top of page

BÖLÜM 23

MEDİNE’NİN TAHKİMATI

23.1. Dış Tahkimat: Hz. Cüveyriye’nin Beni Mustalik Kabilesinin Müslümanlığına Vesile Olması

Beni Mustalik Seferi / Akını dönüşünde Medine yönetiminde çok büyük çalkantılara neden olan «ifk» hadisesi çözüldükten sonra sıra tekrar Medine’nin Hendek Savaşı öncesi stratejik savunma hazırlıklarının kaldığı yerden devamına gelmişti. Bu arada Beni Mustalik seferinde / akınında elde edilen ganimetler “İfk” hadisesi çalkantılarının gerçekleştiği bir aylık süreç içerisinde Hz.Muhammed@ tarafından savaşa katılan mümin savaşçılar arasında paylaştırılmıştı. Hatırlanacak olursa bu ganimetlerin miktarı bir hayli fazlaydı; 2000 deve, 5000 küçükbaş hayvan (koyun, keçi ) ve 200 aile ( kadın, erkek ve çocuk) esirden oluşuyordu.  Söz konusu ganimet paylaşımında esir edilen Kabile reisi Haris’in kızı Cüveyriye ise  Sabit bin Kays ve amca oğlunun hissesine düşmüştü. Cüveyriye onlarla dokuz ukiyye altın karşılığı esirlikten kurtulma konusunda anlaşmıştı. Cüveyriye  bu diyet bedelini ödeme konusunda Hz.Muhammed’den@ yardım istedi. Hz.Muhammed@ ise bu talebi Medine’nin savunma stratejisinde kullanmak için iyi bir fırsata dönüştürmeyi düşündü. Şayet O’nu kendisi ile evlenmeye ikna edebilirse Beni Mustaliklerin tümünü Medine İslam Cumhuriyeti’nin yanına çekmiş olacaktı. Zira kabile reisinin kızı ile evlenmek demek kabilecilik anlayışında o kabile ile dost ve müttefik olmak demekti. Mekke’nin yanı başında yaşayan ve çevresindeki kabileler üzerinde de bir hayli etkin olan Beni Mustaliklerin müslüman olması  (dost ve müttefik olması) demek,  Medine İslam Cumhuriyeti’nin egemenlik alanını Mekke’ye kadar genişletmek demekti. Bu amaçla Hz.Muhammed@ Cüveyriye’ye evlenme teklifi yaptı.  Bu teklif ile O hem esirlikten kurtulacak hem de daha üstün bir makam kazanacaktı. Medine İslam Cumhuriyeti’nin “first leydi”lerinden biri olacaktı. Cüveyriye bu teklifi geri çevirmedi. Babası Haris Medine’ye geldiği zaman Hz.Muhammed@ kendisini ondan isteyeceğini bildirdi.

Beni Mustalik seferi / akını sırasında kaçan kabile reisi Haris, iki oğlu ve birkaç adamıyla kızını ve kabilesinin esirlerini kurtarmak için Medine’ye geldi. Haris Hz.Muhammed ‘den@ kızını diyet karşılığı isteyince Cüveyriye huzura getirildi ve Hz.Muhammed’in@ daha önce yaptığı evlenme teklifini de düşünerek bir seçim yapması istendi. Babası kızının kendi beraberinde gelmesini istedi ve kendisini rezil etmemesi konusunda kızına baskı yaptı. Fakat Cüveyriye  Hz.Muhammed’in@ zevcesi olmayı seçti. Böylece Hz.Muhammed’in@ stratejik hesabı tutmuş oldu. Cüveyriye’nin kurtulması için getirilen fidye bedelleri Haris’ten alındı ve Sabit bin Kays ile amcaoğluna ödendi. Hz.Muhammed de 400 dirhem mehir karşılığı Cüveyriye’yi zevceliğe aldı. Bunun üzerine Haris ve beraberindekiler teslim oldular / müslüman oldular. Böylece Beni Mustalikler İslam Cumhuriyetine katılırken Cüveyriye peygamberimizin eşi olmakla şereflendiği gibi kendi kabilesini de İslam Cumhuriyetinde temsil etmiş ve Hazreti Cüveyriye makamını almış oldu. Hz.Muhammed@ ile hısım /akraba olan ve İslam Topluluğuna katılan Beni Mustalik kabilesinin tüm esirleri Medineliler tarafından serbest bırakıldı. 200 aileden (yaklaşık 100 adedi kadın olan topluluktan) müteşekkil esirler topluluğunu tekrar kabilesine katan Haris, Medine İslam Cumhuriyeti’nin dost ve müttefiki olarak kendi yurduna döndü.

Böylece Mekke müşrik yönetiminin yanı başında müslüman bir kabile teşekkül etmiş oldu. Bu Medine İslam Cumhuriyeti için Hendek savaşı öncesi çok büyük bir kazanımdı. Zira Mekke Yönetimi savaşlar için kiraladığı paralı askerleri “Ehabişler” denen bu kabilelerden tedarik ediyordu ve bundan dolayı da “ehabişler” Mekke müşrik yönetiminin en kuvvetli müttefikleri idiler. Beni Mustalik kabilesi ise söz konusu bu “Ehabişler” olarak adlandırılan kabileler grubuna giriyordu. Bu nedenle Beni Mustaliklerin müslüman olması Mekke’nin Hendek savaşı öncesi paralı asker bulmasında sıkıntı çekmesi anlamına da geliyordu.

 

23.2. İç Tahkimat: Sosyal Hayatın Düzenlenmesi

Hz.Muhammed@ Beni Mustalik kabilesini kazanmak suretiyle Medine dışında yaptığı tahkimattan sonra tekrar Medine’nin iç tahkimatına döndü. Zira «ifk» hadisesi atlatılmıştır ancak şeytanların / münafıkların bundan sonra da boş durmayacakları açıktır. Onlar Medine’nin içini karıştırmak için zina olayı yakalamaya çalışmaktadırlar. En önemli gelir kaynakları arasında bulunan fuhuş merkezlerinin İdare tarafından kapatılması Abdullah bin Übey’i çileden çıkardığını ve bu yasaklamanın O’nu Hz.Muhammed’e@ karşı muhalefet stratejisinde farklı bir alana yönelttiğini unutmamak gerekmektedir. O, fuhuş alışkanlığı olan bu toplumdaki bireylerin nasıl olsa bu alışkanlıklarını devam ettireceklerini düşünerek gizli gizli fuhuş yapacak kişileri yakalayıp yargılanmak üzere İslami İdarenin / Hz.Muhammed’in@ huzuruna getirtilmesi için «tecessüs / röntgen / izleme /takip» faaliyetlerine devam ediyordu. Alışkanlıklarına yenilerek zina suçu işlerken yakaladıkları şahıslara İslami İdare tarafından ceza tatbik edilmesini sağlayacak olurlarsa ve bu cezalandırma olayı da ne kadar çok olursa toplumda İslami idareye karşı muhalefetin o kadar çoğalacağı hesap edilmektedir. Eğer bir de İdareye ya da ileri gelen aşiret liderlerine yakın birileri bu suçu işlerken yakalanacak olursa Abdullah Bin Übey için iktidarı yıpratmada eline çok büyük bir koz geçmiş olacaktı.

Abdullah bin Übey’in liderliğinde münafıkların bu yönden yapacakları saldırılara karşı tedbirler alınması gerekliydi. Bu tedbirler öylesine tedbirler olmalıydı ki hem münafıkların kötü planlarından müminleri ve İslami idareyi korumalı hem de Medinelileri fuhuştan ve ahlaki yozlaşmadan korumalıydı. Bu tedbirler İslami idarenin önünü aydınlatmalı, müminleri arındırmalı, temizlemeli ve onları nifaka / günaha / inkara düşürmekten korumalı idi.

Alınacak tedbirlerle onlar ne kadar tecessüs / izleme / takip / röntgencilik yaparlarsa yapsınlar onların eline malzeme vermeyecek tedbirler olmalıydı. Alınacak bu tedbirler aynı zamanda toplumun kötü alışkanlıklarını da bırakmalarına sebep olmalıydı. Münafık şeytanlar, toplumda ahlaksızlığın, fuhşun ve sapıklığın yaygın olmasını istiyorlardı. Zira onlar toplumun sapıtmasından ekonomik çıkar elde ediyorlardı. Onların toplum üzerine egemen olmalarında toplumun bu günahlar üzerinden sömürülmesi büyük rol oynuyordu.   

Toplumdan zinayı kaldırmanın en önemli yolunun öncelikle onun propagandasının kaldırılmasıydı. Bu nedenle Cenab-ı Hak daha önce inzal ettiği hükümlerle öncelikle bu hususa yönelik yasaklamaları düzenlemişti. Bu aşamada inzal ettiği hükümlerle toplumda fuhşun minimuma indirilmesinin yol ve yöntemlerini öğretti. Zinayı minimuma indirmek için toplumda erkek kadın ilişkilerine ölçüler getirilmesi gerekmekteydi. Erkekler ve kadınlar arasındaki ilişkiyi cinsellikten çıkarıp şahsiyet esaslı bir ilişki haline getirmek, zinayı engelleyeceği gibi toplumdaki dedikodu mekanizmasını da engelleyecektir. Dahası toplum içerisinde cereyan eden kadın erkek ilişkilerinin şahsiyet esaslı bir ilişki olması için kadını erkeğin gözünde cinsel bir obje olmaktan çıkarmak gerekmektedir. Bu amaçla yapılacak düzenlemeler ile hem Medine İslam Cumhuriyetinin otoritesi korunacak hem de aileler yasak ilişkilerden korunacaktır.

İşte Cenab-ı Hak, bundan sonra idareyi tehdit edecek, toplumda kargaşa çıkartacak,  fitne çıkmasına sebep olacak olaylara engel olmak ve toplumu arındırmak için mümin erkek ve kadınların ilişkilerinde uymaları gereken düzenlemeleri bildirir. Bunlar özetle:

  • Özel hayatın gizliliği; evlere selam vererek girmek, izinsiz asla girmemek ve izin verilmediğinde dönüp gitmek, girmeye ısrar etmemek,

  • Sadece Kamusal alanlara izinsiz girilebileceği,

  • İster kamusal alanlara isterse şahıs evlerine girildiği zaman şehvet uyandıran şeylere göz dikmemek, iffetli ve namuslu olmak,

  • Kılık kıyafetlerin karşı cinste cinsel uyarı yapmayacak şekilde düzenlenmesi. Bu amaçla;

    • Kadın erkek ilişkilerinde cinselliğin değil şahsiyetin ön planda olması için uygun kıyafet seçimi,

    • Akrabalardan nikâh düşmeyenlere karşısında daha serbest kıyafet giyilebileceği,

    • Kıyafetin şekli yanında karşı cinsin ilgisini çekecek tavır ve davranışlardan sakınılması,

  • Fakir olanların evlendirilmesi,

  • Kölelerin azad edilmesi ve evlendirilmeleri,

  • Kadın kölelerin fuhşa zorlanmamaları, onların maddi gelir için fuhuş malzemesi olarak kullanılmaması,

  • Hane halkı içerisindeki insanların evli çiftlerin odalarına girerken izin istemeleri,

  • Çocukların ergenlik yaşına geldikleri zaman ebeveynlerin odalarına giriş çıkışlarının izne bağlanması ve bu hususta onlara gerekli eğitimin verilmesi,

  • Yaşlı kadınlar için kılık kıyafet şartının olmaması ancak yine de kurallara riayet etmeye çalışmalarının fazilet olduğunun vurgulanması.

 

23.3. Özel Hayatın Gizliliği: Evlerin Dokunulmazlığı

Özel hayatın gizliliği prensibinden hareketle evlere izinsiz girişler engellenerek münafıkların tecessüsü / takibi/ röntgenciliği büyük ölçüde engellenmiş oldu.

Cahiliye geleneklerine göre insanlar birbirlerinin evlerine çok rahat bir şekilde ve haber vermeksizin girebilmekte idi. Hatta güçlüler, başkalarının evlerine izin almaksızın dalmakta idi. Bunlar ise hane halkının uygunsuz bir pozisyonda olmaları halinde dedikodu ve iftiraya malzeme verecek bir durum oluşturabiliyordu.

Diğer taraftan yine cahiliye geleneğine göre hane sahibi kendi hanesinde başkasının bakışları altında da olsa cinsel ilişkisini gerçekleştirebiliyordu. Bu hususta son derece rahatlık vardı, çekinme ve utanma söz konusu değildi.

İzin istenmesi kuralının gelmesi ile ev halkının kendini toparlamasına fırsat tanınarak misafirin haneye kabul edilmesi halinde münafıklar fitne çıkarmak için kendilerine malzeme bulamayacaklardı. Bu usul sayesinde kimse dört şahitle iş üstündeyken (zina) yakalanamayacaktı. Böylece münafıkların fitne çıkarmak için röntgencilik yapma faaliyetlerine imkân tanınmamış olunmaktadır. Müminler için getirilen bu prensip müminleri iftiradan korumak için de en uygun yoldu. Ayrıca bu metot sayesinde helaliyle dahi olsa insanların cinsel ilişkilerini hayvanlar gibi herkesin gözü önünde değil de harem odasında yapması alışkanlığı getirilmiş oluyordu.

Bu prensip sayesinde ev sahibi / sahibesi cahiliye döneminin zina alışkanlığı nedeniyle zina yaptığı sırada insanların ziyaretine tesadüf ederse ya ziyaretçiyi geri çevirecek ya da tedbirini alarak dedikoduya meydan vermeyecektir. Böylece toplumda kendi şahsiyetinin alay konusu olmasının önüne geçtiğini gören Medineliler bu prensibi benimseyecekleri açıktır. Bu durum sanki zina yapanı koruyor ve zinayı koruyor gibi gözükse de aslında zinanın yaygınlaşmasına daha fazla katkı yapacak propagandayı engelleyecektir. Zira toplumda zinayı yaygınlaştıran en önemli husus, zina yapanlardan daha fazla olarak o fiilin dedikodusunun yani propagandasının zina yapmayanlar tarafından yapılmasıdır. Kötülüğün dedikodusu (sosyal medyada dolaşması) temiz kişileri de o kötülüğü yapmaya teşvik eder.

Ayrıca İslami idarenin toplum daha tam olarak arınmadan bunlarla uğraşarak toplumu karşısına almasının bir anlamı yoktur. Kişiler gizli de olsa işledikleri günahların bedelini ahirette zaten ödeyeceklerdir. Bu günahları ortaya dökmenin o günahı yaygınlaştırmaktan öte bir katkısı olmayacağı için gizlenerek yapılan günahlar varsın gizli kalsın. O günahları işleyenleri gizli gizli işledikleri günahlarından tevbe etmeleri için kendilerini Rableri ile baş başa bırakmak daha doğru olandır.

27-28- Ey müminler! Kendi evlerinizden başka evlere, izinlerini almadan ve o hane halkına selâm vermeden girmeyin. Sizin için hayırlı olan budur, bunu düşünün ve artık gereğini yapın. Eğer o evde kimse yoksa ya da izin verilmediyse oraya girmeyin. Eğer "Müsait değiliz, dönün" denilirse de dönüp gidin. Bu sizin için temiz olan yoldur. Allah bütün yaptıklarınızı biliyor. (Nur Suresi 27-28)

 

23.4. Kamusal Alanlardaki Adab-ı Muaşeret Düzenlemeleri

Özel hayatın gizliliği düzenlemesinden sonra sıra kamusal alanın düzenlenmesine geldi. İnsanların kapalı çarşı, kapalı pazar, mescit, odalar, misafirhane, okul,  kamu binaları vb. kamusal alanlara girerken izin istemesine gerek yoktur. İnsanların bu alanlara hangi amaçla girdiği açıktır. Ancak bu kamusal alanlarda da insanların tavır ve davranışlarının düzenlenmesi gerekmektedir. Zira o münafıklar ortalığı bulandırmak için fırsat kollamaktadır.

Cahiliye dönemlerinde hem erkeklerin hem de kadınların hal ve hareketleri o kadar serbest ve cinsellik içeriyordu ki münafıklar malzeme bulmakta sıkıntı çekmiyorlardı. Bu nedenle Cenab-ı Hak mümin erkeklerin bakışlarını kontrol etmelerini ve kamusal alanlarda kadınlara cinsel taciz zannı uyandıracak bakışlardan sakınmalarını emrederken kadınlardan da aynı kaideye uymalarını emretti. Fakat kadınlara ilave tedbirler de getirildi. Şöyle ki; Kadınların gerdan ve göğüslerini başörtüleri ile kapatmaları ve doğal olarak açık olması gereken yerleri haricinde vücutlarını cinsel cazibe yaratacak şekilde teşhir etmemeleri emredildi. Ayrıca kadınların dikkatleri üzerinde toplayacak yürüyüş tarzı, tavır ve davranışlardan da kaçınmaları emredildi. Böylece münafıkların fitne çıkarmak için aradıkları malzeme ellerinden alındığı gibi insanların cahiliye dönemindeki cinsel açıdan serbest, açık ve mesafesiz ilişkilerine sınırlar getirilerek zinaya yol açacak yollar da kapatıldı.

Bu tedbirlerin uygulanması halinde müminlerin toplumsal kurtuluşa, İslami idarenin de zafere ulaşacağı bildirildi.

 

29-31- İnsanların kendi meskeni olmayan, kamuya açık yapılara girmenizde bir sakınca yoktur. Allah, açıkladığınız ve gizlediğiniz niyetlerinizi de biliyor. Mümin erkeklere gözlerini harama dikmemelerini ve iffetli olmalarını söyle. Bu onlar için temiz olan yoldur. Allah, bütün yaptıklarınızı gerçekten biliyor. Mümin kadınlara da gözlerini harama dikmemelerini ve iffetli olmalarını söyle. Doğal olarak belli olan bölgeler hariç vücutlarını teşhir etmesinler. Başörtülerini, gerdan ve döşlerini örtecek şekilde yakalarının üzerine kapatsınlar. Gerdan ve döşlerini; kendi kocaları, babaları, oğulları, üvey oğulları, erkek kardeşleri, erkek ve kız kardeşlerinin oğulları, bunların torunları, köleleri, iktidarsız erkek hizmetçileri ve küçük çocukların dışındakilere göstermesinler. Dikkati üzerinde toplayacak şekilde yürümekten sakınsınlar. Ey Müminler! Artık hepiniz bu konulardaki hatalarınızı da düzelterek Allah’a tevbe edin ki, büyük kurtuluş ve zafere ulaşın! (Nur Suresi 29-31)

 

23.5. Evliliği Teşvik ve Destek

Toplumu fuhuştan korumanın en önemli tedbirlerden bir diğeri de insanların cinsel ihtiyaçlarının yasal / meşru yollardan giderilmesidir. İşte bu nedenle Cenab-ı Hak insanları evliliğe özendirir ve evlenmeye gücü yetmeyenlerin evlendirilmesi için müminlere mükellefiyetler yükler. Yoksul olanlara yardım edilmesini emrederken fuhuş sektörünün en önemli malzemesi olan kölelerin de evlilik müessesine ihanet etmeyecek şekilde ahlaklı olanlarının da evlendirilmesini emreder.

Böylece fuhuş sektörünü işleten, bu sektörden para kazanan Abdullah bin Übey gibi münafıklara fuhuş malzemesi olan kölelerin kurtulmaları sağlandı. Yani insanların ihtiyaçtan ya da çaresizliğinden fuhşa zorlanmalarının önünü alacak tedbirler, bu düzenleme paketi içerisinde yer aldı. Bu tedbir kapsamında kölelerin gelir temini için fuhuş sektöründe çalışmaya zorlanmaları yasaklanırken ekonomik kazanç için fuhşa zorlanan kölelerin bağışlanacağı ama zorlayanların bağışlanmayacağı da zımni olarak bildirildi.

 

32-33- İçinizden bekâr olanlar ile erkek ve kadın kölelerinizden iffetli ve ahlaklı olanlarını evlendirin. Onlar yoksul olsalar da, Allah, onları lütfuyla zengin eder. Hiç şüphesiz ki Allah’ın lütfu çok geniştir ve O her şeyi bilir. Evlenmek istediği halde buna ekonomik gücü olmayanlar ise Allah onlara lütfedinceye kadar iffetlerini korusunlar. Eğer kendileri için hayırlı olacağını düşünüyorsanız, azatlık anlaşması yapmak isteyen köleleriniz ile anlaşmayı yapın ve Allah'ın size verdiği malınızdan vererek onlara yardım edin. İffetlerini korumak için evlenmek isteyen kadın kölelerinize, dünya hayatının malına mülküne olan düşkünlüğünüz yüzünden onları fuhşa zorlamayın.  Kim onları fuhşa zorlar ise, muhakkak ki Allah onların bu günahlarını örtecek ve bağışlayacaktır. (Nur Suresi 32-33)

 

23.6. Allah’ın Nurunun Temsili

İslami idareyi koruyan, toplumda anarşi olmasını engelleyen, münafıkların tezgâhlarını boşa çıkaran, toplumu aydınlatan, arındıran ve temizleyen bu hükümleri Cenab-ı Hak, Kendinden gelen bir nur olarak tanımladı. Ve o nuru da bir kandile benzetti.

Nasıl ki duvardaki oyukta bulunan bir gaz lambası, haznesinden çektiği yağı fitilinde yakar ve o yanan fitildeki alevin saçtığı ışık, cam bir fanus ile etrafı daha parlak bir şekilde aydınlatırsa, Cenab-ı Hakk’ın kendi katından inzal ettiği hükümlerle beslenen Hz.Muhammed@, tıpkı fitil gibi yanmakta ve etrafı aydınlatmaktadır.  Onun saçtığı ışıklar çevresindeki müminlerin gönüllerini yıldız gibi parlatmakta ve o müminler de aydınlanmayı iki katına çıkartıp çevresindeki insanları ve kabileleri aydınlatmaktadır. Onları diğer insanlara örnek insan haline getirmektedir.

Gaz lambasının aydınlık kaynağı olan zeytinyağı ise ne doğuya ne de batıya nispet edilemeyen mübarek bir ağaçtan elde edildiği gibi Hz.Muhammed’in@ çevresini aydınlattığı bilgi ateşinin kaynağı olan vahiy de asla ne doğudaki kültürlerden ne de batıdaki kültürlerden alınmıştır. Onun kaynağı doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk’a ait olup mübarek bir bilgidir.

O Nurun yakıtı olan vahiy / Kuran öylesine parlak öylesine arı / duru, öylesine açık ki, peygamberin döneminden sonra gelecek nesilleri de aydınlatmaya devam edecek. Tıpkı zeytinyağının ateş değmese yani fitilde yanmadan bile aydınlık verecek bir arı duruluğa sahip olması gibi.

Bu nur / aydınlık ancak ilahi sistemin uygulama ve öğrenme yeri olarak yükseltilen / bina edilen beytlerden / mescitlerden / idare merkezlerinden neşet eder. Çünkü o beytlerdeki / mescitlerdeki / devlet merkezlerindeki müminler ilahi öğreti çerçevesinde kamu hizmeti görmek için çalışıp çabalarlar. Onları ne ticaretleri ne de dünyevi başka tutkuları bu hizmetleri görmekten alı koyamaz. Onlar çevreyi aydınlatmak için kendilerini yakar, feda ederler.

34-38- İşte size açıklanmış ayetleri ve sizden önce gelip geçmiş olanlardan ibretlik örnekleri indirdik. Bunlar, artık günahsız, dosdoğru, tertemiz ve erdemli yaşamak isteyen Muttakiler için öğüttür. Allah, göklerin ve yeryüzünün Nûr’udur. O'nun nuru, içinde kandil bulunan bir oyuk(tan yayılan ışığa) benzer. O kandil ki sırça fanus içindedir. O fanus ki, inci (gibi parıldayan) bir yıldızdır sanki! O kandilin yakıtı, ne doğuya ne de batıya nispeti olmayan mübarek bir ağaçtan, zeytinden alınmaktadır. Onun yağı (öyle arı duru, öyle parlak ki) neredeyse ateş değmeden de ışık verecek: Nur üstüne nur! Allah, (erişmek isteyeni) nuruna eriştirir; işte (bunun içindir ki) Allah insanlara örnekler vermektedir; çünkü her şeyi bütün boyutlarıyla (yalnızca) Allah bilir. İşte Allah’ın bu Nûr’u, içinde O’nun ismi anıldığı / ilahi öğretiye dayalı sistemin uygulandığı, Allah’ın onaylayıp yükselttiği beytlerdedir./ evlerdedir./ yönetim merkezlerindedir. / mescitlerdedir. O beytlerde / evlerde / yönetim merkezlerinde  / mescitlerde öyle erler vardır ki sabah akşam mütemadiyen Allah’ı tespih ederler. Onlar öyle seçkin kişilerdir ki; ne ticaret, ne de dünyevi başka menfaat onları Allah'ın zikrinden / vahyinden, salatın / Namazı müteakip kamu hizmetlerini üstlenmekten / dinin / devletin / ilahi nizamın ikame edilmesinden ve bu konuda finansal destek vermekten ( zekattan) alıkoyamaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin (dehşetten) döneceği günden korkarlar. Allah, onların bu çabalarının karşılığını en güzel şekilde verecek ve bir de üstüne kendisinden “bir Lütuf” ekleyecektir. Kendisi diledikten sonra, Allah’ın lütfu keremine hiç şüphesiz ki bir sınır yoktur. (Nur Suresi 34-38)

23.7. Karanlığın Temsili

Cenab-ı Hak, Abdullah bin Ubey ve münafık arkadaşlarının tecessüs / röntgen / takip ederek müminlerin açıklarını arama, onlara iftira düzme ve toplumda anarşi yaratmaya yönelik çabalarını ise çöldeki insanın serap görmesine benzetir. Onların arzu ettiklerini gerçekleştirmek için yapacakları bütün çaba ve gayretlerin boşuna olduğunu belirtti.  Onlar ümit ettikleri sonuca tam yaklaştıklarını zannettikleri sırada, değil İslami İdarenin yıkılışını görmek, tam tersine Allah’ın iktidarını tam karşılarında bulacaklarını ve böylece çok büyük hayal kırıklığına uğrayacaklarını muştuladı(!)

Cenab-ı Hak bu durumu çölde görülen serap metaforunda anlattı. İnkarcı / karşı çıkan münafıkların Hz.Muhammed’in@ Yönetimini devirmeye yönelik çabalarını bir başka metafor ile de örneklendirdi;

 “Okyanusta seyahat eden bir gemideki yolcuların gecenin karanlığında fırtınaya yakalanması ve kapkara bulutların üstlerinden yine zifiri karanlık dalgaların da üst üste üzerlerine gelmesi olayını, onların içinde bulundukları duruma benzeterek anlattı. Nasıl ki bu örnekte belirtilen gemidekiler çok büyük bir korku içerisindedir ve o şartlarda ne yaptığını bile görememektedirler, aynı şekilde münafıklarda Medine’yi çevreleyen büyük tehdit karşısında çok büyük korkuya kapılmışlar ve bu karanlıklardan çıkış için ilahi nurun rehberliğine tabi olup aydınlığa çıkmak yerine, karanlık işlere yönelmekte, karanlık eylemler yapmaktalar. Halbuki onları bu fırtınadan ancak Allah kurtarır. Bunun için de Allah’ın elçisine ve O’nun nuruna ihtiyaçları vardır. Ama onlar tam aksine O’nun nurunu talep etmedikleri gibi O’nun elçisine ve Allah’ın nuruyla aydınlanmış müminlere komplolar, iftiralar,  dedikodular vb. karanlık operasyonlar peşindedirler. Burnun ucunu bile göremeyen bu münafıkların bu karanlık operasyonlarla başarmaları imkânsız olduğu gibi Mekke Yönetiminin öndeliğindeki Hizipler ordusunun vereceği tahribatı engellemeleri de imkânsızdır.”

 

39-40- İnkâr edenlerin yapıp ettikleri / çabaları / uğraşları ise uçsuz bucaksız bir çölde görülen seraba benzer. Susamış olan onu su zannetti ama onun yanına vardığında hiçbir şey (su) bulamadı. Fakat “yanında / karşısında” Allah'ı buldu. Allah da onun hesabını eksiksiz gördü. Allah, hesabı çok çabuk görür! Ya da onların yapıp ettikleri / çabaları / uğraşları, bir okyanustaki karanlıklara benzer. O ortamdaki kişinin üstünü dalga üstüne dalga kaplar. Üstelik üzerine de kapkara bulutlar çökmüştür. Zifiri kapkara kat kat karanlıklar onun her yanını öylesine kuşatmıştır ki, eline baksa onu bile göremez. Allah bir kişiye Nur vermemişse, artık onun bulabileceği başka bir Nur da yoktur! (Nur Suresi 39-40)

 

23.8. Gökler, Yerler ve Kuşlar Metaforu

Bilindiği üzere Huyey Bin Ahtab’ın organizasyonu ile Mekke Yönetiminin önderliğinde Medine’ye saldırmak için Arap yarımadasındaki kabilelerin de katılacağı çok büyük bir müttefikler / hizipler ordusu oluşturulmakta idi. Bu durum Medine’de çok büyük panik ve korku yaratmıştı.

Abdullah Bin Übey liderliğindeki münafıklar ise Hz.Muhammed’in@ İdaresini devirerek bu saldırıdan korunma çabası içindeydiler. Bu amaçla karanlık operasyonlar yürütmekteydiler. Cenab-ı Hak ise Medinelilere bu karanlık operasyonlarla bir yere varılamayacağı ve Abdullah Bin Übey’in politikası ile müttefikler / hizipler ordusundan kurtulmanın mümkün olmadığını vurguladı.  Daha sonra Medinelilere Hz.Muhammed’in@ yürüttüğü politikanın daha doğru ve başarılı bir politika olduğunu ve bu politikanın meyvelerinin alınmaya başladığını gökler, yerler ve kuşların itaat metaforu ile anlattı.  Nasıl ki yerler, gökler ve kuşların birbiri ardınca / peş peşe / sürekli  / daimi olarak ilahi sisteme itaat ediyorlarsa aynı şekilde Hz.Muhammed’in@ akın / harekât politikası neticesinde Medine’nin çevresindeki büyük kabilelerin ileri gelenlerinin (gökler metaforu), halkının (yerler metaforu) ve küçük kabilelerin (kuşlar metaforu: kabilelerini kartal, şahin vb. çeşitli kuş resim ve şekilleri ile sembolize edenler) peş peşe İslam Cumhuriyetine itaatlerine işaret edildi. Onların bu teslim oluşları ile müttefik güçlerin beklentileri boşa çıkacak ve umdukları o büyük gücü toplayamayacaklardır. Çünkü göklerin, yerin ve kuşların Allah’a salat etmeleri gibi Medine çevresindeki kabileler de İslam Cumhuriyetine salat edecekleri / destek verecekleri / yanında olacakları ifade edilir.

41-42- Göklerde ve yeryüzünde olanların (büyük kabile yöneticilerinin ve vatandaşların) ve sıra sıra / arka arkaya kuşların ( biatlarını bildiren küçük kabilelerin) Allah’ı tespih ettiğini / boyun büktüğünü / sürekli / arka arkaya / peş peşe itaat ettiğini görmez misin? Onların hepsi salat etmeleri  / destek vermeleri gerektiğini ve sürekli olarak itaat etmeleri / boyun eğmeleri gerektiğini gayet iyi biliyorlar. Allah da onların çabalarını gayet iyi biliyor. Zira göklerin ve yeryüzünün mutlak egemenlik ve hükümranlığı yalnızca Allah’a aittir ve dönüp huzurunda hesap verilecek olan da yalnızca O'dur. (Nur Suresi 41-42)

 

23.4. Yağmur ve Dolu Metaforu

Münafıklar Hz.Muhammed’in@ akın politikasını eleştirirken bu akınlar sonucu bütün kabilelerin Medine’ye düşman olacaklarını ve Mekke Yönetiminin yanında yer alacaklarını iddia ediyorlardı. Yani bu politika ile değil dost kazanmak tam tersine düşman kazanılacağını ve böylece cepheyi genişleteceklerini ileri sürüyorlardı. Onlar, akın politikasının Medine İslam Cumhuriyeti’nin sonunu getireceği düşüncesinde idiler.

Cenab-ı Hak ise onların bu iddialarının yanlış olduğunu akıncıları / mücahitleri bulutlara benzeterek anlattı. Nasıl ki bulutlar yığın yığın, sıra sıra Cenab-ı Hakk’ın dilediği yere sürüklenir ve O’nun dilediği yerlere yağmur / rahmet olarak düşer, yine aynı bulutlardan bazı yerlere de dolu olarak iner ve oralara azap olarak düşerse; aynı şekilde Hz.Muhammed’in@ yönlendirmesi ile akıncılar da / mücahitler de çeşitli kabilelerin üzerine gönderiliyor ve teslim olan kabilelere rahmet / yağmur olurlarken, teslim olmayan kabilelere ise dolu vurması gibi azap oluyorlar. Onlar azabı hak eden kabileler üzerine şimşek gibi çakarlar onların gözlerini kamaştırır kör ederler. Onlar o darbeyi yedikten sonra korkularından asla Medine İslam Cumhuriyetine karşı kimse ile müttefik hale gelemezler. Bu nedenle münafıkların korkuları yersizdir. Şu anda yaşanılan karanlık geceler aydınlık günlere tebdil olacaktır biiznillah.

43- 44-Görmezmisin ki; / Görmez misiniz ki; Allah bulutları sevk ediyor, sonra onları birleştirip yoğunlaştırıyor ve katman katman kılıyor ve onların içinden yağmur indiriyor. Bunun yanında dolu yüklü (bulut) dağlarını da indiriyor ve hak edenlere onu isabet ettiriyor, hak edenlerden de uzak tutuyor.  Ondan çakan şimşekler gözleri neredeyse kör edecek şekilde kamaştırıyor. Allah, gece ve gündüzü evirip çeviriyor. Hiç şüphesiz ki bunda, basiret sahipleri için ibretler vardır. (Nur Suresi 43-44)

 

23.5. Sürünenler, Yürüyenler ve Koşanlar

Nasıl ki hareket eden her canlıyı / dabbeyi Cenab-ı Hak sudan yarattı ise suyun bitkileri canlandırması misali vahiy de insanları diriltmekte / canlandırıp harekete geçirmektedir. Ancak yine nasıl ki aynı sudan yaratılan canlıların bir kısmı karnı üzerinde sürünürken bir kısmı iki ayağı üzerinden yürüyor, bir kısmı da dört ayağı üzerinde yürümekteyse, vahiy rahmeti ile dirilip harekete geçen müminlerin de bir kısmı karnı üzerinde sürünüyor, bazı müminler yürüyorlar fakat bazıları ise koşuyor. Zira bazıları hala vahyi doğru dürüst anlamamış müminlerdir ve bunlar münafıkların peşinden gidebiliyorlar. Onlar, Abdullah bin Übey’in liderliğinde hareket ederek Uhud savaşına çıkarken orduyu ve Hz.Muhammed’i terk etmişler,  bazıları ise Uhud savaşı sırasında Hz.Muhammed’in@ emirlerine muhalefet ederek ganimet telaşına düşmüş ve savaş kazanılmış iken kaybedilmişti. Onların bazıları ise Beni Mustalik seferi sırasında orduyu birbirine karşı kışkırtanların gazına gelmişler ve ifk hadisesinde de Allah elçisinin eşine atılan iftiranın dedikodusunu yaymışlar ve Hz.Muhammed’in@ getirdiği vahye aykırı olarak kabilecilik asabiyesi ile birbirlerine kılıç çekmişlerdi. Bazıları seferlere /akına çıkma hususunda çok istekli ve arzulu davranırken iş ciddiye binince hemen kayıplara karışmışlardı. Hz.Muhammed’e@ iman ettiğini söyleyen bu kimseler aslında imanlarının / güvenlerinin gereğini yapmamışlar ve sürünmektedirler.

Fakat diğer müminler ise vahyi doğru anlamış ve Allah elçisinin yanında yürümüştür. Hatta bazıları vahyin yol göstericiliğinde çok çaba harcamaktadır. Onlar bu yolda adeta koşmaktadırlar. Sözlerinin gereğini yapmışlardır.

 

45-46- Allah, Dabbeyi / hareket eden her canlıyı sudan yarattı. Bunlardan bazıları karnı üzerinde sürünüyor, bazıları iki ayağı üzerinde bazıları da dört ayağı üzerinde yürüyor. Allah, dilediğini yaratır. Hiç şüphesiz ki Allah, her şeyi ölçülendirmiştir. İşte size açıklanmış ayetleri indirdik. Allah, dilediğini Doğru Yola iletir. (Nisa Suresi 45-46)

 

Vahiyle dirilen ve harekete geçen müminlerden karınları üzerinde sürünenler, ayakları üzerine doğrulmuş yürüyenler ve adeta dört ayak koşanlar müteakip ayetlerde detaylandırılır. Şöyle ki;

 

Sürünen müminler;

  • İman ettik demelerine rağmen sözlerinde durmuyorlar,

  • Peygamberin hükmüne razı olmuyorlar ve O’na itaat çağrılarına olumlu cevap vermiyorlar,

  • Kendi menfaatlerine uygun olan hükümler vereceği zaman itaat çağrılarına koşa koşa geliyorlar,

  • Bunlar «Kalpleri hastalıklı» tipler,

  • Sefere / akınlara çıkacaklarına «Allah adına yemin etmelerine» rağmen iş ciddiye gelince sıvışıyorlar,

 

Yürüyen ve koşan müminler:

  • Allah’ın / Hz.Muhammed’in@ çağrısına hemen icabet ediyorlar,

  • Allah’a / Peygambere saygı duyuyor ve O’nun hükmüne hemen itaat ediyorlar,

  • Salih amel işliyorlar, salat ediyorlar ve zekat veriyorlar,

  • Zafere kavuşacak olanlar da bunlardır.

 

47-54- Onlar: "Allah'a ve Peygamberine iman ettik / güvendik ve itaat ettik" diyorlar. Sonra onlardan bir kısmı bu sözlerinden dönüyor. İşte bunlar, gerçekte iman etmiş değildir. / güvenmemektedir. İhtilafa düştükleri konularda aralarında hükmetmesi için Allah'a ve / yani O’nun Peygamberine çağrıldıkları zaman, onlardan bir bölümü bundan yüz çeviriyor! Eğer Peygamberin kendi lehlerine hüküm vereceğini anlarlarsa da hemen itaat ederek koşa koşa geliyorlar! Bunların kalplerinde bir hastalık mı var? Yoksa senin Peygamberliğin ve doğru hakkaniyetli icraatlar yaptığın konusunda şüphe mi ediyorlar? Yoksa Allah'ın ve Peygamberinin kendilerine haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır, gerçekte onlar kendileri zalim oldukları için böyle davranıyorlar. İhtilafa düştükleri konularda aralarında hükmetmesi için, Allah'a ve /yani O’nun Peygamberine çağrıldıkları zaman gerçek müminler ise sadece: "İşittik ve itaat ettik" derler. İşte kurtuluşa erecek olanlar da bunlardır. Her kim Allah'a ve / yani Peygamberine itaat ederse ve Allah'a saygı duyar ve karşı gelmekten sakınsa, işte büyük kurtuluş ve zafere ulaşacak olanlar onlar olacaklardır. Kendilerine emrettiğin takdirde askeri sefere çıkacaklarına dair bütün güçleri ile Allah'a yemin ettiler. De ki “Yemin edip durmayın. Nasıl itaat ettiğiniz ortada. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.” De ki: "Allah'a itaat edin ve Peygambere itaat edin”. Eğer itaat etmezseniz iyice bilin ki, o sadece kendi üzerine düşenden sorumludur, siz de sadece kendi üzerinize düşenden sorumlusunuz. Eğer ona itaat ederseniz, Dosdoğru Yolu bulursunuz. Peygamberin üzerine düşen sadece apaçık tebliğ etmektir. (Nur Suresi 47-54)

23.6. Cenab-ı Hakk’ın Vaadi: İslam’ın Yeryüzünde Tam Egemen Olacağı

Müttefik / Hizipler ordusu Medine’ye saldırmak ve öldürücü darbeyi vurmak için hazırlık yaparken İslami İdare de bu saldırıyı savuşturmak için hazırlıklarına devam ettiriyordu. Bu hazırlıklar kapsamında olmak üzere Cenab-ı Hak kendisine bağlı, kendisine güvenen ve bu güvenle salih iş ve eylemlerde bulunan müminleri (yürüyen ve koşan şahsiyetleri)  yeryüzünde güç ve otorite sahibi kılacağını ve ilahi dünya görüşünün yerleşeceğini taahhüt ederek müminlere moral verdi.

Cenab-ı Hak, aynı taahhüt kapsamında Müttefik / Hizipler ordusunun Medine’ye yapacakları saldırıda asla başarılı olamayacaklarını ve Allah’ın vaat ettiği İslam’ın siyasi hâkimiyetine Mekke müşriklerinin ve müttefiklerinin asla engel olamayacaklarını da deklare ederek onlara meydan okudu. Bu müjde daha sonra Hz.Muhammed@ tarafından çeşitli şekillerde tekrarlanacaktır. (Hendek savaşı sırasında Hz.Muhammed’in sert bir kayayı üç defada kırması ve çevredeki büyük ülkelerin fethedileceğini müjdelemesi şeklinde)

Medinelilerin panik halinde olduğu bir vasatta yapılan bu müjdeler müminlerin moral ve motivasyonları için son derece önemlidir. Müminlerin bu zafere ermek için tek yapmaları gereken şey Hz.Muhammed’e salat etmeleri / destek olmaları, zekât vermeleri / malları ile destek olmaları ve O’na itaat etmeleri olduğu bildirilir.

55-57- Allah, içinizden iman eden / güvenen ve salih amel / ıslah edici amel yapanlara şöyle söz vermiştir: “Kendilerinden öncekileri yeryüzünde nasıl güç ve iktidar sahibi kıldıysak sizleri de yeryüzünde güç ve iktidar sahibi kılacak, kendileri için seçtiği dinlerini yerleştirecek ve sizleri korkulardan kurtarıp güven ortamına kavuşturacaktır.” Çünkü onlar, yalnızca Bana kulluk / itaat ederler ve Bana hiç bir şeyi ortak koşmazlar. Bundan sonra kim inkar ederse / başkaldırırsa, işte onlar yoldan çıkmış olanlardır. Öyleyse (Ey müminler!)  salat edin / destek verin / dini ikame edin, zekât verin / finansal olarak da destek verin ve Peygambere itaat edin ki, rahmete kavuşasınız. Sakın o inkarcıların bizi yeryüzünde aciz bırakabileceklerini / bizden yakalarını kurtarabileceklerini sanma. Onların sonunda varacakları sığınak ateştir. Ne kötü bir yerdir o. (Nisa Suresi 55-57)

 

23.7. İnsanların Cinselliklerine Getirilen Mahremiyetle İdari ve Sosyal İlişkilerin Düzenlenmesi

Cahiliye döneminde insanlar meşru cinsel ilişkilerini köle, cariye ve çocuklarının gözü önünde yapmaktan çekinmezlerdi. Çünkü böyle davranmak ayıp sayılmazdı ve normal bir davranıştı. Fakat meşru olan cinsel ilişkinin aile bireylerinin ve kölelerin gözü önünde yapılması onları seyredenlerin tecessüs alışkanlığını körüklemekte ve zihinlerini sürekli cinsellikle meşgul etmesine yol açmakta idi. Bu nedenle insanlar sosyal hayatlarını normal, sağlıklı ve düzeyli bir sosyal ilişki olarak gerçekleştiremiyorlardı. İnsanlar ister çarşı, pazarda olsun ister mescit vb. kamusal alanlarda olsun her nerede olursa olsun cinsellik sürekli zihinlerini meşgul ediyor ve karşı cinse olan bakışları cinsellik ekseninde oluyordu.

İnsanların iffetli olmaları ve sosyal ilişkileri cinsellik bağlamından çıkarıp normal beşeri ve iş ilişkisi haline getirmenin yolu ise cinsel ilişkiyi belirli zaman ve mekanlara hasretmektir. Sosyal ve idari münasebetler sırasında insanların aklına cinselliği getirecek söz, davranış ve görüntüler o sırada yapılmakta olan işleri amacından saptırır. Beşeri ve idari ilişkileri çıplaklık ve cinsellik etkilerinde kurtararak düzeyli bir ilişki biçimine evrilmesi için insanların zihinlerini temizlemek ve insanları arındırmak gerekmektedir. Bu nedenle Cenab-ı Hak, özel hayatın gizliliğini prensip haline getirir ve bunu en yakınlara bile uygulanmasını emreder. Özellikle dedikodu, iftira ve vehimlere yol açmamak, sosyal ilişkileri bozmamak, toplumda ve idarede anarşi ve kaos yaratmamak, lüzumsuz çalkantılara sebebiyet vermemek için müminlerin cinsel ilişkilerini ve çıplaklıklarını yani yatak odalarını en yakınlarından bile gizlemeleri emredilir. Çocukları ve köleleri / cariyeleri de olsa onları yatak odalarına aşina kılmamaları gerektiği bildirilir. Hatta cinsel dürtü uyandırmayacak yaşlılara giyimde serbestlik getirilmesine rağmen onların yine de bu konuda sınırları zorlamamaları gerektiği emredilir.

Özel Hayatın Gizliliğine ilişkin getirilen bu düzenleme ile Medineliler fuhuş bataklığından biraz daha uzaklaşacak, münafıkların tecessüs, dedikodu ve iftira için fırsat kollayarak İslami İdareyi siyasi olarak zora sokma ve iktidarı yıpratmaya yönelik plan ve desiselerinin önüne set çekilmiş olunacaktı.

58-60- Ey iman edenler! Köleleriniz, hizmetçileriniz, yanınızda çalışanlar ve henüz ergenlik çağına ulaşmamış küçük çocuklarınız, yatak odalarınıza girmek için şu üç vakitte sizden izin istesinler: Sabah vaktindeki salata (namazı müteakiben kamu yararına yapacağınız hizmetlere )gitmeden önce odanızdayken, öğlen (Kaylule uykusu için) odanıza girip elbiselerinizi çıkardığınızda ve yatsı vaktindeki salattan (namazı müteakiben kamu yararına yapacağınız hizmetlerden) gelip odanıza çekildikten sonra. Bu üç vakit sizin mahrem vakitlerinizdir. Bu vakitlerin dışında izin almadan odanıza girip çıkmalarında size de, onlara da bir sakınca yoktur, bir arada olabilirsiniz. Allah size ayetleri işte böyle açıklıyor. Şüphesiz ki Allah her şeyi bilen, hikmetle hüküm verendir. Çocuklarınız erginlik çağına girince de evvelce nasıl izinle yanınıza giriyorlarsa yine aynı şekilde izin istesinler. Allah, size ayetleri işte böyle açıklıyor. Şüphesiz ki Allah her şeyi bilen, hikmetle hüküm verendir. Kadınlardan evlenme ümidi kalmamış derecede yaşı ilerlemiş olanların tamamen açılıp saçılmamaları şartı ile elbiselerinin bir kısmını giymemelerinde kendileri için bir sakınca yoktur. Bununla birlikte iffetli olmaları kendileri için daha hayırlı olandır. Şüphesiz ki Allah, her şeyi işitir ve bilir. (Nisa Suresi  58-60)

 

23.8. İç Tahkimat Kapsamında Kurayza Yahudilerinin Uyarılması

Huyey Bin Ahtab Müttefikler / Hizipler ordusu oluşturmak için görüşmelerde bulunurken Medine içerisinde de kendine müttefikler elde etmeye çalışacağı aşikârdı.  Bu noktada Kurayza Yahudileri en uygun kabileydi. Çünkü aynı dine mensupturlar ve nasıl ki Yahudi olan iki kabile Nadir oğulları ve Kaynuka oğulları Medine’den sürüldülerse sıranın Kurayza’ya geldiği şeklinde bir korkutma (sopa) argümanını kullanmaları içten bile değildi.

Huyey Bin Ahtab Kurayza Yahudilerini de Müttefikler / Hizipler ordusuna katarak Medine’yi içten fethetmek için onlara Müttefik / Hizipler ordusunun Medine’ye çok güçlü geleceklerini ve bu saldırıdan Hz.Muhammed’in@ sağ kurtulmasının imkânsız olduğunu bildirecekti. Onlara bu şansı iyi kullanmalarını Hz.Muhammed’den@ ve iktidarından ebedi kurtulacakları argümanlarını ( umut- Havuç) kullanacağı belli idi. 

Huyey Bin Ahtab’ın Kurayza Yahudilerini kandırarak Medine İslam Cumhuriyetine ihanet ettirmek amacıyla girişeceği çabaları boşa çıkarmak için Cenab-ı Hak Kurayzalıları uyaran mesajlarını gönderdi. Onlara Huyey Bin Ahtab’ın tuzağına düşmemelerini ikaz eder.

Eğer Anayasal sözleşmeye ihanet edecek olurlarsa çok ağır bir bedel ödeyecekleri deklare edildi. Bunun için Kurayza Yahudilerine yakın geçmişte yaşananlardan örnekler verildi.  Onların gayet iyi bildiği gibi Nadir ve Kaynuka Yahudilerinin Medine Vesikasını / Anayasasına ihanet ettikleri ve Medine İslam Cumhuriyetine başkaldırdıkları için sürgün edildikleri hatırlatıldı. Onların aslında hiç bir peygamberi kabul etmedikleri ve hakkaniyete uygun olan hiç bir kanun ve düzen kabul etmek istemedikleri ifade edildi. Onlar sadece kendi menfaatlerine çalışan, kendilerini koruyan  / kollayan ve sadece kendilerine özgü hukuk kuralları / kitap talep ettiklerine işaret edildi. Onlar bu talepleri ile kendilerini diğer insanlardan farklı, özel, seçkin ve imtiyazlı görmekte olduklarına değinildi.

Nadir ve Kaynuka Yahudilerinin haddi aşan bu tavır ve davranışlarının yeni olmadığı Yahudilerin geçmiş tarihlerinde bunların yaşandığı hatırlatıldı.  Bu hatırlatma ile Kurayza Yahudilerine geçmişte ve günümüzde kendi dinlerine mensup olanların yaptıkları hataları kendilerinin tekrar etmemeleri hususunda ikaz yapıldı.  Uzak geçmişlerindeki yaşanmışlıklardan “Hz. Musa’dan Allah’ı kendilerine açıkça göstermesini istemeleri” ihanet örneği olarak verildi. Bu taleplerinin onların kendilerini ne kadar önemli, seçkin, ayrıcalıklı gördüklerini ve kibir ile kendilerini beğenmişliklerine işaret edildi. Onların bu taleplerinin azgınlıklarının bir göstergesi olduğu belirtildi. Onlar her şeyi kendileri için istiyorlardı, kendilerini her şeyin öznesi kılmak istiyorlardı, buzağıyı ilah edinmeleri bile kendi çıkarları ve üstünlükleri içindi. Bütün bunlara rağmen yine de Cenab-ı Hak onları bağışlamış ve onlara Hz. Musa liderliğinde iktidar ve güç vermişti.

Cenab-ı Hak Yahudilerin geçmiş tarihlerinden verdiği bu örnekle Kurayza Yahudilerine de bütün yaptıkları yanlışlara rağmen kendilerini düzeltmeleri ve Medine İslam Cumhuriyeti’ne bağlı olmaları ve ihanet etmemeleri halinde Hz.Muhammed’in liderliğindeki iktidara ortak olacakları mesajı verildi.

150-153- Allah’ı ve peygamberlerine karşı çıkanlar; “Biz, bir kısmına inanırız, bir kısmına inanmayız” diyerek Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmayı isteyen ve böylece imanla küfür arasında bir yol tutmaya çalışan kimseler var ya; işte onlar, inkârcıların / isyancıların / kâfirlerin ta kendileridir. Ve Biz, kâfirlere / inkarcılara / isyancılara; alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır. Allah’a ve peygamberlerine inananlar ve onlar arasında ayırım yapmayan kimselere gelince; işte onlar, Allah’ın pek yakında ödüllerini vereceği kimselerdir. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edendir. Ehli Kitab (Nadir ve Kaynukalılar), senden, kendilerine özel gökten bir kitap indirmeni istemişlerdi. Mamafih onlar Musa’dan bundan daha büyüğünü istemişlerdi de: “Allah’ı bize açıkça göster” demişlerdi. Bunun üzerine zulümlerinden dolayı onları yıldırım çarpmıştı. Daha sonra kendilerine açık deliller geldiği halde buzağıyı ilâh edinmişlerdi. Fakat tevbe ettiklerinde Biz onları yine de affettik. Ve sonra Musa’ya apaçık bir sultan / güç / iktidar verdik. (Nisa Suresi 150-153)

 

Huyey Bin Ahtab’ın «Sıra Size Gelecek» argümanına Kurayza Yahudilerinin aldanmamaları için daha önce sürülen Kaynuka ve Nadir Yahudilerinin suçları ve bu sürgünü hak etme gerekçeleri Hz. Musa zamanındaki İsrail oğullarının hataları üzerinden anlatılmaya şöyle devam edildi;

“Nasıl ki İsrail oğulları Peygamberleri / liderleri Hz. Musa’nın getirdiği ilahi öğreti üzerine yaptıkları anayasal sözleşme ile kurdukları Cumhuriyet (Tur) yönetiminde Hz. Musa’ya çok sorun çıkarttılar, şehre secde ile girmeyip şehrin halkını katlettiler, sebt gününü ihlal ettilerse vb. aynen bu şekilde Kaynuka ve Nadirliler de Hz.Muhammed’le@ anayasal sözleşmeyi imzalayarak İslam Cumhuriyetini (Tur’u yükseltmeleri metaforu) kurmalarına rağmen imzaladıkları anayasal sözleşmeye ihanet ettiler, Hz.Muhammed’e@ itaat etmediler, sınırları aştılar, sorun çıkarttılar ve isyan ettiler. Medine şehrinin savunmasına (Uhud savaşına) katılmadılar. Medine İslam Cumhuriyetinin başarısızlığı için çalıştılar. Orduyu bölmede münafık ortakları ile birlikte aktif rol oynadılar. Uhud Savaş sonrasında da İslami İdarenin yıkılması için menfi propaganda yaptılar. Yine nasıl ki İsrail oğulları kendi peygamberlerini haksız yere öldürdüler / kendilerini uyaran kendi peygamberlerini öldürdüler, Hz. İsa’yı da öldürmek istedirler ama öldüremedilerse,  Nadirliler de Hz.Muhammed’i@ öldürmek istediler ve ona suikast girişiminde bulundular. Geçmişte İsrail oğulları Hz. İsa’yı öldüremediler ve Allah onun derecesini, şanını, dinini yükselttiği gibi aynı şekilde Nadirli Yahudiler de Hz.Muhammed’i öldüremediler, suikastları başarısız oldu ve Allah onun da derecesini, şanını, iktidarını ve dinini / devletini yükseltti / yükseltiyor / yükseltecek.  Ama Nadirliler aşağılık ve rezil bir şekilde Medine’den sürülüp çıkartıldı. Fakat Nadirliler bu rezil olmalarından, lanetlenmelerinden ve sürgün olmalarından ders almadılar, kendi hatalarının cezasını çektiklerini anlayamadılar da ortalığı karıştırmaya devam ederek Medine’deki işbirlikçilerini (Abdullah Bin Ubey ve arkadaşlarını) kışkırtarak Medine içerisinde kaos yaratmasını istediler. Tecessüs ve iftira mekanizmasını işletmesini salık verdiler. Onlar da bu kışkırtmanın neticesinde Hz.Muhammed’in@ pak zevcesine iftira attılar da bu iftira yoluyla Medine’de kabileleri birbirine kılıç çekecek noktaya getirdiler. Onların bu komploları tıpkı geçmişteki İsrail oğullarının Hz. Meryem hakkında çirkin iftiralarda bulunmaları gibidir.”

154-158- Onların misaklarına / anayasal sözleşmelerine göre Tur'u / devleti onların üzerine kurduk. / yükselttik. Ve onlara: “Bu kapıdan secde ederek / boyun eğip teslimiyet göstererek girin.” dedik. Yine onlara: “Sebt / Cumartesi gününde hudutları aşmayın.” dedik ve onlardan “çok kuvvetli misak (Anayasal söz)” aldık. Bu ( lanetlenmeleri, sürülmeleri, belaya uğramaları), onların misaklarını / anayasal sözleşmelerini bozmaları ve Allah’ın ayetlerini inkar etmeleri, peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve onların “kalplerimiz kılıflıdır / kalplerimiz bilgi ile dopdoludur / senin getirdiğin bilgiye ihtiyacımız yoktur” sözleri sebebiyledir.  İşte Allah, (onların bu kibirli tutumlarından kaynaklanan)  inkarlarından dolayı onların (kalplerinin) üzerini mühürledi, artık onların pek azı hariç iman etmezler. (Onların lanetlenmelerinin / sürülmelerinin diğer sebepleri ise) onların inkarları, Hz. Meryem’e “çok büyük iftira” atan sözleri ve “İşte bakın! Biz, Allah’ın Peygamberi (olduğunu iddia eden) Meryem oğlu Mesih İsa’yı öldürdük” demeleridir. Gerçi onu öldürmediler / öldüremediler ve onu asmadılar / asamadılar. Lâkin onlara bir benzetme yapıldı. Gerçekten onun hakkında anlaşmazlığa düşenlerin konu hakkında yeterli bilgileri yoktur, onlar sadece zanna dayanmaktadırlar. Kesin olan şudur ki; Onu öldürmediler. / öldüremediler. Aksine Allah onu, Kendine yükseltti / derecesini artırdı. Allah, en üstün, en güçlü / mutlak galip olandır, hikmetli yasa koyandır. (Nisa Suresi 154-158)

 

Kaynuka ve Nadirli Yahudiler Medine halkı borç / kredi istediklerinde kat kat faizle kredi vermeleri, onların mallarını haksız yere yemeleri, onları sömürmeleri, Allah’ın yolundan insanları alıkoymaya çalışmaları, Allah’ın hükumetini yıkmaya çalışmaları nedeniyle muhasara altına alınmış ve her şey onlara haram edilmişti. Onlar bu muhasaralara dayanamamış ve teslim olmuşlardı. Ve onlar bu yaptıkları kötülüklere karşılık Medine’den lanetlenmişlerdi. / sürgüne gönderilmişlerdi. Fakat onlar gittikleri yerde de rahat durmuyorlardı. Bütün müşrik kabileleri Medine İslam Cumhuriyetinin üzerine çullanmaları için kışkırtmaktaydılar. Fakat Allah onlar için yakın gelecekte çok acı bir azap hazırlamakta olduğunu bildirir.

Cenab-ı Hak, Hz.Muhammed’i@  / Medine İslam Cumhuriyetini inkâr edenlerin sürgündeki yerlerine de (Hayber’e de) ulaşılacağı ve oradaki Ehli Kitab Yahudilerle birlikte ya öldürüleceği ya da teslim olacaklarına işaret eden mucizevi bir ihbarda bulundu. Bu önemli haber şöyle özetlenebilir;

“Yakın gelecekte çevredeki tüm Yahudiler (Hayber, Fedek, Teyma ) bölgedeki hâkimiyetlerini kaybedecekler ve Medine İslam Cumhuriyetine teslim olacaklardır. Çevredeki bu ehli kitap kabilelerin hepsi ölecekler / hâkimiyetlerini kaybedecekler ve ölmeden önce / hâkimiyetlerini kaybetmeden önce Hz.Muhammed’in@ (Hz. İsa metaforu ile) haklı olduğunu görecekler ve onun peygamber olduğunu anlayacaklar ama iş işten geçmiş olacaktır. Kıyamet gününde de Hz.Muhammed (Hz.İsa metaforu ile) onların aleyhine şahitlik yapacaktır.”

Bildirilen bu mucizeyi ihbara rağmen Kurayza Yahudileri ayaklarını denk almazlarsa aynı azap akıbetiyle kendileri de karşılaşacaklardır.

 

159-162- Andolsun, Kitap Ehlinden, ölmeden önce (hâkimiyetlerini kaybetmeden önce) O’na (Hz. İsa’ya / Hz.Muhammed’e) inanmayacak kimse yoktur. Kıyamet günü O (Hz. İsa / Hz.Muhammed) da onların aleyhine şahit olacaktır.  Zulmetmeleri, birçok kimseyi Allah yolundan alıkoymaları, yasaklandıkları halde riba / faiz almaları ve insanların mallarını haksız yere yemeleri sebebiyle Yahudilere helâl olan temiz şeyleri haram kılmıştık. Onlardan inkara gömülenler için can yakıcı bir azap hazırladık. Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ile müminler, sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar. Salatı / İslam Cumhuriyetine destek vererek ayakta tutarlar, zekatı vererek ekonomik destek de verirler, Allah'a ve ahiret gününe inanırlar; işte onlara “büyük ecir” vereceğiz. (Nisa Suresi 159-162)

 

Kurayza Yahudilerine Hz.Muhammed’in@ de diğer peygamberler gibi bir peygamber olduğu ve getirdiği kitabın / mesajın diğer peygamberlerin getirdiği mesajlarla paralellik arz ettiği bildirilir. Bununla Hz.Muhammed’e@ itaat etmeleri / teslim olmaları ve iman etmeleri gerektiği, Huyey bin Ahtab’ın ayartmalarına gelinmemesi gerektiği anlatılır.

Huyey bin Ahtab gibi ihanet ederek inkâr eden ve sürekli şeytani entrikalar çeviren kişileri Cenab-ı Hakk’ın asla affetmeyeceği, onları cehenneme götüren bir yola sürükleyeceği de vurgulanır. Ayrıca Hz.Muhammed@ ile olan misaklarını / sözleşmelerini bozmayıp teslimiyete devam etmelerinin, O’na inanıp güvenmelerinin kendi hayırlarına olacağı vurgusu da yapılır. Eğer isyan / inkâr edecek olurlarsa göklerin ve yeryüzünün hâkiminin Allah olduğu vurgusu ile onların İslam Cumhuriyetine hiçbir zarar veremeyeceklerine işaret edilir.

163-170-Muhakkak ki Biz, Hz. Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Ve Hz. İbrahim’e, Hz. İsmail'e, Hz. İshak'a, Hz. Yakup ve torunlarına, Hz. İsa'ya, Hz. Eyub'a, Hz. Yunus'a, Hz. Harun'a ve Hz. Süleyman'a da vahyettik. Ve Hz. Davud'a Zebur'u verdik. Daha önce sana hikâyelerini anlattığımız veya anlatmadığımız Resullere de (vahyettik). Ve Allah Musa ile de konuştu. Müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberler gönderdik ki insanların peygamberlerden sonra Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın! Allah izzet ve hikmet sahibidir. Öyle ki, Allah sana indirdiği şeyi (Kur’an’ı), kendi ilmi ile indirdiğini bildirir. Ve melekler de bildirirler. Allah’ın bildirmiş olması yeterlidir. Şüphesiz inkar ile isyan etmiş ve Allah’ın yolundan alıkoyan şu kimseler, kesinlikle uzak bir sapıklığa düşmüşlerdir. İnkar / isyan etmiş ve kendi zararlarına yanlış işlerin içine giren şu kimseleri Allah asla affetmeyecektir. Onlara içinde temelli ve sonsuza dek kalacakları cehennem yolundan başka bir yola da yönlendirmeyecektir. Bütün bunlar Allah için çok kolaydır. Ey insanlar! Şüphesiz Peygamber, size, Rabbinizden hakk ile geldi. Öyleyse kendi yararınıza olarak ona inanın. Eğer inkar ederseniz / isyan ederseniz, bilin ki göklerde ve yeryüzünde olan şeyler Allah’ındır. Allah, her şeyi bilir, hikmetli yasa koyandır. (Nisa Suresi 163-170)

bottom of page