Arama Sonuçları
Boş arama ile 99 sonuç bulundu
- Bölüm 21: AKINLARIN YENİDEN BAŞLAMASI | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 21 AKINLARIN YENİDEN BAŞLAMASI 21.1. Bedrul Mev’id Harekâtı Uhud savaşının sonunda Ebu Süfyan gelecek sene Bedir’de tekrar savaşmak için Peygamberimizi düelloya davet etmişti ve aradan bir yıl geçmiş düello vakti gelip çatmıştı. Bütün Medineliler Ebu Süfyan’ın bu meydan okumasını biliyorlardı. Onlar Hz.Muhammed’in de bu meydan okumadan kaçmayacağını biliyorlardı. İkinci Bedir / Bedrul Mev’id olarak ünlenecek bu savaş için Peygamberimiz hazırlıklara başlanması talimatını verdi. Müminler bir taraftan savaş hazırlıkları yaparken Nuaym b. Mesud el-Eşcai Mekkelilerin çok büyük bir ordu ile yola çıkmaya hazırlandığı haberini getirdi. Hz. Peygamber bu haberin Medinelilerde yarattığı menfi algıya aldırış etmeden hazırlıklara devam emrini verdi. Fakat bu haberin verdiği korkudan etkilenen mümin önderler Hz. Peygamberle toplantı yaptılar ve O’nu Bedir’e gitmekten vazgeçirmeye çalıştılar. Bunun üzerine peygamberimiz daha önce inzal olan Nisa Suresinin 75-78 ayetlerini tekrar okuyarak o müminlere güven, cesaret ve ruh verdi. Ayrıca aynı surenin 84. Ayetini de okuyarak onlara bu savaşa tek başına da kalsa yine de gideceğini bildirdi. Böylece müminler utandılar ve peygamberimizin yanında yer alacaklarına ant içtiler. Cenab-ı Hakk’ın müşriklerin gücünün / etkisinin kırılacağına yönelik vaadine güvendiler. 3 4 Peygamberimizin okuduğu ayetlerle müminlere verdiği yüreklendirme ile İkinci Bedir / Bedrul Mev’id Seferine 1500 kişilik bir ordu ile çıkıldı. Bu askeri sefere çıkıldığı tarihlerde her yıl Bedirde panayır kurulurdu. Müminler hem savaş için hazırlık yaptılar hem de kurulacak panayırda satılmak üzere yanlarında ticaret mallarını da getirdiler. Mekke müşrik ordusu ise Ebu Süfyan komutasında 2000 kişilik bir kuvvetle Bedir’e doğru harekete geçti. Mecenne adındaki kasabaya kadar ilerlediler fakat o yıl kurak ve kıtlık geçmiş olması nedeniyle develere su, yiyecek ve ot bulmakta zor durumda kaldılar. Ebu Süfyan daha başlangıçta yaşadıkları bu olumsuz şartlar nedeniyle seferin çok zor geçeceğini gerekçe göstererek bu randevulu savaşın başka bir yıla ertelenmesini Mekke ileri gelenlerinin görüşüne sundu. Zaten Mekke’den çıkmadan önce aynı görüşte olan ileri gelenler bu görüşü kabul ettiler ve böylece Mekke müşrik ordusu geri döndü. Fakat bu hareketleri onlar açısından gerek Mekke’de ve gerekse Arabistan yarımadasındaki diğer kabileler nezdinde çok büyük itibar kaybına neden oldu. Medine İslam Ordusu ise Mekke müşrik ordusunu Bedir’de tam on altı gün bekledi. Bu arada Medineliler Bedir panayırında mallarını sattılar ve çok büyük gelir elde ettiler. Hz. Peygamber de Bedir bölgesinde yer alan ve daha önce müttefiklik ve / veya saldırmazlık anlaşması yaptığı kabilelerden bazıları ile tekrar bir araya gelerek onlarla anlaşmalarını yeniledi. On altı günün sonunda Ebu Süfyan’ın savaş randevusuna gelmeyeceği anlaşıldı ve Medine İslam Ordusu büyük bir moral, prestij ve ticari kar kazanmış olarak Medine’ye geri döndü. 21.2. Bedrül Mev’id Harekâtı Sırasında Çevre Kabilelere Gönderilen Askeri Birlikler İslam Ordusu Bedir’de bulunduğu on altı günlük süreçte çevre kabilelerin bazılarına da küçük askeri müfrezeler gönderildi. Üzerine müfreze gönderilen bu kabilelerin bir kısmı daha önce yaptıkları anlaşmalara ihanet etmişlerdi ve Mekke’den yana tavır koyacaklarını açıklamışlardı. Abdullah b. Abbas, Süddi ve Katade´den nakledilen rivayete göre, Hz.Muhammed’in daha önce müttefiklik sözleşmesi yapmasına rağmen Mekke’den korkusu nedeniyle ihanet eden Damre oğulları üzerine gönderdiği askeri müfreze Mirdas b. Nehiyk isimli birisini öldürür. Öldürülen şahıs Üsame bin Zeyd komutasındaki müfrezeye selam vermiş ve mümin olduğunu ifade etmiş olmasına rağmen öldürülmüştü. Mümin askerler Mirdas b. Nehiyk’in selam vermesini sürüsünü ve / veya kabileyi kurtarmak için çevirdiği bir oyun olduğunu düşünmüşlerdi. Bu nedenle onlar o kişiye gerçekten iman etmediğini kendilerini kandırmak için mümin numarası yaptığını söyleyip öldürmüşler ve sürüyü de ganimet olarak alıp getirmişlerdi. Durum Hz.Muhammed’e@ rapor edildiğinde O bundan hiç hoşnut olmadı. Zira bu olaydan dolayı Hz. Peygamber ve ordusuna karşı güven kaybı hasıl olacağı çok açıktı. İnkârcıların bu durumu diğer kabileler nezdinde Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine propaganda malzemesi olarak kullanacaklarını peygamberimiz gayet iyi biliyordu. İnkârcıların da bunu kendi çıkarları için fevkalade bir fırsat olarak değerlendirip sonuna kadar kullanacakları kesindi. Onlar, bu olayın Hz.Muhammed’in@ esas niyetinin totaliter bir lider / kral olma sevdasında olduğunu, adamlarının kendilerine iman etmiş kişileri bile acımadan öldürdüklerini ve onların niyetlerinin ganimet elde etmek olduğunu propaganda edeceklerdi. Bu nedenle Hz.Muhammed@ onu öldüren mümin mücahide şu meşhur sözü söyledi “kalbini yarıp baktın mı?” Bu söz o mümini çok mahcup etmişti. Çok üzüldü. “Keşke o zamana kadar mümin olmasaydım da o olaydan sonra mümin olsaydım” diye hayıflandı. Fakat daha sonra nazil olacak ayetler o mücahidi teselli etti. Şöyle ki; “Ey müminler! Yaptığınız akınlarda size selam verip mümin olduğunu göstermeye çalışanı iyice araştırın, onlar mallarını kurtarmak için mi sizden görünmeye çalışıyorlar yoksa gerçekten size muhabbeti olan müminler mi olduğunu iyice soruşturun.” Böylece Cenab-ı Hak hem müminlere akınlarda bir daha bu tür hatalar yapmamaları talimatını verdiği gibi Medine içinde ve dışında oluşturulmaya çalışılacak menfi algıyı da yok edici mesajlarını gönderdi. Bundan sonra bu tür hataların işlenmemesi için müminlerin işlerini daha titiz yapmalarını tembihledi. Seferlerde / akınlarda dost ve düşman ayrımında maddi çıkarların değil Allah’ın İktidarının ön planda tutulmasını emretti. 94- Ey iman edenler! Allah yolunda sefere / askerî harekâta çıktığınız zaman, iyice araştırın. Size selâm verene / size dost olduğunu izhar edene dünya hayatının menfaatine göz dikerek, “Sen mümin değilsin” demeyin. ([1] ) Zira Allah nezdinde daha çok ganimet vardır. Daha önce siz de böyle idiniz ama Allah size lütfetti. Onun için iyice araştırın. Kuşkusuz Allah yaptıklarınızdan haberdardır. (Nisa Suresi 94) Medine’ye dönüldüğünde askerî harekâta katılmayan müminlerin hata yapan mücahitleri eleştirileri onları rencide edecek boyutlara ulaşır. Bunun üzerine Cenab-ı Hak hem akınlara / harekâta katılmayıp hem de böyle eleştiren müminleri kınadı ve hata da yapsa mücahitlere sahip çıktı. Şöyle ki; Akın yapanlarla / Askerî harekâta katılanlarla evlerinde keyif çatıp savaşan müminlere iğneleyici laf atanların aynı olmayacağı, savaşanların üstün tutulacağı ayrıca onların harekât sırasında yaptıkları hataların affedileceği ve onlara üstün makamlar ve mükâfatlar verileceği belirtildi. 95-96- Müminlerden, özürsüz olarak sefere / askerî harekâta katılmayıp evlerinde oturanlarla, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihat edenler bir olmaz. Allah mallarıyla, canlarıyla savaşanları derece itibariyle askerî harekâta katılmayıp evlerinde oturanlara üstün kıldı. Her ne kadar Allah onların hepsine “en güzeli / cenneti” vaat etmiştir. Fakat Allah, cihat edenlere daha büyük bir mükâfat ile oturanlara üstün kılmıştır. Dahası Allah, onlara daha büyük derece ve makamlar ile mağfiret ve rahmet bağışlamıştır. Zira Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir. (Nisa Suresi 95-96) İslam Ordusunun Bedir’de kaldığı süreçte peygamberimiz, Mekke’nin çok büyük bir ordu hazırlıklarına giriştiğine yönelik haberler üzerine daha önce Medine İslam Topluluğu bünyesine katılmış / iman etmiş olmasına rağmen ihanet ederek Mekke’ye iman eden / şirke geri dönen kabileler üzerine de askeri müfrezeler göndermişti. Bu müfrezenin askerleri (görevli güçleri/ melekleri) yakaladıkları kabile ileri gelenlerini sorgulamaya alırlar. Onlara İslam’a iman etmekte iken neden geri dönüp şirke iman ettikleri sorulur. Onlar ise “üzerlerine çok baskı geldiğini ve bu baskılara dayanamadıklarını, kendilerinin çok güçsüz ve zayıf olduklarını, üzerlerine gelecek olan büyük Mekke ordusuna karşı direnme güçlerinin olamayacağını bu nedenle çaresiz kaldıklarını” ifade ederek kendilerini savunurlar. Görevli askeri güçlerin komutanı ise onları sorgulamayı şöyle sürdürür; “Neden Medine İslam Cumhuriyetine başvurmadınız? Medine İslam Cumhuriyet’inden neden yardım istemediniz? Neden gördüğünüz baskılardan Medine’yi haberdar etmediniz? Neden Medine İslam Cumhuriyetine sığınıp hicret etmediniz? Yeryüzü geniş değil miydi?” Bu sorgulama sonucunda onların verdikleri cevapların kendilerini affettirecek gerekçeler olamayacağı için askeri müfreze / görevli güçler tıpkı melekler gibi bu hain kabile ileri gelenlerinin canlarını alır. ([2] ) Görevli güçler inkârcı münafıklar için Cenab-ı Hakk’ın verdiği hükmü onlar için uyguladılar. Cenab-ı Hak bu olaya işaret ettikten sonra onların gidecekleri yerin cehennem olduğunu bildirdi. Böylece çevredeki ihanet eden ve edecek olan kabilelere gerekli mesajlar verilmiş ve bu işin şakasının olmadığı bildirilmiş oldu. Diğer taraftan bu kabilelerin içerisinde olup da İslam’a imanlarından dönmemekle birlikte gerçekten hicret etmeye imkân bulamayanları ise Cenab-ı Hakk’ın bağışlayacağının umut edildiği müteakip ayette bildirildi. Bu süreçte iman edenlerin İslam Cumhuriyetine katılmak için Medine’ye hicret etmeleri halinde barınma ve geçimlerinin sağlanacağı taahhüt edilir. Böylece onların yurtlarını terk etmekten endişe etmemeleri gerektiği belirtildi. Ayrıca bu uğurda ölmeleri halinde onları Cenab-ı Hakk’ın ödüllendireceği müjdelenir. Cenab-ı Hak inzal ettiği bu ayetlerle çevredeki müminlerin Medine’ye gelerek Medine İslam Cumhuriyetine güç katmasını ve gelecek büyük saldırıya karşı Medine’nin savunmasını sağlayan mesajlarını bildirmiş olur. 97-100- (Şirke geri dönerek) kendilerine zulmederken yakalananların canlarını alacakları zaman görevli güçler onları; “Ne işte idiniz? / Niye bu işi yaptınız?” diye sorgular. Onlar: “(üzerimize çok geldiler, çok baskı yaptılar bu nedenle) Biz yaşadığımız bu topraklarda çok çaresiz / güçsüz / aciz duruma düşürüldük.” diye cevap verdiler. Görevli güçler: “Allah’ın ülkesi / yeryüzü geniş değil miydi? Siz de bu geniş ülkede hicret etseydiniz ya?” dediler. İşte bunların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir! Ancak erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan hicret etmeye imkânları olmayan kimseler ise bu hükmün dışındadır. Umulur ki Allah o kimseleri affeder. Allah, çok affedici, çok bağışlayıcıdır. Kim de Allah yolunda yurdundan göç ederse, yeryüzünde barınacağı çok yer, bolluk ve genişlik bulur. Kim Allah’a ve Peygamberine katılmak üzere evinden çıkar ve yolda ölüm onu yakalarsa, onun ödülünü vermek Allah’a düşer. Allah çok affedici, çok merhametlidir. (Nisa Suresi 97-100) 21.3. Zatürrika Askeri Harekâtı / Akını Hz.Muhammed@ Bedrül Mev’id seferinden sonra Necd bölgesindeki Nahle denilen yere doğru askeri bir harekât / akın düzenledi. Zatürrika adı verilen bu harekât / akın Gatafan Kabilesine karşı yapıldı. Bu mevki Gatafan’dan Sa’lebeoğullarının yaşadığı bölge olup, Medine’nin kuzey doğusunda iki günlük bir mesafededir. Huyey bin Ahtab’ın ve Hayberlilerin Mekke’de yaptığı müttefiklik anlaşması meyvesini vermeye başlamıştı. Gatafan kabilelerinden Enmar, Muharib ve Sa’lebeoğulları Mekke Hizipler ordusuna katılarak birlikte Medine’ye saldırmak üzere hazırlık yapmaya başlamışlardı. Söz konusu hazırlıkları ticaret için Medine'ye gelen bir adam ihbar etti. Bunun üzerine Hz.Muhammed@, Ebu Zerr Gıfari'yi veya Hz. Osman'ı yerine vekil bırakarak 700 mücahitten oluşan bir askeri birlikle Gatafanlıları sindirmek için Medine'den yola çıktı. Medine İslam ordusu Zâtürrika'ya ulaştığı zaman Gatafanlardan büyük bir toplulukla karşılaştı. İki taraf birbirine yaklaştılarsa da aralarında bir çarpışma olmadı. Müşrik Gatafanlılar çarpışmaktan kaçındılar ve sürülerini bırakarak dağlara çekildiler. Medine İslam Ordusu bölgede bir süre kaldı. Gatafanlılar çekildikleri dağlardan inerek Medine İslam Ordusunun karşına çıkma cesareti gösteremediler. Onlar haince pusu kurarak vur kaç taktiği ile Medine İslam Ordusuna zarar vermek istediler. Onların çekildikleri yer ile İslam ordusu arasında fazla bir mesafe yoktu ve onlar müminleri gafil avlamak için fırsat kolladılar. Fakat Hz.Muhammed@ orduyu sürekli müteyakkız tuttu. Öyle ki müminlerin en gafil yakalanabilecekleri zaman olan salat / içtima / namazı müteakip toplanma zamanlarında bile tedbiri elden bırakmadı. Salatı / namazı müteakip toplantıyı / içtimaı kısa tuttuğu gibi orduyu ikiye ayırarak önce bir kısmını salata / içtimaya / namazı müteakip toplanmaya çağırdı daha sonra ikinci kısımla salat / içtima / namazı müteakip toplantı yaptı. Ayrıca söz konusu bu salat / içtima / namazı müteakip toplantı tam teçhizatlı olarak yapıldı. Yani tüm askerler silahları daima kuşanmış vaziyetteydi. Böylece salat / namazı müteakip toplantı zamanında bile İslam ordusu düşmana karşı daima uyanık ve müteyakkız durumda oldu. Hz.Muhammed’in@ bu tedbirleri almakla ne kadar isabetli hareket ettiği salat / içtima / namazı müteakip toplantılardan birinde Gatafanların oklu bir saldırı ile yoklama çekmelerinde görüldü. Mücahitlerden Abbad bin Bişrin okla yaralanmasıyla sonuçlanan yoklama olayından başka olay yaşanmadan Medine’ye geri dönüldü. [1] ) Bu ayetlerin nüzul sebebi olarak 13 farklı rivayet vardır. Birbirine benzeyen fakat ana konusu aynı olmakla birlikte olayın kahramanları farklıdır. Tüm bu rivayetlerin ortak yanı ise bu olayın bir akında / askeri harekat sırasında olduğudur. [2] ) Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân’da şöyle ifade edilir; “Bedrül Mevud seferin de bazı kimseler, Müslümanların sayılarını az görünce dinleri hususunda şüpheye düştüler ve irtidad ettiler. İrtidad ettikleri için de öldürüldüler. Bazı müslümanlar ise, “Bizim şu arkadaşlarımız Müslüman idiler. Müşriklerle birlikte çıkmak için zorlandılar. O bakımdan onlara mağfiret dileyin” dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu” Harita 22: Bedrul Mev’id ( İkinci Bedir) Harekatı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Harita 23: Zatürrika Harekatı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Bu akın / harekât ile Gatafanların dağlara kaçarken bıraktıkları sığır, davar ve deve sürüleri ganimet olarak ele geçirildi. Ama harekâttan elde edilen esas kazanç Hz.Muhammed’in@ Gatafanlara gücünü göstermesi idi. Gatafanların çatışmayı göze alamamış olmaları nedeniyle civar kabilelere mesaj verilmiş oldu. Böylece Gatafanların yaşadığı bölgedeki diğer kabileler korkutulduğu için Mekke’nin oluşturduğu müttefik / hizipler ordusuna katılmayı göze alamadığından Hendek Savaşına iştirak etmediler. Şayet bu akın / harekât yapılmamış olsaydı Hendek savaşı için o bölgeden katılım belki çok daha fazla olacaktı. Bu nedenle akınların / harekâtların düşmana caydırıcılık açısından çok büyük etkisi vardı. Uhud Savaşı, Bi’rimaune ve Reci akınlarındaki kayıplara rağmen Hz.Muhammed’in@ iktidarı dimdik ayakta ve üstüne üstlük gelip Gatafan gibi büyük bir kabilenin bölgesinde güç gösterisinde bulunuyorsa, bu, çevre kabile ve aşiretler için müthiş bir gözdağı idi. Fakat diğer taraftan Medine içerisindeki münafıkların aklı-fikri müminleri sürekli bir ikileme düşürmek olduğundan bu akında / harekât sırasında yapılan ve adına daha sonra “korku namazı” verilen kısaltılmış salatı da dillerine doladılar. Onlar Hz.Muhammed’in@ harekât / akın sırasındaki salatı / içtimaı / namazı müteakip toplantıyı kısa tutması ve ordunun bir kısmına salat / içtima / namazı müteakip toplantı yaptırırken diğer kısmını herhangi bir saldırıya karşı müteyakkız durumda bekletmesi, ibadette bölünmüşlük ve kısıtlamaya gitmesi şeklinde yorumlanmış ve bu tür salatın / ibadetin olmayacağı şeklinde istifham yaratmalarına sebep olmuştu. Cenab-ı Hak hemen bu tereddüdü ortadan kaldıracak ve elçisinin uygulamasını tasdik eden mesajlarını gönderdi. Düşman saldırısı ihtimaline karşı salatların / ibadetlerin / içtimaların eksiltilmesinde bir sakınca olmadığı gibi ordunun bölüklere ayrılarak salatın /içtimanın / ibadetin yapılabileceğini hükme bağladı. O bu hükmü ile asıl olanın orduyu korumak olduğunu bildirilmekle birlikte akınlara / harekâtlara çıkıldığı zaman saldırı tehlikesi olduğu durumlarda bile ordunun sürekli düzenli olmasını, başıbozukluğa asla meydan verilmemesi gerektiğini bildirdi. Ayrıca kısa süreli de olsa mutlaka komutanın / başkanın başkanlığında salatı / içtimaı / ibadeti aksatmamak gerektiği öğretilmiş oldu. Böylece ordu disiplinine dikkat çekildi. Çünkü disiplin, özellikle ordunun en önemli vasfıdır. Salat / içtima yapılırken de tedbiri elden bırakmamak ve silahlı olarak salatın / içtimanın / ibadetin yapılması gerektiği de öğretilmiş oldu. Bu akın / harekât vesilesi ile Cenab-ı Hak, müminlere düşmanın takip edilmesinde gevşeklik gösterilmemesi ve takipte yaşanılan zorlukların aynısının düşman içinde geçerli olduğunu belirterek güçlüklerin mazeret olarak gösterilmemesi gerektiğini bildirdi. 101-104- Yeryüzünde yolculuğa / sefere / akına çıktığınız zaman, inkârcıların size bir kötülük yapacağından korkarsanız salatı / içtimaı / ibadeti kısaltmanızda bir sakınca yoktur. Kuşkusuz inkârcılar size apaçık düşmandır. Senin de katıldığın seferlerde salat / içtima / namazı müteakip toplantı yaptığın zaman onlardan bir grup seninle beraber salata / içtimaya / namazı müteakip toplantıya katılsın ve silahlarını da yanlarına alsınlar. Bunlar secde ettiklerinde / talimatları alıp boyun eğdiklerinde arka tarafınıza geçsinler. Sonra diğer bir grup gelip seninle beraber salatı / içtimaı / namazı müteakip toplantıyı icra etsinler. Onlar da tedbirli olsunlar ve silahlarını yanlarına alsınlar. İnkârcılar siz silâhlarınızı ve eşyanızı bıraktığınızda size ani bir baskın yapmak isterler. Eğer yağmur nedeniyle size eziyet olursa veya hasta olursanız silahlarınızı bırakmanızda sizin için bir sakınca yoktur. Ancak bu durumlarda da gerekli tedbirlerinizi alın, dikkatli olun. Kuşkusuz Allah, inkârcılara alçaltıcı bir azap hazırlamıştır. Salat / içtima / namazı müteakip toplantı sona erince, ayakta, oturarak, yan yatmışken Allah’ı zikredin. Emniyete kavuştuğunuzda salatı / içtimanızı / namazı müteakip toplantıyı uzun uzadıya tam olarak icra edin. Hiç kuşkusuz salat / içtima / namazı müteakip toplantı müminler üzerine vakitleri belirlenmiş bir farzdır. Düşman kavimleri kovalama politikasında gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da sizin acı çektiğiniz gibi acı çekmektedirler. Fakat siz, onların ümit etmedikleri şeyleri Allah’tan bekliyorsunuz. Allah herzeyi bilir ve hikmetle hüküm verendir. (Nisa Suresi 101-104) 21.4. Kurayza Yahudileri ile İslam İdaresinin Arasını Açma Girişimi: Tu’me olayı Huyey bin Ahtab sadece dışarıdaki bütün müşrik kabileleri Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine kışkırtmakla kalmıyor aynı zamanda Medine içerisine de el atıp karıştırmak ve Kurayza Yahudileri ile Hz.Muhammed’in@ arasını bozmak istiyordu. Nadir oğullarının Medine’den sürülmesi sırasında Hz.Muhammed@ Kurayza Yahudileri ile aralarındaki anlaşmayı sağlamlaştırmıştı. Huyey bin Ahtab ise Medine’deki bu birliği parçalamayı hedefleyerek İslami İdare ile Kurayza Yahudilerinin arasını açmak için çeşitli tertipler düşünüyordu. Onun planına göre Mekke önderliğindeki hizipler ordusu Medine’ye saldırdığı zaman Kurayza Yahudileri de içerden saldırmalıydı ki direniş kolayca kırılsın. Bu amaçla savaş zamanına kadar Kurayza Yahudileri ile Hz.Muhammed’in@ arası açılmalıydı. Bunu sağlamak için Huyey bin Ahtab, Ubeyrik oğullarından bazı münafıkları harekete geçirdi. Ubeyrik oğullarından Tu’me, komşusu Katade’nin kendisine emanet ettiği zırhı Katade geri isteyince onun sakladığı yerde olmadığını ve çalınmış olduğunu söyler. Planlanan oyuna göre Katade’nin zırhı bir un çuvalının içine saklanmıştır. Katade geri istemeden önce Tu’me zırhı hırsızlıkla suçlanacak Yahudiye bizzat kendisi emanet bırakır. O gece karanlığında kendi evi ile Yahudinin evine kadar un döker. Tu’me zırhın çalındığını söyleyince Katade ve adamları zırhını kimin çaldığını bulmak için araştırmaya girişir. Zırhından döküldüğünü düşünen Katade ve adamları un döküntülerinin bıraktığı izleri takip ederler ve izlerin Yahudinin evine çıktığını tespit ederler. Böylece Ubeyrik oğulları ve Katade o Yahudiyi zırhı çalmakla suçlarlar. Zeyd b. Semin adındaki bu Yahudi suçlamayı inkâr etse de tespit konusunda bir sürü şahit vardır. Konu Hz.Muhammed’in@ hakemliğine intikal eder. Yahudi zırhın kendisine emanet bırakıldığını söylese de Tu’me ve kardeşleri bunu inkâr ederler ve Yahudiyi hırsızlıkla suçlarlar. Katade’nin adamları da un izlerini görmüşlerdir. Münafık olan Tu’me’nin ve Katade’nin mümin olan sülaleleri Yahudiye karşı Tu’me’yi savunurlar. Zira bütün deliller Yahudinin suçlu olduğunu göstermektedir. Onlar müslüman bir kişiye mi yoksa bir Yahudiye mi inanılacağı hususunda ajitasyon yaparlar. Böylece Hz.Muhammed@ eldeki delillere ve şahitlerin ifadelerine göre Yahudi aleyhine tam karar verecek iken Cenab-ı Hak kendisini vahiyle uyarır. Bunun münafıkların bir oyunu olduğunu Yahudi Kurayzalılarla Medine İslam Cumhuriyeti arasını açmak isteyenlerin bir oyunu olduğunu bildirince, Tu’me’nin tezgâhı ortaya çıkar. Tu’me hemen Mekke’ye kaçarak müşriklere katılır. Böylece Huyey bin Ahtab’ın İslami İdare ile Kurayza Yahudilerinin arasının açılması oyununun birinci perdesi başarısızlıkla neticelenir. 105-113- Biz, Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye Kitab’ı hak olarak indirdik. O halde sen de sakın hainlerin savunucusu olma! Allah’tan bağışlanma dile. Muhakkak Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. Kendilerine ihanet edenleri de savunma. Çünkü Allah, işi gücü hıyanet etmek olan günahkarları sevmez. Onlar insanlardan gizleyebilirler ama Allah'tan gizleyemezler. Zira onlar, Allah'ın razı olmayacağı sözlerle geceleyin gizlice düzen kurarlarken Allah onların yanındaydı. Allah, onların yaptıkları şeyi çepeçevre kuşatandır. İşte böylece sizler dünya hayatında onları savundunuz. Fakat kıyamet günü Allah’a karşı onları kim savunacaktır veya kim onları koruyacaktır? Ama kim bir kötülük işler veya kendine zulmeder sonra da Allah’tan bağışlanma dilerse, Allah’ı çok bağışlayıcı, çok merhametli bulur. Zaten kim bir günah işlerse sadece kendine zarar vermiş olur. Allah, her şeyi en iyi bilendir, en hikmetli yasa koyandır. Kim de bir hata veya bir günah işleyip sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, o zaman büyük bir iftira ve aşağılık bir günah yüklenmiş olur. Eğer senin üzerinde Allah’ın fazlı ve merhameti olmasaydı, onlardan bir kesim seni haktan saptırmaya çalışmıştı. Halbuki onlar, ancak kendilerini saptırırlar ve sana hiçbir zarar veremezler. Çünkü Allah, sana Kitab’ı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin nice şeyleri öğretmiştir. Allah’ın senin üzerindeki fazlı çok büyüktür. (Nisa Suresi 105-113) Hz.Muhammed’in@ iktidarını Kurayza Yahudileri ile karşı karşıya getirmek için Huyey bin Ahtab’ın Tu’be’yi kullanarak çevirdikleri entrika boşa çıkmıştı. İftiracı olduğu anlaşılan Tu’be, dinden çıkmış / irtidat etmiş / inkârcı münafıklardan olmuş ve canını kurtarmak için Mekke’ye sığınmıştı. Elçisini oyuna gelmemesi için uyaran Cenab-ı Hak, müminlere endişe etmemelerini çünkü onların geceleri toplanıp gizli saklı kulislerinden / fısıltılı konuşmalarından ve oyun kurmalarından bir şey çıkmayacağını onların bu çabalarında başarı sağlayamayacaklarını bildirir. Tu’be’nin tekrar müşrik olup Mekke’ye sığınmasından da anlaşılacağı üzere, onun gibi olan münafıklar kendilerine doğru yol beyan edilmesine rağmen şirk ideolojisinin otoritelerine uymaktadırlar. Cenab-ı Hak onların bu durumunu anlatmak için onların “dişiler” diye vasıflandırılan Mekke müşrik yönetimine itaat ettiklerini, onlardan yardım umduklarını ve onlardan imdat beklediklerini anlattı. Yine onların Huyey bin Ahtab şeytanının talimatlarına göre hareket ettiklerini bildirdi. Onlar bu hareketleri ile o şeytandan bir şeyler beklemektedirler ve ona yalvarıp yakarmaktadırlar. 114-117- Onların gizli konuşmalarının / kulis yapmalarının çoğunda hayır yoktur. Ancak sadaka vermeyi veya iyilik yapmayı veya insanların arasını düzeltmeyi emreden kimsenin konuşması müstesnadır. Kim Allah rızasını elde etmek için bunları yaparsa, Biz ona büyük bir ödül vereceğiz. Her kim kendisine doğru yol açıklandıktan sonra Peygambere muhalefet eder ve müminlerin yolundan başka bir yola tabi olursa / müminlerin saflarını terk ederse, onu döndüğü yola çeviririz ve onu cehenneme yollarız. O ne kötü bir yerdir! Allah Kendisine ortak koşanları asla bağışlamaz. Bunun dışındakilerden dilediğini bağışlar. Kim, Allah’a ortak koşarsa haktan tamamen uzaklaşarak sapıtmıştır. Onlar, O'nu bırakıp da dişilere (Mekke Müşrik Otoritelere) yakarırlar. Onlar ancak isyankar şeytana (Huyey bin Ahtab’a) yakarırlar. (Nisa Suresi 114-117) 21.5. Tu’me olayında Huyey bin Ahtab’ın Rolü Nadir oğullarının en etkin, en şeytan ve en hırslı siyasi liderlerinden olan Huyey bin Ahtab Medine’den sürgün edilmeyi bir türlü hazmedememişti. Bu sürgünün bedelini peygamberimize ödetmek için çok ağır yeminler etmişti. O, Hz.Muhammed’e@ teslim olmuş / İslam olmuş kimselerin bazılarını ayartıp kendi safına çekeceğine yemin etmişti. Şöyle ki o, onları saptırmak için; “onlara korku vereceğine ve onlara gerçekleşme şansı olmamasına rağmen çok büyük vaatlerde bulunacağına yemin etmişti. Onları boş kuruntulara / ümitlere sokacağına yemin etmişti. Onlara kulisler yaptıracağına ve çok çeşitli entrikalar çevirttireceğine yemin etmişti. Allah’ın yarattığı / vücuda getirdiği Medine İslam Cumhuriyetini yıkacağına ve yerine şirk sistemini geri getireceğine ahdetmişti.” O bu yeminini gerçekleştirmek için de Mekke yönetimiyle müttefiklik anlaşması yaptığı gibi Arap yarımadasındaki büyük kabileleri de Medine İslam Cumhuriyetinin üzerine saldıracak Hizipler ordusuna katılmaya teşvik etmişti. O aynı zamanda Medine’nin içini de karıştırmak için münafıkları boş vaatlerle kendi isteklerini yapmaya ikna etmiştir. Cenab-ı Hak ise müminlere moral verir ve onun bu ahdetmesinin ve yeminlerinin hiç bir öneminin olmadığını, o şeytanın ancak aldanmak isteyenleri aldatacağını fakat onun bu çabalarında asla muvaffak olamayacağını bildirdi. O, Elçisine ve Allah’a güvenip ıslah edici güzel eylemlerde bulunanları mutlaka zafere erdireceğini, ayrıca Ahirette sonsuz bir cennet yaşamının kendilerine ihsan edileceğini müjdeledi. Cenab- Hak, yukarıda belirtilen hususları müteakip ayetlerde şöyle ifade etti; 118- 122- Allah, onu (şeytanı / Huyey bin Ahtab’ı) lanetledi. / kovdu. / sürgün etti. O (şeytan-Huyey bin Ahtab ([1] )) da şöyle dedi: "Ben mutlaka, Senin kullarından bir kısmını ayartacağım / kendi safıma çekeceğim. Onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar, onlara emredeceğim de Allah’ın düzenini / sistemini / kanunlarını bozacaklar.” Kim Allah’ı bırakıp şeytanı (Huyey bin Ahtab’ı) veli / lider/ yönetici / egemen edinirse, o çok açık bir ziyana uğrar. (Şeytan-Huyey bin Ahtab), onlara sürekli birçok vaatte bulunur / sözler verir ve onları ümitlendirir / kuruntulandırır. Fakat şeytan (Huyey bin Ahtab) onlara aldatmadan başka bir şey vaat etmez. İşte bunların varacakları yer cehennemdir. Onlar oradan kaçacak bir yer de bulamazlar. Iman eden ve ıslah edici / salih işler yapanları ise içinde ebedi kalacakları altlarından ırmaklar akan cennetlere yerleştireceğiz. Bu Allah’ın gerçek bir vaadidir. Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir? (Nisa Suresi 118-122) Cenab-ı Hak müteakip ayetlerde, münafıklara da seslenerek ne kendilerinin hayal ettiklerinin ve ümit ettiklerinin ne de Yahudilerin hayal ettiklerinin ve beklediklerinin gerçekleşeceğini bildirerek mucizevi bir ihbarda bulundu. O mucizevi ihbarlarına devam ederek, Arap yarımadasındaki tüm düşmanların Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine birleştiği bu zor zamanda müttefik güçlerin hiçbir şey yapamayacaklarını müminlere müjdeledi. İhlasla güzel eylemlerde bulunanların yaptıklarının asla karşılıksız kalmayacağını ve zayi olmayacağını bildirdi. Hz. İbrahim’in@ izinde giden Medine İslam Cumhuriyeti’nin bölgede Tevhit Sistemin öncüsü olacağının ve çok büyük bir çığır açacağının müjdesini de verdi. 123-126-Ne sizin (münafıkların) hayalleriniz, kuruntularınız, ne de ehl-i kitabın (Yahudilerin) hayalleri, kuruntuları gerçekleşecektir. Kim kötülük yaparsa onunla cezalandırılır ve kendisine Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulabilir. Erkek olsun kadın olsun her kim mümin olarak ıslah edici salih eylemlerde bulunursa, işte onlar cennete girecekler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmayacaklar. Bütün benliğini Allah’a teslim eden, iyilik yapmayı kendi vasfı yapan ve İbrahim’in inanç sistemine / dinine uyandan yolu daha güzel kimin yolu olabilir? Allah, İbrahim’i “çığır açan-iz bırakan bir dost, Halil” olarak seçmiştir. Göklerde ve yeryüzünde olan şeylerin tümü Allah’ındır. Allah, her şeyi çepeçevre kuşatmıştır. (Nisa 123-126) 21.6. Yetim Analarıyla Evlilik Yoluyla Kurulan Ailelerde Baş Gösteren Huzursuzluklar Uhud savaşı ve akınlarda kaybedilen şehitlerin bıraktıkları ailelere sahip çıkılması için yetimlerin anaları ile evlenilmesi talimatı ve miras düzenlemelerinin üzerinden bir yıllık bir süre geçmişti. Geçen süre içerisinde bu evlilikler nedeniyle sorunlar da çıkmaya başlamıştı. Zira bu durumdan hoşnut olmayan kumalar (eskisi ya da yenisi) kocalarının kendilerini ihmal ettikleri şeklinde şikâyette bulunuyorlardı. Bir kısım eski eşler artık erkeklerinin eskisi gibi kendilerine ihtimam göstermediğinden şikâyet ederken bir kısım yeni eşler ise yeni kocalarının kendilerini ihmal ettiklerinden şikâyet ettiler. Erkekler ise zaten istemedikleri ancak üstlenmek zorunda oldukları yeni aile yapıları kurmuşlardı. Kendi aileleri ve iş yüklerine ek olarak şehit ailelerinin tarlaları, bağ ve bahçeleri ya da ticari faaliyetlerini de yürütmek zorunda idiler. Ayrıca bu faaliyetlerden kendilerinin bir menfaati de yoktu. Zira bu malların büyük çoğunluğu yetimlerindi ve büyüyünce kendilerine geri verilecekti. Ama şimdi bunları yürütmek zorunda idiler. Durumları iyi olmayan mümin erkeklerin çok zengin olan yetim annelerinden kazançları olabilirdi, fakat bu kez de eski aileleriyle arası bozulmuştu. Bu nedenle erkekler eşlerden (eski ya da yenisi) birisini veya birkaçını tamamen ihmal ediyordu. Elbette kumaların birbirlerini kıskanmaları, erkeklerini paylaşmak istememeleri de bunda etkendi. Özellikle yeni eşler yani şehitlerin eşleri bu durumdan pek memnun değillerdi. Zira bu evlilikler zorunluluktan kaynaklanmış evlilikler olduğundan yeni kocaları tarafından ihmal ediliyorlardı. Bu durum gerek ihmal edilmiş kadınlar aracılığıyla olsun gerekse bu yükü taşıyamayan kocaları / erkekler tarafından olsun bir şekilde Cumhuriyetin en üst otoritesi olan Hz.Muhammed’e@ iletildi. Peygamberimiz bu hususa çözüm arayışına girdi. Cenab-ı Hak elçisinin imdadına yetişti ve mümin erkeklere “yetimlerin hakları konusunda ne kadar titizlik gösterilmesi gerekiyorsa, yetimlerin anneleri olan eşleri hakkında da aynı hassasiyeti göstermeleri gerektiğini” emir buyurdu. Ardından yetimlerin annelerinin de eşleriyle konuşarak sorunlarını halletmelerini ve ayrılmak yerine evliliklerini sürdürmelerinin hem kendileri hem de toplum için daha hayırlı olacağını bildirdi. Erkeklere ise adaleti gözetme hususunda gayret göstermelerini ancak buna ne kadar uğraşsalar da beceremeyeceklerini fakat hiçbir eşi askıda bırakmadan her birine en azından asgari ihtimamı esirgememeyi öğütledi. Erkeklerin kadınları idare etmelerini, barış yollarını bulmalarını ve sorumsuz davranışlardan kaçınmalarını emretti. Cenab-ı Hakk’ın bu emir ve tavsiyeleri ile savaşların ve akınlardaki kayıpların yol açtığı toplumsal yaraları sarmak için yapılan düzenlemenin sürdürülebilirliği sağlanmaya çalışıldı. Fakat sorun gerçekten çok büyüdüyse, uzlaşma boyutlarını aştıysa da ısrar etmenin bir faydasının olmadığını ve bu tür durumlarda boşanmadan korkulmaması gerekliliği belirtilerek Cenab-ı Hakk’ın tarafları çaresiz ve muhtaç durumda bırakmayacağı bildirilir. Bu demekti ki; krizler bir bir aşıldığı için gelinen noktada İslam Cumhuriyetinin bu tür durumlar için artık çözüm üretebilecek yeteneği vardır. 127-130-Senden o kadınlar (yetimlerin anaları) hakkında fetva istiyorlar. De ki: “Allah size onlar hakkında hükmünü açıklıyor: Farz kılınmış haklarını vermediğiniz ve beğenip almak istemediğiniz yetimlerin anaları ile aciz çocuklar hakkında ve yetim çocuklara hakkaniyetle muamele etmeniz hakkında Kitap’ta size okunan ayetler de bunu açıklıyor. Her ne hayır işlerseniz, biliniz ki, şüphesiz Allah, onu en iyi bilendir. Eğer bir kadın, kocasının nüşuzundan / ilgisizliğinden veya kendisinden uzaklaşmasından korkarsa, o durumda aralarında bir uzlaşma / anlaşma yaparak evliliklerini devam ettirmelerinde bir günah yoktur. Sulh / barış (aile yuvasının bozulmasından daha ) hayırlıdır. Nefisler bencillik ve kıskançlığa hazır haldedir. Eğer iyilik yapar ve sorumlu davranırsanız, biliniz ki Allah yaptığınız şeylerden haberdardır. Kadınlarınız arasında adaletli davranmaya ne kadar uğraşsanız da asla güç yetiremezsiniz. Öyleyse birisine tamamen meyledip de diğerini askıya almayın. Eğer (böyle bir durum hasıl olmuş ise) arayı bulup / uzlaşıp, sorumlu davranırsanız o takdirde Allah bağışlar ve merhamet eder. (Bütün çabalara rağmen) eğer (karı-koca) ayrılacak olurlarsa, Allah kendi zenginliğinden onların her birini geçindirir, kimselere muhtaç bırakmaz. Allah’ın imkanları ve lütfu sınırsız, Hikmeti sonsuzdur. (Nisa Suresi 127-130) 21.7. Kabile Asabiyesinin Bırakılması ve Adaletle Şahitlik Yapılması Gerektiği Müminler Tu’me olayında, kabile asabiyesi ile hareket ederek hırsızlıkla suçlanan Yahudi Zeyd bin Semin’i az daha mahkûm ettireceklerdi. Halbuki Ubeyrik oğulları ve Katade’nin kabilesinden olanlar olay konusundaki şahitliklerini kabileciliği ön plana almadan yapsalardı hakikati göreceklerdi. Ancak onlar akrabalık bağlarının etkisiyle ileri gelenlerinin telkinleri çerçevesinde hareket etmişler ve Yahudi Zeyd bin Semit’e iftira atılmasına yol açmışlardı. Bu iftiraya kendileri de inanmışlardı. Ayrıca müminlerin sözüne mi yoksa bir Yahudinin sözlerine mi güvenilecek diye peygamberimizi hükmünde baskı altına almaya çalışmaları da onlardan bazılarının olay hakkında birtakım hususların akıllarına yatmamasına rağmen sırf kabilecilik saikiyle Tu’me’nin yanında yer aldıkları anlaşılmaktadır. Bu durum oldukça vahim bir durum yaratmaktaydı. Zira Tu’me olayı ile tezgahlanan oyun Cenab-ı Hakk’ın uyarısı ile atlatılmıştı. Fakat bundan sonra münafıklar vasıtasıyla kurgulanacak yeni oyunlar karşısında müminlerin aynı şekilde kabile asabiyesi ile hareket etmeleri halinde onların bu oyunlarında başarılı olmaları mümkün idi. Şayet benzer bir oyunda onlar başarı sağlayacak olurlarsa müminler kendi içindeki birlik ve beraberliklerini kaybedebilir ve dışarıdan gelecek bir saldırı karşısında direniş gösteremeyeceklerdi. Gelecekte böyle bir tehlike ile yüz yüze gelmemek için Cenab-ı Hak, müminlere uyarılarda bulundu. Kabilecilik, akrabalık, ana, baba, zengin, fakir vb. ayrımcılıkların asabiyesi ile haksızlara destekçi olmalarının müminleri yok oluşa götüreceğini bildirdi. Artık müminlerin şirk sisteminden kalan bu tortulardan kurtulmaları gerektiği aksi takdirde inkârcıların eliyle kendilerini topyekûn ortadan kaldıracağını ve yerlerine başkalarını getirebileceği ikazında bulundu. Uzun vadeli (ahireti) düşünmeyip günü (dünya) kurtarmaya yönelik tercihlerinin kendilerini kurtarmayacağını, hatta bugünü de kaybedeceklerini, zira bugünün de yarının da Allah’a ait olduğunu bildirdi. Bu nedenle onları en yakınları dahi olsa İslami İktidarı / Hakkı / adaleti ayakta tutmaya öncelik vererek olaylar karşısında kabile, akraba, eş, dost tarafgirliği ile değil adalet ilkeleriyle davranmaya çağırdı. Gizli saklı planlardan, süfli heves ve arzulardan uzak durmaları ve böylece adaletten ayrılmamaları halinde Mülkün / Devletin ayakta kalacağını bildirdi. 133-135- Ey insanlar! Eğer O dilerse sizi topyekûn ortadan kaldırıp yerinize başkalarını getirir. Allah’ın buna gücü yeter. Kim, dünya nimetini istiyorsa bilsin ki dünyanın da ahiretin de nimetleri Allah’ın nezdindedir. Allah her şeyi işiten ve her şeyi görendir. Ey iman edenler! Kendinizin, ana-babanız ve yakın akrabanız aleyhine de olsa, hakkaniyeti / adaleti ayakta tutan ve Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) ister zengin, isterse fakir olsun, bilin ki Allah, ikisine de sizden daha yakındır. O halde boş heveslerinize ve sufli arzularınıza uymayın ki adaletten sapmayasınız. Eğer şahitlik yaparken dilinizi eğip bükerek gerçeği çarpıtırsanız veya şahitlikten kaçınırsanız, biliniz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır. (Nisa Suresi 133-135) 21.8. Müminleri Güvenmeye Davet ve Tu’me Gibi Münafıkların Arayışları Cenab-ı Hak, müminlerin Kendisine, peygamberimize, indirdiği hükümlerin yer aldığı Kitab’a ve daha önce indirdiği ilahi hükümlere güvenmeye davet etti. Bunların kendilerinin zararına olacak yanlış hükümleri vermeyeceğine işaret etti. Ama Tu’me gibi münafıkların sürekli iman ile inkâr arasında gidip geldiklerini ve sonunda sapıklığa gömüldükleri için onları affetmeyeceğini bildirdi. Onları bu şekilde sapıtmış olmaları nedeniyle acı bir azabın beklediğini belirtti. Onların Mekke müşrik yönetiminin velayetini arzuladıklarını söyledi. Onlar bu tercihleri ile o müşriklerin yanında şan ve şeref mi arıyorlardı? Hâlbuki boşuna beklemesinler, bütün şan ve şerefin kaynağı Cenab-ı Hak olduğundan O müminlere şan ve şeref bağışlayacak ve müşrikleri rezil edecektir. 136-139-Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab’a ve daha önce indirdiği kitaba güvenin / iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse işte o derin bir sapıklığa gömülmüştür. Doğrusu iman edip sonra inkar eden ve tekrar iman edip sonar yine inkar eden ve sonunda saplandığı inkara boğazına kadar gömülenleri Allah affetmeyecek ve doğru yola iletmeyecektir. Böyle davranan münafıkları çok acıklı bir azabın beklediğini müjdele! Onlar, müminleri bırakıp inkârcıların yönetimini / velayetini isteyen kimselerdir. Onların yanında izzet ve şeref mi arıyorlar? Oysa izzet ve şerefin tümü Allah’ındır. (Nisa Suresi 136-139) Münafıklar çevrelerinde birlikte oldukları müminleri yaptıkları konuşmalarla zehirliyorlardı. Bu yüzden münafıkların ayartmalarından müminleri korumak için onları bu münafıklardan uzak tutmak gerekiyordu. Cenab-ı Hak, münafıkların yaptıkları menfi propagandaya müminlerin kapılmalarını engellemek için onlarla sadece kişisel ilişkiler bağlamında ilişki kurulabileceğini ama devlet işleri üzerinde konuşmaya geçildiğinde onlardan uzak durulmasına yönelik daha önce verdiği talimatı hatırlattı. Daha açık bir ifadeyle, müminlerin münafıklarla beraber oturdukları zaman Allah’ın ayetleri ve elçisiyle dolayısıyla Medine İslam Cumhuriyeti ile alay edildiğinde ya onlara karşı durmalarını veya en azından çekip gitme şeklinde tepki koymalarını, aksi takdirde onların da küfür / inkar içerisinde olacaklarını bildirdi. Çünkü onların yapacakları algı operasyonlarından samimi mümin halkın da etkileneceği ve bir süre sonra o müminlerin de onlar gibi olacağı belirtildi. Cenab-ı Hak, müminleri onların psikolojik algı operasyonlarından korumak için onlardan uzak durulması talimatını hatırlattıktan sonra onların niyetleri hakkında çok çarpıcı bir değerlendirme yaptı. Onların Medine’yi kurtarmak için önerdikleri politikanın aslında izlenecek en yanlış politika olduğuna işaret etti. Sebebini ise onların niyetinin Medine’yi kurtarmak değil kendilerini kurtarmak olduğunu ifade etti. Onların bu mücadelede Mekkeli müşrikler galip gelirse onlara yardım ettiklerini ileri sürerek onlardan kendilerine pay almaya çalışacakları, yok eğer müminler kazanacak olursa zaten beraber oldukları için bu zaferden pay almaya çalışacaklarını bildirdi. Fakat Cenab-ı Allah, onların bu çıkarcı niyetlerini ortaya koyduktan sonra müminlerin onların peşinden gitmemesi gerektiği çünkü müşriklere, müminlerin aleyhine asla bir yol vermeyeceğini bildirdi. Böylece müminlerin onların ayartıcı söylemlerine itibar etmemeleri gerektiği gibi bu vaadi ile mucizevi bir ihbarla zaferi de müjdeledi. 140-141-Allah, size Kitab’da size şu talimatı indirmişti: “Allah’ın ayetlerinin reddedildiğini veya onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze dalmadıkları sürece onlarla beraber oturmayın. Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz.” Muhakkak ki Allah, münafıkların ve inkarcıların hepsini cehennemde toplayacaktır. Onlar sizi sürekli gözetleyip duruyorlar. Şayet Allah tarafından size bir zafer verilirse onlar: “Biz, sizinle beraber değil miydik?” diyecekler. Yok, eğer (Mekkeli) inkârcılar bir zafer elde edecek olurlarsa: “Sizin üzerinize baskı yaparak, sizi zorlayarak ve sizi teşvik ederek şu müminlerden kurtarmadık mı?” diyecekler. Fakat Allah, kıyamet gününde / nihai zafer gününde aranızda hükmünü verecek ve inkârcıların müminlere zarar vermesine asla bir yol ve imkân vermeyecektir.(Nisa Suresi 140-141) Cenab-ı Hak, o münafıkların niyetlerinin kötü olduğunun bir diğer göstergesine daha dikkat çeker. Şöyle ki: “onların niyetleri halis olsaydı, Medineliler için toplanılıp, onların sorunlarının konuşularak çözüme kavuşturulduğu ve onlar için dua edildiği salatlara / toplantılara / içtimalara tembel tembel kalkmazlardı. Madem onların niyetleri temiz ve halk için çalışıyorlarsa halkın yararı için yapılan görüşmelere, beyin fırtınalarına büyük bir aşkla, büyük bir arzu ve istekle katılmaları gerekmez mi?” Ama aslında onlar mümin görüntüsü vererek Allah’ı yani elçisini, O’nun hükümetini ve halkı aldatmaya çalışıyorlardı. Onlar sürekli gösteriş yapıyorlardı. Fakat her yaptıkları oyun, hile ve aldatma başlarına geçiyordu. Onların kötü niyetleri Allah’ı çok az anmalarından da belli değil miydi? Çünkü Allah onlar için bir anlam ifade etmiyordu. Elçisi, onun hükümeti ve Medine halkı onlar için bir şey ifade etmiyordu. Onlar için değerli olan tek şey sadece ve sadece kendileriydi, kendi çıkarlarıydı. Bu nedenle onlar ne tam mümin oluyorlardı ne de kâfir. İki taraf arasında yalpalayıp duruyorlardı. Münafıkların sadece kendi çıkarlarını düşünmekten kaynaklı bu aşağılık karakterleri ve kararlı bir politikalarının olmaması nedenleriyle Cenab-ı Hak müminlerden onlar gibi olup inkârcıları kendilerine veli / yönetici / lider edinmemelerini emretti. Eğer müminler münafıkların ayartmalarına kanıp Mekkeli inkârcıların velayetini / yöneticiliğini / liderliğini kabul edecek olurlarsa o takdirde gelecekte Allah’a karşı kendi aleyhlerine çok büyük bir kanıt / delil vermiş olacaklarını bildirdi. Cenab-I Hak, ayrıca müminler Allah’a, peygamberine ve hükümetine güvenip / inanıp mücadele ederlerse Allah neden kendine güvenenlere azap etsin ki diye sorarak gerekli uyarılarını yaptı. 142-149-Süphesiz ki münafıklar, Allah’ı aldatmaya çalışıyorlar. Halbuki O, onların oyunlarını başlarına geçiriyor. Onlar, salata / toplantıya /namazı müteakip kamunun sorunlarını görüşmeye tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı da pek az anarlar. (Onlar) iki taraf arasında bocalayıp duruyorlar! Ne bunlarla (müminlerle) ne de onlarla (inkarcılarla) oluyorlar! Allah’ın şaşırttığı kimseye sen bir kurtuluş yolu bulamazsın. Ey iman edenler! ( Münafıklar gibi) müminleri bırakıp da (Mekkeli) inkârcıları kendinize yönetici / lider / veli edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah’a apaçık bir delil vermek mi istiyorsunuz? Şüphesiz ki münafıklar cehennemin dibini boylayacaklardır. Sen de onlara bir yardımcı bulamazsın. Ancak tevbe edenler, kendilerini ıslah edenler, Allah’a sımsıkı sarılanlar ve dinlerini Allah’a halis kılanlar hariçtir. İşte bunlar, müminlerle beraberdir ve Allah müminlere büyük bir mükafat verecektir. Eğer şükredip iman ederseniz Allah size niçin azap etsin? Allah, şükrün karşılığını veren ve her şeyi bilendir. Allah, haksızlığa uğrayanların dışında, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez. Allah her şeyi işiten ve her şeyi bilendir. Gizli veya açık bir iyilik yapar, kötülüğü de affederseniz, biliniz ki Allah, çok bağışlayandır, gücü her şeye yetendir. (Nisa Suresi 142-149) [1] ) Huyey bin Ahtab Medine’den kovulunca müminleri saptıracağına ve Hz.Muhammedi Medine’den sürüp çıkaracağına dair yeminler etmiştir. Tıpkı Hz.Muhammedin Medine’ye hicrett ettiği zaman O’na yaptığı düşmanlık yemini gibi (İbni Hişam ve İbn Kesir) Taberi Tefsirinde Ibni Zeydin burada yapılan yoruma benzer bir yorum yaptığını ve baş aktörün Huyey bin Ahtab olduğunu nakletmektedir.
- Bölüm 18:NADİROĞULLARININ SÜRGÜNÜ | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 18 NADİROĞULLARININ SÜRGÜNÜ 18.1.Krizlerin Üstesinden Gelip Üstün Olmanın Usul ve Esasları Müminlerin Uhud mağlubiyetinin getirdiği sorunlar, muhaliflerin yaptıkları tezviratlar ve yıkıcı söylemlerin yarattığı psikolojik baskıdan kurtulmaları gerekiyordu. Cenab-ı Hak, müminlerin ihtiyacı olan mucizevi ihbarını yaptı ve müminlerin mutlaka muzaffer olacaklarını Saff Suresinin ilk ayeti ile bildirdi. RAHMAN, RAHİM ALLAH ADINA 1-Göklerde ve yeryüzündeki her şey Allah’ın adını yüceltir. Zira Alla, üstün, güçlü, şerefli, mutlak galip olandır, en iyi ve en hikmetli yasa koyandır. (Saff Suresi 1) Uhud mağlubiyetine kadar olan süreçte sürekli başarılı bir grafik izleyen müminlerin içine düştükleri bu ağır baskıdan kurtulmanın formülü Al-i İmran Suresinin son ayetinde bildirilmişti. Cenab-ı Hak, şimdi bu formülün detaylarını Saff Suresinin müteakip ayetlerinde vererek müminlerin izleyecekleri yöntemi bildirdi. Cenab-ı Hak, yerdeki ve gökteki her şeyin Kendi ismini yüceltirken müminlerinde bu yolda gayret göstermeleri, O’nun öğretilerinin insanlara egemen olması için mücadele etmeleri / gayret göstermeleri gerektiğine işaret etti. Böyle yaparlarsa Allah’ın mutlak galip olması nedeniyle kendi ilkelerini egemen kılmak isteyen müminlerin de mutlaka galip geleceğini bildirdi. Müminlerin krizleri atlatıp galip gelmelerinin usul ve esaslarını aşağıdaki şekilde inzal etti; 18.1.1- Hava Atma / Gösterişten Uzak Durmak ve Verdikleri Sözün Arkasında Durmak Heyecanlı müminler Uhud savaşı öncesinde cengâverlik yapacaklarını, savaşmayı ve şehit olmayı arzu ettiklerini söylemişlerdi. Ayrıca Hz.Muhammed’in@ emir ve talimatlarına harfiyen uyacaklarına söz vermişlerdi. Fakat savaş sırasında ölümle burun buruna gelince kahramanlığın ve şehadetin öyle kolay olmadığını görmüşler ve Uhud dağına kaçıp sığınmışlardı. Peygamberimizin çağrısını duymamışlardı bile. Dahası okçular ganimet sevdasına kapılıp onun emirlerini dinlemeyerek nöbet yerlerini terk etmişlerdi. Hava atmak ve ucuz kahramanlık gösterisinde bulunmak için savaş öncesinde sarf ettikleri sözleri ve peygamberimizin emirlerini dinlememeleri nedeniyle Cenab-ı Hak onlara hezimet azabını tattırmıştı. 2-3-Ey iman edenler! Yapmadığınız / yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmadığınız / yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük gazap / ceza gerektiren bir suçtur. (Saff Suresi 2-3) 18.1.2-Allah Yolunda Hep Birlikte Mücadele Etmek Müminlerin inkârcılarla mücadele ederken bir duvarın tuğlaları gibi birbirine kenetlenerek saflar halinde savaşmaları gerektiğini belirtti. Birlik ve beraberliğini sağlamış, topyekûn mücadele edenleri Kendisinin sevdiğini bildirerek muzafferiyetin yasasının tevhit olmaktan geçtiğini vurguladı. 4-Şüphesiz Allah, Kendi yolunda kenetlenmiş bir duvar gibi saf bağlayarak savaşanları sever. (Saff Suresi 4) 18.1.3-Peygamberliğe / Önderliğe İhanet etmemek Hezimetin arkasından münafıklar Hz.Muhammed’e çok eziyet ediyorlardı. Peygamberimiz Medine için elinden gelen bütün fedakârlığı göstermesine rağmen münafıkların ona eziyet yapmaları tıpkı İsrail oğullarının Hz. Musa’ya eziyet etmesine benziyordu. Medine Yahudilerinin Hz.Muhammed’i@ kabul etmemesi de İsrail oğullarının geçmişte Hz. İsa’yı reddedişiyle çok büyük benzerlikler arz ediyordu. Cenab-ı Hak, tarihin tekerrür ettiğini müminlere hatırlatmak için bu metaforları zikretti. Bu benzetmeler, münafıkların ve Yahudilerin geçmişten ders almaları ve Hz.Muhammed’e karşı tavırlarından vazgeçmeleri ve ona ihanet etmemeleri için bir uyarıydı. 5-6-(Ey münafıklar! Sizin bu durumunuz) Musa’nın, toplumuna: “Ey Kavmim! Şüphesiz benim, sizin için Allah’tan gönderilmiş bir elçi olduğumu bildiğiniz halde, niçin bana eziyet ediyorsunuz?” dediği zamanki durumu hatırlatıyor. Ne zaman ki onlar doğru yoldan saptılar, Allah da onların kalplerini saptırdı. Ve Allah, hak yoldan sapmış bir topluma kılavuzluk etmez. (Ey Yahudiler! Sizin durumunuzda) Meryem oğlu İsa’nın: “Ey İsrail oğulları! Şüphesiz ben Allah'ın bir elçisiyim. Benden önce inzal olmuş Tevrat'ı doğruluyor ve benden sonra gelecek olan Ahmed adındaki bir elçiyi müjdeliyorum.” Dediği zamanki durumu hatırlatıyor. Ne zaman ki O, onlara apaçık delillerle gelince “Bu, apaçık bir büyüdür” demişlerdi. (Saff Suresi 5-6) 18.1.4-Umudunu kaybetmemek ve başaracağına inanmak Uhud savaşını müteakiben yaşanan ekonomik ve sosyal krizi daha da derinleştirerek siyasal bir kriz yaratmak isteyen münafıklar, sürekli yalan, iftira ve kötü propagandalar ile Medine halkı üzerinde menfi algı oluşturmaya çalışıyorlardı. Cenab-ı Hak, kendi devletini / dinini / nurunu yıkıp söndürmek için onlar ne kadar çabalasalar da başaramayacaklarını bildirdi. O, kendi devletini / dinini / nurunu koruyacağını ve tamama erdireceğini, buna kimsenin engel olamayacağını belirtti. Yine Allah elçisine yaptığı doğru yol kılavuzluğu ile Din-i Devletini tüm diğer devletlere / dinlere galip getireceği müjdesini verdi. Müminlerin doğru yolda oldukları sürece Kendisinin arkalarında destekçi olduğunu bilmelerini ve böylece onlara umutlarını kaybetmemeleri ve başaracaklarına inanmaları gerektiği mesajını verdi. 7-9- İslam’a davet olunduğu halde Allah’a karşı yalan ve iftira atandan daha zalim kimdir? Allah, böylesi zalimler toplumunu doğru yola iletmez. Onlar, Allah’ın dinini / nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Halbuki inkarcıların hoşuna gitmese de Allah, dinini / nurunu tamamlayacaktır. Müşrikler istemeseler de Allah Elçisini doğru yol kılavuzu ve hak dinle gönderdi ki onu bütün dinlere / devletlere üstün kılsın. (Saff Suresi 7-9) 18.1.5-Peygambere / Öndere güvenmek ve Allah Yolunda Her Şeyi Feda Etmek Müminlerin krizden kurtulmalarının en önemli esaslarından bir diğeri de Allah elçisine güvenmeleri ve onun davası yolunda canlarını ve mallarını ortaya koyarak mücadele etmeleri olduğu belirtildi. Cenab-ı Hak, bu şekilde fedakârca mücadele ettikleri takdirde kendisinin sadece bu dünya da zafer vermekle kalmayacağını aynı zamanda ahirette günahların bağışlanarak cennetlere hem de Adn cennetlerine konulacağı müjdesini verdi. Esas kurtuluşun bu olduğunu belirttikten sonra yakın zamanda da şahit olacakları bir zaferin de kendilerine verileceğini müjdeledi. 10-13-Ey iman edenler! Sizi can yakıcı bir azaptan kurtaracak kazançlı bir ticareti size göstereyim mi? Allah’a ve O’nun Elçisine inanacaksınız / güveneceksiniz. Allah yolunda canlarınızla, mallarınızla savaşacaksınız. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Eğer böyle yaparsanız Allah sizin günahlarınızı bağışlar ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte bu, büyük kurtuluştur. Ve sizin seveceğiniz başka bir şey daha var; Allah’tan yardım ve yakın bir fetih… Artık müminleri müjdele. (Saff Suresi 10-13) 18.1.6-Peygamberin / Önderin Çağırdığı Zaman Yanında Durmak Cenab-ı Hak, müminlere bu krizi aşmanın esaslarının sonuncusu olarak elçisi her ne zaman kendilerinin desteğine ihtiyaç duyarsa hemen yardıma koşmaları gerektiğini bildirdi. Bu hususta Hz. İsa’nın havarilerinin örnek davranışlarını metafor olarak verdi. Eğer müminler bu esaslara göre hareket edecek olurlarsa düşmanlarına karşı üstün / galip geleceklerini belirtti. 14-Ey iman edenler! Allah'ın yardımcıları / destekçileri olun; nitekim Meryem oğlu İsa, havarilere: “Allah yolunda benim yardımcılarım / destekçilerim kimdir?” demişti. Havariler: “Allah'ın yardımcıları biziz” demişlerdi. Bunun üzerine İsrail oğullarından bir grup inanmış, bir grup da inkâr etmişti. Biz de inananları düşmanlarına karşı destekledik ve böylece onlar üstün / galip geldiler. (Saff Suresi 14) 18.2. Esed Oğulları Harekâtı Mekke Yönetimi çevre kabileleri kışkırtmak amacıyla Medine İslam Cumhuriyetinin Uhud savaşından sonra zor duruma düştüğü ve içeride istikrarı sağlamak için uğraş verdiği şeklinde propaganda yaptı. Yapılacak küçük bir baskına bile Medine’nin karşı koyacak gücünün olmadığını anlattılar. Bu propagandadan etkilenen çevre kabilelerden Esed oğulları Medine’ye bir baskın düzenlemeye karar verdiler. Esed oğullarının baskın planından haberdar olan Hz.Muhammed@ hemen harekete geçti ve Ebu Seleme b. el-Mahzumi komutasında 150 kişilik bir askeri birliği Esed oğulları üzerine gönderdi. Kendilerinden daha erken davranan İslam Ordusunu karşısında gören Esed oğulları ne yapacaklarını şaşırdılar. Canlarını kurtarmak için hemen kaçmaya başladılar. İslam Ordusu onları kovaladı. Kaçarken geri dönüp karşı koymayı deneyen Esed oğulları ile ufak çaplı çatışmalar yaşandı. Fakat baskına uğramanın verdiği panik ve korku ile karşı koymada başarılı olamadılar. Sürülerini terk edip kaçarak hayatta kalmayı kendileri için daha uygun buldular. Söz konusu küçük çaplı çatışmada Urve bin Mesut şehit oldu. İslam Ordusu Esed oğullarının bıraktıkları hayvan sürülerini ganimet olarak yanlarına alarak Medine’ye döndüler. Harita 18: Esedoğulları Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Esed oğulları aldıkları bu darbe ile bir daha Medine’ye saldırmaya cesaret edemediler. Peygamberimizin çevredeki bedevi Arap kabilelerine sürekli caydırıcı harekât düzenleyerek Medine’nin savunmasının mümkün olacağına yönelik politikasının doğruluğu bu harekât ile bir daha ispatlanmış oldu. Ayrık kabileler şeklinde yaşamayı seven ve tevhit olmaya karşı olan Arap kabilelerinin anladığı dil ancak bu şekilde üzerlerine gidip sindirmekti. Medine İslam Cumhuriyetini yaralı aslana benzetip parçalamak için sırtlanlar gibi saldırmayı düşünen Esed oğulları sürülerini kaybetmek suretiyle aldıkları yara ile Medine İslam Cumhuriyetinin kolay lokma olmadığını öğrenmiş oldu. Böylece Esed oğullarına iyi bir ders verilmiş oldu. Esed oğulları Harekatının komutanı Ebu Seleme Uhud Savaşında aldığı yarası daha iyileşmeden bu harekatta görev almıştı. Medine'ye döndükten birkaç gün sonra bu yaradan dolayı vefat etti ve şehit oldu. 18.3. Abdullah Bin Uneys’in Süfyan bin Halide Suikast Operasyonu Mekke Yönetiminin kışkırtmasına kanan bir diğer kabile Lihyan oğulları idi. Bu kabilenin ileri gelenlerinden Süfyan b. Halid’in tıpkı Esedoğulları gibi Medine’ye bir baskın yapma girişimi olduğu bilgisini Hz.Muhammed’e@ ulaştı. O bu haberi alır almaz hemen harekete geçti ve bu kez askeri bir birlik değil suikast planı hazırladı. Bu planı gerçekleştirmek için Abdullah b. Üneys'i görevlendirdi. Hedef Süfyan Bin Halid’in öldürülmesi idi. Eğer Süfyan öldürülürse Lihyanlılar Medine’ye karşı baskın yapma cesareti gösteremeyeceklerdi. Peygamberimiz daha önce tertiplediği suikastlarda olduğu Abdullah Bin Üneys’e her türlü hareket serbestisi yetkisini tanıdı. Abdullah bin Üneys Lihyan kabilesine kavuşunca Süfyan bin Halid’in Medine’ye baskın için adam topladığı haberini aldığını kendisinin de bu baskına iştirak etmek istediğini bildirdi. Lihyanlılar Abdullah bin Üneysi Süfyan bin Halid’in çadırına götürdüler. Abdullah Süfyan ile yaptığı sohbette kendisine güvenilebileceği izlenimini oluşturdu. Öyle bir güven verdi ki Süfyan onu o gece çadırında ağırladı. Fakat Süfyan bu ağırlamayı hayatıyla ödedi. O gece Abdullah bin Üneys suikast planını uygulamaya koydu ve Süfyan’ı öldürmeyi başardı. Abdullah bin Üneys suikastten sonra Lihyanlıları da atlatmayı becerdi ve Medine’ye sağ salim döndü. 18.4. Lihyan oğullarının İntikamı: Reci Baskını Lihyanlılar Süfyan b. Halid'in intikamını almak için yemin ettiler. Medine’ye saldırmayı düşündüler fakat bunun kendilerine çok zayiat verdireceğini değerlendirdiler. İntikamlarını aynı Hz.Muhammed’in suikast yöntemini kullanması gibi hileli bir yöntemle almayı planladılar. Kurdukları hile gerçekten çok zekiceydi. Plana göre Lihyanlılardan hiçbir fert Hz.Muhammed’le muhatap olmayacaktı. Onlar sonradan devreye gireceklerdi. Bunun için başka kabileleri kullanacaklardı. Mekke ile müttefik olan Adel ve Kare kabileleri bu iş için en uygun kabilelerdi. Söz konusu kabilelerin reisleri ile görüşerek kurdukları hilelerini onlarla paylaştılar. Plan uyarınca Adel ve Kare kabilelerinden temsilciler Medine’ye gidecekler ve Hz.Muhammed’e@ kabilelerinin İslam Cumhuriyeti topluluğuna katılma isteklerini beyan edeceklerdi. İslam Topluluğuna katılım müzakerelerini yürütmek ve kabilelerinde İslami öğretinin uygulanmasının nasıl olacağının belirlenmesi için İlahi öğretiyi / Kur’an’ı iyi bilen temsilciler göndermesini talep edeceklerdi. Hz.Muhammed’in@ böylesine cezbedici bir teklifi reddetmesinin imkânsız olduğunu düşündüler. Zira Adel ve Kare kabileleri Müslüman olacak olursa Mekke’nin yanı başında ve onların paralı asker olarak kullandıkları bu kabileleri elde etmiş olacaktı. Onun göndereceği temsilcilerin yolda baskına uğratılıp katledilmesi ya da esir edilmesi işini ise Lihyanlılar gerçekleştirecekti. Böylece Lihyanlılar intikamlarını alırken Adel ve Kare kabileleri ise sanki bu oyunda hiçbir dahli olmamış gibi davranarak kendileri suçlanamayacaktı. Plan uygulamaya konuldu ve Adel ile Kare kabile reisleri temsilcilerini Medine’ye gönderdiler. Temsilciler Hz.Muhammed’e@ İslam topluluğuna katılma isteklerini bildirdiler. O daha iki ay önce Uhud’da kendileriyle Mekke Ordusu saflarında savaşan Adel ve Kare kabilelerinin şimdi İslam Topluluğuna katılmak istemelerinden şüphelendi. Fakat bugüne kadar bütün Arap kabileleri kendisine düşmanca davranmış olduğundan herkese karşı şüpheyle yaklaşarak onların Müslüman olma / topluluğa katılma taleplerini geri çevirirse İslam topluluğunun yayılması mümkün olmayacaktı. Risk alması ve Allah’a güvenerek samimi hareket etmesi ama bir ihanete uğrayacak olursa da bunun cevabını en sert şekilde vermesi daha uygun olacaktı. Hz.Muhammed@ gelen heyetin teklifini kabul etti ve Kur’an’ı / ilahi yasaları iyi bilen yedi arkadaşını İslam yasa ve prensiplerini kabile yöneticilerine öğreterek onların İslam topluluğuna geçişini sağlamak üzere heyetle birlikte gönderdi. Peygamberimizin bu amaçla seçtiği arkadaşları Mersed b. Ebi Mersed, Halid b. Bükeyr, Asım b. Sabit, Hubeyb b. Adiy, Zeyd b. Desine, Muattib b. Ubeyd ve Abdullah b. Tarık idi. Onlar Adel ve Kare kabilelerinin temsilcileri ile yola koyuldular. Fakat yolda Reci Suyu / Kuyusu denilen bir yerde geceledikleri sırada Lihyanlılar planladıkları gibi 100 kişilik bir kuvvetle gruba baskın yaptılar. Baskına uğrayan müminler hemen karşı saldırıya geçtiler ancak orantısız bir güce sahip olan Lihyanlılar onlardan dördünü şehit ettiler, üç mümini de esir aldılar. Harita 19: Reci Katliamının Coğrafi Yeri(https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Lihyanlılar ele geçirdikleri bu esirleri Mekkelilere satıp hem intikamlarını almış olmayı hem de bu işten kazançlı çıkmayı planladılar. Bu amaçla onları Mekke’ye götürürken yolda Abdullah b. Tarık bağlarını çözmeyi başardı ve Lihyanlı nöbetçilerden birinin kılıcını alarak ellerinden kurtulmaya çalıştı ancak girdiği çarpışmada şehit düştü. Diğer iki esir ise Mekkelilere satıldı. Mekke Yönetimi esir müminlere dinlerinden dönüp tekrar müşrik olurlarsa affedileceklerini vaat ettiler. Ancak bu iki müminde teklifi şiddetle reddettiler. Bunun üzerine Mekke Yöneticileri halkı korkutmak ve Bedirde öldürülen ileri gelenlerinin intikamını almak için bu müminleri işkence ederek şehit ettiler. 18.5. Bi’rimaune Faciası Lihyanlıların Reci tuzağında kullandıkları metot, diğer kabile reisleri tarafından da çok beğenilmişti. Doğrudan Medine’ye saldırmak yerine peygamberimizin etrafını boşaltmak amacıyla arkadaşlarını katledecek planlar bedevi kabilelere daha cazip geliyordu. İslam topluluğuna katılacaklarına dair bir söylemin Peygamberimizi temsilci göndermeye zorlayacağının muhakkak olduğunu gören kabile reisleri, Reci faciasından önce başka tuzaklar kurmayı planlayarak Hz.Muhammed’e iyi bir ders vermek istemişlerdi. Bu amaçla Amir kabilesinin önderlerinden Ebu Bera Amir bin Malik harekete geçti ve Adel ve Kare kabile temsilcilerinin peygamberimizle görüşmesinden hemen sonra bizzat kendisi Medine’ye gitti. ([1] ) Henüz Reci faciasının haberi ulaşmadığı bir zaman aralığında Hz.Muhammed@ ile görüşen Ebu Bera hem kendi kabilesinin hem de kendi çevresindeki Zib, Ri’l, Zekran ve Usayye kabilelerinin de İslam topluluğuna katılmak / Müslüman olmak istediğini bildirdi. İslami yönetim modeli / ilahi öğretileri / Kur’an’ı kendilerine ve çevredeki söz konusu kabilelere öğretmek için temsilcilerini göndermesini ve İslam topluluğuna katılım müzakerelerinin başlatılmasını talep etti. Peygamberimiz göndereceği temsilcilerin Ebu Bera’nın kendi kabilesi içerisinde güvenliğinin sağlanması konusunda güvence vereceği konusunda ikna olmakla beraber diğer kabileler nezdinde heyetin güvenliği konusunda endişesini dile getirdi. Ebu Bera gelecek heyetin güvenliğini diğer kabileler nezdinde de kendisi tarafından sağlanacağını söyledi. Bu hususta söz konusu kabileler üzerinde çok önemli etkisinin olduğunu ve kendisinin güvence verdiği kimselere onların zarar vermeye cesaret edemeyeceğine dair sözleri üzerine peygamberimiz ikna oldu. Ebu Bera’nın verdiği himaye ve güvence üzerine peygamberimiz yaklaşık yetmiş kişilik bir heyeti Münzir bin Amr başkanlığında Ebu Bera ile birlikte gönderdi. Heyet Bi’rimaune isimli yerde konakladı. Kurulan tuzak bu yerde icraya konuldu. Önce Kabilesine dönen Ebu Bera’nın öldüğü şayiası heyete ulaştırıldı. Bu şayia ile yapılacak katliamdan sonra katliamı haber verecek kimsenin Ebu Bera’nın katliamdan payı olmadığı izlenimi oluşturulması amaçlanmıştı. Ebu Bera’nın yeğeni Amir bin Tufeyl Zib, Ri’l, Zekran ve Usayya kabilelerinden topladığı adamlarla heyetin karşısına dikildi. Heyetin reisi Münzir bin Amr peygamberimizin mektubunu Amir bin Tufeyl’e verdi ve buraya Ebu Bera’nın himayesinde geldiklerini ilgili kabilelerin İslam Topluluğuna katılmak arzusunda olduklarına dair aldıkları verilen haber üzerine geldiklerini söyledi. Amir bin Tufeyl ise bu sözlere karşılık cevabı Münziri mızrağıyla şehit ederek verdi ve adamlarıyla müminlerin üzerine saldırdı. [1] ) Rivayetlerden hareketle yazılan siyerlerde Ebu Bera’nın peygamberimizin anlatması ile İslamın güzelliğini anlamasına rağmen Müslüman olmadığı ama kendi kabilesine ve çevre kabilelere bu dini anlatıp islamı onlara tanıtmasını istediği belirtilir. Beğenmesine rağmen kendisinin kabul etmediği bir dini başkalarının kabul etmesi için tebliğci istemesini anlamsız bulduğum için olayı rivayetlere göre değil yukarıdaki şekilde yorumladım. En doğrusunu Allah bilir. Harita 20: Bi'ri Maune Katliamının Coğrafi Yeri(https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Yapılan şiddetli çatışmanın sonunda Amr bin Ümeyye hariç heyetteki müminlerin tümü katledildi. Katliam sırasında, o, heyetin hayvanlarıyla ilgilendiği için çatışmanın içerisinde bulunmamıştı. Bu nedenle esir olarak yakalandı. Muhtemel olarak onun Ebu Süfyan ile akrabalığı nedeniyle öldürmediler. Amr bin Tufeyl, katliamı anlatması ve Hz.Muhammed’e @ tehdit mesajları iletmesi için Amr bin Ümeyye’yi serbest bıraktı. Amr bin Ümeyye Medine’ye dönerken Tufeylin kabilesi Amir oğullarından olan ve Hz.Muhammed’in eman verdiği / himayesinde olan iki kişi ile karşılaştı ve onları öldürdü. Bi’ri Maune’de müminlerin katliam haberini alan Hz.Muhammed@ ve müminler son derece üzüldüler. Medine yasa büründü. Hz.Muhammed@ bu facia nedeniyle her sabah namazını müteakiben aylarca katliamı yapanlara beddua etti. Diğer taraftan peygamberimizin himaye verdiğinden haberi olmayan Amr bin Ümeyye’nin yaşadığı öfke ile Amir kabilesine mensup olduğunu öğrendiği iki kişiyi öldürdüğünü öğrenen peygamberimiz söz konusu kişiler için fidye / diyet verileceğini ilan etti. Amr’ın bu öldürmeyi kendisinin güvence verdiğinden haberi olmaması nedeniyle yanlışlıkla yaptığını belirtti. Kendisinin hukuka uyacağını ve Amir kabilesine bu katledilen iki kişi için fidye / diyet ödeyeceğini ifade etti. Peygamberimizin bu ilanı ile Bi’ri Maune de katledilen müminler için Amir kabilesinden fidye / diyet talep etme hakkı zayi olmadı. Ayrıca onlar gibi kendisine emanet edilen kişilere ihanet etmediğini bu öldürmenin yanlışlıkla olduğunu ortaya koydu. 18.6. Karşılıklı Başarısız Suikast Girişimleri Harp hileydi. Taraflar artık birbirlerini meydan savaşlarında yok edemedikleri için karşılıklı suikastlarla yok etme girişiminde bulundular. Önce Ebu Süfyan peygamberimizi katletmek için bir bedeviyi kiralık katil olarak tuttu, ücretini ödeyerek Medine’ye gönderdi. Söz konusu bedevi Medine’ye geldiği zaman Mescide gitti ve peygamberimize vuracağı öldürücü darbe için yaklaşmaya çalıştı. Fakat peygamberimizin arkadaşları yabancı bir kişinin hareketlerinden şüphelendiler ve yakalayıp sorguya aldılar. Sıkı bir sorgudan geçirilen adam suçunu itiraf etti ve kendisini Ebu Süfyan’ın tuttuğunu söyledi. Ebu Süfyan’ın böyle bir girişimde bulunmuş olması karşısında peygamberimiz de bunun karşılığını vermek için harekete geçti. Bu amaçla Ebu Süfyan’a suikast için onun bizzat yakın akrabası olan Amr bin Ümeyye, Seleme bin Eşlem, Zübeyr bin Avvam ve Mikdat bin Amr’ı görevlendirdi. Seçilen sahabelerin görev kapsamında Reci faciasında esir düşen ve Mekke’de şehit edilen Hubeyb’in cesetlerinin teşhirden kurtarılarak defnedilmesi de vardı. Amr bin Ümeyye harekâtı olarak da anılan bu operasyonda Amr ve arkadaşları gizlice Mekke’ye girdiler. Hubeyb’in cesedini kurtarıp defnetmeyi başardılar. Sıra Ebu Süfyan’a suikaste gelmişti fakat Amr’ın tanınması üzerine başarılı olamadılar ve Mekke’den kaçarak Medine’ye geri döndüler. Ebu Süfyan’ın suikast girişimine karşılık olarak yapılan bu operasyon onu bir hayli korkuttu. 18.7. Nadir Oğullarının Medine’den Çıkarılışı Uhud savaşından sonra yaşanacak iç ve dış saldırılar ile peygamberimizin şahsında İslam Cumhuriyetini yıkma girişimlerinin artacağı açık olduğundan Cenab-ı Hak müminlerin Hz.Muhammed@ etrafında kenetlenmesi ve büyük bir direnişle direnmeleri gerektiğini bildirmişti. Bir taraftan içeride yaşanan sosyal ve ekonomik krizlerin aşılması için gerekli tedbirler alınırken diğer taraftan dışarıdan gelen saldırılara karşı cevaplar verilmeye çalışılıyordu. Ancak arka arkaya gelen ve müminleri ümitsizliğe sevk edebilecek facialar / kayıplar Medine içindeki münafıkları ve Yahudileri de cesaretlendiriyordu. Ebu Süfyan’ın Peygamberimizi katletmek için suikastçı göndermesi onları iyiden iyiye şımartmıştı. Mekke yönetimi hem çevre kabileleri kışkırtıyor hem de içerideki muhalefeti peygamberimize darbe vurmaları için kışkırtıyordu. Mekke yönetimi başarısız da olsa bir suikast girişiminde bulunmuştu. Mekke yönetimi ile Yahudilerin Sevuk Harekâtı sırasında yaptıkları gizli anlaşmaya göre sıra Medine içindeki Yahudilere gelmişti. Mekke yönetimi onları anlaşmaya uymaları için sürekli harekete geçmeleri konusunda kışkırtıcı mesajlar / mektuplar gönderiyordu. Onların içerideki müttefiklerine gönderdikleri bu mesajlarda Hz.Muhammed’in@ iktidarının zayıf düştüğü bu vasatın suikast için en uygun zaman olduğu belirtiliyordu. Nadir oğulları bu mesajlar üzerine gizli gizli peygamberimize suikast planları yapmaya başlamışlardı. Fakat bu konuşmalardan ve planlardan peygamberimizin haberi oldu. Ancak sadece saldırının ne zaman ve nasıl gerçekleşeceği bilinmiyordu. Peygamberimiz ve müminler artık iyice dikkatli davranmaya başlamışlardı. Bi’rimaune katliamının şahidi olan ve bu katliamdan sağ olarak kurtulan Amr b. Ümeyye’nin yanlışlıkla öldürdüğü Amir kabilesine ait kişilerin fidyesi verilmesi gerekiyordu. Verilecek fidyeye Medine Anayasası uyarınca Nadir oğullarının da katılması gerekiyordu. Anayasanın üçüncü ve dördüncü maddeleri şöyle idi; “ 3.Kureyş’den hicret edenler, kendi aralarında adet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve onlar savaş tutsaklarının kurtulmalık / fidye bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödemeye iştirak edeceklerdir.” “4. Beni Avflar da kendi aralarında adet olduğu üzere eskiden olduğu gibi kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve her taife zümre savaş tutsaklarının kurtulmalık / fidye bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödemeye iştirak edeceklerdir.” Ayrıca Bi’rimaun katliamı nedeniyle Medine İslam Cumhuriyeti ile Amir kabilesi savaş durumunda oldukları için bu fidye nasıl verilecekti. Bunun tek yolu Amir kabilesi ile arasında eskiye dayalı müttefiklik anlaşması olan bir kabilenin aracı olmasıydı. Nadir oğullarının Amir kabilesi ile müttefiklik anlaşması vardı. Bu nedenle öldürülen Amirliler için fidyenin verilmesi ve katliama uğratılan müminler için de onlardan fidye talebinin yapılması hususunda Nadir oğulları aracılık yapabilirdi. Bu sebeple Hz.Muhammed@ Nadir oğullarından Amir kabilesine verilecek fidyeye iştirak etmeleri ve fidyenin götürülmesi için aracılık yapmaları hususunu onlarla görüşmeye karar verdi. Hz.Muhammed’in@ bu şekilde hareket edişinin asıl sebebinin onların sakladıkları suikast planlarını açığa çıkarmak ve onlara haddini bildirmek olduğu da söylenebilir. Yani hareketin kontrolünü ele almak amacıyla gerekli tedbirleri almak için günümüz deyimiyle «mayınları erken patlatma taktiği» diyebiliriz. Peygamberimiz verdiği kararı uygulamak için aralarında Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, Zübeyr, Talha, Sa’d b. Muaz, Useyd b. Hudayr ve Sa’d b. Ubade’nin de bulunduğu 10 arkadaşını yanına alarak Nadir oğullarının kalesine gitti. Nadir oğullarının lider kadrosuyla yapılan görüşmelerde fidye konusunda onların yapacakları katkı gündeme geldi. Onlar bu konuyu kendi aralarında görüşüp kararlarını bildireceklerini söylediler. Bunun üzerine Peygamberimiz ve arkadaşlarını dışarı aldılar ve bekleyecekleri yeri gösterdiler. Onlar aslında suikast yapmak için kurbanın ayaklarına geldiğini ve bu fırsatı kaçırmamaları gerektiğini konuşmaya başladılar. Şekil 66:Medine Şehrinin Yerleşim Yerleri Krokisi Çok kısa zamanda bir suikast planı hazırladılar ve uygulamaya geçtiler. Peygamberimizi katletmek için oturarak beklemekte olduğu yerin çatısından üzerine Amr b. Cihaş bir taş yuvarlayacaktı. Fakat bu suikasta kendi aralarında karşı olanlarda vardı ([1] ). Bu nedenle suikast Allah tarafından elçisine bir şekilde bildirildi ([2] ) ve hemen oradan uzaklaşması istendi. Hz.Muhammed@ arkadaşlarına beklemeye devam etmelerini emrederek ihtiyacını gidermek için ayrılıyormuş izlenimini verdi ve kaleden ayrıldı. Doğruca Mescidi Nebeviye gitti. İhtiyacını görüp geri dönmesinin geciktiğini düşünen kaledeki arkadaşları peygamberimizi aramaya başladılar. Başına bir iş geldiğini düşünerek telaş yaptılar. Fakat onun ortadan kaybolmasından daha fazla telaşa kapılan Nadir oğulları olmuştu. Zira suikast gerçekleşmediği gibi Hz.Muhammed de ortadan kaybolmuştu. Onun ortadan kayboluşunun suikasttan haberdar olmasına bağlamışlar ve ihanetle suçlanacaklarından durumun vahim olduğunu gören bazı ileri gelenler suikastı savunanları açıktan suçlamaya başladılar. ([3] ) Böylece onların bir suikast planladıkları bizzat kendi ağızlarından itiraf edilmiş oldu. Bu itiraflara şahit olan peygamberimizin arkadaşları da Nadir oğulları kalesini terk ettiler. Böylece Hz.Muhammed’e suikast düzenledikleri kendi toplumları önünde de açık edilmiş oldu. Bu haber gizli kalmadı ve Medine’de yayıldı. Artık Nadir oğullarının Anayasayı ihlal ettikleri kesinlik kazandı ve anlaşmaya ihanetleri bu hareketleri ile tescillendi. Hz.Muhammed@ ihanetlerinin cezası olarak onların Medine’yi terk etmeleri hükmünü verdi. Verilen karar gereğince Nadir oğulları on gün içerisinde evlerini ve bahçelerini terk edeceklerdi. Yanlarına sadece götürebilecekleri şahsi eşyalarını alarak Medine’den ayrılacaklardı. Sürgün hükmünün tebliğini yapmak üzere Muhammed bin Mesleme’yi görevlendirdi. Evs kabilesinden olan Muhammed bin Mesleme Nadir oğullarına kararın tebliğini yaptığı zaman onlar eski dostluklarını hatırlatarak Evslilerden destek istediler. Fakat Mesleme artık devrin değiştiğini eski cahiliye dönemindeki dostluklara göre hareket etmenin tekrar eskiye dönmek olacağını bildirdi. Onların da kabul ettikleri Medine Anayasası ile Hz.Muhammed’in@ önderliğinde bütün Medinelilerin bir İslam / Barış topluluğu oluşturmasına rağmen onların bu antlaşmaya ihanet ettiklerini belirtti. Verilen kararın bu ihanetin bir cezası olduğunu bildirerek onların yardım taleplerini reddetti. Mesleme yukarıda belirtilen hususları kısaca “Artık Kalpler Değişti” sözüyle ifade etti. Nadir oğulları liderleri sürgüne gitmek istemiyorlardı. Fakat yaptıklarının cezasının da en hafifinden kesildiğini biliyorlardı. Kabilenin reisi olan Sellam bin Mişkem ellerindeki servetleriyle birlikte sürgüne gitmeyi tercih etmenin akıllıca olacağı görüşünü savunsa da Huyey bin Ahtab direnme yanlısı idi. O, Abdullah bin Übey liderliğindeki muhalefetten, Kurayzaoğulları’ndan, Gatafan’dan ve Hayber’den yardım alabilirlerse İslam ordusunu yenebileceklerini savunuyordu. İslam Ordusunun yapacağı kuşatmaya karşı bir yıl direnebilecek stratejik tahkimat ve stoklarının bulunduğunu ifade ediyordu. Onun görüşü yine kabul gördü ve Nadir oğulları direnme yolunu seçtiler. Ancak direniş kararını bildirmeden önce ilk adım olarak Hazreç kabilesinden Abdullah bin Übey’den Hz.Muhammed’in@ verdiği karardan geri dönmesi için destek istediler. Abdullah bin Übey onların bu taleplerine olumlu cevap verdi ve Medine’den ayrılmamalarını söyledi. Eğer Hz.Muhammed@ kararı uygulamak için kuvvet kullanma yoluna gidecek olursa kendisinin buna muvafakat etmeyeceğini ve kendilerine toplayacağı savaşçılarla destek sağlayacağı gibi Kurayza Yahudileri ile Gatafan kabilesinin de desteğini sağlamak için gerekli girişimlerde bulunacağını vaat etti. Abdullah bin Übey’in verdiği destek vaadine güvenen Nadir oğulları, Medine’yi terk etmeyeceklerini zor kullanmaya kalkılırsa bu uğurda savaşacaklarını Hz.Muhammed’e@ bildirdiler. Evlerini terk edip kalelerine sığındılar ve herhangi bir saldırı olmasına karşın savunma pozisyonu aldılar. İhanetlerinden sonra onların bu direnişleri İslam Cumhuriyetine bir başkaldırı / inkâr hareketiydi. Meşru bir İdareye yapılan bu isyana / inkara karşı kuvvet kullanmaktan başka çare kalmamıştı. Hz.Muhammed, bu başkaldırıya karşı hemen harekete geçti ve Nadir oğullarının kalelerini kuşatmaya alınması emrini verdi. Kalelerinin çok muhkem ve savaşçılarının da İslam Ordusunun savaşçı sayısından fazla olması nedeniyle müminler onların savunma savaşı yapacaklarını ve asla teslim olmayacaklarını zannediyorlardı. Fakat peygamberimiz Cenab-ı Hakk’ın öğretmesi ile onların hain olmaları nedeniyle korkak olduklarını dolayısıyla asla direnemeyeceklerini biliyordu. Bu nedenle kuşatma sırasında birkaç kez onlara teslim olmaları halinde sadece ihanetlerinin cezasıyla cezalandırılıp verilen kararın uygulanacağını bildirdi. Fakat onlar Abdullah bin Übey’in Gatafanları ve Kurayza oğullarını harekete geçireceği ve Hazreç’ten temin edeceği kuvvetlerle kuşatmanın kırılacağını ümit ediyorlardı. Bu nedenle peygamberimizin yaptığı teklifleri her seferinde reddettiler. Peygamberimiz ise Abdullah bin Übey’in onlara yaptığı vaatten haberdar olduğu için onların umutlarını söndürmek amacıyla gerekli tedbirleri hemen aldı. İlk önce Kurayza Yahudilerinin İslam Ordusunu arkadan vurması engellenmesi gerekiyordu. Bu amaçla Kurayza Yahudilerinin üzerine gitti. Onlarla görüştü ve antlaşmalarına sadık olup olmadıklarını sordu. Onlar Hz.Muhammed’in@ kararlı duruşu karşısında korktular ve Anayasal Sözleşmelerine / Antlaşmalarına sadık olduklarını teyit ettiler. Gatafan kabilesinden yardım gelmesini önlemek için de hem Abdullah bin Übey’i hem de Medine’nin giriş çıkışlarını kontrol altına aldırarak iletişimi engelledi. Böylece Abdullah bin Übey’in Gatafan’a ve Hayber Yahudilerine yardım talebinin ulaştırılmasının önüne geçti. Abdullah bin Übey Hz.Muhammed’i @ bu kuşatmadan vaz geçirmeye çok gayret etti. Hatta çevre Arap kabilelerinden ve Haber Yahudilerinden gelecek saldırıları gündeme getirdi. Fakat onun tehdit ve korkutmasına peygamberimiz hiç aldırmadı. Abdullah bin Übey’in kendi silahlı güçleri ile peygamberimize karşı koyacağına yönelik tehditlerine ise peygamberimiz çok öfkeli ve sert bir şekilde cevap verdi. Eğer böyle yapacak olursa onunda ihanet etmiş olacağı ve böyle bir durumda ihanetinin cezasız kalmayacağını bildirdi. Peygamberimizin böylesine korkusuz, öfkeli ve kararlı tutumu ona geri adım attırdı ve Nadir oğullarına vaat ettiği silahlı desteği veremeye cesaret edemedi. Savaşmak için meydana çıkmaya korkan, ancak kalelerinin duvarları arkasına saklanarak savunma yapmayı tercih eden ve kendilerine yardım gelmesini bekleyen Nadir oğullarını teslim olmaya zorlamak için peygamberimiz çeşitli taktikler uygulamaya koydu. Onlar Medine’de kalsalar bile ekonomik olarak ayakta kalamayacakları, hayat kaynaklarını kurutacak eylemlerin yapılması emrini verdi. Bu amaçla onların geçim kaynağı olan hurma ağaçlarının bir kısmının kesilmesini emretti. Özellikle kalelerinden görebilecekleri hurma ağaçları kesildi. Ayrıca evlerini boşaltıp kalelerine sığındıkları için boşaltılan evlerinin yıkılması talimatı da yerine getirilince Nadir oğulları kara kara düşünmeye başladılar. Zira peygamberimizin yaptığı bu çılgınca taktikler onlara büyük korku verdi. Zaman geçtikçe bekledikleri dış desteğin de gelmemesi üzerine korkuları iyice büyüdü ve kendi aralarındaki tartışmalar iyice şiddetlendi. Sonunda Sellam bin Mişkem gibi teslim olup peygamberimizin sürgün teklifini kabul etmenin canlarını kurtarmak için tek çare olduğunu savunanların görüşü hâkim oldu. Onlar Medine’de kalmaları halinde zaten hayat damarlarının kesilmiş olması ve yaşayacak evlerinin de kalmamış olması nedeniyle hiç olmazsa aileleri ile birlikte canlarını kurtarmanın en mantıklı yol olduğunu savunuyorlardı. Huyey bin Ahtab ise hala direniş yanlısı idi. Fakat peygamberimizin taktiği başarılı oldu ve on beş günlük kuşatmanın sonunda Nadir oğulları reisi Sellam bin Mişkem ve yanındaki liderlerden Yamin b. Umeyr ve Ebu Said b. Vehb ile birlikte sürgün cezasına razı olup teslim oldular. Onları takiben diğer Nadirlilerde birer birer teslim oldular. Huyey bin Ahtab yalnız kalmıştı, sonunda o da teslim olmaya mecbur kaldı. Nadir oğullarına silah, altın ve gümüş hariç bir deve yükünü aşmayacak şekilde götürebilecekleri mallarını alarak Medine’den ayrılmaları için üç günlük süre verildi. Onların Medine’yi terk etmeleri Muhammed bin Mesleme nezaretinde gerçekleştirildi. Nadir oğulları götürecekleri eşyaları 600 deveye yüklediler ve müminlerin yıkmadığı sağlam evlerini de müminlerce kullanılmaması için kendileri yıktılar. Daha sonra Hayber’e doğru yola çıktılar. Onların bir kısmı Hayber’de kaldı bir kısmı Şam’a devam ettiler. Nadir oğullarından geriye menkul olarak 50 zırh, 50 miğfer ve 340 kılıç, gayrimenkul olarak hurma bahçeleri, su kuyuları ve tarım arazileri kaldı. Fakat altın ve gümüş hazinelerini kaçırmayı başardılar. Medineli müminler zafer kazanmanın ve onlardan kalan ganimetlerin çokluğundan dolayı büyük bir coşku vardı. Uhud savaşından sonra böyle bir başarı elde etmek onların morallerini yükseltti. Kuşatmaya karar verildiğinde, Peygamberimiz hurma ağaçlarının kesilmesini emrettiğinde ve Nadirlilerin evlerinin yıkılmasını emrettiğinde müminler emirleri eksiksiz yerine getirmişlerdi. Müminler peygamberimizin savaş stratejisini başarılı bir şekilde uygulamışlardı. Abdullah bin Übey’in yaratmaya çalıştığı korku ve tereddütlere rağmen bunları yapmışlardı. Nadirlilerin hurma ağaçlarını kesmelerini kınayan söylemlerine rağmen peygamberimizin emirlerini yerine getirmede tereddüt göstermemişlerdi. İslam Ordusunun olması gereken savaş disiplinini hiç bozmadıkları ve başkomutanın taktiklerini derhal yerine getirdikleri için peşinden zafer gelmişti. Fakat sıra ganimetlerin paylaşımına gelince tekrar Uhud günlerindeki gibi ganimetten pay alma istekleri depreşti. Peygamberimiz bu ganimetlerin İslam Cumhuriyeti hazinesine ait olduğunu bildirince hoşnutsuzluklar arttı. Peygamberimizin savaş taktiğinde ne kadar başarılı olduğunu görmüşler, uymadıkları takdirde ne kadar büyük kayıplar verdiklerini de Uhud’da görmüşler fakat sosyal ve ekonomik politikalar konusuna gelince O’nun uygulamalarına her zaman karşı olmuşlardır. Halbuki peygamberimiz gelirlerin / ganimetlerin tabana yayılması ve malların belirli ellerde toplanarak onların devlet / güç / otorite olmasını engelleyerek bu alanlarda da başarılı bir politika ortaya koymak arzusunda idi. Müminler küçük savaşta başarılı oldukları zaman sıra büyük savaşa geldiğinde yani ganimetlerin paylaşımına geldiğinde mala olan sevgilerinden dolayı aynı başarıyı gösteremiyorlardı. Cenab-ı Hak, Nadir oğullarının Medine’den çıkarılmasında uygulanan tüm taktiklerin bizzat kendisinin elçisini yönlendirmesi ile olduğunu, kendilerinin savaşlarda olduğu gibi mali olarak (at-deve- yiyecek- para dahil) katkıları olmadığı gibi canlarını da ortaya koymadıklarını belirtti. Hurma ağaçlarının hangilerinin kesileceğinin belirlenmesine varıncaya kadar tamamen ilahi rehberlikle yapılan taktik savaşları ile elde edilen başarının meyvelerinin de Allah’ın Devletine ait olduğunu bildirdi. Onların emirlere uymakla beraber yine de bu kuşatmadan başarılı sonuç almayı ummadıklarını belirterek ganimetlerde onların pay talep etmelerinin uygun olmadığını işaret etti. RAHMAN, RAHİM ALLAH ADINA 1-6-Göklerde ve yerde olan her şey Allah adına hareket ettiler/ ederler. (Allahı tesbih ederler). Zira O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyandır. Kitap Ehlinden antlaşmalarını bozarak meşru iktidarı reddedenleri daha ilk kalkışmalarında / isyanlarında / başkaldırmalarında yurtlarından çıkaran Allah’tır. Siz, onların bırakıp gideceklerine hiç ihtimal vermemiştiniz. Onlar da kalelerinin, kendilerini Allah'tan koruyacağını sanıyorlardı. Fakat Allah onların üzerine hesaba katmadıkları yerden geldi ve onların yüreklerine korku saldı. Sonunda evlerini kendi elleriyle ve müminlerin elleriyle harap ettiler. Ey ileri görüşlü akıl sahipleri! Artık ibret alın! Eğer Allah, onlara sürgünü yazmamış olsaydı, onlara bu dünya hayatlarında daha büyük ceza / azap verecekti. Ahirette ise onlara ateş azabı vardır. Çünkü onlar Allah'a ve Elçisi'ne başkaldırdılar / isyan ettiler. Kim Allah'a başkaldırırsa / isyan ederse, bilsin ki Allah’ın cezalandırması pek şiddetlidir. Hurma ağaçlarından herhangi birini kesmeniz veya onları kökleri üzerinde bırakmanız hep Allah'ın elçisine bildirdiği izniyle / stratejisiyle olmuştur. Bunlar asi ve bozguncuları rezil-rüsva etmesi- cezalandırması içindir. Allah'ın, onlardan geriye kalan ve Elçisi'ne verdiği feylere / ganimetlere gelince; siz, o ganimetleri elde etmek için ne at ne de deve koşturmuş / savaşmış değilsiniz. Fakat Allah, elçilerini, dilediği kimselerin üzerine musallat edip onlara savaşmadan da galip kılar. Allah, her şeye kadirdir. (Haşr Suresi 1-6) Cenab-ı Hak, Nadir oğullarından kalan ganimetlerin müminler arasında paylaştırılmamasının birinci sebebi yukarıda belirtilmişti. Elde edilen ganimetlerin Allah için fakir fukara, yetimler, yolda kalmışlar, peygamberimiz ve arkadaşları arasında taksim edileceğini ikinci sebep olarak bildirdi. Bu şekildeki taksimat ile malların ve gayrimenkullerin toplumda zaten varlıklı olanların ellerinde toplanıp onların daha da zenginleşerek ekonomik üstünlüklerini devlet gibi kullanmalarının önüne geçilmesinin amaçlandığına işaret etti. Toplumda dengeli paylaşımın sağlanması ve sermayenin tabana yayıp adil bir sosyal yapı kurarak toplumsal birliği ve kardeşliği temin etmeye çalışan Hz.Muhammed’in yaptığı taksimata gönülden razı olmalarını müminlere bildirdi. Cenab-ı Allah bu ganimetlerden fakir durumdaki muhacirlerin de faydalandırılacağını söyledi. Onların Kendi rızasını aradıkları, bu amaçla Allah ve elçisine yardım ederken malvarlıklarını ve yurtlarını kaybettiklerini ve sadakatlerini ispat ettiklerini ifade etti. Onlar bu fedakârlıkları ile ganimetten pay almayı hak ettiklerine vurgu yaptı. 7-8- Terk edilen yerleşim yerindeki halkın bıraktığı ve Allah'ın peygamberine verdiği feyler / ganimetler Allah, peygamber, yakınları, fakirler, yoksullar, yetimler ve yolda kalmışlar içindir. Bu şekildeki taksimatın nedeni, malların / servetin sırf zenginler arasında dolaşan bir devlet / güç olmasını engellemek içindir. Peygamber size ne verdiyse onu alın, ama size vermediği şeyde de ısrarcı olmayın / Sizi neden alıkoyduysa ondan geri durun. Allah’ın emirlerine uymada hassas davranın. Şüphesiz Allah’ın cezalandırması pek şiddetlidir. Birde bu ganimetler muhacirlerin fakir olanları içindir. Onlar ki Allah'ın lütfunu ve rızasını aramışlar ve bu amaçla Allah’a ve peygamberine yardım ederken yurtlarından ve mallarından olmuşlardır. Allah'a ve Elçisi'ne yardım ederler. İşte sadık olanlar onlardır. (Haşr Suresi 7-8) Cenab-ı Hak, Medineli müminlerin (Ensar’ın) hicret etmiş müminleri (Muhacirleri) sevdiklerini ve ganimetlerden muhacirlere verilmesi durumunda kalplerinde haset duymayacaklarını belirtti. Bunu imanlarında sadık olan müminler için söyledi. Bu samimi müminleri münafıkların gazına gelen ve hala kalbinde mal hırsı taşıyarak ganimetten pay isteyen müminlere örnek olarak gösterdi. Onların da nefislerini tezkiye ederek / takvaya ererek örnek verilen samimi müminler gibi olmasını istedi. Medine İslam Cumhuriyetinin başarıya ulaşması için müminlerin hepsinin nefislerinin ihtiraslarından kurtulması gerektiğini bildirdi. Böyle bir kardeşlik anlayışını oluşturdukları takdirde bu anlayışın gelecek nesillere de aktarılacağını ve onların da kardeşliği hayatlarına egemen kılacaklarına vurgu yaptı. Nasıl ki Cenab-ı Hak kendisinin çok merhametli ve şefkatli ise müminlerin de kardeşlerine şefkat ve merhametle yaklaşması gerektiğini bildirdi. 9-10-Muhacirlerden önce o yurdu (Medine’yi) hazırlamış ve iman etmiş olanlar (Medineli müminler /Ensar) kendilerine sığınan muhacirleri severler ve onlara verilenlerden ötürü içlerinde bir haset duymazlar. Kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi, onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin ihtiraslarından / hasetliğinden korunursa, işte başarıya erecek olanlar onlardır. Onlardan (muhacir ve Ensar) sonra gelenler de “Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman eden kardeşlerimizi bağışla! Kalplerimizde iman etmiş kimselere karşı kin bırakma! Ey Rabbimiz! Şüphesiz Sen çok şefkatli ve çok merhametlisin!” derler. (Haşr Suresi 9-10) Cenab-ı Hak, yukarıda belirtilen vasıflara sahip olmayan münafıkların dost ve müttefiki olan Yahudileri nasıl sattıklarını kuşatma sırasında herkesin gördüğüne işaret etti. Bu örnekle maddi menfaat üzerine kurulan dostluk ve kardeşliklerin zor zamanlarda hiçbir faydasının olmadığı belirtilmiş oldu. Eğer müminler dost ve kardeşliklerini nefislerini terbiye ederek fedakârlık üzerine değil de maddi çıkar ilişkisi üzerine bina edecek olurlarsa tıpkı münafıkların durumuna düşecekleri gösterildi. Halbuki yapılan mücadelede zor zamanlar hep olacaktır ve bu zor zamanları başarıyla atlatmak için mücadele edenlerin birbirlerine gerçek bir dost ve kardeşlikle bağlanmaları şarttır. Bu hususun diğer bir yönü de münafıkların müminlerle sözde kardeşliği maddi fedakârlık üzerine kurulmadığından onlar maddi çıkar ilişkisine dayalı dostluğu iman kardeşliğine tercih etmişlerdir. Yani onlar müminleri de satmışlardır. Fakat müminlere ihanet ederek destekleyeceklerini taahhüt ettikleri Yahudileri de satmışlar ve peygamberimizin kararlı duruşunu görünce korkmuşlar ve onlara karşı verdikleri sözlerinde de durmamışlardır. 11-12-Münafıkların Kitap Ehlinden antlaşmalarını bozarak meşru iktidarı inkar eden kardeşlerine şöyle diyebilecekleri aklına gelir miydi? “Andolsun, eğer siz yurdunuzdan çıkarılırsanız, muhakkak biz de sizinle beraber çıkarız, sizin aleyhinize kimseye baş eğmeyiz. Eğer sizinle savaşılırsa, kesinlikle size yardım ederiz”? Allah, şahittir ki onlar kesinlikle yalancıdırlar. Andolsun ki, eğer onlar çıkarılırlarsa, onlarla beraber çıkmazlar. Yine andolsun ki, eğer onlarla savaşılırsa, onlara yardım etmezler. Şayet yardım etmeye çalışsalar bile arkalarını dönüp kaçarlar. Ayrıca kendilerine yardım da gelmez. (Haşr Suresi 11-12) Cenab-ı Hak, müminlerin birlik ve beraberliğini koruyarak can ve mal kaygısına düşmeden mücadele ettikleri zaman münafıklara müthiş bir korku verdiklerini bildirdi. Onların müminlerden korktukları kadar Kendisinden korkmadıklarını, bunun sebebini de onların çıkar ilişkisine dayalı olarak kurdukları dost ve müttefikliklerin çok zayıf olmasından kaynaklandığını belirtti. Onların kalplerinde maddi menfaate karşı duydukları ihtirasları nedeniyle birbirleriyle çekişme içerisinde olduklarını vurguladı. Onlar müminlere karşı birlik içerisinde görünmekle beraber kendi aralarında çelişki ve çekişmeleri çok şiddetliydi. Bu örnekleme ile Cenab-ı Hak, müminlerin kardeşliği maddi menfaat üzerine değil fedakârlık üzerine kurmaları gerektiğini aksi takdirde müminlerin de kendi aralarında ihtilafa düşüp düşmanlara korku veren güçlerini kaybedeceklerine işaret etti. 13-14-Münafıklar Allah’tan daha çok sizden korkarlar. Onların, Allah'tan çok sizden korkmaları, sığ anlayışlı korkak bir toplum olmasındandır. Onlar toplu halde sizin karşınıza çıkıp savaşamazlar. Onlar sizinle ancak tahkim edilmiş (kale gibi çevrilmiş) şehirlerde veya surların arkasından savaşırlar. Onların kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları zahiren toplu / birlik sanırsın! Oysa onların kalpleri / istekleri birbiriyle çok çelişki içindedir. Çünkü onlar akıllarını kullanamayan bir topluluktur. (Haşr Suresi 13-14) Cenab-ı Hak, Nadir oğullarına direnmeleri için münafıklardan Abdullah bin Übey’in yaptığı kışkırtmayı Bedir savaşı öncesi Mekkelileri kışkırtan Müdliç kabile reisi Şeytan Suraka’nın yaptığına benzetir. O da Mekkelileri “başkaldırın! / savaşın! / inkâr edin!” diye kışkırtmıştı. Onlar savaşa çıkıp Bedir’de İslam Ordusunun kararlı duruşunu görünce hemen tırsmış ve Mekke Müşrik Ordusundan ayrılarak Mekkelileri satmıştı. Münafıkların başı olan Abdullah bin Übey’de Nadir Yahudilerini başkaldırıp savaşmaları için kışkırttıktan sonra Peygamberimizin kararlı duruşu karşısında korkmuş ve onlara vaat ettiği askeri desteği sağlamamıştı. 15-17-Onların (Nadir Yahudilerinin) misali kendilerinden kısa bir süre önce (Bedir'de) işlerinin / savaşmalarının karşılığını yenilgi olarak tatmış ve acı bir azaba uğramış kimselerin (Mekkelilerin) misali gibidir. Münafıkların (Nadir Yahudilerine vaatleri) tıpkı şeytanın vaatleri gibidir. O şeytan insana (Mekkelilere): “İnkâr edin! / savaşın!” demişti. Fakat o / onlar (Mekkeliler) inkâr ettiği / savaşa kalkıştığı zaman: “Muhakkak ki ben senden / sizlerden uzağım, ben âlemlerin Rabbi Allah’tan (herkesin birlik olup katıldığı Allah’ın ordusundan) korkarım.” dedi. Nihayetinde ikisinin de (hem münafıkların hem de Nadir oğullarının / hem Şeytanın hem de Müşrik Mekkelilerin) akıbeti içinde sürekli kalacakları ateştir. İnkarcıların / Allah ile savaşanların cezası işte budur. (Haşr Suresi 15-17) Cenab-ı Hak, müminlere her durumda kendi emirlerine itaat etme hususunda hassasiyet göstermelerini bildirdi. Eğer müminler Kendisini dikkate almayanlar gibi davranacak olurlarsa Allah’ın da onları dikkate almayacağını belirtti. Böylece ister ganimet paylaşımında olsun ister savaşlarda olsun (küçük veya büyük savaşlarda olsun) hangi durumda olursa olsun Allah’ın emirlerini dinlemeleri halinde müminlerin kendilerini korumuş olacaklarına işaret edildi. Ateş azabını hak edenlerle cennetle ödüllendirilmiş olanların aynı olmayacağı değerlendirildi. 18-20-Ey iman edenler! Allah’ın emirlerini dinleme hususunda hassas davranarak O’nun koruması altına girin! Herkes yarın için ne hazırladığına baksın. Böylece Allah'ın emirlerini dinleme hususunda hassas davranarak O’nun koruması altına girin! Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Allah’ı umursamadıkları için O’nun da kendilerini kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkmışlardır. Cehennem halkıyla cennet halkı eşit olamaz. Cennet halkı kurtulanların ta kendileridir. (Haşr Suresi 18-20) Cenab-ı Hak, bu Kur’an’ı / emirlerini şayet dağlara indirseydi onların emirlerine uymada göstereceği saygı ve hassasiyeti şöyle anlattı; “onlar Allah’a olan saygısı ile ürperecek ve paramparça / un ufak olacaktır.” Dağların taşların Allah’ın emirleri karşısında böyle hassas davranırken müminler O’nun emirleri karşısında neden benzer bir hassasiyet göstermesinler ki? Dağları taşları etkileyecek bu Kur’an, eğer sizi etkilemezse haliniz nice olur? 21-Eğer Biz, bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, onun Allah’a olan saygısıyla ürperdiğini ve ona içtenlikle boyun eğdiğini / paramparça olduğunu görürdün. Biz, bu örnekleri insanlar iyiden iyiye düşünürler diye veriyoruz. (Haşr Suresi 21) Surenin sonunda Cenab-ı Hak, kendisini hem müminlere hem münafıklara hem de başkaldıran / savaşanlara / inkarcılara tanıtır. Kendisinden başka ilah olmadığını bildirdikten sonra özellikle münafıklara ve Yahudilere seslenerek her türlü gizliyi, gizli ilişkileri, gizli anlaşmaları bildiğini belirttikten sonra onların gizli gizli yaptıkları ihanet ve başkaldırmalara rağmen yine de rahmetiyle muamele ederek onlara daha şiddetli cezalandırma yapmadığını Rahman ve Rahim isminin tecellisi olarak belirtir. 22-O, öyle Allah’tır ki O’ndan başka ilâh yoktur. Gizliyi de açığı da bilendir. O, Rahmandır, Rahimdir. (Haşr Suresi 22) Cenab-ı Hak kendisini tanıtmaya devam eder ve Kendisinin yegâne Egemen / Kral olduğunu vurguladı. O’nun krallığının, kutsal, her türlü kötülükten ve kusurdan uzak olduğunu bildirdi. Halbuki insan krallar kusurlu ve kötülük doludur. O koyduğu yasalarla insanları selamete, barış ve huzura sevk ettiğini belirtti. Eğer insanlar O’nun ilke ve direktiflerine uyacak olurlarsa selamete ererler. O’nun önerdiği sistem ile insanlar emniyete / güvene kavuşur. Çünkü O mümindir. O Müheymin isminin tecellisi ile aynı zamanda koruyup gözetendir. İnsanlar O’nun sistemini eksiksiz uygulayacak olurlarsa o sistem ile onlar korunup gözetileceklerdir. Yine insanlar O’nun yolunda gidecek olurlarsa O’nun Aziz isminin tecellisi olarak kesinlikle tüm düşmanlarına karşı galip gelip aziz / yüce / şerefli olacaklardır. Eğer insanlar Allah’ın rehberliğiyle hareket edecek olurlarsa O’nun Cabbar isminin bir tecellisi olarak asla düşmanları tarafından mağlup edilemeyeceklerdir. Bütün düşmanlar onların emri altına gireceklerdir. O’nun mütekebbir isminin tecellisi olarak İslam Cumhuriyeti en azametli bir devlet olacak ve böylece müminlerde düşmanlarına karşı azametli olacaklardır. 23-O öyle Allah’tır ki; O'ndan başka İlâh yoktur, Melik'tir (hükümrandır, hükümdardır, kraldır), Kuddüs'tür (mukaddestir, her türlü kötülükten ve kusurdan münezzehtir), Selam'dır (selamet, huzur ve barış verendir). Mü'mindir (güven / emniyet verendir), Müheymin'dir (koruyup gözetendir), Aziz'dir (üstündür, güçlüdür, şereflidir), Cabbar'dır (mağlup edilemez, mutlak galip olandır), Mütekebbir'dir (ululukta tek olandır, azametlidir), Allah ortak / şirk koşulanlarla kıyaslanması asla mümkün değildir. (Haşr Suresi 23) Cenab-ı Hak, son ayetteki isimlerinin tecellileri ile her şeyi yoktan var ettiği, yeniden yarattığı ve onlara şekil veren olduğu gibi kendi egemenliğini / krallığını İslam Cumhuriyeti şahsında yoktan var ettiği gibi onun bozgun ve musibetlerden sonra yeniden yarattığına ve şekillendirdiğine işaret etti. Gökteki ve yerdeki her şeyin kendisini tespih ettiği / kendisi adına hareket ettiği gibi elçisinin önderliğindeki İslam Cumhuriyetinin de O’nun için harekete geçtiğini belirtti. Kendisinin yegâne üstün, galip ve hâkim / en iyi hüküm koyan olduğunu söyledi. 24- O Allah ki; Yaratan'dır (oluşturan), Bari'dir (yoktan var eden), Musavvir'dir (her şeye şekil verendir), en güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanlar O'nu tespih eder. / O’nun için harekete geçerler. Çünkü O, Aziz'dir (üstündür, güçlüdür), Hakim'dir. (Hüküm ve hikmet sahibidir.) (Haşr Suresi 24) [1] )Nadir Yahudilerinin reisi Sellam bin Mişkem ve ileri gelenlerden Kinane bin Suveyra suiakste karşı idi. Fakat siyaseten daha etkin bir lider olan Huyey bin Ahtab suikast yapılmasında ısrar etti ve görüşünü herkese kabul ettirdi. [2] ) Allah bu haberin gönderilmesinde vahiyle bildirebileceği gibi içeriden birisini vesile kılmış olabilir. Nitekim Vâkıdî, Meğâzî, I, 366, 367; İbn Sa’d, Tabakât, II, 57 eserinde görüşmelerde bulunan Yahudilerden biri ile evli olan bir Arap kadınının Ensar’dan olan kardeşi ile Hz. Peygamber’e haber gönderdiği rivayeti vardır. [3] ) Selâm b. Mişkem ise: “Ben zaten yaptığınız işten hiç hoşlanmamıştım. Muhammed bize yurdumuzdan çıkmamız için haberci gönderecektir. Ey Huyey! Onun sözünün sonunu bekleme. Çıkıp gitmeyi nimet bil ve onun beldesinden çık!” dedi. Huyey de: “Öyle yapacağım, çıkıp gideceğim.” dedi. Vâkıdî, Meğâzî, I, 365, 366;
- Bölüm 13:Boykot Yılları Eğitimi İlkadımı | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 13 BOYKOT YILLARI EĞİTİMİ İLKADIMI Peygamberimizin hareketi, 7. yılında boykotla karşı karşıya kalmıştır. Ebu Talip Haşimoğullarını kendi adıyla anılan tepedeki kalede kendi aşiretini toplamış, müminler de bu tepede yer alan mağara ve oyuklara taşınmışlardır. Müminlerden az sayıda bir grup, bu boykot / muhasara ortamını eğitim kampına dönüştürmüşlerdir. Böylece geleceğin kadroları günlük hayatın meşgalelerinden uzaklaşarak bütün benlikleriyle kendilerini eğitime vermişlerdir. Peygamberimiz de Cenab-ı Hakk’ın kendisine öğrettiği / bahşettiği bilgi, tecrübe ve birikimlerini bu kadrolara aktarmaktadır. Sınırlı sayıdaki bu kadrolar, sığındıkları mağarada, büyük bir medeniyetin inşası için peygamberimizin tedrisi ile bu günkü tabirle Felsefe, İlahiyat, Sosyoloji, Psikoloji, Ahlak İktisat, Hukuk, Kamu yönetimi, Tarih, Siyaset ve Teknoloji vb. ilim dallarına ait şu konular üzerine çalışma yaptılar; Vizyon / öngörü, proje, plan, program, hikmet, ihlas, kıskançlık, hile, desise, tevekkül, sabır, sebat, gayret, ilim, liyakat, ehliyet, iffet, aşk, şehvet, sadakat, dürüstlük, güvenilirlik /iman, tevhid, iktisat, maliye, hazine, siyaset, kemiyet, keyfiyet, kader / ölçü, hukuk, ….Bunlar, hayatı kapsayan konulardı. Cenab-ı Hak, bu konuların neredeyse hepsini içinde barındıran Hz.Yusuf’un @ hayat hikayesini tek bir kıssa halinde ve tek bir surede anlatır. Hz. Yusuf’un hayat hikayesi ile aynı zamanda Hz.Muhammed’in@ geçmişi ve geleceğiyle birlikte tüm hayatı boyunca yapmış olduğu mücadelenin hikayesini de özetlemiş olur. Böylece Hz.Muhammed’in @ gelecek hayatındaki mücadelesine hem ışık tutulmuş hem de ihbar edilmiş olur. Hz.Yusuf’un @ hayat hikayesi üzerinden Hz.Muhammed’in hayat hikayesini birlikte inceleyenler müthiş benzerlikleri rahatlıkla görebilecektir. Cenab-ı Hak, daha Mekke de iken elçisine inzal ettiği Yusuf Suresinde Hz. Yusuf’un @ hayatında yaşanan olaylar ile Hz. Muhammed’in@ yaşamındaki benzerlikleri bildirir. Böylece bu benzerlikler üzerinden hem Hz.Muhammed’e@ hem de müminlere gelecekte ihtiyaç duyacakları dersler verilir. Gelecekteki yaşamlarında karşılaşacakları olaylara karşı nasıl bir yol izleyecekleri ve nasıl bir politika takip edecekleri bu kıssalar üzerinden anlatılmış olur. 13.1. Hz.Yusuf’un @ Rüyası ve Hz.Muhammed’in@ Vizyonu Toplumların tıkanıp kaldığı ve içinden çıkamadığı sorunlara gömüldüğü vasatta Cenab-ı Hak kullarından bazılarını seçer, onları çeşitli şekillerde uyandırır, canlandırır, sorumluluk sahibi kılar ve vizyon sahibi yapar. Zira, mevcut medeniyetlerin felsefeleri, ilkeleri ve sistemleri halihazırdaki toplumun içinde bulunduğu sorunları çözmeye yetmemektedir. Bu nedenle yeni düşünce sistemlerine, yeni felsefelere ihtiyaç vardır. Yenilenmeye ve yeni vizyonlara ihtiyaç vardır. Cenab-ı Hak da bu tür bunalıma girmiş toplumları içinde bulundukları sıkıntıdan çıkaracak, sorunlarına çözüm getirecek vizyonu yine aynı toplumun içerisinden seçtiği bir kuluna vahyeder. Gösterilen / ortaya konan bu vizyon, geçmiş ve halihazırdaki bütün medeniyetlerin dünya görüşlerinden daha üstündür, daha parlaktır. Şayet bu yeni vizyona göre toplum yenilenecek olursa o güne kadar ki tüm felsefeler, dünya görüşleri ve bunların oluşturduğu toplumlar / devletler bu yenidünya görüşüne boyun eğeceklerdir, onu takip edeceklerdir. Hz.Muhammed’de @ kendi döneminde ilahi lütuf sayesinde bir vizyona sahip olmuştu. Ona inzal edilen dünya görüşü şirk sisteminin öngördüğü atomize / şirk kabile toplum yapısının terk edilip, bütün kabilelerin tevhid olduğu tek bir ülke / tek bir toplum yapısına geçilmesiydi. Zira içinde bulundukları parçalı toplumsal yapı sürekli zulüm üretiyordu. Tek tek her kabilenin ayrı birer putu / ayrı birer dünya görüşünün olması, onların bitmez tükenmez kavga ve savaşların içerisine atıyor ve kabileler geriliğe, ilkelliğe, acılara ve çilelere mahkûm oluyordu. Şirk sistemli toplum yapısının meydana getirdiği zulüm, sadece kabileler arasındaki değil kabilelerin kendi içerisinde de meydana geliyordu. Zira şirk inancı onları kabilesel olarak merhametsiz kıldığı gibi kabilenin mensuplarına karşı da merhametsiz kılıyordu. Cenab-ı Hak ise elçisine alemlerin rabbi olduğunu bildirerek tüm alemlerin / kabile ve toplumların tevhit edilmesini öngören bir dünya görüşü bildirmişti. O aynı zamanda Rahman ve Rahim oluşuyla da alemlerde / kabile ve toplumlarda merhametin, şefkatin, paylaşmanın ve vergili olmanın bu dünya görüşünün temel paradigması olacağını iletmişti. Tıpkı Hz.Yusuf’un @ rüyasında onbir yıldız, ay ve güneşin kendisine secde / itaat ettiğini görmesi gibi Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği dünya görüşünün Hz.Muhammed’de meydana getirdiği vizyonda / hayalinde / rüyasında da bütün Arap kabileleri (on bir yıldız metaforu ile), Babil ( ay metaforunda Irak ve İran medeniyetleri) ve Bizans, Suriye ve Mısır medeniyetlerinin (Güneş metaforu) hepsinin bir araya getirilip / Alemlerin Rabbi Allah paradigması altında tevhit edip bir İslam / Barış topluluğunun kurulması vardı. Böylece Allah elçisi eski medeniyetleri de aşan bir yeniliği ve insanların huzurlu, mutlu, müreffeh ve ileri bir medeniyete kucak açan dünya görüşünün hâkim olduğu bir toplumu “hayal” ediyordu. Hz.Muhammed’in sahip olduğu bu vizyon, Yusuf Suresinde Hz.Yusuf’un @ rüyası metaforunda anlatılır. Nasıl ki Hz.Yusuf’a @ daha çocuk iken gelecekte bu barış ve esenlik toplum yapısının kurulacağı ve bu toplumun başına da kendisinin geçeceğinin sembolik ifadesini bir rüya olarak gösterilmiş ise Cenab-ı Hak da Hz.Yusuf’un bu rüyası üzerinden Hz.Muhammed’in@ hayal ettiği o medeniyetin bir gün kurucu başkanı olacağının müjdesi verilir. Yine Hz.Yusuf’un @ gördüğü rüyayı babası ile paylaşmasını ve babasının da bunu kardeşlerine bahsetmemesi ama babasının Hz. Yusuf’a @ gösterdiği sevgi ve ilgiyi kıskanmaları ise Hz.Muhammed’in sahip olduğu vizyonu Mekke’nin Varaka bin Nevfel gibi ihtiyar heyeti / mele’ topluluğu üyeleri ile paylaşmasına bir metafor olarak almak mümkündür. Rahman Rahim Allah Adına 1–4- Elif, Lam, Ra. Bunlar, o apaçık / açıklayıcı kitabın ayetleridir. Muhakkak ki, Biz onu akledersiniz / kafanızı kullanırsınız diye Arapça bir hitab olarak indirdik. Sana bu Kur’an’ı vahyetmekle Biz, sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Oysa sen bundan önce gafillerden / bilgisizlerden / ilgisizlerden idin. Hani bir zaman Yusuf, babasına: “Babacığım, şüphesiz ben on bir yıldız, Güneş ve Ay’ı gördüm. Onları bana secde eder (itaat eder / boyun eğer) vaziyette gördüm.” demişti. (Yusuf Suresi 1-4) Normal olarak devlet / kabile yöneticilerinin mutlaka ileriye / geleceğe yönelik tasarıları, projeleri olması beklenir. Bu tasarıların / projelerin de toplumun sorunlarını çözen ve sıkıntılarını gideren olması istenir. Toplum için halihazırdaki mevcut olan felsefelerin, ilkelerin, dinin, kuralların, değerlerin muhafazasından ziyade sıkıntılarının giderilmesi ve sorunlarının çözülmesi önemlidir. Ancak statükocu idareciler ise yenilenmelere karşı son derece ihtiyatlı, tereddütlü ve hatta soğuk yaklaşım sergilerler. Halbuki, idarecilerin sürekli bir yenilenmenin önderleri olması gerekir. Onların devrimci / parlak gelecek vizyonları olmalıdır. Ya da onlar vizyon sahiplerinden istifade etmenin yollarını bulmalıdırlar. Hatta yönettikleri insanların vizyon üretebilecek donanıma sahip olmaları için ne gerekiyorsa yapmalıdırlar. Fakat ne yazık ki yenilikçi / değişimci / devrimci düşünceleri içeren vizyonlar, en çok tepkiyi statükodan / muhafazakarlardan alırlar. Dahası yeni vizyonlara ilk muhalefet dostlardan, arkadaşlardan, kardeşlerden gelir. Zira kıskançlık / haset insan için son derece yıkıcı, yok edici, tahrip edici ve özellikle de haset edenin kendisine zarar verici kötü bir ahlaktır. Haset sahibinin gözünü kör eder. Özellikle de kabile tipi toplumsal yapılanmalarda bu durum çok daha belirgindir. Kabileler birbirlerini düşman ve rakip olarak gördüklerinden dolayı her yeni gelişmeden rahatsız olurlar ve rakip kabilenin asla bir iyiliğe kavuşmasını arzu etmezler. Aynı durum devletlerde kendilerini kurulu düzenin sahibi gören statükocularda da görülür. Bu statükocular da sahip oldukları mevkileri kaybetme korkusu ile yenilenme fikirlerine karşı şiddetle karşı dururlar. Halbuki yenilenme tıpkı insanlarda olduğu gibi toplumlarda da kaçınılmazdır. Kendini yenilemeyen toplumlar / medeniyetler yıkılmaya, yok olmaya mahkumdur. Bu nedenle yöneticilerin özellikle dikkat etmesi gereken husus, yenilenme mekanizmalarının sistem içerisinde mutlaka bulundurulmasıdır. Yenilenme vizyonları ise sembol ve sloganlarla ifade edilirler. Yani bir protokol dili ya da diplomasi dili kullanılır. Hikmet ehli / hükümet edenler bu diplomasi dili ile ifade edilen sembol ve sloganların altında yatan gerçekleri bilirler. Mekke’deki şirk sistemi kabile yöneticileri de kendilerini her şeyden müstağni gördükleri için düşünceleri putlaşmış / donmuş ve yeniliklere değişimlere kapalı hale gelmişlerdir. Onları bu donmuş kalıplardan, ilkellikten ve gerilikten kurtaracak bir vizyon sunan peygamberimize kardeşleri olan Kureyşliler / Mekkeliler sırf kıskançlık, rekabet ve hasetleri yüzünden karşı çıkmaktaydırlar. Hatırlanacak olursa Ebu Cehil peygamberimizin elçiliğine iman etmeme gerekçesi olarak kabilelerinin her konuda Haşimoğulları ile rekabet ettiğini ama şimdi “Haşimoğulları bizden bir resul çıktı dedikleri zaman onun karşısına bir resul çıkaramayacaklarını” gerekçe olarak ileri sürmüştü. Bu hasetliğin, kıskançlığın ve rekabetin doruk noktasıdır. Diğer kabilelerin reddediş gerekçelerinde de aşağı yukarı aynı rekabet duygusu, kıskançlık ve hasedin yattığı görülmektedir. Bu öyle bir kıskançlık, haset ve rekabetti ki Ebu Cehil gibi iblisler, çıkarlarının bu yenidünya görüşünde olduğunu bilmesine rağmen karşı çıkmışlardır. Tıpkı Hz.Yusuf’un @ kardeşlerinin kıskançlıkları ve hasetleri gibi onlar da Hz.Muhammed’e @ tuzaklar kurmuşlar, düşmanlıklar yapmışlar, canına kast etmişler, yurtlarından kovmuşlar, boykotlara maruz bırakmışlardır. 5–8- O (Babası): “Ey yavrucuğum! Gördüğünü (vizyonunu) kardeşlerine anlatma. Anlattığın takdirde sana tuzak kurarlar. Muhakkak ki şeytan insana apaçık bir düşmandır. Zira bunun anlamı; Rabbin seni seçecek ve sana ehadisin te’vilinden ilimler / olayların altında yatan gerçekliklere ilişkin bilgiler / rüya veya vizyonda işaret edilen olayların gerçek hayatta neye tekabül ettiğini öğretecek. Daha önceki ataların İbrahim’e ve İshak’a tamamladığı gibi, nimetini sana ve Yakup soyuna tamamlayacaktır. Muhakkak ki, Rabbin Alim’dir, Hakim’dir” dedi. Doğrusu, Yusuf ve kardeşlerinde öğrenmek isteyenler için nice (asla tüketip bitirilemeyecek dersler) ayetler vardır. Onlar (Kardeşleri): “Biz güçlü ve kalabalık bir topluluk olduğumuz halde Yusuf ve kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir. Açıkçası babamız, çok yanlış bir tutum içindedir.” Dediler. (Yusuf Suresi 5-8) 13.2. Hz.Yusuf’un @ Kuyuya Atılması ve Hz.Muhammed’in@ Mekke’den Ayrılmak Zorunda Bırakılması Toplumun yenilenmesi için projesi / vizyonu olan kişilere en büyük tehdit statükodan / muhafazakarlardan gelir. Statüko vizyonerlerin öngördüğü yenilenme nedeniyle mevcut durumunun tehlikeye gireceğinden endişe edecek olursa bu yenilenme vizyonuna şiddetle karşı çıkar. Fakat onların yenilikçilere karşı çıkışı, sorunlara çözüm getirmediği gibi toplumun içinde yaşadığı krizi daha da derinleştirir. Statükocular toplumun yaşadığı sorunlara köklü çözümler getirmek yerine pansuman / geçici tedbirlerden yanadırlar. Bu nedenle toplumun statükocu yöneticilerden beklediği çözümler getirilemediği gibi uygulanan pansuman / geçici tedbirler de beklentileri karşılayamaz. Bu durumda statüko konumundan endişe etmeye başlar ve her köklü çözüm getirmeye çalışan vizyon sahiplerini kendi iktidarları için tehdit olarak görürler. Öyle ki iktidarı kaybetme korku ve endişeleri, onlarda bir paranoya halini alır ve yenilikçilere karşı zulmetmeye başlarlar. Böylece vizyon sahiplerini ya yok etmek veya onları ülkeden kovmaya / sürgüne göndermeye çalışırlar. Hatırlanacak olursa Hz. Muhammed @ ve müminler boykot aşamasına gelinceye kadar çok şiddetli baskı, öldürme ve işkenceler yaşamışlardı ve bundan sonra da müteaddit defalar öldürmeye yeltendiklerini tarih kaydetmiştir. Hatta boykot / muhasaranın gayesi de Ebu Talib’in yeğenini korumakdan vaz geçerek O’nu Kureyş’e teslim etmeye zorlamak için yapmış olduğu bir girişimdir. Daha sonraları görülecektir ki Ebu Talip reisliğindeki Haşimoğullarının Hz.Muhammed @ için yaptıkları koruma engelini aşamadıklarından peygamberimizi öldürmek yerine Mekke’den gitmesini yeğlemişlerdir. Bunun içinde peygamberimize Mekke’yi dar etmişler ve başka kabilelere sığınmak zorunda bırakmaya çalışmışlardır. Boykot dönemi ve sonrasında yapılan baskılar ve oyunlardan bunalan peygamberimiz özellikle hac aylarında hemen hemen her kabile ile görüşmüş ve kendisini himayelerine almalarını ve kendi vizyonunu onlarla birlikte gerçekleştirmek için onlardan korunma talep etmiştir. Mekke müşrik yöneticileri her ne kadar peygamberimizi izlemiş / takip etmiş olsalar da onun Mekke dışı kabilelere sığınma girişimlerine engel olmamışlardır. Çünkü Mekke’yi peygamberimiz için bir kuyu yapan Mekke müşrik elitler boykotla da hizaya gelmeyen Hz.Muhammed @ için düşündükleri tek çare vardı: Bir an önce Mekke’yi terk etmesi ve Onun sürgün cezası ile cezalandırılması idi. Böylece Mekke halkının ve Mele’ topluluğu / ihtiyarlar heyeti / ak saçlı aklı selim düşünen yaşlı ileri gelenlerin bütün sevgisi, bağlılıkları ve yönelimleri müşrik elitlere / kabile reislerine olacaktır. Tıpkı kardeşlerinin Hz. Yusuf’un ortadan kaldırılması ya da başka diyarlara sürgün edilmesi sonucunda babalarının sevgi ve ilgisinin kendilerine olması düşünceleri gibi. 9-10- (İçlerinden biri dedi ki): “Yusuf’u öldürün, ya da bir yere atın ki, babanızın ilgisi yalnız size yönelsin, sonra da siz salih bir kavim olursunuz.” Onlardan bir diğeri “Yusuf’u öldürmeyin” dedi ve ekledi, “ille de bir şey yapacaksanız, onu bir kuyunun derinliklerine bırakın; nasıl olsa oradan geçen kafilenin biri onu bulup alacaktır.” (Yusuf Suresi 9-10) Yenilikçi vizyonerlerin ülkenin / milletin faydasına olacak vizyon üretmekten başka suçları yoktur. Onlar adi, yüz kızartıcı bir suç işlememişlerdir. Hırsızlıkları, arsızlıkları yoktur. Onların tek suçları içlerinden çıktıkları toplumlarının faydasına fikir üretmektir. Bu durumda statükocular hangi gerekçeyle bu insanları yok edecek veya sürgün edeceklerdir. Haklı bir gerekçe olmaksızın onları sürgün edemezler veya yok edemezler. Mutlaka bir oyun oynamaları gerekiyor ki kabilenin diğer mensuplarına karşı kendilerini suçsuz, temiz, haklı çıkarsınlar. Aksi takdirde yaptıkları zulüm kendilerinin sonunu getirecek bir eylem olacaktır. Mekke müşrik elitlerinin de diğer toplumların statükocuları gibi Hz.Muhammed’i@ Haşimoğullarının koruması nedeniyle öldüremeyecekleri için sürgün edilmesinin daha iyi bir fikir olarak görecekleri bu kıssa üzerinden metafor olarak bildirilir. Onların gelecekte şöyle bir düşünceye gelecekleri de bildirilir; Hz. Muhammed @ şayet sahipsiz, korumasız bırakılacak olursa (kıssada kuyuya atılma metaforu ile ifade edilmekte) yani vatandaşlıktan çıkarılacak olursa o takdirde diğer kabilelerce köle yapılacak yahut öldürülecek veya sürgün vaziyette perişan olacak, böylece tehlike de bertaraf edilmiş olacaktır. Onlar Haşimoğullarının Hz.Muhammed @ üzerindeki koruma ve kollamasını kaldırması için her türlü entrikanın çevrilmesi gerektiğini düşünmekteydiler. Uygulanmakta olan boykotun amacı da bu korumanın kaldırılması için Haşimoğullarına baskı yapmaktı. Fakat her türlü baskıya rağmen Ebu Talip yaşamı boyunca yeğenini onlara asla teslim etmedi. Ama tıpkı Hz.Yakub’un @ Hz.Yusuf’u @ düşman kardeşlerine teslim etmesi metaforunda anlatıldığı gibi, bir gün gelecek Ebu Talipten sonra Haşimoğullarının başına Ebu Leheb geçecek ve Kureyş’in oynadığı bir oyun sonucu Haşimoğullarının koruması Ebu Leheb tarafından kaldırılacaktı. Bu hususta tıpkı Hz Yusuf’un @ düşman kardeşlerinin babalarından Hz.Yusuf’u @ kendilerine emanet etmesi için dil dökmeleri olayında olduğu gibi gelecekte Mekke müşrik elitlerinin de Haşimoğullarının lideri Ebu Leheb’e şayet Hz.Muhammed@ üzerindeki koruma kaldırılırsa O’na herhangi bir zarar vermeyeceklerini böylece kendisini kabilesi nezdinde küçük düşürecek bir duruma sokmayacaklarına dair sözler vereceklerinin ihbarı kıssa içerisinde metaforik olarak yapılır. Aynı Hz.Yakub’un @ bu emanet olayına rızası olmamasına rağmen gönülsüzce teslim oluşu olayı ile de gelecekte Hz.Muhammed@ üzerindeki koruma ve kollamanın kaldırılacağının Haşimoğullarının geneli tarafından da rızasının olmayacağı ve başına kötü şeyler gelmesinden endişe ettikleri Hz.Yakub’un @ endişeleri üzerinden kıssada bildirilir. 11-14- Onlar (babalarına dönüp) dediler ki: “Ey babamız! Sen bize Yusuf konusunda neden güvenmiyorsun? Hâlbuki biz kuşkusuz onun iyiliğini istiyoruz. Yarın onu bizimle beraber gönder de bol bol yesin, koşup oynasın. Bizim onu koruyacağımızdan kuşkun olmasın.” O [babaları] dedi ki: “Onu götürmeniz beni endişelendiriyor ve siz ondan gafil iken onu kurt yemesinden korkuyorum.” Onlar [Yusuf’un kardeşleri] dediler ki: “Ant olsun ki biz böyle güçlü, kuvvetli bir topluluk olduğumuz halde onu kurt kapacak olursa, o zaman biz mutlaka hüsrana uğrayanlardan olmuş oluruz. / yanmışız demektir.” (Yusuf Suresi 11-14) Kıssa ile gelecekte Haşimoğullarının kabile töreleri gereği kabile reisinin kararı sonucunda Hz.Muhammed’i @ yalnız ve korumasız bırakacağına işaret edilirken tıpkı Hz. Yusuf’un @ kuyuya atılması gibi onun da adeta bir kuyuya atılacağı ve yalnızlığa / başka kabilelerin insafına terk edileceği / kurda kuşa yem yapılacağı metaforik olarak bildirilir. Hatta kıssada anlatılan kurt kapma hikayesi ile gelecekte Hz.Muhammed’in @ de başına böyle bir olayın geleceği ihbarı da yapılmış olur. Şöyle ki; “Bilindiği üzere Hz.Muhammed @ kendisini korumaya alması için Mekke dışındaki rakip bir şehir olan Taif’e gizlice gitmiş ve oradaki Haşimoğulları ile yakınlığı olan kabilelerden koruma talep etmiştir. Ancak Taifli Kabileler korumayı reddettiği gibi Hz.Muhammed’i @ köle ve çocuklara taşlattırarak her tarafını kan revan içerisinde bırakmıştır. Onun orada çok kötü bir muameleyle karşılaşması üzerine Mekke müşrikleri Haşimoğullarına karşı şöyle bir savunma (Hz.Yusuf @kardeşlerinin babalarına karşı savunmaları metaforu) geliştirmişlerdir; ‘Biz sizden onun üzerindeki korumanızı kaldırarak onu bize emanet etmenizi istedik ama ona herhangi bir kötülük yapmadık. Biz kendi halimizde, işimizde gücümüzde, (Hz.Yusuf’un @ kardeşlerinin oyun oynarken metaforu) farkında olmadığımız bir zamanda o gizlice Taife gitmiş. Hatta biz ona güvenip paramızı, servetimizi bile emanet etmişken, onlara sahip çıkmasını istemişken (Hz.Yusuf’u eşyaların muhafazasına memur edilmesi metaforu) o bizim haberimiz olmadan Taif’e çekip gitmiş ve orada çok kötü bir muameleye tabi tutulmuş, köle ve çocuklara taşlatılmış yani bir nevi kurda kuşa yem olmuş. (Hz.Yusuf’u kurdun parçalaması metaforu) Yoksa bizim haberimiz olsa biz Taiflilere kendi kardeşimizin kılına dokundurtur muyuz? Ama kendi hatası, kendi düşen ağlamaz. O bize sırtını döndü. İşte! bizden ayrılanı böyle kurt kapar. (Kıssadaki kanlı gömlek metaforu). Bunda bizim bir suçumuz yok ki.’ ….” 15-18- İşte bu minval üzere, onu (Yusuf’u) kuyunun dibine atmaya sözbirliği etmiş bir halde götürüyorlardı ki, Biz de ona (Yusuf’a) “Ant olsun ki, bir gün gelecek sen onlara hiç farkında değilken bu yaptıklarını bir bir haber vereceksin.” diye vahyettik. Derken akşam vakti, ağlayarak babalarına geldiler. Onlar dediler ki: “Ey babamız! Şüphesiz biz yarış yapmak amacıyla uzaklaşmıştık. Yusuf’u da eşyamızın yanına bırakmıştık. Bir de baktık ki, onu kurt parçalamış. Ama biz ne kadar doğruyu söylersek söyleyelim sen yine de bize inanmazsın.” Üstelik bir de üzerinde yalandan bir kan lekesi bulunan gömleğini de getirmiştiler. O (babaları) dedi ki: “Bilakis, nefisleriniz / tasavvurlarınız aldatıp size bir oyun oynamış olmalı! -Artık (bana düşen) güzel bir sabır!- Bu anlattıklarınıza karşılık yardımına sığınılacak olan ancak Allah’tır.” (Yusuf Suresi 15-18) Hz.Muhammed @ sahip olduğu vizyonu / dünya görüşü nedeniyle Mekke’de sığdırmaz edilecek ve tıpkı Hz. Yusuf’un @ atıldığı kör kuyuda kervanların bulması gibi Hz. Muhammed @ de Mekke müşrik elebaşıların attığı kör kuyularda Arap yarımadasında yaşayan Yahudiler bulacak ve kendilerinin çok işine yarayacağını düşünerek sevinecekleri bildirilir. Bu Yahudiler, ilk önceleri sahiplendikleri ve destekledikleri Hz. Muhammed’i @ Medineli Araplara satacakları da bildirilir. O’nun değerini bilmeyecekleri ve hiç istifade etmeden bunu yapacakları kervancıların Hz. Yusuf’u @ çok ucuza satması metaforu ile karşılanabilir. Tıpkı kervancıların önce çok değer verdikleri Hz.Yusuf’u @ daha sonraları ise O’ndan kurtulmak istemeleri metaforunda olduğu gibi Yahudilerin de Hz. Muhammed’e @ önceleri çok değer verecekleri ama daha sonraları ise O’ndan kurtulmaya çalışacakları ve O’nu başka kabilelere satacaklarının ihbarı yapılır. Bu ihbar aynen gerçekleşmiş ve önceleri Hz. Muhammed’i @ destekleyen Arap yarımadasındaki Yahudi kabileler özellikle Medineli Araplara yani Evs ve Hazreçlilere Hz. Muhammed’den @ bahsetmişler ve Medinelilerin Yahudilerden önce davranma isteği ile O’nunla iletişime geçmişlerdir. Akabe biatları ile anılan süreçlerde yapılan pazarlık ve görüşmelerden sonra Hz. Muhammed’i @ kendi yurtlarına getirmişlerdir. 19 – 20- Beri yandan bir yolcu kafilesi geldi ve sucularını o kuyuya gönderdiler. Sucu kovasını kuyuya saldı ve “Müjde! Müjde! Bu bir oğlan!” diye bağırdı. Onu ticari bir mal olarak gizleyip korudular. Allah ise onların ne yapacaklarını biliyordu. Sonunda onu düşük bir fiyata; birkaç dirheme sattılar. Zaten onlar ondan kurtulmak istiyorlardı. (Yusuf Suresi 19-20) 13.3. Hz.Yusuf’un @ Mısıra Yerleşmesi ve Hz.Muhammed’in @ Medine’ye Yerleşmesi Tıpkı Hz.Yusuf’un @ yerinin şerefli ve üstün tutulmasını isteyen Mısırlı ileri gelen adamın bu ifadesi ile anlatılan gibi Hz. Muhammed’de @ Medine’ye hicret ettiğinde Medinelilerden çok itibar göreceği “Taleal Bedru aleyna….” şarkılarıyla karşılanacağı bildirilmiştir. Zira nasıl ki Hz.Yusuf’u @ satın alan Mısırlı adam O’ndan çok faydalanmayı ve O’nu evlat edinmeyi düşünüyorsa bu anlatımdaki metaforla Medinelilerin de Hz.Muhammed’den @ beklentilerinin çok büyük olacağı ihbar edilmiştir. Gerçi bunun Medineliler olacağı bildirilmemiştir ancak geriden tarihe bakıldığında bunun Medine olduğu ve Medinelilerinde Hz. Muhammed’den @ faydalanmaya ihtiyaçları olduğu görülmektedir. Şöyle ki; “O dönemlerde Medine’nin iki büyük kabilesi Evs ve Hazreç birbirini kırmakta ve en önemli ileri gelenleri bu savaşlarda öldürülmekteydi. Medine huzur ve barış istemekteydi. Savaş ve kan dökülmesinden bıkmışlardı. Bu kabile savaşlarına bir son verilmeyecek olursa kabileler kan davası yüzünden bir arada yaşama iradesini kaybedecekler ve böylece ya yurtlarını terk edecekler veya kırılıp gideceklerdi. İşte Medine halkı Hz. Muhammed’in @ getirdiği tevhidi dünya görüşü / vizyonuyla örtüşen bir anlayışa zorunlu olarak gelmiş bir toplumdur. Şirk sisteminin öngördüğü kabile tipi toplum yapısının kendileri için ne kadar zararlı olduğunu onlar yaşayarak görmüşlerdir. Diğer taraftan da kabileler arasında kan davası oluşması nedeniyle kimse birbirini dinlememekte ve şehrin sorunlarını çözme hususunda içlerinden hiç kimsenin iktidara gelmesine sıcak bakmamaktaydılar. Hz. Muhammed’in @ Medine’ye dışarıdan geldiği ve O’nun iktidara gelmesi halinde hiçbir kabilenin diğerine üstünlüğü olmayacağı ve önerdiği dünya görüşü de barışı öncelediği için Medineliler sorunların çözümünde ve Medine’ye barışı / islamı getirmek amacıyla Hz.Muhammed’den @ faydalanmak istediler.” Cenab-ı Hak kıssa ile tıpkı Hz. Yusuf’a @ Mısır’da sağlam bir zemin hazırladığı bilgisini vermekle Hz. Muhammed @ için de gideceği yerde sağlam bir zemin hazırlayacağını müjdelemektedir. O’nun vizyonunu gerçekleştireceği bir ortama kavuşturacağını bildirmektedir. Yine kıssada ki Hz. Yusuf’un @ olgunlaşma, ilim ve hüküm öğrenme metaforunda olduğu gibi Hz. Muhammed’in @ de Medine’ye ilk geldiğinde bir süre etrafı tanıyacağı, tanıdıkça duruma hâkim olacağı, hakimiyeti pekiştikçe de gerekli düzenleme, kural ve ilkeleri yavaş yavaş hayata geçireceği bildirilir. Medine’deki süreç incelendiğinde de görülecektir ki önce Kuba’ya gelişi ve Medine Vesikası / Anayasanın hazırlanması sonra Medine’ye girme ve çevreyi tanıma ve sonraları gerekli yasal düzenlemelerin ihtiyaca göre arka arkaya gelmesi….. 21 –22- Ve onu satın alan Mısırlı adam, karısına: “Bunun yerini / makamını kerim / şerefli yap. Bize faydalı olabilir, ya da onu evlat ediniriz” dedi. İşte böylece Biz Yusuf’u o ülkeye yerleştirdik. Ona olayların tevilini / yorumunu da öğrettik. Zira Allah murat ettiği işi başarı ile sonlandırandır. Fakat insanların çoğu bunu kavrayamaz. Artık o (Yusuf), olgunluk çağına gelince, kendisine ilim ve hüküm verdik. Zira Biz, iyilik yapanları böyle ödüllendiririz. (Yusuf Suresi 21-22) 13.4. Züleyha’nın Hz.Yusuf’u @ Elde Etmeye çalışması ve Medineli Yahudi ve Münafıkların Hz.Muhammed’i @ Kendi Yanlarına Çekme Çabası Vizyon sahipleri nereye giderlerse gitsinler onları bekleyen kıskanç bir statüko orada da vardır. Ve bu statükocular ülkelerine gelen yenilikçi / vizyon sahiplerinin önemli mevkilere / iktidara / söz sahipliğine getirilmesi halinde onları başarısız kılmak için çaba sarf eder. Onlar kendilerini ülkenin sahibi olarak gördüklerinden dışarıdan ithal edilen vizyon sahibi kişileri kendilerine hizmet edecek köle olarak görürler. Fakat kendileri iktidarda oldukları süreçte ülkeyi yönetmekte gösterdikleri başarısızlık nedeniyle ülkeyi bunalıma sürüklediklerinden ülkenin durumunu düzeltmek için ithal edilen vizyon sahiplerini de küçümserler ve onların da ülkeyi bunalımdan çıkaramayacaklarını düşünürler. İthal edilen vizyon sahiplerini yönetime getiren ülkenin diğer ileri gelenlerinin / ak saçlılarının onlara itibar ettiklerini ve onlardan çok şey beklediklerini bilirler. Dolayısıyla bunlar yeteneklerini gösterecek olurlarsa statükonun yerlerini almaları çok süre almaz. Zira statüko sahiplerinde bu kapasite ve kabiliyet olmadığı gibi üretmek içinde çaba sarf etmezler. Bu nedenle yeni gelenleri kendilerine uydurmaya / bent etmeye çalışırlar. Vizyon sahipleri gittikleri yerlerde sağlam durup statükocuların ayartmalarına gelmez ise başarmamaları için hiçbir neden yoktur. Vizyon sahipleri sürgüne gittikleri yerde kendilerine kucak açan ev sahibinin (yönetimde söz sahibi olan diğer ileri gelenler, ak saçlılar ve halktan bir grup) iyi niyetine ve yapılan iyiliklere ihanet etmeden ve gösterilen iltifata marifetlerini göstererek cevap vermeli ve asla nankörlük yapmamalıdır. Cenab-ı Hak, bu dersi Hz. Muhammed @ ve müminlere Hz.Yusuf’un @ Züleyha’nın kendisini baştan çıkarması girişimi olayı içerisinde anlatır. Böylece gelecekte karşılarına şahıslar ve olayın niteliği farklı da olsa aynı tavır ve davranışları içeren benzer olaylarla karşılaşılacaklarını ve kıssalardaki metaforları iyi kullanarak ve bu metaforlardan gerekli dersleri alarak hareket edilmesini öğretir. Hatta anlatılan kıssadaki metaforlar incelendiğinde görülecektir ki Cenab-ı Hak aslında Hz. Muhammed’e @ gelecekte başına gelecekleri neredeyse birebir anlatmıştır. Şöyle ki; “Hz. Muhammed @ de Medine’ye hicret ettiği ilk zamanlarda çok itibar görecektir. Ancak ilerleyen zamanda bu sevgi seli yerini sıkıntılara bırakacaktır. Zira Züleyha ve Saray Kadınları rolünü oynayan Medine’nin ileri gelenlerinden olan Abdullah bin Ubey ve müttefikleri olan Medine Yahudi Kabileleri, Hz. Muhammed’in @ hicretine ve Medine’nin başına geçmesine, ondan yararlanmak amacıyla razı olmuştur. Fakat O’nu kendi saflarına çekemeyince O’nun karşısına geçmişler ve çok büyük sıkıntılar verdirmişlerdir. Hz.Yusuf @ kıssasında Züleyha Hz. Yusuf’u ayartıp kendisinden faydalanmak istemesi olayında olduğu gibi bu metafor ile Hz. Muhammed’in @ de hicret edeceği yerde ayartılmak isteneceği Cenab-ı Hak tarafından ihbar edilir. Gerçekten de Medine’ye hicret ettikten sonra Medine’nin statükosunu temsil eden Abdullah bin Ubey liderliğindeki münafıklar ve işbirlikçileri Yahudi Kabilelerinin Şeytan ileri gelenleri Züleyha ve Saray kadınları pozisyonundadır. Medine’deki kötü gidişatın asıl sorumlusu olan bu statüko Hz. Muhammed’i @ kendi yanlarına çekmeye çalışarak imtiyazlarını ve mevcut statükolarını korumaya uğraşırlar. Bozuk sistemlerinin daha iyi işlemesi için Hz. Muhammed’den @ yararlanmak isterler. Tıpkı Mısır statükosundaki saray kadınlarının sefih, azgın ve sömürücü yaşamlarının doruk noktası olan şehvetlerini tatmin için Hz.Yusuf’tan @ yararlanmak istemeleri gibi. Söz konusu kıssa da Hz.Yusuf @ olgun bir delikanlı oluncaya kadar Züleyha ile aralarında şehvet ilişkisi değil ana – oğul arasındaki gibi bir sevgi ilişkisi vardır. Fakat Hz.Yusuf’un @ gelişmesinden sonra Züleyha O’nunla şehvetini tatmin etmek ister. Metaforik olarak benzer durum Hz. Muhammed @ ile Medine’nin münafık ve Yahudi statükosu arasında yaşanacaktır. Medine’ye hicretin ilk zamanlarında Medine Anayasasının imzalandığı ilk aşamalarda ilişkiler gayet iyidir. Hatta Hz. Muhammed @ bağları çok sıkı yapmak ve ilişkileri daha da geliştirmek için kıbleyi bile Yahudilerin kıblesi olarak seçmiş ve mü’minler salat (namazlarında ve müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yaptıkları) toplantılarında Mescid-i Aksa yönüne dönmüşlerdir. Ancak onlar mevcut sömürgeci, zalim ve haksız piyasa işleyişine müdahale etmemesini ve bu konuda kendilerinin yanında yer almasını istemişlerken Hz. Muhammed @ onların bu isteklerine hayır demiştir. O, Cenab-ı Hakk’ın kendisine gönderdiği ilahi öğreti çerçevesinde onların arzularının tersine olarak piyasaları adalet, ölçü ve tartıda haksızlıkların giderilmesi ve imtiyazların kaldırılması ile ilgili düzenlemeler yapmaya girişmiştir. Böylece O kendisini Medine’ye davet eden Evs ve Hazreç halkına ihanet etmemiştir. Onların hukukunu korumuştur. Tıpkı Hz.Yusuf’un @ Züleyha’ya ilişkiye girmekten kaçarak Vezirin hukukunu koruduğu gibi. Züleyha Hz. Yusuf’u elde etmek için her şeyi yaptı. Fakat Cenab-ı Hakk’ın Hz.Yusuf’u @ uyarması nedeniyle O hataya düşmedi. Aslında O’nun da nefsi bu ilişkiyi çekiyordu. Ancak O’nun seçtiği yol temiz, pak, adil, doğruluk, dürüstlük üzerine olduğu için O’nun yanlışa meylettiği zamanlarda Cenab-ı Mevla O’na yanlışını göstermişti. Aynı durumun Hz. Muhammed @ ve müminler içinde gelecekte cereyan edeceğini Cenab-ı Hak bu kıssa ile bildiriyor. Yani ‘gelecekte sizleri birileri siyasi ayartmalarda bulunabilir ve sizleri yanına çekerek yaptıkları yanlışa ortak etmek isteyebilir. Bu nedenle oldukça dikkatli olmalısınız’ uyarısı yapılır. Ve nitekim tarih içerisinde de Rabbimizin ihbar ettiği olaylar meydana gelmiş ve bu ihbarı değerlendiren Hz. Muhammed @ hataya düşmemiştir. Medine’nin Statükocu elitlerinin Hz. Muhammed’i @ kendi yanlarına çekme girişimleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır. O siyasi olarak onların kulvarına asla katılmamıştır. Onların yanlışlarına asla ortak olmamıştır. O daima ilahi öğreti çerçevesinde doğruluğu, dürüstlüğü, adaleti ve hakkı ikame etmeye çalışmıştır. Çevresindeki müminler de kendisini takip etmişlerdir.” 23-24- Derken evinde bulunduğu hanım, arzusunu onunla tatmin etmek için onu baştan çıkarmak istedi. Ve (birgün) kapıları kilitledi ve “Haydi gel!” dedi. O([Yusuf): “Allah’a sığınırım! Doğrusu O benim Rabbimdir, O bana güzel bir mevkii bağışlamıştır. Emrine karşı gelmem. Şüphesiz zalimler asla iflah olmazlar / başarıya ulaşamazlar” dedi. Ve ant olsun o (hanım), onu arzuladı. Eğer o (Yusuf) Rabbinin burhanını görmemiş olsaydı, o da onu (kadını) arzulamıştı. İşte burhanımızı göstermemizin nedeni ondan fuhşu / taşkınlığı ve fenalığı / kötülüğü ondan uzaklaştırmak içindi. Çünkü o, Bizim arınmış kullarımızdandı. (Yusuf Suresi 23-24) Vizyon sahibi kimseleri bekleyen en önemli tehlike, statükocular tarafından kendi saflarına çekilme isteklerinin kendilerinden değil de vizyon sahiplerinden geldiği iftirasını atarak onların ihanet içerisinde olduklarını kanıtlamaya çalışmalarıdır. Yani ülkenin kötü gidişatına sebep olan statükocular bu kötü gidişatı değiştirmek için yetkilendirilen vizyon sahiplerinin aslında herhangi bir vizyonlarının / çözümlerinin olmadığı onların amaçlarının da iktidar nimetlerinden faydalanmak olduğunu ortaya koymaya çalışırlar. Onlar bu çabaları ile vizyon sahiplerinin aslında hain olduklarını kendilerine güvenilemeyeceğini göstermeye çalışarak kendi günahlarını örtmeye çalışırlar. Cenab-ı Hak, Züleyha’nın Hz.Yusuf’u @ kendine çekmek için uğraşması ve sonunda Hz.Yusuf’un @ gömleğini yırtması olayını anlatırken aslında Hz.Muhammed’in @ de başına gelecekte bu türden bir olayın siyasi olarak geleceğinin ihbarını yapar. Yani Hz. Muhammed’in de @ gelecekte kendi saflarına çekmeye çalışanların olacağı bildirilir. Şayet onların safına geçme hususunda direniş gösterecek olursa da ihanetle suçlanacağı ve cezalandırılması için çeşitli provakosyonlara muhatap olacağı da ihbar edilir. Tarihsel süreç içerisinde incelendiğinde görülecektir ki bu ihbarlar aynen gerçekleşmiştir. Şöyle ki; “Hz. Muhammed @ Medinelileri krizden kurtarmak, onlara barış ve huzuru getirmek için Medine’nin yönetimine getirilir. Medinelilerin O’ndan beklentileri huzuru, barışı getirmesi ve birliği / beraberliği sağlayarak kendi aralarındaki savaşlara son verdirmesidir. Onların beklentilerinin karşılanabilmesi için Hz. Muhammed’in @ sosyal alanda bir dizi düzenlemeler yapması gerekmektedir. Toplumda yardımlaşma ve dayanışmayı sağlaması için piyasalara adalet getirmesi, imtiyazları kaldırması, yeni pazar kurması, kadınları toplumda saygın bir konuma çıkartması, ibadetlerdeki ağır rükünları kaldırması gibi birtakım reformları yapması şarttı. Bu reformların gerektirdiği düzenlemeler yapılınca Medine’nin statükocu ileri gelenleri ve Yahudi kabile reisleri son derece rahatsız olmuşlardı. Halbuki onlar Hz. Muhammed’i @ yanlarına çekerek piyasadaki tezgahlarına beraber devam etmek niyetin de idiler. Yani Hz. Muhammed’i @ Medine halkına ihanet ettirmeye çalışmışlardı. Aslında Medine döneminin ilk zamanların da Hz. Muhammed @ Medine’de Yahudilerle ilişkilerini geliştirmeye çalışmış ve onlara yakın durmayı tercih etmiştir. Bu amaçla da kıbleyi Kâbe yerine Beyti Makdis (Mescidi Aksa) yönüne doğru seçmiştir. Bu seçim aynı zamanda Hz. Muhammed’in @ İslam / barış topluluğu içerisinde Yahudileri baş tacı etmesidir. Onları değil dışlamak tam tersi onlara değer vermiştir. Medine Anayasasında / Vesikasında Yahudi kabilelerle ilişkiler de düzenlenmiştir. Bu vesika / Anayasa ile hep bir arada yaşama iradesi gösterilmiştir. Fakat diğer taraftan Medinelilerin de kendisine güvendikleri ve kendisinden çok şey bekledikleri bir kişi olarak Hz. Muhammed’in @ Arapları adeta dışlayıp Yahudilere çok yakın durmasını, Medineli Arap kabilelerinin hoş karşılamayacakları çok aşikardır. Onlar bu tip bir hareket tarzını kendilerine ihanet olarak telakki edeceklerdi. Kıblenin Kudüs istikametinde seçilmesini dahi hazmedemeyen ve bu uygulamayı kabul etmeyerek namazlarında Kabe’ye doğru dönen müminler bile varken Hz. Muhammed’in @ Medineli Arapları bırakıp Yahudilerle sıkı fıkı olmasının ihanet olarak anlaşılmasından daha tabii bir şey de olamaz. Ayrıca Medineli Araplar için Yahudilerde kendileri için faydalı bir cevher, bir değer bulunsaydı Hz. Muhammed’i @ niye getirip baş tacı etsinlerdi. Tam aksine Yahudiler Evs ve Hazreci birbirine düşürmekte ve birbirlerine kırdırmaktaydılar. Hz. Muhammed @ ise bu durumun farkında olduğundan ve bu kıssa ile dersini daha önce aldığından asla ihanet tuzağına düşmedi ve Medineli Araplara ihanet içerisinde olmadı. Hz. Muhammed @ Yahudilerin baştan çıkarıcı tutum ve davranışları karşısında tereddüt etmeden hemen vaziyet aldı ve kıbleyi Kudüs’teki Betil Atik’ten Kabe’ye çevirmesini Cenab-ı Hakk’tan niyaz etti. Cenab-ı Hak da kıbleyi Beytil Atik’ten Kabe’ye çevirerek Hz. Muhammed’in @ ihanet içerisinde olmadığını gösterdiği gibi Yahudilerin oyunlarını da bozdu. (kıssada Hz.Yusuf’un Rabbinin burhanını görme metaforu) Kıblenin tahvili peygamberimizin asla bir ihanetin içerisinde yer almadığının kanıtını teşkil etti. Esasında kıble değişikliğine de Yahudilerin seçkinci hareketleri ve söylemleri yol açmıştır. Bu durum metaforik olarak tıpkı Hz.Yusuf’un @ gömleğinin ([1] ) arkadan yırtılması gibi idi.” 25-29- Ve ikisi de kapıya koştular. Kadın, onun gömleğini arkadan çekerek yırttı. Kapının yanında onun (kadının) kocasıyla karşılaştılar. O (kadın); “Senin ehline kötülük yapmak isteyen kimsenin cezası, zindana atılmaktan veya acı bir azaptan başka ne olabilir?” dedi. O (Yusuf): “Asıl arzusunu benimle tatmin için beni baştan çıkarmaya çalışan odur.” dedi. Ve onun (kadının) yakınlarından bir görgü tanığı şahitlik etti: “Eğer onun (Yusuf’un) gömleği önden yırtılmış ise o (kadın) doğru söylemiştir, öteki (Yusuf) yalancılardandır.” “Yok eğer, onun (Yusuf’un) gömleği arkadan yırtılmış ise o zaman o (kadın) yalan söylemiştir, beriki (Yusuf) doğrulardandır.” Bunun üzerine o (Kadının kocası), onun (Yusuf’un) gömleğinin arkadan yırtılmış olduğunu görünce, “Muhakkak ki bu, sizin tuzağınızdır. Gerçekten de sizin tuzağınız pek yamandır.” “Yusuf! Sen bu olayı yaşamadın say! Ve Ey Kadın! Sen de günahın için istiğfar et / özür dile! Çünkü (şu hal) senin suçunun sabit olduğunu gösteriyor” dedi. (Yusuf Suresi 25-29) Aslında Hz. Muhammed’i @ Medine’ye hicret ettiğinde yanına çekmeye çalışanlar sadece Yahudiler değildi. Medine’deki Evs ve Hazreçin bütün aşiretleri O’nu yanına çekmeye çalıştılar. Onlar kabile asabiyesi ile biliyorlardı ki Hz. Muhammed’i @ yanlarına çekerlerse yönetimde önemli bir etkinliğe kavuşacaklardı. Fakat Hz. Muhammed @ hiçbir kabileye böyle bir fırsatı vermedi ve yönetim merkezinin (Mescid-i Nebevi’nin) seçimini devesi Kusvaya yaptırdı. Medine’ye hicretten sonra Hz. Muhammed’in @ ilk ilgilendiği dolayısıyla ilişkiye geçtiği kesim elbetteki ticaretle uğraşan kesimdi. O önce çarşı pazarı yani ticari hayatı düzene sokma girişiminde bulundu. Bu noktada Yahudi kabilelerden Beni Kaynukalılar ve Medine’nin ticaretle uğraşan Arap kabilelerinin ileri gelenleri Hz. Muhammed @ ile muhatap oldular. O’nun ticari hayata yeni getirmek istediği düzenlemelerin pazardaki imtiyazlı tekelciliklerine son vereceğini bildiklerinden O’nu yanına çekmeye çalışmışlardı. Yukarıda anlatıldığı üzere tıpkı Züleyha’nın Hz.Yusuf’u yanına çekmeye çalışması gibi Beni Kaynukalılar başta olmak üzere Abdullah bin Übey bin Selül öndeliğindeki Medine’nin elitliri de Hz. Muhammed’i @ kendi saflarına katmaya çalıştılar ancak Cenab-ı Hakk’ın uyarması ile O bu oyuna gelmedi. Kabe’nin sembolize ettiği doğruluk, dürüstlük, saflık, temizlik ve hakkaniyet politikasına doğru yönelindi. Beni Kaynukalıların Hz. Muhammed’i @ ayartıp baştan çıkarmak için yaptığı başarısız girişim diğer Yahudi kabilelerin ayıplamasına yol açtı. Zira bir Arap hem de ümmi olan ilmi, tecrübesi, müktesabatı, birikimi ve arşivi olmayan bir Arap geliyor ve onların entrikalarını başlarına geçiriyordu. Şimdiye kadar bu görülmüş bir şey değildi. Yahudilerin müktesabatı çok gelişkindi ve onlar her zaman Arapları oyuna getirebilmiş ve istedikleri şekilde parmaklarında oynatmışlardı. Bu nedenle kendilerini çok üstün gören diğer Yahudi kabileleri, kendileri gibi üstün olan bir Yahudi kabilesinin aşağı gördükleri (kıssada Hz. Yusuf’un köle / hizmetçi olması metaforu) Hz. Muhammed’e @ âşık olmasını ayıpladılar. O’nu kendi yanlarına çekmeye çalışmalarıyla alay ettiler. O’ndan murad almaya çalışmalarını / O’nu kendilerine uydurmaya çalışmalarını kınadılar. O’nun kendileri gibi bir müktesebatının olmadığını, ümmi olduğunu, arkasından gidilecek bir kimse olamayacağını düşünerek Hz.Muhammed’i@ kendilerine çekmeye çalışmalarını diğer Yahudi kabileler ayıp karşılamışlardı. (Şehrin diğer kadınlarının Züleyhayı ayıplama metaforu) 30- (Fakat bu olay yayılınca) Şehirdeki kadınlar (birbirlerine) “Vezirin karısı, genç hizmetçisini elde etmeye çalışmış. Besbelli ki aşk / tutku / sevgi onun yüreğini yakmış. Biz, onun işi iyice azıttığını / apaçık bir sapıklık içinde olduğunu görüyoruz” dediler. (Yusuf Suresi 30) Cenab-ı Hak, elçisine gelecekte başına örülecek tuzakları anlatmaya aynı kıssa üzerinden devam eder. Hicret ettiği yerdeki toplulukların birbirleri ile olan ilişkilerini dikkate alması gerektiğini, düşmanlarının bile kendi aralarında rekabetleri olacağını vurgular. Nasıl ki Hz. Yusuf kıssasında Mısırlı ileri gelenlerin kadınları (sosyete) arasında bir çekememezlik, haset ve rekabet vardıysa aynı rekabet ve çekememezliğin Medineli Yahudi kabilelerinin ileri gelenleri arasında da bulunacağı ihbarı yapılır. Züleyha’nın kölesini yanına çekmeye çalışmasını kınayan Mısır sosyetesini Hz. Yusuf’la karşı karşıya getirmesi sahnesinin de gelecekte Beni Kaynuka’nın Medine’den sürülmesinden sonra Beni Nadir ve Beni Kurayza Yahudi kabilelerinin Hz. Muhammed @ ile karşı karşıya kalacakları şeklinde tecelli edeceği bildirilir. Tıpkı Züleyha’nın kadınların ellerine bıçak tutuşturması gibi Beni Kaynuka kabilesi de Bedir Zaferinden sonra yaşadıkları sürgün öncesinde Medine’deki diğer Yahudi kabileleri kışkırtıp onlara gaz verip Medine’yi öyle terketmişti. (Kıssada Züleyha’nın kadınların ellerine bıçak verme metaforu) Nasıl ki Mısırlı sosyete kadınların köle / hizmetçi olarak bildikleri ve küçümsedikleri Hz.Yusuf’u görünce O’nu gözlerinde çok büyüterek adeta bir melek gibi gördüler ise Hz. Muhammed @ ile karşı karşıya kalan Beni Nadir ve Beni Kurayza kabileleri de küçümsedikleri (beşer / köle görme metaforu) Hz. Muhammed’i @ Medine’nin meliki / başkanı olarak gördüler / görmeye devam ettiler. (Kadınların Yusuf’u melek gibi görme metaforu) fakat onlarda Beni Kaynuka’nın ( Vezirin Karısının hanımların ellerine verdiği bıçak ile hanımların kendi ellerini kesmesi misali) akıttığı zehir ile onlar da peygamberimize ihanet edip Medine’den elleri kesildi. (Sürüldüler ya da idam edildiler.) Gelecekte yaşanacak bu durum Cenab-ı Hak tarafından Hz. Muhammed’e @ kıssa çerçevesinde Mısırlı sosyete kadınların ellerini kesmeleri metaforunda anlatılır. 31- Sonra o (Vezirin karısı), onların (gizliden gizliye) dedikodu yaydıklarını işitince, onları davet ederek kendileri için dayalı döşeli bir ziyafet sofrası hazırladı. Ve onlardan her birine bir bıçak verdi. Ve (Yusuf’a) “Çık karşılarına!” dedi. Onlar (Hanımlar) onu (Yusuf’u) görünce büyüklüğünü anladılar ve şaşkınlıkla kendi ellerini kestiler. Ve “Hâşâ! / Olamaz! Allah için, bu bir beşer / kul / köle olamaz! olsa olsa bu çok şerefli bir melektir / meliktir / prenstir!” dediler. (Yusuf Suresi 31) 13.5. Hz.Yusuf’un @ Zindana Gönderilmesi ve Medine’nin Hz.Muhammed’e @ Zindan Edilmesi Cenab-ı Hak, elçisini ve müminleri boykot yıllarında eğitmek amacıyla gönderdiği Yusuf Suresinde anlatılan kıssa ile aslında Hz. Muhammed’in @ ileride başına gelecekleri anlattığı yukarıda belirtilmişti. Kıssanın gelinen aşamasında Hz.Yusuf’un @ Züleyha’nın ayartmalarına gelmemesi nedeniyle Züleyha’nın gücünü / yetkisini / otorite ve imkanlarını kullanarak Hz.Yusuf’u @ zindana / hapse gönderdiği ve sürüm sürüm süründürdüğü anlatılarak Hz. Muhammed’e @ şu ihbarlarda bulunulur; “Hicret için gideceğin yerde seni kendi yanına çekmeye çalışacak kişi ve toplulukların ayartma ve oyunlarına gelmediğin takdirde tıpkı Hz.Yusuf’u @ zindana attıkları gibi onlar sana da bulunduğun şehri zindan yapacaklardır. Sen başına gelecek olan bu olaylara sabredeceksin ve Hz.Yusuf’un @ yaptığı gibi yapacak ve onların ayartmalarına gelmektense çile çekmeyi yeğleyeceksin. Başarılı olman için sana kolay gibi görünen ancak helake sürükleyen yolu değil zor da olsa, acı ve çileli de olsa doğru, dürüst ve namuslu yolu tercih edeceksin. Bu çileli yolda Rabbinin seni koruması için O’na sığınacaksın. Yoksa onlar sen ne yaparsan yap, deliller ne kadar senin lehine olursa olsun yine de onların arzularına uymadığın takdirde senin yanında yer almayacaklarını bilmelisin” Bu uyarı ve ihbarlardan sonra tarih ihbar edildiği gibi aynen gerçekleşmiş ve Hz. Muhammed’i @ kendilerine benzetemeyen / bend edemeyen Medine Yahudileri, Hz. Muhammed’in @ hedeflediği islam / barış topluluğu ve medeniyeti rüyasının gerçekleşmemesi için O’na Medine’deki hayatı zindan edecek girişimlerde bulunmuşlardır. (Hz.Yusuf’u @ hapse gönderme metaforu) anlaşmada yer almasına rağmen Uhud savaşında onu yalnız bırakmaları, savaştan sonra yaptıkları tezviratlar ve kışkırtmalar, hem Medine’deki hem de Arap yarımadasındaki diğer Yahudi kabilelerini kışkırtmaları, Mekke yönetimi ve Arap kabilelerini kışkırtarak Hendek savaşına müttefik bir ordu yaratmaları vb. hareketler Hz. Muhammed’e @ Medine’yi zindan etme girişiminden başka bir şey değildir. Her ne kadar savaşlar Araplar arasında cereyan etse de geri planda ki ayartıcı ve kışkırtıcılıkta Yahudi kabilelerin elebaşıları baş rolü oynarlar. Tıpkı kıssadaki yöneticilerin erkekler olmasına rağmen geri planda kışkırtma ve arka planda ipleri ellerinde bulunduran sosyete ve saray kadınları gibi. 32- 35- O (Vezirin karısı): “İşte bu, beni hakkında kınadığınız kişidir. And olsun ki, ben onu elde etmeye çalıştım, ama o bundan şiddete sakındı. Yine ant olsun ki, kendisine emrettiğimi yapmazsa, muhakkak zindana atılacak ve sürüm sürüm sürünecektir” dedi. O (Yusuf): “Rabbim! Zindan bana, bunların beni davet ettikleri şeyden daha sevimlidir. Bununla birlikte eğer Sen, bunların tuzaklarına karşı beni korumazsan, ben onlara meylederim ve kendini bilmezlerden olurum.” dedi. Bunun üzerine Rabbi, ona (onun duasına) icabet etti de onların tuzaklarına karşı onu korudu. Şüphesiz O, evet O, hakkiyle işitenin, hakkiyle bilenin ta kendisidir. Fakat sonunda, bu kadar belge ve delili görmelerine rağmen belli bir süre için onu zindana atmanın daha uygun olacağını düşündüler. (Yusuf Suresi 32-35) [1] ) Not: “gömlek=görüş, taraf” metaforunu ifade eder. (A.A) 13.6. Hz.Yusuf’un @ Zindan Arkadaşları ve Medine İslam Cumhuriyeti’nin Müttefikleri ve Karşıtları Cenab-ı Hak, Hz.Yusuf’un @ zindan hayatını anlattığı bölüm ile Hz. Muhammed’e @ ve müminlere şu dersleri verirken ileride başlarına gelecek olayların ihbarını da yapar; “Sizler Hz.Yusuf’un @ rüyasındaki gibi bir vizyona sahipsiniz ve sizin gibi gelecek vizyonuna sahip olanlar vizyonlarındaki hedeflerine ulaşmak için bütün gayretleri ile çalışmalı ve her türlü kötü şartları olumlu hale getirmenin yollarını aramalıdır. Bu uğurda sabır, sebat gösterecek ve bıkmadan usanmadan vizyonunuzu / tevhidi dünya görüşünüzü hicret ettiğiniz yerin çevresindeki diğer kabilelere de anlatacak ve onları tevhid olmaya (tevhidi dünya görüşü çerçevesinde müttefik olmaya) çağıracaksınız. Onları sadece Allah’a saygılı olmaya, sadece O’na kul olmaya davet edeceksiniz. Onların kurtuluşunun Allah’tan başka kutsal sayılan otoritelerin terk edilmesinde olduğunu bildireceksiniz. Allah’tan başka kendini kutsal sayan otoritelerin insanlara asla bir fayda sağlamadığını ilan edeceksiniz. Tevhidi Dünya Görüşü Vizyonunuzu anlattığınız kabilelerden size katılan olacağı gibi katılmayan da olacaktır. Yapacağınız çağrıya olumlu cevap vererek tevhid olanların / müttefik olanların kurtulacağı müjdesini verecek, ayrı kalıp statükodan yana tavır koyanların, şirk sistemli toplum yapısına devam etmek isteyenlerin ise mutlaka kaybedeceklerini bildireceksiniz. İleride muhakkak surette bunlara şahit olacaksınız. Alemlerin Rabbine teslim olup sizinle müttefik olanlar kazanacak ve çok bereketlere kavuşacak. Sizin karşınızda yer alanlar ise kaybedeceklerdir.” Daha Mekke’de iken bu uyarı ve ihbarları dikkate alan Hz. Muhammed @ Medine’ye hicret ettiğinde Medine Yahudilerince Medine’nin kendisine zindan edilmesine karşın hiç yılmamış, mücadele etmiş, boş durmamış ve en olumsuz koşulları dahi kendi lehine çevirmenin yollarını aramıştır. Hz.Yusuf’un @ zindanda çevresindeki insanların sorunlarını, görüşlerini, rüyalarını, vizyonlarını dinledikten sonra önce kendi vizyonunu / dinini / görüşünü anlattığı ve daha sonra da onların sorunlarını, vizyonlarını, görüşlerini ve rüyalarını kendi vizyonu çerçevesinde değerlendirdiği gibi Hz. Muhammed @ de kendi vizyonunu / görüşünü Medine çevresindeki bütün kabilelere ulaştırmaya çalışmış, sürekli çevre kabilelerin üzerine seriyyeler düzenlemiş ve onları tevhidi dünya görüşüne davet etmiştir. Onlara şirk sisteminin öngördüğü atomize toplum yapısından (kabileci toplum yapısından) vazgeçilmesi gerektiğini, bütün kabilelerin oluşturacağı tek millet esasına dayalı toplumsal yapıya geçilmesi gerektiğini ve bu görüş çerçevesinde kurulmuş Medine İslam Topluluğuna katılmaya davet etmiştir. Bundan başka kurtuluşlarının da olmadığını ve sorunlarının tek reçetesinin bu olduğunu bildirmiştir. Alemlerin Rabbi Allah inancı ekseninde toplumsal birlik ve beraberlik oluşturmanın insanların hayrına olduğunu sürekli vurgulamıştır. Hz.Yusuf zindan arkadaşlarına Allah’tan başka otoriteleri kutsal saymanın insan onuruna ve haysiyetine yakışmadığını, dahası onların insanlara hiçbir fayda sağlamadığını, onların insanların yararına hiçbir çaba ve gayretlerinin olmadığını anlatmıştır. Aynı şekilde Hz. Muhammed’de @ Medine çevresindeki bütün kabilelere şirk sistemini terk etmeleri gerektiğini, bu sistemin kendilerine çok büyük zararlar vermekte olduğunu, onları geri ve ilkel bıraktığını, kendisinin Mekke’yi terk etme nedeninin müşriklerden ve bu şirk sisteminden uzaklaşmak ve tevhid sistemine gitmek olduğunu anlatmıştır. Hz. Muhammed’in @ küçük ordular / seriyyeler eşliğinde yaptığı bu çağrılara muhatap olan kabilelerden çağrıya olumlu cevap vererek Hz. Muhammed @ ile ittifak yapan kabileler tarihsel süreç içerisinde “kurtulanlar” grubunda yer almışlardır. Bu kurtulan kabileler, anlatılan kıssada Hz.Yusuf’un zindan arkadaşlarından kurtulan kişiyle sembolize edilir. Nasıl ki iki zindan arkadaşından birisi zindandan kurtularak şarap sıkacak ve efendisine şarap sunacak ise Hz. Muhammed’in @ çağrısına ‘evet’ diyerek Medine İslam Topluluğu ile ittifak yapanlar kurtulacaklar ve bol bol bereketlere kavuşacaklardır. Onlar Rabblerine saygı ile bağlanacak olanlardır. Tıpkı kıssada anlatılan kişinin Rabbine / efendisine şarap sunması gibi. ([1] ) Tarihsel süreçler incelendiğinde görülecektir ki, kıssa ile yapılan ihbar aynen gerçekleşmiştir. Şöyle ki; Hz. Muhammed’in @ seriyyeler yoluyla kabilelere yaptığı çağrı sonucunda çağrıya olumlu cevap veren kabileler “Rabbe bağlı olsalar da” / “müttefiklik yapsalar da” bu müttefiklik Hz. Muhammed’in @ yanında yer almak şeklinde tecelli edememiştir. Tıpkı kıssadaki kurtulan zindan arkadaşının Rabbinin yanında Hz.Yusuf’u anmaması gibi ki tembihlenmesine rağmen şeytanın unutturduğunu ifade ettiği gibi Medine çevresindeki kabilelerden Hz. Muhammed’in @ tevhidi dünya görüşüne katılsalar da korkuları nedeniyle O’nun yanında fiilen yer almamışlardır. Çünkü siyasi güç dengesinin hangi tarafa kayacağını yani Mekke şirk sisteminden yana mı yoksa Medine İslam Cumhuriyetinden yana mı kayacağını kestiremediklerinden beklemeyi tercih etmişlerdir. Ne zaman ki Hudeybiye anlaşmasını takiben Hayber fethedilmiş ve daha sonra da Mekke fethedilmiş ondan sonra bu gruptaki kabileler fevc fevc hidayete erip İslam / barış topluluğuna girmişlerdir. Böylece Hz.Yusuf’un zindan hayatının uzun sürmesi gibi Hz. Muhammed’in @ Medine zindanı da çevre kabilelerin tevhidi dünya görüşüne inanmalarına rağmen Hz. Muhammed’e @ fiili destek vermemeleri nedeniyle uzun sürmüştür. Hz.Yusuf ‘un zindanda iken tevhide davet ettiği diğer zindan arkadaşı ise “kurtulanlardan değil idam edilenlerden / kaybedenlerden” idi. Cenab-ı Hak bu metaforla Hz. Muhammed’in @ Medine’de kuracağı İslam topluluğuna katılmayan, O’na destek vermeyen, O’nun vizyonuna / görüşüne katılmayan ve şirk sisteminde kalmak isteyen kabilelerin “kaybedenler / yok olanlar / idam edilenler” grubunda yer alacaklarını bildirir. Bunların gelecekte akıbetlerinin sahip oldukları her türlü nimeti kaybedecekleri, kendi kendilerini yok oluşa / idama sürükleyecekleri ve sonrasında da İslam topluluğuna katılan / tevhid olan kabilelerce başlarının yeneceği gerçeği de asılıp idam edildikten sonra kuşların başını didikleyeceği metaforu ile anlatılır. Burada kuşların özellikle zikredilmesinin bu güçlü kabile ve / veya toplulukların bayraklarında yer alan kartal, şahin vb. yırtıcı kuşlarla ifade edilen amblemler olmasına dikkat edilmelidir. Bu anlatımla Cenab-ı Mevla, Hz. Muhammed’in @ çağırdığı İslam / barış topluluğuna- Tevhide katılmayan kabilelerin sonunda yok olup gideceklerini ve başlarının üstünde taşıdıkları, üzerine titredikleri tüm maddi değerlerini de diğer kabile ve toplulukların / devletlerin aralarında paylaşacaklarını bildirmiş ve onları tevhide davet etmiş olmaktadır. 36- 42- Zindana onunla birlikte iki delikanlı daha girdi. (Birgün) Onlardan birisi: “Şüphesiz ben kendimi şaraplık üzüm sıkarken gördüm” dedi. Diğeri de: “Gerçekten ben de başımın üzerinde kuşların yediği bir ekmek taşıdığımı gördüm. Bize bunun tevilini / yorumunu haber ver. Şüphesiz biz seni muhsinlerden (iyilik, güzellik üretenlerden) görüyoruz” dedi. O (Yusuf): “Size yiyecek olarak verilecek öğününüz / rüyanızda işaret edilen olaylar başınıza gelmeden onun tevilini / yorumunu size bildireceğim. Zira bunlar, Rabbimin bana öğrettiği şeylerdendir. (Ama önce şunu bilmeniz şart): Gerçekten ben Allah’a inanmayan ve ahireti de inkar eden bir kavmin / toplumun dünya görüşünü / dinini / milletini terk ettim ve atalarım İbrahim, İshak ve Yakup’un dinine / milletine / dünya görüşüne uydum. Bizim, Allah’a hiçbir şeyi ortak tutmamız bize yakışmaz! İşte bu, Allah’ın bize ve insanlara bir lütfudur. Velâkin insanların çoğu şükretmiyorlar / bunu değerlendirmiyor. Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı birçok rabler mi daha hayırlı, yoksa her şeye hâkim ve kahhar olan bir tek Allah mı? Sizin, O’nu bırakıp da taptıklarınız, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Allah bunlar hakkında hiçbir delil indirmiş değildir. Hüküm ancak Allah’a aittir: O, kendisinden başkasına tapmamanızı emretmiştir. İşte bu sizi ayakta tutacak dünya görüşüdür / dindir. Fakat insanların çoğu bunu bilmiyorlar. Ey zindan arkadaşlarım! İkinizden biri (zindandan kurtulup) Rabbine / efendisine şarap sunacak! Diğerine gelince, asılacak da başından kuşlar yiyecek! Hakkında açıklama istediğiniz iş böyle hükmedilecektir.” dedi. Ve o (Yusuf) o iki kişiden, kurtulacağına inandığı kişiye, “Rabbinin / efendinin katında beni an!” dedi. Sonra şeytan ona hatırlatmayı unutturdu. ([2] ) Böylece o (Yusuf), nice yıllar zindanda kaldı. (Yusuf Suresi 36-42) 13.7. Kralın Rüyası ve Hayber Melikinin Öngörüsü Hz.Yusuf’un @ Mısırda köle de olsa Vezirin evindeki konumu gayet iyi iken Züleyha’nın ayartmalarına gelmemekte direnmesi nedeniyle aralarının bozulup Hz.Yusuf’un @ zindana gönderilmesi ile Hz. Muhammed @ ve müminlerin Medine’deki ilk zamanlarda çevreden gelebilecek tehditlere ve saldırılara karşı güvenlikte olmaları birbirine çok benzemektedir. Ne zaman ki Kaynuka Yahudileri sürgün edildi, işte o zamandan itibaren Medine, kuzeydeki Hayber’den ve diğer yönlerdeki Arap kabilelerden gelecek saldırı ve tehditlere açık hale geldi ve bir nevi kuşatıldı. Hz. Muhammed @ bu çevrelemeyi yarmak, Medine’nin güvenliğini temin etmek için ve aynı zamanda İslam / barış / tevhid topluluğunun sınırlarını genişletmek için sürekli çevre kabileler üzerine ordu gönderiyorken, sürgündeki Yahudiler ve Medine içindeki inkârcı Yahudiler (Huyey Bin Ahtab gibi) boş durmuyor sürekli Medine İslam Cumhuriyetinin yıkılması için çeşit çeşit entrikalar çeviriyordu. Bu entrikalardan en başarılıları şüphesiz ki Uhud savaşı ve Hendek savaşı için yaptıkları kışkırtmalar sayılabilir. Hz. Muhammed’e @ ve müminlere Medine’yi zindan etmenin bu entrikaları çevirmenin karargâhı / merkezi Hayber’di. Çünkü Hayber, Medine`den sürgün edilen Yahudilerin çoğunun yerleştiği ve bir nevi harekât merkezi haline getirdikleri bir şehirdi. Hayber sarp kayalar üzerine kurulmuş, çok korunaklı kalelerden oluşan bir şehirdi. Çeşitli yerlere dağılmış sekiz kaleden oluşan şehir, en az 10.000 kişilik silahlı bir askeri gücü barındıran güçlü bir merkezdi. Beni Kaynuka Yahudilerinin Medine’den çıkarılmasını müteakiben Beni Nadir Yahudileri ve en son Beni Kurayza Yahudileri Medine’den çıkarılmıştır. Yahudilerle dost ve müttefik olarak başlayan Medine hayatı hicretten sonra ki yedi yıllık bir süreçte güney taraftaki Mekke tehlikesine kuzey taraftan bir de Yahudi saldırı tehlikesi eklenmişti. Hayber Yahudileri Mekkeli müşriklerle bir savunma iş birliği anlaşması da yapmışlardı. Ya da daha önce var olan bu iş birliği anlaşması Medine’deki dost ve müttefik Yahudi kabileler nedeniyle işlerliği bulunmamaktaydı. Bu anlaşmaya göre; Hz. Muhammed @ ordusuyla şayet Mekke üzerine yürürse Hayberliler Medine`ye baskın yapacaklar, eğer Hayber üzerine yürüyecek olursa bu kerre de Kureyş müşrikleri Medine`ye baskında bulunacak ve böylece birbirlerini koruyacaklardı. Hz.Muhammed @ ise bu planı Hudeybiye Anlaşmasıyla boşa çıkardı. Mekkeli müşriklerle Hudeybiye sulh anlaşmasının imzanmasıyla, Hayber’e yapılacak saldırı durumunda Medine’yi Kureyş’ten gelebilecek saldırılara karşı emniyete aldı. Medine’nin Kuzey tarafını - ki Hayber Yahudilerinin bulunduğu taraftı – emniyete almak için de Hayberi fethederek bu yahudilerden gelecek tehlikeyi bertaraf etmesi zorunluluk arz ediyordu. Bundan dolayı Hudeybiye Anlaşmasından sonra Hz. Muhammed @, Medine’nin kuşatılmışlığını kırmak için Hayber’e yöneldi ve 1600 kişilik bir kuvvetle şehri kuşattı. Çok şiddetli çarpışmalar oldu. Fakat kimsenin saldırmaya cesaret bile edemediği Hayber’i fethetme konusundaki Cenab-ı Hakk’ın Hz. Muhammed’e @ bahşettiği kararlılık sayesinde Hayber düşme noktasına geldi. Cenab-ı Hak, Hz.Yusuf @ kıssası üzerinden anlattığı ve geleceğin ihbarını yaptığı Hz. Muhammed’in @ hayatında Medine’de uzun süre sıkıntılı bir hapis / çevrelenmiş hayat süreceğini böylece anlattıktan sonra aynı kıssa ile kurtuluş yakınlaştığı sırada yaşanacak olayları ise şöyle anlatır; “Mısır kralının bir rüyası / görüşü / vizyonu vardır ve bu rüyasına / vizyonuna göre yedi besili, güçlü, kuvvetli ve semiz ineği, yedi zayıf, çelimsiz, güçsüz ve kuvvetsiz inek yemektedir. Yani Mısır kralının vizyonuna / görüşüne göre zayıflar giderek güçlüleri yenip yok etmektedirler. Bu duruma bir çare bulunması için Kral kendi yönetici ileri gelenlerinden görüş talep etmekte ve onlarla konuyu müşavere etmektedir. Kralın yönetici çevresi / bakanları ise gelinen noktada toplumsal sorunun çok karmaşık olduğunu ve bu karmaşık olayı çözme konusunda O’na yardımcı olamayacaklarını bildirirler. Bu konuda kendisine yardımcı olabileceğini bildiren sadece Hz. Yusuf’un @ hapiste iken tebliğ ettiği ve tebliği sonucu kurtulan şahıstır. O’da yardımcı olmak için bu hususta Hz. Yusuf’a @ başvurmak için yetki ve izin ister.” Aslında anlatılan bu durum Hz. Muhammed’in @ Hayber seferinde bütün kaleler düşüp son kale kaldığında Hayber Yönetiminin bir durum değerlendirmesi yaptığı sahneye bir metafordur. Anılan sahne de Hayber Melikinin görüşü / vizyonu savaşın kaybedileceğinin belli olduğu ve zayıf, cılız, güçsüz gördükleri Hz.Muhammed @ ve müminlerin savaşın sonunda kendileri gibi güçlü, kuvvetli bir topluluğu yeneceği ve kendilerini Hayber’den sürüp çıkaracağı ya da kılıçtan geçireceği noktasında idi. Yani zayıf gördükleri topluluk kendileri gibi güçlü bir topluluğu yiyip bitirecekti. (Yedi zayıf ineğin yedi besili ineği yemesi metaforu.) Yine Hayber’in Reisi / Meliki Hayber’den sürülmek ya da kılıçtan geçirilmek yerine Hz. Muhammed @ ile Hayber’in yetiştirdiği ürünleri her yıl yarı yarıya paylaşmayı (yedi yeşil başak ve yedi kuru başak) esas alan bir barış anlaşması yapmayı teklif etme görüşünde idi. Bu görüşünü Hayberin ileri gelenleri ile müşavere ettiğinde onlar riske girmek istemezler ve bu görüş hakkında olumlu ya da olumsuz herhangi bir görüşe yanaşmazlar. Hatta birazda tuhaf karşılarlar. (Onların “biz böyle tuhaf rüyaların yorumundan anlamayız” ifadelerinin anlamı) Onlar açısından çok zor bir durumdur. Zira onların arasında Medine’den gelen yahudi kabilelerin ileri gelenleri de vardır ve şimdiye kadar onların ayartma ve aldatmalarına göre hareket etmişlerdir. Medine’den gelen Yahudiler, şimdiye kadar yapılanlarda ve işin bu noktaya gelmesinde kendi kusurlarının olduğunun açığa çıkmasını istemedikleri için direnişe devam etme yanlısı idiler. Diğer taraftan bu toplantıda İslam / barış topluluğuna teslim olmaktan yana olan ve bu hususta peygamberimizin teslimiyet davetini savaşın başlangıcında almakla birlikte siyasi gelişmelerin seyrine bakarak hareket etmeyi yeğlemiş olanlar da vardı. (Rabbinin katında peygamberimizi anması tavsiyesini şeytanın unutturduğu zindan arkadaşına metafor) Onlar “Şemmah” adlı bir elçilerini kıssadaki Melikin teklifi metaforunda kendi teslimiyet tekliflerini Hz. Muhammed’e @ götürülmesinin daha iyi olacağını ileri sürerler. Onların bu fikri kabul edilerek temsilcileri Şemmah Hayber Yönetiminin temsilcisi olarak Hz. Muhammed @ ile görüşmeye gider. 43-45- Derken melik / hükümdar dedi ki: “Şüphesiz ben yedi zayıf ineğin yedi semiz ineği yediğini ve yedi yeşil başakla yedi kuru başak görüyorum. Ey ileri gelenler! Siz görüntülerin / vizyonların / rüyaların doğru yorumunu/ tevilini ([3] ) biliyorsanız benim vizyonumu / rüyamı da yorumlayın bakalım.” Onlar (ileri gelenler) dediler ki: “Tuhaf, karmakarışık görüntülerdir / vizyonlardır / rüyalardır. Biz böyle karmakarışık görüntülerin / vizyonların / rüyaların altında yatan gerçek anlamı/ tevilini bilmekten aciziz.” İşte o an, iki zindan arkadaşından kurtulmuş olan kişi aradan geçen bunca vakitten sonra geçmişi hatırlayarak dedi ki: “Ben onun tevilini öğrenip size bildirebilirim, (fakat önce) hemen beni (zindana) gönderin.” (Yusuf Suresi 43-45) Elçi, Hayber Melikinin barış için öngörüsünü / vizyonunu / teklifini Hayber Yönetiminin teklifi olarak Hz. Muhammed’e @ iletti ve görüşünü sordu. Hz.Muhammed @ ise Hayber Melikinin teklifini ilave şartlar getirerek kabul etti. Hz. Muhammed’in @ ilave şartları ise; Hayber’in ürettiği tarım ürünlerinden kendi ihtiyaçları ayrıldıktan sonra kalan kısmı Medine İslam Cumhuriyetine tahsis edilecek ve bu tahsis edilen kısmın depolanması mükellefiyeti de Hayberlilere ait olacak. Bu şart Hz.Yusuf’un @ yaptığı tevildeki “ekip hasat edilen mahsülün ihtiyaç fazlasının depolanması” metaforundan esinlenilmiştir. Diğer ilave şart ise bu sözleşmenin ondört yıllığına yapılması ve ihtiyaç hasıl olduğunda Medine İslam Cumhuriyeti adına depolanan mahsülden İslam devlet yöneticilerinden gelecek talep doğrultusunda tasarruf edilmesidir. Ondört yıl sonra artık sıkıntılar aşılacak ve İslam Cumhuriyeti her tarafta tevhidi sağlayınca bu uygulamaya gerek kalmayacak ve vahiy yağmuru her tarafa yağacak ve her yerde huzur, sükûn ve bereket olacaktır. Bu şart Hz.Yusuf’un yaptığı tevildeki “yedi yıl bolluk ve yedi yıl kıtlıktan sonra yağmurların yağması” metaforundan esinlenmiştir. 46-49- (Hapishaneye gelerek) “Yusuf! Ey doğru sözlü dost! Bize, insanlara iletmem ve onların da öğrenmesi için ‘Yedi semiz ineği, yedi cılız inek yiyor ve yedi yeşil başakla diğer yedi kuru başak’ hakkındaki görüşünü söyle.” O (Yusuf) dedi ki: “Önceden beri yapa geldiğiniz gibi yedi sene ekin ekeceksiniz. Fakat biçtiklerinizden yiyeceğiniz bir miktar dışında kalanı, başağından ayırmaksızın muhafaza edeceksiniz. Daha sonra onun arkasından yedi yıllık kıtlık dönemi gelecek ve sizin bu zor zamanlar için önceki biriktirdiğiniz her şeyi, saklayacağınız az bir miktar dışında silip süpürecek. Daha sonra da onun arkasından bir sene gelecek ki, insanlar onda yağmura kavuşacak ve onda sıkıp sağacaklar.” (Yusuf Suresi 46-49) Peygamberimiz bu şartları ileri sürerken şu siyasi vizyona sahiptir; “Medine’nin kuzeyi emniyete alındıktan sonra Mekke’nin savaşla değil ekonomik olarak sıkıştırılması ve sonunda İslam Cumhuriyetine teslim olarak tevhit / barış topluluğuna katılması amaçlanmıştı. Bu amaçla Mekke’nin tahıl ihtiyacının karşılandığı iki merkezden birisi Hz. Muhammed’in @ eline geçiyordu. Sıra ikinci merkeze gelecekti ki orası da Necran idi. Süreç içerisinde o merkezi de anlaşarak kontrol altına almayı başaran Hz. Muhammed @, Mekke’ye boykot uygulamış ve Mekke’nin ekonomik olarak teslimini fetihden önce gerçekleştirmiştir.” “Hz. Muhammed @ bu noktada bir diğer stratejik konuyu daha düşünmüştü; Şayet Mekke ile tevhit sağlanacak olursa bu en fazla İran ve Bizans devletlerini rahatsız edecektir. Zira kendilerine rakip bir devlet oluşacaktı. Bu durumda onlar bu oluşumu engellemek için ne gerekiyorsa yapacaklardır. Tabi ki onlar açısından en önce yapılması gereken bu oluşumu ekonomik olarak yokluğa, kıtlığa, açlığa ve boykota mahkûm etmektir. Hayber yahudileri yurtlarından sürgün edilecek olursa bu toprakları işleyecek yeterli işçi Arap kabilelerinden bulunamayacaktır. Bu durumda açlık tehlikesiyle karşı karşıya kalınacaktı. Bu nedenle Hayber Yahudileri ile böyle bir anlaşma yapılırsa gelecekte Bizans ve İran’dan gelebilecek boykotlar göğüslenebilecekti. Kabilelerin birleşerek tevhid olmaları ve eski şirk sistemini terk etmenin kendilerine vereceği zararları kolay atlatma imkânı olacaktı. Aksi takdirde kabileler tevhid sistemine geçmenin kendilerine fayda değil zarar getirdiğini görerek birlik sağlansa bile hemen tekrar şirk sistemine geri dönmeyi isteyeceklerdi. İşte bunun için Hz. Muhammed @ Hayber Yahudilerinin teklifini kabul etmiş ve onlara topraklarını ürünlerden haraç alma şartıyla onlara geri vermiştir.” Hz. Muhammed’in @ barış şartlarını Hayber Yönetimine ileten elçiye Hayber’in Meliki çok olumlu yaklaşır ve teklif edilen ilave barış şartlarını kabul ederek bir anlaşma yapılmasını önerir. Bunun üzerine Hayber Meliki peygamberimize yeniden bir elçi gönderdi ve onu anlaşma yapmaya çağırdı. Ancak Hz.Muhammed @ anlaşma yapmadan bir konunun daha açıklığa kavuşmasını istiyordu ki gelecekte anlaşmanın bir daha fesada uğramaması ve tam bir güven sağlanması için bu gerekliydi. O konuda Medine Anayasasını ihlal etme, anayasaya ihanet etme konusunda Medine’den sürgün edilen Beni Kaynuka, Beni Nadir ve Beni Kurayza Yahudilerinin kendilerini Hayberli Yahudilere anlattığı gibi olmadığı tam tersine asıl ihanet eden tarafın başta Kaynukalılar olmak üzere Nadir oğulları ve Kurayza oğulları olduğu ve onların anlaşmayı bozdukları kendilerine itiraf edilecekti. Bu yaptıkları ihanet nedeniyle onların Medine’den sürgünü hak ettiklerine Hayber Yahudileri ikna olacaklardı. Bu sebeple Hz. Muhammed @ hemen anlaşmayı yapmadı önce Yahudilerle aralarında geçen ihtilaf konusunda her şeyin açığa çıkmasını istedi. Bu amaçla O elçiye Allah’tan korkmaları (kıssadaki “Rabbine dön!” ifadesi) ve O’na dönmelerini asıl ihanet edenlerin belirlenmesi için bir soruşturma açılmasını istedi. Adil bir soruşturma yapılması halinde gerçeğin açığa çıkacağını ve kimin emin, güvenilir ve kimin hain olduğunun ortaya çıkacağını bildirdi. Medine’den kovulduktan sonra kendilerine kucak açılan bu yahudi kabilelerin Medine Anayasasına ihanet etmeleri nedeniyle kendi kendilerine zarar verdikleri, arzuları nedeniyle kendi ellerinin Medine’den kesilmesine neden oldukları (kıssadaki kadınların ellerini doğramasının soruşturulması metaforu) fakat Arap yarımadasında Yahudilerin merkezi konumundaki Hayberlilere ise ihanetlerini gizleyerek Hz. Muhammed’i @ ve müminleri suçlu göstermeleri nedeniyle gerçeğin açığa çıkması için onlar hakkında soruşturma açılmasını istedi. Yukarıda belirtilen olay metaforik olarak Hz.Yusuf üzerinden şu ayetle anlatılır; 50 – (Bu yorum / görüş kendisine iletilince) Hükümdar / Melik “Onu bana getirin!” dedi. Görevli ona (Yusuf’a) gelince, o (Yusuf) ona dedi ki: “Rabbine dön! ‘Ellerini kesen kadınların zoru ne imiş?’ diye bir soruşturun bakalım. Şunu da iyi bilin ki, Rabbim, onların oyunlarını çok iyi bilmektedir.” (Yusuf Suresi 50) Cenab-ı Hak, Hz.Yusuf’un @ Melikten soruşturma talep etmesini anlattıktan sonra Melikin bu talebe binaen yaptığı soruşturmada Hz.Yusuf’un @ günahsız olduğunu, haksız bir şekilde hapis yatırıldığını ve esas suçlu günahkarın ise başta Züleyha ve işbirlikçi saray kadınlarının olduğunu bizzat Melikin huzurunda suçluların suçunu itiraf etmesi sahnesi ile anlatır. Kıssanın bu kısmı Hz. Muhammed’in @ gelecekte yaşayacağı bir olayın ihbarından başka bir şey değildir. Hemen hemen aynı olay Hz. Muhammed’in @ yaşamında da gerçekleşmiş ve Hayber Yönetimi / meliki de Hz. Muhammed’in @ esas suçlunun bulunması konusunda soruşturma talebi üzerine Medine’den sürgün gelen yahudilerin ileri gelenlerini de çağırarak bir toplantı yapmış ve Medine’deki barışı bozmada kimin haklı kimin haksız olduğunu soruşturmuştur. Soruşturma sonunda Medine’den gelen Yahudiler suçlarını itiraf etmişler ve Medine Anayasasını çiğneyenin kendileri olduğunu ve Hz. Muhammed’i @ kendi yanlarına çekmeye / ayartmaya çalışan tarafın kendileri olduğunu itiraf etmişlerdir. 51- O (hükümdar / Melik onları toplayıp): “Yusuf’u elde etmeye / ayartmaya çalıştığınızda neyi umuyordunuz / beklentiniz neydi?” dedi. Onlar (kadınlar): “Hâşâ, Allah için, biz onun aleyhine olabilecek en küçük bir kötülüğe tanık olmadık” dediler. Vezirin karısı ise: “Şimdi hak olduğu gibi ortaya çıktı. Arzumu tatmin için onu elde etmeye çalışan bendim. O ise doğrulardandı / sözüne sadık kalanlardandı” dedi. (Yusuf Suresi 51) Soruşturma sonunda esas suçlunun Züleyha olduğu anlaşıldıktan sonra bu haber, Hz. Yusuf’a ulaştırılmış ve O bunun üzerine kendisinin Allah’ın rahmeti ve esirgemesi ile ayartmalara gelmediğini, yoksa Züleyha’nın ayartıcı teklifi karşısında nefsinin o ihanet teklifini neredeyse kabul edeceğini (hatta kısmi olarak gönlünün meylettiğini) ifade etmiş ve bu olayda kendi nefsine bir pay çıkarmaya kalkmamıştır. O, Cenab-ı Hakk’ın bu hususta inayet ve rehberliğinin esas rol oynadığını belirtmeden önce O’nun ihanet edenlerin hilesini eninde sonunda açığa çıkartan olduğunun herkesçe bilinmesi gerektiğine vurgu yapmıştır. Tıpkı peygamberimizin Medine’deki ilk zamanlarda kıbleyi Mescid-i Aksa’ya çevirmesi gibi Yahudi kabilelere biraz meyledilmiş ama daha sonra Cenab-ı Hakk’ın yol göstermesiyle kıble / yön Kabe’ye tahvil edilmiştir. 52- 53- (Yusuf haberciye dedi ki:) “İşte bu, benim onun gıyabında (yokluğunda) ona (efendime) ihanet etmediğimi ve Allah’ın, ihanet edenlerin hilesini başarıya ulaştırmadığını bilmeleri içindir. Ben nefsimi temize çıkaramam. Muhakkak ki nefis var gücüyle kötülüğü emreder. Ne var ki Rabbim acıyıp korursa o başka. Şüphesiz ki, Rabbim çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.” (Yusuf Suresi 52-53) 13.8. Hz.Yusuf’un @ Mısır’a Sultan Olması ve Hz. Muhammed’in@ Hayber’i Hakimiyeti Altına Alması Bu kıssadan daha Mekke’de iken dersini alan Hz. Muhammed @ Hayber’in fethi sırasında Hayber melikinin yaptığı soruşturmada esas ihanet edenin Medine Yahudileri olduğunun anlaşıldığı haberi gelince Hz. Muhammed @ de aynı şekilde Cenab-ı Hakk’ın ihanet edenlerin kurdukları hilelerin hiçbir zaman başarılı olamayacağı kuralını zikretmiş ve herkesin bunu bilmesini gerektiğini deklare etmiştir. O yine aynı şekilde devamla kendisinin Medine Anayasasına bağlı kaldığını ve Medine Yahudilerini Medine’den atarken haklı olduğunu, fakat anlaşmaya ihanet eden Medine Yahudilerinin sürgünden sonra Hayber’e gelip yerleşenlerin kendilerini haklı göstermek için hile kurduklarını ve bugüne kadar Medine İslam Cumhuriyetinin başına çorap örmek için her türlü hile ve desiseye başvurduklarını ifade etmiştir. Diğer taraftan O aynı zamanda yapılan ayartmalar ve cezbedici teklifler karşısında insan nefsinin zayıflığı ve kötülüğe meyyal olması nedeniyle kendisinin de neredeyse ihanet etme noktasına geldiğini ancak bundan Cenab-ı Hakk’ın inayeti, rahmeti ve rehberliği sayesinde kurtulduğunu da bildirmiş ve insanları O’nun rahmet, bağışlama ve affına sığınmaya davet etmiştir. Şayet teslim olurlarsa kendilerine herhangi bir zarar verilmeyeceği, yapacakları anlaşmaya sadık kaldıkları takdirde kendileri ile merhamet ilişkisi içinde birlikte yaşanacağı taahhüt edilmiştir. ([4] ) Bunun üzerine Hayber Yönetimi / Meliki Hz.Muhammed’e @ teslim olmuş ve bir barış anlaşması yapılarak Hayber’in tüm hazinelerini Hz.Muhammed’e teslim etmiştir. Hatta hazinelerini teslim etmeyen ve saklayan bazı yahudi aşiret reislerinin anlaşma gereği boyunları da vurulmuştur. Yapılan anlaşma sonucunda Hayberliler kendi arazilerini eskisi gibi yine kendileri ekecek yarısını kendi ihtiyaçları için ayıracak diğer yarısını da Medine İslam Devletine verilmek üzere tahsis edilecek ve bu amaçla uzun ömürlü bir depolama yöntemi ile depolanacaktır. Nasıl ki Hz.Yusuf @ tek başına Mısır’ın hazinelerinin başına geçmiş ve onların tasarrufunda tek söz sahibi olmuş ise Hayber’in teslim olması ve böylece fethedilmesi ile Hz. Muhammed’de@ Hayber’in hazineleri ve ürettiği ürünleri üzerinde tasarruf için tek yetkili olmuştur. Daha sonra Teyma, Vadi’il Kura ve Fedek Yahudileri üzerine yürünmüş ve benzer anlaşmalar onlarla da yapılmış ve böylece onlardan gelecek tehlike bertaraf edildiği gibi onların yetiştirdiği ürünler Medine İslam Cumhuriyetinin iktisadi sigortası olmuştur. Böylece de tıpkı Hz. Yusuf’un @ hapishaneden çıkması gibi Hz.Muhammed’in @ de Medine hapishanesinden çıkışı Hayber’in fethi sonunda yapılan anlaşma iledir. Bu anlaşmanın sonunda yahudilerin Medine üzerinde oluşturdukları abluka kalkmıştır. Bu husus Hz.Yusuf @ kıssasının devamında şöyle ihbar edilir; 54- 57- Ve sonra hükümdar / Melik “Onu bana getirin, Onu kendime özel dost edineyim” dedi. Sonra onunla konuşunca da “Şüphesiz sen bugün yanımızda gerçekten önemli bir mevki sahibisin, güvenilir birisin” dedi. O (Yusuf) dedi ki: “ülkenin hazinelerini bana tahsis et / bana ver! Kesinlikle ben güvenilir ve bilgili bir kişiyim.” İşte Biz böylece Yusuf’a o ülkede sağlam bir iktidar zemini hazırladık ki o orada dilediği yapıyı / sistemi inşa edebilsin. Biz rahmetimizi dilediğimize nasip ederiz. Ve iyilik edenlerin mükâfatını zayi etmeyiz. Hele bir de iman eden ve takva sahibi olan kişiler için ahiret mükâfatı var ki o daha hayırlıdır. (Yusuf Suresi 54-57) 13.9. Hz.Yusuf’un @ Kardeşlerine Erzak Vermesi Ve Hz.Muhammed’in @ Mekke’ye Erzak Göndererek Yardım Etmesi Cenab-ı Hak, Mekke’de boykot yıllarında elçisini ve müminleri eğitirken şu hususların önemine vurgu yapar; “Gelecekte kazanılacak iktidar ve güçler asla zorbalığa, intikam almaya ve kötülüğe kötülükle cevap vermeye kullanılmayacak.” “Süreç içerisinde kendisini kıskanan ve kendisine yapmadığını bırakmayan kardeşleri sıkıntıya girdiğinde de onları yeniden kazanmak için bol bol ihsan ve yardımda bulunulacak. Onların iyiliğinin istendiği onların kendi maddi değerleri açısından gösterilecek. Ancak bu yardımlara, bu ihsanlara rağmen yine de onlar, vizyon sahiplerini “inkar / tanımama” politikalarına devam edebilirler. Bu takdirde bile müminler kabile anlayışı ile değil aklı selim ile büyük devlet adamı anlayışı ile hareket edecek ve yardımlarına / ihsanlarına devam ederek amaçlarında samimi olduklarını ortaya koyacaklar. Böylece yapılacak yardımlar onların kalplerini ısındıracak.” “Yapılacak yardımlar dış politikadaki mütekabiliyet esasına da uygun olacak. Yani yapılacak yardımlar ile kendi vizyonlarını tasdik eden, kendilerine inanan öz kardeşlerinin imdadına koşacak, onların üzerlerindeki baskıları hafifletecek şekilde bir politika izlenilecek. Böylece barış vizyonunun gerçekleşmesi ve tevhid / barış yanlısı kardeşlerin kurtulması için karşı tarafın muhtaçlığı bir tehdit ve bir fırsat olarak kullanılacak ki bu uluslararası ilişkilerde en normal, olağan ve hukuki bir yoldur. Bununla beraber bu muhtaçlığı bir fırsat / bir tehdit aracı olarak samimiyetsizlik ifade edecek şekilde değil de gerçekten samimiyetle yapılacak. Bunun için karşı tarafın çok önem verdiği maddi çıkarlara önem verilmediği fakat değer yargılara önem verildiği, karşılıksız maddi ihsanlarla gösterilecek.” Bu vurgular, Hz.Yusuf’un @ hapisten kurtulup iktidara gelmesini müteakiben kendi ailesinin yaşadığı Kenan diyarı dahil ülkenin çevre bölgelerinde kıtlığın başlaması sonucunda kardeşlerinin Mısır’a gelerek kendisinden yardım aldıkları sırada aralarında geçen görüşmeleri içeren bölümleri ile yapılır; 58- 62- (Nihayet kıtlık başladı ve) Yusuf’un kardeşleri geldiler ve onun yanına girdiler. O, onları tanıdığı halde onlar O’nu tanımadılar / Onlar O’nu inkâr ediciler (münkirun) idiler. Ne zaman ki onların yükleri hazırlandı, (Yusuf) “Baba bir kardeşinizi / üvey kardeşinizi de bana getirin. Görüyorsunuz ya, ben teraziyi tam tutuyorum ve ben konukseverlerin en hayırlısıyım. Fakat eğer onu bana getirmezseniz, o takdirde ne benden bir ölçek bekleyin ne de yanıma gelin!” dedi. Onlar: “Onu babasından izin alma konusunda tüm çabamızı kullanacağız, çünkü biz bunu yapmaya mecburuz / Kesinlikle bunu başaracağız.” dediler. Ve o (Yusuf) memurlarına: “Memleketlerine / Ailelerine döndüklerinde farkına varmaları için ve yine gelmeleri için sermayelerini / getirdiklerini yüklerinin içine koyun!” dedi. (Yusuf Suresi 58-62) Cenab-ı Hakk’ın eğitmesi ve rehberliği ile eğitimini almış olan Hz.Muhammed @ bu hususları aynen tatbik etmiştir. Böylece ilahi ihbarda şöylece gerçekleşmiştir; Nasıl ki Hz.Yusuf’u @ kıskanan ve Kenan diyarından kovan kardeşleri daha sonra kıtlıkla karşı karşıya gelince Mısır’a yardım için başvurdukları zaman Hz.Yusuf’un eline düştülerse aynı şekilde Hayber’in fethinden sonra Mekkeliler de yiyecek açısından Hz Muhammed @in eline düştüler. Zira Mekke’nin tahıl ihtiyacını karşıladığı iki merkezden biri olan Hayber, Fedek, Teyma ve Vadil Kura şehirlerinden oluşan Kuzey bölgesi Hz.Muhammed’in @ kontrolüne geçmişti. Diğer tedarik bölgesi ise güneydeki Necranlılara ait bölgeydi ve Hz.Muhammed @ Necranlılar ile müttefiklik kurarak Mekke’nin gıda ihtiyacını kontrol altına almak istiyordu. Necran kabilelerinden birisinin reisi olan Sümame bin Usal’ın Müslüman olması ile güney tedarik merkezi de Hz.Muhammed’in @ kontrolü altına alınmıştı. Sümame’nin iman etmesinden sonra Mekke’ye tahıl vermeyeceğini açıklaması ile Mekke hem güneyden hem de kuzeyden kuşatılmış oldu ve tahıl ihtiyacı için Hz.Muhammed’e @ başvurmaya mecbur kaldı. İşte bu mecburiyetten dolayı Mekke’nin burnu havada mütekebbir ve mütegallibeleri, daha düne kadar canına kast ettikleri o güzel insanın eline düştüler. Hz.Muhammed @, tevhide girmeleri halinde aç kalacaklarına ve diğer kabilelerce Mekke’den sürüleceklerine dair gerekçelerle mümin olmayı reddeden Mekke müşriklerinin korktuklarını başına getirmeye çalıştı. Sonunda Mekke’nin gıda ihtiyacı için Ebu Süfyan çaresiz Medine’nin yolunu tuttu. Ebu Süfyan Mekke’nin gıda sıkıntısını ve yardıma ihtiyaç olduğunu bildirdi ve Hz.Muhammed’den @ yardım talep etti. Vereceği tahıl için beraberinde getirdiği gümüşleri de Hz.Muhammed’e @ arz etti. Hz.Muhammed @ Ebu Süfyanı ve onun gibi Mekke müşrik ileri gelenlerinin karakterlerini gayet iyi biliyordu. Onlar fazlasıyla maddi menfaat düşkünü idiler. Tıpkı Hz.Yusuf’u @ yurdundan / yuvasından ayıran kardeşlerini hem kardeşleri olduğu yönüyle hem de onları reddetmeyerek her iki açıdan da tanıdığı gibi Hz.Muhammed de @ Mekke müşrik ileri gelenleri Medine’ye yardım için geldiklerinde onları kabul etti, diplomatik anlamda onları tanıdı. (Kıssadaki Hz.Yusuf’un kardeşlerini tanıması metaforu) Ama müşrikler, Hz.Muhammed’i @ ve onun vizyonunu tanıyamadılar. Onu ve vizyonunu, niyetini sürekli inkâr ettiler. Cenab-ı Hak bu durumu kardeşlerinin Hz.Yusuf’u “İnkar etmesi” ifadesini kullanarak bir metafor yaparak anlatmaktadır. Çünkü onların mal, mülk, servet ve şehvet düşkünlükleri, kişiliklerini de bozmuş herkesi aynı kendileri gibi görüyorlardı. Hz.Muhammed’in @ kendilerine yardımda bulunmayacağını düşünüyorlardı. Fakat Hz.Muhammed @ niyetinin asla mal, makam, mülk, şöhret, şehvet olmadığını ve bu nedenle Mekkeli kardeşleri kendisine ne kötülük yapmış olurlarsa olsunlar onlardan asla intikam alma niyetinde olmadığını, kendi kardeşlerinin aç kalmasına asla rıza göstermeyeceğini ve mesajının başından beri onların iyiliğini istediğini ispatlamak için Ebu Süfyan’ın talebine olumlu cevap verdi. Ve Hz.Muhammed @ Mekke’ye Ebu Süfyan eliyle Hayber ganimetlerinden erzak olarak Mekke’nin ihtiyacı tahılı gönderdiği gibi yine elde edilen ganimetlerden fakir fukaraya dağıtılmak üzere gümüş gönderdi. Dahası Ebu Süfyan’ın beraberinde getirdiği gümüşleri de almadı ve geri iade etti. Bu ihsan ve yardımları onlardan hiçbir karşılık beklemeksizin yaptı. Tek şartı vardı bu yardımlar dağıtılırken Mekke’nin yoksullarına da ayrım yapmaksızın verilmesiydi. Hz.Muhammed’in @ yapmış olduğu ihsan ile Hz.Yusuf’un @ kardeşlerine yardım ve ihsan etmesi ve getirdikleri sermayelerini de yüklerine geri iade etmesi metaforik olarak birbirine ne kadar benzemektedir. Hz. Yusuf’un @ kardeşlerinden talep ettiği bir şart daha vardı ki; baba bir kardeşlerinden birini beraberlerinde getirmeleri şartı ile Hz.Muhammed’in @ imzaladığı Hudeybiye anlaşmasının Mekke’deki mümin kardeşlerin istedikleri takdirde Medine’ye gelmelerine izin verilmesini engelleyen hükmünün kaldırılması şartı da tam bir benzerlik arz etmektedir. Hudeybiye anlaşmasının “Mekke’den kaçıp Medine’ye sığınan olursa o sığınanlar Mekke’ye teslim edilecek ama Medine’den kaçıp Mekke’ye sığınan kimseler ise geri verilmeyecekti.” hükmü müminlerce bir türlü hazmedilemiyordu ve müminleri ziyadesiyle üzüyordu. Çünkü müminler iman kardeşlerinin Medine’ye gelmesini istiyorlar ve onların yanlarında olmasını arzu ediyorlardı. (Kıssadaki Hz. Yusuf’un kardeşini istemesi metaforu) Hudeybiye Anlaşmasındaki bu maddenin Mekkeli müşrikler açısından önemi Mekke’nin prestiji ve gücünü koruma gereği idi. Zira bu madde ile kabile anlayışına göre onların şeref, izzet ve güçlerini korumaktaydılar. Şayet kendi kabilelerinden mümin olanların Medine’ye gitmelerine izin verilecek olursa kabile üyelerinin sayısı açısından Mekke zayıflar, Medine ise güçlenirdi. Dolayısı ile sayısal üstünlük Mekke açısından çok önemli idi. Aslında Medine’deki müminler de kabile anlayışının etkisi ile aynı şekilde düşünüyorlar ve bu maddenin kendi aleyhlerine olduğu savı ile karşı çıkıyorlardı. Bu nedenle Hz.Muhammed @ Ebu Süfyan’dan bu maddenin kaldırılmasını ve Mekke’deki müminlerin özgürce Medine’ye gelebilmesinin önünün açılmasını istedi. Ebu Süfyan, Hz.Muhammed’in @ Mekke’ye karşılıksız yapmış olduğu yardım ve ihsanı (Kıssada Hz.Yusuf’un kardeşlerinin getirdiği erzak karşılığı malları geri yüklerine koydurması metaforu) gerekçe göstererek bu maddenin kaldırılması için uğraşacağını, büyük bir olasılıkla da başaracağını hatta buna mecbur olduğunu da bildirdi. (Kıssada Hz.Yusuf’un kardeşlerinin babalarını diğer kardeşini göndermesi için ikna etmeye mecbur olduklarını beyan etmelerine bir metafor) Tıpkı Hz.Yusuf’tan erzak yardımını alıp bir daha ki gelişlerinde beraberlerinde kardeşlerini de getireceklerine dair O’na söz vermelerinden sonra memleketlerine dönen kardeşlerin babaları Hz.Yakub’u ikna etme çabaları gibi Ebu Süfyan’da Hz.Muhammed’den @ yardım erzakını alıp Mekke’ye döndükten sonra Hudeybiye anlaşmasındaki müminlerin Medine’ye gitmelerine engel olan maddeyi değiştirme hususunu Darün Nedvede gündeme getirir ve yaşanılan kıtlığı ve boykotu kırmak için söz konusu maddenin değiştirilmesi konusunda onları ikna etmeye yönelik çaba gösterir. Darün Nedve’nin üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğu Ebu Süfyan’ın tartışmaya açtığı değişiklik konusunda gönülsüz davrandılar. (Kıssada Hz.Yakub’un @ Bünyamini göndermek istememesi metaforu) Zira Onlar, bu değişikliği kabul edildiği takdirde Mekke’de faziletli insanların kalmayacağı hepsinin Medine’ye gideceğini böylece meydanın müşrik azgın çete reislerine kalacağını gayet iyi biliyorlardı. Aynı zamanda bu faziletli kişilerin Mekke’nin yaşam garantisi olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Çünkü Hz.Muhammed @ bu kişiler Mekke’de olduğu sürece asla Mekke’ye saldırıya izin vermezdi. Onlara bir zarar gelmesine O’nun gönlü razı olmazdı. Ebu Süfyan ve diğer müşrik çetelerin derdi ise ticaretlerinin önünün açılması idi. Ebu Süfyan Hz.Muhammed’in @ gayet iyi niyetli olduğunu bunun en iyi göstergesinin de yapmış olduğu yardım ve ihsan olduğunu söyledi. Hayber’den elde ettiği ganimetleri Mekke ile paylaşmasının, almak istedikleri tahılın bedelinin geri iade edilmesinin iyi niyetten başka ne olabileceğini Darün Nedve üyelerine / ihtiyarlar heyetine / Mele’ topluluğuna bildirdi ve hem O’na hem de kendisine güvenmelerini istedi. Ancak onlar, Ebu Süfyan’a güvenmediklerinden dolayı gönülsüz davrandılar. Ancak tıpkı Hz.Yakup @ gibi kapıyı da tam kapatmadılar. İşlerinin Allah’ın merhametine kaldığını dile getirdiler. Daha Mekke’de iken Hz.Muhammed’e@ ihbar edilen ve tarihi süreç içerisinde yaşanan bu olaylar Cenab-ı Hak tarafından aşağıdaki ayetlerle bildirilmişti; 63- 65- Böylece, babalarının yanına döndükleri vakit, “Ey babamız! (bir sonraki gidişimizde yanımızda Bünyamin olmazsa ) Bize bir ölçek dahi verilmeyecek. Onun için bu kere kardeşimizi bizimle gönder ki, ölçek alabilelim. Ve biz onu kesinlikle koruyacağız” dediler. O (babaları) dedi ki: “Onun için size güveneyim öyle mi? Bundan önce kardeşi hakkında size güvendiğim gibi öyle mi? Fakat Allah en hayırlı koruyandır. Zira O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.” Ve erzak yüklerini açtıkları zaman sermayelerini kendilerine iade edilmiş olarak buldular. Dediler ki: “Ey babamız! Daha ne isteriz? İşte, sermayelerimiz bize iade edilmiş. Bununla ailemize zahire alır getiririz, kardeşimizi de koruruz, üstelik bir deve yükü daha fazla zahire alırız. Bu (getirdiğimiz), çok az bir ölçektir / miktardır.” (Yusuf Suresi 63-65) Nasıl ki Hz.Yakup @ oğullarına Hz.Yusuf’un @ kardeşi Hz.Bünyamin’i @ teslim etme konusunda etraflarının tam çevrelenmesi, kuşatılması hali yani çaresizlik hali hariç asla düşmana teslim etmemesine dair söz aldıysa aynı şekilde Darün Nedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğu da henüz daha çaresiz olmadıklarını, tamamen çevrelenmediklerini (kıssada çevrelenmedikçe kardeşlerini teslim etmeme metaforu) tahıl elde etmek için başka imkanların, alternatif yolların (kıssada kardeşlerin ayrı kapılardan girmeleri metaforu) olduğunu vurgulayarak Hudeybiye barış anlaşmasının ilgili maddesinde teklif edilen değişikliğin kabul edilmemesini istediler. Mekke’nin gıda ihtiyacını şimdiye kadar karşılayan iki merkez olan Hayber ve Necran’ın Hz.Muhammed’in @ kontrolüne geçmiş olması ve O’nun da bunu kendi lehine stratejik bir koz olarak kullanması karşısında Darün Nedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğu alternatif yolların denenmesini istediler. Nasıl olsa artık barış yapılmıştı. Yol güvenliği vardı. (Ayrı kapıları deneme metaforu). Mekke gıda ihtiyacını daha uzak bölgelerden, farklı yerlerden temin edebilirdi. Bu alternatifler arasında en önemlisi Suriye görünüyordu. Gerçi o bölgedeki siyasi istikrarsızlık o yolu da önemli ölçüde kısıtlamıştı. Zira Bizans, Mısır, Suriye ve Filistin topraklarını Sasanilerin elinden yeni almıştı. Ayrıca peygamberimizin Arap yarımadasındaki kabileleri toparlaması Bizans’ın dikkatini çekmekte idi. Hudeybiye barışı ve Hayber’in fethinden sonra Hz. Muhammed @ oralara da el atmış Bizans, Mısır ve Sasani imparatorluklarına Tevhit / İslam / barış topluluğuna katılmaya davet eden mektuplar yollamıştı. Böylece daha düne kadar atomize ve birbirini yiyen kabileler halinde yaşayan Arapların birlik haline gelişleri zamanın süper güçlerin dikkatlerini çekmekteydi. Bu nedenle Mekke’nin Suriye ve Filistin bölgesiyle yaptıkları ticaret canlılığını önemli ölçüde yitirmeye yüz tutmuştu. Fakat yine de bu alternatifler / bu kapılar / bu yollar Hudeybiye barış anlaşmasında değişiklik yapılmadan önce denenmeliydi. Gerçi Mekkeliler artık şunu gayet iyi anlamışlardı; Hz.Muhammed @ çok akıllı politikalar izliyor ve sonunda galip gelecektir. Direnmenin anlamı yoktur. Eninde sonunda teslim olmak zorunda kalınacaktır. Hayber’in fethinden sonra gidişat ilahi bir kanun olarak / sosyolojik olarak Mekke’nin artık yenilmesinin kaçınılmazlığını gösteriyordu. Ama yine de acaba son bir çıkış yolu olabilir mi diye farklı kapıları da denemekten de var geçmediler. Tıpkı Hz. Yakub’un oğullarına pes etmeyip farklı yolları, farklı kapıları denemelerini tavsiye etmesi gibi. 66 -68- O (babaları) dedi ki: “Etrafınız çepeçevre kuşatılmadıkça onu bana mutlaka getireceğinize dair Allah adına ahdetmedikçe / ant içmedikçe, onu kesinlikle sizinle göndermem.” Bunun üzerine onlar, ona (babalarına) ahitlerini verince, o (babaları) “Bu söylediklerimize Allah vekildir” dedi. Ve dedi ki: “Ey oğullarım! Bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Ben, Allah’tan hiçbir şeyi sizden gideremem. Hüküm yalnızca Allah’ındır. Ben sadece ona tevekkül ettim / güvendim. Artık sağlam bir dayanak arayanlarda sadece O’na tevekkül etmelidirler.” Babalarının emrettiği şekilde ayrı kapılardan girmeleri, Allah’ın hükmünü değiştirecek değildi. Ne ki bu sadece Yakub’un içinden geçirdiği bir dileğin gerçekleşmesi idi. Muhakkak ki o, kendisine öğrettiğimiz bir ilim sahibi idi. Fakat insanların çoğu bunu fark etmiyorlar. (Yusuf Suresi 66-68) [1] ) Not: “Rabbe şarap sunma” deyimi Tevratta geçmekte olup Cenab-ı Hakka bağlılığı, O’na kulluğu, derin saygı duyma ve itaati ifade eder. O dönemde bölgede yaygın anlamı da budur. (A.A) [2] ) Ayetten anlaşıldığına göre, Allah’ın verdiği ilim sayesinde Hz. Yusuf’un @ yaptığı tevil gerçekleşmiş, ne var ki, kurtulacağını söylediği kişi Hz.Yusuf’un@ tembihini efendisinin yanında söylememiş ve o da zindanda kalmaya devam etmiştir. Kurtulan kişiye o tembihi hatırlatmayı terk ettiren şeytan o kişinin kendisi, yani kendi şeytanı, iblisidir. Çünkü Rabbimizin bildirdiği gibi, şeytanın herhangi bir zorlama gücü yoktur. Dolayısıyla o kişi, unuttuğundan ya da kendisine unutturulduğundan değil, işine gelmediği, kendisi istemediği için efendisine Hz.Yusuf’tan @ bahsetmemiştir. [3] ) Tevil: müteşabih (teşbih, temsil veya mecaz )olan şeylerin nesneler dünyasındaki anlam ve kullanımına eşitlemek, bunların gerçek hayatta nasıl gerçekleşeceğinin bilgisi. (A.A) [4] )Not: Fetihten sonraki zamanlarda Hayber Melikinin nezdinde ve anlaşmalarına sadık olan Hayberli Yahudiler nezdinde peygamberimizin çok ayrı, çok üstün bir yeri olmuştur. Daima hayırla, adaletli davranışlarını övgüyle söz eder olmaları bunun göstergesi olmuştur. (A.A) 13.10. Hz.Yusuf’un @ Kardeşini Alıkoyma Planı ve Hz.Muhammed’in @ Mümin Kardeşlerini Medine’de Tutma Planı Mekke’nin müşrik ileri gelenleri yaşadığı gıda sıkıntısını gidermek için alternatif yolları denemeyi planlamaktadır. Nasıl olsa Hudeybiye Barış Anlaşmasından sonra Suriye’ye yapılacak ticari seferler için yol güvenliği sağlanmıştı. Artık Medine Yönetiminden bu kervanlar için herhangi bir engelleme ve saldırı gelmesi söz konusu değildir. Zira Hudeybiye barışı ile Hz.Muhammed’in @ Mekke’ye uyguladığı ticari izolasyon kalkmış oluyordu. Bu nedenle gıda maddelerini temin hususunda Suriye kaynağını kullanmak mümkün olacaktı. Fakat o sırada Mekke’deki müminlerden Ebu Basir’in Mekke’den kaçarak Medine’nin yolunu tutmuş olması Hz.Muhammed’e @ Mekke’ye başka bir kanaldan izolasyon uygulamanın / uygulatmanın yolunu tekrar açtı. Ebu Basir Medine’ye gelince tıpkı Hz. Yusuf’un kardeşini bağrına basması gibi Hz.Muhammed’de @ Ebu Basir’i bağrına basmış ve onun “ kendisinin mümin bir kardeşi olduğunu” fakat barış anlaşmasının hükümleri gereği kendisini Medine’de tutamayacağını, şayet teslim almak için Mekke’den gelen olursa istemiye istemiye geri vermek zorunda kalacağını beyan etti. Gerek Ebu Basir ve gerekse Medine’deki müminler onun teslim edilmesinin çok onur kırıcı olduğunu, iman kardeşliğine yakışmadığını, teslim edilecek olursa ona işkence edeceklerini belirterek çok duygulu bir ortam meydana gelir. Zaten Ebu Basir Mekke’de iken de çok zulüm görmüştü. Şimdi çok daha büyük zulümle karşı karşıya kalacaktı. Tıpkı Hz.Yusuf kardeşini gizli bir odaya alarak ona gerçeği anlatmasından sonra kendisini kardeşlerine geri teslim etmemek için bir plan kurduğunu ve bu planı işleteceğini onunla paylaşması gibi Hz.Muhammed’de @ Ebu Basir’i gizli bir odaya alır ve kendisinin Mekke’ye geri dönmesini engellemek için yaptığı planı onunla paylaşır. Ebu Basir bu planı iyice anladıktan sonra büyük bir gizlilikle plan uygulanmaya başlar. 69 –Derken Yusuf’un huzuruna girdikleri vakit, o, kardeşini yanına aldı (gizli bir odaya çekti): “Gerçekten ben, senin kardeşinim! Artık onların yaptıkları şeylere üzülme!” (Yusuf Suresi 69) Medine’ye sığınan Ebu Basir’i anlaşma hükümlerine göre teslim almak amacı ile Mekke müşrik elebaşıları Huneys bin Cabir’i elçi olarak göndererek Hz.Muhammed’den @ Ebu Basir’in teslim edilmesini isterler. Ebu Basir gizli planı hiç hissettirmeden normal bir sığınmacı imiş gibi tepkisini gösterir ve Hz.Muhammed’e @ kendisini teslim etmemesini, şayet teslim edecek olursa çok işkencelere uğrayacağını bildirir. Fakat Hz.Muhammed @ anlaşmaya sadık kalınması gerektiğini ve elden bir şey gelmediğini bildirerek Ebu Basir’i Huneyse teslim eder. O’nu teslim ederken tıpkı Hz.Yusuf’un kardeşini alıkoymak ve üvey kardeşlerinden kurtarmak için su kabını öz kardeşinin yükünün içine koyduğu gibi Ebu Basir’in devesinin yüküne de onun Mekke elçileri olan Huneys ve Kevser’den kurtulması için gerekli olan silah ve teçhizatı yerleştirmeyi ihmal etmez. ([1] ) 70- Sonra o (Yusuf) onların yüklerini hazırlattı ve su kabını kardeşinin yükünün içine koydu.…. (Yusuf Suresi 70) Diğer taraftan Medineli müminlerin de içi kan ağlamaktadır. Mümin kardeşlerinden birini müşriklere teslim etmek, onlara çok ağır gelmektedir. Bu teslim etme olayını bir onur, şeref meselesi yaparlar. O’nun teslim edilmesine karşı çıkarlar. Elçileri adeta şereflerini çalan hırsızlar gibi görürler. Elçiler Medine’nin elinden şerefini, onurunu ve haysiyetini alıp gidiyorlardı ve bu herkesin gözü önünde cereyan ediyordu. Bu olayı “Eman” verme müessesinin yaygın olduğu Arap toplumunda canlandırılacak olunursa o dönemdeki Medine’li Arapların kendilerini ne kadar aşağılanmış hissettikleri anlaşılacaktır. Tıpkı kıssadaki Kralın Kupasının yani sembolik ifadesi ile şerefinin / otoritesinin çalınması gibi. Müminlerin Ebu Basir’i Mekkelilere teslim etmek istememelerinin yanında Hz.Muhammed’in @ anlaşmaya sadık kalma adına onun teslim edilmesi gerektiği tartışmaları bir diğer taraftan Ebu Basir’in teslim edilmemek için direniş göstermesi Mescid-i Nebevi önünde bir kargaşa meydana getirir. Mekke’nin elçilerine insanların şerefleri ile oynayan adeta onların şereflerini çalan hırsızlar ve bozgunculuk çıkaran kimseler olarak bakarlar. Elçiler kendilerini savunmak için bozgunculuk yaratmak için gelmediklerini yapılan anlaşmanın gereğini yerine getirmek için geldiklerini bildirmeleri kıssadaki üvey kardeşlerin kendilerini savunmaları ile ne kadar da benzerlik arz etmektedir. …..Daha sonra bir görevli / tellal seslendi: “Hey kervancılar! Şüphesiz siz gerçekten hırsızsınız!” Onlar (kafile) onlara dönerek “Ne kaybettiniz?” dediler. Onlar (görevliler) dediler ki: “Hükümdarın su kupasını kaybettik ve onu getirene bir yük zahire var. Ben de buna kefilim.” Onlar (kafile): “Hayret Vallahi! Doğrusu, ülkenizde fesat / bozgunculuk çıkarmak gibi bir amaçla buraya gelmediğimizi ve bizim hırsızlık yapan birileri olmadığımızı siz de biliyorsunuz!” dediler. (Yusuf Suresi 70-73) Fakat özellikle Hz.Ömer plandan bazı müminleri haberdar edince hem yatışırlar hem de Ebu Basir’i yatıştırmaya çalışırlar. Yatıştırma sırasında onların Ebu Basir’e söyledikleri sözlere bakınca planın devreye girdiği anlaşılmaktadır. Medineli müminler diğer taraftan da Mekkeli Elçilere bu yaptıklarının Arap geleneklerine göre çok yanlış olduğunu, işlerinin güçlerinin bozgunculuk yapmak olduğunu, müşriklerin insanların şeref ve haysiyetleri ile çok oynadıklarını ve hatta şimdi de Ebu Basir’i Mekke’ye götürüp hapsedeceklerini ve ona işkence edeceklerini dolayısıyla aslında kendilerinin yalancı olduklarını da yüzlerine haykırırlar. Mekke elçileri Huneys ve Kevser ise Ebu Basir’e Mekke’de işkence yapılacağını gayet iyi biliyorlardı ve Ebu Basir’i almak istemenin her ne kadar anlaşmaya uygun olsa da müminler arasında şeref ve onur duyguları nedeniyle ihtilaf yaratacağını da gayet iyi biliyorlardı. Aslında Mekkelilerin esas amaçları da bu idi. Onlara göre “bakalım Hz. Muhammed @ bu engeli de aşabilecek mi? Sözünde durabilecek mi? Müminlerin kabile şeref ve asabiyeleri kabartıldıktan sonra O bu durumu kontrol edebilecek mi?...” Ve Mekkeli elçiler kim bozgunculuk yaparsa (kimin yükünden çıkarsa metaforu) bedelini öder şeklinde cevap verdiler. 74 -75- Onlar: “Evet ama eğer yalancılar iseniz, onun cezası nedir?” dediler. Onlar: “Onun cezası, kimin yükünde çıkarsa, işte o, onun cezasıdır.” Dediler. Biz zalimlere işte böyle ceza veririz. (Yusuf Suresi 74-75) Halbuki Cenab-ı Hak, elçisine bu kıssa ile daha Mekke’de iken hem öğretmiş hem de ihbar ettiği üzere aslında bozgunculuk eden, zalim olanlara nasıl bir ceza verilmesi gerekliliğinin oyununu da kurmuştu. Bu nedenle müminler Ebu Basir’e “bu zalimlere ders vermek için bir yolunu bul” diye mecazi ifadelerle tembihte bulunurken Hz.Ömer kılıcını bizzat kendi devesinin yükünde olduğu ihbarını da Ebu Basir’e yaptığını rivayetlerden anlıyoruz. ([2] ) Ebu Basir elleri bağlanarak Mekke’li elçi Huneys tarafından götürülürken yolda Ebu Basir planı uygulamaya koyar ve muhtemelen yiyecek arama bahanesi ile önce Mekke elçileri Huneys ve Kevser’in yükünü arar ve sonra kendi yükünden yiyecek arama gibi bir oyun ile kendisi için konulan kılıcı bulup ellerinin bağını kestikten sonra o kılıç ile Huneysi öldürür. Huneys’in yardımcısı Kevser ise kaçıp Medine’ye Hz.Muhammed’e @ gelir ve olan biteni anlatır. Bir süre sonra Ebu Basir de Medine’ye gelir. Hz.Muhammed @ kendisinin anlaşmaya uyduğunu ve Ebu Basir’i kendilerine teslim ettiğini ama ondan sonra olanlardan sorumlu olmadığını vurguladıktan sonra tekrar Ebu Basir’i Kevsere teslim etmek ister. Fakat Kevser çok korktuğu için bunu kabul etmez ve Ebu Basir’i teslim almaz. Hz. Muhammed @ Ebu Basir’in Medine’de yerinin olamayacağını, Medine’de kalacak olursa iki tarafın savaşına sebep olacağını belirtir. Bunun üzerine Ebu Basir Medine’den çıkar ve doğruca Mekke’nin ticaret yolları üzerindeki Zülhuleyfeye kamp kurar. Mekke elçisi Kevser de Medine’yi terk ettikten sonra Hz.Muhammed @ Ebu Basir’in kahramanlığını takdir eden sözler söyler ve yanında kendisi gibi kişilerin olması halinde çok işler başarabileceğini belirtir. Hatta daha sonraları Hz.Ömer Mekke’ye gizlice Hz.Muhammed’in @ bu sözlerini bir mektupla müminlere bildirerek onların Ebu Basir’in yanında toplanmalarını teşvik eder. ([3] ) Böylece yıllar önce nazil olan bu ayetler ile öğretilen plan, zamanı gelince uygulamaya konulacak ve Hudeybiye anlaşması hükümlerine göre davranılacak olsa müminlerin Mekke’den Medine’ye gitmelerinin asla mümkün olmayacak iken Cenab-ı Hakk’ın rehberliği sayesinde anlaşmanın ilgili maddesinin değişmesinin ve müminlerin Medine’ye serbestçe gitmesinin önü açılacaktır. 76- Bunun ardından o, öz kardeşinin yükünden önce diğerlerinin yüklerini aramaya başladı. Sonra onu öz kardeşinin yükünün içinden çıkardı. İşte Yusuf için böyle bir planı yürürlüğe biz koyduk. Eğer Allah böyle dilememiş olsaydı, Hükümdarın / Melikin dinine (ülkenin cari yasalarına) göre, öz kardeşini alıkoymasına imkân yoktu. Biz dilediğimiz kişileri derecelerle yükseltiriz, fakat her bilgi sahibinin üstünde her şeyi bilen bir (Allah) vardır. (Yusuf Suresi 76) Hz.Muhammed’in @ Ebu Basir’in kahramanlığını övmesi ve etrafında kendisi gibi cengaverlerin olması halinde çok şeyler başaracağını ifade etmesi ve bu hususu Hz. Ömer’in yazdığı bir mektupla gizlice Mekkeli müminlere ulaştırması Mekke’deki diğer müminleri harekete geçirir. Başta Ebu Cendel olmak üzere Mekke’den kaçan müminlerin hepsi Ebu Basir’in kampında toplanırlar. Öyle ki Ebu Basir’in etrafında toplanan müminlerin sayısı süreç içerisinde 300 e kadar ulaştığı rivayet edilir. Bunlar Mekke’nin ticaret kervanlarını yollarını keserler, mallarını yağmalarlar ve gerektiğinde muhafızlarını öldürürler. (Kıssada Bünyaminin hırsızlık yapması metaforu ) Böylece Ebu Basir ve arkadaşları Mekke’nin ticari kervan ve gıda yolunu keserek Hz.Muhammed’in @ Hudeybiye barış anlaşması öncesinde uyguladığı izolasyon politikasını sürdürmüş olur. Mekke Hudeybiye ile Medine İslam Cumhuriyetini tanımış ve barış yaparak Hz.Muhammed’in @ kuşatma politikasından kurtulduğunu düşünürken bu kez Ebu Basir ve adamlarının izolasyonuna maruz kalmıştır. Mekke için artık ticari yol güvenliği süreç içerisinde tamamen bozulur. Çünkü Ebu Basir’in çevresinde toplanan müminlerin sayısı kervanlardaki muhafızların artık baş edemeyeceği noktaya varmıştır. Mekke çaresizdir. Tam olarak çevrelenmiştir artık. Mekke müşrik elitleri yeniden Ebu Süfyan’ı peygamberimize elçi olarak gönderir. Tıpkı Hz.Yusuf’un kardeşlerinin daha önce ‘Yusuf nasıl çaldıysa aynı şekilde şimdi de kardeşi çalmıştır’ dedikleri gibi Ebu Süfyan da Hudeybiye barışını yapmazdan öncesine dönüldüğünü, barış öncesi Hz.Muhammed’in @ ticari yolu kestiği gibi şimdi de mümin kardeşlerden Ebu Basir ve adamlarının yolu kesip yağma yaptığını bu nedenle bu mümin eşkiyalardan yol kesme operasyonlarına son verdirmesini Hz. Muhammed’den @ talep ederler. Fakat Hz.Muhammed @ bunu yapamayacağını kendisinin anlaşma şartlarına harfiyyen uyduğunu belirttikten sonra içinden onların içine düştükleri durumun çok berbat bir durum olduğunu ifade eder. Tıpkı Hz.Yusuf’un kardeşlerinin çaresizlik içerisinde bocaladığını izlemesi gibi Hz.Muhammed’de @ Mekke müşrik elitleri çaresizlik içinde bocalamakta olduklarını gözetlemesi gibi. 77 – Onlar dediler ki: “Eğer o çalmışsa, ant olsun daha önce onun kardeşi de çalmıştı. Bunun üzerine Yusuf onlara bunu hiç belli etmeksizin kendi kendine dedi ki “Şimdi siz çok berbat bir konumdasınız. Söylediğiniz şeyin (gerçeğini) Allah çok iyi biliyor.” (Yusuf Suresi 77) Mekke için ticaretlerinin durması, zenginliklerinin yok olması, dayanılmaz bir durumdur ve derhal bu gidişata dur denilmesi gerekmektedir. İsterse kabile anlayışına ve kabile onuruna aykırı olsun ya da Mekke insan gücü açısından zayıflayacakmış fark etmezdi. Aksi takdirde zenginliklerini kaybedeceklerdi. Savaş için servet gerekiyordu ve servetleri giderek eriyordu. Sonunda her halükarda Mekke zayıflayacaktı. Fakat servetin yitip gitmesi Mekke’yi daha güçsüz duruma düşürecekti. Ebu Süfyan Hz.Muhammed’in @ Hudeybiye Anlaşmasındaki “Mekke’deki müminlerin Medine’ye hicret etmelerini engelleyen maddesinin kaldırılmasını talep ettiğini gayet iyi biliyordu. Fakat bu değişikliğe Darün Nedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğu gönülsüz davranıyordu. Çünkü onlara göre bu değişiklik olacak olursa Mekke’de insan kalmayacaktı. Şimdiye kadar karşı çıkan kesimlerin evlatları Hz.Muhammed’e @ katılmaya hazırdı. Bunu görebiliyorlardı. Bu nedenle Ebu Süfyan bu kere başka bir teklif getirdi. Darün Nedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğunun bu değişikliği kabul etmeyecekleri gerekçesi ile müminlerin Medine’ye gelmesine serbestiyet getirmek yerine kendileri aynı madde de bulunan bir diğer şartın değiştirilmesini önerdi. O şarta göre “şayet Müminlerden müşrikliğe dönmeyi tercih eden kimse olursa Medine İslam Cumhuriyeti onların Mekke’ye gitmelerine mani olmayacaktı.” Ebu Süfyan’ın getirdiği teklife göre bu şartın da aynı Mekke’deki müminlere uygulanan şarta uygun hale getirilmesiydi. Yani Medine’deki müminlerden kim müşrik olmayı seçer de Mekke’ye gitmek isterse o takdirde Medine yönetimi buna izin vermeyecek ve şayet kaçar Mekke’ye iltica ederse de Mekke Yönetimi o şahsı Medine Yönetimine geri teslim edecekti. Bu teklife göre değişiklik yapılacak olursa şartlar eşitlenecekti. Fakat bu teklifi Hz.Muhammed @ kabul etmedi. Zira insanlar tercihlerinde serbest olmalı ve seçtikleri tarafta yer almalı hiçbir şekilde zorlama, baskı uygulanmamalı idi. Aksi takdirde zulüm yapılmış olurdu. (kıssadaki eşyasını kimin yanında bulunmuşsa onun alıkonulması metaforu. Suç ve cezanın uyumu gibi siyasi tercih ve saflardaki birliktelik ve uyumun aynı olması) 78 -79- Onlar dediler ki: “Ey Aziz! Gerçekten onun çok yaşlı bir babası var. Bu nedenle onun yerine içimizden birini alıkoy. Şüphesiz biz seni iyilik edenlerden görüyoruz.” O (Yusuf) dedi ki: “Eşyamızı yanında bulduğumuzdan başkasını alıkoymaktan Allah’a sığınırız. Şayet biz öyle yaparsak muhakkak ki zalimlerden oluruz.” (Yusuf Suresi 78-79) Hz.Muhammed’in @ Mekke’deki müminlerin Medine’ye gelmesine engel olunmaması şeklinde anlaşmada revizyon yapılması dışındaki teklifleri reddetmesi Ebu Süfyan’ı ve beraberindeki heyeti tekrar aralarında görüşme yapmaya itti. (kıssadaki Hz. Yusuf’un @ üvey kardeşlerinin durum değerlendirmesi için yaptıkları görüşme metaforu) Onların Ebu Basir ve adamlarının yol kesme sorununu çözmek için yapacakları görüşmeler kapsamında Hudeybiye anlaşmasında yapılabilecek değişiklikler konusundaki yetkileri yaptıkları teklifler ile sınırlı idi. Hz.Muhammed’in @ istediği şekildeki madde değişikliğine ise Mekke’nin müşrik heyeti razı değildi. Zira Darün Nedve üyeleri onlara bu konuda yetki vermemişlerdi. Hatta böyle bir teklif gelirse asla razı olmamaları konusunda Darün Nedve üyeleri onlardan söz almıştı.(Hz.Yusuf’un @ üvey kardeşlerinin babaları Hz.Yakub’a @verdikleri söz metaforu) Ebu Süfyan ve beraberindeki heyet kendi aralarında gerçekleştirdikleri durum değerlendirmesinde Hz.Muhammed’in @ istediği şekilde bir değişiklik yapmaya yetkili olmadıklarını bu nedenle Ebu Süfyan dışındaki heyet üyelerinin müzakarelere ilişkin gelinen aşamayı Mekke’ye bildirmek için Mekke’ye geri dönmesine ve Ebu Süfyan’ın ise Darünnedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğunun bu konuda kararını verinceye kadar Medine’de kalmasına karar verdiler. Mekke’ye gidecek olan Heyet üyelerine Ebu Basir ve beraberindekilerin Kervanların yolunu keserek Mekke’nin mallarını yağmalamaları nedeniyle giderek Mekke’nin fakirleşeceği, bu sorunun Hz.Muhammed @ ile hiçbir bağlantısının olmadığı ya da O’nun hiçbir şekilde suçlanamayacağı, fakat sorunun çözümünde O’nun kilit rol oynadığı ve O’nu razı etmek için Hudeybiye Anlaşmasında O’nun istediği şekilde değişiklik yapılmasından başka çare olmadığı hususlarının Darün Nedve üyelerine / ihtiyarlar heyetine / Mele’ topluluğuna bildirilmesi söylendi. 80- 82- Bu şekilde ondan umutlarını kesince, baş başa verip durumu görüşmek üzere bir kenara çekildiler. Büyükleri dedi ki: “Babanızın sizden Allah adına ahit aldığını ve daha önce Yusuf konusunda aşırı gittiğinizi bilmiyor musunuz? Şu durumda, babam bana izin verinceye veya Allah hakkımda bir hüküm verinceye kadar ben artık bu ülkeden ayrılmayacağım. Zira O (Allah), hüküm verenlerin en hayırlısıdır. Siz dönün de babanıza deyin ki: ‘Ey babamız! Şüphesiz oğlun hırsızlık yaptı. Biz de ancak bildiğimizin / gördüğümüzün şahidiyiz. Üstelik biz, bilip gördüğümüz dışında olup bitenlerin sorumlusu değiliz. İstersen içinde bulunduğumuz şehrin sakinlerine ve birlikte geldiğimiz kervancılara sor. Biz kesinlikle doğru söylüyoruz.’” (Yusuf Suresi 80-82) Ebu Süfyan’ın heyetindeki üyeler Mekke’ye gelirler ve Darün Nedve üyelerine / ihtiyarlar heyetine / Mele’ topluluğuna bu sorunu çözme konusunda Medine ile yapılan görüşmelerde gelinen son aşamayı onlara bildirirler. Onları Hudeybiye anlaşmasının ilgili maddesinde değişiklik yapmaya yani müminlerin Medine’ye iltica etmesinin önündeki yasal engeli kaldırmaya razı ederler. Onları ikna etmek için kullandıkları argüman ise artık başka çarelerinin kalmadığı, böyle devam ederse Mekke’nin bütün zenginliklerini kaybedeceği vb. gerekçelerdi. Darün Nedve üyeleri / İhtiyarlar Heyeti / Mele’ topluluğu bu gerekçelere pek fazla inanmasa da onların korkularını, endişelerini, geleceğe yönelik olumsuz bakışlarını, tasavvurlarının onları yanlış bir stratejiye sürüklediğini belirtseler de sonunda anlaşmayı değiştirmeyi kabul ettiler. Ebu Süfyan’ın heyetindeki üyeler bu muvafakatı aldıktan sonra tekrar Medine’ye dönerler ve Hudeybiye barış anlaşmasının Hz.Muhammed’in @ istediği şekilde değiştirilebileceğine ilişkin bir mektubu getirirler ve anlaşma müminlerin arzu ettikleri şekilde revize edilir. Medine’de çok büyük bir sevinç vardır. Cenab-ı Hakk’ın elçisine öğrettiği plan işlemiş ve müminlerin Medine’ye sığınmalarının önü açılmıştır. Diğer taraftan Darün Nedve üyeleri / İhtiyarlar Heyeti / Mele’ topluluğu ise bu değişiklikten hiç hoşnut değildir. Zira bu değişiklik ile gelecekte Mekke en değerli şahsiyetlerini / ciğer parelerini kaybedecektir. Fakat onlar yine de geleceğe umutla bakarlar ve tıpkı Hz.Yakub’un bütün evlatlarının (Hz.Yusuf dahil) bir gün kendisine döneceğini umut etmesi gibi onlar da gelecekte Mekke’den gidenlerin Hz.Muhammed @ dahil tümünün birden Mekke’ye geri döneceğini umut ederler. 83 –O (babaları) dedi ki: “Hayır! Nefisleriniz / tasavvurlarınız sizi aldatıp bir işe sürüklemiş. Artık bana düşen güzel bir sabırdır! Umarım ki Allah hepsini birden bana getirir. Şüphesiz O, her şeyi en iyi bilen ve hikmet sahibi olanın ta kendisidir.”(Yusuf Suresi 83) Cenab-ı Hak, elçisine Mekke’de boykot yıllarında nazil ettiği bu suredeki kıssanın sahneleri ile gelecekte yaşanacak olayları tüm müminlere adeta bir film izler gibi göstermiştir. Şimdi anlatılacak sahnede ise Hz.Yakub’un @ oğlu Hz.Yusuf @ ile ilgili derdinin, tasasının, gam ve üzüntüsünün çok arttığı ve perişan olduğu anlatılır. Onun Hz.Yusuf ile ilgili tasası öylesine artar ki “ ah Yusuf ah!” diyerek üzüntüsünü dışa vururken bu dert ve ızdırabın esas sonucu gözlerine ak düşmesi yani kör olmasıdır. Bu metafor ile müminlere gelecekte Darün Nedve üyelerinin / ihtiyarlar heyetinin / Mele’ topluluğunun önemli bir kısmının da Hz.Muhammed @ ile ilgili dertleri, tasaları ve geçmişte ona sahip çıkamadıklarından dolayı endişeleri öylesine bir hal alacak ki ne yapacaklarını bilemeyecekleri, önlerini göremeyecekleri vurgusu yapılır. Ve gerçekten de tarihi sürece bakıldığında bu durum aynen gerçekleşmiştir. Şöyle ki; “Hudeybiye Anlaşmasında değişiklik yapıldıktan sonra Ebu Basir ve adamları Medine’ye gelip müminlere katılmışlar ve Mekke’nin ticaret yollarındaki engel kalkmış gibi görünse de Mekke asıl o tarihten sonra perişan olmaya başlamıştır. Zira artık mümin olanların önünde engel kalmamış olduğundan kalbinde Hz.Muhammed’e @ ve getirdiği öğretiye biraz sempatisi olanlar Medine’ye akın etmiştir. Mekke’nin ciğer pareleri olarak anılan Halid bin Velid, Amr bin As, vb. önde gelen seçkin şahsiyetleri Medine tarafına geçmiştir. Mekke kamuoyunda her gün Hz.Muhammed @ ve ilahi öğretinin doğruluğu, haklılığı konuşulur olmuştur. Gündem sürekli Hz.Muhammed’dir @ artık. Diğer taraftan Hz.Muhammed @ Arap yarımadasını çevreleyen büyük devletlerin krallarına ve çeşitli küçük Arap krallıklarına Medine İslam Cumhuriyetine katılmaları için davet mektupları göndermiş ve onlardan kendisine boyun eğmelerini / itaat etmelerini istemiştir. Bu hareket O’nun artık Arap yarımadasında bir güç olarak doğduğunun ve önünün alınmasının kolay olmadığının ve daha bu işe başlarken ki iddia ettiği tevhidi adım adım gerçekleştirdiğini gösteriyordu. Elbette ki davet mektubunu gönderdiği ülkelerin bir kısmından olumlu yanıt alırken bazıları ise olumsuz karşılık vermiştir. Davet mektubunun gereğini hemen yerine getirmeseler bile arafta kalan devletler Arap yarımadasındaki muhataplarının artık Hz.Muhammed @ ve Medine İslam Cumhuriyeti olduğunu anlamışlardı. Bundan sonra Arap yarımadasında Hz.Muhammed’den @ izinsiz herhangi bir bağlantı yapmaları mümkün görünmüyordu. Yapılacak her türlü bağlantı ve anlaşmalar Hz.Muhammed’in @ muvafakatı ile yapılacaktı. Böylece Hz.Muhammed @ Mekke müşriklerinin özellikle Suriye bağlantılı ticaretini kendi izin ve müsaadesine bağlamış oluyordu. Mekke’nin Habeşistan, Mısır, Suriye ve Bizans ile ticaretinin bloke edilmesi demek artık Mekke’nin tüm iplerinin ele geçmesi demekti. Hudeybiye barış anlaşmasında yapılan değişiklik ile yol güvenliği sağlanmıştı ancak ticari bağlantı yapmak için ilgili otoriteler Medine’nin eline geçmişti. Bu nedenle Mekke’nin Darün Nedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğu “ah Muhammed ah” diyordu. Sahip çıkamamanın getirdiği üzüntü ve gelinen aşamada Hz.Muhammed’in @ üstün gelmesi ile duydukları pişmanlık yanında ona geçmişten gelen sevgileri Hz.Yakubun gözlerine ak düşmesi ve kör olması gibi bir durumdu. Darün Nedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğu bu sorunu çözmek için sürekli tek gündemleri Hz.Muhammed @ idi. Onlar gidişatın Hz.Muhammed’in @ sonunda Mekke’yi alacağını biliyorlar ama bu işin kazasız belasız ve kan dökülmeden nasıl bir çare bulunması gerektiğine kafa yorarken onlar Mekke müşrik çete üyeleri ve durumun vehametini kavrayamayanlar tarafından eleştirilirler. Fakat onlar kahır ve üzüntüsüne yol açan sorunu kendi içinde çözmeye çalışıyorlardı.” 84- 86- Ve o (Yakup),içine kapandı. Ve “Ey gam, ey Yusuf’a dair tasam! / ah Yusuf ah!” diye inledi ve üzüntüden gözlerine ak indi / (sararıp soldu / perişan oldu). Artık o (Yakup), tüm derdini içine gömdü / dertleri ile baş başa kaldı. Dediler ki: “Hayret Vallahi! Hala Yusuf’u anıp duruyorsun. Sonunda (bu) seni yiyip bitirecek yahut kendini telef edip gideceksin.” O (Yakup) dedi ki: “Ben, kahrımı, kederimi sadece Allah’a arz ediyorum. Ve ben Allah tarafından sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum!”(Yusuf Suresi 84-86) Bu konu Darün Nedve’de tartışıldıkça Mekke müşrik elitlerinden bazılarının da peygamberimizin getirdiği barış / islam sistemine girmeye gönülleri gelmeye başlamıştı. Zira onlar peygamberimizin yükselişini önleyememişlerdi. Ayrıca peygamberimiz argümanlarında haklı çıkmıştı. Onlar kaybetmişlerdi. Bunlar artık en üst düzeyde telaffuz edilmekteydi. Fakat sorun, Darün Nedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğunun endişeleri arasında yer alan Muhammed bu aşamadan sonra onların yaptıklarını yanlarına bırakır mıydı? yoksa intikam almaya mı kalkardı? Devri sabık yaratır da intikam alırsa da haklıydı. Çünkü ona yaptıklarını göz önüne aldıkları zaman kim olsa bu yaptıklarını ödetirdi. O kadar kin ve düşmanlık yapıldıktan sonra, o kadar kan akıtıldıktan sonra, o kadar eziyet ve işkence yapıldıktan sonra tekrar bir araya gelme imkanı var mıydı? Darün Nedve’de yapılan bu müşaverelerde aklı selim galip geldi ve bir umut ışığı araştırılmasına karar verdiler. Muhammed ve arkadaşları nezdinde bir yoklama çekilebilirdi. Allah’tan ümit kesilmemeliydi. Birarada yaşam imkanı ve hatta tekrar kardeşce yaşam / birbirine kavuşma imkanı bulunabilirdi. Bunun için bir çözüm süreci geliştirilebilinirdi. Ticari olarak iyice köşeye sıkışan ve kendilerine yapılan izolasyondan bunalan Mekke müşrik elitleri peygamberimizden tekrar yardım almak için gittiklerinde değerlerinin değişikliğe uğradığının ve yola geldiklerinin işaretini de verdiler. Şöyle ki; “Yardıma mukabil getirdikleri deriler, Ebu Süfyan kendi depolarında (çürümekte) olan derilerdi ve çok değerli değildi ama yardım isterken Hz.Muhammed’in @ ikram etmesini, infak etmesini, hayır etmesini istiyorlardı ki bu terimler Mekkeli müşriklerin lügatlerinde hiç yoktu. Onlar da artık dönüşmüştü. Asla kabul etmedikleri ilahi öğretinin değer yargılarını ifade ediyorlardı. Eskiden inatla reddettikleri merhamet, rahmet, bağışlama, ikram, sadaka, paylaşma değer yargıları ile Hz.Muhammed’den @ yardım talep ediyorlardı. Değer değişikliği ve Hz.Muhammed’in @ getirdiği değer yargılarına yapılan atıf ile de hem Hz.Muhammed’i @ tanıyorlar ve artık onu inkar etmekten vazgeçtiklerinin işaretini veriyorlar hem de O’nun yıllardır uğruna mücadele verdiği ilahi öğretinin temel değerlerini tanıdıklarını ortaya koyuyorlardı.” Hz.Muhammed’de @ Mekkeli müşrik elitlerinin geçmişte yaptıkları kötü hareketleri hatırlatarak onları manen ezerken onlara iyi bir ders veriyor ve takvalı davranmayı ve bu davranış üzerine sabır gösterenlere Cenab-ı Hakk’ın mutlaka mükafat vereceğini öğretti. 87-90- “Ey oğullarım, haydi gidin de Yusuf’u ve kardeşini araştırın. Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin; Şu bir gerçek ki Allah’ın rahmetinden sadece inkarcı topluluklar ümit keser.” Derken onlar (tekrar Mısır’a gelip Yusuf’un) huzuruna girince, dediler ki: “Ey Aziz! Biz ve ailemiz kıtlıktan dolayı perişan olduk. Fakat az / değersiz bir sermaye ile geldik. Buna rağmen sen bize yine de tam ölçek ver. Ayrıca bize sadaka / ikram olarak da ver. Muhakkak ki Allah sadaka / ikram verenlerin karşılığını verir.” O (Yusuf) dedi ki: “Siz cahiller iken Yusuf’a ve kardeşine neler yaptığınızı biliyor musunuz?" Onlar (Yusuf’un kardeşleri): “Yoksa sen,…sen Yusuf musun?” dediler. O (Yusuf): "Ben Yusuf’um, işte bu da kardeşimdir! Allah bize lütfetti. Çünkü kim takvalı davranır ve sabrederse, iyi bilsin ki Allah, iyi, güzel işler yapanların mükâfatını zayi etmez” dedi. (Yusuf Suresi 87-90) Mekkeli müşrik elitler ise hatalarını itiraf ediyorlar ve hakkı teslim ediyorlar. Hz.Muhammed’in @ haklılığını, doğruluğunu ifade ederlerken Cenab-ı Hakk’ın O’nun bu doğruluğu ve haklılığı nedeniyle kendisini üstün kıldığına kanaat getirdiklerini de itiraf ediyorlar. Bunun üzerine Hz.Muhammed @ onları bağışlıyor. Böylece kendisine gelen vahyin öngördüğü barış / islam topluluğu teklifinde ne kadar samimi olduğunu da gösteriyor. Darün Nedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğu kendi arlarındaki müşaverelerde Hudeybiye Anlaşmasında yapılacak değişikliği ve Hz.Muhammed’in@ karakterini birlikte mütalaa ettiklerinden artık Mekke’nin fethedileceğinin ayak seslerinin duyulmakta olduğu kanısına varmışlardır. Bu duyumsama tıpkı Hz.Yakub’un @ oğlu Hz.Yusuf’un @ kokusunu duyması gibi idi. Tıpkı Hz.Yakub’un @ oğlu Hz. Yusuf @ yanında Kenanda kuyuya atıldığında kokusunu alamamış ve diğer oğullarının yaptıklarına mani olamaması gibi Darün Nedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğu da Hz.Muhammed@ Mekke’de kendi yanlarında ve müşrik kardeşlerince kendisine reva görülen çeşitli eziyetler çekerken onlara engel olamamışlardır. Ama artık bütün her şey geride kalmıştır. Barış ortamı da her yönüyle sağlanmıştır. Hz.Muhammed’in @ öncesinde kendisine düşman olmasına rağmen sonra teslim olanlara gösterdiği yakınlık ve içtenlik Mekke’de dilden dile dolaşır olmuştu. Hz.Muhammed @ bu hareketiyle ve gönderdiği mesajlarıyla Mekke kamuoyunun gerçeği görmesi için niyetinin asla intikam olmadığını, barış olduğunu, onlar geçmişte ne yapmış olurlarsa olsunlar affedileceğini, islami sistemin kendi kabilesinin de iyiliğini istediğini vurgulamıştır. Böylece O tevhidi dünya görüşünü onlara daha rahat ve arada hiçbir engel olmaksızın tebliğ etmiştir. Sonuçta Mekke’den çeşitli aralıklarla gelip Hz.Muhammed’in @ saflarına katılan Mekkeli sayısında sürekli artış görülmüştür. Dahası nasıl Hz.Yusuf’un @ gömleği Hz.Yakub’un @ gözlerini açıp körlükten kurtardıysa Hz.Muhammed’in @ Hz.Yusuf’un gömleği metaforunda gönderdiği affetme / bağışlama / barış mesajlarıyla Darün Nedve üyelerini / ihtiyarlar heyetini / Mele’ topluluğunu gelecek konusundaki körlükten / endişelerden kurtarmış ve Hz.Muhammed’in @ Mekke’yi fethetmesi halinde korktuklarının başlarına gelmeyeceği, tam tersine bütün Mekkelilerin bir araya geleceği müjdesi ile gözleri aydın olmuştur. 91 -96- Onlar dediler ki: “Vallahi! Allah seni gerçekten bize üstün kıldı. Fakat biz de gerçekten hata yaptık.” O (Yusuf) dedi ki: “Bugün size bir ayıplama ve azarlama yoktur. Allah sizi mağfiretiyle bağışlasın. O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.” “Şu gömleğimi götürün de babamın önüne koyun / yüzüne sürün onu; gerçeği görür / basir ([4] ) hale gelir / gözleri ışığa kavuşur / perişanlıktan kurtulur. Daha sonra da bütün ailenizle birlikte bana gelin!” Derken, kervan yola koyulduğunda, babaları dedi ki: “Eğer bana bunak demezseniz, kesinlikle ben Yusuf’un kokusunu alıyorum.” Dediler ki: “Vallahi şüphesiz sen hâlâ o eski sapıklığındasın / şaşkınlığındasın.” Fakat ne zaman ki, gerçekten müjdeci geldi, onu (gömleği) onun (Yakub’un) önüne koyunca / yüzüne sürünce, gözleri tekrar görür oldu. Ve dedi ki “Ben size demedim mi, ben Allah’tan sizin bilmediklerinizi biliyorum diye.” (Yusuf Suresi 91-96) Mekke’nin fethinden önce Darün Nedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğu müşrik elitlerin bir kısmı ve kamuoyu artık Hz.Muhammed’in @ getireceği sistemi benimsemiş ve onu gönül arzuyla karşılamaya hazır hale gelmiştir. Hz.Muhammed @ Mekke’nin fethiyle birlikte suçlu müşrik elebaşıları bağışlamıştı. Fakat bağışlanan elebaşılar Darün Nedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğu yani Mekke’nin Ak Saçlıları ve kamuoyu tarafından da bağışlanması gerekiyordu. Zira yıllarca bu suçlu şeytanlar Darünnedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğuna ve kamuoyuna da çile çektirmişti ve yanlış yöne sevk etmişti. Kendi hatalarının bedelini ve üzüntüsünü hep Mekkeliler çekmişti. Bu nedenle onlardan da özür dilenmesi gerekiyordu. Ve onlar da kamuoyundan özür dilediler ve halk da kendilerini affetti. Mekke’nin fethinden sonra Hz.Muhammed @ Mekke’deki kendi yakınlarını Medine’ye davet etti ve onları Medine’ye yerleştirdi. Tıpkı Hz.Yusuf’un kendi ana-babası ve ailesini Mısır’a yerleştirdiği gibi. Sonrasında Hz.Muhammed @ sadece o gün için değil çağlar boyu sürecek bir iktidarın sahibi oldu. Böylece peygamberlik geldiği zaman Cenab-ı Hakk’ın ona verdiği / vadettiği tevhidi dünya görüşünün kendi eliyle mutlaka iktidara geleceği gerçekleşmiş oldu. 97 – 101- Dediler ki: “Ey babamız, bizim için günahlarımıza istiğfar et. Hatalı / kusurlu olan elbette bizlerdik.” O (Yakup) dedi ki: “Sizin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim. Şüphesiz O çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.” Derken onlar Yusuf’un huzuruna girdiler, o “Allah’ın izniyle kendinizi güvende hissedeceğiniz Mısır’a buyurun!” diyerek ebeveynine kucak açtı. Anasıyla ([5] ) babasını / ebeveynini makamına çıkarttı. Hepsi secde için / saygıyla selamlamak için yere kapandılar. Ardından o (Yusuf): “Babacığım, işte o gördüğüm rüyanın / vizyonun altında yatan anlam buymuş meğer. İşte Rabbim onu gerçeğe dönüştürdü. Rabbim bana gerçekten çok büyük ihsanda bulundu. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra, beni zindandan çıkardı ve sizi çölden getirdi. Şüphesiz Rabbim dilediği şeyi cömertçe lütfedendir. Şüphesiz O, en iyi bilen, hüküm ve hikmet sahibidir. Rabbim! Bana iktidarı sen bahşettin! Ve bana olacakların / olayların / sözlerin doğru yorumunu öğrettin. (Ey )Gökleri ve yeri yoktan var eden! Sen benim dünya ve ahirette velimsin, benim canımı müslüman olarak al ve beni salihler arasına kat!” (Yusuf Suresi 97-101) Cenab-ı Hak, Hz.Yusuf @ kıssası üzerinden peygamberimizin gelecek yaşamında (gayb) karşılaşacağı olayları anlatmaktadır. Geçmişteki yaşanmışlıkları anlatarak onlardan ders almasını ve ona göre davranmasını bildirmektedir. Bunun gerekçesini de müşriklerin kendisi aleyhine kötü planlar ve tezgahlar kurarken elbette ki onların yanında olamayacağından dolayı bunlardan haberinin olmayacağı açıktır. Fakat insan davranışları ve tarih sürekli aynen tekrar ettiği için olaylardan gerekli dersler çıkarılacak ve ona göre davranılacak olunursa yanlışta olanlar yine kaybedecekler ve iyiler de Allah’ın inayetiyle mutlaka zafer kazanacaklardır. Bu dersleri alan Hz.Muhammed @ yukarıda anlatıldığı gibi tıpkı Hz.Yusuf’un @ hayat seyrini aynen yaşamıştır. Diğer taraftan Cenab-ı Hak, Mekke’de boykot döneminde iken nazil ettiği bu satırlarda elçisine ne kadar çabalarsa çabalasın yine de Mekkeli Müşrik elebaşıların şu anda kendisine inanmayacağını bildirmektedir. Üstelik onlardan yaptığı bu hizmet karşılığında her hangi bir menfaat ve çıkar beklememesine rağmen onlar bu çağrıya kulak tıkamaktadırlar. 102 – 104- İşte bu olay, sana vahyettiğimiz gayb / yaşanacak olayların haberlerindendir. Yoksa onlar yapacaklarına karar verip mekir (kötü plan) yaparlarken sen onların yanında değildin. Sen şiddetle arzulasan da, insanların çoğu iman ediciler değildir. Ve sen buna karşılık onlardan herhangi bir ücret istemiyorsun. O (Kur’an), âlemlere sadece bir öğüttür. (Yusuf Suresi 97-101) Cenab-ı Mevla Mekkeli müşrik elebaşıların ne kadar ayet, ibretamiz olay, sosyolojik yasa vb. görseler de şimdi yola gelmeyeceklerini onların göklerde ve yerdeki nice ayetleri görmesine rağmen onları fark etmemesine bağlar. Böylece şu da kastedilir; bu sure de anlatılan Yusuf kıssası ile aslında senin de başına gelecek olaylar anlatıldı. Yapılan bu ihbarı içeren bu sure içerisindeki bu kıssayı onlara da okusan ve onlarında haberi olsa buna rağmen onlar ibret alıp farklı davranmayacaklardır. Olayları değerlendirip “değişik davranalım da Muhammed’i yenelim” diye farklı bir davranış içerine girmeyeceklerdir. Çünkü onlar bunları duysalar da ibret almadıklarından ve olaylara kafa yormadıklarından kör gibi davranacak ve kaybedeceklerdir. Yani onların mağlubiyetleri göstere göstere gelecektir. Onlar başlarına gelecek olan yıkım ve azaptan asla güvende değillerdir. Bak işte olacakları haykıra haykıra önceden söylüyoruz ama yine de onlar bu azabı yaşayacaklardır. Fakat yine de felaket ve yıkım yaşamadan önce onları kurtuluş yoluna davet ettiğini bildirmesi söylenir. Ve akıl sahibi, sağduyu sahibi, basiretli herkesin Allah’a davet edilmesi emredilir. Tarihin tekerrürden ibaret olduğunu ve ibret alınması gerektiği vurgulanır. Aklını kullanan ve korunmak isteyen herkese çağrı yapılır; “geçmişe bakın ve onların yaşam öykülerinden gerekli dersi çıkararak felaketi yaşamadan tedbirinizi alın” denir. Hala aklını kullanmadıkları nedeniyle de çıkışılır. 105–109- Ve göklerde ve yerde nice ayetler var ki, onlar yanlarından geçerlerde onlara bakmazlar bile. Nitekim onların çoğu, şirk koşmadan Allah’a iman etmezler. Yani şimdi onlar Allah’ın azabından hepsini saracak bir felaket gelmesinden veya farkında değillerken ansızın kendilerine saatin gelmesinden güven içinde olduklarını mı düşünüyorlar? De ki: “Ben ve bana uyanların basiret üzere (aklın, bilginin, sağduyunun gereği olarak) Allah’a davet ettiğimiz yol işte bu yoldur. Allah’ın şanı yücedir. Ve ben müşriklerden değilim.” Biz senden önce de yalnızca, kentlerin halkından kendilerine vahyettiğimiz birtakım kişileri elçi olarak gönderdik. Onlar yeryüzünde şöyle bir gezip dolaşmazlar mı? Kendilerinden önce gelip geçenlerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bir baksalar ya! Elbette ahiret yurdu takvalı davranan kişiler için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? (Yusuf Suresi 105-109) Boykot nedeniyle çok sıkıntı yaşamakta olan Hz.Muhammed’e @ ve müminlere de son mesaj olarak bu sıkıntıların yaşanmasının ilahi / sosyolojik bir yasa olduğunu, bu sıkıntı, çile ve acıların artık dayanılmaz noktaya geldiği, ümitlerin tükendiği aşamaya geldiği zaman ilahi yardımın da geleceği vurgulanır. Cenab-ı Hak, son olarak şunları da vurgular; “Anlatılan bu tarihi kıssalar boş ve uydurulmuş hikayeler değildir. Bunlar size yol gösterecek kılavuzlardır. Bundan sonraki yaşamınızda bu olaylar üzerinde düşünür, bu olaylardaki metaforlarından yola çıkarak kendi yaşamınıza yön verirseniz rahmete, zafere kavuşursunuz. Geçmişteki yaşanmışlıkları da böylece teyid etmiş olursunuz.” 110- 111- Nihayet elçiler ümitlerini yitirecek hâle gelip kendilerinin yalanlandıklarını düşündükleri sırada, kendilerine yardımımız geldi. Böylece dilediğimiz kurtarıldı. Fakat suçlular topluluğundan azabımız asla geri çevrilemez. Ant olsun ki, onların (Yusuf, babası, kardeşleri) kıssalarında aklını kullananlar için bir hayli ibret vardır. Bu (Kur`an), uydurulan bir söz değildir. Fakat o önceki (vahiyleri) tasdik eden ve her şeyi ayrı ayrı açıklayan, müminler için bir rehber ve rahmettir.” (Yusuf Suresi 110-111) Böylece boykot döneminde Hz.Muhammed’e @ ve müminlere içerisinde çok önemli ders ve ibretlerin bulunduğu ve tam bir hayat hikayesi barındıran Yusuf Suresi inzal olmuştur. [1] ) Kur’an’da geçtiği üzere Hz.Yusuf’un kendi koyduğu su kupası farklı kelime ile ifade edilirken müteakip ayetlerde gelen ve Kralın su kupası olarak ifade edilen kelimenin farklı ifade edilmesi her ikisinin farklı nesneler olduğu sonucuna götürmüştür. (Mustafa İslamoğlu- Kuran Meali) [2] ) İslam tarihi- M.Asım Köksal [3] ) İslam tarihi- M.Asım Köksal [4] ) Hz. Yakup benzetmesindeki Darünnedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğu gerçeği görür hale getirmede en kritik rolü oynayarak Hudeybiye Anlaşmasında değişiklik yapılmasına sebep olan kişinin adının “Ebu Basir” olması da bir tesadüf olabilir mi? [5] )Rivayetlere göre Hz.Yusuf’un annesi küçük yaşta iken ölmüştü.
- Bölüm 1: Peygamberlik Öncesi | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 1 PEYGAMBERLİK ÖNCESİ 1.1.Hz. Muhammed’in @ Doğumu Miladi 571 yılına gelindiğinde, Mekke’de bir çocuk dünyaya geldi. 19. Yüzyıla kadar hüküm sürecek büyük bir medeniyetin tohumlarını atan bu çocuğa “Muhammed” ismini verdiler. O’nun doğduğu coğrafya dünyanın en stratejik bölgesiydi. Çin ve Hindistan gibi üretim üslerinden tedarik edilen malların Batı’ya nakledilmesinde iki önemli yol kullanılmaktaydı. Karayolu olarak “İpek Yolu” kullanılırken, deniz yolu olarak “Baharat Yolu” adıyla anılan güzergah izlenmekteydi. Baharat Yolu güzergahı Hint Okyanusunu takiben Kızıldeniz ve Basra Körfezinden geçmekteydi. Mekke şehri ise her iki deniz ticaret yolunun tam ortasında bulunuyordu. (Harita 1) Harita 1: İpek Yolu ve Baharat Yolu Güzergahları (https://www.biliminsesi.com/baharat-yolu-nedir/) Yüzyıllarca kullanılan İpek Yolu, antik çağın en önemli uluslararası ticaret yoluydu ve Sasani (Pers / İran) Devleti ile Doğu Roma topraklarından geçmekteydi. Bu iki devlet arasında çatışma yaşanması halinde ise İpek Yolu önemini kaybetmekte ve ticaretin ağırlığı Baharat yolu güzergahına kaymaktaydı. Özellikle Miladi 5. Asırda Sasani ile Doğu Roma arasındaki gerilimler süreklilik arz edince uluslararası ticaret Kızıldeniz üzerinden gerçekleşmeye başlamıştı. Bunun üzerine sözkonusu güçler bu güzergahı kontrol altına alma çabası içerisine girdiler. Kızıldeniz’in batı yakasında yer alan Aksum Krallığı (Habeşistan) ve Mısır Doğu Roma blokunda yer alıyorlardı. Fakat Kızıldeniz’in doğu yakasında yer alan Himyer Devleti (Yemen / Aden) üzerinde ise Sasani Devleti ile Doğu Roma arasında hakimiyet mücadelesi vardı. Zira burada siyasi olarak hangi taraf egemen olursa ticareti de o taraf kontrol edecekti. Mekke merkezli Hicaz Bölgesi Arapları ise o zamana kadar ne Doğu Roma ne de Sasani Devleti blokuna dahil olmak istememiş, tarafsız kalmayı tercih etmişlerdi. Böylece onların bölgeleri, büyük devletlerin işgaline uğramamış ya da egemenlik mücadelesini yaptıkları bir alan haline de gelmemişti. Fakat Yemen bölgesinde durum aynı değildi. Orada Sasani Devleti’nin desteklediği kabileler olduğu gibi Doğu Roma’nın desteklediği kabileler de vardı. Bu nedenle Himyer Devletinin siyasi egemenliği sık sık el değiştiriyordu. Bazen Doğu Roma’nın desteklediği kabileler yönetimi ele geçirirken bazen de Sasanilerin desteklediği kabileler iktidara geliyorlardı. Doğu Roma’nın desteklediği kabileler yönetime egemen oldukları takdirde Kızıldeniz yolu Romalı gemilere açılıyor ama Sasani Devleti yanlıları egemen oldukları takdirde ise, Kızıldeniz yolu Roma gemilerine kapatılıyordu. Yemen’de iktidarın Sasani yanlılarına geçmesi durumu Mekkelilerin çok işine geliyordu. Zira Baharat Yolu ticareti bu kez Yemen’den Şam’a ya da Doğu Akdeniz limanlarına kadar Mekke üzerinden geçen karayolu güzergahını takip ederek gerçekleşiyordu. Böylece Sasani Devleti ile Doğu Roma’nın çekişmesinden Mekkeliler faydalanıyorlardı. Çöl gemileri adı verilen develerden oluşturdukları kervanlarla yaptıkları ticari seferlerden oldukça yüklü gelir temin ediyorlardı. Fakat Mekkelilerin bu seferlerden elde ettikleri gelirlere göz diken çevre ülkelerin onları rahat bırakmayacakları da aşikardı. Bu sebeple Himyer (Yemen) Devleti üzerinde yürütülen egemenlik savaşı bir gün mutlaka Mekke’ye de sirayet edecekti. Nitekim Hz.Muhammed’in doğumundan bir veya birkaç yıl önce Himyer (Yemen) Devletinde iktidar Doğu Roma taraftarlarındaydı. Devletin başında ise Ebrehe adında Habeşistan asıllı bir komutan vardı. Ebrehe, ordusu ile birlikte Mekke’yi ele geçirmek için bir sefer gerçekleştirdi. Ancak Ebrehe’nin ordusu Cenab-ı Hakk’ın yardımı ile Mekke’ye giremeden perişan oldu. Cenab-ı Hak, Mekkelileri Ebrehe’nin ordusundan kurtarmıştı kurtarmasına ama onların bu olayla birlikte içlerine bir korku da düştü. Çünkü önemli bir ticari merkez haline gelen Mekke, artık çevredeki gelişmiş ülkelerin iştahını kabartıyordu. Bundan sonra her an işgale uğrayabilirlerdi. Atomize kabileler halinde yaşayan Arap kabileleri, çölü aşıp gelebilen düzenli birliklere karşı koyabilecek güçte değildi. Zira her kabile kendi tanrısının liderliğinde sadece kendi çıkarlarını düşündüğünden, her kabile birbiri ile kavgalı ve rekabet halinde olduğundan güçlü bir siyasi birlik ve dayanışma sergileyemiyorlardı. Bu durum yarımadanın başkenti sayılabilecek Mekke’yi güçlü ve düzenli birlikler karşısında savunmasız bırakmaktaydı. Arap kabilelerinin kendi aralarında, Sasani Devleti ile Doğu Roma’nın ise birbirleri ile sürekli kanlı çatışmaların içerisinde olmaları ve diğer ülkelerin de şirk zulmü içerisinde yaşamaları nedeniyle dünya büyük bir bunalım yaşamaktaydı. Küresel ticaret ağları bozulmuş, insanlar kavga ve çatışmalardan bıkmış, yoksulluk almış başını gitmiş, varlıklılar ise aç ve fakirleri umursamamakta, … Dünyanın içine yuvarlandığı bu bunalımın tek reçetesi ise evrensel barıştan, paylaşmaktan, adaletten ve merhametten geçmekteydi. Ancak ne Doğu Roma’nın ne Sasani Devletinin ve ne de Arap kabilelerinin ideolojileri buna meydan veriyordu. Bütün büyük devletlerin ve kabilelerin ideolojileri çatışmaya, azgınlığa, büyüklenmeye, sömürüye, paylaşmamaya, insafsızlığa,… kısaca şirk zulmüne dayanıyordu. Abdülmuttalib’in torunu Amine’nin yetimi, işte böyle acımasız, çatışmacı, vicdansız ve adaletsiz bir dünyaya gözlerini açıyordu. 1.2.Hz. Muhammed’in @ Çocukluğu Dört yaşına kadar olan dönem; Babası kendisi doğmadan önce vefat eden ve yetim olarak dünyaya gelen Hz. Muhammed’i dedesi Abdülmuttalip sahiplendi. Şirk sisteminin egemen olduğu Mekke toplumunda bir erkeğin vefat etmesi halinde onun bıraktığı mallar aşiret reisinin uygun gördüğü şekilde diğer kardeşler arasında pay edilirdi. Böylece yetim kalan çocuklara mirastan pay bırakılmazdı. O dönemde yetim kalanlar aşiret içerisinde itilip kakılır ve sahipsiz perişan bir şekilde büyürlerdi. Hz. Muhammed’i de bekleyen akıbet buydu. Fakat dedesi Abdulmuttalip torununa sahip çıktı ve onu koruyucu kanatları altına aldı. Bizim kültürümüzde bu durum, onun doğumunda meleklerin saf saf inmeleri, onu korumaya almaları, annesine müjdeler vermeleri vb. sahneleriyle ifade edilen metaforlarla anlatılır. O dönemde zengin Mekkeli aileler çocuklarını şehir dışında bedevi kabileler içinde yetiştirirlerdi. Şehirlerde yaşayan Araplar sonradan Araplaşmış kozmopolit topluluklar (mustarabe Arapları) oldukları için gerçek Arap olan bedevi Araplar gibi fasih bir Arapça konuşamıyorlardı. Aksansız güzel bir lisana sahip olması için Kureyşin ileri gelenleri yeni doğan çocuklarını bu yerli Araplara verirlerdi. Bu geleneğin amacı sadece çocukların iyi bir Arapça öğrenmesi ve sağlıklı bir vücuda sahip olması değildi. Aynı zamanda Mekkelilerin ticaret yollarının güvenliği ve lojistiği için bedevi Arap kabilelerinin mantıklarını / düşünce kodlarını / tavır ve davranışlarını / adetlerini bilmek gerekmekteydi. Bunun için çocukların bedevi yaşam biçimini yaşayarak öğrenmeleri şarttı. Bu nedenlerle ileri gelen aileler çocuklarını küçük yaşta bedevi Arap sütannelere vermekteydi. Abdulmuttalip de torununun gelecekte iyi bir lider olabilmesi için onu bedevi kabilelerden Beni Sa’d bin Bekir kabilesinden Halime adlı bir kadının sütanneliğine verdi. Böylece Hz. Muhammed’in iyi bir liderde olması gereken vasıflara sahip olması açısından ilk adım atılmış olur. Abdülmuttalip torunu için bu adımları atarken bir yandan da içine düştükleri durumu değerlendirmektedir: “Mekke artık eskisi gibi güvenli değildir. Eskiden takvanın, merhametin, iyiliğin, ahlakın, hikmetin merkezi olan Mekke şimdi fuhşun, faizin, eğlencenin, zulmün merkezi olmuştur. Erdemlilerin şehri günahkârların şehrine dönüşmüştür. Mekke’deki kabileler zengin ve fakir kabileler olarak ayrıştığı gibi kabilelerin kendi içlerinde de servet sahipleri ve yoksullar arasındaki uçurumlar meydana gelmişti. Mekkeliler şirk sistemini benimsemeden önce sahip oldukları huzur ve barış ortamını kaybetmekle kalmamış, kabilecilikle beraber gelen şirk sistemi aynı zamanda Mekke’nin gücünü de düşürmüştü. Gidişat iyi değildi. Toplum dipsiz bir uçurumun eşiğindeydi. Bu gidişle ya Doğu Roma’nın ya da Sasani’lerin hegemonyasında sömürgeleştirilen bir koloni şehri olması kaçınılmazdı. Ebrehe’nin ordusuna karşı Arap kabileleri tevhit olup karşı koyunca Cenab-ı Hak da onlara gaybi yardımlar gönderdi ve böylece Mekke ayakta kalabildi. Yoksa Mekke diye bir şehir kalmayacak kalsa da imparatorlukların ele geçirdikleri ve halkını köle olarak kullandıkları ticari bir koloniye dönüşecekti. Böyle bir durumda Mekkeliler bütün izzet ve şereflerini kaybedecekti. Herkes köle olarak hayatlarını geçireceklerdi.” “Onları bu vahim duruma düşüren sebep düşmanın (Doğu Roma ya da Sasani orduları) gücünden ziyade, kendilerinin kabileciliği / şirki benimsemeleri idi. Kendi toplumsal tabanlarını / desteklerini kaybetmeleri, kabileler ve sınıflar arası rekabetin yarattığı uçurumlar onları güçsüzleştirmiş ve emperyal hedefleri olan zalim devletlere karşı savunmasız hale getirmişti. Mekke’nin üzerine yürüyen Ebrehe’nin ordusunu atomize hale gelmiş başına buyruk hareket eden kabilelerin yenebilme güçleri yoktu. O muazzam orduyu yenmek ancak kabilelerin bir araya gelmesi, başına buyrukluğu bırakması ve tek bir siyasi otorite etrafında kenetlenerek organize hareket etmeleri ile mümkün olabilirdi. Eğer o dönemde Abdülmuttalip bütün kabileleri kendi tanrılarını bir kenara bırakıp Allah adına bir araya gelmeye çağırmasaydı bugün Mekke ve Kâbe yoktu. O halde şirk sistemini terk edip tevhit sistemine dönmek gerekiyordu. Onları bu hale getiren şirk sistemi ivedilikle terk edilmeliydi.” Abdülmuttalip, torunu Hz. Muhammed’in dört yaşına gelinceye kadar sütannesinde olduğu dönemde sürekli bu hususlar üzerinde kafa yoruyor ve içine düştükleri vahim durumdan nasıl kurtulacakları üzerine düşünüyordu. Ebrehe’nin başında Fil olan ordusu ile Mekke’ye saldırması olayı (Fil Olayı) ilahi bir ikaz olarak algılanmalıydı. Gelecekte yeni saldırılardan kendilerini koruyacak sistem, Allah’ın tek ilah olarak tanınması ile ifade edilen tevhit sistemine dönmekti. Ama bunu nasıl ve ne ile gerçekleştireceğini bilemiyordu. İşte böyle bir ortamda dünyaya gelen Hz. Muhammed @ bu günah şehrinin menfi özelliklerinden uzak dört yıllık bir süreci sütannesinin yanında geçirdi. Bu yaşantı ile onun yaratılıştan gelen ahlaki karakterleri sağlam olarak kalıyordu. Zira Hz. Muhammed’in @ adalet, merhamet, cesaret, paylaşma, sadelik, doğallık vb. güzel ahlaki karakterlerinin oluşumunda sütannesinin büyük rolü oldu. Saf ve aksansız bir Arap dilini öğrenmesinin yanı sıra bu özellikler kendisinde yerleşti. Bu karakterlere sahip hale gelmesi geleneksel kaynaklarımızda Cebrail’in @ gelip Hz. Muhammed’in @ göğsünü yarıp kalbini çıkarması, kalbini açıp temizlemesi, yıkayıp arıtıp pir-u pak hale getirmesi ile anlatılmaya çalışılmıştır. Yani Hz. Muhammed @ sadelik, cesaret, dürüstlük, doğruluk vb. kalp temizliğinde ifadesini bulan güzel hasletleri bu ilk dört yılda sütannesinin yanında kazanmıştır. Dört yaşından sekiz yaşına kadar olan dönem; Hz. Muhammed @ dört yaşına gelinceye kadar sütannesinin yanında yaşam sürmüş ve anadili fasih ve aksansız bir Arapça olarak şekillenmişti. Bu dönemde vücudu da kırsal kesimde yaşayan insanların dirençli yapısına kavuşmuştu. Böylece Hz. Muhammed @ biyolojik ve psikolojik olarak ilk eğitimini Mekke’nin günaha batmış pisliklerinden uzakta almıştır. Şimdi artık şehre dönme zamanıydı. Hz. Muhammed @ sütannesi Halime tarafından dedesine teslim edildi ve onun şehir hayatı başladı. Dedesi onu şahsiyetli, kendine güvenli, dürüst, doğru, emin karakterli bir birey olarak yetiştirmeye çalıştı. Hz. Muhammed @ altı yaşında iken annesi Amine ve Ümmü Eymen ile birlikte Medine’deki dayılarını ziyarete gitti. Bu sırada babasının mezarını ziyaret etti, dayılarının kabilesi olan Beni Adiy bin Neccar üyeleri ile tanıştı, gölette / havuzda yüzme öğrendi. Medine’deki tatilin bitiminde Mekke’ye dönüş yolunda annesi Amine’yi kaybetti. Hem yetim hem de öksüz kalan Hz. Muhammed’e @ dedesi daha fazla sevgi göstermeye ve ona bu mahrumiyeti hissettirmemeye çalıştı. Diğer evlat ve torunlarına kıyasla Hz. Muhammed’in@ Abdülmuttalip’in yanında ayrıcalıklı bir yeri vardı. Her zaman ona değer verirdi. Onsuz sofraya oturmaz, kimseyi de yemeğe başlatmazdı. Dahası Abdülmuttalip gerek Darünnedve’deki makamına ve gerekse kendi aşiretindeki makamına kimseyi oturtmazken sadece torunu Hz. Muhammed’in@ oturmasına müsaade ederdi. Müdahale etmeye çalışanları da azarlardı. Sürekli torununu yanında gezdirir Darünnedve’de ve aşiretinde yaptığı toplantılarda onu da yanına oturturdu. Böylece onun Darünnedve’nin işleyiş sistemini ve orada tartışılan konulara muttali olmasını, üyelerin düşüncelerini, psikolojilerini, toplumsal sorunları, şirk sisteminin açmazlarını, vb. hususları daha yakından tanımasına imkân verdi. Üyelerinin 30-40 yaşlarında ancak iştirak edebildiği Darünnedve meclisine Hz. Muhammed @ daha çocuk yaşta iken girmiş, oradaki havayı teneffüs etmiş, yapılan tartışmalara, konuşmalara, protokol, adap ve muaşerete, Mekke’ye gelen çeşitli kabilelere aşina olmuştu. Özellikle de dedesi Abdülmuttalib’in Fil olayından sonra Mekke’nin ve Arap yarımadasının güvenliği ve geleceği için mevcut şirk sistemini sorguladığı hararetli tartışmalara şahit olmuştu. Dedesi bu tartışmaları yaparken Hz. Muhammed @ muhaliflerin fikirlerini, görüşlerini ve önerilerini de yakından takip etme fırsatını yakalamıştı. Bu yolla Abdülmuttalip torunu Hz. Muhammed’e@ sorunları kavrama noktasında uygulamalı bir eğitim vermiş oluyordu. Onun torununu yetiştirmek saikiyle mi yoksa sadece torununa olan sevgisi nedeniyle mi bu şekilde hareket ettiğini bilemiyoruz. Ancak hangi niyetle yapılırsa yapılsın sonuçta Hz. Muhammed’in@ Mekke’nin diğer çocuklarından çok farklı bir eğitim almış olduğu ve daha çocuk yaşta toplumun sorunları ile yüz yüze geldiği açıktır. Toplantılardan sonra Darünnedve’de yapılan tartışmalarda anlamadığı konulara açıklık getirmesi konusunda Hz. Muhammed @ dedesine sorular sorar dedesi de torununun bu sorularına onun anlayacağı dilden ve onun seviyesine uygun, geniş izahatlar vermeye çalışırdı. Dede torun bir arkadaş gibiydiler. Dahası dede torununa edindiği tecrübe ve kazanımlarını aktarmaya çalışıyor torun ise berrak zekâsıyla, olgun aklıyla, güçlü hafızasıyla dedesi ne verirse alıyor, aldıkça daha da açılıyordu. Daha sekiz yaşında iken sahip olduğu bilgi birikimi ile normal insanların çok fevkine çıkmıştı. Böylece Hz. Muhammed’in@ huyu, ahlakı, sözleri, tavır ve davranışları daha çocuk yaşta iken bile öylesine asil ve olgundu ki bu durumu dedesi bir defasında amcası Ebu Talib’e ifade etmiş ve onun bir gün hiçbir Arabın erişemeyeceği bir yere geleceğini ümit ettiğini dile getirmişti. Hz. Muhammed’in@ bu farklı ve üstün karakterli duruşu, aslında herkes tarafından hemen fark ediliyordu. En başta sütannesi onun bu farklı yapısından çok etkilenmiş ve kendi sorumluluğunda iken ona bir zarar gelmemesi için sözleşme süresinden önce getirip dedesine teslim etmişti. Onun olgunluğu büyüdükçe daha bir fark edilmeye başlanmıştı. Hatta bir seferinde o zamanın müneccimlerden (entelektüel, bilgin, Prof. vb.) bazılarının çok dikkatini çekmiş Abdülmuttalib’e torununa çok iyi bakmasını ve bu çocuğun istikbalinin çok parlak olacağı kanaatine vardıklarını bildirmişlerdi. Bu tavsiyenin yapıldığı sırada amcası Ebu Talip de hazır bulunduğundan Abdülmuttalip oğluna torunu konusunda müneccimlerin tavsiyelerini dikkate almasını öğütlemiştir. Tabiî ki Hz. Muhammed’in@ bu noktaya gelişinde yaratılıştan gelen üstün yetenek ve karakterinin yanında dedesinin onunla özel olarak ilgilenerek tecrübesini ve görüşlerini onunla paylaşmasının etkisi büyüktür. Dede torun arkadaşlığı Hz. Muhammed’in @ sekiz yaşına kadar sürdü. Hz. Muhammed @ dedesi Abdülmuttalibi de kaybetti. Dedesi ölmeden önce torununu Ebu Talib’e emanet etti ve kendisinin gösterdiği ihtimamı Hz. Muhammed’e @ göstermesini istedi. Sekiz yaşından on iki yaşına kadar olan dönem: Amcası Ebu Talip, yeğeninin yetişmesi için bütün gayretini gösterdi. Emanete sonuna kadar sahip çıktı. Asla ihanet etmedi. Ebu Talip de yeğeni ile aynı Abdülmuttalib’in ilişkisine benzer bir ilişki kurmuştu. O da Hz. Muhammed’i@ yanından ayırmadı. Ona büyük özen gösterdi. Hatta kendi öz oğullarına gösterdiği özenden daha fazlasını gösterdiğini bile söyleyebiliriz. Hz. Muhammed @ on iki yaşından itibaren amcası ile birlikte ticari seyahatlere iştirak etmeye başladı. Bir defasında Suriye’ye yaptığı seyahat sırasında Busra şehrinde Rahip Bahira ile tanıştırılmıştı. Bu tanışmada Rahip Bahira Hz. Muhammed’e @ çeşitli sorular sormuş aldığı cevaplardan şaşkınlık içerisinde kalmıştı. Zira Hz. Muhammed @ müşrik bir toplumun bir bireyi olarak görülürken, o, sorulan sorulara verdiği cevaplarla Arap yarımadasındaki şirk sisteminin temellerini sarsan fikirler beyan ediyordu. O, anlattıkları ile şirk sistemi ve bu sistemin temsilcilerinden şiddetle nefret ettiğini de ifade etmekten geri durmuyordu. Mekke’nin eşrafından olan bir çocuğun ağzından şirk sistemini eleştiren fikirlerini şirk otoriteleri duyacak olurlarsa bu çocuğa zarar verebilirlerdi. Bu nedenle Rahip Bahira amcası Ebu Talib’e Hz. Muhammed’e @ çok iyi bakmasını, onu şirk sisteminin otoritelerinden korumasını tembihledi. Rahip Bahira Hz. Muhammed’in@ ileride çok büyük bir adam olacağını tahmin ettiğini de söyledi. Bu olay geleneksel kaynaklarımızda Rahip Bahira’nın Hz. Muhammed’in@ başının üzerinde bir bulut dolanması ve ağacın onunla beraber yürümesi vb. harikulade olayları görmesi sonucunda Hz. Muhammed’in@ peygamber olacağını bildirmesi metaforu ile anlatılmıştır. Ayrıca rivayetlerde Hz. Muhammed’in@ amcası Ebu Talib’in koyun, keçi gibi küçükbaş hayvanlarına çobanlık yaparak geçimine katkı sağladığına ilişkin bilgiler de mevcuttur. Bu rivayetler bize gösteriyor ki Hz. Muhammed@ yaşadığı çevreye asla duyarsız değildi. O dönemin koşullarında hemen herkesin gerek deve gerekse de diğer hayvanları bulunmakta ve o hayvanların da bakımı, beslenmesi ve korunması gerekmektedir. Bu aktiviteleri aile bireyleri görev paylaşımı içerisinde yerine getirdiğinden Hz. Muhammed@ de bu görev dağılımından payına düşeni yaparak içinde yaşadığı ailenin iş yükünü paylaşmaktadır. Bu o dönemdeki çocukların yaptıkları rutin işlerdendir. 1.3.Hz. Muhammed’in @ Gençliği On iki yaşından yirmi iki yaşına kadar olan dönem; Hz. Muhammed @ henüz 14-15 yaşlarında iken Ficar harbi patlak verdi. (Bazı rivayetlerde 20 yaşlarında olduğu da ifade edilir.) Bu savaş, Kureyş’in de içerisinde olduğu Beni Kinane ile Sakif ve Hevazin kabilelerinin arasında bulunan Kays Aylan arasında oldu. Savaşın ilerleyen bölümlerinde Mekke Hevazinliler tarafından kuşatıldı ve taraflar arasında şiddetli çatışmalar yaşandı. Hz. Muhammed’in @ bu savaşta yer alması sadece amcalarına lojistik destek vermek şeklinde oldu. Fiilen çarpışmalara katılmadı. Hz. Muhammed’in@ bu savaşa katılımı hiç istemediği rivayet edilir. Zira O, şirk sisteminden kaynaklı kabilecilik asabiyesi nedeniyle kabilelerin birbirini kırdığı savaşlardan nefret etmekteydi. Bu savaşların şeytan ruhlu insanların ekmeğine yağ sürmekten başka bir şey olmadığını görebiliyordu. Çünkü O amcası ile kuzey / güney ve doğu / batı eksenleri boyunca gerçekleştirdiği ticari seferlerde kabileler arasındaki bu anlamsız savaşların nedenleri ve sonuçlarını müşahede etmişti. O, yaptığı bu seyahatlerde sadece ticaret ve mallarla ilgili konulara ilgi duymuyor, aynı zamanda gittikleri ülkelerde ve yolculuk güzergâhında konakladıkları yerlerin coğrafi özellikleri, orada yaşayan toplulukların yaşam biçimleri, adetleri, gelenek ve görenekleri, dilleri, mantıkları, din ve inançları, zevkleri, toplumsal yapıları, alışkanlıkları, öne çıkan yetenek, beceri, meşhur oldukları yönleri vb. konuları çok dikkatli bir şekilde gözlemliyordu. Böylece O, Arap yarımadasının kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına dört bir taraftaki toplulukların tüm özelliklerini detaylı bir şekilde öğreniyordu. Hatta bu çerçevede gözlemlediği toplulukların tarihçeleri ve geçmiş hikâyeleri konusunda da bilgiler ediniyordu. Hz. Muhammed@ bu öğrenme çabası sırasında kendi kabilesinin, kendi şehrinin tarihçesi ve geçmiş hikâyesi ile kökleri hususunda amcasından detaylı bilgiler edinmeye çalışıyordu. Ebu Talip onunla yaptığı bir sohbette Mekke’nin tarihçesini ve kuruluş amacını şöyle anlatmıştı; “Mekke’nin kurulmasında ilk tohumu atan ve Kabe’yi inşa eden Hz. İbrahim’dir. O, kendini ilah yerine koyarak halkına zulmeden nemrutlarla mücadele ettikten sonra Mezopotamya’yı terk etmek zorunda kaldı. Daha sonra Mısır’a gitti ve orada da kendini tanrı ilan etmiş bir diğer yönetimle karşılaştı. Mısır’ın bu imparatoru ile de mücadele ettikten sonra Mısır’ı terk etmek zorunda kaldı. Bunun üzerine bu iki imparatorluğun arasında bir yer olan Filistin’e yerleşti. Ama orada da bir diğer zulümle / şirkle (Lut Kavmi) karşılaşması üzerine tevhidi, erdemi, adaleti ve merhameti insanlara öğretecek başka bir yer aradı. Seçilecek yerin içinde bulundukları zindanlardan insanları kurtaracak özgür bir ortam olmasına dikkat etti. Bu özelliğe sahip bir yer olarak Bekke Vadisini seçti. İnsanlar ihram sembolünde kendilerini çerçeveleyen apoletlerden, sınırlardan, maldan, mülkten vb. ayrıcalıklardan sıyrılarak doğruyu, hakkı, adaleti öğrenmek için bugünkü Kâbe’nin yeri olan Bekke vadisi çok uygundu. Zulüm rejimlerinden kaçan kimselerin sığınabilecekleri bir yerdi. Şöyle ki Nil, Fırat ve Dicle havzaları ile Anadolu’daki zalim / şirk yönetimleri kendi muhaliflerini ezip yok ediyorlardı. Bu ülkelerdeki kendini tanrılaştıran yöneticilerin elinden kurtulabilenlerin kaçıp sığınabilecekleri tek yer ise Arabistan çöllerinin derinlikleri olabilirdi. Çölde düzenli orduların yolculuk yapması oldukça zordu. Bu nedenle zalim yöneticiler, onların bu yarımadada yaşam sürmesine kendilerine zarar vermedikçe pek aldırış etmeyeceklerdi. Böylece onlar da yarımadada sadece Allah’a kul olarak özgür bir yaşam sürdürebilme imkânı yakalayabileceklerdi. Hz. İbrahim şirkten / zulümden kaçıp sadece Allah’a kul olarak yaşayabilecekleri bu yerde oğlu Hz.İsmail ile birlikte Kabe’yi inşa etti. Şirkten / zulümden kaçmak, barış, merhamet ve selamet içerisinde yaşamak isteyen insanları da buraya davet etti. Çağrısının ulaştığı insanlar Mekke’de toplandılar. Ancak bunları orada da bedevi Arap kabilelerinin katliam, yağma ve talanları beklemekteydi. Zalim yönetimlerden kaçan bu insanlar tevhit olup dayanışarak Arap kabilelerinin saldırılarına karşı koydular. Hz.İbrahim ve Hz.İsmail Arap kabilelerini de kendi ilkelerine davet etti. Bu çağrıya olumlu cevap veren kabileleri ilahi öğreti ile eğitti. Onlara merhamet, insaniyet, barış, adalet ilkelerini öğretti. Böylece şirkten ve zulümden kaçan insanlar, sığındıkları Arap yarımadasında tutunmayı başardılar. Hz. İbrahim yarımadanın piri olurken tüm şirkten / zulümden kaçan insanlar için Kâbe birliğin, adaletin, merhametin, barışın, huzurun, hakkaniyetin, paylaşmanın ve sevginin sembolü ve okulu oldu. Mekke şehri de yarımadanın zamanla anası yani anakenti oldu. Sasani- Bizans ve Mısır devletleri arasındaki çekişme nedeniyle deniz ticareti yollarının kapanması sonucu Mekke üzerinden geçen ve çöl gemileri olarak da adlandırılan develerle ticaret canlandı. Yarımadanın hem kuzey / güney ekseninde hem de doğu / batı ekseninde orta noktada olması Mekke’yi ticari malların akışında çok önemli bir kavşak noktası ve bir istasyon haline getirdi. Ayrıca hac mevsiminde bütün yarımadanın insanlarını bir araya getirmesiyle Mekke en büyük pazar ve panayırları bünyesinde topladı. Ukaz, Mecenne ve Zülmecaz panayırlarında insanlar alışveriş yapıyorlar, eğleniyorlar ve kültürel etkileşime giriyorlardı. Mekkeliler Mekke’nin bu elverişli konumundan istifadesi sonucunda büyük servetler edindiler. Fakat edindikleri servetin büyüsü Mekkelileri etkiledi ve kendi atalarının geldikleri ülkelerdeki mücadelelerini, amaçlarını, inançlarını unuttular. Mekkeliler Şam’dan getirdikleri putlarla başlayan şirk kültüründen etkilendiler ve zamanla bu şirk sistemine sahip ülkelerin dünya görüşlerini, yaşam biçimlerini ve sistemlerini kendilerine örnek aldılar. Zenginleşen kabilelerin bazı bireyleri, zenginlikleri nispetinde hem kendi kabileleri içinde hem de kabileler arasında kast sistemini meydana getirdiler. Ekonomik alandaki gelişmeler onların sosyal alanda azgınlaşmalarına sebep oldu. Onlar iyilik, barış, birlikte yaşam, huzur, merhamet, paylaşım, sosyal politikalar vb. değerleri terk ettiler. Bu değerler yerine rekabet, bencillik, eğlence, hiçbir şeye bağımlı olmama, kendini her şeye muktedir görme, bireysellik, gaddarlık vb. kötü huy ve alışkanlıkları benimsediler. Mekke, ticari koloniye dönüşürken servetlerini katlayan kişiler, servetlerini daha da artıracak söylemleri, özgürce yaşamı, bireyselliği, kabileciliği, serbestliği, şeytani yargıları, şirki, büyü ve kehaneti ön plana çıkardılar. Onlar kendilerini kısıtlayabilecek kanun, değer ve iradelere karşı durdular. Böylece Hz.İbrahim’in kurduğu tevhit sistemi ortadan kaldırıldı. Mekke’liler ilahi öğreti ile çevre Arap kabilelerini ıslah edici bir merkez olma hüviyetini kaybettiği gibi kendileri Arap kabilelerinin kabilecilik sistemini kendi yönetim yapılarına adapte ettiler. Böylece Mekke’nin toplum yapısı da şehirli yaşam içinde kabilecilik sistemine evrildi. Kabileciliğin toplumsal yapıdaki karşılığı ise atomize / parçalı toplum yapısından başka bir şey değildi. Aynı şehirde de yaşasalar, şehrin insanları kabilelere ayrılmıştı. Her kabile başına buyruk hareket ediyor, kendi töresini esas alıyordu. Kabilesiz kalmak birey için ölümdü. Bu nedenle fertler için kendi kabilesi herşeydi. Kabilesinin üzerinde hiçbir otorite tanınmazdı. Kendi kabilesinin kutsalının / değerlerinin üzerinde hiçbir kutsal ve değer yargısı yoktu. Kabilecilik şirkini kendi toplum yapısına adapte eden Mekke, kabilelerin kutsadıkları kabile asabiyesini temsil eden simgeleri Kâbe’de toplayıp onlara saygılı olduklarını göstererek kendi güvenliklerini sağladılar. Hatta onların kabilecilik ve şirk sistemlerini desteklediler ve dokunulmazlığın (haram) olduğu aylar haricinde Arap kabilelerinin birbiri ile savaşmalarını, talan ve yağma yapmalarından istifade ettiler. Haram aylarda ise zaten bu kabileler Mekke’ye gelerek ihtiyaçlarını temin ediyorlardı. Şirk sistemini benimseyen Mekkeliler kendilerini sınırlandırabilecek ilahi öğretiye dayalı otorite ve iradeleri de kendi hâkimiyetleri altına aldılar. Daha sonra sorunlarını çözmeleri için halkı büyü, kehanet, sihir vb. yollara yönelttiler. Bu hususta daha da ileri giderek insanları ilahi yetkileri üzerine aldığını iddia ettikleri putlara itaate yönelterek kendileri de onların arkasına geçip putlar adına toplumun sorunlarına çözümler üretme yoluna gittiler. Bu yolla hem halkı kandırdılar hem de servetlerini katlayarak günahları, cinayetleri meşru hale getirdiler. Yani şirk sisteminin tanrıları elde ettikleri servetle kendilerini tanrı gibi gören sapkın kişilerden başkası değildi. Böylece Hz. İbrahim’in Kâbe ekseninde tesis ettiği tevhit sistemi ve insaniyet okulu bozuldu. Hz. İbrahim herkesi Allah yolunda (kullarının yararına / halkın yararına) tek bir kıbleye, tek bir ülküye, tek bir politikaya, tek bir amaca yöneltmişken şirk sisteminin tanrıları halkı kendi arzu ve isteklerine kul yaptılar. Kıbleler putların ve temsilcilerinin arzuları istikametinde belirlendi. Kâbe merkezli olsa da şirk modeli herkesin Kâbe içerisinde farklı putlarının olması, onları farklı anlayış ve yönelimlerini temsil eden işaret, bayrak, remiz ve sembollere yöneltmeye götürdü. Belli bir zaman sonra artık kabilelerin kendilerine ait kırmızıçizgileri, kutsal sembol ve işaretleri yani putları Kâbe’de boy gösterdi. Hatta her kabile, her sülale ve her aile kendilerine bu türden semboller / putlar yaptılar. Tevhit sistemi zamanla her kabilenin, her ailenin kendi tanrısı olacak şekilde şirk sistemine dönüştü. Bu şirk sisteminin tanrılarının kurdukları düzen, kabilelerdeki servet yığmış kişilerin topluma sundukları sembol, arma ve şekilleri kutsayarak, onlar adına kendi tanrılıklarının yürütülmesinden başka bir şey değildi. Yarımadada ortaya çıkan şirk sisteminin tanrıları / ortakları kabileleri birbirine düşürüyor, kabileler arası savaşları kızıştırıyor ve bu savaşlardan da nemalanıp, servetlerine servet katıyorlardı. Dahası soygun, talan, çapul, öldürme, tecavüz, kölelik, yakma, yıkma onlar için kendi servetlerinin artışına birer vesileydi. Hatta bu fiiller kendi kötü fiillerini örtüyor yasal hale getiriyordu. Kötü fiillerin şirk sisteminin kutsallığına büründürülerek yasalaştırılması ile bu kötü fiiller o toplumlarda bir süre sonra normal ve meşru sayılıyordu. Mekke’nin şirk önderleri de bu sistemden faydalanma yoluna gidiyor ve mallarını yığdıkça yığıyordu. Sonuçta şirk sistemi kabilelerin kendi aralarında bir kast sistemi, dengesiz bir sınıflaşma meydana getirirken kabilelerin kendi içlerinde de sınıflar arası uçurumlar meydana getirdi. Şirk sisteminin bütün bu olumsuzlukları ile zayıf duruma düşen Arap kabileleri, Roma ve Sasanilere karşı kendilerini savunamayacak hale geldiler. Sasaniler, Arap yarımadasının doğusunda ve Yemende kontrolü sağlarken, Roma yarımadanın kuzeybatı ve kuzey taraflarında egemendiler. Her iki süper güç de gözlerini Mekke’nin de içinde bulunduğu Hicaz bölgesine dikmişti. Şirk sistemli kabileciliği terk edip tevhit olunmadığı takdirde Mekke’nin bu süper güçlere lokma olmaktan kurtulması mümkün görünmemekteydi. Roma Mekke’yi egemenliği altına almak için daha önce iki kez girişimde bulunmuştu. İlk girişiminde Sezar Osman bin Hüveyris’e taç giydirerek Mekke’ye kral olarak atamıştır. Ancak Mekkeliler bu atamaya karşı çıkmışlar ve Roma blokunda yer almayı reddetmişlerdir. İkinci girişim ise Ebrehe’nin ordusuyla Mekke üzerine yürümesi şeklinde olmuştur. Roma’nın her iki girişimi de başarısızlıkla neticelenmiş ve Mekke bağımsızlığını korumuştur. Hicaz Bölgesi Roma için son derece önemliydi. Zira bu bölgenin kontrol altına alınması halinde hem kara hem de Kızıldeniz ticaret yolları emniyeti sağlanmış olacaktı. Mekke’nin herhangi bir siyasi bloka dahil olmadan bağımsız kalması ise bölgedeki Arap halkları açısından çok önemliydi. Bu nedenle bağımsız kalıp her iki süper gücün arasındaki gerilimden faydalanıyorlardı. Onlar birbiriyle gerilimli olan bu iki ülke arasındaki ticari bağlantıyı sağlayarak zenginlik elde etmekteydiler.” Diğer taraftan Ebu Talip, yeğeni Hz. Muhammed’e @ aşiretlerinin günah yollardan kazançlara tevessül etmediklerinden Mekke’nin diğer kabilelerinden zenginlik olarak daha geri plana düştüklerini de anlattı. Mekke’nin kuruluş amacına, kuruluş ilkelerine uygun hareket etmeye çalıştıklarını ve ticaretten kazandıkları servetlerini bu amaçla halka ve hacca gelen insanlara harcadıklarını söyledi. Şirk kültürünü ithal eden diğer ileri gelenlerin ise Kabe’nin kuruluş misyonuna uygun hareket etmedikleri gibi tam tersine onların servetlerine servet katmak için halkı kandırma, tezgâh, fuhuş, faiz, kumar, şarap, gasp, manipülasyon, zor duruma düşen tüccarların malına el koyma vb. kirli yollardan kazanç sağladıklarını da sözlerine ilave etti. Ebu Talip, yeğenine Haşimoğulları olarak üzerlerinde çok büyük bir sorumluluk olduğunu ve bugün gelinen noktadaki toplumsal sorunun mutlaka o günaha batmamış olanlar tarafından çözülmesi gerektiğini vurguladı. Çünkü çaresizler, zayıflar, yoksullar ve zulüm görenlerin kendilerinden çok şey bekliyorlardı. İçine düşülen sorunları ancak bunlar çözebilirlerdi. Ebu Talip, Hz. Muhammed’e @ bu konudaki zorluğu da anlattı. Sorunu tespit etmiş olsalar da çözüme ulaşmak oldukça zordu. Çünkü şirk bir toplumsal hastalık olarak tüm bünyeyi sarmıştı. Bu durumdan nasıl kurtulacaklarını kimse bilmiyordu. Daha önce deneme yapanlar başarılı olamamışlar ve Mekke’yi terk etmek zorunda kalmışlardı. Tüm zorluklara rağmen kurtuluş için girişimde bulunulması da gerekiyordu. Zira gidişat kaçınılmaz bir yok oluştu. Aç kurtlar gibi bekleyen Sasani ya da Roma, başta Mekke olmak üzere yarımadadaki ticari merkez haline gelmiş şehirlerde kontrolü sağlayacak olurlarsa sömürülmekten başka ne bir çareleri ve ne de gidecek başka bir yerleri vardı. Sömürgeci güçlerin ülkelerine yönelik boyunduruk altına alma girişimlerine karşı onların direnmeleri, bir araya gelme / tevhit olma ve şirk sisteminden vazgeçme zorunlulukları vardı. Ama bu iş nasıl olacaktı? İşte en temel ve en can alıcı soru bu idi. Nasıl? Ebu Talip’ten bu şuuru alan Hz. Muhammed @ şirk zulmüyle mücadele etme ve toplumsal birliği sağlama hususunda elinden ne geliyorsa yapmayı kendisine bir görev bildi. Bu çerçevede olmak üzere, zalimin mazlumu ezmemesi, zalimlerin kaba kuvvetle ve zulümle gasp ettiği bir hakkı haksızlığa uğrayan kişiye geri vermek için kurulan “erdemliler cemiyetine / Hılf-ül Füdul’e” o hemen iştirak etti. Bu cemiyetin teşekkülüne neden olan olay ise tam bir zorbalıktı. Mekke’nin azgınlarından olan As bin Vail Yemenli bir tüccardan satın aldığı malın bedelini tüccara ödememişti. Yemenli tüccar, Kureyş’in ileri gelenlerine hakkının verilmesi için başvurdu ise de kimse As bin Vaili karşısına almaya cesaret edemedi. Bunun üzerine tüccar Ebu Kubeys tepesine çıkıp bağırmaya başlayınca Beni Haşim, Beni Esed, Beni Zühre ve Beni Teym aşiretlerinden bazı erdemliler Abdullah bin Cüda’nın evinde toplandılar ve bir anlaşma yaptılar. Bu anlaşma uyarınca kim olursa olsun hakkı yenen veya mağdur olana var güçleriyle yardım edeceklerine dair ant içtiler. İlk icraat olarak da Yemenli tüccarın hakkını As bin Vail’e ödettiler. Bu hareket Mekke’deki hak, hukuk, erdem, takva ve milletten yana olanların şehrin çöküşüne engel olmak amacıyla yaptığı çok önemli bir girişimdi. Erdemlilerin bu girişimi, Mekke’deki hukuka uygun ticari faaliyet yapmak isteyenleri piyasadan silmek ve piyasada tekel oluşturarak bütün ticari hayatın kurallarını kendi keyfi ve çıkarlarına uygun olarak belirlemek isteyenlere ve bu hususta her türlü zorbalığa, hukuksuzluğa başvuran dönemin azgın servet sahiplerine karşı önemli bir direnişti. 1.4. Hz. Muhammed’in @ Hz. Hatice İle Olan Ticari Ortaklığı Yirmi iki yaşından yirmi yedi yaşına kadar olan dönem: Hz. Muhammed @ yirmi iki yaşını aştığında artık kendi başına ticaret yapabilecek tecrübeye sahip olmuştu. Amcası onu her yönden yetiştirmiş ve kendi kendine yetebilecek seviyeye getirmişti. Bundan sonra amcasının ticari seferlerine yardımcı olmasının ne kendisine ne de amcasına bir fayda sağlamayacağı açıktı. Zira amcasının ticari sermayesi kısıtlıdır ve ancak kendisine yetebilecek kadar büyüklüktedir. Bu nedenle bizzat amcası yeğeni için ticari faaliyetini üstlenebileceği bir sermayedar aramaktadır. Aradığı fırsatı da kocası öldüğü için ticaretini başkaları üzerinden yürütmeye çalışan işkadını Hatice’nin (ra) adam aradığı haberini duyunca yakalamıştır. Hemen harekete geçer ve yeğeninin vakit geçirmeden Hatice (ra) ile irtibatını sağlar. Suriye’ye doğru yola çıkmakta olan bir ticari seferde Hatice’nin (ra) mallarının sorumluluğunu Hz. Muhammed @ üstlenir. Hatice’nin (ra) bu tercihinde kocasının ölümünden sonra işini ve hesaplarını emanet ettiği kişilerin güvensiz olması yanında Hz. Muhammed’in @ doğruluğu, dürüstlüğü, genç ve dinamik oluşu, tecrübesi ve girişimciliği gibi yönleri etkili olmuştur. Hatice (ra) bu seçiminde yanılmadı. Hz. Muhammed @ başkası adına giriştiği bu ticari yolculuk ve ticari faaliyette başarılı oldu ve Hatice (ra) kocası dönemindeki kar oranlarını yakalayabildi. Hatice (ra) bu yolculukta yardım etmesi için Meysere adlı hizmetçisini Hz. Muhammed’in @ yanına vermiştir. Meysere yolculuğun sonunda Hatice’ye (ra) Hz. Muhammed @ hakkında çok olumlu rapor vermiştir. Raporda onun temiz karakteri, cesareti, güzel ahlakı, doğruluğu, dürüstlüğü yanında ticari anlayışı ve ticari malların cinsi, kalitesi ve vasıfları konusundaki bilgi ve tecrübesi olduğunu rapor etmişti. Meysere daha sonraki seyahatlerde Hz. Muhammed’in @ diğer üstün özelliklerini de Hatice’ye (ra) rapor etti. Onun kavgacı değil sakin bir kişiliğe sahip olduğu, hemen öfkelenip kavgaya girişmediği yani “ateş” karakterli olmadığı, tam tersine onun çok merhametli, paylaşımcı, yardımsever yani “toprak” karakterli özelliklerini de anlattı. Dahası üstün bir hitap ve akıl ile karşısındaki kişileri ikna edebilme yeteneğine sahip olduğunu da iletti. Ticari seferlerde elde edilen bu olumlu sonuçlar, Hatice (ra) ile Hz. Muhammed @ arasındaki ticari ilişkiyi nikah akdine dönüştürecek güvenin kapısını araladı. Hz. Muhammed @ evliliğine kadar olan beş yıllık süreçte Hatice’nin (ra) sermayesi ile yarımadanın dört bir tarafında ticari faaliyet yürüttü. Hz. Muhammed @ bu süreçte de kabileleri, insanları, coğrafyayı gözlemlemeyi sürdürdü. O, ticaretin yanı sıra toplumları ve insanları tanıyor ve toplumsal sistemlerin işleyişi, tarihçeleri, söylenceleri, düşünce yapıları hakkındaki bilgisini, görgüsünü ve muhakemesini sürekli artırıyordu. Bir yandan da özelde Mekke’lilerin genelde ise yarımada Araplarının sürüklenmekte oldukları uçurumdan onları kurtarmanın yolları üzerinde kafa yoruyordu. Dedesi Abdülmuttalib’in anlattıkları, Darünnedve’de yapılan tartışmalar, amcası Ebu Talib’in anlattıkları ile şimdi kendi yaşadıklarını birlikte düşünüyor ve Mekke’nin içine düştüğü bataklıktan “nasıl” kurtulacağı üzerine sürekli düşünüyordu. Fakat bunun nasıl olacağına ilişkin bir yol / yöntem bulamıyordu. 1.5. Hatice (Ra) İle Evliliği Yirmi yedi yaşından otuz beş yaşına kadar olan dönem; Hz. Muhammed’in @ doğruluğu, dürüstlüğü, güzel ahlakı, eminliği ve iş bilirliği gibi yüksek hasletleri Hatice’nin(ra) dikkatini çekmiş, ticari ilişkiye girdikleri beş yıllık süreçte birbirlerini gayet iyi tanımışlardı. İlk evlilik teklifi Hatice’den (ra) geldi. Ve doğrudan Hz. Muhammed’in @ üstün ahlakına, güzel huy ve karakteri ile soylu kişiliğine hayranlığını dile getirerek kendisi ile evlenmek arzusunu dile getirdi. Hz. Muhammed @ de soylu, akıllı ve sağlam bir şahsiyete sahip olan Hatice’ye(ra) çok ısınmıştı. Kendisinden gelen bu evlilik teklifine sıcak baktığını bildirdi. Geleneksel dünürcülük işlemlerinden sonra Ebu Bekir(ra), Ebu Talip, Hamza (ra) gibi her iki tarafın yakın akraba ve eş dostlarının yanı sıra Kureyş’in bazı kabile reislerinin de katıldığı bir merasimle nikahları kıyıldı. Evlendikleri zamanda Hz. Muhammed @ 27 yaşında (bazı rivayetler de 25 yaşında), Hatice(ra) ise 40 yaşlarındaydı.([1] ) Bu evliliklerinin ilk meyvesi olarak Cenab-ı Hak onlara Kasım’ı lütfetti ve Hz. Muhammed @ Ebul Kasım olarak künyelendi. Fakat Kasım iki yaşında iken vefat etti. Cenab-ı Hak yeni bir evlat vererek onlara Kasım’ın acısını unutturdu ve Zeynep doğdu. Zeynep’ten üç yıl sonrada Rukiye’yi Cenab-ı Hak ihsan etti. Hz. Muhammed’in @ evlilik hayatı çok mutlu geçiyordu. Hatice(ra) Hz. Muhammed’den @ 13 yaş büyük olmasına rağmen birbirlerine olan sevgileri öylesine büyüktü ki toplumda çok evlilik adetten sayılırken Hz. Muhammed @ Hatice(ra) hayattayken onun üzerine hiç evlenmemiştir. Dahası Hz. Muhammed @ sevgili eşinin vefatından sonra evlendiği eşlerini son derece kıskandıracak kadar Hatice’nin(ra) akrabalarına yakınlık göstermiştir. Onlara karşı sevgisini açıkça ortaya koymaktan çekinmemiştir. Hz. Muhammed @ evlendikten sonra Hatice’ye(ra) yeğeni tarafından köle olarak hediye edilen Zeyd bin Harise’yi(ra) bir evlat gibi aile içerisine kattı. Ona hiçbir zaman köle muamelesi yapmadı. Onu bir evladı gibi bağrına bastı. Ona gösterdiği sevgi öylesine büyüktü ki Arap kabilelerinin bir baskını sırasında esir edilip köleleştirilen Zeyd’in(ra) babası oğlunun izini bulup da onu Hz. Muhammed’den @ fidye karşılığı istediği zaman Zeyd, Hz. Muhammed’i @ babasına tercih etmiş ve bunun üzerine de Hz. Muhammed @ Zeyd’i(ra) oğlu olarak ilan etmişti. Evlilik öncesi geçimini temin etmek için çalışan ve ticaret yapacak sermayesi olmayan Hz. Muhammed @ evlilikten sonra hayat arkadaşı Hatice’nin(ra) sermayesi ile zenginliğe kavuşmuştur. O bu servete aslında evlilik öncesi iş ortaklığı şeklinde katkı sağlamışken evlilik sonrasında da sahiplik olarak çok büyük katkısı olmuştur. Hz. Muhammed @ güzel ahlakının yanında ticaretin kurallarını, ticarete konu olan malların özelliklerini, kalitesini, pazar potansiyellerini, piyasaların durumunu, gelişen olaylar karşısında kabilelerin verecekleri tepkiler vb. ticareti doğrudan ya da dolaylı etkileyebilecek her türlü sosyal, siyasal, ekonomik olayları çok iyi analiz edebilmesi nedeniyle sahip olduğu sermayeyi oldukça artırmıştı. Öylesine artırmıştı ki gayri meşru yollardan kazanan Mekke’nin müşrik baronlarının servetleri ile boy ölçüşmeye başlamıştı. Diğer taraftan Hz. Muhammed @ güvenilirliği nedeniyle herkesin sermayesini kendisine teslim etmesi, teslim edilen sermaye ile ticaret yapması ve elde edilen karı da bölüşme şeklinde yani kar ortaklığı ile ticari kapasitesini oldukça artırmıştı. Ayrıca Hz. Muhammed @ dürüstlüğü, doğruluğu, sözünde durması ve iş bilirliği ile insanlara öyle bir güven vermişti ki Mekkeliler sadece kar ortaklığı ile değil aynı zamanda sermayelerini ona emanet ediyorlardı. Ona son derece güveniyorlardı. Çünkü o bu güvenin hakkını veriyordu. Asla kendisine emanet edilen şeylere ihanet etmiyor ve herkese hakkını teslim ediyordu. Bu güven nedeniyle o Mekke’de bugünkü ifade ile bir nevi “devlet garantisi” gibi bir işlev görüyordu. O kimsenin malına, servetine, namusuna asla göz dikmediği, kimsenin hukukuna tecavüz etmediği gibi fakir, fukara ve muhtaçların elinden tutuyordu. Böylece bencilliğin, zalimliğin, sömürmenin, azgınlığın artık bir ilke haline geldiği Mekke ortamında o, çok farklı ve seçkin bir pozisyona yükseliyordu. Onun itimada şayan davranışları nedeniyle Mekke’de kendisine “Emin” lakabı verilmişti. Bu lakap, onun ayrım yapmaksızın herkese karşı her türlü söz ve davranışında güvenilir, itimat edilir bir kişilik olduğunu vurguluyordu. Hz. Muhammed @ 5 yaşındaki kuzeni Ali’yi(ra) himayesine aldı. Bu himayenin sebebi olarak rivayetlerde sadece amcası Ebu Talib’in ekonomik durumunun el vermemesi zikredilmiştir. Ancak ekonomik zorluklar bir yana onun yetiştirilmesi belki çok daha önemli bir sebeptir. Bu nedenle son derece zeki, akıllı olan çocuğunu Hz. Muhammed @ gibi bir şahsiyetin eğitimine verilmesi akıllıca bir yoldur. Hz. Muhammed@ açısından ise Ali’nin(ra) yetiştirilmesi zamanında kendisine yapılan iyiliklere şükranı ifade eder. Bu nedenle o, amcasından Ali’nin(ra) bakım ve yetiştirilmesi sorumluluğunun kendisine verilmesini istedi. Amcası da bu talebi kabul etti. Böylece o kuzenini ailesinin içerisine katarak ona oğlu gibi baktı ve onu en iyi şekilde yetiştirdi. 1.6. Mekkelilerin Seçimi Otuz beş yaşından kırk yaşına kadar olan dönem Hz. Muhammed’in @ yaptıkları, tavır ve davranışları, duruşu ve sahip olduğu imkânlardaki artışı Mekke’deki itibarını her açıdan yükseltmişti. Onun dedesi Abdulmuttalib’in Fil olayında yaptığı gibi yakın gelecekte Mekke’yi tekrar tevhit eksenine getireceği konuşulur hale gelmişti. Bu durum Mekke’nin önde gelen zalim, şımarık, azgın servet sahiplerini endişeye sevk etmekteydi. Zira onlar Mekke’nin kuruluş amaçlarına aykırı davranışları ile elde ettikleri servetleri ve bu servetlerini artırmak için kurdukları şirk sistemini tehdit edecek bir şahsiyetin ortaya çıkmasını istemiyorlardı. Her ne kadar şirk sistemi çok uzun zamanlardan beri iyice yerleşmiş olsa da onlar yine de bu gelişmeden rahatsız oluyorlardı. Çünkü bu şahsiyet her yönüyle mükemmel bir şahsiyetti. İlave olarak onların üstünlük için mutlak gerekli gördükleri servet sahipliği de onda mevcuttu ve bu serveti üstlendiği tarihten bu yana sürekli artırıyordu. Yani Hz. Muhammed’in @ serveti onların servetlerine yaklaşmaya başlamıştı. Hem de meşru yollardan elde ederek bunu yapıyordu. Öyle kendileri gibi hile, desise, gasp, hırsızlık, çalma, faiz, fuhuş, spekülasyon vb. gayri meşru yollara sapmadan zenginleşiyordu. İnsanlar artık ona yönelmeye başlamışlardı. Hatta Kureyş’in kabile önderlerinden (mele’) önemli bir kısmı bu gelişmeyi çok olumlu karşılıyorlardı. Mekke’yi Mekke yapan temel özellikleri Hz. Muhammed @ üzerinde taşıyordu. Hatta o, Kureyş’i toparlayıp Mekke’ye tekrar yerleştiren ve “mücemmi / cem eden / tevhit eden” adını alan dedesi Kusay bin Kilab’a tevhitçi çizgisi ile de çok benziyordu. Ona hayran olmamak ellerinde değildi. Bu nedenle her platformda onu övüyorlardı. İşte bu durum, servetlerini şirk sisteminin o dönemde meşru kabul ettiği ama insanlık vicdanında asla kabul görmeyen özellikle sömürülen halk tarafından asla benimsenmeyen yol, yöntem ve ilkeleri çerçevesinde kazanan Ebu Cehil, Velid bin Muğire ve As bin Vail gibi müşrik azgınların keyiflerini kaçırıyordu. Aslında bu azgınlara karşı olmalarına rağmen onların güçleri karşısında seslerini çıkaramayan kabile ileri gelenleri ise Hz. Muhammed’e @ gıpta ederken yerleşik şirk sisteminin dünya görüşü onların ellerini kollarını bağlıyordu. Cenab-ı Hak onlara bir nimet olarak bu şahsiyeti lütfetmişti. O şirk sistemi içerisinde, zalimlerin arasından sivrilmişti. Tavır ve davranışlarıyla, akıllılığıyla ve hitabetiyle çok güzel bir örneklik ortaya koymaktaydı. O bütün Kureyş’e “Nasıl Adam olunacağını” uygulamalı olarak gösteriyordu. O onlara kavga, kin, nefret ve çatışmaları bırakarak kardeş olmaları gerektiğini söylüyordu. Kabileler arasında birlik ve beraberliğin nasıl sağlanacağını her hal ve hareketiyle ortaya koyuyordu ki onun buna ilişkin tarihe geçmiş en önemli örnek davranışı Hacerül Esved taşının yerine yerleştirilmesi sorununu halletmekte bulduğu yöntemdi. Meşhur olduğu üzere Kâbe o yıllarda bir tamirat geçirir. Tamirat tamamlandıktan sonra sıra Hacerül Esved taşının yerine konulmasına gelmiştir. Bu işlem bir şeref meselesi yapılmıştır. Bu şerefi Kureyş’in bütün kabileleri kendilerinde görürler ve taşı yerine koyma şerefine kendileri sahip olmak isterler. Sorun öylesine büyür ki kabile reisleri ile ileri gelenlerden (İhtiyarlar Meclisi / mele’ler topluluğu) oluşan Darün Nedve’de büyük tartışma yaşanır. Fakat tam çatışma çıkacak iken Darün Nedve üyelerinden birisinin önerisi ile öfkeler yatışır ve ertesi gün Kâbe’ye ilk girenin getireceği çözümün bütün Darün Nedve üyelerince kabul edilmesi şeklindeki öneri kabul edilir. Darün Nedve üyeleri Kâbe’de ertesi günün sabahını beklerler. Ertesi gün sabah Kâbe’ye ilk giren kişi Hz. Muhammed’den @ başkası değildir. Darün Nedve’nin çoğunluk üyeleri buna çok sevinir. Zira onun izleyeceği yöntemin en güvenilir ve en adil bir yol olacağından kuşkuları yoktur. Bunu “işte Hz. Muhammed @. O Emindir” sözleriyle ortaya koyarlar. Hz. Muhammed @ ise gerçekten kendisine yakışanı yapar ve bütün kabileleri memnun ve tevhit edecek bir yöntem belirler. Hacerül Evsed’i kendi elleri ile yerinden kaldırır ve bir çarşafın üzerine koyar. Bütün kabile önderlerine çarşafın bir ucundan tutmalarını ister ve taş yerleştirileceği yere kadar hep birlikte taşınır. Taşın kendi kaidesine yerleştirilmesi işlemini de hakem olarak ve bütün kabilelerin ortak seçtiği kişi olarak kendisi yapar. Böylece herkes bu şereften nasibini almıştır. Çok basit fakat çok da sofistike olan bu çözüm Hz. Muhammed’i Mekke’de ve Darün Nedve’de / Mekke Meclisinde çok seçkin bir yere oturtur. O, sadece şahsiyeti ile değil aynı zamanda savunduğu tevhit düşüncesi ile de Mekke Meclisinin / Darün Nedve’nin üyelerini etkiliyordu. O Meclisin sağduyulu, meleki kabiliyetleri tamamen körelmemiş olan üyeleri üzerinde etkili oluyordu. Zira Mekke’nin gidişatı üzerine yapılan tartışmalarda Mekke’nin geleceğinin karanlık olduğu üzerinde duruluyor ama çözüm konusunda kimse paradigmalara aykırı öneriler sunamıyordu. Hz. Muhammed@ ise bu tartışmalarda şirk sisteminin terk edilmesi gerektiğini, yerine kabileleri bir araya getiren tevhit sisteminin benimsenmesi ve böylece merkezi güçlü bir tevhidi yapının oluşması gerektiğini belirtiyordu. Bunun için hali hazırda geçerli olan ayrımcılık / kabilecilik, şiddet, totaliterlik, tekelcilik, halktan toplanan vergilerin sadece ileri gelenlere tahsisi, seçkincilik, kimseye hesap vermeme gibi şirk ilkelerinden derhal vazgeçilmesini söylüyordu. Bunların yerine şefkat, merhamet, barış ve selamet, sevgi, gelir dağılımında adalet, paylaşma, hesap verilebilirlik ilkelerinin benimsenmesi gerektiğini ileri sürüyordu. Mekke Yönetimi artık sorunlarının çözümü için Hz. Muhammed’in @ sunduğu önerileri konuşmaya başladı. Darün Nedve’de ki mele’ler topluluğu / kabilelerin önderleri üstün vasıfları nedeniyle Hz. Muhammed’in@ sunduğu önerilerin benimsenmesini gündeme getirdiler. Elbette ki onun önerileri kabul edilecek olursa bu önerleri uygulayacak olan şahsiyetin de yani Hz.Muhammed’in önderliği kabul edilmiş olunacaktı. Fakat Velid bin Muğire, Ebu Cehil ve As bin Vail gibi azgın / iblis kabile reisleri bu teklife şiddetle karşı çıktılar. Onlar karşı çıkışlarının gerekçesi olarak onun toprak metaforu ile ifade edilen sakin, ağırbaşlı, merhametli, sevgi dolu, şefkatli, paylaşmacı ve vergili karakterinin bir önderde olmaması gerektiğini ileri sürdüler. Onlara göre yönetici olacak kişide ateş metaforu ile ifade edilen celal, hiddet, şiddet, otoriterlik, öfke ve sertlik karakterlerinin olması gerektiği, aksi takdirde kabilelerin o liderin sözünü dinlemeyeceği ve bu nedenle de hâkimiyeti sağlayamayacağını iddia ettiler. Yine bu iblis kabile reisleri, hâlihazırda uygulanan şirk paradigmalarının asırlardır uygulanmakta olduğunu ve Arapların kabul ettiği bu paradigmalardan vazgeçmelerinin imkânsız olduğunu belirttiler. Eğer Mekke olarak tevhide dönülecek olursa bütün yarımada Araplarının Mekke’nin üzerine çullanacaklarını, dahası Bizans ve Sasani imparatorluklarının da buna razı olmayıp üzerlerine geleceklerini ileri sürdüler. Bu düşüncelerine ilave olarak Arapların kendi özgürlüklerine çok bağlı olduklarını ve herkesin küçük de olsa kendi hâkimiyetlerini istediklerini, tevhit toplumuna geçildiğinde ise bu hâkimiyetlerini kaybedeceklerinden böyle bir yönetime asla rıza göstermeyecekleri savını dillendirdiler. Dahası Arap kabilelerinin barış, merhamet, sevgi, selamet, şefkat gibi karakterlere sahip bir yönetim altında yaşayamayacaklarını ve böyle bir yönetime hemen başkaldıracaklarını, bu nedenle de tevhit ilkelerine dayalı bir sistemin yürümeyeceğini, Arap kabilelerinin ancak şiddetten ve güçten anladığını, onların ancak silah zoruyla zapt edileceğini de iddia ettiler. Fakat aslında Meclisteki iblis kabile reisleri bu karşı çıkışlarında samimi değillerdi. Onların karşı çıkışları oldukça bilinçli bir karşı çıkıştı. Onlar biliyorlardı ki Hz. Muhammed’in @ sunduğu tevhit sistemi benimsenirse Milletin kanını emdikleri hortumları kesilecekti. Milletin birliği ve beraberliği tesis edilecek, Allah’a yöneliş başlayacaktı. Çünkü onun teklif ettiği sistem millete salatı ikameyi yani yoksul halka yardım etmeyi onların elinden tutmayı, onları ayağa kaldırmayı öngörüyordu. Ebu Cehil gibi iblis kabile reisleri ise buna şiddetle engel oldular. Hz. Muhammed’in @ teklifinin kabulüne ve yönetimde yetki alarak insanlara destek olmasına, onlara salatı ikame etmesine (kamunun sorunlarının çözümüne ve kamu hizmetlerini üstlenmesine) engel oldular. Hz. Muhammed@ onların bu tutumundan son derece müteessir oldu. Zira o insanların iyiliği için çalışacaktı ama iblisler buna razı olmuyorlardı. Hâlbuki herkesin kurtuluşu buna bağlıydı. O Mekke’nin ve tüm yarımadanın sorununun ne olduğunu biliyordu. İblislere kalacak olursa Mekke kendi yok oluşunu hazırlıyordu. Onları büyük bir azap beklemekteydi. Tedbir alınmazsa bu azap / yıkım kaçınılmazdı. Ama Mekke’nin iblis azgınları kendi çıkarları ve seçkin konumlarını düşünmekten başka bir şey yapmıyorlardı. Hâlbuki bu azap / yıkım onlara çok daha fazlasıyla dokunacaktı. Mekke’yi bekleyen tehlike olan bu yıkım azabı neydi? Bu azap sadece öldükten sonra Cenab-ı Hakk’ın ahirette vereceği ceza değildi. O hesap ayrıydı. Onu Cenab-ı Hak şanına yakışır bir tarzda hak edene hak ettiğini eksiksiz verecekti. Ama bir de Mekkelileri bu dünyada bekleyen yakın bir azap vardı. O azap Bizans, Sasani gibi zamanın süper güçlerinin boyunduruğu altına girmekti. Mekkeliler için bu boyunduruk ile yaşanacak şerefsizlik, zillet ve kölelik azapların en büyüğü olacaktı. Çünkü ataları bu süper güçlerin zalim yönetimlerini terk ederek bu çöllere sadece Allah’a kul olmanın özgürlüğünü yaşamak için gelmişlerdi. Ataları medeniyetin tüm nimetlerini, şehir hayatının rahatlığını haksızlığa, hukuksuzluğa karşı çıkmak için terk ederek bu çöl hayatını seçmişlerdi. Onlar bu zorlu yaşam koşullarını sırf hak-hukuk, fazilet, şeref ve izzet için seçmişlerdi ama şimdi geldikleri noktada kendi elleriyle kendilerini tehlikeye atmaktaydılar. Seçtikleri şirk sistemi toplumlarını çürütmüş, zayıflatmış birlik beraberliklerini öldürmüştü. Bu çürümüşlükle kendilerini koruyabilmeleri, büyük devletlerin akınlarına karşı durabilmeleri mümkün değildi. Gelecekte koloniler halinde sömürge olmaları ya da güçlü orduların ayakları altında ezilip yakılıp yıkılıp tarihe gömülmeleri kaçınılmazdı. Mekke toplumunda yoksulların ezilmesi, gencecik kızların diri diri toprağa gömülmesi, kabilelerin birbiri ile kıyasıya çatışmaları, emniyet ve güvenliğin kalmamış olması, vb. sonuçlara neden olan toplumsal çürümüşlük üzerlerine gelecek azabı yakınlaştırmıştı. Bizans ya da Sasani gibi iki süper gücün arasındaki rekabet nedeniyle ticari bir geçiş yolu üzerinde bulunan Mekke’nin ele geçirilmeye çalışılması artık çok yakındı. Bu sadece dışarıdan gelecek olan azap tehlikesi idi. Diğer taraftan hiçbir zulmün karşılıksız kalmayacağı, zulüm ile hiçbir iktidarın hayatiyetini sürdüremeyeceği gerçeği karşısında o toplumun bir inkılapla / devrimle yıkılacağı, toplumda bugün egemen olan güçlerin yarın yerle bir olacağı düşünüldüğünde Mekke ileri gelenleri için azabın kaçınılmaz olduğu aşikârdı. Onlar bu şirk sisteminin atalarından tevarüsle asırlardır uygulanageldiğini, şimdiye kadar böyle bir tehlikenin olmadığını iddia etseler de zulmün derecesindeki artışı ve bir kırılma anının olduğunu hesap edemiyorlardı. Ayrıca onlar ataları zamanındaki durum ve şartların bugün gelinen noktadaki durum ve şartlarla aynı olmadığını düşünemiyorlardı. İşte Mekke’yi bekleyen bu tehlikeyi bertaraf edecek çözüm teklifinin iblislerin karşı çıkmaları sonucunda Darün Nedve meclisinde kabul edilmemesi üzerine Hz. Muhammed@ bu sorunu çözmenin yolları üzerinde yeniden düşünmeye başladı. O dönemde gelenek olduğu üzere Hz. Muhammed@ Hira dağına çıkarak bu sorunun çözümü üzerine odaklandı. Eskiden sorunlarını çözmek için daha az ve daha kısa süreli uzlete çekilirken yaşının kırka merdiven dayadığı bu demlerde uzlet süreleri daha da uzadı ve daha sık gider oldu. Zira bu sefer sorun oldukça büyüktü. Önceleri kendi sorunlarını düşünürken şimdi tüm Mekke’nin, Arap yarımadasının ve hatta tüm insanlığın sorunları üzerine kafa yoruyordu. Çünkü o çok hassas bir insandı. İnsanların cehaletinden, zulüm görmesinden ve adım adım azaba, uçuruma doğru gitmesinden son derece rahatsız oluyordu. Durumu düzeltecek bir yol-yöntem bulamamanın üzüntüsü onu yiyip bitiriyordu. İnsanları merhamete, adalete, insanlığa, paylaşmaya, kardeşliğe döndürmek gerekiyordu ama nasıl? Bu soruya bir türlü cevap bulamıyordu. Nasıl? Nasıl? Hangi Yolla? Hz. Muhammed’in @ şirkten toplumu uzaklaştırma gayretleri, toplumun sorunları için çözüm üretmeye çalışması ve Hira’dan her inişinde Kâbe’yi ziyaret edip tavaf ettikten sonra toplum sorunlarına çözüm önerileri getirmesi karşısında Ebu Cehil gibi iblislerin onun bu çabalarını engellemeye çalışması ona çok ağır geliyordu. Yine bir seferinde ihtiyarlar meclisinde / mele’ topluluğunda tekrar çözüm önerisini teklif etmişti ama onun bu salatına (namazı müteakip kamu hizmetinde bulunma ve kamunun sorunlarını çözme çabasına) Ebu Cehil ve onun gibi iblisler şiddetle karşı çıkmıştı. Hz. Muhammed@ tekrar azığını evden aldı yeniden Hira’nın yolunu tuttu. Kafasında sürekli şu soru vardı, nasıl yapacaktı da toplumu bu şirkten kurtaracaktı? Yolu neydi bunun? Nasıl bir metot takip edecekti? Neler söylemesi gerekiyordu? Hangi argümanları bulup üretmesi gerekiyordu? Bunları bir türlü bilemiyordu. Hanifliğe / tevhide çağırıyordu ama Hz. İbrahim’den bugüne kadar geçen uzun zaman aralığında toplumda hanifliğin / tevhidin ilkeleri kalmamıştı. Kalanlar da şu andaki toplum için çare olmuyordu. Hz. İbrahim zamanındaki toplum çok küçüktü ve çöl şartlarına razı bir toplumdu ama şimdi şartlar değişmişti. Fakat bugünkü toplum ticarete, zenginliğe alışmıştı, artık o eski toplum yoktu. İbrahimi söylemi bulması gerekiyordu ama yeni şartlara göre uyarlanmış olması gerekiyordu. Zaten kendisinden önce de bazı hanifleşme / tevhide dönme girişimleri olmuştu ama bu girişimler başarılı olamamıştı. Hanifleşmek / tevhide dönmek isteyen kişiler Mekke’den sürülüp çıkarılmıştı. Onlar, yerleşik şirk sistemi ve düşüncesine karşı yeterli argüman ortaya koyamadıklarından ve uygun bir metodoloji takip edemediklerinden başarıya da ulaşamamışlardı. Hz. Muhammed’de@ meclise / Darün Nedve’ye sunduğu tevhit sisteminin reddedilmesi karşısında ne yapacağını bilemiyordu. Hangi yolu izleyeceğini kestiremiyordu. Ona bir hidayet rehberi gerekiyordu. 1.7. İlk Vahiy Hz. Muhammed @ Hira’ya bu son çıkışında yine kafa patlatırken / tahannüs ederken birden kendisinde manevi bir hal hisseti. Birden bir işaret aldı, bir ses duydu, içinde bir ses yankılandı. Kendisinden “mademki Darün Nedve üyelerine / meclise / mele’ topluluğuna ürettiği çözümleri sunduğunda iblis kabile reisleri engel oluyorlar ve diğerleri de o iblislere bir şey yapamıyorlarsa, o halde bu işin çözüm yolu olarak halkı kendi ürettiği çözüm yollarına davet etmesi / okuması / çağırması” istendi. Bu sesleniş, ona meclisi bırakıp halka dönmesini / halkı tevhidi dünya görüşüne çağırmasını emrediyordu. Bu yüzden gaybdan gelen ses Hz. Muhammed’e@ “halka dön ve halkı sana okuyacağımız mesaja davet et, halka anlat, şirki savunan iblis kabile reislerine ilahi mesaj ile meydan oku” çağrısını yapıyordu. Halka dönmek ve Mekke’nin müşrik / bölücü iblislerine meydan okumak! Hz. Muhammed@ “bunu yapamayacağını / okuyamayacağını, onlara meydan okuyamayacağını” söyledi. Bunun üzerine içi sıkıldı, daraldı, nefessiz kaldı. (Ona seslenen Cebrail’in onu sıkması ile ifade edilir). Sonra rahat bırakıldı, bir müddet sonra o ses tekrarlandı. Kendisine yeniden “Oku! Halkı sana okunacak ilahi mesaja çağır! Halka git! Sorunların çözümü için halkı ilahi mesaja davet et!” şeklinde seslenildi. Fakat o, yine “bunun çok zor olduğunu, halkı isyana teşvik manasına anlaşılacağını, bu işin çok zor olduğunu, bunun çok tehlikeli olacağını ifade etmek” için bunu yapamayacağını “ben okuyamam” diye cevap verdi. Hz. Muhammed’in @ içi yine daraldı, boğulacak gibi adeta nefesi kesilecek hale gelinceye kadar göğsü sıkıldı. (Ona seslenen Cebrail’in onu tekrar sıkması ile ifade edilir.) Sonra tekrar bırakıldı. Biraz rahatladıktan sonra tekrar aynı ses ile yine kendisine “Oku!” diye seslenildi. Bu iş o kadar zordu ki aynı Hz.Musa’ya elçiliğin verildiği Tuva vadisinde Cenab-ı Hakk’ın yanan çalıdan kendisine seslenip vazife yüklediğini bildirmesi sırasında Hz. Musa’nın üç defa direnmesi gibi Hz. Muhammed’de@ bu işin en uygun yolunun bu olduğu konusunda bir hayli sıkıntılıydı, tereddütlüydü. Son defa tekrar içi sıkıldı, göğsü daraldı ama sonunda halka inmeye ikna oldu. Fakat bu sefer insanları neye davet edecekti? Neyi okuyacaktı? Çağırdığı şey ne olacaktı? Hangi argümanı kullanacaktı? Onlara neyi anlatacaktı? Kimi ve neyi şikâyet edecekti? Halka döndüğü zaman ne anlatacaktı? Darün Nedve’deki iblis kabile reislerinin yaptıklarını halka nasıl şikâyet edecekti? Mekke’nin kurtuluşu için sunduğu çözüm yollarını onların tıkadığını nasıl anlatacaktı? İş bu noktaya geldikten sonra Cenab-ı Hak bu davetin / çağrının / okumanın nasıl olacağını vahyetti. Bu ne yapacağını, nasıl yapacağını bilemeyen Hz. Muhammed’e @ Cenab-ı Hakk’ın yol göstermesi, rehberlik yapmasıydı. Bu yol göstermenin, rehberliğin ilk adımı Alak suresi ile başladı ve Kur’an’ın diğer sureleri ile devam etti. İnsanlar için yol gösterici öğretilerin ve vahiyle yapılacak bu mücadelenin yazılı kayda alınmasına da işaret edildi. Rahman Rahim Allah Adına 1-5- Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir alakadan (embriyo, ilgi, alaka, sevgi) yarattı. Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O Rab ki kalemle / vahiyle öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti. (Alak Suresi 1-5) Bu sure ile peygamberimiz yaratan rabbinin adı ile bu çağrıyı yaptığını insanlara bildirecekti. Ki O, bütün insanları sevgiden, ilgiden ve bir küçük et parçasından yarattığını, bu sevgisi ve ilgisi nedeniyle onları zulümden kurtarmak için içinde bulundukları sorunlara çözüm konusunda kendilerine yol göstereceğini ve bu işin metodolojisini / ilmini öğreteceğini bildirdi. İnsanı nasıl yarattıysa onu çaresiz ve yapayalnız bırakmayacağını, ihtiyaç duyduğu ve bilmediği şeyleri öğreteceğini de bildirdi. Yaratılışın, evren boyunca yayılan sonsuz bir şefkatin, taşan coşkun bir sevginin, yüce bir merhametin eseri olduğunu bildirdi. Kulu / kulları, içinde yaşadığı zulüm ortamından kurtulmak için çareler arar, varoluş sancıları çeker de O merhamet sahibi hiç kulunu / kullarını çaresiz bırakır mı? Cenab-ı Hak, bu ayetlerle kabileciliğin putlaştırıldığı şirk sisteminin terk edilmesini ve kerem sahibi, rahmeti sonsuz ve insanları sevgi ile yaratan alemlerin rabbinin egemen olduğu tevhidi dünya görüşüne dayalı sisteme dönülmesi çağrısını yaptı. Zira şirk sistemi çok büyük bir zulüm oluşturduğu gibi güvenliği de tehlikeye atmıştı. İster yerleşik ister göçebe olsun Arap kabileleri, kabileciliği kutsayıp putlaştırmadan önce sadece kendi güvenliklerini temin için kullandıkları yapıları ve anlayışları vardı. Ancak kabilecilik kutsal hale geldikten sonra durum değişti ve şirk sistemi kabileleri öyle bozdu ve ilkelleştirdi ki güvenliklerini sağlamak şöyle dursun tam aksine kabilelerin güvenlikleri tehlikeye girdi. Çünkü kabilecilik put haline geldiği zaman mensupları için kabile her şeydir. Yani kabile mensubunda kabileye sonsuz bir adanmışlık vardır. Kabile otoritesinin üzerinde hiçbir otoriteyi tanımazlar. Kabilenin töre, adet ve gelenekleri onlar için kutsaldır ve mutlak doğrudur, asla sorgulanamaz. Başka kabileler ona düşmandır ve onlar yanlış yoldadır. Tek doğru kendi kabilesidir. Kabilesi için tereddüt etmeden canını, malını ve tüm varlığını feda etmekten sakınmaz. Kendi kabilesi en üstündür. Bu şekilde kabileciliğin putlaştırılması ile kabileler kendi kabilelerinden başka hiçbir kabileye hayat hakkı tanımazlar. Kendi hukuklarından başka hiçbir hukuk tanımazlar. Her kabile, kendisini en üstün görmesi nedeniyle diğer kabilelerden farklılaşmaya çalışır ve sonuçta her kabilenin töreleri birbirinden farklı olur. Dolayısıyla kabilelerin birbiriyle anlaşmaları, bir araya gelmeleri mümkün değildir. Sürekli birbirleri ile rekabet ve çatışma halindedirler. Mekke’deki gibi bir şehir içerisinde yerleşik hayat yaşayan ancak kabileciliği kendilerine put yaparak şirk sistemini benimsemiş kabilelerde ise aynı rekabet söz konusudur. Şehirde biraraya gelip şehrin sorunlarını çözme iradesi gösteremezler. Her ne kadar Darün Nedve / ihtiyarlar meclisi / mele’lerin topluluğu gibi kabilelerin yaşlı ileri gelen ağalarından / beylerinden / meliklerinden oluşan meclisler ihdas edilmiş olsa da bu yapı onları ilkellikten kurtarıcı ve sorunları çözücü değildir. Çünkü kabileler arası çatışma ve rekabet nedeniyle bu tür yapılar karar almada etkin olamamaktadır. Kabileler herkesin faydasına olacak kararlar yerine sadece kendi kabilesinin yararına ve rakip kabilelerin zararına olan kararları tercih etmesi nedeniyle, o meclisten tüm toplumun faydasına olacak kararların çıkması da mümkün olmamaktadır. Cenab-ı Hakk’ın tevhidi dünya görüşüne tekrar dönülmesi için çağrı yapması Mekkelilerin menfaati ve geleceği içindi. Cenab-ı Hak, müteakip ayetlerde kabileciliğin putlaştırıldığı yapının çok önemli bir özelliğine değinir. Azgınlaşmanın insanların kendilerini her şeyden bağımsız görmesinden, hiç kimsenin kendilerine bir şey yapamayacağına inandığından, arkalarını kabilesinin gücüne dayayarak yaptıklarının hesabını kimsenin soramayacağına güvenmesinden kaynaklandığını ifade eder. Fakat o azgın insanın eninde sonunda Rabbine döneceği ve yaptıklarının hesabını kendisinin soracağını bildirir. Böylece insanın sahip olduğu güç, kabile, zenginlik, makam vb. imkân ve nimetlerle kendini müstağni / bağımsız / hesap sorulamaz görmesinin saçmalığına işaret ederek, bütün otorite ve güçlerin üzerinde olan Rabbinin otoritesine dikkat çeker. Ebu Cehil gibi iblislerin de şirk sisteminin getirdiği bu azgınlık nedeniyle toplumsal sorunların çözümünün önünde engel olduklarına, böylece onların Allah’a tuğyan ettiklerine, çözüm önerilerine de ihtiyaç duymadıklarına, hiç kimsenin kendilerine güç yetiremeyeceğine inandıklarına, kendilerini her şeyden bağımsız gördüklerine vurgu yapar. Bu azgın insanlarla toplumsal sorunların çözülemeyeceğini anlatır. Fakat toplumun sorunları mutlaka eninde sonunda çözülecektir. İlahi kurallar hem bu dünyada hem de ahirette mutlaka tecelli edecektir. Bu kaçınılmazdır. Çünkü dönüş alemlerin Rabbinedir. 6-8- Hayır! Doğrusu insan azgınlık eder. Kendisini müstağni / hiç kimsenin kendisine güç yetiremeyeceği kadar muktedir / kendini her şeyden bağımsız gördüğü için. Muhakkak ki dönüş mutlaka Rabbinedir. (Alak Suresi 6-8) Cenab-ı Hak müteakip ayetlerde bu azgınların toplumun sorunlarına eğilen ve onların iyiliğine çalışan kişilere karşı durduklarını ve çözüme dönük çabaları engellediklerini söyledi. Dahası azgın ileri gelenlerin toplumsal sorunlardan yüz çevirdiklerini hatta o sorunları inkâr ettiklerini bildirdi. Peygamberimizn şahsına hitap ederek ama aslında Mekke toplumuna “Kamunun sorunlarını çözmek için çaba harcayan Hz.Muhammed’i@ engelleyen Ebu Cehil ve yandaşlarını görmüyor musunuz? Yine görmüyor musunuz? Hz.Muhammed’in doğru yolu gösterdiğini, adaleti, merhameti, birlik ve beraberliği teklif ettiğini, takvalı olmayı, dayanışmayı ve yardımlaşmayı istediğini. Diğer taraftan ona karşı çıkan (inkar eden) Ebu Cehil’in de toplumun sorunlarına kayıtsız kaldığını ve bu sorunların çözümüne yüz çevirdiğini görmüyor musunuz? Halbuki o iblis Allah’ın kendisini gördüğünü bilmiyor mu?” 9-14- Kamunun sorunlarına çözüm getirmek için çaba harcadığı zaman bir kulu engelleyen kişiyi gördün mü? Gördün mü, eğer o kul doğru yol üzerinde idiyse ya da takvayı emrettiyse! Şunu da gördün mü, (Ebu Cehil gibi iblisler) ona karşı koymuş ve (toplumsal sorunların çözümüne) yüz çevirmiş ise! O, bilmedi mi, kesinlikle Allah’ın kendisini görmekte olduğunu? (Alak Suresi 9-14) Onları böylece halka teşhir ettikten sonra onlara meydan okuması, şirk sistemine karşı çıkması ve onlardan korkmadığını açıkça ifade etmesi gerektiği bildirildi. Peygamberin Cenab-ı Hakk’a dayandığını, şayet engellemesine bir son vermeyecek olursa yalancı ve azgınca suç işleyen Ebu Cehil iblisinin burnunun sürtüleceğini ve rezil rüsva edileceği vurgulandı. Şayet o Darünnedve / ihtiyarlar meclisini / mele’ler topluluğunu yardıma çağıracak olursa Cenab-ı Hakk’ın azabının kaçınılmaz olacağı da vurgulandı. Bu vurgu ile Mekke’de yerleşik şehir yaşamına uyarlanan kabileci şirk sisteminin kurumu olan Darün Nedve’nin toplumsal sorunları çözmede ki işlevsizliğine ve yetersizliğine işaret edildi. ([2] ) 15-18- Hayır, hayır! Eğer o, son vermeyecek olursa, Andolsun, perçeminden; yalancı, günahkâr perçeminden tutup sürükleyeceğiz. O zaman o meclisini çağırsın. Biz de zebanileri çağıracağız. (Alak Suresi 15-18) Cenab-ı Hak, elçisi Hz. Muhammed’e @ bir taktik daha öğretti. Ebu Cehil iblisi ve yandaşlarına asla itaat etmemesini, ona hiçbir şekilde boyun eğmemesini, onlara meydan okumasını, başkaldırmasını ve sadece Cenab-ı Hakk’a güvenip itaat etmesini / Kendisine yaklaşması talimatını verdi. Bu talimat ile Hz. Muhammed@ Mekke’nin azgın kabile reisleri ile bağlarını tamamen koparacak, onlara asla boyun eğmeyecek, onlarla iş birliği yapmayacak, onlara meydan okuyacak fakat diğer taraftan halk tabanına yaklaşacak, onlara eğilecek, onların sesine kulak verecektir. 19-Hayır, hayır! Ona itaat etme! (Sadece Allah’a) Secde et (itaat et, boyun eğ) ve yakınlaş. (Alak Suresi 19) [1] ) NOT: Hz.Hatice’nin evlendiği zaman ki yaşının 30 dan daha aşağıda olduğuna ilişkin rivayet ve çıkarımlarda mevcuttur. (A.A) [2] )NOT: Darünnedve, Kabenin yanında inşa edilmiş ve Mekke’nin önemli sorunların çözümü için karar ve görüşlerinin alındığı bir kurumdu. Mele’ adı verilen ve Mekke’deki her kabilenin oymaklarının ileri gelenlerinin üye olarak katıldığı bir meclis niteliğindedir. Çok önemli sorunların çözümü için toplanan Darünnedve genellikle geçmiş ataların uygulamaları ile oluşmuş statükoya, töre, adet ve gelenekleri temel alarak kararlar verirdi. Yeniliğe çok açık değildi. Muhafazakâr bir yapısı vardı. Yürütmeye ilişkin tüm otorite kabile reislerine ait olduğundan Darünnedvenin karar almasında veya karar alamamasında etkinlikleri fazlaydı. Zira kabileciliğin etkin olduğu bu mecliste karar, kabileler arasında rekabet ve çekişme nedeniyle kabilelerin ortak bir noktada buluşamamaları dolayısıyla meclisin karar alması oldukça zordu. (A.A)
- Bilgi ve Hikmetle Yapılan Yolculuk | Allahın Rehberliği
BİLGİ VE HİKMETLE YAPILAN YOLCULUK Mehmet Bey, havai fişek üreten büyük bir şirketin genç patronuydu. Şirket babasından miras kalmıştı ve şirketin havai fişek üretiminden elde edilen servet derecesinde çok sermayesi vardı. Mehmet Bey bu sermayeyi başka bir alanda değerlendirmek istiyordu. O eğlence amaçlı ürün üretmekten vazgeçip savunma sanayi sektörüne girme projesi ile şirketi uluslar arası büyük bir firma haline getirmeyi hedefliyordu. Şirketi hayal ettiği seviyeye getirmek amacıyla yatırıma başladı. Savunma ve saldırı füze sistemleri üretecekti. Bu alanda harika ürünler geliştirmeyi planladı. Yatırım süreci gayet iyi gitti. Tasarlayıp ürettikleri füze sistemlerinin prototipleri başarıyla test edildi. Ama geliştirdikleri başarılı ürünleri yetkililere göstermek için ilgili kurumlara başvurduklarında beklenmedik tepkilerle karşılaştılar. Yatırıma başladıklarında hükümet yetkilileri onun bu vizyonuna destek verirken üretim safhasına geldikleri bu aşamada onlar ilgi göstermemeye başladılar. Yetkililerle görüşme randevusu bile alamaz oldu. Mehmet Bey, yaptığı bu yatırımlardan sonra ürettiği ürünleri kendi ülkesinin ordusuna satamayacak olursa bunları diğer ülkelere ihraç etmesi de mümkün olmayacağının farkındaydı. Nedenini bir türlü kavrayamadığı bu gelişmeler onu oldukça rahatsız ediyordu. Birgün patronunun bu sıkıntılı halini gören şirketin eski danışmanlardan Halil Bey, Mehmet Beyin yanına yaklaşıp sohbet etmek istediğini söyledi. Mehmet Beyin makam odasına geçtiler ve sohbete başladılar. Halil Bey: “Mehmet Bey, canınızı sıkan şeyin ne olduğunu biliyorum. sorununuzun gerçek bir çözümü için size üç öneri sunacağım. Ancak önerilerimi sonuna kadar sözümü kesmeden sabırla dinlemenizi istirham ediyorum.” Mehmet Bey: “Halil Bey, Siz bu şirketin en değerli, en tecrübeli ve en bilgili elemanısınız. Elbette önerileriniz benim için çok kıymetli. Onları mutlaka değerlendireceğim. Şimdi sizi dinliyorum buyrun.” Halil Bey: “Mehmet Bey öncelikle ürettiğimiz füzeler testlerden geçemesin. En azından kağıt üzerinde testlerden geçemediği kayıtlara geçsin.” Mehmet Bey sinirli bir şekilde Halil Beyin sözünü keserek :” ne diyorsun sen Halil Bey? Bizim füzelerin hepsi testlerden kusursuz bir şekilde geçiyor. Sen onları testlerden geçememiş, kusurlu olarak gösterilmesini istiyorsun. Şirketimizin yaptığı bütün yatırımların çöp olmasını ve şirketimizin batmasını mı öneriyorsunuz. Akıl dışı değil mi bu?” Halil Bey sakin bir şekilde: “Mehmet Bey. Ben ne dediğimin farkındayım. Ama ne olur biraz sabredip önerilerimi tamamlamak için dinlemenizi istirham ediyorum.” Mehmet Bey biraz sinirli ama sakin olmaya çalışarak : “Tamam tamam sabırsız davranarak sözünüzü kesme nezaketsizliği gösterdiğim için beni bağışlayın. Buyrun devam edin lütfen!” Halil Bey: “tasarım departmanından Ferit, Faruk ve Semih’in işlerine son verin.” Mehmet Bey:” Yok artık! En değerli tasarım elemanlarımızın işine son vermek mi? siz kafayı mı yediniz Halil Bey?” Halil Bey: “Mehmet Bey, konuşmamızın başında sizinle nasıl anlaşmıştık. Müsaade edin önerilerimi tamamlayayım.” Mehmet Bey: “peki peki Halil Bey buyrun devam edin.” Halil Bey: “havai fişek üretimini yeniden canlandıralım. Ve havai fişek üretimi şirketimizin asli işi olsun.” Mehmet Bey: “Hoppala! Halil Bey biz yenilik yapalım diyoruz. Siz geriye dönelim diyorsunuz. Valla sen çok acayip bir adamsın. Seni anlamakta zorluk çekiyorum.” Halil Bey: “Bakın Mehmet bey. Bazen gerçek çözümler daha derin bilgi ve hikmeti gerektirir. Ben de size karşılaştığınız ve canınızı sıkan sorunların çözümleri için hikmetli öneriler sunuyorum. şimdi bu önerilerimin arka planını sizinle paylaşacağım. Ama önce kısa bir hikaye anlatayım. Musa ve Hızırın hikayesini. Bir zamanlar, Musa, Hızır’la birlikte bir yolculuğa çıkmıştı. Hızır’ın yaptığı her şey, sıradan bir gözle bakıldığında yanlış gibi görünüyordu. Bir gemiyi delmiş, genç bir delikanlıyı öldürmüş ve yıkılmak üzere olan bir yapıyı bedelsiz onarmıştı. Musa ise Hızırın bu eylemlerine dayanamamış ve sabırsızlıkla karşı çıkmıştı. Ancak Hızır’ın yaptığı işler, görünüşte adalet açısından yanlış gibi görünse de bir hikmeti barındırıyordu." Mehmet Beyin kafası karışmıştı. Yine sabredemeyip : "Peki, Hızır bu işleri neden yapmış? Neden gözle görülür şekilde yanlış görünen şeyleri yapmış?" diye sordu. Halil Bey gülümsedi.: "İşte tam da burada önemli bir ders var. Hızır, görünüşte bu anlaşılmaz işlerini yüksek bir hikmeti göz önünde bulundurarak yapıyordu. Gemi delindi, çünkü o gemi yoksullara aitti ve ülkede bütün sağlam gemilere zorbalıkla el koyan zalim bir kral vardı. Hızır, gemiyi özürlü kılarak el konulmasına engel oldu. Delikanlı öldürüldü, çünkü o delikanlının gidişatından ileride ailesine büyük bir kötülük yapacağı biliniyordu. Yıkılmak üzere olan yapı onarılıp ayağa kaldırıldı, çünkü o yapının altında, yetimlerin mirası vardı ve onları hak hukuk bilmez zorba otoritelerden korumak gerekiyordu. Hızır, bu işler için kişisel tercihlerini değil, Allah’ın istediği yönde daha büyük bir amacın gerekliliğini yerine getiriyordu. İşte bizim hikayemiz de bu hikayenin aynısı.” Mehmet Bey : “ Nasıl aynısı oluyor? Pek anlamadım. Benim bilmediğim şeyler var herhalde. Şunu bana detaylı olarak bir anlatsana..” Halil Bey: “Evet bilmediğiniz hususlar var Mehmet Bey! Önerilerime karşı çıkmanız bu sebepten. Eğer derinlikli bilgiye sahip olsaydınız beni anlamakta güçlük çekmezdiniz. Şimdi önerilerimin arka planını anlatmaya başlayayım. Füze sistemleri geliştirmeye yönelik faaliyetlerimiz artık herkes tarafından biliniyor. Füzelerimiz özürlü olursa fabrikamızı batırmazlar. Aksi takdirde dış güçler Nuri Killigil paşamızın mühimmat fabrikasını bir suikastla havaya uçurdukları gibi hiç acımaz bizim fabrikamızı da yerle bir edebilirler. O yüzden fabrikamızı öyle çok mükemmel füze ürünleri imal ediyor görüntüsü vermeyelim. Ürettikleri ürünler pek bir işe yaramıyor, bu işi beceremiyorlar algısı vermek daha güvenli. İşine son vermenizi istediğim tasarımcı arkadaşlara gelince. Siz farkında değilsiniz ama onlar çift taraflı çalışıyorlar. Onlar, yabancı füze üreticisi firmaların şirketimize yerleştirdiği elemanlar. Yapacağımız tasarımların onlar tarafından gizli bir şekilde yabancılara aktarılacağı çok açık. Şayet onların şirketimizde çalışmasına müsaade edecek olursak şirketimize verecekleri zarar çok büyük olacak. Bu elemanların yerine daha kabiliyetli ama en önemlisi ülkesini düşünen, milli şuura sahip yeni elemanlar alabiliriz. Havai fişek üretimine devam edilmesini talep etmemin nedeni de şirketimizin bu süreçte yaşamasını temin etmek. Devletimiz bize sahip çıkıncaya kadar havai fişek üretimi ile varlığımızı devam ettirebiliriz. Fakat bu süreçte füze teknolojimizi sürekli geliştiririz. Birgün konjonktür değişir ve mutlaka bizim için en uygun ortam meydana gelir. Devletimizde bizi bulur ve bizden füze üretmemizi talep eder. İşte o zaman onları üretmeye başlarız. Şimdilik sadece tasarlayıp prototip geliştirmeye bakalım ve piyasada görünmeyelim.” Mehmet Bey, anlatılanları dikkatle dinlerken, fark etti ki: “Demek ki, bu işleri yaparken Hızır herkesin bildiklerini değil, görünenin ötesinde en derin bilgiye sahipti. Bu bilgi onu hikmetli eylemlere yöneltti." Mehmet Bey, Halil Beyin yarattığı bu farkındalıkla şirketindeki projelerine daha dikkatle yaklaşmaya başladı. Zorlukları her zamankinden daha sabırlı ve derinlemesine analiz ederek çözmeye çalıştı. Bazen basit bir çözüm gibi görünen şey, aslında çok daha karmaşık ve derinlemesine bir bilgi gerektiriyordu. Yönetimde, sadece bildiklerini değil, daha geniş bir perspektifle, arka plandaki bilgiyi de kullanmak gerektiğini fark etti. Bir gün Halil Bey ona şöyle dedi: “Unutma, her zaman her şeyin derinliğine bak. Hızır’ın yolculuğu, sadece bir rehberlik değil, aynı zamanda doğru bilgiyi, doğru zamanda kullanmanın önemini de gösteriyor. Bilgi ve hikmet olmadan, görünüşte doğru olan şeyler yanlış olabilir.” Ve Mehmet bey, bu öğrendikleriyle şirketini yalnızca başarıya taşımakla kalmadı, aynı zamanda liderlik anlayışında daha derin bir hikmetle yönetmeye başladı. Bilgi, onun için sadece veriler değil, derinlemesine analiz ve stratejiyle anlam kazandı.
- Bölüm 18:Geçmişi Hatırlatma | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 18 GEÇMİŞİ HATIRLATMA İnsan topluluklarının göçü genel olarak yokluk, açlık, zorluk ve kıtlıktan bolluk, kolaylık ve bereketli olan yerlere doğrudur. Ancak çeşitli felaketlere uğramış ve bu felaketlerden kaçan topluluklar yaşam koşulları daha zor olsa da alıştıkları önceki yaşamı terk ederek zor yaşam koşullarına sahip ülkeleri yurt edinirler. Aynı şekilde içinde yaşadıkları ülkedeki iktidarla zıt düşüp zulme, baskı ve şiddete maruz kalan insanlar da inançları uğruna veya canlarını kurtarmak için daha zor koşullara haiz ülkelere hicret ederler. Yeter ki gittikleri ülkede hak, hukuk, güven ve huzur olsun. Bu ve buna benzer nedenlerle Mısır, Anadolu, İran, Mezopotamya’daki insanlar Arabistan çöllerine gittiler; örneğin Hz. İbrahim karısı Hacer’i ve oğlu Hz. İsmail’i çöle göndermesi, muhtemelen Hz.Lut ve beraberinde olanlar Arap yarımadasına gelmeleri, Sebe’lilerden Arim sel felaketinden kurtulanların Medine taraflarına yerleşmesi vb. Zalim devletlerin değer vermedikleri ve erişemedikleri Arabistan çölü, zulümden kaçan insan topluluklarına bir sığınak olmuş ve asırlarca bu topluluklar kendi inanç esaslarını özgürce yaşamış ve ilahi esaslardan doğan güzel hasletleri kazanmışlardır. 18.1. Arap Yarımadasına Sığınan İnsanların Bozulması Arap yarımadasına sığınan bu insanlar uzun yıllar boyu kendini tanrı ilan eden veya tanrılar adına üretilmiş, hayal mahsülü sahte tanrılar adına hareket eden baskıcı, totaliter yöneticilerden uzak yaşamışlardır. Bu nedenle de hiçbir elçiye / uyarıcıya ihtiyaç hasıl olmamıştır. Fakat aradan geçen yıllar, asırlar ve değişen şartlar onları da bozmuş ve güzel hasletlerini yitirmişler, çöle geliş amaçlarını unutmuşlar ve uyguladıkları ilahi prensipleri bozmuşlardır. Dahası göçebe / bedevi Arap kabilelerinden etkilenmişler ve kabileciliği esas alan bir toplum yapısı oluşturarak kabileyi putlaştırmışlardır. Dolayısıyla o bozukluğun ana ideolojisini de şirk oluşturmuştur. Yani daha önceleri mücadele ettikleri ve o sebeple sürgün yedikleri ya da o şirk sebebiyle zulüm gördüklerini unutmuşlar ve bu kerre kendileri şirkin içerisine girmişlerdir. Böylece toplumun kendi içlerindeki ayrışma / bölünme / şirk / kast sistemi toplumlarını kendi içlerinde zayıflattığı gibi diğer kabilelerle yaptıkları savaşlarla da büyük zaaflara uğramışlardır. Özellikle Mekke şehir hayatını kabileci bir anlayışla organize etmiş, kabilenin ileri gelenleri ticaretten zenginleşmiş ve ahlaki yapı bozulmuş böylece adalet ortadan kalkınca da tehlike çanları çalmaya başlamıştır. Başta Mekke olmak üzere yarımadada bulunan şehirlerde nüfus artmasına rağmen şirke dayalı kabilecilik anlayışıyla yönetilen şehirler birliği ve bütünlüğü sağlayamamaktadır. Şehir yönetimi / policy / medine için yeni bir yönetim yapısına ve hukukuna ihtiyaç vardı. Bu ihtiyacı şirk sisteminin karşılaması imkansızdı. Şirkin kendisi bölünmeyi ve parçalanmayı öngörüyordu. Arap yarımadasına sığınan ve zamanla şehirler oluşturmaya başlayan bu insanlar içine düştükleri şirk sisteminden kurtulup birlikte yaşamın kültürünü, toplumsal yapısını ve hukukunu oluşturarak tevhit olamadıkları takdirde geri, ilkel ve yozlaşmaya mahkûm toplumlar olarak kalacaklardı. 18.2. Arap Yarımadasındaki Toplulukların içine düştükleri Vahim Durum Fars körfezi ve Kızıl deniz ticaret yolları alternatiflerinin siyasi kriz dönemlerinde devre dışı kalmaları nedeniyle Arabistan ülkesi ticari bir yol alternatifi haline geldiği o dönemlerde büyük devletlerin iştahını kabartmıştır. Bu nedenlerle Arap yarımadasının güvenlik ülkesi ve sığınak olma özelliği giderek kaybolmaktadır. “Fil “vakası bu durumun en önemli göstergesidir. Fil vakası sonrasında Mekke müşrik elebaşıları durumun vahametini anlamış ve bu durumdan kurtulmanın çarelerini aramaya başlamışlardı. Zira bir taraftan dış tehditler diğer taraftan toplumsal yapıdaki bozulmadan kaynaklanan zayıflığın getirdiği tehdit Mekke için kıyamet demekti. Mekke’nin içine düştüğü bu vahim durumu düzeltecek yeni bir ideolojiye ve bu ideolojiye göre toplumun ve idarenin yeniden yapılandırılmasına ihtiyaç vardı. Müşrikler peygamberimizden önce de bu ihtiyacı duymuşlar ve yenilenme için çözüm yolu aramaktaydılar. 18.3. Cenab-ı Hakk’ın Merhamet Edip Elçi ve Kitap Göndermesi Cenab-ı Hak bu insanlara acıdı ve sorunlarının çözüm reçetesini ve uygulayıcısını Mekke’ye gönderdi. Fakat Mekke müşrik ileri gelenleri bu kez de Cenab-ı Hakk’ın gönderdiği çözüm reçetesini reddediyorlardı. Daha önceki bölümlerde geçtiği üzere kabul etmemek için bin bir çeşit gerekçe ileri sürüyorlardı. Onlar Arap yarımadasındaki ehli kitap olan Yahudilere verilen sistemin bir benzerinin (Hz.Musa’ya @ verilenin bir benzerinin kendilerine de verilmesini istemeleri) kendilerine de önerilmesi halinde kabul edeceklerini söylüyorlardı. Hz.Musa’ya @ verilen öğretinin temel prensipleri ile peygamberimize verilen öğretinin temel prensipleri birbirini destekleyen, birbirine paralel, birbirinin aynısı olan ilkeler olmakla beraber üzerinden asırlar geçen Yahudi şeriatı ve uygulama modeli orijinal halinden çok uzaklaşmıştı. Gelinen aşamada Yahudilerin ellerinde bulunan Kitap ilahi ilkeleri içermekle birlikte Yahudilerin bu ilkelere dayalı olarak ürettiklerini iddia ettikleri usul ve esaslar / bilgi ve dokümanlar yeni durum için çözüm üretmekten yoksundu. Hatta öyle ki, Arap yarımadasındaki Yahudilerin yaşadıkları hayatın yasaları Mekke müşriklerinin yaşadıkları şirk kültürü ve anlayışıyla neredeyse aynı olmuştu. Bu nedenle onların yaşamları Arap müşriklerinin bile kabul edeceği bir yaşam biçimine dönüşmüştü. Fakat peygamberimizin teklif ettiği barış / İslam / birlikte yaşam sistemine geçiş konusunda Mekke müşrik elitleri son derece muhalif davranıyorlardı. İhtiyaçları olsa da değişim konusunda tüm muhafazakâr / statükocu yöneticilerin gösterdiği korkak ve tereddütlü tavrı gösteriyorlardı. Bu nedenle Mekke müşrik elitlerinin eğer değişim, dönüşüm yapılacaksa hiç olmazsa Yahudilerin sistemine benzer bir sistemin benimsenmesi şeklindeki istekleri peygamberimiz tarafında çok diplomatik bir dille reddedilmişti. Onların bu isteklerinde samimi olmadıklarını daha önceki reddedişlerini gerekçe göstererek ortaya koydu. Ayrıca halihazırdaki Yahudi kabileler peygamberimizin getirdiği çözüm önerisini makul, mantıklı, kapsamlı ve en uygun çözüm olarak görüyorlarken Mekke müşrik ileri gelenlerinin ayak direyerek hiçbir çözüm önerisine yanaşmamaları da samimiyetsizliklerinin önemli bir göstergesiydi. Halbuki Mekke müşrik elitleri sorunlarının çözümü hususunda peygamberimizden önce / fil vakasından sonra Cenab-ı Hakk’tan bir lider / yardımcı / yol gösterici göndermesini çok istemişlerdi. Hatta bu sorunlarının çözümü hususunda Yahudi kabilelerden yardım almak için başvurmuşlar, onların bu husustaki önerisi ise şirke dayalı siyasal sistemin terk edilerek tevhide dayalı bir sistemi kabul edebileceklerini vurgulamış olduklarını da aşağıdaki ayetlerden anlıyoruz. Yani Hz. Muhammed@ den önce Yahudi Kabileler bu sorunun çözümü olarak, barış / İslam / tevhit ideolojisi etrafında birleşmek olduğunu belirtmişlerdi. Şayet böyle bir beraberliğe / tevhide gidilecek olurlarsa buna kendilerinin katılacağını bildirmiş olmalarına rağmen müşrikler bu teklife yanaşmamışlar ve teklifi reddetmişlerdi. Çünkü onlar Yahudi ve Hristiyanları kendilerinden aşağı görüyorlar, halihazırdaki zulüm sistemi ile oluşturdukları haksız kazanç ve statükolarını terk etmek istemiyorlardı. Ancak yine de Cenab-ı Hak onların dualarını kabul etmiş ve onları içerisine düştükleri vahim durumdan çıkaracak ve kurtuluş yollarını gösteren bir elçisini kendi içlerinden göndermişti. Artık müşriklerin başlarına gelen bu musibetten kurtulmak için çözüm üretecek bir yardımcı / elçi gönderilmediği gibi bir mazeretleri olamazdı. Cenab-ı Hak peygamberimizi elçi olarak göndermekle Mekke müşriklerine ileri sürebilecekleri hiçbir mazeret bırakmadı. Diğer taraftan Cenab-ı Hak daha önce peygambere ihtiyaçları olmamış bu nedenle de uyarılmamış olan bu insanların atalarından ilahi öğretinin öngördüğü tevhit modelini duymamış olmaları da gayet normaldir. 43- 48- Ant olsun ki Biz, önceki nesilleri (hak etmeleri nedeniyle) helake sürükledikten / yok ettikten sonra insanların vicdanlarını aydınlatacak, basiretlerini açacak bir delil, bir hidâyet rehberi ve bir rahmet tezahürü olmak üzere Musa’ya Kitabı verdik ki düşünüp ibret alsınlar. Musa’ya o emri / şeriatı / yasayı bildirdiğimiz sırada sen batı yönünde değildin. Şahitlerden de değildin. Fakat biz, o zamandan, senin zamanına kadar nice nesiller var ettik de onların üzerinden uzun zamanlar geçti. (Her şey çöktü). Dahası Sen onlara ayetlerimizi okumak için Medyen halkı arasında bulunanlardan da değildin. Fakat (bütün elçileri) başından beri gönderen yine Biziz. Yine sen, Biz Musa’ya seslendiğimiz zaman, Tur’un (dağın) yanında da değildin. Fakat senden önce kendilerine uyarıcı gelmemiş bir toplumu uyarasın diye Rabbinden bir rahmet elçisi olarak gönderildin ki böylece belki (geçmişte olup bitenleri) düşünür öğüt alırlar. Zira onlar kendi ellerinin yaptıklarından dolayı başlarına bir musibet gelince “Rabbimiz! Ne olurdu bize bir peygamber gönderseydin de ayetlerine uysak ve müminlerden olsaydık” demişlerdi. Fakat şimdi onlara tarafımızdan o hakk gelince, “(Hiç olmazsa) Musa'ya verilen gibisi verilse ya!” Peki ama onlar daha önce Musa’ya verileni inkâr etmemişler miydi? (Şimdi) “Birbirine sırt veren (destekleyen) iki sihir” diyorlar ve ilave ediyorlar: “Zaten biz hepsini inkâr ediyoruz.” (Kasas Suresi 43-48) 18.4. İlahi Öğretiye Karşı Alternatif Öğreti Olur mu? Mekke müşrik elitlerin sürekli reddedişleri / inkarları üzerine Peygamberimiz onlardan sorunun çözümüne ilişkin alternatif bir çözüm önerisi sunmalarını istedi. Onlara dedi ki “Madem getirilen ilahi öğretiye dayalı çözüm önerilerini reddediyorsunuz o halde bunlardan daha iyi bir çözüm önerisini siz getirin bakalım.” Tabii ki onların böyle bir çözüm önerileri yoktu. Şayet böyle bir sistem modelini içeren bir rehber kaynakları olsa peygamberimiz onlara tabi olacaktı. Ama nafile onların sunabilecekleri bir kaynakları mevcut değildi. O halde sunulan sistem modelini kabul etmeleri gerekiyordu. Şayet bütün bu delillere rağmen tevhit modelini kabul etmiyorlarsa o takdirde bunlar samimi değillerdi. Onlar kendi arzularının peşinde koşmakta ve onlar koltuklarını, konumlarını ve statülerini kaybetmekten korkuyorlardı. 49 -50- De ki: “Eğer doğrular iseniz, haydi Allah katından doğru yola bu ikisinden (bana ve Musa’ya inen kitaptan) daha iyiye yönelten bir kitap getirin de ben de ona uyayım!” Buna rağmen eğer senin bu çağrına cevap vermezlerse, iyi bil ki onlar, yalnızca arzularına uymaktadırlar. Allah’ın rehberliğine uymaksızın kendi keyfi ve bencil yargılarına / arzularına uyandan daha sapık kim vardır? Allah zalim kavme asla yol göstermez. (Kasas Suresi 49-50) Arap yarımadasında bulunan Yahudi ve Hristiyanlar ile özellikle Hristiyan öğretiyi benimsemiş Mekkeli Araplar bu tevhit anlayışına / sistemine / modeline yani arabistan ölçeğinde tüm kabilelerin bir araya gelmeleri siyasal modeline katılıyorlardı. (Bu fikre teslim olmuşlardı) Önceden de bu fikri kabul ediyorlardı ama Mekkeli müşrikler buna yanaşmıyorlardı. Şimdi ise peygamberimiz Tevhit modelinin en gelişmişini getirmiş ve ehli kitab’dan bu modele aşina olanlar ve ona sıcak bakanlar bu modeli hemen benimsemişlerdi. ([1] ) 51-55- Ant olsun Biz, Söz’ü (vahyi, Kur’an’ı) öğüt alırlar diye arka arkaya gönderiyoruz. Kendilerine daha önce kitap verdiğimiz kimseler ona (Kur’an’a ve onun teklif ettiği modele / sisteme) da inanırlar. Onlara o (Kur’an ve onun teklif ettiği model / sistem) okunduğu / iletildiği zaman onlar; “Biz ona inandık. Şüphesiz o, Rabbimizden gelen gerçektir. Kesinlikle biz ondan önce teslim olanlardık (Müslümanlardık)” dediler. İşte her şeye (rağmen) hakta direnmelerine, kötülüğü iyilikle savmalarına ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak etmelerine karşılık, kendilerine iki kat ecir verilecek olan böyleleridir. İşte onlar, boş batıl bir söz (işe yaramaz çözüm önerileri, ideoloji ve sistemlere ait fikirler) işittikleri zaman, ondan yüz çevirirler ve “Bizim işimiz bize, sizin işiniz de size aittir. Size selâm olsun! / yolunuz açık olsun! Biz cahil kendini bilmezlerle bir arada bulunmak istemiyoruz” derler. (Kasas Suresi 51-55) Getirdiği mesajı ve önerdiği barış / İslam / birlikte yaşam / tevhit / kardeşlik sistemini tereddütsüz kabul eden ehli kitap mensuplarının aksine çok sevdiği yakın akrabalarının ve kendi kabilesi olan Kureyş’in bu teklif ve davete bir türlü icabet etmemesi peygamberimizi çok üzüyordu. Peygamberimizin teselli edilmeye ihtiyacı vardı. Bunun için Kureyş’in bu durumu hak ettiklerini söylemek belki onun gönlüne su serpecekti. Onlar azgınlıklarından dolayı inkâr ediyorlardı. Bilmedikleri, cahil oldukları için değil! Cenab-ı Hak da onların kalplerini, neyi isteyip neyi istemediklerini gayet iyi bildiğinden onlara hidayeti nasip etmiyordu. 56 –Sen sevdiğini (kimseyi / kimseleri) asla doğru yola iletemezsin. Ama Allah hidayeti dileyeni doğru yola yöneltir. Zira O kimin doğru yola girmek istediğini çok iyi bilir. (Kasas Suresi 56) Peygamberimiz gelinen aşamada muhtemelen Mekke müşrik elitlerine şöyle çıkıştı; “Ben içinizden çıkmış, sizleri seven ve size yol gösteren bir rehber olduğum halde ve benim getirdiğim çözüm önerisine Ehli kitap olan kimseler de sıcak baktıkları halde benim akrabalarım, benim kabilem olan sizler neden benim getirdiğim çözüm önerisine karşı çıkıyorsunuz?” Onlar ise bu çıkışmaya şöyle cevap verdiler; “Biz seninle beraber hidayete uyarsak, yurdumuzdan atılırız. Arap kabileler bizi bu şehirde yaşatmaz ve bizleri buradan sürer çıkarırlar.” ([2] ) Halbuki Mekkelilerin bu gerekçelerinde samimiyet yoktu. Çünkü onları güvenli bölgeye olan Mekke’ye yerleştiren Cenab-ı Hak’tı. Yani onların Arap Yarımadasına / Çöle yerleşmelerinin esas nedeni zulümün, şirkin, haksızlığın ve hukuksuzluğun hüküm sürdüğü Mezopatamya, Mısır vb. ülkelerden kaçarak Allah’a yönelmeleri idi. Böylece onları Allah o güvenli bölgeye yerleştirmişti. Arap yarımadasındaki bedevi kabileler onları kabul etmişti. Şimdi içinde yaşadıkları şirk sisteminden tekrar Allah’a yönelirlerse neden onları yurtlarından atsınlar ki? Ama esas neden onların sahip oldukları nimetler nedeniyle şımarmaları, toplumsal yapıyı tahrip etmeleri ve şirki kendi çıkarları / statükoları ve zulümlerini devam ettirmek istemeleriydi. Bu nedenle birlik ve beraberliğe / tevhide / adalete / hak ve hukuk toplumuna karşı çıkmaktaydılar. Onlar kısa vadeli, günübirlik, düşünüyorlar, günü kurtarmaya yönelik plan yapıyorlardı. Cenab-ı Hak onlara şu uyarılarda bulundu; “Hoşunuza giden, size haz veren bu dünya hayatına yönelik değil geleceğe yönelik, daha kalıcı, hayırlı, sonu iyi ve doğru olan şeyler üzerine çaba sarf edin. Uzun vadeli plan yapın, ahireti / geleceği düşünün. Uzun vadeli düşünürseniz ve benim gönderdiğim barış / İslam / adalet / tevhit / merhamet sistemini benimserseniz daha sağlam, kalıcı, hayırlı bir ömrü bu topraklarda yaşarsınız sizden sonraki nesillerinizde yaşarlar.” 57-61- Onlar; “Biz seninle beraber hidayete tabi olursak, yurdumuzdan kovuluruz” dediler. Fakat onları, kendi katımızdan rızık olarak verdiğimiz her çeşit üründen toplanıp onlara getirildiği, güvenli, haram (dokunulmaz) bir yere (Mekke’ye) yerleştirmedik mi? Ne var ki onların çoğu bunun farkında bile değil. Ama Biz, verdiğimiz nimetlerle şımarıp azgınlaşan nice ülkeyi yok etmişizdir. İşte onların yaşadıkları yerler! Pek azı dışında onlardan sonra oralarda bir daha iskân eden olmadı. O yurtlara biz varis olduk Biz. Mamafih senin Rabbin ülkelere, onların başkentlerine kendilerine ayetlerimizi okuyan bir peygamber göndermedikçe asla helâk etmemiştir. Zaten Biz, halkı zalim olmadıkça ülkeleri asla helâk etmeyiz. Size verilen her şey dünya hayatının kısa vadeli hazları ve süsüdür. Allah katında olanlar ise, daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâlâ akletmeyecek misiniz? O halde, Bizim kendisine güzel bir vaatte bulunduğumuz ve sonunda ona kavuşan kimsenin durumu, kendisine dünya hayatının nimetleri ile nimetlendirdiğimiz fakat sonra da kıyamet günü huzurumuzda yargılanacak olan kimsenin durumuyla aynı olur mu? (Kasas Suresi 57-61) Cenab-ı Hak uyarılarına şöyle devam eder; “Safınızı seçmeyi kıyametten ([3] ) sonraya bırakmayın! Tercihinizi şımarık, zalim ve azgın Mekke müşrik elitlerinden yana değil, doğrudan, haktan yana ve şimdi yapın! Ertelemeyin! Zira kıyamet koptuktan sonra iş işten geçmiş olacak ve o zaman güvendiğiniz dağlara kar yağmış olacak! Sığındığınız güç ve otoriteler sizleri terk edecektir. Hatta o hengamede ileri gelen bu azgınlar sizleri hemen satacaklardır. Kimseden bir destek, bir yardım gelmeyecektir. Peygamberlerin çağrılarına ne cevap verdikleri sorulacak ve fakat ileri sürdükleri hiçbir mazeret geçerli kabul edilmeyecektir.” Böyle rezil / feci duruma düşmemek için ivedilikle Hz.Muhammed’in@ saflarında yer alınması gerektiği hatırlatılır ve bunun tek kurtuluş yolu olduğu bildirilir. 62 –67- İşte o gün O (Allah) onlara seslenecek ve “Bana ortak olduğunu sandıklarınız hani neredeler?” diye soracak. Aleyhlerindeki söz gerçekleştiğini gören kimseler; “Rabbimiz! İşte bunlar bizim azdırdığımız kimselerdir. Kendimiz nasıl azmışsak, onları da öyle azdırdık. Fakat şimdi (onlarla) ilişiğimizi kestiğimizi sana arz ediyoruz. Zaten onlar aslında bizlere tapmıyorlardı." Bunun üzerine onlara (halka) “Ortaklarınızı çağırın!” denilecek ve onlar da ortaklarını yardıma çağıracaklar. Fakat onların bu çağrılarına asla cevap verilmeyecek ve azabla karşılaşacaklar. Ne olurdu sanki onlar daha önceden doğru yola girmiş olsalardı! İşte o gün O (Allah), onlara seslenecek ve “Gönderilenlere (elçilere) ne cevap verdiniz?” diye soracak. Fakat artık o gün onlara bütün bahaneleri / mazeretleri geçersiz olacak, dahası onlar birbirlerine de soramayacaklar. Ancak tövbe eden, iman eden ve ıslah edici eylemlerde bulunanların kurtuluşa erenlerden olması umulur. (Kasas Suresi 62-67) Cenab-ı Hak Mekkelilerin peygamberimiz hakkında içlerinde besledikleri düşünceleri açık ederek uyarılarına şöyle devam eder; “Sizler elçimizin niçin malca en zenginlerin arasından değil de vasat bir mal varlığına sahip birisinin seçilmesini garipsiyorsunuz. Biz kimi elçi seçeceğimizi daha iyi biliriz. Muhammed’i seçtiysek bu sizin için en hayırlı olan seçimdir. Ayrıca Biz elçi olarak kimi seçip göndereceğimizi size mi danışacaktık? Benim tercihlerimde ve hükmümde bana ortak kimse yoktur ve benim hükmüm yürüyecektir. Eninde sonunda peygamberim size galip gelecektir. Şimdi ve sonrasında hamd / övgü/ yücelik / üstünlük bana aittir. Eninde sonunda bana döneceksiniz, dediğime geleceksiniz, hakkın ne olduğunu göreceksiniz ve hakka döneceksiniz.” 68-70- Senin Rabbin, dilediği şeyi yaratır ve dilediğini seçer. Zaten onlar için seçim hakkı yoktur. Allah, onların ortak koştuklarından münezzehtir ve yüceler yücesidir. Senin Rabbin, onların, sinelerinde gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. İşte O, kendisinden başka ilâh olmayan Allah’tır. Evvelinde / bu dünya hayatında ve ahirinde / ahirette hamd (yönelme) O’na aittir, Nihai yargı yalnızca O’nundur ve O’na döndürüleceksiniz. (Kasas Suresi 68-70) Cenab-ı Hak Mekkelilere uyarılarına şöylece devam eder; “Her sabahın bir gecesi ve her gecenin bir sabahı olur. Gece hiçbir zaman ilelebet devam etmez. Gündüz de ebedi değildir. Zulüm de ebedi değildir. Şayet ebedi kılsaydı adaleti, huzuru, barışı Allah’tan başka kim getirebilirdi? Hatta adalet, huzur, barış da ebedi değildir. Şayet ebedi kılsaydı bu nimetlerin değerini gösterecek karanlıkları kim getirebilirdi? Yarattığımız herşeyi zıddı ile kaim kıldık. Yegâne olan, zıddı ve / veya benzeri olmayan sadece Benim. Alemdeki herşey bir varoluş ve yokoluş içerisindedir ve bütün bu cereyanlar bir hikmet, lütuf ve kereme binaendir. Öyleyse gelin, vakit geç olmadan kaçınılmaz olarak gerçekleşecek olanın vukuundan önce iman edenlerin safında yer alın. Aksi takdirde sığındığınız otoriteler, güçler vakit gelince / İnkılap sırasında sizi yalnız bırakacaklar. Zor günde sizi satacaklar ve kendilerini kurtarmaya çalışacaklar.” 71 -75- De ki: “Hiç düşündünüz mü? Eğer Allah üzerinizde geceyi ta kıyamet gününe kadar devamlı kılsa, Allah’tan başka size aydınlığı getirecek ilah kimdir? Hâlâ dinlemeyecek misiniz?” De ki: “Hiç düşündünüz mü? Eğer Allah üzerinizde gündüzü ta kıyamet gününe kadar devamlı kılsa, Allah’tan başka, içinde dinleneceğiniz geceyi size getirecek ilah kimdir? Hâlâ görmeyecek misiniz?” Evet, O size rahmetinin bir ifadesi olarak geceyi ve gündüzü var etti ki; ilkinde (gecede) dinlenesiniz ve diğerinde (gündüzün) O’nun lütuf ve kereminden arayasınız diye; belki böylece şükredersiniz. O gün Allah, onlara seslenecek ve “Öteden beri Bana ortak olduğunu sandıklarınız hani, neredeler?” diye soracak. Zaten Biz her ümmetten bir şahit çekip çıkaracağız ve “Haydi, delilinizi getirin!” diyeceğiz. Sonuçta onlar anlayacaklar ki, hakikat bütünüyle Allah’tan yana ve uydurageldikleri şeyler kendilerini yalnız bırakmış. (Kasas Suresi 71-75) “Örnek mi istiyorsunuz işte size örnek! Karun! Dünya da çok büyük zenginlik verdiğimiz kişilerden birisiydi Karun! Öyle ki onun zenginliği bir darbı mesel olmuştu! Zenginliğinin ölçütü olan hazinelerinin anahtarlarını taşıyacak olanların çok güçlü kişiler olması gerekiyordu. Sizin zenginlerinizden olan Velid b. Mugire’nin serveti onun hazineleri karşısında hiç kalır / hesaba gelmez. Ama o Karun sahip olduğu nimetler ile şımarmış, azgınlaşmıştı ve haddi aşanlardan olmuştu. Kavminden kendisini uyaranlar olmuştu, tıpkı elçimiz Muhammed’in şimdi sizin zenginlerinizi uyardığı gibi. Ve demişlerdi ki; ‘Edindiğin serveti insanlarla paylaş. Nasıl Allah sana ihsan ettiyse sen de servetinden onlara ihsanda bulun. Zenginliğini tabanla paylaşman senin geleceğini / ahiretini garanti altına alır. Bu hazineden sen de faydalan, paylaşırken tamamen elinden çıkarma kendine yedek akçe bırak. Böyle davranmaz isen bozgunculardan olursun.’ Ama Velid b. Muğire ve benzeri Mekke’nin ileri gelenleri aynı Karun gibi cevap verdiler; ‘Bizim servetimizde bu yoksulların ne hakkı olabilir? Allah bana bu serveti sahip olduğum bilgi, beceri nedeniyle verdi. Bu serveti ben kendi bilgi ve becerim sayesinde elde ettim niye başkalarına veriyim? Onlarda çalışsın çabalasınlar onlarda servet yapsınlar.’ Onların bu cevapları şımarıklıklarının göstergesidir. Halbuki nasıl Karunlar bu servetlerini koruyamadılar ve hepsi ellerinden çıktıysa gün gelecek bu hazineler onlarında ellerinden çıkacak. Geçmişte kendilerinden daha güçlü olanlara uygulanan yasa bunlara da uygulanacak.” 76-78-Unutmayın ki, Karun da Musa’nın kavminden biriydi. Fakat onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, gerçekten onun anahtarlarını taşımak bile güçlü kuvvetli bir topluluğa ağır gelirdi. Bir gün kavmi ona demişti ki: “Gururlanma! / büyüklenme! Çünkü Allah böbürlenip şımaranları asla sevmez. Gel sen Allah’ın sana verdiklerini doğru yolda harcayarak ahiret yurdunu ara, üstelik dünyadan da nasibini unutma! Allah’ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun. Sakın ola yeryüzünde haddi aşarak bozgunculuk edeyim deme. Çünkü Allah, bozguncuları asla sevmez!” O (Karun); “Bu (servet), bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi. / Bu serveti ben kendi bilgim ve becerim sayesinde elde ettim” dedi. Bilmez miydi ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok topluluğu (taraftarı, birikimi, zenginliği) olan nice kimseleri helak etmiştir. Artık günahkârlara günahlarından sorulmaz (Allah onların hepsini bilir). (Kasas Suresi 76-78) Cenab-ı Hak sadece Mekke’nin ileri gelenlerini uyarmadı. Diğer taraftan onları takip ederek Karun gibi olmak isteyenleri de uyardı. Mekke halkından iman etmeyen ve Velid b. Muğire gibi servete sahip olma arzusunda olanların ruh hallerini tasvir ederek onlar da “keşke bizde böyle zengin olsak” diyorlardı. Müminler ise onları kınamaktaydılar. Onlara tüm toplum için kalıcı ve daha hayırlı olanın Allah’ın mükafatı olduğu şeklinde uyarıda bulunuyorlardı; “Yarın toplumsal kıyametin koptuğu veya herhangi bir şekilde onların servetlerinin yok olduğu bir vasatta onları Allah’tan başka kimse kurtaramayacak, herkes onları yalnız bırakacak, hiç kimse onların yanında / yakınında bulunmayacaktır. Onların düştükleri perişan ve acınası hallerini gördüğünüz zaman ise hiçbiriniz onların yerinde olmak istemeyeceksiniz ve şimdiki halinize şükredeceksiniz. Her inişin mutlaka bir çıkışı vardır ve bu iniş / çıkışları da Cenab-ı Hak takdir etmektedir. Dolayısıyla hangi konumda olursanız olun Rabbinizin sizden istediği şeyi yapın. Aksi takdirde işin sonu çok feci olur.” 79- 82- Derken o (Karun), kavminin karşısına tüm görkem ve gösterişi / ihtişamı içinde çıkmıştı. Yalnızca dünya hayatını isteyen kimseler; “Ah Keşke Karun’a verilen gibi bizim de olsaydı! O (Karun), gerçekten de çok şanslı biriymiş” dediler. Fakat kendilerine ilim verilmiş olan kimseler ise; “Yazıklar olsun size! İman eden ve ıslah edici eylemlerde bulunan kimseler için Allah’ın mükâfatı daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir” dediler. Sonunda Biz onu ve evini barkını yerin dibine geçirdik. Onun Allah’tan başka yardımına gelecek taraftarları yoktu. O kendisini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi. Daha dün onun yerinde olmaya can atanlar, “Vay Canına! Demek ki Allah kullarından dilediğinin rızkını genişletiyor ve dilediğinin de daraltıyor. Şayet Allah bize lütufta bulunmamış olsaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Vay be! Görülen o ki, meğer nankörler felâh bulmuyorlar” diyerek sabahladılar. (Kasas Suresi 79-82) 18.5. Ahiret Yurdunun Varislerinin Kimler Olacağı Surenin başında kıssa anlatılırken peygamberimizin başka bir ülkeye hicret edeceği bildirilmişti. Ancak, bu mücadelenin sonunda yurt / iktidar gururlu, kibirli, bozguncu olanların değil toprak gönüllü, mütevazı, paylaşmacı, merhametli olanların olacaktır. Ve “Dönülecek yere döndürecektir” ifadesi ile peygamberimize hicretten sonra tekrar Mekke’ye döndüreceğinin ve iktidarın müminlerin olacağının müjdesi verilir. Cenab-ı Hak, elçisine ve müminlere şu tavsiyelerde bulunur: “Geçmişe ve geleceğe ait bu müjdeli haberlerden sonra sakın o kâfirler seni / sizi Allah'ın ayetlerinden alıkoymasınlar. Onlar sana / size indirildikten sonra, tebliğinden, tatbikinden vazgeçirtmesinler. Rabbine davet et / edin, herkesi O'na ibadet ve tevhide çağır(ın) ve sakın yaşadığın(ız) zorluklar nedeniyle ümitsizliğe kapılıp müşrikliğe geri dönmeyi, mücadeleyi bırakmayı aklınızın ucundan bile geçirmeyin! Zira Ey peygamber! Ey müminler! Allah’tan yana olanlar kazanacak, diğerleri kaybedecek ve yok olacaklardır. Allah’ın ilahi hükmü budur. Sonunda O’na döndürülecek herşey. Sonunda her şey O’nun hükmüne boyun eğecek. Sonunda herkes O’nun ilkelerine gelmek zorunda kalacak. Öbürlerinin yalan uydurma, gerçek dışı ideolojileri yok olup gidecek”. ([4] ) 83 -88- İşte orada (bir de) ahiret yurdu var! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayan kimselere tahsis ederiz. Zira mutlu son, takva sahiplerinin olacaktır. Kim bir iyilik ile gelirse ona ondan daha hayırlı bir karşılık vardır. Kim de bir kötülük ile gelirse işte o kötülükleri işleyenler, ancak yaptıklarının karşılığını göreceklerdir. (Ey bu vahyin muhatabı!) Senin hayatına Kur’an’ın kuşatıcı mesajıyla (istikamet) tayin eden (Allah), elbette seni dönülecek yere döndürecektir. De ki: “Benim Rabbim, kimin hidayetle geldiğini ve kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu daha iyi bilendir.” Sen Kitap’ın sana indirileceğini ummuyordun. Ancak o Rabbinden bir rahmet olarak sana verildi. Öyleyse sakın kâfirlere arka çıkma (yardımcı olma). Sana indirildikten sonra, sakın seni Allah’ın ayetlerinden alıkoymasınlar. Aksine Rabbine davet et. Sakın ha asla müşriklerden olma! Asla Allah ile beraber başka bir ilaha yalvarma. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O’nun yüzünden başka her şey yok olacaktır. Hüküm / yargı (yasa-ilke) yalnızca O’nundur. Sonunda elbet O’na döndürüleceksiniz. (Kasas Suresi 83-88) [1] ) NOT: Rivayetlerde Boykot dönemi sonlarına doğru bazı ehli kitap temsilcilerinin Mekke’ye gelerek peygamberimizle yaptıkları görüşmelerden sonra peygamberimize iman ettikleri yer almaktadır. Ayrıca Varaka bin Nevfel gibi ehli kitab olan kimseler Resulullah’a iman etmekteydiler. (A.A) [2] ) “Senin dediklerinin hak olduğunu biz çok iyi biliyoruz. Bizim seninle birlikte hidayete uymamızı engelleyen şey, Arapların bizi yurdumuzdan, yani Mekke’den çıkartmalarından korkmamızdır. Çünkü biz, Araplara göre bir baş yiyip doyacak kadar azınlığız ve bizim onlara karşı koyacak gücümüz yoktur.” (Mukatil) [3] ) NOT: Buradaki Kıyametin hem toplumsal anlamı hem de kozmik değişim anlamı değerlendirilmelidir. (A.A) [4] )Hak Dini Kur’an Dili - Elmalılı Hamdi Yazır – Kasas Suresi Tefsirinden: “Allah'ın yanında diğer bir ilâha çağırma O'ndan başka ilâh yok, O'nun yüzünden başka her şey helak olacaktır. Yani O'nun zatından başka herşey, her mevcud aslında, yokluk demektir. Çünkü O'ndan başka her şeyin varlığı kendinden değil, Allah Teâlâ'ya dayandığından her an yok olmayı kabul edici ve yok olmaya hazır olmakla aslında yok demektir veya yok olacaktır. Ancak O zatında diri, ezelî ve ebedî, varlığı kendisiyle var olandır. Çoğunun tercih ettiği mânâ budur. Diğer bir mânâya göre, "vech", kastedilen ve yönelinen yön mânâsına olarak O'nun yüzünden, yani O'nun rıza ve hoşnutluğu kastedilen yönden başka, her şey helaktedir demek olur ki, ahiret nimetlerinin fani, geçici olmadığını anlatır. Bir de her şeyin Allah Teâlâ'ya yönelik yüzü, Allah'ın ilmindeki gerçek şekli demek olur ki, her şeyin Allah'a dönüşü bununladır. Hüküm O 'nun, başkasının değil. O'ndan başka hüküm ve hükümet, kanun çıkarmaya ve kanun yapmaya kalkışanların hepsinin hükmü bozulur, ancak O'nunki bozulmaz ve hep O'na döndürüleceksiniz, hepiniz ölümünüzden sonra O'nun huzuruna götürülecek, mahkeme olunacak, ona göre cezanız, mükafatınız ne ise alacaksınız. İşte bütün kıssaların sonu işte bu "Ve hep O'na döndürüleceksiniz." hükmüdür. Kimin haddinedir ki bu hükme boyun eğmesin!”
- Bölüm 20: Gelecek Öngörüleri | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 20 GELECEK ÖNGÖRÜLERİ Cenab-ı Hak, ağırlıklı olarak boykot / eğitim kampı yıllarında gönderdiği kıssalarla müminleri eğitmekte, onların gelecekte inşa edecekleri medeniyetin temel düşüncesini / felsefesini çok güzel temsiller getirerek anlatmakta ve bu temsiller aracılığı ile müminlerin hafızalarına nakşetmektir. Anlatılan kıssalar aynı zamanda mucizevi ihbarları ve müjdeleri kapsadığından müminlere moral olurken Mekkeli müşrikler için uyarı niteliği arz etmekteydi. Kıssalar çevre ülkelerde cereyan eden tarihi olaylardan alıntılandığı için gelecekte kurulacak medeniyetin çapının söz konusu bu ülkeleri de kapsayacağından şimdiden bu ülkeler ve toplumlar müminlere tanıtılmakta ve bu ülke halkları ile onların kahramanları olan peygamberlerin hayat hikayelerinin sahiplenilmesi yoluyla birliğin dayanak noktaları / ortak noktaları oluşturulmaktadır. Yani halkları birliğe / tevhide götürmek için ortak değerler, ortak kahramanlar, ortak peygamberler ile sevgi bağı oluşturulmaktadır. Kıssaları içeren sureler çevre ülkelere ve kabilelere yayıldıkça bu surelerin ulaştığı yerlerde Hz.Muhammed’in@ hareketine karşı sevgi ve yakınlık meydana gelmekteydi. Dolayısıyla gelecekte çevre ülke insanlarının İslami harekete katılmaları kolaylaştırılıyordu. Kıssalar sayesinde herkes Hz.Muhammed’in@ hareketinde kendinden bir şeyler bulabilecekti. Egemenlik ve medeniyet bütün kabile ve milletlerin gönüllü katılımları ile sağlanacaktı. Peygamberimiz Mekkelilere tevhidin egemenliğinin mutlaka sağlanacağını ve şirk sistemini savunanların kıyametinin çok yakın olduğunu ilan ediyordu. Fakat boykotçu Mekke müşrik elitleri ise Arap kabileleri arasında birliği sağlamanın imkânsız olduğunu, tevhidin sağlanamayacağını söylüyorlar ve şirk sisteminin hala dimdik ayakta / geçerli olduğunu ve asla yıkılmayacağını iddia ediyorlardı. Bu iddialarına gerekçe olarak da kendilerini destekleyen ehli kitap kabilelerinin bazılarının ve müşrik sistemden yana olan İran ve İran etkisindeki kabilelerin şirk sisteminin yanında yer almalarını gösteriyorlardı. Bunlar bölgede en kuvvetli günlerini yaşıyorlardı. Tevhit ideolojisinin mensupları ise ehli kitap ülke ve kabileler ile aynı kategoride değerlendirilmekte ve onların Iran Kralı 2. Hüsrev’in karşısında mağlubiyetleri nedeniyle görüntü olarak en zayıf günlerini geçiriyorlardı. İşte bu vasatta boykotçu Mekke müşrik elebaşıların iddialarına cevap verilmesi gerekiyordu. Onlara bu bölgenin tarihinde kabileler birliğinin gerçekleştiği ve şimdi de gerçekleşmemesi için hiçbir neden olmadığı anlatılmalıydı. Tevhit mesajının her tarafa ulaşarak kabilelerin kendilerine karşı yumuşaması ve mesaja sıcak bakmaya başlamalarının müşriklerin kıyametlerinin yaklaştığına ilişkin çok net bir işaret olduğunun ortaya konması ve ne yaparlarsa yapsınlar onların yıkılışlarının engellenemeyeceğini gerekçeleri ile göstermek için SEBE suresi nazil oldu. Surenin girişinde kabileci şirk sisteminin ve değerlerinin sonunun geldiği ve ilahi yasa (ayet, sosyolojik kanun) gereği bu sistemin mutlaka öleceği, hiç kimsenin bunu engelleyemeyeceği vurgulanır. Rahman Rahim Allah Adına 1- 4- Hamd / Yönelim, göklerde ve yerde ne varsa hepsinin sahibi olan Allah’a doğrudur. Ahirette de hamd / yönelme yalnızca O’na olacaktır. O, Hakîm ve Habîr’dir. O (Allah), yere gireni ve yerden çıkanı, gökten ineni ve göğe yükseleni bilir. O, Rahîm’dir, Gafûr’dur. O inkâr eden kimseler: “O saat bize gelmeyecek” dediler. De ki: “Hayır, öyle değil, gaybı / geleceği bilen Rabbim hakkı için o size mutlaka gelecektir. O’nun ilminden göklerde ve yerde zerre kadar bir şey bile kaçmaz. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü ne varsa, hepsi muhakkak açık bir kitaptadır.” Çünkü Allah iman edip ıslah edici eylemlerde bulunanlara mükafat verecektir. İşte onlar için bir mağfiret ve cömertçe verilmiş bol rızık vardır. (Sebe Suresi 1-4) Diğer taraftan Arapların şirk sistemi içerisinde yaşamalarını kendi çıkarları için daha uygun gören yabancı / ecnebi güçlerde vardı. Bunlar İran ve İran etkisindeki kabileler, Mısırlılar ve bazı ehli kitap kabilelerdi. Çünkü Arapların böyle zayıf, birbirini yiyen, atomize bir şekilde yaşamalarını, kendi çıkarları açısından daha uygun görüyorlardı. Şirk sisteminin devamından yana olan ve Mekkeli boykotçu müşrikleri destekleyenlerin de ihtar edilmesi gerekiyordu. 5-6- Şu, ayetlerimi aciz bırakmak / amacına ulaştırmamak için çaba gösterenlere gelince; işte onlar için en kötüsünden elem verici bir azap vardır. Kendilerine ilim verilenler, Rabbinden sana indirilenin gerçeğin ta kendisi olduğunu ve onun mutlak galibin / Aziz ve Hamde / yönelinmeye layık olan Allah’ın yoluna ilettiğini görüyorlar. (Sebe Suresi 5-6) Birbirleri ile sürekli kavga / çatışma halinde olan, birbirlerinin mallarını, ürünlerini yağma / talan eden vahşi Arap kabilelerinin bir araya gelip tevhit toplumu oluşturmasının düşünülmesi o dönem için mümkün müydü? Kur’an bu durumu, müşriklerin insanlar öldükten / parça parça dağılıp gittikten sonra dirilmesinin mümkün olmadığını iddia etmeleri şeklinde bir benzetme ile dile getirir. O dönemin şartlarında düşünülürse atomize hale gelmiş bu kabilelerin bir araya gelmesi, aralarında barış ve kardeşlik tesis ederek bir tevhit toplumu oluşturması imkânsız görünmektedir. Bu nedenle Mekke müşrik ileri gelenleri, Arap topluluklarının kardeşlik, tevhit, merhamet, barış, huzur, selamet ,… vb. değerler üzerinde uzlaşıp bir araya gelmesi ve böylece toplumun yeni bir ruhla dirilmesi fikrinden dolayı peygamberimizi delilikle suçluyorlardı. Ayrıca bunun realiteye aykırı olduğu inancıyla peygamberimizin bu tezini Allah’a isnat etmesi nedeniyle de onun Allah’a iftira ettiğini ileri sürüyorlardı. Fakat Cenab-ı Hak, müşriklere geçmişte yaşamış olan devletleri ve toplumları (gökler ve yerler metaforu ile ifade edilir) incelemelerini yani tarihe bir göz atmalarını isteyerek onların yaşanmış hayat hikayelerinden ders almaları halinde hakikatin Hz.Muhammed’in@ söylediği gibi olduğunun anlaşılacağını belirtir. Kısaca tarih bir tekerrürden ibarettir. Toplumların nasıl yıkıldıkları / öldükleri ve nasıl tekrar dirildikleri tarihte yerini almıştır. Tarihten ders çıkarılmaması halinde, Mekke müşrikleri de zamanı gelince yerin dibini boylayacaklardır. Tarihten ibret aldıkları takdirde ise kurtulacaklardır. 7-9-İnkarcılar (yandaşlarına) şöyle dediler: “Siz parçalanıp darmadağın olduktan sonra, size yeni bir yaratılışla diriltileceğinizi bildiren bir adam gösterelim mi? Acaba O, yalan yere Allah’a iftira mı ediyor, yoksa kendisinde bir delilik mi var?” Bilakis, asıl ahirete inanmayan kimseler, azap ve derin bir sapıklık içindedirler. Peki onlar, göklerin ve yerin (devletlerin ve toplumların) elleri arasındakine (halihazırda hâkim olanlarına) ve arkalarındakine (tarihte geçmiş olanlarına) hiç bakmazlar mı? Biz dilesek /Sünnetimizin yasalarına uygun olursa, onları yerin dibine batırırız yahut gökten üzerlerine kütleler düşürürüz. Muhakkak ki bunda Rabbine yönelen her kul için bir ibret vardır. (Sebe Suresi 7-9) Tarihten bir ibret vesikası olarak Hz.Davud @ ve Hz.Süleyman’ın @ hayat hikayeleri, Mekke müşriklerinin gelecekte yaşayacakları ve halihazırda yaşadıkları hadiselere birer metafor olarak sunulurken, aynı metaforlar müminlerin de gelecekte yapacaklarına birer hazırlık olması için anlatılır. Şöyle ki; “Hz.Muhammed'in@ hareketi ve ideolojisi her tarafa ulaşmış ve bütün devlet ve kabilelerin gündeminde birinci tartışma konusu olmuştur. Dağlar, taşlar, kuşlar peygamberimizin çağrısına karşılık vermişler ve onun çığlığı çevre devletlerde (Hz.Davud @ kıssasında ‘dağlar’ metaforunda verilmiştir.) yankı bulmuştur. Arap yarımadasındaki kuş amblemi ve kuş isimleri ile anılan kabileler (aynı kıssada ‘kuşlar’ metaforunda verilmiştir.) bu sese karşılık vermektedir. Hz.Muhammed’in@ tarafını tutan kabileler ile ehli kitap kabilelerin bir kısmı Kureyşi karşılarına alırlar. Hatta daha önce belirtildiği üzere bir kısım ehli kitap kabilelerin Mekke’ye bu nedenle uyguladığı karşı boykot nedeniyle Mekke kıtlık yaşamıştır.” 10- Doğrusu, Biz Davud’a da katımızdan bir üstünlük verdik; “Ey dağlar! Onunla birlikte tesbih edin / onun sesine ses katın / onunla birlikte aynı tepkiyi verin! Ey kuşlar siz de!” ……(Sebe Suresi 10) Müşrikler Mekke çevresindeki müttefiklerinin sevgisini kaybederken onların nefretini kazanmaktaydı. Bu durum ise Mekkelilerin bazı ileri gelenlerini boykotçu ileri gelenlerine karşı çıkma konusunda cesaretlendirmiş ve Haşimoğullarına karşı da içlerinde bir yumuşama meydana gelmişti. Boykotun olumsuz sonuçlar doğuracağını iddia eden ve bu nedenle de boykota gönülsüz razı olan Kureyşin bazı kabileleri, boykotçu müşrik elitlere karşı artık yüksek sesle tepki vermeye başlamışlardı. Sonunda ilahi vahyin rehberliğinde boykota karşı anarşizme girmeden sabırla göğüs gerilmesi Hz.Muhammed’i@ ve müminleri haklı, mağdur ve masum konuma getirmişti. Yani bahşedilen süper bir siyasi akıl / hadid ile düşman kabilelerin bir kısmı peygamberimize karşı yumuşatılmış oldu. (Kıssada demirin yumuşatılması metaforu) Kıssalarla öğretilen bu siyasi akıl ile peygamberimiz boykottan sonra kendisini ve hareketi koruyacak politikalar geliştirecek, ordular oluşturacak, savaş sanatı öğrenilecek, savunma iş birliği anlaşmaları yapılacak, ittifaklar kurulacak vb. (kıssada koruyucu zırh yapılması metaforu) ve bu hususta canla başla çalışacağı gibi kılı kırk yaracak şekilde ölçülü ve hesaplı davranılacaktı. (Ayette ‘biçimlemede ölçülü davranılması’ ile anlatılması) 10 – 11- …..Ve onun için demiri de yumuşattık / verdiğimiz yetenek ile (karşısındakilerin) katılığını ve sertliğini yumuşattık / akıl ile bütün sertlikleri yumuşattık: “Bol bol zırhlar yap / işleri en güzel ve en ideal şekilde yap / kendini koru ve biçimlemede ölçülü davran / onlar arasındaki ölçü ve uyumu gözet.” Siz de ıslah edici eylemlerde bulunun. Muhakkak ki Ben yaptıklarınızı görmekteyim. (Sebe Suresi 10-11) Hz.Muhammed’in@ mesajı rüzgar hızıyla yayılacak ve bir aylık mesafedeki bütün çevre kabilelere, devletlere günün belli bir vakti gibi şaşırtıcı bir süratte ulaşacaktır. (Kıssada sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay metaforu). Hz.Muhammed @ rüzgarı yakalamıştı artık. Mesajı ve namı her tarafı, bütün ülkeleri / şehirleri / beldeleri kaplamıştı. O gelecekte çevre kabilelerle ve devletlerle sağlam bağlar kuracak onları kendine bağlayacaktır. O, kuracağı devlet ile bölgenin ticaretinde ve yaşamında çok önemli olan kervanların akışlarını kontrol altına alacak ve öyle bir konuma yerleşecek ki her türlü ticari ve siyasi akış ile ilişkileri denetimine alacaktır. (Kıssada erimiş bakırı sel gibi akıtma metaforu) Böylece çevredeki yabancı (cin) kabileler / devletler çok kısa zamanda İlahi mesajın öngördüğü İslam / barış topluluğunun egemenliğine girecektir. Öyle bir egemenlik tesis edilecek ki topluluk içerisine giren yabancı / ecnebi / Mekkeli olmayan bu toplumlar kolay kolay bu tevhidi devletin hakimiyetinden çıkamayacaklardır. Söz konusu egemenliğin altına girenler Hz.Muhammed’in@ tevhidi dünya görüşünü / İslamı yükseltecek çok büyük bir medeniyet meydana getireceklerdir. Bu medeniyet ile şehirler inşa edilecek, kültürel, siyasi, felsefi, bilimsel bilgiler üretilecek ve savaş araç gereçlerinden heykellere, musiki ve edebiyattan sanat ve büyük mimari eserlere kadar akla gelebilecek maddi ve manevi insanların her türlü ihtiyacını karşılayacak şeyler yapılacaktır. (Kıssadaki mihraplar, temsil ve heykeller, havuz gibi çanaklar ve kazanlar metaforu ile anlatılmak istenen herşey) Hz.Davut @ ailesine verilen hakimiyet ve medeniyetin bir benzeri hatta daha büyüğü Hz.Muhammed’e@ verilecektir. Bu nedenle Hz.Davud @ ailesine verilen talimat metaforunda müminlere şu mesaj verilir; “Ey peygambere tabi olanlar, Ey peygamberin ehli olanlar! Sakın gevşemeyin! Görevlerinizi yerine getirin! (Şükredin)” 12-13-Sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay olan rüzgar da Süleyman içindi. Onun için suyu / erimiş bakır madenini sel gibi akıttık. Rabbinin izniyle, cinlerin bir kısmı da onun emrinde çalışırdı. Onlardan kim Bizim emrimizden çıkıp-sapacak olsa, ona çılgın ateşin azabından tattırdık. Onlar, ona (Süleyman’a) mihraplar (mescidler, saraylar, yüksek binalar, kaleler, savaş araç gereçleri), timsaller (hakikatin temsilleri / felsefe / mitoloji / heykeller / resimler) ve havuzlar gibi çanaklar (insanın maddi ve manevi ihtiyaçları için gerekli olan şeyler) ve sabit kazanlardan (her türlü sanayi ve imar ürünleri ve toplumun siyasi, ekonomik, kültürel olarak ayakta kalması için gerekli olan her türlü ölçü ve standartları) her ne isterse yaparlar. “Ey Davud ailesi! Şükür için çalışın! / görevinizi yerine getirin! Ama kullarım içinde şükreden ne kadar da azdır!” (Sebe Suresi 12-13) Fakat nasıl ki Hz.Süleyman’ın @ vefat etmesiyle onun getirdiği sistem ve ideolojisi (Süleymanizm) bir süre daha ayakta kalmış / bir süre daha hükmünü yürütmüş ama sonunda mutlaka yıkılmış ise aynı şekilde Hz.Muhammed’in@ getirdiği ideoloji / sistem de o vefat ettikten sonra hükmünü sürdürecek ama uzun bir süre sonra yine içten çürüme ile mutlaka yıkılacaktır. Çünkü baki olan Allah’tır. Hiçbir iktidar / medeniyet ebedi değildir. Her iktidar sonunda yıkılır. Medeniyetler / sistemler / ideolojiler kendilerine biçilen ömür süresince yaşarlar ve ecelleri gelince de ölümleri mukadderdir. Bu yıkımda / ölümde esas faktör ise dışarıdan değil içeriden çıkacak olan bir dabbe sonucu olacaktır. Bu dabbeler, o toplumda yenilmiş ve yerle bir olmuş olan kesimlerin bir şekilde canlanarak ayaklanacak olanlarıdır. Fakat bu dabbeler ne kadar ayaklanırsa ayaklansın Devlet içeriden çürümediği sürece ayakta kalır. Şayet devletin dayandığı dünya görüşü / ideoloji (kıssa da asa metaforunda verilir) içeriden çürürse yani o dünya görüşünün müminleri bozulur da ideolojilerini / dünya görüşlerini çürütürlerse işte o zaman devletleri yıkılır. Tıpkı Hz.Süleyman’ın @ asasının bir kurtçuk (dabbetül arz) tarafından içeriden kemirilmesi ve çürüyen asanın Hz.Süleyman’ın @ cesedini taşıyamayarak kırılması sonucunda O’nun devrilmesi (aslında devletin devrilmesi) metaforunda olduğu gibi. Allah’ın bu yasası her zaman işleyecektir. Tevhidi dünya görüşüne göre kurulacak devletin yıkımını kendi içinden çıkan bir dabbetül arz gerçekleştirir. Şayet müminler ideolojik / dünya görüşlerinin gösterdiği amaçlardan sapmışlarsa isyancıların / dabbelerin yapacakları başkaldırı ile sistem birden çöküverir. Dışarıdan bakınca çok güçlü dimdik ayakta görünen bu devletler / medeniyetler, kurucuları öldükten sonra bile güçlü görünmeye devam edebilirler ama içten çürüme belli bir kerteye gelince o devlet / medeniyet o toplumdaki yenilmiş, yerle bir edilmiş, zayıflar, yoksullar ve ezilmişlerin ayaklanması ile yıkılır. Bu Allah’ın sünnetidir. / yasasıdır. 14- Onun ölümünü gerçekleştirdiğimiz zaman, onun öldüğünü onlara ancak asasını yiyen dabbetülarz (halkın içinden çıkan muhalefet) gösterdi. (Onun öldüğünü onlara sadece asasını yiyen dâbbetülarz bildirdi. / gösterdi.) Şöyle ki; Cinler onun öldüğünü o, yüz üstü yere düştüğü zaman anladılar. Eğer cinler gaybı / geleceği bilmiş olsalardı, o alçaltıcı azap içinde kalmazlardı. (Sebe Suresi 14) Surenin müteakip ayetlerinde Cenab-ı Mevla elçisine yine Hz.Süleyman @ ve Sebeliler kıssası üzerinden Arap yarımadasındaki tüm şirk yanlılarına aşağıdaki mesajları iletmesini bildirir; “Ey müşrikler! Hatırlayacak olursanız, Hz. Süleyman’ın iktidarında Sebe ülkesi de tevhidi dünya görüşü çerçevesinde İslam / barış topluluğuna katılmıştı. Böylece birliğe katılan ülkeler baştan başa Cennet gibi olmuştu. Ama onlar şükrü (görevlerini ihmal edince) bırakınca, birlikten ayrılınca Arim selleri / şiddetli sel gibi düşmanlar üzerlerine geldi ve onları darmadağın etti. Hatta bu birliğe Sebe ülkesinden Hz.Süleyman’ın @ hakim olduğu Bereketli Hilal ülkeleri ile Arabistan’daki tüm kabileler de katılmış ve bu iki ülke arasındaki ticaretten faydalanıyorlardı. Hatırlayın ki o dönemde bu ticari ilişkiler ve seyahatler güven içinde gerçekleşiyordu. Ama siz bu birlikten ayrıldıktan sonra yol boyunca dizili komşu kabileler birbirine düşman oldu ve birbirlerini yediler. Seferlerinizin arasını uzaklaştırmayı, güven ortamının kalkmasını ve ticareti imkânsız kılmayı dilediniz. Böylece seyahatler zorlaştı, güven kalktı, ilişkiler koptu, ticaret bitti, gerilik ve yoksulluk meydana geldi. Kendi kendinize zulmettiniz, yazık ettiniz. Fakat geçmişte gerçekleşmiş olan bu birlik şimdi neden tekrar tesis edilmesin? O ilişkiler neden tekrar kurulmasın? Ticari yollardaki güven neden tekrar sağlanmasın? O sırt sırta şehirler neden tekrar kurulmasın? Yeter ki tekrar dirilişe önce siz inanın. Ey müşrikler! Siz önce bu tevhit anlayışına inanırsanız geçmişte yaşanmış bu birliğin yeniden meydana gelmemesi için hiçbir sebep yoktur! Fakat ne yazık ki şimdi siz bizlere boykot uygulamakla halihazırdaki ticaret yollarınızı bile tehlikeye atıyorsunuz. Hem kuzeyde hem de güneyde ve Arap yarımadasındaki bazı kabile ve devletlerin düşmanlığını kazanmakla daha fazla dağılmaktasınız ve artık kendi Kıyametinizi iyice yaklaştırıyorsunuz.” 15-19- And olsun ki, sağlı sollu bahçelere sahip yerlerde ikamet eden Sebelilerin yurdundan da alınacak ibret vardır. Onlara “Rabbinizin verdiği rızıklardan yiyin ve O’na şükredin! / görevinizi yapın! Ne güzel bir ülke ve bağışlayan bir Rab!” denildi. Fakat onlar yüz çevirdiler. Biz de üzerlerine ‘Arim’ selini gönderdik de onların bahçelerini acı mevyeli, ılgınlı ve içinde biraz da sedir ağacı bulunan hale çevirdik. İşte bu, onların inkarlarına karşılık Bizim onları cezalandırmamızdır. Biz nankörlerden başkasını cezalandırır mıyız? Biz onların (Sebelilerin) yurdu ile kendisine bereket verdiğimiz memleketler (Bereketli Hilal) arasında, (Yemen’den başlayıp Filistin’e kadar olan çizgide) sırt sırta şehirler / kasabalar/ kentler meydana getirmiştik. Böylece (onlar için) seyahati kolaylaştırarak buralarda geceleri ve gündüzleri (sürekli) emniyet içinde gidilip gelinmesini sağladık. Fakat onlar; “Rabbimiz! Seferlerimizin arasını uzaklaştır” dediler ve nefislerine zulmettiler. Bu nedenle Biz de onları dillerde dolaşan hikayeler kıldık ve darmadağın ettik. Muhakkak ki bunda, çok şükreden ve çok sabreden herkes için elbette ibretler vardır. (Sebe Suresi 15-19) Cenab-ı Mevla’nın müşriklere mesajları şöyle devam eder; “Halbuki Ey müşrikler! Sizi bu dağılmış, parça parça olmuş duruma düşüren iblis / Ebu Cehil gibilerden başkaları değildir. Onlar kendi çıkarları, bencil arzu ve hevesleri için planlar kurdular ve bu planlarını gerçekleştirdiler. Aslında onlar bu düşündükleri / planladıkları hile ve tuzaklarını gerçekleştirecek güç ve iktidara sahip değillerdi. Ama sizler onlara itaat edince / itiraz etmeyince onlarda kolayca planlarını uyguladılar. Sizler onları biraz sorgulasanız, iblislere biraz direnseniz, onlara karşı çıksanız düşündüklerini gerçekleştiremeyeceklerdir. Hatta daha da ilerisini söylemek gerekirse; onların ne bu ülkenin kurucu ideolojisinde / göklerde ne de bu ülkede / toplumda / arzda zerre kadar katkıları / eserleri / değerleri ve güçleri yoktur. Ayrıca onların Kabe’nin kurucu ideolojisinde hiçbir ortaklıkları da yoktur. Yani Hz. İbrahim ve sonrasında Kusay’ın kurduğu sistem ile Hz.Süleyman’ın Arapları da içine aldığı sistemde Ebu Cehil (İblis) ve onun gibilerin asla yerleri yokken ve onun gibiler bu şirk sistemini başınıza bela etmişken, sizler onların tezgahına geliyor ve onlara itaat ediyorsunuz. Ey Mekkeliler! İblisin (Ebu Cehil, Velid b. Muğire vb.) sizlere herhangi bir yararı da yoktur. Sizleri esenliğe götürecek, selamete çıkaracak bir siyasetleri de yoktur. Onlar sizlere herhangi bir şekilde destek de vermezler. (Ayeti kerimede ortakların şefaatlerinin olmaması şeklinde ifade edilir.) Ama Allah’ın seçtiği peygamberin ise Allah’ın verdiği yetki ve hidayeti ile insanlara şefaati / destekleri vardır. (Dünyevi anlamdaki destek / şefaat) Hele insanların içerisindeki korku bir sona ersin, bir kıyamet kopsun / toplumsal kıyamet kopsun işte o zaman insanlar kendilerine yararlı olanın Allah’ın önerdiği sistem olduğunu göreceklerdir. İşte o zaman müminler, siz Mekkelilere “Rabbiniz ne getirmişti?” diye soracak. Sizlerde “Allah (cc) hakkı getirmişti” diye itiraf edeceksiniz. Ama o zaman kim bilir belki de sizin için çok geç olacak.” 20-23- Ant olsun ki, İblis onlar üzerindeki hedefini / düşündüğünü gerçekleştirdi de müminlerden oluşan bir grup hariç hepsi ona (İblise) tabi oldular. Halbuki onun (İblis) onlar üzerinde hiçbir sultanı / gücü / nüfuzu yoktu. Fakat Biz ahirete imanı olanı, ondan şüphe içinde bulunandan ayırt etmek istedik. Rabbin her şeyi kaydetmekte ve korumaktadır. De ki: “Allah’tan başka ilah saydığınız kimseleri istediğiniz kadar çağırın. Onlar, göklerde ve yeryüzünde zerre ağırlığınca katkıları / eserleri yoktur, hiçbir şeye malik değildirler. Onların bu ikisinde (gökler ve yerin yönetiminde) herhangi bir ortaklıkları yoktur. O’nun (Allah’ın) onlardan herhangi bir yardımcısı / destekçisi de yoktur.” O’nun nezdinde kendisinin izin verdiği (yetki verdiği) kimseden başkasının şefaati / yardımı / desteği fayda vermez. Nihayet onların kalplerinden korku giderildiği zaman: “Rabbiniz ne dedi?” (diye müminler) sorarlar. Onlar ise “Hakkı” derler. O, çok yücedir, çok büyüktür. (Sebe Suresi 20-23) Cenab-ı Hak elçisinden müşrik elitlere şunu sormasını söyler; “İnsanların faydasına olan ve ihtiyaç duyduğu şeyleri (maddi ve manevi rızıkları) kim vermektedir? Eğer bunları Allah veriyorsa o takdirde hangimizin dünya görüşü / ideolojisi doğru? Ve hangimizin dünya görüşü / ideolojisi bizi kurtaracak? Ya bizim savunduğumuz tevhidi dünya görüşü doğru ya da sizin Şirk ideolojisi doğru, cevap verin hangisi doğru? Bizim savunduğumuz ideoloji “Allah’tan” geliyor ve Allah insanların tüm ihtiyaçlarını karşıladığına göre hangisi doğru? Sizler; “bize uyarsanız yaptığınız şeylerin her türlü günahını / vebalini biz üstleniyoruz” diye insanları kandırıyorsunuz. Halbuki kimse kimsenin günahını üstlenemez. Yapılan kötülüklerden herkes katkısı kadar payını alır. Ey müşrikler! Şayet siz bu çağrıya uymayacak olursanız, bu çağrıya olumlu yanıt verecek olan başka insanlar olacaktır. O zaman kimin haklı, kimin haksız olduğu ve kimin sahtekâr / ayartmacı olduğu ortaya çıkacak ve sonunda size bu ayartmalarınızın cezası tattırılacaktır.” 24-30- De ki: “Sizi göklerden ve yerden kim rızıklandırır?” De ki: “Allah! O halde kuşkusuz ya biz hidayet veya açık bir sapıklık üzereyiz ya da siz.” De ki: “Siz bizim işlediğimiz suçlardan sorumlu tutulmazsınız. Biz de sizin yaptıklarınızdan sorumlu tutulmayız.” De ki: “Rabbimiz bizi bir araya toplayacak, sonra aramızda hak ile hükmedecektir. O, hakkıyla hüküm veren, (her şeyi) hakkıyla bilendir.” De ki: “O’na ortaklığa dahil ettiğiniz ortakları bana gösterin bakayım! Hayır… Olmaz! Bilakis O, Azîz’dir, Hakîm’dir.” Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bilmezler. Onlar, “Eğer siz doğru söyleyenlerden iseniz bu vaat ne zaman?” derler. De ki; “Merak etmeyin! Sizin için belirlenen o günün zamanını / miadını bir saat olsun ne erteleyebilirsiniz ne de öne alabilirsiniz.” (Sebe Suresi 24-30) Cenab-ı Mevla müşriklere uyarılarını şöyle sürdürür; “Ey müşrikler! İleri gelen iblislerinizin ayartmalarına kulak asmayın! Zira toplumun kıyameti gelince herkes birbirini suçlayacak. Mustazaflar / toplumda zayıf olanlar / yönetimde söz sahibi olmayanlar ileri gelenlerden İblisleri (ki o iblisler sahip oldukları mal mülk ve güçle şımarmış olan ve yönetimde de söz sahibi olan elitlerdir) suçlayacaklar ama onlar bu suçlamaları reddedecekler. Onların reddediş gerekçelerinde “size bu noktaya geleceğinizi bildiren uyarıcı gelmedi mi?” diye sorduklarında yönetilen halk “geldi” diye cevap verecekler. İleri gelenler de onlara “Eee! O zaman bu uyarılara kulak vermemenizi biz mi engelledik, ondan biz mi sizi geri çevirdik” derler. Onlar ise “hayır” derler bunun üzerine ileri gelenler onlara “sizler kendiniz kendi seçiminizle bizi takip ettiniz.” diyeceklerdir. Onlar da “Evet! Siz bir zorlamada bulunmadınız, ama gece gündüz öyle plan- oyunlar kurdunuz ki bizi ayarttınız.” diye cevap verecekler ama bu sonucu değiştirmeyecektir. Ve kıyamet gerçekleşecektir. İşte toplumun bu kıyameti gerçekleşmeden önce, gelin pişman olmadan önce, birbirinizi suçlar pozisyona düşmeden önce, peygamberin etrafında toplanın! İblislerin / Ebu Cehil / Velid bin Muğire vb. nin mal ve sayıca çokluklarına bakıp da aldanmayın!” 31- 33-İnkârcılar, “Biz bu Kur’an’a da inanmayız, ondan öncekine de...” dediler. Sen o zalimleri Rableri huzurunda tutuklanmış ve birbirlerini suçlarken bir görsen! Toplumun ezilen kesimi büyüklük taslayan ileri gelenlere / kibirli kodamanlara, “Eğer sizler olmasaydınız, bizler muhakkak mümin kimseler olurduk” diyecekler. Büyüklük taslayan ileri gelenler / kibirli kodamanlar ise toplumun ezilen kesimine “Size rehber / hidayet geldikten sonra, sizi ondan biz mi alıkoyduk? Hayır, siz bizzat kendiniz suçlulardınız / mücrimlerdiniz” derler. Toplumun ezilen kesimi de o büyüklük taslayan ileri gelenlere / kibirli kodamanlara: “Hayır! İşiniz gücünüz gece-gündüz planlar, tuzaklar kurmaktı. Bize Allah’ı inkâr etmemizi ve O’na eşler koşmamızı emrediyordunuz” derler. Onlar azabı gördükleri zaman pişmanlıklarını gizleyeceklerdir. İnkâr edenlerin boyunlarına demir halkalar geçirmişizdir. Onlar ancak yapmış olduklarının cezasını göreceklerdir. (Sebe Suresi 31-33) Cenab-ı Hak, müşriklerin inanç ilkelerinden birisini daha eleştiriye tabi tutar ki bu düşünceleri onları yanlışa sevk etmiştir. Onlar zengin ve güçlü olanların Allah yanında sevgili olduğuna inanırlardı. Onlara göre Allah kime mal, mülk, makam ve güç verdiyse o kimse O’nun yanında da itibarlıdır, sevilendir. Zira Allah, sevdiği kuluna nimetler ihsan eder, sevmediği kuluna da nimetlerini sakınır. Sevmediği kulu yoksuldur, muhtaçtır, sürünür, hastadır, sakattır, vb. Müşrikler bu inançları üzerine kurdukları şirk sistemi ile toplumun alt tabakasındaki insanları sömürmekte ve onlara acı çektirmekte hiçbir sakınca görmemekteydiler. Hatta onlara yardım etmenin Allah’ın iradesine karşı çıkmak ve O’nu hiddetlendirecek bir hareket olduğunu iddia ederler. Bu sapık inançları, onların peygamberlere karşı durmalarına, onlarla mücadele etmelerine yol açmıştır. Cenab-ı Hak, onların bu inkarlarının istisna olmaksızın her elçiye yapıldığını bildirir. Elçilerin azap uyarılarını da reddettiklerini ve kendilerine asla azap gelmeyeceğini iddia ettiklerini belirtir. Hatta onlar mal ve evlat olarak çoğunlukta olmaları nedeniyle kimsenin kendilerini yenemeyeceğini ve böylece azab edemeyeceğini de iddia etmişlerdir. Halbuki Cenab-ı Hak malı, mülkü, makamı ve gücü insanlardan dilediğine ve dilediği kadar verir. Bu nedenle halihazırda güçlü olan yarın güçsüzleşebilir ve sakınmadığı azap başına geliverir. Cenab-ı Hakk’ın bu tasarrufu bir hikmete yönelik olarak ve ancak o kulun denenmesi içindir. Yoksa ne bir kuluna az vermesi, onu sevmediği anlamına gelir ne de bir kulunu zengin etmesi, onu sevdiği ve seçtiği manasına gelir. O’na yakın olanlar ancak iman edenler ve güzel eylemler ortaya koyanlardır. Bu güzel eylemlerin başında da Allah elçilerinin tarafında olup sahip olduğu maldan ve mülkten infak etmek gelir. Bu şekilde davranan kimselere yaptıklarının karşılığını O, kat kat verecektir. Cenab-ı Mevla, şirk inancının temel ilkesini böylece eleştirdikten sonra, Mekkelileri bu yanlış inancı terk etmeye ve Hz.Muhammed’e@ destek olmaya davet etmiş olur. 34- 39- Biz hangi ülkeye bir uyarıcı gönderdiysek, mutlaka oranın refah içindeki şımarık ileri gelenleri: “Biz sizinle gönderilen şeyi (öğretiyi) inkâr ediyoruz” dediler. İlave olarak dediler ki: “Biz mal ve evlât olarak daha çoğuz ve bize azap edilemez.” De ki: “Muhakkak ki benim Rabbim dilediği kimseye rızkı genişletir ve dilediği kimseye de kısar. / ölçülü verir. Fakat insanların çoğu bilmezler.” Sizi Bize yaklaştıracak olan, ne mallarınızdır ne de evlâtlarınız. Ancak kim iman eder ve ıslah edici eylemlerde bulunursa Bize o yaklaşır. İşte onlar yaptıklarına karşı kat kat mükafatla ödüllendirilecek olanlardır. Ve onlar yüksek makamlarında güven içindedirler. Ayetlerimizi hükümsüz kılmak için yarışanlar işte onlar azap için hazır bulundurulacaklar. De ki: “Muhakkak ki benim Rabbim kullarından dilediğine rızkı genişletir ve/ veya kısar. Siz ne infak ederseniz O, onun yerine başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” (Sebe Suresi 34-39) Cenab-ı Mevla toplumsal kıyamet olup da şirk sistemi çöktüğü zaman bütün müşriklerin toplanıp hesaba çekileceği günün sahnelerinden bazı kesitler sunar. O sahnelerden birinde Hz.Muhammed’den@ yana tavır koymuş olan Darün Nedve’nin / ihtiyarlar heyetinin üyelerinin / meliklerinin (ahiretteki melekler metaforunda) sorguya çekileceği ve Mekke halkının kendilerine uyup uymadığından hesap sorulur. Onlar ise Mekke halkının kendilerine uymadıkları aksine onların Ebu Cehil, Velid bin Muğire, Utbe bin Rebia, As bin Vail gibi cinlere / şeytanlara itaat ettiklerini ifade ederek kendilerini savunurlar. Hakk’ın hâkim olduğu ve batılın devrildiği o gün, kimse kimseye yardım edemeyeceği bildirilir. Onlara hani o zenginlikleri nedeniyle Allah’ın azap vermeyeceği inanışları hatırlatılır. Ayrıca onların elçilerin getirdiği tüm delillere karşı koyuşları hatırlatılır. Elçilerin getirdikleri delillerin Allah’a atılan bir iftira olduğunu ve böylece insanları kandırdıkları, büyülediklerini söyleyerek aslında kendi yaptıkları kötü eylemleri, elçiler yapıyormuş gibi gösterdikleri hatırlatılır. Onların bu hareketleri ile azabı ne kadar hak ettikleri ortaya konur. Böylelikle önerdiği ilahi sistem, çağırdığı dünya görüşü karşılığında herhangi bir menfaat beklentisi olmayan ve kendilerinden bu hizmeti karşılığında hiçbir ücret istemeyen Allah elçisine toplumsal kıyamet (İnkılap) ve kişisel kıyamet (ölüm) gelmezden önce iman etmelerini, O’nun çağrısını tekrar tekrar düşünmeleri halinde gerçeği göreceklerini ve elçinin önerdiği dünya görüşünün ne kadar makul ve mantıklı olacağını müşahede edecekleri bildirilir. 40-49- O gün onların hepsini toplayacak ve sonra meleklere: “Bunlar size tapıyorlar / itaat ediyorlar mıydı?” diye soracak. Onlar: “Seni tenzih ederiz. Onlara karşı bizim velimiz / yöneticimiz / koruyucumuz Sensin. Bilakis onlar cinlere tapıyorlardı / itaat ediyorlardı. Çoğu onlara iman etmişlerdi / güvenmişlerdi” dediler. Artık bugün birbirinize yarar da zarar da veremezsiniz. Zalimlere (şirk elebaşılarına): “Tadın bakalım yalanlayıp durduğunuz ateş azabını!” diyeceğiz. Çünkü onlara ayetlerimiz açıkça okunduğu zaman: “Bu, ancak atalarınızın taptıklarından (ilahlardan) sizi men etmek isteyen bir adamdan başkası değil” dediler. Ayrıca dediler ki: “Bu (Kur’an) uydurulmuş bir iftiradan başka bir şey değildir.” Dahası O inkarcılar kendilerine hak geldiği zaman: “Bu ancak apaçık bir sihirdir” dediler. Halbuki Biz onlara öyle ders görecekleri / okuyacakları kitaplar vermediğimiz gibi onlara senden önce bir uyarıcı da göndermedik. Onlardan önceki kimseler de yalanlamışlardı. Halbuki onlara verdiklerimizin onda birine bile erememişlerdi. Buna rağmen elçilerimi yalanladılar. Peki, Beni inkâr etmenin sonu nasıl oldu? De ki: “Ben size sadece bir tek öğüt vereceğim; Allah için ikişer ikişer ve teker teker kalkın. (Ister tek başınıza salim kafayla ister kafa kafaya verip birlikte beyin fırtınası yaparak nasıl isterseniz bu mesele üzerinde biraz düşünün.) Arkadaşınızda (Muhammed’de) delilikten eser yoktur. O ancak size gelmekte olan şiddetli bir azabı haber vererek, sizi ondan sakındıran bir uyarıcıdır. De ki: “Benim sizden istediğim ücret sizin Allah’a yaklaşmanızdan başka bir bedel değildir o da sizin içindir. Yoksa benim ecrim ancak Allah’a aittir. O, her şeye şahittir.” De ki: “Muhakkak ki benim Rabbim, hakkı ortaya koyar. O, gaybları bilendir.” De ki: “Hak geldi. Artık batıl ne yeni bir şey ortaya koyabilir ne de öncekini / eskiyi geri getirebilir.” (Sebe Suresi 40-49) Şayet Hz.Muhammed’in@ yanında yer almakta geç kalınacak olursa iş işten geçmiş olacağı ve azabı hak edenlerden olacakları uyarısı yapılır. Bir muhakeme daha yapmaları istenir. Şayet Hz.Muhammed@ sapıtmış, deli ise zaten kendisine zarar vermiş demektir. Ama çağırdığı ideolojinin son derece akıllıca olduğu ve insanların faydasına olduğu görüldükten sonra tereddüt edilmemesi gerektiği ve bunun ancak kullarının faydasını ve iyiliğini düşünen Rableri tarafından olduğunun bilinmesi gerektiği konusunda uyarılar yapılır. 50-54- De ki: “Eğer ben sapmışsam, o zaman yalnızca kendi zararıma sapmışım demektir. Şayet doğru yolu bulmuşsam, buda Rabbimin bana vahyetmesi sayesindedir. Muhakkak ki O, en iyi İşiten ve kullarına çok yakın olandır.” Sen onları dehşete kapıldıkları zaman bir görsen; işte o zaman hiçbir kurtuluş yoktur, yakın bir yerden yakalanmışlardır. Azabı görünce de “O’na iman ettik” dediler. (Ama heyhat işte o zaman iş işten geçmiştir.) Onlar için imana erişmek artık imkânsız derecede çok uzak. Oysa daha önce (dünyada) onu inkâr etmişlerdi. Uzak bir yerden (dünyadan) gayba (ahirete) atıp tutuyorlardı. Artık bundan önce benzerlerine yapıldığı gibi, kendileriyle arzuladıkları şeyler arasına engel konulmuştur. Çünkü onlar derin bir şüphe içindeydiler. (Sebe Suresi 50-54)
- Sureler İndeksi | Allahın Rehberliği
A Abese: Mekke Dönemi-Bölüm 5 Adiyat: Mekke Dönemi-Bölüm 3 Ahkaf: Mekke Dönemi-Bölüm 23 Ahzab: Medine Dönemi- Bölüm 24, Bölüm 25, Bölüm 26 A’la: Mekke Dönemi-Bölüm 2 Alak : Mekke Dönemi-Bölüm 1 Al-i İmran: Medine Dönemi- Bölüm 15, Bölüm 16, Bölüm 17, Ankebut: Mekke Dönemi-Bölüm 45, Medine Dönemi- Bölüm 1 Araf: Mekke Dönemi-Bölüm 7, Bölüm 14, Bölüm 15 Asr: Mekke Dönemi-Bölüm 3 B Bakara: Medine Dönemi- Bölüm 4, Bölüm 7, Bölüm 8, Bölüm 9, Bölüm 10, Bölüm 13, Bölüm 14, Bölüm 38 Beled: Mekke Dönemi-Bölüm 6 Beyyine: Medine Dönemi- Bölüm 3 Büruc: Mekke Dönemi-Bölüm 5 C Câsiye: Medine Dönemi- Bölüm 1 Cin: Medine Dönemi- Bölüm 1 Cumua: Medine Dönemi- Bölüm 8 D Duha: Mekke Dönemi-Bölüm 2 Duhan: Mekke Dönemi-Bölüm 41 E Enam: Mekke Dönemi-Bölüm 16 Enbiya: Mekke Dönemi-Bölüm 30 Enfal: Medine Dönemi- Bölüm 12 F Fatiha: Mekke Dönemi-Bölüm 2 Fatır: Mekke Dönemi-Bölüm 8 Fecr: Mekke Dönemi-Bölüm 2 Felak: Mekke Dönemi-Bölüm 4 Fetih: Medine Dönemi- Bölüm 28 Fil: Mekke Dönemi-Bölüm 4 Furkan: Mekke Dönemi-Bölüm 8 Fussilet: Mekke Dönemi-Bölüm 37 G Gaşiye: Mekke Dönemi-Bölüm 40 H Hac: Mekke Dönemi-Bölüm 45, Medine Dönemi- Bölüm 5 Hadid: Medine Dönemi- Bölüm 27 Hakka: Mekke Dönemi-Bölüm 32 Haşr: Medine Dönemi- Bölüm 18 Hicr: Mekke Dönemi-Bölüm 29 Hucurât: Medine Dönemi- Bölüm 35 Hud: Mekke Dönemi-Bölüm 33, Medine Dönemi- Bölüm 2 Hümeze: Mekke Dönemi-Bölüm 5 İ İbrahim: Mekke Dönemi-Bölüm 22 İhlas: Mekke Dönemi-Bölüm 4 İnfitar: Mekke Dönemi-Bölüm 34 İnsan: Medine Dönemi- Bölüm 2, Bölüm 11 İnşikak: Mekke Dönemi-Bölüm 34 İnşirah: Mekke Dönemi-Bölüm 2 İsra: Mekke Dönemi-Bölüm 38 K Kadir: Mekke Dönemi-Bölüm 5 Kaf: Mekke Dönemi-Bölüm 6 Kafirun: Mekke Dönemi-Bölüm 3 Kalem: Mekke Dönemi- Bölüm 2 Kamer: Mekke Dönemi-Bölüm 6 Karia: Mekke Dönemi-Bölüm 5 Kasas: Mekke Dönemi-Bölüm 17, Bölüm 18 Kehf: Mekke Dönemi-Bölüm 12, Bölüm 19 Kevser: Mekke Dönemi-Bölüm 3 Kıyamet: Mekke Dönemi-Bölüm 5 Kureyş: Mekke Dönemi-Bölüm 4 L Leyl: Mekke Dönemi-Bölüm 2 Lokman: Mekke Dönemi-Bölüm 21 M Maide: Medine Dönemi- Bölüm 29, Bölüm 31, Bölüm 32, Bölüm 33, Bölüm 35, Bölüm 38 Maun: Mekke Dönemi-Bölüm 3 Mearic: Mekke Dönemi-Bölüm 34 Meryem: Mekke Dönemi-Bölüm 9 Muhammed: Medine Dönemi- Bölüm 11 Mutaffifin: Medine Dönemi- Bölüm 2 Mücadele: Medine Dönemi- Bölüm 24 Müddessir: Mekke Dönemi-Bölüm 2 Mülk: Mekke Dönemi-Bölüm 44 Mü’min: Mekke Dönemi-Bölüm 23 Mü’minun: Mekke Dönemi-Bölüm 35 Mümtehine: Medine Dönemi- Bölüm 22 Münafikun: Medine Dönemi- Bölüm 22 Mürselat: Mekke Dönemi-Bölüm 5 Müzzemmil: Mekke Dönemi-Bölüm 2 N Nahl: Mekke Dönemi-Bölüm 39 Nas: Mekke Dönemi-Bölüm 4 Nasr: Medine Dönemi- Bölüm 35 Naziat: Mekke Dönemi-Bölüm 34 Nebe: Mekke Dönemi-Bölüm 34 Necm: Mekke Dönemi-Bölüm 4 Neml: Mekke Dönemi-Bölüm 25, Bölüm 27 Nisa: Medine Dönemi- Bölüm 19, Bölüm 20, Bölüm 21, Bölüm 23 Nuh: Mekke Dönemi-Bölüm 46 Nur: Medine Dönemi- Bölüm 22, Bölüm 23, Bölüm 25 R Rad: Medine Dönemi- Bölüm 3 Rahman: Medine Dönemi- Bölüm 6 Rum: Mekke Dönemi-Bölüm 22 S Sad: Mekke Dönemi-Bölüm 7 Saf: Medine Dönemi- Bölüm 18 Saffat: Mekke Dönemi-Bölüm 42 Sebe: Mekke Dönemi-Bölüm 20 Secde: Medine Dönemi- Bölüm 3 Ş Şems: Mekke Dönemi-Bölüm 5 Şuara: Mekke Dönemi-Bölüm 10, Bölüm 11 Şura: Mekke Dönemi-Bölüm 36 T Taha: Mekke Dönemi-Bölüm 9 Tahrim: Medine Dönemi- Bölüm 30 Talâk: Tarık: Mekke Dönemi-Bölüm 6 Tebbet: Mekke Dönemi-Bölüm 2 Teğabün: Medine Dönemi- Bölüm 27 Tekasür: Mekke Dönemi-Bölüm 3 Tekvir: Mekke Dönemi-Bölüm 2 Tevbe: Medine Dönemi- Bölüm 34, Bölüm 36, Bölüm 37 Tin: Mekke Dönemi-Bölüm 5 Tur: Mekke Dönemi-Bölüm 40 V Vakıa: Mekke Dönemi-Bölüm 34 Y Yasin: Mekke Dönemi-Bölüm 6 Yunus: Mekke Dönemi-Bölüm 43 Yusuf: Mekke Dönemi-Bölüm 13 Z Zariyat: Mekke Dönemi-Bölüm 31 Zilzâl: Medine Dönemi- Bölüm 19 Zuhruf: Mekke Dönemi-Bölüm 26 Zümer: Mekke Dönemi-Bölüm 28
- Yazar Hakkında | Allahın Rehberliği
Yazar Hakında Ahmet Aydın 1962 yılında Polatlı’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Ankara’da tamamladı. Lisans ve yüksek lisansını ODTÜ Makine Mühendisliği bölümünden aldı. Aynı bölümde araştırma görevliliği yaptı. Daha sonra BOTAŞ’ta mühendis, başmühendis, daire başkan yardımcılığı ve Genel Müdür müşavirliğinde bulundu. EPDK’nın kuruluşundan bugüne kadar enerji uzmanı, grup başkanı, daire başkanı ve başkan yardımcısı olarak hizmet verdi. Halen aynı kurumda başkan danışmanı olarak görev yapmaktadır. 2007-2008 yıllarında TBMM Genel Sekreter Yardımcılığı ve başkan müşavirliği görevlerinde de bulundu. Lise yıllarında MTTB faaliyetlerine katıldı. MAZLUMDER’in kuruluş faaliyetlerinde yer alarak kurucu üyesi oldu ve bir dönem Genel Sekreterlik görevini de üstlendi. ODTÜ Mezunları Birliği Vakfının kurucu üyeleri arasında yer aldığı gibi vakfın Genel Müdürlüğü görevini iki dönemlik bir süre ile yerine getirdi. Siyer, hadis ve tefsir okumalarına ortaöğrenim yıllarında başladı. Ankara vaizlerinden olan babasının kütüphanesindeki temel eserleri o yıllarda bitirdi. Kur’an ve Hz.Muhammed’i anlamaya yönelik çabaları o günlerden başladı. Çeşitli tefsir dersi halkalarına iştirak ederek aralıksız günümüze kadar devam etti. “Medeniyet Yolunda Allah’ın Rehberliği- Kur’an ve Hz.Muhammed’in Hayatına Politik Bir Yaklaşım” ismini verdiği bu eser, onun bu ders halkalarındaki çalışmalardan elde ettiği çıkarımlar ile kendi kişisel okumalarından elde ettiği birikimler arasından süzülen bir yapıttır. Evli ve dört çocuk babasıdır.
- Bölüm 13:KAYNUKALILARIN İSYANI | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 13 KAYNUKALILARIN İSYANI Medine’nin savunulması için savaşa izin verilmesi sonrasında İslami hükümetin daha aktif davranarak küçük askeri birlikler ile çevre kabilelerin üzerine gidilmesi ve onların İslam’a / Barışa davet edilmeleri politikalarına Medine’deki Yahudi kabilelerin bazı ileri gelenleri muhalefet etmişlerdi. Yahudi kabileler Mekke ordusunun Bedir’e doğru yola çıktığı zaman da onlarla savaşılmaması gerektiğini savunmuşlardı. Kendilerine Medine Vesikasının / Anayasası’nın yurdu birlikte savunulacağı hükmü hatırlatılınca da Bedir’e gelmekte olan Mekke ordusunun Medine’ye değil kervanı korumak için geldiği, bu nedenle de onlarla savaşın kendilerini bağlamadığını ileri sürmüşler ve bu gerekçeyle Bedir Savaşına iştirak etmemişlerdi. Aslında onlar müminlerin Bedir’de yok olacaklarını bekliyorlardı. Zira Mekke Yönetiminin Bedir’i peygamberimiz için bir tuzak olarak hazırladıklarının bilincinde idiler. Fakat müminler Bedir’de büyük bir zafere imza atınca beklentileri boşa çıktı. Bu zafer Medine İslam Cumhuriyetinin Arap yarımadasında meşruiyetini getirirken peygamberimizin de izlediği siyasetin ne kadar doğru olduğunu gösteriyordu. Böylece onun Medine’deki iktidarı perçinleniyordu. Yahudiler ise peygamberimizin hükümetini zayıf bir durumda tutmak için Bedir Zaferini küçümsüyorlar ve Mekkelilerin savaşı bilmediklerini söylüyorlardı. Özellikle Kaynuka Yahudi liderleri Bedir’de müminlere karşı Mekkelilerin yerine kendileri olsaydı müminlerin büyük bir hezimeti tadacaklarını iddia ederek müminlere gözdağı verdiler. Onların bu söylemleri peygamberimizin kulağına da gitmişti. Ancak kesin fiili bir isyan hareketi içerisinde olmadıklarından peygamberimizin onlara şu an için hain muamelesi yapması mümkün değildi. Savaşa iştirak etmeye muhalefet ettikleri zaman da hukuki olarak kendilerini haklı gösterebilecek argümanları üretmişlerdi. 13.1. İsyanın Başlaması Hz.Muhammed @ onlara karşı hukuk içerisinde kalmaya özen göstermesine rağmen onlar bunu korkaklık ve cesaretsizlik olarak telakki etmişler ve azgınca davranışlarda bulunmaktan imtina etmemişlerdir. Bir gün mümin bir kadının Kaynukalı bir Yahudiye ait dükkânda tacize uğraması üzerine, mümin kadın yardım için feryat eder. Çarşıdaki mümin erkeklerden birisi bu feryadı duyar ve kadının yardımına koşar. Mümin adam dükkâna girdiğinde kadını taciz eden dükkân sahibi Yahudi ile kavgaya başlar ve Yahudiyi öldürür. Fakat Kaynukalı diğer Yahudi dükkân sahipleri de mümin adamı öldürünce ortalık iyice karışır. Müminler de Yahudilere karşı diğer müminleri yardıma çağırır ve olay fiili çatışmaya dönüşür. Hz.Muhammed@, olayı haber alır almaz hemen Kaynuka çarşısına giderek duruma müdahale etti ve müminleri kavgadan men ederek çatışmayı durdurur. Kaynukalılara bu yaptıklarının fitne çıkarmak, isyan etmek olduğunu belirttikten sonra derhal Medine Vesikası / Anayasa’sına itaat etmelerini ister. Ama onlar azgınlıkları nedeniyle daha önce ortalıkta ulu orta söyledikleri sözler gibi sözler sarf etmeye başlarlar. Peygamberimizi ve müminleri küçümseyici ifadeler kullanırlar. Kendilerine kimsenin bir şey yapamayacağını söylerler. Onların bu hareketleri ve sözleri artık fiilen meşru hükümeti tanımamak ve başkaldırmaktan başka bir şey değildir. Peygamberimiz Kaynukalıların bu azgınca ve şımarık tavırlarının İslam Cumhuriyetine karşı bir başkaldırı olduğunu biliyordu. Onların bu hain kalkışmaları cezasız bırakılacak olursa Medine’de hükümet etme gücünü kaybedeceği ve bu durumun diğer Yahudi kabilelerine ve muhalif münafıklara da sirayet edeceği çok açıktı. Cenab-ı Hak, İslam İdaresine bayrak açmış Kaynuka Yahudilerine karşı elçisinin nasıl bir söylemle mukabele etmesi ve nasıl hareket etmesi gerektiği konusunda ilahi vahyini inzal ederek elçisine rehberlik etti. Bu minvalde Bakara Suresinin 243 üncü ayetinden itibaren ilahi rehberlik mesajları geldi. 13.2. Kaynuka oğullarının Son Kez Uyarılmaları Cenab-ı Hak onlara karşı askeri harekete geçmeden önce yine de son bir kez ikaz etmesi için onlara kendi tarihlerini hatırlattırır. Yahudilerin geçmişte binlerce kişi olmalarına rağmen yurtlarını savunmayıp Arap yarımadasına göç ettiklerini dile getirir. Onların vatanlarını korumak için düşmanla yiğitçe savaşmak yerine, korkak ve sefil bir şekilde vatanlarını terk etmeleri nedeniyle Cenab-ı Hakk’ın onları yıllar yılı diyasporaya maruz bırakarak vatansız, alçak, sefil ve ölü bir şekilde yaşattığını onların yüzüne vurmasını elçisine emreder. Daha sonra zaman içerisinde onlara yine acıyıp, merhamet edip tekrar dirilmeleri için Hz.Muhammed’i@ gönderdiğini bildirmesini söyler. Kendilerinin de Medine Vesikası / Anayasayı onaylayarak elçisine tabi olmakla yeniden diriltildiğini belirtir. Ancak bu dirilişin tamamlanması için Allah yolunda savaşmaları ve bu uğurda mallarından infak / harcama yaparak Allah için savaşanlara destek olmaları gerektiğini bildirir. Eğer bu şekilde canları ve mallarını Allah’a ödünç verecek olurlarsa O’nun bunu karşılıksız bırakmayacağını ve mükafatını kat kat vereceğini de ilave eder. Peygamberimiz Cenab-ı Hakk’ın mesajlarının ilk giriş kısımlarının yer aldığı aşağıdaki ayetleri Kaynukalıların ileri gelenlerine okur ve onlara yapılan bu hatırlatma ile yanlış yapmamaya / isyana son vermeye davet eder. 243-245- Binlerce kişi oldukları halde ölüm korkusuyla yurtlarını terk edenleri görmedin mi? Allah onlara “Ölün / geberin” dedi, Daha sonra da onları yeniden diriltti. / yeniden ayağa kaldırdı. Allah, insanlara karşı lütufkardır. Fakat insanların çoğu şükretmiyorlar. Öyleyse Allah yolunda savaşın. İyi bilin ki Allah her şeyi işiten ve her şeyi bilendir. Kim Allah'a güzel bir borç verirse muhakkak ki Allah da onu o kimseye fazlasıyla kat kat geri ödeyecektir. Allah darlık da verir, genişlik de verir. Hepiniz O'na döndürüleceksiniz. (Bakara Suresi 243-245) Cenab-ı Hakk Kaynuka’lı Yahudilerin kendi tarihlerinde yaşadıkları bir olay üzerinden içinde yaşadıkları vasatı teşbih ederek / metafor yaparak Hz.Muhammed’in@ kendilerine bir kurtarıcı olarak geldiğini hatırlattı. İnzal ettiği müteakip ayetleri peygamberimiz Kaynuka’nın ileri gelenlerine okuyarak; nasıl ki geçmişte onlara gelen bir peygamberden kendilerine bir hükümdar / yönetici atamasını istemişler ve bu hükümdarın / yöneticinin önderliğinde Allah yolunda savaşmak istemişlerse aynı şekilde Arap Yarımadasındaki diyaspora Yahudileri de Allah yolunda savaşmak için kendilerine bir yönetici gelmesi için dua ettiklerini, bunun üzerine Cenab-ı Hakkın da onlara Hz.Muhammed’i@ tüm Medine’nin yöneticisi / hükümdarı olarak lütfettiğine işaret eder. Yine nasıl ki onlar geçmiş tarihlerinde peygamberleri onlara “eğer savaş üzerlerine farz olarak yazılırsa savaşıp savaşmayacakları konusunda tam güven vermediklerini” söylemiş ise ve onların da cevaben “yurtlarından kovulup çocuklarından / kardeşlerinden ayrılmak zorunda kalmaları nedeniyle haklarına kavuşmak için Allah yolunda savaştan kaçmayacaklarına” yemin etmişlerse aynı şekilde Medineli Yahudiler de vatanlarından edilip diyasporaya uğramaları ve bütün sülalelerinin ayrı ayrı yerlere dağıtılmış olmaları nedeniyle kendilerini tekrar şanlı, şerefli hale getirecek bir liderliği talep ettikleri, aradıkları bu liderliğin Hz.Muhammed@ ile kendilerine gönderildiği metaforik olarak ifade edilir. Fakat nasıl ki onlar geçmişte savaş emri verildiğinde onların çok çok azı hariç, savaştan kaçındılarsa, aynı şekilde yakın zamanda Medine’nin savunulması için savaşmaları gerektiği kendilerine bildirildiğinde, Medineli Yahudilerin hem seriyyeler / küçük askeri birliklerin operasyonundan hem de Bedir savaşından imtina etmiş oldukları yine aynı metaforla yüzlerine vurulur. Peygamberimizin inzal olunan ayetlerle Kaynuka Yahudilerine irat etmiş olduğu bu nutuk ile aslında onların başkaldırılarına hak ettikleri cevabın askeri harekât ile verileceği anlatılıyordu. Onlar ya bu şımarık ve azgın başkaldırılarından vazgeçecekler ve tövbe edip teslim olacaklar ya da hak ettikleri cezaya çarptırılacaklardır. 246- Musa'dan sonra İsrail oğullarının ileri gelenlerini görmedin mi? Hani onlar, kendi peygamberlerinden birine, “Bize bir hükümdar gönder de Onun komutanlığında Allah yolunda savaşalım” demişlerdi. O da “Ya size savaş farz kılındığında savaşmayacak olursanız?” dedi. O ileri gelenler ise, “Yurdumuzdan sürülüp çıkarılmış, çocuklarımızdan da koparılıp ayrıldığımız halde Allah yolunda niye savaşmayalım?” diye cevap vermişlerdi. Fakat kendilerine savaş farz kılınınca içlerinden pek azı hariç, yüz çevirdiler. Allah, zalimleri gayet iyi bilir. (Bakara Suresi 246) 13.3. Kaynuka oğullarına Yaptıkları Anayasa İhlallerinin Hatırlatılması Kaynukalıların peygamberimizi Medine İslam Cumhuriyetinin Başkanı olarak kabul etmek istememelerinin yanlışlığını Cenab-ı Hak Talut kıssası metaforu ile anlatan ayetlerini elçisine inzal eder. Peygamberimiz de bu ayetleri Kaynukalılara yaptığı konuşmada okuyarak onlara şu mesajları verir; “Nasıl ki geçmişte Cenab-ı Hak yönetici başkan olarak size Talut’u atadığında, zengin olmaması nedeniyle onun başkanlığını kabule yanaşmadıysanız aynı şekilde Hz.Muhammed’i de Allah size başkan olarak gönderdi. Fakat o Medine’ye geldiğinde zenginliğinin olmaması nedeniyle onun başkanlığını kabul etmeye yanaşmadınız. Siz onun başkanlığını kabul konusunda sahip olduğu ilim ve liyakati yerine zenginliğini kriter olarak aldınız. Hâlbuki onun yöneticilik konusunda ilminin ve liyakatinin çok fazla olduğuna şu kısa süredeki tecrübeniz ile şahit olmuş durumdasınız. Ama sizin onu başkan olarak kabul etmeyişinizin esas sebebinin onu kıskanmanız ve kendi içinizden birisinin başkan olarak seçilmesini istemenizden başka bir şey olmadığı açıktır.” 247- Peygamberleri de onlara dedi ki, “Allah size Talut’u hükümdar olarak gönderdi.” O ileri gelenler “Olamaz! Biz hükümdar olmaya ondan daha layık olduğumuz halde nasıl olur da O, bizim üzerimize hükümdar olur? Üstelik mal- mülk açısından onun zenginliği de yokken bu nasıl olabilir?” dediler. Peygamberleri ise “Onu sizin üzerinize hükümdar olarak Allah seçti. Onun bilgisini ve gücünü artırdı.” dedi. Allah mülkünü dilediğine verir. Allah, Vasi'dir (lütfu geniş olandır), Alim'dir. (Bakara Suresi 247) Peygamberimiz Kaynukalılara irat ettiği nutkunda kendisinin Başkanlığını kabul etmeleri gerektiği hususundaki mesajlarını Kur’an’daki Talut kıssası metaforu üzerinden verir; “Nasıl ki Talut hükümdar olduğu zaman sizlere güven, huzur, canlılık, dirilik ve ruh veren Musa ve Harun peygamberlerden varis kalan ilahi öğretiyle uyumlu bir ideoloji / öğreti / dünya görüşünün bulunduğu Tevrat sahifelerinin (tabletlerinin) bulunduğu sandukaya / tabuta tekrar sahip olduysanız aynı şekilde Hz.Muhammed’e@ meleklerin taşıdığı ve kendisine getirdiği Kur’an ile Hz. Musa ve Hz. Harun ailelerinden miras kalan kültürel / ideolojik / dini / dünya görüşü öğretilerinin benzeri olan öğretiler şimdi sizlere gelmiştir. Söz konusu bu öğretilere dayalı olarak kurulan İslam Cumhuriyeti ile Medine’ye barış, huzur, adalet, ruh, diriliş ve hayat gelmiştir. Bu sizler için O’nun peygamber oluşunun ve sizin başınıza Başkan olmaya layık olduğunun en büyük kanıtıdır. Gelin başkaldırmayı bırakın ve geçmiş peygamberleriniz mesabesindeki dini önderlerinizden Abdullah bin Selam gibi Hz.Muhammed’e@ iman edip teslim olun.” Samimi olup hakikati arayan kimseler için bu kıssalarla yapılan teşbihlerde çok büyük ayetler / işaretler vardır. 248- Peygamberleri onlara şöyle dedi; “Onun hükümdarlığının kanıtı, size o tabutun / sandukanın gelmesidir ki onun içinde Rabbinizden size bir güven ve huzuru sağlayacak Musa ve Harun hanedanlarının bıraktıkları öğretilerden kalıntılar vardır. Onu melekler taşımaktadır. Eğer iman etmiş kimseler iseniz, bunda şüphesiz sizin için kesin bir ayet / delil vardır” dedi. (Bakara Suresi 248) Hz.Muhammed@ Kaynukalılara irat ettiği nutkuna Kur’an’daki Talut kıssası metaforu ile şöyle devam eder; “Tıpkı geçmişte güçlü orduya sahip Calut’un karşısına çıkmaya cesaret edemediğiniz gibi ve üstelik nehir ile imtihan edildiğiniz zaman nehrin suyundan içmeyi tercih ederek imtihanı da kaybettiğiniz gibi dünde Ebu Cehil’in komutasındaki Mekke ordusunun karşısına çıkmaya cesaret edemeyerek imtihanı kaybettiniz. Yine tıpkı kendisine iman eden bir avuç Talut’un ordusunun zayıf ve az sayıda olmasına rağmen güçlü Calut’un ordusunu yenilgiye uğratması gibi az sayıda ve zayıf olan müminlerden müteşekkil Medine İslam Ordusu Bedir de Ebu Cehil’in güçlü ordusunu bozguna uğratmıştır. Zira Talut’a iman eden o bir avuç mümin Allah’a sığındığı ve O’ndan yardım dilediği gibi Bedir Savaşında da bana güvenen / iman eden bir avuç mümin Allah’tan ayaklarını yere sağlam bastırmasını ve inkârcı Mekke ordusuna karşı zafer vermesini talep etmişlerdir. Cenab-ı Hak da onların dualarını kabul etmiş ve Bedir’de müminlere büyük bir zafer vermiştir. Hz. Davut’un Calut’u öldürmesi gibi Bedir’de de Ebu Cehil öldürülmüştür. Bu zafer Cenab-ı Hakk’ın yeryüzünde zulüm, baskı, anarşi ve fesadı yok edip barışı, yaşamı, huzuru ve adaleti / hakkı hâkim kılması içindir. Sizler de bu yaptığınız isyan ve başkaldırı ile Medine ülkesinde zulüm, baskı, anarşi ve fesat çıkarmaya çalışıyorsunuz. Eğer vazgeçmezseniz sonunuz büyük bir hüsran olacaktır. Sizlerin ülkede fesat ve bozgunculuk yapmanıza asla müsaade edilmeyecektir. Ona göre ayağınızı denk alın.” 249- 251-Talut ordusu ile harekete geçince dedi ki: “Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir. Kim ondan içerse, artık o benden değildir. Kim de sadece eliyle bir avuçtan başka onu tatmazsa, işte o bendendir.” İçlerinden pek azı dışında hepsi o ırmaktan kana kana içtiler. Talut ve beraberindeki iman eden kimseler nehri geçtiler. (Nehirden içerek imtihanı kaybedip geride kalanlar) “Bugün bizim Calut’a ve ordusuna karşı koyacak gücümüz yok” dediler. Allah'ın nimetine / vaadine kavuşacaklarına kesin olarak inananlar ise; “Nice az topluluklar, Allah'ın izniyle nice çok topluluklara galip gelmişlerdir. Allah, sabredenlerle beraberdir” dediler. Onlar, Calut ve ordusu ile savaşmak için meydana çıktıkları zaman, “Rabbimiz! Üzerimize sabır ve metanet yağdır, ayaklarımızı sağlam bastır ve şu inkarcılar topluluğuna karşı bize yardım et!” dediler. Savaşın sonunda Allah'ın izniyle Calut ve ordusunu bozguna uğrattılar. Davud da Calut'u öldürdü. Allah, kendisine hükümdarlık ve hikmet verdi ve istediği şeyin bilgisini ona öğretti. Eğer Allah, insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla defetmesi olmasaydı, yeryüzü mutlaka fesada uğrardı. Fakat Allah bütün alemlere / toplumlara karşı büyük lütuf sahibidir. (Bakara Suresi 249-251) Cenab-ı Hak inzal ettiği müteakip ayetlerde elçisinin Kaynukalılara peygamberlerin birbirleriyle kıyaslandığında bazılarının bazılarından daha farklı ve fazladan meleke ve kabiliyetlere ya da güçlere veya imkânlara sahip olabileceklerini bildirir. Bu ifade ile peygamberimizin şu an için mal mülk olarak güçsüz olabileceği ancak diğer kabiliyetler ya da imkânlar yönüyle başka peygamberlerden ayrıcalıklı ve üstünlükleri olduğuna dikkat çeker. Bu yönleriyle diğer peygamberlerden farklı olan bir kişiliğe sahip olmasına dikkat etmeden onun peygamberliğine ve liderliğine dair açık kanıtlar ve delilleri görmelerine rağmen onların hala aykırı davranmaya ve muhalif kalmaya devam ettiklerini ifade eder. Şayet onlar başkaldırıya dönüşmüş bu muhalefetlerinde ısrar edecek olurlarsa bu durumda geçmişte içlerinden çıkan Hristiyanlarla savaşıp birbirlerini öldürdükleri gibi Medine’de de büyük bir fitneye sebep olacaklarını belirtir. Bu isyanlarının sonunda ise tıpkı Mekkeli müşriklerin Bedir’de uğradıkları mağlubiyet akıbetine kendilerinin de duçar olacakları uyarısında bulunur. 252-253- İşte bunlar, Allah'ın ayetleridir / kanıtlarıdır. Biz, hakikati ortaya koyan bu kanıtları sana iletiyoruz. Elbette sen gönderilmiş peygamberlerdensin. İşte bu peygamberler; Biz onların bazısına diğerlerine göre fazladan farklı meziyetler / özellikler verdik. Allah bu peygamberlerden kimiyle konuştu, kiminin derecelerini yükseltti. Meryem oğlu İsa'ya da açık kanıtlar / belgeler verdi ve onu Ruhu'l-Kudüs ile destekledi. Eğer onların peşinden gelenler Allah’ın dileğine uysalardı açık mesajlar kendilerine ulaştıktan sonra birbirlerini öldürmezlerdi. Ne var ki ayrılığa düştüler de onlardan bir kısmı iman etti, bir kısmı da inkâr etti. Eğer onlar Allah’ın dileğine uysalardı birbirlerini öldürmezlerdi. Velakin, Allah dilediğini yapar. (Bakara Suresi 252-253) 13.4. Kaynukalıların Uyarıları Reddetmesi ve Müminlerin Savaşa Hazırlanmaya Çağrılmaları Kaynuka Yahudileri Hz.Muhammed’in@ bu çağrısına ve uyarılarına rağmen gurur ve kibirlerine yenilerek isyanlarına / başkaldırına devam ettiler. Onların bu başkımcı / inkârcı davranışları Medine Vesikasının / Anayasasının açıkça ihlal etmesi demekti ve söz konusu Anayasa uyarınca onlara hainliklerinin cezası verilmeliydi. Peygamberimiz artık başka çare kalmadığı için onlara hak ettikleri cezanın verilmesi amacıyla orduyu savaş için toplamaya karar verir. Artık kendi kalelerine çekilip savunma pozisyonu alan Kaynukalılar ile savaş kaçınılmazdır. Kaynukalı Yahudiler savunma savaşı yapacaklar, İslam Ordusu ise onların kalelerini kuşatıp onları teslim almaya çalışacaktır. Fakat kuşatma için iman edenlerin orduyu donatacak harcama yapmaları gerekmektedir. Hz. Peygamber@ onları infaka davet eder. Gevşek davranılması halinde bu gelişmeler kendi aleyhlerine gelişmelere sebep olacaktı. Düşmanların kazanmaları durumunda ise hiçbir dostluk ve hiç kimsenin şefaati fayda vermeyecekti. Dahası yenilgi durumunda düşmanla hiçbir pazarlık da söz konusu olmayacaktı. Bu nedenle akılların başlara devşirilip fedakârlıktan kaçınılmaması gerektiğine işaret edildi. 254- Ey iman edenler! Hiçbir pazarlığın, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin bulunmadığı gün gelmezden önce, size verdiğimiz rızıklardan infak edin. İnkâr edenler, zalimlerin ta kendileridir.(Bakara Suresi 254) 13.5. İslam Cumhuriyeti Güvenlik Şurasındaki Tartışmalar ve Ayet’el Kürsi Müminler gerekli desteği verirler ve İslam Ordusu Hz.Muhammed’in@ komutasında teşekkül eder ve Kaynukalıların Medine’deki kaleleri muhasara altına alınır. Fakat daha önce peygamberimize ve müminlere meydan okuyan, “siz savaşçı görmemişsiniz, bizimle çarpışırsanız savaşmanın ne olduğunu size gösteririz” diye efelenen Kaynukalılar kalelerinden dışarı asla çıkamadılar ve sürekli savunma pozisyonunda kaldılar. Hâlbuki Kaynukalıların 300'ü zırhlı, 400'ü zırhsız olmak üzere 700 savaşçı askeri vardı. Kalelerinden çıkıp İslam ordusu ile gerek bireysel gerekse guruplar halinde savaşabilirlerdi. Ancak hiçbir şekilde çıkıp çarpışmadılar. Hz.Muhammed@ onların kalelerini on beş gün muhasara altında tuttu. Onlar aslında müttefikleri olan Abdullah bin Übey’e güveniyorlardı. Onun gerek Medine içerisindeki Yahudi kabileleri ile müttefikleri olan Hazreç’ten ve gerekse de Medine dışındaki Hayber Yahudilerinden, Gatafan ve Süleym oğulları kabilelerinden ordu toplayıp peygamberimizin ordusuna karşı harekete geçmelerini ümit ediyorlardı. Bu süreçte Abdullah bin Übey sürekli Kaynukalılarla temas halindeydi ve o, onlara yardım orduları gelinceye kadar direnmelerini, teslim olmamalarını telkin ediyordu. Peygamberimiz kuşatma sırasında İslam Cumhuriyetinin ileri gelenlerinden güvenlik konseyi oluşturmuş ve onlarla sürekli izlenecek kuşatma stratejisi hakkında görüşmelerde bulunuyordu. Söz konusu bu görüşmelerde Abdullah bin Übey ise sürekli peygamberimizle tartışıyor ve Kaynukalı Yahudilere yapılan bu kuşatma hareketinden vazgeçilmesini istiyordu. O bunu Medine’nin güvenliği için istediğini belirtiyordu. Abdullah b Übey’in peygamberimize “Bir gün rüzgârın ters döneceğinden korkmuyor musun? Ben korkuyorum” diye ifade ettiği cümlesinde Medine’nin güvenliğinin içeride yaşayan bu Yahudiler sayesinde sağlandığını belirtiyordu. Eğer Kaynukalılara bir zarar verilecek olursa Hayber Yahudileri ile birlikte Gatafan, Beni Süleym kabileleri ve Mekkelilerin hep birlik olup Medine’nin üzerine yürüyeceklerini söylüyordu. Abdullah b Übey’in işaret etmiş olduğu tehlikeye müminlerin içerisinde de inananlar vardı. Böyle düşünenlere göre, eğer Medine çevresindeki bu büyük güçler birleşecek ve Medine’nin üzerine yürüyecek olurlarsa bundan Medine’nin kurtulması çok zordu. Medine’deki Yahudi kabileleri Medine için bir sigorta vazifesi görüyordu, bir nevi şefaatçi idiler. Stratejik açıdan bakıldığında pek haksız da sayılmazlardı. Ancak Cenab-ı Hak elçisine bu konuda Ayet’el Kürsiyi inzal ederek Abdullah b Übey’e ve onunla aynı fikirde olanlara bu ayetle cevap verdirdi. Böylece onun korku yaratmaya çalışan argümanına peygamberimiz, Allah’ın en büyük ayetiyle cevap verdi. Bu ayette Allah’tan başka hiçbir ilah / otorite kabul etmeyen İslam Cumhuriyetinin ayakta kalmasının her şeye hayat veren ve her şeyi ayakta tutan Allah sayesinde olacağı vurgulandı. O’nun ayakta kalmasına müsaade etmediği hiçbir şeyin ayakta kalamayacağı ve yıkılacağı deklare edildi. Sadece Allah’a güvendiklerini ve sadece O’ndan yardım ve koruma bekledikleri ifade edildi. Cenab-ı Hakk’ı asla uyku ve gafletin tutmadığı isminin tecellisi olarak da O’nun yolunda giden İslam Cumhuriyeti yönetiminin de asla uyumadığı, gaflet içerisinde olmadığı, kendi aleyhinde çevrilen dolaplardan, tezgahlardan haberdar olduğu, kimin ne yapabileceğinin bilindiği ve niyetlerinin ne olduğunun farkında olunduğu bu ayet kapsamında Abdullah b. Übey’e bildirildi. O’nun Kaynukalılara gidip gelip direniş için nasıl cesaret verdiğini, Medine içerisindeki Kurayza ve Nadir Yahudi kabilelerini kışkırtmaya çalıştığını ve Gatafan kabilesine Medine’ye saldırmaları için haberler gönderdiğini kısaca fitne çıkarmak için elinden geleni ardına koymadığının peygamberimiz tarafından gayet iyi bilindiği onun yüzüne vuruldu. Diğer taraftan bu ayet ile Peygamberimizin@ bu durumu hesap ederek kuşatma öncesi gerekli tedbirleri aldığı ve bu minvalde Medine içerisindeki diğer Yahudi kabilelerin ileri gelenleri ile bu işe karışmamaları noktasında gerekli sözleri aldığı hususlarına da işaret edilmiş oluyordu. Ayrıca bu ayet ile Hayberlilere, Gatafan ve Beni Süleym gibi büyük çevre kabilelere bu kuşatmayı nasıl izah edeceğinin argümanlarının da hazırlanmış olduğu ve onlardan Kaynukalılara yardım gelmemesi için onlara haber ulaşmasının da engellendiğine de işaret edilmiş oldu. Yani İslam Cumhuriyetinin Başkanı olarak kuşatma harekâtı öncesinde gaflet içerisinde olmamış ve gerekli tüm önlemleri almıştır. Kısaca Cenab-ı Hakk’ın yüce isimleri olan O’nu uyku tutmaması ve gaflet içerisinde olmamasının mümin kulları ve idaresi üzerinde olması gereken tecellilerini peygamberimiz@ kendisi ve yönetimi üzerinde göstermişti. Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği bu ayet ile Abdullah bin Übey’in Medine’nin güvenliğine ilişkin korkusuna karşı bildirimler şöyle devam etti; Yeryüzündeki ve gökyüzündeki her şey Allah içindir ve O’na aittir. Bu nedenle her şeye hâkim olan O’dur. Medine içindeki ve dışındaki tüm halklara ve yönetimlere de hâkim olan O’dur. Tüm kalplere O hakimdir. Aynı zamanda O’nun öğretisi, değerleri, yasaları tüm yeryüzünde, gökyüzünde dolayısıyla yöneticiler ve halklar bazında da egemendir. Haklı ve doğru bir yolda iseniz, yaptığınız doğru ise bunu karşı tarafa da anlatabilirseniz güçlü olursunuz, çünkü hak güçlüdür. Böylece Kaynukalıların yaptıkları başkaldırının ve işledikleri cinayetin hiçbir haklı tarafı yoktur. Onların yaptıkları hainliktir, Anayasal sözleşmeye aykırı hareket etmişlerdir ve onlar bu ihanetlerinin cezası olarak öldürülmeyi ya da yurtlarından sürgün edilmeyi hak ediyorlar. Bu nedenle Allah’ın iznine, bilgisine, değerlerine, yasalarına ve öğretisine aykırı olarak kim bu Kaynukalıların yanında yer alacak? Kim onlara şefaatçi olacak? Ve kim onlara yardımcı olabilecek? Allah onların ne yaptıklarını, niyetlerinin ne olduğunu, kimlerle hangi kirli ilişkilere girdiğini gayet iyi bilmektedir. Ayrıca ona yardımcı olmak niyetinde olanların da tüm imkân ve kabiliyetlerini gayet iyi bilmekte, dolayısıyla onların Medine İslam Cumhuriyetine neler yapabileceklerini de gayet iyi bilmektedir. Cenab-ı Hak göklere ve yeryüzüne egemendir. O’nun egemenliği (kürsisi) herkesi ve her şeyi kuşatmaktadır. Ayetin bu kısmıyla da kuşatmaya karşı olan Abdullah bin Übey ve onunla aynı fikirde olanlara şu mesajlar verilir; “Ey Abdullah bin Übey! Senin korktuğun güçler O’nun dilediği dışında hiçbir şey yapamazlar. O’nun izin vermediği hiçbir zararı Medine’ye veremezler. Sen hiç endişe etme! Bu egemenliği sürdürmek O’na asla zor da gelmez. Allah egemenliğini kimseyle de paylaşmaz. O çok yücedir ve yegâne galiptir.” Kaynukalıların kuşatılmasına karşı olan Abdullah b Übey ve yandaşlarının argümanlarına karşı Cenab-ı Hakk’ın verdiği cevaba ilişkin metaforik anlatım Kur’an’da «Ayet’el Kürsi» olarak okunan ayetle aşağıdaki gibi kayıtlara geçti ve İslam Cumhuriyeti Güvenlik Konseyi kuşatmanın devamına ve Kaynukalılara hak ettikleri cezanın Peygamberimiz@ tarafından belirlenmesine karar verdi. 255- Allah ki, kendisinden başka hiçbir ilah olmayandır. O Hayy'dır. / Diridir. / Hayatın kaynağıdır. O Kayyum'dur. / Kendi kendine yetendir. /Her şeyi ayakta tutup idare edendir. Kendisini ne gaflet ve ne de uyku tutar. Göklerde ve yeryüzünde olan bütün şeyler yalnızca O'na aittir. Kendisinin izni olmadan yanında şefaat edecek olan da kimmiş? O, onların yapacakları ve yaptıkları bütün şeyleri bilir. Onlar ise, O'nun dilediği kadarından başka ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar. O'nun egemenliği / kürsüsü, gökleri ve yeryüzünü kuşatmıştır. O’nun göklere ve yere egemen olarak hükmetmesi O'nun için zor değildir. O, çok yücedir, çok büyüktür. (Bakara Suresi 255) 13.6. Kaynukalıların Teslim Olmaları ve Haklarında Verilecek Hüküm Konusunda Yapılan Tartışmalar Abdullah bin Übey on beş günlük kuşatma sürecinde ne peygamberimizi@ kuşatmayı kaldırtma konusunda ikna edebilmişti ne de Medine içerisinden ya da dışarısından Kaynukalılara yardımcı kuvvet organize edebilmişti. O kendisinden beklenen performansı gösteremeyince, Kaynukalılar ümitlerini iyice yitirdiler ve hainliklerinin bedelinin en ağır cezasının ölüm, en hafif cezasının da sürgün olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Bu nedenle Abdullah bin Ubey’den affedilip canlarının bağışlanması için şefaatçilik yapması konusunda ciddiyetle çaba sarf etmesini istediler. Abdullah b Übey onlara bu konuda elinden gelen bütün çabayı göstereceğine söz verdi. Bunun üzerine Kaynukalılar on beşinci gün teslim bayrağını çektiler. Kaynukalıların teslim olmasından sonra Hz.Muhammed @ onların bağlanmaları ve silahlarının toplanması hususunda Münzir b. Kudame'ye talimat verdi. Münzir b. Kudame bu emir üzerine Kaynukalı erkeklerinin ellerini bağlattı ve silahlarını teslim aldı. Teslim alınan Kaynukalılar elleri bağlı bir şekilde peygamberimizin@ huzuruna getirilirken Abdullah b Übey devreye girdi. O, Münzir b. Kudame'ye esir edilen Kaynukalı Yahudilerin ellerinin çözülmesini söyledi. Münzir b. Kudame ise onların bağlanmaları emrini Hz.Muhammed’in@ verdiğini, bu nedenle sadece O’nun emriyle onların ellerini çözebileceğini bildirdi. Bunun üzerine, Abdullah b. Übeyy hemen Hz.Muhammed’in@ yanına gitti ve Kaynukalıların ellerinin çözülmesini istedi ve arkasından kendisinin onlara eman verdiğini peygamberimize@ bildirdi. Abdullah b Übey peygamberimize@ onların “Hadaik ve Buas” savaşlarında kendileriyle birlikte savaştığını, bu nedenle en sadık müttefiklerinin öldürülmesine asla rıza göstermeyeceğini söyledi. Kaynukalıların canlarının bağışlanması konusunda hüküm verilmesi sözünü almadıkça peygamberimizin@ yakasını bırakmamaya ant içti. Peygamberimiz@ ne kadar ondan yüzünü çevirdiyse her seferinde o da peygamberimize@ sakız gibi yapıştı ve onların bağışlanması için O’nu sürekli taciz etti. Peygamberimizle@ bu konuda şiddetli tartışmalara girişti. O önce Kaynukalıların nasıl affedilebileceği hususunda bir teklif getirdi. Onun teklifine göre Kaynukalılar dinlerini değiştirip peygamberimize iman ettirilmeye zorlanacaklardı. Onlar da kalben olmasa da dil ile iman ettiklerini beyan edecek ve böylece öldürülmekten kurtulacaklardı. O Kaynukalıları öldürülmekten kurtardığı ve Medine’de kalmasını sağladığı takdirde Medine’deki en önemli müttefiklerini ve destekçilerini kaybetmemiş olacaktı. Peygamberimiz ona bunun çok yanlış olacağını, zira “dinde zorlamanın olmadığını” söyledi. Arkasından doğruluğun, hakkın ve hakka boyun eğmenin isyan, başkaldırma ve kötülükten ayrılmış olduğunu, bunların asla bir tutulamayacağını, isyancı elebaşıların / tağutun peşinde gitmenin takipçilerini karanlığa, yok oluşa götürdüğünü ama diğer taraftan Allah’a iman edip O’nun elçisinin peşi sıra gitmenin ise takipçilerini aydınlığa, huzura, barış ve güvene götürdüğünü ilave etti. Peygamberimiz@ isyan edenler hakkında uygulanacak cezanın da ilahi adalete uygun olduğunu, eğer onların başkaldırmalarına adil bir ceza verilmeyecek olursa bunun Medinelilerin ölümü demek olduğunu belirtti. Toplumları ayakta tutmanın / diriltmenin / hayatiyetini sağlamanın tek yolunun adaletle muamele etmek olduğunu ve bunu Allah’ın emrettiğini bildirdi. Allah’ın koyduğu sosyolojik, siyasi ve hukuki yasalarda bir toplumun nasıl hayat sahibi olacağı ya da nasıl ölüp tarihin sayfaları arasına gömülüp gideceğini bildirdiğini. Kendisinin de Kaynukalılar hakkında hüküm verirken adaleti gözeteceğini ifade etti. Buna karşılık Abdullah b Übey ise kendisinin de Medine’nin hayatiyetini düşündüğünü, eğer müttefikleri bağışlanmayacak olursa esas o zaman Medine’nin ölümünün gerçekleşeceğini ama bağışlanacak olurlarsa Medine’nin diri / ayakta kalacağında ısrar etti. O bu iddiasıyla Hz.Muhammed’in@ izlediği politika ile Medine’yi öldüreceğini ama eğer kendi önerdiği politika izlenecek olursa Medinelilerin dirilip hayat bulacağını söylüyordu. Peygamberimiz@ ise asıl kendi politikasının Medinelileri dirilteceğini, şayet bu azgınlar cezalandırılmayacak olurlarsa bir daha Medine İslam Cumhuriyetinde nizam ve intizamın kalmayacağı ve bir süre sonra bu azgın Yahudilerin çıkaracakları fitne ve anarşi içerisinde Medine’nin mahvolup gideceğini belirtmiş oluyordu. Peygamberimiz@ ona bu hususu şöyle anlattı; “Nasıl ki Cenab-ı Hak tabiata koyduğu kanun ile güneşi doğudan doğduruyor ve batıdan batırıyorsa, siyaset ve toplum bilimleri için koyduğu yasaya göre de başkaldıranların / isyan edenlerin cezaları verilmeyecek olursa artık orada huzurlu, barışçı ve adaletli bir nizam ve yaşamın kalmayacağı açıktır.” Peygamberimiz@ kısaca Abdullah bin Übey’e her şeyin bir usul, esas, yasa ve kaidesinin olduğunu, bu noktada başkaldıran Kaynukalılara hadlerini bildirmek için onlara mutlaka bir ceza verilmesi gerektiğini belirtti. O bu hususları Cenab-ı Hakk’ın kendisine inzal ettiği Hz. İbrahim ile tartışan Nemrut kıssası benzetmesi ile anlattı. 256-258- Dinde zorlama / baskı yoktur; doğru yolla (rüştle) azgınlık (başkaldırma) apaçık meydana çıkmıştır. / tamamen ayrı yollar olduğu ortadır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah'a iman eder güvenirse, kopması mümkün olmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, her şeyi bilendir. Allah, inananların velisidir /dostudur / yöneticisidir ki; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkârcıların velisi tağuttur ki; onları nurdan / aydınlıktan karanlıklara götürür. İşte bunlar, cehennem halkıdır. Onlar orada ebedi kalıcıdırlar. Allah, kendisine mülk / yönetimde söz sahipliği verdi diye, İbrahim ile Rabbi hakkında tartışan kimseyi görmedin mi? Hani İbrahim, “Benim Rabbim dirilten / yaşatan ve öldürendir” deyince O da “Ben de diriltir / yaşatır ve öldürürüm” demişti. İbrahim, “Öyleyse, Allah, güneşi doğudan doğduruyor, haydi sen de onu batıdan doğdur bakalım!” deyince o inkârcı adam şaşırıp kaldı. Allah zalimler topluluğunu doğru yolu iletmez. (Bakara Suresi 256-258) Bu misalin üzerine Abdullah b Übey söyleyecek söz bulamadı ve müttefikleri olan Kaynukalılara yaptıkları isyan girişimine ceza verilmesine razı oldu. Ancak onlara isyancılara verilen en hafif ceza olan sürgün cezasının verilmesini istedi. Zaten ölüm cezası verdirmemek için elinden gelen gayreti göstereceği konusunda daha önce onlara söz vermişti. O yaptığı girişimlerle onları tamamen affettiremese de en azından sürgünle onların hayatta kalmalarını sağlayacaktı. Gösterdiği çaba ve gayretler boşa gitmedi ve sonunda Peygamberimiz@ ne de olsa Hazreç’in eski lideri ve hâlihazırda da kabilesinde etkili olan Abdullah Bin Übey’i de karşısına almamak ve düşman cepheyi genişletmemek adına kerhen de olsa en hafif ceza olan sürgün edilmelerine karar verdi. Peygamberimiz@ “Allah lanet etsin bu hainlere ve onun destekçilerine” diyerek Abdullah bin Übey’in sürgün teklifini kabul ettiğini ve onlara Medine’yi terk etmek için kendilerine üç gün süre tanındığını bildirdi. Abdullah bin Übey peygamberimizin@ verdiği hükmü Kaynukalılara hemen iletti. Kaynukalılar için bu karar öldürülerek cezalandırılmaktan daha iyiydi. Bu hükümden sonra onlar hemen Medine’yi terk etmek için hazırlıklara başladılar. Şekil 1:Kaynuka Yahudilerinin Kuşatılması 13.7. Kaynukalıların Sürgün Edilmeleri Daha önce iman edenler hariç Kaynukalıların tümünün Medine’den sürgün edilmelerine başlandı. Toplamda 700 savaşçı erkek yaya olarak, kadın, yaşlı ve çocuklar ise develere bindirilmek suretiyle Medine’yi terk ettiler. Giderken onların sadece uzun bir yolculuk için gerekli olan yiyecek ve yolculuk silahlarına ek olarak şahsi eşyalarını beraberlerinde götürmelerine izin verildi. Kaynukalılardan eğitim alan Medineli Arapların çocukları da din değiştirme konusunda zor ve baskı altına alınmadı ve Yahudi dinini tercih etmiş olanları bu sürgüne dâhil edildiler. İsyana karşı olan ve Medine İslam Cumhuriyetinin güvenliğine sığınan / iman eden Kaynukalılar ise Medine’de kaldı. Bu konuda Abdullah bin Übey’in yönlendirmesinin bir kısım Kaynukalı Yahudiler üzerinde etkili olduğu ve onların kendi gönülleri ile dinlerini değiştirip Medine’de kaldıkları rivayet edilir. Bu sürgün nedeniyle müminler Kaynukalılardan geriye kalan 300 zırhlı elbise, 1500 Kılıç, 2000 mızrak ve 500 kalkanı ganimet olarak teslim aldılar. Ayrıca onların beraberlerinde götüremedikleri mallar da ganimet olarak müminlere kaldı. Bedir Zaferini takiben Kaynuka Yahudilerinin de isyanını bastıran ve Medine’de tekrar sükûneti sağlayan Hz.Muhammed@, Medine İslam Cumhuriyetindeki hâkimiyetini de pekiştirdi. Bu başarılardan sonra alınan ganimetlerle de muhacir müminler yoksulluktan kurtulup ayağa kalktılar. Medineli Ensar da daha önce kendilerini felakete / yok oluşa götüren şirk ahlakını kısa zamanda terk ediyor ve yerine barış, huzur, güven ve birlik getiren ilahi öğretiyi hemen benimsiyorlardı. Medine’ye ilk geldikleri zaman bu şehrin nasıl dirilip ayağa kalkacağı konusunda endişelenen Hz.Muhammed’e@ Cenab-ı Hakk bir örnek vererek çok kısa zamanda nasıl bir diriliş gerçekleştirdiklerini anlatır. Hem kendisinin hem de kendisinin destekçisi ve taşıyıcısı olan muhacir müminlerin maddi olarak donanıp güçlenmeleri ve ayağa kalkmaları iki yıl gibi kısa bir sürede gerçekleşmişti. Ensar’ın da ilahi öğreti ile yapılan düzenlemelere uyum sağlamalarının iki yıl içerisinde gerçekleşmesi gerçekten çok kısa bir süreçti. Onlar bunun bu kadar kısa sürede gerçekleşebileceğini hiç tahmin etmiyorlardı. Artık Medine şehri peygamberimizin@ önderliğinde İslam Cumhuriyeti ile canlanmış ve ete kemiğe bürünmüştü. Hz.Muhammed@ Allah’ın yardımıyla çok kısa zamanda bir mucize yaratmıştı. Aşağıdaki kıssa ile müminlere akıl-sır almayan ve çok kısa zamanda gelinen bu durumun Cenab-ı Hakk’ın bir lütfu olduğu ve O’nun her şeye kadir olduğunun bir göstergesi olduğu anlatılır. 259- Bir de altı üstüne gelmiş (ölmüş) bir şehre / kasabaya uğrayan kimseyi görmedin mi? O “Allah, bunu (bu şehri) ölümünden sonra nasıl diriltecek?” demişti. Bunun üzerine Allah, onu yüz sene ölü bıraktı ve sonra diriltti. “Ne kadar kaldın?” dedi. O da: “Bir gün veya bir günden daha az kaldım.” dedi. (Allah): “Hayır, yüz yıl kaldın. İşte yiyeceğine ve içeceğine bak, hala bozulmamış, bir de merkebine bak. Şimdi seni insanlara bir ayet / kanıt /mucize kılacağız. Şu kemiklere bak, onları nasıl birleştirip yerli yerine koyuyor ve sonra onlara nasıl et giydiriyoruz?” dedi. O bu dirilişi açıkça görünce: “Artık Allah'ın her şeye Kadir olduğunu biliyorum” dedi. (Bakara Suresi 259) 13.8. İslam Cumhuriyetinin Egemenlik Sınırlarını Genişletme Stratejisi Gelinen aşamada Medine toplumunun dirilişi bahis konusu olduğunda durumun gayet iyi bir noktaya geldiği görülüyordu. Ancak tüm Arap yarımadası ölçeğinde bu dirilişin nasıl gerçekleştirileceği konusunda hem müminlerde hem de Hz.Muhammed’de@ bir itminan eksikliği bulunuyordu. Cenab-ı Hak, diğer kabilelerin de dirilip kendilerine katılacağı ve İslami / Barışçı ve Tevhidi dünya görüşüne dayalı büyük bir devletin meydana gelmesi konusunda elçisinin ve müminlerin “kalplerinin mutmain” olması için başka bir kıssa anlatır. O bu kıssa ile aynı zamanda elçisine ve müminlere bu dirilişin “stratejisini” de öğretir. Söz konusu stratejide çevre kabilelere sürekli seriyyeler, elçiler, öğretmenler göndermesini ve bunlarla Medine İslam Cumhuriyetini ve İslami Dünya Görüşünün tanıtımını yapmalarını, ilahi öğretinin tebliğini ve irşadını gerçekleştirmelerini bildirir. Çevre kabilelerden iman eden kimseler elde edilmesi sağlandığında söz konusu kabileler İslam’a da alıştırılacaktı. Zorluklar aşıldıktan sonra zamanı gelince bu stratejinin meyvesi olarak tek çağrıda bütün kabileler koşa koşa İslam Cumhuriyetine katılacaklardı. Cenab-ı Hak bu stratejiyi Kur’an’daki Hz. İbrahim’in kuşları kıssası metaforunda anlatır. 260-Hani bir zamanlar İbrahim de “Ey Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster!” demişti. O (Allah ona), “Yoksa inanmıyor musun?” dedi. İbrahim, “İnanıyorum, fakat kalbim iyice mutmain olsun diye” dedi. Allah dedi ki: “Öyleyse dört kuş tut. Onları kendine alıştır. (onları eğit, terbiye et) Sonra her dağın tepesinde onlardan birisini sal. Sonra da onları çağır, koşarak / uçarak sana gelecekler. Bil ki, Allah, mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Bakara Suresi 260)
- Bölüm 32: KAZA UMRESİ | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 32 KAZA UMRESİ 32.1. Umreden Önce Müminlerin Durumları Bir sene önce imzalanan Hudeybiye Anlaşmasına göre o sene yapılması gerekirken ertelenen umrenin vakti gelip çatmıştı. Hicretin 7. yılı Zilkade ayı girince, Hz.Muhammed@, Hudeybiye seferine katılanlara kaza umresine hazırlanmalarını emretti. Ancak Kaza umresi olarak adlandırılan bu umre için müminlerin hazırlanmaları gerekmektedir. Zira onlar Mekke’de yaşarken acı, işkence ve şiddete maruz kalmış, Medine’deki yaşamlarında da savaş ve akınlarda kayıplar vermiş, yaralanmış ve çeşitli zorluklar yaşamışlardı. Yaşanan bu acı ve ıstırapların intikamı için Hudeybiye seferi sırasında fırsat yakalamalarına rağmen barış yapılmış ve böylece müminlerin bu duyguları bastırılmıştı. Hudeybiye Barışını takiben geçen süreçte, Hayber’in fethi ile kendilerini tehdit eden en önemli düşman gücü de bertaraf edilmiş ve kendilerine karşı koyacak başka bir güç kalmamıştı. Bu durum müminlerin özgüvenlerini iyice artırmıştı. Artık geçen sene yapamadıkları umrenin yerine kaza umresi yapacaklardı. Bu umre sırasında Mekke müşrik yöneticileri yanlarında bulunmasa da diğer müşrik Arap kabile mensupları yanlarında bulunacak ve kendi batıl şirk inancına göre hac ritüellerini icra edeceklerdi. Müminlerin bunlara tahammül edemeyip onlara bir zarar vermeleri mümkündü. Hele ki bunlar kendilerine karşı çeşitli akınlarda savaştıkları kabilelerden olması halinde müminlerin duygularının, kin ve öfkelerinin kabarma ihtimali mevcuttu. Ayrıca yol boyunca karşılaşacakları müşrik kabilelere sataşmaları, onlara zarar vermeleri, mallarına el koymaları içten bile değildi. Savaş halinde oldukları müşrik kabilelerin sürülerine rastladıkları takdirde o sürüleri ganimet olarak almaları da bu müminlerce normal olarak görülebilecekti. 32.2. Müminlerin Kaza Umresine Hazırlanmaları Hz.Muhammed@ bu umreyi güvenli bir şekilde sonuçlandırmayı tasarladığı gibi bu umre sırasında hem Mekkelileri hem de birlikte umre yapacakları müşrik kabileleri etkileyici tavır ve davranışları sergileme stratejileri üzerine düşünüyordu. Ayrıca müminlerin tahriklere kapılabileceği, bu zamana kadar kendilerine reva görülen zulümler nedeniyle öfkelerine yenilerek intikam almaya kalkabileceği, bu nedenle yanlış yapabileceklerini, barışı bozabileceklerini ve menfi etki yaratabilecek olumsuz tavır ve davranışlar sergileyebileceklerini ve bu tür yanlışlıklara meydan verilmemesi için gerekli önlemlerin alınması gerektiğini düşünüyordu. Cenab-ı Hak, Maide Suresi’nin ilk 11 ayetini inzal ederek elçisine bu konuda rehberlik etti. Bu umreye hazırlık kapsamında müminler önce barış sözleşmesinin şartlarına uymaları konusunda ikaz edildiler. Daha sonra ihramlı iken avlanmanın yasak olduğu ve bu kuralı müminlerin ihlal etmemeleri gerektiği bildirildi. Bu kapsamda yol boyunca rastlanılacak müşrik kabilelerin sürülerine de herhangi bir saldırı yapılmayacağı belirtildi. Umreye gelen müşrik kabilelerin beraberinde getirdikleri kurbanlık hayvanlara, putlara ve / veya Allah’a adanmış hayvanlara ve umreye niyet ettiklerine ilişkin belirtileri taşıyan müşriklere de asla saldırmamaları konusunda müminler uyarıldılar. Geçen sene yapacakları umreden geri çeviren müşriklere duyulan kin ve öfke dolayısıyla müminlerin bu duygularına yenilmemeleri, intikam duyguları ile hareket etmemeleri konusunda tembihlendi. Daima hayırlarda yarışmaları / iyiliklerde rekabet etmeleri onlardan istendi. 1 – 2- Ey iman edenler! Anlaşmaların / Sözleşmelerin şartlarına uyun. İhramlı iken avlanmayı helal saymamanız şartıyla ve şimdi size okunacak olanlar müstesna olmak üzere çeşitli hayvanlar size helal kılındı. Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir. Ey iman edenler! Allah'ın alametlerine, haram aya, kurbanlık hediyelere, bilhassa gerdanlığı olan hayvan ve sahiplerine (yani hacıların düşmandan korunmak için kendilerine ve hayvanlarına taktıkları süsler nedeniyle hacca gelen kimselere ve hayvanlarına) ve Rablerinden lütuf ve rıza bekleyerek Kâbe’ye yönelenlere sakın saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz. Geçen sene sizi Mescid-i Haram'dan çeviren Mekkeli müşriklere karşı beslediğiniz öfke ve hıncınız, sakın sizi aşırılık ve saldırganlığa sevk etmesin. İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir. (Maide Suresi 1-2) 32.3. İslam Cumhuriyetinin Meşruiyet Kazandığının Bildirilerek Müminlerin Medeni Bir Duruşa Davet Edilmeleri Müminlere umre sırasında yanlış yapmamaları konusunda uyarılar yapıldıktan sonra sıra onları medeni kılacak diğer tavır ve davranış kurallarını bildirmeye gelmişti. Bu çerçevede müminlerin leş, kan, domuz eti ve şirk adetlerine göre kesilmiş etlere yanaşmamaları bildirildi. Daha önce açıklanmış haram yiyeceklere ek olarak müşriklerin ne bulursa yedikleri yiyecek nevileri (boynuzlanmış, yüksekten düşmüş, vahşi hayvanlarca parçalanmış vb.) de yenilmeyecekler kapsamında zikredildi. Kısaca kendisi bizatihi pis olan yiyeceklerden ve kirli yollardan / hak edilmeyen yollardan elde edilecek geçimlik ve yiyeceklerden uzak durmaları müminlere emredildi. Bunların şirk sisteminin alışkanlıkları oldukları bildirildi. Şayet bu yiyeceklere eskiden olduğu gibi büyük bir istekle ve arzuyla yönelinecek olurlarsa bunun doğru yoldan sapmak olacağı ifade edildi. Şirk sisteminin cari olduğu eski zamanlarda bu yiyecekler şirk dinince mubah olan hatta dinin öngördüğü yiyecekler olduğundan, insanlar bu yiyecekleri büyük bir zevkle tüketirlerdi. Şirk sisteminin öngördüğü ekonomide, insanlar hakkaniyet ve meşru yollardan geçimlik elde etmekten ziyade gayri meşru / kirli yollardan geçimlik elde etmeyi daha hoş görüyorlardı. Ancak Cenab-ı Hak, bu kirli yolları izleyerek elde edilecek yiyeceklere ve kendisi bizatihi pis iğrenç olan yiyeceklere karşı müminlerin mesafeli durmalarını tembihledi. Zorda kalmadıkça bunlara tamah etmemeleri gerektiğini bildirdi. Böylelikle müminler medeni bir duruş gösterecekler ve bu asil duruş müşrik halkı etkileyecekti. Bu duruş, aynı zamanda müminlerin savundukları dinlerinin / dünya görüşlerinin şirk sistemine galip geldiğinin bir göstergesi olacaktı. Artık müminler dünya görüşlerinin hayata geçirildiği bir devlete kavuşmuş ve bu devlet de herkesçe kabul edilen meşru bir egemenliğe sahipti. Müşrikler artık Medine İslam Cumhuriyetini tanımışlar ve onu yıkıp yok etme umutlarını kaybetmişlerdi. Cenab-ı Hak gelinen bu aşamanın Hudeybiye’de Barış yolunu (İslam’ı) seçmekle kazanıldığını belirtti. Böylece bugün İslam Cumhuriyetinin / Dininin dolayısıyla müminlerin hâkimiyetleri olgunlaşmış (İslam dini kemale ermiş) ve Cenab-ı Hak vadettiği iktidar nimetini tamamlamış / pekiştirmişti. 3 – Ey Müminler! Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkasının adı anılarak kesilen, boğulmuş, putlara kurban olmaları için işaretlenmiş, yukardan düşmüş, boynuzlanmış, yırtıcı hayvan tarafından parçalanmış olup da canlı iken kesmedikleriniz, dikili taşlara (putlara) adanarak boğazlanan hayvanlar ve fal oklarıyla paylaştırılan hayvan etleri size haram kılındı. Bunlar fısktır / şirk sisteminin öngördüğü iğrençliklerdir. Bugün artık müşrikler / inkârcılar, sizi yenebilme / dininizi (devletinizi) yıkmaya ilişkin ümitlerini kaybetmişlerdir. Dolayısıyla artık onlardan korkmayın, benden korkun. Sizin için (Hudeybiye’de) İslam / Barış yolunu (dinini) ihtiyar ettim ve böylece bugün dininizi (devletinizi) kemale erdirerek / egemen kılarak, size vaat ettiğim nimetimi tamamladım. Bundan böyle kim açlıktan daralır, günaha istekle yönelmeden bunlardan yemek zorunda kalırsa, ancak o takdirde ona günah yoktur. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. (Maide Suresi 3) 32.4. Ayrıntılara İlişkin Tereddütlerin Giderilmesi Şirk sisteminin geçerli olduğu cahiliye döneminde kirli yollardan elde edilen geçimlikler / yiyeceklerin haram olduğu bildirildikten sonra sıra helal / serbest olanların da açıklığa kavuşturulmasına gelmişti. Zira yine şirk sisteminde bazı temiz ve helal yollardan elde edilen geçimlik ve yiyecekler haram sayılarak insanlar haram yolları tercih etmeye zorlanıyorlardı. Günümüzde bazı ülkelerde nasıl insanlar normal hukuki yollardan işlerini halletmekte / geçimliklerini ve yiyeceklerini elde etmekte zorlanıyor ve yasal olmayan yollara mahkûm ediliyorlarsa o zaman ki şirk sistemi de aynı şekilde insanların doğru ve hukuka uygun yollardan değil de gayri meşru yollardan işlerini halletmelerini / geçimliklerini ve yiyeceklerini elde etmelerini öngörüyordu. Cenab-ı Hak, şirk / zulüm sisteminin öngördüğü bu gayri hukuki yolları yasaklarken geçimlik ve yiyecek elde etmede helal / serbestlik için “iyi ve temiz” olma ilkesini genel bir kaide olarak ortaya koydu. Temiz ve hakkaniyetli yollardan elde edilmiş yiyeceklerin helal olması kuralı ile müminlerin müşriklere karşı asil ve medeni duruşları tamamlanacaktı. Ancak yukarıda sayılanlar arasında olup olmadıklarına dair şüpheler oluşturacak bazı durumların da açıklığa kavuşturulması gerekmekteydi. Bu minvalde av köpekleri tarafından yakalanan hayvanların etinin yenebileceği zira o köpekleri eğitmek için yapılan çabaların / emeğin onların yakaladıklarını yemeyi meşrulaştırdığı beyan edildi. Helal ve haram yiyeceklere dair müminlerin zihninde oluşan tereddütlerden bir diğeri de ehli kitap mensuplarının yiyecekleri idi. Cenab-ı Hak, müminlerin bu tereddütlerini ortadan kaldırmak için ehli kitap mensuplarının yemeklerini yemenin ve onların da müminlerin yemeklerini yemesinin helal olduğunu bildirdi. Zira İslam Cumhuriyetinin egemenliği altına giren Mümin, Yahudi ve Hristiyan topluluklarda artık bundan sonra gayri meşru / hukuksuz / kirli ve iğrenç yollardan yiyecek ve geçimlik temin etmenin yolları kapatılmıştı. Müminlerin zihnindeki bir diğer soru ise ehli kitap kadınlar ile evliliğin helal olup olmadığı idi. Cenab-ı Hak, Ehli Kitaba mensup kadınlardan temiz, iffetli, namuslu, gizli dostu olmayanları ile evlenebilmeleri konusunda müminlere ruhsat verdi. Cenab-ı Hak, müminler için bu düzenlemeleri getirdikten sonra eğer müminlerden bu düzenlemelere karşı çıkacak olan olursa onun şimdiye kadar yaptığı tüm çaba ve fedakârlıkların boşa gideceğini ve hüsrana uğrayarak cezalandırılacağını da bildirdi. 4 - 5- Sana, kendilerine neyin helal kılındığını soruyorlar. De ki: “İyi, güzel ve temiz olan tüm yiyecekler size helal kılındı.” Allah'ın size öğrettiğinden öğreterek yetiştirdiğiniz avcı hayvanların sizin için tuttuklarını da yiyebilirsiniz. Fakat onların üzerine Allah'ın adını anın (besmele çekin), Allah'tan korkun. Muhakkak Allah, hesabı çabuk görendir. Bugün size iyi, güzel ve temiz şeyler helal kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yiyecekleri size helal olduğu gibi, sizin yiyeceğiniz de onlara helaldir. Müminlerden iffetli hür kadınlar ve sizden önce kendilerine kitap verilen hür kadınlarla evlenmeniz helaldir. Elbette ki mehirlerini ödemeniz, zina etmeksizin, gizli dost tutmaksızın, namuslu bir şekilde yaşamanız şartıyla bu helal oluş geçerlidir. Her kim imanı (bu hükümleri) inkâr ederse, / tanımazsa, ameli boşa gitmiş olur ve o kimse ahirette hüsrana uğrayanlardandır. (Maide Suresi 4-5) 32.5. Temiz Toplum Meydana Getirerek Büyük Medeniyete Ulaşmak Medeni bir toplumun diğer önemli bir vasfı da temiz olmaktır. Müminlerin müşriklerden ayırt edilmesi ve onlardan asil ve üstün bir statü kazanması için Cenab-ı Hak müminlerden temiz olmalarını emretti. Bu temizliği sağlamak içinde temizlik faaliyetini periyodik hale getirerek namaz kılma (Allah’ı anma töreni) öncesinde gerçekleştirmelerini istedi. Temizlik esas olmakla birlikte suyun bulunmadığı zamanlarda yine de Kendi huzuruna çıkarken müminlerin temiz bir toprağa yönelmelerini emretti. Bu aynı zamanda metaforik olarak müminler Allah’a yöneldiklerinde Allah’ın hükümeti için yapılacak her hayırlı eylemin mutlaka temiz bir niyet taşıması ve temiz bir amaca yönelik olması gerektiğini de ifade ediyordu. Cenab-ı Hak, bu temizlik eyleminin aslında müminlerin hem maddi hem de manevi temizlik amacı taşıdığını bildirdikten sonra müminlere bu mükellefiyeti getirmesinin nedeni olarak iktidar / devlet / medeniyet nimetinin tamama erdirilmesi olduğunu bildirdi. Yani bu mükellefiyetlerin esas gayesinin müminlere vaat edilen büyük medeniyete / devlete ulaşmaları ve bu nimetin tamama erdirilmesi olduğu belirtildi. İnsanlar tercih edecekleri ideolojide iyi yönde farklılık ve üstünlük görmek isterler. Devlet / Medeniyet / Din nimetinin tamama ermesi için müntesiplerinin ve ilkelerin çok cazibedar olmaları gerekir. Temiz olmak ve temiz fikirli olmak da insanları çeken çok cazibedar bir özelliktir. Umreye giderken müminlerin bu özelliklerle bezenmesi müşrik halkı çok etkileyecektir. Bu nedenle müminlerin yeni gelen bu düzenlemelere harfiyen uymaları istenir ve bu hususta daha önce verilen «işittik ve itaat ettik» sözü hatırlatılır. 6 – 7- Ey iman edenler! Salat (namazı müteakip kamu hizmetleri) için kalktığınız zaman, yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı meshedin ve ayaklarınızı topuklarınıza kadar yıkayın. Eğer cünüp iseniz temizlenin / yıkanın. Eğer hasta veya yolcu iseniz yahut biriniz abdest bozmaktan gelmişse veya kadınlara dokunmuşsa ve su da bulamamışsanız, temiz bir toprağa teyemmüm edin / yönelin ve onunla yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin. Allah size bir güçlük çıkarmak istemiyor, fakat sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimetini (iktidar / hükümet / devlet nimetini) tamamlamak istiyor. Umulur ki şükredersiniz. Allah'ın, üzerinizdeki nimetini (iktidar / hükümet / devlet nimetini) düşünün ve “İşittik, itaat ettik” dediğinizde sizden aldığı ve kendisiyle sizi bağladığı ahdini (anayasal sözleşme yeminini / biatınızı) hatırlayın. Allah'tan korkun, çünkü Allah göğüslerin özünü çok iyi bilir. (Maide Suresi 6-7) Müminlerin kurdukları İslam Cumhuriyetini ayakta tutmaları ve bu Cumhuriyeti büyük bir medeniyete götürebilmeleri için bütün güçleri ile çaba sarf etmeleri ve adalete şahitlik yapmaları / adaleti tesis etmeleri emredilir. Öyle ki geçmişte yaptıkları zulüm ve haksızlıklar nedeniyle kendilerine duyulan kin ve öfke bile müminleri o müşriklere adil davranmaktan alıkoymamalıdır. Böylece zulüm ve haksızlıktan bıkmış olan müşrik halk müminlerin «haktan ve adaletten» yana olmalarından etkileneceklerdir. Hatta kendilerine haksızlık, zulüm ve işkenceler yapanlara karşı kalplerindeki öfke ve kine rağmen hak ve adaletten ayrılmayan müminler, müşrik halkı son derece etkileyecektir. Bu davranışlar, başkalarını etkilemek adına yapılmasa da sonuçta bunlar İslam Cumhuriyeti nimetinin kemale ermesi ve büyük bir medeniyete evrilmesinde çok etkilidir. Ayrıca İslam Cumhuriyeti nimetinin son derece önemli bir nimet olduğu özellikle hatırlatılır. Zira bir zamanlar müminler Mekke’de zayıf, çaresiz ve devletsiz iken, o müşriklerin ellerinde oyuncak oldukları ve hatta öldürmeyi planlamışlarken şimdi Allah müşrik inkârcılara karşı müminlere iktidar ve üstünlük bahşetti. Değerini bilenler için bu çok büyük bir lütuftur. Şimdi çıkılacak kaza umresi sırasında da Cenab-ı Hakk’ın ve elçisinin emirlerine uymada titizlik göstermeleri ve Mekke müşriklerinin barışa rağmen yapabilecekleri ihanet tehlikesine karşı Allah’a tevekkül edip elçisinin talimatlarına uymaları emredildi. 8 - 11- Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz. Bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun. Çünkü o, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkun. / emirlerine uyun. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Allah, iman edip salih amel işleyenlere şöyle vaat etmiştir; Onlar için mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır. İnkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlara gelince; işte onlar, cehennemliklerdir. Ey iman edenler! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani bir (Mekkeli Kureyş) kavmi size el uzatmayı (öldürmeyi) planlamıştı da, Allah buna engel olarak onların ellerini sizden çekmişti. Öyleyse Allah'ın emirlerine uyun. Müminler yalnız Allah'a tevekkül etsinler. (Maide Suresi 8-11) 32.6. Kaza Umresine Çıkış Hz.Muhammed@, Hudeybiye seferine katılanlara kaza umresine gitmek için gerekli hazırlıkların yapılmasını emrederken tam teçhizatlı olarak silahlanmalarını da istedi. Hudeybiye anlaşması hükümleri müminlerin silahsız olarak Mekke’ye girmelerini öngörüyordu. Sadece seyahat sırasında yırtıcı hayvanlardan korunmak için kılıçlar getirilebilecek ve bu kılıçlar kınlarında olarak umre yapmaya müsaade vardı. Fakat peygamberimiz müminlerin umre sırasında Mekkelilerin saldırılarına maruz kalabilecekleri konusundaki korku ve endişelerini bildiği için savaş teçhizatlarını yanlarına almalarını emretti. Bunun yanında Anlaşma hükümlerine de uyma hususunda tereddüt yaşamıyor, Allah’a tevekkül ettiği gibi herhangi olumsuz bir durum yaşamamak için de gerekli tedbirlerini alıyordu. Bu kapsamda Hz.Muhammed@ anlaşmaya uyarak Mekke’ye silahlı girilmeyeceğini ama yine anlaşma hükümlerine uyarak savaş silahlarını Mekke dışında tutacağını bildirdi. Bu tedbiri Mekkelilerin anlaşmaya ihanet etmesi halinde gafil avlanmamak için alındığını belirtti. Ayrıca 100 atlıdan oluşacak bir süvari birliğinin hazırlanmasını da emretti. Kaza umresi için 2000 civarında mümin hazırlandı. 32.7. Kafilenin Mekke’ye Varışı Müminler kurban etmek üzere beraberlerinde altmış deve götürdüler. Hz.Muhammed@, Medine'de yerine Ebu Zerr Gıfari'yi vekil bıraktı. Süvari birliğinin başına Muhammed b. Mesleme’yi kumandan olarak tayin etti ve onları kafilenin önünde olacak şekilde kafileyi yola çıkardı. Müminler Zü'l-huleyfe'ye geldikleri zaman, ihrama girdiler ve telbiyeye başladılar. Savaş silahlarını ise kurbanlık develerin üzerine yüklediler. Süvari birliği ise tam teçhizatlı olarak umre kafilesini korumaya alarak Mekke’ye doğru ilerlediler. Mekke yönetimi müminlerin silahlı olarak geldikleri haberini alınca, Hz.Muhammed’in@ anlaşmaya ihanet ettiğini ve umre bahanesiyle Mekke’yi işgal edeceğini düşünerek telaşa kapıldılar. Hemen acele toplanıp durum değerlendirmesi yaptılar. Hz.Muhammed’e@ bu hareketinin anlaşmaya aykırı olduğunu ve Mekke’ye silahlı olarak giremeyeceğini bildirmek üzere Mikrezi elçi olarak gönderdiler. Mikrez Hz.Muhammed’in@ huzuruna girdi ve Anlaşma şartlarına riayet edilmediğini, sefer kılıçları hariç savaş teçhizatı taşımadan umre yapılacağının anlaşma hükmü olduğunu hatırlattı. Hz.Muhammed@ ise anlaşmaya uyduğunu Kabe’ye silahsız gireceklerini ancak Mekke yönetimine güvenmediğini onların her an anlaşmaya ihanet edebileceğini ve böyle bir durumla karşılaşılması halinde silahlarının her an kolunun ulaşabileceği bir yakınlıkta olmasının da anlaşmaya aykırı olmadığını bildirdi. Ayrıca Hz.Muhammed@ kendisinin geçmiş yaşamından da bilindiği üzere «el emin» olduğunu, asla sözleşmelerine ihanet etmediğini ve bu günde ihanet etmesinin mümkün olmadığını bildirdi. Bu sözleriyle zımnen Mekkeli müşriklerin ise asla sözlerinde durmadıklarını ve asıl onların ihanet içerisinde oldukları vurgusunu yapmış oldu. Mikrez bu konuşmadan sonra Mekke Yönetimine geri döndü ve onlara Hz.Muhammed’in@ anlaşmaya aykırı davranmadığını, silahları Mekke dışında ama kolunun uzanabileceği bir yakınlıkta tutmak istediğini, Mekke’yi işgal etmek gibi bir niyetinin olmadığını bildirdi. Silahlı gelmesinin nedenini de Mekke Yönetimine güvenmediği, aslında bu durumun kendileri açısından son derece aşağılık bir durum olduğunu da bildirdi. Bunun üzerine Mekke Yönetimi anlaşma gereğince Mekke’yi boşalttı ve dağlara çekildi. Hz.Muhammed@, Merru'z-Zehran'a gelince, bütün savaş silahlarını ve yüz kişilik süvari birliğinin yanına yüz savaşçıyı da katarak atlı ve yayadan oluşan 200 kişilik silahlı bir birliği Batn-ı Ye'cec'e ([1] ) gönderdi. Birliğin komutasına da Evs bin Havliyi getirdi. 32.8. Hz.Muhammed’in@ Mekke’ye Girişi ve Güç Gösterisi Hz.Muhammed@ devesi Kusvaya binmiş vaziyette ve çevresinde kılıçlarını kuşanmış müminlerle birlikte telbiye getirerek Mekke’ye giriş yapıyordu. Onların bu girişi muzaffer bir komutanın ve askerlerin geçit resmini andırıyordu. Başta Haşim oğulları olmak üzere Mekke halkı ve umreye gelmiş diğer müşrik insanlar onların çevrelerini sarmış olanları izliyordu. Mekke muhteşem bir güç gösterisine sahne oluyordu. Hz.Muhammed@ Abdullah bin Revaha’ya geçit resminin sunuculuğu ve topluluğa slogan attırma vazifesini vermişti. O da sunuculuk sırasında şu sözleri haykırıyordu; “Allah'ın ismi ile başlarım, O'nun dininden başka gerçek din yoktur; diğerleri hep batıl. Allah'ın ismi ile başlarım, Muhammed O'nun Resulüdür. Ey kâfir dölleri çekilin O'nun yolundan! Çekilin! Çünkü her türlü hayır O'nun yolundadır. O'nun Tenzil'ine göre size darbe vurduğumuz gibi, Bugün de O'nun Tevil'i üzere size darbe vuruyoruz. Hem de başları omuz ve gövdelerden ayıran, Dosta dostunu unutturan ölümcül bir darbe ile....”([2] ) Mescid-i Haram’a girinceye kadar telbiye ve Abdullah bin Revaha’nın haykırması devam etti. Hz.Muhammed@ müminlere tavaf ederken güçlü görünmenin taktiklerini de vermişti. Onlar sağ omuzlarını açtılar ve Kabe’yi hızlı ve sert adımlarla (rap rap) tavaf ettiler. Hacer’ül Esved’e yaklaşınca hareketler yavaşlatılıyor ayrılınca tekrar hızlanıyordu. Bir taraftan da Hz.Muhammed@ yine Abdullah b. Revaha’ya slogan attırıyordu. Ondan şu sözleri söyleyip tüm müminlerin tekrar etmelerini istiyordu; "Allah'tan başka hiçbir ilah ve mabud yoktur! Bir olan O'dur! Va'dini gerçekleştiren O'dur! Bu kuluna yardım eden O'dur! Askerlerini güçlendiren O'dur! Toplanmış olan kabileleri bozguna uğratan da yalnız O'dur!” Kâbe atılan sloganlarla inliyordu. Bir ara Hz. Ömer bu sloganların çok ileri gittiğini Mekke yönetimini son derece tahrik ettiğini bu nedenle kesilmesi gerektiğini bildirse de Hz.Muhammed@ bu sloganların Mekke Yönetimine ok atmaktan daha tesirli olduğunu bildirmiş ve Abdullah bin Revaha’nın slogan atmasını devam ettirmiştir. Öğle namazı vakti gelince Hz.Muhammed@ Bilal-i Habeşi'ye ezan okumasını emretti. O da Kâbe’nin damına çıktı ve öğle ezanını okudu. Bilal-i Habeşi'nin ezanını işitince Ebu Cehil’in oğlu İkrime, Safvan bin Ümeyye, Halid bin Esed, Süheyl bin Amr gibi Mekke yöneticileri yüzlerini kapadılar ve rezil oldukları bu sahneyi babalarının görmediği için Allah’a şükrettiler. Hz.Muhammed@ umre süresince Mekke'de üç gün kaldı. Kaldığı sürece Mekke’deki hiçbir evde konaklamadı. Kendisi için kurulan çadırda ikamet etti. Zira o dönem geleneklerine göre Mekkelilerden birisinin evinde kalması demek o kimseye sığınması demek olduğu için kimseye misafir olmadı. Bu aynı zamanda peygamberimizin tedbiri elden bırakmayışının bir göstergesi olarak da anlaşılabilir. 32.9. Hz.Muhammed’in@ Meymune ile Nikâhlanması Hz.Muhammed@ umre süresince Mekkelileri etkilemek için her türlü yol ve yöntemi denedi. Umrenin başlangıcında yapmış olduğu ezici, baskı altına alıcı güç gösterisinden sonra Mekke Yöneticilerini etkilemenin ve onlarla iyi diyaloğa girmenin yollarını da aradı. O’nun aradığı fırsatı amcası Hz. Abbas verdi ve Hz. Meymune ile nikâhlanmasını önerdi. Hz. Meymune Hz. Abbas’ın baldızı olduğu gibi aynı zamanda Halid b. Velid’in eşi ile çok yakın akraba idi. Onunla yapılacak nikâh, Mekke’nin en önemli komutanını Hz.Muhammed’e@ yakınlaştıracaktı. Ayrıca üç günlük umre süresinin bitiminden sonra tertip edilecek bir düğün yemeği ile bütün Mekke Yönetimi davet edilerek aradaki buzların eritilmesi ve onların kalplerinin kazanılmasına vesile olacak diyaloglar mümkün olabilirdi. Hz.Muhammed@ yakaladığı bu büyük fırsatı hemen değerlendirdi ve teklifi kabul etti. Teklif Hz. Meymune’ye de yapıldığında o hiç tereddüt etmeden teklifi kabul etti ve nikâh akdi yapıldı. Sıra düğün törenine gelmişti. Fakat anlaşmaya göre umre için üç günlük süre de dolmuştu. Mekke Yönetimi Süheyl bin Amr’ı ve Huveytıb bin Abduluzza’yı Hz.Muhammed’e@ sürenin dolduğunu ve Mekke’yi bir an önce terk etmeleri gerektiğini bildirmek için gönderdi. Hz.Muhammed Süheyl’e yeni nikâhladığı eşi için düğün töreni yapmak istediğini ve Mekke Yöneticileri ile birlikte bir düğün yemeği yemek arzusunu dile getirdi. Bu amaçla üç gün daha süre verilmesini talep etti. Fakat Süheyl bu teklifi çok kaba bir şekilde reddetti ve anlaşma gereğince Mekke’yi derhal terk etmelerini söyledi. Bunun üzerine Sa’d bin Ubade, Süheyl’e çok ağır küfürler ederek bu toprakların kendilerine ait olmadığını bütün Araplara / insanlara ait topraklar olduğunu vurguladıktan sonra Hz.Muhammed’in@ onların istekleriyle değil kendi isteğiyle ve bununda anlaşma hükümlerine riayet sadedinde olduğu için Mekke’yi terk edeceğini haykırdı. Hz.Muhammed Sad bin Ubade’ye müdahale etti ve onların makamda misafir olduklarını ve misafirleri incitmemeleri gerektiğini belirttikten sonra akşam olmadan Mekke’yi terk etmek için hazırlık yapılması talimatını verdi. Müminler Mekke’yi boşalttılar ve Mekke’nin dışında yer alan Şerif mevkiinde Hz. Meymune ile Hz.Muhammed’in@ düğün törenleri yapıldı. 32.10. Kaza Umresinin Mekke’de Bıraktığı Müspet Etkiler Müminler Mekke’den ayrılınca Mekke Yönetimi derin bir nefes aldı. Fakat Hz.Muhammed’in@ yaptığı bu umre Mekke’de derin tesirler bıraktı. Hz.Muhammed’in@ güç gösterisi ve sonrasındaki barışçıl tutumu hem Mekke halkı hem de yönetimdekileri psikolojik olarak çok etkiledi ve Hz.Muhammed’in@ yanında yer almanın kaçınılmazlığını ve vaktinin gelip geçmekte olduğunu düşünür olmaya başladılar. Hatta bunların en önemlileri Halid bin Velid, Osman bin Talha ve Amr bin As idi. Hz.Muhammed@ umre süresince kendilerine ulaşamadığı Mekke liderlerinden bazılarına çeşitli aracılar vasıtasıyla Medine İslam Cumhuriyetine katılacak olurlarsa önemli makamlarda yer alacakları, kendilerine değer verileceği haberlerini de ulaştırdı. Ayrıca bu hareketin artık durdurulamayacağını ve iş işten geçmeden katılım sağlamalarının kendi menfaatlerine olacağına yönelik mesajlarını da onlara ulaştırdı. 32.11. Mekke Liderlerinin Biat / Teslim Olma Düşünceleri Mesajları alan Halid b. Velid, Amr b. As ve Osman b. Talha durumu iyi değerlendirdiler ve Medine’ye katılım konusunu daha ciddi olarak ele aldılar. Amr b.As artık Mekke’yi terk etme noktasına gelmişti. O Habeşistan’a göç etti. Dostu Necaşi ile görüştü. Necaşi onunla yaptığı sohbette kendisini Hz.Muhammed’e@ katılmaya ikna etti. O da Habeşistan’dan doğruca biat etmek üzere Medine’nin yolunu tuttu. Halid b. Velid, Hz.Muhammed’in@ mesajını kardeşinin kendisine bıraktığı mektuptan aldı ve Medine İslam Cumhuriyetine katılmaya karar verdi. Kararını en yakın arkadaşları olan İkrime ve Safvan b. Ümeyye’ye açtı ve onları da bu katılıma davet etti. Fakat onlar bu daveti geri çevirdiler. Halid bin Velid daha sonra Osman b. Talha’yı İslam Cumhuriyetine katılıma davet etti. Uzun zamandır bunu / biat etmeyi düşünen Osman b. Talha, teklifi hemen kabul etti ve birlikte Medine’nin yolunu tuttular. Yolda Amr b. As ile karşılaştılar. Her iki tarafta önce niyetlerini gizlediler fakat yol arkadaşlıkları sırasında birbirlerinin niyetlerinin aynı olduğunu anladılar. Mekke’nin üç büyük yöneticisi Medine’ye ulaştılar ve Hz.Muhammed’e@ biat ettiler. Şimdiye kadar yaptıkları düşmanca muamele ve verdikleri zararlardan bağışlanma dilediler. Böylece Mekke Yönetimi, en önemli harp dahisi yöneticilerini Medine İslam Cumhuriyetine kaptırdı. 32.12. Mekkelilerin Müminlere Karşı Yumuşaması Kaza umresindeki yapılan hareketlerin ne kadar etkileyici olduğu, dahası Hz.Muhammed’in@ gücünün artık karşı konulmaz olduğu Mekkeliler tarafından artık kabullenildi. Halid b. Velid teslim olma kararını diğer ileri gelenlere açtığında eskiden gösterilen şiddette bir tepkiyle karşılaşmamıştı. Amr b. As ise Hz.Muhammed’e@ biat ettikten sonra Mekke’ye döndü. Fakat Mekke yönetiminin kendisine karşı hiçbir kötü muamelesi ile karşılaşmadı. Eskiden olsaydı ya hapsedilir ve / veya işkence edilirdi. Ama şimdi herhangi olumsuz bir tepki gösterilmiyordu. Bu durum Mekke’nin artık giderek Medine’ye teslim olmaya doğru hızla yol aldığını göstermekteydi. [1] ) Batn-ı Ye'cec; Mekke'ye 5 km uzaklıkta bir yerdir ve oradan bakıldığında Mekke Hareminde olan biten her şey rahatlıkla izlenebilir. [2] )Hz.Muhammed’in Hayatı ve İslam Daveti :Celalettin Vatandaş Cilt 2. sahife 398
- Bölüm 1:KUBA'DA ANAYASA HAZIRLANMASI | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 1 KUBA’DA ANAYASA HAZIRLANMASI 1.1 Mekke’den Medine’ye Yolculuk ve Kuba Köyüne Varış Hz.Muhammed ve yol arkadaşı Hz. Ebu Bekir, hicretleri sırasında emniyetli ama uzun bir yolu tercih ettiler. Önce Mekke'nin güneyine doğru yolculuk yaptılar. Sevr Mağarasında üç gün kaldılar. Mekkeli müşriklerin iz takipçilerinden Cenab-ı Hakk’ın yardımı ile kurtulan peygamberimiz ve Hz. Ebu Bekir, üçüncü günün sonunda Abdullah b. Uraykıt adında bir rehber eşliğinde hicret yolculuklarına başladılar. Abdullah b. Uraykıt müşriklerdendi. Ancak dürüst ve güvenilir bir kişiydi. Bir diriliş önderinin yapacağı yolculukta müşrik bir rehberin seçilmesi son derece stratejikti. Zira onun yolculuk için gerekli erzak ile yüklü develeri Sevr mağarasının yakınlarına kadar getirmesi kimsenin dikkatini çekmeyecekti. Hicret sırasında da karşılaşılacak takipçileri ve başka yolcuları atlatma ve yol boyunca yerleşim yerlerinden yapılacak lojistik destekler aynı müşrik rehberce gerçekleştirilecekti. On iki günlük yolculuğun sonunda Uraykıt, ödül avcılarına yakalanmamak için gece karanlığında yolculuk yaparak ve normal olmayan yolları takip ederek Allah elçisi ve Hz. Ebu Bekir’i Medine’ye sağ salim ulaştırmayı başardı. Medine'de ise heyecanlı ve endişeli bir bekleyiş hâkimdi. Medine’deki müminler sabah serinliğinde ve ikindi sonrasında gözleri ufukta peygamberimizi bekliyorlar, öğle vaktinin yakıcı sıcağında gölgeliklere çekiliyorlardı. Yolculuğun on ikinci günü öğle saatlerinde Medineli Yahudilerden birisi ufukta birtakım karaltıların olduğunu haber verdi. Allah Resulünü bekleyen müminlerde bir hareketlenme başladı ve sevinç çığlıkları, tekbir sesleri, şarkılar birbirine karıştı. Allah elçisi, Kuba'ya gelince, Medine'nin eşrafından Evs'li Gülsüm b. Hidm'in davetini kabul ederek, onun evine yerleşti. Daha önce hicret eden Müslümanlardan Ebu Ubeyde b. Cerrah, Mikdad b. Amr, Habbab b. Eret, Süheyl b. Beyza, Safvan b. Beyza, Iyaz b. Zübeyr, Vehb b. Sa'd, Ma'mer b. Ebi Şerh, Arar b. Ebi Amr, Umeyr b. Avf, Abdullah b. Mahreme de Gülsüm b. Hidm'in evinde kalıyorlardı. Medine’ye girmeden bir süre burada konaklanılacaktı. Zira son Akabe biatı ile müminlerle yapılan anlaşmanın Medine’nin diğer otoriteleri ile de yapılması gerekiyordu. Onların da muvafakati ile yapılacak Anayasal bir sözleşme ile peygamberimiz Medine’de güçlü bir iktidarı tesis etmiş olacaktı. Gerçi biat eden müminler diğerlerine karşı üstünlüğü sağlamış olsalar da herkesin katılımı ile yapılacak bir anayasa herkesi bağlayacak ve gelecekte karşılaşılacak zorluklarda bu anayasal metin (Kitap) referans metin olarak kullanılacaktı. Böylece Medine’ye girmeden önce Kuba’da Medine Anayasasının / Medine Vesikasının hazırlık süreci başlamış oldu. Bu süreçte taraflar görüşmeler yapacaklar ve anayasal metin nihai haline kavuşturulacaktı. Anayasal Sözleşme metni üzerinde anlaşma sağlandıktan sonra Medine’ye girilecek ve İslam Cumhuriyeti teşkilatlanarak çalışmaya başlayacaktı. 1.2. Kuba Köyünde Geçici Konaklama Süreci Bu süreçte Peygamberimizin Medineliler arasında çözdüğü ilk sorun, Esad Bin Zürare’nin Gülsüm b. Hidm evine girişini sağlaması idi. Gülsüm b. Hidm Evsli, Esad bin Zürare ise Hazreçli idi. Bu iki kabilenin arasındaki kan davası nedeniyle her ikisi de mümin olmalarına rağmen birbirlerinin evine giremiyorlardı. Fakat görüşmeler – toplantılar için bir araya gelinmesi de gerekiyordu. Hz. Peygamber Esad b.Zürare’yi himayesine alarak bu sorunu çözdü. Kimseyi rahatsız etmeyecek daha köklü bir çözüm için ise Sa'd b. Hayseme’nin evi toplantı mekânı olarak seçildi. Ziyaretçilerin ağırlanması ve kalabalık toplantılar, Sa’d b. Hayseme’nin evinde gerçekleştirildi. Gülsüm b. Hidm’in evi ise ikamet amaçlı kullanıldı. Bütün kabilelerin bir araya getirilmesi ve ilk tevhidi topluluğun oluşturulması için Gülsüm b. Hidm’e ait arazi üzerine Kuba Mescidi inşa edildi. Salat (Allah’ın yardımını talep ederek Kamu hizmetlerini ve sorunlarını çözmeyi üstlenmek veya üstlenenlere destek olmak) için inşa edilen bu mescit amacına uygun bir şekilde hemen faaliyete geçti ve salata (Allah’ın yardımını talep ederek Kamu hizmetlerini ve sorunlarını çözmeyi üstlenmek veya üstlenenlere destek olma faaliyetine) başlandı. Peygamberimiz Hicret ettikten sonra ilk Cuma Toplantısını / Cuma Salatını (Allah’ın yardımını talep ederek Kamu hizmetlerini, sorunlarını ve çözüm önerilerini halk ile paylaşma toplantısını) inşa edilen bu mescitte icra etti. Gerçi peygamberimiz Medine'ye gelmeden önce Cuma toplantılarını / salatını Mus’ab b. Umeyr başlatmıştı. Hatta bazı Cuma Toplantılarında imamlığı / başkanlığı Esad bin Zürare icra etmişti. 45- Kitaptan sana vahyedileni oku / izle; Salatı ikame et (Allah’ın yardımını talep ederek ([1] ) Kamu hizmetlerini ve sorunlarını çözmek için her türlü faaliyeti üstlen). Muhakkak ki salat (Allah’ın yardımını talep ederek Kamu hizmetlerini ve sorunlarını çözmek için her türlü faaliyeti üstlenmek insanı) fahşadan ve kötülükten alıkoyar. (Salatı ikame etmeden önce) Allah'ın anılması / Zikrullah / namaz ([2] ) / Allah’ın yardımını talep etmek elbette en büyüktür. / çok önemlidir. Allah, yaptığınız şeyleri bilir. (Ankebut Suresi 45) 1.3. Anayasal Müzakerelerin Medeni Bir Şekilde Yürütülmesi Talimatı Kuba köyünde geçirilecek süreçte Medine Anayasası / Vesikası üzerinde müzakereler yürütülecekti. Bu müzakereler sırasında Ehli Kitap (Yahudi ve Hristiyan) mensuplarıyla müzakerelerin en güzel bir şekilde yürütülmesi peygamberimizden istenir. Onların değerlerinin kendi değerleri olduğunun vurgulanması istenir. Böylece onların kurulacak yeni sistemde kendilerine yer edinmeleri, kendilerinin ve değerlerinin temsil edildiğini bilmeleri sağlanır. Ortak yönlerin çok olduğu, bir araya gelmemek için hiçbir nedenlerinin olmadığının vurgulanması emredilir. Mademki aynı tanrıya inanılıyor ve sadece O’na itaat ediliyor, mademki her iki tarafa da indirilen değerler ortaktır ve kaynağı birdir o halde tek bir çatı altında birleşmek için hiçbir engel de yoktur. Cenab-ı Hakk bu talimatla Medine İslam Cumhuriyeti’nin Ehli Kitap dâhil tüm Medinelilerce sahiplenilmesini sağladı. Diğer taraftan Medine'ye hicret eden müminlerin yönetmek zorunda oldukları topluluklardan en önemlisi Yahudi kabilelerdi ve İslam Cumhuriyetini en fazla zorlayacak kesim onlar idi. Çünkü onların Medine'de hâkimiyet hevesleri vardı ve kendilerini seçkinci / üstün bir sınıf olarak görmeleri nedeniyle kurulacak yeni düzeni kolay kolay kabullenemeyecekleri açıktı. Bu nedenle Cenab-ı Hak, onlardan zalimce hareket edenler hariç samimi olanların muhalefetlerine karşı güzellikle / medeni bir şekilde karşılık verilmesini de ister. Böyle bir metot ile Rabbimiz müminlerin kendilerine yapılacak muhalefeti karşılamada güzel bir üslup kullanmalarını öğretti. Onlarla asla lüzumsuz ve faydasız çekişmelere girilmemesi, araya nifak ve düşmanlık sokacak tartışmalardan uzak durulmasını önerdi. Şayet onlarla tartışma yapacak olurlarsa en güzel bir şekilde, nazik, naif ve medeni bir tavır sergilemelerini emretti. Yahudilerin sahip oldukları ilahi öğretiye de sahip çıkılarak onların şereflendirilmesi ve böylece ayrımcılığa meydan verilmemesi de sağlanacaktır. Onlara indirilen ilahi öğreti ile Hz.Muhammed’e nazil olan öğretinin aynı kaynaktan olması nedeniyle onların ilkelerine de sahip çıkılması, sahiplenilmesi ve inanılması tevhidi / birliği sağlamada en önemli araçtır. Arkasından da müminlerin Allah’tan gelen bütün ilahi öğretilere harfiyen uyma konusunda teslimiyet gösterenler oldukları deklare edilir ki böylece dindar ve iyi niyetli Yahudiler bundan etkilensinler ve kurulacak yeni sisteme onların da destek vermeleri sağlansın. Ama zalimce davranana hak ettiği şekilde davranma konusunda da asla tereddüt edilmemesi ayrıca belirtilir. 46- İçlerinden zulmedenler hariç olmak üzere Kitap ehli ile ancak en güzel bir şekilde tartışın / müzakere edin ve deyin ki: “Biz, bize indirilene ve size indirilene inandık. Bizim ilahımız ve sizin ilahınız birdir. Şu kadar ki biz sadece O’na teslim olmuş kimseleriz.” (Ankebut Suresi 46) Kuba köyüne gelindiğinde Medineli müminler Hz.Muhammed’i karşılamışlardı. İslam / Barış toplumu tesis etmek için yapılacak Anayasal Sözleşme / Vesika için müzakereler yürütülecek ve bu müzakerelere müminlerin yanında şehrin yönetiminde söz sahibi olan ama mümin olmayan Araplar ve Yahudiler de katılacaktı. Anayasal Sözleşme / Vesikanın bütün tarafların kabulü için ortak ilkelerin olması önem arz etmekteydi. Özellikle Yahudiler ile ortak ilkelerin olduğu ve müminlerin Yahudilerin değerlerini kabul ettikleri ve onları benimsedikleri ifade edildi. Müminlerin Yahudilere indirilene ve onların ilahına iman etmeleri sözde kalan bir husus değildi. Zira Akabe görüşmelerinde üzerinde anlaşmaya varılan hususları içeren Kitabın (Anayasanın) öngördüğü esaslar doğrultusunda hazırlandı. Anayasanın temel ilkeleri hiçbir grubun menfaatine ve üstünlüğüne göre değil tamamen Allah’ın tüm âlemlerin / toplumların Rabbi olduğu prensibine göre hazırlanmıştı. Yani bu anayasa / kitap ile kurulacak Barış / İslam Cumhuriyetinde herkesin can ve mal güvenliği temin ediliyordu. Herkesin akıl ve din emniyeti garanti ediliyordu. Herkese adil davranılacağı, herkese merhametle muamele edileceği ve bunun yanında yönetimin sorumsuz olmayacağı ve yapılan icraatın hesabının mutlaka halka verileceği yer alıyordu ki bunlar Fatiha Suresi ile İslami öğretinin temel esaslarını teşkil ediyordu. Bu esaslar samimi Yahudilerin de kolaylıkla kabul edecekleri esaslardı zira onlar bu prensiplere aşinaydılar. Ancak şaşırtıcı olan kendileri bu prensipleri uzun yıllar kendi midraslarında / medreselerinde eğitim alıp, senelerce Tevrat yazarak onun tahsilini yaparak öğrenirlerken Hz.Muhammed bu esaslara hiçbir tahsil almadan sahip olmuş ve bunları da en güzel şekilde ifade ediyor olmasıydı. Her ne kadar peygamberimizin okuryazarlığı olsa da bu ancak kendi ticaretini yapacak kadardı. O’nun okuryazarlığı mükemmel bir barış topluluğu oluşturacak anayasal hükümler dikte ettirmeye etmeye ve hikmetli sözler söylemeye asla yeterli değildi. Bu tür bir Anayasa hükümleri dikte ettirmek ancak Yahudilerin midraslarında / medreselerinde tahsil görmüş ve yıllarca hukuk, ilahiyat, hikmet, siyaset ve ekonomi eğitimi almış kimselerin harcı iken onlar bunu becerememişlerdi. Hiçbir eğitim kurumundan tahsil almamış ümmi olan Hz.Muhammed, öyle bir anayasa ortaya çıkarıyor ki Medine’nin idari sorununu kökten çözüyor ve herkesin kabul edebileceği / hiç kimsenin itiraz edemeyeceği adil bir sistem getiriyordu. Öylesine mükemmel ve adil bir çözüm sunuyordu ki bu çözümü ancak zalim olanlar, çözümsüzlüğü arayanlar / batılın peşinde koşanlar ve kötü niyetli olanlar reddedebilirdi. 47- 49- İşte biz sana böyle bir Kitap indirdik. Bundan dolayı kendilerine kitap verdiklerimiz ona iman ediyorlar. Onlardan (müşriklerden ve Yahudilerden) da ona iman edenler vardır. Bizim ayetlerimizi ancak inkârcılar bile bile reddeder. Sen bundan evvel Kitaptan (Tevrat’tan ya da başka bir Kutsal Kitaptan) okumuyordun; sen onu (Tevrat’ı ya da başka bir Kutsal Kitabı) elinle de yazmıyorsun. ([3] ) Eğer böyle olsaydı batılcılar (batıl /şirk sistemini arayanlar) mutlaka kuşku duyacaklardı. Bilakis o, kendilerine ilim verilenlerin sinelerinde apaçık ayetlerdir. Bizim ayetlerimizi de ancak zalimler bile bile reddederler. (Ankebut Suresi 47-49) Medine’nin içine yuvarlandığı anarşi ve kaostan kurtarmak için Hz.Muhammed’in önerdiği İslam / Barış Cumhuriyeti projesi hiç kimsenin reddedemeyeceği bir teklif olmasına rağmen onlar (müşrik Araplar ve inkâra meyilli Yahudiler) Barış / İslam toplumu oluşturma hususunda Hz.Muhammed’in getirdiği teklifi reddetmek için O’nun mucize getirmesini talep ettiler. Onlar bu talepleriyle Allah’ın (cc) Hz.Muhammed’e mucizevi olarak gökten zembille doğrudan yardım göndermesi ve böylece kurulacak İslam Cumhuriyetinin hazinesinin altınlarla dolu olmasını, çok güçlü ordulara sahip olmasını ifade etmek istiyorlardı. Hâlbuki İslam / Barış Cumhuriyeti ile büyük bir medeniyete gidileceğini hatta zamanın süper güçleri Sasani / İran ve Bizans imparatorluklarını vaat eden ve üstelik Allah (cc) elçisi olduğunu iddia eden bir kişinin elinde bunları yapacak hiçbir askeri ve ekonomik güç yoktu. Mademki bu kadar büyük hedefleri vardı o takdirde bu hedefe ulaşacak söz konusu araçların Allah (cc) tarafından elçisine bahşedilmesi gerekmiyor muydu? Onların bu taleplerine Cenab-ı Hak, elçisine bu konuda doğrudan herhangi bir güç ve zenginlik verilmediğini bildirmesini istedi. Yani “armut piş ağzıma düş” deyişinde olduğu gibi kendileri hiçbir çaba göstermeden hazıra konmanın kendi yasasında yer yoktu. Onlar ayetler / mucizeler istiyorlarsa onların Allah katından gelen öğretileri kabul edip uygulamaları ile elde edebileceklerini bildirdi. Bunu ifade etmek için “mucizelerin kendi katında olduğu” yani kendi katından göndereceği vahyi takip etmek olduğunu söyledi. Şayet onlar Allah katından gelen öğretilere iman eder ve hayatlarına aktaracak olurlarsa ne büyük mucizelerin meydana geldiğine şahit olacakları belirtilmiş olur. Bunun için de Hz.Muhammede inzal edilen öğreti bu büyük mucizeleri yaratmak için kâfidir. Bu öğretilerde kendisine inanan toplumlar için büyük bir rahmet ve mucizeler yaratmak için yol gösterici ilkeler yer almaktadır. 50-51- Onlar, “Ona Rabbinden ayetler (mucizeler) indirilmeli değil miydi?” dediler. De ki: “Ayetler (mucizeler) ancak Allah'ın katındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım.” Bizim sana indirdiğimiz ve kendilerine okunan bu Kitap onlara kâfi gelmiyor mu? Şüphesiz bunda, inanan bir toplum için bir rahmet ve bir öğüt vardır. (Ankebut Suresi 50-51) 1.4. İslam Cumhuriyetinin Kurulmasına Karşı Çıkan Muhaliflere Verilen Cevaplar: Anayasa Tartışmaları Ancak yine de Huyey bin Ahtab gibi Yahudi önderler ve Abdullah bin Ubey gibi müşrik Arap önderler Hz.Muhammed’in teklif ettiği bir İslam / Barış içerisinde yaşama modelini kabul etmeye yanaşmıyorlardı. Zira bu modelde onların Medine’de kurdukları şeytani düzen yok olacaktı. Huyey bin Ahtab Medineli Arapları ve Yahudileri kendi parmağında oynatıyor, istediği zaman kabileleri birbiriyle savaştırıyor ve bu anarşiden besleniyordu. Onun işbirlikçisi Abdullah bin Ubey de Medine liderliğini ele geçirmeye çalışıyordu. Hatta Hz.Muhammed Medine’ye hicret etmeseydi kendi liderliğini Evs kabilesine de kabul ettirme noktasına gelmişti. Hz.Muhammed’in Medine’ye gelmesi ile Onun işbirlikçileri ile geliştirdikleri plan boşa çıkmış ve Abdullah bin Ubey’in Medine’nin başına geçmesi iyice zora girmişti. Abdullah bin Ubey’in Hz.Muhammed hicret etmeden çok kısa bir süre önce Medine’nin başına geçeceğine karar verildiği ve taç giyeceği ama Hz.Muhammed’in gelmesinin bunu engellemesi nedeniyle O’nun Hz.Muhammed’e muhalefet ettiği rivayet edilir. Hz. Safiye’nin babası olan Huyey bin Ahtab’ın ise Hz.Muhammed Medine’ye teşrif ettiğinde kardeşi Ebu Yasir ile aralarında şöyle bir konuşmanın geçtiği bizzat Hz. Safiye’den rivayet edilir; “Babam ile amcam Ebu Yasir, Hz. Peygamber Medine’ye hicret ettiğinde O’nu izlemeye gitmişlerdi. Sabah erken saatlerde evden çıkmışlar ve eve çok geç vakitlerde dönmüşlerdi. Eve geldiklerinde babam ile amcam arasında şöyle bir konuşma geçtiğini hatırlıyorum; “Amcam Ebu Yasir, babama: “O mu?” diye sordu. Babam: “Evet, vallahi odur.” dedi. Amcam: “O olduğundan emin misin?” diye sorduğunda, babam: “Eminim” diye cevap verdi. Amcam bu sefer babama; “Ona karşı ne hissediyorsun?” dedi. Babam: “Vallahi eski halimde kalacağım, nefsimde uyanan ise, ona düşmanlık hisleridir. Sağ kaldığım müddetçe ona düşmanlık edeceğim” demiştir.” ([4] ) Muhalif olan bu ileri gelenler Hz.Muhammed ile görüştükten sonra O’nun gerçekten peygamber olduğunu ve Medine’ye barışı, huzuru getirebileceğini, birlik ve beraberliği sağlayabileceğini fark etmişlerdi. O’nun Medine’de liderliği eline alması halinde kendilerinin hâkimiyetinin yok olacağı kaçınılmazdı. Fakat Medine’de kendilerine karşı koyamayacakları mümin bir kesim de O’nun liderliğinde bir İslam Cumhuriyetinin kurulmasını istiyorlardı. Onları bu taleplerinden vazgeçirmek için başta Mekke olmak üzere bütün Arapların Medine’yi karşılarına aldığı bir ortamda O’nun bu işi başaramayacağı üzerine bir söylem geliştirmeye çalışacakları açıktı. Şayet İslam Cumhuriyetinin kuruluşuna engel olamayacak olurlarsa o takdirde onlar Hz.Muhammed’i başarısız kılmak için ellerinden geleni yapacaklar ve Cumhuriyeti içeriden çökertmeye çalışacaklardı. Yukarıdaki rivayetler gösteriyor ki Medine Anayasasını tüm Medinelilere kabul ettirerek Medine İslam / Barış Cumhuriyetini kurmak öyle kolay olmamıştır. Akabe görüşmelerinde yapılan müzakereler ve arkasından yapılan biat / sözleşmelere rağmen Medine’de bir İslam / Barış Cumhuriyeti kurulmasına muhalefet eden ileri gelenler bulunmaktadır. Bundan dolayı Hz.Muhammed’in “her tarafından yıkılmış, harap olmuş bu şehir nasıl dirilecek Rabbim?” diye içinden geçirmiş olmalı ki, Cenab-ı Hak Bedir Zaferi ve bu muhaliflerin önderliğini yapanlardan Beni Kaynuka Yahudilerinin Medine’den sürgün edilmesi ile bu şehrin dirilişinin nasıl olacağını göstermiştir. Elçisinin içinden geçirdiği bu endişe ve tereddüdü daha sonra Bakara Suresi 259 uncu ([5] ) ayetiyle hatırlatmıştır. İslam / Barış Cumhuriyetinin kuruluşuna muhalif olanların ikna edilmeleri içinde Kuba köyünde bir süreç yaşanmıştır. Sonunda gönülden ikna olmasalar da ellerinden bir şey gelmemesi nedeniyle onlar sonunda teslim olmuşlardır. Muhaliflerin teslim olmalarına kadar olan süreçte yaşanan tartışmalara Casiye Suresindeki anlatımlar en iyi örnek olarak verilebilir. Hz.Muhammed, İslam/ Barış Cumhuriyeti kurulduğunda toplum ile yönetimin gökler ve yer gibi gayet uyumlu bir birlikteliklerinin olacağını, kendisinin kavim kabile farkı gözetmeksizin birlik, beraberlik ve huzur için çaba sarf edeceğini, yağmurun ölü toprağı yeşertip canlandırdığı gibi ilahi öğretilerin bu topluluğu dirilteceğini ve böylece gece karanlığı gibi cahiliye karanlıkları içerisinde kalmış kabilelere aydınlık gündüzlerin geleceğini Medinelilere vaat etmişti. O, vaat ettiği şeylerin mutlaka gerçekleşeceğini, hak olduğunu bildirmişti. Bunu sağlayacak olan öğretinin / hükümlerin /Kitabın ise kendisinin bir kanaati / fikri olmayıp Aziz, hüküm ve Hikmet sahibi Allah’ın kendisine vahyetmesi ile olduğunu bildirmişti. Fakat Medineli muhalifler bunu kabul etmek istemiyorlardı. Kendilerine hangi örneklem / delil / ayet getirilirse getirilsin İslam / Barış Cumhuriyetinin kuruluşuna onay vermek istemiyorlardı. Cenab-ı Hakk bu hususları aşağıdaki ayetlerle şöyle anlattı; Rahman Rahim Allah Adına 1 – 6- Ha, mim. Bu kitab’ın indirilmesi, Üstün ve Güçlü, Hüküm ve Hikmet sahibi Allah tarafındandır. Kuşkusuz göklerde ve yerde inananlar için ayetler / işaretler vardır. Sizin yaratılmanızda / varlık sahnesine çıkmanızda ve türetip çıkardığı ve ülkelere gönderdiği devinip duran liderlerde / dabbelerde kesin bir ilme dayalı olarak gelişmeleri değerlendirecek bir kavim için ayetler / işaretler vardır. Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişi Allah’ın gökten rızık vesilesi olan yağmuru / vahyi indirmesi ve böylece yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesi ve rüzgârları yönetmesi aklını kullanan bir kavim için ayetlerdir. / işaretlerdir. İşte bunlar, Allah'ın ayetleridir. Sana onları gerçekleşmesi kaçınılmaz olan hakikatler olarak bildiriyoruz. Artık onlar, Allah’ın sözünden ve O’nun gösterdiği ayetlerden / işaretlerden sonra, hangi söze/ hangi olguya / hangi işaretlere inanacaklar? (Casiye Suresi 1-6) Fakat Medineli muhalefet kendini beğenmiş, günahkâr ve zalim ileri gelenlerden müteşekkildir. Onlara Barış toplumunun / İslam’ın güzelliklerinden ne anlatırsan anlat yine de inkârda / kabul etmemede ısrar ederler. Zira İslam / Barış Cumhuriyeti ile topluma rahmet ve adalet egemen olacak olursa onların soygun ve sömürü düzenleri yok olacaktı. Onlar ise hâlihazırdaki şirk sisteminin devamından yanaydılar. Cenab-ı Hak, onları inatlarında ısrar edecek olurlarsa can yakıcı bir cezalandırma ile karşı karşıya kalacakları konusunda uyardı. Hem bu dünya da hem de ahirette acı bir azap ile yüz yüze gelecekleri ve bu hususta Allah’ın Cumhuriyetine karşı yapacakları hiçbir müttefikliğin işe yaramayacağı ve kimsenin engel olamayacağını bildirdi. Bu ikazlar ile kendilerine iyilikle bir yol gösterilmektedir. Şayet bu ikazlara kulak verilmeyecek olurlarsa, acı bir azap kendilerini beklemektedir. 7 – 11- Bütün yalancı günahkârların vay haline! Zira kendisine okunan Allah’ın ayetlerini işitir, sonra da onu hiç işitmemiş gibi kibirlenerek inadında ısrar eder. Artık sen ona, can yakıcı bir azabı müjdele! Ayetlerimizden bir şey öğrendikleri zaman, onu alaya alıyorlar. İşte onlar için bu dünyada rezil ve rüsvay edici bir azap vardır. Ahirette de cehennem azabı. Kazandıkları şeyler ve Allah'a karşı edindikleri dostlar / veliler / müttefikler kendilerine hiçbir şekilde fayda sağlamaz. Onlar için büyük bir azap vardır. Bu uyarılar, bir yol gösterimidir. Rablerinin ayetlerini inkâr edenler için çok acıklı bir azap vardır. (Casiye Suresi 7-11) Diğer taraftan ikazlara kulak verecek olurlarsa Arap yarımadasına egemen olacak bir İslam Cumhuriyeti ile deniz ticaretinden çok büyük zenginliklere kavuşacaklarına vurgu yapılır. Bütün Arap kabilelerinin tevhit olmaları halinde Arap yarım adasının etrafını çevreleyen Basra körfezi ve Kızıl denizden geçen ticaret yolları İslam Cumhuriyetinin egemenliğinde / emre amade olacak ve bu yolla muazzam gelirler elde edileceği muhaliflere ifade edilir. Bu husus üzerinde kafa yoran herkes bunun ne kadar faydalı bir yol olduğunu görür. 12 – 13- O öyle Allah’tır ki; gemiler içinde O’nun emriyle seyredip gitmeniz, lütfundan rızk aramanız ve şükretmeniz için denizi emrinize amade kılandır. O, göklerde ve yerde bulunan her şeyi Kendinden bir nimet olarak hizmetinize verdi. Muhakkak bunda düşünen bir topluluk için ayetler / işaretler / ibretler vardır. (Casiye Suresi 12-13) İslam Cumhuriyetinin kurulmasına karşı çıkmadıkları takdirde büyük nimetlere kavuşacakları konusunda muhaliflerin inanıp inanmaları önem arz etmemektedir. Allah’ın vadettiği o güzel günlere inanmayan Medineli bu muhaliflere şimdilik dokunulmaması müminlere emredildi. Bu emir ile muhaliflerin İslam Cumhuriyetinin kuruluşuna fiili olarak karşı koymaları halinde onların cezalandırılmaları için harekete geçilmesi, inanmayıp pasif kalmaları / teslim olmaları halinde ise onlara ilişilmemesi bildirilmiş oldu. Kim ki ıslah edici hareketlerde bulunarak toplumun gelişmesi, ilerlemesi için çalışırsa bu eylemeleri kendi menfaatinedir. Kim de toplumu ifsada götüren kötülüklerin peşinde koşarsa onun bu eylemleri de kendi zararına olacağı açıktır. Muhalifler ister inansınlar ister inanmasınlar, bu Barış / İslam Cumhuriyeti kurulacak, onlar bu kuruluşa engel olamayacaklardır. Şayet süreç içerisinde onlar İslam Cumhuriyetine fiili muhalefet gösterecek olurlarsa bunun cezasını da göreceklerdir. Kısaca sonunda mutlaka Allah’ın dediği olacak ve herkes yaptıklarının karşılığını görecektir. 14- 15 – Müminlere söyle: “Allah'ın günlerini / vadettiği geleceği ümit etmeyenleri şimdilik bağışlasınlar zira her kavim yaptıkları icraatların karşılığını görecektir. Her kim ıslah edici eylemlerde bulunursa kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa o da kendi aleyhinedir. Sonunda Rabbinize döndürüleceksiniz.” (Casiye Suresi 14-15) Cenab-ı Hak, Huyey b. Ahtab gibi muhalefetin Yahudi önderlerine ise şunların söylenmesini emretti; “Geçmişte onlara kitap, hüküm ve peygamberliklerin lütfedildiği, bu ilahi lütuflar sayesinde kendilerinin zenginliklere kavuştuklarını ve birçok devletlere / toplumlara egemen oldukları tarihsel olarak sabittir. Buna rağmen kendilerine gelen ilahi öğreti benzerini getiren Hz.Muhammed’e ve O’na gelen ilahi öğreti ile kurulacak İslam Cumhuriyetinin zenginlikler ve diğer toplumlara egemen olmayı getirmeyeceğini iddia etmek bir çelişki değil midir? Ayrıca geçmişte sahip oldukları bu parlak medeniyeti sırf kıskançlık, rekabet ve azgınlıkları nedeniyle ayrılığa / toplumsal parçalanmışlığa (şirke) düşmeleri sonucu kaybettikleri de malumdur. Şimdi bu parçalanmışlığın (şirkin) devam etmesini nasıl istersiniz? Allah elbette diriliş günü kimin haklı, kimin haksız olduğunu gösterecektir. Geçmişte size verilen ancak kıymetini bilmediğiniz İlahi vahye dayalı hukuk sisteminin bir benzeri şimdi Hz.Muhammed’e verilmiş bulunuyor.” Cenab-ı Hak müminlere de şu mesajları verdi; “İslam Cumhuriyetinin kurulmasına karşı çıkan Yahudi muhalefetin yukarıda belirtilen açık çelişkisini görün ve onların tarihsel gerçekliğe ters olan bilgisizce ortaya attıkları iddiaları ciddiye almayın! O zalimler İslam Cumhuriyetine muhalefette birbirleriyle dayanışacaklardır. Çünkü onlar birbirlerinin evliyasıdır. Fakat müminler de birbirlerinin evliyası olduğu için onlar da birbirleriyle dayanışma içerisinde olacaklar ve muhalifler onlara asla bir zarar veremeyeceklerdir. Zira Allah müminlerin yardımcısıdır. O müminlere rehberlik edecektir. Kurulacak Barış / İslam Cumhuriyetinde ıslah edici eylemlerde bulunan müminlerle huzur ve barışı sabote edecek kötü eylemlerde bulunacak olan muhaliflere elbette aynı davranılmayacaktır. Nasıl ki gökler ve yerler belirli bir yasa / hukuk / haklar üzere yaratıldıysa toplum içerisinde hukuku ihlal edenler ile hukuka riayet edenlere aynı muamele yapılmayacak, herkese yaptığı eylemlerin tam karşılığı verilecektir. Kimseye haksızlık yapılmayacaktır.” 16 – 22- Gerçek şu ki vaktiyle Biz İsrail oğullarına kitap, hüküm ve peygamberlik vermiş, onları temiz rızıklarla rızıklandırmış ve onları âlemlerden / diğer toplumlardan daha üstün / egemen kılmıştık. Onlara Din / Devlet / Yönetim / Emir konusunda apaçık hükümler / yol ve yöntemler / hukuk ilkeleri / deliller de vermiştik. Fakat onlar, kendilerine bu ilim geldikten sonra sırf aralarındaki çıkar çatışmaları / azgınlık / rekabet / kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Muhakkak ki senin Rabbin, ayrılığa düştükleri şeylerde kıyamet günü onların arasında hüküm verecektir. Şimdi de Din / Devlet / Yönetim / Emirlik konusunda seni bir yola koyduk. / seni görevlendirdik. / seni bir şeriat sahibi kıldık. Öyleyse sen ona uy, bilmeyenlerin arzularına uyma. Çünkü onlar, Allah’tan gelebilecek hiçbir şeyi senden savamazlar. Kuşkusuz zalimler birbirlerinin dostudurlar. / velileridir. / evliyasıdır. / yardımcılarıdır. Allah ise takvalı davrananların dostudur. / velisidir. / Yardımcısıdır.” İşte bu (şekilde davranış /onların hevalarına uymama ve hakka uyma) insanların gözünü açar / onlara basiret verir. Kesin bir bilgiyle hareket edecek bir toplum için yol gösterme ve rahmettir. Yoksa kötülük işleyenler, kendilerini iman eden ve salih amel işleyen kimseler gibi kılacağımızı ve onların hayatları ve ölümleri ile kendilerinin hayat ve ölümlerinin aynı olacağını mı düşünüyorlar? Ne kadar yanlış düşünüyorlar! Allah, gökleri ve yeri hak ile / gerçek olarak/ hukuk çerçevesinde yaratmıştır ki herkese yaptığının karşılığı verilsin. Onlara haksızlık yapılmayacaktır. (Casiye Suresi 16-22) Yahudilerin liderlerinden Ebu Yasir b. Ahtab peygamberimizle yapılan görüşmede İslam Cumhuriyetinin kuruluşuna katılma ve katkı sağlama görüşünde olmasına rağmen kardeşi Huyey b. Ahtab ona karşı idi. Yukarıda belirtildiği gibi Huyey Hz.Muhammed’in büyük bir Barış / İslam medeniyeti kuracağı konusundaki iddiasını gerçekleştirebilecek vasıflara sahip olduğunu yani peygamberliği konusunda bütün işaretleri görmüş olmasına rağmen sırf nefsi kıskançlığı sebebiyle onun peygamberliğine karşı çıkmıştı. Kıskançlık ve haset onun gözünü kör etmiş, kalbini mühürlemişti. Bundan dolayı o içinde yaşadıkları şirk sisteminin ilkelliğini, geriliğini, cahilliğini kendileri için daha uygun buluyordu. Hz.Muhammed’le görüşmesinden sonra o kendi kavmine gidip, cahiliye Araplarının içerisinde şirk sisteminde kendilerinin de yaşamlarını sürdürdüklerini şayet Hz.Muhammed’in teklifini kabul edecek olurlarsa bunun bir diriliş değil tam aksine bir felaket olacağını iddia etti. Bunun sebebi olarak Arap yarımadasındaki kabile tarzı toplumsal örgütlenmeyi (şirki) terk edip önce ulusal sonra küresel ölçekte bütünleşmeleri (tevhit olmaları) halinde İran ve Bizans’ın buna müsaade etmeyeceğini söyledi. Mevcut halde şirk içerisinde / parçalı yapıda ölü topluluklar olarak geri, ilkel bir yaşam sürdürmekle hayatta kaldıklarını, dirilişe kalktıklarında ise süper güçlerin buna müsaade etmeyeceğini savundu. Hz. Peygamberin parçalı yapıdaki kabilelerin bir araya gelip (tevhit olup) bir Barış / İslam toplumu kurarak dirilişe geçmeleri halinde Süper güçlerin kendilerine hiçbir şey yapamayacağına yönelik deliller / ayetler getirmesi karşısında ise Huyey b. Ahtab, bu coğrafyada yaşamış geçmiş kabilelere süper güçlerin dokunmamalarının asıl nedeninin onların böyle ilkel, geri kendilerinden başka kimseye (devletler bazında) zararı olmaması olduğunu belirtti. O ayrıca bu şekilde ölü topluluklar olarak yaşamaya devam ederlerse daha çok uzun zamanlar (dehr) / çağlar boyu hayatiyetlerinin devamının mümkün olacağını iddia etti. Bu konuda geçmiş ataların tarihi geçmişlerinin birer kanıt olduğunu ileri sürdü. Kavminden (Nadir oğullarından) onun bu görüşlerine destek verenlerde oldu. 23-25-Sen, keyfi kanaatlerini / kendi hevasını ilâh edinen ve Allah'tan gelen bir ilmi bilmesine rağmen sapıklığı tercih etmesi nedeniyle kulağı ve kalbini mühürlediği ve gözüne perde çektiği kimseyi gördün mü? Ona Allah'tan başka kim hidayet verebilir? Artık öğüt alıp-düşünmüyor musunuz?” Ve “Hâlihazırda yaşadığımız şu ilkel yaşamımızdan başkası olamaz. Ölürüz ve yaşarız. (Bu ilkel, geri, ölmüş bir yaşam ile hayatiyetimizi sürdürebiliriz. Dirilişimiz de ancak bu şekilde ölü vaziyetteki yaşamımız ile gerçekleşecektir. Aksi takdirde dirilmeye kalkarsak bizi yaşatmazlar.) Böyle bir yaşam tarzıyla biz çok uzun süreler (dehr) yaşarız. (Biz ancak böyle bir yaşam tarzıyla çok uzun zaman sonra yok oluruz.)” dediler. Hâlbuki onların buna dair hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, sadece zannediyorlar. Kendilerine ayetlerimiz beyan edilip okunduğu zaman onların; “Eğer doğru kimseler iseniz atalarımızı getirin. / Öyleyse geri dönüp (tarihe dönüp) atalarımızın şimdiye kadar ne yaptıklarına bir bakalım.” demekten başka delilleri yoktu. (Casiye Suresi 23-25) [1] )NOT: Salat, namazı yani Allah’a yapılan dua ve telepleri kapsar, fakat esas anlamı kamu hizmetlerini ve sorunlarını çözmeyi üstlenerek gereken her türlü faaliyeti yapmaktır. [2] )Not: Yaygın yoruma göre “Allah’ı anmak” diye çevirdiğimiz zikrullahtan maksat namazdır. Nitekim Cum‘a sûresinde de cuma namazı için aynı tabir kullanılmıştır. Namazın zikir kelimesiyle anılması, onun tam bir ibadet bilinciyle, Allah’ın huzurunda bulunulduğu şuuru ve sorumluluğu ile eda edilmesi şartıyladır ki belirtilen ahlâkî etkiyi gösterecek kaliteye ulaşmış olacağını ima eder. Bu şekilde namaz kılarak Allah’ı anmak en büyük ibadettir. Namazın insandaki Allah şuurunu güçlendirme işlevi, diğer faydalarından daha önemlidir Kaynak : Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 273-275 [3] ) NOT:Yahut Yahudilerin tedrisinden geçmiş birisi değilsin. Bu nedenle Tevrat gibi ilahi kaynaklı kitap yazmıyor ve okumuyorsun. Ya da Yahudilerin tedrisatında aldığı yüksek bir eğitim gibi eğitim almış birisi değilsin. (A.A) [4] ) İbn Hişam, es-Sîre, I, 309; İbn Kesîr, el-Bidâye, III,317 [5] )Bakara Suresi 259: “Bir de altı üstüne gelmiş (ölmüş) bir şehre / kasabaya uğrayan kimse gibisini görmedin mi? Allah, bunu ( bu şehri) ölümünden sonra nasıl diriltecek? dedi. Bunun üzerine Allah, onu yüz sene ölü bıraktı, sonra diriltti. Ne kadar kaldın? dedi. O da: Bir gün veya bir günden daha az kaldım, dedi. Hayır, yüz yıl kaldın. Öyle iken yiyeceğine içeçeğine bak; henüz bozulmamış, bir de merkebine bak. Hem seni insanlara bir ibret kılacağız. Kemiklere bak, onları nasıl birleştirip yerli yerine koyuyor ve sonra onlara nasıl et giydiriyoruz? dedi. Bu hal ona apaçık belli olunca: Artık Allah'ın herşeye Kadir olduğunu biliyorum, dedi.” Toplumsal olarak dirilmenin de ölmenin de kurallarını Cenabı Hak belirlemiştir. Sonunda Kıyamet günü bütün insanları toplayıp hesaba çekecektir. Göklerin de yerinde egemenliği O’na aittir. Hesap günü geldiğinde sapıklığı / yanlış politikayı tercih edenler mutlaka hüsrana uğrayacaklardır. Bütün topluluklar diz çökecekler ve yaptıkları kendilerine bir bir gösterilecek. İnceden inceye kaydedilmiş hesaplarını görenler işlediklerinin karşılığını bulacaklarını anlayacaklar. Ayrıca Allah’ın koyduğu kurallar / deliller gösterilmesine rağmen Allah’ın vaadinin kesin bilgi değil de Hz.Muhammed’in kendi kanaatleri olduğunu iddia etmeleri neticesinde azaba çarptırılacaklardır. Ama Hz.Muhammed’in vaadine iman edip O’nun hedeflediği Barış / İslam toplumunu kurmak için ıslah edici eylemlerde bulunan müminler ise Allah’ın rahmetine gark olacaklardır. 26-37- De ki: “Allah sizi dirilir de öldürür de sonunda da sizi kendisinde şüphe olmayan kıyamet gününde bir araya toplayacaktır. Fakat insanların çoğu bilmiyorlar. Göklerin ve yerin mülkü / egemenliği / hâkimiyeti / Yönetimi Allah'ındır. Saat’in / Kıyametin geldiği gün; işte o gün, batıla / yanlışa sapanlar hüsrana uğrayacaklardır.” O gün bütün toplulukları / ümmetleri, diz çökmüş olarak göreceksin. Bütün topluluklar /ümmetler, kendi hesabını görmeye / kendi kitaplarına davet edilecekler: “Bugün, yapmış olduğunuz amellerin karşılığı size verilecektir. İşte bu, bizim tuttuğumuz kayıtlar ki size gerçeği söyler. Muhakkak ki Biz sizin yaptıklarınızı kayda geçirmiştik.” İman eden ve ıslah edici eylemlerde bulunanlara gelince Rableri onları rahmetine gark eder. İşte bu, apaçık kurtuluştur. Şu inkârcılara da denir ki; “Ayetlerim size okunduğu zaman büyüklük taslayanlar sizler değil miydiniz? Sizler böyle yaparak suçlu bir kavim oldunuz. Size “Allah’ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir ve o saatin geleceğinde de şüphe yoktur” denildiği zaman “Biz o Saat’in / Kıyametin ne olduğunu bilmiyoruz. Biz, onun sadece zan / kanaat olduğunu sanıyoruz, bu konuda kesin bir bilgi edinmiş değiliz” dediniz. Böylece işledikleri şeylerin kötülükleri kendilerine aşikâr oldu ve alaya aldıkları şey başlarına gelip çattı ve onlara denildi ki: “Bugün Biz sizi unuturuz tıpkı sizin bu gününüze kavuşmayı unuttuğunuz gibi. Sizin kalacağınız yeriniz de ateştir. Size bir yardımcı da yoktur. İşte bunlar, sizin Allah’ın ayetlerini alaya almanız ve rezil dünya hayatının sizi aldatması sebebiyledir.” Artık o gün onlar, oradan çıkarılmaz ve özür dilemeleri de kabul edilmez. Artık bütün yönelişler, göklerin, yerin ve âlemlerin Rabbi Allah'adır. Göklerde ve yerde azamet ve hâkimiyet yalnızca o’nundur. O, Üstün ve Galiptir, Hüküm ve Hikmet sahibidir. (Casiye Suresi 26-37) Medineli Yahudilerle yapılan müzakerelere Medine İslam Cumhuriyetine muhalif olanlar olduğu gibi Hz.Muhammed’in müzakereler sırasında ilahi öğretiyle (Kur’an’la) konuşmasından etkilenerek iman edenler de olmuştu. Müzakerelere katılan Medineli Yahudiler kendi evlerine döndükleri zaman kabilelerine görüşmeler hakkında bilgi verirken muhalif olanlar Hz.Muhammed’e karşı oluşlarının nedenlerini doğru dürüst açıklayamıyorlardı. Nefsi davrandıkları çok açıktı. Karşı oluşlarının sebebini İsrail oğulları olarak üstün ve seçkin oldukları üzerine bina ediyorlardı. Kendilerinin peygamber bekledikleri ve bekledikleri peygamberin özellikleri de Hz.Muhammed’de olmasına rağmen O’nun Arapların arasından çıkmasını bir türlü içlerine sindiremiyorlardı. Aslında muhalif olanlar şirk sisteminden nemalandıkları için bu sistemin değişmesini istemiyorlardı. Ama bunu da halka açıklayamıyorlardı. Onların karşı çıkış için buldukları en uygun gerekçe olarak kendilerinin aşağı, geri, cahil gördükleri Arapların arasından çıkmış bir şahsa tabi olmanın aşağılık bir şey olacağı ve kendi seçkinliklerine uygun düşmeyeceği idi. Onlar Hz.Muhammed’e karşı çıkmalarına bu gerekçeyi söylediler. Fakat iman eden Yahudiler kendi halklarından bazılarının üzerinde etkili oldular. Onlar Hz.Muhammed’in getirdiği ilahi vahiy çerçevesinde bir İslam / Barış Cumhuriyeti kurmaya taraftar olmanın doğru olacağını, taraftar olunmasa da en azından teslim olunması gerektiğini ortaya koydular. Bunların başında Abdullah b. Selam (önceki adı Huseyn ibni Selam) geliyordu. O Hz.Muhammed’in Kuba’ya geldiğini öğrenince öylesine sevinmiştir ki tekbir getirmiş ve halası onun bu sevincine çok şaşırmış ve sanki Hz. Musa gelmiş gibi sevindiğini söyleyerek kınamıştı. Abdullah b. Selam ise Hz. Musa değilse de Hz.Muhammed’in O’nun kardeşi olduğunu ve Hz. Musa’ya gelen namusun bu gelen peygambere de geldiğini ifade etmesi üzerine halası kıyamete yakın geleceği bildirilen peygamber bu mu diye karşılık vermiştir. Daha sonra Abdullah b. Selam Kuba’ya koşmuş ve Hz.Muhammed’i görünce / görüşünce hemen iman etmiştir. Önceki adı Huseyn olan Abdullah b. Selam’a Abdullah ismini de peygamberimiz vermiştir. Abdullah b. Selam Yahudilerin çok itibar ettikleri bilgin hahamlardandı. O iman ettiğini muhalif Yahudilerden ilk önce gizlemiştir. Fakat kendi ailesi ve yakın arkadaşlarına Hz.Muhammed’in yıllardır bekledikleri peygamber olduğunu anlatmış ve onları peygamberimizin huzuruna çıkarıp peygamberimizin İslam / Barış Cumhuriyetinin felsefesini anlatan ilahi öğretiyi (Kur’an’ı) onlara okumasını sağlamıştır. Peygamberimizde diğer Yahudilerle yaptığı görüşmelerde onların kimliklerini gizli tutmuştur. Hatta Huyey bin Ahtab ve arkadaşları müzakere yapmak için Peygamberimizin huzuruna geldiğinde Abdullah ibn Selam saklanmış ve peygamberimizden onlara kendisi hakkında sorular sormasını istemiştir. Onlar Abdullah b. Selam’ın arkasından gidilecek çok âlim, erdemli bir şahsiyet olduğunu söylemişlerdir. Peygamberimiz onun kendisine iman ettiğini söylediğinde ve kendisinin de bunu teyit için saklandığı yerden çıkıp peygamberimizi tasdiklediğinde onlar çok bozulmuşlardır. Arkasından gidilecek güvenilir bir lider olduğunu söyledikleri Abdullah b. Selam’ı da karşılarına alarak peygamberimize muhalif olmaya devam etmişlerdir. Peygamberimizin huzurunda gerçekleşen bu olay elbette ki kendi kabile mensupları arasında kısa zamanda duyuldu ve Yahudi halk kabilenin dini önderi olan Abdullah b. Selam’dan neden iman ettiğine dair bir açıklama bekledi. Abdullah b. Selam iman eden arkadaşları / akrabaları da yanında olduğu halde halka Hz.Muhammed’e iman ediş sebebini anlattı. Onların aralarında geçen bu konuşmayı Cenab-ı Hak elçisine vahiyle Cin Suresi içeriğinde bildirdi; Abdullah b. Selam arkadaşları adına da konuşarak Hz.Muhammed’den insanı olgunlaştıran / doğru yola ileten ve kendilerinde bulunan ilahi öğretiye benzer insanı hayran bırakan sözler işittiklerini, bu sebeple hemen iman ettiklerini ve bundan böyle şirk sistemini reddedeceklerini anlatır. Konuşmasının ilerleyen bölümünde ise bu iman ediş sebeplerini detaylandırır. 1-2- De ki: “Bana vahyedildi ki; Cinlerden bir topluluk (Kur'an) dinleyip de: 'Muhakkak ki biz, hayrete düşüren bir Kur'an işittik!' demişler.” “(O,) rüşte (olgunluğa) yönlendiriyor. Bu sebeple iman ettik Ona! Rabbimize hiç kimseyi asla ortak tutmayacağız.” (Cin Suresi 1-2) Abdullah b. Selam ister ehli Kitab’ın içine düştüğü tarzdaki şirk olsun ister müşrik Arapların tarzındaki her kabileye ait tanrı şeklindeki şirk olsun hepsini reddeder. Yahudi kabilelerin beyinsiz ileri gelenlerinin şirk sistemini güzel göstermelerinin yanlışlığına, ilkelliğine ve saçmalığına dikkat çeker. Üstelik onların iddialarını delillendirmek amacıyla içinde bulundukları şirk sisteminin Allah tarafından uygun bulunduğunu iddia ederek toplumu kandırma girişiminde bulunabileceklerine hiç ihtimal vermediklerini belirtir. Ama gelinen noktada onların yalan söyledikleri ve asıl amaçlarının kendi çıkarları olduğu ve bunun için Allah’a bile iftira atmaktan çekinmediklerini ortaya koyar. Aynı hususun Araplar (insanlar) içinde geçerli olduğunu belirtir. Ayrıca o Hz.Muhammed’e muhalefet eden ileri gelen azgınların Allah’ın devleti, ilahi öğreti ve elçisi hakkında bu kadar pervasızca yalan söylemelerini hiç beklemediklerini ama sırf nefislerinin hoşuna gittiği için Hz.Muhammed’i ve getirdiği öğretiyi kabul etmemek için olmadık yalanlara başvurduklarına işaret edilir. 3-5- “Hakikat şu ki, Rabbimizin şanı çok yücedir. O ne bir dişi eş edinmiştir ne de bir çocuk! Meğer bizim sefihlerimiz (beyinsizlerimiz, alçaklarımız), Allah hakkında saçma iddialarda bulunuyormuş! Doğrusu, insanların ve cinlerin Allah’a karşı bu kadar pervasızca ve bile bile yalan söyleyecekleri, aklımızın ucundan bile geçmezdi” (Cin Suresi 3-5) Abdullah b. Selam, Medineli Yahudi ileri gelenleri ile Medineli Arap kabilelerin ileri gelenleri arasındaki müttefiklik ilişkisini dile getirir. Evs ve Hazreç birbirleriyle sürekli çatıştıkları için kendilerine müttefik ararlar ve her kabile Yahudi kabilelerden kendisine müttefik edinirdi. Müttefiklik sağlayan kabile kendini daha kuvvetli görür ve diğerine saldırmak için de bahanesi olurdu. Yani zaten azgın olan ileri gelenler sığındıkları Yahudi kabilelere sığınmalarına / ittifak yapmalarına güvenerek daha da azgınlaşırdı. Böylece iç savaşlar süreklilik arz ettiğinden kabileler ölü, geri, ilkel olarak mevcudiyetlerini devam ettirirlerdi. Öyle ki bir araya gelip / tevhit olup toplumsal bir diriliş gerçekleştirmelerinin artık imkânsız olduğuna inanır hale gelmişlerdi. 6-7- “Gerçekten de insanlardan (Medineli müşrik Araplardan) bazı kimseler, cinlerden (Yahudilerden) bazı kişilere (adamlara) sığınırlardı (korunmak için müttefiklik yaparlardı). Böylece zaten azgın olan o kişilerin daha da azgınlaşmalarına yol açarlardı. Öyle ki (onlar da) sizin gibi Allah'ın kendilerini asla diriltmeyeceğini zannetmişlerdi.” (Cin Suresi 6-7) Medine İslam Cumhuriyeti kurulmadan önce Yahudiler Medineli müşrik Arap liderlerle araları iyi olduğu için onların kabile meclislerine iştirak ederler, onların sohbetlerine katılırlardı. Medine Şirk sistemi ile yönetilirken kabilelerin meclislerinde kendileri için uygun görülen yerlere oturup onların sohbetlerine kulak misafiri olan Yahudiler, Arap kabilelerin dolayısıyla Medine’nin yönetimine ilişkin yapılacakları öğreniyorlardı. Yahudiler kabile meclislerindeki oturumlarda işittikleri bu bilgileri kullanarak kendi tavırlarını belirliyorlardı. Peygamberimiz Medine’ye hicret ettikten sonra kurulan İslam Cumhuriyeti merkezi bir İdare idi ve Merkez, Hz.Muhammed’in Meclisi / Mescidi idi. Bu Cumhuriyetin meclisinde yapılacak idari işlere ilişkin karar alma görüşmelerine Kuruculardan başkalarının iştirak edilmeleri yasaklanmıştı. Peygamberimiz kabile değil artık bir devlet yönetiyordu ve devlet yönetiminde başıboşluk, disiplinsizlik ve yetkisiz kimselerin idareye dahil olması asla kabul edilemezdi. Bu nedenle Peygamberin mescidinde / meclisinde karar alınacağı zaman ilgisiz ve yetkisiz kişiler muhafızlar aracılığıyla derhal meclisten / mescitten çıkarılıyordu. Peygamberimiz bu uygulamasını Kuba’daki toplantıları sırasında uygulamaya başladı. Dolayısıyla Kuba’daki yönetim merkezi olan Kuba Mescidinde karar alınacak görüşmelere ilgisiz kimseler asla alınmadı. Bu uygulama ile peygamberimiz devlet yönetiminin (gök metaforunda) ciddi bir iş olduğunu ve bundan böyle yetkisiz kişilerin yönetim toplantılarına alınmayacağını göstermiş oldu. Cinler metaforundaki Yahudiler, Medine İslam Cumhuriyetinin Kurucu Unsurları olmadıkları için bundan böyle Yönetim toplantılarına daha önce olduğu gibi katılamayacakları ve kararlar konusunda hiçbir haber alınmasına müsaade edilmeyeceği, müteakip ayetlerde cinlerin göklerden haber almasına izin verilmemesi metaforu ile anlatılır. Yukarıdaki husus Abdullah b. Selam tarafından kendi kavminin mensuplarına anlatılır. 8-9- (Cinler/ Yahudiler şöyle dediler: “Gerçekten biz göğü / üst yönetimi yokladık da onu kuvvetli bekçiler ve şihablarla / haber almamızı önleyen ışınlarla / silahlarla doldurulmuş bulduk. Hâlbuki daha önceleri biz haber almak için uygun mekânlara / yerlere oturur idik. Fakat şimdi her kim haber almak için uğraşırsa, derhal karşısında şihabları /haber almamızı önleyen ışınları / silahları bulacak.” (Cin Suresi 8-9) Bu bilgiler verildikten sonra Abdullah b. Selam gibi iman eden Yahudiler, durumun nereye gideceğini yani İslam Cumhuriyetinin başarıya mı ulaşılacağını yoksa yenilgiye mi uğrayacaklarını bilemediklerini söylediler. Bununla beraber, oluşan bu atmosferde kendi kabilelerinin de aralarında ikiye ayrıldığını medeni bir topluma ulaşma / dirilme fikrini benimseyip peygamberimize destek olanların yanında eski hallerinde devam etme düşüncesi ile O’na karşı olanların da bulunduğunu bildirdiler. İman eden Yahudiler, Hz.Muhammed’in iman eden müminlerle birlikte Allah’ın hükmünün geçerli olacağı İslam Cumhuriyetinin kurulmasına engel olmalarının mümkün olmadığını ve bu Cumhuriyetin kurulmasının artık kaçınılmaz oluşunun anlaşılması nedeniyle kendilerinin hemen iman ettiklerini anlatırlar. Ama İslam Cumhuriyetinin kuruluşuna mâni olamasalar da yine de ona teslim olmayı reddeden zalimlerin var olduğunu, iman edenlerin ise doğruyu, güzeli ve olgunlaşmayı arayanlar olduğu vurgulanır. 10-14- “Ve gerçekten de bilmiyoruz, yeryüzündekilere / bu ülkedekilere bir kötülük mü planlanmıştır, yoksa Rableri, onlara doğru yolu buldurmayı mı diledi? Şüphesiz bizlerden salih olanlar vardır, yine bizden, salih olmayanlar da vardır. Biz kozmopolit bir toplumuz. Ve anladık ki, arzda / bu ülkede Allah’ın hükmünü geçersiz kılmamıza imkân yoktur ve kaçmakla da O'nun hükmünün yerine gelmesini önleyemeyiz! İşte bu yüzden biz o ilahi rehberi (Kur’an’ı) işitir işitmez ona iman ettik. Onun için kim Rabbine inanırsa, ne hakkının eksik verilmesinden korkar ve ne de zillete düşürülmekten! Bununla beraber, içimizden Allah’a teslim olanlar da var, zalimler de vardır. Ama kim teslim olduysa, işte onlar doğruyu, güzeli, iyiyi ve gerçeği arayıp bulanlardır.” (Cin Suresi 10-14) Abdullah b. Selam ve mümin olan Yahudiler, Hz.Muhammed’e destek verenlerin mutlaka başarıya ulaşacaklarını yüz çevirenlerin ise kesinlikle çok feci bir cezaya mahkûm olacaklarını bildirdi. Secde mahallerinin / meclislerin Allah için olması gerektiğini bu nedenle Allah’a karşı olan muhalif liderlere değil Allah’a kulluk edilmesi ve ‘ondan başkasına itaat edilmemesi, sadece O’na yalvarıp yakarılması’ gerektiğini bildirdi. Fakat Abdullah b. Selam gibi bilgin bir şahsiyetin bu çağrılarına rağmen Hz.Muhammed Allah’ın devletini kurmak için çağrıda bulunduğu ve Anayasa / Vesika hazırlıkları ile harekete geçtiği zaman Yahudi kabilelerin zalimleri hemen kenetlenip tek vücut olarak Hz.Muhammed’e karşı çıktılar ve O’na engel olmaya çalıştılar. 15-19-“Zalimlere gelince, onlar da cehennemin odunu olacaklardır.” Eğer onlar gerçekten o yol üzere dosdoğru gitselerdi, elbette onlara, bol bir su / ilim / marifet verirdik. (Bunu) onları denemek için (yapardık). Ama kim Rabbinin zikrinden (Kur’an’dan) yüz çevirirse, O da onu çok şiddetli bir azaba sokar. Muhakkak ki secde mahalleri/ meclisler Allah içindir. O nedenle Allah ile birlikte herhangi kimseye itaat edip yalvarıp yakarmayın. Ne var ki Allah’ın kulu (Peygamber) O’na çağırarak harekete geçtiği zaman onlar (“cinlerden / Yahudilerden” den bir grup zalimler) ona karşı neredeyse bir keçe gibi kenetlendiler. / ona karşı nerdeyse hepsi bir bütün oldular. (Cin Suresi 15-19) Cenab-ı Hak onlara Hz.Muhammed’in@ sadece bir elçi olduğunu ve Allah’tan gelen mesajları verebileceği böylece onlara yol gösterebileceğini bildirmesini ister. Zira muhalif Yahudiler mucizeler gösterecek güç, kudret ve yeterliliğe (mali ve askeri) sahip olmadığı için Hz.Muhammed’in@ peygamber olmadığı fikrini işlemeye başlamışlardı. Onlar “mademki o Allah elçisidir o halde mucizeler yaratacak güçlerle donatılmış olması gerekirdi” düşüncesini işliyorlardı. Onlar bu tür düşüncelerle Hz.Muhammed’den@ çok büyük başarılar / mucizeler gösterecek donanıma sahip olmasını bekliyorlardı. Şayet Allah elçisini mucizeler gösterecek donanımı vermemiş ise ona iman edilmemesi gerektiğini söylüyorlardı. Onlara bu beklentilerinin yanlış olduğunu her şeyin kendi seçimlerinin, kendi gayretlerinin ve çabalarının bir sonucu olacağını, elçinin ise Rabbinden aldığı mesajları onlara iletmek suretiyle onlara yol gösterici bir rehberlikten başka bir şey yapmayacağını, zaten kendisinin nefsinden kaynaklı olarak böyle bir işe kalkışmasının mümkün olmadığını söylemesi istenir. 20-23-De ki: “Ben yalnızca Rabbime yönelirim ve hiçbir şeyi de O’na ortak koşmam.” De ki: “Şüphesiz ben, size kendiliğimden ne bir zarar verebilirim ne de bir yol gösterebilirim.” De ki: “Allah'tan beni hiç kimse kurtaramaz ve O'nun dışında bir sığınak da asla bulamam! Ancak Allah'tan bir tebliğ ve O'nun mesajlarından bir şeyler sunabilirim.” Allah'a ve O'nun resulüne isyan edenler için cehennem ateşi vardır. Uzun süre orada kalacaklardır. (Cin Suresi 20-23) Yahudi kabilelerin zalim ileri gelenleri, müminleri sayıca ve kuvvetçe azlık olarak görmekte ve kendi halklarına / kabile mensuplarına onları dikkate alınmayacak bir azınlıkta gösterme çabası içerisinde idiler. Onlar böyle yaparak Hz.Muhammed’in@ Mekke’ye karşı zafer kazanmasının imkânsız olduğunu anlatmayı çalışıyorlardı. Cenab-ı Hak ise Hz.Muhammed’in@ safının seçilmesi halinde O’nun hidayeti/ yol göstermesi ile mutlaka zafere erileceği ama bunun zamanının peygamberimizin kendisinin şimdiden kestirmesinin mümkün olmadığını halka söylenmesini istedi. 24-25-Sonunda, onlar kendilerine vaat edileni gördüklerinde, kimin yardımcısız / desteksiz ve kimin sayıca az / zavallı bir topluluk olduğunu bileceklerdir. De ki: “Bilmiyorum, size vaat edilen şey yakın mıdır yoksa Rabbim onu erişilecek bir gaye /hedef / kızıl elma olarak mı belirlemiştir?” (Cin Suresi 24-25) Cenab-ı Hak, gaybı sadece kendisinin bildiğini başka kimsenin bilemeyeceğini ancak elçilerinden seçtiği kişilere hedeflerine tam ulaşacakları konusunda mutmain olmaları için çeşitli kıssaları metafor tutarak bilgilendirir. Tıpkı Yusuf Suresinde Hz. Yusuf üzerinden Hz.Muhammed’e@ kendi hayat hikâyesini gösterdiği gibi. Cenab-ı Hak, bu hususu da onlara aktarmasını bildirerek sureyi sonlandırdı. 26-28-O gaybı / geleceği bilendir. O gaybını hiç kimseye göstermez. Ancak dilediği peygamberler / elçiler müstesna. Nitekim O, seçtiği elçilerin öncesine ve sonrasına ait bir gözlem sunar. Böylece onlar Rablerinin elçilerini hedefine tam ulaştırdıklarını bilsin. Allah, onların katında bulunan şeyleri kuşatmış ve her şeyi inceden inceye / bir bir hesaplayandır. (Cin Suresi 26-28) Abdullah b. Selam gibi Yahudi dininin bilgini olan bir şahsiyetin iman etmesi bile Huyey b Ahtab gibi azgın Yahudi liderleri etkilememişti. Onlarda gayet iyi biliyorlardı ki Hz.Muhammed onların bekledikleri peygamberdi ancak ona iman etmeleri halinde Medine’de Abdullah bin Ubey gibi Arap liderlerle kurdukları tezgâhları bozulacaktı. Hz.Muhammed’in önerdiği sistemi kabul ederlerse toplumda adalet tesis edilecek ve kendilerinin sömürü çarkları işlemeyecek ve zamanla ekonomik üstünlüklerini dolayısıyla sosyal üstünlüklerini de kaybedeceklerdi. Sırf nefsi hesapları dikkate aldıkları için onlar Hz.Muhammed’e@ karşı durmaya yemin ettiler. Fakat onların direnmelerine rağmen Medinelilerin genelinin tercihleri Hz.Muhammed’in@ liderliğinde İslam Cumhuriyetinin kurulması yönünde olunca kendileri de rıza göstermek zorunda kaldılar. Ancak onlar Peygamberimizin Medine yaşamında peygamberimize sürekli engel çıkaracaklar ve onun iktidarını içerden devirmek için çalışacak, çırpınacaklar ama muvaffak olamayacaklardır. 1.5. Müzakerelerin Olumlu Sonuçlanması Hz.Muhammed@ Kuba’da konakladığı süre içerisinde Hazreç ile Evs kabilelerinin birbirlerine küskün olan ya da eski düşmanlıkları nedeniyle birbirlerinin evlerine giremeyen mümin ileri gelenleri barıştırdı ve birbirlerinin evlerine girip çıkmaları için ilk adımları attı. Bunun için Peygamberimiz Hazreçli olan Esad b Zürare’yi himayesine aldı ve Evsli Gülsüm b. Hidm’in evinde bir araya gelindi. Daha geniş katılımlı toplantılar için ise Sa’d b Hayseme’nin evi seçildi. Yapılan toplantılar neticesinde Akabe biatlarında üzerinde anlaşmaya vardıkları esaslar dâhilinde Anayasa Metninin / Medine Vesikasının tamamlanması sağlandı. Bir taraftan her iki kabileden ve Yahudi kabilelerden bu anayasal sistem üzerine kurulacak Barış / İslam Cumhuriyetine karşı olan ileri gelenlerle müzakereler yapılırken diğer taraftan da onların en azından bu oluşuma karşı çıkmamaları konusunda ikna edilmeleri için Cenab-ı Hak’ın bildirdiği delillerle taraflara nutuklar irat edildi. Huyey b. Ahtab, Abdullah b. Ubey, Kab b. Eşref vb. muhalif ileri gelenler ise Peygamberimizle yaptıkları görüşmelerde gündeme gelen konuları kendi yandaşları ve kabilelerinin ileri gelenleri ile toplantılarda görüşerek bu birlikteliğin gerçekleşmemesi için ellerinden geleni yapıyorlardı. Ancak onların bütün muhalefetine rağmen Medineli Arap ve Yahudilerden olan müminlerin ağırlıklarını koyması ve peygamberimizin güçlü deliller ile onlara cevap vermesi sonucunda muhalifler kamuoyunu kendi taraflarına çekmeyi becerememişler ve sonuçta Barış / İslam Cumhuriyetinin kuruluşuna teslim olmak zorunda kalmışlardır. Medine Barış / İslam Cumhuriyeti için hazırlanan Medine Vesikası / Anayasası ile toplumun kabileler bazında bölünmüşlüğü (şirk yapısı) ve her kabilenin kendi kutsalına dayalı parçalı yönetim yapısının kaldırılması ve sadece Allah’ın egemenliğine dayalı tevhit sistemi öngörülmekteydi. Böylece birbiri ile sürekli çekişen kabileler sisteminden, kabilelerin bir araya gelerek güçlü bir toplumsal yapıya dönüştüğü sisteme geçilecekti. Hz.Muhammed @ bunun ilk fiili uygulaması için bütün kabilelerin bir arada namaz icra edecekleri Kuba Mescidini Gülsüm b Hidme ait bir arazi üzerine inşa ettirdi. Hazırlanan Medine Anayasasının / Vesikasının yeni bir toplum oluşturma modelini anlamak için Anayasanın / maddeleri üzerinde ayrıntılı bir şekilde durmak gereklidir. 1.6. Medine İslam Cumhuriyetinin Anayasası / Vesikası Kitap adı verilen Medine Anayasası, Medineli ve Mekkeli mümin ve müslümanlar ile bunlara tabi olan Araplar ve Medine’nin savunmasına katılacak olan Yahudileri tek ümmet / tek millet / tek topluluk çatısı altında tevhit eder. Şirk sisteminin öngördüğü kabilelerdeki dil, ırk, renk ve doğum yeri gibi bireyin kendi seçimi olmayan hususlar yerine kişilerin kendi hür iradesi ile serbest seçimine dayalı bir toplumsal yapı oluşturulur. Medineliler din, dil, ırk ve renk farkı gözetmeksizin eşit vatandaşlık statüsü altında toplanarak birliktelik teşkil edilir. Böylece “Âlemlerin Rabbi Allah’tır.” ana prensibinin uygulaması olarak tevhit toplumu inşa edilir. Tek ümmeti oluşturan unsurlardan müminler İslam Cumhuriyetinin kurucu topluluğudur. Bunlar Cumhuriyetin idarecileri ve İslam Sisteminin yürütücüsüdürler. Müşrik ya da Yahudi iken kendi dinlerini terk edip İslam dinini kabul etmiş kimselerdir. Bu topluluğa katılanların bir kısmı da gerçekten teslim olmuş kimseler iken Abdullah bin Ubey gibi görünüşte teslim olmuş kimselerde vardır. (bunlara daha sonraları münafık denilmiştir.) Müşrik ya da Yahudi olarak inançlarında devam etmesine rağmen İslam Cumhuriyetinin kuruluşuna karşı çıkmayan bu Cumhuriyete itaat eden hatta Medine’nin savunmasını birlikte yapmayı taahhüt eden insan toplulukları da bu ümmetin / Anayasal Birlikteliğin parçalarını oluşturmaktadır. Medine Anayasasını kabul eden taraflar toplumda adalet, iyilik, güvenlik ve barışın hâkim olması; her türlü zulüm, haksızlık, baskı, şiddet ve saldırıya top yekûn karşı koyma üzerine anlaşmışlardı. Anayasa, üzerinde anlaşılan bu değerlerin toplumda vücut bulması için tarafların görev, sorumluluk, muafiyet ve mükellefiyetlerini düzenlemektedir.[1] 1. Bu kitap, Resulullah (AS) Muhammed tarafından Kureyşli ve Yesribli müminler ve müslümanlar ve bunlara tabi olanlar ve onlarla birlikte cihat edenler için (olmak üzere) yazıldı. 2. Bunlar, diğer insanlardan ayrı ve tek bir ümmet oluştururlar. Cenab-ı Hakk’ın Rahman ve Rahim olmasının İslam Cumhuriyetindeki yansıması olarak askeri ve sosyal yardım / sosyal sigorta amaçlı Vergi toplamada kabile geleneğindeki adil kurallar yeni devlet içinde aynen geçerli kılınırken gelenekten farklı olarak miktarlar maruf, makul ve insaflı ölçülere çekilmesi öngörülür. Ayrıca hiçbir kimse ağır mali yükler karşısında çaresiz bırakılmayacağı ve Cumhuriyetin garantörlüğü altında olacağı hükme bağlanır. Özellikle anayasadaki ümmeti oluşturan taraflar / kabileler ile birlikte İslam Cumhuriyetinin kurucu unsuru olan müminler, o dönemde şahısların belini büken kan bedelleri ve savaşlar sonucunda esir düşenlerin kurtulmaları gibi ağır bedellerin karşılanmasından sorumlu olacaklardır. Böylece İslam Cumhuriyeti vatandaşlarını çaresiz bir duruma terk etmeyeceği, can ve mal emniyetinin sağlanacağı hüküm altına alınır. 3. Kureyş’den hicret edenler, kendi aralarında adet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve onlar savaş tutsaklarının kurtulmalık / fidye bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödemeye iştirak edeceklerdir. 4. Beni Avflar da, kendi aralarında adet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve onlar savaş tutsaklarının kurtulmalık / fidye bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödemeye iştirak edeceklerdir. 5. Ayni şekilde Beni Harisler de kendi aralarında adet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve onlar savaş tutsaklarının kurtulmalık / fidye bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödemeye iştirak edeceklerdir. 6. Yine Beni Sacideler de kendi aralarında adet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve onlar savaş tutsaklarının kurtulmalık / fidye bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödemeye iştirak edeceklerdir. 7. Beni Cuşemler de, kendi aralarında adet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve onlar savaş tutsaklarının kurtulmalık / fidye bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödemeye iştirak edeceklerdir. 8. Beni Neccarlar da kendi aralarında adet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve onlar savaş tutsaklarının kurtulmalık / fidye bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödemeye iştirak edeceklerdir. 9. Aynı şekilde Beni Amr ibn Avflar da kendi aralarında adet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve onlar savaş tutsaklarının kurtulmalık / fidye bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödemeye iştirak edeceklerdir. 10. Beni Nebatiler de kendi aralarında adet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve onlar savaş tutsaklarının kurtulmalık / fidye bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödemeye iştirak edeceklerdir. 11. Beni Evsler de kendi aralarında adet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve onlar savaş tutsaklarının kurtulmalık / fidye bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödemeye iştirak edeceklerdir. 12. a. Müminler aralarından hiçbir kimseyi içine düştüğü ağır mali sorumluluğun altında çaresiz bırakmayacaklar gerek kan bedeli gerekse kurtulmalık / diyet gibi borçlarını müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödemey e iştirak edeceklerdir. Karşılıklı yardım ve herkese adil davranılması ilkesi doğrultusunda, adaletin tevzii ve adlî işlerin yürütülmesinde İslam Cumhuriyetinin Kurucu unsuru olan müminler sorumlu kılındı. Her vatandaş, kendisi ve yakınlarının aleyhine de olsa bu hususta merkezî otoriteye destek vermekle yükümlü kılındı. Adalet, asayiş, güvenlik ve huzurun temin edilmesinde müminler sorumlu kılınırken eski kabile geleneğinde olduğu gibi hiçbir müminin başka mümin aleyhine dostluk ve ittifak anlaşmaları tesis etmesi kesin bir şekilde yasaklandı. Böylece toplumda bozgunculuk, cürüm işleme, saldırı ve terör engellendi. Kuralları ihlal edenlerin üzerine (kendi akrabaları aleyhine bile olsa) topyekûn gidilmesi hükmü getirilerek toplumda huzur ve güvenin sağlanmasında tek vücut olması emredildi. İslam Cumhuriyeti vatandaşlarının koruma ve güvenceye alınması hususunda asla hiçbir ayrıma gidilmemesi hükme bağlandı. Böylece ayrımcılık yasaklanarak toplumsal tevhidi bozucu hiçbir girişime izin verilmemesi öngörüldü. Yahudilerden de Anayasal Sisteme tabi olanlar aynı hususlarda yardım ve desteğe hak kazanacakları Anayasada belirtildi. Bu hükümlerle eski kabile geleneğinde olan ve toplumda anarşi, kargaşa, parçalanıp bölünme ve huzursuzluk kaynağı olan ayrımcılık, ötekileştirme ve sadece kendi kavminin bekası için her şeyi mubah kılan anlayış ve uygulamalar kaldırılmış oldu. 12. b. Hiçbir mümin başka bir müminin mevlası / dostu /akdi kardeşi aleyhine bir iş yapamayacaktır. (Ya da farklı bir okunuşa göre) Hiçbir mümin başka bir müminin mevlası / dostu /akdi kardeşlik ile o kişinin aleyhine bir anlaşma yapamayacaktır. 13. Kuralları uygulamada titiz davranan bütün müminler, aralarındaki saldırgan, haksız bir fiilin eylem hazırlığı içinde olan, bir cürüm, bir düşmanlık peşinde koşan veya müminler arasında bozgunculuk çıkaran kişinin üzerine gideceklerdir. Bu kişi, içlerinden birisinin biricik çocuğu da olsa hepsinin eli onun aleyhinde kalkacaktır. 14. Hiçbir mümin bir kâfir yüzünden bir başka mümini öldüremez ve bir mümin aleyhine bir kâfiri destekleyemez. 15. Allah’ın zimmeti (koruma ve güvencesi) “TEK” olduğu için, müminlerin arasından en mütevazı / garibanı olanın bile bir başkasına yapacağı himayenin herkes nezdinde bir değeri vardır. Zira müminler, diğer insanlardan ayrı olarak, birbirlerinin mevlası (dostu /akdi kardeşlik) durumundadır. 16. Yahudilerden bize tabi olanlar, zulme uğramaksızın ve aleyhlerine olan kişilerle yardımlaşmaksızın, bizim yardım ve gözetimimize hak kazanacaklardır. Barışta ve savaşta tevhidin sağlanması için ümmeti oluşturan tarafların hiçbirinin Tevhidi parçalayacak hiçbir farklı anlaşma yapamayacağı Anayasal bir hüküm olarak belirlenir. Barışın tek elden ve merkezi idare ile gerçekleştirileceği, Barışın tek ve bölünmez olması ile ifade edilir ve hiçbir müminin, bir grup mümini hariç tutarak kimse ile barış anlaşmasını yapamayacağı açıkça düzenlenir. Ayrıca merkezi idarenin yapacağı barış anlaşmalarının adalet ilkelerine aykırı olamayacağı, müminler arasında ayrım yapılmaması şeklinde ifade edilir. 17. Barış / sulh da müminler arasında “BİR TEKDİR”. Hiçbir mümin, Allah uğruna girişilen bir savaşta, öteki müminlerin haberi olmaksızın ve onları dışlayacak biçimde bir barış anlaşması yapamaz. Bu barış, ancak müminler arasında eşitlik ve adalet ilkeleri üzerine yapılacaktır. Savaşa katılacak askeri birliklerin nöbetleşe görev yapacakları, kendi başlarına buyruk hareket etmeyecekleri, her birliğe adaletli görevlerin tevzi edileceği ve Anayasa ile oluşturulan ümmetin / topluluğun taraflarının Allah yolunda akacak kanlarının intikamının İslam Cumhuriyetinin kurucu unsuru olan müminler tarafından mutlaka alınacağı hükme bağlanır. Müminlerin sadece kendilerini değil mümin olsun olmasın kendi yandaşlarını da koruyacağı takva sahipliği olarak belirtilir ve bunun en güzel yol olduğu ifade edilir. Müminler takvayı esas almak sorumluluğunda olacaklardır. Aynı zamanda müminlerin idarede her yaptıkları iş ve işlemde doğruluğu, dürüstlüğü, hakkaniyeti ve en iyi yolu tercih etme sorumluluğunda olacakları da ifade edilmiş olur. 18. Bizim saflarımızda savaşacak olan bütün askeri birlikler nöbetleşe görev yapacaklardır. 19. Müminler, birbirlerinin Allah yolunda akan kanlarının intikamını alacaklardır. 20 a. Allah’tan hakkıyla korkan / takva sahibi müminler en iyi ve en doğru yol üzerinde bulunurlar. / bulunacaklardır. Ümmeti oluşturan taraflardan Medineli müşriklerden hiç kimsenin düşmanla (Kureyşliyle) iş birliğine giremeyeceği ve onları koruyamayacağı düzenlenirken müminlerin düşmanla (Kureyşle) yapacakları savaşa ümmet / topluluk içerisinden hiçbir müşrikin karşı koymaya kalkmaması hükme bağlanır. 20b. Hiçbir müşrik Kureyşli birinin mal ve canını himayesi altına alamaz ve bu hususta hiçbir müminin Kureyşlilere saldırmasına engel olamaz. Bir müminin cinayet ile öldürülmesi halinde adil mukabele / kısas hükümlerinin uygulanması fakat aşırı gidilmemesi hükme bağlanırken adil mukabelenin / kısasın uygulanmasında müminlerin topyekûn hareket etmesi emredilir. Böylece Anayasal toplulukta / ümmette hala şirk dininde olanların eski şirk ve kabileci adetler üzerinde davranarak katili korumasının önüne geçilmiş olur. Yine şirk kültüründe olduğu gibi katilin kendi kabilesinden olması halinde eski gelenekten etkilenerek bir müminin katili koruması ve ona yardım ve yataklık etmesinin haram olduğu şayet bu haramı işlerse de Allah’ın gazap ve lanetinin üzerine olacağı belirtilir. Böyle davranan kimsenin özrünün kabul edilmeyeceği ve kendisinden fidye / kurtulmalık alınmayacağı da hükme bağlanır. Böylece kan davası olarak süregelen çatışmaların ve intikam hareketlerinin engellenmesi düzenlenir. Bu hükümlerle müminler üzerinde şirkin izleri, alışkanlıkları silinmeye çalışılır. 21. Bir kimsenin bir mümini öldürdüğünün sabit olması halinde, kendisine kısas hükümleri uygulanır. Maktulün velisinin rızası dışındaki hallerde bütün müminler o kişinin üzerine giderler. Ancak sadece kısas hükümlerinin uygulanması için yapacakları girişimleri kendilerine helal olur (daha ileri gidemezler). 22. Bu sahifede yazılı olanları kabul edip Allah ve Resulüne iman eden hiçbir mümine, bir katile yardım veya yataklık etmesi helal olmaz. Kim böyle birisine yardım eder veya sığınma hakkı tanırsa, kıyamet gününde Allah’ın lanet ve gazabı onun üzerine olsun. Artık böyle birisinin ne özrü kabul edilir ne de ondan bir fidye alınır. Anayasa gereğince ümmeti / topluluğu oluşturan tarafların ihtilafa düşmesi halinde ihtilafların çözümü için başka bir otorite aranmayacağı Devlet Başkanlığına / Merkezi otoriteye yani Hz.Muhammed’e başvuruda bulunulacağı ve O’ndan İlahi öğreti (Kur’an) ekseninde ihtilafın /sorunun çözülmesinin talep edileceği hükme bağlanır. Yani ihtilaf halinde hakem İlahi Öğreti ve Allah’ın elçisi olacaktır. İlahi öğretinin de peygamberimizin de ümmetin aleyhine herhangi bir çözüm önermeyeceği aşikârdır. 23. Üzerinde ihtilafa düştüğünüz herhangi bir şey Allah’a ve Muhammed’e götürülecektir. Medine’nin savunulmasında ümmeti oluşturan taraflar ki bunlara Yahudilerde dâhil savaş masraflarını her grubun kendisinin üstleneceği belirtilir. Daha sonra ise Ümmetten olan Yahudilerin kendi dinlerinde özgür olacağı ve dinlerini istedikleri şekilde yaşayabilecekleri hükme bağlanarak Din özgürlüğünün İslam Cumhuriyetin teminatı altında olduğu ifade edilir. Dahası Din özgürlüğünü kim engellerse o suçtan engelleyenin sorumlu olacağı ve başkasının suçlanamayacağı da belirtilir. Bu hususta kim başkasına müdahale eder ve zarar verecek olursa işlenen suçun sadece kendisine ait olması ve bu suçtan başkasının sorumlu tutulmaması ya da başkasının suçlanmaması açıkça ortaya konur. Böyle bir açıklama zaruridir. Zira Din alanında kışkırtmalar çok yapılır. Kışkırtma sonucunda da suçlu ile aynı dinden olanlar zan altında kalır. Yahudilere sığınanlar ile Arap kabileleri ile geçmişte ittifak tesis etmiş tüm Yahudiler bu Anayasa hükümlerinin teminatı altında olacağı belirtilir. 24. Savaş devam ettiği sürece, Yahudiler de müminler gibi kendi savaş giderlerini karşılamak zorundadırlar. 25.a. Beni Avf Yahudileri Müminlerle / müminlerden bir ümmet oluştururlar. Yahudilerin dinleri kendilerine, Müslümanların dinleri de kendilerinedir! Mevlaları / dostları / akdi kardeşleri için de kendileri için de ayni durum söz konusudur. 25.b. Kim bir başkasına haksızlık eder ya da bir suç islerse sadece kendisine ve kendi aile bireylerine zarar vermiş olacaktır. 26. Beni-Neccar Yahudileri de Beni Avf Yahudileriyle ayni haklara sahip olacaklardır. 27. Beni-Haris Yahudileri de Beni Avf Yahudileriyle ayni haklara sahip olacaklardır. 28. Beni Sa’ide Yahudileri de Beni Avf Yahudileriyle ayni haklara sahip olacaklardır. 29. Beni Cusem Yahudileri de Beni Avf Yahudileriyle ayni haklara sahip olacaklardır. 31. Beni Sa’lebe Yahudileri de Beni Avf Yahudileriyle ayni haklara sahip olacaklardır. Ancak kim bir başkasına haksızlık eder ya da bir suç islerse sadece kendisine ve kendi aile bireylerine zarar vermiş olacaktır. 32. Cefne ailesi Sa’lebe’nin bir koludur. Dolayısıyla Sa’lebeler için geçerli olan şeyler onlar için de söz konusudur. 33. Beni’s-Suteybe de Yahudileri de Beni Avf Yahudileriyle ayni haklara sahip olacaklardır. Kurallara tam olarak uyulacak ve aykırı bir davranışta bulunulmayacaktır. 34. Salebe’nin mevlaları da bizzat Sa’lebeler gibi kabul edileceklerdir. 35. Yahudilere sığınmış kimseler de (Bitane) bizzat Yahudiler gibi kabul edileceklerdir. Ümmeti oluşturan tarafların hiç birisi İdarenin / Hz.Muhammed’in@ izni olmaksızın askeri bir sefere çıkamayacağı hükme bağlanarak İslam Cumhuriyeti içerisinde askeri olarak da tevhit sağlanır. Saldırıya uğranıldığında karşı koyma ve cevap verme yani intikam alma hak olsa da gruplar / kabileler ayrı ayrı harekete geçecek olursa bundan zarar görüleceği, fevri hareketlerin her zaman tarafların zarar ve ziyanını artıracağı belirtildikten sonra yapılan saldırı ve zulme karşı koymak için Merkezi İdare ile birlikte hareket etme, istişare ile karar verme dayanışma içerisinde zulmü ve saldırıyı bertaraf etme hüküm altına alınır. Zulme uğrayana yardım edileceği ve tam destek verileceği emredilir. Bunun yanında hiçbir kimsenin müttefikine zarar veremeyeceği ifade edilir. 36.a. Bunlardan (Yahudilere sığınmışlardan ve Yahudilerden) hiçbir kimse Muhammed’in izni olmaksızın, askeri bir sefere çıkamayacaktır. 36.b. Bir yaralama olayında, onun intikamının alınmasına engel olunamaz. Fırsat kollayarak cinayet işleyen kimse, o cinayetiyle kendisini ve ailesini tehlikeye atmış olur. Ancak, zulmeden bir zalime karşı işlenmiş cinayet, bundan müstesnadır. Allah, bu kurallara en iyi uyanlarla beraberdir. 37.a. Kendilerine savaş açan olursa, bu yasaya (sahifeye/belgeye) tabi olan Yahudilerin ve müslümanların arasında tam bir dayanışma olacak, Yahudiler kendi savaş giderlerini, müslümanlar da kendi savaş giderlerini karşılayacaklardır. Her iki kitlenin, aralarında istişare, tavsiye ve samimi bir dayanışma olacak, bütün haksız fiil ve kötülüklere karşı en iyi yol izlenecektir. 37.b. Hiçbir kimse müttefikine karşı bir suç işleyemez. Zulme maruz kalana tam destek ve yardım verilecektir. 38. Yahudiler, Müslümanlarla birlikte savaştıkları sürece savunma harcamalarına katılacaklardır. Medine Vadisi kapsamında Savunulacak ve Egemenlik sınırlarının belirlendiği Vatan hudutları Anayasal hüküm olarak konulur. Böylece İslam Cumhuriyetine Anayasal vatandaşlığa imza atmış ümmetin yaşadığı Medine şehir mücavir alanları dâhilinde güvenliğin sağlanması sorumluluğu yüklenir. 39. Yesrib vadisinin içerisi, bu anayasaya bağlı olanlar için haram (dokunulmaz) bir bölgedir. Medine İslam Cumhuriyeti Vatandaşların himaye hakları ve himaye edilenlerin vatandaşlarla aynı haklara sahip olması hususları da Anayasada düzenlenir. 40. Himaye altındaki kimse (carr) kendisini himaye eden kimse ile ayni konumdadır. Ne kendisine zulmedilecek ne de kendisinin bir zulüm yapmasına izin verilecektir. 41. Ancak, himaye verme hakkına sahip kimsenin izni dışında, himaye edilen kişi bir başkasına himaye hakki veremez. Sadece toplum içerisindeki hukuki ihtilaflar değil Anayasa hükümlerinin uygulanması konusunda çıkacak ihtilaflarda da çözüm mercii yani Anayasa mahkemesi Başkanı Peygamberimizin olacağı ve ihtilafların hallinde ilahi öğretinin esas alınacağı da hükme bağlanır. Peygamberimiz Devlet Başkanı / Merkezi Otorite sıfatı ile Anayasal ihtilaflara çözüm getirirken Allah dolayısıyla müminler / millet bu kuralları uygulayanlarla ve en doğruyu, en güzeli, en iyiyi arayanlarla beraber olacak, birlikte hareket edecek, onları destekleyeceği belirtilir. (Hesap Gününün Sahibi Allah’tır) 42. Bu sahifeyi onaylayan taraflar arasında bir olay veya kötüye gitmesinden korkulan bir anlaşmazlık çıkması halinde, çözüm için başvurulması gereken son merci, Allah ve Allah Resulü Muhammed (a.s.)’dır. Ve Allah, bu sahifede bulunan kuralları en titiz uygulayan ve onlara en iyi uyanlarla beraberdir. Anayasa ile Kureyşlilerin himaye edilmeyeceği gibi onlara hiçbir şekilde yardım da edilmeyeceği düzenlenmiş ve şayet Medine’ye bir saldırı olması halinde Medine’nin savunmasında ümmetin (Yahudi ve müslümanlar) birlikte hareket etmesi ve dayanışma ile saldırının bertaraf edilmesi için savaşılacağı hüküm altına alınmıştır. Ayrıca Müslümanların yapacağı barış anlaşmasına Yahudilerin katılmama haklarının olmadığı hükme bağlanarak tevhit her konuda tesis edilmiştir. Din konusunda olmamak kaydıyla bu hususun tersi de geçerli olacağı belirlenmiştir. [1] )NOT: Medine Anayasasının / Vesikasının metni Muhammed Hamidullah’ın “İslam Peygamberi” adlı eserinden alınmıştır. Cilt 1-Sahife (207-210) (A.A) 43. Ne Kureyşliler ne de onlara yardım edecek olanlar himaye altına alınmayacaklardır. 44. Yesrib’e karşı ani bir baskın ve saldırı düzenlenmesi halinde, Yahudiler ve Müslümanlar arasında tam bir dayanışma olacaktır. 45.a. Yahudiler, müslümanlar tarafından yapılacak bir barış antlaşmasına veya yapılan bir antlaşmaya katılmaya çağrıldıklarında, o antlaşmayı yapacaklar veya yapılan antlaşmaya katılacaklardır. Şayet O’nlar benzeri bir antlaşma yapmaya veya yaptıkları antlaşmaya çağıracak olurlarsa, müslümanlardan aynı mukabeleyi görme hakkına sahiptirler. Ancak, din konusunda savaşanlar, bundan müstesnadır. 45.b. (Savunma ve diğer harcamalar konusunda) herkes kendisine ait bölgeden sorumludur. 46. Bu yasanın (sahifenin) taraflarınca leh ve aleyhlerinde belirlenen bütün hükümler, gene bu yasaya taraf olanlarca tam bir iyi niyet içinde uygulanmak üzere Evs Yahudilerinin hem kendileri hem de mevlaları için geçerli hükümlerdir. Bu hükümlere uyulur, fesat çıkarılmaz, aykırı davranılmaz. Haksız çıkar sağlayan ancak kendisine zarar vermiş olur. Allah, bu yasadaki (sahifedeki) hükümlere en doğru ve riayetkâr olanlarla beraberdir. Anayasanın son maddesi YÜRÜTME maddesi olmakla birlikte son maddede seyahat edenlerin güvenliğinin de Cumhuriyetin teminatı altında olduğuna işaret edilmiştir. Ayrıca bir diğer önemli husus daha düzenlenmiştir ki; bir suç işlenmediği sürece hiç kimsenin itham edilemeyeceği (yani “Beraet-i zimmet asıldır”) ifade edilmiştir. Dahası Anayasaya sadık vatandaşların Merkezi Otorite tarafından birinci derecede himaye görmeyi hak ettikleri vurgulanmıştır. Yani müminler / millet bu anayasanın işlerliği ve korunması konusunda esas güçtür ve sorumludur. Yürütme sorumluluğu ise Devlet Başkanı olarak Muhammed @ a verilmiştir. 47. Bu KİTAP, bir zalimi veya suçluyu cezalandırmaya engel olmaz. Medine’de ikamet edip kalan da Oradan (bir başka yerleşim bölgesine veya sefere) çıkan da güven içinde olacaktır. Ancak zulmeden ve suç işleyen bu güvenden müstesnadır. Buradaki hükümlere uyan ve bu hususta titizlik gösterenin ilk hamisi Allah’tır. Ve Allah’ın elçisi Muhammed (a.s) bütün bunların takipçisidir. Bu anayasa ile Hz. Peygamber Medine’de yıllarca birbirine düşmanlık yapmış Evs ve Hazreci bir araya getirdiği gibi Hristiyan, Yahudi gibi dinî toplulukları da Müslümanlarla bir araya toplayan bir çatı oluşturmaktaydı. Şayet başarılı olabilirse büyük bir medeniyetin temelleri atılmış oluyordu. Nitekim Cenab-ı Hak vadettiği başarıyı elçisine nasip etti de İslam Medeniyetine giden yolda kurumsal olarak ilk adım Medine Anayasası ile atılmış oldu. 1.7. Medine Anayasası / Vesikası Çerçevesinde İslam Cumhuriyetinin Kuruluş İlanı Medine İslam Cumhuriyeti için Anayasa / Kitab / Vesika üzerinde mutabakat sağlandıktan sonra artık Medine’ye hareket edilebilirdi. Bundan sonraki aşama Kitabın / Anayasanın / Vesikanın uygulanmasına gelmişti. Hz.Muhammed@ Anayasa / Kitap / Vesikanın hazırlanma ve tarafların mutabakatının sağlanması sürecinde Kuba'da on iki ya da on dört gün kalmıştı. Hz. Peygamber Medine’ye hareket etti ve Medine’de büyük bir gösteri ile karşılandı. Bütün önemli aşiretler Hz. Peygamberi misafir etme istediler. Medine yaygın bir şehirdi ve bir uçtan diğer uca beş kilometrelik bir genişliğe sahipti. Hangi kabile Hz.Muhammed’i@ evinde misafir edebilirse eski kabile alışkanlıkları ile diğer kabilelere göre kendilerini daha üstün konumda göreceklerdi. Fakat Hz.Muhammed’in@ herkese eşit mesafede / yakınlıkta olduğunu göstermek ve hiçbir kabileye böyle bir paye vererek daha başlangıçta çekişme vesilesi kılmamak için geçici olarak misafir olacağı yeri ve İslam Cumhuriyeti hükümet merkezinin yerini seçmeyi devesi Kusva’ya bıraktı. “Devem nerede durursa Hükümet Merkezi / Mescit ve İkamet yeri olarak orasının belirleneceğini” söyledi. Böylece hiçbir kabileye bilinçli bir yakınlık sergilememiş oldu. Devesi Kusva ise Neccaroğulları arazisinde çöktü ve böylece Hükümet Merkezi / Mescit yapımı için yer belirlenmiş oldu. Geçici misafirlik yeri olarak Neccaroğulları arasındaki Ebu Eyyup el Ensari’nin evi kura sonucunda belirlendi. Mescit ve ikamet edeceği ev yapılıncaya kadar yaklaşık yedi aylık bir süre ile Hz.Muhammed@ Ebu Eyyup El Ensari’nin evine yerleşti. Hz. Enes’in evi ise geçici olarak Hükümet Merkezi / Mescit olarak seçildi. Esas Mescid- i Nebevi / Hükümet Merkezi inşa edilinceye kadar bütün toplantılar, görüşmeler, faaliyetler / salatı ikame faaliyetleri namazları müteakip Hz.Enes’in evinde gerçekleştirildi. Hz. Enes’in evinde yapılan Salat / toplantı / görüşme / faaliyetler sonrasında üzerinde mutabakata varılan Anayasa/ Kitap / Vesika ilanı Ankebut Suresinin aşağıdaki ayeti ile yapıldı. Surenin müteakip ayetleri ile de aşağıdaki Nutuk irat edildi. Cenabı-ı Hak, elçisinden mutabakata varılan Anayasa / Kitap / Vesika anlaşmasının kendisinin şahit tutulması ile ilan edilmesini vahyeder. Bu anlaşmaya katılmayan ve anlaşma ile kurulan İslam Cumhuriyetini dolayısıyla Allah’ın otoritesini tanımayanların hüsrana uğrayacağını duyurmasını ister. 52- De ki: "Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde olan şeyleri bilir. Batıla inanan ve Allah'ı inkâr eden kimseler var ya; işte onlar, hüsrana uğrayacakların ta kendileridir. (Ankebut Suresi 52) İslam Cumhuriyetinin kuruluş ilanında müminler çok coşkulu ve heyecanlıydılar. Söyledikleri şarkılarda ve attıkları sloganlarda Allah’ın kendilerine vaat ettiği zaferin ve müşriklere azabın hemen gelmesini istiyorlardı. Cenab-ı Hak, müminlere acele etmemeleri, müşriklerin yenilerek uğrayacakları azap için belirli bir sürenin geçmesi gerektiği belirtilir. Onlara bu azabın hiç beklemedikleri bir zamanda ansızın geleceği ifade edilir. İslam’ın Cumhuriyetleşmesindeki gelişmelere bakılırsa zaten onları azabın kuşattığı cehennemin kuşatması ile anlatılır. Onlara azabı getirecek müminlerin orduları yakın gelecekte onları tepelerinden, ayaklarından, sağlarından, sollarından kısaca her taraflarından kuşatacak ve yenilgi azabını tattıracaktır. Onlara yaptıklarının hesabı sorulacak ve hak ettikleri ceza verilecektir. Ahirette ise Cehennem azabı ile yaptıklarının karşılığının verileceği belirtilir. Artık müminlerin Allah’ın yasalarını uygulayacakları / kulluklarını yapabilecekleri geniş bir ülkeye kavuşmuş oldukları bildirilir. Allah’ın rehberliğinde hareket edilecek olursa eninde sonunda ilahi öğretiye dayalı dünya görüşünün tüm Arap yarımadasına hâkim olacağı da belirtilir. Ayrıca Allah’a güvenen ve tevekkül ederek çalışan, gayret gösterenlerin emeklerinin boşa gitmeyeceği ve tevhidi dünya görüşünün hâkim olmasından sonra bu dünya da refaha kavuşacağı ahirette de cennetle ödüllendirileceği anlatılır. Sonunda ise nihai hesap görme için her insanın mutlaka öleceği ve Allah’a döndürüleceği ifade edilir. 53-59- Senden azabın çabucak gelmesini istiyorlar. Eğer belirlenmiş / tayin edilmiş bir ecel / vade olmasaydı, azap onlara elbette çoktan gelip çatmıştı. O azap, onlara hiç farkında olmadıkları bir sırada ansızın mutlaka gelecektir. (Evet) senden azabı çarçabuk getirmeni istiyorlar. Hâlbuki cehennem, kâfirleri kuşatmıştır bile. O gün azap, tepelerinden ve ayaklarının altından onları saracak ve (Allah), “Yapmış olduğunuz şeylerin cezasını tadın!” diyecek. Ey iman eden kullarım! Şüphesiz Benim yeryüzüm / ülkem geniştir. O halde yalnız bana itaat / kulluk edin. Herkes bir gün ölümü tadacaktır. Sonra da Bize döndürüleceksiniz. İman eden ve salih amel işleyenleri ise elbette içinde sürekli kalacakları cennette, altlarından ırmaklar akan köşklere yerleştireceğiz. Allah yolunda çaba sarf eden, sabreden ve sadece Rablerine tevekkül etmiş olan kişilerin ödülü ne güzeldir! (Ankebut Suresi 53-59) İslam Cumhuriyetinin kurulmasına karşı çıkanların yapmış oldukları tezviratların en önemlisi İslam Cumhuriyeti Medine’nin ekonomisini kötüye götüreceği propagandası idi. Gerek Arap kabilelerin ileri gelenlerinden gerekse Yahudilerin ileri gelenlerinden muhalifler bu düşünceyle kendi kabilelerini etkiliyor ve İslam Cumhuriyetinin kuruluşuna engel olmaya çalışıyorlardı. Onlar İslam Cumhuriyetinin kurulması ile Mekke Müşrik Yönetiminin öfkesini üzerlerine çekeceklerini ve onların Medine’ye saldıracaklarını hatta diğer müşrik / pagan Arap kabilelerini de Medine’ye saldırtacaklarını dillendiriyorlardı. Sürekli savaş halinde olacak olan Medine’nin çevre kabilelerce de ambargoya tabi tutulacağını, Medine’ye mal giriş çıkışının duracağını, çevre kabilelere ürettikleri hurma, deri eşya vb. malları satamayacaklarını söyleyerek ekonominin bozulacağını belirtiyorlardı. Üstelik Mekke’den hicret etmiş müminlerin geçimlerini sağlama yükü de Medinelilerin üzerine gelince ekonominin zorlanacağı da aşikârdı. Muhaliflerin yaptıkları bu menfi propaganda İslam Cumhuriyetinin kuruluşuna engel olamamış olsa da halkta yine de bir iz bırakmıştı. Medine halkı ekonomilerinin kötüye gitmesinden endişe ediyorlardı. Cenab-ı Hak, elçisinin irat edeceği nutukta Medine halkının bu endişelerini giderecek birkaç cümlenin yer alması için Ankebut Suresinin müteakip ayetlerini inzal buyurdu. Bu ayetlerle Medine halkına Gökleri ve Yeri Yaratanın, Güneşi ve Ayı insanların menfaatleri için sebep kılan Allah’ın Hz.Muhammed’i@ Medinelilerin menfaatine bir sebep kıldığına işaret edilir. Dolayısıyla rızıkları hikmetine göre dağıtan Rabbin Medinelilerin rızıklarına da kefil olduğunu belirtir. Ayrıca yeryüzündeki nice canlıların geçimleri için zaruri olan rızıklarını yanlarında taşımadıkları, stoklamadıkları ve garantili bir ekonomileri olamamasına rağmen Allah’ın onları rızıklandırdığını / ekonomilerini sağladıklarını böylece hayatiyetlerini devam ettirdiğine bakarak Medinelilerin de geçim endişelerinin yersiz olduğunu, onların yaşamlarını sürdürecek ekonomik kaynakların Allah’ın tarafından sağlanacağı ifade edilir. 60-62- Kendi rızkını yanında taşıyamayan nice canlı / dabbeh (insan dâhil) vardır ki onları da, sizi de Allah rızıklandırır. O, en iyi işitendir, en iyi bilendir. Andolsun ki onlara “Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim musahhar kıldı?” diye sorsan muhakkak “Allah” diye cevap vereceklerdir. O halde nasıl aldatılıyorsunuz? Allah, kullarından dilediğine rızkı bol bol verir ve dilediğine de kısar. Şüphesiz Allah, her şeyi en iyi bilendir. (Ankebut Suresi 60-62) İslam Cumhuriyetinin kurulmasına karşı çıkan muhaliflerin Medine halkını etkilemek için yaptıkları menfi propagandanın bir diğeri de İslam Cumhuriyeti ile Medine’nin sorunlarının çözülmesinin imkânsız olduğu, Hz.Muhammed’in@ hayal peşinde koştuğu, bu toplumun dirilmesinin ve büyük bir medeniyet kurmasının imkânsız olduğu idi. Onlar şirk sisteminin öngördüğü kısa vadeli aşağılık dünya hayatı ile Medinelilerin hâlihazırda olduğu gibi rezil, geri, sefil bir şekilde de olsa varlıklarını sürdüreceklerini iddia ediyorlardı. Medine halkını etkileyip İslam Cumhuriyetinin gerçekten de barışa, dirilişe ve büyük bir medeniyete gideceği konusunda tereddüde sevk eden muhaliflerin bu argümanlarına da Hz.Muhammed’in@ nutku içerisinde cevap verilmeli ve halkın endişeleri izale edilmeliydi. Cenab-ı Hak bu hususta aşağıdaki ayetleri inzal ederek elçisine yardımcı olur. Nasıl ki Allah gökten yağmuru indirip yeryüzünde hayatı yeniden canlandırıyorsa, kendisine yönelen / hamdeden ve kendisinin yağmur misali indirdiği ilahi öğretiyle beslenen toplumların da dirilip canlanacağı çok açıktır. Medine’nin sorunları İlahi öğreti çerçevesinde Hz.Muhammed’in@ önderliğinde uzun vadeli planlar ve öngörüler ile çözülecek ve Medine büyük bir uygarlığa adımını atacaktır. Keşke kısa vadeli / süfli dünyayı öngören şirk sisteminin bağlıları da bunu anlasalardı. 63-64- Andolsun, eğer onlara sorsan: “Gökten suyu indirerek onunla yeryüzünü ölümünden sonra dirilten kimdir?” diye sorsan muhakkak “Allah” diyeceklerdir. De ki: “(O halde) Hamd / yöneliş Allah’adır.” Fakat onların çoğu akıllarını kullanmazlar. Bu dünya hayatı / kısa vadeli çözümler aldatıcı bir oyalanma ve eğlenceden başka bir şey değildir. Şüphesiz ahiret / uzun vadeli çözümlerin üreteceği yurt ise gerçek hayatın ta kendisidir. Keşke onlar, bilmiş olsalardı. (Ankebut Suresi 63-64) İslam / Barış Cumhuriyetinin kuruluşuna muhalefet edenlere bu Cumhuriyetin bir nimet olduğunu ama onların bu nimete nankörlük ettiklerini ve alay edip eğlendiklerini bildirdikten sonra ileri bunun ne kadar büyük bir nimet olduğunu yaşayarak öğreneceklerine vurgu yapılması istenir. Bu sistemin nimet oluşunun örneklemesi ise şöyle ifade edilir. Nasıl ki insanlar gemiye bindikleri zaman artık sadece Allah’a sığınmaktan başka bir şey ellerinden gelmiyorsa, herhangi bir fırtına durumunda sadece Allah’a güvenmek zorunda iseler, şu anda da Medinelilerin kendilerini kurtarmak için Allah’ın ikram ettiği İslam / Barış nimetine sarılmaktan ve Ona güvenmekten başka çareleri yoktur. Medine’nin içine yuvarlandığı anarşiden kurtaracak yegâne sistem tevhit sistemi olacaktır. Gerçi tehlike bertaraf edildikten sonra yine şirk sistemine, kavgaya, birbirini yemeye, anarşiye doğru yelken açacaklardır ancak şu anda bu nimete ihtiyaçları vardır. Ama siz muhalefet edenler daha baştan bu nimete nankörlük ediyorsunuz ve toplumun yok olmasına kayıtsız kalmaktasınız. Bu tutumunuz çok yanlıştır. 65-66- Onlar, gemiye bindiklerinde, dini yalnız O’na özgü kılarak Allah’a yalvarırlar. Fakat ne zaman ki onları karaya çıkarıp kurtardık, bir de bakarsın ki şirk koşuyorlar. Kendilerine verdiğimize nankörlük etsinler ve sefa sürsünler bakalım. Ama yakında bilecekler. / görecekler. (Ankebut Suresi 65-66) Medine’deki kabilelerin Anayasa / Vesika altında tevhit olup iç huzuru sağladıktan sonra dış tehditlere karşı da birlik olacaklarına ve böylece dışarıdan gelecek saldırılara birlikte karşı koyacaklarına Anayasal olarak yemin ederek şehirlerini emniyete almaları çok büyük bir nimetti. Anayasanın / Vesika’nın en temel hükümleri Medine’nin saldırılara karşı topyekûn savunulması üzerine idi. Bu anlaşma ile Medine’nin güvenliği sağlanmış oluyordu. Hâlbuki Medine çevresindeki bedevi kabileler daima dış tehditlere ve saldırılara açıktı. Onlar sürekli birbirlerine saldırıyorlar, öldürüyorlar ve mallarını yağmalıyorlardı. Onların daima teyakkuzda olmaları gerekiyordu. Her an başka bir kabilenin saldırısına uğrayacakları korkusunu yaşıyorlardı. Hz.Muhammed’in getirdiği barış ve güvenlik nimeti ile Medine’de güvenlik sağlanmış iken muhalifler hala bu nimete nankörlük yapmaya devam ediyorlardı. Bundan sonra inkâr edenden daha zalim kimse olabilirdi ki? Ama selam / barış yurdu için / Allah’ın devleti için cihat edenlere ise zafer verileceği ve müminlerin bu mücadelelerinde Allah’ın onları yalnız bırakmayacağı da müjdelenir. Cenab-ı hak, bu hususun elçisi tarafından irat ettiği nutukta dile getirilerek muhalefetin eleştirilmesi ve müminlerin muştulanması için aşağıdaki ayetleri inzal etti; 67-69- Onlar, Şehirlerini (Medine’yi) kutsal ve güvenli bir yer haline getirdiğimizi görmüyorlar mı? Oysa onların çevresindeki insanlar sürekli saldırılara uğramaktadırlar. Onlar, hala bâtıla inanıp Allah'ın nimetine nankörlük yapmaya devam mı edecekler? Allah'a yalanla iftira edenden yahut kendisine hak geldiğinde inkâr edenden daha zalim kim olabilir? Kâfirler için cehennemde yer mi yok? Bizim yolumuzda cihat edenleri mutlaka kendi yollarımıza eriştireceğiz. Şüphesiz Allah, muhsinlerle beraberdir. (Ankebut Suresi 67-69) Böylece Hz.Muhammed’in@ irat ettiği nutuk tamamlanır. Şimdi vaat edilen zafere erişmek için sıra Cumhuriyetin teşkilatlanmasına ve reformlara gelmiştir.

