top of page

BÖLÜM 13

KAYNUKALILARIN İSYANI

 

Medine’nin savunulması için savaşa izin verilmesi sonrasında İslami hükümetin daha aktif davranarak küçük askeri birlikler ile çevre kabilelerin üzerine gidilmesi ve onların İslam’a / Barışa davet edilmeleri politikalarına Medine’deki Yahudi kabilelerin bazı ileri gelenleri muhalefet etmişlerdi.  Yahudi kabileler Mekke ordusunun Bedir’e doğru yola çıktığı zaman da onlarla savaşılmaması gerektiğini savunmuşlardı. Kendilerine Medine Vesikasının / Anayasası’nın yurdu birlikte savunulacağı hükmü hatırlatılınca da Bedir’e gelmekte olan Mekke ordusunun Medine’ye değil kervanı korumak için geldiği, bu nedenle de onlarla savaşın kendilerini bağlamadığını ileri sürmüşler ve bu gerekçeyle Bedir Savaşına iştirak etmemişlerdi. Aslında onlar müminlerin Bedir’de yok olacaklarını bekliyorlardı. Zira Mekke Yönetiminin Bedir’i peygamberimiz için bir tuzak olarak hazırladıklarının bilincinde idiler. Fakat müminler Bedir’de büyük bir zafere imza atınca beklentileri boşa çıktı. Bu zafer Medine İslam Cumhuriyetinin Arap yarımadasında meşruiyetini getirirken peygamberimizin de izlediği siyasetin ne kadar doğru olduğunu gösteriyordu. Böylece onun Medine’deki iktidarı perçinleniyordu. Yahudiler ise peygamberimizin hükümetini zayıf bir durumda tutmak için Bedir Zaferini küçümsüyorlar ve Mekkelilerin savaşı bilmediklerini söylüyorlardı. Özellikle Kaynuka Yahudi liderleri Bedir’de müminlere karşı Mekkelilerin yerine kendileri olsaydı müminlerin büyük bir hezimeti tadacaklarını iddia ederek müminlere gözdağı verdiler. Onların bu söylemleri peygamberimizin kulağına da gitmişti. Ancak kesin fiili bir isyan hareketi içerisinde olmadıklarından peygamberimizin onlara şu an için hain muamelesi yapması mümkün değildi. Savaşa iştirak etmeye muhalefet ettikleri zaman da hukuki olarak kendilerini haklı gösterebilecek argümanları üretmişlerdi.

13.1. İsyanın Başlaması

 Hz.Muhammed @ onlara karşı hukuk içerisinde kalmaya özen göstermesine rağmen onlar bunu korkaklık ve cesaretsizlik olarak telakki etmişler ve azgınca davranışlarda bulunmaktan imtina etmemişlerdir.  Bir gün mümin bir kadının Kaynukalı bir Yahudiye ait dükkânda tacize uğraması üzerine, mümin kadın yardım için feryat eder. Çarşıdaki mümin erkeklerden birisi bu feryadı duyar ve kadının yardımına koşar.  Mümin adam dükkâna girdiğinde kadını taciz eden dükkân sahibi Yahudi ile kavgaya başlar ve Yahudiyi öldürür. Fakat Kaynukalı diğer Yahudi dükkân sahipleri de mümin adamı öldürünce ortalık iyice karışır. Müminler de Yahudilere karşı diğer müminleri yardıma çağırır ve olay fiili çatışmaya dönüşür. Hz.Muhammed@, olayı haber alır almaz hemen Kaynuka çarşısına giderek duruma müdahale etti ve müminleri kavgadan men ederek çatışmayı durdurur. Kaynukalılara bu yaptıklarının fitne çıkarmak, isyan etmek olduğunu belirttikten sonra derhal Medine Vesikası / Anayasa’sına itaat etmelerini ister. Ama onlar azgınlıkları nedeniyle daha önce ortalıkta ulu orta söyledikleri sözler gibi sözler sarf etmeye başlarlar.  Peygamberimizi ve müminleri küçümseyici ifadeler kullanırlar. Kendilerine kimsenin bir şey yapamayacağını söylerler. Onların bu hareketleri ve sözleri artık fiilen meşru hükümeti tanımamak ve başkaldırmaktan başka bir şey değildir.

Peygamberimiz Kaynukalıların bu azgınca ve şımarık tavırlarının İslam Cumhuriyetine karşı bir başkaldırı olduğunu biliyordu. Onların bu hain kalkışmaları cezasız bırakılacak olursa Medine’de hükümet etme gücünü kaybedeceği ve bu durumun diğer Yahudi kabilelerine ve muhalif münafıklara da sirayet edeceği çok açıktı. Cenab-ı Hak, İslam İdaresine bayrak açmış Kaynuka Yahudilerine karşı elçisinin nasıl bir söylemle mukabele etmesi ve nasıl hareket etmesi gerektiği konusunda ilahi vahyini inzal ederek elçisine rehberlik etti.  Bu minvalde Bakara Suresinin 243 üncü ayetinden itibaren ilahi rehberlik mesajları geldi.

 

13.2. Kaynuka oğullarının Son Kez Uyarılmaları

Cenab-ı Hak onlara karşı askeri harekete geçmeden önce yine de son bir kez ikaz etmesi için onlara kendi tarihlerini hatırlattırır. Yahudilerin geçmişte binlerce kişi olmalarına rağmen yurtlarını savunmayıp Arap yarımadasına göç ettiklerini dile getirir. Onların vatanlarını korumak için düşmanla yiğitçe savaşmak yerine, korkak ve sefil bir şekilde vatanlarını terk etmeleri nedeniyle Cenab-ı Hakk’ın onları yıllar yılı diyasporaya maruz bırakarak vatansız, alçak, sefil ve ölü bir şekilde yaşattığını onların yüzüne vurmasını elçisine emreder. Daha sonra zaman içerisinde onlara yine acıyıp, merhamet edip tekrar dirilmeleri için Hz.Muhammed’i@  gönderdiğini bildirmesini söyler. Kendilerinin de Medine Vesikası / Anayasayı onaylayarak elçisine tabi olmakla yeniden diriltildiğini belirtir. Ancak bu dirilişin tamamlanması için Allah yolunda savaşmaları ve bu uğurda mallarından infak / harcama yaparak Allah için savaşanlara destek olmaları gerektiğini bildirir.  Eğer bu şekilde canları ve mallarını Allah’a ödünç verecek olurlarsa O’nun bunu karşılıksız bırakmayacağını ve mükafatını kat kat vereceğini de ilave eder. Peygamberimiz Cenab-ı Hakk’ın mesajlarının ilk giriş kısımlarının yer aldığı aşağıdaki ayetleri Kaynukalıların ileri gelenlerine okur ve onlara yapılan bu hatırlatma ile yanlış yapmamaya / isyana son vermeye davet eder.

 

243-245- Binlerce kişi oldukları halde ölüm korkusuyla yurtlarını terk edenleri görmedin mi? Allah onlara “Ölün / geberin” dedi, Daha sonra da onları yeniden diriltti. / yeniden ayağa kaldırdı. Allah, insanlara karşı lütufkardır. Fakat insanların çoğu şükretmiyorlar. Öyleyse Allah yolunda savaşın. İyi bilin ki Allah her şeyi işiten ve her şeyi bilendir. Kim Allah'a güzel bir borç verirse muhakkak ki Allah da onu o kimseye fazlasıyla kat kat geri ödeyecektir. Allah darlık da verir, genişlik de verir. Hepiniz O'na döndürüleceksiniz. (Bakara Suresi 243-245)

 

Cenab-ı Hakk Kaynuka’lı Yahudilerin kendi tarihlerinde yaşadıkları bir olay üzerinden içinde yaşadıkları vasatı teşbih ederek / metafor yaparak Hz.Muhammed’in@ kendilerine bir kurtarıcı olarak geldiğini hatırlattı. İnzal ettiği müteakip ayetleri peygamberimiz Kaynuka’nın ileri gelenlerine okuyarak; nasıl ki geçmişte onlara gelen bir peygamberden kendilerine bir hükümdar / yönetici atamasını istemişler ve bu hükümdarın / yöneticinin önderliğinde Allah yolunda savaşmak istemişlerse aynı şekilde Arap Yarımadasındaki diyaspora Yahudileri de Allah yolunda savaşmak için kendilerine bir yönetici gelmesi için dua ettiklerini, bunun üzerine Cenab-ı Hakkın da onlara Hz.Muhammed’i@ tüm Medine’nin yöneticisi / hükümdarı olarak lütfettiğine işaret eder. Yine nasıl ki onlar geçmiş tarihlerinde peygamberleri onlara “eğer savaş üzerlerine farz olarak yazılırsa savaşıp savaşmayacakları konusunda tam güven vermediklerini” söylemiş ise ve onların da cevaben “yurtlarından kovulup çocuklarından / kardeşlerinden ayrılmak zorunda kalmaları nedeniyle haklarına kavuşmak için Allah yolunda savaştan kaçmayacaklarına” yemin etmişlerse aynı şekilde Medineli Yahudiler de vatanlarından edilip diyasporaya uğramaları ve bütün sülalelerinin ayrı ayrı yerlere dağıtılmış olmaları nedeniyle kendilerini tekrar şanlı, şerefli hale getirecek bir liderliği talep ettikleri, aradıkları bu liderliğin Hz.Muhammed@ ile kendilerine gönderildiği metaforik olarak ifade edilir. Fakat nasıl ki onlar geçmişte savaş emri verildiğinde onların çok çok azı hariç, savaştan kaçındılarsa, aynı şekilde yakın zamanda Medine’nin savunulması için savaşmaları gerektiği kendilerine bildirildiğinde, Medineli Yahudilerin hem seriyyeler / küçük askeri birliklerin operasyonundan hem de Bedir savaşından imtina etmiş oldukları yine aynı metaforla yüzlerine vurulur. Peygamberimizin inzal olunan ayetlerle Kaynuka Yahudilerine irat etmiş olduğu bu nutuk ile aslında onların başkaldırılarına hak ettikleri cevabın askeri harekât ile verileceği anlatılıyordu. Onlar ya bu şımarık ve azgın başkaldırılarından vazgeçecekler ve tövbe edip teslim olacaklar ya da hak ettikleri cezaya çarptırılacaklardır.     

246- Musa'dan sonra İsrail oğullarının ileri gelenlerini görmedin mi? Hani onlar, kendi peygamberlerinden birine, “Bize bir hükümdar gönder de Onun komutanlığında Allah yolunda savaşalım” demişlerdi. O da “Ya size savaş farz kılındığında savaşmayacak olursanız?” dedi. O ileri gelenler ise, “Yurdumuzdan sürülüp çıkarılmış, çocuklarımızdan da koparılıp ayrıldığımız halde Allah yolunda niye savaşmayalım?” diye cevap vermişlerdi. Fakat kendilerine savaş farz kılınınca içlerinden pek azı hariç, yüz çevirdiler. Allah, zalimleri gayet iyi bilir. (Bakara Suresi 246)

 

13.3. Kaynuka oğullarına Yaptıkları Anayasa İhlallerinin Hatırlatılması

Kaynukalıların peygamberimizi Medine İslam Cumhuriyetinin Başkanı olarak kabul etmek istememelerinin yanlışlığını Cenab-ı Hak Talut kıssası metaforu ile anlatan ayetlerini elçisine inzal eder. Peygamberimiz de bu ayetleri Kaynukalılara yaptığı konuşmada okuyarak onlara şu mesajları verir;

“Nasıl ki geçmişte Cenab-ı Hak yönetici başkan olarak size Talut’u atadığında, zengin olmaması nedeniyle onun başkanlığını kabule yanaşmadıysanız aynı şekilde Hz.Muhammed’i de Allah size başkan olarak gönderdi. Fakat o Medine’ye geldiğinde zenginliğinin olmaması nedeniyle onun başkanlığını kabul etmeye yanaşmadınız. Siz onun başkanlığını kabul konusunda sahip olduğu ilim ve liyakati yerine zenginliğini kriter olarak aldınız. Hâlbuki onun yöneticilik konusunda ilminin ve liyakatinin çok fazla olduğuna şu kısa süredeki tecrübeniz ile şahit olmuş durumdasınız. Ama sizin onu başkan olarak kabul etmeyişinizin esas sebebinin onu kıskanmanız ve kendi içinizden birisinin başkan olarak seçilmesini istemenizden başka bir şey olmadığı açıktır.”

 

247- Peygamberleri de onlara dedi ki, “Allah size Talut’u hükümdar olarak gönderdi.” O ileri gelenler “Olamaz! Biz hükümdar olmaya ondan daha layık olduğumuz halde nasıl olur da O, bizim üzerimize hükümdar olur? Üstelik mal- mülk açısından onun zenginliği de yokken bu nasıl olabilir?” dediler. Peygamberleri ise “Onu sizin üzerinize hükümdar olarak Allah seçti. Onun bilgisini ve gücünü artırdı.” dedi. Allah mülkünü dilediğine verir. Allah, Vasi'dir (lütfu geniş olandır), Alim'dir. (Bakara Suresi 247)

 

Peygamberimiz Kaynukalılara irat ettiği nutkunda kendisinin Başkanlığını kabul etmeleri gerektiği hususundaki mesajlarını Kur’an’daki Talut kıssası metaforu üzerinden verir;

“Nasıl ki Talut hükümdar olduğu zaman sizlere güven, huzur, canlılık, dirilik ve ruh veren Musa ve Harun peygamberlerden varis kalan ilahi öğretiyle uyumlu bir ideoloji / öğreti / dünya görüşünün bulunduğu Tevrat sahifelerinin (tabletlerinin) bulunduğu sandukaya / tabuta tekrar sahip olduysanız aynı şekilde Hz.Muhammed’e@ meleklerin taşıdığı ve kendisine getirdiği Kur’an ile Hz. Musa ve Hz. Harun ailelerinden miras kalan kültürel / ideolojik / dini / dünya görüşü öğretilerinin benzeri olan öğretiler şimdi sizlere gelmiştir. Söz konusu bu öğretilere dayalı olarak kurulan İslam Cumhuriyeti ile Medine’ye barış, huzur, adalet, ruh, diriliş ve hayat gelmiştir. Bu sizler için O’nun peygamber oluşunun ve sizin başınıza Başkan olmaya layık olduğunun en büyük kanıtıdır. Gelin başkaldırmayı bırakın ve geçmiş peygamberleriniz mesabesindeki dini önderlerinizden Abdullah bin Selam gibi Hz.Muhammed’e@ iman edip teslim olun.”

Samimi olup hakikati arayan kimseler için bu kıssalarla yapılan teşbihlerde çok büyük ayetler / işaretler vardır.

 

248- Peygamberleri onlara şöyle dedi; “Onun hükümdarlığının kanıtı, size o tabutun / sandukanın gelmesidir ki onun içinde Rabbinizden size bir güven ve huzuru sağlayacak Musa ve Harun hanedanlarının bıraktıkları öğretilerden kalıntılar vardır. Onu melekler taşımaktadır. Eğer iman etmiş kimseler iseniz, bunda şüphesiz sizin için kesin bir ayet / delil vardır” dedi. (Bakara Suresi 248)

 

Hz.Muhammed@ Kaynukalılara irat ettiği nutkuna Kur’an’daki Talut kıssası metaforu ile şöyle devam eder;

“Tıpkı geçmişte güçlü orduya sahip Calut’un karşısına çıkmaya cesaret edemediğiniz gibi ve üstelik nehir ile imtihan edildiğiniz zaman nehrin suyundan içmeyi tercih ederek imtihanı da kaybettiğiniz gibi dünde Ebu Cehil’in komutasındaki Mekke ordusunun karşısına çıkmaya cesaret edemeyerek imtihanı kaybettiniz. Yine tıpkı kendisine iman eden bir avuç Talut’un ordusunun zayıf ve az sayıda olmasına rağmen güçlü Calut’un ordusunu yenilgiye uğratması gibi az sayıda ve zayıf olan müminlerden müteşekkil Medine İslam Ordusu Bedir de Ebu Cehil’in güçlü ordusunu bozguna uğratmıştır.  Zira Talut’a iman eden o bir avuç mümin Allah’a sığındığı ve O’ndan yardım dilediği gibi Bedir Savaşında da bana güvenen / iman eden bir avuç mümin Allah’tan ayaklarını yere sağlam bastırmasını ve inkârcı Mekke ordusuna karşı zafer vermesini talep etmişlerdir. Cenab-ı Hak da onların dualarını kabul etmiş ve Bedir’de müminlere büyük bir zafer vermiştir. Hz. Davut’un Calut’u öldürmesi gibi Bedir’de de Ebu Cehil öldürülmüştür.  Bu zafer Cenab-ı Hakk’ın yeryüzünde zulüm, baskı, anarşi ve fesadı yok edip barışı, yaşamı, huzuru ve adaleti / hakkı hâkim kılması içindir. Sizler de bu yaptığınız isyan ve başkaldırı ile Medine ülkesinde zulüm, baskı, anarşi ve fesat çıkarmaya çalışıyorsunuz. Eğer vazgeçmezseniz sonunuz büyük bir hüsran olacaktır. Sizlerin ülkede fesat ve bozgunculuk yapmanıza asla müsaade edilmeyecektir. Ona göre ayağınızı denk alın.”

 

249- 251-Talut ordusu ile harekete geçince dedi ki: “Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir. Kim ondan içerse, artık o benden değildir. Kim de sadece eliyle bir avuçtan başka onu tatmazsa, işte o bendendir.”  İçlerinden pek azı dışında hepsi o ırmaktan kana kana içtiler. Talut ve beraberindeki iman eden kimseler nehri geçtiler. (Nehirden içerek imtihanı kaybedip geride kalanlar) “Bugün bizim Calut’a ve ordusuna karşı koyacak gücümüz yok” dediler. Allah'ın nimetine / vaadine kavuşacaklarına kesin olarak inananlar ise; “Nice az topluluklar, Allah'ın izniyle nice çok topluluklara galip gelmişlerdir. Allah, sabredenlerle beraberdir” dediler. Onlar, Calut ve ordusu ile savaşmak için meydana çıktıkları zaman, “Rabbimiz! Üzerimize sabır ve metanet yağdır, ayaklarımızı sağlam bastır ve şu inkarcılar topluluğuna karşı bize yardım et!” dediler. Savaşın sonunda Allah'ın izniyle Calut ve ordusunu bozguna uğrattılar. Davud da Calut'u öldürdü. Allah, kendisine hükümdarlık ve hikmet verdi ve istediği şeyin bilgisini ona öğretti. Eğer Allah, insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla defetmesi olmasaydı, yeryüzü mutlaka fesada uğrardı. Fakat Allah bütün alemlere / toplumlara karşı büyük lütuf sahibidir. (Bakara Suresi 249-251)

 

Cenab-ı Hak inzal ettiği müteakip ayetlerde elçisinin Kaynukalılara peygamberlerin birbirleriyle kıyaslandığında bazılarının bazılarından daha farklı ve fazladan meleke ve kabiliyetlere ya da güçlere veya imkânlara sahip olabileceklerini bildirir. Bu ifade ile peygamberimizin şu an için mal mülk olarak güçsüz olabileceği ancak diğer kabiliyetler ya da imkânlar yönüyle başka peygamberlerden ayrıcalıklı ve üstünlükleri olduğuna dikkat çeker. Bu yönleriyle diğer peygamberlerden farklı olan bir kişiliğe sahip olmasına dikkat etmeden onun peygamberliğine ve liderliğine dair açık kanıtlar ve delilleri görmelerine rağmen onların hala aykırı davranmaya ve muhalif kalmaya devam ettiklerini ifade eder. Şayet onlar başkaldırıya dönüşmüş bu muhalefetlerinde ısrar edecek olurlarsa bu durumda geçmişte içlerinden çıkan Hristiyanlarla savaşıp birbirlerini öldürdükleri gibi Medine’de de büyük bir fitneye sebep olacaklarını belirtir. Bu isyanlarının sonunda ise tıpkı Mekkeli müşriklerin Bedir’de uğradıkları mağlubiyet akıbetine kendilerinin de duçar olacakları uyarısında bulunur.

 

252-253- İşte bunlar, Allah'ın ayetleridir / kanıtlarıdır. Biz, hakikati ortaya koyan bu kanıtları sana iletiyoruz. Elbette sen gönderilmiş peygamberlerdensin. İşte bu peygamberler; Biz onların bazısına diğerlerine göre fazladan farklı meziyetler / özellikler verdik. Allah bu peygamberlerden kimiyle konuştu, kiminin derecelerini yükseltti. Meryem oğlu İsa'ya da açık kanıtlar / belgeler verdi ve onu Ruhu'l-Kudüs ile destekledi. Eğer onların peşinden gelenler Allah’ın dileğine uysalardı açık mesajlar kendilerine ulaştıktan sonra birbirlerini öldürmezlerdi. Ne var ki ayrılığa düştüler de onlardan bir kısmı iman etti, bir kısmı da inkâr etti. Eğer onlar Allah’ın dileğine uysalardı birbirlerini öldürmezlerdi. Velakin, Allah dilediğini yapar. (Bakara Suresi 252-253)

 

13.4. Kaynukalıların Uyarıları Reddetmesi ve Müminlerin Savaşa Hazırlanmaya Çağrılmaları

Kaynuka Yahudileri Hz.Muhammed’in@ bu çağrısına ve uyarılarına rağmen gurur ve kibirlerine yenilerek isyanlarına / başkaldırına devam ettiler.  Onların bu başkımcı / inkârcı davranışları Medine Vesikasının / Anayasasının açıkça ihlal etmesi demekti ve söz konusu Anayasa uyarınca onlara hainliklerinin cezası verilmeliydi.

Peygamberimiz artık başka çare kalmadığı için onlara hak ettikleri cezanın verilmesi amacıyla orduyu savaş için toplamaya karar verir. Artık kendi kalelerine çekilip savunma pozisyonu alan Kaynukalılar ile savaş kaçınılmazdır. Kaynukalı Yahudiler savunma savaşı yapacaklar, İslam Ordusu ise onların kalelerini kuşatıp onları teslim almaya çalışacaktır. Fakat kuşatma için iman edenlerin orduyu donatacak harcama yapmaları gerekmektedir. Hz. Peygamber@ onları infaka davet eder. Gevşek davranılması halinde bu gelişmeler kendi aleyhlerine gelişmelere sebep olacaktı. Düşmanların kazanmaları durumunda ise hiçbir dostluk ve hiç kimsenin şefaati fayda vermeyecekti. Dahası yenilgi durumunda düşmanla hiçbir pazarlık da söz konusu olmayacaktı.  Bu nedenle akılların başlara devşirilip fedakârlıktan kaçınılmaması gerektiğine işaret edildi.

                                            

254- Ey iman edenler! Hiçbir pazarlığın, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin bulunmadığı gün gelmezden önce, size verdiğimiz rızıklardan infak edin. İnkâr edenler, zalimlerin ta kendileridir.(Bakara Suresi 254)

 

13.5. İslam Cumhuriyeti Güvenlik Şurasındaki Tartışmalar ve Ayet’el Kürsi

Müminler gerekli desteği verirler ve İslam Ordusu Hz.Muhammed’in@ komutasında teşekkül eder ve Kaynukalıların Medine’deki kaleleri muhasara altına alınır. Fakat daha önce peygamberimize ve müminlere meydan okuyan, “siz savaşçı görmemişsiniz, bizimle çarpışırsanız savaşmanın ne olduğunu size gösteririz” diye efelenen Kaynukalılar kalelerinden dışarı asla çıkamadılar ve sürekli savunma pozisyonunda kaldılar.  Hâlbuki Kaynukalıların 300'ü zırhlı, 400'ü zırhsız olmak üzere 700 savaşçı askeri vardı. Kalelerinden çıkıp İslam ordusu ile gerek bireysel gerekse guruplar halinde savaşabilirlerdi. Ancak hiçbir şekilde çıkıp çarpışmadılar. Hz.Muhammed@  onların kalelerini on beş gün muhasara altında tuttu. Onlar aslında müttefikleri olan Abdullah bin Übey’e güveniyorlardı. Onun gerek Medine içerisindeki Yahudi kabileleri ile müttefikleri olan Hazreç’ten ve gerekse de Medine dışındaki Hayber Yahudilerinden, Gatafan ve Süleym oğulları kabilelerinden ordu toplayıp peygamberimizin ordusuna karşı harekete geçmelerini ümit ediyorlardı.  Bu süreçte Abdullah bin Übey sürekli Kaynukalılarla temas halindeydi ve o, onlara yardım orduları gelinceye kadar direnmelerini, teslim olmamalarını telkin ediyordu.

Peygamberimiz kuşatma sırasında İslam Cumhuriyetinin ileri gelenlerinden güvenlik konseyi oluşturmuş ve onlarla sürekli izlenecek kuşatma stratejisi hakkında görüşmelerde bulunuyordu. Söz konusu bu görüşmelerde Abdullah bin Übey ise sürekli peygamberimizle tartışıyor ve Kaynukalı Yahudilere yapılan bu kuşatma hareketinden vazgeçilmesini istiyordu. O bunu Medine’nin güvenliği için istediğini belirtiyordu. Abdullah b Übey’in peygamberimize “Bir gün rüzgârın ters döneceğinden korkmuyor musun? Ben korkuyorum” diye ifade ettiği cümlesinde Medine’nin güvenliğinin içeride yaşayan bu Yahudiler sayesinde sağlandığını belirtiyordu. Eğer Kaynukalılara bir zarar verilecek olursa Hayber Yahudileri ile birlikte Gatafan, Beni Süleym kabileleri ve Mekkelilerin hep birlik olup Medine’nin üzerine yürüyeceklerini söylüyordu. Abdullah b Übey’in işaret etmiş olduğu tehlikeye müminlerin içerisinde de inananlar vardı.  Böyle düşünenlere göre, eğer Medine çevresindeki bu büyük güçler birleşecek ve Medine’nin üzerine yürüyecek olurlarsa bundan Medine’nin kurtulması çok zordu. Medine’deki Yahudi kabileleri Medine için bir sigorta vazifesi görüyordu, bir nevi şefaatçi idiler. Stratejik açıdan bakıldığında pek haksız da sayılmazlardı.  Ancak Cenab-ı Hak elçisine bu konuda Ayet’el Kürsiyi inzal ederek Abdullah b Übey’e ve onunla aynı fikirde olanlara bu ayetle cevap verdirdi. Böylece onun korku yaratmaya çalışan argümanına peygamberimiz, Allah’ın en büyük ayetiyle cevap verdi.

Bu ayette Allah’tan başka hiçbir ilah / otorite kabul etmeyen İslam Cumhuriyetinin ayakta kalmasının her şeye hayat veren ve her şeyi ayakta tutan Allah sayesinde olacağı vurgulandı. O’nun ayakta kalmasına müsaade etmediği hiçbir şeyin ayakta kalamayacağı ve yıkılacağı deklare edildi.  Sadece Allah’a güvendiklerini ve sadece O’ndan yardım ve koruma bekledikleri ifade edildi.  Cenab-ı Hakk’ı asla uyku ve gafletin tutmadığı isminin tecellisi olarak da O’nun yolunda giden İslam Cumhuriyeti yönetiminin de asla uyumadığı, gaflet içerisinde olmadığı, kendi aleyhinde çevrilen dolaplardan, tezgahlardan haberdar olduğu, kimin ne yapabileceğinin bilindiği ve niyetlerinin ne olduğunun farkında olunduğu bu ayet kapsamında Abdullah b. Übey’e bildirildi. O’nun Kaynukalılara gidip gelip direniş için nasıl cesaret verdiğini, Medine içerisindeki Kurayza ve Nadir Yahudi kabilelerini kışkırtmaya çalıştığını ve Gatafan kabilesine Medine’ye saldırmaları için haberler gönderdiğini kısaca fitne çıkarmak için elinden geleni ardına koymadığının peygamberimiz tarafından gayet iyi bilindiği onun yüzüne vuruldu. Diğer taraftan bu ayet ile Peygamberimizin@ bu durumu hesap ederek kuşatma öncesi gerekli tedbirleri aldığı ve bu minvalde Medine içerisindeki diğer Yahudi kabilelerin ileri gelenleri ile bu işe karışmamaları noktasında gerekli sözleri aldığı hususlarına da işaret edilmiş oluyordu. Ayrıca bu ayet ile Hayberlilere, Gatafan ve Beni Süleym gibi büyük çevre kabilelere bu kuşatmayı nasıl izah edeceğinin argümanlarının da hazırlanmış olduğu ve onlardan Kaynukalılara yardım gelmemesi için onlara haber ulaşmasının da engellendiğine de işaret edilmiş oldu. Yani İslam Cumhuriyetinin Başkanı olarak kuşatma harekâtı öncesinde gaflet içerisinde olmamış ve gerekli tüm önlemleri almıştır. Kısaca Cenab-ı Hakk’ın yüce isimleri olan O’nu uyku tutmaması ve gaflet içerisinde olmamasının mümin kulları ve idaresi üzerinde olması gereken tecellilerini peygamberimiz@ kendisi ve yönetimi üzerinde göstermişti.

Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği bu ayet ile Abdullah bin Übey’in Medine’nin güvenliğine ilişkin korkusuna karşı bildirimler şöyle devam etti; Yeryüzündeki ve gökyüzündeki her şey Allah içindir ve O’na aittir. Bu nedenle her şeye hâkim olan O’dur. Medine içindeki ve dışındaki tüm halklara ve yönetimlere de hâkim olan O’dur. Tüm kalplere O hakimdir. Aynı zamanda O’nun öğretisi, değerleri, yasaları tüm yeryüzünde, gökyüzünde dolayısıyla yöneticiler ve halklar bazında da egemendir. Haklı ve doğru bir yolda iseniz, yaptığınız doğru ise bunu karşı tarafa da anlatabilirseniz güçlü olursunuz, çünkü hak güçlüdür. Böylece Kaynukalıların yaptıkları başkaldırının ve işledikleri cinayetin hiçbir haklı tarafı yoktur. Onların yaptıkları hainliktir, Anayasal sözleşmeye aykırı hareket etmişlerdir ve onlar bu ihanetlerinin cezası olarak öldürülmeyi ya da yurtlarından sürgün edilmeyi hak ediyorlar. Bu nedenle Allah’ın iznine, bilgisine, değerlerine, yasalarına ve öğretisine aykırı olarak kim bu Kaynukalıların yanında yer alacak? Kim onlara şefaatçi olacak? Ve kim onlara yardımcı olabilecek? Allah onların ne yaptıklarını, niyetlerinin ne olduğunu, kimlerle hangi kirli ilişkilere girdiğini gayet iyi bilmektedir. Ayrıca ona yardımcı olmak niyetinde olanların da tüm imkân ve kabiliyetlerini gayet iyi bilmekte, dolayısıyla onların Medine İslam Cumhuriyetine neler yapabileceklerini de gayet iyi bilmektedir.

Cenab-ı Hak göklere ve yeryüzüne egemendir. O’nun egemenliği (kürsisi) herkesi ve her şeyi kuşatmaktadır. Ayetin bu kısmıyla da kuşatmaya karşı olan Abdullah bin Übey ve onunla aynı fikirde olanlara şu mesajlar verilir; “Ey Abdullah bin Übey! Senin korktuğun güçler O’nun dilediği dışında hiçbir şey yapamazlar. O’nun izin vermediği hiçbir zararı Medine’ye veremezler. Sen hiç endişe etme! Bu egemenliği sürdürmek O’na asla zor da gelmez. Allah egemenliğini kimseyle de paylaşmaz. O çok yücedir ve yegâne galiptir.”

Kaynukalıların kuşatılmasına karşı olan Abdullah b Übey ve yandaşlarının argümanlarına karşı Cenab-ı Hakk’ın verdiği cevaba ilişkin metaforik anlatım Kur’an’da «Ayet’el Kürsi» olarak okunan ayetle aşağıdaki gibi kayıtlara geçti ve İslam Cumhuriyeti Güvenlik Konseyi kuşatmanın devamına ve Kaynukalılara hak ettikleri cezanın Peygamberimiz@ tarafından belirlenmesine karar verdi.

 

255- Allah ki, kendisinden başka hiçbir ilah olmayandır. O Hayy'dır. / Diridir. / Hayatın kaynağıdır. O Kayyum'dur. / Kendi kendine yetendir. /Her şeyi ayakta tutup idare edendir. Kendisini ne gaflet ve ne de uyku tutar. Göklerde ve yeryüzünde olan bütün şeyler yalnızca O'na aittir. Kendisinin izni olmadan yanında şefaat edecek olan da kimmiş? O, onların yapacakları ve yaptıkları bütün şeyleri bilir. Onlar ise, O'nun dilediği kadarından başka ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar. O'nun egemenliği / kürsüsü, gökleri ve yeryüzünü kuşatmıştır. O’nun göklere ve yere egemen olarak hükmetmesi O'nun için zor değildir. O, çok yücedir, çok büyüktür. (Bakara Suresi 255)

 

13.6. Kaynukalıların Teslim Olmaları ve Haklarında Verilecek Hüküm Konusunda Yapılan Tartışmalar

Abdullah bin Übey on beş günlük kuşatma sürecinde ne peygamberimizi@ kuşatmayı kaldırtma konusunda ikna edebilmişti ne de Medine içerisinden ya da dışarısından Kaynukalılara yardımcı kuvvet organize edebilmişti.  O kendisinden beklenen performansı gösteremeyince, Kaynukalılar ümitlerini iyice yitirdiler ve hainliklerinin bedelinin en ağır cezasının ölüm, en hafif cezasının da sürgün olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Bu nedenle Abdullah bin Ubey’den affedilip canlarının bağışlanması için şefaatçilik yapması konusunda ciddiyetle çaba sarf etmesini istediler. Abdullah b Übey onlara bu konuda elinden gelen bütün çabayı göstereceğine söz verdi. Bunun üzerine Kaynukalılar on beşinci gün teslim bayrağını çektiler. Kaynukalıların teslim olmasından sonra Hz.Muhammed @ onların bağlanmaları ve silahlarının toplanması hususunda Münzir b. Kudame'ye talimat verdi. Münzir b. Kudame bu emir üzerine Kaynukalı erkeklerinin ellerini bağlattı ve silahlarını teslim aldı. Teslim alınan Kaynukalılar elleri bağlı bir şekilde peygamberimizin@ huzuruna getirilirken Abdullah b Übey devreye girdi. O, Münzir b. Kudame'ye esir edilen Kaynukalı Yahudilerin ellerinin çözülmesini söyledi. Münzir b. Kudame ise onların bağlanmaları emrini Hz.Muhammed’in@ verdiğini, bu nedenle sadece O’nun emriyle onların ellerini çözebileceğini bildirdi. Bunun üzerine, Abdullah b. Übeyy hemen Hz.Muhammed’in@ yanına gitti ve Kaynukalıların ellerinin çözülmesini istedi ve arkasından kendisinin onlara eman verdiğini peygamberimize@ bildirdi. 

Abdullah b Übey peygamberimize@ onların “Hadaik ve Buas” savaşlarında kendileriyle birlikte savaştığını, bu nedenle en sadık müttefiklerinin öldürülmesine asla rıza göstermeyeceğini söyledi. Kaynukalıların canlarının bağışlanması konusunda hüküm verilmesi sözünü almadıkça peygamberimizin@ yakasını bırakmamaya ant içti. Peygamberimiz@ ne kadar ondan yüzünü çevirdiyse her seferinde o da peygamberimize@ sakız gibi yapıştı ve onların bağışlanması için O’nu sürekli taciz etti. Peygamberimizle@ bu konuda şiddetli tartışmalara girişti. O önce Kaynukalıların nasıl affedilebileceği hususunda bir teklif getirdi. Onun teklifine göre Kaynukalılar dinlerini değiştirip peygamberimize iman ettirilmeye zorlanacaklardı. Onlar da kalben olmasa da dil ile iman ettiklerini beyan edecek ve böylece öldürülmekten kurtulacaklardı. O Kaynukalıları öldürülmekten kurtardığı ve Medine’de kalmasını sağladığı takdirde Medine’deki en önemli müttefiklerini ve destekçilerini kaybetmemiş olacaktı. Peygamberimiz ona bunun çok yanlış olacağını, zira “dinde zorlamanın olmadığını” söyledi. Arkasından doğruluğun, hakkın ve hakka boyun eğmenin isyan, başkaldırma ve kötülükten ayrılmış olduğunu, bunların asla bir tutulamayacağını, isyancı elebaşıların / tağutun peşinde gitmenin takipçilerini karanlığa, yok oluşa götürdüğünü ama diğer taraftan Allah’a iman edip O’nun elçisinin peşi sıra gitmenin ise takipçilerini aydınlığa, huzura, barış ve güvene götürdüğünü ilave etti. Peygamberimiz@ isyan edenler hakkında uygulanacak cezanın da ilahi adalete uygun olduğunu, eğer onların başkaldırmalarına adil bir ceza verilmeyecek olursa bunun Medinelilerin ölümü demek olduğunu belirtti.  Toplumları ayakta tutmanın / diriltmenin / hayatiyetini sağlamanın tek yolunun adaletle muamele etmek olduğunu ve bunu Allah’ın emrettiğini bildirdi. Allah’ın koyduğu sosyolojik, siyasi ve hukuki yasalarda bir toplumun nasıl hayat sahibi olacağı ya da nasıl ölüp tarihin sayfaları arasına gömülüp gideceğini bildirdiğini. Kendisinin de Kaynukalılar hakkında hüküm verirken adaleti gözeteceğini ifade etti.  Buna karşılık Abdullah b Übey ise kendisinin de Medine’nin hayatiyetini düşündüğünü, eğer müttefikleri bağışlanmayacak olursa esas o zaman Medine’nin ölümünün gerçekleşeceğini ama bağışlanacak olurlarsa Medine’nin diri / ayakta kalacağında ısrar etti. O bu iddiasıyla Hz.Muhammed’in@ izlediği politika ile Medine’yi öldüreceğini ama eğer kendi önerdiği politika izlenecek olursa Medinelilerin dirilip hayat bulacağını söylüyordu. Peygamberimiz@ ise asıl kendi politikasının Medinelileri dirilteceğini, şayet bu azgınlar cezalandırılmayacak olurlarsa bir daha Medine İslam Cumhuriyetinde nizam ve intizamın kalmayacağı ve bir süre sonra bu azgın Yahudilerin çıkaracakları fitne ve anarşi içerisinde Medine’nin mahvolup gideceğini belirtmiş oluyordu. Peygamberimiz@ ona bu hususu şöyle anlattı; “Nasıl ki Cenab-ı Hak tabiata koyduğu kanun ile güneşi doğudan doğduruyor ve batıdan batırıyorsa, siyaset ve toplum bilimleri için koyduğu yasaya göre de başkaldıranların / isyan edenlerin cezaları verilmeyecek olursa artık orada huzurlu, barışçı ve adaletli bir nizam ve yaşamın kalmayacağı açıktır.” Peygamberimiz@ kısaca Abdullah bin Übey’e her şeyin bir usul, esas, yasa ve kaidesinin olduğunu, bu noktada başkaldıran Kaynukalılara hadlerini bildirmek için onlara mutlaka bir ceza verilmesi gerektiğini belirtti. O bu hususları Cenab-ı Hakk’ın kendisine inzal ettiği Hz. İbrahim ile tartışan Nemrut kıssası benzetmesi ile anlattı.

 

256-258- Dinde zorlama / baskı yoktur; doğru yolla (rüştle) azgınlık (başkaldırma) apaçık meydana çıkmıştır. / tamamen ayrı yollar olduğu ortadır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah'a iman eder güvenirse, kopması mümkün olmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, her şeyi bilendir. Allah, inananların velisidir /dostudur / yöneticisidir ki; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkârcıların velisi tağuttur ki; onları nurdan / aydınlıktan karanlıklara götürür. İşte bunlar, cehennem halkıdır. Onlar orada ebedi kalıcıdırlar. Allah, kendisine mülk / yönetimde söz sahipliği verdi diye, İbrahim ile Rabbi hakkında tartışan kimseyi görmedin mi? Hani İbrahim, “Benim Rabbim dirilten / yaşatan ve öldürendir” deyince O da “Ben de diriltir / yaşatır ve öldürürüm” demişti. İbrahim, “Öyleyse, Allah, güneşi doğudan doğduruyor, haydi sen de onu batıdan doğdur bakalım!” deyince o inkârcı adam şaşırıp kaldı. Allah zalimler topluluğunu doğru yolu iletmez. (Bakara Suresi 256-258)

 

Bu misalin üzerine Abdullah b Übey söyleyecek söz bulamadı ve müttefikleri olan Kaynukalılara yaptıkları isyan girişimine ceza verilmesine razı oldu. Ancak onlara isyancılara verilen en hafif ceza olan sürgün cezasının verilmesini istedi. Zaten ölüm cezası verdirmemek için elinden gelen gayreti göstereceği konusunda daha önce onlara söz vermişti. O yaptığı girişimlerle onları tamamen affettiremese de en azından sürgünle onların hayatta kalmalarını sağlayacaktı. Gösterdiği çaba ve gayretler boşa gitmedi ve sonunda Peygamberimiz@ ne de olsa Hazreç’in eski lideri ve hâlihazırda da kabilesinde etkili olan Abdullah Bin Übey’i de karşısına almamak ve düşman cepheyi genişletmemek adına kerhen de olsa en hafif ceza olan sürgün edilmelerine karar verdi. Peygamberimiz@ “Allah lanet etsin bu hainlere ve onun destekçilerine” diyerek Abdullah bin Übey’in sürgün teklifini kabul ettiğini ve onlara Medine’yi terk etmek için kendilerine üç gün süre tanındığını bildirdi. Abdullah bin Übey peygamberimizin@ verdiği hükmü Kaynukalılara hemen iletti. Kaynukalılar için bu karar öldürülerek cezalandırılmaktan daha iyiydi. Bu hükümden sonra onlar hemen Medine’yi terk etmek için hazırlıklara başladılar.

sekil1_kaynuka.PNG

Şekil 1:Kaynuka Yahudilerinin Kuşatılması

13.7. Kaynukalıların Sürgün Edilmeleri

Daha önce iman edenler hariç Kaynukalıların tümünün Medine’den sürgün edilmelerine başlandı. Toplamda 700 savaşçı erkek yaya olarak, kadın, yaşlı ve çocuklar ise develere bindirilmek suretiyle Medine’yi terk ettiler. Giderken onların sadece uzun bir yolculuk için gerekli olan yiyecek ve yolculuk silahlarına ek olarak şahsi eşyalarını beraberlerinde götürmelerine izin verildi. Kaynukalılardan eğitim alan Medineli Arapların çocukları da din değiştirme konusunda zor ve baskı altına alınmadı ve Yahudi dinini tercih etmiş olanları bu sürgüne dâhil edildiler. İsyana karşı olan ve Medine İslam Cumhuriyetinin güvenliğine sığınan / iman eden Kaynukalılar ise Medine’de kaldı. Bu konuda Abdullah bin Übey’in yönlendirmesinin bir kısım Kaynukalı Yahudiler üzerinde etkili olduğu ve onların kendi gönülleri ile dinlerini değiştirip Medine’de kaldıkları rivayet edilir.

Bu sürgün nedeniyle müminler Kaynukalılardan geriye kalan 300 zırhlı elbise, 1500 Kılıç, 2000 mızrak ve 500 kalkanı ganimet olarak teslim aldılar. Ayrıca onların beraberlerinde götüremedikleri mallar da ganimet olarak müminlere kaldı.

Bedir Zaferini takiben Kaynuka Yahudilerinin de isyanını bastıran ve Medine’de tekrar sükûneti sağlayan Hz.Muhammed@, Medine İslam Cumhuriyetindeki hâkimiyetini de pekiştirdi. Bu başarılardan sonra alınan ganimetlerle de muhacir müminler yoksulluktan kurtulup ayağa kalktılar. Medineli Ensar da daha önce kendilerini felakete / yok oluşa götüren şirk ahlakını kısa zamanda terk ediyor ve yerine barış, huzur, güven ve birlik getiren ilahi öğretiyi hemen benimsiyorlardı.

Medine’ye ilk geldikleri zaman bu şehrin nasıl dirilip ayağa kalkacağı konusunda endişelenen Hz.Muhammed’e@ Cenab-ı Hakk bir örnek vererek çok kısa zamanda nasıl bir diriliş gerçekleştirdiklerini anlatır.

Hem kendisinin hem de kendisinin destekçisi ve taşıyıcısı olan muhacir müminlerin maddi olarak donanıp güçlenmeleri ve ayağa kalkmaları iki yıl gibi kısa bir sürede gerçekleşmişti. Ensar’ın da ilahi öğreti ile yapılan düzenlemelere uyum sağlamalarının iki yıl içerisinde gerçekleşmesi gerçekten çok kısa bir süreçti. Onlar bunun bu kadar kısa sürede gerçekleşebileceğini hiç tahmin etmiyorlardı. Artık Medine şehri peygamberimizin@ önderliğinde İslam Cumhuriyeti ile canlanmış ve ete kemiğe bürünmüştü. Hz.Muhammed@ Allah’ın yardımıyla çok kısa zamanda bir mucize yaratmıştı.

Aşağıdaki kıssa ile müminlere akıl-sır almayan ve çok kısa zamanda gelinen bu durumun Cenab-ı Hakk’ın bir lütfu olduğu ve O’nun her şeye kadir olduğunun bir göstergesi olduğu anlatılır.

 

259- Bir de altı üstüne gelmiş (ölmüş) bir şehre / kasabaya uğrayan kimseyi görmedin mi? O “Allah, bunu (bu şehri) ölümünden sonra nasıl diriltecek?” demişti. Bunun üzerine Allah, onu yüz sene ölü bıraktı ve sonra diriltti. “Ne kadar kaldın?” dedi. O da: “Bir gün veya bir günden daha az kaldım.” dedi. (Allah): “Hayır, yüz yıl kaldın. İşte yiyeceğine ve içeceğine bak, hala bozulmamış, bir de merkebine bak. Şimdi seni insanlara bir ayet / kanıt /mucize kılacağız. Şu kemiklere bak, onları nasıl birleştirip yerli yerine koyuyor ve sonra onlara nasıl et giydiriyoruz?” dedi. O bu dirilişi açıkça görünce: “Artık Allah'ın her şeye Kadir olduğunu biliyorum” dedi. (Bakara Suresi 259)

 

13.8. İslam Cumhuriyetinin Egemenlik Sınırlarını Genişletme Stratejisi

Gelinen aşamada Medine toplumunun dirilişi bahis konusu olduğunda durumun gayet iyi bir noktaya geldiği görülüyordu. Ancak tüm Arap yarımadası ölçeğinde bu dirilişin nasıl gerçekleştirileceği konusunda hem müminlerde hem de Hz.Muhammed’de@ bir itminan eksikliği bulunuyordu.

Cenab-ı Hak, diğer kabilelerin de dirilip kendilerine katılacağı ve İslami / Barışçı ve Tevhidi dünya görüşüne dayalı büyük bir devletin meydana gelmesi konusunda elçisinin ve müminlerin “kalplerinin mutmain” olması için başka bir kıssa anlatır. O bu kıssa ile aynı zamanda elçisine ve müminlere bu dirilişin “stratejisini” de öğretir. Söz konusu stratejide çevre kabilelere sürekli seriyyeler, elçiler, öğretmenler göndermesini ve bunlarla Medine İslam Cumhuriyetini ve İslami Dünya Görüşünün tanıtımını yapmalarını, ilahi öğretinin tebliğini ve irşadını gerçekleştirmelerini bildirir. Çevre kabilelerden iman eden kimseler elde edilmesi sağlandığında söz konusu kabileler İslam’a da alıştırılacaktı. Zorluklar aşıldıktan sonra zamanı gelince bu stratejinin meyvesi olarak tek çağrıda bütün kabileler koşa koşa İslam Cumhuriyetine katılacaklardı. Cenab-ı Hak bu stratejiyi Kur’an’daki Hz. İbrahim’in kuşları kıssası metaforunda anlatır.

 

260-Hani bir zamanlar İbrahim de “Ey Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster!” demişti. O (Allah ona), “Yoksa inanmıyor musun?” dedi. İbrahim, “İnanıyorum, fakat kalbim iyice mutmain olsun diye” dedi. Allah dedi ki: “Öyleyse dört kuş tut. Onları kendine alıştır. (onları eğit, terbiye et) Sonra her dağın tepesinde onlardan birisini sal. Sonra da onları çağır, koşarak / uçarak sana gelecekler. Bil ki, Allah, mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Bakara Suresi 260)

bottom of page