top of page

BÖLÜM 8

PEYGAMBERLİK, VAHİY VE MERHAMET

 

Cenab-ı Hak, elçisine gönderdiği ilk vahiylerde, Mekke’nin müşrik azgınlarını doğrudan hedef alan ve onların her türlü kötü ahlak ve karakterlerini açıklıkla ortaya koyan bir politik söylem kullanmıştı. Onların kötü karakterleri anlatılırken aşağılayıcı hitaplara maruz kalan müşrik azgınlar, bu hitap tarzından oldukça rahatsızdırlar.

Müşrik elitler ilk önceleri Hz. Muhammed @ ile alay edici ve aşağılayıcı ifadelerle onu itibarsızlaştırmaya çalışmışlardı. Ancak Mekkeliler müşrik liderlerin gerçek yüzlerini gördükçe Hz. Muhammed’i@ haklı bularak onun safına katılmaya başlamışlardı. Bütün baskı, işkence ve zorbalıkları iman eden halkın üzerine uygulamalarına rağmen onların tekrar şirk sistemine dönmemeleri onlara bu işin ne kadar ciddi olduğunu göstermişti. Bunun üzerine onlar Hz. Muhammed @ ile mücadele biçiminde değişikliğe gitmeye zorladı. Bunun için onlar peygamberliği, ilahi vahyin kaynağını ve tevhidi dünya görüşünün en temel paradigması olan merhamet boyutunu sorgulama yoluna gittiler. Onların bu hususlardaki sorgulamalarına Cenab-ı Hak, Furkan Suresi ile karşılık verdi.

 

8.1. Müşriklerin İlahi Vahyin Kaynağını Sorgulamaları

Müşriklerin ilahi vahyin kaynağı ile ilgili sorgulamaları kapsamında ileri çıkan hususlar şöyleydi; 

  • Kur’an’ın ilahi kaynaklı olmadığı, Hz. Muhammed’in@ kendisinin uydurduğu iddiası: Peygamberimizin Kur’an’ın kendisine vahiyle geldiğini söylemesine karşı müşrikler buna reddediyorlardı ve Kur’an’ın vahiy kaynaklı olmayıp uydurma olduğunu iddia ediyorlardı. Onlar bu hususta ehli kitaba mensup olanların Hz. Muhammed’e@ yardım ettiğini iddia ederek ona iftira da attılar. Diğer bir deyişle bu hareketin kökü dışarıda, dış güçlerin kışkırtması ile peygamberimizin bu hareketi yürüttüğünü iddia ettiler. İftiralarını destekleyecek kanıt olarak Habeş hükümdarının birinci hicrette müminlere kucak açması ve onları ülkesine kabul etmesi yanında diğer ehli kitap kabilelerin bu harekete duyduğu sempati ve ilgiyi gösterdiler. Cenab-ı Hak, onların bu kara propagandasına “çok zalimce bir iftira” attıklarını söyleyerek cevap verdi. İftiranın da ötesinde bunun bir de zalimlik boyutunu vurguladı ki onların bu iddialarının delili, ispatı ve tutarlı tarafı yoktu. Zira her şey ortada ve herkesin gözü önünde cereyan etmekteydi. Hz. Muhammed’in @ Mekkelileri hatta Arap yarımadası kabilelerinin hepsini bir araya toplamaya çalışmasının temel nedeni onların dışarıdan / çevre ülkelerden gelecek saldırılara karşı korunması olduğunu tüm Mekke biliyordu. Aynı zamanda, o, şirk sisteminin Mekke’yi zayıf duruma düşürdüğünü de iddia ediyor ve bu sistem yerine daha güçlü olmak için birlik ve beraberlik sistemine geçilmesi gerektiğini bildiriyordu. Temel öğretisi böyle bir amaçla tevhit olan kişinin kökü dışarıda olabilir miydi? Onun davetinin çevre ülkelere karşı Mekke’nin güvenliğini sağlanmasından başka bir hedefi olabilir miydi? Bu sebepten attıkları iftira çok zalimce olarak nitelenerek neden zalimce olduğunu açıklama gereği bile duyulmadı.

  • Hz. Muhammed’in @ okuduğu / hitap ettiği / çağırdığı öğretilerin eski toplumların ilkeleri / öğretileri olduğu iddiası: Müşrik azgınlar, Hz. Muhammed’in @ getirdiği tevhidi dünya görüşünün ve davet ettiği ilkelerin eski devirlerden kalma öğretiler olduğunu, bunların eski kaynaklarda yazılı olduğunu ve onun bu yazılı metinleri önceden başkalarına yazdırdığını ve şimdide sürekli kendisine okutturduğunu iddia ediyorlardı. Onlar, geçmiş medeniyetlerin külliyatında yazılı olan öğretilerin çağdışı ideolojiler olduğunu, bugün için bunları getirip şimdiki zamana uygulamaya kalkmanın kabul edilebilir olmadığı hatta imkânsız olduğunu propaganda ettiler.

 

Cenab-ı Hak, onların bu iddialarına Furkan Suresinde cevap verir. Onlara önce Mekke’deki ayrışmanın esas sebebinin bütün alemler için bir uyarıcı olarak ilahi öğretiyi göndermesi olduğunu bildirdi. Kendisinin bu öğretiyi göndermekle kullarına çok büyük bir cömertlik yaptığını, onların dertlerini, sorunlarını çözecek reçeteler sunduğunu ilave etti. Ayrıca kendisinin her şeyi yarattığını ve her şeye ölçüsünü verdiğini, yerlere ve göklere hâkim olduğunu ve bu hakimiyette de ortağı olmadığını beyan ederken yarattığı kullarının iyiliğini dilediğini ve onlara olan merhametinin tecellisi olarak onlara uyarıcı, yol gösterici ve toplumsal sorunlarını çözücü elçi ve öğreti gönderdiğine işaret etti.

Diğer taraftan müşriklerin ise kendilerine hiçbir fayda ya da zarar veremeyen otoritelere saygı gösterdiklerini ifade etti. Bu otoritelerin kendi toplumlarının sorunlarını çözmekten aciz olduklarını, toplumlarına hayat ve ruh verecek hiçbir politika ve söylemlerinin olmadığına vurgu yaptı. Ayrıca onların ne bu dünyada ne ahirette toplumlarını diriltmeye yönelik politikaları ve güçlerinin olmadığını da belirtti. Yukarıda belirtilen hususlar Furkan suresinin ilk ayetlerinde şöyle ifade edilmiştir;

 

Rahman Rahim Allah Adına

1-5- Alemlere uyarıcı olsun diye, kuluna Furkan’ı indiren cömertlikte çok yücedir!  O (Allah ki), göklerin ve yerin hükümranlığı kendisine aittir. O hiç çocuk edinmemiştir. Hükümranlıkta ortağı yoktur. Her şeyi yaratıp sonra da onları bir ölçüye / kadere göre takdir edendir.  Onlar (kâfirler) ise, bir şey yaratamayan, kendileri yaratılmış olan, kendileri için zarar ve faydaya gücü olmayan, ölüme, hayata ve ölümden sonra tekrar diriltmeye güçleri yetmeyen bir takım düzmece ilâhlar edindiler. İnkarcılar, “Bu (Kur’an), onun (Hz. Muhammed’in) uydurduğu yalandan başka bir şey değildir. Ona başka kavimlerde bunun için yardım etmişlerdir.” dediler. Böylece onlar çok zalimce açık bir iftira ile karşı çıktılar. Onlar “Bu (Kur’an), onun (önceden) başkalarına yazdırdığı ve sabah akşam (sürekli) kendisine okunmakta olan eskilerin masallarıdır!” dediler. (Furkan Suresi 1-5)

 

8.2. Müşriklerin Peygamberi ve Peygamberliği Sorgulamaları

Mekke müşrik azgınların Hz. Muhammed’i @ ve peygamberliği ile ilgili iddia ettikleri sorgulama argümanları ise şöyle idi;

 

  • Toplumun içinden çıkmış birisinin Allah’ın peygamberi olamayacağı iddiası: Müşrik azgınlar toplumun içinden çıkmış bir kimsenin peygamber olamayacağını iddia ederler. Gerekçe olarak da Allah eğer peygamber gönderecekse onun normal insanlar gibi olmaması gerektiğini gösterirler. Onun tanrısal bir yönünün olması gerektiğini belirtirler. Onlara göre; Hz. Muhammed @ Mekke toplumunun içinden çıkmış ve hiçbir tanrısal özelliği olmayan, normal insanlar gibi yemek yiyen, çarşı pazar gezen birisi. O, toplumun sorunlarıyla ilgileniyor, onların sofrasına oturuyor, onlarla birlikte yaşıyor, hayatın içerisinde olan birisi. Halbuki peygamberin tanrısal bir yönü olmalı ve o toplumun en asili, en seçkini, en zengini ve en üstünü olmalı. Peygamber olan kişi asla toplumun alt kademelerine inmeyen, onların seviyesinde, onlardan biri gibi hareket etmeyen, onların dertleriyle, sorunlarıyla ilgilenmeyen, onlarla beraber oturup kalkmayan, maişeti için çarşıda pazarda dolaşmayan, yani kısaca halktan olmayan birisi olmalıdır. O kişi, asillerle beraber oturup kalkan, seçkinci seviyesini daima muhafaza eden, işlerini kendi köleleri, çalışanları ve hizmetçileri eliyle yürüten birisi olmalıdır. Bu nedenle Hz. Muhammed’in@ Allah’ın elçisi olması düşünülemez.

  • Eğer peygamber halkın içerisinden olacaksa o takdirde yanında bir Melek olması gerektiği iddiası: Müşrik elitler peygamberin halkın içerisinden seçilerek gönderilmesi halinde ise onun Allah tarafından gönderildiğinin delili olarak onun yanında ilahi özelliklere sahip bir meleğin destekleyici olarak gönderilmesi gerektiğini iddia ederler. Onlara göre; Hz. Muhammed’de @ ilahi / kutsi bir yön olmadığına göre, onun Allah tarafından peygamber olarak gönderildiğini anlamak mümkün değildir.  O halde onun ilahi / kutsi vasıfları açıkça görülen bir şahsiyetle / melekle desteklenmesi gerekir. İşte o zaman O’nun elçiliği kabul edilebilir.

  • Allah elçisinin çok büyük hazineleri ve cennet gibi çiftlikleri olması gerektiği iddiası: Mekke müşrik azgınlarına göre; Hz. Muhammed @ şayet Allah’ın elçisi ise ona gökten hazineler bırakılmalı ya da içinde yetişen ürünlerinden yediği cennet gibi bahçeleri / çiftlikleri olmalıydı. Allah çok sevdiği elçisine bunları vermeliydi ki o takdirde biz de onun Allah’ın elçisi olduğunu kabul edelim.

  • Hz. Muhammed’in @ büyülenmiş olduğu iddiası: Onlar, Hz. Muhammed’in @ hayal dünyasının yarattığı bir dünyanın büyüsüne kapılmış bir kişi olduğunu veya seyahatleri sırasında kendisini etkileyen bazı şahsiyetlerin onun zihin dünyasını etkilediğini iddia ederler. Böylece onun safında olan müminlerin de gerçekleşmesi asla mümkün olmayan hayal aleminde yüzen bir kişinin peşinden giderek kandırılmış olduklarını ifade ederler.

 

Cenab-ı Hak, onların bu argümanlarına karşı onların sapık olduğunu, sadece kendilerini düşündüğünü ve bu anlayışla hareket ettikçe asla doğru yolu / doğru politikayı bulmalarının mümkün olmadığını bildirir. Onlar artık doğru muhakeme yeteneklerini yitirmişlerdir. Ayrıca Kendisinin sonsuz bir cömertliğe sahip olduğunu bu nedenle de dilerse onların söylediklerinden daha hayırlısını ve son derece konforlu bir yaşam süreceği cennet gibi mülkleri elçisine ihsan edebileceğini de ilave eder. Çünkü elçisi güzel ahlakı, üstün karakterleri ve şahsiyeti nedeniyle bahsedilenlerden çok daha fazlasına layıktır. Peki ya o müşrikler? Hangi ahlaki erdemleri, hangi meziyetleri, hangi kişilikleri nedeniyle bu nimetlere layıktır? Diğer taraftan, şayet Allah’ın ilahi öğretisi uygulanacak olursa Allah onlara cennet gibi bir yaşamı zaten onlara verecektir. Toplumda seçkincilik, ayrımcılık yapmaksızın Allah’a teslim olan herkes bu nimetlerden faydalanacaktır. Ama o müşrikler yönetmenin yasalarını / sırlarını bilmiyorlar. (Onların göklerin sırlarını bilmemeleri metaforuyla anlatılıyor) Yine onlar yerlerin sırlarını bilmedikleri metaforuyla toplumun sırlarını / yasalarını / özelliklerini de bilmiyorlar. Cenab-ı Hak ise o bilgi ve sırlara sahip ve hâkim olduğundan insanları merhametiyle doğru politikalara sevk etmek için elçisine vahyetmektedir.  Şayet ilahi öğretiye dayalı bir sistem kurulacak olursa o sistemin egemenliğindeki herkes cennet gibi bir yaşama kavuşabilir. İşte müşriklerin iddialarına Cenab-ı Hakk’ın gönderdiği cevaplar Furkan Suresinde şöyle ifade edilir;

 

6-10- De ki: “Onu, göklerin ve yerin sırrını bilen indirdi. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, engin merhamet sahibidir.” Ve onlar (inkâr etmiş olanlar): “Bu ne biçim elçi ki, yemek yiyor, çarşı-pazar geziyor? Ona, bir melek indirilseydi ya! Böylece onunla beraber bir uyarıcı olurdu! Yahut kendisine bir hazine bırakılsaydı veya ürünlerinden yiyeceği bir bahçesi olsaydı” dediler. Bu zalimler, “Siz, yalnızca büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz.” dediler. Sana yakıştırdıkları örneklere bir bak! Artık onlar sapmışlardır, hiçbir yola da güç yetiremezler. Cömertliğinde öyle yücedir ki O, dilerse sana ondan daha hayırlısını; altından ırmaklar akan bahçeler ve senin için saraylar verir. (Furkan Suresi 6-10)

 

Cenab-ı Hak, onların aslında kozmik kıyameti ve toplumsal kıyameti yalanlamaları nedeniyle bu gerekçeleri ileri sürdüklerini bildirir. Çünkü onlar yaptıkları yolsuz işlerin, zalimliklerin, talanların ve soygunların hesabını vermek istemiyorlar. Mevcut zulüm düzenlerinin bu şekilde devam etmesini istiyorlar.

Hz. Muhammed @ gibi birisinin de çıkıp “bu zulüm düzeni böyle gitmez, eninde sonunda yıkılır ve toplumdaki zayıflığın, yoksulluğunun, geriliğin ve ilkelliğin sebebinin de bu zulüm / şirk sistemi olduğunu” iddia edince müşrik azgınlar sistemi sorgulatmamak için statükodan yana tavır koyuyorlar. Onlar şirk sisteminin asla zulüm yaratmadığına inanıyorlardı. Bu nedenle de mevcut şirk / zulüm sistemlerinin yıkılmadan ebedi yaşayacağını iddia ediyorlar. Dolayısıyla zulüm / şirk sistemlerinin sonunu getirecek bir kıyameti ve her türlü hesabın görüleceği nihai kozmik kıyameti reddediyorlardı.

İşte kabileci şirk sistemi onları bu hale getirmişti. Kabilelerinin üstünde hiçbir güç tanımayan müşrikler kendilerini hiç kimseye hesap vermez konumda görüyorlar, hiç kimsenin de kendilerinden hesap soramaz olduğunu düşünüyorlardı. Bu anlayış müşrik olan herkeste vardır. Böylece gücü, gücü yetene prensibince kim güçlüyse gücü nispetinde istediğini yapıyor ve kimse de ondan hesap soramıyordu. Kabilenin koruma duvarları kendi mensubunu hemen korumaya alıyordu. Bu durum toplumsal yaşamda hukuksuzluğu hukuk haline getiriyordu. Bir diğer ifadeyle şirk sistemi gücü, zorbalığı ve zulmü hukuk haline getirmişti.

Fakat onlar böyle zulüm / şirk içerisinde kalmakta ısrar edecek olurlarsa Cenab-ı Hak onlar için çok dehşetli azaplar hazırlamıştır. O, zalimleri asla sevmez. Onların bu yaptıklarına canlı cansız bütün alem öfke duymaktadır ve onları cezalandırmak için diş bilemektedir. Kıyamet geldiğinde onlar ölümlerden ölüm beğeneceklerdir. Hatta ölmeyi değil yok olmayı isteyeceklerdir. Bu Cenab-ı Hakk’ın üzerine aldığı vaadidir.

           

11-16- Aslında onlar Saat’i (hesap gününü) yalanladılar. Biz ise Saat’i yalanlayanlara çılgınca yanan bir ateş (cehennemi) hazırladık. O (çılgın ateş) onları uzak bir yerden görünce, onun öfkelenmesini ve uğultusunu işitecekler. Ve elleri boyunlarına bağlanmış olarak onun (cehennemin) dar bir yerine atıldıkları zaman, oracıkta yok olmayı isterler. “Bugün bir kere yok olmayı değil sayısızca yok olmayı isteyin!”  De ki: “Bu mu daha iyi? Yoksa takva sahiplerine vaat edilen ebedîlik cenneti mi?” (Cennet) onlar için bir mükafat ve güzel bir sonuçtur. Onlar için orada temelli olmak üzere diledikleri her şey vardır. (Bu), Rabbinin yerine getirilmesini üstüne aldığı ve istediği bir vaattir. (Furkan Suresi 11-16)

 

Sahip oldukları servetin büyüsü Mekke’nin müşrik azgın ileri gelenlerini öylesine saptırmıştı ki, onlar bu servetin kendilerine verilme nedeni olarak Allah’ın kendilerini çok sevmesinden bildiler. Onların zanlarına göre; Allah onları sevdiği için o kadar nimet bahşetmişti, yoksullar ise herhangi bir nedenle Allah’ın cezalandırdığı kimselerdi. Üstelik onlar bu düşüncelerinin silsile yolu ile gidildiğinde Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’e dayandığına inanıyorlardı. Allah’ın kızları olarak gördükleri Lat, Menat, Uzza gibi putlarla temsil edilen Allah’ın meleklerinin de onların bu düşüncelerini desteklediğine inanıyorlardı. Onlara göre; Allah’ın sevdiği kuluna her türlü nimeti bol bol yığdırmasından daha tabii ne olabilirdi? Hatırını kıramadığı Melekler vasıtasıyla elde edilen her türlü mal, mülk ve makam ile elde edilen seçkinlik, üstünlük Allah’ın bazı kullarını seçmesinden ve ona özel bir değer atfetmesinden başka bir şey değildi.

Onlar, bu inançlarından yola çıkarak “madem ki Hz. Muhammed @ kendisinin Allah’ın elçisi olduğunu iddia ediyor o halde Allah elçisini sevdiği kullarından seçtiği için onun muazzam bir servete ve mülke sahip olması gerekiyor” diye düşünüyorlardı.

Müşriklerin bu düşüncelerinin yanlış olduğunu Cenab-ı Hak, ahiret sahnelerinde meleklere, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’e yalanlatarak gösterir. Onlar, müşrik azgın ileri gelenlerin sapıklığa / azgınlığa gitme nedeni olarak onların sahip oldukları servet, mal ve makam gibi nimetler olduğunu ifade ederler. Onların kendilerine verilmiş nimetler nedeniyle ilahi öğretiye sırt döndüklerini ve bu nimetlerin kendilerine özel bir paye, seçkin olduklarının bir işareti olarak verildiği şeklindeki yanlış bir düşünceye kapıldıklarını da söylerler. Halbuki kendilerine verilen nimetlerin sınama aracı olduğunu idrak edip daha da olgunlaşmaları ve ilahi öğretiye / zikre daha sıkı bağlanmaları gerekirken onlar tam tersini yapmışlardır. Sahip oldukları zenginlik ve makamları ile şımarıp azgınlaşarak haddi aşmışlardır. Cenab-ı Hakk’ın verdiği makam ve zenginlik nimetleri onlara daha fazla sorumluluk yüklemişken onlar bu sorumluluklarını idrak etmek yerine bu nimetleri kendileri için üstünlük, seçkincilik ve büyüklenme vesilesi yapmışlardır.

Cenab-ı Hak, daha sonra Mekke müşrik ileri gelenlerine geçmiş peygamberleri örnek verir ve hepsinin herkes gibi yemek yiyen, çarşı pazar gezen, hayatın içinden olan normal insanlardan olduğunu, tanrısal özelliklerinin olmadığını, kendilerini asla halktan ayırmadıklarını kısacası seçkinci olmadıklarını bildirir.

Kabileci şirk sisteminin bu seçkinci anlayışı kabilelerin ileri gelenlerini öyle bir hale getirmişti ki; şayet bu düşünceleri yanlış ise bunu kendilerine meleklerin gelip söylemesi ya da bizzat Allah’ın gelerek durumu izah etmesi gerektiğini iddia edecek kadar azgın, şımarık ve kibirli olmuşlardı. Onlar iddia ediyorlardı ki “Şayet herkesin Allah’ın kulu olduğunu, servet, mal ve makamın bir üstünlük ve sevilme göstergesi değil de bir imtihan aracı olduğu iddia ediliyorsa bunu bizzat Allah’ın kendisinden duymak isteriz yahut melekleri gelsin bunu bize izah etsinler. Bizim gibi normal bir insanın peygamber olduğunu ve kendisine Allah’tan vahiy geldiğini bildirmesiyle bu düşüncelerimizi değiştirmeyiz.”

Cenab-ı Mevla onların bu azgınca ifadelerine verdiği cevapta; onların bu istekleri yerine geldiğinde onlar için iş işten geçmiş olacağı ve korkunç bir azapla karşılaşacakları belirtilir. Ve hayatta yapmış oldukları iyi ve güzel şeylerin de bu azgınlıkları nedeniyle hiçbir değerinin olmayacağı vurgulanır. Bütün bunlar Furkan Suresinin müteakip ayetlerinde şöyle beyan edilir;

       

17- 26- Ve o gün O (Rabbin), onları ve onların Allah’tan başka taptıkları şeyleri toplar da “Siz mi saptırdınız şu kullarımı, yoksa kendileri mi yoldan çıktılar?” der. Onlar dediler ki: “Seni tenzih ederiz!  Senden başkalarını veliler edinmek bize yaraşmaz. Ne var ki Sen onlara ve atalarına öylesine çok nimet verdin ki, (o nimetlerin büyüsüne kapılıp) Zikri terk ettiler ve helâki hak eden bir kavim oldular.”  İşte onlar (taptıkları) söylediğiniz hususlarda sizi yalanladılar. Artık ne azabı geri çevirmeye ne de kendinize yardım etmeye gücünüz yetmez. Sizden kim zulmederse, Biz ona büyük bir azabı tattıracağız. Senden önce gönderdiğimiz elçilerde, şüphesiz yemek yerler ve çarşılarda dolaşırlardı. Ve Biz sizin bir kısmınızı bir kısmınız için fitne / imtihan aracı kıldık. -Sabredecek misiniz? diye- Senin Rabbin çok iyi görendir. Bize kavuşmayı istemeyenler “Bize melekler indirilmeliydi, ya da Rabbimizi görmeli değil miydik?” dediler. Ant olsun ki, onlar kendi içlerinde büyüklendikçe büyüklendiler ve azgınlıkta haddi aştılar. Melekleri görecekleri gün; işte o gün, suçlulara müjde yoktur. Ve onlar “N’olur bize bir şey yapmayın! bize dokunmayın!” diye yalvarırlar. Biz onların yaptıkları (iyi) işleri geçersiz saydık da onları etrafa saçılmış toz zerreleri gibi savurduk. O gün Cennetliklerin kalacakları yer çok iyi, dinlenecekleri yer çok güzeldir. Ve o gün gökyüzünde bulutlar yarılır ve melekler ardı arkasına indirilir. İşte o gün gerçek hükümranlık, Rahman’a özgüdür. Kâfirler için ise o, pek çetin bir gün olacaktır. (Furkan Suresi 17-26)

 

Cenab-ı Hak, böylesine azgın kimseleri takip eden Mekke halkını zalim olarak niteler ve kendisine uyarıcı mesaj geldikten sonra müşrik şeytanları takip ettikleri takdirde onların yaşayacakları pişmanlık sahnesini anlatır. O dehşetli günde müşrik şeytanların kendi takipçilerine sahip çıkmadıklarını, onları rezil ve perişan halde bıraktığını belirtir. Hz. Muhammed’in @ ise o gün Mekke halkını ilahi öğretiyi dikkate değer bulmadıkları konusunda Rabbine şikâyet edeceğini bildirir. Cenab-ı Hak, elçisini teselli ederken, gönderilen mesaja değer vermeyen günahkarlardan düşmanlık edecek bir grubun mutlaka var olacağını ve bunun mücadelenin bir kuralı olduğunu belirtir. Fakat bunu dert etmemesini zira yaptığı hukuk mücadelesinde yol göstererek kendisine yardımcı olacağını müjdeler.

 

27-31- O gün, o zalim kimse ellerini ısırarak; “Eyvah, keşke ben, elçi ile beraber aynı yolda olsaydım! Yazıklar olsun bana, keşke falancayı yoldaş edinmeseydim. Hiç şüphesiz bana geldikten sonra, beni Zikir’den o saptırdı. Zaten şeytan insanı rezil edenmiş!” der. Elçi de: “Ey Rabbim! Hiç şüphesiz benim kavmim şu Kur’an’ı mehcur bıraktı. (Dikkate değer görmediği, kabul etmediği gibi onu eğlence ve alay konusu edinenleri takip etti)” dedi. Ve işte böyle Biz bütün peygamberlere günahkârlardan düşman kılmışızdır. (Ancak dert etme Ey Resulüm!)  Yol gösterici ve yardımcı olarak Rabbin yeter! (Furkan Suresi 27-31)  

8.3. Müşriklerin Kur’an’ın Neden Tek Seferde Nazil Olmadığını Sorgulamaları

 

Mekke müşrik ileri gelenlerin peygamberlik konusunda kamuoyunda şüphe yaratmak için ortaya yeni sorgulama argümanı olarak “Kur’an’ın neden tek seferde nazil olmadığı?” sorusunu ortaya atarlar. Onlara göre Kur’an tek seferde topluca bir kitap halinde nazil olması gerekiyordu. Sanki topluca inseydi hemen iman edeceklermiş gibi. Fakat Cenab-ı Hak onların bu iddialarına bile lütfedip cevap verir. Vahyin böyle parça parça inzal etmesinin sebebini, indirdiği her ilahi öğretiyi elçisinin dolayısıyla müminlerin kalplerine yerleştirmek olarak açıklar. Bu açıklama ile Cenab-ı Hak rehberliğini yaparken sıralamanın karıştırılmaması için her öğretinin yeri ve zamanı geldikçe inzal edildiğini bildirir. Ayrıca bir dayatmada bulunmak yerine bizlerin düşünüp, akledip, mutmain olabilmemiz için bize fırsat tanıdığını bildirmektedir. Yani doğrudan emredip hiç düşünmeden, hiç akletmeden, körü körüne tabi olmamızı değil, öğretinin içimize sinecek şekilde tartışılması için fırsat verdiğini bildirmiş olur. Şayet hepsini topluca inzal etmiş olsaydı, hangi olaya hangi kıssanın metafor olduğunu, hangi soruna hangi ayetlerin çözüm getirdiğinin anlaşılması zorlaşacaktı. Ama şimdi olaylara göre ve ihtiyaca binaen gelen vahiy ile olaylara nasıl bakılması gerektiği öğretilmektedir. Toplumun içinde bulunduğu sıkıntılara ve sorunlara çözüm getiren reçeteler, tam o sıkıntı ve sorunlar yaşanırken sunulduğundan insanlar teori ve pratik birlikteliğini yaşayarak görmektedirler. Böylece olaylarla ve zihinlerdeki sorularla eş zamanlı bir iniş, Kur’an’ın fesahatine gaybden haber verme işini de ekleyerek verilen her çözüm önerisinin pratik uygulaması ile insanların bilgileri artıyor, kalpler mutmain oluyordu. Ayrıca bu metodla inzal edilen çözüm önerileri üzerine uzun uzun düşünme ve ikna olmak için süre tanınıyor ve pratikle de destekleniyordu.

Bu şekilde bir nazil oluş ile Cenab-ı Hak, Kur’an’ın bizim tarafımızca da ağır ağır, düşüne düşüne ve konuları birbirine karıştırmadan ayrı ayrı anlamaya çalışmamız gerektiğini ve bunun için de Kur’an’ın indiği vasat, olaylar, sorunlar ve getirilen çözümler üzerinde konu bütünlüğünü ve iç tutarlılığı sağlayacak şekilde analiz ederek kafa yormamızı ve böylece ilahi öğütleri aklımızla, kalbimizle mutmain olacak şekilde içselleştirmemizi öğretmiş oluyor.

Dahası vahyin karşısında direnen müşriklerin karşı koyuşlarında, inkâr etmek için ürettikleri örneklemelere, söylemlere ve argümanlara karşı da en doğru, en güzel ve en akli argümanları, örnekleri ve söylemleri anında vahyetmekle Kur’an’ın neden topluca değil de böyle kısım kısım indirildiğinin en güzel gerekçesini oluşturduğu da ayrıca belirtilir.

 

32- 34- İnkâr edenler: “Kur’an ona bir defada toplu olarak indirilmeli değil miydi?” dediler. Biz onu senin kalbine iyice pekiştirelim diye böyle (parça parça) indirdik. Ve Biz onu ağır ağır (tertilli) okuduk. Onların sana hangi misali (meseleyi, konuyu, argümanı) getirdilerse, Biz de mutlaka sana (onların argümanına karşı) gerçeği ve en güzel açıklamayı getirmişizdir. Yüzüstü cehenneme toplanacak olanlar var ya! işte onlar, konumları itibariyle en kötü, yolca da en sapık olanlardır. (Furkan Suresi 32-34)       

 

Müteakip ayetlerde Mekke’nin müşrik ileri gelenlerine geçmiş kavimlerin tarihlerinden sadece kısa değiniler şeklinde örnekler verilir. Hz. Musa @, Hz. Nuh @, Hz. Hud @ ve Hz. Salih @ peygamberlerin kavimleri üzerinden verilen örnekler ile o kavimlerin de kendileri gibi uyarılara kulak asmamaları nedeniyle sonunda yıkım ve çöküş azabıyla karşılaştıkları belirtilir. Bunların birer hikâye olmadığını Mekke müşrikleri gayet iyi bilmektedir. Çünkü onların ticari seferleri sırasında yanlarından geçtikleri kalıntılar ve o kalıntılara dair dinledikleri yaşam öyküleri bunların birer tarihi gerçekler olduğunun kanıtıdır.

Cenab-ı Hak, tarihin derinliklerine gömülmüş bu kavimlerin yaptıklarının bir gün hesabını vereceklerini hiç düşünmediklerini ve pervasızca haddi aştıklarını belirterek Mekke müşrik elebaşılarını ikaz etti.

 

35-40- Ant olsun ki Musa’ya Kitab’ı verdik, kardeşi Harun’u da onunla birlikte vezir (yardımcı, destekçi) kıldık. Derken “Haydi ayetlerimizi yalanlayan o kavme gidin.” dedik. Sonunda da (yalanlayan o kavmi suda) batırıp yok ettik. Biz elçileri yalanladıkları zaman Nuh kavmini de suda boğduk ve onları insanlar için bir ayet (ibret) kıldık. Biz zalimler için pek acıklı bir azap hazırladık. Ad kavmini, Semud kavmini, Ress ashabını ve bunlar arasında daha birçok nesilleri de (yok ettik). Biz onların her birine de örnekler vermiştik. (Fakat, dinlemedikleri için) hepsini kırdık geçirdik. Muhakkak ki onlar, belâ ve fenalık yağmuruna tutulmuş olan beldeye (SODOMA) uğramışlardır. Acaba, bunlar orayı da mı görmediler? Hayır! Aksine bunlar öldükten sonra dirilmeyi ümit etmiyorlar. (Furkan Suresi 35-40)       

 

Bu aşamaya gelinceye kadar Hz. Muhammed @ ın teklif ettiği tevhidi dünya görüşü Darün Nedvenin / İhtiyarlar Meclisinin / Mele-i Ala’sının çoğunluk üyelerince kabul görmüştü. Fakat her seferinde Ebu Cehil ve onun gibi iblislerin itiraz etmeleri üzerine şirk sistemine devam kararı alınmış ancak Allah Resulünün teklifinin her gündeme gelişinde onlar derinden etkilenmişlerdi. Zira Mekke’nin huzuru, güvenliği ve selameti açısından Hz. Muhammed’in @ Mekke’nin kuruluş felsefesine geri dönmesi teklifi son derece doğru ve tek çare idi.

Şimdi ise müşrik elebaşıları bu durumu büyük bir tehlike atlatmış edasıyla kamuoyuna anlatmaktaydılar. Onlar Hz. Muhammed’in @ peygamber olmadığını ama etkileyici üslubu ile herkesi etkilediğini, hatta az kaldı tüm Darün Nedvenin / İhtiyarlar Meclisinin / Mele-i Ala’sının üyelerini de etkileyerek şirk sisteminden vazgeçme noktasına kadar da getirdiğini belirtirler. Onlar bizzat kendi karşı çıkışları ve tanrılarına bağlılıkta sebat etmeleri ile bu tehlikeyi savuşturduklarını söylerler. Onlara göre; “Şayet kendilerinin onu (yani Allah Resulünü) küçümseyici tavırları olmasaydı bugün kendileri de onun söylemi etkisinde kalacaklardı. Onlar ‘Allah bir insanı hiç elçi gönderir mi? O gönderse gönderse meleklerini elçi olarak gönderir. Fakat bu adam etkileyici sözleri ile insanları büyüleyebiliyor. Bizi bile etkiledi’ şeklindeki argümanlarla halkı uyandırmasalardı bugün tanrılarımız terk edilmiş Hz. Muhammed’in @ peşinden gidiliyor olacaktı.”

Cenab-ı Hak, onların halkın menfaatini düşündüklerinden değil kendi kötü duygularının, tutkularının, heva ve heveslerinin esiri olmuş kişiler olduklarını bildirir. Onlar kabilelerinin reisleri olarak kendi mensuplarının güvenliklerini, huzurunu ve selametini düşünmeleri gerekirken kendi arzu ve şehvetlerinin peşinde olmaları nedeniyle hayvanlardan bile aşağı olduklarını belirtir. Onların sahip oldukları akli melekelerini kullanmadıklarını ve o melekelerini köreltmeleri nedeniyle iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı ayırt etme hususunda hayvandan daha aşağı olduğunu ortaya koyar. Halbuki hayvanların bile kendilerine iyi davranan ile kötü davrananı ve kendilerine faydalı olan ile zarar vereni ayırt ettiklerini ama onların bu farkı ayırt edememeleri nedeniyle uyarı ve öğütlerin asla fayda vermeyeceğini ifade eder.

 

41-44- Seni gördüklerinde “Allah, elçi olarak bunu (bir insanı) mu göndermiş? diyerek hep seni alaya alıyorlar. Şayet onlara (imanda, bağlılıkta) sebat göstermeseydik, gerçekten de bizi neredeyse tanrılarımızdan saptıracaktı.” derler. Ama yakında azabı gördükleri zaman, kimin gerçekten sapık yolda olduğunu öğreneceklerdir. Hevasını (kötü duygularını, tutkularını) tanrı edinen kişiyi gördün mü? Artık, ona sen mi vekil olacaksın? Yoksa sen, onların çoğunun (vahye) kulak vereceğini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar (sığır gibi, koyun gibi) gibidir. Hatta, yolca hayvanlardan daha sapık / şaşkındırlar. (Furkan Suresi 41-44)       

 

Aklı olmayan hayvanların bile kendi ihtiyaçlarını karşılayanlara karşı nankörlük yapmadıkları halde müşriklerin Cenab-ı Hakk’ın, insanların ihtiyacını karşılamak için vermiş olduğu nimetlerin yanında gafletten uyanmaları ve dirilmeleri için gönderdiği peygamberi inkâr etmekle nankörlük yapmakta oldukları ve uyarıları anlamamakta direndikleri aşağıdaki ayetlerde ifade ediliyor. Cenab-ı Hak, bu ayetlerde özellikle çöl insanının hayati ihtiyaçları olan gölge, su, gece istirahati ve gündüzün aydınlığı ile geçim için çalışma nimetlerine dikkat çekmektedir. Ancak onların bu hayati ihtiyaçlarını temin eden Allah’ın yine aynı önemdeki hayati ihtiyacı olan ilahi öğreti göndermesini reddetmeleri gerçekten büyük bir nankörlüktü.

 

45-50- Rabbinin o gölgeyi nasıl uzattığını görmez misin? Dileseydi onu elbet hareketsiz kılardı. Ayrıca Biz güneş’i, ona delil kıldık. Böylece onu kendi yasalarımıza göre kısaltıp çekip aldık. Sizin için geceyi örtü, uykuyu bir istirahat, gündüzü de yayılış vakti kılan O’dur. Rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen de O’dur. Ölü bir beldeye can verelim, yarattığımız nice hayvanlara ve insanlara su sağlayalım diye gökten tertemiz bir su indirdik. Ant olsun Biz, öğüt almaları için, bu gerçekleri çeşit çeşit şekillerde anlattık, ama insanların çoğu nankörlükte direnmektedirler. (Furkan Suresi 45-50)

 

İnsanların her türlü ihtiyacını karşılayan Rabbimiz toplumsal yaşamdaki en büyük sorunlarımızdan olan yönetim işlerimizdeki haksızlıklara, adaletsizliklere ve zulümlere kayıtsız kalamaz.  Onun için bu zulümleri yapanları uyarmak amacıyla elçiler gönderiyor. Müşrikler ise zulmün kaynağı olan şirk sisteminin devamını arzu ettiklerinden şirk sisteminin siyasi görüntüsü olan kabileciliği korumak için Cenab-ı Hakk’ın neden her bir kabileye bir elçi göndermeyip de sadece bir kabileden tek bir elçi gönderdiğini sorguladılar. Onların halihazırdaki şirk sisteminin sebep olduğu kabilecilik anlayışı ile her kabileye elçi gönderilmesinin doğru olacağını aksi takdirde kabileler arasındaki rekabet ve üstünlük / şeref yarışı nedeniyle hangi kabileden bir elçi geldiyse öbür kabilelerin bunu reddeceğini söylediler. Bu nedenle kabilelerin bir araya gelip tevhid oluşturmasının imkansızlığından bahsettiler.

Cenab-ı Hak ise onlara cevap olarak her topluma bir uyarıcı göndermeyi dilemediğini bildirir. Ve onlara “Çünkü öyle bir durumda sizler yine rekabet edersiniz ve elçilerin üstünlükleri üzerinden rekabet, çekişme ve çatışmayı beslersiniz. Zaten şirk düşüncesi size böyle parçalı / atomize toplum olmanızı dayatıyor. Halbuki siz hangi kabileden olduğuna bakmadan ve kabileci üstünlük ve rekabet anlayışlarınızı bir kenara koyarak tevhit olabilirsiniz. Hem rekabet ve üstünlük düşüncenizi korumayı hem de tevhid olmayı düşünüyorsanız bu fikir zaten kökünden yanlış bir düşüncedir. Mekke şehir yaşamınızda olan da zaten bu yapı. Ancak bu şekilde birlik ve beraberliği sağlayamadığınız da meydanda apaçık görünüyor. Ayrıca siz kabileye bir uyarıcı gelmesi halinde onlara uyacağınıza dair söylemleriniz samimi değildir. Sizler içinizde şirk sisteminin devamını arzu ettiğiniz için bu şekilde talepte bulunuyorsunuz. Çünkü sizin talep ettiğiniz gibi olsa her kabilenin kutsalları / peygamberlerini yarıştıracaksınız ve tevhidi yine sağlamayacaksınız. Halbuki Ben insanların tevhit olmalarını istiyorum. Tevhit olmak içinde her topluma / kabileye değil bütün toplumlara / kabilelere bir tek kişi ve bir öğretinin gönderilmesi en doğru olanıdır. Böylece bütün kabileler / toplumlar ayrılığın sebep olduğu tüm farklılıkları bir kenara koyup o kişinin ve gönderdiğim öğretinin etrafında toplanarak tevhidi oluşturabilirler.”

Cenab-ı Hak elçisine ise müşriklere boyun eğmemesini ve onlarla vahyettiği öğretinin rehberliğinde bütün gücü ile mücadele etmesini emreder. Bu noktada tevhidi dünya görüşüne bağlı olanlarla bu görüşe karşı olanların elbette iki farklı toplumu yaratacağı da aşikardır. Bu farklılık için de Cenab-ı Hak, suların birbirine karışmaması metaforunu örnek olarak getirir. Acı ve tuzlu suya sahip deniz ile tatlı ve içimi kolay olan suya sahip denizin birbirine karışmadığını belirterek, müminlerin iyi, tatlı ve faydalı karakterlere sahipliği ile tatlı ve içimi kolay suya benzetilirken müşriklerin ise kötü ve çirkin karakterlere sahipliği de acı ve tuzlu suya benzetilir. Aynı sudan yaratılmış ve birbirleri ile soy-nesep bağları olmasına rağmen müminlerle müşriklerin birbirine karışması, uzlaşması, birbirlerini sevmeleri mümkün değildir. Aralarında bir ayırıcı berzahın (iyiyi kötüden ayıran FURKAN / Kuran öğretisi) varlığı bildirilir. İkisi de aynı sudan yaratılmış olsa da tercihlerine göre karakterleri farklılaşmaktadır. İnsanların elbette soydaşları, kan bağı olan hemcinsleri olacaktır. Bu Cenab-ı Hakk’ın yaratmasıdır. Ancak bunun böyle olması kabilecilik ya da ırkçılık yapılmasını gerektirmez. Kabilesini ya da soyunu sevmemesini de gerektirmez. Elbette insanların yakın akrabasını sevmesi, onlara yakınlık duyması Allah’ın yaratmasından gelmektedir. Fakat kabileciliği putlaştırmak yanlıştır. Çünkü kabileciliğin put haline getirilmesi durumunda gerek kabile içinde gerekse de kabileler arasında hukuksuzluk meydana gelmektedir. Özellikle kabilecilik yapan kabilelerin ileri gelenleri kendi mensuplarına ve diğer kabilelere son derece zarar vermektedirler. Halka tapınması için ileri gelenlerin icat ettiği tanrılar / kutsallar ise halka hiçbir faydası ve zararı olmayan boş, batıl ve uydurulmuş şeylerdir.  

 

51-55- Şayet dileseydik Biz elbette her kente / her kavme bir uyarıcı gönderirdik. Öyleyse (evrensel uyarma görevini sana verdiğimiz için) kâfirlere itaat etme ve bu (ilahî mesajın) ışığında onlara karşı bütün gücünü ortaya koyarak büyük bir mücahede gerçekleştir! O, iki denizi salıverendir. Birisi tatlı ve susuzluğu giderici, diğeri ise tuzlu ve acıdır. Ve O, aralarına bir berzah (engel) ve yasak kılandır. İnsanı / Beşerî sudan yaratan O’dur. Sonra ona bir nesep ve sıhriyet kılmıştır. Senin Rabbin her şeye güç yetirendir. Onlar Allah’tan başka kendilerine ne fayda ve ne de zarar veremeyen şeylere tapıyorlar. Zaten kâfir, Rabbine karşı çıkandır.  (Furkan Suresi 51-55)

 

Cenab-ı Hak, kendisini sadece uyarıcı ve müjdeleyici olarak vazifelendirdiğini elçisine bildirdikten sonra elçisinden Mekke halkına şöyle seslenmesini ister; “sizler, toplumun sorunlarını çözmek için uğraşmayan yöneticilerinize itaat ediyorsunuz. Halbuki sizi yaratan yaşam ihtiyaçlarınızı karşıladığı gibi sizin en önemli ihtiyacınız olan toplumsal yaşam usul ve esaslarında da size yol gösteren, sizi içinde bulunduğunuz hukuksuzluktan, kriz ve zulümden kurtaracak rehberleri size getirdim. Üstelik bu hizmetim için sizlerden herhangi bir ücret talep etmiyor. Sizden tek istediğim kendi menfaatiniz için Rabbinize dönmenizdir.”

Cenab-ı Hak, daha sonra elçisi üzerinden müminlere seslenir ve onları daima diri ve mutlak hayat sahibi olan Kendisine güvenmelerini ister. Yine onlardan Kendisine tam bir yönelişle yönelmelerini ve istikrarlı bir şekilde ilahi egemenliği hâkim kılmaları için çalışmalarını emreder. Kendisinin müşrik elebaşlarının ne gibi günahlar işlediğinden haberdar olduğunu bildirir. Nasıl ki gökler ve yerleri yaratması altı günlük / evrelik bir süre aldıysa ve sonunda kendisinin bu evrenin yönetim kontrol merkezini hakimiyeti altına aldıysa aynı şekilde tevhidi dünya görüşünün topluma egemen olması da bir süreç alacaktır ama sonunda zalim ve ceberrut şirk sistemi yıkılacak ve Rahman olan Allah’ın yasaları egemen olacaktır. Bu hususu ilahi öğretiyi ve toplumların tarihlerini iyi bilen kimse / kimselere (Varaka bin Nevfel gibi kimselere) sorulmasını ister ve böylece onların da sosyolojinin kuralının böyle olduğunu bildireceklerine işaret eder.

 

56-59- Biz seni ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. De ki: “Ben, buna karşılık sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Tek isteğim, sadece ve sadece, dileyen kimsenin Rabbine giden yolu bulmasıdır.” Öyleyse sen ölmeyen, o mutlak hayat sahibi Allah’a güven. O'na yönel ve istikrarlı bir şekilde O’nun öğretisini egemen kılmaya çalış. O’nun kullarının günahlarından haberdar olması yeter.  O, gökleri, yeryüzünü ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan, sonra Arş’a istiva edendir. O, Rahman’dır. Haydi, sen bunu çok iyi haberdar olana (çok iyi bilene) sor. (Furkan Suresi 56-59)

 

8.4. Müşriklerin Merhamet Paradigmasını Sorgulamaları

 

Hz. Muhammed’in @ çağırdığı tevhidi dünya görüşünün ana paradigmalarının birisi de Fatiha suresinde işlendiği üzere Yönetenlerin, zenginlerin, güçlülerin toplumdaki zayıflara, fakirlere, kimsesizlere merhametle davranmasıdır.

Merhametli olmak; Cenab-ı Hakk’ın Rahman isminin bir tecellisi olarak özellikle otorite, mal ve mülk sahibi insanların, toplumdaki herkese hatta hayvanlara ve çevreye sevgiyle, hoşgörüyle, acımayla, fedakarlıkla, vicdanla yaklaşması, onlar için çalışıp çabalaması, rahmet olup yağması, adaletli ve dayanışmacı olmasıdır.

Cenab-ı Hak, Mekke müşrik elitlerini merhamete çağırır ve topluma zulmetmekten, adaletsiz olmaktan, acımasız ve insafsız olmaktan sakındırmak için “Rahman’a itaat edin / secde edin / boyun eğine” diye emreder. Onlar ise Allah’ı gayet iyi biliyor olmalarına rağmen O’nun Rahman isminin toplumsal hayata bu anlamdaki tecellisini reddederler. Onlar, kabileciliği putlaştırmalarının neticesi olarak acımasız, vicdansız, hak-hukuktan yoksun, zalimane bir toplumsal yapıyı kendileri için en uygunu olarak görürler. Onlar kurdukları zalim ve vahşi bir sistemi meşrulaştırmak için şirk inancı içerisinde kutsal değerler icat etmişler ve uydurdukları bu kutsal değerler ile de insanları avutmaktadırlar. Fakat şimdi Hz. Muhammed @ insanları aldatan bu şirk kutsal değerlerinin yanlış olduğunu ve Allah’ın Rahman ismi ile kullarına asla zulmetmeyeceğini tam aksine kullarına çok merhametle muamele ettiğini ve herkesin de aynı şekilde merhametle muamele etmesi gerektiğini bildirmektedir.

Müşrik elebaşılar ise asırlardır insanların bu şekilde yönetildiği bir sistemin yanlış olamayacağını iddia ederler. İnsanlara rahmetle, sevgiyle, şefkatle muamele edilemeyeceği, onlara merhametle muamele edilmesi halinde yönetilemeyeceği ve çeşitli marazlar doğacağını iddia ederler. Bu nedenle de en temel paradigması merhamet ve şefkat olan tevhidi dünya görüşüne tamamen karşı olduklarını bildirirler.

Cenab-ı Hak, nasıl ki kale burçlarından insanlar gözetlenir aynen öyle de bütün insanların gözetlendiğini ve hiçbir şeyin karanlıkta kalmayacağını zira gökyüzünün karanlıklarını aydınlatan kandil ve ayın varlığı gibi doğru ile yanlışın açığa çıkması için vahiy ile insanların aydınlatıldığı vurgulanır. Zulmün gece misali karanlıkları bir gün sona ereceği ve adalet / merhamet güneşinin doğacağı da müjdelenir.

 

60-62- Onlara “Rahman’a itaat edin / secde edin / boyun eğin!” dendiği zaman, “Rahman da neymiş? Senin bize emrettiğin şeye mi itaat edeceğiz / secde edeceğiz / boyun eğeceğiz?” dediler. Ve bu (emir), onların nefretlerini artırdı. Gökte burçlar kılan, onların içinde bir kandil ve aydınlatıcı bir ay kılan ne cömerttir. O, öğüt almak veya şükretmek isteyen kimseler için gece ile gündüzü birbiri ardınca kılandır. (Furkan Suresi 60-62)

 

Mekke müşrik elitlerin “Rahman da neymiş sana mı itaat edeceğiz” deyince Mekke halkına şirk sisteminin yöneticileri ve şirk öğretisi ile Tevhidi Dünya Görüşü öğretisi ve bağlıları arasındaki fark gösterilir. Bu fark İlahi öğretinin en temel paradigması olan ve Cenab-ı Hakk’ın Rahman isminin tevhidi dünya görüşü çerçevesinde toplumsal ve yönetim yapısındaki tecellisi olan merhamet üzerinden anlatılır.

Bu paradigmaya iman etmiş tevhidi dünya görüşünün bağlılarının karakterleri tek tek açıklanarak Mekke halkının kıyas yapması sağlanır. Böylece tevhid sisteminin öngördüğü insan tipinin toplum için ne kadar faydalı, güzel ve iyi olduğu gösterilirken içinde yaşadıkları şirk sistemine ait insan tipinin ise toplum için ne kadar zararlı, kötü ve çirkin olduğu zımnen ifade edilmiş olur. Şirk sisteminin insanı kibirli, gururlu, ahlaksız, zalim, zorba, gösteriş budalası ve cahil iken tevhid sisteminin insanı ise mütevazı, ahlaklı, alçak gönüllü, erdemli ve olgun kimselerdir. Böylece halka Rahmana itaat eden kullara itaat edilmesi halinde, toplumun nasıl bir rahmetle yüzyüze geleceği ifade edilmiş olur.

Müşrik elebaşıların küçümsedikleri Resulü Ekrem ve müminlerin yönetiminin insanlara rahmet getireceği, onların muarızlarının kendilerine laf atmaları durumunda bile şiddetle karşılık vermedikleri ve toplumda barışı, selameti istedikleri Furkan Suresinin müteakip ayetlerinde şöylece ifade edilir;

 

63- O Rahman’ın kulları öyle kimselerdir ki onlar, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahil kimseler kendilerine laf attığı zaman “Selâm!” derler. (Furkan Suresi 63)

 

Rahman isminin toplumsal yapıdaki tecellisini isteyen müminlerin kendi heva ve arzularına göre değil Rablerinin emrine göre hareket ettikleri beyan edilir. Halbuki şirk sisteminin insanı heva ve hevesi peşinde koşan, nankör, şımarık ve ruhsuzdur. Rahmanın kulları kendisine yapılan iyiliklere karşı müteşekkir, iyiliğin kaynağına asla nankörlük yapmayan, ince, derin, daima uyanık, fedakâr, cefakâr ve düşünen kimselerdir.

 

64- Onlar (Rahman’ın kulları), Rabblerine secdeler ve kıyamlar ederek gecelerler. (Furkan Suresi 64)

 

Mekke halkının secde / itaat ettiği halihazırdaki şirk sisteminin elebaşıları hesap vermekten hoşlanmayan, kendini sorumsuz ve layüsel gören, yaptıklarının halka nasıl bir zarar vereceğini hiç dikkate almayan, uzun vadeli değil günü kurtarmaya bakan ve kendi çıkarlarını düşünen kimselerdir. Ancak tevhit sisteminin bağlıları olan Rahman’ın kulları ise yaptıkları işlerin ve aldıkları kararların insanlara zarar verip vermeyeceğinin muhasebesini yapan, yaptığı muhasebe sonucunda kötü sonuçların çıkabileceğini düşündüğünde derhal yapmaktan vazgeçen, her yaptığı işin bir gün hesabının sorulacağı ve cezasının ateşle ve helak olmak şeklinde verileceği düşüncesi ile daima müteyakkız olan kimselerdir.

 

65-66- Onlar (Rahman’ın kulları); “Rabbimiz! Cehennem azabını bizden uzak tut! Doğrusu onun azabı daimî bir helâktir. Orası ne kötü bir karargâh ne kötü bir ikametgâhtır.” derler. (Furkan Suresi 65-66)

 

Şirk sisteminin azgın elebaşıları sahip olduğu zenginlikleri ihtiyaç sahibi diğer insanlarla paylaşmakta son derece cimri, kendi heva ve heveslerini besleyen, gururlarını okşayan, kendilerine zevk ve safa veren şeylere karşı yaptıkları harcamalarda aşırı derecede bonkör davranan kimselerdir. Fakat tevhit sistemini isteyen Rahmanın kulları ise asla cimrilik yapmayan, Cenab-ı Hakk’ın kendilerine verdiği rızıkları insanlarla paylaşan ve harcama yaparken de israf etmeden ihtiyaçlarını karşılayan ve son derece dengeli bir tutum içerisinde olan kimselerdir.

 

67- O kimseler (Rahman’ın kulları), harcadıklarında israf etmezler, cimrilik de etmezler ve bu ikisi arasında bir dengeli bir yol tutarlar. (Furkan Suresi 67)

 

Şirk sisteminin liderleri birliğe beraberliğe değil de bölücülüğe neden olan kimselerdir. Onlar toplumları parça parça eden her kesim için kırmızıçizgiler uyduran ve böylece toplumları birbiri ile çatıştıranlardır. Onlar bu çatışmalardan da nemalanan kimselerdir. Ayrıca onlar toplumları felakete, tükenişe ve yok oluşa götüren fuhuş ve zinayı yaygınlaştıran kimselerdir. Şayet pişman olup bu hareketlerinden vazgeçmeyecek olurlarsa onları çok acıklı bir azap beklemektedir. Hem bu dünyada hem de ahirette karşılaşacakları hor hakir edici bu azaptan kurtulmanın yegâne yolu derhal halihazırdaki yollarını terk edip toplumu ıslah edici eylemler ortaya koymalarıdırlar.

Tevhidi dünya görüşünün savunucusu olan Rahmanın kulları ise kabilelerin / toplumların bir araya gelmelerini, tevhid olmalarını, dayanışmalarını, kendilerini bölen parçalayan ve birbirlerine düşman kılan hiçbir kırmızıçizgi ve kutsal değer tanımayan kimselerdir. Onlar insanların haksız bir şekilde öldürülmesini istemezler ve kimseyi haksız olarak öldürmezler. Onlar insanı ancak hak etmesi halinde öldürürler. Onlar insanları öldürmeye değil diriltmeye, yaşatmaya çalışırlar. Onlar toplumda barışın, selametin, huzurun olması için çaba sarf eden kimselerdir. Onlar toplumları tükenişe ve felakete götüren zinaya yaklaşmazlar.

 

68-71- İşte o kişiler (Rahman’ın kulları), Allah ile beraber başka bir ilâha itaat / kulluk etmezler. Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler ve zina yapmazlar. Kim bunları yaparsa, günahının cezasını bulur. Kıyamet günü azabı kat kat artırılır ve orada hor ve hakir olarak ebedi kalır.  Ancak tövbe eden, iman eden ve ıslah edici eylemler yapanlar müstesna. İşte Allah, onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Her kim tövbe eder ve ıslah edici eylemlerde bulunursa, muhakkak ki o, Allah’a tam bir yönelişle dönmüş demektir. (Furkan Suresi: 68-71)

 

Mekke şirk ortamında bu sistemin elebaşıları fitne, fesat, iftira, yalan- dolan, yalancı şahitlik, gıybet, dedikodu, çekiştirme, boş ve batıl sözler sarf eden kimseler iken tevhidi dünya görüşünün savunucuları olan Rahman’ın kulları ise hakka tanıklık ederler, gıybet, dedikodu, boş ve batıl sözlerden uzak duran kimselerdir.

 

72- Onlar ki (Rahman’ın kulları), yalancı şahitlik yapmazlar / yalana şahitlik etmezler, boş ve kötü sözlere rastladıkları zaman vakarlı bir şekilde (yüz çevirip) geçerler. (Furkan Suresi 72)

 

Şirk sisteminin zalim yöneticileri hak ve hakikat karşısında duyarsız davranan, hakka (gerçeğe) kulaklarını tıkayan, Allah’ın ayetlerine kulak vermeyen ve aklını kullanmayan kimselerdir. Halbuki tevhidi dünya görüşünün önderleri olan Rahman’ın kulları ise Rablerinin ayetleri hatırlatıldığında yani hak ve hakikat kendilerine hatırlatıldığında onlara karşı asla kayıtsız ve ilgisiz kalmayan, itaat için kulaklarını ve kalplerini onlara açan kimselerdir.

 

73- O kimseler (Rahman’ın kulları), kendilerine Rabblerinin ayetleri hatırlatıldığında ise, onlara karşı kör ve sağır davranmazlar. / kayıtsız ve ilgisiz kalmazlar. (Furkan Suresi 73)

 

Şirk sisteminin önderleri gelecek nesilleri düşünmeyen, onlara örnek olmak gibi bir titizliği ve derdi olmayan, iyilik ve faziletin yaygınlaştırılması ve gelecek nesillere aktarılması düşüncesi taşımayan kimselerdir. Ancak tevhidi dünya görüşünün önderleri olan Rahmanın kulları ise, aydınlık gelecek ve aydınlık nesiller arayan, gelecek kuşaklara iyi örnek olmak için güzel eylemlerde bulunan kimselerdir.  Rahman’ın kulları bu çabalarının karşılığını çok büyük mükafat olarak alacaklardır. Onlar gelecekte çok büyük bir saygıyla ve hürmetle karşılanacaklardır. Onların ahiretteki mükafatları da ebedi bir cennet hayatı, güzel bir makam ve çok güzel bir konaklama ile karşılaşma olacaktır.

 

74- 76- O kişiler (Rahman’ın kulları), “Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve nesillerimizden göz aydınlığı olacak (iyi insanlar) ihsan et. Ve bizi muttakilere önder kıl!” derler. İşte onlar (Rahman’ın kulları), sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamları ile ödüllendirilecekler ve orada hürmet ve selâmla karşılanacaklardır.  Orada ebedî kalacaklardır. Orası ne güzel bir makam ve ne güzel bir ikametgâhtır. (Furkan Suresi 74-76)

 

Böylece şirk sisteminin azgın önderlerince Hz. Muhammed’i @ halkın gözünde küçük düşürmek için “sana mı itaat edeceğiz?” diye alay etmeleri ve onların “Rahman da neymiş?” diyerek tevhit sisteminin merhamete dayalı ilkesini aşağılamaları karşısında, Cenab-ı Hak, onlara “işte Rahman’ın kulları güzel karakterlere sahipken bana ve bu kullara itaat edilmeyecek de sizin gibi azgınlara mı itaat edilecek?” diye cevap vermiş olur.

Cenab-ı Hak, surenin sonunda da elçisine hitaben Mekkelilere şöyle seslenmesini ister; “Bütün bunlara hepiniz şahit iken hala şirk sisteminden ve müşrik önderlerden yana tavır koyarsanız Rabbim size bir değer vermez ve azabın üzerinize çökmemesi için hiçbir neden kalmaz. O zaman da inkarınızın karşılığı olarak toplumsal ve uhrevi azabı kaçınılmaz olarak tadacaksınız.”

 

77- De ki: “Eğer yönelmeyecek olursanız Rabbim size önem / değer vermez! Şayet yalanlamaya devam ederseniz / inkara devam edecek olursanız. . . o zaman kaçınılmaz sonucu yaşayacaksınız!” (Furkan Suresi 77)

 

8.5. Hz. Muhammed’in @ Taraftarlarının Güçlendirilmesi

Furkan Suresinde işlendiği üzere Mekke müşrik elitleri Hz. Muhammed’in @ peygamberliğini sorgulayıcı argümanlar ileri sürmüşlerdi. Onlar onun peygamber olamayacağı, Cenab-ı Hakk’ın onu seçmeyeceği iddiası üzerinde yoğunlaştılar. Furkan suresinde cevap verilmesine rağmen, onlar kara propagandalarına bir başka yönden açılım getirdiler ve peygamberin cenahının / taraftarının / kabilesinin / kanatlarının / gücünün çok olması gerektiğini iddia etmeye başladılar. Hz. Muhammed’in @ cenahının, koruyucusunun, gücünün ve soy sop anlamında taraftarının sadece Haşimoğullarından ibaret olmasını peygamber olması için yeterli olmadığını ileri sürdüler. Mademki Allah bir elçi gönderiyor, o halde onun soyu / kabilesi, gücü, iktidarı çok kuvvetli olmalı, Mekke’nin en güçlü kabilesinden olmalı, cenahı / kol ve kanatları çok olmalı ayrıca onların bu gücüne bağlı olarak birçok melik ve kabile de onu desteklemeli şeklinde iddialarda bulundular. Kabilelerin tevhidi ancak böyle güçlü kabilelerden çıkacak liderler vasıtasıyla sağlanacağını iddia ettiler.

Onların bu iddialarına Cenab-ı Hak şöyle cevap verir; “Nasıl ki melekler kendisinin elçileridir ve ikişer, üçer, dörder ve daha fazla kanatları / cenahları / gücü varsa aynı şekilde seçeceği elçinin ne kadar taraftara, kola, kanata, soya-sopa, güce ve destekçi kabileye sahip olacağı konusunu kimseye danışmaz. O seçtiği elçiye sağlayacağı destek ve taraftarlar konusunda kendisi karar verir ve dilerse o elçisinin kanatlarını güçlendirir, taraftarlarını çoğaltır.”

Aslında Mekke müşrik elebaşılarının yaptıkları menfi propaganda, işkence, baskı ve zorbalık nedeniyle Hz. Muhammed’in @ taraftarı olma hususunda ilk zamanlardaki gibi bir artış trendi yoktu.  Peygamberimizin safına geçişler oldukça azalmıştı. İşte tam bu zamanda Cenab-ı Hak elçisini ve müminleri teselli babından Fatır Suresinin ilk ayetlerini inzal eder; “O kime rahmetinin kapılarını açarsa o rahmeti kimse engelleyemez. Böylece rahmete nail olan hidayete erer. Ve kime de rahmetinin kapılarını kapatırsa o kimsede asla hidayete eremez.” şeklindeki bildirisi ile Hz. Muhammed’in @ kendi saflarına katılımın azalmasından bunalarak ‘iki Ömer’den birini hidayete erdirerek kendi kanadını / cenahını kuvvetlendir’ diye duasına bir cevaptır.  Bu ayetler sadece teselli babından söylenmiş sözler değildir. Aynı zamanda bu Cenab-ı Hakk’ın yardım için verdiği sözlerin reel hayatta görüntüsü olacağının ve Hz. Muhammed’in @ duasına icabet adına ileride detaylı olarak anlatılacak olan Hz. Ömer ve Hz. Hamza’nın peygamberimizin safına gireceğinin ve böylece peygamberimizin kanatlarının sayısının artacağının müjdesidir.

Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’in @ kanadının kuvvetlenmesi olayını Fatır Suresinde meleklerin kanatlarının çok olması ve bu kanatların da yine O’nun tarafından artırılması metaforu ile anlatır. Cenab-ı Hak aynı zamanda elçisine insanların onun peygamberliğini inkâr etmesinin normal olduğunu, daha önceki peygamberlerinde inkâr edildiğini bildirir. Ama endişe etmemesini işin sonuna bakmasını sonunda Allah’ın mutlak galip olması nedeniyle toplumun hakka dönmelerinin kaçınılmaz oluşuna vurgu yapar.

 

Rahman Rahim Allah Adına

 1- 4- Gökleri ve yeri yoktan yaratan, ikişer, üçer, dörder cenahlara / kanatlara sahip melekleri / melikleri elçiler kılan Allah’a hamdolsun. O, yaratmada dilediği şeyleri artırır. Muhakkak ki Allah her şeye kadirdir. Allah, insanlara rahmetinden neyi açarsa artık onu tutacak önleyecek biri olamaz. Her neyi de tutarsa, onu da serbest bırakacak kimse olamaz. O, Aziz’dir (mutlak galip), Hakim’dir (hüküm ve hikmet sahibidir). Ey insanlar! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Size gökten ve yerden rızık veren Allah’tan başka bir yaratıcı mı var? O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde nasıl döndürülüyorsunuz? Eğer onlar seni yalanlıyorlarsa, senden önceki peygamberler de yalanlanmıştı. Ama bütün işler /emirler sonunda Allah’a döndürülür. (Fatır Suresi 1-4)

 

Elçisine ve müminlere teselli edici müjdelemeler yapıldıktan sonra Mekke halkına bir çağrıda bulunulur. Zira Mekke halkı müşrik azgın ileri gelenlerin yaptıkları zulmün etkisi altında kalarak Hz. Muhammed’in @ safına geçme hususunda tereddütlüdür.

Cenab-ı Hak Mekke halkının dikkatini Ebu Cehil şeytanının önderliğinde müşrik liderlerin oynadığı oyunlara çeker. Onlara dünya hayatının ve içinde yaşadıkları statükonun cazibesine kapılmamaları ikazını yapar. Özellikle Ebu Cehil şeytanının kara propagandasına aldanarak Allah’a karşı mağrur hale gelmemeleri uyarısında bulunur. Ebu Cehil şeytanının Mekke halkının düşmanı olduğunu, oynadığı oyunlarla toplumu felakete sürüklediğini görmelerini ister. Yine Cenab-ı Hak, verdiği sözü yerine getireceğini ve bu çerçevede elçisi Hz. Muhammed’i @ ve taraftarlarını kurtaracağını, onları eninde sonunda mutlaka başa getireceğini özellikle belirtir. Bu uyarının sonunda da elçisine seslenerek kara propagandalarla insanların zihnini bulandıran, çirkin oyunları güzel gösteren Mekke’nin şeytanları niye hidayete ermiyorlar diye üzülmemesini söyler. Çirkin oyunları nedeniyle onların azabı hak ettiklerini bildirir.

 

5- 8- Ey insanlar! Hiç şüphesiz, Allah’ın vaadi gerçektir. Onun için dünya hayatı sizi sakın aldatmasın. Sakın o çok aldatıcı (şeytan), sizi, Allah’a karşı mağrur hale getirmesin. Muhakkak ki şeytan, sizin düşmanınızdır. Onun için siz de onu düşman edinin. Şüphesiz o (şeytan) kendi taraftarlarını alevli ateşin ashabından olmaları için çağırır. Şu inkâr etmiş olanlar var ya! işte onlar için şiddetli bir azap vardır. İman etmiş ve ıslah edici eylemlerde bulunanlara ise bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır. Onun için, kötü ameli kendisine süslü gösterilen sonra da onu güzel gören kişi mi? Şüphe yok ki Allah dilediğini / dileyeni şaşırtır, dilediğine / dileyene de hidayet eder. O hâlde onlara üzülerek kendini perişan etme. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarını çok iyi bilir. (Fatır Suresi 5-8)

 

Cenab-ı Hak, tevhidi dünya görüşünün egemen olacağına ilişkin verdiği sözün gerçekleşeceğini metaforlarla anlatır. Vaadinin anlatılan benzetmelerdeki gibi tabii yasaları / ilahi yasaları yani sosyolojik yasaları izleyerek gerçekleşeceğini bildirir. Nasıl ki Cenab-ı Hak, rüzgarlarla bulutları sürükleyip yükseltiyor ve ölmüş topraklara (yağmura susamış topraklara) düşen yağmur oraya hayat veriyorsa aynı şekilde başta Mekke olmak üzere tüm ölmüş toplumlar gönderilen elçilerin estirdiği rüzgarlar / mücadeleler ve yağmur misali vahiyle inen ilahi kitaplar ölü toplumları diriltecektir.

Büyük devletler Allah’ın sosyolojik esaslarını düstur edinenlerce kurulur. Kim büyük medeniyet kurmak, büyük devlet olmak istiyorsa Allah’ın vahyindeki düsturları kendine düstur edinmesi şarttır. Allah güzel ilkeleri, güzel sözleri ve ıslah edici güzel fikirleri sever. Ancak bu güzel fikirlerin (güzel sözlerin) iktidar bulması / yükselmesi için mutlaka ıslah edici eylemlerin, yoğun ve sabırlı çaba ve gayretlerin gösterilmesi gerekir.

 

9- 10- O Allah ki rüzgârları gönderir. Böylece onlar da bir bulutu harekete geçirip yükseklere kaldırır. Derken onu ölmüş bir beldeye sevk ederiz. Böylelikle yeryüzüne ölümünden sonra onunla hayat veririz. Yeniden dirilme de işte bunun gibidir. Her kim kudret ve ihtişam (izzet) istiyorsa, bilsin ki kudret ve ihtişam (izzet) tamamen yalnızca Allah’ındır. Güzel sözler O’na yükselir. Onu ıslah edici / düzgün ve yararlı işler (salih amel) yükseltir. Şu, kötülüklerin plânlarını yapan kişiler; onlar için şiddetli azap vardır. Onların plânları ise boşa çıkar. (Fatır Suresi 9-10)

 

Cenab-ı Hak, Mekke halkına şu mesajları içeren ayetlerini inzal eder;

“Nasıl ki Allah sizi topraktan yaratıyorsa ve sizler küçük bir zerre iken analarınızın rahminde büyüyerek gelişip bebek olarak doğuyor daha sonra da yine O’nun belirlediği bir ömür yaşıyorsanız, tevhidi dünya görüşü hareketi de bir tek kişi ile başladı. Şimdi kendi kabilesinin koruması altında büyüyüp gelişiyor ve yarın iktidar olarak doğacak ve yine O’nun takdir ettiği kadar bir süre kadar yaşayacak. Bütün aşamalar O’nun koyduğu süreçleri, yasaları takip ederek gelişecek. Toplumların ömürleri ve yıkımları ilahi kurallara / kitaba göredir.”

“Ülkenizi kuşatan iki denizi düşünün. Bütün ticaret gemileri buradan geçip gitmektedir. İkisinin tadı da farklıdır. İkisinin de hakimiyeti başka ülkelere ait. Biri İranın / Sasaninin hakimiyetinde, diğeri Bizans’ın hakimiyetinde. Nasıl ki iki denizden de taptaze et yiyorsanız ve süs eşyası çıkarıyorsanız ticari gemilerin hakimiyetine siz egemen olursanız neden sizi kuşatan bu denizlerden sizler faydalanmayasınız? O ticaret gemilerinden neden nasip aramayasınız? Ama bunu yapmak için güçlü olmanız gereklidir. Güçlü olmak için de şirk / bölücü / parçalı toplum yapısından vazgeçip birlik ve beraberlik içerisine girip tevhit devletini kurmanız gereklidir.”

“Yine nasıl ki kainattaki her şey birbirinin zıddı şeklinde ve çift yaratılmışsa sizin içinde bulunduğunuz şirkin karanlıkları tevhidin aydınlığı ile son bulacaktır. Bu Cenab-ı Hakk’ın kâinata koyduğu yasadır. Her şeye O maliktir. Ama Mekke müşrik elebaşıları ve ortakları ise hiçbir şeye sahip değillerdir. Sahip oldukları şeyler de Allah’ındır. Bu müşrik elebaşılardan ve ortaklarından size hiçbir fayda gelmez. Onlardan bir şey beklemeyin! Onlar kendilerine yaptığınız isteklerinizi anlamazlar. Anlasalar bile karşılık vermezler, gereğini yapmaya yanaşmazlar. Dahası yarın nasıl kıyamette sizi inkâr edip azaptan kurtulmak için sizi satacaklarsa, aynı şekilde Hz. Muhammed @ yarın şirk sistemini devirdiği zaman onlar yine sizi satacaklar. Bunların peşinden gitmeye devam ederseniz toplumsal kıyamet / devrim olduğu zaman sizi kullananların satışına geleceğinizi aklınızdan çıkarmayın.”

 

11- 14- Allah sizi topraktan, sonra nutfeden yarattı. Sonra sizi çiftler kıldı. Bir dişinin hamile kalması ve doğurması ancak O’nun ilmiyle / izniyle olur. Bir kimseye ömür verilmesi de ömründen eksiltilmesi de mutlaka bir kitapta yazılıdır. Şüphe yok ki bu, Allah’a çok kolaydır. İki deniz de bir değildir; şu tatlıdır, hararet keser ve içimi kolaydır; şu ise tuzludur, acıdır. Ama her ikisinden de taze et / balık yersiniz ve takınacağınız süs eşyası çıkarırsınız. O’nun lütfundan nasip arayasınız ve belki şükredersiniz diye onda suyu yara yara giden gemileri de görürsün. O, gündüzün içine geceyi ve gecenin içine de gündüzü sokar. Güneş’i ve Ay’ı emre amade kılmıştır. Her biri adı konmuş bir vakte kadar yörüngelerinde akıp gitmektedir. Rabbiniz Allah işte budur! Mülk O’nundur. O’ndan başka yakardığınız kimseler ise bir hurma çekirdeğinin zarına bile sahip değillerdir. Onları çağırırsanız, çağrınızı işitmezler, işitseler bile size cevap ver(e)mezler, Kıyamet günü de ortak koştuğunuzu inkâr ederler. Bunları hiç kimse sana, her şeyden haberdar olan (Allah) gibi haber veremez. (Fatır Suresi 11-14)

 

Cenab-ı Hak, Mekke halkına olan uyarılara tekrar döner.  Onların Kendisine muhtaç olduklarını ama Kendisinin hiç kimseye muhtaç olmadığını bildirir. Onların gelecek tehlikelerden korunması, yok edilmekten kurtulması için atomize / parçalı / kabileci toplum yapısını bırakıp kendisinin önerdiği tevhit sistemine ihtiyaçları olduğunu vurgular. Şayet kendilerini zayıf, güçsüz ve geri bırakan atomize / parçalı / kabileci toplum yapısını terk etmeyecek olurlarsa yıkılıp gideceklerini yerlerine ise başka bir toplumun yaratılacağı tehdidinde bulunur.

Bu uyarılarla Cenab-ı Hak, onların ya akıllarını başlarına alıp kendiliklerinden Hz. Muhammed’in @ saflarına geçecekler veya bu tevhit hareketine engel olamayacakları ve yok olup gideceklerini bildirmiş olur. Bu değişimin zor olmayacağını belirtir. Ebu Cehil gibi şeytanların halkı aldatmak için söyledikleri “Hz. Muhammed’in @ dedikleri doğru olsa bile siz onu değil de bizi tercih ederseniz biz sizin günahlarınızı gelecekte ve ahirette yükleniriz” şeklindeki sözlerine kanmamaları konusunda da uyarır. Gerekçesini de onların asla başkalarının günah yükünü üstlenmeyeceklerini, zoru görünce hemen kendilerini satacaklarını ve dahası onlar bunu gerçekten samimi olarak söyleseler bile yüce divan kurulduğunda böyle bir şeyin kabul edilmeyeceğini vurgular. Tek çıkar yolun suç işlememek, suçluya yardımcı olmamak ve temiz olmaya çalışmak olduğunun altı çizilir. Kör ile gören, aydınlık ile karanlık, ölü ile diri aynı olamayacağına göre suçlu ve suçluya destek olan temiz, takvalı, dürüst ve bunlara destek olan aynı şekilde değerlendirilemez.

Cenab-ı Hak, elçisinin sadece uyarı görevini yaptığını bu uyarılara olumlu ya da olumsuz cevap verme konusunda halkın zorlanmadığını belirttikten sonra daha önceki elçilerin yaptıkları uyarılara kulak asmayan toplumların başına ne geldiyse aynı şekilde bunların da başına benzer felaketlerin gelmesinin kaçınılmaz oluşu belirtilir ve şu tehdit yapılır “siz inkâr ederek O’na bir zarar veremezsiniz ama O sizi inkar ederse durumunuz çok vahim!”

 

15- 26- Ey insanlar! Sizler Allah’a muhtaçsınız. Allah ise hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç değildir ve hamde / yönelmeye lâyık olandır.  Eğer O dilerse sizi giderir (yok eder) ve yepyeni bir halkı getirir. Bu, Allah’a göre zor bir iş değildir. Kimse kimsenin günahını yüklenmez. Günah yükü ağır gelen kimse yükünü taşımak için başkasını yardıma çağırsa, akrabası dahi olsa, bu kimse o günah yükünün hiçbir parçasını taşımaz. O halde sen ancak akıbetleri konusunda Rabblerinden haşyet duyan ve salatı ikame edenleri (namazı müteakiben kamu hizmetlerinde bulunanları ve kamunun sorunlarını çözmek için faaliyet yapanları ya da destek verenleri) uyarırsın. Her kim arınırsa ancak kendisi için arınır. Dönüş de yalnızca Allah’adır. Kör ile gören bir olmaz! Karanlıklar ile aydınlık bir değildir! Gölge ile kızgın sıcaklık bir değildir! Ölüler ve diriler de bir olamaz. Şüphesiz Allah, dilediğine / dileyene işittirir. Sen ise kabirlerdeki kişilere işittiremezsin. Sen sadece bir uyarıcısın. Şüphesiz biz seni hak ile bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Her milletin içinden kendilerine bir uyarıcı mutlaka gelip geçmiştir. Onlar seni yalanlıyorlarsa, hiç şüphesiz onlardan önceki kişiler de yalanlamışlardı. Halbuki o elçiler onlara apaçık delillerle, sahifelerle ve aydınlatıcı kitaplarla gelmişlerdi. Sonra Ben o inkâr etmiş olan kişileri tutup yakaladım. Şimdi Benim onları inkârım nasılmış, görsünler bakalım! (Fatır Suresi 15-26)

 

Cenab-ı Hak, aynı yağmur ile rengarenk çeşitli mevye ve bitkilerin yetiştirilmesine, dağların çeşitli renklerde katmanlardan oluşmasına, insan ve hayvanların da çeşitli renklerde olmasına dikkat çekerek, müşriklerin farklı farklı adet ve geleneklere sahip kabilelerin nasıl bir araya geleceği ve tevhit olacaklarına ilişkin onların sorularına şu mesajlarla cevap verir;

“Allah kudreti ile tek bir şeyden çok çeşitlilik yaratabilmektedir. Dolayısıyla ilahi kaynaktan beslenen bir idare kurulduğu takdirde bu idare çeşit çeşit kavimleri bir araya getirecektir. Oluşturulan tevhit toplumu tek tip olmayacak, giysileri, adetleri, üretimleri, geçim kaynakları, vb. hususları farklı farklı olacaktır. Onları bir arada tutacak husus, birlik ve beraberlik iradesi göstererek teşekkül edecek yönetimlerinin bütün kabilelere adaletli davranması, onların sorunlarını çözmeye çalışması (salatı ikame) ve hukuku (Kitabı) tesis etmesinde olacaktır.”

Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’e @ inzal ettiği öğretinin (Kitab / Hukuk) yeni bir şey olmadığını eskiden de toplumlara rehberlik / yol göstermek amacıyla bu öğretiyi gönderdiğini ve bu nedenle de Hz. Muhammed’e @ indirilen öğretinin daha önce gönderilen ilahi öğretilerden geriye ne kaldıysa hepsini tasdik ettiğini de bildirir.

 

27-31- Görmedin mi? Allah gökten bir su indirir. Onunla rengârenk, çeşitli meyveler yetiştiririz. Dağlarda da beyaz, kızıl, siyah ve türlü türlü renklerde katmanlar var etmişizdir.  İnsanlardan, diğer canlı varlıklardan ve davarlardan da böyle türlü türlü renkte olanlar vardır. Kulları arasında Allah’tan yalnız anlama ve kavrama yeteneğine sahip olanlar Allah'tan (hakkıyla) korkarlar: Hiç şüphesiz Allah çok güçlüdür, çok bağışlayıcıdır. Hiç şüphesiz şu, Allah’ın kitabını okuyan, salatı ikame eden (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözmek için faaliyet yapan) ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açık olarak veren kimseler, O (Allah), mükâfatlarını kendilerine tastamam versin ve lütfundan kendilerine artırsın diye, kesinlikle batma ihtimali olmayan bir ticareti umarlar. Hiç şüphesiz O, çok bağışlayıcı ve karşılık vericidir. Ve sana vahyettiğimiz bu kitap da (ilahî kelâm), geçmiş vahiylerden bugüne kalmış ne varsa tümünü tasdik eden bir hakikattir; Şüphe yok ki, Allah, kullarını hakkıyla bilen ve hakkıyla görendir. (Fatır Suresi 27-31)

 

Müşrik elebaşıların elçiliğin niye Hz. Muhammed’e @ verildiğine ilişkin sorgulamalarına Cenab-ı Hak, elçiliği ve ilahi öğretiyi kime vereceğini de kendisinin dilediği gibi belirlediği şeklinde cevap verir. Fakat müşriklerin ilahi öğretiye uymaya şiddetle karşı çıkarak kendilerine yazık etmekte olduklarını bildirir. Halktan bir kısım kimselerin Arafta / arada kaldıklarını ama bir kısım Mekkelilerin ise ilahi öğretiye uymayı tercih ederek hayırlara rehberlik ettiklerini belirtir. İlahi öğretinin rehberliğini seçmede Mekkeliler arsında öne çıkmış bu kimseleri Adn Cennetlerinin beklediğini müjdeler. İlahi öğretiye karşı çıkanları bekleyen akıbetin ise cehennem olduğunu ve o azaptan hiç kurtulamayacaklarını vurgular.

 

32 -38- Sonra biz kitab’ı kullarımızdan seçtiklerimize miras bıraktık. Şimdi de onlardan bazıları nefislerine zulmeden, bazıları (doğru ile yanlış arasında) ara yolu tercih eder, bazıları da Allah’ın izniyle hayırlarda önde gidenlerdir. İşte büyük lütuf budur. Adn cennetleri! Onlar oraya gireceklerdir. Orada altın bileziklerle ve incilerle süsleneceklerdir. Oradaki elbiseleri ipektir. Onlar orada, “Bütün övgüler, bize acı ve üzüntü tattırmayan Allah’a mahsustur: Rabbimiz gerçekten çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını verendir; O, lütfuyla bu konak yerine bizi yerleştirdi. Orada bize ne bir çatışma ve gerginlik bulaşır, ne de yorgunluk ya da bıkkınlık!” derler. Kâfirlere ise cehennem ateşi var. Ne ölüm hükmü verilir ki ölsünler, ne de ateşin azabı hafifletilir. Biz işte Allah’ı ve nimetlerini inkâr eden her nankörü böyle cezalandırırız. Onlar, orada feryat ederler: “Rabbimiz! Ne olur, çıkar bizi buradan, dünyaya geri gönder de daha önce yaptıklarımızdan başka, güzel ve makbul işler yapalım!” (Onlara şöyle cevap vereceğiz) “Biz, size, düşünüp ibret alacak, gerçeği görecek kimsenin düşüneceği kadar bir ömür vermedik mi? Hem size peygamber de gelip uyardı. Öyleyse tadın azabı! Zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur!” Allah göklerin ve yerin gaybını bilendir. Hiç şüphesiz O, göğüslerin içindekini çok iyi bilendir. (Fatır Suresi 32-38)

       

Cenab-ı Hak, Mekke halkına uyarılarının sonunda şunları hatırlatır; “Sizleri Hz. İbrahim @ vasıtasıyla bu şehre / ülkeye getiren ve sizleri bu şehrin halifeleri / egemenleri yapan Rabbinizdir. Şimdi sizin içine düştüğünüz şirk / zulüm / hukuksuz ortamdan çıkarmak ve başınıza gelmekte olan büyük bir felaketten sizi kurtarmak için uyarıcı elçisi olan Hz. Muhammed’i @ ve ilahi rehberini (Kur’an’ı) gönderen yine O’dur.  Sizler ona itaat ederseniz sadece şirkin başınıza getireceği felaketten kurtulmakla kalmayacaksınız. Aynı zamanda Arap yarımadası, Irak, İran, Suriye, Mısır, Filistin ve Anadolu gibi tüm bölgeye egemen / halife olacaksınız. Fakat siz O’nun rehberliğine değil de size yukarıdan beri anlatılan nimetlerin hiçbirini sunmada bir katkısı olmamış şirk otoritelerine / şeytanlarına itibar ediyorsunuz. Onların gösterdiği yolu izliyorsunuz. Onlar sizleri aldatmaktan ve sizi kullanmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Toplumların dolayısıyla sizlerin ayakta kalmanızın yegâne şartı adalettir, tevhittir. Toplumlar adaletle, birlik ve beraberlikle yıkılmaktan korunurlar. Bu paradigmalar Allah’ın koyduğu paradigmalardır. Dolayısıyla nasıl yerleri ve gökleri yıkılmaktan koruyan Allah ise devletlerin / toplumların yıkılıp gitmelerini de O’nun koyduğu kanunlara göre hareket etmeleri önler. Sizin yıkılışınızı durduracak yegâne çare, yine O’nun kurallarına ve O’nun yol göstermesine sığınmaktır. Kulları ne kadar yanlış yaparlarsa yapsınlar O kullarına karşı çok merhametli ve şefkatli olduğundan onları önce uyarır, gittikleri yanlış yolun kendilerini yıkıma-azaba götürdüğü mesajlarını verir. Ancak onların bu uyarılara kulak asmamaları halinde önlerini azaba açar. Onların bu uyarılardan ders alıp hatalarından dönmeleri halinde ise koruyucu rehberliğini yaparak onları yıkımdan ve azaptan kurtarır.”

Hatta Cenab-ı Hak, Mekke halkına şu hususları bile zımnen vurgulayarak uyarılarda bulunur; (Elmalılı Hamdi Yazırın ifadesi ile) “Şüphe yok ki gökleri ve yeri yok olmamaları için Allah tutuyor. Yani şirk ve zulüm öyle fena, o kadar büyük cinayettir ki onun uğursuzluğundan yerler, gökler yıkılır; çünkü onlar ancak adalet ve hak ile ayaktadırlar. Hakkın dengesi bozulunca kendilerini tutamazlar. Varlıklarında, başkasına muhtaç oldukları için kendilerine yeterli değildirler. Onun için haksızlık âlemin düzenini bozar. Allah'a şirk koşmak ise en büyük zulüm olduğundan, müşriklerin meydan alan (yayılan) zulüm ve fesatlarıyla alem yıkılmak üzere bulunuyor. Fakat Allah onların belirli vakitlerinden önce yok olmalarını istemediği için tutuyor, muhafaza buyuruyor da henüz yıkılmıyorlar. Yemin olsun ki, eğer yola gelmezlerse onları yok olmaktan Allah'tan başka hiçbir tutacak yoktur. O cidden halim ve gafur bulunuyor” ([1])

 

[1] ) Elmalılı Hamdi Yazır Hak Dini Kur’an Dili Tefsirinden….

39-41- O, sizi yeryüzünde halifeler yapandır / yapacak olandır. Artık kim kâfir olursa, kâfirliği kendi zararınadır. Kâfirlerin inkarları, Rablerinin katında kendilerine sadece gazabı artırır ve kâfirlerin inkarları sadece kendilerine zararı artırır. De ki: “Allah’tan başka yakarıp durduğunuz, O’na ortak koştuğunuz kimseleri gördünüz mü? Gösterin bana, yeryüzünde neyi yaratmışlar? Ya da onların göklerde bir ortaklığı mı var? Ya da Biz kendilerine bir kitap vermişiz de onlar, ondan bir delil üzerinde midirler?” Bilakis o zalimler, birbirlerine aldatmadan başka bir vaatte bulunmuyorlar. Hiç şüphesiz gökleri ve yeryüzünü yıkılıp gitmekten koruyan Yüce Allah’tır. Ant olsun ki eğer onlar yıkılacak olursa onları Allah’tan başka kimse tutamaz.  Gerçekten O, çok yumuşak davranan, çok bağışlayandır. (Fatır Suresi 39-41)

 

Mekke halkına Fatır Suresi ile okunan bu bildiride onların ehli Kitap gibi peş peşe gelen peygamberleri olmadıklarına hayıflandıkları, şayet Rabbleri tarafından kendilerine yol gösterecek bir peygamber gönderilecek olursa o elçiyi takip etmede en ön saflarda yer alacaklarına yeminler edip ant içtiklerini hatırlatılır. Onların yaşadıkları yaman çelişki dile getirilir;

“İşte şimdi o hayıflandıkları konuda Cenab-ı Hak elçisini gönderdi. Şayet kendilerine elçi gönderilirse onu takip etme hususunda en önde olacaklarına dair ettikleri yeminler hani nerede? Neden şimdi o elçiyi takip etmiyorlar. Hatta bırakın takip etmeyi kendilerine yol göstermek için çırpınan o elçiyi inkarda yarışıyorlar ve ondan nefret ediyorlar.”

Dahası eskiden Mekkeliler Ehli kitap kabilelerinin peygamberlerini inkâr etmeleri ve onlara verdikleri eziyetler gündemlerine gelince onları ayıplıyorlar ve onlara lanet ediyorlardı. Ama şimdi onlar ayıpladıkları ehli kitap kabileler gibi davranarak Hz. Muhammed’i @ inkâr ediyorlardı. Bunun sebebini Cenab-ı Hak şöyle ortaya koydu; “Büyüklenmek, gurur ve kibir.” Aynı Yahudiler gibi Mekkelilerin de kendilerini üstün / seçkin görmeleri, onların gözlerini kör etmişti. Hakkı ve hakikati göremiyorlardı. Öylesine gözleri kör olmuştu ki mevcut statükolarını kaybetmemek için Elçiye ve getirdiği öğretiye / hakka çeşitli şeytani hile ve tuzaklar kurmaya kadar işi ileri götürüyorlardı. Halbuki hayatın gerçeğine, ilahi öğretiye karşı şeytani tuzak kuranların tuzak ve hileleri ancak kendi ayaklarına dolanır olduğunu bile düşünemiyorlardı.

Geçmiş toplumlar yıkıma giderken Rablerinin onlara acıyarak yıkımı durdurma amaçlı gönderdiği elçilere çeşitli hile ve tuzak kuranların durumları ortadaydı. Zaten yıkıma doğru giden bu toplumlar hile ve tuzaklarında başarılı olurlarsa o takdirde yıkılmaları bir anda olup gidiyordu. Cenab-ı Hak Mekkeli müşriklerin Hz. Muhammed’e @ yaptıkları nedeniyle onların hemen yıkımları gerçekleştirmiyorsa bu O’nun kullarına olan merhametindendi. Bu Onun sünnetiydi. Eğer Allah suç işleyenin cezasını hemen verecek olsaydı sadece Mekkeli müşrik azgın elebaşılar değil yeryüzünde hiçbir zalim ve müşrik bırakmazdı.

 

42- 45- Kendilerini uyaracak bir peygamber geldiği takdirde, milletler içinde, hidayette en önde yer alacaklarına dair var güçleri ile yemin ettiler. Ama kendilerine bir peygamber gelip uyarınca bu, onların sadece nefretlerini artırdı. Sebebi ise: dünyada sırf böbürlenip büyüklük taslamak ve bir de şeytani hile ve tuzak kurmak istemeleriydi. Halbuki şeytani hile ve tuzak, sadece hazırlayanın ayağına dolanır, sadece onu perişan eder. Onlar daha öncekilerin uğradıkları feci akıbetten başka bir şey mi bekliyorlar? Sen Allah’ın sünnetinde hiçbir tebdil, hiçbir değişiklik bulamazsın! Yeryüzünde gezip de bir bakmadılar mı, kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş? Hâlbuki onlar, bunlardan daha kuvvetliydiler. Göklerde ve yeryüzünde Allah’a karşı kimse duramaz. Kesinlikle O, en iyi bilendir, en güçlü olandır. Eğer Allah işledikleri günahlar yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, dünyada tek bir zalim / kafir bırakmazdı; ama Allah onların cezasını belirlenmiş bir vadeye kadar erteler. Sonunda ecelleri geldiği zaman da artık şüphesiz Allah kendi kullarını en iyi görendir. (Fatır Suresi 42-45)

bottom of page