top of page

Arama Sonuçları

Boş arama ile 99 sonuç bulundu

  • Bölüm 9:Habeşistan'a Hicret | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 9 HABEŞİSTAN’A HİCRET Peygamberimiz başlattığı hareketinin geleceği konusunda endişelenmektedir. Zira 1. Habeşistan hicretinden sonra yaşanan siyasi başarısızlığın sonrasında Mekke halkından kendi saflarına geçiş azalmış ve müşriklerin baskısı daha da artmıştır. Bir taraftan halk üzerinde şiddet uygulamaları diğer taraftan müminlere boykot tehditleri Mekkeliler üzerinde derin etki yapmakta ve davete icabet etme konusunda onlarda tereddütler yaratmaktadır. Bu bunalımı aşmanın iki yolu vardı. Birincisi Mekke’nin müşrik elebaşılarından bazı şahsiyetlerin Hz. Muhammed @ safına geçmesi. Diğeri ise Mekke’deki baskı ve zorlayıcı ortamdan kurtulmak için başka mekanlara hicret etmek. Birinci seçeneğin gerçekleşmesi için Hz. Muhammed @ kendisine yardımcı göndermesini Cenab-ı Hak’tan niyaz eder. Mücadelesini devam ettirebilmek için kendisine destek olacak müşrik elitlerin ağır toplarından olan iki Ömer’den birisinin (birisi Ebu Cehil diğeri Hz. Ömer) iman etmesi için dua eder. İkinci seçenek ise Mekke halkından “kararsızların / araftakilerin” iman etmeleri halinde baskı ve zorluklara muhatap olmayacakları bir ortamın hazırlanmasıdır. Daha önce 1. Habeşistan hicretinde yaşananlar da dikkate alınarak 2. Habeşistan hicreti hazırlıklarına başlanır. Bu hazırlıklar hicret edecek müminlerin gittikleri yerde nasıl davranacakları ve hangi bilgi birikimine sahip olmaları gerektiği kapsamında idi. Bu kez de Mekke müşriklerinin oyununa gelinirse ikinci bir siyasi yenilgiyi bu hareketin kaldırması mümkün değildi. Muhakkak başarılı olunması gerekliydi. Diğer taraftan Mekke müşrik elebaşıların yalan haberlerle aynı numarayı yaparak muhacirleri geri getirmeyi denemeyeceği açıktı. Zira mümin muhacirler aynı numarayı yutmayacaktı. Fakat bu kez Mekke müşrik elebaşıların Habeşistan kralını ve çevresini muhacirler aleyhine kışkırtıp onların sığınma taleplerini reddetmesini ve muhacirleri kendilerine teslim etmesini isteyecekleri aşikardı. Bunu sağlamak için onlar önce hediyeler, ticari ilişkilerde iyileştirmeler teklif ederek Habeşistan yöneticilerinin huzuruna çıkacaklar, daha sonra ise müminlerin dünya görüşlerinin hem Mekke hem de Habeşistan’ın dünya görüşlerine ters olduğu üzerinden hareket edileceği görülüyordu. Bu nedenle Rabbimiz elçisine rehberlik edip muhacirlerin hazırlıklı olmalarını sağladı ve Meryem suresini inzal etti. Meryem suresinde Hz. Muhammed’in @ kendisine yardımcı göndermesine yönelik niyazına cevap verildiği gibi Hz. İsa’nın babasız doğumunun Cenab-ı Hak açısından yaratmanın türlerinden bir tür olduğu konusu işlenir. Bu fikirden yola çıkarak Hz. İsa’ya asla ilahlık sıfatının verilemeyeceğini anlatmak için sure Hz. Yahya’nın @ doğum olayını anlatan Hz. Zekeriyya @ kıssası ile başlar. Hz. Yahya’nın @ doğum olayının Hz. İsa’nın @ mucizevi doğum olayı ile bağlantısı incelenecek olursa; bu kıssa ile Cenab-ı Hakk’ın yaratma hususunda bir tek yolunun olmadığı, O’nun yaratma şekillerine sınır konulamayacağı anlaşılır. Nasıl ki Hz. Adem’i @ topraktan, babasız ve anasız yaratmışsa, Hz. İsa’yı @ da babasız olarak neden yaratamasın? Ya da nasıl ki Hz. Zekeriya @ gibi yaşlanmış ve cinsel gücü kalmamış bir erkekten ve gençliğinden beri kısır olan artık menapoza girmiş karısından çocuk olması imkânsız görünse de tarihte böyle bir olay vuku bulmuşsa, Hz. İsa @ da babasız dünyaya gelebilir. Bu tür olaylar Cenab-ı Hak açısından kolaydır. Fakat asıl şaşılması gereken, bu olay sonucunda yaratılanı yaratana nispet edip ilahlaştırmaktır. Nasıl ki ne Hz. Âdem @ ne de Hz. Yahya @ mucizevi (normal doğum harici) doğumları nedeniyle insanlarca ilahlaştırılmıyorsa Hz. İsa’nın @ ilahlaştırılması da yanlıştır. Aslında bu kıssalar aynı zamanda Hz. Muhammed’in @ tevhit hareketinin geleceğinden endişe etmesi nedeniyle Cenab-ı Hakk’tan destekçi göndermesi için yaptığı duanın kabul olunduğu ve destekçilerin gönderileceğinin bir ihbarı şeklinde de görülebilir. Söz konusu ihbar çok kısa bir süre sonra Hz. Hamza ile Hz. Ömer’in iman etmeleri şeklinde tecelli etmiştir. Müminlerin Habeşistan’a ikinci kez hicret hazırlıkları kapsamında inzal olan bu sure, hicret eden Cafer bin Ebu Talip tarafından Necaşi ve Hristiyan otoritelere müminlerin Hz. İsa’nın @ doğasına bakış açısını izah etmek için okunmuştur. Sure önce Hz. Zekeriya @ kıssasını anlatmayla başlar. Bu kıssada Hz. Zekeriya @ davasını devam ettirecek bir oğul vermesi için Allah’a niyazı eder. Aynı endişe Hz. Muhammed’de @ vardır ve o Cenab-ı Hak’ka tevhit hareketine destek olması için bir yardımcı vermesini yürekten dua eder. Hz. Zekeriya @ niyazda bulunurken bu niyazının neredeyse imkansızlığını da düşünmektedir. Zira hem kendisi ihtiyarlamış hem de karısı gençliğinden beri kısır ve şimdi de ihtiyardır. Yani oğlunun olması biyolojik olarak normal şartlarda imkânsız görünmektedir. Hz. Zekeriya’nın @ oğul istemesinin asıl sebebi bir evladının olmasından ziyade, davasını devam ettirecek, yoluna varis olacak bir şahsiyeti istemesidir. Hz. Muhammed’de @ oldukça zor durumdadır. Zira hareketine katılımlar neredeyse durma noktasına gelmiştir. Bu duraksamayı açmak için imkânsız olduğunu düşünse de Ebu Cehil’in ya da Hz. Ömer’in yani Mekke’de güçlü bir otoriteye sahip olan kişi ve/veya kişilerin kendisine destekçi olmasını istemektedir. Ebu Cehil, müşriklerin baş aktörü, Hz. Ömer ise Mekke müşrik yönetiminin Dışişleri Bakanı pozisyonunda ve kendisinin en azılı düşmanlarından birisi idi. Hz. Hamza ise kendi amcası olmakla birlikte kendi saflarına katılmamış ama ‘aslan avcısı’ sıfatıyla Mekke’de kendisinden çekinilen bir şahsiyetti. Yani Hz. Muhammed @ aynı Hz. Zekeriya @ gibi normal şartlarda imkânsız olanı istemektedir. Fakat davasının devamı için başka yapacağı bir şey yoktur. Allah için ise hiçbir şey imkânsız değildir. Rahman Rahim Allah Adına 1-6- Kaf. Ha. Ya. Ayn. Sad. (Bu,) Rabbinin, kulu Zekeriya’ya olan rahmetinin anılmasıdır. Hani o, yürekten Rabbine seslenerek şöyle demişti: “Ey Rabbim! Doğrusu, artık kemiklerim gevşedi, saçlarım ağardı. Ama ey Rabbim, şimdiye kadar Sana yönelttiğim duada cevapsız bırakıldığım hiç olmadı. Doğrusu ben, arkamdan iş başına geçecek olan yakınlarımdan endişe ediyorum. Karım da kısırdır. Tarafından bana bir veli (yardımcı) bağışla. Ki o bana varis olsun; Yakup hanedanına da varis olsun. Rabbim, onu rızana layık kıl! (Meryem Suresi 1-6) Cenab-ı Hak, Zekeriya’ya @ Yahya adında bir evlat vereceğini müjdelediği zaman O bu müjdeye inanamaz ve bunun için bir işaret vermesini ister. Cenab-ı Hak da üç gün süre ile hiçbir şey konuşmamasını bildirir. O’da bu emri yerine getirir ve kavminden kime rast gelirse ve kendisine ne söylenirse söylensin karşılık vermez ve susar. Bu kıssadan aldığı talimat ile Hz. Muhammed’de @ Ebu Cehil’in kendisine en ağır hakaretlerde bulunmasına rağmen ona karşılık vermeyip susar. Cenab-ı Hak, tıpkı Hz. Zekeriya’ya @ Hz. Yahya’yı @ davasını sürdürmesi için ihsan ettiği gibi Hz. Muhammed’e @ de Hz. Hamza’yı ihsan etti ve onun iman etmesi için gereken ortamı hazırladı ve iman etmesini sağladı. 9.1. Hz. Hamza’nın İman etmesi Siyer kaynakları ([1] ) Hz. Hamza’nın Hz. Muhammed @ ın saflarına katılışı olayını şöyle anlatır; “Hz. Muhammed @ bir gün Safa tepeciğinin yanında oturduğu sırada, Ebu Cehil ile Adiyy b. Hamrâ ve İbn Es da oraya uğradılar. Ebu Cehil Peygamberimiz (a.s.) a sövüp sayarak kendisini çok incitti. Peygamberimiz (a.s.) ise ona hiçbir şey söylemedi, kalkıp evine gitti. Abdullah b. Cüd'an'ın azadlı kölesi bir hatun, evinden, Ebu Cehil'in bütün söylediklerini işitmişti. Çok geçmeden, Hz. Hamza, yayı omzunda olduğu halde, avlanmaktan dönüp oraya geldi. Kendisi avcı idi, daima avlanmaya giderdi. Avlanmaktan döndüğü zaman, Kâbe’yi tavaf etmedikçe, sonra da Kureyşlilerin toplantı yerine uğrayarak onları selamlayıp kendileriyle biraz konuşmadıkça, evine gitmezdi. Hz. Hamza, Kureyş yiğitleri arasında en şerefli ve en güçlü olanı ve kendisinden en çok korkulanları arasında idi. Hz. Hamza Kâbe’ye doğru giderken, azadlı cariye ona: ‘Ey Umâre'nin babası! Kardeşinin oğlu Hz. Muhammed'e biraz önce Ebu'l-Hakem Amr b. Hişam tarafından yapılan kötülüğü görmüş olsaydın, sen hiç dayanamazdın. Onu orada otururken bulup sövdü saydı, hoşuna gitmeyecek şeyler söyledi, sonra da dönüp gitti. Hz. Muhammed ise ona hiçbir şey söylemedi’ dedi. Yüce Allah Hz. Hamza'nın iyiliğini dilediği için, kendisi, kadının söylediği şeylerden son derece öfkelendi ve hemen Ebu Cehili bulmak için Mescid-i Haram'a girdi. Ebu Cehil'in Kureyş’lilerden bir cemaat arasında oturduğunu gördü, ona doğru vardı. Başucuna dikildi, hemen yayını kaldırıp onun başına şiddetle vurdu. Başını fena halde yaraladı. ‘Sen misin ona sövüp sayan? İşte, ben de onun dinindeyim! Onun söylediğini söylüyorum! Gücün yetiyorsa, o yaptıklarını bana da yap bakayım’ dedi. Ebu Cehil'in mensup bulunduğu Mahzum oğullarından bazı kimseler, Hz. Hamza'ya karşı Ebu Cehil'e yardım etmek üzere ayağa kalktılar, Fakat Ebu Cehil kendi kavminden olanlara: ‘Bırakın Ebu Umâre'yi Vallahi ben onun kardeşinin oğluna çok kötü sövüp saymıştım’ dedi Hz. Hamza ertesi günü, sabahleyin Peygamberimiz (a.s.) ın yanına vardı. Ve müslüman oldu.” Yukarıdaki anlatımda da görüldüğü üzere Hz. Hamza’nın iman etmesi tamamen kabile asabiyesinin verdiği hissi bir olay üzerine gerçekleşmiştir. Kabile asabiyesi nedeniyle ilan edilen tarafgirlik daha sonra Hz. Hamza’nın yeğenine karşı yüreğinin yumuşamasına neden oldu. Onun kalbi merhametle doldu ve gerçekten iman ettiğini gelip yeğenine bildirdi. Bu olaylar zincirinde susma orucu talimatını Hz. Muhammed @ yerine getirmiş ve Hz. Zekeriya’ya @ davasını devam ettirecek oğul nasıl mucizevi bir şekilde ihsan edildiyse Hz. Muhammed’e @ de hareketini devam ettirecek Hz. Hamza ihsan edilmiştir. 7-11- (Allah şöyle buyurdu:) “Ey Zekeriya! Biz sana bir delikanlı müjdeleriz ki, onun adı Yahya’dır. Daha önce ona kimseyi adaş yapmadık.” Zekeriya: “Rabbim!” dedi “karım kısır olduğu, ben de ihtiyarlığın son sınırına vardığım halde, benim nasıl delikanlım olabilir?” Allah: “İşte böyle, dedi; Rabbin: O bana kolaydır. Daha önce, sen hiçbir şey değilken seni de Ben yaratmıştım” buyurdu. O (Zekeriya): “Rabbim!” dedi, “(delikanlım olacağına dair) bana bir işaret ver.” Allah: “Sana işaret, sapasağlam olduğun halde üç gün insanlarla konuşmamandır” buyurdu. Bunun üzerine Zekeriya, mabette kavminin karşısına çıkarak onlara: Sabah akşam / her zaman tesbih etmelerini vahyetti. (işaret etti) (Meryem Suresi 7-11) İlginçtir Hz. Hamza ile Hz. Yahya’nın @ karakterleri birbirine çok benzediği gibi sonları da birbirine çok benzer. Her ikisi de şehit olmuştur. Her ikisi de düşman saflarındaki ve emir sahiplerinden olan bir kadının kışkırtması sonucu şehit edilmiştir. Her ikisi de takvalı / vakarlı şahsiyetlerdi fakat asla zorba değillerdi. 12-15- “Ey Yahya! Kitab’a vargücünle sarıl!” (dedik) ve henüz sabi / şirki terk etmiş iken ona (ilim ve) hikmet verdik. Tarafımızdan ona sevgi / kalp yumuşaklığı / merhamet ve arınmışlık da (verdik). O, çok takvalı bir kimse idi. Ana-babasına çok iyi davranırdı; o, isyankâr bir zorba değildi. Doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağı gün ona selam olsun! (Meryem Suresi 12-15) Hz. Muhammed’in @ duasına karşılık güçlü bir şahsiyetin mümin olacağının müjdesi Hz. Zekeriya’ya @ verilen müjde metaforunda verildikten sonra sıra Hz. İsa’nın mucizevi doğumu kıssasına gelir. Habeşistan’a yapılan ilk hicrette muhacirlerin en büyük zorluk çektiği husus Habeşistan rejiminin temelini oluşturan Kilisenin yapısı ve bu yapının bağrından doğduğu teslis düşüncesi idi. Bu düşünce Hz. İsa’nın @ doğası ile ilgiliydi. Bu düşünceye göre, Kilise Hz. İsa’nın @ temsilcisi idi ve Hz. İsa da @ Allah’ın oğlu idi. Her ne kadar bu düşünce Bizans’taki kadar güçlü değilse de yine de yönetimde hayli etkin olan Habeşistan kilisesi, bu düşünceyi oldukça benimsemişti. Zira bu düşünce sayesinde Habeşistan iktidarına Allah’ın oğlu adına ortaktı. Kilise ruhbanları açısından bu düşünce devlet yönetiminden pay almak için çok önemliydi. Fakat diğer taraftan Necaşi ve onun gibi bu teslis inancına dolayısıyla kilisenin iktidara ortak olmasına karşı çıkan siyasi otoriteler de mevcuttu. Hatta kendi aralarında bir çekişmenin / mücadelenin var olduğu da söylenebilir. Daha önce hicret edip geri dönmüş müminler, Hz. İsa’nın @ doğasına getirilen yorumdan kaynaklanan ve yönetime yansıyan bu konu hakkında net bir bilgiye sahip değillerdi. İlk hicretlerinde karşılaştıkları bu duruma ait bilgi ve yapıları Mekke’ye geri döndüklerinde Hz. Muhammed’e @ bildirmişlerdi. Cenab-ı Hak ikinci kez hicret için müminleri tekrar Habeşistan’a göndermeye hazırlanan elçisine bu konuda müminleri donanımlı hale getirmesi için Hz. İsa’nın @ doğum olayı konusunda Meryem suresindeki ilgili ayetleri inzal etti. Çünkü hicret gerçekleştiğinde Mekke müşriklerinin bu kez Necaşiye elçiler gönderip muhacirleri geri iade etmesini talep edeceklerdi. Taleplerinin Necaşi tarafından kabul edilmesi için Necaşi’ye ve çevresindeki etkin kimselere hediyeler sunacaklar, ticaret hacimlerinin artırılması teklifinde bulunacaklar ve sonunda muhacirlerin dünya görüşlerinin her iki taraf için de zararlı görüşler olduğu üzerinde duracaklardı. Necaşi’nin muhacirlere sahip çıkması için Mekke müşriklerinin bu taleplerini reddetmesinin sağlanması gerekli idi. Bunu yaparken Necaşinin kendi çevresindeki otoriteler karşısında da zayıf kalmaması gerekmekteydi. Bu nedenle muhacir müminlerin hem kendilerini gayet iyi bir şekilde savunmaları hem de Necaşi’nin devletteki diğer otoritelere karşı kendi inançlarını / dinlerini doğru bir şekilde savunmaları şarttı. Bu konudaki sahip olunacak bilgi ve donanım Habeşistan’a gidecek muhacirler için çok önemliydi. Hz. İsa’nın @ doğasına yönelik sorulacak sorulara verilecek cevaplar müminlerin oradaki kaderlerini belirleyecekti. Cenab-ı Hak, Meryem suresinde nazil ettiği kıssa ile müminlerin ihtiyacını giderdi ve gerçeğin ne olduğunu da ortaya koydu. Anlatılan kıssa ile hem hristiyanları Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu inancına sürükleyen onun mucizevi doğum olayı anlatıldı hem de bu mucizevi doğumun Allah’ın yaratma çeşitlerinden birisi olduğu vurgusu ile Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olmasının yanlış olduğu belirtildi. Cenab-ı Hakk’ın yaratıcı olması nedeniyle oğul edinmekten münezzeh olduğu, Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu inancının da şirk olduğu belirtildi. Böylece O’nun oğlu iddiası ile Kilisenin Hz. İsa’yı @ temsilen kutsal bir statü ile yönetimde yer almasının da yönetimde oluşan bir şirk olduğu belirtilmiş oldu. Şirk sisteminin hangi formda olursa olsun doğru olmadığı net bir şekilde ifade edildiği için bu suredeki anlatımlardan her ne kadar Kilise otoriteleri hoşnut olmayacak olsa da söylemin dayandığı argüman kuvvetli olunca muhalefet etmek için ellerinde bir delil de bulunmayacaktı. Zira işin hakikatı buydu. Bu durumda hicret eden müminler Necaşi’nin yanında yer almış olacaklar ve Necaşi’nin eli bu ayetlerle güçlenmiş olacaktı. Hz. Muhammed @ Habeşistan Kralı olan Necaşi’yi gayet iyi tanıyordu. O’nun adalet sahibi ve tevhit ehli olduğunu bildiği için mümin muhacirlerin orada güvende olacaklarından ve diğer maddi ihtiyaçlarının da karşılanacağından emindi. Ayrıca muhacir müminler bir şekilde Kral Necaşi’nin huzuruna çıkmak ve Habeşistan’a hicret etmelerinin nedenleri sorulduğunda bu nedenleri devlet erkanı huzurunda açıklamak durumunda kalırlarsa, ellerinde bu nedenleri açıklayan bir metin olması gerekiyordu. Meryem Suresi hicret edecek müminlerin ihtiyaç duyduğu bu metni de içerecek şekilde Cenab-ı Hak tarafından elçisine inzal edildi. Meryem suresi bir yönüyle Mekke’de olup bitenleri anlatırken diğer bir yönüyle de muhacirlere karşı gerek Mekke’den gelecek müşrik elçilerin gerekse de Kilise mensuplarının kışkırtıcı argümanlarına cevap verebilecek muhtevaya sahip olarak nazil oldu. Habeşistan’a hicret edildiği zaman Hz. İsa’nın @ doğası hakkında nasıl bir inanca sahip oldukları herhangi bir şekilde gündeme geleceği zaman okunmak üzere inzal olan mucizevi doğum olayı özetle şöyle anlatılır; “Hz. Meryem tapınağın doğu tarafında inzivaya çekilir. Cenab-ı Hak kendisine bir meleği elçi olarak gönderir. Bu melek Hz. Meryem’e insan suretinde görünür. Hz. Meryem çok korkar. Elçi melek kendisinden ona bir zarar gelmeyeceğini sadece Cenab-ı Hakk’ın kendisine bir oğlu olacağının müjdesini vermek için gönderildiğini bildirir. Bu kez Hz. Meryem büyük bir şaşkınlık yaşar ve hayret içinde bunun imkânsız olduğunu zira hiçbir erkekle ilişkisinin olmadığını belirtir. Ama elçi melek bu oluşun normal yollardan değil mucizevi bir oluş olacağını bildirir. İlave olarak da bu varoluş nedeniyle doğacak oğlanın insanlara önder olacağını insanlara rahmet olacağını da bildirdikten sonra bunun Allah tarafından kararlaştırılmış bir şey olduğunu ve kimsenin bunu engelleyemeyeceğini ifade eder ve gider. Hz. Meryem bir süre sonra hamile kalmıştır. Hamileliği ilerleyince insanlardan uzak ıssız bir yere çekilir ve doğum sancıları tuttuğunda doğumdan sonra bu çocuğu insanlara nasıl açıklayacağının endişe ve korkusu içindedir. Ölüp gitmeyi ve bunları hiç yaşamamış olmayı arzular. Fakat Cenab-ı Hak, onu yalnız ve çaresiz bırakmaz. Hemen ona moral ve motivasyon için şöyle seslenilir; ‘Sen kendinin kötü kadın olarak anılacağın ve çirkin bir iş işlediğin zannedilerek lanetle aşağılanarak anılacağın düşüncesini bir kenara at. Bu düşünce ile ölmeyi falan dileme. Sen bütün çağlar boyu çok iyi olarak ve övgüyle anılacaksın. Bu nedenle sakın tasalanma. Hemen yanında ikram edilen hurma ağacının meyvelerinden ye, iç’ denilir. Kısa bir süre sonra doğum gerçekleşir ve ‘Hadi gözün aydın olsun kurtuldun, geçmiş olsun’ diye seslenilir. ‘Şayet birisiyle karşılaşacak olursan da onun sorularına asla yanıt verme. Sadece oğlunu işaret et. Susma hakkını kullan.’ diye de ilave edilir. Hz. Meryem kendisine verilen talimatları yerine getirir. Çocuğunu alıp şehre döner. İnsanlar onun zina sonucu bir çocuk doğurduğunu zannederler ve hemen aile efradına leke getirdiği şeklinde suçlamalara başlarlar. O ise suçlamalara cevap vermez ve susma hakkını kullanarak sadece çocuğunu işaret eder. Onlar ise bu cevap karşısında çok şaşırırlar. Suçladıkları Hz. Meryem susuyor, konuşmuyor ve soruların cevabı için doğurduğu çocuktan en iyi cevabı alacaklarını işaret ediyordu. Zaman içerisinde Hz. İsa @ büyür, yetişir ve Peygamber olarak seçilip gönderilir. O, kendilerini üstün, yüce ve aziz gören fakat her türlü günah ve pis işlerin içine batmış kavminin ileri gelenlerine karşı kendisinin Allah tarafından elçi olarak seçilip gönderildiğini ve kendisine rehber olarak da kitap verildiğini söyler. O, kendisinin elçiliğine rağmen Allah’ın bir kulu olduğunu, daima iyilik, ıslah, güzellik yolunda ve arınma yolunda olduğunu haykırır. Asla gururlu, kibirli, zorba olmadığını ve annesine saygılı olduğunu söyler. Hz. İsa’nın @ bu sözleri aslında muhatabı olan kendi zamanındaki zorbalara, kendini tanrı gören zalim, aşağılık, çirkin ve kirli işler yapanlara bir cevap teşkil eder. Böylece annesine yıllar önce yaptıkları suçlamalara cevap verilmiş olur. Hz. Meryem’in ona sorun diye çocuğa işaret etmesinin sebebi de böylece anlaşılır.” Anlatılan bu kıssa ile hem kendini kutsal, hatasız ve dolayısıyla gurur ve kibir içerisinde yönetimden pay almak isteyen kilise mensuplarına bir cevap verilecekti hem de mucizevi doğumu bahane ederek Hz. İsa’nın ilahi bir doğaya yani Allah’ın oğlu olduğu düşüncesine ulaşılamayacağı ortaya konulacaktı. 16-34- (Resulüm!) Kitap’ta Meryem’i de an. Hani o, ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmişti. Meryem, onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Derken, biz ona ruhumuzu / elçimizi gönderdik de o, kendisine tastamam bir insan şeklinde göründü. Meryem dedi ki: “Senden, çok esirgeyici olan Allah’a sığınırım! Eğer Allah’tan sakınan bir kimse isen (bana bir zararın dokunmaz)”. (Elçi:) “Ben, yalnızca, sana tertemiz bir delikanlı armağan etmek için Rabbinin bir elçisiyim,” dedi. Meryem: “Benim nasıl oğlum olabilir? Bana hiçbir insan dokunmadı. Ben bağy / isyankâr / azgın da değilim” dedi. (Elçi:) “Öyledir,” dedi; (zira) Rabbin buyurdu ki: “Bu bana kolaydır. Hem biz onu insanlara bir delil / şahit / önder ve bir rahmet kılacağız.” Bu, hüküm ve karara bağlanmış bir iş idi. Sonunda o(Meryem) ona (delikanlıya) hamile kaldı. Bunun üzerine onunla (karnındaki çocukla) uzak bir yere çekildi. Doğum sancısı onu bir hurma ağacına (dayanmaya) sevk etti. “Keşke” dedi, “bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!” Aşağısından ona şöyle seslenildi: “Tasalanma! Rabbin senin alt yanında bir su arkı vücuda getirmiştir. Hurma dalını kendine doğru silkele ki, üzerine taze, olgun hurma dökülsün. Ye, iç. Gözün aydın olsun! Eğer insanlardan birini görürsen de ki: ‘Ben, çok merhametli olan Allah’a oruç adadım; artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım.’” Nihayet onu (kucağında) taşıyarak kavmine getirdi. Dediler ki: “Ey Meryem! Hakikaten sen acayip / şaşırtıcı bir şey yaptın! Ey Harun’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir insan değildi; annen de bağy / azgın değildi.” Bunun üzerine Meryem çocuğu gösterdi. “Biz, dediler, beşikteki bir sabi ile nasıl konuşuruz?” Dedi ki “Ben, Allah’ın kuluyum. O, bana Kitab’ı verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, O beni mübarek kıldı; yaşadığım sürece bana salatı (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetlerini üstlenmeyi) ve zekâtı emretti. Beni anneme saygılı kıldı; beni bedbaht bir zorba yapmadı. Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağım gün esenlik banadır.” İşte İsa, Meryemoğlu. . . Hakkında şüpheye düştükleri gerçek budur! (Meryem Suresi 16-34) Hz. İsa’nın mucizevi doğumundan yola çıkarak O’nun ilahlaştırılmasının yanlış olduğu ve Cenab-ı Hakk’a evlat edinme gibi bir eksikliğin yakıştırılamayacağı Meryem Suresinin müteakip ayetlerinde zikredilir ki Habeşistan’a hicret edecek müminler bunları gittikleri yerde okusunlar. Böylece oradaki Hristiyan grupların tartışmalarında müminlerin hangi tarafta durduğu da net olarak bildirilsin. Bu ayetlerde daha da ileri gidilerek Hz. İsa’nın “Allah’ı yegâne rab edindiğini ve herkesin rabbi olduğunu” bildirdikten sonra herkesin sadece O’na kulluk etmesi gerektiği vurgulanır. Böylece Habeşistan’daki Kilise otoritesinin Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu ve kendilerinin de Hz. İsa’nın temsilcisi olduğu iddiası ile iktidardan pay alarak yönetimde tevhit yerine şirk oluşturma sevdasına yol verilmemesi gerektiği bildirilecektir. Yani yönetimde ne Mekke’deki gibi Allah’ın kızları anlayışıyla Tanrıçalar modelli bir şirk sistemi ne de Allah’ın oğlu anlayışıyla teslis modelli bir şirk sistemine yeşil ışık yakılmaz. 35-40- Bir oğul edinmek Allah'a asla yakıştırılamaz; sınırsız yüceliğiyle O böyle bir şeyin üstünde, ötesindedir! O bir şeyin olmasına hükmettiği zaman, ona yalnızca “Ol!” der -ve o (şey hemen) oluverir! (İsa şunu da söyledi:) Muhakkak ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O'na kulluk ediniz. İşte doğru yol budur. Sonra guruplar kendi aralarında ayrılığa düştüler. Büyük güne şahit olunduğu zamanda vay o kafirlerin haline! Onlar, bizim huzurumuza çıkacakları gün, neler görüp işitecekler! Fakat o zalimler bugün açık bir sapıklık içindedirler. (Resulüm!) Sen onları pişmanlık ve üzüntü günü hakkında uyar. Çünkü onlar hâlâ umursamazlık gösteriyor ve (o Gün'ün geleceğine) inanmıyorlar. Yeryüzüne ve onun üzerindekilere ancak biz varis oluruz (her şey gider, biz kalırız) ve onlar ancak bize döndürülürler. (Meryem Suresi 35-40) Habeşistan’a hicret edecek müminlerin gittikleri yerde Hz. Muhammed’i @ de anlatmaları ve kendilerinin onu izlemeleri nedeniyle memleketlerinde baskıya maruz kaldıklarını ve yurtlarını terk etmek zorunda kaldıklarını muhataplarına anlatmaları gerekiyordu. Bu anlatımlar için Cenab-ı Hak, onlara yine aynı surenin müteakip ayetlerinde Hz. İbrahim’in @ mücadelesini kıssa olarak nakleder. Bu kıssa ile Mekke’deki mücadele arasında metafor yapar; “Nasıl ki Hz. İbrahim @ doğruluk ve dürüstlük abidesi bir peygamberdir, Hz. Muhammed’de @ aynı özelliklere sahip bir peygamberdir. O öylesine doğru ve dürüsttür ki daha ona peygamberlik görevi verilmeden önce onun Mekke’deki lakabı “Hz. Muhammed’ül Emin” dir. Hz. Muhammed @ de tıpkı Hz. İbrahim @ gibi kavminin son derece nazik bir üslup ile şirk sistemini terk etmesini ister. Bu sistemin kendilerine bir fayda getirmediği, toplumun sorunlarını çözmediği gibi, kavimlerini felakete götürdüğünü bildirir. Bu nedenle toplumunu felaketten kurtarmak için kendisine inzal edilen tevhidi dünya görüşünü benimsemelerini ister. Yine nasıl ki Hz. İbrahim @ babasına en nazik hitabıyla şeytana itaat etmemesini ve onun Allah’a asi olduğunu ve Allah’ın ise insanlara son derece merhametli olduğunu söylediyse aynı şekilde Hz. Muhammed @ de kendi kavminin büyüklerine Şeytan Ebu Cehil ve onun gibilere itaat etmemesini bu metaforla bildiriyor. Cenab-ı Hakk’ın Mekke insanına merhameti nedeniyle gönderdiği ilahi öğretiye uymalarını, Allah’a asi olan Şeytan Ebu Cehil’i takip etmemelerini aynı metafor ile öğütler. Aksi takdirde O’nun Mekke halkının zarar görmesinden korktuğunu bildirir. Bunun üzerine Mekke’nin müşrik elebaşıları, şirk sisteminin devamından yana tavır koyduklarını ve Hz. Muhammed’in @ rejimi değiştirmek istemesine karşı durduklarını bildirirler. O’nun Tevhidi Dünya Görüşünü rejim olarak getirmeye çalışmasına onların engel olmaya çalıştıklarına değinirler. Bu amaçla o müşrik elitlerin ona ve bağlılarına olmadık işkence, baskı ve şiddeti uyguladıklarını belirtirler. Mekke elitlerinin bu hareketleri babasının Hz. İbrahim’i taşlaması metaforu ile bildirilir. Fakat tıpkı Hz. İbrahim’in @ babasının esenliğini ve bağışlanarak zarar görmesini istememesi gibi Hz. Muhammed @ de kendi kavminin selametini, esenliğini ve mutluluğunu istediğine ve onlara bir zarar gelmesini asla arzu etmediğine değinir. Ayrıca Hz. İbrahim’in hicret etmesi ile müminlerin Mekke’den uzaklaşmalarının ve Habeşistan’a hicret etmelerinin birbirine oldukça benzeştiğini belirtir. Nasıl ki Hz. İbrahim @ kendi vatanını ve kendi kavmini terk ederek hicret etti ve bu hicret nedeniyle çok büyük lütuflara mazhar olduysa aynı şekilde müminlerin de Mekke’yi terk ederek gidecekleri yerlerde çok büyük nimetlere kavuşacaklarını ve çok büyük bir şöhrete / makama erişeceklerini müjdeler.” 41-50- Kitap'ta İbrahim'i de an. Zira o, doğruluk ve dürüstlük abidesi bir peygamberdi. Bir zaman o babasına dedi ki: “Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin kulluk ediyorsun? Babacığım! Hakikaten sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Öyle ise bana uy ki, seni düz bir yola çıkarayım. Babacığım! Şeytana kulluk etme! Çünkü şeytan, çok merhametli olan Allah'a asi oldu. Babacığım! Allah tarafından sana azap dokunup da şeytanın yakını olmandan korkuyorum.” (Babası:) “Ey İbrahim”! dedi, “sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, ant olsun seni taşlarım! Uzun bir zaman benden uzak dur!” İbrahim: “Selam sana” dedi, “Rabbimden senin için mağfiret dileyeceğim. Çünkü O bana karşı çok lütufkardır. Sizden de Allah’ın dışında taptığınız şeylerden de uzaklaşıyor ve Rabbime yalvarıyorum. Umulur ki (senin için) Rabbime dua etmemle bedbaht (emeği boşa gitmiş) olmam.” Nihayet İbrahim onlardan ve Allah’tan başka taptıkları şeylerden uzaklaşıp bir tarafa çekildiği zaman biz ona İshak ve Yakup’u bağışladık ve her birini peygamber yaptık. Onlara rahmetimizden bağışta bulunduk; kendilerine haklı ve yüksek bir şöhret nasip ettik. (Meryem Suresi 41-50) Habeşistan’a hicret edecek müminlerin hicret ediş gerekçelerini de ortaya koymak için geliştirilecek söylem konusunda da Cenab-ı Hak müteakip ayetlerde yol gösterir. Sözkonusu ayetlerde; “Tıpkı Hz. Musa @, Hz. Harun @, Hz. İsmail @ ve Hz. İdris @ gibi Hz. Muhammed’de @ doğruluk ve dürüstlük timsali bir şahsiyet olup kendisine ilahi öğreti vahyedilmekte ve ona vahyedilen mesajlarda da insanlara salatı ikame (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetlerini üstlenme) ve zekât emredilmektedir. O Hz. Adem’den @ beri gelen seçkin insanların yolunu izlemektedir. Fakat Mekke’nin müşrik elitleri ise bu peygamberlerin çizgisini bırakmış, salatı terk etmiş ve nefislerinin arzuları peşinde koşturmaktalar. Hicret ederek Habeşistan’a sığınmış müminler ise kavimleriyle beraber oldukları zamanda yaptıkları kötülüklere tövbe etmiş ve gittikleri yanlış yoldan Hz. Muhammed’in@ çağrısı ile dönmüş kimselerdir. Onlar kendi kavimlerini içine düştükleri sapıklık ve zulüm ortamından kurtarıp onları diriltmek arzusundadırlar. Onlar toplumsal bir diriliş ile dirilip cennet gibi bir yaşam arzusu içindedirler. Onlar hem bu dünyada hem de ahirette cenneti arzulamaktadırlar. Ama şirk zulmü içerisinde olan kendi kavimleri ise içinde bulundukları ortamı benimsemişler ve bu ortamdan çıkmayı asla arzu etmemektedirler. Onlar ölü bir toplum olduklarını ve bir daha asla dirilmeyeceklerini, dirilmelerinin de imkânsız olduğunu iddia etmektesdirler. Onlar “böyle gelmiş böyle gider”, “bu gidişatı kimse tersine çeviremez” şeklindeki iddialara benzer iddiaları öldükten sonra dirilmenin imkansızlığı metaforu ile ifade ederler. Onların bu iddialarına karşı biyolojik ve toplumsal ölümden sonra dirilişin mutlak olduğu belirtilir.” 51-72- (Resulüm!) Kitap’ta Musa’yı da an. Gerçekten o ihlas sahibi idi ve hem resul hem de nebi idi. O’na Tur’un sağ tarafından seslendik ve gizemli bir konuşma için onu (kendimize) yaklaştırmıştık. Rahmetimizin bir sonucu olarak ona kardeşi Harun’u bir peygamber olarak armağan ettik. (Resulüm!) Kitap'ta İsmail’i de an. Gerçekten o, sözüne sadıktı, resul ve nebi idi. Halkına salatı (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetlerini üstlenmeyi ya da destek olmayı) ve zekâtı emrederdi; Rabbi nezdinde de hoşnutluk kazanmış bir kimse idi. Kitapta İdris’i de an. Hakikaten o, pek doğru bir insan ve bir peygamberdi. Onu üstün bir makama yücelttik. İşte bunlar, Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerden, Âdem’in soyundan, Nuh ile birlikte (gemide) taşıdıklarımızdan, İbrahim ve İsrail (Yakup)’in soyundan, doğruya ulaştırdığımız ve seçkin kıldığımız kimselerdendir. Onlara, çok merhametli olan Allah’ın ayetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı. Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar “salatı” (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetlerini üstlenmeyi ya da destek olmayı) bıraktılar; nefislerinin arzularına uydular. Bu yüzden ileride sapıklıklarının cezasını çekecekler. Ancak tövbe edip, iman eden ve ıslah edici eylemlerde bulunan kimseler hariçtir. Bunlar cennete girecekler. Ve hiçbir haksızlığa uğratılmayacaklardır. O cennet, çok merhametli olan Allah’ın, kullarına gıyaben vadettiği Adn cennetleridir. Şüphesiz O’nun vaadi yerine gelecektir. Orada onlar asla boş ve yararsız bir söz işitmeyecekler; iç huzuru ve esenlik dileğinden başka hiçbir söz! Orada, sabah-akşam / her zaman kendilerine ait rızıkları vardır. Kullarımızdan, takva sahibi kimselere verdiğimiz cennet işte budur. Biz ancak Rabbinin emri ile ineriz. Önümüzde, arkamızda ve bunlar arasında olan her şey O’na aittir. Senin Rabbin unutkan değildir. (O) göklerin, yerin ve ikisi arasındaki şeylerin Rabbidir. Şu hâlde O’na kulluk et; O’na kulluk etmek için sabırlı ve metanetli ol. Hiç, ismi O’nunla birlikte anılmaya değer bir başkasını tanıyor musun? İnsan der ki: “Öldüğüm zaman sahi diri olarak çıkarılacak mıyım?” İnsan düşünmez mi ki, daha önce o hiçbir şey olmadığı halde biz kendisini yaratmışızdır? Öyle ise, Rabbine and olsun ki, muhakkak surette onları şeytanlarıyla birlikte mahşerde toplayacağız; sonra onları diz üstü çökmüş vaziyette cehennemin çevresinde hazır bulunduracağız. Sonra her milletten, rahman olan Allah’a en çok asi olanlar hangileri ise çekip ayıracağız. Çünkü orayı boylamaya daha çok müstahak olanları elbette biz daha iyi biliriz. Sizin her biriniz onu görebilecek bir noktaya varacaksınız. Bu, Rabbin için kesinleşmiş bir hükümdür. Sonra biz, Allah’tan sakınanları kurtarırız; zalimleri de diz üstü çökmüş olarak orada bırakırız. (Meryem Suresi 51-72) Necaşi’nin huzuruna çıkıldığında okunacak olan metinde yer alması gereken en önemli konulardan birisi de haklı olan tarafı belirleme kriteri idi. Bir tarafta hicret edenler mülteci konumundaki kimseler diğer tarafta ise onların iade edilmesini isteyecek olan Mekke müşrik elitlerinin elçileri olacaktı. Necaşi ve çevresindeki devlet görevlilerinin dünyevi çıkarları gözeterek ve siyasi rant hesabı yaparak muhacirler yerine Mekke’nin güçlü, zengin ve elit müşriklerinden yana tavır koyması pek tabii bir durum olacaktır. Bu nedenle onların dikkatlerini hakka ve haklının yanında olmaya çekmek gerekmektedir. Doğruluk ve haklılığın, güçte, makamda, taraftar çoğunluğunda ve malda değil doğruluk, dürüstlük ve hakta olduğu vurgulanmalıydı. Gerçek haklının, Hakk’ın safında olanların eninde sonunda mutlaka galip geleceğini, şayet onlar bu dünyada galip gelemeseler de herkesin ahirette Cenab-ı Hakk’ın huzurunda hesaba çekileceği dile getirilmeliydi. O büyük mahkemede inkarcıların / zalimlerin hiçbir torpil ve yardımcılarının olmayacağına işaret edilerek Necaşi ve çevresindeki devlet görevlileri uyarılmalıydı. Böylece Necaşi’nin etrafındaki bürokratların Mekkeli müşrik elçilerin sundukları hediyelere aldanmalarının önünü geçilebilirdi. Müşriklerin sahip oldukları mal / mülk ve evlat / işgücü / askeri güçlerini toplumda hak ve adaleti tesis etmek yerine zulüm yapma aracı olarak kullandıklarına değinilerek onların haksızlıklarının ortaya konması Necaşi ve etrafındaki devlet yetkililerinin mümin muhacirlerden yana tavır koymasını sağlayacaktı. Bu noktada Cenab-ı Hak, müşrik elitlerin yaptıkları bir zulüm örneğini elçisine hatırlattı. Yakın geçmişte şöyle bir olay yaşanmıştı. Müşrik elitlerden birisinden bir mümin alacağını istemişti. O azgın müşrik borcunu ödememek için alaycı bir üslupla “madem ki öldükten sonra diriltileceğiz ve orada hesaplaşacağız borcumu o zaman ödeyeyim. Nasıl olsa Allah bana daha fazla mal / mülk ve evlat / işgücü verecek” demişti. Böylece o azgın müminlerin ahiret / hesap günü inancıyla alay etmiş ve sahip olduğu ekonomik ve sosyal üstünlüğünü halka zulüm yapmada kullanmıştı. Necaşi’nin huzurunda yapılacak tartışmada müşrik elitlerin bu yaptıkları gündeme getirilirse Necaşi ve etrafındaki yetkililer kendi inançları da olan hesap / ahiret günü ile müşriklerin dalga geçtiklerini öğrenecekler ve mümin muhacirlere sahip çıkabileceklerdi. Müşriklerin Ebu Cehil gibi şeytanların kışkırtmalarına kapılarak toplumda huzuru bozduklarını ve bu huzursuzlukta zulüm gören Mekkelilerin kendilerine sığındıklarını anlayacaklardı. Bu örnek, mümin muhacirlerin Habeşliler gözünde haklı olmalarını ve oraya kabul edilmelerini sağlayacak en önemli unsurlardan biri olacaktı. Bu hususları içeren mesajlar aynı surenin devam eden ayetlerinde şöyle nazil olur; 73-87- Kendilerine ayetlerimiz ayan beyan okunduğu zaman inkâr edenler, iman edenlere: “(bu) iki insan topluluğundan konum olarak hangisi daha üstün ve güçlü, topluluk olarak hangisi dahi iyi / daha seçkindir?” Dediler. Onlardan önce de dünyevî güç ve dış görünüş olarak daha güzel olan nice nesilleri yıkıp yok ettik. De ki: “Kim sapıklıkta ise, çok merhametli olan Allah ona mühlet verir! Ama sonunda kendilerine vaad olunan şeyi -ya azabı (müminler karşısında yenilgiyi) veya kıyameti- gördükleri zaman, mevki ve makamı daha kötü ve askeri daha zayıf olanın kim olduğunu öğreneceklerdir.” Allah, doğru yola gidenlerin hidayetini artırır. Sürekli kalan iyi işler, Rabbinin nezdinde hem mükafat bakımından daha hayırlı hem de akıbetçe daha iyidir. (Resulüm!) Âyetlerimizi inkâr eden ve “Muhakkak surette bana mal ve evlat verilecek” diyen adamı gördün mü? O, gaybı mı biliyor, yoksa Allah’ın katından bir söz mü aldı? Kesinlikle hayır! Biz onun söylediğini yazacağız ve azabını uzattıkça uzatacağız. Onun dediğine biz varis oluruz, (malı ve evladı bize kalır); kendisi de bize yapayalnız gelir. Çünkü böyleleri kendilerine bir itibar ve kuvvet (vesilesi) olsun diye Allah’tan başka tanrılar edinirler. Hayır, hayır! (Taptıkları), kendilerine yapılan kulluğu tanımayacaklar ve onlara hasım olacaklar. Şeytanları kafirlerin üzerine gönderdiğimizi ve onları kışkırttıklarını görmüyor musun? Öyle ise onlar hakkında acele etme. Biz onlar için (günlerini) teker teker sayıyoruz. Takva sahiplerini heyet halinde çok merhametli olan Allah’ın huzurunda toplayacağımız gün ve günahkarları da suvarmaya götürülen susuz bir sürü gibi cehenneme sürüklediğimiz gün, (İşte o gün, bu dünyadayken) O sınırsız rahmet Sahibiyle bir bağ, bir bağlantı içine girmemiş kimse şefaatten pay alamayacaktır. (Meryem Suresi 73- 87) Habeşistan’a gidecek müminlerin donanımlarını tamamlamak için Cenab-ı Hak, son bir hususu daha bildirir. O husus surenin başında yer alan konu ile bağlantılıdır. Necaşi ve Habeşistan yöneticileri huzurunda bildirge olarak okunacak bu surenin konu bütünlüğü son kısımla sağlanır. Tıpkı Hz. İsa’nın @ Allah’ın oğlu olduğu iddiası ile Necaşi’nin otoritesine ortak olmak isteyen Kilise mensupları gibi Mekke müşrik elitleri de Hz. Muhammed @ için aynı tarzda bir söylem ürettikleri bildirilecekti. Müminlerin Habeşistan’a birinci hicretlerinde Habeşistan yönetiminin desteğini almaları ve Arap Yarımadasındaki Ehli Kitap kabilelerin de Hz. Muhammed’e @ destek vermeleri Mekke müşrik elitlerini Hz. Muhammed’in @ de Bizans modelinde bir yönetim istediği şeklinde bir iftira atmalarına neden olmuştu. Onlara göre, madem ki Hz. Muhammed’i @ ehli kitap kabileler destekliyor ve Habeşistan yönetimi müminlere kucak açıyor o halde onun istediği tevhidi dünya görüşü hristiyan dünya ile aynı blokta olmak ve onların teslis inancının oluşturduğu yönetim modeline dönmektir. Yani nasıl hristiyan dünya Hz. İsa @ Allah’ın oğlu diye teslis inancını benimsedi ve Kiliseyi de Hz. İsa’nın @ temsilcisi olarak yönetime ortak ettilerse, Hz. Muhammed @ de Rahman’ın oğlu olarak Mekke yönetiminde yerini almak istiyor şeklinde Hz. Muhammed’in @ mesajını saptırmak istiyorlardı. Habeşistan’a gerçekleştirilecek ikinci hicrette müminlerin bu söylemi asla kabul etmedikleri ve şirkin hiçbir türüne prim vermediklerini ortaya koymak için Meryem Suresinin son kısmında bu hususa işaret edildi. Cenab-ı Hak, bu kısımdaki ayetlerle istisnasız bütün insanların Allah’a kul olduğunu belirterek peygamberler dahil hiç kimsenin ayrıcalıklı olmadığı, herkesin ahirette hesaba çekileceği ve hiç kimsenin sorumsuz olmadığını vurgular. Ayrıca Mekke müşrik elebaşıların Hz. Muhammed @ için yaptıkları çirkin iftiranın büyüklüğünü ifade etmek için bu iftira nedeniyle az kalsın yerlerin, göklerin ve dağların parçalanıp yok olacağını bildirir. Bu ifade ile eğer Habeşistan teslis modelinde bir şirki kabul edecek olursa mevcut yönetimin bölüneceğini toplumun parçalanacağını ve otoritenin yıkılacağına da işaret ederek uyarısını yapar. Böylece Hz. İsa’nın @ da Allah’ın oğlu olamayacağı ve Kilise mensuplarının ilahi bir misyon payesi kazanarak Necaşi’nin otoritesine ortak olamayacağının ve yönetimdeki kuvvetleri farklı otoritelere bölerek şirk oluşturmanın yanlışlığı ortaya konulur. Daha sonra Allah’ın kâinatta yegâne hâkim oluşu metaforundan yola çıkarak insanların yönetimlerinde de kuvvetler birliği olması gerektiğinin altı çizilir. Ayrıca insanların hangi makamda olurlarsa olsunlar mutlaka hesap vereceklerini ve bu nedenle de yönetim şeklinin hesap verilebilirlik üzerine kurulması gerektiği ifade edilir. 88-98- “Rahman çocuk edindi” dediler. Hakikaten siz, pek çirkin bir şey ortaya attınız. Bundan dolayı, neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp düşecektir! Rahman’a çocuk isnadında bulunmaları yüzünden. Halbuki çocuk edinmek Rahman’ın şanına yakışmaz. Göklerde ve yerde olan herkes istisnasız, kul olarak Rahman’a gelecektir. O, bunların hepsini kuşatmış ve sayılarını tesbit etmiştir. Bunların hepsi de kıyamet gününde O’nun huzuruna tek başına (yapayalnız) gelecektir. İman edip de iyi davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için çok merhametli olan Allah, (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır. (Resulüm!) Biz Kur’an’ı, sadece, onunla Allah’tan sakınanları müjdeleyesin ve şiddetle karşı çıkan bir topluluğu uyarasın diye senin dilinle (indirilip okutarak) kolaylaştırdık. Biz, onlardan önce nice nesilleri helak ettik. Sen, onlardan herhangi birinden (bir varlık emaresi) hissediyor veya onlara ait cılız bir ses işitiyor musun? (Meryem Suresi 88-98) 9.2. Habeşistan’a Hicret Edeceklerin Hazırlıkları Habeşistan’a yapılacak hicretin bilgi alt yapısı Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği surelerle hazırlanmaktaydı. Bu kapsamda olmak üzere Taha süresi de inzal oldu. Bu sure hicret edeceklere Mekke’deki gelişmeleri Hz. Musa’nın @ kıssası üzerinden özetlediği gibi onların hicret ettikleri yerde nasıl davranmaları gerektiği hususunda uyarıları da içermektedir. Böylece muhacir müminler Habeşistan’a tam donanımlı olarak gideceklerdir. Sure bir diğer yönüyle Hz. Ömer’in iman etmesi ve sonrasındaki gelişmelere de aynı kıssa kapsamında işaret etmektedir. Cenab-ı Hak kıssaları öyle anlatmaktadır ki hem o andaki yaşanmışlıklara hem de hicret edecek müminlerin yaşayacakları olaylara yönelik mesaj içermektedir. Hicret edecek müminler, göç için gerekli olan maddi ihtiyaçları sağlamak üzere de hazırlıklar yapmaktaydı. Hatta bu hususta şu rivayet hem Habeşistan’a göç hazırlıklarını hem de Hz. Ömer’in psikolojik durumunu anlatır. Leylâ Hatun der ki: "Habeş ülkesine doğru gitmeye hazırlandığımız sırada, (kocam) Âmir, bazı ihtiyaçlarımızı sağlamak üzere yanımdan ayrılıp (çarşıya) gitmişti. Ömer b. Hattab, beni görünce, gelip başucuma dikildi. Kendisi o zaman müşrikti, daha Müslüman olmamıştı. Bize karşı çok sert ve katı davranırdı. Kendisinden hep eza ve cefa çeker dururduk. Bana: 'Ey Ümmü Abdullah [Ey Abdullah'ın annesi]! Demek, buradan gidiş var ha?' dedi. Ben de: 'Evet! Vallahi, artık Allah'ın yerlerinden bir yere çıkıp gideceğiz. Siz bizi işkencelere uğrattınız ve ezdiniz! Allah bize bir kurtuluş ve çıkış yolu açıncaya kadar, oralarda kalacağız dedim. Bana: 'Allah size yoldaş olsun!' dedi. Kendisinden o güne kadar hiç görmediğim bir yumuşaklık ve yufka yüreklilik gördüm. Sonra dönüp gitti. Sanırım ki, bizim gidişimiz ona üzüntü vermişti. O sırada, Âmir işini bitirip yanıma gelince, kendisine: 'Ey Abdullah'ın babası! Biraz önce Ömer'in bize karşı gösterdiği yumuşaklığı ve yufka yürekliliği, gideceğimize duyduğu üzüntüyü bir görmeliydin!’ dedim. Amir 'Sen onun Müslüman olacağını mı umuyorsun?' dedi. Ben: 'Evet! Umuyorum' deyince, Âmir: 'Şunu iyi bil ki; sen Hattab'ın eşeğinin Müslüman olduğunu görünceye kadar, o kişi Müslüman olmaz!' dedi. Ömer'den o zamana kadar görülegelen sertlik ve Müslümanlığa karşı kaskatı yüreklilik, kendisinden böylece ümit kestirmişti. ([2] ) Bu rivayette belirtildiği üzere Hz. Ömer Leyla Hatuna yumuşak davranmıştı. Çünkü dış ilişkileri gayet iyi bilen Hz. Ömer, bu göç ile sosyal krizin Mekke Yönetiminin yıkılmasına kadar gidebilecek uluslararası boyut kazanacağından korkuyordu. Bu göçlerin gerçekleşmesi halinde sorunun ne kadar büyüyeceğini ve çözülemez noktaya geleceğini tahmin etmekteydi. 9.3. Muhacirlerin Bilgice Donatılması Kapsamında Hz. Muhammed’in @ Mücadelesinin Özetlenmesi Habeşistan’a hicret edecek müminlere gittikleri yerde neden muhacir olduklarını anlatmaları gerekiyordu. O dönemde bir konuyu / olayı en iyi anlatım şekli, bir olayı başka bir olayın kıssasına metafor yaparak anlatmaktı. Cenab-ı Hak Hz. Muhammed’in @ peygamberliği, peygamberlik öncesi ve mücadelesini Hz. Musa’nın @ hayat hikayesine metafor yaparak anlatmak için Taha suresini inzal eder. Muhacirlerin kendi peygamberlerini Habeşlilerin de peygamberlerinden biri olan Hz. Musa @ üzerinden anlatması onlarda olumlu etki edecekti. Zira onlar ile aynı kaynaktan gelen bir dinin mücadelesini yapan kişileri yurtlarında misafir etmeleri kolaylaşacaktı. Yani özellikle Habeş halkının Mekkeli muhacirleri benimsemeleri bu kıssalarda anlatılan kendi dini şahsiyetleri ile muhacirlerin mücadele kahramanı arasında bağ kurmaları ile mümkün olacaktı. Aynı peygamberlere inandıklarını gören Habeşliler muhacirleri Mekkeli müşriklere karşı yaptıkları mücadelede yalnız bırakmayacaklardı. Diğer taraftan Taha suresi aynı zamanda Hz. Muhammed’in @ iki Ömer’den birinin iman edip bu yolda kendisine yardımcı olması için yaptığı duaya cevaptı. O, tevhidi dünya görüşünün Mekkelilerce benimsenmesindeki tıkanıklığın Mekke’nin güçlü şahsiyetlerinin kazanılması ile aşılabileceğini düşünmekteydi. Cenab-ı Hak kendisine destek vermeye söz vermişti ve O bu hususta söz verdiği yardımın müjdesini Taha Suresinin ilk 40 ayeti ile verdi. Bu surenin başlangıcında elçisine Kur’an’ın sıkıntı çekmek, çaresiz ve mutsuz olmak için indirilmediğini onun Allah’tan korkanlara öğüt vermek için indirildiği belirtilerek moral verilir. Ayrıca her şeyin Allah’ın kontrolü altında olduğunu ve O’nun bu hakimiyetini Rahman isminin tecellisi ile merhamet, rahmet ve şefkatiyle gerçekleştirdiğini, şiddete ve işkenceye maruz kalanların çektikleri çile ve acılara Cenab-ı Hakk’ın kayıtsız kalmayacağı zira O’nun merhameti bütün arşı kapladığı ve olan biten her şeyi bildiği, sonunda bütün bu acılardan kurtulacakları ve bu nedenle de canını sıkmaması belirtilir; Rahman ve Rahim Allah Adına 1-8- Ta. Ha. Biz, Kur’an’ı sana, güçlük çekesin (çaresiz, sıkıntılı, bunalımlı ve mutsuz olasın) diye değil, ancak Allah’tan korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik. / indirmekteyiz. (Kur’an) yeri ve yüce gökleri yaratan Allah tarafından indirilmiştir / indirilmektedir. Rahman, Arş’a istiva etmiştir. Göklerde, yerde ve ikisi arasında bulunan şeyler ile toprağın altında olanlar hep O’nundur. Sözü (ister gizle ister) açığa vur, O [insanın] gizli [düşüncelerini de] bilir, gizlinin gizlisi (duygularını) da. Allah, kendisinden başka ilah olmayandır. En güzel isimler O’na mahsustur. (Taha Suresi 1-8) Cenab-ı Hak bu girişten sonra Hz. Muhammed’e @ elçilik görevi verilmesini Hz. Musa’nın peygamberlik görevinin verildiği sahne ile anlatır. Nasıl ki Hz. Musa @ geceleyin çölde ailesiyle giderken yolunu kaybettiği zaman kendisine rehber ya da yolunu aydınlatacak meşale ararken uzak bir yerden bir ateş / ışık gördüyse ve hemen o ateşe / ışığa doğru gittiyse aynı şekilde Hz. Muhammed @ de Mekke’yi içine düştüğü buhrandan kurtaracak yol ararken Hira mağarasında kendisi bir ateş / ışık / nur görmüştür. Bu ateşten / ışıktan / nurdan alınacak meşale insanların yolunu aydınlatacak ve onları doğru yola götürecekti. İşte o ışık / nur / ateş Cenab-ı Hakk’ın yoludur, O’nun ideolojisidir. Böylece Hz. Muhammed @ ilahi rehberlik ile yönlendirilecek bir elçidir artık. Tıpkı Hz. Musa @ gibi. 9-10-Musa’nın haberi sana ulaştı mı? Hani o, bir ateş görmüş ve ailesine: “Bekleyin! Eminim ki bir ateş gördüm. Belki ondan size bir meşale getiririm veya ateşin yanında bir rehber bulurum,” demişti. (Taha Suresi 9-10) Nasıl ki Hz. Musa @ ateşin / ışığın yanına geldiğinde Cenab-ı Hak kendisine seslenmiş ve onun kutsal bir vadi Tuva’da (kutsal bir yol üzerinde) olması nedeniyle bütün işlerini, malını mülkünü bir tarafa bırakıp harekete geçmesi (pabuçlarını çıkarması deyimiyle anlatılmıştır) ve bu uğurda gerekirse vatanını, ailesini, kavmini, malını, mülkünü ve işini bırakması / terk etmesi ve sadece bu yolda ilerlemeye seferber olması gerektiği emredilmiş ise Hz. Muhammed @de Kutsal bir vadi olan Bekke’de yaşamaktadır ve Cenab-ı Hak kendisine Kabe’nin kutsal kuruluş ilkelerine / kutsal yola geri dönüş için kolları / paçaları sıvayıp harekete geçmesini ve bu uğurda her şeyinden vazgeçmesini emreder. Yani kutsal yolda ilerleme konusunda kendisine ayak bağı olacak ne varsa onlardan kurtulması gerektiği emredilir. Yine Hz. Musa @ örnekliği üzerinden Hz. Muhammed’e @; “zamanı insanlardan gizlense de vaat edilen son saatin (toplumsal ve / veya kozmik kıyametin) mutlaka geleceği ve o son saat geldiğinde bütün herkesin hesap vereceği bildirilir. Şayet O’nun rehberliğinden ayrılarak birilerinin arzularına uyulacak olursa mahvolunacağının altı çizilir. Kendisinin elçisi olarak elinden gelen her türlü çaba ve gayreti göstermesi emredilir.” 11-16-Oraya vardığında kendisine (tarafımızdan): “Ey Musa!” diye seslenildi: “Muhakkak ki ben, evet ben senin Rabbinim! Hemen pabuçlarını çıkar! (her şeyini bir kenara bırakıp sadece bu işe koyul) Çünkü sen kutsal vadi Tuva’dasın!” “Ben seni seçtim. Şimdi vahyedilene kulak ver.” “Muhakkak ki ben, yalnızca ben Allah’ım. Benden başka ilah yoktur. Sadece bana kulluk et ve adımın anılıp şanımın yücelmesi için tüm destek ve çabanı seferber et. (salat et) (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetlerini üstlen)” “Çünkü her ne kadar (herkesten) gizli tutmuşsam da, herkese çabasının karşılığı verilsin diye son saat kesinlikle gelecektir.” “Ona inanmayan ve nefsinin arzularına uyan kimseler sakın seni ondan (kıyamete inanmaktan) alıkoymasın; sonra mahvolursun!” (Taha Suresi 11-16) Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’in @ peygamberlik öncesi izlemiş olduğu hayat felsefesinde ve yaşam biçiminde peygamberlik görevi ile birlikte bir evrilme olması gerektiğini Hz. Musa’nın @ Asası metaforu ile anlatır. Bilindiği üzere geçmiş toplumlarda bütün krallar ellerinde “asa” taşırlardı. Başlığına kurt, kartal, yılan vb. şekiller verilen bu asalar kralların ideolojilerini ve bu ideolojiye göre uyguladıkları politikayı (bugünkü ifade ile politik partilerin amblemini) sembolize ederdi. “Asa” aynı zamanda sahibinin birikimini ve tecrübesini de ifade etmekteydi. Hz. Musa @ Medyen diyarına gitmeden önce Mısır’ın en gözde prensiydi. Mısır’ın tüm imar, bayındırlık ve üretim işlerini başarıyla yürütüyordu. Bu nedenle devleti yönetme konusunda bir hayli bilgi birikimi ve tecrübe elde etmişti. Ancak kıptiyi öldürmesi nedeniyle Mısır’dan kaçmak zorunda kalmış ve Medyen diyarına gitmişti. Orada çöl hayatının zorlukları ile yeni bir hayata atılmıştı. O, çobanlık yapıp koyunlarına bakıyor ve ailesi ile birlikte hayatını sürdürüyordu. Onun hayatına ilişkin politikası, asasının bu işler için kullanımı ile ilgiliydi. Bu durum kıssada Hz. Musa’nın @ asası ile davarlarına yaprak silkmesi ve kendisi için faydalı işlerde kullanması şeklinde ifade edilir. Aynı zamanda şehir dışında çölde yaşamanın inceliklerini de tecrübesine katmıştı. Fakat Hz. Musa’nın @ aklı fikri arkasında bıraktığı Mısır’da idi. Zira kendi kavmi orada köle vaziyetteydi. Firavun iyice azmıştı ve kavmine zulmediyordu. Cenab-ı Hak, Hz. Musa’nın @ Mısır’a geri dönüp Firavun ile mücadele etmesini ve İsrailoğullarını zulümden kurtarmasını diliyordu. Bu amaçla Hz. Musa’yı @ elçi olarak seçti. Ancak O’nun bu vazifeye seçildiğini bildirmek ve bu görev için yeterli donanıma sahip olduğunu göstermesi kendisine gerekiyordu. Zira Hz. Musa @ Firavun rejimiyle mücadele etmenin ne kadar zor olduğunun farkındaydı. Tek başına mücadele edemeyeceğini düşünüyordu. Bu nedenle Cenab-ı Hak, Hz. Musa’nın @ geldiği aşamaya kadar edindiği birikim ve tecrübesinin Firavun ile mücadelede yeterli olduğu konusunda kendisini ikna etmek için asasını “Hayye”ye dönüştürerek işaretini vermişti. Hz. Muhammed @ de Darün Nedve’de bulunduğu yıllarda yönetim tecrübesini kazanmıştı. Zaten dedesi Abdülmuttalip zamanında Darün Nedve’nin kültürünü teneffüs etmişti. Hz. Hatice ile evliliğinden Hira mağarasında vahiy gelinceye kadar olan süreçte de tıpkı Hz. Musa @gibi ailesini geçindirmek için çalışıp çabalıyordu. Onun asasını ifade eden hayat felsefesi ailesinin geçimi için ticaret yapmaktı. Ancak o da ne zaman ki Mekke’yi içinde yaşadığı zulümden ve gelecekte bekleyen tehditlerden kurtarmak için kutsal bir vadide / yolda / davada kafa yormaya başladığı için Hira mağarasına çekilmişti. İşte o zaman Cenab-ı Hak, O’nu da elçi olarak seçip davasında yol göstermeye başladı. Cenab-ı Hak, “Hz. Musa’ya @ asasını attırması ve asanın oradan oraya koşturup duran uzun ömürlü bir yılan / hayyeye dönüştürmesi” ifadesiyle onun şimdiye kadar elde ettiği birikim ve tecrübesini bundan sonra kendi ailesinin geçinmesi için değil kutsal davası için koşturan ve kendi toplumuna hayat vermeye çalışan bir politika için kullanmasını anlatır. Bu anlatım tarzı ile Hz. Muhammed’in @ de artık kendi geçimi için yaptığı ticarete dayalı pasif politikasını terk ederek sahip olduğu birikim ve tecrübesini Mekkelilerin kurtuluşunu sağlayacak bir politika ortaya koymak için devinip durmada kullanması ifade edilir. Sözkonusu bu ideoloji ve politikanın simgesi olarak seçilen “hayye yılanı” ile topluma hayat vermek sembolize edilir. Normal hayatın içerisinde giderken birden Firavun ile mücadele stratejisinin izlenmesi hususunda politika değişikliği emri verilince Hz. Musa @ korkar. Cenab-ı Hak, onun korkmamasını zira bu mücadelenin sonunda kavminin başarılı olacağını bildirerek onu cesaretlendirir. Bu mesaj ise hayye yılanı haline getirilen asanın tekrar ilk halini alma yolunda bir seyir izleyeceği ifadesiyle verilir. Kıssanın bu sahnesi ile de Hz. Muhammed’in @ Hira’da ilk vahyi aldıktan sonra yaşadıklarına metafor yapılır. O da aynı şekilde korkmuştur. Ve aynı şekilde Cenab-ı Hak gönderdiği surelerle onu cesaretlendirmiş ve korkularını gidermiştir. Ona da mücadelesinin sonunda kavminin kurtulacağını / hayat bulacağını ve Hz. İbrahim’in @ Kabeyi inşa ettiği dönemdeki gibi ilk haline doğru bir yol izleyeceğinin müjdesini verir. Böylece Hz. Musa’ya @ yapmış olduğu cesaretlendirmeyi peygamberimiz için de yapmış olur. 17-21- “Ey Musa! Şu sağ elindeki nedir?” O, “benim asamdır,” dedi, “ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkelerim, onda benim için başka yararlar da vardır.” Allah “At onu Musa!” dedi. Onu atınca, Bir de ne görsün, o değil mi! Allah buyurdu; “Al onu! Korkma! Biz onu ilk önceki konumuna siret ettireceğiz.” (Taha Suresi 17-21 ) Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’e @ ve müminlere verdiği mesajına yine Hz. Musa @ kıssası üzerinden devam eder. Hz. Musa’ya @ elini koynuna sokup saklamasının ve zamanı gelince çıkarmasının ve söz konusu sakladığı elin bembeyaz, ışıl ışıl çıkmasının en büyük ayetlerinden biri olacağını belirtir. Firavunlar dönemindeki Mısır’da iktidarda olanları ifade etmek için beyaz el kullanılırdı. Yani Mısır firavunları sağ ellerini beyaza boyayarak iktidarda tek yetkili olduklarını, asaları ile ifade ettikleri ideolojilerini / politikalarını uygulama hususunda meşru olduklarını ifade ederlerdi. İktidara gelen firavun meşruiyeti aldıktan sonra kendi politikasına / ideolojisine uygun uygulamalar yapacaktır. Bu konuda her türlü güç, kudret ve meşruiyet kendi elindedir. Bu da beyaz el ile sembolize edilir. Kıssanın bu bölümündeki sembollerin Hz. Muhammed’e @ olan mesajına gelince; Cenab-ı Hak, müşriklerin işledikleri zulümler ve pis işler nedeniyle Mekke yönetiminde meşru olmadıklarını fakat Hz. Muhammed’in @ birikimi, dürüstlüğü, temiz karakter ve kabiliyetleri ile Mekke’nin yönetimine en layık kişi olduğunu ifade etmiş olur. Yapacağı mücadele sonunda onun tam yetkiyle meşru bir şekilde iktidara geleceğini ve insanların onun iktidarıyla temiz, bembeyaz / pırıl pırıl parlayan aydınlık bir dönemi göreceğini anlatır. ([3] ) Böylece Cenab-ı Hak elçisine ve müminlere en büyük mucizelerinden birisini göstermiş olacaktır. Burada aynı zamanda Hz. Muhammed’in @ şahsında tüm müminlerin gerek boykot ve gerekse Habeşistan’a hicret etmeleri ile hareketin zayıflığı konusunda müşriklerin yaptıkları propagandalara aldırış etmemelerini bunların geleceğe hazırlık olduğu vurgusu yapılır. 22-23- “Bir de elini koltuğunun altına sok. Daha sonra bir başka ayet olmak üzere pırıl pırıl parlayan / ışıklar saçan / bembeyaz olarak çıkar. Böylece sana en büyük ayetlerimizden birini göstermiş olalım.” (Taha Suresi 22-23) Cenab-ı Hak, Hz. Musa’ya @ verdiği görev, Firavuna gitmesi ve onu azgınlıktan vaz geçmeye, merhamete, paylaşmaya, hakka ve hukuka riayet etmeye davet etmesidir. Hz. Muhammed’e @ de verilen görev emri, Mekke müşrik elebaşılarının merhamete, hakka ve hukuka riayet etmeye “okunmaları / davet edilmeleri” dir. Zira onlar, iyice azgınlaşmışlar, haddi aşmışlar ve hiçbir değer tanımaz olmuşlardır. 24- “Firavun'a git. Çünkü o iyice azdı.” (Taha Suresi 24) Hz. Musa’ya @ Firavunun karşısına çıkması ve onu zulmünden vazgeçirmeye davet için görev verilmiş olsa da bu görevin yerine getirilmesi öyle kolay değildir. Bu nedenle Hz. Musa @ Cenab-ı Hakk’tan kendisine yardım etmesini talep eder. Öncelikle bu görev için kendisinin içine genişlik vermesini yani mangal gibi yürek vermesini ister ki, zalimlere karşı çıktığında başına geleceklerden korkmasın. İkinci olarak güzel bir hitap kabiliyeti vermesini ister. Böylece davet ettiği konuyu en güzel şekilde anlatabilsin. Üçüncü olarak mücadelesinde karşılaşacağı zorlukların üstesinden gelmek için kolaylıklar ihsan etmesini ister. Dördüncü olarak kendisine kardeşi Hz. Harun’un @ yardımcı olarak verilerek arkasının kuvvetlendirilmesini talep eder. Cenab-ı Hak, elçisinin taleplerini kabul ettiğini ve yerine getirileceğini bildirir. Kıssada sanki aynı anda bu talepler yapılmış gibi bir anlam çıkarılabilir. Ancak yapılan taleplerin ve taleplere verilen cevapların zamanının aynı anda olması gerekmez. Bunlar farklı zamanlarda gerçekleşmiş olabilir. Aynı şekilde Hz. Muhammed’de @ elçilik görevini üstlendikten sonra tıpkı Hz. Musa @ gibi Rabbinden çeşitli zamanlarda çeşitli taleplerde bulundu. Mekke müşrik azgınlarına karşı “okuma / davet / çağrı” yapabilmek için İnşirah suresi ve diğer surelerde onun göğsünü genişleten, çevresinde saf tutmuş müminleri yüreklendiren mesajlar verilerek onlardan korkmaması sağlanmıştır. Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’i @ çocukluğundan beri güzel bir dil ile mücehhez kılmasının yanında Kur’an ayetlerinin belağatini öylesine mükemmel yapmıştır ki muhatapları bu ayetlerin söz güzelliği karşısında acze düşmüşler ve çok etkilenmişlerdir. Azgın müşrikler sevmeseler de inkar da etseler Hz. Muhammed’in @ dilinden dökülen Kur’an ayetlerinin edebi yönünü kendi aralarında takdir etmekten kendilerini alamıyorlardı. Ayrıca bundan sonra inzal olunan sureler, insanların daha kolay anlayacağı kıssa anlatımı metoduna döndürülmüştür. Cenab-ı Hak, elçisinin mücadelesi sırasında karşılaşılan zorlukları aşması için inzal edeceği surelerle rehberlik yaparak işini kolaylaştırır. Şimdi de Hz. Muhammed @ iki Ömerden birinin kendi saflarına katılmasını talep etmektedir ki arkası kuvvetlensin, gücü artsın. Zira müşriklerin yaptıkları baskı ve şiddet nedeniyle iman edenlerin sayısında gözle görülür bir azalma meydana gelmişti. Bu tıkanıklığın açılması için, tıpkı Hz. Musa’nın @ arkasının Firavuna karşı kuvvetli olması için Hz. Harun’u @ yardımcı olarak verilmesi gibi peygamberimiz de Rabbinden Ebu Cehil ya da Hz. Ömer’in iman etmelerini talep etmiştir. Cenab-ı Hak’da elçisinin bu duasını karşılıksız bırakmadı ve isteğinin kabul edildiğini bu kıssa üzerinden bildirdi. Bu duanın ardından Hz. Ömer’in iman edenler safına katıldığına şahit olundu. 25-36- Musa: “Rabbim!” dedi, “yüreğime genişlik (inşirah) ver. İşimi bana kolaylaştır. Dilimden bağı çöz. Ki sözümü anlasınlar. Bana ailemden bir de vezir (yardımcı) ver, Kardeşim Harun'u. Onunla gücümü artır. / arkamı kuvvetlendir. Ve onu işime ortak kıl. Böylece seni bol bol tesbih edelim. Ve çok çok analım seni. Şüphesiz sen bizi görmektesin.” Allah: “Ey Musa!” dedi, “istediğin sana verildi.” (Taha Suresi 25-36) Cenab-ı Hak, Hz. Musa’yı doğumundan itibaren çok badirelerden geçirmiş, çok imtihanlara tabi kılmış ve her defasında da O’nu koruyarak bu makama layık hale getirmiş olduğunu anlatır. Kıssanın bu kısmı ile benzer imtihanlar ve yetiştirme aşamalarına Hz. Muhammed’in @ kendisinin de tabi tutulduğuna işaret edilir. Hz. Muhammed @ daha doğmadan babasını kaybetmişti. Vahşi Arap kabilelerinde babasız olmanın ezikliği, bastırılmışlığı, korumasızlığı ve sahipsizliği gibi olumsuzlukların kendisine hiç yaşatılmayıp babasından alacağı sevgi, şefkat, koruma ve her türlü eğitimler önce dedesinden daha sonra amcası Ebu Talip’ten alması tamamen Cenab-ı Hakk’ın onların kalbine kendisi hakkında sevgi hissi vermesinden başka bir şey değildir. O, altı yaşında annesini ve sekiz yaşında da dedesi Abdulmuttalib’i kaybetmesine rağmen amcası Ebu Talib’in koruma ve gözetiminde en iyi bir şekilde yetişmiştir. Bu günlere gelinceye kadar da sahip olduğu tüm bilgi, beceri, birikim ve tecrübeyi çevresinden cömertçe almıştır. Girdiği her ortamda kendisine son derece büyük teveccüh ve sevgi gösterilmiştir. Bu ilgi ve sevgi O’nun gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Gerek müşrikler olsun gerek Yahudiler olsun ve gerekse de Hristiyanlar olsun her kesimden kendisine çok büyük bir teveccüh olmuştur. Hz. Musa’nın @ yetişmesi aşamalarında olduğu gibi çok çeşitli tehlikelerle yüz yüze gelmesine rağmen her seferinde korunmuştur. En sonunda da Rabbinin takdiri gereği peygamberlik makamına getirilmiştir. Peygamberlik gelmeden önce Cenab-ı Hakk’ın kalplere verdiği bu ilgi ve sevgi peygamberlik geldikten sonrada müşrikler düşmanlık gösterse bile kendisine olan hayranlık asla bitmemiştir. Şirk sisteminin asabiye / kabilecilik kuralları da O’nun korunmasında yardımcı olmuştur. Cenab-ı Hak peygamberimizi korumasını Hz. Musa’yı koruması üzerinden aşağıdaki ayetlerde şöyle anlatır; 37-40-“Andolsun biz sana bir defa daha lütufta bulunmuştuk. Bir zaman, vahyedilecek şeyi annene (şöyle) vahyetmiştik: ‘Musa’yı sandığa koy. Sonra onu denize bırak. Deniz onu kıyıya atacaktır. Benim de düşmanım, onun da düşmanı olan biri ona sahip çıkacaktır.’ (Ey Musa! Sevilmen) ve benim nezaretimde yetiştirilmen için sana kendimden sevgi verdim. Hani, kız kardeşin gidip ‘Ona bakacak birini size bulayım mı?’ diyordu. Böylece seni, gözü gönlü mutluluk dolsun ve üzülmesin diye annene geri verdik. Ve sen, birini öldürdün de seni endişeden kurtardık. Seni iyiden iyiye denemeden geçirdik. Daha sonra yıllarca Medyen halkı arasında kaldın. En Sonunda takdire göre (bu noktaya / makama) geldin ey Musa!” (Taha Suresi 37-40) Hz. Muhammed’in @ peygamberlik makamına getiriliş serüvenini Hz. Musa’nın @ peygamberlik makamına getirilişine metafor yapılarak kıssalaştırılması ile müminlere muhacir olmalarının sebebini Habeşistanlılara bu kıssa üzerinden kolayca anlatabilecek malzeme ellerine verilmiş olur. Peygamberlik görevini yerine getirirken karşılaşılan olaylar da Hz. Musa’nın @ mücadelesi üzerinden verilir ki neden Habeşistan’a hicret etmek zorunda kaldıkları iyice anlaşılsın. Ayrıca ehli kitap olan Habeşlilerle aynı tarihi köklere sahip olmalarından kaynaklı olarak onların muhacirlere karşı bir muhabbetleri olsun. Yani Hz. Muhammed @ ile Hz. Musa @ aynı değerler için mücadele etmeleri nedeniyle bütünleştirilerek ehli kitap Habeşlilerin mümin muhacirlere sahip çıkması için fikri birlik sağlanır. Diğer taraftan bu kıssaların Mekke’deki mücadeleye bakan yönleri de vardır. Hz. Ömer’in Resülü Ekremin duasına icabet bağlamında ve Taha Suresinden etkilenerek iman etmesi gibi. Surenin yukarıda geçen bölümünde geçtiği üzere Cenab-ı Hak, elçisinin duasına icabet ederek Mekke’nin ileri gelen en güçlü, en sert ve en korkulan şahsiyetinin Hz. Muhammed’e @ yardımcı olması için iman nimetini ihsan edecek olaylar zincirini başlatır. [1] ) İslam Tarihi – Hz. Hamza ve Hz. Ömer’in Müslüman Olmaları Bölümü- Mustafa Asım Köksal (http://islamiyontem.net/kitaplar/Islam%20Tarihi/islamtarihi/islamtarihiasim/indexana.htm) [2] ) Mustafa Asım Köksal-İslam Tarihi- http://islamiyontem.net/kitaplar/Islam%20Tarihi/islamtarihi/islamtarihiasim/indexana.htm) [3] ) Not: Günümüzde iktidara yeni gelenlerin “beyaz sayfa açma” söylemleri de aynı zamanda metaforik bir anlatımdır.(A.A) Hz. Ömer’in İman Ederek Hz. Muhammed’in @ Veziri / Yardımcısı Olacağının İhbarı Hz. Ömer, Mekke yönetiminde “Dışişleri Bakanı” pozisyonunda bir şahsiyettir. Sert mizaçlı, hemen öfkelenen, müminlere karşıda oldukça şedid davranan bir kişidir. Fakat diğer taraftan da sağlam karakterli, onuruna, şerefine düşkün bir kişidir. İbn İshak, İbn Hişam; Hz. Ömer'in Müslüman oluşunu şöyle anlatırlar ([1] ); “Hz. Ömer'in kızkardeşi Fâtıma binti Hattab Hatun, Saîd b. Zeyd ile evli olup, ikisi de Müslüman olmuşlardır. Fakat, Müslümanlıklarını Hz. Ömer'den gizli tutuyorlardı. Yine Hz. Ömer'in mensup bulunduğu Adiyy b. Ka'b oğullarından Nuaym b. Abdullah da Müslüman olmuştu. O da, kavminden korktuğu için, Müslümanlığını gizli tutuyordu. Habbab b. Eret, Fâtıma Hatuna gelip gidip Kur'ân okur ve okuturdu. Bir gün, Hz. Ömer, Peygamberimiz (a.s.) ile ashabından bir cemaata saldırmak üzere, kılıcını kuşanmış olarak evinden çıkmıştı. Nuaym b. Abdullah Hz. Ömer'e rastladı ve: "Ey Ömer! Nereye gitmek istiyorsun?" diye sordu. Hz. Ömer: "Kureyşlilerin işlerini darmadağın eden, akıllarını akılsızlık sayan, dinlerini ayıplayan, ilahlarına dil uzatan, şu ata dinini bırakıp yeni din tutan Hz. Muhammed'e gitmek istiyorum. Öldüreceğim onu!" dedi. Nuaym b. Abdullah: "Vallahi ey Ömer! Seni nefsin aldatmıştır, nefsin! Sen Hz. Muhammed'i öldürünce Abdi Menaf oğullarının seni yeryüzünde gezer bırakacağını mı sanıyorsun?! Sen kendi ev halkına dönsen de, onların işi üzerinde dursan olmaz mı?" dedi. Hz. Ömer: "Sen benim ev halkından, hangisini kastediyorsun?" diye sordu. Nuaym b. Abdullah:"Amcanın oğlu enişten Saîd b. Zeyd ile kızkardeşin Fâtımayı kastediyorum! Vallahi, onların ikisi de Müslüman oldular, Sana önce onlarla ilgilenmek düşer" dedi. Hz. Ömer, hemen geri dönüp kız kardeşinin evine gitti. O sırada, onların yanında Habbab b. Eret onlara Kur’an okuyordu. Hz. Ömer'in sesini işittikleri zaman, Habbab evin bir köşesinde gizlendi. Fâtıma Hatun sahifeleri sakladı. Fakat Hz. Ömer, Habbab'ın Kur'ân okuduğunu işitmişti. Eve girince: "İşitmiş olduğum o şey ne idi?" diye sordu. Kızkardeşiyle eniştesi:"Sen bir şey işitmedin!" dediler. Hz. Ömer:"Evet! Vallahi, ikinizin de Hz. Muhammed‘in dinine girdiğinizi haber aldım!" dedi ve hemen eniştesi Saîd b. Zeyd'in üzerine çullandı. Fâtıma Hatun da kalkıp onu kocasının üzerinden ayırmak, uzaklaştırmak isteyince, Hz. Ömer vurup Fâtıma Hatunun başını yardı! Hz. Ömer bunu yapınca, kızkardeşi de, eniştesi de: "Evet! Biz Müslüman olduk! Sen istediğini yap!" dediler. Hz. Ömer kızkardeşini kanlar içinde görünce, yaptığına pişman oldu ve Kızkardeşine: "Demin okuduğunuz sahifeleri bana ver de, Hz. Muhammed'in getirdiği şeyin ne olduğuna bir bakayım?" dedi. Kızkardeşi: "Biz senin sahifelere bir şey yapmandan korkarız!" dedi. Hz. Ömer: "Korkma!" dedi ve onu okuduktan sonra geri vereceğine, ilahları üzerine yemin etti. Bunun üzerine, Fatma Hatun: "Ey kardeşim! Sen, puta taptığın müddetçe, pissin (temiz değilsin)! Halbuki, onlara pâk olandan başkası dokunamaz!" dedi. Hz. Ömer abdest alınca, Fâtıma Hatun ona sahifeleri verdi. Verdiği sahifelerde Tâhâ sûresinin ilk bölümü yazılı idi. "Bu sözler ne kadar güzel! ne kadar değerli!" demekten, kendini alamadı. Habbab, bunu işitince, saklandığı yerden çıkıp Hz. Ömer'in yanına geldi ve: "Ey Ömer! Vallahi, Allah'ın, Peygamberinin duasını sana nasip edeceğini umuyorum. Ben dün Peygamber (a.s.)dan işittim ki; o, 'Ey Allah’ım! İslâm'ı, Ebu'l-Hakem b. Hişam veya Ömer b. Hattab ile güçlendir!' diyerek dua etmişti. Ey Ömer! Artık Allah'tan kork, Allah'tan" dedi. Hz. Ömer; "Ey Habbab! Sen bana Hz. Muhammed'in bulunduğu yeri göster de, yanına varıp Müslüman olayım!" dedi. Hz. Ömer ve Hz. Habbab Darül Erkam’a gittiler ve kapıyı çaldı. Hz. Ömer'in sesini işitince, Peygamberimiz (a.s.)ın yanında bulunan Bilal-i Habeşi kapıya baktı. Hz. Ömer'i kılıcını kuşanmış olarak görünce, korktu. Peygamberimiz (a.s.)ın yanına döndü: Bilal-i Habeşi: "Yâ Rasûlallah! Bu, Ömer b. Hattab'dır! Kılıcını kuşanmış bir haldedir!" dedi. Hz. Hamza: "Ona izin ver! Eğer iyilik için geldiyse, kendisine bol bol iyilik ederiz! Eğer kötülük için geldiyse, onu kendi kılıcıyla öldürürüz!" dedi. Peygamberimiz (a.s.): "Ona izin veriniz!" buyurdu. Bilal-i Habeşî ona izin verdi. Peygamberimiz (a.s.) kalkıp ona doğru vardı ve: "Ey Hattab'ın oğlu! Neye geldin?! Vallahi, Allah'ın senin başına bir musibet indirmesine kadar duracağını sanmıyorum" buyurdu. Hz. Ömer: "Ey Allah'ın Resûlü! Ben Allah'a, Allah'ın Resûlüne ve ona Allah'tan gelen şeylere iman edeyim diye senin yanına geldim" dedi. Bunun üzerine, Peygamberimiz (a.s.) "Allahuekber" diyerek tekbir getirdi. Peygamberimiz (a.s.)ın ashabından olan ve evde bulunan halk da tekbir getirdiler.” Yukarıdaki rivayette de anlatıldığı gibi Hz. Ömer aslında onlara göre Mekke Yönetiminin başına dert açmış olan Hz. Muhammed’den @ Mekke’yi kurtarmak için onu öldürmeye giderken gelişen olaylar ile kalbi yumuşamış ve yine duygusal bir haleti ruhiye ile saf değiştirmiştir. Hz. Musa @ kıssasında kardeşi Hz. Harun’u @ kendisine yardımcı olarak vermesi duasına paralellik arzeden Hz. Muhammed’in @ duasına da Cenab-ı Hak icabet ederek kıssada ki gibi onun istediği kendisine verileceğine işaret edilmiştir. Bu surenin inzalinden sonra tevhidi dünya görüşü hareketinin en zor zamanında Hz. Ömer gibi güçlü bir şahsiyetin iman edip harekete katılması hem Hz. Muhammed @ hem de müminlere çok büyük destek sağlamıştır. Tevhidi hareketin yaşadığı tıkanıklık onun iman etmesiyle kısmi olarak aşılacaktı. Onun saf değiştirdiği tüm Mekkelilere ilan edilecek ve araftaki / tarafsız kalan Mekkeliler yüreklendirilecekti. Bilindiği üzere Hz. Ömer iman ettikten sonra müminler Darül Erkam’dan çıkıp Kabe’ye doğru yürüyüşe geçmişlerdi. Yürüyüş yapan müminlerin sağ tarafında Hz. Ömer, sol tarafında ise Hz. Hamza bulunuyordu. Kabe’ye kadar yürüdüler ve onları tüm Mekkeliler izlediler. Bu yeni katılımlar Mekke müşrik elitlerinde büyük hayal kırıklığı yarattı. İki güçlü şahsiyetin arasında kırk kişilik mümin grubun yürüyüşü sırasında yapabilecekleri taşkınlık ve kendine olan güvenden kaynaklanan sert hareketlere karşı Cenab-ı Hak gerekli uyarıyı yapar. Hz. Musa kıssası metaforu ile Firavun gibi azan Mekke müşrik elitlerine karşı yumuşak davranılması öğütlenir. Gerekçesi olarak da onların belki bir ihtimal öğüt alabilecekleri ya da en azından korkacaklarını bildirir. Şayet sertlik gösterilecek olursa bu ihtimalin de ortadan kalkacağını ve davaya düşmanlık, kin, nefret ve öfke ile bakılacağı bildirilir. 41-44- (Allah dedi ki;) “Seni, kendim için elçi seçtim. Sen ve kardeşin ayetlerimle gidin. Beni anmakta zayıflık göstermeyin. Firavun'a gidin. Çünkü o, iyiden iyiye azdı. Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, aklını başına alır veya korkar.” (Taha Suresi 41-44) Hz. Musa @ ve Hz. Harun @yapacakları tebligattan sonra Firavunun hışmına uğrayıp daha da azgınlık ve taşkınlık yaparak çok büyük zulümler işlemesinden endişe ediyorlardı. Cenab-ı Hak ise onların bu endişesini yumuşak davranma emriyle gidermiş oluyordu. Firavuna İsrailoğullarına zulmetmekten vazgeçmesi ve İsrailoğullarının kendilerine katılmalarına engel olmaması çağrısı yapmalarını emretti. Anlatılan bu hususun aynısı Mekke’de de yaşanıyordu. Hz. Muhammed @ inzal olunan sureleri Mekkelilere tebliğ ettikçe müşrik elitlerin azgınlık ve taşkınlıkları sürekli artıyordu. Tevhid hareketi bağlılarına karşı olmadık işkencelere başvuruyorlar ve gelecekte de onlara boykot yaptırımı uygulamakla tehdit ediyorlardı. Müşrik elitlerin taşkınlıklarından korkan Hz. Muhammed @ bu endişeyi Hz. Ömer müslüman olduktan sonra bile taşımaktaydı. Zira onların şiddetin dozunu kaçırıp ortalığı kan gölüne döndürmelerinden korkuyordu. Cenab-ı Hak ise elçisine hak ne ise söylemekten kaçınmamasını ama üslubunun şiddete kaçmaması konusunda Hz. Musa @ üzerinden uyarır. Tıpkı Hz. Musa @ gibi Hz. Muhammed’de @ Mekke’nin firavunlaşmış elitlerine iman edenlerin kendi safına geçmelerine ve / veya Habeşistan’a hicret etmelerine müsaade etmeleri ve olara işkence etmemeleri konusunda uyarıda bulunur. 45-48-Dediler ki: “Rabbimiz! Doğrusu biz, onun bize aşırı derecede kötü davranmasından yahut iyice azmasından endişe ediyoruz.” Buyurdu ki: “Korkmayın, çünkü ben sizinle beraberim; işitir ve görürüm. Haydi, ona gidin de deyin ki: ‘Biz, senin Rabbinin elçileriyiz. İsrail oğullarına yaptığın baskı / işkenceye artık son ver ve/veya onları bizimle gönder. Biz, senin Rabbinden bir ayet getirdik. Kurtuluş, hidayete uyanlarındır.’ Hakikaten bize vahyolundu ki: (Peygamberleri) yalanlayan ve yüz çevirenlere azap edilecektir.” (Taha Suresi 45-48) 9.4. Muhacirlerin Bilgice Donatılması Kapsamında Hz. Muhammed’in @ Mücadelesinin Anlatımına Devam Hz. Muhammed @ Mekkeli müşrikleri tevhidi dünya görüşüne davet ettiği ilk zamanlarda müşrikler, onun davetini sanki anlamaya çalışıyormuş gibi yapıp sarfettikleri alaycı sözleri tıpkı firavunun Hz. Musa’ya @ teklif ettiği ideolojiyi ve sistemi anlamak için “Rabbiniz kimdir? Bir anlat hele” demesi ile başlayan tartışmalara çok benzerdir. Hz. Muhammed @ ise onların alaycı ifadelerine aldırış etmeden teklif ettiği ideoloji ve sistemi Mekkelilere tebliğ etmiştir. Hz. Muhammed’in @ Mekkeli müşrik elitlere yaptığı tebliğde; “Önerdiğimiz tevhidi dünya görüşünün esasları yaratanın yarattığı şeylerin fıtratına koyduğu yasalardır. Zira bir şeyin doğasını en iyi onu yaratan bilir. İnsanların toplumsal hayatta nasıl bir yol izleneceğini de en iyi bilen yine bizleri yaratan Rabbimiz’dir. Doğru yolu en iyi O gösterir. Allah’tan başka hiçbir rab kabulümüz değildir. Yaratmada hiçbir tasarrufu olmayan ve kendileri yaratılmış olan şirk otoritelerinin bizlerin üzerinde hiçbir hakimiyeti olamaz. Çünkü bu şirk otoriteleri insanların faydalarını değil sadece kendi çıkarlarını düşünürler.” Cenab-ı Hak, peygamberimizin bu tebliğini Hz. Musa’nın @ Firavun’a yaptığı tebliğ üzerinden şöyle anlatır; 49- Firavun: “O halde şimdi sizin Rabbiniz kim, ey Musa?” dedi. O da: “Bizim Rabbimiz, her şeye hılkatini (varlık ve özelliğini) veren, sonra da doğru yolu gösterendir” dedi. (Taha Suresi 49) Nasıl ki Firavun Hz. Musa’nın @ verdiği bu cevaba karşı eski nesillerin birikimlerinin, müktesabatlarının, gelenek ve törelerin durumunun önerilen sistemde yerinin ne olacağını sorduysa aynı soruyla Hz. Muhammed ‘de @ muhatap olmuştu. Yapılan tartışmalarda Mekke müşrikleri de geçmiş atalardan kalan törenin, geleneğin, müktesebatın ve birikimin ne olacağını sormuşlardı. 50- Firavun: “Öyle ise, önceki nesillerin durumu nedir?” dedi. (Taha Suresi 50) İşte böyle bir soru karşısında Mekkeli müşriklere nasıl bir cevap verildiği yine Hz. Musa @ kıssası üzerinden bildirilir. Onun bu soruya “her şeyin kitapta yazılı olduğunu yani ilahi / tabiat / sosyolojik / fıtrat kanunlarının keyfi olmadığını ve bu kanunları Cenab-ı Hakk’ın belirlediğini, şayet bu kanunlar dikkate alınacak olursa her durum için bir çözümün var olduğunu, dahası Cenab-ı Hakk’ın kullarını asla çözümsüz bırakmayacağını, karşılaşılacak tüm sorunlara çözüm yollarının gösterileceğini, O’nun asla hiçbir şeyi unutmadığını ve yanlış yapmadığını” belirterek cevap verdiği ifade edilir. 51-Musa: “Onun ilmi, Rabbimin yanında bir kitaptadır. Benim Rabbim yanlış yapmaz ve unutmaz.” dedi. (Taha Suresi 51) Peygamberimizin müşriklere tebliği şöyle devam eder; “Nasıl ki O bizleri topraktan yaratmış ve bizlerin ayağına serdiği yeryüzünü bir beşik gibi yaratmış ve rahat etmemiz için her türlü konforu sağladığı gibi her türlü ihtiyacımızı temin etmişse, sosyal yaşamımız için de ihtiyaç duyduğumuz rehberliği, ilahi öğretiyi vahyederek yapmaktadır.” Bu mesajlar Hz. Musa’nın Firavun’a verdiği cevaplar üzerinden verilir. 52-55- O, yeri size beşik yapan ve onda size yollar açan, gökten de su indirendir. Onunla biz çeşitli bitkilerden çiftler çıkardık. Yiyiniz; hayvanlarınızı otlatınız. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için (Allah'ın kudretine) işaretler vardır. Sizi ondan (topraktan) yarattık; yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız. (Taha Suresi 52-55) Tıpkı Hz. Musa’nın @ toplumun idaresinin Cenab-ı Hakk’ın koymuş olduğu ilahi öğreti / sosyolojik yasalara göre olması konusunda Firavuna her türlü delili getirmesine rağmen o yine de inkar ettiyse Hz. Muhammed @ de Mekkeli müşrik ileri gelenlere ne söylerse söylesin onlar da ikna olmamışlardı. Onlar Hz. Muhammed’in @ teklif ettiği tevhidi dünya görüşünün halk üzerinde büyüleyici / sihirli bir etkisi olduğunu, ancak Kureyş kabile reisleri olarak bu görüşü benimseyecek olurlarsa Mekke dışındaki Arap kabilelerinin Kureyş’i Mekke’den sürüp çıkaracaklarını iddia etmişlerdi. Bunun gerekçesini de Arap kabilelerinin kabile yaşamını sevdiklerini, tevhidi dünya görüşü ile oluşacak merkezi idareye bağlanmayı asla kabul etmeyeceklerini iddia etmişlerdi. Kabilelerin başına buyruk yaşaması esasına dayanan şirk sistemi Mekkelilerce terkedilecek olursa bütün kabilelerin Kureyşin üzerine geleceğini belirttikten sonra peygamberimize “büyülü / sishirli sözlerinle halkı kandırıp bizi Mekke’den sürülüp çıkarılmamız için mi geldin” diye çıkışmışlardı. Hatta bu hususta amcası Ebu Leheb ilk başı çekenlerden olmuştu. 56-57- Andolsun biz ona bütün delillerimizi gösterdik; yine de yalanladı ve diretti. Dedi ki: “Bizi, yaptığın sihir ile yurdumuzdan çıkarasın diye mi geldin, ey Musa?” (Taha Suresi 56-57) Yapılan tartışmalardan birinde Firavun Hz. Musa’ya @ “bizde senin getirdiğin gibi bir sihir ortaya koyacağız” demişti. Benzer şekilde Mekkeli müşrik elitleri de Hz. Muhammed’e @ “madem öyle, biz de senin bize önerdiğin dünya görüşüne benzeyen ve halka da çok cazip gelecek, onları çok etkileyecek bir dünya görüşü ortaya koyacağız” demişlerdi. Onlar ortaya koyacakları dünya görüşü ile Mekke halkının karşısına çıkıp halk oylaması sonucunda kimin dünya görüşü halk tarafından kabul edilirse onun dünya görüşü geçerli olsun diye teklifler getirmişlerdi. Hz. Muhammed @ onların bu tekliflerini her defasında kabul etmişti. Dünya görüşlerinin halkoyuna sunulması için yer ve zaman belirlemişlerdi. Mekke’nin müşrik kabile reisleri hemen girişimde bulunmuş ve vizyon sahibi, hitabeti düzgün, bilge ve sözü dinlenir entelektüellerini toplamışlardı. Onlara Hz. Muhammed’in @ teklif ettiği dünya görüşüne / öğretilerine benzer bir dünya görüşü / öğretileri hazırlamalarını istemişlerdi. Onlar da halkın huzurunda yapılacak tartışma için ilahi öğretiye benzer ve halkı etkileyecek / büyüleyecek bir dünya görüşü hazırlamaya çalışmışlardı. Fakat onların hazırladıkları dünya görüşleri yine şirk sistemiydi sadece biraz süslemişler ve tevhidi dünya görüşünün temel paradigmalarının halkın hoşuna gidecek olan kısımlarını kendi şirk sistemlerine adapte etmeye çalışmışlardı. Kendi tanrılarının da insanların ihtiyaçlarını giderdiği, vergili olduğu, bağışlayıcı olduğu, şefaat ettiği vb. 58-60- “Öyle ise, muhakkak surette biz de sana, onun gibi benzer bir sihir getireceğiz. Şimdi sen, seninle bizim aramızda ne senin ne de bizim muhalefet etmeyeceğimiz uygun bir yerde buluşma zamanı ayarla.” Musa: “Buluşma zamanınız, bayram günü, kuşluk vaktinde insanların toplanma zamanı olsun”, dedi. Bunun üzerine Firavun dönüp gitti. Hilesini hazırladı ve sonra (buluşma zamanı) geri geldi. (Taha Suresi 58-60) 9.5. Muhacirlerin Bilgice Donatılması Kapsamında Kabe’de İdeolojilerin / Öğretilerin Tartışıldığı Açık Oturumların Anlatılması Tıpkı Firavunun entellektülleri / büyücüleri ile Hz. Musa @ arasında yapılan açık oturumlardaki gibi Hz. Muhammed @ ve Mekke müşriklerinin topladığı müşrik bilgeler / entelektüeller Kabe’de halkın huzurunda tartışmak üzere toplanmışlardı. Mekke müşrik liderleri açısından bu karşılaşma çok önemli olurdu ve mutlaka kazanılmalıydı. Bunun önemini anlatmak için müşrik sihirbazlara / bilgelere / enteletüellere Hz. Muhammed’in@ teklif ettiği tevhidi dünya görüşünün bütün Kureyşi Mekke’den atacak bir ideoloji olduğunu, şirkin ise Kureyş için en ideal bir ideoloji olduğunu söylemişlerdi. Bu nedenle ona üstün gelmek için her türlü hile, kandırma, yalan aldatma, göz boyama vb. her türlü yolun serbest olduğunu bildirdikten sonra söz birliği içerisinde hareket etmelerini, hep birlikte ve tek saf halinde hareket etmelerini ve birbirleriyle asla tenakuza / çelişkiye düşmemelerini öğütlemişlerdi. Hz. Muhammed @ ise Mekke’den ya da çevreden toplanan bu bilge / entelektüel kişilere Allah’ın indirmediği yani kendi uydurdukları fikirleri sanki Allah’ın istediği şeylermiş gibi yapmamaları konusunda uyarmıştı. Onlara ilahi öğretiye benzer olarak uydurdukları şeylerle sanki Allah’ın emirleri imiş gibi göstererek halkı kandırmaya çalışmamaları aksi takdirde O’nun azabına uğrayarak perişan olacaklarını ihtar etmişti. Hatırlanacak olursa Araf suresinde müşrikler şirk sisteminin atalarının eskiden beri uyguladığını ve bunları Allah’ın emrettiğini iddia etmişlerdi. Cenab-ı Hak da elçisine kendisinin çirkin şeyleri emretmeyeceğini, Allah’a iftira attıklarını söylemesini emretmişti. İşte Hz. Musa da karşısına çıkarılan sihirbazlara Hz. Muhammed’in @ söylediklerine benzer sözler söylemişti. 61-64- Musa onlara: “Yazıklar olsun size!” dedi, “Allah hakkında yalan uydurmayın! Sonra O, bir azap ile kökünüzü keser! İftira eden, muhakkak perişan olur.” Bunun üzerine onlar aralarında tartışarak planlarını yaptılar ve bu planlarını aralarında fısıldaştılar (gizlediler). Şöyle dediler: “Bu ikisi, muhakkak ki, sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve sizin örnek yolunuzu ortadan kaldırmak isteyen iki sihirbazdırlar sadece. Öyle ise hilenizi kurun; sonra tek saf halinde üzerlerine gidin! Muhakkak ki bugün, üstün gelen kazanmıştır.” (Taha Suresi 61-64) Mekke halkının huzurunda yapılan bu tartışmalarda / açık oturumlarda her zaman Mekke’nin bilge / entelektüel / kâhin kişileri önce kendi fikirlerini ortaya atmışlar sonra Hz. Muhammed onlara gerekli cevabı vermiştir. Zira onların argümanlarına nasıl cevap verileceğini Cenab-ı Hak vahiyle bildirmiş ve “de ki” diye başlayan ayetlerle onlara Allah namına gereken cevaplar verilmiştir. Bu tartışmalar bugün için siyasi parti liderlerinin meclisteki grup toplantılarında yaptıkları konuşmalara benzemektedir. Her grup kendi tezini ortaya koyar ve böylece kamuoyu bu konuşmalarda yapılan fikirleri değerlendirir. Kabe’de yapılan toplantılarda müşrik bilge / entelektüel / kâhin kişiler şirk sistemini öylesine süsleyerek anlatmışlardı ki Mekkeliler bu güzel sunumlardan çok etkilenmişlerdi. Çok özenle hazırlanmış, halkın ihtiyaçları ve sorunlarının çözümü konusunda ilahi öğretiye de biraz benzeyen ama yine de esas itibariyle şirk sistemi içerisinde sorunları çözmeye çalışan bu sunumların halkı etkisi altına alacağı konusunda Hz. Muhammed @ tedirgin olmuştur. Tıpkı Hz. Musa’nın sihirbazların iplerinin ve asalarının koşturuyormuş gibi görünmesinden halkın etkileneceği konusunda tedirgin olduğu gibi. Fakat Cenab-ı Hak O’na korkmamasını söylemiş ve bu tartışmada kendisinin galip geleceğini bildirmişti. 65-68-Dediler ki: “Ey Musa! Ya sen at veya önce atan biz olalım.” “Hayır, siz atın” dedi. Bir de baktı ki, sihirleri sayesinde ipleri ve asaları, kendisine gerçekten hızla koşuyor / hareket ediyor gibi göründü. Musa, birden içinde bir korku duydu. "Korkma!” dedik, “üstün gelecek olan kesinlikle sensin.” (Taha Suresi 65-68) Cenab-ı Hak, elçisine kendisine verilen ilahi ideolojiyi halka sunmasını bildirdiği zaman tıpkı Hz. Musa’nın @ sağ elindeki asayı atması gibi Hz. Muhammed’de @ tevhidi dünya görüşünü halka anlatmıştı. Halk Hz. Muhammed’in @ sunduğu ideolojiden / politikasından çok etkilenmişti. Zira O’nun teklif ettiği dünya görüşü halkın sorunlarını çözmede ve onların ihtiyaçlarını gidermede rakiplerinin ortaya koydukları / savundukları şirk ideolojisinden / politikasından fersah fersah ilerdeydi. Öyle ki Hz. Musa’nın @ asasının ejderha olup büyücülerin asalarını yutması gibi Hz. Muhammed’in @ teklif ettiği tevhidi dünya görüşü de, müşrik bilgelerin / büyücülerin / entelektüellerin sundukları çözüm önerilerini de içinde barındıran görüşlerini kapsamaktaydı. / yutmaktaydı. Hz. Muhammed’in@ ortaya attığı ideoloji / politika daha özgün, gerçekçi, somut ve ayağı yere basan ilkeler içermekteydi. Onların sundukları şirk ideolojisi / politikası halkın sorunlarını çözmede ilahi ideolojinin yanında sanal ve soyut kalıyordu. Sadece halkın gözlerini boyuyordu. Müşrik bilge entelektüellerin sundukları ideoloji halihazırda politika olarak uygulanmasına rağmen toplumun güvenliğini sağlayamıyor, toplumdaki hukuksuzluk devam ediyordu. Onların süslü, etkili ve cazip kelime ve ilkelerle bezendirilmiş şirk ideolojisinin pratikteki karşılığının sunulduğu gibi güzel olmadığını halk yaşayarak görüyordu. Halbuki Hz. Muhammed’in @ teklif ettiği ideoloji / politika ise gerçekçiydi ve hayatın pratiklerine çok uygundu. Uygulanması halinde topluma hukukun, barışın, huzurun ve güvenliğin geleceği açık bir şekilde müşahede ediliyordu. Bu nedenle Mekke’nin müşrik bilgeleri / entellektüelleri / kahinleri bile açık oturumların sonunda pes etmişler ve Hz. Muhammed’in@ teklif ettiği dünya görüşünün üstünlüğünü kabul etmişlerdi. Mesela Utbe bin Rebia’nın Hz. Muhammed @ ile görüştükten sonra Darün Nedve’de Hz. Muhammed’i @ engellemekten vaz geçilmesi konusunda ileri gelenlere yaptığı konuşmada olduğu gibi. 69-70- “Sağ elindekini at da onların yaptıklarını yutsun. Yaptıkları, sadece bir sihirbaz hilesidir. Kaldı ki sihirbaz ise, ne amaç güderse gütsün asla başarıya ulaşamaz.” Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapandılar; “Harun’un ve Musa’nın Rabbine iman ettik” dediler. (Taha Suresi 69-70) Mekke’nin Firavunu Ebu Cehil ise bu tartışmaların her seferinde Hz. Muhammed’in @ teklif ettiği dünya görüşünün üstün gelmesi sonucunda Utbe bin Rebia gibi önde gelen müşrik bilgelerin / entelektüellerin ilahi dünya görüşünün üstünlüğünü kabul etmelerine son derece öfkelenmiş, onlara şiddetle çıkışmış ve onları tehdit etmişti. Tıpkı Firavunun büyücülere çıkışması ve onları tehdit etmesi gibi. Onlar ise Ebu Cehil’in tehdidine kulak asmamışlardı. O’na verdikleri cevapta Hz. Muhammed’in @ getirdiği dünya görüşünün mükemmelliği karşısında aciz kaldıklarını itiraf etmişlerdir. Savundukları şirk sisteminin halkı aldatmaya, onların gözünü boyamaya yönelik olması nedeniyle kendilerinin çok gülünç duruma düştüklerini belirtmişlerdi. 71-73-(Firavun) Şöyle dedi: “Ben size izin vermeden önce ona inandınız öyle mi! Hakikat şu ki, O, size büyü öğreten ulunuzdur. Şimdi elleriniz ile ayaklarınızı tereddüt etmeden çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım! Böylece, hangimizin azabının daha şiddetli ve sürekli olduğunu iyice anlayacaksınız.” Dediler ki: “Seni, bize gelen apaçık kanıtları / beyyine ve bizi yaratana tercih edemeyiz. Öyle ise yapacağını yap! Sen, ancak bu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin.” “Bize, hatalarımızı ve senin bize zorla yaptırdığın büyüyü bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Allah, (mükafatı) en hayırlı ve (cezası) en sürekli olandır.” (Taha Suresi 71-73) Cenab-ı Hak, hicret edecek müminlerin donanımı için yukarıda peygamberimizin mücadelesini Hz. Musa’nın @ mücadelesi ile bütünleştirerek anlattıktan sonra müteakip ayetlerde şu dersleri de verir; 74-76-Şurası muhakkak ki, kim Rabbine günahkar olarak varırsa, cehennem sırf onun içindir. O ise orada ne ölür ne de yaşar! Kim de iyi davranışlarda bulunmuş bir mümin olarak O'na varırsa, üstün dereceler işte sırf bunlar içindir. İçinde ebedi kalacakları, zemininden ırmaklar akan Adn cennetleri! İşte arınanların mükafatı budur. (Taha Suresi 74-76) [1] ) İslam Tarihi – Hz. Hamza ve Hz. Ömer’in Müslüman Olmaları Bölümü- Mustafa Asım Köksal (http://islamiyontem.net/kitaplar/Islam%20Tarihi/islamtarihi/islamtarihiasim/indexana.htm) 9.6. Habeşistan’a Hicret Edeceklere Talimatlar Cenab-ı Hak, Habeşistan’a hicret edecek müminlere yine Hz. Musa @ kıssası üzerinden yol gösterir ve onlara gecenin karanlığından yararlanarak sessizce ve gizlice yola çıkmalarını tavsiye eder. Hicret edenlerin yokluğu fark edilir edilmez peşlerine düşüleceği gayet açıktı. Bu nedenle arkalarından yetişileceği de muhakkaktı. Ancak Cenab-ı Hak takip edilip yetişileceği konusunda tereddüt etmemelerini, bir şekilde Kendisinin onlara yardım edip onları saklayacağını bildirmesi ve kaçışın sonunda denize ulaşıldığında kendileri için bekleyen gemilere binip gideceklerinin müjdesini verir. 77- Andolsun ki biz Musa'ya: “Kullarımla birlikte geceleyin yola çık da (size) yetişilmesinden korkmaksızın ve endişe etmeksizin onlara denizde kuru bir yol aç” diye vahyetmiştik. (Taha Suresi 77) Nitekim bu sureden sonra ki gelişmeler Cenab-ı Hakk’ın bu kıssa üzerinden haber verdiği gibi gerçekleşti. Habeşistan’a hicret edecek müminler bu rehberlik uyarınca sessizce, fark ettirmeden, bölük bölük ve geceleyin yola çıktılar. Mekkeli müşrikler de peşlerine düştüler. Ancak müminler kendilerini bekleyen gemilere binip denize açıldıkları sırada müşrikler çıkageldiler fakat çok geç kalmışlardı. İşte surenin devamında bu olayın / olayların böyle olacağını Cenab-ı Hak önceden aynı kıssa üzerinden vermeye devam eder; 78- Bunun üzerine o, askerleri ile birlikte onların peşine düştü. Denizden onları kaplayacak olan şey kaplayıverdi. (Taha Suresi 78) Hatta daha da ilerisini de ihbar eder. Muhacir müminlerin peşine düşüp takip eden Mekke müşrikleri onları yakalamada başarısız olunca Mekke’ye geri döneceklerdi. Bu başarısızlık Mekke müşrik kabile reisleri ve özelde Ebu Cehil için son derece onur kırıcı olacaktı. Karizmaları çok kötü çizilecekti. Bu siyasi başarısızlığı kamuoyu nezdinde kapatmak için yalanlar uydurulacak ve halk yine kandırılacaktı. Tıpkı Firavunun kavmini kandırması gibi. 79- Firavun, kavmini saptırdı, doğru yola sevketmedi. (Taha Suresi 79) 9.7. Habeşistan Muhacirlerine Tenbihler / öğütler Cenab-ı Hak, Habeşistan’a hicret edecek müminlerin adil bir yönetici olan Habeş hükümdarının ülkesinde rahat edeceklerini, tevhidi dünya görüşüne dayalı bir devlete kavuşuncaya kadar geçecek süre için her türlü ihtiyaçlarının karşılanacağını bildirir. Bunu Firavunun zulmünden kurtulan İsrail oğulları metaforunda anlatır. Nasıl ki İsrailoğulları Firavunun zulmünden kurtulduktan sonra Tur dağının eteklerine gelip Anayasal bir sözleşme ile devletlerini kuruncaya kadar yaşamlarını sürdürmeleri için Cenab-ı Hak tarafından kudret helvası ve bıldırcın gibi lütuflara mazhar oldularsa aynı şekilde Mekke müşrik yönetiminin zulmünden Habeşistan’a hicret ederek kurtulacak müminlerin de Medine Anayasal Sözleşmesi ile Medine İslam Cumhuriyeti kurulup güçleninceye kadar orada rahat bir yaşam sürecekleri ihbar edilir. 80- Ey İsrailoğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık; Tur’un sağ tarafına (gelmeniz için) size vade tanıdık ve size kudret helvası ile bıldırcın eti (men ve selva) lütfettik. (Taha Suresi 80) Fakat Cenab-ı Hak, hicret edecek müminlere gittikleri yerde helal olan, meşru nimetlere tevessül etmeleri, geçimleri için asla yasal olmayan yollara başvurmamaları, taşkınlık yapmamaları, aşırı gitmemeleri konusunda da aynı kıssanın devamı üzerinden uyarıda bulunur. Aksi davranışların şiddetle cezalandırılacağını da bildirir. 81-82- Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyiniz, bu hususta taşkınlık ve nankörlük de etmeyiniz; sonra sizi gazabım çarpar. Her kim ki kendisini gazabım çarparsa, hakikaten o, yıkılıp gitmiştir. Şu da muhakkak ki ben, tevbe eden, inanan ve yararlı iş yapan, sonra (böylece) doğru yolda giden kimseyi bağışlarım. (Taha Suresi 81-82) Müteakip ayetlerde yine israiloğulları kıssası üzerinden metafor yapılarak Habeşistan’a hicret edecek müminler, orada karşılaşacakları menfi durumlar karşısında nasıl davranmaları gerektiği hususunda eğitilir. Çünkü Habeşistan’da onları bekleyen tehlikeler vardı. Yeni bir ortam, yeni bir yaşam biçimi, yeni ilişkiler, her şey onlar için yeniden başlıyordu. Özellikle geçim için ihtiyaç duyulacak gelirin elde ediliş yol ve yöntemleri çok önemliydi. Çünkü, her ne kadar Necaşi onları ağırlasa da bu ağırlama neticede mültecilerin ağırlanması şeklinde olacaktı. Bu nedenle mümin muhacirler Habeşistan’ın piyasasına girmek ve ticari yeteneklerini konuşturmak isteyeceklerdi. Daha iyi bir geçim koşulları elde etmek isteyeceklerdi. Bunun için de piyasada yerlerini almaları gerekiyordu. Fakat diğer taraftan, muhacir müminler birdenbire Habeşistan ticari piyasasına giremeyecekleri için ya da yerli piyasa aktörlerince piyasaya sokulmayacakları için onların da geçim için gayri meşru yollara başvurmaları olası idi. Ayrıca, muhacir müminler Habeşistan’a giderken elleri boş gitmediler. Kabileleri onları gidecekleri yerde perişan duruma düşmemeleri ve onların orada köle olmamaları için ziynet eşyaları ve belirli bir servetle gönderdiler. Ellerindeki bu servetlerin İsrailoğulları kıssasındaki samiri gibilerinin dikkatini çekeceği muhakkaktı ve bu servetlerden en kolay kazanma yolu olan faizle borç verme, kumar vb. yanlış işlere girişmeleri de bir diğer tehlikeydi. Yurtsuz kalan muhacirler için bu tür yollar oldukça da cazip bir yol olarak görünebilirdi. Şeytan ayaklarını kaydırabilir ve çok kazanma uğruna hırsa kapılmaları mümkündü. Her ne kadar başlarına atanacak imam kendilerini uyaracak olsa da geleceğini güven altına almak isteğinin sonucunda bu muhacir topluluğun en azından bir kısmının bu tür yolların cezbesine kapılmaları tehlikesi mevcuttu. Başlarında Hz. Muhammed’in @ bulunmaması demek onları gittikleri yanlış yoldan geri çevirecek bir önderin olmaması demekti. Hz. Muhammed’de @ onların yanlış yola sapacağına hiç ihtimal vermeyecekti. Zira Mekke’de o kadar zorluklara, baskı ve şiddete tahammül etmiş ve asla direnişinden taviz vermemiş arkadaşlarının geçim kaynakları için yanlış yollara sapacağını aklının ucundan bile geçirmeyecekti. Bütün bu tehlikeleri gayet iyi bilen Cenab-ı Mevla hicret edecek müminlerin gittikleri yerde yanlışa sapmamaları için Hz. Musa’nın @ Samiri ile olan kıssası ile onlara gerekli derslerini vererek eğitir. Nasıl ki Hz. Musa @ kavminden ayrılarak Tur dağına gitmesi gibi Hz. Muhammed’de @ müminleri Habeşistan’a göndererek bağlılarından ayrılacaktı. Yine nasıl ki Cenab-ı Hak Hz. Musa’nın @ ayrılmasını müteakiben İsrailoğullarını Samiri ile imtihan ettiyse, Habeşistan muhacirleri de hayatın içerisinde çeşitli sınavlara tabi tutulacaktı. Ve yukarıda belirtildiği gibi Habeşistan muhacirlerini bekleyen tehlikeler vardı. Oradaki Samiriler, muhacir müminleri Mekke’deki şirk sisteminin benzerleri olan fakat içerisine biraz ilahi öğreti sosu katılmış yanlış işlere sokabilirlerdi. Tıpkı Samiri’nin Mısırdaki boğa ile sembolize edilen Firavunların sömürüye / şirke dayalı piyasa sistemine benzer fakat daha küçük bir modelini buzağı sembolü ile israiloğullarına yapması ve insanları bu piyasaya cezbedici bir ses ile çağırması gibi ([1] ) aynı şekilde birtakım Samiriler de Habeşistan’a hicret etmiş müminlere cazip gelen ancak gayri meşru piyasa yapılarına ([2] ) çekmeye çalışacakları muhakkaktı. Elbette Samiri’nin yaptığı buzağı sembolünün işaret ettiği anlamı piyasa ile sınırlamak mümkün değildir. Bu, bir devrimden sonra halkın savaştığı ve terk ettiği yanlış / batıl / şirk değerlerinin yerine sanki devrimin ideolojisine uygunmuş gibi görünen fakat aslında eski şirk ideolojisinin farklı bir modelini öngören değerlere de işaret eder. 83-89- “Seni acele ile kavminden ayrılmaya sevk eden nedir, ey Musa!” Musa: “İşte, dedi, onlar benim izimde gidiyorlar. Ben, memnun olasın diye sana acele ile geldim Rabbim.” Allah buyurdu: “Senden sonra biz, kavmini (Harun ile kalan İsrailoğullarını) imtihan ettik ve Samiri onları yoldan çıkardı.” Bunun üzerine Musa, öfke ve üzüntüyle dolu olarak kavmine döndü. “Ey kavmim!” dedi, “Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı? Şu hâlde size zaman mı çok uzun geldi, yoksa üstünüze Rabbinizin gazabının inmesini mi istediniz ki, bana verdiğiniz sözden döndünüz?” Dediler ki: “Biz sana verdiğimiz sözümüzden kendi isteğimizle dönmedik. Fakat biz, o kavmin ziynet eşyasından birtakım ağırlıklar yüklenmiş, sonra da onları attık; aynı şekilde Samiri de attı.” Bu adam, onlar için, böğüren bir buzağı heykeli icat etti. Bunun üzerine: “İşte”, dediler, “bu, sizin de Musa’nın da tanrısıdır. Fakat (O) onu unuttu.” O şeyin, onların hitabına cevap vermediğini, onlara ne bir zarar ne de bir fayda vermek gücünde olmadığını görmezler mi? (Taha Suresi 83-89) Eğer, bu topluluğun başlarına atanacak İmam-başkan onları yaptıkları yanlış işlerden vazgeçirmeye çalışırsa topluluğun bir kısmı kendisine karşı duracak ve diğerleri ise imam-başkanı destekleyecekti. Bu durumda da müslüman topluluk bölünecek, tevhidleri bozulacaktı, belki de birbiriyle kavgaya tutuşacaktı. Bu tür ihtilafları çözmede ilahi vahyin rehberliğini ve Hz. Muhammed’in @ problemi çözmesi gerektiğini düşüneceklerdi. Bunun içinde en azından ticari kervanlarla gidip gelen mümin köleler vasıtasıyla bir haber bekleyeceklerdi. Ancak bu zaman alacaktı. Bu süreçte topluluk zarar görebilirdi ve topluluğun bir kısmını kaybetmek de mümkündü. Cenab-ı Mevla, bu tehlikeyi Hz. Musa’ya @ vekil olarak İsrailoğullarının başına Hz. Harun’un @ bırakıldıktan sonra Samiri’nin toplumu yanlış yola sevketmesi karşısında Hz. Harun’un @ onları yanlış yoldan engelleme çabaları metaforunda anlatır. 90-91- Hakikaten Harun, onlara daha önce: “Ey kavmim!” demişti, “siz bununla ancak ayartılmaktasınız / kandırılıyorsunuz / sınanıyorsunuz. Sizin Rabbiniz şüphesiz çok merhametli olan Allah'tır. Şu hâlde bana uyunuz ve emrime itaat ediniz.”. Onlar: “Biz,” dediler, “Musa aramıza dönünceye kadar buna tapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz!” (Taha Suresi 90-91) Hz. Muhammed’in @ Habeşistan’a hicret eden müminlerin başına atayacağı imam-başkanın sorumluluğuna verilecek topluluğu yanlış yola gitmesini engelleyip engellemediği hususunda bizzat kendisine hesap vereceği yine aynı kıssa ile anlatılır. Hz. Muhammed @ muhacir müminlerin başlarına atanacak imam-başkana dürüst ve erdemli olmaları, azgınlık etmemeleri, nankörlük yapmamaları vb. hususunda emirler verir. 92-94- (Musa, döndüğünde) Dedi: “Ey Harun! bunların dalalete düştüklerini gördüğün vakit seni engelleyen ne oldu?” “(Neden) benim yolumu takip etmedin? Emrime asi mi oldun?” (Harun:) “Ey annemin oğlu! dedi, saçımı sakalımı, yolma! Ben, senin: ‘İsrailoğullarının arasına ayrılık düşürdün; sözümü tutmadın!’ demenden korktum.” (Taha Suresi 92-94) Hz. Muhammed’in @ sadece atayacağı imama-başkana hesap sormayacağı, topluluk içerisinde yanlış yollara sapmaya önderlik edene de hesap soracağı Samir’i ve Hz. Musa @ diyaloğu ile verilir. Şayet yanlış yollara tevessül etmede kim önderlik edecek olursa onun müminler topluluğundan atılacağı, ilişkilerin kesileceği, yalnız bırakılarak perişan edileceği ve teşekkül ettiği yanlış yolun idolünü de yok edeceği bildirilir. ([3] ) Cenab-ı Hak, bu hususta bir ihbarda bulunmuştur ki o da tıpkı Samiri’nin icad ettiği sapık yolun o dönemdeki İsrailoğullarınca meşru olarak görülmesi için Hz. Musa’nın @ öğretisinden bir parça alıp onu kendi kurduğu sisteme karıştırması gibi Habeşistan’daki Samiri rolündeki kişinin de Hz. Muhammed’in @ getirdiği öğretinin paradigmalarından bir kısmını alıp kendi kurduğu sisteme karıştırarak elde edeceği yanlış yolu meşru göstermeye çalışacağı bildirilir. ([4] ) 95-99-Musa: “Ya senin zorun nedir, ey Samiri?” dedi. O da: “Ben, onların görmediklerini gördüm. Zira, o elçinin öğretisinden bir miktar alıp onu attım. Bunu böyle nefsim bana hoş gösterdi” dedi. Musa: “Defol!” dedi, “artık hayatın boyunca sen: ‘Bana dokunmayın!’ diyeceksin. Ayrıca senin için, kurtulamayacağın bir ceza günü var. Tapmakta olduğun tanrına da bak! Yemin ederim, biz onu yakacağız; sonra da onu parça parça edip denize savuracağız!” Sizin ilahınız, yalnızca, kendisinden başka ilah olmayan Allah'tır. O'nun ilmi her şeyi kuşatmıştır. (Resulüm!) İşte böylece geçmiştekilerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. (Taha Suresi 95-99) Ayrıca genelde tüm müminler özelde ise hicret edecek mümin muhacirler geçim için bu tür yanlış yollara tevessül etmemeleri için kıyamet sahnesi ile de uyarılırlar. Bu sahnede dünya da geçirilecek sürenin azlığına işaret edilerek çok kısa sürecek sıkıntıları atlatmak için yanlış yolları tercih etmenin feci sonu dile getirilir. Bu dünya da rahat ve konforlu fakat kısa bir ömür için ahireti mahvetmenin akıllılık olmayacağı vurgulanır. Cenab-ı Hak, kozmik kıyamet metaforu ile Habeşistan’a hicret edecek olan müminlerin akıbetlerine ilişkin endişelerine de cevap verir. Şöyle ki; nasıl ki bu dünya hayatı çok kısa sürede geçip bitecek, aynı şekilde Habeşistan’daki göç serüveni ve bu çileli Mekke hayatı kısa bir süre sonra bir gün mutlaka sona erecek. Kozmik kıyamette dağların savrulup dümdüz edilmesi gibi bu dünyada da şirk / zulüm otoriteleri bir gün yerle bir olacak ve yeryüzüne sadece Cenab-ı Hak hükümdar olacak. Böylece şirk toplumundaki hukuksuzluk yok olacak ve yeryüzüne adalet hâkim olacaktır. Kim tevhidi dünya görüşüne iman ederse ahirette zulüme, haksızlığa, baskı ve şiddete uğrama korkusu yaşamayacağı gibi bu dünyada da Allah’ın hâkim olduğu sistemde zulüm, baskı ve haksızlığa uğrama korkusu yaşamayacaktır. Bu kısımdaki uyarılar ile aynı zamanda Habeşistan’daki ehli kitap mensuplarının da ahiret sahneleri ile korkutulması amaçlandığı söylenebilir. Aynı zamanda muhacirlerle ehli kitap arasında ahiret inancındaki ortak inanca vurgu yapıldığı da söylenebilir. Böylece Habeşistan’da ehli kitap ile mümin muhacirler arasında ortak bir inanç bağı ile birliktelik sağlanacaktır. 100-114- Şüphesiz ki, sana katımızdan hatırlatıcı / uyarıcı bir öğreti bahşettik. Kim ondan yüz çevirirse, şüphesiz ki kıyamet gününde o, ağır bir günah yükünü yüklenecektir. Bu kimseler, onda (o günah yükünün altında) ebedi kalırlar. Onlar için kıyamet gününde bu ne kötü bir yüktür! O günde Sur’a üflenir ve biz o zaman günahkarları, gözleri (korkudan) gömgök bir halde mahşerde toplarız. Aralarında birbirlerine gizli gizli şöyle derler: “Dünyada sadece on gün kaldınız.” Aralarında konuştukları konuyu biz daha iyi biliriz. Onların en olgun ve akıllı olanı o zaman: “Bir günden fazla kalmadınız” der. (Resulüm!) Sana “dağlar”ın ne olacağı hakkında sorarlar. De ki: “Rabbim onları ufalayıp savuracak.” “Böylece yerlerini dümdüz, bomboş bırakacaktır.” Orada ne bir iniş ne de bir yokuş görebileceksin. O gün insanlar, davetçiye uyacaklar. O’na karşı yan çizmek yoktur. Artık, çok esirgeyici Allah hürmetine sesler kısılmıştır. Bu yüzden, fısıltıdan başka bir ses işitemezsin. O gün, Rahman’ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığından başkasının şefaati fayda vermez. O, insanların geleceklerini de geçmişlerini de bilir. Onların ilmi ise bunu kapsayamaz. Bütün yüzler (insanlar), diri ve her şeye hâkim olan Allah için eğilip boyun bükmüştür. Zulüm yüklenen ise, gerçekten perişan olmuştur. Her kim, mümin olarak iyi olan işlerden yaparsa, artık o ne zulümden ne de hakkının çiğnenmesinden korksun. (Resulüm!) Biz onu böylece Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve onda ikazları tekrar tekrar açıkladık. Umulur ki onlar (bu sayede günahtan) korunurlar. Yahut da o (Kur’an) kendileri için bir ibret ortaya koyar. Gerçek hükümdar olan Allah, yücedir. Sana O’nun vahyi tamamlanmazdan önce Kur’an hakkında acele etme ve “Rabbim, benim ilmimi artır” de (Taha Suresi 100-114) Cenab-ı Hak, Habeşistan’a gidecek olan müminlere Hz. Âdem @ kıssası üzerinden de bir takım uyarılarda bulunur. Şöyle ki; “Şimdi sizler gittiğiniz yerlerde Allah’ın sınırlarına, emir ve yasaklarına uyacağınıza dair Resulullah’a söz veriyorsunuz. Hz. Adem’de @ aynı hususlar için söz vermişti. Ancak o daha sonra sözünde durmadı, verdiği sözleri unuttu. Sizler de Hz. Âdem @ gibi yapıp verdiğiniz sözleri unutup yanlış yollara sapmayın. Bu uyarıyı hafife almayın zira gittiğiniz yerde karşılaşacağınız durumlar sizin ayağınızı kolaylıkla kaydırabilir. Hz. Adem’e @ iblis hariç bütün melekler boyun eğmiş ve emre amade olmuşlar ve cennette mutlu / mesut bir yaşam sürüyorlardı. Onlar şeytanın ayartmalarına karşı uyanık olmaları konusunda uyarılmışlar aksi takdirde cennet yaşamlarından çıkarılıp sıkıntılı bir yaşama gitmek zorunda kalacakları kendilerine bildirilmişti. Onlar açık bir şekilde ikaz edilmelerine rağmen şeytanın ayartmasına kandılar ve cennetten çıkarıldılar. Şimdi sizde Habeşistan’a gittiğinizde tüm devlet erkanı sizi el üstünde tutacak size hizmet edecekler. Orada rahat bir yaşam sürdüreceksiniz. Fakat orada da iblisler ve şeytanlar var ve sizin gördüğünüz bu ilgiyi kıskanan ve sizin ayağınızı kaydırıp sizi o memleketten çıkarmak isteyenler olacak. Bu nedenle ayağınızı denk alın ve sakın o şeytanların ayartmalarına gelmeyin! Onlar sizi bu rahat yaşamınızı sürdürmek ve belki de daha iyi bir yaşamı ebedi olarak yakalamak adına yanlış yolları, yanlış tarafgirlikleri, yanlış safları seçme konusunda ve bir dostmuş gibi yaklaşımlarda bulunabilirler. Şayet bu ayartmalara kanacak olursanız sizinle ortak ilkelere / paradigmalara / dünya görüşüne sahip olmalarından dolayı Habeşistan yönetiminin size sağladığı imkanlar geri alınacaktır. Çünkü siz oraya sığınırken inancınız ve değerlerinizden dolayı zulüm ve baskı gördüğünüz iddiası ile sığınmış olacaksınız. Fakat sizler dünya nimetleri hırsınız nedeniyle gittiğiniz ülkede fesat çıkarır ve yanlış yollara tevessül edecek olursanız sizin samimi olmadığınız düşünülecektir ve hemen bu yanlışlarınız Habeşistan hükümdarına iletilecektir. Bu durumda hükümdar size verdiği imkanları elinizden alacaktır. Hatta sizi ülkesinden kovacak, Mekke Yönetimine teslim edecek ve siz yeniden çok büyük sıkıntılara maruz kalabileceksiniz. Pişmanlık duymanız ve bir daha yapmamaya yönelik söz verseniz bile Hükümdar, çevresinin baskısından çekinecek ve sizi kapı dışarı edecektir. Orada yapacağınız yanlışlar nedeniyle oradan çıkarılacak olursanız çok sıkıntı çekersiniz. Sadece dünya hayatında değil ahirette de çok sıkıntıyla karşılaşırsınız. Orada kör olarak haşredilirsiniz. Rabbinize dünyada iken gerçeği gördüğünüzü ve peygambere iman ettiğinizi belirtseniz bile, Rabbiniz size çıkışacak ve ‘Evet hakikati görmüş ve elçime de iman etmiştin. Hatta bu uğurda hicrette ettin. Ama gittiğiniz yerde yapacaklarınız konusunda sana ayetlerimle uyarılarda bulunulduğu halde sen o uyarıları unutuverdin. Bugün de sen böyle unutulursun işte’ diyecek. Bu nedenle sakın şeytanın adımlarını izlemeyin ve daima uyanık olun. Ayrıca size orada iken ulaştırılacak ilahi öğreti ve mesajların gereğini mutlaka yerine getireceksiniz.” Habeşistan’a hicret edecek müminlere yapılan bu uyarılar, aşağıda verilen Hz. Âdem @ kıssası üzerinden yapılır. 115-126- Andolsun biz, daha önce de Âdem’e ahit (emir ve vahiy) vermiştik/ söz almıştık. Ne var ki o, unuttu. Onda azim de bulmadık. Bir zaman biz meleklere: “Âdem'e secde edin!” demiştik. Onlar hemen secde ettiler; yalnız İblis hariç. O, diretti. Bunun üzerine: “Ey Âdem!” dedik, “bu hem senin için hem de eşin için büyük bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra yorulur, sıkıntı çekersin!” “Şimdi burada senin için ne acıkmak vardır ne de çıplak kalmak.” “Yine burada sen, susuzluk çekmeyecek, sıcaktan da bunalmayacaksın.” Derken şeytan onun aklını karıştırıp “Ey Âdem! dedi, sana ebedilik ağacını ve sonu gelmez bir saltanatı göstereyim mi?” Nihayet ondan yediler. Bunun üzerine kendilerine ayıp yerleri göründü. Üstlerini cennet yaprağı ile örtmeye çalıştılar. (Bu suretle) Âdem Rabbine asi olup yolunu şaşırdı. Sonra Rabbi onu seçkin kıldı; tevbesini kabul etti ve doğru yola yöneltti. Dedi ki: “Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan (cennetten) inin! Artık benden size hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz.” “Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.” O: “Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim!” der. (Allah) buyurur ki: “İşte böyle. Çünkü sana ayetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun!” (Taha Suresi 115-126) Cenab-ı Hak, Habeşistan’a hicret edecek muhacirlere yönelik uyarılarına / öğütlerine tüm müminlere hitap ederek ve kimi yerde de elçisinin üzerinden devam eder. Şöyle ki; “Cenab-ı Hak, kendi yolundan sapanı bu dünya da asla cezasız bırakmayacağını ahirette ise çok daha şiddetle cezalandıracağının vurgusunu yaptıktan sonra dünyadaki cezalandırmaya yönelik kanıt olarak geçmiş kavimlerin ve medeniyetlerin yok oluşlarını ve kalıntılarını gösterir. Daha sonra Mekke müşrik elitlerin de cezasız kalmayacağını ancak onlara belli bir mühlet tanındığını belirtir. O vade dolunca olacaklar olacaktır. Bu nedenle müminlerin o süre gelinceye kadar sabretmeleri ve direnmeleri gerektiğini bildirdikten sonra bu direniş için sabah akşam ve gece gündüz daima tevhidi dünya görüşünü insanlara anlatmasını, mesajlarını insanlara bildirmesini ve Kendisini tanıtmasını emreder. Aynı zamanda sabah akşam ve gecenin belirli vakitlerinde olmak üzere beş vakit namaz kılmasını emreder. Dünya geçimliği ve nimetlerine gözünü dikmekten de şiddetle sakındırır. Bütün benliğini vahiyle bildirdiği tevhidi dünya görüşü nimetine vermesini ve bakışlarını bu ilahi nimete odaklamasını ve maiyetindeki insanlara da bunu emretmesini bildirir. Ayrıca geçim konusunda endişe etmemeleri konusunda uyarır. Şayet gayret ve çabalarını ilahi öğreti / tevhidi dünya görüşü noktasına teksif edecek olurlarsa geçimlerinin Kendisi tarafından sağlanacağını bildirir. Bu husus özellikle yurdunu terk eden muhacirler için çok önemlidir. Çünkü onlar bilinmezliğe doğru yelken açacaklardır. Dolayısıyla geçimleri konusu onları bir hayli endişelendirmektedir. Cenab-ı Mevla, onların bu endişelerinin yersiz olduğunu Habeşistan Necaşi’si tarafından bütün ihtiyaçlarının karşılanacağını ve kendilerinden bu dünya görüşünün yaygınlaşması için çaba sarf etmekten başka bir şey istemediğini bildirir. Hele geçimlerini temin etmek için yanlış yollara başvurmak ise asla kabul edilebilir bir şey değildir.” 127-135-Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin ayetlerine inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Ahiret azabı, elbette daha şiddetli ve daha süreklidir. Bizim, onlardan önce nice nesilleri helak etmiş olmamız kendilerini yola getirmedi mi? Halbuki onların yurtlarında gezip dolaşırlar. Bunda, elbette ki akıl sahipleri için nice ibretler vardır. Eğer Rabbinden, daha önce sadır olmuş bir söz ve tayin edilmiş bir vade olmasaydı, (ceza onlar için de dünyada) kaçınılmaz olurdu. (Resulüm!) Sen, onların söylediklerine sabret. Güneşin doğmasından önce de batmasından önce de Rabbini övgü ile tesbih et / namaz kıl; gecenin bir kısım saatleri ile gündüzün etrafında (iki ucunda) da tesbih et / namaz kıl ki, sen, Allah'tan hoşnut olasın, (Allah da senden!). Sakın, kendilerini denemek için onlardan bir kesimi faydalandırdığımız dünya hayatının çekiciliğine gözlerini dikme! Rabbinin nimeti hem daha hayırlı hem de daha süreklidir. Ailene salatı (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetlerini üstlenmeyi ya da destek olmayı) emret; kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık istemiyoruz, biz seni rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç, takva iledir. Onlar: “(Hz. Muhammed) bize Rabbinden bir ayet getirmeli değil miydi?” dediler. “Önce gelen kitaplardaki apaçık kanıtlar onlara gelmedi mi?” “Eğer biz, bundan (Kur’an’dan) önce onları bir azapla helak etseydik, muhakkak ki şöyle diyeceklerdi: ‘Ya Rabbi! Bize bir elçi gönderseydin de şu aşağılığa ve rüsvaylığa düşmeden önce ayetlerine uysaydık!’” De ki: “Herkes beklemektedir: Öyle ise siz de bekleyin. Yakında anlayacaksınız; doğru düzgün yolun yolcuları kimmiş ve hidayette olan kimmiş!” (Taha Suresi 127-135) Habeşistan’a hicret edecek müminlere seyahatları sırasında ve sonrasında uyacakları kurallar bildirildikten ve orada karşılaşacakları durumlara karşı gerekli bilgilerle donatıldıktan sonra ilk grup Cafer bin Ebu Talip başkanlığında olmak üzere küçük gruplar halinde ve gizlice yola çıkarlar. Kısa zaman içerisinde Habeşistan’a göç edenlerin sayısı 100 ü geçer. [1] ) Cazip oluşunu Buzağının böğürtüsü (Huvar) kelimesinin anlamından anlıyoruz; Huvar: Avcı, geyik yavrusunu yakalar, onu bir yere bağlar ve onun kulaklarını ovalar. İşte o zaman geyik yavrusu böğürür (acı bir şekilde bağırır). Bunu duyan yavrusunu kaybetmiş olan ana geyik, yavrusunun yanına koşar ve avcıya yakalanır. Lîsânü'l-Arab'ın verdiği bu bilgiye göre huvâr, bir hayvanın normal böğürmesi değil, bir hayvanı tuzağa düşürmek için başka bir hayvana çıkartılan sestir. Yani "çeken, aldatan bir ses"tir. (istekuran.com/index.php/45-ta-ha-suresi) [2] ) Buzağı heykelinin müslüman muhacirlerin Habeşistan’da oluşturacakları ya da içine girecekleri yanlış bir ekonomik modeli temsil ettiği çok açıktır. Fakat bu ekonomik model; faizle para satma mı? Spekülasyonlu ve haram olan şekliyle küçük bir borsa oyunu mu? Kumar oyunu mu? Hristiyan keşişleri gibi zühd ve takvaya ulaşmak için fakir bir yaşantıyı seçme mi? Hangisi olabileceği tartışılabilir. Fakat model çok caziptir. Sonuçta, cazip olsa da gayri ahlaki ve peygamberimizin öğretisiyle uyuşmayan bir model olduğu çok açıktır. (A.A) [3] ) NOT: Ubeydullah bin Cahş’ın Habeşistan’a hicretten sonra Hristiyan din adamlarının ayartmaları ile orada İslam’dan ayrılıp Hristiyan olması bu tehlikenin varlığına en büyük kanıttır. Ubeydullah bin Cahş Hristiyan olunca ihbar edildiği gibi yalnız bırakılmış, perişan edilmiş, o da kendini içkiye vermiş ve sonunda da sarhoş vaziyette ölmüştür.(A.A) [4] ) NOT: Ubeydullah bin Cahş’ın şeçtiği yol Hristiyan papazların ayartmaları ile olmuştu. O bu yolu seçerken peygamberimize gelen öğretiden bazılarını almıştı. Ancak daha sonra o papazların kendisine verdiği imkanlar hoşuna gittiğinden aldığı öğretiyi papazların öğretisi ile karıştırdı. (A.A)

  • Bölüm 7:CUMHURİYETİN İLK AKTİVİTELERİ | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 7 İSLAM CUMHURİYETİNİN İLK AKTİVİTELERİ Hz.Muhammed’in@ aktif dış siyaset stratejisi üzerine yapılan tartışmalar sonunda Medine Yönetimindeki muhalefetin savaş karşıtı argümanlarının halk nezdindeki etkisi kırıldı. Böylece muhalefet peygamberimizin önerdiği aktif dış politika stratejisine gönülsüzce evet demek durumunda kalmışlardı. Bundan böyle Medine’nin güvenliği için çevre kabilelere akınlar yapılacak ve onlar Medine’nin müttefiki olmaya zorlanacak ya da en azından Mekke ile Medine arasındaki çatışmalarda onların tarafsız kalmaları istenecekti. Aksi takdirde Mekke’nin kışkırtmalarına kanan müşrik kabileler Medine üzerine saldıracaklardı. Şayet geç kalınacak olunursa onların yapacakları saldırılar sonucu Medine Yönetimi zayıflayacak ve sonunda Mekke’nin yıkıcı saldırıları ile yok olup gidecekti. Ama Medine İslam Cumhuriyeti önce davranıp çevre kabileleri sindirecek olursa Medine’nin güvenliğini temin etmiş olacaktı. Bu strateji peygamberimize ve muhacir müminlere daha önce Kehf suresinde Zülkarneyn kıssası ile öğretilmişti. Şöyle ki; söz konusu kıssadaki gibi kabilelerin üzerine gidilecek ve “güneşin doğduğu yerdeki güneşle arasına engel koymayan” şeklinde betimlenen kabileler yani Kur’an güneşini kabul ederek Müslüman / teslim olanlar İslam topluluğu kapsamına dahil edileceklerdi. Şayet “güneşin battığı yerdeki güneşe karşı koyan” diye betimlenen kabileler yani Kur’an güneşini reddederek İslam Cumhuriyetine karşı koyan kabileler ile de savaşılacaktı. Onlar ya kaçacaklar ya da teslim olacaklardı. Bu politika “Caydırıcılık” üzerine kurulu bir diplomasiydi ve Peygamberimiz de stratejisinde bunu kullanacaktı. Peygamberimiz çoğunluğu Mekkeli muhacirlerden oluşan ve seriyye adı verilen küçük askeri birlikler oluşturdu. Çevre kabilelere yapılacak akınların planlı ve stratejik olması önemliydi. Öncelikle hangi bölgeden başlanmalıydı? Peygamberimiz bu konuda çok stratejik bir yol izledi. Akınlara kızıl deniz tarafında bulunan Bedir kuyuları çevresindeki kabilelerden başlamayı planladı. Bu strateji ile Mekke’nin Suriye ticaret yolu güzergâhında bulunan ve ticari kervanların lojistiğini sağlayan kabileleri kendi safına çekmeyi tasarladı. İttifak ilişkisini kabul etmeyen kabilelerin ise tarafsız kalmasını sağlamak için onlarla saldırmazlık anlaşması yapacaktı. Böylece hem Medine’nin güvenliği sağlanacaktı hem de Mekke’nin Suriye ile ticaretini kesmek için yapılacak harekât sırasında bölge kabilelerinin İslam Cumhuriyetinin askeri birliklerine müdahalede bulunması engellenmiş olacaktı. 7.1. Sifü'l-Bahr (îs) Harekâtı (Mart 623) Peygamberimiz ilk akın için Hz. Hamza komutasında otuz (30) kişilik bir asker birliği Sifü’l Bahr’e gönderdi. (Harita 1) Miladi 623 yılının Mart ayında yapılan bu ilk askeri harekât ile Mekke kervanlarının geçtiği güzergâhta güç gösterisi yaparak güzergâh üzerindeki kabilelere mesaj vermek ve onlarla saldırmazlık ya da müttefiklik anlaşması yapılması hedeflenmişti. Ancak askeri birlik Sifü’l-Bahr bölgesine geldiği zaman, Ebu Cehil'in komutasındaki 300 (üç yüz) savaşçının koruduğu Mekke kervanıyla karşılaştı. Kervan, Şam'dan dönüyordu, iki taraf savaş düzeni aldı. İslam Ordusunun sayısı az olsa da savaşmayı göze almıştı. Fakat kervanda bulunan Mecdi b. Amr taraflar arasında elçilik yaptı ve savaşı önledi. Kervan Mekke'ye doğru yol alırken, İslam ordusu ise zayiatsız gövde gösterisi yapmış olarak Medine'ye döndü. Bu duruş ile düşmanın yüreğine korku salınmış olundu. Harita 1: Sifü'l-Bahr (îs) Harekâtı (Mart 623) ) (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) İslam ordusu Medine’ye geldiğinde sefer hakkında peygamberimize rapor verildi ve peygamberimiz, askeri birlikler arasından çarpışma olmamasını memnuniyetle karşıladı. Zira, Hz.Muhammed@ halihazırda ordunun savaşa hazır olmadığını bildiğinden erken bir yenilgi ve zayiatla karşılaşmanın hedefin gerçekleşmesine mani olacağını düşünüyordu. Zaten O’nun böyle küçük çaplı askerî harekâtlardaki amacı sadece yukarıda belirtildiği üzere güzergâh üzerindeki kabileler ile anlaşmalar yapabilmekti. Zira bölgede bulunan kabileler ile Mekkeliler arasında anlaşmalar vardı. Bu anlaşmalar gereğince kabileler Mekkelilerin hem her türlü ihtiyacını karşılıyor hem de koruma görevi yapıyorlardı. Karşılığında da kervandaki ticari mallardan ihtiyaçlarını temin ediyorlardı. Bu anlaşmalar müminler saldırdığı zaman en azından tarafsızlık anlaşmasına dönüşmediği takdirde Mekkelilerle savaşmak çok tehlikeli idi. 7.2. Râbiğ Harekâtı (Nisan 623) Peygamberimiz ikinci harekâtı yapmak üzere Ubeyde b. Haris komutasında yaklaşık altmış (60) kişilik bir birliği, Rabiğ'e gönderdi. (Harita 2) Sifü’l- Bahr harekatında olduğu gibi bu harekatta da İslam askeri birliği Rabiğ'e vardığı zaman yaklaşık iki yüz kişilik Mekkeli bir grupla karşılaştı. Mekkeliler savaşmayı göze alamadılar. Sa'd b. Ebî Vakkas onları ok yağmuruna tutunca dağılıp, kaçtılar. Bu arada Mekkelilerle birlikte aynı grupta bulunan fakat aslında mümin bir şahsiyet olan Mikdad b. Amr Mekkelileri terk ederek İslam Ordusuna katıldı. Sa'd b. Ebî Vakkas'ın bu harekât sırasında düşmana attığı oklar, müşriklerin yüreklerine korku salarken müminlerin İslam egemenliği konusundaki cesaretini ortaya koydu. Harita 2: Rabiğ Harekatı ( Nisan 623) ) (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 7.3.Harrar Harekâtı (Mayıs 623) Peygamberimiz üçüncü askeri birliği oldukça küçük sayıda tuttu. Sekiz (8) askerden oluşan ve Sa'd b. Ebî Vakkas’ın komuta ettiği bu askerî birliği, Bedir bölgesinin daha da aşağısında olan Harrâr bölgesine gönderdi. (Harita 3) Peygamberimiz bu harekatla Mekke’den yola çıkmış olan kervana saldırı görüntüsü içerisinde hem Mekke Kervanı ve dolayısıyla Mekkelileri tedirgin etmeyi hem de güzergâh üzerindeki kabileleri tedirgin etmeyi hedeflemişti. İslam askeri birliği Harrar’a vardığında Mekke kervanı bir gün önce bölgeden geçip gitmişti. Ama civar kabileler İslam askerlerinin kararlılığını görmüşler ve tedirgin olmuşlardı. Bu harekatla aynı zamanda Mekkeli kervanların sürekli takip edildiği ve her an bir saldırı / baskınla karşı karşıya kalabileceği haberi Mekke’ye ulaştırılmıştı. Birlik herhangi bir çatışmaya girmeden Medine'ye dönerken harekât amacına ulaşmıştı. Harita 3: Harrâr Harekâtı (Mayıs 623) ) (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 7.4.Ebvâ (Veddan) Harekâtı (Ağustos 623) Peygamberimiz dördüncü harekâtı 70 kişilik bir askeri birlikle ve bizzat kendi komutasında olmak üzere Ebva bölgesine gerçekleştirdi. (Harita 4) Bu harekât aynı zamanda kendisinin komuta ettiği ilk harekâttı. Sa’d bin Ubade’yi Medine’de yerine vekil tayin eden peygamberimiz, sefer güzergahı üzerinde bulunan Damra kabilesi ile saldırmazlık anlaşması yaptı. Böylece askerî harekâtlar ilk meyvesini vermiş oldu. Bu akitle iki taraf da birbirlerinin aleyhine olarak üçüncü bir tarafla anlaşma ve yardımlaşma içinde bulunmayacakları hususunda anlaştılar. Harita 4: Ebva (Veddan) Harekatı (Ağustos 623) ) (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 7.5.Buvat Harekâtı (Eylül 623) Peygamberimizin hicretinin bir yılı dolduktan sonra, Buvat'a bir harekâtın düzenlenmesine karar verildi. (Harita 5) Zira bu bölgelere yapılan daha önceki harekâtlarda o bölgede yaşayan kabileler tedirgin edilmiş ancak yeterince korkutulmamış olduğundan onları bir anlaşmaya zorlamak gerekiyordu. Bu kez daha kalabalık ve ordu niteliğinde bir askeri birlik ile gövde gösterisi yapmak için 200 kişiden oluşan bir birlik hazırlandı ve birliğe de bizzat Hz.Muhammed@ komuta etti. Peygamberimiz, harekât için Medine'den ayrılırken, Sa'd b. Muaz'ı kendisine vekil tayin etti. Ordu Buvat’a vardığı zaman bölgedeki kabileler büyük korkuya kapıldı. Onlara Medine İslam / Barış Topluluğuna katılma teklifi yapıldı. Her ne kadar herhangi bir anlaşma yapılmasa da kabileler işin ciddiyetini anladılar. Daha sonraki seferlerde cevap vermek üzere durumu muhasebe etme fırsatı verilmesini talep ettiler. Peygamberimiz de onlara teklifini değerlendirmeleri için onlara kısa bir süre düşünme fırsatı verdi ve orduyu toplayıp Medine’ye geri döndü. Harita 5: Buvat Harekatı (Eylül 623) ) (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 7.6.Safevan (I. Bedir) Harekâtı (Ekim 623) Safevan Harekâtı 1. Bedir Seferi ismiyle de anılan bir harekâttır. Bu harekât Medinelilerin deve ve sığırlarını çalan Kürz b. Hârise'yi yakalamak ve hayvanları geri almak için Bedir bölgesine yapılan bir seferdi. (Harita 6) Medine’yi güvenli kılmak için saldırgan bedevi lideri Kürz bin Harise’nin peşine düşen askeri birliğin başında bizzat peygamberimiz vardı. Kürz b. Harise Bedir bölgesinde arandı, ancak bulunamadı. Fakat bu harekâtla, Medine’ye yapılacak her türlü saldırılara sessiz kalınmayacağı ve misliyle karşılık verileceği mesajı tüm çevre kabilelere verilmiş oldu. Bu mesajın verilmesi bölgedeki kabileleri yıldırmak için oldukça önemliydi. Harita 6: Safevan (1.Bedir) Harekatı (Ekim 623) (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 7.7.Zül-Uşeyra Harekâtı (Kasım 623) Peygamberimizin 200 kişiden oluşan bir askeri birliğe bizzat komuta ederek Yanbu bölgesindeki Zül Uşeyra’ya 7. harekât düzenlendi. (Harita 7) Bu harekâtlardan önce yapılan harekâtlar etkisini göstermiş ve bu harekâtla peygamberimiz hedeflediği müttefiklik anlaşmasını bölgedeki Müdlic kabilesiyle yaptı. Yapılan dostluk / müttefiklik anlaşması ile Müdlic kabilesi İslam / barış topluluğuna katılmış oldu. Arkasından Müdlic kabilesi Damran kabilesi ile müttefik olduğundan Damran Kabilesi ile daha önce yapılan saldırmazlık / tarafsızlık anlaşması dostluk ve müttefiklik anlaşmasına çevrildi. Böylece Bedir bölgesinin hem Kuzeyi hem de Güneyi güvenlik altına alınmış oldu. Harita 7: Zul Uşeyra Harekatı ) (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 7.8. Mekke’nin Kuzey (Şam) Ticaret Yolunun Kontrol Altına Alınması Bedir bölgesinin kuzey ve güney tarafından güvenliğe alınmış olması ile (Harita 8) Mekke’nin Şam ticaret yolunu kesmek ve Mekke müşrik ordularına karşı gelecekte yapılacak esaslı harekâtlar için Bedir bölgesinde Mekkelilerin yardım alabilecekleri bölgesel kuvvetleri kalmamış oldu. Bedir savaşının zaferle sonuçlanmasında bu harekâtlar ve bölge kabileleri ile yapılan müttefiklik / dostluk anlaşmaları son derece önemli rol oynadı. Mekke müşrikleri sadece kendi güçleri ile savaşa katılacaktı ve çevre kabilelerden yardım göremeyecekti. 7.9. Yeni Alışveriş Merkezi (AVM) Kurulması Yukarıdaki bölümde incelendiği üzere Peygamberimiz bir taraftan dış politikayı yürütürken askeri sefere çıkmadığı zamanlarda iç siyaseti düzenliyordu. Bu noktada peygamberimiz Medine piyasasına da çeki düzen verecek uygulamalar yapıyordu. Mutaffifin Suresinde olduğu gibi piyasa aktörlerinin halkı aldatmaması konusunda gerekli uyarıcı düzenlemeler yapılmaktaydı. Fakat bu düzenlemelerin hayat bulması için örnek uygulamalara ihtiyaç vardı. Bu nedenle peygamberimiz Yahudilerin ağırlıklı olarak hâkim olduğu ve imtiyaz kurdukları, ölçü ve tartıda hile yapmayı meşru kıldıkları mevcut piyasa yapısına fiilen müdahale edemediğinden örnek bir piyasa oluşturarak bu tekel yapısını kırmayı ve arkasından da piyasaya hakkaniyete dayalı bir düzen vermeyi kararlaştırdı. Böylece Medine halkı doğal olarak en ucuz, en kaliteli ve en güvenilir olan pazarı tercih edecek ve mevcut Alışveriş Merkezleri (AVM) / Çarşılar / Pazarlar da kendilerine çeki düzen vermek zorunda kalacaklardı. Harita 8: Kuzeydeki ve Güneydeki kabilelerle yapılan anlaşmalarla Bedir Bölgesinin Güvenliğinin sağlanması) (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Diğer taraftan muhacirler ise ticarette oldukça uzmandılar. Mekke’nin en önemli geçim kaynağı ticaret olduğundan onlar Ensar gibi tarımdan anlamıyorlardı. Her ne kadar Ensardan olan kardeşlerine tarımsal faaliyetlerde yardımda bulunsalar da onların bu yardımları o işlerde uzman oldukları için değil geçimlerini temin etmek ve kardeşliğin gereği idi. Fakat onlar esas uzmanlık alanları olan ticari faaliyette bulunmak istiyorlardı. Üstelik geçimleri için ticari faaliyete çok ihtiyaçları vardı. Mevcut Alışveriş Merkezlerindeki (AVM) / Çarşılardaki / Pazarlardaki tekelin var olması ise onların ellerini kollarını bağlıyordu. Zira piyasa tekelini elinde bulunduranlar ticari alanda uzman olan muhacirleri piyasaya sokmamak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Peygamberimiz @ yeni bir Alışveriş Merkezi (AVM) kurulması düşüncesini gerçekleştirmek için önce Bakiüz-Zübeyr denilen yerde büyük bir çadır kurdurdu ve buranın yeni alışveriş merkezi olduğunu bildirdi. Tekelci piyasa aktörleri, Hz.Muhammed’in@ bu uygulamasına çok öfkelendiler. Nadîr Yahudilerinden Ka'b b. Eşref bu duruma çok sinirlendi ve hışımla çadırın iplerini keserek açılan yeni alışveriş merkezinin çadırını yıktı. Onların bu hareketi apaçık bir bozgunculuk ve kargaşa çıkarmaktı. Ancak daha yeni kurulmuş bir barış ortamında ve toplumsal mutabakatın anayasa ile sağlandığı bir ortamda Peygamberimiz @ bu sorunu çatışma ile çözmek istemedi. Fakat diğer taraftan da bu hususta pes edilmeyecek ve mutlaka iyi bir örneklik teşkil edecek uygulama gösterilecekti. Bu amaçla peygamberimiz @ yeni Alışveriş Merkezi (AVM) için daha uygun bir yer araştırdı. Bu yer piyasa tekelcilerinin itiraz etmeyecekleri / karşı koymayacakları hatta razı olacakları bir yer olmalıydı. Onların razı olabileceği yer ancak ve ancak peygamberimizin uygulamalarının başarısız olacağını düşündükleri bir yer olabilirdi. Peygamberimiz böyle bir Alışveriş Merkezi (AVM) yeri olarak Medine’nin dışında mezarlığa yakın bir seçti. Yeni seçilen yer, onların “nasıl olsa muhacir tüccarlar bu yeni Alışveriş Merkezi (AVM) yerinde başarılı olamaz ve piyasada bir varlık gösteremezler” diyecekleri bir yerdi. Peygamberimiz ticari faaliyetin canlanmasına imkân sağlamak için yeni açılan Alışveriş Merkezindeki (AVM) ticari faaliyetten vergi alınmayacağını ilan etti. Ayrıca bu yeni Alışveriş Merkezinde (AVM) hiçbir tüccarın imtiyazlı yeri olmayacağı düzenledi. Bu düzenleme ile Alışveriş Merkezinde (AVM) hiç kimse tekelci konuma gelemeyecekti. Böylece piyasa düzenlemelerinin üretici ve satıcılar için cazip olacak biçimde yapılacağını; neticede hem iktisadi hayata dinamizmin geleceğini hem de müşteri konumundaki halkın daha elverişli şartlarda mal temin edebileceğini gösterdi. Peygamberimiz alışveriş merkezleri dışındaki alış-verişleri ve piyasada manipülasyon yaparak haksız kazanç sağlamayı yasakladı. Tüccarların müşterilerle olan ilişkilerinde dürüstlüğün ve güvenin esas olduğunu ortaya koydu. Piyasanın bu ilkeler çerçevesinde sürekli denetleneceğini ilan etti. Bu çerçevede yeni açılan alışveriş merkezinin denetimini peygamberimiz bizzat kendisi yaptığı gibi Şifa Binti Abdullah adındaki bir kadını da yetkilendirdi. Peygamberimiz bu görevlendirmede atadığı kişide ehliyeti dikkate almakla beraber «adalet» görevini teminde «merhameti» de işaret eden «sembolik» bir algı oluşturdu. Yahudilerin bazı ileri gelenleri ile birlikte olan münafıkları bu yeni alışveriş merkezi karşısındaki tepkileri peygamberimizin iktidarını sarsmaya yönelik tezvirat üretmek oldu. Bunun için onlar peygamberimizle doğrudan mücadele yerine O’nu itibarsızlaştırma hareketlerini tercih ettiler. Özellikle Yahudilerin muhalif ileri gelenleri peygamberimizin peygamberliği üzerinde şüphe uyandırıcı kara propaganda yaptılar. Peygamberimiz bir taraftan Medine dışına askeri harekatlar düzenlerken içeride ise Yahudilerin estirdikleri kara propagandanın etkisini kırmaya çalışıyordu. Bakara Suresinin bundan sonraki kıblenin değiştirilmesine kadar nazil olan ayetleri onların bu söz ve kara propagandalarına bir cevap niteliğindedir. Onlar surenin başında yapılan uyarılara kulak asmadılar ve geçmişlerinde yaptıkları hataları fazlasıyla tekrar ettiler. Muhammed @ ve müminler onların tevhitten ayrılmamaları için ne kadar gayret gösterdilerse onlar da o nispette bu birlik ve beraberlikten ayrılmaya çalıştılar. Müminler ne kadar onlarla kardeş olmak istedilerse onlar da o kadar uzaklaşmaya ve nefret etmeye çalıştılar. Sonunda Cenab-ı Hak, onların asla iman etmeyeceklerini ve artık onların iman etmelerini ümit etmemelerini bildirdi. Onların bu şekilde hareket etme sebeplerini de izah etti. 7.10. Müminlerin Yahudilere Yakınlık Göstermeleri Müminlerle Yahudilerin sahip oldukları öğretinin aynı kaynaktan olması nedeniyle müminler Yahudilere yakınlık hissediyorlardı. Müminler, Medine Anayasası ile Yahudilerle yapmış oldukları ittifakın onların da müminlerden olması ve Hz.Muhammed’e bağlılığa dönüşmesini ümit ediyorlardı. Şayet Yahudiler Abdullah bin Selam gibi Hz.Muhammed’e@ bağlanacak olurlarsa güçleri çok artacaktı. Bu nedenle müminlerin gönüllerinden geçen husus onların da iman kardeşleri olmaları idi. Fakat Cenab-ı Hak, müminleri bu konuda ümitvar olmamaları gerektiği uyarısında bulunur. Böylece başkalarına değil kendi güçlerine dayanmaları gerektiği zımnen belirtilmiş olur. Yahudilerden bir grup vardı ki bunlar Hz.Muhammed’e@ nazil ilahi öğreti kapsamında gelen hükümleri duydukları zaman bu hükümlerin neyi amaçladığını, neyi ifade ettiğini gayet iyi biliyor olmalarına rağmen menfaatlerine aykırı geldiği için gelen hükmü gerçek amacının dışında ve menfaatlerine uygun olacak şekilde çarpıtıyorlardı. Üstelik onlar müminlerle beraber oldukları zaman aynı öğretiye katıldıklarını beyan da ediyorlardı. Hatta kendi öğretilerinden (Tevrat’tan) çeşitli örnekler vererek kendilerinin inandıkları şeylerle müminlerin öğretilerindeki hususların paralelliğini gösteriyorlardı. Böylece kendilerinin de müminlerden olduklarını ihsas ediyorlardı. Dolayısıyla müminlerle aynı kategoride görünmek istiyorlardı. Fakat müminlerden ayrılıp kendi kendilerine / baş başa kaldıkları zaman, kendi öğretilerini müminlerle paylaşmamaları konusunda birbirlerine telkinde bulunuyorlardı. Bunun gerekçesini de yaptıkları yanlış uygulamaların ortaya çıkarılması durumunda paylaştıkları bu öğreti / hükümlerin gelecekte önlerine konulması olarak gösteriyorlardı. Öğretileri sadece kendi tasarruflarında / kendi mülkiyetinde gören ve kimseyle paylaşmak istemeyen ayrıca ilahi öğretiyi istediği gibi yorumlamak / tasarruf etmek isteyen bu grubun içinde bulundukları halleri onların samimi olmadıklarının çok açık göstergesiydi ve onların iman etmemesinin en önemli nedeni idi. Dahası bu grup kendi heva ve heveslerine uygun kaleme aldıkları hükümleri / öğretileri dini kitaplar hüviyetinde ve ilahi öğreti olarak cahil halka sunuyorlardı. Uydurdukları bu hükümleri / öğretileri de dini yayınlar çerçevesinde «Allah böyle buyuruyor» diyerek insanları / halkı kandırıyorlardı. İnsanlar / halk ilahi öğretiden uzaklaştırılmaları ve böylece ilahi öğreti konusunda ümmi / cahil oldukları için ileri gelenlerinin yazdıkları kitaplardaki öğretileri /hükümleri Cenab-ı Hakk’ın emrettiğini zannediyorlardı. Yukarıda açıklanan hususlar Cenab-ı Hak tarafından aşağıdaki şekilde ifade edildi; 75-79- Peki siz, onların size inanacaklarını / bağlanacaklarını mı umuyorsunuz? (Hiç ümit etmeyin) çünkü onlardan bir grup, Allah'ın kelâmına kulak verip, onu iyice anladıktan sonra, bile bile onu tahrif ederler / çarpıtırlar. Onlar, iman edenlere rastladıkları zaman, “İnandık” derler, birbirleriyle baş başa kaldıkları zaman ise, “Allah'ın size açıkladığı şeyleri Rabbiniz indinde aleyhinize delil olarak göstersinler diye mi onlara anlatıyorsunuz? Bunu da düşünecek aklınız mı yok sizin?” dediler. Peki onlar bilmiyorlar mı ki Allah onların sır olarak sakladıkları şeyleri de bilir, açığa vurdukları şeyleri de. Onların içinde bir de ümmi cahiller var ki, Kitabı bilmezler, bütün bildikleri birtakım kuruntulardır / kulaktan dolma şeylerdir / başkalarının yazdığı şeylerdir. Böylece onlar sadece zanna dayalı şeylerle hareket ederler. Yazıklar olsun o kimselere ki, kendi elleriyle yazdıkları Kitapları biraz paraya satmak için, “Bu, Allah katındandır” derler. İşte elleriyle yazdıkları yüzünden onlara yazıklar olsun! Kazandıkları şeylerden dolayı vay haline onların! (Bakara Suresi 75-79) Cenab-ı Hak, müminlere Yahudilerin mümin olmalarını boş yere beklememelerinin gerekçesi olarak onların bir diğer batıl düşüncelerini açıklar. Onlar ahiretteki cenneti de kendi mülkleri olarak telakki ediyorlardı. Dünyada işledikleri hatalar ve günahlar nedeniyle kısa bir süre ateş yüzü görseler de bu kısa sürelik cezadan sonra hemen cennete gireceklerini iddia ediyorlardı. Sanki Cenab-ı Hak bunlara söz vermişti. Halbuki Cenab-ı Hak, kimseye böyle bir taahhütte bulunmamıştı. Onlar bu iddiaları ile kendilerini müminlerden üstün görüyorlardı. Onlar, tüm insanların rabbi olan Cenab-ı Hakk’ı sadece kendilerinin rabbi olduğunu, O’nun kendilerini diğer insanlardan çok sevdiğini ve tüm insanların üzerine seçkin kıldığını belirtiyorlardı. Cenab-ı Hak da onlara cevabi olarak seçkin ve üstün kılınanların, ancak iman edip salih amellerde bulunan kimseler olduğunu ve cenneti ancak onlara vadettiğini bildirir. 80-82- Dediler ki: “Sayılı birkaç gün hariç ateş bize asla dokunmayacaktır.” De ki: “Allah'tan böyle bir söz mü aldınız? Ki Allah, sözünden asla caymaz. Yoksa siz Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” Hayır, kim kötülük işlerse ve o kötülük onun karakteri haline geldiyse; işte onlar ateş halkıdır. Onlar, orada sürekli kalıcıdırlar. İman etmiş ve ıslah edici eylemlerde bulunmuş kimseler de işte onlar, cennet halkıdır ve onlar, orada sürekli kalıcıdırlar. (Bakara Suresi 80-82) 7.11. Yahudilerin İhanet ve Anayasayı ihlal Düşünceleri Peygamberimiz bir taraftan Medine dışına askeri birlikler gönderirken diğer taraftan Yahudilerin ihanet girişimlerini önlemeye çalışmaktadır. Bu noktada Cenab-ı Hak, onların ikaz edilmesine yönelik mesajlarını göndermektedir. Yapılan ikazlarda önce onların geçmiş tarihlerinde Allah’a verdikleri ahdin / anlaşmanın şartlarına dikkat çekilir. Onlar, şirk koşmayacaklarına, ana-babaya- yakınlara- yetim ve miskinlere iyilik yapacaklarına, insanlara medeni ölçüler içerisinde iyi davranacaklarına, salatı ikame edeceklerine ve zekatı vereceklerine dair ahit vermişlerdi. Ama onların bu ahitlerine ihanet ettikleri ve bu ihaneti bir alışkanlık haline getirdikleri hatırlatması yapılır. Bu hatırlatma aynı zamanda yakın geçmişte yaptıkları Medine sözleşmesi / Anayasa / Kitabı ile oluşturulan barış topluluğuna / ümmete dahil olduklarını ve bu sözleşme gereği sözleşmeye taraf olan muhacir ve Medineli Araplara asla kılıç çekmeyeceklerini ve onları yurtlarından çıkartmaya çalışmayacaklarına söz verdikleri ifade edilir. Onların daha önce Evs ve Hazreç’in birbirleriyle yaptıkları savaşlarda müttefiklik anlaşmaları nedeniyle birbirleriyle savaştıkları, birbirlerini öldürdükleri, esir aldıkları hatta fidyeleşerek esirleri saldıkları anlatılarak şimdi de aynı olaylara geri dönmek gibi bir meyillerinin olduğu vurgulanır. Böylece onlara “geçmişten gelen bu tür alışkanlıklarınızı tekrar edip şimdi anayasanın / Kitabın bu hükümlerini ihlal ederek aynı alışkanlıklarınıza geri mi dönmek istiyorsunuz? Şayet böyle yaparsanız bu dünya hayatınız kararacağı gibi ahirette de çok büyük bir azaba çarptırılırsınız” şeklinde ikaz yapılır; 83-86- Hani İsrail oğullarından şöyle bir misak / söz almıştık: “Allah'tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz, ana-babaya, yakınlığı olanlara, yetimlere, miskinlere iyilik yapacaksınız, insanlara güzelliği söyleyeceksiniz, salatı ikame edeceksiniz ve zekatı vereceksiniz.” Fakat verdiğiniz bu ahdinize / sözünüze rağmen pek azınız dışında hepiniz sözünüzden döndünüz. / ahdinize sadık kalmadınız. Böylece ihanet sizin karakteriniz olmuş. Hani, yakın zamanda da “Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız” diye sizden ahd /söz almıştık ve siz bu anlaşmayı onaylamıştınız. Kendiniz buna hâlâ şahitlik etmektesiniz. Bu ahdinize / sözünüze rağmen siz hâlâ birbirinizi öldürme, içinizden bir gruba karşı kötülük ve zulümde yardımlaşma, yasaklandığı halde onları yurtlarından çıkarma, sonra size esir olarak geldikleri takdirde de fidye verip kendilerini kurtarma alışkanlıklarınızı devam ettirmek istiyorsunuz. Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Artık bundan sonra sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine uğratılırlar. Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir. Onlar, ahirete karşılık dünya yaşamını satın almış kimselerdir. Bundan dolayı kendilerinden azap hafifletilmeyeceği gibi kendilerine yardım da edilmeyecektir. (Bakara Suresi 83-86) Bütün bu uyarılara karşın onların kalpleri son derece katılaşmıştır. Öyle ki aşağıdaki verildiği şekilde çok daha da ağır ve aşağılayıcı uyarılarda bulunulmasına rağmen, bu uyarılar da onlara hiçbir fayda vermez; “Hz. Musa’dan sonra size gönderilen peygamberler Hz. Musa’ya gelen Kitaba uygun ancak sizin hoşunuza gitmeyen bir hüküm getirecek olsa siz kibirleniyorsunuz ve hemen o elçiyi ya inkâr ediyorsunuz ya da öldürüyorsunuz. Bu alışkanlığınız hala devam ediyor ve şimdi de Hz.Muhammed @ bir elçi olarak geldi fakat aynı karakteri O’na karşı da sergiliyorsunuz. Siz ne biçim insanlarsınız?” Onların bu uyarılara karşı verdikleri cevap tam bir kibir göstergesidir; “Bizim kalbimiz kılıflı! / dolu!” Bu ifade ile onlar diyorlardı ki; “Sen bize ne anlatıyorsun? Biz kendi geçmişimizi, geçmiş elçilerimizi, öğretimizi, kitabımızı senden mi öğreneceğiz. Sen mi bize öğreteceksin? Bizim senin anlatacağın şeylere karnımız tok. Biz senin bildiğinin kaç katı şeyleri biliyoruz. Bizim kafamız o ilimlerle dopdolu. Geç bunları!” 87-88- Andolsun ki, Musa'ya Kitab'ı verdik ve ardından onu izleyen peş peşe başka elçiler gönderdik. Meryem oğlu Îsa’ya da apaçık deliller verdik ve kendisini Rûhu'l-Kudüs ile destekledik. Peki siz, bir Elçinin size, nefislerinizin hoşlanmadığı bir şey getirdiği her seferinde kafa tutacak, onların bir kısmını yalanlayacak ve bir kısmını da öldüreceksiniz öyle mi? Onlar ise buna karşılık “Bizim kalplerimiz kılıflıdır / doludur” dediler. Hayır! Aksine; Allah, inkarlarından dolayı onları lanetlemiştir. Bundan dolayı pek azı iman eder! (Bakara Suresi 87-88) 7.12. Yahudiler Ayaklarına Gelen Fırsatı Tepiyorlar Cenab-ı Hak, Yahudilerin tevhidi bozmaya, anayasayı ihlal etmeye ve İslam Cumhuriyetinin liderini öldürmeye yönelik girişimleri, onların Arap yarımadasında hakim bir pozisyon yakalama arzularına / dileklerine / dualarına bir cevap olarak verilen fırsatı tepmeleri olarak değerlendirmiştir. Onlar ayaklarına kadar gelen fırsatı tepmekteydiler. Zira Medine İslam Cumhuriyeti içerisinde yer alarak tüm Arap yarımadasına ve Ortadoğu’ya hâkim olabilme fırsatını yakalamışken şimdi bu fırsatı harcamaktaydılar. Üstelik bu peygamber@ kendi öğretileri ile son derece paralel öğretiler getirmesine rağmen onu inkâr etmekteydiler. Hatta o onların kitaplarını da tasdik eden, kabul eden bir peygamberdi. Buna rağmen O’nu inkâr etmekteydiler. Medine’de birlikte tesis ettikleri barışı, birlik ve beraberliği bozmaya çalışıyorlardı. Medine İslam Cumhuriyetinin kurucu unsurları arasında yer almalarına rağmen beyinsizlik yaparak elde ettikleri üstün pozisyonu kaybedecek ihanet girişimlerinde bulunuyorlardı. Ayaklarına kadar gelen fırsatı tepmişlerdi. Cenab-ı Hakk’ın onların dualarına yaptığı icabeti onlar ihanet girişimleri ile reddetmişlerdi. 89-90- Daha önce, inkarcılara karşı zafer kazanmak üzere bir açılım istediklerinde onlara (Yahudilere) Allah katından kendi ellerinde olanı tasdik eden bir Kitap ile birlikte o tanıdıkları / bildikleri elçi de geldi. Fakat onu inkâr ettiler! Artık onlar Allah'tan uzak bir halde yaşasınlar! / Allah’ın laneti kafirler üzerine olsun! Onların Allah'ın kullarından dilediğine kendi lütfundan indirmesine haset edip başkaldırarak Allah'ın indirdiğini tanımamakla kendilerini sattıkları şey ne iğrençtir! İşte bu yüzden gazap üstüne gazaba uğradılar. İnkarcılar için alçaltıcı bir azap vardır. (Bakara Suresi 89-90) Cenab-ı Hak, Yahudileri Medine İslam Cumhuriyeti çatısı altında ve Hz.Muhammed’in@ önderliğinde tevhide çağırıyordu. Bunun için sahip oldukları kendi öğretilerini tanıyan, kendilerine değer veren Kur’an’a / Yeni ilahi öğretiye onların da inanmalarını ve Hz.Muhammed’i@ tanımalarını, istiyordu. Ancak onlar ayrı kalmak istediklerini beyan ettiler. Onlar oluşturulan bu topluluk / ümmetten kendilerini ayrı tutmak istediler. Zira onlar kendilerini diğer toplumlardan üstün, seçkin ve farklı görüyorlardı. Şayet kendi öğretilerini doğrulayan Yeni ilahi öğretiye / Kur’an’a tabi olsalardı Medine’de ayrılık olmayacaktı ve Yahudilerde yönetime katılmış olacaklardı. Böylece Medine’de Yahudiler ve Araplar (Ensar ve muhacir) bütünleşmiş olacak ve Medine İslam Cumhuriyetinin içerisinde hem idari hem de toplumsal bir tevhit sağlanacaktı. Ama olmadı, onlar ayrı kalmayı seçtiler. Onlar kendilerini üstün ve seçkin gördükleri için kendi öğretilerini daha değerli ve üstün buluyorlardı. Cenab-ı Hak ise onların samimi olmadıklarını yüzlerine vurdu; «Madem kendi öğretinizi çok değerli buluyorsanız neden o öğretiyi savunan peygamberlerinizi öldürüyordunuz? Siz samimi değilsiniz.» «Siz o peygamberlerin size getirdiklerini değil sizin zaman içerisinde kendi istek ve arzularınıza göre geliştirdiğiniz şeriatı / hukuku /öğretiyi değiştirmek istemiyorsunuz. Sizin derdiniz başka» «Siz samimi olsaydınız en büyük peygamberiniz olan Musa @ size çok açık kanıtlar ile gelmiş olmasına rağmen siz yine de O’nun öğretisini bırakıp kendi arzularınızın gösterdiği istikamette gittiniz. Mısırdaki şirk sisteminin küçük bir modeli olan “BUZAĞI” sembollü yeni bir şirk sistemi benimsediniz.» 91-92- Onlara, haydi “Allah'ın indirdiğine iman edin” denildiğinde, onlar, “Biz, sadece kendimize indirilene iman ederiz” derler de ondan başkasını kabul etmezler. Halbuki Allah'ın indirdiği bu kitap, kendi ellerinde olan kitabı doğrulayan bir gerçektir. De ki: “Peki siz gerçekten size indirilen kitaplarınıza inanıyor idiyseniz, niçin daha önce Allah'ın Peygamberlerini öldürüyordunuz?” Andolsun Musa size açık-seçik kanıtlarla gelmişti. Ama siz, zalimlik yaparak onun arkasından buzağıyı tanrı edindiniz. (Bakara Suresi 91-92) 7.13. Yahudilerin İçten Pazarlıklı Oluşları Medine Vesikasının kabul edilerek / imzalanarak Medine İslam Cumhuriyeti kuruluşunun gerçekleşmesi esnasında bu sözleşme hükümlerine sadık kalınması ve titizlikle korunması üzerine ant içilir. / yemin edilir. Yahudiler de bu anayasanın / vesikanın okunmasından sonra anayasada geçen bütün maddeleri anladıklarına (işittiklerine) ve bu hükümlere itaat edeceklerine ant içtiler. Şimdi ise tevhidi bozucu tavır ve davranışları nedeniyle kendilerine bu yeminleri hatırlatılınca hemen yemin için kullandıkları kelimenin aynı zamanda «isyan ettik» anlamına da geldiğini ve bu yemin töreni sırasında kendilerinin yemin ederken aslında “kabul” değil “isyan” anlamını içlerinden geçirerek ant içtiklerini ifade ederler. Onların ortaya koydukları bu mazeret, yaptıklarından daha da iğrençtir, daha da aşağılıktır. Tıpkı Hz. Musa @ ın onlara getirdiği ilahi öğreti yerine «buzağı» modelli şirk ideolojisini benimserken içerisine birazda ilahi öğretiden katarak sahtekârlıklarını doğru göstermeye çalışmaları gibi. Bunun sebebi onların Mısır’da «inek / boğa» modelli şirk sistemini çok sevmiş ve o modelin benzeri olan “buzağı” yani daha küçük ölçekli bir şirk sistemini de sevmeleridir. Kısaca her türlü şirk sisteminin sevgisinin kalplerinde yer etmiş olmasıdır. Böylece onlar hak ve adalet esaslı ilahi öğretiyi reddederler. Cenab-ı Hakk onların kendilerine verilen ilahi öğretiyi ne hale getirdiklerini ve eğer bu iğrenç hareketlerini mevcut dinleri meşru görüyorsa bu dinin ne çirkin şeyi emrediyor olduğuna müteakip ayetlerde işaret ederek onları akıllarını başlarına almaya davet eder; 93- Hani bir zaman sizden, “Size verdiğimize (Kitab’a / Anayasaya) kuvvetle sarılın ve dinleyin” diye ahdinizi / sağlam bir söz aldık ve sizin bu ahidiniz üzerine Tûr’u da şahit tuttuk. Fakat onlar: “Dinledik ve isyan ettik / iyice sarıldık.” Dediler. Gerçeği örtmeleri yüzünden buzağı / şirk sistemi sevgisi kalplerine yerleştirildi. De ki: “Eğer böyle inan kimseler iseniz, inancınızın size emrettiği şey ne iğrençtir!” (Bakara Suresi 93)

  • Bölüm 8:YAHUDİLERİN AYRIMCI TEZVİRATLARI | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 8 YAHUDİLERİN AYRIMCI TEZVİRATLARI Medine’de İslam Cumhuriyeti kurulmuş ve müminler, müşrikler ve Yahudiler vahdet yapmışlarken Yahudilerin şeytanlaşmış bazı ileri gelenleri ayrımcı söylemlerle bu birlik ve beraberliği bozmaya çalışmaktadırlar. 8.1. Cennetin Sadece Kendilerine Ait Olduğunu İddia Ederek Üstünlük Taslamaları Yahudilerin bozguncu söylemlerinden kuşkusuz en etkilisi «Ahirette sadece Yahudilerin cennete gideceği diğer insanların ise cehenneme gidecekleri» iddiası idi. Onlar bu iddiaları ile Medineli Araplara karşı üstünlük taslamakta ve kendilerinin Allah katında “en sevgili kullar” olduklarını hatta daha da ileri giderek «Allah’ın çocukları» olduklarını ifade ederek ayrımcılık yapmaktaydılar. Onlar bu iddialarının doğruluğuna gerekçe olarak Tevrat’ın Kur’an tarafından tasdik edilmesini gösteriyorlardı. Ayrıca Hz.Muhammed’in @ ilk etapta Beytül Makdis’i kıble olarak belirlemesini kendilerinin üstün oluşlarının bir teyidi olduğunu dile getirmekteydiler. Onların bu şekildeki bölücü ve ayrılıkçı söylemleri özellikle müminleri çok derinden etkilemekteydi. Onların «sadece kendilerinin cennetlik olacağı» söylemine karşılık olarak Cenab-ı Mevla müthiş bir cevap verir; “Mademki mutlaka cennete gideceksiniz hadi ne duruyorsunuz? Bir an önce ölmeyi arzu edin de kavuşun cennetinize! Hadi durmayın!” 94-96- De ki: “Allah yanında ahiret yurdu başkalarının değil de yalnızca size ait ise, eğer doğrulardan iseniz hemen ölümü temenni etmeniz gerekmez mi?” Fakat onlar elleriyle işledikleri yüzünden onu hiçbir zaman temenni edemezler. Allah o zalimleri çok iyi bilir. Andolsun onları insanların yaşamaya en hırslısı hatta müşriklerden bile daha hırslı olarak bulacaksın. Onların her biri bin sene yaşamayı arzular, oysa uzun yaşaması onu azaptan uzaklaştıracak değildir. Çünkü Allah, onların yaptıklarını görüp durmaktadır. (Bakara Suresi 94-96) 8.2. Yahudilerin Allah’a, meleklere, Cibril ve Mikal’e ( Hz.Muhammed’e) Düşmanlıkları Yahudiler uzun süre kendi içlerinden kurtarıcı bir peygamberin / elçinin (Mikal’in) kendilerine gelmesini beklediler. Onların tarihlerinde ve kitaplarında Mikal Allah tarafından kendilerine gönderilmiş kurtarıcı bir elçi, hami, koruyucu ve büyük reisleri idi. Geçmişteki elçi Mikal onları Perslere karşı korumuştu. Fakat bu peygamber / elçi (Mikal) yani Hz.Muhammed@ kendilerinden değil Arapların arasından çıkmıştı. Onlar bunu bir türlü hazmedemediler. Zira bu tercih kendilerinin üstün / seçilmiş / Allah’ın sevgilileri / Allah’ın çocukları oluşu inançlarına tersti. Onlar kendilerinin vaktiyle Allah tarafından seçilmiş olmalarını ilahi öğretiye uymalarına değil de kandan gelen bağnaz bir ırk / soy anlayışına taşımışlardı. Bu nedenle onlara göre kurtarıcı peygamber Mikal’in sadece kendi soyları arasından gelmesi gerekiyordu. Cibril @ adresi şaşırmıştı. Kendilerine gelen ilahi öğretiye (Tevrat) paralel olan yeni ilahi öğreti (Kur’an) yanlış değildi ama geldiği adres yanlıştı. Onlar bunu şöyle dillendiriyorlardı; «Hak, kendi soylarından olan bir Mikal’indi ama Cibril şaşırdığı için Muhammed’e geldi.» Vahyin inmesi gereken kişiyi şaşırması nedeniyle Cibril’e / Cebrail’e @ düşman olduklarını söylediler. Zaten onlara göre İsrail oğullarının geçmişte başlarına hangi felaket geldiyse hep önceden Cibril@ haber vermişti. O hep felaket habercisi idi. Onlara göre seçkin, aziz olan milletlerinin başına gelen felaketlerin habercisi olması nedeniyle Cibril@ / Cebrail@ kendi milletlerine düşmanlık ediyordu. Onlar “dolayısıyla bizde O’nun düşmanıyız” diyorlardı. Onlar Muhammed @ın kendilerinin de kurtarıcıları / Mikal’i olduğu hususunu ret ederken aşağıdaki ifadeleri kullanıyorlardı; “Bizi kurtaracak, bize umduğumuz zaferi ve üstünlüğümüzü vereceğini iddia ettiğiniz yani bizim Mikal’imiz olduğunu iddia ettiğiniz Muhammed’e @ düşmanız. Bu Mikal bizim Mikal’imiz değil. Şayet bizim içimizden çıkmış bir Mikal olsaydı o zaman kabul ederdik. Dahası bu Mikal sürekli bizim inanç ve davranışlarımızı şiddetle eleştiriyor. Bizim üstünlüğümüzü elimizden alıcı uygulamalara gidiyor. Andımıza / ahdimize ve kendisine uymadığımız takdirde tıpkı Cibril in felaket haberleri vermesi gibi başımıza büyük felaket geleceğini bildiriyor. Bu bizim Mikal’imiz olamaz. Bizden olmayan, bizi sürekli eleştiren ve bize felaket senaryoları çizen bu Mikal’e düşmanız.” Bağnaz ırkçılıkları, onların gözlerini öylesine kör etmişti ki; onlar meleklerin mesajları kime indireceğini bilemediği, şaşırdığı düşüncesinde kalmadılar daha da ileri giderek Allah’ın ne yaptığını şaşırdığını «kendi soyları dururken Araplardan bir Mikal seçmesinin kendilerine yapılmaması gerektiğini» söyleyecek kadar ileri gittiler. Böylece Allah’ı bile kendilerini ihmal ettiği için düşman bellediler. Ayrıca onlar bu bağnazlıkları nedeniyle kendi yanlışlarını, başlarına gelen felaketlerin kendi ellerinin eseri olduğunu düşünmeyip; üstünlüğün ihlas, samimiyet, salih amel ve takvada değil de kandan / soydan geçen bir şey olduğu kanaatine sürüklendiler. Daha sonra bu kanaat onlarda inanç haline geldi. Bunda onların kendi kitaplarında yer alan “seçilmiş kavim” ifadesini literal / lafzi ([1] ) bir okuma yapmalarının payı büyüktür. 97-98- De ki: “Kim Cibril’e düşmansa, bilsin ki daha önce inen kitapları doğrulayıcı, inananlar için yol gösterici ve müjdeci olan Kur’an’ı Allah’ın bilgisi ve talimatıyla, senin kalbine Cibril indirmiştir. Artık kim Allah’a, meleklerine, Elçilerine, Cibril’e, Mikal’e düşmansa bilsin ki, Allah da o inkârcıların düşmanıdır.” (Bakara Suresi 97-98) 8.3. Yahudilerin Anlaşmaları Bozma Alışkanlıkları Cenab-ı Mevla, Yahudilerin bir kısmının ahitlerini / antlaşmalarını / yeminlerini bozmayı tarihleri boyunca tekrarlayarak bunu bir alışkanlık haline getirdiklerini vurgular. Müminlerin onlara güvenmemeleri hususunda yapılan uyarılardaki en önemli vurgu onların bu alışkanlıklarıdır. Aslında onlar iman etmezler. Onların inkarları bilmediklerinden / cehaletlerinden değildir. Onlar bu ihanetleri taammüden yaparlar. Onlar samimiyetsizdirler. Gerek kendi kitaplarında / müktesebatlarında ve gerekse de elçilere gönderilen beyanlarda hak ve hakikat çok açık bir şekilde bildirilmiş olmasına rağmen onlar bu ayetleri görmezlikten gelirler. 99-101- Andolsun Biz, sana apaçık ayetler indirdik. Yoldan çıkmış kimselerden / fasıklardan başkası onları inkâr etmez. Onlar, ne zaman bir antlaşma yapsalar, onlardan bir grup o antlaşmayı bozarlar, değil mi? Aslında onların çoğu anlaşma / ahit tanımaz imansızlardır. Ne zaman Allah tarafından onlara, yanlarındakini onaylayan bir Elçi gelse, Kitap verilenlerden bir grup, Allah’ın Kitab’ını sanki hiç bilmezlermiş gibi yüz çevirdiler. (Bakara Suresi 99-101) 8.4. Yahudilerin Psikolojik Harp Taktikleri Medine Yahudileri İleri gelenlerinden şeytanlaşmış olanları Peygamberimizin iktidarını devirmek için çeşitli girişimlerde bulunuyorlardı. Onlar imzaladıkları anayasa ile birlik ve beraberlik için söz vermiş olmalarına rağmen yeni rejimin kendi kurdukları statükoyu yok edeceğini gördüklerinden statükolarını korumak için peygamberimizin otoritesini sarsmaya yönelik örgütlenmeye başladılar. Bu örgütlenme ile halkın gözünü boyayacak kara propagandaya, etkileyici söylemlere, yanıltıcı komplolara, hile ve desiselere (Sihre, psikolojik harp tekniklerine) yönelmişlerdi. O şeytanlar, peygamberimizin insanların kalplerine, akıllarına tesir eden etkili / sihirli sözleri ile halkı kendisine bağladığını propaganda etmekteydiler. Onlar bu kara propagandayla peygamberimizin aslında peygamber olmayıp güzel konuşması ile insanları kandıran bir sahtekâr olduğuna yönelik toplumda bir algı oluşturmaya çalışmaktaydılar. Halbuki peygamberimiz anayasada yer alan hükümlere harfiyen uyuyor ve asla onları ihlal etmiyordu. Diğer bir ifade ile peygamberimiz anlaşma hükümlerini asla inkâr etmiyordu. O, Medine İslam Cumhuriyetinin büyümesi, gelişmesi ve halkın güvenliğinin sağlanması için çeşitli planlar yapmakta, seriyyeler düzenlemekte, çevre kabilelerle saldırmazlık ve müttefiklik anlaşmaları yapmakta, Medine’ye karşı yapılan saldırılara anında cevap vermekteyken Medine Yahudilerinin şeytanlaşmış bazı ileri gelenleri ise Peygamberimizin hükümetini devirmek için hile, desise, komplo ve kara propaganda (sihir, psikolojik harp teknikleri) peşindeydiler. Onlar bu hareketleriyle peygamberimizin kurduğu İslam Cumhuriyetini inkâr ediyorlar. / tanımıyorlardı. İnkâr politikaları onları kafir yapıyordu. Onların izledikleri bu inkâr politikalarının benzerini geçmişte atalarından şeytanlaşmış bazı Yahudi ileri gelenler Süleyman @ da yapmışlardı. O’na karşı da bu tür kara propaganda / sihir / psikolojik harp taktikleri uygulamışlar ancak Süleyman’ın@ iktidarını alaşağı edememişlerdir. Onlar, Süleyman’ın@ oğlunun zamanında hükümeti devirmeye muvaffak olmuşlardır. Süleyman @ tıpkı Hz.Muhammed@ gibi Cumhuriyeti büyütmek ve geliştirmek için her türlü çabayı göstermekle uğraşırken şeytanlaşmış Yahudi ileri gelenlerden bazıları, Süleyman @a iftiralar atarak zayıflatmaya çalışıyorlardı. O’nun evlendiği kadınların dinlerine göre tapınaklar inşa ettirmesi nedeniyle kendisinin de kadınlarının tanrılarına taptığı böylece kafir olduğu şeklinde iftiralar atıyorlardı. Halbuki farklı dinlerdeki hanımlarına tapınak yaptırtması, O’nun inkârı / müşrik olması değil tam tersine egemenliğindeki toplumların tevhit olması sonucunu veren politikalardı. O’nun asla inkârcı olmadığı Cenab-ı Hak tarafından müteakip ayetlerde ifade edilir. Medine’deki şeytanlaşmış bazı Yahudi ileri gelenleri de geçmişte Süleyman@ hakkında uydurulan yalanları esas alarak kendi halklarını kandırıyorlardı. Onların iftiralarına göre Hz. Süleyman, güya hanımları için yaptırdığı tapınaklardaki putlara taparak —haşa— kafir olmuştur. Onlar ayrıca şu iftirayı atıyorlardı. Güya Hz. Süleyman bütün kudret ve saltanatını sihir yoluyla cinlerden elde etmişti. Oysa Hz. Süleyman ne sihirle meşgul olmuş ne de putlara tapmıştı. Onlar Hz. Süleyman’ın İktidarı konusunda bu şekilde uydurdukları yalanlarla kendi halklarını kandırdıkları gibi Hz.Muhammed’in @ peygamberliği konusunda da halkın zihninde şüphe ve tereddütler yaratacak algı operasyonları yapıyorlardı. Onlar bu algı operasyonları ile Hz.Muhammed’in@ de peygamber olmadığına halkı inandırmak ve böyle peygamberimizin iktidarını devirmek istiyorlardı. Onların yaptıkları algı operasyonunda kullandıkları yıkıcı (Harut) ve bozucu (Marut) yöntemlerin kaynağı ise atalarının Babil’de sürgünde kaldıkları zaman iki melikten öğrendikleri yöntemlerdi. Onlar bu yöntemleri nesilden nesile aktarmışlardı. Bu yöntemlerde esas olarak onlar, sembolik ifadelerle insanların içlerine korku salıcı ve savunma mekanizmalarını dumura uğratan algı oluşturmaya çalışıyorlardı. Bunlardan bazıları; “Muhammed @ Peygamber olsaydı Esad Bin Zürare gibi en yakın arkadaşının hastalığını iyileştirirdi ve böylece o ölmezdi.” “Elif / 1 Lam 30 / Mim/ 40 gibi harflere EBCED hesabı ile rakamlar verip Hz. Peygamberin iktidarına ömür biçerek İslam Cumhuriyetinin ömrünün en fazla 71 yıl olacağı.” “Peygamberimizin sayılı günleri kaldığını ve yakın zamanda öldürüleceği.”; Babil Kralı Baltazara yapılan korkutma gibi (Mene= sayılı günlerin sona ermesi, Tekel = Teraziye hafif gelme, Ufarsin= öldürülme)…….vb Halbuki onlar Babil’de sürgünde oldukları zaman kurdukları gizli teşkilat ile esaretten kurtulmaya çalışıyorlardı. Bu örgüt vasıtasıyla Babil yönetimini devirmeyi planlamışlardı. Bu amaçla Babil yönetimini yıpratacak çeşitli sihir / psikolojik harp / komplo tekniklerini iki melikten öğrendiler. Fakat o melikler bu teknikleri öğretmeden önce onlara şöyle ikazlarda bulunmuştu; “Şimdi siz sürgündesiniz. Cenab-ı Hakk’ın çetin bir sınavından geçmektesiniz. Zalim Babil Yönetimine karşı direnin, sabredin ve sakın kafirlerden olmayın! Bu teknikleri esaretten kurtulmak için Zalim Babil Yönetimine karşı kullanın. Ama sakın bu teknikleri kötü yolda, adaletli yönetimlere, hakkaniyeti gözeten yönetimlere karşı kullanmayın. Yoksa kafirlerden olursunuz” Yıkıcı (Harut) ve Bozucu (Marut) Psikolojik harp tekniklerini / sihir / komplo öğrenen Yahudilerin Şeytanları ise bunları kendi özgürlükleri için zalim Babil yönetimine karşı kullanmak yerine toplumun en küçük birimi aileyi parçalamak için, karı ile koca arasını açmada kullanmışlardır. Medine’nin Yahudi şeytanları da şimdi aynısını Peygamberimizin iktidarına uygulamaktaydılar. Onların çok az bir menfaat için insanların doğru yoldan saptırılmasına çalışmaları ne kadar kötüdür. Bu geleceğini çok az bir bedele satmaktır. Halbuki takvalı olsalardı Allah onlara çok büyük bir ödül nasip edecekti. Çünkü Medine’de esarette olmadıkları gibi Medine Anayasasının önemli bir tarafını teşkil etmekte ve peygamberimiz ile birlikte hareket edecek olurlarsa Arabistan ölçeğinde hâkimiyetten pay almaları söz konusuydu. Fakat onlar kısa vadeli / günübirlik kazançlarını düşündüklerinden bu yaptıkları tavır ve davranışlarla gelecekteki büyük menfaati kaçırmaktaydılar. 102-103- Onlar (Yahudiler), Süleyman’ın mülküne / hakimiyetine / yönetimine karşı şeytanların uydurduğu sihr / yalan / desise / komploların peşine takıldılar. Halbuki Süleyman asla sözünden dönmedi / kafir olmadı. Tam aksine o şeytanlar kafir oldular. (Onlar) Babil'de iki meleğe / meliğe Harut (tahrip eden) ve Marut (bozan) adı ile indirilen yöntemleri öğreniyorlardı. / izliyorlardı. Halbuki o iki melik; “Biz (Babil esaretiyle) imtihan edilmekteyiz, (sabredin, az kaldı kurtulacağız) sakın ha küfre sapmayın!” demedikçe hiç kimseye hiçbir şey öğretmezlerdi. Fakat onlardan erkekle eşinin arasını açan / toplumu bölen ve parçalayan şeyleri öğreniyorlardı. –Ne var ki, onunla Allah'ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezlerdi. – Ama yine de kendilerine zarar verip, yarar sağlamayan şeyler öğreniyorlardı. Andolsun ki, onu satın alanın ahirette hiçbir nasibinin olmayacağını da gayet iyi biliyorlardı. Karşılığında kişiliklerini / şahsiyetlerini sattıkları o şey, ne çirkin bir şeydi! Keşke bilmiş olsalardı! Halbuki onlar eğer iman etseler ve takvalı olsalardı, Allah tarafından verilecek karşılık / ödül, daha hayırlı olacaktı. Keşke bilselerdi! (Bakara Suresi 102-103) 8.5. Yahudilerin Müminlerin İleri Gelenlerini Ayartma Çabaları Hz.Muhammed@ Cenab-ı Hakk’ın kendisine bildirdiği yasa ve prensipler çerçevesinde ıslah çalışmalarına (ikincil düzenleme ve uygulamalar) başlamıştı. Yeni sistemde yasa ve prensipler Allah tarafından elçisine bildiriliyor ve elçisi de bunları yazılı / kitabi hale getirerek İslam/ barış toplumuna uyguluyordu. Yani peygamberimiz bu yasa ve esaslar çerçevesinde yürütme görevini yerine getiriyordu. Bu noktada kendisine inzal edilen yasa ve prensiplerin detaylı açıklaması olan ikincil mevzuatları / yönetmelikleri / içtihatları oluşturma yetkisinin üzerinde bir yetkiye sahip değildi. İslam Cumhuriyeti liderinin / yöneticilerinin bugünkü anlamıyla nazırlıkların / bakanlıkların icra ettikleri türden görev ve yetkileri aşan bir yetkileri yoktu. İslam Toplumu bireyleri ise Allah’ın belirlediği yasa ve esaslara uymakla yükümlüydüler. Hz.Muhammed’in@ ilahi yasa ve prensiplere uygun olarak yaptığı ıslahat çalışmalarından münafıklar ve Yahudi ileri gelenler çok rahatsızdılar. Onlar halka zulmederek elde ettikleri imtiyazlarını kaybetmek istemiyorlardı. Fakat her yeni reform ve ıslahat düzenlemeleri ise onların zulümlerine engel oluyor ve haksız uygulamalarını ortadan kaldırıyordu. Onlar kendi çıkarlarını korumak için mümin ileri gelenlerini yanlarına çekerek Hz.Muhammed’in@ reformlarını gerçekleştirmede onu zor duruma düşürmeye çalıştılar. Bu amaçla onlar, mümin ileri gelenlere bu reformlarla sahip oldukları imtiyazları gittikçe kaybettiklerini söylediler. Böyle giderse yakın gelecekte mümin ileri gelenlerin de toplumdaki statülerini kaybedeceklerini belirttiler. Bu nedenle onların da kendilerine katılarak Hz.Muhammed’e@ “Raina” demelerini istediler. Onlar bu “Raina” sözüyle, peygamberimize “senin getirdiğin ilahi öğretiyi anlıyoruz. Fakat bu öğretileri yorumlayarak yapılacak ikincil düzenleme ve uygulamalarda bizi gözetirsen / bizim çıkarlarımızı gözetirsen ya da bizim isteklerimizi de dikkate alırsan o zaman biz de seni dinleriz, sana uyarız. Ama bizim çıkarlarımızı gözetmez ve bizim isteklerimizi dikkate almaz isen biz de seni dinlemeyiz.” diyeceklerdi. Yani onlar müminlerin ileri gelenlerinin yapılacak reformlarda peygamberimize dayatmada bulunmalarını ve pazarlık yapmaya zorlamalarını istediler. Müminler Yahudilerin bu ayartmalarına gelecek olurlarsa “Bizi güt” manasına da gelen “Raina” kelimesi ile onlar peygamberimizden krallık sistemini talep edeceklerdi. Bilindiği üzere krallık sistemlerinde toplumun ileri gelenleri ile kralın birlikte oluşturdukları bir koalisyon /bir yönetim tesis edilir. Toplumun ileri gelenleri taleplerini krala iletirler ve kral onların istekleri doğrultusundaki kararlar / düzenlemeler ile toplumu yönetir. Kral ileri gelenlerin çıkarlarına zarar verecek karar / düzenleme ihdas edecek olursa ileri gelenler buna itiraz edeceklerdir. Halbuki peygamberlerin getirdiği ilahi sistemler ise bütün toplumun çıkarlarını dikkate alır. Allah alemlerin Rabbidir. Herkes O’nun kuludur. Kimse ayrıcalıklı değildir. Bu nedenle kendini toplumdan ayrıcalıklı görenlerin çıkarlarını değil, Allah’ın bütün kullarının menfaatine olacak şekilde düzenlemelerin yapılması / kararların alınması gereklidir. Peygamberin ve İslam Cumhuriyeti yöneticilerinin yapmaları gereken toplumdaki herkesi ilahi yasa ve düzenlemelere göre işlerini yapıp yapmadıklarına nezaret etmektir. Cenab-ı Hak, müminleri münafık ve Yahudilerin ayartmalarına kanmamaları konusunda uyardı. Onlara “Raina” demeyin, “Unzura” deyin emri ile müminleri ilahi hükümlerin uygulanmasında kendilerine peygamberimizin nezaret etmesi / bakanlık yapması diğer bir ifade ile yaptıkları icraatların ilahi düzenlemelere uygun olup olmadığının denetlenmesini istemeleri talimatını verdi. Cenab-ı Hak, müminlere yukarıdaki ihtarda bulunduktan sonra münafık ve Yahudi inkarcıların müminlerin hayrını / iyiliğini asla istemeyeceklerini belirterek onların kendilerini ayartıcı söylemleri hakkında dikkatli olmaları gerektiğine işaret etti. 104-105- Ey Müminler! (Yöneticilerinize) “Raina” demeyin, “Unzurna / Bize Nazırlık (Bakanlık) yap / işlerimizin ilahi hükümlere uygun olup olmadığı konusunda bize nezaret et” deyin ve (yöneticileriniz ilahi yasa ve esaslar çerçevesinde yönetişim yaparak aldığı kararları uyguladığı müddetçe onları) dinleyin. (İyi bilin ki dinlemeyip) İsyan / inkâr edenler için çok acıklı bir azap vardır. Ne Kitap Ehlinden inkarcılar ne de müşrikler, Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler. Allah ise, rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah, büyük lütuf sahibidir. (Bakara Suresi 104-105) 8.6. Yahudilerin Hz.Muhammed’e @ İtaat Etmemek İçin Gerekçe Uydurmaları Yahudilerin şeytanlaşmış ileri gelenleri statükoyu korumak için kendilerine indirilen Yahudi dininin prensiplerini uygulamakta olduklarını bildirerek, Hz.Muhammed’e@ indirilen prensiplere uymak istememektedirler. Daha önce geçtiği üzere onlar «biz sadece bize indirilene uyarız» söylemi ile ifade ettikleri gibi peygamberimizin getirdiği düzenlemeleri reddediyorlardı. Bunu söylerken ilahi düzenlemelerin birbirini nakzedemeyeceği tam tersine destekleyeceği ve zıt düzenlemelerin olamayacağını iddia ediyorlardı. Kendi şeriatlarında haram olanların helal olamayacağı, helal olanlarında haram olamayacağını iddia ediyorlardı. Buna gerekçe olarak Allah’ın koyduğu hükümlerin birbiri ile zıtlık aykırılık teşkil etmemesi gerektiğini söylüyorlardı. Şayet bir aykırılık varsa o zaman bunlardan birisinin batıl, uydurma olduğunu ifade ediyorlardı. Onlar bu söylemlerinden sonra şöyle diyorlardı; “Mademki Muhammed’e indirilen Kitap bize indirilen Kitabı tasdik ediyor o halde onun hükümlerini de tasdik etmeli ve tasdik ettiği hükümleri ve uygulamaları değiştirmemelidir. Ama Muhammed bizim kendi müktesebatımıza dayanarak yaptığımız uygulamaları değiştiren düzenlemeler getirmekte ve bunu da Allah’ın bildirdiğini söylemektedir. Çelişki buradadır. Bizim kendi dinimizden kaynaklanan düzenlemelerimiz değiştiriliyorsa o zaman bu yeni din ilahi kaynaklı olamaz.” Cenab-ı Hak, Yahudilerin şeytanlaşmış ileri gelenlerinin bu iddialarına cevap olarak; “Eskiden kendilerine gelen yasa ve düzenlemelerin tarihsel süreç içerisinde kaybolduğu (unutturulduğu) ya da insanlar tarafından değiştirildiği fakat gönderilen elçiler vasıtasıyla orijinal haliyle veya zamanın değişen şartlarına uygun daha iyisinin gönderildiği, Hz.Muhammed’e@ indirilen yeni düzenlemelerin de bu minvalde toplum için eskisinden daha iyi olduğunu ya da dengi /benzeri olduğunu” belirtti. Böylece onların ellerindeki Tevrat’a dayalı düzenlemelerin orijinal olmadığı, zaman içerisinde insanların işlerine geldiği gibi değiştirildiği vurgulandı. Hz.Muhammed’e@ indirilen yeni düzenlemeler ile daha önceki peygamberlerin getirdiği düzenlemelerle benzerlik / paralellik ya da zamana ve şartlara göre daha iyisinin getirildiği belirtildi. 106-107- Biz, herhangi bir ayeti yürürlükten kaldırır veya unutturursak, ondan daha iyisini yahut benzerini getiririz. Sen, Allah'ın her şeye gücünün yettiğini bilmez misin? Göklerin ve yerin egemenliğinin yalnız Allah'a ait olduğunu bilmez misin? Sizin için Allah'tan başka ne bir veli / otorite ne de bir yardımcı vardır. (Bakara Suresi 106-107) 8.7. Yahudiler Tarafından Müminlerin Hz.Muhammed’e@ İtaat Etmemeye Yönelik Kışkırtılmaları Medine Yahudilerinin bazı şeytan ileri gelenleri, peygamberimizin yaptığı düzenlemeler ve uygulamalar konusunda müminlerin kalplerine fitne ve fesat tohumları ekiyorlardı. Onların zihinlerinde istifham oluşturacak şeyleri gündeme getiriyorlardı. Böylece müminler yeni düzenlemelerin ekonomilerine ve toplumsal yapılarına zarar verebileceği endişesine ve korkusunu kapılıyorlardı. Bunlara bir de seriyyeler ile çevre kabilelerin üzerine gidilmesi nedeniyle başlarına nelerin gelebileceği noktasında korku yaymaya çalışıyorlardı. Bu endişe ve korkuların verdiği telaş ile müminler peygamberimizin izlediği politika ve düzenlemeler konusunda kendisini sorgulamaya kadar işi vardırırlar. İşte bu noktada Cenab-ı Hak, müminlere izlenen politika konusunda elçisine güvenmeleri gerektiği ve kendilerini kışkırtan Yahudilerin kendi peygamberleri Hz. Musa’ya@ yaptıkları gibi yapmamaları gerektiğini bildirdi. Kendilerini kışkırtan Yahudi şeytanların ahlaksız olduğunu ve içlerindeki kıskançlık nedeniyle müminlerin ileri gitmelerini istemediklerini vurguladı. Peygambere tam bir güvenle itimat etmelerini emretti. Şayet güvenmeyip / inanmayıp onu inkara / reddetme yoluna giderlerse doğru yoldan sapmış olacaklarını belirtti. Müminlere Kendi vaadi yerine gelinceye kadar doğru yolda azimle yürümelerini, sıkı durmalarını ve Yahudi şeytanların ayartmalarına gelmemelerini tembihledi. 108-110- Yoksa siz, evvelce Musa'nın sorgulandığı gibi Resulünüzü sorguya çekmek mi istiyorsunuz? Halbuki her kim imanı küfürle değiştirirse doğru yoldan sapmış olur. Kitap Ehlinin büyük bir çoğunluğu, hakikat / gerçek kendilerine açıklandıktan sonra, sırf içlerindeki kıskançlıktan dolayı sizi imanınızdan çevirip inkara döndürmek isterler. Fakat siz, Allah'ın emri / zaferi gelinceye kadar onlara uymayın ve sıkı durun. Şüphesiz Allah’ın her şeye gücü yeter. Salatı ikame edin ve zekâtı verin! Kendiniz için ne hayır / iyilik yaparsanız, Allah katında onu bulursunuz. Muhakkak ki Allah, bütün yaptıklarınızı görmektedir. (Bakara Suresi 108-110) 8.8. Kitap Ehlinin Cenneti Kendi İnhisarlarında Görmeleri Yahudilerin kendilerini cennetlik olarak görüp müminleri aşağılamaları (daha önce de gündeme gelmişti ve ‘öyleyse ölümü temenni edin’ diye cevaplanmıştı) müminleri çok derinden etkiliyordu. Dinleri kabul / tasdik edilmesine ve onların kıblesine dönülmesine rağmen Yahudiler yine de müminleri aşağılamaya çalışıyordu. Peygamberimiz Medine’ye geldiğinde Yahudilere çok değer vermişti. Onları kazanabilmek ve onların desteğini alabilmek için kıbleyi Beytül Maktis olarak belirlemişti. Bütün bunlara rağmen Yahudi şeytanların peygamberimizin iktidarını sarsmak için yaptıkları yıkıcı kara propaganda ve alaylar müminlerin çok zoruna gidiyordu. Şimdi de sadece Yahudilerin cennete gideceği savına iyi bir cevap verilmeliydi. Onların bu iddialarının ne kadar mesnetsiz olduğu ortaya konulmalı ve ayrıca varsa iddialarını ispata davet edilmeliydiler. Bunun için Cenab-ı Mevla onların karşısına müminlerin şu mealdeki savlarla çıkmalarını istedi; “Onlar sadece kendilerinin cennete gireceğini mi söylüyorlar? Hristiyanlar da aynı iddiada bulunuyorlar, onlar da sadece Hristiyan olanların cennete gireceğini söylüyorlar. Sadece kendileri cennete gidecek olan grup hangisi? Yahudiler mi? Hristiyanlar mı? Bu soruya karşılık Yahudiler hemen «Hristiyanlar bu konuda hiçbir şeye dayanmıyorlar» diyecekler. O zaman siz de onlara «aynı şeyi Hristiyanlar sizin için söylüyorlar ve Yahudiler bu konuda hiçbir delile dayanmıyorlar diyorlar» diyeceksiniz. Onlara «Hatta müşrikler bile aynı konuda kendilerinin en doğru yolda olduklarını ve cennete sadece kendilerinin gideceğini iddia ediyorlar. Kim doğru söylüyor? Hadi müşriklerin bir kitapları yok ama Yahudi ve Hristiyanlar ilahi kitaba aşina oldukları halde bunu iddia ediyorlar.» diyeceksiniz. En sonunda da şunu söyleyin «hayır bu konuda hiçbir deliliniz yoktur. Kimseye üstünlük taslamayın. Cennete gideceğinizin hiçbir garantisi yoktur. Kimse böyle bir şey iddia edemez. Cenab-ı Hak o mükafatı iyilerden olan, güzel eylemlerde bulunan ve kendini O’na adayan kimselere verecektir.» deyin” 111-113- Yahudi veya Hıristiyanlar “Bizden başkası asla cennete giremeyecek” dediler. Bu, onların kendi kuruntularıdır. De ki: “Eğer doğru kimseler iseniz, kanıtınızı getirin.” Hayır, kim güzel davranış ve iyiliklerde bulunarak varlığını Allah’a adarsa, işte onun, Rabbi katında mükafatı vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar. Yahudiler, “Hıristiyanların (cennete sadece kendilerinin gireceği konusunda) hiçbir dayanakları yoktur” dediler. Hıristiyanlar da “Yahudilerin (cennete sadece kendilerinin gireceği konusunda) hiçbir dayanakları yoktur.” dediler. Oysa onlar, Kitab'ı okuyorlar. Kitabı bilmeyen kimseler (müşrikler) de onların sözünün benzerini söylediler. Artık Allah kıyamet günü onların anlaşamadıkları hususlarda aralarında hüküm verecektir. (Bakara Suresi 111-113) 8.9. Yahudilerin Müminleri Aşağılamalarına Verilen Cevap Bir Cuma günü peygamberimiz Mescidde müminlere hitap ederken ticari bir kervanın geldiği haberi mesciddekilere ulaşır. O zamanki adet gereği kervanlar büyük coşku ve eğlencelerle karşılanırdı. Zira kervan şehrin ihtiyaçlarını karşılayan malları getiriyordu. Şehir halkı ihtiyaçlarını tedarik etmek için kervanı karşılıyor ve gelen mallardan ihtiyaçlarını satın alıyordu. Bu nedenle müminler hutbe okunurken mescidi terk ederek kervana koşmuşlardı. Mescid bir anda boşalmıştı ve Peygamberimiz hutbede ayakta kalakalmıştı. Bu hareket eski alışkanlıkları / gelenekleri itibariyle Arap müminler için normaldi fakat bir medeniyet oluşturacak toplum için yanlış bir hareketti. Zira İslam Cumhuriyetinde Cuma salatı / toplantısı yönetimin halka hesap verdiği ve yapacağı icraatları da halkın onayına sunduğu son derece önemli bir yönetişim aktivitesiydi. Acil durumlar hariç bu yönetişim aktivitesinin önününe hiçbir şey geçmemeliydi. Ama bunun önemini kavrayamamış ve yaptıklarının yanlış olduğunun farkında olmayan bazı müminler eski geleneklerine / alışkanlıklarına uyarak bu hatayı yapmışlardı. Olaydan haberdar olan Yahudilere alay etmek için gün doğmuştu. Onlar müminlerin bedevi, medeniyetten yoksun, ilkel, vahşi, kaba, görgüsüz vb. sıfatlara haiz Araplardan oluştuğunu ifade ederek onları aşağıladılar. Liderlerini / peygamberlerini hutbede ayakta bırakan insanların büyük bir medeniyet kurmalarının inkansız olduklarını söylediler. Diğer taraftan kendilerinin kültürel, entelektüel açıdan en üst seviyede olduklarını söyleyerek medeniyet kuracak toplumun ancak kendileri gibi birikime sahip kimselerden oluşması gerektiğinden dem vurdular. Onların bu alaycı söylemlerine Cenab-ı Hak şu mealde cevap verilmesini elçisine bildirdi; “Göklerde ve yerde bulunan herşeye Allah hükümrandır ve O’nun mutlak gücüne kimse karşı koyamaz. O her şeye hükmünü geçiren yegane hakimdir. Dolayısıyla O’nun vaad ettiği medeniyetin oluşumuna kimse engel olamaz / olamayacaktır. Evet, bu Arap toplumu medeniyetten uzak bir toplumdur ama gönderdiğimiz elçimiz emir ve talimatlarımızı onlara bildirdikten sonra onlar hatalarını anlamakta ve derhal yanlışlarını düzeltmektedirler. Kendilerini arındıran / ıslah eden bu topluluğu örnek alarak kendilerini düzelten diğer Arap kabileleri de Allah’ın dinine girerek karşı konulmaz bir güce ulaşacaklardır. Peki, Ey Yahudiler! Siz ne yapıyorsunuz? Kitap ehli olmakla, ikahi kanunları bilmekle ve entelektüelliğinizle övünüp durmaktan öte bir şey yapmıyorsunuz. Allah size bu yasaları sadece kültürünüzü geliştirin diye mi indirdi? Tevratla bildirdiği yasalarını hayatınıza uygulamadıktan sonra onları bilgi olarak zihninizde taşımanızın bir önemi var mı? Bu halinizle sizin kitapları sırtında taşıyan eşeklerle bir farkınız olabilir mi? Onlar kültür hazinelerini içeren kitapları sırtında taşıyor, siz ise zihninizde taşıyorsunuz. Her ikinizde o bilgilerin öneminden haberiniz yok ve yaşam pratiğine aktarmıyorsunuz. Üstelik hayatınızda hiçbir göstergesi olmayan ve sadece zihninizde taşıdığınız bu bilgi hazinelerine sahip olmakla Allah’a herkesten daha yakın olduğunuzu iddia ediyorsunuz. Eğer bu iddianızda samimi iseniz o takdirde Allah’a bir an önce kavuşmayı arzu edin. Ama Allah’ın emir ve talimatlarını yerine getirmede hiçbir gayretiniz olmadığının ve O’nun yolundan uzak bir yaşam sürdürdüğünüzün farkında olmanız nedeniyle O’na kavuşmayı asla istemiyorsunuz, O’na hesap vermekten kaçıyorsunuz. Fakat bu hayatınız elbet bir gün sona erecek ve hesap vermek üzere O’nun huzuruna götürüleceksiniz. Hesaptan asla kaçamayacaksınız.” Cenab-ı Hak, yukarıda ifade edilemeye çalışılan söz konusu hususları Cumua Suresinin ilk sekiz ayetinde şöyle inzal eder; Rahman, Rahim Allah Adına 1-8- Göklerde ve yeryüzünde olan her şey, mutlak egemen, mukaddes, mutlak güç sahibi ve herşeye hükmünü geçiren ve her şeyi hikmetli yapan Allah’ı tesbih etmektedir. Ümmi (Araplar) arasından bir elçi gönderen O’dur. Onlar, önceden açık bir sapıklık içinde olsalarda gönderilen bu elçi onlara Allah’ın ayetlerini okumakta, onları arındırmakta, onlara kitabı ve hikmeti öğretmektedir. Bu elçi, iman etmiş bu ümmi araplara henüz katılmamış olanlara da gönderilmiştir. Ve O, karşı konulmaz bir güç sahibi ve herşey hükmünü geçirendir. Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği bir lütfudur. Allah, büyük lütuf sahibidir. Kendilerine Tevrat verilipde onu uygulamakla mükellef tutulmalarına rağmen onu karşı yükümlülüklerini yerine getirmeyenlerin durumu, ciltlerle kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini yalanlayan toplumun hali gerçekten çok fenadır! Allah, zalimler toplumunu doğru yola iletmez. De ki: “Ey Yahudiler! Eğer insanlar arasında imtiyazlı olarak yalnız kendinizin Allah’ın velîleri / dostları olduğunuzu sanıyorsanız ve bunda da samimiyseniz o zaman hemen ölümü isteyin bakalım.” Oysa onlar, işledikleri kötü fiiller nedeniyle ölümü asla istemezler. Allah, zalimleri çok iyi bilir. De ki: “Kendisinden kaçtığınız ölüm, mutlaka sizi bulacaktır. Sonra gizliyi de aşikarı da bilen Allah’ın huzuruna getirileceksiniz. O, size yapmış olduğunuz şeyleri bir bir haber verecektir.” (Cumua Suresi 1-8) Cenab-ı Hak, daha sonra müminlere dönerek onlara yaptıkları yanlış hareketi bir daha tekrarlamamaları hususunda uyarır ve yapmaları gerekenleri bildirir. Medeni insanların toplumun sorunlarının görüşüldüğü, yöneticilerin hesap verdiği ve icraatlarının denetlendiği Cuma salatlarına azami dikkat göstermeleri gerektiğini belirtir. Yönetişimin kendi yararlarına olduğunu vurgular. Cuma toplantısından sonra yeniden herkesin işinin başına geçmesine ve alım satıma devam ederek nasibini aramalarını talimatlandırır. Kurtuluşa ermenin formülünün Kendisini çokça anmak olduğunu ifade eder. 9-11-Ey iman edenler! Cuma günü salat için (namazdan sonra toplum sorunlarının görüşüldüğü, yöneticilerin hesap verdiği, yönetim ve halkın sorunları çözmek için yönetişim yaptığı haftalık olağan toplantı için) çağrıldığınız zaman, alış-verişi bırakın ve derhal Allah’ı anmaya koşun. Eğer bilirseniz, sizin için en hayırlı / faydalı olan budur. Cuma salatı (namazdan sonra toplum sorunlarının görüşüldüğü, yöneticilerin hesap verdiği, yönetim ve halkın sorunları çözmek için yönetişim yaptığı haftalık olağan toplantı) bittikten sonra yeryüzünde dağılın ve Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın. Kurtuluşa ermek için Allah’ı çokça anın. Onlar bir ticaret ve eğlence görünce seni ayakta bırakarak ona koşmuşlardı. De ki: “Allah’ın yanında olanlar, eğlenceden de ticaretten de daha hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” (Cumua Suresi 9-11)

  • Bölüm 26: BAŞKANLIK KONUTU SAKİNLERİ | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 26 BAŞKANLIK KONUTU SAKİNLERİ 26.1. Hz.Muhammed’in@ Başkanlık Konutunda (Ehli Beytte) Başgösteren Muhalefet Hendek Savaşı başarılı bir savunma ile atlatılmıştı. Artık Mekke müşriklerinin bir daha Medine’ye saldıramayacakları gibi diğer müşrik kabileleri de kışkırtamayacaklardı. Hendek Savaşı ile Medine İslam Cumhuriyeti bölgedeki varlığını fiilen perçinlemiş ve İstiklalini kazanmıştı. Bundan sonraki sürecin Mekke müşrik yönetiminin aleyhine gelişeceği çok açıktı. Medine İslam Cumhuriyeti için dış tehdit artık büyük ölçüde yok edilmişti. Medine içerisinde bulunan son Yahudi kabilesi olan Kurayza oğullarının varlığına da son verilince artık iç tehdit de önemli ölçüde bertaraf edilmişti. Şimdi sıra devletin kendi içerisinde gelişecek muhalefetin bertaraf edilmesine gelmişti. Zira Kurayzalıların bıraktıkları bütün mallarına, servetlerine ve mülklerine el konulmuş ve bu ganimetler Medineliler arasında paylaşılmıştı. Medine’de bayram coşkusu vardı. Medineli kadınlar elde edilen ganimetlerden takıp takıştırıyorlar ve birbirlerine gösteriş yapıyorlardı. Birbirlerine caka satıyorlardı. Hz.Muhammed@ ise Allah ve Resulü / İslam Cumhuriyeti Maliyesi için ayrılan beşte bir payı almış ve kamu harcamalarında kullanmak üzere Cumhuriyetin hazinesine koymuştu. Fakat Hz.Muhammed’in@ eşleri hazineye konulan bu ganimetten pay almak için Hz.Muhammed’i@ sıkıştırdılar. Onlar da bu servetten pay almak, takıp takıştırmak, süslenip Medineli kadınların içerisinde Başkanlık Konutunun hanımları (first leydiler) olarak yerlerini almak istiyorlardı. Hz.Muhammed@ ise onların bu isteklerine karşı çıkıyor ve onların saltanat özlemlerine olumsuz karşılık veriyordu. Bunun üzerine onlar Hz.Muhammed’i@ üzmeye başladılar; “Bizim neyimiz eksik? Biz de diğer kadınlar gibi süslenip püslenip arz-ı endam etmek istiyoruz. Hem Devlet Başkanının eşleri olacağız hem de diğer kadınlardan mal ve servet açısından aşağı kalacağız. Bu kabul edilebilir bir şey değil. Diğer kadınlar bizleri aşağılarken biz bunun altında nasıl kalırız. Vb.” sözler sarf etmeye başladılar. Hz.Muhammed@ onlara peygamberliğin misyonunu, İslami idarenin ve idarecilerin aile efradının / başkanlık konutunda / Ehli Beytte yer alanların nasıl olması gerektiğini anlatmaya çalıştı. O eşlerine İslam Cumhuriyetinin herkesin Rabbi olan Allah’ın egemenliğinde olan bir devlet olduğunu, yetkililerin cumhuriyetin imkânlarını kendi keyfi arzularına göre kullanamayacağını anlatmaya çalıştı. Fakat onların heves ve arzuları üstün geldi ve anlatılanları anlamaya yanaşmadılar. Cumhuriyet iç ve dış güvenliğini temin ettikten sonra muhalefet kendi içinden yeşermeye başladı. Yeni bir imtihan başlamıştı. Sözle yapılan iman iddiaları maddi imtihan araçlarıyla test ediliyordu. Peygamberliğin / Cumhuriyetin saltanatla ilgisinin olmadığı ve olamayacağı ilkesi maddi imkânlar yok iken çok cazip ve güzel bir argümandı. Ancak şimdi pekiştirilmiş bir iktidar meydana gelmiş, ilave olarak bu iktidarın tasarruf edeceği bir hazine de oluşmuştu. Bu hazineden iktidar sahiplerinin kendi heveslerine yönelik tasarruf etmelerinin önünde hiçbir engel de yoktu. Şimdi söylemin eylemle doğrulanması ve ellerinin altındaki hazinenin saltanatları / keyifleri / zevkleri için değil İslam’ın idealleri / halkın ihtiyaçları için harcanması ve yöneticilerin (siyasetçilerin ve bürokratların) heves / arzularına kurban edilmemesi gerekiyordu. Halk bu siyasi iradenin politikaları sayesinde çok zengin olmuş olsa da İslami idarenin yöneticilerinin (siyasetçilerin ve bürokratların) bu zenginliğe özenmemeleri gerekiyordu. Halk sahip olduğu servet ve zenginlik ile İslami idarenin yöneticilerinin (siyasetçilerinin ve bürokratlarının) ailelerini de tahrik edici hal, hareket ve davranışlar sergileseler de İslami idarenin yöneticileri (siyasetçileri ve bürokratları) gaza gelmemeli ve İslami söylemlerine uygun hareketler ortaya koymaları gerekiyordu. Hicretten önce Mekke müşriklerinin Hz.Muhammed’den@ iman etmek için talep ettikleri “şayet senin önerdiğin yönetim modelinde saltanat yapısı olursa, yani senin modeline göre kabileler tevhit olduktan sonra kurulacak yönetimin görkemli bir şatafat, saray ve ihtişamlı bir zenginliğe sahip bir saltanata bürünmesini kabul edersen bizde o zaman sana iman ederiz” şeklinde şartları reddedilmiş iken şimdi imkânlar ele geçince bizzat başkanlık çevresinin / ehlibeytin İslam Cumhuriyetini saltanata dönüştürme baskılarına Hz.Muhammed@ şiddetle karşı koyuyordu. Onları ikna etmek için peygamberliğin bir saltanat olmadığı, saltanat peşinde koşmadıklarını ve dolayısıyla saltanatın debdebe, şaşaa ve şatafatından kaçınılması gerektiğini anlattı. Hazinenin ümmetin malı olduğu kendi malları gibi keyfi tasarruf edemeyeceklerini de belirtti. Fakat eşleri bir türlü anlamak istemediler. Artık onların baskılarına dayanamayan Hz.Muhammed Cenab-ı Hakk’ın yönlendirmesi ile son çareye başvurdu ve eşlerine; “şayet mal-mülk, takıp takıştırmak ve diğer Medineli kadınlar gibi gösteriş yapmak istiyorsanız o zaman size istediğiniz malları / mehirlerinizi vereyim. Ama bunu isterseniz o zaman da ehli beyt olmaktan / first leydilikten vazgeçmek zorunda kalacaksınız. Hem ehli beyt olmak /first leydilik hem de hazine imkanlarından yararlanarak zengin ve bohem bir yaşam sürmek asla mümkün değildir. Sizi boşayayım, varın gidin arzu ettiğiniz şeyleri devlet ricali olarak değil sivil vatandaş olarak gerçekleştirin. Yok, eğer sade, mütevazı, vakarlı ve onurlu bir şekilde yaşayacak olursanız, yani Allah’ı ve Resulünü tercih edecek olursanız o takdirde gelecekte / ahirette çok büyük mükâfata nail olacaksınız.” diyerek onları tercihlerinde muhayyer bıraktı. Tercihlerini yapmaları için de onlara bir miktar süre tanıdı. 28-29- Ey Peygamber! (Ganimetlerden pay almak için ısrar eden ve maddi beklentileri nedeniyle seni üzen) o eşlerine de ki: “Eğer sizler bu dünya hayatını / dünya malını ve onun çekici güzelliklerini tercih ediyorsanız, gelin size mallar / mehirlerinizi vereyim ve güzel bir şekilde sizi boşayayım. Yok, eğer Allah'ı, Peygamberini ve ahiret yurdunu istiyorsanız, bilin ki Allah sizden, iyilik yapan ve güzel davrananlar için çok büyük ödül hazırlamıştır.” (Ahzab Suresi 28-29) Cenab-ı Hak, peygamberimizin eşlerini muhayyer bıraktırırken onlara ehli beyt / başkanlık konutu makamında olmayı yani peygamberimizin eşi olarak kalmayı tercih ederlerse uymaları gereken kuralları bildirdi. Onlara içinde yaşadıkları evin / Başkanlık Konutunun normal bir ev olmadığı, bir yönetim merkezi olduğu belirtilerek onların Ehl-i Beytin / Başkanlık Konutu sakinleri olarak vakarlı, resmi, ciddi davranışlar içerisinde bulunmaları gerektiğini belirtti. Onların İslam Cumhuriyeti Başkanlık makamını temsil ettiklerinden dolayı hal ve hareketlerine, tavır ve davranışlarına azami dikkat göstermeleri gerektiğini bildirdi. Peygamberimizin eşleri, ehli beyt / first leydi / başkanlık konutunun sakinleri olarak kalmayı tercih etmeleri halinde peygamberi üzecek tavır ve davranışlardan şiddetle kaçınmaları gerekecekti. Eğer onu üzecek bir terbiyesizlik, fuhşiyat, haddini aşan eylemler yapacak olurlarsa, bu hareket halk tarafından İslam Cumhuriyetinin / İslami İdarenin yaptığı bir hareket olarak algılanacağından cezasının da katmerli olacağı belirtildi. Hz.Muhammed’in@ eşlerinin / devlet ricalinin ailelerinin normal vatandaşlardan konumları gereği farklı olduğu bu nedenle onların her hareketine dikkat etmeleri gerektiği, konuşmalarına, ses tonlarına, mimiklerine tavır ve davranışlarına çok dikkat etmeleri gerektiği uyarısı yapıldı. Aksi takdirde halktan insanlar ve hele kötü niyetli kişiler onların yapacakları hareketlerden yanlış sonuçlar çıkaracakları ve çeşitli beklentilere gireceklerine de işaret edildi. Onlara evlerinde / beytte / başkanlık konutunda vakarla ciddiyetle oturmaları, resmi davranış sergilemeleri, eskiden kendi evlerinde yaptıkları serbest hareketleri bu makamda yapmamaları gerektiği, zira halkın gözlerinin onların üzerinde olduğu belirtildi. Onlar beyt / konut dışına çıktıkları zaman da aynı resmi tavır ve davranışlarını devam ettirmeleri gerektiği, eskiden olduğu gibi süslenip püslenip kendilerini teşhir edici, caka satan, gösteriş yapan hal- hareket ve davranışlar içerisinde bulunmamaları gerektiği bildirildi. Kendilerinin tertemiz, şaibesiz ve arınmış bir şahsiyetle başkanlığı temsil etmeleri için namaz kılıp / kamusal hizmetleri yerine getirmek için çalışıp, zekât verip / kamusal hizmetlere finansal destek verip Allah ve Elçisinin kurallarına uyulması emredildi. Cenab-ı Hak, bu kurallarla devlet ricalini / ehli beyti tertemiz kılmak istediğini bildirdi. Ehli Beytin / Başkanlık Konutundakilerin ıslahına yönelik bu düzenlemeler Cenab-ı Hak tarafından şöylece bildirildi; 30-34- Ey Peygamberin hanımları! İçinizden kim haddini aşan edepsiz bir davranışta bulunursa, onun azabı / cezası iki kat daha ağır olur. Bu, Allah için gayet kolay ve basit bir iştir. Ama içinizden kim Allah ve Peygamberine gönülden itaat edip salih / iyi / ıslah edici ameller işlerse onun ödülü de iki kat fazla olacaktır. Ona çok cömert bir ödül de verilecektir. Ey peygamberin hanımları! Sizler konumunuz gereği diğer kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer korunmak istiyorsanız (kendinize bir zarar gelmesini istemiyorsanız) yumuşak / edalı- işveli / şımarık / kadınsı / cazibedar / laubali bir şekilde konuşmayın ki art niyetli kimseler sizin hakkınızda kötü düşüncelere kapılmasın. Konuştuğunuzda ciddi, vakarlı ve yanlış anlaşılmayacak tarzda konuşun. Evlerinizde / Başkanlık Konutunda vakarınızla oturun. / vakarlı / istikrarlı olun. (Nasıl ki bugüne kadarki hayatınızda sade yaşadıysanız şimdide aynı şekilde yaşayın.) Cahiliye dönemindeki gibi süslenerek kendinizi teşhir edici davranışlardan sakının. Namazı kılın / kamusal hizmetleri yerine getirmek için çalışın, zekâtı verin / kamusal hizmetlere finansal destek verin, Allah’a ve Peygamberine itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! / Ey Başkanlık Konutu Sakinleri! Hiç şüphesiz ki Allah, çirkinliklerden ve şaibeden uzak tutarak sizi lekesiz tertemiz kılmak istiyor. Evlerinizde / Başkanlık Konutunda (insanları doğruluğa ve dürüstlüğe çağıran) Allah'ın ayetlerinin okunduğunu ve verilen hikmetli öğütleri aklınızdan çıkarmayın. Şüphe yok ki Allah, her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilir ve her şeyden de haberdardır. (Ahzab Suresi 30-34) 26.2. Hz.Muhammed’in@ Eşlerinin Tercih Yapmadaki Bekleyişleri Peygamberimizin eşleri olan Hz. Aişe ve Hz. Hafsa hangi seçeneği seçecekleri konusunda mütereddittiler. Onlar, ehl-i beyt (first leydilik) / Başkanlık Konutundaki makamlarında oturup Medineli kadınlar gibi davranma arzularından yani kadınlara özgü isteklerinden vazgeçmek ya da Peygamberimizden ayrılıp başka birileri ile evlenip diğer kadınlar gibi davranma özgürlüğüne sahip olmak arasında gidip geliyorlardı. Bu nedenle karar vermek için bir süre beklemeyi seçtiler. Diğer taraftan onlar Hz.Muhammed’in kendilerini boşayamayacağını da düşünmüş olabilirler. Zira babalarının Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in peygamberimizin en yakın arkadaşları olması, onlara bir güven duygusu da verebilir. Onlar, Hz.Muhammed’in@ kendilerini boşaması halinde İslami İdarenin çekirdek kadrosunda çatlak meydana geleceğinden böyle bir durumu peygamberimizin göze alamayacağını da düşünmüş olabilirler. Diğer taraftan onların kadınlara özgü gösteriş yapma, beğenilme duyguları da onları yukarıda belirlenen kuralların bir kısmına uyma hususunda direnç göstermeye itmiş de olabilir. Dahası içinden çıktıkları şirk toplumunun gelenek ve görenekleri de onları etkilemiş olabilir. Yahut şartlar değişip Cenab-ı Hak bu kurallarda bir esnetmeye gidebilir umudunu taşıyor da olabilirler. Bu ve başka nedenlerle onlar Hz.Muhammed’e@ direnirlerse süslenmeleri, takıp takıştırmaları için Hazineden kendilerine pay alma isteklerini kabul ettireceklerini zannedebilirler. Hangi saikle olursa olsun onların tercih noktasında beklemeleri nedeniyle kendileri çok yanılıyorlardı. Zira Cenab-ı Hak elçisini asla çaresiz bırakmayacak ve ona mutlaka yol gösterecekti. Cenab-ı Hak, elçisini en zor anlarında bile yalnız bırakmamış ve mutlaka en uygun ve hikmetli yollar ile kendisine yardım etmiştir. O, elçisine çözüm yolunu gösterirken çoğu zaman da aşılması imkansız görülen yolları takip ettirerek çözüme kavuşturmuştur. Ama ilahi ilkeleri ihlal etmesine asla müsaade etmemiştir. Bu konuda da elçisine yardım edecek ve ehli beytin / başkanlık konutunun saltanata dönüşmesine izin vermeyecektir. Elçisine takip ettireceği yollarla hem toplumdaki bir yanlışı düzeltecek hem de eşlerinin dize gelmesini sağlatacaktır. 26.3. Cenab-ı Hakk’ın Peygamberimizi Hz. Zeynep ile Evlendirmesi Cenab-ı Hak, elçisinin eşlerini doğru bir tercihe zorlamak için peygamberimizi yakın akrabası olan Zeynep binti Cahş ile evlenmesini emretti. Bu evlilik emri ile peygamberimizin hanımlarına ilk tehdit mesajı verildi. Öyle ki bu mesajla kendilerinin vazgeçilmez olmadığı ve doğru yolu izlemede Allah’ın elçisini çözümsüz bırakmayacağı gösterildi. Böylece Peygamberimizin onların arzularına uymaya zorlanamayacağı onlara anlatılmaya çalışıldı. Fakat Cenab-ı Hakk’ın bu emri peygamberimiz içinde çok zorlu bir süreçti. Zira Zeynep binti Cahş evlatlığı Zeyd bin Harise’nin zevcesi idi. Her ne kadar Zeyd ile Zeynep arasında geçimsizlik var idiyse de ve Zeyd onu boşamak için defalarca peygamberimize başvurmuşsa da peygamberimiz onların evliliğinin devam etmesi için çok çaba sarf ediyordu. Ancak gelinen aşamada ilahi emir onun Zeynep’le evlenmesini öngörüyordu. Peygamberimizin bu emri yerine getirmesi için Zeyd’in boşanması gerekiyordu. O Zeyneb’i boşasa da peygamberimizin Zeynep ile evlenmesi mevcut toplum da çok çirkin görülecekti. Zira Zeynep evlatlığının boşadığı karısı idi ve o da evladı olarak görülüyordu. Dolayısıyla bu emirle peygamberimiz evladı mesabesinde bir kadınla evlenmiş olacaktı. Günümüz toplumunda bile böyle bir evliliğin hoş karşılanmayacağı açıktır. Ancak Zeyd peygamberimizin evladı değil evlatlığı idi ve aralarında herhangi bir kan bağı ya da süt kardeşliği gibi sıhriyet yoktu. Evlilikteki haramlık sınırları ise kan bağı ve süt kardeşliği gibi biyolojik engellerden gelmesi gerekiyordu. Cenab-ı Hak bu evlilik emri ile bir taraftan peygamberimizin mevcut eşlerini terbiye edecek diğer taraftan da toplumda cari olan yanlış bir yasak anlayışını yıkacaktı. Bunun uygulamalı örnekliği için bizzat elçisini seçmişti. Peygamberimizin uygulaması ile o dönemdeki toplumsal anlayış yıkılmaya çalışılmıştı. Çağları aşan bir mesajın toplumlara verilebilmesi için bizzat peygamber tarafından uygulanması gerekmektedir. Peygamber şahsında bizzat uygulamamış olsaydı toplumların kendi yarattıkları bu yasağı çiğnemeleri asla mümkün olamayacaktı. Böylesine güçlü bir geleneğin yıkılabilmesi için konu gündeme gelmeden önce müminlerin her hal ve şart altında peygamberimizin arkasında durması ve desteklerini esirgememesi gerektiği mesajı verildi. Erkek olsun kadın olsun Allah’a gönülden bağlı olan tüm müminlerin Allah ve Elçisi bir konuda hüküm verdiği zaman onlara hiçbir muhalefet göstermeksizin itaat etmeleri gerektiği bildirildi. Daha sonra Zeyd’in boşadığı Zeynep binti Cahş ile peygamberimizin evlendirilmesi olayının gelişimi ve bu evlilik emrinin bizzat ilahi bir emir olduğu, peygamberimizin bu emri yerine getirmekten başka bir seçeneğinin olmadığı vurgulandı. Bundan dolayı kendisinin kınanamayacağı ve emri yerine getirmemesi halinde kendisinden ahirette hesap sorulacağı belirtildi. Peygamberin kimsenin kan bağına dayalı gerçek babası olmaması nedeniyle bu evliliğe hiçbir engelin bulunmadığı ifade edildi. Bu ifade ile kan bağıyla bağı olmayan evlatlıklarla ya da onların eşleriyle evlenmenin haram kabul edilmesine yönelik bu geleneğin yanlış olduğuna vurgu yapılmıştır. Bu yanlış geleneğin ancak bir peygamberin örnekliğinde kaldırılabileceği belirtilir. Peygamberler arasında son derece önemli bir yere sahip peygamberimizin Zeynep binti Cahş ile nikahının bu köklü yanlışa son vereceğine işaret edildi. 35- 40- Allah’a yürekten teslim olan erkekler ve kadınlar, iman eden / güvenen erkekler ve kadınlar, gönülden itaat eden erkekler ve kadınlar, dosdoğru erkekler ve kadınlar, bu dava yolunda başlarına gelenlere sabreden erkekler ve kadınlar, Allah'ın emirlerini yerine getirmede hassasiyet gösteren erkekler ve kadınlar, sadakatini / bağlılığını gösteren erkekler ve kadınlar, oruç tutan / kendilerini günah ve azgınlıklardan koruyan erkekler ve kadınlar, iffetlerini koruyan erkekler ve kadınlar, Allah’ı çokça anan erkekler ve kadınlar… İşte Allah bunlar için geçmişini bağışlama ve büyük bir ödül hazırlamıştır. Allah ve Peygamberi, bir işi emrettiğinde, mümin erkek ve kadınlar için o emre muhalif bir yol tercih etme hakkı yoktur. Kim (emre aykırı tercihte bulunarak) Allah'a ve Peygamberine isyan ederse, o apaçık bir sapıklığa düşmüş olur. Hani sen, Allah'ın kendisine nimet verdiği ve senin de kendisine çok iyilik ettiğin kimseye: “Eşini boşama ve Allah'a karşı gelmekten sakın” diyordun. Allah'ın açıklayacağı bir konuyu, insanlardan çekinerek içinde tutuyordun. Halbuki asıl çekinilmesi gereken Allah’tır. Zeyd, eşini boşayıp onunla ilişkisi kesilince, biz onu seninle nikahladık ki bundan sonra evlatlıkları hanımlarını boşadıkları zaman onlarla evlenmek konusunda müminler için bir sakınca olmadığı bilinsin. Böylece Allah’ın emri yerine getirilmiştir. Allah'ın emrettiği bir işi yerine getirmesinden dolayı Peygamber kınanamaz. Daha önce gelip geçen tüm peygamberler (ve ümmetleri) hakkında Allah'ın sünneti / yasası böyledir. Allah'ın emri, kesinleşmiş bir yazgıdır. Ki o peygamberler, Allah'ın emir ve yasaklarını tebliğ ederler, sadece O’dan korkarlar ve Allah’tan başka kimseden korkmazlar. (Çünkü bilirler ki hesap soracak olan sadece Allah’tır.) Hesap görücü olarak Allah kafidir. Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. O, Allah’ın Resulüdür ve Peygamberler arasında peygamberliğe mührünü vurmuş en önemli ve son şahsiyettir. Hiç şüphesiz ki Allah, her şeyi bilendir. (Ahzab Suresi 35-40) 26.4. Cenab-ı Hakk’ın, Müminleri Elçisine Arka Çıkmaya / Sahip Çıkmaya Çağırması Cenab-ı Hakk’ın, Kendisinin ve elçisinin hükmettiği bir konuda müminlerin kayıtsız şartsız itaat emri öncelikle peygamberimizi bağlar. Toplumda “evlatlığının boşanmış karısı ile evleniyor” şeklinde yapılacak ayıplamalardan korkarak O’nun Hz. Zeynep’le evlenmesi emrini peygamberimizin yerine getirmemesi olacak şey değildi. Tarih boyunca gelen tüm peygamberlerin Rablerinden gelen emirlere derhal uyduğu ve isyan etmesinin mümkün olmadığı yukarıdaki ayetlerle bildirildi. Aynı şekilde bu emirlere tüm müminlerinde gönülden boyun eğmesi gerektiği bildirildi. Fakat peygamberimize fırsat buldukça karşı çıkan münafıkların toplumda gizliden gizliye yayacakları dedikodular ile peygamberimizi yıpratacakları da açıktı. Nitekim onlar bunun Allah’ın bir emri değil peygamberimizin kendi şehveti ile yaptığı bir uygulama olduğu, toplumdaki evlatlık kurumunu yıprattığı vb. kulaktan kulağa söylemlerle halkı peygamberimize karşı kışkırtmaya çalıştılar. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, müminlere yayılmaya çalışılan bu dedikodulara kulak asmamaları ve peygamberlerinin yanında durmalarını emretti. Zeynep binti Cahş’la elçisinin evliliğinin basit bir cinsel tercih olmadığı, bu evliliğin toplumu karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için peygamberin şahsında ümmete yol gösterici / aydınlatıcı bir örneklik olduğunu vurguladı. Peygamberin geleceğe ışık tutan bir kandil, numune ve müjdeci olduğunu belirtti. Eski gelenekleri kaldıran bu yeni düzenlemenin Kendisinin ve meleklerinin müminleri kurtarmak / felaha erdirmek amacı taşıdığını vurguladı. Bu nedenle sonu çok hayırlı olacak ve hikmetler içeren bu evliliğin önündeki engelleri ve tezviratları aşmak için, müminleri Hz.Muhammed’e@ destek vermeye / arka çıkmaya / sahip çıkmaya çağırdı. 41-48- Ey müminler! Allah'ı çokça anın. O’nu sabah akşam tespih edin. / Her işinizde O’na itaat edin. Çünkü Allah, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için her türlü yardımını / salatını / rahmetini gönderiyor. Melekleri de size yardım / salat / rahmet ediyor. Hiç şüphesiz ki O, müminleri çok esirgeyicidir. O'na kavuşacakları gün, esenlik ile karşılanacaklar ve onlara pek değerli ve çok cömertçe bir ödül hazırlanmıştır. Ey Peygamber! Biz seni bir şahit / örnek / numune, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Böylece seni, Allah’ın izniyle O’nun yolunu aydınlatan bir kandil kıldık. Müminlere Allah'tan çok büyük bir lütuf ve ihsanın olacağını müjdele! Sana inanmayan ve görünüşte inanmış gibi yapan münafıkların söz, dedikodu, iftira ile eziyetlerine aldırma, onlara boyun eğme. Sen yalnızca Allah'a güven. Çünkü koruyucu olarak Allah yeter. (Ahzab Suresi 41-48) Cenab-ı Hakk’ın emrini yerine getirmek için peygamberimizin Hz. Zeynep’le hemen evlenmesi gerekiyordu. Fakat Hz. Zeyd’in onu boşamasından sonra üç ay iddet süresince beklemesi bir diğer düzenleme / yasa kapsamında idi. peygamberimizin eşleri için tanıdığı süre ise kısıtlıydı ve bu sürenin uzamadan sorunun bir an önce halledilmesi için tehdidin gerçekleşmesi gerekiyordu. Yani peygamberimizin eşlerinin yola gelmesi için Hz.Muhammed’in@ çaresiz kalmadığının ve O’nu kendi arzularına uyduramayacaklarının gösterilmesi gerekiyordu. Diğer taraftan Hz. Zeynep Hz. Zeyd ile kendi rızası olmadan sırf peygamberimizin isteği üzerine evlendiği için Hz. Zeyd’i kendisine yanaştırmamıştı. Bu nedenle nikahlı eşler olmalarına rağmen zifaf gerçekleşmemişti. Zaten Hz. Zeyd’de bu durumdan oldukça rahatsız olduğu için defalarca boşanmak için peygamberimize başvurmuştu. Bu durum bilgisi dâhilinde olan Cenab-ı Hak, elçisinin Hz. Zeynep’le evlilik emrinin yerine getirilmesi için Hz. Zeyneb’in iddet süresini beklemeye gerek olmadığını bildirdi. 49- Ey iman edenler! Mümin kadınları nikahladıktan sonra, onlarla ilişkiye girmeden onları boşayacak olursanız bu durumda onlardan iddet süresini bekleme hakkınız yoktur. Belirlenmiş mehri verin ve onları hemen serbest bırakın. (Ahzab Suresi 49) 26.5. Cenab-ı Hakk’ın Peygamberimize Verdiği Ayrıcalıklar Peygamberimiz Cenab-ı Hakk’ın rehberliği ile hareket etti ve Zeynep binti Cahş ile evlendi. Bu evlilik ile Hz. Aişe ve Hz. Hafsa’ya peygamberimizin onların arzuları doğrultusunda zorlanamayacağı mesajı verildi. Ancak onları peygamberimizle evliliğe devam ettirmeye ikna etmek için Cenab-ı Hak elçisine yeni bir kapı daha açtı. Ona mehirlerini verdiği kadınlarla, savaşlarda esir edilmiş kadınlarla, kendi akrabalarından olan kadınlarla ve daha da önemlisi eşliğe kabul ettiği takdirde kendisinden mehir talep etmeyen başka kadınlarla evlenebileceği serbestisini getirdi. Bu ayrıcalık ile peygamberimiz başka kadınlarla evlenecek olursa ehli beyt / başkanlık konutunun first leydilik makamı o kadınlara geçecekti. Bu durum peygamberimizin muhayyer bırakılan eşleri için tahammül edilemez bir durumdu. Böylece onlarda İslam Cumhuriyetinin Hazinesinden istedikleri zenginlik ve gösteriş araçlarından vazgeçip sade bir hayat sürmeyi tercih etme düşüncesi ağır basmaya başlamıştı. Onların korkularını, endişelerini, duygularını vb. her şeyi en iyi bilen Cenab-ı Hak, onlara rahmetle muamele edip boşanmayı ve serveti değil takvayı tercih etmelerine yardımcı olmak için elçisine bu serbestliği getirmişti. Özellikle mehirsiz eşliğe kabulün önünün açılmış olmasıyla Hz.Muhammed’in@ elini çok güçlendirdi. Zira İslam Cumhuriyeti Hazinesine dokunmadan yeni eşler edinme imkânı muhayyer bırakılan eşlerin boşanmayı tercih etmeleri halinde onların peygamberimizin eşsiz kalacağı beklentilerini de boşa çıkardı. Dahası akrabası olan kadınlardan yeni eşler alma imkânı ise ehli beyt / Başkanlık Konutu makamındaki ağırlığın Hz.Muhammed’in aşiretine doğru kayacağı korkusu onları daha da endişelendirdi. 50-Ey Peygamber! Biz sana mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah'ın sana savaş esiri olarak verdiği kadınları ve seninle birlikte hicret eden amca, hala, dayı ve teyze kızlarından istediklerinle evlenmeyi helal kıldık. Ayrıca hiçbir mehir talep etmeksizin kendisini Peygambere hibe eden mümin kadınlardan istediğin ile nikahlanmayı sana helal kıldık. Bu müminler için değil sadece sana has bir ayrıcalıktır. Biz, onların evlenmek istedikleri hür ve esir kadınlar konusunda farz kıldığımız hükümleri daha önce bildirmiştik. Böylelikle onlar seni kınayamasınlar, seni zor durumda bırakamasınlar. Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir. (Ahzab Suresi 50) 26.6. Muhayyer Bırakılan Validelerimizin Tercihlerini Peygamberimizden Yana Kullanmaları Hz.Muhammed@ Zeynep binti Cahş ile evlenince ve başka eşler alabileceğine dair ayrıcalıklar kendisine verilince muhayyer bırakılan Hz. Aişe ve Hz. Hafsa’nın içlerine bir korku düşer. Sonunda babaları Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer de gelip kızları ile görüşür ve onların yanlış yolda olduklarını söyledikten sonra inatları kırıldı. Bir ay süren muhayyerlik süreci sonunda onlar Hz.Muhammed@ ile beraberliğin devamına karar verdiler. Böylece onlar Cenab-ı Hakk’ın Ehli Beyt / Başkanlık Konutu sakinleri için öngördüğü onurlu, vakarlı, debdebesiz, gösterişsiz ve sade bir yaşamı tercih ettiler. Bu onlar açısından kolay bir şey değildi ama onlar sade ve şerefli bir yaşamı tercih ederek doğruyu tercih etmeleri ile imtihanı kazandılar ve üstün bir makamı hak ettiler. Hz.Muhammed Cenab-ı Hakk’ın yönlendirmesi ile eşlerini tekrar kabul etti. Böylece onların yerlerine başka eşler alınması tehdidi yerini bulmuş oldu. Saltanat tarzı bir yaşam ile sade ama onurlu bir yaşam arasında tercih yapmak için muhayyer bırakılan validelerimiz, bir aylık ayrılıktan sonra hatalarını anlayarak Hz.Muhammed@ ile birlikte olmayı / sade ve onurluluğu seçmişlerdi. Fakat Cenab-ı Hak, yine de elçisine onlar arasında isterse tercih kullanabileceğini, onları bir ayıklamaya tabi tutabileceğini de bildirdi. Yani dilediği eşini tekrar kabul edebileceğini, dilediğini de geri bırakıp boşayabileceğini bildirdi. Bununla beraber eşliğe devamına karar veren eşlerin affedilmesi ve gönüllerinin alınması için onlarla birlikte olmasının en iyi yol olduğunu da bildirdi. Artık onlar yenilgiyi kabul ettikten sonra onların üzerine gidilmemesi ve gerilime son vermesi gerektiğini bildirdiği gibi onların gönüllerinin alınması için onlar gibi olmayan hiçbir kadını ([1] ) güzelliği hoşuna gitse bile onlarla değiştirmesini yasakladı. Ancak mevcut hanımların üzerine onlar gibi takvalı olan başka hanımlarla evlenmesine yasak getirmedi. 51-52- Eşlerinden dilediğinin bırakabilir, dilediğini de alabilirsin. Bıraktıklarından istediğini (tekrar) yanına almanda sana günah yoktur. Böyle davranman onları boşayacağın korkusundan kurtularak üzülmemeleri ve hepsinin kendilerine gösterdiğin ilgiyle mutluluk duymaları için en uygun yol budur. Allah, kalplerinizde ne varsa bilir. Hiç şüphesiz ki Allah, her şeyi bilir ve cezalandırmada acele etmez. / merhametiyle muamele eder. Bunlar gibi olmayan başka kadınlar sana helal olmadığı gibi güzellikleri ilgini çekse bile eşlerinden herhangi birisini de onlarla değiştiremezsin. Ancak elinin altındakiler ile yetin. Allah her şeyi görür ve gözetir. (Ahzab Suresi 51-52) 26.7. Halkın Ehl-i Beyt / Başkanlık Konutu Sakinleri ile İlişkilerinin Düzenlenmesi Ehli Beyt / Başkanlık konutu sakinlerinin uyması gereken kurallara ilişkin usul ve esaslar belirlendikten sonra sıra müminlerin Ehl-i Beyt / Başkanlık konutu sakinleri ile olan ilişkilerinin düzenlenmesine gelmişti. Eski cahiliye alışkanlıkları ile müminler herhangi bir eve izinsiz olarak girmekteydiler. Aynı uygulamayı Hz.Muhammed’in@ evi için de yapmakta ve rastgele girip çıkmaktaydılar. Medeniyetsizliğin / bedeviliğin bir göstergesi olan bu alışkanlık peygamberimiz ve eşleri için oldukça rahatsız ediciydi. Dahası onlar eve bir görüşme için davet edilirlerse görüşme sona erdikten sonra kalkıp gitmemekte ve yemek vaktine kadar beklemekteydiler. Şayet yemek için davet edilirlerse o zamanda yemek vaktinden saatler önce gelip yemek vaktine kadar oturup sohbet etmekte, yemek yedikten sonra da oturmaya ve sohbete devam etmekte idiler. Sohbet onlara çok tatlı gelmekte ve asla o ortamdan ayrılmak istememekte idiler. Bu durumlar hem Hz.Muhammed’i@ hem de eşlerini bir hayli rahatsız etmekteydi. Ancak Hz.Muhammed@ ümmetine bu rahatsızlığını aktaramıyordu. Onların kırılmalarından endişe ediyordu. Cenab-ı Hak ise bu bedeviliğe bir son verecek kurallarını bildirdi. Onların davet edilmeden Beyte / Başkanlık Konutuna gelmemelerini, davet edildiklerinde de vaktinde gelip yemekten hemen sonra Beyti / Başkanlık konutunu terk etmelerini protokol kuralları olarak düzenledi. Ayrıca Ehl-i Beyt / Başkanlık Konutu sakinleri ile müminlerin yapacakları görüşmelerin perde arkasından olması kuralını getirdi. Böylece ilişkilere devlet ciddiyeti getirildi. Hz.Muhammed’in@ eşleri üzerinden bazı kişilerin iş yapmaya çalışma imkânı ortadan kaldırıldı. Kadınların duygularını istismar ederek iş yaptırma engellendiği gibi dedikodular üzerinden fitne ve fesat çıkarmaları da engellenmiş oldu. Dahası Hz.Muhammed vefat ettikten sonra O’nun geride bıraktığı eşlerinin yönetimdeki etkinliklerini kullanarak yönetimden pay kapmayı ve onlar üzerinden iş yapmayı önlemek için onlarla diğer erkeklerin evlenmeleri yasaklandı. Peygamberimizin eşlerinin yakın aile efradının ise Ehl-i Beyt / Başkanlık Konutu için belirlenen bu protokol kurallarından istisna olduğu bildirildi. Onlarla ilişkilerde resmiyetin aranmayacağı hükme bağlandı. Medeniliği getiren bu kurallar elbette ki sadece Ehli Beyt / Başkanlık Konutu için değildi. Peygamberimizin örnekliğinde tüm müminlerin birbirleriyle olan ilişkileri bu hükümlerle düzenlenmiş oldu. 53-55- Ey müminler! Peygamberin evlerine / Konuta izinsiz girmeyin. Toplantı ve görüşme yapmak için davet edildiğiniz zaman ille de yemek vaktine kadar oturup beklemeyin. Yemeğe davet edildiğiniz vakit saatler öncesinde gitmeyin / vaktinde gidin ve yemek bitince de kalkıp gidin, lafa dalmayın. Bu durum Peygamberi rahatsız etmekte ama o sizi kırmaktan çekinmektedir. Fakat Allah, doğruyu söylemekten çekinmez. Peygamberin eşlerinden bir şey isteyeceğiniz zaman, kapının arkasından / perdenin arkasından isteyin. Böyle davranmanız hem sizin hem onların kalplerinin temiz kalması için en uygun yoldur. Allah'ın Peygamberini incitmeniz caiz değildir. O öldükten sonra eşlerini nikahlamanız da size ebedi olarak helal değildir. Çünkü böyle yapmanız, Allah katında pek büyük bir günahtır. Bir şeyi açıklasanız da içinizde saklı tutsanız da fark etmez. Çünkü Allah her şeyi bilmektedir. Peygamber eşlerinin babaları, oğulları, kardeşleri, erkek ve kız kardeşlerinin oğulları, mümin kadınlar ve yanlarında çalışan hizmetçi köleleri için evlere / Konuta girme ve eşleri ile serbestçe görüşmelerinde bir sakınca yoktur. Allah'a karşı gelmekten sakının. Hiç şüphesiz Allah, her şeye şahittir. (Ahzab Suresi 53-55) [1] )Taberi tefsirinde denilir ki: Übey b. Kâ´b, İkrime, Dehhak ve Ebu Salih bu âyeti şöyle izah etmişlerdir. "Ey Muhammed, sana helal olduğunu zikrettiğimiz hanımlar dışındaki hanımlarla evlenmen helal değildir." Bu izah tarzına göre, Resulullahın, bu surenin ellinci âyetinde zikredilen hanımlar dışındaki kadınlarla evlenmesi yasaklanmış fakat bu zikredilen hanımlar gibi kadınlarla evlenmesi serbest bırakılmıştır. Taberi bu görüşü tercih etmiştir. Dahhak ise şöyle izah etmiştir: "Ey Muhammed, halen senin nikahın altında bulunan hanımlarını, güzellikleri hoşuna gitse dahi başka hanımlarla değiştirmen helal değildir. Yani hanımlarından birini boşayıp yerine başkasını alamazsın." Taberi de bu görüşü tercih etmiştir. Bu izah şekline göre Resulullah, kendisiyle beraber kalmayı tercih eden hanımlarım boşayıp yerlerine başka hanımlar alamayacaktır. Ancak bu hanımlarının üzerine başka hanımlarla evlenmesi mümkündür. Nitekim Hz. Aişe (r.anh.) şöyle demektedir: "Resulullah (s.a.v.) vefat etmeden önce kadınlar ona helal kılınmıştı. (Yani kadınlardan dilediği ile evlenebilirdi.) Taberi bu âyet-i kerimenin, bundan önce geçen ellinci ve elli birinci ayetlerle izahını bağdaştırabildiği için bu son âyetin neshedildiğini iddia etmenin doğru olmayacağım söylemiştir. Fakat bir kısım âlimler, bundan önce geçen âyetin bu âyeti neshettiğini, dolayısıyla Resulullahın, dilediği kadınla evlenmesinin serbest bırakıldığını söylemişlerdir. 26.8. Hz.Muhammed’in@ Desteklenmesi ve Ona Karşı Hassas Davranılması Cenab-ı Hak, hem Kendisinin hem de Meleklerinin peygamberimize karşı olabildiğince hassas davrandığını, O’na değer verdiğini ve O’na destek verdiğini belirttikten sonra müminlerinde aynı şekilde elçisine hassas davranmalarını, O’nu incitmemelerini ve O’na destek vermelerini emretti. Böylece Cenab-ı Hakk’ın ve meleklerinin bu kadar önem verdiği bir şahsiyete müminlerin de önem vermeleri gerektiğine vurgu yapıldı. Ayrıca nasıl ki Hz.Muhammed@ ümmetine karşı ne kadar hassas ve ince davranıyor, ümmeti kırılmasın, üzülmesin diye ne kadar hassasiyet gösteriyorsa müminlerinde O’na karşı aynı hassasiyetle davranmaları ve O’nu desteklemeleri gerektiğine işaret edildi. Onu incitecek hareketlerde bulunanların bu dünya da tıpkı Yahudi kabileleri gibi lanetlendiği / sürgün edildiği bundan sonrada eziyet edenlerin aynı akıbete uğrayacağı belirtildi. Onların ahiretteki cezalarının sürgün olacağı gibi ayrıca acı bir azabın da kendileri için hazırlandığı bildirildi. 56-57- Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamberi desteklemektedir. / arka çıkmaktadır. / sahip çıkmaktadır. / salat etmektedir. Ey müminler, siz de ona destek olun / arka çıkın / sahip çıkın /salat edin ve ona tam bir teslimiyetle itaat edin. / selam verin. Gerçek şu ki Allah’a (itaat etmeyen) ve Peygamberini incitenlere / eziyet edenlere Allah dünyada lanet etmiş / sürgün etmiş Ahirette de rahmetinden mahrum edecek ve onlar için horlayıcı, aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır. (Ahzab Suresi 56-57) 26.9. Münafıkların İslam Toplumunda Fitne Çıkarma Planlarının “Cilbab” Tedbiri İle Boşa Çıkarılması Müminlerin başarıları münafıkları çileden çıkarmaktaydı. Kendilerinin sonlarının geldiğini hissettikçe daha bir çıldırmakta ve ne yapacaklarını bilememektedir. İslam Cumhuriyeti içindeki etkinlikleri de sona erdikçe ve kendilerini destekleyen işbirlikçileri olan Yahudi Kabileleri Medine’den sürüldükten sonra anarşi çıkarmak için ellerinden geleni yapma hususunda artık hiçbir değer tanımamaktaydılar. Fitne çıkarıp toplumu birbirine düşürmek için erkek kadın tüm müminler için iftiralar düzmeyi, uydurma haberler çıkarmayı planladılar. Hz. Aişe’ye attıkları iftira ile Evs ve Hazreç kabilelerini çatışmanın eşiğine getirmiş olmaları onlar için iyi bir tecrübeydi. Onlar artık bundan sonra ancak bu yolla İslam Cumhuriyetini devirebileceklerini düşünüyorlardı. Bu amaçla iftira ve yalan haberleri dilden dile aktaracaklar ve toplumda kaos, kavga, endişe, yılgınlık ve üzüntü meydana getireceklerdi. Masa başında üretecekleri yalan, iftira ve uydurma haberleri yaymak için de çok sofistike bir metot uygulamayı planladılar; “Sokakların çarşı ve pazarların köşe başlarına adamlar yerleştireceklerdi. Mümin kadınlar o köşe başlarından geçerken buralara yerleştirilen adamlar o mümin kadınların kocaları, oğulları veya diğer yakınları hakkında uydurdukları iftira ya da yalan haberleri yüksek sesle dile getireceklerdi. Duydukları bu yalan haber ve iftiraları gerçek sanan mümin kadınlar, evlerine döndüklerinde yalan haber ya da iftiraya konu yakınları ile çekişmeye başlayacaklar ve mümin ailelerde huzursuzluk ve fitne ateşi yakılmış olacaktı. Bu fitneye inanan kişi / kişiler / kabileler arasında husumet oluşacak ve bu husumet kavga ve çatışmalara varacak boyutlara ulaşabilecekti.” Cenab-ı Hak, onların yapıkları bu alçakça planlarını boşa çıkarmak için müminlerin alması gereken önlemleri bildirdi. Mümin kadınların tanınmalarını engelleyen «cilbab» adı altında bir örtüyü yüzlerini de örtecek şekilde üzerlerine almalarını bir tedbir olarak getirdi. Bu tedbir ile münafıklar cilbablı kadınların kim olduklarını tanıyamayacakları için uydurdukları / ürettikleri yalan haberleri ya da iftiraları yayma imkanı bulamayacaklardı. Uydurdukları / ürettikleri yalan haber ve iftiraları ilgi kurdukları kimseye değil de başka birisine seslendirmelerinin ise bir anlamı ve etkisi de olmayacaktı. İlgilisi olmayan bir kişiye söylenecek yalan haber ya da iftiranın etkisi olmayacağı da çok açıktı. Eğer yalan ya da iftira olan bir haber ilgisi olmayan bir mümin kadına laf atmaya söylenecek olursa bunun iftira olduğunu o mümin kadın anlayacaktı. Yani bunun bir komplo olduğunu kendisine seslenilen mümin kadın bilecekti. Böylece münafıkların yaratmak istedikleri fitne ateşi yakılamayacaktı. Fakat daha da önemlisi o mümin kadın bu iftira ve yalan haberi yaymaya çalışan adamların kimliğini İslam Cumhuriyeti yetkililerine bildirecekti. Böylece fitne çıkarmak isteyen kişiler İslam Cumhuriyeti tarafından tespit edilip gereken cezaya çarptırılacaklardı. Cenab-ı Hak, münafıkların fitne ve anarşi çıkarmak için kurdukları bu tezgâhlarını boşa çıkaran tedbirini müteakiben, eğer münafıklar bu bozguncu planlarına son vermeyecek olurlarsa elçisine onların üzerine yürüme emrini verdi. Kimlikleri mümin kadınlar tarafından tespit edilip İslam Cumhuriyetine / peygamberimize bildirilecek olan münafık şahıslar, Yahudiler gibi Medine’den sürgün edilerek cezalandırılacağı tehdidini yaptı. Sürgüne tabi olan Yahudi kabileler Hayber, Fedek, … vb yerlerde kendilerine sığınacak yurtlar bulmuşlardı. Fakat eğer münafıklar sürgüne tabi tutulursa bunların sığınabilecekleri hiçbir yer bulamayacakları ve çölde başka kabileler tarafından da teker teker yakalanıp öldürülecekleri bildirildi. Cenab-ı Hak, kendi toplumlarında fitne fesat çıkaranların akıbetlerinin sahipsiz kalarak kurda kuşa yem olmasının geçmişten beri uygulanagelen ilahi / doğal bir kanun olduğunu vurguladı. 58-62- Mümin erkekler ve mümin kadınları, yapmadıkları bir şeyle suçlayarak onları üzenler, gerçekten büyük bir iftira atmış ve açık bir günahın vebalini yüklenmişlerdir. Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına / kızlarına evlerinden çıkarken, cilbablarını (yüzleri dahil baştan aşağıya örten örtülerini) üzerlerine almalarını söyle. Bu, onların tanınıp da incitilmemeleri için en uygun yoldur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan ve çok merhametli olandır. Medine’de asılsız haberler / dedikodular yayarak kışkırtıcılık yapan münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar, eğer bu fitne çıkarmalarına bir son vermeyecek olursa, yemin olsun ki biz de seni onların üzerine göndereceğiz ve onları perişan edeceğiz. Artık bu aşamadan sonra onlar seninle aynı şehirde / “komşu” olarak daha fazla kalamayacaklar ve lanetlenip / kovulup sürülecekler. Sonra da onlar nerede ele geçirilirlerse yakalanır ve mutlaka öldürülürler. Allah’ın, geçmiş insanlık tarihi boyunca bütün fesatçılara uyguladığı sünneti / kanunu budur. Sen Allah’ın sünnetinde / kanununda asla bir değişiklik bulamazsın. (Ahzab Suresi 58-62) 26.10. Münafıkların “Cilbab” Tedbiri ve “Sürgün” tehdidi İle Alay Etmelerine Cevap Verilmesi Cenab-ı Hakk’ın münafıkları Medine’den sürgün edilmeleri ile tehdit etmesi karşısında münafıklar bu tehditle alay etmeye başladılar. Onlar, “madem öyle bu kıyamet / ayrılma / sürgün ne zamanmış?” diye peygamberimiz ve müminlerle alay ettiler. Cenab-ı Hak da onlara “kıyametlerinin / sürgünlerinin belki de çok yakın olduğu” şeklinde cevap verilmesini bildirdi. Diğer taraftan aynı münafıkların masa başında ürettikleri yalan haber ve iftiraların yayılması için kurdukları tezgâhın “cilbab” tedbiri ile boşa çıkarılması üzerine, bu kerre cilbab için “acaba bu örtülerin altında ne saklıyorlar, bu örtülere bürünme ile hangi kusurlarını örtmeye çalışıyorlar?” şeklinde ithamlarda bulunmaya başladılar. Cenab-ı Hak, geçmişte İsrail oğullarının da Hz. Musa’yı benzer türden ithamlarla üzdükleri gibi müminlerin de münafıkların bu ithamlarının arkasından giderek Hz.Muhammed’i@ ve diğer müminleri üzmemeleri konusunda uyardı. 63-71- İnsanlar / münafıklar sana Kıyamet’in ne zaman geleceğini soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi yalnızca Allah'ın katındadır.” Ne bilirsin? Belki de o saat çok yaklaşmıştır. Muhakkak ki Allah inkâr edenleri / karşı çıkanları lanetlemiş / sürgün etmiş ve onlara çılgın bir ateş hazırlamıştır. Onlar orada ebedi kalacaklar ve kendilerine sahip çıkıp yardım edecek kimse de bulamayacaklar. O gün onların yüzleri cehennem ateşine doğru çevrilirken “Yazıklar olsun bize. Ah keşke Allah'a itaat etseydik. Peygambere de.” diyecekler. Yine onlar: “Rabbimiz, biz liderlerimize, büyüklerimize uyduk. Onlar da bizi doğru yoldan saptırdılar. Rabbimiz onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lanetle rahmetinden uzak tut.” diye yalvaracaklar. Ey iman edenler! Musa'ya eziyet edenler gibi olmayın. Hiç şüphesiz Allah, Musa’yı onların ithamlarından / iftiralarından temize çıkardı. Çünkü Musa, Allah katında çok değerli biriydi. Ey iman edenler! Allah'ın emirlerine uymakta hassasiyet gösterin ve doğru söz söyleyin ki Allah da sizin işlerinizi düzeltip muvaffakiyet versin ve geçmiş günahlarınızı bağışlasın. Artık her kim Allah'a ve Peygamberine itaat ederse o, gerçekten büyük bir kurtuluşa ermiştir. (Ahzab Suresi 63-71) 26.11. Emanete / Yükümlülüklerine Karşı Hassasiyet Gösterenler ile İhanet Edenler Cenab-ı Hak, surenin sonunda münafıklar ve kalpleri hastalıklı olanların peşine düşenleri eleştirmek ve peygamberimize bağlı müminleri de övmek için bir benzetme yaptı. Münafıkların ve kalbi hastalıklı olanların Peygamberimize karşı fitne ve fesat çıkararak Medine Anayasası ile ahdettikleri sözlerine / emanetlerine / yükümlülüklerine sadık kalmadıklarını, ihanet ettiklerini ve zalimlik yaparak cahilce / ukalaca / azgınca davrandıklarını bildirdi. Onların emaneti yüklenmekten kaçındıklarını ifade etti. Müminler ise tıpkı dağlar, gökler ve yeryüzünün ilahi emirleri / emanetleri / mükellefiyetlerini yerine getirmede hassas davrandıkları gibi söz konusu Anayasal Sözleşmedeki sözlerini / emanetlerini / sorumluluklarını yerine getirmede son derece hassas davrandıklarını bildirdi. Onlar bu konuda öylesine hassastılar ki bu yükümlülükleri / sözleri / sorumluluklarını yerine getirememe endişesi ve korkusu taşıdıklarını bir metaforla ifade etti. Hatırlanacağı üzere İslam Toplumu oluşturma / İslami İdare (emanet) teklifini peygamberimiz hicretten önce Mekke’ye gelen bütün Arap kabilelerine teklif etmişti. Fakat onlar buna cesaret edememişlerdi. Muhacirler ve Medine’deki bilinen kimseler / ünsiyet edilenler (insanlar) bu teklife “evet” dediler ve böylece Medine’de İslam Cumhuriyeti kuruldu. Fakat gelinen aşamada münafıklar ve kalbinde hastalık olanlar ile onları izleyenler, bu emanete sahip çıkma ve sözlerini / taahhütlerini yerine getirme hususunda gereğini yerine getirmiyorlar. Zalimlik ve cahillik yapıyorlar. Diğer taraftan teklifi kabul ederek sözlerinde durma ve yükümlülüklerini yerine getirmede büyük bir hassasiyet gösteren, hatta bu noktada görevlerini yerine getirememe endişe ve korkusu taşıyanlar ise gökler, yeryüzü ve dağlar misali müminlerdir. Nasıl ki gökler, dağlar ve yeryüzü kendilerine emredilen ilahi emirlere itaat noktasında hiçbir eksiklik / aksama yapmıyorlarsa müminlerde peygambere ve Allah’a itaat noktasında görev ve sorumluluklarını harfiyen yerine getirmektedirler. Cenab-ı Hak, müminler ve münafıklar için verdiği bu metaforik kıyaslamanın sonunda münafıkların ihanetleri nedeniyle kıyamette cezalandırılacaklarını, sorumluluklarına titiz ve hassas davranan müminlerin ise mükafatlandırılacağını bildirdi. 72-73-Biz göklere, yere ve dağlara da emanetler, mükellefiyetler, sorumluluklar verdik. Onlar bu mükellefiyetlerinin, sorumluluklarının hakkını verememekten, görevlerini aksatmaktan ve böylece emanete ihanet etmekten korktular, çekindiler. İnsanlar / münafıklar / kalbinde hastalık olanlar da bu ağır sorumluluğu üstlendi. Fakat onlar üstlendikleri emanetlere, mükellefiyetlere ve sorumluluklara ihanet ederek asi oldular. Gerçekten onlar çok asi, inkârcı, zalim, bilgi ve muhakemeden uzaktırlar. Bu nedenledir ki Allah münafık erkekler ve münafık kadınları, müşrik erkekler ve müşrik kadınları, azap edecektir. Mümin erkekler ve mümin kadınların ise tevbelerini kabul buyuracaktır. Şüphesiz ki Allah, tevbe edenlerin geçmişini bağışlayan ve çok merhametli olandır. (Ahzab suresi 72-73)

  • Bölüm 33:Akabe Görüşmeleri | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 33 AKABE GÖRÜŞMELERİ Daha önceki bölümlerde zikredildiği üzere Akabe görüşmeleri / müzakereleri aslında birinci ve ikinci Akabe biatları şeklinde sınırlandırılamaz. Zira bu görüşmeler birçok defa olmuştur. Ancak birinci ve ikinci Akabe biatları çeşitli zamanlarda yapılan bu görüşmelerden sonra varılan mutabakatları ifade ettiği için kayıtlara geçmiştir. Akabe ise hac mevsiminde Medinelilerin Mina’da toplanma bölgesidir. Muhtemel olarak Medinelilerin putu olan Menat’ın da bulunduğu yerdir. Bu biatlara Akabe adı verilmesinin nedeni de mutabakata varılan görüşmelerin hac mevsiminde ve Medinelilerin toplanma bölgesi olan bu yerde gerçekleşmiş olmasındandır. Hac mevsiminin dışındaki diğer zamanlarda bu biatlara altlık teşkil edecek görüşmeler ise pek zikredilmez. 33.1. Birinci Akabe Bîatı (Zilhicce 621 M.) / Kadınlar Bîatı Akabe’de 8-6 kişi ile gerçekleşen görüşmeden sonra Medine’ye dönen Hazreçliler bir sene sonraki hac mevsiminde Hz. Muhammed@ ile tekrar görüşmek üzere Mekke’ye geldiler. Bu heyette Hazrec kabilesinden 10, Evs kabilesinden 2 temsilci olmak üzere 12 kişi bulunuyordu. Hazreçlilerden 5 temsilci, bir yıl önceki görüşme heyetinin arasında yer alanlardandı. Heyetin başkanı, birinci görüşmede olduğu gibi yine Esad b. Zürâre idi. Bu ikinci görüşme sonunda bir mutabakata varıldı ve Medineli heyetin üyeleri Hz.Muhammed’in@ teklif ettiği mutabakat maddeleri üzerine biat ettiler. Bundan sonra Yahudi kabileler de dahil olmak üzere Medine’nin bütün kabilelerinin ikna edilerek mutabakata onları da dahil etmeye sıra gelmişti. Fakat işin bu safhası için İslam’ın / dinin / tevhidi sistemin prensiplerini çok iyi bilen bir temsilciye ihtiyaç vardı. Zira biat edenler diğer Medinelilerin kendilerine yönelteceği sorulara tam olarak ya da yeterli ve tatmin edici cevaplar veremeyeceği gibi yanlış cevaplar da verebilirlerdi. Ayrıca bilindiği üzere heyettekiler konuyu bu birinci biattan önce de Medine ileri gelenleri arasında tartışmışlardı. Fakat Hz.Muhammed’in@ teklif ettiği sistemi benimseyen olduğu gibi karşı çıkanlar da vardı. Bir kısmı da çeşitli konulardaki çekinceleri nedeniyle arafta kalmayı tercih etmekteydiler. İşte Medine’de yaratılacak bu yeni oluşuma karşı olanları ve arafta kalanları ikna etmek için ilahi öğretinin temel prensiplerini gayet iyi bilen bir kimsenin gelen heyetle birlikte Medine’ye gitmesi gerekmekteydi. Hz.Muhammed@ bu konuda en yetkin kişi olarak Mus’ab b. Umeyr’i seçti ve onu onlarla birlikte Medine’ye yolladı. Mus’ab b. Umeyr, oradaki muhalefet ve araftakilerin tereddütlerini gideren müzakereleri yürüteceği gibi, 1.Akabe biatı kapsamında mutabakata varılan hükümler doğrultusunda hareket edilmesini de sağlayacaktı. O aynı zamanda kurulacak Medine İslam Cumhuriyetinin / Ümmetinin / Topluluğunun alt yapısını da hazırlayacaktı. Bu kapsamda söz konusu devletin / topluluğun içerisinde yer alacak tüm tarafları içerecek anayasal bir sözleşme taslağında bulunması gereken hususlarda bilgi toplayacaktı. Hatta bu devletin / topluluğun esasları, teşkilatı, ilkeleri, görevleri, yetkileri, özgürlükler, savunma vb. konularda anayasaya derç edilecek hususlar için detaylı müzakereleri yapmak, ihtiyaç duyulan verileri hazırlamak gerekiyordu. Kurulacak İslam Cumhuriyeti / İslam Topluluğu’nun, Arabistan coğrafyasında hakim olan şirk ideolojisinden farklı bir ideoloji ile kurulacağı için başta Mekkeliler olmak üzere tüm Arabistan kabilelerinin saldırısına maruz kalacağı çok açıktı. Bu nedenle Medinelilerle yapılacak müzakerelerde tarafların bir savunma / savaş anlaşması taslağı üzerinde görüşmelerin yapılması gerekiyordu. Cenab-ı Hak, 1.Akabe biatından sonra gerek Mus’ab b.Umeyr’in Medine’de yapacağı görüşmelerde kullanacağı söylemlere destek olması, gerekse Mekke’deki hem müminlere hem de müşriklere gelinen aşamada verilecek mesajlar için Hud Suresini inzal etti. Cenab-ı Hak, bu surede Medineli muhaliflere ve Mekkeli araftakilere öncelikle şu mesajların verilmesini bildirir; “Teklif edilen sistemde, Allah egemen olacaktır. Allah’ın getireceği hükümler ise insanların hayrına, iyiliğine ve erdemli bir yaşam sürmesine götürecek hükümlerdir. Teklif edilen sistemde Hz.Muhammed’in@ Başkanlığı ise gelen hükümleri bildirmek ve uygulamak suretiyle ortaya koyacağı örneklikten başka bir şey değildir. Şayet bu sistemi kabul ederseniz iyi bir gelecek sizi bekliyor. Aksinde ise içine düştüğünüz durum hiç te iç açıcı değildir. Büyük bir yok oluş / azap sizleri beklemektedir.” Rahman Rahim Allah Adına 1-4 – Elif, Lam, Ra. Bu, Allah’tan başkasına kulluk etmeyin diye ayetleri sağlam esaslara ve doğru hükümlere dayandırılan ve Hakim (her şeyi hikmetli yapan ve her şeye hakim olan), Habir (her şeyden haberdar olan Allah) tarafından detaylarıyla açıklanmış bir kitaptır. De ki: “Kuşkusuz ben de O’nun tarafından size gönderilmiş bir uyarıcı ve bir müjdeciyim. Haydi Rabbinizden bağışlanma dileyin ve O’na tövbe edin ki, O da sizi tayin edilmiş bir süreye kadar güzel bir şekilde yaşatsın ve fazilet sahibi herkese lütfunu versin. Fakat bu teklifi kabul etmediğiniz takdirde ben sizin başınıza gelecek büyük bir günün azabından korkarım. Dönüşünüz yalnızca Allah’adır. O’nun gücü her şeye yeter.” (Hud Suresi 1-4) Mekke’deki müşriklerden bazıları içlerinde hakikatin cevherlerini taşımalarına rağmen Hz.Muhammed’in@ safına geçmekten korkmaları nedeniyle Hz.Muhammed@ ile karşı karşıya gelmekten imtina ediyorlardı. Zira O’nu görünce içlerindeki hakikat nedeniyle vicdani bir sıkıntı yaşamak istemiyorlardı. Bu nedenle O’nunla karşılaşmamak için O’nu gördükleri zaman yollarını değiştiriyorlar ya da yüzlerini gözlerini bürüyüp tanınmayarak yanından geçip gidiyorlardı. Aynı türden davranışlara Hz.Muhammed’in@ Medine’ye elçisi / temsilcisi olarak göndereceği Mus’ab b. Umeyr de muhatab olacağından Cenab-ı Hak, O’nu bu duruma hazırlamaktadır. Onların bu davranışları ile nasıl bir psikoloji içerisinde olduklarını bildirir. 5-Baksanıza! Onlar, ondan (elçiden) gizlemek için içlerinde taşıdıkları düşüncelerini örter, dürüp bükerler. Haberiniz olsun! Onlar örtülerine bürünürler ama O, onların gizledikleri şeyleri, açığa vurdukları şeyleri biliyor. Şüphesiz O (Allah), göğüslerdekileri en iyi bilendir. (Hud Suresi 5) Birinci akabe biatından sonra gelişmelerin hicreti gerektirdiği açığa çıkmıştır artık. Fakat bu göçün hem göç edecek olanlar hem de ev sahibi olanlar açısından en büyük sıkıntısı ekonomiktir. Göç edecek olanlar gittikleri yerde nasıl geçineceklerinin endişesini taşırlarken, göçmenleri kabul edecek olanların endişesi ise ekmeklerini göçmenlerle paylaşmaları halinde geçim sıkıntısı yaşayacak olmalarıdır. Nasıl ki Cenab-ı Hak yer yüzündeki tüm canlıların rızıklarının kefili ise İslam Cumhuriyeti yöneticileri de egemen olacağı ülkede / arzda yaşayan insanların (vatandaşlarının) geçimlerinden sorumlu olacak ve onların geçimlerini sağlayacaktır. Hicret edecek Hz.Muhammed@ ve muhacirlerin Medine’de kalıcı mı?, yoksa geçici mi?, oldukları veya kalıcı olarak nerede ikamet edecekleri, geçici olarak nerede kalacakları konusunda da her iki taraf açısından belirsizlikler olduğu muhakkaktır. Bu belirsizliklerin hazırlanacak anayasada açık olarak belirtileceği ifade edilir. Kimsenin bu hususta endişe etmesine gerek olmadığı bildirilir. Cenab-ı Mevla bu konudaki mesajlarını aşağıdaki ayeti ile verir. 6-Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. O (Allah), onun yerleşik yerini de geçici yerini de bilir. Hepsi apaçık bir kitaptadır. (Hud Suresi 6) Yeniden dirilişin gerçekleştirileceği söylendiği zaman, Mekke müşrik ileri gelenleri bunun Mekke halkını etkilemek için Hz.Muhammed@ tarafından uydurulan bir şey olduğunu söylediler. Şayet bu diriliş için Hz.Muhammed@ takip edilmeyecek olursa azabın / yıkımın muhakkak geleceği uyarısı yapılınca da onlar “bu azap / yıkım için sürekli uyarı yapmana rağmen, kaç yıldır sözünü ettiğin azabın / yıkımın bir türlü gerçekleşmemesinin sebebinin ne olduğunu ” alaycı bir ifade ile sordular. Hem Mekkeli müşriklere cevap vermek hem de Medineli muhaliflerden de gönderilen temsilcilere yöneltilebilecek aynı soruya verilecek cevaba ilişkin Cenab-ı Hak aşağıdaki mesajları bildirir; “Allah ‘ol’ deyince hemen dilediğini yaratma güç ve kudretine sahip olmasına rağmen yerleri ve gökleri bile altı günde yaratmıştır. Yeni bir toplum oluşana kadar ve bu oluşum içerisinde kimin nasıl tavır ve davranış göstereceğinin ortaya çıkması için belirli bir sürecin yaşanmasını O ilahi bir yasa olarak koymuştur. Toplumlar için öngördüğü bu yasa bir gün mutlaka gerçekleşecektir, bundan kaçış yoktur. Fakat bu yeni oluşumu kabul etmeyen ve kendilerinin azab / yok oluş tehlikesini ihbar edenlerle alay edenlerin alay ettikleri şey mutlaka başlarına gelecektir. Tıpkı ahirette insanların yeniden yaratılması gibi bu dünyadaki ölü toplumlar da ilahi mesajla dirileceklerdir / ayağa kalkacaklardır.” 7-8- O (Allah), hanginizin en güzel amel işleyeceğini imtihan etmek için gökleri ve yeri altı günde yaratandır. O’nun arşı su üstündeydi. Şayet onlara “Gerçekten siz öldükten sonra diriltileceksiniz” dersen, o inkarcılar mutlaka sana, “Bu apaçık sihirden başka bir şey değildir” derler. Eğer Biz bunlardan azabı belli bir ümmete (yeni bir toplum oluşana) kadar erteleyecek olursak, o zaman da “onu engelleyen nedir ki?” diyecekler. İyi bilin ki, onlara o yıkım azabı geldiği gün kendilerinden geri çevrilecek değildir. O alay ettikleri şey, kendilerini kuşatmıştır. (Hud Suresi 7-8) Onların böyle hareket etmelerinin sebebi nankör olmalarıdır. Onlara nimetlerle geçim genişliği verildiği zaman hoşlarına gider fakat o nimetten mahrum edildiği yani geçim darlığı verildiği zaman hemen ümitsizleşip nankörlüğe başlar ve kendisine o nimetleri vereni inkar eder. (karşı durur.) Onlar bu geçim darlığından sonra tekrar nimetlere / bol geçimliklere kavuşturulacak olursa, bunu kendinden menkul olduğunu zanneder ve kendi aklı, yetenekleri sayesinde bela ve musibetlerden kurtulduğunu söyleyerek şımarıkça böbürlenir. Gelecekte İslam Cumhuriyeti çatısı altına girecek olan Medineli muhaliflerin İslam Cumhuriyetinin faaliyetleri sonucu elde edilecek nimetler karşısındaki tavırları ile bazen de kaybedilecek nimetler karşısında onların tavırları anlatılarak müminler eğitilmektedir. Onların Hz.Muhammed’in@ idaresine karşı tutum ve davranışlarının müminler gibi olmayacağı da belirtilir. Bütün bu hususlar aşağıdaki ayetlerle veciz bir şekilde ifade edilir; 9-11- Şayet insana, tarafımızdan bir rahmet tattırıp sonra da onu kendisinden çekip alırsak, muhakkak o ümitsiz bir nankör olur çıkıverir. Şayet kendisine isabet eden bu geçim darlığından sonra, ona tekrar nimetlerden tattırırsak, mutlaka, “kendi aklımla kötülüklerden / musibetlerden kurtuldum” der ve şımarıkça kibirlenip böbürlenen biri olur. Ancak sabreden ve ıslah edici eylemlerde bulunan kişiler müstesnadır. İşte bunlar için mağfiret ve büyük ödül vardır. (Hud Suresi 9-11) Mus’ab b. Umeyr’in Medine muhaliflerini ikna etmek için yapacağı tartışma ve müzakerelerde ilahi öğretinin öngördüğü sistem modeline aykırı olarak onlardan gelecek model dayatmaları ile karşı karşıya kalınacağı açıktı. Zira Mekke’deki mücadele sürecinde benzer durumlar yaşanmış ve Hz.Muhammed@ Mekke müşrik ileri gelenlerinden uzlaşma için benzer dayatmalara muhatap olmuştu. Medineli muhalifler kurulacak İslam devletinde yönetim modelinin zengin hazinelere sahip bir saltanat şeklinde olmasını talep edebilirler ya da devletin Bizans veya İran gibi bir büyük devletin mandası altında bir yönetim modeli şeklinde olmasını isteyebilirlerdi. Onların “Mademki O bir peygamberdir, Allah O’nu sevmiş ve elçi olarak seçmiş o halde Allah sevdiği kuluna çok büyük hazineler bağışlamaz mı? Ya da O’nu desteklemek için büyük kralları / melikleri emrine veremez mi? Cenab-ı Hakk’ın buna elbette gücü yettiğine göre seçtiği elçisine bunları verse olmaz mı?” şeklinde açıklanabilecek olan talepleri “Ona bir hazine indirilse ya da beraberinde bir melek gelse ya “ifadesi ile anlatılmıştır. Onların bu talepleri nedeniyle Hz.Muhammed’in@ içi çok daralmış ve vahyedilen modelin şekline ilişkin bir kısmını neredeyse terk edip bildirmeme yoluna gitmeyi bile nasıl düşündüyse aynı şekilde Mus’ab b. Umeyr de anayasa taslağı hazırlama müzakereleri sırasında muhalifleri ikna etmek için bazı hususları geriye bırakmayı düşünebileceğinden bu ikaz yapılır. O’na her şeyin açık açık konuşulması gerektiği ve Allah’a sığınarak hiçbir şeyi gizlememesi, ilahi öğreti hangi modeli öngörüyorsa onu açıkça ortaya koyması gerektiği vurgulanır. 12- Şimdi sen, “Ona bir hazine indirilse ya da beraberinde bir melek gelse ya!” dedikleri için göğsün daralır ve belki de sen bu nedenle sana vahyolunan vahyin bir kısmını terk edecek olursun. Halbuki Sen sadece bir uyarıcısın. Allah ise her şeye Vekil’dir. (Hud Suresi 12) Mekkelilerin iddiası gibi Medineli muhalifler de Allah’ın inzal ettiği öğreti ve sistemin Hz.Muhammed@ tarafından uydurulduğunu iddia edeceklerdir. O türden iddia sahiplerine cevaben Cenab-ı Hak aşağıdaki ayetler çerçevesinde şu mesajı verir; “Madem ki bu öğreti insan uydurmasıdır o halde sizlerde uydurabilirsiniz. Hz.Muhammed’e@ gelen öğretilerin ve insanların sorunlarını çözebilen ilke ve düsturların yer aldığı surelere benzer on sure de siz uydurun bakalım. Bu çabanızda bütün birikimli ve güvendiğiniz kimseleri de yardıma çağırın.” Onlara yapacağınız bu çağrıya olumlu yanıt veremeyecekleri kesindir. Bundan dolayı onları Hz.Muhammed’e@ inzal edilen öğretinin ilahi kaynaklı olduğunu kabul etmeye ve O’na teslim olmaya davet edilmesi emredilir. 13-14- Yoksa “Onu kendisi uydurdu” mu diyorlar? De ki; “Eğer iddianızda doğru iseniz o zaman uydurma olarak da olsa, benzeri on sure getirin, Allah’a karşı çağırabildiğiniz başka kimseleri de yardıma çağırın.” Fakat onlar bu çağrınıza icabet etmezlerse / edemezlerse, o takdirde iyice bilin ki, o (Kur’an) ancak Allah’ın ilmiyle indirilmiştir. O’ndan başka ilâh yoktur. O halde artık teslim olmaz mısınız? (Hud Suresi 13-14) İnsanlardan her kim kısa vadeli düşünür de kısa günün karı şeklinde hareket ederek bu düşünce ve hareketinin cazibesine kapılırsa bunun karşılığını/ mükafatını hemen görür fakat uzun vadede zarar eder, çok acılar çeker ve çok sorunla karşılaşır. Zira toplumsal sorunlar öyle hemen çözülecek sorunlar değildir. Uzun vadeli düşünmeyi, uzun erimli plan yapmayı ve sabırla bu planları uygulamayı gerektirir. Dünya hayatının nimetlerinden faydalanmayı düşünüp de ağustos böceği hikayesinde olduğu gibi ahireti / geleceği düşünmeyenlerin durumu da kısa vadeli, gününü gün etmeye ve günü kurtarmayı düşünen, gelecekte bu yaptıkları nedeniyle hangi sonuçla yüzleşeceklerini düşünmeyen akılsızları bekleyen akıbet de aynıdır. Onlar kısa vadeli hesaplarının neticesini alırlar, fakat uzun vadede kaybedenlerdir. Kısa vadeli düşünen ve plan yapanların yaptıkları şeylerin sonuçları hemen tükenir ve yaptıkları kısa zamanda boşa gider. Zaten onların kısa vadeli çözümleri batıl / boş önlem ve tedbirden başka bir şey değildir. Kur’an’da yer alan bu esası Hz.Musa’ya@ indirilen kitap da teyit etmektedir. Bu nedenle Medine’ye gidecek Mus’ab b. Umeyr’e özellikle Medineli Yahudi muhaliflere bu konuda söylenecek hususlar aşağıdaki ifadeler ile bildirilir. 15-17- Her kim dünya hayatını / kısa vadeli düşünürse ve onun süsünü / cazibesini isterse, yaptıklarının karşılığını onlara orada tastamam öderiz ve asla hiçbir zarara uğratılmazlar. İşte onlar öyle kimselerdir ki, ahirette onlara ateşten başka bir şey yoktur. Yaptıkları şeyler orada boşa gitmiştir. Zaten yaptıkları şeyler batıl / geçersiz idi. Öyleyse onlar (kısa vadeli düşünen ve günü kurtarmaya çalışanlar), hiç Rabbinden açık bir belgeye dayanan kimseyle bir olabilir mi? Şimdilerde O’nun katından bir şahidin (elçinin) duyurduğu o belgeyi (Kur’an’ı) daha önce de bir önder / imam ve bir rahmet olarak Musa’nın kitabı temsil ediyordu. İşte ancak bu hakikati anlayan kimseler ona (Kur’an’a) inanırlar. Hangi hizipten / gruptan / zümreden olursa olsun kim onu inkâr ederse, ona vaat edilen yer ateştir. Bundan hiç şüphen olmasın. Şüphesiz o, Rabbin tarafından bildirilmiş bir gerçektir. Fakat insanların çoğu inanmıyorlar. (Hud Suresi 15-17) Müşrikler toplumu kandırmak amacıyla kendi uydurdukları hükümleri Allah’ın emrettiğini söyleyerek O’na iftira ediyorlardı. Onlar bunu kendi arzuladıkları şeyleri halka daha kolay kabul ettirmek için yapıyorlardı. Kendi uydurduğu şeyi Allah’a izafe etmek ne kadar büyük bir zulümdür. Bunu yapan zalimlerin Cenab-ı Hakk’a verecekleri hesabın çok çetin olacağı da açıktır. Kendi uydurdukları ve Allah’a izafe ettikleri hükümleri kullanarak Allah’ın yolundan döndürmeye çalışan ve O’nun gösterdiği doğru yolu yanlış göstererek insanları o yoldan engellemeye çalışan hem bu dünya da hem de ahirette Allah’ın lanetine maruz kalacaktır. Bu kimseler yakalarını asla kurtaramayacak, kaçıp kurtulacak ya da sığınacakları hiçbir yer ve otorite olmayacaktır. Bu tehditler hem Mekke müşriklerine hem de Medine İslam devletinin oluşumuna engel olmak isteyen muhaliflere yapılır ki bazı iyi niyetli insanlar onlardan etkilenmesinler. Zira onlar yapacakları tezviratlarla insanları hak yolu tercih etmekten alıkoyarlar. Ayrıca kör ile gören kişilerin kıyaslaması yapılarak mesaja muhatap kişilerin gözlerini açmaları, kafalarını çalıştırmaları ve istikballerinin iyi olması için islam devletine olan ihtiyacı görmeleri sağlanmaya çalışılır. 18- 24- Yalan uydurarak Allah’a iftira edenden daha zalim kim olabilir? Bunlar Rablerine arz olunacaklar ve şahitler de “İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir” diyecekler. İyi bilin ki! Allah’ın lâneti, Allah yolundan döndürmeye çalışan ve o yolu eğriltmek, yanlış yola çevirmek isteyen ve ahirete de inanmayan bu zalimlerin üzerinedir. İşte bu tipler, yeryüzünde yakalarını asla kurtaramayacaklar / sıvışıp kaçamayacaklar. Kendilerinin Allah’ın dışında yardım edecek velileri (savunan, koruyan, yol gösteren, yardım edenleri) yoktur. Onların azabı katlandıkça katlanacak. (Değil mi ki) onlar (vahyi) işitmeye tahammül edemiyorlardı ve görmüyorlardı. İşte onlar kendilerine zarar vermiş olan kimselerdir. O uydurdukları şeyler de kendilerini yüzüstü bırakıp kaybolmuşlardır. Kuşkusuz, ahirette en çok hüsrana uğrayacak olanlar muhakkak ki onlardır. Kuşkusuz iman eden, ıslah edici eylemlerde bulunan ve Rablerine huşu ve tevazu ile bağlananlar; işte bunlar da cennet ashabıdırlar. Onlar orada ebedî kalırlar. Bu iki toplumun durumu, kör ve sağır ile gören ve işiten durumu gibidir. Örnekteki bu ikisi hiç eşit olurlar mı? Hâlâ düşünmeyecek misiniz / öğüt almayacak mısınız? (Hud Suresi 18-24) Mekke müşrik elebaşıların peygamberimize iman etmeyişlerinin bir gerekçesi de “toplumsal tevhide / toplum içi tevhide” razı olmamalarıydı. Onlar aynı toplum içindeki sosyal sınıf / tabakaların arasındaki uçurumları ortadan kaldırmak ve bu sınıfları birbirine yaklaştıracak bir tevhit anlayışını reddediyorlardı. Kendilerini elit / seçkin / üst sınıf olarak gören bu müşrik elebaşılar, peygamberimizin etrafında toplanan zayıf, köle, yoksul insanları kendi yanlarında görmek istemiyorlardı. Peygamberimizin önerdiği sistemi benimseyenlerin çoğunluğunun toplumun alt kesimden olması nedeniyle peygamberimizin güçsüzlüğünü, zayıflığını ifade ederek, onun önerdiği sistemin / ideolojinin de yanlışlığını ortaya koymaya çalışıyorlardı. Onların bu çabalarına daha önce cevap verilmiş olmasına rağmen bu surede bir daha tekrar edilmektedir. Bu kez muhataplar sadece Mekke’deki müşrik ileri gelenler değil aynı zamanda Medineli ileri gelenlerdir. Zira Mus’ab b. Umeyr ve diğer elçiler Medine’ye gidecek ve Medine’deki inkârcı kesim ile muhatap olacaklardır. Bu kesim gerek Evs, gerek Hazreç ve gerekse Yahudilerden olsun Hz.Muhammed’in@ önderliğinde kurulması öngörülen Medine İslam Cumhuriyetine karşı çıkan ileri gelen kişilerdir. Medine toplumu iç çatışmalar nedeniyle uçurumun kenarına gelmiş olmasına rağmen onlar içinde yaşadıkları şirk sisteminin devamından yana olan kimselerdir. Toplumu kurtarmaya çalışan vatansever kesimlerin çabalarına karşın, onlar sadece kendi menfaatleri peşinde koşan, kibirli ve şımarık kesimlerdir. Bu kesim ileriki zamanlarda Medine İslam Cumhuriyetinin / Topluluğunun kuruluşuna engel olamayacaklar ve İslam Cumhuriyetinin birer vatandaşı olacaklar yani teslim / müslim olacaklar fakat Hz.Muhammed’in@ iktidarına da sürekli muhalefet edecekler ve “münafıklar” olarak niteleneceklerdir. Bu surenin inzal olduğu vasatta hem Mekkelilere son uyarılar yapılmakta hem de müzakereler sürecinde Medineli muhalif ileri gelenlerle Hz.Muhammed’in@ gönderdiği elçiler arasında tartışmalar yapılmaktadır. İnsanlık tarihi boyunca tüm şirk sistemlerinde görülen seçkinci ve elitist sınıf anlayışları bütün toplumlarda vardı. Gönderilen bütün peygamberler bu anlayışın tehlikesine işaret etmiş ve toplumlarını uyarmışlardır. Tıpkı Hz.Nuh’un kavmine yaptığı teklif ve uyarı gibi Hz.Muhammed’in@ peygamberlik vazifesine başladığından bu yana geçen zamanda Mekkelilere yaptığı teklif ve uyarının bir benzeri Medinelilere de teklif edilmişti. Akabe müzakereleri kapsamında Medinelilere şirk sisteminin terk edilerek Hz.Muhammed’in@ liderliğinde, ilahi öğretiye dayalı tevhidi bir yönetime geçiş teklifi yapılmıştı. Onlara Medine’nin kurtuluşunun ancak bu yönetim modeli ile mümkün olduğu, aksi takdirde sonlarının çok acı olacağı konusunda net bir dille uyarı yapıldı. Bütün bunların anlatılması için Cenab-ı Hak Nuh’un@ kıssasını bir metafor olarak inzal eder; 25- 26- Ant olsun ki, Nuh’u kavmine peygamber olarak gönderdik: “Ben sizi apaçık bir ifade / net bir dille uyaran bir kişiyim; ‘Allah’tan başkasına itaat etmeyin! Ben, sizin adınıza, size gelecek acı bir günün azabından korkuyorum.’ ” (Hud Suresi 25-26) Fakat Medine’nin muhalif ileri gelenleri bu çağrı karşısında mevcut şirk sistemindeki statülerini kaybedecekleri endişe ve tereddütleri ile gösterdikleri tepkileri, Nuh kavminin peygamberlerine gösterdikleri tepki gibidir. Aynı husus Mekkeli müşrikler içinde geçerlidir. Her iki şehrin müşrik ileri gelenleri de tıpkı Nuh kavminin muhalif ileri gelenleri gibi Hz.Muhammed’in@ içinden çıktığı sınıfsal yapının kendilerine denk bir sınıftan olduğunu kabul ederler. Bu noktada Medinelilerin Hz.Muhammed’in@ yönetimin başına geçmesine herhangi bir itirazları yoktur. Ama etrafında bulunan yani O’nun taraftarı olan müminlere şöyle bir bakınca, onların sosyal statülerinin kendilerinden aşağı tabakadan olduğu hemen ilk bakışta görülür ve bu hor gördükleri kesimin kurulacak devlette yer almaması gerektiğini ifade ederler. Hatta onların böyle bir sistemi desteklemeleri nedeniyle teklif edilen bu sistemin kendilerini kurtaracak sistem olduğu konusunda endişe taşıdıklarını ve belki de kandırıldıklarını bile ifade ederler; “Şayet Hz.Muhammed@ doğru ise, kimseyi kandırmıyor ise neden kendi toplumundaki kendisi ile aynı sınıftan olan Mekke’nin ileri gelenleri kendisini desteklemiyor. Madem getirdiği öğreti, toplumu kurtaracak bir reçete sunuyor o halde ilk önce kendi toplumunun ileri gelen akıllı kişileri buna sahip çıkması gerekir. Fakat göründüğü kadarıyla onlar bunu desteklemiyorlarsa o zaman teklif edilen sistemin toplumu kurtaracağı konusu yalandır, en azından şüphelidir.” 27- Buna karşılık, kavminin inkârcı ileri gelenleri; “Bakıyoruz da ancak seni bizim gibi bir beşer olarak görüyoruz. Fakat sana tabi olanların bizden aşağı, ayak takımımızdan başkasının olmadığını görüyoruz. Dolayısıyla sizin bize üstün bir meziyetiniz olduğunu da görmüyoruz. Bilakis biz sizi yalancı kimseler olduğunuzu sanıyoruz” dediler. (Hud Suresi 27) Onların bu muhalif argümanlarına karşı tıpkı Hz.Nuh’un kendi kavminin ileri gelenlerine verdiği cevap gibi Mus’ab b. Umeyr’e de Medine’nin muhalif ileri gelenlerine Hz.Muhammed@ adına şu cevapları yapıştırması öğretilir (aslında bu cevap aynı zamanda Hz.Muhammed@ tarafından Mekke’nin ileri gelenlerine de verilmiştir.); “Neyi tercih edeceğiniz konusunda görüşünüz nedir? Artık tercihinizi yapın! Sizi kurtaracak sistem modelini açık açık ve delilleriyle ortaya koydum. Bu model üzerine iyice düşünün. Sizin zararınıza olacak ve sizi daha kötüye götürecek herhangi bir şey bulabilecek misiniz? Her şey apaçık ortada. Bakın bakalım sizi kandıracak en ufak bir şey bulabilecek misiniz? Bu modelin sizi kurtuluşa değil de yok oluşa götüreceğine dair en ufak bir hata görüyor musunuz? Teklif edilen öğreti ve sistem modelinde asla hata ve kusur bulamayacaksınız. Size önerdiğim bu öğreti ve sistem modeli Rabbimin bana olan rahmetinden başka bir şey değildir. Sizler bunu göremiyorsunuz. Peki madem öyle, siz neden içinde bulunduğunuz krize çare olabilecek bir sistem modeli ortaya koyamadınız? Cevabını ben vereyim. Çünkü Rabbim size bunu lütfetmedi ve size vermedi. Rabbim rahmetini dilediğine ve dileyene verir. Artık tercihinizi yapın! Size sunulan modeli kabul ediyor musunuz? Etmiyor musunuz? Fakat şunu da gayet iyi bilin ki şayet istemiyorsanız, size bu öğreti ve sistem modelini zorla kabul ettiremeyiz. İster kabul edin ister etmeyin sizin bileceğiniz bir şey.” 28- (Nuh) dedi ki: “Ey kavmim! Görüşünüz / Tercihiniz (nedir?) Ya Rabbimin kendi katından bana rahmet olarak bahşettiği benim apaçık bir delil (öğreti ve sistem modeli) üzere olduğum yol veya bundan yoksun oluşunuz (hangisini tercih ediyorsunuz?) İstemediğiniz takdirde Biz sizi ona zorlayacak değiliz. / zorlayabilir miyiz?” (Hud Suresi 28) Hz.Muhammed@ söylemine şöyle devam eder; “Teklifimi kabul ettiğiniz takdirde kurulacak İslam Devletinin lideri olarak topluma yapacağım diriltici hizmetlerden dolayı sizlerden herhangi bir mal ve ücret istemiyorum. Benim ve bana inanan taraftarlarımın geçimleri Allah’a aittir. Allah için verilen vergiler ile bizler geçimimizi sağlarız. Bu nedenle taraftarlarımın sizlere herhangi bir külfeti olmayacaktır. Onları yanımdan asla kovmayacağım. Zira onlar gayet iyi biliyorlar ki Rableri eninde sonunda kendi sisteminin hâkim olduğu bir idareyi kendilerine verecektir. Böylece onlarda Rablerinin kendileri için vaat ettiği düzene kavuşacaklardır. Şayet bu dünya da vermez ise ahirette ilahi hakimiyet ve ilahi adaletin olduğu bir düzen kendilerini bekliyor olacak ve onlar sonunda yine Rablerine kavuşmuş olacaklar. Fakat sizler ne bu dünya ne de ahiret için sonun Cenab-ı Hakka ait olduğunu düşünmeden cahilce tutum ve davranış içerisinde bulunuyorsunuz. Hala kendi çıkarınıza olan bu ilahi sistemi kabule yanaşmıyorsunuz. Sizlere yaptığım teklifi kabul etmemek için çok ucuz ve saçma gerekçeler ileri sürmektesiniz. Ayrıca hiç düşünmüyor musunuz? Şayet bana inanmış dava erlerini etrafımdan kovar da uzaklaştırırsam bu mücadeleyi nasıl sürdürebilirim? Beni düşmanlarıma karşı kim koruyacak? Dahası bu yanlışım dolayısıyla Cenab-ı Hakk’ın hışmından nasıl kurtulurum?” Hemen hemen aynı söylemi Hz.Peygamber adına Mus’ab b. Umeyr’in Medineli muhalif ileri gelenlere yapması öğretilir. Şöyle ki; “Beni Medine İslam Cumhuriyetinin lideri olarak kabul ettiğinizde sizin topluma yapacağım diriltici hizmetlerden dolayı sizlerden herhangi bir mal ve ücret istemiyorum. Benim ve beraberimde ülkenize gelecek olan taraftarlarımın geçimleri Allah’a aittir. Allah yanlıları ve Allah için verilenler bizlerin geçimi için yeterlidir. Bu nedenle benimle birlikte hicret edecek taraftarlarım sizlere herhangi bir külfet getirmeyecektir. Onları da yanımdan asla ayırmayacağım. Zira onlar gayet iyi biliyorlar ki Rableri eninde sonunda kendi sisteminin hâkim olduğu bir idareyi kendilerine verecektir. Böylece onlarda Rablerinin kendileri için vaat ettiği düzene kavuşacaklardır. Şayet bu dünya da vermez ise ahirette ilahi hakimiyet ve ilahi adaletin olduğu bir düzen kendilerini bekliyor olacak ve onlar sonunda yine Rablerine kavuşmuş olacaklar. Fakat sizler ise ne bu dünya ne de ahiret için sonun Cenab-ı Hakka ait olduğunu düşünmeden cahilce tutum ve davranış içerisinde bulunuyorsunuz. Kendi çıkarınıza olan bu ilahi sistemi kabule yanaşmıyorsunuz. Sizlere yaptığım teklifi kabul etmemek için çok ucuz ve saçma gerekçeler ileri sürmektesiniz. Ayrıca hiç düşünmüyor musunuz? Şayet bana inanmış dava erlerini etrafımdan kovar da uzaklaştırırsam bu mücadeleyi nasıl sürdürebilirim? Beni düşmanlarıma karşı kim koruyacak? Dahası bu yanlışım dolayısıyla Cenab-ı Hakk’ın hışmından nasıl kurtulurum?” Mekke ve Medineli ileri gelenlere yapılan bu söylemler, müteakip ayetlerde Hz.Nuh@ metaforu ile anlatılır; 29-30- (Nuh devamla dedi ki;) “Ey kavmim! Bu (yapacağım hizmete) karşılık sizden bir mal / bedel / ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak Allah’a aittir. Ben bana inanan / güvenen taraftarlarımı asla etrafımdan uzaklaştırmayacağım. Onlar eninde sonunda Rablerine kavuşacaklar / ilahi sisteme kavuşacaklar. Fakat size gelince, sizin cahilce davranan bir topluluk olduğunuzu görüyorum. (Çünkü) Ey kavmim! Ben onları kovarsam, Allah’tan başka / Allah’tan gelecek (azaba karşı) bana kim yardım edecek diye hiç düşünmüyor musunuz?” (Hud Suresi 29-30) Müşrik ileri gelenlerin yukarıdaki ayetlerde geçen hazine ve güç desteği taleplerine burada cevap verilir. Tıpkı Mekke müşrik ileri gelenleri gibi Medineli müşrik ileri gelenler de Hz.Muhammed’i@ kendilerine lider olarak kabul etmeleri için Cenab-ı Hakk’ın O’na çok büyük hazineler ve bir saltanat vermesini ya da güçlü saltanat sahibi meliklerin / imparatorların onun arkasında durmasını talep etmişlerdi. Dahası gelecekte (gaybde) toplumun sınıfsal yapısında bir değişim olmasını da istemiyorlardı. Ayrıca onlar, Hz.Muhammed@ ile hicret edecek olan müminlerin geçimleri için O’nun büyük bir hazineye sahip olmasını ve böylece Medine toplumuna mali külfet getirmemesini de istiyorlardı. Cenab-ı Hak, bu tür taleplerin saçmalığından öte, bunların olmasının bir zulüm olduğunun onlara bildirilmesini ister. Zira Rabbimizin bizlerden istediği hazıra konmamız değil, varoluşu kendimizin gerçekleştirmesidir. Allah’ın elbette her şeye gücü yeter ve elçisini desteklemek için O’na hazineler verebileceği gibi her türlü dünyevi ve melekuti güçleri de O’nun emrine amade kılabilir. Fakat Allah bunu yapmaz. Zira bunları verecek olursa o zaman insanların imtihanları nasıl olacaktır? Halbuki insanların sınavları ancak zorluk ve mücadele içerisinde aldıkları tavır ve davranış ile yapılır. Toplumsal değişim olacaksa, bu ancak insanların kendi istekleri ve gayretleri ile olacaktır. Hiçbir şey hazır olarak beklenmemelidir. Bu ilahi yasaya aykırıdır. İyi bir toplum, iyi bir düzen talep ediliyorsa mutlaka bunun için mücadele edilmelidir. Peygambere bu mücadelesinde gökten hazineler verilmeyecektir. Yine kurulacak devletin sistem modelinde mevcut saltanatların sahip olduğu ve etrafındaki ileri gelenlerin gözlerini diktikleri hazineleri olan bir saltanat öngörülmemektedir. Ya da ilahi sistemde, toplumun ileri gelenleri arkalarını büyük hükümdarlara / meliklere / krallara dayayamayacakları gibi kimsenin geleceğine garanti de verilmeyecektir. Ayrıca o dönemde yaygın bir anlayış olarak kralların tanrısal bir sıfata sahip olması gibi Hz. Muhammed’in@ Medine İslam Cumhuriyetinin liderliğinde tanrısal bir sıfatı olmayacaktır. O, milletin içerisinden çıkmış ve kendileri gibi bir insandır. O sadece bir elçidir. Bunun dışında ekstra bir vasfı bulunmamaktadır ve asla ona tanrısal bir vasıf atfedilmeyecektir. Bu bağlamda O bir melek değildir. Kurulacak sistemde herşey vatandaşların kendi çabalarına bağlı olacaktır. Bu sistemde kimsenin bir ayrıcalığı olmayacaktır. Aşağı tabakadan görülen kişilerin gelecekte büyük zenginliklere kavuşmasını önlemeye mâni olan herhangi bir düzenleme olmayacaktır. Bütün vatandaşlara eşit fırsatlar verilecektir. Böylece onların gelecekte (gaybde) nelere kavuşacağını, Cenab-ı Hakk’ın onlara neleri ihsan edeceğini bilmek mümkün değildir. Şayet bu hususların tersine bir yönetim modeli kurulacak olursa işte o zaman büyük bir zulüm doğmuş olacaktır; 31-(Nuh sözlerini şöyle sürdürdü “(Ben) size ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum. Geleceği de / gaybı da bilmiyorum. ‘Ben bir meleğim’ de demiyorum. Gözünüzde hor ve aşağı gördükleriniz için ‘Allah onlara hiçbir hayır / mal / servet vermez’ de demiyorum. Onların nefislerinde sahip oldukları meziyetleri, en iyi Allah bilir. Şayet bunların tersini söyleyecek olursam işte o zaman muhakkak zalimlerden olurum.” (Hud Suresi 31) Nasıl ki Hz.Nuh’un@ karşıtları peygamberlerine “Bizimle çok tartıştın, bu kadarı yeter artık! Vaat ettiğin şeyi gerçekleştir de görelim” diyerek onunla artık tartışmayı bitirmek ve tehdit ettiği hususlarda meydan okudularsa, aynı tarzdaki tavır ve davranışı Mekke müşrikleri peygamberimize gösterirler. Mekke müşrik ileri gelenleri; “Senin bize yaptığın felaket tellallığı yeter artık! İddia ettiğin azap gelecekse gelsin de görelim!” derlerken Medineli müşrikler (sonradan “münafık” olarak adlandırılacak olan kimseler) de Hz. Muhammed@ ve / veya temsilcisi ile yapılan müzakerelere bir son verilmesini isterler. Bu müzakerelerin çok uzadığını ve gönülsüz de olsa anlaşmayı kabul ettiklerini beyan ederler ve “Hadi görelim bakalım, iddia ettiğin gibi bir sistem inşa edebilecek misin?” şeklinde alaycı bir söylemle cevap verirler. Onlar peygamberimizin değil Medine’de bir İslam devletini kurmayı, onun Mekke’den Medine’ye hicreti bile beceremeyeceğini zannediyorlardı. 32-Onlar dediler ki: “Ey Nuh! Bizimle mücadele ettin / tartıştın ve üstelik bu mücadeleyi / tartışmayı çok ileri boyutlara taşıdın. İddialarında samimi ve doğruyu söylüyorsan o takdirde haydi vaat ettiğin şeyi bize getir!” (Hud Suresi 32) Kavminin inkârcı ileri gelenlerinin bu sözlerine karşı Hz. Nuh@; “İddia ettiğim felaketinizi / yıkımınızı / yok oluşunuzu / kıyametinizi getirmek benim elimde değil. Onu ancak Allah başınıza getirir ve O, bunu diledikten sonra, siz asla bu yıkılışınızı / felaketinizi durduramayacaksınız, engel olamayacaksınız. Ben sizin iyiliğiniz için çabalıyor, size nasihat veriyor ve yol gösteriyorum. Ama siz Allah’a asi olmayı tercih ediyorsunuz. Bu durumda benim çabalarımın bir yararı olmaz. Fakat sizin rabbiniz ancak Allah’tır ve er ya da geç O’na ve O’nun getirdiği ilahi sisteme dönecek / döndürüleceksiniz.” şeklinde cevap verir. Hz.Nuh’un@ kendi kavminin inkarcı ileri gelenlerine verdiği bu cevap metaforu üzerinden Hz.Muhammed’de@, Mekkelilere aynı minvalde cevaplar verir. Yani müşriklerin yıkılışı / tufanı / kıyameti demek olan ilahi öğreti çerçevesinde islami bir sistemin kurulmasına ve bu dünyada yaptıklarının ahirette hesabını vermeye kimsenin engel olamayacağını vurgular. Aynı vurguyu Medineli muhalifler için yapar ve onlar da ne yaparlarsa yapsınlar Medine’de şirk sisteminin yıkılmasına ve yerine ilahi bir sistemin kurulmasına asla engel olamayacaklarını ifade eder; 33- 34- O (Nuh) dedi ki: “Allah dilediği takdirde onu sizin başınıza getirir ve siz buna asla engel olamazsınız! Ben size öğüt vermek / yol göstermek istiyorum. Fakat siz Allah’a karşı azgınlığı seçiyorsanız, o takdirde benim öğüdüm / yol göstermem size bir fayda vermez. Ancak O, sizin Rabbinizdir ve eninde sonunda O’na / O’nun sistemine döndürüleceksiniz” (Hud Suresi 33-34) Hz. Muhammed’in@ ya da temsilcisi Mus’ab b. Umeyr’in Medineli inkarcı ileri gelenlerle yaptıkları müzakerelerde, Hz.Nuh@ üzerinden onlara verilen cevaplara karşılık, onların verdikleri yanıt “ileri sürdüğünüz bu ilahi öğreti ve tevhit sistemi senin uydurmandan başka bir şey değildir. Rabbimiz böyle bir şey indirmemiştir ama hadi neyse tartışmayı burada keselim zira teklifini kabul etmekten başka çaremiz kalmadı. Bakalım bu işin sonu nasıl olacak?” Bir diğer ifadeyle “Aslında bize teklif ettiğin ve Rabbimizden geldi diyerek O’na iftira ettiğin bu öğreti ve sistem kendi uydurmandan başka bir şey değil ama kabul etmekten başka çaremiz kalmadı” şeklinde olmuştur. Bunun üzerine Cenab-ı Hak onlara şöyle cevap verilmesini emreder; “Bana geldiğini söylediğim ilahi öğretiyi Rabbim vahyetmiyor da ben uyduruyor ve Rabbime iftira atıyorsam o takdirde bunun vebali, günahı, sorumluluğu ve ceremesi bana aittir. Uygulama esnasında başıma ne gelecekse ben buna razıyım. Ayrıca ahirette de Rabbimin vereceği acı azaba da razıyım. Fakat diğer taraftan bu sistemin işleyişi sırasında sizin yapacağınız suçlardan ve sizin zorladığınız uygulamalardan da sorumlu olmayı kabul etmiyorum. Şayet sizin dayattığınız şeyler nedeniyle yapılacak yanlış / hatalı uygulamalar olacaksa onun ceremesi de sizlere ait olacaktır.” 35- Yoksa “Onu / ilahi öğretiyi / ilahi sistemi kendisi uyduruyor mu diyorlar? De ki: “Eğer onu ben uyduruyorsam suçu / vebali / sorumluluğu / ceremesi bana aittir. Fakat ben sizin işlediğiniz suçların ceremesini taşımam ve sorumluluğunu üstlenmem.” (Hud Suresi 35) İçerisinde Evs kabilesinden de temsilcilerin bulunduğu Medine heyeti ile “Kadınlar biatı” adı verilen antlaşmadan sonra gerek peygamberimizin gerekse temsilcisi Mus’ab b. Umeyr’in Medine’nin diğer ileri gelenleri ile yapacakları müzakereler ve daha sonrasında takip edilecek yol haritası için rehber olacak aşağıdaki ayetler Cenab-ı Hak tarafından inzal edilmeye devam eder. Yol gösterme, yine Hz.Nuh@ kıssası üzerinden yapılır. Medineli inkarcılar (ileride münafıklar olarak anılacak) da ilahi öğreti çerçevesinde bir devlet kurulmasına gönülsüz de olsa razı olmasını müteakiben artık hazırlıklara başlanması gerekecektir. Bundan sonra Mekke’deki insanlardan ümit kesilecektir. Artık Mekke’de bir İslam Cumhuriyeti kurmanın imkânı kalmamıştır. Bu nedenle Cenab-ı Hak, elçisinden kendisine katılmış / inanmış kimselerden müteşekkil olacak Medine İslam Cumhuriyetinin inşa edilmesini ve bu amaçla hicret edilmesi için hazırlık yapılmasını (gemi inşa edilmesi metaforunda) emreder. İslam Cumhuriyetinin inşası sırasında dikkat edilmesi gereken en önemli hususun bazı ilkeleri / düsturları gözetmek olduğunu vurgular. Bu çerçevede, zalimlerin hicret (gemiye bindirilmemesi metaforu) kapsamına alınmaması ve onlara merhamet edilerek ayrıcalık / imtiyaz tanınması hususunda Cenab-ı Hakk’tan muafiyet talebinde bulunulmamasını ilk düsturlar / temel ilkeler olarak bildirir. Onların yıkımı hak ettikleri ve bundan kaçışın olmadığının müminlerce bilinmesini ister. 36- 37- Nuh’a şöyle vahyolundu: “Kavminden iman etmiş olanlardan başka artık kimse asla iman etmeyecektir. Bu nedenle onların yaptıkları şeylere üzülme. Bizim gözetimimiz altında ve vahyimize göre gemiyi yap. Zulüm yapan kimseler hakkında da Bana başvurma. Kesinlikle onlar suda boğulmuşlardır. / boğulacaklardır.” (Hud Suresi 36-37) Sözkonusu akabe görüşmeleri kapsamında “Kadınlar Biatından” sonra Mus’ab b. Umeyr’in Medine’ye gönderilerek Medinelilerle yaptığı müzakereler ve Medine Devletinin inşasına giden önemli olaylardan Mekkeli müşrik ileri gelenlerin habersiz olması düşünülemez. Ancak onlar bu girişimleri sonuca ulaşması imkânsız girişimler olarak görmekte ve peygamberimizin bu girişimleri ile alay etmektedirler. Tıpkı Hz.Nuh’un gemi inşası çalışmaları ile kavminin alay etmesi gibi Mekke’nin inkarcı ileri gelenlerinin peygamberimizle alay etmeleri karşısında Cenab-ı Hak, elçisine onlara şöyle mukabelede bulunmasını bildirir; “Bizim bu çabalarımızla alay edin bakalım! Fakat işin sonunda biz sizinle alay edeceğiz! İşte o zaman kaybedenler siz olacaksınız. Aşağılanmayı esas o zaman görün. Kim aşağılık bir azaba duçar olacak ve sürekli bir azabın kime geleceğini yakında göreceksiniz. Son gülen iyi güler!” 38- 39 – O (Nuh), gemiyi yapıyordu, kavminden bazı ileri gelenler, ona her uğrayışta onunla alay ediyorlardı. O dedi ki: “Bizimle alay ediyorsunuz, (fakat iyi bilin ki bir gün gelecek) biz de sizinle tıpkı bizimle alay ettiğiniz gibi alay edeceğiz.” -Artık o alçaltıcı azabın kime geleceğini ve o sürekli azabın kimin üzerine ineceğini ileride bileceksiniz.- (Hud Suresi 38-39) Hz.Muhammed@ girişimlerinden son derece emindi ve esas üzülecek olanların Mekkeli müşrikler olduğunu biliyordu. Bunu da onlara kendinden emin bir şekilde deklare etmekten çekinmiyordu. Medine’de müzakereler sonuçlanıp, Medine İslam Cumhuriyetinin esasları belirlenerek toplumsal sözleşme / Anayasa taslakları hazırlanıp tarafların taslak üzerinde mutabakat sağlamasını müteakiben hicret hazırlıkları (Gemi inşası) tamamlandığı zaman, işte o zaman kazan kaynamaya başlayacaktı. İşte o zaman peygamberimiz ve taraftarları Medine’ye hicret edecekler, Mekke müşrik ileri gelenleri ise hicreti engelleme girişimin bulunacak ve böylece tarafların çekişmesi iyice kızışacaktır. Bu çekişme öylesine şiddetli olacak ki tıpkı bir tufanı andıracaktır. Bu fırtınalı tufan müşriklerle müminlerin saflarını tam anlamıyla ayıracaktır. Nasıl ki Hz.Nuh’un taraftarları ve tufandan sonra hayatın devamı için diğer canlılardan temsilciler gemiye alınıyorsa, İslam Cumhuriyeti vatandaşlığına da (geminin içine alınması metaforu) Mekke’deki müminler ile Mekke dışındaki çevre kabilelerden (diğer canlı türler metaforunda) müminlerin alınması peygamberimize Ekrem’e emredilir. Peygamberimizin hareketinin ve kuracağı İslam Cumhuriyetinin izleyeceği yol haritası, Allah’ın adına olacaktır, Hak adına olacaktır, hakkın hâkim olması için olacaktır, Hakka tapan insanların, adaleti, merhameti, selameti, birliği ve dirliği talep eden insanların bu taleplerine uygun bir nizamın hâkim olması için olacaktır. Tıpkı Hz.Nuh’un@ gemisinin seyrinin Allah’ın adına olması gibi. 40- 41- Sonunda emrimiz geldiği ve kazan / tandır kaynadığı/ iş bittiği zaman Biz dedik ki: “Her cinsten / türden birer çifti ve aleyhlerinde hüküm verilmiş olanların dışında aileni ve iman etmiş olanları onun içine bindir.” -Zaten onunla birlikte çok az kişi iman etmişti.- O (Nuh) dedi ki: “Gemiye binin, onun yüzüp gitmesi de demir atması da (seyrü seferi) Allah adınadır. Rabbim gerçekten çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.” (Hud Suresi 40-41) Cenab-ı Hak Hz.Nuh’un@ oğlu örneği metaforunda Mekkeli arafta olanlara önemli bir çağrı yapar. Daha önce de ifade edildiği gibi arafta kalan Mekkeliler, içlerinde taşıdıkları erdemlilik nedeniyle peygamberimize ve müminlere kendilerini daha yakın bulmakla birlikte yine de içlerindeki korku ve Allah’a güvensizlik nedeniyle müminlerin safında yer almaktan çekiniyorlardı. Onlar Hz.Muhammed’i@ ve taraftarlarını güçsüz ve başarma şanslarını da zayıf görüyorlardı. Bu nedenle Mekke müşrik yönetiminin yanında yer almayı kendi güvenlikleri için daha uygun buluyorlardı. Diğer taraftan Medinelilerle yapılan müzakerelerin çok olumlu gittiğini ve bunun Medine’de bir İslam Cumhuriyeti ile neticeleneceğini gören Hz.Muhammed@ ve taraftarları kendi yakın akrabaları ve kendilerine yakın buldukları araftakilerin iman edip hicret ederek kendilerine katılmalarını çok arzu etmekteydiler.([1] ) Hz. Nuh’un@ oğlunu gemiye çağırması benzetmesi ile Mekkeli arafta kalan kimselerin İslam Cumhuriyetinin oluşumuna katılımı ve hicret etmeleri için Cenab-ı Hakk’ın emriyle bir çağrı yapılır. “Ey Mekkeli yakınlarımız! Gemi kalkıyor, tufan geliyor, kurtulmak istiyorsanız binin bu gemiye” diye bir çağrıdır bu. Hicret sırasında ve Medine İslam Cumhuriyetinin kuruluşu ve gelişmesi aşamasında Mekke yönetimi ve çevredeki müşrik kabileler ile yapılan mücadelelerin hepsi Nuh tufanına bir metafordur. Mekkeliler safında yer alan araftakiler ise Hz.Muhammed’in@ hicret çağrılarına kulak tıkamış ve Medine İslam Cumhuriyetinin vatandaşlığına katılmamışlardır. Onlar bu çalkantılı dönemde zarar görmemek için dağlar misali güçlü kişilere ya da otoritelere sığınarak kurtulacaklarını düşünmüşlerdir. Hz.Nuh@ kıssası üzerinden bu çalkantıdan / tufandan / hengameden safını Allah’tan yana olarak seçenler ve böylece O’nun merhametine sığınanlardan başkasının kurtulamayacağı bildirilir. 42 – 43- O (gemi) onlarla, dağlar gibi dalgalar arasında akıp gidiyordu. Nuh bir kenarda ayrı duran oğluna seslendi: “Yavrucuğum, bizimle birlikte gemiye bin, kâfirlerle beraber olma!” O (Nuh’un oğlu), dedi ki: “Ben bir dağa sığınacağım, o beni sudan korur.” O (Nuh); “Bugün Allah’ın emrinden koruyacak kimse yoktur. O’nun merhamet ettiği kimseler müstesna” dedi. Derken dalga aralarına girdi. O da suda boğulanlardan oldu. (Hud Suresi 42-43) Peygamberimizin ve taraftarlarının Mekke’den Medine’ye hicretini müteakiben Medine’de İslam Cumhuriyetinin kurulacağı ve onların bereketli topraklara sahip bir yer olan Medine’ye yerleşeceği “Gemi Cudi / cömertlik / bereketli bir yerin üzerine oturdu.” metaforik ifadesi ile anlatılır. Bu olay ile gemi misali İslami hareketin de Medine’ye yerleşeceği ve orada karar bularak devletini kuracağına işaret edilir. Ayrıca bu devletin Mekke müşrik zalimlerini gelecekte kahredeceğine de vurgu yapılır. 44 – Nihayet “Ey yeryüzü suyunu yut! Ey gökyüzü sen de tut!” denildi. Böylece sular çekildi. Emir / plan / iş de yerine gelmiş oldu. Gemi Cudi / cömertlik / bereketli bir yerin üzerine oturdu. / kuruldu. Ve o zalim kavim için, “Kahrolsun!” denildi. (Hud Suresi 44) İnsanların vatanlarını terk ederek başka bir ülkeye göç etmesi oldukça zordur. Zira gerek terk ettikleri vatanlarında bütün varlıklarını bırakmak, vatandaşlıktan çıkarılmak, dost, akraba, arkadaş kısaca sevdiklerini arkalarında bırakmak ve hatta hatıralarını bırakmak kolay olmadığı gibi gittiği ülkede yer edinmek, yeni bağlar kurabilmek oldukça zordur. Her şeye sıfırdan başlamak demektir. Ayrıca gerek göç sırasında gerekse yerleşilecek yerde neyle karşılaşılacağı konusundaki belirsizlik, insanların kolay kolay göze alabileceği bir şey değildir. Bu nedenle arafta kalan bazı Mekkelilerin ve hatta bazı müminlerin Medine’ye hicret konusunda büyük bir korku, tereddüt yaşayacakları çok açıktı. Onların hicret etme hakkında yaşayacakları bu endişeleri izale edici dersler verildikten sonra hicret etmeyi göze almış müminlerin geride kalacak olan sevdikleri hakkındaki hassasiyetleri konusunda da uyarılar yapılmaya sıra gelmişti. Sevdiklerini yanlarında görmek isteyen Hz.Muhammed@ ve müminlerin geride kalan Mekkeliler konusunda üzülecekleri malumdu. Çünkü onlar biliyorlardı ki Mekke’yi terk ettikten sonra hicret etmeyen müminleri ve araftakileri Mekke müşriklerine karşı kim koruyacaktı? Onlar çok büyük eziyetlere ve acılara maruz kalabilirlerdi. Fakat diğer taraftan onların Mekke’de varlıklarını sürdürebilmek ve eziyetlerden kurtulabilmek için tek seçeneği, yukarıda Hz. Nuh’un@ oğlunun dağlara sığınma metaforu ile verildiği gibi Mekke müşriklerinin ileri gelenlerine sığınmak kalıyordu. Onlar da bu yolu seçeceklerdi. Bu nedenle Cenab-ı Hak, elçisinin ve taraftarlarının hicret etmeyi göze alamayarak geride kalanlar hakkında üzülmemeleri gerektiğini yine Hz.Nuh’un@ oğlu konusundaki hassasiyetine verdiği cevap üzerinden anlatır. Onların böyle bir seçim yapmaları halinde müminlerden sayılmayacaklarını ve bu nedenle de onların hicreti seçmeleri konusunda Cenab-ı Hakk’ın yardımını istemenin yanlış bir hareket olacağı bildirilir. Zira insanlar kendi seçimlerini hür iradeleri ile yaparlar. Allah insanı iradeli varlık olarak yaratmıştır. İnsanlar hür iradeleri ile yaptıkları seçimlerin sonuçlarına / bedeline katlanmaları gereklidir. Üzülmeye gerek yoktur. Kimse seçimlerinde zorlanamaz. Diğer taraftan bu konuda şu hususlarda söylenebilir. Bazı müminlerin de Mekke’de kalması Cenab-ı Hakk’ın resulüne öğrettiği siyasetin bir parçası olarak değerlendirilebilir. Böylelikle peygamberimiz onlar kanalıyla Mekke’deki gelişmelerden haberdar olabilecektir. O müminlerin Mekke’de mümin olarak görülmemesi gereklidir. Onlar bir ajan gibi çalışacaklardır. Bu nedenle geride kalan müminler konusunda Hz.Muhammed’in@ Cenab-ı Hakk’tan, diğer müminlerin ise Hz.Muhammed’den@ ısrarcı olmamaları konusunda yapılan telkin aynı kıssa üzerinden anlatılır. Yani iç yüzü bilinmeyen hususta Cenab-ı Hakk’tan ve dolayısıyla resulünden istekte bulunulmaması öğretilir. Onların Mekke’de kalmalarının ve müşriklerden görünmelerinin bir hikmeti vardır. Bu durum yine Hz. Nuh@ kıssası üzerinden anlatılır; 45-47-Nuh Rabbine seslenip dedi ki; “Rabbim! Oğlum benim ehlimdendi. Senin vaadin de elbette haktır. Sen hâkimler hâkimisin.” O (Allah); “Ey Nuh! Kesinlikle o senin ehlinden olamaz! Bilmediğin bir konuda benden istekte bulunman erdemli / salih bir davranış değildir. Şüphesiz Ben, seni, cahillerden olmaktan sakındırırım” dedi. O (Nuh); “Ey Rabbim! Hakkında bilgim olmayan (içyüzünü bilmediğim) bir şeyi (yapmanı) istemiş olmaktan dolayı sana sığınırım. Eğer beni bağışlamazsan, bana merhamet etmezsen hüsrana uğrayanlardan olurum” dedi. (Hud Suresi 45-47) Onlara tıpkı Hz. Nuh@ ve beraberindeki müminlere denildiği gibi denildi ki; “Sizler gittiğiniz (gemiden inme metaforu üzerinden) Medine’de güven ve esenlik içerisinde olacak bereketlerle karşılaşacaksınız. Geçim sıkıntısı çekmeyeceksiniz. Medine’de can güvenliğiniz olacak. Fakat size karşı olan o Mekkeli müşrik zalimleri ise bir süre daha dünyada yaşatacağız, daha sonra onlara can yakıcı bir azabı sizin elinizle isabet ettireceğiz. Bu dünyada onların canını sizin elinizle çok yakacağız ve perişan edeceğiz. Ahirette ise cehennem azabı onları beklemektedir.” 48- Denildi ki: “Ey Nuh! Sana ve seninle birlikte olan topluluk ve ümmetler üzerine katımızdan esenlikle / selametle / mutlulukla ve bereketle / bollukla in. Ama sana karşı olan ümmetleri ise bir süre faydalandıracağız / yaşatacağız. Daha sonra onları can yakıcı bir azaba çarptıracağız” (Hud Suresi 48) Cenab-ı Hak, bu kıssa ile mucizevi gelecek haberlerini anlatır. Daha Mekke’de iken Hz.Muhammed’in@ ve taraftarlarının Mekke’den hicret etmeyi başararak Medine’de bir İslam Cumhuriyeti kurmayı başaracağını ve bu devletin Mekke müşrikleri ile yapacağı mücadeleleri de kazanacağını, zalimlerin yenileceğini / kahrolacağını müjdeler. Geleceğe (gaybe) yönelik bu müjdeli haberlerin daha önce kimse tarafından bilinmediğini ve şimdi vahyedildiğini bildirir. İstikbalin dünya ve ahirette kendi hak ve çıkarlarını koruyan muttakilere ait olacağının ilahi bir ilke olduğunu bildirerek Hz.Nuh@ kıssasını noktalar. 49-İşte bunlar (Nuh kıssası vesilesi ile anlatılanlar), sana vahyettiğimiz gayb (gelecek) haberlerindendir. Bundan önce sen ve kavmin bunları bilmiyordunuz. Şu halde sabret. Şüphesiz iyi gelecek / istikbal muttakilerindir. (İyi gelecek / istikbal dünya ve ahiretteki çıkar ve haklarını koruyanlarındır) (Hud Suresi 49) Hz.Muhammed@ iş işten geçmeden Mekke müşriklerine bir fırsat daha vermek ister. Zira gemi kalktıktan sonra yani Medine’ye hicret edildikten sonra artık geri dönüşü olmayan bir yola girilmiş olacaktır. Bu nedenle Mekke müşriklerini İlahi Öğreti çerçevesinde Tevhidi Sisteme bir daha davet eder. Bu sistemin kurulması ve işletilmesi için yapacağı hizmetlerden ve göstereceği çabadan herhangi bir menfaat / maddi karşılık beklemediğini bir daha yineler. Şayet inadı bırakır da Cenab-ı Hakka yönelirlerse uygulanacak ilahi sistemle çok büyük bereketlere kavuşacaklarını ve halihazırdaki güçlerine güç katacaklarını bildirir. Cenab-ı Hak, elçisinin bu çağrısını Hz.Hud @ kıssası üzerinden yaptırır; 50-52- Ad kavmine kardeşleri Hud şöyle dedi; “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka ilah yok. Siz ancak iftira ediyorsunuz. Ey kavmim! Ona (Peygamberliğime / Liderliğime / Yol göstericiliğime / Çabalarıma) karşılık sizden bir ücret / maddi karşılık beklemiyorum. Benim ücretimi/ mükafatımı ancak beni yaratan takdir edecektir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret dileyin ve müteakiben tevbe ederek O`na yönelin ki, üzerinize gökten bol bol bereketler göndersin ve sizin gücünüze güç katsın. Hadi artık, günahkârlar olarak sırt çevirmeyin.” (Hud Suresi 50-52) Fakat Hz.Muhammed’in@ bu davetini Mekke müşrikleri reddetmekle kalmaz alay da ederler. Onların peygamberimizin yaptığı teklifi reddetme gerekçesi olarak teklifinin başarılı olacağına dair herhangi bir kanıt / mucize getirememiş olmasını gösterirler. Açıkçası onlar peygamberimizin Mekke’deki mücadelesinde başarılı olamamasını, onun davetini reddediş gerekçesi olarak ifade ederler. Şayet başarılı olsaydı ve iktidara gelebilseydi o takdirde hemen kabul edeceklerdi. Başarılı olamadığı gibi Mekke’nin şirk otoriteleri uyguladıkları baskı, şiddet ve boykotla Hz.Muhammed’i@ ve hareketini perişan etmişlerdi. Cenab-ı Hak bunu Hz. Hud kıssasında müşriklerin (“Tanrılarımızdan bazısı seni çok fena çarpmışken biz sana daha ne diyelim”) sözlerine atıfla kinayeli olarak anlatır. Şirk otoritelerinin bazılarının kendisini çok kötü çarptığını görüp dururken yapılan bu davete icabet etmelerini beklemelerinin saflık olduğunu söyleyerek alay ederler. 53-54-Onlar dediler ki: “Ey Hud! Bize açık bir kanıt ile gelmedin. Bu yüzden senin sözünle ilâhlarımızı terk edecek değiliz. Sana inanmamızı asla bekleme! ‘Tanrılarımızdan bazısı seni fena çarpmışken’ biz sana daha ne diyelim.” (Hud Suresi 53-54) [1] ) NOT: Resulü Ekremin ve müminlerin akrabalarından olup da inkarcıların safında toplanan “araftaki” kimseleri Hz. Nuh’un oğlu metaforu kapsamında değerlendirebiliriz. Zira Kur’an o zaman ki Arap toplumu kabile anlayışına da uygun olarak “oğul / erkek evlat” gücü temsil etmektedir. Bu nedenle “erkek evlat” metaforu Kevser suresinde olduğu gibi kabile ya da bir ideoloji etrafında toplanan insan toplulukları için de kullanılmıştır. (A.A) Onların karşı çıkışlarına ve alaylarına karşı Hz. Muhammed@, Allah’ı ve kendilerini şahit tutarak daha yıkılmadığını, hala ayakta olduğunu ve kendisini çarpıp perişan ettiğini iddia ettikleri şirk otoritelerini tanımadığını / reddettiğini söyler. O, değil bazı şirk otoritelerinin saldırmaları, isterlerse bütün şirk otoritelerinin tüm güçleri ile üzerine saldırmalarını, ne kadar hile ve tuzakları varsa hepsini kurmalarını ve ellerinden ne geliyorsa yapmalarını ifade ederek onlara meydan okur. Bütün güçlerin toplanıp üzerine gelseler bile yine de kendisini yıkamayacaklarını, sırtını dayadığı Rabbinin yardımı ile hepsinin saldırılarını püskürteceğini bildirir. Çünkü O’nun yarattığı tüm mahlukata hâkim olduğunu, O’nun hakimler hâkimi olduğunu belirtir. Ama diğer taraftan O’nun kullarının yanlış yola gitmesine razı olmadığını ve onların dosdoğru yolda olmalarını arzu ettiğini bildirdikten sonra peygamberimiz yaptığı davet ile kendisine vahyedilen şeyleri bildirerek elçilik görevini yerine getirdiğini belirtir. Şayet yapılan bu son çağrıyı da reddederlerse Mekke’nin iktidarını başka bir kabilenin ele geçireceğini bildirir. Bu haberle Medinelilerle yapılan anlaşmaya atıf yapılır ve orada kurulacak devletin tüm kavim ve kabilelere egemen olacağı ihbar edilir. Yani bu ihbar ile Mekke’nin müşrik sisteminin ve elebaşılarının alaşağı edileceği ve egemenliğin kendisine inanan başka kavimlere geçeceği vurgulanır. O bu değişimi onların asla engelleyemeyeceği gibi onların yeni kurulacak devlete asla zarar veremeyecekleri de ifade edilir. 54-57-O (Hud) dedi ki: “Şüphesiz ben Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki, ben, Allah’tan başka otorite tanımıyorum. Hadi bakalım! Topunuz birden bana karşı tuzak kurun ve elinizden geleni ardınıza koymayın! Ben, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a güveniyorum. / tevekkül ediyorum. Zira, O’nun kontrolünde / denetiminde olmayan hiçbir canlı / güç yoktur. Şüphesiz ki benim Rabbim dosdoğru bir yol üzerinedir. Ben size benimle birlikte gönderileni size bildirmiş bulunuyorum. Buna rağmen yine de bana sırt çevirirseniz / karşı durursanız o takdirde benim rabbim, sizin yerinize başka bir kavmi iktidara getirecek / halife yapacak ve siz ona hiçbir şekilde zarar veremeyeceksiniz. Hiç şüphesiz Rabbim, her şeyi koruyup gözetendir.” (Hud Suresi 54-57) Fakat Hz.Muhammed’in@ teklifini kabul eden ve O’nun safına geçenlerin kurtulacağı ve Cenab-ı Hakk’ın merhamet ve rahmetine mazhar olacağı ifade edilirken, teklifi reddeden ve peygamberimize kafa tutan zorbaların tıpkı Ad kavmi inkarcılarının akıbetleri gibi hem dünya hem de ahiretlerinin mahvolacağı belirtilir. Onların her yerden kovulacağı sürgün edileceği bildirilir. 58 -60-Emrimiz geldiği zaman, Hud’u ve onunla birlikte iman etmiş olan kişileri tarafımızdan bir rahmet ile kurtardık, onları dehşetli bir azaptan da kurtardık. İşte bu, Rabblerinin ayetlerini tanımayan, O’nun elçilerine kafa tutan ve her azgın zorbanın emrine uyan Ad kavmidir! Bu dünyada ve kıyamet günü lanet onların peşlerini bırakmayacaktır. İyi bilin ki Hud’un kavmi Ad, Rablerini tanımadılar / inkâr ettiler ve bu nedenle yıkılıp gittiler. (Hud Suresi 58-60) Hz.Muhammed@, Mekke müşriklerine hitaben hicret öncesi yaptığı bu uyarılarına Hz.Salih@ kıssası üzerinden devam eder. Cenab-ı Hak ondan tıpkı Hz.Salih’in@ Semud kavmine verdiği nutuk gibi şöyle hitap etmesini ister; “Ey halkım, Mekke’deki Kâbe sayesinde var oldunuz. O’nun seçimi ve takdiri ile atanız Hz.İbrahim@ Kabe’nin yerini seçti ve Kabe’yi inşa ettirdi. Varoluşunuz bu mabed ile gerçekleşti ve sizi de bu mabedin ve bu şehrin mamuriyeti için yetkilendirdi. O sizden sadece O’na kulluk etmenizi istiyor. Hadi artık inat etmeyin de mevcut şirk düzenini terk edin ve bugüne kadar yaptığınız yanlışlardan bağışlanma dileyin ve tevbe ederek O’na yönelin. Böylece O sizin dualarınıza, isteklerinize icabet edecek ve sıkıntılarınızı giderecektir.” 61- Semud’a da kardeşleri Salih şöyle seslendi: “Ey halkım! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka ilâh yok. O, sizi bu ülke ile var etti ve bu ülkeyi de size imar ettirdi. Öyleyse O’ndan mağfiret isteyin. Sonra O’na yönelin. Şüphesiz Rabbim Karîb’dir / çok yakındır, Mucîb`dir / taleplerinize icabet edendir.” (Hud Suresi 61) Peygamberimizin bu çağrısına Mekke müşrikleri de tıpkı Semud kavminin müşrik ileri gelenlerinin Hz.Salih’e@ verdikleri cevap gibi cevap verirler; “Ey Muhammed! Senden çok şey bekliyorduk, çok parlak biriydin, senin bizim şirk sistemimizin başına geçmeni ve sistemimizdeki tıkanıklıkları gidermeni ümit ediyorduk. Bu şirk sisteminin iyi bir yöneticisi olmanı bekliyorduk. Fakat sen bütün umutlarımızı boşa çıkardın. Kalktın mevcut düzenimizi kökten kaldırıp atmamızı teklif ettin. Atalarımızın yıllarca uyguladığı ve bugüne kadar çok büyük bir tecrübe birikimi oluşturduğu bu sistemi kaldırıp atmamızı istiyorsun. Kurulu düzenimizin yerine önerdiğin tevhit sistemi konusunda ise kafalarımız çok karışık ve o sistem konusunda büyük bir tereddüt yaşıyoruz.” 62- Dediler ki: “Ey Salih! Sen, bundan önce aramızda aranan / ümit beslenen / gelecek vaat eden bir kişi idin. Şimdi kalkmış, atalarımızın kulluk ettiklerine kulluk etmemizi mi yasaklayacaksın? Biz, kesinlikle bizi çağırdığın şey hakkında kafalarımız karışık ve derin bir kuşku içindeyiz.” (Hud Suresi 62) Mekke müşriklerinin bu şekildeki cevaplarına karşılık olarak Hz.Muhammed@ yine Hz.Salih@ kıssası üzerinden şöyle cevap verir; “Ey Halkım! Şayet sizin benden beklentinizi gerçekleştirirsem Cenab-ı Hakk’a isyan etmiş olurum. Hem de bana doğru yolu göstermişken içinde bulunduğumuz sıkıntılı süreçlerden gerçek çıkış yolunu göstermişken sırf sizin benden şirk sisteminizi daha iyi uygulama beklentinizi gerçekleştirmek için çalışırsam o zaman beni Allah’ın azabından kim kurtaracak. O takdirde siz ancak benim ziyanımı artırır ve beni yıkıma götürürsünüz.” “Bu konuda kanıt istiyorsanız işte size kanıt; Tıpkı Hz.Salih’in@ dişi devesine Semudluların yaptıkları gibi Mekke’nin fakir ve kimsesiz alt tabaka insanlarının toplumda gelişmesine, ilerlemesine engel olduğunuz, asgari geçimlerini sağlamadığınız ve onlara kötü muamele yaptığınız için sizlerinde büyük felaketlerle karşılaşmanız kaçınılmazdır. İşte size ilahi / sosyolojik bir delil / kanıt / yasa.” 63- 64- O (Salih) dedi ki: Ey kavmim! Görmüyor musunuz? Ben Rabbimin bana verdiği rahmet sayesinde apaçık bir kanıt üzerinde isem ve buna rağmen O’na asi olursam beni Allah’tan kim korur? Öyle bir durumda sizin bana yıkım getirmekten başka katkınız olmaz. Ey kavmim! Delil mi istiyorsunuz? İşte size Allah’ın nâkası / dişi devesi / yoksul ve sahipsiz kimsesi. Onu serbest bırakıp, Allah’ın ülkesinde beslenip gelişmesine müsaade etmezseniz ve ona fena davranarak zarar verecek olursanız çok geçmez sizi bir azap yakalayıverir. (Hud Suresi 63-64) Nasıl ki Semudlular Hz.Salih’in@ bütün uyarılarına rağmen dişi deveyi ayaklarını kesmek suretiyle yere sererek öldürdülerse aynı şekilde Mekke müşrikleri de fakir, fukara, garip guraba ve sahipsiz kimselerin ayakta kalmasını sağlayan gelir kaynaklarını kesmek suretiyle Mekke’nin alt tabakasını sosyo-ekonomik olarak öldürmüşlerdi. Onların bu hareketleri artık kendi sonlarını getirecekti. Hz.Muhammed@ işte bu duruma işaret ederek artık bu son çağrılara da ret cevabı veren Mekkelilerin çok yakında sonlarının geleceğini onlara aynı kıssa üzerinden bildirir. 65- Fakat bu uyarıya rağmen, onlar, onu (nâkayı / dişi deveyi / yoksul ve sahipsiz kimseyi) ayaklarını / ayakta durmasını sağlayan gelir kaynaklarını keserek öldürdüler. Bunun üzerine o (Salih) dedi ki: “yurdunuzda ancak üç gün daha yaşarsınız. İşte bu, yalan çıkması mümkün olmayan bir tehdittir.” (Hud Suresi 65) Cenab-ı Hak, elçisine tıpkı Hz.Salih@ ve taraftarlarının kurtarıldığı gibi kendisinin ve müminlerinde ilahi yasa tahakkuk ettiği zaman rahmetinin bir eseri olarak kurtarılacağını müjdeler. Zira güç kuvvet, üstünlük ve mutlak galibiyet Cenab-ı Hakk’a aittir. 66-Ve sonunda emrimiz geldiği zaman, Salih’i ve onunla birlikte iman etmiş olan kişileri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Böylece izin verilen o günün utancından da kurtardık. Hiç şüphesiz ki Rabbin, güçlü ve mutlak üstün olandır. (Hud Suresi 66) İlahi yasa / sosyolojik yasa tahakkuk ettiği zaman, nasıl ki Semudlular kendi yurtlarında diz üstü çöke kaldılarsa aynı şekilde müşriklerin de peygamberimiz ve müminlerin karşısında diz üstü çökecekleri bildirilir. O zaman geldiğinde onların iktidarları öyle yıkılacak ki sanki bir zamanlar bu şehirde zengin ve caka satan, gururla ve kibirle dolaşan kendileri değilmiş gibi izlerinin silinip gideceği ifade edilir. 67-68- O zalimleri korkunç bir ses / patlama yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. Sanki orada hiç zengin ve müreffeh olarak yaşamamış gibi. İşte Semud kavminin Rabblerini inkâr etmeleri ve işte yıkılıp gitmeleri gerçek değil miymiş? (Hud Suresi 67-68) Mekkelilerin Hz.Hud’dan@ talep ettikleri kanıta bir cevap niteliğindeki cevaplar, hem Hz.Hud@ hem de Hz.Salih’in@ kıssaları üzerinden verilmişti. Bunlar tarihteki örneklerden yola çıkarak sosyolojik / ilahi yasalar ile verilen cevaplar niteliğinde idi. Mekke’nin gidişatı ile Ad ve Semud kavimlerinin gidişatlarının benzer niteliklerinden yola çıkarak verilen yanıtlardı. Cenab-ı Hak, şimdide Mekkelileri yaşanmakta olan olaylarla uyarıda bulunur. Her ne kadar bu yaşanmışlığı anlatmak için yine bir başka peygamberin kıssasını kullansa da bu kez bizzat Hz.Muhammed’in@ yaşadığı olay üzerinden tehdit eder. Peygamberimizin Medine temsilcileri ile görüşmeler yaptığını ve bu görüşmelerin olumlu bir seyir izlediğini, böylece Mekkeli müşriklerin cezalandırılması için önemli adımların atıldığını anlatır. Bu yaşanan olaylar müşrikler için bir uyarı / tehdit arz ederken, Mekkeli müminler için bir umut, bir müjdedir. Medinelilerle yapılan müzakereler sonucunda artık kimsenin korkmamaları gerektiği bildirilir. Kıssa ile artık ümitleri neredeyse tamamen kesilmiş müminlerin kaygı ve endişelerini bertaraf eden müjdeli haberler verilir. Müjdeli haberler öylesine sürprizleri içerisinde barındırır ki müminler inanmak istemezler ve hatta bu müjdeli habere konu olayın içine düştükleri zayıf ve aciz konumdan dolayı inanılması güç bir şey olduğunu ifade ederler. Bu durum Hud Suresinin müteakip ayetlerinde Hz.İbrahim@ kıssası ile şöyle anlatılır; 69 -73 –Ant olsun ki, İbrahim’e de elçilerimiz müjde ile geldiler ve “Selâm!” dediler. O da “Selâm!” dedi ve hemen kızartılmış bir buzağı getirdi. Fakat onlar ellerini ona uzatmadıklarını görünce, onları yadırgadı ve onlara karşı içinde bir korku duydu. Onlar: “Korkma / endişe etme, çünkü biz Lut kavmi için gönderildik” dediler. Onun (İbrahim’in) karısı ayaklanmıştı, fakat bu sözleri duyunca gülümsedi. Sonra ona İshak’ı, İshak’ın arkasından da Yakub’u müjdeledik. O (İbrahim’in karısı); “Vay be! Hayret bir şey! Ben bir “acuz” (aciz, zayıf, güçsüz, zavallı, elinden bir iş gelmez, kısır) bir kadın olduğum halde ben mi doğuracağım! Şu kocam da yaşlı bir adam iken! Gerçekten bu, çok şaşılacak bir şey!” dedi. Onlar (elçiler): “Allah’ın işine mi / emrine mi / dilediğini gerçekleştirmesine mi şaşıyorsun? Ey ev halkı! Allah’ın rahmeti ve bollukları üzerinizdedir! Muhakkak ki O, Hamid’tir (övülmeye lâyıktır), Mecid’tir (cömertliği boldur)” dediler. (Hud Suresi 69-73) Cenab-ı Hak, inzal ettiği bu ayetleri Hz.Muhammed@ Mekkelilere okur ve Hz.İbrahim@ kıssası üzerinden Mekkeliler uyarılır. Yapılan bu uyarı ve tehditler bir kıssa üzerinden ve detaylara girmeden yapılır. Asıl amaç olay hakkında kısa bilgi verdikten sonra tehdit ve uyarı yapmak ve onların akıllarını başlarını devşirmelerini sağlamaktır. Aşağıda detaylandırılarak verilmeye çalışılan olaylar her ne kadar bu kadar detay ve kişileştirilmese de mesaj muhataplarınca gayet iyi anlaşılır; “Medine’den 12 kişilik bir heyet / elçiler gelmiştir. Bu heyet tıpkı Hz.İbrahim’in@ elçileri ağırlaması gibi peygamberimiz tarafından da gayet iyi ağırlanmıştır. Ama onlar kendilerine sunulan ikramı kabul etmeyerek sanki düşmanmış gibi bir politika takip etmişler ([1] ) ve böylece yapılan görüşmenin bir ittifak / dostluk anlaşması görüşmesi olduğunu kamufle etmişlerdir. Bu kamuflaj öylesine gerçekçiydi ki Medineli heyet esas itibariyle Mekkeli müşrik ileri gelenlerle görüşmek için gönderilmiş gösterildiler. Zira Medine’deki kabileler arasındaki çatışma nedeniyle her kabile kendisi için Mekke’deki kabilelerden destek için müttefik arayışı içerisinde oldukları izlenimini veriyorlardı. Onlar sürekli Mekkeli kabileler ile görüşüyorlar ve kendilerine müttefik arıyorlardı. Ama onlarla da bir türlü anlaşmaya gidememişlerdi. Ayeti kerimede “Elçilerin Lut Kavmine gönderilmesi” metaforu ile değinilen bu husus aslında Mekkelilere azabı getirecek bir müttefiklik anlaşmasına giden ilk mutabakat anlaşmasını Medine elçileri peygamberimizle yapacaklardır. Onlar bu gelişlerinde peygamberimiz ile yaptıkları görüşmelerin sonucunda Anayasal bir sözleşme yapılması hususunda mutabakata varmışlar ve O’na biat etmişlerdir. Müminler ise 9 -10 yıllık bir mücadeleden sonra bu uğurda bütün ekonomik güçlerini, siyasi otoritelerini kaybederek içine düştükleri zayıf, güçsüz ve ellerinden hiçbir şey gelmeyen bir konum nedeniyle artık iyice ümitlerini kaybetmişlerdi. Öyle ki bazı müminler özellikle peygamberimizin gördüğü miraç rüyasından sonra müşriklerin safına bile geçmişlerdi. Bu onların ümitsizliklerinin derecesini göstermesi açısından son safhaydı. Ümitli olmaya yönelik verilmeye çalışılan öğüt ve söylevlere karşı da artık karşı çıkma noktasına gelmişlerdi. Tıpkı kıssadaki Hz.İbrahim’in@ hanımı Hz.Sare’nin çocuğu olmaması nedeniyle çocuğu olan Hz. Hacer’i kıskanması ve onları çöle göndermesi konusunda Hz. İbrahim’e karşı ayaklanması / karşı çıkması / başkaldırması gibi. Müminlerin durumu da böyle acizlik ve güçsüzlük nedeniyle ümitsizlik arz etmekte ve onların Hz.Muhammed’e@ bakışları da tıpkı Hz.Sare’nin kendisinin ve eşi Hz.İbrahim’in@ yaşlılık nedeniyle çocuğunun olmasının imkansızlığını düşünerek içlerinde besledikleri ümitsizlik ile eşine bakışı gibidir. Onlar da kendilerinin zayıflığı, acizliğinin yanında peygamberimize uzun mücadelesi ile yorulmuş, artık başarma sansı kalmamış bir şahsiyet olarak bakıyorlardı. Fakat akabe görüşmelerinde gelinen noktada Evs ve Hazreç’in temsilcilerinden alınan biat ve Mus’ab b. Umeyr’in devletin teşkilatlanması noktasında hazırlıklar yapılması için Medine’ye gönderilmesi, müminler nezdinde yeniden ümitleri yeşertir. Bu gelişme imkânsız, inanılması güç bir gelişmedir. Artık Resulü Ekrem’in@ ve müminlerin sığınacakları bir güçleri olacaktır. Bilindiği üzere o dönemde oğlan evlat güç demektir. Evs ve Hazreç gibi savaşçı kabileler Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin savunma gücünü oluşturacaktı. Ayette Hz.İshak@ ve Hz.Yakub’un@ müjdelenmesi metaforu ile anlatılan bu olay sonucunda Cenab-ı Hak, inayetiyle böyle ümit verici bir gelişmenin kapısını aralamıştır. Müminler için umutları yeniden canlandıran bu gelişme, Mekke müşrikleri açısından hareketin başından beri yapılan tehdit ve uyarıların gerçekleşmesinin işaret fişeğidir. Daha sonraki görüşmelerde peygamberimizin Medine’ye gelmesi halinde Mekke ile gelecekte savaş halinin yaşanacağı bildirilince peygamberimiz kendisinin islam / barış / esenlik ve tevhid / merhamet için gönderildiğini ileri sürerek itiraz eder. Fakat elçiler böyle bir durumun mutlaka savaşı beraberinde getireceğini ve buna hazırlıklı olunması gerektiğini bildirmesi üzerine peygamberimiz bunun savaşsız bir yolunun bulunması gerektiği üzerine ısrar eder. Zira politikayı savaş politikasına döndürmenin kendisinin şu ana kadar ortaya koyduğu tüm argümanlara ters düşeceği ve bunun da açıklanamaz bir şey olduğu üzerinde durur. Dahası peygamberimiz kendi kavmine gerçekten çok merhametli, içi sevgi dolu idi. Onlara karşı kılıç çekmek, onlardan birilerini öldürmek, onları kurtarmaya çalışırken onlara zarar vermek kendisine çok ters geliyordu. Medineli elçiler sonunda bu işin doğasının böyle olduğunu ve bunda ısrar etmemesi gerektiğini, onların yaptıkları kötülüklerin hesabını vermelerinin kaçınılmaz olduğunu bildirerek peygamberimizin ve arkadaşlarının yanından ayrılır ve Mekkeli müşrik ileri gelenlerle kamuflaj maksatlı görüşmeler yapmak üzere giderler.” Bu gelişmeleri Cenab-ı Hak Hz. İbrahim@ kıssası üzerinden anlatır; 74- 76- İbrahim’den korku gidip kendisine müjde gelince, Bizimle Lut kavmi hakkında mücadeleye başladı. Çünkü İbrahim, çok yumuşak huylu, yüreği yanık ve Allah’a yönelen biri idi. “Ey İbrahim! Bundan vazgeç. Çünkü Rabbinin emri kesin olarak gelmiştir. Muhakkak ki onlara geri çevrilmesi mümkün olmayan bir azap gelecektir.” (Hud Suresi 74-76) Bu ayetler müminlere Hz.Muhammed@ tarafından okunur ve Medinelilerle yapılmakta olan mutabakatın sonuçlarının nereye varacağını onlarında görmesi sağlanır. Onlar bu ayetlerle hicret ederek Medine’de bir devlet kurulduğu zaman Mekke müşrik ileri gelenleri ile savaşılacağı yani müminlerin her birinin yakın akrabaları ile savaşmak durumunda kalınacağı önceden haber verilmiş olur. Böylece kimsenin anası babası veya çocuğu gibi yakın akrabası da olsa kurulacak devlete katıldıktan sonra “ben böyle olacağını bilmiyordum ya da bilseydim ben böyle bir birliktelikte yer almazdım” dememesi için bunlar bildirilir. Tıpkı Hz.İbrahim’in yanık yürekliliği ve sevgi dolu olması ile Lut kavminin helak olmasına gönlünün razı olmaması gibi Hz.Muhammed’de@ hicret edildikten sonra Medine İslam Cumhuriyeti orduları ile yakın akrabalarından oluşan Mekke müşrik orduları ile savaşacak olmaları ona çok ağır gelmişti. Ama Cenab-ı Hak inzal ettiği yukarıdaki ayet ile tıpkı Hz.İbrahim’in@ de bu hususta ikna olması gibi peygamberimizi de ikna eder. Bu ayetlerin kendilerine okunması ile müminler de ikna olurlar. Devlet aşamasına geçildiği zaman bu durumun kaçınılmaz oluşu böylece özellikle müminlere Hz. İbrahim@ üzerinden verilen örnekleme ile gösterilmiş olur. Bundan sonra Hz.Lut@ üzerinden anlatılacak kıssa ile hicrete kadar yaşanacak süreç içerisinde yine Medine’den gelecek elçilerle gerçekleştirilecek görüşmeler sırasında izlenecek stratejiler Resulü Ekrem’e ve müminlere öğretilir. Daha önceki Hz.Lut@ kıssalarında «cinsel sapkınlık ve tecavüz» ön plandadır ve peygamberimiz bu kıssa üzerinden Mekkelilerin de aynı sapkınlıkları ve tecavüzleri yaptıklarının ve bunun toplumu yok oluşa götürdüğünü ön plana çıkaran vurguları içeren ayetleri onlara okumuştu. Bu kıssalarda Mekkeli müşriklerin “cinsel sapkınlıklarının ve tecavüzlerinin “ifşaatı vardı. Fakat Mekke’nin son dönemlerinde nazil olan Hz.Lut@ kıssalarında ise “cinsel sapkınlık ve tecavüz” boyutundan ziyade “ siyasal tecavüz” boyutu ağırlıklıdır. Söz konusu kıssalar “siyasal tecavüz” boyutuyla değerlendirildiğinde gelecekte karşılaşılacakları siyasal tecavüzlere karşı izlenecek strateji konusunda peygamberimize ve müminlere uyarılar yapıldığı görülecektir. Hicret edinceye kadar Medinelilerle daha bir dizi görüşmeler yapılacaktır. Her ne kadar Mus’ab b.Umeyr’in Medine’ye gönderilmesi ile bu görüşmeler güvenli bir alana taşınmış olsa da anlaşma imzalanıncaya / nihayete bağlanıncaya kadar yapılacak görüşmeler sırasında çıkacak pürüzleri gidermek için sürekli iletişim halinde olunması gerekmektedir. Hem bu görüşmeler sırasında hem de hicret sırasında Mekke Yönetimi ile yaşanacak olumsuzluklar / çatışmalar ya da provokasyonlara karşı nasıl bir tepki verileceği konusunda bazı taktiklere ihtiyaç vardır. Cenab-ı Hak, böyle durumlarda özellikle Medine’den gelecek heyet mensuplarına Mekkeli müşrik azgınların reva görecekleri eziyet, baskı ve tecavüzleri atlatma konusunda nasıl davranacaklarını Lut (as) kıssası üzerinden elçisine ve müminlere anlatır. Ayrıca yakın zamanda gündeme gelecek olan Mekke’den Medine’ye hicret etme hususunda peygamberimizin taraftarlarından ve araftakilerden kim tereddüt gösterirse müşrik azgınlarla birlikte yok olmaya mahkûm olacakları ikazı yapılır. 77- 83- Elçilerimiz Lut’a geldikleri zaman, onların elçilere yaptıkları kötü davranışları yüzünden o üzüldü, göğsü daraldı ve “Bu, zorlu bir gündür!” dedi. Daha sonra onun kavmi (Lut’un kavmi) hızlıca / hışımla onun (Lut’un) yanına geldiler. Onlar daha önce de böyle tecavüzler / çirkinlikler yaparlardı. O (Lut); “Ey kavmim! İşte bunlar kızlarım. Onlar sizin için daha temizdirler. Gelin Allah’tan korkun / takvalı davranın / kendinizi koruyun da beni misafirlerimle ilgili olarak rezil rüsvay etmeyin. Sizden hiç reşit / aklı başında bir kimse yok mu?” dedi. Onlar: “Sen gayet iyi biliyorsun ki, senin kızlarınla ilgili herhangi bir hak talebimiz yoktur. Ve yine sen bizim ne istediğimizi de gayet iyi biliyorsun.” dediler. O (Lut); “Keşke size karşı bir gücüm olsaydı, ya da çok güçlü bir topluma sığınabilseydim!” dedi. Onlar (misafir elçiler); “Ey Lut! Şüphesiz ki, biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla dokunamayacaklar / ulaşamayacaklar. Sen, gecenin bir vaktinde ailenle birlikte hemen yola çık. Sizden hiç kimse geriye bakmasın, fakat karın başka. Çünkü onların başına gelen onun da başına gelecektir. Onlar için belirlenmiş zaman, sabah vaktidir. Sabah vakti yakın değil mi?” dediler. Nihayet emrimiz gelince, oranın altını üstüne getirdik. Onların üzerlerine, istif edilmiş pişmiş çamurdan / seramik gibi sert taşlar yağdırdık. O taşlar ki Rabbinin katında işaretlenmiş ve zalimleri bulup onlara isabet eder. (Hud Suresi 77-83) Bilindiği üzere peygamberimiz Akabe görüşmeleri öncesinde birçok kabile ile görüşmeler yapmıştı. O’nun Mekke dışından destek arayışlarını Mekkeliler gayet iyi biliyorlardı. Fakat bu görüşmelerden bir netice alınamadığını da biliyorlardı. Kabileler peygamberimizin teklifini çok değerli bulsalar bile bazı nedenlerden dolayı teklifi kabul etmiyorlardı. Bu reddedişlerin en başında da hiçbir kabile Mekke müşrik ileri gelenleri ile karşı karşıya gelmek istemiyorlardı. Aksi takdirde ticari menfaatlerini kaybetmekten korkuyorlardı. Fakat Medineliler kendi içlerinde yaşadıkları ve kendilerini yok oluşa götürmek üzere olan anarşiden kurtulmak için peygamberimizin teklifini en uygun çözüm yolu olarak değerlendirmişler ve Akabe görüşmelerine başlamışlardı. Mekkeliler bu görüşmelerin ilk safhalarında peygamberimizin yine boş bir çaba içerisinde olacağını zannettiklerinden pek ciddiye almıyorlardı. Fakat Hz.Muhammed@ bu görüşmelere gayet önem verdi ve gizliliğe azami derecede dikkat etti. 12 kişilik bir heyet ile yapılan görüşmelerin biatla neticelenmesi ve heyetle birlikte devletin teşkilatlanması için Mus’ab b. Umeyr’in de Medine’ye gönderilmesi artık sürecin bundan sonraki kısmında Mekkelilerin de bu gelişmeleri dikkatle takip edeceği sonucunu doğurdu. Bundan sonra Mekkelilerin bu görüşmelere mani olmak için gerekirse bu görüşmeleri basacağı aşikardı. İşte süreç içerisinde gelecekte karşılaşılacak durumlara yönelik bir strateji vermek için Cenab-ı Hak resulüne Hz. Lut@ kıssası üzerinden taktikler öğretti. İşin önemini kavrayan Mekkeli müşrik ileri gelenlerin içeriden istihbarat alarak bir toplantıyı / görüşmeyi basmaları halinde Mekkelilerin Medineli elçilere eziyet etmeleri çok açıktı. Böyle bir durumda yapılacak ilk iş, elçilere zarar gelmesine mâni olmaktı. Zira onlara herhangi bir zarar gelecek olursa anlaşma sürecinin sonuçsuz kalması mukadderdi. Cenab-ı Hak, elçisine böyle bir durumla karşı karşıya kalındığında elçileri kurtarmak için kendinizi ortaya atarak elçilere zarar gelmesine mâni olunmasını öğretti. Hz.Lut’un@ kendi kızlarını teklif etmesi metaforunda anlatılan bu metod aynı zamanda Mekkeli azgınların bile zarar görmemesini öngörür. Zira Medineli elçilere verilecek zarar Mekkelilerin ticaret kervanlarının tehlikeye atılması demektir. Halbuki bu olay nedeniyle peygamberimize ve müminlere eziyet edilecek olursa böyle bir tehlike söz konusu olmayacaktır. Diğer taraftan Mekkeli azgınların asıl niyetleri ise dışarıdan gelen hiçbir kabilenin peygamberimiz ile ittifak yapmaya cesaret bile edememesi için korku vermektir. Onların bu amaçla bastıkları toplantıya katılan Medineli elçilere siyasal tecavüz uygulayacakları da kıssa da metaforik olarak verilir. Tam böyle bir durum meydana geldiğinde ise iş, Hz.Muhammed’e@ düşmekte ve bu nedenle nasıl bir söylem kullanması gerektiği ona öğretilmektedir. Mekke müşrik azgınlarının siyasal tecavüzlerini durdurmaları için kullanılacak söylem, onlarda öyle bir algı oluşturmalı ki bastıkları toplantının konusunun endişe ettikleri ya da düşündükleri gibi hicret etme, müttefiklik anlaşması vb. ile ilgisinin olmadığı zehabına varsınlar. Kıssada Hz. Lut’un “işte kızlarım!” ifadesi ile yukarıda zikredilen algı yaratmaya ek olarak peygamberimizin de hicret niyeti olmadığı izlenimi uyandırmak için kızlarının ve kadınlarının halihazırda yanında olduklarını ve onları bir yere göndermediklerini, şayet hicrete niyetleri olsaydı önce kızlarını ve kadınlarını göndereceğini, dolayısıyla bir yerlere gitmediği algısını da yaratacak bir söylem geliştirmesi öğretilir. Peygamberimizin Mekkeli azgınlara yönelik olarak “keşke sizi önleyecek bir gücüm kudretim olsaydı da sizin bu yanlış hareketinize mâni olsaydım” demesinin arkasında da “keşke çok güçlü bir kabile ile anlaşma yapmış olsaydım da size mâni olsaydım” şeklinde bir söylemi kullanabileceği öğretilir. Bu söylem ile Mekkeli azgınlar Hz.Muhammed’in@ bu görüşmelerde Medinelilere sığınmadığı, onlarla böyle bir anlaşma yapmadığı algısı oluşturulacaktı. Baskıncılar böylece hem Medine’den gelen elçilere zarar vermeyecek hem de korkularının / endişelerinin yersiz olduğunu düşüneceklerdi. Diğer taraftan Medinelilerin de savaşçı ve gözü pek insan olmaları ve kuzey ticaret yolu üzerinde yer almaları nedeniyle onlarında böyle bir baskın durumunda Mekke’nin azgın baskıncılarına karşı biraz sert davranmaları gerektiği de aynı kıssa ile öğretilir. Sözkonusu kıssada Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin nasıl hicret edecekleri de öğretilir. Onlara hicret edecekleri zaman gecenin karanlığından faydalanmaları bildirilir. Hicret edeceklerin arkalarına bakmamalarını yani ne kadar değerli olursa olsun geride bıraktıklarına bakmamalarını öğütler. Hicret etme vaktinin yaklaştığı ve aydınlık günlerin yakın olduğu da bu kıssa ile bildirilir. Nitekim bu kıssa da ihbar edilen hususlar gerçek olmuş ve Cenab-ı Hakk’ın önceden haber vermesi sayesinde alınan tedbirlerle akabe görüşmeleri kazasız belasız atlatılmıştır. Şöyle ki; “Akabe biatlarının sonuncusunda yani 73. kişilik Medineli topluluk ile yine akabe de gerçekleştirilen biatlaşmadan sonra hicret etme ve anayasal sözleşme konusunda antlaşma sağlandıktan sonra Medineli mü’minler sessizce kendi çadırlarına dönmüşler ve müşrik olan kendi kafile üyelerini uyandırmadan yatmışlardır. Ancak sabah olmadan Akabe biatına katılanlardan birileri yapılan anlaşmaya ilişkin istihbaratı Mekkelilere ulaştırmıştır. Haberi alan Mekke müşrik ileri gelenleri hemen Medine kafilesini basmış ve kafile yöneticilerini sorgulamışlardır. Sorgulanan Medineli kafile yöneticileri başta Abdullah bin Übey olmak üzere böyle bir hadisenin asla vuku bulmadığını söylemiş ve diğerleri de onu tasdik etmişlerse de istihbarat içeriden olduğu için Mekkeliler bu işin peşini bırakmamışlardır. Mekkeli müşrik yöneticileri Medinelileri sürekli gözetim altında tutmuşlar, olayı araştırmışlar ve yaptıkları soruşturma neticesinde böyle bir antlaşmanın kesinlikle yapıldığı kanaatine varmışlardır. Durumun kötüye gittiğini gören Medineliler Hz.Muhammed’e@ haber göndermişler ve gerekirse Mekkelilerle burada vuruşabilecekleri haberini iletmişlerdir. Peygamberimiz onları çatışma çıkarmamaları konusunda talimatlandırmıştır. Fakat Mekkeliler Ensar’dan Sa’d bin Ubade’yi yakalamışlar ve ona işkence yaparak konuşturmaya çalışmışlarsa da o asla bu olayı ikrar etmemiştir. Sonunda Sa’d bin Ubade’nin Kureyş’teki müttefik kabile temsilcileri yetişerek Sa’dı kurtarmıştır. İhtimaldir ki Mekkeli müşrik ileri gelenler peygamberimize de gelmişler, peygamberimiz de bütün ailesi / iman ailesi buradayken nereye gideceğini onlara sorarak onları atlatmış olmalıdır.” [1] ) NOT:Bilindiği üzere o dönem geleneklerine göre ikramın reddedilmesi düşmanlık, yenilmesi ise dostluk sayılıyordu. (A.A)

  • Bölüm 44:Mülk / Yönetim Allah'ındır | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 44 MÜLK / YÖNETİM ALLAH’INDIR Son Akabe biatını müteakiben Mekke’deki müminler Medine’ye hicret etmekte ve Medine’deki İslam Devlet teşkilatı içerisindeki yerlerini almaktadırlar. Artık Hz.Muhammed’in@ de hicret ederek Makam-ı Mahmut’ta yerini alması beklenmektedir. Mekke terk edilmeden Mekke müşriklerine son mesajların da verilmesi gerekecektir. Onlara Medine’de teşekkül etmekte olan mükemmel yapıdan bahsetmek ve bütün engellemelere rağmen bu kusursuz yapının inşasına onların bakışlarını çevirmelerini sağlamak gerekmektedir. Mülk Suresinde Medine İslam Cumhuriyetinin oluşumunu göklerin yaratılmasına benzeterek anlatan Cenab-ı Mevla, kendi hakimiyetinin mükemmelliğine vurgu yapar. Surenin ilk ayetlerinde katmanlar halinde teşekkül etmiş ve hiçbir nizamsızlık bulunamayacak bu yapıyı kuran / kurduran Cenab-ı Hakk’ın çok yüce olduğu ve kendi yolundan gideceklere bol bereketler ihsan edeceği, O’nun hayır ve lütuflarının sınırsız olduğu dile getirilir. Bu sistemin çeşitli muhafızlarla koruma altına alındığı ve bu sistemi yıkmaya çalışacak şeytanların saldırı ve tecavüzlerinin şiddetle püskürtüleceği ifade edilir. Gök kubbenin mükemmel yaratılmasına değinildikten sonra onun korunması için ateş toplarının görevlendirilmesi gibi İslam Devletinin de yıkılması için müşrik şeytanların kışkırtması ile çevre kabilelerden gelecek saldırılara karşı ateş gibi küçük ordularla (seriyyelerle) korunacağına işaret edilir. Rahman ve Rahim Allah Adına 1-5- Hakimiyet elinde bulunan o yüce Allah mukaddestir, hayrı ve bereketi sınırsızdır ve O her şeye kadirdir. Hanginizin daha güzel iş ortaya koyacağınızı belirlemek için sizi denemek üzere, ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O azîzdir, gafurdur. Yedi kat göğü birbiriyle tam uyum içinde yaratan O’dur. Rahman’ın yaratmasında hiçbir nizamsızlık göremezsin. Gözünü çevir de bak! Herhangi bir kusur görebilir misin? Sonra tekrar tekrar gözünü çevir de bak, gözün bir kusur bulamadığından, eli boş ve bitkin geri döner. Biz yere en yakın semayı lambalarla / kandillerle donattık. Onları şeytanlara atılan mermiler / ateş topları yaptık. Hem onlara alevli ateş hazırladık. (Mülk Suresi 1-5) Yukarıdaki ayetlerle Cenab-ı Hakk, kainatta hakimiyetin kendisinde olduğunu ve kendisinin her şeye kadir, hayır ve bereketinin sınırsız olduğunu vurgular. Kainattaki bu tasarrufunu insanların ilişkilerinde de kullandığına işaret ederek Hz.Muhammed’in@ hareketinin Medine’de hakimiyeti tesis ettiğine vurgu vardır. Tıpkı insanların bireysel olarak yaratılış amacının kimin daha güzel eylemler ortaya koyacağını belirlemek ve bunun içinde hayatı ve ölümü yarattıysa aynı zamanda toplumlarında ölmeleri ve dirilmelerinin nedeni hangi toplumun güzel medeniyet üreteceğine belirlemek içindir. Yine Cenab-ı Hak, insanların bakışlarını gökyüzüne çevirmelerini isteyerek gök katmanlarını nasıl inşa ettiğini ve bunları nasıl idare ettiğini belirttikten sonra bunların arasındaki uyum ve nizama dikkatler çekilmektedir. Özellikle bu yaratılanların kusursuzluklarına vurgu yapılır. Kusur arayan gözlerin en ufak bir kusur bulamayacağı çok güçlü bir şekilde ifade edilir. Gökyüzündeki bu mükemmel yaratılışın benzerinin Medine’de İslam Cumhuriyeti olarak yaratıldığına işaret edilmiş olunmaktadır. Cenab-ı Hak gökyüzünde kurduğu bu mükemmel sistemin sürdürülebilir olması için bu sistemi bozmaya çalışan şeytanlara fırsat verilmediği ve çok iyi korunduğu hususu metafor olarak kullanılarak Medine’de inşa edilmekte olan İslam Devletini yıkmak isteyen şeytanlara da asla müsaade edilmeyeceğine işaret vardır. Aynı zamanda Resulü Ekrem’e ve müminlere bu konuda dikkatli olmaları ve kurulan devlet sisteminin korunması için muhafızların istihdam edilmesi yönünde bir mesaj da verilir. Cenab-ı Hak müteakip ayetlerde ise ahiretteki Cehennem tasvirlerini dile getirerek aynı zamanda aşağıdaki hususlara da işaret eder; “Mekke müşrikleri kendilerini kurtuluşa davet eden Hz.Muhammed’e@ on üç yıldır yaptıkları eziyetlerde o kadar ileri gitmişti ki artık cehennemi hak etmişlerdi. Onların yaptıkları kötülüklerin derecesini anlatmak için ‘Cehennem’in onlara azap etmek için öfkesinden çatlayacak hale geldiği’ ifade edilir. Cehennem bekçilerinin o müşriklere sordukları sorular ve müşriklerin verdikleri cevaplar ile onların bu azabı hak ettiklerinin kendi itirafları ile belgelendiğini gösterir bir diyalog da verilir. Diyalogda müşriklere azap meleklerinin kendilerine bu acı akıbet ile karşı karşıya geleceklerinin uyarısını yapan bir elçinin gelip gelmediğini sorması üzerine onların Cenab-ı Hakk’ın kendilerine Resulü Ekrem’i gönderdiğini ancak onların bu mükerrem elçiye kulak asmadıkları itirafına yer verilir. Bu tasvirlerle aynı zamanda Medine İslam Cumhuriyetinin onlara yaptıkları zulmün hesabını sormak için sabırsızlandıklarına da işaret edilmiş olunur.” 6-11- Rablerini inkâr edenlere de cehennem azabı var. Gidilecek ne kötü yerdir orası! Onlar oraya atılınca, (cehennemin) müthiş homurtusunu, kaynaya kaynaya çıkardığı uğultuyu işitirler. (Cehennem), öfkesinden neredeyse çatlayacak haldedir. Ne zaman oraya yeni bir kafile atılsa, oranın bekçileri; “Sizi uyaran bir peygamber daveti size ulaşmadı mı?” diye sorarlar. Onlar şöyle cevap verirler; “Evet, bizi uyaran oldu, ama biz onu yalancı saydık ve Rahman hiçbir vahiy indirmedi, siz besbelli bir sapıklık içindesiniz. Şayet biz gerçeği işiten ve aklını çalıştıran kimseler olsaydık, elbette bu alevli ateşe girenlerden olmazdık!” Böylece günahlarını itiraf ederler. Rahmetten uzak olsun o cehennemlikler! (Mülk Suresi 6-11) Diğer taraftan gelecekte / gaybde karşılaşılacak acı akıbet uyarısını dikkate alarak Rablerine karşı takvalı olanlar / Rablerinin emirlerine uymada titizlik gösterenlere ise bağışlama ve çok büyük mükafat verileceği bildirilerek müminlerin güzel akıbetlerine işaret edilmiştir. Bu sure ile verilmek istenen mesaj yerini bulur ve Mekke’de hala hicret etme konusunda tereddüt yaşayan insanlara Rablerinin gayb / gelecek ile ilgili vaadine itimat edenlere müjdeli mesaj verilir. Ayrıca Cenab-ı Hak kullarının söyledikleri ya da içlerinde gizledikleri yani kalplerde olanı bildiğini belirterek hicret etmekte tereddüt edenlerin ileri sürdükleri gerekçelerin sudan sebeplere dayalı olduğunu kalplerde gizledikleri şeyleri bildiğini ifade ederek onları uyarmaktadır. Bu mesaj ile onlar can evinden vurulmaktadır. 12-14- Fakat Rablerinin gaybdeki / gelecekteki vaadine göre hareket edenlere mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır. Sözünüzü ister içinizde gizleyin ister açığa vurun, hepsi birdir. Zira Allah gönüllerin künhünü / özünü dahi bilir. O yarattığı mahlûkunu hiç bilmez olur mu? O latif ve habirdir. (İlmi her şeye nüfuz eden, her şeyden haberi olan) (Mülk Suresi 12-14) İslam Cumhuriyetinin teşekkül etmesiyle Medine yurdunun / ülkesinin artık müminlerin emrine amade olduğu belirtilerek oraya hicret edilmesi / yürünmesi söylenir. Artık oradaki rızıklardan istifade edilmesi bildirilirken yeni toplumsal dirilişin Allah’a doğru / Allah’ın sistemine doğru olacağı ifade edilir. 15- Yeryüzünü / ülkeyi size emre amade kılan da O’dur. Haydi öyleyse siz de onun omuzlarında (üzerinde) yürüyün. O’nun takdir ettiği rızıklardan yiyin, istifade edin. Yeniden diriliş O’na doğru / O’na yönelik olacaktır. (Mülk Suresi 15) Medine’ye gidecek müminler toplumsal dirilişle yeni bir medeniyete doğarken Mekke’deki müşrikler ise sarsılacak ve yerin dibine geçirilecek. Dahası onlar, taş yağmuruna tutuldukları bir kasırga ile süpürülüp tarihin çöplüğüne atılacak. Cenab-ı Hak, Mekke müşriklerinin bu akıbetle karşı karşıya kaldıkları zaman bu tehditlerin ne demek olduğunu anlayacaklarını ama iş işten geçmiş olacağını aşağıdaki ayetlerde bildirir. Böylece Mekke’de kalmayı tercih ederek müşriklerle beraber olanların yerin dibine geçirilmesi, taş yağmuruna tutulması yani tarihin derinliklerine gömülmesi ve herkesin onları gittikleri yerden kovmalarına işaret edilerek akıllarını başlarına almaları öğütleniyor. 16-18- Gökyüzündekinin / Yüceler yücesi olan Allah’ın yer sallandığı zaman sizi yerin dibine geçirmesinden emin mi oldunuz? Yahut Gökyüzündekinin / Yüceler yücesi olan Allah’ın size taş yağdıran bir kasırga göndermesinden emin mi oldunuz? Fakat bu tehdidimin ne demek olduğunu yakında öğrenirsiniz! Onlardan öncekiler de (dini, peygamberleri) yalan saydılar. Ama Benim ret ve inkâr edişim, intikamım nasıl olurmuş, gördüler! (Mülk Suresi 16-18) Akabe görüşmelerinin olduğu dört yıllık süreçte Mekke’deki gelişmeleri yakından takip etmek için çevre kabilelerden saflar halinde heyetler gelmekteydi. Bu kabileler kartal, şahin, güvercin,… vb. sembollerle ifade edilen bayrakları vardı ve onlar bu sembollerle bilinmekte idi. Sadece Medine’den değil diğer bölgelerden gelen heyetler de Hz.Muhammed@ ile görüşmekteydi. Bu görüşmeler hac dönemlerinde zirve yapmaktaydı. Özellikle Medine çevresinin güvenliği yanında hicret edeceklerin yol boyunca güvenlik ve lojistik ihtiyaçlarını temin için de bu görüşmeler yapılıyordu. Bütün bu görüşmelerin sebebi Rahmaniyete dayalı ilahi egemenliğin Medine’de kurulma aşamasında olmasından kaynaklanmaktaydı. Mekkelilerin uyanmaları ve Hz.Muhammed’in@ safına geçerek hicret etmeleri için yaşanmakta olan gelişmelere bakışlarını çevirmeleri istenir. Kuşlarla sembolize edilen kabilelerin dizi dizi saflar halinde gelip Mekkelilerin tepelerinde dolanmalarının sebebinin Rahman’ın mesajından başkası olmadığı vurgulanarak ikaz edilir. Mekkelilerin ibret almaları ve uyanmaları için Rahman olan Allah’ın Rahmaniyet paradigmasına göre kurulan İslam Devletinin güçlerine karşı onları koruyacak askerlerinin / güvenlik güçlerinin kimler olduğu sorulur ve kendilerinin büyük bir aldatılma içerisinde oldukları ifade edilir. 19-20- Onlar üstlerinde saflar halinde dizilerek kanat çırpan kuşları görmüyorlar mı? Onları havada Rahman’dan başkası tutmuyor. O elbette her şeyi görür. Veya Rahman olan Allah’a karşı şu size yardım edecek askerleriniz hani kimlerdir? Doğrusu kâfirler büyük bir aldanış içindedirler. (Mülk Suresi 19-20) Medine’de teşekkül etmekte olan İslam Cumhuriyeti, Mekke’nin Şam yolu üzerindeki ticaretine izin vermeyecek olursa Mekke’nin ekonomisi çökecekti. Zira sadece doğu batı eksenindeki ticaret Mekke için yeterli olmayacaktı. Mekke’yi en önemli ticari istasyon durumuna getiren Yemen ile Şam arasındaki ticaretti. İşte bu nedenle Allah’ın hakimiyetindeki Medine İslam Cumhuriyetinin Şam ticaret yolunu kesmesi durumunda Mekke’nin karşılaşacağı kıtlığın dile getirilmesi gerekmektedir. Cenab-ı Hak, bu durumu gündeme getirerek Mekke halkını akıllarını başlarına almaları konusunda uyarmasına rağmen onların umursamaz bir tavır içinde olduklarını ifade eden ayetlerini inzal eder. Bu ayetlerde onları düşünmeye davet ederek müşrik önderlerinin beyinsizce hareket ettiklerini, adeta yüzükoyun süründüklerini belirtir. Dahası bu gidişatla onların yollarının çıkmaz sokak olduğunu ifade eder. Hz.Muhammed’in@ ise ilahi rehberlik sayesinde dosdoğru yolda hareket ettiğini ve hedefine kolaylıkla ulaşacağını belirtir. 21-22- Peki, Allah rızkınızı kesecek olursa, sizi kim rızıklandıracak? Doğrusu, onlar azgınlık ve nefret içinde direnmektedirler. Düşünün bir; Yüzükoyun kapanıp yerde sürünen mi doğru yoldadır / varılacak yere daha kolayca ulaşır, yoksa dümdüz yolda düzgün şekilde yürüyen mi? (Mülk Suresi 21-22) Cenab-ı Hak, kullarını yaratan, onlara gözler, gönüller ve duyu organları veren olmasına rağmen kullarının kendisine yönelmemesinden şikayet eder ve elçisi vasıtasıyla onları kendisine yönelmeye davet eder. Onlara verdiği duyu organlarını kullanmalarını yani gözlerini açmalarını, kafalarını çalıştırmalarını, kalplerini yumuşatmalarını ve mesajlarına kulak vermelerini ister. Çünkü gidişatları iyi değildir. Bu gidişle yaptıklarının hesabını veremeyecekleri bir sürece doğru yol almakta olduklarını ve bu hesaptan kaçamayacaklarını ifade eder. Onlar hem bu dünya da İslam Cumhuriyetine karşı yenilip hesap verecekleri hem de ahirette Yüce Divanda hesap verecekleri konusunda uyarır. Fakat onlar bu uyarıyı da kulak ardı ederler ve tehdit edildikleri hesap vaktinin ne zaman olacağını alaycı bir şekilde sorarlar. Aslında onların bu soruları cevap almak için değildir. Onlar kendilerini çok güçlü gördükleri için yeni kurulan Medine İslam Cumhuriyetinin kendilerini asla yenemeyeceğini ve dolayısıyla yaptıklarından kimsenin hesap soramayacağı düşüncesinden kaynaklanmaktaydı. Cenab-ı Hak ise elçisine onların sorusuna cevap olarak bu hesaplaşma gününün zamanını ancak kendisinin bildiğini söylemesini emreder. Ama bu yıkım azabının ve hesaplaşmanın eninde sonunda geleceğini ve geldikten sonra “işte sorduğunuz sorunun cevabı” şeklinde yaşayarak göreceklerini ifade buyurur. 23-27-De ki; “Sizi yaratan ve size kulaklar, gözler ve gönüller veren O’dur. Sizin şükrünüz ne de az! Sizi yeryüzünde üretip türeten O’dur. Ve sonunda O’nun huzurunda toplanacaksınız.” Onlar ise; “Eğer doğru söylüyorsanız, bu vaat (yıkım azabı / inkılap) ne zaman? De ki; “Bunu yalnız Allah bilir. Ben ise sadece açık ve kesin bir tarzda uyarırım.” O yıkım azabı başlarına gelince inkâr edenlerin kederden yüzleri kararır. Kendilerine; “İşte sizin isteyip durduğunuz şey budur!” denilir. (Mülk Suresi 23-27) Cenab-ı Hak onları bir hususta daha düşünmeye çağırır. Ama bu çağrısında onları kendi nefisleri ile baş başa bırakacak bir yol izler. Şöyle ki bu mücadelede o müşriklerin kavim rekabeti alışkanlıkları nedeniyle Hz.Muhammed@ ve yandaşları ile sürekli bir rekabet halinde olmalarını bir kenara koyarak düşünmelerini sağlar. Diyelim ki Resulullah@ bu mücadelesinde yenildi. O takdirde müşrikler günahkâr ve azgınlıklarından dolayı azap göreceklerini kendilerinin gayet iyi bildiklerini ifade eder. Cenab-ı Hak, işte bu azaptan nasıl kurtulacaklarını onlara sormalarını ister. Hz.Muhammed’in@ zafer kazanması halinde ise zaten onların yıkım azabı ile yüzyüze gelecekleri çok açıktır ve o takdirde de onların hiç şansları yoktur. Fakat onların davet edildikleri sistemin sahibi Allah, çok Rahmandır. Bu sistemin temel paradigması O’nun Rahmaniyetidir. Dolayısıyla tez elden gidilen yanlış yoldan dönülecek olursa bağışlanacaklar ve azaba uğramayacakları gibi rahmete nail olacaklardır. Aksi takdirde yanlış yaptıklarını yaşayarak göreceklerdir. 28-29- De ki; “Allah beni ve beraberimdeki müminleri, bu işimizde başarısız kılıp helâk edebilir, ya da merhamet edip zafer ihsan edebilir, bu O’nun bileceği iş, Fakat söyleyin bakalım siz kâfirleri o acı azaptan kim kurtarır?” De ki; “Sizi imana dâvet ettiğimiz İlah, RAHMANDIR. Biz O’na iman ettik. O’na tevekkül ettik. Siz kimin apaçık bir yanlışlık içinde olduğunu yakında öğrenirsiniz. (Mülk Suresi 28-29) Cenab-ı Hak surenin sonunda Mekkelilerin Hz.Muhammed’i@ dolayısıyla Diriliş / Hayat kaynaklarını kaybetmek üzere olduklarını bir metaforla anlatır; “Nasıl ki Rahman olan Allah sizlere merhamet ediyor ve sizlerin en hayati ihtiyacınız olan suyu ihsan ediyorsa aynı ölçüde önemli diğer bir ihtiyacınız olan sosyal alanın düzenlenmesi konusundaki ihtiyacınızı da gidermek için sizlere talimatlarını / ilahi öğretilerini gönderiyor. Ama sizin bu yaptıklarınız dolayısıyla O sizin suyunuzu yerin dibine çekerek kaynaklarınızı kurutması misalindeki gibi ilahi öğretinin taşıyıcısı Mekke’den hicret edip Medine’ye gidecek olursa o takdirde size yol gösterecek hayat damarlarınız kurumuş olacak. Bir daha size yol gösterici rehberi de bulamayacaksınız. Vakit varken gelin Resulü Ekrem’e katılın ki dirilesiniz.” 30- De ki: “Söyleyin bana; şayet suyunuz çekilir, yerin dibine giderse, o akan tatlı suyu, kim getirebilir size?” (Mülk Suresi 30)

  • uyuyan hücreler | Allahın Rehberliği

    Uyuyan Hücreler Bir zamanlar Huzuristan adı verilen bir cumhuriyet vardı. Bu topraklarda bir zamanlar umut dolu sokakların üzerinden karanlık rüzgârlar esmeye başlamıştı. Ülkede sessizce bir çöküş başlarken, bu karanlığı fark edebilen az sayıda insan vardı. Bu nadir insanlar arasında Recep, hukukun susmayan sesi, Seçkin, doğruyu yazmaktan şaşmayan bir gazeteci, Umut, halkın sofrasını dert edinen bir iktisatçı, Mesut, vicdan inşa eden bir eğitimci, Abdullah, emek savunucusu bir sanayici, Betül, kadınlar ve çocuk hakları savunucusu, Bülent ise yoksulların doktoruydu. Bu yedi cesur insan, Meclis kürsülerinden, gazete sayfalarından, dernek salonlarından haykırdı: "Durun, gidilen yol felaketle sonlanacak!" Ancak sesleri ya susturuldu ya da alayla karşılandı. İktidar, bu uyarıları tehditle, sürgünle, hapisle ve işkenceyle bastırmaya çalıştı. Halk ise büyüleyici yalanlarla sarhoş edilmişti; zalimlerin alkışlarına eşlik etti. Fakat onların pes etmeye hiç niyetleri yoktu. Görünmez duvarlara çarpan her hamlelerinden sonra, içten içe büyüyen bir karar verdiler. Bir akşam vakti, Recep dar bir odada dostlarını topladı. Perde kapalı, kapı kilitliydi. Dışarıda karanlık hâkimdi; içeride umut fısıltısı. Recep, derin bir nefes aldı ve arkadaşlarının gözlerine bakarak söze başladı: “Arkadaşlar,” dedi, sesi kararlı ve sakindi, “iktidarın yanlış politikaları memleketi uçuruma sürüklüyor. Samimi uyarılarımıza karşılık tehdit, hapis ve işkencelerle susturulduk. Halk ise, gerçeği duymadı. Şu anda elimizde kalan tek silah sabırdır. Ashab-ı Kehf gibi, bir süre görünmezliğe çekilelim. Halkımızın gerçeği kendi gözleriyle göreceği güne kadar çalışalım, öğrenelim, donanalım. Şehirlerin unutulmuş köşelerine, kenar mahallelere çekilelim. Sessiz ve derinden eğitim faaliyetleri yürütelim. Hakikati, kulaktan kulağa taşıyan uyuyan hücreler olalım. Bugün geri çekiliyoruz, evet… Ama bu, kaçmak değil, büyümek için toprağa gömülen bir tohum gibi sabırla beklemek olacak.” Recep’in sözleri odada ağır bir sessizlik yarattı. Sonra, göz göze gelen yedi dost, başlarını birer birer sallayarak bu sessiz ve derin mücadeleye “evet” dediler. Recep’in önerisine uyan bu yiğit gençler sessizce ortadan kayboldu. Ashab-ı Kehf gibi mağaralarına dağılıp uyuyan hücreler oldular. Kimisi eski mahallelere sığındı, kimisi unutulmuş kasabalarda izini kaybettirdi. Göze batmadan yaşadılar; küçük esnaf oldular, öğretmen oldular, sokak doktorları oldular. Onlar artık **"Uyuyanlar"**dı. Fakat uykuda değillerdi. Toprağa gömülmüş tohumlar gibi zamanını bekliyorlardı. Karanlık çağın yasaklı kelimeleri olan hakikat, adalet, merhamet ve hesap günü gibi kavramları kulaktan kulağa fısıldadılar. Bazen bir çay ocağında bir nasihat gibi, bazen bir çocuk hikâyesinde bir kıssa gibi, bazen bir dost sohbetinde bir atasözü gibi… Geleceğin kadrolarını sabırla eğittiler. Bir eğitim buluşmasında, gençlerden biri Mesut’a heyecanla sordu: “Üstadım, bazen ne yapacağımızı bilemiyoruz. Doğruyla yanlışı nasıl ayırt edeceğiz?” Mesut, bir duvara yaslanmış, sessizce gülümsedi. Sonra ağır ağır konuştu: “Evlatlarım,” dedi, “Güneşi düşünün. Işık varsa, yol bellidir. Ama ışık yoksa, gözün ne kadar keskin olursa olsun, gerçeği göremezsin. Bizim güneşimiz kutsal metinlerdir. O ışıkta yürürsek, adımlarımız doğruya varır." Gençler, Mesut’un sözlerini kalplerine kazıdı. O günden sonra, karar anlarında hep birbirlerine hatırlattılar: “Güneşi görmeden adım atma.” Adımlarını atarken geniş bir boşluktaymış gibi özgür, kararlarını verirken serbest, ama yönlerini bulurken kutsal ışığa muhtaçtılar. Biliyorlardı ki, sadece kutsal metinlerin gösterdiği yolda yürüyenler, karanlığa teslim olmazdı. Bilinçli bir sabırla, karanlığı yaran bir şafak vakti için hazırlık yapıyorlardı. Önce küçük gruplar şeklinde toplantılar yapıyorlardı, zamanla halktan geniş katılımlı eğitim toplantıları yapmaya başladılar. Bu şekilde uzun zaman geçti. Ülke karanlığın en koyusuna gömüldü. Büyük bir çöküş başladı. Rejim çatırdarken, sessizce örgütlenen bu hareket bir anda sahneye çıktı. Tıpkı Ashab-ı Kehf’in uykusundan uyanıp başka bir çağda gözlerini açması gibi, halk da o sabah yeni bir güne uyandı. Zira Recep ve arkadaşları yetiştirdikleri kadrolarla mağaralarından çıkıp açık propaganda faaliyetine başladılar. Rejimin askerlerine yakalanacak olurlarsa öldürüleceklerini ya da hapsedileceklerini biliyorlardı. İçinde yaşadıkları krizin daha önce kendilerini uyarmaya çalıştıkları ama bir türlü anlatamadıkları yanlış politikanın sonucu olduğunu şimdi çok ivedi olarak halka göstermeleri gerekiyordu. Kendi oluşturdukları sosyal medya kanallarından kırk yıl öncesinin parası ile güncelde kullanılan paraları kıyasladılar. Böylece halk aldatıldığını, yoksullaştığını gördü. Öfke dalga dalga yayıldı. Uyuyan hücrelerin propagandaları halkı harekete geçirdi. Halk hareketi beklenmedik bir hızla büyüdü. Yıllardır umutsuz olanlar ayağa kalktı. Bir zamanlar susturulan sesler, tarihin en yüksek yankısına dönüştü. Rejim medyası ise bu hareketi küçümsemeye çalıştı. “Uyuyan hücre kadroları üç, beş kişiyi geçmez….Savundukları politikanın üzerinden çok zaman geçti. Bu politikanın günümüzde hiçbir geçerliliği olamaz. Başarma şansları yok,” dediler. Hareketi karikatürize edip etkisizleştirmeye çalıştılar. Onları tarihin mezarına gömeceklerini ve üzerlerine anıtsal bir kitabe dikeceklerini söyleyerek alay ettiler. Ama yanıldılar. Uyuyan hücreler çoktan uyanmıştı. Uzun yıllar süren eğitimden geçmişlerdi. Örgütlü ve bilinçliydiler. Yaptıkları propaganda halk üzerinde etkisini gösterdi. Halk artık rejimin yalanlarına kanmıyordu. Recep öncülüğünde, büyük mitingler yapıldı. Polis, asker, memurlar halkın safına geçti. Devlet başkanı, hükümet üst düzey kadrolarıyla birlikte yurt dışına kaçtı. Kırk yıllık zulüm rejimi devrildi. Zafer kazanılmıştı. Halk meydanlarda günlerce zaferi coşkuyla kutladı. Recep, yeni yönetimin esaslarını ilan etti: Merhamet, adalet, paylaşım, hesap verilebilirlik, kardeşlik ve güven. Tıpkı Ashab-ı Kehf’in ardından inşa edilen mescid gibi, bu ilkeler üzerine yeni kurumlar kuruldu. Ülke topyekün bir diriliş yaşadı.

  • Bölüm 11:Mücadelenin Tarihsel Kökleri | Allahın Rehberliği

    Mücadelenin Tarihsel Kökleri BÖLÜM 11 MÜCADELENİN TARİHSEL KÖKLERİ Mekke müşriklerinin Hz. Muhammed’in @ tevhid hareketini kontrol altına almak için şimdiye kadar uyguladığı baskı ve şiddet politikasına boykotu da ekleyerek devam edeceği artık görülmektedir. Cenab-ı Hak ise baskı ve boykota karşı Mekke müşriklerinin uyarılmaları için elçisine helak olmuş altı kavmin ve onlara gönderilmiş peygamberlerin kıssaları üzerinden bir konuşma yapmasını emreder. Hz. Muhammed’in @ yapacağı konuşma Şuara suresinin bundan sonraki bölümlerini okumak şeklinde olacaktır. O’nun bu nutkunda kendisinin Mekke’de yapmış olduğu mücadelesinin sırasıyla Hz. İbrahim @, Hz. Nuh @, Hz. Hud @, Hz. Salih @, Hz. Lut @, Hz. Şuayb @ peygamberlerin mücadeleleriyle benzer yönleri ele alınmıştır. O, Kabe’de surenin bu kısımlarını okuyarak bahsi geçen peygamberlerin kıssaları üzerinden kendi mücadelesini anlatmış olacaktır. Daha sonra bu sure metni dilden dile dolaşacak ve Hz. Muhammed’in @ Mekke’deki mücadelesi çevre kabile ve ülkelerdeki insanların gündemine oturacaktır. Her ülke ve kabiledeki insanların iyi bildikleri ve etkilendikleri peygamber farklı farklıdır. Bir ülkede / kabilede Hz. İbrahim ön plana çıkarken diğer ülkede Hz. Nuh daha iyi bilinir, başka bir ülkede Hz. Lut diğerlerine göre daha meşhurdur. Hangi ülkede hangi peygamber yaşadıysa o ülkenin insanları o peygamberi kendine daha yakın görür. Bu nedenle Hz. Muhammed’in yapacağı konuşma / okuyacağı metinde geçecek peygamberlerin kıssalarından kabileler kendilerine en yakın gördükleri peygamberle Hz. Muhammed @ arasında bir ünsiyet kuracaklar ve mücadelesini desteklemek isteyeceklerdir. Ayrıca Hz. Muhammed @ ilahi vahiyle kendisine bildirilen bu kıssalara konu kavimlerin istisnasız hepsinin helak edilmiş olmasından ders alınmasını ve Mekkelilerin de ayaklarını denk almalarını, bu işin şakasının olmadığını, müminlere boykot yapacak olurlarsa sonlarının felaket olacağı ihbarını yapmıştır. Hz. Muhammed @ bu hitabetinde kendi kabilesine yönelik mesajlar da vermiştir ve onlara kendisini korumaları gerektiği hususunun altını çizmiş ve önemine işaret etmiştir. 11.1. Mekke’deki Mücadelenin Hz. İbrahim’e@ Benzeyen Yönü Hz. Muhammed’in @ Mekkeli müşriklere okuduğu Şuara suresinin bu kısmı ilk önce Hz. İbrahim’in @ mücadesinden yola çıkarak Mekke müşriklerinin de tıpkı Hz. İbrahim’in @ kavmi ile benzerliğine atıfta bulunarak kıssaları anlatmaya başlar. 69- Onlara İbrahim’in başından geçenleri de anlat! (Şuara Suresi 69) Hz. Muhammed’de @ tıpkı Hz. İbrahim @ gibi müşriklere şirk sistemlerinin dayandığı putların / değerlerin / ilkelerin batıl, boş, donmuş, hiçbir faydası ve zararı olmayan şeyler olduğunu ikrar ettirir. Onların bu sistemin doğruluğunu akıl terazisine göre değil de atalarından / eskiden beri böyle uygulana gelen olmasına bağladıklarını ortaya koyarak konuya başlangıç yapar. 70-74- Hani bir zamanlar o, babasına ve kavmine “Siz neye kulluk ediyorsunuz?” demişti. Onlar da “Birtakım putlara kulluk ediyoruz. Dahası onlara tapmaya da devam edeceğiz!” dediler. O (İbrahim) “Yalvarıp yakardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı veya size fayda veriyorlar mı yahut zarar veriyorlar mı?” dedi. Onlar “Hayır! Ama, atalarımızı böyle bir uygulama içinde bulduk.” dediler. (Şuara Suresi 70-74) Daha sonra ise uyguladıkları sistem ve değerler üzerinde niçin biraz düşünmedikleri konusunda Mekke müşrikleri sorgulanır. 75–76- O (İbrahim) “Peki, siz ve en eski babalarınızın tapmış olduğu şeyler hakkında biraz olsun düşünmediniz mi?” (Şuara Suresi 75-76) Mekke müşrikleri her kabilenin bir tanrısı şeklinde tasarlanan şirk sistemi ve ideolojisi üzerinde biraz düşünselerdi o zaman bu şirk ideolojisinin toplulukları ne hale getirdiğini anlarlar ve onlara düşman olurlardı. Halbuki ‘Alemlerin Rabbi’ paradigmasına dayalı tevhidi dünya görüşü toplumları yükseltir, refaha erdirir, huzur ve barış getirir ve haksızlıkları önler. Çünkü bütün insanları yaratan, rızık veren, hayatını sürdürmesi için ihtiyaçlarını karşılayan, hastalandığında şifa veren, toplumsal sorunlarının çözüm yollarını gösteren Alemlerin Rabbi insanların yegâne dostu, sevgilisi ve rabbidir. 77-80- “İşte onlar benim düşmanımdır, ancak âlemlerin Rabbi başka.” “O’dur beni yaratan ve hayat imkânlarını veren, maddeten ve mânen yol gösteren.” “O’dur beni doyuran, O’dur beni içiren.” “Hastalandığımda O’dur bana şifa veren.” (Şuara Suresi 77-80) Alemlerin Rabbidir insanları öldürecek olan ve sonra diriltecek olan. Yaşadığımız hayatın hesabını soracak olan da O’dur. Yaptığımız hata, kusur ve günahları bağışlamasını umacağımız makam da O’dur. 81-82- “O’dur beni öldürecek ve sonra da diriltecek olan.” “Büyük hesap günü günahlarımı bağışlayacağını umduğum da O’dur.” (Şuara Suresi 81-82) Hz. Muhammed’in @ ve müminlerin çabasının da tıpkı Hz. İbrahim @ gibi iyi kullar arasına girmek, erdemli insanlardan olmak, hikmetli insanlardan olup gelecek nesillere iyi bir nam bırakmak, dünyada ve ahirette nimet cennetlerine mirasçı olmayı arzulamaktan başka hedeflerinin olmadığıdır. 83-85- Ya Rabbi! Bana hikmet ver ve beni iyi kulların arasına kat! Gelecek nesiller içinde iyi nam bırakmayı, hayırla anılmayı nasib eyle bana. Naim cennetlerinin mirasçılarından kıl beni ya Rabbi. (Şuara Suresi 81-82) Cenab-ı Hak, elçisinin yapacağı konuşmaya yine Hz. İbrahim @ kıssası üzerinden şöyle devam etmesini inzal eder. “Kendisinin getirdiği bu mesajla kavminin / atalarının / büyüklerinin kötülüğünü değil bilakis onların iyiliğini istediğini Hz. İbrahim’in @ ‘yolunu şaşıran babamı da affet’ duasıyla ifade etmesi istenir.” 86 – Babamı da affet. Zira o yolunu şaşıranlar arasında. (Şuara Suresi 86) Hz. Muhammed’in@ konuşmasında hesap günü hiçbir mal-mülk, evlat ve maddi zenginliğin fayda vermeyeceğini, ancak selim bir kalbin fayda sağlayacağının bildirilmesi istenir. O selim bir gönül ile peygamberimizin getirdiği dünya görüşüne bağlanan muttakiler bu dünyada cennet gibi bir yaşama doğru sevk edilmektedirler. Ahirette de cennet onlara yaklaştırılır. 87-90- İnsanların diriltilip bir araya toplandığı mahşer günü rüsvay eyleme beni ya Rabbi. O gün ki ne mal ne mülk ne evlat insana fayda eder. O gün insana fayda sağlayan tek şey, Allah’a teslim ettiği selim bir gönül olur. O gün cennet muttakilere yaklaştırılır. (Şuara Suresi 87-90) Diğer taraftan Mekke’nin müşrik azgın ve zorbalarını da gelecekte cehennem gibi bir yaşam beklediğinin bildirilmesi istenir. Böylece onların iktidarlarını kaybedecekleri ve geleceklerinin cehenneme çevrileceğini korkusu ile yaşamaları sağlanır. Dahası o azgınlara ve onlara yol gösteren Ebu Cehil gibi iblislere hesap / hesaplaşma gününde asla merhamet edilmeyeceği, kimsenin onlara şefaat, torpil, yardım ve destek veremeyeceği bildirilir. Onlar bu duruma düşmelerinin müsebbibi konusunda birbirlerini suçlayacaklar ve öylesine pişman olacaklar ki tekrar başa dönüp Hz. Muhammed’in@ takipçilerinden olmayı isteyecekler. Onların bu pozisyonları ahirette de aynı şekilde olacaktır. Bunlar bildirildikten sonra Mekke müşriklerinin tümüne birden ibret almaya çağrı yapılır ancak Mekke toplumunun çok azı bunlardan ibret aldıkları bildirilir. Fakat Hz. İbrahim @ kıssası ile verilen bu dersin sonunda bir tehdit yapılması istenir ki; “Allah (c.c) mutlak galip ve geniş merhamet sahibi olması üzerinden tevhidi hareketin eninde sonunda mutlaka galip geleceği, şirk / zulüm sisteminin mutlaka yıkılacağı, fırsat varken O’nun affına sığınarak tevbe edip tevhidi dünya görüşüne girilmesi gerektiği bildirilir.” 91-104- O gün cehennem azgınlara gösterilir. Ve onlara: “Nerede o, Allah’tan başka taptıklarınız? Size yardım edebiliyorlar mı, kendilerini olsun kurtarabiliyorlar mı?” denilir. Arkasından onlar da o azgınlar da ve topyekûn İblis ordusu da cehenneme fırlatılır. Orada birbirleriyle çekişirken şöyle derler “Vallahi de tallahi de biz besbelli bir sapıklık içinde imişiz!” “Çünkü biz sizi Rabbülâlemin ile bir tutuyorduk. Ama bizi saptıranlar da yalnızca o mücrimler oldu. “Şimdi artık ne şefaatçimiz var bizim ne candan bir dostumuz!” “Ah! Ne olurdu, imkân olsa da dünyaya bir dönsek ve müminlerden olsaydık!” Elbette bunda alınacak ibret vardır. Fakat onların ekserisi ibret alıp da iman etmezler. Oysa senin Rabbin aziz ve rahîmdir (mutlak galiptir, geniş merhamet sahibidir). (Şuara Suresi 91-104) 11.2. Mekke’deki Mücadelenin Hz. Nuh’a @ Benzeyen Yönü Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’e@ konuşmasının bu bölümünde kendi mücadelesi ile Hz. Nuh’un mücadelesi arasında bir paralellik olduğundan yola çıkarak onun Mekke müşriklerine şöyle dediğini belirtir; “Tıpkı Hz. Nuh’un kendi kabilesince yalanlanması gibi beni neden inkâr ediyorsunuz? Bakın ben sizin en güvenilir / el emin kardeşlerinizden değil miyim.? Artık bana isyan etmeyi bırakın ve getirdiğim tevhidi dünya görüşünü inkâr ederek Allah’a karşı gelmeyin! Bunun için sizden herhangi bir maddi karşılık da beklemiyorum! Bu işten benim herhangi bir çıkarım yok! Ben bu hizmetimin karşılığını Alemlerin Rabbinden bekliyorum.” 105-110- Nuh’un halkı da gönderilen resulleri yalancı saydı. Kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: “İnkâr ve isyandan sakınmayacak mısınız? Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Bu nedenle, Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin! Hem bunun için sizden dünyevî bir karşılık da beklemiyorum; hak ettiğim karşılığı vermek âlemlerin Rabbinden başkasına düşmez. Haydi öyleyse! Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin!” (Şuara Suresi 105-110) Hz. Muhammed’in @ bu çağrısına karşılık Mekke müşriklerinin elitleri şöyle cevap vermişlerdi: “Senin safına geçenler kabilemizin / toplumumuzun en aşağı, bayağı, sefil ve ayak takımından olan insanlardır. Biz onlarla basıl bir araya geleceğiz? Bizler onlarla hem hukuk hem siyasi ve hem de sosyal alanda nasıl aynı muameleye tabi tutulabiliriz? Bizler üstünüz. Bizlerle onları aynı statüde kabul eden bir sistemi kabul edeceğimizi mi zannediyorsun? Ayrıca o alt tabaka insanların senin safına katılmalarının esas sebebi onların bizim mal- mülk ve makamımızda gözleri oldukları içindir. Onlar gerçekte erdemli değildirler. Onlar sırf seni ve getirdiğin tevhidi dünya görüşünü amaçlarına ulaşmak için kullanmaktadırlar.” 111 – “A!” dediler, “Seni izleyenler, toplumun en aşağısındakiler olduğuna göre sana inanmamızı nasıl beklersin?” (Şuara Suresi 111) Hz. Muhammed @ ise Mekke müşrik kodamanlarının ileri sürdükleri gerekçelerine karşılık; “Tevhidi dünya görüşüne inanan müminlerin kalplerini okuyamam, niçin beni destekledikleri konusundaki niyetlerini nasıl sorgularım? Biraz derinlikli düşünürseniz böyle bir gerekçeyle onları nasıl yanımdan kovabilirim? Şayet onlar sizin iddia ettiğiniz gibi kötü niyetle beni destekliyorlarsa o takdirde onların hesabı Allah’a aittir. Böyle saçma niyet okumalarla onları yanımdan kovamam!” 112-115- Nuh: “Onların daha önce ne yaptıkları hakkında bilgim yoktur. Sizin azıcık bir şuurunuz olsaydı bilirdiniz ki onların hesabı ancak Rabbime aittir” dedi. “Ben iman edenleri asla kovamam. Ben sadece açıkça uyaran bir elçiyim.” (Şuara Suresi 112-115) Hz. Muhammed’in @ verdiği bu cevap üzerine Mekke müşrikleri ise; “Ya bu davadan vazgeç! Ya da akıbetin çok kötü olacak, öldürülecek, tecrit / boykot edileceksin veya Mekke’den sürüleceksin (taşlama metaforu)” tehdidinde bulunmuşlardı. 116 – Onlar: “Nuh! Bizi dinle! Eğer bu davandan vazgeçmezsen, mutlaka taşa tutulacaksın!” dediler. (Şuara Suresi 116) Bunun üzerine Hz. Muhammed @ onlara şunları söylemişti; “Sizin beni inkâr edişinizi rabbime şikâyet edeceğim ve her iki taraf arasında O’nun hüküm vermesini isteyeceğim. Benim safımda olan müminleri kurtarması için de O’na yalvaracağım. Rabbim tıpkı Hz. Nuh @ ve bağlılarını nasıl kurtardıysa bana iman edenleri de eninde sonunda mutlaka kurtaracak ve tevhit toplumunu inşa edecek (dolu gemi ile kurtulma temsili ile anlatılır) tevhidi dünya görüşünü inkâr eden sizlerin şirk sisteminizi yıkacak ve boğulup yok olacaksınız. Fakat sizler geçmiş tarihten ders almıyorsunuz. Cenab-ı Hak, bunu mutlaka gerçekleştirecektir. Gelin, fırsat varken dönün ki O’nun affediciliğinden yararlanın.” 117-122 – Nûh: “Ya Rabbi!” dedi, “halkım beni yalancı saydı. Artık benimle onlar arasındaki hükmünü Sen ver, beni ve beraberimdeki müminleri Sen kurtar ya Rabbi!” Bunun üzerine Biz de onu ve yanındakileri o yükle dolu gemi içinde kurtardık. Arkasından geride kalanları da suda boğduk. Elbette bunda alınacak ibret var, fakat onların ekserisi ders alıp da iman etmezler. Oysa Senin Rabbin aziz ve rahimdir (mutlak galiptir, geniş merhamet sahibidir). (Şuara Suresi 117-122) 11.3. Mekke’deki Mücadelenin Hz. Hud’a @ Benzeyen Yönü Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’den @ Mekke müşrikleri ile yaptığı mücadeleyi Hz. Hud’un @ mücadelesi örnekliğiyle şöyle anlatmasını ister; “Tıpkı Hz. Hud’un @ kendi kabilesince yalanlanması gibi beni neden inkâr ediyorsunuz? Bakın ben sizin en güvenilir / el emin fertlerinizden değil miyim.? Bana isyan etmeyi bırakın ve getirdiğim tevhidi dünya görüşünü inkâr ederek Allah’a karşı gelmeyin! Bunun için sizden herhangi bir maddi karşılık da beklemiyorum! Bu işten benim herhangi bir çıkarım yok! Ben bu hizmetimin karşılığını Alemlerin Rabbinden bekliyorum.” 123-127- Âd halkı da resulleri yalancı saydı. Kardeşleri Hud onlara şöyle dedi: “İnkâr ve isyandan sakınmayacak mısınız? Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Bu nedenle, Allah'a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin! Buna karşılık sizden hiçbir dünyevi karşılık istemiyorum. Benim hakkettiğim karşılığı vermek alemlerin Rabbinden başkasına düşmez.” (Şuara Suresi 123-127) Hz. Muhammed @ Mekke müşrik kodamanlarına karşı yaptığı söylevini şöyle devam ettirir; “Sizler sahip olduğunuz zenginlik sebebiyle kendinizi öylesine büyük görüyorsunuz ki yüksek tepelere anıtlar ve tapınaklar inşa ediyorsunuz. Kendinizi ölümsüz kılmak istiyorsunuz. Gözünüz sürekli yükseklerde. Sanki hiç ölmeyecekmişsiniz gibi çok muhkem malikaneler inşa ediyorsunuz. Yine sahip olduğunuz malikaneler, mal ve mülkler nedeniyle kendinizi öylesine büyük ve seçkin görüyorsunuz ki kendinizi hukukun üstünde görüyorsunuz ve zayıfların haklarına tecavüz etmeyi kendiniz için meşru görüyorsunuz. Başkasının hakkını tecavüzde hiçbir sınır tanımıyorsunuz ve zorbaca davranıyorsunuz. Bu nedenle sahip olduğunuz bunca nimet, mal-mülk ve serveti kaybettirecek toplumsal bir devrimin / yıkımın Cenab-ı Hakk’tan bir azap olarak geleceğinden endişe ediyorum.” 128-135- “Her tepede cehalet eseri, anıtlar, tapınaklar mı yükselteceksiniz” “Ve sonsuza kadar yaşayacağınız kuruntusuyla, sapasağlam malikaneler mi edineceksiniz?” “Ve (başkalarının hukukuna) el uzattığınız zaman, hiçbir sınır tanımadan, hep böyle zorbalık mı yapacaksınız?” “Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin.” “Size bildiğiniz bunca nimetleri veren, size davarlar ve evlatlar ihsan eden, bağ ve bahçeler, pınarlar lütfeden o Rabbinize karşı gelmekten sakının. Müthiş bir günün azabının tepenize ineceğinden, gerçekten endişe ediyorum!” (Şuara Suresi 128-135) Mekke müşrik zorbaları ise Hz. Muhammed’e@ şöyle cevap vermişlerdi; “Bizler toplumdaki zayıf, kimsesiz ve yoksullardan farklıyız. Onlar gibi değiliz. Toplumun alt kademesindeki zayıfların, güçsüzlerin bize karşı hakları olduğu iddia edilemez. Onlar fakir ve yoksul olmakla zaten ezilmeyi, horlanmayı hak etmişlerdir. Kabile anlayışı içerisinde kim güçlü ise onun hakkı-hukuku vardır. Allah bizi sevdiği için bize mal mülk vermiştir. Ama fakir ve yoksul kesim ise Allah’ın sevmediği kimselerdir. Çünkü Allah nimetlerini onlardan esirgemiştir. Allah onları sevmiş olsaydı nimetlerini onlardan esirgemezdi. Bu nedenle mevcut uygulamalarımızın toplumu yok oluşa götüreceğine ilişkin iddianızı bir türlü anlayamıyoruz. Çünkü bu tür toplumsal yapılanmalar ve bu tür uygulamalar çok eski tarihlerden beri uygulana gelmiştir. Bu çok normal bir şeydir ve bundan dolayı şirk sistemimizin çökeceği iddianız tamamen yanlıştır, hayatın gerçekliği ile örtüşmemektedir. Yani bizim sistemimizin çökmesi ve iktidardan olmamız söz konusu olamaz.” 136-140- “Sen” dediler, “Ha böyle nasihat etmiş, ha etmemişsin, bize göre hepsi bir. Bizim tuttuğumuz yol, önceki atalarımızın sürüp gelen âdetlerinden başka bir şey değildir. Biz bundan ötürü de cezalandırılacak değiliz!” Neticede onu yalancı saydılar, Biz de onları imha ettik. Elbette bunda, alınacak ibret var, fakat onların ekserisi ibret alıp da iman etmezler. Oysa Senin Rabbin aziz ve rahimdir (mutlak galiptir, geniş merhamet sahibidir). (Şuara suresi 136-140) 11.4. Mekke’deki Mücadelenin Hz. Salih’e @ Benzeyen Yönü Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’den @ Mekke müşrikleri ile yaptığı mücadeleyi anlatmaya Hz. Salih’in mücadelesi örnekliğiyle devam etmesini ister. Diğer peygamber örneklerinde olduğu gibi yine kendisinin güvenilir bir şahsiyet olduğunu, bu hizmetine karşılık herhangi bir maddi menfaat beklentisi içerisinde olmadığını ve kendisine uymaları gerektiğini tekrar ettikten sonra Hz. Muhammed @ onlara şöyle seslenmiştir; “Sahip olduğunuz zenginlik ve makam nedeniyle kendinizi toplumun diğer katmanlarına karşı üstün insanlar olduğunuz vehimine kapılarak fesat çıkarmayın! Böyle tavır ve davranışlarla toplumdaki düzeni bozmayın! Ekonomik üstünlüğünüzü topluma faydalı olmak, topluma huzuru / selameti / barışı getirmek, toplumda güvenliği tesis etmek ve toplumsal düzeni sağlamak için kullanmanız gerekirken, tersine onları toplumda fesat aracı olarak kullanıyorsunuz! Hiç sanmayın ki sahip olduğunuz bu mal, mülk, servet ve makamlar ilelebet devam edecek ve hiç elinizden alınmayacak. Şirk sistemi devam edecek olursa Cenab-ı Hakk’ın koyduğu sosyolojik kural gereği bunlar bir gün elinizden elbette çıkacak. Makam ve statülerinizi sahibinin hizmetinde yani Allah için (dolayısıyla millet için) kullanmadığınız takdirde yıkılışınız kaçınılmazdır. Ebu Cehil gibi haddi aşan azgınların kışkırtmalarına aldanmayın!” 141-152- Semud halkı da resulleri yalancı saydı. Kardeşleri Salih onlara şöyle dedi: “İnkâr ve isyandan sakınmayacak mısınız? Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Bu nedenle, Allah'a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin! Üstelik, ben sizden herhangi bir karşılık da istiyor değilim; benim hak ettiğim karşılığı vermek âlemlerin Rabbinden başkasına düşmez. Siz burada, konfor ve güven içinde rahat bir şekilde bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz? Bağlarda, bahçelerde, pınarların başında, ekinler, bostanlar, dalları kırılacak derecede yüklü salkımları sarkan hurmalıklar içinde devamlı kalacağınızı mı sanıyorsunuz? Böyle düşündüğünüz için mi dağlarda ince bir sanat eseri lüks villalar yontuyorsunuz? Allah'a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin. Sakın işi gücü dünyada fesat çıkarıp nizamı bozmak olan, düzeltme için ise hiçbir gayretleri bulunmayan o haddi aşanların isteklerine uymayın.” (Şuara Suresi 141-152) Hz. Muhammed’in@ bu çağrısına karşılık Mekke müşrik ileri gelenleri ise şöyle cevap vermişlerdi; “Sen bu gidişatımızı sürdürürsek mutlaka yıkılacağımız şeklindeki iddiana öylesine inanmışsın ki bu görüşüne kendini çok kaptırmışsın. Fakat iddia ettiğin yıkım / devrimi gerçekleştirmek için bizden üstün ve güçlü bir tarafın yok. En fazla bizim kadar zenginsin, en fazla bizim kadar büyük bir kabilen var. Madem öyle iddianın gerçekleşeceğinin kanıtını, delilini ve alametini bize göster bakalım.” 153-154- “Sen” dediler, “Büyülenmiş birisin. Hem bize hiçbir üstünlüğün yok, bizim gibi bir insansın. Yok eğer böyle değil de iddianda doğru isen bize bir alamet göster!” (Şuara Suresi 153-154) Bunun üzerine Hz. Muhammed @ Mekke müşrik ileri gelenlerine şöyle cevap vermişti; “Şirk sistemine devam edecek olursanız sizi toplumsal bir devrimin / yıkımın beklediğine ilişkin kanıt istiyorsanız Semud kavmine bakmanız yeterlidir. Onlar kimsesiz, yoksul ve alt sınıftan (kimsesi olmayan ve Allah’a ait olan dişi deveye bir metafor) insanların bu toplumun gelirlerinden faydalanmasına mâni oldular. Toplum tarafından üretilen değerler, kaynaklar ve imkanlar üzerine sadece belirli kişi ve sınıfların egemen olduğu imtiyazlı tekel yapılar kurdular. Toplumun alt tabakasındakilerin üretilen kaynaklardan, nimetlerden ve imkanlardan faydalanmalarını engellediler. Onların toplumdaki hayatiyetlerini sürdürmeleri için onlara tanınan haklarını ellerinden aldılar. Paylaşmacı olmadılar. Merhametli olmadılar. Vergili olmadılar. Daha da ileri gittiler ve onların yaşam hakkını tanımadıkları (dişi deveyi katletme metaforu) için azabın gelmesi de kaçınılmaz oldu. Sonunda da onları toplumsal yıkım / devrim yakalayıverdi. Tüm görkemli büyük yapılarına rağmen yıkılıp gittiler. Halbuki onlar bu hususta şiddetle uyarılmışlardı. İşte size tarihsel kanıt!” 155-159- Salih: “alamet olarak işte size şu sahipsiz dişi deve! Su içme hakkı belli bir gün ona, belli bir gün size aittir. Sakın ona fenalık yapayım demeyin! yoksa sizi müthiş bir günün azabı yakalar.” dedi. Buna rağmen onlar, onu işkence yaparak vahşice katlettiler, ama çok geçmeden yaptıklarına pişman oldular. Çünkü bildirilen azap onları bastırıverdi. Elbette bunda alınacak ibret vardı. Fakat onların ekserisi ders alıp da iman etmezler. Oysa senin Rabbin aziz ve rahîmdir (mutlak galiptir, geniş merhamet sahibidir). (Şuara 155-159) 11.5. Mekke’deki Mücadelenin Hz. Lut’a @ Benzeyen Yönü Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’den @ Mekke müşrikleri ile yaptığı mücadeleyi Hz. Lut’un mücadelesi örnekliğiyle anlatmasını da ister. Hz. Lut’un kendi toplumuyla yapmış olduğu mücadele ile Hz. Muhammed’in @ Mekke müşrikleri ile yaptığı mücadelede ahlaki dejenerasyon açısından çok büyük bir paralellik vardır. Bu nedenle Cenab-ı Hak, Hz. Peygamberden bir toplumun çökmesinde en önemli amillerden birisinin de toplumdaki ahlaki dejenerasyon / ahlaki tefessüh / ahlaki bozulma olduğunu bildirmesini ister. Hz. Muhammed’in @ yapacağı konuşmada Mekkeli müşrikler arasında oldukça yaygın olan fuhuş sektörüne son verilmesi gerektiğinin de dile getirilmesi ve insanların sadece kendi eşleri ile cinsel ilişki kurabileceğinin ve bunun dışındaki ilişkilerin büyük günah ve zulüm olduğunun Hz. Lut kıssası ile ortaya konulması istenir. Bu konuşmada Mekkeli müşriklerin nefislerini tatminde toplumu ve aileyi koruyan yolların dışında sapkınlık olan livataya kadar işin vardırılmasının bir azgınlık olarak nitelenerek derhal bunun terk edilmesini aksi takdirde bu şekilde azgınlaşanların sonunun çok feci olacağının bildirilmesi istenir. Bilindiği üzere o dönemlerde Mekkeli müşrikler arasında fuhuş oldukça yaygındı. Hatta aldığı borcu ödeyemeyen kişilerin kızları ellerinden alınır ve fuhuş sektöründe kullanılarak borç ödetilirdi. Kızların diri diri toprağa gömülme adeti onurlu babaların kızlarını ileride böyle bir batağın içerisine saplandığını görmemek için yine şirk geleneğinin geliştirdiği bir günahtı. Mekke müşrik ileri gelenleri fuhuş işini o kadar yaygınlaştırmışlardı ki artık bu günahı işleme hususunda yüzleri kızarmayacak noktaya gelmişlerdi. Hz. Muhammed’in@ bu hususları bildirmesinden sonra Mekke müşriklerinin kendilerine bu şekilde müdahaleye devam edilmesi halinde diğer bir deyişle özel hayatlarında yaptıkları gayri meşru işlere burnunu sokmaya devam etmesi halinde Hz. Muhammed’i@ Mekke’den sürecekleri tehdidinde bulunmuşlardı. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, tıpkı Hz. Lut (a.s) kıssasında Lut kavmi gibi fuhuş ve azgınlık yapanların başına gelenlerin metaforu üzerinden Mekke müşriklerinin de benzer felaketlerin başlarına geleceğinin ve bu hususta akrabalık ve kabile bağlarının bile kendilerini kurtaramayacağının bildirilmesini elçisinden ister. 160-175- Lut halkı da elçileri yalancı saydı. Kardeşleri Lut onlara şöyle dedi: “İnkâr ve isyandan sakınmayacak mısınız? Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Bu nedenle, Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin! Buna karşılık sizden hiçbir dünyevi karşılık istemiyorum. Benim hakkettiğim karşılığı vermek alemlerin Rabbinden başkasına düşmez.” “Neden siz insanların içinden erkeklere şehvetle varıyorsunuz? Neden Rabbinizin sizin için yarattığı eşlerinizi bırakıp da bu işi yapıyorsunuz? Siz hakikaten iyice azmış bir toplumsunuz.” “Bizi dinle Lût!” dediler, “Bu söylediklerine son vermezsen mutlaka yurt dışına sürüleceksin. (Lut) “Ben, Sizin yaptığınız bu işten nefret ediyorum” dedi. (Ve sonra şöyle dua etti) “Beni ve bana tâbi olanları, onların yaptıkları kötülüğün cezasından ve onların her türlü şerrinden Sen kurtar ya Rabbi!” Biz de onu ve ona uyanları tamamen kurtardık. Yalnız bir koca karı dökülenler arasında yer aldı. Sonra geridekileri hep imhâ ettik. Üzerlerine öyle helâk eden bir yağmur yağdırdık ki sorma! Uyarılanların başına yağan musîbet ne fena idi! Elbette bunda alınacak ibret vardır. Fakat onların ekserisi ders alıp da iman etmezler. Oysa senin Rabbin aziz ve rahîmdir (mutlak galiptir, geniş merhamet sahibidir). (Şuara Suresi 160-175) 11.6. Mekke’deki Mücadelenin Hz. Şuayb’a @ Benzeyen Yönü Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’den @ Mekke müşrikleri ile yaptığı mücadeleyi Hz. Şuayb’ın @ mücadelesi örnekliğiyle de anlatmasını ister. Hz. Şuayb @ kıssası ile Mekke müşrik ileri gelenlerinin yaygın bir şekilde yaptıkları yanlışlardan olan ölçü ve tartıda hile yapılması ve insanların haklarının verilmemesi fiillerinin terkedilerek bütün muamelelerde doğru ve dürüst olunması gerektiği bildirilir. Mekke müşriklerine bu yaptıkları yanlışlarla toplumda fesat çıkardıkları, bozgunculuk yaptıkları ve toplumsal barışın ve nizamın bozulduğu belirtilir. Hz. Muhammed @ mücadelesi sırasında toplumda fesat ve bozgunculuk yapmanın Cenab-ı Hakk’a karşı gelmek olduğunu da vurgular. O yapmış olduğu bu uyarılara karşılık herhangi bir menfaat beklentisi içerisinde olmadığının da altını çizer. Fakat Mekke müşrikleri Hz. Muhammed’in@ uyarılarına karşı cevap olarak; yaptıkları hileler, sahtekarlıklar ve ölçüsüzlükler konusunda adeta haklı olduklarını, bunun tersini savunan Hz. Muhammed’in @ ise hayatın gerçeklerinden haberi olmayan, hak, adalet, hukuk vb. değerlere “gerçekten” inanmış, bu değerlerin “büyüsüne” kapılmış zavallı biri olduğunu iddia etmişlerdir. Onlar ayrıca peygamberimizin de kendileri gibi bir insan olduğunu kendilerinden hiçbir farkının olmadığını söylemişlerdir. Onlar bu sözleriyle piyasada ve sosyal alandaki uygulamalarının yanlış olmadığını, güçlünün hukukunun korunmasının gerektiğini, zira güçlülerin bunu hak ettiklerini, iktidar olmanın birinci şartının güçlü olmak olduğunu, tarih boyunca geçmiş atalarının hep böyle yaptıklarını ve bundan dolayı da toplumlarını yıkım ve yok oluşa götürecek bir emare, bir işaret göremediklerini ifade etmekteydiler. Bu nedenle onlar Hz. Muhammed’den @ “şayet iddiasında gerçekten doğru ise yani peygamberlik iddiası hakikat ise o zaman bu sahtekarlık, hile ve dolandırıcılık olarak yaftaladığı uygulamalar konusunda kendi getirdiği tevhidi dünya görüşünden alternatif çözüm önerileri getirsin (gökten parçalar düşürsün ifadesine verilen anlam) bakalım” şeklinde kanıt istemişlerdir. 176-191- Eyke halkı da resulleri yalancı saydı. Şuayb onlara şöyle dedi: “Hâlâ inkâr ve isyandan sakınmayacak mısınız? Ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Bu nedenle, Allah'a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin! Buna karşılık sizden hiçbir dünyevi karşılık istemiyorum. Benim hakkettiğim karşılığı vermek alemlerin Rabbinden başkasına düşmez.” “Ölçeği, tam ölçün de eksik ölçüp hak yiyenlerden olmayın.” “Doğru terazi ile tartın, halkın hakkından bir şey eksilten kimseler olmayın. Ülkede bozgunculuk yaparak nizamı bozmayın!” “Sizi de sizden önceki nesilleri de yaratan Rabbinize karşı gelmekten sakının.” (Onlar) dediler ki, “Sen düpedüz büyülenmiş birisin…” “…Bize hiçbir üstünlüğün yok, sen de bizim gibi bir insansın. Doğrusu, biz senin yalancılardan olduğuna eminiz…” “…Eğer peygamberlik iddiasında doğru isen haydi gökten üstümüze bir parça düşür.” Şuayb “Rabbim sizin yaptıklarınızı çok iyi biliyor.” dedi. Hasılı onu yalancı saydılar. Bunun üzerine o gölge gününün azabı onları bastırıverdi. Gerçekten o, müthiş bir günün azabı idi. Elbette bunda alınacak ibret vardır. Fakat onların çoğu ders alıp da iman etmezler. Oysa Senin Rabbin aziz ve rahîmdir. (Mutlak galiptir, geniş rahmet sahibidir.) (Şuara Suresi 176-191) Peygamberimiz Şuara suresini okumak suretiyle yapacağı konuşmasının kapanış bölümünde bir sonuç bildirgesi olarak surenin 192-213 üncü ayetleri kapsamında mealen şunları söyledi; “Bakın! Bana gelen bu bilgi (kitap, vahiy) ne benim uydurmam ne de herhangi bir insanın fikri değil! Bu Kitap / bilgi bana Alemlerin Rabbinden geliyor! Benim kalbime inen bu bilgi sizleri uyarmak için geldi. Hem bu Kitab / bilgi size yabancı ve anlaşılmaz bir dilde de değil! Sizin dilinizde ve herşeyi açık seçik anlaşılır bir şekilde (apaçık bir Arapça lisan ile) ifade ediyor. ([1] ) Hem de oldukça sağlam, diriltici ve güvenilir bir bilgi. (Emin Ruhun anlamı).” “Dahası bana gelen bu bilgi, daha önceki peygamberlere gelen hikmetli kitaplarda da yer almaktadır. Bu bilgi öyle yeni çıkmış ve daha önce hiç bilinmeyen bir bilgi de değildir. Tam tersine insanlığın müktesebatında yüz yıllardır var olan evrensel bir bilgidir.” “Bu hususun en büyük delilini ise benimle olan tartışmalarında gördüğünüz üzere İsrailoğulları bilginlerinin de aynı bilgilere sahip olmaları ve benim ortaya koyduğum argümanları onların da kabul etmeleridir!” “Bana inanmanız için; bütün bunlar size yetmiyor mu? Bunlar yeterli delil değil mi?” 192-197- Ve şüphesiz ki bu (apaçık kitap), kesinlikle âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onunla (kitapla), uyarıcılardan olasın diye apaçık bir Arapça lisan ile senin kalbine Emin Ruh (Vahiy, sağlam, güvenilir ve canlandırıcı bilgi) indi. Ve bu (mesaj, Emin Ruh, sağlam, güvenilir ve canlandırıcı bilgi) hiç şüphesiz, ilahî hikmetleri bildiren önceki kitaplarda da yer almaktadır. İsrailoğullarından bilginlerin onu (mesajı) bilmeleri, onlar için bir delil değil midir? ([2] )(Şuara Suresi 192-197) Hz. Muhammed@ Mekke müşrik elitlerine karşı okuduğu sonuç bildirgesine şöyle devam eder; “Beyler! Daha önce şöyle iddia etmiştiniz; ‘Keşke bu peygamberlik herhangi bir Arap kabilesinden olmayan birisine verilseydi, o zaman rahatlıkla kabul ederdik ve tevhit o zaman sağlanabilirdi. Çünkü o takdirde kabileler arasında bir üstünlük sözkonusu olmazdı ama şimdi öyle mi? Peygamberlik Arap kabilelerinden hangisine indirilse öbür kabileler kendilerini aşağı / aşağılanmış görecek ya da içinden peygamber çıkaran kabile kendini üstün görecek ve bütün yetkileri kendinde toplayacak. Ve bu kabile devletin yönetimini her zaman elinde bulunduracak, bu hususta tek yetkilinin kendisi olduğunu iddia edecek. Halbuki Arap olmayan birisi olsaydı o hiçbir kabileye ait olmadığından böyle bir sorunla karşılaşmayacaktık.’ Fakat Alemlerin Rabbi şayet bu dediğiniz iddiaya uygun birisine bu bilgiyi / kitabı indirmiş olsaydı sanki inanacak mıydınız? Ben diyorum ki kesinlikle Hayır! Siz öyle de olsa yine de iman etmeyecektiniz!” “Çünkü; İşlediğiniz suçlar öylesine büyük ki, öylesine kalbinizi karartmış ki hakikate karşı bütün alıcılarınızı köreltmiş ve hakka, gerçeğe duyarsızlaşmışsınız. Bu durum, sizin önünüzdeki tehlikeyi göremeyecek kadar vahim bir hal almış. Ama aniden o acıklı yıkılış azabı ile karşı karşıya kalınca onu geciktirmek için biraz süre kazanmayı çok arzulayacaksınız. Fakat o yıkılış trendine girince size asla mühlet tanımayacaktır!” “Beyler! Bakın! Hala bir şansınız var! Aklınızı başınıza toplayın! İnanmak için hala ne duruyorsunuz! İnanmak için illa yıkılış sürecinin başladığını gözünüzle görünceye kadar bekleyecek ve o yıkılış gününe kadar gününüzü gün etmek mi istiyorsunuz? Yıkılışa kadar eğlenmenin / beklemenin sizi azaptan kurtaracağını mı sanıyorsunuz” 198-209- Eğer Biz Kur’an’ı Arap olmayanlardan birine indirseydik de onu kendilerine okusaydı, yine de ona iman etmezlerdi. İşte aynen bunun gibi, Biz o yalanlamayı suçlu kâfirlerin kalplerine öyle bir soktuk ki, o can yakıcı azaba girmedikçe ona iman etmezler. İşte bu azap, kendilerine ansızın gelir ki, onlar hiç farkında olmazlar. İşte o zaman: “Acaba, bize, azıcık olsun, bir mühlet verilir mi” derler. Hâlâ, onlar Bizim azabımızın çarçabuk gelmesini mi istiyorlar. Ne dersin: Onları yıllarca yaşatsak da sonra tehdit edildikleri o azap başlarına gelse, onca seneler yaşayıp zevklenmeleri kendilerini kurtarabilir mi? Kaldı ki Biz hiç bir ülkeyi, uyarıcı göndermeden, öğüt verip hatırlatmada bulunmadan yok etmedik. Çünkü biz (hiç kimseye) asla zulmetmeyiz. (Şuara Suresi 198-209) Mekke müşrik ileri gelenlerinden bazıları Hz. Muhammed’in@ kendi aşiretinden bazı şeytani fikirli olanları tarafından yönlendirildiğini iddia etmişlerdi. Bu iddia sahiplerine göre, Haşimoğulları Mekke’nin yönetimini ele geçirmek için peygamberlik formülünü bulmuştur ve bunun için de Muhammed’i @ bu siyasi oyuna piyon olarak sürmüşlerdi. Onlar Muhammed’in @ Kur’an / Kitap / İlahi Bilgi diye okuduğu şeyleri Haşimoğullarının şeytan yöneticilerinin ürettiği ve O’na bildirdiğini iddia etmişlerdi. Onların attıkları bu iftiraya nasıl cevap verilmiş olduğu Cenab-ı Hak tarafından bildirilir. Hz. Muhammed @ de konuşmasının sonuç bildirgesi kısmında bu hususa şöyle değinir; “Ey Mekkeliler! Bakın! Bu Kur’an / bilgi / kitap şeytani düşünceye sahip kişilerin ve şeytanlaşmış insanların işi olmadığı gibi harcı da değildir. Zira onlar isteseler de böyle güvenilir / sağlam /doğru bir bilgi üretemezler. Ne buna kapasiteleri yeter ne de işledikleri suçlar nedeniyle kirlettikleri kalpleri bunu düşünebilir. Çünkü günaha batmış şeytanlaşmış insanların içinde iyiyi, güzeli, hayrı, kutsalı, doğruyu, hikmeti,… barındıran bu Rabbani mesajları algılamaları / anlamaları imkansızdır. Zira işledikleri suçlar nedeniyle onların bütün duyguları dumura uğramıştır. Onlara asla vahiy / bilgi verilmez. Onlar iyi, güzel şeyleri düşünemezler. Bu güzelliklerden mahrum bırakılırlar.” “Ey Mekkeliler! Yukarıda saydığım nedenlerle sizler hiçbir şeytanlaşmış insanlara ve onların ortaklarına, ilahlarına başvurmayın, onlara yalvarmayın. Sadece Allah’ın çağrısına kulak verin! Sadece O’na yönelin! Aksi takdirde yıkıma uğrayanlarına safında kalır ve onlar gibi muamele görürsünüz. Dünya’daki toplumsal çöküşten/ yıkımdan sonra ahirette de büyük azaplarla karşılaşırsınız.” 210-213. Onu (Kur’an’ı / Bilgiyi / Kitabı) asla şeytanlar indirmiş değildir. Bu, onların harcı değildir! Hem isteseler de buna güçleri yetmez! Çünkü onlar vahyi işitmekten kesinlikle uzak tutulmuşlardır. Bunun içindir ki, Allah’la beraber başka bir ilaha başvurma(yın) ki kendini(zi) azaba uğrayanların arasında bulmayasın(ız). (Şuara Suresi 210-213) Mekke müşrikleri Hz. Muhammed’in@ üzerindeki korumayı kaldırmak zorunda bırakmak için Haşimoğullarına baskıya yönelmişlerdi. Haşimoğullarına onun artık çok ileri gittiğini, tahammül sınırlarını zorladığını onu korumaya devam etmeleri halinde aşiretlerinin çok zarar göreceğini, bu nedenle aşiret üyelerince de Muhammed’e davasından vazgeçmesi için baskı yapılması gerektiği çeşitli vesilelerle iletilerek Haşimoğullarını korkutmaktaydılar. Başlangıçta Ebu Leheb’in yanında yer almayan ve aşiret reisi olan Ebu Talib’in yanında yer alan aşiret mensupları, durumun kötüye gitmesi ve Mekke müşrik liderlerinin baskıları karşısında geri adım atma düşüncesi ile karşı karşıya kalmışlardı. Zira Hz. Muhammed’i @ korumaya devam etmeleri halinde kendilerinin de boykot yaptırımıyla karşı karşıya kalacaklarını biliyorlardı. Bu nedenle tehdit edilen Haşimoğullarından bazıları Hz. Muhammed’e karşı çıkıyor ve onun yüzünden başlarının belaya gireceğini kendisine söylüyorlardı. Bunların başında da amcası Ebu Leheb geliyordu. İşte Haşimoğulları mensupları arasında tehditten korkan bu kişilerin de uyarılması gerekiyordu. Bu uyarılmada esas vurgu, şeref ve haysiyet üzerinden yapılacak ve sonrasında yaşanacak zillet ve azaba vurgu yapılacaktı. Diğer taraftan Hz. Muhammed @ bütün baskılara karşı tek başına direniyor, başlattığı hareketi ayakta tutmaya ve ilerletmeye çalışıyordu. Bu çok şerefli bir hareketti. O, kendisine iman edenleri korumaya çalıştığı gibi Cenab- Hakk’a saygıyla kulluk ve itaat eden müminlerle beraberliğini devam ettiriyor, onlara yapılan her türlü baskı ve şiddete rağmen onları yalnız bırakmıyordu. Yani Haşimoğulları hırsız, arsız, katil, sahtekar,… birini değil çok yüce değerler uğruna mücadele eden bir müntesibini koruyordu. Aşiret mensupları için kendisine iman etmeseler de bu uğurda mücadele eden bir üyesini korumak çok büyük bir şerefti, asil bir duruştu. Şayet Hz. Muhammed’in @ üzerinden koruma kaldırılır ve bundan dolayı da O, öldürülürse Haşimoğullarının Mekke’de, Arap yarımadasında ve diğer ülkeler nezdinde yaşayacağı itibar kaybı, aşağılanma ve şerefsizliğin kabile için gelecekte taşınamaz bir hal alacağı aşikardı. Dolayısıyla Cenab-ı Hak tarafından Haşimoğullarına Hz. Muhammed’i@ korumalarının, kendilerine haysiyet ve üstünlük kazandıracağı aksinde ise aşiretin çok büyük zarara uğrayacağı uyarısında bulunuldu. Cenab-ı Hak, Ebu Leheb gibi elçisine karşı çıkan ve suçlayan kabile mensuplarını ise zaten karakteri zayıf, günahkâr suçlulardan olmaları nedeniyle onları muhatap bile kabul etmemelerini bildirdi. Durumun Haşimoğulları boyutu bu iken işin bir de diğer yönü vardı. O hususa da cevap verilmesi gerekiyordu. Şöyle ki bu mesaj ile aşiret mensuplarını da bu davaya destek vermeleri için çağırdığını bildirmiş olur. Dahası kendi aşireti de bütün Mekkeliler de şahitlerdir ki Hz. Muhammed@ bu hareketinde tek başına ayakta kalmaya çalışmakta ve kendi safında olan müminlerin arasından başka bir yerde de bulunmamaktadır. Haşimoğullarından tevhidi dünya görüşünün Kitabına / Kur’an’a ilişkin asla hiçbir fikri destek gelmemiştir. Haşimoğullarının kabile geleneği ile Hz. Peygamberi koruma ve kollama yapmaktan başka bir katkısı yoktur. Ayrıca yapılan baskılar nedeniyle onlar bu koruma ve kollama noktasında da kendi aralarında bile çekişmeler yaşamaktadırlar. Bu hususları Hz. Muhammed @ aynı konuşmanın içerisinde dile getirdi ve kendi aşiretini de böylece ikaz etmiş oldu. 214-220- Sana en yakın olan aşiretini ikaz et! Ve seni izleyen müminlere kol kanat ger; Bununla beraber sana karşı gelenlere “Bakın Ben sizin yaptıklarınızdan beriyim / sizi muhatap kabul etmiyorum / sizinle işim yok.” de! Ve bu yolda, çok acıyıp esirgeyen O yüceler yücesine güven, O ki senin (O’nun yolunda tek başına) ayakta kalmaya çalıştığını da görmektedir, (O’nun huzurunda) saygıyla yere kapananlar arasında yer aldığını da görmektedir. Çünkü her şeyi bütün gerçeğiyle bilen (ve dolayısıyla) her şeyi işiten O’dur! (Şuara Suresi 214-220) Mekke müşriklerinden Hz. Muhammed’e@ yukarıdaki türden iftiralar atanlara Ebu Cehil gibi şeytan ileri gelenler ilham veriyorlardı. Yani iftira atan müşriklerin ne söyleyeceklerinin fikri desteğini bu şeytanlar veriyordu. Bu iftiracılar o dönemin entelektüelleri, medya mensupları, vizyonerleri ve bilim adamları idi. Onlar Ebu Cehil gibi Mekke müşrik ileri gelenlerine Hz. Muhammed’e@ karşı ne söyleyecekleri konusunda yönlendirme yapıyorlardı. Cenab-ı Hak, elçisine bu konuyu dile getirmesi ve onlara cevap mahiyetinde gerekli metinleri yine aynı surenin son kısımlarında inzal eder. İnzal edilen kısımda şairlere de yer verilmiştir. Zira Ebu Cehil gibi şeytanlar aynı zamanda kendilerini ve şirk sistemini övdürmek için şairlere her türlü menfaat ve hediyelere boğmaktadırlar. Onlar da aldıkları hediye ve maddi menfaat karşılığında bir taraftan Hz. Muhammed’i @ ve getirdiği sistemi kötülemeye yönelik şiirler yazarlarken diğer taraftan da müşrik otoritelere methiyeler düzen beyitler söylerler. ([3] ) Cenab-ı Hak, Mekke müşrik şeytanlarının emrinde oynayan şairlerin karaktersiz, ilkesiz, yalancı, omurgasız karakterlerini sergilemek ve onların menfaat için her şeyi yapan, güçlü neredeyse o tarafa yaslanan ve yapmadıkları şeylerle övünen ahlaksız kişiler olduklarını deşifre edecek mesajlarını elçisine bildirir. Bu mesajda onlara ancak azgın ve sapkın kişilerin uyduklarına da vurgu yapar. Bu hususları içeren ayetleri Mekke toplumuna okuyan peygamberimiz Mekke müşrik elebaşıların itibarını yerle bir etti ve Mekke iktidarının ne yaparsa yapsın eninde sonunda devrileceğini muştuladı. 221-227- Şeytanların (Mekke müşriklerinin şeytani yöneticilerinin) asıl kime indiğini / ilham verdiğini sana haber vereyim mi? Onlar her günahkâr iftiracıya (Kahinlere / entelektüellere / bilginlere) iner / ilham verir. Çünkü o iftiracılar (Kahinler / entelektüeller / bilginler) şeytanlara (Mekke müşriklerinin şeytani yöneticilerine) kulak verirler, esasen onların çoğu yalancıdırlar. Şairlere gelince, onlara (da yalnızca) azgınlar uymaktadır. Onların her vadide koştuklarını (ilkesiz, amaçsız ve duruma göre davrandıklarını / omurgasız olduklarını) görmez misin? Ve onlar yapmadıklarını söylerler. Ancak iman edip, güzel ve makbul işler yapanlar, Allah’ı çok zikredip ananlar ve zulme mâruz kaldıktan sonra haklarını savunan şairler müstesna. Zalimler de nasıl bir inkılab ile devrileceklerini, yakında öğrenirler. (Şuara Suresi 221-227) Böylece Cenab-ı Hakk’ın bu sure ile çeşitli peygamberlerin hayatları üzerinden kıssalaştırarak anlattığı Hz. Muhammed’in@ mücadelesi çevre topluluklara ulaşacak ve onlar sevgi duydukları peygamberler ile Hz. Muhammed arasında bir bütünlük göreceklerdi. İyilikleri efsaneleşmiş tarihi şahsiyetler olan peygamberler tüm toplumlarda benimsenmiş ve sevilmişlerdir. Cenab-ı Hak, bu kıssalarda Hz. Muhammed @ ile geçmiş peygamberler arasında kurduğu paralellikle çevre toplulukların peygamberimize kendilerini yakın hissetmelerini öğretir. Diğer taraftan bu toplulukların Mekke müşriklerine karşı tavır almasını kolaylaştırmakta ve onların boykot konusunda tereddüt yaşamasına neden olmaktaydı. Ayrıca bu sure ile Mekke müşriklerinin şairlere yazdırdığı menfi propagandaların etkisi bertaraf edilecekti. Zira şairlerin kötü karakterleri deşifre edildiği gibi onların şiirlerinin Kur’anın muhteşem bir edebi anlatımla ortaya koyduğu hakikatlerle boy ölçüşmesi düşünülemezdi. [1] ) Not: Bizim dilimizdeki “Bakın! Türkçe söylüyorum!” ifadesi ile eş anlamlıdır. (A.A) [2] ) Not: Burada verdiği referans Kureyş tarafından Mekke’ye çağrılan ve Peygamberimizle tartışmaya tutuşturulan yahudi din bilginlerinin tartışma sonucunda peygamberimize gelen mesajın doğruluğunun bu yahudi bilginlerce de onaylanmasıdır. (A.A) [3] ) Not: O dönemin kabile yapısı içerisinde kitle iletişim aracı olan şiir ve şairler meydana gelen olayları şiirsel kıssalara dökerek dolaşıma sokarlardı. Müşrikler Hz. Muhammed @ ve hareketi aleyhine propaganda yapmak için şairleri kullanıyorlar ve onlara karalama amaçlı şiirler yazdırarak dilden dile yayıyorlardı. Kur’an da aynı uslüp ile muhteşem edebiyatıyla Cenab-ı Hakk’tan inzal oldu ve kitleler arasında dolaşıma sokulmaktaydı. (A.A)

  • Bölüm 9:KIBLE DEĞİŞİMİNİN İŞARETLERİ | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 9 KIBLE DEĞİŞİMİNİN İŞARETLERİ 9.1. Kıble Olarak Beyt’ül Makdis’in Seçilme Nedenleri Peygamberimiz Mekke’de iken Kâbe merkezli bir hareket yürüttü. Kabilelerine ait putların kıblesini / şirk eksenini bırakan müminler, Hz. Peygamberin getirdiği din ve onun kıblesi olan Kâbe etrafında tevhit oluşturuyorlardı. Peygamberimiz tüm Arap kabilelerini Kâbe ekseninde tevhit olmaya çağırıyor ve her kabileye özgü tanrı ve her kabileye özgü kıble şeklindeki parçalanmış toplum modelini reddediyordu. Bu tevhit modelinde Kâbe ve Kâbe’nin kuruluş felsefesi etrafında toplumsal birliğin oluşturulması hedeflenmişti. Mekke’deki mücadele sürecinde peygamberimizi Ehli Kitap (özellikle Yahudiler) desteklemişti. Medine’ye hicret edinceye kadar bu destekleri sürmüştü. Söz konusu desteğin oluşturduğu birliktelik / müttefiklik ortak kıbledaşlık ilişkisini de beraberinde getirmişti. Müminlerin hicretten önce Mekke yaşamlarında Kabe’ye yönelirken eksenlerine Beytül Makdisi de alacak şekilde yönelimlerinin sebebi bu idi. Medine’ye hicret edildiğinde ise Medine toplumunun önemli bir kısmını Yahudiler oluşturduğu gibi Hayber, Teyma, Fedek, Vadi’l Kura vb. yerlerde Yahudi kabileleri yaşamaktaydı. Peygamberimiz Medine İslam Cumhuriyetini Medine’deki Evs ve Hazreç gibi Arap kabileleri ve Kaynuka oğulları, Nadir oğulları ve Kurayza oğullarından oluşan Yahudi kabileleri ile birlikte kurdu. Yani Yahudiler Medine İslam Cumhuriyetinin Kurucu unsurları idiler. Yeni devlette Mescidi Nebevinin / Devlet Merkezinin kıblesi de birlikteliğin / müttefikliğin sembolü olarak Beytül Makdis olarak belirlendi. Yahudi kabilelerle müttefikliği temin etmeyi amaçlayan bu seçim ile hedeflenen strateji şöyle özetlenebilir; İslam Cumhuriyetine Yahudilerin desteklerini ve katılımını sağlamak, Medine İslam Cumhuriyetini Mekke’ye karşı korumak, Medine dışındaki Yahudilerin de müttefikliklerini sağlamak ya da en azından muhtemel saldırılarına karşı korunmak, Hristiyan dünyanın (Bizans, Mısır ve Hristiyan kabilelerin) müşrik Arap kabilelerine karşı müttefikliklerini sağlamak, Benzerlikleri artırarak ehli kitabın iman etmelerinin önündeki engelleri kaldırmak ve böylece İslam Cumhuriyetini güçlendirmek ve korumak. Yahudilerin müttefiklik ile ilgili başlangıçtaki düşünceleri ise peygamberimizi yanlarına çekmek, kendi yasalarının yeni sistemde cari olmasını sağlamak ve böylece mevcut düzenlerini değiştirmeksizin peygamberimizin gücünden yararlanarak Araplara egemen olmaktı. Fakat peygamberimiz yeni Cumhuriyetin düzenini soy, kabile, ırk veya bir sınıfın üstünlüğü üzerine değil de adalet, sosyal paylaşım, hakkaniyet, dürüstlük, takva vb. erdemlilikler üzerine kurmaya başlayınca, Yahudiler bu birliktelikten hoşnut olmadılar. Dahası peygamberimiz Yahudi kabilelerin Medinelilerle olan ilişkilerinde de bu erdemlilikler üzerine düzenlemelere girişince Yahudiler mevcut düzenlerinin bozulduğunu gördüler. Onlar dinlerinin esaslarını kendi çıkarlarına göre yorumladıkları bir sistem kurmuşlardı. Sistemi böyle kurma hususunda kendilerini Yahudi olmayanlara karşı üstün ve sorumsuz görmeleri neden olmuştu. Yani Yahudilerin uyguladıkları düzenlemeler (yasa, yönetmelik, mevzuat vb.) kendi çıkarlarına göre yorumlanmış / çarpıtılmış düzenlemelerdi ve Hz. Peygambere inzal olunan kıstaslara / esaslara uymuyordu. İlahi esaslara / kıstaslara aykırı olan bu düzenlemeleri / yanlışları düzeltmek isteyen peygamberimize karşı onlar direniş sergilemeye başladılar. 9.2. Yahudilerin Hz.Muhammed’in@ İktidarını Yıpratma Girişimleri İlerleyen zaman içerisinde Medine içindeki Yahudilerin tevhit olmaya karşı direnişleri peygamberimizin iktidarını sarsmaya, yıpratma politikasına dönüştü. Böylece hicretin ilk zamanlarından itibaren birliğe ve beraberliğe karşı duruş sergileyen bir takım şeytanlaşmış önderlerin peşinden giden Yahudilerle müttefikliğin sürdürülmesinin zorluğu ortaya çıktı. Cenab-ı Hakk’ın Yahudilere hata yapmamaları konusundaki ikazları da işe yaramıyordu. Onlar yine bildiklerini okuyorlardı. Bu durum onları müttefiklikten ayrılma noktasına getiriyordu. Diğer taraftan, yeni Cumhuriyetin kıblesinin Beytül Makdis olarak seçilmesi Arap kabileler arasında kızgınlıkla karşılanmıştı. Hatta müminlerden bazılarının namazlarında Kâbe’ye yönelmekten asla vazgeçmedikleri rivayet edilir. Mekke müşrikleri ise bu seçimi peygamberimiz aleyhine kullandılar. Onlar peygamberimizin kendi değerlerine / milli / İbrahimi değerlere ihanet içerisinde olduğunu çevre kabilelere yayıyorlardı. Yani Hz.Muhammed’in@ İslam Cumhuriyetinin kıblesini Beytül Makdis olarak seçmekle Mekke’nin kurucu ideolojisini ve değerlerini inkar ettiği yönünde propaganda yapıyorlardı. Bu propaganda Mekke dışındaki kabilelerde etkisini gösteriyordu. Peygamberimiz Yahudilerin dost ve müttefikliğini kazanmayı hedeflemişken ilerleyen zamanda onları kazanamadığı gibi Arap kabilelerini de kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalıyordu. Bu nedenle peygamberimiz kıble tercihini değiştirmek istedi. Her türlü reform düzenlemesine karşı çıkan ve iktidarını yıpratmak için sürekli fitne ve fesat üreten Yahudilere kıbleyi değiştirme önerisi getirilecek olursa onların müttefikliklerini ve bu müttefikliğin sağladığı güvenliği de kaybetme tehlikesi vardı. Mekke yönetimi ve müttefikleri ile mücadele ederken düşmanların arasına Hayber, Fedek, Teyma gibi şehirlerdeki Yahudi Kabileleri de katılacaktı. Hangi tercihi yaparsa yapsın tehlike mevcuttu. Bu nedenle peygamberimiz bunalmıştı. Ancak kıblenin Kâbe’ye çevrilmesi riskli olmakla birlikte Arap kabilelerini kazanma hususunda Mekke müşrik yönetiminin kullandığı kozu ellerinden almak daha avantajlı görülüyordu. Bu hususta doğru tercih yapmak için Cenab-ı Hakk’ın kendisine yardımcı olması ve yol göstermesini niyaz ediyordu. Yahudi ve münafık şeytanların peygamberimizin iktidarını sarsmaya / yıkmaya yönelik hareketleri Cenab-ı Hak tarafından Mescitlerin (hükümetin) yıkılmasına çalışmak olarak ifade edildi. ([2] )Yine Mescitlerde / Meclislerde / hükümet merkezlerinde “Allah’ın adının anılmasını engellenmesi” ise toplumun ıslah edilmesi, adaletin tesis edilmesi için yapılan düzenleme (mevzuat) ve uygulamaların engellenmesi olarak ifade edilmiştir. Ama bunları yapanların yaptıklarının yanlarına kar kalmayacağı, sonunda hepsinin hizaya geleceği ve bu iktidara tabi olacakları / secde edecekleri vurgulanır. Şayet onlar tahrip etme ve yıkım eylemlerine devam edecek olurlarsa o takdirde bu dünya hayatlarında zillet, ahirette de büyük bir azabı yaşayacakları Cenab-ı Hak tarafından ifade edilir. 114- Allah’ın mescitlerinde O’nun adının anılmasını engelleyen ve onların yıkımı için uğraşandan daha zalim kim olabilir? İşte böylelerin, bu mescitlere girmeleri ancak korka korka olacaktır. Onlar için dünyada bir rezillik ahirette de büyük bir azap vardır. (Bakara Suresi 114) 9.3. Beytül Makdis’in Kıble Seçilmesinin Beklenen Faydayı Sağlamadığının Anlaşılması Yahudilerin ayrılıkçı ve kibirli hareket ve söylemlerine karşı peygamberimizin içini ferahlatan mesajlar, Cenab-ı Hak tarafından inzal edildi. Mescidin (hükümetin) kıblesinin Yahudilerin kıblesi olan Beytül Makdis olarak belirlenme mecburiyetinin olmadığı bildirildi. Allah’ın ilmi sınırsızdır, O kuşatıcıdır ve sınırsızdır. Politik olarak amacın Allah’ın rızasına uygunluğu olduktan sonra politikanın şekli unsurlarının öneminin olmadığı ifade edildi. Şöyle ki; Allah’ın rızasına gidilecek yolun tek bir şekli, tek bir yönünün olmadığı, uygulanacak usullerin nereden alındığının önemi yoktu. Doğu da batı da Allah’ındır. Bu aynı zamanda müminlerin Yahudilerin kıblesi olan Beytül Makdis’ten Kâbe’ye dönüleceğinin de bir işaretiydi. Bu yola koyulurken Beytül Makdis’i seçmek tevhit olmak için ortak bir noktaydı. Fakat onlar statükolarını bozmak istemediklerinden bu beraberliği devam ettirmenin zemini kalmamıştı. Ortak nokta olarak seçilen kıble, birliği kuvvetlendirmediği gibi tam aksine Yahudi şeytanlarca ayrımcılık için kullanılmaktaydı. Buna rağmen Cenab-ı Hak, Beytül Makdis’in o günkü yıkık ve metruk halinden yola çıkarak, Allah’ın mescitlerini yıkanlara hesap sorulacağının vurgusu ile iyi niyetli Yahudilerin birlik ve beraberlik içinde kalmasını sağlayıcı mesaj vermekteydi. Yakın gelecekte yapılacak kıble değişikliğine işaretle asıl amaca dikkat çekilerek tevhidin sağlanıp, iktidarın güçlenip Allah düşmanları ile mücadele edilerek Beytül Makdis’i yerle bir edenlere de yaptıklarının hesabının sorulması ve yeryüzünde hakkın hâkimiyetinin tesisi olacağı vurgulandı. Bu amacı gerçekleştirmek için gerektiğinde usullerin, şekillerin değiştirilebileceği mesajı verildi. Bu noktada şu anda yön / kıble olarak seçilen Beytül Makdis yönünün yakın gelecekte amaca ulaşmaya matuf olarak değiştirileceğinin işareti verildi. 115- Doğu da Allah’ındır, Batı da. Öyleyse hangi tarafa yönelirseniz yönelin artık orası Allah’ın yüzüdür. Çünkü muhakkak ki Allah, her şeyi kuşatan vasi’dir ve hakkıyla bilendir. (Bakara Suresi 115) 9.4. Yahudilerin Muhalefet Dozajını Artırmaları Yahudilerin şeytanlaşmış ileri gelenleri kara propaganda dozajını iyice artırdılar ve sonunda peygamberimiz için “Allah çocuk / oğul edindi” diyecek noktaya kadar ileri gittiler. Onlar bunu söylerken kendi kitaplarında Tanrının “oğlum” diye bahsettiği İsrail’e (Hz.Yakub’a) verilen krallığı ve İsrail’in bütün uluslara egemenliğine metafor yapmaktaydılar. Bu benzetme ile peygamberimize Cenab-ı Hakk’ın büyük bir egemenlik vereceği ve çok büyük bir medeniyet yaratacağı vaadine gönderme yaparak alay ediyorlardı. Onlar aslında bu söylemleriyle aynı zamanda müşriklerin melekler için “Allah’ın kızları” şeklinde ifadeleriyle Cenab-ı Hakk’ın onlarla arasında cinsel ve biyolojik bir bağ olduğuna inanmaları gibi peygamberimizin de Cenab-ı Hak ile baba/ oğul şeklinde biyolojik bir bağın varlığını toplumun gündemine sokmaya çalıştılar. Böylece onlar, Medine İslam Cumhuriyetine tabi olan ve/veya tabi olacak cahil Arap halkının peygamberimizden olağanüstü taleplerde bulunmalarını sağladılar. Onların ürettikleri bu söylemden etkilenen cahil halk, “mademki Hz.Muhammed@ Allah’ın elçisidir, o halde tıpkı Hz.Yakub gibi mecazen “Allah’ın biricik oğlu” mertebesinde sevgilisidir. O zaman onun vaat ettiği güzel geleceği bize Allah bizzat kendisi söylesin. Ya da oğlu olarak gördüğü bu elçisine vaat ettiği büyük medeniyeti yaratması için düşmanlarını aciz bıraktıracak / yenecek askeri, ekonomik ve sosyal destek göndersin” şeklinde istekte bulundular. Açıktır ki eğer bu talepler yerine getirilemeyecek olursa halk Hz.Muhammed’in@ peygamberliği hakkında şüpheye düşecektir ve arkasından gitmeyecektir. Cahil halk “Allah tarafından somut olarak desteklenmeyen bir kişi asla peygamber olamayacağı için onun arkasına takılmak bir hayalin peşinden koşmak olacaktır” diyeceklerdir. Şeytanlaşmış Yahudiler bu kara propaganda ile sadece cahil halkı değil müminleri de etkilemeyi amaçlamışlardı. Şöyle ki “Allah oğul edindi” ifadesi ile mecazi anlamdan daha ileri olarak Hz.Muhammed@ ile ilgili “ilahilik boyutu” düşüncesi müminlerin zihinlerinde yaratılmış olacaktı. Böylece müminler peygamberimizden sürekli başarı ve olağanüstülükler bekleyecekler, asla yenilgi ve başarısızlık kabul edilmeyecekti. Yenilgi durumunda ise müminlerin imanları sarsılacaktı. Kısaca bu söylem son derece şeytani bir söylemdi. Cenab-ı Hak, ister mecazi anlamda olsun, isterse gerçek anlamda olsun bu tür bir söylemi hiçbir şekilde kabul etmedi ve şiddetle reddetti. O, onlara yerleri ve gökleri nasıl yoktan yarattı ise aynı şekilde vaadini yerine getireceğini ve bu hususun kendisi için son derece kolay olduğunu belirtti. Karar verdiği bir iş için “ol “demesinin yeterli olacağını bildirdi. Ama bunun tek şartının elçisine inzal ettiği öğretiye / gerçeğe / ilme uymaları olduğunu bildirdi. Yani aslında onların istedikleri mucizenin ilahi öğretilere uymaları sonucunda kendi elleri ile yaratılacağına işaret edildi. Peygamberimizin ise onları gittikleri yanlış yoldan çevirmeye çalışan bir uyarıcı ve ilahi öğretilere uydukları takdirde kendi elleri ile yaratılacak mucizeleri müjdeleyen bir müjdeci olduğu vurgulandı. Onda herhangi bir ilahilik vasfı-özelliği olmadığı da ilave edildi. Böylece Hz.Muhammed’den @ absürt talepler yapılmaması gerektiği, daha öncekilerin düştüğü hataya düşülmemesi gerektiği ifade edilmiş oldu. Kısaca Hz. Hz.Muhammed’in @ sadece ilahi yasaları, gerçekleri, sosyolojik hakikatleri bildiren ve insanları gittikleri yanlış yoldan çevirmeye çalışan normal bir insan olduğu belirtilmiş oldu. 116-119- Bir de “Allah, çocuk edindi” dediler. –Haşa, O, subhandır. – Bilakis göklerde ve yeryüzünde olanların tümü yalnızca O’nundur. Hepsi O’na gönülden boyun eğmiştir. Gökleri ve yeri yoktan var eden O’dur. O, bir işin olmasına karar verdiği zaman, ona sadece "Ol!" der, o da hemen oluverir. Halktan cahiller ise, “Allah bizimle konuşmalı yahut bize de bir ayet (mucize) gelmeli değil miydi!” dediler. Bunlardan öncekiler de tıpkı bunlar gibi söylemişlerdi. Kalpleri birbirine ne kadarda benziyor. Gerçekte Biz, kesin bilgi ile bilgilenmek isteyen toplum için ayetleri apaçık ortaya koyduk. Doğrusu Biz, seni müjdeci ve uyarıcı olarak gerçeklerle gönderdik. Sen, cehennemliklerden sorumlu da tutulmayacaksın. (Bakara Suresi 116-119) [1] ) Literal okuma: sözcüklerin kastedilen manasını dikkate almadan yazıldığı şekildeki anlamı ile okuma [2] ) NOT: Eski toplumlarda tapınakların Yönetim Merkezi olduğu asla dikkate alınırsa Mescidler de hükümet merkezidir ve bu hükümetlerin düzenlemlerine tüm toplumun itaat ettikleri / boyun eğdikleri / secde ettikleri yerdir. 9.5. Yahudileri Kazanma Ümitlerinin Tükenmesi Yahudilerin yaptıkları kara propagandaya cevaplar verilmesine veriliyordu ama diğer taraftan da müminlerle Yahudiler arasındaki gerilim / tansiyon da giderek artıyordu. Medine İslam Cumhuriyeti bu gerilimi artık kaldıramayacak noktaya geliyordu. Bu durum peygamberimizi son derece müteessir ediyordu. Müminlerle en çok ortak noktaların olduğu taraf Yahudiler olmasına rağmen en fazla ve en tehlikeli darbeler de onlardan geliyordu. Peygamberimiz onlarla çatışmak istemiyordu. Hatta ortak noktaları daha da çoğaltarak birliği güçlendirmek istiyordu. Ancak artık toplumsal yırtılma giderek derinleşmişti. Yahudilerle birlikte yürünemeyeceği artık anlaşılmıştı. Bu nedenle de Cenab-ı Hak müminlere kıble değişikliğinin ilk işaretlerini vermişti. Tam bu noktada Yahudiler de peygamberimize başvurarak kıble değişikliği düşüncesinden vazgeçmesini talep ettiler. Zira Yahudiler kıble değişikliğinin kendilerine zarar vereceğini anlamakta gecikmediler. Böyle bir değişikliğin ayrılığa neden olacağı ve bu ayrılığın ise hem ticaretlerine hem de gelecekte İslam Cumhuriyetinin kazanımlarından pay alma hususunda mahrumiyete sebep olacağını görmüşlerdi. Ayrıca onlar kıblenin Beyt’ül Makdis olmasını, kendilerinin üstün oldukları iddialarında kullanıyorlardı. Üstünlük vesilesi olarak kullandıkları bir uygulamanın kaldırılmasını istemiyorlardı. Peygamberimiz ise tevhit olma hususunda samimiyetini koruyordu. Bu nedenle, peygamberimiz hem onların tekliflerini hem de oluşan siyasi gerilimi yumuşatmak için onların düzenlemelerine uymayı düşündüğü sırada Cenab-ı Mevla duruma müdahale etti. O’nun müdahalesi elçisinin asla taviz vermemesi ve kendisine bildirilen ilme dayalı doğruluk esaslarından sapmaması şeklindeydi. Ayrıca onların kendi kırmızıçizgilerini dayattıklarını ve onları hoşnut etmenin biricik yolunun da onların dayattıkları bu kırmızıçizgilere uymaktan geçtiğini kısaca onların dinine girilmesi durumunda ancak onların hoşnut olacağını bildirdi. Böylece Cenab-ı Hak şu mesajları vermiş oldu; “Birliktelik / tevhit için tek bir kırmızıçizgi kabul edilebilir, o da “Allah’ın yoludur.” Yapılacak düzenlemelerde ve uygulamalarda ana prensip olarak birlikteliğe katılan tüm toplulukların hayrı, iyiliği ve yararı esas alınmalı ve bu esas kırmızıçizgi olarak kabul edilmelidir. Herkesin kendi çıkarına, kendi üstünlüğüne, kendi seçkinliğine göre çizdikleri ve dayattıkları kırmızıçizgilerle birlik ve beraberlik oluşturmak mümkün değildir. Birlik için herkesin hayrı aranmalı, herkes için kazan kazan olmalıdır. Bunda da en iyi belirleyici, herkesin yaratıcısı ve Rabbi olan Allah’ın kırmızıçizgileridir. Çünkü Allah adildir. Çünkü Allah kullarına karşı çok merhametlidir, çok kerimdir. Zaten ilahi öğretiyi doğru olarak okuyan her kim olursa (bunların hangi gruptan oldukları önemli değildir) bunu bilir ve kendisine değil Allah’a çağırır.” Cenab-ı Hak, elçisine eğer kendisine bildirilen bu gerçeklere rağmen onların arzuları çerçevesinde onlara tâbi olacak olursa o takdirde kendisine hiçbir şekilde yardımcı olunmayacağını ve korunmayacağını belirtti. 120-121- Sen onların dinlerine / milletlerine uymadıkça Yahudiler ve Hıristiyanlar senden asla hoşnut olmazlar. De ki: “Asıl doğru yol Allah'ın hidayeti / yoludur.” Eğer sana gelen ilimden sonra yine de onların hevalarına / heveslerine /arzularına uyacak olursan, Allah’tan sana ne bir veli / koruyucu, ne de bir yardımcı bulamazsın. Kendilerine Kitab’ı verdiğimiz kimselerin bazısı onu, hakkını vererek okurlar/izlerler. İşte onlar, ona iman ederler. Her kim de onu inkâr ederse, işte onlar hüsran içindedirler. (Bakara Suresi 120-121) 9.6. Kıblenin Kâbe’ye çevrilmesi Hz.Muhammed@ Medine’ye geldiğinde daha önce anlatıldığı üzere bir takım stratejik hedefleri düşünerek kıble olarak Beytül Makdis’i seçmişti. Ancak O şimdi bir açmaza düşmüştü. Sıkıntı içerisindeydi. Zira kıble seçimi ile beklediği tevhit olma hedefine ulaşmanın zor olduğunu görmüştü. Hatta bu seçimi nedeniyle tüm toplulukları tevhit etme hedefi büyük darbe yemekteydi. Şöyle ki, Mekke müşrik Yönetimi, Peygamberimizi «İbrahimi» değerlere sırt dönmüş kişi olarak göstermekte ve diğer Arap kabileler de bu propagandadan hayli etkilenmekteydiler. Bu nedenle Peygamberimiz@ kıbleyi tekrar Mescid-i Haram tarafına çevirerek bu propagandayı bertaraf etmeyi istedi. Bir taraftan Yahudilerin Medine İslam Cumhuriyeti ile oluşturulan birlikten hoşnut olmamaları, diğer taraftan Arap yarımadasındaki kabilelerin Beyt’ül Makdis’in kıble olarak seçilmesinden duydukları hoşnutsuzluk, peygamberimizi bir hayli bunaltmıştı. İslam Cumhuriyetinin kıblesi olarak Beyt’ül Makdis’i seçerek Yahudilere iyi niyet göstermesine rağmen onları hoşnut edemeyen peygamberimize Cenab-ı Hak yardımcı oldu ve kıbleyi değiştirmesini emretti. Böylece tekrar «İbrahimi» değerlere yani Kabe’nin kurucu ruhunu sembolize eden Mescid-i Haram’a dönülecek ve Mekke müşriklerinin elindeki koz alınmış olacaktı. Dahası Yahudilerin Arap kabilelere karşı «biz sizden üstünüz zira gelip bizim değerlerimize sarıldınız» tarzındaki üstünlük taslama kozları da ellerinden alınacaktı. Fakat bu değişimin getireceği birtakım sıkıntılar da mevcuttu. Şöyle ki; imzalanan Medine Anayasası ile Medine’deki Yahudilerle müttefiklik yapılmıştı. Bu anlaşma /Anayasa sayesinde Medine’nin güvenliği sağlama alınmıştı. Bu birlikteliğin göstergesi / sembolü olarak kıble Beytül Makdis seçilmişti. Şimdi kıble değişikliğine diğer Yahudi kabileler ikna edilmeyecek olursa müttefiklik yazılı olarak sona ermese de Yahudilerle müminlerin yollarının yavaş yavaş ayrıldığına bir işaret olacaktı. Bu durumda düşman hem içerde hem de dışarıda olacaktı. Diğer Arap kabilelerinin kazanılması hesabı yapılırken onlar kazanılmadan oluşan iç düşmanlar ve dış düşmanlar Medine İslam Cumhuriyeti’ni yok edebilirdi. İşte Peygamberimizi @ endişeye sevk eden noktalardan en önemlisi de bu husustu; yani güvenlik! Bu endişeyi gidermek ve Yahudileri bu değişiklik konusunda en azından arafta bırakmak için onlara aslında gayet iyi bildikleri husus olan “Mescid-i Haram’ın Hz. İbrahim tarafından hangi amaçla kurulduğu” anlatıldı. Onlar Kâbe’nin Kurucu Ruhunun ya da felsefesinin Hz. İbrahim’e dayandığını kendi kaynaklarına dayanarak gayet iyi biliyorlardı. Bu nedenle Mescid-i Haram sembolü ile ifade edilen değerlerin, Beyt’ül Makdis sembollü değerlerle paralel / aynı olduğunu çok iyi bildiklerinden, bu değişikliğin onların değer ve öğretilerinden uzaklaşma olmadığını hatta daha bütünleştirici olduğunu onlara ifade etmesini Rabbimiz bildirdi. Ve yine Rabbimiz, elçisine bu hususta gönlünün rahat olmasını, zira onların ne yaptıklarını kendisinin gayet iyi bildiğini söyledi. 144-Doğrusu Biz, senin yüzünü semaya çevirip aranıp durduğunu görüyoruz. Şimdi seni hoşnut olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Bundan sonra yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir! Siz de hepiniz, nerede olursanız olun, yüzünüzü o tarafa doğru çevirin! Kendilerine Kitap verilenler onun (bu kıble değişiminin), Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler. Allah, onların yapıp durduklarından gafil değildir. (Bakara Suresi 144) Kıblenin Beyt’ül Makdis’ten Beyt’ül Haram’a çevrilmesi Yahudilerle yolların ayrılması demekti. Temel amaç tevhit iken müttefiklik noktasında eksen değiştirmek, ayrılığa gitmek ve gelecekte bu müttefiklikten vaz geçmenin ilk adımı demekti. Bu nedenle Cenab-ı Hak, birlik ve beraberliğin devamı için Yahudilerin de eksen değiştirmelerini yani kıblelerini Kâbe yapmalarını ister. Eğer onlar bu isteği kabul etmeyecek olurlarsa, en azından peygamberimizin eksen kaydırmasını / kıble değiştirmesini anlayışla karşılamalarını izah eder. Çünkü amaç, birlik ve beraberlik ise bu sadece Yahudilerle ya da Hristiyanlarla değil bütün Arap kabilelerinin katılımı ile sağlanacaktı. Onlar katılmadığı takdirde birliğin sağlanamayacağı açıktı. Kıblenin Beyt’ül Makdis olması, Arap kabilelerin bu birliğe katılmamalarının bir gerekçesini oluşturuyorsa, kıblenin Kâbe olarak değiştirilmesi zorunluluk arz etmekteydi. Diğer taraftan Yahudilerin ve Hristiyanların Araplarla birlikte tüm Arabistan coğrafyasında bir birlik sağlamaları ancak ortak değerler üzerinden olabilirdi. Bu nedenle Cenab-ı Hakk’ın önerdiği ve Yahudileri de uymaya çağırdığı yeni eksen / Kâbe’nin kıble olması oldukça makul, mantıklı ve son derece stratejik olmasının ötesinde Yahudilerin de temel dini değerleri idi. Yani davet edilen kıble onların en büyük peygamberleri olan İbrahim @ın temel değeri idi. Fakat Kıblenin Kâbe’ye değiştirilmesi emri gelince Yahudiler buna karşı çıktılar. Hemen peygamberimize gelerek bu değişimden vazgeçmelerini istediler. Yahudiler, Medine İslam Cumhuriyetinin kıblesinin Beyt’ül Makdis olarak kalacak olursa o takdirde peygamberimiz aleyhine hareket etmeyeceklerine ve onun her emrine harfiyen uyacaklarına yemin ettiler. Yani kendisine iman edeceklerini söylediler. Fakat peygamberimiz onların bu söz verişlerine nasıl inanacaktı? Daha önce yaptıkları meydanda idi. O, onlarla ne kadar yakınlık, birlik ve beraberlik kurmaya çalıştıysa onlar ayrı olmayı tercih etmişlerdi. Hiçbir şekilde bütünlüğe yanaşmamışlardı. Dahası Medine Anayasası / Vesikası ile yaratılan tevhidi parçalamak ve peygamberimizin iktidarını yıpratmak için yapmadıkları tezvirat, kara propaganda ve girişim kalmamıştı. Peygamberimiz onlara güvenemezdi. Şayet onlara güvenip Cenab-ı Hakk’ın emrine muhalefet ederek kıbleyi Kâbe olarak değiştirmez ise yarın onların «Bu nasıl peygamber bir gün verdiği kararı ertesi gün değiştiriyor. Kararsız bir tutumu var…» vb. tezviratlarına muhatap olacaktı. Peygamberimiz, onların kıblenin Beyt’ül Makdis olarak kalması hususundaki isteklerini reddetti ve onları bu kıble değişikliğini kabul etmeye davet etti. Gerekçelerini Cenab-ı Hakk’ın aşağıdaki ayetlerde öğrettiği şekilde izah etti; “Biz müminler sizlerin değer yargılarınıza sahip çıktık ve uymaya çalıştık. Ancak Arap yarımadası ölçeğinde yer alan kabileler Beyt’ül Makdis’in kıble olmasına karşı çıktılar. Onlar bizleri kendi değerlerine ihanetle suçladılar.” “Tevhidi sağlamak için bu engelin kaldırılması gerekir. Onlar iman etmeme hususunda hep bu engeli önümüze sürecekler. O halde kıblemizi değiştirelim ve herkesin ortak değeri olan Kâbe’ye yönelelim.” “Hem zaten Kâbe / Mescid-i Haram da biz Arapların olduğu kadar siz Yahudilerin de temel değeridir. Gelin bu ortak değere birlikte sahip çıkalım. Siz bu değere / Kâbe’ye yabancı değilsiniz.” “Kâbe / Mescid-i Haram ile sembolize edilen bu temel değer Allah’a teslimiyeti / İslam olmayı ifade eder. Toplulukların / kabilelerin bir ülkü etrafında birleşerek tek millet haline gelmesidir. Parça parça bölünmemesidir. Herkesin kendi kıblesi / hedefleri / beklentileri vardır. Toplulukları / kabileleri tevhit edip tek millet haline getirmek için “Allah’a teslimiyeti” esas alalım. Bu hususta şekiller önemli değildir. Nasıl biz sizin kıblenize döndüysek siz de bizim kıblemize dönün. Biz sizin peygamberlerinizin getirdiği kitapların öngördüğü temel değerlerinizi kabul ediyoruz. Bu temel değerler arasında ayrımcılık yapmıyoruz. Siz de yapmayın. Tek millet olmak için asıl kıble olan “Allah’a teslimiyette / İslam olmakta” birleşelim. Bunun da sembolü Mescid-i Haramdır. Bu sizin kaynaklarınızda da mevcuttur.” “Bizim bu kıble değiştirmemizi en azından anlayışla karşılayın ve destekleyin. Zira biz kötü bir şey yapmıyoruz. Hedefimiz Allah’ı birlemek ve toplumları tevhit etmektir.” “Bu yol, sizin de yolunuzdur. Sizin peygamberleriniz sanki ‘parçalanın, bölünün kiminiz Hristiyan, kiminiz Yahudi olun mu’ dedi. Yoksa ‘hepiniz bir olun, beraber olun ve Allah’a teslim olun mu’ dedi?” “Şayet bu konuda birlik ve beraberlik oluşturamaz isek o zaman siz bizimle çekişmek ve düşmanlıkla karşı koymak istiyorsunuz demektir.” Yahudileri kıblenin Kâbe’ye doğru değişiminin gerekçeleri olarak verilen bu mesajlar Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hz. Yakup kıssaları metaforunda verilir. 122-141- Ey İsrail oğulları! Size ihsan ettiğim nimetimi ve geçmişte sizin diğer toplumlara / âlemlere galip gelmenizi sağladığımı hatırlayın! Hiç kimsenin hiçbir kimse yerine bir şey ödemeyeceği, kimseden fidye kabul edilmeyeceği, hiç kimseye şefaatin yarar sağlamayacağı ve onlara yardım da edilmeyeceği günden sakının / korunun. Hani Rabbi İbrahim’i, birtakım talimatlarla sınamış, O da onları tam olarak yerine getirince, "Ben seni insanlara imam / önder yapacağım" buyurmuştu. O (İbrahim), “Soyumdan da (önderler yap ya Rabbi!)” demişti. Allah ise “Zalimler bu taahhüdümün kapsamına asla giremezler / Benim ahdim (teahhüdüm) zalimlere ulaşmaz” buyurmuştu. İşte o sıralarda Biz Kâbe’yi / Beyt’i insanlar için toplanma ve sığınma yeri olarak belirledik. İnsanlar da Makam-ı İbrahim'i musalla / salat gerçekleştirilecek yer edindiler. Biz de İbrahim ile İsmail’den “Beytimi (Kâbe’yi) ziyaret edenler, bu bölgede yerleşik olanlar, rükû ve secde edenler için tertemiz tutun” diye ahit aldık. İşte o zaman İbrahim, “Rabbim! Burasının güvenli bir şehir olmasını sağla, halkından Allah'a ve ahiret gününe inananları da çeşitli meyvelerle rızıklandır” demişti. Allah ise: “Onlardan inkârcıları dahi kısa bir süre ile rızıklandırırım, sonra da onu ateş azabına sürüklerim ki o ne kötü varılacak yerdir!” buyurdu. İbrahim ve İsmail Kâbe’nin / Beyt'in temellerini birlikte yükselttikleri zaman “Rabbimiz! Bizden bu hizmeti kabul buyur, şüphesiz Sen dualarımızı işiten ve niyetimizi bilensin.” diyorlardı. “Rabbimiz! Bizi Sana teslim olanlardan / müslümanlardan kıl. Soyumuzdan da sana teslim olan / müslüman bir ümmet çıkar. Bize ibadetlerimizin / itaatimizin yol ve yöntemlerini göster, tövbelerimizi de kabul et. Çünkü Sen tövbeleri çok kabul edensin ve çok merhametli olansın.” “Rabbimiz! İçlerinden onlara Senin ayetlerini okuyacak, Kitab'ı ve hikmeti (hüküm, kanun, düstur ve ilkeleri) öğretecek ve onları arındıracak bir elçi gönder. Şüphesiz Sen, Aziz ve Hakimsin.” Kendine yazık eden sefihten başka kim İbrahim'in milletinden /dininden / yaşam tarzından yüz çevirir? Biz İbrahim’i dünyada seçkin kılmıştık. Hiç şüphesiz o, ahirette de iyilerden biridir. Çünkü Rabbi o'na, “Teslim ol!” dediği zaman o hiç tereddüt etmeden “Ben alemlerin Rabbine teslim oldum” demişti. Bu dini İbrahim kendi oğullarına vasiyet ettiği gibi Yakup’a da vasiyet etti; “Ey oğullarım! Şüphesiz ki, bu dini size Allah seçti. Başka dinlerden uzak durun ve yalnızca müslimler olarak can verin!” diye vasiyet etti. Yakup’a ölüm vakti gelip çattığı zaman, onun oğullarına, “Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?” dediğini ve onların da; “Biz, bir tek ilâh olarak senin ilahına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilahına kulluk edeceğiz. Biz, ancak O'na teslim olanlarız” dediklerini sanki orada bulunan şahitler gibi bilmiyor musunuz? (Elbette gayet iyi biliyorsunuz.) O topluluklar / ümmetler geçip gittiler. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da sizedir. Siz, onların yaptıklarından sorulacak değilsiniz. Dediler ki “Yahudi veya Hıristiyan olun ki, hidayet / doğru yolu bulasınız” Sen de de ki: “Hayır, Biz hanif olan İbrahim’in dinine / milletine uyarız. O hiçbir zaman müşriklerden olmadı!” Deyin ki: “Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakup'a ve esbata (torunlarına) indirilene, Musa'ya ve İsa'ya verilene ve (diğer) Peygamberlere Rablerinden verilenlere iman ettik; Onlardan hiç birini diğerlerinden ayırt etmeyiz ve biz ancak O'na teslim olanlarız!” Şayet artık onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse o zaman doğru yolu / hidayeti bulmuş olurlar. Yok, eğer yüz çevirirlerse, onlar mutlaka size karşı isyan ve düşmanlık içindedirler. O takdirde de onlara karşı Allah sana yeter. O, hakkıyla işiten ve en iyi bilendir. (Deyin ki) “İşte bu Allah'ın boyası! / Yolu! / Sistemi! (biz o boyaya boyandık! / Biz bu yolu seçtik!) Kimin boyası / yolu / sistemi Allah'ınkinden daha güzeldir? Biz, sadece O'na ibadet / itaat ederiz.” De ki: “Allah’ın (tercihleri / yaptıkları / seçtikleri) hakkında bizimle mücadele mi ediyorsunuz? Halbuki O sizin Rabbiniz olduğu kadar bizim de Rabbimizdir. Bizim amellerimiz bizimdir, sizin amelleriniz de sizindir. Fakat biz O'na sizden daha samimi bağlananlarız. Yoksa siz, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarının Yahudi veya Hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz?” De ki: “Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı? Yanında Allah'ın bildirdiği şeyi gizleyerek inkâr edenden daha zalim kimdir? Allah, yaptıklarınızdan habersiz de değildir.” Onlar bir ümmetti / topluluktu gelip geçtiler. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da sizedir. Siz, onların yaptıklarından sorulmazsınız. (Bakara Suresi 121-141) Yukarıdaki ayetlerle Medine Yahudilerine verilmek istenen mesajlar çok açıktır; “Onlara Medine İslam Cumhuriyetinin kurucu topluluğu olmaları nedeniyle sahip oldukları iktidar nimetine nankörlük etmemeleri uyarısı yapılır. Bu nimet sayesinde üstünlüğü yakaladıkları ifade edildikten sonra eğer nankörlük ederlerse başlarına çok kötü felaketlerin geleceği ve kimsenin de kendilerine yardım etmeyeceği belirtilir. Hz.Muhammed’in@ ortak atanız olan Hz. İbrahim’in@ duasının bir sonucu olduğu belirtildikten sonra kendilerinin ilahi seçime karşı çıkmaları ve sadece kendi kabilelerinden / soylarından bir peygamber gönderilmesini talep etmeleri ile zalimlik yaptıkları ifade edilir. Ayrıca nasıl ki Hz. İbrahim@ Kâbe’nin temellerini adalet, hukuk, temizlik, doğruluk, dürüstlük ve Allah’a teslimiyet üzerine inşa etmişse aynı şekilde Hz.Muhammed@ de Medine İslam Cumhuriyetini aynı ilkeler üzerine temellendirdiği metaforik olarak anlatılır. Bu anlatımla Yahudilere Hz.Muhammed’in @ yoluna destek / salat etmeleri halinde İslam Cumhuriyetinin / Medeniyetinin inşasında yerlerinin olabileceği ifade edilmiş olur. Hz. İbrahim@’in Kâbe’yi kurmaktaki amacının toplumların selameti, mutluluğu, esenliği ve huzuru olması gibi Hz.Muhammed’in@ İslam Cumhuriyetini kurmaktaki amacının da aynı olduğu ve bundan hiçbir menfaat beklemediği anlatılır. O’nun tıpkı geçmiş peygamberler gibi Allah’ın kitabını, hak ve hukuku öğrettiği, Allah’ın yolunda Allah’ın kulları için çalıştığı belirtilir. Zaten geçmiş peygamberlerin Yahudilerden de Allah’ın yolunda çalışmaları ve yalnızca O’na teslim olmaları konusunda söz aldıkları kendilerine hatırlatılarak onların geçmişte verdikleri sözlere uyup Allah’a teslim olmaları çağrısı yapılır. Bütün bu gerçeklere ve inanç ilkelerindeki aynılıklara rağmen yine de kıble değişikliği kabul edilmeyecek olunursa o takdirde İslam Cumhuriyeti ile çekişme içerisine girileceği ve bunun da parçalanma getireceği belirtilir.” Gerek Yahudilerden gerekse Araplardan bazı ahmaklar / dar kafalılar / kafası basmayanlar kıble değişikliğinin stratejik boyutunu kavrayamamışlardı. Bunlar bu değişiklikle alay ediyorlardı. Yahudi şeytanlar daha da ileri giderek; “Muhammed bir türlü nereye döneceğini belirleyemedi. Bir o yana bir bu yana dönüyor” diye alay ediyorlardı. Bazıları ise değişikliklere kapalı olduklarından bu yeniliği de kabul etmek istemiyorlardı. Müminlerden bile bazılarının stratejik amaçları bilemediklerinden bu değişiklik konusunda kafaları karışmıştı. Cenab-ı Hak, bu beyinsizlerin söylemlerini muhatap alarak kıble değişikliğinin sebebini açıkça ortaya koyar ki bu değişikliğin stratejik amaçlarını bilmesine rağmen bile bile sırf şeytanlıklarından dolayı karşı çıkanların oyunları bozulsun. Kıble değişikliğine ilişkin Cenab-ı Hakk’ın müteakip ayetlerde bildirdiği stratejik gerekçeler şöyle özetlenebilir; “Hz.Muhammed@ öndeliğindeki İslam Cumhuriyetinin diğer kabile ve topluluklara şirki / parçalı toplum yapısını bırakıp tevhit olma konusunda örnek / şahit / önder olmasını sağlamaktır. Aynı kıbleye yönelen diğer Arap kabileleri ile birliktelikleri çoğaltıp onların Medine İslam Cumhuriyetine katılımını sağlamak,” “Mekke Yönetimi ile yapılacak mücadele nedeniyle yakın gelecekte çok büyük zorluklar, savaşlar, fitneler ve kargaşalar olacağı aşikâr olduğu için o günler gelmeden tedbir alıp topluluktan kopuşları şimdi yaşamak. Birlik ve beraberliğe çok ihtiyaç olduğu o zor zamanlarda meydana gelen kopmalar yıkım getirir ve İslami hareketi bitirebilir. Bu nedenle bu kıble değişikliği zor zamanlar için aynı zamanda bir ön alma hareketidir. Gerçekten iman edenlerin hak ettikleri başarıyı zayıfların kopuşu engellememelidir. Gayretlere yazık edilmemelidir.” “Kıblelerine dönüldüğü için Yahudilerin kendilerini üstün görmeleri ve hava atmalarına bir son verilerek hadlerinin bildirilmesi gerekmektedir.” “Ayrıca müşrik Mekke Yönetiminin diğer müşrik Arap kabileleri Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine kışkırtmak için kullandıkları kozu ellerinden almak gerekmektedir.” “Peygamberimizin asla kendi milletini satmadığı, kendi değerlerine sırtını dönmediğini ortaya koymak ve O’nun isteğinin adalet, hak, hukuk, doğruluk, ölçülülük, dengelilik (VASAT) olduğunu göstermek.” “Münafıklar ile kafası yukarıda belirtilen stratejik boyutlara basmayan müminlerin ayırt edilmesi gerekiyordu. Bu müminler kıble olarak Kabe’ye dönmeye devam ederken onlarla birlikte münafıklarda Kabe’ye dönüyorlardı. Münafıklar aslında Hz.Muhammed’e doğrudan başkaldıramıyorlar fakat bu müminlerin arasına karışarak başkaldırılarını kamufle ediyorlardı. Kıble değişikliği ile münafıklarla bu müminlerin ayırt edilmesi gerekiyordu.” 142-143- İnsanlardan birtakım beyinsizler, “Bunları şimdiye kadar yöneldikleri kıbleden çeviren nedir?” diyecekler. Sen de de ki: “Doğu da batı da Allah’ındır. O, dilediği/dileyen kimseyi dosdoğru yola yöneltir.” İşte böylece sizi dengeli, ölçülü ve doğru yolun tam ortasından giden bir ümmet kıldık ki peygamberin sizlere şahit / örnek / önder olduğu gibi sizlerin de insanlara şahit / örnek / önder olasınız. Daha önce yöneldiğin kıbleyi Kâbe olarak değiştirme sebebi ise peygamberin izinde gidecek olanları gerisin geriye döneceklerden ayırt etmek içindir. Doğrusu bu zor bir sınavdır. Fakat bu Allah'ın hidayet ettiği kişiler için zor değildir. Allah imanınızı kesinlikle göz ardı etmeyecektir. Çünkü Allah, insanlara çok şefkatlidir, çok merhametlidir. (Bakara Suresi 142-143) 9.7. Yahudilerin İtirazlarına Karşı Kararlı Durulması Talimatı Kıblenin değişimi emri gelince Yahudiler bu değişikliğe itiraz etmişlerdi. Müttefikliğin devamının kıblenin Beyt’ül Makdis olarak devam etmesine bağlı olduğunu söylediler. Bu durum peygamberimizi bir hayli üzmüştü. Cenab-ı Hak, elçisine bu konuda kararlı olmasını ve direnmesini emretti. Onlara bu değişikliğin doğru olduğu konusunda hangi delil getirilirse getirilsin onların yine de kendisine inanmayacaklarını belirtti. Onların bu konuda inatlarının konuyu bilmediklerinden değil kibir, gurur ve kendilerini üstün gördüklerinden kaynaklandığını bildirdi. Bu durumu ifade etmek için “bir insanın evladını nasıl tanır ve bilir ise onların da bu konuyu aynen öyle bildikleri” şeklinde bir benzetme kullandı. Cenab-ı Hak, onların ikna olmayacaklarına başka bir delil olarak da onların birbirlerinin kıblelerine de tabi olmadıklarını, onların kendi değer yargılarında bile uzlaşmaya gitmediklerini vurguladı. Yani onların kendi aralarında bile anlaşamadıkları, birbirleri ile müttefiklik / tevhit oluşturamadıklarını belirtti. Onlardan her grubun ayrı kutsalı ve ayrı hedeflerinin olduğunu, birbirleri ile bile bir araya gelemediklerini belirtti. Böylece onların peygamberimiz ve müminlerle de birlik ve beraberlik oluşturmalarını beklememeleri gerektiğini ifade etmiş oldu. Cenab-ı Hak, bu nedenlerle onların Beyt’ül Makdis’in İslam Cumhuriyetinin kıblesi olarak devam etmesi isteklerini reddetmesini ve onların değişikliğe itirazlarını kabul etmemesini elçisinden istedi. 145-147- Andolsun ki sen, o Kitap verilmiş olanlara, hangi delili getirirsen getir, yine de senin kıblene tabi olmazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Zaten onlar da birbirlerinin kıblesine uymazlar. Yine andolsun ki, sana gelen bunca bilgiden sonra, sen onların arzu ve hevalarına uyacak olursan, o takdirde sen de zalimlerden olursun. Şu, kendilerine Kitap verdiklerimiz, onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir kesim bile bile gerçeği gizliyorlar. Gerçek / Hak, Rabbindendir. O halde, sakın şüpheye düşenlerden olma! (Bakara Suresi 145-147) 9.8. Kıble Değişikliğine Müminlerin İkna Edilmeleri Kıble değişikliği konusunda müminlerinde itirazları oldu. Onlarda peygamberimizin taşıdığı güvenlik endişesini taşıyorlardı. Cenab-ı Hak, müminlerin bu endişeleri karşısında aşağıdaki ikna edici hususları bildirdi; “Her topluluğun ayrı hedef ve beklentileri ile ayrı değer yargılarının var olduğu,” “Hayırlar için çalışan, iyilikler için yarışanın sonunda kazanacağı ve birliği sağlayacağı,” “Şayet müminler olarak bir iyilik, fazilet hareketi başlatılır, hayırlarda iyi niyetle koşulursa ve şekillere takılıp kalınmazsa diğer toplumların o iyilik hareketine katılacağı,” “Kıble olarak Mekke müşriklerinin hedeflerinin ya da yaptıklarının değil, Hz. İbrahim’in Kâbe’nin kurucu ruhuna uygun bir hareketin herkese güven vereceği ve herkesin bu hareketin temsilcilerine karşı teveccühünün oluşacağı, böylece birlik ve beraberliğin sağlanacağı,” “Şekillerde kalmayıp asıl kıble ve hedef olan hayırlarda koşulması ve iyilik yapmada yarışılması halinde bütün Arap kabilelerinin bir araya toplanacağı ve tevhidin sağlanacağı,” “Mescid-i Haram’ın kurucu ruhuna uygun olduktan sonra seçilen şekil, yol, yöntem, yer ve usulün «nasıl olduğunun» önemli olmadığı,” Cenab-ı Hakk’ın bu hususları bildirdikten sonra kıblenin şeklen Kâbe yönüne doğru çevrilmesi sonucunda Yahudi kabilelerinin birlik ve beraberlikten ayrılmalarının güvenliklerine zarar vermeyeceği konusunda müminler ikna oldular ve yönlerini Kâbe’ye çevirdiler. 148-149- Her topluluğun yöneldiği bir yönü /hedefi / gayesi vardır. Fakat siz hep birlikte hayırlı işlere koşun, birbirinizle yarışın. Her nerede olursanız olun/ hangi konumda olursanız olun sonunda Allah, hepinizi bir araya toplayacaktır. Hiç kuşkusuz Allah’ın her şeye gücü yeter. (Bu nedenle) Her nereden çıkarsan çık, / hangi yolu-yöntemi seçersen seç, yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. (Hangi yol, yöntem ve usulü seçersen seç, hedefin Mescid-i Haram’ın kuruluş gayesi ile paralel olsun.) Şüphesiz bu, Rabbinden gelen bir gerçektir / haktır. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir. (Bakara Suresi 148-149) Cenab-ı Hak, müminlere tekraren Mescidi Haram eksenli / kıbleli bir hareket ortaya koymalarını emreder ve bu emrinin gerekçelerini şöyle bildirir; “Mescid-i Haram merkezli bir tevhit hareketi yürüttüğünüzü açık bir şekilde her hareketinizde, her stratejinizde ve her uygulamanızda ortaya koyun ki Mekke Müşrik Yönetimi sizin Arap kabilelerini sattığınız / ihanet ettiğiniz gibi bir propaganda yapamasın.” “Yerel / Milli / İbrahimi değerleri hiçe saymadığınızı, onları bir kenara atmadığınızı namaz dâhil her hareketinizde gösterin.” “Onlarla beraber olduğunuzu, hareketin bütün kabileleri kapsadığını, gösterin. Yani Kâbe / Mescid-i Haram merkezli bir tevhit hareketi yürüttüğünüzü açık açık ortaya koyun.” “Müminlerin niyetinin iyilik, hayır, adalet, hukuk üzerine bütün kabileleri birleştirmek olduğunu bütün hareketlerinizde ortaya koyun.” Cenab-ı Hak, güvenlik endişeleri konusunda kalplerinin mutmain olması için müminlere şu hususları da bildirmiştir; “Kıble değişikliği nedeniyle Yahudilerin müttefikliğini kaybetmenizin sonucu olarak savunmasız / korunmasız kalmaktan korkmayın. Sadece Allah’tan korkun. Allah sizleri koruyacaktır ve size vadettiği zaferi vererek nimetini tamamlayacaktır.” “Yeter ki siz sabredin, salat edin, peygamberin arkasında durun, ona destek verin.” “Bu uğurda yapacağınız mücadelede canlarınızı feda etseniz asla bir şey kaybetmiş olmazsınız. Tam aksine bu yolda vereceğiniz canlar, sizin toplum olarak dirilişinizi sağlayacaktır.” “Bu yolda mücadele ederken sadece canlarınızı değil mallarınızı ve ürettiklerinizi de kaybedebilirsiniz. Ama bu uğurda kaybedeceğiniz canlarınız asla boşu boşuna değildir. Şayet kaybedeceğiniz şeylerin korkusuna yenilmeyecek olursanız bu mücadeleyi kazanacak ve zulüm sistemlerini ilahi sisteme dönüştürmeye muvaffak olacaksınız. Müminler kendini Allah’a adayan ve sonunda her şeyin O’na ve O’nun sistemine döneceğini bilen kimselerdir. Bu kimseler yılmadan mücadele ederler ve bu uğurda başlarına gelen her türlü sıkıntı ve yoksunluğa sabrederler. Allah da onlara desteğini ve rahmetini esirgemeyecektir.” 150-157- Her nereden çıkarsan çık, / hangi yolu-yöntemi seçersen seç, yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. (Hangi yol, yöntem ve usulü seçersen seç, hedefin Mescid-i Haram’ın kuruluş gayesi ile paralel olsun.) Sizlerde her nerede olursanız olun, / hangi konumda olursanız olun, yüzünüzü ona doğru çevirin ki; insanların size karşı kullandıkları bir kozları olmasın. Ama zalimler başka. (Buna rağmen onlar yine de aleyhinize kozlar üreteceklerdir.) Siz onlardan korkmayın. Benden korkun ki size olan nimetimi tamamlayayım ve böylece doğru yolu bulasınız. Nitekim içinizden, size ayetlerimizi okuyan, sizi arındıran, size Kitab'ı ve hikmeti / hükümleri / kanunları öğreten ve bilmediğiniz şeyleri öğreten bir peygamber gönderdik. Öyleyse Beni anın ki, Ben de sizi anayım. Bana şükredin, bana nankörlük etmeyin. Ey iman edenler! Sabır ve salatla yardım isteyin. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir. Allah yolunda katledilenlere, “(boşu boşuna öldüler) / Ölüler” demeyin. Zira tam aksine onlar, yaşıyorlar / yaşatıyorlar / diridirler. Fakat siz bunun bilincinde değilsiniz. Muhakkak ki Biz, sizi biraz korkuyla, açlıkla, mal, can ve ürün kaybıyla deneyeceğiz. Sabredenleri müjdele! Ki onlar başlarına bir musibet geldiği zaman; “Biz şüphesiz Allah'a aitiz ve sonunda O'na döneceğiz” derler! İşte Rablerinin mağfireti, desteği ve rahmeti bunların üzerinedir. Doğru yolda olanlar da/ hidayete erenler de onlardır. (Bakara Suresi 150-157) Medine Yahudileri kıble değişikliği yapılınca hemen Hz.Muhammed@ aleyhine propagandaya başladılar. Onlar Hz.Muhammed’in@ gerçek niyetinin açığa çıktığını ifade ettiler. Medinelilerle yapılan ittifakın şirkten kurtulmak değil sırf kendi iktidarını sağlamak için olduğunu ileri sürdüler. Sonunda Muhammed’in Mekke müşrik yönetimini devirdikten sonra Mekke’ye döneceği ve şirk sistemli de olsa eski sistemi devam ettireceğini iddia ettiler. Kıblenin ilahi kaynaklı öğretinin merkezi olan Beyti Atik’ten şirkin merkezi olan Mescid-i Haram’a döndürülmesini bu görüşlerinin delili olarak gösterdiler. Medine İslam Cumhuriyeti vatandaşlarının hac ve umre zamanlarında putlarla dolu olan Kâbe’yi tavaf etmelerinin, putların dikili olduğu Safa ve Merve’nin etrafından dolanmalarının şirk olacağını iddia ettiler. Hatta buna müsaade etmekle peygamberimizin Medinelileri kandırdığını, onun zamanla eski şirk sistemine döneceğini, aralarındaki ihtilaf çözülünce Mekke’ye geri döneceğini ve Medinelileri yalnız bırakacağını, bu nedenle Medinelilerin boşuna ittifak yaptıklarını söylediler. Daha da ileri giderek eğer şirkin merkezi kıble olarak seçiliyorsa o takdirde Medinelilerin de Menat putlarına sahip çıkmaları gerektiğini ifade ettiler. Onlar bu ve buna benzer söylemleri ile müminlerin zihinlerini bulandırdılar. Medineli Yahudilerin şekli ön plana çıkararak esası gözden kaçırtan bu söylemlerine karşı Cenab-ı Hak yine sembol ve şekiller üzerinden yola çıkarak, ama sonunda sözü esasa getiren cevapları elçisine inzal etti. Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği cevaplarda; Kâbe, Safa ve Merve’de putların olmasının onların Allah’ın nişaneleri olmasını ortadan kaldırmayacağı vurgulandı. Önemli olanın o nişane ve semboller ile verilen mesajlar, değerler ve öğretiler olduğu ifade edildi. Onların içerisinde şirkin putları olsa da o yöne dönüldüğünde esas amacın / niyetin putlara ve şirk inancına geri dönmek değil o yerlerdeki nişane ve sembollerin ifade ettiği İlahi öğreti ve anlamları idrak etmek olduğu belirtildi. Kâbe’yi tavaf etmenin tüm insanları birleştirici / tevhit edici bir sembol olduğunu herkesin bildiği bildirildi. Safa ve Merve’nin Hz. Hacer’in oğlunun su ihtiyacını karşılamak için gösterdiği çabaları ifade etmesi nedeniyle hac ve umre yapan insanların da o yerleri dolaşmasının adalet, hak, hukuk ve toplumun ihtiyaçlarını karşılamayı sembolize ettiğini, bunu Yahudilerin de gayet iyi bildiğini ama bunu görmek istemedikleri ve zihinleri bulandırmaya çalıştıkları ifade edildi. Bu hususun Yahudilerce çok iyi bilindiği, o yerlerin Allah’ın nişaneleri olduğuna ait tarihi bilgilerin kendi kaynaklarında yer aldığı ama bunları Medinelilerden gizlemekte oldukları vurgulandı. Şayet haksız bir şekilde bu tezviratlarına ve ortalığı bulandırmaya devam edecek olurlarsa onlara çok şiddetli bir ceza verileceği ihtarında bulunuldu. 158-162- Şüphesiz Safa ve Merve Allah'ın işaret ettiği sembollerdendir. Onun için kim hac ve/veya umre amacıyla Kâbe’ye / Beyt'e gider ve bunları tavaf ederse bunda bir günah / sakınca yoktur. Kim de gönülden bir hayır işlerse, muhakkak ki Allah onun karşılığını verir, O en iyi bilendir. Muhakkak ki indirdiğimiz apaçık delilleri ve kitapta insanlara apaçık gösterdiğimiz doğru yolu gizleyen kimselere Allah da lanet eder, bütün lanet ediciler de lanet eder. ([1] ) Ancak tövbe edip yanlıştan dönenler ve gerçeği (açık delilleri ve hidayeti) açıkça ortaya koyanlar istisnadır. Ben onların tövbelerini kabul ederim. Çünkü Ben tövbeyi çokça kabul eden ve çokça esirgeyenim. Fakat şu inkâr edip de inkârcı olarak ölenler var ya; işte Allah'ın, meleklerin, insanların hepsinin laneti onlaradır. Onlar o lanette ebedi olarak kalıcıdırlar. Onlardan ne azap hafifletilir ne de göz açtırılır. (Bakara Suresi 158-162) Yahudiler şekilci bir anlayışla kıblenin Kâbe’ye döndürülmesi müminlerin tekrar şirke geri dönüleceği iddiası asla doğru değildir. Müminler asla şirke dönmeyeceklerdir. Kıble değişikliğinden şirke geri dönüleceği anlamı çıkarılmamalıdır. İş onların söyledikleri gibi hiç değildir. Tevhit asıldır. Yönetimde merhamet, paylaşma ve verme esastır. Zira Allah yegâne ilahtır ve O Rahmandır ve Rahimdir. Nasıl ki gökleri ve yeryüzünü O yarattıysa, geceyi ve gündüzü O yaratıyorsa, yeryüzündeki tüm bitkileri O yaratıyorsa insanların yaşamlarında izleyecekleri yolu / ilkeleri / nizamı da O’nun belirlemesi elbet O’nun hakkıdır. Kullarının menfaatini en iyi O gözetir. Yarattığı kullarını O’dan daha fazla düşünen olamaz. Kimse O’nun gibi kullarının faydasını dikkate alamaz. Fakat buna rağmen insanlar Allah’tan başka ilahlar / otoriteler / rahipler / yöneticiler edinirler de onları Allah’ı sever gibi severler. Hâlbuki ilah / tanrı / otorite edindikleri şahıslar kendi menfaatlerinden başkasını düşünmezler. Onlar halkın faydasını değil kendi çıkarlarını düşünürler. Onlar sahip oldukları nimetleri kendi egemenliğinde bulunan halk ile paylaşmayı istemezler. Buna rağmen şirk içerisinde olan halk yine de ilah / tanrı / otorite edindikleri şahısları Allah’tan daha fazla severler. Kıble değişikliğini hazmedemeyip müminlerin hac ve umre niyetiyle Kâbe, Safa ve Merve’ye yöneldikleri zaman içindeki putlar nedeniyle şirk içerisinde olacaklarını iddia eden Yahudiler, kendilerine baksınlar. Kendileri hahamlarını / din adamlarını Allah’a ortaklar yapmışlar da onların arkasından gidiyor ve onları Allah’ı sever gibi seviyorlar. Kendilerinin şirk içerisinde olduklarını görmüyorlar. Onlar bu yaptıkları ayrılıkçı hareketler nedeniyle cezalandırıldıkları zaman çok pişman olacaklar. Tekrar eski hallerine dönmek isteyecekler ancak onlar için geri dönmek imkânsız olacak. ([2] ) 163-167- Sizin ilahınız, / tanrınız, bir tek ilahtır / tanrıdır. Ondan başka ilah / tanrı yoktur. O, Rahman’dır, Rahim’dir. Muhakkak ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yararlı şeyleri taşıyarak denizde akıp giden gemilerde, Allah'ın gökyüzünden yağmur indirip de onunla ölümünden sonra yeryüzünü diriltmesinde, oradaki canlıları türetip yaymasında, rüzgârları evirip çevirmesinde, gök ile yeryüzü arasında emre amade bulutları sevk etmesinde aklını kullanan bir kavim için elbette O’nun birliğine, Rahman ve Rahim oluşuna deliller vardır. Fakat tüm bu delillere rağmen insanların içinde Allah'ı bırakıp (yöneticilerini, ruhbanlarını, hahamlarını, din adamlarını) O’na ortak koşanlar da vardır. Üstelik onlar ortak koştukları bu ilahları / tanrıları, Allah'ı severcesine severler. Fakat müminlerin, Allah'a olan sevgisi daha güçlüdür. Şirk koşarak zulmeden kimseler azabı görecekleri zaman bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının çok şiddetli bulunduğunu keşke şimdiden idrak etselerdi. Vaktiyle izlerini takip ettikleri önderler / tanrılar / otoriteler/ azabı görünce peşlerinden gelenlerden uzak duracaklar ve aralarındaki bütün bağları koparacaklardır. Bunun üzerine onlara uyanlar şöyle diyecekler; “Keşke, bizim için dünyaya bir dönüş şansı olsa da onların bizden uzak durdukları gibi biz de onlardan uzak dursaydık!” İşte böylece Allah onların yaptıklarını acı bir pişmanlık olarak tattıracaktır. Onlar ateşten çıkacak da değillerdir. (Bakara Suresi 163-167) Tıpkı Mekkeli müşriklerin yaptıkları gibi Medineli Yahudiler de aslında şirk sisteminin getirdiği pisliği, çirkinliği ve kötülüğü devam ettirmek istiyorlardı. Onların kıble değişikliğine karşı oluşları ilahi olanı, güzel olanı istediklerinden dolayı değil tam aksine alıştıkları zulüm ortamının devam etmesini istemelerinden kaynaklanıyordu. Kendi yaptıkları zulmü de Allah’ın kendilerine indirdiği hükümlere uygun olduğunu iddia ediyorlardı. Zira kendi kitaplarında yer alan hükümleri istedikleri gibi yorumlamış ve arzularına uygun hale getirmişlerdi. Mevcut rejimlerinin devamını istedikleri için onlar kıble değişikliğini bahane ederek peygamberimizin otoritesini sarsmaya yönelik menfi propaganda yapıyorlardı. Yaptıkları menfi propagandayı bırakmaları ve kendilerini düzeltmeleri için Cenab-ı Hak, onları kötülüğü, çirkinliği ve aşırılığı terk etmeye, temiz, güzel ve hoş bir yaşamı seçmeye davet eder. Şeytanın yolunu değil, Allah’ın yolunu tercih etmeleri konusunda uyarır. Ama onlar tıpkı müşrik Arapların dediği gibi geçmiş atalarının yolunda gideceklerini söylerler. Onların bu seçimlerine karşılık ataların ya da geleneklerin yanlış olabileceğini, onların insanların sorunlarına çözüm üretememiş olabileceklerini yahut akıllarının, kapasitelerinin yetmemiş olabileceği ihtimalini göz önünde bulundurmalarını yahut yanlış tercihlerde de bulunmuş olabileceklerini dikkate almalarını hatırlatır. Fakat bütün bu uyarılara rağmen onların bu uyarıları hiç dikkate almadıklarını, onların ancak zordan, bağırıp çağırmaktan anladıklarını ifade eder. 168-171- Ey insanlar! Yeryüzündeki helal ve temiz / yararlı olan şeylerden yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, sizin apaçık bir düşmanınızdır. O şeytan, size sırf kötülüğü, aşırılığı / çirkinliği / hayâsızlığı ve hükmünü bilmediğiniz şeyleri Allah’a atfederek söylemenizi emreder. Onlara, “Allah'ın indirdiğine uyun” denildiği zaman, “Hayır biz, atalarımızdan gördüklerimize uyarız” derler. Ataları bir şeye akıl erdirmez ve doğru yolu bulamayan olsalar da mı? ([3] ) İnkârcıların hali, hiçbir sese kulak vermeyen, hiçbir şeyi anlamaya yanaşmayan ancak bağırıp çağıran kişinin haline benzer. Çünkü onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bu yüzden onlar, akıl da etmezler. (Bakara Suresi 168-171) 1 ) Ehli Kitap Yahudileri kendi kaynaklarında Safa ve Merve’nin Allah şiarlarından olduğu bulunmasına rağmen gizliyorlardı. Zira Tekvin 21 de Hacer ve İsmail’in Paran çölündeki su bulma kıssası anlatılır. [2] ) Not: İleriki zamanlarda Medine’yi terk etmek zorunda kalan Yahudilerin bir kısmı Şam’a gitmiş bir kısmı da Hayber’de kalmışlardı. Özellikle Hayber’de kalanların pişmanlıklarını anlatan rivayetler vardır ki bu durum aynel yakin tecelli etmiştir. Hatta öyle ki onlardan bazıları Hayber fethedilirken çeşitli yararlılıklar bile göstermişlerdir. [3] )NOT: Bu ayetlerin Yahudiler hakkında indiğine dair rivayetler daha fazladır.( M.Sait Şimşek)

  • Bölüm 30:Medinelilerin Uyarılmaları | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 30 MEDİNELİLERİN UYARILMALARI Medine’den gelen elçiler Hz.Muhammed@ ile görüştükten sonra Medine’ye dönmelerini müteakiben aşağıdaki gelişmelerin olması kuvvetle muhtemeldir; Medineli elçiler, Hz.Muhammed’in @ liderliği ile müminlerin Medine’ye getirilmesi konusunu diğer ileri gelenlerin de katıldığı toplantılarda tartışırlar. Bu tartışmalarda bir kısım ileri gelenler bu konuda itirazlarını bildirirler. Özellikle Medine’nin ekonomisinde etkin olan Abdullah bin Übey gibi Ebu Cehil tabiatli elitler (liderler) Hz.Muhammed’in@ Medine’ye lider yapılmasının huzur değil tam tersine acı, çile ve kan getireceğini, Mekke ve müttefikleri ile savaşmak zorunda kalınacağını bunun da kan dökülmesini beraberinde getireceğini ileri sürerler. Fakat çoğunluk ileri gelenler / mele’ topluluğu Medine’deki gerilim ve krizin bitirilmesinde Hz.Muhammed’in@ teklif ettiği İslam / barış öğretisinin kabul edilmesi ve O’nun liderliğinde tevhidi dünya görüşü çerçevesinde bir İslam devleti kurulmasından başka çare olmadığını bildirirler. Aksi takdirde içinde bulundukları siyasi kriz için bir çözüm üretmekten aciz olduklarını söylerler. Her ne kadar Hz.Muhammed@ ile yapılan görüşmeler gizli yapılsa da elçilerin Medine ileri gelenleri ile yaptıkları bu toplantılarda tartışılan hususlar elbette ki toplantıya katılanlar arasında kalmayacaktır. Medine içerisine yayılacağı gibi Mekke’ye kadar da ulaşacaktır. Zira her kabile kendisi ayrı bir devlet gibi davranmakta ve her kabilenin çevre kabilelerde dost ve müttefikleri bulunmaktadır. Bu nedenle şehirlerde kabile ileri gelenlerinin kendi aralarında yaptıkları toplantılarda konuşulanların gizli kalması mümkün değildir. Medine’de gündem olan konuların Mekke’de yayılması Mekke müşriklerini harekete geçirir ve onlar da Medinelileri Hz.Muhammed’den@ uzak tutmaya çalışırlar. Mekke’ye gelen Medineli etkin şahsiyetlere Hz.Muhammed@ aleyhine menfi propaganda yaparlar. Onlarla özel / gizli görüşmeler tertip ederek onlara Hz.Muhammed’in@ asla Medine’ye liderlik yapamayacağını, O’nun kendileri gibi birisi olduğunu, O’nun ve getirdiği öğretisinin Medine’nin siyasi krizini çözecek tek çare olduğu düşüncesinin göz boyayıcı bir aldatmadan başka bir şey olmadığını anlatırlar. Mekkeli ileri gelenlerin Medinelilerle yaptıkları bu gizli görüşmelerinde iddialarını kuvvetlendirmek için Hz.Muhammed@ hakkında bazen şair olduğunu söylerler, bazen dünyanın gerçeklerinden uzak hayal dünyasında gezen hayal perest birisi olduğunu söylerler, bazen de getirdiği ilahi öğretinin ilahi değil kendi uydurması olduğunu söylerler. Madem ki o Allah elçisidir, o halde Allah’ın ona mucizeler yaratacak servet, ordu ve her türlü donanımı emre amade kılması gerekirken kendisinin sığınacak bir otorite / melce aramasının O’nun peygamber olamayacağının bir ispatı olduğunu ileri sürerler. Cenab-ı Hak ise onların bu gizli faaliyetlerini Enbiya Suresinin ilk ayetleri ile deşifre ederken onların hesaplarının / sonlarının yaklaştığını ama onların bundan gaflet içerisinde olduklarını bildirir. Rahman Rahim Allah Adına 1-5- İnsanların / müşriklerin hesap verme zamanı yaklaştı. Onlar ise hala aldırmıyor ve yüz çeviriyorlar. Rablerinden kendilerine gelen her yeni öğüdü / hatırlatmayı alaya alırlar ve oyun sanırlar. Akılları fikirleri eğlencede! O zalimler aralarında gizli gizli şöyle fısıldaşıyorlar: “Bu, sizin gibi bir beşerden başka bir şey midir? Göz göre göre büyüye mi gidiyorsunuz?” De ki: “Benim Rabbim gökte ve yerde her sözü / konuşulanı bilir. O, en iyi işiten, en iyi bilendir.” Onlar (elçimizin iddiaları hakkında) bazen: “Bunlar karmakarışık düşlerdir”, bazen “onu kendisi uyduruyor”, bazen de “o bir şairdir. Yok, öyle değilse o zaman önceki (peygamberlere) gönderildiği gibi bize de bir ayet (mucize) getirsin” dediler. (Enbiya Suresi 1-5) 30.1.Medinelilerin Dikkatlerinin Çekilmesi Müteakip ayetler ile de Mekkeli müşrikler tehdit edildiği gibi onların etkisinde kalan Medinelileri o etkiden kurtarmak için onların ileri sürdükleri argümanlara cevaplar verilir. Şöyle ki; Kendilerine peygamber gönderilen toplumların elçilere inanmamalarının genel bir temayül olduğu ve bu nedenle de yok edildikleri belirtildikten sonra Mekkelilerin de bu genellemenin kapsamında yer aldıkları belirtilir. Hz.Muhammed’in@ normal sıradan bir insan olduğu, O’ndan kendilerini kurtaracak hariküladelikler beklenmemesi gerektiği iddiasına karşı da “evet Hz.Muhammed’in@ normal bir insan olduğu” vurgusu yapılır. Fakat Medinelileri içinde bulundukları krizden kurtaracak kurtarıcının da insanüstü bir varlık olmasını beklemenin yanlış olduğu belirtilir. İnsanları kurtaran liderlerin öyle efsanelerde yer aldığı gibi olağanüstü güçlerle mücehhez, adeta bir tanrı gibi olamayacağı vurgulanır. Şayet bu hususta delil isteniyorsa Medine’deki Yahudi komşularına danışabilecekleri bildirilir. Yahudilere gönderilen tüm peygamberlerin / liderlerin ilah olmadıkları, normal insanlardan oldukları dolayısıyla Hz.Muhammed’in@ de ilahi öğretiye muhatap olmanın dışında hiçbir insanüstü gücü ve kabiliyeti olmadığı bildirilir. Böylece Medinelilerin Mekkelilerce yapılan ayartmalara gelmemeleri, Hz.Muhammed’in@ Allah elçisi olmakla birlikte, normal bir insandan beklenen şeyleri beklemeleri gerektiği anlatılmak istenir. Şayet O’na iman eder ve O’nun öğretisi rehberliğinde yol alacak olurlarsa Cenab-ı Hakk’ın elçisine vaad ettiği zaferi vereceğinin kesin olması nedeniyle onlarında bu zaferden nasiplenecekleri, böylece büyük bir şerefe nail olacakları bildirilir. Akıllı davranırlarsa şereflerinin bu elçinin yanında yer alarak O’nun getirdiği ilahi öğretiye sarılmakta olduğu vurgulanır. 6-10- Bunlardan önce yok ettiğimiz hiçbir memleket halkı iman etmemişti. Şimdi bunlar mı iman edecekler? Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz olgun kimseleri insanlara elçi olarak göndermiştik. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline (Tevrat, İncil, Zebur vb. vahiy bilgisine sahip olanlara) sorun. (Sorduğunuzda göreceksiniz ki) Biz onları (o peygamberlerin hiç birini) yemek yemeye ihtiyacı olmayan bir bedene sahip kimseler olarak yaratmadık. Onları ölümsüz de kılmadık. Fakat Biz, onlara verdiğimiz sözü tuttuk da onları ve dilediğimiz kimseleri kurtardık. Aşırı gidenleri de helak ettik. And olsun size öyle bir kitap indirdik ki sizin bütün şan ve şerefiniz ondadır. Buna rağmen hala aklınızı başınıza almayacak mısınız? (Enbiya Suresi 6-10) Cenab-ı Hak ayetlerin devamında Mekkeli müşrik ileri gelenlerin Medinelileri kandırma girişimlerini boşa çıkarmak için Medinelilere şu sosyolojik ve tarihi hakikatleri anlatır; “Yönetimler ancak adil olursa ayakta kalır. Bu nedenle zalim olan yönetimler eninde sonunda mutlaka büyük bir yıkılışla yıkılır ve yerine adil yönetimler gelir. Bu toplumsal yıkılışlarda zalim yöneticiler devrimin şiddetini hissettikleri zaman kaçmaya çalışırlar fakat kaçacak delik bulamazlar. Zira toplum ayaklandığında, o zalimlere çevre yönetimlerden kucak açan da olmaz. Daha önce dost ve müttefik olduğu diğer toplum yöneticileri onlara sahip çıkmazlar. Böylece inkılapçılar devrik yöneticileri hesaba çeker ve hak ettikleri cezaya çarptırırlar. Onlar öylesine perişan bir duruma düşerler ki yönetimde iken yaptıklarını hiçbir zaman savunamazlar ve zalimlik yaptıklarını ikrar ederler.” Cenab-ı Mevla, bu sosyolojik hakikati ifade ettikten sonra bu işin şakasının olmadığına ve oyun oynamadıklarına da ayrı bir vurgu yapar ve hakkın / hak yanlılarının batılın / batıl yanlılarının beynini parçalayacağını ve onları yenip yok edeceğini bildirir. 11-18-Biz, zalim olan nice şehirleri kırıp döküp yok ettik. Onlardan sonra da başka toplumları var ettik. Onlar azabımızı hissettikleri an hemen kaçmaya çalışıyorlardı. Onlara “Kaçmayın! Refah ve bolluk içerisinde şımarıp azdığınız yurtlarınıza geri dönün! Çünkü sorgulanacaksınız!” denildi. Onlar: “Yazıklar olsun bizlere! Kuşkusuz biz gerçekten zalimler idik” dediler. Onların bu feryatları, onları biçilmiş bir ekin ve sönmüş bir ocak haline getirinceye kadar devam etti. Biz yeri, göğü ve ikisinin arasındaki şeyleri, oyun olsun diye yaratmadık. Eğer Biz, bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik; ama öyle bir şey dilemedik. Bilakis Biz hakkı batılın başına çarparız da onu mahveder. İşte o zaman batıl, yok olur gider. Allah’a isnat ettiğiniz vasıflardan dolayı yazıklar olsun size! (Enbiya Suresi 11-18) Cenab-ı Hak, müteakip ayetlerde ise Medinelilerin ayartmaya gelmemeleri için sosyolojik hakikatleri anlatmaya aşağıdaki hususlara değinerek devam eder; “Medine’deki kriz ve gerilimin kaynağı şirk sistemi ve şirk anlayışıdır. Nasıl ki yer ve göklerdeki işleyen müthiş nizam tek bir ilahın egemen olmasının eseri ise aynı şekilde iyi bir toplumsal nizam isteniyorsa bunun yolu, yönetimde eşit yetkilere sahip otoritelerin olmamasıdır. Zira veto hakkına sahip / eşit yetkilere sahip otoritelerin olduğu bir yönetim mekanizmasında karar almak çok zordur ve çoğunlukla anlaşmazlıklarla neticelenir. Hiçbir otorite kendi görüşünden taviz vermez. Hiçbir otorite diğer bir otorite karşısında boyun eğmez. Hiçbir otorite kendi çıkarından / faydasından diğer otorite lehine vazgeçmez. Dolayısıyla böyle bir yönetim mekanizmasında başlangıçta bir düzen olsa bile, kısa zaman sonra bu düzen bozulur ve anarşi meydana gelir. Böyle kaos ve kutuplaşma yaratan şirk sistemi otoritelerinden o topluma hayat verecek / o toplumu diriltecek çözümler beklemek safdilliktir. Bu nedenle Medine’deki şirk sisteminin öngördüğü yönetim yapısından yani kabilelerin ileri gelenlerinden / ilahlarından barış huzur ve güven ortamını sağlayacaklarına inanmak mümkün değildir. Onlar olsa olsa kargaşa, anarşi ve kaos üretirler ve toplumu öldürürler. Halbuki önerilen ilahi öğreti sizleri uçurumun kenarından kurtaracak ve sizlere şan / şeref kazandıracaktır. Toplumsal dirilişi gerçekleştirecektir. Cenab-ı Hak elçisi aracılığı ile kurtuluş ve zafer getirecek teklifini yapmıştır. Bu nedenle O sorumlu değildir. Fakat teklif edilen barış / islam / kardeşlik sistemini kabul etmeyip Medine’yi yok oluşa götürecek şirk sisteminde kalmaları halinde bunun sorumlusu şirk temsilcileri / ortakları yani şirk sistemini devam etmekte ısrar eden yöneticiler olacaktır. Ayrıca ilahi sistemin öğretisinde kimse kimsenin üzerinde değildir. Hiçbir kabile diğer kabileye üstün olmak ya da bir kabilenin diğerinden aşağı olması gibi bir yapı öngörülmemiştir. Bu sistemi uygulayacak olan Hz.Muhammed@ de ne kendi kabilesi adına ne de kendi nefsi adına liderlik yapacaktır. O sadece Alemlerin Rabbi olan Allah adına hükmedecektir. Böylece hiç kimse kimseye kul olmayacak, herkes Allah’a kulluk yapmış olacaktır. Bu nedenle her kim ne kadar büyük olursa olsun (ister gökte yani yönetimde olsun ister yerde yani yönetilen olsun) Allah’tan büyük ve güçlü olamayacağı için Allah’a kulluk yapmaktan çekinmez, büyüklenmez ve çekinmemesi büyüklenmemesi gereklidir.” 19- 25- Göklerde ve yeryüzünde olan bütün kişiler O’nundur. O’nun huzurundakiler O’na itaat etme hususunda asla büyüklenmezler, usanmazlar ve gece gündüz O’nu tesbih ederler. Yoksa memleketlerinde edindikleri birtakım ilahlar mı onları canlandıracak / diriltecek? Eğer ikisinde de (yer ile gökte) Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, ikisinin de düzeni mutlaka bozulurdu. Demek ki Arş’ın Rabbi olan Allah, onların isnat ettikleri vasıflardan münezzehtir. O, yaptıklarından sorumlu değildir, onlar ise yaptıklarından sorumludurlar. Buna rağmen onlar, O’nun dışında birtakım ilâhlar edinmekte ısrar mı edecekler? De ki: “Haydi siz de kendi delilinizi getirin. İşte bu hem benimle beraber olanların hem de benden öncekilerin zikri / şan ve şerefidir.” Fakat onların çoğu hakkı bilmiyor ve bu yüzden de inatla yüz çeviriyorlar. Senden önce gönderdiğimizi bütün elçilere: “Gerçek şu ki Benden başka ilâh yoktur. Onun için bana kulluk / itaat edin” diye vahyetmişizdir. (Enbiya Suresi 19-25) Mekke müşrik ileri gelenlerinin Medineli dostlarını etkilemek ve onları Hz.Muhammed’in@ öğretisinden uzak tutmak için söyledikleri bir diğer argüman da Hz.Muhammed’@ uyulması halinde O’nun da Hz.İsa gibi Allah’ın oğlu haline getirileceği ve O’na bağlıların da zaman içerisinde kilise müessesesi oluşturacakları iddiası idi. Onlar bu propaganda ile Hz.Muhammed’in@ şan, şeref ve mal mülk / saltanat peşinde koştuğu algısı yaratmaya çalışıyorlardı. Cenab-ı Hak, onların bu ayartıcı iddialarına karşı cevap olarak ‘peygamberlerin hepsi ilahi vahiyle lütuflandırılmış kullar olduklarını, onların yalnızca Allah’ın emriyle iş yaptıklarını Allah’ın haşyetinden tir tir titrediklerini, ilahi otorite dışında ikincil bir otorite çıkararak ehli kitabın içine düştüğü şirk müessesesi gibi bir müessese asla oluşturmayacaklarını’ ifade etmelerini ister. Şayet o elçilerden herhangi biri ilahlık peşinde koşarsa onun cehennemle cezalandırılacağını da bildirir. 26- 29- Onlar: “Rahman evlat edindi” dediler. O (Rahman), bundan münezzehtir. Aksine onlar seçkin / şerefli / lütfa erdirilmiş kullardır. Onlar, Allah’ın sözünün önüne geçmezler. Onlar hep O’nun emriyle iş yaparlar. O, onların yapacaklarını / geleceklerini ve yaptıklarını / geçmişlerini bilir. Onlar, O’nun rızasına ermiş olan kimselerden başkasına şefaat etmezler. Çünkü onlar O’nun haşyetinden tir tir titrerler. Onlardan her kim: “Muhakkak ki ben O’nun yanında daha küçük bir ilâhım” derse, işte o zaman onu cehennemle cezalandırırız. İşte zalimleri Biz böyle cezalandırırız. (Enbiya Suresi 26-29) Cenab-ı Hak Mekkeli müşrik ileri gelenlerin Medinelileri ayartmak için kullandıkları argümanları boşa çıkarıcı uyarılarına kainattaki muhteşem yaratılış olaylarını metafor olarak kullanarak şöyle devam eder; “Nasıl ki kâinat bugünkü şekilde yaratılmadan önce yerler ve gökler birbirine geçmiş bitişik vaziyetteyken Cenab-ı Hak tarafından birbirinden ayrılmışsa, insan toplulukları da önceleri ilkel yaşamda hep bir arada ve yöneten / yönetilen gibi farkların olmadığı bir yaşam sürerken gelişen süreçte bazıları gökler misali toplumun içinden çıkıp yükselmişler ve toplumun yönetici pozisyonuna gelmişler, diğerleri ise toplumun yeryüzü misali alt kesimini yani yönetilen kesimini oluşturmuşlardır. Medeniyetin gereği üst yapı kurumlarının ve alt yapı kurumlarının oluşması da gökler ve yer gibidir.” “Gökyüzünden indirilen yağmur suyu ile yeryüzünü nasıl canlandırıyorsa toplumların hayat bulması ve canlanması için de Cenab-ı Hak elçilerine gökten vahiy rahmetini indiriyor ve bu vahiyle muamele eden yöneticiler toplumlarına hayat veriyorlar. Vahiyle bildirilen ilkelerden sapan ve bu hakikati inkar eden yöneticiler ise tıpkı kendi toprağına yağmuru kıskanan gökyüzü misali göz göre göre kendi toplumlarını ölüme yok oluşa sürüklemektedirler. Toplumlarını dirilten, onlara hayat veren yöneticiler ise tıpkı kendi toprağına yağmur indiren gökyüzü misali halklarına rahmetle muamele ederler, onların ihtiyaçlarını karşılarlar ve sorunlarına çözüm getirirler.” Böylece Medineli ileri gelenlerine halklarına karşı çok büyük bir sorumluluklarının olduğu ve onları yok oluşa götüren şirk sistemini değil rahmeti öngören ve toplumlarına hayat bahşedecek tevhit ve barış sistemini tercih etmeleri gerektiği metaforik olarak anlatılır. 30- Şu inkarcılar, göklerle yer bitişikken Bizim onları (o ikisini) ayırdığımızı ve hayatı olan her şeyi sudan yarattığımızı görmediler mi? Buna rağmen hâlâ mı inanmayacaklar? (Enbiya Suresi 30) Yine nasıl ki Cenab-ı Hak yeryüzündekiler sarsılmasın diye denge amacıyla dağları, dağların arasında da yollar, geçitler ve çıkışlar yaratmış ise yöneticilerinde toplumdaki farklılıkları toplumsal dengenin sağlanması için kullanması ve toplumsal düzenin bozulmaması için bu farklılıklardan istifade etmesi gerekir. Dahası toplumsal farklılıklar arasındaki boşluklar ve geçitlerden yararlanarak toplumsal sorunların çözümünde çıkış yolları bulması gerekmektedir. Bu metaforik anlatımla Medineli ileri gelenlere toplumlarındaki zengin-fakir, Evsli – Hazreçli, güçlü – zayıf vb. ayrımlara bakarak düşmanlık ve kin beslemek yerine bu farklılıkları birer zenginlik ve toplumun dengeleri olarak görmelerini ve aralarındaki farklılıklara rağmen bunların tevhit ve barışa gitmelerine birer vesile olarak telakki etmeleri anlatılır. 31-Ülkede / yeryüzünde onları sarsmasın ve denge olsun diye dağlar kıldık. Orada geniş yollar ve geçitler oluşturduk. Umulur ki (bunları düşünerek) hidayete ererler. (Enbiya Suresi 31) Gökyüzünün yeryüzünü bir evin tavanı gibi harici tehlikelerden koruyucu olması örneği ile de toplumun yöneticilerinin halkın üzerinde koruyucu olmaları gerektiği bildirilir. Şirk sisteminde ise yöneticiler halkı koruma hususunda hiçbir gayret göstermemekte sadece kendi menfaatlerini korumada hassasiyet göstermektedirler. Medineli müşrik yöneticilerin de şehirlerindeki kutuplaşma ve gerilim ile halkı perişan etmekte oldukları ama asıl görevlerinin halkı korumak olduğunun vurgusu yapılır. 32- Biz, gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise, o ayetlerden hala yüz çevirmektedirler. (Enbiya Suresi 32) Medineli ileri gelenler için bir diğer metaforik örnek şöyle verilir; nasıl ki geceyi gündüzü güneşi ve ayı Allah yaratmıştır. Toplumsal değişimler de O’nun elindedir ve O’nun belirlediği kurallar çerçevesinde gerçekleşir. Şayet ilahi öğretinin güneş gibi aydınlığını bırakıp şirk öğretisi takip edilirse, toplumlar karanlıklara gömülür. Onlar şirki terk edip Ay gibi parlayan peygamberlerin yolunu izleyecek olurlarsa aydınlıklara çıkarlar. Toplumların davranış tercihlerine göre bu değişimler sürekli birbirini izler. 33- Geceyi, gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı yaratan O’dur. Hepsi yörüngelerinde yüzmektedir. (Enbiya Suresi 33) Hiçbir peygamber de ölümsüz değildir. Bütün insanlar gibi o da bir insandır ve O da ölecektir. Ama herkes hayatı boyunca karşılaştığı her iyi ve kötü / hayır ve şer durumlar karşısında yaptıkları tercihlerinin hesabını verecektir. Cenab-ı Hak, verdiği bu örneklerle Medineli ileri gelenlerin akıllarını başlarına almalarını ve ilahi öğretiyi tercih etmedikleri takdirde karşılaşacakları felaketlerin sorumlusu olacakları uyarısını yapar. 34-35- Senden önce de hiçbir beşeri ebedi / ölümsüz kılmadık. Peki, şimdi sen ölürsen onlar ebedi mi kalacaklar? Herkes ölümü tadacaktır. Sizi şer ve hayır ile imtihan ediyoruz. Sonunda Bize döndürüleceksiniz. (Enbiya Suresi 34-35) Mekkeli müşrik ileri gelenler, Mekke dışından gelen dost ve yandaşlarıyla birlikte Mekke’de gezerlerken Hz.Muhammed@ ile karşılaşınca Hz.Muhammed@ için alaycı bir şekilde “ilahlarınızı / ortaklarınızı diline dolayan, onlara meydan okuyan ve şirk sistemini yenip yok edeceğini ve bunun Allah tarafından kendisine vaad edildiğinden bahseden adama bakın! Bu adam mı bunları yapacak olan?” şeklinde alay ettiler ve arkasından Hz.Muhammed’e@ yönelerek alaycı bir şekilde “Rabbinin vaadi olarak iddia ettiğin o yıkım ve senin zaferin ne zaman olacak ?” diye dalga geçtiler. Onların bu söz ve alaylarına Cenab-ı Hak cevap verir; “Çok acelecisiniz! Acele etmeyin! Yakında bu tehdidin gerçek olduğunun işaretlerini göreceksiniz! Tehdit olunduğunuz yıkım / inkılab ansızın tepenize binecek ve bundan kaçamayacağınız gibi engel de olamayacaksınız! Zaten sizlere şimdiye kadar fazlasıyla mühlet verdik, bu dünya hayatından fazlasıyla yararlandırdık, işlediğiniz zulüm ve sefahatlarınıza fazlasıyla müsaade ettik. Artık vakit geliyor. Ülkeniz / memleketiniz / çevreniz insanlarından ve kabilelerden fikirlerini değiştirip ilahi öğretiye kayarak Hz.Muhammed’den@ yana olan kişilerin oluşu sizlere bir şey ifade etmiyor mu? Etrafınızdaki çemberin daralmakta olduğunu fark etmiyor musunuz? (Bu ifade yeryüzünün uçlarından eksiltilmesi edebi anlatımı ile verilir.) Diğer bir ifadeyle Arap yarımadasındaki bazı kabile mensuplarının (Medineli bazı şaysiyetlerin) özellikle de ileri gelenlerden bazılarının müşrikliği bırakıp ilahi öğretiden yana tavır koyarak müşriklikten ayrılması ile güçlerinizin eksildiğini görmüyor musunuz? Bunlar sizlerin yıkıma doğru gidişinizin ayak sesleridir. Sizler bu değişime karşı durup bu değişimi yeneceğinizi mi zannediyorsunuz? Geçmişte de bizim vaad ve tehditlerimizi ileten elçilerimizle alay edildi fakat o tehditlerimizle alay ettikleri şey başlarına geliverdi. Şimdi sizleri uyarıyoruz. Gelecek azabın esintisi dokunduğunda bile “yandım anam” diyeceğiniz bu azabı tatmadan aklınızı başınıza alın. Gelecek bu azabın boş yere olmadığını ve hak ettiğinizi gayet iyi bileceğiniz bu cezalandırma size asla bir zulüm olarak yapılmayacak. Ne hak ettiyseniz onu göreceksiniz, hesap gününde hiç kimse hardal tanesi kadar bile haksızlığa uğramayacak.” 36- 47- İnkârcılar seni gördükleri zaman, seninle alay etmek için; “Bu muymuş ilâhlarınıza dil uzatan?” derler. Aslında onlar Rahman’ın zikrini / uyarısını inkâr edip duruyorlar. İnsan yaratılışı gereği çok acelecidir. Size alametlerimi yakında göstereceğim. Şimdi siz Benden acele istemeyin (Bunun üzerine onlar) “Eğer doğru söylüyorsan, bu vaat ne zaman gerçekleşecek?” derler. İnkâr edenler kendilerini önlerinden ve arkalarından saran ateşi savamayacakları ve kendilerine asla yardım da edilmeyeceği zamanı bir bilseler! Doğrusu o azap, onlara öyle ansızın gelecek ki onları şaşkına çevirecek. İşte o zaman onu ne geri çevirmeye güçleri yeter ve ne de onlara göz açtırılır. And olsun! Senden önce de birçok elçiyle alay edilmişti. Ama alay edenleri, o alay ettikleri şey kuşatıverdi. De ki: “Geceleyin ve gündüzün sizi Rahman’dan kim koruyabilir?” Buna rağmen onlar, Rablerinin zikrine / uyarısına kulak asmıyorlar. Yoksa onları Bizden koruyacak / azabımızdan koruyacak bir takım ilahları mı var? O ilahların kendilerine dahi yardıma güçleri yetmez. O zaman onlara bizim tarafımızdan sahip de çıkılmaz. Kaldı ki Biz onları ve atalarını kendilerine uzun gelen bir ömür boyunca zevkü sefa içinde yaşattık. Peki, şimdi Bizim yeryüzüne gelip onu etrafından eksilttiğimizi / etraflarındaki çemberi daralttığımızı / müttefiklerini bir bir kaybettiklerini görmüyorlar mı? Şu hâlde üstün gelecek onlar mı? Yoksa biz miyiz? De ki: “Ben sizi ancak vahiyle uyarıyorum.” Uyarıldıkları zaman ancak sağırlar çağrıya kulak vermezler. Eğer, Rabbinin azabından bir esinti dokunursa, Mutlaka ‘Bize yazıklar olsun! Gerçekten biz zalimlermişiz’ diyeceklerdir. Biz kıyamet günü için öyle hassas teraziler kurarız ki hiç kimseye zerre kadar haksızlık yapılmaz ve yapılan iş bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu teraziye getiririz. Bizden daha hassas hesap gören yoktur. (Enbiya Suresi 36-47) Cenab-ı Hak, Medineli ileri gelenlere Mekkelilere kanmaması için onların argümanlarına verilen cevaplardan sonra elçisine nasıl yardım edeceğini geçmiş peygamberlerin hayat hikayeleri üzerinden anlatmaya başlar. Önce bu hayat hikayelerinin Yahudilere verilen ilahi öğretilerde de yer aldığına atıfla konuya girerek uyarılarda bulunur ve ilk önce Hz.İbrahim’in@ hayat hikayesini anlatır; “Hz.Muhammed’in@ mücadelesini Hz.İbrahim@ üzerinden kısa bir özet olarak anlatırken O’nun tıpkı Hz.İbrahim@ gibi kendi yakınlarına ve kabilesine içinde yaşadıkları şirk sistemini sorguladığını ama kendi kabilesinin bu şirk sistemini bırakmayı istemediğini ifade eder. Onların geçmiş atalarından beri uzun yıllarca uygulanarak gelenek haline gelmiş şirk sisteminin yanlış olamayacağını iddia ettiklerini belirtir. Hz.Muhammed’in@ ise yine tıpkı Hz.İbrahim@ gibi yerleri ve gökleri yaratan alemlerin / toplumların rabbi olan Allah’a ve tevhit sistemine dönülmesi gerektiğini anlatmaya çalıştığı ifade edildikten sonra nasıl ki, Hz.İbrahim@ kavminin kendisini yalnız bıraktığı zaman küçük putları parçaladı ise Hz.Muhammed’in@ de boykottan sonra serbest kaldığı zamanlarda ve özellikle hac mevsimlerinde Mekke dışından gelen kabilelerin temsilcileri ile (ki bu çevre kabileler Mekke’ye göre küçük kabileler olup küçük putlar mesabesindedir) yaptığı görüşmeler neticesinde onların zihinlerindeki şirk öğretisini parçalamayı başarmış olduğu anlatılır.” “Yine nasıl ki Hz.İbrahim’in@ bu put kırma eylemi gibi Hz.Muhammed’in@ de mücadelesini Mekke dışına taşıması ve küçük çevre kabilelerini etkilemesi sonucunda ortaya çıkan bu rejim sorunu konusunda Mekke müşrik ileri gelenlerinin sorgulanmasına kadar gitmiş olduğu ifade edilir. Yani çevre kabilelerce neler olduğu konusunda Mekke müşriklerine sorgulama yapılır. Onların bu krizin esas müsebbibinin Hz.Muhammed@ olduğunu belirtmeleri nedeniyle sorgulamayı Hz.Muhammed’e@ yönelten çevre kabile temsilcileri Hz.Muhammed’den@ aldıkları cevap karşısında şaşkına dönerler. Zira Hz.Muhammed@ sistemin krizde olduğunu bunun esas sebebinin de Mekke müşrik yönetiminin ve şirk sisteminin kendisi olduğunu yani büyük putu göstermesidir. Onlar sistemdeki tıkanıklığın sebebi ve gelecek tehlike konusunda kendi aralarında yaptıkları müşaverelerde gerçekten de esas sebebin Mekke müşrik ileri gelenlerinin uyguladıkları yanlış politikadan ve yanlış öğretiden kaynaklandığını anlarlar. Fakat Mekke müşrik yöneticileri ile görüştükten sonra tekrar şirk sisteminin doğruluğu fikrine döndürülürler. Zira öyle bir sistem kurulmuştur ki sistem bozulduğunda bütün çevre kabilelerin temsilcilerinin de menfaatleri zarar görecektir. Onlar ilahi sistemin aslında kendileri için ne kadar faydalı olduğunu idrak edemezler ve sistem değişikliği durumunda meydana gelecek değişiklik ile sahip oldukları imtiyazları riske atmayı göze alamazlar. Zorluğu göğüslemeyi göze alamayan kabile reisleri bu şirk sisteminin kendilerine herhangi bir faydası olmasa da Mekke yönetici azgınlarına verdikleri desteklerini sürdürmeyi tercih ederler. Böylece hep birlikte Hz.Muhammed’in@ üzerine gitmeyi seçerler. Tıpkı Hz.İbrahim’e@ karşı tüm müşriklerin birleşmeleri gibi. Sonunda nasıl Hz.İbrahim’e@ karşı birleşmeye ve O’na ibretlik bir ceza vermeye yöneldilerse aynı şekilde Mekke müşrik ileri gelenlerinin ikna ettiği çevre kabile temsilcileri hep birlikte Hz.Muhammed’in@ mücadelesine karşı durmayı ve O’na iyi bir ceza vermeyi seçtikleri anlatılır. Fakat nasıl ki Cenab-ı Hak, Hz.İbrahim’i@ onların ateş, işkence ve şiddetinden korudu ise Hz.Muhammed’i@ de öyle korudu ve bundan sonra da koruyacağı vurgulanır. Dahası Hz.İbrahim’i@ ve kendisine iman edenleri kurtarıp bereketli ve bolluk içerisinde bir memlekete yerleştirmesi örneğinden hareketle Hz.Muhammed’i@ de kurtaracağı ve müminlerle beraber bereketli bir memlekete yerleştireceğinin müjdesini verir. Hatta daha da ileri giderek Hz.İbrahim’e@ ihsan ettiği oğul ve torun yani davasını devam ettirecek nesil desteğinden hareketle Hz.Muhammed’e@ de davasını devam ettirecek nesillerle destekleyeceğine işaret edilir.” 48-75- Ant olsun ki, Musa ve Harun’a takva sahipleri için bir ışık ve öğüt olarak hakkı batıldan ayıran Furkan’ı verdik. Onlar kimsenin kendilerini görmediği zamanlarda bile / yalnızken Rabblerine haşyetle saygı duyarlar ve Saat’ten (kıyametin kopmasından) içleri titrer. İşte bu (Kitab) Bizim indirdiğimiz mübarek bir zikirdir / öğüttür. Hala siz bunu inkâr mı ediyorsunuz? And olsun ki, Biz daha önce İbrahim’e rüşdünü / doğru yolu bulma muhakemesi vermiştik. Çünkü Biz onu tanıyorduk. Hani O (İbrahim), babasına ve kavmine şöyle demişti: “Sizin tapınıp durduğunuz heykeller nedir?” Onlar; “Biz atalarımızı bunlara tapıyor bulduk” dediler. O (İbrahim): “And olsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz” dedi. Onlar: “Sen bize hakkı mı getirdin? / Sen ciddi mi söylüyorsun? Yoksa sen bizimle eğleniyor musun?” dediler. O dedi ki: “Hayır, Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir ki, onları O yaratmıştır. Ben de buna şahitlik edenlerdenim. Allah’a yemin olsun ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra, ben putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.” Derken o (İbrahim), onları paramparça etti. Onların en büyüğüne ise dokunmadı. Belki ona başvururlar diye. Onlar “Kim yaptı bunu bizim tanrılarımıza? Kim yaptı ise o, kesinlikle zalimlerdendir” dediler. (İçlerinden bazıları) “İbrahim adındaki bir gencin onları diline dolayıp durduğunu duymuştuk.” dediler. Onlar, “O halde onu halkın huzuruna getirin! Belki görgü tanığı olan birileri çıkar.” dediler. (İbrahim getirilince O’na) “Ey İbrahim! Bunu tanrılarımıza sen mi yaptın?” diye sordular. O “Hayır, onu şu büyükleri yaptı. Konuşabiliyorlarsa haydi onlara sorun!” dedi. Bunun üzerine kendilerine geldiler de; “Muhakkak ki esas zalim olanlar biziz” dediler. Sonra onların başları öne eğildi (ve İbrahim’e) “and olsun ki bunların konuşmadığını bildin / bilmektesin” dediler. O (İbrahim); “Öyleyse, Allah’ı bırakıp ne diye size hiçbir fayda ve zarar veremeyen şeylere tapıyorsunuz? Size de Allah’ı bırakıp taptıklarınıza da yazıklar olsun! Hâlâ aklınız başınıza almayacak mısınız?” dedi. (Onlar); “Eğer bir şey yapacaksanız onu yakın da tanrılarınıza yardım edin” dediler. Biz; “Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve güvenli ol” dedik. Böylece Ona bir tuzak / düzen / plan kurmak istediler. Fakat Biz onları daha fazla hüsrana uğrattık. Onu da Lût’u da içinde âlemler için bolluk ve bereket bulunan topraklara ulaştırıp kurtardık. Biz ona ödül olarak İshak’ı ve Yakup’u verdik ve her birini erdemli iyi kimselerden kıldık. Biz onları, emrimize uygun olarak rehberlik yapan önderler kıldık. Onlara hayırlı eylemlerde bulunmayı, salâtı ikame etmeyi, zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar, sadece Bize kulluk edenler idiler. Lut’a da hüküm ve ilim verdik. Onu çirkin işler işleyen şehirden kurtardık. Doğrusu onlar, yoldan çıkmış kötü bir kavimdi. Onu (Lut’u) rahmetimizin içine aldık. Şüphesiz o, ıslah edicilerdendi. (Enbiya Suresi 48- 75) Cenab-ı Hak, ikinci olarak Hz.Nuh@ üzerinden Hz.Muhammed’in@ mevcut durumunu ve gelecekteki akıbetine kısaca şöyle değinir; “Nasıl ki Hz.Nuh@ uzun bir mücadeleden sonra artık tahammülünün son noktasına geldiğinde Rabbinden yardım göndermesini niyaz ettiyse aynı şekilde Hz.Muhammed@ de özellikle Taif dönüşünde Rabbine niyaz etmiş ve Cenab-ı Hak da kendisini kurtaracağına dair işaretleri inzal ettiği ayetler, gösterdiği rüyalar ve çevre kabilelerden katılımlarla göstermişti. Müteakip ayette de Cenab-ı Hak, hem elçisini hem de müminleri Mekke müşriklerinin zulmünden kurtaracağını müjdelemekte ve onların yenileceğini Hz.Nuh kavminin boğulması metaforu ile açıklamaktadır.” 76-77- Nuh’u da önderlerden kılmıştık. Hani O bunlardan (İbrahim ve Lut’dan) çok önce nida etmişti de Biz de onun çağrısına cevap vermiştik. Sonra da Onu ve ehlini (ailesini / yakınlarını / inananlarını) büyük sıkıntıdan kurtarmıştık. Ayetlerimizi yalanlayan kavmine karşı ona yardım ettik. Muhakkak ki onlar kötü bir kavimdiler ve Biz de onların hepsini suda boğduk. (Enbiya Suresi 76- 77) Cenab-ı Hak, daha sonra Hz.Davut@ ve Hz.Süleyman@ üzerinden Hz.Muhammed’in@ bundan sonraki akıbeti konusunda müjdeli haberlerine devam eder. Şöyle ki; “Hz.Davut@ ve Hz.Süleyman’ın@ İsrailoğullarını bir araya getirerek onlara liderlik / çobanlık yapmaları kıssası ile Hz.Muhammed’in@ de birbirine düşmüş ve dağılma noktasına gelmiş Medineli Evs, Hazreç ve müttefikleri olan Yahudi kabileleri bir araya getirip onların başına çoban / lider olacağı bildirilmektedir. Ayrıca Hz.Süleyman’a@ verilen ilim ve yasa / hüküm gibi Hz.Muhammed’e@ de ilim, yasa / hüküm ve anayasa / medine vesikası verilerek yönetimi gerçekleştireceği anlatılır. Hz.Davud’a@ dağların ve kuşların boyun eğdirilmesi metaforu ile de Hz.Muhammed’in@ kuracağı Medine İslam Cumhuriyetine çevre kabilelerin (kuş simgeli bayraklarla temsil edilen kabileler) ve çeşitli otoritelerin (dağlar benzetmesi ile) boyun eğdirileceği müjdesi verilir. Yine Hz. Davud’a zırh yapımının öğretilmesi metaforu ile Hz.Muhammed’in@ de ordusunu ve milletini korumak için çeşitli metotlar uygulayacağı ve savaş teçhizatı ile donatacağı müjdelenir. Hz.Süleyman’ın@ rüzgarlara hükmetmesi metaforu üzerinden Hz.Muhammed’e@ de getirdiği öğretinin rüzgar gibi her tarafa yayılacağına işaret edilir. Şeytanların Hz.Süleyman’ın@ emrine girmesi metaforu üzerinden ise bolluk ve bereket getirecek ülkelerin Medine İslam Cumhuriyetinin egemenliği altına gireceği, yabancı kabilelerin bile Hz.Muhammed’in@ hükmü altına gireceği ve Medine İslam Cumhuriyeti adına çok değerli hizmetlerde bulunacağı vurgulanır.” 78-82- Davud ve Süleyman’ı da önderler kılmıştık. Hani onlar, kavmin koyunlarının, geceleyin çobansız olarak içinde yayıldığı ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların hükmüne şahit idik. Sonra da Biz, bu konudaki hükmü Süleyman’ın anlamasını sağladık / bildirdik. Her ikisine de sağlam bir muhakeme gücü ve ilim vermiştik. Davud’la beraber tespih etsinler diye, dağları ve kuşları da boyun eğdirdik. Biz dilediğimiz her şeyi yapabilme kudretine sahibiz. Ona sizi savaşta korumak için zırh yapımını da öğrettik. Artık şükredecek misiniz? Bereketli kıldığımız toprağa doğru esen kasırga gibi rüzgârı da Süleyman’ın emrine boyun eğdirdik. Biz her şeyi bilenleriz. Bir de şeytanlardan, onun için dalgıçlık yapan ve bundan daha başka işler yapanları da onun emrine verdik. Biz onları onun emrinde tutuyorduk. (Enbiya Suresi 78-82) Cenab-ı Hak, Hz.Eyyub@ üzerinden Hz.Muhammed’in@ dua ve niyazına icabet edilerek hem kendi mümin taraftarlarını geri kazanacağını hem de Medine’den Ensar ile destekleneceği müjdesini verir. Hz.İsmail@, Hz.İdris@ ve Hz. Zülkifl@ gibi davasında sabredip istikametten ayrılmayanları rahmetine gark ettiği gibi sabredip sebat eden Hz.Muhammed’i@ ve müminleri de aynı şekilde rahmetine sokacağını bildiriir. Hatta Hz.Yunus@ (Zunnun) gibi öfkelenerek davasını ve vazifesini terk eden müminlerin bile hatasını itiraf ederek tevbe edip bağışlanma dilemeleri halinde Hz.Yunus@ gibi bağışlanacağı ve kurtarılacağı müjdesini de verir. Bilindiği üzere Hz.Muhammed@ miraç rüyası gördüğünü bildirdiği zaman bazı müminler “artık bu kadarı da fazla” diyerek müşriklerin safına katılmışlardı. 83-88 –Eyyub’u da önderlerden kılmıştık. Hani o; “Başıma bu dert geldi. Doğrusu Sen merhametlilerin en merhametlisisin” diye Rabbine nida etmişti. Biz de Onun bu çağrısına icabet etmiş ve onu çektiği dertten kurtarmıştık. Ayrıca ona katımızdan bir rahmet ve kulluk edenlere bir öğüt olmak üzere, ehlini (ailesini, yakınlarını, müminleri) ve onlarla birlikte bir mislini daha verdik. İsmail, İdris ve Zülkifl’i de önderlerden kılmıştık. Hepsi sabreden kimselerdendi. Onları da rahmetimizin içine aldık. Şüphesiz onlar ıslah edici eylemlerde bulunan kişilerden idiler. Zünnûn’u (Ninovalı) da önderlerden kılmıştık. Hani, o öfkelenerek görevini terk edip gitmişti de kendisini sıkıntıya sokmayacağımızı sanmıştı. Sonra da karanlıklar içinde, “Senden başka ilah yoktur! Seni tespih ederim. Ben gerçekten zalimlerden oldum!” diye seslenmişti. Bunun üzerine Biz, onun duasına icabet ettik ve onu, kederden / üzüntüden kurtardık. İşte, müminleri Biz böyle kurtarırız. (Enbiya Suresi 83-88) Cenab-ı Hak, elçilere yönelik örneklemelerine İmran ailesi mensupları ile son verir. Hz.Muhammed’in@ Taif dönüşünde kendisini yalnız bırakmaması ve yardım etmesi için yaptığı duayı dile getirmesini Hz.Zekeriya@ üzerinden anlatır. Dönüş yolunda bazı yabancı (cin, Medineli Araplar ve Yahudiler ) kimselerle buluşturularak onların iman etmesini ise Hz.Yahya ile desteklenmesi metaforu ile ifade eder. Sonrasında ise aynı aileden olan Hz.Meryem’e ruh üflenmesi ile kendisi ve oğlu Hz.İsa’nın@ alemlere bir işaret yapılması olayı üzerinden Hz.Muhammed’in@ hareketinin de canlandırılacağını / ruh verileceğini anlatır. Peygamber örnekleri verildikten sonra tüm peygamberlerlere gelen öğretilerin aynı olduğunu bu nedenle ilahi öğretiden iz taşıyan bütün inanç gruplarının bir tek topluluk / ümmet olarak bir araya gelmeleri ve tek rabbe kulluk etmeleri / şirk öğretisini terk etmeleri gerektiği mesajı verilir. Bu mesajı takiben müşriklerin şu anda birbirlerine düştükleri, parça parça oldukları ve bu mücadelenin sonunda kaybederek hesap verecekleri bildirilir. Ama bu mücadelede müminlerden yana olup ıslah edici eylemler ortaya koyanlara mükafatlarının verileceği de eklenir. 89-94-Zekeriya’yı da önderlerden kılmıştık. Hani o, Rabbine: “Rabbim! Beni yalnız / tek başıma bırakma, sen varislerin en hayırlısısın” diye seslenmişti de bunun üzerine Biz onun çağrısına icabet etmiştik. Ona Yahya’yı ihsan ettik. Bu amaçla eşini doğum yapmaya elverişli hale getirdik. Muhakkak ki onlar hayırlarda yarışıyorlar, umarak ve korkarak Bize yalvarıyorlardı. Bize karşı da derin saygı duyuyorlardı. Hani bir de ırzını titizlikle koruyan kız vardı. Biz, ona ruhumuzdan üflemiştik de hem kendisini hem oğlunu cümle âlem için bir ayet / delil / ibret kılmıştık. Muhakkak ki bu sizin ümmetiniz / topluluğunuz / dininiz, tek bir ümmettir / topluluktur / dindir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde bana kulluk edin. Fakat onlar (müşrikler) birliklerini koruyamadılar ve paramparça oldular. Sonunda hepsi bize döneceklerdir. O halde kim inanmış olarak ıslah edici eylemlerde bulunursa onun çabası göz ardı edilmeyecektir. Zira Biz onu kaydetmekteyiz. (Enbiya Suresi 89-94) Cenab-ı Hak, Mekke müşriklerini yok oluşa doğru gittikleri konusunda uyarır ve şayet son fırsatları da değerlendiremezlerse çöküşten kurtuluşun olamayacağını bildirir. Yecüc ve Mecüc gibi yabancı yani Mekke dışından gelecek orduların dağlardan tepelerden akın akın saldırarak Mekke’yi alacakları ikazında bulunur. Çok büyük ordu birlikleri ile Mekke’ye akın edildiği zaman, Mekkeli müşrik zalimlerin kendi günahlarını ikrar ederek teslim olacaklarını ve zalimliklerini kabul edeceklerini de ifade eder. Dünya da bu cezadan başka bir de ahiret hayatında onları cehennem azabının beklediğini eklemeyi de ihmal etmez. Onların cehennemin odunu olduklarını söyleyerek aslında cehennemin yakıtını kendi amellerinin oluşturduğuna vurgu yapar. Hz.Muhammed’in@ safına katılanların ise sadece bu dünyada zafer ve nimetlere gark olması değil, ahirette de cennet nimetlerine gark olacaklarını müjdeleyerek kendilerine verilen sözün gerçek olduğunu belirtir. 95-103- Helak ettiğimiz / helakine karar verdiğimiz bir toplumun, artık geri dönmesine asla imkan yoktur. Sonunda Ye’cûc ve Me’cûc’ün önü açıldığı zaman, onlar, her yüksek tepeden akın edip çıkarlar. Hak olan / gerçek vaat yaklaştığı zaman o küfretmiş olan kişilerin gözleri fal taşı gibi açılır. (Onlar); “Eyvah bizlere! Kesinlikle biz bundan gaflet içindeydik. Aslında biz zalim kimseler idik.” derler. Muhakkak ki siz ve Allah’ı bırakıp taptıklarınız, cehennemin odunusunuz. Hepiniz oraya gireceksiniz. Eğer onlar gerçekten tanrı olsaydılar oraya girmezlerdi. Hepsi orada temelli kalacaktır. Onların orada öyle bir inlemeleri vardır ki, hiçbir şeye kulak veremez ve hiçbir şey işitemezler de. Muhakkak ki tarafımızdan kendilerine “En Güzel Mükafatlar” hazırlanmış kimseler var ya; işte onlar, ondan (cehennemden / cehennem gibi bir yaşamdan) uzak tutulacaklardır. Onlar, onun (cehennemin / cehennem gibi bir yaşamın) en hafif bir sesini bile duymayacaklardır. Onlar, canlarının çektiği her türlü nimetin içerisinde ebedi kalacaklardır. O en büyük korku bile onları tasalandırmaz, çünkü melekler onları karşılarken; “İşte bu, size söz verilmiş olan gününüzdür” derler. (Enbiya Suresi 95-103) Cenab-ı Hak, Mekkelilerin ayartmalarına karşı Medinelilerin ikna edilmesi için inzal ettiği son mesajlarında nasıl ki ahirette göklerin dürülüp yeniden yaratılacaksa aynı şekilde vaad edildiği üzere İlahi öğreti doğrultusunda yeni bir yönetimin gerçekleştirileceğini kesin bir dille ifade eder. İlahi öğretiye iman eden kulların ülkeye / yeryüzüne egemen yani varis olacaklarının hem Kur’an da hem Tevratta ve hem de zeburda kayıtlı olduğunu vurgular. Ancak verilen bu sözün gerçekleşme zamanının belirsiz olduğu ve elçisine bildirilmediğini belirttikten sonra, bu belirsizliğin müminler için bir imtihan, müşrikler için ise bir miktar daha faydalandırma olduğunu bildirir. Ama tevhit olmanın gerekli / zorunlu olduğunun ve ilahi öğreti ile elçinin zulüm değil rahmet için geldiğinin vurgusunu yapar. Sonunda elçisinden dolayısıyla müminlerden müşriklere karşı kendilerine yardım etmesi ve zafer vermesi için dua ve niyazda bulunmalarını ister. 104-112- O gün Biz, göğü, kitapların dürüldüğü gibi düreceğiz ve -katımızdan verilmiş bir sözün gereği olarak- onu yaratmaya ilk başladığımız gibi yeniden var edeceğiz. Muhakkak ki biz bunu yapacağız. And olsun ki Biz, Zikir’den (Tevrat’tan) sonra, Zebûr’da da ‘Şüphesiz yeryüzüne ancak Benim salih kullarım mirasçı olacaktır’ diye yazdık. Muhakkak ki bunda kulluk eden bir toplum için kafi bir öğüt / mesaj vardır. Biz seni de ancak, âlemlere / halklara bir rahmet olarak gönderdik. De ki, “Bana ‘İlâhınız ancak tek bir ilâhtır’ diye vahyolunuyor. Artık teslim olacak mısınız?” Buna rağmen eğer yüz çevirirlerse; “Hepinize dosdoğru / eşit / tarafsız olarak yeterince açıkladım. Tehdit olunduğunuz şey yakın mı, uzak mı bilmiyorum. Şüphesiz O (Allah), sözün açıkça söyleneni de bilir, gizlediğiniz şeyleri de bilir. Fakat ‘Vaad hususundaki bu gecikme belki sizi denemek ve bir süreye kadar faydalandırmak içindir’ ben bilmiyorum” de. De ki; “Rabbim! Aramızda hak ve adaletle hükmet / sen onlara karşı bana yardım et / onların bizi ezme planlarına karşı yardım et ve zafer nasip et” ve “Sizin düzmece iddialarınız ve asılsız yakıştırmalarınız karşısında tek sığınağım, son derece merhametli olan Rabb’imin yardımıdır.” (Enbiya Suresi 104-112)

  • Bölüm 33: ASKERİ HAREKATLAR VE MUTE | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 33 ASKERİ HAREKATLAR VE MUTE Hudeybiye barışından ve Kaza Umresinden sonra artık Mekke bir tehdit olmaktan çıkmıştı. Kendiliğinden teslim alınabilecek noktaya gelmişti. Hz.Muhammed@ İslam Cumhuriyetinin etki alanını genişletmek istiyordu. Bu amaçla çevre kabileler üzerine askeri seferler düzenliyor ve onları İslam Cumhuriyetine katılmaya / teslim olmaya / müslüman olmaya davet ediyordu. Şayet bu davete icabet etmeyecek olurlarsa bölgede rahat yaşayamayacaklarını onlara göstermek istiyordu. Onların şirk sisteminin getirdiği gerilik, cehalet, zulüm, pislik, azgınlık, vb. her türlü kötülükten kurtarılmaları gerekiyordu. Onlar şirk sisteminin kendilerine verdiği kötülüğün farkında bile değillerdi. Özellikle müşrik halk, şirkin kendilerine yaptığı kötülüğü öylesine kanıksamışlardı ki İlahi öğretinin getireceği güzellikleri ve medeni yaşamı düşünemiyorlardı. Ölü gibi yaşamaya alıştırılmış bu toplumlar, dirilip şahsiyetli, şerefli ve haysiyetli bir yaşamı hayal bile edemiyorlardı. Bu nedenle onlar kendi istekleri ile İslam Cumhuriyetine / barış topluluğuna katılmaya / teslim olmaya / Müslüman olmaya karşı çıkıyorlardı. Peygamberimiz onların üzerine göndereceği askeri birlikler aracılığı ile onları önce kendi arzuları ile İslam Cumhuriyetine katılmaya / teslim olmaya / barış topluluğunda yerlerini almaya davet ediyor, kabul etmemeleri halinde ise askeri yöntemleri uyguluyordu. Bu onların anladığı dildi. Onları başka türlü doğru yola getirme imkânı yoktu. 33.1. Süleym Oğulları Üzerine El Avca Askeri Harekâtı Hz.Muhammed@, kaza umresinden döndükten sonra Ahrem b. Ebi'l-Avca'nın komutasında 50 kişilik bir askeri birliği Süleym oğullarının üzerine gönderdi. Her askeri harekâtta olduğu gibi bu harekâtın amacı da üzerine gidilen kabileyi İslam’a girmeye / barış toplumuna katılmaya / teslim olmaya / İslam Cumhuriyetine katılmaya davet etmek, eğer kabul etmezlerse de üzerine yürüyüp onların zulümden vazgeçmeleri için caydırıcı olmak idi. Önce onlara İslam’a / barışa girmeleri için medeni bir şekilde davet götürülecek, şayet kabul etmezlerse zalime ve zulme verdikleri destekten vazgeçmeleri için zor kullanılacaktı. İslam ordu birliği Süleym oğulları üzerine doğru gelirken Süleym oğulları hesabına casusluk yapan bir hain, harekâtı Süleym oğullarına haber verdi. Harekât hakkında istihbarat alan Süleym oğulları, çok sayıda asker topladı ve çarpışmak için hazırlandılar. İki ordu Mehdüz Zeheb adı verilen bölgede karşı karşıya geldikleri zaman Ahrem b. Ebi'l-Avca, Süleym oğullarını teslim olmaya / İslam’a girmeye / barış toplumuna katılmaya davet etti. Fakat Süleym oğulları bu teklifi reddettiler ve İslam askeri birliğine saldırdılar. Sayıca çok üstün olan Süleym oğulları, etraflarını çembere aldıkları İslam askerlerinin hemen hepsini şehit ettiler. Birliğin komutanı Ebil Avca ile iki mücahit ağır şekilde yaralanmışlardı. Onları öldürdüklerini sandılar ve mümin askerlerin cesetlerini kurda kuşa yem olsun diye bırakıp gittiler. Ağır yaralı olan Ebil Avca ve arkadaşları Medine’ye ulaşmayı başardılar. İslam ordu birliği bu harekâtında başarısız olmuştu. Süleym oğulları İslam Cumhuriyetinin bir askeri birliğini yok etmişti ama bundan sonra kendisine rahat olmayacağını da anlamıştı. Onlar, üzerlerine defalarca askeri birlik gönderen İslam Cumhuriyeti’nin ayakta kaldığı müddetçe kendilerinin bu bölgede yaşam şanslarının kalmadığını artık görüyorlardı. Ya bu katliamın bedelini ödeyeceklerdi ya da teslim olup kurtulacaklardı. Bölgede hâkimiyetini pekiştiren İslam Cumhuriyeti elbette şehitlerin kanını yerde bırakmayacaktı. Onlar için tek çıkar yol, teslim olup İslam Cumhuriyetine / barış topluluğuna katılmaktı. Eğer kendiliklerinden bu katılım davetine icabet etmeyecek olurlarsa eninde sonunda Süleym oğullarının üzerine başka bir askerî harekât düzenlenecekti. Ama şimdi sırada daha önce kendilerine aynı teklif yapıldığı halde İslam Ordu birliğini katleden Mürre oğulları vardı. Harita 49:Ahrem b. Ebi’l Avca Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 33.2. Galip b. Abdullah El Leysi Komutasında Fedek’e Yapılan Askeri Harekât Hz.Muhammed@ Fedek’teki Mürre kabilesi üzerine bir askeri harekât planladı. Harekâtın amacı, daha önce Beşir b. Sa'd komutasındaki otuz kişilik İslam birliğinin ikisi hariç tamamını kılıçtan geçiren Mürre kabilesinden hesap sormaktı. Bu harekât için 200 mümin savaşçı askerden oluşan bir birlik hazırlandı ve Galib b. Abdullah el Leysi’yi komutan olarak tayin etti. Abdullah el Leysi Kedid askeri harekâtında başarılı olduğu için Hz.Muhammed@ bu harekâtı da iyi yöneteceği ve başarı ile döneceği düşüncesiyle onu birliğin komasına getirdi. Aslında ilk önce bu harekât için Zübeyr bin Avvam’ı komutan olarak düşünmüştü fakat Süleym oğullarına yapılan başarısız harekâttan sonra bu harekâtta yaşanacak bir başarısızlık büyük ümit kırıklıklarına sebep olabilirdi. İslam ordu birliği yola çıktı ve Fedek yakınlarında ansızın yakaladıkları Mürre kabilesine iyi bir baskın yaptı. Mürre oğulları neye uğradıklarını şaşırdılar ve çok zayiat verdiler. Böylece bu baskınla daha önceki katliamın hesabı sorulduğu gibi, mütecaviz davranışların karşılıksız kalmayacağının mesajı da hem onlara hem de çevredeki diğer kabilelere verilmiş oldu. Harita 50:Galib b. Abdullah Leysi’nin Fedek Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 33.3. Sıyyi Askeri Harekâtı Mürre kabilesine yapılan askeri harekâtın başarıyla sonuçlanmasının hemen ardından Hz.Muhammed@ Amirliler üzerine bir harekât tertipledi. Bu harekâtın da amacı, Bi’ri Maune katliamına katılan Amirlilerden hesap sormaktı. Peygamberimiz bu harekât için hazırlanan askeri birliğin komutanlığına ise Şüca b. Vehb el-Esedi’yi tayin etti. 24 mümin savaşçıdan oluşan askeri birlik Siyy bölgesinde bulunan Amirliler üzerine gönderildi. İslam ordu birliği Siyy adı verilen bölgeye vardıklarında Amirlileri sabah ansızın yaptıkları baskınla bozguna uğrattılar. Amirli erkeklerin çoğu kaçıp canını zor kurtardı, fakat kadınları esir olarak alındı. Aynı zamanda bu baskın ile Amirlilerin 150 kadar koyundan oluşan sürüleri de ganimet olarak alındı ve Medine’ye geri dönüldü. Birlik görevini başarıyla tamamlamıştı. Kadınların serbest bırakılması için Amirlilerden kaçanlarından bir heyet Hz.Muhammed’e@ başvurdu ve ricacı oldu. Hz.Muhammed@ kadınları serbest bırakınca Amirliler Müslüman oldular. / İslam Cumhuriyetine katıldılar. / Barış topluluğuna katıldılar. Harita 51:Şuca b. Vehb El Esedi’nin Sıyyi Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 33.4. Kuzeye Yönelim Şimdi sıra yarımadadaki bütün Arapları Medine İslam Cumhuriyeti etrafında toplamak için Bizans ve Sasani gibi süper güçlere kafa tutan bir açılım yapılmasına gelmişti. Bölgede tevhidi sağlayarak güçlü bir Cumhuriyete gidişi sağlamak için Suriye yani kuzey bölgesi önem arz etmekteydi. Zira yarımada Araplarına karşı bölgesel güç olduğunu göstermenin yolu büyük güçlere kafa tutmaktan geçiyordu. Büyük güçlere kafa tutan ve kendilerinden / Arap olan bir gücün yanında yer almak bölge kabileleri için bir şeref vesilesi olabilirdi. Çünkü Araplar şereflerine oldukça düşkün olduklarından ve Arap yarımadasına da sırf güvenliklerini korumak için sığındıklarından, içlerinden çıkacak böyle şerefli bir başkaldırıyı destekleyecekleri aşikârdı. Yarımadaya sığınan kabileler incelendiğinde çoğunun mustarabe Arapları (sonradan Araplaşmış kabileler) olup büyük devletlerdeki zulümlerden kaçmış topluluklar olduğu anlaşılacaktır. Eğer onlar bu işin başarabileceğine inandırılırsa onların İslam Cumhuriyetine katılımı çok kolaylaşacaktı. Bunu gayet iyi bilen peygamberimiz hedefi kuzeye doğru çevirdi. Diğer taraftan Bizans İmparatorluğu da Hz.Muhammed’in@ hareketini an be an takip ediyor ve bu hareketi kontrol altına almanın yollarını araştırıyordu. Şayet bu hareket, Arap yarımadasında başarılı olacak olursa bütün Suriye ve Anadolu’yu egemenliği altına alması mümkündü. Ayrıca Hz.Muhammed’in@ Bizans İmparatoruna gönderdiği mektupta da ifade edildiği üzere Bizans imparatorluğu kendi halkına geçmişte yaptığı zulümler nedeniyle sicili temiz değildi. Bu nedenle Bizans İmparatorluğu hâkimiyetinde yaşayan halkların yakın gelecekte kendisine karşı isyan etme potansiyeli mevcuttu. Eğer İslam Cumhuriyeti adil bir yönetimi kendi yurdunda sağladığını gösterir ve egemenliği altına girecek topluluklara da adalet ve merhamet vaat eden güçlü bir çağrı yapacak olursa Bizans egemenliğindeki halkların da hemen İslam Cumhuriyetinin egemenliğine geçmeyi tercih edecekleri çok açıktı. Fakat diğer taraftan Mekke müşrik yönetimi Hudeybiye anlaşması ve arkasından gelen Hayber’in fethi ile Medine İslam Cumhuriyetinin kendilerine kurduğu kumpası kırmanın yolu olarak Bizans’a bağlı Gassanlıları / Suriyelileri Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine kışkırtmaya çalışıyordu. Ticari bağlantılar nedeniyle önceden beri Gassanlılarla çok iyi ilişkiler içerisinde olan Mekkeli müşrik ileri gelenler (özellikle Ümeyye oğulları reisi Ebu Süfyan) bu dostluklarını Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine kullanmaktaydılar. Mekke müşriklerinin kışkırtmalarıyla Gassanlılar ve Bizans İmparatorluğu önce Medine’ye en yakın kabileleri İslam Cumhuriyetine karşı harekete geçirmeyi denediler. 33.5. Zatul Atlah Askeri Harekâtı Yukarıda belirtilen nedenlerle İslam Cumhuriyetinin artık kuzey istikametine yönelmesi gerekiyordu. Bu amaçla güzergâh üzerindeki Arap asıllı kabileleri İslam Cumhuriyetine katılım yapma ya da müttefik hale getirmek için bu kabileler üzerine davetçi askeri kuvvetler gönderilmesi planlandı. İlk olarak Hz.Muhammed@, Ka'b b. Umeyr komutasındaki 15 kişilik bir askeri birliği Suriye sınırındaki Zatul Atlah'a gönderdi. Söz konusu askeri birlik Zatul Atlah’a ulaştığında tuzağa düşürüldü. Daha müzakere ve davet fırsatı bile bulamadan bölge halkı savaşçıları tarafından katledildiler. Baskından sadece bir mümin savaşçı kurtulabildi, diğer bütün mücahitler şehit edildiler. Kurtulan mümin savaşçı Medine'ye gelerek durumu Hz.Muhammed’e@ bildirdi. Bu sefer ile Kuzeye açılmanın hiç te kolay olmayacağı anlaşılıyordu. Fakat Hz.Muhammed@ de kolay pes edecek bir şahsiyet değildi. O, ne tehditlere boyun eğiyor ne de yılgınlık, pişmanlık gösteriyordu. Harita 52:Kab b. Ümeyr El Gifari’nin Zatul Atlah Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 33.6. Busra’ya Elçi Gönderilmesi Hz.Muhammed@ İslam Cumhuriyetine katılım teklifi yapmak için kabileler üzerine askeri birlik gönderme yerine kabile reislerine elçilerle mektup gönderme yolunu denemeye karar verdi. Bunun için Şam’ın güneyinde yer alan ve Şam’a 130 km uzaklıktaki Busra şehrinin Valisine / emirine gönderilmek üzere Haris Bin Umeyri elçi olarak seçti. Haris, davet mektubunu Hz.Muhammed’den@ alarak yola çıktı. O, Mute'ye geldiği zaman Şam valisi Şurahbil b. Amr'ın askerlerince yakalanıp tutuklandı. Daha sonra ise Şurahbil'in emri ile şehit edildi. Şurahbil Hz.Muhammed’in@ elçisini öldürmekle büyük bir suç işlemişti. Zira elçilere dokunmamak tüm devletler ve kabileler için her zaman geçerli bir ilkedir. Şurahbil ise bu suçu işlerken aslında hem İslam Cumhuriyetini tanımadığını gösteriyordu hem de peygamberimize meydan okumaktaydı. Hz.Muhammed@ işlenen bu suça ve meydan okumaya onların anladığı dilden bir cevap vermek için büyük bir askeri harekâtın hazırlıklarını başlattı. 33.7. Cenab-ı Hakk’ın Bu Katliama Sert Tepki Göstermesi Cenab-ı Hak, Gassanlı Hristiyanların işledikleri bu cinayetin karşılıksız kalmayacağını, eğer özür dilemez ve Allah’a bağışlanma için sığınmazlarsa / İslam Cumhuriyetine katılımı reddetmekte ısrar ederlerse bunun hesabının mutlaka sorulacağını ve bundan Bizans dâhil hiçbir gücün kendilerini koruyamayacağını bildiren ifadeleri Maide Suresinin aşağıdaki ayetleri ile inzal eder. Bu ayetlerde tam bir diplomasi dili ile Gassanlılar uyarıldı ve yaptıklarının son derece yanlış olduğu belirtildi. Onların gerçeği ve geleceği göremeyip tam bir körlük içerisinde oldukları ifade edildi. Cenab-ı Hak, onlara şirke / zulme dönüşmüş Hristiyanlık modelinin kendilerini azaba götürdüğünü bildirdi. İslam Cumhuriyetine katılıma hayır demekle Kendisini (Allah’ı) inkâr ettiklerini belirterek eğer bu durumlarını terk etmez / Kendisine (Allah’a) yönelmeyecek olurlarsa şiddetle cezalandırılacaklarını ve bu cezalandırmaya kimsenin engel olamayacağını bildirdi. Medine’deki ve Hayber’deki Yahudilerin İslam Cumhuriyeti karşısında aldıkları hezimetleri, bu tehdidin mutlaka gerçekleşeceğinin kanıtları olduğunu gösterdi. Yukarıda özetle belirtilen hususlar Mute Savaşı öncesinde düşman bölgede kamuoyu oluşturmaya yönelik söylemler olarak Maide Suresinin (70-86) ayetlerinde ifadesini bulur. Söz konusu ayetler aşağıdaki gibi detaylı olarak incelenecek olursa; Bizans hâkimiyetindeki Gassanlı Hristiyanlar kendilerinden önceki ehli kitap kabileleri olan İsrail oğullarının yaptıklarının şimdi aynısını yapmışlar ve kendilerine peygamberimizin gönderdiği elçiyi öldürdükleri aşağıdaki ayette verilen örnekle dile getirilmiştir. 70- İsrail oğullarından (Allah’ın yasalarına uyacaklarına dair) söz almış, (uymadıkları zaman onları bu sözlerini hatırlatmak için) onlara elçiler göndermiştik. Ne zaman hoşlarına gitmeyen bir şeyle onlara bir elçi gittiyse, onlar o elçilerin bir kısmını yalanlayıp bir kısmını da öldürdüler. (Maide Suresi 70) Hz.Muhammed’in@ elçisini işkenceyle öldürerek işlenen cinayet gösteriyordu ki onlar (Gassanlılar) etraflarındaki gelişmeleri göremeyecek kadar kördüler ve yaptıklarının hesabının sorulmayacağını sanıyorlardı. Hâlbuki kendilerinden önceki ehli kitap kabileler / İsrail oğulları aynı hataları defalarca işlemişler ve her defasında hatalarını anlayıp tevbe etmiş doğru yolu bulmuşlar fakat zamanı gelince tekrar aynı hataya düşmüşlerdi. Şimdi de Gassanlılar hakka karşı körleşmiş ve sağırlaşmış olmanın etkisiyle bu hatayı tekrar etmekteydiler. 71- Hakka karşı öylesine kör ve sağır kesildiler ki bu işledikleri cinayetin hesabının kendilerinden sorulmayacağını sandılar. /hesap vermekten kolaylıkla kurtulacaklarını sandılar. Bir süre sonra hatalarını anlayıp tevbe ettiler, Allah da tevbelerini kabul etti. Zaman içerisinde onların çoğu gene körleşip sağırlaşmayı tercih ettiler. Fakat Allah, onların yapmakta oldukları her şeyi görmektedir. (Maide Suresi 71) Gassanlı Arapların Şam valisi Şurahbil’in peygamberimizin gönderdiği elçiyi katlettirerek verdiği mesaj ise şuydu; “Bizler Hz.Muhammed’in@ İslam Cumhuriyetini tanımıyoruz / inkâr ediyoruz. Allah’ın yasalarının egemen olduğu, O’nun yasaları karşısında hiçbir otoritenin imtiyazlı olmadığı, tüm idareciler dâhil herkesin Allah’ın kulu olduğu ve herkesin yaptığının hesabını vereceği bir sisteme dâhil olmak istemiyoruz. Biz Bizans İmparatorluğunun benimsediği Hristiyanlığın öngördüğü yönetim sisteminde kalmak istiyoruz. Bizler yönetimde Allah’ın otoritesine eşit / denk otorite olarak Kilise otoritesinin de yetkili olduğu bir yönetim modelini benimsiyoruz. Bunun ifadesi olarak da ‘Meryem oğlu Mesih’te Allah’tır’ diyoruz. Hatta Ruhul Kudüsü (kutsal / yüce kişilerden oluşan parlamentoyu) de Allah’ın otoritesine denk üçüncü bir otorite olarak kabul ediyoruz.([1] ) Nasıl ki Allah koyduğu yasa ve işlerinden sorgulanamaz, hesaba çekilemez ise aynı şekilde Allah’a denk kabul ettiğimiz bu otoritelerde sorgulanamaz ve hesaba çekilemez. Biz böyle bir yönetim modelini kendimiz için daha uygun buluyoruz ve yaptıklarının hesabını veren ve yaptıkları yanlışlardan dolayı sorgulanabilen bir yönetim modeli olan İslam Cumhuriyeti modelini reddediyoruz. / inkâr ediyoruz.” Şurahbil’in elçiyi katlederek verdiği bu mesaj, Cenab-ı Hak tarafından tekrar edilir ve onların kendilerine yapılan teklifi reddederek / inkâr ederek kâfir oldukları vurgulanır. Onların bu tutumlarından ve Bizans’ın şirk / zulüm sisteminden vazgeçmemeleri halinde şiddetli bir azapla cezalandırılacağı tehdidi yapılır. Böylece üzerlerine yapılacak askeri harekât ilan edilerek onlar uyarılırlar. Onların ahiretteki cezalarının da cehennem olacağı beyan edilir. 72-73- “Muhakkak ki Meryem oğlu Mesih Allah’tır.” diyenler kâfir oldular. Hâlbuki Mesih (Hz. İsa, vaktiyle onlara) şöyle demişti; “Ey İsrail oğulları! Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kul olun. Kim Allah’a şirk (eş, ortak) koşarsa, muhakkak ki Allah ona cenneti haram etmiştir ve onun varacağı yer ateştir. Üstelik zalimlerin hiçbir yardımcısı da yoktur.” Andolsun, “Allah, üçün üçüncüsüdür” diyenler kâfir oldular. Hâlbuki O tek İlah’tan başka ilah yoktur. Eğer dediklerinden vazgeçmeyip inkâr edenlere (Allah’ın Devletine katılmayı reddedenlere) mutlaka elem dolu bir azap dokunacaktır. (Maide Suresi 72-73) Cenab-ı Hak, Gassanlı Hristiyan Arapları bu yaptıklarından pişmanlık duyup özür dilemeleri ve Medine İslam Cumhuriyetine teslim olmaları için çağrıda bulundu. Eğer tevbe edip bu tutumlarından vaz geçerlerse yaptıklarından dolayı kendilerinden intikam alınmayacağını ve bağışlanacaklarını bildirdi. Bu bağışlanacak suçlar kapsamını ise teslim oldukları tarihe kadar işledikleri her türlü suç ve günahlar olduğunu belirtti. Onlar yeter ki kendilerini ıslah etsinler doğru yola gelsinler o takdirde asla devri sabık yaratılmayacağını deklare etti. 74- (Bu uyarılara rağmen) Onlar yaptıklarına pişmanlık duyup Allah’a yönelerek bağışlanmalarını hala talep etmeyecekler mi? Hiç şüphesiz ki Allah, kendisini ıslah edenlerin geçmişteki suç ve günahlarını bağışlayan ve merhamet edendir. (Maide Suresi 74) Gassanlıların Bizans’ın teslis sistemine bağlılıkta ısrar etmeleri üzerine Cenab-ı Hak, onlara teslis sisteminin yanlışlığını şöyle anlattı; “Hz. İsa ilah değil kendisinden önce gelmiş geçmiş elçiler gibi elçidir. Annesi de tertemiz, dürüst, doğru bir kadındır. Her ikisi de diğer insanlar gibi yemek yerlerdi. Onların bu vasıfları diğer insanlara ait vasıflardır. Bu nedenle her ikisi de kuldur ve ilah olamazlar. Her ikisi de tercihlerinden sorumludurlar ve bu tercihlerinden hesaba çekileceklerdir. İlah ise yaptığından / tercihlerinden sorumlu tutulamaz. Kimse ilahtan hesap soramaz. Hz. Meryem’in temizliği, doğruluğu ve dürüstlüğü onun sorumluluk ve hesap verme bilincinin sonucudur. Hâlbuki sizin ilahlaştırdığınız Hz. İsa ve Hz. Meryem Allah’a muhtaç ve yaptıklarından Allah’a hesap vereceklerine inandıkları ve ona göre davrandıkları halde sizler onlar adına hareket eden kurumlar ihdas ederek bu kurumların yöneticileri olarak kendinizi sorumsuzluk mevkiine çıkartıyorsunuz. Onlar Allah’ın yasalarına uyumaya itina gösterip temizliği, dürüstlüğü tercih ederlerken onlar adına hareket ettiğinizi iddia eden sizler iyi- kötü / doğru- yanlış / haram- helal demeden kendi arzularınıza göre hareket ediyorsunuz ve kendinizi sorumsuz addediyorsunuz. Bu halka yaptığınız en büyük zulümdür. Diğer insanlar gibi birer kul olmanıza rağmen kendinizi diğer insanlardan ayrıcalıklı ve imtiyazlı görüyorsunuz. Bunu da Hz. İsa’yı ve annesini insanlık vasfından çıkarıp ilah oldukları yalanına dayandırıyorsunuz. Elinizde hiçbir deliliniz olmadığı halde çok büyük bir hile, aldatma ve sahtekârlık ortaya koyuyorsunuz.” Cenab-ı Hak, hitabını daha sonra Hz.Muhammed’e@ çevirdi ve onların izledikleri yolların yanlış olduğu ortaya konmasına rağmen yine de doğru yoldan / haktan yüz çevireceklerini izlemesini söyledi. 75- Meryem oğlu Mesih, sadece bir elçidir. Ondan önce de birçok elçiler gelip geçmiştir. Onun annesi de doğru, dürüst, namuslu, tertemiz bir kadındı. Onların her ikisi de diğer insanlar gibi yemek yerlerdi. Bak! /İzle! Onlara nice apaçık delilleri göstermemize rağmen onlar yine de (Haktan) yüz çeviriyorlar. (Maide Suresi 75) Cenab-ı Hak, Gassanlı Hristiyan Araplara Medine İslam Cumhuriyetine karşı Bizans imparatorluğuna sığınmalarının bir faydasının olamayacağını da bildirdi. Onların Allah’ın gücü karşısında dayanamayacağı ve bu nedenle onlara bağlı olmalarının, onlara itaat etmelerinin anlamsız olduğuna aşağıdaki ayet ile işaret etti. Hâlbuki Allah kullarının bütün ihtiyaçlarını bilir ve taleplerine duyarlıdır. Bu nedenle İslam Cumhuriyetine katılacak olurlarsa bütün ihtiyaçlarına cevap verileceği ve asla duyarsız davranılmayacağı deklare edilir. 76- De ki: “Allah’a karşı size ne bir yarar sağlamaya ne de zarar vermeye güçleri olmayan şeylere mi kulluk yapıyorsunuz? / itaat ediyorsunuz?” Hâlbuki Allah, her şeyi işitir ve bilir. (Maide Suresi 76) Cenab-ı Hak, Gassanlıların akıllarını başlarına alarak haddi aşmamaları konusunda uyardı. Bu noktada dinde aşırılığa kaçmamalarını yani Allah’tan başka ilahlar edinmemelerini, Allah’ın yasalarına riayet etmelerini belirtti. Bizans’ın geçmişte bu suçu işleyerek hem kendilerini hem de başka kavimleri doğru yoldan saptırdıklarını ifade etti.([2] ) Şimdi de aynı Bizans, onlardan teslis sistemine bağlı kalmalarını isteyerek onların sapıklıkta devam etmelerini emrettiğini belirtti ve şayet Bizans’ın taleplerine boyun eğecek olurlarsa kendilerine yazık edeceklerini bildirdi. 77- De ki: “Ey kitap ehli! Gerçeklere aykırı olarak dininizde aşırılığa gidip haddi aşmayın, Haktan sapmayın. Evvelce Dosdoğru Yoldan hem kendileri sapmış hem de birçoklarını saptırmış olan kavmin (Bizanslıların) isteklerine şimdi siz de itaat ederek kendinize yazık etmeyin” (Maide Suresi 77) Cenab-ı Hak, Gassanlıları uyarırken yakın geçmişte isyan etmeleri nedeniyle Medine Yahudilerinin Medine’den kovuldukları / lanetlendiklerini örnek verdi. Onların isyan etmeleri nedeniyle yurtlarından kovuldukları gibi eğer haddi aşıp, İslam Cumhuriyeti’ne katılım davetini reddetmeye devam edecek olurlarsa yurtlarınızdan kovulacak ve sürgün cezası ile cezalandırılacakları konusunda tehdit etti. Onlara verilecek bu cezalandırmanın Yahudi ve Hristiyan şeriatlarına uygun olduğu vurgusunu da yaptı. 78-79- İsrail oğullarından inkâr edenler / İslam Cumhuriyetine başkaldıranlar, Davud ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle (onların şeriatları uyarınca) lanetlendiler. / yurtlarından kovuldular. Bu duruma düşmeleri, onların isyan etmeleri, taşkınlık yapıp haddi aşmaları sebebiyledir. Onlar yaptıkları kötülük, zulüm ve günahlardan birbirlerini sakındırmaya dahi çalışmıyorlardı. Yaptıkları şey ne kötüydü. (Maide Suresi 78-79) Cenab-ı Hak, Gassanlı birçok Arap kabilesinin inkârcı / İslam Cumhuriyetini tanımayan Bizans imparatorluğu ve Mekke müşrik yönetimi ile ittifak kurduklarına ve Medine İslam Cumhuriyetine karşı birlik oluşturmaya çalıştıklarına işaret ettikten sonra böyle yapmalarının kendi kendilerine yazık etme anlamına geldiğini bildirdi. Onların gerçekten Allah’a, peygamberlerine ve onlara inzal edilen ilahi öğretilere bağlılıkları olsaydı, İslam Cumhuriyetini reddetmez ve inkârcı günahkâr Bizans ve Mekke müşrikleri ile müttefiklik ilişkisine girmeyeceklerini ifade etti. Ama onların günahkâr ve yoldan çıkmış kimseler olması nedeniyle kendileri gibi azıp sapmış Bizans yöneticilerini kendilerine yönetici / evliya seçtiklerini belirtti. 80-81- Onlardan (Gassanlı Hristiyanlardan) çoğunun inkârcılarla (müşriklerle ve İslam Cumhuriyetini tanımayan Bizanslılarla) ittifaklar kurduklarını görüyorsun. Böyle yaparak sadece kendi elleri ile kendilerine yazık ediyorlar. Bu Allah’ın gazabını başlarına getirir. Kendi tercihleri ile kendilerini azaba mahkûm ediyorlar. Eğer onlar Allah'a, Peygambere/ peygamberlere ve ona /onlara indirilene gerçekten inanmış olsalardı onlarla (müşriklerle ve İslam Cumhuriyetini tanımayan Bizanslılarla) ittifaklar kurmazlardı. / onlara tabi olmazlardı. / onları evliya edinmezlerdi. Velakin zaten onların çoğunluğu, fasık / doğru yoldan sapmış günahkârlardır. (Maide Suresi 80-81) Cenab-ı Hak, müminlere neden Kuzeydeki Hristiyanlara doğru harekât düzenlenmesi gerektiğini şöyle ortaya koydu; “Eğer Gassanlı Hristiyan Araplar da Nasranîler (Habeşistanlı, Necranlı ve Dumetül Cendelli Hristiyanlar) gibi Medine İslam Cumhuriyetini tanısalardı, onlar gibi mütevazı olsalardı, hakka karşı gurur kibir yapmayıp İslam Cumhuriyetine katılım davetini kabul etselerdi o zaman onların üzerine ordu gönderilmeyecekti. Ama onlar müminlere karşı amansız bir düşmanlık sergileyen inkârcı Yahudi ve müşriklerin yolunu seçtiler. Hâlbuki müminlere sevgi bakımından çok yakınlık gösteren ve Allah’ın yasalarına uymayı kendilerine şiar edinmiş, her zaman Hakk’ın yanında yer almış, Hak yanlılarına yardımcı olmuş Nasranîlerin Kilise mensupları kendilerini ilahlık mertebesinde görmezler, Hz. İsa’yı tanrı tanımazlar ve böylece kendilerini imtiyazlı bir sınıf olarak addetmezler. Onlar Hz. İsa’yı da bir kul olarak gördükleri için Onun izinden giden rahipleri ve keşişleri de kendilerinin kul olduklarının bilinci içerisinde gayet alçak gönüllü, gurur ve kibirden uzak, bu dünya da yaptıklarının hesabını vereceğini bilen insanlardır. Bu nedenle onlar İlahi öğretiye dayalı İslam Cumhuriyetini kolaylıkla tanımışlardır ve müminlere sevgi beslerler. Fakat Yahudiler ve müşrikler kendilerini seçkin gördükleri ve işlediklerinin hesabını kimseye vermeye yanaşmadıkları için müminlere amansız bir şekilde düşmanlık yapmakta oldukları için onların üzerine İslam Cumhuriyeti orduları gönderilmiştir. / gönderilecektir. Kim yeryüzünde büyüklük taslayarak insanlara zulüm yaparsa onların bu iktidarlarını devirmek ve o ülke halklarına adaleti, merhameti, barış, huzur ve emniyeti getirmek Allah’ın müminler üzerine yüklediği görevdir. / sorumluluktur. Zaten o kendini beğenen, gurur ve kibir taslayarak insanlar arasında kendine imtiyazlar arayan kimseler müminlerin amansız düşmanlarıdır. Onlarla mücadele kaçınılmazdır.” 82- Çevrenizdeki insanlardan, müminlere karşı en büyük düşmanlığı yapanların Yahudiler ve Müşrikler olduğunu görüyorsun. Yine o insanlardan, müminlere karşı sevgi bakımından en yakın olarak da: “Biz Nasranî’yiz” diyenleri bulursun. Çünkü onların arasında böbürlenmeyen / kibirlenmeyen keşişler ve rahipler vardır. (Maide Suresi 82) Nasranîlerin (Habeşistan, Necran ve Dumetül Cendel Hristiyanlarının) keşiş ve rahipleri Hz.Muhammed’in@ getirdiği sistemin oturduğu temel akaidi / paradigmaları tanıdıklarından dolayı hemen iman etmişlerdi. Onlara bu sistem çok tanıdık gelmişti. Geçmişte onlar (onların ataları) bu sistemin akaidine / paradigmalarına iman etmeleri nedeniyle İznik Konsülünden sonra şirk sistemini seçen Bizans yönetimince öldürülmüşlerdi, sürgün yemişlerdi, çeşitli işkencelere maruz kalmışlardı. Bu nedenle onlar Hz.Muhammed’in@ mesajını hemen kabul etmişlerdi. Cenab-ı Hak, onların bu iman ve teslimiyetleri nedeniyle rahat huzur içerisinde yaşayacaklarını ahirette de cennetle ödüllendireceğini bildirdikten sonra inkâr edenleri ise ateşle cezalandıracağını ifade etti. 83-86- Peygambere indirileni dinledikleri zaman, bildikleri hak ve hakikati onda gördükleri için onların (Nasranî keşişlerin ve rahiplerin) gözlerinden yaşlar boşaldığını görürsün. Derler ki: “Rabbimiz, biz bu vahyin Senden gelen Hak olduğuna iman ettik, Sen bizi de şahitlerle beraber kıl. Hem biz, Rabbimizin bizi ıslah ediciler / salihler topluluğuna katmasını arzularken neden Allah’a ve bize gelen bu Hak ve hakikate güvenmeyelim ki?” Bu imanlarına karşılık olarak Allah da onlara mükâfat olarak ebedi kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler verdi. İyi ve güzel davrananların hak ettikleri karşılık işte böyledir! İnkâr edip ayetlerimizi tekzip edenler ise kendilerini çılgın ateşin ehli kılmaktadırlar. (Maide Suresi 83-86) Yukarıdaki beyanlar / ayetler okunur ve tüm müminler neden Mute savaşı için hazırlık yaptıklarını öğrendikleri gibi bunlar İslam Ordusunun gideceği yerdeki Hristiyan halka ve yönetime birer mesaj olarak yayımlanır. Bu mesajlar Mute bölgesindeki Hristiyan halklar nezdinde kamuoyu oluşturmaya yardımcı olur. Savaş esas itibariyle meydanlardan önce kamuoyunda kazanılması gerekir. Eğer kamuoyunda haklılık ispat edilir de kamuoyunun desteği alınırsa düşmanın kolu kanadı kırılmış olur. 33.8. Mute Savaşı Hazırlıkları Mute’ye gidecek İslam Ordusunun hazırlıkları kısa sürede tamamlandı ve 3000 askerden oluşan bir ordu teşkil edildi. Ordunun komutanlığını ise Hz.Muhammed@ Zeyd b. Harise’ye verdi. Fakat peygamberimiz düşman ordusunun süper güçlere ait bir ordu olması ve savaşın çok çetin geçecek olması nedeniyle Zeyd’e herhangi bir şey olması halinde yerine Cafer b. Ebu Talib’in komutan olduğunu, şayet onunda şehit olması halinde Abdullah b. Revaha’nın orduya komuta etmesini emretti. Eğer Abdullah b. Revaha da şehid olursa askerlerin kendi aralarından bir komutan tayin etmeleri talimatı verdi. Hz.Muhammed’in@ bu talimatları da gösteriyordu ki bu sefer ki savaş oldukça zorlu geçecekti. Süper güçlere kafa tutmanın elbette bir maliyeti / bedeli olacaktı. Bu bedelin de ödenmesi gerekiyordu ki, beklenen sonuç alınsın. Ordu, Medine'den hareket etti. Ordunun gideceği yol üzerinde birçok kabile ve toplulukla karşılaşılacaktı. Hz.Muhammed@ orduya Veda tepesine kadar eşlik ederek uğurlama sırasında ordu komutanlarına şu talimatları verdi; “Allah'ın ismiyle yola çıkın. Ben size Allah'ın emirlerini yerine getirmenizi, yasaklarından kaçınmanızı, yanınızdaki Müslümanlara karşı hayırlı olmanızı ve birbirinize karşı iyi davranmanızı tavsiye ediyorum. Allah yolunda, Allah için cihat edin. Allah'ın düşmanlarıyla savaşın. Çocuklara kadınlara ve ihtiyarlara dokunmayın. Gittiğiniz yerde kiliselerde yaşayan, insanlardan ayrılmış ve kendilerini ibadete vermiş kimseler bulacaksınız. Onlara ilişmeyin. Ağaçlarını keserek veya yakarak, evlerini yıkarak insanları cezalandırmayın. Anlaşma yaptığınız zaman sözünüzde durun; anlaşmalarınıza vefasızlık yapmayın. Ganimet mallarına karşı hain olmayın. Müşriklerle karşılaştığınız zaman onları Müslüman olmaya davet edin. Müslüman olurlarsa hicret edip Medine'ye gelmeye davet edin. Eğer bu davete uyarlarsa muhacirlerin sahip oldukları tüm haklara sahip olacaklarını, muhacirlerin sorumlu oldukları tüm işlerden onların da sorumlu olacaklarını bildirin. Eğer hicreti kabul etmez de memleketlerinde kalmayı isterlerse, Müslümanlardan göçebe (bedevi Arap) olanların konumunda bulunacaklarını, göçebe Müslümanlara (bedevi Araplara) uygulanan hükümlerin onlar için de geçerli olacağını bildirin. (Allah ve Resulünden / İslam Cumhuriyetinden gelecek düzenlemelere / emir, yasa ve hükümlere uyulması) / Bu seçeneğin tercih edilmesi halinde savaş ganimetlerinden bir paylarının olmayacağını ve savaşta yer alan Müslümanların haklarına sahip olmayacaklarını da bildirin. Yok, eğer Müslüman olmazlarsa cizye vermeye davet edin. (İslam Cumhuriyetinin zimmetine girerek can ve mal emniyetlerinin İslam Cumhuriyetince sağlanması ve bu hizmet nedeniyle cizye ödenmesi) Cizye vermeyi kabul edenlere bir zarar vermeyin; ellerinizi onlardan çekin. Eğer cizye vermeye de yanaşmazlarsa Allah'ın yardımına sığınarak onlarla savaşın. Kuşattığınız şehir veya kale halkı Allah’ın (İslam Cumhuriyetinin) hükmüne göre teslim olmayı isterse onları Allah'ın (İslam Cumhuriyetinin) hükmüne göre değil, kendi hükmünüze göre teslim alın. Çünkü bu konuda Allah'ın (İslam Cumhuriyetinin) hükmünün ne olduğunu bilemezsiniz. Şehir veya kale halkı Allah ve Resûlü'nün himayesini isterse Allah ve Resûlü'nün (İslam Cumhuriyetinin) değil kendi (komutan olarak kendi) himayenizi verin. Çünkü bu konuda Allah ve Resûlü'nün (İslam Cumhuriyetinin) himayesinin ne olacağını bilemezsiniz. Eğer sizler (komutanlık olarak) himaye anlaşmanızı bozacak olursanız bu Allah ve Resûlü'nün (İslam Cumhuriyetinin ) himaye anlaşmasını bozmaktan daha az sorumluluk gerektirir.”([3] ) 33.9. Beklenmeyen Düşman Gücü İslam Ordusu'nun Medine’den hareket ettiğini duyan Şürahbil, Bizans İmparatoru Herakliyus’a haber gönderdi ve destek kuvvetleri istedi. Bizans’tan yardımcı kuvvetler gelinceye kadar kendisi de çevre kabilelerden asker topladı. Şurahbil kardeşi Sedus komutasında 50 askerden oluşan bir birliği de İslam Ordusunun ilerleyişini yavaşlatmak, Bizans’ın yardımcı kuvvetleri yetişinceye kadar onları oyalamak için öncü birlik olarak Vadi’l Kura’ya gönderdi. Burada yapılan çarpışmada Sedus öldürüldü ve birliği bozguna uğratıldı. Maan’a kadar ilerleyen İslam Ordusunu, Şürahbil 200 bin kişilik bir ordu ile beklemektedir. Şurahbil bölge Araplarından 100.000 kişilik askeri gücü toplamıştır. İran Sasani İmparatorluğu ile savaşmaktan geri dönen Bizans’ın 100.000 kişilik ordusu da Şurahbile destek vermek üzere Şurahbil’in ordusuna katılmıştır. Düşman ordusunun çok kalabalık olduğuna dair istihbaratın alınması üzerine İslam Ordusunun Komuta Kademesi böylesine büyük bir düşman kuvvetleri karşısında nasıl bir strateji izleneceği konusunda değerlendirme yapmaya karar verdiler. Komutanların çoğu, Hz.Muhammed’e@ haber gönderilmesi ve gelecek olan cevaba göre hareket edilmesini söyledi. Fakat Abdullah bin Revaha çok etkileyici, güzel bir konuşma yaparak komuta kademesinin fikrini savaşma yönünde değiştirdi. 33.10. Mute Savaşı Abdullah b. Revaha’nın yaptığı konuşmada seferin amacının tam da bu olduğunu yani süper bir gücün (Rum İmparatorluğunun) karşısına dikilmek olduğunu, İslam Cumhuriyetini / İslam Dinini yüceltmenin yolunun bundan geçtiğini ve bu uğurda şehit ya da gazi olmanın yeryüzünün bütün ganimetlerinden son derece üstün olduğunu ifade etti. Bunun üzerine İslam Ordusu Mute’ye kadar ilerledi ve orada 200.000 kişilik düşman ordusu ile karşılaşıldı. Mute ovasında yapılan çarpışmada, önce Zeyd b. Harise, daha sonra Cafer b. Tayyar ve daha sonra da Abdullah bin Revaha sırayla şehit oldular. O gün çok şiddetli çarpışmalar yaşandı. Müminler şehadet için savaştıklarından dolayı düşman kuvvetleri hem donanım hem de sayıca çok üstün olmalarına rağmen fazla bir etkinlik gösteremediler ve bir hayli zayiat verdiler. Ertesi günü İslam ordusu Halid b. Velid’i ordunun komutanlığına seçtiler. O orduya yeni bir düzen verdi. Sağ kanadı sola, sol kanadı sağa aldı öndekileri arkaya, arkada savaşanları öne alarak savaşa girdi. Ayrıca savaş öncesinde süvarilere dikenler ve çeşitli bez / çuvalları yerlere süründürerek çok büyük toz bulutu kaldırttı. Böylece düşman kuvvetlerinde Müslümanlara takviye birlikler geldiği kanaati uyandırdı. Bu taktik çok etkili oldu ve yaratılan algı düşmanların kalbine korku saldı. Savaşma isteklerini söndürdü. Düşman saflarında panik meydana getirdi. Bu durumdan faydalanan İslam ordusu düşman ordusunu kısmi olarak bozguna uğrattı ve büyük zayiat verdirip birazda ganimet bile aldıktan sonra geri çekildi. Savaşa devam edilmedi ve Medine’ye geri dönüldü. İslam Ordusu bir nevi vur kaç taktiği yapmıştı. Böylece süper bir güce hem kafa tutulmuş hem de zayiat verdirilmişti. Düşman kuvvetlerin de takip etme cesareti gösterememiş olması, onların hantallığı ve cesaretsizliği olarak görüldü. Düşman ordusu bütün cesametine / büyüklüğüne rağmen küçük bir ordu karşısında hiçbir varlık gösteremeyen bir ordu konumuna düştü. Bu sonuç Bizans ordusu açısından karizmanın çizilmesi iken İslam Ordusu açısından çok iyi bir prestij idi. Her ne kadar Medine de müminler İslam ordusu askerlerini «kaçaklar, savaşmaktan kaçanlar diyerek» elde edilen başarıyı küçümsemiş olsalar da Hz.Muhammed@ İslam Ordusunun başarısını görmezden gelmemiş ve onları «döne döne savaşanlar» olarak nitelemiştir. Her birini de ayrıca tebrik etmiştir. Zira 200.000 kişilik dev bir orduya karşı 3000 kişilik küçük bir ordunun savaşında kahramanca savaşıp düşman ordusunu kısmi de olsa bozguna uğratmak, düşmana önemli sayıda zayiat verdirmek, onları takip cesaretini bile gösteremez hale getirmek ve bunu yaparken de sadece 13 şehit vermek oldukça takdir edilecek bir başarıydı. [1] )Hristiyanlığın teslis inancı ( Allah=kral=baba, Oğul= İsa= Kilise, Ruhul Kudüs= parlemento ya da Meryem= Kraliçe) şeklindeki bir şirk sistemidir. Burada Kral Allah’ı temsil eder ve tüm devleti idare eden otoritedir. Onun saltanatı kurumsal olarak Kainatı yaratan ve idare eden Allah=Baba’nın yeryüzündeki temsilcisidir. Kilise ise Allah’ın oğlu İsa adına hareket eden kurumsal bir yapıdır. Yönetimdeki üçüncü otorite ise kimi zaman imparatoriçe olur ve Meryem adına hareket eden yetkili otoriteyken bazı durumlarda ise eyaletlerden gelen temsilcilerin oluşturduğu heyetten oluşan bir kurumdur ki bu kurum Ruhul Kudus / kutsal Ruhlar adına hareket eden kurumsal yapılardır. Her üç kurumun en temel özelliği kendileri ilah kabul edildikleri için verdikleri emir, yaptıkları iş ve icraatlardan sorumsuz olmaları ve yargılanamamalarıdır. Aynı zamanda halk onların verdiği emirlere kayıtsız şartsız itaat etmekle yükümlüdürler. [2] ) Bizanslılar İznik konsülünde tevhidi reddedip teslis inancını kabul ederek sapık şirk sistemine girmişlerdi. İznik Konsulünden sonra tevhit inancına sahip bütün Hristiyanları ya katlettiler ya da ülkeden sürgün ettiler. Böylece dosdoğru yoldan kendileri saptıkları gibi bütün halkları da saptırdılar. [3] )Hz. Muhammed’in Hayatı ve İslam Daveti- Medine Dönemi;Celalettin Vatandaş Sahife 411 Harita 53:Mute Seferi / Savaşı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 33.11. Zatüs Selasil Askeri Harekâtı Mute Savaşı ile Medine İslam Cumhuriyeti’nin kuzeye doğru açılımı yapılmıştı. Bu savaş sonunda Suriye ve Bizans İmparatorluğu içten içe kaynamaya başladı. Bu nedenle kendileri ile müttefik Arap kabilelerini Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine kışkırtma çalışmalarına hız verdiler. Zaten Bizans İmparatorluğu bu kabileleri yanında tutmak için sürekli altın vererek besliyordu. Şimdi verdiği miktarı artırarak Medine üzerine yürüme konusunda kışkırttı. Yapılan kışkırtmalar meyvesini verdi ve Beni lahm, Cüzam, Kudaa gibi kabileler Medine’ye saldırmak için toplanmaya başladılar. Onların bir araya geldiğini haber alan Hz.Muhammed@, hemen bu kabilelerin üzerine ordu göndermeye karar verdi. Bu tür toplaşmalara hemen karşılık verilmeli ve göz açtırılmamalıydı. Aksi takdirde çok büyük zayiatlar yaşanabilirdi. Hz.Muhammed@, sefere çıkacak ordunun güzergâhı üzerindeki Beni Beliyy, Uzre ve Belkayn kabilelerinden yardım almak ve onları İslam Cumhuriyeti ile müttefik hale getirmek için Beni beliyy kabilesi ile akrabalığı olan Amr bin As’tan faydalanmayı düşündü. Şayet gönderilecek ordunun başına Amr bin As’ı komutan olarak tayin ederse hem bu anılan kabilelerle müttefiklikler oluşturulabilir hem de Amr bin As’ın askeri tecrübesinden istifade edilebilirdi. Böyle bir atama ile bundan sonra sınırları genişleyen bir Cumhuriyetin kadrolarına katılacak yeni değerler ile eski kadroların kaynaşmasının imkânlarını ve yollarını eski kadrolara öğretmenin fırsatı da yaratılmış olacaktı. Zira nasıl ki Hz.Muhammed’in eski eşleri ( Hz. Aişe ve Hz. Hafsa) yeni eşlerini (Hz. Safiye, Hz. Meymune ve Hz. Zeynep) kabulde zorlandılarsa yönetimin diğer kademelerinde de aynı problemlerin yaşanması olası idi. Birliğe / tevhide giden ve sürekli gelişen, sürekli genişleyen bir devlet yapısında devlet kademelerinin paylaşımı ve uzlaşı kültürünün de oluşması gerekiyordu. Aksi takdirde büyük medeniyet oluşturulamaz ve tevhit meydana gelmeden İslami Cumhuriyet dağılırdı. İşte bu düşüncelerle Hz.Muhammed’in Zatüs Selasil’e gönderilecek ordunun komutasına yeni iman etmiş olan Amr bin As’ı getirmeyi uygun bulduğu söylenebilir. 300 kişiden oluşturulan askeri birlik Amr bin As komutasında Zatüs Selasil akınına gönderildi. İslam Ordusu hedef kabilenin bulunduğu yere vardığında düşman kuvvetlerin hazırlık yaptıkları ve savaş için İslam Ordusunu bekledikleri bilgisi alındı. Düşmanlar üzerlerine gelmekte olan İslam ordusunun seferi hakkında önceden haberdar olmuş ve hemen sayıca daha fazla bir ordu toplamıştı. Hatta Amr bin As’ın akraba olduğu Beni Beliyy kabilesi bile bu düşman ordusu içerisine katılmıştı. Dolayısıyla Amr bin As’ın akrabalığı yoluyla diyalog kurulması ve müttefiklik yapılması imkânı da kalmamıştı. Bu nedenle Amr bin As, elindeki mevcut ordu ile düşmanla başa çıkmanın kolay olmadığını gördü ve Medine’den destek kuvveti istedi. Hz.Muhammed 200 kişilik bir destek kuvvetini Ebu Ubeyde bin Cerrah komutasında Amr bin As’a gönderdi. Gönderilen destek ordusunun içerisinde Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer de vardı. Destek kuvveti Amr'ın kuvvetleriyle birleşti. Fakat yeni oluşan orduya kimin komuta edeceği hususunda anlaşmazlık çıktı. Hz.Muhammed@ bu durumla karşılaşılacağını bildiğinden Ebu Ubeyde’ye sefer öncesi gerekli talimat ve tavsiyelerde bulunmuştu. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer gibi önde gelen sahabelerine hiç sevmedikleri Amr bin As’ın komutası yerine Ebu Ubeyde bin Cerrah’ın komutan olması yönündeki kışkırtmalarına gelmeyen Ebu Ubeyde, Amr bin As’ın komutanlığını kabul etti ve anlaşmazlığı giderdi. Düşman birlikleri Medine İslam Ordusunun ek kuvvet aldıklarını da duyunca korkup çatışmayı göze alamadılar ve dağıldılar. Küçük bir çatışmanın dışında önemli bir çatışma gerçekleşmedi. Amr bin As orduyu günlerce bölgede tuttu ve çevreye küçük birlikler göndererek düşman kuvvetleri Suriye içlerine kadar kovaladı. Böylece düşman kabilelerin dirençleri kırıldı. Kendilerine bundan sonra rahat olmadığı gösterildi ve iyi bir gözdağı verildi. Bundan sonra Kuzeye en yakın bu bölgede de İslam Cumhuriyeti hâkimiyetinin tesis edildiği gösterildi. Diğer taraftan Amr bin As’ın komutanlığı süresince yapmış olduğu uygulamalara eski kadro müminler tahammül göstererek uzlaşma kültürüne alıştırılmış oldular. Müminlerin yeni durumlarda nasıl karar vereceklerinin ilk örnekleri de bu sefer de yaşandı. Çok soğuk olmasına rağmen Amr bin As’ın ateş yakılmasına izin vermemesi, soğuk nedeniyle askerlerin gusletme yerine teyemmüm yaptırılarak hastalanmalarının önüne geçilmesi, kendisinin de gusletme yerine teyemmüm yapması vb. olaylar bu hususa verilebilecek örneklerdir. Harita 54:Amr b. As’ın Zatüs Selasil Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 33.12. Beni Süleym Kabilesinin Müslim / Teslim Olması Hz.Muhammed’in@ Kuzeye yönelmesinin olumlu etkisi Arap yarımadasındaki kabileler arasında ilk olarak Süleym oğullarında görüldü. Kuruluşundan itibaren Medine İslam Cumhuriyetine en azılı düşmanlıklar gösteren ve büyük kayıplar verdirten Süleym oğulları 900 atlı ile gelip müslüman / teslim oldular ve İslam Cumhuriyetine katıldılar. 33.13. Hadıra Askeri Harekâtı Amr b. As’ın Zatüs Selasil seferinden bir süre sonra, Ebu Katade komutasında on beş kişilik küçük bir askeri birlik operasyon için Gatafan kabilesinin üzerine gönderildi. Bu birlik ani baskınlarla Gatafanlar üzerinde caydırıcı etki bırakacak operasyonlar yapmak üzere görevlendirildi. Operasyon birliği Gatafanlara ait bir kabileye Hadıra bölgesinde rast geldi ve ani bir baskınla söz konusu kabileye ağır kayıplar verdirdi. Düşman dağıldı ve Gatafan eşrafından birçok kişi öldürüldü. Gatafanların liderlerine ait kadınlardan esirler alındığı gibi 200 deve ile 1000 – 2000 koyunun ganimet olarak alındığı rivayet edilir. Bu operasyonla Gatafanlara gerekli gözdağı verilmiş oldu ve operasyonu tamamlayan İslam birliği aldığı esir ve ganimetlerle birlikte kayıpsız bir şekilde Medine'ye döndü. Harita 55:Ebu Katade b. Rebi’nin Hadıra Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/

  • Bölüm 21: AKINLARIN YENİDEN BAŞLAMASI | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 21 AKINLARIN YENİDEN BAŞLAMASI 21.1. Bedrul Mev’id Harekâtı Uhud savaşının sonunda Ebu Süfyan gelecek sene Bedir’de tekrar savaşmak için Peygamberimizi düelloya davet etmişti ve aradan bir yıl geçmiş düello vakti gelip çatmıştı. Bütün Medineliler Ebu Süfyan’ın bu meydan okumasını biliyorlardı. Onlar Hz.Muhammed’in de bu meydan okumadan kaçmayacağını biliyorlardı. İkinci Bedir / Bedrul Mev’id olarak ünlenecek bu savaş için Peygamberimiz hazırlıklara başlanması talimatını verdi. Müminler bir taraftan savaş hazırlıkları yaparken Nuaym b. Mesud el-Eşcai Mekkelilerin çok büyük bir ordu ile yola çıkmaya hazırlandığı haberini getirdi. Hz. Peygamber bu haberin Medinelilerde yarattığı menfi algıya aldırış etmeden hazırlıklara devam emrini verdi. Fakat bu haberin verdiği korkudan etkilenen mümin önderler Hz. Peygamberle toplantı yaptılar ve O’nu Bedir’e gitmekten vazgeçirmeye çalıştılar. Bunun üzerine peygamberimiz daha önce inzal olan Nisa Suresinin 75-78 ayetlerini tekrar okuyarak o müminlere güven, cesaret ve ruh verdi. Ayrıca aynı surenin 84. Ayetini de okuyarak onlara bu savaşa tek başına da kalsa yine de gideceğini bildirdi. Böylece müminler utandılar ve peygamberimizin yanında yer alacaklarına ant içtiler. Cenab-ı Hakk’ın müşriklerin gücünün / etkisinin kırılacağına yönelik vaadine güvendiler. 3 4 Peygamberimizin okuduğu ayetlerle müminlere verdiği yüreklendirme ile İkinci Bedir / Bedrul Mev’id Seferine 1500 kişilik bir ordu ile çıkıldı. Bu askeri sefere çıkıldığı tarihlerde her yıl Bedirde panayır kurulurdu. Müminler hem savaş için hazırlık yaptılar hem de kurulacak panayırda satılmak üzere yanlarında ticaret mallarını da getirdiler. Mekke müşrik ordusu ise Ebu Süfyan komutasında 2000 kişilik bir kuvvetle Bedir’e doğru harekete geçti. Mecenne adındaki kasabaya kadar ilerlediler fakat o yıl kurak ve kıtlık geçmiş olması nedeniyle develere su, yiyecek ve ot bulmakta zor durumda kaldılar. Ebu Süfyan daha başlangıçta yaşadıkları bu olumsuz şartlar nedeniyle seferin çok zor geçeceğini gerekçe göstererek bu randevulu savaşın başka bir yıla ertelenmesini Mekke ileri gelenlerinin görüşüne sundu. Zaten Mekke’den çıkmadan önce aynı görüşte olan ileri gelenler bu görüşü kabul ettiler ve böylece Mekke müşrik ordusu geri döndü. Fakat bu hareketleri onlar açısından gerek Mekke’de ve gerekse Arabistan yarımadasındaki diğer kabileler nezdinde çok büyük itibar kaybına neden oldu. Medine İslam Ordusu ise Mekke müşrik ordusunu Bedir’de tam on altı gün bekledi. Bu arada Medineliler Bedir panayırında mallarını sattılar ve çok büyük gelir elde ettiler. Hz. Peygamber de Bedir bölgesinde yer alan ve daha önce müttefiklik ve / veya saldırmazlık anlaşması yaptığı kabilelerden bazıları ile tekrar bir araya gelerek onlarla anlaşmalarını yeniledi. On altı günün sonunda Ebu Süfyan’ın savaş randevusuna gelmeyeceği anlaşıldı ve Medine İslam Ordusu büyük bir moral, prestij ve ticari kar kazanmış olarak Medine’ye geri döndü. 21.2. Bedrül Mev’id Harekâtı Sırasında Çevre Kabilelere Gönderilen Askeri Birlikler İslam Ordusu Bedir’de bulunduğu on altı günlük süreçte çevre kabilelerin bazılarına da küçük askeri müfrezeler gönderildi. Üzerine müfreze gönderilen bu kabilelerin bir kısmı daha önce yaptıkları anlaşmalara ihanet etmişlerdi ve Mekke’den yana tavır koyacaklarını açıklamışlardı. Abdullah b. Abbas, Süddi ve Katade´den nakledilen rivayete göre, Hz.Muhammed’in daha önce müttefiklik sözleşmesi yapmasına rağmen Mekke’den korkusu nedeniyle ihanet eden Damre oğulları üzerine gönderdiği askeri müfreze Mirdas b. Nehiyk isimli birisini öldürür. Öldürülen şahıs Üsame bin Zeyd komutasındaki müfrezeye selam vermiş ve mümin olduğunu ifade etmiş olmasına rağmen öldürülmüştü. Mümin askerler Mirdas b. Nehiyk’in selam vermesini sürüsünü ve / veya kabileyi kurtarmak için çevirdiği bir oyun olduğunu düşünmüşlerdi. Bu nedenle onlar o kişiye gerçekten iman etmediğini kendilerini kandırmak için mümin numarası yaptığını söyleyip öldürmüşler ve sürüyü de ganimet olarak alıp getirmişlerdi. Durum Hz.Muhammed’e@ rapor edildiğinde O bundan hiç hoşnut olmadı. Zira bu olaydan dolayı Hz. Peygamber ve ordusuna karşı güven kaybı hasıl olacağı çok açıktı. İnkârcıların bu durumu diğer kabileler nezdinde Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine propaganda malzemesi olarak kullanacaklarını peygamberimiz gayet iyi biliyordu. İnkârcıların da bunu kendi çıkarları için fevkalade bir fırsat olarak değerlendirip sonuna kadar kullanacakları kesindi. Onlar, bu olayın Hz.Muhammed’in@ esas niyetinin totaliter bir lider / kral olma sevdasında olduğunu, adamlarının kendilerine iman etmiş kişileri bile acımadan öldürdüklerini ve onların niyetlerinin ganimet elde etmek olduğunu propaganda edeceklerdi. Bu nedenle Hz.Muhammed@ onu öldüren mümin mücahide şu meşhur sözü söyledi “kalbini yarıp baktın mı?” Bu söz o mümini çok mahcup etmişti. Çok üzüldü. “Keşke o zamana kadar mümin olmasaydım da o olaydan sonra mümin olsaydım” diye hayıflandı. Fakat daha sonra nazil olacak ayetler o mücahidi teselli etti. Şöyle ki; “Ey müminler! Yaptığınız akınlarda size selam verip mümin olduğunu göstermeye çalışanı iyice araştırın, onlar mallarını kurtarmak için mi sizden görünmeye çalışıyorlar yoksa gerçekten size muhabbeti olan müminler mi olduğunu iyice soruşturun.” Böylece Cenab-ı Hak hem müminlere akınlarda bir daha bu tür hatalar yapmamaları talimatını verdiği gibi Medine içinde ve dışında oluşturulmaya çalışılacak menfi algıyı da yok edici mesajlarını gönderdi. Bundan sonra bu tür hataların işlenmemesi için müminlerin işlerini daha titiz yapmalarını tembihledi. Seferlerde / akınlarda dost ve düşman ayrımında maddi çıkarların değil Allah’ın İktidarının ön planda tutulmasını emretti. 94- Ey iman edenler! Allah yolunda sefere / askerî harekâta çıktığınız zaman, iyice araştırın. Size selâm verene / size dost olduğunu izhar edene dünya hayatının menfaatine göz dikerek, “Sen mümin değilsin” demeyin. ([1] ) Zira Allah nezdinde daha çok ganimet vardır. Daha önce siz de böyle idiniz ama Allah size lütfetti. Onun için iyice araştırın. Kuşkusuz Allah yaptıklarınızdan haberdardır. (Nisa Suresi 94) Medine’ye dönüldüğünde askerî harekâta katılmayan müminlerin hata yapan mücahitleri eleştirileri onları rencide edecek boyutlara ulaşır. Bunun üzerine Cenab-ı Hak hem akınlara / harekâta katılmayıp hem de böyle eleştiren müminleri kınadı ve hata da yapsa mücahitlere sahip çıktı. Şöyle ki; Akın yapanlarla / Askerî harekâta katılanlarla evlerinde keyif çatıp savaşan müminlere iğneleyici laf atanların aynı olmayacağı, savaşanların üstün tutulacağı ayrıca onların harekât sırasında yaptıkları hataların affedileceği ve onlara üstün makamlar ve mükâfatlar verileceği belirtildi. 95-96- Müminlerden, özürsüz olarak sefere / askerî harekâta katılmayıp evlerinde oturanlarla, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihat edenler bir olmaz. Allah mallarıyla, canlarıyla savaşanları derece itibariyle askerî harekâta katılmayıp evlerinde oturanlara üstün kıldı. Her ne kadar Allah onların hepsine “en güzeli / cenneti” vaat etmiştir. Fakat Allah, cihat edenlere daha büyük bir mükâfat ile oturanlara üstün kılmıştır. Dahası Allah, onlara daha büyük derece ve makamlar ile mağfiret ve rahmet bağışlamıştır. Zira Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir. (Nisa Suresi 95-96) İslam Ordusunun Bedir’de kaldığı süreçte peygamberimiz, Mekke’nin çok büyük bir ordu hazırlıklarına giriştiğine yönelik haberler üzerine daha önce Medine İslam Topluluğu bünyesine katılmış / iman etmiş olmasına rağmen ihanet ederek Mekke’ye iman eden / şirke geri dönen kabileler üzerine de askeri müfrezeler göndermişti. Bu müfrezenin askerleri (görevli güçleri/ melekleri) yakaladıkları kabile ileri gelenlerini sorgulamaya alırlar. Onlara İslam’a iman etmekte iken neden geri dönüp şirke iman ettikleri sorulur. Onlar ise “üzerlerine çok baskı geldiğini ve bu baskılara dayanamadıklarını, kendilerinin çok güçsüz ve zayıf olduklarını, üzerlerine gelecek olan büyük Mekke ordusuna karşı direnme güçlerinin olamayacağını bu nedenle çaresiz kaldıklarını” ifade ederek kendilerini savunurlar. Görevli askeri güçlerin komutanı ise onları sorgulamayı şöyle sürdürür; “Neden Medine İslam Cumhuriyetine başvurmadınız? Medine İslam Cumhuriyet’inden neden yardım istemediniz? Neden gördüğünüz baskılardan Medine’yi haberdar etmediniz? Neden Medine İslam Cumhuriyetine sığınıp hicret etmediniz? Yeryüzü geniş değil miydi?” Bu sorgulama sonucunda onların verdikleri cevapların kendilerini affettirecek gerekçeler olamayacağı için askeri müfreze / görevli güçler tıpkı melekler gibi bu hain kabile ileri gelenlerinin canlarını alır. ([2] ) Görevli güçler inkârcı münafıklar için Cenab-ı Hakk’ın verdiği hükmü onlar için uyguladılar. Cenab-ı Hak bu olaya işaret ettikten sonra onların gidecekleri yerin cehennem olduğunu bildirdi. Böylece çevredeki ihanet eden ve edecek olan kabilelere gerekli mesajlar verilmiş ve bu işin şakasının olmadığı bildirilmiş oldu. Diğer taraftan bu kabilelerin içerisinde olup da İslam’a imanlarından dönmemekle birlikte gerçekten hicret etmeye imkân bulamayanları ise Cenab-ı Hakk’ın bağışlayacağının umut edildiği müteakip ayette bildirildi. Bu süreçte iman edenlerin İslam Cumhuriyetine katılmak için Medine’ye hicret etmeleri halinde barınma ve geçimlerinin sağlanacağı taahhüt edilir. Böylece onların yurtlarını terk etmekten endişe etmemeleri gerektiği belirtildi. Ayrıca bu uğurda ölmeleri halinde onları Cenab-ı Hakk’ın ödüllendireceği müjdelenir. Cenab-ı Hak inzal ettiği bu ayetlerle çevredeki müminlerin Medine’ye gelerek Medine İslam Cumhuriyetine güç katmasını ve gelecek büyük saldırıya karşı Medine’nin savunmasını sağlayan mesajlarını bildirmiş olur. 97-100- (Şirke geri dönerek) kendilerine zulmederken yakalananların canlarını alacakları zaman görevli güçler onları; “Ne işte idiniz? / Niye bu işi yaptınız?” diye sorgular. Onlar: “(üzerimize çok geldiler, çok baskı yaptılar bu nedenle) Biz yaşadığımız bu topraklarda çok çaresiz / güçsüz / aciz duruma düşürüldük.” diye cevap verdiler. Görevli güçler: “Allah’ın ülkesi / yeryüzü geniş değil miydi? Siz de bu geniş ülkede hicret etseydiniz ya?” dediler. İşte bunların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir! Ancak erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan hicret etmeye imkânları olmayan kimseler ise bu hükmün dışındadır. Umulur ki Allah o kimseleri affeder. Allah, çok affedici, çok bağışlayıcıdır. Kim de Allah yolunda yurdundan göç ederse, yeryüzünde barınacağı çok yer, bolluk ve genişlik bulur. Kim Allah’a ve Peygamberine katılmak üzere evinden çıkar ve yolda ölüm onu yakalarsa, onun ödülünü vermek Allah’a düşer. Allah çok affedici, çok merhametlidir. (Nisa Suresi 97-100) 21.3. Zatürrika Askeri Harekâtı / Akını Hz.Muhammed@ Bedrül Mev’id seferinden sonra Necd bölgesindeki Nahle denilen yere doğru askeri bir harekât / akın düzenledi. Zatürrika adı verilen bu harekât / akın Gatafan Kabilesine karşı yapıldı. Bu mevki Gatafan’dan Sa’lebeoğullarının yaşadığı bölge olup, Medine’nin kuzey doğusunda iki günlük bir mesafededir. Huyey bin Ahtab’ın ve Hayberlilerin Mekke’de yaptığı müttefiklik anlaşması meyvesini vermeye başlamıştı. Gatafan kabilelerinden Enmar, Muharib ve Sa’lebeoğulları Mekke Hizipler ordusuna katılarak birlikte Medine’ye saldırmak üzere hazırlık yapmaya başlamışlardı. Söz konusu hazırlıkları ticaret için Medine'ye gelen bir adam ihbar etti. Bunun üzerine Hz.Muhammed@, Ebu Zerr Gıfari'yi veya Hz. Osman'ı yerine vekil bırakarak 700 mücahitten oluşan bir askeri birlikle Gatafanlıları sindirmek için Medine'den yola çıktı. Medine İslam ordusu Zâtürrika'ya ulaştığı zaman Gatafanlardan büyük bir toplulukla karşılaştı. İki taraf birbirine yaklaştılarsa da aralarında bir çarpışma olmadı. Müşrik Gatafanlılar çarpışmaktan kaçındılar ve sürülerini bırakarak dağlara çekildiler. Medine İslam Ordusu bölgede bir süre kaldı. Gatafanlılar çekildikleri dağlardan inerek Medine İslam Ordusunun karşına çıkma cesareti gösteremediler. Onlar haince pusu kurarak vur kaç taktiği ile Medine İslam Ordusuna zarar vermek istediler. Onların çekildikleri yer ile İslam ordusu arasında fazla bir mesafe yoktu ve onlar müminleri gafil avlamak için fırsat kolladılar. Fakat Hz.Muhammed@ orduyu sürekli müteyakkız tuttu. Öyle ki müminlerin en gafil yakalanabilecekleri zaman olan salat / içtima / namazı müteakip toplanma zamanlarında bile tedbiri elden bırakmadı. Salatı / namazı müteakip toplantıyı / içtimaı kısa tuttuğu gibi orduyu ikiye ayırarak önce bir kısmını salata / içtimaya / namazı müteakip toplanmaya çağırdı daha sonra ikinci kısımla salat / içtima / namazı müteakip toplantı yaptı. Ayrıca söz konusu bu salat / içtima / namazı müteakip toplantı tam teçhizatlı olarak yapıldı. Yani tüm askerler silahları daima kuşanmış vaziyetteydi. Böylece salat / namazı müteakip toplantı zamanında bile İslam ordusu düşmana karşı daima uyanık ve müteyakkız durumda oldu. Hz.Muhammed’in@ bu tedbirleri almakla ne kadar isabetli hareket ettiği salat / içtima / namazı müteakip toplantılardan birinde Gatafanların oklu bir saldırı ile yoklama çekmelerinde görüldü. Mücahitlerden Abbad bin Bişrin okla yaralanmasıyla sonuçlanan yoklama olayından başka olay yaşanmadan Medine’ye geri dönüldü. [1] ) Bu ayetlerin nüzul sebebi olarak 13 farklı rivayet vardır. Birbirine benzeyen fakat ana konusu aynı olmakla birlikte olayın kahramanları farklıdır. Tüm bu rivayetlerin ortak yanı ise bu olayın bir akında / askeri harekat sırasında olduğudur. [2] ) Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân’da şöyle ifade edilir; “Bedrül Mevud seferin de bazı kimseler, Müslümanların sayılarını az görünce dinleri hususunda şüpheye düştüler ve irtidad ettiler. İrtidad ettikleri için de öldürüldüler. Bazı müslümanlar ise, “Bizim şu arkadaşlarımız Müslüman idiler. Müşriklerle birlikte çıkmak için zorlandılar. O bakımdan onlara mağfiret dileyin” dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu” Harita 22: Bedrul Mev’id ( İkinci Bedir) Harekatı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Harita 23: Zatürrika Harekatı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Bu akın / harekât ile Gatafanların dağlara kaçarken bıraktıkları sığır, davar ve deve sürüleri ganimet olarak ele geçirildi. Ama harekâttan elde edilen esas kazanç Hz.Muhammed’in@ Gatafanlara gücünü göstermesi idi. Gatafanların çatışmayı göze alamamış olmaları nedeniyle civar kabilelere mesaj verilmiş oldu. Böylece Gatafanların yaşadığı bölgedeki diğer kabileler korkutulduğu için Mekke’nin oluşturduğu müttefik / hizipler ordusuna katılmayı göze alamadığından Hendek Savaşına iştirak etmediler. Şayet bu akın / harekât yapılmamış olsaydı Hendek savaşı için o bölgeden katılım belki çok daha fazla olacaktı. Bu nedenle akınların / harekâtların düşmana caydırıcılık açısından çok büyük etkisi vardı. Uhud Savaşı, Bi’rimaune ve Reci akınlarındaki kayıplara rağmen Hz.Muhammed’in@ iktidarı dimdik ayakta ve üstüne üstlük gelip Gatafan gibi büyük bir kabilenin bölgesinde güç gösterisinde bulunuyorsa, bu, çevre kabile ve aşiretler için müthiş bir gözdağı idi. Fakat diğer taraftan Medine içerisindeki münafıkların aklı-fikri müminleri sürekli bir ikileme düşürmek olduğundan bu akında / harekât sırasında yapılan ve adına daha sonra “korku namazı” verilen kısaltılmış salatı da dillerine doladılar. Onlar Hz.Muhammed’in@ harekât / akın sırasındaki salatı / içtimaı / namazı müteakip toplantıyı kısa tutması ve ordunun bir kısmına salat / içtima / namazı müteakip toplantı yaptırırken diğer kısmını herhangi bir saldırıya karşı müteyakkız durumda bekletmesi, ibadette bölünmüşlük ve kısıtlamaya gitmesi şeklinde yorumlanmış ve bu tür salatın / ibadetin olmayacağı şeklinde istifham yaratmalarına sebep olmuştu. Cenab-ı Hak hemen bu tereddüdü ortadan kaldıracak ve elçisinin uygulamasını tasdik eden mesajlarını gönderdi. Düşman saldırısı ihtimaline karşı salatların / ibadetlerin / içtimaların eksiltilmesinde bir sakınca olmadığı gibi ordunun bölüklere ayrılarak salatın /içtimanın / ibadetin yapılabileceğini hükme bağladı. O bu hükmü ile asıl olanın orduyu korumak olduğunu bildirilmekle birlikte akınlara / harekâtlara çıkıldığı zaman saldırı tehlikesi olduğu durumlarda bile ordunun sürekli düzenli olmasını, başıbozukluğa asla meydan verilmemesi gerektiğini bildirdi. Ayrıca kısa süreli de olsa mutlaka komutanın / başkanın başkanlığında salatı / içtimaı / ibadeti aksatmamak gerektiği öğretilmiş oldu. Böylece ordu disiplinine dikkat çekildi. Çünkü disiplin, özellikle ordunun en önemli vasfıdır. Salat / içtima yapılırken de tedbiri elden bırakmamak ve silahlı olarak salatın / içtimanın / ibadetin yapılması gerektiği de öğretilmiş oldu. Bu akın / harekât vesilesi ile Cenab-ı Hak, müminlere düşmanın takip edilmesinde gevşeklik gösterilmemesi ve takipte yaşanılan zorlukların aynısının düşman içinde geçerli olduğunu belirterek güçlüklerin mazeret olarak gösterilmemesi gerektiğini bildirdi. 101-104- Yeryüzünde yolculuğa / sefere / akına çıktığınız zaman, inkârcıların size bir kötülük yapacağından korkarsanız salatı / içtimaı / ibadeti kısaltmanızda bir sakınca yoktur. Kuşkusuz inkârcılar size apaçık düşmandır. Senin de katıldığın seferlerde salat / içtima / namazı müteakip toplantı yaptığın zaman onlardan bir grup seninle beraber salata / içtimaya / namazı müteakip toplantıya katılsın ve silahlarını da yanlarına alsınlar. Bunlar secde ettiklerinde / talimatları alıp boyun eğdiklerinde arka tarafınıza geçsinler. Sonra diğer bir grup gelip seninle beraber salatı / içtimaı / namazı müteakip toplantıyı icra etsinler. Onlar da tedbirli olsunlar ve silahlarını yanlarına alsınlar. İnkârcılar siz silâhlarınızı ve eşyanızı bıraktığınızda size ani bir baskın yapmak isterler. Eğer yağmur nedeniyle size eziyet olursa veya hasta olursanız silahlarınızı bırakmanızda sizin için bir sakınca yoktur. Ancak bu durumlarda da gerekli tedbirlerinizi alın, dikkatli olun. Kuşkusuz Allah, inkârcılara alçaltıcı bir azap hazırlamıştır. Salat / içtima / namazı müteakip toplantı sona erince, ayakta, oturarak, yan yatmışken Allah’ı zikredin. Emniyete kavuştuğunuzda salatı / içtimanızı / namazı müteakip toplantıyı uzun uzadıya tam olarak icra edin. Hiç kuşkusuz salat / içtima / namazı müteakip toplantı müminler üzerine vakitleri belirlenmiş bir farzdır. Düşman kavimleri kovalama politikasında gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da sizin acı çektiğiniz gibi acı çekmektedirler. Fakat siz, onların ümit etmedikleri şeyleri Allah’tan bekliyorsunuz. Allah herzeyi bilir ve hikmetle hüküm verendir. (Nisa Suresi 101-104) 21.4. Kurayza Yahudileri ile İslam İdaresinin Arasını Açma Girişimi: Tu’me olayı Huyey bin Ahtab sadece dışarıdaki bütün müşrik kabileleri Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine kışkırtmakla kalmıyor aynı zamanda Medine içerisine de el atıp karıştırmak ve Kurayza Yahudileri ile Hz.Muhammed’in@ arasını bozmak istiyordu. Nadir oğullarının Medine’den sürülmesi sırasında Hz.Muhammed@ Kurayza Yahudileri ile aralarındaki anlaşmayı sağlamlaştırmıştı. Huyey bin Ahtab ise Medine’deki bu birliği parçalamayı hedefleyerek İslami İdare ile Kurayza Yahudilerinin arasını açmak için çeşitli tertipler düşünüyordu. Onun planına göre Mekke önderliğindeki hizipler ordusu Medine’ye saldırdığı zaman Kurayza Yahudileri de içerden saldırmalıydı ki direniş kolayca kırılsın. Bu amaçla savaş zamanına kadar Kurayza Yahudileri ile Hz.Muhammed’in@ arası açılmalıydı. Bunu sağlamak için Huyey bin Ahtab, Ubeyrik oğullarından bazı münafıkları harekete geçirdi. Ubeyrik oğullarından Tu’me, komşusu Katade’nin kendisine emanet ettiği zırhı Katade geri isteyince onun sakladığı yerde olmadığını ve çalınmış olduğunu söyler. Planlanan oyuna göre Katade’nin zırhı bir un çuvalının içine saklanmıştır. Katade geri istemeden önce Tu’me zırhı hırsızlıkla suçlanacak Yahudiye bizzat kendisi emanet bırakır. O gece karanlığında kendi evi ile Yahudinin evine kadar un döker. Tu’me zırhın çalındığını söyleyince Katade ve adamları zırhını kimin çaldığını bulmak için araştırmaya girişir. Zırhından döküldüğünü düşünen Katade ve adamları un döküntülerinin bıraktığı izleri takip ederler ve izlerin Yahudinin evine çıktığını tespit ederler. Böylece Ubeyrik oğulları ve Katade o Yahudiyi zırhı çalmakla suçlarlar. Zeyd b. Semin adındaki bu Yahudi suçlamayı inkâr etse de tespit konusunda bir sürü şahit vardır. Konu Hz.Muhammed’in@ hakemliğine intikal eder. Yahudi zırhın kendisine emanet bırakıldığını söylese de Tu’me ve kardeşleri bunu inkâr ederler ve Yahudiyi hırsızlıkla suçlarlar. Katade’nin adamları da un izlerini görmüşlerdir. Münafık olan Tu’me’nin ve Katade’nin mümin olan sülaleleri Yahudiye karşı Tu’me’yi savunurlar. Zira bütün deliller Yahudinin suçlu olduğunu göstermektedir. Onlar müslüman bir kişiye mi yoksa bir Yahudiye mi inanılacağı hususunda ajitasyon yaparlar. Böylece Hz.Muhammed@ eldeki delillere ve şahitlerin ifadelerine göre Yahudi aleyhine tam karar verecek iken Cenab-ı Hak kendisini vahiyle uyarır. Bunun münafıkların bir oyunu olduğunu Yahudi Kurayzalılarla Medine İslam Cumhuriyeti arasını açmak isteyenlerin bir oyunu olduğunu bildirince, Tu’me’nin tezgâhı ortaya çıkar. Tu’me hemen Mekke’ye kaçarak müşriklere katılır. Böylece Huyey bin Ahtab’ın İslami İdare ile Kurayza Yahudilerinin arasının açılması oyununun birinci perdesi başarısızlıkla neticelenir. 105-113- Biz, Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye Kitab’ı hak olarak indirdik. O halde sen de sakın hainlerin savunucusu olma! Allah’tan bağışlanma dile. Muhakkak Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. Kendilerine ihanet edenleri de savunma. Çünkü Allah, işi gücü hıyanet etmek olan günahkarları sevmez. Onlar insanlardan gizleyebilirler ama Allah'tan gizleyemezler. Zira onlar, Allah'ın razı olmayacağı sözlerle geceleyin gizlice düzen kurarlarken Allah onların yanındaydı. Allah, onların yaptıkları şeyi çepeçevre kuşatandır. İşte böylece sizler dünya hayatında onları savundunuz. Fakat kıyamet günü Allah’a karşı onları kim savunacaktır veya kim onları koruyacaktır? Ama kim bir kötülük işler veya kendine zulmeder sonra da Allah’tan bağışlanma dilerse, Allah’ı çok bağışlayıcı, çok merhametli bulur. Zaten kim bir günah işlerse sadece kendine zarar vermiş olur. Allah, her şeyi en iyi bilendir, en hikmetli yasa koyandır. Kim de bir hata veya bir günah işleyip sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, o zaman büyük bir iftira ve aşağılık bir günah yüklenmiş olur. Eğer senin üzerinde Allah’ın fazlı ve merhameti olmasaydı, onlardan bir kesim seni haktan saptırmaya çalışmıştı. Halbuki onlar, ancak kendilerini saptırırlar ve sana hiçbir zarar veremezler. Çünkü Allah, sana Kitab’ı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin nice şeyleri öğretmiştir. Allah’ın senin üzerindeki fazlı çok büyüktür. (Nisa Suresi 105-113) Hz.Muhammed’in@ iktidarını Kurayza Yahudileri ile karşı karşıya getirmek için Huyey bin Ahtab’ın Tu’be’yi kullanarak çevirdikleri entrika boşa çıkmıştı. İftiracı olduğu anlaşılan Tu’be, dinden çıkmış / irtidat etmiş / inkârcı münafıklardan olmuş ve canını kurtarmak için Mekke’ye sığınmıştı. Elçisini oyuna gelmemesi için uyaran Cenab-ı Hak, müminlere endişe etmemelerini çünkü onların geceleri toplanıp gizli saklı kulislerinden / fısıltılı konuşmalarından ve oyun kurmalarından bir şey çıkmayacağını onların bu çabalarında başarı sağlayamayacaklarını bildirir. Tu’be’nin tekrar müşrik olup Mekke’ye sığınmasından da anlaşılacağı üzere, onun gibi olan münafıklar kendilerine doğru yol beyan edilmesine rağmen şirk ideolojisinin otoritelerine uymaktadırlar. Cenab-ı Hak onların bu durumunu anlatmak için onların “dişiler” diye vasıflandırılan Mekke müşrik yönetimine itaat ettiklerini, onlardan yardım umduklarını ve onlardan imdat beklediklerini anlattı. Yine onların Huyey bin Ahtab şeytanının talimatlarına göre hareket ettiklerini bildirdi. Onlar bu hareketleri ile o şeytandan bir şeyler beklemektedirler ve ona yalvarıp yakarmaktadırlar. 114-117- Onların gizli konuşmalarının / kulis yapmalarının çoğunda hayır yoktur. Ancak sadaka vermeyi veya iyilik yapmayı veya insanların arasını düzeltmeyi emreden kimsenin konuşması müstesnadır. Kim Allah rızasını elde etmek için bunları yaparsa, Biz ona büyük bir ödül vereceğiz. Her kim kendisine doğru yol açıklandıktan sonra Peygambere muhalefet eder ve müminlerin yolundan başka bir yola tabi olursa / müminlerin saflarını terk ederse, onu döndüğü yola çeviririz ve onu cehenneme yollarız. O ne kötü bir yerdir! Allah Kendisine ortak koşanları asla bağışlamaz. Bunun dışındakilerden dilediğini bağışlar. Kim, Allah’a ortak koşarsa haktan tamamen uzaklaşarak sapıtmıştır. Onlar, O'nu bırakıp da dişilere (Mekke Müşrik Otoritelere) yakarırlar. Onlar ancak isyankar şeytana (Huyey bin Ahtab’a) yakarırlar. (Nisa Suresi 114-117) 21.5. Tu’me olayında Huyey bin Ahtab’ın Rolü Nadir oğullarının en etkin, en şeytan ve en hırslı siyasi liderlerinden olan Huyey bin Ahtab Medine’den sürgün edilmeyi bir türlü hazmedememişti. Bu sürgünün bedelini peygamberimize ödetmek için çok ağır yeminler etmişti. O, Hz.Muhammed’e@ teslim olmuş / İslam olmuş kimselerin bazılarını ayartıp kendi safına çekeceğine yemin etmişti. Şöyle ki o, onları saptırmak için; “onlara korku vereceğine ve onlara gerçekleşme şansı olmamasına rağmen çok büyük vaatlerde bulunacağına yemin etmişti. Onları boş kuruntulara / ümitlere sokacağına yemin etmişti. Onlara kulisler yaptıracağına ve çok çeşitli entrikalar çevirttireceğine yemin etmişti. Allah’ın yarattığı / vücuda getirdiği Medine İslam Cumhuriyetini yıkacağına ve yerine şirk sistemini geri getireceğine ahdetmişti.” O bu yeminini gerçekleştirmek için de Mekke yönetimiyle müttefiklik anlaşması yaptığı gibi Arap yarımadasındaki büyük kabileleri de Medine İslam Cumhuriyetinin üzerine saldıracak Hizipler ordusuna katılmaya teşvik etmişti. O aynı zamanda Medine’nin içini de karıştırmak için münafıkları boş vaatlerle kendi isteklerini yapmaya ikna etmiştir. Cenab-ı Hak ise müminlere moral verir ve onun bu ahdetmesinin ve yeminlerinin hiç bir öneminin olmadığını, o şeytanın ancak aldanmak isteyenleri aldatacağını fakat onun bu çabalarında asla muvaffak olamayacağını bildirdi. O, Elçisine ve Allah’a güvenip ıslah edici güzel eylemlerde bulunanları mutlaka zafere erdireceğini, ayrıca Ahirette sonsuz bir cennet yaşamının kendilerine ihsan edileceğini müjdeledi. Cenab- Hak, yukarıda belirtilen hususları müteakip ayetlerde şöyle ifade etti; 118- 122- Allah, onu (şeytanı / Huyey bin Ahtab’ı) lanetledi. / kovdu. / sürgün etti. O (şeytan-Huyey bin Ahtab ([1] )) da şöyle dedi: "Ben mutlaka, Senin kullarından bir kısmını ayartacağım / kendi safıma çekeceğim. Onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar, onlara emredeceğim de Allah’ın düzenini / sistemini / kanunlarını bozacaklar.” Kim Allah’ı bırakıp şeytanı (Huyey bin Ahtab’ı) veli / lider/ yönetici / egemen edinirse, o çok açık bir ziyana uğrar. (Şeytan-Huyey bin Ahtab), onlara sürekli birçok vaatte bulunur / sözler verir ve onları ümitlendirir / kuruntulandırır. Fakat şeytan (Huyey bin Ahtab) onlara aldatmadan başka bir şey vaat etmez. İşte bunların varacakları yer cehennemdir. Onlar oradan kaçacak bir yer de bulamazlar. Iman eden ve ıslah edici / salih işler yapanları ise içinde ebedi kalacakları altlarından ırmaklar akan cennetlere yerleştireceğiz. Bu Allah’ın gerçek bir vaadidir. Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir? (Nisa Suresi 118-122) Cenab-ı Hak müteakip ayetlerde, münafıklara da seslenerek ne kendilerinin hayal ettiklerinin ve ümit ettiklerinin ne de Yahudilerin hayal ettiklerinin ve beklediklerinin gerçekleşeceğini bildirerek mucizevi bir ihbarda bulundu. O mucizevi ihbarlarına devam ederek, Arap yarımadasındaki tüm düşmanların Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine birleştiği bu zor zamanda müttefik güçlerin hiçbir şey yapamayacaklarını müminlere müjdeledi. İhlasla güzel eylemlerde bulunanların yaptıklarının asla karşılıksız kalmayacağını ve zayi olmayacağını bildirdi. Hz. İbrahim’in@ izinde giden Medine İslam Cumhuriyeti’nin bölgede Tevhit Sistemin öncüsü olacağının ve çok büyük bir çığır açacağının müjdesini de verdi. 123-126-Ne sizin (münafıkların) hayalleriniz, kuruntularınız, ne de ehl-i kitabın (Yahudilerin) hayalleri, kuruntuları gerçekleşecektir. Kim kötülük yaparsa onunla cezalandırılır ve kendisine Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulabilir. Erkek olsun kadın olsun her kim mümin olarak ıslah edici salih eylemlerde bulunursa, işte onlar cennete girecekler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmayacaklar. Bütün benliğini Allah’a teslim eden, iyilik yapmayı kendi vasfı yapan ve İbrahim’in inanç sistemine / dinine uyandan yolu daha güzel kimin yolu olabilir? Allah, İbrahim’i “çığır açan-iz bırakan bir dost, Halil” olarak seçmiştir. Göklerde ve yeryüzünde olan şeylerin tümü Allah’ındır. Allah, her şeyi çepeçevre kuşatmıştır. (Nisa 123-126) 21.6. Yetim Analarıyla Evlilik Yoluyla Kurulan Ailelerde Baş Gösteren Huzursuzluklar Uhud savaşı ve akınlarda kaybedilen şehitlerin bıraktıkları ailelere sahip çıkılması için yetimlerin anaları ile evlenilmesi talimatı ve miras düzenlemelerinin üzerinden bir yıllık bir süre geçmişti. Geçen süre içerisinde bu evlilikler nedeniyle sorunlar da çıkmaya başlamıştı. Zira bu durumdan hoşnut olmayan kumalar (eskisi ya da yenisi) kocalarının kendilerini ihmal ettikleri şeklinde şikâyette bulunuyorlardı. Bir kısım eski eşler artık erkeklerinin eskisi gibi kendilerine ihtimam göstermediğinden şikâyet ederken bir kısım yeni eşler ise yeni kocalarının kendilerini ihmal ettiklerinden şikâyet ettiler. Erkekler ise zaten istemedikleri ancak üstlenmek zorunda oldukları yeni aile yapıları kurmuşlardı. Kendi aileleri ve iş yüklerine ek olarak şehit ailelerinin tarlaları, bağ ve bahçeleri ya da ticari faaliyetlerini de yürütmek zorunda idiler. Ayrıca bu faaliyetlerden kendilerinin bir menfaati de yoktu. Zira bu malların büyük çoğunluğu yetimlerindi ve büyüyünce kendilerine geri verilecekti. Ama şimdi bunları yürütmek zorunda idiler. Durumları iyi olmayan mümin erkeklerin çok zengin olan yetim annelerinden kazançları olabilirdi, fakat bu kez de eski aileleriyle arası bozulmuştu. Bu nedenle erkekler eşlerden (eski ya da yenisi) birisini veya birkaçını tamamen ihmal ediyordu. Elbette kumaların birbirlerini kıskanmaları, erkeklerini paylaşmak istememeleri de bunda etkendi. Özellikle yeni eşler yani şehitlerin eşleri bu durumdan pek memnun değillerdi. Zira bu evlilikler zorunluluktan kaynaklanmış evlilikler olduğundan yeni kocaları tarafından ihmal ediliyorlardı. Bu durum gerek ihmal edilmiş kadınlar aracılığıyla olsun gerekse bu yükü taşıyamayan kocaları / erkekler tarafından olsun bir şekilde Cumhuriyetin en üst otoritesi olan Hz.Muhammed’e@ iletildi. Peygamberimiz bu hususa çözüm arayışına girdi. Cenab-ı Hak elçisinin imdadına yetişti ve mümin erkeklere “yetimlerin hakları konusunda ne kadar titizlik gösterilmesi gerekiyorsa, yetimlerin anneleri olan eşleri hakkında da aynı hassasiyeti göstermeleri gerektiğini” emir buyurdu. Ardından yetimlerin annelerinin de eşleriyle konuşarak sorunlarını halletmelerini ve ayrılmak yerine evliliklerini sürdürmelerinin hem kendileri hem de toplum için daha hayırlı olacağını bildirdi. Erkeklere ise adaleti gözetme hususunda gayret göstermelerini ancak buna ne kadar uğraşsalar da beceremeyeceklerini fakat hiçbir eşi askıda bırakmadan her birine en azından asgari ihtimamı esirgememeyi öğütledi. Erkeklerin kadınları idare etmelerini, barış yollarını bulmalarını ve sorumsuz davranışlardan kaçınmalarını emretti. Cenab-ı Hakk’ın bu emir ve tavsiyeleri ile savaşların ve akınlardaki kayıpların yol açtığı toplumsal yaraları sarmak için yapılan düzenlemenin sürdürülebilirliği sağlanmaya çalışıldı. Fakat sorun gerçekten çok büyüdüyse, uzlaşma boyutlarını aştıysa da ısrar etmenin bir faydasının olmadığını ve bu tür durumlarda boşanmadan korkulmaması gerekliliği belirtilerek Cenab-ı Hakk’ın tarafları çaresiz ve muhtaç durumda bırakmayacağı bildirilir. Bu demekti ki; krizler bir bir aşıldığı için gelinen noktada İslam Cumhuriyetinin bu tür durumlar için artık çözüm üretebilecek yeteneği vardır. 127-130-Senden o kadınlar (yetimlerin anaları) hakkında fetva istiyorlar. De ki: “Allah size onlar hakkında hükmünü açıklıyor: Farz kılınmış haklarını vermediğiniz ve beğenip almak istemediğiniz yetimlerin anaları ile aciz çocuklar hakkında ve yetim çocuklara hakkaniyetle muamele etmeniz hakkında Kitap’ta size okunan ayetler de bunu açıklıyor. Her ne hayır işlerseniz, biliniz ki, şüphesiz Allah, onu en iyi bilendir. Eğer bir kadın, kocasının nüşuzundan / ilgisizliğinden veya kendisinden uzaklaşmasından korkarsa, o durumda aralarında bir uzlaşma / anlaşma yaparak evliliklerini devam ettirmelerinde bir günah yoktur. Sulh / barış (aile yuvasının bozulmasından daha ) hayırlıdır. Nefisler bencillik ve kıskançlığa hazır haldedir. Eğer iyilik yapar ve sorumlu davranırsanız, biliniz ki Allah yaptığınız şeylerden haberdardır. Kadınlarınız arasında adaletli davranmaya ne kadar uğraşsanız da asla güç yetiremezsiniz. Öyleyse birisine tamamen meyledip de diğerini askıya almayın. Eğer (böyle bir durum hasıl olmuş ise) arayı bulup / uzlaşıp, sorumlu davranırsanız o takdirde Allah bağışlar ve merhamet eder. (Bütün çabalara rağmen) eğer (karı-koca) ayrılacak olurlarsa, Allah kendi zenginliğinden onların her birini geçindirir, kimselere muhtaç bırakmaz. Allah’ın imkanları ve lütfu sınırsız, Hikmeti sonsuzdur. (Nisa Suresi 127-130) 21.7. Kabile Asabiyesinin Bırakılması ve Adaletle Şahitlik Yapılması Gerektiği Müminler Tu’me olayında, kabile asabiyesi ile hareket ederek hırsızlıkla suçlanan Yahudi Zeyd bin Semin’i az daha mahkûm ettireceklerdi. Halbuki Ubeyrik oğulları ve Katade’nin kabilesinden olanlar olay konusundaki şahitliklerini kabileciliği ön plana almadan yapsalardı hakikati göreceklerdi. Ancak onlar akrabalık bağlarının etkisiyle ileri gelenlerinin telkinleri çerçevesinde hareket etmişler ve Yahudi Zeyd bin Semit’e iftira atılmasına yol açmışlardı. Bu iftiraya kendileri de inanmışlardı. Ayrıca müminlerin sözüne mi yoksa bir Yahudinin sözlerine mi güvenilecek diye peygamberimizi hükmünde baskı altına almaya çalışmaları da onlardan bazılarının olay hakkında birtakım hususların akıllarına yatmamasına rağmen sırf kabilecilik saikiyle Tu’me’nin yanında yer aldıkları anlaşılmaktadır. Bu durum oldukça vahim bir durum yaratmaktaydı. Zira Tu’me olayı ile tezgahlanan oyun Cenab-ı Hakk’ın uyarısı ile atlatılmıştı. Fakat bundan sonra münafıklar vasıtasıyla kurgulanacak yeni oyunlar karşısında müminlerin aynı şekilde kabile asabiyesi ile hareket etmeleri halinde onların bu oyunlarında başarılı olmaları mümkün idi. Şayet benzer bir oyunda onlar başarı sağlayacak olurlarsa müminler kendi içindeki birlik ve beraberliklerini kaybedebilir ve dışarıdan gelecek bir saldırı karşısında direniş gösteremeyeceklerdi. Gelecekte böyle bir tehlike ile yüz yüze gelmemek için Cenab-ı Hak, müminlere uyarılarda bulundu. Kabilecilik, akrabalık, ana, baba, zengin, fakir vb. ayrımcılıkların asabiyesi ile haksızlara destekçi olmalarının müminleri yok oluşa götüreceğini bildirdi. Artık müminlerin şirk sisteminden kalan bu tortulardan kurtulmaları gerektiği aksi takdirde inkârcıların eliyle kendilerini topyekûn ortadan kaldıracağını ve yerlerine başkalarını getirebileceği ikazında bulundu. Uzun vadeli (ahireti) düşünmeyip günü (dünya) kurtarmaya yönelik tercihlerinin kendilerini kurtarmayacağını, hatta bugünü de kaybedeceklerini, zira bugünün de yarının da Allah’a ait olduğunu bildirdi. Bu nedenle onları en yakınları dahi olsa İslami İktidarı / Hakkı / adaleti ayakta tutmaya öncelik vererek olaylar karşısında kabile, akraba, eş, dost tarafgirliği ile değil adalet ilkeleriyle davranmaya çağırdı. Gizli saklı planlardan, süfli heves ve arzulardan uzak durmaları ve böylece adaletten ayrılmamaları halinde Mülkün / Devletin ayakta kalacağını bildirdi. 133-135- Ey insanlar! Eğer O dilerse sizi topyekûn ortadan kaldırıp yerinize başkalarını getirir. Allah’ın buna gücü yeter. Kim, dünya nimetini istiyorsa bilsin ki dünyanın da ahiretin de nimetleri Allah’ın nezdindedir. Allah her şeyi işiten ve her şeyi görendir. Ey iman edenler! Kendinizin, ana-babanız ve yakın akrabanız aleyhine de olsa, hakkaniyeti / adaleti ayakta tutan ve Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) ister zengin, isterse fakir olsun, bilin ki Allah, ikisine de sizden daha yakındır. O halde boş heveslerinize ve sufli arzularınıza uymayın ki adaletten sapmayasınız. Eğer şahitlik yaparken dilinizi eğip bükerek gerçeği çarpıtırsanız veya şahitlikten kaçınırsanız, biliniz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır. (Nisa Suresi 133-135) 21.8. Müminleri Güvenmeye Davet ve Tu’me Gibi Münafıkların Arayışları Cenab-ı Hak, müminlerin Kendisine, peygamberimize, indirdiği hükümlerin yer aldığı Kitab’a ve daha önce indirdiği ilahi hükümlere güvenmeye davet etti. Bunların kendilerinin zararına olacak yanlış hükümleri vermeyeceğine işaret etti. Ama Tu’me gibi münafıkların sürekli iman ile inkâr arasında gidip geldiklerini ve sonunda sapıklığa gömüldükleri için onları affetmeyeceğini bildirdi. Onları bu şekilde sapıtmış olmaları nedeniyle acı bir azabın beklediğini belirtti. Onların Mekke müşrik yönetiminin velayetini arzuladıklarını söyledi. Onlar bu tercihleri ile o müşriklerin yanında şan ve şeref mi arıyorlardı? Hâlbuki boşuna beklemesinler, bütün şan ve şerefin kaynağı Cenab-ı Hak olduğundan O müminlere şan ve şeref bağışlayacak ve müşrikleri rezil edecektir. 136-139-Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab’a ve daha önce indirdiği kitaba güvenin / iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse işte o derin bir sapıklığa gömülmüştür. Doğrusu iman edip sonra inkar eden ve tekrar iman edip sonar yine inkar eden ve sonunda saplandığı inkara boğazına kadar gömülenleri Allah affetmeyecek ve doğru yola iletmeyecektir. Böyle davranan münafıkları çok acıklı bir azabın beklediğini müjdele! Onlar, müminleri bırakıp inkârcıların yönetimini / velayetini isteyen kimselerdir. Onların yanında izzet ve şeref mi arıyorlar? Oysa izzet ve şerefin tümü Allah’ındır. (Nisa Suresi 136-139) Münafıklar çevrelerinde birlikte oldukları müminleri yaptıkları konuşmalarla zehirliyorlardı. Bu yüzden münafıkların ayartmalarından müminleri korumak için onları bu münafıklardan uzak tutmak gerekiyordu. Cenab-ı Hak, münafıkların yaptıkları menfi propagandaya müminlerin kapılmalarını engellemek için onlarla sadece kişisel ilişkiler bağlamında ilişki kurulabileceğini ama devlet işleri üzerinde konuşmaya geçildiğinde onlardan uzak durulmasına yönelik daha önce verdiği talimatı hatırlattı. Daha açık bir ifadeyle, müminlerin münafıklarla beraber oturdukları zaman Allah’ın ayetleri ve elçisiyle dolayısıyla Medine İslam Cumhuriyeti ile alay edildiğinde ya onlara karşı durmalarını veya en azından çekip gitme şeklinde tepki koymalarını, aksi takdirde onların da küfür / inkar içerisinde olacaklarını bildirdi. Çünkü onların yapacakları algı operasyonlarından samimi mümin halkın da etkileneceği ve bir süre sonra o müminlerin de onlar gibi olacağı belirtildi. Cenab-ı Hak, müminleri onların psikolojik algı operasyonlarından korumak için onlardan uzak durulması talimatını hatırlattıktan sonra onların niyetleri hakkında çok çarpıcı bir değerlendirme yaptı. Onların Medine’yi kurtarmak için önerdikleri politikanın aslında izlenecek en yanlış politika olduğuna işaret etti. Sebebini ise onların niyetinin Medine’yi kurtarmak değil kendilerini kurtarmak olduğunu ifade etti. Onların bu mücadelede Mekkeli müşrikler galip gelirse onlara yardım ettiklerini ileri sürerek onlardan kendilerine pay almaya çalışacakları, yok eğer müminler kazanacak olursa zaten beraber oldukları için bu zaferden pay almaya çalışacaklarını bildirdi. Fakat Cenab-ı Allah, onların bu çıkarcı niyetlerini ortaya koyduktan sonra müminlerin onların peşinden gitmemesi gerektiği çünkü müşriklere, müminlerin aleyhine asla bir yol vermeyeceğini bildirdi. Böylece müminlerin onların ayartıcı söylemlerine itibar etmemeleri gerektiği gibi bu vaadi ile mucizevi bir ihbarla zaferi de müjdeledi. 140-141-Allah, size Kitab’da size şu talimatı indirmişti: “Allah’ın ayetlerinin reddedildiğini veya onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze dalmadıkları sürece onlarla beraber oturmayın. Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz.” Muhakkak ki Allah, münafıkların ve inkarcıların hepsini cehennemde toplayacaktır. Onlar sizi sürekli gözetleyip duruyorlar. Şayet Allah tarafından size bir zafer verilirse onlar: “Biz, sizinle beraber değil miydik?” diyecekler. Yok, eğer (Mekkeli) inkârcılar bir zafer elde edecek olurlarsa: “Sizin üzerinize baskı yaparak, sizi zorlayarak ve sizi teşvik ederek şu müminlerden kurtarmadık mı?” diyecekler. Fakat Allah, kıyamet gününde / nihai zafer gününde aranızda hükmünü verecek ve inkârcıların müminlere zarar vermesine asla bir yol ve imkân vermeyecektir.(Nisa Suresi 140-141) Cenab-ı Hak, o münafıkların niyetlerinin kötü olduğunun bir diğer göstergesine daha dikkat çeker. Şöyle ki: “onların niyetleri halis olsaydı, Medineliler için toplanılıp, onların sorunlarının konuşularak çözüme kavuşturulduğu ve onlar için dua edildiği salatlara / toplantılara / içtimalara tembel tembel kalkmazlardı. Madem onların niyetleri temiz ve halk için çalışıyorlarsa halkın yararı için yapılan görüşmelere, beyin fırtınalarına büyük bir aşkla, büyük bir arzu ve istekle katılmaları gerekmez mi?” Ama aslında onlar mümin görüntüsü vererek Allah’ı yani elçisini, O’nun hükümetini ve halkı aldatmaya çalışıyorlardı. Onlar sürekli gösteriş yapıyorlardı. Fakat her yaptıkları oyun, hile ve aldatma başlarına geçiyordu. Onların kötü niyetleri Allah’ı çok az anmalarından da belli değil miydi? Çünkü Allah onlar için bir anlam ifade etmiyordu. Elçisi, onun hükümeti ve Medine halkı onlar için bir şey ifade etmiyordu. Onlar için değerli olan tek şey sadece ve sadece kendileriydi, kendi çıkarlarıydı. Bu nedenle onlar ne tam mümin oluyorlardı ne de kâfir. İki taraf arasında yalpalayıp duruyorlardı. Münafıkların sadece kendi çıkarlarını düşünmekten kaynaklı bu aşağılık karakterleri ve kararlı bir politikalarının olmaması nedenleriyle Cenab-ı Hak müminlerden onlar gibi olup inkârcıları kendilerine veli / yönetici / lider edinmemelerini emretti. Eğer müminler münafıkların ayartmalarına kanıp Mekkeli inkârcıların velayetini / yöneticiliğini / liderliğini kabul edecek olurlarsa o takdirde gelecekte Allah’a karşı kendi aleyhlerine çok büyük bir kanıt / delil vermiş olacaklarını bildirdi. Cenab-I Hak, ayrıca müminler Allah’a, peygamberine ve hükümetine güvenip / inanıp mücadele ederlerse Allah neden kendine güvenenlere azap etsin ki diye sorarak gerekli uyarılarını yaptı. 142-149-Süphesiz ki münafıklar, Allah’ı aldatmaya çalışıyorlar. Halbuki O, onların oyunlarını başlarına geçiriyor. Onlar, salata / toplantıya /namazı müteakip kamunun sorunlarını görüşmeye tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı da pek az anarlar. (Onlar) iki taraf arasında bocalayıp duruyorlar! Ne bunlarla (müminlerle) ne de onlarla (inkarcılarla) oluyorlar! Allah’ın şaşırttığı kimseye sen bir kurtuluş yolu bulamazsın. Ey iman edenler! ( Münafıklar gibi) müminleri bırakıp da (Mekkeli) inkârcıları kendinize yönetici / lider / veli edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah’a apaçık bir delil vermek mi istiyorsunuz? Şüphesiz ki münafıklar cehennemin dibini boylayacaklardır. Sen de onlara bir yardımcı bulamazsın. Ancak tevbe edenler, kendilerini ıslah edenler, Allah’a sımsıkı sarılanlar ve dinlerini Allah’a halis kılanlar hariçtir. İşte bunlar, müminlerle beraberdir ve Allah müminlere büyük bir mükafat verecektir. Eğer şükredip iman ederseniz Allah size niçin azap etsin? Allah, şükrün karşılığını veren ve her şeyi bilendir. Allah, haksızlığa uğrayanların dışında, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez. Allah her şeyi işiten ve her şeyi bilendir. Gizli veya açık bir iyilik yapar, kötülüğü de affederseniz, biliniz ki Allah, çok bağışlayandır, gücü her şeye yetendir. (Nisa Suresi 142-149) [1] ) Huyey bin Ahtab Medine’den kovulunca müminleri saptıracağına ve Hz.Muhammedi Medine’den sürüp çıkaracağına dair yeminler etmiştir. Tıpkı Hz.Muhammedin Medine’ye hicrett ettiği zaman O’na yaptığı düşmanlık yemini gibi (İbni Hişam ve İbn Kesir) Taberi Tefsirinde Ibni Zeydin burada yapılan yoruma benzer bir yorum yaptığını ve baş aktörün Huyey bin Ahtab olduğunu nakletmektedir.

© 2022 AAYDIN

bottom of page