top of page

BÖLÜM 38

AKABE BİATI ÖNCESİ MÜZAKERELER

Peygamberimizin Medinelilerle yapmış olduğu görüşmelerin olumlu neticelenmesi, miraç görüntülerinin gerçekleşmesinin ilk adımını oluşturmaktaydı. Cenab-ı Hak ayetlerini Kuluna / Elçisine göstermekteydi. Mucize gerçekleşiyordu artık. O’nun vaadettiği mucizeler artık bir bir tecelli edecekti. Bu görüşmelerin ilk somut tecellisi “1. Akabe Biatı” olarak bilinen ve “İsra Suresi”ndeki şartları kapsayan ve 6-8 Hazreçli ile Peygamberimiz arasında yapılan Mutabakat Zaptıdır.

Ulaşabildiğimiz tarihi kayıtlarda Medineli Yahudi kabilelerle yapılan müzakerelere ilişkin herhangi bir bilgi mevcut olmamakla birlikte, Kur’an bizlere onlarla bu müzakerelerin Evs ve Hazreçliler üzerinden yapıldığı bilgisini kayıt altına aldırmıştır.

Peygamberimizin kabileleri ziyaretlerinden sonra Mutabakat Zaptının (Biat) yapıldığı yer olarak Mescid-i Haram’dan en uzak bir mekân (Mescid-i Aksa) seçilmiştir. Vakıdi ve Ezrakiye göre bu mescid Cirane Vadisindeki mesciddir. Bu vadi Arafata yakın bir yerdir.

Medinelilerle gerçekleştirilen görüşmeler gecenin belli bir vaktinde gerçekleştirilmiştir.  Hz.Muhammed@ son biatın yapılacağı gece Mescid-i Haram’dan kalkar ve yürüyerek Cirane Vadisindeki Mescid-i Aksaya gider. Mescid-i Aksa da o gece yapılan görüşmeler olumlu neticelenir ve Medineliler Hz.Muhammed’e@ biat ederek kutlu bir değişimin ilk adımı atılır. Böylece O’nun getirdiği ilahi sisteme intisap edecek olan herkes Hz.Nuh’un@ gemisine binenlerin kurtulması misali Hz.Muhammed’in@ yönetiminde inşa edilecek Cumhuriyete katılan herkes kurtuluşa erecektir.  Cenab-ı Hak, kutlu değişimi Mescid-i Aksa’daki biat ile gerçekleştirmektedir. İsrailoğulları temsilinde Medineli Yahudilerin de kurtuluşa ermeleri için Kur’an rehberlik yapacaktır. Böylece peygamberimizin Yükseliş / Miraç müjdesine mazhar kılındığı sürecin ilk adımları gerçekleşiyor ve Cenab-ı Hak ayetlerini gösteriyordu.

 

Rahman Rahim Allah Adına

1-3- Ayetlerimizi göstermek ([1]) için, Kulunu gecenin bir vaktinde, Mescid-i Haram’dan kutlu değişimi gerçekleştireceğimiz Mescid-i Aksa’ya yürüten Zat, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Muhakkak ki O, en iyi işiten, en iyi görendir. Musa’ya da kitap verdik ve Benden başkasını vekil edinmeyin diye onu (Kitap’ı), İsrailoğullarına bir rehber yaptık. (Ey!) Nuh’la beraber gemiye taşıyarak kurtardığımız kimselerin soyundan olanlar! Şüphesiz o (Nuh) çok şükredici bir kuldu. (İsra Suresi 1-3)

 

38.1. Yahudilerin Anlaşmaya Sadık Kalmaları Konusunda Uyarılmaları

Biat (Anlaşma) görüşmelerinde tartışılan konular Yahudi kabilelerle farklı, Arap kabilelerle farklıdır. İsra suresi aynı zamanda “Beni İsrail Suresi” olarak da adlandırılmaktadır. Surede tartışılan konuların geneli Yahudilerle ilgilidir. Zira Yahudiler, 1. Akabe biatının (anlaşmasının) muhatabı olan Medinelilerin önemli unsurlarındandır. Medineli Yahudi kabileler, Medine ekonomisinin ve askeri gücünün önemli bir büyüklüğünü elinde bulundurduklarından biatın (anlaşmanın) sonunda oluşturulacak Anayasanın en önemli taraflarındandır. Fakat Yahudi kabileler bu görüşmelerin ve anlaşmanın tarafları olarak siyer kaynaklarında yer almaz. Zira bu kabileler doğrudan muhatap olmamışlardır. Yahudileri vekaleten Hazreçliler temsil etmektedir. Medine Vesikası olarak adlandırılan Medine Anayasası, Yahudileri de kapsamakta iken onlar doğrudan muhatap değil müttefikleri olan Medineli Evs ve Hazreç kabileleri velayetinde anlaşmanın tarafı olmaları bu görüşü desteklemektedir. Yani Medineli Yahudi kabileler Evs ve Hazreç’in velayetinde temsil edilmektedir. Dolayısıyla Evs ve Hazreç’in yapacağı anlaşmalar Medine Yahudilerini de bağlar.

Ancak böyle önemli konularda Evs ve Hazreç kabile ileri gelenleri Yahudi kabilelerin ileri gelenlerinin görüşlerini de mutlaka dikkate alıyor olmaları gereklidir. Diğer taraftan Medine’nin dolayısıyla peygamberimizin kuracağı devletin savunulması ve devletin yönetiminde peygamberimizin tam yetkili olması hususunda mutabakata varacak olsalar da Yahudi kabilelerini biat (anlaşma) öncesi uyarmak gerekmektedir. Bu uyarma, Yahudilerin geçmiş tarihleri anımsatılarak yapılır. Onların geçmişte çok büyük bir devlet haline geldikleri, fesat çıkarmaları nedeniyle bu hâkim konumlarını kaybettikleri ve büyük bir diasporaya maruz kaldıkları belirtilir. Söz konusu biat (anlaşma) ile halihazırda sahip oldukları konumlarını tekrar büyütecek ve üstün bir konuma gelecek fırsat doğmuştur. Ancak fesat çıkarmaya ve kurulacak düzeni bozmaya çalışacak olurlarsa, ikinci sefer büyük bir diasporaya maruz kalacakları uyarısı yapılır.

 

4-7- Biz İsrail oğullarına Kitap’ta / yazgıda şunu hükmettik: “Muhakkak ki siz, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız / fesat bulacaksınız (bozguna uğrayacaksınız) ve (bu arada) parlak bir yükselişle yükseleceksiniz.” İşte o ikisinden birincisinin zamanı geldiğinde, üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik de onlar, evlerin aralarına girip araştırdılar.  O (İlk uyarı), vakti geldiğinde böylece yerine getirilmiş oldu. Sonra sizi tekrar onların üzerine galip kıldık ve sizi mallarla ve oğullarla güçlendirdik. Ve sizin askerî açıdan sayınızı artırdık. Eğer iyilik ederseniz faydası kendinize, eğer kötülük ederseniz yine kendinize kötülük etmiş olursunuz. Artık diğer fesadınızın zamanı gelince yine yüzünüzü karartacaklar, ilk defa girdikleri gibi yine mescide girecekler ve elde ettiğiniz her şeyi mahvedip, helâk edecekler. (İsra Suresi 4-7)

 

Medine Yahudileri Anlaşmadan sonra fesat çıkaracak olurlarsa, onlara cehennemin yaşatılacağı şeklinde tehdit edilir. Kur’an’ın rehberliğine uyarak ona göre hareket edenlere mükafat olduğu belirtildikten sonra vaad edilen bu geleceği inkâr edenlere ise acı bir azap hazırlandığı bildirilir.

 

8-10- Rabbinizin size merhamet etmesi umulur. Fakat eğer siz (fesada) dönecek olursanız Biz de (cezalandırmaya) döneriz. Biz cehennemi, kâfirler için kuşatıcı bir zindan kıldık. Muhakkak ki bu Kur’an, insanları en doğru ve en sağlam yola sevk eder ve ıslah edici eylemlerde bulunan inanmış kimselere, büyük bir mükâfata nail olacaklarını müjdeler. Vaad edilen bu geleceğe inanmayan kimselere ise elemli bir azap hazırladık. (İsra Suresi 8-10)

38.2. Anlaşmanın Yeni Bir Milat Olacağı

Yahudiler kurulacak bu tevhit sisteminde güzel davranışlara davet edildikten sonra tüm Medineliler bu birlik ve beraberlikten meydana gelecek kazanç ve üstünlük için acele etmemeleri ve kurulacak yeni devlete biraz süre tanımaları gerektiği vurgulanır. Bu husus karanlık günlerin geçeceği, aydınlık ve güzel günlerin mutlaka geleceği şeklinde ifade edilir. Dahası kurulacak İslam Cumhuriyeti ile çok büyük lütuflara mazhar olunacağı ve bu kuruluşun bir “milat” olacağı belirtilir ki “hicret” yani İslam Cumhuriyetinin kuruluşu hicri takvimin başlangıcı olarak belirtilmiştir. Böylece müminler yılları bu kuruluş / hicret tarihi itibari ile saymaya başlamışlardır. Kur’an bu hususu da aşağıdaki şekilde ifade eder;

11-12-Böyle iken insan, tıpkı hayrı istercesine şerri ister. Doğrusu insan çok aceleci olmuştur. Halbuki biz geceyi, gündüzü iki ayet yaptık. Gecenin karanlığını gidereceğiz ve sonra gündüzün aydınlığını getireceğiz ki rabbinizden lütuf ve ihsan talep edesiniz ve senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz. Biz, her şeyi apaçık anlatmaktayız. (İsra Suresi 11-12)

 

Cenab-ı Hak, acele ederek yapılacak yanlış hareketin sonuçlarını ve cezasını da başkası değil yine bu sabırsız ve asabi hareketleri yapanların çekeceğini Surenin ilgili ayetlerinde “insanın kendi kuşunun kendi boynuna dolanması” tabiri ile dile getirir. Hiç kimsenin bir başka kimsenin yaptıkları ile hesaba çekilmeyeceği prensibi ortaya konur. Bunun hem bu dünyada kurulacak ilahi sistemde geçerli olacağı hem de ahiretteki ilahi yargılamanın düsturu olduğu ifade edilir.

 

13-15-Biz her insanın kendi kuşunu (iyiliklerini ve kötülüklerini) boynuna doladık. Biz kıyamet günü kendisinin önünde açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkarırız. “Oku kendi kitabını! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter!” denilecek. Kim doğru yolu bulursa sırf kendi iyiliği için doğru yolu bulmuştur. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Hiç kimse, bir başkasının yaptığı yanlışların yükünü taşımaz! Biz bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık. (İsra Suresi 13-15)

 

Devamında ise bu kabilelerin kodamanlarına / önderlerine çok dikkat edilmesi gerektiği zira fesatın kaynaklandığı odakların onların olacağı ve o kodamanlara engel olunmayacak olursa tüm toplumun felakete sürükleneceği belirtilir. Geçmişte bunun hep böyle olduğu şimdi de aynı şeylerin olacağı konusunda uyarı yapılır. Dolayısıyla aceleci olunmaması ve günü kurtarma düşüncesi ile hareket edilmemesi gerektiği aksi takdirde kodamanların tahrikleriyle yapılacak yanlışlarla çok acı azaplarla karşı karşıya kalınacağı vurgulanır.

 

16-18-Biz bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz zaman, onun varlık ve güç sahibi kodamanlarına emrederiz. Fakat buna rağmen onlar orada fesat çıkarırlar. Böylece o ülke, helâke müstahak olur; biz de orayı darmadağın ederiz. Biz Nuh’tan sonraki nesillerden nicelerini helâk ettik. Kullarının günahlarını hakkıyla haberdar olan ve en iyi gören olarak Rabbin yeter. Her kim aceleyi isterse, orada istediğimiz kimseye, dilediğimizi çabucak veririz. Sonra onun için cehennemi hazırlarız; kınanmış ve kovulmuş olarak oraya girer. (İsra Suresi 16-18)

 

Ama vaad edilen geleceği / ahireti ister ve ona göre çaba sarf eden kim olursa olsun, onların Cenab-ı Hakk’ın ihsanına nail olacağı ve bu ihsanının asla kimseye özel bir imtiyaz olarak tahsis edilmediği belirtilerek ne Medine’nin ileri gelenlerine ne de Yahudilere herhangi bir imtiyazlarının olamayacağı vurgulanmaktadır. Böylece Medine İslam Cumhuriyetinde vatandaşlığın Anayasal eşitlik çerçevesinde olacağı herkese hak ettiğinin karşılığının mutlaka verileceği hüküm altına alınır. Kozmik ahirette verilecek rütbe, makam ve ihsanların çok daha büyük olacağı bildirilir.

 

19-21- Kim de vaad edilen geleceği / ahireti isterse ve mümin olarak ona (vaad edilen gelecek / ahiret) için ciddi bir çaba gösterirse, işte öylelerinin çalışmalarının karşılığı verilir. Hepsine; onlara da bunlara da veririz. Bunlar Rabbinin ihsanındandır. Rabbinin ihsanı kısıtlanmış değildir. Onların bir kısmını bir kısmı üzerine nasıl üstün kıldığımıza bir bak! Elbette Ahiret, dereceler bakımından daha büyüktür, üstünlük bakımından da daha büyüktür. (İsra Suresi 19-21)

 

38.3. Anlaşmanın / Anayasal Uzlaşmanın Temel Çerçevesi

Medinelilerle uzlaşmanın esaslarının / Anayasa maddelerinin Yahudilere emredilen “On Emri” (Cumartesi günü yasağı hariç) kapsayacak ve bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla diğer güzel emirleri / hükümleri de içereceği belirtilir. Üzerinde uzlaşma sağlanan bu emirler / hükümler dikkatle incelenecek olursa bunlar her mükemmel anayasada olması gereken en temel ilkeleri olduğu görülecektir. Bunlar; Devletin şekli, yaşam hakkı, fikir ve düşünce hürriyeti, nesil emniyeti, ailenin korunması, mal edinme hakkı ve korunması, şahsiyetlerin / kişiliğin korunması, yardımlaşma, paylaşma ve dayanışma, sosyal devlet, zayıfları koruma ve kollama, ölçü ve tartıda doğruluk- dürüstlük, tecavüzü engelleme, paylaşma….gibi hayati temel ilkelerdir. Böylece Yahudiler dahil Medinelilerle birlikte yaşamın Anayasal hükümleri aşağıdaki ayetlerle belirlenir;

 

22-36- Allah ile birlikte başka bir ilâh kılma (tanıma)! Yoksa aşağılanır ve yalnızlığa mahkûm olarak kalırsın.  Rabbin şunları kaza etti / gerçekleştirdi / hüküm altına aldı; Kendisinden başkasına kul olmayın. Anne ve babaya ihsanla davranın. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlığa ererse, sakın onlara “öf” deme, onları azarlama. Onlara kerim (yumuşak, tatlı ve güzel) söz söyle. Onlara merhametle alçak gönüllülük kanatlarını indir. Ve de ki; “Rabbim! Onların beni küçükken koruyup gözeterek yetiştirdikleri gibi, sen de onlara rahmet et.” Rabbiniz kalplerinizdekini çok iyi bilir. Eğer siz salihlerden / iyi kişilerden olursanız elbette O tövbe edip kendine yönelenleri bağışlayıcıdır. Yakınlara, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver. Sakın saçıp savurarak israf etme! - Şüphesiz saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.- Eğer Rabbinden umduğun bir rahmeti beklerken onlara bir şey veremez, yüz çevirmek zorunda kalırsan, o vakit de onlara güzel sözler söyle ve onların gönüllerini al. Elini boynuna bağlanmış kılma! / Cimri olma! Büsbütün eli açık da olma! Aksi hâlde kınanmış ve sıfırı tüketip yaptığına pişman olur kalırsın. Gerçekten senin Rabbin, kullarından dilediği için rızkı genişletir ve daraltır. Şüphesiz ki O, kullarından gerçekten haberdardır, hakkıyla görendir. Yoksulluk kaygısıyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da sizi de Biz rızıklandırırız. Onları öldürmek gerçekten büyük bir suç ve cinayettir. Zinaya yaklaşmayın! Çünkü o, iğrençliktir ve sonu kötü bir yoldur. Haklı bir gerekçeye dayanmadıkça, Allah’ın haram kıldığı nefsi öldürmeyin. Kim zulmen öldürülürse, Biz onun velisine (hakkını alması için) bir güç / yetki verdik. Fakat o da öldürmede aşırı gitmesin. Çünkü kendisine tanınan o yetki ile zaten o yardıma mazhar olmuştur. Rüşdüne erinceye kadar yetimin malına yaklaşmayın! Ancak çok güzel bir tarzda o malı idare edebilirsiniz. Ahitlerinizi yerine getirin! Çünkü ahit / anlaşma / verilen söz sorumluluğu gerektirir. Ölçtüğünüz zaman tam ölçün ve dosdoğru terazi ile tartın! Böylesi sizin için daha iyi, daha yararlı ve tevil / sonuç olarak daha güzel olacaktır. İlmin olmayan bir şeyin ardına düşme! / karışma! / Yalana şahitlik yapma! Muhakkak ki kulak, göz, gönül, bunların her biri ondan sorumludurlar. (İsra Suresi 22-36)

Birlikte yaşamın en temel ilkesinin kimsenin kimseye kötü davranmaması ve kendisini beğenmemesi, gurur ve kibirden uzak olunması öğütlenir. Özellikle yöneticilerin halka karşı mütevazı davranması gerekliliği vurgulanır. Kibirli davranışların Cenab-ı Hak tarafından asla tasvip edilmediği belirtildiği gibi büyüklenmenin adice ve çocukça olduğu hususu “sen boyuna posuna bakmadan kendini büyük görmekle aslında kendini küçültüyorsun. Çünkü bu büyüklenmenle ne yeri delebilirsin ne de dağlara erişebilirsin” ifadesi ile anlatılır. Hiç kimsenin kimseden üstün olmadığı, kibirlilerin kendilerinden başkasına zarar veremeyeceği vurgulandıktan sonra yukarıda zikredilen Anayasal ilkeler / düsturlar / hüküm ve hikmetlere uymayanların Medine İslam Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkarılacağı ve Medine’den kovulacağı hususu da “lanetlenerek ve aşağılanarak cehenneme atılacağı” metaforu ile belirtilir.

 

37-39-Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme! Çünkü sen ne yeri yarabilirsin ne de boyca dağlara erişebilirsin. Kötü olan bütün bunlar, Rabbinin katında hoşlanılmayan şeylerdir. İşte bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerden (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerden) bazılarıdır. Allah’la beraber başka bir ilah tanıma. Aksi halde kınanmış ve kovulmuş olarak cehenneme atılırsın. (İsra Suresi 37-39)

 

Ayrıca hiçbir şeyi Allah’a eş koşmama, putlaştırmama, dondurmama ve statüko yaratmama ve değişimin önünü tıkamama konusunda uyarılar Anayasal Mutabakatın taraflarına yapılıyor.

Yaratılmış bütün mahlukatın Allah’ı tesbih ettiği yani yaratılış kanunlarına uyarak O’nun sistemine uyduğu ama müşriklerin insanların bireysel ve toplumsal yaşamları için Kur’an ile indirilen ilahi kanunlara uymamakta direndikleri, bu kanun ve ilkelere kulak tıkadıkları dahası çıkarlarına gelmediği için bunları duydukları zaman nefretle karşı çıktıkları hususuna değinilerek mutabakatın taraflarının bu ilkelere uyma konusunda müşrikler gibi davranmamaları belirtilir.

 

40-46- Rabbiniz, size oğulları tahsis etti de kendisi meleklerden kadınlar mı edindi? Muhakkak ki siz çok büyük bir söz söylüyorsunuz. Andolsun ki Biz, akıllarını başlarına almaları için bu Kur’an’da (hakikatleri) türlü şekillerde evirip çevirdik (açıkladık). Fakat bu (açıklamalar) ancak onların nefretini artırmaktadır. De ki; “Eğer dedikleri gibi O’nun (Allah) ile birlikte ilahlar olsaydı, o zaman bunlar da (ilahlar da) Arş’ın sahibine bir yol ararlardı.” O (Allah), onların dediklerinden büyük bir yücelikle münezzeh ve pek yücedir. Yedi gök, yeryüzü ve bunların içinde bulunanlar, Allah’ı tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz, onların tesbihlerini iyi kavramıyorsunuz. Şüphesiz ki O, halimdir, çok bağışlayandır. Kur’an okuduğun zaman seninle ahirete inanmayanlar arasında görünmez / gizli bir perde kıldık. Ve onların kalpleri üzerine, onu kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar, kulaklarına da bir ağırlık kıldık. Sen, Kur’an’da Rabbinin tekliğini anlattığın zaman nefretle arkalarına dönüp giderler. (İsra Suresi 40-46)

 

38.4. Anlaşmanın Medine’ye Birlik, Beraberlik, Barış ve Huzur Getirerek Dirilişin Gerçekleşeceğine İnanmayanlara Cevaplar

Gerek Arap kabileleri gerekse de Yahudi kabileleri içinde bulundukları bu parçalanmışlık hallerinin yerini birliğe bırakacağına asla inanmıyorlardı. Onlar atomize hale gelmiş topluluklarının bir araya gelerek birlik oluşturmalarının ve böylece dirilmelerinin imkânsız olduğunu düşünüyorlardı. Onlar kendilerinin böyle bir uyanışla dirilecekleri konusunda tereddütlerini ifade ediyorlardı. Ama peygamberimiz nasıl ve ne halde olurlarsa olsunlar Cenab-ı Hakk’ın bu toplumları dirilteceğini açık bir şekilde bildirir. Bunun üzerine onlar bu dirilişin ne zaman vuku bulacağını sorarlar. Onların sorusuna söz konusu diriliş zamanının yakın olduğu belirtilir.

Diriliş konusunda tereddütleri bazen Mekkeli müşrik ileri gelenler yarattığı gibi Medine’deki statükonun devamından yana olan bazı ileri gelenler de yaratmaktaydı. Mekkeli müşrik ileri gelenler, peygamberimiz ile görüşen her yabancıyı peygamberimiz ile birlikte olmama hususunda tehdit ettikleri gibi onları peygamberimizin davet ettiği tevhit anlayışının imkânsız oluşu konusunda tereddüde düşürüyorlardı. Onlar Hz.Muhammed’in@ süslü sözlerle algı operasyonu yaptığını, insanları büyülediğini / etkilediğini söyleyerek tezvirat yapıyorlardı. Ama peygamberimizle görüşen akıllı insanlardan bazıları bu tezviratlara aldanmıyorlar ve “şayet bu adam insanları büyülemede / etkilemede çok mahir ise o zaman sizi de etkilemesi lazım gelmez mi? Siz akıllısınız, etkilenmiyorsunuz da biz geri zekalı mıyız?  Vb.” diyerek onları tersliyorlardı.

Böylece Hz.Muhammed@ ile görüşen kimseler Mekkeli müşriklerin akıllarını kullanmadıkları, heva ve heveslerinin peşinden gittikleri için mesaja kulak vermediklerini değerlendirebiliyorlardı.

Cenab-ı Hak ahirete (dünyevi ve uhrevi geleceğe) ilişkin aşağıdaki ayetlerle bu durumu edebi şekilde anlatır;

 

47-52- Biz onların sana kulak verdiklerinde aslında neye kulak kesildiklerini ve o zalimlerin gizli konuşmalarında da “Siz büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz” dediklerini çok iyi biliriz. Senin için nasıl misaller verdiklerine bir bak! Böylece sapıklığa düştüler! Artık çıkış yolu bulmaya güçleri de yetmez. Dediler ki; “Biz, bir kemik yığını olduğumuz ve ufalanıp toz olduğumuz vakit mi, gerçekten biz, yeni bir yaratılışla diriltilecek miyiz?” De ki; “İster taş olun, ister demir. Veyahut gönlünüzde büyüyen başka bir yaratık olun.” Sonra onlar; “Bizi kim geri döndürecek? / diriltecek?” diyecekler. De ki; “Sizi ilk defa yaratmış olan.” Bunun üzerine sana başlarını sallayacaklar ve “Ne zamandır bu?” diyecekler. De ki; “Çok yakın olması muhtemeldir! Sizi çağıracağı gün, O’na hamd ederek / yönelerek çağrıya uyacaksınız ve çok kısa bir süre kalmış olduğunuzu anlarsınız.” (İsra Suresi 47-52)

Kurulacak devlette insanların birbirlerine çok nezaketli davranması ve bedevi davranışları terk ederek medeni davranış ve sözler sarf edilmesi öğütlenir. Zira yeni oluşan toplulukta farklı kabilelerden olan müminler birbirlerine nezaketli davranmazsa münafık şeytanlar bu insanları birbirine düşürebilir. O şeytanlar bu birlikten asla hoşnut değillerdir. Şayet ilişkiler medeni davranış ve sözlere dayanmayacak olursa Cenab-ı Hakk’ın uyarısına uymamanın cezası olarak azaba uğranılacaktır. Bu uyarılara rağmen birbirlerine bedevi davranış ve sözler sergilenmesi nedeniyle yaşanacak olumsuzluklardan (anarşi, kaos, kavga ve çatışma) Hz.Muhammed@ sorumlu tutulamaz.

 

53 -54- Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır. Rabbiniz ne olduğunuzu, (neye layık olduğunuzu) tam olarak bilmektedir. Dilerse size acıyıp esirgeme gösterir, dilerse azap eder. Biz seni onların davranışlarının sorumlusu olarak göndermedik. (İsra Suresi 53-54)

 

38.5. Anlaşmaya Uymamak İçin Dini Gerekçeler İleri Sürenlere Verilen Cevaplar

Biat için yapılan müzakerelerde peygamberlerden / liderlerden bir kısmının diğer bir kısmından çeşitli yönlerden üstünlüklerinin olabileceği ama bunun mevcut peygambere / lidere itaat edilmemesi için bahane teşkil etmemesi gerektiği konusunda da uzlaşma sağlanır.

Yahudilerin peygamberimizi kendi peygamberlerinden üstün görüp görmeme hususunda mevcut inanç ve kültürlerinden kaynaklanan endişeleri / tereddütleri bulunmaktadır. Bu noktada kendi peygamberlerinden başka üstün peygamber tanımaları zor görülmektedir.  Onlar kendi kutsal kitabı olan Tevrat’tan başka düzenleyici kanun ve kuralı da tanımak istememektedirler. Ayrıca onlar peygamberimizin sadece bir aziz olmasını istiyorlardı. Onun yönetimde bir erk sahibi olmasını istemiyorlardı. Bu isteklerini de kendi dini anlayışlarına dayandırıyorlardı. Onların bu düşüncelerinin yanlış olduğu, kendi tarihlerinden verilen Hz.Davut@ örneği ile anlatılır. Nasıl ki geçmişte Hz. Davud @ hem kral hem de peygamber olarak gönderilmiş ve kamu yönetiminde Tevrat’ın kanun ve kurallarından ayrı olarak “Zebur” İsrail toplumunu düzenleyici kanun ve kurallar olarak gönderilmiştir. Bu nedenle şimdi de ayrı bir kitap olarak Kur’an ayrı bir peygamber olarak da Hz.Muhammed@ gönderilmiştir. Dolayısıyla Yahudilerin kendi dinlerine dayandırdıkları gerekçeleri batıldır.

Allah (cc) kullarının ihtiyacı için kanun ve kurallar bildirmekte ve bunları uygulamak için de elçiler göndermektedir. Çünkü insanların içinde bulundukları sıkıntıları gidermek ve sorunlarını çözmek için mevcut kutsanan otoritelerin elinden hiçbir şey gelmemektedir. Onların bu sorunları çözmeye kafaları çalışmamakta, güçleri ve ufukları yetmemektedir.

55-56-Rabbin göklerde ve yerde olan kimselerin hepsini en iyi bilendir. Andolsun ki biz, peygamberlerin kimini kimine üstün kıldık. Davud’a da Zebur’u verdik. De ki; “O’ndan başka kendisinde yetki ve kudret olduğunu düşündüğünüz otoriteleri şeyleri çağırın / onlara başvurun. Göreceksiniz ki onlar, sizden sıkıntıyı kaldırmaya da sizin halinizi değiştirmeye de güç yetiremezler. (İsra Suresi 55-56)

Halbuki kutsal kabul edilen şahsiyetlerin insanların sorunlarını çözmek için Allah’tan yardım istedikleri, O’nun rahmetini umdukları ve O’nun azabından korktukları belirtilir. Dolayısıyla Yahudilerin Allah’ı bırakıp o kutsal kabul edilen şahsiyetlerden medet ummayı bırakmaları gerektiğine vurgu yapılır.

Yukarıda belirtilen anayasal ilkeler çerçevesinde kurulacak Medine İslam Cumhuriyeti ile Mekke’nin devrileceği, kıyamet gününe kadar çevredeki yerleşim yerlerine sürekli hücumlar gerçekleştirileceği ve birliğe dahil olmayı reddenlerin yıkıma uğratılacağı şeklinde bir strateji uygulanacağı bildirilir. Bu strateji, Kitap / Anayasanın en temel prensibi olarak yazılmıştır. Bu stratejinin doğru olduğuna dair hiçbir mucize / işaret beklenmemesi gerektiği de belirtilir. Semud kavmine gönderilen dişi deve işareti gibi geçmiş kavimlere çeşitli işaretler / mucizeler gönderilmiş fakat onlar bu işaretleri görmesine rağmen peygamberlerinin gösterdiği stratejiyi takip etmemiş olmaları nedeniyle kurulacak Medine İslam Cumhuriyetinin çevre kabilelere yönelik cihatçı stratejisinin doğruluğu hususunda herhangi bir mucizevi işaretin gönderilmeyeceği ifade edilir. Bu anlaşmadan çok önce Hz.Muhammed’e@ gösterilen miraç rüyasının doğruluğu şimdi yapılan bu anlaşma ile ispatlanmaktadır. Fakat o miraç rüyası anlatıldığı zaman içlerinde müminlerin de olduğu birçok kimse bu rüyaya inanmamıştı. Şimdi o rüya gerçekleşmektedir. Şu unutulmasın ki, Allah bütün insanları / kabileleri kuşatmıştır. Hele bu anlaşma ile kabilelerin kuşatılacağı / teslim alınacağı artık neredeyse kesinlik derecesindedir.

 

57-60- Onların dua ettikleri / çağırdıkları (şahsiyetler de), Rablerine yakınlaşmak için vesile ararlar (dı). O’nun rahmetini umarlar(dı) ve O’nun azabından korkarlar(dı)! Gerçekten senin Rabbinin azabı korkunçtur. Kıyamet gününden önce, yıkıma uğrattığımız veya şiddetli bir azap ile cezalandırdığımız hiçbir şehir / ülke yoktur ki, onların bunu hakkettikleri Kitap’ta satırlaştırılmış olmasın. / yazılmış olmasın. Bizi bu hususta bir işaret / ayet göndermekten alıkoyan tek sebep, önceki toplumların onları hep yalanlamış olmalarıdır. Nitekim, Semud kavmine uyarıcı bir işaret / ayet olarak o dişi deveyi vermiştik, ama onlar bunu kaale almadılar. Oysa biz bu kabil işaretleri / ayetleri yalnızca korkutup uyarmak amacıyla göndeririz. Hani Biz sana; “Şüphesiz Rabbin insanları kuşatmıştır” demiştik. Sana gösterdiğimiz o rüyayı da / görüntüyü de Kur’an’da lânet edilen ağacı da insanlara sırf bir imtihan kıldık. Biz onları, korkutuyoruz, fakat bu, onların tuğyanından / taşkınlığından / azgınlığından başka bir şey arttırmıyor. (İsra Suresi 57-60)

38.6. Medine İleri Gelenlerinden Bazılarının Yapılan Anlaşmaya Karşı Çıkmaları

Hz.Muhammed’i@ Medine’ye getirip başkan yapma teklifini müminler kendi kabileleri içerisinde tartışmaya açtıkları zaman ileri gelenlerden Abdullah b. Übey gibi iblisler şiddetle karşı koymuşlardı. Aynı teklif Medine’nin Yahudi kabileleri arasında da tartışılmış Huyey b. Ahtab ve Ka’b b. el-Eşref gibi Yahudi iblisler de peygamberimizin Medine’ye başkan olmasına şiddetle karşı çıkmışlardı. Onlar, Hz.Muhammed’in@ başkan olması teklifini reddederken O’nun çamurdan kinaye mütevazı, paylaşmacı, vergili ve iyiliksever sıfatları ile alay ettiklerini, Kur’an Hz. Adem@ kıssası üzerinden anlatır.

Sorunların çözümü ve Medine’ye barış ve huzurun gelmesi için Medineli her kabilede ileri gelenlerin aklı selim olanları bu teklife olumlu bakarken bazı iblis ruhlu ileri gelenler kendilerini Hz.Muhammed’den@ üstün görerek Ona itaat / secde etmeyeceğini deklare ederler. O iblisler, sadece boyun eğmeyeceklerini haykırmakla kalmadıkları gibi kabile meclisinin aklı selim üyelerinin Hz.Muhammed’i@ kendilerine üstün / şerefli tuttukları için onlara kızarlar. Mekke ile yaşanacak kıyamete kadar Hz.Muhammed’in@ arkasından gidenleri kendi emri / hakimiyeti / boyunduruk altına alacaklarını ifade ederler. Diğer ifade ile Medine’nin kurtuluşu için Hz.Muhammed’i@ başkan edinme fikrine kapılanların yanıldıklarını kendilerine göstereceklerini ve böylece kendi fikirlerine çekeceklerini iddia ederler.

Onların bu sözlerine karşı Hz.Muhammed’i@ kendilerine lider seçmeyi kabul eden aklı selim Medineliler ise onlara “size uyacak olanlarla birlikte ‘canınız cehenneme!’” derler. Dahası o iblislere “istediğiniz kadar uğraşın, ister tehdit, şantaj ve ayartma yapın, ister atlı ve yaya bütün askeri gücünüzü seferber ederek korkutmaya çalışın, ister onların mallarıyla kendi malınızı karıştırıp  ya da akrabalık kurarak onları kendinize uydurmaya çalışın ve isterseniz bol bol vaadlerde bulunarak onları aldatmaya çalışın! Hiç farketmez! Onlar öyle ihlaslı kimseler ki, Hz.Muhammed’e@ öylesine bağlılar ki asla onları ayartamaz, kandıramaz ve saptıramazsınız. Onları hakimiyetiniz altına alamazsınız” dediler. Böylece Abdullah b. Übey, Huyey b. Ahtab, Ka’b b. El-Eşref gibi iblisler Hz.Muhammed’e iman etmiş müminlerle uğraşmanın öyle kolay olmadığını  ve bu anlaşmayı engelleyemeyeceklerini anlarlar. Bu anlatı gösteriyor ki; Medine Anayasasının Medine meclisinde kabul edilmesi öyle sanıldığı gibi kolay olmamıştır. Çok şiddetli tartışmalar, kavga ve gürültüler olmuş olup sonunda iblisler pes etmişlerdir. İslam tarihinde “münafıklar” olarak isimlendirilmiş bu iblislerin peygamberimize nasıl muhalefet ettikleri ileride işlenecek konularda detaylarıyla görülecektir.

Anayasal Anlaşma çerçevesinde uzlaşarak Hz.Muhammed’e@ biat eden Medinelilerin bu konu üzerinde kendi meclislerinde yaşadıkları tartışmaları Cenab-ı Hak Hz.Adem@ kıssası ile anlatır;

61-65- Biz meleklere; “Adem’e secde edin” dediğimiz zaman İblis’ten başka hepsi secde ettiler. O; “Ben çamurdan yarattığın kimseye mi secde edeceğim?” dedi. (İblis devamla) “Benden şerefli / üstün kıldığın şu kimseye bak! Andolsun ki, eğer bana kıyamet gününe kadar zaman verirsen onun neslini, pek azı hariç, mutlaka boyunduruğum /emrim / yönetimim altına alacağım” dedi. (Allah) buyurdu: “Defol git! Eğer onlardan kim sana tâbi olur ise, o zaman muhakkak ki hepiniz cehennemle cezalandırılacaksınız. Bu sizin yaptığınızın sonucudur! (Yaptıklarınızın) Tam karşılığıdır!” “(Haydi durma!) Onlardan gücünü yetirdiklerini sesinle sars! / korkut! / tehdit et! Atlılarınla ve yayalarınla onların üzerine yaygara kopar! / korkut! / tehdit et! Mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol! Onlara vaatlerde bulun! / vaatlerle ayartmaya çalış!”  - (Ne var ki) şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaad etmez.- Muhakkak ki Benim gerçek kullarım üzerinde, senin bir sultanlığın (yaptırım gücün / hakimiyetin) yoktur. / olmayacaktır. Senin Rabbin, vekil olarak kâfidir (yeter). (İsra Suresi 61-65)

Cenab-ı Hak, Anayasal Sözleşme çerçevesinde biat edecek olan Medinelilere bir uyarıda bulunur. Şöyle ki;

“Şimdi anlaşmayı yaparak Allah’ın size sunduğu İslam Sistemi gemisine bindiniz. Allah elçisi de bu geminin kaptanı misali sizi içinde bulunduğunuz anarşi ortamından Allah’ın göstereceği yol ve metotlarla kurtaracak ve sizleri çeşitli lütuflara mazhar kılacak. Ancak uçurumun kenarından, denizdeki fırtına ve kasırgalardan kurtulma örneklerinde olduğu gibi sizi yok olmaktan kurtaracak olan Allah elçisini, işiniz yoluna girdikten sonra yalnız bırakacak olursanız, yani Allah’ın sistemini terk ederek tekrar eski şirk sisteminin yasa ve kurallarına geri dönerseniz, o takdirde Allah sizi yerin dibine batırabilir, sorunlarınız çözüldükten sonra gerisin geri zulme dönerseniz kendinizi emniyette hissetmeyin! Zira Allah kendi yolundan döneni ve elçisini yalnız bırakanı asla affetmez, başınıza türlü türlü belalar getirir ve sizi eski anarşi içerisindeki halinize tekrar döndürür de sizi o anarşide boğar yok eder. Tıpkı deniz yolculuğunda yakalandığınız fırtınadan kurtulduktan sonra yeni bir deniz yolculuğuna çıktığınızda yine bir fırtınaya yakalanıp bu kez boğulmak gibi.”

 

66-69- Sizin Rabbiniz, kendi lütfundan nasip arayasınız diye, sizin için denizde gemileri yürüten zattır. Şüphesiz ki O, size çok merhametlidir. Denizde bir tehlikeyle karşılaştığınız zaman, O’ndan başka bütün o yalvarıp yakardığınız kişiler sizi yüzüstü bırakır. Ama ne zamanki O sizi sağ salim karaya çıkararak kurtarınca, hemen yüz çevirirsiniz (O’nu unutuverirsiniz.) İnsan gerçekten çok nankördür! Peki karaya çıkınca O’nun sizi orada yerin dibine geçirmesinden yahut üzerinize bir kasırga göndermesinden güvende misiniz?  O takdirde kendinize bir Vekil de bulamazsınız. / O takdirde kendinizi koruyacak bir melce’ de bulamazsınız. Yahut sizi tekrar oraya (denize) döndürüp de üzerinize kasırgalar göndermesinden ve böylece ettiğiniz nankörlük sebebiyle sizi boğmasından güvende misiniz? O zaman bu yaptığımıza karşı, bizden öcünüzü alacak bir kimse de bulamazsınız kendinize. (İsra Suresi 66-69)

Yapılan anlaşma ile oluşturulacak devlet ve toplumun çok şanlı ve şerefli olacağı, her taraftan karadan, denizden çok çeşitli nimetlere mazhar olacağı ve diğer toplumlardan üstün hale gelecekleri Cenab-ı Hak tarafından bildirilir.

 

70-71- Ant olsun ki Biz, Ademoğullarını şan ve şeref sahibi kıldık. / kılacağız. Onları karada ve denizde taşıdık ve onları temiz-hoş yiyeceklerle rızıklandırdık. / rızıklandıracağız. Onları yarattığımız diğer canlıların çoğundan üstün kıldık. / kılacağız. (İsra Suresi 70-71)

 

Medine İslam Cumhuriyeti kurulduğu zaman kabileleri önderleri temsil edecek. Anayasaya / Kitaba sımsıkı sarılan ve hükümlerine bağlı kalanlara asla hiçbir haksızlık yapılmayacağı, onlara ayrımcı ve ötekileştirici politikaların asla uygulanmayacağı deklare edildikten sonra anlaşmaya karşı olan ve gelecekte de İslam Cumhuriyetine gözü kapalı isyan eden kimselere ise aynı güvencenin verilmeyeceği belirtilir. Bu hususlar ahirette yaşanacak sahnelere yapılan benzetmelerle şöyle anlatılır;

 

72- O gün Biz bütün insanları önderleriyle çağıracağız. Ki o gün, kimin kitabı sağ eline verilirse, işte onlar kendi kitaplarını okuyacaklar ve onlar zerre kadar bir haksızlığa uğratılmayacaklar. Her kim de burada kör ise işte o, ahirette de kördür. Çünkü o yoldan çok sapmıştır. (İsra Suresi 72)

 

38.7. Yahudilerin Anayasal Sözleşmeye Kendi İlkelerini Sokuşturma Çabaları

Anayasa maddeleri hazırlanırken Yahudiler kendi çıkarlarına uygun buldukları bazı hususları sanki kendi kitaplarındanmış yani ilahi öğretiye aitmiş gibi göstererek Anayasa taslağına derç ettirmeye niyet etmişlerdi. Onlar, ilahi öğretiye aitmiş gibi gösterdikleri bazı ilkelerin anayasa metninde yer alması konusunda Hz. Muhammed’i@ aldatmaya çalıştılar ve kısmen de başarılı oldular. Fakat sağlam duran Hz.Muhammed@ onların sokuşturmaya çalıştıkları maddelerin ilahi öğretiye ait olmadığını anladı ve o maddeleri taslaktan çıkarttırdı. Böylece onların oyunları son anda fark edilerek bozuldu. Anayasa Yahudilerin sokuşturdukları şekilde çıksaydı Hz. Muhammed@ Medine’deki sorunları çözemeyecek ve çok zorluklar, sıkıntılar yaşayacaktı, adeta ölüp ölüp dirilecekti.

Yahudilerin derç ettirmeye çalıştıkları maddeler kendi çıkarlarına hizmet eden ve haksızlık oluşturacak hususlar içeriyordu. Halbuki Cenab-ı Hakk’ın ilahi öğretisinin öngördüğü sistem ise nasıl ahirette herkesin işledikleri her şeyin zerresine varıncaya kadar karşılığı verilecekse dünyadaki ilahi sistemde de aynı şekilde olması gerektiği, herkese yaptıklarının karşılığının adil bir şekilde verilmesi, kimseye haksızlık yapılmaması ve kimsenin ayrıcalıklı olmaması gerektiği hususlarını içeriyordu. Şayet onların sokuşturmaya çalıştıkları maddeler taslağa girseydi o zaman onlar Hz. Muhammed’i@ dost edineceklerdi. Zira halka kurdukları sömürü tezgâhları devam edecekti. Ancak o takdirde de sorunları çözme vaadiyle gelen Hz. Muhammed@ çok büyük sıkıntılar içerisinde kalacaktı.

 

73-75- Onlar, sana vahyettiğimizden başka şeyler düzüp bize iftirâ etmen için az kalsın seni bile fitneye düşüreceklerdi. İşte o takdirde seni halil / yoldaş / dost edinirlerdi. Eğer Biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, gerçekten neredeyse onlara birazcık meyledecektin! İşte o takdirde biz sana hayatın da ölümün de (sıkıntılarını) kat kat tattırırdık da bize karşı kendine yardım edecek hiç kimseyi bulamazdın. (İsra Suresi 73-75)

 

38.8. Hicretin Kesinleşmesi

Mekke ileri gelenlerinin Hz.Muhammed’in@ Cirane’deki Mescid-i Aksa’da  Medinelilerle görüştüğünden haberdar olur olmaz onu tedirgin etmeye başlayacakları açıktır. Nitekim öyle de oldu ve onlar Hz.Muhammed’i@ Mekke’den atmakla tehdit ettiler. Yani vatandaşlıktan çıkararak vatansız bırakmak ve kurda kuşa yem etmekle korkutmaya çalıştılar. Aslında bu tehdidi her zaman yapmaktaydılar. Fakat artık bu tehdit ve korkutmaların hiçbir anlamı kalmamıştı. Zira kuş zaten yuvadan uçma noktasına gelmişti. Hz.Muhammed’in@ kendi vatanından sürüp çıkarılması halinde artık gideceği, sığınacağı yeni bir vatanı daha olmuştur. Onu bağrına basacak hatta baş tacı edecek bir vatanı vardır artık.

O’nun vatanından ayrılması Mekkelilerin kurtuluşu, başlarındaki belayı savmaları değil tersine başlarına tam bir bela almaları demekti. Hz.Muhammed’in@ Mekke’den çıkarılması aslında kendilerinin Mekke’den sürüp çıkarılmaları ya da kendilerinin sonunun geldiğinin habercisi demekti. Zira İlahi yasa hep böyle işlemişti. Cenab-ı Hak her nereye bir peygamber gönderdi ise o ülkenin şımarık ileri gelenleri mutlaka o peygamberi ya öldürmüşler ya da ülkeden sürüp çıkarmış olsalar da aslında onlar bu hareketleri ile kendi sonlarını getirmişlerdir. Bu değişmez ilahi / sosyolojik bir kuraldır.

 

76-77- Yakında seni bu yerden / yurdundan çıkarmak için kesinlikle rahatsız edecekler. Ama, sen ayrıldıktan sonra, onların kendileri de pek fazla kalamayacaklar. Senden önce gönderdiğimiz tüm elçiler için öngördüğümüz sünnet / usul / yöntem budur. Sünnetimizde / usulümüzde / yöntemimizde herhangi bir değişiklik göremezsin. (İsra Suresi 76-77)

38.9. Hz.Muhammed’in@ Kamusal Mesaisinin düzenlenmesi

Anlaşma (biat) yapılmış, biatlar alınmış ve artık Medine’de bir devlet kurulacaktır. Kurulacak devlette Hz.Muhammed’in@ bir kamu otoritesi olarak neler yapması gerektiği konusunda da Cenab-ı Hak elçisine rehberlik yapar;

  • Elçisine kamu otoritesi olarak kamunun ihtiyaçlarını gidermek, onların sorunlarını çözmek, onları eğitmek, onların kamu ile ilgili işlerini görmek için günün belirli vakitlerini tahsis etmesi gerektiği belirtilir.  Bu vakitler öğle, ikindi, akşam ve yatsı vakitleridir.

  • Kamu otoritesi olarak sabah daha gün doğmadan mesainin başlatılması ve zihinlerin en berrak olduğu, öğrenmenin en kolay ve kalıcı olduğu fecir vaktinde ilahi öğretinin çağrısı / Kur’an ile kamuyu eğitmesi emredilir. Böylece halk işlerini görmeye başlamadan önce ilahi öğretinin düsturları ile donanacak ve gün içerisinde işlerinde bu düsturlara uyma konusunda daima diri ve müteyakkız olacaktır. Daha sonraki zamanlarda sabah namazı olarak adlandırılan bu eğitimin amacı islam toplumunun bireylerini kötülükten uzaklaştırmak, iyiliğe yöneltmek, dürüst, doğru, namuslu ve şerefli şahsiyetler yapmaktır. Fecirde Kur’an okunması olarak emredilen bu eylem sonucu yetişen bireyler ilahi sistemin / hakkın birer şahitleri olacaklardır.

  • Devlet başkanlığı makamına / çok üstün bir makama / makam-ı Mahmud’a oturmanın çok yakın olduğu bir zaman dilimine girildiği, bu nedenle de Hz.Muhammed’in@ artık ne uyku ne de rahat yüzü görmesinin mümkün olmadığı bildirilir. Zira artık bundan sonra yükü daha da artmakta ve bu yükü üstlenen bir devlet başkanının gecesini gündüzüne katması gerekmektedir. Toplumun sorunlarının çözülmesi, emniyetinin sağlanmasını, düşmana karşı vatanın savunulması vb. kamusal işler için artık gece gündüz çalışması gerekmektedir. Bu sebeple Hz.Muhammed’e@ geceleri teheccüde kalkıp İlahi öğreti / Kur’an çerçevesinde bu sorunlarla boğuşup, onları çözmesi emredilir.

  • Ayrıca yapılan bu anayasal sözleşme (biatlaşmadan) sonra Mekke’den Medine’ye hicretin mutlaka gerçekleşeceği bilindiğinden bu hicretin hayırlısı ile ve güvenle gerçekleşmesi konusunda Cenab-ı Hakk’ın inayet ve yardımının talep edilmesi öğretilir. Mekkeliler, müminlerin hicret etmesine kolay kolay müsaade etmeyeceklerdi. Diğer taraftan Medine’deki muhalif ileri gelenlerin çıkaracağı engeller de düşünüldüğünde Medine’ye girişin de öyle göründüğü gibi kolay olmayacağı açıktı.

Bu nedenle Mekke’den çıkışın da Medine’ye girişin de hayırlı ve güvenli olması için Cenab-ı Hakk’a sığınılması, O’nun inayetinin talep edilmesi, gerekli her türlü tedbire başvurulması ve her türlü yardımcı kuvvetin / güç / yetki / otoritenin desteğini temin için gereği neyse yapılması tavsiye ediliyor. Hatta Medine’ye gidildiğinde toplumu ıslah için ve devletin ayakta kalabilmesi için yardımcı güç, kuvvet, destek ve otoritenin kendisine bahşedilmesi için duacı olması öğütlenir. Bu hususlarda meşru olan her türlü yola başvurulması istenir.

 

78-80- Güneşin dönmesinden, gecenin kararmasına kadar salat et. (Namazı müteakip kamu hizmetlerinde bulun, kamunun sorunlarını çözmek için uğraş.) Fecr Kur’an’ını da ikame et (yerine getir)! Çünkü fecrin Kur’an’ı şahitlidir. Ayrıca gecenin bir kısmında, yararını göreceğin, Kur’an’la teheccüde kalk! Rabbinin seni Makam-ı Mahmud’a ulaştırması yakındır. Ve de ki; “Rabbim! (Gireceğim yere) doğruluk ve güvenlikle girmemi, (terk edeceğim yerden de) doğruluk ve güvenlikle çıkmamı sağla, bana katından yardımcı bir kuvvet ver.” (İsra Suresi 78-80)

  1. )Not: Ayet / mucize / destek tecelli ediyor. (A.A)

38.10. Vahyin Medine İslam Devletinin Yönetimindeki Yeri ve Ağırlığı

Anayasal sözleşme (biat) müzakerelerinde tartışılan en önemli konulardan birisi de vahyin / ruhun yönetimdeki ağırlığının ne olacağı hususu idi. Hz.Muhammed@ Medine İslam Cumhuriyetinin Başkanı olacaktı ancak O’nun yönetme / yürütme yetkisi yanında Vahiy / Ruh ile gelen emir / yasa / talimatlara mutlak itaat konusunda Yahudiler başta olmak üzere diğer Medinelilerde tedirginlik vardı. Zira Hz.Muhammed’in@ kendi beşeri sıfatı ile verdiği emir ve talimatlar, ileri gelenler tarafından kritik edilebilir ve karşı görüşler verilebilirdi. Fakat gelen emir / yasa / talimat Vahiy / Ruh olarak geldiği söylendiğinde bu talimatın kritiği olamayacaktı ve mutlak itaat istenecekti. Bu durum onları ürkütmekteydi. Ne tür emir / yasa / talimatların geleceğini bilemediklerinden yarın neyle karşılaşacakları konusunda endişelerini anayasal sözleşme (biat) müzakerelerinde dile getirdiler. Bunun üzerine Cenab-ı Hak onlara şöyle cevap verilmesini bildirdi;

  • “Hak gelince batıl yok olur. Zaten batıl yok olmaya mahkumdur. Şayet halihazırdaki bazı düzenlemeler batıl / yanlış ise bunların kaldırılması ve yerine doğru olan düzenleme ve yasamaların getirilmesi gerekmez mi? Barışı, huzuru, iyiliği, güzelliği istiyorsak doğruyu getirmek ve batılı / yanlışı kaldırmamız şarttır.  Batılın / yanlışın yok edilmesi hak değil midir? Batılın / yanlışın yerine doğru / hak geldiği zaman buna kim karşı çıkar?”

  • “Bu nedenle Kur’an kapsamında vahiyle / ruhla gelen herhangi bir emir / yasa / talimat toplumsal hastalıklara şifa olacak ve rahmet içerecek reçeteler hükmünde olacaktır. Hepimizin Rabbi olan Allah, kulları için kötü şeyler diler mi? O’ndan gelecek emir / yasa / talimatlar anayasal güvence (iman / emniyet / teminat) içerisine giren herkesin zihinlerini tatmin eden hükümler içerir, onların sıkıntı ve bunalımlarını giderir, ahlaklarını yükseltir ve böylece toplumda dirlik, birlik, düzen ve huzuru sağlar. Bu nedenle Kur’an / Vahiy / Ruh sayesinde gelen emir ve talimatlar rahmettir, şifadır.”

  • “Bu emir ve talimatlar ancak zalimlerin yıkımını artırır, onların sömürü ve zulüm düzenlerini yıkar. Dolayısıyla doğru olan namuslu ve şerefli insanların Kur’an’la /Vahiyle / Ruhla gelecek emirlerden / yasalardan / talimatlardan endişe etmesine gerek yoktur.”

  • “Allah’ın sizlere Kur’an’la / Vahiyle / ruhla indirdiği emir ve talimatlar, sizleri doğruya / hakka götürecek bir nimettir ve doğru kişiler bunun kıymetini bilir. Fakat zalimler bu nimetin kıymetin bilmezler ve onlar sorumluluktan kaçar, yan çizerler.”

  • “Dahası o zalimler hakk geldiği zaman kendi yanlış / batıl sömürü düzenleri kalkacağı için herkes için nimet olan emir / yasa / talimat ve düzenlemelere nankörlük eder / inkara kalkışırlar. Herkes kendi mizacına göre iş yapar. Bu nedenle elbette zalimler Kur’an / vahiy / ruh ile gelen emir ve talimatlara karşı çıkacaklarıdır.”

  • “Ayrıca mademki toplumsal sorunlarınızı siz kendiniz çözeceksiniz o halde neden çözmüyorsunuz? Sıkıntılarınıza, bunalımlarınıza uygun çözümler getirebiliyorsanız buyrun getirin. Ama getiremezsiniz. Zira sizin bu konularda bilgileriniz yeterli değildir. Bütün alimlerinizi, siyasilerinizi, entellektüellerinizi, büyücülerinizi, vizyonerlerinizi, tanıdık tanımadık ne kadar yetenekli adamlarınız varsa hepsini bir araya getirin de toplumsal sorunlarınızı çözecek Kur’an’ın getirdiği / getireceği uygun formüllere benzer formüller geliştirin bakalım. Yapabilir misiniz? Hayır yapamazsınız. Kur’an’ın / Vahyin / Ruhun getirdiği çözümlerin benzerlerini yapabilseniz zaten şimdiye kadar yapar ve sıkıntılarınızı, bunalımlarınızı giderirdiniz.”

  • “Bütün bu sayılan nedenlerden dolayı Vahiy / Ruh ile gelen düzenlemeler konusunda doğrudan / haktan yana olanlarsanız endişe etmenize hacet yoktur.”

 

81-88- De ki; “Hakk geldi, batıl yok oldu. Muhakkak ki batıl yok olacaktır.” Kur’an’dan, Mü’minler için şifa ve rahmet olan şeyleri indiriyoruz. Bu, sadece zalimlerin yıkımını artırıyor. İnsana nimet verdiğimiz zaman, yüz çevirir ve sorumluluklarından yan çizer! Ona fenalık dokununca da ümitsizliğe düşer. De ki; “Herkes kendi mizaç ve meşrebine göre iş yapar. İşte bu yüzden Rabbin, yol olarak kimin en doğru olduğunu daha iyi bilendir.” Sana ruhtan soruyorlar. De ki; “Ruh Rabbimin emirlerindendir / işlerindendir. Size ise pek az bilgi verilmiştir. Ant olsun ki, dilersek sana vahyettiğimizi / Ruhu ortadan kaldırır yok ederiz. Sonra Bize karşı kendine bir Vekil bulamazsın. Ancak Rabbin’den bir rahmet olarak böyle yapmıyoruz. Çünkü O’nun sana olan lütfu büyüktür.” De ki: “Eğer ins ve cinn (herkes), bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, birbirlerine yardımcı da olsalar, onun benzerini, kesinlikle getiremezler.” (İsra Suresi 81-88)

Anayasal sözleşme (biat) müzakerelerinde İlahi öğretinin / Kur’an’ın önerdiği maddeler ve Yahudilerin Tevrat’ında yer alan 10 Emirden Cumartesi / Sebt günü hariç 9 Emiri de kapsayan maddeler üzerinde uzlaşma sağlanmaktaydı. Fakat bunlara rağmen Medine’deki gerek Yahudi liderlerinden gerekse Ensar’ın ileri gelenlerinden Anayasal Sözleşmeyi kabul etmeyecek / iman etmeyecek / imza koymayacak kişiler vardı. Zira son biat müzakeresine gelmeden önce Medine’de yapılan toplantılarda bu kişiler tavırlarını ortaya koymuşlardı. Onlar hep kendileri için birtakım imtiyazlar / ayrıcalıklar / menfaatler olsun istiyorlardı. Kurulacak sistemde kaynakların kendilerine akıtılmasını istiyorlardı. Kur’an ifadesi ile “kendileri için pınarlar fışkırtılmadıkça iman etmeyeceklerdi / anayasal nizamın teminatını tanımayacaklardı”

Onların bu imtiyaz talepleri yanında başka istekleri de vardı. Onlar Kur’an’ın ifadesiyle “Hz.Muhammed’in@ sarayları, köşkleri, bağları, bahçeleri, hazineleri olmazsa ”yahut” madem ki Allah elçisi olduğunu iddia ediyor o halde bu dünyaya ait olmayan, göklere ait bir takım şeyler getirmezse veya Allah’ı ve Melekleri şahit olarak getirmezse ”yahut” göklere yükselip oradan kendilerinin çıkar ve menfaatleri için yasalar / düzenlemeler getirmezse” mutabakata varılan anayasaya iman etmeyeceklerdi.

Kur’an ifadesi ile belirtilen bu hususlar ile neyi kastettikleri şöyle özetlenebilir;

  • Hz.Muhammed’in@ kuracağı sistemde devlet başkanının büyük, görkemli ve altın işlemeli saraylara sahip olmadıkça dahası köşk, bağ-bahçe ve servetlere sahip olmadıkça kısaca yönetimde “imparatorluk” modeli öngörülmedikçe anayasaya imza koymayacakları,

  • İlahi öğreti ile kurulacak sistem ile çok güçlü bir tevhid / birlik oluşturulacağını iddia ediyorsa, o takdirde bunu gerçekleştirip gök kubbeyi başımıza yıkmadıkça (mevcut otoriteleri kendi gücü ile devirmedikçe) önerdiği anayasal sistemi kabul etmeyecekleri,

  • Öngörülecek Anayasal sistemde Allah’ı ve Melekleri temsil eden dini otorite ve kurumlarının oluşturulması yani yönetimde Teslis modeli (“Allah= İmparator”: “Allah’ın Oğlu İsa= Kilise”: “Ruhul Kudüs / Melekler = Melikler / Asiller / Kontlar”) gibi bir model öngörülmedikçe Anayasal sözleşmeyi imzalamayacakları,

  • Bu dini kurumun (kilise gibi) başındaki kişinin devlet yönetiminde en yüksek mertebede olması kabul edilebilir ancak ilahi kaynaklı olduğunu iddia ettiği düzenlemelerden / kitaplardan biz ileri gelenlerin (Meliklerin, Kabile Reislerinin) çıkarlarını gözeten kitap / düzenleme getirmedikçe yine kabul etmeyecekleri.

Aslında Medineli ileri gelenlerinin bu taleplerini daha önceleri Mekkeli müşrikler de gündeme getirmişlerdi. Cenab-ı Hak, Mekkelilerin de aynı taleplerle peygamberimize karşı çıktıklarını açıklayan ayetleri zikrettikten sonra onlara da verdiği cevabında Türkçede şaşkınlık ifadesi olarak kullanılan “fesubhanallah!” şeklinde oldu.  Zira Hz.Muhammed@ onlara fıtratı bozulmamış, dürüst, namuslu, kötülük bilmeyen, halkın içinden çıkan, halk gibi yiyen içen, onlar gibi yaşayan, kendini onlardan ayrı ve üstün görmeyen, onlarla ağlayan - onlarla gülen, onlardan biri olacak bir başkanlık sistemi teklif etmekteydi. Fakat Medine’deki inkarcılar toplumdaki sorunların çözüm yanlısı olmadıkları gibi toplumdaki sorunların esas kaynağı olan seçkincilik, ayrımcılık, haksızlık ve adaletsizliğin devam etmesini şart koşmaktaydılar. Onların bu talepleri gerçekten çok şaşırtıcıydı. Kendi menfaatlerini gözetme uğruna bütün toplumu yıkıma götürdüklerini göremiyorlardı.

 

89–93- And olsun ki Biz bu Kur’an’da insanlar için her türlü misali değişik şekillerde açıkladık. Buna rağmen insanların çoğu sadece inkâr ederek direndi. “Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı. Onların aralarında şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi göğü parçalar halinde üzerimize düşürmelisin yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin. Yahut senin altın süslemeli bir evin olmalı yahut göğe yükselmelisin. Ancak, senin bu yükselişine, okuyacağımız bir kitabı bize indirmene kadar, asla inanmayız.” dediler. Sen de ki; “Fesubhanallah! Ben beşer bir elçiden başka bir şey miyim ki!” (İsra Suresi 89-93)

 

 

Cenab-ı Hak, insanlara rehberlik / hidayet amacıyla peygamberler gönderildiğinde onların bu rehberleri reddettiklerini bildirir. Onların reddediş gerekçelerinden bir diğeri de; “Allah’ın peygamber / rehber olarak neden melek değil de insan göndermesidir.” Daha önce Mekkelilerin gündeme taşıdıkları bu gerekçeyi Medine’nin bazı ileri gelenleri de ileri sürerler. Onlar Hz.Muhammed’in@ insan cinsinden bir peygamber oluşuna itiraz ederler. “Allah eğer bize rehberlik yapacak bir peygamber gönderecekse bunun melekler arasından olması gerekmez mi?” diye Hz.Muhammed’in elçiliğine / liderliğine dolayısıyla anayasal sözleşmeye karşı çıkarlar. Cenab-ı Hak, onların bu itirazına karşılık “eğer yeryüzündekiler insan cinsi değilde melek cinsi varlıklar olsalardı, o takdirde onlara kendi cinslerinden bir elçi gönderirdik” diye cevap verir. ([1])

Din dilindeki bu tartışmanın reel hayattaki karşılığı şu şekilde yorumlanabilir; Anayasal Sözleşmeye karşı olan Medine meliklerinin karşı çıkış nedenlerinden birisi de Hz.Muhammed’in@ kendi aralarından olmamasıdır. Şayet O, Medine ileri gelenleri / melikleri arasından, kendileri gibi şeytani karakterli, çıkarcı, halkın kanını emen, … kötü vasıfları üzerinde toplamış birisi olsa hemen kabul edeceklerdi. Ama O fıtratı tertemiz, kötülük bilmeyen, doğal ve daima iyilik peşinde koşan bir beşerdir. Cenab-ı Hak, onlara aşağıdaki ayette yer alan metaforik ifadelerle cevap verirken şu anlamları çağrıştırır;

“Eğer ülkenizde / Medine’de (yeryüzü metaforu) iskân eden fıtratı tertemiz, adam gibi adam olan melikler (melekler metaforu) olsaydı o zaman elçinizi / liderinizi yönetimdeki (gök metaforu) o meliklerden (melek metaforu) birini seçer gönderirdik. Ama maalesef aranızda böyle melikler bulunmamaktadır. Şimdi Abdullah bin Übey gibi adi, aşağılık, şerefsiz ve yetersiz kimseler mi lider olacak bu ülkeye. / yeryüzüne. / Medine’ye.”

 

94-95-Onlara hidayet geldiği zaman insanların inanmalarına, “Allah, beşer bir resul mü gönderdi?” demelerinden başka bir şey mâni olmadı. De ki; “Eğer yeryüzünde yerleşik olan yürüyen melekler olsaydı, elbette Biz onlara gökten elçi olarak bir melek indirirdik.” (İsra Suresi 94-95)

 

Müzakereler sonunda mutmain olan Medinelilerle Hz.Muhammed@ arasında mutabakata varılır ve Anayasal Sözleşme (biat) yapılır.  Medineliler Hz.Muhammed’e@ biat ederler. Anlaşmaya karşı çıkanlar ise azınlıkta kaldıklarından istemeseler de kabul etmek zorunda kalırlar. Taraflar sonunda mutabakata varılan anlaşmaya Allah’ı şahit tutarlar ve peygamberimize biat tamamlanır.

 

96-De ki; “sizinle benim aramda şahit olarak Allah yeter. Şüphesiz O kullarından haberdar olan, onları görendir.” (İsra Suresi 96)

Anlaşma yapılmıştır. Şimdi anlaşmanın tarafı olan Medinelilerden kendi içlerindeki anlaşmaya muhalefet gösterecek olanlara gereken uyarılarda bulunulması istenir. Çoğunluğun kabul ettiği bir anlaşmaya muhalifler hayır demiş olsalar da çoğunluğa karşı koyabilecek güçleri yoktur. Ancak onların kurulacak İslam devletinde fesat çıkaracakları ve Hz.Muhammed’i@ ve yanında hicret eden muhacirleri Medine’den çıkarmaya çalışacaklarıda açıktır. Bu nedenle Cenab-ı Hak hem Ensardan olan inkarcı muhaliflerin hem de Yahudi kabilelerden olan inkarcı muhaliflerin fesat çıkarmamaları hususunda uyarılması için onlara okunacak ayetlerini gönderir. 

Tıpkı Mekke müşrikleri gibi Medine’nin muhalifleri de parça parça olmuş birbirini yiyen kabilelerin tevhid olup yeniden dirilmelerinin imkânsız olduğunu iddia ediyorlardı. Onlara göre çürüyüp un ufak olmuş kemikler misali atomize haldeki birbirine düşmüş kabileleri hiçbir öğreti bir araya getiremezdi. Fakat şimdi Hz.Muhammed’in@ önderliğinde bu kabileler bir araya geliyor ve barış içerisinde yaşama iradesi gösteriyorlardı. Mutabakata varılan anlaşma ölü hale gelmiş bu toplumların dirilip ayağa kalkmasının ilk adımıydı. Ancak inkarcılar bu gelişmeleri göremeyecek kadar kördüler. Onlar Mutabakat ilkelerinin doğru olduğunu ve Medine’ye barışı getirebileceğini bildikleri halde hakkı ikrar etmeyecek kadar dilsiz ve yine toplumsal sorunları çözecek yegâne yolun bu anayasal uzlaşma olduğu konusundaki çağrılara kulak tıkayacak kadar sağır idiler.

Cenab-ı Hak onların ahirette cehennem azabı ile cezalandırılacakları gibi bu dünyada da büyük bir yıkım ile devrilmek suretiyle cehennemi yaşayacakları konusunda uyarılmalarını bildirir. Ayrıca onlara yerleri ve gökleri yaratan alemlerin rabbinin bu toplumu da diriltmeye, ayağa kaldırmaya kadir olduğunu vahyeder. Ama o inkarcıların bu hususta hiçbir fedakarlığa yanaşmaya niyetlerinin olmadığını, sahip oldukları varlıklarını kaybetme endişesi taşımakta olduklarını ve çok cimri olduklarını (o kadar ki Allah’ın rahmet hazineleri onların elinde olsaydı tükenir korkusu ile hiç kimse ile paylaşmayacaklarını) ifade eder.

97 -100 Allah kime kılavuz olursa, işte o doğru yoldadır. Kimi de saptırırsa, artık bunlar için Allah’tan başka hiçbir veliy bulamazsın. Biz, onları kıyamet günü kör, dilsiz ve sağır oldukları hâlde, yüzleri üstü haşredeceğiz. Onların varacakları yer cehennemdir. Alevi söndükçe, onlara ateşi artırırız! İşte bu, onların, ayetlerimizi inkâr etmiş olmaları ve “Bizler, bir yığın kemik ve ufalanmış toz olduğumuz zaman mı, biz yepyeni bir yaratılışla mutlaka diriltilmiş mi olacağız?” demiş olmaları nedeniyle onların cezasıdır. Gökleri ve Yeri yaratmış olan Allah’ın kendilerinin mislini yaratmağa kadir olduğunu görmediler mi? Kendileri için de bir ecel tayin etmiş, onda hiç şüphe yok? Fakat zalimlerin gâvurluktan başkasına baktıkları yok. De ki; “Eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, harcanır endişesiyle kesinlikle elinizde tutardınız (kimseye bir şey vermezdiniz). İnsan çok cimridir. (İsra Suresi 97-100)

Huyey b. Ahtab gibi Yahudi liderlerden bazıları, üzerinde mutabakata varılan Anayasal sözleşmeye karşı çıkarak kurulacak İslam Cumhuriyetinin işleyişine engel olmaya çalışacaklarını ifade edince o inkârcı Yahudi liderlere iletilmek üzere aşağıdaki uyarı / tehdit yapılır;

“Üzerinde mutabakata vardığımız anayasal sözleşmedeki 9 madde, sizin “10 Emir” olarak bildiğiniz Hz.Musa’ya@ indirilen toplumsal uzlaşma metni ile aynıdır. Buna rağmen muhalefet edecek olursanız Firavunun pozisyonuna düşeceksiniz. Hani bildiğiniz üzere Firavun Hz.Musa’ya@ bildirilen ve Mısır için öngörülen toplumsal uzlaşma metnini inkar etmişti. Hz. Musa’yı@ büyülenmiş bir kişi olarak görmüştü. O’nu ve taraftarlarını Mısırdan / ülkeden sürüp çıkarmak istemişti. Fakat Allah Firavunu ve taraftarlarını suda boğarak yok etmişti. Şimdi ise siz Firavunlaşarak Hz.Muhammed’e@ inzal edilen vahiy çerçevesinde mutabakata varılan anayasal sisteme karşı durup O’nunla mücadele edecek olursanız sizin de sonunuz Firavun gibi olur ve Medine’den sürülür çıkarılırsınız. Hz. Muhammed@ ve arkadaşları ise Medine’ye yerleşirler. Gelecekteki bir günde (ahiret vaadi gelince / Hayber’in fethinden sonra) ise hepinizi yine bir araya getirececeğiz.”

 

101-104- Ant olsun ki Biz Musa’ya apaçık dokuz ayet verdik. -İşte bunu İsrailoğullarına (Medine Yahudilerine) ilet.- Hani o (Musa), kendilerine geldi de Firavun ona “Ey Musa! Ben senin kesinlikle büyülenmiş olduğuna inanıyorum” demişti. O da “sen de biliyorsun ki” demişti, “bunları, insanlara apaçık deliller olmak üzere ancak göklerin ve yeryüzünün Rabbi indirmiştir ve şüphe yok ki ey Firavun, ben de senin helâk olacağına kesin şekilde inanıyorum.” Bunun üzerine o (Firavun), onları (Musa’yı ve İsrailoğullarını) Mısır’dan / şehirden sürmek istedi de Biz onu ve beraberindekilerin hepsini suda boğduk. Ondan sonra Biz İsrailoğullarına, “O arza (topraklara) siz iskân edin! Sonra ahiret vaadi geldiği vakit, sizi toplayıp bir araya getireceğiz” dedik. (İsra Suresi 101-104)

 

Kur’an’ın çerçevesinde hazırlanan Anayasal sözleşmenin Medinelilerin sorunlarını çözüme kavuşturacak en doğru ilkeler / hakk ilkeler olduğunu ve bu anayasaya uygun kurulacak İslam Cumhuriyetinin başkanı olarak Hz.Muhammed’e@ destek olunacak olursa güzel bir geleceğin kendilerini beklediğini müjdelenir. Karşı çıkmaları halinde ise çok şiddetli bir azap ile karşılaşacakları uyarısı yapılır.

Bundan sonra gelecek Kur’an vahyinin Medinelilerin sorunlarını çözmek için peyderpey inzal olacağı belirtilir. Ayrıca Medineli inkarcılar bu aşamadan sonra ister inansınlar / anayasal sistemi kabul etsinler ister inanmasınlar / anayasal sistemi kabul etmesinler artık bu gidişatı engelleyemeyecekleri belirtilir. Zira iman ederek Hz.Muhammed’e@ bağlanmış Medinelilerin bu devleti kurup yürütecekleri, bundan sonra gelecek ilahi öğretilere de büyük bir saygıyla karşılayıp itaat / secde edecekleri beyan edilir. Onların gönülden coşkuyla yapacakları itaatleri, Allah’ın devletine bağlılıklarını daha da güçlendirecektir. Kısaca sözleşmeye karşı çıkanların artık bu oluşumu engelleyemeyecekleri beyan edilir. Atı alan Üsküdar’ı geçmiştir artık.  

Cenab-ı Hak, surenin sonunda Medineli Ensar ve Yahudilerden olan inkarcıları tekrar uyarmak için yukarıdaki mesajları içeren şu ayetleri inzal eder;

 

105-109- Biz onu (Kur’an’ı) hakça bir sistemi tesis etmek için indirdik, O bütün ihtiyaçları içeren ve bütün sorunları hak ve adalet ölçüsünde çözümleyen hükümleri ihtiva edecek şekilde indi. / geldi. Seni de müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Biz Kur’an’ı insanlara ağır ağır okuyasın diye kısımlara ayırdık ve Onu peyderpey indirdik!  De ki; “Siz ona (Kur’an’a) ister inanın ister inanmayın.” Şu daha önce kendilerine ilim verilenlere (hak hukuk bilen erdemli kimselere) o (Kur’an) okunduğunda onlar, secde ederek (teslimiyet göstererek) çeneleri üstü kapanırlar. Ve “Rabbimizi tenzih ederiz. Rabbimizin vaadi mutlaka gerçekleşecektir / gerçekleşmiştir” derler. Ve onlar, ağlayarak çeneleri üstü kapanırlar. Ve bu (Kur’an) onların huşuunu (bağlılıklarını / tevazularını) artırır. (İsra Suresi 105-109)

Cenab-ı Hak, artık devlete giden bu süreçte elçisine de bir uyarıda bulunur;

  • “İslam Cumhuriyetinin yapacağı icraatlar, Allah adına ya da Rahman adına olacak ama mutlaka Allah’ın isimleri baz alınarak yapılacak. İcraatın niteliğine göre Allah’ın hangi ismi baz alınırsa alınsın hepsi de güzeldir. Dolayısıyla İslam Cumhuriyetinin icraatları Esmaül Hüsna baz alındığında hep güzel olacak ve güzel netice verecektir.”

  • “Ayrıca Devlet başkanı olarak yapılacak icraatların görüşüleceği toplantılarında (salatlarında) ve talimatların bildirimini yaparken ne öfkeli, hiddetli, celalli ve yüksek perdeden bir ses tonu ile hitab et! Ne de alçak, sessiz, fısıltılı, uyuz ve kendine güvensizlerin ifade tarzını andıran bir ses tonu ile hitab et! Normal, doğal, samimi ve arkadaşça bir ses tonu ile hitab et!”

Cenab-ı Hak elçisine İman edenlere / Anayasaya imza koyan bağlılarına Allah’ın güvencesine girdiklerini ve O’nun hiçbir gücün desteğine ve yardımına ihtiyacı olmadığını, yegâne yüce ve güçlü olduğunu bildirmesini vahyeder.

 

110- 111- De ki; “Allah diye çağırın veyahut Rahman diye çağırın. Hangi şeyle çağırırsanız çağırın en güzel isimler O’nundur. Salatında (sesini) çok yükseltme, çok alçaltma da. Bu ikisi arasında bir yol ara.” Ve de ki; “Hamd (yönelim / övgü), hiçbir çocuk edinmeyen, mülkte kendisi için herhangi bir ortağı bulunmayan, düşkünlükten dolayı yardımcısı olmayan, Allah’a özgüdür.” Ve O’nu (Allah’ı) ululadıkça ulula! (İsra Suresi 110-111)

[1] )NOT: Medinelilerin itirazları öğrenmek için de olabilir. Zira muhalif Medinelilerin ve çevre müşriklerin ileri sürecekleri bu tür argümanlara karşı kendilerini savunmak için bu hususu öğrenmeleri icap eder. (A.A)

bottom of page