top of page

BÖLÜM 36

DEVLET TEŞKİLATININ ESASLARI

Daha önceki bölümlerde belirtildiği üzere Medineliler Hz.Muhammed’in@ teklifini görüşmek üzere temsilcilerini 12 kişilik heyet halinde Mekke’ye göndermiş ve Akabe’de  görüşen taraflar mutabakata varmıştı. Bu mutabakat uyarınca Medineliler İslam ideolojisine uygun sistemi / tevhidi kabul edecek ve Medineli Evs ve Hazreçli Arap kabileler ile Hicret eden Muhacirler ve Medineli Yahudi kabilelerden oluşturulacak ümmetin / topluluğun yönetimi peygamberimizin başkanlığında yürütülecekti. Bunun için Medineliler peygamberimize biat edeceklerdi. Hicret etmeden önce bu yönetimin teşkilat alt yapısını kurmak amacıyla peygamberimize vekaleten Mus’ab b. Umeyr heyet ile birlikte Medine’ye gönderilir. Heyet Musab b. Umeyr ile Medine’ye ulaşır ve Mutabakat zaptı Medine ileri gelenlerine bildirilir. Bu mtabakat sonucunda gelecekte yaşanabilecek muhtemel sorunlar Medineliler arasında tartışılmaya başlanır. Daha sonraki süreçte münafık olarak isimlendirilecek olan Medine’nin bazı ileri gelenleri, bu sorunları gündeme taşır ve diğer Medineliler üzerinde tereddütler yaratmaya çalışırlar.

Medine kamuoyunda bu müzakereler nedeniyle meydana gelen endişe ve tereddütlere konu olan sorunların başında Hz.Muhammed@ ve beraberinde Medine’ye göç edecek olan muhacir müminlerin barınması, geçimleri (yiyecek / içecek / giyim vb), toplumsal statüleri, kendi içlerinde ve Medinelilerle aralarındaki ihtilafların çözümü (Hukuk) ve piyasaya iştirakleri (pazar ve üretim payları) …gelir.

Medineli bazı ileri gelenlerin bu sorunlara dayalı olarak gündeme taşıdıkları endişe ve tereddütlerin bazıları bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla şöyle sıralanabilir;

  • Yeni toplulukta çıkacak ihtilafların çözülmesinde kim hüküm verecek?

  • Hz.Muhammed’in@ oluşturulacak yeni toplulukta kabilelere karşı tutum ve davranışı nasıl olacak? Yani kabilelere karşı adil bir tutum içerisinde olabilecek mi yoksa kabileler arasında tarafgir mi davranacak? Özellikle ihtilaf durumunda kendi hemşehrisi olan muhacirlerden yana olup olmayacağı konusunda tereddütler hakimdir.

  • Yeni ümmette / toplulukta hangi kabilenin adet, ritüel ve hukuku geçerli olacak? Mekkelilerin mi? Yahudilerin mi? Medineli Ensar’ın mı?

  • Muhacirler Medine’de ne kadar kalacaklar?

  • Mekkeli müşrikler Medine’ye savaş açarlarsa ya da muhacirler Mekke’ye savaş açarsa bunun sorumlusu kim olacak?

  • Mekke ile savaşıldığı takdirde bu durum Arap yarımadasındaki bütün diğer Araplarla savaş anlamına gelmeyecek mi? O takdirde tüm Araplarla savaşmak gerekmeyecek mi?

  • Muhacir müminler bütün zenginlik ve servetlerini Mekke’de bırakacaklarından onlar Medine’de ne iş yapacaklar? Geçimlerini kim üstlenecek? Medinelilerin sırtından geçinmeyecekler mi?

  • Şayet Mekkeli muhacirler sermayeleri ile gelirlerse, onlar Arabistan’ın çok tecrübeli tüccarları olmaları nedeniyle Medine piyasasını ellerine geçirmeleri ve Medineli tüccarları piyasadan silmeleri mümkün değil mi?

  • Hz.Muhammed @  Mekkelilere gönderilmiş bir peygamberken şimdi Mekke’yi bırakıp Medine’ye gelmesi O’nun asıl görev bölgesini terk etmesi anlamına gelmez mi?

  • Madem kendi kavminin de iyiliğine olacak iyi bir öğreti getiriyorsa neden kendi kavmi olan Mekkeliler bu öğretiyi kabul etmedi de biz onun öğretisini kabul edeceğiz?

Medine’nin muhalifleri yukarıda gündeme getirilen bu endişe ve tereddütleri kullanarak anlaşmanın gerçekleşmemesi için aşağıdaki tezviratları Medine kamuoyuna yayıyorlardı;

  • Hz.Muhammed’in @ amacı başkan olmaktır. Mekkeli muhacirler de sizlere hükmetmek istiyorlar. Onlar kendilerinden başkasının görüşüne itibar etmezler. Kendi başlarına buyruk hareket edeceklerdir. 

  • Hem Medine’den beslenecekler hem de Medinelilere hükmedecekler…

  • Medinelileri Kureyş ve diğer Arap kabileleri ile savaştıracaklar ve böylece kendi hesaplarını size gördürecekler.

  • Medine’de kurulacak yeni yönetimin belirleyeceği ekonomi kuralları ile Mekkeliler kendilerine çalışacaklar ve bizim fakirleşmemize yol açacaklar…

  • Mekkeli muhacirler, kurt tacirlerdir. Onların bir planları vardır. Onların buraya gelmekte beklentileri ve çıkarları mutlaka vardır. Onlar sakın bir plan kuruyor olmasınlar? Belki de onların arzusu Medine’nin üretimi ve zenginliklerine sahip olmak, Medine’yi ele geçirmek.

  • Acaba kendi çıkar ve politikaları için kendi uydurduklarını Allah’a mı izafe ediyorlar. Yani Allah adına sizi kullanıp kandıracaklar mı?

  • Madem O peygamber olduğunu iddia ediyor tıpkı Hz.Musa’ın@ Allah ile konuşması gibi O da Allah ile konuşsun da öyle iman edelim.

  • Madem O peygamber olduğunu iddia ediyor, o zaman en azından “Zafer / Fetih” diğer bir ifadeyle “Mekke’nin kıyameti” ne zaman olacak onun vaktini bize söylesin de süresi belirsiz karanlık bir süreçte yol almayalım.

Yukarıda zikredilen tezviratlar Medine’den gelip giden elçiler / tüccarlar vasıtasıyla Mekke’ye ulaştırıldı.  Medineli muhaliflerin kamuoyunda yarattıkları menfi algıyı bertaraf etmek ve Medine kamuoyunun gündemine gelen bu endişe / tereddütlere ilişkin öngörülen çözüm önerileri Cenab-ı Hak tarafından elçisine Şura Suresi ile bildirildi.

Cenab-ı Hak, bu sure kapsamında Medinelilere kurulacak yeni yönetimin teşkilat yapısına ve yönetim anlayışına dair ilkeleri de bildirir. Böylece müzakerelere gelen heyet ile yapılacak anlaşmaya esas olacak temel umdeler belirlenmiş olur. Bu ilkelerin belki de en önemlisi yeni yönetimin teşkilat yapısında “Şura”nın olacağı ve karar alınırken yönetime katılan bütün tarafların yani Hazreç, Evs, Muhacirler ve Yahudilerin ileri gelenlerinin görüşlerine başvurulacağı, böylece kararların istişare sonucunda belirleneceği ilkesidir. Bu ilke ile Medinelilerin nasıl bir yönetimi kabul ettikleri açıklığa kavuştuğu gibi Medineli muhaliflerin tereddüt ve endişe yaratmada kullandıkları en önemli tezviratları da ellerinden alınmış olmaktadır. Yeni yönetimin keyfi bir yönetim olmayacağı, herkesin görüşünün değerli olduğu ve tüm tarafların yönetime katılacağı, dolayısıyla kimsenin hakkına hukukuna zarar gelmeyeceği, bu nedenle endişe ve tereddütlerin yersizliği, bu ilke ile ortaya konur.

Yeni kurulacak yönetimde ikinci ilkenin “adalet” olacağı belirtilerek, kim zulüm yaparsa cezasını çekeceği ve kimsenin zulüm yapmasına müsaade edilmeyeceği net bir şekilde ifade edilir. Böylece yeni yönetimde hukuksuzluğa yer olmadığı ve haksızlık yapılacağı endişesinin de yersizliği ortaya konmuş olur.

Yeni yönetimde muhacirlerin kayırılacağı ve piyasaya girmeleri halinde tüm Medine piyasasını ellerine geçirecekleri hususunda yapılan tezviratları gidermek için Cenab-ı Hak, ilişkilerin menfaat bazlı değil “sevgi” bazlı olacağı ilkesini bu surede vaz eder. Bu ilke ile Muhacirlere “sevgi ve yakınlıktan” başka bir şey istenmediği ortaya konulur.

 

36.1. Şirk (Zulüm) Sisteminin Yıkılmasının Kaçınılmazlığı

Şura suresi önce mevcut şirk sisteminin yıkılmasının yakın olduğunu gökyüzünün çatırdayıp yıkılacağı benzetmesi ile haber verir. Medine’deki ileri gelenlerin (meliklerin) Cenab-ı Hakk’ın sistemini tercih ettiklerini yani ilahi sisteme doğru yöneldiklerini (hamd ettiklerini) ve onların vatandaşlarının iyiliği için çabaladıkları hususunu “Meleklerin Rablerini hamd ile tesbih ettikleri ve yeryüzündeki (arz / vatan) herkes için mağfiret istedikleri” şeklindeki ayet sözleri ile ifade edilir. Arkasından Cenab-ı Hakk’ın çok merhametli, bağışlayan, rahmet eden, çok vergili, kullarına bol bol veren, …. olduğuna dikkat çekerek Cenab-ı Hakk’ın sistemine yönelen Medineli meliklerin doğru bir tercih yaptıklarını, Medine halkının görmeleri konusunda ikaz yapılır. Arkasından Medine’nin ilahi sisteme muhalif olan ileri gelenlerin ise Allah’tan (O’nun elçisinden ve müminlerden) başka Mekke müşrikleri arasından kendilerine dost ve müttefik arayışlarının çok iyi bilindiği, onların bu arayışlarının gözden kaçmadığı bilgisi ile uyarı yapılır. Devamında ise onların bu arayışlarının boş olduğunu şayet huzur, selamet, emniyet bulmak için kendilerine müttefik arıyorlarsa bunun yegane ve doğru olanın Allah’tan gelen ilahi sistemi tercih etmeleri ve bu sistemin tarafı olan Hz. Muhammed@ ve arkadaşlarını tercih etmeleri gerektiğine işaret edilir. Fakat tercihlerini müşriklerden yana yapanlar için yapacak bir şey olmadığı ve onların bu tercihleri nedeniyle peygamberimizin herhangi bir sorumluluğu olmayacağı belirtilir.

 

Rahman Rahim Allah Adına

1-6 – Hâ, Mîm, Ayn, Sîn, Kaf.  Azîz, Hakîm olan Allah, sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder. Göklerde ve yerdeki her şey O’nundur. O, çok yüce, çok büyüktür. (Az kaldı, çok yakın bir gelecekte) Gökler tepelerinden neredeyse çatırdayıp yarılacak. Melekler ise Rablerini hamd ile tesbih eder ve yeryüzünde bulunan herkes için mağfiret dilerler. Bakın! Şüphesiz Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. O’na karşı / O’ndan gayrı başkalarını veli / dost ve müttefik edinen kimseleri ise Allah sürekli gözetim altında tutmaktadır. Sen onların üzerinde bir vekil değilsin. (Şura Suresi 1-6)

 

Cenab-ı Hak Mekke ve çevresindeki tüm şehirlerde yaşayan Arapların barış, esenlik ve güven temelinde bir araya gelmeleri için Resulüne onların anadilinde Kur’an’ı / çağrıyı inzal ettiğini bildirir. Bu çağrı ekseninde tevhit / biraraya geliş mutlaka gerçekleşecektir. Çağrıya kulak vermeyenler olsa da bundan kaçış mümkün değildir. Tıpkı ahirette insanların hepsinin dirilip biraraya getirilmesinin kaçınılmaz oluşu ve çağrıya icabet edenlerin cennete, inkar edenlerin cehenneme gidişi gibi bu dünyada da sonunda ilahi sistem çatısı altında tevhit olunacaktır. İnkarcılar azaba çarptırılacak, müminler ise mükafatlandırılacaklardır. İşte müşrik sistemden yana olanların tehdit edildiği husus budur. Cenab-ı Hak, bu mesajlarıyla hem ahirette insanların kaçınılmaz olarak biraraya toplanacağını hem de bu dünya da Araplar ölçeğinde tevhit sancağı altında toplanacağını bildirir. Arap yarımadası ölçeğinde tevhidin kesinlikle sağlanacağı bildirilmekle beraber bu birliğin içerisindeki insanların yeknesak olmayacağına da değinilir. Yani ilahi öğretiye dayalı yeni yönetim yapısı içerisindeki topluluklar arasında bu sisteme muhalefet eden zalimlerin de olacağına işaret edilir. Her ne kadar tevhit toplumunun içerisinde yer almakla birlikte bu zalimlerin kendi yönetimlerine karşı düşmanlarla işbirliği yapacakları yani Allah’a karşı müşriklerle müttefiklik arayışı içerisinde olacakları ifade edilir. Ancak onların bu arayışlarının boşuna ([1]) olduğu, zira onların yenileceği, bu nedenle onların Allah’ı müttefik edinmekten başka çarelerinin olmadığı belirtilir. Zira nasıl ki ahirette ölüleri diriltecek olan Allah ise, ölü toplumu da diriltip ayağa kaldıracak ve büyük bir medeniyet kurduracak olan yine Allah’tır. Bu nedenle akılcı seçim, safını Allah’tan ve Allah yanlılarından yana seçmektir.

 

7- 9- İşte Biz kentlerin anasını / Başkent Mekke’yi ve onun çevresinde bulunanları uyarasın ve kendisinde hiç şüphe olmayan toplanma günü / tevhit olma günü ile uyarasın diye sana Arapça bir Kur’an vahyettik. (Sonunda) Bir grup cennettedir, bir grup da cehennemdedir. Eğer Allah dileseydi onları bir tek ümmet kılardı. Fakat O, dileyeni / dilediğini rahmetinin içine alır. Zalimler ise kendileri için ne bir veli / müttefik ne de bir yardımcı bulabileceklerdir. Yoksa onlar O’ndan başka bir takım evliyâ / müttefikler mi edindiler? Oysa asıl himaye edici / asıl müttefik Allah’tır. Zira ölüleri O diriltir ve O, her şeye gücü yetendir. (Şura Suresi 7-9)

 

36.2. İhtilaf Durumunda Yegâne Hüküm Makamı: Allah

Akabe müzakereleri yapılırken yeni yönetim modelinde “ihtilafların halledilmesi” konusu Cenab-ı Hak tarafından bu surede belirlenir.

Cenab-ı Hak, Medinelilere ilahi öğretiye dayalı yeni yönetimde ihtilafların çözümünde yegâne hüküm vericinin Allah olacağı bildirilir. Yani ümmet / topluluğun kendi içerisinde çıkacak ihtilaflarda / tartışmalarda / çekişmelerde hakem Allah olacaktır. Bu husus onlara şöyle ifade edilir;

“Bütün ihtilaflarınızda, sorunlarınızın çözümünde / ihtilafların hallinde Allah’ı (tüm kabilelerin / milletin menfaati, yararı, iyiliği) tek otorite, tek belirleyici kabul etmelisiniz ki birlik, vahdet sağlansın. Yoksa herkesin kendi tanrısı, otoritesi, gücü ile ihtilaflar çözülmeye kalkışılırsa birliğin ve barışın sağlanması mümkün değildir.  Zira ihtilaf durumunda güçlü olan taraf ihtilafı çözmede kendi çıkarına uygun olarak çözüm üretecektir. Bu da sorunu çözmeyecek, daha da derinleştirecektir. Halbuki Medine’de kurulacak yeni sistemde sorunların çözümünde / ihtilafların hallinde topluluğa katılan yani iman eden herkesin ihtiyacı, çıkarı ve faydası dikkate alınacaktır. Allah’ın hükmü kullarının menfaati içindir. Zira Allah kulları için kötülük dilemez, onların zararına olan herhangi bir hüküm vermez. Allah’ın tüm alemlerin rabbi olması paradigması uyarınca yeni yönetimin egemenliğindeki herkes dikkate alınacak ve herkesin / tüm vatandaşların yararı düşünülerek sorunlar / ihtilaflar çözüme kavuşturulacaktır. Vatandaşlar arasında hiç kimseye, hiçbir guruba haksızlık yapılmayacak, ayrıcalık tanınmayacaktır. Allah’tan başka ilahlar adına hareket eden otoriteler ise toplumun bütünü için değil, kendi(leri) menfaatleri için hüküm verir / düzenleme yaparlar. Allah ise kullarının sömürülmesine asla razı olmaz. İşte Hz.Muhammed’in@ Rabbi böyle bir ilahtır.”

 

10- İhtilâfa düştüğünüz / tartıştığınız herhangi bir şeyde hüküm vermek Allah’a aittir. İşte bu, benim Rabbim Allah’tır. Ben yalnız O’na tevekkül ettim ve ben yalnız O’na yöneliyorum. (Şura Suresi 10)

 

Bu ayet ile Medineli muhalefetin “Yeni yönetimde çıkacak ihtilafların hallinde kim hüküm verecek?  Hz.Muhammed’in@ yeni oluşacak topluluktaki kabilelere karşı tutum ve davranışı nasıl olacak? Kimden yana olacak; Muhacirlerden yana mı? Yahudilerden yana mı? Evs kabilesinden yana mı? Hazreç’ten yana mı? Yeni yönetimde hangi kabilenin töre, adet, ritüel ve hukuku geçerli olacak? Mekkelilerin mi? Yahudilerin mi? Ensar’ın mı?” şeklindeki ifadelerle yaratılan tereddüt ve endişeler de izale edilir.

 

36.3. Tevhidin Zorunluluğuna Verilen Örnekler

Cenab-ı Hak, bütün farklılıklarına rağmen birleşerek İslam / barış / tevhit toplumu oluşturmuş toplulukların gelişeceği, büyüyeceğini kendi yaratmasından verdiği örneklikle ifade eder. Gökle yerin birbirinin eşi olması, insanların ve hayvanların eşli olarak yaratılması örneğinden hareketle bizlerin üreyip çoğalmamızın ve toplumsal olarak büyüyüp gelişmemizin eşlerin bir araya gelmesi ile ancak mümkün olduğunu vurgular. Yani birbirinden farklı olarak yaratılan cinslerin çoğalıp büyümesinin yegâne yolu bu cinslerin birleşmeleridir. Aksi takdirde çoğalıp büyümek mümkün değildir. Toplumsal olarak büyüyüp gelişmek için de bütün farklılıklarımıza rağmen toplulukların / kabilelerin / grupların bir ülkü etrafında toplanıp tevhit olması ilahi / sosyal / doğal bir kuraldır. Bu nedenle büyük bir medeniyete gidiş, akabe görüşmelerinin yaşandığı o vasatta Medineli tüm kabilelerin ve Mekkeli muhacirlerin peygamberimize inzal edilen öğreti etrafında tevhidi bir toplumsal yapı oluşturulmasından geçer.

 

11-Gökleri ve yeri yaratan, sizin nefislerinizden eşler kıldı ve hayvanlardan da eşler kıldı. O, sizi bununla (bu düzenle) üretip çoğaltıyor. Hiçbir şey, O’nun gibi değildir. O, en iyi işiten, en iyi görendir.  (Şura Suresi 11)

 

36.4. Tevhidi Dünya Görüşü Topluma Refah Getirir

Cenab-ı Hak, Medinelilere yeni yönetimde ekonomiye ilişkin hususları Şura Suresinin 12 nci ayeti içerisinde aşağıdaki şekilde bildirir;

“Toplumların nasıl uygar ve huzurlu olacağına ilişkin sosyolojik ilke ve prensipler ile toplumların nasıl zengin, müreffeh ve ileri olacağına ilişkin ekonominin altın anahtarlarını Cenab-ı Hak en iyi bilir.”

“Medine’de kurulacak yeni yönetim, peygamber vasıtasıyla bunları sizlere sunacak.  Şayet sizler dilerseniz / isterseniz bu anahtarlar / ilke ve prensiplerle hareket ederek bölgenin en zengin ve en müreffeh toplumu olursunuz. Fakat sizlere sunulan bu ilke ve prensipleri istemez iseniz o takdirde şu andaki fakir, sefil, geri, aşağılık ve vahşi kalmaya mahkûm olursunuz.”

“Yeni yönetimin uygulayacağı politikalar ile çok büyük zenginliklere ulaşılacaktır. Cenab-ı  Hak, bütün kullarının zengin, müreffeh, mutlu ve mesut bir hayat yaşamasını diler. Bu nedenle yeni yönetimde yapılacak yasal düzenlemelerde haksız ve batıl yollarla servet edinmiş kişilerin bu tezgahlarına engel olunacak ve onların malları ve servetlerinde kısıntı olacaktır. Diğer taraftan yapılacak düzenlemelerde hak ve adalet ölçüsü mucibince hareket edenlerin önü açılacak, onların önündeki engeller kaldırılacak ve böylece helal yollardan mal ve servet edinebilecektir. O, her şeyi en iyi bilendir. O halde ticaretin, ekonominin, sosyolojinin ve hayatın her türlü ilke ve yasalarını en iyi bilenin yol göstericiliğine tabi olun!”

“Diğer taraftan Mekkeli muhacirlerin sizleri kandırmak, aldatmak ve sizlerin ürettiği mallara, sahip olduğunuz sermayeye konmak ve sizleri fakir, perişan, aç sefil bırakmak gibi kötü niyetleri yoktur, asla olamaz da.”

 

12- Göklerin ve yerin hazinelerinin anahtarları O’nundur. O, rızkı dilediğine bol verir. Dilediğine de kısar. Çünkü, O her şeyi en iyi biçimde bilmektedir. (Şura Suresi 12)

 

Böylece Medineli muhaliflerin Mekke’den gelecek muhacirler nedeniyle Medine’de yaşanacak ekonomik krizlere ilişkin yaptıkları tezvirata karşılık verilmiş olur.

 

36.5. Tevhidi Dünya Görüşünde Ayrımcılık, Ötekileştirme Yoktur, Adalet Vardır

Cenab-ı Hak yeni yönetimde ehli kitap (Yahudi ve Hristiyan) topluluklara hangi hukukun uygulanacağı ve birliğin nasıl sağlanacağı konusunda Medine kamuoyunda oluşan tereddüt ve endişelerine karşılık vermeye aşağıdaki ayetlerde işaret edilen şu mesajlarla devam eder;

“Toplumların birlik ve beraberlik içerisinde tevhit olup millet oluşturması ve aralarındaki sorunları çözmede hükmün Allah’a ait olması yani verilecek hükmün milleti oluşturan bütün tarafların faydasına olması şeklindeki bu politikanın / dinin elbirlik tatbik edilmesi gerekmektedir. Bu hususta tarafların asla ayrılığa düşmemeleri gerekir. Zira bu politika / din tarafların hiç birisine farklı uygulama getirmemekte ve ayrımcı uygulamalar öngörmemektedir. Yani adalet bu dinin ana ilkesidir. Dolayısıyla peygamberimizin yeni yönetimin başında olması Mekke’den gelecek muhacirler için herhangi bir imtiyaz sağlamaz. “

“Birliği oluşturan tüm tarafların haklarını garanti altına alan ve adaleti / ayrımsızlığı savunan bu politika / din Cenab-ı Hak tarafından Hz.Nuh’dan beri Hz.İbrahim, Hz.Musa ve Hz.İsa’ya emredilmiş bir politikadır/ dindir. Şimdi size de aynı politikayı / dini uygulamanızı teklif ediyoruz. Sizi içinde bulunduğunuz felaket durumdan kurtaracak olan bu politikadır. / dindir. “

“Fakat bu politikayı / dini kabul etmek, benimsemek içinizdeki müşriklere ağır / zor geliyor. Zira bu politikanın / dinin uygulanması halinde içinizdeki kodaman müşrik ileri gelenlerin üzerinizdeki hakimiyetleri sona erecek ve servetlerinde kısıntı ve azalmalar olabilecektir. Diğer taraftan toplumdaki bazı liyakatli kişi ve grupların bu sistem sayesinde önleri açılacak ve servete kavuşabileceklerdir. Bu politikada ayrımcılık, zulüm ve imtiyazlar olmayacağı için yaratılacak fırsat eşitliğinden faydalanacak olanlar mal, makam ve servet açısından daha iyi yerlere gelebileceklerdir. İşte bu durum Medine’deki bazı müşrik kodamanlara ağır gelmiş ve sırf kıskançlık, haset, bencillik ve işledikleri günahlar sonucu edindikleri çirkin karakterler nedeniyle herkesin mutlu, müreffeh ve barış içerisinde yaşamasını sağlayan bu politikayı / dini kabul etmekte zorlanmaktadırlar.”

“Onlar teklif edilen politikanın / dinin topluma barış, huzur, mutluluk ve medeniyet getirmesi noktasında yeterli bilgi ve donanıma sahiplerdir. Onların bu konudaki tüm tereddütleri giderilmiş ve tüm sorularına cevaplar verilmiştir. Onların zihinlerinde bu konuda en ufak bir şüphe kalmamıştır.  Açıkçası onların bu isteksizliklerinin sebebi bilgi eksikliğinden değildir. Onların bu sistemi kabul noktasında zorlandıkları şey onların toplumun diğer bireylerini ve diğer grupları kıskanmaları ve mevcut statülerini kaybetme korkusudur.”

“Medine’de ilahi ideoloji çerçevesinde tevhidi bir devlet idaresinin kuruluşundan sonra bir geçiş sürecinin olması Akabe Görüşmelerinin başlangıcında hükme bağlanmıştı. Yani tevhidi toplum kurulurken şu anda cari olan hukukların arasında uyumun sağlanması konusunda bir geçiş sürecine (adı konulmuş bir süreye) ihtiyaç olduğu çok açıktı. Bu husus görüşmelerin başlangıcında gündeme gelmiş ve bazı uyum yasalarının zaman içerisinde, ihtiyaç hasıl oldukça çıkarılacağı hükme bağlanmıştı. Aksi takdirde Cenab-ı Hak muhakkak bunlar konusunda da hükmünü verirdi. Fakat O insanların yararına olarak geçiş süreçlerini dikkate almakta ve süreç içerisinde ihtiyaca göre en uygun hükümlerini zamanı geldikçe bildirmektedir.”

“Medine’deki müşriklerin izinden giden Medineli bazı Yahudi ileri gelenleri de aynı tezviratları dillerine dolamakta ve onlar da Medineli müşriklerle aynı endişe ve tereddütleri yaşamaktadırlar. Halbuki onlar Akabe görüşmelerin başlangıcında ve öncesinde Hz.Muhammed@ ile kendisine inzal edilen ilahi sistem hakkında olumlu görüşlere sahiptiler. Zira peygamberimiz Mekke’de mücadele ederken onlar için herhangi bir sorun olmadığı gibi Arapların birbirlerine düşmeleri işlerine gelmekteydi. Dahası Arapların arasından Yahudilerin din / politikaları ile aynı köklere sahip ilkeleri savunan birisinin çıkması onları Araplar arasında daha üstün hale getirmekteydi. Ancak onun Medine’ye hicret etmesi ve Medine’nin başına geçmesi gündeme gelince durum değişti. Bu kez onlar Medine’nin ekonomisinde ve yönetimindeki hâkim konumlarını yeni sistemde kaybetme endişesi taşımaya başladılar. Eski sistemin muhafaza edilmesi kendi sahip oldukları statükonun korunması açısından önem arz etmekteydi. Yeni yönetimin kendileri için ne tür değişimler getireceğini öngörememekteydiler. Bu nedenle onlar yeni sistem konusunda kuşkular taşımaktaydılar.”

 

13-14- “(Tevhid / İslam / Barış) Dinini / Politikasını elbirlik tatbik edin ve onu uygulama konusunda fırkalara ayrılmayın / ayrılığa düşmeyin.” diye Allah, (Tevhid / İslam / Barış) dininden Politikasından Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahy ettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya tavsiye ettiğimizi, sizin için de şeriat / din / yol / politika yaptı. Müşriklere, kendilerini davet ettiğin bu (Tevhid / İslam / Barış) dini / politikası ağır /zor geldi. Allah ona (bu din / politika için) dilediklerini / dileyini seçecek ve kendisine yönelen kimseyi de hidayete erdirecektir.  Onlar, ancak kendilerine bilgi geldikten sonra, sırf aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer Rabbin tarafından “geçiş süreci / adı konmuş bir süreye kadar” sözü geçmemiş olsaydı aralarındaki hüküm kesinlikle gerçekleştirilirdi. Onların peşinden gelen / onların izini takip eden Kitap’ın vârisleri de ondan (bu dinden / bu politikadan) kendilerini kararsızlığa iten bir kuşku içindedirler. (Şura Suresi 13-14)

 

36.6. Tevhidi Dünya Görüşünün Önceliği Kamu Yararı ve Adalettir

Medine’deki ehli kitabın ileri gelenlerinin (özellikle sonradan muhalefeti oluşturacak grubun) bir diğer önemli endişesi de bazı konularda ilahi vahiy / kitap kaynaklı olmaksızın kendilerinin oluşturdukları hukuk / şeriatın kendilerine uygulanıp uygulanmayacağı noktasındaydı. Zira onlar ilahi vahye dayalı olmaksızın yaptıkları teşriatta / yasamada halkın genelinin değil, ileri gelenlerin çıkarlarını dikkate almışlar ve süreç içerisinde adil olmayan uygulamalar ihdas etmişlerdi.

Halk aslında bu uygulamalardan rahatsızdı, fakat ellerinden de bir şey gelmiyordu. Zira söz konusu teşriatı / yasamayı yapanlar ileri gelenlerdi. Onlar aynı zamanda bu teşriatlarını / yasamalarını vahye dayalı yorumlarıyla ilahi kaynaklı göstermişlerdi. Böylece onlar kendi heva ve heveslerini halka kolayca kabul ettirmişlerdi. İşte onları endişeye sevk eden yeni yönetimin bu keyfi uygulamaları kabul edip etmeyeceği konusuydu.

Cenab-ı Hak, elçisine Medine’deki ehli kitabın (Hristiyan, Yahudi) topluluklarının hepsini yeni yönetim yapısının içerisinde yer almaya davet etmesini emreder. Bu emir kapsamında yeni yönetimin egemenliği altına girecek kimseye ayrım yapılmayacağını ve herkes için adil, tarafsız ve dosdoğru hükmedileceğini bildirir.  Medine ehli kitap topluluğu için bu gayet yerinde, uygun ve kabul edilebilir bir çağrı olacaktır. Fakat bunun istisnası ehli kitabın bazı ileri gelenleridir. Onlar için tehlike çanları çalmaya başlamıştır. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın elçisine verdiği emrin devamında onların çıkarlarını gözeten, onlara ayrıcalık ve imtiyaz tanıyan yasaların tanınmayacağı belirtilmektedir. Onların heva ve heveslerine uyulmaması şeklinde ifade edilen bu emir, ehli kitap halkın hoşuna gitse de ileri gelenlerin huzurunu kaçıracaktı. Bu emir, aynı zamanda onların halkı yeni yönetim aleyhine kışkırtma çabalarını da boşa çıkaracaktı.

Cenab-ı Hak, inzal ettiği ayetlerde önemli bir uygulamayı da haber verdirir. Elçisine ehli kitabın sahip olduğu ilahi kaynaklı tüm yasamayı kabul ettiğini yani yeni yönetimde her topluluğun vahiy kaynaklı hukuklarının kendilerine tatbik edileceğini, kimseye ayrıcalık, imtiyaz ve farklılık tanınmayacağını ve herkese adaletle hükmedileceğini bildirmesini de emreder.

Bu çağrıda Cenab-ı Hakk’ın herkesin rabbi olduğu vurgulanarak özellikle Yahudilerin Rabbi sadece kendilerine tahsis etmeleri reddedildiği ifade edilir. Yeni yönetimde halkların faydası (kamu yararı), denge ve adaletin gözetileceği vurgulanır. Böylece ileri gelenlerin süreç içerisinde oluşturdukları güçlülerin hukukunun da bertaraf edileceği bildirilmiş olur. Bu nedenle topluluklar arasında herhangi bir nizaya, çekişmeye, sürtüşmeye ve iddialaşmaya gerek olmadığı belirtilerek tevhit toplumu oluşturulurken topluluğu oluşturanların haklarının garanti altına alınacağı ve bu nedenle herhangi bir endişe, tedirginlik ve korkuya yer olmadığı da belirtilmiş olur.

Tevhit toplumu oluşturmanın yolunun da ancak Allah’ın emir ve ilkelerini kabul ve tatbik ederek mümkün olduğu aynı ayet içinde bildirilir.  Şayet yeni yönetim bu ilkeler kapsamında kabul edilirse, o takdirde toplumun gidişatı Allah’a doğru olacaktır.

Böylece Cenab-ı Hak elçisine inzal ettiği Şura Suresinin 15 inci ayetiyle yukarıda ifade edilen politikanın izleneceğini Medineli ehli kitaba bildirir. Onlara “İşte birlik ve beraberlik için uygulanacak din / politika budur! Gelin bu birliğe katılın!” çağrısı yapılır. Bu sadece bir çağrı değildir, aynı zamanda akabe müzakerelerine konu olan ve yeni kurulacak yönetimin anayasal ilkeleri olacaktır.

 

15- İşte bunun için sen (onları tevhide) çağrıda bulun ve (Allah tarafından) emrolunduğun gibi Allah’a doğru istikamet üzere ol! Onların heva ve heveslerine uyma ve de ki; “Ben, Allah’ın vahyettiği bütün kitaplara inanırım ve ben aranızda dengeyi sağlamak / adaleti tesis etmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımızın hesabı bize çıkacaktır, sizin yaptıklarınız da size. Bizimle sizin aranızda bir çekişme / sürtüşme / deliller savaşı / iddialaşma olmamalı.  (Ancak böylelikle) Allah hepimizi bir araya toplayacaktır / tevhit edecek ve varışımız / gidişatımız / dönüşümüz / evrilişimiz O’na olacaktır.” (Şura Suresi 15)

 

36.7. Verilecek Hükmün Kesin Oluşu ve Karara Karşı Çıkanların Cezalandırılacağı

Cenab-ı Hak, kurulacak yeni yönetimde her topluluğa kendi hukukuna göre hükmedileceğini bildirdikten sonra herhangi bir davada hüküm vermek için hakimliğe davet edildiğinde verilecek olan Allah’ın hükmü ile ilgili yapılacak itirazların batıl / boş olacağını da bildirir.  Yani hükmün kesin olduğu ve Hz.Muhammed’in@ vereceği kararın tartışmaya açık olmayacağı anayasal bir esas olacaktır. Allah’ın elçisi vasıtasıyla vereceği herhangi bir hükmün temyiz makamının yine kendisi olacağı belirtilir. Şayet verilen bu hükme karşı çıkan olacak olursa onun şiddetle cezalandırılacağı da yine hukukun bir esası olarak anayasada yer alacağı bildirilir.

Allah, kitabı ve ölçüyü insanlar arasında uygulansın diye göndermiş olduğunu bildirdikten sonra o günlerin / saatin gelmesinin yakın olduğunu müjdeler.

Medine’deki muhalifler müzakerelerin bir an önce anlaşmayla sonuçlandırılmasını isterler. Halbuki Cenab-ı Hak, kendi nizamının uygulanacağı bir sistem için hazırlıkların yapılmasını ve bu noktada acele edilmemesini sabırlı olunmasını istemektedir. Bu iş çocuk oyuncağı değildir. Medine’de İslam devletinin teşkilat alt yapısının Hz.Muhammed@  hicret etmeden hazırlanması gerekmektedir. Aksi takdirde devlet daha kurulmadan yıkılır gider. Mus’ab b. Umeyr bu iş için Medine’ye gönderilmişti. O bir yandan teşkilat alt yapısını kurarken diğer taraftan da Kitabın temel prensiplerini Medinelilere anlatacak ve yeni kurulacak yönetimin ve uygulanacak hukukun ilkelerini onlara öğretecekti. Bu müzakere, eğitim ve teşkilat altyapı hazırlık süreçlerinden sonra yeni yönetim kurulacak ve uygulamaya geçecektir.

Medine’de İslami bir yönetimi istemeyen muhalifler ise bunu gayet iyi bildiklerinden bu işin hemen gerçekleşmesini istiyorlardı ki böylece kurulacak yeni yönetimi parmaklarında oynatsınlar ve onu çok kısa zamanda tarihe gömsünler. Yani teşkilat ve hukuk alt yapısının kurulmadan yeni yönetimin teşkil edilmesini isteyerek aslında Resulü Ekrem’i bu girişiminde başarısız kılmak istiyorlardı.

Halbuki ilahi ideolojiye dayalı bir yönetim sistemini isteyen müminler ise bu hususta acele edilmemesi gerektiğini öğrenmişlerdi. Kurulacak yeni yönetimin teşkilatlanmayı tamamladıktan ve Medinelilerin İslami hukuk prensipleri ile donatıldıktan sonra uygulamaya geçilmesi gerekmekteydi. Aksi takdirde insanlara haksızlık yapılır, adaletten sapılır, ölçüsüz davranılır, sorunlar çözülemez, güvenlik açıkları meydana gelir, barış sağlanamaz, ekonomik istikrara erişilemez. Çok büyük iddialarla yönetime gelecek Hz.Muhammed’in@ teşkilat alt yapısı olmayan bir sistemde devleti yönetemez hale gelmesi büyük bir hüsrana neden olur.  Bu nedenle müminler Kitabın ve mizanın uygulanacağı / hak olacağı zamanın gelmesi konusunda bu olumsuzluklarla karşılaşılabileceği endişesi ile kalpleri titrer ve korkarlar. Onların korkusu hazırlıksız yakalanma sonucunda yanlış yapma korkusudur. O nedenle hazırlıksız yakalanmamak için acele etmediklerini her şeyi düşünüp, dikkate alıp ölçülü yapmaya çalıştıklarını bildirmesi istenir.

 

16-18- Davetine icabet edildikten sonra Allah’ın hükmü hakkında tartışmaya girenlerin delilleri / itirazları Rableri katında batıldır. Onlara bir gazap vardır. Onlar için çetin bir azap vardır.  Allah, Kitabı ve mizanı / teraziyi / ölçüyü hakk / uygulansın diye indirdi. Sen bilemezsin, belki de o Saat çok yakındır! (Nereden bileceksin belki o zamanın gelmesi çok yakındır.) Ona iman etmeyenler, onu acele isterler! İman edenler ise ondan dolayı yürekleri titrer ve bilirler ki o kesinlikle Hak'tır! / gerçektir! Dikkat edin, O Saat hakkında tartışanlar, gerçekten çok büyük bir sapıklık içindedirler! (Şura Suresi 16-18)

 

Cenab-ı Hak, müteakip ayetlerde Medineli Muhaliflere şu mesajların da verilmesini ister;

“Biz uzun vadeli / ahireti düşünüyoruz. Uzun vadeli geleceği düşünerek planlar yapıyor. Hata yapmamak ve adaletsiz davranmamak için yere sağlam basmaya çalışıyoruz. Bu ise uygulama saatini / zamanını geciktiriyor. Ama uzun vadeli geleceği / ahireti düşünerek hareket edenler çabalarının karşılığını fazlasıyla alacaklar.”

“Diğer taraftan kısa vadeli düşünen, pansuman tedbirlerle idare etmeye kalkanlar, günü kurtarmaya çalışanlar, sadece kısa dünya hayatını düşünenler ise ilahi sünnet gereği yine de çabalarının karşılığını alırlar. Fakat onların bu kazançları sadece dikkate aldıkları zaman aralığı için geçerlidir. Uzun vadede kaybeden onlar olacaklardır. Yani sizin gibi acele edilecek olunursa kurulacak sistemin ömrü uzun olmayacaktır.”

 

19 -20- Allah kullarına çok lütufkârdır. Dilediğini / dileyeni rızıklandırır. Ve O, Kaviyy’dir, Azîz’dir.  Kim ahiret yaşamının / uzun vadeli çabalarının nimetlerini isterse nimetleri ona fazlasıyla veririz! Kim de dünya yaşamının / kısa vadeli çabalarının / günü birlik yaşamının nimetlerini isterse, ona ondan veririz. Ama o kimsenin ahirette / uzun vadede bir nasibi yoktur! (Şura Suresi 19-20)

 

36.8. Tevhidi Dünya Görüşü Sistemine Geçiş Süreci

Akabe görüşmelerinde ortaya çıkan bir husus daha vardı. Medinelilerin (Yahudi ve Hristiyan topluluklar dahil) halihazırda kabul ettikleri bazı otorite ve kurumsal yapıların Allah’ın izin vermediği / toplumun zararına olan hususlarda teşriat / yasama yaptıkları gündeme gelmiş ve bu düzenlemelerin durumunun ne olacağı sorulmuştu.

Halkın çaresiz olarak kabul ettikleri ve hoşnut olmadıkları bu düzenlemelerin kaldırılması hususunun yapılan müzakereler sonucunda üzerinde anlaşılacak anayasa metninde yer almasının mümkün olmadığı malumdu. Zira anayasa temel hak ve hürriyetlerin çerçevesi ile yeni yönetimin alt yapısını kapsayacak ve çok kısa olacaktı.  Müzakerelerde belirli bir geçiş süreci yaşanacağı karara bağlanır. Bu süreçte mevcut yasaların geçerli olacağı ancak zamanı geldikçe onların değiştirileceği kararlaştırılır. İçki, kumar, miras, evlilik, boşanma vb. hususlarda cahiliyeden kalan ve uygulanmakta olan Allah’ın istemediği yasa ve düzenlemeler geçiş süreci içerisinde doğru olanlarla / hakkaniyete uygun olanlar ile değiştirilecektir. Dolayısıyla zulüm oluşturan yasa, adet, gelenek ve düzenlemeler zaman içerisinde kaldırılacaktı. Bunların değiştirilmesine karşı çıkacak olan zalimlerin ise cezalandırılacağı müzakerelerde hükme bağlandı.

Bu hususları belirlemede yol gösterici ayetler Cenab-ı Hak tarafından aşağıdaki şekilde inzal edildi. Ayrıca bu değişimler yapılacağı zaman zalim ileri gelenlerin çok fazla tedirgin olacakları da haber verildi;

  

21-22- Onların, Allah’ın izin vermediği şeyleri kendileri için dinin koyduğu şer’i bir kural (meşru) haline getiren ortakları var demek! Eğer belli bir süre mühlet verilmesi / fasıl / geçiş süreci konusunda söz verilmeseydi, elbette aralarında hükmolunurdu. Ve şüphesiz zalimleri acı bir azap beklemektedir. O, kendilerine vaki olduğunda / olacağı zaman kazandıkları şeylerden dolayı o zalimlerin ürktüklerini / tedirgin olduklarını görürsün. İman etmiş, ıslah edici eylemlerde bulunan kimseler de cennetlerin bahçelerindedirler. Rablerinin yanında onlar için istedikleri şeyler vardır. İşte bu, büyük lütfun ta kendisidir. (Şura Suresi 21-22)

 

36.9. Allah Resulü@ Yapacağı Hizmetler İçin Maddi Çıkar Beklentisinde Değildir

Müzakereler sırasında belirlenmesi gereken çok önemli bir husus daha vardı ki bu husus Medineliler arasındaki tereddüt ve endişelerin kaynağı idi. Onlar peygamberimizin yapacağı hizmetlere karşılık menfaatinin ne olacağını merak ediyorlardı. Zira onlar kendi aralarında yaptıkları tartışmalarda Hz.Muhammed’in@ büyük riskler alarak ve canla başla çalışarak vereceği hizmetlerde bir çıkarının olması gerektiğini gündeme taşımışlar ve içlerinden bazıları yukarıda dile getirdikleri çok çeşitli tezviratları bile dile getirmişlerdi.

Cenab-ı Hak onların meraklarını gideren ve elçisinin beklentisini ortaya koyan ayetini bildirirken ilahi sisteme gönülden iman eden ve güzel işler yapmak isteyenler için bunun bir müjde olduğunu vurgular. Zira elçisinin yapacağı fedakarlık ve hizmetleri için sevgiden başka maddi bir beklentisinin olmaması onlar açısından çok büyük bir müjdedir. Hiç kimsenin maddi bir çıkar beklentisi olmaksızın başkaları için ölümüne çaba sarf etmesi düşünülemezdi. Ama O, Rabbinin vazifelendirmesi nedeniyle bu hizmetleri maddi bir ücret / mükafat / karşılık beklemeksizin gerçekleştirecekti. Bu onun görevi idi. Müzakerelerde gündeme gelen bu hususu Cenab-ı Hak, resulüne bir müjde olarak şöyle iletmesini emreder; 

“Buraya gelmek ve sizin başınıza geçip size yol gösterme, aranıza barış ve istikrarı sağlama, sosyal hayatınızı yeniden tanzim etme, sizi ıslah etme, aranızda adaleti ve dengeyi sağlama, sorunlarınıza çözüm üretme vb. hizmetler için bir karşılık beklemiyorum. Benim sizlerden bir servet beklentim olmadığı gibi krallara mahsus bir saltanat beklentim de yoktur. Siz sadece benimle birlikte olan dostlarıma, yakınlarıma, arkadaşlarıma, yoldaşlarıma, çalışma arkadaşlarıma sevgi, kardeşlik ve dostluk gösterin yeter. Onlarla kardeş olun yeter. Sizler benim dava arkadaşlarıma yakınlık gösterir, onlara iyi ve güzel davranacak olursanız ve onları bağrınıza basacak olursanız o takdirde bu iyilikleriniz karşılıksız kalmayacak ve daha güzel tavır ve davranışlarla sizlere cevap verilecektir.”

Müzakerelerde karar altına alınan bu ilke ve mesaj ile Medinelilerin peygamberimize müminlere gösterecekleri yakınlık ve onlara yapacakları iyiliklere karşı kat kat daha fazla iyilik ve güzellikle mukabelede bulunulacağını öğrenmeleri onlarda çok büyük bir sevinç oluşturur.

Diğer taraftan geçmişte taraflar arasında vuku bulmuş yanlışların ise bağışlanması gerektiği Cenab-ı Hakk’ın bağışlayıcı olması sıfatı ile anlatılır. Yeni dönemde topluluğu oluşturacak tarafların geçmiş dönemde birbirlerine yaptıkları hata ve yanlışları asla gündeme getirmemeleri bir kural olarak getirilmiş olur. Bu kural sadece muhacirler ile Medineliler arasında işleyecek olan değil aynı zamanda Medinelilerin kendi içlerindeki çekişmeler sonucunda birbirlerine karşı işledikleri suç ve hataları da kapsamakta idi. Yani yeni yönetim ile geçmişe bir sünger çekilecek ve asla devri sabıklar yaratılmayacağı hükme bağlanıyordu.

 

23- Allah’ın iman eden, ıslah edici eylemlerde bulunan kullarına müjdelediği şeyi işte şöyle söyle; “Ben yapacağım hizmetlere (yönetim, yasama, ıslahat, tebliğ, irşat, aydınlatma, yol gösterme, yargı, savunma, eğitim, sosyal vb. hizmetlerine) karşılık bir ücret istemiyorum, sizden tek istediğim, yakınlarıma (muhacirlere / yol arkadaşlarıma / yakın çalışma arkadaşlarıma) göstereceğiniz sevgidir, yakınlıktır. Kim bir iyilik yaparsa ona daha güzeliyle mukabele ederiz. Muhakkak ki Allah, geçmiş suçları / kusurları bağışlar ve iyiliğe, mükâfatla karşılık verir.” (Şura Suresi 23)

 

Bu ayetler mucibince alınan karar ile Medine’ye gelecek olan muhacirlerin geçimlerinde kolaylık sağlanması ve Medine toplumuna entegre olması için gelecekte kardeşlik kurumunun kurulacağına işaret edilmektedir. Ayetteki “yakınlık gösterme” terimi ile Medinelilerin muhacirlere yapacakları salih amel / iyilik ve gösterecekleri samimiyet onların Allah’a yakınlaşması olarak ifadesini buluyor.  Ayrıca geçim için rızkın kolay ve zahmetsiz bir şey olmayacağı, muhacirlerin de bu hususta gayret göstereceğine 27. ayette vurgu yapılıyor.

Görüşmeler sırasında Medine heyeti gündeme getirdikleri her hususta tatmin edici cevaplar alıyorlardı. Fakat heyetin Medine’de iken ileri gelenlerle birlikte kendi aralarında tartıştıkları ve özellikle muhaliflerin müşrikler ağzıyla gündeme getirdikleri bir hususun da açıklığa kavuşturulması gerekiyordu. O husus; Hz.Muhammed’in@ gerçekte Allah’ın elçisi olmayıp kendi düşünce ve kanaatlarını Allah’a isnat ettiğinin iddia edilmesiydi. Her ne kadar müzakereciler arasında peygamberimize iman edenler çoğunlukta olsa da tezviratların etkisinde olan ve onun peygamber olduğu noktasında şüphesi olan ya da hiç iman etmeyen kimseler de vardı. Onlar, Hz.Muhammed’i@ Allah elçisi olduğu için değil de getirdiği sistemin kendi ihtiyaçlarını karşıladığı için kendilerine lider olarak kabul edeceklerdi. Fakat buna rağmen yapılan tezviratların karşılıksız kalmaması gerekmekteydi.

Cenab-ı Hak, böyle düşünenlere elçisinin dilinden aşağıdaki cevabın verilmesi için ayetlerini inzal etti; 

 “Allah’ın adını kullanarak, O’nun namına kendi fikirlerimi, kanaatlarımı öne sürerek sizi kandırmak, aldatmak ve sizden menfaat temin etmek gibi bir niyet içerisinde değilim. Nasıl ki, Allah kullarını severek yaratmış ve bütün kullarına çeşit çeşit nimetler vermiş ise sosyal yaşamda da kullarının huzurlu, mutlu ve güzel bir yaşam sürmesi için tevhit sistemini benim aracılığımla sizlere göndermiştir. Bu sistemin bütün ilke ve kurallarının sizlerin iyiliği için olduğunu görmektesiniz. Böylece bu sistemin benim uydurduğum bir şey olmayıp, ilahi olduğunu buradan anlayın. Şayet benim uydurduğum bir şey olsaydı, mutlaka benim çıkarıma olan hususlar olurdu ve sizlerde bunu yakinen görürdünüz / fark ederdiniz. Fakat teklif ettiğim sistemde benim çıkarıma bir şey görüyor musunuz? Ve ben yaptığım hizmetlere karşılık sizden hiçbir maddi menfaat beklemiyorum. Ama benim için bu tezviratı yapanlara bakın, onlar için aynı şeyleri söyleyebilir misiniz?”

“Allah adına yalan uydurmayı ancak Allah’tan korkmayanlar yapar, şimdiye kadar sizi birbirinize kırdıran, ürettiklerinizi elinizden alan, sizleri sömüren ve bunları Allah’a ortaklar ittihaz ederek ve onlar adına sizleri kandıranlar yapar. Siz asıl bu tezviratları yapanlara iyi dikkat edin, asıl Allah adına yalan uyduranlar onlardır. Fakat Allah, sizlere merhamet etmiş ve sizleri o zalimlerin sömürüsünden ve zulmünden kurtarmak ve sizleri iyi ve güzel olana yöneltmek için bir fırsat vermiştir. Sizin karşınıza elçisini çıkarmış ve O elçi size kalbini / gönlünü açmıştır.”

“Şayet bu fırsatı değerlendirmeyecek olursanız Allah, elçisinin kalbinde sizin için yarattığı bu sevgiyi / muhabbeti kapatır ve böylece O elçi sizden yüz çevirir. O zaman ne yapacaksınız? Fakat sizin Ona iman etmeyip O’nun arkasından gitmemeniz bir şeyi değiştirmez. Siz katılmasanız da Cenab-ı Hak elçisine mutlaka yardım eder ve batılı / şirki / Mekke müşriklerini bir şekilde yok eder. Siz bu çağrıya itibar etmeseniz de Allah inzal ettiği mesaj / sözleri / Kur’an çağrısı ile yine de hakkı gerçekleştirir.”

“Ona tabi olanlar eninde sonunda muzaffer olurlar. Onların şu andaki çaresiz, fakir, muhtaç ve yoksun durumları zenginliğe, varsıllığa, aziz olmaya dönüşür. Onun karşısında yer alan ve uydurdukları tezviratlarla onu engellemeye çalışanlar ise perişan olurlar.”

 

24-26- Onlar, “kendi uydurduğu şeyleri Allah’a isnad ediyor” diyorlar demek! Madem öyle Allah dilerse senin kalbini mühürler, batılı yok eder ve sözleriyle hakkı gerçekleştirir. (O zaman ne yapacaksınız?) Şüphesiz ki O, göğüslerde bulunan şeyleri çok iyi bilendir. O, kullarının tövbesini kabul eder, kötülüklerini affeder ve sizin işlemekte olduğunuz şeyleri bilir. O, iman eden ve salih eylemlerde bulunanlara icabet eder ve onlara lütfundan bol bol verir. Kâfirlere ise şiddetli bir azap vardır. (Şura Suresi 24-26)

 

Akabe görüşmelerinin gündem maddelerinden birisi de kurulacak yeni yönetimde sebepsiz zenginleşme ve sınırsız servet konusudur.  Ne yönetimdekilerin ne de bireysel şahısların sebepsiz / zahmetsizce zenginleşmesine ve sınırsız servet sahibi olmasına müsaade edilmeyeceği hükmü karar altına alınır.  Bu hükmün gerekçesi ise Allah’ın kullarına rızkı zahmetsizce ve bol bol vermesi halinde onların kaçınılmaz olarak azgınlık yapacak olmaları şeklinde açıklanır. Dolayısıyla rızık kazanmanın yolunun birtakım kurallara bağlanması ve belirli ölçüler getirilmesinin ilahi öğreti gereği olduğu kararlaştırılır. Böylece eski cahiliye şirk sisteminin öngördüğü gibi insanların azgınlaşmasına kadar varacak servet birikimine yeni yönetimde müsaade edilmeyeceği hükme bağlanır. Hele hele haksız kazançlarla sebepsiz / sömürüye dayalı servet yığmalara hiç izin verilmeyeceği müzakere sonucu anlaşma ilkesi olarak belirlenir. Ahlaki bir ölçü olarak da Cenab-ı Hakk’ın kullarının her türlü gizli hallerini gayet iyi bildiği belirtilir.

Bu hükmün aşağıdaki ayeti kerime ile açıklanması sonucunda Medineli muhalif kitlenin Hz.Muhammed@ ve dava arkadaşlarının Medineliler üzerinden zenginleşecekleri, onları sömürecekleri, Medine’nin tüm ticaretini ellerine geçirecekleri vb. tezviratları da boşa çıkarılmış olur. Onlara asıl kendilerinin Medine halkını sömürdükleri, onlar üzerinden haksız kazanç ve servet edinmiş azgınlar oldukları ama yeni yönetim ile buna fırsat verilmeyeceğine işaret edilmiştir. Onların muhalefet nedeninin bu durumu görmeleri olduğu ve bu sebeple peygamberimize ve ilahi ideolojiye dayalı tevhid sistemine karşı çıktıkları üstü örtülü olarak ima edilmiş olur.

 

27- Eğer Allah rızkı kullarına zahmetsizce ve bol bol verseydi, kesinlikle yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Fakat O, rızkı belli bir ölçüye / bir hesap ve plan dahilinde / yasalara göre indiriyor. O, kullarının gizli açık her halinden haberdar olandır, en iyi görendir. (Şura Suresi 27)

 

Fakat bu ilke müzakereye katılan bazı Medineli ileri gelenlere rahatsızlık verdi. Zira yeni yönetimin gelecekte onların servetleri konusunda da düzenlemeler yapacağı açıktı. Geçiş sürecinde bu ana ilkeye uygun olarak bazı yasamalar yapılacak ve kendilerinin zahmetsizce bol bol kazanç sağladıkları işlerinde sınırların geleceği onların hoşuna gitmedi. Bunun üzerine müzakerelere son vermeyi bile gündeme getirmeye başladılar.  Kendi aralarında tartışmaya başladılar. Bu kabul edilebilir bir şey değildi. Şirk sisteminde ekonominin kurallarını kendileri serbestçe ve kendi çıkarlarına uygun olarak belirliyorlarken, yeni yönetim bu hususları düzenlemeye tabi kılıyordu. Her ne kadar Hz.Muhammed@ bu düzenlemeleri kendi şahsı için değil, toplumun yararı için yapacak olsa da onlara göre bu husus kabul edilmemeliydi. Onlar açısından şahsi kazançlara kural ve sınır getirmek ya da onları düzenlemeye tabi kılmak alışılmış bir şey değildi.

Bu sebeple onlar mevcut ekonomik dengeleri alt üst edecek bir sistemi kabul etmeden Medine İslam Cumhuriyeti için yapılmakta olan müzakereleri sonlandırmayı düşündüler. Cenab-ı Hak onların bu düşüncelerinin yanlışlığını müteakip ayetlerde dile getirdi ve Medinelileri uçurumdan kurtaracak fırsatın bu tür endişe ve korkularla heba edilmemesi gerektiğini belirtti. Zira artık kurtuluş ümitlerinin kalmadığı bir anda karşılarına çıkan bu sistemin kendileri için bir rahmet olduğundan hareketle bu aşamaya kadar getirdikleri müzakerelerden vaz geçerlerse kendilerine kendi elleri ile kötülük yapacaklarını ve kurtuluş içinde başka çarelerinin olmadığını vurgular;

 

28- 31- O, insanlar ümitlerini kestikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini yayandır. Ve O, Hamîd’dir (övülmeye, yönelinmeye lâyık olandır), Veli’dir. Göklerin, yeryüzünün yaratılması ve o ikisinde (göklerde ve yerde) her dâbbehden / canlıdan türetip yayması, O’nun ayetlerindendir. O, dilediği zaman onların hepsini toplamaya gücü yetendir. Size musibetten isabet eden şeyler, işte kendi ellerinizle kazandıklarınız yüzündendir. O da çoğunu affediyor. Siz Allah’ı yeryüzünde / bu ülkede aciz bırakamazsınız. Sizin, Allah’a karşı / Allah’tan başka bir Yakınınız / veliniz / müttefikiniz de yoktur, yardımcınız da yoktur. (Şura Suresi 28-31)

 

Bu ayetler ile Medinelilere aşağıdaki anlamlara gelecek uyarılar yapılmıştır;

“Medineli olarak sizlerin, Mekkeli olarak da bizlerin ümitlerimizin tükendiği bir zamanda, Allah rahmetini indirdi (yağmur metaforu) de bizleri birbirimizle buluşturdu.”

“Yeni bir devletin / yeni bir sistemin kurulması aşamasındayız (göklerin ve yerin yaratılması metaforu) Nasıl ki O, gökleri yeri ve içindekileri yarattı aynen öyle de yeni bir devleti / yeni bir sistemi de yaratacaktır. Bütün kabileleri ve grupları bu amaçla toplayıp bir araya getirecek / tevhid edecek.”

 “Bu hususta O’nu kimse aciz bırakamaz, O’na kimse engel olamaz. O, mutlaka bu birliği sağlayacaktır ve yeni sistemi eninde sonunda gerçekleştirecektir.”

“Dahası sizin O’ndan (elçisinden ve müminlerden) başka bir dostunuz ve müttefikinizde yoktur. Sizin içine düştüğünüz şu feci durumdan, kenarına geldiğiniz uçurumdan sizi kurtaracak, elinizden tutacak ve size yardım edecek hiçbir grup, kabile ve otorite de yoktur. Aklınızı başınıza devşirin! Sizin kurtuluşunuz ancak Allah ve Allah yanlılıları ile beraber yeni bir sisteme / tevhide gitmektir. Aksi takdirde başınıza gelecek her musibet kendi ellerinizin yaptığı olacaktır. Kimseye kabahat bulmayın! Aklınızı başınıza toplayın! Müzakerelerden geri dönmeniz halinde başınıza musibet almış olursunuz. Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmış olursunuz ve sonunda birbirinizi yer bitirirsiniz.”

“Burnunuzun dibine kadar gelmiş bu fırsatı tepmeyin. Şu ana kadar yaptığınız tezvirat da affedilecektir / dikkate alınmayacaktır.”

“Vazgeçmeniz durumunda Allah’ı aciz bırakamazsınız. Eninde sonunda Allah bir çıkar yol bulur ve elçisini zafere ulaştırır. Ama sizin Allah’tan başka bir veliniz / yardımcınız yoktur. Sizin tek çözüm yolunuz Allah taraftarları ile birlikte olmaktır. Başka şansınız yoktur. Zira bu davanın gemisi harekete geçmiştir. Bu dava rüzgârı yakalamıştır. Sizde bu gemiye binerseniz menzilinize / hedefinize ulaşırsınız. Şayet bu rüzgârı kaçırırsanız kalakalırsınız.”

 

32-35- Denizde dağlar gibi akıp gidenler (gemiler) de O’nun ayetlerindendir. / işaretlerindendir. Eğer O dilerse rüzgârı durdurur da gidenler (gemiler) denizin üzerinde hareketsiz kala kalırlar. Şüphesiz bunda tüm çok sabreden ve çok şükreden kimseler için nice ayetler vardır. Yahut O (Allah), onların kazandıkları şeyler sebebiyle onları helâk eder. (Allah) birçoğunu da affediyor. Ayetlerimiz hakkında mücadele edenler kendileri için kaçacak bir yer olmadığını bilirler. (Şura Suresi 32-35)

 

Medineliler için uyarılara aşağıdaki şekilde devam edilir;

“Akıllı olun! Sizi yok oluştan kurtaracak ve sizi yeryüzünde aziz kılacak bir fırsat yakaladınız, sizi umutlarınıza kavuşturacak, hedeflerinize ulaştıracak bir gemiye bindiniz ve çok iyi bir rüzgâr yakaladınız. “

“Şayet yanlış yaparsanız bu rüzgâr kaybolur da kala kalırsınız. Biraz sabreder ve size sunulan nimete şükrederseniz / bedelini öderseniz o takdirde bu oluşum gerçekleşecek ve sizler umduklarınıza nail olacaksınız.”

“Ama tezvirata devam ederseniz, mızmızlık yaparsanız ve tevhidin / birliğin gerçekleşmesine engel olmaya çalışırsanız, ayetlerimizle mücadele ederseniz o zaman da yaptıklarınızın cezası ile karşılaştığınızda kaçacak delik ararsınız.”

Bazı Medine ileri gelenlerini müzakereleri bozmaya iten sebep, onların İslami sisteme geçilmesi halinde sahip oldukları mal, mülk ve servetlerini kaybetme korkusuydu. Onların bu korkularının anlamsız olduğu aşağıdaki ayetle ifade edilir;

 

36-Size verilmiş şeyler / sahip olduğunuz şeyler, dünya hayatının kısa süreli bir geçimidir. / gelip geçici değerlerdir. Ancak inananlar ve Rablerine güvenenler tevekkül edenler için Allah’ın yanında bulunanlar / katından verilenler daha iyidir ve süreklidir. / kalıcıdır. (Şura Suresi 36)

Bu ayeti duyan Medinelilerin zihninde şu anlamlar da canlanır;

 “İslami sistem uygulanmaya başladığında sahip olduğunuz mal, mülk ve iktidarı paylaşmaktan çekiniyorsanız veya bunları kaybetmekten korkuyorsanız halihazırdaki dünya görüşünüzle / şirk sisteminizle zaten onları bütünüyle kaybedeceksiniz. Hatta canınızı da yitireceksiniz. Eğer elinizdeki imkanlar ve sahip olduğunuz idari ve toplumsal yapınız / sahip olduğunuz şirk ideolojisi sizi kurtaracaksa haydi kurtarsın o zaman. Halbuki bizim sunduğumuz dünya görüşü / ilahi öğreti ve bunlara dayalı din / devlet / sistem sizin için çok değerli ve kalıcıdır. / süreklidir.”    

İlahi öğretiye dayalı olarak kurulacak sistemin çok büyük ve uzun ömürlü bir medeniyetin temellerinin atılacağı açıktır. Bu medeniyetin mimarlarının ise böyle süfli düşüncelerden arınması gerekmektedir. Büyük bir medeniyetin öncülerinin Allah’a, elçisine ve arkadaşlarına güvenen, itimat eden ve tevekkül edenler olması şarttır.

İlahi öğreti çerçevesinde kurulacak sisteme iman edip destek olanların büyük günahlardan ve ahlaksız davranışlardan kaçınan, yüksek bir ahlak sahibi erdemli kişiler olması gerektiği belirtilir. Onların kimsenin malında, mülkünde ve namuslarında gözleri yoktur. Onlar öfkeyle hareket etmezler, bağışlayıcıdırlar, başkalarının kusurlarını araştırmazlar ve kusurlarını örterler. Büyük bir medeniyeti hedeflemiş kişilerin vasıfları ise yüce, kuvvetli ve üstün karakterli olmaktır.

 

37- Onlar ki suçun büyüklerinden (şirk) ve açık çirkinliklerden kaçınırlar. Öfkelendiklerinde bağışlarlar. / kusurları örterler. (Şura Suresi 37)

Müzakerelerin en hararetli geçen bu kısımlarında Cenab-ı Hak, Medinelilere yüce hedefleri göstermektedir. Kurulacak sistemde, ticaretin düzenlemeye tabi olacağının bildirilmesi ile başlayan tartışmalar sonucunda kopma noktasına gelen görüşmelere damgasını vuran güzel sözler ve değer yargıları arka arkaya bildirilir. İndirilen ayetlerde ifade edilen güzel öğretiler ile şirk öğretisinin aşağılık karakterlerinden Medineliler arındırılmaya çalışılır. Onları uçuruma götüren sebeplerin bu tür kötü özellikler olduğu anlatılır. İnsanları azgınlaştıran şeyin sınırsız mal ve servet artışı olduğu yukarıdaki ayetlerde belirtilmişti. Azgınlaşan insanların bencil ve totaliterleştikleri malumdur. Bu nedenle yeni yönetim yapısında azgınlaşmayı önleyecek ekonomik düzenlemeler elbette zorunludur.

İnsanların azgınlaşması engellendikten sonra toplumun hep birlikte kalkınması ve gelişmesi için Allah’ın davet ettiği güzel ilkelere uyulması, bu ilkeleri icra eden iktidarın desteklenmesi (salatın hakkıyla yerine getirilmesi) ve kollektif akıl (şura) ile hareket edilmesi gerektiğine vurgu yapılır. Arıların bal yapımında işbirliği ve dayanışması gibi icra edilecek işler öncesinde yeni yönetimin istişareler yapması hükme bağlanır. Tıpkı balın çiçek özlerinin petekte toplanması gibi her akıllıdan alınacak fikirlerin değerlendirilmesi sonucu elde edilecek güzel fikirler uygulamaya konulacaktır. Cenab-ı Hak, müminlerin işlerinin şura ile olduğunu bildirerek Medine’de kurulacak yeni yönetimde totaliter azgın yapılara izin verilmeyeceğine ve kimsenin zararına keyfi kararlar alınmayacağına vurgu yapar. Dahası yeni yönetimin yetkililerinin halkı sömürerek servetlerine servet katma peşinde olmadığını / olmayacağını tam aksine kazançlarını topluma veren / infak eden kimseler olacağı vurgulanarak müzakereleri sonlandırmak isteyen Medinelilere Hz.Muhammed’@ ve müminlere güvenmeleri gerektiğini anlatır.

 

38-Onlar ki Rablerinin çağrısına olumlu cevap veren, salâtı ikame eden, işleri de kendi aralarında Şura / istişare ile çözenlerdir. Kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden de infak eden kimselerdir.  (Şura Suresi 38)

[1])NOT:Tevhit toplumu çağrısına kulak tıkayan / karşı çıkanların / muhalefet eden Medinelilerin sonunda yalnız kalacaklarını hiçbir dost ve müttefik bulamayacaklarını onların Mekke’den müttefik arayışlarının boş bir çaba oluşunun nedenleri;

  • Şirkte birlik olamaz ve şirkin kendi mantığı içinde dost ve müttefikliğin / birliğin / tevhidin sağlanması imkansızdır. Yani kuvvetler / güçler / otoriteler / tanrıların ayrılığından bir birlik / vahdet/ müttefiklik sağlanamaz.

  • Tam aksine kuvvetlerin/ güçlerin / otoritelerin / tanrıların birliği ve tekliği dostluğu ve müttefikliği sağlar. (A.A)

36.10. Dış Güvenlik

Akabe müzakerelerinde Hz.Muhammed’in@ başkanı olacağı yeni yönetimin çok başlı (şirk sistemli yönetim sistemi) değil tek başlı bir yönetim sistemi olacağı öngörülürken yeni yapının krallık gibi bir yapıda olmayacağı, kararların alınma süreçlerinde Şura prensibinin uygulanacağı hükme bağlandı.

Müzakerelerde gündeme taşınan bir diğer önemli madde, ülkenin dış güvenliğinin birlikte ve dayanışma içerisinde sağlanacağı idi. Bu maddeye ilişkin olarak Cenab-ı Hak, yeni yönetimin kurucu ve bağlılarının yani vatandaşlarının herhangi bir saldırıya, tecavüze ve zulme maruz kalmaları halinde buna topluca karşı koyup savunacaklarını bildirir. Böylece müzakerelere konu Medine’nin savunmasında saldırgana karşı toplu olarak hareket edileceği hükme bağlanır.

 

39-Onlar bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman kendilerini savunurlar, birlik olup karşı koyarlar / birbirleriyle yardımlaşırlar. (Şura Suresi 39)

 

Müzakerelerin gündem maddelerinden olan Medine İslam Cumhuriyetinin dış güvenliği konusu böylece hükme bağladıktan sonra sıra iç güvenliğe gelmiştir. Şirk sisteminde iç güvenlik çok önemli bir problemdi. Zira şehirde farklı kabileler yaşıyorlar ve bu kabilelerin güçleri birbirinden farklılık arz ediyordu. Güçlü kabileye mensup bireyler zayıf kabile mensupları üzerine baskı kuruyorlar ve onlara karşı zorbaca davranıyorlardı. Onların yaptıkları haksızlık ve kötülüklerin karşılığını verecek bir idare ve hukuk mevcut değildi. Herhangi bir haksızlık durumunda, çoğunlukla kabileler birbirlerine giriyorlar ve Medine çok kanlı çatışmalara sahne oluyordu. Haksızlığa ya da zulme uğrayan kabileler suçlu kabileden intikamlarını kat be kat alma yoluna başvuruyordu. Özellikle güçlü kabileler kendilerine karşı işlenen suçlarda adaleti değil kabilenin şeref ve büyüklüğü nispetine göre bir cezalandırmaya başvuruyordu. Yani kendisinden bir kişi öldürülmüş ise öldüren kabileden beş / on kişinin cezalandırılmasını isteyebiliyor ya da kabilenin bizzat kendisi zayıf kabileyi bu şekilde cezalandırabiliyordu. Bu durum ise bitmeyen savaşları, intikamları ve kan davalarını beraberinde getiriyordu.

İlahi öğretiye dayalı olacak Medine İslam Cumhuriyetinde bu duruma bir çözüm getirilmesi gerekiyordu. Çözüm hem adalet temin edilmeli hem de kabile mensupları arasında kardeşlik sağlanmalıydı. Bunun için Cenab-ı Hak kötülüğe karşı, denk bir kötülüğün / karşılığın verilmesini emretti. Yani işlenen suç karşılığında verilecek cezanın suçun ağırlığıyla mütenasip olması idi. “Adil karşılık” olarak adlandırılabilecek bu cezalandırma sistemi ile zulme / haksızlığa uğramış kişilerin yürekleri soğuyacak ve toplum vicdanı teskin olacaktı.

Cenab-ı Hak, zulme uğrayan insanlara “adil karşılık” prensibi ile haklarını verirken onların bu haklarını kullanmalarının değil bu haklarından vazgeçip affedici olmalarının daha değerli olduğunu, dahası affedici olurlarsa bunun mükafatını bizzat kendisinin vereceğini de bildirir.  Bu prensip toplumda birliğin, beraberliğin ve kardeşliğin temin edilmesi için adil karşılıktan çok daha önemli bir prensipti. Zira her ne kadar zulme uğrayanın, işlenen suça adil bir karşılığın verildiğini görerek yüreği soğusa da bu kerre zulüm ve haksızlık yapan tarafın öfkesi kabarır. Bu durum taraflar arasındaki husumeti sona erdirmez.  Sadece kan davası ve çatışmayı engeller. Halbuki adil bir karşılığın verildiği bir otoritenin varlığı ve bu otorite karşısında zelil duruma düşmüş tarafın affedilmesi, taraflar arasında tekrar ülfetin doğmasına sebep olabilir. Düşmanlıklar bu vesile ile nesiller boyu gitmeden sevgiye ve kardeşliğe dönüşebilir. O yüzden taraflar arasında barış yapmanın ve haksızlıklar karşısında ceza verebilecek iken büyüklük gösterip, af yolunu tercih etmenin çok büyük bir erdem olduğu Cenab-ı Hak tarafından belirtilir.

Bunun yanında suçluya suçunun karşılığında cezasının verilmesini istemenin asla bir kötülük olmayacağı ve tercihini cezanın uygulanması yolunda kullanan mazlum tarafın bu tercihi nedeniyle suçlanamayacağı hükme bağlanır. Bu açıklama ile zalim kişi ve grupların cezalandırmayı tercihi nedeniyle zulme uğrayanın üzerine psikolojik baskı yapmasının da önüne geçilir. Onun bu tercihinin bir hak olduğu, psikolojik baskı uygulayanın suç işlemiş olacağı veya suçlunun yanında duran azgınların suç işlemiş olacağı vurgulanır. Şayet onlar böyle yapacak olurlarsa onların şiddetle cezalandırılacağı belirtilerek hiç kimsenin mal, servet ve kabileye bağlı hâkim gücünü kötüye kullanamayacağı hükme bağlanır. Akabe Müzakerelerinde mutabakata varılan bu husus ile İlahi öğretiye dayalı kurulacak Medine İslam Cumhuriyetinde iç güvenliğe ve kardeşlik hukukuna çok önemli bir prensip getirilmiş olur.

 

40-43-Bir kötülüğün cezası, onun dengi bir kötülüktür. Ama kim affeder ve barış yaparsa / arayı düzeltirse artık onun ücreti Allah’a aittir. Şüphesiz ki O, zalimleri sevmez. Zulme uğradıktan sonra hakkını alan kimse bundan dolayı suçlanamaz. Esas suçlu / suçlanacak olan kimseler, insanları baskı altına alan ve yeryüzünde gaddarca davranarak her türlü haksızlığı yapanlardır. İşte onlar şiddetle cezalandırılacaklardır. Her kim de sabreder ve kusuru bağışlarsa, şüphesiz işte bu, sağlam karakterli olmaktır. (Şura Suresi 40-43)

 

Medinelilerle yapılan müzakerelerde onlardan bazılarının zaman zaman gösterdikleri fevri hareketler ve görüşmeleri sona erdirme söylemleri konusunda uyarılmaları gerekiyordu. Zira Medine’nin kurtuluşu için son şans olan bu birlikteliği kaçırmaları halinde ileride çok pişman olacaklardı. Birbirleri ile yaptıkları kanlı Buas harbinden sonra yok oluşun eşiğine gelmiş Medineliler için Hz.Muhammed’in@ önderliğindeki Medine İslam Cumhuriyeti onların bekaları için çok büyük bir şanstı. Varoluşları / Bekaları için karşılarına çıkmış bu şanslarını süfli dünya menfaatine feda etmeleri çok ahmakça olurdu. Anayasal sistemin, devlet teşkilatının ve hukuk düzeninin nasıl olacağı konusunda müzakerelerde bir hayli mesafe alınmışken ve bu konularda bütün bir toplumun / kamunun menfaatine olarak mutabakat sağlanmış, bazı hususlarda yaratılan endişe ve tereddütler giderilmiş iken bu işten vazgeçilmesi ancak Medinelilerin bizzat kendilerine zarar vereceği konusunda uyarılmaları yerinde olacaktı. Şayet bu müzakereler neticesinde uzlaşma sağlanarak Medine İslam Cumhuriyeti kurulur da bu oluşuma karşı olan bazı Medine İleri gelenleri karşıtlıklarına devam edecek olurlarsa o takdirde İslam Cumhuriyetinin onlar üzerinde velayeti ve korumasının olmayacağı ortaya konmalıydı. Onlar uyarılara rağmen aksini yapacak olurlarsa yaptıklarına çok pişman olacakları da onlara bildirilmeliydi. Geri dönüp tekrar bu oluşuma katılmaktan başka çarelerinin olmayacağı ve yaptıklarından dolayı çok pişmanlık duyacakları onlara bildirildi.

Bu oluşumu engelleyemeyen ileri gelenlerin bazılarının ise zillet içerisinde ve gizli gizli düşmanlarla ilişkiye geçeceği, münafıkane hareketlerle düşmana çalışacağı ve hainlik yapacağı ihbar edilerek onların böyle aşağılık hareketler yapmamaları konusunda da uyarılmaları gerekmektedir. Ayrıca onların böyle aşağılık hareketlerinin hem kendilerine hem de çevresindeki kimselere zarar vereceğinin bildirilmesi gerekmektedir.

İşte bütün bu hususlar, Cenab-ı Hak tarafından aşağıdaki ayetler ile inzal edilir;

 

44-47- Allah her kimi saptırırsa artık o aşamadan sonra onun için hiçbir velayet / koruma olmayacaktır ve böylece sen azabı gördükleri zaman o zalimlerin “Geri dönüş için bir yol yok mudur?” dediklerine şahit olacaksın. Ve sen, onların zilletten başları öne eğilmiş bir şekilde ve göz ucuyla gizli gizli etrafı gözetleyerek ona (azaba götüren yola) atıldıklarını da göreceksin. İman etmiş kimseler ise; “Şüphesiz hüsranda olanlar, kendilerini ve ehillerini (ailelerini, yakınlarını) kıyamet günü hüsrana düşürenlerdir” diyecekler. Gözünüzü açın! Şüphesiz zalimler devamlı bir azap içerisindedirler.  Onlar için kendilerine yardım edecek Allah’tan başka hiçbir velayet / koruma yoktur. Allah kimi de saptırırsa, artık onun için herhangi bir yol yoktur. Allah’tan reddolunması imkânsız bir süreç gelmeden önce Rabbinize icabet edin. . . O süreçte ne bir sığınacak yeriniz vardır ne de (yaptıklarınızı) inkâr etmeniz sizi kurtarır! (Şura Suresi 44-47)

Medinelilerin tüm endişe ve tereddütlerini izale eden tatmin edici cevaplar verilmişti. Şayet verilen cevaplar ve yapılan açıklamalar tatmin etmediyse ve bazı ileri gelenlerin keyfi tutum ve davranışları ile müzakerelere son verilmesi düşünülüyorsa o takdirde Hz.Muhammed’in@ onları korumak için gönderilmediği bildirilmeliydi. Peygamberimiz onlara kurtuluş yolunu göstermek için bir çağrı yapmıştı. O onlara muhtaç değildi. Fakat onlar ona gelen barış / İslam sistemine muhtaçlardı. Zira kendi aralarındaki düşmanlık, çatışma ve savaşlara barışçıl bir çözüm bulamayacak olurlarsa birbirlerini yiyip bitireceklerdi.

İşte tam bu aşamada onlar ya kendilerine yapılan bu çağrıya olumlu cevap verip müzakereleri anlaşmaya çevirecekler ve İslam Cumhuriyetini birlikte inşa etmenin gurur ve sevincini yaşayacaklar ya da olumsuz cevap verip müzakerelere son vererek kanlı iç çatışmalara, anarşiye ve kargaşalara geri döneceklerdi. Şayet ikinciyi tercih edecek olurlarsa ayaklarına kadar gelen nimeti tepmeleri nedeniyle pek büyük bir nankörlük sergilemiş olacaklardı.

Nasıl olsa Allah yerin ve göğün hakimidir. O dilediğini yaratır. Onlar teklifi kabul etmezse kabul edecek başka kabile ve topluluklar elbette bulunacak ve İslam Cumhuriyeti Medine’de değil de başka bir yerde kurulması mümkündü.  O elçisine başka kabileleri eşleştirir / gönderir. (Erkek ve kızlar verilmesi metaforu). Medineliler ise birbirlerini yiyerek nesilleri kesilip ve tarih sahnesinden silinir giderler. (Allah’ın dilediğini de kısır kılması metaforu).

Cenab-ı Hak, Medinelilere iletilmek üzere yukarıdaki mesajları ihtiva eden şu ayetlerini inzal eder;

48-50- Buna rağmen eğer onlar yüz çevirirlerse bilsinler ki, Biz seni onların üzerine muhafız olarak göndermedik. Sana düşen sadece tebliğdir. Biz, insana katımızdan bir rahmet verirsek onunla gurur duyar / sevinir. Fakat kendi eliyle yaptıkları yüzünden başına bir musibet gelirse işte o zaman da o insan nankörlük yapmıştır. Göklerin ve yeryüzünün hükümranlığı yalnız Allah’ındır. O, dilediğini yaratır, dilediğine kız çocuk bahşeder, dilediğine de erkek çocuk bahşeder. Yahut Allah onları erkek ve kız olmak üzere eşleştirir. Dilediğini de kısır kılar. Şüphesiz O, en iyi bilendir, çok güçlü olandır. (Şura Suresi 48-50)

Medineli muhaliflerin akabe görüşmelerini sabote etmek için yaptıkları tüm karşı çıkış ve tezviratlarına cevap verilince bu kez Yahudi müttefiklerinin yol göstermesi ile tartışmayı teolojik alana kaydırdılar.  Onlar Hz.Muhammed’i@ peygamber olarak kabul edebilmek ve vaad ettiği şeylerin gerçek olup olmadığını ispat etmesi için tıpkı Hz.Musa’nın Allah ile doğrudan / aracısız konuştuğu gibi Hz.Muhammed’in@ de doğrudan Allah ile konuşmasını şart koştular.  Zira onlara göre önemli bir sürece girilmekte ve Mekke’nin liderliğinde bütün Arap yarımadası kabilelerinin öfkesini çekecek bir girişimden başarı ile çıkılacağı vaad ediliyorsa bu vaadin bizzat Allah tarafından doğrudan ona söz ile iletilmesi gerekiyordu. Şayet Allah zaferi, kurtuluşu ve yükselişi vaad ediyorsa bunun elçisine doğrudan aracısız söylemeliydi. Aksi takdirde böyle bir riske girilemezdi.

Medineli muhaliflerin müttefikleri Yahudi kabile ileri gelenlerinden aldıkları taktik ile ortaya koydukları iddialara cevaben Cenab-ı Hak, kendisinin ne Hz.Musa@ ile ne de başka bir kul ile asla doğrudan konuşmadığını, daima araya bir perde / sebep koyduğunu aşağıdaki ayet ile ifade eder.

 

51-Kendisiyle Allah’ın konuşması bir beşer için olacak şey değildir! Ancak vahiy yoluyla yahut perde arkasından ya da bir Rasûl gönderip izniyle dilediğini vahyetmesi hariç! Muhakkak ki O, pek yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Şura Suresi 51)

 

Sonuç olarak bu sure ile Cenab-ı Hak kendi yönetim tarzında olması gereken esaslardan bazılarını inzal ettiğini bildirir. Bu hususların toplumu diriltici bir ruh olarak gönderildiğini ifade eder.  İlahi öğreti çerçevesinde hazırlanan bir anlaşma ile yeni bir yönetim yapısı inşa edilecek olursa bunun diriltici bir nefes olacağına işaret eder.

Cenab-ı Hakk’ın kendi işlerinden / yönetim tarzından olan bu esasları muhtevi kitap ve bunun nasıl bir şekilde uygulanacağı hususlarının bizzat Cenab-ı Hakk’ın elçisine bildirmesi ile olduğu, aksi takdirde elçisinin bunları bilemeyeceği ifade edilir. İnzal edilen ve insanları aydınlığa çıkaracak esasları / ilkeleri içeren bu anayasal hükümler ile kendisinin izinde olanları doğru yola iletecek rehberliği takip etmeleri istenir. Aynı zamanda surenin sonunda bir uyarı daha gelir; “Eninde sonunda yine Allah’ın inzal ettiği sisteme ve öğretiye döneceksiniz.”

 

52-53- İşte bu şekilde Biz sana kendi emrimize / işimize ait (sosyal, siyasî, ekonomik ve idarî düzeni içeren İslami sisteme ait) ruhu / kitabı / esasları vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin / özüne vakıf değildin. Fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle yol gösterici kıldığımız bir nur / ışık yaptık. Hiç kuşkusuz sen de dosdoğru bir yola; göklerde ve yerde bulunanlar kendisi için olan O Allah’ın yoluna kılavuzluk etmektesin. Gözünüzü açın bütün işler yalnız Allah’a döner. (Şura Suresi 52-53)

bottom of page