top of page

BÖLÜM 1

PEYGAMBERLİK ÖNCESİ

1.1.Hz. Muhammed’in @ Doğumu

 

Miladi 571 yılına gelindiğinde, Mekke’de bir çocuk dünyaya geldi. 19. Yüzyıla kadar hüküm sürecek büyük bir medeniyetin tohumlarını atan bu çocuğa “Muhammed” ismini verdiler.

O’nun doğduğu coğrafya dünyanın en stratejik bölgesiydi. Çin ve Hindistan gibi üretim üslerinden tedarik edilen malların Batı’ya nakledilmesinde iki önemli yol kullanılmaktaydı. Karayolu olarak “İpek Yolu” kullanılırken, deniz yolu olarak “Baharat Yolu” adıyla anılan güzergah izlenmekteydi. Baharat Yolu güzergahı Hint Okyanusunu takiben Kızıldeniz ve Basra Körfezinden geçmekteydi. Mekke şehri ise her iki deniz ticaret yolunun tam ortasında bulunuyordu. (Harita 1)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Harita 1: İpek Yolu ve Baharat Yolu Güzergahları (https://www.biliminsesi.com/baharat-yolu-nedir/)

 

Yüzyıllarca kullanılan İpek Yolu, antik çağın en önemli uluslararası ticaret yoluydu ve Sasani (Pers / İran) Devleti ile Doğu Roma topraklarından geçmekteydi. Bu iki devlet arasında çatışma yaşanması halinde ise İpek Yolu önemini kaybetmekte ve ticaretin ağırlığı Baharat yolu güzergahına kaymaktaydı. Özellikle Miladi 5. Asırda Sasani ile Doğu Roma arasındaki gerilimler süreklilik arz edince uluslararası ticaret Kızıldeniz üzerinden gerçekleşmeye başlamıştı. Bunun üzerine sözkonusu güçler bu güzergahı kontrol altına alma çabası içerisine girdiler. Kızıldeniz’in batı yakasında yer alan Aksum Krallığı (Habeşistan) ve Mısır Doğu Roma blokunda yer alıyorlardı. Fakat Kızıldeniz’in doğu yakasında yer alan Himyer Devleti (Yemen / Aden) üzerinde ise Sasani Devleti ile Doğu Roma arasında hakimiyet mücadelesi vardı. Zira burada siyasi olarak hangi taraf egemen olursa ticareti de o taraf kontrol edecekti. Mekke merkezli Hicaz Bölgesi Arapları ise o zamana kadar ne Doğu Roma ne de Sasani Devleti blokuna dahil olmak istememiş, tarafsız kalmayı tercih etmişlerdi. Böylece onların bölgeleri, büyük devletlerin işgaline uğramamış ya da egemenlik mücadelesini yaptıkları bir alan haline de gelmemişti.

Fakat Yemen bölgesinde durum aynı değildi. Orada Sasani Devleti’nin desteklediği kabileler olduğu gibi Doğu Roma’nın desteklediği kabileler de vardı. Bu nedenle Himyer Devletinin siyasi egemenliği sık sık el değiştiriyordu. Bazen Doğu Roma’nın desteklediği kabileler yönetimi ele geçirirken bazen de Sasanilerin desteklediği kabileler iktidara geliyorlardı. Doğu Roma’nın desteklediği kabileler yönetime egemen oldukları takdirde Kızıldeniz yolu Romalı gemilere açılıyor ama Sasani Devleti yanlıları egemen oldukları takdirde ise, Kızıldeniz yolu Roma gemilerine kapatılıyordu. Yemen’de iktidarın Sasani yanlılarına geçmesi durumu Mekkelilerin çok işine geliyordu. Zira Baharat Yolu ticareti bu kez Yemen’den Şam’a ya da Doğu Akdeniz limanlarına kadar Mekke üzerinden geçen karayolu güzergahını takip ederek gerçekleşiyordu. Böylece Sasani Devleti ile Doğu Roma’nın çekişmesinden Mekkeliler faydalanıyorlardı. Çöl gemileri adı verilen develerden oluşturdukları kervanlarla yaptıkları ticari seferlerden oldukça yüklü gelir temin ediyorlardı. Fakat Mekkelilerin bu seferlerden elde ettikleri gelirlere göz diken çevre ülkelerin onları rahat bırakmayacakları da aşikardı. Bu sebeple Himyer (Yemen) Devleti üzerinde yürütülen egemenlik savaşı bir gün mutlaka Mekke’ye de sirayet edecekti. Nitekim Hz.Muhammed’in doğumundan bir veya birkaç yıl önce Himyer (Yemen) Devletinde iktidar Doğu Roma taraftarlarındaydı. Devletin başında ise Ebrehe adında Habeşistan asıllı bir komutan vardı. Ebrehe, ordusu ile birlikte Mekke’yi ele geçirmek için bir sefer gerçekleştirdi. Ancak Ebrehe’nin ordusu Cenab-ı Hakk’ın yardımı ile Mekke’ye giremeden perişan oldu.

Cenab-ı Hak, Mekkelileri Ebrehe’nin ordusundan kurtarmıştı kurtarmasına ama onların bu olayla birlikte içlerine bir korku da düştü. Çünkü önemli bir ticari merkez haline gelen Mekke, artık çevredeki gelişmiş ülkelerin iştahını kabartıyordu. Bundan sonra her an işgale uğrayabilirlerdi. Atomize kabileler halinde yaşayan Arap kabileleri, çölü aşıp gelebilen düzenli birliklere karşı koyabilecek güçte değildi. Zira her kabile kendi tanrısının liderliğinde sadece kendi çıkarlarını düşündüğünden, her kabile birbiri ile kavgalı ve rekabet halinde olduğundan güçlü bir siyasi birlik ve dayanışma sergileyemiyorlardı. Bu durum yarımadanın başkenti sayılabilecek Mekke’yi güçlü ve düzenli birlikler karşısında savunmasız bırakmaktaydı.

Arap kabilelerinin kendi aralarında, Sasani Devleti ile Doğu Roma’nın ise birbirleri ile sürekli kanlı çatışmaların içerisinde olmaları ve diğer ülkelerin de şirk zulmü içerisinde yaşamaları nedeniyle dünya büyük bir bunalım yaşamaktaydı. Küresel ticaret ağları bozulmuş, insanlar kavga ve çatışmalardan bıkmış, yoksulluk almış başını gitmiş, varlıklılar ise aç ve fakirleri umursamamakta, … Dünyanın içine yuvarlandığı bu bunalımın tek reçetesi ise evrensel barıştan, paylaşmaktan, adaletten ve merhametten geçmekteydi. Ancak ne Doğu Roma’nın ne Sasani Devletinin ve ne de Arap kabilelerinin ideolojileri buna meydan veriyordu. Bütün büyük devletlerin ve kabilelerin ideolojileri çatışmaya, azgınlığa, büyüklenmeye, sömürüye, paylaşmamaya, insafsızlığa,… kısaca şirk zulmüne dayanıyordu.

Abdülmuttalib’in torunu Amine’nin yetimi, işte böyle acımasız, çatışmacı, vicdansız ve adaletsiz bir dünyaya gözlerini açıyordu.

 

1.2.Hz. Muhammed’in @ Çocukluğu

Dört yaşına kadar olan dönem;

Babası kendisi doğmadan önce vefat eden ve yetim olarak dünyaya gelen Hz. Muhammed’i dedesi Abdülmuttalip sahiplendi. Şirk sisteminin egemen olduğu Mekke toplumunda bir erkeğin vefat etmesi halinde onun bıraktığı mallar aşiret reisinin uygun gördüğü şekilde diğer kardeşler arasında pay edilirdi. Böylece yetim kalan çocuklara mirastan pay bırakılmazdı. O dönemde yetim kalanlar aşiret içerisinde itilip kakılır ve sahipsiz perişan bir şekilde büyürlerdi. Hz. Muhammed’i de bekleyen akıbet buydu. Fakat dedesi Abdulmuttalip torununa sahip çıktı ve onu koruyucu kanatları altına aldı. Bizim kültürümüzde bu durum, onun doğumunda meleklerin saf saf inmeleri, onu korumaya almaları, annesine müjdeler vermeleri vb. sahneleriyle ifade edilen metaforlarla anlatılır.

O dönemde zengin Mekkeli aileler çocuklarını şehir dışında bedevi kabileler içinde yetiştirirlerdi. Şehirlerde yaşayan Araplar sonradan Araplaşmış kozmopolit topluluklar (mustarabe Arapları) oldukları için gerçek Arap olan bedevi Araplar gibi fasih bir Arapça konuşamıyorlardı. Aksansız güzel bir lisana sahip olması için Kureyşin ileri gelenleri yeni doğan çocuklarını bu yerli Araplara verirlerdi. Bu geleneğin amacı sadece çocukların iyi bir Arapça öğrenmesi ve sağlıklı bir vücuda sahip olması değildi. Aynı zamanda Mekkelilerin ticaret yollarının güvenliği ve lojistiği için bedevi Arap kabilelerinin mantıklarını / düşünce kodlarını / tavır ve davranışlarını / adetlerini bilmek gerekmekteydi. Bunun için çocukların bedevi yaşam biçimini yaşayarak öğrenmeleri şarttı. Bu nedenlerle ileri gelen aileler çocuklarını küçük yaşta bedevi Arap sütannelere vermekteydi. Abdulmuttalip de torununun gelecekte iyi bir lider olabilmesi için onu bedevi kabilelerden Beni Sa’d bin Bekir kabilesinden Halime adlı bir kadının sütanneliğine verdi. Böylece Hz. Muhammed’in iyi bir liderde olması gereken vasıflara sahip olması açısından ilk adım atılmış olur.

Abdülmuttalip torunu için bu adımları atarken bir yandan da içine düştükleri durumu değerlendirmektedir:

“Mekke artık eskisi gibi güvenli değildir. Eskiden takvanın, merhametin, iyiliğin, ahlakın, hikmetin merkezi olan Mekke şimdi fuhşun, faizin, eğlencenin, zulmün merkezi olmuştur. Erdemlilerin şehri günahkârların şehrine dönüşmüştür. Mekke’deki kabileler zengin ve fakir kabileler olarak ayrıştığı gibi kabilelerin kendi içlerinde de servet sahipleri ve yoksullar arasındaki uçurumlar meydana gelmişti. Mekkeliler şirk sistemini benimsemeden önce sahip oldukları huzur ve barış ortamını kaybetmekle kalmamış, kabilecilikle beraber gelen şirk sistemi aynı zamanda Mekke’nin gücünü de düşürmüştü. Gidişat iyi değildi. Toplum dipsiz bir uçurumun eşiğindeydi. Bu gidişle ya Doğu Roma’nın ya da Sasani’lerin hegemonyasında sömürgeleştirilen bir koloni şehri olması kaçınılmazdı. Ebrehe’nin ordusuna karşı Arap kabileleri tevhit olup karşı koyunca Cenab-ı Hak da onlara gaybi yardımlar gönderdi ve böylece Mekke ayakta kalabildi. Yoksa Mekke diye bir şehir kalmayacak kalsa da imparatorlukların ele geçirdikleri ve halkını köle olarak kullandıkları ticari bir koloniye dönüşecekti.  Böyle bir durumda Mekkeliler bütün izzet ve şereflerini kaybedecekti. Herkes köle olarak hayatlarını geçireceklerdi.”

 “Onları bu vahim duruma düşüren sebep düşmanın (Doğu Roma ya da Sasani orduları) gücünden ziyade, kendilerinin kabileciliği / şirki benimsemeleri idi. Kendi toplumsal tabanlarını / desteklerini kaybetmeleri, kabileler ve sınıflar arası rekabetin yarattığı uçurumlar onları güçsüzleştirmiş ve emperyal hedefleri olan zalim devletlere karşı savunmasız hale getirmişti. Mekke’nin üzerine yürüyen Ebrehe’nin ordusunu atomize hale gelmiş başına buyruk hareket eden kabilelerin yenebilme güçleri yoktu. O muazzam orduyu yenmek ancak kabilelerin bir araya gelmesi, başına buyrukluğu bırakması ve tek bir siyasi otorite etrafında kenetlenerek organize hareket etmeleri ile mümkün olabilirdi. Eğer o dönemde Abdülmuttalip bütün kabileleri kendi tanrılarını bir kenara bırakıp Allah adına bir araya gelmeye çağırmasaydı bugün Mekke ve Kâbe yoktu. O halde şirk sistemini terk edip tevhit sistemine dönmek gerekiyordu. Onları bu hale getiren şirk sistemi ivedilikle terk edilmeliydi.”

 

Abdülmuttalip, torunu Hz. Muhammed’in dört yaşına gelinceye kadar sütannesinde olduğu dönemde sürekli bu hususlar üzerinde kafa yoruyor ve içine düştükleri vahim durumdan nasıl kurtulacakları üzerine düşünüyordu. Ebrehe’nin başında Fil olan ordusu ile Mekke’ye saldırması olayı (Fil Olayı) ilahi bir ikaz olarak algılanmalıydı. Gelecekte yeni saldırılardan kendilerini koruyacak sistem, Allah’ın tek ilah olarak tanınması ile ifade edilen tevhit sistemine dönmekti. Ama bunu nasıl ve ne ile gerçekleştireceğini bilemiyordu.

İşte böyle bir ortamda dünyaya gelen Hz. Muhammed @ bu günah şehrinin menfi özelliklerinden uzak dört yıllık bir süreci sütannesinin yanında geçirdi.

Bu yaşantı ile onun yaratılıştan gelen ahlaki karakterleri sağlam olarak kalıyordu. Zira Hz. Muhammed’in @ adalet, merhamet, cesaret, paylaşma, sadelik, doğallık vb. güzel ahlaki karakterlerinin oluşumunda sütannesinin büyük rolü oldu. Saf ve aksansız bir Arap dilini öğrenmesinin yanı sıra bu özellikler kendisinde yerleşti.

Bu karakterlere sahip hale gelmesi geleneksel kaynaklarımızda Cebrail’in @ gelip Hz. Muhammed’in @ göğsünü yarıp kalbini çıkarması, kalbini açıp temizlemesi, yıkayıp arıtıp pir-u pak hale getirmesi ile anlatılmaya çalışılmıştır. Yani Hz. Muhammed @ sadelik, cesaret, dürüstlük, doğruluk vb. kalp temizliğinde ifadesini bulan güzel hasletleri bu ilk dört yılda sütannesinin yanında kazanmıştır.

Dört yaşından sekiz yaşına kadar olan dönem;

Hz. Muhammed @ dört yaşına gelinceye kadar sütannesinin yanında yaşam sürmüş ve anadili fasih ve aksansız bir Arapça olarak şekillenmişti. Bu dönemde vücudu da kırsal kesimde yaşayan insanların dirençli yapısına kavuşmuştu. Böylece Hz. Muhammed @ biyolojik ve psikolojik olarak ilk eğitimini Mekke’nin günaha batmış pisliklerinden uzakta almıştır. Şimdi artık şehre dönme zamanıydı. Hz. Muhammed @ sütannesi Halime tarafından dedesine teslim edildi ve onun şehir hayatı başladı. Dedesi onu şahsiyetli, kendine güvenli, dürüst, doğru, emin karakterli bir birey olarak yetiştirmeye çalıştı.

Hz. Muhammed @ altı yaşında iken annesi Amine ve Ümmü Eymen ile birlikte Medine’deki dayılarını ziyarete gitti. Bu sırada babasının mezarını ziyaret etti, dayılarının kabilesi olan Beni Adiy bin Neccar üyeleri ile tanıştı, gölette / havuzda yüzme öğrendi. Medine’deki tatilin bitiminde Mekke’ye dönüş yolunda annesi Amine’yi kaybetti.

Hem yetim hem de öksüz kalan Hz. Muhammed’e @ dedesi daha fazla sevgi göstermeye ve ona bu mahrumiyeti hissettirmemeye çalıştı. Diğer evlat ve torunlarına kıyasla Hz. Muhammed’in@ Abdülmuttalip’in yanında ayrıcalıklı bir yeri vardı. Her zaman ona değer verirdi. Onsuz sofraya oturmaz, kimseyi de yemeğe başlatmazdı. Dahası Abdülmuttalip gerek Darünnedve’deki makamına ve gerekse kendi aşiretindeki makamına kimseyi oturtmazken sadece torunu Hz. Muhammed’in@ oturmasına müsaade ederdi. Müdahale etmeye çalışanları da azarlardı.

Sürekli torununu yanında gezdirir Darünnedve’de ve aşiretinde yaptığı toplantılarda onu da yanına oturturdu. Böylece onun Darünnedve’nin işleyiş sistemini ve orada tartışılan konulara muttali olmasını, üyelerin düşüncelerini, psikolojilerini, toplumsal sorunları, şirk sisteminin açmazlarını, vb. hususları daha yakından tanımasına imkân verdi.

Üyelerinin 30-40 yaşlarında ancak iştirak edebildiği Darünnedve meclisine Hz. Muhammed @ daha çocuk yaşta iken girmiş, oradaki havayı teneffüs etmiş, yapılan tartışmalara, konuşmalara, protokol, adap ve muaşerete, Mekke’ye gelen çeşitli kabilelere aşina olmuştu. Özellikle de dedesi Abdülmuttalib’in Fil olayından sonra Mekke’nin ve Arap yarımadasının güvenliği ve geleceği için mevcut şirk sistemini sorguladığı hararetli tartışmalara şahit olmuştu. Dedesi bu tartışmaları yaparken Hz. Muhammed @ muhaliflerin fikirlerini, görüşlerini ve önerilerini de yakından takip etme fırsatını yakalamıştı.

Bu yolla Abdülmuttalip torunu Hz. Muhammed’e@ sorunları kavrama noktasında uygulamalı bir eğitim vermiş oluyordu. Onun torununu yetiştirmek saikiyle mi yoksa sadece torununa olan sevgisi nedeniyle mi bu şekilde hareket ettiğini bilemiyoruz. Ancak hangi niyetle yapılırsa yapılsın sonuçta Hz. Muhammed’in@ Mekke’nin diğer çocuklarından çok farklı bir eğitim almış olduğu ve daha çocuk yaşta toplumun sorunları ile yüz yüze geldiği açıktır. Toplantılardan sonra Darünnedve’de yapılan tartışmalarda anlamadığı konulara açıklık getirmesi konusunda Hz. Muhammed @ dedesine sorular sorar dedesi de torununun bu sorularına onun anlayacağı dilden ve onun seviyesine uygun, geniş izahatlar vermeye çalışırdı.

Dede torun bir arkadaş gibiydiler. Dahası dede torununa edindiği tecrübe ve kazanımlarını aktarmaya çalışıyor torun ise berrak zekâsıyla, olgun aklıyla, güçlü hafızasıyla dedesi ne verirse alıyor, aldıkça daha da açılıyordu. Daha sekiz yaşında iken sahip olduğu bilgi birikimi ile normal insanların çok fevkine çıkmıştı. Böylece Hz. Muhammed’in@ huyu, ahlakı, sözleri, tavır ve davranışları daha çocuk yaşta iken bile öylesine asil ve olgundu ki bu durumu dedesi bir defasında amcası Ebu Talib’e ifade etmiş ve onun bir gün hiçbir Arabın erişemeyeceği bir yere geleceğini ümit ettiğini dile getirmişti.

Hz. Muhammed’in@ bu farklı ve üstün karakterli duruşu, aslında herkes tarafından hemen fark ediliyordu. En başta sütannesi onun bu farklı yapısından çok etkilenmiş ve kendi sorumluluğunda iken ona bir zarar gelmemesi için sözleşme süresinden önce getirip dedesine teslim etmişti.

Onun olgunluğu büyüdükçe daha bir fark edilmeye başlanmıştı. Hatta bir seferinde o zamanın müneccimlerden (entelektüel, bilgin, Prof. vb.) bazılarının çok dikkatini çekmiş Abdülmuttalib’e torununa çok iyi bakmasını ve bu çocuğun istikbalinin çok parlak olacağı kanaatine vardıklarını bildirmişlerdi. Bu tavsiyenin yapıldığı sırada amcası Ebu Talip de hazır bulunduğundan Abdülmuttalip oğluna torunu konusunda müneccimlerin tavsiyelerini dikkate almasını öğütlemiştir.

Tabiî ki Hz. Muhammed’in@ bu noktaya gelişinde yaratılıştan gelen üstün yetenek ve karakterinin yanında dedesinin onunla özel olarak ilgilenerek tecrübesini ve görüşlerini onunla paylaşmasının etkisi büyüktür.

Dede torun arkadaşlığı Hz. Muhammed’in @ sekiz yaşına kadar sürdü. Hz. Muhammed @ dedesi Abdülmuttalibi de kaybetti. Dedesi ölmeden önce torununu Ebu Talib’e emanet etti ve kendisinin gösterdiği ihtimamı Hz. Muhammed’e @ göstermesini istedi.

Sekiz yaşından on iki yaşına kadar olan dönem:

Amcası Ebu Talip, yeğeninin yetişmesi için bütün gayretini gösterdi. Emanete sonuna kadar sahip çıktı. Asla ihanet etmedi.

Ebu Talip de yeğeni ile aynı Abdülmuttalib’in ilişkisine benzer bir ilişki kurmuştu. O da Hz. Muhammed’i@ yanından ayırmadı. Ona büyük özen gösterdi. Hatta kendi öz oğullarına gösterdiği özenden daha fazlasını gösterdiğini bile söyleyebiliriz. Hz. Muhammed @ on iki yaşından itibaren amcası ile birlikte ticari seyahatlere iştirak etmeye başladı. Bir defasında Suriye’ye yaptığı seyahat sırasında Busra şehrinde Rahip Bahira ile tanıştırılmıştı. Bu tanışmada Rahip Bahira Hz. Muhammed’e @ çeşitli sorular sormuş aldığı cevaplardan şaşkınlık içerisinde kalmıştı. Zira Hz. Muhammed @ müşrik bir toplumun bir bireyi olarak görülürken, o, sorulan sorulara verdiği cevaplarla Arap yarımadasındaki şirk sisteminin temellerini sarsan fikirler beyan ediyordu. O, anlattıkları ile şirk sistemi ve bu sistemin temsilcilerinden şiddetle nefret ettiğini de ifade etmekten geri durmuyordu. Mekke’nin eşrafından olan bir çocuğun ağzından şirk sistemini eleştiren fikirlerini şirk otoriteleri duyacak olurlarsa bu çocuğa zarar verebilirlerdi. Bu nedenle Rahip Bahira amcası Ebu Talib’e Hz. Muhammed’e @ çok iyi bakmasını, onu şirk sisteminin otoritelerinden korumasını tembihledi. Rahip Bahira Hz. Muhammed’in@ ileride çok büyük bir adam olacağını tahmin ettiğini de söyledi.

Bu olay geleneksel kaynaklarımızda Rahip Bahira’nın Hz. Muhammed’in@ başının üzerinde bir bulut dolanması ve ağacın onunla beraber yürümesi vb. harikulade olayları görmesi sonucunda Hz. Muhammed’in@ peygamber olacağını bildirmesi metaforu ile anlatılmıştır.

Ayrıca rivayetlerde Hz. Muhammed’in@ amcası Ebu Talib’in koyun, keçi gibi küçükbaş hayvanlarına çobanlık yaparak geçimine katkı sağladığına ilişkin bilgiler de mevcuttur. Bu rivayetler bize gösteriyor ki Hz. Muhammed@ yaşadığı çevreye asla duyarsız değildi. O dönemin koşullarında hemen herkesin gerek deve gerekse de diğer hayvanları bulunmakta ve o hayvanların da bakımı, beslenmesi ve korunması gerekmektedir. Bu aktiviteleri aile bireyleri görev paylaşımı içerisinde yerine getirdiğinden Hz. Muhammed@ de bu görev dağılımından payına düşeni yaparak içinde yaşadığı ailenin iş yükünü paylaşmaktadır. Bu o dönemdeki çocukların yaptıkları rutin işlerdendir.  

1.3.Hz. Muhammed’in @ Gençliği

On iki yaşından yirmi iki yaşına kadar olan dönem;

Hz. Muhammed @ henüz 14-15 yaşlarında iken Ficar harbi patlak verdi. (Bazı rivayetlerde 20 yaşlarında olduğu da ifade edilir.) Bu savaş, Kureyş’in de içerisinde olduğu Beni Kinane ile Sakif ve Hevazin kabilelerinin arasında bulunan Kays Aylan arasında oldu. Savaşın ilerleyen bölümlerinde Mekke Hevazinliler tarafından kuşatıldı ve taraflar arasında şiddetli çatışmalar yaşandı. Hz. Muhammed’in @ bu savaşta yer alması sadece amcalarına lojistik destek vermek şeklinde oldu. Fiilen çarpışmalara katılmadı. Hz. Muhammed’in@ bu savaşa katılımı hiç istemediği rivayet edilir. Zira O, şirk sisteminden kaynaklı kabilecilik asabiyesi nedeniyle kabilelerin birbirini kırdığı savaşlardan nefret etmekteydi. Bu savaşların şeytan ruhlu insanların ekmeğine yağ sürmekten başka bir şey olmadığını görebiliyordu. Çünkü O amcası ile kuzey / güney ve doğu / batı eksenleri boyunca gerçekleştirdiği ticari seferlerde kabileler arasındaki bu anlamsız savaşların nedenleri ve sonuçlarını müşahede etmişti.

O, yaptığı bu seyahatlerde sadece ticaret ve mallarla ilgili konulara ilgi duymuyor, aynı zamanda gittikleri ülkelerde ve yolculuk güzergâhında konakladıkları yerlerin coğrafi özellikleri, orada yaşayan toplulukların yaşam biçimleri, adetleri, gelenek ve görenekleri, dilleri, mantıkları, din ve inançları, zevkleri, toplumsal yapıları, alışkanlıkları, öne çıkan yetenek, beceri, meşhur oldukları yönleri vb. konuları çok dikkatli bir şekilde gözlemliyordu. Böylece O, Arap yarımadasının kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına dört bir taraftaki toplulukların tüm özelliklerini detaylı bir şekilde öğreniyordu. Hatta bu çerçevede gözlemlediği toplulukların tarihçeleri ve geçmiş hikâyeleri konusunda da bilgiler ediniyordu.

Hz. Muhammed@ bu öğrenme çabası sırasında kendi kabilesinin, kendi şehrinin tarihçesi ve geçmiş hikâyesi ile kökleri hususunda amcasından detaylı bilgiler edinmeye çalışıyordu. Ebu Talip onunla yaptığı bir sohbette Mekke’nin tarihçesini ve kuruluş amacını şöyle anlatmıştı;

“Mekke’nin kurulmasında ilk tohumu atan ve Kabe’yi inşa eden Hz. İbrahim’dir. O, kendini ilah yerine koyarak halkına zulmeden nemrutlarla mücadele ettikten sonra Mezopotamya’yı terk etmek zorunda kaldı. Daha sonra Mısır’a gitti ve orada da kendini tanrı ilan etmiş bir diğer yönetimle karşılaştı. Mısır’ın bu imparatoru ile de mücadele ettikten sonra Mısır’ı terk etmek zorunda kaldı. Bunun üzerine bu iki imparatorluğun arasında bir yer olan Filistin’e yerleşti.   Ama orada da bir diğer zulümle / şirkle (Lut Kavmi) karşılaşması üzerine tevhidi, erdemi, adaleti ve merhameti insanlara öğretecek başka bir yer aradı. Seçilecek yerin içinde bulundukları zindanlardan insanları kurtaracak özgür bir ortam olmasına dikkat etti.   Bu özelliğe sahip bir yer olarak Bekke Vadisini seçti. İnsanlar ihram sembolünde kendilerini çerçeveleyen apoletlerden, sınırlardan, maldan, mülkten vb. ayrıcalıklardan sıyrılarak doğruyu, hakkı, adaleti öğrenmek için bugünkü Kâbe’nin yeri olan Bekke vadisi çok uygundu. Zulüm rejimlerinden kaçan kimselerin sığınabilecekleri bir yerdi. Şöyle ki Nil, Fırat ve Dicle havzaları ile Anadolu’daki zalim / şirk yönetimleri kendi muhaliflerini ezip yok ediyorlardı. Bu ülkelerdeki kendini tanrılaştıran yöneticilerin elinden kurtulabilenlerin kaçıp sığınabilecekleri tek yer ise Arabistan çöllerinin derinlikleri olabilirdi. Çölde düzenli orduların yolculuk yapması oldukça zordu. Bu nedenle zalim yöneticiler, onların bu yarımadada yaşam sürmesine kendilerine zarar vermedikçe pek aldırış etmeyeceklerdi. Böylece onlar da yarımadada sadece Allah’a kul olarak özgür bir yaşam sürdürebilme imkânı yakalayabileceklerdi. Hz. İbrahim şirkten / zulümden kaçıp sadece Allah’a kul olarak yaşayabilecekleri bu yerde oğlu Hz.İsmail ile birlikte Kabe’yi inşa etti. Şirkten / zulümden kaçmak, barış, merhamet ve selamet içerisinde yaşamak isteyen insanları da buraya davet etti. Çağrısının ulaştığı insanlar Mekke’de toplandılar. Ancak bunları orada da bedevi Arap kabilelerinin katliam, yağma ve talanları beklemekteydi. Zalim yönetimlerden kaçan bu insanlar tevhit olup dayanışarak Arap kabilelerinin saldırılarına karşı koydular. Hz.İbrahim ve Hz.İsmail Arap kabilelerini de kendi ilkelerine davet etti. Bu çağrıya olumlu cevap veren kabileleri ilahi öğreti ile eğitti. Onlara merhamet, insaniyet, barış, adalet ilkelerini öğretti. Böylece şirkten ve zulümden kaçan insanlar, sığındıkları Arap yarımadasında tutunmayı başardılar. Hz. İbrahim yarımadanın piri olurken tüm şirkten / zulümden kaçan insanlar için Kâbe birliğin, adaletin, merhametin, barışın, huzurun, hakkaniyetin, paylaşmanın ve sevginin sembolü ve okulu oldu. Mekke şehri de yarımadanın zamanla anası yani anakenti oldu. Sasani- Bizans ve Mısır devletleri arasındaki çekişme nedeniyle deniz ticareti yollarının kapanması sonucu Mekke üzerinden geçen ve çöl gemileri olarak da adlandırılan develerle ticaret canlandı. Yarımadanın hem kuzey / güney ekseninde hem de doğu / batı ekseninde orta noktada olması Mekke’yi ticari malların akışında çok önemli bir kavşak noktası ve bir istasyon haline getirdi. Ayrıca hac mevsiminde bütün yarımadanın insanlarını bir araya getirmesiyle Mekke en büyük pazar ve panayırları bünyesinde topladı. Ukaz, Mecenne ve Zülmecaz panayırlarında insanlar alışveriş yapıyorlar, eğleniyorlar ve kültürel etkileşime giriyorlardı. Mekkeliler Mekke’nin bu elverişli konumundan istifadesi sonucunda büyük servetler edindiler. Fakat edindikleri servetin büyüsü Mekkelileri etkiledi ve kendi atalarının geldikleri ülkelerdeki mücadelelerini, amaçlarını, inançlarını unuttular.  Mekkeliler Şam’dan getirdikleri putlarla başlayan şirk kültüründen etkilendiler ve zamanla bu şirk sistemine sahip ülkelerin dünya görüşlerini, yaşam biçimlerini ve sistemlerini kendilerine örnek aldılar. Zenginleşen kabilelerin bazı bireyleri, zenginlikleri nispetinde hem kendi kabileleri içinde hem de kabileler arasında kast sistemini meydana getirdiler. Ekonomik alandaki gelişmeler onların sosyal alanda azgınlaşmalarına sebep oldu. Onlar iyilik, barış, birlikte yaşam, huzur, merhamet, paylaşım, sosyal politikalar vb. değerleri terk ettiler. Bu değerler yerine rekabet, bencillik, eğlence, hiçbir şeye bağımlı olmama, kendini her şeye muktedir görme, bireysellik, gaddarlık vb. kötü huy ve alışkanlıkları benimsediler. Mekke, ticari koloniye dönüşürken servetlerini katlayan kişiler, servetlerini daha da artıracak söylemleri, özgürce yaşamı, bireyselliği, kabileciliği, serbestliği, şeytani yargıları, şirki, büyü ve kehaneti ön plana çıkardılar. Onlar kendilerini kısıtlayabilecek kanun, değer ve iradelere karşı durdular. Böylece Hz.İbrahim’in kurduğu tevhit sistemi ortadan kaldırıldı. Mekke’liler ilahi öğreti ile çevre Arap kabilelerini ıslah edici bir merkez olma hüviyetini kaybettiği gibi kendileri Arap kabilelerinin kabilecilik sistemini kendi yönetim yapılarına adapte ettiler. Böylece Mekke’nin toplum yapısı da şehirli yaşam içinde kabilecilik sistemine evrildi. Kabileciliğin toplumsal yapıdaki karşılığı ise atomize / parçalı toplum yapısından başka bir şey değildi. Aynı şehirde de yaşasalar, şehrin insanları kabilelere ayrılmıştı. Her kabile başına buyruk hareket ediyor, kendi töresini esas alıyordu. Kabilesiz kalmak birey için ölümdü. Bu nedenle fertler için kendi kabilesi herşeydi. Kabilesinin üzerinde hiçbir otorite tanınmazdı. Kendi kabilesinin kutsalının / değerlerinin üzerinde hiçbir kutsal ve değer yargısı yoktu. Kabilecilik şirkini kendi toplum yapısına adapte eden Mekke, kabilelerin kutsadıkları kabile asabiyesini temsil eden simgeleri Kâbe’de toplayıp onlara saygılı olduklarını göstererek kendi güvenliklerini sağladılar. Hatta onların kabilecilik ve şirk sistemlerini desteklediler ve dokunulmazlığın (haram) olduğu aylar haricinde Arap kabilelerinin birbiri ile savaşmalarını, talan ve yağma yapmalarından istifade ettiler. Haram aylarda ise zaten bu kabileler Mekke’ye gelerek ihtiyaçlarını temin ediyorlardı. Şirk sistemini benimseyen Mekkeliler kendilerini sınırlandırabilecek ilahi öğretiye dayalı otorite ve iradeleri de kendi hâkimiyetleri altına aldılar. Daha sonra sorunlarını çözmeleri için halkı büyü, kehanet, sihir vb. yollara yönelttiler. Bu hususta daha da ileri giderek insanları ilahi yetkileri üzerine aldığını iddia ettikleri putlara itaate yönelterek kendileri de onların arkasına geçip putlar adına toplumun sorunlarına çözümler üretme yoluna gittiler. Bu yolla hem halkı kandırdılar hem de servetlerini katlayarak günahları, cinayetleri meşru hale getirdiler. Yani şirk sisteminin tanrıları elde ettikleri servetle kendilerini tanrı gibi gören sapkın kişilerden başkası değildi. Böylece Hz. İbrahim’in Kâbe ekseninde tesis ettiği tevhit sistemi ve insaniyet okulu bozuldu. Hz. İbrahim herkesi Allah yolunda (kullarının yararına / halkın yararına) tek bir kıbleye, tek bir ülküye, tek bir politikaya, tek bir amaca yöneltmişken şirk sisteminin tanrıları halkı kendi arzu ve isteklerine kul yaptılar. Kıbleler putların ve temsilcilerinin arzuları istikametinde belirlendi. Kâbe merkezli olsa da şirk modeli herkesin Kâbe içerisinde farklı putlarının olması, onları farklı anlayış ve yönelimlerini temsil eden işaret, bayrak, remiz ve sembollere yöneltmeye götürdü. Belli bir zaman sonra artık kabilelerin kendilerine ait kırmızıçizgileri, kutsal sembol ve işaretleri yani putları Kâbe’de boy gösterdi. Hatta her kabile, her sülale ve her aile kendilerine bu türden semboller / putlar yaptılar. Tevhit sistemi zamanla her kabilenin, her ailenin kendi tanrısı olacak şekilde şirk sistemine dönüştü. Bu şirk sisteminin tanrılarının kurdukları düzen, kabilelerdeki servet yığmış kişilerin topluma sundukları sembol, arma ve şekilleri kutsayarak, onlar adına kendi tanrılıklarının yürütülmesinden başka bir şey değildi. Yarımadada ortaya çıkan şirk sisteminin tanrıları / ortakları kabileleri birbirine düşürüyor, kabileler arası savaşları kızıştırıyor ve bu savaşlardan da nemalanıp, servetlerine servet katıyorlardı. Dahası soygun, talan, çapul, öldürme, tecavüz, kölelik, yakma, yıkma onlar için kendi servetlerinin artışına birer vesileydi. Hatta bu fiiller kendi kötü fiillerini örtüyor yasal hale getiriyordu. Kötü fiillerin şirk sisteminin kutsallığına büründürülerek yasalaştırılması ile bu kötü fiiller o toplumlarda bir süre sonra normal ve meşru sayılıyordu. Mekke’nin şirk önderleri de bu sistemden faydalanma yoluna gidiyor ve mallarını yığdıkça yığıyordu. Sonuçta şirk sistemi kabilelerin kendi aralarında bir kast sistemi, dengesiz bir sınıflaşma meydana getirirken kabilelerin kendi içlerinde de sınıflar arası uçurumlar meydana getirdi. Şirk sisteminin bütün bu olumsuzlukları ile zayıf duruma düşen Arap kabileleri, Roma ve Sasanilere karşı kendilerini savunamayacak hale geldiler. Sasaniler, Arap yarımadasının doğusunda ve Yemende kontrolü sağlarken, Roma yarımadanın kuzeybatı ve kuzey taraflarında egemendiler. Her iki süper güç de gözlerini Mekke’nin de içinde bulunduğu Hicaz bölgesine dikmişti. Şirk sistemli kabileciliği terk edip tevhit olunmadığı takdirde Mekke’nin bu süper güçlere lokma olmaktan kurtulması mümkün görünmemekteydi.

Roma Mekke’yi egemenliği altına almak için daha önce iki kez girişimde bulunmuştu. İlk girişiminde Sezar Osman bin Hüveyris’e taç giydirerek Mekke’ye kral olarak atamıştır. Ancak Mekkeliler bu atamaya karşı çıkmışlar ve Roma blokunda yer almayı reddetmişlerdir. İkinci girişim ise Ebrehe’nin ordusuyla Mekke üzerine yürümesi şeklinde olmuştur. Roma’nın her iki girişimi de başarısızlıkla neticelenmiş ve Mekke bağımsızlığını korumuştur. Hicaz Bölgesi Roma için son derece önemliydi. Zira bu bölgenin kontrol altına alınması halinde hem kara hem de Kızıldeniz ticaret yolları emniyeti sağlanmış olacaktı. Mekke’nin herhangi bir siyasi bloka dahil olmadan bağımsız kalması ise bölgedeki Arap halkları açısından çok önemliydi. Bu nedenle bağımsız kalıp her iki süper gücün arasındaki gerilimden faydalanıyorlardı. Onlar birbiriyle gerilimli olan bu iki ülke arasındaki ticari bağlantıyı sağlayarak zenginlik elde etmekteydiler.”

 

Diğer taraftan Ebu Talip, yeğeni Hz. Muhammed’e @ aşiretlerinin günah yollardan kazançlara tevessül etmediklerinden Mekke’nin diğer kabilelerinden zenginlik olarak daha geri plana düştüklerini de anlattı. Mekke’nin kuruluş amacına, kuruluş ilkelerine uygun hareket etmeye çalıştıklarını ve ticaretten kazandıkları servetlerini bu amaçla halka ve hacca gelen insanlara harcadıklarını söyledi. Şirk kültürünü ithal eden diğer ileri gelenlerin ise Kabe’nin kuruluş misyonuna uygun hareket etmedikleri gibi tam tersine onların servetlerine servet katmak için halkı kandırma, tezgâh, fuhuş, faiz, kumar, şarap, gasp, manipülasyon, zor duruma düşen tüccarların malına el koyma vb. kirli yollardan kazanç sağladıklarını da sözlerine ilave etti. Ebu Talip, yeğenine Haşimoğulları olarak üzerlerinde çok büyük bir sorumluluk olduğunu ve bugün gelinen noktadaki toplumsal sorunun mutlaka o günaha batmamış olanlar tarafından çözülmesi gerektiğini vurguladı. Çünkü çaresizler, zayıflar, yoksullar ve zulüm görenlerin kendilerinden çok şey bekliyorlardı. İçine düşülen sorunları ancak bunlar çözebilirlerdi.

Ebu Talip, Hz. Muhammed’e @ bu konudaki zorluğu da anlattı. Sorunu tespit etmiş olsalar da çözüme ulaşmak oldukça zordu. Çünkü şirk bir toplumsal hastalık olarak tüm bünyeyi sarmıştı. Bu durumdan nasıl kurtulacaklarını kimse bilmiyordu. Daha önce deneme yapanlar başarılı olamamışlar ve Mekke’yi terk etmek zorunda kalmışlardı.

Tüm zorluklara rağmen kurtuluş için girişimde bulunulması da gerekiyordu. Zira gidişat kaçınılmaz bir yok oluştu. Aç kurtlar gibi bekleyen Sasani ya da Roma, başta Mekke olmak üzere yarımadadaki ticari merkez haline gelmiş şehirlerde kontrolü sağlayacak olurlarsa sömürülmekten başka ne bir çareleri ve ne de gidecek başka bir yerleri vardı.

Sömürgeci güçlerin ülkelerine yönelik boyunduruk altına alma girişimlerine karşı onların direnmeleri, bir araya gelme / tevhit olma ve şirk sisteminden vazgeçme zorunlulukları vardı. Ama bu iş nasıl olacaktı? İşte en temel ve en can alıcı soru bu idi. Nasıl?

Ebu Talip’ten bu şuuru alan Hz. Muhammed @ şirk zulmüyle mücadele etme ve toplumsal birliği sağlama hususunda elinden ne geliyorsa yapmayı kendisine bir görev bildi. Bu çerçevede olmak üzere, zalimin mazlumu ezmemesi, zalimlerin kaba kuvvetle ve zulümle gasp ettiği bir hakkı haksızlığa uğrayan kişiye geri vermek için kurulan “erdemliler cemiyetine / Hılf-ül Füdul’e” o hemen iştirak etti. Bu cemiyetin teşekkülüne neden olan olay ise tam bir zorbalıktı. Mekke’nin azgınlarından olan As bin Vail Yemenli bir tüccardan satın aldığı malın bedelini tüccara ödememişti. Yemenli tüccar, Kureyş’in ileri gelenlerine hakkının verilmesi için başvurdu ise de kimse As bin Vaili karşısına almaya cesaret edemedi. Bunun üzerine tüccar Ebu Kubeys tepesine çıkıp bağırmaya başlayınca Beni Haşim, Beni Esed, Beni Zühre ve Beni Teym aşiretlerinden bazı erdemliler Abdullah bin Cüda’nın evinde toplandılar ve bir anlaşma yaptılar. Bu anlaşma uyarınca kim olursa olsun hakkı yenen veya mağdur olana var güçleriyle yardım edeceklerine dair ant içtiler. İlk icraat olarak da Yemenli tüccarın hakkını As bin Vail’e ödettiler. Bu hareket Mekke’deki hak, hukuk, erdem, takva ve milletten yana olanların şehrin çöküşüne engel olmak amacıyla yaptığı çok önemli bir girişimdi. Erdemlilerin bu girişimi, Mekke’deki hukuka uygun ticari faaliyet yapmak isteyenleri piyasadan silmek ve piyasada tekel oluşturarak bütün ticari hayatın kurallarını kendi keyfi ve çıkarlarına uygun olarak belirlemek isteyenlere ve bu hususta her türlü zorbalığa, hukuksuzluğa başvuran dönemin azgın servet sahiplerine karşı önemli bir direnişti.

Harita1.png

1.4. Hz. Muhammed’in @ Hz. Hatice İle Olan Ticari Ortaklığı

Yirmi iki yaşından yirmi yedi yaşına kadar olan dönem:

Hz. Muhammed @ yirmi iki yaşını aştığında artık kendi başına ticaret yapabilecek tecrübeye sahip olmuştu. Amcası onu her yönden yetiştirmiş ve kendi kendine yetebilecek seviyeye getirmişti. Bundan sonra amcasının ticari seferlerine yardımcı olmasının ne kendisine ne de amcasına bir fayda sağlamayacağı açıktı. Zira amcasının ticari sermayesi kısıtlıdır ve ancak kendisine yetebilecek kadar büyüklüktedir. Bu nedenle bizzat amcası yeğeni için ticari faaliyetini üstlenebileceği bir sermayedar aramaktadır. Aradığı fırsatı da kocası öldüğü için ticaretini başkaları üzerinden yürütmeye çalışan işkadını Hatice’nin (ra) adam aradığı haberini duyunca yakalamıştır. Hemen harekete geçer ve yeğeninin vakit geçirmeden Hatice (ra) ile irtibatını sağlar. Suriye’ye doğru yola çıkmakta olan bir ticari seferde Hatice’nin (ra) mallarının sorumluluğunu Hz. Muhammed @ üstlenir.

Hatice’nin (ra) bu tercihinde kocasının ölümünden sonra işini ve hesaplarını emanet ettiği kişilerin güvensiz olması yanında Hz. Muhammed’in @ doğruluğu, dürüstlüğü, genç ve dinamik oluşu, tecrübesi ve girişimciliği gibi yönleri etkili olmuştur.

Hatice (ra) bu seçiminde yanılmadı. Hz. Muhammed @ başkası adına giriştiği bu ticari yolculuk ve ticari faaliyette başarılı oldu ve Hatice (ra) kocası dönemindeki kar oranlarını yakalayabildi. Hatice (ra) bu yolculukta yardım etmesi için Meysere adlı hizmetçisini Hz. Muhammed’in @ yanına vermiştir. Meysere yolculuğun sonunda Hatice’ye (ra) Hz. Muhammed @ hakkında çok olumlu rapor vermiştir. Raporda onun temiz karakteri, cesareti, güzel ahlakı, doğruluğu, dürüstlüğü yanında ticari anlayışı ve ticari malların cinsi, kalitesi ve vasıfları konusundaki bilgi ve tecrübesi olduğunu rapor etmişti.

Meysere daha sonraki seyahatlerde Hz. Muhammed’in @ diğer üstün özelliklerini de Hatice’ye (ra) rapor etti. Onun kavgacı değil sakin bir kişiliğe sahip olduğu, hemen öfkelenip kavgaya girişmediği yani “ateş” karakterli olmadığı, tam tersine onun çok merhametli, paylaşımcı, yardımsever yani “toprak” karakterli özelliklerini de anlattı. Dahası üstün bir hitap ve akıl ile karşısındaki kişileri ikna edebilme yeteneğine sahip olduğunu da iletti.

Ticari seferlerde elde edilen bu olumlu sonuçlar, Hatice (ra) ile Hz. Muhammed @ arasındaki ticari ilişkiyi nikah akdine dönüştürecek güvenin kapısını araladı.

Hz. Muhammed @ evliliğine kadar olan beş yıllık süreçte Hatice’nin (ra) sermayesi ile yarımadanın dört bir tarafında ticari faaliyet yürüttü. Hz. Muhammed @ bu süreçte de kabileleri, insanları, coğrafyayı gözlemlemeyi sürdürdü. O, ticaretin yanı sıra toplumları ve insanları tanıyor ve toplumsal sistemlerin işleyişi, tarihçeleri, söylenceleri, düşünce yapıları hakkındaki bilgisini, görgüsünü ve muhakemesini sürekli artırıyordu. Bir yandan da özelde Mekke’lilerin genelde ise yarımada Araplarının sürüklenmekte oldukları uçurumdan onları kurtarmanın yolları üzerinde kafa yoruyordu.

Dedesi Abdülmuttalib’in anlattıkları, Darünnedve’de yapılan tartışmalar, amcası Ebu Talib’in anlattıkları ile şimdi kendi yaşadıklarını birlikte düşünüyor ve Mekke’nin içine düştüğü bataklıktan “nasıl” kurtulacağı üzerine sürekli düşünüyordu. Fakat bunun nasıl olacağına ilişkin bir yol / yöntem bulamıyordu.

1.5. Hatice (Ra) İle Evliliği

Yirmi yedi yaşından otuz beş yaşına kadar olan dönem;

Hz. Muhammed’in @ doğruluğu, dürüstlüğü, güzel ahlakı, eminliği ve iş bilirliği gibi yüksek hasletleri Hatice’nin(ra) dikkatini çekmiş, ticari ilişkiye girdikleri beş yıllık süreçte birbirlerini gayet iyi tanımışlardı. İlk evlilik teklifi Hatice’den (ra) geldi. Ve doğrudan Hz. Muhammed’in @ üstün ahlakına, güzel huy ve karakteri ile soylu kişiliğine hayranlığını dile getirerek kendisi ile evlenmek arzusunu dile getirdi. Hz. Muhammed @ de soylu, akıllı ve sağlam bir şahsiyete sahip olan Hatice’ye(ra) çok ısınmıştı. Kendisinden gelen bu evlilik teklifine sıcak baktığını bildirdi. Geleneksel dünürcülük işlemlerinden sonra Ebu Bekir(ra), Ebu Talip, Hamza (ra) gibi her iki tarafın yakın akraba ve eş dostlarının yanı sıra Kureyş’in bazı kabile reislerinin de katıldığı bir merasimle nikahları kıyıldı.

Evlendikleri zamanda Hz. Muhammed @ 27 yaşında (bazı rivayetler de 25 yaşında), Hatice(ra) ise 40 yaşlarındaydı.([1])

Bu evliliklerinin ilk meyvesi olarak Cenab-ı Hak onlara Kasım’ı lütfetti ve Hz. Muhammed @ Ebul Kasım olarak künyelendi. Fakat Kasım iki yaşında iken vefat etti. Cenab-ı Hak yeni bir evlat vererek onlara Kasım’ın acısını unutturdu ve Zeynep doğdu. Zeynep’ten üç yıl sonrada Rukiye’yi Cenab-ı Hak ihsan etti.

Hz. Muhammed’in @ evlilik hayatı çok mutlu geçiyordu. Hatice(ra) Hz. Muhammed’den @ 13 yaş büyük olmasına rağmen birbirlerine olan sevgileri öylesine büyüktü ki toplumda çok evlilik adetten sayılırken Hz. Muhammed @ Hatice(ra) hayattayken onun üzerine hiç evlenmemiştir. Dahası Hz. Muhammed @ sevgili eşinin vefatından sonra evlendiği eşlerini son derece kıskandıracak kadar Hatice’nin(ra) akrabalarına yakınlık göstermiştir. Onlara karşı sevgisini açıkça ortaya koymaktan çekinmemiştir.

Hz. Muhammed @ evlendikten sonra Hatice’ye(ra) yeğeni tarafından köle olarak hediye edilen Zeyd bin Harise’yi(ra) bir evlat gibi aile içerisine kattı. Ona hiçbir zaman köle muamelesi yapmadı. Onu bir evladı gibi bağrına bastı. Ona gösterdiği sevgi öylesine büyüktü ki Arap kabilelerinin bir baskını sırasında esir edilip köleleştirilen Zeyd’in(ra) babası oğlunun izini bulup da onu Hz. Muhammed’den @ fidye karşılığı istediği zaman Zeyd, Hz. Muhammed’i @ babasına tercih etmiş ve bunun üzerine de Hz. Muhammed @ Zeyd’i(ra) oğlu olarak ilan etmişti.

Evlilik öncesi geçimini temin etmek için çalışan ve ticaret yapacak sermayesi olmayan Hz. Muhammed @ evlilikten sonra hayat arkadaşı Hatice’nin(ra) sermayesi ile zenginliğe kavuşmuştur. O bu servete aslında evlilik öncesi iş ortaklığı şeklinde katkı sağlamışken evlilik sonrasında da sahiplik olarak çok büyük katkısı olmuştur. Hz. Muhammed @ güzel ahlakının yanında ticaretin kurallarını, ticarete konu olan malların özelliklerini, kalitesini, pazar potansiyellerini, piyasaların durumunu, gelişen olaylar karşısında kabilelerin verecekleri tepkiler vb. ticareti doğrudan ya da dolaylı etkileyebilecek her türlü sosyal, siyasal, ekonomik olayları çok iyi analiz edebilmesi nedeniyle sahip olduğu sermayeyi oldukça artırmıştı. Öylesine artırmıştı ki gayri meşru yollardan kazanan Mekke’nin müşrik baronlarının servetleri ile boy ölçüşmeye başlamıştı.

Diğer taraftan Hz. Muhammed @ güvenilirliği nedeniyle herkesin sermayesini kendisine teslim etmesi, teslim edilen sermaye ile ticaret yapması ve elde edilen karı da bölüşme şeklinde yani kar ortaklığı ile ticari kapasitesini oldukça artırmıştı.

Ayrıca Hz. Muhammed @ dürüstlüğü, doğruluğu, sözünde durması ve iş bilirliği ile insanlara öyle bir güven vermişti ki Mekkeliler sadece kar ortaklığı ile değil aynı zamanda sermayelerini ona emanet ediyorlardı. Ona son derece güveniyorlardı. Çünkü o bu güvenin hakkını veriyordu. Asla kendisine emanet edilen şeylere ihanet etmiyor ve herkese hakkını teslim ediyordu. Bu güven nedeniyle o Mekke’de bugünkü ifade ile bir nevi “devlet garantisi” gibi bir işlev görüyordu. O kimsenin malına, servetine, namusuna asla göz dikmediği, kimsenin hukukuna tecavüz etmediği gibi fakir, fukara ve muhtaçların elinden tutuyordu. Böylece bencilliğin, zalimliğin, sömürmenin, azgınlığın artık bir ilke haline geldiği Mekke ortamında o, çok farklı ve seçkin bir pozisyona yükseliyordu. Onun itimada şayan davranışları nedeniyle Mekke’de kendisine “Emin” lakabı verilmişti. Bu lakap, onun ayrım yapmaksızın herkese karşı her türlü söz ve davranışında güvenilir, itimat edilir bir kişilik olduğunu vurguluyordu.

Hz. Muhammed @ 5 yaşındaki kuzeni Ali’yi(ra) himayesine aldı. Bu himayenin sebebi olarak rivayetlerde sadece amcası Ebu Talib’in ekonomik durumunun el vermemesi zikredilmiştir. Ancak ekonomik zorluklar bir yana onun yetiştirilmesi belki çok daha önemli bir sebeptir. Bu nedenle son derece zeki, akıllı olan çocuğunu Hz. Muhammed @ gibi bir şahsiyetin eğitimine verilmesi akıllıca bir yoldur. Hz. Muhammed@ açısından ise Ali’nin(ra) yetiştirilmesi zamanında kendisine yapılan iyiliklere şükranı ifade eder. Bu nedenle o, amcasından Ali’nin(ra) bakım ve yetiştirilmesi sorumluluğunun kendisine verilmesini istedi. Amcası da bu talebi kabul etti. Böylece o kuzenini ailesinin içerisine katarak ona oğlu gibi baktı ve onu en iyi şekilde yetiştirdi.

1.6. Mekkelilerin Seçimi

Otuz beş yaşından kırk yaşına kadar olan dönem

Hz. Muhammed’in @ yaptıkları, tavır ve davranışları, duruşu ve sahip olduğu imkânlardaki artışı Mekke’deki itibarını her açıdan yükseltmişti. Onun dedesi Abdulmuttalib’in Fil olayında yaptığı gibi yakın gelecekte Mekke’yi tekrar tevhit eksenine getireceği konuşulur hale gelmişti. Bu durum Mekke’nin önde gelen zalim, şımarık, azgın servet sahiplerini endişeye sevk etmekteydi. Zira onlar Mekke’nin kuruluş amaçlarına aykırı davranışları ile elde ettikleri servetleri ve bu servetlerini artırmak için kurdukları şirk sistemini tehdit edecek bir şahsiyetin ortaya çıkmasını istemiyorlardı. Her ne kadar şirk sistemi çok uzun zamanlardan beri iyice yerleşmiş olsa da onlar yine de bu gelişmeden rahatsız oluyorlardı. Çünkü bu şahsiyet her yönüyle mükemmel bir şahsiyetti. İlave olarak onların üstünlük için mutlak gerekli gördükleri servet sahipliği de onda mevcuttu ve bu serveti üstlendiği tarihten bu yana sürekli artırıyordu. Yani Hz. Muhammed’in @ serveti onların servetlerine yaklaşmaya başlamıştı. Hem de meşru yollardan elde ederek bunu yapıyordu. Öyle kendileri gibi hile, desise, gasp, hırsızlık, çalma, faiz, fuhuş, spekülasyon vb. gayri meşru yollara sapmadan zenginleşiyordu. İnsanlar artık ona yönelmeye başlamışlardı. Hatta Kureyş’in kabile önderlerinden (mele’) önemli bir kısmı bu gelişmeyi çok olumlu karşılıyorlardı. Mekke’yi Mekke yapan temel özellikleri Hz. Muhammed @ üzerinde taşıyordu. Hatta o, Kureyş’i toparlayıp Mekke’ye tekrar yerleştiren ve “mücemmi / cem eden / tevhit eden” adını alan dedesi Kusay bin Kilab’a tevhitçi çizgisi ile de çok benziyordu. Ona hayran olmamak ellerinde değildi. Bu nedenle her platformda onu övüyorlardı.

İşte bu durum, servetlerini şirk sisteminin o dönemde meşru kabul ettiği ama insanlık vicdanında asla kabul görmeyen özellikle sömürülen halk tarafından asla benimsenmeyen yol, yöntem ve ilkeleri çerçevesinde kazanan Ebu Cehil, Velid bin Muğire ve As bin Vail gibi müşrik azgınların keyiflerini kaçırıyordu. Aslında bu azgınlara karşı olmalarına rağmen onların güçleri karşısında seslerini çıkaramayan kabile ileri gelenleri ise Hz. Muhammed’e @ gıpta ederken yerleşik şirk sisteminin dünya görüşü onların ellerini kollarını bağlıyordu.

Cenab-ı Hak onlara bir nimet olarak bu şahsiyeti lütfetmişti. O şirk sistemi içerisinde, zalimlerin arasından sivrilmişti. Tavır ve davranışlarıyla, akıllılığıyla ve hitabetiyle çok güzel bir örneklik ortaya koymaktaydı. O bütün Kureyş’e “Nasıl Adam olunacağını” uygulamalı olarak gösteriyordu. O onlara kavga, kin, nefret ve çatışmaları bırakarak kardeş olmaları gerektiğini söylüyordu. Kabileler arasında birlik ve beraberliğin nasıl sağlanacağını her hal ve hareketiyle ortaya koyuyordu ki onun buna ilişkin tarihe geçmiş en önemli örnek davranışı Hacerül Esved taşının yerine yerleştirilmesi sorununu halletmekte bulduğu yöntemdi.

Meşhur olduğu üzere Kâbe o yıllarda bir tamirat geçirir. Tamirat tamamlandıktan sonra sıra Hacerül Esved taşının yerine konulmasına gelmiştir. Bu işlem bir şeref meselesi yapılmıştır. Bu şerefi Kureyş’in bütün kabileleri kendilerinde görürler ve taşı yerine koyma şerefine kendileri sahip olmak isterler. Sorun öylesine büyür ki kabile reisleri ile ileri gelenlerden (İhtiyarlar Meclisi / mele’ler topluluğu) oluşan Darün Nedve’de büyük tartışma yaşanır. Fakat tam çatışma çıkacak iken Darün Nedve üyelerinden birisinin önerisi ile öfkeler yatışır ve ertesi gün Kâbe’ye ilk girenin getireceği çözümün bütün Darün Nedve üyelerince kabul edilmesi şeklindeki öneri kabul edilir. Darün Nedve üyeleri Kâbe’de ertesi günün sabahını beklerler. Ertesi gün sabah Kâbe’ye ilk giren kişi Hz. Muhammed’den @ başkası değildir. Darün Nedve’nin çoğunluk üyeleri buna çok sevinir. Zira onun izleyeceği yöntemin en güvenilir ve en adil bir yol olacağından kuşkuları yoktur. Bunu “işte Hz. Muhammed @. O Emindir” sözleriyle ortaya koyarlar.

Hz. Muhammed @ ise gerçekten kendisine yakışanı yapar ve bütün kabileleri memnun ve tevhit edecek bir yöntem belirler. Hacerül Evsed’i kendi elleri ile yerinden kaldırır ve bir çarşafın üzerine koyar. Bütün kabile önderlerine çarşafın bir ucundan tutmalarını ister ve taş yerleştirileceği yere kadar hep birlikte taşınır. Taşın kendi kaidesine yerleştirilmesi işlemini de hakem olarak ve bütün kabilelerin ortak seçtiği kişi olarak kendisi yapar. Böylece herkes bu şereften nasibini almıştır. Çok basit fakat çok da sofistike olan bu çözüm Hz. Muhammed’i Mekke’de ve Darün Nedve’de / Mekke Meclisinde çok seçkin bir yere oturtur.

O, sadece şahsiyeti ile değil aynı zamanda savunduğu tevhit düşüncesi ile de Mekke Meclisinin / Darün Nedve’nin üyelerini etkiliyordu. O Meclisin sağduyulu, meleki kabiliyetleri tamamen körelmemiş olan üyeleri üzerinde etkili oluyordu. Zira Mekke’nin gidişatı üzerine yapılan tartışmalarda Mekke’nin geleceğinin karanlık olduğu üzerinde duruluyor ama çözüm konusunda kimse paradigmalara aykırı öneriler sunamıyordu. Hz. Muhammed@ ise bu tartışmalarda şirk sisteminin terk edilmesi gerektiğini, yerine kabileleri bir araya getiren tevhit sisteminin benimsenmesi ve böylece merkezi güçlü bir tevhidi yapının oluşması gerektiğini belirtiyordu. Bunun için hali hazırda geçerli olan ayrımcılık / kabilecilik, şiddet, totaliterlik, tekelcilik, halktan toplanan vergilerin sadece ileri gelenlere tahsisi, seçkincilik, kimseye hesap vermeme gibi şirk ilkelerinden derhal vazgeçilmesini söylüyordu. Bunların yerine şefkat, merhamet, barış ve selamet, sevgi, gelir dağılımında adalet, paylaşma, hesap verilebilirlik ilkelerinin benimsenmesi gerektiğini ileri sürüyordu.

Mekke Yönetimi artık sorunlarının çözümü için Hz. Muhammed’in @ sunduğu önerileri konuşmaya başladı. Darün Nedve’de ki mele’ler topluluğu / kabilelerin önderleri üstün vasıfları nedeniyle Hz. Muhammed’in@ sunduğu önerilerin benimsenmesini gündeme getirdiler. Elbette ki onun önerileri kabul edilecek olursa bu önerleri uygulayacak olan şahsiyetin de yani Hz.Muhammed’in önderliği kabul edilmiş olunacaktı. Fakat Velid bin Muğire, Ebu Cehil ve As bin Vail gibi azgın / iblis kabile reisleri bu teklife şiddetle karşı çıktılar. Onlar karşı çıkışlarının gerekçesi olarak onun toprak metaforu ile ifade edilen sakin, ağırbaşlı, merhametli, sevgi dolu, şefkatli, paylaşmacı ve vergili karakterinin bir önderde olmaması gerektiğini ileri sürdüler. Onlara göre yönetici olacak kişide ateş metaforu ile ifade edilen celal, hiddet, şiddet, otoriterlik, öfke ve sertlik karakterlerinin olması gerektiği, aksi takdirde kabilelerin o liderin sözünü dinlemeyeceği ve bu nedenle de hâkimiyeti sağlayamayacağını iddia ettiler. Yine bu iblis kabile reisleri, hâlihazırda uygulanan şirk paradigmalarının asırlardır uygulanmakta olduğunu ve Arapların kabul ettiği bu paradigmalardan vazgeçmelerinin imkânsız olduğunu belirttiler. Eğer Mekke olarak tevhide dönülecek olursa bütün yarımada Araplarının Mekke’nin üzerine çullanacaklarını, dahası Bizans ve Sasani imparatorluklarının da buna razı olmayıp üzerlerine geleceklerini ileri sürdüler. Bu düşüncelerine ilave olarak Arapların kendi özgürlüklerine çok bağlı olduklarını ve herkesin küçük de olsa kendi hâkimiyetlerini istediklerini, tevhit toplumuna geçildiğinde ise bu hâkimiyetlerini kaybedeceklerinden böyle bir yönetime asla rıza göstermeyecekleri savını dillendirdiler. Dahası Arap kabilelerinin barış, merhamet, sevgi, selamet, şefkat gibi karakterlere sahip bir yönetim altında yaşayamayacaklarını ve böyle bir yönetime hemen başkaldıracaklarını, bu nedenle de tevhit ilkelerine dayalı bir sistemin yürümeyeceğini, Arap kabilelerinin ancak şiddetten ve güçten anladığını, onların ancak silah zoruyla zapt edileceğini de iddia ettiler.

Fakat aslında Meclisteki iblis kabile reisleri bu karşı çıkışlarında samimi değillerdi. Onların karşı çıkışları oldukça bilinçli bir karşı çıkıştı. Onlar biliyorlardı ki Hz. Muhammed’in @ sunduğu tevhit sistemi benimsenirse Milletin kanını emdikleri hortumları kesilecekti.  Milletin birliği ve beraberliği tesis edilecek, Allah’a yöneliş başlayacaktı. Çünkü onun teklif ettiği sistem millete salatı ikameyi yani yoksul halka yardım etmeyi onların elinden tutmayı, onları ayağa kaldırmayı öngörüyordu. Ebu Cehil gibi iblis kabile reisleri ise buna şiddetle engel oldular. Hz. Muhammed’in @ teklifinin kabulüne ve yönetimde yetki alarak insanlara destek olmasına, onlara salatı ikame etmesine (kamunun sorunlarının çözümüne ve kamu hizmetlerini üstlenmesine) engel oldular.

Hz. Muhammed@ onların bu tutumundan son derece müteessir oldu. Zira o insanların iyiliği için çalışacaktı ama iblisler buna razı olmuyorlardı. Hâlbuki herkesin kurtuluşu buna bağlıydı. O Mekke’nin ve tüm yarımadanın sorununun ne olduğunu biliyordu. İblislere kalacak olursa Mekke kendi yok oluşunu hazırlıyordu. Onları büyük bir azap beklemekteydi. Tedbir alınmazsa bu azap / yıkım kaçınılmazdı. Ama Mekke’nin iblis azgınları kendi çıkarları ve seçkin konumlarını düşünmekten başka bir şey yapmıyorlardı. Hâlbuki bu azap / yıkım onlara çok daha fazlasıyla dokunacaktı.

Mekke’yi bekleyen tehlike olan bu yıkım azabı neydi?

Bu azap sadece öldükten sonra Cenab-ı Hakk’ın ahirette vereceği ceza değildi. O hesap ayrıydı. Onu Cenab-ı Hak şanına yakışır bir tarzda hak edene hak ettiğini eksiksiz verecekti. Ama bir de Mekkelileri bu dünyada bekleyen yakın bir azap vardı. O azap Bizans, Sasani gibi zamanın süper güçlerinin boyunduruğu altına girmekti. Mekkeliler için bu boyunduruk ile yaşanacak şerefsizlik, zillet ve kölelik azapların en büyüğü olacaktı. Çünkü ataları bu süper güçlerin zalim yönetimlerini terk ederek bu çöllere sadece Allah’a kul olmanın özgürlüğünü yaşamak için gelmişlerdi. Ataları medeniyetin tüm nimetlerini, şehir hayatının rahatlığını haksızlığa, hukuksuzluğa karşı çıkmak için terk ederek bu çöl hayatını seçmişlerdi. Onlar bu zorlu yaşam koşullarını sırf hak-hukuk, fazilet, şeref ve izzet için seçmişlerdi ama şimdi geldikleri noktada kendi elleriyle kendilerini tehlikeye atmaktaydılar. Seçtikleri şirk sistemi toplumlarını çürütmüş, zayıflatmış birlik beraberliklerini öldürmüştü. Bu çürümüşlükle kendilerini koruyabilmeleri, büyük devletlerin akınlarına karşı durabilmeleri mümkün değildi. Gelecekte koloniler halinde sömürge olmaları ya da güçlü orduların ayakları altında ezilip yakılıp yıkılıp tarihe gömülmeleri kaçınılmazdı. Mekke toplumunda yoksulların ezilmesi, gencecik kızların diri diri toprağa gömülmesi, kabilelerin birbiri ile kıyasıya çatışmaları, emniyet ve güvenliğin kalmamış olması, vb. sonuçlara neden olan toplumsal çürümüşlük üzerlerine gelecek azabı yakınlaştırmıştı. Bizans ya da Sasani gibi iki süper gücün arasındaki rekabet nedeniyle ticari bir geçiş yolu üzerinde bulunan Mekke’nin ele geçirilmeye çalışılması artık çok yakındı.

Bu sadece dışarıdan gelecek olan azap tehlikesi idi. Diğer taraftan hiçbir zulmün karşılıksız kalmayacağı, zulüm ile hiçbir iktidarın hayatiyetini sürdüremeyeceği gerçeği karşısında o toplumun bir inkılapla / devrimle yıkılacağı, toplumda bugün egemen olan güçlerin yarın yerle bir olacağı düşünüldüğünde Mekke ileri gelenleri için azabın kaçınılmaz olduğu aşikârdı. Onlar bu şirk sisteminin atalarından tevarüsle asırlardır uygulanageldiğini, şimdiye kadar böyle bir tehlikenin olmadığını iddia etseler de zulmün derecesindeki artışı ve bir kırılma anının olduğunu hesap edemiyorlardı. Ayrıca onlar ataları zamanındaki durum ve şartların bugün gelinen noktadaki durum ve şartlarla aynı olmadığını düşünemiyorlardı.

İşte Mekke’yi bekleyen bu tehlikeyi bertaraf edecek çözüm teklifinin iblislerin karşı çıkmaları sonucunda Darün Nedve meclisinde kabul edilmemesi üzerine Hz. Muhammed@ bu sorunu çözmenin yolları üzerinde yeniden düşünmeye başladı. O dönemde gelenek olduğu üzere Hz. Muhammed@ Hira dağına çıkarak bu sorunun çözümü üzerine odaklandı. Eskiden sorunlarını çözmek için daha az ve daha kısa süreli uzlete çekilirken yaşının kırka merdiven dayadığı bu demlerde uzlet süreleri daha da uzadı ve daha sık gider oldu. Zira bu sefer sorun oldukça büyüktü. Önceleri kendi sorunlarını düşünürken şimdi tüm Mekke’nin, Arap yarımadasının ve hatta tüm insanlığın sorunları üzerine kafa yoruyordu. Çünkü o çok hassas bir insandı. İnsanların cehaletinden, zulüm görmesinden ve adım adım azaba, uçuruma doğru gitmesinden son derece rahatsız oluyordu. Durumu düzeltecek bir yol-yöntem bulamamanın üzüntüsü onu yiyip bitiriyordu. İnsanları merhamete, adalete, insanlığa, paylaşmaya, kardeşliğe döndürmek gerekiyordu ama nasıl? Bu soruya bir türlü cevap bulamıyordu. Nasıl? Nasıl? Hangi Yolla?

Hz. Muhammed’in @ şirkten toplumu uzaklaştırma gayretleri, toplumun sorunları için çözüm üretmeye çalışması ve Hira’dan her inişinde Kâbe’yi ziyaret edip tavaf ettikten sonra toplum sorunlarına çözüm önerileri getirmesi karşısında Ebu Cehil gibi iblislerin onun bu çabalarını engellemeye çalışması ona çok ağır geliyordu. Yine bir seferinde ihtiyarlar meclisinde / mele’ topluluğunda tekrar çözüm önerisini teklif etmişti ama onun bu salatına (namazı müteakip kamu hizmetinde bulunma ve kamunun sorunlarını çözme çabasına) Ebu Cehil ve onun gibi iblisler şiddetle karşı çıkmıştı. Hz. Muhammed@ tekrar azığını evden aldı yeniden Hira’nın yolunu tuttu. Kafasında sürekli şu soru vardı, nasıl yapacaktı da toplumu bu şirkten kurtaracaktı? Yolu neydi bunun? Nasıl bir metot takip edecekti? Neler söylemesi gerekiyordu? Hangi argümanları bulup üretmesi gerekiyordu? Bunları bir türlü bilemiyordu. Hanifliğe / tevhide çağırıyordu ama Hz. İbrahim’den bugüne kadar geçen uzun zaman aralığında toplumda hanifliğin / tevhidin ilkeleri kalmamıştı. Kalanlar da şu andaki toplum için çare olmuyordu. Hz. İbrahim zamanındaki toplum çok küçüktü ve çöl şartlarına razı bir toplumdu ama şimdi şartlar değişmişti. Fakat bugünkü toplum ticarete, zenginliğe alışmıştı, artık o eski toplum yoktu. İbrahimi söylemi bulması gerekiyordu ama yeni şartlara göre uyarlanmış olması gerekiyordu.

Zaten kendisinden önce de bazı hanifleşme / tevhide dönme girişimleri olmuştu ama bu girişimler başarılı olamamıştı. Hanifleşmek / tevhide dönmek isteyen kişiler Mekke’den sürülüp çıkarılmıştı. Onlar, yerleşik şirk sistemi ve düşüncesine karşı yeterli argüman ortaya koyamadıklarından ve uygun bir metodoloji takip edemediklerinden başarıya da ulaşamamışlardı. Hz. Muhammed’de@ meclise / Darün Nedve’ye sunduğu tevhit sisteminin reddedilmesi karşısında ne yapacağını bilemiyordu. Hangi yolu izleyeceğini kestiremiyordu. Ona bir hidayet rehberi gerekiyordu.

1.7. İlk Vahiy

Hz. Muhammed @ Hira’ya bu son çıkışında yine kafa patlatırken / tahannüs ederken birden kendisinde manevi bir hal hisseti. Birden bir işaret aldı, bir ses duydu, içinde bir ses yankılandı. Kendisinden “mademki Darün Nedve üyelerine / meclise / mele’ topluluğuna ürettiği çözümleri sunduğunda iblis kabile reisleri engel oluyorlar ve diğerleri de o iblislere bir şey yapamıyorlarsa, o halde bu işin çözüm yolu olarak halkı kendi ürettiği çözüm yollarına davet etmesi / okuması / çağırması” istendi. Bu sesleniş, ona meclisi bırakıp halka dönmesini / halkı tevhidi dünya görüşüne çağırmasını emrediyordu. Bu yüzden gaybdan gelen ses Hz. Muhammed’e@ “halka dön ve halkı sana okuyacağımız mesaja davet et, halka anlat, şirki savunan iblis kabile reislerine ilahi mesaj ile meydan oku” çağrısını yapıyordu. Halka dönmek ve Mekke’nin müşrik / bölücü iblislerine meydan okumak!  Hz. Muhammed@ “bunu yapamayacağını / okuyamayacağını, onlara meydan okuyamayacağını” söyledi. Bunun üzerine içi sıkıldı, daraldı, nefessiz kaldı. (Ona seslenen Cebrail’in onu sıkması ile ifade edilir). Sonra rahat bırakıldı, bir müddet sonra o ses tekrarlandı. Kendisine yeniden “Oku! Halkı sana okunacak ilahi mesaja çağır! Halka git! Sorunların çözümü için halkı ilahi mesaja davet et!” şeklinde seslenildi.  Fakat o, yine “bunun çok zor olduğunu, halkı isyana teşvik manasına anlaşılacağını, bu işin çok zor olduğunu, bunun çok tehlikeli olacağını ifade etmek” için bunu yapamayacağını “ben okuyamam” diye cevap verdi. Hz. Muhammed’in @ içi yine daraldı, boğulacak gibi adeta nefesi kesilecek hale gelinceye kadar göğsü sıkıldı. (Ona seslenen Cebrail’in onu tekrar sıkması ile ifade edilir.) Sonra tekrar bırakıldı. Biraz rahatladıktan sonra tekrar aynı ses ile yine kendisine “Oku!” diye seslenildi. Bu iş o kadar zordu ki aynı Hz.Musa’ya elçiliğin verildiği Tuva vadisinde Cenab-ı Hakk’ın yanan çalıdan kendisine seslenip vazife yüklediğini bildirmesi sırasında Hz. Musa’nın üç defa direnmesi gibi Hz. Muhammed’de@ bu işin en uygun yolunun bu olduğu konusunda bir hayli sıkıntılıydı, tereddütlüydü. Son defa tekrar içi sıkıldı, göğsü daraldı ama sonunda halka inmeye ikna oldu. Fakat bu sefer insanları neye davet edecekti? Neyi okuyacaktı? Çağırdığı şey ne olacaktı? Hangi argümanı kullanacaktı? Onlara neyi anlatacaktı? Kimi ve neyi şikâyet edecekti? Halka döndüğü zaman ne anlatacaktı? Darün Nedve’deki iblis kabile reislerinin yaptıklarını halka nasıl şikâyet edecekti? Mekke’nin kurtuluşu için sunduğu çözüm yollarını onların tıkadığını nasıl anlatacaktı?

İş bu noktaya geldikten sonra Cenab-ı Hak bu davetin / çağrının / okumanın nasıl olacağını vahyetti. Bu ne yapacağını, nasıl yapacağını bilemeyen Hz. Muhammed’e @ Cenab-ı Hakk’ın yol göstermesi, rehberlik yapmasıydı. Bu yol göstermenin, rehberliğin ilk adımı Alak suresi ile başladı ve Kur’an’ın diğer sureleri ile devam etti. İnsanlar için yol gösterici öğretilerin ve vahiyle yapılacak bu mücadelenin yazılı kayda alınmasına da işaret edildi.

 

Rahman Rahim Allah Adına

1-5- Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir alakadan (embriyo, ilgi, alaka, sevgi) yarattı. Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O Rab ki kalemle / vahiyle öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti. (Alak Suresi 1-5)    

 

Bu sure ile peygamberimiz yaratan rabbinin adı ile bu çağrıyı yaptığını insanlara bildirecekti. Ki O, bütün insanları sevgiden, ilgiden ve bir küçük et parçasından yarattığını, bu sevgisi ve ilgisi nedeniyle onları zulümden kurtarmak için içinde bulundukları sorunlara çözüm konusunda kendilerine yol göstereceğini ve bu işin metodolojisini / ilmini öğreteceğini bildirdi. İnsanı nasıl yarattıysa onu çaresiz ve yapayalnız bırakmayacağını, ihtiyaç duyduğu ve bilmediği şeyleri öğreteceğini de bildirdi. Yaratılışın, evren boyunca yayılan sonsuz bir şefkatin, taşan coşkun bir sevginin, yüce bir merhametin eseri olduğunu bildirdi. Kulu / kulları, içinde yaşadığı zulüm ortamından kurtulmak için çareler arar, varoluş sancıları çeker de O merhamet sahibi hiç kulunu / kullarını çaresiz bırakır mı?

Cenab-ı Hak, bu ayetlerle kabileciliğin putlaştırıldığı şirk sisteminin terk edilmesini ve kerem sahibi, rahmeti sonsuz ve insanları sevgi ile yaratan alemlerin rabbinin egemen olduğu tevhidi dünya görüşüne dayalı sisteme dönülmesi çağrısını yaptı. Zira şirk sistemi çok büyük bir zulüm oluşturduğu gibi güvenliği de tehlikeye atmıştı. İster yerleşik ister göçebe olsun Arap kabileleri, kabileciliği kutsayıp putlaştırmadan önce sadece kendi güvenliklerini temin için kullandıkları yapıları ve anlayışları vardı. Ancak kabilecilik kutsal hale geldikten sonra durum değişti ve şirk sistemi kabileleri öyle bozdu ve ilkelleştirdi ki güvenliklerini sağlamak şöyle dursun tam aksine kabilelerin güvenlikleri tehlikeye girdi. Çünkü kabilecilik put haline geldiği zaman mensupları için kabile her şeydir. Yani kabile mensubunda kabileye sonsuz bir adanmışlık vardır. Kabile otoritesinin üzerinde hiçbir otoriteyi tanımazlar. Kabilenin töre, adet ve gelenekleri onlar için kutsaldır ve mutlak doğrudur, asla sorgulanamaz. Başka kabileler ona düşmandır ve onlar yanlış yoldadır. Tek doğru kendi kabilesidir. Kabilesi için tereddüt etmeden canını, malını ve tüm varlığını feda etmekten sakınmaz. Kendi kabilesi en üstündür. Bu şekilde kabileciliğin putlaştırılması ile kabileler kendi kabilelerinden başka hiçbir kabileye hayat hakkı tanımazlar. Kendi hukuklarından başka hiçbir hukuk tanımazlar. Her kabile, kendisini en üstün görmesi nedeniyle diğer kabilelerden farklılaşmaya çalışır ve sonuçta her kabilenin töreleri birbirinden farklı olur. Dolayısıyla kabilelerin birbiriyle anlaşmaları, bir araya gelmeleri mümkün değildir. Sürekli birbirleri ile rekabet ve çatışma halindedirler. Mekke’deki gibi bir şehir içerisinde yerleşik hayat yaşayan ancak kabileciliği kendilerine put yaparak şirk sistemini benimsemiş kabilelerde ise aynı rekabet söz konusudur. Şehirde biraraya gelip şehrin sorunlarını çözme iradesi gösteremezler. Her ne kadar Darün Nedve / ihtiyarlar meclisi / mele’lerin topluluğu gibi kabilelerin yaşlı ileri gelen ağalarından / beylerinden / meliklerinden oluşan meclisler ihdas edilmiş olsa da bu yapı onları ilkellikten kurtarıcı ve sorunları çözücü değildir. Çünkü kabileler arası çatışma ve rekabet nedeniyle bu tür yapılar karar almada etkin olamamaktadır. Kabileler herkesin faydasına olacak kararlar yerine sadece kendi kabilesinin yararına ve rakip kabilelerin zararına olan kararları tercih etmesi nedeniyle, o meclisten tüm toplumun faydasına olacak kararların çıkması da mümkün olmamaktadır. Cenab-ı Hakk’ın tevhidi dünya görüşüne tekrar dönülmesi için çağrı yapması Mekkelilerin menfaati ve geleceği içindi.

Cenab-ı Hak, müteakip ayetlerde kabileciliğin putlaştırıldığı yapının çok önemli bir özelliğine değinir. Azgınlaşmanın insanların kendilerini her şeyden bağımsız görmesinden, hiç kimsenin kendilerine bir şey yapamayacağına inandığından, arkalarını kabilesinin gücüne dayayarak yaptıklarının hesabını kimsenin soramayacağına güvenmesinden kaynaklandığını ifade eder. Fakat o azgın insanın eninde sonunda Rabbine döneceği ve yaptıklarının hesabını kendisinin soracağını bildirir. Böylece insanın sahip olduğu güç, kabile, zenginlik, makam vb. imkân ve nimetlerle kendini müstağni / bağımsız / hesap sorulamaz görmesinin saçmalığına işaret ederek, bütün otorite ve güçlerin üzerinde olan Rabbinin otoritesine dikkat çeker. Ebu Cehil gibi iblislerin de şirk sisteminin getirdiği bu azgınlık nedeniyle toplumsal sorunların çözümünün önünde engel olduklarına, böylece onların Allah’a tuğyan ettiklerine, çözüm önerilerine de ihtiyaç duymadıklarına, hiç kimsenin kendilerine güç yetiremeyeceğine inandıklarına, kendilerini her şeyden bağımsız gördüklerine vurgu yapar. Bu azgın insanlarla toplumsal sorunların çözülemeyeceğini anlatır. Fakat toplumun sorunları mutlaka eninde sonunda çözülecektir. İlahi kurallar hem bu dünyada hem de ahirette mutlaka tecelli edecektir. Bu kaçınılmazdır. Çünkü dönüş alemlerin Rabbinedir.

 

6-8- Hayır! Doğrusu insan azgınlık eder. Kendisini müstağni / hiç kimsenin kendisine güç yetiremeyeceği kadar muktedir / kendini her şeyden bağımsız gördüğü için. Muhakkak ki dönüş mutlaka Rabbinedir. (Alak Suresi 6-8)    

 

Cenab-ı Hak müteakip ayetlerde bu azgınların toplumun sorunlarına eğilen ve onların iyiliğine çalışan kişilere karşı durduklarını ve çözüme dönük çabaları engellediklerini söyledi. Dahası azgın ileri gelenlerin toplumsal sorunlardan yüz çevirdiklerini hatta o sorunları inkâr ettiklerini bildirdi. Peygamberimizn şahsına hitap ederek ama aslında Mekke toplumuna “Kamunun sorunlarını çözmek için çaba harcayan Hz.Muhammed’i@ engelleyen Ebu Cehil ve yandaşlarını görmüyor musunuz? Yine görmüyor musunuz? Hz.Muhammed’in doğru yolu gösterdiğini, adaleti, merhameti, birlik ve beraberliği teklif ettiğini, takvalı olmayı, dayanışmayı ve yardımlaşmayı istediğini. Diğer taraftan ona karşı çıkan (inkar eden) Ebu Cehil’in de toplumun sorunlarına kayıtsız kaldığını ve bu sorunların çözümüne yüz çevirdiğini görmüyor musunuz? Halbuki o iblis Allah’ın kendisini gördüğünü bilmiyor mu?”

 

9-14- Kamunun sorunlarına çözüm getirmek için çaba harcadığı zaman bir kulu engelleyen kişiyi gördün mü? Gördün mü, eğer o kul doğru yol üzerinde idiyse ya da takvayı emrettiyse! Şunu da gördün mü, (Ebu Cehil gibi iblisler) ona karşı koymuş ve (toplumsal sorunların çözümüne) yüz çevirmiş ise! O, bilmedi mi, kesinlikle Allah’ın kendisini görmekte olduğunu? (Alak Suresi 9-14)    

 

Onları böylece halka teşhir ettikten sonra onlara meydan okuması, şirk sistemine karşı çıkması ve onlardan korkmadığını açıkça ifade etmesi gerektiği bildirildi. Peygamberin Cenab-ı Hakk’a dayandığını, şayet engellemesine bir son vermeyecek olursa yalancı ve azgınca suç işleyen Ebu Cehil iblisinin burnunun sürtüleceğini ve rezil rüsva edileceği vurgulandı. Şayet o Darünnedve / ihtiyarlar meclisini / mele’ler topluluğunu yardıma çağıracak olursa Cenab-ı Hakk’ın azabının kaçınılmaz olacağı da vurgulandı. Bu vurgu ile Mekke’de yerleşik şehir yaşamına uyarlanan kabileci şirk sisteminin kurumu olan Darün Nedve’nin toplumsal sorunları çözmede ki işlevsizliğine ve yetersizliğine işaret edildi. ([2]

 

15-18- Hayır, hayır! Eğer o, son vermeyecek olursa, Andolsun, perçeminden; yalancı, günahkâr perçeminden tutup sürükleyeceğiz. O zaman o meclisini çağırsın. Biz de zebanileri çağıracağız. (Alak Suresi 15-18)    

 

Cenab-ı Hak, elçisi Hz. Muhammed’e @ bir taktik daha öğretti. Ebu Cehil iblisi ve yandaşlarına asla itaat etmemesini, ona hiçbir şekilde boyun eğmemesini, onlara meydan okumasını, başkaldırmasını ve sadece Cenab-ı Hakk’a güvenip itaat etmesini / Kendisine yaklaşması talimatını verdi. Bu talimat ile Hz. Muhammed@ Mekke’nin azgın kabile reisleri ile bağlarını tamamen koparacak, onlara asla boyun eğmeyecek, onlarla iş birliği yapmayacak, onlara meydan okuyacak fakat diğer taraftan halk tabanına yaklaşacak, onlara eğilecek, onların sesine kulak verecektir.

 

19-Hayır, hayır! Ona itaat etme! (Sadece Allah’a) Secde et (itaat et, boyun eğ) ve yakınlaş. (Alak Suresi 19)    

 

 

[1] ) NOT: Hz.Hatice’nin evlendiği zaman ki yaşının 30 dan daha aşağıda olduğuna ilişkin rivayet ve çıkarımlarda mevcuttur. (A.A)

[2])NOT: Darünnedve, Kabenin yanında inşa edilmiş ve Mekke’nin önemli sorunların çözümü için karar ve görüşlerinin alındığı bir kurumdu. Mele’ adı verilen ve Mekke’deki her kabilenin oymaklarının ileri gelenlerinin üye olarak katıldığı bir meclis niteliğindedir. Çok önemli sorunların çözümü için toplanan Darünnedve genellikle geçmiş ataların uygulamaları ile oluşmuş statükoya, töre, adet ve gelenekleri temel alarak kararlar verirdi. Yeniliğe çok açık değildi. Muhafazakâr bir yapısı vardı. Yürütmeye ilişkin tüm otorite kabile reislerine ait olduğundan Darünnedvenin karar almasında veya karar alamamasında etkinlikleri fazlaydı. Zira kabileciliğin etkin olduğu bu mecliste karar, kabileler arasında rekabet ve çekişme nedeniyle kabilelerin ortak bir noktada buluşamamaları dolayısıyla meclisin karar alması oldukça zordu. (A.A)

bottom of page