top of page

Arama Sonuçları

Boş arama ile 99 sonuç bulundu

  • Bölüm 9:KIBLE DEĞİŞİMİNİN İŞARETLERİ | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 9 KIBLE DEĞİŞİMİNİN İŞARETLERİ 9.1. Kıble Olarak Beyt’ül Makdis’in Seçilme Nedenleri Peygamberimiz Mekke’de iken Kâbe merkezli bir hareket yürüttü. Kabilelerine ait putların kıblesini / şirk eksenini bırakan müminler, Hz. Peygamberin getirdiği din ve onun kıblesi olan Kâbe etrafında tevhit oluşturuyorlardı. Peygamberimiz tüm Arap kabilelerini Kâbe ekseninde tevhit olmaya çağırıyor ve her kabileye özgü tanrı ve her kabileye özgü kıble şeklindeki parçalanmış toplum modelini reddediyordu. Bu tevhit modelinde Kâbe ve Kâbe’nin kuruluş felsefesi etrafında toplumsal birliğin oluşturulması hedeflenmişti. Mekke’deki mücadele sürecinde peygamberimizi Ehli Kitap (özellikle Yahudiler) desteklemişti. Medine’ye hicret edinceye kadar bu destekleri sürmüştü. Söz konusu desteğin oluşturduğu birliktelik / müttefiklik ortak kıbledaşlık ilişkisini de beraberinde getirmişti. Müminlerin hicretten önce Mekke yaşamlarında Kabe’ye yönelirken eksenlerine Beytül Makdisi de alacak şekilde yönelimlerinin sebebi bu idi. Medine’ye hicret edildiğinde ise Medine toplumunun önemli bir kısmını Yahudiler oluşturduğu gibi Hayber, Teyma, Fedek, Vadi’l Kura vb. yerlerde Yahudi kabileleri yaşamaktaydı. Peygamberimiz Medine İslam Cumhuriyetini Medine’deki Evs ve Hazreç gibi Arap kabileleri ve Kaynuka oğulları, Nadir oğulları ve Kurayza oğullarından oluşan Yahudi kabileleri ile birlikte kurdu. Yani Yahudiler Medine İslam Cumhuriyetinin Kurucu unsurları idiler. Yeni devlette Mescidi Nebevinin / Devlet Merkezinin kıblesi de birlikteliğin / müttefikliğin sembolü olarak Beytül Makdis olarak belirlendi. Yahudi kabilelerle müttefikliği temin etmeyi amaçlayan bu seçim ile hedeflenen strateji şöyle özetlenebilir; İslam Cumhuriyetine Yahudilerin desteklerini ve katılımını sağlamak, Medine İslam Cumhuriyetini Mekke’ye karşı korumak, Medine dışındaki Yahudilerin de müttefikliklerini sağlamak ya da en azından muhtemel saldırılarına karşı korunmak, Hristiyan dünyanın (Bizans, Mısır ve Hristiyan kabilelerin) müşrik Arap kabilelerine karşı müttefikliklerini sağlamak, Benzerlikleri artırarak ehli kitabın iman etmelerinin önündeki engelleri kaldırmak ve böylece İslam Cumhuriyetini güçlendirmek ve korumak. Yahudilerin müttefiklik ile ilgili başlangıçtaki düşünceleri ise peygamberimizi yanlarına çekmek, kendi yasalarının yeni sistemde cari olmasını sağlamak ve böylece mevcut düzenlerini değiştirmeksizin peygamberimizin gücünden yararlanarak Araplara egemen olmaktı. Fakat peygamberimiz yeni Cumhuriyetin düzenini soy, kabile, ırk veya bir sınıfın üstünlüğü üzerine değil de adalet, sosyal paylaşım, hakkaniyet, dürüstlük, takva vb. erdemlilikler üzerine kurmaya başlayınca, Yahudiler bu birliktelikten hoşnut olmadılar. Dahası peygamberimiz Yahudi kabilelerin Medinelilerle olan ilişkilerinde de bu erdemlilikler üzerine düzenlemelere girişince Yahudiler mevcut düzenlerinin bozulduğunu gördüler. Onlar dinlerinin esaslarını kendi çıkarlarına göre yorumladıkları bir sistem kurmuşlardı. Sistemi böyle kurma hususunda kendilerini Yahudi olmayanlara karşı üstün ve sorumsuz görmeleri neden olmuştu. Yani Yahudilerin uyguladıkları düzenlemeler (yasa, yönetmelik, mevzuat vb.) kendi çıkarlarına göre yorumlanmış / çarpıtılmış düzenlemelerdi ve Hz. Peygambere inzal olunan kıstaslara / esaslara uymuyordu. İlahi esaslara / kıstaslara aykırı olan bu düzenlemeleri / yanlışları düzeltmek isteyen peygamberimize karşı onlar direniş sergilemeye başladılar. 9.2. Yahudilerin Hz.Muhammed’in@ İktidarını Yıpratma Girişimleri İlerleyen zaman içerisinde Medine içindeki Yahudilerin tevhit olmaya karşı direnişleri peygamberimizin iktidarını sarsmaya, yıpratma politikasına dönüştü. Böylece hicretin ilk zamanlarından itibaren birliğe ve beraberliğe karşı duruş sergileyen bir takım şeytanlaşmış önderlerin peşinden giden Yahudilerle müttefikliğin sürdürülmesinin zorluğu ortaya çıktı. Cenab-ı Hakk’ın Yahudilere hata yapmamaları konusundaki ikazları da işe yaramıyordu. Onlar yine bildiklerini okuyorlardı. Bu durum onları müttefiklikten ayrılma noktasına getiriyordu. Diğer taraftan, yeni Cumhuriyetin kıblesinin Beytül Makdis olarak seçilmesi Arap kabileler arasında kızgınlıkla karşılanmıştı. Hatta müminlerden bazılarının namazlarında Kâbe’ye yönelmekten asla vazgeçmedikleri rivayet edilir. Mekke müşrikleri ise bu seçimi peygamberimiz aleyhine kullandılar. Onlar peygamberimizin kendi değerlerine / milli / İbrahimi değerlere ihanet içerisinde olduğunu çevre kabilelere yayıyorlardı. Yani Hz.Muhammed’in@ İslam Cumhuriyetinin kıblesini Beytül Makdis olarak seçmekle Mekke’nin kurucu ideolojisini ve değerlerini inkar ettiği yönünde propaganda yapıyorlardı. Bu propaganda Mekke dışındaki kabilelerde etkisini gösteriyordu. Peygamberimiz Yahudilerin dost ve müttefikliğini kazanmayı hedeflemişken ilerleyen zamanda onları kazanamadığı gibi Arap kabilelerini de kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalıyordu. Bu nedenle peygamberimiz kıble tercihini değiştirmek istedi. Her türlü reform düzenlemesine karşı çıkan ve iktidarını yıpratmak için sürekli fitne ve fesat üreten Yahudilere kıbleyi değiştirme önerisi getirilecek olursa onların müttefikliklerini ve bu müttefikliğin sağladığı güvenliği de kaybetme tehlikesi vardı. Mekke yönetimi ve müttefikleri ile mücadele ederken düşmanların arasına Hayber, Fedek, Teyma gibi şehirlerdeki Yahudi Kabileleri de katılacaktı. Hangi tercihi yaparsa yapsın tehlike mevcuttu. Bu nedenle peygamberimiz bunalmıştı. Ancak kıblenin Kâbe’ye çevrilmesi riskli olmakla birlikte Arap kabilelerini kazanma hususunda Mekke müşrik yönetiminin kullandığı kozu ellerinden almak daha avantajlı görülüyordu. Bu hususta doğru tercih yapmak için Cenab-ı Hakk’ın kendisine yardımcı olması ve yol göstermesini niyaz ediyordu. Yahudi ve münafık şeytanların peygamberimizin iktidarını sarsmaya / yıkmaya yönelik hareketleri Cenab-ı Hak tarafından Mescitlerin (hükümetin) yıkılmasına çalışmak olarak ifade edildi. ([2] )Yine Mescitlerde / Meclislerde / hükümet merkezlerinde “Allah’ın adının anılmasını engellenmesi” ise toplumun ıslah edilmesi, adaletin tesis edilmesi için yapılan düzenleme (mevzuat) ve uygulamaların engellenmesi olarak ifade edilmiştir. Ama bunları yapanların yaptıklarının yanlarına kar kalmayacağı, sonunda hepsinin hizaya geleceği ve bu iktidara tabi olacakları / secde edecekleri vurgulanır. Şayet onlar tahrip etme ve yıkım eylemlerine devam edecek olurlarsa o takdirde bu dünya hayatlarında zillet, ahirette de büyük bir azabı yaşayacakları Cenab-ı Hak tarafından ifade edilir. 114- Allah’ın mescitlerinde O’nun adının anılmasını engelleyen ve onların yıkımı için uğraşandan daha zalim kim olabilir? İşte böylelerin, bu mescitlere girmeleri ancak korka korka olacaktır. Onlar için dünyada bir rezillik ahirette de büyük bir azap vardır. (Bakara Suresi 114) 9.3. Beytül Makdis’in Kıble Seçilmesinin Beklenen Faydayı Sağlamadığının Anlaşılması Yahudilerin ayrılıkçı ve kibirli hareket ve söylemlerine karşı peygamberimizin içini ferahlatan mesajlar, Cenab-ı Hak tarafından inzal edildi. Mescidin (hükümetin) kıblesinin Yahudilerin kıblesi olan Beytül Makdis olarak belirlenme mecburiyetinin olmadığı bildirildi. Allah’ın ilmi sınırsızdır, O kuşatıcıdır ve sınırsızdır. Politik olarak amacın Allah’ın rızasına uygunluğu olduktan sonra politikanın şekli unsurlarının öneminin olmadığı ifade edildi. Şöyle ki; Allah’ın rızasına gidilecek yolun tek bir şekli, tek bir yönünün olmadığı, uygulanacak usullerin nereden alındığının önemi yoktu. Doğu da batı da Allah’ındır. Bu aynı zamanda müminlerin Yahudilerin kıblesi olan Beytül Makdis’ten Kâbe’ye dönüleceğinin de bir işaretiydi. Bu yola koyulurken Beytül Makdis’i seçmek tevhit olmak için ortak bir noktaydı. Fakat onlar statükolarını bozmak istemediklerinden bu beraberliği devam ettirmenin zemini kalmamıştı. Ortak nokta olarak seçilen kıble, birliği kuvvetlendirmediği gibi tam aksine Yahudi şeytanlarca ayrımcılık için kullanılmaktaydı. Buna rağmen Cenab-ı Hak, Beytül Makdis’in o günkü yıkık ve metruk halinden yola çıkarak, Allah’ın mescitlerini yıkanlara hesap sorulacağının vurgusu ile iyi niyetli Yahudilerin birlik ve beraberlik içinde kalmasını sağlayıcı mesaj vermekteydi. Yakın gelecekte yapılacak kıble değişikliğine işaretle asıl amaca dikkat çekilerek tevhidin sağlanıp, iktidarın güçlenip Allah düşmanları ile mücadele edilerek Beytül Makdis’i yerle bir edenlere de yaptıklarının hesabının sorulması ve yeryüzünde hakkın hâkimiyetinin tesisi olacağı vurgulandı. Bu amacı gerçekleştirmek için gerektiğinde usullerin, şekillerin değiştirilebileceği mesajı verildi. Bu noktada şu anda yön / kıble olarak seçilen Beytül Makdis yönünün yakın gelecekte amaca ulaşmaya matuf olarak değiştirileceğinin işareti verildi. 115- Doğu da Allah’ındır, Batı da. Öyleyse hangi tarafa yönelirseniz yönelin artık orası Allah’ın yüzüdür. Çünkü muhakkak ki Allah, her şeyi kuşatan vasi’dir ve hakkıyla bilendir. (Bakara Suresi 115) 9.4. Yahudilerin Muhalefet Dozajını Artırmaları Yahudilerin şeytanlaşmış ileri gelenleri kara propaganda dozajını iyice artırdılar ve sonunda peygamberimiz için “Allah çocuk / oğul edindi” diyecek noktaya kadar ileri gittiler. Onlar bunu söylerken kendi kitaplarında Tanrının “oğlum” diye bahsettiği İsrail’e (Hz.Yakub’a) verilen krallığı ve İsrail’in bütün uluslara egemenliğine metafor yapmaktaydılar. Bu benzetme ile peygamberimize Cenab-ı Hakk’ın büyük bir egemenlik vereceği ve çok büyük bir medeniyet yaratacağı vaadine gönderme yaparak alay ediyorlardı. Onlar aslında bu söylemleriyle aynı zamanda müşriklerin melekler için “Allah’ın kızları” şeklinde ifadeleriyle Cenab-ı Hakk’ın onlarla arasında cinsel ve biyolojik bir bağ olduğuna inanmaları gibi peygamberimizin de Cenab-ı Hak ile baba/ oğul şeklinde biyolojik bir bağın varlığını toplumun gündemine sokmaya çalıştılar. Böylece onlar, Medine İslam Cumhuriyetine tabi olan ve/veya tabi olacak cahil Arap halkının peygamberimizden olağanüstü taleplerde bulunmalarını sağladılar. Onların ürettikleri bu söylemden etkilenen cahil halk, “mademki Hz.Muhammed@ Allah’ın elçisidir, o halde tıpkı Hz.Yakub gibi mecazen “Allah’ın biricik oğlu” mertebesinde sevgilisidir. O zaman onun vaat ettiği güzel geleceği bize Allah bizzat kendisi söylesin. Ya da oğlu olarak gördüğü bu elçisine vaat ettiği büyük medeniyeti yaratması için düşmanlarını aciz bıraktıracak / yenecek askeri, ekonomik ve sosyal destek göndersin” şeklinde istekte bulundular. Açıktır ki eğer bu talepler yerine getirilemeyecek olursa halk Hz.Muhammed’in@ peygamberliği hakkında şüpheye düşecektir ve arkasından gitmeyecektir. Cahil halk “Allah tarafından somut olarak desteklenmeyen bir kişi asla peygamber olamayacağı için onun arkasına takılmak bir hayalin peşinden koşmak olacaktır” diyeceklerdir. Şeytanlaşmış Yahudiler bu kara propaganda ile sadece cahil halkı değil müminleri de etkilemeyi amaçlamışlardı. Şöyle ki “Allah oğul edindi” ifadesi ile mecazi anlamdan daha ileri olarak Hz.Muhammed@ ile ilgili “ilahilik boyutu” düşüncesi müminlerin zihinlerinde yaratılmış olacaktı. Böylece müminler peygamberimizden sürekli başarı ve olağanüstülükler bekleyecekler, asla yenilgi ve başarısızlık kabul edilmeyecekti. Yenilgi durumunda ise müminlerin imanları sarsılacaktı. Kısaca bu söylem son derece şeytani bir söylemdi. Cenab-ı Hak, ister mecazi anlamda olsun, isterse gerçek anlamda olsun bu tür bir söylemi hiçbir şekilde kabul etmedi ve şiddetle reddetti. O, onlara yerleri ve gökleri nasıl yoktan yarattı ise aynı şekilde vaadini yerine getireceğini ve bu hususun kendisi için son derece kolay olduğunu belirtti. Karar verdiği bir iş için “ol “demesinin yeterli olacağını bildirdi. Ama bunun tek şartının elçisine inzal ettiği öğretiye / gerçeğe / ilme uymaları olduğunu bildirdi. Yani aslında onların istedikleri mucizenin ilahi öğretilere uymaları sonucunda kendi elleri ile yaratılacağına işaret edildi. Peygamberimizin ise onları gittikleri yanlış yoldan çevirmeye çalışan bir uyarıcı ve ilahi öğretilere uydukları takdirde kendi elleri ile yaratılacak mucizeleri müjdeleyen bir müjdeci olduğu vurgulandı. Onda herhangi bir ilahilik vasfı-özelliği olmadığı da ilave edildi. Böylece Hz.Muhammed’den @ absürt talepler yapılmaması gerektiği, daha öncekilerin düştüğü hataya düşülmemesi gerektiği ifade edilmiş oldu. Kısaca Hz. Hz.Muhammed’in @ sadece ilahi yasaları, gerçekleri, sosyolojik hakikatleri bildiren ve insanları gittikleri yanlış yoldan çevirmeye çalışan normal bir insan olduğu belirtilmiş oldu. 116-119- Bir de “Allah, çocuk edindi” dediler. –Haşa, O, subhandır. – Bilakis göklerde ve yeryüzünde olanların tümü yalnızca O’nundur. Hepsi O’na gönülden boyun eğmiştir. Gökleri ve yeri yoktan var eden O’dur. O, bir işin olmasına karar verdiği zaman, ona sadece "Ol!" der, o da hemen oluverir. Halktan cahiller ise, “Allah bizimle konuşmalı yahut bize de bir ayet (mucize) gelmeli değil miydi!” dediler. Bunlardan öncekiler de tıpkı bunlar gibi söylemişlerdi. Kalpleri birbirine ne kadarda benziyor. Gerçekte Biz, kesin bilgi ile bilgilenmek isteyen toplum için ayetleri apaçık ortaya koyduk. Doğrusu Biz, seni müjdeci ve uyarıcı olarak gerçeklerle gönderdik. Sen, cehennemliklerden sorumlu da tutulmayacaksın. (Bakara Suresi 116-119) [1] ) Literal okuma: sözcüklerin kastedilen manasını dikkate almadan yazıldığı şekildeki anlamı ile okuma [2] ) NOT: Eski toplumlarda tapınakların Yönetim Merkezi olduğu asla dikkate alınırsa Mescidler de hükümet merkezidir ve bu hükümetlerin düzenlemlerine tüm toplumun itaat ettikleri / boyun eğdikleri / secde ettikleri yerdir. 9.5. Yahudileri Kazanma Ümitlerinin Tükenmesi Yahudilerin yaptıkları kara propagandaya cevaplar verilmesine veriliyordu ama diğer taraftan da müminlerle Yahudiler arasındaki gerilim / tansiyon da giderek artıyordu. Medine İslam Cumhuriyeti bu gerilimi artık kaldıramayacak noktaya geliyordu. Bu durum peygamberimizi son derece müteessir ediyordu. Müminlerle en çok ortak noktaların olduğu taraf Yahudiler olmasına rağmen en fazla ve en tehlikeli darbeler de onlardan geliyordu. Peygamberimiz onlarla çatışmak istemiyordu. Hatta ortak noktaları daha da çoğaltarak birliği güçlendirmek istiyordu. Ancak artık toplumsal yırtılma giderek derinleşmişti. Yahudilerle birlikte yürünemeyeceği artık anlaşılmıştı. Bu nedenle de Cenab-ı Hak müminlere kıble değişikliğinin ilk işaretlerini vermişti. Tam bu noktada Yahudiler de peygamberimize başvurarak kıble değişikliği düşüncesinden vazgeçmesini talep ettiler. Zira Yahudiler kıble değişikliğinin kendilerine zarar vereceğini anlamakta gecikmediler. Böyle bir değişikliğin ayrılığa neden olacağı ve bu ayrılığın ise hem ticaretlerine hem de gelecekte İslam Cumhuriyetinin kazanımlarından pay alma hususunda mahrumiyete sebep olacağını görmüşlerdi. Ayrıca onlar kıblenin Beyt’ül Makdis olmasını, kendilerinin üstün oldukları iddialarında kullanıyorlardı. Üstünlük vesilesi olarak kullandıkları bir uygulamanın kaldırılmasını istemiyorlardı. Peygamberimiz ise tevhit olma hususunda samimiyetini koruyordu. Bu nedenle, peygamberimiz hem onların tekliflerini hem de oluşan siyasi gerilimi yumuşatmak için onların düzenlemelerine uymayı düşündüğü sırada Cenab-ı Mevla duruma müdahale etti. O’nun müdahalesi elçisinin asla taviz vermemesi ve kendisine bildirilen ilme dayalı doğruluk esaslarından sapmaması şeklindeydi. Ayrıca onların kendi kırmızıçizgilerini dayattıklarını ve onları hoşnut etmenin biricik yolunun da onların dayattıkları bu kırmızıçizgilere uymaktan geçtiğini kısaca onların dinine girilmesi durumunda ancak onların hoşnut olacağını bildirdi. Böylece Cenab-ı Hak şu mesajları vermiş oldu; “Birliktelik / tevhit için tek bir kırmızıçizgi kabul edilebilir, o da “Allah’ın yoludur.” Yapılacak düzenlemelerde ve uygulamalarda ana prensip olarak birlikteliğe katılan tüm toplulukların hayrı, iyiliği ve yararı esas alınmalı ve bu esas kırmızıçizgi olarak kabul edilmelidir. Herkesin kendi çıkarına, kendi üstünlüğüne, kendi seçkinliğine göre çizdikleri ve dayattıkları kırmızıçizgilerle birlik ve beraberlik oluşturmak mümkün değildir. Birlik için herkesin hayrı aranmalı, herkes için kazan kazan olmalıdır. Bunda da en iyi belirleyici, herkesin yaratıcısı ve Rabbi olan Allah’ın kırmızıçizgileridir. Çünkü Allah adildir. Çünkü Allah kullarına karşı çok merhametlidir, çok kerimdir. Zaten ilahi öğretiyi doğru olarak okuyan her kim olursa (bunların hangi gruptan oldukları önemli değildir) bunu bilir ve kendisine değil Allah’a çağırır.” Cenab-ı Hak, elçisine eğer kendisine bildirilen bu gerçeklere rağmen onların arzuları çerçevesinde onlara tâbi olacak olursa o takdirde kendisine hiçbir şekilde yardımcı olunmayacağını ve korunmayacağını belirtti. 120-121- Sen onların dinlerine / milletlerine uymadıkça Yahudiler ve Hıristiyanlar senden asla hoşnut olmazlar. De ki: “Asıl doğru yol Allah'ın hidayeti / yoludur.” Eğer sana gelen ilimden sonra yine de onların hevalarına / heveslerine /arzularına uyacak olursan, Allah’tan sana ne bir veli / koruyucu, ne de bir yardımcı bulamazsın. Kendilerine Kitab’ı verdiğimiz kimselerin bazısı onu, hakkını vererek okurlar/izlerler. İşte onlar, ona iman ederler. Her kim de onu inkâr ederse, işte onlar hüsran içindedirler. (Bakara Suresi 120-121) 9.6. Kıblenin Kâbe’ye çevrilmesi Hz.Muhammed@ Medine’ye geldiğinde daha önce anlatıldığı üzere bir takım stratejik hedefleri düşünerek kıble olarak Beytül Makdis’i seçmişti. Ancak O şimdi bir açmaza düşmüştü. Sıkıntı içerisindeydi. Zira kıble seçimi ile beklediği tevhit olma hedefine ulaşmanın zor olduğunu görmüştü. Hatta bu seçimi nedeniyle tüm toplulukları tevhit etme hedefi büyük darbe yemekteydi. Şöyle ki, Mekke müşrik Yönetimi, Peygamberimizi «İbrahimi» değerlere sırt dönmüş kişi olarak göstermekte ve diğer Arap kabileler de bu propagandadan hayli etkilenmekteydiler. Bu nedenle Peygamberimiz@ kıbleyi tekrar Mescid-i Haram tarafına çevirerek bu propagandayı bertaraf etmeyi istedi. Bir taraftan Yahudilerin Medine İslam Cumhuriyeti ile oluşturulan birlikten hoşnut olmamaları, diğer taraftan Arap yarımadasındaki kabilelerin Beyt’ül Makdis’in kıble olarak seçilmesinden duydukları hoşnutsuzluk, peygamberimizi bir hayli bunaltmıştı. İslam Cumhuriyetinin kıblesi olarak Beyt’ül Makdis’i seçerek Yahudilere iyi niyet göstermesine rağmen onları hoşnut edemeyen peygamberimize Cenab-ı Hak yardımcı oldu ve kıbleyi değiştirmesini emretti. Böylece tekrar «İbrahimi» değerlere yani Kabe’nin kurucu ruhunu sembolize eden Mescid-i Haram’a dönülecek ve Mekke müşriklerinin elindeki koz alınmış olacaktı. Dahası Yahudilerin Arap kabilelere karşı «biz sizden üstünüz zira gelip bizim değerlerimize sarıldınız» tarzındaki üstünlük taslama kozları da ellerinden alınacaktı. Fakat bu değişimin getireceği birtakım sıkıntılar da mevcuttu. Şöyle ki; imzalanan Medine Anayasası ile Medine’deki Yahudilerle müttefiklik yapılmıştı. Bu anlaşma /Anayasa sayesinde Medine’nin güvenliği sağlama alınmıştı. Bu birlikteliğin göstergesi / sembolü olarak kıble Beytül Makdis seçilmişti. Şimdi kıble değişikliğine diğer Yahudi kabileler ikna edilmeyecek olursa müttefiklik yazılı olarak sona ermese de Yahudilerle müminlerin yollarının yavaş yavaş ayrıldığına bir işaret olacaktı. Bu durumda düşman hem içerde hem de dışarıda olacaktı. Diğer Arap kabilelerinin kazanılması hesabı yapılırken onlar kazanılmadan oluşan iç düşmanlar ve dış düşmanlar Medine İslam Cumhuriyeti’ni yok edebilirdi. İşte Peygamberimizi @ endişeye sevk eden noktalardan en önemlisi de bu husustu; yani güvenlik! Bu endişeyi gidermek ve Yahudileri bu değişiklik konusunda en azından arafta bırakmak için onlara aslında gayet iyi bildikleri husus olan “Mescid-i Haram’ın Hz. İbrahim tarafından hangi amaçla kurulduğu” anlatıldı. Onlar Kâbe’nin Kurucu Ruhunun ya da felsefesinin Hz. İbrahim’e dayandığını kendi kaynaklarına dayanarak gayet iyi biliyorlardı. Bu nedenle Mescid-i Haram sembolü ile ifade edilen değerlerin, Beyt’ül Makdis sembollü değerlerle paralel / aynı olduğunu çok iyi bildiklerinden, bu değişikliğin onların değer ve öğretilerinden uzaklaşma olmadığını hatta daha bütünleştirici olduğunu onlara ifade etmesini Rabbimiz bildirdi. Ve yine Rabbimiz, elçisine bu hususta gönlünün rahat olmasını, zira onların ne yaptıklarını kendisinin gayet iyi bildiğini söyledi. 144-Doğrusu Biz, senin yüzünü semaya çevirip aranıp durduğunu görüyoruz. Şimdi seni hoşnut olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Bundan sonra yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir! Siz de hepiniz, nerede olursanız olun, yüzünüzü o tarafa doğru çevirin! Kendilerine Kitap verilenler onun (bu kıble değişiminin), Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler. Allah, onların yapıp durduklarından gafil değildir. (Bakara Suresi 144) Kıblenin Beyt’ül Makdis’ten Beyt’ül Haram’a çevrilmesi Yahudilerle yolların ayrılması demekti. Temel amaç tevhit iken müttefiklik noktasında eksen değiştirmek, ayrılığa gitmek ve gelecekte bu müttefiklikten vaz geçmenin ilk adımı demekti. Bu nedenle Cenab-ı Hak, birlik ve beraberliğin devamı için Yahudilerin de eksen değiştirmelerini yani kıblelerini Kâbe yapmalarını ister. Eğer onlar bu isteği kabul etmeyecek olurlarsa, en azından peygamberimizin eksen kaydırmasını / kıble değiştirmesini anlayışla karşılamalarını izah eder. Çünkü amaç, birlik ve beraberlik ise bu sadece Yahudilerle ya da Hristiyanlarla değil bütün Arap kabilelerinin katılımı ile sağlanacaktı. Onlar katılmadığı takdirde birliğin sağlanamayacağı açıktı. Kıblenin Beyt’ül Makdis olması, Arap kabilelerin bu birliğe katılmamalarının bir gerekçesini oluşturuyorsa, kıblenin Kâbe olarak değiştirilmesi zorunluluk arz etmekteydi. Diğer taraftan Yahudilerin ve Hristiyanların Araplarla birlikte tüm Arabistan coğrafyasında bir birlik sağlamaları ancak ortak değerler üzerinden olabilirdi. Bu nedenle Cenab-ı Hakk’ın önerdiği ve Yahudileri de uymaya çağırdığı yeni eksen / Kâbe’nin kıble olması oldukça makul, mantıklı ve son derece stratejik olmasının ötesinde Yahudilerin de temel dini değerleri idi. Yani davet edilen kıble onların en büyük peygamberleri olan İbrahim @ın temel değeri idi. Fakat Kıblenin Kâbe’ye değiştirilmesi emri gelince Yahudiler buna karşı çıktılar. Hemen peygamberimize gelerek bu değişimden vazgeçmelerini istediler. Yahudiler, Medine İslam Cumhuriyetinin kıblesinin Beyt’ül Makdis olarak kalacak olursa o takdirde peygamberimiz aleyhine hareket etmeyeceklerine ve onun her emrine harfiyen uyacaklarına yemin ettiler. Yani kendisine iman edeceklerini söylediler. Fakat peygamberimiz onların bu söz verişlerine nasıl inanacaktı? Daha önce yaptıkları meydanda idi. O, onlarla ne kadar yakınlık, birlik ve beraberlik kurmaya çalıştıysa onlar ayrı olmayı tercih etmişlerdi. Hiçbir şekilde bütünlüğe yanaşmamışlardı. Dahası Medine Anayasası / Vesikası ile yaratılan tevhidi parçalamak ve peygamberimizin iktidarını yıpratmak için yapmadıkları tezvirat, kara propaganda ve girişim kalmamıştı. Peygamberimiz onlara güvenemezdi. Şayet onlara güvenip Cenab-ı Hakk’ın emrine muhalefet ederek kıbleyi Kâbe olarak değiştirmez ise yarın onların «Bu nasıl peygamber bir gün verdiği kararı ertesi gün değiştiriyor. Kararsız bir tutumu var…» vb. tezviratlarına muhatap olacaktı. Peygamberimiz, onların kıblenin Beyt’ül Makdis olarak kalması hususundaki isteklerini reddetti ve onları bu kıble değişikliğini kabul etmeye davet etti. Gerekçelerini Cenab-ı Hakk’ın aşağıdaki ayetlerde öğrettiği şekilde izah etti; “Biz müminler sizlerin değer yargılarınıza sahip çıktık ve uymaya çalıştık. Ancak Arap yarımadası ölçeğinde yer alan kabileler Beyt’ül Makdis’in kıble olmasına karşı çıktılar. Onlar bizleri kendi değerlerine ihanetle suçladılar.” “Tevhidi sağlamak için bu engelin kaldırılması gerekir. Onlar iman etmeme hususunda hep bu engeli önümüze sürecekler. O halde kıblemizi değiştirelim ve herkesin ortak değeri olan Kâbe’ye yönelelim.” “Hem zaten Kâbe / Mescid-i Haram da biz Arapların olduğu kadar siz Yahudilerin de temel değeridir. Gelin bu ortak değere birlikte sahip çıkalım. Siz bu değere / Kâbe’ye yabancı değilsiniz.” “Kâbe / Mescid-i Haram ile sembolize edilen bu temel değer Allah’a teslimiyeti / İslam olmayı ifade eder. Toplulukların / kabilelerin bir ülkü etrafında birleşerek tek millet haline gelmesidir. Parça parça bölünmemesidir. Herkesin kendi kıblesi / hedefleri / beklentileri vardır. Toplulukları / kabileleri tevhit edip tek millet haline getirmek için “Allah’a teslimiyeti” esas alalım. Bu hususta şekiller önemli değildir. Nasıl biz sizin kıblenize döndüysek siz de bizim kıblemize dönün. Biz sizin peygamberlerinizin getirdiği kitapların öngördüğü temel değerlerinizi kabul ediyoruz. Bu temel değerler arasında ayrımcılık yapmıyoruz. Siz de yapmayın. Tek millet olmak için asıl kıble olan “Allah’a teslimiyette / İslam olmakta” birleşelim. Bunun da sembolü Mescid-i Haramdır. Bu sizin kaynaklarınızda da mevcuttur.” “Bizim bu kıble değiştirmemizi en azından anlayışla karşılayın ve destekleyin. Zira biz kötü bir şey yapmıyoruz. Hedefimiz Allah’ı birlemek ve toplumları tevhit etmektir.” “Bu yol, sizin de yolunuzdur. Sizin peygamberleriniz sanki ‘parçalanın, bölünün kiminiz Hristiyan, kiminiz Yahudi olun mu’ dedi. Yoksa ‘hepiniz bir olun, beraber olun ve Allah’a teslim olun mu’ dedi?” “Şayet bu konuda birlik ve beraberlik oluşturamaz isek o zaman siz bizimle çekişmek ve düşmanlıkla karşı koymak istiyorsunuz demektir.” Yahudileri kıblenin Kâbe’ye doğru değişiminin gerekçeleri olarak verilen bu mesajlar Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hz. Yakup kıssaları metaforunda verilir. 122-141- Ey İsrail oğulları! Size ihsan ettiğim nimetimi ve geçmişte sizin diğer toplumlara / âlemlere galip gelmenizi sağladığımı hatırlayın! Hiç kimsenin hiçbir kimse yerine bir şey ödemeyeceği, kimseden fidye kabul edilmeyeceği, hiç kimseye şefaatin yarar sağlamayacağı ve onlara yardım da edilmeyeceği günden sakının / korunun. Hani Rabbi İbrahim’i, birtakım talimatlarla sınamış, O da onları tam olarak yerine getirince, "Ben seni insanlara imam / önder yapacağım" buyurmuştu. O (İbrahim), “Soyumdan da (önderler yap ya Rabbi!)” demişti. Allah ise “Zalimler bu taahhüdümün kapsamına asla giremezler / Benim ahdim (teahhüdüm) zalimlere ulaşmaz” buyurmuştu. İşte o sıralarda Biz Kâbe’yi / Beyt’i insanlar için toplanma ve sığınma yeri olarak belirledik. İnsanlar da Makam-ı İbrahim'i musalla / salat gerçekleştirilecek yer edindiler. Biz de İbrahim ile İsmail’den “Beytimi (Kâbe’yi) ziyaret edenler, bu bölgede yerleşik olanlar, rükû ve secde edenler için tertemiz tutun” diye ahit aldık. İşte o zaman İbrahim, “Rabbim! Burasının güvenli bir şehir olmasını sağla, halkından Allah'a ve ahiret gününe inananları da çeşitli meyvelerle rızıklandır” demişti. Allah ise: “Onlardan inkârcıları dahi kısa bir süre ile rızıklandırırım, sonra da onu ateş azabına sürüklerim ki o ne kötü varılacak yerdir!” buyurdu. İbrahim ve İsmail Kâbe’nin / Beyt'in temellerini birlikte yükselttikleri zaman “Rabbimiz! Bizden bu hizmeti kabul buyur, şüphesiz Sen dualarımızı işiten ve niyetimizi bilensin.” diyorlardı. “Rabbimiz! Bizi Sana teslim olanlardan / müslümanlardan kıl. Soyumuzdan da sana teslim olan / müslüman bir ümmet çıkar. Bize ibadetlerimizin / itaatimizin yol ve yöntemlerini göster, tövbelerimizi de kabul et. Çünkü Sen tövbeleri çok kabul edensin ve çok merhametli olansın.” “Rabbimiz! İçlerinden onlara Senin ayetlerini okuyacak, Kitab'ı ve hikmeti (hüküm, kanun, düstur ve ilkeleri) öğretecek ve onları arındıracak bir elçi gönder. Şüphesiz Sen, Aziz ve Hakimsin.” Kendine yazık eden sefihten başka kim İbrahim'in milletinden /dininden / yaşam tarzından yüz çevirir? Biz İbrahim’i dünyada seçkin kılmıştık. Hiç şüphesiz o, ahirette de iyilerden biridir. Çünkü Rabbi o'na, “Teslim ol!” dediği zaman o hiç tereddüt etmeden “Ben alemlerin Rabbine teslim oldum” demişti. Bu dini İbrahim kendi oğullarına vasiyet ettiği gibi Yakup’a da vasiyet etti; “Ey oğullarım! Şüphesiz ki, bu dini size Allah seçti. Başka dinlerden uzak durun ve yalnızca müslimler olarak can verin!” diye vasiyet etti. Yakup’a ölüm vakti gelip çattığı zaman, onun oğullarına, “Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?” dediğini ve onların da; “Biz, bir tek ilâh olarak senin ilahına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilahına kulluk edeceğiz. Biz, ancak O'na teslim olanlarız” dediklerini sanki orada bulunan şahitler gibi bilmiyor musunuz? (Elbette gayet iyi biliyorsunuz.) O topluluklar / ümmetler geçip gittiler. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da sizedir. Siz, onların yaptıklarından sorulacak değilsiniz. Dediler ki “Yahudi veya Hıristiyan olun ki, hidayet / doğru yolu bulasınız” Sen de de ki: “Hayır, Biz hanif olan İbrahim’in dinine / milletine uyarız. O hiçbir zaman müşriklerden olmadı!” Deyin ki: “Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakup'a ve esbata (torunlarına) indirilene, Musa'ya ve İsa'ya verilene ve (diğer) Peygamberlere Rablerinden verilenlere iman ettik; Onlardan hiç birini diğerlerinden ayırt etmeyiz ve biz ancak O'na teslim olanlarız!” Şayet artık onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse o zaman doğru yolu / hidayeti bulmuş olurlar. Yok, eğer yüz çevirirlerse, onlar mutlaka size karşı isyan ve düşmanlık içindedirler. O takdirde de onlara karşı Allah sana yeter. O, hakkıyla işiten ve en iyi bilendir. (Deyin ki) “İşte bu Allah'ın boyası! / Yolu! / Sistemi! (biz o boyaya boyandık! / Biz bu yolu seçtik!) Kimin boyası / yolu / sistemi Allah'ınkinden daha güzeldir? Biz, sadece O'na ibadet / itaat ederiz.” De ki: “Allah’ın (tercihleri / yaptıkları / seçtikleri) hakkında bizimle mücadele mi ediyorsunuz? Halbuki O sizin Rabbiniz olduğu kadar bizim de Rabbimizdir. Bizim amellerimiz bizimdir, sizin amelleriniz de sizindir. Fakat biz O'na sizden daha samimi bağlananlarız. Yoksa siz, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarının Yahudi veya Hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz?” De ki: “Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı? Yanında Allah'ın bildirdiği şeyi gizleyerek inkâr edenden daha zalim kimdir? Allah, yaptıklarınızdan habersiz de değildir.” Onlar bir ümmetti / topluluktu gelip geçtiler. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da sizedir. Siz, onların yaptıklarından sorulmazsınız. (Bakara Suresi 121-141) Yukarıdaki ayetlerle Medine Yahudilerine verilmek istenen mesajlar çok açıktır; “Onlara Medine İslam Cumhuriyetinin kurucu topluluğu olmaları nedeniyle sahip oldukları iktidar nimetine nankörlük etmemeleri uyarısı yapılır. Bu nimet sayesinde üstünlüğü yakaladıkları ifade edildikten sonra eğer nankörlük ederlerse başlarına çok kötü felaketlerin geleceği ve kimsenin de kendilerine yardım etmeyeceği belirtilir. Hz.Muhammed’in@ ortak atanız olan Hz. İbrahim’in@ duasının bir sonucu olduğu belirtildikten sonra kendilerinin ilahi seçime karşı çıkmaları ve sadece kendi kabilelerinden / soylarından bir peygamber gönderilmesini talep etmeleri ile zalimlik yaptıkları ifade edilir. Ayrıca nasıl ki Hz. İbrahim@ Kâbe’nin temellerini adalet, hukuk, temizlik, doğruluk, dürüstlük ve Allah’a teslimiyet üzerine inşa etmişse aynı şekilde Hz.Muhammed@ de Medine İslam Cumhuriyetini aynı ilkeler üzerine temellendirdiği metaforik olarak anlatılır. Bu anlatımla Yahudilere Hz.Muhammed’in @ yoluna destek / salat etmeleri halinde İslam Cumhuriyetinin / Medeniyetinin inşasında yerlerinin olabileceği ifade edilmiş olur. Hz. İbrahim@’in Kâbe’yi kurmaktaki amacının toplumların selameti, mutluluğu, esenliği ve huzuru olması gibi Hz.Muhammed’in@ İslam Cumhuriyetini kurmaktaki amacının da aynı olduğu ve bundan hiçbir menfaat beklemediği anlatılır. O’nun tıpkı geçmiş peygamberler gibi Allah’ın kitabını, hak ve hukuku öğrettiği, Allah’ın yolunda Allah’ın kulları için çalıştığı belirtilir. Zaten geçmiş peygamberlerin Yahudilerden de Allah’ın yolunda çalışmaları ve yalnızca O’na teslim olmaları konusunda söz aldıkları kendilerine hatırlatılarak onların geçmişte verdikleri sözlere uyup Allah’a teslim olmaları çağrısı yapılır. Bütün bu gerçeklere ve inanç ilkelerindeki aynılıklara rağmen yine de kıble değişikliği kabul edilmeyecek olunursa o takdirde İslam Cumhuriyeti ile çekişme içerisine girileceği ve bunun da parçalanma getireceği belirtilir.” Gerek Yahudilerden gerekse Araplardan bazı ahmaklar / dar kafalılar / kafası basmayanlar kıble değişikliğinin stratejik boyutunu kavrayamamışlardı. Bunlar bu değişiklikle alay ediyorlardı. Yahudi şeytanlar daha da ileri giderek; “Muhammed bir türlü nereye döneceğini belirleyemedi. Bir o yana bir bu yana dönüyor” diye alay ediyorlardı. Bazıları ise değişikliklere kapalı olduklarından bu yeniliği de kabul etmek istemiyorlardı. Müminlerden bile bazılarının stratejik amaçları bilemediklerinden bu değişiklik konusunda kafaları karışmıştı. Cenab-ı Hak, bu beyinsizlerin söylemlerini muhatap alarak kıble değişikliğinin sebebini açıkça ortaya koyar ki bu değişikliğin stratejik amaçlarını bilmesine rağmen bile bile sırf şeytanlıklarından dolayı karşı çıkanların oyunları bozulsun. Kıble değişikliğine ilişkin Cenab-ı Hakk’ın müteakip ayetlerde bildirdiği stratejik gerekçeler şöyle özetlenebilir; “Hz.Muhammed@ öndeliğindeki İslam Cumhuriyetinin diğer kabile ve topluluklara şirki / parçalı toplum yapısını bırakıp tevhit olma konusunda örnek / şahit / önder olmasını sağlamaktır. Aynı kıbleye yönelen diğer Arap kabileleri ile birliktelikleri çoğaltıp onların Medine İslam Cumhuriyetine katılımını sağlamak,” “Mekke Yönetimi ile yapılacak mücadele nedeniyle yakın gelecekte çok büyük zorluklar, savaşlar, fitneler ve kargaşalar olacağı aşikâr olduğu için o günler gelmeden tedbir alıp topluluktan kopuşları şimdi yaşamak. Birlik ve beraberliğe çok ihtiyaç olduğu o zor zamanlarda meydana gelen kopmalar yıkım getirir ve İslami hareketi bitirebilir. Bu nedenle bu kıble değişikliği zor zamanlar için aynı zamanda bir ön alma hareketidir. Gerçekten iman edenlerin hak ettikleri başarıyı zayıfların kopuşu engellememelidir. Gayretlere yazık edilmemelidir.” “Kıblelerine dönüldüğü için Yahudilerin kendilerini üstün görmeleri ve hava atmalarına bir son verilerek hadlerinin bildirilmesi gerekmektedir.” “Ayrıca müşrik Mekke Yönetiminin diğer müşrik Arap kabileleri Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine kışkırtmak için kullandıkları kozu ellerinden almak gerekmektedir.” “Peygamberimizin asla kendi milletini satmadığı, kendi değerlerine sırtını dönmediğini ortaya koymak ve O’nun isteğinin adalet, hak, hukuk, doğruluk, ölçülülük, dengelilik (VASAT) olduğunu göstermek.” “Münafıklar ile kafası yukarıda belirtilen stratejik boyutlara basmayan müminlerin ayırt edilmesi gerekiyordu. Bu müminler kıble olarak Kabe’ye dönmeye devam ederken onlarla birlikte münafıklarda Kabe’ye dönüyorlardı. Münafıklar aslında Hz.Muhammed’e doğrudan başkaldıramıyorlar fakat bu müminlerin arasına karışarak başkaldırılarını kamufle ediyorlardı. Kıble değişikliği ile münafıklarla bu müminlerin ayırt edilmesi gerekiyordu.” 142-143- İnsanlardan birtakım beyinsizler, “Bunları şimdiye kadar yöneldikleri kıbleden çeviren nedir?” diyecekler. Sen de de ki: “Doğu da batı da Allah’ındır. O, dilediği/dileyen kimseyi dosdoğru yola yöneltir.” İşte böylece sizi dengeli, ölçülü ve doğru yolun tam ortasından giden bir ümmet kıldık ki peygamberin sizlere şahit / örnek / önder olduğu gibi sizlerin de insanlara şahit / örnek / önder olasınız. Daha önce yöneldiğin kıbleyi Kâbe olarak değiştirme sebebi ise peygamberin izinde gidecek olanları gerisin geriye döneceklerden ayırt etmek içindir. Doğrusu bu zor bir sınavdır. Fakat bu Allah'ın hidayet ettiği kişiler için zor değildir. Allah imanınızı kesinlikle göz ardı etmeyecektir. Çünkü Allah, insanlara çok şefkatlidir, çok merhametlidir. (Bakara Suresi 142-143) 9.7. Yahudilerin İtirazlarına Karşı Kararlı Durulması Talimatı Kıblenin değişimi emri gelince Yahudiler bu değişikliğe itiraz etmişlerdi. Müttefikliğin devamının kıblenin Beyt’ül Makdis olarak devam etmesine bağlı olduğunu söylediler. Bu durum peygamberimizi bir hayli üzmüştü. Cenab-ı Hak, elçisine bu konuda kararlı olmasını ve direnmesini emretti. Onlara bu değişikliğin doğru olduğu konusunda hangi delil getirilirse getirilsin onların yine de kendisine inanmayacaklarını belirtti. Onların bu konuda inatlarının konuyu bilmediklerinden değil kibir, gurur ve kendilerini üstün gördüklerinden kaynaklandığını bildirdi. Bu durumu ifade etmek için “bir insanın evladını nasıl tanır ve bilir ise onların da bu konuyu aynen öyle bildikleri” şeklinde bir benzetme kullandı. Cenab-ı Hak, onların ikna olmayacaklarına başka bir delil olarak da onların birbirlerinin kıblelerine de tabi olmadıklarını, onların kendi değer yargılarında bile uzlaşmaya gitmediklerini vurguladı. Yani onların kendi aralarında bile anlaşamadıkları, birbirleri ile müttefiklik / tevhit oluşturamadıklarını belirtti. Onlardan her grubun ayrı kutsalı ve ayrı hedeflerinin olduğunu, birbirleri ile bile bir araya gelemediklerini belirtti. Böylece onların peygamberimiz ve müminlerle de birlik ve beraberlik oluşturmalarını beklememeleri gerektiğini ifade etmiş oldu. Cenab-ı Hak, bu nedenlerle onların Beyt’ül Makdis’in İslam Cumhuriyetinin kıblesi olarak devam etmesi isteklerini reddetmesini ve onların değişikliğe itirazlarını kabul etmemesini elçisinden istedi. 145-147- Andolsun ki sen, o Kitap verilmiş olanlara, hangi delili getirirsen getir, yine de senin kıblene tabi olmazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Zaten onlar da birbirlerinin kıblesine uymazlar. Yine andolsun ki, sana gelen bunca bilgiden sonra, sen onların arzu ve hevalarına uyacak olursan, o takdirde sen de zalimlerden olursun. Şu, kendilerine Kitap verdiklerimiz, onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir kesim bile bile gerçeği gizliyorlar. Gerçek / Hak, Rabbindendir. O halde, sakın şüpheye düşenlerden olma! (Bakara Suresi 145-147) 9.8. Kıble Değişikliğine Müminlerin İkna Edilmeleri Kıble değişikliği konusunda müminlerinde itirazları oldu. Onlarda peygamberimizin taşıdığı güvenlik endişesini taşıyorlardı. Cenab-ı Hak, müminlerin bu endişeleri karşısında aşağıdaki ikna edici hususları bildirdi; “Her topluluğun ayrı hedef ve beklentileri ile ayrı değer yargılarının var olduğu,” “Hayırlar için çalışan, iyilikler için yarışanın sonunda kazanacağı ve birliği sağlayacağı,” “Şayet müminler olarak bir iyilik, fazilet hareketi başlatılır, hayırlarda iyi niyetle koşulursa ve şekillere takılıp kalınmazsa diğer toplumların o iyilik hareketine katılacağı,” “Kıble olarak Mekke müşriklerinin hedeflerinin ya da yaptıklarının değil, Hz. İbrahim’in Kâbe’nin kurucu ruhuna uygun bir hareketin herkese güven vereceği ve herkesin bu hareketin temsilcilerine karşı teveccühünün oluşacağı, böylece birlik ve beraberliğin sağlanacağı,” “Şekillerde kalmayıp asıl kıble ve hedef olan hayırlarda koşulması ve iyilik yapmada yarışılması halinde bütün Arap kabilelerinin bir araya toplanacağı ve tevhidin sağlanacağı,” “Mescid-i Haram’ın kurucu ruhuna uygun olduktan sonra seçilen şekil, yol, yöntem, yer ve usulün «nasıl olduğunun» önemli olmadığı,” Cenab-ı Hakk’ın bu hususları bildirdikten sonra kıblenin şeklen Kâbe yönüne doğru çevrilmesi sonucunda Yahudi kabilelerinin birlik ve beraberlikten ayrılmalarının güvenliklerine zarar vermeyeceği konusunda müminler ikna oldular ve yönlerini Kâbe’ye çevirdiler. 148-149- Her topluluğun yöneldiği bir yönü /hedefi / gayesi vardır. Fakat siz hep birlikte hayırlı işlere koşun, birbirinizle yarışın. Her nerede olursanız olun/ hangi konumda olursanız olun sonunda Allah, hepinizi bir araya toplayacaktır. Hiç kuşkusuz Allah’ın her şeye gücü yeter. (Bu nedenle) Her nereden çıkarsan çık, / hangi yolu-yöntemi seçersen seç, yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. (Hangi yol, yöntem ve usulü seçersen seç, hedefin Mescid-i Haram’ın kuruluş gayesi ile paralel olsun.) Şüphesiz bu, Rabbinden gelen bir gerçektir / haktır. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir. (Bakara Suresi 148-149) Cenab-ı Hak, müminlere tekraren Mescidi Haram eksenli / kıbleli bir hareket ortaya koymalarını emreder ve bu emrinin gerekçelerini şöyle bildirir; “Mescid-i Haram merkezli bir tevhit hareketi yürüttüğünüzü açık bir şekilde her hareketinizde, her stratejinizde ve her uygulamanızda ortaya koyun ki Mekke Müşrik Yönetimi sizin Arap kabilelerini sattığınız / ihanet ettiğiniz gibi bir propaganda yapamasın.” “Yerel / Milli / İbrahimi değerleri hiçe saymadığınızı, onları bir kenara atmadığınızı namaz dâhil her hareketinizde gösterin.” “Onlarla beraber olduğunuzu, hareketin bütün kabileleri kapsadığını, gösterin. Yani Kâbe / Mescid-i Haram merkezli bir tevhit hareketi yürüttüğünüzü açık açık ortaya koyun.” “Müminlerin niyetinin iyilik, hayır, adalet, hukuk üzerine bütün kabileleri birleştirmek olduğunu bütün hareketlerinizde ortaya koyun.” Cenab-ı Hak, güvenlik endişeleri konusunda kalplerinin mutmain olması için müminlere şu hususları da bildirmiştir; “Kıble değişikliği nedeniyle Yahudilerin müttefikliğini kaybetmenizin sonucu olarak savunmasız / korunmasız kalmaktan korkmayın. Sadece Allah’tan korkun. Allah sizleri koruyacaktır ve size vadettiği zaferi vererek nimetini tamamlayacaktır.” “Yeter ki siz sabredin, salat edin, peygamberin arkasında durun, ona destek verin.” “Bu uğurda yapacağınız mücadelede canlarınızı feda etseniz asla bir şey kaybetmiş olmazsınız. Tam aksine bu yolda vereceğiniz canlar, sizin toplum olarak dirilişinizi sağlayacaktır.” “Bu yolda mücadele ederken sadece canlarınızı değil mallarınızı ve ürettiklerinizi de kaybedebilirsiniz. Ama bu uğurda kaybedeceğiniz canlarınız asla boşu boşuna değildir. Şayet kaybedeceğiniz şeylerin korkusuna yenilmeyecek olursanız bu mücadeleyi kazanacak ve zulüm sistemlerini ilahi sisteme dönüştürmeye muvaffak olacaksınız. Müminler kendini Allah’a adayan ve sonunda her şeyin O’na ve O’nun sistemine döneceğini bilen kimselerdir. Bu kimseler yılmadan mücadele ederler ve bu uğurda başlarına gelen her türlü sıkıntı ve yoksunluğa sabrederler. Allah da onlara desteğini ve rahmetini esirgemeyecektir.” 150-157- Her nereden çıkarsan çık, / hangi yolu-yöntemi seçersen seç, yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. (Hangi yol, yöntem ve usulü seçersen seç, hedefin Mescid-i Haram’ın kuruluş gayesi ile paralel olsun.) Sizlerde her nerede olursanız olun, / hangi konumda olursanız olun, yüzünüzü ona doğru çevirin ki; insanların size karşı kullandıkları bir kozları olmasın. Ama zalimler başka. (Buna rağmen onlar yine de aleyhinize kozlar üreteceklerdir.) Siz onlardan korkmayın. Benden korkun ki size olan nimetimi tamamlayayım ve böylece doğru yolu bulasınız. Nitekim içinizden, size ayetlerimizi okuyan, sizi arındıran, size Kitab'ı ve hikmeti / hükümleri / kanunları öğreten ve bilmediğiniz şeyleri öğreten bir peygamber gönderdik. Öyleyse Beni anın ki, Ben de sizi anayım. Bana şükredin, bana nankörlük etmeyin. Ey iman edenler! Sabır ve salatla yardım isteyin. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir. Allah yolunda katledilenlere, “(boşu boşuna öldüler) / Ölüler” demeyin. Zira tam aksine onlar, yaşıyorlar / yaşatıyorlar / diridirler. Fakat siz bunun bilincinde değilsiniz. Muhakkak ki Biz, sizi biraz korkuyla, açlıkla, mal, can ve ürün kaybıyla deneyeceğiz. Sabredenleri müjdele! Ki onlar başlarına bir musibet geldiği zaman; “Biz şüphesiz Allah'a aitiz ve sonunda O'na döneceğiz” derler! İşte Rablerinin mağfireti, desteği ve rahmeti bunların üzerinedir. Doğru yolda olanlar da/ hidayete erenler de onlardır. (Bakara Suresi 150-157) Medine Yahudileri kıble değişikliği yapılınca hemen Hz.Muhammed@ aleyhine propagandaya başladılar. Onlar Hz.Muhammed’in@ gerçek niyetinin açığa çıktığını ifade ettiler. Medinelilerle yapılan ittifakın şirkten kurtulmak değil sırf kendi iktidarını sağlamak için olduğunu ileri sürdüler. Sonunda Muhammed’in Mekke müşrik yönetimini devirdikten sonra Mekke’ye döneceği ve şirk sistemli de olsa eski sistemi devam ettireceğini iddia ettiler. Kıblenin ilahi kaynaklı öğretinin merkezi olan Beyti Atik’ten şirkin merkezi olan Mescid-i Haram’a döndürülmesini bu görüşlerinin delili olarak gösterdiler. Medine İslam Cumhuriyeti vatandaşlarının hac ve umre zamanlarında putlarla dolu olan Kâbe’yi tavaf etmelerinin, putların dikili olduğu Safa ve Merve’nin etrafından dolanmalarının şirk olacağını iddia ettiler. Hatta buna müsaade etmekle peygamberimizin Medinelileri kandırdığını, onun zamanla eski şirk sistemine döneceğini, aralarındaki ihtilaf çözülünce Mekke’ye geri döneceğini ve Medinelileri yalnız bırakacağını, bu nedenle Medinelilerin boşuna ittifak yaptıklarını söylediler. Daha da ileri giderek eğer şirkin merkezi kıble olarak seçiliyorsa o takdirde Medinelilerin de Menat putlarına sahip çıkmaları gerektiğini ifade ettiler. Onlar bu ve buna benzer söylemleri ile müminlerin zihinlerini bulandırdılar. Medineli Yahudilerin şekli ön plana çıkararak esası gözden kaçırtan bu söylemlerine karşı Cenab-ı Hak yine sembol ve şekiller üzerinden yola çıkarak, ama sonunda sözü esasa getiren cevapları elçisine inzal etti. Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği cevaplarda; Kâbe, Safa ve Merve’de putların olmasının onların Allah’ın nişaneleri olmasını ortadan kaldırmayacağı vurgulandı. Önemli olanın o nişane ve semboller ile verilen mesajlar, değerler ve öğretiler olduğu ifade edildi. Onların içerisinde şirkin putları olsa da o yöne dönüldüğünde esas amacın / niyetin putlara ve şirk inancına geri dönmek değil o yerlerdeki nişane ve sembollerin ifade ettiği İlahi öğreti ve anlamları idrak etmek olduğu belirtildi. Kâbe’yi tavaf etmenin tüm insanları birleştirici / tevhit edici bir sembol olduğunu herkesin bildiği bildirildi. Safa ve Merve’nin Hz. Hacer’in oğlunun su ihtiyacını karşılamak için gösterdiği çabaları ifade etmesi nedeniyle hac ve umre yapan insanların da o yerleri dolaşmasının adalet, hak, hukuk ve toplumun ihtiyaçlarını karşılamayı sembolize ettiğini, bunu Yahudilerin de gayet iyi bildiğini ama bunu görmek istemedikleri ve zihinleri bulandırmaya çalıştıkları ifade edildi. Bu hususun Yahudilerce çok iyi bilindiği, o yerlerin Allah’ın nişaneleri olduğuna ait tarihi bilgilerin kendi kaynaklarında yer aldığı ama bunları Medinelilerden gizlemekte oldukları vurgulandı. Şayet haksız bir şekilde bu tezviratlarına ve ortalığı bulandırmaya devam edecek olurlarsa onlara çok şiddetli bir ceza verileceği ihtarında bulunuldu. 158-162- Şüphesiz Safa ve Merve Allah'ın işaret ettiği sembollerdendir. Onun için kim hac ve/veya umre amacıyla Kâbe’ye / Beyt'e gider ve bunları tavaf ederse bunda bir günah / sakınca yoktur. Kim de gönülden bir hayır işlerse, muhakkak ki Allah onun karşılığını verir, O en iyi bilendir. Muhakkak ki indirdiğimiz apaçık delilleri ve kitapta insanlara apaçık gösterdiğimiz doğru yolu gizleyen kimselere Allah da lanet eder, bütün lanet ediciler de lanet eder. ([1] ) Ancak tövbe edip yanlıştan dönenler ve gerçeği (açık delilleri ve hidayeti) açıkça ortaya koyanlar istisnadır. Ben onların tövbelerini kabul ederim. Çünkü Ben tövbeyi çokça kabul eden ve çokça esirgeyenim. Fakat şu inkâr edip de inkârcı olarak ölenler var ya; işte Allah'ın, meleklerin, insanların hepsinin laneti onlaradır. Onlar o lanette ebedi olarak kalıcıdırlar. Onlardan ne azap hafifletilir ne de göz açtırılır. (Bakara Suresi 158-162) Yahudiler şekilci bir anlayışla kıblenin Kâbe’ye döndürülmesi müminlerin tekrar şirke geri dönüleceği iddiası asla doğru değildir. Müminler asla şirke dönmeyeceklerdir. Kıble değişikliğinden şirke geri dönüleceği anlamı çıkarılmamalıdır. İş onların söyledikleri gibi hiç değildir. Tevhit asıldır. Yönetimde merhamet, paylaşma ve verme esastır. Zira Allah yegâne ilahtır ve O Rahmandır ve Rahimdir. Nasıl ki gökleri ve yeryüzünü O yarattıysa, geceyi ve gündüzü O yaratıyorsa, yeryüzündeki tüm bitkileri O yaratıyorsa insanların yaşamlarında izleyecekleri yolu / ilkeleri / nizamı da O’nun belirlemesi elbet O’nun hakkıdır. Kullarının menfaatini en iyi O gözetir. Yarattığı kullarını O’dan daha fazla düşünen olamaz. Kimse O’nun gibi kullarının faydasını dikkate alamaz. Fakat buna rağmen insanlar Allah’tan başka ilahlar / otoriteler / rahipler / yöneticiler edinirler de onları Allah’ı sever gibi severler. Hâlbuki ilah / tanrı / otorite edindikleri şahıslar kendi menfaatlerinden başkasını düşünmezler. Onlar halkın faydasını değil kendi çıkarlarını düşünürler. Onlar sahip oldukları nimetleri kendi egemenliğinde bulunan halk ile paylaşmayı istemezler. Buna rağmen şirk içerisinde olan halk yine de ilah / tanrı / otorite edindikleri şahısları Allah’tan daha fazla severler. Kıble değişikliğini hazmedemeyip müminlerin hac ve umre niyetiyle Kâbe, Safa ve Merve’ye yöneldikleri zaman içindeki putlar nedeniyle şirk içerisinde olacaklarını iddia eden Yahudiler, kendilerine baksınlar. Kendileri hahamlarını / din adamlarını Allah’a ortaklar yapmışlar da onların arkasından gidiyor ve onları Allah’ı sever gibi seviyorlar. Kendilerinin şirk içerisinde olduklarını görmüyorlar. Onlar bu yaptıkları ayrılıkçı hareketler nedeniyle cezalandırıldıkları zaman çok pişman olacaklar. Tekrar eski hallerine dönmek isteyecekler ancak onlar için geri dönmek imkânsız olacak. ([2] ) 163-167- Sizin ilahınız, / tanrınız, bir tek ilahtır / tanrıdır. Ondan başka ilah / tanrı yoktur. O, Rahman’dır, Rahim’dir. Muhakkak ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yararlı şeyleri taşıyarak denizde akıp giden gemilerde, Allah'ın gökyüzünden yağmur indirip de onunla ölümünden sonra yeryüzünü diriltmesinde, oradaki canlıları türetip yaymasında, rüzgârları evirip çevirmesinde, gök ile yeryüzü arasında emre amade bulutları sevk etmesinde aklını kullanan bir kavim için elbette O’nun birliğine, Rahman ve Rahim oluşuna deliller vardır. Fakat tüm bu delillere rağmen insanların içinde Allah'ı bırakıp (yöneticilerini, ruhbanlarını, hahamlarını, din adamlarını) O’na ortak koşanlar da vardır. Üstelik onlar ortak koştukları bu ilahları / tanrıları, Allah'ı severcesine severler. Fakat müminlerin, Allah'a olan sevgisi daha güçlüdür. Şirk koşarak zulmeden kimseler azabı görecekleri zaman bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının çok şiddetli bulunduğunu keşke şimdiden idrak etselerdi. Vaktiyle izlerini takip ettikleri önderler / tanrılar / otoriteler/ azabı görünce peşlerinden gelenlerden uzak duracaklar ve aralarındaki bütün bağları koparacaklardır. Bunun üzerine onlara uyanlar şöyle diyecekler; “Keşke, bizim için dünyaya bir dönüş şansı olsa da onların bizden uzak durdukları gibi biz de onlardan uzak dursaydık!” İşte böylece Allah onların yaptıklarını acı bir pişmanlık olarak tattıracaktır. Onlar ateşten çıkacak da değillerdir. (Bakara Suresi 163-167) Tıpkı Mekkeli müşriklerin yaptıkları gibi Medineli Yahudiler de aslında şirk sisteminin getirdiği pisliği, çirkinliği ve kötülüğü devam ettirmek istiyorlardı. Onların kıble değişikliğine karşı oluşları ilahi olanı, güzel olanı istediklerinden dolayı değil tam aksine alıştıkları zulüm ortamının devam etmesini istemelerinden kaynaklanıyordu. Kendi yaptıkları zulmü de Allah’ın kendilerine indirdiği hükümlere uygun olduğunu iddia ediyorlardı. Zira kendi kitaplarında yer alan hükümleri istedikleri gibi yorumlamış ve arzularına uygun hale getirmişlerdi. Mevcut rejimlerinin devamını istedikleri için onlar kıble değişikliğini bahane ederek peygamberimizin otoritesini sarsmaya yönelik menfi propaganda yapıyorlardı. Yaptıkları menfi propagandayı bırakmaları ve kendilerini düzeltmeleri için Cenab-ı Hak, onları kötülüğü, çirkinliği ve aşırılığı terk etmeye, temiz, güzel ve hoş bir yaşamı seçmeye davet eder. Şeytanın yolunu değil, Allah’ın yolunu tercih etmeleri konusunda uyarır. Ama onlar tıpkı müşrik Arapların dediği gibi geçmiş atalarının yolunda gideceklerini söylerler. Onların bu seçimlerine karşılık ataların ya da geleneklerin yanlış olabileceğini, onların insanların sorunlarına çözüm üretememiş olabileceklerini yahut akıllarının, kapasitelerinin yetmemiş olabileceği ihtimalini göz önünde bulundurmalarını yahut yanlış tercihlerde de bulunmuş olabileceklerini dikkate almalarını hatırlatır. Fakat bütün bu uyarılara rağmen onların bu uyarıları hiç dikkate almadıklarını, onların ancak zordan, bağırıp çağırmaktan anladıklarını ifade eder. 168-171- Ey insanlar! Yeryüzündeki helal ve temiz / yararlı olan şeylerden yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, sizin apaçık bir düşmanınızdır. O şeytan, size sırf kötülüğü, aşırılığı / çirkinliği / hayâsızlığı ve hükmünü bilmediğiniz şeyleri Allah’a atfederek söylemenizi emreder. Onlara, “Allah'ın indirdiğine uyun” denildiği zaman, “Hayır biz, atalarımızdan gördüklerimize uyarız” derler. Ataları bir şeye akıl erdirmez ve doğru yolu bulamayan olsalar da mı? ([3] ) İnkârcıların hali, hiçbir sese kulak vermeyen, hiçbir şeyi anlamaya yanaşmayan ancak bağırıp çağıran kişinin haline benzer. Çünkü onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bu yüzden onlar, akıl da etmezler. (Bakara Suresi 168-171) 1 ) Ehli Kitap Yahudileri kendi kaynaklarında Safa ve Merve’nin Allah şiarlarından olduğu bulunmasına rağmen gizliyorlardı. Zira Tekvin 21 de Hacer ve İsmail’in Paran çölündeki su bulma kıssası anlatılır. [2] ) Not: İleriki zamanlarda Medine’yi terk etmek zorunda kalan Yahudilerin bir kısmı Şam’a gitmiş bir kısmı da Hayber’de kalmışlardı. Özellikle Hayber’de kalanların pişmanlıklarını anlatan rivayetler vardır ki bu durum aynel yakin tecelli etmiştir. Hatta öyle ki onlardan bazıları Hayber fethedilirken çeşitli yararlılıklar bile göstermişlerdir. [3] )NOT: Bu ayetlerin Yahudiler hakkında indiğine dair rivayetler daha fazladır.( M.Sait Şimşek)

  • Bölüm 30:Medinelilerin Uyarılmaları | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 30 MEDİNELİLERİN UYARILMALARI Medine’den gelen elçiler Hz.Muhammed@ ile görüştükten sonra Medine’ye dönmelerini müteakiben aşağıdaki gelişmelerin olması kuvvetle muhtemeldir; Medineli elçiler, Hz.Muhammed’in @ liderliği ile müminlerin Medine’ye getirilmesi konusunu diğer ileri gelenlerin de katıldığı toplantılarda tartışırlar. Bu tartışmalarda bir kısım ileri gelenler bu konuda itirazlarını bildirirler. Özellikle Medine’nin ekonomisinde etkin olan Abdullah bin Übey gibi Ebu Cehil tabiatli elitler (liderler) Hz.Muhammed’in@ Medine’ye lider yapılmasının huzur değil tam tersine acı, çile ve kan getireceğini, Mekke ve müttefikleri ile savaşmak zorunda kalınacağını bunun da kan dökülmesini beraberinde getireceğini ileri sürerler. Fakat çoğunluk ileri gelenler / mele’ topluluğu Medine’deki gerilim ve krizin bitirilmesinde Hz.Muhammed’in@ teklif ettiği İslam / barış öğretisinin kabul edilmesi ve O’nun liderliğinde tevhidi dünya görüşü çerçevesinde bir İslam devleti kurulmasından başka çare olmadığını bildirirler. Aksi takdirde içinde bulundukları siyasi kriz için bir çözüm üretmekten aciz olduklarını söylerler. Her ne kadar Hz.Muhammed@ ile yapılan görüşmeler gizli yapılsa da elçilerin Medine ileri gelenleri ile yaptıkları bu toplantılarda tartışılan hususlar elbette ki toplantıya katılanlar arasında kalmayacaktır. Medine içerisine yayılacağı gibi Mekke’ye kadar da ulaşacaktır. Zira her kabile kendisi ayrı bir devlet gibi davranmakta ve her kabilenin çevre kabilelerde dost ve müttefikleri bulunmaktadır. Bu nedenle şehirlerde kabile ileri gelenlerinin kendi aralarında yaptıkları toplantılarda konuşulanların gizli kalması mümkün değildir. Medine’de gündem olan konuların Mekke’de yayılması Mekke müşriklerini harekete geçirir ve onlar da Medinelileri Hz.Muhammed’den@ uzak tutmaya çalışırlar. Mekke’ye gelen Medineli etkin şahsiyetlere Hz.Muhammed@ aleyhine menfi propaganda yaparlar. Onlarla özel / gizli görüşmeler tertip ederek onlara Hz.Muhammed’in@ asla Medine’ye liderlik yapamayacağını, O’nun kendileri gibi birisi olduğunu, O’nun ve getirdiği öğretisinin Medine’nin siyasi krizini çözecek tek çare olduğu düşüncesinin göz boyayıcı bir aldatmadan başka bir şey olmadığını anlatırlar. Mekkeli ileri gelenlerin Medinelilerle yaptıkları bu gizli görüşmelerinde iddialarını kuvvetlendirmek için Hz.Muhammed@ hakkında bazen şair olduğunu söylerler, bazen dünyanın gerçeklerinden uzak hayal dünyasında gezen hayal perest birisi olduğunu söylerler, bazen de getirdiği ilahi öğretinin ilahi değil kendi uydurması olduğunu söylerler. Madem ki o Allah elçisidir, o halde Allah’ın ona mucizeler yaratacak servet, ordu ve her türlü donanımı emre amade kılması gerekirken kendisinin sığınacak bir otorite / melce aramasının O’nun peygamber olamayacağının bir ispatı olduğunu ileri sürerler. Cenab-ı Hak ise onların bu gizli faaliyetlerini Enbiya Suresinin ilk ayetleri ile deşifre ederken onların hesaplarının / sonlarının yaklaştığını ama onların bundan gaflet içerisinde olduklarını bildirir. Rahman Rahim Allah Adına 1-5- İnsanların / müşriklerin hesap verme zamanı yaklaştı. Onlar ise hala aldırmıyor ve yüz çeviriyorlar. Rablerinden kendilerine gelen her yeni öğüdü / hatırlatmayı alaya alırlar ve oyun sanırlar. Akılları fikirleri eğlencede! O zalimler aralarında gizli gizli şöyle fısıldaşıyorlar: “Bu, sizin gibi bir beşerden başka bir şey midir? Göz göre göre büyüye mi gidiyorsunuz?” De ki: “Benim Rabbim gökte ve yerde her sözü / konuşulanı bilir. O, en iyi işiten, en iyi bilendir.” Onlar (elçimizin iddiaları hakkında) bazen: “Bunlar karmakarışık düşlerdir”, bazen “onu kendisi uyduruyor”, bazen de “o bir şairdir. Yok, öyle değilse o zaman önceki (peygamberlere) gönderildiği gibi bize de bir ayet (mucize) getirsin” dediler. (Enbiya Suresi 1-5) 30.1.Medinelilerin Dikkatlerinin Çekilmesi Müteakip ayetler ile de Mekkeli müşrikler tehdit edildiği gibi onların etkisinde kalan Medinelileri o etkiden kurtarmak için onların ileri sürdükleri argümanlara cevaplar verilir. Şöyle ki; Kendilerine peygamber gönderilen toplumların elçilere inanmamalarının genel bir temayül olduğu ve bu nedenle de yok edildikleri belirtildikten sonra Mekkelilerin de bu genellemenin kapsamında yer aldıkları belirtilir. Hz.Muhammed’in@ normal sıradan bir insan olduğu, O’ndan kendilerini kurtaracak hariküladelikler beklenmemesi gerektiği iddiasına karşı da “evet Hz.Muhammed’in@ normal bir insan olduğu” vurgusu yapılır. Fakat Medinelileri içinde bulundukları krizden kurtaracak kurtarıcının da insanüstü bir varlık olmasını beklemenin yanlış olduğu belirtilir. İnsanları kurtaran liderlerin öyle efsanelerde yer aldığı gibi olağanüstü güçlerle mücehhez, adeta bir tanrı gibi olamayacağı vurgulanır. Şayet bu hususta delil isteniyorsa Medine’deki Yahudi komşularına danışabilecekleri bildirilir. Yahudilere gönderilen tüm peygamberlerin / liderlerin ilah olmadıkları, normal insanlardan oldukları dolayısıyla Hz.Muhammed’in@ de ilahi öğretiye muhatap olmanın dışında hiçbir insanüstü gücü ve kabiliyeti olmadığı bildirilir. Böylece Medinelilerin Mekkelilerce yapılan ayartmalara gelmemeleri, Hz.Muhammed’in@ Allah elçisi olmakla birlikte, normal bir insandan beklenen şeyleri beklemeleri gerektiği anlatılmak istenir. Şayet O’na iman eder ve O’nun öğretisi rehberliğinde yol alacak olurlarsa Cenab-ı Hakk’ın elçisine vaad ettiği zaferi vereceğinin kesin olması nedeniyle onlarında bu zaferden nasiplenecekleri, böylece büyük bir şerefe nail olacakları bildirilir. Akıllı davranırlarsa şereflerinin bu elçinin yanında yer alarak O’nun getirdiği ilahi öğretiye sarılmakta olduğu vurgulanır. 6-10- Bunlardan önce yok ettiğimiz hiçbir memleket halkı iman etmemişti. Şimdi bunlar mı iman edecekler? Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz olgun kimseleri insanlara elçi olarak göndermiştik. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline (Tevrat, İncil, Zebur vb. vahiy bilgisine sahip olanlara) sorun. (Sorduğunuzda göreceksiniz ki) Biz onları (o peygamberlerin hiç birini) yemek yemeye ihtiyacı olmayan bir bedene sahip kimseler olarak yaratmadık. Onları ölümsüz de kılmadık. Fakat Biz, onlara verdiğimiz sözü tuttuk da onları ve dilediğimiz kimseleri kurtardık. Aşırı gidenleri de helak ettik. And olsun size öyle bir kitap indirdik ki sizin bütün şan ve şerefiniz ondadır. Buna rağmen hala aklınızı başınıza almayacak mısınız? (Enbiya Suresi 6-10) Cenab-ı Hak ayetlerin devamında Mekkeli müşrik ileri gelenlerin Medinelileri kandırma girişimlerini boşa çıkarmak için Medinelilere şu sosyolojik ve tarihi hakikatleri anlatır; “Yönetimler ancak adil olursa ayakta kalır. Bu nedenle zalim olan yönetimler eninde sonunda mutlaka büyük bir yıkılışla yıkılır ve yerine adil yönetimler gelir. Bu toplumsal yıkılışlarda zalim yöneticiler devrimin şiddetini hissettikleri zaman kaçmaya çalışırlar fakat kaçacak delik bulamazlar. Zira toplum ayaklandığında, o zalimlere çevre yönetimlerden kucak açan da olmaz. Daha önce dost ve müttefik olduğu diğer toplum yöneticileri onlara sahip çıkmazlar. Böylece inkılapçılar devrik yöneticileri hesaba çeker ve hak ettikleri cezaya çarptırırlar. Onlar öylesine perişan bir duruma düşerler ki yönetimde iken yaptıklarını hiçbir zaman savunamazlar ve zalimlik yaptıklarını ikrar ederler.” Cenab-ı Mevla, bu sosyolojik hakikati ifade ettikten sonra bu işin şakasının olmadığına ve oyun oynamadıklarına da ayrı bir vurgu yapar ve hakkın / hak yanlılarının batılın / batıl yanlılarının beynini parçalayacağını ve onları yenip yok edeceğini bildirir. 11-18-Biz, zalim olan nice şehirleri kırıp döküp yok ettik. Onlardan sonra da başka toplumları var ettik. Onlar azabımızı hissettikleri an hemen kaçmaya çalışıyorlardı. Onlara “Kaçmayın! Refah ve bolluk içerisinde şımarıp azdığınız yurtlarınıza geri dönün! Çünkü sorgulanacaksınız!” denildi. Onlar: “Yazıklar olsun bizlere! Kuşkusuz biz gerçekten zalimler idik” dediler. Onların bu feryatları, onları biçilmiş bir ekin ve sönmüş bir ocak haline getirinceye kadar devam etti. Biz yeri, göğü ve ikisinin arasındaki şeyleri, oyun olsun diye yaratmadık. Eğer Biz, bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik; ama öyle bir şey dilemedik. Bilakis Biz hakkı batılın başına çarparız da onu mahveder. İşte o zaman batıl, yok olur gider. Allah’a isnat ettiğiniz vasıflardan dolayı yazıklar olsun size! (Enbiya Suresi 11-18) Cenab-ı Hak, müteakip ayetlerde ise Medinelilerin ayartmaya gelmemeleri için sosyolojik hakikatleri anlatmaya aşağıdaki hususlara değinerek devam eder; “Medine’deki kriz ve gerilimin kaynağı şirk sistemi ve şirk anlayışıdır. Nasıl ki yer ve göklerdeki işleyen müthiş nizam tek bir ilahın egemen olmasının eseri ise aynı şekilde iyi bir toplumsal nizam isteniyorsa bunun yolu, yönetimde eşit yetkilere sahip otoritelerin olmamasıdır. Zira veto hakkına sahip / eşit yetkilere sahip otoritelerin olduğu bir yönetim mekanizmasında karar almak çok zordur ve çoğunlukla anlaşmazlıklarla neticelenir. Hiçbir otorite kendi görüşünden taviz vermez. Hiçbir otorite diğer bir otorite karşısında boyun eğmez. Hiçbir otorite kendi çıkarından / faydasından diğer otorite lehine vazgeçmez. Dolayısıyla böyle bir yönetim mekanizmasında başlangıçta bir düzen olsa bile, kısa zaman sonra bu düzen bozulur ve anarşi meydana gelir. Böyle kaos ve kutuplaşma yaratan şirk sistemi otoritelerinden o topluma hayat verecek / o toplumu diriltecek çözümler beklemek safdilliktir. Bu nedenle Medine’deki şirk sisteminin öngördüğü yönetim yapısından yani kabilelerin ileri gelenlerinden / ilahlarından barış huzur ve güven ortamını sağlayacaklarına inanmak mümkün değildir. Onlar olsa olsa kargaşa, anarşi ve kaos üretirler ve toplumu öldürürler. Halbuki önerilen ilahi öğreti sizleri uçurumun kenarından kurtaracak ve sizlere şan / şeref kazandıracaktır. Toplumsal dirilişi gerçekleştirecektir. Cenab-ı Hak elçisi aracılığı ile kurtuluş ve zafer getirecek teklifini yapmıştır. Bu nedenle O sorumlu değildir. Fakat teklif edilen barış / islam / kardeşlik sistemini kabul etmeyip Medine’yi yok oluşa götürecek şirk sisteminde kalmaları halinde bunun sorumlusu şirk temsilcileri / ortakları yani şirk sistemini devam etmekte ısrar eden yöneticiler olacaktır. Ayrıca ilahi sistemin öğretisinde kimse kimsenin üzerinde değildir. Hiçbir kabile diğer kabileye üstün olmak ya da bir kabilenin diğerinden aşağı olması gibi bir yapı öngörülmemiştir. Bu sistemi uygulayacak olan Hz.Muhammed@ de ne kendi kabilesi adına ne de kendi nefsi adına liderlik yapacaktır. O sadece Alemlerin Rabbi olan Allah adına hükmedecektir. Böylece hiç kimse kimseye kul olmayacak, herkes Allah’a kulluk yapmış olacaktır. Bu nedenle her kim ne kadar büyük olursa olsun (ister gökte yani yönetimde olsun ister yerde yani yönetilen olsun) Allah’tan büyük ve güçlü olamayacağı için Allah’a kulluk yapmaktan çekinmez, büyüklenmez ve çekinmemesi büyüklenmemesi gereklidir.” 19- 25- Göklerde ve yeryüzünde olan bütün kişiler O’nundur. O’nun huzurundakiler O’na itaat etme hususunda asla büyüklenmezler, usanmazlar ve gece gündüz O’nu tesbih ederler. Yoksa memleketlerinde edindikleri birtakım ilahlar mı onları canlandıracak / diriltecek? Eğer ikisinde de (yer ile gökte) Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, ikisinin de düzeni mutlaka bozulurdu. Demek ki Arş’ın Rabbi olan Allah, onların isnat ettikleri vasıflardan münezzehtir. O, yaptıklarından sorumlu değildir, onlar ise yaptıklarından sorumludurlar. Buna rağmen onlar, O’nun dışında birtakım ilâhlar edinmekte ısrar mı edecekler? De ki: “Haydi siz de kendi delilinizi getirin. İşte bu hem benimle beraber olanların hem de benden öncekilerin zikri / şan ve şerefidir.” Fakat onların çoğu hakkı bilmiyor ve bu yüzden de inatla yüz çeviriyorlar. Senden önce gönderdiğimizi bütün elçilere: “Gerçek şu ki Benden başka ilâh yoktur. Onun için bana kulluk / itaat edin” diye vahyetmişizdir. (Enbiya Suresi 19-25) Mekke müşrik ileri gelenlerinin Medineli dostlarını etkilemek ve onları Hz.Muhammed’in@ öğretisinden uzak tutmak için söyledikleri bir diğer argüman da Hz.Muhammed’@ uyulması halinde O’nun da Hz.İsa gibi Allah’ın oğlu haline getirileceği ve O’na bağlıların da zaman içerisinde kilise müessesesi oluşturacakları iddiası idi. Onlar bu propaganda ile Hz.Muhammed’in@ şan, şeref ve mal mülk / saltanat peşinde koştuğu algısı yaratmaya çalışıyorlardı. Cenab-ı Hak, onların bu ayartıcı iddialarına karşı cevap olarak ‘peygamberlerin hepsi ilahi vahiyle lütuflandırılmış kullar olduklarını, onların yalnızca Allah’ın emriyle iş yaptıklarını Allah’ın haşyetinden tir tir titrediklerini, ilahi otorite dışında ikincil bir otorite çıkararak ehli kitabın içine düştüğü şirk müessesesi gibi bir müessese asla oluşturmayacaklarını’ ifade etmelerini ister. Şayet o elçilerden herhangi biri ilahlık peşinde koşarsa onun cehennemle cezalandırılacağını da bildirir. 26- 29- Onlar: “Rahman evlat edindi” dediler. O (Rahman), bundan münezzehtir. Aksine onlar seçkin / şerefli / lütfa erdirilmiş kullardır. Onlar, Allah’ın sözünün önüne geçmezler. Onlar hep O’nun emriyle iş yaparlar. O, onların yapacaklarını / geleceklerini ve yaptıklarını / geçmişlerini bilir. Onlar, O’nun rızasına ermiş olan kimselerden başkasına şefaat etmezler. Çünkü onlar O’nun haşyetinden tir tir titrerler. Onlardan her kim: “Muhakkak ki ben O’nun yanında daha küçük bir ilâhım” derse, işte o zaman onu cehennemle cezalandırırız. İşte zalimleri Biz böyle cezalandırırız. (Enbiya Suresi 26-29) Cenab-ı Hak Mekkeli müşrik ileri gelenlerin Medinelileri ayartmak için kullandıkları argümanları boşa çıkarıcı uyarılarına kainattaki muhteşem yaratılış olaylarını metafor olarak kullanarak şöyle devam eder; “Nasıl ki kâinat bugünkü şekilde yaratılmadan önce yerler ve gökler birbirine geçmiş bitişik vaziyetteyken Cenab-ı Hak tarafından birbirinden ayrılmışsa, insan toplulukları da önceleri ilkel yaşamda hep bir arada ve yöneten / yönetilen gibi farkların olmadığı bir yaşam sürerken gelişen süreçte bazıları gökler misali toplumun içinden çıkıp yükselmişler ve toplumun yönetici pozisyonuna gelmişler, diğerleri ise toplumun yeryüzü misali alt kesimini yani yönetilen kesimini oluşturmuşlardır. Medeniyetin gereği üst yapı kurumlarının ve alt yapı kurumlarının oluşması da gökler ve yer gibidir.” “Gökyüzünden indirilen yağmur suyu ile yeryüzünü nasıl canlandırıyorsa toplumların hayat bulması ve canlanması için de Cenab-ı Hak elçilerine gökten vahiy rahmetini indiriyor ve bu vahiyle muamele eden yöneticiler toplumlarına hayat veriyorlar. Vahiyle bildirilen ilkelerden sapan ve bu hakikati inkar eden yöneticiler ise tıpkı kendi toprağına yağmuru kıskanan gökyüzü misali göz göre göre kendi toplumlarını ölüme yok oluşa sürüklemektedirler. Toplumlarını dirilten, onlara hayat veren yöneticiler ise tıpkı kendi toprağına yağmur indiren gökyüzü misali halklarına rahmetle muamele ederler, onların ihtiyaçlarını karşılarlar ve sorunlarına çözüm getirirler.” Böylece Medineli ileri gelenlerine halklarına karşı çok büyük bir sorumluluklarının olduğu ve onları yok oluşa götüren şirk sistemini değil rahmeti öngören ve toplumlarına hayat bahşedecek tevhit ve barış sistemini tercih etmeleri gerektiği metaforik olarak anlatılır. 30- Şu inkarcılar, göklerle yer bitişikken Bizim onları (o ikisini) ayırdığımızı ve hayatı olan her şeyi sudan yarattığımızı görmediler mi? Buna rağmen hâlâ mı inanmayacaklar? (Enbiya Suresi 30) Yine nasıl ki Cenab-ı Hak yeryüzündekiler sarsılmasın diye denge amacıyla dağları, dağların arasında da yollar, geçitler ve çıkışlar yaratmış ise yöneticilerinde toplumdaki farklılıkları toplumsal dengenin sağlanması için kullanması ve toplumsal düzenin bozulmaması için bu farklılıklardan istifade etmesi gerekir. Dahası toplumsal farklılıklar arasındaki boşluklar ve geçitlerden yararlanarak toplumsal sorunların çözümünde çıkış yolları bulması gerekmektedir. Bu metaforik anlatımla Medineli ileri gelenlere toplumlarındaki zengin-fakir, Evsli – Hazreçli, güçlü – zayıf vb. ayrımlara bakarak düşmanlık ve kin beslemek yerine bu farklılıkları birer zenginlik ve toplumun dengeleri olarak görmelerini ve aralarındaki farklılıklara rağmen bunların tevhit ve barışa gitmelerine birer vesile olarak telakki etmeleri anlatılır. 31-Ülkede / yeryüzünde onları sarsmasın ve denge olsun diye dağlar kıldık. Orada geniş yollar ve geçitler oluşturduk. Umulur ki (bunları düşünerek) hidayete ererler. (Enbiya Suresi 31) Gökyüzünün yeryüzünü bir evin tavanı gibi harici tehlikelerden koruyucu olması örneği ile de toplumun yöneticilerinin halkın üzerinde koruyucu olmaları gerektiği bildirilir. Şirk sisteminde ise yöneticiler halkı koruma hususunda hiçbir gayret göstermemekte sadece kendi menfaatlerini korumada hassasiyet göstermektedirler. Medineli müşrik yöneticilerin de şehirlerindeki kutuplaşma ve gerilim ile halkı perişan etmekte oldukları ama asıl görevlerinin halkı korumak olduğunun vurgusu yapılır. 32- Biz, gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise, o ayetlerden hala yüz çevirmektedirler. (Enbiya Suresi 32) Medineli ileri gelenler için bir diğer metaforik örnek şöyle verilir; nasıl ki geceyi gündüzü güneşi ve ayı Allah yaratmıştır. Toplumsal değişimler de O’nun elindedir ve O’nun belirlediği kurallar çerçevesinde gerçekleşir. Şayet ilahi öğretinin güneş gibi aydınlığını bırakıp şirk öğretisi takip edilirse, toplumlar karanlıklara gömülür. Onlar şirki terk edip Ay gibi parlayan peygamberlerin yolunu izleyecek olurlarsa aydınlıklara çıkarlar. Toplumların davranış tercihlerine göre bu değişimler sürekli birbirini izler. 33- Geceyi, gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı yaratan O’dur. Hepsi yörüngelerinde yüzmektedir. (Enbiya Suresi 33) Hiçbir peygamber de ölümsüz değildir. Bütün insanlar gibi o da bir insandır ve O da ölecektir. Ama herkes hayatı boyunca karşılaştığı her iyi ve kötü / hayır ve şer durumlar karşısında yaptıkları tercihlerinin hesabını verecektir. Cenab-ı Hak, verdiği bu örneklerle Medineli ileri gelenlerin akıllarını başlarına almalarını ve ilahi öğretiyi tercih etmedikleri takdirde karşılaşacakları felaketlerin sorumlusu olacakları uyarısını yapar. 34-35- Senden önce de hiçbir beşeri ebedi / ölümsüz kılmadık. Peki, şimdi sen ölürsen onlar ebedi mi kalacaklar? Herkes ölümü tadacaktır. Sizi şer ve hayır ile imtihan ediyoruz. Sonunda Bize döndürüleceksiniz. (Enbiya Suresi 34-35) Mekkeli müşrik ileri gelenler, Mekke dışından gelen dost ve yandaşlarıyla birlikte Mekke’de gezerlerken Hz.Muhammed@ ile karşılaşınca Hz.Muhammed@ için alaycı bir şekilde “ilahlarınızı / ortaklarınızı diline dolayan, onlara meydan okuyan ve şirk sistemini yenip yok edeceğini ve bunun Allah tarafından kendisine vaad edildiğinden bahseden adama bakın! Bu adam mı bunları yapacak olan?” şeklinde alay ettiler ve arkasından Hz.Muhammed’e@ yönelerek alaycı bir şekilde “Rabbinin vaadi olarak iddia ettiğin o yıkım ve senin zaferin ne zaman olacak ?” diye dalga geçtiler. Onların bu söz ve alaylarına Cenab-ı Hak cevap verir; “Çok acelecisiniz! Acele etmeyin! Yakında bu tehdidin gerçek olduğunun işaretlerini göreceksiniz! Tehdit olunduğunuz yıkım / inkılab ansızın tepenize binecek ve bundan kaçamayacağınız gibi engel de olamayacaksınız! Zaten sizlere şimdiye kadar fazlasıyla mühlet verdik, bu dünya hayatından fazlasıyla yararlandırdık, işlediğiniz zulüm ve sefahatlarınıza fazlasıyla müsaade ettik. Artık vakit geliyor. Ülkeniz / memleketiniz / çevreniz insanlarından ve kabilelerden fikirlerini değiştirip ilahi öğretiye kayarak Hz.Muhammed’den@ yana olan kişilerin oluşu sizlere bir şey ifade etmiyor mu? Etrafınızdaki çemberin daralmakta olduğunu fark etmiyor musunuz? (Bu ifade yeryüzünün uçlarından eksiltilmesi edebi anlatımı ile verilir.) Diğer bir ifadeyle Arap yarımadasındaki bazı kabile mensuplarının (Medineli bazı şaysiyetlerin) özellikle de ileri gelenlerden bazılarının müşrikliği bırakıp ilahi öğretiden yana tavır koyarak müşriklikten ayrılması ile güçlerinizin eksildiğini görmüyor musunuz? Bunlar sizlerin yıkıma doğru gidişinizin ayak sesleridir. Sizler bu değişime karşı durup bu değişimi yeneceğinizi mi zannediyorsunuz? Geçmişte de bizim vaad ve tehditlerimizi ileten elçilerimizle alay edildi fakat o tehditlerimizle alay ettikleri şey başlarına geliverdi. Şimdi sizleri uyarıyoruz. Gelecek azabın esintisi dokunduğunda bile “yandım anam” diyeceğiniz bu azabı tatmadan aklınızı başınıza alın. Gelecek bu azabın boş yere olmadığını ve hak ettiğinizi gayet iyi bileceğiniz bu cezalandırma size asla bir zulüm olarak yapılmayacak. Ne hak ettiyseniz onu göreceksiniz, hesap gününde hiç kimse hardal tanesi kadar bile haksızlığa uğramayacak.” 36- 47- İnkârcılar seni gördükleri zaman, seninle alay etmek için; “Bu muymuş ilâhlarınıza dil uzatan?” derler. Aslında onlar Rahman’ın zikrini / uyarısını inkâr edip duruyorlar. İnsan yaratılışı gereği çok acelecidir. Size alametlerimi yakında göstereceğim. Şimdi siz Benden acele istemeyin (Bunun üzerine onlar) “Eğer doğru söylüyorsan, bu vaat ne zaman gerçekleşecek?” derler. İnkâr edenler kendilerini önlerinden ve arkalarından saran ateşi savamayacakları ve kendilerine asla yardım da edilmeyeceği zamanı bir bilseler! Doğrusu o azap, onlara öyle ansızın gelecek ki onları şaşkına çevirecek. İşte o zaman onu ne geri çevirmeye güçleri yeter ve ne de onlara göz açtırılır. And olsun! Senden önce de birçok elçiyle alay edilmişti. Ama alay edenleri, o alay ettikleri şey kuşatıverdi. De ki: “Geceleyin ve gündüzün sizi Rahman’dan kim koruyabilir?” Buna rağmen onlar, Rablerinin zikrine / uyarısına kulak asmıyorlar. Yoksa onları Bizden koruyacak / azabımızdan koruyacak bir takım ilahları mı var? O ilahların kendilerine dahi yardıma güçleri yetmez. O zaman onlara bizim tarafımızdan sahip de çıkılmaz. Kaldı ki Biz onları ve atalarını kendilerine uzun gelen bir ömür boyunca zevkü sefa içinde yaşattık. Peki, şimdi Bizim yeryüzüne gelip onu etrafından eksilttiğimizi / etraflarındaki çemberi daralttığımızı / müttefiklerini bir bir kaybettiklerini görmüyorlar mı? Şu hâlde üstün gelecek onlar mı? Yoksa biz miyiz? De ki: “Ben sizi ancak vahiyle uyarıyorum.” Uyarıldıkları zaman ancak sağırlar çağrıya kulak vermezler. Eğer, Rabbinin azabından bir esinti dokunursa, Mutlaka ‘Bize yazıklar olsun! Gerçekten biz zalimlermişiz’ diyeceklerdir. Biz kıyamet günü için öyle hassas teraziler kurarız ki hiç kimseye zerre kadar haksızlık yapılmaz ve yapılan iş bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu teraziye getiririz. Bizden daha hassas hesap gören yoktur. (Enbiya Suresi 36-47) Cenab-ı Hak, Medineli ileri gelenlere Mekkelilere kanmaması için onların argümanlarına verilen cevaplardan sonra elçisine nasıl yardım edeceğini geçmiş peygamberlerin hayat hikayeleri üzerinden anlatmaya başlar. Önce bu hayat hikayelerinin Yahudilere verilen ilahi öğretilerde de yer aldığına atıfla konuya girerek uyarılarda bulunur ve ilk önce Hz.İbrahim’in@ hayat hikayesini anlatır; “Hz.Muhammed’in@ mücadelesini Hz.İbrahim@ üzerinden kısa bir özet olarak anlatırken O’nun tıpkı Hz.İbrahim@ gibi kendi yakınlarına ve kabilesine içinde yaşadıkları şirk sistemini sorguladığını ama kendi kabilesinin bu şirk sistemini bırakmayı istemediğini ifade eder. Onların geçmiş atalarından beri uzun yıllarca uygulanarak gelenek haline gelmiş şirk sisteminin yanlış olamayacağını iddia ettiklerini belirtir. Hz.Muhammed’in@ ise yine tıpkı Hz.İbrahim@ gibi yerleri ve gökleri yaratan alemlerin / toplumların rabbi olan Allah’a ve tevhit sistemine dönülmesi gerektiğini anlatmaya çalıştığı ifade edildikten sonra nasıl ki, Hz.İbrahim@ kavminin kendisini yalnız bıraktığı zaman küçük putları parçaladı ise Hz.Muhammed’in@ de boykottan sonra serbest kaldığı zamanlarda ve özellikle hac mevsimlerinde Mekke dışından gelen kabilelerin temsilcileri ile (ki bu çevre kabileler Mekke’ye göre küçük kabileler olup küçük putlar mesabesindedir) yaptığı görüşmeler neticesinde onların zihinlerindeki şirk öğretisini parçalamayı başarmış olduğu anlatılır.” “Yine nasıl ki Hz.İbrahim’in@ bu put kırma eylemi gibi Hz.Muhammed’in@ de mücadelesini Mekke dışına taşıması ve küçük çevre kabilelerini etkilemesi sonucunda ortaya çıkan bu rejim sorunu konusunda Mekke müşrik ileri gelenlerinin sorgulanmasına kadar gitmiş olduğu ifade edilir. Yani çevre kabilelerce neler olduğu konusunda Mekke müşriklerine sorgulama yapılır. Onların bu krizin esas müsebbibinin Hz.Muhammed@ olduğunu belirtmeleri nedeniyle sorgulamayı Hz.Muhammed’e@ yönelten çevre kabile temsilcileri Hz.Muhammed’den@ aldıkları cevap karşısında şaşkına dönerler. Zira Hz.Muhammed@ sistemin krizde olduğunu bunun esas sebebinin de Mekke müşrik yönetiminin ve şirk sisteminin kendisi olduğunu yani büyük putu göstermesidir. Onlar sistemdeki tıkanıklığın sebebi ve gelecek tehlike konusunda kendi aralarında yaptıkları müşaverelerde gerçekten de esas sebebin Mekke müşrik ileri gelenlerinin uyguladıkları yanlış politikadan ve yanlış öğretiden kaynaklandığını anlarlar. Fakat Mekke müşrik yöneticileri ile görüştükten sonra tekrar şirk sisteminin doğruluğu fikrine döndürülürler. Zira öyle bir sistem kurulmuştur ki sistem bozulduğunda bütün çevre kabilelerin temsilcilerinin de menfaatleri zarar görecektir. Onlar ilahi sistemin aslında kendileri için ne kadar faydalı olduğunu idrak edemezler ve sistem değişikliği durumunda meydana gelecek değişiklik ile sahip oldukları imtiyazları riske atmayı göze alamazlar. Zorluğu göğüslemeyi göze alamayan kabile reisleri bu şirk sisteminin kendilerine herhangi bir faydası olmasa da Mekke yönetici azgınlarına verdikleri desteklerini sürdürmeyi tercih ederler. Böylece hep birlikte Hz.Muhammed’in@ üzerine gitmeyi seçerler. Tıpkı Hz.İbrahim’e@ karşı tüm müşriklerin birleşmeleri gibi. Sonunda nasıl Hz.İbrahim’e@ karşı birleşmeye ve O’na ibretlik bir ceza vermeye yöneldilerse aynı şekilde Mekke müşrik ileri gelenlerinin ikna ettiği çevre kabile temsilcileri hep birlikte Hz.Muhammed’in@ mücadelesine karşı durmayı ve O’na iyi bir ceza vermeyi seçtikleri anlatılır. Fakat nasıl ki Cenab-ı Hak, Hz.İbrahim’i@ onların ateş, işkence ve şiddetinden korudu ise Hz.Muhammed’i@ de öyle korudu ve bundan sonra da koruyacağı vurgulanır. Dahası Hz.İbrahim’i@ ve kendisine iman edenleri kurtarıp bereketli ve bolluk içerisinde bir memlekete yerleştirmesi örneğinden hareketle Hz.Muhammed’i@ de kurtaracağı ve müminlerle beraber bereketli bir memlekete yerleştireceğinin müjdesini verir. Hatta daha da ileri giderek Hz.İbrahim’e@ ihsan ettiği oğul ve torun yani davasını devam ettirecek nesil desteğinden hareketle Hz.Muhammed’e@ de davasını devam ettirecek nesillerle destekleyeceğine işaret edilir.” 48-75- Ant olsun ki, Musa ve Harun’a takva sahipleri için bir ışık ve öğüt olarak hakkı batıldan ayıran Furkan’ı verdik. Onlar kimsenin kendilerini görmediği zamanlarda bile / yalnızken Rabblerine haşyetle saygı duyarlar ve Saat’ten (kıyametin kopmasından) içleri titrer. İşte bu (Kitab) Bizim indirdiğimiz mübarek bir zikirdir / öğüttür. Hala siz bunu inkâr mı ediyorsunuz? And olsun ki, Biz daha önce İbrahim’e rüşdünü / doğru yolu bulma muhakemesi vermiştik. Çünkü Biz onu tanıyorduk. Hani O (İbrahim), babasına ve kavmine şöyle demişti: “Sizin tapınıp durduğunuz heykeller nedir?” Onlar; “Biz atalarımızı bunlara tapıyor bulduk” dediler. O (İbrahim): “And olsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz” dedi. Onlar: “Sen bize hakkı mı getirdin? / Sen ciddi mi söylüyorsun? Yoksa sen bizimle eğleniyor musun?” dediler. O dedi ki: “Hayır, Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir ki, onları O yaratmıştır. Ben de buna şahitlik edenlerdenim. Allah’a yemin olsun ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra, ben putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.” Derken o (İbrahim), onları paramparça etti. Onların en büyüğüne ise dokunmadı. Belki ona başvururlar diye. Onlar “Kim yaptı bunu bizim tanrılarımıza? Kim yaptı ise o, kesinlikle zalimlerdendir” dediler. (İçlerinden bazıları) “İbrahim adındaki bir gencin onları diline dolayıp durduğunu duymuştuk.” dediler. Onlar, “O halde onu halkın huzuruna getirin! Belki görgü tanığı olan birileri çıkar.” dediler. (İbrahim getirilince O’na) “Ey İbrahim! Bunu tanrılarımıza sen mi yaptın?” diye sordular. O “Hayır, onu şu büyükleri yaptı. Konuşabiliyorlarsa haydi onlara sorun!” dedi. Bunun üzerine kendilerine geldiler de; “Muhakkak ki esas zalim olanlar biziz” dediler. Sonra onların başları öne eğildi (ve İbrahim’e) “and olsun ki bunların konuşmadığını bildin / bilmektesin” dediler. O (İbrahim); “Öyleyse, Allah’ı bırakıp ne diye size hiçbir fayda ve zarar veremeyen şeylere tapıyorsunuz? Size de Allah’ı bırakıp taptıklarınıza da yazıklar olsun! Hâlâ aklınız başınıza almayacak mısınız?” dedi. (Onlar); “Eğer bir şey yapacaksanız onu yakın da tanrılarınıza yardım edin” dediler. Biz; “Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve güvenli ol” dedik. Böylece Ona bir tuzak / düzen / plan kurmak istediler. Fakat Biz onları daha fazla hüsrana uğrattık. Onu da Lût’u da içinde âlemler için bolluk ve bereket bulunan topraklara ulaştırıp kurtardık. Biz ona ödül olarak İshak’ı ve Yakup’u verdik ve her birini erdemli iyi kimselerden kıldık. Biz onları, emrimize uygun olarak rehberlik yapan önderler kıldık. Onlara hayırlı eylemlerde bulunmayı, salâtı ikame etmeyi, zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar, sadece Bize kulluk edenler idiler. Lut’a da hüküm ve ilim verdik. Onu çirkin işler işleyen şehirden kurtardık. Doğrusu onlar, yoldan çıkmış kötü bir kavimdi. Onu (Lut’u) rahmetimizin içine aldık. Şüphesiz o, ıslah edicilerdendi. (Enbiya Suresi 48- 75) Cenab-ı Hak, ikinci olarak Hz.Nuh@ üzerinden Hz.Muhammed’in@ mevcut durumunu ve gelecekteki akıbetine kısaca şöyle değinir; “Nasıl ki Hz.Nuh@ uzun bir mücadeleden sonra artık tahammülünün son noktasına geldiğinde Rabbinden yardım göndermesini niyaz ettiyse aynı şekilde Hz.Muhammed@ de özellikle Taif dönüşünde Rabbine niyaz etmiş ve Cenab-ı Hak da kendisini kurtaracağına dair işaretleri inzal ettiği ayetler, gösterdiği rüyalar ve çevre kabilelerden katılımlarla göstermişti. Müteakip ayette de Cenab-ı Hak, hem elçisini hem de müminleri Mekke müşriklerinin zulmünden kurtaracağını müjdelemekte ve onların yenileceğini Hz.Nuh kavminin boğulması metaforu ile açıklamaktadır.” 76-77- Nuh’u da önderlerden kılmıştık. Hani O bunlardan (İbrahim ve Lut’dan) çok önce nida etmişti de Biz de onun çağrısına cevap vermiştik. Sonra da Onu ve ehlini (ailesini / yakınlarını / inananlarını) büyük sıkıntıdan kurtarmıştık. Ayetlerimizi yalanlayan kavmine karşı ona yardım ettik. Muhakkak ki onlar kötü bir kavimdiler ve Biz de onların hepsini suda boğduk. (Enbiya Suresi 76- 77) Cenab-ı Hak, daha sonra Hz.Davut@ ve Hz.Süleyman@ üzerinden Hz.Muhammed’in@ bundan sonraki akıbeti konusunda müjdeli haberlerine devam eder. Şöyle ki; “Hz.Davut@ ve Hz.Süleyman’ın@ İsrailoğullarını bir araya getirerek onlara liderlik / çobanlık yapmaları kıssası ile Hz.Muhammed’in@ de birbirine düşmüş ve dağılma noktasına gelmiş Medineli Evs, Hazreç ve müttefikleri olan Yahudi kabileleri bir araya getirip onların başına çoban / lider olacağı bildirilmektedir. Ayrıca Hz.Süleyman’a@ verilen ilim ve yasa / hüküm gibi Hz.Muhammed’e@ de ilim, yasa / hüküm ve anayasa / medine vesikası verilerek yönetimi gerçekleştireceği anlatılır. Hz.Davud’a@ dağların ve kuşların boyun eğdirilmesi metaforu ile de Hz.Muhammed’in@ kuracağı Medine İslam Cumhuriyetine çevre kabilelerin (kuş simgeli bayraklarla temsil edilen kabileler) ve çeşitli otoritelerin (dağlar benzetmesi ile) boyun eğdirileceği müjdesi verilir. Yine Hz. Davud’a zırh yapımının öğretilmesi metaforu ile Hz.Muhammed’in@ de ordusunu ve milletini korumak için çeşitli metotlar uygulayacağı ve savaş teçhizatı ile donatacağı müjdelenir. Hz.Süleyman’ın@ rüzgarlara hükmetmesi metaforu üzerinden Hz.Muhammed’e@ de getirdiği öğretinin rüzgar gibi her tarafa yayılacağına işaret edilir. Şeytanların Hz.Süleyman’ın@ emrine girmesi metaforu üzerinden ise bolluk ve bereket getirecek ülkelerin Medine İslam Cumhuriyetinin egemenliği altına gireceği, yabancı kabilelerin bile Hz.Muhammed’in@ hükmü altına gireceği ve Medine İslam Cumhuriyeti adına çok değerli hizmetlerde bulunacağı vurgulanır.” 78-82- Davud ve Süleyman’ı da önderler kılmıştık. Hani onlar, kavmin koyunlarının, geceleyin çobansız olarak içinde yayıldığı ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların hükmüne şahit idik. Sonra da Biz, bu konudaki hükmü Süleyman’ın anlamasını sağladık / bildirdik. Her ikisine de sağlam bir muhakeme gücü ve ilim vermiştik. Davud’la beraber tespih etsinler diye, dağları ve kuşları da boyun eğdirdik. Biz dilediğimiz her şeyi yapabilme kudretine sahibiz. Ona sizi savaşta korumak için zırh yapımını da öğrettik. Artık şükredecek misiniz? Bereketli kıldığımız toprağa doğru esen kasırga gibi rüzgârı da Süleyman’ın emrine boyun eğdirdik. Biz her şeyi bilenleriz. Bir de şeytanlardan, onun için dalgıçlık yapan ve bundan daha başka işler yapanları da onun emrine verdik. Biz onları onun emrinde tutuyorduk. (Enbiya Suresi 78-82) Cenab-ı Hak, Hz.Eyyub@ üzerinden Hz.Muhammed’in@ dua ve niyazına icabet edilerek hem kendi mümin taraftarlarını geri kazanacağını hem de Medine’den Ensar ile destekleneceği müjdesini verir. Hz.İsmail@, Hz.İdris@ ve Hz. Zülkifl@ gibi davasında sabredip istikametten ayrılmayanları rahmetine gark ettiği gibi sabredip sebat eden Hz.Muhammed’i@ ve müminleri de aynı şekilde rahmetine sokacağını bildiriir. Hatta Hz.Yunus@ (Zunnun) gibi öfkelenerek davasını ve vazifesini terk eden müminlerin bile hatasını itiraf ederek tevbe edip bağışlanma dilemeleri halinde Hz.Yunus@ gibi bağışlanacağı ve kurtarılacağı müjdesini de verir. Bilindiği üzere Hz.Muhammed@ miraç rüyası gördüğünü bildirdiği zaman bazı müminler “artık bu kadarı da fazla” diyerek müşriklerin safına katılmışlardı. 83-88 –Eyyub’u da önderlerden kılmıştık. Hani o; “Başıma bu dert geldi. Doğrusu Sen merhametlilerin en merhametlisisin” diye Rabbine nida etmişti. Biz de Onun bu çağrısına icabet etmiş ve onu çektiği dertten kurtarmıştık. Ayrıca ona katımızdan bir rahmet ve kulluk edenlere bir öğüt olmak üzere, ehlini (ailesini, yakınlarını, müminleri) ve onlarla birlikte bir mislini daha verdik. İsmail, İdris ve Zülkifl’i de önderlerden kılmıştık. Hepsi sabreden kimselerdendi. Onları da rahmetimizin içine aldık. Şüphesiz onlar ıslah edici eylemlerde bulunan kişilerden idiler. Zünnûn’u (Ninovalı) da önderlerden kılmıştık. Hani, o öfkelenerek görevini terk edip gitmişti de kendisini sıkıntıya sokmayacağımızı sanmıştı. Sonra da karanlıklar içinde, “Senden başka ilah yoktur! Seni tespih ederim. Ben gerçekten zalimlerden oldum!” diye seslenmişti. Bunun üzerine Biz, onun duasına icabet ettik ve onu, kederden / üzüntüden kurtardık. İşte, müminleri Biz böyle kurtarırız. (Enbiya Suresi 83-88) Cenab-ı Hak, elçilere yönelik örneklemelerine İmran ailesi mensupları ile son verir. Hz.Muhammed’in@ Taif dönüşünde kendisini yalnız bırakmaması ve yardım etmesi için yaptığı duayı dile getirmesini Hz.Zekeriya@ üzerinden anlatır. Dönüş yolunda bazı yabancı (cin, Medineli Araplar ve Yahudiler ) kimselerle buluşturularak onların iman etmesini ise Hz.Yahya ile desteklenmesi metaforu ile ifade eder. Sonrasında ise aynı aileden olan Hz.Meryem’e ruh üflenmesi ile kendisi ve oğlu Hz.İsa’nın@ alemlere bir işaret yapılması olayı üzerinden Hz.Muhammed’in@ hareketinin de canlandırılacağını / ruh verileceğini anlatır. Peygamber örnekleri verildikten sonra tüm peygamberlerlere gelen öğretilerin aynı olduğunu bu nedenle ilahi öğretiden iz taşıyan bütün inanç gruplarının bir tek topluluk / ümmet olarak bir araya gelmeleri ve tek rabbe kulluk etmeleri / şirk öğretisini terk etmeleri gerektiği mesajı verilir. Bu mesajı takiben müşriklerin şu anda birbirlerine düştükleri, parça parça oldukları ve bu mücadelenin sonunda kaybederek hesap verecekleri bildirilir. Ama bu mücadelede müminlerden yana olup ıslah edici eylemler ortaya koyanlara mükafatlarının verileceği de eklenir. 89-94-Zekeriya’yı da önderlerden kılmıştık. Hani o, Rabbine: “Rabbim! Beni yalnız / tek başıma bırakma, sen varislerin en hayırlısısın” diye seslenmişti de bunun üzerine Biz onun çağrısına icabet etmiştik. Ona Yahya’yı ihsan ettik. Bu amaçla eşini doğum yapmaya elverişli hale getirdik. Muhakkak ki onlar hayırlarda yarışıyorlar, umarak ve korkarak Bize yalvarıyorlardı. Bize karşı da derin saygı duyuyorlardı. Hani bir de ırzını titizlikle koruyan kız vardı. Biz, ona ruhumuzdan üflemiştik de hem kendisini hem oğlunu cümle âlem için bir ayet / delil / ibret kılmıştık. Muhakkak ki bu sizin ümmetiniz / topluluğunuz / dininiz, tek bir ümmettir / topluluktur / dindir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde bana kulluk edin. Fakat onlar (müşrikler) birliklerini koruyamadılar ve paramparça oldular. Sonunda hepsi bize döneceklerdir. O halde kim inanmış olarak ıslah edici eylemlerde bulunursa onun çabası göz ardı edilmeyecektir. Zira Biz onu kaydetmekteyiz. (Enbiya Suresi 89-94) Cenab-ı Hak, Mekke müşriklerini yok oluşa doğru gittikleri konusunda uyarır ve şayet son fırsatları da değerlendiremezlerse çöküşten kurtuluşun olamayacağını bildirir. Yecüc ve Mecüc gibi yabancı yani Mekke dışından gelecek orduların dağlardan tepelerden akın akın saldırarak Mekke’yi alacakları ikazında bulunur. Çok büyük ordu birlikleri ile Mekke’ye akın edildiği zaman, Mekkeli müşrik zalimlerin kendi günahlarını ikrar ederek teslim olacaklarını ve zalimliklerini kabul edeceklerini de ifade eder. Dünya da bu cezadan başka bir de ahiret hayatında onları cehennem azabının beklediğini eklemeyi de ihmal etmez. Onların cehennemin odunu olduklarını söyleyerek aslında cehennemin yakıtını kendi amellerinin oluşturduğuna vurgu yapar. Hz.Muhammed’in@ safına katılanların ise sadece bu dünyada zafer ve nimetlere gark olması değil, ahirette de cennet nimetlerine gark olacaklarını müjdeleyerek kendilerine verilen sözün gerçek olduğunu belirtir. 95-103- Helak ettiğimiz / helakine karar verdiğimiz bir toplumun, artık geri dönmesine asla imkan yoktur. Sonunda Ye’cûc ve Me’cûc’ün önü açıldığı zaman, onlar, her yüksek tepeden akın edip çıkarlar. Hak olan / gerçek vaat yaklaştığı zaman o küfretmiş olan kişilerin gözleri fal taşı gibi açılır. (Onlar); “Eyvah bizlere! Kesinlikle biz bundan gaflet içindeydik. Aslında biz zalim kimseler idik.” derler. Muhakkak ki siz ve Allah’ı bırakıp taptıklarınız, cehennemin odunusunuz. Hepiniz oraya gireceksiniz. Eğer onlar gerçekten tanrı olsaydılar oraya girmezlerdi. Hepsi orada temelli kalacaktır. Onların orada öyle bir inlemeleri vardır ki, hiçbir şeye kulak veremez ve hiçbir şey işitemezler de. Muhakkak ki tarafımızdan kendilerine “En Güzel Mükafatlar” hazırlanmış kimseler var ya; işte onlar, ondan (cehennemden / cehennem gibi bir yaşamdan) uzak tutulacaklardır. Onlar, onun (cehennemin / cehennem gibi bir yaşamın) en hafif bir sesini bile duymayacaklardır. Onlar, canlarının çektiği her türlü nimetin içerisinde ebedi kalacaklardır. O en büyük korku bile onları tasalandırmaz, çünkü melekler onları karşılarken; “İşte bu, size söz verilmiş olan gününüzdür” derler. (Enbiya Suresi 95-103) Cenab-ı Hak, Mekkelilerin ayartmalarına karşı Medinelilerin ikna edilmesi için inzal ettiği son mesajlarında nasıl ki ahirette göklerin dürülüp yeniden yaratılacaksa aynı şekilde vaad edildiği üzere İlahi öğreti doğrultusunda yeni bir yönetimin gerçekleştirileceğini kesin bir dille ifade eder. İlahi öğretiye iman eden kulların ülkeye / yeryüzüne egemen yani varis olacaklarının hem Kur’an da hem Tevratta ve hem de zeburda kayıtlı olduğunu vurgular. Ancak verilen bu sözün gerçekleşme zamanının belirsiz olduğu ve elçisine bildirilmediğini belirttikten sonra, bu belirsizliğin müminler için bir imtihan, müşrikler için ise bir miktar daha faydalandırma olduğunu bildirir. Ama tevhit olmanın gerekli / zorunlu olduğunun ve ilahi öğreti ile elçinin zulüm değil rahmet için geldiğinin vurgusunu yapar. Sonunda elçisinden dolayısıyla müminlerden müşriklere karşı kendilerine yardım etmesi ve zafer vermesi için dua ve niyazda bulunmalarını ister. 104-112- O gün Biz, göğü, kitapların dürüldüğü gibi düreceğiz ve -katımızdan verilmiş bir sözün gereği olarak- onu yaratmaya ilk başladığımız gibi yeniden var edeceğiz. Muhakkak ki biz bunu yapacağız. And olsun ki Biz, Zikir’den (Tevrat’tan) sonra, Zebûr’da da ‘Şüphesiz yeryüzüne ancak Benim salih kullarım mirasçı olacaktır’ diye yazdık. Muhakkak ki bunda kulluk eden bir toplum için kafi bir öğüt / mesaj vardır. Biz seni de ancak, âlemlere / halklara bir rahmet olarak gönderdik. De ki, “Bana ‘İlâhınız ancak tek bir ilâhtır’ diye vahyolunuyor. Artık teslim olacak mısınız?” Buna rağmen eğer yüz çevirirlerse; “Hepinize dosdoğru / eşit / tarafsız olarak yeterince açıkladım. Tehdit olunduğunuz şey yakın mı, uzak mı bilmiyorum. Şüphesiz O (Allah), sözün açıkça söyleneni de bilir, gizlediğiniz şeyleri de bilir. Fakat ‘Vaad hususundaki bu gecikme belki sizi denemek ve bir süreye kadar faydalandırmak içindir’ ben bilmiyorum” de. De ki; “Rabbim! Aramızda hak ve adaletle hükmet / sen onlara karşı bana yardım et / onların bizi ezme planlarına karşı yardım et ve zafer nasip et” ve “Sizin düzmece iddialarınız ve asılsız yakıştırmalarınız karşısında tek sığınağım, son derece merhametli olan Rabb’imin yardımıdır.” (Enbiya Suresi 104-112)

  • Bölüm 33: ASKERİ HAREKATLAR VE MUTE | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 33 ASKERİ HAREKATLAR VE MUTE Hudeybiye barışından ve Kaza Umresinden sonra artık Mekke bir tehdit olmaktan çıkmıştı. Kendiliğinden teslim alınabilecek noktaya gelmişti. Hz.Muhammed@ İslam Cumhuriyetinin etki alanını genişletmek istiyordu. Bu amaçla çevre kabileler üzerine askeri seferler düzenliyor ve onları İslam Cumhuriyetine katılmaya / teslim olmaya / müslüman olmaya davet ediyordu. Şayet bu davete icabet etmeyecek olurlarsa bölgede rahat yaşayamayacaklarını onlara göstermek istiyordu. Onların şirk sisteminin getirdiği gerilik, cehalet, zulüm, pislik, azgınlık, vb. her türlü kötülükten kurtarılmaları gerekiyordu. Onlar şirk sisteminin kendilerine verdiği kötülüğün farkında bile değillerdi. Özellikle müşrik halk, şirkin kendilerine yaptığı kötülüğü öylesine kanıksamışlardı ki İlahi öğretinin getireceği güzellikleri ve medeni yaşamı düşünemiyorlardı. Ölü gibi yaşamaya alıştırılmış bu toplumlar, dirilip şahsiyetli, şerefli ve haysiyetli bir yaşamı hayal bile edemiyorlardı. Bu nedenle onlar kendi istekleri ile İslam Cumhuriyetine / barış topluluğuna katılmaya / teslim olmaya / Müslüman olmaya karşı çıkıyorlardı. Peygamberimiz onların üzerine göndereceği askeri birlikler aracılığı ile onları önce kendi arzuları ile İslam Cumhuriyetine katılmaya / teslim olmaya / barış topluluğunda yerlerini almaya davet ediyor, kabul etmemeleri halinde ise askeri yöntemleri uyguluyordu. Bu onların anladığı dildi. Onları başka türlü doğru yola getirme imkânı yoktu. 33.1. Süleym Oğulları Üzerine El Avca Askeri Harekâtı Hz.Muhammed@, kaza umresinden döndükten sonra Ahrem b. Ebi'l-Avca'nın komutasında 50 kişilik bir askeri birliği Süleym oğullarının üzerine gönderdi. Her askeri harekâtta olduğu gibi bu harekâtın amacı da üzerine gidilen kabileyi İslam’a girmeye / barış toplumuna katılmaya / teslim olmaya / İslam Cumhuriyetine katılmaya davet etmek, eğer kabul etmezlerse de üzerine yürüyüp onların zulümden vazgeçmeleri için caydırıcı olmak idi. Önce onlara İslam’a / barışa girmeleri için medeni bir şekilde davet götürülecek, şayet kabul etmezlerse zalime ve zulme verdikleri destekten vazgeçmeleri için zor kullanılacaktı. İslam ordu birliği Süleym oğulları üzerine doğru gelirken Süleym oğulları hesabına casusluk yapan bir hain, harekâtı Süleym oğullarına haber verdi. Harekât hakkında istihbarat alan Süleym oğulları, çok sayıda asker topladı ve çarpışmak için hazırlandılar. İki ordu Mehdüz Zeheb adı verilen bölgede karşı karşıya geldikleri zaman Ahrem b. Ebi'l-Avca, Süleym oğullarını teslim olmaya / İslam’a girmeye / barış toplumuna katılmaya davet etti. Fakat Süleym oğulları bu teklifi reddettiler ve İslam askeri birliğine saldırdılar. Sayıca çok üstün olan Süleym oğulları, etraflarını çembere aldıkları İslam askerlerinin hemen hepsini şehit ettiler. Birliğin komutanı Ebil Avca ile iki mücahit ağır şekilde yaralanmışlardı. Onları öldürdüklerini sandılar ve mümin askerlerin cesetlerini kurda kuşa yem olsun diye bırakıp gittiler. Ağır yaralı olan Ebil Avca ve arkadaşları Medine’ye ulaşmayı başardılar. İslam ordu birliği bu harekâtında başarısız olmuştu. Süleym oğulları İslam Cumhuriyetinin bir askeri birliğini yok etmişti ama bundan sonra kendisine rahat olmayacağını da anlamıştı. Onlar, üzerlerine defalarca askeri birlik gönderen İslam Cumhuriyeti’nin ayakta kaldığı müddetçe kendilerinin bu bölgede yaşam şanslarının kalmadığını artık görüyorlardı. Ya bu katliamın bedelini ödeyeceklerdi ya da teslim olup kurtulacaklardı. Bölgede hâkimiyetini pekiştiren İslam Cumhuriyeti elbette şehitlerin kanını yerde bırakmayacaktı. Onlar için tek çıkar yol, teslim olup İslam Cumhuriyetine / barış topluluğuna katılmaktı. Eğer kendiliklerinden bu katılım davetine icabet etmeyecek olurlarsa eninde sonunda Süleym oğullarının üzerine başka bir askerî harekât düzenlenecekti. Ama şimdi sırada daha önce kendilerine aynı teklif yapıldığı halde İslam Ordu birliğini katleden Mürre oğulları vardı. Harita 49:Ahrem b. Ebi’l Avca Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 33.2. Galip b. Abdullah El Leysi Komutasında Fedek’e Yapılan Askeri Harekât Hz.Muhammed@ Fedek’teki Mürre kabilesi üzerine bir askeri harekât planladı. Harekâtın amacı, daha önce Beşir b. Sa'd komutasındaki otuz kişilik İslam birliğinin ikisi hariç tamamını kılıçtan geçiren Mürre kabilesinden hesap sormaktı. Bu harekât için 200 mümin savaşçı askerden oluşan bir birlik hazırlandı ve Galib b. Abdullah el Leysi’yi komutan olarak tayin etti. Abdullah el Leysi Kedid askeri harekâtında başarılı olduğu için Hz.Muhammed@ bu harekâtı da iyi yöneteceği ve başarı ile döneceği düşüncesiyle onu birliğin komasına getirdi. Aslında ilk önce bu harekât için Zübeyr bin Avvam’ı komutan olarak düşünmüştü fakat Süleym oğullarına yapılan başarısız harekâttan sonra bu harekâtta yaşanacak bir başarısızlık büyük ümit kırıklıklarına sebep olabilirdi. İslam ordu birliği yola çıktı ve Fedek yakınlarında ansızın yakaladıkları Mürre kabilesine iyi bir baskın yaptı. Mürre oğulları neye uğradıklarını şaşırdılar ve çok zayiat verdiler. Böylece bu baskınla daha önceki katliamın hesabı sorulduğu gibi, mütecaviz davranışların karşılıksız kalmayacağının mesajı da hem onlara hem de çevredeki diğer kabilelere verilmiş oldu. Harita 50:Galib b. Abdullah Leysi’nin Fedek Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 33.3. Sıyyi Askeri Harekâtı Mürre kabilesine yapılan askeri harekâtın başarıyla sonuçlanmasının hemen ardından Hz.Muhammed@ Amirliler üzerine bir harekât tertipledi. Bu harekâtın da amacı, Bi’ri Maune katliamına katılan Amirlilerden hesap sormaktı. Peygamberimiz bu harekât için hazırlanan askeri birliğin komutanlığına ise Şüca b. Vehb el-Esedi’yi tayin etti. 24 mümin savaşçıdan oluşan askeri birlik Siyy bölgesinde bulunan Amirliler üzerine gönderildi. İslam ordu birliği Siyy adı verilen bölgeye vardıklarında Amirlileri sabah ansızın yaptıkları baskınla bozguna uğrattılar. Amirli erkeklerin çoğu kaçıp canını zor kurtardı, fakat kadınları esir olarak alındı. Aynı zamanda bu baskın ile Amirlilerin 150 kadar koyundan oluşan sürüleri de ganimet olarak alındı ve Medine’ye geri dönüldü. Birlik görevini başarıyla tamamlamıştı. Kadınların serbest bırakılması için Amirlilerden kaçanlarından bir heyet Hz.Muhammed’e@ başvurdu ve ricacı oldu. Hz.Muhammed@ kadınları serbest bırakınca Amirliler Müslüman oldular. / İslam Cumhuriyetine katıldılar. / Barış topluluğuna katıldılar. Harita 51:Şuca b. Vehb El Esedi’nin Sıyyi Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 33.4. Kuzeye Yönelim Şimdi sıra yarımadadaki bütün Arapları Medine İslam Cumhuriyeti etrafında toplamak için Bizans ve Sasani gibi süper güçlere kafa tutan bir açılım yapılmasına gelmişti. Bölgede tevhidi sağlayarak güçlü bir Cumhuriyete gidişi sağlamak için Suriye yani kuzey bölgesi önem arz etmekteydi. Zira yarımada Araplarına karşı bölgesel güç olduğunu göstermenin yolu büyük güçlere kafa tutmaktan geçiyordu. Büyük güçlere kafa tutan ve kendilerinden / Arap olan bir gücün yanında yer almak bölge kabileleri için bir şeref vesilesi olabilirdi. Çünkü Araplar şereflerine oldukça düşkün olduklarından ve Arap yarımadasına da sırf güvenliklerini korumak için sığındıklarından, içlerinden çıkacak böyle şerefli bir başkaldırıyı destekleyecekleri aşikârdı. Yarımadaya sığınan kabileler incelendiğinde çoğunun mustarabe Arapları (sonradan Araplaşmış kabileler) olup büyük devletlerdeki zulümlerden kaçmış topluluklar olduğu anlaşılacaktır. Eğer onlar bu işin başarabileceğine inandırılırsa onların İslam Cumhuriyetine katılımı çok kolaylaşacaktı. Bunu gayet iyi bilen peygamberimiz hedefi kuzeye doğru çevirdi. Diğer taraftan Bizans İmparatorluğu da Hz.Muhammed’in@ hareketini an be an takip ediyor ve bu hareketi kontrol altına almanın yollarını araştırıyordu. Şayet bu hareket, Arap yarımadasında başarılı olacak olursa bütün Suriye ve Anadolu’yu egemenliği altına alması mümkündü. Ayrıca Hz.Muhammed’in@ Bizans İmparatoruna gönderdiği mektupta da ifade edildiği üzere Bizans imparatorluğu kendi halkına geçmişte yaptığı zulümler nedeniyle sicili temiz değildi. Bu nedenle Bizans İmparatorluğu hâkimiyetinde yaşayan halkların yakın gelecekte kendisine karşı isyan etme potansiyeli mevcuttu. Eğer İslam Cumhuriyeti adil bir yönetimi kendi yurdunda sağladığını gösterir ve egemenliği altına girecek topluluklara da adalet ve merhamet vaat eden güçlü bir çağrı yapacak olursa Bizans egemenliğindeki halkların da hemen İslam Cumhuriyetinin egemenliğine geçmeyi tercih edecekleri çok açıktı. Fakat diğer taraftan Mekke müşrik yönetimi Hudeybiye anlaşması ve arkasından gelen Hayber’in fethi ile Medine İslam Cumhuriyetinin kendilerine kurduğu kumpası kırmanın yolu olarak Bizans’a bağlı Gassanlıları / Suriyelileri Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine kışkırtmaya çalışıyordu. Ticari bağlantılar nedeniyle önceden beri Gassanlılarla çok iyi ilişkiler içerisinde olan Mekkeli müşrik ileri gelenler (özellikle Ümeyye oğulları reisi Ebu Süfyan) bu dostluklarını Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine kullanmaktaydılar. Mekke müşriklerinin kışkırtmalarıyla Gassanlılar ve Bizans İmparatorluğu önce Medine’ye en yakın kabileleri İslam Cumhuriyetine karşı harekete geçirmeyi denediler. 33.5. Zatul Atlah Askeri Harekâtı Yukarıda belirtilen nedenlerle İslam Cumhuriyetinin artık kuzey istikametine yönelmesi gerekiyordu. Bu amaçla güzergâh üzerindeki Arap asıllı kabileleri İslam Cumhuriyetine katılım yapma ya da müttefik hale getirmek için bu kabileler üzerine davetçi askeri kuvvetler gönderilmesi planlandı. İlk olarak Hz.Muhammed@, Ka'b b. Umeyr komutasındaki 15 kişilik bir askeri birliği Suriye sınırındaki Zatul Atlah'a gönderdi. Söz konusu askeri birlik Zatul Atlah’a ulaştığında tuzağa düşürüldü. Daha müzakere ve davet fırsatı bile bulamadan bölge halkı savaşçıları tarafından katledildiler. Baskından sadece bir mümin savaşçı kurtulabildi, diğer bütün mücahitler şehit edildiler. Kurtulan mümin savaşçı Medine'ye gelerek durumu Hz.Muhammed’e@ bildirdi. Bu sefer ile Kuzeye açılmanın hiç te kolay olmayacağı anlaşılıyordu. Fakat Hz.Muhammed@ de kolay pes edecek bir şahsiyet değildi. O, ne tehditlere boyun eğiyor ne de yılgınlık, pişmanlık gösteriyordu. Harita 52:Kab b. Ümeyr El Gifari’nin Zatul Atlah Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 33.6. Busra’ya Elçi Gönderilmesi Hz.Muhammed@ İslam Cumhuriyetine katılım teklifi yapmak için kabileler üzerine askeri birlik gönderme yerine kabile reislerine elçilerle mektup gönderme yolunu denemeye karar verdi. Bunun için Şam’ın güneyinde yer alan ve Şam’a 130 km uzaklıktaki Busra şehrinin Valisine / emirine gönderilmek üzere Haris Bin Umeyri elçi olarak seçti. Haris, davet mektubunu Hz.Muhammed’den@ alarak yola çıktı. O, Mute'ye geldiği zaman Şam valisi Şurahbil b. Amr'ın askerlerince yakalanıp tutuklandı. Daha sonra ise Şurahbil'in emri ile şehit edildi. Şurahbil Hz.Muhammed’in@ elçisini öldürmekle büyük bir suç işlemişti. Zira elçilere dokunmamak tüm devletler ve kabileler için her zaman geçerli bir ilkedir. Şurahbil ise bu suçu işlerken aslında hem İslam Cumhuriyetini tanımadığını gösteriyordu hem de peygamberimize meydan okumaktaydı. Hz.Muhammed@ işlenen bu suça ve meydan okumaya onların anladığı dilden bir cevap vermek için büyük bir askeri harekâtın hazırlıklarını başlattı. 33.7. Cenab-ı Hakk’ın Bu Katliama Sert Tepki Göstermesi Cenab-ı Hak, Gassanlı Hristiyanların işledikleri bu cinayetin karşılıksız kalmayacağını, eğer özür dilemez ve Allah’a bağışlanma için sığınmazlarsa / İslam Cumhuriyetine katılımı reddetmekte ısrar ederlerse bunun hesabının mutlaka sorulacağını ve bundan Bizans dâhil hiçbir gücün kendilerini koruyamayacağını bildiren ifadeleri Maide Suresinin aşağıdaki ayetleri ile inzal eder. Bu ayetlerde tam bir diplomasi dili ile Gassanlılar uyarıldı ve yaptıklarının son derece yanlış olduğu belirtildi. Onların gerçeği ve geleceği göremeyip tam bir körlük içerisinde oldukları ifade edildi. Cenab-ı Hak, onlara şirke / zulme dönüşmüş Hristiyanlık modelinin kendilerini azaba götürdüğünü bildirdi. İslam Cumhuriyetine katılıma hayır demekle Kendisini (Allah’ı) inkâr ettiklerini belirterek eğer bu durumlarını terk etmez / Kendisine (Allah’a) yönelmeyecek olurlarsa şiddetle cezalandırılacaklarını ve bu cezalandırmaya kimsenin engel olamayacağını bildirdi. Medine’deki ve Hayber’deki Yahudilerin İslam Cumhuriyeti karşısında aldıkları hezimetleri, bu tehdidin mutlaka gerçekleşeceğinin kanıtları olduğunu gösterdi. Yukarıda özetle belirtilen hususlar Mute Savaşı öncesinde düşman bölgede kamuoyu oluşturmaya yönelik söylemler olarak Maide Suresinin (70-86) ayetlerinde ifadesini bulur. Söz konusu ayetler aşağıdaki gibi detaylı olarak incelenecek olursa; Bizans hâkimiyetindeki Gassanlı Hristiyanlar kendilerinden önceki ehli kitap kabileleri olan İsrail oğullarının yaptıklarının şimdi aynısını yapmışlar ve kendilerine peygamberimizin gönderdiği elçiyi öldürdükleri aşağıdaki ayette verilen örnekle dile getirilmiştir. 70- İsrail oğullarından (Allah’ın yasalarına uyacaklarına dair) söz almış, (uymadıkları zaman onları bu sözlerini hatırlatmak için) onlara elçiler göndermiştik. Ne zaman hoşlarına gitmeyen bir şeyle onlara bir elçi gittiyse, onlar o elçilerin bir kısmını yalanlayıp bir kısmını da öldürdüler. (Maide Suresi 70) Hz.Muhammed’in@ elçisini işkenceyle öldürerek işlenen cinayet gösteriyordu ki onlar (Gassanlılar) etraflarındaki gelişmeleri göremeyecek kadar kördüler ve yaptıklarının hesabının sorulmayacağını sanıyorlardı. Hâlbuki kendilerinden önceki ehli kitap kabileler / İsrail oğulları aynı hataları defalarca işlemişler ve her defasında hatalarını anlayıp tevbe etmiş doğru yolu bulmuşlar fakat zamanı gelince tekrar aynı hataya düşmüşlerdi. Şimdi de Gassanlılar hakka karşı körleşmiş ve sağırlaşmış olmanın etkisiyle bu hatayı tekrar etmekteydiler. 71- Hakka karşı öylesine kör ve sağır kesildiler ki bu işledikleri cinayetin hesabının kendilerinden sorulmayacağını sandılar. /hesap vermekten kolaylıkla kurtulacaklarını sandılar. Bir süre sonra hatalarını anlayıp tevbe ettiler, Allah da tevbelerini kabul etti. Zaman içerisinde onların çoğu gene körleşip sağırlaşmayı tercih ettiler. Fakat Allah, onların yapmakta oldukları her şeyi görmektedir. (Maide Suresi 71) Gassanlı Arapların Şam valisi Şurahbil’in peygamberimizin gönderdiği elçiyi katlettirerek verdiği mesaj ise şuydu; “Bizler Hz.Muhammed’in@ İslam Cumhuriyetini tanımıyoruz / inkâr ediyoruz. Allah’ın yasalarının egemen olduğu, O’nun yasaları karşısında hiçbir otoritenin imtiyazlı olmadığı, tüm idareciler dâhil herkesin Allah’ın kulu olduğu ve herkesin yaptığının hesabını vereceği bir sisteme dâhil olmak istemiyoruz. Biz Bizans İmparatorluğunun benimsediği Hristiyanlığın öngördüğü yönetim sisteminde kalmak istiyoruz. Bizler yönetimde Allah’ın otoritesine eşit / denk otorite olarak Kilise otoritesinin de yetkili olduğu bir yönetim modelini benimsiyoruz. Bunun ifadesi olarak da ‘Meryem oğlu Mesih’te Allah’tır’ diyoruz. Hatta Ruhul Kudüsü (kutsal / yüce kişilerden oluşan parlamentoyu) de Allah’ın otoritesine denk üçüncü bir otorite olarak kabul ediyoruz.([1] ) Nasıl ki Allah koyduğu yasa ve işlerinden sorgulanamaz, hesaba çekilemez ise aynı şekilde Allah’a denk kabul ettiğimiz bu otoritelerde sorgulanamaz ve hesaba çekilemez. Biz böyle bir yönetim modelini kendimiz için daha uygun buluyoruz ve yaptıklarının hesabını veren ve yaptıkları yanlışlardan dolayı sorgulanabilen bir yönetim modeli olan İslam Cumhuriyeti modelini reddediyoruz. / inkâr ediyoruz.” Şurahbil’in elçiyi katlederek verdiği bu mesaj, Cenab-ı Hak tarafından tekrar edilir ve onların kendilerine yapılan teklifi reddederek / inkâr ederek kâfir oldukları vurgulanır. Onların bu tutumlarından ve Bizans’ın şirk / zulüm sisteminden vazgeçmemeleri halinde şiddetli bir azapla cezalandırılacağı tehdidi yapılır. Böylece üzerlerine yapılacak askeri harekât ilan edilerek onlar uyarılırlar. Onların ahiretteki cezalarının da cehennem olacağı beyan edilir. 72-73- “Muhakkak ki Meryem oğlu Mesih Allah’tır.” diyenler kâfir oldular. Hâlbuki Mesih (Hz. İsa, vaktiyle onlara) şöyle demişti; “Ey İsrail oğulları! Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kul olun. Kim Allah’a şirk (eş, ortak) koşarsa, muhakkak ki Allah ona cenneti haram etmiştir ve onun varacağı yer ateştir. Üstelik zalimlerin hiçbir yardımcısı da yoktur.” Andolsun, “Allah, üçün üçüncüsüdür” diyenler kâfir oldular. Hâlbuki O tek İlah’tan başka ilah yoktur. Eğer dediklerinden vazgeçmeyip inkâr edenlere (Allah’ın Devletine katılmayı reddedenlere) mutlaka elem dolu bir azap dokunacaktır. (Maide Suresi 72-73) Cenab-ı Hak, Gassanlı Hristiyan Arapları bu yaptıklarından pişmanlık duyup özür dilemeleri ve Medine İslam Cumhuriyetine teslim olmaları için çağrıda bulundu. Eğer tevbe edip bu tutumlarından vaz geçerlerse yaptıklarından dolayı kendilerinden intikam alınmayacağını ve bağışlanacaklarını bildirdi. Bu bağışlanacak suçlar kapsamını ise teslim oldukları tarihe kadar işledikleri her türlü suç ve günahlar olduğunu belirtti. Onlar yeter ki kendilerini ıslah etsinler doğru yola gelsinler o takdirde asla devri sabık yaratılmayacağını deklare etti. 74- (Bu uyarılara rağmen) Onlar yaptıklarına pişmanlık duyup Allah’a yönelerek bağışlanmalarını hala talep etmeyecekler mi? Hiç şüphesiz ki Allah, kendisini ıslah edenlerin geçmişteki suç ve günahlarını bağışlayan ve merhamet edendir. (Maide Suresi 74) Gassanlıların Bizans’ın teslis sistemine bağlılıkta ısrar etmeleri üzerine Cenab-ı Hak, onlara teslis sisteminin yanlışlığını şöyle anlattı; “Hz. İsa ilah değil kendisinden önce gelmiş geçmiş elçiler gibi elçidir. Annesi de tertemiz, dürüst, doğru bir kadındır. Her ikisi de diğer insanlar gibi yemek yerlerdi. Onların bu vasıfları diğer insanlara ait vasıflardır. Bu nedenle her ikisi de kuldur ve ilah olamazlar. Her ikisi de tercihlerinden sorumludurlar ve bu tercihlerinden hesaba çekileceklerdir. İlah ise yaptığından / tercihlerinden sorumlu tutulamaz. Kimse ilahtan hesap soramaz. Hz. Meryem’in temizliği, doğruluğu ve dürüstlüğü onun sorumluluk ve hesap verme bilincinin sonucudur. Hâlbuki sizin ilahlaştırdığınız Hz. İsa ve Hz. Meryem Allah’a muhtaç ve yaptıklarından Allah’a hesap vereceklerine inandıkları ve ona göre davrandıkları halde sizler onlar adına hareket eden kurumlar ihdas ederek bu kurumların yöneticileri olarak kendinizi sorumsuzluk mevkiine çıkartıyorsunuz. Onlar Allah’ın yasalarına uyumaya itina gösterip temizliği, dürüstlüğü tercih ederlerken onlar adına hareket ettiğinizi iddia eden sizler iyi- kötü / doğru- yanlış / haram- helal demeden kendi arzularınıza göre hareket ediyorsunuz ve kendinizi sorumsuz addediyorsunuz. Bu halka yaptığınız en büyük zulümdür. Diğer insanlar gibi birer kul olmanıza rağmen kendinizi diğer insanlardan ayrıcalıklı ve imtiyazlı görüyorsunuz. Bunu da Hz. İsa’yı ve annesini insanlık vasfından çıkarıp ilah oldukları yalanına dayandırıyorsunuz. Elinizde hiçbir deliliniz olmadığı halde çok büyük bir hile, aldatma ve sahtekârlık ortaya koyuyorsunuz.” Cenab-ı Hak, hitabını daha sonra Hz.Muhammed’e@ çevirdi ve onların izledikleri yolların yanlış olduğu ortaya konmasına rağmen yine de doğru yoldan / haktan yüz çevireceklerini izlemesini söyledi. 75- Meryem oğlu Mesih, sadece bir elçidir. Ondan önce de birçok elçiler gelip geçmiştir. Onun annesi de doğru, dürüst, namuslu, tertemiz bir kadındı. Onların her ikisi de diğer insanlar gibi yemek yerlerdi. Bak! /İzle! Onlara nice apaçık delilleri göstermemize rağmen onlar yine de (Haktan) yüz çeviriyorlar. (Maide Suresi 75) Cenab-ı Hak, Gassanlı Hristiyan Araplara Medine İslam Cumhuriyetine karşı Bizans imparatorluğuna sığınmalarının bir faydasının olamayacağını da bildirdi. Onların Allah’ın gücü karşısında dayanamayacağı ve bu nedenle onlara bağlı olmalarının, onlara itaat etmelerinin anlamsız olduğuna aşağıdaki ayet ile işaret etti. Hâlbuki Allah kullarının bütün ihtiyaçlarını bilir ve taleplerine duyarlıdır. Bu nedenle İslam Cumhuriyetine katılacak olurlarsa bütün ihtiyaçlarına cevap verileceği ve asla duyarsız davranılmayacağı deklare edilir. 76- De ki: “Allah’a karşı size ne bir yarar sağlamaya ne de zarar vermeye güçleri olmayan şeylere mi kulluk yapıyorsunuz? / itaat ediyorsunuz?” Hâlbuki Allah, her şeyi işitir ve bilir. (Maide Suresi 76) Cenab-ı Hak, Gassanlıların akıllarını başlarına alarak haddi aşmamaları konusunda uyardı. Bu noktada dinde aşırılığa kaçmamalarını yani Allah’tan başka ilahlar edinmemelerini, Allah’ın yasalarına riayet etmelerini belirtti. Bizans’ın geçmişte bu suçu işleyerek hem kendilerini hem de başka kavimleri doğru yoldan saptırdıklarını ifade etti.([2] ) Şimdi de aynı Bizans, onlardan teslis sistemine bağlı kalmalarını isteyerek onların sapıklıkta devam etmelerini emrettiğini belirtti ve şayet Bizans’ın taleplerine boyun eğecek olurlarsa kendilerine yazık edeceklerini bildirdi. 77- De ki: “Ey kitap ehli! Gerçeklere aykırı olarak dininizde aşırılığa gidip haddi aşmayın, Haktan sapmayın. Evvelce Dosdoğru Yoldan hem kendileri sapmış hem de birçoklarını saptırmış olan kavmin (Bizanslıların) isteklerine şimdi siz de itaat ederek kendinize yazık etmeyin” (Maide Suresi 77) Cenab-ı Hak, Gassanlıları uyarırken yakın geçmişte isyan etmeleri nedeniyle Medine Yahudilerinin Medine’den kovuldukları / lanetlendiklerini örnek verdi. Onların isyan etmeleri nedeniyle yurtlarından kovuldukları gibi eğer haddi aşıp, İslam Cumhuriyeti’ne katılım davetini reddetmeye devam edecek olurlarsa yurtlarınızdan kovulacak ve sürgün cezası ile cezalandırılacakları konusunda tehdit etti. Onlara verilecek bu cezalandırmanın Yahudi ve Hristiyan şeriatlarına uygun olduğu vurgusunu da yaptı. 78-79- İsrail oğullarından inkâr edenler / İslam Cumhuriyetine başkaldıranlar, Davud ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle (onların şeriatları uyarınca) lanetlendiler. / yurtlarından kovuldular. Bu duruma düşmeleri, onların isyan etmeleri, taşkınlık yapıp haddi aşmaları sebebiyledir. Onlar yaptıkları kötülük, zulüm ve günahlardan birbirlerini sakındırmaya dahi çalışmıyorlardı. Yaptıkları şey ne kötüydü. (Maide Suresi 78-79) Cenab-ı Hak, Gassanlı birçok Arap kabilesinin inkârcı / İslam Cumhuriyetini tanımayan Bizans imparatorluğu ve Mekke müşrik yönetimi ile ittifak kurduklarına ve Medine İslam Cumhuriyetine karşı birlik oluşturmaya çalıştıklarına işaret ettikten sonra böyle yapmalarının kendi kendilerine yazık etme anlamına geldiğini bildirdi. Onların gerçekten Allah’a, peygamberlerine ve onlara inzal edilen ilahi öğretilere bağlılıkları olsaydı, İslam Cumhuriyetini reddetmez ve inkârcı günahkâr Bizans ve Mekke müşrikleri ile müttefiklik ilişkisine girmeyeceklerini ifade etti. Ama onların günahkâr ve yoldan çıkmış kimseler olması nedeniyle kendileri gibi azıp sapmış Bizans yöneticilerini kendilerine yönetici / evliya seçtiklerini belirtti. 80-81- Onlardan (Gassanlı Hristiyanlardan) çoğunun inkârcılarla (müşriklerle ve İslam Cumhuriyetini tanımayan Bizanslılarla) ittifaklar kurduklarını görüyorsun. Böyle yaparak sadece kendi elleri ile kendilerine yazık ediyorlar. Bu Allah’ın gazabını başlarına getirir. Kendi tercihleri ile kendilerini azaba mahkûm ediyorlar. Eğer onlar Allah'a, Peygambere/ peygamberlere ve ona /onlara indirilene gerçekten inanmış olsalardı onlarla (müşriklerle ve İslam Cumhuriyetini tanımayan Bizanslılarla) ittifaklar kurmazlardı. / onlara tabi olmazlardı. / onları evliya edinmezlerdi. Velakin zaten onların çoğunluğu, fasık / doğru yoldan sapmış günahkârlardır. (Maide Suresi 80-81) Cenab-ı Hak, müminlere neden Kuzeydeki Hristiyanlara doğru harekât düzenlenmesi gerektiğini şöyle ortaya koydu; “Eğer Gassanlı Hristiyan Araplar da Nasranîler (Habeşistanlı, Necranlı ve Dumetül Cendelli Hristiyanlar) gibi Medine İslam Cumhuriyetini tanısalardı, onlar gibi mütevazı olsalardı, hakka karşı gurur kibir yapmayıp İslam Cumhuriyetine katılım davetini kabul etselerdi o zaman onların üzerine ordu gönderilmeyecekti. Ama onlar müminlere karşı amansız bir düşmanlık sergileyen inkârcı Yahudi ve müşriklerin yolunu seçtiler. Hâlbuki müminlere sevgi bakımından çok yakınlık gösteren ve Allah’ın yasalarına uymayı kendilerine şiar edinmiş, her zaman Hakk’ın yanında yer almış, Hak yanlılarına yardımcı olmuş Nasranîlerin Kilise mensupları kendilerini ilahlık mertebesinde görmezler, Hz. İsa’yı tanrı tanımazlar ve böylece kendilerini imtiyazlı bir sınıf olarak addetmezler. Onlar Hz. İsa’yı da bir kul olarak gördükleri için Onun izinden giden rahipleri ve keşişleri de kendilerinin kul olduklarının bilinci içerisinde gayet alçak gönüllü, gurur ve kibirden uzak, bu dünya da yaptıklarının hesabını vereceğini bilen insanlardır. Bu nedenle onlar İlahi öğretiye dayalı İslam Cumhuriyetini kolaylıkla tanımışlardır ve müminlere sevgi beslerler. Fakat Yahudiler ve müşrikler kendilerini seçkin gördükleri ve işlediklerinin hesabını kimseye vermeye yanaşmadıkları için müminlere amansız bir şekilde düşmanlık yapmakta oldukları için onların üzerine İslam Cumhuriyeti orduları gönderilmiştir. / gönderilecektir. Kim yeryüzünde büyüklük taslayarak insanlara zulüm yaparsa onların bu iktidarlarını devirmek ve o ülke halklarına adaleti, merhameti, barış, huzur ve emniyeti getirmek Allah’ın müminler üzerine yüklediği görevdir. / sorumluluktur. Zaten o kendini beğenen, gurur ve kibir taslayarak insanlar arasında kendine imtiyazlar arayan kimseler müminlerin amansız düşmanlarıdır. Onlarla mücadele kaçınılmazdır.” 82- Çevrenizdeki insanlardan, müminlere karşı en büyük düşmanlığı yapanların Yahudiler ve Müşrikler olduğunu görüyorsun. Yine o insanlardan, müminlere karşı sevgi bakımından en yakın olarak da: “Biz Nasranî’yiz” diyenleri bulursun. Çünkü onların arasında böbürlenmeyen / kibirlenmeyen keşişler ve rahipler vardır. (Maide Suresi 82) Nasranîlerin (Habeşistan, Necran ve Dumetül Cendel Hristiyanlarının) keşiş ve rahipleri Hz.Muhammed’in@ getirdiği sistemin oturduğu temel akaidi / paradigmaları tanıdıklarından dolayı hemen iman etmişlerdi. Onlara bu sistem çok tanıdık gelmişti. Geçmişte onlar (onların ataları) bu sistemin akaidine / paradigmalarına iman etmeleri nedeniyle İznik Konsülünden sonra şirk sistemini seçen Bizans yönetimince öldürülmüşlerdi, sürgün yemişlerdi, çeşitli işkencelere maruz kalmışlardı. Bu nedenle onlar Hz.Muhammed’in@ mesajını hemen kabul etmişlerdi. Cenab-ı Hak, onların bu iman ve teslimiyetleri nedeniyle rahat huzur içerisinde yaşayacaklarını ahirette de cennetle ödüllendireceğini bildirdikten sonra inkâr edenleri ise ateşle cezalandıracağını ifade etti. 83-86- Peygambere indirileni dinledikleri zaman, bildikleri hak ve hakikati onda gördükleri için onların (Nasranî keşişlerin ve rahiplerin) gözlerinden yaşlar boşaldığını görürsün. Derler ki: “Rabbimiz, biz bu vahyin Senden gelen Hak olduğuna iman ettik, Sen bizi de şahitlerle beraber kıl. Hem biz, Rabbimizin bizi ıslah ediciler / salihler topluluğuna katmasını arzularken neden Allah’a ve bize gelen bu Hak ve hakikate güvenmeyelim ki?” Bu imanlarına karşılık olarak Allah da onlara mükâfat olarak ebedi kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler verdi. İyi ve güzel davrananların hak ettikleri karşılık işte böyledir! İnkâr edip ayetlerimizi tekzip edenler ise kendilerini çılgın ateşin ehli kılmaktadırlar. (Maide Suresi 83-86) Yukarıdaki beyanlar / ayetler okunur ve tüm müminler neden Mute savaşı için hazırlık yaptıklarını öğrendikleri gibi bunlar İslam Ordusunun gideceği yerdeki Hristiyan halka ve yönetime birer mesaj olarak yayımlanır. Bu mesajlar Mute bölgesindeki Hristiyan halklar nezdinde kamuoyu oluşturmaya yardımcı olur. Savaş esas itibariyle meydanlardan önce kamuoyunda kazanılması gerekir. Eğer kamuoyunda haklılık ispat edilir de kamuoyunun desteği alınırsa düşmanın kolu kanadı kırılmış olur. 33.8. Mute Savaşı Hazırlıkları Mute’ye gidecek İslam Ordusunun hazırlıkları kısa sürede tamamlandı ve 3000 askerden oluşan bir ordu teşkil edildi. Ordunun komutanlığını ise Hz.Muhammed@ Zeyd b. Harise’ye verdi. Fakat peygamberimiz düşman ordusunun süper güçlere ait bir ordu olması ve savaşın çok çetin geçecek olması nedeniyle Zeyd’e herhangi bir şey olması halinde yerine Cafer b. Ebu Talib’in komutan olduğunu, şayet onunda şehit olması halinde Abdullah b. Revaha’nın orduya komuta etmesini emretti. Eğer Abdullah b. Revaha da şehid olursa askerlerin kendi aralarından bir komutan tayin etmeleri talimatı verdi. Hz.Muhammed’in@ bu talimatları da gösteriyordu ki bu sefer ki savaş oldukça zorlu geçecekti. Süper güçlere kafa tutmanın elbette bir maliyeti / bedeli olacaktı. Bu bedelin de ödenmesi gerekiyordu ki, beklenen sonuç alınsın. Ordu, Medine'den hareket etti. Ordunun gideceği yol üzerinde birçok kabile ve toplulukla karşılaşılacaktı. Hz.Muhammed@ orduya Veda tepesine kadar eşlik ederek uğurlama sırasında ordu komutanlarına şu talimatları verdi; “Allah'ın ismiyle yola çıkın. Ben size Allah'ın emirlerini yerine getirmenizi, yasaklarından kaçınmanızı, yanınızdaki Müslümanlara karşı hayırlı olmanızı ve birbirinize karşı iyi davranmanızı tavsiye ediyorum. Allah yolunda, Allah için cihat edin. Allah'ın düşmanlarıyla savaşın. Çocuklara kadınlara ve ihtiyarlara dokunmayın. Gittiğiniz yerde kiliselerde yaşayan, insanlardan ayrılmış ve kendilerini ibadete vermiş kimseler bulacaksınız. Onlara ilişmeyin. Ağaçlarını keserek veya yakarak, evlerini yıkarak insanları cezalandırmayın. Anlaşma yaptığınız zaman sözünüzde durun; anlaşmalarınıza vefasızlık yapmayın. Ganimet mallarına karşı hain olmayın. Müşriklerle karşılaştığınız zaman onları Müslüman olmaya davet edin. Müslüman olurlarsa hicret edip Medine'ye gelmeye davet edin. Eğer bu davete uyarlarsa muhacirlerin sahip oldukları tüm haklara sahip olacaklarını, muhacirlerin sorumlu oldukları tüm işlerden onların da sorumlu olacaklarını bildirin. Eğer hicreti kabul etmez de memleketlerinde kalmayı isterlerse, Müslümanlardan göçebe (bedevi Arap) olanların konumunda bulunacaklarını, göçebe Müslümanlara (bedevi Araplara) uygulanan hükümlerin onlar için de geçerli olacağını bildirin. (Allah ve Resulünden / İslam Cumhuriyetinden gelecek düzenlemelere / emir, yasa ve hükümlere uyulması) / Bu seçeneğin tercih edilmesi halinde savaş ganimetlerinden bir paylarının olmayacağını ve savaşta yer alan Müslümanların haklarına sahip olmayacaklarını da bildirin. Yok, eğer Müslüman olmazlarsa cizye vermeye davet edin. (İslam Cumhuriyetinin zimmetine girerek can ve mal emniyetlerinin İslam Cumhuriyetince sağlanması ve bu hizmet nedeniyle cizye ödenmesi) Cizye vermeyi kabul edenlere bir zarar vermeyin; ellerinizi onlardan çekin. Eğer cizye vermeye de yanaşmazlarsa Allah'ın yardımına sığınarak onlarla savaşın. Kuşattığınız şehir veya kale halkı Allah’ın (İslam Cumhuriyetinin) hükmüne göre teslim olmayı isterse onları Allah'ın (İslam Cumhuriyetinin) hükmüne göre değil, kendi hükmünüze göre teslim alın. Çünkü bu konuda Allah'ın (İslam Cumhuriyetinin) hükmünün ne olduğunu bilemezsiniz. Şehir veya kale halkı Allah ve Resûlü'nün himayesini isterse Allah ve Resûlü'nün (İslam Cumhuriyetinin) değil kendi (komutan olarak kendi) himayenizi verin. Çünkü bu konuda Allah ve Resûlü'nün (İslam Cumhuriyetinin) himayesinin ne olacağını bilemezsiniz. Eğer sizler (komutanlık olarak) himaye anlaşmanızı bozacak olursanız bu Allah ve Resûlü'nün (İslam Cumhuriyetinin ) himaye anlaşmasını bozmaktan daha az sorumluluk gerektirir.”([3] ) 33.9. Beklenmeyen Düşman Gücü İslam Ordusu'nun Medine’den hareket ettiğini duyan Şürahbil, Bizans İmparatoru Herakliyus’a haber gönderdi ve destek kuvvetleri istedi. Bizans’tan yardımcı kuvvetler gelinceye kadar kendisi de çevre kabilelerden asker topladı. Şurahbil kardeşi Sedus komutasında 50 askerden oluşan bir birliği de İslam Ordusunun ilerleyişini yavaşlatmak, Bizans’ın yardımcı kuvvetleri yetişinceye kadar onları oyalamak için öncü birlik olarak Vadi’l Kura’ya gönderdi. Burada yapılan çarpışmada Sedus öldürüldü ve birliği bozguna uğratıldı. Maan’a kadar ilerleyen İslam Ordusunu, Şürahbil 200 bin kişilik bir ordu ile beklemektedir. Şurahbil bölge Araplarından 100.000 kişilik askeri gücü toplamıştır. İran Sasani İmparatorluğu ile savaşmaktan geri dönen Bizans’ın 100.000 kişilik ordusu da Şurahbile destek vermek üzere Şurahbil’in ordusuna katılmıştır. Düşman ordusunun çok kalabalık olduğuna dair istihbaratın alınması üzerine İslam Ordusunun Komuta Kademesi böylesine büyük bir düşman kuvvetleri karşısında nasıl bir strateji izleneceği konusunda değerlendirme yapmaya karar verdiler. Komutanların çoğu, Hz.Muhammed’e@ haber gönderilmesi ve gelecek olan cevaba göre hareket edilmesini söyledi. Fakat Abdullah bin Revaha çok etkileyici, güzel bir konuşma yaparak komuta kademesinin fikrini savaşma yönünde değiştirdi. 33.10. Mute Savaşı Abdullah b. Revaha’nın yaptığı konuşmada seferin amacının tam da bu olduğunu yani süper bir gücün (Rum İmparatorluğunun) karşısına dikilmek olduğunu, İslam Cumhuriyetini / İslam Dinini yüceltmenin yolunun bundan geçtiğini ve bu uğurda şehit ya da gazi olmanın yeryüzünün bütün ganimetlerinden son derece üstün olduğunu ifade etti. Bunun üzerine İslam Ordusu Mute’ye kadar ilerledi ve orada 200.000 kişilik düşman ordusu ile karşılaşıldı. Mute ovasında yapılan çarpışmada, önce Zeyd b. Harise, daha sonra Cafer b. Tayyar ve daha sonra da Abdullah bin Revaha sırayla şehit oldular. O gün çok şiddetli çarpışmalar yaşandı. Müminler şehadet için savaştıklarından dolayı düşman kuvvetleri hem donanım hem de sayıca çok üstün olmalarına rağmen fazla bir etkinlik gösteremediler ve bir hayli zayiat verdiler. Ertesi günü İslam ordusu Halid b. Velid’i ordunun komutanlığına seçtiler. O orduya yeni bir düzen verdi. Sağ kanadı sola, sol kanadı sağa aldı öndekileri arkaya, arkada savaşanları öne alarak savaşa girdi. Ayrıca savaş öncesinde süvarilere dikenler ve çeşitli bez / çuvalları yerlere süründürerek çok büyük toz bulutu kaldırttı. Böylece düşman kuvvetlerinde Müslümanlara takviye birlikler geldiği kanaati uyandırdı. Bu taktik çok etkili oldu ve yaratılan algı düşmanların kalbine korku saldı. Savaşma isteklerini söndürdü. Düşman saflarında panik meydana getirdi. Bu durumdan faydalanan İslam ordusu düşman ordusunu kısmi olarak bozguna uğrattı ve büyük zayiat verdirip birazda ganimet bile aldıktan sonra geri çekildi. Savaşa devam edilmedi ve Medine’ye geri dönüldü. İslam Ordusu bir nevi vur kaç taktiği yapmıştı. Böylece süper bir güce hem kafa tutulmuş hem de zayiat verdirilmişti. Düşman kuvvetlerin de takip etme cesareti gösterememiş olması, onların hantallığı ve cesaretsizliği olarak görüldü. Düşman ordusu bütün cesametine / büyüklüğüne rağmen küçük bir ordu karşısında hiçbir varlık gösteremeyen bir ordu konumuna düştü. Bu sonuç Bizans ordusu açısından karizmanın çizilmesi iken İslam Ordusu açısından çok iyi bir prestij idi. Her ne kadar Medine de müminler İslam ordusu askerlerini «kaçaklar, savaşmaktan kaçanlar diyerek» elde edilen başarıyı küçümsemiş olsalar da Hz.Muhammed@ İslam Ordusunun başarısını görmezden gelmemiş ve onları «döne döne savaşanlar» olarak nitelemiştir. Her birini de ayrıca tebrik etmiştir. Zira 200.000 kişilik dev bir orduya karşı 3000 kişilik küçük bir ordunun savaşında kahramanca savaşıp düşman ordusunu kısmi de olsa bozguna uğratmak, düşmana önemli sayıda zayiat verdirmek, onları takip cesaretini bile gösteremez hale getirmek ve bunu yaparken de sadece 13 şehit vermek oldukça takdir edilecek bir başarıydı. [1] )Hristiyanlığın teslis inancı ( Allah=kral=baba, Oğul= İsa= Kilise, Ruhul Kudüs= parlemento ya da Meryem= Kraliçe) şeklindeki bir şirk sistemidir. Burada Kral Allah’ı temsil eder ve tüm devleti idare eden otoritedir. Onun saltanatı kurumsal olarak Kainatı yaratan ve idare eden Allah=Baba’nın yeryüzündeki temsilcisidir. Kilise ise Allah’ın oğlu İsa adına hareket eden kurumsal bir yapıdır. Yönetimdeki üçüncü otorite ise kimi zaman imparatoriçe olur ve Meryem adına hareket eden yetkili otoriteyken bazı durumlarda ise eyaletlerden gelen temsilcilerin oluşturduğu heyetten oluşan bir kurumdur ki bu kurum Ruhul Kudus / kutsal Ruhlar adına hareket eden kurumsal yapılardır. Her üç kurumun en temel özelliği kendileri ilah kabul edildikleri için verdikleri emir, yaptıkları iş ve icraatlardan sorumsuz olmaları ve yargılanamamalarıdır. Aynı zamanda halk onların verdiği emirlere kayıtsız şartsız itaat etmekle yükümlüdürler. [2] ) Bizanslılar İznik konsülünde tevhidi reddedip teslis inancını kabul ederek sapık şirk sistemine girmişlerdi. İznik Konsulünden sonra tevhit inancına sahip bütün Hristiyanları ya katlettiler ya da ülkeden sürgün ettiler. Böylece dosdoğru yoldan kendileri saptıkları gibi bütün halkları da saptırdılar. [3] )Hz. Muhammed’in Hayatı ve İslam Daveti- Medine Dönemi;Celalettin Vatandaş Sahife 411 Harita 53:Mute Seferi / Savaşı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 33.11. Zatüs Selasil Askeri Harekâtı Mute Savaşı ile Medine İslam Cumhuriyeti’nin kuzeye doğru açılımı yapılmıştı. Bu savaş sonunda Suriye ve Bizans İmparatorluğu içten içe kaynamaya başladı. Bu nedenle kendileri ile müttefik Arap kabilelerini Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine kışkırtma çalışmalarına hız verdiler. Zaten Bizans İmparatorluğu bu kabileleri yanında tutmak için sürekli altın vererek besliyordu. Şimdi verdiği miktarı artırarak Medine üzerine yürüme konusunda kışkırttı. Yapılan kışkırtmalar meyvesini verdi ve Beni lahm, Cüzam, Kudaa gibi kabileler Medine’ye saldırmak için toplanmaya başladılar. Onların bir araya geldiğini haber alan Hz.Muhammed@, hemen bu kabilelerin üzerine ordu göndermeye karar verdi. Bu tür toplaşmalara hemen karşılık verilmeli ve göz açtırılmamalıydı. Aksi takdirde çok büyük zayiatlar yaşanabilirdi. Hz.Muhammed@, sefere çıkacak ordunun güzergâhı üzerindeki Beni Beliyy, Uzre ve Belkayn kabilelerinden yardım almak ve onları İslam Cumhuriyeti ile müttefik hale getirmek için Beni beliyy kabilesi ile akrabalığı olan Amr bin As’tan faydalanmayı düşündü. Şayet gönderilecek ordunun başına Amr bin As’ı komutan olarak tayin ederse hem bu anılan kabilelerle müttefiklikler oluşturulabilir hem de Amr bin As’ın askeri tecrübesinden istifade edilebilirdi. Böyle bir atama ile bundan sonra sınırları genişleyen bir Cumhuriyetin kadrolarına katılacak yeni değerler ile eski kadroların kaynaşmasının imkânlarını ve yollarını eski kadrolara öğretmenin fırsatı da yaratılmış olacaktı. Zira nasıl ki Hz.Muhammed’in eski eşleri ( Hz. Aişe ve Hz. Hafsa) yeni eşlerini (Hz. Safiye, Hz. Meymune ve Hz. Zeynep) kabulde zorlandılarsa yönetimin diğer kademelerinde de aynı problemlerin yaşanması olası idi. Birliğe / tevhide giden ve sürekli gelişen, sürekli genişleyen bir devlet yapısında devlet kademelerinin paylaşımı ve uzlaşı kültürünün de oluşması gerekiyordu. Aksi takdirde büyük medeniyet oluşturulamaz ve tevhit meydana gelmeden İslami Cumhuriyet dağılırdı. İşte bu düşüncelerle Hz.Muhammed’in Zatüs Selasil’e gönderilecek ordunun komutasına yeni iman etmiş olan Amr bin As’ı getirmeyi uygun bulduğu söylenebilir. 300 kişiden oluşturulan askeri birlik Amr bin As komutasında Zatüs Selasil akınına gönderildi. İslam Ordusu hedef kabilenin bulunduğu yere vardığında düşman kuvvetlerin hazırlık yaptıkları ve savaş için İslam Ordusunu bekledikleri bilgisi alındı. Düşmanlar üzerlerine gelmekte olan İslam ordusunun seferi hakkında önceden haberdar olmuş ve hemen sayıca daha fazla bir ordu toplamıştı. Hatta Amr bin As’ın akraba olduğu Beni Beliyy kabilesi bile bu düşman ordusu içerisine katılmıştı. Dolayısıyla Amr bin As’ın akrabalığı yoluyla diyalog kurulması ve müttefiklik yapılması imkânı da kalmamıştı. Bu nedenle Amr bin As, elindeki mevcut ordu ile düşmanla başa çıkmanın kolay olmadığını gördü ve Medine’den destek kuvveti istedi. Hz.Muhammed 200 kişilik bir destek kuvvetini Ebu Ubeyde bin Cerrah komutasında Amr bin As’a gönderdi. Gönderilen destek ordusunun içerisinde Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer de vardı. Destek kuvveti Amr'ın kuvvetleriyle birleşti. Fakat yeni oluşan orduya kimin komuta edeceği hususunda anlaşmazlık çıktı. Hz.Muhammed@ bu durumla karşılaşılacağını bildiğinden Ebu Ubeyde’ye sefer öncesi gerekli talimat ve tavsiyelerde bulunmuştu. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer gibi önde gelen sahabelerine hiç sevmedikleri Amr bin As’ın komutası yerine Ebu Ubeyde bin Cerrah’ın komutan olması yönündeki kışkırtmalarına gelmeyen Ebu Ubeyde, Amr bin As’ın komutanlığını kabul etti ve anlaşmazlığı giderdi. Düşman birlikleri Medine İslam Ordusunun ek kuvvet aldıklarını da duyunca korkup çatışmayı göze alamadılar ve dağıldılar. Küçük bir çatışmanın dışında önemli bir çatışma gerçekleşmedi. Amr bin As orduyu günlerce bölgede tuttu ve çevreye küçük birlikler göndererek düşman kuvvetleri Suriye içlerine kadar kovaladı. Böylece düşman kabilelerin dirençleri kırıldı. Kendilerine bundan sonra rahat olmadığı gösterildi ve iyi bir gözdağı verildi. Bundan sonra Kuzeye en yakın bu bölgede de İslam Cumhuriyeti hâkimiyetinin tesis edildiği gösterildi. Diğer taraftan Amr bin As’ın komutanlığı süresince yapmış olduğu uygulamalara eski kadro müminler tahammül göstererek uzlaşma kültürüne alıştırılmış oldular. Müminlerin yeni durumlarda nasıl karar vereceklerinin ilk örnekleri de bu sefer de yaşandı. Çok soğuk olmasına rağmen Amr bin As’ın ateş yakılmasına izin vermemesi, soğuk nedeniyle askerlerin gusletme yerine teyemmüm yaptırılarak hastalanmalarının önüne geçilmesi, kendisinin de gusletme yerine teyemmüm yapması vb. olaylar bu hususa verilebilecek örneklerdir. Harita 54:Amr b. As’ın Zatüs Selasil Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 33.12. Beni Süleym Kabilesinin Müslim / Teslim Olması Hz.Muhammed’in@ Kuzeye yönelmesinin olumlu etkisi Arap yarımadasındaki kabileler arasında ilk olarak Süleym oğullarında görüldü. Kuruluşundan itibaren Medine İslam Cumhuriyetine en azılı düşmanlıklar gösteren ve büyük kayıplar verdirten Süleym oğulları 900 atlı ile gelip müslüman / teslim oldular ve İslam Cumhuriyetine katıldılar. 33.13. Hadıra Askeri Harekâtı Amr b. As’ın Zatüs Selasil seferinden bir süre sonra, Ebu Katade komutasında on beş kişilik küçük bir askeri birlik operasyon için Gatafan kabilesinin üzerine gönderildi. Bu birlik ani baskınlarla Gatafanlar üzerinde caydırıcı etki bırakacak operasyonlar yapmak üzere görevlendirildi. Operasyon birliği Gatafanlara ait bir kabileye Hadıra bölgesinde rast geldi ve ani bir baskınla söz konusu kabileye ağır kayıplar verdirdi. Düşman dağıldı ve Gatafan eşrafından birçok kişi öldürüldü. Gatafanların liderlerine ait kadınlardan esirler alındığı gibi 200 deve ile 1000 – 2000 koyunun ganimet olarak alındığı rivayet edilir. Bu operasyonla Gatafanlara gerekli gözdağı verilmiş oldu ve operasyonu tamamlayan İslam birliği aldığı esir ve ganimetlerle birlikte kayıpsız bir şekilde Medine'ye döndü. Harita 55:Ebu Katade b. Rebi’nin Hadıra Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/

  • Bölüm 21: AKINLARIN YENİDEN BAŞLAMASI | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 21 AKINLARIN YENİDEN BAŞLAMASI 21.1. Bedrul Mev’id Harekâtı Uhud savaşının sonunda Ebu Süfyan gelecek sene Bedir’de tekrar savaşmak için Peygamberimizi düelloya davet etmişti ve aradan bir yıl geçmiş düello vakti gelip çatmıştı. Bütün Medineliler Ebu Süfyan’ın bu meydan okumasını biliyorlardı. Onlar Hz.Muhammed’in de bu meydan okumadan kaçmayacağını biliyorlardı. İkinci Bedir / Bedrul Mev’id olarak ünlenecek bu savaş için Peygamberimiz hazırlıklara başlanması talimatını verdi. Müminler bir taraftan savaş hazırlıkları yaparken Nuaym b. Mesud el-Eşcai Mekkelilerin çok büyük bir ordu ile yola çıkmaya hazırlandığı haberini getirdi. Hz. Peygamber bu haberin Medinelilerde yarattığı menfi algıya aldırış etmeden hazırlıklara devam emrini verdi. Fakat bu haberin verdiği korkudan etkilenen mümin önderler Hz. Peygamberle toplantı yaptılar ve O’nu Bedir’e gitmekten vazgeçirmeye çalıştılar. Bunun üzerine peygamberimiz daha önce inzal olan Nisa Suresinin 75-78 ayetlerini tekrar okuyarak o müminlere güven, cesaret ve ruh verdi. Ayrıca aynı surenin 84. Ayetini de okuyarak onlara bu savaşa tek başına da kalsa yine de gideceğini bildirdi. Böylece müminler utandılar ve peygamberimizin yanında yer alacaklarına ant içtiler. Cenab-ı Hakk’ın müşriklerin gücünün / etkisinin kırılacağına yönelik vaadine güvendiler. 3 4 Peygamberimizin okuduğu ayetlerle müminlere verdiği yüreklendirme ile İkinci Bedir / Bedrul Mev’id Seferine 1500 kişilik bir ordu ile çıkıldı. Bu askeri sefere çıkıldığı tarihlerde her yıl Bedirde panayır kurulurdu. Müminler hem savaş için hazırlık yaptılar hem de kurulacak panayırda satılmak üzere yanlarında ticaret mallarını da getirdiler. Mekke müşrik ordusu ise Ebu Süfyan komutasında 2000 kişilik bir kuvvetle Bedir’e doğru harekete geçti. Mecenne adındaki kasabaya kadar ilerlediler fakat o yıl kurak ve kıtlık geçmiş olması nedeniyle develere su, yiyecek ve ot bulmakta zor durumda kaldılar. Ebu Süfyan daha başlangıçta yaşadıkları bu olumsuz şartlar nedeniyle seferin çok zor geçeceğini gerekçe göstererek bu randevulu savaşın başka bir yıla ertelenmesini Mekke ileri gelenlerinin görüşüne sundu. Zaten Mekke’den çıkmadan önce aynı görüşte olan ileri gelenler bu görüşü kabul ettiler ve böylece Mekke müşrik ordusu geri döndü. Fakat bu hareketleri onlar açısından gerek Mekke’de ve gerekse Arabistan yarımadasındaki diğer kabileler nezdinde çok büyük itibar kaybına neden oldu. Medine İslam Ordusu ise Mekke müşrik ordusunu Bedir’de tam on altı gün bekledi. Bu arada Medineliler Bedir panayırında mallarını sattılar ve çok büyük gelir elde ettiler. Hz. Peygamber de Bedir bölgesinde yer alan ve daha önce müttefiklik ve / veya saldırmazlık anlaşması yaptığı kabilelerden bazıları ile tekrar bir araya gelerek onlarla anlaşmalarını yeniledi. On altı günün sonunda Ebu Süfyan’ın savaş randevusuna gelmeyeceği anlaşıldı ve Medine İslam Ordusu büyük bir moral, prestij ve ticari kar kazanmış olarak Medine’ye geri döndü. 21.2. Bedrül Mev’id Harekâtı Sırasında Çevre Kabilelere Gönderilen Askeri Birlikler İslam Ordusu Bedir’de bulunduğu on altı günlük süreçte çevre kabilelerin bazılarına da küçük askeri müfrezeler gönderildi. Üzerine müfreze gönderilen bu kabilelerin bir kısmı daha önce yaptıkları anlaşmalara ihanet etmişlerdi ve Mekke’den yana tavır koyacaklarını açıklamışlardı. Abdullah b. Abbas, Süddi ve Katade´den nakledilen rivayete göre, Hz.Muhammed’in daha önce müttefiklik sözleşmesi yapmasına rağmen Mekke’den korkusu nedeniyle ihanet eden Damre oğulları üzerine gönderdiği askeri müfreze Mirdas b. Nehiyk isimli birisini öldürür. Öldürülen şahıs Üsame bin Zeyd komutasındaki müfrezeye selam vermiş ve mümin olduğunu ifade etmiş olmasına rağmen öldürülmüştü. Mümin askerler Mirdas b. Nehiyk’in selam vermesini sürüsünü ve / veya kabileyi kurtarmak için çevirdiği bir oyun olduğunu düşünmüşlerdi. Bu nedenle onlar o kişiye gerçekten iman etmediğini kendilerini kandırmak için mümin numarası yaptığını söyleyip öldürmüşler ve sürüyü de ganimet olarak alıp getirmişlerdi. Durum Hz.Muhammed’e@ rapor edildiğinde O bundan hiç hoşnut olmadı. Zira bu olaydan dolayı Hz. Peygamber ve ordusuna karşı güven kaybı hasıl olacağı çok açıktı. İnkârcıların bu durumu diğer kabileler nezdinde Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine propaganda malzemesi olarak kullanacaklarını peygamberimiz gayet iyi biliyordu. İnkârcıların da bunu kendi çıkarları için fevkalade bir fırsat olarak değerlendirip sonuna kadar kullanacakları kesindi. Onlar, bu olayın Hz.Muhammed’in@ esas niyetinin totaliter bir lider / kral olma sevdasında olduğunu, adamlarının kendilerine iman etmiş kişileri bile acımadan öldürdüklerini ve onların niyetlerinin ganimet elde etmek olduğunu propaganda edeceklerdi. Bu nedenle Hz.Muhammed@ onu öldüren mümin mücahide şu meşhur sözü söyledi “kalbini yarıp baktın mı?” Bu söz o mümini çok mahcup etmişti. Çok üzüldü. “Keşke o zamana kadar mümin olmasaydım da o olaydan sonra mümin olsaydım” diye hayıflandı. Fakat daha sonra nazil olacak ayetler o mücahidi teselli etti. Şöyle ki; “Ey müminler! Yaptığınız akınlarda size selam verip mümin olduğunu göstermeye çalışanı iyice araştırın, onlar mallarını kurtarmak için mi sizden görünmeye çalışıyorlar yoksa gerçekten size muhabbeti olan müminler mi olduğunu iyice soruşturun.” Böylece Cenab-ı Hak hem müminlere akınlarda bir daha bu tür hatalar yapmamaları talimatını verdiği gibi Medine içinde ve dışında oluşturulmaya çalışılacak menfi algıyı da yok edici mesajlarını gönderdi. Bundan sonra bu tür hataların işlenmemesi için müminlerin işlerini daha titiz yapmalarını tembihledi. Seferlerde / akınlarda dost ve düşman ayrımında maddi çıkarların değil Allah’ın İktidarının ön planda tutulmasını emretti. 94- Ey iman edenler! Allah yolunda sefere / askerî harekâta çıktığınız zaman, iyice araştırın. Size selâm verene / size dost olduğunu izhar edene dünya hayatının menfaatine göz dikerek, “Sen mümin değilsin” demeyin. ([1] ) Zira Allah nezdinde daha çok ganimet vardır. Daha önce siz de böyle idiniz ama Allah size lütfetti. Onun için iyice araştırın. Kuşkusuz Allah yaptıklarınızdan haberdardır. (Nisa Suresi 94) Medine’ye dönüldüğünde askerî harekâta katılmayan müminlerin hata yapan mücahitleri eleştirileri onları rencide edecek boyutlara ulaşır. Bunun üzerine Cenab-ı Hak hem akınlara / harekâta katılmayıp hem de böyle eleştiren müminleri kınadı ve hata da yapsa mücahitlere sahip çıktı. Şöyle ki; Akın yapanlarla / Askerî harekâta katılanlarla evlerinde keyif çatıp savaşan müminlere iğneleyici laf atanların aynı olmayacağı, savaşanların üstün tutulacağı ayrıca onların harekât sırasında yaptıkları hataların affedileceği ve onlara üstün makamlar ve mükâfatlar verileceği belirtildi. 95-96- Müminlerden, özürsüz olarak sefere / askerî harekâta katılmayıp evlerinde oturanlarla, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihat edenler bir olmaz. Allah mallarıyla, canlarıyla savaşanları derece itibariyle askerî harekâta katılmayıp evlerinde oturanlara üstün kıldı. Her ne kadar Allah onların hepsine “en güzeli / cenneti” vaat etmiştir. Fakat Allah, cihat edenlere daha büyük bir mükâfat ile oturanlara üstün kılmıştır. Dahası Allah, onlara daha büyük derece ve makamlar ile mağfiret ve rahmet bağışlamıştır. Zira Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir. (Nisa Suresi 95-96) İslam Ordusunun Bedir’de kaldığı süreçte peygamberimiz, Mekke’nin çok büyük bir ordu hazırlıklarına giriştiğine yönelik haberler üzerine daha önce Medine İslam Topluluğu bünyesine katılmış / iman etmiş olmasına rağmen ihanet ederek Mekke’ye iman eden / şirke geri dönen kabileler üzerine de askeri müfrezeler göndermişti. Bu müfrezenin askerleri (görevli güçleri/ melekleri) yakaladıkları kabile ileri gelenlerini sorgulamaya alırlar. Onlara İslam’a iman etmekte iken neden geri dönüp şirke iman ettikleri sorulur. Onlar ise “üzerlerine çok baskı geldiğini ve bu baskılara dayanamadıklarını, kendilerinin çok güçsüz ve zayıf olduklarını, üzerlerine gelecek olan büyük Mekke ordusuna karşı direnme güçlerinin olamayacağını bu nedenle çaresiz kaldıklarını” ifade ederek kendilerini savunurlar. Görevli askeri güçlerin komutanı ise onları sorgulamayı şöyle sürdürür; “Neden Medine İslam Cumhuriyetine başvurmadınız? Medine İslam Cumhuriyet’inden neden yardım istemediniz? Neden gördüğünüz baskılardan Medine’yi haberdar etmediniz? Neden Medine İslam Cumhuriyetine sığınıp hicret etmediniz? Yeryüzü geniş değil miydi?” Bu sorgulama sonucunda onların verdikleri cevapların kendilerini affettirecek gerekçeler olamayacağı için askeri müfreze / görevli güçler tıpkı melekler gibi bu hain kabile ileri gelenlerinin canlarını alır. ([2] ) Görevli güçler inkârcı münafıklar için Cenab-ı Hakk’ın verdiği hükmü onlar için uyguladılar. Cenab-ı Hak bu olaya işaret ettikten sonra onların gidecekleri yerin cehennem olduğunu bildirdi. Böylece çevredeki ihanet eden ve edecek olan kabilelere gerekli mesajlar verilmiş ve bu işin şakasının olmadığı bildirilmiş oldu. Diğer taraftan bu kabilelerin içerisinde olup da İslam’a imanlarından dönmemekle birlikte gerçekten hicret etmeye imkân bulamayanları ise Cenab-ı Hakk’ın bağışlayacağının umut edildiği müteakip ayette bildirildi. Bu süreçte iman edenlerin İslam Cumhuriyetine katılmak için Medine’ye hicret etmeleri halinde barınma ve geçimlerinin sağlanacağı taahhüt edilir. Böylece onların yurtlarını terk etmekten endişe etmemeleri gerektiği belirtildi. Ayrıca bu uğurda ölmeleri halinde onları Cenab-ı Hakk’ın ödüllendireceği müjdelenir. Cenab-ı Hak inzal ettiği bu ayetlerle çevredeki müminlerin Medine’ye gelerek Medine İslam Cumhuriyetine güç katmasını ve gelecek büyük saldırıya karşı Medine’nin savunmasını sağlayan mesajlarını bildirmiş olur. 97-100- (Şirke geri dönerek) kendilerine zulmederken yakalananların canlarını alacakları zaman görevli güçler onları; “Ne işte idiniz? / Niye bu işi yaptınız?” diye sorgular. Onlar: “(üzerimize çok geldiler, çok baskı yaptılar bu nedenle) Biz yaşadığımız bu topraklarda çok çaresiz / güçsüz / aciz duruma düşürüldük.” diye cevap verdiler. Görevli güçler: “Allah’ın ülkesi / yeryüzü geniş değil miydi? Siz de bu geniş ülkede hicret etseydiniz ya?” dediler. İşte bunların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir! Ancak erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan hicret etmeye imkânları olmayan kimseler ise bu hükmün dışındadır. Umulur ki Allah o kimseleri affeder. Allah, çok affedici, çok bağışlayıcıdır. Kim de Allah yolunda yurdundan göç ederse, yeryüzünde barınacağı çok yer, bolluk ve genişlik bulur. Kim Allah’a ve Peygamberine katılmak üzere evinden çıkar ve yolda ölüm onu yakalarsa, onun ödülünü vermek Allah’a düşer. Allah çok affedici, çok merhametlidir. (Nisa Suresi 97-100) 21.3. Zatürrika Askeri Harekâtı / Akını Hz.Muhammed@ Bedrül Mev’id seferinden sonra Necd bölgesindeki Nahle denilen yere doğru askeri bir harekât / akın düzenledi. Zatürrika adı verilen bu harekât / akın Gatafan Kabilesine karşı yapıldı. Bu mevki Gatafan’dan Sa’lebeoğullarının yaşadığı bölge olup, Medine’nin kuzey doğusunda iki günlük bir mesafededir. Huyey bin Ahtab’ın ve Hayberlilerin Mekke’de yaptığı müttefiklik anlaşması meyvesini vermeye başlamıştı. Gatafan kabilelerinden Enmar, Muharib ve Sa’lebeoğulları Mekke Hizipler ordusuna katılarak birlikte Medine’ye saldırmak üzere hazırlık yapmaya başlamışlardı. Söz konusu hazırlıkları ticaret için Medine'ye gelen bir adam ihbar etti. Bunun üzerine Hz.Muhammed@, Ebu Zerr Gıfari'yi veya Hz. Osman'ı yerine vekil bırakarak 700 mücahitten oluşan bir askeri birlikle Gatafanlıları sindirmek için Medine'den yola çıktı. Medine İslam ordusu Zâtürrika'ya ulaştığı zaman Gatafanlardan büyük bir toplulukla karşılaştı. İki taraf birbirine yaklaştılarsa da aralarında bir çarpışma olmadı. Müşrik Gatafanlılar çarpışmaktan kaçındılar ve sürülerini bırakarak dağlara çekildiler. Medine İslam Ordusu bölgede bir süre kaldı. Gatafanlılar çekildikleri dağlardan inerek Medine İslam Ordusunun karşına çıkma cesareti gösteremediler. Onlar haince pusu kurarak vur kaç taktiği ile Medine İslam Ordusuna zarar vermek istediler. Onların çekildikleri yer ile İslam ordusu arasında fazla bir mesafe yoktu ve onlar müminleri gafil avlamak için fırsat kolladılar. Fakat Hz.Muhammed@ orduyu sürekli müteyakkız tuttu. Öyle ki müminlerin en gafil yakalanabilecekleri zaman olan salat / içtima / namazı müteakip toplanma zamanlarında bile tedbiri elden bırakmadı. Salatı / namazı müteakip toplantıyı / içtimaı kısa tuttuğu gibi orduyu ikiye ayırarak önce bir kısmını salata / içtimaya / namazı müteakip toplanmaya çağırdı daha sonra ikinci kısımla salat / içtima / namazı müteakip toplantı yaptı. Ayrıca söz konusu bu salat / içtima / namazı müteakip toplantı tam teçhizatlı olarak yapıldı. Yani tüm askerler silahları daima kuşanmış vaziyetteydi. Böylece salat / namazı müteakip toplantı zamanında bile İslam ordusu düşmana karşı daima uyanık ve müteyakkız durumda oldu. Hz.Muhammed’in@ bu tedbirleri almakla ne kadar isabetli hareket ettiği salat / içtima / namazı müteakip toplantılardan birinde Gatafanların oklu bir saldırı ile yoklama çekmelerinde görüldü. Mücahitlerden Abbad bin Bişrin okla yaralanmasıyla sonuçlanan yoklama olayından başka olay yaşanmadan Medine’ye geri dönüldü. [1] ) Bu ayetlerin nüzul sebebi olarak 13 farklı rivayet vardır. Birbirine benzeyen fakat ana konusu aynı olmakla birlikte olayın kahramanları farklıdır. Tüm bu rivayetlerin ortak yanı ise bu olayın bir akında / askeri harekat sırasında olduğudur. [2] ) Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân’da şöyle ifade edilir; “Bedrül Mevud seferin de bazı kimseler, Müslümanların sayılarını az görünce dinleri hususunda şüpheye düştüler ve irtidad ettiler. İrtidad ettikleri için de öldürüldüler. Bazı müslümanlar ise, “Bizim şu arkadaşlarımız Müslüman idiler. Müşriklerle birlikte çıkmak için zorlandılar. O bakımdan onlara mağfiret dileyin” dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu” Harita 22: Bedrul Mev’id ( İkinci Bedir) Harekatı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Harita 23: Zatürrika Harekatı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Bu akın / harekât ile Gatafanların dağlara kaçarken bıraktıkları sığır, davar ve deve sürüleri ganimet olarak ele geçirildi. Ama harekâttan elde edilen esas kazanç Hz.Muhammed’in@ Gatafanlara gücünü göstermesi idi. Gatafanların çatışmayı göze alamamış olmaları nedeniyle civar kabilelere mesaj verilmiş oldu. Böylece Gatafanların yaşadığı bölgedeki diğer kabileler korkutulduğu için Mekke’nin oluşturduğu müttefik / hizipler ordusuna katılmayı göze alamadığından Hendek Savaşına iştirak etmediler. Şayet bu akın / harekât yapılmamış olsaydı Hendek savaşı için o bölgeden katılım belki çok daha fazla olacaktı. Bu nedenle akınların / harekâtların düşmana caydırıcılık açısından çok büyük etkisi vardı. Uhud Savaşı, Bi’rimaune ve Reci akınlarındaki kayıplara rağmen Hz.Muhammed’in@ iktidarı dimdik ayakta ve üstüne üstlük gelip Gatafan gibi büyük bir kabilenin bölgesinde güç gösterisinde bulunuyorsa, bu, çevre kabile ve aşiretler için müthiş bir gözdağı idi. Fakat diğer taraftan Medine içerisindeki münafıkların aklı-fikri müminleri sürekli bir ikileme düşürmek olduğundan bu akında / harekât sırasında yapılan ve adına daha sonra “korku namazı” verilen kısaltılmış salatı da dillerine doladılar. Onlar Hz.Muhammed’in@ harekât / akın sırasındaki salatı / içtimaı / namazı müteakip toplantıyı kısa tutması ve ordunun bir kısmına salat / içtima / namazı müteakip toplantı yaptırırken diğer kısmını herhangi bir saldırıya karşı müteyakkız durumda bekletmesi, ibadette bölünmüşlük ve kısıtlamaya gitmesi şeklinde yorumlanmış ve bu tür salatın / ibadetin olmayacağı şeklinde istifham yaratmalarına sebep olmuştu. Cenab-ı Hak hemen bu tereddüdü ortadan kaldıracak ve elçisinin uygulamasını tasdik eden mesajlarını gönderdi. Düşman saldırısı ihtimaline karşı salatların / ibadetlerin / içtimaların eksiltilmesinde bir sakınca olmadığı gibi ordunun bölüklere ayrılarak salatın /içtimanın / ibadetin yapılabileceğini hükme bağladı. O bu hükmü ile asıl olanın orduyu korumak olduğunu bildirilmekle birlikte akınlara / harekâtlara çıkıldığı zaman saldırı tehlikesi olduğu durumlarda bile ordunun sürekli düzenli olmasını, başıbozukluğa asla meydan verilmemesi gerektiğini bildirdi. Ayrıca kısa süreli de olsa mutlaka komutanın / başkanın başkanlığında salatı / içtimaı / ibadeti aksatmamak gerektiği öğretilmiş oldu. Böylece ordu disiplinine dikkat çekildi. Çünkü disiplin, özellikle ordunun en önemli vasfıdır. Salat / içtima yapılırken de tedbiri elden bırakmamak ve silahlı olarak salatın / içtimanın / ibadetin yapılması gerektiği de öğretilmiş oldu. Bu akın / harekât vesilesi ile Cenab-ı Hak, müminlere düşmanın takip edilmesinde gevşeklik gösterilmemesi ve takipte yaşanılan zorlukların aynısının düşman içinde geçerli olduğunu belirterek güçlüklerin mazeret olarak gösterilmemesi gerektiğini bildirdi. 101-104- Yeryüzünde yolculuğa / sefere / akına çıktığınız zaman, inkârcıların size bir kötülük yapacağından korkarsanız salatı / içtimaı / ibadeti kısaltmanızda bir sakınca yoktur. Kuşkusuz inkârcılar size apaçık düşmandır. Senin de katıldığın seferlerde salat / içtima / namazı müteakip toplantı yaptığın zaman onlardan bir grup seninle beraber salata / içtimaya / namazı müteakip toplantıya katılsın ve silahlarını da yanlarına alsınlar. Bunlar secde ettiklerinde / talimatları alıp boyun eğdiklerinde arka tarafınıza geçsinler. Sonra diğer bir grup gelip seninle beraber salatı / içtimaı / namazı müteakip toplantıyı icra etsinler. Onlar da tedbirli olsunlar ve silahlarını yanlarına alsınlar. İnkârcılar siz silâhlarınızı ve eşyanızı bıraktığınızda size ani bir baskın yapmak isterler. Eğer yağmur nedeniyle size eziyet olursa veya hasta olursanız silahlarınızı bırakmanızda sizin için bir sakınca yoktur. Ancak bu durumlarda da gerekli tedbirlerinizi alın, dikkatli olun. Kuşkusuz Allah, inkârcılara alçaltıcı bir azap hazırlamıştır. Salat / içtima / namazı müteakip toplantı sona erince, ayakta, oturarak, yan yatmışken Allah’ı zikredin. Emniyete kavuştuğunuzda salatı / içtimanızı / namazı müteakip toplantıyı uzun uzadıya tam olarak icra edin. Hiç kuşkusuz salat / içtima / namazı müteakip toplantı müminler üzerine vakitleri belirlenmiş bir farzdır. Düşman kavimleri kovalama politikasında gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da sizin acı çektiğiniz gibi acı çekmektedirler. Fakat siz, onların ümit etmedikleri şeyleri Allah’tan bekliyorsunuz. Allah herzeyi bilir ve hikmetle hüküm verendir. (Nisa Suresi 101-104) 21.4. Kurayza Yahudileri ile İslam İdaresinin Arasını Açma Girişimi: Tu’me olayı Huyey bin Ahtab sadece dışarıdaki bütün müşrik kabileleri Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine kışkırtmakla kalmıyor aynı zamanda Medine içerisine de el atıp karıştırmak ve Kurayza Yahudileri ile Hz.Muhammed’in@ arasını bozmak istiyordu. Nadir oğullarının Medine’den sürülmesi sırasında Hz.Muhammed@ Kurayza Yahudileri ile aralarındaki anlaşmayı sağlamlaştırmıştı. Huyey bin Ahtab ise Medine’deki bu birliği parçalamayı hedefleyerek İslami İdare ile Kurayza Yahudilerinin arasını açmak için çeşitli tertipler düşünüyordu. Onun planına göre Mekke önderliğindeki hizipler ordusu Medine’ye saldırdığı zaman Kurayza Yahudileri de içerden saldırmalıydı ki direniş kolayca kırılsın. Bu amaçla savaş zamanına kadar Kurayza Yahudileri ile Hz.Muhammed’in@ arası açılmalıydı. Bunu sağlamak için Huyey bin Ahtab, Ubeyrik oğullarından bazı münafıkları harekete geçirdi. Ubeyrik oğullarından Tu’me, komşusu Katade’nin kendisine emanet ettiği zırhı Katade geri isteyince onun sakladığı yerde olmadığını ve çalınmış olduğunu söyler. Planlanan oyuna göre Katade’nin zırhı bir un çuvalının içine saklanmıştır. Katade geri istemeden önce Tu’me zırhı hırsızlıkla suçlanacak Yahudiye bizzat kendisi emanet bırakır. O gece karanlığında kendi evi ile Yahudinin evine kadar un döker. Tu’me zırhın çalındığını söyleyince Katade ve adamları zırhını kimin çaldığını bulmak için araştırmaya girişir. Zırhından döküldüğünü düşünen Katade ve adamları un döküntülerinin bıraktığı izleri takip ederler ve izlerin Yahudinin evine çıktığını tespit ederler. Böylece Ubeyrik oğulları ve Katade o Yahudiyi zırhı çalmakla suçlarlar. Zeyd b. Semin adındaki bu Yahudi suçlamayı inkâr etse de tespit konusunda bir sürü şahit vardır. Konu Hz.Muhammed’in@ hakemliğine intikal eder. Yahudi zırhın kendisine emanet bırakıldığını söylese de Tu’me ve kardeşleri bunu inkâr ederler ve Yahudiyi hırsızlıkla suçlarlar. Katade’nin adamları da un izlerini görmüşlerdir. Münafık olan Tu’me’nin ve Katade’nin mümin olan sülaleleri Yahudiye karşı Tu’me’yi savunurlar. Zira bütün deliller Yahudinin suçlu olduğunu göstermektedir. Onlar müslüman bir kişiye mi yoksa bir Yahudiye mi inanılacağı hususunda ajitasyon yaparlar. Böylece Hz.Muhammed@ eldeki delillere ve şahitlerin ifadelerine göre Yahudi aleyhine tam karar verecek iken Cenab-ı Hak kendisini vahiyle uyarır. Bunun münafıkların bir oyunu olduğunu Yahudi Kurayzalılarla Medine İslam Cumhuriyeti arasını açmak isteyenlerin bir oyunu olduğunu bildirince, Tu’me’nin tezgâhı ortaya çıkar. Tu’me hemen Mekke’ye kaçarak müşriklere katılır. Böylece Huyey bin Ahtab’ın İslami İdare ile Kurayza Yahudilerinin arasının açılması oyununun birinci perdesi başarısızlıkla neticelenir. 105-113- Biz, Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye Kitab’ı hak olarak indirdik. O halde sen de sakın hainlerin savunucusu olma! Allah’tan bağışlanma dile. Muhakkak Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. Kendilerine ihanet edenleri de savunma. Çünkü Allah, işi gücü hıyanet etmek olan günahkarları sevmez. Onlar insanlardan gizleyebilirler ama Allah'tan gizleyemezler. Zira onlar, Allah'ın razı olmayacağı sözlerle geceleyin gizlice düzen kurarlarken Allah onların yanındaydı. Allah, onların yaptıkları şeyi çepeçevre kuşatandır. İşte böylece sizler dünya hayatında onları savundunuz. Fakat kıyamet günü Allah’a karşı onları kim savunacaktır veya kim onları koruyacaktır? Ama kim bir kötülük işler veya kendine zulmeder sonra da Allah’tan bağışlanma dilerse, Allah’ı çok bağışlayıcı, çok merhametli bulur. Zaten kim bir günah işlerse sadece kendine zarar vermiş olur. Allah, her şeyi en iyi bilendir, en hikmetli yasa koyandır. Kim de bir hata veya bir günah işleyip sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, o zaman büyük bir iftira ve aşağılık bir günah yüklenmiş olur. Eğer senin üzerinde Allah’ın fazlı ve merhameti olmasaydı, onlardan bir kesim seni haktan saptırmaya çalışmıştı. Halbuki onlar, ancak kendilerini saptırırlar ve sana hiçbir zarar veremezler. Çünkü Allah, sana Kitab’ı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin nice şeyleri öğretmiştir. Allah’ın senin üzerindeki fazlı çok büyüktür. (Nisa Suresi 105-113) Hz.Muhammed’in@ iktidarını Kurayza Yahudileri ile karşı karşıya getirmek için Huyey bin Ahtab’ın Tu’be’yi kullanarak çevirdikleri entrika boşa çıkmıştı. İftiracı olduğu anlaşılan Tu’be, dinden çıkmış / irtidat etmiş / inkârcı münafıklardan olmuş ve canını kurtarmak için Mekke’ye sığınmıştı. Elçisini oyuna gelmemesi için uyaran Cenab-ı Hak, müminlere endişe etmemelerini çünkü onların geceleri toplanıp gizli saklı kulislerinden / fısıltılı konuşmalarından ve oyun kurmalarından bir şey çıkmayacağını onların bu çabalarında başarı sağlayamayacaklarını bildirir. Tu’be’nin tekrar müşrik olup Mekke’ye sığınmasından da anlaşılacağı üzere, onun gibi olan münafıklar kendilerine doğru yol beyan edilmesine rağmen şirk ideolojisinin otoritelerine uymaktadırlar. Cenab-ı Hak onların bu durumunu anlatmak için onların “dişiler” diye vasıflandırılan Mekke müşrik yönetimine itaat ettiklerini, onlardan yardım umduklarını ve onlardan imdat beklediklerini anlattı. Yine onların Huyey bin Ahtab şeytanının talimatlarına göre hareket ettiklerini bildirdi. Onlar bu hareketleri ile o şeytandan bir şeyler beklemektedirler ve ona yalvarıp yakarmaktadırlar. 114-117- Onların gizli konuşmalarının / kulis yapmalarının çoğunda hayır yoktur. Ancak sadaka vermeyi veya iyilik yapmayı veya insanların arasını düzeltmeyi emreden kimsenin konuşması müstesnadır. Kim Allah rızasını elde etmek için bunları yaparsa, Biz ona büyük bir ödül vereceğiz. Her kim kendisine doğru yol açıklandıktan sonra Peygambere muhalefet eder ve müminlerin yolundan başka bir yola tabi olursa / müminlerin saflarını terk ederse, onu döndüğü yola çeviririz ve onu cehenneme yollarız. O ne kötü bir yerdir! Allah Kendisine ortak koşanları asla bağışlamaz. Bunun dışındakilerden dilediğini bağışlar. Kim, Allah’a ortak koşarsa haktan tamamen uzaklaşarak sapıtmıştır. Onlar, O'nu bırakıp da dişilere (Mekke Müşrik Otoritelere) yakarırlar. Onlar ancak isyankar şeytana (Huyey bin Ahtab’a) yakarırlar. (Nisa Suresi 114-117) 21.5. Tu’me olayında Huyey bin Ahtab’ın Rolü Nadir oğullarının en etkin, en şeytan ve en hırslı siyasi liderlerinden olan Huyey bin Ahtab Medine’den sürgün edilmeyi bir türlü hazmedememişti. Bu sürgünün bedelini peygamberimize ödetmek için çok ağır yeminler etmişti. O, Hz.Muhammed’e@ teslim olmuş / İslam olmuş kimselerin bazılarını ayartıp kendi safına çekeceğine yemin etmişti. Şöyle ki o, onları saptırmak için; “onlara korku vereceğine ve onlara gerçekleşme şansı olmamasına rağmen çok büyük vaatlerde bulunacağına yemin etmişti. Onları boş kuruntulara / ümitlere sokacağına yemin etmişti. Onlara kulisler yaptıracağına ve çok çeşitli entrikalar çevirttireceğine yemin etmişti. Allah’ın yarattığı / vücuda getirdiği Medine İslam Cumhuriyetini yıkacağına ve yerine şirk sistemini geri getireceğine ahdetmişti.” O bu yeminini gerçekleştirmek için de Mekke yönetimiyle müttefiklik anlaşması yaptığı gibi Arap yarımadasındaki büyük kabileleri de Medine İslam Cumhuriyetinin üzerine saldıracak Hizipler ordusuna katılmaya teşvik etmişti. O aynı zamanda Medine’nin içini de karıştırmak için münafıkları boş vaatlerle kendi isteklerini yapmaya ikna etmiştir. Cenab-ı Hak ise müminlere moral verir ve onun bu ahdetmesinin ve yeminlerinin hiç bir öneminin olmadığını, o şeytanın ancak aldanmak isteyenleri aldatacağını fakat onun bu çabalarında asla muvaffak olamayacağını bildirdi. O, Elçisine ve Allah’a güvenip ıslah edici güzel eylemlerde bulunanları mutlaka zafere erdireceğini, ayrıca Ahirette sonsuz bir cennet yaşamının kendilerine ihsan edileceğini müjdeledi. Cenab- Hak, yukarıda belirtilen hususları müteakip ayetlerde şöyle ifade etti; 118- 122- Allah, onu (şeytanı / Huyey bin Ahtab’ı) lanetledi. / kovdu. / sürgün etti. O (şeytan-Huyey bin Ahtab ([1] )) da şöyle dedi: "Ben mutlaka, Senin kullarından bir kısmını ayartacağım / kendi safıma çekeceğim. Onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar, onlara emredeceğim de Allah’ın düzenini / sistemini / kanunlarını bozacaklar.” Kim Allah’ı bırakıp şeytanı (Huyey bin Ahtab’ı) veli / lider/ yönetici / egemen edinirse, o çok açık bir ziyana uğrar. (Şeytan-Huyey bin Ahtab), onlara sürekli birçok vaatte bulunur / sözler verir ve onları ümitlendirir / kuruntulandırır. Fakat şeytan (Huyey bin Ahtab) onlara aldatmadan başka bir şey vaat etmez. İşte bunların varacakları yer cehennemdir. Onlar oradan kaçacak bir yer de bulamazlar. Iman eden ve ıslah edici / salih işler yapanları ise içinde ebedi kalacakları altlarından ırmaklar akan cennetlere yerleştireceğiz. Bu Allah’ın gerçek bir vaadidir. Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir? (Nisa Suresi 118-122) Cenab-ı Hak müteakip ayetlerde, münafıklara da seslenerek ne kendilerinin hayal ettiklerinin ve ümit ettiklerinin ne de Yahudilerin hayal ettiklerinin ve beklediklerinin gerçekleşeceğini bildirerek mucizevi bir ihbarda bulundu. O mucizevi ihbarlarına devam ederek, Arap yarımadasındaki tüm düşmanların Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine birleştiği bu zor zamanda müttefik güçlerin hiçbir şey yapamayacaklarını müminlere müjdeledi. İhlasla güzel eylemlerde bulunanların yaptıklarının asla karşılıksız kalmayacağını ve zayi olmayacağını bildirdi. Hz. İbrahim’in@ izinde giden Medine İslam Cumhuriyeti’nin bölgede Tevhit Sistemin öncüsü olacağının ve çok büyük bir çığır açacağının müjdesini de verdi. 123-126-Ne sizin (münafıkların) hayalleriniz, kuruntularınız, ne de ehl-i kitabın (Yahudilerin) hayalleri, kuruntuları gerçekleşecektir. Kim kötülük yaparsa onunla cezalandırılır ve kendisine Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulabilir. Erkek olsun kadın olsun her kim mümin olarak ıslah edici salih eylemlerde bulunursa, işte onlar cennete girecekler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmayacaklar. Bütün benliğini Allah’a teslim eden, iyilik yapmayı kendi vasfı yapan ve İbrahim’in inanç sistemine / dinine uyandan yolu daha güzel kimin yolu olabilir? Allah, İbrahim’i “çığır açan-iz bırakan bir dost, Halil” olarak seçmiştir. Göklerde ve yeryüzünde olan şeylerin tümü Allah’ındır. Allah, her şeyi çepeçevre kuşatmıştır. (Nisa 123-126) 21.6. Yetim Analarıyla Evlilik Yoluyla Kurulan Ailelerde Baş Gösteren Huzursuzluklar Uhud savaşı ve akınlarda kaybedilen şehitlerin bıraktıkları ailelere sahip çıkılması için yetimlerin anaları ile evlenilmesi talimatı ve miras düzenlemelerinin üzerinden bir yıllık bir süre geçmişti. Geçen süre içerisinde bu evlilikler nedeniyle sorunlar da çıkmaya başlamıştı. Zira bu durumdan hoşnut olmayan kumalar (eskisi ya da yenisi) kocalarının kendilerini ihmal ettikleri şeklinde şikâyette bulunuyorlardı. Bir kısım eski eşler artık erkeklerinin eskisi gibi kendilerine ihtimam göstermediğinden şikâyet ederken bir kısım yeni eşler ise yeni kocalarının kendilerini ihmal ettiklerinden şikâyet ettiler. Erkekler ise zaten istemedikleri ancak üstlenmek zorunda oldukları yeni aile yapıları kurmuşlardı. Kendi aileleri ve iş yüklerine ek olarak şehit ailelerinin tarlaları, bağ ve bahçeleri ya da ticari faaliyetlerini de yürütmek zorunda idiler. Ayrıca bu faaliyetlerden kendilerinin bir menfaati de yoktu. Zira bu malların büyük çoğunluğu yetimlerindi ve büyüyünce kendilerine geri verilecekti. Ama şimdi bunları yürütmek zorunda idiler. Durumları iyi olmayan mümin erkeklerin çok zengin olan yetim annelerinden kazançları olabilirdi, fakat bu kez de eski aileleriyle arası bozulmuştu. Bu nedenle erkekler eşlerden (eski ya da yenisi) birisini veya birkaçını tamamen ihmal ediyordu. Elbette kumaların birbirlerini kıskanmaları, erkeklerini paylaşmak istememeleri de bunda etkendi. Özellikle yeni eşler yani şehitlerin eşleri bu durumdan pek memnun değillerdi. Zira bu evlilikler zorunluluktan kaynaklanmış evlilikler olduğundan yeni kocaları tarafından ihmal ediliyorlardı. Bu durum gerek ihmal edilmiş kadınlar aracılığıyla olsun gerekse bu yükü taşıyamayan kocaları / erkekler tarafından olsun bir şekilde Cumhuriyetin en üst otoritesi olan Hz.Muhammed’e@ iletildi. Peygamberimiz bu hususa çözüm arayışına girdi. Cenab-ı Hak elçisinin imdadına yetişti ve mümin erkeklere “yetimlerin hakları konusunda ne kadar titizlik gösterilmesi gerekiyorsa, yetimlerin anneleri olan eşleri hakkında da aynı hassasiyeti göstermeleri gerektiğini” emir buyurdu. Ardından yetimlerin annelerinin de eşleriyle konuşarak sorunlarını halletmelerini ve ayrılmak yerine evliliklerini sürdürmelerinin hem kendileri hem de toplum için daha hayırlı olacağını bildirdi. Erkeklere ise adaleti gözetme hususunda gayret göstermelerini ancak buna ne kadar uğraşsalar da beceremeyeceklerini fakat hiçbir eşi askıda bırakmadan her birine en azından asgari ihtimamı esirgememeyi öğütledi. Erkeklerin kadınları idare etmelerini, barış yollarını bulmalarını ve sorumsuz davranışlardan kaçınmalarını emretti. Cenab-ı Hakk’ın bu emir ve tavsiyeleri ile savaşların ve akınlardaki kayıpların yol açtığı toplumsal yaraları sarmak için yapılan düzenlemenin sürdürülebilirliği sağlanmaya çalışıldı. Fakat sorun gerçekten çok büyüdüyse, uzlaşma boyutlarını aştıysa da ısrar etmenin bir faydasının olmadığını ve bu tür durumlarda boşanmadan korkulmaması gerekliliği belirtilerek Cenab-ı Hakk’ın tarafları çaresiz ve muhtaç durumda bırakmayacağı bildirilir. Bu demekti ki; krizler bir bir aşıldığı için gelinen noktada İslam Cumhuriyetinin bu tür durumlar için artık çözüm üretebilecek yeteneği vardır. 127-130-Senden o kadınlar (yetimlerin anaları) hakkında fetva istiyorlar. De ki: “Allah size onlar hakkında hükmünü açıklıyor: Farz kılınmış haklarını vermediğiniz ve beğenip almak istemediğiniz yetimlerin anaları ile aciz çocuklar hakkında ve yetim çocuklara hakkaniyetle muamele etmeniz hakkında Kitap’ta size okunan ayetler de bunu açıklıyor. Her ne hayır işlerseniz, biliniz ki, şüphesiz Allah, onu en iyi bilendir. Eğer bir kadın, kocasının nüşuzundan / ilgisizliğinden veya kendisinden uzaklaşmasından korkarsa, o durumda aralarında bir uzlaşma / anlaşma yaparak evliliklerini devam ettirmelerinde bir günah yoktur. Sulh / barış (aile yuvasının bozulmasından daha ) hayırlıdır. Nefisler bencillik ve kıskançlığa hazır haldedir. Eğer iyilik yapar ve sorumlu davranırsanız, biliniz ki Allah yaptığınız şeylerden haberdardır. Kadınlarınız arasında adaletli davranmaya ne kadar uğraşsanız da asla güç yetiremezsiniz. Öyleyse birisine tamamen meyledip de diğerini askıya almayın. Eğer (böyle bir durum hasıl olmuş ise) arayı bulup / uzlaşıp, sorumlu davranırsanız o takdirde Allah bağışlar ve merhamet eder. (Bütün çabalara rağmen) eğer (karı-koca) ayrılacak olurlarsa, Allah kendi zenginliğinden onların her birini geçindirir, kimselere muhtaç bırakmaz. Allah’ın imkanları ve lütfu sınırsız, Hikmeti sonsuzdur. (Nisa Suresi 127-130) 21.7. Kabile Asabiyesinin Bırakılması ve Adaletle Şahitlik Yapılması Gerektiği Müminler Tu’me olayında, kabile asabiyesi ile hareket ederek hırsızlıkla suçlanan Yahudi Zeyd bin Semin’i az daha mahkûm ettireceklerdi. Halbuki Ubeyrik oğulları ve Katade’nin kabilesinden olanlar olay konusundaki şahitliklerini kabileciliği ön plana almadan yapsalardı hakikati göreceklerdi. Ancak onlar akrabalık bağlarının etkisiyle ileri gelenlerinin telkinleri çerçevesinde hareket etmişler ve Yahudi Zeyd bin Semit’e iftira atılmasına yol açmışlardı. Bu iftiraya kendileri de inanmışlardı. Ayrıca müminlerin sözüne mi yoksa bir Yahudinin sözlerine mi güvenilecek diye peygamberimizi hükmünde baskı altına almaya çalışmaları da onlardan bazılarının olay hakkında birtakım hususların akıllarına yatmamasına rağmen sırf kabilecilik saikiyle Tu’me’nin yanında yer aldıkları anlaşılmaktadır. Bu durum oldukça vahim bir durum yaratmaktaydı. Zira Tu’me olayı ile tezgahlanan oyun Cenab-ı Hakk’ın uyarısı ile atlatılmıştı. Fakat bundan sonra münafıklar vasıtasıyla kurgulanacak yeni oyunlar karşısında müminlerin aynı şekilde kabile asabiyesi ile hareket etmeleri halinde onların bu oyunlarında başarılı olmaları mümkün idi. Şayet benzer bir oyunda onlar başarı sağlayacak olurlarsa müminler kendi içindeki birlik ve beraberliklerini kaybedebilir ve dışarıdan gelecek bir saldırı karşısında direniş gösteremeyeceklerdi. Gelecekte böyle bir tehlike ile yüz yüze gelmemek için Cenab-ı Hak, müminlere uyarılarda bulundu. Kabilecilik, akrabalık, ana, baba, zengin, fakir vb. ayrımcılıkların asabiyesi ile haksızlara destekçi olmalarının müminleri yok oluşa götüreceğini bildirdi. Artık müminlerin şirk sisteminden kalan bu tortulardan kurtulmaları gerektiği aksi takdirde inkârcıların eliyle kendilerini topyekûn ortadan kaldıracağını ve yerlerine başkalarını getirebileceği ikazında bulundu. Uzun vadeli (ahireti) düşünmeyip günü (dünya) kurtarmaya yönelik tercihlerinin kendilerini kurtarmayacağını, hatta bugünü de kaybedeceklerini, zira bugünün de yarının da Allah’a ait olduğunu bildirdi. Bu nedenle onları en yakınları dahi olsa İslami İktidarı / Hakkı / adaleti ayakta tutmaya öncelik vererek olaylar karşısında kabile, akraba, eş, dost tarafgirliği ile değil adalet ilkeleriyle davranmaya çağırdı. Gizli saklı planlardan, süfli heves ve arzulardan uzak durmaları ve böylece adaletten ayrılmamaları halinde Mülkün / Devletin ayakta kalacağını bildirdi. 133-135- Ey insanlar! Eğer O dilerse sizi topyekûn ortadan kaldırıp yerinize başkalarını getirir. Allah’ın buna gücü yeter. Kim, dünya nimetini istiyorsa bilsin ki dünyanın da ahiretin de nimetleri Allah’ın nezdindedir. Allah her şeyi işiten ve her şeyi görendir. Ey iman edenler! Kendinizin, ana-babanız ve yakın akrabanız aleyhine de olsa, hakkaniyeti / adaleti ayakta tutan ve Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) ister zengin, isterse fakir olsun, bilin ki Allah, ikisine de sizden daha yakındır. O halde boş heveslerinize ve sufli arzularınıza uymayın ki adaletten sapmayasınız. Eğer şahitlik yaparken dilinizi eğip bükerek gerçeği çarpıtırsanız veya şahitlikten kaçınırsanız, biliniz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır. (Nisa Suresi 133-135) 21.8. Müminleri Güvenmeye Davet ve Tu’me Gibi Münafıkların Arayışları Cenab-ı Hak, müminlerin Kendisine, peygamberimize, indirdiği hükümlerin yer aldığı Kitab’a ve daha önce indirdiği ilahi hükümlere güvenmeye davet etti. Bunların kendilerinin zararına olacak yanlış hükümleri vermeyeceğine işaret etti. Ama Tu’me gibi münafıkların sürekli iman ile inkâr arasında gidip geldiklerini ve sonunda sapıklığa gömüldükleri için onları affetmeyeceğini bildirdi. Onları bu şekilde sapıtmış olmaları nedeniyle acı bir azabın beklediğini belirtti. Onların Mekke müşrik yönetiminin velayetini arzuladıklarını söyledi. Onlar bu tercihleri ile o müşriklerin yanında şan ve şeref mi arıyorlardı? Hâlbuki boşuna beklemesinler, bütün şan ve şerefin kaynağı Cenab-ı Hak olduğundan O müminlere şan ve şeref bağışlayacak ve müşrikleri rezil edecektir. 136-139-Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab’a ve daha önce indirdiği kitaba güvenin / iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse işte o derin bir sapıklığa gömülmüştür. Doğrusu iman edip sonra inkar eden ve tekrar iman edip sonar yine inkar eden ve sonunda saplandığı inkara boğazına kadar gömülenleri Allah affetmeyecek ve doğru yola iletmeyecektir. Böyle davranan münafıkları çok acıklı bir azabın beklediğini müjdele! Onlar, müminleri bırakıp inkârcıların yönetimini / velayetini isteyen kimselerdir. Onların yanında izzet ve şeref mi arıyorlar? Oysa izzet ve şerefin tümü Allah’ındır. (Nisa Suresi 136-139) Münafıklar çevrelerinde birlikte oldukları müminleri yaptıkları konuşmalarla zehirliyorlardı. Bu yüzden münafıkların ayartmalarından müminleri korumak için onları bu münafıklardan uzak tutmak gerekiyordu. Cenab-ı Hak, münafıkların yaptıkları menfi propagandaya müminlerin kapılmalarını engellemek için onlarla sadece kişisel ilişkiler bağlamında ilişki kurulabileceğini ama devlet işleri üzerinde konuşmaya geçildiğinde onlardan uzak durulmasına yönelik daha önce verdiği talimatı hatırlattı. Daha açık bir ifadeyle, müminlerin münafıklarla beraber oturdukları zaman Allah’ın ayetleri ve elçisiyle dolayısıyla Medine İslam Cumhuriyeti ile alay edildiğinde ya onlara karşı durmalarını veya en azından çekip gitme şeklinde tepki koymalarını, aksi takdirde onların da küfür / inkar içerisinde olacaklarını bildirdi. Çünkü onların yapacakları algı operasyonlarından samimi mümin halkın da etkileneceği ve bir süre sonra o müminlerin de onlar gibi olacağı belirtildi. Cenab-ı Hak, müminleri onların psikolojik algı operasyonlarından korumak için onlardan uzak durulması talimatını hatırlattıktan sonra onların niyetleri hakkında çok çarpıcı bir değerlendirme yaptı. Onların Medine’yi kurtarmak için önerdikleri politikanın aslında izlenecek en yanlış politika olduğuna işaret etti. Sebebini ise onların niyetinin Medine’yi kurtarmak değil kendilerini kurtarmak olduğunu ifade etti. Onların bu mücadelede Mekkeli müşrikler galip gelirse onlara yardım ettiklerini ileri sürerek onlardan kendilerine pay almaya çalışacakları, yok eğer müminler kazanacak olursa zaten beraber oldukları için bu zaferden pay almaya çalışacaklarını bildirdi. Fakat Cenab-ı Allah, onların bu çıkarcı niyetlerini ortaya koyduktan sonra müminlerin onların peşinden gitmemesi gerektiği çünkü müşriklere, müminlerin aleyhine asla bir yol vermeyeceğini bildirdi. Böylece müminlerin onların ayartıcı söylemlerine itibar etmemeleri gerektiği gibi bu vaadi ile mucizevi bir ihbarla zaferi de müjdeledi. 140-141-Allah, size Kitab’da size şu talimatı indirmişti: “Allah’ın ayetlerinin reddedildiğini veya onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze dalmadıkları sürece onlarla beraber oturmayın. Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz.” Muhakkak ki Allah, münafıkların ve inkarcıların hepsini cehennemde toplayacaktır. Onlar sizi sürekli gözetleyip duruyorlar. Şayet Allah tarafından size bir zafer verilirse onlar: “Biz, sizinle beraber değil miydik?” diyecekler. Yok, eğer (Mekkeli) inkârcılar bir zafer elde edecek olurlarsa: “Sizin üzerinize baskı yaparak, sizi zorlayarak ve sizi teşvik ederek şu müminlerden kurtarmadık mı?” diyecekler. Fakat Allah, kıyamet gününde / nihai zafer gününde aranızda hükmünü verecek ve inkârcıların müminlere zarar vermesine asla bir yol ve imkân vermeyecektir.(Nisa Suresi 140-141) Cenab-ı Hak, o münafıkların niyetlerinin kötü olduğunun bir diğer göstergesine daha dikkat çeker. Şöyle ki: “onların niyetleri halis olsaydı, Medineliler için toplanılıp, onların sorunlarının konuşularak çözüme kavuşturulduğu ve onlar için dua edildiği salatlara / toplantılara / içtimalara tembel tembel kalkmazlardı. Madem onların niyetleri temiz ve halk için çalışıyorlarsa halkın yararı için yapılan görüşmelere, beyin fırtınalarına büyük bir aşkla, büyük bir arzu ve istekle katılmaları gerekmez mi?” Ama aslında onlar mümin görüntüsü vererek Allah’ı yani elçisini, O’nun hükümetini ve halkı aldatmaya çalışıyorlardı. Onlar sürekli gösteriş yapıyorlardı. Fakat her yaptıkları oyun, hile ve aldatma başlarına geçiyordu. Onların kötü niyetleri Allah’ı çok az anmalarından da belli değil miydi? Çünkü Allah onlar için bir anlam ifade etmiyordu. Elçisi, onun hükümeti ve Medine halkı onlar için bir şey ifade etmiyordu. Onlar için değerli olan tek şey sadece ve sadece kendileriydi, kendi çıkarlarıydı. Bu nedenle onlar ne tam mümin oluyorlardı ne de kâfir. İki taraf arasında yalpalayıp duruyorlardı. Münafıkların sadece kendi çıkarlarını düşünmekten kaynaklı bu aşağılık karakterleri ve kararlı bir politikalarının olmaması nedenleriyle Cenab-ı Hak müminlerden onlar gibi olup inkârcıları kendilerine veli / yönetici / lider edinmemelerini emretti. Eğer müminler münafıkların ayartmalarına kanıp Mekkeli inkârcıların velayetini / yöneticiliğini / liderliğini kabul edecek olurlarsa o takdirde gelecekte Allah’a karşı kendi aleyhlerine çok büyük bir kanıt / delil vermiş olacaklarını bildirdi. Cenab-I Hak, ayrıca müminler Allah’a, peygamberine ve hükümetine güvenip / inanıp mücadele ederlerse Allah neden kendine güvenenlere azap etsin ki diye sorarak gerekli uyarılarını yaptı. 142-149-Süphesiz ki münafıklar, Allah’ı aldatmaya çalışıyorlar. Halbuki O, onların oyunlarını başlarına geçiriyor. Onlar, salata / toplantıya /namazı müteakip kamunun sorunlarını görüşmeye tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı da pek az anarlar. (Onlar) iki taraf arasında bocalayıp duruyorlar! Ne bunlarla (müminlerle) ne de onlarla (inkarcılarla) oluyorlar! Allah’ın şaşırttığı kimseye sen bir kurtuluş yolu bulamazsın. Ey iman edenler! ( Münafıklar gibi) müminleri bırakıp da (Mekkeli) inkârcıları kendinize yönetici / lider / veli edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah’a apaçık bir delil vermek mi istiyorsunuz? Şüphesiz ki münafıklar cehennemin dibini boylayacaklardır. Sen de onlara bir yardımcı bulamazsın. Ancak tevbe edenler, kendilerini ıslah edenler, Allah’a sımsıkı sarılanlar ve dinlerini Allah’a halis kılanlar hariçtir. İşte bunlar, müminlerle beraberdir ve Allah müminlere büyük bir mükafat verecektir. Eğer şükredip iman ederseniz Allah size niçin azap etsin? Allah, şükrün karşılığını veren ve her şeyi bilendir. Allah, haksızlığa uğrayanların dışında, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez. Allah her şeyi işiten ve her şeyi bilendir. Gizli veya açık bir iyilik yapar, kötülüğü de affederseniz, biliniz ki Allah, çok bağışlayandır, gücü her şeye yetendir. (Nisa Suresi 142-149) [1] ) Huyey bin Ahtab Medine’den kovulunca müminleri saptıracağına ve Hz.Muhammedi Medine’den sürüp çıkaracağına dair yeminler etmiştir. Tıpkı Hz.Muhammedin Medine’ye hicrett ettiği zaman O’na yaptığı düşmanlık yemini gibi (İbni Hişam ve İbn Kesir) Taberi Tefsirinde Ibni Zeydin burada yapılan yoruma benzer bir yorum yaptığını ve baş aktörün Huyey bin Ahtab olduğunu nakletmektedir.

  • Bölüm 18:NADİROĞULLARININ SÜRGÜNÜ | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 18 NADİROĞULLARININ SÜRGÜNÜ 18.1.Krizlerin Üstesinden Gelip Üstün Olmanın Usul ve Esasları Müminlerin Uhud mağlubiyetinin getirdiği sorunlar, muhaliflerin yaptıkları tezviratlar ve yıkıcı söylemlerin yarattığı psikolojik baskıdan kurtulmaları gerekiyordu. Cenab-ı Hak, müminlerin ihtiyacı olan mucizevi ihbarını yaptı ve müminlerin mutlaka muzaffer olacaklarını Saff Suresinin ilk ayeti ile bildirdi. RAHMAN, RAHİM ALLAH ADINA 1-Göklerde ve yeryüzündeki her şey Allah’ın adını yüceltir. Zira Alla, üstün, güçlü, şerefli, mutlak galip olandır, en iyi ve en hikmetli yasa koyandır. (Saff Suresi 1) Uhud mağlubiyetine kadar olan süreçte sürekli başarılı bir grafik izleyen müminlerin içine düştükleri bu ağır baskıdan kurtulmanın formülü Al-i İmran Suresinin son ayetinde bildirilmişti. Cenab-ı Hak, şimdi bu formülün detaylarını Saff Suresinin müteakip ayetlerinde vererek müminlerin izleyecekleri yöntemi bildirdi. Cenab-ı Hak, yerdeki ve gökteki her şeyin Kendi ismini yüceltirken müminlerinde bu yolda gayret göstermeleri, O’nun öğretilerinin insanlara egemen olması için mücadele etmeleri / gayret göstermeleri gerektiğine işaret etti. Böyle yaparlarsa Allah’ın mutlak galip olması nedeniyle kendi ilkelerini egemen kılmak isteyen müminlerin de mutlaka galip geleceğini bildirdi. Müminlerin krizleri atlatıp galip gelmelerinin usul ve esaslarını aşağıdaki şekilde inzal etti; 18.1.1- Hava Atma / Gösterişten Uzak Durmak ve Verdikleri Sözün Arkasında Durmak Heyecanlı müminler Uhud savaşı öncesinde cengâverlik yapacaklarını, savaşmayı ve şehit olmayı arzu ettiklerini söylemişlerdi. Ayrıca Hz.Muhammed’in@ emir ve talimatlarına harfiyen uyacaklarına söz vermişlerdi. Fakat savaş sırasında ölümle burun buruna gelince kahramanlığın ve şehadetin öyle kolay olmadığını görmüşler ve Uhud dağına kaçıp sığınmışlardı. Peygamberimizin çağrısını duymamışlardı bile. Dahası okçular ganimet sevdasına kapılıp onun emirlerini dinlemeyerek nöbet yerlerini terk etmişlerdi. Hava atmak ve ucuz kahramanlık gösterisinde bulunmak için savaş öncesinde sarf ettikleri sözleri ve peygamberimizin emirlerini dinlememeleri nedeniyle Cenab-ı Hak onlara hezimet azabını tattırmıştı. 2-3-Ey iman edenler! Yapmadığınız / yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmadığınız / yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük gazap / ceza gerektiren bir suçtur. (Saff Suresi 2-3) 18.1.2-Allah Yolunda Hep Birlikte Mücadele Etmek Müminlerin inkârcılarla mücadele ederken bir duvarın tuğlaları gibi birbirine kenetlenerek saflar halinde savaşmaları gerektiğini belirtti. Birlik ve beraberliğini sağlamış, topyekûn mücadele edenleri Kendisinin sevdiğini bildirerek muzafferiyetin yasasının tevhit olmaktan geçtiğini vurguladı. 4-Şüphesiz Allah, Kendi yolunda kenetlenmiş bir duvar gibi saf bağlayarak savaşanları sever. (Saff Suresi 4) 18.1.3-Peygamberliğe / Önderliğe İhanet etmemek Hezimetin arkasından münafıklar Hz.Muhammed’e çok eziyet ediyorlardı. Peygamberimiz Medine için elinden gelen bütün fedakârlığı göstermesine rağmen münafıkların ona eziyet yapmaları tıpkı İsrail oğullarının Hz. Musa’ya eziyet etmesine benziyordu. Medine Yahudilerinin Hz.Muhammed’i@ kabul etmemesi de İsrail oğullarının geçmişte Hz. İsa’yı reddedişiyle çok büyük benzerlikler arz ediyordu. Cenab-ı Hak, tarihin tekerrür ettiğini müminlere hatırlatmak için bu metaforları zikretti. Bu benzetmeler, münafıkların ve Yahudilerin geçmişten ders almaları ve Hz.Muhammed’e karşı tavırlarından vazgeçmeleri ve ona ihanet etmemeleri için bir uyarıydı. 5-6-(Ey münafıklar! Sizin bu durumunuz) Musa’nın, toplumuna: “Ey Kavmim! Şüphesiz benim, sizin için Allah’tan gönderilmiş bir elçi olduğumu bildiğiniz halde, niçin bana eziyet ediyorsunuz?” dediği zamanki durumu hatırlatıyor. Ne zaman ki onlar doğru yoldan saptılar, Allah da onların kalplerini saptırdı. Ve Allah, hak yoldan sapmış bir topluma kılavuzluk etmez. (Ey Yahudiler! Sizin durumunuzda) Meryem oğlu İsa’nın: “Ey İsrail oğulları! Şüphesiz ben Allah'ın bir elçisiyim. Benden önce inzal olmuş Tevrat'ı doğruluyor ve benden sonra gelecek olan Ahmed adındaki bir elçiyi müjdeliyorum.” Dediği zamanki durumu hatırlatıyor. Ne zaman ki O, onlara apaçık delillerle gelince “Bu, apaçık bir büyüdür” demişlerdi. (Saff Suresi 5-6) 18.1.4-Umudunu kaybetmemek ve başaracağına inanmak Uhud savaşını müteakiben yaşanan ekonomik ve sosyal krizi daha da derinleştirerek siyasal bir kriz yaratmak isteyen münafıklar, sürekli yalan, iftira ve kötü propagandalar ile Medine halkı üzerinde menfi algı oluşturmaya çalışıyorlardı. Cenab-ı Hak, kendi devletini / dinini / nurunu yıkıp söndürmek için onlar ne kadar çabalasalar da başaramayacaklarını bildirdi. O, kendi devletini / dinini / nurunu koruyacağını ve tamama erdireceğini, buna kimsenin engel olamayacağını belirtti. Yine Allah elçisine yaptığı doğru yol kılavuzluğu ile Din-i Devletini tüm diğer devletlere / dinlere galip getireceği müjdesini verdi. Müminlerin doğru yolda oldukları sürece Kendisinin arkalarında destekçi olduğunu bilmelerini ve böylece onlara umutlarını kaybetmemeleri ve başaracaklarına inanmaları gerektiği mesajını verdi. 7-9- İslam’a davet olunduğu halde Allah’a karşı yalan ve iftira atandan daha zalim kimdir? Allah, böylesi zalimler toplumunu doğru yola iletmez. Onlar, Allah’ın dinini / nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Halbuki inkarcıların hoşuna gitmese de Allah, dinini / nurunu tamamlayacaktır. Müşrikler istemeseler de Allah Elçisini doğru yol kılavuzu ve hak dinle gönderdi ki onu bütün dinlere / devletlere üstün kılsın. (Saff Suresi 7-9) 18.1.5-Peygambere / Öndere güvenmek ve Allah Yolunda Her Şeyi Feda Etmek Müminlerin krizden kurtulmalarının en önemli esaslarından bir diğeri de Allah elçisine güvenmeleri ve onun davası yolunda canlarını ve mallarını ortaya koyarak mücadele etmeleri olduğu belirtildi. Cenab-ı Hak, bu şekilde fedakârca mücadele ettikleri takdirde kendisinin sadece bu dünya da zafer vermekle kalmayacağını aynı zamanda ahirette günahların bağışlanarak cennetlere hem de Adn cennetlerine konulacağı müjdesini verdi. Esas kurtuluşun bu olduğunu belirttikten sonra yakın zamanda da şahit olacakları bir zaferin de kendilerine verileceğini müjdeledi. 10-13-Ey iman edenler! Sizi can yakıcı bir azaptan kurtaracak kazançlı bir ticareti size göstereyim mi? Allah’a ve O’nun Elçisine inanacaksınız / güveneceksiniz. Allah yolunda canlarınızla, mallarınızla savaşacaksınız. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Eğer böyle yaparsanız Allah sizin günahlarınızı bağışlar ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte bu, büyük kurtuluştur. Ve sizin seveceğiniz başka bir şey daha var; Allah’tan yardım ve yakın bir fetih… Artık müminleri müjdele. (Saff Suresi 10-13) 18.1.6-Peygamberin / Önderin Çağırdığı Zaman Yanında Durmak Cenab-ı Hak, müminlere bu krizi aşmanın esaslarının sonuncusu olarak elçisi her ne zaman kendilerinin desteğine ihtiyaç duyarsa hemen yardıma koşmaları gerektiğini bildirdi. Bu hususta Hz. İsa’nın havarilerinin örnek davranışlarını metafor olarak verdi. Eğer müminler bu esaslara göre hareket edecek olurlarsa düşmanlarına karşı üstün / galip geleceklerini belirtti. 14-Ey iman edenler! Allah'ın yardımcıları / destekçileri olun; nitekim Meryem oğlu İsa, havarilere: “Allah yolunda benim yardımcılarım / destekçilerim kimdir?” demişti. Havariler: “Allah'ın yardımcıları biziz” demişlerdi. Bunun üzerine İsrail oğullarından bir grup inanmış, bir grup da inkâr etmişti. Biz de inananları düşmanlarına karşı destekledik ve böylece onlar üstün / galip geldiler. (Saff Suresi 14) 18.2. Esed Oğulları Harekâtı Mekke Yönetimi çevre kabileleri kışkırtmak amacıyla Medine İslam Cumhuriyetinin Uhud savaşından sonra zor duruma düştüğü ve içeride istikrarı sağlamak için uğraş verdiği şeklinde propaganda yaptı. Yapılacak küçük bir baskına bile Medine’nin karşı koyacak gücünün olmadığını anlattılar. Bu propagandadan etkilenen çevre kabilelerden Esed oğulları Medine’ye bir baskın düzenlemeye karar verdiler. Esed oğullarının baskın planından haberdar olan Hz.Muhammed@ hemen harekete geçti ve Ebu Seleme b. el-Mahzumi komutasında 150 kişilik bir askeri birliği Esed oğulları üzerine gönderdi. Kendilerinden daha erken davranan İslam Ordusunu karşısında gören Esed oğulları ne yapacaklarını şaşırdılar. Canlarını kurtarmak için hemen kaçmaya başladılar. İslam Ordusu onları kovaladı. Kaçarken geri dönüp karşı koymayı deneyen Esed oğulları ile ufak çaplı çatışmalar yaşandı. Fakat baskına uğramanın verdiği panik ve korku ile karşı koymada başarılı olamadılar. Sürülerini terk edip kaçarak hayatta kalmayı kendileri için daha uygun buldular. Söz konusu küçük çaplı çatışmada Urve bin Mesut şehit oldu. İslam Ordusu Esed oğullarının bıraktıkları hayvan sürülerini ganimet olarak yanlarına alarak Medine’ye döndüler. Harita 18: Esedoğulları Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Esed oğulları aldıkları bu darbe ile bir daha Medine’ye saldırmaya cesaret edemediler. Peygamberimizin çevredeki bedevi Arap kabilelerine sürekli caydırıcı harekât düzenleyerek Medine’nin savunmasının mümkün olacağına yönelik politikasının doğruluğu bu harekât ile bir daha ispatlanmış oldu. Ayrık kabileler şeklinde yaşamayı seven ve tevhit olmaya karşı olan Arap kabilelerinin anladığı dil ancak bu şekilde üzerlerine gidip sindirmekti. Medine İslam Cumhuriyetini yaralı aslana benzetip parçalamak için sırtlanlar gibi saldırmayı düşünen Esed oğulları sürülerini kaybetmek suretiyle aldıkları yara ile Medine İslam Cumhuriyetinin kolay lokma olmadığını öğrenmiş oldu. Böylece Esed oğullarına iyi bir ders verilmiş oldu. Esed oğulları Harekatının komutanı Ebu Seleme Uhud Savaşında aldığı yarası daha iyileşmeden bu harekatta görev almıştı. Medine'ye döndükten birkaç gün sonra bu yaradan dolayı vefat etti ve şehit oldu. 18.3. Abdullah Bin Uneys’in Süfyan bin Halide Suikast Operasyonu Mekke Yönetiminin kışkırtmasına kanan bir diğer kabile Lihyan oğulları idi. Bu kabilenin ileri gelenlerinden Süfyan b. Halid’in tıpkı Esedoğulları gibi Medine’ye bir baskın yapma girişimi olduğu bilgisini Hz.Muhammed’e@ ulaştı. O bu haberi alır almaz hemen harekete geçti ve bu kez askeri bir birlik değil suikast planı hazırladı. Bu planı gerçekleştirmek için Abdullah b. Üneys'i görevlendirdi. Hedef Süfyan Bin Halid’in öldürülmesi idi. Eğer Süfyan öldürülürse Lihyanlılar Medine’ye karşı baskın yapma cesareti gösteremeyeceklerdi. Peygamberimiz daha önce tertiplediği suikastlarda olduğu Abdullah Bin Üneys’e her türlü hareket serbestisi yetkisini tanıdı. Abdullah bin Üneys Lihyan kabilesine kavuşunca Süfyan bin Halid’in Medine’ye baskın için adam topladığı haberini aldığını kendisinin de bu baskına iştirak etmek istediğini bildirdi. Lihyanlılar Abdullah bin Üneysi Süfyan bin Halid’in çadırına götürdüler. Abdullah Süfyan ile yaptığı sohbette kendisine güvenilebileceği izlenimini oluşturdu. Öyle bir güven verdi ki Süfyan onu o gece çadırında ağırladı. Fakat Süfyan bu ağırlamayı hayatıyla ödedi. O gece Abdullah bin Üneys suikast planını uygulamaya koydu ve Süfyan’ı öldürmeyi başardı. Abdullah bin Üneys suikastten sonra Lihyanlıları da atlatmayı becerdi ve Medine’ye sağ salim döndü. 18.4. Lihyan oğullarının İntikamı: Reci Baskını Lihyanlılar Süfyan b. Halid'in intikamını almak için yemin ettiler. Medine’ye saldırmayı düşündüler fakat bunun kendilerine çok zayiat verdireceğini değerlendirdiler. İntikamlarını aynı Hz.Muhammed’in suikast yöntemini kullanması gibi hileli bir yöntemle almayı planladılar. Kurdukları hile gerçekten çok zekiceydi. Plana göre Lihyanlılardan hiçbir fert Hz.Muhammed’le muhatap olmayacaktı. Onlar sonradan devreye gireceklerdi. Bunun için başka kabileleri kullanacaklardı. Mekke ile müttefik olan Adel ve Kare kabileleri bu iş için en uygun kabilelerdi. Söz konusu kabilelerin reisleri ile görüşerek kurdukları hilelerini onlarla paylaştılar. Plan uyarınca Adel ve Kare kabilelerinden temsilciler Medine’ye gidecekler ve Hz.Muhammed’e@ kabilelerinin İslam Cumhuriyeti topluluğuna katılma isteklerini beyan edeceklerdi. İslam Topluluğuna katılım müzakerelerini yürütmek ve kabilelerinde İslami öğretinin uygulanmasının nasıl olacağının belirlenmesi için İlahi öğretiyi / Kur’an’ı iyi bilen temsilciler göndermesini talep edeceklerdi. Hz.Muhammed’in@ böylesine cezbedici bir teklifi reddetmesinin imkânsız olduğunu düşündüler. Zira Adel ve Kare kabileleri Müslüman olacak olursa Mekke’nin yanı başında ve onların paralı asker olarak kullandıkları bu kabileleri elde etmiş olacaktı. Onun göndereceği temsilcilerin yolda baskına uğratılıp katledilmesi ya da esir edilmesi işini ise Lihyanlılar gerçekleştirecekti. Böylece Lihyanlılar intikamlarını alırken Adel ve Kare kabileleri ise sanki bu oyunda hiçbir dahli olmamış gibi davranarak kendileri suçlanamayacaktı. Plan uygulamaya konuldu ve Adel ile Kare kabile reisleri temsilcilerini Medine’ye gönderdiler. Temsilciler Hz.Muhammed’e@ İslam topluluğuna katılma isteklerini bildirdiler. O daha iki ay önce Uhud’da kendileriyle Mekke Ordusu saflarında savaşan Adel ve Kare kabilelerinin şimdi İslam Topluluğuna katılmak istemelerinden şüphelendi. Fakat bugüne kadar bütün Arap kabileleri kendisine düşmanca davranmış olduğundan herkese karşı şüpheyle yaklaşarak onların Müslüman olma / topluluğa katılma taleplerini geri çevirirse İslam topluluğunun yayılması mümkün olmayacaktı. Risk alması ve Allah’a güvenerek samimi hareket etmesi ama bir ihanete uğrayacak olursa da bunun cevabını en sert şekilde vermesi daha uygun olacaktı. Hz.Muhammed@ gelen heyetin teklifini kabul etti ve Kur’an’ı / ilahi yasaları iyi bilen yedi arkadaşını İslam yasa ve prensiplerini kabile yöneticilerine öğreterek onların İslam topluluğuna geçişini sağlamak üzere heyetle birlikte gönderdi. Peygamberimizin bu amaçla seçtiği arkadaşları Mersed b. Ebi Mersed, Halid b. Bükeyr, Asım b. Sabit, Hubeyb b. Adiy, Zeyd b. Desine, Muattib b. Ubeyd ve Abdullah b. Tarık idi. Onlar Adel ve Kare kabilelerinin temsilcileri ile yola koyuldular. Fakat yolda Reci Suyu / Kuyusu denilen bir yerde geceledikleri sırada Lihyanlılar planladıkları gibi 100 kişilik bir kuvvetle gruba baskın yaptılar. Baskına uğrayan müminler hemen karşı saldırıya geçtiler ancak orantısız bir güce sahip olan Lihyanlılar onlardan dördünü şehit ettiler, üç mümini de esir aldılar. Harita 19: Reci Katliamının Coğrafi Yeri(https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Lihyanlılar ele geçirdikleri bu esirleri Mekkelilere satıp hem intikamlarını almış olmayı hem de bu işten kazançlı çıkmayı planladılar. Bu amaçla onları Mekke’ye götürürken yolda Abdullah b. Tarık bağlarını çözmeyi başardı ve Lihyanlı nöbetçilerden birinin kılıcını alarak ellerinden kurtulmaya çalıştı ancak girdiği çarpışmada şehit düştü. Diğer iki esir ise Mekkelilere satıldı. Mekke Yönetimi esir müminlere dinlerinden dönüp tekrar müşrik olurlarsa affedileceklerini vaat ettiler. Ancak bu iki müminde teklifi şiddetle reddettiler. Bunun üzerine Mekke Yöneticileri halkı korkutmak ve Bedirde öldürülen ileri gelenlerinin intikamını almak için bu müminleri işkence ederek şehit ettiler. 18.5. Bi’rimaune Faciası Lihyanlıların Reci tuzağında kullandıkları metot, diğer kabile reisleri tarafından da çok beğenilmişti. Doğrudan Medine’ye saldırmak yerine peygamberimizin etrafını boşaltmak amacıyla arkadaşlarını katledecek planlar bedevi kabilelere daha cazip geliyordu. İslam topluluğuna katılacaklarına dair bir söylemin Peygamberimizi temsilci göndermeye zorlayacağının muhakkak olduğunu gören kabile reisleri, Reci faciasından önce başka tuzaklar kurmayı planlayarak Hz.Muhammed’e iyi bir ders vermek istemişlerdi. Bu amaçla Amir kabilesinin önderlerinden Ebu Bera Amir bin Malik harekete geçti ve Adel ve Kare kabile temsilcilerinin peygamberimizle görüşmesinden hemen sonra bizzat kendisi Medine’ye gitti. ([1] ) Henüz Reci faciasının haberi ulaşmadığı bir zaman aralığında Hz.Muhammed@ ile görüşen Ebu Bera hem kendi kabilesinin hem de kendi çevresindeki Zib, Ri’l, Zekran ve Usayye kabilelerinin de İslam topluluğuna katılmak / Müslüman olmak istediğini bildirdi. İslami yönetim modeli / ilahi öğretileri / Kur’an’ı kendilerine ve çevredeki söz konusu kabilelere öğretmek için temsilcilerini göndermesini ve İslam topluluğuna katılım müzakerelerinin başlatılmasını talep etti. Peygamberimiz göndereceği temsilcilerin Ebu Bera’nın kendi kabilesi içerisinde güvenliğinin sağlanması konusunda güvence vereceği konusunda ikna olmakla beraber diğer kabileler nezdinde heyetin güvenliği konusunda endişesini dile getirdi. Ebu Bera gelecek heyetin güvenliğini diğer kabileler nezdinde de kendisi tarafından sağlanacağını söyledi. Bu hususta söz konusu kabileler üzerinde çok önemli etkisinin olduğunu ve kendisinin güvence verdiği kimselere onların zarar vermeye cesaret edemeyeceğine dair sözleri üzerine peygamberimiz ikna oldu. Ebu Bera’nın verdiği himaye ve güvence üzerine peygamberimiz yaklaşık yetmiş kişilik bir heyeti Münzir bin Amr başkanlığında Ebu Bera ile birlikte gönderdi. Heyet Bi’rimaune isimli yerde konakladı. Kurulan tuzak bu yerde icraya konuldu. Önce Kabilesine dönen Ebu Bera’nın öldüğü şayiası heyete ulaştırıldı. Bu şayia ile yapılacak katliamdan sonra katliamı haber verecek kimsenin Ebu Bera’nın katliamdan payı olmadığı izlenimi oluşturulması amaçlanmıştı. Ebu Bera’nın yeğeni Amir bin Tufeyl Zib, Ri’l, Zekran ve Usayya kabilelerinden topladığı adamlarla heyetin karşısına dikildi. Heyetin reisi Münzir bin Amr peygamberimizin mektubunu Amir bin Tufeyl’e verdi ve buraya Ebu Bera’nın himayesinde geldiklerini ilgili kabilelerin İslam Topluluğuna katılmak arzusunda olduklarına dair aldıkları verilen haber üzerine geldiklerini söyledi. Amir bin Tufeyl ise bu sözlere karşılık cevabı Münziri mızrağıyla şehit ederek verdi ve adamlarıyla müminlerin üzerine saldırdı. [1] ) Rivayetlerden hareketle yazılan siyerlerde Ebu Bera’nın peygamberimizin anlatması ile İslamın güzelliğini anlamasına rağmen Müslüman olmadığı ama kendi kabilesine ve çevre kabilelere bu dini anlatıp islamı onlara tanıtmasını istediği belirtilir. Beğenmesine rağmen kendisinin kabul etmediği bir dini başkalarının kabul etmesi için tebliğci istemesini anlamsız bulduğum için olayı rivayetlere göre değil yukarıdaki şekilde yorumladım. En doğrusunu Allah bilir. Harita 20: Bi'ri Maune Katliamının Coğrafi Yeri(https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Yapılan şiddetli çatışmanın sonunda Amr bin Ümeyye hariç heyetteki müminlerin tümü katledildi. Katliam sırasında, o, heyetin hayvanlarıyla ilgilendiği için çatışmanın içerisinde bulunmamıştı. Bu nedenle esir olarak yakalandı. Muhtemel olarak onun Ebu Süfyan ile akrabalığı nedeniyle öldürmediler. Amr bin Tufeyl, katliamı anlatması ve Hz.Muhammed’e @ tehdit mesajları iletmesi için Amr bin Ümeyye’yi serbest bıraktı. Amr bin Ümeyye Medine’ye dönerken Tufeylin kabilesi Amir oğullarından olan ve Hz.Muhammed’in eman verdiği / himayesinde olan iki kişi ile karşılaştı ve onları öldürdü. Bi’ri Maune’de müminlerin katliam haberini alan Hz.Muhammed@ ve müminler son derece üzüldüler. Medine yasa büründü. Hz.Muhammed@ bu facia nedeniyle her sabah namazını müteakiben aylarca katliamı yapanlara beddua etti. Diğer taraftan peygamberimizin himaye verdiğinden haberi olmayan Amr bin Ümeyye’nin yaşadığı öfke ile Amir kabilesine mensup olduğunu öğrendiği iki kişiyi öldürdüğünü öğrenen peygamberimiz söz konusu kişiler için fidye / diyet verileceğini ilan etti. Amr’ın bu öldürmeyi kendisinin güvence verdiğinden haberi olmaması nedeniyle yanlışlıkla yaptığını belirtti. Kendisinin hukuka uyacağını ve Amir kabilesine bu katledilen iki kişi için fidye / diyet ödeyeceğini ifade etti. Peygamberimizin bu ilanı ile Bi’ri Maune de katledilen müminler için Amir kabilesinden fidye / diyet talep etme hakkı zayi olmadı. Ayrıca onlar gibi kendisine emanet edilen kişilere ihanet etmediğini bu öldürmenin yanlışlıkla olduğunu ortaya koydu. 18.6. Karşılıklı Başarısız Suikast Girişimleri Harp hileydi. Taraflar artık birbirlerini meydan savaşlarında yok edemedikleri için karşılıklı suikastlarla yok etme girişiminde bulundular. Önce Ebu Süfyan peygamberimizi katletmek için bir bedeviyi kiralık katil olarak tuttu, ücretini ödeyerek Medine’ye gönderdi. Söz konusu bedevi Medine’ye geldiği zaman Mescide gitti ve peygamberimize vuracağı öldürücü darbe için yaklaşmaya çalıştı. Fakat peygamberimizin arkadaşları yabancı bir kişinin hareketlerinden şüphelendiler ve yakalayıp sorguya aldılar. Sıkı bir sorgudan geçirilen adam suçunu itiraf etti ve kendisini Ebu Süfyan’ın tuttuğunu söyledi. Ebu Süfyan’ın böyle bir girişimde bulunmuş olması karşısında peygamberimiz de bunun karşılığını vermek için harekete geçti. Bu amaçla Ebu Süfyan’a suikast için onun bizzat yakın akrabası olan Amr bin Ümeyye, Seleme bin Eşlem, Zübeyr bin Avvam ve Mikdat bin Amr’ı görevlendirdi. Seçilen sahabelerin görev kapsamında Reci faciasında esir düşen ve Mekke’de şehit edilen Hubeyb’in cesetlerinin teşhirden kurtarılarak defnedilmesi de vardı. Amr bin Ümeyye harekâtı olarak da anılan bu operasyonda Amr ve arkadaşları gizlice Mekke’ye girdiler. Hubeyb’in cesedini kurtarıp defnetmeyi başardılar. Sıra Ebu Süfyan’a suikaste gelmişti fakat Amr’ın tanınması üzerine başarılı olamadılar ve Mekke’den kaçarak Medine’ye geri döndüler. Ebu Süfyan’ın suikast girişimine karşılık olarak yapılan bu operasyon onu bir hayli korkuttu. 18.7. Nadir Oğullarının Medine’den Çıkarılışı Uhud savaşından sonra yaşanacak iç ve dış saldırılar ile peygamberimizin şahsında İslam Cumhuriyetini yıkma girişimlerinin artacağı açık olduğundan Cenab-ı Hak müminlerin Hz.Muhammed@ etrafında kenetlenmesi ve büyük bir direnişle direnmeleri gerektiğini bildirmişti. Bir taraftan içeride yaşanan sosyal ve ekonomik krizlerin aşılması için gerekli tedbirler alınırken diğer taraftan dışarıdan gelen saldırılara karşı cevaplar verilmeye çalışılıyordu. Ancak arka arkaya gelen ve müminleri ümitsizliğe sevk edebilecek facialar / kayıplar Medine içindeki münafıkları ve Yahudileri de cesaretlendiriyordu. Ebu Süfyan’ın Peygamberimizi katletmek için suikastçı göndermesi onları iyiden iyiye şımartmıştı. Mekke yönetimi hem çevre kabileleri kışkırtıyor hem de içerideki muhalefeti peygamberimize darbe vurmaları için kışkırtıyordu. Mekke yönetimi başarısız da olsa bir suikast girişiminde bulunmuştu. Mekke yönetimi ile Yahudilerin Sevuk Harekâtı sırasında yaptıkları gizli anlaşmaya göre sıra Medine içindeki Yahudilere gelmişti. Mekke yönetimi onları anlaşmaya uymaları için sürekli harekete geçmeleri konusunda kışkırtıcı mesajlar / mektuplar gönderiyordu. Onların içerideki müttefiklerine gönderdikleri bu mesajlarda Hz.Muhammed’in@ iktidarının zayıf düştüğü bu vasatın suikast için en uygun zaman olduğu belirtiliyordu. Nadir oğulları bu mesajlar üzerine gizli gizli peygamberimize suikast planları yapmaya başlamışlardı. Fakat bu konuşmalardan ve planlardan peygamberimizin haberi oldu. Ancak sadece saldırının ne zaman ve nasıl gerçekleşeceği bilinmiyordu. Peygamberimiz ve müminler artık iyice dikkatli davranmaya başlamışlardı. Bi’rimaune katliamının şahidi olan ve bu katliamdan sağ olarak kurtulan Amr b. Ümeyye’nin yanlışlıkla öldürdüğü Amir kabilesine ait kişilerin fidyesi verilmesi gerekiyordu. Verilecek fidyeye Medine Anayasası uyarınca Nadir oğullarının da katılması gerekiyordu. Anayasanın üçüncü ve dördüncü maddeleri şöyle idi; “ 3.Kureyş’den hicret edenler, kendi aralarında adet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve onlar savaş tutsaklarının kurtulmalık / fidye bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödemeye iştirak edeceklerdir.” “4. Beni Avflar da kendi aralarında adet olduğu üzere eskiden olduğu gibi kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve her taife zümre savaş tutsaklarının kurtulmalık / fidye bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödemeye iştirak edeceklerdir.” Ayrıca Bi’rimaun katliamı nedeniyle Medine İslam Cumhuriyeti ile Amir kabilesi savaş durumunda oldukları için bu fidye nasıl verilecekti. Bunun tek yolu Amir kabilesi ile arasında eskiye dayalı müttefiklik anlaşması olan bir kabilenin aracı olmasıydı. Nadir oğullarının Amir kabilesi ile müttefiklik anlaşması vardı. Bu nedenle öldürülen Amirliler için fidyenin verilmesi ve katliama uğratılan müminler için de onlardan fidye talebinin yapılması hususunda Nadir oğulları aracılık yapabilirdi. Bu sebeple Hz.Muhammed@ Nadir oğullarından Amir kabilesine verilecek fidyeye iştirak etmeleri ve fidyenin götürülmesi için aracılık yapmaları hususunu onlarla görüşmeye karar verdi. Hz.Muhammed’in@ bu şekilde hareket edişinin asıl sebebinin onların sakladıkları suikast planlarını açığa çıkarmak ve onlara haddini bildirmek olduğu da söylenebilir. Yani hareketin kontrolünü ele almak amacıyla gerekli tedbirleri almak için günümüz deyimiyle «mayınları erken patlatma taktiği» diyebiliriz. Peygamberimiz verdiği kararı uygulamak için aralarında Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, Zübeyr, Talha, Sa’d b. Muaz, Useyd b. Hudayr ve Sa’d b. Ubade’nin de bulunduğu 10 arkadaşını yanına alarak Nadir oğullarının kalesine gitti. Nadir oğullarının lider kadrosuyla yapılan görüşmelerde fidye konusunda onların yapacakları katkı gündeme geldi. Onlar bu konuyu kendi aralarında görüşüp kararlarını bildireceklerini söylediler. Bunun üzerine Peygamberimiz ve arkadaşlarını dışarı aldılar ve bekleyecekleri yeri gösterdiler. Onlar aslında suikast yapmak için kurbanın ayaklarına geldiğini ve bu fırsatı kaçırmamaları gerektiğini konuşmaya başladılar. Şekil 66:Medine Şehrinin Yerleşim Yerleri Krokisi Çok kısa zamanda bir suikast planı hazırladılar ve uygulamaya geçtiler. Peygamberimizi katletmek için oturarak beklemekte olduğu yerin çatısından üzerine Amr b. Cihaş bir taş yuvarlayacaktı. Fakat bu suikasta kendi aralarında karşı olanlarda vardı ([1] ). Bu nedenle suikast Allah tarafından elçisine bir şekilde bildirildi ([2] ) ve hemen oradan uzaklaşması istendi. Hz.Muhammed@ arkadaşlarına beklemeye devam etmelerini emrederek ihtiyacını gidermek için ayrılıyormuş izlenimini verdi ve kaleden ayrıldı. Doğruca Mescidi Nebeviye gitti. İhtiyacını görüp geri dönmesinin geciktiğini düşünen kaledeki arkadaşları peygamberimizi aramaya başladılar. Başına bir iş geldiğini düşünerek telaş yaptılar. Fakat onun ortadan kaybolmasından daha fazla telaşa kapılan Nadir oğulları olmuştu. Zira suikast gerçekleşmediği gibi Hz.Muhammed de ortadan kaybolmuştu. Onun ortadan kayboluşunun suikasttan haberdar olmasına bağlamışlar ve ihanetle suçlanacaklarından durumun vahim olduğunu gören bazı ileri gelenler suikastı savunanları açıktan suçlamaya başladılar. ([3] ) Böylece onların bir suikast planladıkları bizzat kendi ağızlarından itiraf edilmiş oldu. Bu itiraflara şahit olan peygamberimizin arkadaşları da Nadir oğulları kalesini terk ettiler. Böylece Hz.Muhammed’e suikast düzenledikleri kendi toplumları önünde de açık edilmiş oldu. Bu haber gizli kalmadı ve Medine’de yayıldı. Artık Nadir oğullarının Anayasayı ihlal ettikleri kesinlik kazandı ve anlaşmaya ihanetleri bu hareketleri ile tescillendi. Hz.Muhammed@ ihanetlerinin cezası olarak onların Medine’yi terk etmeleri hükmünü verdi. Verilen karar gereğince Nadir oğulları on gün içerisinde evlerini ve bahçelerini terk edeceklerdi. Yanlarına sadece götürebilecekleri şahsi eşyalarını alarak Medine’den ayrılacaklardı. Sürgün hükmünün tebliğini yapmak üzere Muhammed bin Mesleme’yi görevlendirdi. Evs kabilesinden olan Muhammed bin Mesleme Nadir oğullarına kararın tebliğini yaptığı zaman onlar eski dostluklarını hatırlatarak Evslilerden destek istediler. Fakat Mesleme artık devrin değiştiğini eski cahiliye dönemindeki dostluklara göre hareket etmenin tekrar eskiye dönmek olacağını bildirdi. Onların da kabul ettikleri Medine Anayasası ile Hz.Muhammed’in@ önderliğinde bütün Medinelilerin bir İslam / Barış topluluğu oluşturmasına rağmen onların bu antlaşmaya ihanet ettiklerini belirtti. Verilen kararın bu ihanetin bir cezası olduğunu bildirerek onların yardım taleplerini reddetti. Mesleme yukarıda belirtilen hususları kısaca “Artık Kalpler Değişti” sözüyle ifade etti. Nadir oğulları liderleri sürgüne gitmek istemiyorlardı. Fakat yaptıklarının cezasının da en hafifinden kesildiğini biliyorlardı. Kabilenin reisi olan Sellam bin Mişkem ellerindeki servetleriyle birlikte sürgüne gitmeyi tercih etmenin akıllıca olacağı görüşünü savunsa da Huyey bin Ahtab direnme yanlısı idi. O, Abdullah bin Übey liderliğindeki muhalefetten, Kurayzaoğulları’ndan, Gatafan’dan ve Hayber’den yardım alabilirlerse İslam ordusunu yenebileceklerini savunuyordu. İslam Ordusunun yapacağı kuşatmaya karşı bir yıl direnebilecek stratejik tahkimat ve stoklarının bulunduğunu ifade ediyordu. Onun görüşü yine kabul gördü ve Nadir oğulları direnme yolunu seçtiler. Ancak direniş kararını bildirmeden önce ilk adım olarak Hazreç kabilesinden Abdullah bin Übey’den Hz.Muhammed’in@ verdiği karardan geri dönmesi için destek istediler. Abdullah bin Übey onların bu taleplerine olumlu cevap verdi ve Medine’den ayrılmamalarını söyledi. Eğer Hz.Muhammed@ kararı uygulamak için kuvvet kullanma yoluna gidecek olursa kendisinin buna muvafakat etmeyeceğini ve kendilerine toplayacağı savaşçılarla destek sağlayacağı gibi Kurayza Yahudileri ile Gatafan kabilesinin de desteğini sağlamak için gerekli girişimlerde bulunacağını vaat etti. Abdullah bin Übey’in verdiği destek vaadine güvenen Nadir oğulları, Medine’yi terk etmeyeceklerini zor kullanmaya kalkılırsa bu uğurda savaşacaklarını Hz.Muhammed’e@ bildirdiler. Evlerini terk edip kalelerine sığındılar ve herhangi bir saldırı olmasına karşın savunma pozisyonu aldılar. İhanetlerinden sonra onların bu direnişleri İslam Cumhuriyetine bir başkaldırı / inkâr hareketiydi. Meşru bir İdareye yapılan bu isyana / inkara karşı kuvvet kullanmaktan başka çare kalmamıştı. Hz.Muhammed, bu başkaldırıya karşı hemen harekete geçti ve Nadir oğullarının kalelerini kuşatmaya alınması emrini verdi. Kalelerinin çok muhkem ve savaşçılarının da İslam Ordusunun savaşçı sayısından fazla olması nedeniyle müminler onların savunma savaşı yapacaklarını ve asla teslim olmayacaklarını zannediyorlardı. Fakat peygamberimiz Cenab-ı Hakk’ın öğretmesi ile onların hain olmaları nedeniyle korkak olduklarını dolayısıyla asla direnemeyeceklerini biliyordu. Bu nedenle kuşatma sırasında birkaç kez onlara teslim olmaları halinde sadece ihanetlerinin cezasıyla cezalandırılıp verilen kararın uygulanacağını bildirdi. Fakat onlar Abdullah bin Übey’in Gatafanları ve Kurayza oğullarını harekete geçireceği ve Hazreç’ten temin edeceği kuvvetlerle kuşatmanın kırılacağını ümit ediyorlardı. Bu nedenle peygamberimizin yaptığı teklifleri her seferinde reddettiler. Peygamberimiz ise Abdullah bin Übey’in onlara yaptığı vaatten haberdar olduğu için onların umutlarını söndürmek amacıyla gerekli tedbirleri hemen aldı. İlk önce Kurayza Yahudilerinin İslam Ordusunu arkadan vurması engellenmesi gerekiyordu. Bu amaçla Kurayza Yahudilerinin üzerine gitti. Onlarla görüştü ve antlaşmalarına sadık olup olmadıklarını sordu. Onlar Hz.Muhammed’in@ kararlı duruşu karşısında korktular ve Anayasal Sözleşmelerine / Antlaşmalarına sadık olduklarını teyit ettiler. Gatafan kabilesinden yardım gelmesini önlemek için de hem Abdullah bin Übey’i hem de Medine’nin giriş çıkışlarını kontrol altına aldırarak iletişimi engelledi. Böylece Abdullah bin Übey’in Gatafan’a ve Hayber Yahudilerine yardım talebinin ulaştırılmasının önüne geçti. Abdullah bin Übey Hz.Muhammed’i @ bu kuşatmadan vaz geçirmeye çok gayret etti. Hatta çevre Arap kabilelerinden ve Haber Yahudilerinden gelecek saldırıları gündeme getirdi. Fakat onun tehdit ve korkutmasına peygamberimiz hiç aldırmadı. Abdullah bin Übey’in kendi silahlı güçleri ile peygamberimize karşı koyacağına yönelik tehditlerine ise peygamberimiz çok öfkeli ve sert bir şekilde cevap verdi. Eğer böyle yapacak olursa onunda ihanet etmiş olacağı ve böyle bir durumda ihanetinin cezasız kalmayacağını bildirdi. Peygamberimizin böylesine korkusuz, öfkeli ve kararlı tutumu ona geri adım attırdı ve Nadir oğullarına vaat ettiği silahlı desteği veremeye cesaret edemedi. Savaşmak için meydana çıkmaya korkan, ancak kalelerinin duvarları arkasına saklanarak savunma yapmayı tercih eden ve kendilerine yardım gelmesini bekleyen Nadir oğullarını teslim olmaya zorlamak için peygamberimiz çeşitli taktikler uygulamaya koydu. Onlar Medine’de kalsalar bile ekonomik olarak ayakta kalamayacakları, hayat kaynaklarını kurutacak eylemlerin yapılması emrini verdi. Bu amaçla onların geçim kaynağı olan hurma ağaçlarının bir kısmının kesilmesini emretti. Özellikle kalelerinden görebilecekleri hurma ağaçları kesildi. Ayrıca evlerini boşaltıp kalelerine sığındıkları için boşaltılan evlerinin yıkılması talimatı da yerine getirilince Nadir oğulları kara kara düşünmeye başladılar. Zira peygamberimizin yaptığı bu çılgınca taktikler onlara büyük korku verdi. Zaman geçtikçe bekledikleri dış desteğin de gelmemesi üzerine korkuları iyice büyüdü ve kendi aralarındaki tartışmalar iyice şiddetlendi. Sonunda Sellam bin Mişkem gibi teslim olup peygamberimizin sürgün teklifini kabul etmenin canlarını kurtarmak için tek çare olduğunu savunanların görüşü hâkim oldu. Onlar Medine’de kalmaları halinde zaten hayat damarlarının kesilmiş olması ve yaşayacak evlerinin de kalmamış olması nedeniyle hiç olmazsa aileleri ile birlikte canlarını kurtarmanın en mantıklı yol olduğunu savunuyorlardı. Huyey bin Ahtab ise hala direniş yanlısı idi. Fakat peygamberimizin taktiği başarılı oldu ve on beş günlük kuşatmanın sonunda Nadir oğulları reisi Sellam bin Mişkem ve yanındaki liderlerden Yamin b. Umeyr ve Ebu Said b. Vehb ile birlikte sürgün cezasına razı olup teslim oldular. Onları takiben diğer Nadirlilerde birer birer teslim oldular. Huyey bin Ahtab yalnız kalmıştı, sonunda o da teslim olmaya mecbur kaldı. Nadir oğullarına silah, altın ve gümüş hariç bir deve yükünü aşmayacak şekilde götürebilecekleri mallarını alarak Medine’den ayrılmaları için üç günlük süre verildi. Onların Medine’yi terk etmeleri Muhammed bin Mesleme nezaretinde gerçekleştirildi. Nadir oğulları götürecekleri eşyaları 600 deveye yüklediler ve müminlerin yıkmadığı sağlam evlerini de müminlerce kullanılmaması için kendileri yıktılar. Daha sonra Hayber’e doğru yola çıktılar. Onların bir kısmı Hayber’de kaldı bir kısmı Şam’a devam ettiler. Nadir oğullarından geriye menkul olarak 50 zırh, 50 miğfer ve 340 kılıç, gayrimenkul olarak hurma bahçeleri, su kuyuları ve tarım arazileri kaldı. Fakat altın ve gümüş hazinelerini kaçırmayı başardılar. Medineli müminler zafer kazanmanın ve onlardan kalan ganimetlerin çokluğundan dolayı büyük bir coşku vardı. Uhud savaşından sonra böyle bir başarı elde etmek onların morallerini yükseltti. Kuşatmaya karar verildiğinde, Peygamberimiz hurma ağaçlarının kesilmesini emrettiğinde ve Nadirlilerin evlerinin yıkılmasını emrettiğinde müminler emirleri eksiksiz yerine getirmişlerdi. Müminler peygamberimizin savaş stratejisini başarılı bir şekilde uygulamışlardı. Abdullah bin Übey’in yaratmaya çalıştığı korku ve tereddütlere rağmen bunları yapmışlardı. Nadirlilerin hurma ağaçlarını kesmelerini kınayan söylemlerine rağmen peygamberimizin emirlerini yerine getirmede tereddüt göstermemişlerdi. İslam Ordusunun olması gereken savaş disiplinini hiç bozmadıkları ve başkomutanın taktiklerini derhal yerine getirdikleri için peşinden zafer gelmişti. Fakat sıra ganimetlerin paylaşımına gelince tekrar Uhud günlerindeki gibi ganimetten pay alma istekleri depreşti. Peygamberimiz bu ganimetlerin İslam Cumhuriyeti hazinesine ait olduğunu bildirince hoşnutsuzluklar arttı. Peygamberimizin savaş taktiğinde ne kadar başarılı olduğunu görmüşler, uymadıkları takdirde ne kadar büyük kayıplar verdiklerini de Uhud’da görmüşler fakat sosyal ve ekonomik politikalar konusuna gelince O’nun uygulamalarına her zaman karşı olmuşlardır. Halbuki peygamberimiz gelirlerin / ganimetlerin tabana yayılması ve malların belirli ellerde toplanarak onların devlet / güç / otorite olmasını engelleyerek bu alanlarda da başarılı bir politika ortaya koymak arzusunda idi. Müminler küçük savaşta başarılı oldukları zaman sıra büyük savaşa geldiğinde yani ganimetlerin paylaşımına geldiğinde mala olan sevgilerinden dolayı aynı başarıyı gösteremiyorlardı. Cenab-ı Hak, Nadir oğullarının Medine’den çıkarılmasında uygulanan tüm taktiklerin bizzat kendisinin elçisini yönlendirmesi ile olduğunu, kendilerinin savaşlarda olduğu gibi mali olarak (at-deve- yiyecek- para dahil) katkıları olmadığı gibi canlarını da ortaya koymadıklarını belirtti. Hurma ağaçlarının hangilerinin kesileceğinin belirlenmesine varıncaya kadar tamamen ilahi rehberlikle yapılan taktik savaşları ile elde edilen başarının meyvelerinin de Allah’ın Devletine ait olduğunu bildirdi. Onların emirlere uymakla beraber yine de bu kuşatmadan başarılı sonuç almayı ummadıklarını belirterek ganimetlerde onların pay talep etmelerinin uygun olmadığını işaret etti. RAHMAN, RAHİM ALLAH ADINA 1-6-Göklerde ve yerde olan her şey Allah adına hareket ettiler/ ederler. (Allahı tesbih ederler). Zira O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyandır. Kitap Ehlinden antlaşmalarını bozarak meşru iktidarı reddedenleri daha ilk kalkışmalarında / isyanlarında / başkaldırmalarında yurtlarından çıkaran Allah’tır. Siz, onların bırakıp gideceklerine hiç ihtimal vermemiştiniz. Onlar da kalelerinin, kendilerini Allah'tan koruyacağını sanıyorlardı. Fakat Allah onların üzerine hesaba katmadıkları yerden geldi ve onların yüreklerine korku saldı. Sonunda evlerini kendi elleriyle ve müminlerin elleriyle harap ettiler. Ey ileri görüşlü akıl sahipleri! Artık ibret alın! Eğer Allah, onlara sürgünü yazmamış olsaydı, onlara bu dünya hayatlarında daha büyük ceza / azap verecekti. Ahirette ise onlara ateş azabı vardır. Çünkü onlar Allah'a ve Elçisi'ne başkaldırdılar / isyan ettiler. Kim Allah'a başkaldırırsa / isyan ederse, bilsin ki Allah’ın cezalandırması pek şiddetlidir. Hurma ağaçlarından herhangi birini kesmeniz veya onları kökleri üzerinde bırakmanız hep Allah'ın elçisine bildirdiği izniyle / stratejisiyle olmuştur. Bunlar asi ve bozguncuları rezil-rüsva etmesi- cezalandırması içindir. Allah'ın, onlardan geriye kalan ve Elçisi'ne verdiği feylere / ganimetlere gelince; siz, o ganimetleri elde etmek için ne at ne de deve koşturmuş / savaşmış değilsiniz. Fakat Allah, elçilerini, dilediği kimselerin üzerine musallat edip onlara savaşmadan da galip kılar. Allah, her şeye kadirdir. (Haşr Suresi 1-6) Cenab-ı Hak, Nadir oğullarından kalan ganimetlerin müminler arasında paylaştırılmamasının birinci sebebi yukarıda belirtilmişti. Elde edilen ganimetlerin Allah için fakir fukara, yetimler, yolda kalmışlar, peygamberimiz ve arkadaşları arasında taksim edileceğini ikinci sebep olarak bildirdi. Bu şekildeki taksimat ile malların ve gayrimenkullerin toplumda zaten varlıklı olanların ellerinde toplanıp onların daha da zenginleşerek ekonomik üstünlüklerini devlet gibi kullanmalarının önüne geçilmesinin amaçlandığına işaret etti. Toplumda dengeli paylaşımın sağlanması ve sermayenin tabana yayıp adil bir sosyal yapı kurarak toplumsal birliği ve kardeşliği temin etmeye çalışan Hz.Muhammed’in yaptığı taksimata gönülden razı olmalarını müminlere bildirdi. Cenab-ı Allah bu ganimetlerden fakir durumdaki muhacirlerin de faydalandırılacağını söyledi. Onların Kendi rızasını aradıkları, bu amaçla Allah ve elçisine yardım ederken malvarlıklarını ve yurtlarını kaybettiklerini ve sadakatlerini ispat ettiklerini ifade etti. Onlar bu fedakârlıkları ile ganimetten pay almayı hak ettiklerine vurgu yaptı. 7-8- Terk edilen yerleşim yerindeki halkın bıraktığı ve Allah'ın peygamberine verdiği feyler / ganimetler Allah, peygamber, yakınları, fakirler, yoksullar, yetimler ve yolda kalmışlar içindir. Bu şekildeki taksimatın nedeni, malların / servetin sırf zenginler arasında dolaşan bir devlet / güç olmasını engellemek içindir. Peygamber size ne verdiyse onu alın, ama size vermediği şeyde de ısrarcı olmayın / Sizi neden alıkoyduysa ondan geri durun. Allah’ın emirlerine uymada hassas davranın. Şüphesiz Allah’ın cezalandırması pek şiddetlidir. Birde bu ganimetler muhacirlerin fakir olanları içindir. Onlar ki Allah'ın lütfunu ve rızasını aramışlar ve bu amaçla Allah’a ve peygamberine yardım ederken yurtlarından ve mallarından olmuşlardır. Allah'a ve Elçisi'ne yardım ederler. İşte sadık olanlar onlardır. (Haşr Suresi 7-8) Cenab-ı Hak, Medineli müminlerin (Ensar’ın) hicret etmiş müminleri (Muhacirleri) sevdiklerini ve ganimetlerden muhacirlere verilmesi durumunda kalplerinde haset duymayacaklarını belirtti. Bunu imanlarında sadık olan müminler için söyledi. Bu samimi müminleri münafıkların gazına gelen ve hala kalbinde mal hırsı taşıyarak ganimetten pay isteyen müminlere örnek olarak gösterdi. Onların da nefislerini tezkiye ederek / takvaya ererek örnek verilen samimi müminler gibi olmasını istedi. Medine İslam Cumhuriyetinin başarıya ulaşması için müminlerin hepsinin nefislerinin ihtiraslarından kurtulması gerektiğini bildirdi. Böyle bir kardeşlik anlayışını oluşturdukları takdirde bu anlayışın gelecek nesillere de aktarılacağını ve onların da kardeşliği hayatlarına egemen kılacaklarına vurgu yaptı. Nasıl ki Cenab-ı Hak kendisinin çok merhametli ve şefkatli ise müminlerin de kardeşlerine şefkat ve merhametle yaklaşması gerektiğini bildirdi. 9-10-Muhacirlerden önce o yurdu (Medine’yi) hazırlamış ve iman etmiş olanlar (Medineli müminler /Ensar) kendilerine sığınan muhacirleri severler ve onlara verilenlerden ötürü içlerinde bir haset duymazlar. Kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi, onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin ihtiraslarından / hasetliğinden korunursa, işte başarıya erecek olanlar onlardır. Onlardan (muhacir ve Ensar) sonra gelenler de “Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman eden kardeşlerimizi bağışla! Kalplerimizde iman etmiş kimselere karşı kin bırakma! Ey Rabbimiz! Şüphesiz Sen çok şefkatli ve çok merhametlisin!” derler. (Haşr Suresi 9-10) Cenab-ı Hak, yukarıda belirtilen vasıflara sahip olmayan münafıkların dost ve müttefiki olan Yahudileri nasıl sattıklarını kuşatma sırasında herkesin gördüğüne işaret etti. Bu örnekle maddi menfaat üzerine kurulan dostluk ve kardeşliklerin zor zamanlarda hiçbir faydasının olmadığı belirtilmiş oldu. Eğer müminler dost ve kardeşliklerini nefislerini terbiye ederek fedakârlık üzerine değil de maddi çıkar ilişkisi üzerine bina edecek olurlarsa tıpkı münafıkların durumuna düşecekleri gösterildi. Halbuki yapılan mücadelede zor zamanlar hep olacaktır ve bu zor zamanları başarıyla atlatmak için mücadele edenlerin birbirlerine gerçek bir dost ve kardeşlikle bağlanmaları şarttır. Bu hususun diğer bir yönü de münafıkların müminlerle sözde kardeşliği maddi fedakârlık üzerine kurulmadığından onlar maddi çıkar ilişkisine dayalı dostluğu iman kardeşliğine tercih etmişlerdir. Yani onlar müminleri de satmışlardır. Fakat müminlere ihanet ederek destekleyeceklerini taahhüt ettikleri Yahudileri de satmışlar ve peygamberimizin kararlı duruşunu görünce korkmuşlar ve onlara karşı verdikleri sözlerinde de durmamışlardır. 11-12-Münafıkların Kitap Ehlinden antlaşmalarını bozarak meşru iktidarı inkar eden kardeşlerine şöyle diyebilecekleri aklına gelir miydi? “Andolsun, eğer siz yurdunuzdan çıkarılırsanız, muhakkak biz de sizinle beraber çıkarız, sizin aleyhinize kimseye baş eğmeyiz. Eğer sizinle savaşılırsa, kesinlikle size yardım ederiz”? Allah, şahittir ki onlar kesinlikle yalancıdırlar. Andolsun ki, eğer onlar çıkarılırlarsa, onlarla beraber çıkmazlar. Yine andolsun ki, eğer onlarla savaşılırsa, onlara yardım etmezler. Şayet yardım etmeye çalışsalar bile arkalarını dönüp kaçarlar. Ayrıca kendilerine yardım da gelmez. (Haşr Suresi 11-12) Cenab-ı Hak, müminlerin birlik ve beraberliğini koruyarak can ve mal kaygısına düşmeden mücadele ettikleri zaman münafıklara müthiş bir korku verdiklerini bildirdi. Onların müminlerden korktukları kadar Kendisinden korkmadıklarını, bunun sebebini de onların çıkar ilişkisine dayalı olarak kurdukları dost ve müttefikliklerin çok zayıf olmasından kaynaklandığını belirtti. Onların kalplerinde maddi menfaate karşı duydukları ihtirasları nedeniyle birbirleriyle çekişme içerisinde olduklarını vurguladı. Onlar müminlere karşı birlik içerisinde görünmekle beraber kendi aralarında çelişki ve çekişmeleri çok şiddetliydi. Bu örnekleme ile Cenab-ı Hak, müminlerin kardeşliği maddi menfaat üzerine değil fedakârlık üzerine kurmaları gerektiğini aksi takdirde müminlerin de kendi aralarında ihtilafa düşüp düşmanlara korku veren güçlerini kaybedeceklerine işaret etti. 13-14-Münafıklar Allah’tan daha çok sizden korkarlar. Onların, Allah'tan çok sizden korkmaları, sığ anlayışlı korkak bir toplum olmasındandır. Onlar toplu halde sizin karşınıza çıkıp savaşamazlar. Onlar sizinle ancak tahkim edilmiş (kale gibi çevrilmiş) şehirlerde veya surların arkasından savaşırlar. Onların kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları zahiren toplu / birlik sanırsın! Oysa onların kalpleri / istekleri birbiriyle çok çelişki içindedir. Çünkü onlar akıllarını kullanamayan bir topluluktur. (Haşr Suresi 13-14) Cenab-ı Hak, Nadir oğullarına direnmeleri için münafıklardan Abdullah bin Übey’in yaptığı kışkırtmayı Bedir savaşı öncesi Mekkelileri kışkırtan Müdliç kabile reisi Şeytan Suraka’nın yaptığına benzetir. O da Mekkelileri “başkaldırın! / savaşın! / inkâr edin!” diye kışkırtmıştı. Onlar savaşa çıkıp Bedir’de İslam Ordusunun kararlı duruşunu görünce hemen tırsmış ve Mekke Müşrik Ordusundan ayrılarak Mekkelileri satmıştı. Münafıkların başı olan Abdullah bin Übey’de Nadir Yahudilerini başkaldırıp savaşmaları için kışkırttıktan sonra Peygamberimizin kararlı duruşu karşısında korkmuş ve onlara vaat ettiği askeri desteği sağlamamıştı. 15-17-Onların (Nadir Yahudilerinin) misali kendilerinden kısa bir süre önce (Bedir'de) işlerinin / savaşmalarının karşılığını yenilgi olarak tatmış ve acı bir azaba uğramış kimselerin (Mekkelilerin) misali gibidir. Münafıkların (Nadir Yahudilerine vaatleri) tıpkı şeytanın vaatleri gibidir. O şeytan insana (Mekkelilere): “İnkâr edin! / savaşın!” demişti. Fakat o / onlar (Mekkeliler) inkâr ettiği / savaşa kalkıştığı zaman: “Muhakkak ki ben senden / sizlerden uzağım, ben âlemlerin Rabbi Allah’tan (herkesin birlik olup katıldığı Allah’ın ordusundan) korkarım.” dedi. Nihayetinde ikisinin de (hem münafıkların hem de Nadir oğullarının / hem Şeytanın hem de Müşrik Mekkelilerin) akıbeti içinde sürekli kalacakları ateştir. İnkarcıların / Allah ile savaşanların cezası işte budur. (Haşr Suresi 15-17) Cenab-ı Hak, müminlere her durumda kendi emirlerine itaat etme hususunda hassasiyet göstermelerini bildirdi. Eğer müminler Kendisini dikkate almayanlar gibi davranacak olurlarsa Allah’ın da onları dikkate almayacağını belirtti. Böylece ister ganimet paylaşımında olsun ister savaşlarda olsun (küçük veya büyük savaşlarda olsun) hangi durumda olursa olsun Allah’ın emirlerini dinlemeleri halinde müminlerin kendilerini korumuş olacaklarına işaret edildi. Ateş azabını hak edenlerle cennetle ödüllendirilmiş olanların aynı olmayacağı değerlendirildi. 18-20-Ey iman edenler! Allah’ın emirlerini dinleme hususunda hassas davranarak O’nun koruması altına girin! Herkes yarın için ne hazırladığına baksın. Böylece Allah'ın emirlerini dinleme hususunda hassas davranarak O’nun koruması altına girin! Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Allah’ı umursamadıkları için O’nun da kendilerini kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkmışlardır. Cehennem halkıyla cennet halkı eşit olamaz. Cennet halkı kurtulanların ta kendileridir. (Haşr Suresi 18-20) Cenab-ı Hak, bu Kur’an’ı / emirlerini şayet dağlara indirseydi onların emirlerine uymada göstereceği saygı ve hassasiyeti şöyle anlattı; “onlar Allah’a olan saygısı ile ürperecek ve paramparça / un ufak olacaktır.” Dağların taşların Allah’ın emirleri karşısında böyle hassas davranırken müminler O’nun emirleri karşısında neden benzer bir hassasiyet göstermesinler ki? Dağları taşları etkileyecek bu Kur’an, eğer sizi etkilemezse haliniz nice olur? 21-Eğer Biz, bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, onun Allah’a olan saygısıyla ürperdiğini ve ona içtenlikle boyun eğdiğini / paramparça olduğunu görürdün. Biz, bu örnekleri insanlar iyiden iyiye düşünürler diye veriyoruz. (Haşr Suresi 21) Surenin sonunda Cenab-ı Hak, kendisini hem müminlere hem münafıklara hem de başkaldıran / savaşanlara / inkarcılara tanıtır. Kendisinden başka ilah olmadığını bildirdikten sonra özellikle münafıklara ve Yahudilere seslenerek her türlü gizliyi, gizli ilişkileri, gizli anlaşmaları bildiğini belirttikten sonra onların gizli gizli yaptıkları ihanet ve başkaldırmalara rağmen yine de rahmetiyle muamele ederek onlara daha şiddetli cezalandırma yapmadığını Rahman ve Rahim isminin tecellisi olarak belirtir. 22-O, öyle Allah’tır ki O’ndan başka ilâh yoktur. Gizliyi de açığı da bilendir. O, Rahmandır, Rahimdir. (Haşr Suresi 22) Cenab-ı Hak kendisini tanıtmaya devam eder ve Kendisinin yegâne Egemen / Kral olduğunu vurguladı. O’nun krallığının, kutsal, her türlü kötülükten ve kusurdan uzak olduğunu bildirdi. Halbuki insan krallar kusurlu ve kötülük doludur. O koyduğu yasalarla insanları selamete, barış ve huzura sevk ettiğini belirtti. Eğer insanlar O’nun ilke ve direktiflerine uyacak olurlarsa selamete ererler. O’nun önerdiği sistem ile insanlar emniyete / güvene kavuşur. Çünkü O mümindir. O Müheymin isminin tecellisi ile aynı zamanda koruyup gözetendir. İnsanlar O’nun sistemini eksiksiz uygulayacak olurlarsa o sistem ile onlar korunup gözetileceklerdir. Yine insanlar O’nun yolunda gidecek olurlarsa O’nun Aziz isminin tecellisi olarak kesinlikle tüm düşmanlarına karşı galip gelip aziz / yüce / şerefli olacaklardır. Eğer insanlar Allah’ın rehberliğiyle hareket edecek olurlarsa O’nun Cabbar isminin bir tecellisi olarak asla düşmanları tarafından mağlup edilemeyeceklerdir. Bütün düşmanlar onların emri altına gireceklerdir. O’nun mütekebbir isminin tecellisi olarak İslam Cumhuriyeti en azametli bir devlet olacak ve böylece müminlerde düşmanlarına karşı azametli olacaklardır. 23-O öyle Allah’tır ki; O'ndan başka İlâh yoktur, Melik'tir (hükümrandır, hükümdardır, kraldır), Kuddüs'tür (mukaddestir, her türlü kötülükten ve kusurdan münezzehtir), Selam'dır (selamet, huzur ve barış verendir). Mü'mindir (güven / emniyet verendir), Müheymin'dir (koruyup gözetendir), Aziz'dir (üstündür, güçlüdür, şereflidir), Cabbar'dır (mağlup edilemez, mutlak galip olandır), Mütekebbir'dir (ululukta tek olandır, azametlidir), Allah ortak / şirk koşulanlarla kıyaslanması asla mümkün değildir. (Haşr Suresi 23) Cenab-ı Hak, son ayetteki isimlerinin tecellileri ile her şeyi yoktan var ettiği, yeniden yarattığı ve onlara şekil veren olduğu gibi kendi egemenliğini / krallığını İslam Cumhuriyeti şahsında yoktan var ettiği gibi onun bozgun ve musibetlerden sonra yeniden yarattığına ve şekillendirdiğine işaret etti. Gökteki ve yerdeki her şeyin kendisini tespih ettiği / kendisi adına hareket ettiği gibi elçisinin önderliğindeki İslam Cumhuriyetinin de O’nun için harekete geçtiğini belirtti. Kendisinin yegâne üstün, galip ve hâkim / en iyi hüküm koyan olduğunu söyledi. 24- O Allah ki; Yaratan'dır (oluşturan), Bari'dir (yoktan var eden), Musavvir'dir (her şeye şekil verendir), en güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanlar O'nu tespih eder. / O’nun için harekete geçerler. Çünkü O, Aziz'dir (üstündür, güçlüdür), Hakim'dir. (Hüküm ve hikmet sahibidir.) (Haşr Suresi 24) [1] )Nadir Yahudilerinin reisi Sellam bin Mişkem ve ileri gelenlerden Kinane bin Suveyra suiakste karşı idi. Fakat siyaseten daha etkin bir lider olan Huyey bin Ahtab suikast yapılmasında ısrar etti ve görüşünü herkese kabul ettirdi. [2] ) Allah bu haberin gönderilmesinde vahiyle bildirebileceği gibi içeriden birisini vesile kılmış olabilir. Nitekim Vâkıdî, Meğâzî, I, 366, 367; İbn Sa’d, Tabakât, II, 57 eserinde görüşmelerde bulunan Yahudilerden biri ile evli olan bir Arap kadınının Ensar’dan olan kardeşi ile Hz. Peygamber’e haber gönderdiği rivayeti vardır. [3] ) Selâm b. Mişkem ise: “Ben zaten yaptığınız işten hiç hoşlanmamıştım. Muhammed bize yurdumuzdan çıkmamız için haberci gönderecektir. Ey Huyey! Onun sözünün sonunu bekleme. Çıkıp gitmeyi nimet bil ve onun beldesinden çık!” dedi. Huyey de: “Öyle yapacağım, çıkıp gideceğim.” dedi. Vâkıdî, Meğâzî, I, 365, 366;

  • Bölüm 13:Boykot Yılları Eğitimi İlkadımı | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 13 BOYKOT YILLARI EĞİTİMİ İLKADIMI Peygamberimizin hareketi, 7. yılında boykotla karşı karşıya kalmıştır. Ebu Talip Haşimoğullarını kendi adıyla anılan tepedeki kalede kendi aşiretini toplamış, müminler de bu tepede yer alan mağara ve oyuklara taşınmışlardır. Müminlerden az sayıda bir grup, bu boykot / muhasara ortamını eğitim kampına dönüştürmüşlerdir. Böylece geleceğin kadroları günlük hayatın meşgalelerinden uzaklaşarak bütün benlikleriyle kendilerini eğitime vermişlerdir. Peygamberimiz de Cenab-ı Hakk’ın kendisine öğrettiği / bahşettiği bilgi, tecrübe ve birikimlerini bu kadrolara aktarmaktadır. Sınırlı sayıdaki bu kadrolar, sığındıkları mağarada, büyük bir medeniyetin inşası için peygamberimizin tedrisi ile bu günkü tabirle Felsefe, İlahiyat, Sosyoloji, Psikoloji, Ahlak İktisat, Hukuk, Kamu yönetimi, Tarih, Siyaset ve Teknoloji vb. ilim dallarına ait şu konular üzerine çalışma yaptılar; Vizyon / öngörü, proje, plan, program, hikmet, ihlas, kıskançlık, hile, desise, tevekkül, sabır, sebat, gayret, ilim, liyakat, ehliyet, iffet, aşk, şehvet, sadakat, dürüstlük, güvenilirlik /iman, tevhid, iktisat, maliye, hazine, siyaset, kemiyet, keyfiyet, kader / ölçü, hukuk, ….Bunlar, hayatı kapsayan konulardı. Cenab-ı Hak, bu konuların neredeyse hepsini içinde barındıran Hz.Yusuf’un @ hayat hikayesini tek bir kıssa halinde ve tek bir surede anlatır. Hz. Yusuf’un hayat hikayesi ile aynı zamanda Hz.Muhammed’in@ geçmişi ve geleceğiyle birlikte tüm hayatı boyunca yapmış olduğu mücadelenin hikayesini de özetlemiş olur. Böylece Hz.Muhammed’in @ gelecek hayatındaki mücadelesine hem ışık tutulmuş hem de ihbar edilmiş olur. Hz.Yusuf’un @ hayat hikayesi üzerinden Hz.Muhammed’in hayat hikayesini birlikte inceleyenler müthiş benzerlikleri rahatlıkla görebilecektir. Cenab-ı Hak, daha Mekke de iken elçisine inzal ettiği Yusuf Suresinde Hz. Yusuf’un @ hayatında yaşanan olaylar ile Hz. Muhammed’in@ yaşamındaki benzerlikleri bildirir. Böylece bu benzerlikler üzerinden hem Hz.Muhammed’e@ hem de müminlere gelecekte ihtiyaç duyacakları dersler verilir. Gelecekteki yaşamlarında karşılaşacakları olaylara karşı nasıl bir yol izleyecekleri ve nasıl bir politika takip edecekleri bu kıssalar üzerinden anlatılmış olur. 13.1. Hz.Yusuf’un @ Rüyası ve Hz.Muhammed’in@ Vizyonu Toplumların tıkanıp kaldığı ve içinden çıkamadığı sorunlara gömüldüğü vasatta Cenab-ı Hak kullarından bazılarını seçer, onları çeşitli şekillerde uyandırır, canlandırır, sorumluluk sahibi kılar ve vizyon sahibi yapar. Zira, mevcut medeniyetlerin felsefeleri, ilkeleri ve sistemleri halihazırdaki toplumun içinde bulunduğu sorunları çözmeye yetmemektedir. Bu nedenle yeni düşünce sistemlerine, yeni felsefelere ihtiyaç vardır. Yenilenmeye ve yeni vizyonlara ihtiyaç vardır. Cenab-ı Hak da bu tür bunalıma girmiş toplumları içinde bulundukları sıkıntıdan çıkaracak, sorunlarına çözüm getirecek vizyonu yine aynı toplumun içerisinden seçtiği bir kuluna vahyeder. Gösterilen / ortaya konan bu vizyon, geçmiş ve halihazırdaki bütün medeniyetlerin dünya görüşlerinden daha üstündür, daha parlaktır. Şayet bu yeni vizyona göre toplum yenilenecek olursa o güne kadar ki tüm felsefeler, dünya görüşleri ve bunların oluşturduğu toplumlar / devletler bu yenidünya görüşüne boyun eğeceklerdir, onu takip edeceklerdir. Hz.Muhammed’de @ kendi döneminde ilahi lütuf sayesinde bir vizyona sahip olmuştu. Ona inzal edilen dünya görüşü şirk sisteminin öngördüğü atomize / şirk kabile toplum yapısının terk edilip, bütün kabilelerin tevhid olduğu tek bir ülke / tek bir toplum yapısına geçilmesiydi. Zira içinde bulundukları parçalı toplumsal yapı sürekli zulüm üretiyordu. Tek tek her kabilenin ayrı birer putu / ayrı birer dünya görüşünün olması, onların bitmez tükenmez kavga ve savaşların içerisine atıyor ve kabileler geriliğe, ilkelliğe, acılara ve çilelere mahkûm oluyordu. Şirk sistemli toplum yapısının meydana getirdiği zulüm, sadece kabileler arasındaki değil kabilelerin kendi içerisinde de meydana geliyordu. Zira şirk inancı onları kabilesel olarak merhametsiz kıldığı gibi kabilenin mensuplarına karşı da merhametsiz kılıyordu. Cenab-ı Hak ise elçisine alemlerin rabbi olduğunu bildirerek tüm alemlerin / kabile ve toplumların tevhit edilmesini öngören bir dünya görüşü bildirmişti. O aynı zamanda Rahman ve Rahim oluşuyla da alemlerde / kabile ve toplumlarda merhametin, şefkatin, paylaşmanın ve vergili olmanın bu dünya görüşünün temel paradigması olacağını iletmişti. Tıpkı Hz.Yusuf’un @ rüyasında onbir yıldız, ay ve güneşin kendisine secde / itaat ettiğini görmesi gibi Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği dünya görüşünün Hz.Muhammed’de meydana getirdiği vizyonda / hayalinde / rüyasında da bütün Arap kabileleri (on bir yıldız metaforu ile), Babil ( ay metaforunda Irak ve İran medeniyetleri) ve Bizans, Suriye ve Mısır medeniyetlerinin (Güneş metaforu) hepsinin bir araya getirilip / Alemlerin Rabbi Allah paradigması altında tevhit edip bir İslam / Barış topluluğunun kurulması vardı. Böylece Allah elçisi eski medeniyetleri de aşan bir yeniliği ve insanların huzurlu, mutlu, müreffeh ve ileri bir medeniyete kucak açan dünya görüşünün hâkim olduğu bir toplumu “hayal” ediyordu. Hz.Muhammed’in sahip olduğu bu vizyon, Yusuf Suresinde Hz.Yusuf’un @ rüyası metaforunda anlatılır. Nasıl ki Hz.Yusuf’a @ daha çocuk iken gelecekte bu barış ve esenlik toplum yapısının kurulacağı ve bu toplumun başına da kendisinin geçeceğinin sembolik ifadesini bir rüya olarak gösterilmiş ise Cenab-ı Hak da Hz.Yusuf’un bu rüyası üzerinden Hz.Muhammed’in@ hayal ettiği o medeniyetin bir gün kurucu başkanı olacağının müjdesi verilir. Yine Hz.Yusuf’un @ gördüğü rüyayı babası ile paylaşmasını ve babasının da bunu kardeşlerine bahsetmemesi ama babasının Hz. Yusuf’a @ gösterdiği sevgi ve ilgiyi kıskanmaları ise Hz.Muhammed’in sahip olduğu vizyonu Mekke’nin Varaka bin Nevfel gibi ihtiyar heyeti / mele’ topluluğu üyeleri ile paylaşmasına bir metafor olarak almak mümkündür. Rahman Rahim Allah Adına 1–4- Elif, Lam, Ra. Bunlar, o apaçık / açıklayıcı kitabın ayetleridir. Muhakkak ki, Biz onu akledersiniz / kafanızı kullanırsınız diye Arapça bir hitab olarak indirdik. Sana bu Kur’an’ı vahyetmekle Biz, sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Oysa sen bundan önce gafillerden / bilgisizlerden / ilgisizlerden idin. Hani bir zaman Yusuf, babasına: “Babacığım, şüphesiz ben on bir yıldız, Güneş ve Ay’ı gördüm. Onları bana secde eder (itaat eder / boyun eğer) vaziyette gördüm.” demişti. (Yusuf Suresi 1-4) Normal olarak devlet / kabile yöneticilerinin mutlaka ileriye / geleceğe yönelik tasarıları, projeleri olması beklenir. Bu tasarıların / projelerin de toplumun sorunlarını çözen ve sıkıntılarını gideren olması istenir. Toplum için halihazırdaki mevcut olan felsefelerin, ilkelerin, dinin, kuralların, değerlerin muhafazasından ziyade sıkıntılarının giderilmesi ve sorunlarının çözülmesi önemlidir. Ancak statükocu idareciler ise yenilenmelere karşı son derece ihtiyatlı, tereddütlü ve hatta soğuk yaklaşım sergilerler. Halbuki, idarecilerin sürekli bir yenilenmenin önderleri olması gerekir. Onların devrimci / parlak gelecek vizyonları olmalıdır. Ya da onlar vizyon sahiplerinden istifade etmenin yollarını bulmalıdırlar. Hatta yönettikleri insanların vizyon üretebilecek donanıma sahip olmaları için ne gerekiyorsa yapmalıdırlar. Fakat ne yazık ki yenilikçi / değişimci / devrimci düşünceleri içeren vizyonlar, en çok tepkiyi statükodan / muhafazakarlardan alırlar. Dahası yeni vizyonlara ilk muhalefet dostlardan, arkadaşlardan, kardeşlerden gelir. Zira kıskançlık / haset insan için son derece yıkıcı, yok edici, tahrip edici ve özellikle de haset edenin kendisine zarar verici kötü bir ahlaktır. Haset sahibinin gözünü kör eder. Özellikle de kabile tipi toplumsal yapılanmalarda bu durum çok daha belirgindir. Kabileler birbirlerini düşman ve rakip olarak gördüklerinden dolayı her yeni gelişmeden rahatsız olurlar ve rakip kabilenin asla bir iyiliğe kavuşmasını arzu etmezler. Aynı durum devletlerde kendilerini kurulu düzenin sahibi gören statükocularda da görülür. Bu statükocular da sahip oldukları mevkileri kaybetme korkusu ile yenilenme fikirlerine karşı şiddetle karşı dururlar. Halbuki yenilenme tıpkı insanlarda olduğu gibi toplumlarda da kaçınılmazdır. Kendini yenilemeyen toplumlar / medeniyetler yıkılmaya, yok olmaya mahkumdur. Bu nedenle yöneticilerin özellikle dikkat etmesi gereken husus, yenilenme mekanizmalarının sistem içerisinde mutlaka bulundurulmasıdır. Yenilenme vizyonları ise sembol ve sloganlarla ifade edilirler. Yani bir protokol dili ya da diplomasi dili kullanılır. Hikmet ehli / hükümet edenler bu diplomasi dili ile ifade edilen sembol ve sloganların altında yatan gerçekleri bilirler. Mekke’deki şirk sistemi kabile yöneticileri de kendilerini her şeyden müstağni gördükleri için düşünceleri putlaşmış / donmuş ve yeniliklere değişimlere kapalı hale gelmişlerdir. Onları bu donmuş kalıplardan, ilkellikten ve gerilikten kurtaracak bir vizyon sunan peygamberimize kardeşleri olan Kureyşliler / Mekkeliler sırf kıskançlık, rekabet ve hasetleri yüzünden karşı çıkmaktaydırlar. Hatırlanacak olursa Ebu Cehil peygamberimizin elçiliğine iman etmeme gerekçesi olarak kabilelerinin her konuda Haşimoğulları ile rekabet ettiğini ama şimdi “Haşimoğulları bizden bir resul çıktı dedikleri zaman onun karşısına bir resul çıkaramayacaklarını” gerekçe olarak ileri sürmüştü. Bu hasetliğin, kıskançlığın ve rekabetin doruk noktasıdır. Diğer kabilelerin reddediş gerekçelerinde de aşağı yukarı aynı rekabet duygusu, kıskançlık ve hasedin yattığı görülmektedir. Bu öyle bir kıskançlık, haset ve rekabetti ki Ebu Cehil gibi iblisler, çıkarlarının bu yenidünya görüşünde olduğunu bilmesine rağmen karşı çıkmışlardır. Tıpkı Hz.Yusuf’un @ kardeşlerinin kıskançlıkları ve hasetleri gibi onlar da Hz.Muhammed’e @ tuzaklar kurmuşlar, düşmanlıklar yapmışlar, canına kast etmişler, yurtlarından kovmuşlar, boykotlara maruz bırakmışlardır. 5–8- O (Babası): “Ey yavrucuğum! Gördüğünü (vizyonunu) kardeşlerine anlatma. Anlattığın takdirde sana tuzak kurarlar. Muhakkak ki şeytan insana apaçık bir düşmandır. Zira bunun anlamı; Rabbin seni seçecek ve sana ehadisin te’vilinden ilimler / olayların altında yatan gerçekliklere ilişkin bilgiler / rüya veya vizyonda işaret edilen olayların gerçek hayatta neye tekabül ettiğini öğretecek. Daha önceki ataların İbrahim’e ve İshak’a tamamladığı gibi, nimetini sana ve Yakup soyuna tamamlayacaktır. Muhakkak ki, Rabbin Alim’dir, Hakim’dir” dedi. Doğrusu, Yusuf ve kardeşlerinde öğrenmek isteyenler için nice (asla tüketip bitirilemeyecek dersler) ayetler vardır. Onlar (Kardeşleri): “Biz güçlü ve kalabalık bir topluluk olduğumuz halde Yusuf ve kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir. Açıkçası babamız, çok yanlış bir tutum içindedir.” Dediler. (Yusuf Suresi 5-8) 13.2. Hz.Yusuf’un @ Kuyuya Atılması ve Hz.Muhammed’in@ Mekke’den Ayrılmak Zorunda Bırakılması Toplumun yenilenmesi için projesi / vizyonu olan kişilere en büyük tehdit statükodan / muhafazakarlardan gelir. Statüko vizyonerlerin öngördüğü yenilenme nedeniyle mevcut durumunun tehlikeye gireceğinden endişe edecek olursa bu yenilenme vizyonuna şiddetle karşı çıkar. Fakat onların yenilikçilere karşı çıkışı, sorunlara çözüm getirmediği gibi toplumun içinde yaşadığı krizi daha da derinleştirir. Statükocular toplumun yaşadığı sorunlara köklü çözümler getirmek yerine pansuman / geçici tedbirlerden yanadırlar. Bu nedenle toplumun statükocu yöneticilerden beklediği çözümler getirilemediği gibi uygulanan pansuman / geçici tedbirler de beklentileri karşılayamaz. Bu durumda statüko konumundan endişe etmeye başlar ve her köklü çözüm getirmeye çalışan vizyon sahiplerini kendi iktidarları için tehdit olarak görürler. Öyle ki iktidarı kaybetme korku ve endişeleri, onlarda bir paranoya halini alır ve yenilikçilere karşı zulmetmeye başlarlar. Böylece vizyon sahiplerini ya yok etmek veya onları ülkeden kovmaya / sürgüne göndermeye çalışırlar. Hatırlanacak olursa Hz. Muhammed @ ve müminler boykot aşamasına gelinceye kadar çok şiddetli baskı, öldürme ve işkenceler yaşamışlardı ve bundan sonra da müteaddit defalar öldürmeye yeltendiklerini tarih kaydetmiştir. Hatta boykot / muhasaranın gayesi de Ebu Talib’in yeğenini korumakdan vaz geçerek O’nu Kureyş’e teslim etmeye zorlamak için yapmış olduğu bir girişimdir. Daha sonraları görülecektir ki Ebu Talip reisliğindeki Haşimoğullarının Hz.Muhammed @ için yaptıkları koruma engelini aşamadıklarından peygamberimizi öldürmek yerine Mekke’den gitmesini yeğlemişlerdir. Bunun içinde peygamberimize Mekke’yi dar etmişler ve başka kabilelere sığınmak zorunda bırakmaya çalışmışlardır. Boykot dönemi ve sonrasında yapılan baskılar ve oyunlardan bunalan peygamberimiz özellikle hac aylarında hemen hemen her kabile ile görüşmüş ve kendisini himayelerine almalarını ve kendi vizyonunu onlarla birlikte gerçekleştirmek için onlardan korunma talep etmiştir. Mekke müşrik yöneticileri her ne kadar peygamberimizi izlemiş / takip etmiş olsalar da onun Mekke dışı kabilelere sığınma girişimlerine engel olmamışlardır. Çünkü Mekke’yi peygamberimiz için bir kuyu yapan Mekke müşrik elitler boykotla da hizaya gelmeyen Hz.Muhammed @ için düşündükleri tek çare vardı: Bir an önce Mekke’yi terk etmesi ve Onun sürgün cezası ile cezalandırılması idi. Böylece Mekke halkının ve Mele’ topluluğu / ihtiyarlar heyeti / ak saçlı aklı selim düşünen yaşlı ileri gelenlerin bütün sevgisi, bağlılıkları ve yönelimleri müşrik elitlere / kabile reislerine olacaktır. Tıpkı kardeşlerinin Hz. Yusuf’un ortadan kaldırılması ya da başka diyarlara sürgün edilmesi sonucunda babalarının sevgi ve ilgisinin kendilerine olması düşünceleri gibi. 9-10- (İçlerinden biri dedi ki): “Yusuf’u öldürün, ya da bir yere atın ki, babanızın ilgisi yalnız size yönelsin, sonra da siz salih bir kavim olursunuz.” Onlardan bir diğeri “Yusuf’u öldürmeyin” dedi ve ekledi, “ille de bir şey yapacaksanız, onu bir kuyunun derinliklerine bırakın; nasıl olsa oradan geçen kafilenin biri onu bulup alacaktır.” (Yusuf Suresi 9-10) Yenilikçi vizyonerlerin ülkenin / milletin faydasına olacak vizyon üretmekten başka suçları yoktur. Onlar adi, yüz kızartıcı bir suç işlememişlerdir. Hırsızlıkları, arsızlıkları yoktur. Onların tek suçları içlerinden çıktıkları toplumlarının faydasına fikir üretmektir. Bu durumda statükocular hangi gerekçeyle bu insanları yok edecek veya sürgün edeceklerdir. Haklı bir gerekçe olmaksızın onları sürgün edemezler veya yok edemezler. Mutlaka bir oyun oynamaları gerekiyor ki kabilenin diğer mensuplarına karşı kendilerini suçsuz, temiz, haklı çıkarsınlar. Aksi takdirde yaptıkları zulüm kendilerinin sonunu getirecek bir eylem olacaktır. Mekke müşrik elitlerinin de diğer toplumların statükocuları gibi Hz.Muhammed’i@ Haşimoğullarının koruması nedeniyle öldüremeyecekleri için sürgün edilmesinin daha iyi bir fikir olarak görecekleri bu kıssa üzerinden metafor olarak bildirilir. Onların gelecekte şöyle bir düşünceye gelecekleri de bildirilir; Hz. Muhammed @ şayet sahipsiz, korumasız bırakılacak olursa (kıssada kuyuya atılma metaforu ile ifade edilmekte) yani vatandaşlıktan çıkarılacak olursa o takdirde diğer kabilelerce köle yapılacak yahut öldürülecek veya sürgün vaziyette perişan olacak, böylece tehlike de bertaraf edilmiş olacaktır. Onlar Haşimoğullarının Hz.Muhammed @ üzerindeki koruma ve kollamasını kaldırması için her türlü entrikanın çevrilmesi gerektiğini düşünmekteydiler. Uygulanmakta olan boykotun amacı da bu korumanın kaldırılması için Haşimoğullarına baskı yapmaktı. Fakat her türlü baskıya rağmen Ebu Talip yaşamı boyunca yeğenini onlara asla teslim etmedi. Ama tıpkı Hz.Yakub’un @ Hz.Yusuf’u @ düşman kardeşlerine teslim etmesi metaforunda anlatıldığı gibi, bir gün gelecek Ebu Talipten sonra Haşimoğullarının başına Ebu Leheb geçecek ve Kureyş’in oynadığı bir oyun sonucu Haşimoğullarının koruması Ebu Leheb tarafından kaldırılacaktı. Bu hususta tıpkı Hz Yusuf’un @ düşman kardeşlerinin babalarından Hz.Yusuf’u @ kendilerine emanet etmesi için dil dökmeleri olayında olduğu gibi gelecekte Mekke müşrik elitlerinin de Haşimoğullarının lideri Ebu Leheb’e şayet Hz.Muhammed@ üzerindeki koruma kaldırılırsa O’na herhangi bir zarar vermeyeceklerini böylece kendisini kabilesi nezdinde küçük düşürecek bir duruma sokmayacaklarına dair sözler vereceklerinin ihbarı kıssa içerisinde metaforik olarak yapılır. Aynı Hz.Yakub’un @ bu emanet olayına rızası olmamasına rağmen gönülsüzce teslim oluşu olayı ile de gelecekte Hz.Muhammed@ üzerindeki koruma ve kollamanın kaldırılacağının Haşimoğullarının geneli tarafından da rızasının olmayacağı ve başına kötü şeyler gelmesinden endişe ettikleri Hz.Yakub’un @ endişeleri üzerinden kıssada bildirilir. 11-14- Onlar (babalarına dönüp) dediler ki: “Ey babamız! Sen bize Yusuf konusunda neden güvenmiyorsun? Hâlbuki biz kuşkusuz onun iyiliğini istiyoruz. Yarın onu bizimle beraber gönder de bol bol yesin, koşup oynasın. Bizim onu koruyacağımızdan kuşkun olmasın.” O [babaları] dedi ki: “Onu götürmeniz beni endişelendiriyor ve siz ondan gafil iken onu kurt yemesinden korkuyorum.” Onlar [Yusuf’un kardeşleri] dediler ki: “Ant olsun ki biz böyle güçlü, kuvvetli bir topluluk olduğumuz halde onu kurt kapacak olursa, o zaman biz mutlaka hüsrana uğrayanlardan olmuş oluruz. / yanmışız demektir.” (Yusuf Suresi 11-14) Kıssa ile gelecekte Haşimoğullarının kabile töreleri gereği kabile reisinin kararı sonucunda Hz.Muhammed’i @ yalnız ve korumasız bırakacağına işaret edilirken tıpkı Hz. Yusuf’un @ kuyuya atılması gibi onun da adeta bir kuyuya atılacağı ve yalnızlığa / başka kabilelerin insafına terk edileceği / kurda kuşa yem yapılacağı metaforik olarak bildirilir. Hatta kıssada anlatılan kurt kapma hikayesi ile gelecekte Hz.Muhammed’in @ de başına böyle bir olayın geleceği ihbarı da yapılmış olur. Şöyle ki; “Bilindiği üzere Hz.Muhammed @ kendisini korumaya alması için Mekke dışındaki rakip bir şehir olan Taif’e gizlice gitmiş ve oradaki Haşimoğulları ile yakınlığı olan kabilelerden koruma talep etmiştir. Ancak Taifli Kabileler korumayı reddettiği gibi Hz.Muhammed’i @ köle ve çocuklara taşlattırarak her tarafını kan revan içerisinde bırakmıştır. Onun orada çok kötü bir muameleyle karşılaşması üzerine Mekke müşrikleri Haşimoğullarına karşı şöyle bir savunma (Hz.Yusuf @kardeşlerinin babalarına karşı savunmaları metaforu) geliştirmişlerdir; ‘Biz sizden onun üzerindeki korumanızı kaldırarak onu bize emanet etmenizi istedik ama ona herhangi bir kötülük yapmadık. Biz kendi halimizde, işimizde gücümüzde, (Hz.Yusuf’un @ kardeşlerinin oyun oynarken metaforu) farkında olmadığımız bir zamanda o gizlice Taife gitmiş. Hatta biz ona güvenip paramızı, servetimizi bile emanet etmişken, onlara sahip çıkmasını istemişken (Hz.Yusuf’u eşyaların muhafazasına memur edilmesi metaforu) o bizim haberimiz olmadan Taif’e çekip gitmiş ve orada çok kötü bir muameleye tabi tutulmuş, köle ve çocuklara taşlatılmış yani bir nevi kurda kuşa yem olmuş. (Hz.Yusuf’u kurdun parçalaması metaforu) Yoksa bizim haberimiz olsa biz Taiflilere kendi kardeşimizin kılına dokundurtur muyuz? Ama kendi hatası, kendi düşen ağlamaz. O bize sırtını döndü. İşte! bizden ayrılanı böyle kurt kapar. (Kıssadaki kanlı gömlek metaforu). Bunda bizim bir suçumuz yok ki.’ ….” 15-18- İşte bu minval üzere, onu (Yusuf’u) kuyunun dibine atmaya sözbirliği etmiş bir halde götürüyorlardı ki, Biz de ona (Yusuf’a) “Ant olsun ki, bir gün gelecek sen onlara hiç farkında değilken bu yaptıklarını bir bir haber vereceksin.” diye vahyettik. Derken akşam vakti, ağlayarak babalarına geldiler. Onlar dediler ki: “Ey babamız! Şüphesiz biz yarış yapmak amacıyla uzaklaşmıştık. Yusuf’u da eşyamızın yanına bırakmıştık. Bir de baktık ki, onu kurt parçalamış. Ama biz ne kadar doğruyu söylersek söyleyelim sen yine de bize inanmazsın.” Üstelik bir de üzerinde yalandan bir kan lekesi bulunan gömleğini de getirmiştiler. O (babaları) dedi ki: “Bilakis, nefisleriniz / tasavvurlarınız aldatıp size bir oyun oynamış olmalı! -Artık (bana düşen) güzel bir sabır!- Bu anlattıklarınıza karşılık yardımına sığınılacak olan ancak Allah’tır.” (Yusuf Suresi 15-18) Hz.Muhammed @ sahip olduğu vizyonu / dünya görüşü nedeniyle Mekke’de sığdırmaz edilecek ve tıpkı Hz. Yusuf’un @ atıldığı kör kuyuda kervanların bulması gibi Hz. Muhammed @ de Mekke müşrik elebaşıların attığı kör kuyularda Arap yarımadasında yaşayan Yahudiler bulacak ve kendilerinin çok işine yarayacağını düşünerek sevinecekleri bildirilir. Bu Yahudiler, ilk önceleri sahiplendikleri ve destekledikleri Hz. Muhammed’i @ Medineli Araplara satacakları da bildirilir. O’nun değerini bilmeyecekleri ve hiç istifade etmeden bunu yapacakları kervancıların Hz. Yusuf’u @ çok ucuza satması metaforu ile karşılanabilir. Tıpkı kervancıların önce çok değer verdikleri Hz.Yusuf’u @ daha sonraları ise O’ndan kurtulmak istemeleri metaforunda olduğu gibi Yahudilerin de Hz. Muhammed’e @ önceleri çok değer verecekleri ama daha sonraları ise O’ndan kurtulmaya çalışacakları ve O’nu başka kabilelere satacaklarının ihbarı yapılır. Bu ihbar aynen gerçekleşmiş ve önceleri Hz. Muhammed’i @ destekleyen Arap yarımadasındaki Yahudi kabileler özellikle Medineli Araplara yani Evs ve Hazreçlilere Hz. Muhammed’den @ bahsetmişler ve Medinelilerin Yahudilerden önce davranma isteği ile O’nunla iletişime geçmişlerdir. Akabe biatları ile anılan süreçlerde yapılan pazarlık ve görüşmelerden sonra Hz. Muhammed’i @ kendi yurtlarına getirmişlerdir. 19 – 20- Beri yandan bir yolcu kafilesi geldi ve sucularını o kuyuya gönderdiler. Sucu kovasını kuyuya saldı ve “Müjde! Müjde! Bu bir oğlan!” diye bağırdı. Onu ticari bir mal olarak gizleyip korudular. Allah ise onların ne yapacaklarını biliyordu. Sonunda onu düşük bir fiyata; birkaç dirheme sattılar. Zaten onlar ondan kurtulmak istiyorlardı. (Yusuf Suresi 19-20) 13.3. Hz.Yusuf’un @ Mısıra Yerleşmesi ve Hz.Muhammed’in @ Medine’ye Yerleşmesi Tıpkı Hz.Yusuf’un @ yerinin şerefli ve üstün tutulmasını isteyen Mısırlı ileri gelen adamın bu ifadesi ile anlatılan gibi Hz. Muhammed’de @ Medine’ye hicret ettiğinde Medinelilerden çok itibar göreceği “Taleal Bedru aleyna….” şarkılarıyla karşılanacağı bildirilmiştir. Zira nasıl ki Hz.Yusuf’u @ satın alan Mısırlı adam O’ndan çok faydalanmayı ve O’nu evlat edinmeyi düşünüyorsa bu anlatımdaki metaforla Medinelilerin de Hz.Muhammed’den @ beklentilerinin çok büyük olacağı ihbar edilmiştir. Gerçi bunun Medineliler olacağı bildirilmemiştir ancak geriden tarihe bakıldığında bunun Medine olduğu ve Medinelilerinde Hz. Muhammed’den @ faydalanmaya ihtiyaçları olduğu görülmektedir. Şöyle ki; “O dönemlerde Medine’nin iki büyük kabilesi Evs ve Hazreç birbirini kırmakta ve en önemli ileri gelenleri bu savaşlarda öldürülmekteydi. Medine huzur ve barış istemekteydi. Savaş ve kan dökülmesinden bıkmışlardı. Bu kabile savaşlarına bir son verilmeyecek olursa kabileler kan davası yüzünden bir arada yaşama iradesini kaybedecekler ve böylece ya yurtlarını terk edecekler veya kırılıp gideceklerdi. İşte Medine halkı Hz. Muhammed’in @ getirdiği tevhidi dünya görüşü / vizyonuyla örtüşen bir anlayışa zorunlu olarak gelmiş bir toplumdur. Şirk sisteminin öngördüğü kabile tipi toplum yapısının kendileri için ne kadar zararlı olduğunu onlar yaşayarak görmüşlerdir. Diğer taraftan da kabileler arasında kan davası oluşması nedeniyle kimse birbirini dinlememekte ve şehrin sorunlarını çözme hususunda içlerinden hiç kimsenin iktidara gelmesine sıcak bakmamaktaydılar. Hz. Muhammed’in @ Medine’ye dışarıdan geldiği ve O’nun iktidara gelmesi halinde hiçbir kabilenin diğerine üstünlüğü olmayacağı ve önerdiği dünya görüşü de barışı öncelediği için Medineliler sorunların çözümünde ve Medine’ye barışı / islamı getirmek amacıyla Hz.Muhammed’den @ faydalanmak istediler.” Cenab-ı Hak kıssa ile tıpkı Hz. Yusuf’a @ Mısır’da sağlam bir zemin hazırladığı bilgisini vermekle Hz. Muhammed @ için de gideceği yerde sağlam bir zemin hazırlayacağını müjdelemektedir. O’nun vizyonunu gerçekleştireceği bir ortama kavuşturacağını bildirmektedir. Yine kıssada ki Hz. Yusuf’un @ olgunlaşma, ilim ve hüküm öğrenme metaforunda olduğu gibi Hz. Muhammed’in @ de Medine’ye ilk geldiğinde bir süre etrafı tanıyacağı, tanıdıkça duruma hâkim olacağı, hakimiyeti pekiştikçe de gerekli düzenleme, kural ve ilkeleri yavaş yavaş hayata geçireceği bildirilir. Medine’deki süreç incelendiğinde de görülecektir ki önce Kuba’ya gelişi ve Medine Vesikası / Anayasanın hazırlanması sonra Medine’ye girme ve çevreyi tanıma ve sonraları gerekli yasal düzenlemelerin ihtiyaca göre arka arkaya gelmesi….. 21 –22- Ve onu satın alan Mısırlı adam, karısına: “Bunun yerini / makamını kerim / şerefli yap. Bize faydalı olabilir, ya da onu evlat ediniriz” dedi. İşte böylece Biz Yusuf’u o ülkeye yerleştirdik. Ona olayların tevilini / yorumunu da öğrettik. Zira Allah murat ettiği işi başarı ile sonlandırandır. Fakat insanların çoğu bunu kavrayamaz. Artık o (Yusuf), olgunluk çağına gelince, kendisine ilim ve hüküm verdik. Zira Biz, iyilik yapanları böyle ödüllendiririz. (Yusuf Suresi 21-22) 13.4. Züleyha’nın Hz.Yusuf’u @ Elde Etmeye çalışması ve Medineli Yahudi ve Münafıkların Hz.Muhammed’i @ Kendi Yanlarına Çekme Çabası Vizyon sahipleri nereye giderlerse gitsinler onları bekleyen kıskanç bir statüko orada da vardır. Ve bu statükocular ülkelerine gelen yenilikçi / vizyon sahiplerinin önemli mevkilere / iktidara / söz sahipliğine getirilmesi halinde onları başarısız kılmak için çaba sarf eder. Onlar kendilerini ülkenin sahibi olarak gördüklerinden dışarıdan ithal edilen vizyon sahibi kişileri kendilerine hizmet edecek köle olarak görürler. Fakat kendileri iktidarda oldukları süreçte ülkeyi yönetmekte gösterdikleri başarısızlık nedeniyle ülkeyi bunalıma sürüklediklerinden ülkenin durumunu düzeltmek için ithal edilen vizyon sahiplerini de küçümserler ve onların da ülkeyi bunalımdan çıkaramayacaklarını düşünürler. İthal edilen vizyon sahiplerini yönetime getiren ülkenin diğer ileri gelenlerinin / ak saçlılarının onlara itibar ettiklerini ve onlardan çok şey beklediklerini bilirler. Dolayısıyla bunlar yeteneklerini gösterecek olurlarsa statükonun yerlerini almaları çok süre almaz. Zira statüko sahiplerinde bu kapasite ve kabiliyet olmadığı gibi üretmek içinde çaba sarf etmezler. Bu nedenle yeni gelenleri kendilerine uydurmaya / bent etmeye çalışırlar. Vizyon sahipleri gittikleri yerlerde sağlam durup statükocuların ayartmalarına gelmez ise başarmamaları için hiçbir neden yoktur. Vizyon sahipleri sürgüne gittikleri yerde kendilerine kucak açan ev sahibinin (yönetimde söz sahibi olan diğer ileri gelenler, ak saçlılar ve halktan bir grup) iyi niyetine ve yapılan iyiliklere ihanet etmeden ve gösterilen iltifata marifetlerini göstererek cevap vermeli ve asla nankörlük yapmamalıdır. Cenab-ı Hak, bu dersi Hz. Muhammed @ ve müminlere Hz.Yusuf’un @ Züleyha’nın kendisini baştan çıkarması girişimi olayı içerisinde anlatır. Böylece gelecekte karşılarına şahıslar ve olayın niteliği farklı da olsa aynı tavır ve davranışları içeren benzer olaylarla karşılaşılacaklarını ve kıssalardaki metaforları iyi kullanarak ve bu metaforlardan gerekli dersleri alarak hareket edilmesini öğretir. Hatta anlatılan kıssadaki metaforlar incelendiğinde görülecektir ki Cenab-ı Hak aslında Hz. Muhammed’e @ gelecekte başına gelecekleri neredeyse birebir anlatmıştır. Şöyle ki; “Hz. Muhammed @ de Medine’ye hicret ettiği ilk zamanlarda çok itibar görecektir. Ancak ilerleyen zamanda bu sevgi seli yerini sıkıntılara bırakacaktır. Zira Züleyha ve Saray Kadınları rolünü oynayan Medine’nin ileri gelenlerinden olan Abdullah bin Ubey ve müttefikleri olan Medine Yahudi Kabileleri, Hz. Muhammed’in @ hicretine ve Medine’nin başına geçmesine, ondan yararlanmak amacıyla razı olmuştur. Fakat O’nu kendi saflarına çekemeyince O’nun karşısına geçmişler ve çok büyük sıkıntılar verdirmişlerdir. Hz.Yusuf @ kıssasında Züleyha Hz. Yusuf’u ayartıp kendisinden faydalanmak istemesi olayında olduğu gibi bu metafor ile Hz. Muhammed’in @ de hicret edeceği yerde ayartılmak isteneceği Cenab-ı Hak tarafından ihbar edilir. Gerçekten de Medine’ye hicret ettikten sonra Medine’nin statükosunu temsil eden Abdullah bin Ubey liderliğindeki münafıklar ve işbirlikçileri Yahudi Kabilelerinin Şeytan ileri gelenleri Züleyha ve Saray kadınları pozisyonundadır. Medine’deki kötü gidişatın asıl sorumlusu olan bu statüko Hz. Muhammed’i @ kendi yanlarına çekmeye çalışarak imtiyazlarını ve mevcut statükolarını korumaya uğraşırlar. Bozuk sistemlerinin daha iyi işlemesi için Hz. Muhammed’den @ yararlanmak isterler. Tıpkı Mısır statükosundaki saray kadınlarının sefih, azgın ve sömürücü yaşamlarının doruk noktası olan şehvetlerini tatmin için Hz.Yusuf’tan @ yararlanmak istemeleri gibi. Söz konusu kıssa da Hz.Yusuf @ olgun bir delikanlı oluncaya kadar Züleyha ile aralarında şehvet ilişkisi değil ana – oğul arasındaki gibi bir sevgi ilişkisi vardır. Fakat Hz.Yusuf’un @ gelişmesinden sonra Züleyha O’nunla şehvetini tatmin etmek ister. Metaforik olarak benzer durum Hz. Muhammed @ ile Medine’nin münafık ve Yahudi statükosu arasında yaşanacaktır. Medine’ye hicretin ilk zamanlarında Medine Anayasasının imzalandığı ilk aşamalarda ilişkiler gayet iyidir. Hatta Hz. Muhammed @ bağları çok sıkı yapmak ve ilişkileri daha da geliştirmek için kıbleyi bile Yahudilerin kıblesi olarak seçmiş ve mü’minler salat (namazlarında ve müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yaptıkları) toplantılarında Mescid-i Aksa yönüne dönmüşlerdir. Ancak onlar mevcut sömürgeci, zalim ve haksız piyasa işleyişine müdahale etmemesini ve bu konuda kendilerinin yanında yer almasını istemişlerken Hz. Muhammed @ onların bu isteklerine hayır demiştir. O, Cenab-ı Hakk’ın kendisine gönderdiği ilahi öğreti çerçevesinde onların arzularının tersine olarak piyasaları adalet, ölçü ve tartıda haksızlıkların giderilmesi ve imtiyazların kaldırılması ile ilgili düzenlemeler yapmaya girişmiştir. Böylece O kendisini Medine’ye davet eden Evs ve Hazreç halkına ihanet etmemiştir. Onların hukukunu korumuştur. Tıpkı Hz.Yusuf’un @ Züleyha’ya ilişkiye girmekten kaçarak Vezirin hukukunu koruduğu gibi. Züleyha Hz. Yusuf’u elde etmek için her şeyi yaptı. Fakat Cenab-ı Hakk’ın Hz.Yusuf’u @ uyarması nedeniyle O hataya düşmedi. Aslında O’nun da nefsi bu ilişkiyi çekiyordu. Ancak O’nun seçtiği yol temiz, pak, adil, doğruluk, dürüstlük üzerine olduğu için O’nun yanlışa meylettiği zamanlarda Cenab-ı Mevla O’na yanlışını göstermişti. Aynı durumun Hz. Muhammed @ ve müminler içinde gelecekte cereyan edeceğini Cenab-ı Hak bu kıssa ile bildiriyor. Yani ‘gelecekte sizleri birileri siyasi ayartmalarda bulunabilir ve sizleri yanına çekerek yaptıkları yanlışa ortak etmek isteyebilir. Bu nedenle oldukça dikkatli olmalısınız’ uyarısı yapılır. Ve nitekim tarih içerisinde de Rabbimizin ihbar ettiği olaylar meydana gelmiş ve bu ihbarı değerlendiren Hz. Muhammed @ hataya düşmemiştir. Medine’nin Statükocu elitlerinin Hz. Muhammed’i @ kendi yanlarına çekme girişimleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır. O siyasi olarak onların kulvarına asla katılmamıştır. Onların yanlışlarına asla ortak olmamıştır. O daima ilahi öğreti çerçevesinde doğruluğu, dürüstlüğü, adaleti ve hakkı ikame etmeye çalışmıştır. Çevresindeki müminler de kendisini takip etmişlerdir.” 23-24- Derken evinde bulunduğu hanım, arzusunu onunla tatmin etmek için onu baştan çıkarmak istedi. Ve (birgün) kapıları kilitledi ve “Haydi gel!” dedi. O([Yusuf): “Allah’a sığınırım! Doğrusu O benim Rabbimdir, O bana güzel bir mevkii bağışlamıştır. Emrine karşı gelmem. Şüphesiz zalimler asla iflah olmazlar / başarıya ulaşamazlar” dedi. Ve ant olsun o (hanım), onu arzuladı. Eğer o (Yusuf) Rabbinin burhanını görmemiş olsaydı, o da onu (kadını) arzulamıştı. İşte burhanımızı göstermemizin nedeni ondan fuhşu / taşkınlığı ve fenalığı / kötülüğü ondan uzaklaştırmak içindi. Çünkü o, Bizim arınmış kullarımızdandı. (Yusuf Suresi 23-24) Vizyon sahibi kimseleri bekleyen en önemli tehlike, statükocular tarafından kendi saflarına çekilme isteklerinin kendilerinden değil de vizyon sahiplerinden geldiği iftirasını atarak onların ihanet içerisinde olduklarını kanıtlamaya çalışmalarıdır. Yani ülkenin kötü gidişatına sebep olan statükocular bu kötü gidişatı değiştirmek için yetkilendirilen vizyon sahiplerinin aslında herhangi bir vizyonlarının / çözümlerinin olmadığı onların amaçlarının da iktidar nimetlerinden faydalanmak olduğunu ortaya koymaya çalışırlar. Onlar bu çabaları ile vizyon sahiplerinin aslında hain olduklarını kendilerine güvenilemeyeceğini göstermeye çalışarak kendi günahlarını örtmeye çalışırlar. Cenab-ı Hak, Züleyha’nın Hz.Yusuf’u @ kendine çekmek için uğraşması ve sonunda Hz.Yusuf’un @ gömleğini yırtması olayını anlatırken aslında Hz.Muhammed’in @ de başına gelecekte bu türden bir olayın siyasi olarak geleceğinin ihbarını yapar. Yani Hz. Muhammed’in de @ gelecekte kendi saflarına çekmeye çalışanların olacağı bildirilir. Şayet onların safına geçme hususunda direniş gösterecek olursa da ihanetle suçlanacağı ve cezalandırılması için çeşitli provakosyonlara muhatap olacağı da ihbar edilir. Tarihsel süreç içerisinde incelendiğinde görülecektir ki bu ihbarlar aynen gerçekleşmiştir. Şöyle ki; “Hz. Muhammed @ Medinelileri krizden kurtarmak, onlara barış ve huzuru getirmek için Medine’nin yönetimine getirilir. Medinelilerin O’ndan beklentileri huzuru, barışı getirmesi ve birliği / beraberliği sağlayarak kendi aralarındaki savaşlara son verdirmesidir. Onların beklentilerinin karşılanabilmesi için Hz. Muhammed’in @ sosyal alanda bir dizi düzenlemeler yapması gerekmektedir. Toplumda yardımlaşma ve dayanışmayı sağlaması için piyasalara adalet getirmesi, imtiyazları kaldırması, yeni pazar kurması, kadınları toplumda saygın bir konuma çıkartması, ibadetlerdeki ağır rükünları kaldırması gibi birtakım reformları yapması şarttı. Bu reformların gerektirdiği düzenlemeler yapılınca Medine’nin statükocu ileri gelenleri ve Yahudi kabile reisleri son derece rahatsız olmuşlardı. Halbuki onlar Hz. Muhammed’i @ yanlarına çekerek piyasadaki tezgahlarına beraber devam etmek niyetin de idiler. Yani Hz. Muhammed’i @ Medine halkına ihanet ettirmeye çalışmışlardı. Aslında Medine döneminin ilk zamanların da Hz. Muhammed @ Medine’de Yahudilerle ilişkilerini geliştirmeye çalışmış ve onlara yakın durmayı tercih etmiştir. Bu amaçla da kıbleyi Kâbe yerine Beyti Makdis (Mescidi Aksa) yönüne doğru seçmiştir. Bu seçim aynı zamanda Hz. Muhammed’in @ İslam / barış topluluğu içerisinde Yahudileri baş tacı etmesidir. Onları değil dışlamak tam tersi onlara değer vermiştir. Medine Anayasasında / Vesikasında Yahudi kabilelerle ilişkiler de düzenlenmiştir. Bu vesika / Anayasa ile hep bir arada yaşama iradesi gösterilmiştir. Fakat diğer taraftan Medinelilerin de kendisine güvendikleri ve kendisinden çok şey bekledikleri bir kişi olarak Hz. Muhammed’in @ Arapları adeta dışlayıp Yahudilere çok yakın durmasını, Medineli Arap kabilelerinin hoş karşılamayacakları çok aşikardır. Onlar bu tip bir hareket tarzını kendilerine ihanet olarak telakki edeceklerdi. Kıblenin Kudüs istikametinde seçilmesini dahi hazmedemeyen ve bu uygulamayı kabul etmeyerek namazlarında Kabe’ye doğru dönen müminler bile varken Hz. Muhammed’in @ Medineli Arapları bırakıp Yahudilerle sıkı fıkı olmasının ihanet olarak anlaşılmasından daha tabii bir şey de olamaz. Ayrıca Medineli Araplar için Yahudilerde kendileri için faydalı bir cevher, bir değer bulunsaydı Hz. Muhammed’i @ niye getirip baş tacı etsinlerdi. Tam aksine Yahudiler Evs ve Hazreci birbirine düşürmekte ve birbirlerine kırdırmaktaydılar. Hz. Muhammed @ ise bu durumun farkında olduğundan ve bu kıssa ile dersini daha önce aldığından asla ihanet tuzağına düşmedi ve Medineli Araplara ihanet içerisinde olmadı. Hz. Muhammed @ Yahudilerin baştan çıkarıcı tutum ve davranışları karşısında tereddüt etmeden hemen vaziyet aldı ve kıbleyi Kudüs’teki Betil Atik’ten Kabe’ye çevirmesini Cenab-ı Hakk’tan niyaz etti. Cenab-ı Hak da kıbleyi Beytil Atik’ten Kabe’ye çevirerek Hz. Muhammed’in @ ihanet içerisinde olmadığını gösterdiği gibi Yahudilerin oyunlarını da bozdu. (kıssada Hz.Yusuf’un Rabbinin burhanını görme metaforu) Kıblenin tahvili peygamberimizin asla bir ihanetin içerisinde yer almadığının kanıtını teşkil etti. Esasında kıble değişikliğine de Yahudilerin seçkinci hareketleri ve söylemleri yol açmıştır. Bu durum metaforik olarak tıpkı Hz.Yusuf’un @ gömleğinin ([1] ) arkadan yırtılması gibi idi.” 25-29- Ve ikisi de kapıya koştular. Kadın, onun gömleğini arkadan çekerek yırttı. Kapının yanında onun (kadının) kocasıyla karşılaştılar. O (kadın); “Senin ehline kötülük yapmak isteyen kimsenin cezası, zindana atılmaktan veya acı bir azaptan başka ne olabilir?” dedi. O (Yusuf): “Asıl arzusunu benimle tatmin için beni baştan çıkarmaya çalışan odur.” dedi. Ve onun (kadının) yakınlarından bir görgü tanığı şahitlik etti: “Eğer onun (Yusuf’un) gömleği önden yırtılmış ise o (kadın) doğru söylemiştir, öteki (Yusuf) yalancılardandır.” “Yok eğer, onun (Yusuf’un) gömleği arkadan yırtılmış ise o zaman o (kadın) yalan söylemiştir, beriki (Yusuf) doğrulardandır.” Bunun üzerine o (Kadının kocası), onun (Yusuf’un) gömleğinin arkadan yırtılmış olduğunu görünce, “Muhakkak ki bu, sizin tuzağınızdır. Gerçekten de sizin tuzağınız pek yamandır.” “Yusuf! Sen bu olayı yaşamadın say! Ve Ey Kadın! Sen de günahın için istiğfar et / özür dile! Çünkü (şu hal) senin suçunun sabit olduğunu gösteriyor” dedi. (Yusuf Suresi 25-29) Aslında Hz. Muhammed’i @ Medine’ye hicret ettiğinde yanına çekmeye çalışanlar sadece Yahudiler değildi. Medine’deki Evs ve Hazreçin bütün aşiretleri O’nu yanına çekmeye çalıştılar. Onlar kabile asabiyesi ile biliyorlardı ki Hz. Muhammed’i @ yanlarına çekerlerse yönetimde önemli bir etkinliğe kavuşacaklardı. Fakat Hz. Muhammed @ hiçbir kabileye böyle bir fırsatı vermedi ve yönetim merkezinin (Mescid-i Nebevi’nin) seçimini devesi Kusvaya yaptırdı. Medine’ye hicretten sonra Hz. Muhammed’in @ ilk ilgilendiği dolayısıyla ilişkiye geçtiği kesim elbetteki ticaretle uğraşan kesimdi. O önce çarşı pazarı yani ticari hayatı düzene sokma girişiminde bulundu. Bu noktada Yahudi kabilelerden Beni Kaynukalılar ve Medine’nin ticaretle uğraşan Arap kabilelerinin ileri gelenleri Hz. Muhammed @ ile muhatap oldular. O’nun ticari hayata yeni getirmek istediği düzenlemelerin pazardaki imtiyazlı tekelciliklerine son vereceğini bildiklerinden O’nu yanına çekmeye çalışmışlardı. Yukarıda anlatıldığı üzere tıpkı Züleyha’nın Hz.Yusuf’u yanına çekmeye çalışması gibi Beni Kaynukalılar başta olmak üzere Abdullah bin Übey bin Selül öndeliğindeki Medine’nin elitliri de Hz. Muhammed’i @ kendi saflarına katmaya çalıştılar ancak Cenab-ı Hakk’ın uyarması ile O bu oyuna gelmedi. Kabe’nin sembolize ettiği doğruluk, dürüstlük, saflık, temizlik ve hakkaniyet politikasına doğru yönelindi. Beni Kaynukalıların Hz. Muhammed’i @ ayartıp baştan çıkarmak için yaptığı başarısız girişim diğer Yahudi kabilelerin ayıplamasına yol açtı. Zira bir Arap hem de ümmi olan ilmi, tecrübesi, müktesabatı, birikimi ve arşivi olmayan bir Arap geliyor ve onların entrikalarını başlarına geçiriyordu. Şimdiye kadar bu görülmüş bir şey değildi. Yahudilerin müktesabatı çok gelişkindi ve onlar her zaman Arapları oyuna getirebilmiş ve istedikleri şekilde parmaklarında oynatmışlardı. Bu nedenle kendilerini çok üstün gören diğer Yahudi kabileleri, kendileri gibi üstün olan bir Yahudi kabilesinin aşağı gördükleri (kıssada Hz. Yusuf’un köle / hizmetçi olması metaforu) Hz. Muhammed’e @ âşık olmasını ayıpladılar. O’nu kendi yanlarına çekmeye çalışmalarıyla alay ettiler. O’ndan murad almaya çalışmalarını / O’nu kendilerine uydurmaya çalışmalarını kınadılar. O’nun kendileri gibi bir müktesebatının olmadığını, ümmi olduğunu, arkasından gidilecek bir kimse olamayacağını düşünerek Hz.Muhammed’i@ kendilerine çekmeye çalışmalarını diğer Yahudi kabileler ayıp karşılamışlardı. (Şehrin diğer kadınlarının Züleyhayı ayıplama metaforu) 30- (Fakat bu olay yayılınca) Şehirdeki kadınlar (birbirlerine) “Vezirin karısı, genç hizmetçisini elde etmeye çalışmış. Besbelli ki aşk / tutku / sevgi onun yüreğini yakmış. Biz, onun işi iyice azıttığını / apaçık bir sapıklık içinde olduğunu görüyoruz” dediler. (Yusuf Suresi 30) Cenab-ı Hak, elçisine gelecekte başına örülecek tuzakları anlatmaya aynı kıssa üzerinden devam eder. Hicret ettiği yerdeki toplulukların birbirleri ile olan ilişkilerini dikkate alması gerektiğini, düşmanlarının bile kendi aralarında rekabetleri olacağını vurgular. Nasıl ki Hz. Yusuf kıssasında Mısırlı ileri gelenlerin kadınları (sosyete) arasında bir çekememezlik, haset ve rekabet vardıysa aynı rekabet ve çekememezliğin Medineli Yahudi kabilelerinin ileri gelenleri arasında da bulunacağı ihbarı yapılır. Züleyha’nın kölesini yanına çekmeye çalışmasını kınayan Mısır sosyetesini Hz. Yusuf’la karşı karşıya getirmesi sahnesinin de gelecekte Beni Kaynuka’nın Medine’den sürülmesinden sonra Beni Nadir ve Beni Kurayza Yahudi kabilelerinin Hz. Muhammed @ ile karşı karşıya kalacakları şeklinde tecelli edeceği bildirilir. Tıpkı Züleyha’nın kadınların ellerine bıçak tutuşturması gibi Beni Kaynuka kabilesi de Bedir Zaferinden sonra yaşadıkları sürgün öncesinde Medine’deki diğer Yahudi kabileleri kışkırtıp onlara gaz verip Medine’yi öyle terketmişti. (Kıssada Züleyha’nın kadınların ellerine bıçak verme metaforu) Nasıl ki Mısırlı sosyete kadınların köle / hizmetçi olarak bildikleri ve küçümsedikleri Hz.Yusuf’u görünce O’nu gözlerinde çok büyüterek adeta bir melek gibi gördüler ise Hz. Muhammed @ ile karşı karşıya kalan Beni Nadir ve Beni Kurayza kabileleri de küçümsedikleri (beşer / köle görme metaforu) Hz. Muhammed’i @ Medine’nin meliki / başkanı olarak gördüler / görmeye devam ettiler. (Kadınların Yusuf’u melek gibi görme metaforu) fakat onlarda Beni Kaynuka’nın ( Vezirin Karısının hanımların ellerine verdiği bıçak ile hanımların kendi ellerini kesmesi misali) akıttığı zehir ile onlar da peygamberimize ihanet edip Medine’den elleri kesildi. (Sürüldüler ya da idam edildiler.) Gelecekte yaşanacak bu durum Cenab-ı Hak tarafından Hz. Muhammed’e @ kıssa çerçevesinde Mısırlı sosyete kadınların ellerini kesmeleri metaforunda anlatılır. 31- Sonra o (Vezirin karısı), onların (gizliden gizliye) dedikodu yaydıklarını işitince, onları davet ederek kendileri için dayalı döşeli bir ziyafet sofrası hazırladı. Ve onlardan her birine bir bıçak verdi. Ve (Yusuf’a) “Çık karşılarına!” dedi. Onlar (Hanımlar) onu (Yusuf’u) görünce büyüklüğünü anladılar ve şaşkınlıkla kendi ellerini kestiler. Ve “Hâşâ! / Olamaz! Allah için, bu bir beşer / kul / köle olamaz! olsa olsa bu çok şerefli bir melektir / meliktir / prenstir!” dediler. (Yusuf Suresi 31) 13.5. Hz.Yusuf’un @ Zindana Gönderilmesi ve Medine’nin Hz.Muhammed’e @ Zindan Edilmesi Cenab-ı Hak, elçisini ve müminleri boykot yıllarında eğitmek amacıyla gönderdiği Yusuf Suresinde anlatılan kıssa ile aslında Hz. Muhammed’in @ ileride başına gelecekleri anlattığı yukarıda belirtilmişti. Kıssanın gelinen aşamasında Hz.Yusuf’un @ Züleyha’nın ayartmalarına gelmemesi nedeniyle Züleyha’nın gücünü / yetkisini / otorite ve imkanlarını kullanarak Hz.Yusuf’u @ zindana / hapse gönderdiği ve sürüm sürüm süründürdüğü anlatılarak Hz. Muhammed’e @ şu ihbarlarda bulunulur; “Hicret için gideceğin yerde seni kendi yanına çekmeye çalışacak kişi ve toplulukların ayartma ve oyunlarına gelmediğin takdirde tıpkı Hz.Yusuf’u @ zindana attıkları gibi onlar sana da bulunduğun şehri zindan yapacaklardır. Sen başına gelecek olan bu olaylara sabredeceksin ve Hz.Yusuf’un @ yaptığı gibi yapacak ve onların ayartmalarına gelmektense çile çekmeyi yeğleyeceksin. Başarılı olman için sana kolay gibi görünen ancak helake sürükleyen yolu değil zor da olsa, acı ve çileli de olsa doğru, dürüst ve namuslu yolu tercih edeceksin. Bu çileli yolda Rabbinin seni koruması için O’na sığınacaksın. Yoksa onlar sen ne yaparsan yap, deliller ne kadar senin lehine olursa olsun yine de onların arzularına uymadığın takdirde senin yanında yer almayacaklarını bilmelisin” Bu uyarı ve ihbarlardan sonra tarih ihbar edildiği gibi aynen gerçekleşmiş ve Hz. Muhammed’i @ kendilerine benzetemeyen / bend edemeyen Medine Yahudileri, Hz. Muhammed’in @ hedeflediği islam / barış topluluğu ve medeniyeti rüyasının gerçekleşmemesi için O’na Medine’deki hayatı zindan edecek girişimlerde bulunmuşlardır. (Hz.Yusuf’u @ hapse gönderme metaforu) anlaşmada yer almasına rağmen Uhud savaşında onu yalnız bırakmaları, savaştan sonra yaptıkları tezviratlar ve kışkırtmalar, hem Medine’deki hem de Arap yarımadasındaki diğer Yahudi kabilelerini kışkırtmaları, Mekke yönetimi ve Arap kabilelerini kışkırtarak Hendek savaşına müttefik bir ordu yaratmaları vb. hareketler Hz. Muhammed’e @ Medine’yi zindan etme girişiminden başka bir şey değildir. Her ne kadar savaşlar Araplar arasında cereyan etse de geri planda ki ayartıcı ve kışkırtıcılıkta Yahudi kabilelerin elebaşıları baş rolü oynarlar. Tıpkı kıssadaki yöneticilerin erkekler olmasına rağmen geri planda kışkırtma ve arka planda ipleri ellerinde bulunduran sosyete ve saray kadınları gibi. 32- 35- O (Vezirin karısı): “İşte bu, beni hakkında kınadığınız kişidir. And olsun ki, ben onu elde etmeye çalıştım, ama o bundan şiddete sakındı. Yine ant olsun ki, kendisine emrettiğimi yapmazsa, muhakkak zindana atılacak ve sürüm sürüm sürünecektir” dedi. O (Yusuf): “Rabbim! Zindan bana, bunların beni davet ettikleri şeyden daha sevimlidir. Bununla birlikte eğer Sen, bunların tuzaklarına karşı beni korumazsan, ben onlara meylederim ve kendini bilmezlerden olurum.” dedi. Bunun üzerine Rabbi, ona (onun duasına) icabet etti de onların tuzaklarına karşı onu korudu. Şüphesiz O, evet O, hakkiyle işitenin, hakkiyle bilenin ta kendisidir. Fakat sonunda, bu kadar belge ve delili görmelerine rağmen belli bir süre için onu zindana atmanın daha uygun olacağını düşündüler. (Yusuf Suresi 32-35) [1] ) Not: “gömlek=görüş, taraf” metaforunu ifade eder. (A.A) 13.6. Hz.Yusuf’un @ Zindan Arkadaşları ve Medine İslam Cumhuriyeti’nin Müttefikleri ve Karşıtları Cenab-ı Hak, Hz.Yusuf’un @ zindan hayatını anlattığı bölüm ile Hz. Muhammed’e @ ve müminlere şu dersleri verirken ileride başlarına gelecek olayların ihbarını da yapar; “Sizler Hz.Yusuf’un @ rüyasındaki gibi bir vizyona sahipsiniz ve sizin gibi gelecek vizyonuna sahip olanlar vizyonlarındaki hedeflerine ulaşmak için bütün gayretleri ile çalışmalı ve her türlü kötü şartları olumlu hale getirmenin yollarını aramalıdır. Bu uğurda sabır, sebat gösterecek ve bıkmadan usanmadan vizyonunuzu / tevhidi dünya görüşünüzü hicret ettiğiniz yerin çevresindeki diğer kabilelere de anlatacak ve onları tevhid olmaya (tevhidi dünya görüşü çerçevesinde müttefik olmaya) çağıracaksınız. Onları sadece Allah’a saygılı olmaya, sadece O’na kul olmaya davet edeceksiniz. Onların kurtuluşunun Allah’tan başka kutsal sayılan otoritelerin terk edilmesinde olduğunu bildireceksiniz. Allah’tan başka kendini kutsal sayan otoritelerin insanlara asla bir fayda sağlamadığını ilan edeceksiniz. Tevhidi Dünya Görüşü Vizyonunuzu anlattığınız kabilelerden size katılan olacağı gibi katılmayan da olacaktır. Yapacağınız çağrıya olumlu cevap vererek tevhid olanların / müttefik olanların kurtulacağı müjdesini verecek, ayrı kalıp statükodan yana tavır koyanların, şirk sistemli toplum yapısına devam etmek isteyenlerin ise mutlaka kaybedeceklerini bildireceksiniz. İleride muhakkak surette bunlara şahit olacaksınız. Alemlerin Rabbine teslim olup sizinle müttefik olanlar kazanacak ve çok bereketlere kavuşacak. Sizin karşınızda yer alanlar ise kaybedeceklerdir.” Daha Mekke’de iken bu uyarı ve ihbarları dikkate alan Hz. Muhammed @ Medine’ye hicret ettiğinde Medine Yahudilerince Medine’nin kendisine zindan edilmesine karşın hiç yılmamış, mücadele etmiş, boş durmamış ve en olumsuz koşulları dahi kendi lehine çevirmenin yollarını aramıştır. Hz.Yusuf’un @ zindanda çevresindeki insanların sorunlarını, görüşlerini, rüyalarını, vizyonlarını dinledikten sonra önce kendi vizyonunu / dinini / görüşünü anlattığı ve daha sonra da onların sorunlarını, vizyonlarını, görüşlerini ve rüyalarını kendi vizyonu çerçevesinde değerlendirdiği gibi Hz. Muhammed @ de kendi vizyonunu / görüşünü Medine çevresindeki bütün kabilelere ulaştırmaya çalışmış, sürekli çevre kabilelerin üzerine seriyyeler düzenlemiş ve onları tevhidi dünya görüşüne davet etmiştir. Onlara şirk sisteminin öngördüğü atomize toplum yapısından (kabileci toplum yapısından) vazgeçilmesi gerektiğini, bütün kabilelerin oluşturacağı tek millet esasına dayalı toplumsal yapıya geçilmesi gerektiğini ve bu görüş çerçevesinde kurulmuş Medine İslam Topluluğuna katılmaya davet etmiştir. Bundan başka kurtuluşlarının da olmadığını ve sorunlarının tek reçetesinin bu olduğunu bildirmiştir. Alemlerin Rabbi Allah inancı ekseninde toplumsal birlik ve beraberlik oluşturmanın insanların hayrına olduğunu sürekli vurgulamıştır. Hz.Yusuf zindan arkadaşlarına Allah’tan başka otoriteleri kutsal saymanın insan onuruna ve haysiyetine yakışmadığını, dahası onların insanlara hiçbir fayda sağlamadığını, onların insanların yararına hiçbir çaba ve gayretlerinin olmadığını anlatmıştır. Aynı şekilde Hz. Muhammed’de @ Medine çevresindeki bütün kabilelere şirk sistemini terk etmeleri gerektiğini, bu sistemin kendilerine çok büyük zararlar vermekte olduğunu, onları geri ve ilkel bıraktığını, kendisinin Mekke’yi terk etme nedeninin müşriklerden ve bu şirk sisteminden uzaklaşmak ve tevhid sistemine gitmek olduğunu anlatmıştır. Hz. Muhammed’in @ küçük ordular / seriyyeler eşliğinde yaptığı bu çağrılara muhatap olan kabilelerden çağrıya olumlu cevap vererek Hz. Muhammed @ ile ittifak yapan kabileler tarihsel süreç içerisinde “kurtulanlar” grubunda yer almışlardır. Bu kurtulan kabileler, anlatılan kıssada Hz.Yusuf’un zindan arkadaşlarından kurtulan kişiyle sembolize edilir. Nasıl ki iki zindan arkadaşından birisi zindandan kurtularak şarap sıkacak ve efendisine şarap sunacak ise Hz. Muhammed’in @ çağrısına ‘evet’ diyerek Medine İslam Topluluğu ile ittifak yapanlar kurtulacaklar ve bol bol bereketlere kavuşacaklardır. Onlar Rabblerine saygı ile bağlanacak olanlardır. Tıpkı kıssada anlatılan kişinin Rabbine / efendisine şarap sunması gibi. ([1] ) Tarihsel süreçler incelendiğinde görülecektir ki, kıssa ile yapılan ihbar aynen gerçekleşmiştir. Şöyle ki; Hz. Muhammed’in @ seriyyeler yoluyla kabilelere yaptığı çağrı sonucunda çağrıya olumlu cevap veren kabileler “Rabbe bağlı olsalar da” / “müttefiklik yapsalar da” bu müttefiklik Hz. Muhammed’in @ yanında yer almak şeklinde tecelli edememiştir. Tıpkı kıssadaki kurtulan zindan arkadaşının Rabbinin yanında Hz.Yusuf’u anmaması gibi ki tembihlenmesine rağmen şeytanın unutturduğunu ifade ettiği gibi Medine çevresindeki kabilelerden Hz. Muhammed’in @ tevhidi dünya görüşüne katılsalar da korkuları nedeniyle O’nun yanında fiilen yer almamışlardır. Çünkü siyasi güç dengesinin hangi tarafa kayacağını yani Mekke şirk sisteminden yana mı yoksa Medine İslam Cumhuriyetinden yana mı kayacağını kestiremediklerinden beklemeyi tercih etmişlerdir. Ne zaman ki Hudeybiye anlaşmasını takiben Hayber fethedilmiş ve daha sonra da Mekke fethedilmiş ondan sonra bu gruptaki kabileler fevc fevc hidayete erip İslam / barış topluluğuna girmişlerdir. Böylece Hz.Yusuf’un zindan hayatının uzun sürmesi gibi Hz. Muhammed’in @ Medine zindanı da çevre kabilelerin tevhidi dünya görüşüne inanmalarına rağmen Hz. Muhammed’e @ fiili destek vermemeleri nedeniyle uzun sürmüştür. Hz.Yusuf ‘un zindanda iken tevhide davet ettiği diğer zindan arkadaşı ise “kurtulanlardan değil idam edilenlerden / kaybedenlerden” idi. Cenab-ı Hak bu metaforla Hz. Muhammed’in @ Medine’de kuracağı İslam topluluğuna katılmayan, O’na destek vermeyen, O’nun vizyonuna / görüşüne katılmayan ve şirk sisteminde kalmak isteyen kabilelerin “kaybedenler / yok olanlar / idam edilenler” grubunda yer alacaklarını bildirir. Bunların gelecekte akıbetlerinin sahip oldukları her türlü nimeti kaybedecekleri, kendi kendilerini yok oluşa / idama sürükleyecekleri ve sonrasında da İslam topluluğuna katılan / tevhid olan kabilelerce başlarının yeneceği gerçeği de asılıp idam edildikten sonra kuşların başını didikleyeceği metaforu ile anlatılır. Burada kuşların özellikle zikredilmesinin bu güçlü kabile ve / veya toplulukların bayraklarında yer alan kartal, şahin vb. yırtıcı kuşlarla ifade edilen amblemler olmasına dikkat edilmelidir. Bu anlatımla Cenab-ı Mevla, Hz. Muhammed’in @ çağırdığı İslam / barış topluluğuna- Tevhide katılmayan kabilelerin sonunda yok olup gideceklerini ve başlarının üstünde taşıdıkları, üzerine titredikleri tüm maddi değerlerini de diğer kabile ve toplulukların / devletlerin aralarında paylaşacaklarını bildirmiş ve onları tevhide davet etmiş olmaktadır. 36- 42- Zindana onunla birlikte iki delikanlı daha girdi. (Birgün) Onlardan birisi: “Şüphesiz ben kendimi şaraplık üzüm sıkarken gördüm” dedi. Diğeri de: “Gerçekten ben de başımın üzerinde kuşların yediği bir ekmek taşıdığımı gördüm. Bize bunun tevilini / yorumunu haber ver. Şüphesiz biz seni muhsinlerden (iyilik, güzellik üretenlerden) görüyoruz” dedi. O (Yusuf): “Size yiyecek olarak verilecek öğününüz / rüyanızda işaret edilen olaylar başınıza gelmeden onun tevilini / yorumunu size bildireceğim. Zira bunlar, Rabbimin bana öğrettiği şeylerdendir. (Ama önce şunu bilmeniz şart): Gerçekten ben Allah’a inanmayan ve ahireti de inkar eden bir kavmin / toplumun dünya görüşünü / dinini / milletini terk ettim ve atalarım İbrahim, İshak ve Yakup’un dinine / milletine / dünya görüşüne uydum. Bizim, Allah’a hiçbir şeyi ortak tutmamız bize yakışmaz! İşte bu, Allah’ın bize ve insanlara bir lütfudur. Velâkin insanların çoğu şükretmiyorlar / bunu değerlendirmiyor. Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı birçok rabler mi daha hayırlı, yoksa her şeye hâkim ve kahhar olan bir tek Allah mı? Sizin, O’nu bırakıp da taptıklarınız, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Allah bunlar hakkında hiçbir delil indirmiş değildir. Hüküm ancak Allah’a aittir: O, kendisinden başkasına tapmamanızı emretmiştir. İşte bu sizi ayakta tutacak dünya görüşüdür / dindir. Fakat insanların çoğu bunu bilmiyorlar. Ey zindan arkadaşlarım! İkinizden biri (zindandan kurtulup) Rabbine / efendisine şarap sunacak! Diğerine gelince, asılacak da başından kuşlar yiyecek! Hakkında açıklama istediğiniz iş böyle hükmedilecektir.” dedi. Ve o (Yusuf) o iki kişiden, kurtulacağına inandığı kişiye, “Rabbinin / efendinin katında beni an!” dedi. Sonra şeytan ona hatırlatmayı unutturdu. ([2] ) Böylece o (Yusuf), nice yıllar zindanda kaldı. (Yusuf Suresi 36-42) 13.7. Kralın Rüyası ve Hayber Melikinin Öngörüsü Hz.Yusuf’un @ Mısırda köle de olsa Vezirin evindeki konumu gayet iyi iken Züleyha’nın ayartmalarına gelmemekte direnmesi nedeniyle aralarının bozulup Hz.Yusuf’un @ zindana gönderilmesi ile Hz. Muhammed @ ve müminlerin Medine’deki ilk zamanlarda çevreden gelebilecek tehditlere ve saldırılara karşı güvenlikte olmaları birbirine çok benzemektedir. Ne zaman ki Kaynuka Yahudileri sürgün edildi, işte o zamandan itibaren Medine, kuzeydeki Hayber’den ve diğer yönlerdeki Arap kabilelerden gelecek saldırı ve tehditlere açık hale geldi ve bir nevi kuşatıldı. Hz. Muhammed @ bu çevrelemeyi yarmak, Medine’nin güvenliğini temin etmek için ve aynı zamanda İslam / barış / tevhid topluluğunun sınırlarını genişletmek için sürekli çevre kabileler üzerine ordu gönderiyorken, sürgündeki Yahudiler ve Medine içindeki inkârcı Yahudiler (Huyey Bin Ahtab gibi) boş durmuyor sürekli Medine İslam Cumhuriyetinin yıkılması için çeşit çeşit entrikalar çeviriyordu. Bu entrikalardan en başarılıları şüphesiz ki Uhud savaşı ve Hendek savaşı için yaptıkları kışkırtmalar sayılabilir. Hz. Muhammed’e @ ve müminlere Medine’yi zindan etmenin bu entrikaları çevirmenin karargâhı / merkezi Hayber’di. Çünkü Hayber, Medine`den sürgün edilen Yahudilerin çoğunun yerleştiği ve bir nevi harekât merkezi haline getirdikleri bir şehirdi. Hayber sarp kayalar üzerine kurulmuş, çok korunaklı kalelerden oluşan bir şehirdi. Çeşitli yerlere dağılmış sekiz kaleden oluşan şehir, en az 10.000 kişilik silahlı bir askeri gücü barındıran güçlü bir merkezdi. Beni Kaynuka Yahudilerinin Medine’den çıkarılmasını müteakiben Beni Nadir Yahudileri ve en son Beni Kurayza Yahudileri Medine’den çıkarılmıştır. Yahudilerle dost ve müttefik olarak başlayan Medine hayatı hicretten sonra ki yedi yıllık bir süreçte güney taraftaki Mekke tehlikesine kuzey taraftan bir de Yahudi saldırı tehlikesi eklenmişti. Hayber Yahudileri Mekkeli müşriklerle bir savunma iş birliği anlaşması da yapmışlardı. Ya da daha önce var olan bu iş birliği anlaşması Medine’deki dost ve müttefik Yahudi kabileler nedeniyle işlerliği bulunmamaktaydı. Bu anlaşmaya göre; Hz. Muhammed @ ordusuyla şayet Mekke üzerine yürürse Hayberliler Medine`ye baskın yapacaklar, eğer Hayber üzerine yürüyecek olursa bu kerre de Kureyş müşrikleri Medine`ye baskında bulunacak ve böylece birbirlerini koruyacaklardı. Hz.Muhammed @ ise bu planı Hudeybiye Anlaşmasıyla boşa çıkardı. Mekkeli müşriklerle Hudeybiye sulh anlaşmasının imzanmasıyla, Hayber’e yapılacak saldırı durumunda Medine’yi Kureyş’ten gelebilecek saldırılara karşı emniyete aldı. Medine’nin Kuzey tarafını - ki Hayber Yahudilerinin bulunduğu taraftı – emniyete almak için de Hayberi fethederek bu yahudilerden gelecek tehlikeyi bertaraf etmesi zorunluluk arz ediyordu. Bundan dolayı Hudeybiye Anlaşmasından sonra Hz. Muhammed @, Medine’nin kuşatılmışlığını kırmak için Hayber’e yöneldi ve 1600 kişilik bir kuvvetle şehri kuşattı. Çok şiddetli çarpışmalar oldu. Fakat kimsenin saldırmaya cesaret bile edemediği Hayber’i fethetme konusundaki Cenab-ı Hakk’ın Hz. Muhammed’e @ bahşettiği kararlılık sayesinde Hayber düşme noktasına geldi. Cenab-ı Hak, Hz.Yusuf @ kıssası üzerinden anlattığı ve geleceğin ihbarını yaptığı Hz. Muhammed’in @ hayatında Medine’de uzun süre sıkıntılı bir hapis / çevrelenmiş hayat süreceğini böylece anlattıktan sonra aynı kıssa ile kurtuluş yakınlaştığı sırada yaşanacak olayları ise şöyle anlatır; “Mısır kralının bir rüyası / görüşü / vizyonu vardır ve bu rüyasına / vizyonuna göre yedi besili, güçlü, kuvvetli ve semiz ineği, yedi zayıf, çelimsiz, güçsüz ve kuvvetsiz inek yemektedir. Yani Mısır kralının vizyonuna / görüşüne göre zayıflar giderek güçlüleri yenip yok etmektedirler. Bu duruma bir çare bulunması için Kral kendi yönetici ileri gelenlerinden görüş talep etmekte ve onlarla konuyu müşavere etmektedir. Kralın yönetici çevresi / bakanları ise gelinen noktada toplumsal sorunun çok karmaşık olduğunu ve bu karmaşık olayı çözme konusunda O’na yardımcı olamayacaklarını bildirirler. Bu konuda kendisine yardımcı olabileceğini bildiren sadece Hz. Yusuf’un @ hapiste iken tebliğ ettiği ve tebliği sonucu kurtulan şahıstır. O’da yardımcı olmak için bu hususta Hz. Yusuf’a @ başvurmak için yetki ve izin ister.” Aslında anlatılan bu durum Hz. Muhammed’in @ Hayber seferinde bütün kaleler düşüp son kale kaldığında Hayber Yönetiminin bir durum değerlendirmesi yaptığı sahneye bir metafordur. Anılan sahne de Hayber Melikinin görüşü / vizyonu savaşın kaybedileceğinin belli olduğu ve zayıf, cılız, güçsüz gördükleri Hz.Muhammed @ ve müminlerin savaşın sonunda kendileri gibi güçlü, kuvvetli bir topluluğu yeneceği ve kendilerini Hayber’den sürüp çıkaracağı ya da kılıçtan geçireceği noktasında idi. Yani zayıf gördükleri topluluk kendileri gibi güçlü bir topluluğu yiyip bitirecekti. (Yedi zayıf ineğin yedi besili ineği yemesi metaforu.) Yine Hayber’in Reisi / Meliki Hayber’den sürülmek ya da kılıçtan geçirilmek yerine Hz. Muhammed @ ile Hayber’in yetiştirdiği ürünleri her yıl yarı yarıya paylaşmayı (yedi yeşil başak ve yedi kuru başak) esas alan bir barış anlaşması yapmayı teklif etme görüşünde idi. Bu görüşünü Hayberin ileri gelenleri ile müşavere ettiğinde onlar riske girmek istemezler ve bu görüş hakkında olumlu ya da olumsuz herhangi bir görüşe yanaşmazlar. Hatta birazda tuhaf karşılarlar. (Onların “biz böyle tuhaf rüyaların yorumundan anlamayız” ifadelerinin anlamı) Onlar açısından çok zor bir durumdur. Zira onların arasında Medine’den gelen yahudi kabilelerin ileri gelenleri de vardır ve şimdiye kadar onların ayartma ve aldatmalarına göre hareket etmişlerdir. Medine’den gelen Yahudiler, şimdiye kadar yapılanlarda ve işin bu noktaya gelmesinde kendi kusurlarının olduğunun açığa çıkmasını istemedikleri için direnişe devam etme yanlısı idiler. Diğer taraftan bu toplantıda İslam / barış topluluğuna teslim olmaktan yana olan ve bu hususta peygamberimizin teslimiyet davetini savaşın başlangıcında almakla birlikte siyasi gelişmelerin seyrine bakarak hareket etmeyi yeğlemiş olanlar da vardı. (Rabbinin katında peygamberimizi anması tavsiyesini şeytanın unutturduğu zindan arkadaşına metafor) Onlar “Şemmah” adlı bir elçilerini kıssadaki Melikin teklifi metaforunda kendi teslimiyet tekliflerini Hz. Muhammed’e @ götürülmesinin daha iyi olacağını ileri sürerler. Onların bu fikri kabul edilerek temsilcileri Şemmah Hayber Yönetiminin temsilcisi olarak Hz. Muhammed @ ile görüşmeye gider. 43-45- Derken melik / hükümdar dedi ki: “Şüphesiz ben yedi zayıf ineğin yedi semiz ineği yediğini ve yedi yeşil başakla yedi kuru başak görüyorum. Ey ileri gelenler! Siz görüntülerin / vizyonların / rüyaların doğru yorumunu/ tevilini ([3] ) biliyorsanız benim vizyonumu / rüyamı da yorumlayın bakalım.” Onlar (ileri gelenler) dediler ki: “Tuhaf, karmakarışık görüntülerdir / vizyonlardır / rüyalardır. Biz böyle karmakarışık görüntülerin / vizyonların / rüyaların altında yatan gerçek anlamı/ tevilini bilmekten aciziz.” İşte o an, iki zindan arkadaşından kurtulmuş olan kişi aradan geçen bunca vakitten sonra geçmişi hatırlayarak dedi ki: “Ben onun tevilini öğrenip size bildirebilirim, (fakat önce) hemen beni (zindana) gönderin.” (Yusuf Suresi 43-45) Elçi, Hayber Melikinin barış için öngörüsünü / vizyonunu / teklifini Hayber Yönetiminin teklifi olarak Hz. Muhammed’e @ iletti ve görüşünü sordu. Hz.Muhammed @ ise Hayber Melikinin teklifini ilave şartlar getirerek kabul etti. Hz. Muhammed’in @ ilave şartları ise; Hayber’in ürettiği tarım ürünlerinden kendi ihtiyaçları ayrıldıktan sonra kalan kısmı Medine İslam Cumhuriyetine tahsis edilecek ve bu tahsis edilen kısmın depolanması mükellefiyeti de Hayberlilere ait olacak. Bu şart Hz.Yusuf’un @ yaptığı tevildeki “ekip hasat edilen mahsülün ihtiyaç fazlasının depolanması” metaforundan esinlenilmiştir. Diğer ilave şart ise bu sözleşmenin ondört yıllığına yapılması ve ihtiyaç hasıl olduğunda Medine İslam Cumhuriyeti adına depolanan mahsülden İslam devlet yöneticilerinden gelecek talep doğrultusunda tasarruf edilmesidir. Ondört yıl sonra artık sıkıntılar aşılacak ve İslam Cumhuriyeti her tarafta tevhidi sağlayınca bu uygulamaya gerek kalmayacak ve vahiy yağmuru her tarafa yağacak ve her yerde huzur, sükûn ve bereket olacaktır. Bu şart Hz.Yusuf’un yaptığı tevildeki “yedi yıl bolluk ve yedi yıl kıtlıktan sonra yağmurların yağması” metaforundan esinlenmiştir. 46-49- (Hapishaneye gelerek) “Yusuf! Ey doğru sözlü dost! Bize, insanlara iletmem ve onların da öğrenmesi için ‘Yedi semiz ineği, yedi cılız inek yiyor ve yedi yeşil başakla diğer yedi kuru başak’ hakkındaki görüşünü söyle.” O (Yusuf) dedi ki: “Önceden beri yapa geldiğiniz gibi yedi sene ekin ekeceksiniz. Fakat biçtiklerinizden yiyeceğiniz bir miktar dışında kalanı, başağından ayırmaksızın muhafaza edeceksiniz. Daha sonra onun arkasından yedi yıllık kıtlık dönemi gelecek ve sizin bu zor zamanlar için önceki biriktirdiğiniz her şeyi, saklayacağınız az bir miktar dışında silip süpürecek. Daha sonra da onun arkasından bir sene gelecek ki, insanlar onda yağmura kavuşacak ve onda sıkıp sağacaklar.” (Yusuf Suresi 46-49) Peygamberimiz bu şartları ileri sürerken şu siyasi vizyona sahiptir; “Medine’nin kuzeyi emniyete alındıktan sonra Mekke’nin savaşla değil ekonomik olarak sıkıştırılması ve sonunda İslam Cumhuriyetine teslim olarak tevhit / barış topluluğuna katılması amaçlanmıştı. Bu amaçla Mekke’nin tahıl ihtiyacının karşılandığı iki merkezden birisi Hz. Muhammed’in @ eline geçiyordu. Sıra ikinci merkeze gelecekti ki orası da Necran idi. Süreç içerisinde o merkezi de anlaşarak kontrol altına almayı başaran Hz. Muhammed @, Mekke’ye boykot uygulamış ve Mekke’nin ekonomik olarak teslimini fetihden önce gerçekleştirmiştir.” “Hz. Muhammed @ bu noktada bir diğer stratejik konuyu daha düşünmüştü; Şayet Mekke ile tevhit sağlanacak olursa bu en fazla İran ve Bizans devletlerini rahatsız edecektir. Zira kendilerine rakip bir devlet oluşacaktı. Bu durumda onlar bu oluşumu engellemek için ne gerekiyorsa yapacaklardır. Tabi ki onlar açısından en önce yapılması gereken bu oluşumu ekonomik olarak yokluğa, kıtlığa, açlığa ve boykota mahkûm etmektir. Hayber yahudileri yurtlarından sürgün edilecek olursa bu toprakları işleyecek yeterli işçi Arap kabilelerinden bulunamayacaktır. Bu durumda açlık tehlikesiyle karşı karşıya kalınacaktı. Bu nedenle Hayber Yahudileri ile böyle bir anlaşma yapılırsa gelecekte Bizans ve İran’dan gelebilecek boykotlar göğüslenebilecekti. Kabilelerin birleşerek tevhid olmaları ve eski şirk sistemini terk etmenin kendilerine vereceği zararları kolay atlatma imkânı olacaktı. Aksi takdirde kabileler tevhid sistemine geçmenin kendilerine fayda değil zarar getirdiğini görerek birlik sağlansa bile hemen tekrar şirk sistemine geri dönmeyi isteyeceklerdi. İşte bunun için Hz. Muhammed @ Hayber Yahudilerinin teklifini kabul etmiş ve onlara topraklarını ürünlerden haraç alma şartıyla onlara geri vermiştir.” Hz. Muhammed’in @ barış şartlarını Hayber Yönetimine ileten elçiye Hayber’in Meliki çok olumlu yaklaşır ve teklif edilen ilave barış şartlarını kabul ederek bir anlaşma yapılmasını önerir. Bunun üzerine Hayber Meliki peygamberimize yeniden bir elçi gönderdi ve onu anlaşma yapmaya çağırdı. Ancak Hz.Muhammed @ anlaşma yapmadan bir konunun daha açıklığa kavuşmasını istiyordu ki gelecekte anlaşmanın bir daha fesada uğramaması ve tam bir güven sağlanması için bu gerekliydi. O konuda Medine Anayasasını ihlal etme, anayasaya ihanet etme konusunda Medine’den sürgün edilen Beni Kaynuka, Beni Nadir ve Beni Kurayza Yahudilerinin kendilerini Hayberli Yahudilere anlattığı gibi olmadığı tam tersine asıl ihanet eden tarafın başta Kaynukalılar olmak üzere Nadir oğulları ve Kurayza oğulları olduğu ve onların anlaşmayı bozdukları kendilerine itiraf edilecekti. Bu yaptıkları ihanet nedeniyle onların Medine’den sürgünü hak ettiklerine Hayber Yahudileri ikna olacaklardı. Bu sebeple Hz. Muhammed @ hemen anlaşmayı yapmadı önce Yahudilerle aralarında geçen ihtilaf konusunda her şeyin açığa çıkmasını istedi. Bu amaçla O elçiye Allah’tan korkmaları (kıssadaki “Rabbine dön!” ifadesi) ve O’na dönmelerini asıl ihanet edenlerin belirlenmesi için bir soruşturma açılmasını istedi. Adil bir soruşturma yapılması halinde gerçeğin açığa çıkacağını ve kimin emin, güvenilir ve kimin hain olduğunun ortaya çıkacağını bildirdi. Medine’den kovulduktan sonra kendilerine kucak açılan bu yahudi kabilelerin Medine Anayasasına ihanet etmeleri nedeniyle kendi kendilerine zarar verdikleri, arzuları nedeniyle kendi ellerinin Medine’den kesilmesine neden oldukları (kıssadaki kadınların ellerini doğramasının soruşturulması metaforu) fakat Arap yarımadasında Yahudilerin merkezi konumundaki Hayberlilere ise ihanetlerini gizleyerek Hz. Muhammed’i @ ve müminleri suçlu göstermeleri nedeniyle gerçeğin açığa çıkması için onlar hakkında soruşturma açılmasını istedi. Yukarıda belirtilen olay metaforik olarak Hz.Yusuf üzerinden şu ayetle anlatılır; 50 – (Bu yorum / görüş kendisine iletilince) Hükümdar / Melik “Onu bana getirin!” dedi. Görevli ona (Yusuf’a) gelince, o (Yusuf) ona dedi ki: “Rabbine dön! ‘Ellerini kesen kadınların zoru ne imiş?’ diye bir soruşturun bakalım. Şunu da iyi bilin ki, Rabbim, onların oyunlarını çok iyi bilmektedir.” (Yusuf Suresi 50) Cenab-ı Hak, Hz.Yusuf’un @ Melikten soruşturma talep etmesini anlattıktan sonra Melikin bu talebe binaen yaptığı soruşturmada Hz.Yusuf’un @ günahsız olduğunu, haksız bir şekilde hapis yatırıldığını ve esas suçlu günahkarın ise başta Züleyha ve işbirlikçi saray kadınlarının olduğunu bizzat Melikin huzurunda suçluların suçunu itiraf etmesi sahnesi ile anlatır. Kıssanın bu kısmı Hz. Muhammed’in @ gelecekte yaşayacağı bir olayın ihbarından başka bir şey değildir. Hemen hemen aynı olay Hz. Muhammed’in @ yaşamında da gerçekleşmiş ve Hayber Yönetimi / meliki de Hz. Muhammed’in @ esas suçlunun bulunması konusunda soruşturma talebi üzerine Medine’den sürgün gelen yahudilerin ileri gelenlerini de çağırarak bir toplantı yapmış ve Medine’deki barışı bozmada kimin haklı kimin haksız olduğunu soruşturmuştur. Soruşturma sonunda Medine’den gelen Yahudiler suçlarını itiraf etmişler ve Medine Anayasasını çiğneyenin kendileri olduğunu ve Hz. Muhammed’i @ kendi yanlarına çekmeye / ayartmaya çalışan tarafın kendileri olduğunu itiraf etmişlerdir. 51- O (hükümdar / Melik onları toplayıp): “Yusuf’u elde etmeye / ayartmaya çalıştığınızda neyi umuyordunuz / beklentiniz neydi?” dedi. Onlar (kadınlar): “Hâşâ, Allah için, biz onun aleyhine olabilecek en küçük bir kötülüğe tanık olmadık” dediler. Vezirin karısı ise: “Şimdi hak olduğu gibi ortaya çıktı. Arzumu tatmin için onu elde etmeye çalışan bendim. O ise doğrulardandı / sözüne sadık kalanlardandı” dedi. (Yusuf Suresi 51) Soruşturma sonunda esas suçlunun Züleyha olduğu anlaşıldıktan sonra bu haber, Hz. Yusuf’a ulaştırılmış ve O bunun üzerine kendisinin Allah’ın rahmeti ve esirgemesi ile ayartmalara gelmediğini, yoksa Züleyha’nın ayartıcı teklifi karşısında nefsinin o ihanet teklifini neredeyse kabul edeceğini (hatta kısmi olarak gönlünün meylettiğini) ifade etmiş ve bu olayda kendi nefsine bir pay çıkarmaya kalkmamıştır. O, Cenab-ı Hakk’ın bu hususta inayet ve rehberliğinin esas rol oynadığını belirtmeden önce O’nun ihanet edenlerin hilesini eninde sonunda açığa çıkartan olduğunun herkesçe bilinmesi gerektiğine vurgu yapmıştır. Tıpkı peygamberimizin Medine’deki ilk zamanlarda kıbleyi Mescid-i Aksa’ya çevirmesi gibi Yahudi kabilelere biraz meyledilmiş ama daha sonra Cenab-ı Hakk’ın yol göstermesiyle kıble / yön Kabe’ye tahvil edilmiştir. 52- 53- (Yusuf haberciye dedi ki:) “İşte bu, benim onun gıyabında (yokluğunda) ona (efendime) ihanet etmediğimi ve Allah’ın, ihanet edenlerin hilesini başarıya ulaştırmadığını bilmeleri içindir. Ben nefsimi temize çıkaramam. Muhakkak ki nefis var gücüyle kötülüğü emreder. Ne var ki Rabbim acıyıp korursa o başka. Şüphesiz ki, Rabbim çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.” (Yusuf Suresi 52-53) 13.8. Hz.Yusuf’un @ Mısır’a Sultan Olması ve Hz. Muhammed’in@ Hayber’i Hakimiyeti Altına Alması Bu kıssadan daha Mekke’de iken dersini alan Hz. Muhammed @ Hayber’in fethi sırasında Hayber melikinin yaptığı soruşturmada esas ihanet edenin Medine Yahudileri olduğunun anlaşıldığı haberi gelince Hz. Muhammed @ de aynı şekilde Cenab-ı Hakk’ın ihanet edenlerin kurdukları hilelerin hiçbir zaman başarılı olamayacağı kuralını zikretmiş ve herkesin bunu bilmesini gerektiğini deklare etmiştir. O yine aynı şekilde devamla kendisinin Medine Anayasasına bağlı kaldığını ve Medine Yahudilerini Medine’den atarken haklı olduğunu, fakat anlaşmaya ihanet eden Medine Yahudilerinin sürgünden sonra Hayber’e gelip yerleşenlerin kendilerini haklı göstermek için hile kurduklarını ve bugüne kadar Medine İslam Cumhuriyetinin başına çorap örmek için her türlü hile ve desiseye başvurduklarını ifade etmiştir. Diğer taraftan O aynı zamanda yapılan ayartmalar ve cezbedici teklifler karşısında insan nefsinin zayıflığı ve kötülüğe meyyal olması nedeniyle kendisinin de neredeyse ihanet etme noktasına geldiğini ancak bundan Cenab-ı Hakk’ın inayeti, rahmeti ve rehberliği sayesinde kurtulduğunu da bildirmiş ve insanları O’nun rahmet, bağışlama ve affına sığınmaya davet etmiştir. Şayet teslim olurlarsa kendilerine herhangi bir zarar verilmeyeceği, yapacakları anlaşmaya sadık kaldıkları takdirde kendileri ile merhamet ilişkisi içinde birlikte yaşanacağı taahhüt edilmiştir. ([4] ) Bunun üzerine Hayber Yönetimi / Meliki Hz.Muhammed’e @ teslim olmuş ve bir barış anlaşması yapılarak Hayber’in tüm hazinelerini Hz.Muhammed’e teslim etmiştir. Hatta hazinelerini teslim etmeyen ve saklayan bazı yahudi aşiret reislerinin anlaşma gereği boyunları da vurulmuştur. Yapılan anlaşma sonucunda Hayberliler kendi arazilerini eskisi gibi yine kendileri ekecek yarısını kendi ihtiyaçları için ayıracak diğer yarısını da Medine İslam Devletine verilmek üzere tahsis edilecek ve bu amaçla uzun ömürlü bir depolama yöntemi ile depolanacaktır. Nasıl ki Hz.Yusuf @ tek başına Mısır’ın hazinelerinin başına geçmiş ve onların tasarrufunda tek söz sahibi olmuş ise Hayber’in teslim olması ve böylece fethedilmesi ile Hz. Muhammed’de@ Hayber’in hazineleri ve ürettiği ürünleri üzerinde tasarruf için tek yetkili olmuştur. Daha sonra Teyma, Vadi’il Kura ve Fedek Yahudileri üzerine yürünmüş ve benzer anlaşmalar onlarla da yapılmış ve böylece onlardan gelecek tehlike bertaraf edildiği gibi onların yetiştirdiği ürünler Medine İslam Cumhuriyetinin iktisadi sigortası olmuştur. Böylece de tıpkı Hz. Yusuf’un @ hapishaneden çıkması gibi Hz.Muhammed’in @ de Medine hapishanesinden çıkışı Hayber’in fethi sonunda yapılan anlaşma iledir. Bu anlaşmanın sonunda yahudilerin Medine üzerinde oluşturdukları abluka kalkmıştır. Bu husus Hz.Yusuf @ kıssasının devamında şöyle ihbar edilir; 54- 57- Ve sonra hükümdar / Melik “Onu bana getirin, Onu kendime özel dost edineyim” dedi. Sonra onunla konuşunca da “Şüphesiz sen bugün yanımızda gerçekten önemli bir mevki sahibisin, güvenilir birisin” dedi. O (Yusuf) dedi ki: “ülkenin hazinelerini bana tahsis et / bana ver! Kesinlikle ben güvenilir ve bilgili bir kişiyim.” İşte Biz böylece Yusuf’a o ülkede sağlam bir iktidar zemini hazırladık ki o orada dilediği yapıyı / sistemi inşa edebilsin. Biz rahmetimizi dilediğimize nasip ederiz. Ve iyilik edenlerin mükâfatını zayi etmeyiz. Hele bir de iman eden ve takva sahibi olan kişiler için ahiret mükâfatı var ki o daha hayırlıdır. (Yusuf Suresi 54-57) 13.9. Hz.Yusuf’un @ Kardeşlerine Erzak Vermesi Ve Hz.Muhammed’in @ Mekke’ye Erzak Göndererek Yardım Etmesi Cenab-ı Hak, Mekke’de boykot yıllarında elçisini ve müminleri eğitirken şu hususların önemine vurgu yapar; “Gelecekte kazanılacak iktidar ve güçler asla zorbalığa, intikam almaya ve kötülüğe kötülükle cevap vermeye kullanılmayacak.” “Süreç içerisinde kendisini kıskanan ve kendisine yapmadığını bırakmayan kardeşleri sıkıntıya girdiğinde de onları yeniden kazanmak için bol bol ihsan ve yardımda bulunulacak. Onların iyiliğinin istendiği onların kendi maddi değerleri açısından gösterilecek. Ancak bu yardımlara, bu ihsanlara rağmen yine de onlar, vizyon sahiplerini “inkar / tanımama” politikalarına devam edebilirler. Bu takdirde bile müminler kabile anlayışı ile değil aklı selim ile büyük devlet adamı anlayışı ile hareket edecek ve yardımlarına / ihsanlarına devam ederek amaçlarında samimi olduklarını ortaya koyacaklar. Böylece yapılacak yardımlar onların kalplerini ısındıracak.” “Yapılacak yardımlar dış politikadaki mütekabiliyet esasına da uygun olacak. Yani yapılacak yardımlar ile kendi vizyonlarını tasdik eden, kendilerine inanan öz kardeşlerinin imdadına koşacak, onların üzerlerindeki baskıları hafifletecek şekilde bir politika izlenilecek. Böylece barış vizyonunun gerçekleşmesi ve tevhid / barış yanlısı kardeşlerin kurtulması için karşı tarafın muhtaçlığı bir tehdit ve bir fırsat olarak kullanılacak ki bu uluslararası ilişkilerde en normal, olağan ve hukuki bir yoldur. Bununla beraber bu muhtaçlığı bir fırsat / bir tehdit aracı olarak samimiyetsizlik ifade edecek şekilde değil de gerçekten samimiyetle yapılacak. Bunun için karşı tarafın çok önem verdiği maddi çıkarlara önem verilmediği fakat değer yargılara önem verildiği, karşılıksız maddi ihsanlarla gösterilecek.” Bu vurgular, Hz.Yusuf’un @ hapisten kurtulup iktidara gelmesini müteakiben kendi ailesinin yaşadığı Kenan diyarı dahil ülkenin çevre bölgelerinde kıtlığın başlaması sonucunda kardeşlerinin Mısır’a gelerek kendisinden yardım aldıkları sırada aralarında geçen görüşmeleri içeren bölümleri ile yapılır; 58- 62- (Nihayet kıtlık başladı ve) Yusuf’un kardeşleri geldiler ve onun yanına girdiler. O, onları tanıdığı halde onlar O’nu tanımadılar / Onlar O’nu inkâr ediciler (münkirun) idiler. Ne zaman ki onların yükleri hazırlandı, (Yusuf) “Baba bir kardeşinizi / üvey kardeşinizi de bana getirin. Görüyorsunuz ya, ben teraziyi tam tutuyorum ve ben konukseverlerin en hayırlısıyım. Fakat eğer onu bana getirmezseniz, o takdirde ne benden bir ölçek bekleyin ne de yanıma gelin!” dedi. Onlar: “Onu babasından izin alma konusunda tüm çabamızı kullanacağız, çünkü biz bunu yapmaya mecburuz / Kesinlikle bunu başaracağız.” dediler. Ve o (Yusuf) memurlarına: “Memleketlerine / Ailelerine döndüklerinde farkına varmaları için ve yine gelmeleri için sermayelerini / getirdiklerini yüklerinin içine koyun!” dedi. (Yusuf Suresi 58-62) Cenab-ı Hakk’ın eğitmesi ve rehberliği ile eğitimini almış olan Hz.Muhammed @ bu hususları aynen tatbik etmiştir. Böylece ilahi ihbarda şöylece gerçekleşmiştir; Nasıl ki Hz.Yusuf’u @ kıskanan ve Kenan diyarından kovan kardeşleri daha sonra kıtlıkla karşı karşıya gelince Mısır’a yardım için başvurdukları zaman Hz.Yusuf’un eline düştülerse aynı şekilde Hayber’in fethinden sonra Mekkeliler de yiyecek açısından Hz Muhammed @in eline düştüler. Zira Mekke’nin tahıl ihtiyacını karşıladığı iki merkezden biri olan Hayber, Fedek, Teyma ve Vadil Kura şehirlerinden oluşan Kuzey bölgesi Hz.Muhammed’in @ kontrolüne geçmişti. Diğer tedarik bölgesi ise güneydeki Necranlılara ait bölgeydi ve Hz.Muhammed @ Necranlılar ile müttefiklik kurarak Mekke’nin gıda ihtiyacını kontrol altına almak istiyordu. Necran kabilelerinden birisinin reisi olan Sümame bin Usal’ın Müslüman olması ile güney tedarik merkezi de Hz.Muhammed’in @ kontrolü altına alınmıştı. Sümame’nin iman etmesinden sonra Mekke’ye tahıl vermeyeceğini açıklaması ile Mekke hem güneyden hem de kuzeyden kuşatılmış oldu ve tahıl ihtiyacı için Hz.Muhammed’e @ başvurmaya mecbur kaldı. İşte bu mecburiyetten dolayı Mekke’nin burnu havada mütekebbir ve mütegallibeleri, daha düne kadar canına kast ettikleri o güzel insanın eline düştüler. Hz.Muhammed @, tevhide girmeleri halinde aç kalacaklarına ve diğer kabilelerce Mekke’den sürüleceklerine dair gerekçelerle mümin olmayı reddeden Mekke müşriklerinin korktuklarını başına getirmeye çalıştı. Sonunda Mekke’nin gıda ihtiyacı için Ebu Süfyan çaresiz Medine’nin yolunu tuttu. Ebu Süfyan Mekke’nin gıda sıkıntısını ve yardıma ihtiyaç olduğunu bildirdi ve Hz.Muhammed’den @ yardım talep etti. Vereceği tahıl için beraberinde getirdiği gümüşleri de Hz.Muhammed’e @ arz etti. Hz.Muhammed @ Ebu Süfyanı ve onun gibi Mekke müşrik ileri gelenlerinin karakterlerini gayet iyi biliyordu. Onlar fazlasıyla maddi menfaat düşkünü idiler. Tıpkı Hz.Yusuf’u @ yurdundan / yuvasından ayıran kardeşlerini hem kardeşleri olduğu yönüyle hem de onları reddetmeyerek her iki açıdan da tanıdığı gibi Hz.Muhammed de @ Mekke müşrik ileri gelenleri Medine’ye yardım için geldiklerinde onları kabul etti, diplomatik anlamda onları tanıdı. (Kıssadaki Hz.Yusuf’un kardeşlerini tanıması metaforu) Ama müşrikler, Hz.Muhammed’i @ ve onun vizyonunu tanıyamadılar. Onu ve vizyonunu, niyetini sürekli inkâr ettiler. Cenab-ı Hak bu durumu kardeşlerinin Hz.Yusuf’u “İnkar etmesi” ifadesini kullanarak bir metafor yaparak anlatmaktadır. Çünkü onların mal, mülk, servet ve şehvet düşkünlükleri, kişiliklerini de bozmuş herkesi aynı kendileri gibi görüyorlardı. Hz.Muhammed’in @ kendilerine yardımda bulunmayacağını düşünüyorlardı. Fakat Hz.Muhammed @ niyetinin asla mal, makam, mülk, şöhret, şehvet olmadığını ve bu nedenle Mekkeli kardeşleri kendisine ne kötülük yapmış olurlarsa olsunlar onlardan asla intikam alma niyetinde olmadığını, kendi kardeşlerinin aç kalmasına asla rıza göstermeyeceğini ve mesajının başından beri onların iyiliğini istediğini ispatlamak için Ebu Süfyan’ın talebine olumlu cevap verdi. Ve Hz.Muhammed @ Mekke’ye Ebu Süfyan eliyle Hayber ganimetlerinden erzak olarak Mekke’nin ihtiyacı tahılı gönderdiği gibi yine elde edilen ganimetlerden fakir fukaraya dağıtılmak üzere gümüş gönderdi. Dahası Ebu Süfyan’ın beraberinde getirdiği gümüşleri de almadı ve geri iade etti. Bu ihsan ve yardımları onlardan hiçbir karşılık beklemeksizin yaptı. Tek şartı vardı bu yardımlar dağıtılırken Mekke’nin yoksullarına da ayrım yapmaksızın verilmesiydi. Hz.Muhammed’in @ yapmış olduğu ihsan ile Hz.Yusuf’un @ kardeşlerine yardım ve ihsan etmesi ve getirdikleri sermayelerini de yüklerine geri iade etmesi metaforik olarak birbirine ne kadar benzemektedir. Hz. Yusuf’un @ kardeşlerinden talep ettiği bir şart daha vardı ki; baba bir kardeşlerinden birini beraberlerinde getirmeleri şartı ile Hz.Muhammed’in @ imzaladığı Hudeybiye anlaşmasının Mekke’deki mümin kardeşlerin istedikleri takdirde Medine’ye gelmelerine izin verilmesini engelleyen hükmünün kaldırılması şartı da tam bir benzerlik arz etmektedir. Hudeybiye anlaşmasının “Mekke’den kaçıp Medine’ye sığınan olursa o sığınanlar Mekke’ye teslim edilecek ama Medine’den kaçıp Mekke’ye sığınan kimseler ise geri verilmeyecekti.” hükmü müminlerce bir türlü hazmedilemiyordu ve müminleri ziyadesiyle üzüyordu. Çünkü müminler iman kardeşlerinin Medine’ye gelmesini istiyorlar ve onların yanlarında olmasını arzu ediyorlardı. (Kıssadaki Hz. Yusuf’un kardeşini istemesi metaforu) Hudeybiye Anlaşmasındaki bu maddenin Mekkeli müşrikler açısından önemi Mekke’nin prestiji ve gücünü koruma gereği idi. Zira bu madde ile kabile anlayışına göre onların şeref, izzet ve güçlerini korumaktaydılar. Şayet kendi kabilelerinden mümin olanların Medine’ye gitmelerine izin verilecek olursa kabile üyelerinin sayısı açısından Mekke zayıflar, Medine ise güçlenirdi. Dolayısı ile sayısal üstünlük Mekke açısından çok önemli idi. Aslında Medine’deki müminler de kabile anlayışının etkisi ile aynı şekilde düşünüyorlar ve bu maddenin kendi aleyhlerine olduğu savı ile karşı çıkıyorlardı. Bu nedenle Hz.Muhammed @ Ebu Süfyan’dan bu maddenin kaldırılmasını ve Mekke’deki müminlerin özgürce Medine’ye gelebilmesinin önünün açılmasını istedi. Ebu Süfyan, Hz.Muhammed’in @ Mekke’ye karşılıksız yapmış olduğu yardım ve ihsanı (Kıssada Hz.Yusuf’un kardeşlerinin getirdiği erzak karşılığı malları geri yüklerine koydurması metaforu) gerekçe göstererek bu maddenin kaldırılması için uğraşacağını, büyük bir olasılıkla da başaracağını hatta buna mecbur olduğunu da bildirdi. (Kıssada Hz.Yusuf’un kardeşlerinin babalarını diğer kardeşini göndermesi için ikna etmeye mecbur olduklarını beyan etmelerine bir metafor) Tıpkı Hz.Yusuf’tan erzak yardımını alıp bir daha ki gelişlerinde beraberlerinde kardeşlerini de getireceklerine dair O’na söz vermelerinden sonra memleketlerine dönen kardeşlerin babaları Hz.Yakub’u ikna etme çabaları gibi Ebu Süfyan’da Hz.Muhammed’den @ yardım erzakını alıp Mekke’ye döndükten sonra Hudeybiye anlaşmasındaki müminlerin Medine’ye gitmelerine engel olan maddeyi değiştirme hususunu Darün Nedvede gündeme getirir ve yaşanılan kıtlığı ve boykotu kırmak için söz konusu maddenin değiştirilmesi konusunda onları ikna etmeye yönelik çaba gösterir. Darün Nedve’nin üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğu Ebu Süfyan’ın tartışmaya açtığı değişiklik konusunda gönülsüz davrandılar. (Kıssada Hz.Yakub’un @ Bünyamini göndermek istememesi metaforu) Zira Onlar, bu değişikliği kabul edildiği takdirde Mekke’de faziletli insanların kalmayacağı hepsinin Medine’ye gideceğini böylece meydanın müşrik azgın çete reislerine kalacağını gayet iyi biliyorlardı. Aynı zamanda bu faziletli kişilerin Mekke’nin yaşam garantisi olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Çünkü Hz.Muhammed @ bu kişiler Mekke’de olduğu sürece asla Mekke’ye saldırıya izin vermezdi. Onlara bir zarar gelmesine O’nun gönlü razı olmazdı. Ebu Süfyan ve diğer müşrik çetelerin derdi ise ticaretlerinin önünün açılması idi. Ebu Süfyan Hz.Muhammed’in @ gayet iyi niyetli olduğunu bunun en iyi göstergesinin de yapmış olduğu yardım ve ihsan olduğunu söyledi. Hayber’den elde ettiği ganimetleri Mekke ile paylaşmasının, almak istedikleri tahılın bedelinin geri iade edilmesinin iyi niyetten başka ne olabileceğini Darün Nedve üyelerine / ihtiyarlar heyetine / Mele’ topluluğuna bildirdi ve hem O’na hem de kendisine güvenmelerini istedi. Ancak onlar, Ebu Süfyan’a güvenmediklerinden dolayı gönülsüz davrandılar. Ancak tıpkı Hz.Yakup @ gibi kapıyı da tam kapatmadılar. İşlerinin Allah’ın merhametine kaldığını dile getirdiler. Daha Mekke’de iken Hz.Muhammed’e@ ihbar edilen ve tarihi süreç içerisinde yaşanan bu olaylar Cenab-ı Hak tarafından aşağıdaki ayetlerle bildirilmişti; 63- 65- Böylece, babalarının yanına döndükleri vakit, “Ey babamız! (bir sonraki gidişimizde yanımızda Bünyamin olmazsa ) Bize bir ölçek dahi verilmeyecek. Onun için bu kere kardeşimizi bizimle gönder ki, ölçek alabilelim. Ve biz onu kesinlikle koruyacağız” dediler. O (babaları) dedi ki: “Onun için size güveneyim öyle mi? Bundan önce kardeşi hakkında size güvendiğim gibi öyle mi? Fakat Allah en hayırlı koruyandır. Zira O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.” Ve erzak yüklerini açtıkları zaman sermayelerini kendilerine iade edilmiş olarak buldular. Dediler ki: “Ey babamız! Daha ne isteriz? İşte, sermayelerimiz bize iade edilmiş. Bununla ailemize zahire alır getiririz, kardeşimizi de koruruz, üstelik bir deve yükü daha fazla zahire alırız. Bu (getirdiğimiz), çok az bir ölçektir / miktardır.” (Yusuf Suresi 63-65) Nasıl ki Hz.Yakup @ oğullarına Hz.Yusuf’un @ kardeşi Hz.Bünyamin’i @ teslim etme konusunda etraflarının tam çevrelenmesi, kuşatılması hali yani çaresizlik hali hariç asla düşmana teslim etmemesine dair söz aldıysa aynı şekilde Darün Nedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğu da henüz daha çaresiz olmadıklarını, tamamen çevrelenmediklerini (kıssada çevrelenmedikçe kardeşlerini teslim etmeme metaforu) tahıl elde etmek için başka imkanların, alternatif yolların (kıssada kardeşlerin ayrı kapılardan girmeleri metaforu) olduğunu vurgulayarak Hudeybiye barış anlaşmasının ilgili maddesinde teklif edilen değişikliğin kabul edilmemesini istediler. Mekke’nin gıda ihtiyacını şimdiye kadar karşılayan iki merkez olan Hayber ve Necran’ın Hz.Muhammed’in @ kontrolüne geçmiş olması ve O’nun da bunu kendi lehine stratejik bir koz olarak kullanması karşısında Darün Nedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğu alternatif yolların denenmesini istediler. Nasıl olsa artık barış yapılmıştı. Yol güvenliği vardı. (Ayrı kapıları deneme metaforu). Mekke gıda ihtiyacını daha uzak bölgelerden, farklı yerlerden temin edebilirdi. Bu alternatifler arasında en önemlisi Suriye görünüyordu. Gerçi o bölgedeki siyasi istikrarsızlık o yolu da önemli ölçüde kısıtlamıştı. Zira Bizans, Mısır, Suriye ve Filistin topraklarını Sasanilerin elinden yeni almıştı. Ayrıca peygamberimizin Arap yarımadasındaki kabileleri toparlaması Bizans’ın dikkatini çekmekte idi. Hudeybiye barışı ve Hayber’in fethinden sonra Hz. Muhammed @ oralara da el atmış Bizans, Mısır ve Sasani imparatorluklarına Tevhit / İslam / barış topluluğuna katılmaya davet eden mektuplar yollamıştı. Böylece daha düne kadar atomize ve birbirini yiyen kabileler halinde yaşayan Arapların birlik haline gelişleri zamanın süper güçlerin dikkatlerini çekmekteydi. Bu nedenle Mekke’nin Suriye ve Filistin bölgesiyle yaptıkları ticaret canlılığını önemli ölçüde yitirmeye yüz tutmuştu. Fakat yine de bu alternatifler / bu kapılar / bu yollar Hudeybiye barış anlaşmasında değişiklik yapılmadan önce denenmeliydi. Gerçi Mekkeliler artık şunu gayet iyi anlamışlardı; Hz.Muhammed @ çok akıllı politikalar izliyor ve sonunda galip gelecektir. Direnmenin anlamı yoktur. Eninde sonunda teslim olmak zorunda kalınacaktır. Hayber’in fethinden sonra gidişat ilahi bir kanun olarak / sosyolojik olarak Mekke’nin artık yenilmesinin kaçınılmazlığını gösteriyordu. Ama yine de acaba son bir çıkış yolu olabilir mi diye farklı kapıları da denemekten de var geçmediler. Tıpkı Hz. Yakub’un oğullarına pes etmeyip farklı yolları, farklı kapıları denemelerini tavsiye etmesi gibi. 66 -68- O (babaları) dedi ki: “Etrafınız çepeçevre kuşatılmadıkça onu bana mutlaka getireceğinize dair Allah adına ahdetmedikçe / ant içmedikçe, onu kesinlikle sizinle göndermem.” Bunun üzerine onlar, ona (babalarına) ahitlerini verince, o (babaları) “Bu söylediklerimize Allah vekildir” dedi. Ve dedi ki: “Ey oğullarım! Bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Ben, Allah’tan hiçbir şeyi sizden gideremem. Hüküm yalnızca Allah’ındır. Ben sadece ona tevekkül ettim / güvendim. Artık sağlam bir dayanak arayanlarda sadece O’na tevekkül etmelidirler.” Babalarının emrettiği şekilde ayrı kapılardan girmeleri, Allah’ın hükmünü değiştirecek değildi. Ne ki bu sadece Yakub’un içinden geçirdiği bir dileğin gerçekleşmesi idi. Muhakkak ki o, kendisine öğrettiğimiz bir ilim sahibi idi. Fakat insanların çoğu bunu fark etmiyorlar. (Yusuf Suresi 66-68) [1] ) Not: “Rabbe şarap sunma” deyimi Tevratta geçmekte olup Cenab-ı Hakka bağlılığı, O’na kulluğu, derin saygı duyma ve itaati ifade eder. O dönemde bölgede yaygın anlamı da budur. (A.A) [2] ) Ayetten anlaşıldığına göre, Allah’ın verdiği ilim sayesinde Hz. Yusuf’un @ yaptığı tevil gerçekleşmiş, ne var ki, kurtulacağını söylediği kişi Hz.Yusuf’un@ tembihini efendisinin yanında söylememiş ve o da zindanda kalmaya devam etmiştir. Kurtulan kişiye o tembihi hatırlatmayı terk ettiren şeytan o kişinin kendisi, yani kendi şeytanı, iblisidir. Çünkü Rabbimizin bildirdiği gibi, şeytanın herhangi bir zorlama gücü yoktur. Dolayısıyla o kişi, unuttuğundan ya da kendisine unutturulduğundan değil, işine gelmediği, kendisi istemediği için efendisine Hz.Yusuf’tan @ bahsetmemiştir. [3] ) Tevil: müteşabih (teşbih, temsil veya mecaz )olan şeylerin nesneler dünyasındaki anlam ve kullanımına eşitlemek, bunların gerçek hayatta nasıl gerçekleşeceğinin bilgisi. (A.A) [4] )Not: Fetihten sonraki zamanlarda Hayber Melikinin nezdinde ve anlaşmalarına sadık olan Hayberli Yahudiler nezdinde peygamberimizin çok ayrı, çok üstün bir yeri olmuştur. Daima hayırla, adaletli davranışlarını övgüyle söz eder olmaları bunun göstergesi olmuştur. (A.A) 13.10. Hz.Yusuf’un @ Kardeşini Alıkoyma Planı ve Hz.Muhammed’in @ Mümin Kardeşlerini Medine’de Tutma Planı Mekke’nin müşrik ileri gelenleri yaşadığı gıda sıkıntısını gidermek için alternatif yolları denemeyi planlamaktadır. Nasıl olsa Hudeybiye Barış Anlaşmasından sonra Suriye’ye yapılacak ticari seferler için yol güvenliği sağlanmıştı. Artık Medine Yönetiminden bu kervanlar için herhangi bir engelleme ve saldırı gelmesi söz konusu değildir. Zira Hudeybiye barışı ile Hz.Muhammed’in @ Mekke’ye uyguladığı ticari izolasyon kalkmış oluyordu. Bu nedenle gıda maddelerini temin hususunda Suriye kaynağını kullanmak mümkün olacaktı. Fakat o sırada Mekke’deki müminlerden Ebu Basir’in Mekke’den kaçarak Medine’nin yolunu tutmuş olması Hz.Muhammed’e @ Mekke’ye başka bir kanaldan izolasyon uygulamanın / uygulatmanın yolunu tekrar açtı. Ebu Basir Medine’ye gelince tıpkı Hz. Yusuf’un kardeşini bağrına basması gibi Hz.Muhammed’de @ Ebu Basir’i bağrına basmış ve onun “ kendisinin mümin bir kardeşi olduğunu” fakat barış anlaşmasının hükümleri gereği kendisini Medine’de tutamayacağını, şayet teslim almak için Mekke’den gelen olursa istemiye istemiye geri vermek zorunda kalacağını beyan etti. Gerek Ebu Basir ve gerekse Medine’deki müminler onun teslim edilmesinin çok onur kırıcı olduğunu, iman kardeşliğine yakışmadığını, teslim edilecek olursa ona işkence edeceklerini belirterek çok duygulu bir ortam meydana gelir. Zaten Ebu Basir Mekke’de iken de çok zulüm görmüştü. Şimdi çok daha büyük zulümle karşı karşıya kalacaktı. Tıpkı Hz.Yusuf kardeşini gizli bir odaya alarak ona gerçeği anlatmasından sonra kendisini kardeşlerine geri teslim etmemek için bir plan kurduğunu ve bu planı işleteceğini onunla paylaşması gibi Hz.Muhammed’de @ Ebu Basir’i gizli bir odaya alır ve kendisinin Mekke’ye geri dönmesini engellemek için yaptığı planı onunla paylaşır. Ebu Basir bu planı iyice anladıktan sonra büyük bir gizlilikle plan uygulanmaya başlar. 69 –Derken Yusuf’un huzuruna girdikleri vakit, o, kardeşini yanına aldı (gizli bir odaya çekti): “Gerçekten ben, senin kardeşinim! Artık onların yaptıkları şeylere üzülme!” (Yusuf Suresi 69) Medine’ye sığınan Ebu Basir’i anlaşma hükümlerine göre teslim almak amacı ile Mekke müşrik elebaşıları Huneys bin Cabir’i elçi olarak göndererek Hz.Muhammed’den @ Ebu Basir’in teslim edilmesini isterler. Ebu Basir gizli planı hiç hissettirmeden normal bir sığınmacı imiş gibi tepkisini gösterir ve Hz.Muhammed’e @ kendisini teslim etmemesini, şayet teslim edecek olursa çok işkencelere uğrayacağını bildirir. Fakat Hz.Muhammed @ anlaşmaya sadık kalınması gerektiğini ve elden bir şey gelmediğini bildirerek Ebu Basir’i Huneyse teslim eder. O’nu teslim ederken tıpkı Hz.Yusuf’un kardeşini alıkoymak ve üvey kardeşlerinden kurtarmak için su kabını öz kardeşinin yükünün içine koyduğu gibi Ebu Basir’in devesinin yüküne de onun Mekke elçileri olan Huneys ve Kevser’den kurtulması için gerekli olan silah ve teçhizatı yerleştirmeyi ihmal etmez. ([1] ) 70- Sonra o (Yusuf) onların yüklerini hazırlattı ve su kabını kardeşinin yükünün içine koydu.…. (Yusuf Suresi 70) Diğer taraftan Medineli müminlerin de içi kan ağlamaktadır. Mümin kardeşlerinden birini müşriklere teslim etmek, onlara çok ağır gelmektedir. Bu teslim etme olayını bir onur, şeref meselesi yaparlar. O’nun teslim edilmesine karşı çıkarlar. Elçileri adeta şereflerini çalan hırsızlar gibi görürler. Elçiler Medine’nin elinden şerefini, onurunu ve haysiyetini alıp gidiyorlardı ve bu herkesin gözü önünde cereyan ediyordu. Bu olayı “Eman” verme müessesinin yaygın olduğu Arap toplumunda canlandırılacak olunursa o dönemdeki Medine’li Arapların kendilerini ne kadar aşağılanmış hissettikleri anlaşılacaktır. Tıpkı kıssadaki Kralın Kupasının yani sembolik ifadesi ile şerefinin / otoritesinin çalınması gibi. Müminlerin Ebu Basir’i Mekkelilere teslim etmek istememelerinin yanında Hz.Muhammed’in @ anlaşmaya sadık kalma adına onun teslim edilmesi gerektiği tartışmaları bir diğer taraftan Ebu Basir’in teslim edilmemek için direniş göstermesi Mescid-i Nebevi önünde bir kargaşa meydana getirir. Mekke’nin elçilerine insanların şerefleri ile oynayan adeta onların şereflerini çalan hırsızlar ve bozgunculuk çıkaran kimseler olarak bakarlar. Elçiler kendilerini savunmak için bozgunculuk yaratmak için gelmediklerini yapılan anlaşmanın gereğini yerine getirmek için geldiklerini bildirmeleri kıssadaki üvey kardeşlerin kendilerini savunmaları ile ne kadar da benzerlik arz etmektedir. …..Daha sonra bir görevli / tellal seslendi: “Hey kervancılar! Şüphesiz siz gerçekten hırsızsınız!” Onlar (kafile) onlara dönerek “Ne kaybettiniz?” dediler. Onlar (görevliler) dediler ki: “Hükümdarın su kupasını kaybettik ve onu getirene bir yük zahire var. Ben de buna kefilim.” Onlar (kafile): “Hayret Vallahi! Doğrusu, ülkenizde fesat / bozgunculuk çıkarmak gibi bir amaçla buraya gelmediğimizi ve bizim hırsızlık yapan birileri olmadığımızı siz de biliyorsunuz!” dediler. (Yusuf Suresi 70-73) Fakat özellikle Hz.Ömer plandan bazı müminleri haberdar edince hem yatışırlar hem de Ebu Basir’i yatıştırmaya çalışırlar. Yatıştırma sırasında onların Ebu Basir’e söyledikleri sözlere bakınca planın devreye girdiği anlaşılmaktadır. Medineli müminler diğer taraftan da Mekkeli Elçilere bu yaptıklarının Arap geleneklerine göre çok yanlış olduğunu, işlerinin güçlerinin bozgunculuk yapmak olduğunu, müşriklerin insanların şeref ve haysiyetleri ile çok oynadıklarını ve hatta şimdi de Ebu Basir’i Mekke’ye götürüp hapsedeceklerini ve ona işkence edeceklerini dolayısıyla aslında kendilerinin yalancı olduklarını da yüzlerine haykırırlar. Mekke elçileri Huneys ve Kevser ise Ebu Basir’e Mekke’de işkence yapılacağını gayet iyi biliyorlardı ve Ebu Basir’i almak istemenin her ne kadar anlaşmaya uygun olsa da müminler arasında şeref ve onur duyguları nedeniyle ihtilaf yaratacağını da gayet iyi biliyorlardı. Aslında Mekkelilerin esas amaçları da bu idi. Onlara göre “bakalım Hz. Muhammed @ bu engeli de aşabilecek mi? Sözünde durabilecek mi? Müminlerin kabile şeref ve asabiyeleri kabartıldıktan sonra O bu durumu kontrol edebilecek mi?...” Ve Mekkeli elçiler kim bozgunculuk yaparsa (kimin yükünden çıkarsa metaforu) bedelini öder şeklinde cevap verdiler. 74 -75- Onlar: “Evet ama eğer yalancılar iseniz, onun cezası nedir?” dediler. Onlar: “Onun cezası, kimin yükünde çıkarsa, işte o, onun cezasıdır.” Dediler. Biz zalimlere işte böyle ceza veririz. (Yusuf Suresi 74-75) Halbuki Cenab-ı Hak, elçisine bu kıssa ile daha Mekke’de iken hem öğretmiş hem de ihbar ettiği üzere aslında bozgunculuk eden, zalim olanlara nasıl bir ceza verilmesi gerekliliğinin oyununu da kurmuştu. Bu nedenle müminler Ebu Basir’e “bu zalimlere ders vermek için bir yolunu bul” diye mecazi ifadelerle tembihte bulunurken Hz.Ömer kılıcını bizzat kendi devesinin yükünde olduğu ihbarını da Ebu Basir’e yaptığını rivayetlerden anlıyoruz. ([2] ) Ebu Basir elleri bağlanarak Mekke’li elçi Huneys tarafından götürülürken yolda Ebu Basir planı uygulamaya koyar ve muhtemelen yiyecek arama bahanesi ile önce Mekke elçileri Huneys ve Kevser’in yükünü arar ve sonra kendi yükünden yiyecek arama gibi bir oyun ile kendisi için konulan kılıcı bulup ellerinin bağını kestikten sonra o kılıç ile Huneysi öldürür. Huneys’in yardımcısı Kevser ise kaçıp Medine’ye Hz.Muhammed’e @ gelir ve olan biteni anlatır. Bir süre sonra Ebu Basir de Medine’ye gelir. Hz.Muhammed @ kendisinin anlaşmaya uyduğunu ve Ebu Basir’i kendilerine teslim ettiğini ama ondan sonra olanlardan sorumlu olmadığını vurguladıktan sonra tekrar Ebu Basir’i Kevsere teslim etmek ister. Fakat Kevser çok korktuğu için bunu kabul etmez ve Ebu Basir’i teslim almaz. Hz. Muhammed @ Ebu Basir’in Medine’de yerinin olamayacağını, Medine’de kalacak olursa iki tarafın savaşına sebep olacağını belirtir. Bunun üzerine Ebu Basir Medine’den çıkar ve doğruca Mekke’nin ticaret yolları üzerindeki Zülhuleyfeye kamp kurar. Mekke elçisi Kevser de Medine’yi terk ettikten sonra Hz.Muhammed @ Ebu Basir’in kahramanlığını takdir eden sözler söyler ve yanında kendisi gibi kişilerin olması halinde çok işler başarabileceğini belirtir. Hatta daha sonraları Hz.Ömer Mekke’ye gizlice Hz.Muhammed’in @ bu sözlerini bir mektupla müminlere bildirerek onların Ebu Basir’in yanında toplanmalarını teşvik eder. ([3] ) Böylece yıllar önce nazil olan bu ayetler ile öğretilen plan, zamanı gelince uygulamaya konulacak ve Hudeybiye anlaşması hükümlerine göre davranılacak olsa müminlerin Mekke’den Medine’ye gitmelerinin asla mümkün olmayacak iken Cenab-ı Hakk’ın rehberliği sayesinde anlaşmanın ilgili maddesinin değişmesinin ve müminlerin Medine’ye serbestçe gitmesinin önü açılacaktır. 76- Bunun ardından o, öz kardeşinin yükünden önce diğerlerinin yüklerini aramaya başladı. Sonra onu öz kardeşinin yükünün içinden çıkardı. İşte Yusuf için böyle bir planı yürürlüğe biz koyduk. Eğer Allah böyle dilememiş olsaydı, Hükümdarın / Melikin dinine (ülkenin cari yasalarına) göre, öz kardeşini alıkoymasına imkân yoktu. Biz dilediğimiz kişileri derecelerle yükseltiriz, fakat her bilgi sahibinin üstünde her şeyi bilen bir (Allah) vardır. (Yusuf Suresi 76) Hz.Muhammed’in @ Ebu Basir’in kahramanlığını övmesi ve etrafında kendisi gibi cengaverlerin olması halinde çok şeyler başaracağını ifade etmesi ve bu hususu Hz. Ömer’in yazdığı bir mektupla gizlice Mekkeli müminlere ulaştırması Mekke’deki diğer müminleri harekete geçirir. Başta Ebu Cendel olmak üzere Mekke’den kaçan müminlerin hepsi Ebu Basir’in kampında toplanırlar. Öyle ki Ebu Basir’in etrafında toplanan müminlerin sayısı süreç içerisinde 300 e kadar ulaştığı rivayet edilir. Bunlar Mekke’nin ticaret kervanlarını yollarını keserler, mallarını yağmalarlar ve gerektiğinde muhafızlarını öldürürler. (Kıssada Bünyaminin hırsızlık yapması metaforu ) Böylece Ebu Basir ve arkadaşları Mekke’nin ticari kervan ve gıda yolunu keserek Hz.Muhammed’in @ Hudeybiye barış anlaşması öncesinde uyguladığı izolasyon politikasını sürdürmüş olur. Mekke Hudeybiye ile Medine İslam Cumhuriyetini tanımış ve barış yaparak Hz.Muhammed’in @ kuşatma politikasından kurtulduğunu düşünürken bu kez Ebu Basir ve adamlarının izolasyonuna maruz kalmıştır. Mekke için artık ticari yol güvenliği süreç içerisinde tamamen bozulur. Çünkü Ebu Basir’in çevresinde toplanan müminlerin sayısı kervanlardaki muhafızların artık baş edemeyeceği noktaya varmıştır. Mekke çaresizdir. Tam olarak çevrelenmiştir artık. Mekke müşrik elitleri yeniden Ebu Süfyan’ı peygamberimize elçi olarak gönderir. Tıpkı Hz.Yusuf’un kardeşlerinin daha önce ‘Yusuf nasıl çaldıysa aynı şekilde şimdi de kardeşi çalmıştır’ dedikleri gibi Ebu Süfyan da Hudeybiye barışını yapmazdan öncesine dönüldüğünü, barış öncesi Hz.Muhammed’in @ ticari yolu kestiği gibi şimdi de mümin kardeşlerden Ebu Basir ve adamlarının yolu kesip yağma yaptığını bu nedenle bu mümin eşkiyalardan yol kesme operasyonlarına son verdirmesini Hz. Muhammed’den @ talep ederler. Fakat Hz.Muhammed @ bunu yapamayacağını kendisinin anlaşma şartlarına harfiyyen uyduğunu belirttikten sonra içinden onların içine düştükleri durumun çok berbat bir durum olduğunu ifade eder. Tıpkı Hz.Yusuf’un kardeşlerinin çaresizlik içerisinde bocaladığını izlemesi gibi Hz.Muhammed’de @ Mekke müşrik elitleri çaresizlik içinde bocalamakta olduklarını gözetlemesi gibi. 77 – Onlar dediler ki: “Eğer o çalmışsa, ant olsun daha önce onun kardeşi de çalmıştı. Bunun üzerine Yusuf onlara bunu hiç belli etmeksizin kendi kendine dedi ki “Şimdi siz çok berbat bir konumdasınız. Söylediğiniz şeyin (gerçeğini) Allah çok iyi biliyor.” (Yusuf Suresi 77) Mekke için ticaretlerinin durması, zenginliklerinin yok olması, dayanılmaz bir durumdur ve derhal bu gidişata dur denilmesi gerekmektedir. İsterse kabile anlayışına ve kabile onuruna aykırı olsun ya da Mekke insan gücü açısından zayıflayacakmış fark etmezdi. Aksi takdirde zenginliklerini kaybedeceklerdi. Savaş için servet gerekiyordu ve servetleri giderek eriyordu. Sonunda her halükarda Mekke zayıflayacaktı. Fakat servetin yitip gitmesi Mekke’yi daha güçsüz duruma düşürecekti. Ebu Süfyan Hz.Muhammed’in @ Hudeybiye Anlaşmasındaki “Mekke’deki müminlerin Medine’ye hicret etmelerini engelleyen maddesinin kaldırılmasını talep ettiğini gayet iyi biliyordu. Fakat bu değişikliğe Darün Nedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğu gönülsüz davranıyordu. Çünkü onlara göre bu değişiklik olacak olursa Mekke’de insan kalmayacaktı. Şimdiye kadar karşı çıkan kesimlerin evlatları Hz.Muhammed’e @ katılmaya hazırdı. Bunu görebiliyorlardı. Bu nedenle Ebu Süfyan bu kere başka bir teklif getirdi. Darün Nedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğunun bu değişikliği kabul etmeyecekleri gerekçesi ile müminlerin Medine’ye gelmesine serbestiyet getirmek yerine kendileri aynı madde de bulunan bir diğer şartın değiştirilmesini önerdi. O şarta göre “şayet Müminlerden müşrikliğe dönmeyi tercih eden kimse olursa Medine İslam Cumhuriyeti onların Mekke’ye gitmelerine mani olmayacaktı.” Ebu Süfyan’ın getirdiği teklife göre bu şartın da aynı Mekke’deki müminlere uygulanan şarta uygun hale getirilmesiydi. Yani Medine’deki müminlerden kim müşrik olmayı seçer de Mekke’ye gitmek isterse o takdirde Medine yönetimi buna izin vermeyecek ve şayet kaçar Mekke’ye iltica ederse de Mekke Yönetimi o şahsı Medine Yönetimine geri teslim edecekti. Bu teklife göre değişiklik yapılacak olursa şartlar eşitlenecekti. Fakat bu teklifi Hz.Muhammed @ kabul etmedi. Zira insanlar tercihlerinde serbest olmalı ve seçtikleri tarafta yer almalı hiçbir şekilde zorlama, baskı uygulanmamalı idi. Aksi takdirde zulüm yapılmış olurdu. (kıssadaki eşyasını kimin yanında bulunmuşsa onun alıkonulması metaforu. Suç ve cezanın uyumu gibi siyasi tercih ve saflardaki birliktelik ve uyumun aynı olması) 78 -79- Onlar dediler ki: “Ey Aziz! Gerçekten onun çok yaşlı bir babası var. Bu nedenle onun yerine içimizden birini alıkoy. Şüphesiz biz seni iyilik edenlerden görüyoruz.” O (Yusuf) dedi ki: “Eşyamızı yanında bulduğumuzdan başkasını alıkoymaktan Allah’a sığınırız. Şayet biz öyle yaparsak muhakkak ki zalimlerden oluruz.” (Yusuf Suresi 78-79) Hz.Muhammed’in @ Mekke’deki müminlerin Medine’ye gelmesine engel olunmaması şeklinde anlaşmada revizyon yapılması dışındaki teklifleri reddetmesi Ebu Süfyan’ı ve beraberindeki heyeti tekrar aralarında görüşme yapmaya itti. (kıssadaki Hz. Yusuf’un @ üvey kardeşlerinin durum değerlendirmesi için yaptıkları görüşme metaforu) Onların Ebu Basir ve adamlarının yol kesme sorununu çözmek için yapacakları görüşmeler kapsamında Hudeybiye anlaşmasında yapılabilecek değişiklikler konusundaki yetkileri yaptıkları teklifler ile sınırlı idi. Hz.Muhammed’in @ istediği şekildeki madde değişikliğine ise Mekke’nin müşrik heyeti razı değildi. Zira Darün Nedve üyeleri onlara bu konuda yetki vermemişlerdi. Hatta böyle bir teklif gelirse asla razı olmamaları konusunda Darün Nedve üyeleri onlardan söz almıştı.(Hz.Yusuf’un @ üvey kardeşlerinin babaları Hz.Yakub’a @verdikleri söz metaforu) Ebu Süfyan ve beraberindeki heyet kendi aralarında gerçekleştirdikleri durum değerlendirmesinde Hz.Muhammed’in @ istediği şekilde bir değişiklik yapmaya yetkili olmadıklarını bu nedenle Ebu Süfyan dışındaki heyet üyelerinin müzakarelere ilişkin gelinen aşamayı Mekke’ye bildirmek için Mekke’ye geri dönmesine ve Ebu Süfyan’ın ise Darünnedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğunun bu konuda kararını verinceye kadar Medine’de kalmasına karar verdiler. Mekke’ye gidecek olan Heyet üyelerine Ebu Basir ve beraberindekilerin Kervanların yolunu keserek Mekke’nin mallarını yağmalamaları nedeniyle giderek Mekke’nin fakirleşeceği, bu sorunun Hz.Muhammed @ ile hiçbir bağlantısının olmadığı ya da O’nun hiçbir şekilde suçlanamayacağı, fakat sorunun çözümünde O’nun kilit rol oynadığı ve O’nu razı etmek için Hudeybiye Anlaşmasında O’nun istediği şekilde değişiklik yapılmasından başka çare olmadığı hususlarının Darün Nedve üyelerine / ihtiyarlar heyetine / Mele’ topluluğuna bildirilmesi söylendi. 80- 82- Bu şekilde ondan umutlarını kesince, baş başa verip durumu görüşmek üzere bir kenara çekildiler. Büyükleri dedi ki: “Babanızın sizden Allah adına ahit aldığını ve daha önce Yusuf konusunda aşırı gittiğinizi bilmiyor musunuz? Şu durumda, babam bana izin verinceye veya Allah hakkımda bir hüküm verinceye kadar ben artık bu ülkeden ayrılmayacağım. Zira O (Allah), hüküm verenlerin en hayırlısıdır. Siz dönün de babanıza deyin ki: ‘Ey babamız! Şüphesiz oğlun hırsızlık yaptı. Biz de ancak bildiğimizin / gördüğümüzün şahidiyiz. Üstelik biz, bilip gördüğümüz dışında olup bitenlerin sorumlusu değiliz. İstersen içinde bulunduğumuz şehrin sakinlerine ve birlikte geldiğimiz kervancılara sor. Biz kesinlikle doğru söylüyoruz.’” (Yusuf Suresi 80-82) Ebu Süfyan’ın heyetindeki üyeler Mekke’ye gelirler ve Darün Nedve üyelerine / ihtiyarlar heyetine / Mele’ topluluğuna bu sorunu çözme konusunda Medine ile yapılan görüşmelerde gelinen son aşamayı onlara bildirirler. Onları Hudeybiye anlaşmasının ilgili maddesinde değişiklik yapmaya yani müminlerin Medine’ye iltica etmesinin önündeki yasal engeli kaldırmaya razı ederler. Onları ikna etmek için kullandıkları argüman ise artık başka çarelerinin kalmadığı, böyle devam ederse Mekke’nin bütün zenginliklerini kaybedeceği vb. gerekçelerdi. Darün Nedve üyeleri / İhtiyarlar Heyeti / Mele’ topluluğu bu gerekçelere pek fazla inanmasa da onların korkularını, endişelerini, geleceğe yönelik olumsuz bakışlarını, tasavvurlarının onları yanlış bir stratejiye sürüklediğini belirtseler de sonunda anlaşmayı değiştirmeyi kabul ettiler. Ebu Süfyan’ın heyetindeki üyeler bu muvafakatı aldıktan sonra tekrar Medine’ye dönerler ve Hudeybiye barış anlaşmasının Hz.Muhammed’in @ istediği şekilde değiştirilebileceğine ilişkin bir mektubu getirirler ve anlaşma müminlerin arzu ettikleri şekilde revize edilir. Medine’de çok büyük bir sevinç vardır. Cenab-ı Hakk’ın elçisine öğrettiği plan işlemiş ve müminlerin Medine’ye sığınmalarının önü açılmıştır. Diğer taraftan Darün Nedve üyeleri / İhtiyarlar Heyeti / Mele’ topluluğu ise bu değişiklikten hiç hoşnut değildir. Zira bu değişiklik ile gelecekte Mekke en değerli şahsiyetlerini / ciğer parelerini kaybedecektir. Fakat onlar yine de geleceğe umutla bakarlar ve tıpkı Hz.Yakub’un bütün evlatlarının (Hz.Yusuf dahil) bir gün kendisine döneceğini umut etmesi gibi onlar da gelecekte Mekke’den gidenlerin Hz.Muhammed @ dahil tümünün birden Mekke’ye geri döneceğini umut ederler. 83 –O (babaları) dedi ki: “Hayır! Nefisleriniz / tasavvurlarınız sizi aldatıp bir işe sürüklemiş. Artık bana düşen güzel bir sabırdır! Umarım ki Allah hepsini birden bana getirir. Şüphesiz O, her şeyi en iyi bilen ve hikmet sahibi olanın ta kendisidir.”(Yusuf Suresi 83) Cenab-ı Hak, elçisine Mekke’de boykot yıllarında nazil ettiği bu suredeki kıssanın sahneleri ile gelecekte yaşanacak olayları tüm müminlere adeta bir film izler gibi göstermiştir. Şimdi anlatılacak sahnede ise Hz.Yakub’un @ oğlu Hz.Yusuf @ ile ilgili derdinin, tasasının, gam ve üzüntüsünün çok arttığı ve perişan olduğu anlatılır. Onun Hz.Yusuf ile ilgili tasası öylesine artar ki “ ah Yusuf ah!” diyerek üzüntüsünü dışa vururken bu dert ve ızdırabın esas sonucu gözlerine ak düşmesi yani kör olmasıdır. Bu metafor ile müminlere gelecekte Darün Nedve üyelerinin / ihtiyarlar heyetinin / Mele’ topluluğunun önemli bir kısmının da Hz.Muhammed @ ile ilgili dertleri, tasaları ve geçmişte ona sahip çıkamadıklarından dolayı endişeleri öylesine bir hal alacak ki ne yapacaklarını bilemeyecekleri, önlerini göremeyecekleri vurgusu yapılır. Ve gerçekten de tarihi sürece bakıldığında bu durum aynen gerçekleşmiştir. Şöyle ki; “Hudeybiye Anlaşmasında değişiklik yapıldıktan sonra Ebu Basir ve adamları Medine’ye gelip müminlere katılmışlar ve Mekke’nin ticaret yollarındaki engel kalkmış gibi görünse de Mekke asıl o tarihten sonra perişan olmaya başlamıştır. Zira artık mümin olanların önünde engel kalmamış olduğundan kalbinde Hz.Muhammed’e @ ve getirdiği öğretiye biraz sempatisi olanlar Medine’ye akın etmiştir. Mekke’nin ciğer pareleri olarak anılan Halid bin Velid, Amr bin As, vb. önde gelen seçkin şahsiyetleri Medine tarafına geçmiştir. Mekke kamuoyunda her gün Hz.Muhammed @ ve ilahi öğretinin doğruluğu, haklılığı konuşulur olmuştur. Gündem sürekli Hz.Muhammed’dir @ artık. Diğer taraftan Hz.Muhammed @ Arap yarımadasını çevreleyen büyük devletlerin krallarına ve çeşitli küçük Arap krallıklarına Medine İslam Cumhuriyetine katılmaları için davet mektupları göndermiş ve onlardan kendisine boyun eğmelerini / itaat etmelerini istemiştir. Bu hareket O’nun artık Arap yarımadasında bir güç olarak doğduğunun ve önünün alınmasının kolay olmadığının ve daha bu işe başlarken ki iddia ettiği tevhidi adım adım gerçekleştirdiğini gösteriyordu. Elbette ki davet mektubunu gönderdiği ülkelerin bir kısmından olumlu yanıt alırken bazıları ise olumsuz karşılık vermiştir. Davet mektubunun gereğini hemen yerine getirmeseler bile arafta kalan devletler Arap yarımadasındaki muhataplarının artık Hz.Muhammed @ ve Medine İslam Cumhuriyeti olduğunu anlamışlardı. Bundan sonra Arap yarımadasında Hz.Muhammed’den @ izinsiz herhangi bir bağlantı yapmaları mümkün görünmüyordu. Yapılacak her türlü bağlantı ve anlaşmalar Hz.Muhammed’in @ muvafakatı ile yapılacaktı. Böylece Hz.Muhammed @ Mekke müşriklerinin özellikle Suriye bağlantılı ticaretini kendi izin ve müsaadesine bağlamış oluyordu. Mekke’nin Habeşistan, Mısır, Suriye ve Bizans ile ticaretinin bloke edilmesi demek artık Mekke’nin tüm iplerinin ele geçmesi demekti. Hudeybiye barış anlaşmasında yapılan değişiklik ile yol güvenliği sağlanmıştı ancak ticari bağlantı yapmak için ilgili otoriteler Medine’nin eline geçmişti. Bu nedenle Mekke’nin Darün Nedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğu “ah Muhammed ah” diyordu. Sahip çıkamamanın getirdiği üzüntü ve gelinen aşamada Hz.Muhammed’in @ üstün gelmesi ile duydukları pişmanlık yanında ona geçmişten gelen sevgileri Hz.Yakubun gözlerine ak düşmesi ve kör olması gibi bir durumdu. Darün Nedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğu bu sorunu çözmek için sürekli tek gündemleri Hz.Muhammed @ idi. Onlar gidişatın Hz.Muhammed’in @ sonunda Mekke’yi alacağını biliyorlar ama bu işin kazasız belasız ve kan dökülmeden nasıl bir çare bulunması gerektiğine kafa yorarken onlar Mekke müşrik çete üyeleri ve durumun vehametini kavrayamayanlar tarafından eleştirilirler. Fakat onlar kahır ve üzüntüsüne yol açan sorunu kendi içinde çözmeye çalışıyorlardı.” 84- 86- Ve o (Yakup),içine kapandı. Ve “Ey gam, ey Yusuf’a dair tasam! / ah Yusuf ah!” diye inledi ve üzüntüden gözlerine ak indi / (sararıp soldu / perişan oldu). Artık o (Yakup), tüm derdini içine gömdü / dertleri ile baş başa kaldı. Dediler ki: “Hayret Vallahi! Hala Yusuf’u anıp duruyorsun. Sonunda (bu) seni yiyip bitirecek yahut kendini telef edip gideceksin.” O (Yakup) dedi ki: “Ben, kahrımı, kederimi sadece Allah’a arz ediyorum. Ve ben Allah tarafından sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum!”(Yusuf Suresi 84-86) Bu konu Darün Nedve’de tartışıldıkça Mekke müşrik elitlerinden bazılarının da peygamberimizin getirdiği barış / islam sistemine girmeye gönülleri gelmeye başlamıştı. Zira onlar peygamberimizin yükselişini önleyememişlerdi. Ayrıca peygamberimiz argümanlarında haklı çıkmıştı. Onlar kaybetmişlerdi. Bunlar artık en üst düzeyde telaffuz edilmekteydi. Fakat sorun, Darün Nedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğunun endişeleri arasında yer alan Muhammed bu aşamadan sonra onların yaptıklarını yanlarına bırakır mıydı? yoksa intikam almaya mı kalkardı? Devri sabık yaratır da intikam alırsa da haklıydı. Çünkü ona yaptıklarını göz önüne aldıkları zaman kim olsa bu yaptıklarını ödetirdi. O kadar kin ve düşmanlık yapıldıktan sonra, o kadar kan akıtıldıktan sonra, o kadar eziyet ve işkence yapıldıktan sonra tekrar bir araya gelme imkanı var mıydı? Darün Nedve’de yapılan bu müşaverelerde aklı selim galip geldi ve bir umut ışığı araştırılmasına karar verdiler. Muhammed ve arkadaşları nezdinde bir yoklama çekilebilirdi. Allah’tan ümit kesilmemeliydi. Birarada yaşam imkanı ve hatta tekrar kardeşce yaşam / birbirine kavuşma imkanı bulunabilirdi. Bunun için bir çözüm süreci geliştirilebilinirdi. Ticari olarak iyice köşeye sıkışan ve kendilerine yapılan izolasyondan bunalan Mekke müşrik elitleri peygamberimizden tekrar yardım almak için gittiklerinde değerlerinin değişikliğe uğradığının ve yola geldiklerinin işaretini de verdiler. Şöyle ki; “Yardıma mukabil getirdikleri deriler, Ebu Süfyan kendi depolarında (çürümekte) olan derilerdi ve çok değerli değildi ama yardım isterken Hz.Muhammed’in @ ikram etmesini, infak etmesini, hayır etmesini istiyorlardı ki bu terimler Mekkeli müşriklerin lügatlerinde hiç yoktu. Onlar da artık dönüşmüştü. Asla kabul etmedikleri ilahi öğretinin değer yargılarını ifade ediyorlardı. Eskiden inatla reddettikleri merhamet, rahmet, bağışlama, ikram, sadaka, paylaşma değer yargıları ile Hz.Muhammed’den @ yardım talep ediyorlardı. Değer değişikliği ve Hz.Muhammed’in @ getirdiği değer yargılarına yapılan atıf ile de hem Hz.Muhammed’i @ tanıyorlar ve artık onu inkar etmekten vazgeçtiklerinin işaretini veriyorlar hem de O’nun yıllardır uğruna mücadele verdiği ilahi öğretinin temel değerlerini tanıdıklarını ortaya koyuyorlardı.” Hz.Muhammed’de @ Mekkeli müşrik elitlerinin geçmişte yaptıkları kötü hareketleri hatırlatarak onları manen ezerken onlara iyi bir ders veriyor ve takvalı davranmayı ve bu davranış üzerine sabır gösterenlere Cenab-ı Hakk’ın mutlaka mükafat vereceğini öğretti. 87-90- “Ey oğullarım, haydi gidin de Yusuf’u ve kardeşini araştırın. Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin; Şu bir gerçek ki Allah’ın rahmetinden sadece inkarcı topluluklar ümit keser.” Derken onlar (tekrar Mısır’a gelip Yusuf’un) huzuruna girince, dediler ki: “Ey Aziz! Biz ve ailemiz kıtlıktan dolayı perişan olduk. Fakat az / değersiz bir sermaye ile geldik. Buna rağmen sen bize yine de tam ölçek ver. Ayrıca bize sadaka / ikram olarak da ver. Muhakkak ki Allah sadaka / ikram verenlerin karşılığını verir.” O (Yusuf) dedi ki: “Siz cahiller iken Yusuf’a ve kardeşine neler yaptığınızı biliyor musunuz?" Onlar (Yusuf’un kardeşleri): “Yoksa sen,…sen Yusuf musun?” dediler. O (Yusuf): "Ben Yusuf’um, işte bu da kardeşimdir! Allah bize lütfetti. Çünkü kim takvalı davranır ve sabrederse, iyi bilsin ki Allah, iyi, güzel işler yapanların mükâfatını zayi etmez” dedi. (Yusuf Suresi 87-90) Mekkeli müşrik elitler ise hatalarını itiraf ediyorlar ve hakkı teslim ediyorlar. Hz.Muhammed’in @ haklılığını, doğruluğunu ifade ederlerken Cenab-ı Hakk’ın O’nun bu doğruluğu ve haklılığı nedeniyle kendisini üstün kıldığına kanaat getirdiklerini de itiraf ediyorlar. Bunun üzerine Hz.Muhammed @ onları bağışlıyor. Böylece kendisine gelen vahyin öngördüğü barış / islam topluluğu teklifinde ne kadar samimi olduğunu da gösteriyor. Darün Nedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğu kendi arlarındaki müşaverelerde Hudeybiye Anlaşmasında yapılacak değişikliği ve Hz.Muhammed’in@ karakterini birlikte mütalaa ettiklerinden artık Mekke’nin fethedileceğinin ayak seslerinin duyulmakta olduğu kanısına varmışlardır. Bu duyumsama tıpkı Hz.Yakub’un @ oğlu Hz.Yusuf’un @ kokusunu duyması gibi idi. Tıpkı Hz.Yakub’un @ oğlu Hz. Yusuf @ yanında Kenanda kuyuya atıldığında kokusunu alamamış ve diğer oğullarının yaptıklarına mani olamaması gibi Darün Nedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğu da Hz.Muhammed@ Mekke’de kendi yanlarında ve müşrik kardeşlerince kendisine reva görülen çeşitli eziyetler çekerken onlara engel olamamışlardır. Ama artık bütün her şey geride kalmıştır. Barış ortamı da her yönüyle sağlanmıştır. Hz.Muhammed’in @ öncesinde kendisine düşman olmasına rağmen sonra teslim olanlara gösterdiği yakınlık ve içtenlik Mekke’de dilden dile dolaşır olmuştu. Hz.Muhammed @ bu hareketiyle ve gönderdiği mesajlarıyla Mekke kamuoyunun gerçeği görmesi için niyetinin asla intikam olmadığını, barış olduğunu, onlar geçmişte ne yapmış olurlarsa olsunlar affedileceğini, islami sistemin kendi kabilesinin de iyiliğini istediğini vurgulamıştır. Böylece O tevhidi dünya görüşünü onlara daha rahat ve arada hiçbir engel olmaksızın tebliğ etmiştir. Sonuçta Mekke’den çeşitli aralıklarla gelip Hz.Muhammed’in @ saflarına katılan Mekkeli sayısında sürekli artış görülmüştür. Dahası nasıl Hz.Yusuf’un @ gömleği Hz.Yakub’un @ gözlerini açıp körlükten kurtardıysa Hz.Muhammed’in @ Hz.Yusuf’un gömleği metaforunda gönderdiği affetme / bağışlama / barış mesajlarıyla Darün Nedve üyelerini / ihtiyarlar heyetini / Mele’ topluluğunu gelecek konusundaki körlükten / endişelerden kurtarmış ve Hz.Muhammed’in @ Mekke’yi fethetmesi halinde korktuklarının başlarına gelmeyeceği, tam tersine bütün Mekkelilerin bir araya geleceği müjdesi ile gözleri aydın olmuştur. 91 -96- Onlar dediler ki: “Vallahi! Allah seni gerçekten bize üstün kıldı. Fakat biz de gerçekten hata yaptık.” O (Yusuf) dedi ki: “Bugün size bir ayıplama ve azarlama yoktur. Allah sizi mağfiretiyle bağışlasın. O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.” “Şu gömleğimi götürün de babamın önüne koyun / yüzüne sürün onu; gerçeği görür / basir ([4] ) hale gelir / gözleri ışığa kavuşur / perişanlıktan kurtulur. Daha sonra da bütün ailenizle birlikte bana gelin!” Derken, kervan yola koyulduğunda, babaları dedi ki: “Eğer bana bunak demezseniz, kesinlikle ben Yusuf’un kokusunu alıyorum.” Dediler ki: “Vallahi şüphesiz sen hâlâ o eski sapıklığındasın / şaşkınlığındasın.” Fakat ne zaman ki, gerçekten müjdeci geldi, onu (gömleği) onun (Yakub’un) önüne koyunca / yüzüne sürünce, gözleri tekrar görür oldu. Ve dedi ki “Ben size demedim mi, ben Allah’tan sizin bilmediklerinizi biliyorum diye.” (Yusuf Suresi 91-96) Mekke’nin fethinden önce Darün Nedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğu müşrik elitlerin bir kısmı ve kamuoyu artık Hz.Muhammed’in @ getireceği sistemi benimsemiş ve onu gönül arzuyla karşılamaya hazır hale gelmiştir. Hz.Muhammed @ Mekke’nin fethiyle birlikte suçlu müşrik elebaşıları bağışlamıştı. Fakat bağışlanan elebaşılar Darün Nedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğu yani Mekke’nin Ak Saçlıları ve kamuoyu tarafından da bağışlanması gerekiyordu. Zira yıllarca bu suçlu şeytanlar Darünnedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğuna ve kamuoyuna da çile çektirmişti ve yanlış yöne sevk etmişti. Kendi hatalarının bedelini ve üzüntüsünü hep Mekkeliler çekmişti. Bu nedenle onlardan da özür dilenmesi gerekiyordu. Ve onlar da kamuoyundan özür dilediler ve halk da kendilerini affetti. Mekke’nin fethinden sonra Hz.Muhammed @ Mekke’deki kendi yakınlarını Medine’ye davet etti ve onları Medine’ye yerleştirdi. Tıpkı Hz.Yusuf’un kendi ana-babası ve ailesini Mısır’a yerleştirdiği gibi. Sonrasında Hz.Muhammed @ sadece o gün için değil çağlar boyu sürecek bir iktidarın sahibi oldu. Böylece peygamberlik geldiği zaman Cenab-ı Hakk’ın ona verdiği / vadettiği tevhidi dünya görüşünün kendi eliyle mutlaka iktidara geleceği gerçekleşmiş oldu. 97 – 101- Dediler ki: “Ey babamız, bizim için günahlarımıza istiğfar et. Hatalı / kusurlu olan elbette bizlerdik.” O (Yakup) dedi ki: “Sizin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim. Şüphesiz O çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.” Derken onlar Yusuf’un huzuruna girdiler, o “Allah’ın izniyle kendinizi güvende hissedeceğiniz Mısır’a buyurun!” diyerek ebeveynine kucak açtı. Anasıyla ([5] ) babasını / ebeveynini makamına çıkarttı. Hepsi secde için / saygıyla selamlamak için yere kapandılar. Ardından o (Yusuf): “Babacığım, işte o gördüğüm rüyanın / vizyonun altında yatan anlam buymuş meğer. İşte Rabbim onu gerçeğe dönüştürdü. Rabbim bana gerçekten çok büyük ihsanda bulundu. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra, beni zindandan çıkardı ve sizi çölden getirdi. Şüphesiz Rabbim dilediği şeyi cömertçe lütfedendir. Şüphesiz O, en iyi bilen, hüküm ve hikmet sahibidir. Rabbim! Bana iktidarı sen bahşettin! Ve bana olacakların / olayların / sözlerin doğru yorumunu öğrettin. (Ey )Gökleri ve yeri yoktan var eden! Sen benim dünya ve ahirette velimsin, benim canımı müslüman olarak al ve beni salihler arasına kat!” (Yusuf Suresi 97-101) Cenab-ı Hak, Hz.Yusuf @ kıssası üzerinden peygamberimizin gelecek yaşamında (gayb) karşılaşacağı olayları anlatmaktadır. Geçmişteki yaşanmışlıkları anlatarak onlardan ders almasını ve ona göre davranmasını bildirmektedir. Bunun gerekçesini de müşriklerin kendisi aleyhine kötü planlar ve tezgahlar kurarken elbette ki onların yanında olamayacağından dolayı bunlardan haberinin olmayacağı açıktır. Fakat insan davranışları ve tarih sürekli aynen tekrar ettiği için olaylardan gerekli dersler çıkarılacak ve ona göre davranılacak olunursa yanlışta olanlar yine kaybedecekler ve iyiler de Allah’ın inayetiyle mutlaka zafer kazanacaklardır. Bu dersleri alan Hz.Muhammed @ yukarıda anlatıldığı gibi tıpkı Hz.Yusuf’un @ hayat seyrini aynen yaşamıştır. Diğer taraftan Cenab-ı Hak, Mekke’de boykot döneminde iken nazil ettiği bu satırlarda elçisine ne kadar çabalarsa çabalasın yine de Mekkeli Müşrik elebaşıların şu anda kendisine inanmayacağını bildirmektedir. Üstelik onlardan yaptığı bu hizmet karşılığında her hangi bir menfaat ve çıkar beklememesine rağmen onlar bu çağrıya kulak tıkamaktadırlar. 102 – 104- İşte bu olay, sana vahyettiğimiz gayb / yaşanacak olayların haberlerindendir. Yoksa onlar yapacaklarına karar verip mekir (kötü plan) yaparlarken sen onların yanında değildin. Sen şiddetle arzulasan da, insanların çoğu iman ediciler değildir. Ve sen buna karşılık onlardan herhangi bir ücret istemiyorsun. O (Kur’an), âlemlere sadece bir öğüttür. (Yusuf Suresi 97-101) Cenab-ı Mevla Mekkeli müşrik elebaşıların ne kadar ayet, ibretamiz olay, sosyolojik yasa vb. görseler de şimdi yola gelmeyeceklerini onların göklerde ve yerdeki nice ayetleri görmesine rağmen onları fark etmemesine bağlar. Böylece şu da kastedilir; bu sure de anlatılan Yusuf kıssası ile aslında senin de başına gelecek olaylar anlatıldı. Yapılan bu ihbarı içeren bu sure içerisindeki bu kıssayı onlara da okusan ve onlarında haberi olsa buna rağmen onlar ibret alıp farklı davranmayacaklardır. Olayları değerlendirip “değişik davranalım da Muhammed’i yenelim” diye farklı bir davranış içerine girmeyeceklerdir. Çünkü onlar bunları duysalar da ibret almadıklarından ve olaylara kafa yormadıklarından kör gibi davranacak ve kaybedeceklerdir. Yani onların mağlubiyetleri göstere göstere gelecektir. Onlar başlarına gelecek olan yıkım ve azaptan asla güvende değillerdir. Bak işte olacakları haykıra haykıra önceden söylüyoruz ama yine de onlar bu azabı yaşayacaklardır. Fakat yine de felaket ve yıkım yaşamadan önce onları kurtuluş yoluna davet ettiğini bildirmesi söylenir. Ve akıl sahibi, sağduyu sahibi, basiretli herkesin Allah’a davet edilmesi emredilir. Tarihin tekerrürden ibaret olduğunu ve ibret alınması gerektiği vurgulanır. Aklını kullanan ve korunmak isteyen herkese çağrı yapılır; “geçmişe bakın ve onların yaşam öykülerinden gerekli dersi çıkararak felaketi yaşamadan tedbirinizi alın” denir. Hala aklını kullanmadıkları nedeniyle de çıkışılır. 105–109- Ve göklerde ve yerde nice ayetler var ki, onlar yanlarından geçerlerde onlara bakmazlar bile. Nitekim onların çoğu, şirk koşmadan Allah’a iman etmezler. Yani şimdi onlar Allah’ın azabından hepsini saracak bir felaket gelmesinden veya farkında değillerken ansızın kendilerine saatin gelmesinden güven içinde olduklarını mı düşünüyorlar? De ki: “Ben ve bana uyanların basiret üzere (aklın, bilginin, sağduyunun gereği olarak) Allah’a davet ettiğimiz yol işte bu yoldur. Allah’ın şanı yücedir. Ve ben müşriklerden değilim.” Biz senden önce de yalnızca, kentlerin halkından kendilerine vahyettiğimiz birtakım kişileri elçi olarak gönderdik. Onlar yeryüzünde şöyle bir gezip dolaşmazlar mı? Kendilerinden önce gelip geçenlerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bir baksalar ya! Elbette ahiret yurdu takvalı davranan kişiler için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? (Yusuf Suresi 105-109) Boykot nedeniyle çok sıkıntı yaşamakta olan Hz.Muhammed’e @ ve müminlere de son mesaj olarak bu sıkıntıların yaşanmasının ilahi / sosyolojik bir yasa olduğunu, bu sıkıntı, çile ve acıların artık dayanılmaz noktaya geldiği, ümitlerin tükendiği aşamaya geldiği zaman ilahi yardımın da geleceği vurgulanır. Cenab-ı Hak, son olarak şunları da vurgular; “Anlatılan bu tarihi kıssalar boş ve uydurulmuş hikayeler değildir. Bunlar size yol gösterecek kılavuzlardır. Bundan sonraki yaşamınızda bu olaylar üzerinde düşünür, bu olaylardaki metaforlarından yola çıkarak kendi yaşamınıza yön verirseniz rahmete, zafere kavuşursunuz. Geçmişteki yaşanmışlıkları da böylece teyid etmiş olursunuz.” 110- 111- Nihayet elçiler ümitlerini yitirecek hâle gelip kendilerinin yalanlandıklarını düşündükleri sırada, kendilerine yardımımız geldi. Böylece dilediğimiz kurtarıldı. Fakat suçlular topluluğundan azabımız asla geri çevrilemez. Ant olsun ki, onların (Yusuf, babası, kardeşleri) kıssalarında aklını kullananlar için bir hayli ibret vardır. Bu (Kur`an), uydurulan bir söz değildir. Fakat o önceki (vahiyleri) tasdik eden ve her şeyi ayrı ayrı açıklayan, müminler için bir rehber ve rahmettir.” (Yusuf Suresi 110-111) Böylece boykot döneminde Hz.Muhammed’e @ ve müminlere içerisinde çok önemli ders ve ibretlerin bulunduğu ve tam bir hayat hikayesi barındıran Yusuf Suresi inzal olmuştur. [1] ) Kur’an’da geçtiği üzere Hz.Yusuf’un kendi koyduğu su kupası farklı kelime ile ifade edilirken müteakip ayetlerde gelen ve Kralın su kupası olarak ifade edilen kelimenin farklı ifade edilmesi her ikisinin farklı nesneler olduğu sonucuna götürmüştür. (Mustafa İslamoğlu- Kuran Meali) [2] ) İslam tarihi- M.Asım Köksal [3] ) İslam tarihi- M.Asım Köksal [4] ) Hz. Yakup benzetmesindeki Darünnedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğu gerçeği görür hale getirmede en kritik rolü oynayarak Hudeybiye Anlaşmasında değişiklik yapılmasına sebep olan kişinin adının “Ebu Basir” olması da bir tesadüf olabilir mi? [5] )Rivayetlere göre Hz.Yusuf’un annesi küçük yaşta iken ölmüştü.

  • Bölüm 1: Peygamberlik Öncesi | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 1 PEYGAMBERLİK ÖNCESİ 1.1.Hz. Muhammed’in @ Doğumu Miladi 571 yılına gelindiğinde, Mekke’de bir çocuk dünyaya geldi. 19. Yüzyıla kadar hüküm sürecek büyük bir medeniyetin tohumlarını atan bu çocuğa “Muhammed” ismini verdiler. O’nun doğduğu coğrafya dünyanın en stratejik bölgesiydi. Çin ve Hindistan gibi üretim üslerinden tedarik edilen malların Batı’ya nakledilmesinde iki önemli yol kullanılmaktaydı. Karayolu olarak “İpek Yolu” kullanılırken, deniz yolu olarak “Baharat Yolu” adıyla anılan güzergah izlenmekteydi. Baharat Yolu güzergahı Hint Okyanusunu takiben Kızıldeniz ve Basra Körfezinden geçmekteydi. Mekke şehri ise her iki deniz ticaret yolunun tam ortasında bulunuyordu. (Harita 1) Harita 1: İpek Yolu ve Baharat Yolu Güzergahları (https://www.biliminsesi.com/baharat-yolu-nedir/) Yüzyıllarca kullanılan İpek Yolu, antik çağın en önemli uluslararası ticaret yoluydu ve Sasani (Pers / İran) Devleti ile Doğu Roma topraklarından geçmekteydi. Bu iki devlet arasında çatışma yaşanması halinde ise İpek Yolu önemini kaybetmekte ve ticaretin ağırlığı Baharat yolu güzergahına kaymaktaydı. Özellikle Miladi 5. Asırda Sasani ile Doğu Roma arasındaki gerilimler süreklilik arz edince uluslararası ticaret Kızıldeniz üzerinden gerçekleşmeye başlamıştı. Bunun üzerine sözkonusu güçler bu güzergahı kontrol altına alma çabası içerisine girdiler. Kızıldeniz’in batı yakasında yer alan Aksum Krallığı (Habeşistan) ve Mısır Doğu Roma blokunda yer alıyorlardı. Fakat Kızıldeniz’in doğu yakasında yer alan Himyer Devleti (Yemen / Aden) üzerinde ise Sasani Devleti ile Doğu Roma arasında hakimiyet mücadelesi vardı. Zira burada siyasi olarak hangi taraf egemen olursa ticareti de o taraf kontrol edecekti. Mekke merkezli Hicaz Bölgesi Arapları ise o zamana kadar ne Doğu Roma ne de Sasani Devleti blokuna dahil olmak istememiş, tarafsız kalmayı tercih etmişlerdi. Böylece onların bölgeleri, büyük devletlerin işgaline uğramamış ya da egemenlik mücadelesini yaptıkları bir alan haline de gelmemişti. Fakat Yemen bölgesinde durum aynı değildi. Orada Sasani Devleti’nin desteklediği kabileler olduğu gibi Doğu Roma’nın desteklediği kabileler de vardı. Bu nedenle Himyer Devletinin siyasi egemenliği sık sık el değiştiriyordu. Bazen Doğu Roma’nın desteklediği kabileler yönetimi ele geçirirken bazen de Sasanilerin desteklediği kabileler iktidara geliyorlardı. Doğu Roma’nın desteklediği kabileler yönetime egemen oldukları takdirde Kızıldeniz yolu Romalı gemilere açılıyor ama Sasani Devleti yanlıları egemen oldukları takdirde ise, Kızıldeniz yolu Roma gemilerine kapatılıyordu. Yemen’de iktidarın Sasani yanlılarına geçmesi durumu Mekkelilerin çok işine geliyordu. Zira Baharat Yolu ticareti bu kez Yemen’den Şam’a ya da Doğu Akdeniz limanlarına kadar Mekke üzerinden geçen karayolu güzergahını takip ederek gerçekleşiyordu. Böylece Sasani Devleti ile Doğu Roma’nın çekişmesinden Mekkeliler faydalanıyorlardı. Çöl gemileri adı verilen develerden oluşturdukları kervanlarla yaptıkları ticari seferlerden oldukça yüklü gelir temin ediyorlardı. Fakat Mekkelilerin bu seferlerden elde ettikleri gelirlere göz diken çevre ülkelerin onları rahat bırakmayacakları da aşikardı. Bu sebeple Himyer (Yemen) Devleti üzerinde yürütülen egemenlik savaşı bir gün mutlaka Mekke’ye de sirayet edecekti. Nitekim Hz.Muhammed’in doğumundan bir veya birkaç yıl önce Himyer (Yemen) Devletinde iktidar Doğu Roma taraftarlarındaydı. Devletin başında ise Ebrehe adında Habeşistan asıllı bir komutan vardı. Ebrehe, ordusu ile birlikte Mekke’yi ele geçirmek için bir sefer gerçekleştirdi. Ancak Ebrehe’nin ordusu Cenab-ı Hakk’ın yardımı ile Mekke’ye giremeden perişan oldu. Cenab-ı Hak, Mekkelileri Ebrehe’nin ordusundan kurtarmıştı kurtarmasına ama onların bu olayla birlikte içlerine bir korku da düştü. Çünkü önemli bir ticari merkez haline gelen Mekke, artık çevredeki gelişmiş ülkelerin iştahını kabartıyordu. Bundan sonra her an işgale uğrayabilirlerdi. Atomize kabileler halinde yaşayan Arap kabileleri, çölü aşıp gelebilen düzenli birliklere karşı koyabilecek güçte değildi. Zira her kabile kendi tanrısının liderliğinde sadece kendi çıkarlarını düşündüğünden, her kabile birbiri ile kavgalı ve rekabet halinde olduğundan güçlü bir siyasi birlik ve dayanışma sergileyemiyorlardı. Bu durum yarımadanın başkenti sayılabilecek Mekke’yi güçlü ve düzenli birlikler karşısında savunmasız bırakmaktaydı. Arap kabilelerinin kendi aralarında, Sasani Devleti ile Doğu Roma’nın ise birbirleri ile sürekli kanlı çatışmaların içerisinde olmaları ve diğer ülkelerin de şirk zulmü içerisinde yaşamaları nedeniyle dünya büyük bir bunalım yaşamaktaydı. Küresel ticaret ağları bozulmuş, insanlar kavga ve çatışmalardan bıkmış, yoksulluk almış başını gitmiş, varlıklılar ise aç ve fakirleri umursamamakta, … Dünyanın içine yuvarlandığı bu bunalımın tek reçetesi ise evrensel barıştan, paylaşmaktan, adaletten ve merhametten geçmekteydi. Ancak ne Doğu Roma’nın ne Sasani Devletinin ve ne de Arap kabilelerinin ideolojileri buna meydan veriyordu. Bütün büyük devletlerin ve kabilelerin ideolojileri çatışmaya, azgınlığa, büyüklenmeye, sömürüye, paylaşmamaya, insafsızlığa,… kısaca şirk zulmüne dayanıyordu. Abdülmuttalib’in torunu Amine’nin yetimi, işte böyle acımasız, çatışmacı, vicdansız ve adaletsiz bir dünyaya gözlerini açıyordu. 1.2.Hz. Muhammed’in @ Çocukluğu Dört yaşına kadar olan dönem; Babası kendisi doğmadan önce vefat eden ve yetim olarak dünyaya gelen Hz. Muhammed’i dedesi Abdülmuttalip sahiplendi. Şirk sisteminin egemen olduğu Mekke toplumunda bir erkeğin vefat etmesi halinde onun bıraktığı mallar aşiret reisinin uygun gördüğü şekilde diğer kardeşler arasında pay edilirdi. Böylece yetim kalan çocuklara mirastan pay bırakılmazdı. O dönemde yetim kalanlar aşiret içerisinde itilip kakılır ve sahipsiz perişan bir şekilde büyürlerdi. Hz. Muhammed’i de bekleyen akıbet buydu. Fakat dedesi Abdulmuttalip torununa sahip çıktı ve onu koruyucu kanatları altına aldı. Bizim kültürümüzde bu durum, onun doğumunda meleklerin saf saf inmeleri, onu korumaya almaları, annesine müjdeler vermeleri vb. sahneleriyle ifade edilen metaforlarla anlatılır. O dönemde zengin Mekkeli aileler çocuklarını şehir dışında bedevi kabileler içinde yetiştirirlerdi. Şehirlerde yaşayan Araplar sonradan Araplaşmış kozmopolit topluluklar (mustarabe Arapları) oldukları için gerçek Arap olan bedevi Araplar gibi fasih bir Arapça konuşamıyorlardı. Aksansız güzel bir lisana sahip olması için Kureyşin ileri gelenleri yeni doğan çocuklarını bu yerli Araplara verirlerdi. Bu geleneğin amacı sadece çocukların iyi bir Arapça öğrenmesi ve sağlıklı bir vücuda sahip olması değildi. Aynı zamanda Mekkelilerin ticaret yollarının güvenliği ve lojistiği için bedevi Arap kabilelerinin mantıklarını / düşünce kodlarını / tavır ve davranışlarını / adetlerini bilmek gerekmekteydi. Bunun için çocukların bedevi yaşam biçimini yaşayarak öğrenmeleri şarttı. Bu nedenlerle ileri gelen aileler çocuklarını küçük yaşta bedevi Arap sütannelere vermekteydi. Abdulmuttalip de torununun gelecekte iyi bir lider olabilmesi için onu bedevi kabilelerden Beni Sa’d bin Bekir kabilesinden Halime adlı bir kadının sütanneliğine verdi. Böylece Hz. Muhammed’in iyi bir liderde olması gereken vasıflara sahip olması açısından ilk adım atılmış olur. Abdülmuttalip torunu için bu adımları atarken bir yandan da içine düştükleri durumu değerlendirmektedir: “Mekke artık eskisi gibi güvenli değildir. Eskiden takvanın, merhametin, iyiliğin, ahlakın, hikmetin merkezi olan Mekke şimdi fuhşun, faizin, eğlencenin, zulmün merkezi olmuştur. Erdemlilerin şehri günahkârların şehrine dönüşmüştür. Mekke’deki kabileler zengin ve fakir kabileler olarak ayrıştığı gibi kabilelerin kendi içlerinde de servet sahipleri ve yoksullar arasındaki uçurumlar meydana gelmişti. Mekkeliler şirk sistemini benimsemeden önce sahip oldukları huzur ve barış ortamını kaybetmekle kalmamış, kabilecilikle beraber gelen şirk sistemi aynı zamanda Mekke’nin gücünü de düşürmüştü. Gidişat iyi değildi. Toplum dipsiz bir uçurumun eşiğindeydi. Bu gidişle ya Doğu Roma’nın ya da Sasani’lerin hegemonyasında sömürgeleştirilen bir koloni şehri olması kaçınılmazdı. Ebrehe’nin ordusuna karşı Arap kabileleri tevhit olup karşı koyunca Cenab-ı Hak da onlara gaybi yardımlar gönderdi ve böylece Mekke ayakta kalabildi. Yoksa Mekke diye bir şehir kalmayacak kalsa da imparatorlukların ele geçirdikleri ve halkını köle olarak kullandıkları ticari bir koloniye dönüşecekti. Böyle bir durumda Mekkeliler bütün izzet ve şereflerini kaybedecekti. Herkes köle olarak hayatlarını geçireceklerdi.” “Onları bu vahim duruma düşüren sebep düşmanın (Doğu Roma ya da Sasani orduları) gücünden ziyade, kendilerinin kabileciliği / şirki benimsemeleri idi. Kendi toplumsal tabanlarını / desteklerini kaybetmeleri, kabileler ve sınıflar arası rekabetin yarattığı uçurumlar onları güçsüzleştirmiş ve emperyal hedefleri olan zalim devletlere karşı savunmasız hale getirmişti. Mekke’nin üzerine yürüyen Ebrehe’nin ordusunu atomize hale gelmiş başına buyruk hareket eden kabilelerin yenebilme güçleri yoktu. O muazzam orduyu yenmek ancak kabilelerin bir araya gelmesi, başına buyrukluğu bırakması ve tek bir siyasi otorite etrafında kenetlenerek organize hareket etmeleri ile mümkün olabilirdi. Eğer o dönemde Abdülmuttalip bütün kabileleri kendi tanrılarını bir kenara bırakıp Allah adına bir araya gelmeye çağırmasaydı bugün Mekke ve Kâbe yoktu. O halde şirk sistemini terk edip tevhit sistemine dönmek gerekiyordu. Onları bu hale getiren şirk sistemi ivedilikle terk edilmeliydi.” Abdülmuttalip, torunu Hz. Muhammed’in dört yaşına gelinceye kadar sütannesinde olduğu dönemde sürekli bu hususlar üzerinde kafa yoruyor ve içine düştükleri vahim durumdan nasıl kurtulacakları üzerine düşünüyordu. Ebrehe’nin başında Fil olan ordusu ile Mekke’ye saldırması olayı (Fil Olayı) ilahi bir ikaz olarak algılanmalıydı. Gelecekte yeni saldırılardan kendilerini koruyacak sistem, Allah’ın tek ilah olarak tanınması ile ifade edilen tevhit sistemine dönmekti. Ama bunu nasıl ve ne ile gerçekleştireceğini bilemiyordu. İşte böyle bir ortamda dünyaya gelen Hz. Muhammed @ bu günah şehrinin menfi özelliklerinden uzak dört yıllık bir süreci sütannesinin yanında geçirdi. Bu yaşantı ile onun yaratılıştan gelen ahlaki karakterleri sağlam olarak kalıyordu. Zira Hz. Muhammed’in @ adalet, merhamet, cesaret, paylaşma, sadelik, doğallık vb. güzel ahlaki karakterlerinin oluşumunda sütannesinin büyük rolü oldu. Saf ve aksansız bir Arap dilini öğrenmesinin yanı sıra bu özellikler kendisinde yerleşti. Bu karakterlere sahip hale gelmesi geleneksel kaynaklarımızda Cebrail’in @ gelip Hz. Muhammed’in @ göğsünü yarıp kalbini çıkarması, kalbini açıp temizlemesi, yıkayıp arıtıp pir-u pak hale getirmesi ile anlatılmaya çalışılmıştır. Yani Hz. Muhammed @ sadelik, cesaret, dürüstlük, doğruluk vb. kalp temizliğinde ifadesini bulan güzel hasletleri bu ilk dört yılda sütannesinin yanında kazanmıştır. Dört yaşından sekiz yaşına kadar olan dönem; Hz. Muhammed @ dört yaşına gelinceye kadar sütannesinin yanında yaşam sürmüş ve anadili fasih ve aksansız bir Arapça olarak şekillenmişti. Bu dönemde vücudu da kırsal kesimde yaşayan insanların dirençli yapısına kavuşmuştu. Böylece Hz. Muhammed @ biyolojik ve psikolojik olarak ilk eğitimini Mekke’nin günaha batmış pisliklerinden uzakta almıştır. Şimdi artık şehre dönme zamanıydı. Hz. Muhammed @ sütannesi Halime tarafından dedesine teslim edildi ve onun şehir hayatı başladı. Dedesi onu şahsiyetli, kendine güvenli, dürüst, doğru, emin karakterli bir birey olarak yetiştirmeye çalıştı. Hz. Muhammed @ altı yaşında iken annesi Amine ve Ümmü Eymen ile birlikte Medine’deki dayılarını ziyarete gitti. Bu sırada babasının mezarını ziyaret etti, dayılarının kabilesi olan Beni Adiy bin Neccar üyeleri ile tanıştı, gölette / havuzda yüzme öğrendi. Medine’deki tatilin bitiminde Mekke’ye dönüş yolunda annesi Amine’yi kaybetti. Hem yetim hem de öksüz kalan Hz. Muhammed’e @ dedesi daha fazla sevgi göstermeye ve ona bu mahrumiyeti hissettirmemeye çalıştı. Diğer evlat ve torunlarına kıyasla Hz. Muhammed’in@ Abdülmuttalip’in yanında ayrıcalıklı bir yeri vardı. Her zaman ona değer verirdi. Onsuz sofraya oturmaz, kimseyi de yemeğe başlatmazdı. Dahası Abdülmuttalip gerek Darünnedve’deki makamına ve gerekse kendi aşiretindeki makamına kimseyi oturtmazken sadece torunu Hz. Muhammed’in@ oturmasına müsaade ederdi. Müdahale etmeye çalışanları da azarlardı. Sürekli torununu yanında gezdirir Darünnedve’de ve aşiretinde yaptığı toplantılarda onu da yanına oturturdu. Böylece onun Darünnedve’nin işleyiş sistemini ve orada tartışılan konulara muttali olmasını, üyelerin düşüncelerini, psikolojilerini, toplumsal sorunları, şirk sisteminin açmazlarını, vb. hususları daha yakından tanımasına imkân verdi. Üyelerinin 30-40 yaşlarında ancak iştirak edebildiği Darünnedve meclisine Hz. Muhammed @ daha çocuk yaşta iken girmiş, oradaki havayı teneffüs etmiş, yapılan tartışmalara, konuşmalara, protokol, adap ve muaşerete, Mekke’ye gelen çeşitli kabilelere aşina olmuştu. Özellikle de dedesi Abdülmuttalib’in Fil olayından sonra Mekke’nin ve Arap yarımadasının güvenliği ve geleceği için mevcut şirk sistemini sorguladığı hararetli tartışmalara şahit olmuştu. Dedesi bu tartışmaları yaparken Hz. Muhammed @ muhaliflerin fikirlerini, görüşlerini ve önerilerini de yakından takip etme fırsatını yakalamıştı. Bu yolla Abdülmuttalip torunu Hz. Muhammed’e@ sorunları kavrama noktasında uygulamalı bir eğitim vermiş oluyordu. Onun torununu yetiştirmek saikiyle mi yoksa sadece torununa olan sevgisi nedeniyle mi bu şekilde hareket ettiğini bilemiyoruz. Ancak hangi niyetle yapılırsa yapılsın sonuçta Hz. Muhammed’in@ Mekke’nin diğer çocuklarından çok farklı bir eğitim almış olduğu ve daha çocuk yaşta toplumun sorunları ile yüz yüze geldiği açıktır. Toplantılardan sonra Darünnedve’de yapılan tartışmalarda anlamadığı konulara açıklık getirmesi konusunda Hz. Muhammed @ dedesine sorular sorar dedesi de torununun bu sorularına onun anlayacağı dilden ve onun seviyesine uygun, geniş izahatlar vermeye çalışırdı. Dede torun bir arkadaş gibiydiler. Dahası dede torununa edindiği tecrübe ve kazanımlarını aktarmaya çalışıyor torun ise berrak zekâsıyla, olgun aklıyla, güçlü hafızasıyla dedesi ne verirse alıyor, aldıkça daha da açılıyordu. Daha sekiz yaşında iken sahip olduğu bilgi birikimi ile normal insanların çok fevkine çıkmıştı. Böylece Hz. Muhammed’in@ huyu, ahlakı, sözleri, tavır ve davranışları daha çocuk yaşta iken bile öylesine asil ve olgundu ki bu durumu dedesi bir defasında amcası Ebu Talib’e ifade etmiş ve onun bir gün hiçbir Arabın erişemeyeceği bir yere geleceğini ümit ettiğini dile getirmişti. Hz. Muhammed’in@ bu farklı ve üstün karakterli duruşu, aslında herkes tarafından hemen fark ediliyordu. En başta sütannesi onun bu farklı yapısından çok etkilenmiş ve kendi sorumluluğunda iken ona bir zarar gelmemesi için sözleşme süresinden önce getirip dedesine teslim etmişti. Onun olgunluğu büyüdükçe daha bir fark edilmeye başlanmıştı. Hatta bir seferinde o zamanın müneccimlerden (entelektüel, bilgin, Prof. vb.) bazılarının çok dikkatini çekmiş Abdülmuttalib’e torununa çok iyi bakmasını ve bu çocuğun istikbalinin çok parlak olacağı kanaatine vardıklarını bildirmişlerdi. Bu tavsiyenin yapıldığı sırada amcası Ebu Talip de hazır bulunduğundan Abdülmuttalip oğluna torunu konusunda müneccimlerin tavsiyelerini dikkate almasını öğütlemiştir. Tabiî ki Hz. Muhammed’in@ bu noktaya gelişinde yaratılıştan gelen üstün yetenek ve karakterinin yanında dedesinin onunla özel olarak ilgilenerek tecrübesini ve görüşlerini onunla paylaşmasının etkisi büyüktür. Dede torun arkadaşlığı Hz. Muhammed’in @ sekiz yaşına kadar sürdü. Hz. Muhammed @ dedesi Abdülmuttalibi de kaybetti. Dedesi ölmeden önce torununu Ebu Talib’e emanet etti ve kendisinin gösterdiği ihtimamı Hz. Muhammed’e @ göstermesini istedi. Sekiz yaşından on iki yaşına kadar olan dönem: Amcası Ebu Talip, yeğeninin yetişmesi için bütün gayretini gösterdi. Emanete sonuna kadar sahip çıktı. Asla ihanet etmedi. Ebu Talip de yeğeni ile aynı Abdülmuttalib’in ilişkisine benzer bir ilişki kurmuştu. O da Hz. Muhammed’i@ yanından ayırmadı. Ona büyük özen gösterdi. Hatta kendi öz oğullarına gösterdiği özenden daha fazlasını gösterdiğini bile söyleyebiliriz. Hz. Muhammed @ on iki yaşından itibaren amcası ile birlikte ticari seyahatlere iştirak etmeye başladı. Bir defasında Suriye’ye yaptığı seyahat sırasında Busra şehrinde Rahip Bahira ile tanıştırılmıştı. Bu tanışmada Rahip Bahira Hz. Muhammed’e @ çeşitli sorular sormuş aldığı cevaplardan şaşkınlık içerisinde kalmıştı. Zira Hz. Muhammed @ müşrik bir toplumun bir bireyi olarak görülürken, o, sorulan sorulara verdiği cevaplarla Arap yarımadasındaki şirk sisteminin temellerini sarsan fikirler beyan ediyordu. O, anlattıkları ile şirk sistemi ve bu sistemin temsilcilerinden şiddetle nefret ettiğini de ifade etmekten geri durmuyordu. Mekke’nin eşrafından olan bir çocuğun ağzından şirk sistemini eleştiren fikirlerini şirk otoriteleri duyacak olurlarsa bu çocuğa zarar verebilirlerdi. Bu nedenle Rahip Bahira amcası Ebu Talib’e Hz. Muhammed’e @ çok iyi bakmasını, onu şirk sisteminin otoritelerinden korumasını tembihledi. Rahip Bahira Hz. Muhammed’in@ ileride çok büyük bir adam olacağını tahmin ettiğini de söyledi. Bu olay geleneksel kaynaklarımızda Rahip Bahira’nın Hz. Muhammed’in@ başının üzerinde bir bulut dolanması ve ağacın onunla beraber yürümesi vb. harikulade olayları görmesi sonucunda Hz. Muhammed’in@ peygamber olacağını bildirmesi metaforu ile anlatılmıştır. Ayrıca rivayetlerde Hz. Muhammed’in@ amcası Ebu Talib’in koyun, keçi gibi küçükbaş hayvanlarına çobanlık yaparak geçimine katkı sağladığına ilişkin bilgiler de mevcuttur. Bu rivayetler bize gösteriyor ki Hz. Muhammed@ yaşadığı çevreye asla duyarsız değildi. O dönemin koşullarında hemen herkesin gerek deve gerekse de diğer hayvanları bulunmakta ve o hayvanların da bakımı, beslenmesi ve korunması gerekmektedir. Bu aktiviteleri aile bireyleri görev paylaşımı içerisinde yerine getirdiğinden Hz. Muhammed@ de bu görev dağılımından payına düşeni yaparak içinde yaşadığı ailenin iş yükünü paylaşmaktadır. Bu o dönemdeki çocukların yaptıkları rutin işlerdendir. 1.3.Hz. Muhammed’in @ Gençliği On iki yaşından yirmi iki yaşına kadar olan dönem; Hz. Muhammed @ henüz 14-15 yaşlarında iken Ficar harbi patlak verdi. (Bazı rivayetlerde 20 yaşlarında olduğu da ifade edilir.) Bu savaş, Kureyş’in de içerisinde olduğu Beni Kinane ile Sakif ve Hevazin kabilelerinin arasında bulunan Kays Aylan arasında oldu. Savaşın ilerleyen bölümlerinde Mekke Hevazinliler tarafından kuşatıldı ve taraflar arasında şiddetli çatışmalar yaşandı. Hz. Muhammed’in @ bu savaşta yer alması sadece amcalarına lojistik destek vermek şeklinde oldu. Fiilen çarpışmalara katılmadı. Hz. Muhammed’in@ bu savaşa katılımı hiç istemediği rivayet edilir. Zira O, şirk sisteminden kaynaklı kabilecilik asabiyesi nedeniyle kabilelerin birbirini kırdığı savaşlardan nefret etmekteydi. Bu savaşların şeytan ruhlu insanların ekmeğine yağ sürmekten başka bir şey olmadığını görebiliyordu. Çünkü O amcası ile kuzey / güney ve doğu / batı eksenleri boyunca gerçekleştirdiği ticari seferlerde kabileler arasındaki bu anlamsız savaşların nedenleri ve sonuçlarını müşahede etmişti. O, yaptığı bu seyahatlerde sadece ticaret ve mallarla ilgili konulara ilgi duymuyor, aynı zamanda gittikleri ülkelerde ve yolculuk güzergâhında konakladıkları yerlerin coğrafi özellikleri, orada yaşayan toplulukların yaşam biçimleri, adetleri, gelenek ve görenekleri, dilleri, mantıkları, din ve inançları, zevkleri, toplumsal yapıları, alışkanlıkları, öne çıkan yetenek, beceri, meşhur oldukları yönleri vb. konuları çok dikkatli bir şekilde gözlemliyordu. Böylece O, Arap yarımadasının kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına dört bir taraftaki toplulukların tüm özelliklerini detaylı bir şekilde öğreniyordu. Hatta bu çerçevede gözlemlediği toplulukların tarihçeleri ve geçmiş hikâyeleri konusunda da bilgiler ediniyordu. Hz. Muhammed@ bu öğrenme çabası sırasında kendi kabilesinin, kendi şehrinin tarihçesi ve geçmiş hikâyesi ile kökleri hususunda amcasından detaylı bilgiler edinmeye çalışıyordu. Ebu Talip onunla yaptığı bir sohbette Mekke’nin tarihçesini ve kuruluş amacını şöyle anlatmıştı; “Mekke’nin kurulmasında ilk tohumu atan ve Kabe’yi inşa eden Hz. İbrahim’dir. O, kendini ilah yerine koyarak halkına zulmeden nemrutlarla mücadele ettikten sonra Mezopotamya’yı terk etmek zorunda kaldı. Daha sonra Mısır’a gitti ve orada da kendini tanrı ilan etmiş bir diğer yönetimle karşılaştı. Mısır’ın bu imparatoru ile de mücadele ettikten sonra Mısır’ı terk etmek zorunda kaldı. Bunun üzerine bu iki imparatorluğun arasında bir yer olan Filistin’e yerleşti. Ama orada da bir diğer zulümle / şirkle (Lut Kavmi) karşılaşması üzerine tevhidi, erdemi, adaleti ve merhameti insanlara öğretecek başka bir yer aradı. Seçilecek yerin içinde bulundukları zindanlardan insanları kurtaracak özgür bir ortam olmasına dikkat etti. Bu özelliğe sahip bir yer olarak Bekke Vadisini seçti. İnsanlar ihram sembolünde kendilerini çerçeveleyen apoletlerden, sınırlardan, maldan, mülkten vb. ayrıcalıklardan sıyrılarak doğruyu, hakkı, adaleti öğrenmek için bugünkü Kâbe’nin yeri olan Bekke vadisi çok uygundu. Zulüm rejimlerinden kaçan kimselerin sığınabilecekleri bir yerdi. Şöyle ki Nil, Fırat ve Dicle havzaları ile Anadolu’daki zalim / şirk yönetimleri kendi muhaliflerini ezip yok ediyorlardı. Bu ülkelerdeki kendini tanrılaştıran yöneticilerin elinden kurtulabilenlerin kaçıp sığınabilecekleri tek yer ise Arabistan çöllerinin derinlikleri olabilirdi. Çölde düzenli orduların yolculuk yapması oldukça zordu. Bu nedenle zalim yöneticiler, onların bu yarımadada yaşam sürmesine kendilerine zarar vermedikçe pek aldırış etmeyeceklerdi. Böylece onlar da yarımadada sadece Allah’a kul olarak özgür bir yaşam sürdürebilme imkânı yakalayabileceklerdi. Hz. İbrahim şirkten / zulümden kaçıp sadece Allah’a kul olarak yaşayabilecekleri bu yerde oğlu Hz.İsmail ile birlikte Kabe’yi inşa etti. Şirkten / zulümden kaçmak, barış, merhamet ve selamet içerisinde yaşamak isteyen insanları da buraya davet etti. Çağrısının ulaştığı insanlar Mekke’de toplandılar. Ancak bunları orada da bedevi Arap kabilelerinin katliam, yağma ve talanları beklemekteydi. Zalim yönetimlerden kaçan bu insanlar tevhit olup dayanışarak Arap kabilelerinin saldırılarına karşı koydular. Hz.İbrahim ve Hz.İsmail Arap kabilelerini de kendi ilkelerine davet etti. Bu çağrıya olumlu cevap veren kabileleri ilahi öğreti ile eğitti. Onlara merhamet, insaniyet, barış, adalet ilkelerini öğretti. Böylece şirkten ve zulümden kaçan insanlar, sığındıkları Arap yarımadasında tutunmayı başardılar. Hz. İbrahim yarımadanın piri olurken tüm şirkten / zulümden kaçan insanlar için Kâbe birliğin, adaletin, merhametin, barışın, huzurun, hakkaniyetin, paylaşmanın ve sevginin sembolü ve okulu oldu. Mekke şehri de yarımadanın zamanla anası yani anakenti oldu. Sasani- Bizans ve Mısır devletleri arasındaki çekişme nedeniyle deniz ticareti yollarının kapanması sonucu Mekke üzerinden geçen ve çöl gemileri olarak da adlandırılan develerle ticaret canlandı. Yarımadanın hem kuzey / güney ekseninde hem de doğu / batı ekseninde orta noktada olması Mekke’yi ticari malların akışında çok önemli bir kavşak noktası ve bir istasyon haline getirdi. Ayrıca hac mevsiminde bütün yarımadanın insanlarını bir araya getirmesiyle Mekke en büyük pazar ve panayırları bünyesinde topladı. Ukaz, Mecenne ve Zülmecaz panayırlarında insanlar alışveriş yapıyorlar, eğleniyorlar ve kültürel etkileşime giriyorlardı. Mekkeliler Mekke’nin bu elverişli konumundan istifadesi sonucunda büyük servetler edindiler. Fakat edindikleri servetin büyüsü Mekkelileri etkiledi ve kendi atalarının geldikleri ülkelerdeki mücadelelerini, amaçlarını, inançlarını unuttular. Mekkeliler Şam’dan getirdikleri putlarla başlayan şirk kültüründen etkilendiler ve zamanla bu şirk sistemine sahip ülkelerin dünya görüşlerini, yaşam biçimlerini ve sistemlerini kendilerine örnek aldılar. Zenginleşen kabilelerin bazı bireyleri, zenginlikleri nispetinde hem kendi kabileleri içinde hem de kabileler arasında kast sistemini meydana getirdiler. Ekonomik alandaki gelişmeler onların sosyal alanda azgınlaşmalarına sebep oldu. Onlar iyilik, barış, birlikte yaşam, huzur, merhamet, paylaşım, sosyal politikalar vb. değerleri terk ettiler. Bu değerler yerine rekabet, bencillik, eğlence, hiçbir şeye bağımlı olmama, kendini her şeye muktedir görme, bireysellik, gaddarlık vb. kötü huy ve alışkanlıkları benimsediler. Mekke, ticari koloniye dönüşürken servetlerini katlayan kişiler, servetlerini daha da artıracak söylemleri, özgürce yaşamı, bireyselliği, kabileciliği, serbestliği, şeytani yargıları, şirki, büyü ve kehaneti ön plana çıkardılar. Onlar kendilerini kısıtlayabilecek kanun, değer ve iradelere karşı durdular. Böylece Hz.İbrahim’in kurduğu tevhit sistemi ortadan kaldırıldı. Mekke’liler ilahi öğreti ile çevre Arap kabilelerini ıslah edici bir merkez olma hüviyetini kaybettiği gibi kendileri Arap kabilelerinin kabilecilik sistemini kendi yönetim yapılarına adapte ettiler. Böylece Mekke’nin toplum yapısı da şehirli yaşam içinde kabilecilik sistemine evrildi. Kabileciliğin toplumsal yapıdaki karşılığı ise atomize / parçalı toplum yapısından başka bir şey değildi. Aynı şehirde de yaşasalar, şehrin insanları kabilelere ayrılmıştı. Her kabile başına buyruk hareket ediyor, kendi töresini esas alıyordu. Kabilesiz kalmak birey için ölümdü. Bu nedenle fertler için kendi kabilesi herşeydi. Kabilesinin üzerinde hiçbir otorite tanınmazdı. Kendi kabilesinin kutsalının / değerlerinin üzerinde hiçbir kutsal ve değer yargısı yoktu. Kabilecilik şirkini kendi toplum yapısına adapte eden Mekke, kabilelerin kutsadıkları kabile asabiyesini temsil eden simgeleri Kâbe’de toplayıp onlara saygılı olduklarını göstererek kendi güvenliklerini sağladılar. Hatta onların kabilecilik ve şirk sistemlerini desteklediler ve dokunulmazlığın (haram) olduğu aylar haricinde Arap kabilelerinin birbiri ile savaşmalarını, talan ve yağma yapmalarından istifade ettiler. Haram aylarda ise zaten bu kabileler Mekke’ye gelerek ihtiyaçlarını temin ediyorlardı. Şirk sistemini benimseyen Mekkeliler kendilerini sınırlandırabilecek ilahi öğretiye dayalı otorite ve iradeleri de kendi hâkimiyetleri altına aldılar. Daha sonra sorunlarını çözmeleri için halkı büyü, kehanet, sihir vb. yollara yönelttiler. Bu hususta daha da ileri giderek insanları ilahi yetkileri üzerine aldığını iddia ettikleri putlara itaate yönelterek kendileri de onların arkasına geçip putlar adına toplumun sorunlarına çözümler üretme yoluna gittiler. Bu yolla hem halkı kandırdılar hem de servetlerini katlayarak günahları, cinayetleri meşru hale getirdiler. Yani şirk sisteminin tanrıları elde ettikleri servetle kendilerini tanrı gibi gören sapkın kişilerden başkası değildi. Böylece Hz. İbrahim’in Kâbe ekseninde tesis ettiği tevhit sistemi ve insaniyet okulu bozuldu. Hz. İbrahim herkesi Allah yolunda (kullarının yararına / halkın yararına) tek bir kıbleye, tek bir ülküye, tek bir politikaya, tek bir amaca yöneltmişken şirk sisteminin tanrıları halkı kendi arzu ve isteklerine kul yaptılar. Kıbleler putların ve temsilcilerinin arzuları istikametinde belirlendi. Kâbe merkezli olsa da şirk modeli herkesin Kâbe içerisinde farklı putlarının olması, onları farklı anlayış ve yönelimlerini temsil eden işaret, bayrak, remiz ve sembollere yöneltmeye götürdü. Belli bir zaman sonra artık kabilelerin kendilerine ait kırmızıçizgileri, kutsal sembol ve işaretleri yani putları Kâbe’de boy gösterdi. Hatta her kabile, her sülale ve her aile kendilerine bu türden semboller / putlar yaptılar. Tevhit sistemi zamanla her kabilenin, her ailenin kendi tanrısı olacak şekilde şirk sistemine dönüştü. Bu şirk sisteminin tanrılarının kurdukları düzen, kabilelerdeki servet yığmış kişilerin topluma sundukları sembol, arma ve şekilleri kutsayarak, onlar adına kendi tanrılıklarının yürütülmesinden başka bir şey değildi. Yarımadada ortaya çıkan şirk sisteminin tanrıları / ortakları kabileleri birbirine düşürüyor, kabileler arası savaşları kızıştırıyor ve bu savaşlardan da nemalanıp, servetlerine servet katıyorlardı. Dahası soygun, talan, çapul, öldürme, tecavüz, kölelik, yakma, yıkma onlar için kendi servetlerinin artışına birer vesileydi. Hatta bu fiiller kendi kötü fiillerini örtüyor yasal hale getiriyordu. Kötü fiillerin şirk sisteminin kutsallığına büründürülerek yasalaştırılması ile bu kötü fiiller o toplumlarda bir süre sonra normal ve meşru sayılıyordu. Mekke’nin şirk önderleri de bu sistemden faydalanma yoluna gidiyor ve mallarını yığdıkça yığıyordu. Sonuçta şirk sistemi kabilelerin kendi aralarında bir kast sistemi, dengesiz bir sınıflaşma meydana getirirken kabilelerin kendi içlerinde de sınıflar arası uçurumlar meydana getirdi. Şirk sisteminin bütün bu olumsuzlukları ile zayıf duruma düşen Arap kabileleri, Roma ve Sasanilere karşı kendilerini savunamayacak hale geldiler. Sasaniler, Arap yarımadasının doğusunda ve Yemende kontrolü sağlarken, Roma yarımadanın kuzeybatı ve kuzey taraflarında egemendiler. Her iki süper güç de gözlerini Mekke’nin de içinde bulunduğu Hicaz bölgesine dikmişti. Şirk sistemli kabileciliği terk edip tevhit olunmadığı takdirde Mekke’nin bu süper güçlere lokma olmaktan kurtulması mümkün görünmemekteydi. Roma Mekke’yi egemenliği altına almak için daha önce iki kez girişimde bulunmuştu. İlk girişiminde Sezar Osman bin Hüveyris’e taç giydirerek Mekke’ye kral olarak atamıştır. Ancak Mekkeliler bu atamaya karşı çıkmışlar ve Roma blokunda yer almayı reddetmişlerdir. İkinci girişim ise Ebrehe’nin ordusuyla Mekke üzerine yürümesi şeklinde olmuştur. Roma’nın her iki girişimi de başarısızlıkla neticelenmiş ve Mekke bağımsızlığını korumuştur. Hicaz Bölgesi Roma için son derece önemliydi. Zira bu bölgenin kontrol altına alınması halinde hem kara hem de Kızıldeniz ticaret yolları emniyeti sağlanmış olacaktı. Mekke’nin herhangi bir siyasi bloka dahil olmadan bağımsız kalması ise bölgedeki Arap halkları açısından çok önemliydi. Bu nedenle bağımsız kalıp her iki süper gücün arasındaki gerilimden faydalanıyorlardı. Onlar birbiriyle gerilimli olan bu iki ülke arasındaki ticari bağlantıyı sağlayarak zenginlik elde etmekteydiler.” Diğer taraftan Ebu Talip, yeğeni Hz. Muhammed’e @ aşiretlerinin günah yollardan kazançlara tevessül etmediklerinden Mekke’nin diğer kabilelerinden zenginlik olarak daha geri plana düştüklerini de anlattı. Mekke’nin kuruluş amacına, kuruluş ilkelerine uygun hareket etmeye çalıştıklarını ve ticaretten kazandıkları servetlerini bu amaçla halka ve hacca gelen insanlara harcadıklarını söyledi. Şirk kültürünü ithal eden diğer ileri gelenlerin ise Kabe’nin kuruluş misyonuna uygun hareket etmedikleri gibi tam tersine onların servetlerine servet katmak için halkı kandırma, tezgâh, fuhuş, faiz, kumar, şarap, gasp, manipülasyon, zor duruma düşen tüccarların malına el koyma vb. kirli yollardan kazanç sağladıklarını da sözlerine ilave etti. Ebu Talip, yeğenine Haşimoğulları olarak üzerlerinde çok büyük bir sorumluluk olduğunu ve bugün gelinen noktadaki toplumsal sorunun mutlaka o günaha batmamış olanlar tarafından çözülmesi gerektiğini vurguladı. Çünkü çaresizler, zayıflar, yoksullar ve zulüm görenlerin kendilerinden çok şey bekliyorlardı. İçine düşülen sorunları ancak bunlar çözebilirlerdi. Ebu Talip, Hz. Muhammed’e @ bu konudaki zorluğu da anlattı. Sorunu tespit etmiş olsalar da çözüme ulaşmak oldukça zordu. Çünkü şirk bir toplumsal hastalık olarak tüm bünyeyi sarmıştı. Bu durumdan nasıl kurtulacaklarını kimse bilmiyordu. Daha önce deneme yapanlar başarılı olamamışlar ve Mekke’yi terk etmek zorunda kalmışlardı. Tüm zorluklara rağmen kurtuluş için girişimde bulunulması da gerekiyordu. Zira gidişat kaçınılmaz bir yok oluştu. Aç kurtlar gibi bekleyen Sasani ya da Roma, başta Mekke olmak üzere yarımadadaki ticari merkez haline gelmiş şehirlerde kontrolü sağlayacak olurlarsa sömürülmekten başka ne bir çareleri ve ne de gidecek başka bir yerleri vardı. Sömürgeci güçlerin ülkelerine yönelik boyunduruk altına alma girişimlerine karşı onların direnmeleri, bir araya gelme / tevhit olma ve şirk sisteminden vazgeçme zorunlulukları vardı. Ama bu iş nasıl olacaktı? İşte en temel ve en can alıcı soru bu idi. Nasıl? Ebu Talip’ten bu şuuru alan Hz. Muhammed @ şirk zulmüyle mücadele etme ve toplumsal birliği sağlama hususunda elinden ne geliyorsa yapmayı kendisine bir görev bildi. Bu çerçevede olmak üzere, zalimin mazlumu ezmemesi, zalimlerin kaba kuvvetle ve zulümle gasp ettiği bir hakkı haksızlığa uğrayan kişiye geri vermek için kurulan “erdemliler cemiyetine / Hılf-ül Füdul’e” o hemen iştirak etti. Bu cemiyetin teşekkülüne neden olan olay ise tam bir zorbalıktı. Mekke’nin azgınlarından olan As bin Vail Yemenli bir tüccardan satın aldığı malın bedelini tüccara ödememişti. Yemenli tüccar, Kureyş’in ileri gelenlerine hakkının verilmesi için başvurdu ise de kimse As bin Vaili karşısına almaya cesaret edemedi. Bunun üzerine tüccar Ebu Kubeys tepesine çıkıp bağırmaya başlayınca Beni Haşim, Beni Esed, Beni Zühre ve Beni Teym aşiretlerinden bazı erdemliler Abdullah bin Cüda’nın evinde toplandılar ve bir anlaşma yaptılar. Bu anlaşma uyarınca kim olursa olsun hakkı yenen veya mağdur olana var güçleriyle yardım edeceklerine dair ant içtiler. İlk icraat olarak da Yemenli tüccarın hakkını As bin Vail’e ödettiler. Bu hareket Mekke’deki hak, hukuk, erdem, takva ve milletten yana olanların şehrin çöküşüne engel olmak amacıyla yaptığı çok önemli bir girişimdi. Erdemlilerin bu girişimi, Mekke’deki hukuka uygun ticari faaliyet yapmak isteyenleri piyasadan silmek ve piyasada tekel oluşturarak bütün ticari hayatın kurallarını kendi keyfi ve çıkarlarına uygun olarak belirlemek isteyenlere ve bu hususta her türlü zorbalığa, hukuksuzluğa başvuran dönemin azgın servet sahiplerine karşı önemli bir direnişti. 1.4. Hz. Muhammed’in @ Hz. Hatice İle Olan Ticari Ortaklığı Yirmi iki yaşından yirmi yedi yaşına kadar olan dönem: Hz. Muhammed @ yirmi iki yaşını aştığında artık kendi başına ticaret yapabilecek tecrübeye sahip olmuştu. Amcası onu her yönden yetiştirmiş ve kendi kendine yetebilecek seviyeye getirmişti. Bundan sonra amcasının ticari seferlerine yardımcı olmasının ne kendisine ne de amcasına bir fayda sağlamayacağı açıktı. Zira amcasının ticari sermayesi kısıtlıdır ve ancak kendisine yetebilecek kadar büyüklüktedir. Bu nedenle bizzat amcası yeğeni için ticari faaliyetini üstlenebileceği bir sermayedar aramaktadır. Aradığı fırsatı da kocası öldüğü için ticaretini başkaları üzerinden yürütmeye çalışan işkadını Hatice’nin (ra) adam aradığı haberini duyunca yakalamıştır. Hemen harekete geçer ve yeğeninin vakit geçirmeden Hatice (ra) ile irtibatını sağlar. Suriye’ye doğru yola çıkmakta olan bir ticari seferde Hatice’nin (ra) mallarının sorumluluğunu Hz. Muhammed @ üstlenir. Hatice’nin (ra) bu tercihinde kocasının ölümünden sonra işini ve hesaplarını emanet ettiği kişilerin güvensiz olması yanında Hz. Muhammed’in @ doğruluğu, dürüstlüğü, genç ve dinamik oluşu, tecrübesi ve girişimciliği gibi yönleri etkili olmuştur. Hatice (ra) bu seçiminde yanılmadı. Hz. Muhammed @ başkası adına giriştiği bu ticari yolculuk ve ticari faaliyette başarılı oldu ve Hatice (ra) kocası dönemindeki kar oranlarını yakalayabildi. Hatice (ra) bu yolculukta yardım etmesi için Meysere adlı hizmetçisini Hz. Muhammed’in @ yanına vermiştir. Meysere yolculuğun sonunda Hatice’ye (ra) Hz. Muhammed @ hakkında çok olumlu rapor vermiştir. Raporda onun temiz karakteri, cesareti, güzel ahlakı, doğruluğu, dürüstlüğü yanında ticari anlayışı ve ticari malların cinsi, kalitesi ve vasıfları konusundaki bilgi ve tecrübesi olduğunu rapor etmişti. Meysere daha sonraki seyahatlerde Hz. Muhammed’in @ diğer üstün özelliklerini de Hatice’ye (ra) rapor etti. Onun kavgacı değil sakin bir kişiliğe sahip olduğu, hemen öfkelenip kavgaya girişmediği yani “ateş” karakterli olmadığı, tam tersine onun çok merhametli, paylaşımcı, yardımsever yani “toprak” karakterli özelliklerini de anlattı. Dahası üstün bir hitap ve akıl ile karşısındaki kişileri ikna edebilme yeteneğine sahip olduğunu da iletti. Ticari seferlerde elde edilen bu olumlu sonuçlar, Hatice (ra) ile Hz. Muhammed @ arasındaki ticari ilişkiyi nikah akdine dönüştürecek güvenin kapısını araladı. Hz. Muhammed @ evliliğine kadar olan beş yıllık süreçte Hatice’nin (ra) sermayesi ile yarımadanın dört bir tarafında ticari faaliyet yürüttü. Hz. Muhammed @ bu süreçte de kabileleri, insanları, coğrafyayı gözlemlemeyi sürdürdü. O, ticaretin yanı sıra toplumları ve insanları tanıyor ve toplumsal sistemlerin işleyişi, tarihçeleri, söylenceleri, düşünce yapıları hakkındaki bilgisini, görgüsünü ve muhakemesini sürekli artırıyordu. Bir yandan da özelde Mekke’lilerin genelde ise yarımada Araplarının sürüklenmekte oldukları uçurumdan onları kurtarmanın yolları üzerinde kafa yoruyordu. Dedesi Abdülmuttalib’in anlattıkları, Darünnedve’de yapılan tartışmalar, amcası Ebu Talib’in anlattıkları ile şimdi kendi yaşadıklarını birlikte düşünüyor ve Mekke’nin içine düştüğü bataklıktan “nasıl” kurtulacağı üzerine sürekli düşünüyordu. Fakat bunun nasıl olacağına ilişkin bir yol / yöntem bulamıyordu. 1.5. Hatice (Ra) İle Evliliği Yirmi yedi yaşından otuz beş yaşına kadar olan dönem; Hz. Muhammed’in @ doğruluğu, dürüstlüğü, güzel ahlakı, eminliği ve iş bilirliği gibi yüksek hasletleri Hatice’nin(ra) dikkatini çekmiş, ticari ilişkiye girdikleri beş yıllık süreçte birbirlerini gayet iyi tanımışlardı. İlk evlilik teklifi Hatice’den (ra) geldi. Ve doğrudan Hz. Muhammed’in @ üstün ahlakına, güzel huy ve karakteri ile soylu kişiliğine hayranlığını dile getirerek kendisi ile evlenmek arzusunu dile getirdi. Hz. Muhammed @ de soylu, akıllı ve sağlam bir şahsiyete sahip olan Hatice’ye(ra) çok ısınmıştı. Kendisinden gelen bu evlilik teklifine sıcak baktığını bildirdi. Geleneksel dünürcülük işlemlerinden sonra Ebu Bekir(ra), Ebu Talip, Hamza (ra) gibi her iki tarafın yakın akraba ve eş dostlarının yanı sıra Kureyş’in bazı kabile reislerinin de katıldığı bir merasimle nikahları kıyıldı. Evlendikleri zamanda Hz. Muhammed @ 27 yaşında (bazı rivayetler de 25 yaşında), Hatice(ra) ise 40 yaşlarındaydı.([1] ) Bu evliliklerinin ilk meyvesi olarak Cenab-ı Hak onlara Kasım’ı lütfetti ve Hz. Muhammed @ Ebul Kasım olarak künyelendi. Fakat Kasım iki yaşında iken vefat etti. Cenab-ı Hak yeni bir evlat vererek onlara Kasım’ın acısını unutturdu ve Zeynep doğdu. Zeynep’ten üç yıl sonrada Rukiye’yi Cenab-ı Hak ihsan etti. Hz. Muhammed’in @ evlilik hayatı çok mutlu geçiyordu. Hatice(ra) Hz. Muhammed’den @ 13 yaş büyük olmasına rağmen birbirlerine olan sevgileri öylesine büyüktü ki toplumda çok evlilik adetten sayılırken Hz. Muhammed @ Hatice(ra) hayattayken onun üzerine hiç evlenmemiştir. Dahası Hz. Muhammed @ sevgili eşinin vefatından sonra evlendiği eşlerini son derece kıskandıracak kadar Hatice’nin(ra) akrabalarına yakınlık göstermiştir. Onlara karşı sevgisini açıkça ortaya koymaktan çekinmemiştir. Hz. Muhammed @ evlendikten sonra Hatice’ye(ra) yeğeni tarafından köle olarak hediye edilen Zeyd bin Harise’yi(ra) bir evlat gibi aile içerisine kattı. Ona hiçbir zaman köle muamelesi yapmadı. Onu bir evladı gibi bağrına bastı. Ona gösterdiği sevgi öylesine büyüktü ki Arap kabilelerinin bir baskını sırasında esir edilip köleleştirilen Zeyd’in(ra) babası oğlunun izini bulup da onu Hz. Muhammed’den @ fidye karşılığı istediği zaman Zeyd, Hz. Muhammed’i @ babasına tercih etmiş ve bunun üzerine de Hz. Muhammed @ Zeyd’i(ra) oğlu olarak ilan etmişti. Evlilik öncesi geçimini temin etmek için çalışan ve ticaret yapacak sermayesi olmayan Hz. Muhammed @ evlilikten sonra hayat arkadaşı Hatice’nin(ra) sermayesi ile zenginliğe kavuşmuştur. O bu servete aslında evlilik öncesi iş ortaklığı şeklinde katkı sağlamışken evlilik sonrasında da sahiplik olarak çok büyük katkısı olmuştur. Hz. Muhammed @ güzel ahlakının yanında ticaretin kurallarını, ticarete konu olan malların özelliklerini, kalitesini, pazar potansiyellerini, piyasaların durumunu, gelişen olaylar karşısında kabilelerin verecekleri tepkiler vb. ticareti doğrudan ya da dolaylı etkileyebilecek her türlü sosyal, siyasal, ekonomik olayları çok iyi analiz edebilmesi nedeniyle sahip olduğu sermayeyi oldukça artırmıştı. Öylesine artırmıştı ki gayri meşru yollardan kazanan Mekke’nin müşrik baronlarının servetleri ile boy ölçüşmeye başlamıştı. Diğer taraftan Hz. Muhammed @ güvenilirliği nedeniyle herkesin sermayesini kendisine teslim etmesi, teslim edilen sermaye ile ticaret yapması ve elde edilen karı da bölüşme şeklinde yani kar ortaklığı ile ticari kapasitesini oldukça artırmıştı. Ayrıca Hz. Muhammed @ dürüstlüğü, doğruluğu, sözünde durması ve iş bilirliği ile insanlara öyle bir güven vermişti ki Mekkeliler sadece kar ortaklığı ile değil aynı zamanda sermayelerini ona emanet ediyorlardı. Ona son derece güveniyorlardı. Çünkü o bu güvenin hakkını veriyordu. Asla kendisine emanet edilen şeylere ihanet etmiyor ve herkese hakkını teslim ediyordu. Bu güven nedeniyle o Mekke’de bugünkü ifade ile bir nevi “devlet garantisi” gibi bir işlev görüyordu. O kimsenin malına, servetine, namusuna asla göz dikmediği, kimsenin hukukuna tecavüz etmediği gibi fakir, fukara ve muhtaçların elinden tutuyordu. Böylece bencilliğin, zalimliğin, sömürmenin, azgınlığın artık bir ilke haline geldiği Mekke ortamında o, çok farklı ve seçkin bir pozisyona yükseliyordu. Onun itimada şayan davranışları nedeniyle Mekke’de kendisine “Emin” lakabı verilmişti. Bu lakap, onun ayrım yapmaksızın herkese karşı her türlü söz ve davranışında güvenilir, itimat edilir bir kişilik olduğunu vurguluyordu. Hz. Muhammed @ 5 yaşındaki kuzeni Ali’yi(ra) himayesine aldı. Bu himayenin sebebi olarak rivayetlerde sadece amcası Ebu Talib’in ekonomik durumunun el vermemesi zikredilmiştir. Ancak ekonomik zorluklar bir yana onun yetiştirilmesi belki çok daha önemli bir sebeptir. Bu nedenle son derece zeki, akıllı olan çocuğunu Hz. Muhammed @ gibi bir şahsiyetin eğitimine verilmesi akıllıca bir yoldur. Hz. Muhammed@ açısından ise Ali’nin(ra) yetiştirilmesi zamanında kendisine yapılan iyiliklere şükranı ifade eder. Bu nedenle o, amcasından Ali’nin(ra) bakım ve yetiştirilmesi sorumluluğunun kendisine verilmesini istedi. Amcası da bu talebi kabul etti. Böylece o kuzenini ailesinin içerisine katarak ona oğlu gibi baktı ve onu en iyi şekilde yetiştirdi. 1.6. Mekkelilerin Seçimi Otuz beş yaşından kırk yaşına kadar olan dönem Hz. Muhammed’in @ yaptıkları, tavır ve davranışları, duruşu ve sahip olduğu imkânlardaki artışı Mekke’deki itibarını her açıdan yükseltmişti. Onun dedesi Abdulmuttalib’in Fil olayında yaptığı gibi yakın gelecekte Mekke’yi tekrar tevhit eksenine getireceği konuşulur hale gelmişti. Bu durum Mekke’nin önde gelen zalim, şımarık, azgın servet sahiplerini endişeye sevk etmekteydi. Zira onlar Mekke’nin kuruluş amaçlarına aykırı davranışları ile elde ettikleri servetleri ve bu servetlerini artırmak için kurdukları şirk sistemini tehdit edecek bir şahsiyetin ortaya çıkmasını istemiyorlardı. Her ne kadar şirk sistemi çok uzun zamanlardan beri iyice yerleşmiş olsa da onlar yine de bu gelişmeden rahatsız oluyorlardı. Çünkü bu şahsiyet her yönüyle mükemmel bir şahsiyetti. İlave olarak onların üstünlük için mutlak gerekli gördükleri servet sahipliği de onda mevcuttu ve bu serveti üstlendiği tarihten bu yana sürekli artırıyordu. Yani Hz. Muhammed’in @ serveti onların servetlerine yaklaşmaya başlamıştı. Hem de meşru yollardan elde ederek bunu yapıyordu. Öyle kendileri gibi hile, desise, gasp, hırsızlık, çalma, faiz, fuhuş, spekülasyon vb. gayri meşru yollara sapmadan zenginleşiyordu. İnsanlar artık ona yönelmeye başlamışlardı. Hatta Kureyş’in kabile önderlerinden (mele’) önemli bir kısmı bu gelişmeyi çok olumlu karşılıyorlardı. Mekke’yi Mekke yapan temel özellikleri Hz. Muhammed @ üzerinde taşıyordu. Hatta o, Kureyş’i toparlayıp Mekke’ye tekrar yerleştiren ve “mücemmi / cem eden / tevhit eden” adını alan dedesi Kusay bin Kilab’a tevhitçi çizgisi ile de çok benziyordu. Ona hayran olmamak ellerinde değildi. Bu nedenle her platformda onu övüyorlardı. İşte bu durum, servetlerini şirk sisteminin o dönemde meşru kabul ettiği ama insanlık vicdanında asla kabul görmeyen özellikle sömürülen halk tarafından asla benimsenmeyen yol, yöntem ve ilkeleri çerçevesinde kazanan Ebu Cehil, Velid bin Muğire ve As bin Vail gibi müşrik azgınların keyiflerini kaçırıyordu. Aslında bu azgınlara karşı olmalarına rağmen onların güçleri karşısında seslerini çıkaramayan kabile ileri gelenleri ise Hz. Muhammed’e @ gıpta ederken yerleşik şirk sisteminin dünya görüşü onların ellerini kollarını bağlıyordu. Cenab-ı Hak onlara bir nimet olarak bu şahsiyeti lütfetmişti. O şirk sistemi içerisinde, zalimlerin arasından sivrilmişti. Tavır ve davranışlarıyla, akıllılığıyla ve hitabetiyle çok güzel bir örneklik ortaya koymaktaydı. O bütün Kureyş’e “Nasıl Adam olunacağını” uygulamalı olarak gösteriyordu. O onlara kavga, kin, nefret ve çatışmaları bırakarak kardeş olmaları gerektiğini söylüyordu. Kabileler arasında birlik ve beraberliğin nasıl sağlanacağını her hal ve hareketiyle ortaya koyuyordu ki onun buna ilişkin tarihe geçmiş en önemli örnek davranışı Hacerül Esved taşının yerine yerleştirilmesi sorununu halletmekte bulduğu yöntemdi. Meşhur olduğu üzere Kâbe o yıllarda bir tamirat geçirir. Tamirat tamamlandıktan sonra sıra Hacerül Esved taşının yerine konulmasına gelmiştir. Bu işlem bir şeref meselesi yapılmıştır. Bu şerefi Kureyş’in bütün kabileleri kendilerinde görürler ve taşı yerine koyma şerefine kendileri sahip olmak isterler. Sorun öylesine büyür ki kabile reisleri ile ileri gelenlerden (İhtiyarlar Meclisi / mele’ler topluluğu) oluşan Darün Nedve’de büyük tartışma yaşanır. Fakat tam çatışma çıkacak iken Darün Nedve üyelerinden birisinin önerisi ile öfkeler yatışır ve ertesi gün Kâbe’ye ilk girenin getireceği çözümün bütün Darün Nedve üyelerince kabul edilmesi şeklindeki öneri kabul edilir. Darün Nedve üyeleri Kâbe’de ertesi günün sabahını beklerler. Ertesi gün sabah Kâbe’ye ilk giren kişi Hz. Muhammed’den @ başkası değildir. Darün Nedve’nin çoğunluk üyeleri buna çok sevinir. Zira onun izleyeceği yöntemin en güvenilir ve en adil bir yol olacağından kuşkuları yoktur. Bunu “işte Hz. Muhammed @. O Emindir” sözleriyle ortaya koyarlar. Hz. Muhammed @ ise gerçekten kendisine yakışanı yapar ve bütün kabileleri memnun ve tevhit edecek bir yöntem belirler. Hacerül Evsed’i kendi elleri ile yerinden kaldırır ve bir çarşafın üzerine koyar. Bütün kabile önderlerine çarşafın bir ucundan tutmalarını ister ve taş yerleştirileceği yere kadar hep birlikte taşınır. Taşın kendi kaidesine yerleştirilmesi işlemini de hakem olarak ve bütün kabilelerin ortak seçtiği kişi olarak kendisi yapar. Böylece herkes bu şereften nasibini almıştır. Çok basit fakat çok da sofistike olan bu çözüm Hz. Muhammed’i Mekke’de ve Darün Nedve’de / Mekke Meclisinde çok seçkin bir yere oturtur. O, sadece şahsiyeti ile değil aynı zamanda savunduğu tevhit düşüncesi ile de Mekke Meclisinin / Darün Nedve’nin üyelerini etkiliyordu. O Meclisin sağduyulu, meleki kabiliyetleri tamamen körelmemiş olan üyeleri üzerinde etkili oluyordu. Zira Mekke’nin gidişatı üzerine yapılan tartışmalarda Mekke’nin geleceğinin karanlık olduğu üzerinde duruluyor ama çözüm konusunda kimse paradigmalara aykırı öneriler sunamıyordu. Hz. Muhammed@ ise bu tartışmalarda şirk sisteminin terk edilmesi gerektiğini, yerine kabileleri bir araya getiren tevhit sisteminin benimsenmesi ve böylece merkezi güçlü bir tevhidi yapının oluşması gerektiğini belirtiyordu. Bunun için hali hazırda geçerli olan ayrımcılık / kabilecilik, şiddet, totaliterlik, tekelcilik, halktan toplanan vergilerin sadece ileri gelenlere tahsisi, seçkincilik, kimseye hesap vermeme gibi şirk ilkelerinden derhal vazgeçilmesini söylüyordu. Bunların yerine şefkat, merhamet, barış ve selamet, sevgi, gelir dağılımında adalet, paylaşma, hesap verilebilirlik ilkelerinin benimsenmesi gerektiğini ileri sürüyordu. Mekke Yönetimi artık sorunlarının çözümü için Hz. Muhammed’in @ sunduğu önerileri konuşmaya başladı. Darün Nedve’de ki mele’ler topluluğu / kabilelerin önderleri üstün vasıfları nedeniyle Hz. Muhammed’in@ sunduğu önerilerin benimsenmesini gündeme getirdiler. Elbette ki onun önerileri kabul edilecek olursa bu önerleri uygulayacak olan şahsiyetin de yani Hz.Muhammed’in önderliği kabul edilmiş olunacaktı. Fakat Velid bin Muğire, Ebu Cehil ve As bin Vail gibi azgın / iblis kabile reisleri bu teklife şiddetle karşı çıktılar. Onlar karşı çıkışlarının gerekçesi olarak onun toprak metaforu ile ifade edilen sakin, ağırbaşlı, merhametli, sevgi dolu, şefkatli, paylaşmacı ve vergili karakterinin bir önderde olmaması gerektiğini ileri sürdüler. Onlara göre yönetici olacak kişide ateş metaforu ile ifade edilen celal, hiddet, şiddet, otoriterlik, öfke ve sertlik karakterlerinin olması gerektiği, aksi takdirde kabilelerin o liderin sözünü dinlemeyeceği ve bu nedenle de hâkimiyeti sağlayamayacağını iddia ettiler. Yine bu iblis kabile reisleri, hâlihazırda uygulanan şirk paradigmalarının asırlardır uygulanmakta olduğunu ve Arapların kabul ettiği bu paradigmalardan vazgeçmelerinin imkânsız olduğunu belirttiler. Eğer Mekke olarak tevhide dönülecek olursa bütün yarımada Araplarının Mekke’nin üzerine çullanacaklarını, dahası Bizans ve Sasani imparatorluklarının da buna razı olmayıp üzerlerine geleceklerini ileri sürdüler. Bu düşüncelerine ilave olarak Arapların kendi özgürlüklerine çok bağlı olduklarını ve herkesin küçük de olsa kendi hâkimiyetlerini istediklerini, tevhit toplumuna geçildiğinde ise bu hâkimiyetlerini kaybedeceklerinden böyle bir yönetime asla rıza göstermeyecekleri savını dillendirdiler. Dahası Arap kabilelerinin barış, merhamet, sevgi, selamet, şefkat gibi karakterlere sahip bir yönetim altında yaşayamayacaklarını ve böyle bir yönetime hemen başkaldıracaklarını, bu nedenle de tevhit ilkelerine dayalı bir sistemin yürümeyeceğini, Arap kabilelerinin ancak şiddetten ve güçten anladığını, onların ancak silah zoruyla zapt edileceğini de iddia ettiler. Fakat aslında Meclisteki iblis kabile reisleri bu karşı çıkışlarında samimi değillerdi. Onların karşı çıkışları oldukça bilinçli bir karşı çıkıştı. Onlar biliyorlardı ki Hz. Muhammed’in @ sunduğu tevhit sistemi benimsenirse Milletin kanını emdikleri hortumları kesilecekti. Milletin birliği ve beraberliği tesis edilecek, Allah’a yöneliş başlayacaktı. Çünkü onun teklif ettiği sistem millete salatı ikameyi yani yoksul halka yardım etmeyi onların elinden tutmayı, onları ayağa kaldırmayı öngörüyordu. Ebu Cehil gibi iblis kabile reisleri ise buna şiddetle engel oldular. Hz. Muhammed’in @ teklifinin kabulüne ve yönetimde yetki alarak insanlara destek olmasına, onlara salatı ikame etmesine (kamunun sorunlarının çözümüne ve kamu hizmetlerini üstlenmesine) engel oldular. Hz. Muhammed@ onların bu tutumundan son derece müteessir oldu. Zira o insanların iyiliği için çalışacaktı ama iblisler buna razı olmuyorlardı. Hâlbuki herkesin kurtuluşu buna bağlıydı. O Mekke’nin ve tüm yarımadanın sorununun ne olduğunu biliyordu. İblislere kalacak olursa Mekke kendi yok oluşunu hazırlıyordu. Onları büyük bir azap beklemekteydi. Tedbir alınmazsa bu azap / yıkım kaçınılmazdı. Ama Mekke’nin iblis azgınları kendi çıkarları ve seçkin konumlarını düşünmekten başka bir şey yapmıyorlardı. Hâlbuki bu azap / yıkım onlara çok daha fazlasıyla dokunacaktı. Mekke’yi bekleyen tehlike olan bu yıkım azabı neydi? Bu azap sadece öldükten sonra Cenab-ı Hakk’ın ahirette vereceği ceza değildi. O hesap ayrıydı. Onu Cenab-ı Hak şanına yakışır bir tarzda hak edene hak ettiğini eksiksiz verecekti. Ama bir de Mekkelileri bu dünyada bekleyen yakın bir azap vardı. O azap Bizans, Sasani gibi zamanın süper güçlerinin boyunduruğu altına girmekti. Mekkeliler için bu boyunduruk ile yaşanacak şerefsizlik, zillet ve kölelik azapların en büyüğü olacaktı. Çünkü ataları bu süper güçlerin zalim yönetimlerini terk ederek bu çöllere sadece Allah’a kul olmanın özgürlüğünü yaşamak için gelmişlerdi. Ataları medeniyetin tüm nimetlerini, şehir hayatının rahatlığını haksızlığa, hukuksuzluğa karşı çıkmak için terk ederek bu çöl hayatını seçmişlerdi. Onlar bu zorlu yaşam koşullarını sırf hak-hukuk, fazilet, şeref ve izzet için seçmişlerdi ama şimdi geldikleri noktada kendi elleriyle kendilerini tehlikeye atmaktaydılar. Seçtikleri şirk sistemi toplumlarını çürütmüş, zayıflatmış birlik beraberliklerini öldürmüştü. Bu çürümüşlükle kendilerini koruyabilmeleri, büyük devletlerin akınlarına karşı durabilmeleri mümkün değildi. Gelecekte koloniler halinde sömürge olmaları ya da güçlü orduların ayakları altında ezilip yakılıp yıkılıp tarihe gömülmeleri kaçınılmazdı. Mekke toplumunda yoksulların ezilmesi, gencecik kızların diri diri toprağa gömülmesi, kabilelerin birbiri ile kıyasıya çatışmaları, emniyet ve güvenliğin kalmamış olması, vb. sonuçlara neden olan toplumsal çürümüşlük üzerlerine gelecek azabı yakınlaştırmıştı. Bizans ya da Sasani gibi iki süper gücün arasındaki rekabet nedeniyle ticari bir geçiş yolu üzerinde bulunan Mekke’nin ele geçirilmeye çalışılması artık çok yakındı. Bu sadece dışarıdan gelecek olan azap tehlikesi idi. Diğer taraftan hiçbir zulmün karşılıksız kalmayacağı, zulüm ile hiçbir iktidarın hayatiyetini sürdüremeyeceği gerçeği karşısında o toplumun bir inkılapla / devrimle yıkılacağı, toplumda bugün egemen olan güçlerin yarın yerle bir olacağı düşünüldüğünde Mekke ileri gelenleri için azabın kaçınılmaz olduğu aşikârdı. Onlar bu şirk sisteminin atalarından tevarüsle asırlardır uygulanageldiğini, şimdiye kadar böyle bir tehlikenin olmadığını iddia etseler de zulmün derecesindeki artışı ve bir kırılma anının olduğunu hesap edemiyorlardı. Ayrıca onlar ataları zamanındaki durum ve şartların bugün gelinen noktadaki durum ve şartlarla aynı olmadığını düşünemiyorlardı. İşte Mekke’yi bekleyen bu tehlikeyi bertaraf edecek çözüm teklifinin iblislerin karşı çıkmaları sonucunda Darün Nedve meclisinde kabul edilmemesi üzerine Hz. Muhammed@ bu sorunu çözmenin yolları üzerinde yeniden düşünmeye başladı. O dönemde gelenek olduğu üzere Hz. Muhammed@ Hira dağına çıkarak bu sorunun çözümü üzerine odaklandı. Eskiden sorunlarını çözmek için daha az ve daha kısa süreli uzlete çekilirken yaşının kırka merdiven dayadığı bu demlerde uzlet süreleri daha da uzadı ve daha sık gider oldu. Zira bu sefer sorun oldukça büyüktü. Önceleri kendi sorunlarını düşünürken şimdi tüm Mekke’nin, Arap yarımadasının ve hatta tüm insanlığın sorunları üzerine kafa yoruyordu. Çünkü o çok hassas bir insandı. İnsanların cehaletinden, zulüm görmesinden ve adım adım azaba, uçuruma doğru gitmesinden son derece rahatsız oluyordu. Durumu düzeltecek bir yol-yöntem bulamamanın üzüntüsü onu yiyip bitiriyordu. İnsanları merhamete, adalete, insanlığa, paylaşmaya, kardeşliğe döndürmek gerekiyordu ama nasıl? Bu soruya bir türlü cevap bulamıyordu. Nasıl? Nasıl? Hangi Yolla? Hz. Muhammed’in @ şirkten toplumu uzaklaştırma gayretleri, toplumun sorunları için çözüm üretmeye çalışması ve Hira’dan her inişinde Kâbe’yi ziyaret edip tavaf ettikten sonra toplum sorunlarına çözüm önerileri getirmesi karşısında Ebu Cehil gibi iblislerin onun bu çabalarını engellemeye çalışması ona çok ağır geliyordu. Yine bir seferinde ihtiyarlar meclisinde / mele’ topluluğunda tekrar çözüm önerisini teklif etmişti ama onun bu salatına (namazı müteakip kamu hizmetinde bulunma ve kamunun sorunlarını çözme çabasına) Ebu Cehil ve onun gibi iblisler şiddetle karşı çıkmıştı. Hz. Muhammed@ tekrar azığını evden aldı yeniden Hira’nın yolunu tuttu. Kafasında sürekli şu soru vardı, nasıl yapacaktı da toplumu bu şirkten kurtaracaktı? Yolu neydi bunun? Nasıl bir metot takip edecekti? Neler söylemesi gerekiyordu? Hangi argümanları bulup üretmesi gerekiyordu? Bunları bir türlü bilemiyordu. Hanifliğe / tevhide çağırıyordu ama Hz. İbrahim’den bugüne kadar geçen uzun zaman aralığında toplumda hanifliğin / tevhidin ilkeleri kalmamıştı. Kalanlar da şu andaki toplum için çare olmuyordu. Hz. İbrahim zamanındaki toplum çok küçüktü ve çöl şartlarına razı bir toplumdu ama şimdi şartlar değişmişti. Fakat bugünkü toplum ticarete, zenginliğe alışmıştı, artık o eski toplum yoktu. İbrahimi söylemi bulması gerekiyordu ama yeni şartlara göre uyarlanmış olması gerekiyordu. Zaten kendisinden önce de bazı hanifleşme / tevhide dönme girişimleri olmuştu ama bu girişimler başarılı olamamıştı. Hanifleşmek / tevhide dönmek isteyen kişiler Mekke’den sürülüp çıkarılmıştı. Onlar, yerleşik şirk sistemi ve düşüncesine karşı yeterli argüman ortaya koyamadıklarından ve uygun bir metodoloji takip edemediklerinden başarıya da ulaşamamışlardı. Hz. Muhammed’de@ meclise / Darün Nedve’ye sunduğu tevhit sisteminin reddedilmesi karşısında ne yapacağını bilemiyordu. Hangi yolu izleyeceğini kestiremiyordu. Ona bir hidayet rehberi gerekiyordu. 1.7. İlk Vahiy Hz. Muhammed @ Hira’ya bu son çıkışında yine kafa patlatırken / tahannüs ederken birden kendisinde manevi bir hal hisseti. Birden bir işaret aldı, bir ses duydu, içinde bir ses yankılandı. Kendisinden “mademki Darün Nedve üyelerine / meclise / mele’ topluluğuna ürettiği çözümleri sunduğunda iblis kabile reisleri engel oluyorlar ve diğerleri de o iblislere bir şey yapamıyorlarsa, o halde bu işin çözüm yolu olarak halkı kendi ürettiği çözüm yollarına davet etmesi / okuması / çağırması” istendi. Bu sesleniş, ona meclisi bırakıp halka dönmesini / halkı tevhidi dünya görüşüne çağırmasını emrediyordu. Bu yüzden gaybdan gelen ses Hz. Muhammed’e@ “halka dön ve halkı sana okuyacağımız mesaja davet et, halka anlat, şirki savunan iblis kabile reislerine ilahi mesaj ile meydan oku” çağrısını yapıyordu. Halka dönmek ve Mekke’nin müşrik / bölücü iblislerine meydan okumak! Hz. Muhammed@ “bunu yapamayacağını / okuyamayacağını, onlara meydan okuyamayacağını” söyledi. Bunun üzerine içi sıkıldı, daraldı, nefessiz kaldı. (Ona seslenen Cebrail’in onu sıkması ile ifade edilir). Sonra rahat bırakıldı, bir müddet sonra o ses tekrarlandı. Kendisine yeniden “Oku! Halkı sana okunacak ilahi mesaja çağır! Halka git! Sorunların çözümü için halkı ilahi mesaja davet et!” şeklinde seslenildi. Fakat o, yine “bunun çok zor olduğunu, halkı isyana teşvik manasına anlaşılacağını, bu işin çok zor olduğunu, bunun çok tehlikeli olacağını ifade etmek” için bunu yapamayacağını “ben okuyamam” diye cevap verdi. Hz. Muhammed’in @ içi yine daraldı, boğulacak gibi adeta nefesi kesilecek hale gelinceye kadar göğsü sıkıldı. (Ona seslenen Cebrail’in onu tekrar sıkması ile ifade edilir.) Sonra tekrar bırakıldı. Biraz rahatladıktan sonra tekrar aynı ses ile yine kendisine “Oku!” diye seslenildi. Bu iş o kadar zordu ki aynı Hz.Musa’ya elçiliğin verildiği Tuva vadisinde Cenab-ı Hakk’ın yanan çalıdan kendisine seslenip vazife yüklediğini bildirmesi sırasında Hz. Musa’nın üç defa direnmesi gibi Hz. Muhammed’de@ bu işin en uygun yolunun bu olduğu konusunda bir hayli sıkıntılıydı, tereddütlüydü. Son defa tekrar içi sıkıldı, göğsü daraldı ama sonunda halka inmeye ikna oldu. Fakat bu sefer insanları neye davet edecekti? Neyi okuyacaktı? Çağırdığı şey ne olacaktı? Hangi argümanı kullanacaktı? Onlara neyi anlatacaktı? Kimi ve neyi şikâyet edecekti? Halka döndüğü zaman ne anlatacaktı? Darün Nedve’deki iblis kabile reislerinin yaptıklarını halka nasıl şikâyet edecekti? Mekke’nin kurtuluşu için sunduğu çözüm yollarını onların tıkadığını nasıl anlatacaktı? İş bu noktaya geldikten sonra Cenab-ı Hak bu davetin / çağrının / okumanın nasıl olacağını vahyetti. Bu ne yapacağını, nasıl yapacağını bilemeyen Hz. Muhammed’e @ Cenab-ı Hakk’ın yol göstermesi, rehberlik yapmasıydı. Bu yol göstermenin, rehberliğin ilk adımı Alak suresi ile başladı ve Kur’an’ın diğer sureleri ile devam etti. İnsanlar için yol gösterici öğretilerin ve vahiyle yapılacak bu mücadelenin yazılı kayda alınmasına da işaret edildi. Rahman Rahim Allah Adına 1-5- Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir alakadan (embriyo, ilgi, alaka, sevgi) yarattı. Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O Rab ki kalemle / vahiyle öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti. (Alak Suresi 1-5) Bu sure ile peygamberimiz yaratan rabbinin adı ile bu çağrıyı yaptığını insanlara bildirecekti. Ki O, bütün insanları sevgiden, ilgiden ve bir küçük et parçasından yarattığını, bu sevgisi ve ilgisi nedeniyle onları zulümden kurtarmak için içinde bulundukları sorunlara çözüm konusunda kendilerine yol göstereceğini ve bu işin metodolojisini / ilmini öğreteceğini bildirdi. İnsanı nasıl yarattıysa onu çaresiz ve yapayalnız bırakmayacağını, ihtiyaç duyduğu ve bilmediği şeyleri öğreteceğini de bildirdi. Yaratılışın, evren boyunca yayılan sonsuz bir şefkatin, taşan coşkun bir sevginin, yüce bir merhametin eseri olduğunu bildirdi. Kulu / kulları, içinde yaşadığı zulüm ortamından kurtulmak için çareler arar, varoluş sancıları çeker de O merhamet sahibi hiç kulunu / kullarını çaresiz bırakır mı? Cenab-ı Hak, bu ayetlerle kabileciliğin putlaştırıldığı şirk sisteminin terk edilmesini ve kerem sahibi, rahmeti sonsuz ve insanları sevgi ile yaratan alemlerin rabbinin egemen olduğu tevhidi dünya görüşüne dayalı sisteme dönülmesi çağrısını yaptı. Zira şirk sistemi çok büyük bir zulüm oluşturduğu gibi güvenliği de tehlikeye atmıştı. İster yerleşik ister göçebe olsun Arap kabileleri, kabileciliği kutsayıp putlaştırmadan önce sadece kendi güvenliklerini temin için kullandıkları yapıları ve anlayışları vardı. Ancak kabilecilik kutsal hale geldikten sonra durum değişti ve şirk sistemi kabileleri öyle bozdu ve ilkelleştirdi ki güvenliklerini sağlamak şöyle dursun tam aksine kabilelerin güvenlikleri tehlikeye girdi. Çünkü kabilecilik put haline geldiği zaman mensupları için kabile her şeydir. Yani kabile mensubunda kabileye sonsuz bir adanmışlık vardır. Kabile otoritesinin üzerinde hiçbir otoriteyi tanımazlar. Kabilenin töre, adet ve gelenekleri onlar için kutsaldır ve mutlak doğrudur, asla sorgulanamaz. Başka kabileler ona düşmandır ve onlar yanlış yoldadır. Tek doğru kendi kabilesidir. Kabilesi için tereddüt etmeden canını, malını ve tüm varlığını feda etmekten sakınmaz. Kendi kabilesi en üstündür. Bu şekilde kabileciliğin putlaştırılması ile kabileler kendi kabilelerinden başka hiçbir kabileye hayat hakkı tanımazlar. Kendi hukuklarından başka hiçbir hukuk tanımazlar. Her kabile, kendisini en üstün görmesi nedeniyle diğer kabilelerden farklılaşmaya çalışır ve sonuçta her kabilenin töreleri birbirinden farklı olur. Dolayısıyla kabilelerin birbiriyle anlaşmaları, bir araya gelmeleri mümkün değildir. Sürekli birbirleri ile rekabet ve çatışma halindedirler. Mekke’deki gibi bir şehir içerisinde yerleşik hayat yaşayan ancak kabileciliği kendilerine put yaparak şirk sistemini benimsemiş kabilelerde ise aynı rekabet söz konusudur. Şehirde biraraya gelip şehrin sorunlarını çözme iradesi gösteremezler. Her ne kadar Darün Nedve / ihtiyarlar meclisi / mele’lerin topluluğu gibi kabilelerin yaşlı ileri gelen ağalarından / beylerinden / meliklerinden oluşan meclisler ihdas edilmiş olsa da bu yapı onları ilkellikten kurtarıcı ve sorunları çözücü değildir. Çünkü kabileler arası çatışma ve rekabet nedeniyle bu tür yapılar karar almada etkin olamamaktadır. Kabileler herkesin faydasına olacak kararlar yerine sadece kendi kabilesinin yararına ve rakip kabilelerin zararına olan kararları tercih etmesi nedeniyle, o meclisten tüm toplumun faydasına olacak kararların çıkması da mümkün olmamaktadır. Cenab-ı Hakk’ın tevhidi dünya görüşüne tekrar dönülmesi için çağrı yapması Mekkelilerin menfaati ve geleceği içindi. Cenab-ı Hak, müteakip ayetlerde kabileciliğin putlaştırıldığı yapının çok önemli bir özelliğine değinir. Azgınlaşmanın insanların kendilerini her şeyden bağımsız görmesinden, hiç kimsenin kendilerine bir şey yapamayacağına inandığından, arkalarını kabilesinin gücüne dayayarak yaptıklarının hesabını kimsenin soramayacağına güvenmesinden kaynaklandığını ifade eder. Fakat o azgın insanın eninde sonunda Rabbine döneceği ve yaptıklarının hesabını kendisinin soracağını bildirir. Böylece insanın sahip olduğu güç, kabile, zenginlik, makam vb. imkân ve nimetlerle kendini müstağni / bağımsız / hesap sorulamaz görmesinin saçmalığına işaret ederek, bütün otorite ve güçlerin üzerinde olan Rabbinin otoritesine dikkat çeker. Ebu Cehil gibi iblislerin de şirk sisteminin getirdiği bu azgınlık nedeniyle toplumsal sorunların çözümünün önünde engel olduklarına, böylece onların Allah’a tuğyan ettiklerine, çözüm önerilerine de ihtiyaç duymadıklarına, hiç kimsenin kendilerine güç yetiremeyeceğine inandıklarına, kendilerini her şeyden bağımsız gördüklerine vurgu yapar. Bu azgın insanlarla toplumsal sorunların çözülemeyeceğini anlatır. Fakat toplumun sorunları mutlaka eninde sonunda çözülecektir. İlahi kurallar hem bu dünyada hem de ahirette mutlaka tecelli edecektir. Bu kaçınılmazdır. Çünkü dönüş alemlerin Rabbinedir. 6-8- Hayır! Doğrusu insan azgınlık eder. Kendisini müstağni / hiç kimsenin kendisine güç yetiremeyeceği kadar muktedir / kendini her şeyden bağımsız gördüğü için. Muhakkak ki dönüş mutlaka Rabbinedir. (Alak Suresi 6-8) Cenab-ı Hak müteakip ayetlerde bu azgınların toplumun sorunlarına eğilen ve onların iyiliğine çalışan kişilere karşı durduklarını ve çözüme dönük çabaları engellediklerini söyledi. Dahası azgın ileri gelenlerin toplumsal sorunlardan yüz çevirdiklerini hatta o sorunları inkâr ettiklerini bildirdi. Peygamberimizn şahsına hitap ederek ama aslında Mekke toplumuna “Kamunun sorunlarını çözmek için çaba harcayan Hz.Muhammed’i@ engelleyen Ebu Cehil ve yandaşlarını görmüyor musunuz? Yine görmüyor musunuz? Hz.Muhammed’in doğru yolu gösterdiğini, adaleti, merhameti, birlik ve beraberliği teklif ettiğini, takvalı olmayı, dayanışmayı ve yardımlaşmayı istediğini. Diğer taraftan ona karşı çıkan (inkar eden) Ebu Cehil’in de toplumun sorunlarına kayıtsız kaldığını ve bu sorunların çözümüne yüz çevirdiğini görmüyor musunuz? Halbuki o iblis Allah’ın kendisini gördüğünü bilmiyor mu?” 9-14- Kamunun sorunlarına çözüm getirmek için çaba harcadığı zaman bir kulu engelleyen kişiyi gördün mü? Gördün mü, eğer o kul doğru yol üzerinde idiyse ya da takvayı emrettiyse! Şunu da gördün mü, (Ebu Cehil gibi iblisler) ona karşı koymuş ve (toplumsal sorunların çözümüne) yüz çevirmiş ise! O, bilmedi mi, kesinlikle Allah’ın kendisini görmekte olduğunu? (Alak Suresi 9-14) Onları böylece halka teşhir ettikten sonra onlara meydan okuması, şirk sistemine karşı çıkması ve onlardan korkmadığını açıkça ifade etmesi gerektiği bildirildi. Peygamberin Cenab-ı Hakk’a dayandığını, şayet engellemesine bir son vermeyecek olursa yalancı ve azgınca suç işleyen Ebu Cehil iblisinin burnunun sürtüleceğini ve rezil rüsva edileceği vurgulandı. Şayet o Darünnedve / ihtiyarlar meclisini / mele’ler topluluğunu yardıma çağıracak olursa Cenab-ı Hakk’ın azabının kaçınılmaz olacağı da vurgulandı. Bu vurgu ile Mekke’de yerleşik şehir yaşamına uyarlanan kabileci şirk sisteminin kurumu olan Darün Nedve’nin toplumsal sorunları çözmede ki işlevsizliğine ve yetersizliğine işaret edildi. ([2] ) 15-18- Hayır, hayır! Eğer o, son vermeyecek olursa, Andolsun, perçeminden; yalancı, günahkâr perçeminden tutup sürükleyeceğiz. O zaman o meclisini çağırsın. Biz de zebanileri çağıracağız. (Alak Suresi 15-18) Cenab-ı Hak, elçisi Hz. Muhammed’e @ bir taktik daha öğretti. Ebu Cehil iblisi ve yandaşlarına asla itaat etmemesini, ona hiçbir şekilde boyun eğmemesini, onlara meydan okumasını, başkaldırmasını ve sadece Cenab-ı Hakk’a güvenip itaat etmesini / Kendisine yaklaşması talimatını verdi. Bu talimat ile Hz. Muhammed@ Mekke’nin azgın kabile reisleri ile bağlarını tamamen koparacak, onlara asla boyun eğmeyecek, onlarla iş birliği yapmayacak, onlara meydan okuyacak fakat diğer taraftan halk tabanına yaklaşacak, onlara eğilecek, onların sesine kulak verecektir. 19-Hayır, hayır! Ona itaat etme! (Sadece Allah’a) Secde et (itaat et, boyun eğ) ve yakınlaş. (Alak Suresi 19) [1] ) NOT: Hz.Hatice’nin evlendiği zaman ki yaşının 30 dan daha aşağıda olduğuna ilişkin rivayet ve çıkarımlarda mevcuttur. (A.A) [2] )NOT: Darünnedve, Kabenin yanında inşa edilmiş ve Mekke’nin önemli sorunların çözümü için karar ve görüşlerinin alındığı bir kurumdu. Mele’ adı verilen ve Mekke’deki her kabilenin oymaklarının ileri gelenlerinin üye olarak katıldığı bir meclis niteliğindedir. Çok önemli sorunların çözümü için toplanan Darünnedve genellikle geçmiş ataların uygulamaları ile oluşmuş statükoya, töre, adet ve gelenekleri temel alarak kararlar verirdi. Yeniliğe çok açık değildi. Muhafazakâr bir yapısı vardı. Yürütmeye ilişkin tüm otorite kabile reislerine ait olduğundan Darünnedvenin karar almasında veya karar alamamasında etkinlikleri fazlaydı. Zira kabileciliğin etkin olduğu bu mecliste karar, kabileler arasında rekabet ve çekişme nedeniyle kabilelerin ortak bir noktada buluşamamaları dolayısıyla meclisin karar alması oldukça zordu. (A.A)

  • Bölüm 25: HENDEK SAVAŞI | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 25 HENDEK SAVAŞI 25.1. Dumetül Cendel Tuzağı Medine’ye topyekûn saldırmak için Hizipler ordusu oluşturulurken diğer taraftan da Kureyş kendi müttefiki olan Dumetül Cendel liderine müttefikliğin gereğini yapması için haber gönderdi. Ebu Süfyan Dumetül Cendel liderinden Medine’nin kuşatılacağını bu nedenle Medine’ye ticari yaptırım uygulanmasını talep etti. Dumetül Cendel, Medine’nin yaklaşık 600 km kuzeyinde, bugünkü Ürdün ile Kuveyt arasındaki bölgede yer alan, Hicazı Mezopotamya’ya bağlayan önemli kadim bir şehirdi. Şehrin lideri olan Ukeydir el Kindi ise Hristiyan’dır ve hem Mekke’nin hem de Bizans’ın müttefiklerindendir. Medine’nin ihtiyaçlarının engellenmesi için uygun bir coğrafi konumdadır. Hizipler Ordusu Medine’ye saldırmadan önce Ebu Süfyan çok sofistike bir plan hazırladı. Plan şöyleydi; “Hz.Muhammed askeri bir harekâta / akına çıkmak için Medine’den ayrıldığı zaman Medine kuşatılacak olursa hem Medine çok kolay düşecek hem de Hz.Muhammed’i@ az bir kuvvetle Medine dışında yakalayıp bertaraf edeceklerdi. Bunu sağlamak için de Medine’nin ihtiyaçlarının temin edildiği Dumetül Cendel’de Medine’den gelen ticari kervanların şehre girişine izin verilmeyecek ve yağmalanacaktı. Böyle bir duruma Hz.Muhammed’in@ kayıtsız kalmayacağı çok açıktı. O hemen harekete geçecek ve ordusuyla o bölgeye harekete geçtiğinde Hizipler Ordusu da savunmasız kalmış Medine’yi kolayca işgal edecekti. Daha sonra da Hz.Muhammed’i@ ve İslam ordusunu seferden dönüşte kıstırıp yok edeceklerdi.” Harita 25: İslam Ordusunun Dumetül Cendel Seferi ve Ebu Süfyan’ın Planı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Hizipler ordusu Hendek Savaşı için hazırdır. Sıra Ebu Süfyan’ın hazırladığı bu planın uygulanmasına gelmiştir. Dumetül Cendel’de Medine kervanlarının yağmalandığı ve Medine’nin temel gıda ihtiyaçlarını temin eden kervanlara da geçiş izni verilmediği haberleri Medine’ye ulaşır. Hz.Muhammed’e@ bu mesaj ulaştıktan sonra 1000 kişilik bir ordu ile Dumetul-Cendel seferine çıktı. (Harita 25) İslam Ordusu, üç gün yol aldıktan sonra bölgedeki Fezare Kabilesinden bazılarının ikircikli hareketinden ve sözlerinden şüphelenildi. Bu kabilenin çobanı zorla konuşturulunca gizli bir plan / komplo / tuzak ile karşı karşıya oldukları anlaşıldı. Plana göre İslam Ordusu Dumetül Cendele doğru yola devam ettikten sonra Fezareliler de Medine’ye doğru hareket edeceklerdi. Tuzağı anlayan Hz.Muhammed@ orduyu süratle Medine’ye geri döndürdü. Diğer taraftan Beni Mustalik kabilesinin gönderdiği elçiler de Hizipler Ordusunun hareket için toparlanmakta olduğu haberini Medine’ye çok hızlı bir şekilde ulaştırmışlardı. Beni Mustalik elçilerinden kısa bir süre sonra İslam Ordusu da Medine’ye geri döndü. Hz.Muhammed@ Hendek savaşının hazırlıklarına hemen başladı. Zira savunma yapmaya yönelik hazırlıklar için süre çok kısıtlıydı. 25.2. Savunma Stratejisi Uhud Savaşındaki gibi Medine dışına çıkıp meydan savaşı yapılmayacaktı. Zira gelen Hizipler ordusu ile meydan savaşı yapmak intihardan başka bir şey değildi. Şehir savunulacaktı. Ancak nasıl bir savunma stratejisi yürütülecekti? Mescitte yapılan müşaverelerde Selman-ı Farisi’nin Medine Şehrinin girişinin / kuzey tarafının Sel Dağından başlayarak Kanat Vadisine kadar hendek kazılarak hizipler ordusunu şehre sokmadan savunma savaşı yapılması önerisi kabul gördü. Söz konusu hendek, Medine’nin kuzey tarafını emniyete alacaktı. Şehrin diğer üç tarafı ise taşlık / kayalık ve hurmalık olması nedeniyle düşman kuvvetlerine ait at ve develerin geçmesine elverişli değildi. Bu nedenle düşman kuvvetler bu yönlerden şehre saldıramazdı. Zaman çok kısıtlıydı. Hizipler Ordusu birlikleri Medine’ye gelinceye kadar gece gündüz çalışılarak ancak böyle bir hendek tamamlanabilirdi. Ön görülen hendeğin derinliği yaklaşık 4 metre, genişliği 5-9 metre ve toplam uzunluk ise 4-5 km olacaktı. (Şekil 7) Derhal hendek kazısı için ekipman ( kazma, kürek, balyoz vb.) tedarik etme yoluna gidildi. Yahudi Kurayza Oğullarından da ödünç ekipman alındı. Bütün Medineli Ensar’ın ve muhacirlerin kazacakları yerler belirlendi ve hummalı bir kazı çalışmasına başlandı. Kazıdan çıkan toprak şehir tarafına yığılarak düşman orduları için geçiş engeli oluşturacak, İslam Ordusu için ise siperlik olacaktı. Kazıdan çıkan taşlar ise siperin gerisine hendeği geçmeye çalışacak düşman askerlerine atılmak üzere yığıldı. Şekil 7: Medine Girişine Kazılan Savunma Hattı 25.3. Kuşatma Sürecinde Lojistik Tedbirler Hz.Muhammed@ bir yandan kazı işlerini denetlerken diğer taraftan kuşatmanın uzun sürmesini hesaplayarak gerek savaşçıların gerekse de şehirde kalan ailelerin en temel ihtiyaçları olan gıda ihtiyacının karşılanması hususunda gerekli tedbirleri almayı düşünüyordu. Can pazarının yaşanacağı böyle bir savunma sırasında ailelerin özellikle de özürlü, hasta ve yaşlıların evlerinde stokladıkları gıda ihtiyaçlarının tükenmesi halinde en yakın akrabaların ya da en yakın dostların evlerinden bu ihtiyaçlarını karşılamasının serbest olduğunun ilan edilmesi gerekmektedir. Zira kuşatma süresi uzadıkça insanlar kendi stokları tükenmesin diye stokları tükenen ailelere yiyecek verme hususunda cimri davranacakları çok açıktır. Bu konuda bir serbestiyet ve dayanışmanın kapısının açılarak kimsenin açlık tehlikesi ile karşı karşıya kalmaması gerekir. Belki de Hz.Muhammed@ bunları düşünmedi. Fakat kazı başlayınca açlık problemi ortaya çıktı ve bu problemi halletmek gerekti. Ayrıca kazı işine katılamayacak gerçekten özürlü olanların da ayırt edilmesi gerekiyordu. Bu konular gündeme gelince Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği talimatlar bu problemleri çözdü. İnzal edilen aşağıdaki ayetlerle, önce kazıya katılamayacak özürlüler belirlendi ve bu özürlü sınıf aynı zamanda gıda stoğu açısından en zayıfları olduğu için onların faydalanma konusunda serbestlik tanındı. Aynı talimatlarla savunma sırasında herkesin «gıda güvenliği» sağlandı. Şöyle ki, kuşatma süresince insanların birbirlerinin evlerinden gıda ihtiyaçlarının karşılanmasına serbestiyet getirildi. Böylece hem ailelerin ihtiyacı hem de savaşçıların gıda ihtiyacının karşılanması konusunda problem halledildi. Ancak bu talimatla tanınan serbestiyetin kötüye kullanılmasının önüne de geçilmesi gerekiyordu. Zira serbestçe en yakını da olsa başkasının evinden yemek almayı hak olarak gören kişi, bu kerre kendini güvenceye almak için girdiği evin gıda stokunu kendi evine taşımaya ya da hoyratça tüketme eğilimine girme ihtimali de vardı. Bu tür suiistimallerin önüne de geçilmesi gerekir. Cenab-ı Hak, insanların bu zafiyetini de bildiğinden kuşatma süresince insanların birbirlerinin evlerinden serbestçe gıda ihtiyaçlarının karşılanmasının önünü açarken hoyratlığa müsaade etmemiştir. Girilen evdeki esenliği, huzuru bozmamaya özen gösterilmesini ve kimsenin hakkına tecavüz edilmemesini emretmiştir. 61- Köre vebal / sakınca yoktur, topala vebal / sakınca yoktur, hastaya vebal / sakınca yoktur. Sizin için kendi evlerinizde, babalarınızın evlerinde, annelerinizin evlerinde, erkek kardeşlerinizin evlerinde, kız kardeşlerinizin evlerinde, amcalarınızın evlerinde, halalarınızın evlerinde, dayılarınızın evlerinde, teyzelerinizin evlerinde, anahtarı size bırakılmış evlerde ya da dostlarınızın evlerinde yemek yemenizde bir sakınca yoktur. Hep birlikte ya da ayrı ayrı yemenizde de bir günah yoktur. Evlere girdiğinizde Allah’tan iyilik, barış ve esenlik dileği ile geldiğinizin bir göstergesi olarak birbirinize selam verin. Allah, size ayetleri işte böyle açıklıyor ki, olaylar arasındaki bağlantıları akledebilesiniz. (Nur Suresi 61) 25.4. Kazı Yapmaktan Kaytaranların Uyarılması Kazı işinden muaf tutulacaklar belirlendikten sonra Medine’nin bütün erkekleri kazı işinde görevlendirildiler. Hendek kazmak işinde her 10 metrelik kazı için 10 kişi görevlendirildi. Zaman darlığı nedeniyle herkesin sorumlu olduğu kısmı kazması gerekiyordu. Kazılması planlanan güzergahta hiçbir aksaklığın olmaması gerekiyordu. Hendeğin güzergahında kazılmayan bir kısım olması halinde düşman orduları bu boşluğu değerlendirebilir ve savunmayı yarabilirdi. Bu nedenle hendeğin kesintisiz bir şekilde kazılması oldukça kritikti. Böylece herkes canla başla kazı çalışmalarına başladı. Sorumlu olduğu kısmı tamamlayan ikinci 10 metrelik kısma başlıyor. Fakat bazı bölümler kayalık olduğu için daha uzun zaman alıyordu. Bazı kısımlarda ise hendeğin genişliği 5 metreye kadar düşürülüyordu. Hz.Muhammed 58 yaşında olmasına rağmen diğer müminlerden aşağı kalmadan büyük bir gayretle çalışıyordu. Dahası çalışanlara moral destek olmak içinde şiirler okuyordu. Hatta kırılmayan bir kayayı kırmak için balyozu üç vuruşta parçalamış ve her vuruşunda İran, Bizans ve Mısır’ın fethedileceği müjdesini müminlere vadetti. Bu müjde müminleri son derece etkiledi. Ancak diğer taraftan bazı münafıklar ise hendek kazma işinden kaytarmaya çalışıyorlardı. Bu münafıklar sorumlu oldukları yerin kazılmasını başkalarına havale ederek gizlice sıvışıp gidiyorlardı. Fakat onların kazı işinden bu şekilde kaytarmaları Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin gözünden kaçmıyordu. Cenab-ı Hak, onların kaytarmalarını elçisine bildirdiği için yapılan denetimlerde bu sıvışmalar tespit ediliyordu. Cenab-ı Hak, onların yaptıkları yanlışları yüzlerine vurdu ve bir daha yapmamaları için uyardı. Yaptıkları yanlış nedeniyle ya başlarına çok büyük bir felaket geleceğini ki bu felaket muhtemelen müşrik düşmanlardan geleceğine işaret etti. Ya da böyle devam ederlerse zaferden sonra bizzat müminlerden cezalarını bulacaklarını bildirdi. Bu cezalandırma tehdidi aslında savaş başladığında savaştan kaçışın engellenmesi için daha önemliydi. Uyarının sonunda her şeyin egemenliğinin Kendisine ait olduğunu bildirdi ve herkesin sonunda hesap vereceğine vurgu yaptı. 62-64- Gerçek müminler o kimselerdir ki, Allah'a ve Peygamberine iman etmişlerdir. Onlar peygamberle birlikte toplu olarak bir iş yaparken ondan izin almaksızın bırakıp gitmezler. Senden izin isteyenler, işte onlar, Allah'a ve Peygamberine iman edenlerdir. Bazı işleri için senden izin istediklerinde onlardan dilediğine / uygun gördüğüne izin ver ve onlar için Allah'tan bağışlanma dile. Şüphesiz Allah bağışlayandır, merhamet edendir. Peygamberin sizi (bir iş için) çağırdığında onun bu çağrısını kendi aranızdaki herhangi bir çağrıymış gibi görmeyin. Allah sizden işi başkasına havale ederek gizlice sıvışıp gidenleri iyi bilir. Onun emirlerine aykırı davrananlar, başlarına bir felaketin gelmesinden veya acı bir cezaya çarpılmaktan sakınsınlar. İyi bilin ki, göklerde ve yeryüzünde olanların hepsi Allah'ın mutlak egemenlik ve hükümranlığı altındadır. O, bütün niyetlerinizi ve yaptıklarınızı bilmektedir. Hesap vermek üzere O'nun huzuruna çıktığınızda, bütün yaptıklarınızı bildiğini size gösterecektir. Hiç şüphesiz ki Allah, her şeyi bilendir. (Nur Suresi 62-64) 25.6. Hizipler Ordusunun Medine’ye Gelmesi Hendek kazma işi yaklaşık bir hafta sürdü. Planlanan hendek miktarının neredeyse tamamı kazılmıştı. Çok az bir kısmın kazılması ise yarım kalmıştı ki Hizipler Ordusu çıkageldi. Hz.Muhammed@ kazı işleminin kalan kısmını durdurdu. Mevcut kazıyı yeterli gördü ve ordunun artık savunma savaşı için vaziyet almasını emretti. Yaklaşık 3.000 kişilik Medine İslam Ordusu savunma için cephe gerisinde kendileri için önceden belirlenen mevzilerde yerlerini aldılar. Hizipler Ordusu, 10.000- 12.000 civarında bir askeri güçle gelmişti. Bu güçlerin 1.500 savaşçısı Mekkelilerden oluşurken geri kalan savaşçılar ise Gatafan, Esed oğulları, Fezare oğulları, Eşcalılar, Mürre oğulları, Süleym oğulları, Kinane oğulları, Sa’d oğulları kabilelerinden idiler. İslam Ordusunun bu savaşta uygulayacağı temel stratejisi, Hizipler Ordusu saldırdığı zaman ok ve taşlarla bu saldırıları savuşturmak, şayet hendeği geçebilenler olursa da onları cephe gerisinde haklamak üzerine kurulu idi. Hizipler Ordusu ise Medine önlerine gelip de hendekle karşılaşınca çok şaşırdılar. Onlar, Hz.Muhammed’i@ ve ordusunu Medine dışında yakalamayı, Medine’yi ise ordusuz olarak teslim alacaklarını hesaplamışlardı. Ancak hiç beklemedikleri bir manzarayla karşılaştılar. Önlerinde Medine’nin içine bile giremeyecekleri bir hendek ve cephe gerisinde siperlenmiş savunmaya hazır bir İslam ordusu vardı. İlk şaşkınlıklarını üzerlerinden atan Hizipler Ordusu, hendeğin karşısında üç adet karargah kurdu. Mekkeliler ve paralı Ehabiş kabilelerinden oluşan ordu, Uhud Dağı eteklerine, diğer kabilelerden oluşan ordular ise daha aşağı tarafta konuşlandılar. Daha sonra hendekleri kolaçan ettiler ve nasıl bir saldırı stratejisi yürüteceklerini belirlemeye çalıştılar. Hizipler Ordusunun Genel Komutanlığını Ebu Süfyan yapıyordu. Medine İslam Ordusunun karargâhı ise Sel Dağının eteklerine (Yedi Mescitler) kuruldu. Medineli kadınlar ve çocuklar şehirdeki kalelerde muhafaza altına alındı. Hizipler ordusu öylesine kalabalık ve ihtişamlı idiler ki onların ihtişamı Medineli münafıkların ve zayıf imanlıların aklını başından aldı. Onlar savaşmak istemediler. Diğer taraftan şimdiye kadar hiç bu kadar kalabalık bir ordu ile karşılaşmamış olan Medineliler de çok korktular. Artık sonlarının geldiğini düşündüler. Yürekleri ağıza geldi. Gözleri belerdi. Mümin olduğunu ve Allah’ın vaadine inandığını ve güvendiğini söyleyen ve bu hususta Anayasal Sözleşmeye imza atan Medineliler şimdi çok sarsıcı, şiddetli bir sınavdan geçiyorlardı. Öyle ki Allah’ın vaadi konusunda şüphe / tereddüt / zan kalplerinden geçti. 10-11-Hani onlar (hizipler ordusu), aşağınızdan ve yukarınızdan / her yönden gelerek sizi kuşatmışlardı. Onları görünce gözleriniz yuvalarından fırlamış, yürekler ağızlara gelmişti ve siz Allah hakkında birtakım zanlara kapılmıştınız. İşte o zaman, orada, müminler sarsıcı / şok edici / şiddetli bir imtihana tabi tutulmuşlardı. (Ahzab Suresi 10-11) 25.7. Münafıkların Savaşmaktan Kaçınmaları Münafıklar ve kalbinde hastalık olanlar «asıl şimdi mahvolduk / hapı yuttuk» diyorlardı. Onlar Hizipler ordusunun kalabalıklığı karşısında kazdıkları hendeklerin işe yaramayacağını, cephede tutunmalarının mümkün olmadığını söylüyorlardı. Bu savunma stratejisi ile evlerinin savunmasız kaldığını belirterek evlerini, çoluk çocuklarını korumak için savunmayı evlerinden yapmak amacıyla Hz.Muhammed’den@ izin talep ediyorlardı. Aslında onlar Hizipler Ordusuna karşı koymaya kalkmalarının boş bir çaba olacağından hareketle tüm Medinelileri savaşmaktan, direnmekten vaz geçirmeye çalışıyorlardı. Onların bu niyetlerini ispat eden husus onların söylemlerinde yatmaktaydı; “Allah ve Peygamberinin, Mekke’ye karşı zafer kazanacakları, Yemen’i, İran’ı, Bizans’ı ve Mısır’ı fethedecekleri, büyük bir medeniyet kuracakları, vb. vaatlerinin boş olduğunu, kandırıldıklarını, Muhammed’in peşine düşmekle hata ettiklerini” söyleyerek menfi propagandaya başladılar. Onlar savaşmaktan kaçınıp İslam Ordusunun düşmana yenilmesini ve sonra da Mekkelilere “biz sizin yenmenizi sağladık” deyip Medine’de iktidarı yeniden ele geçirip eski şirk ve sömürü düzenine geri dönmeyi arzu etmekteydiler. Cenab-ı Hak, onların bu niyetlerine şu şekilde de işaret eder; “Şayet hendekli savunma stratejisi uygulanmasaydı, düşmanı şehrin içerisinde karşılamış olsalardı bu münafıklar düşmanın safına geçecek ve onlarla birlikte müminlere saldıracaklardı. Halbuki onlar Medine Anayasası ile şehri hep birlikte saldırılara karşı savunacaklarına ahdetmişlerdi. Nasıl oluyor da şimdi bu ahitlerinden dönmek istiyorlardı. Savaştan kaçmak bu ahide ihanet değil miydi? Asıl sözünde / vaadinde durmayan kendileri idi ama Allah ve Peygamberini sözünde durmamakla suçluyorlardı.” 12-15- İşte o zaman, münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar: “(İşte şimdi mahvolduk!) Meğer Allah ve Peygamberi, bize sadece boş bir hayal vaat etmişler” diyorlardı. Onlardan bir grup da: "Ey Medineliler, bu cephede tutunmaya imkan yok! Burayı terk edip evlerinize dönün” diyor, başka bir grup da: “Evlerimiz savunmasız kaldı” diyerek Peygamberden (evlerini korumaya gitmek için) izin istiyordu. Oysa evleri saldırıya açık değildi, onlar aslında (savaştan) firar etmek / kaçmak istiyorlardı. Eğer (hendek kazılarak Hizipler ordusu engellenmeyerek onlar) Medine’ye dört bir yandan saldırsaydı ve o münafıklardan müminlere karşı savaşmaları istenseydi bu isteği hiç tereddüt etmeden hemen yerine getirirlerdi. Oysa onlar daha önce savaştan kaçmayacaklarına dair Allah'a söz / misak / ahd vermişlerdi. Allah'a verilen söz / ahd / misakın hesabı elbet sorulacaktır. (Ahzab Suresi 12-15) 25.8. Münafıklara Yanlıştan Dönmeleri İçin Verilen Öğüt Münafıkların asıl dertleri kendi menfaatlerini ve canlarını kurtarmak olduğu için öldürülmekten korkuyorlardı. Güçlü gördükleri tarafa doğru meylediyorlar ve bu nedenle Hizipler ordusu ile savaşmaktan kaçmaya çalışıyorlardı. Onlar, savaştan kaçarlarsa bunun kendileri için hayırlı olacağını vehmediyorlardı. Eğer savaşmazlarsa düşman güçlerin kendilerine dokunmayacaklarını düşünüyorlardı. Halbuki hainlere kimse değer vermez. Zira bir gün gelir hain kendisine çalıştığı kişiye de ihanet eder. Bu nedenle Mekke müşrikleri bu münafıkların karaktersizlikleri ve korkaklıkları nedeniyle esas düşmanları olan Hz.Muhammed@ engelini yok ettiklerinde hemen onların da işlerini bitirecekleri Cenab-ı Hak tarafından bildirildi. Bu ihbarla hain münafıkların ecelleri kendilerine çalıştıkları düşman kuvvetlerin eliyle olacaktır. İhanet ettikleri kendi güçleri yenildikten sonra sıra kendilerine gelecektir. Cenab-ı Hak, münafıklara bunları anlattıktan sonra kendileri için bu aşamadan sonra Allah ve Peygamberinden başka hiçbir yardımcılarının ve kurtarıcılarının olmadığını bildirdi ve akıllarını başlarına devşirmelerini öğütledi. 16-19- De ki: “Ölmekten ya da öldürülmekten kaçarak kurtulabileceğinizi zannediyorsanız, bu şekilde ölümden asla kurtulamazsınız. (Tut ki kaçtınız diyelim, sanki hizipler ordusu size merhamet edecekler mi?) Cepheden kaçtığınız takdirde bu hainlik hizmetinizden dolayı çok az bir zaman yaşatılırsınız.” De ki: “Eğer Allah size bir musibet isabet ettirmeyi irade ederse, bundan sizi kim koruyabilir? Ya da size bir rahmet vermeyi irade ederse, o rahmetin size ulaşmasını kim engelleyebilir?” Onların kendileri için Allah'ın dışında ne bir koruyucu, ne de bir yardımcı bulamayacaklardır. Hiç şüphesiz ki Allah, içinizden insanları savaştan alıkoymak için kardeşlerine: “gelin bize katılın da savaşmayın” diyenleri bilmektedir. Zaten, bunların pek azı dışında savaşlara katılmazlar. Güya sizi korumaya çalışıyorlarmış. Oysa onları savaş korkusu sardığında, ölüm baygınlığı yaşayan (sekerat halindeki) kişi gibi sana boş gözlerle baktıklarını görürsün. Fakat savaş korkusu geçince, ganimetlerden pay almak için keskin dilleriyle sizi incitirler. İşte onlar gerçekten inanmayan kişilerdir ve bu nedenle de Allah onların tuzaklarını boşa çıkarmıştır. / çıkaracaktır. Bu, Allah için çok kolaydır. (Ahzab Suresi 16-19) 25.9. Müminlerin Allah ve Resulünün Vaadine Olan Güvenleri Münafıkların korkudan ödleri patlamakta iken müminler ise verdikleri sözlerinde yiğitçe, korkusuzca durmaktaydılar. Hizipler Ordusunun çok kalabalık olması onların imanlarını daha çok artırdı. Bu savaşın sonunda Allah ve Peygamberinin vaat ettiği gelecek vaadinin gerçekleşeceğine olan inançları tamdı. Hatta bu savaşın Allah ve Peygamberinin vaat ettiğinin gerçekleşmesi için tam fırsat olduğunu söylediler. Zira bütün Arap kabilelerinin toplanıp Medine’nin üzerine çullanmasına rağmen yenememeleri halinde artık Mekke’nin bir daha Medine üzerine saldıramayacağı sonucunu rahatlıkla çıkarmaktaydılar. Müminler şehit olmaktan asla çekinmiyorlardı. Şehit olanların arkalarından onlar da sıralarını bekliyorlardı. Cihat meydanında şehit olarak ölmeyi arzu eden insanların karşılarında kimsenin duramayacağı da çok açıktır. Cenab-ı Hak, müminlerin bu imanlarını anlattıktan sonra onları mükâfatlandıracağını, savaştan kaçmak isteyen münafıkların ise bu tavır ve davranışlarından vazgeçmezlerse cezalandırılacağını bildirdi; 21-24- Andolsun sizin için, Allah'ı ve O’nun Ahiret / Gelecek Vaadine kavuşmayı arzu edenler ve Allah'ı çokça ananlar için, (en zor zamanlarda bile Allah’a sarsılmaz bir güven duyan) Allah'ın Peygamberi son derece güzel bir örnektir. Müminler, düşman ordularını gördükleri zaman: “İşte bu, Allah ve Peygamberinin bize vaat ettiği şeydir. Kuşkusuz Allah ve Peygamberi doğru söylemiştir” dediler. Bu durum, onların iman ve Allah’a teslimiyetlerini arttırmıştır. Müminlerden öyle yiğitler var ki, Allah ile yaptıkları ahde / söze sadakat gösterdiler. Böylece onlardan kimisi can vererek adağını ödedi, kimisi de hazır bekliyor. Onlar verdikleri sözden asla dönmediler ve asla yan çizmediler. Bu nedenle Allah, onların sözlerine sadakatlerinin karşılığını ödüllendirecektir. Münafıkları ise tutturdukları yoldan dönmezlerse cezalandıracak, tevbe edip kendilerini ıslah ederlerse bağışlayacaktır. Hiç şüphesiz ki Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir. (Ahzab Suresi 21-24) 25.10. Hendek Savaşının Başlaması Müminler Sel dağı eteğindeki ordugâha ve hendek boyundaki siperlerine yerleştiler. Herkes muhtemel bir saldırıya karşı hazırlıklıydı. Müslüman savaşçıların otuz altı süvarisi vardı ve bu süvarilerin görevi, sürekli hendek bölgesinde gezinmek ve durumu kontrol etmekti. Müşrikler ise grup grup hendek boyunca geziniyor ve bazı yoklamalar çekiyorlardı. Bu amaçla Medine İslam Ordusu mevzilerine oklarla saldırılarda bulunuyorlardı. Hendeği geçemedikleri için yapabildikleri başka bir şey yoktu. Günler bu şekilde geçerken, müşrik güçlerin adamları gittikçe sabırsızlanmaya başladılar. 25.11. Hendeği En Dar Yerinden Geçme Girişimi Müşrik güçler hendeği en dar bölgesinden süvarilerle geçmeyi denemeye karar verdiler. Hizipler Ordusunun en atik, en güçlü savaşçılarını belirlediler ve sabah erkenden ani bir hücumla hendeğin en dar bölgesine yöneldiler. Fakat hücum eden atlılardan ancak bir kaçı hendeği geçebildi. Diğerleri hendeğe düştüler. Hendeği geçenler müminlerden kendileri ile dövüşecek rakip istediler. Bunlardan birisi savaşçılığı ve gücü ile ünlü Amr b. Abd idi. Bu nedenle kimseden ses çıkmadı. Bunun üzerine Amr ukalaca kibirlenerek müminleri tahrik edici söz ve davranışlarda bulundu. Onun bu tahrikleri karşısında dayanamayan Hz. Ali ileri atıldı. Ancak peygamberimiz onu engelledi. Çağrısına cevap bulamayan Amr, iyice öfkelendi ve müminleri aşağılayıcı sözler ve küfürler etmeye başladı. Hz. Ali yine ileri atıldı fakat peygamberimiz yine ona engel oldu. Amr’ın çok tehlikeli, güçlü ve azgın bir savaşçı olduğunu ve kendisini kaybetmek istemediğini belirtti. Amr kendisine rakip çıkması için davetini üçüncü kez tekrarladı. Fakat müminlerden bu davete de kimse cevap vermedi. Bunun üzerine peygamberimiz onunla vuruşmaya çok istekli olan Hz. Ali’ye müsaade etmekten başka çıkar yol bulamadı. Hz. Ali, Amr’ın karşısına çıktı ve çarpışmayı kazandı ve Amr’ı öldürdü. Hz. Ali hendeği geçen diğer önemli savaşçılardan olan Nevfel’in üzerine de yürüdü ve onu da hendeğin içerisinde öldürdü. Hendeği geçen müşrik savaşçılardan İkrime, Dırar ve Hübeyre’nin üzerine Hz.Ömer ile Zübeyr saldırınca müşrikler hendeğe kendilerini zor attılar ve adamları tarafından hendekten çıkarılıp kurtarıldılar. 25.12. Hizipler Ordusunun Topyekûn Saldırısı Hendeği atlılarla geçme girişimi başarısız olunca Hizipler Ordusu topyekûn saldırı yapmaya karar verdiler. Düşman kuvvetlerinin topyekûn saldırıya hazırlandıklarını anlayan Hz.Muhammed@, müminlerin morallerini artırıcı konuşma yaptı. Onları savunmaya psikolojik olarak hazırladı. Müşrikler topyekûn saldırıya geçtiler. Bir kısmı oklarla hendeğin öbür tarafındaki müminlere zayiat verdirmeye çalışırken bir kısmı da hendeği geçmeye çalıştı. Müminler ise savunma hattında müşriklere taş ve oklarla karşılık verdiler. Hendeği geçenleri bertaraf ederken, hendeğe düşenleri taşlarla ve oklarla etkisiz hale getirdiler. Canlarını kurtaran müşrikler geri döndüler. Müşrikler bu şekilde hücum üstüne hücum yaptılar. Fakat hendeği geçmeye muvaffak olamadılar. Akşama kadar süren hücumlardan sonuç alamayan müşrik Hizipler Ordusu geri karargâhlarına çekildiler. Muhteşem bir direniş gösteren İslam Ordusu o gün zayiat vermedi ancak Sa’d bin Muaz kolundan ağır bir şekilde yaralandı. 25.13. Müşriklerin Kurayza Yahudilerini İsyan Ettirerek Savunma Hattını Boşaltma Planı Hizipler Ordusu hiç beklemedikleri bir savunmayla karşılaşmışlardı. Onların her türden saldırılarla hendeği geçme denemeleri başarısız olmuştu. Gövde gösterileri, ihtişam ve debdebeleri işe yaramamıştı. Bu durumda ne yapıp edip Kurayza Yahudilerini anlaşmayı bozmaya ikna etmeleri ve müminlerin kadın ve çocuklarına saldırmalarını sağlamaktan başka çareleri kalmamıştı. Plana göre Kurayza Yahudileri ihanet edecekler ve Medinelilerin evlerine saldırınca Medine İslam Ordusu savunma hattını boşaltarak evlerini Yahudilerin saldırılarına karşı korumaya yöneleceklerdi. Böylece Hizipler ordusu zayıflamış savunma hattını kolayca geçecekler ve Medine’ye gireceklerdi. Müşrik orduların Medine’ye girmesini müteakiben münafıklar da ihanet ederek müşrik güçlere katılacaklar ve müminleri katledeceklerdi. 25.14. Huyey Bin Ahtab’ın Kurayzalıları İhanet İçin Kışkırtma Girişimi Kurayza Yahudilerini ihanete ikna etme görevini Huyey bin Ahtab şeytanı üstlenmişti. O vakit kaybetmeden Kurayza Yahudileri Reisi Ka’b bin Esed ile görüşmeye gitti. Ka’b bin Esed önce şeytan Huyey bin Ahtab’ı kabul etmedi. O’nun ne kadar uğursuz bir adam olduğunu biliyor ve Hz.Muhammed’le yaptığı Ahdini bozmak istemiyordu. Şeytan Huyey görüşmek için birkaç girişimde bulundu fakat her seferinde reddedildi. Ama sonunda Ka’bın zafiyetinden faydalandı ve görüşmeyi başardı. O, Ka’b bin Esed’e deniz gibi bir ordu topladığını, Arap yarımadasındaki bütün kabileleri bir araya getirdiğini, bu ordularla İslam Ordusunun başa çıkamayacağını ve Muhammed’i yok etmeden bırakmamaya and içmiş bu müşrik güçler karşısında Onun hiçbir çaresi olmadığını anlattı. Bunun kaçırılmayacak bir fırsat olduğunu eklemeyi de ihmal etmedi. Müşrik güçlere katılarak yardımcı olursa bölgenin hâkimi konumuna geleceklerini de belirtti. Ka’b bin Esed, Hz.Muhammed’in sözünün eri ve anlaşmasına çok sadık birisi olduğunu söylese de Şeytan Huyey bu fırsatın kendi cemaatleri için kaçırılmayacak bir fırsat olduğunu ve dini bir sorumluluk gereği bunu yapması gerektiğini vurguladı. Huyey şeytanının dini kendi amaçlarına kullanması karşısında Ka’b ikna oldu, fakat başarısızlık durumunda taşıdığı endişeyi paylaştı. Şayet müşrik güçler başarısız olur da çekip giderse Nadir ve Kaynuka Yahudilerinin başına gelenlerin kendilerinin de başına gelmesinden korktuğunu dile getirdi. Şeytan Huyey amacına yaklaşıyordu. Onun bu korkusunu gidermek için hemen kendisini kefil gösterdi ve şayet böyle bir durumla karşılaşılırsa kendisinin Kurayza Kalesine gelerek aynı bedeli ödeyeceğine söz verdi. Fakat Ka’b bin Esed, Şeytan Huyey’in bu garantisine ilave garanti olarak (Hizipler Ordusunun sonuç almadan gitmemelerinin garantisi olarak ) Kureyş’in eşrafından / ileri gelenlerinden 70 kişiyi hem kendilerine yardım hem de rehin olarak vermelerini şart koştu. Şeytan Huyey bu şartı Ebu Süfyan’a kabul ettireceğine söz verdi ve böylece Ka’b bin Esed’i kandırmayı başardı. Ka’b kavminin ileri gelenlerini topladı ve onları (Amr bin Su’da hariç) anlaşmalarını bozmaya ikna etti. Kurayzalılar, anlaşmayı bozduklarını göstermek için kendilerinde bulunan anlaşma metnini yırtıp attılar. 25.15. Kurayza Yahudilerinin Müşrik Güçlerle Anlaşması Şeytan Huyey, hemen Hizipler Ordusu Karargahına döndü ve Kurayzalıları ikna ettiğini, onların anlaşmalarını bozacaklarını bildirdi. Kurayzalıları temsilen Şeytan Huyey Müşrik güçlerle bir anlaşma yaptı. Akdedilen anlaşmaya göre Kurayzalılar savaş sona erinceye kadar müşrik güçlerin saflarında İslam Ordusuna karşı savaşmayı, müşriklere savaş araç-gereci temin etmeyi ve yiyecek desteğinde bulunmayı kabul etmekteydiler. Yine anlaşmanın bir diğer maddesi uyarınca Hizipler Ordusu Komutanı Ebu Süfyan, Kurayzalılara saldırı emri verdiği zaman onlar derhal saldırıya geçeceklerdi. Fakat Şeytan Huyey, Ebu Süfyan’ın kabul etmeyeceği düşüncesiyle olsa gerek Kurayzalıların garanti şartı olan “Kureyşli ileri gelenlerden 70 kişinin Kurayzalılara rehin verilmesi” şartını gündeme getirmedi. 25.16. Kurayzalıların İhanet Ettikleri İstihbaratının Alınması ve Tekrar Anlaşma Girişimi Kurayzalıların anlaşmaya ihanet ettikleri ve müşrik güçlerle anlaşma yaptıklarına dair istihbaratını Hz. Ömer Hz.Muhammed’e@ ulaştırdı. Medine İslam Ordusunda paniklememeleri için Hz.Muhammed@ bu istihbaratın gizli tutulmasını istedi ve istihbaratın doğru olup olmadığının araştırılması için Zübeyr bin Avvamı gönderdi. Zübeyr’in yaptığı araştırma sonucunda istihbaratın doğru olduğu teyit edildi. Kuaryzalılar savaş hazırlıkları yapıyorlardı. Bunun üzerine Hz.Muhammed@ Evs ve Hazreç'in ileri gelenleri olan Sa'd b. Ubâde, Sa'd b. Muaz, Abdullah b. Revâha, Havvat b. Cübeyr, Amr b. Avf’dan oluşan bir heyeti gizlice Kurayzalılara gönderdi. Peygamberimiz heyetten Kurayzalılarla yeni bir anlaşma yapmanın yollarını aramasını istedi. Heyet, Kurayzalılarla görüştü. Fakat Kurayzalıların sürgün edilen Nadir Yahudilerinin Medine’ye geri gelmelerine müsaade edilmesi şartında diretmeleri üzerine anlaşma sağlanamadı. Heyet üyeleri karargâha geri döndü ve Kurayzalıların Hizipler Ordusu safına geçtiklerini peygamberimize şifreli olarak ilettiler. 25.17. Medine’deki Evlerin Güvenliğinin Temini Kurayza Yahudilerinin anlaşmaya ihanet etmesi İslam Ordusunun savuma direncini kırabilecek çok tehlikeli bir gelişmeydi. Eğer Kurayza Yahudileri Medine’deki kadın / çocuklara saldıracak olursa Hz.Muhammed@ orduyu savunma hattında tutamazdı. Kurayza Yahudilerinin anlaşmayı bozdukları haberi İslam Ordusu savaşçılarından gizli tutuldu. Zira bu haber bile savunma hattındaki savaşçıları huzursuz edece ve savunmada zafiyetler yaratacaktı. Medine ordusu savunma hattını terk ederse müşrik güçler rahatlıkla hendeği geçecekler ve Medine’yi işgal edeceklerdi. Ebu Süfyan’ın beklediği de bu tür bir durumun ortaya çıkmasıydı. Bu nedenle ivedilikle tedbir alınması ve Kurayza Yahudilerinin kadın ve çocuklara saldırmasına meydan verilmemesi gerekiyordu. Hz.Muhammed@ o gece hemen 200 kişilik bir kuvveti Medine’ye gönderdi ve onların Kurayza Yahudilerinin mahallesine yakın olan Medine sokaklarını sürekli gezmeleri ve tekbir getirmelerini emretti. Onlar emri yerine getirince Kurayza Yahudileri baş edemeyecekleri bir kuvvetin evleri korumak için gönderildiğini düşündüler. Fakat yine de doğru bir kanaat sahibi olmak için ajan gönderdiler. Gönderilen ajan Hz.Muhammed’in@ halası Safiyye b. Abdulmattalip tarafından öldürülünce ve ajan geri gelemeyince Kurayzalılar saldırmaya cesaret edemediler. 25.18. Savunma Hattının Boşaltılmasına İzin Verilmemesi Diğer taraftan Kurayzalıların anlaşmaya ihanet ettikleri ve sivil halka saldıracakları haberi de savunma hattındaki mümin savaşçılar arasında duyuldu. İşte o zaman müminler Hz.Muhammed’in@ tedbirine güvenmekle beraber akılları ve gözleri sürekli Medine’deki ailelerine yapılacak muhtemel saldırıda kaldı. Bu nedenle sürekli Sel dağından şehri gözetlediler. Münafık ve kalbi hastalıklı tipler ise yine savaştan kaçmak için aradıkları mazereti bulmuşlardı ve Hz.Muhammed’den evlerine giderek savunma yapmak için izin istediler. Evlerinin / ailelerinin savunmasız kaldığını, onları savunmak için evlerine gitmelerine izin verilmesini talep ettiler. Hz.Muhammed@ evlerin savunması için birlik gönderdiğini bildirerek onların cepheden ayrılmalarına izin vermedi. Aslında bu münafıkların derdi İslam Cumhuriyetinin yıkılması için cepheyi boşaltarak Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin yenilmesinde müşriklere yardımcı olmak istiyorlardı. 25.19. Kurayza İle Hizipler Ordusu Arasındaki Rehine Krizi Müşrik güçler, hendeği geçmek için savunma hattının boşaltılmasını bekliyordu. Bunu sağlamak içinde Kurayza Yahudilerinin Medine’deki evlere saldırması, çocuk çoluk, kadın kız demeden büyük bir katliama girişmesi ve bunu gören İslam savaşçılarının da ailelerini korumak için siperlerini terk etmeleri planlanmıştı. Ebu Süfyan komuta merkezinde yaptığı toplantıda Kurayzalıların Cumartesi günü harekete geçerek Medine’ye saldırmaları emrini İkrime b. Ebu Cehil vasıtasıyla bildirdi. Müminlerin Cumartesi günü Yahudilerden herhangi bir saldırı beklemeyecekleri düşünülerek bu gün seçilmişti. İkrime mesajı Ka’b b. Esede ilettiği zaman Ka’b ona bu emri yerine getiremeyeceklerini ve bunun da iki nedeni olduğunu bildirdi; 1-Cumartesi gününün «Sebt / kutsal tatil günü» olması, 2-Anlaşmanın gereği olarak kendi üzerine düşen şartları (müşriklere erzak temini, silah yardımı ve Hz.Muhammed@ ile olan anlaşmayı bozduğunu vb.) yerine getirmiş olmasına rağmen Ebu Süyfan’ın anlaşmanın koşulu olan 70 Kureyşli asil kişiyi hala rehin olarak gönderilmemiş olması. İkrime Sebt / cumartesi günü gerekçesini anlamıştı fakat rehine gerekçesini duyunca çok şaşırdı. Huyey bin Ahtab ile yapılan Anlaşmada böyle bir şart kendilerine bildirilmemişti. Dolayısıyla anlaşmada böyle bir şart yoktu. İkrime Ka’b b. Esed’in alınan kararı uygulamama gerekçelerini Ebu Süfyan’a iletti. Ebu Süfyan Cumartesi günü gerekçesini anlayışla karşıladı. Fakat rehine istenmesi gerekçesini duyunca öfkeden deliye döndü. Şeytan Huyey’e ağzına geleni söyledi. «Neden daha önce bu şartı söylemediğini? Yoksa bir oyun peşinde mi olduklarını? küfürler, aşağılamalar vb…» Huyey, Tevrat üzerine yeminler etti, antlar içti ama bir defa güvensizlik araya girmişti. Şeytan Huyey, Kurayzalıları ikna etmek için onların taleplerini kabul etmiş ancak böyle bir rehin garantisinin de Kureyş açısından onur kırıcı olduğunu bildiğinden anlaşmanın yarım kalmaması için bu şartı gizleme kurnazlığına gitmişti. Ancak bu şeytanlık şimdi ayağına dolanmış ve rehineler nedeniyle güven krizi yaratmıştı. 25.20. Hz.Muhammed’in@ Gatafan Kabilesi İle Anlaşma Girişimleri Kuşatma sürerken Hz.Muhammed@ de Hizipler Ordusunu parçalamak için düşündüğü bir planı uygulamaya koydu. Nasıl ki Huyey bin Ahtab Gatafanları Hayber’in hurma mahsulünün yarısını teklif ederek savaşa ikna etmiş ise aynı teklifi Medine hurmalarını teklif ederek onları ittifaktan çekilmelerini deneyecekti. Bu amaçla Gatafan birliklerinin liderlerine gizlice haber gönderdi ve kendileriyle görüşme talebini iletti. Gatafan liderlerinde Uyeyne b. Hısn ve Haris b. Avf bu talebe olumlu cevap verdiler ve Ebu Süfyan’a haber vermeden İslam Ordusu karargahına geldiler. Hz.Muhammed@ Uyeyne bin Hısn’a savaşı terk edip gitmesi şartıyla Medine'nin yıllık meyve ürününün üçte birini teklif etti. Gatafan liderleri ise yarısını istedi. Pazarlık görüşmelerinde peygamberimiz ilk teklifinde ısrarcı oldu. Gatafan liderleri sonunda peygamberimizin teklifini kabul ettiler. Fakat pazarlık görüşmeleri tam neticeleneceği sırada, Ensar’dan Useyd b. Hudayr çadıra girdi. Useyd, peygamberimizin Gatafanlılarla bir anlaşma yapmak için görüşme halinde olduğunu anladı. Aslında Useyd’in içeri dalması peygamberimizin kurguladığı planın bir parçasıydı. Useyd’in yapılan anlaşmayı bozma rolü vardı. O, kendisine verilen rolü çok gerçekçi olarak yerine getirdi. Anlaşmanın Medinelileri kurtarmak için yapıldığını ve karşılığında mutlaka önemli bir taviz verildiğini fark ettiğini söyleyen Useyd, Gatafanların Medinelilerden şimdiye kadar hiçbir şey kopartamadığını, bundan sonra da onlara zırnık koklatmayacaklarını söyledi. Eğer bu anlaşma Allah’ın emri ise hiçbir itirazının olamayacağı ama peygamberimizin kendi düşüncesi ise karşı olduğunu deklare etti. Bunun üzerine Hz.Muhammed@, pazarlık konusu olan Medine hurmalarının gerçek sahiplerinin Evs ve Hazreç kabileleri olması nedeniyle bu kabilelerin liderleri ile de durumu görüşmesi gerektiğini Gatafanlılara bildirdi. Sa'd b. Muaz ile Sa'd b. Ubade komutanlık çadırına çağrıldılar. Onlar gelince pazarlık ile varılan netice konusunda düşünceleri soruldu. Onlar da böyle bir anlaşmayı asla kabul etmeyeceklerini bildirdiler. Böylece Gatafanlılarla herhangi bir anlaşma yapılamadan liderleri karargahlarına geri gönderildi. Planın birinci aşaması tamamlanmıştı. Şimdi ikinci aşamasının düşman saflarında parçalanma şeklinde gerçekleşmesi beklenecekti. 25.21. Müşrik Hiziplerin Arasında Güven Kaybının Meydana Gelmesi Mekke liderleri Gatafanlıların kendilerinden habersiz gizlice Hz.Muhammed@ ile anlaşma girişiminde bulunduklarını öğrenince, Gatafanlıların ittifaka ihanet ettiklerini / edeceklerini gördüler. Böylece Gatafanlılarla aralarında bir güvensizlik hasıl oldu. Bu durum Beni Süleym, Beni Esed, Feraze, Eşca, …. gibi hizipleri oluşturan kabilelerde de güvensizlik yarattı ve Hizipler ordusunda parçalanmanın ilk çatlağı meydana geldi. Taraflar birbirlerine olan güvenlerini kaybetti ve birbirlerine kuşkuyla bakar hale geldiler. Hz.Muhammed’in@ planı tutmuştu, müttefikler artık müttefikliklerini kaybetme noktasına gelmişti. Bu güvensizlik, Kurayza Yahudileri ile Hizipler Ordusu arasında oluşturulan ittifakın bozulmasında da etkili olacaktı. 25.22. Nuaym Bin Mesud’un Operasyonu Müşrik güçlerden olan Eşca kabilesi mensuplarından olan Nuaym bin Mesud imanını gizleyen bir mümindi. Kurayzalılar ve Mekkeliler ile arası gayet iyi olan tanınmış bir şahsiyetti. O kendi kabilesi ile birlikte Hizipler Ordusu saflarında Hendek Savaşına iştirak etmişti. Fakat içi içini yiyordu. Bir an önce İslam Ordusuna yardımcı olmak istiyordu. Bir gece karanlıktan istifade ederek gizlice Hz.Muhammed’e@ ulaştı. Kendisinin müminlerden olduğunu bildirdikten sonra Ebu Süfyan ile Kurayzalılar arasında yaşanan rehine krizinden bahsetti. Mekkelilerle Kurayzalıları birbirine düşürmek için bu krizi derinleştirmenin çok iyi bir politika olacağını ve bunu sağlamak içinde yalan söylemek ve hatta peygamberimizin kendisine hakaretler, küfürler etme hususunda izin istedi. Peygamberimiz savaş sırasında taktiksel olarak yalan, hile ve tuzaklara başvurulabileceğini belirterek kendisine yönelik her türlü sözü kötü söylemesine izin verdi. Nuaym önce Kurayzalılarla görüşmeye gitti. Mekkelilerin şeref meselesi yaptıkları rehinelerin Kurayza için hayati bir zorunluluk olduğunu ve bu taleplerinden asla vazgeçmemelerini bir dost olarak tavsiye etti. Bu garantinin onlar açısından bir ölüm kalım meselesi olduğunu zira onların Muhammed ile anlaşmayı bozarak ne kadar büyük bir risk aldıklarını, ama Mekkelilerin tuzu kuru olduğunu sözlerine ilave etti. O ayrıca Hz.Muhammed’in@ Gatafanlılarla anlaşmaya çalıştığını, şayet bu anlaşma girişimlerinde başarılı olursa Hizipler Ordusunun dağılacağını ve bu gelişmelerden Kureyşlilerin son derece rahatsız olduğundan da bahsetti. Mekkelilerden ve hatta Gatafandan da rehineler almadan Medine’ye saldırmamalarını, böylece kendilerini mutlaka güvenceye almalarını aksi takdirde onlar çekip giderlerse kendi durumlarının felaket olacağını söyledi. Şayet rehin alamayacak ve Medine’deki evlere saldırmayacak olurlarsa Muhammed ile yeniden anlaşma yoluna giderek kendilerini güvenceye almalarının en uygun yol olacağını da ifade etti. Kurayzalıların en yakın bir dostu olarak henüz fırsat elden gitmemişken kendilerini garantiye almak için hemen gidip Ebu Süfyan’dan anlaşma konusu 70 rehinenin kendilerine teslim edilmesini talep etmelerini tavsiye etti. Bu tavsiyelerinin Kureyş liderleriyle kendisinin arasının bozulmaması için bir sır olarak kalmasını da istedi. Nuaym daha sonra Ebu Süfyan’a gitti ve ona Hz.Muhammed@ ile aralarındaki anlaşmayı bozdukları için Kureyzalıların pişman olduklarını ve kendilerini affettirmek için rehin olarak alacakları asil kişileri Hz.Muhammed’e verip kendilerini kurtarmayı düşündükleri şeklinde bir ihbarda bulundu. Bu istihbaratının doğrulunun yakında onların rehineleri istemek için geleceklerinden ve bu rehineleri alma hususunda çok ısrarcı davranacaklarından anlaşılacağını bildirdi. Çok geçmeden Kurayza Yahudileri Ebu Süfyan’a Gazzal b. Samuel’i gönderip rehineleri talep ettiler ve rehineler verilmediği takdirde savaşmayacaklarını bildirdiler. Bu gelişme üzerine Ebu Süfyan Nuaym’ın doğru söylediğine iyice kanaat getirdi. Bunun üzerine Ebu Süfyan rehineleri vermeyeceklerini bildirdi. Şeytan Huyey ise bütün planların bozulmakta olduğunu gördü ve Kurayzalılardan rehin taleplerinden vazgeçmelerini ve harekete geçmelerini ısrarla istedi. Fakat onlar rehineleri teslim almadan asla saldırmayacaklarını söylediler. Bunun üzerine Ebu Süfyan, Şeytan Huyey’e Kurayzalıların yaptıkları anlaşmayı ihlal ederek ihanet ettiklerini ve bu ihanetin içerisinde Huyey’in kendisinin de var olduğunu söyledi. Huyey Tevrat adına ne kadar yemin etse de artık iş işten geçmişti. Güven kaybı ile başlayan süreç, O’nun ittifaktan çıkarılması ile sonuçlandı. Onun yeminleri Ebu Süfyan’ı asla inandıramadı. Ebu Süfyan Kurayza heyetini Huyey ile birlikte gönderdi. Daha sonra Hz.Muhammed@, Kurayza Yahudilerinin peygamberimizle tekrar anlaştığı şeklinde asılsız haberleri yine Nuaym vasıtasıyla Mekkelilere ulaştırdı ve Hizipler ordusunun dağılmasını hızlandırdı. 25.23. Hizipler Ordusunun Dağılması ve Kuşatmanın Sonlanması Hizipler Ordusunun Medine kuşatması üzerinden bir aylık bir süre geçmiş ve bir sonuç alınamadığı gibi durum daha da kötüye gidiyordu. İttifaklar parçalanıyor, hizipleri oluşturan kabileler bu kuşatmadan vazgeçmek istiyordu. Savaşın uzaması, soğuk, açlık, baskın korkusu dayanılmaz bir hal almıştı. Ayrıca Haram aylara iki aydan az bir zaman kalmıştı. Kabileler Mekke’deki panayırlara hazırlanacaklardı. Kuşatma daha da uzayacak olursa hem ekonomik olarak kayıpları artacak hem de haram aylardaki kazançlarından mahrum kalacaklardı. Hz.Muhammed@ müşriklerin bozguna uğraması için dua etti. Allah (C.C.) onun duasını kabul etti ve üzerlerine şiddetli bir rüzgâr gönderdi. Rüzgar’ın şiddetiyle Müşrik Güçlerin çadırları söküldü, yemek kazanları devrildi. Düşman ordu askerlerinin yüzlerine gözlerine kumlar doldu. Ordu disiplini bozuldu ve perişanlık başladı. Soğuk ve şiddetli rüzgâr karşısında daha fazla dayanmaları mümkün değildi artık. Başta Mekke müşrik orduları olmak üzere Hizipler Ordusunu oluşturan diğer kabileler son gece kuşatmayı bırakarak yurtlarına dönmek üzere yola koyuldular. Hz.Muhammed@ düşman hatlarında bir hareketliliğin olduğu haberini alınca Huzeyfe b. Yeman’ı daha detaylı haber alması için Mekkelilerin karargâhını gözetlemek için gönderdi. Huzeyfe Ebu Süfyan başta olmak üzere çekip gittikleri müjdesini getirdi. Müminler bu habere çok sevindiler ve zaferlerini kutlamaya başladılar. Müminler birbirlerini tebrik ederlerken münafıklar bu koca ordunun bozguna uğradığına inanmıyor, bunun bir oyun olduğunu ve tekrar geleceklerini iddia ederek etrafı da korkutmaya çalışıyorlardı. 9- Ey iman edenler! Allah'ın size olan o büyük lütfunu sakın unutmayın. Hani size her yönden ordular toplanıp gelmiş ve sizi kuşatmışlardı. Biz de onların üzerine şiddetli bir rüzgar ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah, yaptığınız her şeyi görmekte idi. (Ahzab Suresi 9) … 25- Allah, Kâfir ordularını, hiçbir sonuç elde edemeden, kin ve öfkeleriyle defetti. Bu savaşta Allah’ın yardımı müminlere yetti. Allah, güçlüdür, mutlak galiptir. (Ahzab Suresi 25) … 20-Münafıklar, düşman ordularının çekilip gitmediklerini zannediyorlardı. Düşman orduları bir daha geri dönecek olsalar, çölde bedevi Arapların arasına kaçmayı ve sizin (katliama uğramanıza ilişkin) haberlerinizi oradan duymayı istiyorlardı. / planlıyorlardı. Gerçi içinizde kalsalar da ciddi bir şekilde savaşacak değillerdi. (Ahzab Suresi 20) 25.24. Kurayzalıların Kuşatılması Hizipler Ordusunun kuşatmadan vazgeçip Medine’yi terk edince Hz.Muhammed@ İslam Ordusuna Kurayza Yahudilerinin üzerine yürümesini emretti. Kurayza kalesi kuşatıldı. Ebu Süfyan Huyey b. Ahtab’ın da kendilerine ihanet ettiğini söylediği tartışmadan sonra onu Kurayza heyetiyle beraber Kurayzalıların yanına göndermişti. Muhasara çok şiddetli bir şekilde, bazen sabahtan akşama dek karşılıklı taş ve ok atışlarıyla, 20 gün sürdü. Sonunda Yahudiler, Nebbaş b. Kays’ı Hz.Muhammed@ ile uzlaşması için gönderdiler. Nebbaş, Nadirliler gibi yanlarına taşıyabilecekleri kadar mal alıp, Medine’yi terk etme teklifi getirdi. Fakat Hz.Muhammed@ kayıtsız şartsız teslim olmalarını ve verilecek hükme razı olmalarını bildirdi. Kurayzalılar tekrar toplanıp başka seçenekleri değerlendirdiler. Bazıları Hz.Muhammed’e@ iman ederek kurtulmayı teklif ettiler, fakat bu teklif kabul görmedi. Teklifi yapanlar o gece kaleden çıktılar ve İslam ordularına teslim oldular. Onlar daha sonra peygamberimize iman ederek müslüman olduklarını beyan ettiler ve canlarını kurtardılar. Kalede kalanlar ise Şe’s b. Kays’ı elçi olarak gönderip, sürgüne razı olduklarını tekrar bildirdiler. Teklifleri yine kabul edilmedi. Kurayzalılar çaresiz kaldılar. Yaptıklarından çok pişman olmuşlardı. Kadınları ve çocukları ağlaşıyorlardı. Sonunda Kurayzalılar Evs’li müttefikleri Sa’d b. Muaz’ın hakem tayin edilmesine razı oldular. Onun vereceği hükmü kabul edeceklerini beyan edip teslim oldular. Hendek savaşında yaralanmış olan Sa’d bin Muaz getirtildi. Herkes Sa’d’ın, eski dostları olan Yahudilere acıyacağını düşünüyor ve ona göre bir hüküm vermesini umuyordu. Sa’d b. Muaz Kurayzalılara neye göre hüküm vermesini istediklerini sordu. Onlar Tevrat’a göre hüküm vermesini istediler. Bunun üzerine Sa’d ihanet edenlere verilen idam hükmünü verdi. Bu hükme göre Kurayzalı erkekler öldürülecek, kadın ve çocukları esir edilecek, malları ise ganimet olarak alınacaktı. Hz.Muhammed@ Medine çarşısında hendekler kazdırdı. Kurayza Yahudileri bölük bölük çıkartılıp, boyunları vurularak idam edildi ve cesetleri de bu hendeklere dolduruldu. İdam edilen Kurayza Yahudilerinin sayısı 600-700 civarında olduğu rivayet edilir. İdam edilenlerin arasında Huyey bin Ahtab ve Kurayza lideri Ka’b bin Esed’de vardır. Böylece şeytanlığıyla İslam Cumhuriyetinin baş belası olan Huyey ihanetinin cezasını canıyla ödedi. 26-27- Allah, Kitap Ehlinden olup da (sizinle yaptıkları anlaşmaya ihanet ederek) düşman ordularına yardım etmek için (sizleri arkadan vurmaya çalışanların) kalplerine korku saldı ve onları kalelerinden çıkardı. Onların bir kısmını idam ettiniz, diğerlerini de esir aldınız. Allah sizi onların topraklarına, yurtlarına, mallarına ve hiç ayak basmadığınız topraklara mirasçı kıldı. Hiç şüphesiz ki Allah, her şeye kadirdir. (Ahzab Suresi 26-27) Cenab-ı Hak, Hendek Savaşından sonra elçisine Hendek savaşının bir raporu niteliğinde Ahzap Suresinin yukarıda açıklanan ayetlerini inzal etti. Bu ayetlerde İslam Ordusundaki savaşçıların durumlarını, kuşatma boyunca onların kalplerinden geçenleri anlatarak onlara gelecek hayatları için son derece önemli dersler verdi. Münafıklar kazanılmaya çalışıldı. Kalplerinde hastalık olanların kalpleri tedavi edilmeye çalışıldı. Zaferin de Cenab-ı Hakk’ın lütfu ihsanı olduğunu bildirirken vaat ettiği sözü yerine getirdiğine vurgu yaptı. Bundan sonra Mekke müşrikleri bir daha Medine’ye saldırmaya asla cesaret edemeyecekleri gibi çevredeki Arap kabilelerini toparlamaları da mümkün olmayacaktı. Şimdi çevredeki Arap kabilelerini toplayıp Mekke’nin üzerine gitme sırası Medine İslam Cumhuriyeti’ne gelmişti. Bu savaşın sonucu gelecekteki “fethi” müjdeliyordu.

  • Bölüm 16:UHUD YAKLAŞIRKEN | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 16 UHUD YAKLAŞIRKEN 16.1. Sellam bin Mişkem’in İhaneti Ebu Süfyan 40 kişilik bir süvari birliği ile Medine’ye Sevuk Harekâtı düzenlemişti. Bu harekât ile Medine’ye gizlice girmiş ve Beni Nadir Liderlerinde Sellam bin Mişkem ile görüşmüş, akşam yemeği yiyip, şarap içip eğlenmişlerdi. Daha sonra Sellam bin Mişkem’in İslam Cumhuriyeti yetkililerine verdiği ifadesine bakılırsa havadan sudan konuşmuş ve sadece eğlenmişlerdi. Fakat asla Ebu Süfyan ile gizli bir anlaşma ya da Medine İslam Cumhuriyetine karşı bir harekât, bir plan içerisinde olmamışlardı. Her ne kadar Sellam, Ebu Süfyan ile herhangi bir anlaşma yapmadığını söylese de o geceki görüşmelerinde ne görüştükleri zaman içerisinde ortaya çıkmaya başlamıştı. Nadiroğulları Yahudileri Uhud Savaşı yaklaştıkça Medine içerisinde fitne çıkarmaya yönelik söylemlerini artırmaya başlamışlardı. Uhud Savaşı öncesinde Medine’nin savunmasına katılmamak ve başkalarının da katılmaması için gösterdikleri gayretler ve ileri sürdükleri gerekçeler onların aslında o gece Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine Ebu Süfyan’la gizli bir anlaşma yaptıklarını gösteriyordu. Hâlbuki Medine Sözleşmesinde (Vesikasında) bu sözleşmeye imza atan tarafların Medine İslam Cumhuriyetine karşı gizli ittifaklara giremeyecekleri hükme bağlanmıştı. Şayet taraflardan kim düşmanla gizli ittifaklara girerse o taraf Anayasal Ahde ihanet etmiş demekti ve bu ihanet de cezasız bırakılamazdı. Bu nedenle Nadiroğulları ileri gelenleri de Sellam bin Mişkem tarafından yapılan gizli ittifakı asla kabule yanaşmıyorlar, sürekli inkâr ediyorlardı. Fakat Mekkelilerin Medine üzerine ordu göndermek için hazırlanırken Nadiroğulları Yahudilerinin Medine’yi karıştırmaya çalışmalarının zamanlaması manidardı. Bu çabalar Sellam bin Mişkem’in o geceki görüşmesinde gizli birtakım entrikalar çevirmeye yönelik sözleştiğine işaret etmekteydi. 16.2. Medine’nin Savunmasına Katılmamak için Yahudiler Bahane Arıyorlar Bedir Savaşı sonunda deniz tarafından Şam ticaret yolunu kaybetmiş olan Mekke Şirk Yönetimi, Beni Süleym ve Gatafan kabilelerinin hâkim olduğu doğu (Irak) tarafından denediği güzergâhı da kaybedince Medine’nin üzerine güçlü bir ordu ile gitmeye karar verdi. Mekke yönetiminin Uhud’da yapılacak savaş için hazırlanan ordunun toplanması için teşvik edici slogan “Bedr’in intikamının alınması” idi. Ama asıl amaç Medine İslam Cumhuriyeti tarafından kontrol altına alınan ticaret yollarının açılması idi. Bunun içinde Medine İslam Cumhuriyetine öldürücü bir darbenin vurulması gerekiyordu. Zira Şam ticaret yolunu kaybeden Mekkeliler, peygamberimizin Necranlılarla anlaşması nedeniyle Yemen ile güney istikametindeki ticaretlerini de kaybetmek üzereydiler. Şayet Medine İslam Cumhuriyeti yıkılmayacak olursa tüm ticaret yollarını kaybetmiş olan Mekke’nin gelecekte teslim bayrağını çekmekten başka çaresi kalmayacaktı. Ebu Süfyan, Sevuk Harekâtı sırasında Medine İslam Cumhuriyeti içerisinde kaos ve kargaşa çıkarmak için fitne tohumlarını atmıştı. O, Medine İslam Cumhuriyeti Anayasasına imza koyan taraflardan olan Nadiroğulları Yahudilerinin reisi Sellam bin Mişkem ile yaptığı gizli müttefiklik anlaşması ile Mekke müşrik ordusu Medine’ye saldırdığı zaman İslam Ordusunu yalnız bırakma konusunda anlaşmıştı. Medine Vesikasına / Anayasasına göre Medine’ye yapılacak herhangi bir saldırıda Yahudiler de şehrin savunmasına iştirak edeceklerdi. Bu husustaki Anayasa maddeleri şöyle idi; “37.a. Kendilerine savaş açan olursa, bu yasaya (sahifeye/belgeye) tabi olan Yahudilerin ve Müslümanların arasında tam bir dayanışma olacak, Yahudiler kendi savaş giderlerini, Müslümanlar da kendi savaş giderlerini karşılayacaklardır. Her iki kitlenin, aralarında istişare, tavsiye ve samimi bir dayanışma olacak, bütün haksız fiil ve kötülüklere karşı en iyi yol izlenecektir.….. 38. Yahudiler, Müslümanlarla birlikte savaştıkları sürece savunma harcamalarına katılacaklardır..... 39. Yesrib (Medine) vadisinin içerisi, bu anayasaya bağlı olanlar için haram (dokunulmaz) bir bölgedir.…. 44. Yesrib’e (Medine’ye) karşı ani bir baskın ve saldırı düzenlenmesi halinde, Yahudiler ve Müslümanlar arasında tam bir dayanışma olacaktır.….. 45.b. (Savunma ve diğer harcamalar konusunda) herkes kendisine ait bölgeden sorumludur.” Şayet Mekke ordusu Medine’ye saldıracak olursa ve Yahudi kabileler de şehrin savunmasına iştirak edecek olurlarsa Mekke Ordusunun işinin çok zor olacağı apaçık bilinen bir şeydi. Zira Kaynuka Yahudileri Medine’den sürgün edildikten sonra bile şehir nüfusunun üçte birinden fazlası Yahudi kabilelerden oluşmaktaydı. Nadiroğuları ve Kurayza oğulları Yahudileri ile Evs ve Hazreç kabilelerinden bazı toplulukların Medine’yi savunmaya katılmamaları Mekke ordusunun kolay bir zafer kazanmasını sağlayacaktı. Etrafındaki taraftarlarının azaltılmasıyla Hz. Peygamberin gücünü kırmak için şehrin savunmasında müminler yalnız bırakılmalıydı. Bu amaçla Ebu Süfyan Uhud savaşı öncesi Medine’ye yaptığı Sevuk Harekâtı sırasında Beni Nadirle yaptığı bu gizli ittifak anlaşması ile Medine Yahudilerinin şehri savunma da bir yolun bulunup devre dışı kalınmalarını hükme bağladı. Ebu Süfyan’la yaptıkları bu gizli anlaşma sonucunda Yahudi liderler Medine’yi savunmak için savaşmamanın gerekçelerini yaratmaya çalıştılar. Bunun için de Medine Yahudileri Sözleşmenin / Anayasanın öngördüğü hükümlere uymama hususunda kendilerini haklı gösterecek çeşitli bahaneler üretmeye başladılar. Anayasal sistemin yürütülememesinin esas suçlusunun Hz.Muhammed@ olduğu izlenimi vermeye çalıştılar. Böylece kendilerinin Anayasaya uymak istediklerini fakat gelinen durumda bu Anayasal sistemin sürdürülebilir olmadığını zira Hz.Muhammed’in@ bekledikleri gibi çıkmadığını ifade ettiler. Çünkü Hz. Peygamberle@ sürekli doku uyuşmazlığı / ihtilaf yaşadıklarını, O’nun bir peygamber olmaktan çok, dini değerleri yok eden, hiçbir kutsal bırakmayan, haramları helal ederek değerleri yok eden, kıble değişikliği ile bütün kabileleri Mekke’ye kendi kabilesine bağlamaya çalışan bir zındık olduğunu belirttiler. Bu nedenlerle Onunla beraber olmanın ve onunla aynı yolda yürümenin imkânsızlığını dile getirdiler. Bu hususlar kendi dinlerinde olan yani Yahudi olanlar için etkili olacak argümanlardı. Fakat onlar Evs ve Hazreçli müminlerin de bu savunmada Hz.Muhammed’i@ yalnız bırakma arzusunda idiler. Onların Hz.Muhammed’den@ ayrılmaları için izlenen politikalar nedeniyle Medine ekonomisinin kötüye gittiğini işlemeye başladılar. Mekke’nin Şam ticaret yollarının kapatılmasının hem dolaylı hem de dolaysız olarak kendi ticaretlerini de zora soktuğuna vurgu yaptılar. Onlar bu ifadeleri ile Medine’ye yapılacak bir saldırıda Medine’yi savunmama gibi bir amaçları olmadığını, ama esas amaçlarının Medine ekonomisini zora sokan uygulamaları nedeniyle Hz.Muhammed@ iktidarının yalnız bırakılarak ona bir ders verilmesini Medineli ileri gelenlerine anlatıp onları ayartmaya çalışıyorlardı. Böylece ihanetlerini gizleyip, Medine’nin savunulması konusunda da vatansever pozisyonlarına yatmaya çalışıyorlardı. Abdullah bin Übey gibi Medineli Arap kabile reisleri de onları destekleyince onların ileri sürdükleri argümanlar Medine toplumunda elbette etkili oluyordu. 16.3. Yahudiler Medine’de Kaos Peşinde Medine Yahudileri kendi kabilelerini Medine’nin savunmasına katılmaktan alıkoymaya yönelik söylem geliştirirken, aynı zamanda Medinelileri de kendi görüşlerine inandırıp peygamberimizi yalnız bırakmak istiyorlardı. Onların hedefinde Mekkelilerin işini kolaylaştırıp çevresindeki taraftarlarının sayısını azaltıp Hz. Peygamberin@ ağır bir yenilgi alması vardı. Bu amaçla kendi kabilelerini Medine’nin savunması için Mekke ordusu ile savaşa girmekten alıkoymaya çalıştıkları gibi ister iman etsin ister hala müşrik olsun Evs ve Hazreç’in arasından kendi argümanlarına taraftar kazanmaya çalışıyorlardı. Hz.Muhammed@ Cenab-ı Hakk’ın rehberliğiyle yetişip onların oyununu bozmasaydı neredeyse Uhud savaşına çıkacak asker sayısı çok az olacaktı. Onların bütün gayretlerine rağmen müminler Uhud’a 700 kişilik bir ordu çıkarmayı başarmışlardır. Komplo çok büyüktü ve bu işin başat rolünü Nadiroğulları Yahudileri üstlenmişti. Planın uygulanmasında Kurayzaoğulları Yahudileri ve işbirlikçi münafıklar da sürece dâhildi. Bu komplonun mimarları ise Ebu Süfyan, Sellam bin Mişkem ve Abdullah bin Übey idi. Yahudilerin bu komplo girişimlerini bertaraf etmek için Cenab-ı Hak Ali İmran Suresinde Yahudilerden bir grubun Hz.Muhammed’in@ peşinden gidenlerin zihinlerini bulandırıp saptırmak istediklerini belirtir. Elçisine inzal edilen düzenlemelerin adil ve doğru politikalar olduğunu bilmelerine rağmen Yahudilerin bunlara karşı neden mücadele ettiklerini sorgular. Onlara hak, doğru ve gerçeğin ne olduğunu gayet iyi bilmelerine rağmen alışageldikleri yanlış politikaları doğruymuş gibi halka anlatıp eski şirk sistemini tekrar geri getirme çabalarını sorgular ve onlara doğru ile yanlışı / hak ve batılı birbirine karıştırıp gerçeği gizlememeleri gerektiği konusunda uyarır. Zira onlar gayet iyi biliyorlardı ki Hz.Muhammed’in@ Medine’ye getirdiği sistem eski şirk sisteminin yanlış ve adaletsiz uygulamalarını gideriyor ve onların yerine doğru ve adil bir sistemi inşa ediyordu. Böylece Medine toplumuna barış, huzur ve güven geliyordu. Diğer taraftan dış politikada da Bedir Savaşında elde edilen zafer ile Mekke zalimlerine büyük bir ders verilmiş ve ticaret yollarının kontrol altına alınmasıyla da zalim Mekkelilerin dize getirilmesi için en doğru politika takip edildiğini bu Yahudi liderleri gayet iyi biliyorlardı. Ama onlar kısa zamanda gerçekleşen bu mucizeleri / ayetleri / başarıları inkâr ediyorlardı. Dahası onlar Mekke ordusunun bu işin peşini bırakmayacağını ve Bedir’in intikamını mutlaka alacağını söylüyor ve bu söylemle Medinelileri korkutup kandırmaya çalışıyorlardı. Hz.Muhammed’in@ Mekke’nin ticaretini engellemeye yönelik politikası nedeniyle Medine’nin bu ticaretten elde ettiği dolaylı gelirlerden mahrum kalarak uğradığı zararı dile getirerek Medinelileri peygamberimize destek vermekten vaz geçirmeye uğraşıyorlardı. Onlar, Medine Vesikası / Anayasası imzalanırken Hz.Muhammed’in@ Medine üzerine bir güneş gibi doğacağını düşündükleri için kendisine inandıklarını ve Anayasal Sözleşmeye katıldıklarını ama gelinen aşamada O’nun Medine’ye aydınlık değil karanlıklar getirdiğini, eldeki aydınlığı da kaybetmekte olduklarını bu nedenle de artık Onun otoritesini inkâr ettiklerini / reddettiklerini ifade ettiler. Onlar bunu metaforik bir ifade kullanarak şöyle söylediler; “Güneş (peygamber) doğarken her şey iyiydi ve bizde ona inandık, size de inanın dedik. Ama onun politikaları ile Medine üzerine doğan bu Güneş (peygamber) batışa geçmeye başladığı için onu inkâr / reddettik ve size de onu reddetmenizi söylüyoruz.” Böylece onlar Medinelilerin geri dönerek Hz.Muhammed’i@ mücadelesinde yalnız bırakmalarını planlıyorlardı; 69-72- Kitap Ehlinden (Yahudilerden) bir grup sizi kandırıp saptırmak istiyor. Oysa onlar, sadece kendilerini saptırıyorlar da farkına bile varmıyorlar. Ey Kitap Ehli! Sizler tanık olup dururken, niçin Allah'ın ayetlerini / düzenlemelerini / yasalarını reddediyorsunuz? Ey Kitap Ehli! Sizler niçin hakkı batıl ile örtüyor / doğruyu yanlış gibi gösteriyor / yanlışı doğru gibi gösteriyorsunuz ve bile bile hakkı /doğruyu gizliyorsunuz? Kitap ehlinden bir grup dedi ki: "Müminlere indirilene, günün önünde (Güneş doğarken) inanın, günün sonunda (Güneş batarken) ise reddedin. Olur ki (size bakarak onlar da) dönerler.” (Al-i İmran Suresi 69-72) Yahudi ileri gelenlerin bazıları Hz.Muhammed’e@ inzal olan vahiylerle gelen yasal düzenlemeleri kabul edemeyeceklerini bildirdiler. Medine İslam Cumhuriyeti kuruluş aşamasında Anayasa’ya imza atarak İslami İdareyi meşru bir idare olarak kabul eden Yahudileri süreç içerisinde reddediş noktasına getiren esas sebep ise onların kendilerini üstün görmeleri idi. Yeni yasal düzenlemelerin getirdiği sosyal ve iktisadi değişiklikler ise onların bu üstünlüklerine son verecek gibi görünüyordu. Zira onlar, eski şirk sisteminde halktan haksız bir şekilde beslenerek servet yığmış ve toplumda ekonomik güç elde etmişken yeni düzenlemeler adalet getirmekte idi ve haksız kazançlara geçit vermiyordu. Bu nedenle onlar yeni yasal düzenlemelere ve dolayısıyla Hz.Muhammed’e@ karşı şiddetli bir muhalefet geliştirmeye başlamışlardı. Onlar karşı çıkışlarının gerekçesi olarak menfaatlerinin engellendiğini halka söylemeleri mümkün değildi. Bundan dolayı onlar karşı çıkış gerekçelerini halklarına anlatırken onların kutsal saydıkları değerler üzerinden anlattılar. Kıblenin değişiminde olduğu gibi yeni yasal düzenlemelerin kendi dinlerindeki düzenlemelerle uyuşmadığını halklarına anlatarak peygamberimizi ve İslami sistemi reddedişlerinin gerekçesi olarak belirttiler. Onlar halklarına şu mealde bir söylemle yaklaşıyorlardı; “Anayasayı imzalamadan önce gelen vahiyler iyiydi ve bizim müktesebatımızla / kitabımızla uyum içerisinde idi. Bu nedenle biz onları kabul ediyorduk ve o zaman inanmıştık. Bu nedenle bizler Medine Anayasasına imza attık. Ama sonra gelen vahiylerle yapılan yasal düzenlemeler bize verilen düzenlemelerle / bizim müktesebatımızla hiçbir benzerlik arz etmiyor. Sonra gelen tüm düzenlemeler bizim öğretimizle uyuşmuyor. Bu nedenle sonraki gelenleri biz kabul etmiyoruz. / reddediyoruz. Şayet sonra gelen bu düzenlemeleri kabul edersek yarın Rabbimizin huzuruna gittiğimizde bunun hesabını veremeyiz. Bu durum aleyhimize bir delil olur. Bu nedenle Anayasal olarak kabul edeceğimize ahdettiğimiz hususlara şimdi uymamak durumundayız.” 73-74- (Yahudilerden o grup devamla şöyle dediler); “Dininize / Yolunuza / Dünya Görüşünüze tabi olmayana inanmayın!” De ki: “Doğru yol / din / dünya görüşü, Allah’ın yoludur / dinidir / dünya görüşüdür. Size verilen yolun / dinin / dünya görüşünün bir benzerinin başka birine verilmesi nedeniyle ve / veya Rabbinizin nezdinde size üstün gelecek deliller getireceklerini düşündüğünüz için mi karşı çıkıyorsunuz?” De ki: “Muhakkak ki lütuf ve ihsan Allah’ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah rahmeti bol olandır, her şeyi bilir. O, Rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah, büyük lütuf sahibidir.” (Al-i İmran Suresi 73-74) 16.4. Yahudi İleri Gelenlerinin Kendi Halklarını Kandırma Gerekçeleri: «Ümmilere karşı sorumsuzluk(!)» Yahudilerden ahitlerine / sözlerine, emanetlerine sadık olanlar da vardı. Anayasaya attıkları imzanın arkasında durmayarak ahitlerini ihlal etmeleri durumunda «Allah’a bunun nasıl hesabını vereceğiz» diye düşünen bu sadık kimselere Ebu Süfyan’la gizli ittifak yapmış olan Yahudi liderlerin bir açıklama getirmeleri gerekiyordu. Onlar, Anayasal Sözleşmeyi ihlal etmelerinin Allah indinde herhangi bir sorumlulukları olmayacağını, yaptıkları ihanet nedeniyle Allah’ın onları hesaba çekmeyeceğini kendi halklarına anlatabilmek için ümmilere / Yahudi olmayanlara karşı yaptıkları her türlü yanlış / kötü hareketten kendilerine bir sorumluluk olmadığını iddia ettiler. Bu argümanı üretenlerin en önemli özellikleri bir dinarlık / liralık meblağ bile olsa kendi menfaatleri için her türlü değerleri satabilmeleriydi. Cenab-ı Hak, halkı aldatabilmek için onların ürettikleri argümanı ortaya koyarken onların bu aşağılık özelliklerine işaret etti; 75- Kitap ehlinden öylesi vardır ki, eğer onlara kilolarca altın emanet etsen onu sana noksansız geri iade eder. Onlardan öyleleri de vardır ki, ona bir tek lira / dinar emanet etsen, tepesine dikilmeden onu sana geri vermez. Onların böyle davranmalarının sebebi, onların, “Ümmilere (ehli kitap olmayanlara) karşı yaptığımız şeylere ilişkin bize herhangi bir günah / vebal yoktur.” demelerinden dolayıdır. Onlar, Allah adına hüküm vererek bile bile yalan söylerler. (Al-i İmran Suresi: 75) 16.5. Yahudi İleri Gelenlerinin Kendi Halklarını Kandırma Gerekçeleri: «Kitapta Yeri Var(!)» Yahudi ileri gelenleri yeminlerini / anlaşmalarını dünyevi bir karşılık için satıyorlardı. Hz.Muhammed’in@ Medine’ye getirdiği yenilikler ve yaptığı düzenlemelerle onlar kaybettikleri haksız kazançlardan mahrum kalmamak, tekrar eskisi gibi Medine’deki egemen pozisyonlarını elde etmek için Medine Vesikası / Anayasası ile verdikleri sözlerini / ahitlerini satıyorlardı. Dahası bunun kendi dinlerinde ve kitaplarında yerinin olduğunu göstermeye çalışıyorlardı. Hâlbuki kendi kitaplarında asla buna müsaade yoktu, ama onlar halkı kandırmak için kitaplarındaki hükümleri eğip bükerek ve olmadık yorumları yaparak Medine Anayasası hükümlerine uymamayı / ahitlerini ihlal etmelerini dini bir hüküm / Allah’ın emri gibi göstermeye çalışıyorlardı. 76-78- Hayır, kim verdiği ahde bağlı kalırsa ve takvalı davranarak ihanetten sakınırsa, bilsin ki Allah takvalı davranarak ihanetten sakınanları sever. Allah'a verdikleri sözlerini / ahitlerini ve yeminlerini az bir menfaat karşılığı satanlar var ya; işte onların ahirette hiçbir payları yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onların yüzüne bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için çok acıklı bir azap da vardır. Onlardan bir güruh vardır ki, kitaptan olmayan bir hususu kitaptan sanasınız diye dillerini eğip bükerek kitabı taklit ederler ve Allah katından olmadığı halde, “Bu, Allah katındandır” derler. Onlar bile bile Allah'a iftira ederler. (Al-i İmran Suresi: 76-78) 16.6. Yahudilerin İddialarına Cevaplar Yahudilerin Uhud Savaşına katılmamak niyetiyle Medine Anayasasının ilgili hükümlerini ihlal etmelerini meşru göstermek için ürettikleri argümanlara cevap verilmesi için Cenab-ı Hak elçisine Al-i İmran Suresinin müteakip ayetlerini inzal etti. Söz konusu ayetlerde Yahudilere daha önce gönderilen bütün peygamberler onlara ilahi öğretiyi savunan elçiler geldiği zaman mutlaka o elçilerin yanında saf tutmalarını emrettiğini ve onlardan bu hususta ahit / söz aldığını bildirdi. Geçmiş dönemde kendilerine gönderilen bu peygamberler onlara kendilerini ilahlaştırmamalarını emretmesine rağmen onların bu emre uymadıkları ve peygamberlerini ilahlaştırdıkları ve böylece ahitlerinde / sözlerinde durmadıkları ifade edildi. Cenab-ı Hak onların işledikleri bu ihlalleri haklılaştırmak için fetvalar / gerekçeler üretmeye devam ettiklerine de işaret etti. Böylece onlara mealen; “Bu karşı çıkışlarınızla ahit verdiğiniz / imzaladığınız Anayasayı ihlal ediyorsunuz. Hâlbuki siz bu Anayasaya bağlı kalacağınıza yemin etmiştiniz. Buna göre Medine’ye herhangi bir düşman saldırısı olduğunda şehrin savunmasına (dolayısıyla İslam Cumhuriyetinin savunmasına ve Hz.Muhammed’in@ hükümetine ) yardım edecek ve onu koruyacağınıza ahdetmiştiniz. Ama şimdi bu ahdinizin gereğini yerine getirmemek için çeşitli bahaneler ileri sürüyorsunuz. Müminler ise Hz.Muhammed’e@, ahit verdikleri Anayasal sözleşme hükümlerine ve gelmiş geçmiş bütün peygamberlere uydukları gibi Hz.Muhammed’e@ de sahip çıkmaktadır. Bu nedenle onlar hakkında ileri sürmüş olduğunuz suçlamalar kabul edilemez. Kutsalları kaldırıyor ya da hiç kutsal tanımıyor diye bu peygamberi suçlayamazsınız. Hiçbir peygamber insanların kendilerini Allah’tan başka tanrı edinip tapmalarını söyleyemez. Bu onlara asla yakışmaz. Onlar sizlere Allah’a ihlasla bağlı olmanızı ve ilahi öğretilere uygun samimi kullar olmanızı isterler. Onlar, sadece kendilerine inzal edilen ilahi öğretinin / kitabın hükümlerini uygularlar. Doğru yol / dünya görüşü / din, geçmişte olduğu gibi bugün de Allah’a teslim olmak ve O’nun öngördüğü hükümleri uygulamaktır. Ama sizler Allah’a teslim olmaya yanaşmıyorsunuz. Sizler fıtratınıza en uygun olan ve size huzur, mutluluk ve adalet getirecek ilahi hükümleri uygulamak yerine kendi çıkarlarınıza uygun hükümleri istiyorsunuz. Daha kötüsü çıkarlarınız için kendi uydurduğunuz hükümleri ilahi hükümlere uygunmuş / kitaptanmış gibi göstermeye çalışıyorsunuz.” denildi. 79-84- Allah’ın kendisine kitap, hüküm (yasama) ve peygamberlik verdiği hiçbir insanın “Allah’ı bırakın da gelin bana kul olun” demesi mümkün değildir. Bilakis o “Öğrettiğiniz ve okuduğunuz kitap gereğince Rabbe içtenlikli kullar olunuz” der. Onun size “melekleri ve peygamberleri Rabler edinmenizi de emretmez. Siz Allah’a teslim olduktan / boyun eğdikten sonra hiç size inkârı emreder mi? Hani Allah peygamberlerin ümmetlerinden şu hususta misak / ahd / söz almıştı; “Ant olsun ki size kitap ve hikmet / yasa verdim. Bundan böyle bu verdiklerimi doğrulayan / kabul eden bir elçi geldiğinde ona muhakkak inanacak ve ona yardım edeceksiniz! Bunu ikrar edip de kabul ettiniz mi? Bu milli misakı yükleniyor musunuz?” Onlar, “İkrar ettik / kabul ettik” deyince Allah da “Öyleyse şahit olun, Ben de sizinle beraber şahit olanlardanım” dedi. Artık bundan sonra her kim ahdinden dönerse, işte onlar yoldan çıkmış kimselerdir. Peki, bu ahitlerine rağmen şimdi onlar Allah'ın dininden / yolundan / dünya görüşünden başkasını mı arıyorlar? Hem de göklerde ve yerde olan herkes, ister istemez O'na teslim olmuş / boyun eğmişken ve kendileri de O'na döndürüleceklerken (böyle boş bir arayışın içerisindeler.) De ki: “Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakup’a ve torunlara indirilene, Musa'ya, İsa'ya ve bütün peygamberlere Rablerinden verilenlere inandık. Onlardan hiç birisinin arasında ayırım yapmayız. Biz, sadece O'na boyun eğeriz / teslim oluruz.” (Al-i İmran Suresi 79-84) 16.7. Yahudilerin Ayartmalarına Kanan Müminlerin Uyarılmaları Yahudi liderler Medineli müminleri Hz.Muhammed’in@ etrafından koparmak için yaptıkları propaganda etkisini göstermişti. Bazı müminler Mekkelilerin ticaret yollarının bloke edilmesi nedeniyle Mekke’nin müttefikleriyle birlikte bütün gücünü toplayıp Medine’nin üzerine gelmesi durumunda buna karşı koyamayacaklarını ifade ediyor ve muhaliflerin safına meylediyorlardı. Onlar ayrıca Mekke’ye uygulanan tecrit politikası nedeniyle Medine’nin de menfi olarak etkilendiğini dillendiriyorlardı. Zira Mekke’nin Şam’a yaptığı ticaret kervanlarına sattıkları başta hurma olmak üzere diğer ürünler ellerinde kalmıştı. Söz konusu kervanlardan temin ettikleri ihtiyaç mallarından da mahrum kalıyorlardı. Artık bundan sonra üretim mallarını başka yerlerde satmaları, ihtiyaçlarını da başka pazarlardan temin etmeleri gerekiyordu. Yahudilerin ve münafıkların yaptıkları algı operasyonunun etkisi altında kalan bu müminlerin içine düştükleri gafletten kurtarılması gerekiyordu. Eğer onlar bu ayartıcı propagandaya kapılacak olurlarsa başlarına çok büyük belaların geleceği uyarısı yapılmalıydı. Cenab-ı Hak müminlere şu uyarılarda bulundu; “Kim peygamberin uyguladığı dünya görüşü / din / yol olan İslam’dan başka bir dünya görüşü / din/ yol ararsa tercih edeceği dünya görüşü / din/ yol Allah tarafından asla kabul edilmeyecek ve başarısız olacaktır. Onlar bu tercihleri nedeniyle gelecekte çok büyük zarara uğrayacaktır. Zira Medine için en uygun ve başarıya götürecek olan politika / din / yol İslam’dır. Başka dünya görüşleri / dinler /yollar sizin sorunlarınızı çözemez, sizi kurtaramaz. İman ettiğiniz peygamberin şu kısa süreçte yaptığı yeniliklere ve kazandığı zaferlere şahit oldunuz. Elde edilen olumlu sonuçlar ve başarılar o elçinin hak olduğunun en önemli kanıtıdır. İçinizden ondan daha mükemmel bir lider, daha iyi bir yönetici ve daha doğru kimse de yoktur. Onun şimdiye kadar izlediği dünya görüşü / din / yol da başarılı olmasına rağmen onu yalnız mı bırakacaksınız? Onun izlediği dünya görüşünün / dinin /yolun doğruluğu konusunda Cenab-ı Hak o kadar ayet / işaret / kanıt göstermiş olmasına rağmen yine de inkâr / ret yolunu seçecek olursanız Allah sizi doğru dünya görüşüne / dine / yola iletmez. Elçinizi yalnız bırakacak olursanız Allah’ın, meleklerin ve herkesin lanetine uğrayacaksınız. Dahası öyle bir azaba uğrayacaksınız ki sonradan dünyaları fidye olarak verseniz bu yıkım azabından kurtulmanız mümkün olmayacaktır. Gelin! Vakit varken, iş işten geçmeden tövbe edip kurtulun. Yoksa zamanı geçtikten sonra pişmanlık fayda vermeyecektir. Gelin! Vakit varken elçinize destek olun ve onun yolu / dini / dünya görüşü uğruna sevdiğiniz şeylerden infak edin, ahitlerinize sadakat gösterin ve İslam’ın getirdiği düzenlemelere itaat edin. Elçinizin dünya görüşünü / dinini / yolunu izlemekten dolayı kaybedeceğiniz şeylere üzülmeyin ki iyilerden / erdemli kişilerden olasınız.” 85-92- Kim İslâm'dan başka bir din / politika / yol ararsa, o takdirde hiçbir zaman ondan kabul edilmeyecek ve o kimse ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır. İman edip, Elçi'nin hak olduğuna tanık olduktan ve kendilerine açık deliller geldikten sonra, inkâr eden / karşı çıkan bir topluma Allah niye doğru yolu göstersin ki? Allah, zulmeden toplumu doğru yola iletmez. İşte onların cezaları, Allah'ın, meleklerin, bütün insanların lanetine uğramalarıdır. Ebedi olarak bu lanet onların üzerlerinde olacaktır. Kendilerinden bu azap hafifletilmeyecek ve kendilerine mühlet verilmeyecektir. Ancak bu uyarılardan sonra tövbe eden ve gidişatlarını düzeltenler başka. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. Fakat imanlarından sonra inkâr edip / karşı çıkıp, sonra da inkârlarında / karşı koyuşlarında ileri gidenlerin tövbeleri asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar sapıkların ta kendileridir. İşte bu inkârı / karşı koymayı tercih edip inkârcı olarak ölenler, dünyanın bütün altınlarını bile fidye olarak verseler kendilerinden asla kabul edilmeyecektir. Onlar için acıklı bir azap vardır ve onların hiçbir yardımcıları da yoktur. Sevdiğiniz şeylerden (Allah’ın yoluna) bağışlamadıkça asla birr'e / iyiliğe eremezsiniz. (Allah’ın yoluna) neyi bağışlarsanız Allah onu en iyi bilendir. (Al-i İmran Suresi 85-92) 16.8. Yahudi İleri Gelenlerinin Kendi Halklarını Kandırma Gerekçeleri: “Kutsalların Kaldırılması” Yahudilerin Hz.Muhammed’in@ Medine İslam Cumhuriyeti Başkanlığını kabul etmelerinde esas faktörlerden birisi de O’na gelen ilahi öğretinin ( Kur’an’ın) Tevrat’ı tasdik etmesiydi. Bu tasdik ile Yahudiler Tevrat’ın öngördüğü şeriatı / hukuku kendi aralarında uygulayabileceklerdi. Ancak onlar bununla hâlihazırda cari olan ve Tevrat’a uygun gördükleri yasaların da aynen geçerli olacağını anlamışlardı. Yani aslında Tevrat’ın kabul etmediği fakat kendilerinin zamanla çıkarlarına göre uydurdukları ve Tevrat’a uygunmuş gibi gösterdikleri yasaların değiştirilmeyeceğini sanmışlardı. Fakat Medine Vesikası / Anayasası kabul edilerek İslam Cumhuriyeti teşekkül ettikten sonra işler bekledikleri gibi gitmedi. Peygamberimizi avuçlarının içine alamadıkları gibi Hz. Peygamberin getirdiği her yeni düzenleme, Yahudilerin aleyhine oldu. Yeni Pazar kurulması, ölçü ve tartıda hile yapılmaması, doğruluk ve dürüstlüğün getirilmesi, …vb. Piyasa hâkimiyetinin en önemli aracı olan haram ve helaller / yasak ve serbest olanlar İslam Cumhuriyetince İlahi vahiyle belirlenirken Yahudi ileri gelenlerinin Tevrat’a uygunmuş gibi gösterdikleri haksızlıklar ve yanlışlar bu yasalarla düzeltiliyordu. Kendi şeriatlarına da düzeltici olarak müdahale eden bu yasalar nedeniyle Yahudi ileri gelenleri, bu durumdan bir hayli rahatsız oldular. Örneğin deve ve deve ürünlerinin haram edilmemesi ve içkinin yasaklanmaya doğru gideceğine dair ilk işaretler, onların piyasadaki varlıklarını tehdit eden ya da en azından piyasa hâkimiyetlerine son vereceğine dair örnekleri oluşturuyordu. Zira deveyi kirli gören Yahudiler devenin etinden, sütünden, tüyünden ve derisinden istifade edemiyorlardı. ([1] ) Medineli Araplar ise deveden sadece taşımacılık olarak değil eti, sütü, tüyü ve derisinin ekonomik getirisinden faydalanıyorlardı. Yahudiler bu sektöre bir türlü giremiyorlardı. Devenin haram olması kendi ürettikleri yanlış bir yasaydı. Bunun düzeltilmesi kendiler açısından faydalı olacaktı. Fakat diğer taraftan içki ise Tevrat’ta yasaklanmasına rağmen onlar içkiyi hem kullanıyorlar hem de üretiyorlardı. Bu ise onların piyasada hâkim pozisyon yaratmalarına neden oluyordu. Devenin helal olmasından daha fazla getirisi olan içkinin yasaklanması işlerine gelmeyecekti. Onlar haram olan bu uygulamalarına bir fetva uydurarak içkiyi helalleştirmişlerdi. Gelecek süreçte Tevrat’ta da yasaklanan içkinin onlar tarafından neden yasaklanmadığı sorgulanıp onların bunu yasaklamaya zorlanması muhtemeldi. Böyle bir durumda onların çok önemli bir piyasayı / getiriyi kaybedecekleri aşikârdı. Onlar aleyhlerine gelişen bu reformlar nedeniyle Tevrat’ı tasdik ettiğini beyan etmesine rağmen Hz.Muhammed’in@ Tevrat’ta yer alan haram ve helalleri / kutsalları kaldırmakla suçladılar. Bu suçlamaya dayanarak Medine’yi birlikte savunma ilkesine uymamalarına bir gerekçe olarak ileri sürdüler. Cenab-ı Hak, onların bu konudaki savlarının yanlış olduğunu bildirdi. Bu hususta Hz. Musa zamanından önce Hz. Yakup’un kendine yasaklamış olduğu şeylerin haricinde İsrail oğullarına hiçbir yasağın olmadığını belirtti. Bu açıklama ile Hz. Yakup’tan Hz. Musa’ya kadar geçen süre zarfında İsrail oğullarına çok az bir yasaklamanın dışında yasak olmadığı ama Hz. Musa’dan sonra bu yasakların İsrail oğullarının kendi uydurmaları olduğu ifade edilmiş oldu. Bunun tersini ve kendilerinin haklı olduklarını iddia edecek olurlarsa o zaman Tevrat’ı getirip birlikte incelemeyi teklif ederek onların anlayışlarına meydan okunmasını emretti. Dahası onların bu iddiaları ile Kendisine (Allah’a) iftira attıklarını belirtti. Böylece onların Medine’nin savunmasına katılmamaları hususunda kendi mensuplarını kandırmak için ileri sürdükleri gerekçelerin yanlışlığı ortaya konmuş oldu. 93-95- Tevrat indirilmeden önce, İsrail'in (Yakup'un) kendisine haram kıldığı şeyler dışındaki bütün yiyecekler İsrail oğullarına helaldi. De ki: “Eğer doğru söyleyen kimseler iseniz, haydi (ne duruyorsunuz?) Tevrat'ı getirip okuyun.” (İşte yapamadılar) Artık bundan sonra kim Allah’a iftira atarsa / Allah’a isnat ederek haram-helal belirlemeye kalkarsa, işte zalim onlardır. De ki: “Allah doğru söylemektedir. Öyle ise hakka yönelen bir Hanif olarak İbrahim'in milletine girin. / dinine uyun. O, müşriklerden değildi.” (Al-i İmran Suresi 93-95) 16.9. Yahudi İleri Gelenlerinin Kendi Halklarını Kandırma Gerekçeleri: “Kıble Değişikliği” Yahudilerin Medine savunmasına katılmamak için ileri sürdükleri gerekçelerden bir diğeri de yakın geçmişte yaşadıkları Kıblenin Kudüs’ten Mescidi Haram yönüne değiştirilmesi idi. Onlar şunu ifade ediyorlardı; “Medine İslam Cumhuriyeti kurulurken kıble olarak Kudüs’ün seçilmesi ile bütün Medine toplulukları aynı kıbleye yönelmişlerdi. Herkesin Kudüs yönüne dönmüş olması birlik ve beraberliğin en önemli sembolü idi. Fakat ne zaman ki kıble Kudüs’ten Mesicid-i Haram’a çevrildi, Medine’de birlik ve beraberlik ortadan kalktı ve ayrılık başladı. Bu değişikliğin esas müsebbibi ise Hz.Muhammed’den@ başkası değildir. Aynı topluluk içerisinde farklı yönlere dönerek ibadet edilecekse birlik ve beraberlik nasıl sağlanacaktır.” Aslında daha önce de defalarca ifade edildiği üzere kıble olarak tekrar Mescid-i Haramın seçilmesi ile sadece Medine’nin birliği değil tüm Arap kabilelerini de kapsayan bir birliği sağlamanın hedeflendiği, aksi takdirde Arap Yarımadasında tevhidi sağlamanın neredeyse imkânsız olduğu onlara belirtilmişti. Ama onlar şimdi Hz.Muhammed’i@ Medine’nin savunmasında yalnız bırakmak için konuyu tekrar gündeme getirdiler. Tevhidi oluşturmada yegâne yolun ortak kıblenin tekrar Kudüs olması hususunda ısrar ettiler. Bu ısrar aslında Kıblenin Kudüs olması şeklinde basit bir yön olayı değildi. Bu onların / Yahudilerin üstünlüğünde ve liderliğinde bir yönetim sisteminin kurulması konusundaki ısrarları idi. Fakat Cenab-ı Hak, Medine Yönetiminin Yahudilerin üstünlüğü / liderliği / önderliği ekseninde bir yapılanması yerine tevhide katılan tüm insanların iştirak ettiği bir yönetim modeli öngördüğünü dile getirdi. Bu tevhit sisteminin, insanları ırkları, dinleri, derileri, cinsiyetleri vb. ayrımlara tabi tutmadan Yahudiler de dahil herkesi kapsadığını belirttikten sonra herkesin bu amaca ulaşmak için çaba sarf etmesinin, bu yola / bu amaca ulaşmak için gücü yeten tüm insanlar üzerinde Allah’ın hakkı olduğunu vurguladı. Cenab-ı Hak, Beyti Atik / En Eski Ev / En Eski Yönetim Yeri olan Kâbe’nin Hz. İbrahim ve İsmail tarafından inşa edilmesi ve Hz. İbrahim’in de bölgedeki bütün din ve kutsal yolların ilki olmasına vurgu yaptı. Bunun anlamı, bölgede ki bütün dinlerin / yönetim tarzlarının sapık hale gelmiş olsalar da eninde sonunda kendilerini Hz.İbrahim’e dayandırmaları nedeniyle Kabe’nin birlik / tevhit için en uygun, en kapsayıcı ortak değer / ortak kültür / ortak miras olmasıydı. Rabbimiz, bu İlk Evde / İlk Yönetim Mekânında / Old House da Hz. İbrahim’in makamının / tavır ve davranışının / duruşunun / yönteminin var olduğunu, böylece insanların örnek alacağı modelin orada olduğunu belirtti. Hz. İbrahim’in makamının orada oluşu ifadesiyle, onun zulümle mücadelesini ateşe atılmaya kadar vardırması, herkesi doyurmaya çalışması, zalimlerin egemenliğinden uzak bir yer seçmesi ve insanları birlik olma, putları kırma ve sadece Allah’a kul olma bilinciyle kuşanmaları için inşa ettiği Kabe’ye çağırması ile onun örnekliğini anlattı. Cenab-ı Hak böylece Hz. İbrahim’in duruşunu ve örnekliğini sembolize eden makamının Mekke’de olması nedeniyle orasının kıble olarak seçilmesinin en doğru tercih olduğunu bildirdi. Hz. İbrahim’in önerdiği İlk Ev sistemine / Kabe’nin kuruluş ilkelerine dönülecek olursa çok büyük bereketler elde edeceklerini, bu ilkelere göre kurulacak sisteme giren insanların güvene ermiş olacaklarını ve böylece hiç kimsenin tasallutunda ve sömürüsünde olmayacaklarını belirtti. Bütün insanların Hz. İbrahim’in örnekliği ile Kabe’nin kuruluş ilkelerini kendi toplumlarında temin etmek için çalışmasının Allah’ın bir hakkı olduğu belirtildikten sonra şayet insanlar bunu yapmak için çaba göstermeyi reddederlerse Allah’ın ve O’nun yolundan gidenlerin onlara muhtaç olmadıklarını bildirdi. Böylece şayet Yahudiler ya da diğer kabileler peygamberimize bu konuda destek olmayacak olurlarsa kimseye ihtiyaç duymaksızın bu kutlu yolda yürüneceği haykırılmış oldu. Hz. İbrahim’in ilk Ev sistemi / Kâbe / İslam / Tevhid sistemine giren insanların malları, canları, nesilleri, ticaretleri ve sosyal güvenlikleri emniyet altına alınmış olacaklarının bildirilmesiyle Yahudilerin kıble değişikliğini gerekçe göstererek Medine’nin savunmasına iştirak etmemelerinin saçmalığı da gösterilmiş oldu. 96- 97- Şüphe yok ki insanlar için ilk kurulan ev / mabed / yönetim merkezi Bekke’dekidir / Mekke’dekidir. O alemlere doğru yolu gösterici kutlu bir merkezdir. (Bu hususa ilişkin) orada apaçık işaretler vardır. (Mesela İbrahim’in duruşunu / tutum ve davranışını sembolize eden) İbrahim’in makamı oradadır. Oraya giren güvende olur. Gücü yeten herkesin o ilk Evi / Beyti haccetmesi (Beytin kuruluş ilkelerine erişmek için çalışması) her insan üzerine Allah’ın hakkıdır. Kim (bu ilkelere ulaşmayı) reddederse / inkâr ederse, bilsin ki, şüphesiz Allah bütün alemlerden müstağnidir. / onlara muhtaç değildir. (Al-i İmran Suresi 96-97) [1] ) Tevrat’ta eti yenen ve yenmeyen hayvanlara ilişkin çok uzun bir ibare vardır; «Rab Musa ve Harun’a şöyle dedi: ‘İsrail halkına deyin ki, karada yaşayan hayvanlardan şunların etini yiyebilirsiniz: Çatal ve yarık tırnaklı, geviş getiren hayvanların tümü. Ancak geviş getiren ve çatal tırnaklı olan hayvanlardan etini yememeniz gerekenler şunlardır: Deve…………..Tavşan,………….Domuz, ……….Bu hayvanların etini yemiyecek, leşine dokunmayacaksınız, sizin için kirlidir/ murdardır………..» 16.10. Yahudilere Uyarılar Kıble değişikliğini gerekçe göstererek ahitlerini bozmalarını ve böylece Medine’nin savunmasına katılmamalarını haklı çıkarmaya yönelik Yahudilerin argümanlarına cevap veren Cenab-ı Hak, müteakip ayetlerde onların şöyle uyarılmasını elçisine emreder; “Allah bütün yaptıklarınızı ve çevirdiğiniz entrikalara şahit olduğunu bilmenize rağmen neden Allah’ın ayetlerini reddediyorsunuz. Kendinizi haklı çıkarmak için Kabe’yi Allah’ın elçisi İbrahim’e inşa ettirdiğini ve inşa amacının da ilahi öğretiyi insanlara öğretmek olduğunu bile bile kıble olarak Kabe’nin seçimini neden reddediyorsunuz. Hz.Muhammed’in@ ve hükümetinin aleyhine Mekkelilerle gizli gizli ittifaklar kurduğunuzu her şeye şahit olan Rabbinizin bildiğine iman ettiğiniz halde neden Allah’ın sistemine karşı duruyorsunuz? Allah’ın inzal ettiği düzenlemeleri neden inkâr ediyorsunuz? / kabul etmiyorsunuz? Neden Medine İslam Cumhuriyeti’nin politikalarını / Allah’ın yolunu yanlış göstermek için insanların zihinlerini bulandırmaya çalışıyorsunuz. Bu politikanın / Allah’ın yolunun en doğru politika olduğunu gayet iyi bilmenize rağmen bunu yapıyorsunuz. Halbuki Allah’ın yolunu izleyen Medine İslam Cumhuriyetinin yasama ve icraatlarıyla ne kadar doğru, adil ve güven verici olduğuna sizler şahitsiniz. Ayrıca Allah yolunda mücadele eden bu Cumhuriyetin zalimlere / müşriklere karşı elde ettiği başarılara da şahit olduğunuz halde yine de onu yanlış göstermeye çalışmanızın sebebi nedir?” 98-99- De ki: “Ey Kitap Ehli! Allah, yaptıklarınızı görüp dururken / tanık iken, ne diye Allah'ın ayetlerini / düzenlemelerini / değerler sistemini reddediyorsunuz?” De ki: “Ey Kitap Ehli! Siz (doğru olduğuna) şahit / tanık olduğunuz halde niçin Allah'ın yolunu yanlış göstermeye yeltenerek müminleri Allah'ın yolundan saptırıyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” (Ali İmran Suresi 98-99) 16.11. Müminlere Uyarılar Yahudi ve işbirlikçisi olan münafıkların argümanlarına kanarak peygamberlerini mücadelesinde yalnız bırakmaya niyetlenmiş müminlere ise Cenab-ı Hak, aşağıdaki uyarıların yapılmasını elçisine emreder; “Ey müminler! Peki ya size ne oluyor? Sizler neden o Yahudi ve münafıkların peşinden gidiyorsunuz. Onlar sizi saptırmak istiyor. Tam doğru yolu bulmuş iken sizler onlara uyacak olursanız perişan olursunuz. Hem size doğru yolu gösteren peygamber aranızda olmasına ve Allah’ın ayetleri / zaferleri / doğruya götürücü düzenlemeleri gelip duruyor olmasına rağmen nasıl olurda bu nimete nankörlük eder ve o Yahudi / münafık inkârcılara inanırsınız? Hani İslam Cumhuriyeti kurulmadan önce onların peşinden gidiyordunuz da birbirinizi boğazlıyordunuz, neredeyse yok oluşun eşiğine gelmiştiniz. Onlar sizin neslinizi kurutacaklardı. Fakat Allah’ın ihsan ettiği İslam Cumhuriyeti nimeti sayesinde kardeş oldunuz ve yok oluştan kurtuldunuz. Bu nedenle O’nun ipine / politikasına / yoluna sımsıkı sarılın. Sakın O’nun yolundan ayrılmayın. Onların aranıza fitne ateşi yakmalarına engel olmak için içinizden Akil İnsanlar Heyeti ve Asayiş güçleri oluşturun. Bu topluluğun mensupları onların gazına gelmeyen ve aklı başında olan insanlardan oluşsun. Onlar insanlar arasında oluşturulmak istenen fitne ateşini söndürsünler ve sakın oyuna gelmesinler. Toplumdaki barışı, asayişi ve huzuru sürekli kılsınlar. İyiliği emretsinler ve kötülükten uzaklaştırsınlar. Birbirinize düşman olarak sürekli çatışma içerisinde iken Cenab-ı Hakk’ın öğretisi ile birlik sağladınız ve birbirinizin kardeşi oldunuz. Bu Rabbinizin çok açık ayetidir. Bir mucize gerçekleşti. Şimdi bu mucizeye şahit olduktan sonra tekrar eskiye dönerek parça parça olmayın. Tekrar birbirinize düşman olup çatışma içerisine girmeyin. Aksi takdirde yüzünüz kara çıkar ve büyük bir azap ile yüz yüze gelirsiniz. Bunun sebebi de sizin nankörlüğünüzden başkası değildir. Allah kimseye zulmetmek istemez. Fakat göklerde ve yeryüzündeki her şeyin sahibi olan Allah’ın doğaya koyduğu yasalara göre işlerin bu yasalar çerçevesinde cereyan etmesi nedeniyle bu hareketlerinizin sonunun azap olduğunu bilin.” 100-109- Ey Müminler! Kendilerine kitap verilenlerden bir guruba itaat ederseniz, imanınızdan sonra sizi küfre döndürürler. Hâlbuki size Allah'ın ayetleri / düzenlemeleri / zaferleri ortaya konmuş ve O'nun Elçisi de aranızda olduğu halde nasıl olurda inkârcılığa yönelirsiniz? Kim Allah'a sımsıkı bağlanırsa, kesinlikle o, dosdoğru yola iletilmiştir. Ey müminler! Allah'a nasıl takvalı davranmanız / sakınmanız gerekiyorsa öyle takvalı davranın / sakının ve sakın müslüman olmaktan başka bir sıfatla can vermeyin. Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılın. Sakın dağılıp ayrılmayın ve Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; Hani birbirinize düşmandınız da O kalplerinizi kaynaştırdı. Böylece O'nun lütfu sayesinde kardeş oldunuz. Bir ateş çukurunun tam kenarındaydınız da oradan sizi O kurtardı. İşte, Allah, size ayetlerini böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız. O halde içinizden hayra çağıran, iyiliği / marufu emreden, kötülükten / münkerden men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. Sakın kendilerine apaçık deliller gelmesine rağmen bölücülük yapıp ayrılan (şu ehli kitap mensubu) kimseler gibi olmayın. Çünkü bazı yüzlerin ağaracağı bazı yüzlerin de kararacağı bir günde bunlar için büyük bir azap vardır. İşte o gün yüzleri kapkara kesilen kimselere, “Ya demek siz inandıktan sonra inkâra geri döndünüz ha? Öyleyse, nankörlüğünüzün cezası olarak tadın azabı!” denilir. Yüzleri ağaranlar ise, Allah'ın rahmeti içindedirler. Onlar orada ebedi kalıcıdırlar. İşte bütün bunlar, hakkın ikamesi (hakkın, doğruluğun ve adaletin uygulanması) için okuduğumuz Allah'ın ayetleridir. Allah âlemlere zulmetmek istemez. Göklerde ve yeryüzünde olan her şey Allah'ındır. Bu nedenle bütün işler Allah'ın koyduğu yasalara (doğal / fıtrat) göre cereyan eder. (Ali İmran Suresi 100-109) Cenabı Hak, Anayasal ahdine sadık kalarak Peygamberimizin yanında saf tutan müminleri över. Onların insanların arasından çıkarılmış en hayırlı topluluk olduğu ve iyiliği emredip kötülüğü önlemeye çalıştıklarına vurgu yaptı. Bu uğurda da kendilerine vaat edilen başarıya mutlaka erecekleri konusunda Allah’a güvenlerinin tam olduğunu ifade etti. Diğer taraftan Cenab-ı Hak, Yahudilerin de Anayasal ahitlerine sadık kalıp, Allah’a güvenselerdi kendileri için çok hayırlı olacağını belirtti. Ama gelinen aşamada gelecek onlar için karanlık görünüyordu. Gerçi onlardan bazıları hala anayasal sisteme bağlıydılar ve Allah’a ve Hz.Muhammed’e@ olan güvenlerini / imanlarını korumaktaydılar fakat pek çoğu yoldan çıkmıştı. 110- Siz insanların iyiliği / kurtuluşu için eğitilmiş ve bu doğrultuda gayret gösteren en hayırlı topluluksunuz; iyiliği /marufu emreder, kötülükten / münkerden meneder ve Allah'a inanırsınız / güvenirsiniz. Kitap Ehli de inansaydı / güvenseydi kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. Onlardan bazıları mümindir, fakat pek çoğu yoldan çıkmıştır. (Ali İmran Suresi 110) 16.12. Müminlerin Endişelerini Giderme Cenab-ı Hak, müteakip mesajlarında Yahudilerin Allah’ın ahdine bağlı kalmamaları nedeniyle her zaman alçaklık damgası yedikleri ve her nereye gittiler ise Allah’ın hışmına uğradıkları ve perişan olduklarına değinerek Medine’yi savunurken onların arkadan saldırmaları tehlikesinden korkmamaları gerektiğini müminlere söyledi. Onların müminlerle savaşmayı asla göze alamayacaklarını vurguladı. Dünyevi süfli menfaatleri için ahitlerini satan bu insanlar, canlarını nasıl ortaya koyabilirler ki? Cenab-ı Hak, Yahudilerin müminlere savaş açacak olmaları halinde dönüp kaçacaklarını belirtti. Onların savaşmayı göze alamayarak zillet içerisinde kaçıp hezimet yaşayacaklarının sebepleri olarak şu hususları bildirdi; Onların ihanet ederek haddi aşmış olmaları, Hainlerin korkak olmaları, Allah’ın kendilerine gösterdiği apaçık kanıtları / işaretleri / düzenlemeleri reddetmeleri, Kendilerine yol gösteren peygamberlerini öldürmüş olmaları. Böylece müminlere Uhud savaşı öncesi moral verilmiş ve birlikte yaşadıkları Yahudilerin kendilerine ihanet ederek arkadan darbe yeme konusundaki endişeleri giderilmiştir. 111-112- Onlar size incitmekten başka hiçbir zarar veremezler. Size savaş açsalar bile arkalarını dönüp kaçarlar. Kimse onların yardımına da koşmaz. Onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar, üzerlerine alçaklık damgası vurulmuştur. Allah'ın (İslam Cumhuriyetinin himayesine) ipine ve insanların (diğer kabilelerin himayesine) ipine sığınanlar dışında onlar Allah'ın hışmına uğradılar / uğrayacaklar ve üzerlerine de zillet damgası vurulmuştur. / vurulacaktır. Bu, onların Allah'ın ayetlerini / düzenlemelerini / değerler sistemini inkâr etmiş olmaları ve haksız yere peygamberleri öldürmeleri sebebiyledir. Bu, onların asi olmaları ve haddi de aşmış olmaları nedeniyledir. (Ali İmran Suresi 111-112) 16.13. Ahitlerine Bağlı Olan Yahudiler Cenab-ı Hak, Yahudilerin hepsinin aynı olmadığını, onların içerisinden iyi ve takvalı kimselerin de bulunduğunu bu nedenle toptancı bir yaklaşımla hepsinin hain olarak görülmemesi gerektiğine vurgu yapan mesajlarını da gönderdi. Böylece Yahudilerden Allah’a samimi bir şekilde iman edip, iyiliği emreden, kötülükleri önlemeye çalışan, hayırlarda yarışan, iyi niyetli ve Allah’a bağlı olanlarını ahitlerine ihanet edenlerden ayrı tuttu. Onlara mükâfatlarının verileceğini bildirdi. Ahitlerine ihanet ederek haddini aşan Yahudilerin zengin ve taraftarlarının çok olmasının Allah’ın cezalandırmasına engel olamayacağını ve onların şiddetli bir azaba çarptıracağını vurguladı. Ka’b bin Eşref ve Ebu Rafi gibi Yahudi finansörlerin Medine İslam Cumhuriyetini devirmek için yaptıkları harcamaların boşa gittiği ve cezalarını çektikleri gibi bundan sonra da onların yolunda gidecek olanların hüsrana uğrayacaklarını belirtti. 113-117- Gerçi onların hepsi bir değildirler. Kitap Ehli içinde gece vakitlerinde Allah'ın ayetlerini okuyup secdeye kapanan dosdoğru bir topluluk da vardır ki; onlar Allah'a ve ahiret gününe inanır, iyiliği / marufu emreder, kötülükten / münkerden men eder ve hayırlarda da birbirleriyle yarışırlar. İşte onlar ıslah edici iyilerdendirler. Onların yaptıkları hiçbir iyilik karşılıksız bırakılmayacaktır. Allah, takvalı davrananları / sakınanları gayet iyi bilir. Şu inkâr edenlerin ise ne malları ne de çocukları Allah'a karşı onları koruyabilir. Onlar, ateş halkıdır ve orada sürekli kalıcıdırlar. Onların bu dünya hayatında yaptıkları harcamaların durumu, kendilerine zulmeden bir toplumun ekinlerine vurup mahveden dondurucu bir soğuğu olan bir rüzgârın durumu gibidir. Allah, onlara zulmetmedi. Fakat onlar, kendi kendilerine zulmediyorlardı. (Ali İmran Suresi 113-117) 16.14. Devlet Sırlarının Güvensiz Kişilerden Saklanması Cenab-ı Hak, müminlere Uhud savaşı öncesi taktik ve tedbir olarak Yahudilerle hiçbir sırrı paylaşmamalarını emretti. Mekke ordusuna karşı belirlenecek savunma taktik ve stratejisinin Yahudilere açık edilmesi halinde onların bu bilgileri Mekke ordu komutanları ile paylaşacaklarını bildirdi. Anayasal ahitlerine ihanet eden Yahudilerin müminlerin başına kötü şeyler gelmesi için ellerinden gelen her şeyi yapacaklarını belirtti. Onların böyle davranmalarının sebebini Cenab-ı Hak şöyle belirtti; “Dışa vurdukları davranışlarından da görüleceği üzere, onlar Hz.Muhammed’den@ ve müminlerden son derece nefret etmektedirler ve hatta onlar içlerinde kimsenin hayal bile edemeyeceği büyüklükte kin ve nefret beslemektedirler.” Cenab-ı Hak, Yahudilerin müminlere bakış açıları ile müminlerin onlara bakış açılarını kıyasladı. Onların müminlere tahmin edilemeyecek derecede düşmanlık ve kin içerisinde olmalarına karşın müminlerin onları aynı ilahi öğretiyi paylaşmaları nedeniyle sevdiklerini belirtti. Fakat diğer taraftan müminlerin herhangi bir iyiliğe / hayra sahip olmaları halinde Yahudilerin buna çok üzüldüklerini ve onları son derece kıskandıklarını ama müminlerin başına bir felaket gelirse o takdirde buna sevineceklerini ifade etti. Bütün bu gerekçeler nedeniyle sır niteliği taşıyan bilgilerin Yahudilere açıklanmamasının müminlerin güvenliği için kaçınılmaz olduğu ortaya konuldu. Cenab-ı Hak bu kuralı genele şamil kılan bir ifadeyle mümin olmayan kimselerle gerek bireysel gerekse devlete ait sırları paylaşmanın yasak olduğunu bildirdi. 118-120- Ey iman edenler! Sizden olmayanları sırdaş edinmeyin. Zira onlar sizi yoldan çıkarmaktan ve aranızda fitne çıkarmaktan geri durmadılar. Sizin sıkıntıya düşmenizi istediler. Kin ve düşmanlıkları ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür. İşte Biz belki aklınızı kullanırsınız diye ayetleri böyle açık açık beyan ettik. Siz ki onlara sevgiyle yaklaşmanıza karşı onlar size kin ve öfke duymaktadırlar. Siz Kitabın / Anayasanın tümüne inanıp bağlı olmanıza rağmen onlar sadece sizinle buluştukları zaman “Kitaba (Anayasaya) inanıyoruz / bağlıyız” derler. Birbirleriyle baş başa kaldıkları zaman ise size karşı besledikleri kin ve öfkelerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: “Kininizle geberin! Şüphesiz Allah kalplerde olanı en iyi bilendir.” Size bir iyilik gelse bu onları üzer. Ama başınıza bir kötülük gelse o zaman da sevinirler. Eğer sabreder ve takvalı davranırsanız / korunursanız onların hileleri size hiçbir şekilde zarar veremez. Çünkü Allah onları kendi yaptıklarıyla kuşatmıştır. (Al-i İmran Suresi 118-120) 16.15. Uhud Savaşı İçin Mekke’nin Hazırlıkları Mekke’nin Şam ticaret yolu, müminlerce kontrol altına alınınca Mekke müşriklerinin ileri gelenleri bu ablukayı kırmanın tek ve meseleyi kökten halledecek çözüm yolunun Medine İslam Cumhuriyeti’nin ortadan kaldırılması olduğu konusunda ortak kanaate varmışlardı. Bunun için Medine İslam Cumhuriyeti’ne öldürücü bir darbe vurulması gerekiyordu. Mekke Yönetimi, hem Bedir mağlubiyetinin intikamını almak hem de Şam ticaret yolunu açacak darbeyi vurmak için hazırlıklara girişti. Adel, Kare, Dış, Ehabiş gibi bazı kabilelerden 2000 paralı asker tedarik ettiler. Mekkelilerden 1000 kişilik savaşçı askerin de katılımı ile toplam 3000 askerden oluşan bir ordu oluşturdular. Ebu Süfyan’ın komuta edeceği Mekke ordusu 700 zırhlı, 200 atlı asker ve 3000 deve ile teçhiz edildi. ([1] ) Mekkelilerin bu savaş için yarım milyon dirhem kaynak ayırdığı rivayet edilir.([2] ) Uhud Savaşının ağırlıklı ve esas nedeni kapanan ticaret yollarının açılması olmakla beraber müşrik ileri gelenlerin halkı savaşa razı etmede kullandıkları slogan “Bedir’in intikamının alınması” ve zedelenen haysiyetlerinin yeniden kazanılmasıydı. Zira Bedir’de Mekke’nin en önde gelen liderleri öldürülmüştü. Mekke Yönetimi Bedirde öldürülenlerin yakınlarının intikam isteklerinin ağır baskısı altındaydı. Ayrıca diğer Arap kabileleri arasında itibarsız hale gelmiş olmaları da onları bu savaşa zorlamaktaydı. Hazırlıkları tamamlayan Mekke ordusu yola koyuldu. Diğer taraftan Abbas b. Abdülmuttalib, Mekke ordusu hakkındaki bilgileri bir mektupla gizlice ve son derece süratli bir şekilde (üç gün) Peygamberimize bildirdi. Bu mektup, Mekke ordusundaki savaşçı sayısını ve bunların silah ve ekipmanları ile harekât zamanı konusundaki bilgileri içeriyordu. Mekke ordusu Medine’ye 5 km mesafedeki Uhud dağının eteklerine kadar geldi ve orada kamp kurup beklemeye başladı. Mekkeliler Medine'ye saldırmayıp açık arazide savaşı tercih ediyorlardı. Çünkü Medine şehrinin kabilelere göre ayrılmış mahallelerden oluşuyordu ve bu mahallerdeki evler savunmaya elverişli bitişik nizam bir mimariye sahipti. Medine’ye saldırı yapılması halinde şehrin söz konusu mimari yapısının avantajını kullanacak müminlerin onlara çok büyük kayıplar verdirmeleri mümkündü. Kale gibi yapılardan yapılacak ok ve taş atışları ile Mekke ordusu çok ciddi kayıplara uğrayabilirdi. Bu hususu gayet iyi bilen Mekke ordusundaki bazı kimseler Medinelileri şehrin dışına çekmeye çalışmanın daha akıllıca olacağını söylediler. Ayrıca şehre saldırmak Medine’deki ayrılıkçı Yahudileri ve münafıkları da Hz.Muhammed’in yanında yer almaya itebileceği ve böylece tüm Medinelilerin toplu direniş yapacakları ihtimali de vardı. Bu değerlendirmeleri yapan Mekke ordusu komuta heyeti sonunda Medine şehrinin çıkış istikametini ablukaya alarak beklemeye karar verdi. Bu bekleme sırasında da Medine ordusunun şehir dışına çekilmesi durumunu dikkate alarak Uhud önlerinde çeşitli kuyular kazıp üstlerini örterek tuzaklar hazırladılar. 16.16. Mescid-i Nebevi de Savaş Stratejisi Üzerine Müşavereler Medine İslam Cumhuriyeti ileri gelenleri de Mekke ordusu ile nasıl ve nerede savaşılmasına karar vermek için Mescid-i Nebevi de toplandı. Hz.Muhammed@ ile münafıkların başı olan Abdullah bin Ubey ve savaş konusunda tecrübeli bazı şahsiyetler, Mekke ordusunun saldırısına şehrin içerisinde kalarak savunma şeklinde cevap verilmesi stratejisini tercih ettiler. Mekke ordusunun karşısına çıkıp bir meydan savaşı yapmanın tehlikeli olduğunu zira düşman ordusunun çok kalabalık oluşunun kendileri açısından büyük bir dezavantaj olduğunu ifade ettiler. Ama Mekke ordusunun şehre saldırması beklenir de şehir savunulacak olursa düşman kuvvetlerine çok büyük zayiatlar verdirileceği ve onların asla başarı sağlayamayacağı ifade edildi. Şehrin mimari yapısının (Şekil 4) savunmaya son derece elverişli olması yanında kadın ve çocukların da emniyette olacakları değerlendirildi. Dahası kadınların ve çocukların bile bu savaşa evlerin çatılarından / damlarından düşmana atacakları taşlarla savunmaya yardım edecekleri de dile getirildi. Diğer taraftan Medine’nin ayrık mahalle yapısından dolayı Mekke ordusunun mahalleler arasına dağılacağı ve böylece kuvvetlerinin azalacağı da değerlendirildi. [1] ) https://islamansiklopedisi.org.tr/uhud-gazvesi [2] ) Hz. Muhammed'in Hayatı ve İslâm Daveti –Medine Dönemi –Celalettin Vatandaş – Sahife 144 Şekil 4 Medine Şehir Yapısı Savunma stratejinin bütün bu avantajlarının yanı sıra başka avantajları da vardı. Şöyle ki; Medine’nin her kabilesi kendi mahallesinde savunma yapacaktı. Mekke ordusunun çocuklara ve kadınlara zarar verme endişelerinden kaynaklanan nedenlerle münafık olsun Yahudi olsun çatışmadan kimse kaçmayacak / kaçamayacaktı. Dolayısıyla şehir topyekûn direnecekti. Yukarıda anılan avantajlar dolayısıyla Medine’nin savunulma stratejisi kabul edilmek üzereyken bazı heyecanlı müminler savunma stratejisinin korkaklık olduğunu, meydana çıkıp düşmanla çarpışmanın yiğitlik olacağını savundular. Bu düşünceyi savunan müminlerden lyas b. Evs çıktı ve fikrini şöyle ifade etti; “Ey Allah'ın Resulü! Kureyş müşriklerinin kavimlerine dönüp 'Muhammed'i ve adamlarını Medine'de kıstırdık' demelerinden çekiniyorum. Medine'ye kapanmamız Kureyş'in cesaretini artırır. Bütün hurmalıklarımızı keser, bütün ekinlerimizi çiğnerler. Ey Allah'ın Resulü! Biz müşrikken Araplar üzerimize gelirlerdi de o zaman dahi Medine'ye sığınmazdık. Kılıçlarımızı sıyırır, üzerlerine hücum eder, aşağılanmış bir hâlde onları çevremizden kovardık. Bugün düşmanımızı savaş alanında karşılamaya ve defetmeye daha layık ve elverişli durumdayız- Senin sayende Allah'ın bizi destekleyeceğini bilip dururken bizi evlerimize kapatma.” ([1] ) Bu müminin sözlerinden anlaşıldığı üzere bu stratejinin dezavantajlarına da işaret edilmiştir. Şöyle ki; Mekke ordusu eğer Medine’nin yegâne geçim kaynağı olan ekinleri ve hurma ağaçlarını yok edecek olursa Medine İslam Cumhuriyetinin savaştan sonra ayakta kalması ekonomik nedenlerden dolayı zor olacaktı. Diğer taraftan Ebu Said el-Hudri’nin babası Malik b. Sinan’ın sözleri ise hem iman hem de yiğitlik ifade etmekteydi: "Ya Rasulallah! Biz, vallahi, iki iyiliğin arasında bulunuyoruz. Bu iyiliklerden birisi; Allah, bizi onlara galip ve muzaffer kılarsa-ki, böyle olmasını dileriz-bu da Bedir vakası gibi bir vaka olur, onlardan kaçıp kurtulanlardan başkası kalmaz. Ya Rasulallah! Bu iki iyilikten diğeri de Yüce Allah'ın bize şehitlik nasip etmesidir. Vallahi, ya Rasulallah! Bence bu ikisinden hangisi olursa olsun, onda hayır vardır" dedi. Hz. Hamza da: "Sana Kitabı indirmiş olan Allah'a andolsun ki, şu kılıcımla Medine dışında Kureyş müşrikleriyle çarpışmadıkça bir şey yemeyeceğim!" dedi. Meydana çıkarak Mekke müşrikleri ile göğüs göğüse çarpışma yapılmasını savunan müminlerin bu konuşmaları üzerine Ensar’ın çoğunluğu bu görüşe doğru kaydılar. Münafıkların başı olan Abdullah bin Ubey ve bazı yaşlı tecrübeli şahsiyetler ise bu görüşe şiddetle karşı çıktılar. Onlar «ne zaman Medine dışına çıkıldıysa yenilgiye uğranıldığını ama Medine içerisinde kalıp savunma yapıldığında ise galip gelindiğini» belirttiler. İyas bin Evs’in ifadeleri ile çelişen ifadeler sarf eden bu münafıklar belki de Hz. Peygamberin yalnız bırakılması, gücünün azaltılıp yenilmesini temin etmek için samimi mümin gençleri çaktırmadan gaza getirmişlerdi. Şayet kendi tercih ettikleri ve hatta Hz.Muhammed’in@ de katıldığı strateji kabul edilmeyecek olursa o takdirde savaşa katılmamak için gerekçeleri doğmuş olacaktı. Bu nedenle tartışmayı alevlendirdiler. Samimi mümin gençlerin sürekli onurlu ve kahramanca fakat stratejik akıldan yoksun olan meydan savaşı stratejisini savunan bir tutum içerisine girmelerini sağladılar. Hararetli tartışmalar sırasında münafıklar samimi mümin gençleri daha da kışkırtmak için savaş stratejisi bilmemekle suçladılar. Samimi mümin gençler ise onlara asıl savaşı bilmeyenlerin kendileri olduğunu belirttikleri gibi onları korkaklıkla da suçladılar. 16.17. Müşavereler Neticesinde Alınan Kararlar Şiddetli tartışmaların sonunda Hz.Muhammed@ de şehrin savunulması noktasında münafıklarla aynı görüşte olmasına rağmen münafıkların yanında yer almak yerine samimi müminlerin görüşünden yana tavır koymayı daha uygun buldu ve savaşı Medine dışında yapma kararı alındı. Münafıklar bu kararı hiç benimsemediler ve karar aleyhine tezvirat yapmaya başladılar. Onlar açısından peygamberimizi mücadelesinde yalnız bırakma yönündeki amaçlarına ulaşmak için gerekçeleri elde etmişlerdi. Şimdi bundan sonra yapacakları bu strateji aleyhine tezviratlarını iyice köpürtmek ve böylece Medine İslam Ordusundan koparabildikleri kadar asker koparmaktı. Karardan sonra müminler hazırlıklarını tamamladılar. Mekke ordusunun Uhud dağı eteklerine konuşlanmasından iki gün sonra Medine İslam Ordusu Uhud Savaşı için Medine’nin dışına hareket etti. Fakat Uhud’a hareket etmeden önce Mekke ordusu ile Medine dışında savaşma kararının yanlışlığını anlayan, hatta münafıkların gazına geldiklerini fark eden samimi müminler bu isteklerinden vazgeçtiklerini ve düşmanı Medine’de karşılama şeklinde kararın değiştirilebileceğini bildirerek peygamberimize özürlerini beyan ettiler. Fakat Hz.Muhammed@ bir karar alındıktan sonra o kararın gereğini yapmadan karar değiştirmenin, yönetimi ne yaptığını bilmeyen istikrarsız bir duruma düşüreceğini ifade eden bir konuşma yaparak onların talebini reddeder; “Bir peygamber düşmanla savaşmadan ve Allah onunla düşmanı arasındaki hükmünü vermeden zırhını çıkarmaz. Ben size ne emrediyorsam onu yapın. Haydi, Allah'ın ismini anarak yola çıkın. Sabır ve sebat ederseniz Allah'ın yardımı sizinle olacaktır” ([2] ) 16.18. Medine İslam Ordu’sunun Uhud’a Hareketi Yaklaşık 1000(bin) kişiden oluşan Medine İslam Ordusu Medine'den çıkarken Yahudilerden 600 kişilik bir birlik Medine İslam Ordusuna katılmak üzere geldi. Savaşın çıkacağı ayan beyan ortada olduğu zamanlarda savaşa katılmamak için çeşit çeşit bahaneler üreten ve ortalığı fitneye boğan Yahudilerin İslam Ordusuna katılmak için bir birlik göndermesinin nedeni, savaştan sonra Anayasayı ihlal etmediklerine yönelik bir delil göstermek içindi. Şayet savaşı İslam ordusu kazanırsa Anayasayı ihlal ettikleri gerekçesi ile İslam Cumhuriyeti tarafından yargılanmaları halinde, onlar “Biz Anayasadaki Medine’nin savunulmasına katkı sağlama yükümlülüğümüzü yerine getirmek için orduya katılmak üzere askeri kuvvet gönderdik” diyeceklerdi. Fakat Hz.Muhammed@ onların orduya katılma tekliflerini reddetti. Eğer peygamberimiz onların orduya katılmasına rıza gösterseydi bu kez de onlar müminlerin savaş stratejilerini bozarak yenilmelerini kolaylaştıracaklardı. Zira savaşa katılmamak için ortalığı karıştıran Yahudilerin şimdi orduya katılmaya çalışması samimiyetten uzaktı. Bu görüşün doğruluğunu ispat eden en önemli delil ise Yahudi âlimi olan Muhayrık’ın savaşa katılmak isteğini peygamberimizin geri çevirmemesidir. O samimiyetini Uhud’da şehit düşerek göstermiştir. Medine İslam Ordusu Uhud’a doğru Medine’den çıkarken Hz.Muhammed@ Şeyheyn denilen yerde orduyu konaklattı, orduya yeniden düzen verirken çocuk yaştaki delikanlıları geri gönderdi. Yaşları küçük olmasına rağmen kendilerini güçlü gösteren ve iyi bir okçu olan Rafi ile yaşı küçük olmasına rağmen iri kemikli olan Semure adlı iki delikanlının orduya katılmasına izin verdi. 16.19. Savaş Öncesi Medine İslam Ordu’sundan Ayrılmalar Şeyheyn'deki konaklama sırasında İslam Ordusunda bir bölünme yaşandı. Medine'de kalarak savunma savaşı verme konusunda ısrarcı olan Abdullah b. Ubey yan çizdi. O, peygamberimize hitaben “savaş strateji bilmeyen çocuk çoluğun ya da heyecanlarına yenilen kişilerin dediğine uyuyorsun da bizim gibi güngörmüş tecrübeli şahsiyetlerin sözlerini dikkate almıyorsun. Güya savaşı biz bilmiyoruz. Böyle savaş olmaz, yenilgi kaçınılmaz olacak vb.» sözler sarf etti. O, kendi görüşüne yakın duran kişileri de kandırıp yanına alarak hep birlikte İslam Ordusundan ayrıldılar. Yaklaşık 300 kişinin ayrılışıyla İslâm ordusu 700 kişiye düştü. Abdullah b. Ubey ve ona uyanların ordudan ayrılmaları, müminler için son derece moral bozucu olduğu gibi aynı zamanda ordunun gücünü de önemli ölçüde azaltmıştı. Hatta bu ayrılış İslam Ordusunun dağılmasına kadar gidebilecek olumsuz bir gelişmeydi. Bunun en önemli göstergesi ise Harise ve Selime kabilelerinin Medine İslam Ordusundan ayrılmayı düşünmeleri idi. Fakat Hz.Muhammed@ Bedir Savaşında da İslam Ordusunun gayet zayıf olmasına rağmen Cenab-ı Hakk’ın yardım için gönderdiği melaikelerle zafer kazanıldığından hareketle bu savaşta da ilahi yardımın geleceğini vaat ederek söz konusu kabileleri orduda kalmaya ikna etti ve böylece ordunun dağılmasının önüne geçti. Yalnız melaikelerle yapılacak yardımı sabırla mücadele etme ve emirlere itaat şartına bağlandığını da belirtti. Cenab-ı Hak, bu durumu savaştan sonra aşağıdaki ayetlerle kayıt altına aldırdı; 121-127- Hani sen, müminleri savaş meydanına götürüp mevzilerine yerleştirmek üzere sabah erkenden ehlinden ayrılmıştın. Allah, her şeyi işiten ve her şeyi bilendir. İşte o zaman içinizden iki topluluk, paniğe kapılıp neredeyse geri dönmek üzereydi. Hâlbuki Allah kendilerinin yardımcısıydı / velisiydi. Müminler sadece Allah'a tevekkül etmeli! Andolsun sizler güçsüz iken, Allah size Bedir'de yardım etmişti. Öyleyse Allah’tan sakının ki şükredenlerden olasınız. Hani sen müminlere, “Rabbinizin, indirilecek üç bin melekle size yardım etmesi size yetmez mi?” demiştin. Eğer sabreder ve takvalı davranacak / emirlere itaat edecek olursanız, düşman ansızın üzerinize saldırdığında, Rabbiniz eğitilmiş beş bin melekle size yardım edecektir. Allah, bu yardımı sırf size bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. İnkâr edenlerin bir kısmının kökünü kesmek yahut perişan olarak geri dönecek şekilde bozguna uğratmak için gerekli yardım sadece aziz ve hâkim Allah katındandır. (Al-i İmran Suresi 121-127) 16.20. Medine Ordusunun Karargâhı ve Savaş Düzeni Gece karanlık çökünce Peygamberimiz orduyu Şeyheyn’den Uhud’a doğru harekete geçirdi. Savaş meydan savaşı olacağı için savaşın yapılacağı yer olarak Mekke müşrik ordusunun karşısında yer alan bir düzlük seçildi. Hz. Peygamber@ Okçular / Ayneyn tepesini ve Uhud dağını arkalarına alacak şekilde İslam ordusunu bu düzlüğe konuşlandırdı. Savaş sırasında İslam Ordusu’nun Mekke müşrik ordusuna ait atlı birliklerce arkadan çevrelenmesini engellemek için Abdullah bin Cubeyr komutasında 40 / 50 okçudan oluşan birliği Okçular / Ayneyn tepesine yerleştirdi. Korktuğu başına gelmemesi için bu okçuları çok şiddetli bir şekilde uyardı; “Göreviniz bize yönelecek düşman süvari birliğini engellemek, onları oka tutarak püskürtmekten ibarettir. Yerlerinizde sağlamca durun ve bizi arkamızdan koruyun. Düşmanı yenip ganimet toplamaya başladığımızı veya yenilip darmadağın olduğumuzu görseniz bile benden emir almadıkça yerlerinizi terk etmeyin. Eğer sizler görevinizi yerine getirmezseniz bizler galip gelemeyiz” ([3] ) Okçular mevzilerine yerleştirildikten sonra peygamberimiz sabahın erken saatlerinde İslam Ordusunu savaşa hazır hale getirdi. [1] )Hz. Muhammed'in Hayatı ve İslâm Daveti- Medine Dönemi- Celalettin Vatandaş Sahife 145 [2] )Hz. Muhammed'in Hayatı ve İslâm Daveti- Medine Dönemi- Celalettin Vatandaş Sahife 147 [3] ) Hz. Muhammed'in Hayatı ve İslâm Daveti- Medine Dönemi- Celalettin Vatandaş Sahife 150

  • Bölüm 35: TEVHİDE DOĞRU | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 35 TEVHİDE DOĞRU 35.1. Mekke’nin Fethi Ve Huneyn Savaşı Sonrası Askeri Harekâtlar Mekke’nin fethi ve Huneyn Savaşından sonra Hz.Muhammed@ uyguladığı siyaset ile Taif şehrini Hevazin kabilesine ablukaya aldırtmış, Mekkelileri de yine Taif ve Hevazinliler ile kontrol altına tutmayı garantileyince İslam Ordusu ile Medine’ye dönmüştür. Mekke artık İslam Cumhuriyeti’nin egemenliği altına alınmıştır. Bu fethin etkileri tüm Arap yarımadasında görülmeye başlamıştır. Yarımadada Mekke ve Medine çevresinde bulunan orta Arabistan kesimindeki bütün kabileler İslam Cumhuriyetinin egemenliğine girmiştir ya da bu aşamadan sonra teslim / Müslüman olmaya hazır hale gelmiştir. Fakat Yarımadanın uzak kenar bölgelerinde yerleşik Arap kabilelerin ise hala ayak diremeye devam edecekleri aşikârdı. Zira o kabilelerin başındaki reisler, şirk sisteminin getirdiği atomize kabileler halinde, kendi başlarına buyruk, hiçbir otoriteye tabi olmayan ve yaptıklarından dolayı da kimseye hesap vermeyen yöneticilik modelini terk etmek istemiyorlardı. Onlar kendi arzu ve heveslerine göre kabilelerini yönetmek arzusundaydılar. İslam Cumhuriyetine bağlanarak kanun, nizam ve hukuk kuralları ile kayıtlı olmak istemiyorlardı. Dahası uyguladıkları politika ve yaptıkları işlerden kimseye de hesap vermek, yargılanmak istemiyorlardı. Hâlbuki İslam Cumhuriyeti’nin egemenliği altına girdikleri zaman, bu kabile yöneticileri keyfi arzularına göre davranamayacak, uygulamaları hukuk çerçevesinin dışına çıkamayacak ve yaptıkları icraatlar da denetlenecek ve hesap vereceklerdi. Üstelik İslam Cumhuriyetine bağlılıklarını ifade eden vergilerini (zekât) de vereceklerdi. Şimdiye kadar kendi çıkarlarına uygun olarak uydurdukları kutsallar ile kendi keyiflerine göre yönetim modeli olan şirk sisteminin kendilerine sağladığı serbestliği terk etmek istemiyorlardı. Bu nedenle onlar direnmeye devam edeceklerdi. Hz.Muhammed@ bu durumu gayet iyi bildiğinden onların üzerine de askeri kuvvet göndermeye kararlıydı. Zira tarihte hiçbir zalimin gücü görmeden iktidarını kendiliğinden bıraktığı görülmemişti. Onlar güçle korkutulmadığı takdirde kendi istekleriyle kendilerini hukukla kayıtlı / kısıtlı hale getirmeyeceklerdi. Hz.Muhammed@ yine de Arap Yarımadasının kenar coğrafyalarındaki bazı bölgelere kuvvet yerine önce elçiler vasıtasıyla korkutmayı denerken bazı bölgelere ise askeri operasyon yapılması talimatını verdi. Bu minvalde, Amr b. As’ı Umman yöneticileri Ceyfer ve Abd b. Cülenda kardeşlere elçi olarak gönderirken, Ala b. Hadrami’yi Bahreyn yöneticisi Münzir b. Sava’ya elçi olarak gönderdi. Aşağıdaki bölgelere ise askeri birlikler sevk etti; 1- Muhacir b. Ebu Ümeyye komutasında San’aya askeri birlik gönderilmesi (Harita 56) Harita 56:Muhacir b. Ebi Ümeyye’nin San’a Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 2- Ziyad b. Lebid komutasında Hadramut’a askeri birlik gönderilmesi (Harita 57) Harita 57:Ziyad b. Lebid’in Hadramut Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 3- Uyeyne b. Hısn komutasında Temim oğulları üzerine askeri birlik gönderilmesi (Harita 58) Harita 58: Uyeyne b. Hısn’ın Beni Temim Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 4- Hz. Ali komutasında Tay kabilesi üzerine askeri birlik gönderilmesi (Harita 59) Harita 59: Hz. Ali’nin Tay Kabilesine Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 5- Ukkaşe b. Mihsan komutasında Beli ve Uzre oğulları üzerine askeri birlik gönderilmesi. (Harita 60) Harita 60: Ukkaşa b. Mihsan’ın Beni Beli ve Beni Uzre Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 35.2. Heyetler Yılı Hz.Muhammed’in@ İslam Cumhuriyetinin egemenlik alanlarını genişletme konusunda izlediği kararlı adımlar ve başarılı fetihler yarımada Arapları üzerinde etkisini gösterdi. Hz.Muhammed’in@ hareket tarzının durmak olmadığını gören kabileler, sıranın kendilerine geleceğini ve İslam ordusunu durdurmanın imkânsız olduğunu anladılar. Söz konusu kabileler gönülsüzde olsa İslam Cumhuriyetine katılmak için peş peşe Medine’nin yolunu tuttular. Kabile temsilcilerinin hicretin 9.yılından itibaren dalga dalga Medine’ye gelerek Hz.Muhammed’e İslam / Barış Topluluğuna dâhil olma isteklerini bildirdikleri yıla İslam Tarihinde “Heyetler Yılı” adı verildi. Heyetler yılında Sa’lebe oğulları, Suda oğulları, Bahile oğulları, Sümale oğulları, Cerm oğulları, Ehabişler, Ak oğulları, Hüzeyl oğulları, Temim oğulları, Esed oğulları,… gibi önemli kabileler teslimiyetlerini Hz.Muhammed’e@ bildirerek İslam / Barış Topluluğuna katıldılar. İslam / Barış topluluğuna katılan kabile temsilcilerine peygamberimiz yazılı bir emanname verdi. Onlara verilen emannamelerde İslam Cumhuriyetine bağlılık / sadakat vergisi olarak zekât miktarları belirlendi. Bahreyn gibi hükümdarı olan devletlerin İslam Topluluğuna girişlerinde ise halkın Müslüman olması halinde zekât vermeleri, ehli kitap olarak kalan halk içinde cizye vergisi vermeleri karar altına alındı. Bu bölgelerde bulunan ehli kitap kabileler asla dinlerini değiştirmeye zorlanmadılar, fakat kendi kitaplarının / hukuklarının gereğince hükmolunmaları sağlandı. Yani kendi kitaplarında yer alan hukuk dışına çıkılmaması öğütlendi. Ayrıca eğer isterlerse İslam hukuku ile de muameleye tabi tutulabilecekleri kendilerine bildirildi. Ama asla keyfi, hukuksuz, adaletsiz şirk sisteminin devamına müsaade edilmedi. Şirk sistemleri İslam Cumhuriyetinin egemenliği altında yer alan coğrafyalarda tamamen kaldırıldı. İslam Topluluğuna katılan kabilelere bir yılın sonunda Medine’den zekât / vergi memurları gönderildi ve her kabile için öngörülen zekâtlar / vergiler bu memurlar tarafından toplandı. İslam Cumhuriyetine bağlılığı ifade eden bu vergiler Cenab-ı Hakk’ın belirlediği şekilde yine toplum için harcanmak üzere Beyt’ül Mal’de (İslam Cumhuriyeti Maliyesinde) toplanıyordu. 35.3. Birlik / Tevhit İçin Durmak Yok! Yola Devam Edin! Kendinizi Yenileyin! Kabilelerin temsilci heyetleri Medine’ye akın akın / fevc fevc gelip teslimiyetlerini Hz.Muhammed’e@ sunarlarken Cenab-ı Hak, elçisine ve müminlere elde edilen bu başarıdan dolayı Kendisine hamd edilmesiyle birlikte rehavete kapılmamaları, çalışmaya ve çabalamaya aralıksız devam etmeleri gerektiği konusunda uyarılarda bulundu. Elde edilen zaferleri, muvaffakiyetleri / başarıları kendi başarıları olarak görüp gurura ve kibre kapılmamaları konusunda onları uyardı. Bundan sonra eskiden yaptıkları hataları tekrarlamamalarını ve eski alışkanlıklarını terk etmelerini de sıkı sıkı tembih etti. Diğer bir ifadeyle Cenab-ı Hak bu uyarıları ile elçisine ve müminlere, fetihten sonra müslüman olmak için kabileler fevc fevc / bölük bölük Medine’ye geldikleri zaman durmadan, ara vermeden, arka arkaya Rabbinin ismini tespih etmeyi, O’nun dinini / devletini hâkim kılmak, yüceltmek için durmadan çalışmayı emretti. Geçmişe bakıp bu yolda hangi yanlışlar yapılmış, hangi kusurlar işlenmişse tespitlerinin yapılması ve bir daha aynı hatalara, kusur ve yanlışlara düşülmemesi için gerekli tedbirlerin alınmasını emretti. Böylece müminlerin kendilerini yenilemelerini istedi. Artı hala yapmakta oldukları ve bugüne kadar yasaklanmamış yanlışlar / kötü alışkanlıklar kendilerine gösterildiğinde hemen o yanlışların / kötü alışkanlıkların da terk edilmesi talimatını verdi. Rahman Rahim Allah Adına 1-3- (Ey Peygamber) Allah'ın yardımı ile o-Fetih gerçekleştiğinde ve insanların Allah'ın Dinine bölük bölük girdiklerini gördüğünde, Rabbini hamd ile tespih et (Rabbine yönelerek Onun sistemi / Vahyi / dini / devleti için aralıksız / sürekli / çalış / uğraş / didin / anlat ve öğret) ve istiğfar et (geçmişte yaptığınız veya hala yapmakta olduğunuz yanlışların / kötü alışkanlıkların bağışlamasını dile ve o yanlışları / kötü alışkanlıkları bir daha yapmamak için kendini yenile / değiştir). Hiç şüphesiz ki O, tevbe ederek kendisine yönelenleri kabul edendir. (Şüphesiz o yanlışlardan dönen / kendini yenileyen kişileri hem bağışlayacak hem de onların bir daha yanlışa düşmemelerini sağlayacak olan O’dur) (Nasr Suresi 1-3) 35.4. Birliğin / Dirliğin / Devletin Devamı ve Gelişmesi İçin Protokol /Toplumsal İlişki Kurallarının Belirlenmesi Tevhidin / Cumhuriyetin gelişmesi ve devamlılığının sadece askeri operasyonlarla değil İslam Topluluklarına girmiş olan toplulukların birbirleriyle, Cumhuriyet yönetiminin bu topluluklarla ve bireylerin birbirleriyle ilişkilerinin hangi kurallarla olacağının da belirlenmesi gerekiyordu. Cenab-ı Hak İslam Devletini / Dinini yüceltecek ve geliştirecek, İslam toplumunu büyük bir medeniyete taşıyacak davranış kalıplarını, protokol kurallarını ve toplumsal ilişki esaslarını Hucurat Suresinde bildirdi. Bu Sure ile müminlerin artık eski yanlış alışkanlıklarını terk etmeleri ve yeni doğru protokol kurallarını, davranış kalıplarını ve toplumsal ilişki esaslarını kuşanmaları istenir. Birliğin, dirliğin ve yücelmenin ancak bu şekildeki bir değişim süreci ile devam ettirileceği aksi takdirde birliğin dağılma tehlikesinin olduğu da vurgulanır. Söz konusu protokol kuralları, toplumsal ilişki esasları ve adab-ı muaşeret ilkeleri aşağıdaki şekilde belirlenir; 35.4.1-Lidere ve Liderliğe Saygı Kendi başına buyruk (şirk içerisinde) yaşamış kabileleri tek bir ümmet / topluluk olarak bir araya getirildiğinde ve tek merkeze bağlı bir birlik / tevhit yönetimi şemsiyesi altında toplandığında bu birliğin sürdürülebilir olması için söz konusu kabilelerin / toplulukların Liderliği / Başkanı / Peygamberi tanımasının ve ona saygıda kusur etmemesinin büyük önemi vardır. Fakat teslimiyetlerini beyan için Medine’ye gelen Arap kabile heyetlerinin İslam topluluklarının lideri / başkanı olarak Hz.Muhammed’e@ karşı tavır ve davranışlarında eski alışkanlıklarından kaynaklanan kabalıkları vardı. Ancak onlar bu hareketlerinin kaba ve bedevice bir davranış olduğunun farkında değillerdi. Onların medeni bir çizgiye gelmeleri için diğer müminlerin örnek davranışlar sergilemeleri gerekiyordu. Diğer taraftan Hz.Muhammed’in@ Sahabelerinin / yakın arkadaşlarının da gerek gelenekten gerekse samimiyetten kaynaklanan benzer davranışları mevcuttu. Bu nedenle İslam topluluğuna yeni katılan bedevi Araplara örnek olmaları için önce sahabelerin / yakın arkadaşların liderlerine / başkanlarına / peygamberlerine karşı gösterdikleri tavır ve davranış alışkanlıklarını değiştirerek liderlerine / başkanlarına / peygamberlerine saygı göstermede önderlik etmeleri emredildi. Cenab-ı Hakk’ın bu emri çerçevesinde yeni protokol / devlet adab-ı muaşereti kuralları şöylece belirlendi; Liderin / Başkanın / Peygamberin makamında yapılacak her türlü konuşma ve görüşmelerde ses tonu, konuşma ve hitaplarda gösterilecek üslup ile liderin / başkanın/ peygamberin üstünlüğü ortaya konacak ve lidere / başkana / peygambere saygıda kusur edilmeyecek, Liderin / Başkanın / Peygamberin huzurunda bulunanlar her türlü hal ve hareketlerinde liderin / başkanın / peygamberin liderliğini / başkanlığını / peygamberliğini huzurda bulunan herkese hissettirecek, Başkalarının nezdinde liderin / başkanın / peygamberin itibarını sarsacak tavır ve davranışlardan sakınılacak, Liderin / başkanın / peygamberin emir ve talimatları karşısında gösterilecek tavır ve davranışlarda azami hassasiyet gösterilecek, Cenab-ı Hak bu protokol / adab-ı Muaşeret kurallarını Hucurat Suresinin ilk ayetlerinde aşağıdaki şekilde bildirdi; Rahman Rahim Allah’ın Adına 1-5- Ey iman edenler! Allah ve Peygamberinin “önüne geçmeyin” ve Allah'ın emirlerine uymakta hassasiyet gösterin. Hiç şüphesiz ki Allah, her şeyi işitir ve bilir. Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamberin sesinden daha fazla yükseltmeyin. Birbirinize bağırarak hitap ettiğiniz gibi Ona yüksek sesle / bağırarak hitap etmeyin. Yoksa siz farkında bile olmadan hizmetleriniz boşa gidiverir. Muhakkak ki Allah’ın Peygamberinin huzurundayken ona saygı ile ve alçak bir sesle hitap edenler, işte onlar Allah kalplerini takvaya erdirmek için sınadığı kimselerdir. Onlar için bağışlanma ve büyük bir lütuf vardır. Kuşkusuz Peygamberin evinin dışından bağırarak sana seslenenler, bunun yanlış bir davranış olduğunu akledemiyorlar. (Konuşmak için) sen evinden yanlarına çıkıncaya kadar bekleselerdi, elbette kendileri için doğru olan davranış olurdu. Bununla beraber Allah, bağışlayandır ve merhametli olandır. (Hucurat Suresi 1-5) 35.4.2- İstihbarat ile Doğru Bilgi, Akıllı, Erdemli ve Ferasetli Siyaset Cenab-ı Mevla İslam Cumhuriyetinde birliği ve dirliği korumanın en önemli yolunun Devlet içerisinde yer alan topluluklara yanlışlıkla zulüm yapılmaması olduğunu bildirdi. Bunun sağlanması için de topluluklar hakkında gelen bilgileri doğrulamak ve bu bilgileri değerlendirip politika geliştirmek için güçlü bir İstihbarat ağının teşkil edilmesi gerekliğine işaret etti. Kurulacak İstihbarat ağı, aynı zamanda bilgi kaynaklarını araştırması ve haber kaynaklarının niyetlerini de doğru okuması işlevini de icra etmesi gerektiğine vurgu yaptı. O, kabilelere karşı izlenecek siyasetin mutlaka akıl, hikmet, feraset, iyiliği hâkim kılacak, güzelliği sevdirecek, birliği / beraberliği benimsetecek ve ayrılıktan / kötülükten kaçındıracak siyaset olması gerektiğini de bildirdi. Kendi inzal ettiği vahiy ve Elçinin rehberliği olmasa müminlerin kendi nefislerinin arzuları, duyguları, hırsları ile hareket edeceklerini ve Medine merkezli İslam Cumhuriyeti’nin başının beladan kurtulamayacağını ve daha büyüme aşamasında iken dağılıp gidebileceğini bildirerek müminleri uyardı; 6-8- Ey iman edenler! Fasık / yasaları çiğneyen biri, size bir haber getirdiğinde, o haberin doğruluğunu iyice araştırın. Yoksa bilmeden bir kavme kötülük eder/ saldırır / zulmedersiniz de sonra bu yaptığınıza çok pişman olursunuz. Allah'ın Peygamberinin içinizde olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Eğer o, birçok konuda size uysaydı, kesinlikle başınız büyük derde girerdi. Fakat Allah size imanı sevdirdi, onu kalplerinize güzel gösterdi. İnkârı (başkaldırmayı), günahkârlığı (yasaları çiğnemeyi) ve azgınlığı da çirkin gösterdi. İşte doğru karar alanlar bunlardır. Bu Allah’ın bir lütfu bir nimetidir. Kuşkusuz Allah her şeyi bilir ve her işinde hikmet sahibidir. (Hucurat Suresi 6-8) 35.4.3- Saldırganlığa Topyekûn Karşı Koyma ve Saldırganı Barışa Zorlama Cenab-ı Hak, Medine merkezli İslam Cumhuriyetine katılan kabileler her ne sebeple olursa olsun birbirleri ile çarpışacak olurlarsa o takdirde Merkezi hükümetin hakemlik yapıp onların aralarındaki sorunu çözmelerini emretti. Şayet çatışan taraflardan birisi barışa yanaşmaz da saldırmaya devam ederse o takdirde devletin diğer toplulukları harekete geçirerek hep birlikte saldırganın üzerine yürümeleri ve onu saldırganlığından vazgeçirmeleri gerektiğini bildirdi. Karşısında zoru gören saldırgan kabilenin / topluluğun barışa yanaşması halinde yapılacak uzlaştırma / hakemlik misyonunda İslam Cumhuriyeti yetkililerinin adaleti gözetmelerini emretti. Devletin / mülkün adalet üzerine durması nedeniyle adaletsizlik yapılması halinde Devletin yıkılacağını ve kimsenin de onlara acımayacağını bildirdi. Cenab-ı Hak, müminlerin ilişkilerinin kardeşlik ekseninde olacağını ve asla birbirlerine düşmanlık yapamayacaklarını, küs duramayacaklarını, birbirlerinin aleyhlerine hareket edemeyeceklerini belirttikten sonra herhangi bir şekilde müminlerin arasında meydana gelebilecek ihtilaf, kavga, dargınlık, kırgınlık vb. durumlarda İslam Cumhuriyeti yetkililerinin ve bireysel olarak diğer müminlerin araya girmeleri ve onları barıştırmalarını emretti. Bağışlanmayı isteyen kimselerin tarafları barıştırma eyleminde bulunmasının önemini vurguladı. 9-10- Müminlerden olan iki topluluk / grup birbirleriyle savaşacak olursa, aralarını düzeltip onları barıştırın. Eğer biri barışa yanaşmaz ve diğerine saldırmaya devam ederse, Allah'ın bu emrine (barışa yanaşın emrine) boyun eğinceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer saldırmaktan vazgeçerse, o zaman iki tarafın arasını adaletle düzeltin ve asla adaletten ayrılmayın. Hiç şüphesiz Allah, adil olanları sever. Müminlerin ilişkileri kardeşçe olmaktan öte bir şey olamaz. / Müminler ancak kardeştir. Öyleyse, kardeşlerinizin arasını düzeltin, barışı sağlayın ve Allah'a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin. (Aksi takdirde birbirinizi yer ve helak olur gidersiniz. Kimse de size merhamet etmez/ acımaz.) (Hucurat Suresi 9-10) 35.4.4- Birlikteliğin En Önemli Temeli «Karşılıklı Saygı» İnsan ilişkilerinde birlik ve beraberliğin en temel kuralı insanların birbirlerini «tanımaları ve karşılıklı saygı» göstermeleridir. Cenab-ı Hak, İslam Cumhuriyeti ekseninde oluşan toplumsal tevhidin en önemli ilkesini “karşılıklı saygı” olarak belirledi. Bunun içinde kabileleri birbirine düşüren, birbirleri ile sürekli savaştıran en önemli sebeplerden olan «aşağılama» âdetini terk etmelerini emretti. Cahiliye / şirk adetlerinden olan kabilelerin birbirlerini aşağılamalarını, küçümsemelerini, ayıplamalarını yasakladı. Sadece kabileler arasında değil, kadın erkek her bireyin birbirlerini aşağılamalarını yasakladı. Dahası cahiliye / şirk adetlerinden olan kötü ve çirkin lakaplar takma ve o lakaplarla insanların / kabilelerin aşağılanmasını da yasak kapsamına aldı. Böylece toplumda insanların şahsiyetlerini inciten ve birliği tahrip eden en önemli alışkanlıklar kaldırıldı. 11- Ey iman edenler! Bir kabile başka bir kabileyi aşağılamasın / alay etmesin, belki aşağıladıkları kabile kendilerinden daha hayırlıdır. Kadınlar da başka kadınları aşağılamasın / alay etmesin, belki aşağıladıkları kendilerinden daha hayırlı kimselerdir. Kendi içinizde birbirinizi de aşağılamayın / karalamayın / ayıplamayın ve birbirinizi çirkin lakaplarla çağırmayın. (Eğer böyle yapmaya devam ederseniz) İman ettikten sonra, fasıklıkla / yasaları çiğnemekle / günahkârlıkla anılmak ne kötüdür. Kim artık bunları terk etmezse, işte onlar zalimlerdir. (Hucurat Suresi 11) 35.4.5- İnsanları Birbirine Düşman Yapan Kötü Alışkanlıklar: Zan, Tecessüs, Gıybet, Dedikodu Cenab-ı Hak, gerek kabileler arasındaki ilişkilerde olsun gerekse kabile bireyleri arasındaki ilişkilerde olsun insanları birbirine düşman kılan zan, tecessüs, gıybet ve dedikodu alışkanlıklarının terk edilmesini emretti. Zira bu kötü alışkanlıklar şirk sisteminin getirdiği toplumsal hastalıklardır. Bunlar bir toplumu yer bitirir. Bu alışkanlıklara sahip insanlar arasında birbirine olan güven kalkar ve birbirlerinin düşmanı haline gelirler. Birliği sağlayan en önemli esaslardan birisi de «Karşılıklı Güven» dir. Karşılıklı güveni ortadan kaldıran ve insanları birbirine düşman kılan ise bu kötü alışkanlıklardır. Bilgiye, gerçeğe dayanmadan yapılan değerlendirme ve verilen hükümler insanların birbirlerine bakış açılarını değiştirir. Bu nedenle insanlar birbirlerine yanlış yaparlar. Bu yanlış ve kötülükler ise telafisi imkânsız zararlara ve düşmanlıklara yol açabilir. İnsanların kusur, hata ve mahremlerini örtmek yerine onları araştırıp açığa çıkarmak ve onların peşine düşmek, kusurları gidermediği gibi onların propagandasını yapmaya yol açar. Böylece günah ve kusurların yaygınlaşmasına sebep olur. Diğer taraftan o kusur ve ayıpları işleyeni arsızlaştırdığı gibi açığa çıkarana karşı kin, nefret ve düşmanlığa iter. Hâlbuki bunları örtmek, o kusur ve ayıpların sınırlı kalmasını sağlar. İnsanların birbirlerine karşı düşmanlıkları da önlenmiş olur. Gıybet / dedikodu da aynı şekilde insanları birbirlerine düşüren çok kötü bir alışkanlıktır. Bu kötü alışkanlık insanlar arasındaki güveni sıfırlar ve fitneye sebep olur. 12- Ey iman edenler! Zan ile hüküm vermekten / değerlendirme yapmaktan uzak durun. Çünkü zan ile verilen hükümlerin / değerlendirmelerin bir kısmı sizleri çok büyük günahlara / hatalara / yanlışlara götürür. Tecessüs etmeyin / Birbirinizin kusurlarını, özel ve gizli hallerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini de yapmayın. / Sizin bir kısmınız diğerinin arkasından çekiştirmesin. Sizden biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemeyi sever mi? Bak bundan nasıl tiksiniyorsunuz. Değil mi? O halde Allah'a karşı gelmekten sakının, (erdemli bir hayat sürün). Kuşkusuz Allah, tevbe edenlerin (bu kötü alışkanlıklarını terk edenlerin ) tevbesini kabul eden ve çok merhametli olandır. (Hucurat Suresi 12) 35.4.6- Üstünlüğün Irk, Soy ve Kabile ile Değil, Allah’ın Emirlerine Uyarak Elde Edileceği Şirk sisteminin öğretisi insanları ırklarına, soylarına, renklerine, dillerine ve maddi güç ve varlıklarına göre sınıflamaya tabi tutuyor ve bazı toplulukları bazılarına üstün gösteriyordu. Cahili Arap kabilelerinin her biri de kendilerini mal, adam, zafer vb. özellikleri açısından çoklukla diğerlerinden en üstün görüyordu. Cahili rekabetin getirdiği bu üstünlük ve şereflilik yarışı onları sürekli savaşa ve çatışmaya götürüyordu. Sürekli birbiriyle çatışma içerisinde olan bu kabileler ilkel ve geri kalmaktan başka bir sonuçla karşılaşmıyorlardı. Ama Cenab-ı Hakk’ın inayetiyle birbirini yiyen bu kabileler İslam Topluluğuna dâhil olmak suretiyle cahiliyeden kurtuldular ve aralarındaki kavga, çatışma ve savaşları bırakıp bir araya geldiler, tevhit oluşturdular. Kabilelerin Allah’ın dininin / devletinin sancağı altında bir araya gelmelerinin hikmeti birbirlerini tanımaları / kabul etmeleri, birbirleriyle yardımlaşma ve dayanışmaları içindir. Onların tevhit olmaları sayesinde ilkellikten, gerilikten ve cahillikten kurtulmuş ve ancak bu yolla üstünlüğe / şereflililiğe ve nimetlere / ikramlara mazhar olmuşlardır. Allah’ın emirlerine itaat etme hususunda gösterecekleri hassasiyet onları daha da üstün kılacaktır. Daha da büyüyecekler ve çok büyük bir medeniyete kavuşacaklardır. Onlar büyük birlik oluşturmakla elde edecekleri bu dünyadaki ikramların yanında ahirette de ikramlara kavuşacaklardır. Böylece Cenab-ı Hak, üstünlüğün kabileleri çatışmaya iten bu farklılıklarda değil Barış / İslam topluluğu oluşturmak için yapılacak fedakârlıklara işaret etti. Bütün insanların aynı asıldan geldiklerini, farklı kabile ve aşiretlere bölünmelerinin hikmetinin birbirlerini tanıma, birbirleriyle kaynaşma, dayanışma ve iş paylaşımı olduğunu vurguladı. Yani cahiliyedeki gibi farklılıkların ayrışma vesilesi değil tam tersine birbirini tanıyarak / kabul ederek ve birbirleriyle kaynaşarak Allah’ın Dininde/ Devletinde, O’nun yasalarına uymada hassasiyet göstererek tevhide / birliğe gitmelerinin çok ikramlara mazhar olunacak değerli bir hareket olacağını belirtti. 13-Ey insanlar! Muhakkak ki Biz, sizi bir erkek ve bir kadından yarattık. Birbirinizi tanımanız / kabul etmeniz/ yardımlaşmanız / dayanışmanız / kültürel ve medeni alışveriş yapmanız için bir araya gelen / tevhit olan aşiret ve kabileler kıldık. Muhakkak ki Allah’ın indinde en üstün / değerli / kerim olanınız (ikram olunanınız, en şerefli, en üstün olanınız), (ırk ya da soy olarak değil) en çok takva sahibi olanınızdır./ Allah’ın yasalarına uyma hususunda en çok hassasiyet göstereninizdir. Muhakkak ki Allah, her şeyi en iyi bilen ve her şeyden haberdar olandır. (Hucurat Suresi 13) 35.5. Müslüman Olmakla Birlikte Haddini Bilmeyen Şımarık Kabilelerin Uyarılmaları İslam Topluluğuna teslimiyetlerini / müslümanlıklarını arz eden fakat haddini bilmeyen bedevi Arap([1] ) kabileleri de vardı. Bu haddini ve konumunu bilmez bedevi Arap kabileler İslam Topluluğuna katılmış olmalarını / müslüman olmalarını sanki İslam Cumhuriyeti yönetimine yani peygamberimize büyük bir lütuf veriyorlarmış gibi gösterip İslam Cumhuriyetinde en üst makamlarda yer edinmeye çalışıyorlar ve devletin gelirlerinden pay istiyorlardı. Temimoğulları kabilesi mensupları bunlardandı. Onlar Mekke’nin fethinden sonra yapılan Huneyn Savaşı ganimetlerinden Hz.Muhammedin Kureyşlilere, Uyeyne b. Hısna ve Hevazin kabilesi reisi Malik’e bol bol verdiğini duyduklarından kendilerine de Cumhuriyetin Hazinesinden bol bol verilmesini istediler. Bu talepleri sırasında da kendilerinin İslam Cumhuriyetine diğer kavim ve kabileler gibi zarar ve ziyan vermeden ve zorluk çıkarmadan İslam olduklarını bu nedenle kendilerine bol bol verilmesi gerektiğini iddia ettiler. İslam Toplumundaki yerlerinin / statülerinin de üst bir yerde olması (İman etmişler seviyesinde) gerektiğini söylediler. Cenab-ı Mevla onların hadlerini bilmelerini ve daha hiçbir fedakarlıkta bulunmadan İslam Cumhuriyetinde üst makamlarda yer alamayacaklarını bildirdi. Eğer Cumhuriyete gerçekten gönülden bağlı iseler bunu ispat etmeleri gerektiğini ve bunun içinde değil ganimet mallarından talep etmek gerçek müminlerin yaptıkları gibi Allah yolunda savaşmalarını ve bu uğurda canlarını ve mallarını ortaya koymalarını istedi. Ancak böyle yaparlarsa sadakatlerini ispatlayacaklarını ve onların yapacakları bu fedakarlıklarının karşılığını da mutlaka eksiksiz göreceklerini bildirdi. Onların ısrarcı tavırlarını da şiddetle azarladı. Dinin / Cumhuriyetin işleyişini ve kurallarını daha yeni katılmış olan kimselerden öğrenilmeyeceği deklare edilerek hadlerini bilmeleri konusunda uyardı. Dahası müslüman olmakla İslam Cumhuriyetinin Liderinin / Hz.Muhammedin minnet altında bırakılamayacağı asıl bu topluluğun içine alınmakla kendilerine çok büyük bir lütuf yapıldığını bildirdi. Hatta bunun bir bedelinin olması ve bu bedelinde ödenmesi gerektiği ifade edildi. 14-18- Araplar (Bedevi Araplar): “Biz iman ettik” dediler. De ki: “Siz henüz iman etmediniz. Şimdilik sadece "teslim olduk / boyun eğerek islam toplumuna girdik/ müslüman” deyin. İman henüz kalplerinize girmedi. / İmanlarınızı henüz kanıtlamadınız. Eğer Allah'a ve Peygamberine itaat ederseniz, Allah amellerinizin karşılığını eksiksiz verir. Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. Gerçek iman edenler, ancak o kimselerdir ki Allah'a ve Peygamberine gerçekten inandılar / güvendiler ve sonra bundan hiçbir şüpheye kapılmadan / hiç tereddüt etmeden Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaştılar. İşte imanlarında samimi olanlar onlardır. (Bedevi Araplara) De ki “Dininizi / Devletin kurallarını Allah’a mı öğretiyorsunuz? Allah göklerdeki ve yerlerdekileri bilir. Allah, her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilendir.” Teslim oldular / İslam topluluğuna katıldılar / müslüman oldular diye bunu başına kakıp seni minnet altına almaya çalışıyorlar. De ki: “Teslim oluşunuzu / İslam topluluğuna katılmanızı / müslüman olmanızı başıma kakıp beni minnet altına almaya çalışmayın. Asıl sizi iman yoluna yönelttiği için, sizin Allah’a minnet borcunuz vardır. Eğer imanınızda samimi iseniz borcunuzu / bedelini ödersiniz” Hiç şüphesiz ki Allah, göklerin ve yeryüzünün gaybını / geleceğini bilendir. Allah bütün yaptıklarınızı görür. (Hucurat Suresi 14-18) 35.6. İslam / Barış Topluluklarının Medeniyete Ulaşması, Dönüştürülmesi Ve Tevhidi İçin Genel / Ortak Düzenlemeler İslam Cumhuriyeti çatısı altında bir araya gelen kabilelerin / toplumların yeknesaklığını / tevhidini sağlamak için herkesin uyacağı temel esasların / ilkelerin belirlenmesi gerekiyordu. Zira şirk sisteminin öngördüğü atomize topluluklarda birlik mevcut değildi. Her kabilenin kendi kutsalına / putuna dayandırarak serbestçe belirlediği kuralları ilkeleri vardı. Kabilelerin kendilerini simgeleyen giyim kuşamları farklı olduğu gibi gelenekleri / adetleri / töreleri de farklıydı. Her kabilenin kendi kutsalına göre belirlenen değer yargıları da birbirinden farklılık arz ediyordu. Bir kabilede temiz ve iyi görülen bir şey diğer kabilede pis ve kötü görülebiliyordu. İyiliğin ve kötülüğün, temizliğin ve pisliğin, doğruluğun ve yanlışlığın ilkeleri putlar adına hüküm koyan otoritelerce belirleniyordu. Ama şimdi sadece Allah’ın otoritesine boyun eğerek müslüman olan bu kabilelerin dönüştürülmesi için şirk siteminin öngördüğü değerlerden uzaklaştırılması ve İlahi değerlerin benimsetilmesi gerekiyordu. Allah’ın belirlediği ortak / genel değer yargıların bütün kabileler için belirlenmesi, düşünce ve uygulama birliğini sağlayacaktı. Böylece kabileler temel değerlerde birleşerek İslam Cumhuriyeti çatısı altında tevhidi, kardeşliği ve barışı tesis edeceklerdi. Cenab-ı Hak, bu amaçla temel değerleri esas alan aşağıdaki genel yasaları / düzenlemeleri inzal etti; 35.6.1- Dengeli ve Temiz Toplum için Helal, Temiz ve Güzel Şeylerin Teşvik Edilmesi Kabileler İslam olmuşlar ve müminlerde çoğalmaya başlamıştı. Fakat mümin toplumu bekleyen başka bir tehlike vardı. Bu tehlike müminlerin dinlerinde aşırılığa giderek tekrar şirke dönmeleridir. Kendilerini İslam’ın ritüellerine daha fazla itaat ettiğini göstermek isteyen kimseler, sınırları aşarlar ve dengeyi yitirirler. Mesela Hristiyan keşişler kendilerini gece gündüz ibadete verir, gündüzlerini oruç tutarak geçirirler ve kadınlardan uzaklaşırlar, dünya nimetlerini kendilerine haram kılarlar, kendilerini dini hizmetlere adarlar vs. vs. onların bu yaptıkları halk tarafından imrenilecek ve takdir edilecek hareketler olarak görülür. Hâlbuki Allah ve Elçileri halktan asla böyle bir şey istememiştir. Onlar kendilerini Allah’a daha çok yaklaştırsın diye bunları yapmaktadırlar ama yaptıkları hayatın akışına ve yaratılışa aykırı olduğu için dengeyi bozarlar. Sonunda da şirk sisteminin ulaştığı sonuçlara varırlar ki şirk sistemi de kendi ruhbanlarından kaynaklı olarak halka temiz şeyleri (tavır, davranış, ilişki, nimet ve yiyecek vb.) yasaklar, pislik / kötü şeyleri (tavır, davranış, ilişki, nimet ve yiyecek vb.) ise serbest bırakır. Müminleri de aynı tehlike beklemektedir. Bazı müminler daha takvalı olmak için yanlış olan bir sürece doğru gitmekteydiler. Hemen tedbir alınmazsa müminler de İslam’ın esaslarından yola çıkarak şirk sistemine doğru evrilme ihtimali vardı. Öyle ki bazı müminler, gecelerini hep ibadetle geçireceklerine, her gün oruç tutacaklarına ve hanımlarına bundan sonra hiç yaklaşmayacaklarına dair düşüncesizce yeminler bile etmişlerdi. Cenab-ı Hak ise müminleri temiz ve güzel şeyleri teşvik etti. Temiz ve güzel şeyleri yasaklayan adetlere / törelere / uygulamalara asla itibar etmemelerini emretti. Hatta daha da ileri giderek Kendisinin helal kıldığı şeyleri kendilerine yasaklayan ve Kendi emrettiği hususları yeterli bulmayarak takva için emredilen şeylerde aşırılığa gitmenin haddi / sınırları aşmak olduğunu bildirdi. Kendilerini daha fazla sevdirmek için yaptıkları bu hareketlerin tam aksine kendilerinden nefret ettireceğini belirtmek için Rabbimiz bu şekilde davrananları sevmediğini açıkça bildirdi. Bu emirlerle aynı zamanda halkın işlerini / geçimini normal yollardan görmesinin idarecilerce engellenerek onları çaresiz bırakıp haram / gayri meşru yollara tevessül ettirilmesi de yasakladı. Bu uyarılardan sonra daha önce yeminler yapmış müminlerin yeminlerini bozarak normal hayata dönmelerine imkân tanımak için Cenab-ı Hak, düşüncesizce yapılan yeminler nedeniyle sorumlu tutulmayacaklarını ve bu yeminlerini bozabileceklerini belirterek onları rahatlattı. Ancak bilinçli bir şekilde, önünü sonunu düşünerek, doğru yanlış analizi yaparak yaptıkları yeminleri bozdukları takdirde cezasını / kefaretini ödemek için de köle azat etmek veya on yoksulu doyurmak veya giydirmek ve bunlara gücü yetmeyenin en az üç gün oruç tutmasını ceza olarak belirledi. Dahası Cenab-ı Hak, İslam toplumunda güveni tesis etmenin yolu olarak müminlerin yeminlerine / sözlerine sadık olmalarının önemine de vurgu yaptı. Aklı kullanmadan, doğru ve yanlış analizini yapmadan verilen sözlerden geri dönüp doğruya yönelmenin bir bedelinden bahsederek müminlerin tüm işlerinde çok dikkatli olmalarına da işaret etti. 87 - 89- Ey iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı temiz ve güzel şeyleri haram kılmayın / yasaklamayın ve haddi / sınırları aşmayın. Çünkü Allah haddi / sınırları aşanları sevmez. Allah'ın size verdiği rızıklardan helal ve temiz olarak tüketin / faydalanın ve inandığınız Allah'tan sakının. Allah sizi, düşüncesizce / bilinçsizce yaptığınız yeminlerden sorumlu tutmaz. Fakat bilinçli bir şekilde yaptığınız yeminlerden sizi sorumlu tutar. Bu şekilde yapılan yemini bozduğunuz zaman onun keffareti (cezası), ailenize yedirdiğinizin orta hallisinden on yoksulu yedirmek veya giydirmek yahut bir köle azat etmektir. Böyle bir imkânı bulamayan kimse ise üç gün oruç tutar. İşte yemin ettiğiniz zaman yeminlerinizi bozmanın cezası budur. Fakat yeminlerinizi korumaya özen gösterin. Allah ayetlerini size böyle açıklıyor ki, şükredesiniz. (Maide Suresi 87-89) 35.6.2- Toplumu İfsat Eden Pis İğrenç İşlerden Müminleri Uzaklaştırma İslam Topluluğuna giren kabileler teslim olmuş / Müslüman olmuşlardı ve böylece şirk sistemini bırakmayı kabul etmişlerdi. Şirk sisteminin öğretisi terk edilmekle birlikte bu sistemin tortusu olan tavır, davranış ve alışkanlıklar ise hala kesin olarak yasaklanmamıştı. Her ne kadar müminlerin bunlardan uzaklaşmaları hususunda teşvik edici ayetler daha önce gelmiş olsa da kesin bir yasaklama hükümleri gelmemişti. Bu nedenle Müslüman olan insanlardan önemli bir kesim hala içki içiyor ve kumar oynuyordu. Toplumun birliği, beraberliği ve kardeşliğini temin için bu hususa da bir düzenleme getirilmesi gerekiyordu. Zira içki içen müminler / müslimler sarhoş olup kendilerini kaybettikten sonra eski şirk döneminde yaptıkları gibi gurur, kibir ve övünmeleri dile getiriyorlar ve sonunda da kavgaya tutuşuyorlardı. Aynı husus kumarda kaybedenler ve kazananlar arasında da husumet meydana geliyordu. Nasıl ki putlar ve fal okları şirk sisteminin en önemli enstrümanları ve toplumu bölme, parçalama ve birbirine kırdırma işlevi görüyorsa, içki ve kumarda aynı işlevi görmekte ve toplumu birbirine düşürmekteydi. Cenab-ı Hak, İslam topluğuna giren tüm insanları barış içerisinde kardeşçe yaşatmak için içki, kumar, dikili taşlar ve fal oklarının şeytan işi pislik işler olduğunu belirterek bunların terk edilmesini emretti. Bu yasaklamanın gerekçesini de bunların insanlar arasına kin ve düşmanlık sokarak kardeşliği bozduğunu belirtti. Bunların aynı zamanda Kendisinin kardeşliğe, huzura ve selamete götüren emirlerini unutturduğunu ve İslam / Barış Cumhuriyetine destek olmaktan alıkoyduğunu da bildirdi. 90 - 91- Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar / putlar ve fal okları şeytan işi pisliklerdir. Bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz. Muhakkak ki şeytan, içki ve kumarla sizin aranıza düşmanlık ve kin sokarak sizi Allah'ı anmaktan ve salattan / namazı müteakip kamu hizmetleri yapmaktan alıkoymak istiyor. Artık bunlardan vazgeçtiniz değil mi? (Maide Suresi 90-91) 35.6.3- Allah’ın Koyduğu Yasalara İtaate Davet: İyiliklere / Islah Edici İşlere Yönelme, Kötülüklerden Uzak Durma Cenab-ı Hak, inzal ettiği emir ve yasaklarla İslam Topluluğuna katılan kabileleri ıslah etmeye çalışırken, bu topluluklardan bazıları bu emir ve yasaklara gönülden derhal itaat ederken, bazıları eski alışkanlıklarını terk etmekte zorlanıyor ve gevşek davranıyorlardı. Toplumların eski alışkanlıklarını terk etmeleri elbette kolay bir şey değildi. Cenab-ı Hak, elçisinin görevinin bu emir ve yasakları bildirmek olduğunu belirttikten sonra, onların emir ve yasaklara uymaları hususunda kendilerini zorlamalarını istedi. Eğer iman ettikten sonra ıslah edici eylemlerde bulunur ve Kendisinin emirlerine itaat noktasında hassasiyet gösterir ve bu hususta istikrarlı olurlarsa / sebatlı olurlarsa eski işledikleri kötülük ve yedikleri haramlar dolayısıyla kendilerinden hesap sorulmayacağını bildirdi. Bu onlar için çok büyük bir lütuftu. Aksi takdirde geçmişte yaptıkları kötülükler ve işledikleri günahlar nedeniyle de hesaba çekileceklerdi. 92 – 93- Allah'a itaat edin, Peygamber'e de itaat edin. Şeytan işi pis işlerden sakının. Eğer yüz çevirirseniz / bu emirlere uymazsanız, biliniz ki, Peygamberimize düşen sadece apaçık tebliğdir. İman edip salih amel işleyenler; iman eder, Allah'ın emirlerine itaat etmede hassasiyet gösterir, salih amel işler, imanlarında ve Allah’tan sakınmalarında sebat eder de daha sonra, imanlarından ayrılmadıkları, Allah'tan korktukları ve iyilikte bulundukları müddetçe, daha önce tattıklarından / yediklerinden dolayı kendilerine bir günah yoktur. Allah iyilikte bulunanları sever. (Maide Suresi 92-93) 35.6.4-İhramlı İken Avlanmanın Yasaklanması Cenab-ı Hak, hac ve umre ibadetindeki ritüellerle insanların eğitilmesini sağlar. Hz. İbrahim’in Kâbe’yi inşa etmesindeki temel amaçta burada icra edilecek eğitim ve öğretim ile insanların Allah’ın istediği niteliklere haiz şahsiyetler yetiştirmektir. Fakat cahiliye döneminde şirk sisteminin egemen olmasıyla hac ve umredeki bu eğitim ve öğretim aksamış ya da değiştirilmiş böylece hedeflenen insan tipi çıkmaz olmuştu. İslam Cumhuriyeti’nin Mekke’ye hâkim olmasından sonra Cenab-ı Hak, hac ve umre ibadetinin ritüellerinin nasıl yapılacağına el attı ve olması gereken değişiklikleri elçisine bildirdi. İslam Topluluğuna katılan kabilelerin barış içerisinde yaşamasının en iyi pratiği Cenab-ı Hakk’ın hac ve umre için belirlediği kurallardır. Özellikle hac ve umreye gelenlerin ihrama girmeleri ve normal zamanda serbestçe yapabildiği eylemlerin ihramlıyken yasak olması onları terbiye eder. Mesela normal yaşamında kişi bir topluluğa girdiğinde giydiği elbisesi ile ağırlanır. Giydiği elbise onun sosyal statüsüne, makamına, işaret eder. Ama ihrama girdiğinde bu elbiselerini çıkararak, tüm sosyal ayrıcalıklarından, rütbe ve makamlarından sıyrılarak diğer insanlarla eşit hale gelir. Böylece makam, rütbe ve sosyal statü sahiplerinin gurur, kibir ve üstünlük duyguları kırılır. Onun diğer insanlarla hiçbir farkının olmadığını anlamasına yardımcı olur. Hac ya da umreden normal yaşama döndüğünde kendini beğenmişliğe ve kibre götüren makam, mevki ve rütbelerin aslında hiçbir değerinin olmadığını anlar. Böylece bir tiyatro gibi yaşadığı ihramlılık hali onun ıslah olmasına, kişiliğini olumlu yönde geliştirmesine yardımcı olur. Ihramlıların herhangi bir canlıyı öldürmesinin yasak olması (akrep, yılan, fare, vb. insanlar için zararlı olanlar hariç) o şahsın normal hayatta da merhametli olması, hayvan, bitki ve insanlara zarar vermemesi konusunda iyi bir pratiktir. Eğer bu yasaklanan eylemi yapacak olursa cezasının olacağı da bildirilmiştir. Cenab-ı Hak bu kuralları belirleyerek İslam / Barış toplumundaki mümin insanların ilahi yasaları, öğreti ve ilkeleri ihlal etmemeleri konusunda uyarmıştır. Nasıl ki hac ve umredeki kurallar ihlal edildiğinde bunun cezasını ödemek varsa aynı şekilde İslam Cumhuriyeti vatandaşları da normal yaşamlarında çiğnedikleri yasaların cezasını ödemek zorundadır. Bu ibadet şirk sisteminin hâkim olduğu dönemlerdeki gibi onlara artık bundan sonra canlarının istediği her şeyi serbestçe / özgürce yapamayacakları, yaptıkları takdirde bedelinin olacağı terbiyesini verir. Böylece disiplinli bir toplum olmanın seremonik pratiği hac ve umre ibadeti ile verilir. Cenab-ı Hak, hac ve umre için koyduğu avlanma yasağını çiğneme kuralı üzerinden kalplerinde hala inkâr / başkaldırma / isyan düşünenler için bir uyarıda bulundu. İslam Topluluğuna katılan kabilelerin tekrar şirk sistemine geri dönebilmek için zaman zaman onların ellerine bazı fırsatları vereceğini bildirerek onların sınanacağını bildirdi. Eğer onlar İslam topluluğundan kopup tekrar şirke dönmeye yönelik fırsat kolluyorlarsa kendilerine verilecek fırsatı değerlendirmeye kalkacaklarını ve İslam Cumhuriyetinin egemenliğinden çıkmak için saldıracaklarını bildirdi. Gerçekten iman eden ve kalplerinden bu tür kötü düşünceler geçirmeyen, yani mümin olmada samimi olanlar, İslam Topluluğundan ayrılmaya yönelik ellerine geçecek imkânlara asla itibar etmeyecek ve İslam Cumhuriyetine sadakatini göstererek imtihanı kazanacakladır. Ancak teslimiyetlerinde / Müslümanlıklarında samimi olmayan kimseler / kabileler ise ellerine geçen ilke fırsatta İslam Cumhuriyetine isyan / inkâr edip saldıracak olurlarsa çok şiddetli bir şekilde cezalandırılacaklarını ikaz etti.( [2] ) Cenab-ı Hak, ayrıca bundan sonra İslam Cumhuriyeti’nin yükselişinin durdurulamayacağını, müminlerin bolluk ve nimetlere erişeceklerini bildirirken esas imtihanların da o zaman başlayacağına işaret etti. Şöyle ki temiz ve arınmış bir toplum olma iddiasında olan müminler, Allah’ın yasalarına aykırı olarak bol nimetlere hem de çok kolay bir şekilde kavuşma imkânlarını elde edeceklerdir. Eğer o mümin kimse gerçekten Allah’ı seviyor ve O’nun emirlerine itaat hususunda hassas davranıyorsa kendisine gayri meşru yoldan sunulan ve kolayca elde edebileceği nimetlere tenezzül etmeyecek ve sınamadan geçecektir. Ama eğer kalbinde Allah korkusu ve sevgisi yoksa hemen o imkânı kendi nefsi lehinde kullanacak ve yanına kadar sokulan avı yakalamak için (bu av cinsel, ticari, siyasi, idari olabilir) hemen saldıracaktır. Böylece Cenab-ı Hakk’ın imtihanından geçemeyecek ve ahirette büyük bir azaba çarptırılacaktır. Elmalılı Hamdi Yazır bu ayetin tefsirinde “Şu halde müminin öyle bir fazilet ile yükselmesi gerekir ki, her zaman haram ve çirkin olan şeyler şöyle dursun, aslı helal olan her türlü nimetler etraflarına saçılmış, önlerine konulmuş olsa bile, Allah'ın izni ve şer'î cevazı olmadan onlara el uzatmayacak, haksız, selâhiyetsiz (yetkisiz) hiçbir şeye dokunmayacak, kendine sahip, nefsine mâlik, eğilimlerine hâkim, Allah'ın emirlerine bağlı olacak. Bu şekilde her türlü emanetlere yetkili, ahlâkî bir fazilet ile başkalarından ayrılacaktır.”([3] ) diyerek konuyu bu açıdan çok güzel ifade etmiştir. Cenab-ı Hak, temiz toplum olmaya aday olan İslam Toplumuna dâhil olan kişi ve kabilelerden gerek İslam Cumhuriyetine gerekse İlahi yasalara karşı gelerek nefislerinin arzu ettiği şekilde yaşamak için fırsat kollayanlarla, gerçekten iman edip samimiyetle İslam’a bağlananları ayırt etmek için yapacağı bu sınamaları, müminlerin hacca giderken ihrama girdikleri zaman yanlarına kadar sokulan av hayvanlarını avlamamaları, eğer nefislerine uyup avlarlarsa ihramlı iken avlanma yasağı ilahi emrini ihlal ederek sınavı kaybedecekleri örneği üzerinden anlattı. 94 – 96-Ey iman edenler! Allah sizi ellerinizin ve mızraklarınızın erişeceği bir avla dener ki, gizlide / samimi olarak / kalben kendisinden korkanları meydana çıkarsın. Kim bundan sonra saldırıda bulunursa onun için acı bir azap vardır. Ey iman edenler, ihramlı iken avı öldürmeyin. İçinizden kim kasten onu öldürürse cezası, içinizden iki adaletli kişinin belirleyeceği öldürülen av hayvanının dengi olan ve Kâbe'ye ulaşmış bir kurbandır. Yahut o nispette fakirleri doyurmak yahut onun dengi oruç tutmak suretiyle kefaret / ceza yerine getirilecektir ki, yaptığı işin vebalini tatmış olsun. Allah geçmişte olanı affetmiştir. Fakat kim bu suçu tekrarlarsa, Allah ondan intikamını alacaktır. Allah daima galiptir, intikam sahibidir. Size ve yolculara yiyecek olmak üzere, deniz avı ve onu yemek helal kılındı. Kara avı ise, ihramlı olduğunuz sürece size haram kılınmıştır. Huzurunda toplanacağınız Allah'tan korkup emirlerine itaat etmede hassasiyet gösterin. (Maide Suresi 94-96) 35.6.5-Kâbe’nin Misyonunun İnsanlara Hatırlatılması Cenab-ı Hak, İslam toplumuna katılanlara Kâbe’nin, Haram ayın ve kurbanlıklarla hac için gelenlerin insanlar için nasıl bir işlev gördüğünü hatırlattı. Kâbe’nin İnsanlığın ayakta kalmasını sağlayan çok önemli bir fonksiyonu olduğunu bildirdi. Kâbe’nin kuruluş amacına uygun olarak yapılan hac ve umre ritüellerinin içinde taşıdığı sembolik anlamlar ile insanlar şereflerini hatırlar, zulme başkaldırırlar, tüm sefillikleri, rezillikleri, günahları üzerlerinden atarlar, silkinir ve kendilerine gelirler. Bunlar sayesinde insanlar hem dünyalarını hem de ahiretlerini kurtarırlar. Yine bunlarla toplumlar ayağa kalkar ve hayatiyetlerini devam ettirirler. Hac ve umre vesilesiyle bir araya gelen insanlar birbirleriyle kültürel, teknolojik, ticari, idari vb. alışveriş etkinlikleri yaparlar ve çok büyük edinimlerle yurtlarına dönerler. Cenab-ı Hak yarattığı insanı iyi bildiği için insanların nasıl ıslah olacağını da gayet iyi bilmektedir. Hac ve umre ibadeti için koyduğu bu kuralların insanların ıslahında ne kadar hikmetler içerdiğini de ancak O bilmektedir. O’nun koyduğu kurallarda bizim bilemediğimiz daha nice hikmetler vardır. Bütün bu hususları aşağıdaki ayetlerle bildirdi; 97 – 99- Allah, Beyt-i Haram olan Kâbe’yi, haram ayı, kurbanı ve gerdanlıkları / hacı adaylarını insanların nizama kavuşması, zulme karşı ayağa kalkması, pisliklerden ve kötülüklerden silkinmesi, dünya ve ahiretlerini kurtarması için bir vesile kıldı. Bu, Allah'ın göklerde ve yerde olan her şeyi bildiğini ve Allah'ın her şeyi hakkıyla bilen olduğunu sizin de bilmeniz içindir. İyi bilin ki Allah, cezalandırması çok şiddetli olduğu gibi bağışlaması ve merhameti de boldur. Peygamber'in üzerine düşen ise sadece duyurmadır. Allah, açıkladıklarınızı da gizlediklerinizi de çok iyi bilmektedir. (Maide Suresi 97-99) 35.6.6- Kötülerin / Pislik İnsanların Toplumda Fazla Olmasına Aldırmamak Cenab-ı Hak, toplumu terbiye edecek hükümlerini bildirirken iyilerin ve kötülerin asla aynı teraziye konmamasını, herkesin aynı görülmemesini belirtti. Bütün uyarılar yapılmasına rağmen toplumda kötü, pis insanların temizlerden fazla olmasının peygamberimizi şaşırtacak tuhaf bir durum olduğunu bildirdi. Gerçekten de iyiliklerin güzellikleri, yararlılıkları karşısında insanların neden kötülüğe meyyal oldukları hayret verici bir durumdur. Hatta kötülüklerin, murdar olan şeylerin zararlarını bilmesine rağmen insanlar şaşırtıcı bir şekilde neden kötülüğü daha çok tercih ederler? Cenab-ı Hak, selim akıl sahibi insanlara seslenir ve bu tezat duruma rağmen toplumu ıslah edici emirlerine titizlikle uymaları talimatını verdi. Eğer kurtuluşa ermek, iyiliğin egemenliğinin devamını istiyorlarsa bunun yolunun azınlıkta olsalar da emirlerine itaat etmekten geçtiğini bildirdi. 100- De ki: “Pis / kötü olanla temiz / güzel / iyi olan bir olmaz. Her ne kadar pislerin / kötülerin çokluğuna şaşırsan da bu böyledir.” Ey selim akıl sahipleri! Allah'tan korkup emirlerine itaat etmede hassasiyet gösterin ki kurtuluşa eresiniz. (Maide Suresi 100) 35.6.7- Soru Sorarak Mevzuatın Çoğaltılmaması İslam Toplumu Cenab-ı Hakk’ın zamanı geldikçe inzal ettiği ayetlerle yeniden dizayn ediliyordu. Şirk sisteminin tortuları bu ayetlerin öngördüğü yasalarla temizleniyor ve toplum hızla barışın, huzurun, adaletin ve faziletin hâkim olduğu bir toplumsal düzene evriliyordu. Fakat müminler bazen acele ediyorlar hakkında herhangi bir hüküm gelmeyen hususlarda sorular soruyorlar ve o hususta Allah’ın hükmünü peygamberimizden talep ediyorlardı. Bazen de hakkında hüküm gelmiş bir husus ile ilgili detaylara ilişkin sorular sorup düzenlemenin ayrıntılarını istiyorlardı. Hâlbuki müminlerin bu şekilde hareket etmeleri kendilerini zora sokmaktan başka bir sonuca götürmezdi. Zira yapılan her düzenleme / yasama ile ilgili yapılacak detaylandırma mevzuatın artırılması ve ilgili düzenlemenin amacına matuf uygulamanın gerçekleşmesini engeller. İyi niyetle bile olsa detaya yönelik yapılacak ilave mevzuat hükümleri kötü niyetli kişilerin tevessül edecekleri bu yasayı ihlal etmenin yollarını tıkamaya yönelik olacağından yasanın uygulanmasını da zorlaştıracaktır. Tıpkı Bakara Suresinde “sığır kesilmesi” emrini Yahudilerin hemen yerine getirmeyip kesilecek sığırın niteliklerinin ayrıntılarını talep ederek sonunda belirtilen nitelikte olan sığır bulamama ve dolayısıyla Allah’ın emrini yerine getirememe tehlikesiyle karşı karşıya kaldıkları gibi. Yasaların amacının öngörüldüğü hedefi yerine getirmek için iyi niyetli / samimi olarak hareket etmek bir toplumu ileri götürür. Ama iyi niyetli bile olsa yasaları / düzenlemeleri detaylandırarak çoğaltan toplumlar, yasaları uygulanamaz kılarlar. Böylece insanların işleri yürümez. İnsanlar üzerine düşen yükümlülüklerini yerine getiremez / getirmez olurlar. Bu durumda kötü niyetliler gayri meşru yollardan işlerini hallederler ve böylece toplum ifsat olur. Ayrıca bazılarının sürekli soru sormasıyla oluşacak müktesebat Allah’ın emri gibi algılanacak ve uygulaması gittikçe zorlaşan hükümleri uygulayamayan kimseler dinin hayatın gerçekleriyle uyuşmayan hükümleri içerdiğini iddia ederek inkâr cihetine gideceklerdi. Cenab-ı Hak yukarıdaki durumu aşağıdaki ayetleri inzal ederek bildirdi ve İlahi yasaların tadat edilmesine / detaylandırılmasına yol açacak sorular sorulmasını müminlere yasakladı; 101 -102- Ey iman edenler! Açıklandığı zaman hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın. Eğer Kur'an indirilirken onları sorarsanız size açıklanır. Allah (sorduğunuz o hususla ilgili) konuyu da affetmiştir. / detaylandırmadan geçmiştir. Allah çok bağışlayan ve çok şefkatle davranandır. Sizden önce bir kavim / toplum bunları sormuştu da sonra bu nedenle inkâr / isyan etmişlerdi. (Emredilen yasaları uygulayamadıklarından reddettiler) (Maide Suresi 101-102) 35.6.8- Şirk Geleneklerinin Sorgulanması Cahiliye Arapları evcil hayvanlarını çeşitli vesilelerle serbest bırakırlar ya da bazılarının faydalanmasına açık ederken bazılarının faydalanmasını yasaklamışlardı. Bu şekilde sınıflandırdıkları hayvanlara da bahire, saibe, vesile veya ham gibi isimler verirlerdi. Mesela beş kere doğuran ve beşinci yavrusu da dişi olan bir devenin kulağına işaret için yararlar ve serbest bırakırlardı. Bu deveyi ne sağarlar ne de yük taşıtırlardı ve buna “Bahire” adı verirlerdi. Bu sınıflandırmaların bazılarını Allah’ın emrine isnat ederken bazılarını putları adına yaparlardı. Cenab-ı Hak, bu uygulamaların insanların kendi uydurdukları uygulamalar olduğunu Kendisinin böyle şeyler emretmediğini bildirdi. Kendisine iftira atarak uydurulan ve insanların faydasına olmayan hatta zararına olan bu tür uygulamaların akılsızlık olduğunu vurguladı. Atalarından tevarüs ederek gelen bu gelenekler, kutsal kabul edilmesi nedeniyle toplum tarafından terk edilmek istenmemekteydi. Geleneklerini terk etmek istemeyenler bu muhafazakarlıklarını atalarına dayandırıyorlardı. Atalarının kötü niyetli olmadıklarını, geçmişten beri bunları uyguladıklarını ve bu geleneklerin kötü olmadığını söyleyerek eskiye sahip çıkıyorlardı. Cenab-ı Hak ise bir takım kutsallık atfederek insanlar için yasaklar getirilmesinin gayri meşru olduğunu bildirdi. O, insanların faydasına olmayan bir şeyi emretmeyeceğini fakat şirk otoritelerinin halkın zararına ama kendi menfaatlerine uygun düzenlemeler yaptığına işaret etti. Cenab-ı Hak, geçmiş ataların cahil ve doğru yolu bulamamış olduklarına da vurgu yaptı. Böylece eğer bilgisizce yanlış yolda ısrar edilecek olursa bunun toplumu geri bıraktıran cahiliye olduğuna işaret edilmiş oldu. İslam Toplumunda kutsallar adına yasaklar koymayı ve bu hususlarda kendi adının kullanılmasını Cenab-ı Hak yasakladı. Müminlere sadece kendi emirlerine riayet edilmesini, başka otoritelerin kendi adını kullanarak yasaklar getirmesinin kabul edilemez olduğunu bildirdi. Bu hususta tarihten gelen uygulamaların doğruluğunun ve delillerinin sorgulanmasını ve yanlış ise terk edilmesini müminlere öğretti. 103 -104- Allah, bahireyi, saibeyi, vesileyi ve hamı meşru kılmamıştır. Fakat küfredenler, kendi uydurdukları yalanları Allah'a iftira etmektedirler. Onların çoğu akıllarını kullanmazlar. Onlara: “Allah'ın indirdiğine ve peygambere gelin” dendiği zaman: “Atalarımızın üzerinde gittiği yol bize yeter” derler. Ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolu da bulamayan kimseler ise yine de onların yolunu mu izleyecekler? (Maide Suresi 103-104) 35.6.9- Müminlerin Allah’ın Yolunda Sebat Etmesi Gerektiği Kötülüğün / kötülüklerin iyilerden ve iyiliklerden fazla olması müminleri ümitsizliğe ve endişeye düşürmemesi için Cenab-ı Hak müminlere tavsiyelerde bulundu. Onlara kendi üzerlerine düşen sorumlulukları yerine getirmeleri halinde kötülerin / doğru yoldan sapanların onlara zarar veremeyeceğini bildirerek endişelerini giderdi. Müminlerin Allah’ın yolunda istikrarlı bir şekilde gitmeleri halinde sürecin sonunda bütün kabilelerin Allah’a ve O’nun yoluna döneceğini bildirdi. Bu dönüş ahirette hesap vermek üzere olacağı gibi bu dünyada da şirk sisteminin kabileler üzerindeki tortuların eninde sonunda temizleneceğine işaretti. Bu nedenle müminler dik durmalı ve İslam Cumhuriyetinin kuruluş amaçları doğrultusunda sebat etmelidir. 105 - Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olduğunuz takdirde doğru yoldan sapanlar size zarar veremez. Hepiniz Allah’a döneceksiniz. O sizin yaptıklarınızı haber verecektir. / hesaba çekecektir. (Maide Suresi 105) 35.6.10- Adalet, Vasiyet ve Şahitlik Toplumda bireyler arasında çıkan en önemli ihtilaf ve düşmanlık miras paylaşımında olmaktadır. Aynı kandan olmasına rağmen kardeşler miras yüzünden birbirleriyle kavgalı ve düşman hale gelmektedir. Cenab-ı Hak, toplumda miras yüzünden çekişme, çatışma, düşmanlık olmaması için vasiyet ve şahitlik usullerini belirledi. Ölümünün yaklaştığını hisseden kimselerin geride bırakacakları malların nasıl tasarruf edileceğini / paylaştırılacağını vasiyet etmesini emretti. Yazının yaygın olmadığı o dönemde sözlü olarak yapılan vasiyetin müminler arasından adalet sahibi şahitler aracılığıyla yapılmasının talimatını verdi ki böylece vasiyet adil bir şekilde yerine getirilsin. Ancak vasiyet yapacak kimse yurdundan uzak bir yerlerde yolculuğa çıkmış ve ölüm onu arada yakalayacak olur da çevresinde müminlerden şahit bulamayacak olursa o takdirde diğer inanç mensuplarından iki şahit bulmasını emretti. Eğer onların mümin olmamaları nedeniyle adaletli bir şekilde şahitlik yapmayacaklarından kuşkulanacak olursa o zaman onları şahitliğe davet (salatın davet anlamı) etmesini ve onlarında bu davete icabet etmesini müteakiben onlardan Allah adına adaletle şahitlik yapacaklarına dair yeminler almasını emretti. Cenab-ı Hak vasiyet edenin tuttuğu şahitlerin yapacakları yeminlerinde akraba, eş dost, yakınlık, kendi dindaşından olması vb. yakınlıklara sahip olsalar bile yine de adil bir şekilde haktan sapmayacaklarına söz verdirilmesini ve yeminlerine asla ihanet etmeyeceklerine dair onlardan ahit alınmasını istedi. Cenab-ı Hak, Vasiyet eden kişi öldükten sonra vasinin atadığı şahitlerin şahitliklerinin kabul edilmeyeceği bir suç işlemiş oldukları açığa çıkarsa o takdirde onların şahitliğinin düşeceğini de bildirdi. Onların yerine hak sahiplerinden iki kişinin şahitliğe atanacağı hükme bağlandı. Yeni atanan şahitlerden de adil olacaklarına ve şahitlik yapmalarını engelleyecek suç işlemediklerine dair yemin ettikten sonra miras paylaşımı yapılacağı belirtildi. Adalet üzerine hareket eden şahsiyetlerin egemen olduğu bir toplumda kavga, çekişme, çatışma ve düşmanlık olmayacağı bu usul ve esaslar ile belirlenmiştir. Müminlerin bu emirlere titizlikle uymalarını istedi. Aksi takdirde doğru yoldan sapacaklarını ve doğru yoldan saparak zulüm içerisine yuvarlanan toplumlara da Allah’ın yol göstericiliğinin olamayacağı bildirildi. 106 -108- Ey iman edenler! İçinizden birine ölüm emareleri geldiği zaman, vasiyet sırasında içinizden iki adil kişi aranızda şahitlik etsin. Eğer yurdunuzdan uzakta yolculukta iseniz ve ölüm emareleri de size gelip çatmışsa, sizden olmayan (mümin olmayan) diğer kimselerden iki şahit tutun. Eğer onlardan (sizden olmayanlardan) şüphe duyarsanız, şahitliğe davet ettikten sonra onları huzurunuza alarak onlara “Allah’a andolsun ki akraba bile olsa, yeminimizi bir çıkar karşılığı satmayacağız, Allah'ın şahitliğini gizlemeyeceğiz. Aksi halde günahkarlardan oluruz” şeklinde yemin ettirin. Eğer sonradan o iki şahidin (şahitliği kabul edilmeyecek ) bir günah işledikleri anlaşılırsa o takdirde haksızlığa maruz kalan mirasçılardan iki kişi onların yerine geçer ki bunlar şahitliğe daha layıktırlar. Onlar: “Bizim şahitliğimiz, önceki iki kişinin şahitliğinden daha doğrudur. Biz kimsenin hakkına tecavüz etmedik. Aksi halde biz de zalimlerden olurduk” diye Allah'a yemin etsinler. İşte bu şahitliğin mirasçılara bırakılması usulü, şahitlerin şahitliklerini gerektiği gibi yapmaları yahut yeminlerinden sonra yeminlerinin kabul edilmemesinden korkmaları için en iyi yoldur. Allah'tan korkun ve emirlerini dinleyin. Allah, fasık sapkın olan bir topluluğu hidayete erdirmez. (Maide Suresi 106-108) [1] ) NOT: Gerçek Araplar bu bedevi Arap kabileler olduğu için Kur’an onlara “Araplar” diye ifade ediyor. Şehirlerde yerleşik yaşayan Arapların çoğu ise Mezopatamya, Mısır, Suriye, Anadolu, İran gibi çevre ülkelerden gelen ve sonradan Araplaşan topluluklardır. Bunlara Musta’rabe Arapları denilmektedir. Bilindiği üzere Mekke’nin kurucusu olan Hz.İbrahim’de Mezopatamya’dan gelmiştir. Ama çöllerde göçebe olarak yaşayan bedevi Araplar onlardan öncede bu topraklarda yaşamaktaydı. [2] ) NOT: Nitekim peygamberimizin vefatından sonra tıpkı bir av fırsatı yakaladıklarını düşünerek irtidat edip İslam Devletini ele geçirmek için başkaldıran kabileler, İslam Ordusu tarafından çok şiddetli bir şekilde cezalandırılmıştır. [3] )http://www.kuranikerim.com/telmalili/maide.htm

  • Bölüm 8:Peygamberlik, Vahiy ve Merhamet | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 8 PEYGAMBERLİK, VAHİY VE MERHAMET Cenab-ı Hak, elçisine gönderdiği ilk vahiylerde, Mekke’nin müşrik azgınlarını doğrudan hedef alan ve onların her türlü kötü ahlak ve karakterlerini açıklıkla ortaya koyan bir politik söylem kullanmıştı. Onların kötü karakterleri anlatılırken aşağılayıcı hitaplara maruz kalan müşrik azgınlar, bu hitap tarzından oldukça rahatsızdırlar. Müşrik elitler ilk önceleri Hz. Muhammed @ ile alay edici ve aşağılayıcı ifadelerle onu itibarsızlaştırmaya çalışmışlardı. Ancak Mekkeliler müşrik liderlerin gerçek yüzlerini gördükçe Hz. Muhammed’i@ haklı bularak onun safına katılmaya başlamışlardı. Bütün baskı, işkence ve zorbalıkları iman eden halkın üzerine uygulamalarına rağmen onların tekrar şirk sistemine dönmemeleri onlara bu işin ne kadar ciddi olduğunu göstermişti. Bunun üzerine onlar Hz. Muhammed @ ile mücadele biçiminde değişikliğe gitmeye zorladı. Bunun için onlar peygamberliği, ilahi vahyin kaynağını ve tevhidi dünya görüşünün en temel paradigması olan merhamet boyutunu sorgulama yoluna gittiler. Onların bu hususlardaki sorgulamalarına Cenab-ı Hak, Furkan Suresi ile karşılık verdi. 8.1. Müşriklerin İlahi Vahyin Kaynağını Sorgulamaları Müşriklerin ilahi vahyin kaynağı ile ilgili sorgulamaları kapsamında ileri çıkan hususlar şöyleydi; Kur’an’ın ilahi kaynaklı olmadığı, Hz. Muhammed’in@ kendisinin uydurduğu iddiası: Peygamberimizin Kur’an’ın kendisine vahiyle geldiğini söylemesine karşı müşrikler buna reddediyorlardı ve Kur’an’ın vahiy kaynaklı olmayıp uydurma olduğunu iddia ediyorlardı. Onlar bu hususta ehli kitaba mensup olanların Hz. Muhammed’e@ yardım ettiğini iddia ederek ona iftira da attılar. Diğer bir deyişle bu hareketin kökü dışarıda, dış güçlerin kışkırtması ile peygamberimizin bu hareketi yürüttüğünü iddia ettiler. İftiralarını destekleyecek kanıt olarak Habeş hükümdarının birinci hicrette müminlere kucak açması ve onları ülkesine kabul etmesi yanında diğer ehli kitap kabilelerin bu harekete duyduğu sempati ve ilgiyi gösterdiler. Cenab-ı Hak, onların bu kara propagandasına “çok zalimce bir iftira” attıklarını söyleyerek cevap verdi. İftiranın da ötesinde bunun bir de zalimlik boyutunu vurguladı ki onların bu iddialarının delili, ispatı ve tutarlı tarafı yoktu. Zira her şey ortada ve herkesin gözü önünde cereyan etmekteydi. Hz. Muhammed’in @ Mekkelileri hatta Arap yarımadası kabilelerinin hepsini bir araya toplamaya çalışmasının temel nedeni onların dışarıdan / çevre ülkelerden gelecek saldırılara karşı korunması olduğunu tüm Mekke biliyordu. Aynı zamanda, o, şirk sisteminin Mekke’yi zayıf duruma düşürdüğünü de iddia ediyor ve bu sistem yerine daha güçlü olmak için birlik ve beraberlik sistemine geçilmesi gerektiğini bildiriyordu. Temel öğretisi böyle bir amaçla tevhit olan kişinin kökü dışarıda olabilir miydi? Onun davetinin çevre ülkelere karşı Mekke’nin güvenliğini sağlanmasından başka bir hedefi olabilir miydi? Bu sebepten attıkları iftira çok zalimce olarak nitelenerek neden zalimce olduğunu açıklama gereği bile duyulmadı. Hz. Muhammed’in @ okuduğu / hitap ettiği / çağırdığı öğretilerin eski toplumların ilkeleri / öğretileri olduğu iddiası: Müşrik azgınlar, Hz. Muhammed’in @ getirdiği tevhidi dünya görüşünün ve davet ettiği ilkelerin eski devirlerden kalma öğretiler olduğunu, bunların eski kaynaklarda yazılı olduğunu ve onun bu yazılı metinleri önceden başkalarına yazdırdığını ve şimdide sürekli kendisine okutturduğunu iddia ediyorlardı. Onlar, geçmiş medeniyetlerin külliyatında yazılı olan öğretilerin çağdışı ideolojiler olduğunu, bugün için bunları getirip şimdiki zamana uygulamaya kalkmanın kabul edilebilir olmadığı hatta imkânsız olduğunu propaganda ettiler. Cenab-ı Hak, onların bu iddialarına Furkan Suresinde cevap verir. Onlara önce Mekke’deki ayrışmanın esas sebebinin bütün alemler için bir uyarıcı olarak ilahi öğretiyi göndermesi olduğunu bildirdi. Kendisinin bu öğretiyi göndermekle kullarına çok büyük bir cömertlik yaptığını, onların dertlerini, sorunlarını çözecek reçeteler sunduğunu ilave etti. Ayrıca kendisinin her şeyi yarattığını ve her şeye ölçüsünü verdiğini, yerlere ve göklere hâkim olduğunu ve bu hakimiyette de ortağı olmadığını beyan ederken yarattığı kullarının iyiliğini dilediğini ve onlara olan merhametinin tecellisi olarak onlara uyarıcı, yol gösterici ve toplumsal sorunlarını çözücü elçi ve öğreti gönderdiğine işaret etti. Diğer taraftan müşriklerin ise kendilerine hiçbir fayda ya da zarar veremeyen otoritelere saygı gösterdiklerini ifade etti. Bu otoritelerin kendi toplumlarının sorunlarını çözmekten aciz olduklarını, toplumlarına hayat ve ruh verecek hiçbir politika ve söylemlerinin olmadığına vurgu yaptı. Ayrıca onların ne bu dünyada ne ahirette toplumlarını diriltmeye yönelik politikaları ve güçlerinin olmadığını da belirtti. Yukarıda belirtilen hususlar Furkan suresinin ilk ayetlerinde şöyle ifade edilmiştir; Rahman Rahim Allah Adına 1-5- Alemlere uyarıcı olsun diye, kuluna Furkan’ı indiren cömertlikte çok yücedir! O (Allah ki), göklerin ve yerin hükümranlığı kendisine aittir. O hiç çocuk edinmemiştir. Hükümranlıkta ortağı yoktur. Her şeyi yaratıp sonra da onları bir ölçüye / kadere göre takdir edendir. Onlar (kâfirler) ise, bir şey yaratamayan, kendileri yaratılmış olan, kendileri için zarar ve faydaya gücü olmayan, ölüme, hayata ve ölümden sonra tekrar diriltmeye güçleri yetmeyen bir takım düzmece ilâhlar edindiler. İnkarcılar, “Bu (Kur’an), onun (Hz. Muhammed’in) uydurduğu yalandan başka bir şey değildir. Ona başka kavimlerde bunun için yardım etmişlerdir.” dediler. Böylece onlar çok zalimce açık bir iftira ile karşı çıktılar. Onlar “Bu (Kur’an), onun (önceden) başkalarına yazdırdığı ve sabah akşam (sürekli) kendisine okunmakta olan eskilerin masallarıdır!” dediler. (Furkan Suresi 1-5) 8.2. Müşriklerin Peygamberi ve Peygamberliği Sorgulamaları Mekke müşrik azgınların Hz. Muhammed’i @ ve peygamberliği ile ilgili iddia ettikleri sorgulama argümanları ise şöyle idi; Toplumun içinden çıkmış birisinin Allah’ın peygamberi olamayacağı iddiası: Müşrik azgınlar toplumun içinden çıkmış bir kimsenin peygamber olamayacağını iddia ederler. Gerekçe olarak da Allah eğer peygamber gönderecekse onun normal insanlar gibi olmaması gerektiğini gösterirler. Onun tanrısal bir yönünün olması gerektiğini belirtirler. Onlara göre; Hz. Muhammed @ Mekke toplumunun içinden çıkmış ve hiçbir tanrısal özelliği olmayan, normal insanlar gibi yemek yiyen, çarşı pazar gezen birisi. O, toplumun sorunlarıyla ilgileniyor, onların sofrasına oturuyor, onlarla birlikte yaşıyor, hayatın içerisinde olan birisi. Halbuki peygamberin tanrısal bir yönü olmalı ve o toplumun en asili, en seçkini, en zengini ve en üstünü olmalı. Peygamber olan kişi asla toplumun alt kademelerine inmeyen, onların seviyesinde, onlardan biri gibi hareket etmeyen, onların dertleriyle, sorunlarıyla ilgilenmeyen, onlarla beraber oturup kalkmayan, maişeti için çarşıda pazarda dolaşmayan, yani kısaca halktan olmayan birisi olmalıdır. O kişi, asillerle beraber oturup kalkan, seçkinci seviyesini daima muhafaza eden, işlerini kendi köleleri, çalışanları ve hizmetçileri eliyle yürüten birisi olmalıdır. Bu nedenle Hz. Muhammed’in@ Allah’ın elçisi olması düşünülemez. Eğer peygamber halkın içerisinden olacaksa o takdirde yanında bir Melek olması gerektiği iddiası: Müşrik elitler peygamberin halkın içerisinden seçilerek gönderilmesi halinde ise onun Allah tarafından gönderildiğinin delili olarak onun yanında ilahi özelliklere sahip bir meleğin destekleyici olarak gönderilmesi gerektiğini iddia ederler. Onlara göre; Hz. Muhammed’de @ ilahi / kutsi bir yön olmadığına göre, onun Allah tarafından peygamber olarak gönderildiğini anlamak mümkün değildir. O halde onun ilahi / kutsi vasıfları açıkça görülen bir şahsiyetle / melekle desteklenmesi gerekir. İşte o zaman O’nun elçiliği kabul edilebilir. Allah elçisinin çok büyük hazineleri ve cennet gibi çiftlikleri olması gerektiği iddiası: Mekke müşrik azgınlarına göre; Hz. Muhammed @ şayet Allah’ın elçisi ise ona gökten hazineler bırakılmalı ya da içinde yetişen ürünlerinden yediği cennet gibi bahçeleri / çiftlikleri olmalıydı. Allah çok sevdiği elçisine bunları vermeliydi ki o takdirde biz de onun Allah’ın elçisi olduğunu kabul edelim. Hz. Muhammed’in @ büyülenmiş olduğu iddiası: Onlar, Hz. Muhammed’in @ hayal dünyasının yarattığı bir dünyanın büyüsüne kapılmış bir kişi olduğunu veya seyahatleri sırasında kendisini etkileyen bazı şahsiyetlerin onun zihin dünyasını etkilediğini iddia ederler. Böylece onun safında olan müminlerin de gerçekleşmesi asla mümkün olmayan hayal aleminde yüzen bir kişinin peşinden giderek kandırılmış olduklarını ifade ederler. Cenab-ı Hak, onların bu argümanlarına karşı onların sapık olduğunu, sadece kendilerini düşündüğünü ve bu anlayışla hareket ettikçe asla doğru yolu / doğru politikayı bulmalarının mümkün olmadığını bildirir. Onlar artık doğru muhakeme yeteneklerini yitirmişlerdir. Ayrıca Kendisinin sonsuz bir cömertliğe sahip olduğunu bu nedenle de dilerse onların söylediklerinden daha hayırlısını ve son derece konforlu bir yaşam süreceği cennet gibi mülkleri elçisine ihsan edebileceğini de ilave eder. Çünkü elçisi güzel ahlakı, üstün karakterleri ve şahsiyeti nedeniyle bahsedilenlerden çok daha fazlasına layıktır. Peki ya o müşrikler? Hangi ahlaki erdemleri, hangi meziyetleri, hangi kişilikleri nedeniyle bu nimetlere layıktır? Diğer taraftan, şayet Allah’ın ilahi öğretisi uygulanacak olursa Allah onlara cennet gibi bir yaşamı zaten onlara verecektir. Toplumda seçkincilik, ayrımcılık yapmaksızın Allah’a teslim olan herkes bu nimetlerden faydalanacaktır. Ama o müşrikler yönetmenin yasalarını / sırlarını bilmiyorlar. (Onların göklerin sırlarını bilmemeleri metaforuyla anlatılıyor) Yine onlar yerlerin sırlarını bilmedikleri metaforuyla toplumun sırlarını / yasalarını / özelliklerini de bilmiyorlar. Cenab-ı Hak ise o bilgi ve sırlara sahip ve hâkim olduğundan insanları merhametiyle doğru politikalara sevk etmek için elçisine vahyetmektedir. Şayet ilahi öğretiye dayalı bir sistem kurulacak olursa o sistemin egemenliğindeki herkes cennet gibi bir yaşama kavuşabilir. İşte müşriklerin iddialarına Cenab-ı Hakk’ın gönderdiği cevaplar Furkan Suresinde şöyle ifade edilir; 6-10- De ki: “Onu, göklerin ve yerin sırrını bilen indirdi. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, engin merhamet sahibidir.” Ve onlar (inkâr etmiş olanlar): “Bu ne biçim elçi ki, yemek yiyor, çarşı-pazar geziyor? Ona, bir melek indirilseydi ya! Böylece onunla beraber bir uyarıcı olurdu! Yahut kendisine bir hazine bırakılsaydı veya ürünlerinden yiyeceği bir bahçesi olsaydı” dediler. Bu zalimler, “Siz, yalnızca büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz.” dediler. Sana yakıştırdıkları örneklere bir bak! Artık onlar sapmışlardır, hiçbir yola da güç yetiremezler. Cömertliğinde öyle yücedir ki O, dilerse sana ondan daha hayırlısını; altından ırmaklar akan bahçeler ve senin için saraylar verir. (Furkan Suresi 6-10) Cenab-ı Hak, onların aslında kozmik kıyameti ve toplumsal kıyameti yalanlamaları nedeniyle bu gerekçeleri ileri sürdüklerini bildirir. Çünkü onlar yaptıkları yolsuz işlerin, zalimliklerin, talanların ve soygunların hesabını vermek istemiyorlar. Mevcut zulüm düzenlerinin bu şekilde devam etmesini istiyorlar. Hz. Muhammed @ gibi birisinin de çıkıp “bu zulüm düzeni böyle gitmez, eninde sonunda yıkılır ve toplumdaki zayıflığın, yoksulluğunun, geriliğin ve ilkelliğin sebebinin de bu zulüm / şirk sistemi olduğunu” iddia edince müşrik azgınlar sistemi sorgulatmamak için statükodan yana tavır koyuyorlar. Onlar şirk sisteminin asla zulüm yaratmadığına inanıyorlardı. Bu nedenle de mevcut şirk / zulüm sistemlerinin yıkılmadan ebedi yaşayacağını iddia ediyorlar. Dolayısıyla zulüm / şirk sistemlerinin sonunu getirecek bir kıyameti ve her türlü hesabın görüleceği nihai kozmik kıyameti reddediyorlardı. İşte kabileci şirk sistemi onları bu hale getirmişti. Kabilelerinin üstünde hiçbir güç tanımayan müşrikler kendilerini hiç kimseye hesap vermez konumda görüyorlar, hiç kimsenin de kendilerinden hesap soramaz olduğunu düşünüyorlardı. Bu anlayış müşrik olan herkeste vardır. Böylece gücü, gücü yetene prensibince kim güçlüyse gücü nispetinde istediğini yapıyor ve kimse de ondan hesap soramıyordu. Kabilenin koruma duvarları kendi mensubunu hemen korumaya alıyordu. Bu durum toplumsal yaşamda hukuksuzluğu hukuk haline getiriyordu. Bir diğer ifadeyle şirk sistemi gücü, zorbalığı ve zulmü hukuk haline getirmişti. Fakat onlar böyle zulüm / şirk içerisinde kalmakta ısrar edecek olurlarsa Cenab-ı Hak onlar için çok dehşetli azaplar hazırlamıştır. O, zalimleri asla sevmez. Onların bu yaptıklarına canlı cansız bütün alem öfke duymaktadır ve onları cezalandırmak için diş bilemektedir. Kıyamet geldiğinde onlar ölümlerden ölüm beğeneceklerdir. Hatta ölmeyi değil yok olmayı isteyeceklerdir. Bu Cenab-ı Hakk’ın üzerine aldığı vaadidir. 11-16- Aslında onlar Saat’i (hesap gününü) yalanladılar. Biz ise Saat’i yalanlayanlara çılgınca yanan bir ateş (cehennemi) hazırladık. O (çılgın ateş) onları uzak bir yerden görünce, onun öfkelenmesini ve uğultusunu işitecekler. Ve elleri boyunlarına bağlanmış olarak onun (cehennemin) dar bir yerine atıldıkları zaman, oracıkta yok olmayı isterler. “Bugün bir kere yok olmayı değil sayısızca yok olmayı isteyin!” De ki: “Bu mu daha iyi? Yoksa takva sahiplerine vaat edilen ebedîlik cenneti mi?” (Cennet) onlar için bir mükafat ve güzel bir sonuçtur. Onlar için orada temelli olmak üzere diledikleri her şey vardır. (Bu), Rabbinin yerine getirilmesini üstüne aldığı ve istediği bir vaattir. (Furkan Suresi 11-16) Sahip oldukları servetin büyüsü Mekke’nin müşrik azgın ileri gelenlerini öylesine saptırmıştı ki, onlar bu servetin kendilerine verilme nedeni olarak Allah’ın kendilerini çok sevmesinden bildiler. Onların zanlarına göre; Allah onları sevdiği için o kadar nimet bahşetmişti, yoksullar ise herhangi bir nedenle Allah’ın cezalandırdığı kimselerdi. Üstelik onlar bu düşüncelerinin silsile yolu ile gidildiğinde Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’e dayandığına inanıyorlardı. Allah’ın kızları olarak gördükleri Lat, Menat, Uzza gibi putlarla temsil edilen Allah’ın meleklerinin de onların bu düşüncelerini desteklediğine inanıyorlardı. Onlara göre; Allah’ın sevdiği kuluna her türlü nimeti bol bol yığdırmasından daha tabii ne olabilirdi? Hatırını kıramadığı Melekler vasıtasıyla elde edilen her türlü mal, mülk ve makam ile elde edilen seçkinlik, üstünlük Allah’ın bazı kullarını seçmesinden ve ona özel bir değer atfetmesinden başka bir şey değildi. Onlar, bu inançlarından yola çıkarak “madem ki Hz. Muhammed @ kendisinin Allah’ın elçisi olduğunu iddia ediyor o halde Allah elçisini sevdiği kullarından seçtiği için onun muazzam bir servete ve mülke sahip olması gerekiyor” diye düşünüyorlardı. Müşriklerin bu düşüncelerinin yanlış olduğunu Cenab-ı Hak, ahiret sahnelerinde meleklere, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’e yalanlatarak gösterir. Onlar, müşrik azgın ileri gelenlerin sapıklığa / azgınlığa gitme nedeni olarak onların sahip oldukları servet, mal ve makam gibi nimetler olduğunu ifade ederler. Onların kendilerine verilmiş nimetler nedeniyle ilahi öğretiye sırt döndüklerini ve bu nimetlerin kendilerine özel bir paye, seçkin olduklarının bir işareti olarak verildiği şeklindeki yanlış bir düşünceye kapıldıklarını da söylerler. Halbuki kendilerine verilen nimetlerin sınama aracı olduğunu idrak edip daha da olgunlaşmaları ve ilahi öğretiye / zikre daha sıkı bağlanmaları gerekirken onlar tam tersini yapmışlardır. Sahip oldukları zenginlik ve makamları ile şımarıp azgınlaşarak haddi aşmışlardır. Cenab-ı Hakk’ın verdiği makam ve zenginlik nimetleri onlara daha fazla sorumluluk yüklemişken onlar bu sorumluluklarını idrak etmek yerine bu nimetleri kendileri için üstünlük, seçkincilik ve büyüklenme vesilesi yapmışlardır. Cenab-ı Hak, daha sonra Mekke müşrik ileri gelenlerine geçmiş peygamberleri örnek verir ve hepsinin herkes gibi yemek yiyen, çarşı pazar gezen, hayatın içinden olan normal insanlardan olduğunu, tanrısal özelliklerinin olmadığını, kendilerini asla halktan ayırmadıklarını kısacası seçkinci olmadıklarını bildirir. Kabileci şirk sisteminin bu seçkinci anlayışı kabilelerin ileri gelenlerini öyle bir hale getirmişti ki; şayet bu düşünceleri yanlış ise bunu kendilerine meleklerin gelip söylemesi ya da bizzat Allah’ın gelerek durumu izah etmesi gerektiğini iddia edecek kadar azgın, şımarık ve kibirli olmuşlardı. Onlar iddia ediyorlardı ki “Şayet herkesin Allah’ın kulu olduğunu, servet, mal ve makamın bir üstünlük ve sevilme göstergesi değil de bir imtihan aracı olduğu iddia ediliyorsa bunu bizzat Allah’ın kendisinden duymak isteriz yahut melekleri gelsin bunu bize izah etsinler. Bizim gibi normal bir insanın peygamber olduğunu ve kendisine Allah’tan vahiy geldiğini bildirmesiyle bu düşüncelerimizi değiştirmeyiz.” Cenab-ı Mevla onların bu azgınca ifadelerine verdiği cevapta; onların bu istekleri yerine geldiğinde onlar için iş işten geçmiş olacağı ve korkunç bir azapla karşılaşacakları belirtilir. Ve hayatta yapmış oldukları iyi ve güzel şeylerin de bu azgınlıkları nedeniyle hiçbir değerinin olmayacağı vurgulanır. Bütün bunlar Furkan Suresinin müteakip ayetlerinde şöyle beyan edilir; 17- 26- Ve o gün O (Rabbin), onları ve onların Allah’tan başka taptıkları şeyleri toplar da “Siz mi saptırdınız şu kullarımı, yoksa kendileri mi yoldan çıktılar?” der. Onlar dediler ki: “Seni tenzih ederiz! Senden başkalarını veliler edinmek bize yaraşmaz. Ne var ki Sen onlara ve atalarına öylesine çok nimet verdin ki, (o nimetlerin büyüsüne kapılıp) Zikri terk ettiler ve helâki hak eden bir kavim oldular.” İşte onlar (taptıkları) söylediğiniz hususlarda sizi yalanladılar. Artık ne azabı geri çevirmeye ne de kendinize yardım etmeye gücünüz yetmez. Sizden kim zulmederse, Biz ona büyük bir azabı tattıracağız. Senden önce gönderdiğimiz elçilerde, şüphesiz yemek yerler ve çarşılarda dolaşırlardı. Ve Biz sizin bir kısmınızı bir kısmınız için fitne / imtihan aracı kıldık. -Sabredecek misiniz? diye- Senin Rabbin çok iyi görendir. Bize kavuşmayı istemeyenler “Bize melekler indirilmeliydi, ya da Rabbimizi görmeli değil miydik?” dediler. Ant olsun ki, onlar kendi içlerinde büyüklendikçe büyüklendiler ve azgınlıkta haddi aştılar. Melekleri görecekleri gün; işte o gün, suçlulara müjde yoktur. Ve onlar “N’olur bize bir şey yapmayın! bize dokunmayın!” diye yalvarırlar. Biz onların yaptıkları (iyi) işleri geçersiz saydık da onları etrafa saçılmış toz zerreleri gibi savurduk. O gün Cennetliklerin kalacakları yer çok iyi, dinlenecekleri yer çok güzeldir. Ve o gün gökyüzünde bulutlar yarılır ve melekler ardı arkasına indirilir. İşte o gün gerçek hükümranlık, Rahman’a özgüdür. Kâfirler için ise o, pek çetin bir gün olacaktır. (Furkan Suresi 17-26) Cenab-ı Hak, böylesine azgın kimseleri takip eden Mekke halkını zalim olarak niteler ve kendisine uyarıcı mesaj geldikten sonra müşrik şeytanları takip ettikleri takdirde onların yaşayacakları pişmanlık sahnesini anlatır. O dehşetli günde müşrik şeytanların kendi takipçilerine sahip çıkmadıklarını, onları rezil ve perişan halde bıraktığını belirtir. Hz. Muhammed’in @ ise o gün Mekke halkını ilahi öğretiyi dikkate değer bulmadıkları konusunda Rabbine şikâyet edeceğini bildirir. Cenab-ı Hak, elçisini teselli ederken, gönderilen mesaja değer vermeyen günahkarlardan düşmanlık edecek bir grubun mutlaka var olacağını ve bunun mücadelenin bir kuralı olduğunu belirtir. Fakat bunu dert etmemesini zira yaptığı hukuk mücadelesinde yol göstererek kendisine yardımcı olacağını müjdeler. 27-31- O gün, o zalim kimse ellerini ısırarak; “Eyvah, keşke ben, elçi ile beraber aynı yolda olsaydım! Yazıklar olsun bana, keşke falancayı yoldaş edinmeseydim. Hiç şüphesiz bana geldikten sonra, beni Zikir’den o saptırdı. Zaten şeytan insanı rezil edenmiş!” der. Elçi de: “Ey Rabbim! Hiç şüphesiz benim kavmim şu Kur’an’ı mehcur bıraktı. (Dikkate değer görmediği, kabul etmediği gibi onu eğlence ve alay konusu edinenleri takip etti)” dedi. Ve işte böyle Biz bütün peygamberlere günahkârlardan düşman kılmışızdır. (Ancak dert etme Ey Resulüm!) Yol gösterici ve yardımcı olarak Rabbin yeter! (Furkan Suresi 27-31) 8.3. Müşriklerin Kur’an’ın Neden Tek Seferde Nazil Olmadığını Sorgulamaları Mekke müşrik ileri gelenlerin peygamberlik konusunda kamuoyunda şüphe yaratmak için ortaya yeni sorgulama argümanı olarak “Kur’an’ın neden tek seferde nazil olmadığı?” sorusunu ortaya atarlar. Onlara göre Kur’an tek seferde topluca bir kitap halinde nazil olması gerekiyordu. Sanki topluca inseydi hemen iman edeceklermiş gibi. Fakat Cenab-ı Hak onların bu iddialarına bile lütfedip cevap verir. Vahyin böyle parça parça inzal etmesinin sebebini, indirdiği her ilahi öğretiyi elçisinin dolayısıyla müminlerin kalplerine yerleştirmek olarak açıklar. Bu açıklama ile Cenab-ı Hak rehberliğini yaparken sıralamanın karıştırılmaması için her öğretinin yeri ve zamanı geldikçe inzal edildiğini bildirir. Ayrıca bir dayatmada bulunmak yerine bizlerin düşünüp, akledip, mutmain olabilmemiz için bize fırsat tanıdığını bildirmektedir. Yani doğrudan emredip hiç düşünmeden, hiç akletmeden, körü körüne tabi olmamızı değil, öğretinin içimize sinecek şekilde tartışılması için fırsat verdiğini bildirmiş olur. Şayet hepsini topluca inzal etmiş olsaydı, hangi olaya hangi kıssanın metafor olduğunu, hangi soruna hangi ayetlerin çözüm getirdiğinin anlaşılması zorlaşacaktı. Ama şimdi olaylara göre ve ihtiyaca binaen gelen vahiy ile olaylara nasıl bakılması gerektiği öğretilmektedir. Toplumun içinde bulunduğu sıkıntılara ve sorunlara çözüm getiren reçeteler, tam o sıkıntı ve sorunlar yaşanırken sunulduğundan insanlar teori ve pratik birlikteliğini yaşayarak görmektedirler. Böylece olaylarla ve zihinlerdeki sorularla eş zamanlı bir iniş, Kur’an’ın fesahatine gaybden haber verme işini de ekleyerek verilen her çözüm önerisinin pratik uygulaması ile insanların bilgileri artıyor, kalpler mutmain oluyordu. Ayrıca bu metodla inzal edilen çözüm önerileri üzerine uzun uzun düşünme ve ikna olmak için süre tanınıyor ve pratikle de destekleniyordu. Bu şekilde bir nazil oluş ile Cenab-ı Hak, Kur’an’ın bizim tarafımızca da ağır ağır, düşüne düşüne ve konuları birbirine karıştırmadan ayrı ayrı anlamaya çalışmamız gerektiğini ve bunun için de Kur’an’ın indiği vasat, olaylar, sorunlar ve getirilen çözümler üzerinde konu bütünlüğünü ve iç tutarlılığı sağlayacak şekilde analiz ederek kafa yormamızı ve böylece ilahi öğütleri aklımızla, kalbimizle mutmain olacak şekilde içselleştirmemizi öğretmiş oluyor. Dahası vahyin karşısında direnen müşriklerin karşı koyuşlarında, inkâr etmek için ürettikleri örneklemelere, söylemlere ve argümanlara karşı da en doğru, en güzel ve en akli argümanları, örnekleri ve söylemleri anında vahyetmekle Kur’an’ın neden topluca değil de böyle kısım kısım indirildiğinin en güzel gerekçesini oluşturduğu da ayrıca belirtilir. 32- 34- İnkâr edenler: “Kur’an ona bir defada toplu olarak indirilmeli değil miydi?” dediler. Biz onu senin kalbine iyice pekiştirelim diye böyle (parça parça) indirdik. Ve Biz onu ağır ağır (tertilli) okuduk. Onların sana hangi misali (meseleyi, konuyu, argümanı) getirdilerse, Biz de mutlaka sana (onların argümanına karşı) gerçeği ve en güzel açıklamayı getirmişizdir. Yüzüstü cehenneme toplanacak olanlar var ya! işte onlar, konumları itibariyle en kötü, yolca da en sapık olanlardır. (Furkan Suresi 32-34) Müteakip ayetlerde Mekke’nin müşrik ileri gelenlerine geçmiş kavimlerin tarihlerinden sadece kısa değiniler şeklinde örnekler verilir. Hz. Musa @, Hz. Nuh @, Hz. Hud @ ve Hz. Salih @ peygamberlerin kavimleri üzerinden verilen örnekler ile o kavimlerin de kendileri gibi uyarılara kulak asmamaları nedeniyle sonunda yıkım ve çöküş azabıyla karşılaştıkları belirtilir. Bunların birer hikâye olmadığını Mekke müşrikleri gayet iyi bilmektedir. Çünkü onların ticari seferleri sırasında yanlarından geçtikleri kalıntılar ve o kalıntılara dair dinledikleri yaşam öyküleri bunların birer tarihi gerçekler olduğunun kanıtıdır. Cenab-ı Hak, tarihin derinliklerine gömülmüş bu kavimlerin yaptıklarının bir gün hesabını vereceklerini hiç düşünmediklerini ve pervasızca haddi aştıklarını belirterek Mekke müşrik elebaşılarını ikaz etti. 35-40- Ant olsun ki Musa’ya Kitab’ı verdik, kardeşi Harun’u da onunla birlikte vezir (yardımcı, destekçi) kıldık. Derken “Haydi ayetlerimizi yalanlayan o kavme gidin.” dedik. Sonunda da (yalanlayan o kavmi suda) batırıp yok ettik. Biz elçileri yalanladıkları zaman Nuh kavmini de suda boğduk ve onları insanlar için bir ayet (ibret) kıldık. Biz zalimler için pek acıklı bir azap hazırladık. Ad kavmini, Semud kavmini, Ress ashabını ve bunlar arasında daha birçok nesilleri de (yok ettik). Biz onların her birine de örnekler vermiştik. (Fakat, dinlemedikleri için) hepsini kırdık geçirdik. Muhakkak ki onlar, belâ ve fenalık yağmuruna tutulmuş olan beldeye (SODOMA) uğramışlardır. Acaba, bunlar orayı da mı görmediler? Hayır! Aksine bunlar öldükten sonra dirilmeyi ümit etmiyorlar. (Furkan Suresi 35-40) Bu aşamaya gelinceye kadar Hz. Muhammed @ ın teklif ettiği tevhidi dünya görüşü Darün Nedvenin / İhtiyarlar Meclisinin / Mele-i Ala’sının çoğunluk üyelerince kabul görmüştü. Fakat her seferinde Ebu Cehil ve onun gibi iblislerin itiraz etmeleri üzerine şirk sistemine devam kararı alınmış ancak Allah Resulünün teklifinin her gündeme gelişinde onlar derinden etkilenmişlerdi. Zira Mekke’nin huzuru, güvenliği ve selameti açısından Hz. Muhammed’in @ Mekke’nin kuruluş felsefesine geri dönmesi teklifi son derece doğru ve tek çare idi. Şimdi ise müşrik elebaşıları bu durumu büyük bir tehlike atlatmış edasıyla kamuoyuna anlatmaktaydılar. Onlar Hz. Muhammed’in @ peygamber olmadığını ama etkileyici üslubu ile herkesi etkilediğini, hatta az kaldı tüm Darün Nedvenin / İhtiyarlar Meclisinin / Mele-i Ala’sının üyelerini de etkileyerek şirk sisteminden vazgeçme noktasına kadar da getirdiğini belirtirler. Onlar bizzat kendi karşı çıkışları ve tanrılarına bağlılıkta sebat etmeleri ile bu tehlikeyi savuşturduklarını söylerler. Onlara göre; “Şayet kendilerinin onu (yani Allah Resulünü) küçümseyici tavırları olmasaydı bugün kendileri de onun söylemi etkisinde kalacaklardı. Onlar ‘Allah bir insanı hiç elçi gönderir mi? O gönderse gönderse meleklerini elçi olarak gönderir. Fakat bu adam etkileyici sözleri ile insanları büyüleyebiliyor. Bizi bile etkiledi’ şeklindeki argümanlarla halkı uyandırmasalardı bugün tanrılarımız terk edilmiş Hz. Muhammed’in @ peşinden gidiliyor olacaktı.” Cenab-ı Hak, onların halkın menfaatini düşündüklerinden değil kendi kötü duygularının, tutkularının, heva ve heveslerinin esiri olmuş kişiler olduklarını bildirir. Onlar kabilelerinin reisleri olarak kendi mensuplarının güvenliklerini, huzurunu ve selametini düşünmeleri gerekirken kendi arzu ve şehvetlerinin peşinde olmaları nedeniyle hayvanlardan bile aşağı olduklarını belirtir. Onların sahip oldukları akli melekelerini kullanmadıklarını ve o melekelerini köreltmeleri nedeniyle iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı ayırt etme hususunda hayvandan daha aşağı olduğunu ortaya koyar. Halbuki hayvanların bile kendilerine iyi davranan ile kötü davrananı ve kendilerine faydalı olan ile zarar vereni ayırt ettiklerini ama onların bu farkı ayırt edememeleri nedeniyle uyarı ve öğütlerin asla fayda vermeyeceğini ifade eder. 41-44- Seni gördüklerinde “Allah, elçi olarak bunu (bir insanı) mu göndermiş? diyerek hep seni alaya alıyorlar. Şayet onlara (imanda, bağlılıkta) sebat göstermeseydik, gerçekten de bizi neredeyse tanrılarımızdan saptıracaktı.” derler. Ama yakında azabı gördükleri zaman, kimin gerçekten sapık yolda olduğunu öğreneceklerdir. Hevasını (kötü duygularını, tutkularını) tanrı edinen kişiyi gördün mü? Artık, ona sen mi vekil olacaksın? Yoksa sen, onların çoğunun (vahye) kulak vereceğini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar (sığır gibi, koyun gibi) gibidir. Hatta, yolca hayvanlardan daha sapık / şaşkındırlar. (Furkan Suresi 41-44) Aklı olmayan hayvanların bile kendi ihtiyaçlarını karşılayanlara karşı nankörlük yapmadıkları halde müşriklerin Cenab-ı Hakk’ın, insanların ihtiyacını karşılamak için vermiş olduğu nimetlerin yanında gafletten uyanmaları ve dirilmeleri için gönderdiği peygamberi inkâr etmekle nankörlük yapmakta oldukları ve uyarıları anlamamakta direndikleri aşağıdaki ayetlerde ifade ediliyor. Cenab-ı Hak, bu ayetlerde özellikle çöl insanının hayati ihtiyaçları olan gölge, su, gece istirahati ve gündüzün aydınlığı ile geçim için çalışma nimetlerine dikkat çekmektedir. Ancak onların bu hayati ihtiyaçlarını temin eden Allah’ın yine aynı önemdeki hayati ihtiyacı olan ilahi öğreti göndermesini reddetmeleri gerçekten büyük bir nankörlüktü. 45-50- Rabbinin o gölgeyi nasıl uzattığını görmez misin? Dileseydi onu elbet hareketsiz kılardı. Ayrıca Biz güneş’i, ona delil kıldık. Böylece onu kendi yasalarımıza göre kısaltıp çekip aldık. Sizin için geceyi örtü, uykuyu bir istirahat, gündüzü de yayılış vakti kılan O’dur. Rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen de O’dur. Ölü bir beldeye can verelim, yarattığımız nice hayvanlara ve insanlara su sağlayalım diye gökten tertemiz bir su indirdik. Ant olsun Biz, öğüt almaları için, bu gerçekleri çeşit çeşit şekillerde anlattık, ama insanların çoğu nankörlükte direnmektedirler. (Furkan Suresi 45-50) İnsanların her türlü ihtiyacını karşılayan Rabbimiz toplumsal yaşamdaki en büyük sorunlarımızdan olan yönetim işlerimizdeki haksızlıklara, adaletsizliklere ve zulümlere kayıtsız kalamaz. Onun için bu zulümleri yapanları uyarmak amacıyla elçiler gönderiyor. Müşrikler ise zulmün kaynağı olan şirk sisteminin devamını arzu ettiklerinden şirk sisteminin siyasi görüntüsü olan kabileciliği korumak için Cenab-ı Hakk’ın neden her bir kabileye bir elçi göndermeyip de sadece bir kabileden tek bir elçi gönderdiğini sorguladılar. Onların halihazırdaki şirk sisteminin sebep olduğu kabilecilik anlayışı ile her kabileye elçi gönderilmesinin doğru olacağını aksi takdirde kabileler arasındaki rekabet ve üstünlük / şeref yarışı nedeniyle hangi kabileden bir elçi geldiyse öbür kabilelerin bunu reddeceğini söylediler. Bu nedenle kabilelerin bir araya gelip tevhid oluşturmasının imkansızlığından bahsettiler. Cenab-ı Hak ise onlara cevap olarak her topluma bir uyarıcı göndermeyi dilemediğini bildirir. Ve onlara “Çünkü öyle bir durumda sizler yine rekabet edersiniz ve elçilerin üstünlükleri üzerinden rekabet, çekişme ve çatışmayı beslersiniz. Zaten şirk düşüncesi size böyle parçalı / atomize toplum olmanızı dayatıyor. Halbuki siz hangi kabileden olduğuna bakmadan ve kabileci üstünlük ve rekabet anlayışlarınızı bir kenara koyarak tevhit olabilirsiniz. Hem rekabet ve üstünlük düşüncenizi korumayı hem de tevhid olmayı düşünüyorsanız bu fikir zaten kökünden yanlış bir düşüncedir. Mekke şehir yaşamınızda olan da zaten bu yapı. Ancak bu şekilde birlik ve beraberliği sağlayamadığınız da meydanda apaçık görünüyor. Ayrıca siz kabileye bir uyarıcı gelmesi halinde onlara uyacağınıza dair söylemleriniz samimi değildir. Sizler içinizde şirk sisteminin devamını arzu ettiğiniz için bu şekilde talepte bulunuyorsunuz. Çünkü sizin talep ettiğiniz gibi olsa her kabilenin kutsalları / peygamberlerini yarıştıracaksınız ve tevhidi yine sağlamayacaksınız. Halbuki Ben insanların tevhit olmalarını istiyorum. Tevhit olmak içinde her topluma / kabileye değil bütün toplumlara / kabilelere bir tek kişi ve bir öğretinin gönderilmesi en doğru olanıdır. Böylece bütün kabileler / toplumlar ayrılığın sebep olduğu tüm farklılıkları bir kenara koyup o kişinin ve gönderdiğim öğretinin etrafında toplanarak tevhidi oluşturabilirler.” Cenab-ı Hak elçisine ise müşriklere boyun eğmemesini ve onlarla vahyettiği öğretinin rehberliğinde bütün gücü ile mücadele etmesini emreder. Bu noktada tevhidi dünya görüşüne bağlı olanlarla bu görüşe karşı olanların elbette iki farklı toplumu yaratacağı da aşikardır. Bu farklılık için de Cenab-ı Hak, suların birbirine karışmaması metaforunu örnek olarak getirir. Acı ve tuzlu suya sahip deniz ile tatlı ve içimi kolay olan suya sahip denizin birbirine karışmadığını belirterek, müminlerin iyi, tatlı ve faydalı karakterlere sahipliği ile tatlı ve içimi kolay suya benzetilirken müşriklerin ise kötü ve çirkin karakterlere sahipliği de acı ve tuzlu suya benzetilir. Aynı sudan yaratılmış ve birbirleri ile soy-nesep bağları olmasına rağmen müminlerle müşriklerin birbirine karışması, uzlaşması, birbirlerini sevmeleri mümkün değildir. Aralarında bir ayırıcı berzahın (iyiyi kötüden ayıran FURKAN / Kuran öğretisi) varlığı bildirilir. İkisi de aynı sudan yaratılmış olsa da tercihlerine göre karakterleri farklılaşmaktadır. İnsanların elbette soydaşları, kan bağı olan hemcinsleri olacaktır. Bu Cenab-ı Hakk’ın yaratmasıdır. Ancak bunun böyle olması kabilecilik ya da ırkçılık yapılmasını gerektirmez. Kabilesini ya da soyunu sevmemesini de gerektirmez. Elbette insanların yakın akrabasını sevmesi, onlara yakınlık duyması Allah’ın yaratmasından gelmektedir. Fakat kabileciliği putlaştırmak yanlıştır. Çünkü kabileciliğin put haline getirilmesi durumunda gerek kabile içinde gerekse de kabileler arasında hukuksuzluk meydana gelmektedir. Özellikle kabilecilik yapan kabilelerin ileri gelenleri kendi mensuplarına ve diğer kabilelere son derece zarar vermektedirler. Halka tapınması için ileri gelenlerin icat ettiği tanrılar / kutsallar ise halka hiçbir faydası ve zararı olmayan boş, batıl ve uydurulmuş şeylerdir. 51-55- Şayet dileseydik Biz elbette her kente / her kavme bir uyarıcı gönderirdik. Öyleyse (evrensel uyarma görevini sana verdiğimiz için) kâfirlere itaat etme ve bu (ilahî mesajın) ışığında onlara karşı bütün gücünü ortaya koyarak büyük bir mücahede gerçekleştir! O, iki denizi salıverendir. Birisi tatlı ve susuzluğu giderici, diğeri ise tuzlu ve acıdır. Ve O, aralarına bir berzah (engel) ve yasak kılandır. İnsanı / Beşerî sudan yaratan O’dur. Sonra ona bir nesep ve sıhriyet kılmıştır. Senin Rabbin her şeye güç yetirendir. Onlar Allah’tan başka kendilerine ne fayda ve ne de zarar veremeyen şeylere tapıyorlar. Zaten kâfir, Rabbine karşı çıkandır. (Furkan Suresi 51-55) Cenab-ı Hak, kendisini sadece uyarıcı ve müjdeleyici olarak vazifelendirdiğini elçisine bildirdikten sonra elçisinden Mekke halkına şöyle seslenmesini ister; “sizler, toplumun sorunlarını çözmek için uğraşmayan yöneticilerinize itaat ediyorsunuz. Halbuki sizi yaratan yaşam ihtiyaçlarınızı karşıladığı gibi sizin en önemli ihtiyacınız olan toplumsal yaşam usul ve esaslarında da size yol gösteren, sizi içinde bulunduğunuz hukuksuzluktan, kriz ve zulümden kurtaracak rehberleri size getirdim. Üstelik bu hizmetim için sizlerden herhangi bir ücret talep etmiyor. Sizden tek istediğim kendi menfaatiniz için Rabbinize dönmenizdir.” Cenab-ı Hak, daha sonra elçisi üzerinden müminlere seslenir ve onları daima diri ve mutlak hayat sahibi olan Kendisine güvenmelerini ister. Yine onlardan Kendisine tam bir yönelişle yönelmelerini ve istikrarlı bir şekilde ilahi egemenliği hâkim kılmaları için çalışmalarını emreder. Kendisinin müşrik elebaşlarının ne gibi günahlar işlediğinden haberdar olduğunu bildirir. Nasıl ki gökler ve yerleri yaratması altı günlük / evrelik bir süre aldıysa ve sonunda kendisinin bu evrenin yönetim kontrol merkezini hakimiyeti altına aldıysa aynı şekilde tevhidi dünya görüşünün topluma egemen olması da bir süreç alacaktır ama sonunda zalim ve ceberrut şirk sistemi yıkılacak ve Rahman olan Allah’ın yasaları egemen olacaktır. Bu hususu ilahi öğretiyi ve toplumların tarihlerini iyi bilen kimse / kimselere (Varaka bin Nevfel gibi kimselere) sorulmasını ister ve böylece onların da sosyolojinin kuralının böyle olduğunu bildireceklerine işaret eder. 56-59- Biz seni ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. De ki: “Ben, buna karşılık sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Tek isteğim, sadece ve sadece, dileyen kimsenin Rabbine giden yolu bulmasıdır.” Öyleyse sen ölmeyen, o mutlak hayat sahibi Allah’a güven. O'na yönel ve istikrarlı bir şekilde O’nun öğretisini egemen kılmaya çalış. O’nun kullarının günahlarından haberdar olması yeter. O, gökleri, yeryüzünü ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan, sonra Arş’a istiva edendir. O, Rahman’dır. Haydi, sen bunu çok iyi haberdar olana (çok iyi bilene) sor. (Furkan Suresi 56-59) 8.4. Müşriklerin Merhamet Paradigmasını Sorgulamaları Hz. Muhammed’in @ çağırdığı tevhidi dünya görüşünün ana paradigmalarının birisi de Fatiha suresinde işlendiği üzere Yönetenlerin, zenginlerin, güçlülerin toplumdaki zayıflara, fakirlere, kimsesizlere merhametle davranmasıdır. Merhametli olmak; Cenab-ı Hakk’ın Rahman isminin bir tecellisi olarak özellikle otorite, mal ve mülk sahibi insanların, toplumdaki herkese hatta hayvanlara ve çevreye sevgiyle, hoşgörüyle, acımayla, fedakarlıkla, vicdanla yaklaşması, onlar için çalışıp çabalaması, rahmet olup yağması, adaletli ve dayanışmacı olmasıdır. Cenab-ı Hak, Mekke müşrik elitlerini merhamete çağırır ve topluma zulmetmekten, adaletsiz olmaktan, acımasız ve insafsız olmaktan sakındırmak için “Rahman’a itaat edin / secde edin / boyun eğine” diye emreder. Onlar ise Allah’ı gayet iyi biliyor olmalarına rağmen O’nun Rahman isminin toplumsal hayata bu anlamdaki tecellisini reddederler. Onlar, kabileciliği putlaştırmalarının neticesi olarak acımasız, vicdansız, hak-hukuktan yoksun, zalimane bir toplumsal yapıyı kendileri için en uygunu olarak görürler. Onlar kurdukları zalim ve vahşi bir sistemi meşrulaştırmak için şirk inancı içerisinde kutsal değerler icat etmişler ve uydurdukları bu kutsal değerler ile de insanları avutmaktadırlar. Fakat şimdi Hz. Muhammed @ insanları aldatan bu şirk kutsal değerlerinin yanlış olduğunu ve Allah’ın Rahman ismi ile kullarına asla zulmetmeyeceğini tam aksine kullarına çok merhametle muamele ettiğini ve herkesin de aynı şekilde merhametle muamele etmesi gerektiğini bildirmektedir. Müşrik elebaşılar ise asırlardır insanların bu şekilde yönetildiği bir sistemin yanlış olamayacağını iddia ederler. İnsanlara rahmetle, sevgiyle, şefkatle muamele edilemeyeceği, onlara merhametle muamele edilmesi halinde yönetilemeyeceği ve çeşitli marazlar doğacağını iddia ederler. Bu nedenle de en temel paradigması merhamet ve şefkat olan tevhidi dünya görüşüne tamamen karşı olduklarını bildirirler. Cenab-ı Hak, nasıl ki kale burçlarından insanlar gözetlenir aynen öyle de bütün insanların gözetlendiğini ve hiçbir şeyin karanlıkta kalmayacağını zira gökyüzünün karanlıklarını aydınlatan kandil ve ayın varlığı gibi doğru ile yanlışın açığa çıkması için vahiy ile insanların aydınlatıldığı vurgulanır. Zulmün gece misali karanlıkları bir gün sona ereceği ve adalet / merhamet güneşinin doğacağı da müjdelenir. 60-62- Onlara “Rahman’a itaat edin / secde edin / boyun eğin!” dendiği zaman, “Rahman da neymiş? Senin bize emrettiğin şeye mi itaat edeceğiz / secde edeceğiz / boyun eğeceğiz?” dediler. Ve bu (emir), onların nefretlerini artırdı. Gökte burçlar kılan, onların içinde bir kandil ve aydınlatıcı bir ay kılan ne cömerttir. O, öğüt almak veya şükretmek isteyen kimseler için gece ile gündüzü birbiri ardınca kılandır. (Furkan Suresi 60-62) Mekke müşrik elitlerin “Rahman da neymiş sana mı itaat edeceğiz” deyince Mekke halkına şirk sisteminin yöneticileri ve şirk öğretisi ile Tevhidi Dünya Görüşü öğretisi ve bağlıları arasındaki fark gösterilir. Bu fark İlahi öğretinin en temel paradigması olan ve Cenab-ı Hakk’ın Rahman isminin tevhidi dünya görüşü çerçevesinde toplumsal ve yönetim yapısındaki tecellisi olan merhamet üzerinden anlatılır. Bu paradigmaya iman etmiş tevhidi dünya görüşünün bağlılarının karakterleri tek tek açıklanarak Mekke halkının kıyas yapması sağlanır. Böylece tevhid sisteminin öngördüğü insan tipinin toplum için ne kadar faydalı, güzel ve iyi olduğu gösterilirken içinde yaşadıkları şirk sistemine ait insan tipinin ise toplum için ne kadar zararlı, kötü ve çirkin olduğu zımnen ifade edilmiş olur. Şirk sisteminin insanı kibirli, gururlu, ahlaksız, zalim, zorba, gösteriş budalası ve cahil iken tevhid sisteminin insanı ise mütevazı, ahlaklı, alçak gönüllü, erdemli ve olgun kimselerdir. Böylece halka Rahmana itaat eden kullara itaat edilmesi halinde, toplumun nasıl bir rahmetle yüzyüze geleceği ifade edilmiş olur. Müşrik elebaşıların küçümsedikleri Resulü Ekrem ve müminlerin yönetiminin insanlara rahmet getireceği, onların muarızlarının kendilerine laf atmaları durumunda bile şiddetle karşılık vermedikleri ve toplumda barışı, selameti istedikleri Furkan Suresinin müteakip ayetlerinde şöylece ifade edilir; 63- O Rahman’ın kulları öyle kimselerdir ki onlar, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahil kimseler kendilerine laf attığı zaman “Selâm!” derler. (Furkan Suresi 63) Rahman isminin toplumsal yapıdaki tecellisini isteyen müminlerin kendi heva ve arzularına göre değil Rablerinin emrine göre hareket ettikleri beyan edilir. Halbuki şirk sisteminin insanı heva ve hevesi peşinde koşan, nankör, şımarık ve ruhsuzdur. Rahmanın kulları kendisine yapılan iyiliklere karşı müteşekkir, iyiliğin kaynağına asla nankörlük yapmayan, ince, derin, daima uyanık, fedakâr, cefakâr ve düşünen kimselerdir. 64- Onlar (Rahman’ın kulları), Rabblerine secdeler ve kıyamlar ederek gecelerler. (Furkan Suresi 64) Mekke halkının secde / itaat ettiği halihazırdaki şirk sisteminin elebaşıları hesap vermekten hoşlanmayan, kendini sorumsuz ve layüsel gören, yaptıklarının halka nasıl bir zarar vereceğini hiç dikkate almayan, uzun vadeli değil günü kurtarmaya bakan ve kendi çıkarlarını düşünen kimselerdir. Ancak tevhit sisteminin bağlıları olan Rahman’ın kulları ise yaptıkları işlerin ve aldıkları kararların insanlara zarar verip vermeyeceğinin muhasebesini yapan, yaptığı muhasebe sonucunda kötü sonuçların çıkabileceğini düşündüğünde derhal yapmaktan vazgeçen, her yaptığı işin bir gün hesabının sorulacağı ve cezasının ateşle ve helak olmak şeklinde verileceği düşüncesi ile daima müteyakkız olan kimselerdir. 65-66- Onlar (Rahman’ın kulları); “Rabbimiz! Cehennem azabını bizden uzak tut! Doğrusu onun azabı daimî bir helâktir. Orası ne kötü bir karargâh ne kötü bir ikametgâhtır.” derler. (Furkan Suresi 65-66) Şirk sisteminin azgın elebaşıları sahip olduğu zenginlikleri ihtiyaç sahibi diğer insanlarla paylaşmakta son derece cimri, kendi heva ve heveslerini besleyen, gururlarını okşayan, kendilerine zevk ve safa veren şeylere karşı yaptıkları harcamalarda aşırı derecede bonkör davranan kimselerdir. Fakat tevhit sistemini isteyen Rahmanın kulları ise asla cimrilik yapmayan, Cenab-ı Hakk’ın kendilerine verdiği rızıkları insanlarla paylaşan ve harcama yaparken de israf etmeden ihtiyaçlarını karşılayan ve son derece dengeli bir tutum içerisinde olan kimselerdir. 67- O kimseler (Rahman’ın kulları), harcadıklarında israf etmezler, cimrilik de etmezler ve bu ikisi arasında bir dengeli bir yol tutarlar. (Furkan Suresi 67) Şirk sisteminin liderleri birliğe beraberliğe değil de bölücülüğe neden olan kimselerdir. Onlar toplumları parça parça eden her kesim için kırmızıçizgiler uyduran ve böylece toplumları birbiri ile çatıştıranlardır. Onlar bu çatışmalardan da nemalanan kimselerdir. Ayrıca onlar toplumları felakete, tükenişe ve yok oluşa götüren fuhuş ve zinayı yaygınlaştıran kimselerdir. Şayet pişman olup bu hareketlerinden vazgeçmeyecek olurlarsa onları çok acıklı bir azap beklemektedir. Hem bu dünyada hem de ahirette karşılaşacakları hor hakir edici bu azaptan kurtulmanın yegâne yolu derhal halihazırdaki yollarını terk edip toplumu ıslah edici eylemler ortaya koymalarıdırlar. Tevhidi dünya görüşünün savunucusu olan Rahmanın kulları ise kabilelerin / toplumların bir araya gelmelerini, tevhid olmalarını, dayanışmalarını, kendilerini bölen parçalayan ve birbirlerine düşman kılan hiçbir kırmızıçizgi ve kutsal değer tanımayan kimselerdir. Onlar insanların haksız bir şekilde öldürülmesini istemezler ve kimseyi haksız olarak öldürmezler. Onlar insanı ancak hak etmesi halinde öldürürler. Onlar insanları öldürmeye değil diriltmeye, yaşatmaya çalışırlar. Onlar toplumda barışın, selametin, huzurun olması için çaba sarf eden kimselerdir. Onlar toplumları tükenişe ve felakete götüren zinaya yaklaşmazlar. 68-71- İşte o kişiler (Rahman’ın kulları), Allah ile beraber başka bir ilâha itaat / kulluk etmezler. Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler ve zina yapmazlar. Kim bunları yaparsa, günahının cezasını bulur. Kıyamet günü azabı kat kat artırılır ve orada hor ve hakir olarak ebedi kalır. Ancak tövbe eden, iman eden ve ıslah edici eylemler yapanlar müstesna. İşte Allah, onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Her kim tövbe eder ve ıslah edici eylemlerde bulunursa, muhakkak ki o, Allah’a tam bir yönelişle dönmüş demektir. (Furkan Suresi: 68-71) Mekke şirk ortamında bu sistemin elebaşıları fitne, fesat, iftira, yalan- dolan, yalancı şahitlik, gıybet, dedikodu, çekiştirme, boş ve batıl sözler sarf eden kimseler iken tevhidi dünya görüşünün savunucuları olan Rahman’ın kulları ise hakka tanıklık ederler, gıybet, dedikodu, boş ve batıl sözlerden uzak duran kimselerdir. 72- Onlar ki (Rahman’ın kulları), yalancı şahitlik yapmazlar / yalana şahitlik etmezler, boş ve kötü sözlere rastladıkları zaman vakarlı bir şekilde (yüz çevirip) geçerler. (Furkan Suresi 72) Şirk sisteminin zalim yöneticileri hak ve hakikat karşısında duyarsız davranan, hakka (gerçeğe) kulaklarını tıkayan, Allah’ın ayetlerine kulak vermeyen ve aklını kullanmayan kimselerdir. Halbuki tevhidi dünya görüşünün önderleri olan Rahman’ın kulları ise Rablerinin ayetleri hatırlatıldığında yani hak ve hakikat kendilerine hatırlatıldığında onlara karşı asla kayıtsız ve ilgisiz kalmayan, itaat için kulaklarını ve kalplerini onlara açan kimselerdir. 73- O kimseler (Rahman’ın kulları), kendilerine Rabblerinin ayetleri hatırlatıldığında ise, onlara karşı kör ve sağır davranmazlar. / kayıtsız ve ilgisiz kalmazlar. (Furkan Suresi 73) Şirk sisteminin önderleri gelecek nesilleri düşünmeyen, onlara örnek olmak gibi bir titizliği ve derdi olmayan, iyilik ve faziletin yaygınlaştırılması ve gelecek nesillere aktarılması düşüncesi taşımayan kimselerdir. Ancak tevhidi dünya görüşünün önderleri olan Rahmanın kulları ise, aydınlık gelecek ve aydınlık nesiller arayan, gelecek kuşaklara iyi örnek olmak için güzel eylemlerde bulunan kimselerdir. Rahman’ın kulları bu çabalarının karşılığını çok büyük mükafat olarak alacaklardır. Onlar gelecekte çok büyük bir saygıyla ve hürmetle karşılanacaklardır. Onların ahiretteki mükafatları da ebedi bir cennet hayatı, güzel bir makam ve çok güzel bir konaklama ile karşılaşma olacaktır. 74- 76- O kişiler (Rahman’ın kulları), “Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve nesillerimizden göz aydınlığı olacak (iyi insanlar) ihsan et. Ve bizi muttakilere önder kıl!” derler. İşte onlar (Rahman’ın kulları), sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamları ile ödüllendirilecekler ve orada hürmet ve selâmla karşılanacaklardır. Orada ebedî kalacaklardır. Orası ne güzel bir makam ve ne güzel bir ikametgâhtır. (Furkan Suresi 74-76) Böylece şirk sisteminin azgın önderlerince Hz. Muhammed’i @ halkın gözünde küçük düşürmek için “sana mı itaat edeceğiz?” diye alay etmeleri ve onların “Rahman da neymiş?” diyerek tevhit sisteminin merhamete dayalı ilkesini aşağılamaları karşısında, Cenab-ı Hak, onlara “işte Rahman’ın kulları güzel karakterlere sahipken bana ve bu kullara itaat edilmeyecek de sizin gibi azgınlara mı itaat edilecek?” diye cevap vermiş olur. Cenab-ı Hak, surenin sonunda da elçisine hitaben Mekkelilere şöyle seslenmesini ister; “Bütün bunlara hepiniz şahit iken hala şirk sisteminden ve müşrik önderlerden yana tavır koyarsanız Rabbim size bir değer vermez ve azabın üzerinize çökmemesi için hiçbir neden kalmaz. O zaman da inkarınızın karşılığı olarak toplumsal ve uhrevi azabı kaçınılmaz olarak tadacaksınız.” 77- De ki: “Eğer yönelmeyecek olursanız Rabbim size önem / değer vermez! Şayet yalanlamaya devam ederseniz / inkara devam edecek olursanız. . . o zaman kaçınılmaz sonucu yaşayacaksınız!” (Furkan Suresi 77) 8.5. Hz. Muhammed’in @ Taraftarlarının Güçlendirilmesi Furkan Suresinde işlendiği üzere Mekke müşrik elitleri Hz. Muhammed’in @ peygamberliğini sorgulayıcı argümanlar ileri sürmüşlerdi. Onlar onun peygamber olamayacağı, Cenab-ı Hakk’ın onu seçmeyeceği iddiası üzerinde yoğunlaştılar. Furkan suresinde cevap verilmesine rağmen, onlar kara propagandalarına bir başka yönden açılım getirdiler ve peygamberin cenahının / taraftarının / kabilesinin / kanatlarının / gücünün çok olması gerektiğini iddia etmeye başladılar. Hz. Muhammed’in @ cenahının, koruyucusunun, gücünün ve soy sop anlamında taraftarının sadece Haşimoğullarından ibaret olmasını peygamber olması için yeterli olmadığını ileri sürdüler. Mademki Allah bir elçi gönderiyor, o halde onun soyu / kabilesi, gücü, iktidarı çok kuvvetli olmalı, Mekke’nin en güçlü kabilesinden olmalı, cenahı / kol ve kanatları çok olmalı ayrıca onların bu gücüne bağlı olarak birçok melik ve kabile de onu desteklemeli şeklinde iddialarda bulundular. Kabilelerin tevhidi ancak böyle güçlü kabilelerden çıkacak liderler vasıtasıyla sağlanacağını iddia ettiler. Onların bu iddialarına Cenab-ı Hak şöyle cevap verir; “Nasıl ki melekler kendisinin elçileridir ve ikişer, üçer, dörder ve daha fazla kanatları / cenahları / gücü varsa aynı şekilde seçeceği elçinin ne kadar taraftara, kola, kanata, soya-sopa, güce ve destekçi kabileye sahip olacağı konusunu kimseye danışmaz. O seçtiği elçiye sağlayacağı destek ve taraftarlar konusunda kendisi karar verir ve dilerse o elçisinin kanatlarını güçlendirir, taraftarlarını çoğaltır.” Aslında Mekke müşrik elebaşılarının yaptıkları menfi propaganda, işkence, baskı ve zorbalık nedeniyle Hz. Muhammed’in @ taraftarı olma hususunda ilk zamanlardaki gibi bir artış trendi yoktu. Peygamberimizin safına geçişler oldukça azalmıştı. İşte tam bu zamanda Cenab-ı Hak elçisini ve müminleri teselli babından Fatır Suresinin ilk ayetlerini inzal eder; “O kime rahmetinin kapılarını açarsa o rahmeti kimse engelleyemez. Böylece rahmete nail olan hidayete erer. Ve kime de rahmetinin kapılarını kapatırsa o kimsede asla hidayete eremez.” şeklindeki bildirisi ile Hz. Muhammed’in @ kendi saflarına katılımın azalmasından bunalarak ‘iki Ömer’den birini hidayete erdirerek kendi kanadını / cenahını kuvvetlendir’ diye duasına bir cevaptır. Bu ayetler sadece teselli babından söylenmiş sözler değildir. Aynı zamanda bu Cenab-ı Hakk’ın yardım için verdiği sözlerin reel hayatta görüntüsü olacağının ve Hz. Muhammed’in @ duasına icabet adına ileride detaylı olarak anlatılacak olan Hz. Ömer ve Hz. Hamza’nın peygamberimizin safına gireceğinin ve böylece peygamberimizin kanatlarının sayısının artacağının müjdesidir. Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’in @ kanadının kuvvetlenmesi olayını Fatır Suresinde meleklerin kanatlarının çok olması ve bu kanatların da yine O’nun tarafından artırılması metaforu ile anlatır. Cenab-ı Hak aynı zamanda elçisine insanların onun peygamberliğini inkâr etmesinin normal olduğunu, daha önceki peygamberlerinde inkâr edildiğini bildirir. Ama endişe etmemesini işin sonuna bakmasını sonunda Allah’ın mutlak galip olması nedeniyle toplumun hakka dönmelerinin kaçınılmaz oluşuna vurgu yapar. Rahman Rahim Allah Adına 1- 4- Gökleri ve yeri yoktan yaratan, ikişer, üçer, dörder cenahlara / kanatlara sahip melekleri / melikleri elçiler kılan Allah’a hamdolsun. O, yaratmada dilediği şeyleri artırır. Muhakkak ki Allah her şeye kadirdir. Allah, insanlara rahmetinden neyi açarsa artık onu tutacak önleyecek biri olamaz. Her neyi de tutarsa, onu da serbest bırakacak kimse olamaz. O, Aziz’dir (mutlak galip), Hakim’dir (hüküm ve hikmet sahibidir). Ey insanlar! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Size gökten ve yerden rızık veren Allah’tan başka bir yaratıcı mı var? O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde nasıl döndürülüyorsunuz? Eğer onlar seni yalanlıyorlarsa, senden önceki peygamberler de yalanlanmıştı. Ama bütün işler /emirler sonunda Allah’a döndürülür. (Fatır Suresi 1-4) Elçisine ve müminlere teselli edici müjdelemeler yapıldıktan sonra Mekke halkına bir çağrıda bulunulur. Zira Mekke halkı müşrik azgın ileri gelenlerin yaptıkları zulmün etkisi altında kalarak Hz. Muhammed’in @ safına geçme hususunda tereddütlüdür. Cenab-ı Hak Mekke halkının dikkatini Ebu Cehil şeytanının önderliğinde müşrik liderlerin oynadığı oyunlara çeker. Onlara dünya hayatının ve içinde yaşadıkları statükonun cazibesine kapılmamaları ikazını yapar. Özellikle Ebu Cehil şeytanının kara propagandasına aldanarak Allah’a karşı mağrur hale gelmemeleri uyarısında bulunur. Ebu Cehil şeytanının Mekke halkının düşmanı olduğunu, oynadığı oyunlarla toplumu felakete sürüklediğini görmelerini ister. Yine Cenab-ı Hak, verdiği sözü yerine getireceğini ve bu çerçevede elçisi Hz. Muhammed’i @ ve taraftarlarını kurtaracağını, onları eninde sonunda mutlaka başa getireceğini özellikle belirtir. Bu uyarının sonunda da elçisine seslenerek kara propagandalarla insanların zihnini bulandıran, çirkin oyunları güzel gösteren Mekke’nin şeytanları niye hidayete ermiyorlar diye üzülmemesini söyler. Çirkin oyunları nedeniyle onların azabı hak ettiklerini bildirir. 5- 8- Ey insanlar! Hiç şüphesiz, Allah’ın vaadi gerçektir. Onun için dünya hayatı sizi sakın aldatmasın. Sakın o çok aldatıcı (şeytan), sizi, Allah’a karşı mağrur hale getirmesin. Muhakkak ki şeytan, sizin düşmanınızdır. Onun için siz de onu düşman edinin. Şüphesiz o (şeytan) kendi taraftarlarını alevli ateşin ashabından olmaları için çağırır. Şu inkâr etmiş olanlar var ya! işte onlar için şiddetli bir azap vardır. İman etmiş ve ıslah edici eylemlerde bulunanlara ise bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır. Onun için, kötü ameli kendisine süslü gösterilen sonra da onu güzel gören kişi mi? Şüphe yok ki Allah dilediğini / dileyeni şaşırtır, dilediğine / dileyene de hidayet eder. O hâlde onlara üzülerek kendini perişan etme. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarını çok iyi bilir. (Fatır Suresi 5-8) Cenab-ı Hak, tevhidi dünya görüşünün egemen olacağına ilişkin verdiği sözün gerçekleşeceğini metaforlarla anlatır. Vaadinin anlatılan benzetmelerdeki gibi tabii yasaları / ilahi yasaları yani sosyolojik yasaları izleyerek gerçekleşeceğini bildirir. Nasıl ki Cenab-ı Hak, rüzgarlarla bulutları sürükleyip yükseltiyor ve ölmüş topraklara (yağmura susamış topraklara) düşen yağmur oraya hayat veriyorsa aynı şekilde başta Mekke olmak üzere tüm ölmüş toplumlar gönderilen elçilerin estirdiği rüzgarlar / mücadeleler ve yağmur misali vahiyle inen ilahi kitaplar ölü toplumları diriltecektir. Büyük devletler Allah’ın sosyolojik esaslarını düstur edinenlerce kurulur. Kim büyük medeniyet kurmak, büyük devlet olmak istiyorsa Allah’ın vahyindeki düsturları kendine düstur edinmesi şarttır. Allah güzel ilkeleri, güzel sözleri ve ıslah edici güzel fikirleri sever. Ancak bu güzel fikirlerin (güzel sözlerin) iktidar bulması / yükselmesi için mutlaka ıslah edici eylemlerin, yoğun ve sabırlı çaba ve gayretlerin gösterilmesi gerekir. 9- 10- O Allah ki rüzgârları gönderir. Böylece onlar da bir bulutu harekete geçirip yükseklere kaldırır. Derken onu ölmüş bir beldeye sevk ederiz. Böylelikle yeryüzüne ölümünden sonra onunla hayat veririz. Yeniden dirilme de işte bunun gibidir. Her kim kudret ve ihtişam (izzet) istiyorsa, bilsin ki kudret ve ihtişam (izzet) tamamen yalnızca Allah’ındır. Güzel sözler O’na yükselir. Onu ıslah edici / düzgün ve yararlı işler (salih amel) yükseltir. Şu, kötülüklerin plânlarını yapan kişiler; onlar için şiddetli azap vardır. Onların plânları ise boşa çıkar. (Fatır Suresi 9-10) Cenab-ı Hak, Mekke halkına şu mesajları içeren ayetlerini inzal eder; “Nasıl ki Allah sizi topraktan yaratıyorsa ve sizler küçük bir zerre iken analarınızın rahminde büyüyerek gelişip bebek olarak doğuyor daha sonra da yine O’nun belirlediği bir ömür yaşıyorsanız, tevhidi dünya görüşü hareketi de bir tek kişi ile başladı. Şimdi kendi kabilesinin koruması altında büyüyüp gelişiyor ve yarın iktidar olarak doğacak ve yine O’nun takdir ettiği kadar bir süre kadar yaşayacak. Bütün aşamalar O’nun koyduğu süreçleri, yasaları takip ederek gelişecek. Toplumların ömürleri ve yıkımları ilahi kurallara / kitaba göredir.” “Ülkenizi kuşatan iki denizi düşünün. Bütün ticaret gemileri buradan geçip gitmektedir. İkisinin tadı da farklıdır. İkisinin de hakimiyeti başka ülkelere ait. Biri İranın / Sasaninin hakimiyetinde, diğeri Bizans’ın hakimiyetinde. Nasıl ki iki denizden de taptaze et yiyorsanız ve süs eşyası çıkarıyorsanız ticari gemilerin hakimiyetine siz egemen olursanız neden sizi kuşatan bu denizlerden sizler faydalanmayasınız? O ticaret gemilerinden neden nasip aramayasınız? Ama bunu yapmak için güçlü olmanız gereklidir. Güçlü olmak için de şirk / bölücü / parçalı toplum yapısından vazgeçip birlik ve beraberlik içerisine girip tevhit devletini kurmanız gereklidir.” “Yine nasıl ki kainattaki her şey birbirinin zıddı şeklinde ve çift yaratılmışsa sizin içinde bulunduğunuz şirkin karanlıkları tevhidin aydınlığı ile son bulacaktır. Bu Cenab-ı Hakk’ın kâinata koyduğu yasadır. Her şeye O maliktir. Ama Mekke müşrik elebaşıları ve ortakları ise hiçbir şeye sahip değillerdir. Sahip oldukları şeyler de Allah’ındır. Bu müşrik elebaşılardan ve ortaklarından size hiçbir fayda gelmez. Onlardan bir şey beklemeyin! Onlar kendilerine yaptığınız isteklerinizi anlamazlar. Anlasalar bile karşılık vermezler, gereğini yapmaya yanaşmazlar. Dahası yarın nasıl kıyamette sizi inkâr edip azaptan kurtulmak için sizi satacaklarsa, aynı şekilde Hz. Muhammed @ yarın şirk sistemini devirdiği zaman onlar yine sizi satacaklar. Bunların peşinden gitmeye devam ederseniz toplumsal kıyamet / devrim olduğu zaman sizi kullananların satışına geleceğinizi aklınızdan çıkarmayın.” 11- 14- Allah sizi topraktan, sonra nutfeden yarattı. Sonra sizi çiftler kıldı. Bir dişinin hamile kalması ve doğurması ancak O’nun ilmiyle / izniyle olur. Bir kimseye ömür verilmesi de ömründen eksiltilmesi de mutlaka bir kitapta yazılıdır. Şüphe yok ki bu, Allah’a çok kolaydır. İki deniz de bir değildir; şu tatlıdır, hararet keser ve içimi kolaydır; şu ise tuzludur, acıdır. Ama her ikisinden de taze et / balık yersiniz ve takınacağınız süs eşyası çıkarırsınız. O’nun lütfundan nasip arayasınız ve belki şükredersiniz diye onda suyu yara yara giden gemileri de görürsün. O, gündüzün içine geceyi ve gecenin içine de gündüzü sokar. Güneş’i ve Ay’ı emre amade kılmıştır. Her biri adı konmuş bir vakte kadar yörüngelerinde akıp gitmektedir. Rabbiniz Allah işte budur! Mülk O’nundur. O’ndan başka yakardığınız kimseler ise bir hurma çekirdeğinin zarına bile sahip değillerdir. Onları çağırırsanız, çağrınızı işitmezler, işitseler bile size cevap ver(e)mezler, Kıyamet günü de ortak koştuğunuzu inkâr ederler. Bunları hiç kimse sana, her şeyden haberdar olan (Allah) gibi haber veremez. (Fatır Suresi 11-14) Cenab-ı Hak, Mekke halkına olan uyarılara tekrar döner. Onların Kendisine muhtaç olduklarını ama Kendisinin hiç kimseye muhtaç olmadığını bildirir. Onların gelecek tehlikelerden korunması, yok edilmekten kurtulması için atomize / parçalı / kabileci toplum yapısını bırakıp kendisinin önerdiği tevhit sistemine ihtiyaçları olduğunu vurgular. Şayet kendilerini zayıf, güçsüz ve geri bırakan atomize / parçalı / kabileci toplum yapısını terk etmeyecek olurlarsa yıkılıp gideceklerini yerlerine ise başka bir toplumun yaratılacağı tehdidinde bulunur. Bu uyarılarla Cenab-ı Hak, onların ya akıllarını başlarına alıp kendiliklerinden Hz. Muhammed’in @ saflarına geçecekler veya bu tevhit hareketine engel olamayacakları ve yok olup gideceklerini bildirmiş olur. Bu değişimin zor olmayacağını belirtir. Ebu Cehil gibi şeytanların halkı aldatmak için söyledikleri “Hz. Muhammed’in @ dedikleri doğru olsa bile siz onu değil de bizi tercih ederseniz biz sizin günahlarınızı gelecekte ve ahirette yükleniriz” şeklindeki sözlerine kanmamaları konusunda da uyarır. Gerekçesini de onların asla başkalarının günah yükünü üstlenmeyeceklerini, zoru görünce hemen kendilerini satacaklarını ve dahası onlar bunu gerçekten samimi olarak söyleseler bile yüce divan kurulduğunda böyle bir şeyin kabul edilmeyeceğini vurgular. Tek çıkar yolun suç işlememek, suçluya yardımcı olmamak ve temiz olmaya çalışmak olduğunun altı çizilir. Kör ile gören, aydınlık ile karanlık, ölü ile diri aynı olamayacağına göre suçlu ve suçluya destek olan temiz, takvalı, dürüst ve bunlara destek olan aynı şekilde değerlendirilemez. Cenab-ı Hak, elçisinin sadece uyarı görevini yaptığını bu uyarılara olumlu ya da olumsuz cevap verme konusunda halkın zorlanmadığını belirttikten sonra daha önceki elçilerin yaptıkları uyarılara kulak asmayan toplumların başına ne geldiyse aynı şekilde bunların da başına benzer felaketlerin gelmesinin kaçınılmaz oluşu belirtilir ve şu tehdit yapılır “siz inkâr ederek O’na bir zarar veremezsiniz ama O sizi inkar ederse durumunuz çok vahim!” 15- 26- Ey insanlar! Sizler Allah’a muhtaçsınız. Allah ise hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç değildir ve hamde / yönelmeye lâyık olandır. Eğer O dilerse sizi giderir (yok eder) ve yepyeni bir halkı getirir. Bu, Allah’a göre zor bir iş değildir. Kimse kimsenin günahını yüklenmez. Günah yükü ağır gelen kimse yükünü taşımak için başkasını yardıma çağırsa, akrabası dahi olsa, bu kimse o günah yükünün hiçbir parçasını taşımaz. O halde sen ancak akıbetleri konusunda Rabblerinden haşyet duyan ve salatı ikame edenleri (namazı müteakiben kamu hizmetlerinde bulunanları ve kamunun sorunlarını çözmek için faaliyet yapanları ya da destek verenleri) uyarırsın. Her kim arınırsa ancak kendisi için arınır. Dönüş de yalnızca Allah’adır. Kör ile gören bir olmaz! Karanlıklar ile aydınlık bir değildir! Gölge ile kızgın sıcaklık bir değildir! Ölüler ve diriler de bir olamaz. Şüphesiz Allah, dilediğine / dileyene işittirir. Sen ise kabirlerdeki kişilere işittiremezsin. Sen sadece bir uyarıcısın. Şüphesiz biz seni hak ile bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Her milletin içinden kendilerine bir uyarıcı mutlaka gelip geçmiştir. Onlar seni yalanlıyorlarsa, hiç şüphesiz onlardan önceki kişiler de yalanlamışlardı. Halbuki o elçiler onlara apaçık delillerle, sahifelerle ve aydınlatıcı kitaplarla gelmişlerdi. Sonra Ben o inkâr etmiş olan kişileri tutup yakaladım. Şimdi Benim onları inkârım nasılmış, görsünler bakalım! (Fatır Suresi 15-26) Cenab-ı Hak, aynı yağmur ile rengarenk çeşitli mevye ve bitkilerin yetiştirilmesine, dağların çeşitli renklerde katmanlardan oluşmasına, insan ve hayvanların da çeşitli renklerde olmasına dikkat çekerek, müşriklerin farklı farklı adet ve geleneklere sahip kabilelerin nasıl bir araya geleceği ve tevhit olacaklarına ilişkin onların sorularına şu mesajlarla cevap verir; “Allah kudreti ile tek bir şeyden çok çeşitlilik yaratabilmektedir. Dolayısıyla ilahi kaynaktan beslenen bir idare kurulduğu takdirde bu idare çeşit çeşit kavimleri bir araya getirecektir. Oluşturulan tevhit toplumu tek tip olmayacak, giysileri, adetleri, üretimleri, geçim kaynakları, vb. hususları farklı farklı olacaktır. Onları bir arada tutacak husus, birlik ve beraberlik iradesi göstererek teşekkül edecek yönetimlerinin bütün kabilelere adaletli davranması, onların sorunlarını çözmeye çalışması (salatı ikame) ve hukuku (Kitabı) tesis etmesinde olacaktır.” Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’e @ inzal ettiği öğretinin (Kitab / Hukuk) yeni bir şey olmadığını eskiden de toplumlara rehberlik / yol göstermek amacıyla bu öğretiyi gönderdiğini ve bu nedenle de Hz. Muhammed’e @ indirilen öğretinin daha önce gönderilen ilahi öğretilerden geriye ne kaldıysa hepsini tasdik ettiğini de bildirir. 27-31- Görmedin mi? Allah gökten bir su indirir. Onunla rengârenk, çeşitli meyveler yetiştiririz. Dağlarda da beyaz, kızıl, siyah ve türlü türlü renklerde katmanlar var etmişizdir. İnsanlardan, diğer canlı varlıklardan ve davarlardan da böyle türlü türlü renkte olanlar vardır. Kulları arasında Allah’tan yalnız anlama ve kavrama yeteneğine sahip olanlar Allah'tan (hakkıyla) korkarlar: Hiç şüphesiz Allah çok güçlüdür, çok bağışlayıcıdır. Hiç şüphesiz şu, Allah’ın kitabını okuyan, salatı ikame eden (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözmek için faaliyet yapan) ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açık olarak veren kimseler, O (Allah), mükâfatlarını kendilerine tastamam versin ve lütfundan kendilerine artırsın diye, kesinlikle batma ihtimali olmayan bir ticareti umarlar. Hiç şüphesiz O, çok bağışlayıcı ve karşılık vericidir. Ve sana vahyettiğimiz bu kitap da (ilahî kelâm), geçmiş vahiylerden bugüne kalmış ne varsa tümünü tasdik eden bir hakikattir; Şüphe yok ki, Allah, kullarını hakkıyla bilen ve hakkıyla görendir. (Fatır Suresi 27-31) Müşrik elebaşıların elçiliğin niye Hz. Muhammed’e @ verildiğine ilişkin sorgulamalarına Cenab-ı Hak, elçiliği ve ilahi öğretiyi kime vereceğini de kendisinin dilediği gibi belirlediği şeklinde cevap verir. Fakat müşriklerin ilahi öğretiye uymaya şiddetle karşı çıkarak kendilerine yazık etmekte olduklarını bildirir. Halktan bir kısım kimselerin Arafta / arada kaldıklarını ama bir kısım Mekkelilerin ise ilahi öğretiye uymayı tercih ederek hayırlara rehberlik ettiklerini belirtir. İlahi öğretinin rehberliğini seçmede Mekkeliler arsında öne çıkmış bu kimseleri Adn Cennetlerinin beklediğini müjdeler. İlahi öğretiye karşı çıkanları bekleyen akıbetin ise cehennem olduğunu ve o azaptan hiç kurtulamayacaklarını vurgular. 32 -38- Sonra biz kitab’ı kullarımızdan seçtiklerimize miras bıraktık. Şimdi de onlardan bazıları nefislerine zulmeden, bazıları (doğru ile yanlış arasında) ara yolu tercih eder, bazıları da Allah’ın izniyle hayırlarda önde gidenlerdir. İşte büyük lütuf budur. Adn cennetleri! Onlar oraya gireceklerdir. Orada altın bileziklerle ve incilerle süsleneceklerdir. Oradaki elbiseleri ipektir. Onlar orada, “Bütün övgüler, bize acı ve üzüntü tattırmayan Allah’a mahsustur: Rabbimiz gerçekten çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını verendir; O, lütfuyla bu konak yerine bizi yerleştirdi. Orada bize ne bir çatışma ve gerginlik bulaşır, ne de yorgunluk ya da bıkkınlık!” derler. Kâfirlere ise cehennem ateşi var. Ne ölüm hükmü verilir ki ölsünler, ne de ateşin azabı hafifletilir. Biz işte Allah’ı ve nimetlerini inkâr eden her nankörü böyle cezalandırırız. Onlar, orada feryat ederler: “Rabbimiz! Ne olur, çıkar bizi buradan, dünyaya geri gönder de daha önce yaptıklarımızdan başka, güzel ve makbul işler yapalım!” (Onlara şöyle cevap vereceğiz) “Biz, size, düşünüp ibret alacak, gerçeği görecek kimsenin düşüneceği kadar bir ömür vermedik mi? Hem size peygamber de gelip uyardı. Öyleyse tadın azabı! Zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur!” Allah göklerin ve yerin gaybını bilendir. Hiç şüphesiz O, göğüslerin içindekini çok iyi bilendir. (Fatır Suresi 32-38) Cenab-ı Hak, Mekke halkına uyarılarının sonunda şunları hatırlatır; “Sizleri Hz. İbrahim @ vasıtasıyla bu şehre / ülkeye getiren ve sizleri bu şehrin halifeleri / egemenleri yapan Rabbinizdir. Şimdi sizin içine düştüğünüz şirk / zulüm / hukuksuz ortamdan çıkarmak ve başınıza gelmekte olan büyük bir felaketten sizi kurtarmak için uyarıcı elçisi olan Hz. Muhammed’i @ ve ilahi rehberini (Kur’an’ı) gönderen yine O’dur. Sizler ona itaat ederseniz sadece şirkin başınıza getireceği felaketten kurtulmakla kalmayacaksınız. Aynı zamanda Arap yarımadası, Irak, İran, Suriye, Mısır, Filistin ve Anadolu gibi tüm bölgeye egemen / halife olacaksınız. Fakat siz O’nun rehberliğine değil de size yukarıdan beri anlatılan nimetlerin hiçbirini sunmada bir katkısı olmamış şirk otoritelerine / şeytanlarına itibar ediyorsunuz. Onların gösterdiği yolu izliyorsunuz. Onlar sizleri aldatmaktan ve sizi kullanmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Toplumların dolayısıyla sizlerin ayakta kalmanızın yegâne şartı adalettir, tevhittir. Toplumlar adaletle, birlik ve beraberlikle yıkılmaktan korunurlar. Bu paradigmalar Allah’ın koyduğu paradigmalardır. Dolayısıyla nasıl yerleri ve gökleri yıkılmaktan koruyan Allah ise devletlerin / toplumların yıkılıp gitmelerini de O’nun koyduğu kanunlara göre hareket etmeleri önler. Sizin yıkılışınızı durduracak yegâne çare, yine O’nun kurallarına ve O’nun yol göstermesine sığınmaktır. Kulları ne kadar yanlış yaparlarsa yapsınlar O kullarına karşı çok merhametli ve şefkatli olduğundan onları önce uyarır, gittikleri yanlış yolun kendilerini yıkıma-azaba götürdüğü mesajlarını verir. Ancak onların bu uyarılara kulak asmamaları halinde önlerini azaba açar. Onların bu uyarılardan ders alıp hatalarından dönmeleri halinde ise koruyucu rehberliğini yaparak onları yıkımdan ve azaptan kurtarır.” Hatta Cenab-ı Hak, Mekke halkına şu hususları bile zımnen vurgulayarak uyarılarda bulunur; (Elmalılı Hamdi Yazırın ifadesi ile) “Şüphe yok ki gökleri ve yeri yok olmamaları için Allah tutuyor. Yani şirk ve zulüm öyle fena, o kadar büyük cinayettir ki onun uğursuzluğundan yerler, gökler yıkılır; çünkü onlar ancak adalet ve hak ile ayaktadırlar. Hakkın dengesi bozulunca kendilerini tutamazlar. Varlıklarında, başkasına muhtaç oldukları için kendilerine yeterli değildirler. Onun için haksızlık âlemin düzenini bozar. Allah'a şirk koşmak ise en büyük zulüm olduğundan, müşriklerin meydan alan (yayılan) zulüm ve fesatlarıyla alem yıkılmak üzere bulunuyor. Fakat Allah onların belirli vakitlerinden önce yok olmalarını istemediği için tutuyor, muhafaza buyuruyor da henüz yıkılmıyorlar. Yemin olsun ki, eğer yola gelmezlerse onları yok olmaktan Allah'tan başka hiçbir tutacak yoktur. O cidden halim ve gafur bulunuyor” ([1] ) [1] ) Elmalılı Hamdi Yazır Hak Dini Kur’an Dili Tefsirinden…. 39-41- O, sizi yeryüzünde halifeler yapandır / yapacak olandır. Artık kim kâfir olursa, kâfirliği kendi zararınadır. Kâfirlerin inkarları, Rablerinin katında kendilerine sadece gazabı artırır ve kâfirlerin inkarları sadece kendilerine zararı artırır. De ki: “Allah’tan başka yakarıp durduğunuz, O’na ortak koştuğunuz kimseleri gördünüz mü? Gösterin bana, yeryüzünde neyi yaratmışlar? Ya da onların göklerde bir ortaklığı mı var? Ya da Biz kendilerine bir kitap vermişiz de onlar, ondan bir delil üzerinde midirler?” Bilakis o zalimler, birbirlerine aldatmadan başka bir vaatte bulunmuyorlar. Hiç şüphesiz gökleri ve yeryüzünü yıkılıp gitmekten koruyan Yüce Allah’tır. Ant olsun ki eğer onlar yıkılacak olursa onları Allah’tan başka kimse tutamaz. Gerçekten O, çok yumuşak davranan, çok bağışlayandır. (Fatır Suresi 39-41) Mekke halkına Fatır Suresi ile okunan bu bildiride onların ehli Kitap gibi peş peşe gelen peygamberleri olmadıklarına hayıflandıkları, şayet Rabbleri tarafından kendilerine yol gösterecek bir peygamber gönderilecek olursa o elçiyi takip etmede en ön saflarda yer alacaklarına yeminler edip ant içtiklerini hatırlatılır. Onların yaşadıkları yaman çelişki dile getirilir; “İşte şimdi o hayıflandıkları konuda Cenab-ı Hak elçisini gönderdi. Şayet kendilerine elçi gönderilirse onu takip etme hususunda en önde olacaklarına dair ettikleri yeminler hani nerede? Neden şimdi o elçiyi takip etmiyorlar. Hatta bırakın takip etmeyi kendilerine yol göstermek için çırpınan o elçiyi inkarda yarışıyorlar ve ondan nefret ediyorlar.” Dahası eskiden Mekkeliler Ehli kitap kabilelerinin peygamberlerini inkâr etmeleri ve onlara verdikleri eziyetler gündemlerine gelince onları ayıplıyorlar ve onlara lanet ediyorlardı. Ama şimdi onlar ayıpladıkları ehli kitap kabileler gibi davranarak Hz. Muhammed’i @ inkâr ediyorlardı. Bunun sebebini Cenab-ı Hak şöyle ortaya koydu; “Büyüklenmek, gurur ve kibir.” Aynı Yahudiler gibi Mekkelilerin de kendilerini üstün / seçkin görmeleri, onların gözlerini kör etmişti. Hakkı ve hakikati göremiyorlardı. Öylesine gözleri kör olmuştu ki mevcut statükolarını kaybetmemek için Elçiye ve getirdiği öğretiye / hakka çeşitli şeytani hile ve tuzaklar kurmaya kadar işi ileri götürüyorlardı. Halbuki hayatın gerçeğine, ilahi öğretiye karşı şeytani tuzak kuranların tuzak ve hileleri ancak kendi ayaklarına dolanır olduğunu bile düşünemiyorlardı. Geçmiş toplumlar yıkıma giderken Rablerinin onlara acıyarak yıkımı durdurma amaçlı gönderdiği elçilere çeşitli hile ve tuzak kuranların durumları ortadaydı. Zaten yıkıma doğru giden bu toplumlar hile ve tuzaklarında başarılı olurlarsa o takdirde yıkılmaları bir anda olup gidiyordu. Cenab-ı Hak Mekkeli müşriklerin Hz. Muhammed’e @ yaptıkları nedeniyle onların hemen yıkımları gerçekleştirmiyorsa bu O’nun kullarına olan merhametindendi. Bu Onun sünnetiydi. Eğer Allah suç işleyenin cezasını hemen verecek olsaydı sadece Mekkeli müşrik azgın elebaşılar değil yeryüzünde hiçbir zalim ve müşrik bırakmazdı. 42- 45- Kendilerini uyaracak bir peygamber geldiği takdirde, milletler içinde, hidayette en önde yer alacaklarına dair var güçleri ile yemin ettiler. Ama kendilerine bir peygamber gelip uyarınca bu, onların sadece nefretlerini artırdı. Sebebi ise: dünyada sırf böbürlenip büyüklük taslamak ve bir de şeytani hile ve tuzak kurmak istemeleriydi. Halbuki şeytani hile ve tuzak, sadece hazırlayanın ayağına dolanır, sadece onu perişan eder. Onlar daha öncekilerin uğradıkları feci akıbetten başka bir şey mi bekliyorlar? Sen Allah’ın sünnetinde hiçbir tebdil, hiçbir değişiklik bulamazsın! Yeryüzünde gezip de bir bakmadılar mı, kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş? Hâlbuki onlar, bunlardan daha kuvvetliydiler. Göklerde ve yeryüzünde Allah’a karşı kimse duramaz. Kesinlikle O, en iyi bilendir, en güçlü olandır. Eğer Allah işledikleri günahlar yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, dünyada tek bir zalim / kafir bırakmazdı; ama Allah onların cezasını belirlenmiş bir vadeye kadar erteler. Sonunda ecelleri geldiği zaman da artık şüphesiz Allah kendi kullarını en iyi görendir. (Fatır Suresi 42-45)

  • Kibir ve Ayrımcılık | Allahın Rehberliği

    Kibir ve Ayrımcılık Önder, HIGH-TECH adlı büyük bir teknoloji şirketinde proje müdürü olarak çalışıyordu. Şirket müdürlerinin en genciydi. Zeki, paylaşımcı, şeffaf ve alçakgönüllüydü. Girdiği her ortamda bilgi paylaşır, ekibini öne çıkarırdı. Akademik unvanlarla değil; alın teri, sahadaki emek ve sessiz üretkenliğiyle biliniyordu. Projelerinde inovasyona ve yenileşmeye çok önem veriyordu. Ama işte tam da bu yüzden şirketin Gürkan gibi bazı diğer müdürler onu kıskanıyordu. Çünkü onun bu erdemleri, onları gölgede bıraktığı gibi içlerinde taşıdıkları kibri ve yetersizliklerini de ifşa ediyordu. Ve biliyorlardı ki: Bu genç müdür bir gün çok yükselecek. Kendi içlerinde homurdanıyorlardı: – "Bu kadar mütevazı olmak ezikliktir, müdürlüğünü unutup çalışanlarıyla senli benli oluyor." – "Şirketin geleneklerini hiçe sayıyor. Eski köye yeni adet getirmenin peşinde." Şirket ise bir yol ayrımındaydı ve bunun sancısını çekmekteydi. Büyümek için zihniyet değişimine ve yeniden yapılanmaya ihtiyaç vardı. Bir gün, şirketin tarihindeki en büyük dönüşüm projesi duyuruldu. Bu proje, çağın değişimine ayak uydurabilmek için şirketin dikey hiyerarşik yapıdan çalışan odaklı bir yapıya geçerek yeniden yapılandırılmasıydı. Şirket, etik, şeffaflık ve performans esaslarına uygun biçimde bu dönüşümü yönetecek bir lider arıyordu. Projeyi yönetecek ismi açıklamak için herkesin katıldığı bir toplantı düzenlendi. Şirketin patronu Vahdet ayağa kalktı: – “Bu şirketin geleceğini emanet edeceğimiz kişi, teknik bilgisiyle, insan ilişkileriyle ve öngörüsüyle ile fark yaratmış birisi olmalı. Şirketimizin bekasını sağlayacak bu dönüşüm projesinde geçmişin ayrımcı, gelenekçi, kibirli ve akıl dışı reflekslerine değil, geleceğin paylaşımcı, şeffaf, adil ve kimseyi ötekileştirmeme zihniyetine sahip bir lidere ihtiyaç var ... Bu lideri açıklıyorum: Önder!” Salondaki şirket müdürlerinin hepsi bu kararı ayakta alkışladı. Fakat içlerinden sadece birisi bu karara itiraz etti. O kişi kibri gözlerinden taşan üretim müdürü Gürkan’dı. Mikrofonu aldı: – “Efendim, Önder iyi biridir. Ama liderlik vasfı taşımıyor. Çok yumuşak. Aşırı merhametli. Şirketin Genel müdürlüğünü yürütemez. Ben yıllardır bu sistemin içindeyim. Şirket çalışanları benim gibi sert, disiplinli, masaya yumruğunu vuran yöneticilerin sözünü dinler. Önder gibilerin değil.” Vahdet hafifçe gülümsedi. Ardından sakin bir sesle cevap verdi: – “İnsanlara yukarıdan bakmak liderlik değildir. Hatırlıyor musunuz, Tanrı Adem’i yaratıp meleklerin ona boyun eğmesini istediğinde bir tek İblis itiraz etmişti. O kendini üstün görmüş, ‘Ben ateştenim, o topraktan’ demişti. Ama kibir, insanı yükseltmez. Aksine, en dibe çeker.” Gürkan Vahdet’in bu sözleri üzerine: -“Tamam sen patronsun. Senin Önder’i genel müdür olarak atamana saygı duyuyorum. Ama göreceksin o bu işin üstesinden gelemeyecek. Yalnız bu itirazım nedeniyle makamıma dokunmayacak olursan bu iddiamın doğru olduğunu sana ispatlayacağım.” Vahdet biraz öfkeli bir tonla Gürkan’a şöyle cevap verdi; -“Bu şirkette patron benim. Elbette benim dediğim olacak. Buna rağmen ben farklı seslere saygı duyuyorum, onlara alan açıyorum, kibir gurur yapmıyorum. Ama sen kibrinle hareket ediyorsun. Kimseyle paylaşmıyorsun. Kendini üstün görüyor ve ayrımcılık yapıyorsun. Bana karşı koyduğun tavra rağmen bu şirkete üretim müdürü olarak yıllardır verdiğin emek hatırına seni hemen cezalandırmayacağım. Tanrının İblise mühlet vermesi gibi ben de iddianı ispatlaman için sana imkan tanıyarak makamından azletmeyeceğim.” Salonda sessizlik hâkimdi. Önder gözlerini yere indirmişti ama yüreği dimdikti. Vahdet ona döndü: – “Senin yumuşaklığın aslında dirayet. Paylaşımcılığın, gerçek liderliğin ta kendisi. Fakat görüyorsun. Etrafında seni çekemeyen insanlar var. Onlara karşı çok dikkatli ol. Sakın onların dolduruşuna gelme. Şimdi kalk, yeni ofisini görmeye gidelim.” Önder o gün sadece bir ofise değil, hak edilmiş bir sorumluluğa adım attı. Çünkü gerçek liderlik, gücün değil, gönlün yüceliğinden doğuyordu. Önder, şirketin içyapısını ve işkollarını yeniden tanımladı. Organizasyon şemasını da bu yeni tanımlamalara göre düzenledi. Böylece zihniyet değişikliğinin ilk adımlarını atmış oldu. Ancak Gürkan’ın makamını koruduğu için şirketteki bu yenilenmeleri her iş kolunda baltalama tehlikesi mevcuttu. Önder’in yeni kurduğu sistemin sınanması ise Gürkan’ın bu engellemeleri ve saptırma faaliyetleri ile olacaktı. Gürkan Önderin başarısız olması için her yolu deneyecekti. O bu faaliyetlerinde iblislikten şeytanlığa evrilecekti. Önder ise daha iyisini gerçekleştirmek için Gürkan’ın ayartmalarına karşı müteyakkız olmak ve sürekli kendini geliştirmek durumundaydı. Çapa 1 Uyuyan Hücreler Bir zamanlar Huzuristan adı verilen bir cumhuriyet vardı. Bu topraklarda bir zamanlar umut dolu sokakların üzerinden karanlık rüzgârlar esmeye başlamıştı. Ülkede sessizce bir çöküş başlarken, bu karanlığı fark edebilen az sayıda insan vardı. Bu nadir insanlar arasında Recep, hukukun susmayan sesi, Seçkin, doğruyu yazmaktan şaşmayan bir gazeteci, Umut, halkın sofrasını dert edinen bir iktisatçı, Mesut, vicdan inşa eden bir eğitimci, Abdullah, emek savunucusu bir sanayici, Betül, kadınlar ve çocuk hakları savunucusu, Bülent ise yoksulların doktoruydu. Bu yedi cesur insan, Meclis kürsülerinden, gazete sayfalarından, dernek salonlarından haykırdı: "Durun, gidilen yol felaketle sonlanacak!" Ancak sesleri ya susturuldu ya da alayla karşılandı. İktidar, bu uyarıları tehditle, sürgünle, hapisle ve işkenceyle bastırmaya çalıştı. Halk ise büyüleyici yalanlarla sarhoş edilmişti; zalimlerin alkışlarına eşlik etti. Fakat onların pes etmeye hiç niyetleri yoktu. Görünmez duvarlara çarpan her hamlelerinden sonra, içten içe büyüyen bir karar verdiler. Bir akşam vakti, Recep dar bir odada dostlarını topladı. Perde kapalı, kapı kilitliydi. Dışarıda karanlık hâkimdi; içeride umut fısıltısı. Recep, derin bir nefes aldı ve arkadaşlarının gözlerine bakarak söze başladı: “Arkadaşlar,” dedi, sesi kararlı ve sakindi, “iktidarın yanlış politikaları memleketi uçuruma sürüklüyor. Samimi uyarılarımıza karşılık tehdit, hapis ve işkencelerle susturulduk. Halk ise, gerçeği duymadı. Şu anda elimizde kalan tek silah sabırdır. Ashab-ı Kehf gibi, bir süre görünmezliğe çekilelim. Halkımızın gerçeği kendi gözleriyle göreceği güne kadar çalışalım, öğrenelim, donanalım. Şehirlerin unutulmuş köşelerine, kenar mahallelere çekilelim. Sessiz ve derinden eğitim faaliyetleri yürütelim. Hakikati, kulaktan kulağa taşıyan uyuyan hücreler olalım. Bugün geri çekiliyoruz, evet… Ama bu, kaçmak değil, büyümek için toprağa gömülen bir tohum gibi sabırla beklemek olacak.” Recep’in sözleri odada ağır bir sessizlik yarattı. Sonra, göz göze gelen yedi dost, başlarını birer birer sallayarak bu sessiz ve derin mücadeleye “evet” dediler. Recep’in önerisine uyan bu yiğit gençler sessizce ortadan kayboldu. Ashab-ı Kehf gibi mağaralarına dağılıp uyuyan hücreler oldular. Kimisi eski mahallelere sığındı, kimisi unutulmuş kasabalarda izini kaybettirdi. Göze batmadan yaşadılar; küçük esnaf oldular, öğretmen oldular, sokak doktorları oldular. Onlar artık **"Uyuyanlar"**dı. Fakat uykuda değillerdi. Toprağa gömülmüş tohumlar gibi zamanını bekliyorlardı. Karanlık çağın yasaklı kelimeleri olan hakikat, adalet, merhamet ve hesap günü gibi kavramları kulaktan kulağa fısıldadılar. Bazen bir çay ocağında bir nasihat gibi, bazen bir çocuk hikâyesinde bir kıssa gibi, bazen bir dost sohbetinde bir atasözü gibi… Geleceğin kadrolarını sabırla eğittiler. Bir eğitim buluşmasında, gençlerden biri Mesut’a heyecanla sordu: “Üstadım, bazen ne yapacağımızı bilemiyoruz. Doğruyla yanlışı nasıl ayırt edeceğiz?” Mesut, bir duvara yaslanmış, sessizce gülümsedi. Sonra ağır ağır konuştu: “Evlatlarım,” dedi, “Güneşi düşünün. Işık varsa, yol bellidir. Ama ışık yoksa, gözün ne kadar keskin olursa olsun, gerçeği göremezsin. Bizim güneşimiz kutsal metinlerdir. O ışıkta yürürsek, adımlarımız doğruya varır." Gençler, Mesut’un sözlerini kalplerine kazıdı. O günden sonra, karar anlarında hep birbirlerine hatırlattılar: “Güneşi görmeden adım atma.” Adımlarını atarken geniş bir boşluktaymış gibi özgür, kararlarını verirken serbest, ama yönlerini bulurken kutsal ışığa muhtaçtılar. Biliyorlardı ki, sadece kutsal metinlerin gösterdiği yolda yürüyenler, karanlığa teslim olmazdı. Bilinçli bir sabırla, karanlığı yaran bir şafak vakti için hazırlık yapıyorlardı. Önce küçük gruplar şeklinde toplantılar yapıyorlardı, zamanla halktan geniş katılımlı eğitim toplantıları yapmaya başladılar. Bu şekilde uzun zaman geçti. Ülke karanlığın en koyusuna gömüldü. Büyük bir çöküş başladı. Rejim çatırdarken, sessizce örgütlenen bu hareket bir anda sahneye çıktı. Tıpkı Ashab-ı Kehf’in uykusundan uyanıp başka bir çağda gözlerini açması gibi, halk da o sabah yeni bir güne uyandı. Zira Recep ve arkadaşları yetiştirdikleri kadrolarla mağaralarından çıkıp açık propaganda faaliyetine başladılar. Rejimin askerlerine yakalanacak olurlarsa öldürüleceklerini ya da hapsedileceklerini biliyorlardı. İçinde yaşadıkları krizin daha önce kendilerini uyarmaya çalıştıkları ama bir türlü anlatamadıkları yanlış politikanın sonucu olduğunu şimdi çok ivedi olarak halka göstermeleri gerekiyordu. Kendi oluşturdukları sosyal medya kanallarından kırk yıl öncesinin parası ile güncelde kullanılan paraları kıyasladılar. Böylece halk aldatıldığını, yoksullaştığını gördü. Öfke dalga dalga yayıldı. Uyuyan hücrelerin propagandaları halkı harekete geçirdi. Halk hareketi beklenmedik bir hızla büyüdü. Yıllardır umutsuz olanlar ayağa kalktı. Bir zamanlar susturulan sesler, tarihin en yüksek yankısına dönüştü. Rejim medyası ise bu hareketi küçümsemeye çalıştı. “Uyuyan hücre kadroları üç, beş kişiyi geçmez….Savundukları politikanın üzerinden çok zaman geçti. Bu politikanın günümüzde hiçbir geçerliliği olamaz. Başarma şansları yok,” dediler. Hareketi karikatürize edip etkisizleştirmeye çalıştılar. Onları tarihin mezarına gömeceklerini ve üzerlerine anıtsal bir kitabe dikeceklerini söyleyerek alay ettiler. Ama yanıldılar. Uyuyan hücreler çoktan uyanmıştı. Uzun yıllar süren eğitimden geçmişlerdi. Örgütlü ve bilinçliydiler. Yaptıkları propaganda halk üzerinde etkisini gösterdi. Halk artık rejimin yalanlarına kanmıyordu. Recep öncülüğünde, büyük mitingler yapıldı. Polis, asker, memurlar halkın safına geçti. Devlet başkanı, hükümet üst düzey kadrolarıyla birlikte yurt dışına kaçtı. Kırk yıllık zulüm rejimi devrildi. Zafer kazanılmıştı. Halk meydanlarda günlerce zaferi coşkuyla kutladı. Recep, yeni yönetimin esaslarını ilan etti: Merhamet, adalet, paylaşım, hesap verilebilirlik, kardeşlik ve güven. Tıpkı Ashab-ı Kehf’in ardından inşa edilen mescid gibi, bu ilkeler üzerine yeni kurumlar kuruldu. Ülke topyekün bir diriliş yaşadı.

© 2022 AAYDIN

bottom of page