top of page

BÖLÜM 14

MEKKE’DE KITLIK

 

Haşimoğulları ve müminlere boykot devam ederken Hz.Muhammed@ Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği ayetlerin rehberliğinde bir taraftan geleceğin kadrolarını eğitiyor diğer taraftan da Mekke içindeki ve dışındaki gelişmeleri yakından takip edip sorunlara çözüm üretiyordu.

Boykot nedeniyle çevre kabilelerin Mekke’ye uyguladıkları yaptırımlar Mekke içerisinde büyük bir kıtlığa neden olmuştu. Mekke müşrik ileri gelenleri ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Çevre kabileler Mekke’de yaşanan politik karışıklığa ([1]) ve Mekkeli müşriklerin kendilerine karşı gösterdikleri küstah tavırlara bir cevap olmak üzere Mekke’ye gıda akışını durdurmuşlardı. Gerekçe olarak ise kuraklığı göstermişlerdi. Mekke müşrik elitleri yaşadıkları bu çaresizliğe çözüm bulması için Hz.Muhammed’e @ başvurmuşlardı. Peygamberimiz de bu soruna çözüm bulmaya çalışıyordu.

Habeşistan’a hicret etmiş müminlerin sorunları ise daha farklıydı. Onlar hicret etmeden önce kendilerine yapılan tüm uyarılara rağmen çeşitli olumsuzluklar yaşıyorlardı ve bu olumsuzlukların haberleri Hz.Muhammed’e@ ulaşmaktaydı. O’nun oradaki yaşanan sorunlara da el atması ve çözüm üretmesi gerekmekteydi.

Cenab-ı Hak elçisine Araf Suresinin devamı olarak inzal ettiği ayet gurubu ile önce Mekke içerisindeki kıtlık sorununun çözümüne değinir daha sonra ise Habeşistan’da yaşanan sorunların çözümünü anlatır. Her iki hususa yönelik anlatılan çözümler yine Hz.Musa’nın @ yaşantısı üzerinden kıssalaştırılarak verilir.

Cenab-ı Hak müminlere boykot uygulanması halinde Mekke’nin başına gelecek musibetleri anlatmak için Firavun halkının başına gelen musibetlerden bahseder ve Mekkelileri korkutarak boykottan uzak tutmaya çalışan mesajlar gönderir. Ama Mekke müşrikleri bu tehditlere kulak asmadıkları için önceden ihbar edilen musibetlerle yüzyüze geldiler.

Haşimoğullarının müttefiği olan kabile ve devletler Mekke ile olan ticari ilişkilerini gözden geçirmeye başladılar. Çevre kabilelerden özellikle ehli kitap kabileler kendi dinlerine daha yakın olan müminlere yapılan kötü muamele nedeniyle Mekke’ye tavır aldılar. Bütün bunlara Cenab-ı Hakk’ın çevre bölge ve ülkelerden sağlanan ürünlerde kısıtlılık, yokluk ve kıtlık olması için kuraklık, haşerat, afet vb. şekillerde resulüne gaybi destekler vermesini de eklersek Mekke’de durum çok vahim hale geldi. Mekke Yönetimi Peygamberimize boykot uygularken kendileri kıtlıkla adeta kontra bir boykotla karşı karşıya kalmışlardı.

Hz.Muhammed’e @ ve müminlere boykot uygulandığı zaman Mekke’nin de şiddetli kuraklık, kıtlık yaşadığına ilişkin rivayetler mevcuttur. Yani Cenab-ı Hakk’ın kıssa ile ihbar ettiği tüm belalar meydana gelmiştir. Yine Rabbimizin bu kıssalarda ihbar ettiği gibi onların bu musibetlerden ders almayacakları ve meydana gelen bu olumsuzlukların sorumlusunun peygamberimiz olduğunu iddia etmişlerdir.

Hz.Musa @ ve Firavun Yönetimi arasında geçen olayları anlatan kıssada geçen kısıtlılık hallerinin Mekke’deki izdüşümünün muhtemel olarak aşağıdaki şekillerde cereyan ettiği söylenebilir;

  1. Doğal Felaketler Şeklinde: Mekkelilerin tedarik ettikleri malların kaynak ülkelerinde doğal felaketler ortaya çıkıyor ve aracı / nakliyeci kişilerde ihtiyaç duyulan malı sağlayamadığından bu felaketlerin isimlerini mazeret olarak belirtiyordu.

  2. Çevre kabilelerin ve Haşimoğulları müttefiklerinin Mekkelilere yaptırımları: Bu tip kısıtlılık belki söz konusu kabilelerin resmen Mekke’ye boykot uyguladığını açıkça ilan etmese de çekirge, tufan, haşerat vb. nedenler uydurarak yaptırım uyguluyorlardı. Böylece gelecekteki ticaretlerini de riske atmıyorlar ve güvensizlik oluşturmuyorlardı. Mekkelilerin ise bu mazeretlere inanmaktan başka çareleri kalmıyordu. (Musa @ kıssasındaki çekirge, tufan, kan, kurbağa, haşerat musibetleri metaforu )

Mekkelileri çok şiddetli bir şekilde etkisine alan kıtlık hususuna değinen rivayetlerde yaşanan kıtlığın şiddetini belirtmek için, insanların hayvan leşleri ve derileri yemeye başladığı ifade edilir ve çaresiz kalan Mekkeli müşriklerin Peygamberimize gelerek başlarındaki kıtlık belâsının uzaklaştırılması için Allah’a dua etmesi için ricacı oldukları zikredilir. Peygamberimiz de Cenab-ı Hakk’tan niyazda bulunur ve kıtlık belirli bir süre için sona erer.  Peygamberimiz aynı zamanda çevre kabilelere haber göndererek Mekke’ye yapılan yaptırımların belirli bir süre için kaldırılmasını talep eder. Bu talep karşısında çevre kabileler Mekke’ye yapılan boykotu kaldırırlar. Fakat kıtlığın bir süreliğine sona ermesinden sonra Mekkeli kodamanlar verdikleri sözden hemen caymışlar ve boykota ve muhasaraya devam etmişlerdir. Tabii çevre kabileler de kısıtlılığı tekrar başlatmışlardır. Bu durum müminlere boykot sona erinceye kadar müteaddit defalar böyle tekrarlanmıştır. (İsrailoğullarının gitmesine izin verilinceye kadar tufan, çekirge, haşere, kurbağa, kan vb. musibetlerin gönderilmesi benzetmesinde olduğu gibi)

 

130-135- Doğrusu Biz, Firavun halkını akıllarını başlarına toplasınlar diye senelerce kuraklıklara ve ürün kıtlığına mahkum ettik. Sonra kendilerine ne zaman bir iyilik ulaşsa, “Bu zaten bizim hakkımızdır / becerimizdir ” dediler. Fakat kendilerine ne zaman bir kötülük gelse, Musa ile onunla birlikte olanların uğursuzluğuna yorarlardı. İyi bilin ki, onların uğursuzluğu Allah tarafından öngörülmüştür. Fakat onların çoğu bunun farkında değiller. Ve onlar “Sen bizi büyülemek için hangi ayeti / delili / işaretler getirirsen getir yine de sana inanmayacağız” dediler. Bunun üzerine Biz de, belirli aralıklarla, ayetler / işaretler / deliller olmak üzere onlara tufanı, çekirgeleri, haşereleri, kurbağaları ve kanı gönderdik. Bütün bunlara rağmen büyüklük taslamaları gerçeği görmelerini engelledi ve suçlu bir kavim oldular. Bu musibetler başlarına geldiği zaman derlerdi ki: “Ey Musa! Sana verdiği söz hürmetine bizim için Rabbine dua et! Eğer bizden bu musibeti kaldırırsan sana kesinlikle iman edeceğiz / itimat edeceğiz ve İsrailoğulları’nı seninle göndereceğiz.” Fakat ne zaman geçici bir süre musibeti kaldırdık, her seferinde gerisin geri sözlerinden cayıveriyorlardı. (Araf Suresi 130-135)

 

Mekkelilerin yaptıkları bu hareketlerin kendilerinin hayrına olmayacağı, elleriyle işledikleri ihanet denizinde boğulacağı ve peygamberimizin takipçilerinin ise bu mukaddes toprakların doğusuna da, batısına da, kuzeyine de güneyine de sahip olacakları müjdesi yine kıssa üzerinden Cenab-ı Hak tarafından verilir. Aynı zamanda Mekkelilerin şirk adına yaptıkları ve yücelttikleri ne varsa hepsinin bir gün yerle bir olacağını da yine bu kıssa üzerinden Cenab-ı Hak haber verir. Böylece verilen sözün İsrailoğulları için yerine getirilmiş olduğu / müminler için de getirileceği ifade edilir.

 

136-137-Biz de, ayetlerimizi yalanlamaları ve onlara kayıtsız kalmaları nedeniyle onları denizde boğarak intikam aldık. / cezalandırdık. O hor görülüp ezilen ve işkence edilen insanları da toprağını bereketli kıldığımız yerin en doğusundan, en batısına kadar tamamına mirasçı / hakim kıldık. Ve böylece Rabbinin, İsrailoğulları’na verdiği güzel (bir gelecek) vaadi, onların sabırlarına karşılık yerine geldi. Biz de Firavun ile kavminin yapa geldikleri eserlerini ve yücelttikleri şeyleri tarihe gömdük. (Araf Suresi 136-137)

14.1. Habeşistan’daki Müminlere Uyarı Mesajları

Siyer kaynaklarında Habeşistan’a hicret eden muhacirlerin Medine’ye hicrete kadar (M616-M622) bu ülkedeki yaşamları ve başlarından geçenler hakkında genel olarak şu bilgiler yer alır;

  1. İlk hicret edenlerin Mekke’de uzlaşmanın olduğu haberi üzerine bir kısım muhacirlerin erken dönemde Mekke’ye geri dönmeleri (Hz. Osman, Mus’ab bin Umeyr gibi),

  2. İkinci kez hicret eden kafilenin imamı Cafer bin Ebu Talib’in Habeşistan kralı Necaşi’nin huzurunda Mekke elçilerine karşı savunma yapmaları,

  3. Ubeydullah b. Cahş (Hz. Ümmü Habibe’nin eşi) ve Sekran b. Amr’ın (Hz. Sevde’nin eşi) Hristiyan olmaları,

  4. Necaşiye darbe girişimi ve bu darbe girişiminin bastırılmasında muhacirlerin Necaşi’ye destek vermeleri ve darbe sırasında muhacir ailelerinin gemiye bindirilip Mekke’ye gönderilmek üzere limanda hazır bekletilmeleri,

  5. Genel olarak Habeşistan muhacirlerinin orada Necaşi’nin koruması altında çok rahat ettikleri ve ibadetlerini baskı altında olmadan rahat bir şekilde yaptıkları anlatılır.

 

İman edenlerin çoğunluğunu teşkil eden ve özel olarak seçilen bu muhacirlerin mücadelelerini desteklemek ve gerektiğinde onları uyarmak ve yol göstermek amacıyla hiçbir Kur’an ayetinin ya da pasajının nazil olmadığını düşünmek pek akla yatkın olmadığı gibi Kur’an’ın müminlerin yaşamlarına kattığı pratik ve hemen her olaya müdahil olarak çözüm üretme metodolojisine de aykırı görünmektedir.([2])

Habeşistan’a hicret eden müminler Habeşistan’ı Mekke’deki mücadeleleri için bir üs olarak kullanacaklardı. Bu muhaceretin sonunda ihtiyaç duydukları siyasi ve askeri güce kavuştuktan sonra Mekke’yi inatçı, zalim, zorba ve azgın müşriklerden temizlemek, Mekke halkını şirk zulmünden kurtarmak ve Kabe’yi asli statüsüne kavuşturmak amacıyla geri döneceklerdi. Bu hedef içinde Habeşistan’da uygun bir zemin vardı. Zira Habeşistan Necaşi’si Yakubi bir hristiyandı ve peygamberimize hemen teslim olabilirdi ve nitekim de öyle oldu. Diğer taraftan Habeşistan halkının geneli hristiyandı. İslam’a en yakın bir dindi. Tevhidi dünya görüşünün / İslam’ın getirdiği ana ilkelere sahipti. Hristiyan halk, müşrik Mekke halkından farklı olarak, peygamberliğe, ahiret gününe ve kitaba yani vahye inanıyordu. Bu nedenle müminlerin hedeflerine ulaşması daha kolay olacağı düşünülüyordu.

Ancak bu o kadar kolay olmadığı gibi onları orada bulundukları süreçte kendilerini bekleyen en önemli tehlike Habeşistan’daki dini benimsemek ve onlara benzemek yani asimilasyona uğramaktı. Bu tehlike için müminleri etkileyecek koşullar mevcuttu. Söz konusu etkileyici koşullar;

  1. Habeşistan’ın ticari açıdan çok gelişmiş ve zengin olması

  2. Kilise: Hristiyan rahip ve keşişler

  3. Ruhul Kudüs: Ülkenin İleri gelenleri (kabile reisleri, beyler, parlamento / senato)

Araf suresinin 138 nci ayetinden 180 inci ayetine kadar geçen ve Hz. Musa @ ve İsrailoğulları üzerinden anlatılan kıssalar Habeşistan’daki müminlerin gittikleri yerin dinindeki, dünya görüşündeki ve kültüründeki yanlış değerlerden etkilenmelerini önlemek ve onların yanlış yollara sapmalarına mani olmak için nazil olduğu değerlendirilebilir. Araf suresinin bu bölümleri Habeşistan’daki muhacir müminlerin yetersizliğini ortaya koyan ip uçlarını verirken onları muhafaza etmek ve onların kiliseye karşı kendilerini savunmaları için ihtiyaç duyacakları argümanları da vermektedir. Böylece muhacir müminlerin içinde yaşadıkları toplumun koşulları nedeniyle asimilasyona uğramamaları için Hz.Musa @ ve İsrailoğulları üzerinden rehberlik yapılır. Bu ayetler Habeşistan’daki müminlerin bir takım olaylar başlarına gelmeden uyarı mahiyetinde Hz.Muhammed’e@ inzal olup bir şekilde onlara ulaştırılmış olabileceği gibi (aşağıda işlendiği gibi) yaşanmış olaylar üzerine inzal olmuş ve yine bir daha yapmamaları için uyarı mahiyetinde inzal olmuş da olabilir. En doğrusunu Allah bilir. ([3])

Habeşistan’a hicret etmiş müslümanlar (denizden geçmiş israiloğulları metaforu) gittikleri ülkede neler yapıyorlardı? Her ne kadar peygamberimizden fiilen ayrılmış olsalar da müşrik Mekkeli tacirlerin hizmetinde sefere katılan mümin köleler vasıtasıyla iletişim sağlanıyor olsa da bu muhacir müminlerin içinde yaşamaya başladıkları toplumun dini, siyasi, ekonomik ve sosyal yapısından etkilenmemesi de imkansızdı. (Benzer bir put isteme metaforu)

Ayrıca bu müminlerin hicret ettikleri bu topluma karşı ehli kitap olmalarından kaynaklı sempatileri vardı. Zira Mekke’de mücadele ettikleri kendi toplumları şirk toplumuydu, vahye, ahiret gününe ve peygamberliğe karşı bir toplumdu. Kendilerine kucak açan bu toplumun ise inanç esasları itibariyle kendi inanç esaslarıyla ortaklıkları, benzerlikleri çoktu.

İnanç esaslarındaki benzerliğin yanısıra daha da önemlisi Habeşistan’ın Mekke Yönetimine karşı siyasi olarak peygamberimizin yanında yer alması yani müttefik olmaları müminlerin bu topluma karşı sempatilerini daha da arttırmıştı. Ancak şu da iyi bilinmeli ki ehli kitap olan bu ev sahibi toplumda ilahların sayısı az da olsa yine bir şirk toplumuydu. Fakat hicret eden müminler kendilerine gösterilen teveccüh nedeniyle bu şirki fark edemeyebilirlerdi. (Cahillikle niteleme benzetmesi) Dahası teslise dayalı şirk sisteminin toplum hayatına getirdiği yanlışlık ve bozuklukları ayırt edemeyebilirlerdi. Ya da Habeşistan’daki şirk, Arapların şirklerinden farklıydı. Bu nedenle tevhidi dünya görüşünün hedeflediği sistem ile benzeştiği düşünülerek muhacir müminler hristiyanlıktan etkilenebilirlerdi.

 

138-139- Ve İsrailoğulları’nı denizden geçirdik. Derken kendilerine mahsus putlara tapmakta olan bir kavimle karşılaştılar. Dediler ki: “Ey Musa! Onların tanrılarına benzer sen de bizim için bir tanrı kıl (belirle)!” (Musa da onlara) dedi ki: “Siz gerçekten cahillik ([4]) eden bir kavimsiniz. Onlara gelince: içinde bulundukları yaşam biçimi / dinleri, onları yok oluşa sürükleyecektir: çünkü onların bütün yapmakta oldukları, boş / batıl / saçma / hiçbir temeli olmayan şeylerdir.” (Araf Suresi 138-139)

 

Habeşistan’a hicret eden müminlerin Habeşlilerden etkilenmeleri şöyle olabilir; Tevhidi dünya görüşü / İslam, insanlara kabile putu / ideolojisi etrafından toplanmaları yerine bütün alemlerin / bütün kabile ve toplulukların “alemlerin rabbi olan Allah” paradigmasında bir araya gelerek barış / islam topluluğu oluşturması için bir teklif sunuyordu. Teklif özet olarak; Vahşi, birbirini yiyen, sürekli kavga ve savaşlarla eriyip yok oluşa götüren kabileciliğin terk edilmesini, bütün kabilelerin barış/ esenlik / güvenlik esası içerisinde millet oluşturmasını öngörüyordu. Oluşturulacak milletin idaresinde kişi, sınıf, kabile, ırk ve renk ayrımı yapmaksızın bütün herkesin menfaatinin göz önüne alınması teklif ediliyordu.  Bu idarede sadece Allah rızasının esas alındığı bir tevhid toplumunun oluşturulması temel hedefti.

Habeşistan’daki hristiyan toplumda ise kabileler birleşmiş ve bir inanç topluluğu oluşturarak tevhit sağlanmıştır. Fakat bu topluluğun şirki, devlet yönetiminde tecelli etmektedir. Şirk, toplum katmanları arasında şekillenmiştir. Bu şirk sisteminde; Allah (Baba) – İsa (oğul)- Ruhul Kudüs olarak ifade edilen teslis şirkinin dünyadaki izdüşümü Hükümdar -Kilise- parlamento (ya da ileri gelenler / prensler / beyler / dükler / asiller vb.) dur. Yani Habeş toplumunda put haline getirilmiş / putçuluğa dayalı kabilecilik ideolojisi yoktur ama şirk ideolojisi başka bir modelde ortaya çıkmıştı. Arap yarımadasında kabile adedince put var iken Habeş toplumunda tanrı sayısı bütün kabilelerin bağlı olduğu üç tanrıya inmiştir. Kabilecilikte reisin kabilenin totemi adına verdiği karar kutsal sayılarak hareket edilirken, teslis sisteminde üçlü otoritenin kararı kutsaldır. Asla eleştirilemez, değiştirilemez, zinhar karşı konularak itaatsizlik yapılamaz.

İşte böyle bir topluma hicret eden müminler, yönetimdeki şirki fark edemediler. Bu nedenle müminler de buradaki hristiyanların inandığı ve yaşadığı tarzda bir şirk sistemini benimsemeye meylettiler.

Hicret eden müminlere göre sonuçta teslis sistemi de kabileler arası tevhidi sağlamaktadır. Tevhidi dünya görüşünün / İslam’ın mesajındaki hedefin teslis ideolojisi ile de gerçekleşebileceği kanaati onlarda oluşma tehlikesi mevcuttur. Çünkü onlar, millet haline gelmiş Habeş toplumundaki bu kez toplumsal sınıflar arasındaki ayrımı / paylaşımı / şirki göremiyorlardı.

İslam ise oluşturulacak barış toplumunda zulme yol açan her türlü şirki reddediyordu. Yönetimde hükümdar dahil asla kutsal sayılacak bir otoriteye izin vermiyordu. Herkes Allah’ın kulu idi ve herkes hata yapabilir idi. Hiç kimsenin yanılmaması ve hesap vermemesi gibi bir ayrıcalığı yoktu. Allah ile kulu arasına kimse giremezdi. Tevhidi dünya görüşünün / İslam’ın öngördüğü sistemde her şey Allah için (yani millet için) olacaktı. Yöneticiler milletin efendisi değil ancak hizmetkarı olabilirlerdi. Bu günkü tabirle “Millet Devlet için değil, Devlet Millet içindir.”

Tevhidin sadece kabilelerin birleşmesinde değil aynı zamanda toplumun sınıfları / katmanları arasında da sağlanması, peygamberimizin getirdiği mesajın özüydü. Ancak muhacirlerin önemli bir kısmı bunları görememişti ve bu nedenlerle Habeşistan’ın siyasi yapısı ile ticari zenginliği kendilerini çok etkilemişti. Böylece hicret eden müminler hemen mevcut yapıya uygun bir yaşama geçmeye meylettiler. Onlar gibi yaşamakta ve hatta onlar gibi inanmakta bir mahzur görmemekteydiler.

Muhtemelen şöyle bir söylem bile geliştirmiş olabilirler; “bizim de böyle bir tanrımız (ya da tanrı inancımız) olsa ne mahzuru var ya da bize de böyle bir tanrı inancına dayalı bir sistem yapılırsa hedefimize ulaşabiliriz.” Veya orada ki hayata hemen sorgusuz sualsiz dalmaları yukarıdaki gibi de ifade edilebilir.

Onların içine düştükleri hal, hareket ve düşünce tarzları ya da ifadeleri / talepleri bir şekilde Mekke’ye ulaştırılır. İşte Hz.Musa @ ile İsrailoğulları arasında geçen bu kıssa onları içine düştükleri yanlış düşünce ve halden kurtarmak için anlatılmış olmalıdır. Söz konusu kıssayı anlatan müteakip ayetlerle Cenab-ı Hak onların bu hareketlerinin / taleplerinin çok cahilce olduğunu, cahiliyyenin iliklerine kadar işlediğini bu nedenle de şirkin başka bir çeşidi ile karşılaştıklarında ayırt etmekte güçlük çektiklerini bildirdi.

Aynı ayetlerle şu anda ne çekiliyorsa şirk zulmünden çekilmekte olduğunu müminleri ayrıcalıklı ve üstün kılan şeyin bu zulümden uzak durmak olduğu bildirilir. Böylece onlara bugünkü tabirle şöyle denmek istenir;

“Sizlere önerilen sistemdeki ‘devlet millet için vardır’ prensibi sizleri en şerefli hale gelecek iken sizler hala sizi aşağılayan, size her türlü acıyı çektiren, sizleri kendisine kul-köle yapan, sizlere her türlü zulmü ve keyfi davranışı reva gören ‘millet devlet içindir’ sistemini tercih ediyorsunuz.”

 

140-141-(Ve Musa) ekledi: “Ben size Allah’tan başka ilah arayayım öyle mi? Üstelik O, âlemler arasından (vahyi yaşama) onurunu / üstünlüğünü size bahşetmişken.”  Ve “Hani size dayanılmaz acılar çektiren; çocuklarınızı öldürtüp, kadınlarınızı sağ bırakan Firavun’un taraftarlarından sizi kurtarmıştık. Bunda Rabbinizden sizin için büyük bir sınav vardı.” (Araf Suresi 140-141)

 

Muhacirlerin imanlarını ve ahlaklarını tehdit eden yeni şartlara karşı onların sürekli uyanık ve diri olarak kalmalarını sağlamak ve uyarılmaları gerekiyordu. Aksi takdirde kendi hallerine kaldıklarında sapmaları / saptırılmaları kaçınılmazdı.

Diğer taraftan Habeşistan’a gönderilen mümin muhacirlerin başına onları ıslah etmek, onlara ilahi öğretileri öğretmek ve onlar arasında nizamı ve intizamı sağlamak üzere peygamberimizin halifesi olarak Cafer bin Ebu Talip atanmıştı.

Her ne kadar muhacirlerle Hz.Muhammed @ arasındaki iletişim Habeşistan’a ticaret yapan Mekkeli müşriklerin mümin köleleri ile sağlanıyorsa da boykot bu iletişimi oldukça zorlaştırmıştı. Ayrıca sürekli bir heberleşme ve olaylara anında müdahale şansı yoktu. Yani bir nevi iletişimsizlik söz konusuydu. (Hz. Musa’nın Kırk gece kavmini yalnız bırakması metaforu. Zaten peygamberimizin de Mekke’de Şib-i Ebu Talip tepesinde boykot / muhasara altında kalması ve kimseyle görüştürülmemesi de metafor olarak Musa’nın “Tura çıkışı ve orada ilahi öğretileri tedris etmesi” gibidir.) Hatta Mekke’deki bu siyasi krizden dolayı Habeşistan yetkililerinin Kureyşlilerle olan ticari ilişkilerini zaman zaman durdurdukları bile söylenebilir. Bu ve bunun gibi nedenlerle Habeşistan ile muhasara / hapis halindeki peygamberimiz arasındaki iletişim çok güçlükle mümkün olabiliyordu.

Yukarıda belirtildiği üzere Habeşistan’a giden muhacirleri gittikleri ülkede bekleyen en önemli tehlike bu ülkenin kültüründen, dininden, anlayışından vb. etkilenmeler idi. Bu nedenle muhacir topluluğun başına peygamberimizi temsilen atanan Cafer b. Ebu Talip müminleri her türlü sapkınlıktan koruyacak ve onları sürekli ıslah edecekti. Fakat bu ülkede ki teslis yanlısı otoritelerinde boş durmayacağı ve muhacir müminleri ayartmaya çalışacağı açıktı. Zira yönetimdeki hükümdar (baba) Necaşi hariç tutulacak olursa Kilise (oğul) ve meclis üyelerinin bir kısmı (Ruhul Kudusü temsilen beyler, kabile reisleri, ileri gelenler vb. temsilcilerin oluşturduğu meclis üyelerinin bir kısmı) tevhidi dünya görüşü / İslam’ın öngördüğü sistemin kendi otoritelerini, makam ve mevkilerini sarsacağını görmeleri mümkündü. Şöyle ki tevhidi dünya görüşüne / islami görüşe hemen hemen tam uygun düşünen bir kral (Necaşi), onun destekçisi otoriteler ve tevhit yanlısı bir kısım halk kitlesi vardı. Bu her iki taraf zaten birbiriyle çekişme halindeydiler. Şimdi ise teslis şirkini savunan tarafa karşı olan muhacir bir kitleyi ülkelerinde barındırıyorlardı. Onların Habeşistan’da yapacakları propaganda kendi şirk ideolojisini zayıflatacağı açıktı. Bu nedenle yönetimde ayrıcalıklı, kutsal, hesap vermeyen / sorumsuz bir otorite yani tanrılığı reddeden bir sistemi öngören müminlerin ilk karşısına dikilecek olanlar elbette teslis inancına sahip Kilise mensupları olacaktı. Bu nedenle onlar muhacir müminlerle çatışmak yerine onları kendi saflarına çekmeye çalışacaklardı. Onların bu çabalarına yönelik ilk işaretler de gelmeye başlamıştı. İlk müminlerden olan Ubeydullah bin Cahş (validelerimizden Hz. Ümmü Habibe’nin ilk kocası) ve Sekran bin Amr (validelerimizden Hz. Sevde’nin ilk kocası) Kilisenin kendilerine gösterdiği teveccüh, hediye ve ilgi nedeniyle din değiştirmiş ve hristiyanlığa geçmişlerdi.

 

142-Musa ile otuz gece için sözleşmiştik. Bu süreye on gece daha ilave ettik. Böylece Rabbinin tayin ettiği süre kırk geceye tamamlandı. Musa, kardeşi Harun’a dedi ki: “Kavmimin içinde benim yerime geç, ıslah et ve sakın bozguncuların yoluna uyma!” dedi. (Araf Suresi 142)

 

Habeşistan’daki müminlerin içinde bulundukları toplumun inançları konusundaki en önemli saptırıcı husus Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu oluşu idi. Her ne kadar Yakubi Hristiyanlar yani teslise inanmayıp tek Allah inancına sahip Hristiyanlar varsa da etkin olmadıkları söylenebilir. Şöyle ki Cafer bin Ebu Talib’in Necaşi’nin huzurunda yaptığı tartışmada görüldüğü üzere Mekke müşriklerinin muhacir müminleri geri almak için şikayet ettikleri husus, onların Hz.İsa’yı tanrı değil beşer olduklarına inandıkları yönündeydi. Şayet Habeşistan yönetiminde Hz.İsa Allah’ın oğlu değil de beşer bir peygamber olarak kabul ediliyor olsaydı müşrikler böyle bir hususla onların karşısına çıkmazlardı. Onları kışkırtmak için Habeşistan’ın resmi yapısına ve ideolojisine müminlerin karşı olduğunu vurgulamak istemişlerdi. Ancak muhtemeldir ki Necaşi Yakubi bir Hristiyan olduğu için devlet erkanı teslise inansa da O müminleri koruma altına almıştı. İşte Habeşistan devletinin ve halkın genelinin teslis inancında olduğu bir toplumda yaşayan müminlerin karşı karşıya kaldıkları tehlike bu teslis inancı idi.

Teslis inancına göre Allah (c.c) oğlunu insanlara yol göstermek ve onların günahlarını üstlenmek, onları temizlemek için insan suretinde göndermişti. Yani Allah değil ama O’ndan bir parça, O’ndan bir ruh ve insanın algılarının algılayabileceği bir şekle girerek (insan suretinde) yeryüzüne tecelli etmişti. Allah (baba)-İsa (oğul)-Ruhul Kudüs BİRdi. Üçte birlik şeklinde bir inanca sahiptiler. İşte bu inancın yanlışlığının Yaratıcının insan tarafından asla duyu organları ile algılanamayacağının ortaya konması gerekiyordu.

Ayrıca hatırlanacak olursa Mekkeli müşriklerde peygamberimizden “Allah’ın bizzat yeryüzüne gelerek peygamberimizin peygamberliğini tescil etmesi” talepleri vardı. İşte bu talebin de yanlış olduğunun yani Allah’ın yaratılmış olanların hiçbirine benzemeyeceğinin deklare edilmesi gerekiyordu.

Dahası Habeşistan’daki ehli kitap mensuplarının teslis inancına ilişkin yapılan tartışmalarda bu konuda en doğru değerlendirmeyi sunmak için;

  • Cenab-ı Hakk’ın maddi bir yapıya bürünemeyeceğini,

  • O’nun maddi bir şeye (dağ örneği) tecelli ettiğinde onun bunu taşıyamayacağını,

  • O’nun gözle görülemeyeceğini,

  • O’nun yaratılan hiçbir şeye benzemediğini,

  • O’nun ihata edilemeyeceğini

bildirmek gerekiyordu ki, onların bu inançtan yola çıkarak Kilisenin kutsiyeti inancı da boşa çıkarılsın. İşte hem Habeşistan’daki müminlerin yanlışa düşmemeleri hem de Mekkeli müşriklerin taleplerine bizzat Hz. Musa’nın @ “Rabbim! Göster bana zatını, göreyim seni!” talebi ile bu talebin imkansızlığı, yaratan ve yaratılan arasındaki farkı anlatan bir metafor ile cevap verilir.

Bu vesile ile müminlere tevhid öğretisine sımsıkı sarılmaları öğütleniyor ve hristiyanların inançlarının yanlışlığı dolayısıyla bu kozmik inancın izdüşümü olan siyasal yapının yanlışlığı da ortaya konuyordu.

 

143-144-Musa, tayin ettiğimiz vakit gelince, Rabbi onunla konuştu. (Musa,) “Ey Rabbim! Zatını bana göster de sana bakayım.” dedi. (Allah) “Asla göremezsin beni! Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde kalırsa, sen beni ancak o zaman görebilirsin.” Rabbi dağa tecelli eder etmez, onu toza toprağa çevirdi. Musa ise bayılarak yere yığılıp kaldı. Ayıldığında dedi ki “Seni tenzih ederim, sana tevbe ederek sana yöneldim ve ben (bu gerçeğe / yaşayarak) inananların öncüsüyüm” dedi. (Allah) dedi ki: “Ey Musa! Risaletimle / görevlendirmemle ve Kelamımla seni insanlar arasından seçip liderlikle onurlandırdım. Öyleyse sana bahşettiklerime sımsıkı sarıl ve şükredenlerden ol!” (Araf Suresi 143-144)

 

Cafer bin Ebu Talip yazılı Kur’an metinleri (öğütlerin levhalara yazılmış olması metaforu) ile gönderilmişti. Ve bu Kur’an öğretilerine sımsıkı sarılmaları halinde yanlışa düşmeyecekleri / sapmayacakları tembihlenmişti. Bu öğretilerin grubunda bulunan muhacirlere sürekli okunması, tatbik edilmesi ve onların yoldan çıkmalarına mâni olunması için hassas davranması gerektiği Cafer b. Ebu Talip’e emredilmişti.

Ayrıca sabretmeleri gerektiği ve yakın gelecekte Cenab-ı Hakk’ın onlara Mekkeli müşriklerin feci sonunu göstereceğini de yine kıssada işaret ile bildirmişti. Doğru yolu bırakıp yanlış yola sapanlar da korkutulmuş ve gelecekte karşılaşacağı azap ile uyarılmıştı.

 

145-147-Biz her şeyin en ince ayrıntısına kadar açıklamasını ve öğüt olarak her ne varsa hepsini levhalara yazdık. Artık onlara sımsıkı sarıl / harfiyyen uygula ve halkına da bunlara en güzel bir şekilde sarılmalarını / uygulamalarını emret! Yakında size o yoldan çıkmışların son durağını da göstereceğim. Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimizden uzak tutacağım. Zaten onlar bütün ayetleri görseler de onlara iman etmezler. Doğru yolu görseler bile o yoldan gitmezler. Ama sapık yolu görünce hemen onu yol edinirler. İşte bu, onların ayetlerimizi yalanlamaları ve onlara karşı kayıtsız oluşları nedeniyledir. Nitekim ayetlerimizi ve ahiret buluşmasını yalanlayanların amelleri boşa gidecek. Ne yani, onlar kendi yaptıklarından başka bir şeyle ödüllendirilmeyi mi bekliyorlar? (Araf Suresi 145-147)

 

Muhacir müminler beraberlerinde götürdükleri servetlerini kullanarak geçimlerini sağlamak zorundaydılar. Habeşistan’daki ekonomik yapının ise eski Mısır iktisadi / dini geleneklerinin değişik ve küçük bir versiyonu olması çok büyük bir ihtimaldir. Mekke’nin iyi yetişmiş tacirleri olan muhacir müminlerin beraberlerinde getirdikleri sermayelerini son derece karlı yatırımlara yatırmaları beklenir. Habeşistan piyasasında kendilerini cezbeden / çağıran fırsatları görüp de kendilerini bunlardan alıkoymaları beklenemez. Mekke’nin tacirlerinin kendilerini çağıran, dürtülerini, heveslerini gıdıklayıp dayanılmaz bir şehvete çeviren karlı yatırımlardan uzak durmaları pek olası değildir. (Buzağının ayartıcı böğürmesi metaforu)

Muhacirler Habeşistan’a ticaretlerini / kazançlarını artırmak için gitmedikleri bir gerçektir. Ancak onların gittikleri yerde geçimlerini sağlama zorunlulukları da vardı. Onların çalışıp, çabalayıp, ticari faaliyet yapıp geçimleri için gelir elde etmeleri gayet normal bir davranıştır. Ancak diğer taraftan hicret ettikleri ülkede cari olan ilişkiler çerçevesinde girdikleri piyasada elde edecekleri tatlı kazancın büyüsü ile bu ticari ilişkilerin ahlaki / doğru olup olmadığını sorgulamayacakları da çok açıktır. Onların o piyasada girdikleri ticari ilişkinin getireceği getirinin büyüklüğünü dikkate almaları muhtemeldir. Bütün muhacirlerin olmasa da bazılarının orada geçerli olan borsa / manipülasyon / tefecilik vb. hazır paradan para kazanan türde bir modeli / sistemi izleyen bir ticari ilişkiye girmiş olmaları ihtimali vardır.

 

148- Musa’nın kavmi, onun peşi sıra süs takılarından meydana getirdikleri ve çekici/ ayartıcı / aldatıcı bir sesi olan bir buzağı heykelini ilah edinmişlerdi. Onun kendileriyle konuşmayacağını ve yol da göstermeyeceğini görmüyorlar mıydı sanki? (Yine de) onu ilah edindiler ve zalimlerden oldular. (Araf Suresi 148)

 

Ama sonuç çok kötü oldu. Zira idealist amaçlarla gelmiş olan bu gurubun bazılarının işledikleri yüzünden bütün muhacir grubun Habeşistan toplumu nezdindeki itibarları çok kötü oldu. Bu işi yapan muhacirler kazandıkça Habeşlilerin onlara bakışı değişti. Habeş halkı artık birkaç muhacirin yaptığı yüzünden tüm muhacirlere sıcak bakmaz olmuştu. Çünkü kucak açmış olmalarına karşın bir de servet sahibi yapıyorlardı.

Her ne kadar Kur’an detayları vermese de muhacir grubun bazılarının yaptıkları yatırımın / girişimin kötü olduğunu anlamaları, bir yanlışın içine girmiş olduklarını sonradan idrak etmiş olduklarını belirtmesi bize onların bu idraklerinin “kötü bir karşılıkla” karşılaştıktan sonra olduğu kanaatine ulaştırır. Böylece yaptıklarının yanlış olduğunu anladılar ama çok büyük bir kredi kaybına uğramış oldular. Bu onların hedeflerine ulaşmadaki başarılarına gölge düşüren çok büyük bir hataydı. Hatta şu bile denebilir; kendilerinden beklenen umutları suya düşürecek ve büyük hayal kırıklığı yaratacak bir hataydı. Bu nedenle hemen hatalarından dolayı nasıl bağışlanacaklarının, bu hatayı nasıl telafi edeceklerinin hal çaresine bakmaya başladılar.

 

149- Akılları başlarına gelince işledikleri batıl / yanlış şeyler dolayısıyla pişman olup sapıtmış olduklarının farkına vardılar ve “Eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa, işte o zaman büsbütün kaybedenlerden olacağız” diye dövündüler. (Araf Suresi 149)

 

Bu hususta muhacirler gurubunun lideri olarak atanan Cafer b. Ebu Talib’in ise Mekke ile iletişimin kesik olması nedeniyle durumu peygamberimize iletemediği ve oradan da herhangi bir talimat alamadığı düşünüldüğünde (Hz. Musa’nın @ Tur’a çıkış nedeniyle kavminden ayrılışı metaforu) gruba hâkim olmada zafiyet gösterdiği söylenebilir. Cafer b. Ebu Talib’in gruba müdahale etmeye çalıştığı muhakkaktır. Ancak çok cazip büyük karları gören bazı tacirleri bu karlardan mahrum etmeye çalışmak öyle kolay bir şey değildir. Aralarında çok şiddetli tartışmaların ve hatta engel olunduğu takdirde öldürme tehditlerine varan çatışmaların olabileceğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Değil ki Kur’an buna “hatta az kalsın canıma kastedeceklerdi” metaforu ile değinmektedir.

Mekke (Peygamberimiz) ile iletişim tekrar sağlanınca Habeşistan’daki bir kısım müminlerin bazılarının giriştikleri bu yanlış uygulamaları hakkında bilgiler Cafer b. Ebu Talip tarafından peygamberimize iletilir. Peygamberimiz çok büyük bir hayal kırıklığına uğrar, çok öfkelenir. Öyle ki eğitim kampı olan muhasaradaki yoğun ders vermelere ara verir. (Levhaları bırakma metaforu) Zira Habeşistan hicreti fiyaskoyla neticelenebilirdi. Hemen tedbir alması gerekiyordu. Durum hakkında sorgulama yapmak için Cafer bin Ebu Talib’i sigaya çekti. Kendisine yetki verdiğini ve neden yetkisini kullanarak bu durumu engellemediğini sorgulayan mesajlarını iletti. Fakat Cafer bin Ebu Talip gönderdiği cevabi mesajında bu olumsuz gidişi önlemek için çok gayret ettiğini ama çaresiz kaldığını elinden bir şey gelmediğini, kendisini bu yanlışı yapanların öldürmekle tehdit ettiklerini, aralarında çok şiddetli tartışma çıktığını bildirdi. Ayrıca vahiy ile iletişimin kesilmesinin elini kolunu bağlamasında önemli etkisinin olduğunu ve müminlerin bazısının yaptıkları yanlışın farkında olmadıklarını ve içinde bulundukları ticari hayatın çok cezbedici olması nedeniyle müminlerin kapılıp gittiklerini fakat şimdi onlarında hatalarını anladıklarını ve bu yanlışlarından döndüklerini bildirdi.

Diğer taraftan şimdilerde kendilerine karşı direnişe geçmiş bir kilisenin olduğunu ve bu kilise mensuplarının mümin muhacirlerin yaptıkları yanlışı aleyhlerine tezvirat olarak kullandıklarını da bildirdi. Şayet bu hatalar bağışlanmayacak olursa bunları yapan grup üyelerinin kilisenin safına kayabileceği de bildirilmiş olabileceği söylenebilir. Bu nedenle de onların ekmeğine yağ sürülmemesi gerektiği de bildirilerek düşmanların sevindirilmemesi gerektiği de bildirilir. Hatta bu hatalar Mekke müşriklerince de aleyhlerine kullanılabilirdi. (Kilise mensuplarını / düşmanı sevindirmemesi metaforu)

                                     

150-Musa kavmine döndüğünde, kızgın ve hayal kırıklığına uğramış olarak dedi ki; “Benden sonra arkamdan ne berbat bir yol tutturmuşsunuz öyle! Rabbinizin emrini ([5]) bekleyemediniz mi?” Hemen levhaları bıraktı ([6]); kardeşinin yakasına yapışıp silkelemeye başladı. (Harun:) “Ey anamın oğlu! İnan ki, bu kavim beni etkisiz hale getirdi, hatta az kalsın canıma kastedeceklerdi! Sende üzerime gelerek, beni düşmana karşı gülünç duruma düşürme ve bu zalimler güruhuyla beni bir tutma” dedi. (Araf Suresi 150)

 

Peygamberimiz Cafer b. Ebu Talib’in savunmasına ilişkin mesajı aldıktan sonra yaptığı değerlendirme neticesinde; kendisinin başında olmadığı bir toplumda ve kendilerini aşırı cezbeden bir ticari ortama düşen ve imtihanlarla iyice eğitilmemiş bu kişilerin imtihanlarda başarılı olamamasının normal olduğunu anladı. Yapacak bir şey yoktu artık, olan olmuştu. Bu yanlışı yapanlar zaten içinde yaşadıkları toplumda gereken zilleti / azabı / aşağılanmayı yaşayacaklardı. Yaptıkları hatanın büyüklüğünü anlamış olmaları ve bu nedenle de çok büyük bir zillet yaşamaları onlara yeter de artardı bile. Böylece Cenab-ı Hakk’ın günahları çok bağışlayan olduğunu, tevbe edip hatadan geri dönülmesi halinde Cenab-ı Hakk’ın kendilerini affedeceğini Cafer bin Ebu Talip’e bildirdi.

Peygamberimiz Habeşistan’a gerekli bildirimi yaptıktan sonra tekrar Şib-i Ebu Talip tepesindeki eğitim kampındaki çalışmalarına geri döndü. (Levhaları alması metaforu) Cenab-ı Hakk’ın bildirmesiyle şunu anladı ki; bu işi başaracak olanlar, ancak Rablerinden gereği gibi korkanlar ve bu hususta iyi eğitim alarak kendilerini yetiştirenler olacaktır ve onlara Rableri yol gösterecek, rehberlik yapacaktır.

 

[1] ) NOT: Araf Suresinin daha önceki ayetleri işlenirken ifade edildiği üzere

[2]) NOT: İlk vahyin inzalini takip eden 6 ncı yılından peygamberimiz Medine’ye hicret edinceye kadar geçen yaklaşık 7 yıl ve hicretten Hayber’in fethine kadar geçen yaklaşık 6 yıl olmak üzere toplamda yaklaşık 13 yıl Habeşistan’da kalan müminlerin bulundukları ülkedeki yaşamlarına ilişkin Meryem suresini hariç tutarsak referans yapılabilecek hiçbir ayet ya da ayet gurubunun nazil olmadığının düşünülemeyeceği kanaatindeyim. En doğrusunu Allah bilir. (A.A)

[3] ) NOT: Ben burada olaylar olduktan sonra bu ayetlerin inzal edildiği kanaatini taşıyorum. Bu nedenle kaynaklarımızdaki çok az bilgilere dayanarak ( Ubeydullah bin Cahş’ın  ve Amr’ın Hristiyan olmaları gibi) bir kurgu oluşturdum. İnzal olunan ayetlerin toplumsal olaylarda nasıl yorumlanabileceğine yardımcı olmak adına mantıksal bir kurgu yapmaya çalıştım. En doğrusunu Allah bilir. (A.A)

[4] ) NOT: Bilgi sahibi olmama değil, muhakeme sahibi olmama. Çünkü bu isteklerinin tevhide aykırı olmadığını zannediyorlardı. Ve bu öyle bir talep olmalı ki tevhide çok benzemeli ve bildikleri türden bir şirke benzememelidir. O da ancak Allah, Hz.İsa, Ruhul Kudüs şeklindeki garip üçte birlik gibi acayip inançlar şeklinde olmalıdır. Yoksa putperest bir toplumdan kurtulup tekrar putperest bir inanç istemek çok garip ve tutarsız olurdu. Arkasından buzağı tanrısı da aynı şekildedir. Yani bunlar bilinen putlar değil sistemler ve sembollerdir. Bu nedenle “cahillik” ile onları muhakeme edip doğruyu yanlıştan ayırt edemiyor oldukları ifade edilir. (A.A)

[5]) NOT: “Rabbimizin Emri” burada Cenab-ı Hakk’ın müminlere nasıl bir yol izleyeceklerine ilişkin talimatlar şeklinde anlaşılmalı. (A.A)

[6]) NOT: Hz.Peygamber Şib-i Ebu Talip tepesindeki mağaralarda ders vermeye ara verdi ve Habeşistan’daki  sapma olayını halletmeye çalıştı. Hz.Cafer’e haberler gönderip onları uyararak tekrar doğru bir istikamete yönlendirmeye çalıştı. İşleri yoluna koyduktan sonrada Araf Suresi 154. ayetteki gibi tekrar müminleri yetiştirmek için derslere başladı. (A.A)

151-154-(Musa) dedi ki: “Rabbim! Beni bağışla! Kardeşimi de. Ve Bizi rahmetinin içine dahil et. Çünkü Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” (Musa Harun’a yönelerek dedi ki:) “Şu buzağıyı tanrı edinenlere gelince: Rablerinin gazabı gelip onları bulacak, dünya hayatında ise onursuzluğa mahkûm olacaklar!” İşte Biz, düzmece şeyler uyduranları böyle cezalandırırız. O kötülükleri işleyip de sonra arkasından pişman olup tövbe edenler (dönenler) ve içtenlikle iman edenler için ise hiç şüphe yok ki, Rabbin bundan sonra yine de affedici ve merhamet edicidir. Musa’nın öfkesi yatışınca levhaları aldı. O levhalarda, Rablerinden korkan kimseler için bir yol gösterme ve rahmet vaat eden öğretiler yazılıydı. (Araf Suresi 151-154)

 

Onlar tevbe ettiler ve yaptıkları kötülüklerden vazgeçtiler ama çok sarsılmışlardı. Zira temizlik ve arınmışlıktan yana, haktan, adaletten yana ve Allah’tan yana olan muhacirler şimdi kitap ehli toplum karşısında çok zor durumda kaldılar ve itibar kaybettiler. Daha da kötüsü büyük umutlarla gönderilen ve vaat edilen gün (inkilap günü) için özenle seçilen yetmiş kişi arasından bazılarının yapmış oldukları böylesi büyük bir hata, harekete çok kötü bir leke getirmişti. Onların içlerinden çok azının da olsa yaptıkları yanlışlar tevhidi hareketin / İslami hareketin tümüne mal edilecek ve hareket uluslararası toplum nezdinde kötü puan alacaktı. Fakat peygamberimiz ümitsizliğe kapılmadı ve yüce Rabbe yalvardı yakardı. Bu hareketi akamete uğratacak hataları içlerindeki birkaç düşüncesiz / beyinsizin gerçekleştirdiğini ifade ederek kendilerine bir daha fırsat tanınmasını niyaz etti. Ayrıca bunun bir sınama olduğunu ve bu sınamada müminlerden bazılarının kaybettiğini ama şimdi onların da hatalarını anlayarak bağışlanma talep ettiklerini ve yine kendisinden bu hususta yardımını esirgememesini, merhamet etmesini ve doğru yola iletmesini niyaz etti.

Cenab-ı Hak da bundan sonra daha sorumlu davranılması, kendilerini arındırmaları ve bunun için bedel ödemeleri ve gereği gibi iman etmeleri / güvenmeleri halinde hataların bağışlanacağını ve talep edilen rahmetin verileceğini bildirdi. Bu bildiri Hz.Musa’nın @ Tur dağının şahitliğinde İsrailoğullarından misak alması metaforu ile yapıldı.

 

155-156. Ve Musa, tayin ettiğimiz vakit için ([1]) kavminden yetmiş adam seçmişti. ([2]) Onlar o sarsıntıyla sarsıldıkları ([3]) zaman (Musa,) “Rabbim!” dedi, “Dileseydin bunları da beni de daha önce helâk ederdin. Şimdi içimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizleri de helâk eder misin? Bu Senin fitnenden / sınamandan başka bir şey değildir. Sen bu fitne / sınama ile dilediğini sapıklığa terk eder, dilediğini de doğru yola yöneltirsin! Sen bizim velimizsin / yardımcımızsın / rehberimizsin. Artık bizi bağışla, merhamet et, Sen bağışlayanların en hayırlısısın. Bize hem bu dünyada hem de ahirette bir iyilik yaz. Biz gerçekten pişmanlık içinde Sana döndük.” (Allah) buyurdu ki: “Dilediğim kimseyi azabıma hedef kılabilirim, fakat rahmetim her şeyi kuşatmıştır. Onu özellikle sorumlu davrananlara, arınmak için ödenmesi gereken bedeli ödeyen kimselere ve ayetlerimize içtenlikle inananlara yazacağım.” (Araf Suresi 155-156)

 

Muhacir müminlerin bazılarının işledikleri bu yanlış işler nedeniyle maalesef Kilise otoritelerinin ellerine koz verilmişti. Onlar da bu fırsatı kullanmakta tereddüt etmeyecekleri açıktı. Bu nedenle muhtemelen aşağıdaki şekilde müminler aleyhine tezvirat yapmışlardır;

            “Bunlar hani temiz, dürüst, arınmış kimselerdi?”       

“Şirk, zulüm, kötülük, iğrençlik içerisinde bulunan kendi kavimleri ile mücadele edenler bunlar mı?”

“Fazilet mücadelesi verenler bunlar mı?”         

“Davet ettikleri dinleri kendilerine bir hayır vermemiş ki bize hayır versin!”

“Biz bunlara kucak açtık, her şeyimizi paylaştık ama onlar bizi soymaya kalktılar!”

“Bu taş kalpli Araplar mı hidayet bulup insanlara merhamet aşılayacaklar? Bunlar mı insanlara huzur, barış ve esenlik getirecekler?”

Vs.vs.

Fakat Cenab-ı Hak bu tezviratlara karşı müminlerin temiz, dürüst olduklarını sadece içlerinden bir kısmının bu hataya düşmüş olduğunu ve özellikle de bu hareketin rehberliğinin bu hata nedeniyle töhmet altında bırakılamayacağını bildirdi. Çünkü bu rehberlik ve getirdiği öğreti;

  • İyiliği emreder, teşvik eder ve kötülüğü engeller, yasaklar,

  • Temiz ve güzel şeyleri helal sayarken pis, murdar ve kötü şeyleri haram kılar,

  • İnsanlara zorluğu-güçlüğü değil kolaylığı öngörür, onların işlerini kolaylaştırır,

  • İnsanların mevzuatla zapturapt altına alınmasını, köleleştirilmesini, devlete / tanrılara / otoritelere kul edilmesini, iradesiz sürüler haline getirilmesini asla istemez.

Hz. Muhammed@ ve getirdiği öğretideki bu hususları Tevrat ve İncil de ortaya koymaktadır. ([4]) Bu nedenle sakın yanlış anlaşılmasın ve bazı yanlış hareketlerde bulunan muhacirlere bakılarak bu hareketin peygamberi ve getirdiği öğreti hakkında yanlış değerlendirmelerde bulunulmasın!

Ehli kitap temsilcilerinin tezviratına cevaplar israiloğulları temsili üzerinden yapıldığından onlara (Kilise mensuplarına) zımnen şöyle de denmektedir;

  • “Evet! mümin muhacirlerden bazıları ayartıcılara kanmışlar ve yanlışa düşmüşlerdir. Ama bunların hali tıpkı geçmişte sizin (ehli kitabın) takip ettiğiniz dinin mensuplarının geçmişte içine düştükleri yanlış gibi.”

  • “Bu konuda sizin geçmişiniz de o kadar temiz değil! Sanki bu dinin peygamber(ler)i mi onlara bu yanlışları yapın diye emretmişti?”

  • “Hayır O(nlar) böyle bir şey emretmez! Ama insanların bir kısmı kendi zararlarına olarak hata yaparlar, günaha batarlar.”

  • “Bu nedenle sakın yanlış tezviratta bulunmayın! Bu günkü tabirle “tencere dibin kara! diye karşıdakini suçlarken kendi dibinin kara olup olmadığına bakıp da öyle konuşun!”

  • “Bütün bunlardan daha önemlisi sizin içinde yaşadığınız hayat ve bizim elemanların sizin sisteminize uyması nedeniyle yaptıkları hatalar sizin çöküşe doğru gittiğinizi gösterir. Sizler hayatı kendinize öyle zorlaştırmışsınız ki yeni gelen Mekkeli peygamber sizin üzerinizden büyük bir yükü alacak ve sizi bu çöküşten / yıkımdan kurtaracaktır. Bu nedenle sizler müminlerin yaptıkları hatalara değil Hz.Muhammed’in@ getirdiği öğretiye itimat edin. Sizin de kurtuluşunuz ancak bu öğretiye dönmenizdir.”

  • “Mümin muhacirlerin uyduğu peygamber iyiliği emreden, kötülüğü yasaklayan, güzel şeyleri helal, kötü ve pis şeyleri yasak sayan vb. hususlara çağırmaktadır. Sizin de hidayete ermeniz ancak o elçiye tabi olarak mümkün olacaktır.”

 

157-158- Onlar ki, onlara iyiyi emreden ve onları kötülüklerden alıkoyan, temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılan, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılan, sırtlarından ağır yükleri kaldıran, üzerlerindeki bağları ve zincirleri çözen ve yanlarındaki Tevrat ve İncil’de tanıtılan Resul’ün, Mekkeli o Peygamberin izinden giderler. Artık onlar, o’na iman ettiler, o’nu el üstünde tutup desteklediler, o’na yardımcı oldular ve o’nun ile birlikte indirilen Nura tabi oldular. İşte onlar kurtuluşa erişen kimseler olacak. De ki: “Ey insanlar! Muhakkak ki ben sizin hepinize Allah’ın gönderdiği elçiyim. O Allah ki, göklerin ve yerin mülkü / egemenliği O’nundur. O’dan başka hiçbir ilah yoktur. O, hem dirilten hem de öldürendir. O halde Allah’a ve O’nun Mekkeli elçisine güvenin ki O (elçi) Allah’a ve O’nun sözlerine güvenir. Ona (elçiye) tabi olun. Ancak böyle hidayete erersiniz.” (Araf Suresi 157-158)

 

Bir günah işlenmiştir ama Cenabı-Hak bağışlayıcılığı ile mümin muhacirlere tekrar yaklaşınca yani vahiy ile (asa ile) onların kalplerine dokununca onların taşlaşmış kalpleri tekrar yumuşamış ve pınarlar gibi rahmet akıtmaya başlamıştır. (Hz. Musa’nın asasını kayaya vurması ve on iki pınarın fışkırması metaforu)

Diğer taraftan da grubun içerisinde bu tür sapkınlıklara meyletmeyen, adalete, iyiliğe, doğruluğa ve fazilete çağıran kimseler de vardı. Onlar asla bu günahlara meyletmemişlerdi. Günah işleyenlerin bundan sonra bir daha böyle günahlara tevessül etmelerini önlemek için onların bu faziletli grup eliyle denetim altına alınması en uygun yol olacaktı. Buzağı günahını işleyen muhacirleri, başıboş bırakmamak ve sıkı kontrol altında bulundurmak için onları örgütlemek gerekiyordu. Bu nedenle muhacirler on iki gruba ayrıldı ve başlarına fazilet ehli olanlardan birer grup sorumlusu atanarak yeniden bir örgütleme yapıldı. Vahyin / pınarın suyu ile bu grupların nasıl sulanacağı / nasıl davranılacağı daha dar sayıdaki bir örgütsel model ile düzenlendi. Böylece başıboşluk kaldırıldı. Azgınlaşmış kişiler tekrar vahye tabi kılındı. Bu düzenlemenin işaretleri de yine asa (vahiy) ile yapıldı.

 

159-160- Musa’nın kavmi içerisinde öyle bir kesim vardı ki, onlar hakkıyla rehberlik ederler ve o hakikat sayesinde adaletli davranırlardı. Derken Biz onları on iki boydan oluşan on iki ümmete / topluluğa / kabileye / oymağa ayırdık. Kavmi kendisinden su istediği zaman Musa’ya, “Asan ile taşa vur” diye vahyettik. Hemen o taştan on iki pınar kaynayıp akıverdi. Bu sayede herkes nereden içeceğini iyice öğrendi. ……….” (Araf Suresi 159-160…)

 

 

Sadece örgütleme ile yetinilmemiş muhacirleri zor duruma sokacak olan ve güvenliklerini tehdit edecek olan her türlü tehlikeye karşı gerekli korumayı da sağlamak için peygamberimiz Necaşi’ye mektuplar gündermiştir. Böylece Necaşi’nin mümin muhacirleri koruması temin edilmiştir. (Necaşinin bir bulut gibi serinlik, selamet ve güven vererek güneş gibi yakıcı tehlikelerden muhacirleri koruması metaforu)

Necaşi, Hz.Muhammed’in @ ricasını yerine getirdi ve muhacir müminlerin rahat bir yaşam sürmesi için her türlü imkanı seferber etti. Onları adeta “bir eli yağda, bir eli balda” (kudret helvası ve bıldırcın eti metaforu) denilebilecek nimetlerle yaşamlarını sürdürmeleri için bütün olanakları seferber etti. Bu nedenle onların bu denli rahat yaşam imkanlarına sahipken daha fazlasını kazanmak için inanç ilkelerine aykırı yanlış işlere tevessül etmeleri, davalarının hedefleri ile uyuşmayan sistemlerin içerisine dalmaları engellendi. Bundan sonra çok dikkatli olunmasının gerekli olduğunun tembihi yapılır.

 

160- “  ………..Ve bulutu da üzerlerine gölge yaptık. Onlara kudret helvası ve bıldırcın / men ve selva ikram ettik;( ve dedik ki:) “size rızık olarak ihsan ettiğimiz nimetlerin temizinden yiyin!” Fakat (Onlar nankörlük etmekle) bize zarar vermiyorlardı, ama kendi kendilerine yazık ediyorlardı. (Araf Suresi 160)

 

Cenab-ı Hak müminlerin içlerinden bazılarının yapmış olduğu yanlışları kullanarak mesajın doğruluğu üzerinde tereddüt yaratmaya çalışmanın da diğer bir yanlış olduğunu ve Ehli kitap temsilcilerinin kendi geçmişlerinin de bu noktada sabıkalı olduğunu İsrailoğulları ve diğer bazı şahıs ve toplumlar üzerinden örnekler vererek ortaya koydu. Ayrıca bu yanlışlarla hareketin liderinin ve öğretisinin ilişkilendirilemeyeceğini de belirtti. Bu minvalde olmak üzere muhacirler Habeşistan’a gönderilirken peygamberimiz tarafından gittikleri şehirde bozgunculuk çıkarmamaları, insanlara karşı hile, rüşvet, kumar, soyma, kandırma vb. kötü gayri ahlaki davranışlara kalkışmamaları, o ülkenin kurallarına, usul ve esaslarına uymaları (secde ederek kapıdan girme metaforu) ve merhamet esaslarını hep göz önünde bulundurmaları emredilmişti. (İsrailoğullarının “hitta” demeleri emrolunması gibi) Emredildiği gibi güzel tavır ve davranışlarda bulunurlarsa daha fazla iyilik görecekleri daha bir itibarla muamele görecekleri kendilerine bildirilmişti. Ancak mümin muhacirlerden bir kısmı bu tavsiyeleri ve emirleri kendi çıkarları söz konusu olunca hatalı bir te’vil yaparak yanlışa düşmüş ve zalimlik etmişlerdir. Bu nedenle de bazı muhacirler Habeşistan idaresi (Gök metaforu) tarafından çeşitli cezalara (azap metaforu) bile çarptırılmışlardır.

 

161-162- Bir zaman onlara denilmişti ki; “Şu kente yerleşin ve oradan dilediğiniz şeyleri yiyin ve “Hitta” (bağışla)! deyin ve secde ederek (itaat ederek, kurallara uyarak) kapıdan girin. Biz hatalarınızı bağışlayalım ve sonunda güzel davrananları ödüllendirelim.” Fakat onların içinden bir kısım kendilerine kötülük edenler, sözü kendilerine söylenenden başkasıyla değiştirdiler. Bunun üzerine Biz de, ettikleri kötülükler yüzünden onların üzerlerine gökten azap yağdırdık. (Araf Suresi 161-162)

 

Habeşistan Kilisesinin otoritelerine kendi tarihlerinden hatırlatma yapılarak mümin muhacirlerin bir kısmının işlediği kusurların onların kendi din mensuplarınca da işlendiği bu nedenle insanların yaptıkları bu kusurların dinin kendisine mal edilmemesi hususunda ikinci cevap “deniz kenarındaki kasaba halkı metaforu” üzerinden verilmiştir;

“Nasıl ki deniz kenarındaki İsrail oğullarından olan bir topluluğu Cenab-ı Hak imtihan etmişti. Onlar dini yaymak ve yaşamak için ayırdıkları bir zaman aralığında (sebt gününde / cumartesi günü) balıklar akın akın koya geliyor ve onların mal hırslarını, iştahlarını kabartıyordu. Fakat onlar sebt gününde balık avlayamıyorlardı. Çünkü o günü Allah için faaliyetlere hasretmeleri gerekiyordu. Onlar ise bu imtihanı kaybettiler ve Allah için yapmaları gereken görevlerini aksattılar ve ticari kazanç için balıkları avlamayı yeğlediler. Aynı şekilde muhacir müminler de Habeşistan’a gitmeden önce Hz.Muhammed @ tarafından aynı minvalde öğütler verilmesine rağmen Habeş ülkesinde ticari kazançların baş döndürücü bolluğu nedeniyle onların bir kısmı dosdoğru din üzerinde olma vazifelerini unuttukları gibi davet / eğitim / namaz/ zekat (arınma) için ayırdıkları vakitlerde (sebt gününde) bile ticari kazançlarını düşündüler. Davet / eğitim / namaz için ayırdıkları zaman aralığında (sebt günü metaforu)  kaçan ticari fırsatlara çok üzülüyor, canları çok sıkılıyor ve bunalıma giriyorlardı. Fakat davet/ eğitim/ namaz/ için ayırdıkları zaman geçtikten sonra aynı ticari fırsatlar bir türlü gelmiyordu. Bu Cenab-ı Hakk’tan gelen bir sınamaydı.”

 

163-Onlara, o deniz kıyısındaki kentten bahset. / anlat. Hani onlar, hutuları / bunalımları/ sıkıntıları / hırs ve doyumsuzlukları / balıkları ([5]) kendilerine diğer günlerde gelmeyip de Sebt / cumartesi gününde akın akın geliyorlar diye Sebt / Cumartesi geleneğini çiğniyorlardı. İşte fâsıklık etmeleri nedeniyle Biz onları böyle deniyorduk. (Araf Suresi 163)

                              

Muhacirlerden yanlış yollara tevessül etmeyen müminler ise yanlışa sürüklenen kardeşlerine yaptıkları yanlışlıklar konusunda uyarılarda bulunuyorlardı. Uyarı vazifesini yapan müminleri alaya alan Habeşliler de vardı ve onlar iyiliğe yönlendiren müminleri bu uyarı vazifesini yapmaktan alıkoymaya çalışıyorlardı. Çünkü mümin muhacirlerin yanlışta olması müminlerin etkinliğini azaltıyordu. Ayrıca bu durum işlerine de geliyordu. Özellikle kilise mensupları açısından değerlendirildiğinde kendileri bu uyarı görevlerini yapmadıklarından toplumları yanlışa sürüklenmiş ama görev ihmallerini örtbas için müminlerin de yanlışta olmaları kendilerini temize çıkaracağını hesap etmekteydiler. Yani kendilerini düzeltmek yerine karşıdaki düzgün olanı kendine benzetmeyi tercih ederek rahatlama seçeneğini tercih ediyorlardı.

Diğer taraftan müminlerden iyiye güzele çağıranların tüm çabalarına rağmen uyarılara kulak asmayanlar da vardı. İşte uyarılara kulak asmayanlar için Cenab-ı Hak “aşağılık maymunlar olun!” şeklinde çok ağır bir dışlama, hakaret ve gerçekte de bu hareketleriyle kendilerinde meydana gelen “maymun iştahlılık” karakteri ve kötü akıbetlerini ihbar etmiştir. Bu tür durumlar maalesef insanların genelinin karşılaştığı bir durumdur. İmtihan da zaten buradadır. İnsanlar zorluk, baskı, işkence, yokluk, yoksulluk ve mücadele günlerinde bu şiddetli durumlara dayanabilir, sabredebilir ama zenginleşince, iktidara gelince, varlık ve üstünlüğü yakalayınca imtihanı kaybetmesi daha kolaydır. Zira varsıllık durumunda imtihan çok daha zordur. İnsanlık tarihi bunun örnekleriyle doludur. Ama maymun iştahlı olup da ilkesiz / omurgasız hareket edenler yeryüzüne grup grup dağıtılmış ve zillet içerisinde yaşamışlardır.

 

164-168. Hani onların içinden bir ümmet, “Allah’ın helâk edeceği, ya da çetin bir azapla azap edeceği bir kavme ne diye nasihat ediyorsunuz?” dediği zaman, (o uyarıda bulunanlar da) dediler ki: “Rabbinize karşı mazeret olsun, bunlar da takvâ sahibi olsunlar diye” dediler. Ne zaman ki onlar uyarıldıkları şeyleri umursamadılar, Biz de kötülükten men edenleri kurtardık, o zalimleri ise haddi aşmaları nedeniyle şiddetli yoksulluk azabına çarptırdık. Onlar yasaklandıkları şeyler konusunda büyüklendikleri zaman ise Biz de onlara, “Aşağılık maymunlar olun!” dedik. Ve işte o zaman Rabbin (onlara), kıyamet gününe kadar onlara azabın en kötüsünü yapacak kişileri mutlaka göndereceğini ilân etti. Şüphe yok ki, Rabbin cezayı çabuk verendir. Ve muhakkak ki O, Gafûr ve Rahîm’dir. Onları grup grup yeryüzünün her tarafına dağıttık. Onlardan bir kısmı sâlihlerden olduğu gibi böyle olmayanlar da var. Biz, onları (bu salih olmayanları) dönsünler diye iyiliklerle / bollukla ve kötülüklerle / darlık ve sıkıntılarla imtihan ettik. (Araf Suresi 164-168)

 

Cenab-ı Hak, mümin muhacirlere;

“Bu şekilde maymun iştahlılığınız devam ederse sonunuz dağılıp perişan olacak, sizden sonra gelen neslinizde ilkesiz, omurgasız olacak, içinde bulundukları kötü hali içselleştirecek ve Allah’ın mağfiretine güvenerek günah içinde yaşamaya devam edeceksiniz. Ama kitaba sımsıkı sarılıp ıslah edenlerden olmaya çalışanlara şerefli bir mevki verilecektir.” mesajını vermiştir.

Habeşistan Kilisesinin otoritelerine ise şu mesajları vermiştir;

“Sizlerden şu anda kitaba tabi olduğunu söyleyen mensuplarınızdan dünya menfaati için öğretilerinizin hükümlerine rağmen “nasıl olsa Allah bizi affeder” diye Allah’ın (c.c) merhametine sığındırıp yanlış yapanlar yok mu? Var! Hem de onlar kitabınızın hükümlerini tedris de etmişlerdi yani o hükümleri bilmeyen, o hükümlerden habersiz kişiler de değilken bu yanlışları yapmışlardır. / yapmaktadırlar. Ama herkes aynı değildir, tabi ki kitaba sımsıkı sarılan, namazı dosdoğru kılan ve toplumu ıslah için çalışanlar da vardır.”

 

169-170- Derken onlardan sonra şu dünyanın değersiz malını alıp “Bize yakında mağfiret edilecek” diyerek Kitaba varis olan kimseler onların yerlerine geçti. (Onlar) kendilerine ona benzer değersiz bir mal gelirse, onu da alıyorlardı. Allah’a karşı haktan başkasını söylemeyeceklerine dair kendilerinden Kitap üzerine ahitleri alınmadı mı? Hâlbuki Kitab’ın içindekilerine gayet iyi çalışmışlardı / öğrenmişlerdi. Âhiret yurdu takvâ sahipleri için daha hayırlıdır. Hâlâ akletmeyecek misiniz? Kitab’a sımsıkı sarılanlara ve namazı ikâme edenlere gelince, Biz o ıslah etmeye çalışanların ödülünü zayi etmeyiz. (Araf Suresi 169-170)

 

Habeşistan’da muhacirleri koruyan, kollayan ve gölgeleyen kişi, güvendikleri dağ Necaşi idi. Fakat teslis yönetiminden farklı bir sistemi savunan muhacirler aynı zamanda bir tehdit oluşturuyorlardı. Zira muhacirlerin savunduğu sistemde teslis şirk olarak görülüyordu. Devletin başı olan hükümdar Necaşi ise bu müminleri korumaya almıştı ve onları her zaman desteklemekteydi. Bu nedenle teslis yanlısı olan Habeşistan’ın Kilise ve Ruhul Kudüs olan beyleri / kabile reisleri / ileri gelenleri Necaşiye karşı bir darbe girişiminde bulundular.

Mümin muhacirler durumun kendileri açısından son derece kritik olduğunu, şayet darbe girişimi başarılı olursa kendilerinin bu ülkede barınma şansları olmayacağını biliyorlardı. Güvendikleri dağ devrilme noktasına gelmişti. Tam bu vasatta müminlerin dik durmaları, Cenab-ı Hakk’ın kendilerine öğrettiği gibi güzel karakterleri sergilemeleri, haktan yana tavır koymaları ve verdikleri söze sadık kalarak Necaşi’nin yanında yer almaları gerekmektedir. Müminler de bütün zorluklara rağmen Necaşi’ye destek verdiler. O’nun safında savaştılar ve sonunda kazandılar. Cenab-ı Hak böylece sözünde duranları nasıl ödüllendirdiğini yine Hz.Musa @ kıssası üzerinden Tur dağının neredeyse üzerlerine düşmesi metaforu ile hatırlattı.

 

171- Hani bir zamanlar biz o dağı gölgelik gibi tepelerine çekmiştik de üzerlerine düşüyor zannettikleri bir sırada demiştik ki; “size verdiğimiz kitabı kuvvetle tutun ve içindekini hatırınızdan çıkarmayın, umulur ki korunursunuz.!” (Araf Suresi 171)

 

Kıyamet günü, Habeşistan Kilisesi mensupları ve Hristiyan toplum Cenab-ı Hakk’ın kendilerine yol gösterici kitaplar / elçiler gönderdiğinden habersiz olduklarını iddia edebilirler. Halbuki onlar bu ilahi öğretileri içeren kitapların geçmiş atalarından kendilerine miras kaldığına şahittirler. Ellerinde bu belgeler mevcuttur. Fakat zaman içerisinde onlar geçmişten kendilerine miras kalan öğretiye sadık kalmamışlardır. Daha sonraları ise doğru yola gelmeleri için Rablerinin peygamberleri vasıtasıyla yaptığı çağrılara kulak tıkamışlardır. Bu nedenle kıyamette kendilerini temize çıkarmak için haberimiz yoktu şeklinde mazeret ileri sürebilirler. Ama şimdi muhacirlerin inandığı Hz. Muhammed’e @ gelen öğreti (Kur’an), onlara eskiden atalarının yapmış olduğu ahitlerini, sözlerini ve onlara gelen bilgi, belge ve dokümanları hatırlatmakta ve kendilerine miras kalan bu öğretilerde gösterilen yoldan kendilerinin çok saptıklarını ortaya koymaktadır. Bütün bu uyarılara rağmen, sapıttıkları yolda devam edecek olurlarsa bu onların tercihlerinin bilinçli bir tercih olduğu ve buna kendi nefislerinin şahid olduğu bildirilir.

Kıyamet günü, Kureyş ve diğer Araplar müşriklerin ise atalarının kendilerine kötü bir miras ve kötü bir istikamet bırakmış olmalarını gerekçe göstererek doğru yolu bulamadıklarını ve bu nedenle kendilerine reva görülen azabın adil bir karşılık olmadığını gerekçe gösterebilirler.

Her türlü toplumsal kesim için mazeret olarak ileri sürülecek bu tip hususlara Cenab-ı Hak elçisi Hz.Muhammed @vasıtası ile gönderdiği öğretide bu iddiaların makul olmadığı belirtilir. Hz.Adem’den bu yana peygamberlerin hayatlarına ilişkin kıssalarda toplumların yaptıkları yanlışların anlatıldığı kitaplar gönderilmiş ve doğru yol gösterilmiştir. Yani Cenab-ı Hak insanlığa Rabbliğini bu tarihi kayıtlarla insanlığa göstererek, “insanların haberimiz yoktu” şeklinde mazeret ileri sürmelerinin önünü kesmiştir. Bunu da Ademoğlunun zürriyetini çıkarıp “ben sizin Rabbiniz değil miyim?” şeklinde meşhur olan bir temsil ile müteakip ayetlerde bildirmiştir.

Sonuç olarak suçlu insanlar kıyamet günü gayet iyi bilirler ki; “Evet! Sen bizim Rabbimiz olarak üzerine düşeni yaptın! Ama biz bunlara itibar etmeyen suçlular olduk; kendi aleyhimize şahidiz!” diyeceklerdir.

 

172-174-Hâlbuki senin Rabbin, Ademoğullarının tarihi geçmişlerinde işledikleri yanlışların kıssalarını alır ve onları kendi nefislerinin yaptıklarına tanık olarak göstererek; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorar. Onlar “Elbette (Rabbimizsin, kendi aleyhimize) buna tanıklık ediyoruz.” derler. Kıyamet günü, “Biz bunlardan gafildik” demeyesiniz diye veya “Bundan önce atalarımız şirk koşmuş, biz onlardan sonra gelen nesiliz, batılı işleyenlerin işledikleri nedeniyle bizi helâkmı edeceksin?” demeyesiniz diye bunu yaptı. İşte Biz, düşünsünler diye ayetleri böyle ayrıntılı olarak açıklıyoruz. (Araf Suresi 172-174)

 

Cenab-ı Hak, Habeşistan Kilisesi mensuplarına kendi tarihlerindeki Bel’am örneği ile de ders verir. Bu ders aynı zamanda müminlere de o dönemde Ubeydullah bin Cahş üzerinden bir ders vermektedir. Ubeydullah bin Cahş, Kilisenin ayartması ile (hediyeler, mal-mülk) hristiyanlığa geçmişti. ([6])  Kendisine yapılan bütün uyarılara rağmen hristiyanlığından vazgeçmedi ve içki aleminde öldü.

Gerek Bel’am olsun ve gerekse Ubeydullah Bin Cahş olsun her ikisi de Allah’ın ayetleriyle şereflenmişlerdi. Onların her ikisinin ortak özelliği de "vahyi bilmeleri" ve "hakikati tanımalarıydı”. Yani bu kişiler sıradan kişiler değildiler. Vahyi bilmelerine, hakikati tanımalarına rağmen kuruntularına kul olmuş, tutkularına esir olmuşlardı. Fakat her ikisi de dünyevi menfaatler ve zevklerle ayartılarak şeytanın peşine takılmışlardı.

Böylece yücelmeyi değil aşağılık olmayı, alçaklığı, rezilliği tercih etmişlerdi. Bütün uyarılara rağmen durumlarını değiştirmeyi reddetmeleri nedeniyle de hayatlarının sonuna kadar da bu aşağılık, rezil yaşamda kalmışlar ve şerefsiz bir şekilde dünyaya veda etmişlerdir. Tarih onları bu aşağılık konumlarıyla anmaktadır. Çünkü onlar aşağılığı yüce olmaya tercih etmiş, Allah da onları aşağıların aşağısına indirmiştir.

 

175-178- Kendisine ayetlerimizden vermemize rağmen daha sonra onları bırakıp terk eden, böylece şeytanın kendisini peşine taktığı ve sonunda azgınlardan oluveren o kişinin haberini onlara oku [anlat]. Eğer Biz dileseydik onu onunla (ayetlerimizle) elbette yüceltirdik, fakat o dünyaya saplanıp kalmayı tercih etti ve nefsinin tutkusuna tabi oldu. Artık onun durumu, üstüne varsan da dilini sarkıtıp soluyan, kendi hâline bıraksan da dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumuna benzer. ([7]) Ayetlerimizi yalanlayan kavmin durumu işte böyledir. O nedenle sen tefekkür etsinler diye bu kıssayı anlat. Ayetlerimizi yalanlayıp, sırf kendilerine zulmeden o kavmin durumu ne kötüdür! Allah kime yol gösterirse, işte o doğru yolu bulandır. Kimi de saptırırsa, işte onlar zarara uğrayanlardır. (Araf Suresi 175-178)

 

 

Habeşistan’daki müminlere moral vermek için şu mesajlar da gönderilir;

“Nasıl ki her şeyi apaçık görmesine rağmen Mekke’deki akrabalarınızdan iman etmeyen kimseler varsa buradaki ehli kitabın temsilcilerinde de her şeyi ayan beyan görmesine rağmen sapıklığı / yanlış yolu tercih edenler ve cehennemi hak edenler olacaktır. Hatta sizin aranızdan hakikati görmesine ve iman etmesine rağmen nefsine uymuş ve tekrar sapıklığı tercih etmiş insanlar da olacaktır. Onlar bu tercihlerini bile isteye yapmışlardır. Bu konudaki tercihleri gayet bilinçlidir. Ama onlar bu tercihlerinde akıllarını kullanmamışlardır. Hayvanlar gibi tutkularının, şehvetlerinin esiri olarak tercihlerini yapmışlardır. Onlar Cenab-ı Hakk’ın kendilerine lütfettiği akıl ve kitap / ilahi uyarıya rağmen bu tercihleri nedeniyle hayvanlardan daha aşağıdırlar. Çünkü hayvanların şehvetleri doğrultusundaki tercihleri onların fıtratlarıdır.”

 

179- And olsun ki, cinden ve insten (tanıdığınız, tanımadığınız / yerli – yabancı) birçoğunu cehennem için yarattık. Çünkü onların kalpleri vardır, onunla idrak etmezler. Gözleri vardır, onlarla görmezler. Kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar dört ayaklı hayvanlar gibidirler. Hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar gâfillerdir. (Araf Suresi 179)

 

[1] )Not: tevhidi / ilahi hareketin kurtuluşu için (A.A)

[2] ) Not: İsrailoğullarından seçilen bu yetmiş kişi Habeşistan’a hicret etmiş yetmiş kişiye bir metafordur.(A.A)

[3] ) Not: Tur dağında israiloğullarını bir sarsıntı tutması Habeşistan’a hicret eden müminlerin ilahi öğretiye aykırı işler içerisine girmesi nedeniyle yaşadıkları sarsıntıya bir metafordur. Bu sarsıntı psikolojik bir sarsıntıdır. (A.A)

[4] ) Not: Hz. Musa @ kıssasından peygamberimize tatlı bir geçiş vardır ki geçmişten güncele geçiştir. Aslında ayetlerin öncesi de günceldir ama geçmişle anlatılır. Hatta Prof. Said Şimşek “Hayat Kaynağı Kur’an Tefsiri” eserinde bu geçiş için şu ifadelere yer verir: “bu seri geçiş ile tövbe edip Hz. Musa’ya tabi olanların Peygamberimize tabi olanlarla aynı kimseler oldukları izlenimi verilmektedir”. Aslında burada anlatılanın müminlerin ve peygamberimizin hayatının bir metaforla anlatıldığı düşünülse bunun bir geçiş değil bizzat o anı anlattığı anlaşılacaktır. Yani buradaki geçiş olarak değerlendirilen ifadeler ile bu kıssanın Habeşistan’a hicret edenlerin yaşadıklarını anlattığına en önemli delili teşkil ettiği kanaatindeyim. Ama en doğrusunu Allah bilir. (A.A)                                                                                                                   

[5] ) Hût sözcüğünün 163. Âyette "balık" anlamında kullanılmadığının bir başka göstergesi de ayetteki hîtânühüm [onların Hût’ları] ifadesi ile hût’ların kavme izafe edilmesidir. Gerçekte ise balıklar denize aittirler ve kavme ait olmaları söz konusu olamaz. Allah'ın kendilerine Haftada bir gün sebt yapacaksınız; dünya işleriyle uğraşmayacaksınız, ibadet edeceksiniz dediği İsrâîloğulları, sebte uydukları zaman iş yapıp para kazanmadıkları için çileden çıkıyorlar, aşırı derecede sıkıntıya, karamsarlığa, bunalıma düşüyorlardı. Yani, sebt günü İsrâîloğullarının bunalımları, sıkıntıları, hırsları, krizleri daha bir artıyordu. (Hakkı Yılmaz- Tebyinül Kuran)

 

[6]) Karısı Ümmü Habibe boşanmadan önce kendisinin maymun şeklinde rüyasında gördüğünü söyledi ama bu ihbar da Ubeydullah bin Cahş’a fayda sağlamadığı rivayet edilir.  

[7]) Not: Köpeğin en aşağılık hali bu soluyuştur. İşte o kimsenin halindeki düşüş, köpeğin mesel olmuş olan bu aşağılık hali gibidir. (A.A)

bottom of page