top of page

BÖLÜM 2

İSLAM CUMHURİYETİNİN KURULUŞU

 

Peygamberimiz Anayasanın ilanı ile İslam Cumhuriyetinin Kuruluşunu ilan ettikten sonra Cumhuriyetin teşkilatlanmasında aşağıdaki uygulamaları hayata geçirdi.

2.1. İslam Cumhuriyeti Başkentinin İsimlendirilmesi

Peygamberimiz İslam Cumhuriyetinin başkentinin ismini “Yesrib” yerine “Medine” olarak değiştirdi. O tarihe kadar Yesrib olarak anılan bu şehirin adı, artık bundan sonra Medine’ydi.  Bu şehirde yepyeni bir anlayış ve dünya görüşünün egemen olduğunu insanlara göstermenin bir yolu da şehrin isminde yapılacak değişikliktir. Peygamberimiz Yesrib şehrinde bir devrimin, bir dönüşümün olduğunu, bu şehrin medeniyete adım attığını ifade etmek için bu değişikliği gerçekleştirdi.

 

2.2. Akdi (Sözleşme / Antlaşma / Yemin) Kardeşlik (Muahat) Kurumunun Tesisi

 

Bütün malını mülkünü Mekke’de bırakıp Medine’ye hicret etmiş olan muhacirlerin barınma ve geçim gibi yaşamsal ihtiyaçlarının Medineliler tarafından karşılanması gerekiyordu. Ancak bu konuda fedakârca malını mülkünü ve evini paylaşacak olan Medineliler sadece mümin Medineliler olabilirdi. Diğer Medinelilerin bu fedakârlığa yanaşmayacağı çok açıktı.

Peygamberimiz muhacirlerin kendi ayakları üzerinde duracak ekonomik büyüklüğe sahip olacakları zamana kadar olmak üzere onlarla mümin Medineliler arasında akdi bir kardeşlik tesis etti. Bu kardeşlik, her şeylerini Mekke’de bırakıp hayata sıfırdan başlamak üzere Medine’ye hicret eden muhacirlerle, onları barındıracak ve geçimlerini sağlayacak mümin Medinelilerin maddî ve manevi yardımlaşmalarını esas alıyordu. Bu ilişki ile kurulan kurumun adına ise sonraları “Muahat Kurumu” denildi.  Öz kardeşliğe yakın hatta daha ileri bir kardeşliği öngören bu ilişki biçimine göre kardeş ilan edilen kişiler birbirlerinin mirasçısı bile olabiliyorlardı.

Peygamberimiz muhacirleri Medineli Ensar arasından belirlenen müminlerle kardeş ilan etti. Kardeş ilan edilen muhacirler Ensar’dan olan kardeşlerinin evlerinde barınmaya başladılar. Kardeşler yemeklerini ve zaruri ihtiyaçlarını paylaştılar. Muhacirler de kardeşleri ile birlikte çalışıp onların ekonomik gelirlerini artırma hususunda çaba sarf ettiler. Böylece onlar asalak olmadıklarını gösteriyorlardı. Bu şekildeki kardeşliğin 160 aileyi bulduğu rivayet edilmektedir.

Kardeşlik / muahat kurumunun en önemli özelliği, tesis edilen birlik, beraberlik ve dayanışmanın iman / din / ideoloji ([1]) bağı ile tesis edilmesiydi. Dolayısıyla daha geniş kitleleri, kabileleri, ulusları, inanç gruplarını kapsayabilecek kısaca alemleri, Allah’ın inzal ettiği değerler çerçevesinde tevhit etmenin en güzel modeli uygulanmaya başlamış oluyordu. Kardeşlik kurumu ile “İslam insanı” teşekkül etmişti. Dikkate alınması için onüç yıl gibi uzun bir süre boyunca mücadele veren ve eğitilen bu “İslam insanı”, Cumhuriyeti kurduktan sonra artık varlık sahnesinde yerini almıştı. Ensardan ve Muhacirlerden meydana gelen bu insanlık tipini çok zorlu sınavlar beklemekteydi. Şayet Allah’ın gösterdiği yolda gidecek olursa kimsenin hayal bile edemeyeceği nice nimetlerle mükafatlandırılacak, doğru yoldan saparak nankörlük edecek olursa da kendisini zincirler, demir halkalar ve çılgınca yanan cehennem ateşi bekleyecekti. Cenab-ı Hak “İslam İnsanı”nın bu oluşumunu İnsan Suresinin ilk ayetlerinde şöylece anlattı;

1-5-Hakikat şu ki (İslam) İnsanının dikkate alınarak tarihteki yerini almasından önce çok uzun bir süre geçmedi mi? Şüphesiz Biz, bu (İslam) insanını karışık bir nutfeden (eril ve dişil tohumlardan oluşan bir damla sudan / Birbirine kenetlenmiş Ensar ve Muhacir müminlerden müteşekkil küçük bir gruptan) yarattık. Ona yükümlülükler vereceğiz / zorlu sınavlarla sınayacağız. Bu amaçla onu işiten ve gören / iyi ve kötüyü ayıracak feraset sahibi yaptık. Böylece Biz ona doğru yolu gösterdik. Artık bu mücadele sırasında ya şükredici olur ya da nankör. (Eğer nankörlüğü seçerse) Biz, elbette o nankör inkarcılar için zincirler, tasmalar ve alevli bir ateş hazırladık. (Ama şükredeci olan) İyi kimseler ise içerisine kâfur katılmış bir kadehten içecekler. (İnsan Suresi 1-5)

 

Kötülüğün yayılarak her tarafı kaplayacağı bir günden korktukları için bir araya gelen bu müminler Anlaşmalarına sadakat göstererek Allah’ın has kulları olurlarsa o takdirde Allah onları öyle bir pınardan içirecek ki o pınar, gürül gürül akan bir pınar olacaktır. Müminler tıpkı bu coşkun pınar misali gürül gürül akacaklar, coştukça coşacaklardır. Mallarını hiçbir karşılık beklemeksizin kardeşleriyle paylaşan müminlere mükafatları Rabbleri tarafından verilecektir. Değil mi ki onlar kendilerini perişan edecek, uçurumdan yuvarlayıp yok edecek şiddetli anarşi ve kargaşadan Allah’ın sistemi sayesinde korundular, onlar da sırf bu nimeti veren Allah’ın rızası için çok sevdikleri geçimliklerini yoksun, arkasız (yetim) ve adeta esaret durumundaki muhacir kardeşleri ile paylaştılar. Onların bu sabırları, fedakarlıkları ve çabaları elbette karşılıksız kalmayacak ve Cenab-ı Hak onları bu dünya da cennet gibi bir yaşamla ahirette de cennetle ödüllendirecektir. İnsan Suresinin müteakip ayetlerinde bunlar şöyle anlatılır;

6-22- Allah’ın has kulları öyle bir pınardan içecekler ki o pınar coştukça coşan bir pınardır. Onlar kötülüğün her tarafa salgın olan bir günden korktukları için ahitlerine sıkı sıkı bağlanırlar ve çok sevmelerine rağmen geçimliklerini yoksullarla, yetimlerle ve esirlerle paylaşırlar. Onlar: “Biz sizi, ancak Allah rızası için yediriyoruz, sizden herhangi bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Çünkü, biz asık suratlı ve azabı şiddetli bir günle karşılaşmamak için, Rabbimizden korkarız.  (Rabbimizin teklif ettiği İslam Sisteme uyuyoruz.)” derler. Allah da, bu yüzden onları, o günün kötülüğünden korudu. Yüzlerine aydınlık ve gönüllerine sevinç verdi. Sabretmelerine karşılık onlara cennet'i ve ipekli elbiseleri verecek. Onlar orada tahtlara kurulacaklar ve orada ne güneşin yakıcılığını ne de dondurucu bir soğuk görecekler. O cennet bahçelerinin gölgelikleri onların üzerlerine sarkacak ve meyveleri de kolayca erişilebilecek şekilde alçaltılacak. Onların aralarında gümüş kaplar ve billûr kadehlerle servis yapılacak, öyle ki kendilerinin seçtikleri billûrlar gümüşten olacaktır. Onlara orada sunulan kadehlerdeki içeceğin karışımı zencefildir ki, selsebil denilen bir pınardan (doldurulmuştur.) Onların aralarında ölümsüz gençler dolaşarak servis yapacaklar. Baktığın zaman onları, saçılmış birer inci sanacaksın. Orada nereye bakarsan bak mutluluk ve muhteşem bir saltanat göreceksin. Onların üzerlerinde ince, yeşil ipekli ve parlak atlastan giysiler ve gümüş bilezikler olacak. Rableri, onlara tertemiz bir içecek içirecek. İşte bu, sizin mükafatınızdır. Çabalarınıza ve fedakarlıklarınıza karşılıktır. (İnsan Suresi 6-22)

 

Bu model ile oluşan kardeşlik sayesinde kardeşler deneyimlerini birbiriyle paylaşacaklar ve toplumsal gelişme sağlanacaktı. Halbuki şirk sisteminin egemen olduğu kabilecilikte kabile dışından gelen ve kabileye katılanlar için “mevlalık” kurumu vardı. Bu kurumsal yapıda ise kabileye katılan mevaliler o kabilenin hizmetçisi olurdu. Bu tür kurumsal yapı, kabilenin gelişmesine katkı sağlamazdı. Sadece mevcut işler mevalilere devredilmiş olurdu.

2.3. Medine İslam Cumhuriyeti Hudutlarının (Medine Hareminin ) Belirlenmesi

Bir Cumhuriyet varlığını ancak hudutları belirli bir ülke toprakları üzerinde tesis eder ve egemenliği altındaki bölgeyi her türlü tecavüzden koruma altına alır. Kısaca buna haremleştirme denilmektedir.  Peygamberimiz de Ka'b b. Mâlik'i Medine İslam Cumhuriyetinin egemen olacağı vatan hudutlarının tespiti için görevlendirdi. Ülke hudutlarının / İdarî /egemenlik sınırını belirlemek için Zatu'l-Ceyş, Muşeyrib, Mahid tepeleri ile Hufeyya, el-Uşeyre, Teym yükseltileri üzerine sınır taşlarını ona diktirdi. Tespit edilen vatan hudutları Medine halkına ve çevre kabilelere bildirildi.

Medine İslam Cumhuriyeti için çizilen ülke sınırlarının harem bölge / koruma altına alındığını bu bölgede yabancıların otları biçemeyeceği, ağaçları kesemeyeceği, savaşmak için silah taşıyamayacağı, kötülük için bulunamayacağı Hz.Muhammed tarafından ilan ettirildi. Böylece Medine şehri koruma altına alınmış oldu. Aynı zamanda Medine’nin korunma ve egemenlik statüsünü Mekke’nin korunma ve egemenlik statüsü ile eşit olduğunu “Hz. İbrahim’in Mekke'yi haremleştirdiği gibi ben de Medine’yi haremleştiriyorum” şeklindeki ifadesiyle belirtti. Yani Cumhuriyet olduğunu ve bu devletin meşru sınırları kapsamındaki egemenliğine saygı duyulması gerektiğini bildirmiş oldu.

2.4. Nüfus Sayımı ve Medine’nin Demografik Yapısının Tespiti

 

Peygamberimiz, İslam Cumhuriyetinin insan kaynakları açısından mevcut durumunu tespit etmek amacıyla Medine’de nüfus sayımı yaptırdı. Devlet olmanın bir gereği olarak yapılan bu ilk nüfus sayımında Cumhuriyetin vatandaşları erkek, kadın, çocuk, yaşlı, Yahudi, müslim, müşrik olarak kayıtlara geçirildi. Böylece Cumhuriyetin insan kaynakları envanteri çıkarılmış oldu.

Yapılan bu sayıma göre yaklaşık 10.000 kişilik bir nüfusa sahip olan Medine’de 1.500 mümin, 4.000 Yahudi ve 4.500 müslim (iman etmese de İslami sistemin uygulanmasına razı olmuş kitle) Arap yaşamaktaydı.

2.5. Devlet Merkezinin (Mescit [İtaat] Merkezi / Yönetim Merkezi) İnşası

 

Medine Anayasası ile şirke dayalı kabileci yönetim yapısından Tevhit Cumhuriyetine ulaşmış bir toplumun yönetileceği bir de Yönetim Merkezi inşa edilmesi gerekli idi.

Toplumun bütün bireylerince hükümlerine boyun eğdiği / secde ettiği ([2]) / itaat ettiği bu yönetim merkezinin o zaman ki adı mescitti. Medine Anayasası gereği ‘Cumhuriyet’ Peygamberimiz tarafından temsil edildiğinden O’nun adı ile anılan bir mescit (Mescid-i Nebevi) inşasına başlandı. İnşa edilecek mescit bugün ki tabirlerle ifade edilecek olursa yasama, yürütme ve yargı organlarının bağlı ve ilgili tüm teşkilatlarını içinde barındırdığı gibi sivil toplum kuruluşlarını da kapsayacaktı. Yani Hz.Muhammed’in@ mescidi; bugün için Meclis, bakanlıklar, Genel Müdürlükler, Genel Kurmay, Kuvvet Komutanlıkları, mahkemeler, yüksek yargı organları, Diyanet, Kızılay, Dar’ül aceze, ilk, orta, lise ve yüksekokullar gibi eğitim kurumları vb. adlarla anılan bütün kamu kurum ve kuruluşların fonksiyonlarını uhdesinde toplayacak bir yapı olarak inşa edilecekti. Böylece mescid bütün vatandaşların sorunlarının çözüm yeri olacaktı.

Medine İslam Cumhuriyetinin bu ve buna benzer faaliyetleri için günde beş defa bu mescitte toplanılacak, namaz kılındıktan sonra yasama, yönetim, eğitim, muhakeme, sosyal yardımlaşma, güvenlik vb. faaliyetlerden meydana gelen “salat” yerine getirilecekti. Böylece mesciddeki dünyevi faaliyetler ve kararlar daima Allah’ın huzurunda olduğu bilinci ile gerçekleştirilecekti. Diğer bir ifade ile maneviyat ve maddiyat birleştirilecek ve yönetim her yaptığı her eylemin sonucunda Allah’a hesap vereceğinin bilinci ile hareket edeceklerdi.

Cumhuriyet Merkezinin (Mescidi Nebevinin) yeri, Hz.Muhammed’in@ devesi Kusva’nın çöktüğü alan olarak belirlenmişti. Belirlenen bu arazi Neccar oğullarından iki yetim çocuğa aitti. Onlar bu araziyi hibe etmek istedilerse de peygamberimiz kabul etmedi ve arazinin bedeli olarak tespit edilen 10 miskal (40.9 gr) altın Hz. Ebu Bekir tarafından Neccar oğullarına ödendi. Böylece mescidin / yönetimin tarafsız ve ayrımsız olarak kapılarını herkese açık olması garanti edildi.

Cumhuriyet Merkezinin (Mescid-i Nebevinin) inşasına başlamadan önce arazide bulunan kabirler başka yere nakledildi, hurma ağaçları kesildi ve arazinin tesviyesi sağlandı. Yapımında ise bütün Muhacir ve Ensar’dan olan müminler büyük bir coşku ile adeta birbirleriyle yarışırcasına çalıştılar.  Peygamberimiz de müminlerle birlikte bir işçi gibi canla başla çalıştı. O’nun çalışmasına sahabelerin gönlü yoktu ve onu bir köşede oturtmaya çalışsalar da O onları dinlemedi ve üstün bir gayretle inşaatta çalıştı, çabaladı.

Cumhuriyet Merkezinin (Mescid-i Nebevinin) zemini toprak, temeli taş, duvarları kerpiç ve direkleri hurma ağaçları olmak üzere inşa edildi. Çatısı ise hurma dallarıyla örtülmek suretiyle yapıldı. Kıblesi ise Yahudilerle birliğin, beraberliğin bir sembolü olarak ve onların bu birliğe ve beraberliğe gönül vermelerini sağlamak için yani tevhit Cumhuriyetinde onların da kendilerinin temsil edildiğini ya da onlara değer verildiğini hissetmeleri için Kudüs olarak seçildi.

 

2.6. Medine Ticari Piyasasını Adil bir Düzene Kavuşturma Girişimleri

 

Hicret öncesinde Medine'de Zebale, el- Cisr, el-Asbah ve İbn Hayyeyn olmak üzere dört çarşısından oluşan bir piyasası vardı.  Söz konusu Çarşıların (Alış Veriş merkezi- AVM) / Pazarların kontrolü büyük ölçüde Yahudilerin elindeydi. Ticari faaliyetlerin ilkelerini onlar belirliyor, kira ve vergilerini onlar topluyorlardı. Toplanan hasılat, işbirlikçi Medineli bazı ileri gelen Araplarla birlikte aralarında pay ediliyordu. Böylece Medine’nin ticari piyasasında İşbirlikçi Medinelilerle Yahudiler tekel oluşturmuşlardı.

Hz.Muhammed @ mevcut Çarşılara (Alış Veriş merkezi- AVM) /  Pazarlara gitti ve oradaki piyasayı inceledi. Gerçi önceki bilgi birikimi nedeniyle Medine piyasasının da nasıl işlediğini gayet iyi biliyordu. Fakat bildiklerini teyit etmek için bizzat yerinde incelemelerde bulundu ve tekelci piyasa yapısının ve piyasaya hâkim olanların açmazlarını, yanlışlarını ve zararlarını tespit etti.

Bilindiği üzere tekelci, soyguncu ve ahlaksız piyasa yapıları geri kalmanın en önemli sebeplerindendir. Dahası onlar yaptıkları bu sahtekârlıkların, ölçüsüzlüklerin ve insanların hukukuna tecavüz etmenin bedelini çok kötü ödeyeceklerdir. Onlara bunun maliyeti çok ağır olacaktır. Hem bu dünyada hem de ahirette.

Hz.Muhammed @ Medine ticari piyasasında hâkim olan Yahudi tüccarların da tıpkı Mekke’deki müşrik tüccarlar gibi insanları aldatan bir uygulamaya sahip olduklarını tespit etti. Bu tüccarlar oluşturdukları tekelci yapılarla üreticinin malını alırken dolgun/ fazla ölçmekte (ya da ucuz bir fiyata almakta) elbirliği ediyorlardı. Fakat İnsanlara aynı malı pazarlarken yine tekelci yapının elbirliği ile eksik ölçerek (ya da fahiş fiyattan) satıyorlardı. Bunu ölçü ve tartıda kullandıkları farklı ölçeklerle yapıyorlardı. Onların bu uygulaması tekelcilikleri nedeniyle halk tarafından çaresizce kanıksanmıştı.

Medine Piyasasını düzeltmek için kamuoyu oluşturmak gerekiyordu. Bu aşamada Cenab-ı Hak, mevcut piyasa yapısını ortaya koyan ve kamuoyunu yeni düzenlemelere hazırlayan Mutaffifin Suresini inzal etti.

Peygamberimiz Medine Piyasasına yönelik adil bir düzenleyici uygulamayı bu surenin inzalini müteakip kamuoyu oluşturduktan sonra (yaklaşık olarak hicretin 6. ve 7. Aylarında) ancak gerçekleştirebilmiştir.

Rahman Rahim Allah Adına

1- 3- Eksik ölçüp tartanların vay haline!  Onlar insanlardan kendilerine bir şey aldıkları zaman tam ölçerler, dolgun ölçerler.  Kendileri başkalarına bir şey ölçtükleri veya tarttıkları zaman eksik ölçer ve tartarlar. (Mutaffifin Suresi 1-3)

Mutaffifin Suresinin müteakip ayetleriyle peygamberimiz @ Medineli tekelci tüccarlara bu zalimce uygulamadan vazgeçmeleri gerektiği, bu tür zulümlerin bir memleketin gelişmesine en önemli engel olduğu ve şayet toplumun dirilmesi, yükselmesi isteniyorsa adil bir ticari yapının ortaya konulması gerektiği uyarısında bulunur. Böyle devam edilmesi halinde toplumun yıkılıp perişan olacağı, azaba uğramanın kaçınılmaz olacağı ve bu yapılanların bedelinin çok ağır ödeneceği ifade edildi.

Peygamberimiz ayrıca Medineli tekelci tüccarlara bu yaptıkları aldatmalar için halkın ses çıkaramadığını ama onların ses çıkarmamalarının bunu kabul ettikleri anlamına gelmediğini, insanların kendilerine yapılan kötülük ve aldatmaları asla unutmadıklarını ve bir yerlere kaydettiklerini aynı surenin müteakip ayetlerini onlara okuyarak ifade etti. Tıpkı Cenab-ı Hakk’ın kullarının işledikleri eylemlerin tümünü kaydettirmesi gibi milletin de kendisine yapılan sahtekârlıkları kaydederken zamanı gelince o sahtekârlardan intikam alacak şekilde akıllarının bir köşesinde ayrı bir yerde kaydettiklerine işaret etmiş oldu.

4- 10- Onlar tekrar diriltileceklerini zannetmiyorlar mı?  Büyük bir gün için.  Âlemlerin Rabbi için insanların kıyam edeceği (kalkacağı) gün.  Aman, dikkatli olun! Büyük günah işleyenlerin kaydı, Siccin'dedir. /  hapishaneye, cehenneme girenlerin kayıtları arasındadır. Siccin nedir, bilir misin? O, (silinmez şekilde) tutulan bir kayıttır! O gün, yalanlayanların vay haline! (Mutaffifin Suresi 4-10)

 

Fakat Hz.Muhammed’in bu uyarısına karşılık olarak Medineli tekelci tüccarlardan aldığı cevap, tıpkı Mekkeli Müşrik tekelci tüccarların verdikleri cevap gibidir; “senin bahsettiğin şeyler eskidendi, o söylediklerin geçmişte kaldı,  çağımızda artık piyasa böyle işliyor, kim bize hesap sorabilecek, senin bahsettiğin gelecekte bu yapılanların mutlaka bir hesabının olacağı hususu ise eskilerin hikâyeleridir.”

Onların bu şekilde karşılık vermelerine cevap olarak Peygamberimiz surenin ahiret sahneleri üzerinden “dürüst davranmaları, iyilik yapmaları, hakkaniyeti gözetmeleri halinde insanların nezdinde kredilerinin yükseleceğini, insanların bunu da kaydedeceklerini ama bu kayıtların o tacirlerin itibarını yükselteceğini, diğer insanlarında o tacirlerle ticaret yapmak için akın edeceğini” anlattı. Hz.Muhammed@ kredisi yükselen tacirlerin ve o tacirlerin bulunduğu ülkenin müreffeh bir hayata kavuşacağının altını çizdi ve sahip oldukları makamlarından piyasaya nezaret etmeleri için onları vahyin tescilli / damgalı / ispatlı bu ilkelerinden (mühürlü yıllanmış şarap benzetmesi)  içmeye / kullanmaya davet etti. Şayet bu ilkelerden içecek / kullanacak olurlarsa sonucun çok güzel olacağı, etrafa bu ilkelerin güzel kokusunun (misk kokusu benzetmesi) yayılacağı, çevre ülkelerdeki insanlara bunun reklam edilerek yayılacağı ve insanların Medine’ye doğru, bu güzel kokuya doğru akın akın geleceğini belirtti. Peygamberimiz onlara iyilik ve ihsan olarak en asgarisinden adil davrandıkları takdirde bu güzelliklere, refaha ereceklerini söyledi. O “Mukarreb / en yüksek fazilete sahip insanların uyguladıkları ilkelerin (tesnim) sadece bir kısmını size tavsiye ediyorum” diye de ekledi.

 

11-28- Ki onlar, din / ceza / hesap / karşılık gününü yalanlıyorlar.  Oysa onu, haddini bilmez, saldırgan, günahkâr olandan başkası yalanlamaz. Onlara ayetlerimiz okunduğu zaman: “eskilerin masalları.” derler.  Hayır! Bilakis onların işlemekte oldukları (kötülükler) kalplerini kirletmiştir / karartmıştır.  Elbette onlar, o gün Rablerin (in rahmetin)den yoksun bırakılacaklar. Akabinde de onlar kesinlikle ateşe gireceklerdir. Ve kendilerine: “İşte bu, yalanlayıp durduğunuz şeydir” denilecek.   Fakat iyilerin yazısı İlliyyin'dedir.  İlliyyin nedir, bilir misin? O, (silinmez şekilde) tutulan bir kayıttır. Allah’a yakın olanlar ona şahitlik ederler.  Şüphe yok ki Ebrar / iyi kimseler, elbette nimetler içindedir. Makamlarından çevreye nezaret ederler /korur, gözetir, izler ve denetlerler.  Yüzlerinde nimetin aydınlığını / parıltısını / sevincini görürsün.  Onlara, mühürlü / korunmuş / yıllarca kapağı açılmamış halis şaraptan sunulur / içirilir.  Ki onun hitamı (sonu) misk'tir. . . Yarışanlar işte onda yarışsınlar! Onun karışımı / katkısı Tesnim'dendir.  O öyle bir kaynaktır ki ondan, mukarrebin / Allah’a yakın olanlar içer. (Mutaffifin Suresi 11-28)

 

Medine piyasasındaki bozuklukların düzeltilerek adil bir piyasa yapısının kurulması sonucunda piyasaların canlanacağı, zenginliğin ve refahın artacağı, cennet hayatı metaforu ile müjdelenmesine rağmen Medine’nin şımarık ileri gelenleri Hz.Muhammed’in uyarı ve müjdelerini hiç dikkate almadılar. Halk tarafından zorla kanıksatılmış aldatmaya dayalı piyasa yapısının devamından yana tavır koydular. Piyasaya adalet, güven ve istikrarın gelmesinin çıkarlarına zarar vereceğini düşünerek peygamberimizin öğütlerine kulak vermediler. Halkın peygamberimizin yanında yer almasını engellemek için de birbirleri ile kaş göz işareti yaparak peygamberimiz ve çevresindeki mukarreb müminlerle alay edip onları eğlence konusu yaptılar. Kendi aralarında peygamberimizin bu tavsiyeleri ile alay ettiler. Müminlerin erdemli, iyiliksever, paylaşmacı ve vergili hareket ve ahlaklarını sapıklık, delilik, ahmaklık ve aptallık olarak niteleyip eğlendiler.

Peygamberimizin bu öğütleri bir fayda sağlamamıştı. Ama Medine piyasasının mutlaka düzeltilmesi gerekiyordu. Önce işe öğüt vermekle başlanmıştı.   Bu öğütlerin halk tabanında tartışılması ve halkın desteği alındıktan sonra piyasaya adil bir düzeni getirecek düzenleme ve uygulamalara zemin hazırlamak gerekiyordu.

29-36- (Halkı aldatarak) Suç işleyen o kimseler, müminlerden kimine gülüyorlardı. Onlara rastladıkları zaman da birbirlerine kaş göz işareti yaparak alay ederlerdi. Kendi yandaşlarına döndükleri zaman da müminlerle alay etmenin zevki ile eğlenirlerdi. Onları (müminleri) gördükleri zaman; “İşte bunlar, kesinlikle şaşkın sapıklardır” diyorlardı. Hâlbuki artık onların (suçluların), bunların (müminlerin) üzerinde hâkimiyetleri yoktur. Bugün artık iman edenler makamlarına oturmuş piyasaya / çevreye nezaret ederek / denetleyerek, korur ve gözeterek kafirlere / suçlulara gülerler. Nasıl, kafirler / suçlular yapmakta olduklarının karşılığını buldular mı?  (Mutaffifin Suresi 29-36)

2.7. Mekke’den Gelen Mektupların Medinelileri Olumsuz Etkilemesi

 

Hz.Muhammed’i @ ellerinden kaçıran Mekke Yönetimi, O’nun Medine’de Tevhidi Dünya Görüşü Hareketini teşkilatlayıp gelecekte güçlü bir şekilde karşılarına dikilmemesi için acilen harekete geçti ve Ebu Süfyan ile Ubey b. Halef adına Medinelilere bir mektup gönderdi.

Tehdit dolu mektuplarında onlar şöyle diyorlardı: “Şurası kesin ki, Araplar arasında çıkacak hiçbir savaş, sizinle bizim aramızda çıkacak savaştan daha yakıcı olmaz. Gerçekte siz, bizim aramızdan çıkmış asil ve güvenilir bir kimseyi destekliyorsunuz. O'nu himayenize aldınız. Fakat bizim O'nunla bir düşmanlığımız var. Bizimle O'nun arasına girmeyin. Eğer O doğru yolda ve doğru iş yapıyorsa bunun şerefi herkesten önce bize aittir. Yok yanlış yolda ve yanlış işler yapıyorsa O'nu engellemek ve cezasını vermek herkesten çok bize aittir.” Medineliler bu tehdit mektubuna Ka'b b. Mâlikin yazdığı bir şiirle cevap vererek Hz.Muhammed'ı desteklemeye devam edeceklerini bildirdiler.( [3])

Mekkeliler bu mektupla Medinelilerin birlik ve beraberliğini bozamamışlardı ama peygamberimize karşı olan Arap ve Yahudi ileri gelenlerin ellerine koz vermişlerdi. Onların Medine halkının içerisine kurt düşürecek fitneler ile uğraşacakları açıktı. Bekledikleri fırsatı da Mekke müşrik / pagan ileri gelenlerinin gönderdikleri ikinci mektup ile yakaladılar. Üstelik Hz.Muhammed’in İslam Cumhuriyetini teşkilatladıktan sonra Medine piyasasına el atması onların peygamberimize karşı muhalif hareketlerini daha da hızlandırdı.

Medine’deki mevcut piyasa yapısının değiştirilmesi gerektiği, piyasa işleticilerinin kendilerini düzeltmeleri, bozgunculuk yapmamaları ve insanları aldatmamaları gerektiği mesajları Mutaffifin Suresi ile verilince Medineli tekelci tüccarlar bu işin burada kalmayacağını ve sonunda adil bir piyasa yapısı tesis etmek için mutlaka bir düzenleme / yasama getirileceğini anladılar. Kısaca bu işin ucu kendilerine dokunacaktı. Ayrıca onlar söz konusu surede ifade edilen tespitler çok haklı gerekçelere dayandığından halkın peygamberimizin tarafını tutacağını da gayet iyi biliyorlardı. Bu nedenle Hz. Peygamberden @ yana görünerek İslam Cumhuriyetini içeriden yıkma faaliyetlerine başladılar. Onlar bu yıkıcı ve bozguncu faaliyetlerini ıslah edici rollerde yapmaya çalıştılar.

Mekke Yönetiminden Abdullah b. Ubey’e gelen ikinci mektup ile onlar bu yıkıcı ve bozguncu faaliyetlerine hız verdiler. Çünkü mektup bir ültimatom niteliğindeydi;

Mektupta “Aramızdan kaçıp gelen birisine sığınma hakkı tanımış bulunuyorsunuz. Allah'a yemin ederiz ki, şayet O'na karşı çıkmaz ve O'nu memleketinizden çıkarıp atmazsanız, adamlarınızı öldürmek ve kadınlarınızı cariye edinmek için üzerinize geleceğiz.” deniyordu. ([4])

Onlara göre Mekke Yönetiminin gönderdiği bu ikinci mektup ile Medine çok büyük bir tehdit altına girmişti. Şöyle ki:

  • Hz.Muhammed @ kendilerine teslim edilmedikçe Medinelilerle savaş halinde olunacaktı,

  • Medine, Mekke yönetimi ve onların kışkırtması ile diğer kabilelerin de tehditleri ile karşı karşıya kalacaktı,

  • Medineliler hac yapamayacak ve haccın ticari gelirinden mahrum kalacaklardı,

  • Medinelilere hac dışındaki normal yollardan yapılmakta olan ticaretine ambargo uygulanacak ve halk sıkıntılı günler geçirecekti.

Ültimatom niteliğindeki bu mektup bütün Medine halkını etkiledi ama bazı Medineli muhalifleri ve müslüman olmakla birlikte iman henüz kalbine tam yerleşmemiş kişileri derinden etkiledi. Özellikle onlar için çok büyük bir korku yarattı. Mekkelileri karşılarına almakla büyük bir tehlikeye kapı araladıklarını, başlarına bela geleceğini konuşmaya başladılar.

Yahudi ve münafık muhalifler gelecekte meydana gelecek çalkantılı dönemde çok zarar göreceklerini ifade ediyorlardı. Onlar, bir taraftan peygamberimizin daha gelir gelmez çarşı ve pazarlardaki yanlışlara el atması ve böylece onların imtiyazlarına ve ölçüsüzlüklerine bir ölçü getirmeye yönelik adımları diğer taraftan ise Mekke yönetiminin mektuplarında bahsi geçen yaptırımlar sonucu uğrayacakları kayıplarını düşündükçe anayasal / kitaba dayalı bir tevhit sistemini kabul etmekle yanlış yaptıklarını düşünmeye başladılar.

Fakat bir defa yaptıkları bu kitabi / anayasal / toplumsal sözleşmeyi bozamıyorlardı. Zira peygamberimiz çok erken davranmış ve İslam Cumhuriyetinin teşkilatını kurmuş ve bu sistemin insan altyapısını oluşturmuştu. Kendi bağlıları arasında kardeşlik tesis etmiş, Cumhuriyetin merkezi inşa edilmiş, müesseseler kurulmuş ve kurulan müesseseler faaliyetlerine başlamıştı. Bu çerçevede olmak üzere Cuma namazları / toplantıları, vakit namazları / toplantıları ile dua, sorunları çözme, yardımlaşma, strateji geliştirme özetle yasama, yürütme ve yargı faaliyetleri başlamış ve bu faaliyetler için müminler canla başla çalışmaları yürütmekteydi.

Her ne kadar yapılan nüfus sayımında müminlerin sayısı 1500 kişi olsa da birlik ve beraberlik içerisinde yaptıkları faaliyetlerin ağırlığı ve organize olmanın verdiği güç, Medine’deki en büyük kabilenin tek başına sahip olduğu güçten kat kat fazla idi. Medine’nin geri kalan 4000’i Yahudi olmak üzere 8500 kişilik mümin olmayan nüfus, kabilelerin boylara/ aşiretlere bölündüğü zaman, bu aşiret nüfusları müminlerin nüfusuna oranla pek bir ağırlıkları bulunmuyordu. Zaten peygamberimizden önce bir araya gelemeyen ve bir araya gelmenin formülünü bulamayan bu kabileler şimdi peygamberimize karşı ciddi bir muhalefet geliştirmeye, O’nu iktidardan indirip Mekkelilere teslim etmeye güçleri yoktu.

Onların yaptıkları sadece kargaşa çıkartmak, dedikodu üretmek ve iktidarı yıpratıcı karşı çıkışlar ortaya koymaktı. Onlar peygamberimizin iktidarını yıpratmaya yönelik, halkta korku ve panik yaratarak O’ndan soğumasını ve O’na olan desteğini çekmesini sağlayacağını sandıkları söylentiler yayıyorlardı. Onlar ancak yapacakları nifak hareketlerinden medet ummaktaydılar.

Cenab-ı Hak, Mekke müşrik elebaşların tehdit ve yaptırımlarından korkarak onların isteklerine uymanın yanlışlığını anlatmak için Hud Suresinin 96 ncı ayetinden başlayarak Hz. Musa ve Firavun kıssasını inzal etti. Söz konusu kıssa ile Firavun’un kavmini ateşe sürükleyen politikalar uyguladığından hareketle Mekke’nin Firavunu Ebu Süfyan’ın gönderdiği mektuplarda dikte ettirmeye çalıştığı siyaset (politika) izlenecek olursa Medinelileri felakete götürecekleri anlatılır. Nasıl ki Hz. Musa’nın uyarılarına kulak asmayarak Firavun’u takip etmekle dünyevi iktidarlarını kaybederek azaba duçar olan kavmi ahirette de ateş azabını hak ettiyse, Medine halkı da Ebu Süfyan’ın tehdit ve yaptırımlarına kanarak Medine’nin Yahudi ve Arap ileri gelenlerin politikalarına uyacak olurlarsa Firavunun yaşadıkları felaketlere maruz kalacakları ifade edilir. Bu nedenle onlara itaat / ibadet edilmemesi konusunda uyarı yapılır.

 

96-109 – Ant olsun ki Biz Musa`yı da ayetlerimizle ve yetkili bir otorite ile Firavun ve ileri gelenlerine gönderdik. Ama onlar Firavun’un emrine / siyasetine / politikasına uydular. Hâlbuki Firavun’un emri/ politikası akıllıca olmadığı gibi doğru bir politika da değildi.  O [Firavun] kıyamet günü, kavmine önderlik etmiş ve kavmini ateşe götürmüştür. O varılan yer de ne kötü bir yerdir! Sonunda bu dünyada da lanetlendiler, kıyamet gününde de. Kavminin Firavuna verdiği destek ne kötü bir destektir! İşte bu, kentlerin ciddi haberlerindendir. Biz onları sana anlatıyoruz; onlardan ayakta olan da vardır biçilmiş ekin gibi olan da vardır. Biz onlara zulmetmedik; fakat onlar kendilerine zulmettiler. Onun için Rabbinin emri / siyaseti / politikası uygulandığında, Allah’tan başka itaat ettikleri otoriteler, onları kurtaramadı ve onlara ziyandan başka bir şey vermediler. İşte Rabbinin medeniyetleri / kentleri zulmederken yakaladığı vakit böyle yakalayıp çarpar. Şüphesiz O’nun yakalaması pek acıklıdır, çok çetindir! Muhakkak ki ahiret azabından korkan kimseler için bunda kesinlikle bir ayet /ibret vardır. O, öyle bir gündür ki insanların kendisi için toplandığı bir gündür ve mutlaka görülecek bir gündür. Biz onu sadece belli bir süreye kadar erteliyoruz. O gün geldiğinde O’nun (Allah’ın) izni olmadan hiç kimse konuşamaz. Artık onlardan bir kısmı bedbaht ve bir kısmı da mutludur. Bedbaht olanlar cehennem ateşi içindedirler. Onlar orada iç çekip inlerler. Gökler ve yer durdukça onlar o ateşte kalacaklardır. Ancak Rabbinin dilediği müstesna. Şüphe yok ki Rabbin dilediğini dilediği gibi yapandır. Mutlu olanlara gelince, onlar da gökler ve yer durdukça ebedi bir ikram olarak cennette kalacaklardır. Ancak Rabbinin dilediği müstesna. O halde sakın şunların ibadet ettikleri şeylerin kendilerini felakete götüreceğinden şüphen olmasın! Onların ataları da daha önce nasıl ibadet / itaat ediyorlarsa bunlar da öyle ibadet / itaat ediyorlar. Şüphesiz Biz de kendilerine hak ettikleri cezayı kesinlikle vereceğiz. (Hud Suresi 96-109)

 

[1] )NOT: Buradaki “ideoloji” kavramını vahiy kaynaklı dünya görüşü bağlamında kullanıyorum (A.A.)

[2] ) NOT: “Secde” itaat etme ve boyun eğme anlamında olup bunun en temel şekilsel ifadesi namazda yapılan harekettir.

[3] ) Hz. Muhammed'in Hayalı ve İslâm Daveti-Medine Dönemi - Celaleddin Vatandaş sahife 40

[4] ) Hz. Muhammed'in Hayalı ve İslâm Daveti-Medine Dönemi - Celaleddin Vatandaş sahife 40

Cenab-ı Hakk’ın Hz. Musa ve Firavun kıssası üzerinden yapmış olduğu uyarılar yerini bulmuş ve Mekke’den gelen tehdit mektuplarını kullanarak halk arasında korku yaratmaya çalışan Abdullah bin Ubey ve yandaşlarının çabaları boşa çıkarıldı. Medine Anayasası (Kitap) ile sağlanan birliğin Mekke’den gelen mektup ile bozulmasının önüne geçildi. Şayet yerinde ve zamanında bu uyarılar yapılmamış olsaydı Medine’nin varlığını tehdit eden Mekkelilerin yarattığı korku nedeniyle Anayasa (kitap) ile oluşturulan Tevhidin (birliğin) doğru bir siyaset / politika olup olmadığı konusunda ortaya çıkan ihtilaf İslam Cumhuriyetini daha doğmadan öldürecekti. Cenab-ı Hakk’ın anlattığı kıssa ile Medine halkı İslam Cumhuriyetine bağlılıklarını yinelediler. Abdullah bin Ubey ve yandaşları ise bu Anayasal (kitabi) birliktelik konusunda şüphe ve endişelerine devam ettiler. Onlar içlerinde bu korkuyu hayatları boyunca taşıdırlar. Onların saldığı korkuya kapılan Medineli müminler ise Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği uyarıları dikkate alarak her seferinde kendilerini düzelttiler (tövbe ettiler).

Diğer taraftan Mekkelilerin gönderdikleri tehdit mektupları ile Medine’nin birliği konusunda oluşan bu ihtilafın düzeltilmesi için Medineli Yahudi bilginlerinin olumlu yönde müdahale etmeleri bekleniyordu ancak onların çok azı bu girişimde bulundu. Çoğu Huyey bin Ahtab, Abdullah bin Ubey gibi zengin şımarık ileri gelenlerin ayartmalarına uydular. Abdullah bin Selam vb. gibi birkaç kişi Medine’nin Anayasal birlikteliğinin devamı gerektiği ve Mekke’nin bu tehditlerine pabuç bırakılmaması gerektiğini savundu.

Cenab-ı Hakk’ın uyarılarına kulak verenlerin çoğunlukta olması ile Medine İslam Cumhuriyetinin devamından yana tavır koyan yani Medine toplumunun ıslah edilmesi, düzeltilmesi, doğruluk ve dürüstlüğün ön planda olması gerektiğine inanan halk kitlesinin Hz.Muhammed’in@ yanında olması sebebiyle Allah onların helakına izin vermeyeceğini bildirdi. Cenab-ı Hak, peygamberimize ve beraberindeki müminlere dosdoğru olmaları, emrettiği siyasetten (politikadan) asla sapmamalarını öğütledikten sonra şayet bu politikadan sapacak olurlarsa işte o zaman azaba uğrayacaklarını bildirdi. Ama verdiği öğütlere uyarak emrettiği politikayı takip edip halkı ıslah ederlerse, kendilerini düzeltirlerse, birlik ve beraberliklerini korurlarsa İslam / Barış Cumhuriyetinin ilelebet payidar olacağını, büyük bir ümmet olacaklarını ve herkesin sonunda Allah’ın nizamına dönüş yapacağını müjdeledi. Bununla beraber elbette halkın içerisinden kendileri ile anlaşmazlık / muhalefet içerisinde olanların da olacağını ve bunun tabii olduğunu bildirdi. Zira hakkın karşısında batılın yer almasının yaratılış kanunu olduğunu cehennemin bu muhalif olan insanlar ve cinlerle (Medineli Arap ve Yahudilerle) doldurulacağı sözüyle ifade etti. O muhaliflere ellerinden geleni artlarına koymamasını söyledikten sonra, onların ne yaparlarsa yapsınlar Medine’nin Yönetimi (gökler metaforunda) ve halkının (yerler metaforunda) Allah’a dönmesine engel olamayacaklarını, geleceğin (gaybın) Allah’ın nizamına ait olduğunu ve toplumsal dönüşümün Allah’a doğru kaçınılmaz olarak gerçekleşeceğini bildirdi. Yukarıda açıklanmaya çalışılan bütün bu hususlar Hud Suresinin aşağıdaki ayetlerinde veciz bir şekilde ifade edildi;

 

110 – 123- Ant olsun ki, Biz Musa’ya Kitab’ı verdik fakat onda ihtilâfa düşüldü. Eğer Rabbinden daha önce verilmiş bir Söz olmasa idi, elbette aralarında hüküm verilirdi. (Ihanetin cezası gerçekleştirilirdi). Onlar şüphesiz, bunda da (Kur’an öğretilerinden oluşturulan Anayasa / Vesika / Kitap) kuşkulu bir şüphe içindedirler.  Şüphesiz Rabbin onların yaptıklarına tam bir karşılık verecektir. Muhakkak ki O, onların yaptıkları şeylerden tümüyle haberdardır. Artık sen emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Beraberindeki tövbe edenler de [Kitaba / Anayasaya uyarak dosdoğru davransınlar]. (Anayasal hükümleri çiğneyerek) haddi aşmayın! / aşırı gitmeyin! Muhakkak ki O [Allah], bütün yaptıklarınızı hakkıyla görendir. Zalimlere meyletmeyin, yoksa size ateş dokunur. Sonra Allah’tan başka veliyler / yardımcılar da bulamaz ve kurtulamazsınız. (Siz) gündüzün iki tarafında ve gecenin yakın saatlerinde salatı ikame edin. (Namazı müteakiben kamu hizmetlerini yapın ve kamunun sorunlarını çözmeye çalışın, bu uğurda her türlü faaliyeti icra edin.) Çünkü iyilikler kötülükleri giderir. İşte bu, aklını çalıştıranlar için bir öğüttür. (Sen) sabret! / (Siz) Sabredin! Çünkü Allah muhsinlerin ecirlerini zayi etmez. Sizden önceki devirlerden bakıyye sahipleri [daha önceki zamanlardan kalan ilahi öğretilere sahip bilginler / kitap ehli bilginleri] insanları ülkede / yeryüzünde bozgunculuktan vazgeçirmeye çalışsalardı ya! Fakat onların içinden kurtardığımız pek az kimse bunu yaptı. Zalimler ise şımartıldıkları refahın ardına düştüler ve suçlular oldular. Rabbin, halkları ıslahatçı [düzeltici] iken, o memleketleri haksız yere helâk edecek değildir. Eğer Rabbinin dileğine uysalardı, insanlar (Medineliler) elbette tek bir ümmet olurlardı. Ama Rabbinin rahmetine erdirdiği kişiler hariç, onlar hala anlaşmazlığı sürdürmektedirler. Onları işte bunun için yarattı ve Rabbinin şu sözü yerine gelecektir: “Ant olsun, cehennemi (azabı hak eden) cinler ve insanlarla tamamen dolduracağım.”  Kalbini yatıştıracak elçilerin haberlerinden her türlüsünü sana kıssa olarak anlatıyoruz. Bunda da sana bir hakikat, müminlere de bir öğüt ve hatırlatma gelmiştir. İman etmeyen o kişilere de ki: “Durmayın! Elinizden geleni yapın! Biz elimizden geleni yapacağız! (Sonuçta ne olacak?) Bekleyin, görün bakalım! Şüphesiz biz de (sonucu) bekleyip göreceğiz!” Göklerin ve yerin gaybı / geleceği / sırrı ancak Allah’a aittir. Tüm iş/oluşlar / olgular yalnızca O’na döndürülür. O hâlde O’na kulluk et, O’na tevekkül et. Rabbin, sizin yapmakta olduklarınızdan gafil [habersiz, duyarsız] değildir. (Hud Suresi 110-123)

bottom of page