top of page

BÖLÜM 26

MÜŞRİKLERE CEVAPLAR

 

Mekke müşrik ileri gelenlerinin peygamberimize ve taraftarlarına uyguladıkları boykot ile azgınlıkta zirve yapmışlardı. Peygamberimizin hareketi bu boykotla iyice zayıflamış ve harekete katılanlar çok azalmıştı. Müminler giderek ümitlerini kaybetmekte, Mekkeli müşrikler ise onların güçsüzlüklerine bakarak iktidarlarını garantiye aldıklarını zannediyorlardı. Onlara göre şirk sistemi artık emniyete alınmış, iktidarları da güç, kuvvet ve üstünlükleri ile sarsılmaz bir şekilde ayaktaydı.

Cenab-ı Hak, hem elçisi ve müminlere moral vermek hem de müşriklerin akıbetlerini göstermek için Zuhruf Suresini boykot günlerinin sona ermesinin hemen akabinde inzal etti. Bu sure ile Mekke müşriklerinin güç zehirlenmesine kapıldıkları ifade edilerek onların güç olarak vehmettikleri servet, oğul / asker ve taraftar çokluklarının hak ve hakikat karşısında yenilmeye mahkûm olduğu ortaya konulur. Onların övündüğü güçten çok fazlasına sahip nice ulusların / kavimlerin peygamberlerin getirdikleri hak ve hakikat ideolojileri karşısında çöktüklerine ilişkin tarihten örnekler verilir. Bu örneklemeye ilk önce Hz.İbrahim’in@ kavmi ile başlanır, Hz.Musa’nın @ mücadele ettiği Firavun kavmi ile devam edilir ve sonunda da Hz.İsa’nın@ kavmi anlatılır.

Bütün bu örneklemelerde ana tema, Allah elçilerine karşı azgınlık yapan kavimlerin ekonomik ve askeri gücü kendilerine eksen almalarının yanlışlığını ortaya koymaktır. Mekkeli müşriklerin de temel yanılgılarının bu yanlış fikir olduğu vurgulanarak onlar uyarılır.

Zuhruf Suresi ile yapılan bu uyarılar, aklını kullanarak ders alacaklar için Kur’an’ın açık seçik, anlaşılır ve hitap ettiği toplumun dilinde indirildiği beyanı ile başlar. Aynı zamanda bunların Cenab-ı Hakk’ın indindeki ana kitaptan alıntılanan hikmetli ve üstün hükümleri içerdiği belirtilir.

Müteakip ayette onlara azgınlıklarının karşılığının mutlaka verileceği uyarısı yapılır. Müşrik ileri gelenlerin kendilerini güçlü, kuvvetli görmeleri ve kimsenin kendilerine hesap soramayacağını zannetmeleri, büyük bir tehditle reddedilir. Tarihte bu şekilde düşünen nice azgınların nasıl perişan edildikleri hatırlatılır. O azgınların Mekkeli müşrik azgınlardan çok daha güçlü olmalarına rağmen yıkım azabından kurtulamadıkları vurgulanır.

 

Rahman Rahim Allah Adına

1- 8- Hâ, Mîm. Apaçık / açıklayan kitaba and olsun ki, Biz onu aklınızı kullanasınız diye Arapça bir Kur’an (okuma / çağrı) olarak inzal ettik. Muhakkak ki o (Kur’an), Bizim nezdimizdeki ana kitaptan çıkmıştır. O gerçekten çok yüce ve hakîmdir. (Hikmetli yasalar içermektedir.) Azgınlık yapan bir kavimsiniz diye size azgınlığınızın karşılığının verilmeyeceğini mi sanıyorsunuz? Fakat şunu iyi bilin ki Biz öncekilere de nice peygamberler göndermiş, onlar ise kendilerine gelen her peygamberi alaya almışlardı da Biz de sizlerden daha güçlü olmalarına rağmen onları şiddetle yakalayıp helak edivermiştik. Öncekilere ait bu tür helak örnekleri daha önce de anlatılmıştı. (Zuhruf Suresi 1-8)

 

Geçmişte azgınlık yapan toplumlar yıkım azabına uğrayıp tarihin çöplüğüne atıldılar da Mekke müşriklerini sanki farklı bir akıbet mi bekliyor? Elbette ki hayır! Çünkü onlar da gökleri ve yeri yaratan Aziz ve Alim olan rablerine ortaklar koşarak zulüm yapıyorlar. O Rab ki yeryüzünü onlar için bir beşik / döşek kılmış, yağmurlar göndererek onların hayat suyunu lütfetmiş, dahası onların sosyal yaşamda dirilişlerini sağlamak için yağmur gibi vahyi de indirmiş olmasına rağmen onlar O’nun birtakım kullarını O’na ortaklar koşmaktalar. Yine O öyle yüce bir ilah ki, her şeyi eşiyle yaratmış, insanların işlerini kolayca görmeleri ve sıkıntısız seyahat etmeleri için hayvanları ve denizleri onların hizmetine vermiş olmasına rağmen, onlar bu nimetler için Allah’a yönelecekleri / hamd edecekleri yerde, yaratmada hiçbir katkısı olmayan kullara tapıyorlar ve şükranlarını onlara sunuyorlar.  Onların yaptıkları düpedüz nankörlükten başka bir şey değildir. Kendi faydalarına olarak, onları bu yanlıştan / nankörlükten döndürmeye çalışan Hz.Muhammed @ ve arkadaşlarına da olmadık eziyet ve zulmü yapan müşriklere hesap sorulmayacakta kime sorulacak?

 

9-15-Gerçek şu ki eğer sen onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan onlar elbette “Onları Azîz, Alîm yarattı” diyeceklerdir.  Elbette ki O (Allah), yeryüzünü / ülkenizi sizin için bir döşek kıldı ve sizin için orada yollar kıldı. Umulur ki böylece artık hidayete erersiniz. O (Allah) ki, belirlenmiş bir takdire göre yağmuru / vahyi gökten indirdi. Böylece onunla ölü bir beldeyi / ülkeyi dirilttik. İşte sizde böyle diriltilip çıkarılacaksınız. O, bütün her şeyi zıddıyla / eşiyle birlikte yaratandır. Sizin üzerine binip gideceğiniz gemileri ve hayvanları hizmetinize verdi. Onlara binip yerinize yerleştiğinizde Rabbinizin nimetini zikredin ve “Bunları bizim hizmetimize veren Allah eksikliklerden münezzehtir. Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi. Muhakkak ki Biz mutlaka Rabbimize döneceğiz” deyin. Fakat onlar ise kullarından bir kısmını O’ndan bir cüz / parça saydılar. Muhakkak ki (Mekkeli müşrikler) bu tip insanlar gerçekten çok nankördür. (Zuhruf Suresi 9-15)

Müşriklerin kendilerine sunulan bunca nimete yaptıkları nankörlükleri, öylesine ileri düzeydeydi ki, değil Allah’a teşekkür etmek, kendilerini Allah’tan daha üstün olarak bile değerlendirmektedirler. Onların Cenab-ı Hakka hiçbir saygıları yoktur. Kendilerini çok değerli ve üstün görmekteler. Varlığın merkezine kendilerini oturturlar.

Güç ve üstünlük göstergesi olan servet ve oğulları kendilerine atfederken güçsüzlüğün, zayıflığın ve yoksulluğun göstergesi olarak bilinen kızları Allah’a atfederek çarpık ve ahlaksız bir tasavvur sergilerler. Onlara göre kızlar, faydası olmayan ancak yiyici / tüketici olan, ömrü süslenmeyle geçen, düşmanla mücadele etmek bir yana, kendisini dahi savunamayan bireylerdir. Bu nedenle kendilerine kız çocuklarının olduğu müjdelendiğinde yüzleri kararır ve çok kızarlar. Onlar bu anlayışları ile kendilerine yakıştıramadıkları kızların şahsında yoksulluğu, güçsüzlüğü ve zayıflığı Allah’a atfedeler. Cenab-ı Hakk’ın onlara ihsan ettiği kız çocuğu için bugünkü toplumumuzda “napayım Allah verdi”, “Allah’ın vereni, ne gelir elden?” tarzı serzenişlerde bulunurlar. Kız evlatların tüketici olmaları ve süslenmeleri nedeniyle kendilerini fakirliğe götüreceğini, zayıflatacağını ve güçsüzleştireceğini düşünürler. Cenab-ı Hakk’ın onlara daima güçlerini artırıcı, toplumda kendilerini güç ve zenginlik olarak hep ileri noktalara taşıyacak nimetler ihsan etmesini beklerler. Zararlarına olacak hususların kendilerine bulaşmamasını temenni ederler. Diğer taraftan hak, adalet, doğruluk ve merhamet yanlısı yani Allah taraftarlarının ise zayıf, güçsüz ve yoksul olmasını arzu ederler. Zira kendi keyfi yaşamlarına kimsenin engel olmamasını isterler. Bilirler ki hak, adalet ve doğruluk isteyen kimseler kuvvetli oldukları takdirde onların tekerine taş koyacaklardır.

 

16- 18- Demek O, yarattıkları arasından kızları / güçsüzleri / yoksulları / zayıfları kendisine aldı ama oğulları / güçlüleri / zenginleri size verdi öyle mi? Bak hele! Onlardan birine Rahman’a layık gördüğü (kız çocuğu) ile müjdelendiği zaman öfkeden yüzü simsiyah kesilir. Ona göre o (kız çocuğu) ömrünü süslenmeyle geçirip mücadelede kendisini savunamayacak birisidir. (Zuhruf Suresi 16-18)

Onların bu çarpık, hasta ve ahlaksız düşünceleri, kozmik dünyaya ilişkin tasavvurlarına da yansımıştır. Sanki yaradılışlarını gözleriyle görmüşler gibi onlar melekleri de dişi olarak düşünüyorlardı. Kendi şirk sistemlerine meşruiyet kazandırmak için bu tür bir tasavvura sahiplerdi. Onlara göre Allah eril bir kişiliğe sahipken melekleri Allah’ın kızları olarak nitelendirmekte ve böylece onları dişi saymaktaydılar. Allah kendi kızları olan meleklerinin hatırını kıramazdı. Dolayısıyla Allah’ı ikna etmek için meleklerin şefaatinden faydalanmak en akıllıca yoldu. Bu saikle hareket eden müşrikler melekleri temsilen putlar yaptılar ve onlara taptılar. Şayet o melekleri tapınmaları ile memnun edebilirlerse o melekler de insanların istekleri konusunda Allah’ı ikna edebilirler. Meleklerin şefaati ile müşrikler yaptıkları yanlışların günahından kurtulacaklarına inanmaktaydılar. Ama bu sahte tezgahlarının altında yatan ise tamamen kendi çıkarları ve behimi arzuları idi. Asla iyi niyetli bir yaklaşım değildi. Sahte ve tezgahçı yaklaşımları nedeniyle Cenab-ı Hak onlara hesap soracağını bildirir.

 

19- Üstelik onlar Rahman’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onların yaratılışına şahit mi oldular? Onların şahitlikleri yazılacak ve onlar sorguya çekileceklerdir! (Zuhruf Suresi 19)

Müşrik ileri gelenler içinde bulundukları şirk dininin ve kozmik tasavvurlarının dayanağı olarak geçmiş müktesabatlarını gösterirler. Onlar şirk düşüncesinin atalarından tevarüs eden bilgi birikimi olduğunu iddia ederler. Ataları çok değerli, takvalı ve yüce şahsiyetler olduğundan Allah’ın istemediği herhangi bir şeyi yapmayacakları fikrinden hareket etmektedirler. Dolayısıyla geçmişten beri uygulanagelen şirk dininin / ideolojisinin Allah’ın istediği / dilediği bir din / ideoloji olduğunu ve böylece bu dinin /ideolojinin Allah indinde makbul bir din/ ideoloji olduğunu iddia ederler. Bunun üzerine Cenab-ı Hak ise onların bu iddialarını doğrulatmak için geçmişte inzal olmuş ilahi kitaplarda yazılı olan bir ayet / delil getirmeleri gerektiğini bildirir. Ama onlar bu savlarına ilişkin olarak ellerinde herhangi bir yazılı / kayıtlı yasa olmadığını, fakat geleneksel olarak atalarının hep böyle yapmaları ve kendilerinin de onları takip etmelerini delil olarak gösterirler. Cenab-ı Hak ise geçmişten gelen yazılı herhangi bir kitaptan delillendirilemeyen, tahminlere dayalı ve doğruluğu sorgulanmayan şirk dininin / ideolojisinin ancak saçmalık olduğunu bildirir.

 

20-22- Bir de dediler ki; “Eğer Rahman dileseydi, biz onlara tapmazdık.” Onlar bu konuda bir ilme / bilgiye dayanmazlar. Onlar sadece saçmalıyorlar. Yoksa (bu iddialarına ilişkin olarak) daha önce onlara bir kitap verdik de ona mı dayanıyorlar? Maalesef öyle de değil! Çünkü onlar: “Gerçekten Biz babalarımızı böyle bir din / yol / ideoloji üzerinde bulduk, biz de onların izleri üzerinde gidiyoruz” diyorlar. (Zuhruf Suresi 20-22)

Aslında müşriklerin bu şekildeki saçmalamaları yeni değildir. Daha önceki toplumlarda da aynı düşünce mevcuttur. Eski toplumlara bir elçi gelir de yanlış yolda oldukları kendilerine söylendiği zaman, onlar da hemen “Biz babalarımızın / atalarımızın izinden gidiyoruz. Onların yanlış yaptıklarını mı söylüyorsunuz?  Onlar koca koca adamlar, çok değerli şahsiyetler olduğu halde şimdi biz onların yanlış yolda olduklarını nasıl söyleriz? Onların ayağının tozu bile olamayız. Hiçbir alanda onlara yetişemeyiz. Hele onların yanlış olduğunu iddia etmemiz olacak şey değil! Kimse onların yanlış yaptıklarını iddia edemez. Onlar çok kutlu şahsiyetlerdi.  Kim onlardan daha iyi bildiğini iddia ederse esas o yanılmıştır, o hatalıdır. Böyle bir iddiada bulunan kimseler atalarına saygısız, atalarını çiğneyen kimselerdir, vb.” ifadeleri ile o elçilerin davetini reddediyorlardı. O elçiler ise onlara “babalarınızın / atalarınızın takip ettiği ideolojiden / dinden daha doğru bir ideoloji / din / yol getirmiş olsak bile yine de atalarınızı mı takip edeceksiniz?” diye sorduklarında onların verdikleri cevap onların samimi ve dürüst olmadıklarını ele veriyordu. Onların “boşuna bizi kendi ideolojinize davet edip durmayın! Ne kadar doğru olursa olsun yine biz sizinle gönderilen din / ideolojiyi kesin bir şekilde inkâr ediyoruz.” şeklindeki ifadeleri samimi olmadıklarının en açık belgesi niteliğinde idi. Onların yanlışta inat etmeleri üzerine Cenab-ı Hak da onlardan intikam aldığını beyan eder.

Cenab-ı Hak geçmiş toplumlarla Mekke müşriklerinin arasındaki bu benzerliği aşağıdaki ayetlerle şöyle anlatır;

23-25- Tıpkı bunların dedikleri gibi, senden önce de biz hangi kente bir uyarıcı gönderdiysek mutlaka oranın şımarık varlıklı kimseleri: “Gerçekten biz babalarımızı bu din / yol / ideoloji üzerinde bulduk. Biz de onların izleri üzerinde gidiyoruz” demişlerdi.  O gönderilen uyarıcılar ise; “Biz size babalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden / ideolojiden / yoldan daha doğrusunu getirmiş olsak yine de onlara mı uyacaksınız?” diye sorunca onlar: “Biz sizinle gönderilenleri kesinlikle kabul etmiyor inkâr ediyoruz” dediler. Bunun üzerine Biz de onlardan intikam aldık. İşte bak! Yalanlayanların sonu nasıl oldu? (Zuhruf Suresi 23-25)

Mekke müşrik ileri gelenlerinin kendi görüşlerini atalarına ve geçmiş müktesebata dayandırdıklarına ilişkin iddialarının bile doğru olmadığı, Hz. İbrahim @ örnekliğinde ortaya konur. Mekke ve Kabe’nin kurucusu olan Hz. İbrahim’in@ şirk dini / ideolojisine şiddetle karşı çıkan birisi olduğu ve bu hususta kendi babası, atası ve kavmi ile ters düştüğü belirtildikten sonra O’nun Tevhit dini / ideolojisini ifade eden “Ben sadece beni yaratana taparım” sözünü kendisinden sonra gelecek nesillere aktarılacak bir atasözü haline getirdiği Mekkeli müşriklerce gayet iyi bilinmektedir.  Cenab-ı Hak, elçisine bu hususu hatırlatması için müteakip ayetleri inzal ederek, onların atalarının izinde gittiklerine dair sözlerinde samimi olmadıklarının ifade edilerek yalancılıklarını yüzlerine vurur. Onlar eğer atalarının izinden gittikleri savlarında samimi iseler, Kabe’nin kurucusu Hz.İbrahim’in@ izinden gitmeleri gerekmez mi? Ama onlar Hz.İbrahim’in@ tevhit dinini / ideolojisini terk ettikleri gibi ona sahip çıkan Hz. Muhammed’e@ karşı çıkmakta ve onun getirdiği mesajların kandırmaca olduğunu iddia ederek onu reddetmektedirler.

 

26- 30-Bir zamanlar İbrahim babasına ve kavmine: “Benim kesinlikle sizin taptığınız şeylerle uzaktan yakından hiçbir ilişkim yoktur. Ancak Ben sadece beni yaratana taparım. Çünkü beni doğru yola iletecek olan sadece O’dur.” dedi. Ardından gelecek nesillerin hakka dönmeleri için O (İbrahim), bu ilkeyi kalıcı bir atasözü haline getirdi.  Fakat Ben, kendilerine hakkı / tevhidi dünya görüşünü beyan eden bir elçi gelinceye kadar bunları da babalarını da geçindirmeme rağmen hakk / tevhidi dünya görüşü için şimdi onlar: “Bu, bir büyüdür ve biz onu tanımıyoruz / inkâr ediyoruz” dediler. (Zuhruf Suresi 26-30)

Mekke müşrik ileri gelenlerinin bir diğer çarpık anlayışları ise sahip oldukları zenginliğin aynı zamanda dini / ideolojik önderlik konusunda da hak sahibi olması gerektiği idi. Onlara göre din / ideoloji ve yönetim mal ve servetçe en üstün olanlara ait olması gerekiyordu. Yani yasama, yürütme ve yargı alanında otorite olacak kişinin mutlaka bölgedeki en zengin kişinin olması gerektiğini iddia ediyorlardı.

Cenab-ı Hak, onların bu iddialarının yanlışlığını çok sert bir şekilde ortaya koyar. İnsanların toplumsal yaşamda birbirlerine işlerini gördürmeleri ve böylece dayanışma içerisinde birbirlerinin ihtiyaçlarını görmeleri için oluşan mülkiyet farklılıklarını, sosyal ve siyasal alanda hak sahibi olarak görmenin, ne kadar büyük bir hadsizlik olduğunu belirtir. Onlar öyle bir hadsizlik gösteriyorlardı ki, Cenab-ı Hakk’ın kendilerine ihsan ettiği mal ve servet nimetleri ile yetinmiyorlar, bir de üzerine kamunun yönetimi konusunda ilahi vahyin / öğretinin de kendilerine gelmesi ve böylece ilahi tasarrufu da kendilerinin yapması gerektiğini iddia ederek Cenab-ı Hakk’ın işine karışma cüretini gösteriyorlardı. Onlar zengin olduktan sonra her şeye egemen olmaları gerektiğini, her şeye hükmetmeleri gerektiğini düşünüyorlardı. Bu, ilahlık iddia etmek ve haddi aşmaktan başka bir şey değildi. Bu durumu Cenab-ı Hak, “onlar kim oluyorlar? Benim kendi öğretilerimi / vahyimi / rahmetimi kime göndereceğime onlar mı karar verecekler? Onlar kendilerini ne sanıyorlar? Sosyal hayatın devamlılığı ve hayatın idamesi için son derece önemli olan yönetim ilkelerini içeren o rahmet / ilahi vahiy / ilahi ideoloji sırf onlar zengin diye onlara bırakılacağını mı zannediyorlar?” mealine gelecek sözleri aşağıdaki ayetlerle ifade eder.

İnsanların hayatlarını tanzim edici ilkeleri içeren ilahi vahiy / ilahi ideoloji / ilahi rahmet, ancak Cenab-ı Hakk’ın kendisinin belirlediği ahlaklı, dürüst, halkın derdiyle hemdert olan, merhametli, … vb. güzel hasletlere sahip insanlara gönderilir. Cenab-ı Hakk’ın seçtiği elçiler incelendiğinde, elçilerin hepsinin bu güzel özelliklere / karakterlere sahip kişiler arasından seçildiği görülecektir.   

 

31- 32- Onlar: “Bu Kur'an, şu iki şehirden bir büyük adama indirilmesi gerekmez miydi?” dediler. Dünya hayatında onların geçimliklerini bile aralarında Biz paylaştırıyor, birbirlerine işlerini gördürsünler diye onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle biz üstün kılıyorken Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştıracaklar? Hem de Rabbinin rahmeti onların dünyalık geçimlikleri için biriktirdikleri şeylerden çok daha hayırlıyken. / önemliyken. (Bu paylaştırma onlara hiç bırakılır mı?) (Zuhruf Suresi 31-32)

Mekke müşrik ileri gelenlerinin haddi aşan bu tutumları böyle devam etmeyecek! Gelecekte insanlar Hz.Muhammed’e@ iman edecek ve O’nun etrafında tek bir ümmet oluşturacaklar. Böylece onların halihazırda sahip olmakla övündükleri mülkleri / servetleri ellerinden gidecek. Şayet böyle devam edecek olursa o zaman da Rahmanı inkâr eden bu kibirli azgın kişi (muhtemelen Velid b. Muğire) servetini son derece artıracak ve evlerinin tavanlarını ve kapılarını gümüşten yaptıracak, içlerini altından süs eşyaları ve ipek kaplamalı koltuklarla donatacak. Ama insanlar / Mekkeliler eninde sonunda peygamberimize iman edeceklerinden o kişi asla böyle bir servete ve malikanelere kavuşamayacaktır.  Kavuşacak olsa bile elde ettiğini eninde sonunda kaybedecek. Onlar yıkılıp gidecekler ve gelecek / ahiret Allah’a saygılı olanların olacaktır. Bu Rabbinin indinde böyle belirlenmiş ve takdir edilmiştir. 

 

33 -35- Eğer insanlar (iman edip) bir tek ümmet olmayacak olsalardı, Rahman’ı inkâr eden o kişinin evlerinin mutlaka gümüşten tavanları ve üzerinde yükseldikleri merdivenleri, gümüşten kapıları, üzerine yaslanacakları koltukları ve altından süs eşyaları olacaktı. Halbuki bunların hepsi geçici dünya hayatının metaından başka bir şey değildir. Rabbinin nezdinde ahiret / gelecek ise takva sahiplerinindir. (Zuhruf Suresi 33-35)

Geleceğin / ahiretin Allah’a bağlı olanların olacağı ve şirk sisteminin yıkılıp gideceği bildirildikten sonra Mekke halkı, şeytanlaşmış müşrik ileri gelenlere karşı uyarılır. Şayet yapılan bu uyarılar dikkate alınmaz ve Hz.Muhammed’in@ çağırdığı harekete katılım olmaz ise şirk sisteminin şeytanları kendilerine musallat olacak ve onları yanlış yola sevk edecekler. Daha kötüsü onlar yanlış yolda gitmelerine rağmen kendilerini doğru yolda olduklarını zannedecekler. Fakat işin sonunda peygamberimizin yandaşları kazanacak ve müşrik ileri gelenler / şeytanlar kaybedeceklerinden o şeytanların peşi sıra gidenler çok pişman olacaklar. Son pişmanlık ise onlara hiçbir fayda sağlamayacak. Zira o zamana kadar izinden gittikleri şeytanlarla beraber çok zulmetmiş olacaklar. Onların hepsi bu dünyada yıkım azabını yaşayacakları gibi öbür alemde de cehennem azabını yaşayacaklar.

 

36- 39- Her kim Rahman’ın zikrini / uyarmasını görmezlikten gelir de umursamazsa Biz ona bir şeytan musallat ederiz. Böylece o, onun en yakın arkadaşı olur. Şüphesiz ki o şeytanlar, onları yoldan çıkarırlar. Onlar ise kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar. Sonunda o bize gelince yakın arkadaşına: “Keşke benimle senin aranda iki doğu (doğu ile batı) kadar bir uzaklık olsaydı. Sen ne kötü bir arkadaşmışsın” der. Onlara “bugün o (pişmanlığınız) size hiçbir fayda sağlamayacak. Çünkü siz çok zulmettiniz. Muhakkak ki azapta ortaksınız.” denilecek. (Zuhruf Suresi 36-39) 

Bütün bu uyarılara kulak tıkayanları, kendilerini bekleyen akıbeti görmek istemeyenleri ve tüm izahlara rağmen doğru yolu değil de sapıklığı tercih edenlere Hz.Muhammed’in@ yapabileceği bir şey yoktur. Onlar kendi tercihlerini yapmışlardır. Bu durumda onlar için kimse bir şey yapamayacaktır. İşte o zamana ulaşıldığında Cenab-ı Hak, elçisini ve harekete katılanları o müşriklerin arasından (Mekke’den) çekip çıkaracak ve selamette olacakları başka bir ülkeye (Medine’ye) götürecektir. Daha sonra da o Mekkeli müşriklerden intikam alınacak, onların tehdit edildikleri yıkım azabı başlarına mutlaka gelecektir. Sonunda Cenab-ı Hakk’ın dilediği / vadettiği gerçekleşecek ve peygamberimiz yandaşları ile birlikte iktidara gelecektir.

Bu müjdeden sonra Cenab-ı Mevla elçisine (dolayısıyla müminlere) Kendisinden gelen yol gösterici talimatlara / vahye harfiyen uymasını emreder. Kendisinin dosdoğru bir yol üzerinde olduğunu ve sonunda ilahi vahyin onlara şan ve şeref kazandıracağını müjdeler. Peygamberimizin ve müminlerin gelecekte sorumlu olacakları mevkilere gelecekleri de müjde olarak verilir.

 

40 –44- Bütün uyarılara / çağrılara / Kur’an’a sağır kesilenlere sen mi işittireceksin? Yahut onları görmezden gelen körlere sen mi yol göstereceksin? Apaçık bir sapıklık içinde bulunanları sen mi doğru yola sevk edeceksin? Fakat mutlaka seni onların arasından çekip götüreceğiz ve işte o zaman onlardan intikam alacağız. Onlara vaad ettiğimiz azabı mutlaka sana göstereceğiz. Çünkü Biz, onların üzerinde mutlak bir iktidar sahibiyiz. Öyleyse sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz ki sen dosdoğru bir yol üzerindesin. Şüphesiz ki o (Kur’an), senin için de, kavmin için de gerçekten bir öğüttür / şan şereftir. Siz onunla sorumluluk sahibi kişiler olacaksınız. (Zuhruf Suresi 40-44)
 

Cenab-ı Hak, Mekke halkının sırf zengin / kodaman oldukları için müşrik ileri gelenlerin peşinden gitmelerinin yanlışlığını göstermek amacıyla Firavun ve kavmi üzerinden bir kıssa anlatır. Kıssa da Hz. Musa’nın@ Firavun toplumu için çok büyük yararlılıklar gösterdiği, içinde bulundukları birçok ekonomik ve sosyal krizleri atlatıcı çözümler üretmiş olmasına rağmen onların Hz.Musa’nın@ değil de sırf zengin ve servet sahibi diye Firavunun peşinden gittikleri anlatılır. Toplumun yaşadığı kriz, bunalım ve sıkıntıların kaynağının onların Rahman’ın dışında başka ilahlar edinmiş olduklarında yattığını Hz.Musa@ ifade eder. O, ayrıca onların bu yanlıştan vazgeçmeleri halinde sorunlarının çözüleceğini de söyler. Krizler çok büyüdüğünde de firavun toplumu Hz.Musa’ya başvurur. Şayet yaşadıkları krizlerden kurtulacak çözümler üretirse, kendisine tabi olacaklarına söz verirler. Fakat Hz. Musa’nın@ soruna el atıp krizi çözmesinden sonra onlar her defasında sözlerinden cayarlar. Zira bunalımlar atlatıldıktan sonra Firavun onları kendi yoluna çağırır, onlar da Hz.Musa@ ile Firavunu kıyaslayarak en zengin, en varlıklı ve en çok servet sahibi olan Firavunu tercih ederler. Bu çok büyük bir çelişkidir / fasıklıktır / sapıklıktır. Maalesef insanların birçoğu da tercihlerini özellikle rahata erdikleri zamanlarda haktan ve haklıdan yana değil de varlıklı güçlü kişilerden yana kullanmaktadırlar. Fakat onlar bu tercihlerinin bedelini çok pahalıya ödedikleri kıssanın sonunda bildirilmektedir.

Aslında aynı durum Mekke halkı içinde geçerlidir. Hz.Muhammed@ Mekke halkına yaşadıkları krizlerin ve bunalımların kaynağının şirk sistemi olduğunu, bu sistemi terk ederek Rahman’ın inzal ettiği tevhit sistemine uyacak olurlarsa sorunlarının çözüleceğini bildirir. Nasıl Kabe’nin tamirinden sonra Hacerül Esved taşının yerine yerleştirilmesinde birlik ve beraberlik içerisinde hareket edildiğinde, toplumsal kriz kolaylıkla çözüldüyse aynı şekilde bütün sorunlar, Rahman’dan başka kutsal kabul edilmeksizin insanların işlerini kendi aralarında müşavere etmesi ile rahatlıkla çözülebilir. Dahası peygamberimizin kendisine ve kabilesine uygulanan boykot sürecinde tüm Mekke’nin yaşadığı kıtlık ve ekonomik bunalımları çözme hususunda gösterdiği çaba ve girişimler ile krizden kurtuldukları halde Mekke halkı O’nun yanında durmamaktadır. Onlar sırf zengin, güçlü ve mülk sahibi oldukları için Ebu Cehil’lerin, Velid bin Muğire’lerin arkasından gitmeyi tercih etmektedirler. Halbuki yaşadıkları sosyal ve ekonomik krizlerin çözümü peygamberimizin getirdiği ilahi öğretiyi kabul edip O’nun yanında olmaktan geçmektedir. Onlar şayet ilahi öğretiyi tercih etmeyecek olursa firavun toplumunun yaşadığı yıkım ve yol oluş felaketi Mekke halkını da beklemektedir.

Cenab-ı Hak, Mekke halkına bu gerçeği anlatmak için aşağıdaki ayetleri inzal eder. Öncelikle Hz.Muhammed’in@ teklif ettiği bu sistemin yeni olmadığı daha önceki peygamberlerin de aynı sistemi önerdiklerini ehli kitap mensuplarından sorabileceklerini peygamberimizin şahsı üzerinden bildirir. Onlara tarihte “hiç Rahmandan başkasını kutsal kabul edip onu / onları ilahlar kabul etmiş miyiz? Yani şirk sistemini hiç önermiş miyiz?”  diye soruşturmalarını teklif eder. Elbette ki onlar ne kadar araştırırlarsa araştırsınlar Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği hiçbir dinde / ideolojide şirk sistemini önerdiğine ilişkin bir işaret bulamayacakları çok açıktır. Zira zalimlerin kendi çıkarlarına hizmet için dizayn ettikleri şirk sistemini, bütün insanların Rabbinin / alemlerin Rabbinin kabul etmesi asla mümkün değildir.

Müteakip ayetlerde bu hususlar Hz.Musa@ ile Firavun ve toplumu arasında cereyan eden olaylar üzerinden anlatılır.

 

45- 56- Senden önce gönderdiğimiz peygamberlere (o elçilerin tabilerine) sor ya da sordur bakalım: “Biz Rahman’ın dışında tapılacak ilahlar kılmış mıyız? / kabul etmiş miyiz?” Mesela Biz Musa’yı ayetlerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine elçi olarak gönderdik de o (onlara): “Gerçekten ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim” demişti. Akabinde Musa onlara ayetlerimizi / delillerimizi getirir getirmez, onlar bu ayetlere / delillere gülüp alay ettiler. Halbuki onlara birbirinden büyük ayetler / deliller gösterdik ve belki dönerler diye onları türlü türlü belalara / sıkıntılara / krizlere uğrattık. Onlar ise her defasında: “Ey sihirbaz! / Ey Büyük Bilge! Sende olan ahdi hürmetine, bizim için Rabbine dua et. Gerçekten biz bundan sonra doğru yola gireceğiz” dediler. Fakat belayı / sıkıntıyı / krizi giderdiğimizde Firavun, kavmine seslendi: “Ey kavmim! Bütün Mısır’ın mülkü ve hükümdarlığı benim değil mi? Altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Yoksa benim, amacını dahi doğru düzgün anlatamayan şu zavallıdan daha hayırlı / zengin / mal sahibi olduğumu görmüyor musunuz? Hem ona altın bilezikler verilmeli ve ona yakın olan melekler / melikler onun yanında yer alması gerekmiyor muydu?” deyince onlar da hemen verdikleri sözlerinden dönüverdiler. Böylece Firavun kendi kavmini aptal yerine koydu. Ama yine de onlar ona itaat ettiler. Çünkü onlar fasık bir toplumdu.  Böylece Bizi gazaplandırdılar, biz de onlardan intikam aldık. Onları topluca suda boğduk. Bu suretle onları gelecek nesiller için ibretli bir hatıra kıldık. (Zuhruf Suresi 45-56)

Sadece Mekke toplumunda değil diğer toplumlarda da şirk öylesine yayılmıştı ki insanlar tevhidi unutmuştu. Ancak bazı ehli kitap mensupları tevhidi dünya görüşünü biliyor ve savunuyorlardı. Yukarıdaki ayette belirtildiği üzere peygamberimiz Varaka bin Nevfel gibi tevhit ehli Hristiyanlara geçmiş kitaplarda “Allah’ın kendisinden başka ilah kabul edip etmediğini” sorunca onlar “Rahman’dan başka ilahın kabul edilmediği” cevabını vermişlerdir.  Bunun üzerine Mekke müşrik ileri gelenleri “Madem ki Allah daha önceki peygamberlerine asla ikincil bir ilaha tapmamaları talimatını vermişse, o zaman Bizans, Mısır gibi ülkelerde kabul edilen teslis inancına ne diyorsunuz? Onlara göre Hz.İsa@ Allah’ın oğlu olarak kabul ediliyor?” dediler. Her ne kadar Mekke’deki tevhit ehli Hristiyanlar bu inancı benimsemeseler de o günkü dünyada hâkim olan düşünce ve uygulama Hristiyanlığın teslis şirk dini / ideolojisine dayalı idi. Hristiyanlığın egemen olduğu ülkelerde Hz.İsa’nın@ Rahman’ın yanında ikincil bir tanrı / tanrının oğlu olarak tanınıyor ve idari mekanizmada Hz.İsa’yı@ Kilise temsil ediyordu. Bu durum Mekke’deki herkes tarafından bilindiği için Mekke müşrik ileri gelenleri bunu ileri sürerek tevhit ehli Hristiyanlarla ve müminlerle alay ettiler. Kendilerine eğlence çıkmıştı. Zira dünyada egemen olan Hristiyanlık inancı onların iddia ettikleri gibi değildi. Bu nedenle onlar sırf peygamberimizle tartışmak ve eğlenmek için “peygamberlerin geldiği ehli kitap dinler / ideolojiler bile şirk sistemini benimsemiş ise o zaman kimin ilahları ya da kimin şirk ideolojisi daha iyidir? Bizim şirk sistemimiz mi hayırlı? Yoksa teslis sistemi mi?” tarzında sözler sarfettiler.

Cenab-ı Hak da onlara Hz.İsa’nın@ sadece ve sadece bir peygamber, örnek bir kul olduğunu ve Kendisinin ilah olan bir oğlu olduğu şeklinde asla bir söz ve telkini olmadığını belirtti. Cenab-ı Hak, ayrıca Hz.İsa’nın@ İsrailoğullarına gönderiliş amacının toplumda hukuku tesis etmek ve ihtilaflı / sorunlu konuları çözmek olduğunu da bildirdi.  Böylece gerçek Hristiyanların Hz.İsa’yı@ ikincil bir ilah olarak benimsemelerinin ve idareyi de bu din / ideolojiye uygun şekillendirmelerinin kabul edilmediğinin altı çizilir. Yani kısaca onlara denilir ki “Siz şu andaki Hristiyan ülkelerin bozulmuş din / ideoloji anlayışı ve uygulamalarına bakarak Allah’ın bu durumu kabul ettiği gibi bir sanıya kapılmayın. Allah, şirki ve şirkin hiçbir çeşidini asla kabul etmez.” Fakat buna rağmen o zaman da şimdi olduğu gibi bazı gurupların bunu kabul ettiklerini bazılarının ise reddettiklerini de zikreder.

Cenab-ı Hak inkâr eden / reddedenler için acı bir gelecek olduğunu bildirdikten sonra tevhide gelenler için ise müjde verdi. Tevhit toplumu tesis edildiğinde, iman edenlerin arasından yöneticilik / meliklik yapacak kişilerin çıkacağını müjdeledi. Bunun gerçek olduğunu yani Mekke'nin toplumsal kıyametinin mutlaka gerçekleşeceğini ve burada vaat edilenlerin de eninde sonunda mutlaka yaşanacağını beyan etti. Bunda asla kuşkuya düşülmemesi ve Ebu Cehil gibi şeytanların vereceği vesvese, tehdit ve korkutmalara kapılmamaları gerektiği konusunda müminleri uyardı. Şayet oyunlara gelinecek olunursa Şeytanın düşmanlıkla neler yapabileceğini hatırlattı.

 

57- 65- Buna Meryem oğlu İsa bir örnek olarak anlatılınca, senin kavmin kahkahalarla alay ettiler. “Bizim ilâhlarımız mı daha hayırlı, yoksa o mu?” dediler. Bunu sırf seninle tartışmak için / mücadele konusu olsun diye söylediler. İşte onlar tartışmayı / düşmanlığı seven bir toplumdur.  O (İsa), sadece ve sadece kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğullarına örnek olarak gösterdiğimiz bir kuldur.  İsa apaçık delillerle geldiği zaman demişti ki: “Ben size hikmeti / kanunları / hükümleri getirdim ve hakkında ihtilâfa düştüğünüz konulara açıklık getirmek için geldim. Onun için Allah’a karşı takvalı olun ve bana itaat edin. Muhakkak ki O Allah, benim de Rabbim sizin de Rabbinizdir. Ö halde O’na kulluk edin. İşte bu, Sırat-ı Müstakimdir / dosdoğru yoldur.”  Fakat gruplar kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler. Artık acı bir günün azabından dolayı zulmedenlerin vay hâline!  Eğer dilersek sizlerin arasından da ülkede / yeryüzünde yöneticilik yapacak melikler yaratırız. / kılarız. İşte bu Kur’an kesinlikle saate (toplumsal kıyamete) ilişkin mutlak bir bilgiyi getiriyor: Sakın bu konuda şüpheye düşmeyin ve bana tabi olun! İşte bu, sırat-ı Müstakimdir. Sakın şeytan sizi bu yoldan alıkoymasın. Muhakkak ki o, sizin apaçık düşmanınızdır.” (Zuhruf Suresi 57-65)

Mekke halkına toplumsal kıyametlerinin mutlaka gerçekleşeceği bundan kaçışın olmadığı ve Ebu Cehil gibi ileri gelen müşrik şeytanların ayartmalarına gelinmemesi gerektiği konusunda uyarılar yapıldıktan sonra söz konusu toplumsal kıyametin kopuşunun onların farkına varmadan yani beklemedikleri bir zamanda gerçekleşeceği bildirilir. Kozmik kıyamet metaforu kullanılarak anlatılan toplumsal kıyamet günü müminlerin korku duymayacakları, üzüntülerden kurtulacakları ve cennet bahçelerinde ağırlanacakları haber verilir. Suçlu müşriklerin ise kesintisiz bir azapla cezalandırılacakları ihbar edilirken azaplarının derecesini ifade için onların ölerek kurtulmayı talep edecekleri belirtilir. Onların yaptıkları zulümler nedeniyle bu cezalandırmayı hak ettikleri de vurgulanır. Hatta onlar zalimlikte öylesine ileri gitmişlerdi ki zulümlerinin hep böyle devam edeceğini ve hakimiyetlerinin asla son bulmayacağına inanıyor, bunun için işlerini çok sıkı tuttukları ve zulüm sistemlerini çok sağlam kurduklarını düşünüyorlardı. Hiç kimsenin bu sistemi yıkamayacağını hesaplamışlardı. Cenab-ı Hak ise kendi sisteminin çok sağlam olduğunu, ayrıca onların tüm gizli ve açık her türlü planlarına ve fısıldaşmalarına vakıf olunduğunu belirterek ümit etmedikleri akıbetin mutlaka başlarına geleceğini belirtir.

 

66- 80- Onlar kendileri farkına varmadan, ansızın, Saat’in kendilerine gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar?  O gün muttakiler hariç tüm samimi dostlar birbirlerinin düşmanıdırlar.  “Ey ayetlerimize iman etmiş ve müslüman olmuş olan kullarım! Bugün size korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz. Siz ve eşleriniz cennete girin. Orada ağırlanacaksınız.” O muttakilerin etrafında altın tepsiler, kadehler dolaştırılır. Orada nefislerin arzu duyacağı, gözlerin hoşlandığı her şey vardır. Ve siz orada sürekli kalacaksınız. İşte bu, yaptıklarınızın karşılığı olarak mirasçı kılındığınız cennettir. Orada sizin için birçok meyveler vardır. Onlardan yiyeceksiniz. Suçlular ise muhakkak ki cehennem azabında sürekli kalacaklardır. Azapları hafifletilmeyecek ve onların orada tüm ümitleri kesilecektir. Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar, zalim kimselerin ta kendileri idiler. Onlar oradan seslenecekler: “Ey Malik! / Ey Yönetici! Rabbine söyle de bizim işimizi bitirsin.” O (Malik / Yönetici) şöyle diyecek: “Siz hep böyle kalacaksınız” Ant olsun ki Biz size hakkı getirmiştik. Velâkin çoğunuz hakkı çirkin görüyordunuz. Yoksa onlar işi sağlam tuttuklarını / işi garantiye aldıklarını mı sanıyorlar? Muhakkak ki asıl biz işi sağlam tutmaktayız. Ya da onların sırlarını ve fısıltılarını Bizim işitmediğimizi mi sanıyorlar? Yanılıyorlar, elbette işitiyoruz. Yanlarında bulunan elçilerimiz de / ajanlarımız da herşeyi yazıyorlar. (Zuhruf Suresi 66-80)

Mekkeli müşriklerin yaptıkları zulümleri nedeniyle cezalandırmayı hak ettikleri açıklandıktan sonra onların Allah’a saygılarının da olmadığı belirtilir. Diğer taraftan peygamberimizin Allah’a olan saygısı, itaati ve bağlılığı şöyle ifade edilir; “şayet Allah’ın bir evladı olsaydı ona boyun eğenlerin öncüsünün de kendisinin olacağı belirtilir.” Halbuki onların Allah’ın kızları olarak iddia ettikleri putlarına bile saygısı ve bağlılıkları yoktur. Onlar sadece kendi menfaatlerini dikkate almaktadırlar. Onların değer yargıları diye bir kaygıları mevcut değildir. Değil ki Allah onların niteledikleri eş ve ortaklardan münezzehtir / yücedir.

Mekke müşriklerinin Hakka boyun eğmeme nedeninin yukarıda belirtilen hususları bilmediklerinden değil tamamen iman etmek istemediklerinden kaynaklı olduğu belirtilir. Daha sonra Hz.Muhammed’e@ onları kendi inkarları ile baş başa bırakması ve onlarla bu konuda tartışmaması tavsiye edilir. Kısa bir zaman sonra onlara günlerinin gösterileceği ifade edilir.

 

81- 89- De ki: “Eğer Rahman’ın bir çocuğu olsaydı, o takdirde ibadet edenlerin ilki ben olurdum.” / “Sizler her ne kadar Allah’a evlat isnat etseniz de ben bunu kesin olarak reddediyorum.”  Göklerin ve yerin Rabbi, arşın da Rabbi olan Allah onların niteledikleri şeylerden münezzehtir.  Sen bırak onları artık. Kendilerine vaad edilen günlerine kavuşuncaya kadar boşa uğraşsınlar ve oynayadursunlar. O, gökte de yeryüzünde de ilâhtır. O, hüküm ve hikmet sahibidir, Alîm’dir. Göklerin, yeryüzünün ve her ikisi arasındakilerin mülkü / yönetimi sadece kendisine ait olan o Zat (Allah) çok yüce ve çok cömerttir. O saat’in bilgisi de yalnızca O’nun yanındadır. Siz eninde sonunda mutlaka O’na döndürüleceksiniz. (O zaman da) Onların, O’ndan başkasına taptıkları kimseler onları kurtaramayacaktır. Ancak hakka şahit olan zat onları kurtaracaktır. Bunu onlar da gayet iyi biliyorlar.  Ant olsun ki, onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan, mutlaka: “Allah” diyecekler. Buna rağmen haktan nasıl döndürülüyorlar? Onun “Ey Rabbim! Bunlar kesinlikle iman etmez bir kavimdir.” demesine karşılık olarak Allah: “Artık sen onlardan vazgeç / bırak onları / tartışmaya girme onlarla ve “Selam!” de.  Onlar yakında bilecekler. (Zuhruf Suresi 81-89)

bottom of page