top of page

Arama Sonuçları

Boş arama ile 99 sonuç bulundu

  • Sureler İndeksi | Allahın Rehberliği

    A Abese: Mekke Dönemi-Bölüm 5 Adiyat: Mekke Dönemi-Bölüm 3 Ahkaf: Mekke Dönemi-Bölüm 23 Ahzab: Medine Dönemi- Bölüm 24, Bölüm 25, Bölüm 26 A’la: Mekke Dönemi-Bölüm 2 Alak : Mekke Dönemi-Bölüm 1 Al-i İmran: Medine Dönemi- Bölüm 15, Bölüm 16, Bölüm 17, Ankebut: Mekke Dönemi-Bölüm 45, Medine Dönemi- Bölüm 1 Araf: Mekke Dönemi-Bölüm 7, Bölüm 14, Bölüm 15 Asr: Mekke Dönemi-Bölüm 3 B Bakara: Medine Dönemi- Bölüm 4, Bölüm 7, Bölüm 8, Bölüm 9, Bölüm 10, Bölüm 13, Bölüm 14, Bölüm 38 Beled: Mekke Dönemi-Bölüm 6 Beyyine: Medine Dönemi- Bölüm 3 Büruc: Mekke Dönemi-Bölüm 5 C Câsiye: Medine Dönemi- Bölüm 1 Cin: Medine Dönemi- Bölüm 1 Cumua: Medine Dönemi- Bölüm 8 D Duha: Mekke Dönemi-Bölüm 2 Duhan: Mekke Dönemi-Bölüm 41 E Enam: Mekke Dönemi-Bölüm 16 Enbiya: Mekke Dönemi-Bölüm 30 Enfal: Medine Dönemi- Bölüm 12 F Fatiha: Mekke Dönemi-Bölüm 2 Fatır: Mekke Dönemi-Bölüm 8 Fecr: Mekke Dönemi-Bölüm 2 Felak: Mekke Dönemi-Bölüm 4 Fetih: Medine Dönemi- Bölüm 28 Fil: Mekke Dönemi-Bölüm 4 Furkan: Mekke Dönemi-Bölüm 8 Fussilet: Mekke Dönemi-Bölüm 37 G Gaşiye: Mekke Dönemi-Bölüm 40 H Hac: Mekke Dönemi-Bölüm 45, Medine Dönemi- Bölüm 5 Hadid: Medine Dönemi- Bölüm 27 Hakka: Mekke Dönemi-Bölüm 32 Haşr: Medine Dönemi- Bölüm 18 Hicr: Mekke Dönemi-Bölüm 29 Hucurât: Medine Dönemi- Bölüm 35 Hud: Mekke Dönemi-Bölüm 33, Medine Dönemi- Bölüm 2 Hümeze: Mekke Dönemi-Bölüm 5 İ İbrahim: Mekke Dönemi-Bölüm 22 İhlas: Mekke Dönemi-Bölüm 4 İnfitar: Mekke Dönemi-Bölüm 34 İnsan: Medine Dönemi- Bölüm 2, Bölüm 11 İnşikak: Mekke Dönemi-Bölüm 34 İnşirah: Mekke Dönemi-Bölüm 2 İsra: Mekke Dönemi-Bölüm 38 K Kadir: Mekke Dönemi-Bölüm 5 Kaf: Mekke Dönemi-Bölüm 6 Kafirun: Mekke Dönemi-Bölüm 3 Kalem: Mekke Dönemi- Bölüm 2 Kamer: Mekke Dönemi-Bölüm 6 Karia: Mekke Dönemi-Bölüm 5 Kasas: Mekke Dönemi-Bölüm 17, Bölüm 18 Kehf: Mekke Dönemi-Bölüm 12, Bölüm 19 Kevser: Mekke Dönemi-Bölüm 3 Kıyamet: Mekke Dönemi-Bölüm 5 Kureyş: Mekke Dönemi-Bölüm 4 L Leyl: Mekke Dönemi-Bölüm 2 Lokman: Mekke Dönemi-Bölüm 21 M Maide: Medine Dönemi- Bölüm 29, Bölüm 31, Bölüm 32, Bölüm 33, Bölüm 35, Bölüm 38 Maun: Mekke Dönemi-Bölüm 3 Mearic: Mekke Dönemi-Bölüm 34 Meryem: Mekke Dönemi-Bölüm 9 Muhammed: Medine Dönemi- Bölüm 11 Mutaffifin: Medine Dönemi- Bölüm 2 Mücadele: Medine Dönemi- Bölüm 24 Müddessir: Mekke Dönemi-Bölüm 2 Mülk: Mekke Dönemi-Bölüm 44 Mü’min: Mekke Dönemi-Bölüm 23 Mü’minun: Mekke Dönemi-Bölüm 35 Mümtehine: Medine Dönemi- Bölüm 22 Münafikun: Medine Dönemi- Bölüm 22 Mürselat: Mekke Dönemi-Bölüm 5 Müzzemmil: Mekke Dönemi-Bölüm 2 N Nahl: Mekke Dönemi-Bölüm 39 Nas: Mekke Dönemi-Bölüm 4 Nasr: Medine Dönemi- Bölüm 35 Naziat: Mekke Dönemi-Bölüm 34 Nebe: Mekke Dönemi-Bölüm 34 Necm: Mekke Dönemi-Bölüm 4 Neml: Mekke Dönemi-Bölüm 25, Bölüm 27 Nisa: Medine Dönemi- Bölüm 19, Bölüm 20, Bölüm 21, Bölüm 23 Nuh: Mekke Dönemi-Bölüm 46 Nur: Medine Dönemi- Bölüm 22, Bölüm 23, Bölüm 25 R Rad: Medine Dönemi- Bölüm 3 Rahman: Medine Dönemi- Bölüm 6 Rum: Mekke Dönemi-Bölüm 22 S Sad: Mekke Dönemi-Bölüm 7 Saf: Medine Dönemi- Bölüm 18 Saffat: Mekke Dönemi-Bölüm 42 Sebe: Mekke Dönemi-Bölüm 20 Secde: Medine Dönemi- Bölüm 3 Ş Şems: Mekke Dönemi-Bölüm 5 Şuara: Mekke Dönemi-Bölüm 10, Bölüm 11 Şura: Mekke Dönemi-Bölüm 36 T Taha: Mekke Dönemi-Bölüm 9 Tahrim: Medine Dönemi- Bölüm 30 Talâk: Tarık: Mekke Dönemi-Bölüm 6 Tebbet: Mekke Dönemi-Bölüm 2 Teğabün: Medine Dönemi- Bölüm 27 Tekasür: Mekke Dönemi-Bölüm 3 Tekvir: Mekke Dönemi-Bölüm 2 Tevbe: Medine Dönemi- Bölüm 34, Bölüm 36, Bölüm 37 Tin: Mekke Dönemi-Bölüm 5 Tur: Mekke Dönemi-Bölüm 40 V Vakıa: Mekke Dönemi-Bölüm 34 Y Yasin: Mekke Dönemi-Bölüm 6 Yunus: Mekke Dönemi-Bölüm 43 Yusuf: Mekke Dönemi-Bölüm 13 Z Zariyat: Mekke Dönemi-Bölüm 31 Zilzâl: Medine Dönemi- Bölüm 19 Zuhruf: Mekke Dönemi-Bölüm 26 Zümer: Mekke Dönemi-Bölüm 28

  • Yazar Hakkında | Allahın Rehberliği

    Yazar Hakında Ahmet Aydın 1962 yılında Polatlı’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Ankara’da tamamladı. Lisans ve yüksek lisansını ODTÜ Makine Mühendisliği bölümünden aldı. Aynı bölümde araştırma görevliliği yaptı. Daha sonra BOTAŞ’ta mühendis, başmühendis, daire başkan yardımcılığı ve Genel Müdür müşavirliğinde bulundu. EPDK’nın kuruluşundan bugüne kadar enerji uzmanı, grup başkanı, daire başkanı ve başkan yardımcısı olarak hizmet verdi. Halen aynı kurumda başkan danışmanı olarak görev yapmaktadır. 2007-2008 yıllarında TBMM Genel Sekreter Yardımcılığı ve başkan müşavirliği görevlerinde de bulundu. Lise yıllarında MTTB faaliyetlerine katıldı. MAZLUMDER’in kuruluş faaliyetlerinde yer alarak kurucu üyesi oldu ve bir dönem Genel Sekreterlik görevini de üstlendi. ODTÜ Mezunları Birliği Vakfının kurucu üyeleri arasında yer aldığı gibi vakfın Genel Müdürlüğü görevini iki dönemlik bir süre ile yerine getirdi. Siyer, hadis ve tefsir okumalarına ortaöğrenim yıllarında başladı. Ankara vaizlerinden olan babasının kütüphanesindeki temel eserleri o yıllarda bitirdi. Kur’an ve Hz.Muhammed’i anlamaya yönelik çabaları o günlerden başladı. Çeşitli tefsir dersi halkalarına iştirak ederek aralıksız günümüze kadar devam etti. “Medeniyet Yolunda Allah’ın Rehberliği- Kur’an ve Hz.Muhammed’in Hayatına Politik Bir Yaklaşım” ismini verdiği bu eser, onun bu ders halkalarındaki çalışmalardan elde ettiği çıkarımlar ile kendi kişisel okumalarından elde ettiği birikimler arasından süzülen bir yapıttır. Evli ve dört çocuk babasıdır.

  • Bölüm 13:KAYNUKALILARIN İSYANI | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 13 KAYNUKALILARIN İSYANI Medine’nin savunulması için savaşa izin verilmesi sonrasında İslami hükümetin daha aktif davranarak küçük askeri birlikler ile çevre kabilelerin üzerine gidilmesi ve onların İslam’a / Barışa davet edilmeleri politikalarına Medine’deki Yahudi kabilelerin bazı ileri gelenleri muhalefet etmişlerdi. Yahudi kabileler Mekke ordusunun Bedir’e doğru yola çıktığı zaman da onlarla savaşılmaması gerektiğini savunmuşlardı. Kendilerine Medine Vesikasının / Anayasası’nın yurdu birlikte savunulacağı hükmü hatırlatılınca da Bedir’e gelmekte olan Mekke ordusunun Medine’ye değil kervanı korumak için geldiği, bu nedenle de onlarla savaşın kendilerini bağlamadığını ileri sürmüşler ve bu gerekçeyle Bedir Savaşına iştirak etmemişlerdi. Aslında onlar müminlerin Bedir’de yok olacaklarını bekliyorlardı. Zira Mekke Yönetiminin Bedir’i peygamberimiz için bir tuzak olarak hazırladıklarının bilincinde idiler. Fakat müminler Bedir’de büyük bir zafere imza atınca beklentileri boşa çıktı. Bu zafer Medine İslam Cumhuriyetinin Arap yarımadasında meşruiyetini getirirken peygamberimizin de izlediği siyasetin ne kadar doğru olduğunu gösteriyordu. Böylece onun Medine’deki iktidarı perçinleniyordu. Yahudiler ise peygamberimizin hükümetini zayıf bir durumda tutmak için Bedir Zaferini küçümsüyorlar ve Mekkelilerin savaşı bilmediklerini söylüyorlardı. Özellikle Kaynuka Yahudi liderleri Bedir’de müminlere karşı Mekkelilerin yerine kendileri olsaydı müminlerin büyük bir hezimeti tadacaklarını iddia ederek müminlere gözdağı verdiler. Onların bu söylemleri peygamberimizin kulağına da gitmişti. Ancak kesin fiili bir isyan hareketi içerisinde olmadıklarından peygamberimizin onlara şu an için hain muamelesi yapması mümkün değildi. Savaşa iştirak etmeye muhalefet ettikleri zaman da hukuki olarak kendilerini haklı gösterebilecek argümanları üretmişlerdi. 13.1. İsyanın Başlaması Hz.Muhammed @ onlara karşı hukuk içerisinde kalmaya özen göstermesine rağmen onlar bunu korkaklık ve cesaretsizlik olarak telakki etmişler ve azgınca davranışlarda bulunmaktan imtina etmemişlerdir. Bir gün mümin bir kadının Kaynukalı bir Yahudiye ait dükkânda tacize uğraması üzerine, mümin kadın yardım için feryat eder. Çarşıdaki mümin erkeklerden birisi bu feryadı duyar ve kadının yardımına koşar. Mümin adam dükkâna girdiğinde kadını taciz eden dükkân sahibi Yahudi ile kavgaya başlar ve Yahudiyi öldürür. Fakat Kaynukalı diğer Yahudi dükkân sahipleri de mümin adamı öldürünce ortalık iyice karışır. Müminler de Yahudilere karşı diğer müminleri yardıma çağırır ve olay fiili çatışmaya dönüşür. Hz.Muhammed@, olayı haber alır almaz hemen Kaynuka çarşısına giderek duruma müdahale etti ve müminleri kavgadan men ederek çatışmayı durdurur. Kaynukalılara bu yaptıklarının fitne çıkarmak, isyan etmek olduğunu belirttikten sonra derhal Medine Vesikası / Anayasa’sına itaat etmelerini ister. Ama onlar azgınlıkları nedeniyle daha önce ortalıkta ulu orta söyledikleri sözler gibi sözler sarf etmeye başlarlar. Peygamberimizi ve müminleri küçümseyici ifadeler kullanırlar. Kendilerine kimsenin bir şey yapamayacağını söylerler. Onların bu hareketleri ve sözleri artık fiilen meşru hükümeti tanımamak ve başkaldırmaktan başka bir şey değildir. Peygamberimiz Kaynukalıların bu azgınca ve şımarık tavırlarının İslam Cumhuriyetine karşı bir başkaldırı olduğunu biliyordu. Onların bu hain kalkışmaları cezasız bırakılacak olursa Medine’de hükümet etme gücünü kaybedeceği ve bu durumun diğer Yahudi kabilelerine ve muhalif münafıklara da sirayet edeceği çok açıktı. Cenab-ı Hak, İslam İdaresine bayrak açmış Kaynuka Yahudilerine karşı elçisinin nasıl bir söylemle mukabele etmesi ve nasıl hareket etmesi gerektiği konusunda ilahi vahyini inzal ederek elçisine rehberlik etti. Bu minvalde Bakara Suresinin 243 üncü ayetinden itibaren ilahi rehberlik mesajları geldi. 13.2. Kaynuka oğullarının Son Kez Uyarılmaları Cenab-ı Hak onlara karşı askeri harekete geçmeden önce yine de son bir kez ikaz etmesi için onlara kendi tarihlerini hatırlattırır. Yahudilerin geçmişte binlerce kişi olmalarına rağmen yurtlarını savunmayıp Arap yarımadasına göç ettiklerini dile getirir. Onların vatanlarını korumak için düşmanla yiğitçe savaşmak yerine, korkak ve sefil bir şekilde vatanlarını terk etmeleri nedeniyle Cenab-ı Hakk’ın onları yıllar yılı diyasporaya maruz bırakarak vatansız, alçak, sefil ve ölü bir şekilde yaşattığını onların yüzüne vurmasını elçisine emreder. Daha sonra zaman içerisinde onlara yine acıyıp, merhamet edip tekrar dirilmeleri için Hz.Muhammed’i@ gönderdiğini bildirmesini söyler. Kendilerinin de Medine Vesikası / Anayasayı onaylayarak elçisine tabi olmakla yeniden diriltildiğini belirtir. Ancak bu dirilişin tamamlanması için Allah yolunda savaşmaları ve bu uğurda mallarından infak / harcama yaparak Allah için savaşanlara destek olmaları gerektiğini bildirir. Eğer bu şekilde canları ve mallarını Allah’a ödünç verecek olurlarsa O’nun bunu karşılıksız bırakmayacağını ve mükafatını kat kat vereceğini de ilave eder. Peygamberimiz Cenab-ı Hakk’ın mesajlarının ilk giriş kısımlarının yer aldığı aşağıdaki ayetleri Kaynukalıların ileri gelenlerine okur ve onlara yapılan bu hatırlatma ile yanlış yapmamaya / isyana son vermeye davet eder. 243-245- Binlerce kişi oldukları halde ölüm korkusuyla yurtlarını terk edenleri görmedin mi? Allah onlara “Ölün / geberin” dedi, Daha sonra da onları yeniden diriltti. / yeniden ayağa kaldırdı. Allah, insanlara karşı lütufkardır. Fakat insanların çoğu şükretmiyorlar. Öyleyse Allah yolunda savaşın. İyi bilin ki Allah her şeyi işiten ve her şeyi bilendir. Kim Allah'a güzel bir borç verirse muhakkak ki Allah da onu o kimseye fazlasıyla kat kat geri ödeyecektir. Allah darlık da verir, genişlik de verir. Hepiniz O'na döndürüleceksiniz. (Bakara Suresi 243-245) Cenab-ı Hakk Kaynuka’lı Yahudilerin kendi tarihlerinde yaşadıkları bir olay üzerinden içinde yaşadıkları vasatı teşbih ederek / metafor yaparak Hz.Muhammed’in@ kendilerine bir kurtarıcı olarak geldiğini hatırlattı. İnzal ettiği müteakip ayetleri peygamberimiz Kaynuka’nın ileri gelenlerine okuyarak; nasıl ki geçmişte onlara gelen bir peygamberden kendilerine bir hükümdar / yönetici atamasını istemişler ve bu hükümdarın / yöneticinin önderliğinde Allah yolunda savaşmak istemişlerse aynı şekilde Arap Yarımadasındaki diyaspora Yahudileri de Allah yolunda savaşmak için kendilerine bir yönetici gelmesi için dua ettiklerini, bunun üzerine Cenab-ı Hakkın da onlara Hz.Muhammed’i@ tüm Medine’nin yöneticisi / hükümdarı olarak lütfettiğine işaret eder. Yine nasıl ki onlar geçmiş tarihlerinde peygamberleri onlara “eğer savaş üzerlerine farz olarak yazılırsa savaşıp savaşmayacakları konusunda tam güven vermediklerini” söylemiş ise ve onların da cevaben “yurtlarından kovulup çocuklarından / kardeşlerinden ayrılmak zorunda kalmaları nedeniyle haklarına kavuşmak için Allah yolunda savaştan kaçmayacaklarına” yemin etmişlerse aynı şekilde Medineli Yahudiler de vatanlarından edilip diyasporaya uğramaları ve bütün sülalelerinin ayrı ayrı yerlere dağıtılmış olmaları nedeniyle kendilerini tekrar şanlı, şerefli hale getirecek bir liderliği talep ettikleri, aradıkları bu liderliğin Hz.Muhammed@ ile kendilerine gönderildiği metaforik olarak ifade edilir. Fakat nasıl ki onlar geçmişte savaş emri verildiğinde onların çok çok azı hariç, savaştan kaçındılarsa, aynı şekilde yakın zamanda Medine’nin savunulması için savaşmaları gerektiği kendilerine bildirildiğinde, Medineli Yahudilerin hem seriyyeler / küçük askeri birliklerin operasyonundan hem de Bedir savaşından imtina etmiş oldukları yine aynı metaforla yüzlerine vurulur. Peygamberimizin inzal olunan ayetlerle Kaynuka Yahudilerine irat etmiş olduğu bu nutuk ile aslında onların başkaldırılarına hak ettikleri cevabın askeri harekât ile verileceği anlatılıyordu. Onlar ya bu şımarık ve azgın başkaldırılarından vazgeçecekler ve tövbe edip teslim olacaklar ya da hak ettikleri cezaya çarptırılacaklardır. 246- Musa'dan sonra İsrail oğullarının ileri gelenlerini görmedin mi? Hani onlar, kendi peygamberlerinden birine, “Bize bir hükümdar gönder de Onun komutanlığında Allah yolunda savaşalım” demişlerdi. O da “Ya size savaş farz kılındığında savaşmayacak olursanız?” dedi. O ileri gelenler ise, “Yurdumuzdan sürülüp çıkarılmış, çocuklarımızdan da koparılıp ayrıldığımız halde Allah yolunda niye savaşmayalım?” diye cevap vermişlerdi. Fakat kendilerine savaş farz kılınınca içlerinden pek azı hariç, yüz çevirdiler. Allah, zalimleri gayet iyi bilir. (Bakara Suresi 246) 13.3. Kaynuka oğullarına Yaptıkları Anayasa İhlallerinin Hatırlatılması Kaynukalıların peygamberimizi Medine İslam Cumhuriyetinin Başkanı olarak kabul etmek istememelerinin yanlışlığını Cenab-ı Hak Talut kıssası metaforu ile anlatan ayetlerini elçisine inzal eder. Peygamberimiz de bu ayetleri Kaynukalılara yaptığı konuşmada okuyarak onlara şu mesajları verir; “Nasıl ki geçmişte Cenab-ı Hak yönetici başkan olarak size Talut’u atadığında, zengin olmaması nedeniyle onun başkanlığını kabule yanaşmadıysanız aynı şekilde Hz.Muhammed’i de Allah size başkan olarak gönderdi. Fakat o Medine’ye geldiğinde zenginliğinin olmaması nedeniyle onun başkanlığını kabul etmeye yanaşmadınız. Siz onun başkanlığını kabul konusunda sahip olduğu ilim ve liyakati yerine zenginliğini kriter olarak aldınız. Hâlbuki onun yöneticilik konusunda ilminin ve liyakatinin çok fazla olduğuna şu kısa süredeki tecrübeniz ile şahit olmuş durumdasınız. Ama sizin onu başkan olarak kabul etmeyişinizin esas sebebinin onu kıskanmanız ve kendi içinizden birisinin başkan olarak seçilmesini istemenizden başka bir şey olmadığı açıktır.” 247- Peygamberleri de onlara dedi ki, “Allah size Talut’u hükümdar olarak gönderdi.” O ileri gelenler “Olamaz! Biz hükümdar olmaya ondan daha layık olduğumuz halde nasıl olur da O, bizim üzerimize hükümdar olur? Üstelik mal- mülk açısından onun zenginliği de yokken bu nasıl olabilir?” dediler. Peygamberleri ise “Onu sizin üzerinize hükümdar olarak Allah seçti. Onun bilgisini ve gücünü artırdı.” dedi. Allah mülkünü dilediğine verir. Allah, Vasi'dir (lütfu geniş olandır), Alim'dir. (Bakara Suresi 247) Peygamberimiz Kaynukalılara irat ettiği nutkunda kendisinin Başkanlığını kabul etmeleri gerektiği hususundaki mesajlarını Kur’an’daki Talut kıssası metaforu üzerinden verir; “Nasıl ki Talut hükümdar olduğu zaman sizlere güven, huzur, canlılık, dirilik ve ruh veren Musa ve Harun peygamberlerden varis kalan ilahi öğretiyle uyumlu bir ideoloji / öğreti / dünya görüşünün bulunduğu Tevrat sahifelerinin (tabletlerinin) bulunduğu sandukaya / tabuta tekrar sahip olduysanız aynı şekilde Hz.Muhammed’e@ meleklerin taşıdığı ve kendisine getirdiği Kur’an ile Hz. Musa ve Hz. Harun ailelerinden miras kalan kültürel / ideolojik / dini / dünya görüşü öğretilerinin benzeri olan öğretiler şimdi sizlere gelmiştir. Söz konusu bu öğretilere dayalı olarak kurulan İslam Cumhuriyeti ile Medine’ye barış, huzur, adalet, ruh, diriliş ve hayat gelmiştir. Bu sizler için O’nun peygamber oluşunun ve sizin başınıza Başkan olmaya layık olduğunun en büyük kanıtıdır. Gelin başkaldırmayı bırakın ve geçmiş peygamberleriniz mesabesindeki dini önderlerinizden Abdullah bin Selam gibi Hz.Muhammed’e@ iman edip teslim olun.” Samimi olup hakikati arayan kimseler için bu kıssalarla yapılan teşbihlerde çok büyük ayetler / işaretler vardır. 248- Peygamberleri onlara şöyle dedi; “Onun hükümdarlığının kanıtı, size o tabutun / sandukanın gelmesidir ki onun içinde Rabbinizden size bir güven ve huzuru sağlayacak Musa ve Harun hanedanlarının bıraktıkları öğretilerden kalıntılar vardır. Onu melekler taşımaktadır. Eğer iman etmiş kimseler iseniz, bunda şüphesiz sizin için kesin bir ayet / delil vardır” dedi. (Bakara Suresi 248) Hz.Muhammed@ Kaynukalılara irat ettiği nutkuna Kur’an’daki Talut kıssası metaforu ile şöyle devam eder; “Tıpkı geçmişte güçlü orduya sahip Calut’un karşısına çıkmaya cesaret edemediğiniz gibi ve üstelik nehir ile imtihan edildiğiniz zaman nehrin suyundan içmeyi tercih ederek imtihanı da kaybettiğiniz gibi dünde Ebu Cehil’in komutasındaki Mekke ordusunun karşısına çıkmaya cesaret edemeyerek imtihanı kaybettiniz. Yine tıpkı kendisine iman eden bir avuç Talut’un ordusunun zayıf ve az sayıda olmasına rağmen güçlü Calut’un ordusunu yenilgiye uğratması gibi az sayıda ve zayıf olan müminlerden müteşekkil Medine İslam Ordusu Bedir de Ebu Cehil’in güçlü ordusunu bozguna uğratmıştır. Zira Talut’a iman eden o bir avuç mümin Allah’a sığındığı ve O’ndan yardım dilediği gibi Bedir Savaşında da bana güvenen / iman eden bir avuç mümin Allah’tan ayaklarını yere sağlam bastırmasını ve inkârcı Mekke ordusuna karşı zafer vermesini talep etmişlerdir. Cenab-ı Hak da onların dualarını kabul etmiş ve Bedir’de müminlere büyük bir zafer vermiştir. Hz. Davut’un Calut’u öldürmesi gibi Bedir’de de Ebu Cehil öldürülmüştür. Bu zafer Cenab-ı Hakk’ın yeryüzünde zulüm, baskı, anarşi ve fesadı yok edip barışı, yaşamı, huzuru ve adaleti / hakkı hâkim kılması içindir. Sizler de bu yaptığınız isyan ve başkaldırı ile Medine ülkesinde zulüm, baskı, anarşi ve fesat çıkarmaya çalışıyorsunuz. Eğer vazgeçmezseniz sonunuz büyük bir hüsran olacaktır. Sizlerin ülkede fesat ve bozgunculuk yapmanıza asla müsaade edilmeyecektir. Ona göre ayağınızı denk alın.” 249- 251-Talut ordusu ile harekete geçince dedi ki: “Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir. Kim ondan içerse, artık o benden değildir. Kim de sadece eliyle bir avuçtan başka onu tatmazsa, işte o bendendir.” İçlerinden pek azı dışında hepsi o ırmaktan kana kana içtiler. Talut ve beraberindeki iman eden kimseler nehri geçtiler. (Nehirden içerek imtihanı kaybedip geride kalanlar) “Bugün bizim Calut’a ve ordusuna karşı koyacak gücümüz yok” dediler. Allah'ın nimetine / vaadine kavuşacaklarına kesin olarak inananlar ise; “Nice az topluluklar, Allah'ın izniyle nice çok topluluklara galip gelmişlerdir. Allah, sabredenlerle beraberdir” dediler. Onlar, Calut ve ordusu ile savaşmak için meydana çıktıkları zaman, “Rabbimiz! Üzerimize sabır ve metanet yağdır, ayaklarımızı sağlam bastır ve şu inkarcılar topluluğuna karşı bize yardım et!” dediler. Savaşın sonunda Allah'ın izniyle Calut ve ordusunu bozguna uğrattılar. Davud da Calut'u öldürdü. Allah, kendisine hükümdarlık ve hikmet verdi ve istediği şeyin bilgisini ona öğretti. Eğer Allah, insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla defetmesi olmasaydı, yeryüzü mutlaka fesada uğrardı. Fakat Allah bütün alemlere / toplumlara karşı büyük lütuf sahibidir. (Bakara Suresi 249-251) Cenab-ı Hak inzal ettiği müteakip ayetlerde elçisinin Kaynukalılara peygamberlerin birbirleriyle kıyaslandığında bazılarının bazılarından daha farklı ve fazladan meleke ve kabiliyetlere ya da güçlere veya imkânlara sahip olabileceklerini bildirir. Bu ifade ile peygamberimizin şu an için mal mülk olarak güçsüz olabileceği ancak diğer kabiliyetler ya da imkânlar yönüyle başka peygamberlerden ayrıcalıklı ve üstünlükleri olduğuna dikkat çeker. Bu yönleriyle diğer peygamberlerden farklı olan bir kişiliğe sahip olmasına dikkat etmeden onun peygamberliğine ve liderliğine dair açık kanıtlar ve delilleri görmelerine rağmen onların hala aykırı davranmaya ve muhalif kalmaya devam ettiklerini ifade eder. Şayet onlar başkaldırıya dönüşmüş bu muhalefetlerinde ısrar edecek olurlarsa bu durumda geçmişte içlerinden çıkan Hristiyanlarla savaşıp birbirlerini öldürdükleri gibi Medine’de de büyük bir fitneye sebep olacaklarını belirtir. Bu isyanlarının sonunda ise tıpkı Mekkeli müşriklerin Bedir’de uğradıkları mağlubiyet akıbetine kendilerinin de duçar olacakları uyarısında bulunur. 252-253- İşte bunlar, Allah'ın ayetleridir / kanıtlarıdır. Biz, hakikati ortaya koyan bu kanıtları sana iletiyoruz. Elbette sen gönderilmiş peygamberlerdensin. İşte bu peygamberler; Biz onların bazısına diğerlerine göre fazladan farklı meziyetler / özellikler verdik. Allah bu peygamberlerden kimiyle konuştu, kiminin derecelerini yükseltti. Meryem oğlu İsa'ya da açık kanıtlar / belgeler verdi ve onu Ruhu'l-Kudüs ile destekledi. Eğer onların peşinden gelenler Allah’ın dileğine uysalardı açık mesajlar kendilerine ulaştıktan sonra birbirlerini öldürmezlerdi. Ne var ki ayrılığa düştüler de onlardan bir kısmı iman etti, bir kısmı da inkâr etti. Eğer onlar Allah’ın dileğine uysalardı birbirlerini öldürmezlerdi. Velakin, Allah dilediğini yapar. (Bakara Suresi 252-253) 13.4. Kaynukalıların Uyarıları Reddetmesi ve Müminlerin Savaşa Hazırlanmaya Çağrılmaları Kaynuka Yahudileri Hz.Muhammed’in@ bu çağrısına ve uyarılarına rağmen gurur ve kibirlerine yenilerek isyanlarına / başkaldırına devam ettiler. Onların bu başkımcı / inkârcı davranışları Medine Vesikasının / Anayasasının açıkça ihlal etmesi demekti ve söz konusu Anayasa uyarınca onlara hainliklerinin cezası verilmeliydi. Peygamberimiz artık başka çare kalmadığı için onlara hak ettikleri cezanın verilmesi amacıyla orduyu savaş için toplamaya karar verir. Artık kendi kalelerine çekilip savunma pozisyonu alan Kaynukalılar ile savaş kaçınılmazdır. Kaynukalı Yahudiler savunma savaşı yapacaklar, İslam Ordusu ise onların kalelerini kuşatıp onları teslim almaya çalışacaktır. Fakat kuşatma için iman edenlerin orduyu donatacak harcama yapmaları gerekmektedir. Hz. Peygamber@ onları infaka davet eder. Gevşek davranılması halinde bu gelişmeler kendi aleyhlerine gelişmelere sebep olacaktı. Düşmanların kazanmaları durumunda ise hiçbir dostluk ve hiç kimsenin şefaati fayda vermeyecekti. Dahası yenilgi durumunda düşmanla hiçbir pazarlık da söz konusu olmayacaktı. Bu nedenle akılların başlara devşirilip fedakârlıktan kaçınılmaması gerektiğine işaret edildi. 254- Ey iman edenler! Hiçbir pazarlığın, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin bulunmadığı gün gelmezden önce, size verdiğimiz rızıklardan infak edin. İnkâr edenler, zalimlerin ta kendileridir.(Bakara Suresi 254) 13.5. İslam Cumhuriyeti Güvenlik Şurasındaki Tartışmalar ve Ayet’el Kürsi Müminler gerekli desteği verirler ve İslam Ordusu Hz.Muhammed’in@ komutasında teşekkül eder ve Kaynukalıların Medine’deki kaleleri muhasara altına alınır. Fakat daha önce peygamberimize ve müminlere meydan okuyan, “siz savaşçı görmemişsiniz, bizimle çarpışırsanız savaşmanın ne olduğunu size gösteririz” diye efelenen Kaynukalılar kalelerinden dışarı asla çıkamadılar ve sürekli savunma pozisyonunda kaldılar. Hâlbuki Kaynukalıların 300'ü zırhlı, 400'ü zırhsız olmak üzere 700 savaşçı askeri vardı. Kalelerinden çıkıp İslam ordusu ile gerek bireysel gerekse guruplar halinde savaşabilirlerdi. Ancak hiçbir şekilde çıkıp çarpışmadılar. Hz.Muhammed@ onların kalelerini on beş gün muhasara altında tuttu. Onlar aslında müttefikleri olan Abdullah bin Übey’e güveniyorlardı. Onun gerek Medine içerisindeki Yahudi kabileleri ile müttefikleri olan Hazreç’ten ve gerekse de Medine dışındaki Hayber Yahudilerinden, Gatafan ve Süleym oğulları kabilelerinden ordu toplayıp peygamberimizin ordusuna karşı harekete geçmelerini ümit ediyorlardı. Bu süreçte Abdullah bin Übey sürekli Kaynukalılarla temas halindeydi ve o, onlara yardım orduları gelinceye kadar direnmelerini, teslim olmamalarını telkin ediyordu. Peygamberimiz kuşatma sırasında İslam Cumhuriyetinin ileri gelenlerinden güvenlik konseyi oluşturmuş ve onlarla sürekli izlenecek kuşatma stratejisi hakkında görüşmelerde bulunuyordu. Söz konusu bu görüşmelerde Abdullah bin Übey ise sürekli peygamberimizle tartışıyor ve Kaynukalı Yahudilere yapılan bu kuşatma hareketinden vazgeçilmesini istiyordu. O bunu Medine’nin güvenliği için istediğini belirtiyordu. Abdullah b Übey’in peygamberimize “Bir gün rüzgârın ters döneceğinden korkmuyor musun? Ben korkuyorum” diye ifade ettiği cümlesinde Medine’nin güvenliğinin içeride yaşayan bu Yahudiler sayesinde sağlandığını belirtiyordu. Eğer Kaynukalılara bir zarar verilecek olursa Hayber Yahudileri ile birlikte Gatafan, Beni Süleym kabileleri ve Mekkelilerin hep birlik olup Medine’nin üzerine yürüyeceklerini söylüyordu. Abdullah b Übey’in işaret etmiş olduğu tehlikeye müminlerin içerisinde de inananlar vardı. Böyle düşünenlere göre, eğer Medine çevresindeki bu büyük güçler birleşecek ve Medine’nin üzerine yürüyecek olurlarsa bundan Medine’nin kurtulması çok zordu. Medine’deki Yahudi kabileleri Medine için bir sigorta vazifesi görüyordu, bir nevi şefaatçi idiler. Stratejik açıdan bakıldığında pek haksız da sayılmazlardı. Ancak Cenab-ı Hak elçisine bu konuda Ayet’el Kürsiyi inzal ederek Abdullah b Übey’e ve onunla aynı fikirde olanlara bu ayetle cevap verdirdi. Böylece onun korku yaratmaya çalışan argümanına peygamberimiz, Allah’ın en büyük ayetiyle cevap verdi. Bu ayette Allah’tan başka hiçbir ilah / otorite kabul etmeyen İslam Cumhuriyetinin ayakta kalmasının her şeye hayat veren ve her şeyi ayakta tutan Allah sayesinde olacağı vurgulandı. O’nun ayakta kalmasına müsaade etmediği hiçbir şeyin ayakta kalamayacağı ve yıkılacağı deklare edildi. Sadece Allah’a güvendiklerini ve sadece O’ndan yardım ve koruma bekledikleri ifade edildi. Cenab-ı Hakk’ı asla uyku ve gafletin tutmadığı isminin tecellisi olarak da O’nun yolunda giden İslam Cumhuriyeti yönetiminin de asla uyumadığı, gaflet içerisinde olmadığı, kendi aleyhinde çevrilen dolaplardan, tezgahlardan haberdar olduğu, kimin ne yapabileceğinin bilindiği ve niyetlerinin ne olduğunun farkında olunduğu bu ayet kapsamında Abdullah b. Übey’e bildirildi. O’nun Kaynukalılara gidip gelip direniş için nasıl cesaret verdiğini, Medine içerisindeki Kurayza ve Nadir Yahudi kabilelerini kışkırtmaya çalıştığını ve Gatafan kabilesine Medine’ye saldırmaları için haberler gönderdiğini kısaca fitne çıkarmak için elinden geleni ardına koymadığının peygamberimiz tarafından gayet iyi bilindiği onun yüzüne vuruldu. Diğer taraftan bu ayet ile Peygamberimizin@ bu durumu hesap ederek kuşatma öncesi gerekli tedbirleri aldığı ve bu minvalde Medine içerisindeki diğer Yahudi kabilelerin ileri gelenleri ile bu işe karışmamaları noktasında gerekli sözleri aldığı hususlarına da işaret edilmiş oluyordu. Ayrıca bu ayet ile Hayberlilere, Gatafan ve Beni Süleym gibi büyük çevre kabilelere bu kuşatmayı nasıl izah edeceğinin argümanlarının da hazırlanmış olduğu ve onlardan Kaynukalılara yardım gelmemesi için onlara haber ulaşmasının da engellendiğine de işaret edilmiş oldu. Yani İslam Cumhuriyetinin Başkanı olarak kuşatma harekâtı öncesinde gaflet içerisinde olmamış ve gerekli tüm önlemleri almıştır. Kısaca Cenab-ı Hakk’ın yüce isimleri olan O’nu uyku tutmaması ve gaflet içerisinde olmamasının mümin kulları ve idaresi üzerinde olması gereken tecellilerini peygamberimiz@ kendisi ve yönetimi üzerinde göstermişti. Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği bu ayet ile Abdullah bin Übey’in Medine’nin güvenliğine ilişkin korkusuna karşı bildirimler şöyle devam etti; Yeryüzündeki ve gökyüzündeki her şey Allah içindir ve O’na aittir. Bu nedenle her şeye hâkim olan O’dur. Medine içindeki ve dışındaki tüm halklara ve yönetimlere de hâkim olan O’dur. Tüm kalplere O hakimdir. Aynı zamanda O’nun öğretisi, değerleri, yasaları tüm yeryüzünde, gökyüzünde dolayısıyla yöneticiler ve halklar bazında da egemendir. Haklı ve doğru bir yolda iseniz, yaptığınız doğru ise bunu karşı tarafa da anlatabilirseniz güçlü olursunuz, çünkü hak güçlüdür. Böylece Kaynukalıların yaptıkları başkaldırının ve işledikleri cinayetin hiçbir haklı tarafı yoktur. Onların yaptıkları hainliktir, Anayasal sözleşmeye aykırı hareket etmişlerdir ve onlar bu ihanetlerinin cezası olarak öldürülmeyi ya da yurtlarından sürgün edilmeyi hak ediyorlar. Bu nedenle Allah’ın iznine, bilgisine, değerlerine, yasalarına ve öğretisine aykırı olarak kim bu Kaynukalıların yanında yer alacak? Kim onlara şefaatçi olacak? Ve kim onlara yardımcı olabilecek? Allah onların ne yaptıklarını, niyetlerinin ne olduğunu, kimlerle hangi kirli ilişkilere girdiğini gayet iyi bilmektedir. Ayrıca ona yardımcı olmak niyetinde olanların da tüm imkân ve kabiliyetlerini gayet iyi bilmekte, dolayısıyla onların Medine İslam Cumhuriyetine neler yapabileceklerini de gayet iyi bilmektedir. Cenab-ı Hak göklere ve yeryüzüne egemendir. O’nun egemenliği (kürsisi) herkesi ve her şeyi kuşatmaktadır. Ayetin bu kısmıyla da kuşatmaya karşı olan Abdullah bin Übey ve onunla aynı fikirde olanlara şu mesajlar verilir; “Ey Abdullah bin Übey! Senin korktuğun güçler O’nun dilediği dışında hiçbir şey yapamazlar. O’nun izin vermediği hiçbir zararı Medine’ye veremezler. Sen hiç endişe etme! Bu egemenliği sürdürmek O’na asla zor da gelmez. Allah egemenliğini kimseyle de paylaşmaz. O çok yücedir ve yegâne galiptir.” Kaynukalıların kuşatılmasına karşı olan Abdullah b Übey ve yandaşlarının argümanlarına karşı Cenab-ı Hakk’ın verdiği cevaba ilişkin metaforik anlatım Kur’an’da «Ayet’el Kürsi» olarak okunan ayetle aşağıdaki gibi kayıtlara geçti ve İslam Cumhuriyeti Güvenlik Konseyi kuşatmanın devamına ve Kaynukalılara hak ettikleri cezanın Peygamberimiz@ tarafından belirlenmesine karar verdi. 255- Allah ki, kendisinden başka hiçbir ilah olmayandır. O Hayy'dır. / Diridir. / Hayatın kaynağıdır. O Kayyum'dur. / Kendi kendine yetendir. /Her şeyi ayakta tutup idare edendir. Kendisini ne gaflet ve ne de uyku tutar. Göklerde ve yeryüzünde olan bütün şeyler yalnızca O'na aittir. Kendisinin izni olmadan yanında şefaat edecek olan da kimmiş? O, onların yapacakları ve yaptıkları bütün şeyleri bilir. Onlar ise, O'nun dilediği kadarından başka ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar. O'nun egemenliği / kürsüsü, gökleri ve yeryüzünü kuşatmıştır. O’nun göklere ve yere egemen olarak hükmetmesi O'nun için zor değildir. O, çok yücedir, çok büyüktür. (Bakara Suresi 255) 13.6. Kaynukalıların Teslim Olmaları ve Haklarında Verilecek Hüküm Konusunda Yapılan Tartışmalar Abdullah bin Übey on beş günlük kuşatma sürecinde ne peygamberimizi@ kuşatmayı kaldırtma konusunda ikna edebilmişti ne de Medine içerisinden ya da dışarısından Kaynukalılara yardımcı kuvvet organize edebilmişti. O kendisinden beklenen performansı gösteremeyince, Kaynukalılar ümitlerini iyice yitirdiler ve hainliklerinin bedelinin en ağır cezasının ölüm, en hafif cezasının da sürgün olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Bu nedenle Abdullah bin Ubey’den affedilip canlarının bağışlanması için şefaatçilik yapması konusunda ciddiyetle çaba sarf etmesini istediler. Abdullah b Übey onlara bu konuda elinden gelen bütün çabayı göstereceğine söz verdi. Bunun üzerine Kaynukalılar on beşinci gün teslim bayrağını çektiler. Kaynukalıların teslim olmasından sonra Hz.Muhammed @ onların bağlanmaları ve silahlarının toplanması hususunda Münzir b. Kudame'ye talimat verdi. Münzir b. Kudame bu emir üzerine Kaynukalı erkeklerinin ellerini bağlattı ve silahlarını teslim aldı. Teslim alınan Kaynukalılar elleri bağlı bir şekilde peygamberimizin@ huzuruna getirilirken Abdullah b Übey devreye girdi. O, Münzir b. Kudame'ye esir edilen Kaynukalı Yahudilerin ellerinin çözülmesini söyledi. Münzir b. Kudame ise onların bağlanmaları emrini Hz.Muhammed’in@ verdiğini, bu nedenle sadece O’nun emriyle onların ellerini çözebileceğini bildirdi. Bunun üzerine, Abdullah b. Übeyy hemen Hz.Muhammed’in@ yanına gitti ve Kaynukalıların ellerinin çözülmesini istedi ve arkasından kendisinin onlara eman verdiğini peygamberimize@ bildirdi. Abdullah b Übey peygamberimize@ onların “Hadaik ve Buas” savaşlarında kendileriyle birlikte savaştığını, bu nedenle en sadık müttefiklerinin öldürülmesine asla rıza göstermeyeceğini söyledi. Kaynukalıların canlarının bağışlanması konusunda hüküm verilmesi sözünü almadıkça peygamberimizin@ yakasını bırakmamaya ant içti. Peygamberimiz@ ne kadar ondan yüzünü çevirdiyse her seferinde o da peygamberimize@ sakız gibi yapıştı ve onların bağışlanması için O’nu sürekli taciz etti. Peygamberimizle@ bu konuda şiddetli tartışmalara girişti. O önce Kaynukalıların nasıl affedilebileceği hususunda bir teklif getirdi. Onun teklifine göre Kaynukalılar dinlerini değiştirip peygamberimize iman ettirilmeye zorlanacaklardı. Onlar da kalben olmasa da dil ile iman ettiklerini beyan edecek ve böylece öldürülmekten kurtulacaklardı. O Kaynukalıları öldürülmekten kurtardığı ve Medine’de kalmasını sağladığı takdirde Medine’deki en önemli müttefiklerini ve destekçilerini kaybetmemiş olacaktı. Peygamberimiz ona bunun çok yanlış olacağını, zira “dinde zorlamanın olmadığını” söyledi. Arkasından doğruluğun, hakkın ve hakka boyun eğmenin isyan, başkaldırma ve kötülükten ayrılmış olduğunu, bunların asla bir tutulamayacağını, isyancı elebaşıların / tağutun peşinde gitmenin takipçilerini karanlığa, yok oluşa götürdüğünü ama diğer taraftan Allah’a iman edip O’nun elçisinin peşi sıra gitmenin ise takipçilerini aydınlığa, huzura, barış ve güvene götürdüğünü ilave etti. Peygamberimiz@ isyan edenler hakkında uygulanacak cezanın da ilahi adalete uygun olduğunu, eğer onların başkaldırmalarına adil bir ceza verilmeyecek olursa bunun Medinelilerin ölümü demek olduğunu belirtti. Toplumları ayakta tutmanın / diriltmenin / hayatiyetini sağlamanın tek yolunun adaletle muamele etmek olduğunu ve bunu Allah’ın emrettiğini bildirdi. Allah’ın koyduğu sosyolojik, siyasi ve hukuki yasalarda bir toplumun nasıl hayat sahibi olacağı ya da nasıl ölüp tarihin sayfaları arasına gömülüp gideceğini bildirdiğini. Kendisinin de Kaynukalılar hakkında hüküm verirken adaleti gözeteceğini ifade etti. Buna karşılık Abdullah b Übey ise kendisinin de Medine’nin hayatiyetini düşündüğünü, eğer müttefikleri bağışlanmayacak olursa esas o zaman Medine’nin ölümünün gerçekleşeceğini ama bağışlanacak olurlarsa Medine’nin diri / ayakta kalacağında ısrar etti. O bu iddiasıyla Hz.Muhammed’in@ izlediği politika ile Medine’yi öldüreceğini ama eğer kendi önerdiği politika izlenecek olursa Medinelilerin dirilip hayat bulacağını söylüyordu. Peygamberimiz@ ise asıl kendi politikasının Medinelileri dirilteceğini, şayet bu azgınlar cezalandırılmayacak olurlarsa bir daha Medine İslam Cumhuriyetinde nizam ve intizamın kalmayacağı ve bir süre sonra bu azgın Yahudilerin çıkaracakları fitne ve anarşi içerisinde Medine’nin mahvolup gideceğini belirtmiş oluyordu. Peygamberimiz@ ona bu hususu şöyle anlattı; “Nasıl ki Cenab-ı Hak tabiata koyduğu kanun ile güneşi doğudan doğduruyor ve batıdan batırıyorsa, siyaset ve toplum bilimleri için koyduğu yasaya göre de başkaldıranların / isyan edenlerin cezaları verilmeyecek olursa artık orada huzurlu, barışçı ve adaletli bir nizam ve yaşamın kalmayacağı açıktır.” Peygamberimiz@ kısaca Abdullah bin Übey’e her şeyin bir usul, esas, yasa ve kaidesinin olduğunu, bu noktada başkaldıran Kaynukalılara hadlerini bildirmek için onlara mutlaka bir ceza verilmesi gerektiğini belirtti. O bu hususları Cenab-ı Hakk’ın kendisine inzal ettiği Hz. İbrahim ile tartışan Nemrut kıssası benzetmesi ile anlattı. 256-258- Dinde zorlama / baskı yoktur; doğru yolla (rüştle) azgınlık (başkaldırma) apaçık meydana çıkmıştır. / tamamen ayrı yollar olduğu ortadır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah'a iman eder güvenirse, kopması mümkün olmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, her şeyi bilendir. Allah, inananların velisidir /dostudur / yöneticisidir ki; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkârcıların velisi tağuttur ki; onları nurdan / aydınlıktan karanlıklara götürür. İşte bunlar, cehennem halkıdır. Onlar orada ebedi kalıcıdırlar. Allah, kendisine mülk / yönetimde söz sahipliği verdi diye, İbrahim ile Rabbi hakkında tartışan kimseyi görmedin mi? Hani İbrahim, “Benim Rabbim dirilten / yaşatan ve öldürendir” deyince O da “Ben de diriltir / yaşatır ve öldürürüm” demişti. İbrahim, “Öyleyse, Allah, güneşi doğudan doğduruyor, haydi sen de onu batıdan doğdur bakalım!” deyince o inkârcı adam şaşırıp kaldı. Allah zalimler topluluğunu doğru yolu iletmez. (Bakara Suresi 256-258) Bu misalin üzerine Abdullah b Übey söyleyecek söz bulamadı ve müttefikleri olan Kaynukalılara yaptıkları isyan girişimine ceza verilmesine razı oldu. Ancak onlara isyancılara verilen en hafif ceza olan sürgün cezasının verilmesini istedi. Zaten ölüm cezası verdirmemek için elinden gelen gayreti göstereceği konusunda daha önce onlara söz vermişti. O yaptığı girişimlerle onları tamamen affettiremese de en azından sürgünle onların hayatta kalmalarını sağlayacaktı. Gösterdiği çaba ve gayretler boşa gitmedi ve sonunda Peygamberimiz@ ne de olsa Hazreç’in eski lideri ve hâlihazırda da kabilesinde etkili olan Abdullah Bin Übey’i de karşısına almamak ve düşman cepheyi genişletmemek adına kerhen de olsa en hafif ceza olan sürgün edilmelerine karar verdi. Peygamberimiz@ “Allah lanet etsin bu hainlere ve onun destekçilerine” diyerek Abdullah bin Übey’in sürgün teklifini kabul ettiğini ve onlara Medine’yi terk etmek için kendilerine üç gün süre tanındığını bildirdi. Abdullah bin Übey peygamberimizin@ verdiği hükmü Kaynukalılara hemen iletti. Kaynukalılar için bu karar öldürülerek cezalandırılmaktan daha iyiydi. Bu hükümden sonra onlar hemen Medine’yi terk etmek için hazırlıklara başladılar. Şekil 1:Kaynuka Yahudilerinin Kuşatılması 13.7. Kaynukalıların Sürgün Edilmeleri Daha önce iman edenler hariç Kaynukalıların tümünün Medine’den sürgün edilmelerine başlandı. Toplamda 700 savaşçı erkek yaya olarak, kadın, yaşlı ve çocuklar ise develere bindirilmek suretiyle Medine’yi terk ettiler. Giderken onların sadece uzun bir yolculuk için gerekli olan yiyecek ve yolculuk silahlarına ek olarak şahsi eşyalarını beraberlerinde götürmelerine izin verildi. Kaynukalılardan eğitim alan Medineli Arapların çocukları da din değiştirme konusunda zor ve baskı altına alınmadı ve Yahudi dinini tercih etmiş olanları bu sürgüne dâhil edildiler. İsyana karşı olan ve Medine İslam Cumhuriyetinin güvenliğine sığınan / iman eden Kaynukalılar ise Medine’de kaldı. Bu konuda Abdullah bin Übey’in yönlendirmesinin bir kısım Kaynukalı Yahudiler üzerinde etkili olduğu ve onların kendi gönülleri ile dinlerini değiştirip Medine’de kaldıkları rivayet edilir. Bu sürgün nedeniyle müminler Kaynukalılardan geriye kalan 300 zırhlı elbise, 1500 Kılıç, 2000 mızrak ve 500 kalkanı ganimet olarak teslim aldılar. Ayrıca onların beraberlerinde götüremedikleri mallar da ganimet olarak müminlere kaldı. Bedir Zaferini takiben Kaynuka Yahudilerinin de isyanını bastıran ve Medine’de tekrar sükûneti sağlayan Hz.Muhammed@, Medine İslam Cumhuriyetindeki hâkimiyetini de pekiştirdi. Bu başarılardan sonra alınan ganimetlerle de muhacir müminler yoksulluktan kurtulup ayağa kalktılar. Medineli Ensar da daha önce kendilerini felakete / yok oluşa götüren şirk ahlakını kısa zamanda terk ediyor ve yerine barış, huzur, güven ve birlik getiren ilahi öğretiyi hemen benimsiyorlardı. Medine’ye ilk geldikleri zaman bu şehrin nasıl dirilip ayağa kalkacağı konusunda endişelenen Hz.Muhammed’e@ Cenab-ı Hakk bir örnek vererek çok kısa zamanda nasıl bir diriliş gerçekleştirdiklerini anlatır. Hem kendisinin hem de kendisinin destekçisi ve taşıyıcısı olan muhacir müminlerin maddi olarak donanıp güçlenmeleri ve ayağa kalkmaları iki yıl gibi kısa bir sürede gerçekleşmişti. Ensar’ın da ilahi öğreti ile yapılan düzenlemelere uyum sağlamalarının iki yıl içerisinde gerçekleşmesi gerçekten çok kısa bir süreçti. Onlar bunun bu kadar kısa sürede gerçekleşebileceğini hiç tahmin etmiyorlardı. Artık Medine şehri peygamberimizin@ önderliğinde İslam Cumhuriyeti ile canlanmış ve ete kemiğe bürünmüştü. Hz.Muhammed@ Allah’ın yardımıyla çok kısa zamanda bir mucize yaratmıştı. Aşağıdaki kıssa ile müminlere akıl-sır almayan ve çok kısa zamanda gelinen bu durumun Cenab-ı Hakk’ın bir lütfu olduğu ve O’nun her şeye kadir olduğunun bir göstergesi olduğu anlatılır. 259- Bir de altı üstüne gelmiş (ölmüş) bir şehre / kasabaya uğrayan kimseyi görmedin mi? O “Allah, bunu (bu şehri) ölümünden sonra nasıl diriltecek?” demişti. Bunun üzerine Allah, onu yüz sene ölü bıraktı ve sonra diriltti. “Ne kadar kaldın?” dedi. O da: “Bir gün veya bir günden daha az kaldım.” dedi. (Allah): “Hayır, yüz yıl kaldın. İşte yiyeceğine ve içeceğine bak, hala bozulmamış, bir de merkebine bak. Şimdi seni insanlara bir ayet / kanıt /mucize kılacağız. Şu kemiklere bak, onları nasıl birleştirip yerli yerine koyuyor ve sonra onlara nasıl et giydiriyoruz?” dedi. O bu dirilişi açıkça görünce: “Artık Allah'ın her şeye Kadir olduğunu biliyorum” dedi. (Bakara Suresi 259) 13.8. İslam Cumhuriyetinin Egemenlik Sınırlarını Genişletme Stratejisi Gelinen aşamada Medine toplumunun dirilişi bahis konusu olduğunda durumun gayet iyi bir noktaya geldiği görülüyordu. Ancak tüm Arap yarımadası ölçeğinde bu dirilişin nasıl gerçekleştirileceği konusunda hem müminlerde hem de Hz.Muhammed’de@ bir itminan eksikliği bulunuyordu. Cenab-ı Hak, diğer kabilelerin de dirilip kendilerine katılacağı ve İslami / Barışçı ve Tevhidi dünya görüşüne dayalı büyük bir devletin meydana gelmesi konusunda elçisinin ve müminlerin “kalplerinin mutmain” olması için başka bir kıssa anlatır. O bu kıssa ile aynı zamanda elçisine ve müminlere bu dirilişin “stratejisini” de öğretir. Söz konusu stratejide çevre kabilelere sürekli seriyyeler, elçiler, öğretmenler göndermesini ve bunlarla Medine İslam Cumhuriyetini ve İslami Dünya Görüşünün tanıtımını yapmalarını, ilahi öğretinin tebliğini ve irşadını gerçekleştirmelerini bildirir. Çevre kabilelerden iman eden kimseler elde edilmesi sağlandığında söz konusu kabileler İslam’a da alıştırılacaktı. Zorluklar aşıldıktan sonra zamanı gelince bu stratejinin meyvesi olarak tek çağrıda bütün kabileler koşa koşa İslam Cumhuriyetine katılacaklardı. Cenab-ı Hak bu stratejiyi Kur’an’daki Hz. İbrahim’in kuşları kıssası metaforunda anlatır. 260-Hani bir zamanlar İbrahim de “Ey Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster!” demişti. O (Allah ona), “Yoksa inanmıyor musun?” dedi. İbrahim, “İnanıyorum, fakat kalbim iyice mutmain olsun diye” dedi. Allah dedi ki: “Öyleyse dört kuş tut. Onları kendine alıştır. (onları eğit, terbiye et) Sonra her dağın tepesinde onlardan birisini sal. Sonra da onları çağır, koşarak / uçarak sana gelecekler. Bil ki, Allah, mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Bakara Suresi 260)

  • Bölüm 36:Devlet Teşkilatının Esasları | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 36 DEVLET TEŞKİLATININ ESASLARI Daha önceki bölümlerde belirtildiği üzere Medineliler Hz.Muhammed’in@ teklifini görüşmek üzere temsilcilerini 12 kişilik heyet halinde Mekke’ye göndermiş ve Akabe’de görüşen taraflar mutabakata varmıştı. Bu mutabakat uyarınca Medineliler İslam ideolojisine uygun sistemi / tevhidi kabul edecek ve Medineli Evs ve Hazreçli Arap kabileler ile Hicret eden Muhacirler ve Medineli Yahudi kabilelerden oluşturulacak ümmetin / topluluğun yönetimi peygamberimizin başkanlığında yürütülecekti. Bunun için Medineliler peygamberimize biat edeceklerdi. Hicret etmeden önce bu yönetimin teşkilat alt yapısını kurmak amacıyla peygamberimize vekaleten Mus’ab b. Umeyr heyet ile birlikte Medine’ye gönderilir. Heyet Musab b. Umeyr ile Medine’ye ulaşır ve Mutabakat zaptı Medine ileri gelenlerine bildirilir. Bu mtabakat sonucunda gelecekte yaşanabilecek muhtemel sorunlar Medineliler arasında tartışılmaya başlanır. Daha sonraki süreçte münafık olarak isimlendirilecek olan Medine’nin bazı ileri gelenleri, bu sorunları gündeme taşır ve diğer Medineliler üzerinde tereddütler yaratmaya çalışırlar. Medine kamuoyunda bu müzakereler nedeniyle meydana gelen endişe ve tereddütlere konu olan sorunların başında Hz.Muhammed@ ve beraberinde Medine’ye göç edecek olan muhacir müminlerin barınması, geçimleri (yiyecek / içecek / giyim vb), toplumsal statüleri, kendi içlerinde ve Medinelilerle aralarındaki ihtilafların çözümü (Hukuk) ve piyasaya iştirakleri (pazar ve üretim payları) …gelir. Medineli bazı ileri gelenlerin bu sorunlara dayalı olarak gündeme taşıdıkları endişe ve tereddütlerin bazıları bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla şöyle sıralanabilir; Yeni toplulukta çıkacak ihtilafların çözülmesinde kim hüküm verecek? Hz.Muhammed’in@ oluşturulacak yeni toplulukta kabilelere karşı tutum ve davranışı nasıl olacak? Yani kabilelere karşı adil bir tutum içerisinde olabilecek mi yoksa kabileler arasında tarafgir mi davranacak? Özellikle ihtilaf durumunda kendi hemşehrisi olan muhacirlerden yana olup olmayacağı konusunda tereddütler hakimdir. Yeni ümmette / toplulukta hangi kabilenin adet, ritüel ve hukuku geçerli olacak? Mekkelilerin mi? Yahudilerin mi? Medineli Ensar’ın mı? Muhacirler Medine’de ne kadar kalacaklar? Mekkeli müşrikler Medine’ye savaş açarlarsa ya da muhacirler Mekke’ye savaş açarsa bunun sorumlusu kim olacak? Mekke ile savaşıldığı takdirde bu durum Arap yarımadasındaki bütün diğer Araplarla savaş anlamına gelmeyecek mi? O takdirde tüm Araplarla savaşmak gerekmeyecek mi? Muhacir müminler bütün zenginlik ve servetlerini Mekke’de bırakacaklarından onlar Medine’de ne iş yapacaklar? Geçimlerini kim üstlenecek? Medinelilerin sırtından geçinmeyecekler mi? Şayet Mekkeli muhacirler sermayeleri ile gelirlerse, onlar Arabistan’ın çok tecrübeli tüccarları olmaları nedeniyle Medine piyasasını ellerine geçirmeleri ve Medineli tüccarları piyasadan silmeleri mümkün değil mi? Hz.Muhammed @ Mekkelilere gönderilmiş bir peygamberken şimdi Mekke’yi bırakıp Medine’ye gelmesi O’nun asıl görev bölgesini terk etmesi anlamına gelmez mi? Madem kendi kavminin de iyiliğine olacak iyi bir öğreti getiriyorsa neden kendi kavmi olan Mekkeliler bu öğretiyi kabul etmedi de biz onun öğretisini kabul edeceğiz? Medine’nin muhalifleri yukarıda gündeme getirilen bu endişe ve tereddütleri kullanarak anlaşmanın gerçekleşmemesi için aşağıdaki tezviratları Medine kamuoyuna yayıyorlardı; Hz.Muhammed’in @ amacı başkan olmaktır. Mekkeli muhacirler de sizlere hükmetmek istiyorlar. Onlar kendilerinden başkasının görüşüne itibar etmezler. Kendi başlarına buyruk hareket edeceklerdir. Hem Medine’den beslenecekler hem de Medinelilere hükmedecekler… Medinelileri Kureyş ve diğer Arap kabileleri ile savaştıracaklar ve böylece kendi hesaplarını size gördürecekler. Medine’de kurulacak yeni yönetimin belirleyeceği ekonomi kuralları ile Mekkeliler kendilerine çalışacaklar ve bizim fakirleşmemize yol açacaklar… Mekkeli muhacirler, kurt tacirlerdir. Onların bir planları vardır. Onların buraya gelmekte beklentileri ve çıkarları mutlaka vardır. Onlar sakın bir plan kuruyor olmasınlar? Belki de onların arzusu Medine’nin üretimi ve zenginliklerine sahip olmak, Medine’yi ele geçirmek. Acaba kendi çıkar ve politikaları için kendi uydurduklarını Allah’a mı izafe ediyorlar. Yani Allah adına sizi kullanıp kandıracaklar mı? Madem O peygamber olduğunu iddia ediyor tıpkı Hz.Musa’ın@ Allah ile konuşması gibi O da Allah ile konuşsun da öyle iman edelim. Madem O peygamber olduğunu iddia ediyor, o zaman en azından “Zafer / Fetih” diğer bir ifadeyle “Mekke’nin kıyameti” ne zaman olacak onun vaktini bize söylesin de süresi belirsiz karanlık bir süreçte yol almayalım. Yukarıda zikredilen tezviratlar Medine’den gelip giden elçiler / tüccarlar vasıtasıyla Mekke’ye ulaştırıldı. Medineli muhaliflerin kamuoyunda yarattıkları menfi algıyı bertaraf etmek ve Medine kamuoyunun gündemine gelen bu endişe / tereddütlere ilişkin öngörülen çözüm önerileri Cenab-ı Hak tarafından elçisine Şura Suresi ile bildirildi. Cenab-ı Hak, bu sure kapsamında Medinelilere kurulacak yeni yönetimin teşkilat yapısına ve yönetim anlayışına dair ilkeleri de bildirir. Böylece müzakerelere gelen heyet ile yapılacak anlaşmaya esas olacak temel umdeler belirlenmiş olur. Bu ilkelerin belki de en önemlisi yeni yönetimin teşkilat yapısında “Şura”nın olacağı ve karar alınırken yönetime katılan bütün tarafların yani Hazreç, Evs, Muhacirler ve Yahudilerin ileri gelenlerinin görüşlerine başvurulacağı, böylece kararların istişare sonucunda belirleneceği ilkesidir. Bu ilke ile Medinelilerin nasıl bir yönetimi kabul ettikleri açıklığa kavuştuğu gibi Medineli muhaliflerin tereddüt ve endişe yaratmada kullandıkları en önemli tezviratları da ellerinden alınmış olmaktadır. Yeni yönetimin keyfi bir yönetim olmayacağı, herkesin görüşünün değerli olduğu ve tüm tarafların yönetime katılacağı, dolayısıyla kimsenin hakkına hukukuna zarar gelmeyeceği, bu nedenle endişe ve tereddütlerin yersizliği, bu ilke ile ortaya konur. Yeni kurulacak yönetimde ikinci ilkenin “adalet” olacağı belirtilerek, kim zulüm yaparsa cezasını çekeceği ve kimsenin zulüm yapmasına müsaade edilmeyeceği net bir şekilde ifade edilir. Böylece yeni yönetimde hukuksuzluğa yer olmadığı ve haksızlık yapılacağı endişesinin de yersizliği ortaya konmuş olur. Yeni yönetimde muhacirlerin kayırılacağı ve piyasaya girmeleri halinde tüm Medine piyasasını ellerine geçirecekleri hususunda yapılan tezviratları gidermek için Cenab-ı Hak, ilişkilerin menfaat bazlı değil “sevgi” bazlı olacağı ilkesini bu surede vaz eder. Bu ilke ile Muhacirlere “sevgi ve yakınlıktan” başka bir şey istenmediği ortaya konulur. 36.1. Şirk (Zulüm) Sisteminin Yıkılmasının Kaçınılmazlığı Şura suresi önce mevcut şirk sisteminin yıkılmasının yakın olduğunu gökyüzünün çatırdayıp yıkılacağı benzetmesi ile haber verir. Medine’deki ileri gelenlerin (meliklerin) Cenab-ı Hakk’ın sistemini tercih ettiklerini yani ilahi sisteme doğru yöneldiklerini (hamd ettiklerini) ve onların vatandaşlarının iyiliği için çabaladıkları hususunu “Meleklerin Rablerini hamd ile tesbih ettikleri ve yeryüzündeki (arz / vatan) herkes için mağfiret istedikleri” şeklindeki ayet sözleri ile ifade edilir. Arkasından Cenab-ı Hakk’ın çok merhametli, bağışlayan, rahmet eden, çok vergili, kullarına bol bol veren, …. olduğuna dikkat çekerek Cenab-ı Hakk’ın sistemine yönelen Medineli meliklerin doğru bir tercih yaptıklarını, Medine halkının görmeleri konusunda ikaz yapılır. Arkasından Medine’nin ilahi sisteme muhalif olan ileri gelenlerin ise Allah’tan (O’nun elçisinden ve müminlerden) başka Mekke müşrikleri arasından kendilerine dost ve müttefik arayışlarının çok iyi bilindiği, onların bu arayışlarının gözden kaçmadığı bilgisi ile uyarı yapılır. Devamında ise onların bu arayışlarının boş olduğunu şayet huzur, selamet, emniyet bulmak için kendilerine müttefik arıyorlarsa bunun yegane ve doğru olanın Allah’tan gelen ilahi sistemi tercih etmeleri ve bu sistemin tarafı olan Hz. Muhammed@ ve arkadaşlarını tercih etmeleri gerektiğine işaret edilir. Fakat tercihlerini müşriklerden yana yapanlar için yapacak bir şey olmadığı ve onların bu tercihleri nedeniyle peygamberimizin herhangi bir sorumluluğu olmayacağı belirtilir. Rahman Rahim Allah Adına 1-6 – Hâ, Mîm, Ayn, Sîn, Kaf. Azîz, Hakîm olan Allah, sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder. Göklerde ve yerdeki her şey O’nundur. O, çok yüce, çok büyüktür. (Az kaldı, çok yakın bir gelecekte) Gökler tepelerinden neredeyse çatırdayıp yarılacak. Melekler ise Rablerini hamd ile tesbih eder ve yeryüzünde bulunan herkes için mağfiret dilerler. Bakın! Şüphesiz Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. O’na karşı / O’ndan gayrı başkalarını veli / dost ve müttefik edinen kimseleri ise Allah sürekli gözetim altında tutmaktadır. Sen onların üzerinde bir vekil değilsin. (Şura Suresi 1-6) Cenab-ı Hak Mekke ve çevresindeki tüm şehirlerde yaşayan Arapların barış, esenlik ve güven temelinde bir araya gelmeleri için Resulüne onların anadilinde Kur’an’ı / çağrıyı inzal ettiğini bildirir. Bu çağrı ekseninde tevhit / biraraya geliş mutlaka gerçekleşecektir. Çağrıya kulak vermeyenler olsa da bundan kaçış mümkün değildir. Tıpkı ahirette insanların hepsinin dirilip biraraya getirilmesinin kaçınılmaz oluşu ve çağrıya icabet edenlerin cennete, inkar edenlerin cehenneme gidişi gibi bu dünyada da sonunda ilahi sistem çatısı altında tevhit olunacaktır. İnkarcılar azaba çarptırılacak, müminler ise mükafatlandırılacaklardır. İşte müşrik sistemden yana olanların tehdit edildiği husus budur. Cenab-ı Hak, bu mesajlarıyla hem ahirette insanların kaçınılmaz olarak biraraya toplanacağını hem de bu dünya da Araplar ölçeğinde tevhit sancağı altında toplanacağını bildirir. Arap yarımadası ölçeğinde tevhidin kesinlikle sağlanacağı bildirilmekle beraber bu birliğin içerisindeki insanların yeknesak olmayacağına da değinilir. Yani ilahi öğretiye dayalı yeni yönetim yapısı içerisindeki topluluklar arasında bu sisteme muhalefet eden zalimlerin de olacağına işaret edilir. Her ne kadar tevhit toplumunun içerisinde yer almakla birlikte bu zalimlerin kendi yönetimlerine karşı düşmanlarla işbirliği yapacakları yani Allah’a karşı müşriklerle müttefiklik arayışı içerisinde olacakları ifade edilir. Ancak onların bu arayışlarının boşuna ([1] ) olduğu, zira onların yenileceği, bu nedenle onların Allah’ı müttefik edinmekten başka çarelerinin olmadığı belirtilir. Zira nasıl ki ahirette ölüleri diriltecek olan Allah ise, ölü toplumu da diriltip ayağa kaldıracak ve büyük bir medeniyet kurduracak olan yine Allah’tır. Bu nedenle akılcı seçim, safını Allah’tan ve Allah yanlılarından yana seçmektir. 7- 9- İşte Biz kentlerin anasını / Başkent Mekke’yi ve onun çevresinde bulunanları uyarasın ve kendisinde hiç şüphe olmayan toplanma günü / tevhit olma günü ile uyarasın diye sana Arapça bir Kur’an vahyettik. (Sonunda) Bir grup cennettedir, bir grup da cehennemdedir. Eğer Allah dileseydi onları bir tek ümmet kılardı. Fakat O, dileyeni / dilediğini rahmetinin içine alır. Zalimler ise kendileri için ne bir veli / müttefik ne de bir yardımcı bulabileceklerdir. Yoksa onlar O’ndan başka bir takım evliyâ / müttefikler mi edindiler? Oysa asıl himaye edici / asıl müttefik Allah’tır. Zira ölüleri O diriltir ve O, her şeye gücü yetendir. (Şura Suresi 7-9) 36.2. İhtilaf Durumunda Yegâne Hüküm Makamı: Allah Akabe müzakereleri yapılırken yeni yönetim modelinde “ihtilafların halledilmesi” konusu Cenab-ı Hak tarafından bu surede belirlenir. Cenab-ı Hak, Medinelilere ilahi öğretiye dayalı yeni yönetimde ihtilafların çözümünde yegâne hüküm vericinin Allah olacağı bildirilir. Yani ümmet / topluluğun kendi içerisinde çıkacak ihtilaflarda / tartışmalarda / çekişmelerde hakem Allah olacaktır. Bu husus onlara şöyle ifade edilir; “Bütün ihtilaflarınızda, sorunlarınızın çözümünde / ihtilafların hallinde Allah’ı (tüm kabilelerin / milletin menfaati, yararı, iyiliği) tek otorite, tek belirleyici kabul etmelisiniz ki birlik, vahdet sağlansın. Yoksa herkesin kendi tanrısı, otoritesi, gücü ile ihtilaflar çözülmeye kalkışılırsa birliğin ve barışın sağlanması mümkün değildir. Zira ihtilaf durumunda güçlü olan taraf ihtilafı çözmede kendi çıkarına uygun olarak çözüm üretecektir. Bu da sorunu çözmeyecek, daha da derinleştirecektir. Halbuki Medine’de kurulacak yeni sistemde sorunların çözümünde / ihtilafların hallinde topluluğa katılan yani iman eden herkesin ihtiyacı, çıkarı ve faydası dikkate alınacaktır. Allah’ın hükmü kullarının menfaati içindir. Zira Allah kulları için kötülük dilemez, onların zararına olan herhangi bir hüküm vermez. Allah’ın tüm alemlerin rabbi olması paradigması uyarınca yeni yönetimin egemenliğindeki herkes dikkate alınacak ve herkesin / tüm vatandaşların yararı düşünülerek sorunlar / ihtilaflar çözüme kavuşturulacaktır. Vatandaşlar arasında hiç kimseye, hiçbir guruba haksızlık yapılmayacak, ayrıcalık tanınmayacaktır. Allah’tan başka ilahlar adına hareket eden otoriteler ise toplumun bütünü için değil, kendi(leri) menfaatleri için hüküm verir / düzenleme yaparlar. Allah ise kullarının sömürülmesine asla razı olmaz. İşte Hz.Muhammed’in@ Rabbi böyle bir ilahtır.” 10- İhtilâfa düştüğünüz / tartıştığınız herhangi bir şeyde hüküm vermek Allah’a aittir. İşte bu, benim Rabbim Allah’tır. Ben yalnız O’na tevekkül ettim ve ben yalnız O’na yöneliyorum. (Şura Suresi 10) Bu ayet ile Medineli muhalefetin “Yeni yönetimde çıkacak ihtilafların hallinde kim hüküm verecek? Hz.Muhammed’in@ yeni oluşacak topluluktaki kabilelere karşı tutum ve davranışı nasıl olacak? Kimden yana olacak; Muhacirlerden yana mı? Yahudilerden yana mı? Evs kabilesinden yana mı? Hazreç’ten yana mı? Yeni yönetimde hangi kabilenin töre, adet, ritüel ve hukuku geçerli olacak? Mekkelilerin mi? Yahudilerin mi? Ensar’ın mı?” şeklindeki ifadelerle yaratılan tereddüt ve endişeler de izale edilir. 36.3. Tevhidin Zorunluluğuna Verilen Örnekler Cenab-ı Hak, bütün farklılıklarına rağmen birleşerek İslam / barış / tevhit toplumu oluşturmuş toplulukların gelişeceği, büyüyeceğini kendi yaratmasından verdiği örneklikle ifade eder. Gökle yerin birbirinin eşi olması, insanların ve hayvanların eşli olarak yaratılması örneğinden hareketle bizlerin üreyip çoğalmamızın ve toplumsal olarak büyüyüp gelişmemizin eşlerin bir araya gelmesi ile ancak mümkün olduğunu vurgular. Yani birbirinden farklı olarak yaratılan cinslerin çoğalıp büyümesinin yegâne yolu bu cinslerin birleşmeleridir. Aksi takdirde çoğalıp büyümek mümkün değildir. Toplumsal olarak büyüyüp gelişmek için de bütün farklılıklarımıza rağmen toplulukların / kabilelerin / grupların bir ülkü etrafında toplanıp tevhit olması ilahi / sosyal / doğal bir kuraldır. Bu nedenle büyük bir medeniyete gidiş, akabe görüşmelerinin yaşandığı o vasatta Medineli tüm kabilelerin ve Mekkeli muhacirlerin peygamberimize inzal edilen öğreti etrafında tevhidi bir toplumsal yapı oluşturulmasından geçer. 11-Gökleri ve yeri yaratan, sizin nefislerinizden eşler kıldı ve hayvanlardan da eşler kıldı. O, sizi bununla (bu düzenle) üretip çoğaltıyor. Hiçbir şey, O’nun gibi değildir. O, en iyi işiten, en iyi görendir. (Şura Suresi 11) 36.4. Tevhidi Dünya Görüşü Topluma Refah Getirir Cenab-ı Hak, Medinelilere yeni yönetimde ekonomiye ilişkin hususları Şura Suresinin 12 nci ayeti içerisinde aşağıdaki şekilde bildirir; “Toplumların nasıl uygar ve huzurlu olacağına ilişkin sosyolojik ilke ve prensipler ile toplumların nasıl zengin, müreffeh ve ileri olacağına ilişkin ekonominin altın anahtarlarını Cenab-ı Hak en iyi bilir.” “Medine’de kurulacak yeni yönetim, peygamber vasıtasıyla bunları sizlere sunacak. Şayet sizler dilerseniz / isterseniz bu anahtarlar / ilke ve prensiplerle hareket ederek bölgenin en zengin ve en müreffeh toplumu olursunuz. Fakat sizlere sunulan bu ilke ve prensipleri istemez iseniz o takdirde şu andaki fakir, sefil, geri, aşağılık ve vahşi kalmaya mahkûm olursunuz.” “Yeni yönetimin uygulayacağı politikalar ile çok büyük zenginliklere ulaşılacaktır. Cenab-ı Hak, bütün kullarının zengin, müreffeh, mutlu ve mesut bir hayat yaşamasını diler. Bu nedenle yeni yönetimde yapılacak yasal düzenlemelerde haksız ve batıl yollarla servet edinmiş kişilerin bu tezgahlarına engel olunacak ve onların malları ve servetlerinde kısıntı olacaktır. Diğer taraftan yapılacak düzenlemelerde hak ve adalet ölçüsü mucibince hareket edenlerin önü açılacak, onların önündeki engeller kaldırılacak ve böylece helal yollardan mal ve servet edinebilecektir. O, her şeyi en iyi bilendir. O halde ticaretin, ekonominin, sosyolojinin ve hayatın her türlü ilke ve yasalarını en iyi bilenin yol göstericiliğine tabi olun!” “Diğer taraftan Mekkeli muhacirlerin sizleri kandırmak, aldatmak ve sizlerin ürettiği mallara, sahip olduğunuz sermayeye konmak ve sizleri fakir, perişan, aç sefil bırakmak gibi kötü niyetleri yoktur, asla olamaz da.” 12- Göklerin ve yerin hazinelerinin anahtarları O’nundur. O, rızkı dilediğine bol verir. Dilediğine de kısar. Çünkü, O her şeyi en iyi biçimde bilmektedir. (Şura Suresi 12) Böylece Medineli muhaliflerin Mekke’den gelecek muhacirler nedeniyle Medine’de yaşanacak ekonomik krizlere ilişkin yaptıkları tezvirata karşılık verilmiş olur. 36.5. Tevhidi Dünya Görüşünde Ayrımcılık, Ötekileştirme Yoktur, Adalet Vardır Cenab-ı Hak yeni yönetimde ehli kitap (Yahudi ve Hristiyan) topluluklara hangi hukukun uygulanacağı ve birliğin nasıl sağlanacağı konusunda Medine kamuoyunda oluşan tereddüt ve endişelerine karşılık vermeye aşağıdaki ayetlerde işaret edilen şu mesajlarla devam eder; “Toplumların birlik ve beraberlik içerisinde tevhit olup millet oluşturması ve aralarındaki sorunları çözmede hükmün Allah’a ait olması yani verilecek hükmün milleti oluşturan bütün tarafların faydasına olması şeklindeki bu politikanın / dinin elbirlik tatbik edilmesi gerekmektedir. Bu hususta tarafların asla ayrılığa düşmemeleri gerekir. Zira bu politika / din tarafların hiç birisine farklı uygulama getirmemekte ve ayrımcı uygulamalar öngörmemektedir. Yani adalet bu dinin ana ilkesidir. Dolayısıyla peygamberimizin yeni yönetimin başında olması Mekke’den gelecek muhacirler için herhangi bir imtiyaz sağlamaz. “ “Birliği oluşturan tüm tarafların haklarını garanti altına alan ve adaleti / ayrımsızlığı savunan bu politika / din Cenab-ı Hak tarafından Hz.Nuh’dan beri Hz.İbrahim, Hz.Musa ve Hz.İsa’ya emredilmiş bir politikadır/ dindir. Şimdi size de aynı politikayı / dini uygulamanızı teklif ediyoruz. Sizi içinde bulunduğunuz felaket durumdan kurtaracak olan bu politikadır. / dindir. “ “Fakat bu politikayı / dini kabul etmek, benimsemek içinizdeki müşriklere ağır / zor geliyor. Zira bu politikanın / dinin uygulanması halinde içinizdeki kodaman müşrik ileri gelenlerin üzerinizdeki hakimiyetleri sona erecek ve servetlerinde kısıntı ve azalmalar olabilecektir. Diğer taraftan toplumdaki bazı liyakatli kişi ve grupların bu sistem sayesinde önleri açılacak ve servete kavuşabileceklerdir. Bu politikada ayrımcılık, zulüm ve imtiyazlar olmayacağı için yaratılacak fırsat eşitliğinden faydalanacak olanlar mal, makam ve servet açısından daha iyi yerlere gelebileceklerdir. İşte bu durum Medine’deki bazı müşrik kodamanlara ağır gelmiş ve sırf kıskançlık, haset, bencillik ve işledikleri günahlar sonucu edindikleri çirkin karakterler nedeniyle herkesin mutlu, müreffeh ve barış içerisinde yaşamasını sağlayan bu politikayı / dini kabul etmekte zorlanmaktadırlar.” “Onlar teklif edilen politikanın / dinin topluma barış, huzur, mutluluk ve medeniyet getirmesi noktasında yeterli bilgi ve donanıma sahiplerdir. Onların bu konudaki tüm tereddütleri giderilmiş ve tüm sorularına cevaplar verilmiştir. Onların zihinlerinde bu konuda en ufak bir şüphe kalmamıştır. Açıkçası onların bu isteksizliklerinin sebebi bilgi eksikliğinden değildir. Onların bu sistemi kabul noktasında zorlandıkları şey onların toplumun diğer bireylerini ve diğer grupları kıskanmaları ve mevcut statülerini kaybetme korkusudur.” “Medine’de ilahi ideoloji çerçevesinde tevhidi bir devlet idaresinin kuruluşundan sonra bir geçiş sürecinin olması Akabe Görüşmelerinin başlangıcında hükme bağlanmıştı. Yani tevhidi toplum kurulurken şu anda cari olan hukukların arasında uyumun sağlanması konusunda bir geçiş sürecine (adı konulmuş bir süreye) ihtiyaç olduğu çok açıktı. Bu husus görüşmelerin başlangıcında gündeme gelmiş ve bazı uyum yasalarının zaman içerisinde, ihtiyaç hasıl oldukça çıkarılacağı hükme bağlanmıştı. Aksi takdirde Cenab-ı Hak muhakkak bunlar konusunda da hükmünü verirdi. Fakat O insanların yararına olarak geçiş süreçlerini dikkate almakta ve süreç içerisinde ihtiyaca göre en uygun hükümlerini zamanı geldikçe bildirmektedir.” “Medine’deki müşriklerin izinden giden Medineli bazı Yahudi ileri gelenleri de aynı tezviratları dillerine dolamakta ve onlar da Medineli müşriklerle aynı endişe ve tereddütleri yaşamaktadırlar. Halbuki onlar Akabe görüşmelerin başlangıcında ve öncesinde Hz.Muhammed@ ile kendisine inzal edilen ilahi sistem hakkında olumlu görüşlere sahiptiler. Zira peygamberimiz Mekke’de mücadele ederken onlar için herhangi bir sorun olmadığı gibi Arapların birbirlerine düşmeleri işlerine gelmekteydi. Dahası Arapların arasından Yahudilerin din / politikaları ile aynı köklere sahip ilkeleri savunan birisinin çıkması onları Araplar arasında daha üstün hale getirmekteydi. Ancak onun Medine’ye hicret etmesi ve Medine’nin başına geçmesi gündeme gelince durum değişti. Bu kez onlar Medine’nin ekonomisinde ve yönetimindeki hâkim konumlarını yeni sistemde kaybetme endişesi taşımaya başladılar. Eski sistemin muhafaza edilmesi kendi sahip oldukları statükonun korunması açısından önem arz etmekteydi. Yeni yönetimin kendileri için ne tür değişimler getireceğini öngörememekteydiler. Bu nedenle onlar yeni sistem konusunda kuşkular taşımaktaydılar.” 13-14- “(Tevhid / İslam / Barış) Dinini / Politikasını elbirlik tatbik edin ve onu uygulama konusunda fırkalara ayrılmayın / ayrılığa düşmeyin.” diye Allah, (Tevhid / İslam / Barış) dininden Politikasından Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahy ettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya tavsiye ettiğimizi, sizin için de şeriat / din / yol / politika yaptı. Müşriklere, kendilerini davet ettiğin bu (Tevhid / İslam / Barış) dini / politikası ağır /zor geldi. Allah ona (bu din / politika için) dilediklerini / dileyini seçecek ve kendisine yönelen kimseyi de hidayete erdirecektir. Onlar, ancak kendilerine bilgi geldikten sonra, sırf aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer Rabbin tarafından “geçiş süreci / adı konmuş bir süreye kadar” sözü geçmemiş olsaydı aralarındaki hüküm kesinlikle gerçekleştirilirdi. Onların peşinden gelen / onların izini takip eden Kitap’ın vârisleri de ondan (bu dinden / bu politikadan) kendilerini kararsızlığa iten bir kuşku içindedirler. (Şura Suresi 13-14) 36.6. Tevhidi Dünya Görüşünün Önceliği Kamu Yararı ve Adalettir Medine’deki ehli kitabın ileri gelenlerinin (özellikle sonradan muhalefeti oluşturacak grubun) bir diğer önemli endişesi de bazı konularda ilahi vahiy / kitap kaynaklı olmaksızın kendilerinin oluşturdukları hukuk / şeriatın kendilerine uygulanıp uygulanmayacağı noktasındaydı. Zira onlar ilahi vahye dayalı olmaksızın yaptıkları teşriatta / yasamada halkın genelinin değil, ileri gelenlerin çıkarlarını dikkate almışlar ve süreç içerisinde adil olmayan uygulamalar ihdas etmişlerdi. Halk aslında bu uygulamalardan rahatsızdı, fakat ellerinden de bir şey gelmiyordu. Zira söz konusu teşriatı / yasamayı yapanlar ileri gelenlerdi. Onlar aynı zamanda bu teşriatlarını / yasamalarını vahye dayalı yorumlarıyla ilahi kaynaklı göstermişlerdi. Böylece onlar kendi heva ve heveslerini halka kolayca kabul ettirmişlerdi. İşte onları endişeye sevk eden yeni yönetimin bu keyfi uygulamaları kabul edip etmeyeceği konusuydu. Cenab-ı Hak, elçisine Medine’deki ehli kitabın (Hristiyan, Yahudi) topluluklarının hepsini yeni yönetim yapısının içerisinde yer almaya davet etmesini emreder. Bu emir kapsamında yeni yönetimin egemenliği altına girecek kimseye ayrım yapılmayacağını ve herkes için adil, tarafsız ve dosdoğru hükmedileceğini bildirir. Medine ehli kitap topluluğu için bu gayet yerinde, uygun ve kabul edilebilir bir çağrı olacaktır. Fakat bunun istisnası ehli kitabın bazı ileri gelenleridir. Onlar için tehlike çanları çalmaya başlamıştır. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın elçisine verdiği emrin devamında onların çıkarlarını gözeten, onlara ayrıcalık ve imtiyaz tanıyan yasaların tanınmayacağı belirtilmektedir. Onların heva ve heveslerine uyulmaması şeklinde ifade edilen bu emir, ehli kitap halkın hoşuna gitse de ileri gelenlerin huzurunu kaçıracaktı. Bu emir, aynı zamanda onların halkı yeni yönetim aleyhine kışkırtma çabalarını da boşa çıkaracaktı. Cenab-ı Hak, inzal ettiği ayetlerde önemli bir uygulamayı da haber verdirir. Elçisine ehli kitabın sahip olduğu ilahi kaynaklı tüm yasamayı kabul ettiğini yani yeni yönetimde her topluluğun vahiy kaynaklı hukuklarının kendilerine tatbik edileceğini, kimseye ayrıcalık, imtiyaz ve farklılık tanınmayacağını ve herkese adaletle hükmedileceğini bildirmesini de emreder. Bu çağrıda Cenab-ı Hakk’ın herkesin rabbi olduğu vurgulanarak özellikle Yahudilerin Rabbi sadece kendilerine tahsis etmeleri reddedildiği ifade edilir. Yeni yönetimde halkların faydası (kamu yararı), denge ve adaletin gözetileceği vurgulanır. Böylece ileri gelenlerin süreç içerisinde oluşturdukları güçlülerin hukukunun da bertaraf edileceği bildirilmiş olur. Bu nedenle topluluklar arasında herhangi bir nizaya, çekişmeye, sürtüşmeye ve iddialaşmaya gerek olmadığı belirtilerek tevhit toplumu oluşturulurken topluluğu oluşturanların haklarının garanti altına alınacağı ve bu nedenle herhangi bir endişe, tedirginlik ve korkuya yer olmadığı da belirtilmiş olur. Tevhit toplumu oluşturmanın yolunun da ancak Allah’ın emir ve ilkelerini kabul ve tatbik ederek mümkün olduğu aynı ayet içinde bildirilir. Şayet yeni yönetim bu ilkeler kapsamında kabul edilirse, o takdirde toplumun gidişatı Allah’a doğru olacaktır. Böylece Cenab-ı Hak elçisine inzal ettiği Şura Suresinin 15 inci ayetiyle yukarıda ifade edilen politikanın izleneceğini Medineli ehli kitaba bildirir. Onlara “İşte birlik ve beraberlik için uygulanacak din / politika budur! Gelin bu birliğe katılın!” çağrısı yapılır. Bu sadece bir çağrı değildir, aynı zamanda akabe müzakerelerine konu olan ve yeni kurulacak yönetimin anayasal ilkeleri olacaktır. 15- İşte bunun için sen (onları tevhide) çağrıda bulun ve (Allah tarafından) emrolunduğun gibi Allah’a doğru istikamet üzere ol! Onların heva ve heveslerine uyma ve de ki; “Ben, Allah’ın vahyettiği bütün kitaplara inanırım ve ben aranızda dengeyi sağlamak / adaleti tesis etmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımızın hesabı bize çıkacaktır, sizin yaptıklarınız da size. Bizimle sizin aranızda bir çekişme / sürtüşme / deliller savaşı / iddialaşma olmamalı. (Ancak böylelikle) Allah hepimizi bir araya toplayacaktır / tevhit edecek ve varışımız / gidişatımız / dönüşümüz / evrilişimiz O’na olacaktır.” (Şura Suresi 15) 36.7. Verilecek Hükmün Kesin Oluşu ve Karara Karşı Çıkanların Cezalandırılacağı Cenab-ı Hak, kurulacak yeni yönetimde her topluluğa kendi hukukuna göre hükmedileceğini bildirdikten sonra herhangi bir davada hüküm vermek için hakimliğe davet edildiğinde verilecek olan Allah’ın hükmü ile ilgili yapılacak itirazların batıl / boş olacağını da bildirir. Yani hükmün kesin olduğu ve Hz.Muhammed’in@ vereceği kararın tartışmaya açık olmayacağı anayasal bir esas olacaktır. Allah’ın elçisi vasıtasıyla vereceği herhangi bir hükmün temyiz makamının yine kendisi olacağı belirtilir. Şayet verilen bu hükme karşı çıkan olacak olursa onun şiddetle cezalandırılacağı da yine hukukun bir esası olarak anayasada yer alacağı bildirilir. Allah, kitabı ve ölçüyü insanlar arasında uygulansın diye göndermiş olduğunu bildirdikten sonra o günlerin / saatin gelmesinin yakın olduğunu müjdeler. Medine’deki muhalifler müzakerelerin bir an önce anlaşmayla sonuçlandırılmasını isterler. Halbuki Cenab-ı Hak, kendi nizamının uygulanacağı bir sistem için hazırlıkların yapılmasını ve bu noktada acele edilmemesini sabırlı olunmasını istemektedir. Bu iş çocuk oyuncağı değildir. Medine’de İslam devletinin teşkilat alt yapısının Hz.Muhammed@ hicret etmeden hazırlanması gerekmektedir. Aksi takdirde devlet daha kurulmadan yıkılır gider. Mus’ab b. Umeyr bu iş için Medine’ye gönderilmişti. O bir yandan teşkilat alt yapısını kurarken diğer taraftan da Kitabın temel prensiplerini Medinelilere anlatacak ve yeni kurulacak yönetimin ve uygulanacak hukukun ilkelerini onlara öğretecekti. Bu müzakere, eğitim ve teşkilat altyapı hazırlık süreçlerinden sonra yeni yönetim kurulacak ve uygulamaya geçecektir. Medine’de İslami bir yönetimi istemeyen muhalifler ise bunu gayet iyi bildiklerinden bu işin hemen gerçekleşmesini istiyorlardı ki böylece kurulacak yeni yönetimi parmaklarında oynatsınlar ve onu çok kısa zamanda tarihe gömsünler. Yani teşkilat ve hukuk alt yapısının kurulmadan yeni yönetimin teşkil edilmesini isteyerek aslında Resulü Ekrem’i bu girişiminde başarısız kılmak istiyorlardı. Halbuki ilahi ideolojiye dayalı bir yönetim sistemini isteyen müminler ise bu hususta acele edilmemesi gerektiğini öğrenmişlerdi. Kurulacak yeni yönetimin teşkilatlanmayı tamamladıktan ve Medinelilerin İslami hukuk prensipleri ile donatıldıktan sonra uygulamaya geçilmesi gerekmekteydi. Aksi takdirde insanlara haksızlık yapılır, adaletten sapılır, ölçüsüz davranılır, sorunlar çözülemez, güvenlik açıkları meydana gelir, barış sağlanamaz, ekonomik istikrara erişilemez. Çok büyük iddialarla yönetime gelecek Hz.Muhammed’in@ teşkilat alt yapısı olmayan bir sistemde devleti yönetemez hale gelmesi büyük bir hüsrana neden olur. Bu nedenle müminler Kitabın ve mizanın uygulanacağı / hak olacağı zamanın gelmesi konusunda bu olumsuzluklarla karşılaşılabileceği endişesi ile kalpleri titrer ve korkarlar. Onların korkusu hazırlıksız yakalanma sonucunda yanlış yapma korkusudur. O nedenle hazırlıksız yakalanmamak için acele etmediklerini her şeyi düşünüp, dikkate alıp ölçülü yapmaya çalıştıklarını bildirmesi istenir. 16-18- Davetine icabet edildikten sonra Allah’ın hükmü hakkında tartışmaya girenlerin delilleri / itirazları Rableri katında batıldır. Onlara bir gazap vardır. Onlar için çetin bir azap vardır. Allah, Kitabı ve mizanı / teraziyi / ölçüyü hakk / uygulansın diye indirdi. Sen bilemezsin, belki de o Saat çok yakındır! (Nereden bileceksin belki o zamanın gelmesi çok yakındır.) Ona iman etmeyenler, onu acele isterler! İman edenler ise ondan dolayı yürekleri titrer ve bilirler ki o kesinlikle Hak'tır! / gerçektir! Dikkat edin, O Saat hakkında tartışanlar, gerçekten çok büyük bir sapıklık içindedirler! (Şura Suresi 16-18) Cenab-ı Hak, müteakip ayetlerde Medineli Muhaliflere şu mesajların da verilmesini ister; “Biz uzun vadeli / ahireti düşünüyoruz. Uzun vadeli geleceği düşünerek planlar yapıyor. Hata yapmamak ve adaletsiz davranmamak için yere sağlam basmaya çalışıyoruz. Bu ise uygulama saatini / zamanını geciktiriyor. Ama uzun vadeli geleceği / ahireti düşünerek hareket edenler çabalarının karşılığını fazlasıyla alacaklar.” “Diğer taraftan kısa vadeli düşünen, pansuman tedbirlerle idare etmeye kalkanlar, günü kurtarmaya çalışanlar, sadece kısa dünya hayatını düşünenler ise ilahi sünnet gereği yine de çabalarının karşılığını alırlar. Fakat onların bu kazançları sadece dikkate aldıkları zaman aralığı için geçerlidir. Uzun vadede kaybeden onlar olacaklardır. Yani sizin gibi acele edilecek olunursa kurulacak sistemin ömrü uzun olmayacaktır.” 19 -20- Allah kullarına çok lütufkârdır. Dilediğini / dileyeni rızıklandırır. Ve O, Kaviyy’dir, Azîz’dir. Kim ahiret yaşamının / uzun vadeli çabalarının nimetlerini isterse nimetleri ona fazlasıyla veririz! Kim de dünya yaşamının / kısa vadeli çabalarının / günü birlik yaşamının nimetlerini isterse, ona ondan veririz. Ama o kimsenin ahirette / uzun vadede bir nasibi yoktur! (Şura Suresi 19-20) 36.8. Tevhidi Dünya Görüşü Sistemine Geçiş Süreci Akabe görüşmelerinde ortaya çıkan bir husus daha vardı. Medinelilerin (Yahudi ve Hristiyan topluluklar dahil) halihazırda kabul ettikleri bazı otorite ve kurumsal yapıların Allah’ın izin vermediği / toplumun zararına olan hususlarda teşriat / yasama yaptıkları gündeme gelmiş ve bu düzenlemelerin durumunun ne olacağı sorulmuştu. Halkın çaresiz olarak kabul ettikleri ve hoşnut olmadıkları bu düzenlemelerin kaldırılması hususunun yapılan müzakereler sonucunda üzerinde anlaşılacak anayasa metninde yer almasının mümkün olmadığı malumdu. Zira anayasa temel hak ve hürriyetlerin çerçevesi ile yeni yönetimin alt yapısını kapsayacak ve çok kısa olacaktı. Müzakerelerde belirli bir geçiş süreci yaşanacağı karara bağlanır. Bu süreçte mevcut yasaların geçerli olacağı ancak zamanı geldikçe onların değiştirileceği kararlaştırılır. İçki, kumar, miras, evlilik, boşanma vb. hususlarda cahiliyeden kalan ve uygulanmakta olan Allah’ın istemediği yasa ve düzenlemeler geçiş süreci içerisinde doğru olanlarla / hakkaniyete uygun olanlar ile değiştirilecektir. Dolayısıyla zulüm oluşturan yasa, adet, gelenek ve düzenlemeler zaman içerisinde kaldırılacaktı. Bunların değiştirilmesine karşı çıkacak olan zalimlerin ise cezalandırılacağı müzakerelerde hükme bağlandı. Bu hususları belirlemede yol gösterici ayetler Cenab-ı Hak tarafından aşağıdaki şekilde inzal edildi. Ayrıca bu değişimler yapılacağı zaman zalim ileri gelenlerin çok fazla tedirgin olacakları da haber verildi; 21-22- Onların, Allah’ın izin vermediği şeyleri kendileri için dinin koyduğu şer’i bir kural (meşru) haline getiren ortakları var demek! Eğer belli bir süre mühlet verilmesi / fasıl / geçiş süreci konusunda söz verilmeseydi, elbette aralarında hükmolunurdu. Ve şüphesiz zalimleri acı bir azap beklemektedir. O, kendilerine vaki olduğunda / olacağı zaman kazandıkları şeylerden dolayı o zalimlerin ürktüklerini / tedirgin olduklarını görürsün. İman etmiş, ıslah edici eylemlerde bulunan kimseler de cennetlerin bahçelerindedirler. Rablerinin yanında onlar için istedikleri şeyler vardır. İşte bu, büyük lütfun ta kendisidir. (Şura Suresi 21-22) 36.9. Allah Resulü@ Yapacağı Hizmetler İçin Maddi Çıkar Beklentisinde Değildir Müzakereler sırasında belirlenmesi gereken çok önemli bir husus daha vardı ki bu husus Medineliler arasındaki tereddüt ve endişelerin kaynağı idi. Onlar peygamberimizin yapacağı hizmetlere karşılık menfaatinin ne olacağını merak ediyorlardı. Zira onlar kendi aralarında yaptıkları tartışmalarda Hz.Muhammed’in@ büyük riskler alarak ve canla başla çalışarak vereceği hizmetlerde bir çıkarının olması gerektiğini gündeme taşımışlar ve içlerinden bazıları yukarıda dile getirdikleri çok çeşitli tezviratları bile dile getirmişlerdi. Cenab-ı Hak onların meraklarını gideren ve elçisinin beklentisini ortaya koyan ayetini bildirirken ilahi sisteme gönülden iman eden ve güzel işler yapmak isteyenler için bunun bir müjde olduğunu vurgular. Zira elçisinin yapacağı fedakarlık ve hizmetleri için sevgiden başka maddi bir beklentisinin olmaması onlar açısından çok büyük bir müjdedir. Hiç kimsenin maddi bir çıkar beklentisi olmaksızın başkaları için ölümüne çaba sarf etmesi düşünülemezdi. Ama O, Rabbinin vazifelendirmesi nedeniyle bu hizmetleri maddi bir ücret / mükafat / karşılık beklemeksizin gerçekleştirecekti. Bu onun görevi idi. Müzakerelerde gündeme gelen bu hususu Cenab-ı Hak, resulüne bir müjde olarak şöyle iletmesini emreder; “Buraya gelmek ve sizin başınıza geçip size yol gösterme, aranıza barış ve istikrarı sağlama, sosyal hayatınızı yeniden tanzim etme, sizi ıslah etme, aranızda adaleti ve dengeyi sağlama, sorunlarınıza çözüm üretme vb. hizmetler için bir karşılık beklemiyorum. Benim sizlerden bir servet beklentim olmadığı gibi krallara mahsus bir saltanat beklentim de yoktur. Siz sadece benimle birlikte olan dostlarıma, yakınlarıma, arkadaşlarıma, yoldaşlarıma, çalışma arkadaşlarıma sevgi, kardeşlik ve dostluk gösterin yeter. Onlarla kardeş olun yeter. Sizler benim dava arkadaşlarıma yakınlık gösterir, onlara iyi ve güzel davranacak olursanız ve onları bağrınıza basacak olursanız o takdirde bu iyilikleriniz karşılıksız kalmayacak ve daha güzel tavır ve davranışlarla sizlere cevap verilecektir.” Müzakerelerde karar altına alınan bu ilke ve mesaj ile Medinelilerin peygamberimize müminlere gösterecekleri yakınlık ve onlara yapacakları iyiliklere karşı kat kat daha fazla iyilik ve güzellikle mukabelede bulunulacağını öğrenmeleri onlarda çok büyük bir sevinç oluşturur. Diğer taraftan geçmişte taraflar arasında vuku bulmuş yanlışların ise bağışlanması gerektiği Cenab-ı Hakk’ın bağışlayıcı olması sıfatı ile anlatılır. Yeni dönemde topluluğu oluşturacak tarafların geçmiş dönemde birbirlerine yaptıkları hata ve yanlışları asla gündeme getirmemeleri bir kural olarak getirilmiş olur. Bu kural sadece muhacirler ile Medineliler arasında işleyecek olan değil aynı zamanda Medinelilerin kendi içlerindeki çekişmeler sonucunda birbirlerine karşı işledikleri suç ve hataları da kapsamakta idi. Yani yeni yönetim ile geçmişe bir sünger çekilecek ve asla devri sabıklar yaratılmayacağı hükme bağlanıyordu. 23- Allah’ın iman eden, ıslah edici eylemlerde bulunan kullarına müjdelediği şeyi işte şöyle söyle; “Ben yapacağım hizmetlere (yönetim, yasama, ıslahat, tebliğ, irşat, aydınlatma, yol gösterme, yargı, savunma, eğitim, sosyal vb. hizmetlerine) karşılık bir ücret istemiyorum, sizden tek istediğim, yakınlarıma (muhacirlere / yol arkadaşlarıma / yakın çalışma arkadaşlarıma) göstereceğiniz sevgidir, yakınlıktır. Kim bir iyilik yaparsa ona daha güzeliyle mukabele ederiz. Muhakkak ki Allah, geçmiş suçları / kusurları bağışlar ve iyiliğe, mükâfatla karşılık verir.” (Şura Suresi 23) Bu ayetler mucibince alınan karar ile Medine’ye gelecek olan muhacirlerin geçimlerinde kolaylık sağlanması ve Medine toplumuna entegre olması için gelecekte kardeşlik kurumunun kurulacağına işaret edilmektedir. Ayetteki “yakınlık gösterme” terimi ile Medinelilerin muhacirlere yapacakları salih amel / iyilik ve gösterecekleri samimiyet onların Allah’a yakınlaşması olarak ifadesini buluyor. Ayrıca geçim için rızkın kolay ve zahmetsiz bir şey olmayacağı, muhacirlerin de bu hususta gayret göstereceğine 27. ayette vurgu yapılıyor. Görüşmeler sırasında Medine heyeti gündeme getirdikleri her hususta tatmin edici cevaplar alıyorlardı. Fakat heyetin Medine’de iken ileri gelenlerle birlikte kendi aralarında tartıştıkları ve özellikle muhaliflerin müşrikler ağzıyla gündeme getirdikleri bir hususun da açıklığa kavuşturulması gerekiyordu. O husus; Hz.Muhammed’in@ gerçekte Allah’ın elçisi olmayıp kendi düşünce ve kanaatlarını Allah’a isnat ettiğinin iddia edilmesiydi. Her ne kadar müzakereciler arasında peygamberimize iman edenler çoğunlukta olsa da tezviratların etkisinde olan ve onun peygamber olduğu noktasında şüphesi olan ya da hiç iman etmeyen kimseler de vardı. Onlar, Hz.Muhammed’i@ Allah elçisi olduğu için değil de getirdiği sistemin kendi ihtiyaçlarını karşıladığı için kendilerine lider olarak kabul edeceklerdi. Fakat buna rağmen yapılan tezviratların karşılıksız kalmaması gerekmekteydi. Cenab-ı Hak, böyle düşünenlere elçisinin dilinden aşağıdaki cevabın verilmesi için ayetlerini inzal etti; “Allah’ın adını kullanarak, O’nun namına kendi fikirlerimi, kanaatlarımı öne sürerek sizi kandırmak, aldatmak ve sizden menfaat temin etmek gibi bir niyet içerisinde değilim. Nasıl ki, Allah kullarını severek yaratmış ve bütün kullarına çeşit çeşit nimetler vermiş ise sosyal yaşamda da kullarının huzurlu, mutlu ve güzel bir yaşam sürmesi için tevhit sistemini benim aracılığımla sizlere göndermiştir. Bu sistemin bütün ilke ve kurallarının sizlerin iyiliği için olduğunu görmektesiniz. Böylece bu sistemin benim uydurduğum bir şey olmayıp, ilahi olduğunu buradan anlayın. Şayet benim uydurduğum bir şey olsaydı, mutlaka benim çıkarıma olan hususlar olurdu ve sizlerde bunu yakinen görürdünüz / fark ederdiniz. Fakat teklif ettiğim sistemde benim çıkarıma bir şey görüyor musunuz? Ve ben yaptığım hizmetlere karşılık sizden hiçbir maddi menfaat beklemiyorum. Ama benim için bu tezviratı yapanlara bakın, onlar için aynı şeyleri söyleyebilir misiniz?” “Allah adına yalan uydurmayı ancak Allah’tan korkmayanlar yapar, şimdiye kadar sizi birbirinize kırdıran, ürettiklerinizi elinizden alan, sizleri sömüren ve bunları Allah’a ortaklar ittihaz ederek ve onlar adına sizleri kandıranlar yapar. Siz asıl bu tezviratları yapanlara iyi dikkat edin, asıl Allah adına yalan uyduranlar onlardır. Fakat Allah, sizlere merhamet etmiş ve sizleri o zalimlerin sömürüsünden ve zulmünden kurtarmak ve sizleri iyi ve güzel olana yöneltmek için bir fırsat vermiştir. Sizin karşınıza elçisini çıkarmış ve O elçi size kalbini / gönlünü açmıştır.” “Şayet bu fırsatı değerlendirmeyecek olursanız Allah, elçisinin kalbinde sizin için yarattığı bu sevgiyi / muhabbeti kapatır ve böylece O elçi sizden yüz çevirir. O zaman ne yapacaksınız? Fakat sizin Ona iman etmeyip O’nun arkasından gitmemeniz bir şeyi değiştirmez. Siz katılmasanız da Cenab-ı Hak elçisine mutlaka yardım eder ve batılı / şirki / Mekke müşriklerini bir şekilde yok eder. Siz bu çağrıya itibar etmeseniz de Allah inzal ettiği mesaj / sözleri / Kur’an çağrısı ile yine de hakkı gerçekleştirir.” “Ona tabi olanlar eninde sonunda muzaffer olurlar. Onların şu andaki çaresiz, fakir, muhtaç ve yoksun durumları zenginliğe, varsıllığa, aziz olmaya dönüşür. Onun karşısında yer alan ve uydurdukları tezviratlarla onu engellemeye çalışanlar ise perişan olurlar.” 24-26- Onlar, “kendi uydurduğu şeyleri Allah’a isnad ediyor” diyorlar demek! Madem öyle Allah dilerse senin kalbini mühürler, batılı yok eder ve sözleriyle hakkı gerçekleştirir. (O zaman ne yapacaksınız?) Şüphesiz ki O, göğüslerde bulunan şeyleri çok iyi bilendir. O, kullarının tövbesini kabul eder, kötülüklerini affeder ve sizin işlemekte olduğunuz şeyleri bilir. O, iman eden ve salih eylemlerde bulunanlara icabet eder ve onlara lütfundan bol bol verir. Kâfirlere ise şiddetli bir azap vardır. (Şura Suresi 24-26) Akabe görüşmelerinin gündem maddelerinden birisi de kurulacak yeni yönetimde sebepsiz zenginleşme ve sınırsız servet konusudur. Ne yönetimdekilerin ne de bireysel şahısların sebepsiz / zahmetsizce zenginleşmesine ve sınırsız servet sahibi olmasına müsaade edilmeyeceği hükmü karar altına alınır. Bu hükmün gerekçesi ise Allah’ın kullarına rızkı zahmetsizce ve bol bol vermesi halinde onların kaçınılmaz olarak azgınlık yapacak olmaları şeklinde açıklanır. Dolayısıyla rızık kazanmanın yolunun birtakım kurallara bağlanması ve belirli ölçüler getirilmesinin ilahi öğreti gereği olduğu kararlaştırılır. Böylece eski cahiliye şirk sisteminin öngördüğü gibi insanların azgınlaşmasına kadar varacak servet birikimine yeni yönetimde müsaade edilmeyeceği hükme bağlanır. Hele hele haksız kazançlarla sebepsiz / sömürüye dayalı servet yığmalara hiç izin verilmeyeceği müzakere sonucu anlaşma ilkesi olarak belirlenir. Ahlaki bir ölçü olarak da Cenab-ı Hakk’ın kullarının her türlü gizli hallerini gayet iyi bildiği belirtilir. Bu hükmün aşağıdaki ayeti kerime ile açıklanması sonucunda Medineli muhalif kitlenin Hz.Muhammed@ ve dava arkadaşlarının Medineliler üzerinden zenginleşecekleri, onları sömürecekleri, Medine’nin tüm ticaretini ellerine geçirecekleri vb. tezviratları da boşa çıkarılmış olur. Onlara asıl kendilerinin Medine halkını sömürdükleri, onlar üzerinden haksız kazanç ve servet edinmiş azgınlar oldukları ama yeni yönetim ile buna fırsat verilmeyeceğine işaret edilmiştir. Onların muhalefet nedeninin bu durumu görmeleri olduğu ve bu sebeple peygamberimize ve ilahi ideolojiye dayalı tevhid sistemine karşı çıktıkları üstü örtülü olarak ima edilmiş olur. 27- Eğer Allah rızkı kullarına zahmetsizce ve bol bol verseydi, kesinlikle yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Fakat O, rızkı belli bir ölçüye / bir hesap ve plan dahilinde / yasalara göre indiriyor. O, kullarının gizli açık her halinden haberdar olandır, en iyi görendir. (Şura Suresi 27) Fakat bu ilke müzakereye katılan bazı Medineli ileri gelenlere rahatsızlık verdi. Zira yeni yönetimin gelecekte onların servetleri konusunda da düzenlemeler yapacağı açıktı. Geçiş sürecinde bu ana ilkeye uygun olarak bazı yasamalar yapılacak ve kendilerinin zahmetsizce bol bol kazanç sağladıkları işlerinde sınırların geleceği onların hoşuna gitmedi. Bunun üzerine müzakerelere son vermeyi bile gündeme getirmeye başladılar. Kendi aralarında tartışmaya başladılar. Bu kabul edilebilir bir şey değildi. Şirk sisteminde ekonominin kurallarını kendileri serbestçe ve kendi çıkarlarına uygun olarak belirliyorlarken, yeni yönetim bu hususları düzenlemeye tabi kılıyordu. Her ne kadar Hz.Muhammed@ bu düzenlemeleri kendi şahsı için değil, toplumun yararı için yapacak olsa da onlara göre bu husus kabul edilmemeliydi. Onlar açısından şahsi kazançlara kural ve sınır getirmek ya da onları düzenlemeye tabi kılmak alışılmış bir şey değildi. Bu sebeple onlar mevcut ekonomik dengeleri alt üst edecek bir sistemi kabul etmeden Medine İslam Cumhuriyeti için yapılmakta olan müzakereleri sonlandırmayı düşündüler. Cenab-ı Hak onların bu düşüncelerinin yanlışlığını müteakip ayetlerde dile getirdi ve Medinelileri uçurumdan kurtaracak fırsatın bu tür endişe ve korkularla heba edilmemesi gerektiğini belirtti. Zira artık kurtuluş ümitlerinin kalmadığı bir anda karşılarına çıkan bu sistemin kendileri için bir rahmet olduğundan hareketle bu aşamaya kadar getirdikleri müzakerelerden vaz geçerlerse kendilerine kendi elleri ile kötülük yapacaklarını ve kurtuluş içinde başka çarelerinin olmadığını vurgular; 28- 31- O, insanlar ümitlerini kestikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini yayandır. Ve O, Hamîd’dir (övülmeye, yönelinmeye lâyık olandır), Veli’dir. Göklerin, yeryüzünün yaratılması ve o ikisinde (göklerde ve yerde) her dâbbehden / canlıdan türetip yayması, O’nun ayetlerindendir. O, dilediği zaman onların hepsini toplamaya gücü yetendir. Size musibetten isabet eden şeyler, işte kendi ellerinizle kazandıklarınız yüzündendir. O da çoğunu affediyor. Siz Allah’ı yeryüzünde / bu ülkede aciz bırakamazsınız. Sizin, Allah’a karşı / Allah’tan başka bir Yakınınız / veliniz / müttefikiniz de yoktur, yardımcınız da yoktur. (Şura Suresi 28-31) Bu ayetler ile Medinelilere aşağıdaki anlamlara gelecek uyarılar yapılmıştır; “Medineli olarak sizlerin, Mekkeli olarak da bizlerin ümitlerimizin tükendiği bir zamanda, Allah rahmetini indirdi (yağmur metaforu) de bizleri birbirimizle buluşturdu.” “Yeni bir devletin / yeni bir sistemin kurulması aşamasındayız (göklerin ve yerin yaratılması metaforu) Nasıl ki O, gökleri yeri ve içindekileri yarattı aynen öyle de yeni bir devleti / yeni bir sistemi de yaratacaktır. Bütün kabileleri ve grupları bu amaçla toplayıp bir araya getirecek / tevhid edecek.” “Bu hususta O’nu kimse aciz bırakamaz, O’na kimse engel olamaz. O, mutlaka bu birliği sağlayacaktır ve yeni sistemi eninde sonunda gerçekleştirecektir.” “Dahası sizin O’ndan (elçisinden ve müminlerden) başka bir dostunuz ve müttefikinizde yoktur. Sizin içine düştüğünüz şu feci durumdan, kenarına geldiğiniz uçurumdan sizi kurtaracak, elinizden tutacak ve size yardım edecek hiçbir grup, kabile ve otorite de yoktur. Aklınızı başınıza devşirin! Sizin kurtuluşunuz ancak Allah ve Allah yanlılıları ile beraber yeni bir sisteme / tevhide gitmektir. Aksi takdirde başınıza gelecek her musibet kendi ellerinizin yaptığı olacaktır. Kimseye kabahat bulmayın! Aklınızı başınıza toplayın! Müzakerelerden geri dönmeniz halinde başınıza musibet almış olursunuz. Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmış olursunuz ve sonunda birbirinizi yer bitirirsiniz.” “Burnunuzun dibine kadar gelmiş bu fırsatı tepmeyin. Şu ana kadar yaptığınız tezvirat da affedilecektir / dikkate alınmayacaktır.” “Vazgeçmeniz durumunda Allah’ı aciz bırakamazsınız. Eninde sonunda Allah bir çıkar yol bulur ve elçisini zafere ulaştırır. Ama sizin Allah’tan başka bir veliniz / yardımcınız yoktur. Sizin tek çözüm yolunuz Allah taraftarları ile birlikte olmaktır. Başka şansınız yoktur. Zira bu davanın gemisi harekete geçmiştir. Bu dava rüzgârı yakalamıştır. Sizde bu gemiye binerseniz menzilinize / hedefinize ulaşırsınız. Şayet bu rüzgârı kaçırırsanız kalakalırsınız.” 32-35- Denizde dağlar gibi akıp gidenler (gemiler) de O’nun ayetlerindendir. / işaretlerindendir. Eğer O dilerse rüzgârı durdurur da gidenler (gemiler) denizin üzerinde hareketsiz kala kalırlar. Şüphesiz bunda tüm çok sabreden ve çok şükreden kimseler için nice ayetler vardır. Yahut O (Allah), onların kazandıkları şeyler sebebiyle onları helâk eder. (Allah) birçoğunu da affediyor. Ayetlerimiz hakkında mücadele edenler kendileri için kaçacak bir yer olmadığını bilirler. (Şura Suresi 32-35) Medineliler için uyarılara aşağıdaki şekilde devam edilir; “Akıllı olun! Sizi yok oluştan kurtaracak ve sizi yeryüzünde aziz kılacak bir fırsat yakaladınız, sizi umutlarınıza kavuşturacak, hedeflerinize ulaştıracak bir gemiye bindiniz ve çok iyi bir rüzgâr yakaladınız. “ “Şayet yanlış yaparsanız bu rüzgâr kaybolur da kala kalırsınız. Biraz sabreder ve size sunulan nimete şükrederseniz / bedelini öderseniz o takdirde bu oluşum gerçekleşecek ve sizler umduklarınıza nail olacaksınız.” “Ama tezvirata devam ederseniz, mızmızlık yaparsanız ve tevhidin / birliğin gerçekleşmesine engel olmaya çalışırsanız, ayetlerimizle mücadele ederseniz o zaman da yaptıklarınızın cezası ile karşılaştığınızda kaçacak delik ararsınız.” Bazı Medine ileri gelenlerini müzakereleri bozmaya iten sebep, onların İslami sisteme geçilmesi halinde sahip oldukları mal, mülk ve servetlerini kaybetme korkusuydu. Onların bu korkularının anlamsız olduğu aşağıdaki ayetle ifade edilir; 36-Size verilmiş şeyler / sahip olduğunuz şeyler, dünya hayatının kısa süreli bir geçimidir. / gelip geçici değerlerdir. Ancak inananlar ve Rablerine güvenenler tevekkül edenler için Allah’ın yanında bulunanlar / katından verilenler daha iyidir ve süreklidir. / kalıcıdır. (Şura Suresi 36) Bu ayeti duyan Medinelilerin zihninde şu anlamlar da canlanır; “İslami sistem uygulanmaya başladığında sahip olduğunuz mal, mülk ve iktidarı paylaşmaktan çekiniyorsanız veya bunları kaybetmekten korkuyorsanız halihazırdaki dünya görüşünüzle / şirk sisteminizle zaten onları bütünüyle kaybedeceksiniz. Hatta canınızı da yitireceksiniz. Eğer elinizdeki imkanlar ve sahip olduğunuz idari ve toplumsal yapınız / sahip olduğunuz şirk ideolojisi sizi kurtaracaksa haydi kurtarsın o zaman. Halbuki bizim sunduğumuz dünya görüşü / ilahi öğreti ve bunlara dayalı din / devlet / sistem sizin için çok değerli ve kalıcıdır. / süreklidir.” İlahi öğretiye dayalı olarak kurulacak sistemin çok büyük ve uzun ömürlü bir medeniyetin temellerinin atılacağı açıktır. Bu medeniyetin mimarlarının ise böyle süfli düşüncelerden arınması gerekmektedir. Büyük bir medeniyetin öncülerinin Allah’a, elçisine ve arkadaşlarına güvenen, itimat eden ve tevekkül edenler olması şarttır. İlahi öğreti çerçevesinde kurulacak sisteme iman edip destek olanların büyük günahlardan ve ahlaksız davranışlardan kaçınan, yüksek bir ahlak sahibi erdemli kişiler olması gerektiği belirtilir. Onların kimsenin malında, mülkünde ve namuslarında gözleri yoktur. Onlar öfkeyle hareket etmezler, bağışlayıcıdırlar, başkalarının kusurlarını araştırmazlar ve kusurlarını örterler. Büyük bir medeniyeti hedeflemiş kişilerin vasıfları ise yüce, kuvvetli ve üstün karakterli olmaktır. 37- Onlar ki suçun büyüklerinden (şirk) ve açık çirkinliklerden kaçınırlar. Öfkelendiklerinde bağışlarlar. / kusurları örterler. (Şura Suresi 37) Müzakerelerin en hararetli geçen bu kısımlarında Cenab-ı Hak, Medinelilere yüce hedefleri göstermektedir. Kurulacak sistemde, ticaretin düzenlemeye tabi olacağının bildirilmesi ile başlayan tartışmalar sonucunda kopma noktasına gelen görüşmelere damgasını vuran güzel sözler ve değer yargıları arka arkaya bildirilir. İndirilen ayetlerde ifade edilen güzel öğretiler ile şirk öğretisinin aşağılık karakterlerinden Medineliler arındırılmaya çalışılır. Onları uçuruma götüren sebeplerin bu tür kötü özellikler olduğu anlatılır. İnsanları azgınlaştıran şeyin sınırsız mal ve servet artışı olduğu yukarıdaki ayetlerde belirtilmişti. Azgınlaşan insanların bencil ve totaliterleştikleri malumdur. Bu nedenle yeni yönetim yapısında azgınlaşmayı önleyecek ekonomik düzenlemeler elbette zorunludur. İnsanların azgınlaşması engellendikten sonra toplumun hep birlikte kalkınması ve gelişmesi için Allah’ın davet ettiği güzel ilkelere uyulması, bu ilkeleri icra eden iktidarın desteklenmesi (salatın hakkıyla yerine getirilmesi) ve kollektif akıl (şura) ile hareket edilmesi gerektiğine vurgu yapılır. Arıların bal yapımında işbirliği ve dayanışması gibi icra edilecek işler öncesinde yeni yönetimin istişareler yapması hükme bağlanır. Tıpkı balın çiçek özlerinin petekte toplanması gibi her akıllıdan alınacak fikirlerin değerlendirilmesi sonucu elde edilecek güzel fikirler uygulamaya konulacaktır. Cenab-ı Hak, müminlerin işlerinin şura ile olduğunu bildirerek Medine’de kurulacak yeni yönetimde totaliter azgın yapılara izin verilmeyeceğine ve kimsenin zararına keyfi kararlar alınmayacağına vurgu yapar. Dahası yeni yönetimin yetkililerinin halkı sömürerek servetlerine servet katma peşinde olmadığını / olmayacağını tam aksine kazançlarını topluma veren / infak eden kimseler olacağı vurgulanarak müzakereleri sonlandırmak isteyen Medinelilere Hz.Muhammed’@ ve müminlere güvenmeleri gerektiğini anlatır. 38-Onlar ki Rablerinin çağrısına olumlu cevap veren, salâtı ikame eden, işleri de kendi aralarında Şura / istişare ile çözenlerdir. Kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden de infak eden kimselerdir. (Şura Suresi 38) [1] )NOT:Tevhit toplumu çağrısına kulak tıkayan / karşı çıkanların / muhalefet eden Medinelilerin sonunda yalnız kalacaklarını hiçbir dost ve müttefik bulamayacaklarını onların Mekke’den müttefik arayışlarının boş bir çaba oluşunun nedenleri; Şirkte birlik olamaz ve şirkin kendi mantığı içinde dost ve müttefikliğin / birliğin / tevhidin sağlanması imkansızdır. Yani kuvvetler / güçler / otoriteler / tanrıların ayrılığından bir birlik / vahdet/ müttefiklik sağlanamaz. Tam aksine kuvvetlerin/ güçlerin / otoritelerin / tanrıların birliği ve tekliği dostluğu ve müttefikliği sağlar. (A.A) 36.10. Dış Güvenlik Akabe müzakerelerinde Hz.Muhammed’in@ başkanı olacağı yeni yönetimin çok başlı (şirk sistemli yönetim sistemi) değil tek başlı bir yönetim sistemi olacağı öngörülürken yeni yapının krallık gibi bir yapıda olmayacağı, kararların alınma süreçlerinde Şura prensibinin uygulanacağı hükme bağlandı. Müzakerelerde gündeme taşınan bir diğer önemli madde, ülkenin dış güvenliğinin birlikte ve dayanışma içerisinde sağlanacağı idi. Bu maddeye ilişkin olarak Cenab-ı Hak, yeni yönetimin kurucu ve bağlılarının yani vatandaşlarının herhangi bir saldırıya, tecavüze ve zulme maruz kalmaları halinde buna topluca karşı koyup savunacaklarını bildirir. Böylece müzakerelere konu Medine’nin savunmasında saldırgana karşı toplu olarak hareket edileceği hükme bağlanır. 39-Onlar bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman kendilerini savunurlar, birlik olup karşı koyarlar / birbirleriyle yardımlaşırlar. (Şura Suresi 39) Müzakerelerin gündem maddelerinden olan Medine İslam Cumhuriyetinin dış güvenliği konusu böylece hükme bağladıktan sonra sıra iç güvenliğe gelmiştir. Şirk sisteminde iç güvenlik çok önemli bir problemdi. Zira şehirde farklı kabileler yaşıyorlar ve bu kabilelerin güçleri birbirinden farklılık arz ediyordu. Güçlü kabileye mensup bireyler zayıf kabile mensupları üzerine baskı kuruyorlar ve onlara karşı zorbaca davranıyorlardı. Onların yaptıkları haksızlık ve kötülüklerin karşılığını verecek bir idare ve hukuk mevcut değildi. Herhangi bir haksızlık durumunda, çoğunlukla kabileler birbirlerine giriyorlar ve Medine çok kanlı çatışmalara sahne oluyordu. Haksızlığa ya da zulme uğrayan kabileler suçlu kabileden intikamlarını kat be kat alma yoluna başvuruyordu. Özellikle güçlü kabileler kendilerine karşı işlenen suçlarda adaleti değil kabilenin şeref ve büyüklüğü nispetine göre bir cezalandırmaya başvuruyordu. Yani kendisinden bir kişi öldürülmüş ise öldüren kabileden beş / on kişinin cezalandırılmasını isteyebiliyor ya da kabilenin bizzat kendisi zayıf kabileyi bu şekilde cezalandırabiliyordu. Bu durum ise bitmeyen savaşları, intikamları ve kan davalarını beraberinde getiriyordu. İlahi öğretiye dayalı olacak Medine İslam Cumhuriyetinde bu duruma bir çözüm getirilmesi gerekiyordu. Çözüm hem adalet temin edilmeli hem de kabile mensupları arasında kardeşlik sağlanmalıydı. Bunun için Cenab-ı Hak kötülüğe karşı, denk bir kötülüğün / karşılığın verilmesini emretti. Yani işlenen suç karşılığında verilecek cezanın suçun ağırlığıyla mütenasip olması idi. “Adil karşılık” olarak adlandırılabilecek bu cezalandırma sistemi ile zulme / haksızlığa uğramış kişilerin yürekleri soğuyacak ve toplum vicdanı teskin olacaktı. Cenab-ı Hak, zulme uğrayan insanlara “adil karşılık” prensibi ile haklarını verirken onların bu haklarını kullanmalarının değil bu haklarından vazgeçip affedici olmalarının daha değerli olduğunu, dahası affedici olurlarsa bunun mükafatını bizzat kendisinin vereceğini de bildirir. Bu prensip toplumda birliğin, beraberliğin ve kardeşliğin temin edilmesi için adil karşılıktan çok daha önemli bir prensipti. Zira her ne kadar zulme uğrayanın, işlenen suça adil bir karşılığın verildiğini görerek yüreği soğusa da bu kerre zulüm ve haksızlık yapan tarafın öfkesi kabarır. Bu durum taraflar arasındaki husumeti sona erdirmez. Sadece kan davası ve çatışmayı engeller. Halbuki adil bir karşılığın verildiği bir otoritenin varlığı ve bu otorite karşısında zelil duruma düşmüş tarafın affedilmesi, taraflar arasında tekrar ülfetin doğmasına sebep olabilir. Düşmanlıklar bu vesile ile nesiller boyu gitmeden sevgiye ve kardeşliğe dönüşebilir. O yüzden taraflar arasında barış yapmanın ve haksızlıklar karşısında ceza verebilecek iken büyüklük gösterip, af yolunu tercih etmenin çok büyük bir erdem olduğu Cenab-ı Hak tarafından belirtilir. Bunun yanında suçluya suçunun karşılığında cezasının verilmesini istemenin asla bir kötülük olmayacağı ve tercihini cezanın uygulanması yolunda kullanan mazlum tarafın bu tercihi nedeniyle suçlanamayacağı hükme bağlanır. Bu açıklama ile zalim kişi ve grupların cezalandırmayı tercihi nedeniyle zulme uğrayanın üzerine psikolojik baskı yapmasının da önüne geçilir. Onun bu tercihinin bir hak olduğu, psikolojik baskı uygulayanın suç işlemiş olacağı veya suçlunun yanında duran azgınların suç işlemiş olacağı vurgulanır. Şayet onlar böyle yapacak olurlarsa onların şiddetle cezalandırılacağı belirtilerek hiç kimsenin mal, servet ve kabileye bağlı hâkim gücünü kötüye kullanamayacağı hükme bağlanır. Akabe Müzakerelerinde mutabakata varılan bu husus ile İlahi öğretiye dayalı kurulacak Medine İslam Cumhuriyetinde iç güvenliğe ve kardeşlik hukukuna çok önemli bir prensip getirilmiş olur. 40-43-Bir kötülüğün cezası, onun dengi bir kötülüktür. Ama kim affeder ve barış yaparsa / arayı düzeltirse artık onun ücreti Allah’a aittir. Şüphesiz ki O, zalimleri sevmez. Zulme uğradıktan sonra hakkını alan kimse bundan dolayı suçlanamaz. Esas suçlu / suçlanacak olan kimseler, insanları baskı altına alan ve yeryüzünde gaddarca davranarak her türlü haksızlığı yapanlardır. İşte onlar şiddetle cezalandırılacaklardır. Her kim de sabreder ve kusuru bağışlarsa, şüphesiz işte bu, sağlam karakterli olmaktır. (Şura Suresi 40-43) Medinelilerle yapılan müzakerelerde onlardan bazılarının zaman zaman gösterdikleri fevri hareketler ve görüşmeleri sona erdirme söylemleri konusunda uyarılmaları gerekiyordu. Zira Medine’nin kurtuluşu için son şans olan bu birlikteliği kaçırmaları halinde ileride çok pişman olacaklardı. Birbirleri ile yaptıkları kanlı Buas harbinden sonra yok oluşun eşiğine gelmiş Medineliler için Hz.Muhammed’in@ önderliğindeki Medine İslam Cumhuriyeti onların bekaları için çok büyük bir şanstı. Varoluşları / Bekaları için karşılarına çıkmış bu şanslarını süfli dünya menfaatine feda etmeleri çok ahmakça olurdu. Anayasal sistemin, devlet teşkilatının ve hukuk düzeninin nasıl olacağı konusunda müzakerelerde bir hayli mesafe alınmışken ve bu konularda bütün bir toplumun / kamunun menfaatine olarak mutabakat sağlanmış, bazı hususlarda yaratılan endişe ve tereddütler giderilmiş iken bu işten vazgeçilmesi ancak Medinelilerin bizzat kendilerine zarar vereceği konusunda uyarılmaları yerinde olacaktı. Şayet bu müzakereler neticesinde uzlaşma sağlanarak Medine İslam Cumhuriyeti kurulur da bu oluşuma karşı olan bazı Medine İleri gelenleri karşıtlıklarına devam edecek olurlarsa o takdirde İslam Cumhuriyetinin onlar üzerinde velayeti ve korumasının olmayacağı ortaya konmalıydı. Onlar uyarılara rağmen aksini yapacak olurlarsa yaptıklarına çok pişman olacakları da onlara bildirilmeliydi. Geri dönüp tekrar bu oluşuma katılmaktan başka çarelerinin olmayacağı ve yaptıklarından dolayı çok pişmanlık duyacakları onlara bildirildi. Bu oluşumu engelleyemeyen ileri gelenlerin bazılarının ise zillet içerisinde ve gizli gizli düşmanlarla ilişkiye geçeceği, münafıkane hareketlerle düşmana çalışacağı ve hainlik yapacağı ihbar edilerek onların böyle aşağılık hareketler yapmamaları konusunda da uyarılmaları gerekmektedir. Ayrıca onların böyle aşağılık hareketlerinin hem kendilerine hem de çevresindeki kimselere zarar vereceğinin bildirilmesi gerekmektedir. İşte bütün bu hususlar, Cenab-ı Hak tarafından aşağıdaki ayetler ile inzal edilir; 44-47- Allah her kimi saptırırsa artık o aşamadan sonra onun için hiçbir velayet / koruma olmayacaktır ve böylece sen azabı gördükleri zaman o zalimlerin “Geri dönüş için bir yol yok mudur?” dediklerine şahit olacaksın. Ve sen, onların zilletten başları öne eğilmiş bir şekilde ve göz ucuyla gizli gizli etrafı gözetleyerek ona (azaba götüren yola) atıldıklarını da göreceksin. İman etmiş kimseler ise; “Şüphesiz hüsranda olanlar, kendilerini ve ehillerini (ailelerini, yakınlarını) kıyamet günü hüsrana düşürenlerdir” diyecekler. Gözünüzü açın! Şüphesiz zalimler devamlı bir azap içerisindedirler. Onlar için kendilerine yardım edecek Allah’tan başka hiçbir velayet / koruma yoktur. Allah kimi de saptırırsa, artık onun için herhangi bir yol yoktur. Allah’tan reddolunması imkânsız bir süreç gelmeden önce Rabbinize icabet edin. . . O süreçte ne bir sığınacak yeriniz vardır ne de (yaptıklarınızı) inkâr etmeniz sizi kurtarır! (Şura Suresi 44-47) Medinelilerin tüm endişe ve tereddütlerini izale eden tatmin edici cevaplar verilmişti. Şayet verilen cevaplar ve yapılan açıklamalar tatmin etmediyse ve bazı ileri gelenlerin keyfi tutum ve davranışları ile müzakerelere son verilmesi düşünülüyorsa o takdirde Hz.Muhammed’in@ onları korumak için gönderilmediği bildirilmeliydi. Peygamberimiz onlara kurtuluş yolunu göstermek için bir çağrı yapmıştı. O onlara muhtaç değildi. Fakat onlar ona gelen barış / İslam sistemine muhtaçlardı. Zira kendi aralarındaki düşmanlık, çatışma ve savaşlara barışçıl bir çözüm bulamayacak olurlarsa birbirlerini yiyip bitireceklerdi. İşte tam bu aşamada onlar ya kendilerine yapılan bu çağrıya olumlu cevap verip müzakereleri anlaşmaya çevirecekler ve İslam Cumhuriyetini birlikte inşa etmenin gurur ve sevincini yaşayacaklar ya da olumsuz cevap verip müzakerelere son vererek kanlı iç çatışmalara, anarşiye ve kargaşalara geri döneceklerdi. Şayet ikinciyi tercih edecek olurlarsa ayaklarına kadar gelen nimeti tepmeleri nedeniyle pek büyük bir nankörlük sergilemiş olacaklardı. Nasıl olsa Allah yerin ve göğün hakimidir. O dilediğini yaratır. Onlar teklifi kabul etmezse kabul edecek başka kabile ve topluluklar elbette bulunacak ve İslam Cumhuriyeti Medine’de değil de başka bir yerde kurulması mümkündü. O elçisine başka kabileleri eşleştirir / gönderir. (Erkek ve kızlar verilmesi metaforu). Medineliler ise birbirlerini yiyerek nesilleri kesilip ve tarih sahnesinden silinir giderler. (Allah’ın dilediğini de kısır kılması metaforu). Cenab-ı Hak, Medinelilere iletilmek üzere yukarıdaki mesajları ihtiva eden şu ayetlerini inzal eder; 48-50- Buna rağmen eğer onlar yüz çevirirlerse bilsinler ki, Biz seni onların üzerine muhafız olarak göndermedik. Sana düşen sadece tebliğdir. Biz, insana katımızdan bir rahmet verirsek onunla gurur duyar / sevinir. Fakat kendi eliyle yaptıkları yüzünden başına bir musibet gelirse işte o zaman da o insan nankörlük yapmıştır. Göklerin ve yeryüzünün hükümranlığı yalnız Allah’ındır. O, dilediğini yaratır, dilediğine kız çocuk bahşeder, dilediğine de erkek çocuk bahşeder. Yahut Allah onları erkek ve kız olmak üzere eşleştirir. Dilediğini de kısır kılar. Şüphesiz O, en iyi bilendir, çok güçlü olandır. (Şura Suresi 48-50) Medineli muhaliflerin akabe görüşmelerini sabote etmek için yaptıkları tüm karşı çıkış ve tezviratlarına cevap verilince bu kez Yahudi müttefiklerinin yol göstermesi ile tartışmayı teolojik alana kaydırdılar. Onlar Hz.Muhammed’i@ peygamber olarak kabul edebilmek ve vaad ettiği şeylerin gerçek olup olmadığını ispat etmesi için tıpkı Hz.Musa’nın Allah ile doğrudan / aracısız konuştuğu gibi Hz.Muhammed’in@ de doğrudan Allah ile konuşmasını şart koştular. Zira onlara göre önemli bir sürece girilmekte ve Mekke’nin liderliğinde bütün Arap yarımadası kabilelerinin öfkesini çekecek bir girişimden başarı ile çıkılacağı vaad ediliyorsa bu vaadin bizzat Allah tarafından doğrudan ona söz ile iletilmesi gerekiyordu. Şayet Allah zaferi, kurtuluşu ve yükselişi vaad ediyorsa bunun elçisine doğrudan aracısız söylemeliydi. Aksi takdirde böyle bir riske girilemezdi. Medineli muhaliflerin müttefikleri Yahudi kabile ileri gelenlerinden aldıkları taktik ile ortaya koydukları iddialara cevaben Cenab-ı Hak, kendisinin ne Hz.Musa@ ile ne de başka bir kul ile asla doğrudan konuşmadığını, daima araya bir perde / sebep koyduğunu aşağıdaki ayet ile ifade eder. 51-Kendisiyle Allah’ın konuşması bir beşer için olacak şey değildir! Ancak vahiy yoluyla yahut perde arkasından ya da bir Rasûl gönderip izniyle dilediğini vahyetmesi hariç! Muhakkak ki O, pek yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Şura Suresi 51) Sonuç olarak bu sure ile Cenab-ı Hak kendi yönetim tarzında olması gereken esaslardan bazılarını inzal ettiğini bildirir. Bu hususların toplumu diriltici bir ruh olarak gönderildiğini ifade eder. İlahi öğreti çerçevesinde hazırlanan bir anlaşma ile yeni bir yönetim yapısı inşa edilecek olursa bunun diriltici bir nefes olacağına işaret eder. Cenab-ı Hakk’ın kendi işlerinden / yönetim tarzından olan bu esasları muhtevi kitap ve bunun nasıl bir şekilde uygulanacağı hususlarının bizzat Cenab-ı Hakk’ın elçisine bildirmesi ile olduğu, aksi takdirde elçisinin bunları bilemeyeceği ifade edilir. İnzal edilen ve insanları aydınlığa çıkaracak esasları / ilkeleri içeren bu anayasal hükümler ile kendisinin izinde olanları doğru yola iletecek rehberliği takip etmeleri istenir. Aynı zamanda surenin sonunda bir uyarı daha gelir; “Eninde sonunda yine Allah’ın inzal ettiği sisteme ve öğretiye döneceksiniz.” 52-53- İşte bu şekilde Biz sana kendi emrimize / işimize ait (sosyal, siyasî, ekonomik ve idarî düzeni içeren İslami sisteme ait) ruhu / kitabı / esasları vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin / özüne vakıf değildin. Fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle yol gösterici kıldığımız bir nur / ışık yaptık. Hiç kuşkusuz sen de dosdoğru bir yola; göklerde ve yerde bulunanlar kendisi için olan O Allah’ın yoluna kılavuzluk etmektesin. Gözünüzü açın bütün işler yalnız Allah’a döner. (Şura Suresi 52-53)

  • Bölüm 35:Mus'ab b.Umeyr Medineye | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 35 MUS’AB B. UMEYR MEDİNE’DE Medinelilerin peygamberimiz ile görüşüp biatleşmelerinden sonra hicrete kadar geçecek süreçte müzakerelere devam edilmesine karar verildi. Zira daha Medine’de alınması gereken mesafe vardı. Medine’nin ileri gelenlerinin ikna edilmesi gerekiyordu. Özellikle Medine’deki şahin kesim biat / anlaşma koşullarını kabule yanaşmayacaklardı. Onlar Medine’deki kurulu sistemden beslenen kesimdi ve mevcut sistemin değişmesinden yana değillerdi. Bu nedenle Hz.Muhammed’in@ liderliğinde ve Allah’ın öğrettiği usulde bir sistemin / dinin halka detaylı bir şekilde anlatılması ve halkın desteğinin alınması gerekiyordu. Halk anlatılacak sisteme / dine destek verecek olursa bu takdirde ileri gelen şahin kesime baskı oluşturacaklar ve onları kabule zorlayacaklardı. Gelinen aşamada peygamberimize iman etmiş ve onun önerdiği ilahi sistem / din önerisini kabul eden Hazreç, Evs ve Yahudi kabilelerden ileri gelenler olduğu gibi onlara karşı duran bir kesimde vardı. Şahinler gurubu olarak da adlandırılabilecek olan bu kesim kendileri karşı oldukları gibi halkı da öngörülen sistemi / dini reddetmeye yönelik propaganda yapacaklardı. Dahası Hazreçli olan bir müminin anlattıklarına Evsli ve Evslilerin müttefikleri olan yahudiler karşı çıkacak, Evsli bir müminin anlattıklarına da Hazreçli ve Hazreçlilerin müttefikleri olan yahudiler karşı çıkacaktı. Onların halka yapacakları menfi propaganda halkı etkileyecek argümanlar içermeliydi. Nasıl ki Mekke’den Medine’ye hicret edecek insanlarda hicret konusunda içlerinde çeşitli korku, endişe ve tereddütler oluşuyorsa, tersinde muhacirleri misafir edecek Medinelilerde de çeşitli korku, endişe ve tereddütlerin oluşması kaçınılmaz idi. Gelecek olan kişiler ne kadar süre ile ağırlanacaklardı? Onların misafirlikleri sırasında ihtiyaçlarını karşılamak için temin edilmesi gereken yiyecek, içecek, giyecek ve barınma imkanları nasıl sağlanacaktı? Muhacirlerin ahlakları nasıldı? Toplumu ifsad mı edeceklerdi? Yoksa ıslahına yardımcı mı olacaklardı?....vb. Günümüzde herhangi bir toplumsal göç nedeniyle yerleşik toplumun göçmenler konusundaki endişeleri neyse Medineliler de aynı endişeleri taşıyorlardı. Şahinler gurubunun toplumun bu endişeleri dile getirerek menfi propagandalarını yürütecekleri gayet açıktı. Onların menfi propagandasını önlemek ve Medinelilerin endişe ve korkularını gidermek için Medine’de kurulacak sistemi (Dini / Kitabı) iyi bilen ve aynı zamanda tarafsızlığı sağlayacak bir tebliğcinin Medine’ye gönderilmesi çok yerinde olacaktı. Bu düşünce ile Medine heyeti Hz.Muhammed’den@ dini gayet iyi bilen, ağzı laf yapan ve iman edenlere imamlık / önderlik / rehberlik yapacak bir kişiyi talep etmişlerdi. Bu talebi uygun bulan peygamberimiz, Mus’ab b. Umeyri seçmiş ve onu Medine Heyetiyle birlikte Medine’ye göndermişti. Bundan sonra inzal edilecek ayetler her ne kadar Mekke’de inzal edilmiş olsa da onların bir kısmı Mekkelilere hitap edeceği gibi bir kısmı da Medinelilere hitap edecekti. Hicrete kadar geçecek iki yıllık süreçte, Cenab-ı Hak gönderdiği mesajlarla Mekke’deki müminlere rehberlik yaptığı gibi Medine’deki müminlere de rehberlik yapmıştır. İnzal edilen ayetler Mekke’deki müşriklere son uyarılarını yaparken Medine’deki müşriklerin kazanılmasını sağlayacak mesajlar içermektedir. Müminun Suresi de bu kapsamda inzal olmuş surelerden birisidir. Sure, Medine halkının göç edecek müminler hakkında besledikleri endişeleri, korkuları ve tereddütleri gidermek ve onlara güven vermek için müminlerin vasıflarını anlatan ayetlerle başlar. Müminlerin eninde sonunda ama muhakkak kurtulacakları ve zafer kazanacakları vurgusu ile onlara ev sahipliği yapacak olan Medinelilerin de çok büyük bir şerefe ulaşacakları zımnen ifade edilir. Sonrasında ise hicret edecek müminlerin Allah’a derin bir saygı ile bağlılıkları ve Hz.Muhammed’e@ desteklerinin de son derece içten olduğu belirtilir. Bunu onların huşu içerisinde salat / namazlarını eda etmeleri ile ifade eder. Yine Medinelilerin göç edecek Mekkeli müminler konusunda endişe ve korkularının yersiz olduğunu, çünkü onların işlerinde asla israf etmediklerini, boş şeylerle iştigal etmediklerini, son derece temiz ve güvenilir olduklarını, kimsenin malında, mülkünde ve namusunda gözleri olmadığını bildirir. Onların son derece şahsiyetli, onurlu, temiz, dürüst ve olgun kişiliklere sahip oldukları vurgulanır. Kendilerine emanet edilen ne olursa o emanetlere asla ihanet etmedikleri ve sözleşmelerine de son derece sadakat gösterdikleri ifade edilir. Bu sıfatlara sahip olan kişilerden zarar gelmeyeceği, yapılacak muhaceret ile toplumsal huzura asla bir rahatsızlık verilmeyeceği ortaya konulur. Mü’minun Suresi Rahman Rahim Allah Adına 1- 11- Müminler kesinlikle kurtuluşa ereceklerdir / zafer kazanacaklardır. Onlar, içtenlikle, teslimiyetle ve derin bir saygı ile salât eden / Allah’a bağlı olan / peygambere destek veren kimselerdir. Onlar, boş, yalan ve batıl olan şeyleri reddeden kimselerdir. Onlar, arınmak temizlenmek (zekât) için ne gerekiyorsa yapan kimselerdir. Onlar, iffetlerini koruyan kimselerdir. Ancak eşleri yani nikah sözleşmesi altında olanlar hariç. Zaten bundan dolayı da kınanamazlar. Fakat bunun ötesinde bir şey isterse, işte onlar, haddi aşanlardır. Onlar, emanetlerine ve sözleşmelerine riayet eden kimselerdir. Onlar, salâtlarının / Allah’a bağlılıklarının gerektirdiği sorumluluklarını koruyan kimselerdir. İşte onlar, içinde temelli kalacakları Firdevs cennetine varis olan varislerin ta kendileridir. (Mü’minun Suresi 1-11) Sonunda zafere erecek o müminlere ahiretteki mükafatlarının ise Firdevs cennetleri olacağı müjdelenerek bu müminler ile aynı kaderi paylaşmaları için Mekke’den gelecek muhacir müminlerden korkmamaları ve onlara sahip çıkmaları, onları desteklemeleri anlatılmış olur. Bu ayetler kendilerine okunduğunda Medinelilerin korkularının güvene tahvil olacağı gibi onların da mümin olmaları halinde kendilerinin de bu sıfatlara sahip olmaları gerektiği öğüdü de yapılmış olur. Ahiretteki tarifi imkânsız güzelliklere sahip cennetlere girebilmek için Allah’a katıksız, pazarlıksız, gönülden ve daimî olarak bağlanmak ve O’nun elçisine destek olmaları gerektiği bildirilir. Yine cennete girebilmek için kimsenin namusuna el uzatmamak, başkasının malına değil göz dikmek tam tersine kendi malından ihtiyaç sahiplerine vererek temizlenmek (zekât vermek), daima yüce erdemli hedeflere erişmek için çalışmak, asla hain olmamak ve sözünün eri olmak gerektiği hususları Medinelilere okunmak üzere inzal edilir. Böylece Medineli şahinler gurubunun menfi propagandasının önü alınmış olacaktır. 35.1. Medinelilere Umut Veren Söylemler Cenab-ı Hak, surenin başında deklare ettiği müminlerin zafer ya da kurtuluşunun boş bir iddia olmadığını göstermek için insanın yaratılışını örnek olarak verir. İslami hareketin gelişiminin de tıpkı insanın yaratılmasında olduğu gibi aşama aşama olacağı ve çeşitli evrelerden geçerek sonunda toplumsal dirilişin / canlanışın gerçekleşeceği bildirilir. 12- 14- And olsun ki Biz, insanı seçilmiş / süzülmüş bir çamurdan yarattık. Sonra onu çok dayanıklı sağlam ve güvenli bir karargâhta bir nutfe / hayat tohumu yaptık. Sonra o nutfeyi / hayat tohumunu bir yumurta ile birleştirerek döllenmiş hücre haline getirdik. Peşinden o döllenmiş hücreyi canlandırarak cenine dönüştürdük. Sonra o ceninde kemikler yarattık. O kemiklere de kas giydirerek güçlendirdik. Nihayet ona ruh üfleyerek bağımsız, mükemmel ve bambaşka bir kişilik olarak inşa ettik. İşte, yaratıcıların en güzeli Allah ne cömerttir! (Mü’minun Suresi 12-14) Cenab-ı Hak insanın topraktan yaratılması metaforu ile muhacir müminlerin toprak gönüllü, paylaşmacı, mütevazı kimseler arasından seçilmiş ve vahiy ile eğitilmiş kimseler oldukları vurgulanır. Böylece Medinelilerin endişe ve korkularını bu yönüyle de giderici cevap verilmiş olur. Şimdi artık bu seçkin insanların tıpkı spermin yumurtayı dölleyerek korunaklı ana rahmine yerleşmesi gibi Medinelilerle birleşerek korunaklı, sağlam ve güvenli bölge olan Medine’ye yerleşeceği bildirilir. Yine döllenmiş yumurtanın canlanması misali gibi İslami hareketin burada hayat bulacağı ve sonraki aşamada iktidarın taşıyıcı direklerine, gücüne, iradesine ve sertliğine kavuşacakları ceninin kemikleştirilmesi ile ifade edilir. Daha sonraki aşamada yaratılan o kemikler kaslarla örülmesi ve insan bedeninin çeşitli organlarla donatılmasında olduğu gibi İslami hareket de süreç içerisinde kendisine yapılacak katılımlar ile güçlenecek ve hareket kendi sistemi içerisinde oluşturacağı organlar ile kâmil bir hale geleceği vurgulanır. İslam Devletinin bu oluşumunu takiben Mekke müşrik ileri gelenlerinin ise toplumsal kıyamet ile öleceği ve Mekke halkının ise Mekke’nin fethi ve İslamın hakimiyeti ile tekrar diriltileceği, insanların kozmik kıyametle öldükten sonra ahirette tekrar diriltileceği gerçeği üzerinden anlatılır. 15-16-Sizler, bundan sonra mutlaka öleceksiniz ve muhakkak ki siz, kıyamet gününde diriltileceksiniz. (Mü’minun Suresi 15-16) Cenab-ı Hak, Mekke ve Medine toplumunun İslam ile tekrar diriltileceğine işaret ettikten sonra yaratılacak bu yeni toplumu büyük bir medeniyete doğru gelişmesi için yalnız ve yardımsız bırakmayacağını onlara çeşit çeşit alternatifli yollar (yedi yol), metotlar göstereceğini ve bin bir çeşit nimetler ve imkanlarla destekleyeceğini müteakip ayetlerde ayrıntılı olarak bildirir. 17-19- And olsun ki Biz, sizin üstünüzde yedi yol yarattık. Biz, yaratmaktan gafil değiliz. Biz gökten bir ölçüde su indirdik ve o suyu yeryüzünde durduruyoruz. Şüphesiz Biz, onu gidermeye de kadiriz. Böylece Biz, onun sayesinde sizin için hurmadan ve üzümden bahçeler inşa ettik. O bahçelerde sizin için birçok meyveler vardır ve siz onlardan yersiniz. (Mü’minun Suresi 17-19 ) İslam toplumunu büyük medeniyete taşıyacak olan esas unsurun vahiy olduğu gökten inen yağmur metaforunda verilir. Ancak bu vahiy de bir gün gelecek kesilecek. Şayet inzal edilmekte olan bu vahiy, iyi değerlendirilecek olursa onunla bin bir çeşit ürün ve nimetlerin üretilmesi sağlanacak ve çeşit çeşit nimetlere kavuşulacağı yağmurun hurma, üzüm ve diğer çeşitli meyvelerin yaratılması metaforu ile anlatılır. Yani vahyin yol göstericiliği sayesinde ülkenin üretim ekonomisinde çok büyük bir gelişme yaşanacağı vurgulanmaktadır. Bu üretim ekonomisinden faydalanacak olanların sadece müminler olmayacağı ehli kitabın da bu üretimden pay alacağı Hz.Musa’ya referans ile Tur-i Sinadan bahsedilerek ifade edilir. Aynı zamanda tarihi kökleri çok derinlere inen bu iman hareketinin zeytin ağacı benzetmesi ile çok uzun ömürlü ve herkese faydası olan bir nesil olacağına da işaret edilir. 20-Ayrıca Tûr-ı Sinâ’dan çıkan, yağ bitiren, yiyenlere katık olan bir ağaç da meydana getirdik. (Mü’minun Suresi 20) Yine İlahi öğretiye dayalı kurulacak sistem sayesinde etinden, sütünden faydalandığınız evcil hayvanların üretiminde çok büyük artışlar kaydedecek ve binek olarak kullandığınız hayvanların üretimindeki artışa paralel olarak onlarla yapacağınız ticarette son derece büyük artışlara şahit olunacağı bildirilir. Ülkeye gelecek barış, huzur ve güven sayesinde insanlar birbirlerinin hayvanlarını yağma etmeyecek, öldürüp telef etmeyecek. Dolayısıyla hayvan üreticilerinin gelirleri katlanacak ve bu hayvanların üretilip yetiştirilmesi İslam devletinin getirdiği barış ve istikrar sayesinde çok cazip hale gelecektir. Burada sayılamayacak daha birçok faydalar üretimdeki artışlardan sonra ortaya çıkacaktır. Nasıl ki gemiler ticari faaliyetlerde son derece önemli araçlardır, aynı şekilde binek evcil hayvanlarda aynı şekilde önemlidir ve bu alana yatırım yapılması halinde halkın ürettiği malların pazarlara ulaştırılmasının önündeki en önemli engel kaldırılmış olacak ve medeniyete doğru çok önemli adımlar atılacaktır. İlahi vahye dayalı kurulacak devletin getireceği barış, huzur ve istikrar sayesinde diğer ülkelere yapılacak ticari faaliyetlerde gemiciliğe de önem verilecek ve o sektörün de önü açılacak ve ülke büyük gelişme gösterecektir. İşte Cenab-ı Hak, tüm bu hususlara işaret eden müteakip ayetler ile Medinelilerin ibret almalarını ve yukarıdaki hikmetleri kavramalarını ister; 21-22- Karınlarından süt içtiğiniz ehli hayvanlar / en’amda da sizin için gerçekten bir ibret vardır. Onlarda sizin için daha birçok faydalar vardır. Dahası, onları yiyerek besleniyorsunuz da. Üstelik onların üzerine ve gemilerin üzerine binip taşınırsınız. (Hem yüklerinizi hem de kendinizi taşıtırsınız.) (Mü’minun Suresi 21-22) 35.2. Medineli Muhaliflere Cevaplar Yukarıda ilahi vahye dayalı tevhit sisteminin Medine’ye getireceği faydalar zikredildikten sonra Medinelilerin “madem bu kadar faydalı bir sistem öngörülüyordu o halde neden kendi kavmi kabul etmedi?” şeklindeki muhtemel sorusuna Cenab-ı Hak önce Hz.Nuh@ kıssası üzerinden cevap vermesi için aşağıdaki ayetlerini inzal eder. Medinelilerin buna benzer olası bir sorusuna Hz.Muhammed’in@ tıpkı Hz.Nuh@ gibi Mekkelileri yanlış yoldan çevirmek için çırpındığı fakat onların Hz.Muhammed’in@ başa gelmek amacı ile yeni bir sistem uydurduğu iddiası ile teklifi reddettiği bildirilir. Onların ayrıca geleneklerinde böyle bir sistemin yer almadığı gerekçesi ile statükodan yana muhafazakâr bir tavır koyduklarına da değinir. 23-25- And olsun ki Biz, Nuh’u kavmine elçi gönderdik de O, “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka ilah yoktur. Buna rağmen / Binaenaleyh niçin kendi menfaatlerinizi korumuyorsunuz?” dedi. Bunun üzerine, kavminden kafir ileri gelenler “O, sizin gibi bir beşerden başka bir şey değildir. Size üstün gelmek / hükmetmek istiyor. Hem eğer Allah dileseydi, mutlaka melekleri indirirdi. Dahası geçmiş atalarımızın liderlerinden bu konuda hiçbir şey duymadık. Bu, yalnızca cinnet getirmiş bir adamdır. Bu nedenle onu bir müddet gözetim altında tutun” dediler. (Mü’minun Suresi 23-25) Hz.Nuh@ kıssası üzerinden yapılan anlatıda Hz.Muhammed’in@ Mekke halkını Allah’a çağırmasına ve tevhit sistemini tercih etmelerinin kendi menfaatlerine olduğunu bildirmesine rağmen onların neden kendi menfeatlerine olan bir sistemi seçmedikleri sorgulanır. Zira normal olarak bütün insanların kendi menfaatlerini düşünmeleri ve bu çıkarlarını korumaya / takvaya yönelik hareket etmeleri beklenirken Mekke halkının aksine hareket etmelerinin anlaşılmaz olduğu ifade edilir. Yukarıdaki ayetlerde ifade edildiği gibi İlahi öğretiye dayalı tevhidi sistemin huzur, istikrar ve barışı getirmesi sonucu halkın refaha, zenginliğe ve bereketlere kavuşacağı çok açıktır. Fakat Mekke halkını ayartanların ileri gelenler olduğu vurgusundan sonra onların halkı kandırmak için Hz. Muhammed’in@ başa geçmek istediği iftirasını atmakla kalmamış aynı zamanda onun kafayı yediği / cinnet geçirdiği iddiası ile gözetim altında tutulmasını istedikleri ayetlerde kayda geçirilir. Peygamberimizin aklını yitirdiği iddiaları konusunda halkı inandırmak için de geçmişte böyle peygamberlik ve tevhidi bir sisteme rastlamadıklarını gerekçe olarak gösterdikleri belirtilir. Ayrıca onlar şayet Allah bir peygamber gönderecekse, o peygamberin kendileri gibi bir insan değil meleklerden / meliklerden gönderilmesi gerektiğini de iddia ederek halkı ikna etmeye çalıştıklarına değinilir. Onlara göre peygamberin / liderin mutlaka ileri gelen melikler / melekler arasından seçilmesi gereklidir. Onlar tarihi kayıtlarında (atalarından) halkın arasından ülkeye lider olan bir örneğe rastlamadıklarını (duymadıklarını) bu görüşlerine gerekçe olarak gösterdikleri ifade edilir. Mekke müşrik ileri gelenlerinin halkı Hz.Muhammed’den@ uzak tutmak için attıkları iftira ve saçma gerekçeler halk üzerinde etkili olmuş ve halkın geneli O’nu ve tevhit sistemini kabul etmemiştir. Bunun üzerine peygamberimiz de tıpkı Hz. Nuh gibi kendisinin inkâr edilmesi karşısında Cenab-ı Hakk’tan yardım niyaz etmiştir. 26-O (Nuh); “Rabbim! Beni tekzib etmelerine karşı bana yardım et!” dedi. (Mü’minun Suresi 26) Nasıl ki Hz. Nuh’un@ bu duası ile Cenab-ı Hak, ona gemi yapmasını vahyetmiş ve kendi yandaşları ile birlikte tufandan kurtarmışsa aynı şekilde peygamberimizin duası da kabul edilmiş ve akabe biatları ile İslami hareket Medine’de teşkilatlanmaya başlamıştır. Artık müminler kendilerini Mekke’deki eziyetlerden kurtaracak hicret aşamasına gelmiştir. 27 -29- Bunun üzerine Biz ona; “Bizim gözetimimiz ve vahyimiz ile gemiyi yap.” diye vahyettik. Sonra Bizim emrimiz gelip de tandır kaynayınca, her cinsten eşler halinde ikişer tane ve bir de onlardan, daha önce kendisi aleyhinde hüküm verilmiş olanların dışındaki ehlini (aileni, yakınlarını, inananlarını) gemiye bindir. Zulmetmiş olanlar konusunda bana başvurma. Onlar mutlaka boğulacaklardır. Sen ve beraberindekiler gemiye yerleştiğinizde de ki; “Hamd bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allah içindir” ve yine de ki; “Rabbim! Beni bolluk / bereketli olan bir yere yerleştir. Sen, yerleştirenlerin en iyisisin.” (Mü’minun Suresi 27-29) Peygamberimiz Medinelilerle akabe anlaşmaları için Cenab-ı Hakk’ın yönlendirmesi ile anayasa taslakları hazırlatmaktaydı. O, aynı zamanda 3- 4 yıl süren akabe görüşmeleri sırasında İslami yönetimin alt yapısını inşa etti. Hz. Nuh’un@ gemi inşası metaforunda anlatılan bu inşa olayı sonunda hicret emri geldiğinde Hz.Muhammed@ yanlıları birer ikişer bereketli topraklara sahip Medine’ye doğru göç edip oraya yerleşeceklerdi. Böylece Allah’a yönelen / hamdeden müminler Mekke’nin zalimlerinden kurtulacaklardı. Anlatılan bu kıssa ile hem Mekkeli müminlere hicret işaret edilmekteydi hem de Medinelilere hicretin neden gerekli olduğu kısaca anlatılmaktaydı. Herkes bu kıssadan kendine ait işaretleri (ayetleri) aldı. Herkesin bu aşamadan sonrası için de bir imtihanı vardı. Bu imtihanlar tarafları olgunlaştırmak içindi. Cenab-ı Hak bu hususa da aşağıdaki ayette değindi. 30- Bunda muhakkak ki birtakım ayetler vardır. Ve muhakkak ki Biz, imtihan edenleriz. (Mü’minun Suresi 30) Medine heyetinden biat eden 12 kişilik topluluk ile birlikte Medine’ye giden Mus’ab b. Umeyr orada ilahi öğretiye dayalı tevhit sistemini anlatacak, bu sistemi kabul eden kişilerle birlikte teşkilatlanmayı gerçekleştirecekti. Ancak bu öyle kolay bir iş değildi. Zira şirk sisteminin korunmasını isteyen ileri gelenler kendisine muhalefet edecekler ve çeşitli söylemlerle Mus’ab b. Umeyr’in tebliğine karşı çıkacaklardı. Onlar Medine’de kurulması düşünülen tevhit sistemini engellemek için peygamberimizin ekonomik zenginlik, askeri güç ve idari / mülki iktidar ya da saltanata sahip olmadığından hareketle her alanda kendileri gibi olan bir kişinin Medine halkına faydasının olamayacağını ve onları vaad ettiği büyük bir medeniyete taşıyamayacağını iddia edeceklerdi. Zira onlara göre toplumu büyük bir geleceğe taşıyacak olan kimsenin hem krallar gibi saltanat sahibi olması gerekli hem de bu amaçla harcayacağı finans kaynaklarına ilave olarak emrinde hareket eden askeri birliklere sahip olması gerekli idi. Yoksa kendileri gibi maişet peşinde koşan, kendileri gibi yiyen içen, kendileri gibi yaşam süren yani kendilerinden hiçbir üstünlüğü olmayan bir kimsenin, Medinelileri büyük medeniyete götürmesine (toplumu diriltmesine) imkân yoktu. Yine onlara göre çevredeki büyük güçlerin buna müsaade etmeyeceği de çok açık idi. Bu nedenle onlar, şirk sisteminin öngördüğü atomize, iddiasız ve küçük kabileler halinde (ölü bir toplum olarak) yaşamanın daha iyi olduğunu söyleyeceklerdi. İşte gerek Mus’ab b. Umeyr ve gerekse de iman eden Medinelilerin kendi menfaatlerini korumaları (takvalı olmaları) için Medinelileri Allah’ın sistemine davetlerine karşın şehrin inkârcı kodamanlarının karşı çıkacakları aşağıdaki ayetlerde haber verilir. İleri, müreffeh, gelişmiş ve medeni bir yaşam (ahiret yaşamı metaforunda) yerine ilkel yaşamı (dünya yaşamı metaforunda) tercih eden Medine’nin kodaman ileri gelenleri bu tercihlerinin gerekçeleri olarak Hz.Muhammed’in@ bu iş için yeterli donanıma sahip olmamasını göstereceklerdi. Aslında aynı iddiaları Mekke müşrik ileri gelenleri de dile getirmişlerdi. Şirk sisteminin işleticilerinin peygamberimizin liderliğini ve getirdiği ilahi sistemi reddetmek için ileri sürdükleri hep aynı gerekçelerdi. Bunlar ister Mekkeli olsun ister Medineli hiç fark etmiyordu. 31-38-Sonra, Biz onların ardından başka bir nesil / medeniyet var ettik. Böylece Biz, onlara, “Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka bir ilah yoktur. Buna rağmen / Binaenaleyh niçin kendi menfaatlerinizi korumuyorsunuz?” diye kendilerinden bir elçi gönderdik. Onun (elçinin) kavminden inkârcı, ahirete / ileri / medeni yaşama ulaşmayı yalanlayan ve şu dünya / ilkel yaşamlarında kendilerine refah verdiğimiz kodaman kişiler; “Bu, sadece sizin gibi bir beşerdir; sizin yediğiniz şeylerden yiyor, sizin içtiğiniz şeylerden içiyor. Şayet, kendiniz gibi bir beşere itaat ederseniz, o zaman siz, kesinlikle büyük bir hüsrana düşersiniz. O, size, öldüğünüz, toprak ve kemik haline geldiğinizde, mutlak surette sizin çıkarılacağınızı mı vaat ediyor? Heyhat! Size vaad edilen şey son derece imkânsız! Yaşamımız ancak bu ilkel (dünya) şekildeki olan yaşamımızdır. (Şu andaki ilkel hayatımızı tercih ediyoruz.) Biz, ölürüz ve böylece yaşarız. Diriltilmemiz mümkün değildir. Bu adam (elçi), sadece Allah hakkında yalan uyduran bir adamdır ve biz ona inanmıyoruz” dediler. (Mü’minun Suresi 31-38) Peygamberimizin Medine’ye göndereceği elçilerin mücadelelerinde pes etmemesi için moral ve motivasyon amaçlı mesajlarda inzal edilir. Onlara sabırla mücadele etmelerini zira Medine’deki inkarcı muhalif kodamanların çok kısa süre sonra pişman olacakları bildirilir. Hakk’tan yana esen rüzgarın şiddeti karşısında onların toz ve gübürden / süprüntüden başka bir şey olmadıkları, hak karşısında onların fikirlerinin hiçbir ağırlığının olamayacağı ifade edilir. Onların da bir ecelinin olduğu ve ecelleri geldiği zaman ertelenmeden yok olacakları ve yerlerine Hakk’ın yanında saf tutacak yeni nesillerin yer alacağı vurgulanır. 39 -44- O (elçi); “Rabbim, beni yalanlamalarına karşı bana yardım et!” dedi. O (Allah); “Çok az bir zaman sonra onlar kesinlikle pişman olacaklar!” dedi. Derken Hakk’ın şiddetli rüzgarı ile onları yakalayarak süprüntü haline getirdik. Zalimler topluluğunun canı cehenneme! Sonra Biz onların ardından başka nesiller var ettik. Hiçbir ümmet, kendi ecelini öne alamaz, erteleyemez de. Sonra Biz birbiri ardından elçilerimizi gönderdik. Her ne zaman bir ümmete elçileri geldi, onlar bu elçiyi yalanladılar da Biz de onları birbirlerinin peşisıra helak edip tarihin derinliklerine gömdük. İman etmeyen kavmin canı cehenneme! (Mü’minun Suresi 39-44) Medine’ye gönderilen Mus’ab b. Umeyr ile onun destekçisi Ensar’dan müminler sadece Medine’nin Arap kabileleri kodamanlarının muhalefeti ile karşılaşmayacaklardı. Zira bu şehirde üç büyük Yahudi kabilesi daha vardı. Ve bu kabileler şehrin ekonomik gücünü, eğitim ve üretim gücünü elinde bulunduruyorlardı. Şehrin yönetimi her ne kadar Hazreç ve Evs’li Araplarda görünse de her iki kabileyi de birbirine düşürerek aralarındaki savaşlardan nemalanan yine bu Yahudi kabileler olması onların Medine yönetiminde ne kadar etkin olduklarını da göstermektedir. Dolayısıyla peygamberimizin gönderdiği elçilerin de tıpkı Hz.Musa@ ve Hz.Harun’un@ Firavun ve ileri gelenlerinin muhalefeti gibi bir muhalefetle karşılaşacakları da ihbar edilir. Zira Medine’deki Yahudi kabilelerin ileri gelenleri şunu gayet iyi biliyorlardı; şayet bu şehirde ilahi öğretiye / kitaba dayalı bir sistem kurulacak olursa o takdirde Hazreç ve Evslileri parmaklarında oynatamayacaklardı. Uzun seneler boyu elde ettikleri üstünlüklerini kaybedeceklerdi. Tıpkı Firavun ve hanedanı gibi kendilerini üstün gören ve büyüklük taslayan Medineli Yahudilerin gösterecekleri muhalefetin nedeninin sahip oldukları üstün pozisyonu kaybetmemek olduğu da böylece bildirilir. Hakk karşısında onların yapacakları muhalefetin Firavunun Hz.Musa’ya@ gösterdiği muhalefetle aynı olacağı benzetmesi ile Yahudilerin ne kadar kötü bir fiilin içerisinde olacakları vurgulanır. Ayrıca Medine’de Hristiyan olan küçük gruplar da mevcuttu ve bunlar şehrin yönetiminde yahudiler kadar olmasa da hatırı sayılır bir ağırlıkta etkinlikleri bulunmaktaydı. Bu nedenle Cenab-ı Hak Hz.Meryem ve Hz.İsa üzerinden onlara da mesajlarını gönderir. Hz.İsa@ ve Hz.Meryem’in Allah’a götüren birer işaret olduğu belirtilir. Hz.Muhammed’in@ Medine’ye gelmesini Hz.İsa’nın Medine gibi sulak, bereketli bir ülkede barınmak üzere yerleştirilmesine ve üstün bir makama getirilmesine benzeterek taraflar arasında bir ülfet oluşturulmasının amaçlandığı düşünülebilir. 45-50 - Sonra Musa ve kardeşi Harun’u ayetlerimizle ve apaçık bir yetki ile Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar kibre kapıldılar (kendilerinin üstün olduklarına inandılar) ve ululuk taslayan bir kavim oldular. Bu yüzden; “Kavimleri bize itaat edip dururken, bizim gibi olan bu iki adama mı inanacağız?” dediler. Böylece ikisini de yalanladılar ve helâk edilenlerden oldular. And olsun ki onlar hidayete ersinler diye Musa’ya kitap verdik. Meryem’in oğlunu ve annesini bir ayet kıldık. Onları sulak, barınmaya uygun bir yerde görkemli bir makama yerleştirdik. (Mü’minun Suresi 45-50) 35.3. Medine'ye Gidecek Elçilere Yapılan Tembihler Mus’ab b. Umeyr ve daha sonra hicrete kadar Mekke ve Medine arasındaki iletişimi sağlayacak elçilerin tavır ve davranışlarına dikkat etmeleri gerektiği tembihlenir. Temiz bir toplum oluşturulacağını iddia eden elçilerin / öncülerin bu hususta çok titiz olması gerekmektedir. Zira gideceği yerde bütün gözler onların üzerinde olacaktır. Onların her hareketi takip edilecek ve tebliğ ettiği hususlarla (ilahi ideoloji / teori) davranışları (pratik) arasındaki uyuma bakacaklar ve şayet teori ile pratik uyuşmazlığı görürlerse bu elçilerin orada başarılı olma şansları olmayacağı aşikardır. Bu amaçla inzal edilen aşağıdaki ayet ile; 51- Ey elçiler! Tayyibattan / temiz / helal yollardan elde edilmiş şeylerden yiyin ve salih amel / erdemli davranışlar sergileyin. Şüphesiz Ben sizin yaptıklarınızı çok iyi bilenim. (Mü’minun Suresi 51) Cenab-ı Hak, elçilere haksız, hukuksuz ve haram yollardan elde edilmiş şeylere tevessül etmemelerini emreder. Toplumda helal ve temiz olarak bilinen nimetlerin tüketilmesini emrederken elçilerin eylemlerine dikkat etmelerini, güzel ve erdemli davranışlar sergilemelerini sıkı sıkı tembihler. Bunu da sırf insanlara öyle görünmek için değil içten gelerek ve Allah’ın emri olduğu için yapmalarını emreder. Bu emirle amaçlanan temiz toplum, sadece belli bir kavmi değil herkesi içine almaktadır. Yani Medine’de ilahi ideolojiye dayalı oluşturulacak toplulukta kimseye ayrımcılık yapılmayacak iyi, güzel, huzur, istikrar, barış ve güven isteyen herkes bu toplumun bir parçası olacaktır. Allah alemlerin Rabbi olduğu için kullarının korunması ve iyiliği için koyduğu ilahi kuralları kabul eden herkes bu sistemin içerisinde yerini alacaktır. Cenab-ı Hak, bu çerçevede öngördüğü sistem içerisine dahil olmak isteyen herkesi koruması / güvenliği altına girmeye aşağıdaki ayette davet eder. Bu aynı zamanda iyi ve güzel şeylerde birlik ve beraberliği sağlamış toplulukların güvende olacaklarının da vurgusudur. 52- İşte tevhid haline gelmiş bu topluluk sizin toplumunuzdur. Ben de sizin Rabbinizim. Böylece korumam altına girin. (Mü’minun Suresi 52) Medine’de oluşturulacak tevhit topluluğunun Evs, Hazreç, Yahudi, Hristiyan ve Mekke ya da çevre kabilelerden gelen muhacir bütün herkesi içine alacağı belirtildikten sonra her grubun bu sistemin işleyişinde bir görevi olacağı belirtilir. Öyle bir görev / fonksiyon paylaşımı yapılacak ki herkes ifa edeceği görev / fonksiyon ile sevineceği de bildirilir. Zira dağıtılacak sorumluluklar herkesin kendi kabiliyetine ve kapasitesine göre olacaktır. 53-Sonra onlar işlerini kendi aralarında kısımlara ayırdılar / böldüler. Her grup, kendine düşen pay ile ferahlanmaktadır. / sevinmektedir. (Mü’minun Suresi 53) İlahi ideolojiye dayalı kurulacak devletin idari işler ve hizmetler konusunda yapılacak işlerde her gruba pay ayrılması ve her grubun mutlu olacağı bir paylaştırmanın yapılması ile sistem mükemmel bir şekilde işleyecek. 35.4. İşledikleri Suçlar ve Aymazlıkları Nedeniyle Mekkeli Müşrikler Terkedilmeyi Hak Ediyorlar Mekke’deki müşrikler ise Cenab-ı Hakk’ın kendilerine ihsan ettiği zenginlikleri ve oğullarına (askerlerine) güveniyorlardı. Halbuki onların bunlar kendilerinin güvenliğini sağlayamayacaktı. Onlar bu güçlerine güvenerek kendilerini aldatmakta ve gelişmelerin farkına varamıyorlardı. 54 -56- Fakat kendilerine maldan ve oğullardan vermekle onları güçlendirdiğimizi sananları bir süreye kadar gafletleri ile baş başa bırak! Bu durumu onlar kendilerinin iyiliğine mi zannediyorlar? Bilakis, işin farkında değiller. (Mü’minun Suresi 54-56) Yaşamakta oldukları şirk sisteminin kendilerine faydadan çok zarar verdiğini göremeyen Mekkeliler için Cenab-ı Hakk’ın onlara mal ve oğullar (askerler) vermesi onlar açısından haklı ve doğru yolda oldukları kanaati uyandırmakta ve güç kazandıklarını zannetmekteydiler. Fakat işin hakikati bunun tersidir. Zira içinde yaşadıkları şirk onları parça parça ediyor, gelişmelerini engelliyor, güçsüzleştiriyor ve ilkel bir yaşam sürmelerine yol açıyordu. Halbuki bu anlayışlarını terk edip tevhide ve barışa girseler elde edecekleri başarı ve güç onları büyük bir medeniyete götürecekti. Onlar bunun farkında değillerdi. Onlardan bazıları peygamberimizin bu işi başarıp başaramayacağı konusunda tereddüt yaşadıkları için saflarını değiştirmiyorlardı. Onlar bu mücadelede üzerlerine düşenleri yapıp yapamama konusunda kendilerinden emin değillerdi. Bu nedenle onların yüreklendirilmeye ihtiyaçları vardı. Cenab-ı Hak onlara kendisine derin bir saygı ile yönelen, iyilikte yarışan ve Allah’ın sistemini tesis etmek için gönülden infak eden kullarının öncüler olacaklarını haber verirken bunun zor olmadığı ve üstesinden gelinemeyecek bir şey olmadığına değinir. Bunu kullarından gücünün üstünde bir sorumluluk yüklemeyeceği ilkesi ile ifade eder. Ayrıca herkesin yaptığı fedakarlığın karşılığını tastamam ve mutlaka alacağını da bildirir. 57- 62- Rablerine duydukları derin hayranlık ve saygı sonucu tir tir titreyen kimseler, Rablerinin mesajlarına güvenen kimseler, Rablerine karşı ortak tanımayan kimseler, Rablerine dönüş için gönülden veren / infak eden kimseler; işte onlar, iyiliklerde yarışanlardır ve nitekim bu konuda önderler onlardır. Biz hiç kimseyi, gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Nezdimizde de hakkı – hakikati olduğu gibi dile getiren bir kayıt tutulmaktadır. Bu nedenle onlar, asla haksızlığa uğratılmazlar. (Mü’minun Suresi 57-62) Mekke müşriklerinden bazılarının neden saflarını Hz.Muhammed’den@ yana değiştirmediklerine ilişkin hakikat de bildirilir. Onların sadece gaflet içerisinde ve sanki bazı yükümlülüklerini yerine getirmekten endişe edişleri nedeniyle saflarını değiştirmedikleri izlenimi verseler de aslında yaptıkları bir takım çirkin işleri onların bu değişimi gerçekleştirmelerine mâni olmaktadır. Fakat bu tiplerin konfor içerisinde iken, azapla yakalandıkları zaman hemen feryad figan edip, mağdur edebiyatı yapıp kendilerini acındırmaya çalışacakları vurgulanır. Cenab-ı Hak müminlere o zaman geldiğinde onların bu mağdur edebiyatı yapmalarına aldanmamaları için onların şu anda yaptıkları şımarık, gururlu, kibirli hareketlerini asla unutmamalarını ve bunları onların yüzüne haykırmalarını öğretir. Çünkü onlar her gece toplanıp Hz.Muhammed@ ve bağlıları aleyhine ağızlarını geleni söylüyorlar, çeşitli planlar kuruyorlar ve aleyhte propaganda yapıyorlardı. İlahi ideolojinin paradigmalarına da sırt dönüyorlardı. 63 –67- Fakat onların kalpleri bu hususlarda büyük bir aymazlık / umursamazlık içindedir. Üstelik onların birtakım çirkin işleri de vardır ki, onlar bunları (çirkin işleri) yapar dururlar. Ama sonunda, onların konfor içinde olanlarını azapla yakaladığımız zaman hemen feryat etmeye başlarlar. Onlara “Bugün feryat etmeyin! Şüphesiz siz, Bizden yardım göremezsiniz. Şüphesiz ayetlerimiz size okunurdu da buna karşı siz kibirlenerek ve geceleri (kabenin etrafında toplanarak) hezeyanlar savurarak ayetlerimize sırt çeviriyordunuz.” denilecek. (Mü’minun Suresi 63-67) Cenab-ı Hak, Mekke müşriklerini düşündürmek ve akıllarını başlarına almaları için sorgulayıcı ayetlerini peş peşe gönderir. Bu ayetleri dinleyen müşriklerin içinde bulundukları şirk düşüncesinin yanlışlığını görmemeleri mümkün değildir. Onların açmazlarını bu kadar net olarak ortaya koyan argümanlar karşısında hala safını değiştirmeyen kimseler olsa olsa düşünsel olarak kördür. Sözkonusu ayetlerde Cenab-ı Hak, kendilerine yapılan çağrı üzerinde neden kafa yormadıkları ifade edildikten sonra geçmiş atalarına verilmeyen bir ayrıcalığın onlara da verilmediği alaycı bir soru ile belirtilir. Sorgulama peygamberimizi tanımamalarının / inkar etmelerinin nedeni olarak onu tanıyamadıkları yabancı bir kimse olarak mı gördükleri şeklinde bir soru ile devam eder. Alay eden ve mantıksızlıklarını ortaya koyması bakımından “O’nu deli / mecnun / cinlenmiş” olarak görmeleri, daha ileri bir sorgulama ifadesi olarak yerini alır. Zira içlerinde bir ömür sürmüş ve son derece akıllı, güvenilir ve ne söylediğini bilen peygamberimiz hakkında ipe sapa gelmez iftiralar atan kişilerin sözlerine nasıl güvenilir? Sorgulamaya peygamberimiz üzerinden devam edilir. Peygamberimizin teklif ettiği sistemde onlardan kendi çıkarına herhangi bir vergi talep etmediği herkes tarafından bilinmesine rağmen Cenab-ı Hak tarafından sanki bilinmiyormuş gibi bir soru ile yapılan sorgulama, aslında müşriklere yapılan bir sorgulamadır. Onlara yapacağı hizmet için sizden herhangi bir ücret / haraç istemeyen Resulü Ekrem tarafında neden yer almadıkları fakat buna karşı onları sürekli sömüren, her yaptığı işlemden vergi / haraç alan şirk ortaklarına neden sıkı sıkı sarıldıkları sorgulanır. Bunun mantıksızlık olduğu ortaya konur. Kendi çıkarlarını korumak yerine başkasının çıkarları için kendilerini feda etmenin beyinsizlik olduğuna işaret edilir. Bu şekildeki sorgulamalar ile müşriklere aşağılayıcı bir sorgulama yapılmış olunur. 68-72- Onlar, Sözü (Kur’an’ı) hiç düşünmediler mi? Yoksa kendilerine, daha önce geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi (imtiyaz, seçkinlik, söz, korunma …) geldi? Ya da elçilerini tanıyamadılar mı da onu inkâr ediyorlar? Yoksa ‘Onda bir delilik var’ mı diyorlar? Aksine o kendilerine hakkı getirmiştir. Onların çoğu da haktan hoşlanmayanlardır. Eğer hakk onların tutkularına uysaydı, kesinlikle gökler, yeryüzü ve bunlarda bulunanlar bozulup giderdi. Aslında, Biz onların şanını / şerefini getirdik; Fakat onlar, kendi şanlarından / şereflerinden yüz çeviriyorlar. (Resulüm) Yoksa sen onlardan bir vergi mi istiyorsun? Rabbinin vergisi daha hayırlıdır. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır. (Mü’minun Suresi 68-72) Cenab-ı Hak, elçisine inzal ettiği ilahi öğreti ile aslında onları şanlı ve şerefli bir mevkiye çıkarmak istemesine rağmen onların kendilerine şan ve şeref kazandıracak sistemi reddetmeleri ile aslında onların ne kadar beyinsizlik yaptıklarını şöyle gösterir; “Boykot döneminde Mekkelilerin yaşadıkları kıtlık azabına rağmen akıllarını başlarına almamaları gündeme taşınır. Hatırlanacağı üzere boykot dönemlerinde peygamberimiz, çevredeki müttefik ve ehli kitap kabilelerini harekete geçirterek Mekke’ye gıda maddelerini engelletmiş ve böylece boykota karşı boykot uygulatmıştı. Tedarikçiler Mekke’ye uygulanan bu yaptırımı yaptırım olarak ilan etmemişler, kuraklık bahanesi ile kamufle etmişlerdi. Ancak sonuçta Mekkeliler gıda açısından sıkıntı yaşamışlar ve peygamberimizden bu sıkıntıyı giderme hususunda yardım / dua talep etmişlerdi. Peygamberimizin girişimleri neticesinde Mekkelilere uygulanan bu yaptırım sona ermiş ancak Mekkeliler buna rağmen müminlere uyguladıkları şiddet ve yaptırımlara son verme konusunda sözlerini yerine getirmemişlerdi. Onların bu ihanet ve nankörlükleri hala devam ettiğinden, sonunda yok edici çok büyük bir azapla karşılaşacakları ihbar edilir. Fakat o zaman geldiğinde kurtuluş ümitlerinin hiç olmayacağı bildirilir. Onlar bu azabı hak ederler zira bütün uyarıların yanında kendilerine şan ve şeref verecek bir sistem teklifi yapılmasına rağmen onlar gittikleri yanlış yoldan ayrılmama hususunda ısrarcı olmuşlardır.” 73-77- Şüphesiz sen, onları dosdoğru bir yola çağırıyorsun. Fakat, ahirete inanmayan bu kimseler ısrarla yoldan çıkmaktadırlar. Eğer Biz onlara merhamet edip de içinde bulundukları sıkıntıyı gidersek, iyice körleşerek azgınlıklarında büsbütün direneceklerdi. And olsun, Biz onları azap ile yakaladık da buna rağmen Rablerine boyun eğmediler ve yalvarıp yakarmadılar. Ama sonunda onların üzerine, azabı çok şiddetli bir kapı açtığımız zaman, bütün ümitlerini yitirmiş vaziyette kalıverirler. (Mü’minun Suresi 73-77) Mekkelilerin beyinsizliklerinin yüzlerine vurulmasına devam edilir. Cenab-ı Hakk’ın gözler, kulaklar ve beyin / kalpler vermiş olmasına rağmen onları kullanmayarak Resulü Ekremin gösterdiği medeniyet yolunu değil de geriliği, şirki ve böylece nankörlüğü seçmelerinin bu nimetleri verene şükürsüzlük olduğu ifade edilir. Onların bu ülkeye / Mekke’ye yerleşmesini sağlayanın kendisi olduğunu belirten Cenab-ı Hakk, bu nedenle onların kendisine dönmesi / yönelmesi gerektiğini vurgular. O, toplumları ve medeniyetleri öldürenin de diriltenin de kendisi olduğunu gece ile gündüzü birbiri ardınca yaratmasına benzetir. Kainattaki yaratılışa ve olaylara tamamen hâkim olan Rabbimiz, toplumların gidişatının da bir kuralı olduğunu ve iyi ya da kötü tüm toplumsal değişimlerin kurallarını kendisinin koyduğunu belirtir. Onları içinde bulundukları kötü, geri, ilkel hali terk etmeye ve kendilerini dirilişe, yükselmeye ve gelişmeye yönelik kuralları takip etmeye davet eder. Fakat Mekke müşrikleri bu daveti aşağıda belirtildiği şekilde reddederler; “Bu diriliş, yükselme ve büyük medeniyetler kurmaya ilişkin büyük laflar daha öncede çok söylendi fakat bir türlü gerçekleşme zemini bulamadı, eskiden beri böyle hikayeler anlatıldı, böyle hayaller kuruldu ama bunlar masaldan öte bir şey ifade etmedi. Zira bizim toplumumuz için bunlar ham hayalden öte bir şey ifade edemez. Bizler bu coğrafyada tıpkı ölünün toprağa karışmış bedeni, un ufak olmuş kemikleri misali atomize olmuş topluluklar olarak yaşamak bizim kaderimizdir. Kimse bizim toz toprak olmuş bu kabilelerimizin toplumsal olarak bir araya gelip dirilebileceğini ve büyük bir medeniyet oluşturacağını iddia edemez. Bunu başarmak hayalden öte ancak masallarda yer alan bir iddiadır. Tıpkı insanların biyolojik olarak öldükten sonra yeniden yaratılmasının ne kadar imkânsız ve saçma olması gibi.” 78- 83- O, sizin için kulakları, gözleri ve kalpleri yaratandır. Ne de az şükrediyorsunuz! O’dur sizi yeryüzüne / bu vatana yerleştiren. O halde sadece O’na doğru döneceksiniz. O, diriltir ve öldürür. Gece ile gündüzün birbirini takip etmesi de yalnızca O’na aittir. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz? Buna rağmen onlar, öncekilerin söylediklerinin benzerini söylediler. Onlar; “Biz, ölüp de toprak ve kemik yığını olunca mı, diriltileceğiz? Ant olsun ki, bize de atalarımıza da daha önce bu vaat edilmişti. Fakat bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir!” dediler. (Mü’minun Suresi 78-83) Onların bu sözlerine karşı Cenab-ı Hak, elçisine onlarla şu diyaloğa girmesini öğretir; 84- 85- De ki: “Eğer biliyorsanız (söyleyin bakalım), bu yeryüzü (şehir / Mekke) ve onun içindeki kimseler kime aittir?” Onlar; “Allah'a aittir” diyecekler. “Öyle ise neden hala onurunuzu / şan ve şerefinizi düşünmüyorsunuz?” de. (Mü’minun Suresi 84-85) Diyaloğun bu kısmında Cenab-ı Hak Mekke müşriklerine; “Madem ki bu yeryüzü / ülke / şehir Allah’ındır ve Allah insanların bu yeryüzüne / ülkeye / şehre yerleştirilme amacını onların şerefli bir şekilde yaşaması, sadece Kendisine boyun eğilmesi olarak belirlemiştir o halde neden böyle sefil ve rezil aşağılık bir şekilde yaşıyorsunuz, başkalarına kul / köle oluyorsunuz. Halbuki eşrefi mahlukat olarak yaratılmış sizlerin şerefli, asil ve onurlu olmanız gerekir. Size bu şan ve şerefi sağlayacak olan ise ilahi öğretiye dayalı sistemdir. Neden şan ve şerefinizi düşünmüyorsunuz?” denilir. Diyaloğun ikinci sorusunda ise Cenab-ı Hak, elçisinden onlara şu soruyu yöneltmesini ister; 86-87- De ki, “Yedi göklerin Rabbi ve büyük Arş’ın Rabbi kimdir?” Onlar “Allah’ındır/ Allah’tır” diyecekler. Sen: “Öyleyse kendi menfeatlerinizi korumayacak mısınız? / kendiniz korumayacak mısınız?/takvalı davranmayacak mısınız” de. (Mü’minun Suresi 86-87) Bu soru ile Cenab-ı Hak, Mekke müşriklerine; “Nasıl ki bütün gökyüzünün sahibi ve işleticisi Allah’tır ve o halde benzer bir şekilde bu ülkenin / şehrin yönetim kademeleri ve devlet mekanizmasında Allah’ın yasalarını / doğal yasaları egemen kılmıyorsunuz? Neden Allah’a ait olması gereken sistemi başka ilahlara has kılıyorsunuz? Halbuki Allah’a ait olan sistemi yine Allah’ın yasaları ile işletmeniz gerekmez mi? O’nun yasalarını / doğal yasaları çiğnemeniz halinde başınıza gelecek olanlardan sakınmaz mısınız? O’nun sistemini uygulayarak kendi menfaatlerinizi / çıkarlarınızı korumanız gerekmez mi?” diyerek onları kendilerine karşı takvalı / korumacı olmaya davet etmektedir. 88- 89- De ki: “Eğer biliyorsanız, her şeyin melekûtu (mülkiyeti ve yönetimi) kendisinin elinde olan ve kendisi her şeyi koruyup kollayan, fakat kendisi korunmayan kimdir?” Onlar “Allah'ındır/ Allah’tır” diyecekler. Sen; “Öyle ise nasıl büyülenmiş gibi davranıyorsunuz? / Bu nasıl şartlanmışlık? / Bu nasıl bir körlüktür?” de. (Mü’minun Suresi 88-89) Cenab-ı Hak, kozmik evrendeki her şeyin kendi mülkü olduğunu ve bu mülkünün yönetiminin de kendisine ait olduğunu, ayrıca yaşayan ve yaşamını sürdüren her türlü şeyi koruyup kollayanın kendisi olduğunu müşriklere teyit ettirir. Bu teyitle Mekke ülkesinin / şehrinin de hem mülkiyetinin hem de nasıl yönetileceğinin kuruluşundan itibaren Hz.İbrahim@ ve Hz.İsmail@ vasıtasıyla iletildiğini, bugüne kadar da bu şehrin / ülkenin ayakta kaldığını, başkalarının eline geçmediğini ve düşmanlarına karşı korunup kollandığını ifade eder. Mekke şehrinin / ülkesinin geçmişini bilen müşrikler, bütün bunları biliyor olmalarına rağmen neden büyülenmiş vaziyette davrandıkları sorgulanır. Cenab-ı Hak, böylece “ilahi öğretinin uygulanması halinde tıpkı Allah’ın kendi zatının korunmaya ve kollanmaya ihtiyacının olmaması gibi kendilerinin de korunmaya, kollanmaya ihtiyacı olmayacağı zira Allah’a dayanan bir sistemin çok güçlü olacağı ve ne içeriden ne de dışarıdan gelecek düşman güçlerin onları yıkamayacağına” işaret eder. Cenab-ı Hak, bu diyaloğu (onların verdikleri / verecekleri cevaplardan da anlaşılacağı üzere) onların hakk ve hakikat diye bir dertlerinin olmadığı ve hakkın getirilip ortaya konulmasına rağmen onların bunu reddettiklerini ifade ederek sonlandırır. 90-Doğrusu Biz onlara hakkı getirdik. Fakat onlar bunu gerçekten yalanlamaktadırlar. / reddetmektedirler. (Mü’minun Suresi 90) 35.5. Şirk Sisteminin Toplumları Felakete Götürdüğü Cenab-ı Hak, müteakip ayetlerde müşriklerin tercihlerinin yanlış olduğunu kozmik evrendeki işleyişle ifade eder. Kozmik evrenin yaratıcısı ve işleticisi tektir. Allah’tır. Şayet bu sistemde Allah’tan başka ilahlar olsaydı o zaman her ilah, kendi yarattığı alemi kendi egemenliği altına alması yetmez diğer ilahların egemenlik alanlarına da saldırır ve o alemlerde de egemen olmaya çalışırdı. O takdirde de kozmik evrende savaşlar hiç bitmez ve bu sistem böylesine mükemmel bir şekilde işlemezdi. Madem ki kozmik evren sorunsuz bir şekilde işliyor o halde bu sistemin yaratıcısı ve işleticisi tektir. 91-92- Allah asla çocuk edinmemiştir. O’nunla beraber hiçbir ilâh da yoktur. Şayet başka bir ilah olsaydı her ilah kendi yarattığı şeylerle birlikte olur ve böylece biri diğerine üstünlük kurmaya çalışırdı. Allah, onların yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir. Gaybı (görünmeyeni / geleceği) ve görüneni bilen Allah, onların ortak koştukları şeylerden çok yücedir. (Mü’minun Suresi 91-92) Cenab-ı Hak, insanların kendi aralarındaki yönetim sisteminde de ayrı ayrı sorumsuz ve tam yetkili otoriteler olursa o zaman toplumda barışın, huzurun, istikrarın olmasının mümkün olmayacağını kozmik düzen üzerinden anlatır. Zira her otorite kendi egemen olduğu alanla yetinmeyecek ve diğer otoritenin egemenlik alanına müdahale edecektir. Diğer otoritelerin egemenlik alanlarını elde etmeye çalışacaktır. Şirkin geçerli olduğu sistemlerde şirk otoriteleri kendi egemenlik alanıyla iktifa etmeyecek sürekli başka kuvvetlerin egemenlik alanlarına da egemen olmaya çalışacaktır. Böylece müşrik kabilelerin aynı şehirde birlikte yaşamaları mümkün olmayacaktır. Şirk otoritelerinin arasındaki bu egemenlik savaşı şehrin sorunlarını çözemeyecek, sürekli kavgalı, rekabet halinde, çatışmacı bir ortam yaratacaklardır. Bu durum toplumda anarşi, huzursuzluk ve istikrarsızlık yarattığı gibi toplumsal ilerlemeyi, gelişmeyi ve refahı da engelleyecektir. İşte içinde şirk barındıran sistemler toplumsal düzeni tahrip eden bir doğası olduğu için peygamberimizin getirdiği tevhit sistemini insanlar kendi huzurları, kalkınmaları, ilerlemeleri, barış ve istikrarları için istemelidir. Allah yarattığı tüm varlıkları ve sosyolojik kuralları gayet iyi bildiği için (yani geleceği ve hali hazırdaki durumları) Mekkelilere şirki terk etmeleri gerektiği ve şerefli bir konuma yükselmek içinde tevhidi tercih etmeleri gerektiğini böylece ortaya koyar. Mekkeli müşriklerin bütün uyarılara rağmen şirki terk etmeyeceklerini ve Hz.Muhammed’in@ getirdiği tevhit dinine dönmeyeceklerini ancak Cenab-ı Hak bilebilirdi. Çünkü geleceği / gaybı sadece o bilir. Şayet onlar tercihlerini bu yönde kullanacaklar ise sonları da hüsran olacağı açıktı. İlahi sosyolojik kural değişmeyeceği için müşrikler tevhit ehli karşısında eninde sonunda yenilecekti. Cenab-ı Hak, bu konuda onları çok defa uyarmış ve onların toplumsal kıyametlerinin felaketleri olacağını büyük bir yıkılış azabı ile karşı karşıya kalacaklarını bildirmişti / vaad etmişti. Şimdi Cenab-ı Hak, elçisinde şöyle dua etmesini emreder; “Rabbim! Şayet onlara vaad ettiğin azabı göstereceksen beni onların arasından çıkar ve beni başka diyarlara göç ettir.” 93-95- De ki: “Rabbim! Onların tehdit olundukları / vaad edildikleri şeyleri bana göstereceksen, Rabbim! Öyleyse beni, o zalimler topluluğu içinde bırakma.” Muhakkak ki Biz, onlara vaat ettiğimiz şeyleri sana göstermeye güç yetirenleriz. (Mü’minun Suresi 93-95) Bu çağrı aynı zamanda Mekkeli müminlere de yapılmış demektir. Onlar da yıkım azabını hak eden bu toplumun arasında bulunmamak için Cenab-ı Hakk’tan yardım dilemeliler. Zira Mekkeli müşrikleri doğru yola getirmek için bütün yollar denenmiş fakat hala inatla sapık yolda ısrar ediyorlarsa yapacak bir şey kalmamıştır. Onlar için kıyamet saati gelmektedir. Müminlerin oradan uzaklaşması ve hak ile batılın kesin çizgilerle ayrılması gerekmektedir. O zalimler azabı hak etmişlerdir ve Cenab-ı Hak da onlara vaat ettiği yıkılış azabını başlarına müminler eliyle getirmeye kadirdir. Onların başlarına gelecek azabı Rabbimiz müminlere ve elçisine göstermeye kadir olduğunu yukarıdaki ayette kesin bir dille bildirmiştir. Böylece müminlerin yurtlarını terke ederek hicret etme konusunda tereddütleri olmasın. Cenab-ı Hak, daha sonra elçisine ve müminlere onların yapacakları her türlü çirkin saldırıya en uygun ve en güzel şekilde karşılık vermesini talimatlandırır. Cenab-ı Hak, onların kendisi ve Allah yanlıları hakkında ne düşündüklerini gayet iyi bilmektedir. Yukarıdaki ayetler kendilerine okunduğunda onların peygamberimiz ve müminlerle dalga geçecekleri aşikardır. Zira onlar müminlerin kendilerine galip gelebileceğine ve yıkıma uğratabileceğine asla ihtimal vermiyorlardı. Onlar müminleri çok zayıf ve zavallı olarak görüyorlardı. Bu nedenle Cenab-ı Hak onların müminleri nasıl gördüklerinin öneminin olmadığını bildirilirken toplumlar kesin çizgilerle birbirinden ayrıldıktan sonra onların yapacakları saldırılara elinden gelenin en iyisi ile karşılık vermesini aşağıdaki ayette emreder. 96-Sen, her çirkin saldırıyı / kötülüğü en uygun ve en güzel bir şekilde bertaraf et / yok et. Biz onların yakıştırmakta oldukları şeyleri çok iyi biliriz. (Mü’minun Suresi 96) Hz.Muhammed@ ve müminler bu emri uygularken gaflete düşmemek ve oyunlara gelmemek için Ebu Cehil gibi şeytanların kışkırtmalarına ve yanaşmalarına karşı Cenab-ı Hakk’a sığınmaları gerektiği bildirilir. Zira hicretten sonra her iki toplum arasında cereyan edecek mücadelede Mekke müşriklerinin şeytani önderleri sadece Mekkelileri değil diğer kabileleri de Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine kışkırtacaktır. Hatta Medine’nin içerisinde peygamberimizle müttefiklik yapmış Abdulla b. Ubey gibi kimseleri bile şeytanlaştıracaklar ve yönetime karşı ihanet için kışkırtacaklardır. Cenab-ı Hak, Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin azılı düşmanlarının şeytani plan, desise, kışkırtma ve saldırılarına karşı sığınılacak makamın kendisi olduğunu ve bu konuda kendisine dua edilmesini emreder. 97-98- De ki: “Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım! Rabbim! Onların çevreme yaklaşmalarından da / başıma üşüşmelerinden de sana sığınırım! (Mü’minun Suresi 97-98) Cenab-ı Hak, bundan sonraki ayetlerde ahiret sahnelerini anlatırken bu dünyada müşriklerin yaşayacakları akıbete de işaret eder. Yaptıkları kötü iş ve eylemler nedeniyle onların pişman olacakları ama hayatın imtihanı için tanınan sürenin sonuna gelindiğinde artık fırsatı kaçırmış olacaklarını belirtir. Onlara fırsat varken geri dönmelerini, ölüm geldiğinde artık çok geç olacağını ve bir daha kendilerine fırsat tanınmayacağını bildirir. 99- 100- Nihayet onlardan birine ölüm geldiğinde, “Rabbim, ne olur beni geri döndür! Yalvarırım ne olur beni geri döndür! Beni geri döndür ki daha önce yapmadığım şeylerin yerine doğru dürüst / salih / erdemli eylemler yapayım!” dedi. / diyecek. Hayır… Hayır… Bu, kesinlikle onun söylediği boş sözlerdir. Artık onların arkalarında tekrar diriltilecekleri güne kadar bir engel vardır. (Mü’minun Suresi 99-100) Hele ki kıyamet ve yeniden diriliş saatini yani hayat oyununun sonuna gelindiğini bildiren düdük çalındığında artık hesap vakti gelmiştir. O hesap gününde hayat oyununda yenilenlere kimse yardım etmez, kimse onların elinden tutmaz, kimse onları teselli etmez. Tam tersine onların işlediklerinin bedelinin ödeme vakti gelmiştir. Onların yaptıkları kötülüklerin cezası çok ağır olacaktır. Ateş! O ateş onların yüzünü yakar kavurur. Onlara dünyadaki hayatlarında uyarılmalarına rağmen uyarıları hiç dikkate almadıkları bildirilir. Onlar zaten yaptıklarının ve bu cezayı hak ettiklerinin farkındadırlar. Azgınlıklarına, heva ve heveslerine yenik düştüklerini ifade ederler. Fakat yine de bir daha denenmek için fırsat verilmesini talep ederler. Hatta ikinci kez de aynı kötülükleri işlerlerse işte o zaman zalim olacaklarını söylerler. 101-107-Derken Sûr’a üflendiği zaman, işte o gün aralarında akrabalık bağı kalmaz artık. Kimse kimseden bir şey isteyemez / kimse kimse ile ilgilenemez. Artık kimlerin tartıları ağır basarsa, işte onlar asıl kurtuluşa erenlerdir. Kimlerin de tartıları hafif gelirse, onlar da kendilerine yazık etmişlerdir. Onlar cehennemde sürekli kalıcıdırlar. Ateş onların yüzlerini yalar ve onlar orada, azabın dehşetinden sırıtan dişleri ile yüzleri perişan haldedirler. “Ayetlerim size okunurken onları yalanlayanlar sizler değil miydiniz?” Dediler ki / Diyecekler ki: “Rabbimiz! Azgınlığımıza yenik düştük ve sapık bir topluluk olduk. Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Şayet bir daha aynısını yaparsak işte o zaman gerçekten biz zalimleriz.” (Mü’minun Suresi 101-107) Fakat Cenab-ı Hak, onların bu taleplerini şiddetle reddeder. Zira onlara bu fırsat verilse yine aynısını yapacakları açıktır. Onların böyle davranacaklarının gerekçesi olarak iman edenlerle alay etmelerinin ve o müminleri eğlence konusu yapmalarının, onların hak ve hakikatı aramak ve doğruyu bulmak ile bir alakalarının olmamasıdır. Bu nedenle onlara tekrar bir fırsat verilmesi halinde bunu da hovardaca harcayacaklardır. Yani onlar bu işi ciddiye alıp üzerinde düşünseler ve iman edenlerle asla alay etmeseler, onlarla eğlenmeseler o takdirde belki Cenab-ı Hak onlara bir fırsat verebilir. Onların inkarlarındaki niyetlerinin düzgün olduğuna, hakikati aramakta olduklarına hükmedilebilir. Ancak onlar ortaya konan fikir konusunda tartışmak yerine o fikri savunanlarla alay eder ve gülüp eğlenirse o takdirde onların samimi olmadıkları anlaşılır. 108-110-O (Allah) dedi ki; “Kesin Sesinizi! Bir daha da benimle konuşmayın!” Çünkü kullarımdan bir gurup; “Rabbimiz! Biz iman ettik; bizi bağışla, bize merhamet et, sen, merhametlilerin en iyisisin” diyorlarken siz onları alaya aldınız. Öyle ki bu alaylarınız size benim zikrimi unutturdu / terk ettirdi ve siz o müminlere hep gülüp duruyordunuz. (Mü’minun Suresi 108-110) Bu gerekçeyle Cenab-ı Hak, müminlere hak yolda sabır ve sebatla direndikleri için mükafatlandırdığını / mükafatlandıracağını beyan eder. Bu beyan aynı zamanda müminlerin dünyadaki mücadelelerinde zaferle mükafatlandıracağının da müjdelenmesidir. 111- Şüphesiz ki bugün Ben onlara, sabretmelerine karşılık mükafatlandırdım. Onlar, zafere erenlerin / kurtuluşa erenlerin / kazançlı çıkanların ta kendileridir. (Mü’minun Suresi 111) Cenab-ı Hak, müşriklere “yeryüzünde ne kadar kaldıklarını” sorup arkasından “çok az bir süre kaldıklarını ve sonunda hesap ve acı bir ateş azabı için ahirete kavuştuklarını belirtirken onlara bu kadar az bir süre gülüp eğlenmek, gönül eğlendirmek, hak hakikati çiğnemek, zalimlik yapıp insanlara zulmetmek için değer miydi?” diye sorgular. Bu sorgulama aynı zamanda müminler içinde yapılır. Müminler de Mekke’de çekmekte oldukları acı, işkence ve çilelerin çok kısa bir sürede sona ereceğini bildirmiş olur. Acı ve ıztırap yıllarının kendilerini aldatmamasını eninde sonunda zafere erileceğini de “kendilerinin boş yere yaratılmadığı ve şirk sisteminin ilahi sisteme döneceği” mesajının dünyadaki mücadele bağlamında okunması ile bildirir. Nasıl ki ahirette yegâne hâkim Allah olacaksa bu dünyadaki (ayetlerin indiği vasattaki Mekke ortamındaki) mücadelede de Allah yegâne kral olacaktır. Yüceler yücesi olan Allah’ın bildirdiği tevhit sistemi bu ülkede mutlaka egemen olacaktır. 112- 118- O (Allah); “Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?” diye soracak. Onlar; “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. Ama tam da kestiremiyoruz. Bunu sayanlara sorsanız” dediler. O (Allah); “Bilmiş olsanız gerçekten çok az bir süre kaldınız” dedi. Yoksa sizi boş yere yarattığımızı ve Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız? İşte gerçek hükümdar Allah, yüceler yücesidir. O’ndan başka ilah yoktur. O, şerefli / saygın Arş’ın Rabbidir. Her kim, hiçbir delili olmadığı halde, Allah ile birlikte diğer bir ilaha taparsa, iyi bilsin ki, o kimsenin hesabı Rabbinin huzurunda muhakkak görülecektir. Hiç kuşkusuz kâfirler, asla iflah olmazlar. De ki: “Rabbim! Bağışla ve merhamet et! Zira merhametlilerin en hayırlısı Sensin.” (Mü’minun Suresi 112-118)

  • Bölüm 14:Mekke'de Kıtlık | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 14 MEKKE’DE KITLIK Haşimoğulları ve müminlere boykot devam ederken Hz.Muhammed@ Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği ayetlerin rehberliğinde bir taraftan geleceğin kadrolarını eğitiyor diğer taraftan da Mekke içindeki ve dışındaki gelişmeleri yakından takip edip sorunlara çözüm üretiyordu. Boykot nedeniyle çevre kabilelerin Mekke’ye uyguladıkları yaptırımlar Mekke içerisinde büyük bir kıtlığa neden olmuştu. Mekke müşrik ileri gelenleri ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Çevre kabileler Mekke’de yaşanan politik karışıklığa ([1] ) ve Mekkeli müşriklerin kendilerine karşı gösterdikleri küstah tavırlara bir cevap olmak üzere Mekke’ye gıda akışını durdurmuşlardı. Gerekçe olarak ise kuraklığı göstermişlerdi. Mekke müşrik elitleri yaşadıkları bu çaresizliğe çözüm bulması için Hz.Muhammed’e @ başvurmuşlardı. Peygamberimiz de bu soruna çözüm bulmaya çalışıyordu. Habeşistan’a hicret etmiş müminlerin sorunları ise daha farklıydı. Onlar hicret etmeden önce kendilerine yapılan tüm uyarılara rağmen çeşitli olumsuzluklar yaşıyorlardı ve bu olumsuzlukların haberleri Hz.Muhammed’e@ ulaşmaktaydı. O’nun oradaki yaşanan sorunlara da el atması ve çözüm üretmesi gerekmekteydi. Cenab-ı Hak elçisine Araf Suresinin devamı olarak inzal ettiği ayet gurubu ile önce Mekke içerisindeki kıtlık sorununun çözümüne değinir daha sonra ise Habeşistan’da yaşanan sorunların çözümünü anlatır. Her iki hususa yönelik anlatılan çözümler yine Hz.Musa’nın @ yaşantısı üzerinden kıssalaştırılarak verilir. Cenab-ı Hak müminlere boykot uygulanması halinde Mekke’nin başına gelecek musibetleri anlatmak için Firavun halkının başına gelen musibetlerden bahseder ve Mekkelileri korkutarak boykottan uzak tutmaya çalışan mesajlar gönderir. Ama Mekke müşrikleri bu tehditlere kulak asmadıkları için önceden ihbar edilen musibetlerle yüzyüze geldiler. Haşimoğullarının müttefiği olan kabile ve devletler Mekke ile olan ticari ilişkilerini gözden geçirmeye başladılar. Çevre kabilelerden özellikle ehli kitap kabileler kendi dinlerine daha yakın olan müminlere yapılan kötü muamele nedeniyle Mekke’ye tavır aldılar. Bütün bunlara Cenab-ı Hakk’ın çevre bölge ve ülkelerden sağlanan ürünlerde kısıtlılık, yokluk ve kıtlık olması için kuraklık, haşerat, afet vb. şekillerde resulüne gaybi destekler vermesini de eklersek Mekke’de durum çok vahim hale geldi. Mekke Yönetimi Peygamberimize boykot uygularken kendileri kıtlıkla adeta kontra bir boykotla karşı karşıya kalmışlardı. Hz.Muhammed’e @ ve müminlere boykot uygulandığı zaman Mekke’nin de şiddetli kuraklık, kıtlık yaşadığına ilişkin rivayetler mevcuttur. Yani Cenab-ı Hakk’ın kıssa ile ihbar ettiği tüm belalar meydana gelmiştir. Yine Rabbimizin bu kıssalarda ihbar ettiği gibi onların bu musibetlerden ders almayacakları ve meydana gelen bu olumsuzlukların sorumlusunun peygamberimiz olduğunu iddia etmişlerdir. Hz.Musa @ ve Firavun Yönetimi arasında geçen olayları anlatan kıssada geçen kısıtlılık hallerinin Mekke’deki izdüşümünün muhtemel olarak aşağıdaki şekillerde cereyan ettiği söylenebilir; Doğal Felaketler Şeklinde: Mekkelilerin tedarik ettikleri malların kaynak ülkelerinde doğal felaketler ortaya çıkıyor ve aracı / nakliyeci kişilerde ihtiyaç duyulan malı sağlayamadığından bu felaketlerin isimlerini mazeret olarak belirtiyordu. Çevre kabilelerin ve Haşimoğulları müttefiklerinin Mekkelilere yaptırımları: Bu tip kısıtlılık belki söz konusu kabilelerin resmen Mekke’ye boykot uyguladığını açıkça ilan etmese de çekirge, tufan, haşerat vb. nedenler uydurarak yaptırım uyguluyorlardı. Böylece gelecekteki ticaretlerini de riske atmıyorlar ve güvensizlik oluşturmuyorlardı. Mekkelilerin ise bu mazeretlere inanmaktan başka çareleri kalmıyordu. (Musa @ kıssasındaki çekirge, tufan, kan, kurbağa, haşerat musibetleri metaforu ) Mekkelileri çok şiddetli bir şekilde etkisine alan kıtlık hususuna değinen rivayetlerde yaşanan kıtlığın şiddetini belirtmek için, insanların hayvan leşleri ve derileri yemeye başladığı ifade edilir ve çaresiz kalan Mekkeli müşriklerin Peygamberimize gelerek başlarındaki kıtlık belâsının uzaklaştırılması için Allah’a dua etmesi için ricacı oldukları zikredilir. Peygamberimiz de Cenab-ı Hakk’tan niyazda bulunur ve kıtlık belirli bir süre için sona erer. Peygamberimiz aynı zamanda çevre kabilelere haber göndererek Mekke’ye yapılan yaptırımların belirli bir süre için kaldırılmasını talep eder. Bu talep karşısında çevre kabileler Mekke’ye yapılan boykotu kaldırırlar. Fakat kıtlığın bir süreliğine sona ermesinden sonra Mekkeli kodamanlar verdikleri sözden hemen caymışlar ve boykota ve muhasaraya devam etmişlerdir. Tabii çevre kabileler de kısıtlılığı tekrar başlatmışlardır. Bu durum müminlere boykot sona erinceye kadar müteaddit defalar böyle tekrarlanmıştır. (İsrailoğullarının gitmesine izin verilinceye kadar tufan, çekirge, haşere, kurbağa, kan vb. musibetlerin gönderilmesi benzetmesinde olduğu gibi) 130-135- Doğrusu Biz, Firavun halkını akıllarını başlarına toplasınlar diye senelerce kuraklıklara ve ürün kıtlığına mahkum ettik. Sonra kendilerine ne zaman bir iyilik ulaşsa, “Bu zaten bizim hakkımızdır / becerimizdir ” dediler. Fakat kendilerine ne zaman bir kötülük gelse, Musa ile onunla birlikte olanların uğursuzluğuna yorarlardı. İyi bilin ki, onların uğursuzluğu Allah tarafından öngörülmüştür. Fakat onların çoğu bunun farkında değiller. Ve onlar “Sen bizi büyülemek için hangi ayeti / delili / işaretler getirirsen getir yine de sana inanmayacağız” dediler. Bunun üzerine Biz de, belirli aralıklarla, ayetler / işaretler / deliller olmak üzere onlara tufanı, çekirgeleri, haşereleri, kurbağaları ve kanı gönderdik. Bütün bunlara rağmen büyüklük taslamaları gerçeği görmelerini engelledi ve suçlu bir kavim oldular. Bu musibetler başlarına geldiği zaman derlerdi ki: “Ey Musa! Sana verdiği söz hürmetine bizim için Rabbine dua et! Eğer bizden bu musibeti kaldırırsan sana kesinlikle iman edeceğiz / itimat edeceğiz ve İsrailoğulları’nı seninle göndereceğiz.” Fakat ne zaman geçici bir süre musibeti kaldırdık, her seferinde gerisin geri sözlerinden cayıveriyorlardı. (Araf Suresi 130-135) Mekkelilerin yaptıkları bu hareketlerin kendilerinin hayrına olmayacağı, elleriyle işledikleri ihanet denizinde boğulacağı ve peygamberimizin takipçilerinin ise bu mukaddes toprakların doğusuna da, batısına da, kuzeyine de güneyine de sahip olacakları müjdesi yine kıssa üzerinden Cenab-ı Hak tarafından verilir. Aynı zamanda Mekkelilerin şirk adına yaptıkları ve yücelttikleri ne varsa hepsinin bir gün yerle bir olacağını da yine bu kıssa üzerinden Cenab-ı Hak haber verir. Böylece verilen sözün İsrailoğulları için yerine getirilmiş olduğu / müminler için de getirileceği ifade edilir. 136-137-Biz de, ayetlerimizi yalanlamaları ve onlara kayıtsız kalmaları nedeniyle onları denizde boğarak intikam aldık. / cezalandırdık. O hor görülüp ezilen ve işkence edilen insanları da toprağını bereketli kıldığımız yerin en doğusundan, en batısına kadar tamamına mirasçı / hakim kıldık. Ve böylece Rabbinin, İsrailoğulları’na verdiği güzel (bir gelecek) vaadi, onların sabırlarına karşılık yerine geldi. Biz de Firavun ile kavminin yapa geldikleri eserlerini ve yücelttikleri şeyleri tarihe gömdük. (Araf Suresi 136-137) 14.1. Habeşistan’daki Müminlere Uyarı Mesajları Siyer kaynaklarında Habeşistan’a hicret eden muhacirlerin Medine’ye hicrete kadar (M616-M622) bu ülkedeki yaşamları ve başlarından geçenler hakkında genel olarak şu bilgiler yer alır; İlk hicret edenlerin Mekke’de uzlaşmanın olduğu haberi üzerine bir kısım muhacirlerin erken dönemde Mekke’ye geri dönmeleri (Hz. Osman, Mus’ab bin Umeyr gibi), İkinci kez hicret eden kafilenin imamı Cafer bin Ebu Talib’in Habeşistan kralı Necaşi’nin huzurunda Mekke elçilerine karşı savunma yapmaları, Ubeydullah b. Cahş (Hz. Ümmü Habibe’nin eşi) ve Sekran b. Amr’ın (Hz. Sevde’nin eşi) Hristiyan olmaları, Necaşiye darbe girişimi ve bu darbe girişiminin bastırılmasında muhacirlerin Necaşi’ye destek vermeleri ve darbe sırasında muhacir ailelerinin gemiye bindirilip Mekke’ye gönderilmek üzere limanda hazır bekletilmeleri, Genel olarak Habeşistan muhacirlerinin orada Necaşi’nin koruması altında çok rahat ettikleri ve ibadetlerini baskı altında olmadan rahat bir şekilde yaptıkları anlatılır. İman edenlerin çoğunluğunu teşkil eden ve özel olarak seçilen bu muhacirlerin mücadelelerini desteklemek ve gerektiğinde onları uyarmak ve yol göstermek amacıyla hiçbir Kur’an ayetinin ya da pasajının nazil olmadığını düşünmek pek akla yatkın olmadığı gibi Kur’an’ın müminlerin yaşamlarına kattığı pratik ve hemen her olaya müdahil olarak çözüm üretme metodolojisine de aykırı görünmektedir.([2] ) Habeşistan’a hicret eden müminler Habeşistan’ı Mekke’deki mücadeleleri için bir üs olarak kullanacaklardı. Bu muhaceretin sonunda ihtiyaç duydukları siyasi ve askeri güce kavuştuktan sonra Mekke’yi inatçı, zalim, zorba ve azgın müşriklerden temizlemek, Mekke halkını şirk zulmünden kurtarmak ve Kabe’yi asli statüsüne kavuşturmak amacıyla geri döneceklerdi. Bu hedef içinde Habeşistan’da uygun bir zemin vardı. Zira Habeşistan Necaşi’si Yakubi bir hristiyandı ve peygamberimize hemen teslim olabilirdi ve nitekim de öyle oldu. Diğer taraftan Habeşistan halkının geneli hristiyandı. İslam’a en yakın bir dindi. Tevhidi dünya görüşünün / İslam’ın getirdiği ana ilkelere sahipti. Hristiyan halk, müşrik Mekke halkından farklı olarak, peygamberliğe, ahiret gününe ve kitaba yani vahye inanıyordu. Bu nedenle müminlerin hedeflerine ulaşması daha kolay olacağı düşünülüyordu. Ancak bu o kadar kolay olmadığı gibi onları orada bulundukları süreçte kendilerini bekleyen en önemli tehlike Habeşistan’daki dini benimsemek ve onlara benzemek yani asimilasyona uğramaktı. Bu tehlike için müminleri etkileyecek koşullar mevcuttu. Söz konusu etkileyici koşullar; Habeşistan’ın ticari açıdan çok gelişmiş ve zengin olması Kilise: Hristiyan rahip ve keşişler Ruhul Kudüs: Ülkenin İleri gelenleri (kabile reisleri, beyler, parlamento / senato) Araf suresinin 138 nci ayetinden 180 inci ayetine kadar geçen ve Hz. Musa @ ve İsrailoğulları üzerinden anlatılan kıssalar Habeşistan’daki müminlerin gittikleri yerin dinindeki, dünya görüşündeki ve kültüründeki yanlış değerlerden etkilenmelerini önlemek ve onların yanlış yollara sapmalarına mani olmak için nazil olduğu değerlendirilebilir. Araf suresinin bu bölümleri Habeşistan’daki muhacir müminlerin yetersizliğini ortaya koyan ip uçlarını verirken onları muhafaza etmek ve onların kiliseye karşı kendilerini savunmaları için ihtiyaç duyacakları argümanları da vermektedir. Böylece muhacir müminlerin içinde yaşadıkları toplumun koşulları nedeniyle asimilasyona uğramamaları için Hz.Musa @ ve İsrailoğulları üzerinden rehberlik yapılır. Bu ayetler Habeşistan’daki müminlerin bir takım olaylar başlarına gelmeden uyarı mahiyetinde Hz.Muhammed’e@ inzal olup bir şekilde onlara ulaştırılmış olabileceği gibi (aşağıda işlendiği gibi) yaşanmış olaylar üzerine inzal olmuş ve yine bir daha yapmamaları için uyarı mahiyetinde inzal olmuş da olabilir. En doğrusunu Allah bilir. ([3] ) Habeşistan’a hicret etmiş müslümanlar (denizden geçmiş israiloğulları metaforu) gittikleri ülkede neler yapıyorlardı? Her ne kadar peygamberimizden fiilen ayrılmış olsalar da müşrik Mekkeli tacirlerin hizmetinde sefere katılan mümin köleler vasıtasıyla iletişim sağlanıyor olsa da bu muhacir müminlerin içinde yaşamaya başladıkları toplumun dini, siyasi, ekonomik ve sosyal yapısından etkilenmemesi de imkansızdı. (Benzer bir put isteme metaforu) Ayrıca bu müminlerin hicret ettikleri bu topluma karşı ehli kitap olmalarından kaynaklı sempatileri vardı. Zira Mekke’de mücadele ettikleri kendi toplumları şirk toplumuydu, vahye, ahiret gününe ve peygamberliğe karşı bir toplumdu. Kendilerine kucak açan bu toplumun ise inanç esasları itibariyle kendi inanç esaslarıyla ortaklıkları, benzerlikleri çoktu. İnanç esaslarındaki benzerliğin yanısıra daha da önemlisi Habeşistan’ın Mekke Yönetimine karşı siyasi olarak peygamberimizin yanında yer alması yani müttefik olmaları müminlerin bu topluma karşı sempatilerini daha da arttırmıştı. Ancak şu da iyi bilinmeli ki ehli kitap olan bu ev sahibi toplumda ilahların sayısı az da olsa yine bir şirk toplumuydu. Fakat hicret eden müminler kendilerine gösterilen teveccüh nedeniyle bu şirki fark edemeyebilirlerdi. (Cahillikle niteleme benzetmesi) Dahası teslise dayalı şirk sisteminin toplum hayatına getirdiği yanlışlık ve bozuklukları ayırt edemeyebilirlerdi. Ya da Habeşistan’daki şirk, Arapların şirklerinden farklıydı. Bu nedenle tevhidi dünya görüşünün hedeflediği sistem ile benzeştiği düşünülerek muhacir müminler hristiyanlıktan etkilenebilirlerdi. 138-139- Ve İsrailoğulları’nı denizden geçirdik. Derken kendilerine mahsus putlara tapmakta olan bir kavimle karşılaştılar. Dediler ki: “Ey Musa! Onların tanrılarına benzer sen de bizim için bir tanrı kıl (belirle)!” (Musa da onlara) dedi ki: “Siz gerçekten cahillik ([4] ) eden bir kavimsiniz. Onlara gelince: içinde bulundukları yaşam biçimi / dinleri, onları yok oluşa sürükleyecektir: çünkü onların bütün yapmakta oldukları, boş / batıl / saçma / hiçbir temeli olmayan şeylerdir.” (Araf Suresi 138-139) Habeşistan’a hicret eden müminlerin Habeşlilerden etkilenmeleri şöyle olabilir; Tevhidi dünya görüşü / İslam, insanlara kabile putu / ideolojisi etrafından toplanmaları yerine bütün alemlerin / bütün kabile ve toplulukların “alemlerin rabbi olan Allah” paradigmasında bir araya gelerek barış / islam topluluğu oluşturması için bir teklif sunuyordu. Teklif özet olarak; Vahşi, birbirini yiyen, sürekli kavga ve savaşlarla eriyip yok oluşa götüren kabileciliğin terk edilmesini, bütün kabilelerin barış/ esenlik / güvenlik esası içerisinde millet oluşturmasını öngörüyordu. Oluşturulacak milletin idaresinde kişi, sınıf, kabile, ırk ve renk ayrımı yapmaksızın bütün herkesin menfaatinin göz önüne alınması teklif ediliyordu. Bu idarede sadece Allah rızasının esas alındığı bir tevhid toplumunun oluşturulması temel hedefti. Habeşistan’daki hristiyan toplumda ise kabileler birleşmiş ve bir inanç topluluğu oluşturarak tevhit sağlanmıştır. Fakat bu topluluğun şirki, devlet yönetiminde tecelli etmektedir. Şirk, toplum katmanları arasında şekillenmiştir. Bu şirk sisteminde; Allah (Baba) – İsa (oğul)- Ruhul Kudüs olarak ifade edilen teslis şirkinin dünyadaki izdüşümü Hükümdar -Kilise- parlamento (ya da ileri gelenler / prensler / beyler / dükler / asiller vb.) dur. Yani Habeş toplumunda put haline getirilmiş / putçuluğa dayalı kabilecilik ideolojisi yoktur ama şirk ideolojisi başka bir modelde ortaya çıkmıştı. Arap yarımadasında kabile adedince put var iken Habeş toplumunda tanrı sayısı bütün kabilelerin bağlı olduğu üç tanrıya inmiştir. Kabilecilikte reisin kabilenin totemi adına verdiği karar kutsal sayılarak hareket edilirken, teslis sisteminde üçlü otoritenin kararı kutsaldır. Asla eleştirilemez, değiştirilemez, zinhar karşı konularak itaatsizlik yapılamaz. İşte böyle bir topluma hicret eden müminler, yönetimdeki şirki fark edemediler. Bu nedenle müminler de buradaki hristiyanların inandığı ve yaşadığı tarzda bir şirk sistemini benimsemeye meylettiler. Hicret eden müminlere göre sonuçta teslis sistemi de kabileler arası tevhidi sağlamaktadır. Tevhidi dünya görüşünün / İslam’ın mesajındaki hedefin teslis ideolojisi ile de gerçekleşebileceği kanaati onlarda oluşma tehlikesi mevcuttur. Çünkü onlar, millet haline gelmiş Habeş toplumundaki bu kez toplumsal sınıflar arasındaki ayrımı / paylaşımı / şirki göremiyorlardı. İslam ise oluşturulacak barış toplumunda zulme yol açan her türlü şirki reddediyordu. Yönetimde hükümdar dahil asla kutsal sayılacak bir otoriteye izin vermiyordu. Herkes Allah’ın kulu idi ve herkes hata yapabilir idi. Hiç kimsenin yanılmaması ve hesap vermemesi gibi bir ayrıcalığı yoktu. Allah ile kulu arasına kimse giremezdi. Tevhidi dünya görüşünün / İslam’ın öngördüğü sistemde her şey Allah için (yani millet için) olacaktı. Yöneticiler milletin efendisi değil ancak hizmetkarı olabilirlerdi. Bu günkü tabirle “Millet Devlet için değil, Devlet Millet içindir.” Tevhidin sadece kabilelerin birleşmesinde değil aynı zamanda toplumun sınıfları / katmanları arasında da sağlanması, peygamberimizin getirdiği mesajın özüydü. Ancak muhacirlerin önemli bir kısmı bunları görememişti ve bu nedenlerle Habeşistan’ın siyasi yapısı ile ticari zenginliği kendilerini çok etkilemişti. Böylece hicret eden müminler hemen mevcut yapıya uygun bir yaşama geçmeye meylettiler. Onlar gibi yaşamakta ve hatta onlar gibi inanmakta bir mahzur görmemekteydiler. Muhtemelen şöyle bir söylem bile geliştirmiş olabilirler; “bizim de böyle bir tanrımız (ya da tanrı inancımız) olsa ne mahzuru var ya da bize de böyle bir tanrı inancına dayalı bir sistem yapılırsa hedefimize ulaşabiliriz.” Veya orada ki hayata hemen sorgusuz sualsiz dalmaları yukarıdaki gibi de ifade edilebilir. Onların içine düştükleri hal, hareket ve düşünce tarzları ya da ifadeleri / talepleri bir şekilde Mekke’ye ulaştırılır. İşte Hz.Musa @ ile İsrailoğulları arasında geçen bu kıssa onları içine düştükleri yanlış düşünce ve halden kurtarmak için anlatılmış olmalıdır. Söz konusu kıssayı anlatan müteakip ayetlerle Cenab-ı Hak onların bu hareketlerinin / taleplerinin çok cahilce olduğunu, cahiliyyenin iliklerine kadar işlediğini bu nedenle de şirkin başka bir çeşidi ile karşılaştıklarında ayırt etmekte güçlük çektiklerini bildirdi. Aynı ayetlerle şu anda ne çekiliyorsa şirk zulmünden çekilmekte olduğunu müminleri ayrıcalıklı ve üstün kılan şeyin bu zulümden uzak durmak olduğu bildirilir. Böylece onlara bugünkü tabirle şöyle denmek istenir; “Sizlere önerilen sistemdeki ‘devlet millet için vardır’ prensibi sizleri en şerefli hale gelecek iken sizler hala sizi aşağılayan, size her türlü acıyı çektiren, sizleri kendisine kul-köle yapan, sizlere her türlü zulmü ve keyfi davranışı reva gören ‘millet devlet içindir’ sistemini tercih ediyorsunuz.” 140-141-(Ve Musa) ekledi: “Ben size Allah’tan başka ilah arayayım öyle mi? Üstelik O, âlemler arasından (vahyi yaşama) onurunu / üstünlüğünü size bahşetmişken.” Ve “Hani size dayanılmaz acılar çektiren; çocuklarınızı öldürtüp, kadınlarınızı sağ bırakan Firavun’un taraftarlarından sizi kurtarmıştık. Bunda Rabbinizden sizin için büyük bir sınav vardı.” (Araf Suresi 140-141) Muhacirlerin imanlarını ve ahlaklarını tehdit eden yeni şartlara karşı onların sürekli uyanık ve diri olarak kalmalarını sağlamak ve uyarılmaları gerekiyordu. Aksi takdirde kendi hallerine kaldıklarında sapmaları / saptırılmaları kaçınılmazdı. Diğer taraftan Habeşistan’a gönderilen mümin muhacirlerin başına onları ıslah etmek, onlara ilahi öğretileri öğretmek ve onlar arasında nizamı ve intizamı sağlamak üzere peygamberimizin halifesi olarak Cafer bin Ebu Talip atanmıştı. Her ne kadar muhacirlerle Hz.Muhammed @ arasındaki iletişim Habeşistan’a ticaret yapan Mekkeli müşriklerin mümin köleleri ile sağlanıyorsa da boykot bu iletişimi oldukça zorlaştırmıştı. Ayrıca sürekli bir heberleşme ve olaylara anında müdahale şansı yoktu. Yani bir nevi iletişimsizlik söz konusuydu. (Hz. Musa’nın Kırk gece kavmini yalnız bırakması metaforu. Zaten peygamberimizin de Mekke’de Şib-i Ebu Talip tepesinde boykot / muhasara altında kalması ve kimseyle görüştürülmemesi de metafor olarak Musa’nın “Tura çıkışı ve orada ilahi öğretileri tedris etmesi” gibidir.) Hatta Mekke’deki bu siyasi krizden dolayı Habeşistan yetkililerinin Kureyşlilerle olan ticari ilişkilerini zaman zaman durdurdukları bile söylenebilir. Bu ve bunun gibi nedenlerle Habeşistan ile muhasara / hapis halindeki peygamberimiz arasındaki iletişim çok güçlükle mümkün olabiliyordu. Yukarıda belirtildiği üzere Habeşistan’a giden muhacirleri gittikleri ülkede bekleyen en önemli tehlike bu ülkenin kültüründen, dininden, anlayışından vb. etkilenmeler idi. Bu nedenle muhacir topluluğun başına peygamberimizi temsilen atanan Cafer b. Ebu Talip müminleri her türlü sapkınlıktan koruyacak ve onları sürekli ıslah edecekti. Fakat bu ülkede ki teslis yanlısı otoritelerinde boş durmayacağı ve muhacir müminleri ayartmaya çalışacağı açıktı. Zira yönetimdeki hükümdar (baba) Necaşi hariç tutulacak olursa Kilise (oğul) ve meclis üyelerinin bir kısmı (Ruhul Kudusü temsilen beyler, kabile reisleri, ileri gelenler vb. temsilcilerin oluşturduğu meclis üyelerinin bir kısmı) tevhidi dünya görüşü / İslam’ın öngördüğü sistemin kendi otoritelerini, makam ve mevkilerini sarsacağını görmeleri mümkündü. Şöyle ki tevhidi dünya görüşüne / islami görüşe hemen hemen tam uygun düşünen bir kral (Necaşi), onun destekçisi otoriteler ve tevhit yanlısı bir kısım halk kitlesi vardı. Bu her iki taraf zaten birbiriyle çekişme halindeydiler. Şimdi ise teslis şirkini savunan tarafa karşı olan muhacir bir kitleyi ülkelerinde barındırıyorlardı. Onların Habeşistan’da yapacakları propaganda kendi şirk ideolojisini zayıflatacağı açıktı. Bu nedenle yönetimde ayrıcalıklı, kutsal, hesap vermeyen / sorumsuz bir otorite yani tanrılığı reddeden bir sistemi öngören müminlerin ilk karşısına dikilecek olanlar elbette teslis inancına sahip Kilise mensupları olacaktı. Bu nedenle onlar muhacir müminlerle çatışmak yerine onları kendi saflarına çekmeye çalışacaklardı. Onların bu çabalarına yönelik ilk işaretler de gelmeye başlamıştı. İlk müminlerden olan Ubeydullah bin Cahş (validelerimizden Hz. Ümmü Habibe’nin ilk kocası) ve Sekran bin Amr (validelerimizden Hz. Sevde’nin ilk kocası) Kilisenin kendilerine gösterdiği teveccüh, hediye ve ilgi nedeniyle din değiştirmiş ve hristiyanlığa geçmişlerdi. 142-Musa ile otuz gece için sözleşmiştik. Bu süreye on gece daha ilave ettik. Böylece Rabbinin tayin ettiği süre kırk geceye tamamlandı. Musa, kardeşi Harun’a dedi ki: “Kavmimin içinde benim yerime geç, ıslah et ve sakın bozguncuların yoluna uyma!” dedi. (Araf Suresi 142) Habeşistan’daki müminlerin içinde bulundukları toplumun inançları konusundaki en önemli saptırıcı husus Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu oluşu idi. Her ne kadar Yakubi Hristiyanlar yani teslise inanmayıp tek Allah inancına sahip Hristiyanlar varsa da etkin olmadıkları söylenebilir. Şöyle ki Cafer bin Ebu Talib’in Necaşi’nin huzurunda yaptığı tartışmada görüldüğü üzere Mekke müşriklerinin muhacir müminleri geri almak için şikayet ettikleri husus, onların Hz.İsa’yı tanrı değil beşer olduklarına inandıkları yönündeydi. Şayet Habeşistan yönetiminde Hz.İsa Allah’ın oğlu değil de beşer bir peygamber olarak kabul ediliyor olsaydı müşrikler böyle bir hususla onların karşısına çıkmazlardı. Onları kışkırtmak için Habeşistan’ın resmi yapısına ve ideolojisine müminlerin karşı olduğunu vurgulamak istemişlerdi. Ancak muhtemeldir ki Necaşi Yakubi bir Hristiyan olduğu için devlet erkanı teslise inansa da O müminleri koruma altına almıştı. İşte Habeşistan devletinin ve halkın genelinin teslis inancında olduğu bir toplumda yaşayan müminlerin karşı karşıya kaldıkları tehlike bu teslis inancı idi. Teslis inancına göre Allah (c.c) oğlunu insanlara yol göstermek ve onların günahlarını üstlenmek, onları temizlemek için insan suretinde göndermişti. Yani Allah değil ama O’ndan bir parça, O’ndan bir ruh ve insanın algılarının algılayabileceği bir şekle girerek (insan suretinde) yeryüzüne tecelli etmişti. Allah (baba)-İsa (oğul)-Ruhul Kudüs BİRdi. Üçte birlik şeklinde bir inanca sahiptiler. İşte bu inancın yanlışlığının Yaratıcının insan tarafından asla duyu organları ile algılanamayacağının ortaya konması gerekiyordu. Ayrıca hatırlanacak olursa Mekkeli müşriklerde peygamberimizden “Allah’ın bizzat yeryüzüne gelerek peygamberimizin peygamberliğini tescil etmesi” talepleri vardı. İşte bu talebin de yanlış olduğunun yani Allah’ın yaratılmış olanların hiçbirine benzemeyeceğinin deklare edilmesi gerekiyordu. Dahası Habeşistan’daki ehli kitap mensuplarının teslis inancına ilişkin yapılan tartışmalarda bu konuda en doğru değerlendirmeyi sunmak için; Cenab-ı Hakk’ın maddi bir yapıya bürünemeyeceğini, O’nun maddi bir şeye (dağ örneği) tecelli ettiğinde onun bunu taşıyamayacağını, O’nun gözle görülemeyeceğini, O’nun yaratılan hiçbir şeye benzemediğini, O’nun ihata edilemeyeceğini bildirmek gerekiyordu ki, onların bu inançtan yola çıkarak Kilisenin kutsiyeti inancı da boşa çıkarılsın. İşte hem Habeşistan’daki müminlerin yanlışa düşmemeleri hem de Mekkeli müşriklerin taleplerine bizzat Hz. Musa’nın @ “Rabbim! Göster bana zatını, göreyim seni!” talebi ile bu talebin imkansızlığı, yaratan ve yaratılan arasındaki farkı anlatan bir metafor ile cevap verilir. Bu vesile ile müminlere tevhid öğretisine sımsıkı sarılmaları öğütleniyor ve hristiyanların inançlarının yanlışlığı dolayısıyla bu kozmik inancın izdüşümü olan siyasal yapının yanlışlığı da ortaya konuyordu. 143-144-Musa, tayin ettiğimiz vakit gelince, Rabbi onunla konuştu. (Musa,) “Ey Rabbim! Zatını bana göster de sana bakayım.” dedi. (Allah) “Asla göremezsin beni! Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde kalırsa, sen beni ancak o zaman görebilirsin.” Rabbi dağa tecelli eder etmez, onu toza toprağa çevirdi. Musa ise bayılarak yere yığılıp kaldı. Ayıldığında dedi ki “Seni tenzih ederim, sana tevbe ederek sana yöneldim ve ben (bu gerçeğe / yaşayarak) inananların öncüsüyüm” dedi. (Allah) dedi ki: “Ey Musa! Risaletimle / görevlendirmemle ve Kelamımla seni insanlar arasından seçip liderlikle onurlandırdım. Öyleyse sana bahşettiklerime sımsıkı sarıl ve şükredenlerden ol!” (Araf Suresi 143-144) Cafer bin Ebu Talip yazılı Kur’an metinleri (öğütlerin levhalara yazılmış olması metaforu) ile gönderilmişti. Ve bu Kur’an öğretilerine sımsıkı sarılmaları halinde yanlışa düşmeyecekleri / sapmayacakları tembihlenmişti. Bu öğretilerin grubunda bulunan muhacirlere sürekli okunması, tatbik edilmesi ve onların yoldan çıkmalarına mâni olunması için hassas davranması gerektiği Cafer b. Ebu Talip’e emredilmişti. Ayrıca sabretmeleri gerektiği ve yakın gelecekte Cenab-ı Hakk’ın onlara Mekkeli müşriklerin feci sonunu göstereceğini de yine kıssada işaret ile bildirmişti. Doğru yolu bırakıp yanlış yola sapanlar da korkutulmuş ve gelecekte karşılaşacağı azap ile uyarılmıştı. 145-147-Biz her şeyin en ince ayrıntısına kadar açıklamasını ve öğüt olarak her ne varsa hepsini levhalara yazdık. Artık onlara sımsıkı sarıl / harfiyyen uygula ve halkına da bunlara en güzel bir şekilde sarılmalarını / uygulamalarını emret! Yakında size o yoldan çıkmışların son durağını da göstereceğim. Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimizden uzak tutacağım. Zaten onlar bütün ayetleri görseler de onlara iman etmezler. Doğru yolu görseler bile o yoldan gitmezler. Ama sapık yolu görünce hemen onu yol edinirler. İşte bu, onların ayetlerimizi yalanlamaları ve onlara karşı kayıtsız oluşları nedeniyledir. Nitekim ayetlerimizi ve ahiret buluşmasını yalanlayanların amelleri boşa gidecek. Ne yani, onlar kendi yaptıklarından başka bir şeyle ödüllendirilmeyi mi bekliyorlar? (Araf Suresi 145-147) Muhacir müminler beraberlerinde götürdükleri servetlerini kullanarak geçimlerini sağlamak zorundaydılar. Habeşistan’daki ekonomik yapının ise eski Mısır iktisadi / dini geleneklerinin değişik ve küçük bir versiyonu olması çok büyük bir ihtimaldir. Mekke’nin iyi yetişmiş tacirleri olan muhacir müminlerin beraberlerinde getirdikleri sermayelerini son derece karlı yatırımlara yatırmaları beklenir. Habeşistan piyasasında kendilerini cezbeden / çağıran fırsatları görüp de kendilerini bunlardan alıkoymaları beklenemez. Mekke’nin tacirlerinin kendilerini çağıran, dürtülerini, heveslerini gıdıklayıp dayanılmaz bir şehvete çeviren karlı yatırımlardan uzak durmaları pek olası değildir. (Buzağının ayartıcı böğürmesi metaforu) Muhacirler Habeşistan’a ticaretlerini / kazançlarını artırmak için gitmedikleri bir gerçektir. Ancak onların gittikleri yerde geçimlerini sağlama zorunlulukları da vardı. Onların çalışıp, çabalayıp, ticari faaliyet yapıp geçimleri için gelir elde etmeleri gayet normal bir davranıştır. Ancak diğer taraftan hicret ettikleri ülkede cari olan ilişkiler çerçevesinde girdikleri piyasada elde edecekleri tatlı kazancın büyüsü ile bu ticari ilişkilerin ahlaki / doğru olup olmadığını sorgulamayacakları da çok açıktır. Onların o piyasada girdikleri ticari ilişkinin getireceği getirinin büyüklüğünü dikkate almaları muhtemeldir. Bütün muhacirlerin olmasa da bazılarının orada geçerli olan borsa / manipülasyon / tefecilik vb. hazır paradan para kazanan türde bir modeli / sistemi izleyen bir ticari ilişkiye girmiş olmaları ihtimali vardır. 148- Musa’nın kavmi, onun peşi sıra süs takılarından meydana getirdikleri ve çekici/ ayartıcı / aldatıcı bir sesi olan bir buzağı heykelini ilah edinmişlerdi. Onun kendileriyle konuşmayacağını ve yol da göstermeyeceğini görmüyorlar mıydı sanki? (Yine de) onu ilah edindiler ve zalimlerden oldular. (Araf Suresi 148) Ama sonuç çok kötü oldu. Zira idealist amaçlarla gelmiş olan bu gurubun bazılarının işledikleri yüzünden bütün muhacir grubun Habeşistan toplumu nezdindeki itibarları çok kötü oldu. Bu işi yapan muhacirler kazandıkça Habeşlilerin onlara bakışı değişti. Habeş halkı artık birkaç muhacirin yaptığı yüzünden tüm muhacirlere sıcak bakmaz olmuştu. Çünkü kucak açmış olmalarına karşın bir de servet sahibi yapıyorlardı. Her ne kadar Kur’an detayları vermese de muhacir grubun bazılarının yaptıkları yatırımın / girişimin kötü olduğunu anlamaları, bir yanlışın içine girmiş olduklarını sonradan idrak etmiş olduklarını belirtmesi bize onların bu idraklerinin “kötü bir karşılıkla” karşılaştıktan sonra olduğu kanaatine ulaştırır. Böylece yaptıklarının yanlış olduğunu anladılar ama çok büyük bir kredi kaybına uğramış oldular. Bu onların hedeflerine ulaşmadaki başarılarına gölge düşüren çok büyük bir hataydı. Hatta şu bile denebilir; kendilerinden beklenen umutları suya düşürecek ve büyük hayal kırıklığı yaratacak bir hataydı. Bu nedenle hemen hatalarından dolayı nasıl bağışlanacaklarının, bu hatayı nasıl telafi edeceklerinin hal çaresine bakmaya başladılar. 149- Akılları başlarına gelince işledikleri batıl / yanlış şeyler dolayısıyla pişman olup sapıtmış olduklarının farkına vardılar ve “Eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa, işte o zaman büsbütün kaybedenlerden olacağız” diye dövündüler. (Araf Suresi 149) Bu hususta muhacirler gurubunun lideri olarak atanan Cafer b. Ebu Talib’in ise Mekke ile iletişimin kesik olması nedeniyle durumu peygamberimize iletemediği ve oradan da herhangi bir talimat alamadığı düşünüldüğünde (Hz. Musa’nın @ Tur’a çıkış nedeniyle kavminden ayrılışı metaforu) gruba hâkim olmada zafiyet gösterdiği söylenebilir. Cafer b. Ebu Talib’in gruba müdahale etmeye çalıştığı muhakkaktır. Ancak çok cazip büyük karları gören bazı tacirleri bu karlardan mahrum etmeye çalışmak öyle kolay bir şey değildir. Aralarında çok şiddetli tartışmaların ve hatta engel olunduğu takdirde öldürme tehditlerine varan çatışmaların olabileceğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Değil ki Kur’an buna “hatta az kalsın canıma kastedeceklerdi” metaforu ile değinmektedir. Mekke (Peygamberimiz) ile iletişim tekrar sağlanınca Habeşistan’daki bir kısım müminlerin bazılarının giriştikleri bu yanlış uygulamaları hakkında bilgiler Cafer b. Ebu Talip tarafından peygamberimize iletilir. Peygamberimiz çok büyük bir hayal kırıklığına uğrar, çok öfkelenir. Öyle ki eğitim kampı olan muhasaradaki yoğun ders vermelere ara verir. (Levhaları bırakma metaforu) Zira Habeşistan hicreti fiyaskoyla neticelenebilirdi. Hemen tedbir alması gerekiyordu. Durum hakkında sorgulama yapmak için Cafer bin Ebu Talib’i sigaya çekti. Kendisine yetki verdiğini ve neden yetkisini kullanarak bu durumu engellemediğini sorgulayan mesajlarını iletti. Fakat Cafer bin Ebu Talip gönderdiği cevabi mesajında bu olumsuz gidişi önlemek için çok gayret ettiğini ama çaresiz kaldığını elinden bir şey gelmediğini, kendisini bu yanlışı yapanların öldürmekle tehdit ettiklerini, aralarında çok şiddetli tartışma çıktığını bildirdi. Ayrıca vahiy ile iletişimin kesilmesinin elini kolunu bağlamasında önemli etkisinin olduğunu ve müminlerin bazısının yaptıkları yanlışın farkında olmadıklarını ve içinde bulundukları ticari hayatın çok cezbedici olması nedeniyle müminlerin kapılıp gittiklerini fakat şimdi onlarında hatalarını anladıklarını ve bu yanlışlarından döndüklerini bildirdi. Diğer taraftan şimdilerde kendilerine karşı direnişe geçmiş bir kilisenin olduğunu ve bu kilise mensuplarının mümin muhacirlerin yaptıkları yanlışı aleyhlerine tezvirat olarak kullandıklarını da bildirdi. Şayet bu hatalar bağışlanmayacak olursa bunları yapan grup üyelerinin kilisenin safına kayabileceği de bildirilmiş olabileceği söylenebilir. Bu nedenle de onların ekmeğine yağ sürülmemesi gerektiği de bildirilerek düşmanların sevindirilmemesi gerektiği de bildirilir. Hatta bu hatalar Mekke müşriklerince de aleyhlerine kullanılabilirdi. (Kilise mensuplarını / düşmanı sevindirmemesi metaforu) 150-Musa kavmine döndüğünde, kızgın ve hayal kırıklığına uğramış olarak dedi ki; “Benden sonra arkamdan ne berbat bir yol tutturmuşsunuz öyle! Rabbinizin emrini ([5] ) bekleyemediniz mi?” Hemen levhaları bıraktı ([6] ); kardeşinin yakasına yapışıp silkelemeye başladı. (Harun:) “Ey anamın oğlu! İnan ki, bu kavim beni etkisiz hale getirdi, hatta az kalsın canıma kastedeceklerdi! Sende üzerime gelerek, beni düşmana karşı gülünç duruma düşürme ve bu zalimler güruhuyla beni bir tutma” dedi. (Araf Suresi 150) Peygamberimiz Cafer b. Ebu Talib’in savunmasına ilişkin mesajı aldıktan sonra yaptığı değerlendirme neticesinde; kendisinin başında olmadığı bir toplumda ve kendilerini aşırı cezbeden bir ticari ortama düşen ve imtihanlarla iyice eğitilmemiş bu kişilerin imtihanlarda başarılı olamamasının normal olduğunu anladı. Yapacak bir şey yoktu artık, olan olmuştu. Bu yanlışı yapanlar zaten içinde yaşadıkları toplumda gereken zilleti / azabı / aşağılanmayı yaşayacaklardı. Yaptıkları hatanın büyüklüğünü anlamış olmaları ve bu nedenle de çok büyük bir zillet yaşamaları onlara yeter de artardı bile. Böylece Cenab-ı Hakk’ın günahları çok bağışlayan olduğunu, tevbe edip hatadan geri dönülmesi halinde Cenab-ı Hakk’ın kendilerini affedeceğini Cafer bin Ebu Talip’e bildirdi. Peygamberimiz Habeşistan’a gerekli bildirimi yaptıktan sonra tekrar Şib-i Ebu Talip tepesindeki eğitim kampındaki çalışmalarına geri döndü. (Levhaları alması metaforu) Cenab-ı Hakk’ın bildirmesiyle şunu anladı ki; bu işi başaracak olanlar, ancak Rablerinden gereği gibi korkanlar ve bu hususta iyi eğitim alarak kendilerini yetiştirenler olacaktır ve onlara Rableri yol gösterecek, rehberlik yapacaktır. [1] ) NOT: Araf Suresinin daha önceki ayetleri işlenirken ifade edildiği üzere [2] ) NOT: İlk vahyin inzalini takip eden 6 ncı yılından peygamberimiz Medine’ye hicret edinceye kadar geçen yaklaşık 7 yıl ve hicretten Hayber’in fethine kadar geçen yaklaşık 6 yıl olmak üzere toplamda yaklaşık 13 yıl Habeşistan’da kalan müminlerin bulundukları ülkedeki yaşamlarına ilişkin Meryem suresini hariç tutarsak referans yapılabilecek hiçbir ayet ya da ayet gurubunun nazil olmadığının düşünülemeyeceği kanaatindeyim. En doğrusunu Allah bilir. (A.A) [3] ) NOT: Ben burada olaylar olduktan sonra bu ayetlerin inzal edildiği kanaatini taşıyorum. Bu nedenle kaynaklarımızdaki çok az bilgilere dayanarak ( Ubeydullah bin Cahş’ın ve Amr’ın Hristiyan olmaları gibi) bir kurgu oluşturdum. İnzal olunan ayetlerin toplumsal olaylarda nasıl yorumlanabileceğine yardımcı olmak adına mantıksal bir kurgu yapmaya çalıştım. En doğrusunu Allah bilir. (A.A) [4] ) NOT: Bilgi sahibi olmama değil, muhakeme sahibi olmama. Çünkü bu isteklerinin tevhide aykırı olmadığını zannediyorlardı. Ve bu öyle bir talep olmalı ki tevhide çok benzemeli ve bildikleri türden bir şirke benzememelidir. O da ancak Allah, Hz.İsa, Ruhul Kudüs şeklindeki garip üçte birlik gibi acayip inançlar şeklinde olmalıdır. Yoksa putperest bir toplumdan kurtulup tekrar putperest bir inanç istemek çok garip ve tutarsız olurdu. Arkasından buzağı tanrısı da aynı şekildedir. Yani bunlar bilinen putlar değil sistemler ve sembollerdir. Bu nedenle “cahillik” ile onları muhakeme edip doğruyu yanlıştan ayırt edemiyor oldukları ifade edilir. (A.A) [5] ) NOT: “Rabbimizin Emri” burada Cenab-ı Hakk’ın müminlere nasıl bir yol izleyeceklerine ilişkin talimatlar şeklinde anlaşılmalı. (A.A) [6] ) NOT: Hz.Peygamber Şib-i Ebu Talip tepesindeki mağaralarda ders vermeye ara verdi ve Habeşistan’daki sapma olayını halletmeye çalıştı. Hz.Cafer’e haberler gönderip onları uyararak tekrar doğru bir istikamete yönlendirmeye çalıştı. İşleri yoluna koyduktan sonrada Araf Suresi 154. ayetteki gibi tekrar müminleri yetiştirmek için derslere başladı. (A.A) 151-154-(Musa) dedi ki: “Rabbim! Beni bağışla! Kardeşimi de. Ve Bizi rahmetinin içine dahil et. Çünkü Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” (Musa Harun’a yönelerek dedi ki:) “Şu buzağıyı tanrı edinenlere gelince: Rablerinin gazabı gelip onları bulacak, dünya hayatında ise onursuzluğa mahkûm olacaklar!” İşte Biz, düzmece şeyler uyduranları böyle cezalandırırız. O kötülükleri işleyip de sonra arkasından pişman olup tövbe edenler (dönenler) ve içtenlikle iman edenler için ise hiç şüphe yok ki, Rabbin bundan sonra yine de affedici ve merhamet edicidir. Musa’nın öfkesi yatışınca levhaları aldı. O levhalarda, Rablerinden korkan kimseler için bir yol gösterme ve rahmet vaat eden öğretiler yazılıydı. (Araf Suresi 151-154) Onlar tevbe ettiler ve yaptıkları kötülüklerden vazgeçtiler ama çok sarsılmışlardı. Zira temizlik ve arınmışlıktan yana, haktan, adaletten yana ve Allah’tan yana olan muhacirler şimdi kitap ehli toplum karşısında çok zor durumda kaldılar ve itibar kaybettiler. Daha da kötüsü büyük umutlarla gönderilen ve vaat edilen gün (inkilap günü) için özenle seçilen yetmiş kişi arasından bazılarının yapmış oldukları böylesi büyük bir hata, harekete çok kötü bir leke getirmişti. Onların içlerinden çok azının da olsa yaptıkları yanlışlar tevhidi hareketin / İslami hareketin tümüne mal edilecek ve hareket uluslararası toplum nezdinde kötü puan alacaktı. Fakat peygamberimiz ümitsizliğe kapılmadı ve yüce Rabbe yalvardı yakardı. Bu hareketi akamete uğratacak hataları içlerindeki birkaç düşüncesiz / beyinsizin gerçekleştirdiğini ifade ederek kendilerine bir daha fırsat tanınmasını niyaz etti. Ayrıca bunun bir sınama olduğunu ve bu sınamada müminlerden bazılarının kaybettiğini ama şimdi onların da hatalarını anlayarak bağışlanma talep ettiklerini ve yine kendisinden bu hususta yardımını esirgememesini, merhamet etmesini ve doğru yola iletmesini niyaz etti. Cenab-ı Hak da bundan sonra daha sorumlu davranılması, kendilerini arındırmaları ve bunun için bedel ödemeleri ve gereği gibi iman etmeleri / güvenmeleri halinde hataların bağışlanacağını ve talep edilen rahmetin verileceğini bildirdi. Bu bildiri Hz.Musa’nın @ Tur dağının şahitliğinde İsrailoğullarından misak alması metaforu ile yapıldı. 155-156. Ve Musa, tayin ettiğimiz vakit için ([1] ) kavminden yetmiş adam seçmişti. ([2] ) Onlar o sarsıntıyla sarsıldıkları ([3] ) zaman (Musa,) “Rabbim!” dedi, “Dileseydin bunları da beni de daha önce helâk ederdin. Şimdi içimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizleri de helâk eder misin? Bu Senin fitnenden / sınamandan başka bir şey değildir. Sen bu fitne / sınama ile dilediğini sapıklığa terk eder, dilediğini de doğru yola yöneltirsin! Sen bizim velimizsin / yardımcımızsın / rehberimizsin. Artık bizi bağışla, merhamet et, Sen bağışlayanların en hayırlısısın. Bize hem bu dünyada hem de ahirette bir iyilik yaz. Biz gerçekten pişmanlık içinde Sana döndük.” (Allah) buyurdu ki: “Dilediğim kimseyi azabıma hedef kılabilirim, fakat rahmetim her şeyi kuşatmıştır. Onu özellikle sorumlu davrananlara, arınmak için ödenmesi gereken bedeli ödeyen kimselere ve ayetlerimize içtenlikle inananlara yazacağım.” (Araf Suresi 155-156) Muhacir müminlerin bazılarının işledikleri bu yanlış işler nedeniyle maalesef Kilise otoritelerinin ellerine koz verilmişti. Onlar da bu fırsatı kullanmakta tereddüt etmeyecekleri açıktı. Bu nedenle muhtemelen aşağıdaki şekilde müminler aleyhine tezvirat yapmışlardır; “Bunlar hani temiz, dürüst, arınmış kimselerdi?” “Şirk, zulüm, kötülük, iğrençlik içerisinde bulunan kendi kavimleri ile mücadele edenler bunlar mı?” “Fazilet mücadelesi verenler bunlar mı?” “Davet ettikleri dinleri kendilerine bir hayır vermemiş ki bize hayır versin!” “Biz bunlara kucak açtık, her şeyimizi paylaştık ama onlar bizi soymaya kalktılar!” “Bu taş kalpli Araplar mı hidayet bulup insanlara merhamet aşılayacaklar? Bunlar mı insanlara huzur, barış ve esenlik getirecekler?” Vs.vs. Fakat Cenab-ı Hak bu tezviratlara karşı müminlerin temiz, dürüst olduklarını sadece içlerinden bir kısmının bu hataya düşmüş olduğunu ve özellikle de bu hareketin rehberliğinin bu hata nedeniyle töhmet altında bırakılamayacağını bildirdi. Çünkü bu rehberlik ve getirdiği öğreti; İyiliği emreder, teşvik eder ve kötülüğü engeller, yasaklar, Temiz ve güzel şeyleri helal sayarken pis, murdar ve kötü şeyleri haram kılar, İnsanlara zorluğu-güçlüğü değil kolaylığı öngörür, onların işlerini kolaylaştırır, İnsanların mevzuatla zapturapt altına alınmasını, köleleştirilmesini, devlete / tanrılara / otoritelere kul edilmesini, iradesiz sürüler haline getirilmesini asla istemez. Hz. Muhammed@ ve getirdiği öğretideki bu hususları Tevrat ve İncil de ortaya koymaktadır. ([4] ) Bu nedenle sakın yanlış anlaşılmasın ve bazı yanlış hareketlerde bulunan muhacirlere bakılarak bu hareketin peygamberi ve getirdiği öğreti hakkında yanlış değerlendirmelerde bulunulmasın! Ehli kitap temsilcilerinin tezviratına cevaplar israiloğulları temsili üzerinden yapıldığından onlara (Kilise mensuplarına) zımnen şöyle de denmektedir; “Evet! mümin muhacirlerden bazıları ayartıcılara kanmışlar ve yanlışa düşmüşlerdir. Ama bunların hali tıpkı geçmişte sizin (ehli kitabın) takip ettiğiniz dinin mensuplarının geçmişte içine düştükleri yanlış gibi.” “Bu konuda sizin geçmişiniz de o kadar temiz değil! Sanki bu dinin peygamber(ler)i mi onlara bu yanlışları yapın diye emretmişti?” “Hayır O(nlar) böyle bir şey emretmez! Ama insanların bir kısmı kendi zararlarına olarak hata yaparlar, günaha batarlar.” “Bu nedenle sakın yanlış tezviratta bulunmayın! Bu günkü tabirle “tencere dibin kara! diye karşıdakini suçlarken kendi dibinin kara olup olmadığına bakıp da öyle konuşun!” “Bütün bunlardan daha önemlisi sizin içinde yaşadığınız hayat ve bizim elemanların sizin sisteminize uyması nedeniyle yaptıkları hatalar sizin çöküşe doğru gittiğinizi gösterir. Sizler hayatı kendinize öyle zorlaştırmışsınız ki yeni gelen Mekkeli peygamber sizin üzerinizden büyük bir yükü alacak ve sizi bu çöküşten / yıkımdan kurtaracaktır. Bu nedenle sizler müminlerin yaptıkları hatalara değil Hz.Muhammed’in@ getirdiği öğretiye itimat edin. Sizin de kurtuluşunuz ancak bu öğretiye dönmenizdir.” “Mümin muhacirlerin uyduğu peygamber iyiliği emreden, kötülüğü yasaklayan, güzel şeyleri helal, kötü ve pis şeyleri yasak sayan vb. hususlara çağırmaktadır. Sizin de hidayete ermeniz ancak o elçiye tabi olarak mümkün olacaktır.” 157-158- Onlar ki, onlara iyiyi emreden ve onları kötülüklerden alıkoyan, temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılan, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılan, sırtlarından ağır yükleri kaldıran, üzerlerindeki bağları ve zincirleri çözen ve yanlarındaki Tevrat ve İncil’de tanıtılan Resul’ün, Mekkeli o Peygamberin izinden giderler. Artık onlar, o’na iman ettiler, o’nu el üstünde tutup desteklediler, o’na yardımcı oldular ve o’nun ile birlikte indirilen Nura tabi oldular. İşte onlar kurtuluşa erişen kimseler olacak. De ki: “Ey insanlar! Muhakkak ki ben sizin hepinize Allah’ın gönderdiği elçiyim. O Allah ki, göklerin ve yerin mülkü / egemenliği O’nundur. O’dan başka hiçbir ilah yoktur. O, hem dirilten hem de öldürendir. O halde Allah’a ve O’nun Mekkeli elçisine güvenin ki O (elçi) Allah’a ve O’nun sözlerine güvenir. Ona (elçiye) tabi olun. Ancak böyle hidayete erersiniz.” (Araf Suresi 157-158) Bir günah işlenmiştir ama Cenabı-Hak bağışlayıcılığı ile mümin muhacirlere tekrar yaklaşınca yani vahiy ile (asa ile) onların kalplerine dokununca onların taşlaşmış kalpleri tekrar yumuşamış ve pınarlar gibi rahmet akıtmaya başlamıştır. (Hz. Musa’nın asasını kayaya vurması ve on iki pınarın fışkırması metaforu) Diğer taraftan da grubun içerisinde bu tür sapkınlıklara meyletmeyen, adalete, iyiliğe, doğruluğa ve fazilete çağıran kimseler de vardı. Onlar asla bu günahlara meyletmemişlerdi. Günah işleyenlerin bundan sonra bir daha böyle günahlara tevessül etmelerini önlemek için onların bu faziletli grup eliyle denetim altına alınması en uygun yol olacaktı. Buzağı günahını işleyen muhacirleri, başıboş bırakmamak ve sıkı kontrol altında bulundurmak için onları örgütlemek gerekiyordu. Bu nedenle muhacirler on iki gruba ayrıldı ve başlarına fazilet ehli olanlardan birer grup sorumlusu atanarak yeniden bir örgütleme yapıldı. Vahyin / pınarın suyu ile bu grupların nasıl sulanacağı / nasıl davranılacağı daha dar sayıdaki bir örgütsel model ile düzenlendi. Böylece başıboşluk kaldırıldı. Azgınlaşmış kişiler tekrar vahye tabi kılındı. Bu düzenlemenin işaretleri de yine asa (vahiy) ile yapıldı. 159-160- Musa’nın kavmi içerisinde öyle bir kesim vardı ki, onlar hakkıyla rehberlik ederler ve o hakikat sayesinde adaletli davranırlardı. Derken Biz onları on iki boydan oluşan on iki ümmete / topluluğa / kabileye / oymağa ayırdık. Kavmi kendisinden su istediği zaman Musa’ya, “Asan ile taşa vur” diye vahyettik. Hemen o taştan on iki pınar kaynayıp akıverdi. Bu sayede herkes nereden içeceğini iyice öğrendi. ……….” (Araf Suresi 159-160…) Sadece örgütleme ile yetinilmemiş muhacirleri zor duruma sokacak olan ve güvenliklerini tehdit edecek olan her türlü tehlikeye karşı gerekli korumayı da sağlamak için peygamberimiz Necaşi’ye mektuplar gündermiştir. Böylece Necaşi’nin mümin muhacirleri koruması temin edilmiştir. (Necaşinin bir bulut gibi serinlik, selamet ve güven vererek güneş gibi yakıcı tehlikelerden muhacirleri koruması metaforu) Necaşi, Hz.Muhammed’in @ ricasını yerine getirdi ve muhacir müminlerin rahat bir yaşam sürmesi için her türlü imkanı seferber etti. Onları adeta “bir eli yağda, bir eli balda” (kudret helvası ve bıldırcın eti metaforu) denilebilecek nimetlerle yaşamlarını sürdürmeleri için bütün olanakları seferber etti. Bu nedenle onların bu denli rahat yaşam imkanlarına sahipken daha fazlasını kazanmak için inanç ilkelerine aykırı yanlış işlere tevessül etmeleri, davalarının hedefleri ile uyuşmayan sistemlerin içerisine dalmaları engellendi. Bundan sonra çok dikkatli olunmasının gerekli olduğunun tembihi yapılır. 160- “ ………..Ve bulutu da üzerlerine gölge yaptık. Onlara kudret helvası ve bıldırcın / men ve selva ikram ettik;( ve dedik ki:) “size rızık olarak ihsan ettiğimiz nimetlerin temizinden yiyin!” Fakat (Onlar nankörlük etmekle) bize zarar vermiyorlardı, ama kendi kendilerine yazık ediyorlardı. (Araf Suresi 160) Cenab-ı Hak müminlerin içlerinden bazılarının yapmış olduğu yanlışları kullanarak mesajın doğruluğu üzerinde tereddüt yaratmaya çalışmanın da diğer bir yanlış olduğunu ve Ehli kitap temsilcilerinin kendi geçmişlerinin de bu noktada sabıkalı olduğunu İsrailoğulları ve diğer bazı şahıs ve toplumlar üzerinden örnekler vererek ortaya koydu. Ayrıca bu yanlışlarla hareketin liderinin ve öğretisinin ilişkilendirilemeyeceğini de belirtti. Bu minvalde olmak üzere muhacirler Habeşistan’a gönderilirken peygamberimiz tarafından gittikleri şehirde bozgunculuk çıkarmamaları, insanlara karşı hile, rüşvet, kumar, soyma, kandırma vb. kötü gayri ahlaki davranışlara kalkışmamaları, o ülkenin kurallarına, usul ve esaslarına uymaları (secde ederek kapıdan girme metaforu) ve merhamet esaslarını hep göz önünde bulundurmaları emredilmişti. (İsrailoğullarının “hitta” demeleri emrolunması gibi) Emredildiği gibi güzel tavır ve davranışlarda bulunurlarsa daha fazla iyilik görecekleri daha bir itibarla muamele görecekleri kendilerine bildirilmişti. Ancak mümin muhacirlerden bir kısmı bu tavsiyeleri ve emirleri kendi çıkarları söz konusu olunca hatalı bir te’vil yaparak yanlışa düşmüş ve zalimlik etmişlerdir. Bu nedenle de bazı muhacirler Habeşistan idaresi (Gök metaforu) tarafından çeşitli cezalara (azap metaforu) bile çarptırılmışlardır. 161-162- Bir zaman onlara denilmişti ki; “Şu kente yerleşin ve oradan dilediğiniz şeyleri yiyin ve “Hitta” (bağışla)! deyin ve secde ederek (itaat ederek, kurallara uyarak) kapıdan girin. Biz hatalarınızı bağışlayalım ve sonunda güzel davrananları ödüllendirelim.” Fakat onların içinden bir kısım kendilerine kötülük edenler, sözü kendilerine söylenenden başkasıyla değiştirdiler. Bunun üzerine Biz de, ettikleri kötülükler yüzünden onların üzerlerine gökten azap yağdırdık. (Araf Suresi 161-162) Habeşistan Kilisesinin otoritelerine kendi tarihlerinden hatırlatma yapılarak mümin muhacirlerin bir kısmının işlediği kusurların onların kendi din mensuplarınca da işlendiği bu nedenle insanların yaptıkları bu kusurların dinin kendisine mal edilmemesi hususunda ikinci cevap “deniz kenarındaki kasaba halkı metaforu” üzerinden verilmiştir; “Nasıl ki deniz kenarındaki İsrail oğullarından olan bir topluluğu Cenab-ı Hak imtihan etmişti. Onlar dini yaymak ve yaşamak için ayırdıkları bir zaman aralığında (sebt gününde / cumartesi günü) balıklar akın akın koya geliyor ve onların mal hırslarını, iştahlarını kabartıyordu. Fakat onlar sebt gününde balık avlayamıyorlardı. Çünkü o günü Allah için faaliyetlere hasretmeleri gerekiyordu. Onlar ise bu imtihanı kaybettiler ve Allah için yapmaları gereken görevlerini aksattılar ve ticari kazanç için balıkları avlamayı yeğlediler. Aynı şekilde muhacir müminler de Habeşistan’a gitmeden önce Hz.Muhammed @ tarafından aynı minvalde öğütler verilmesine rağmen Habeş ülkesinde ticari kazançların baş döndürücü bolluğu nedeniyle onların bir kısmı dosdoğru din üzerinde olma vazifelerini unuttukları gibi davet / eğitim / namaz/ zekat (arınma) için ayırdıkları vakitlerde (sebt gününde) bile ticari kazançlarını düşündüler. Davet / eğitim / namaz için ayırdıkları zaman aralığında (sebt günü metaforu) kaçan ticari fırsatlara çok üzülüyor, canları çok sıkılıyor ve bunalıma giriyorlardı. Fakat davet/ eğitim/ namaz/ için ayırdıkları zaman geçtikten sonra aynı ticari fırsatlar bir türlü gelmiyordu. Bu Cenab-ı Hakk’tan gelen bir sınamaydı.” 163-Onlara, o deniz kıyısındaki kentten bahset. / anlat. Hani onlar, hutuları / bunalımları/ sıkıntıları / hırs ve doyumsuzlukları / balıkları ([5] ) kendilerine diğer günlerde gelmeyip de Sebt / cumartesi gününde akın akın geliyorlar diye Sebt / Cumartesi geleneğini çiğniyorlardı. İşte fâsıklık etmeleri nedeniyle Biz onları böyle deniyorduk. (Araf Suresi 163) Muhacirlerden yanlış yollara tevessül etmeyen müminler ise yanlışa sürüklenen kardeşlerine yaptıkları yanlışlıklar konusunda uyarılarda bulunuyorlardı. Uyarı vazifesini yapan müminleri alaya alan Habeşliler de vardı ve onlar iyiliğe yönlendiren müminleri bu uyarı vazifesini yapmaktan alıkoymaya çalışıyorlardı. Çünkü mümin muhacirlerin yanlışta olması müminlerin etkinliğini azaltıyordu. Ayrıca bu durum işlerine de geliyordu. Özellikle kilise mensupları açısından değerlendirildiğinde kendileri bu uyarı görevlerini yapmadıklarından toplumları yanlışa sürüklenmiş ama görev ihmallerini örtbas için müminlerin de yanlışta olmaları kendilerini temize çıkaracağını hesap etmekteydiler. Yani kendilerini düzeltmek yerine karşıdaki düzgün olanı kendine benzetmeyi tercih ederek rahatlama seçeneğini tercih ediyorlardı. Diğer taraftan müminlerden iyiye güzele çağıranların tüm çabalarına rağmen uyarılara kulak asmayanlar da vardı. İşte uyarılara kulak asmayanlar için Cenab-ı Hak “aşağılık maymunlar olun!” şeklinde çok ağır bir dışlama, hakaret ve gerçekte de bu hareketleriyle kendilerinde meydana gelen “maymun iştahlılık” karakteri ve kötü akıbetlerini ihbar etmiştir. Bu tür durumlar maalesef insanların genelinin karşılaştığı bir durumdur. İmtihan da zaten buradadır. İnsanlar zorluk, baskı, işkence, yokluk, yoksulluk ve mücadele günlerinde bu şiddetli durumlara dayanabilir, sabredebilir ama zenginleşince, iktidara gelince, varlık ve üstünlüğü yakalayınca imtihanı kaybetmesi daha kolaydır. Zira varsıllık durumunda imtihan çok daha zordur. İnsanlık tarihi bunun örnekleriyle doludur. Ama maymun iştahlı olup da ilkesiz / omurgasız hareket edenler yeryüzüne grup grup dağıtılmış ve zillet içerisinde yaşamışlardır. 164-168. Hani onların içinden bir ümmet, “Allah’ın helâk edeceği, ya da çetin bir azapla azap edeceği bir kavme ne diye nasihat ediyorsunuz?” dediği zaman, (o uyarıda bulunanlar da) dediler ki: “Rabbinize karşı mazeret olsun, bunlar da takvâ sahibi olsunlar diye” dediler. Ne zaman ki onlar uyarıldıkları şeyleri umursamadılar, Biz de kötülükten men edenleri kurtardık, o zalimleri ise haddi aşmaları nedeniyle şiddetli yoksulluk azabına çarptırdık. Onlar yasaklandıkları şeyler konusunda büyüklendikleri zaman ise Biz de onlara, “Aşağılık maymunlar olun!” dedik. Ve işte o zaman Rabbin (onlara), kıyamet gününe kadar onlara azabın en kötüsünü yapacak kişileri mutlaka göndereceğini ilân etti. Şüphe yok ki, Rabbin cezayı çabuk verendir. Ve muhakkak ki O, Gafûr ve Rahîm’dir. Onları grup grup yeryüzünün her tarafına dağıttık. Onlardan bir kısmı sâlihlerden olduğu gibi böyle olmayanlar da var. Biz, onları (bu salih olmayanları) dönsünler diye iyiliklerle / bollukla ve kötülüklerle / darlık ve sıkıntılarla imtihan ettik. (Araf Suresi 164-168) Cenab-ı Hak, mümin muhacirlere; “Bu şekilde maymun iştahlılığınız devam ederse sonunuz dağılıp perişan olacak, sizden sonra gelen neslinizde ilkesiz, omurgasız olacak, içinde bulundukları kötü hali içselleştirecek ve Allah’ın mağfiretine güvenerek günah içinde yaşamaya devam edeceksiniz. Ama kitaba sımsıkı sarılıp ıslah edenlerden olmaya çalışanlara şerefli bir mevki verilecektir.” mesajını vermiştir. Habeşistan Kilisesinin otoritelerine ise şu mesajları vermiştir; “Sizlerden şu anda kitaba tabi olduğunu söyleyen mensuplarınızdan dünya menfaati için öğretilerinizin hükümlerine rağmen “nasıl olsa Allah bizi affeder” diye Allah’ın (c.c) merhametine sığındırıp yanlış yapanlar yok mu? Var! Hem de onlar kitabınızın hükümlerini tedris de etmişlerdi yani o hükümleri bilmeyen, o hükümlerden habersiz kişiler de değilken bu yanlışları yapmışlardır. / yapmaktadırlar. Ama herkes aynı değildir, tabi ki kitaba sımsıkı sarılan, namazı dosdoğru kılan ve toplumu ıslah için çalışanlar da vardır.” 169-170- Derken onlardan sonra şu dünyanın değersiz malını alıp “Bize yakında mağfiret edilecek” diyerek Kitaba varis olan kimseler onların yerlerine geçti. (Onlar) kendilerine ona benzer değersiz bir mal gelirse, onu da alıyorlardı. Allah’a karşı haktan başkasını söylemeyeceklerine dair kendilerinden Kitap üzerine ahitleri alınmadı mı? Hâlbuki Kitab’ın içindekilerine gayet iyi çalışmışlardı / öğrenmişlerdi. Âhiret yurdu takvâ sahipleri için daha hayırlıdır. Hâlâ akletmeyecek misiniz? Kitab’a sımsıkı sarılanlara ve namazı ikâme edenlere gelince, Biz o ıslah etmeye çalışanların ödülünü zayi etmeyiz. (Araf Suresi 169-170) Habeşistan’da muhacirleri koruyan, kollayan ve gölgeleyen kişi, güvendikleri dağ Necaşi idi. Fakat teslis yönetiminden farklı bir sistemi savunan muhacirler aynı zamanda bir tehdit oluşturuyorlardı. Zira muhacirlerin savunduğu sistemde teslis şirk olarak görülüyordu. Devletin başı olan hükümdar Necaşi ise bu müminleri korumaya almıştı ve onları her zaman desteklemekteydi. Bu nedenle teslis yanlısı olan Habeşistan’ın Kilise ve Ruhul Kudüs olan beyleri / kabile reisleri / ileri gelenleri Necaşiye karşı bir darbe girişiminde bulundular. Mümin muhacirler durumun kendileri açısından son derece kritik olduğunu, şayet darbe girişimi başarılı olursa kendilerinin bu ülkede barınma şansları olmayacağını biliyorlardı. Güvendikleri dağ devrilme noktasına gelmişti. Tam bu vasatta müminlerin dik durmaları, Cenab-ı Hakk’ın kendilerine öğrettiği gibi güzel karakterleri sergilemeleri, haktan yana tavır koymaları ve verdikleri söze sadık kalarak Necaşi’nin yanında yer almaları gerekmektedir. Müminler de bütün zorluklara rağmen Necaşi’ye destek verdiler. O’nun safında savaştılar ve sonunda kazandılar. Cenab-ı Hak böylece sözünde duranları nasıl ödüllendirdiğini yine Hz.Musa @ kıssası üzerinden Tur dağının neredeyse üzerlerine düşmesi metaforu ile hatırlattı. 171- Hani bir zamanlar biz o dağı gölgelik gibi tepelerine çekmiştik de üzerlerine düşüyor zannettikleri bir sırada demiştik ki; “size verdiğimiz kitabı kuvvetle tutun ve içindekini hatırınızdan çıkarmayın, umulur ki korunursunuz.!” (Araf Suresi 171) Kıyamet günü, Habeşistan Kilisesi mensupları ve Hristiyan toplum Cenab-ı Hakk’ın kendilerine yol gösterici kitaplar / elçiler gönderdiğinden habersiz olduklarını iddia edebilirler. Halbuki onlar bu ilahi öğretileri içeren kitapların geçmiş atalarından kendilerine miras kaldığına şahittirler. Ellerinde bu belgeler mevcuttur. Fakat zaman içerisinde onlar geçmişten kendilerine miras kalan öğretiye sadık kalmamışlardır. Daha sonraları ise doğru yola gelmeleri için Rablerinin peygamberleri vasıtasıyla yaptığı çağrılara kulak tıkamışlardır. Bu nedenle kıyamette kendilerini temize çıkarmak için haberimiz yoktu şeklinde mazeret ileri sürebilirler. Ama şimdi muhacirlerin inandığı Hz. Muhammed’e @ gelen öğreti (Kur’an), onlara eskiden atalarının yapmış olduğu ahitlerini, sözlerini ve onlara gelen bilgi, belge ve dokümanları hatırlatmakta ve kendilerine miras kalan bu öğretilerde gösterilen yoldan kendilerinin çok saptıklarını ortaya koymaktadır. Bütün bu uyarılara rağmen, sapıttıkları yolda devam edecek olurlarsa bu onların tercihlerinin bilinçli bir tercih olduğu ve buna kendi nefislerinin şahid olduğu bildirilir. Kıyamet günü, Kureyş ve diğer Araplar müşriklerin ise atalarının kendilerine kötü bir miras ve kötü bir istikamet bırakmış olmalarını gerekçe göstererek doğru yolu bulamadıklarını ve bu nedenle kendilerine reva görülen azabın adil bir karşılık olmadığını gerekçe gösterebilirler. Her türlü toplumsal kesim için mazeret olarak ileri sürülecek bu tip hususlara Cenab-ı Hak elçisi Hz.Muhammed @vasıtası ile gönderdiği öğretide bu iddiaların makul olmadığı belirtilir. Hz.Adem’den bu yana peygamberlerin hayatlarına ilişkin kıssalarda toplumların yaptıkları yanlışların anlatıldığı kitaplar gönderilmiş ve doğru yol gösterilmiştir. Yani Cenab-ı Hak insanlığa Rabbliğini bu tarihi kayıtlarla insanlığa göstererek, “insanların haberimiz yoktu” şeklinde mazeret ileri sürmelerinin önünü kesmiştir. Bunu da Ademoğlunun zürriyetini çıkarıp “ben sizin Rabbiniz değil miyim?” şeklinde meşhur olan bir temsil ile müteakip ayetlerde bildirmiştir. Sonuç olarak suçlu insanlar kıyamet günü gayet iyi bilirler ki; “Evet! Sen bizim Rabbimiz olarak üzerine düşeni yaptın! Ama biz bunlara itibar etmeyen suçlular olduk; kendi aleyhimize şahidiz!” diyeceklerdir. 172-174-Hâlbuki senin Rabbin, Ademoğullarının tarihi geçmişlerinde işledikleri yanlışların kıssalarını alır ve onları kendi nefislerinin yaptıklarına tanık olarak göstererek; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorar. Onlar “Elbette (Rabbimizsin, kendi aleyhimize) buna tanıklık ediyoruz.” derler. Kıyamet günü, “Biz bunlardan gafildik” demeyesiniz diye veya “Bundan önce atalarımız şirk koşmuş, biz onlardan sonra gelen nesiliz, batılı işleyenlerin işledikleri nedeniyle bizi helâkmı edeceksin?” demeyesiniz diye bunu yaptı. İşte Biz, düşünsünler diye ayetleri böyle ayrıntılı olarak açıklıyoruz. (Araf Suresi 172-174) Cenab-ı Hak, Habeşistan Kilisesi mensuplarına kendi tarihlerindeki Bel’am örneği ile de ders verir. Bu ders aynı zamanda müminlere de o dönemde Ubeydullah bin Cahş üzerinden bir ders vermektedir. Ubeydullah bin Cahş, Kilisenin ayartması ile (hediyeler, mal-mülk) hristiyanlığa geçmişti. ([6] ) Kendisine yapılan bütün uyarılara rağmen hristiyanlığından vazgeçmedi ve içki aleminde öldü. Gerek Bel’am olsun ve gerekse Ubeydullah Bin Cahş olsun her ikisi de Allah’ın ayetleriyle şereflenmişlerdi. Onların her ikisinin ortak özelliği de "vahyi bilmeleri" ve "hakikati tanımalarıydı”. Yani bu kişiler sıradan kişiler değildiler. Vahyi bilmelerine, hakikati tanımalarına rağmen kuruntularına kul olmuş, tutkularına esir olmuşlardı. Fakat her ikisi de dünyevi menfaatler ve zevklerle ayartılarak şeytanın peşine takılmışlardı. Böylece yücelmeyi değil aşağılık olmayı, alçaklığı, rezilliği tercih etmişlerdi. Bütün uyarılara rağmen durumlarını değiştirmeyi reddetmeleri nedeniyle de hayatlarının sonuna kadar da bu aşağılık, rezil yaşamda kalmışlar ve şerefsiz bir şekilde dünyaya veda etmişlerdir. Tarih onları bu aşağılık konumlarıyla anmaktadır. Çünkü onlar aşağılığı yüce olmaya tercih etmiş, Allah da onları aşağıların aşağısına indirmiştir. 175-178- Kendisine ayetlerimizden vermemize rağmen daha sonra onları bırakıp terk eden, böylece şeytanın kendisini peşine taktığı ve sonunda azgınlardan oluveren o kişinin haberini onlara oku [anlat]. Eğer Biz dileseydik onu onunla (ayetlerimizle) elbette yüceltirdik, fakat o dünyaya saplanıp kalmayı tercih etti ve nefsinin tutkusuna tabi oldu. Artık onun durumu, üstüne varsan da dilini sarkıtıp soluyan, kendi hâline bıraksan da dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumuna benzer. ([7] ) Ayetlerimizi yalanlayan kavmin durumu işte böyledir. O nedenle sen tefekkür etsinler diye bu kıssayı anlat. Ayetlerimizi yalanlayıp, sırf kendilerine zulmeden o kavmin durumu ne kötüdür! Allah kime yol gösterirse, işte o doğru yolu bulandır. Kimi de saptırırsa, işte onlar zarara uğrayanlardır. (Araf Suresi 175-178) Habeşistan’daki müminlere moral vermek için şu mesajlar da gönderilir; “Nasıl ki her şeyi apaçık görmesine rağmen Mekke’deki akrabalarınızdan iman etmeyen kimseler varsa buradaki ehli kitabın temsilcilerinde de her şeyi ayan beyan görmesine rağmen sapıklığı / yanlış yolu tercih edenler ve cehennemi hak edenler olacaktır. Hatta sizin aranızdan hakikati görmesine ve iman etmesine rağmen nefsine uymuş ve tekrar sapıklığı tercih etmiş insanlar da olacaktır. Onlar bu tercihlerini bile isteye yapmışlardır. Bu konudaki tercihleri gayet bilinçlidir. Ama onlar bu tercihlerinde akıllarını kullanmamışlardır. Hayvanlar gibi tutkularının, şehvetlerinin esiri olarak tercihlerini yapmışlardır. Onlar Cenab-ı Hakk’ın kendilerine lütfettiği akıl ve kitap / ilahi uyarıya rağmen bu tercihleri nedeniyle hayvanlardan daha aşağıdırlar. Çünkü hayvanların şehvetleri doğrultusundaki tercihleri onların fıtratlarıdır.” 179- And olsun ki, cinden ve insten (tanıdığınız, tanımadığınız / yerli – yabancı) birçoğunu cehennem için yarattık. Çünkü onların kalpleri vardır, onunla idrak etmezler. Gözleri vardır, onlarla görmezler. Kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar dört ayaklı hayvanlar gibidirler. Hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar gâfillerdir. (Araf Suresi 179) [1] )Not: tevhidi / ilahi hareketin kurtuluşu için (A.A) [2] ) Not: İsrailoğullarından seçilen bu yetmiş kişi Habeşistan’a hicret etmiş yetmiş kişiye bir metafordur.(A.A) [3] ) Not: Tur dağında israiloğullarını bir sarsıntı tutması Habeşistan’a hicret eden müminlerin ilahi öğretiye aykırı işler içerisine girmesi nedeniyle yaşadıkları sarsıntıya bir metafordur. Bu sarsıntı psikolojik bir sarsıntıdır. (A.A) [4] ) Not: Hz. Musa @ kıssasından peygamberimize tatlı bir geçiş vardır ki geçmişten güncele geçiştir. Aslında ayetlerin öncesi de günceldir ama geçmişle anlatılır. Hatta Prof. Said Şimşek “Hayat Kaynağı Kur’an Tefsiri” eserinde bu geçiş için şu ifadelere yer verir: “bu seri geçiş ile tövbe edip Hz. Musa’ya tabi olanların Peygamberimize tabi olanlarla aynı kimseler oldukları izlenimi verilmektedir”. Aslında burada anlatılanın müminlerin ve peygamberimizin hayatının bir metaforla anlatıldığı düşünülse bunun bir geçiş değil bizzat o anı anlattığı anlaşılacaktır. Yani buradaki geçiş olarak değerlendirilen ifadeler ile bu kıssanın Habeşistan’a hicret edenlerin yaşadıklarını anlattığına en önemli delili teşkil ettiği kanaatindeyim. Ama en doğrusunu Allah bilir. (A.A) [5] ) Hût sözcüğünün 163. Âyette "balık" anlamında kullanılmadığının bir başka göstergesi de ayetteki hîtânühüm [onların Hût’ları] ifadesi ile hût’ların kavme izafe edilmesidir. Gerçekte ise balıklar denize aittirler ve kavme ait olmaları söz konusu olamaz. Allah'ın kendilerine Haftada bir gün sebt yapacaksınız; dünya işleriyle uğraşmayacaksınız, ibadet edeceksiniz dediği İsrâîloğulları, sebte uydukları zaman iş yapıp para kazanmadıkları için çileden çıkıyorlar, aşırı derecede sıkıntıya, karamsarlığa, bunalıma düşüyorlardı. Yani, sebt günü İsrâîloğullarının bunalımları, sıkıntıları, hırsları, krizleri daha bir artıyordu. (Hakkı Yılmaz- Tebyinül Kuran) [6] ) Karısı Ümmü Habibe boşanmadan önce kendisinin maymun şeklinde rüyasında gördüğünü söyledi ama bu ihbar da Ubeydullah bin Cahş’a fayda sağlamadığı rivayet edilir. [7] ) Not: Köpeğin en aşağılık hali bu soluyuştur. İşte o kimsenin halindeki düşüş, köpeğin mesel olmuş olan bu aşağılık hali gibidir. (A.A)

  • Bölüm 34:Dirilişin Başladığının Muştusu | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 34 DİRİLİŞİN BAŞLADIĞININ MUŞTUSU Akabe görüşmeleri öncesinde peygamberimizin etrafında kalan müminler çektikleri çileler nedeniyle öylesine muzdarip hale gelmişlerdi ki bazı müminler “Bu çile ve acılar ne zaman son bulacak? Rabbimizin vaad ettiği kurtuluşun vakti ne zaman gelecek? Dayanacak halimiz kalmadı artık! Ne olur gelsin artık bu vaad!” vb. yakınma ve taleplerde bulunuyorlardı. Gerçekten de müminlerin dayanacak takatları kalmamış, dirençleri son noktaya gelmişti. İşte tam bu aşamada gerçekleşen Akabe görüşmeleri ve arkasından gelen biatlaşma / anlaşma, müminlerin taleplerine / dualarına bir cevap niteliğinde idi. Medine temsilcileri ile yapılan biat anlaşmasından sonra artık müminler devletlerine kavuşmanın ilk adımını atmışlardı. Mus’ab b. Umeyr Medine’ye gelen heyetle beraber gitmiş ve İslam devletinin teşkilat alt yapısını hazırlayacaktı. Hz.Muhammed’in@ ilahi öğreti rehberliğindeki hareketi artık yükselişe geçiyordu. Allah elçisinin gördüğü miraç rüyasının tecellileri görülmeye başlanmıştı. İslami hareketin dolayısıyla müminlerin çok kısa zaman içerisinde yükselişe geçeceklerinin müjdeli haberi Mearic (Yükseliş Zamanları / Yükseliş Dereceleri) suresi ile anlatılmaya başlandı. Artık çekilen çileler, acılar ve zorluklar meyvelerini verecekti ve Allah yanlıları yükselişe geçeceklerdi. Peygamberimizin miracının (yükseliş rüyasının) hayata aşama aşama geçirileceğine ilişkin gaybi müjdelerin verildiği Mearic Suresi ile aynı zamanda Mekkeli müşriklere uyarılar da yapılıyordu. Daha önceki surelerde de işlendiği gibi bazı müşrik ileri gelenler, vaad edilen kıyametin (Mekke’nin kıyametinin) bir an önce gelmesini istiyordu. Onların bu talebi sırf alay etmek içindi. Onlara göre Mekke şirk sisteminin asla yıkılamayacağını, Hz.Muhammed’in@ iddia ettiği inkılab / devrim haberinin asla mümkün olmadığını ifade etmek için alaycı bir şekilde “hadi doğru söylüyorsan bu iddia ettiğin inkılab / sosyal yıkım gerçekleşsin de görelim” diyorlardı. Diğer taraftan işkence, baskı, şiddet ve boykottan bunalan müminlerden bazılarının serzenişlerinin ve Allah’ın inkılab vaadinin artık bir an önce gelmesine yönelik taleplerinin cevabı niteliğindeki gelişmeler meydana gelmişti. İşte bu gelişmeler ile taleplere icabet edildiğinin müjdeleri veriliyor ve Mekkeli müşriklerin yıkım azabına uğratılacağına ilişkin vaadin gerçekleşmesini Mekkeli müşriklerin asla önleyemeyeceği vurgulanarak müminlerin biraz daha sabretmeleri istenir. Bu sürecin uzun sürdüğünün farkında olunduğu, çekilen acı ve çilerler nedeniyle neredeyse “ellibin yıl” gibi uzun sürdüğü ama bunların bundan sonra “bir gün” gibi gelip geçeceği ve çok kısa zamanda yükselişin gerçekleşeceği bildirilir. Bu aynı zamanda bu işin doğası gereğidir. Zira İslami bir sistemin iktidara gelmesi için bu çilelerin çekilmesi zaruridir. Allah emanetini vereceği kişileri çok uzun gelebilecek bir sürede sınaya sınaya seçer. Onların yükselişleri kolay olmaz. Ama imtihanı geçtikleri takdirde de yükseliş adeta bir gün gibi hemen gerçekleşir. Müminleri yükseltecek ve iktidara getirerek onları şereflendirecek olan “Mearicin” sahibinin Allah olduğu ve O’nun sahip çıktığı bu hareketin kaçınılmaz olarak gerçekleşeceği bildirilir. Biraz sabırlı olunması gerekmektedir. Kesinlikle Zafer yakındır! Her ne kadar Mekkeli kafirler onu çok zor bir ihtimal olarak görseler de Zafer Yakındır. İşte o zaman iktidarda olan müşrikler “göklerin erimesi” gibi eriyip iktidardan yıkılıp giderler, toplumdaki müşrik otoriteler ise “dağların yün” gibi atılması misali darmadağın edilirler. O gün bu müşrik egemenlerin eski dostlukları gereği birbirlerini arayıp destek istemeye mecalleri ve fırsatları bile olmayacaktır. Cenab-ı Hak hem müşriklerin alaycı sataşmalarına cevap vermek hem de müminlerin artık dayanılmaz noktaya gelen sabırlarına yükseliş müjdeleri ile karşılık vermek için Mearic Suresini elçisine şöylece inzal eder; RAHMAN RAHÎM ALLAH ADINA 1-10-Talep sahibi birisi, gerçekleşecek olan azab olayının bir an önce gerçekleşmesini istedi. Kâfirlerden, onu geri çevirecek / durduracak kimse yoktur. Bu, Mearic (yüksek derecelerin, yükselme zamanlarının, yükseliş yollarının) sahibi Allah tarafındandır. Melekler ve Ruh, miktarı elli bin yıl olan bir gün içinde ona (o dereceye / mearice) yükselir. O halde sen, güzel bir sabır ile sabret. Şüphesiz Biz onu (Mearici) çok yakın (mümkün, kolay ve kısa zamanda olacak) görürken, onlar onu çok uzak (bir ihtimal olarak) görüyorlar. O gün gök erimiş bir maden gibi olur. Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur. Ve o gün dostların birbirini arayacak / soracak hâli yoktur! (Mearic Suresi 1-10) Cenab-ı Hak, müminler yükselişe geçtikleri zaman müşrik zalimlerin yıkılışlarını cehennem ateşi metaforu ile verir. Onların ahirette yaşayacakları azab sahneleri anlatılırken aynı zamanda onların bu dünyadaki yaşamlarında karşılaşacakları acı akıbete de işaret edilir; 11- 28- Onlar birbirlerine gösterilecekler ve suçlu olan o günün azabından kurtulmak için oğullarını, eşini ve kardeşini, içinde yetiştiği tüm aşiretini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye olarak verip kendini kurtarmak isteyecek. Hayır… Hayır… O, (hakka) sırtını döneni ve (haktan) yüz çevireni, (Servet) toplayıp yığan kimseyi çağıran, derileri kavurup soyan ve alev alev yanan bir ateştir. Muhakkak ki insan, sabırsız, bencil ve tamahkâr olarak yaratıldı. Kendisine fenalık dokundu mu feryadı basar. Kendisine hayır dokundu mu da cimrilik yapar, kıskançlığı artar ve başkalarına hayrı engeller. Ancak namaz kılanlar / musallin / destekçiler / peygamberin arkasında duranlar böyle değildir. Onlar ki salâtlarını sürdürenlerdir. / desteğini geri çekmeyenlerdir. Onlar, kendi mallarından, isteyen ve mahrumlar (istemekten utanan yoksullar) için belli bir hak ayıran kimselerdir. Onlar din / hesap / ceza gününün geleceğini bilirler. Onlar Rablerinin azabından korku duyanlardır. Çünkü / Muhakkak ki Rablerinin azabına karşı güvenceleri yoktur! (Mearic Suresi 11-28) Söz konusu ayetleri dinleyen müşrikler kendilerini bekleyen azap tehditlerine muhatap olmakla birlikte onların bu azabı hak etmelerinin nedenleri sayılır. Onlar haktan yüz çevirmeleri, sabırsız ve tamahkar olmaları, cimri ve pintilikleri vb. sıfatları taşırlarken müminler ise cömertlik, yaptığı işin hesabını vermeyi düşünen, yoksul halkı düşünmek gibi güzel hasletlere sahip olduklarına değinilir. Şöyle ki; “İhbar edilen o Inkılab gerçekleşip de inkarcılar iktidarlarından indirildiği zaman o zalim otoritelerin birbirileri ile dostlukları, yakınlıkları, birbirleri ile geçmiş hukukları olduğu halde birbirlerini hemen satmaya kalkacaklar ki kendilerini kurtarabilsinler. Ama ne mümkün? O ınkılab ateşi öyle bir ateştir ki tıpkı ahiretteki cehennem ateşi gibi hakka sırt döneni, ondan yüz çevireni ve servet yığıp muhtaçlarla paylaşmayanı yakıp kavuracaktır. Onlar çok sabırsız ve mızmızdırlar. Kendilerine biraz sıkıntı ve acı dokundu mu hemen şikâyet ediyorlar, sızlanıyorlar ama kendilerine biraz hayır, mal ve makam nasip olursa o zaman da cimri, pinti oldukları gibi kıskançlıkları da artar ve ilave olarak başkalarını yardım yapmaktan da men etmeye çalışırlar. Kendileri yardım etmedikleri, paylaşmadıkları gibi başkalarının yardımlaşmalarını ve paylaşmalarını engellemeye çalışırlar. Zalimlerle beraber olurlar. Ancak Hz.Muhammed’in@ yanında yer alan ve onun hareketinin / ideolojisinin destekçileri (Ehli Salat / namaz kılanlar) onlar gibi değildir. Onlar her türlü eziyete rağmen Hz.Muhammed’in@ arkasında durmaya (desteklerine / salatlarına / namazlarına ) devam ediyorlar. Onlar sadece kendilerini değil toplumdaki diğer mazlum, mahrum, fakir, fukara ve ezilmişleri de düşünüyorlar ve mallarını onlarla paylaşıyorlar. Çünkü onlar biliyorlar ki böyle yapmazlarsa toplum öyle bir inkılapla yıkılacak ki; o yıkılışın altında kalacak olurlarsa çok büyük bir acı, azap, zilletle karşı karşıya kalacaklarını ve bundan kurtulma imkan ve ihtimallerinin bulunmadığı gibi Cenab-ı Hakk’ın bir yasası olarak bu azaba / yıkılışa karşı da herhangi bir güvencelerinin olmadığını da biliyorlar.” Bu mesajlar aynı zamanda Medinelilere yönelik mesajlardır da. Çünkü Medinelilerin müminleri tanımaları gelecekteki birlikteliklerine hazır olmaları için elzemdir. Aynı şekilde müteakip ayetlerde de Cenab-ı Hak, mesajlarını sadece Mekke’deki müminler ve müşrikler için değil Medinelilere yönelik mesajlar olarak da inzal buyurur. Zira anayasal anlaşmanın yapılmasını müteakiben Mekke’deki müminler Medine’ye hicret edeceklerdir. Medineliler bu göç nedeniyle kendi sosyal yapılarında meydana gelebilecek değişiklikten endişe etmeleri gayet normaldir. Namuslarından, mallarından, ticaretlerinden ve güvenliklerinde emin olmaları gerekmektedir. Hicret edecek müminlerin emin kimseler olduklarını bilmeleri ve bu nedenle Medinelilerin muhacirlerden herhangi bir korku duymamaları gerektiği mesajı verilir. Medine’de güçlü bir devlet kurulduktan sonra daha öncesinden karşı tarafta yer almış kimselerin hicret ederek müminlerin arasına katılmasıyla Medine’de meydana gelebilecek anarşi ve güvensiz ortam konusunda da endişe edilmemesi gerektiği bildirilir. Onların ahiretteki pozisyonları üzerinden verilen mesajda onların hazıra konmalarına ve anarşi yaratmalarına asla müsaade edilmeyeceği belirtilir. 29- 39- Onlar, ırzlarını koruyanlardır. Ancak eşleri ve sözleşmeyle sahip oldukları hariçtir. Çünkü onlara yaklaştıklarında kınanmazlar. Fakat bunun ötesini arayanlar; işte onlar haddi aşanların ta kendileridir. Onlar, emanetlerine ve sözleşmelerine / ahitlerine riayet ederler. Onlar, şahitliklerini dosdoğru yerine getirenlerdir. Onlar, salâtlarını korurlar. / desteklerinde daimidirler. İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar. O halde inkâr edenlere ne oluyor da sağdan-soldan (her yandan), grup grup sana doğru koşuyorlar? Onlardan her biri nimet cennetine yerleşmeye mi hevesleniyor? Yok öyle Yağma! Biz, onları bildikleri şeyden ([1] ) yarattık. (Mearic Suresi 29-39) Mus’ab b. Umeyr tarafında Medinelilere okunacak bu ayetlerle Cenab-ı Hak, Medinelilere şu mesajları inzal eder; “Müminler başkalarının namusuna, ırzına göz dikmezler. Onlar emanetlerine ihanet etmezler ve sözleşmelerinin hükümlerini yerine getirirler / sözleşmelerine sadıktırlar. Onlar şahitliklerinde doğrudurlar, sözlerine güvenilirdirler ve asla aldatmazlar, Dürüsttürler ve bu doğruluk, dürüstlük onların şiarıdır. Onların hukuk, doğruluk, dürüstlük, merhamet vb. Ilahi ilkelere ve peygambere bağlılıkları daimidir ve süreklidir. Onların bağlılıkları belli bir zaman, belli bir mekân ve şartlara bağlı, çıkarcı bir anlayışla değildir.” “İşte bu özelliklere, bu ahlaki değerlere sahip olan bu müminlerin akıbetleri hayırdır. Sonları cennettir. Ahiretleri huzurlu, mutlu bir yaşamdır hem bu dünyada hem de ahirette. Ey Medineliler! Bu nedenle onlardan endişe etmeye ve çekinmeye mahal yoktur. Göç nedeniyle toplum içerisinde herhangi bir anarşi ve kaos oluşmayacaktır. Tam tersine onların bu güzel örneklikleri Medinelilere de örneklik teşkil edecektir. Topluma huzur, mutluluk ve emniyet getirecektir.” “İnkılap gerçekleşip de huzur dolu, mutlu günler geldiğinde Mekke müşrikleri onların etrafında dönmeye başlayacaklar, grup grup, bölük bölük gelecekler ve daha önce yaptıklarını unutarak inkılaptan pay almak isteyecekler. Bu inkılabın nimetlerine ortak olmaya çalışacaklar. Hemen kademede yer almaya uğraşacaklar. Fakat o zaman yağma yok! Onlara bu inkılabın nimetlerinden pay verilmeyecek. Çünkü onların karakterleri, niyetleri müminler tarafından gayet iyi bilinmektedir. Onların niyetleri bu İnkılabı tekrar tersine döndürmek ve sadece kendi menfaatlerine çalışmak olduğu müminlerce gayet iyi bilinmektedir. Zira onların esas karakterleri; (bildikleri şey: ateş) hiddet, celal, öfke, şehvet, kuvvet, çatık kaştır. Onlar ateş metaforunda ifadesini bulan bu kötü karakterlerini değiştirmedikleri sürece müminlerin aralarında yer bulamayacaklardır.” Cenab-ı Hak, müjde ve mesajlarını peygamberimizin ve müminlerin artık Mekkelileri terk edip hicret etmeyi emreden ve Mekkelilerin yerine onlardan daha hayırlı başkalarının getirileceği hakkındaki şu ayetlerle sonlandırır; 40- 44- Artık hayır! Doğuların ve Batıların Rabbine yemin ederim ki, Biz, onların yerine kendilerinden daha hayırlı olanları getirmeye kesinlikle güç yetirenleriz. Üstelik Biz, önüne geçilenler / engellenebilecek de değiliz. Şu hâlde sen onları terk et, onlar da vaadolundukları güne kavuşuncaya dek boşa uğraşsınlar ve oyalanadursunlar. O gün onlar, sanki dikili bir hedefe koşuyorlarmış gibi kabirlerinden / siperlerinden / mevziilerinden fırlayarak çıkarlar. Bakışları korku içindedir ve onları bir zillet kaplar. İşte bu, onların tehdit edilegeldikleri gündür! (Mearic Suresi 40-44) Bu ayetleri dinleyen müminler aşağıdaki mesajları alırlar; “Artık yeter! Mekkeli müşrikler kendilerini ne zannediyor? Biz onların yerine daha iyi karakterli kimseleri / toplulukları getirmesini de biliriz ve bunu da yaparız. Bizi bundan kimse alıkoyamaz.” “Artık sen ve müminler onları terk edin. Siz mearice / yükselişe geçin. Onların devrilecekleri ve yerlerine başkalarının getirileceği o diriliş gününe kadar onlar şirk sisteminin geri kalmışlığı içerisinde debelensin dursunlar. O diriliş / inkılab günü o müşrikler ölüm uykusundan uyanacaklar ve korku içerisinde bir hedefe doğru koşacaklar. Başları önlerine düşmüş zelil / rezil bir haldedirler. Kendilerinden intikam alınacağından çok korkacaklar ve tir tir titreyecekler.” Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği bu mesajların gaybi bir ihbar olduğunu geriden baktığımızda çok net görmekteyiz. Şöyle ki; “Peygamberimiz ve müminler hicret etmişler ve uzun bir mücadeleden sonra Mekke fetholunmuş ve müşrikler ölüm uykusundan uyanarak siperlerinden / mevziilerinden çıkmış ve Kabe’ye sığınarak canlarını kurtarmışlardır. Zelil bir pozisyonda kendilerine ne yapılacağını büyük bir korku içerisinde bekleşmişlerdir. Tarih bu gaybi habere şahitlik etmiştir.” Mearic Suresi ile yükselişin yani toplumsal inkılabın kesinlikle gerçekleşeceği ihbarı mümin ve müşrikler arasında tartışma konusu olduğu rivayetlerde yer almaktadır. ([2] ) 34.1. Dirilişin Başladığının Haberi Cenab-ı Hak, Nebe Suresini inzal ederek müminlerle müşrikler arasındaki bu tartışmaya değinir. Bizans ile Sasani imparatorlukları arasında ve şirk sisteminin uyuşturucu özelliği ile yıllarca ölü gibi uyudukları uykudan uyanma vaktinin geldiğini belirtir. Tartışmaya damgasını vuran haber (Nebe) diriliş / uyanış / ınkılab haberidir. Aynı sure ile aynı zamanda tekrar müminlere gaybi ihbarlar, müjdeler ve müşriklere de gerekli cevaplar verilir; Rahman Rahim Allah Adına 1-10- Birbirlerine neyi soruyorlar / soruşturuyorlar? / Kendi aralarında neyi alay konusu ediyorlar? Üzerinde anlaşmazlığa düştükleri büyük haberi (NEBE) (mi)? Hayır… Hayır… Onlar, yakında bilecekler. Yine, hayır… Hayır… Onlar, pek yakında bilecekler. Biz bu ülkeyi / yeryüzünü bir beşik, dağları da birer direk / beşiğin ayakları kılmadık mı? Biz, sizleri (erkekli dişili) çiftler / zıtlar hâlinde yarattık. Uykunuzu bir dinlenme ve geceyi bir örtü kıldık. (Nebe Suresi 1-10) Hz. Muhammed’in@ dilinden Mekkelilere okunan bu ayetler onlara aşağıdaki yorumlandığı şekilde mesajlar verilir; “Kendi aralarında neyi tartışıyorlar / konuşuyorlar? O ınkılab / devrim/ diriliş (nebe) haberini mi? Kendi gündemlerine girmiş bu olay mutlaka gerçekleşecek! Evet! Onlar yakında mutlaka görecekler! Onlar bilmiyorlar mı? Biz bu ülkeyi / bu vatanı (arzı) yıllar yılı bir beşik gibi süper güçlerin (dağlar metaforunda) arasında hiçbir şeye karışmayan, sadece kendi iç çekişme ve kavgalarıyla uğraşan, geri kalmış ölü gibi uyuyan bir vaziyette kılmadık mı? Böylece yıllarca uyutularak yıllarınızı geçirmediniz mi? Sizin karanlıklar, cehalet içinde bu coğrafyada yaşamanız size bir örtü olmuş ve sizi saldırılardan, tehlikelerden korumuştu. Fakat şimdi sizler zıtlar (çiftler) halinde varlık sahnesine çıkıyorsunuz. Artık sizin için değişim ve ınkılab vakti gelmiştir. Egemenlik sırası size geldi! Bu toplumsal değişim kaçınılmazdır.” Cenab-ı Hak, ilahi ideolojiye iman edenler için Kur’an güneşinin aydınlattığı aydınlık günlerin geleceği ve gayet sağlam bir devletin teşekkül ettirileceğini metaforlarla ifade eder. Sıkıştırılmış, acı ve çile çekmiş, bunalmış müminler tıpkı bulutlar gibi gittikleri yere yağmuru / vahyi götüreceklerini ve o bölgelerde bin bir çeşit medeniyet ürünlerini vereceklerini bildirir; 11-20-Çalışıp kazanacağınız gündüz vaktini kıldık. / o aydınlık vakit geliyor. Sizin üstünüze yedi sağlamı (gök) bina ettik. Ve bir de pırıl pırıl ışık saçan bir kandil (Güneş) koyduk. Biz, o sıkıştırılmışlardan (bulutlardan), şarıl şarıl su indirdik. (O su ile) Taneler, otlar, sarmaş dolaş bağlar ve bahçeler çıkaralım diye. Kuşkusuz Ayrılma Gün’ün vakti belirlenmiştir. Sur’a üflendiği gün siz bölük bölük geleceksiniz. Sema açılacak, böylece kapılar oluşacaktır. Dağlar yürütülecek serap olup gidecektir. (Nebe Suresi 11-20) Bu ayetleri duyanlar aşağıdaki anlamları da içlerinde hissederler. Bu ayetlerin müminlere moral ve motivasyon için gaybi ihbarları içeren müjdeli haberler olduğunu, hesap günü anlatımı ile de müşriklere uyarı ve ikaz yapıldığını anlarlar; “Şirk karanlığından sizi kurtaracak tevhit aydınlığına çıkaracak ve sizin çalışıp kazanıp varlığınızı devam ettirecek zenginlikleri elde etmek için gündüz vakti / aydınlık vakti geliyor.” “Sizin üzerinize artık bir medeniyet / bir devlet / bir sistem (yedi sağlam) bina edilecek, siz de bir medeniyet kuracaksınız. Rabbiniz bu medeniyetin değerleri için pırıl pırıl ışık saçan Kur’an güneşini gönderdi.” “Rabbiniz kurulacak medeniyet ürünlerini (taneler, otlar, bağlar, bahçeler metaforunda) vermesi için ve sizlerin mamur bir medeniyete kavuşmanız için medeniyet esaslarını içeren vahyi (su metaforu) indirdi.” “Nasıl ki yaşamınızın sonunda yaptığınız bütün fiillerin hesabını vermek için düdük çalınacak / sur üflenecek ve bu dünya hayatına son verilecekse aynı şekilde sizin şirk sisteminizin de bir gün sonu gelecek. Ahiret günü tüm insanlar bölük bölük yüce mahkemeye gelecekleri gibi Hz.Muhammed’in@ liderliğinde kurulacak İslam devleti bölgede tam hakimiyeti sağladığı zaman, bütün insanlar fevç fevç / bölük bölük gelecek ve boyun eğeceklerdir. Tıpkı Ahiret günü hakimler hakimi olan Allah hesapları görülen insanları kazanan ve kaybedenler olarak ikiye ayırması gibi Hz.Muhammed @ de bu mücadelenin sonunda ülkeye hakim olacak ve insanların bir kısmı kendisine bağlı ve kazanan taraf, diğerleri ise kaybeden taraf olacaktır. O gün sema / gökyüzü açılacak ve tüm sırlara erişilecek kapılar açılacaktır. İşte o gün nasıl ki dağlar ve yerküremiz yok olup bir serap olacaksa şirk sisteminin dağlar gibi güçlü otoriteleri de yok olup gideceklerdir.” Cenab-ı Hakk’ın vadettiği hesaplaşma gününü reddeden müşrikleri bekleyen akıbetin cehennem azabı olduğu aşağıdaki ayetlerde şöyle bildirilir; 21-30- Azgınların dönüp dolaşıp varacakları yuvaları olan Cehennem ise pusuda... Her an eline düşecek avlarını gözlemektedir. Orada çağlar boyu kalacaklar, Orada ne bir serinlik tadarlar ne de keyif veren içecek! Ancak yaptıklarına uygun bir ceza olarak kaynar su ve irin tadarlar. Çünkü onlar, hesaba çekileceklerini sanmazlardı. Âyetlerimizi yalanlaya yalanlaya tam bir yalancı olmuşlardı. (Oysa biz) her şeyi en incesine kadar kaydedip dosyalaştırdık! Haydi tadın! Bundan böyle sizin azabınızı artırmaktan başka bir şey yapacak değiliz. (Nebe Suresi 21-30) Ahiretteki cehennem azabı üzerinden anlatılan cezalandırma ayetlerini duyan Mekkelilere dünya hayatlarında karşılaşacakları cezalandırma hususunda aşağıdaki anlamların da hissettirildiği açıktı; “Bu dünya hayatında azgınları bekleyen acı akıbet, cehennem azabı gibi olacak ve onlar bir av gibi o rezil edici İnkılabın / devrimin / yıkılışın altında kalacaklardır. Onlar o yıkılışla büyük bir zilleti tadacaklardır. O müşriklere inkılabdan / devrim / dirilişten sonra verilecek ceza, onların sürekli içlerini yakıp kavuran pişmanlık, zillet ve aşağılanmak olacaktır. Çünkü onlar ahiretteki hesap vermeyi kabul etmedikleri gibi bu dünyada da yaptıklarının hesabını vermeye yanaşmıyorlar ve hesap vermeyi reddediyorlardı. Kendilerini sorumsuz olarak görüyorlardı. Ayrıca ilahi yasayı da tanımıyorlar, gözlerinin önünü görmüyorlardı. Bu son derece büyük bir sorumsuzluktu. Fakat nasıl ki Cenab-ı Hak onların bütün yapıp ettiklerini kaydediyorsa aynı şekilde müminler de müşriklerin yaptıklarını bir kenara yazıyorlardı. Bu nedenle Mekke’nin azgınları, yaptıklarının hesabını mutlaka vereceklerdi.” Cenab-ı Hakk’ın vadettiği Inkılaba ve hesap gününe iman eden müminleri bekleyen güzel akıbet ise müteakip ayetlerde şöyle bildirilir; 31- 37- Kuşkusuz takva sahipleri için bir kurtuluş var. Bahçeler var, bağlar var. Hepsi bir seviye tomurcuklu çiçek bahçeleri var. Dopdolu kadehler var. Orada ne boş bir söz işitirler ne de bir yalan. (Bunlar) Rabbinden yeterli bir bağış olarak (verilir). O, göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbidir. Rahman’dır. O’nun huzurunda ağzını açacak, söz söyleyecek hiç kimse yoktur. (Nebe Suresi 31-37) Kendi hak ve hukuklarını koruyarak Rablerinin öğretisini titizlik ve sabırla uygulamaya çalışan muttakilerin ahirette karşılaşacakları cennet hayatını ayetlerden dinleyenler aynı zamanda bu dünyada onları bekleyen mükafatlarının tasvirlerini de aşağıdaki gibi görürler; “Şüphesiz muttaki müminler halihazırda içinde bulundukları aciz, zayıf ve çaresiz durumdan kurtulacaklar ve gerçekleştirecekleri İnkılabın sonucunda cennetteki yaşamlarına benzeyen şekilde bağlarda, bahçelerde ağırlanacaklar, ellerinde kadehlerle zevkü sefa içerisinde ve muhteşem zenginliklerle dolu bir yaşama kavuşacaklardır. Bu, onlara bağışlaması bol olan alemlerin Rablerinden bir hediye olacaktır. Nasıl ki Cenab-ı Hakk’ın huzurunda hiç kimse söz söyleyemeyecekse aynı şekilde Hz. Muhammed’in@ kuracağı İslam İktidarı öylesine güçlü olacaktır ki hiç kimse müminlere sataşamayacak, laf edemeyecektir. Artık o müşrikler bugün müminlere söyledikleri aşağılayıcı, alaycı ve tahkir edici sözlerin hiçbirini o gün söyleyemeyeceklerdir. Müminler o gün son derece muhteşem izzetli ve şerefli olacaklardır.” Cenab-ı Hak ahiretteki duruşma sahnesi üzerinden müşriklere son bir ikaz daha yapar ve akıllarını başlarına devşirmelerini ister. Son pişmanlığın fayda vermeyeceği gün gelmezden önce gittikleri yanlış yolu bırakmalarını bildirir. Bu kadar uyarıdan sonra artık tercihlerinin kendilerine ait olduğunu ama herkesin seçtikleri yolun bedelini de kendilerinin ödeyeceğini belirtir; 38- 40- O gün Ruh ve melekler sıra sıra dururlar. Rahman’ın izin verdikleri dışında hiç kimse konuşamaz. İzin verilen de doğruyu söyler. İşte budur Hak süreç! / işte bugün gerçektir. / haktır. Artık dileyen Rabbine erecek çalışmayı yapsın! / Artık dileyen Rabbine erecek yolu tutsun. Şüphesiz Biz sizi yakın bir azap ile uyardık. O gün kişi ellerinin ne takdim ettiğine bakacak ve kâfir diyecek ki; “Ah ne olurdu, keşke ben toprak olaydım.” (Nebe Suresi 38-40) Yukarıdaki ayetleri dinleyen Mekkeliler ahiretteki sahneler metaforundan hareketle bu dünya yaşamlarında da aynı türden sahnelerle yüzyüze geleceklerini anlamışlardır; “Hz.Muhammed’in@ kuracağı medeniyette, sorunlar Cenab-ı Hakk’ın yasaları (Ruh / Vahiy) çerçevesinde çözülecek, boş batıl sözlere / kurallara / yasalara asla izin verilmeyecektir. Melikler / Yöneticiler ya insanlara faydalı ve hak / gerçek /doğru olan sözleri / kuralları söyleyecekler ya da susacaklar. Yalan, boş ve gerçek dışı sözler ve kurallar / milleti kandırmaya ilişkin sözler ve kurallar asla sarf edemeyeceklerdir. İşte bu hak süreç bir gün mutlaka yaşanacaktır. Bir gün bunlar gerçek olacaktır. Kimsenin kimseyi aldatmadığı / aldatmayacağı, aldatamayacağı günler gelecektir. İşte böyle bir düzeni arzu edenler, Alemlerin Rabbinin yoluna katılsın. Bakın! Aksi takdirde yıkılmanız çok yakındır. Safınızı İlahi ideolojiden yana belirleyin! Yoksa İnkılaptan sonra çok geç kalabilirsiniz ve şöyle hayıflanırsınız “keşke bende mütevazi, paylaşmacı, merhametli (toprak metaforu) olsaydım da bu hallere düşmeseydim” Akabe biatındaki olumlu gelişmelerden sonra gündeme gelen hicret ve Medine’de ilahi ideolojiye dayalı yönetim kurulması artık iyiden iyiye işlenmeye ve tartışılmaya başlanmıştı. Cenab-ı Mevla gelinen durumu peşpeşe inzal ettiği sureler ile işlemekte ve böylece müminlere ilahi ideolojinin ve müminlerin yükseleceği müjdesini verirken Mekkeli müşriklere de son ikazlarını göndermekteydi. İnkılabın Ayak Sesleri Bu kapsamda Cenab-ı Hak, Nebe Suresinden sonra Naziat Suresini elçisine indirdi. Sure mücadele eden müminlere yeminle başlar. Devamında ise çok sarsıcı olayların vuku bulacağı ve müşriklerin bu mücadeleyi kaybederek korku ve zillet içerisine düşeceği vurgulanır. Bölücü ve parçacı şirk sisteminin yıkılacağı ve yerine toplumun birlik ve beraberlik ile yeniden yaratılacağı belirtilir. Müşriklerin bu toplumsal dirilişi görünce büyük bir korku ve zillet içerisinde kalacakları şöylece ifade edilir; Rahman Rahim Allah Adına 1-14-Var gücüyle koşanlara, Neşe ve şevkle yürüyenlere, yüzercesine akıp gidenlere, yarışıp geçenlere. İşleri (emirleri / görevleri) çekip çevirenlere (andolsun). Günü gelince, çok şiddetli bir sarsıntı sarsacak! Onu daha büyük sarsıcı olaylar takip edecek. O gün kalpler güp güp atacak. Onların bakışları korkudan zillet içinde olacak. “Gerçekten biz ilk halimize geri döndürülen kimseler mi olacağız?” “Çürüyüp dağılmış kemikler olduğumuz zaman mı?” diyenler “O zaman bu zararına (bizim zararımıza) bir dönüştür.” dediler. / diyecekler. O sadece tek bir komuta bakar. İşte o zaman onların hepsi uyanmış / dirilmiş meydanda toplanmışlardır. (Naziat Suresi 1-14) Hz.Muhammed’in@ ağzından dökülen bu ayetleri duyan Mekkelilerin zihninde hemen şu sahneler canlanır; “Bütün gücüyle çalışan, gayret gösteren, bu yolda iştiyakla yürüyen, hak yolda yarışan, yüzer gibi akıp giden ve görevlerini hakkıyla yerine getiren müminlere ant olsun ki!” “Bir gün gelecek! Müminlerle yaptıkları savaşlarda o gün, Mekke / Mekkeliler çok şiddetli bir sarsıntı ile sarsılacak, bu sarsıcı yenilgiyi arka arkaya ve daha büyük yenilgiler takip edecek.” “O sarsıntılar, krizler ve yenilgiler Mekkelileri öyle korkutacak ki; yürekleri ağızlarına gelecek ve korkudan kalpleri güp güp atacak, yüzleri ise zillet içerisinde kalacak.” “Kemiklerin çürüyüp toz haline gelmesi gibi şirk sistemi ile dağılmış, çürümüş, parçalanmış topluluk haline gelen bizlerin İlahi ideolojiye / tevhide / birliğe dönmesi mümkün değil? Diyenler, o zaman geldiğinde “biz kaybettik” diyecekler ve ilahi ideolojiyi / tevhidi savunan müminler karşısında yanıldıklarını ve yenildiklerini kabul edecekler. Onlar zelil bir şekilde hesaba çekilmek üzere meydanlarda toplanacaklar.” Hz.Muhammed@, iyice azgınlaşan Mekkeli müşrik ileri gelenlerine çağrısını yineledi. Onların ilahi ideolojiye tabi olarak arınıp temizlenmelerini istedi. Fakat onlar bu çağrıyı şiddetle reddettiler ve Mekke halkına da bu çağrıdan etkilenmemeleri için baskı kurdular. Onların bu hareketlerini Firavunun yaptıklarına benzeten Cenab-ı Hak, Mekke’de yaşananları anlatmak için şu ayetleri elçisine inzal etti; 15- 26- Musa’nın hadisesinden haberin olmuştu değil mi? Hani Rabbi ona kutlu Tuva vadisinde şöyle seslenmişti; “Firavuna git, zira o iyice azdı! Ona de ki; kendini arındırmaya gönlün var mı? İster misin Seni Rabbine ulaştırayım / hidayete erdireyim / doğru yola eriştireyim de böylece Sen de O’na saygılı olasın?” Daha sonra ona büyük mucizeyi gösterdi. Fakat o yalanladı ve isyan etti. Sonra sırtını dönüp Musa’ya karşı bir çalışma içine girdi. Adamlarını topladı ve onlara: “Sizin en yüce rabbiniz benim!” dedi. Bunun üzerine Allah da o’nu dünyada da ahirette de şiddetle cezalandırdı. Bu da Rabbine saygı duyacak kimselere bir ibret oldu. (Naziat Suresi 15-26) Peygamberimiz nazil olan bu ayetleri Mekke müşrik ileri gelenlerine okudu. Böylece nasıl ki Allah (cc) Hz.Musa’ya@ Tuva vadisinde seslenip Firavunun çok azdığını ve onu doğru yola ulaştırması için son çağrısını yapmasını emrettiyse aynı şekilde Cenab-ı Hak, elçisinden Medine’ye göç etmeden önce Mekke’nin azgın yöneticilerini bir daha ikaz etmesini istediğini onlara bildirdi. Aynı zamanda onlara bu işin şakasının olmadığını, hiç kimsenin ihtimal vermediği mucize olayın gerçekleştiğini, Medinelilerle anlaşma yaptıklarını ve yakın zamanda Mekke’yi terk edeceğini bildirdi. Onlara “Gelin yol yakınken iman edin de İlahi ideolojiye dayalı tevhid sistemini Mekke’de inşa edelim” şeklinde teklifte bulundu. Fakat Mekke’nin azgın yöneticileri tıpkı firavun gibi bu teklifi de şiddetle geri çevirdiler ve bu oluşumu engellemek için çalışma başlattılar. Mekke halkına da kendilerinin Mekke’nin tek ve en yüce hâkimi olduklarını “Sizin en yüce Rabbiniz benim” ifadesi benzeri sözlerle ilan ettiler. Ancak Cenab-ı Hak, onlara bu inkâr politikalarının bedelini çok ibretamiz bir şekilde ödeteceğini yine Hz.Musa@ kıssası üzerinden bildirdi. Cenab-ı Hak, inzal ettiği müteakip ayetlerde, müşriklerin kendilerini çok zorlu ve çetin rakipler olarak görmelerine cevap verir. Müşrikler kendilerini kimsenin alt edemeyeceğini ve kendilerine rağmen Medine’de herhangi bir yönetim kurulamayacağına inanıyorlardı. Nazil olan bu ayetlerde onların bu iddialarının asılsız ve temelsiz olduğunu ortaya koymak için bir kıyaslama yapar. Yapılan kıyaslamada kendileri mi daha güçlü ve zorlu yoksa Gökyüzünü / semayı yaratmak ve / veya bina etmek mi diye sorgular. Gecenin karanlığı ile gündüzün aydınlığının yaratılması, yeryüzünün yayılıp döşenmesi, yeryüzünün çeşitli ürünleri verebilen özelliğe kavuşturulması, dağların oturtulması vb. insanların yaşamsal ihtiyaçlarının karşılanması için ne gerekiyorsa temin edilmesi ile onların hakimiyetlerini kıyaslar. Cenab-ı Hak, bunları yaratan bir ilahın onları iktidardan alaşağı etmesine de güç yetireceğine işaret eder. Nasıl ki insanların ömürlerinin bir sonu varsa iktidarların da bir sonunun / kıyametinin var olduğunu bildirir. Sonunda tüm bu yaratılanların boşuna olmadığını ve mutlaka bir hesabının olduğunu vurgular. İnkârcı insanların ise son noktaya vardığında her şeyi anlayacağını ama iş işten geçmiş olacağını söz konusu ayetlerle şöyle ifade eder; 27-41- Yaratılış olarak (Ey Kafirler) Siz mi daha çetinsiniz / kuvvetlisiniz / zorlusunuz yoksa Sema mı? Onu O (Allah) bina etmiştir. Allah onu direksiz yükseltti ve kusursuz işleyen bir sistem kıldı. Gecesini kararttı, gündüzünü parlak şekilde açığa çıkardı. Sonra da yeri / arzı / ülkeyi döşeyip yerleşmeye hazırladı. Oradan sularını, otlaklarını / merasını çıkardı. Dağlarını oturttu. Bütün bunları sizin ve hayvanlarınızın hayat için yaptı. İşte o büyük (dayanılmaz) karşı konulmaz olay (kıyamet) geldiği zaman. İnsan (Mekkeli inkarcılar) neyin peşinde koştuğunu anlar ama, artık iş işten geçer. Yakıcı ateş (Cehennem) herkes tarafından apaçık görünür. Artık kim azdıysa, (Ahireti / uzun vadeli geleceği değil de) dünya (kısa vadeli / günübirlik) hayatını tercih ettiyse, O takdirde muhakkak ki yakıcı ortam onun mekânı olur! Ama kim Rabbinin divanında durmaktan (hesap vermekten) korkar ve nefsini heva ve hevese uymaktan dizginlerse, O taktirde, muhakkak ki cennet barınacak yerdir. (Naziat Suresi 27-41) Bu ayetler peygamberimizin ağzında döküldüğü zaman Mekke’nin azgın müşrik liderleri Cenab-ı Hakk’ın hitabındaki bu ifadelerin aynı zaman da aşağıdaki anlamları da kapsadığını anlama da gecikmezler; “Ey kafirler! Ey Mekke müşrik ileri gelenleri! Sizler Alemlerin Rabbinden asla güçlü / kudretli değilsiniz! O nasıl gökyüzünü yarattıysa, ilahi öğretiye dayalı bir devlet sistemini (Sema metaforu) de yaratacaktır. Bu kaçınılmaz olarak gerçekleşecek ve kimse engelleyemeyecektir. Sizler kurulacak bu iktidardan asla kuvvetli olamayacaksınız ve onu asla yenemeyeceksiniz.” “Bu devleti tıpkı gökyüzü gibi üstün, erişilmez, kuvvetli ve zorlu bir güce sahip kılacağız. Nasıl gökyüzünü sizlerin göremediği direklerle yükselttiysek, kuracağımız devleti de aynı şekilde sizlerin bir türlü göremediğiniz ve siyasetini idrak edemediğiniz desteklerle (direksizlik metaforu) yükselteceğiz.” “İlahi İdeolojiye dayalı devletin bina edilmesinden sonra karanlık günler geride kalacak, aydınlık günler gelecektir. Bu devletin vatanını /ülkesini (arz/ yeryüzü) yerleşik, yaşanabilir hale getirecek ve vatandaşlarının her türlü ihtiyacı (su, otlak) bereketli ürünlerle sağlanacaktır. Nasıl yeryüzünü dengeleme amaçlı dağları oturttuysak aynı şekilde yaratacağımız devlet sisteminde dağlar misali otoriteleri ve teşkilat yapılarını yerli yerine oturtacağız.” “Tıpkı yeryüzünün kozmik kıyameti gibi sizin iktidarınızın da kıyametini gerçekleştirdiğimiz zaman hatalarınızı anlayacaksınız, fakat iş işten geçmiş olacaktır. Sizleri rezil edici çok acı bir azap (ateş metaforu) beklemektedir. Sizler bu zilleti ve aşağılanmayı hak etmektesiniz. Zira sizler azgınlık yapıp bu ulvi davayı desteklemediniz, süfli dünya zevklerini tercih ettiniz ve uzun vadeli geleceğinizi hiç düşünmediniz.” “Ama Allah’a gereği gibi saygı gösteren, onun indirdiği İlahi İdeolojiye iman eden ve nefsini şirkin kötülük ve pisliklerinden uzak tutanlar ise ahirette cennetle ödüllendirileceği gibi bu dünya da cennet gibi bir yaşam elde edecektir.” Tıpkı kıyametin ne zaman kopacağının kimse tarafından bilinmediği gibi Mekke’nin kıyametinin ne zaman kopacağı hususu da hem müminler hem de müşrikler açısında merak edilen bir konudur. Onlar bu konuda sorular yöneltirler. Müminler ümitlenmek için bu soruyu sorarken, müşrikler ise alay, endişe ve birazda korku ile karışık bir duygu ile aynı soruyu sorarlar. Cenab-ı Hak, onların bu meraklı sorularına şu ayetlerle karşılık verir; 42- 46- Sana o saatten (kıyametten / inkılaptan) soruyorlar; “Onun vukuu ne zaman?” diye. Sen onun hakkında ne söyleyebilirsin ki? Onun sonu Rabbine varır, kesin bilgisi O’na aittir. Sana düşen sadece ondan korkanı uyarmaktır. Onu gördükleri gün onlara sanki dünyada yalnızca bir akşam veya bir sabah faslı kadar kalmışlar gibi gelir. (Naziat Suresi: 42-46) Cenab-ı Hak, verdiği bu cevapla elçisine bu hususta herhangi bir bilgi verilmediğini ifade ederken onların dikkatlerini bu hususun vaktinden ziyade olay gerçekleşmeden yapılması gerekene çeker. Yoksa insan ömrü çok kısadır sanki bir sabah ve bir akşam gibi gelir ve geçer. “Nasıl geçtiğini anlamazsınız bile” der. “Gerçekleştiği zaman onun ne kadar yakın olduğunu müşahede edersiniz” diye uyarır. Cenab-ı Mevla kendi indirdiği yasaya uygun bir yönetime doğru gidildiğini müjdelemeye İnfitar Suresiyle devam eder. O, bu oluşumu kıyametten sonraki yeniden yaratılış sahnelerinin temsili ile anlatır. Daha sonra Mekke’nin inkarcılarına dönerek kendilerini mükemmel bir şekilde yaratmış ve çeşitli ikramlarda bulunmuş Rablerine karşı neden kibirli ve mağrur olduklarını sorar. Müteakip ayetlerde o inkarcıların reddettikleri dinin nasıl bir din olduğunu anlatır. Onların reddettikleri din, öyle bir hukuk düzeni öngörüyor ki; “O hukuk düzeninde herkesin hakları güvence altında olacak, herkesin hukuku korunacak. Bu düzende herkesin yaptığı iş ve eylemler kayıt altında olacak ve bu yönetimin işleyişi tamamen yazılı, kayıtlı olacak. Dolayısıyla kimsenin yaptıkları kaybolmayacak. Böylece iyi kimseler yaptıkları güzel eylemlerin karşılığını nimetler olarak alacaklar. Bu düzende yaşayan kötü kimseler ise yaptıkları haksızlık, hukuksuzluk ve kötülüklerin cezası da acı bir şekilde ödetilecektir.” Onların kabul etmedikleri bu dini kimsenin hayal bile edemeyeceği bildirildikten sonra bu dinin egemen olduğu ortamda kimsenin kimseye tahakküm edemeyeceği ve sadece Allah’ın yasalarının egemen olacağı bildirilerek sure nihayete erer. Böylece müşrik Mekkelilerin nasıl bir nimeti teptikleri kendilerine bildirilerek akıllarını başlarına almaları konusunda ikaz edilmiş olur. Bütün bu anlatımlar ahiret ve dünya yaşamları birbiri içine geçmiş bir şekilde anlatılır. Mesela “din günü” peygamberimizin ilahi ideolojiye dayalı kuracağı devletin işleyiş gününü ifade ettiği gibi aynı zamanda Cenab-ı Hakk’ın ahirette kuracağı hesap gününü de ifade eder. 34.2. Dirilişi Görmelerine Rağmen Müşrikler Daha Neyi Bekliyorlar? Rahman Rahim Allah Adına 1-5- Gökyüzü bir çiçeğin tomurcuğu gibi çatlayıp yarılarak yeniden yaratılmaya başladığı zaman, yıldızlar etrafa saçılıp dağıldığı zaman, denizler fışkırtılıp coşturulduğu zaman, kabirler deşilerek ölüler diriltildiği zaman; Herkes ne takdim ettiğini (yaptığını) ve neyi tehir ettiğini (yapmadığını) bilmiştir. (Infitar Suresi 1-5) Peygamberimiz yukarıdaki ayetleri Mekkelilere okuduğu zaman, onlar Kıyametten sonra insanların dünya hayatlarında ne yapıp neyi yapmadıklarının hesabını vermek için mezarlarından dirilecekleri mesajı ile birlikte Mekke’nin toplumsal dirilişini de algılamışlardı. Onlar, başlangıç ayetlerindeki tasvirlerden semanın bir gül tomurcuğu gibi yarılarak açacağı ve yıldızların gökyüzüne dağılıp yeniden her tarafı süsleyeceği ve yeryüzünde yaşam kaynağı olan denizlerin ve ırmakların fışkırtılıp akıtılacağı sahneleri ile Medine’de yeni bir devletin filiz verdiğini, bu devletin çeşitli makamlarında yıldız insanların yerini alacağını, hayat kaynağı ilahi mesajların deniz ve ırmak gibi sel olup akacağını ve hayat süren leşleri dirilteceğini anladılar. Bu hareketin karşısında olan kimseler olsun, hareketi destekleyenler olsun herkesin bu süreçte ne yaptığının ve ne yapmadığının herkesçe ayan beyan açık olacağı da bildirilir. Müteakip ayetlerde ise peygamberimizin teklif ettiği nizamı benimsememeleri nedeniyle Mekkeli müşrikler için etkili bir sorgulama yer almaktaydı; 6-8- Ey insan! (Ey Mekkeliler!) Üstün kerem sahibi olan, seni yaratan, seni son derece ölçülü ve dengeli bir şekilde tasarlayan ve dilediği bir surette seni terkip eden Rabbine karşı seni aldatarak mağrur kılan şey nedir? (Infitar Suresi 6-8) Bu ayetleri duyan Mekkelilerin çok büyük bir sarsıntı geçirdikleri muhakkaktı. Cenab-ı Hakk’ın onları son derece ölçülü, dengeli ve mükemmel bir tasarıma sahip olarak yaratması ile çok büyük ikramlara mazhar kılmasına rağmen onların Rablerine boyun eğmeye yanaşmamalarının ve O’na karşı diklenmelerinin / büyüklenmelerinin sebebi kendilerine sorulur. Normal şartlarda insanlar nimet ve ikramlar karşısında hemen boyun eğen bir davranış sergilerken Rabblerine boyun eğmede gösterdiği kibrin anlaşılabilir bir şey olmadığı belirtilir ve bunun ancak bir aldatma / kandırma ile mümkün olabileceği belirtilerek sorulur; “Seni Rabbine karşı nankör ve gururlu olma konusunda aldatan şey nedir?” Cenab-ı Hak surenin sonraki bölümünde gelmesi kaçınılmaz olan ilahi / hukuk düzenini elçisi dahil kimsenin hayallerinin bile yetmeyeceği ifade edilir; 9-19-Yapmayın ama! Siz Dini / hak ve hukuku düzenini / ilahi ideolojiye dayalı devleti reddediyorsunuz. Halbuki (o düzende, o dinde) sizi koruyan muhafızlar ve yaptığınız bütün iş ve eylemleri kaydeden şerefli yazıcılar vardır. Onlar fiillerinizi / yaptıklarınızı bilirler. İçinizdeki “Ebrar / iyiler”, elbette ki iyi fiillerinin karşılığı olarak nimetler içinde olacaklar, “Facirler / kötüler” ise kesinlikle kötülüklerinin cezası olarak cahimde olacaklardır. Dinin egemen olduğu gün (hak ve hukuk düzeninin egemen olduğu gün) oraya atılacaklar ve o suçlular cezalandırmadan asla kaçıp kurtulamayacaklar. Dinin egemen olacağı günü sana kim bildirebilir? Nasıl idrak edebileceksin ki O Din Günü’nü? O gün (dinin / hak ve hukuk düzeninin egemen olduğu gün), kimse kimseye malik olamaz / efendilik yapamaz. O gün buyruk / hüküm sadece Allah’a aittir. (Infitar Suresi 9-19) Peygamberimizin Mekkelilere okuduğu bu ayetlerde ahiret sahneleri ve dünyadaki sahneler birlikte verilir. Hem dünyada müminlerin uygulayacağı ilahi öğretiye dayalı düzenin nasıl olacağı hem de Cenab-ı Hakk’ın kozmik yapıda uygulayacağı düzenin nasıl olacağı birlikte anlatılır. Mekkeliler bu okumalardan kozmik düzendeki işleyiş ve ahiretteki ilahi işleyiş anlatımı içerisinde Cenab-ı Hakk’ın elçisine indirdiği ilahi ideolojiye dayalı sistemin işleyişini de algılarlar. Şöyle ki; “Yapmayın böyle! Aklınızı başınıza devşirin! Kanmayın! Aldanmayın! Zira reddettiğiniz şey Allah’ın dini. Bu din size bu kadar ikramda bulunan Rabbinizin sizin iyiliğiniz için öngördüğü sosyal ve hukuk düzeni. Can, mal, nesil, akıl emniyetiniz ve tüm haklarınız bu düzen / sistem sayesinde muhafaza altına alınacaktır. Bu sistemde her şey yazılı olacak. İnsanların yaptıkları kayıt altına alınacaktır. Bütün işlemler belge üzerinden olacaktır. Cenab-ı Hakk’ın kozmik alemde değerli yazıcı melekler eliyle bütün kullarının yaptıklarını kayda alması gibi İlahi düzende sistemin şerefli memurları da insanların fiillerini ve ilişkilerini kayıt altına alacaktır. Nasıl ki yazıcı melekler insanların her yaptığı ameli biliyorlar ve kayıt altına alıyorlarsa aynı şekilde ilahi düzende öylesine bir sistem, öylesine bir bürokratik yapı tesis edilecek ki nikah, alışveriş, sözleşmeler, mülk edinme, miras, borç alacak, ceza / mükafat, ücret vb. tüm insan ilişkileri kayıtlı olacak ve bilinecektir. ([3] )” “Yine nasıl ki kozmik kıyametten sonraki hesap gününde yazıcı meleklerin kayıtları üzerinden insanların hesapları görülecek ve iyilik yapan kişiler cennetle ödüllendirilecek ve kötülük yapanlar cehennemle cezalandırılacaksa aynı şekilde ilahi ideoloji ile işleyen düzende de iyi insanların yaptıkları iyiliklerin karşılığı olarak nimetler verilecek, kötü insanların yaptıkları kötülüklerin ise cezaları verilecektir. İnsanların fiilleri ve ilişkileri kayıt altında olunca ve adaletli bir hukuk sistemi işletilince herkes yaptıklarının karşılığını alacaktır. Hesap görüleceği zaman herkese işlediği amelin karşılığı tastamam verilecektir. Kimseye de haksızlık yapılmayacak ve hiç kimse hak ettiği cezalandırmadan kaçıp kurtulamayacaktır.” “Bu sistem öyle mükemmel bir sistem olacak ki tahayyül etmenize imkân ve ihtimal yoktur. Ama ahiretteki hesap gününde nasıl ki hakimler hâkimi olan Allah’tan başka kimsenin hesap görmede bir etkinliği olmayacaksa ve kimsenin kimseye tahakkümü olamayacaksa bu örneğe bakarak ilahi ideolojiye dayalı kurulacak sistemdeki adaleti de anlamaya çalışın.” “İlahi ideolojiye dayalı sistemde şirk sisteminde olduğu gibi efendiler, üstün ve ayrıcalıklı sınıflar, sorgulanamayan ve hesaba çekilmeyen sınıflar olmayacak. Bu düzende Allah’ın hükmü hâkim olacak, kimse kimseye efendilik yapamayacak, kimse hesaptan kaçamayacak ve herkese yaptığının karşılığı verilecektir. Hesap gören hakimlerin, müfettişlerin, deneticilerin hesap görme hususunda uyacakları kurallar ise sadece Allah’ın ölçüleri olacaktır yani adalet ve hakkaniyet. Ey Mekkeli Kafirler! İşte kabul etmediğiniz hukuk düzeni böyle bir düzendir. Neyi reddettiğiniz üzerine bir daha düşünün.” [1] ) NOT: Bildikleri şey için genelde bir damla su veya topraktan diye tefsir edilmiştir. Halbuki kendi ifadeleri metaforik olarak “ateş” yani hiddet, öfke, şiddet, zorbalık, menfaat, fırsatçılık, kendine yontma, kudret,… kötü sıfatlarla karakterlenmiş bu kimseler cennete girmeyi umuyorlar. Halbuki esenlik yurduna bu karakterlerde olanlar girebilirler mi? Orası toprak gönüllülerin “toprak”tan yaratılanların yurdudur. (A.A) [2] ) Hayat Kaynağı Kur’an Tefsiri- Prof Dr. M.Said Şimşek 5. Cilt sahife 375 [3] )NOT: İnsanların eylemlerinin kayıt altında olmasının önemi nedir? Şirk toplumunda hakim güçler zayıflara karşı zulüm içerisinde olduklarından ilişkilerin yazılı olmasını istemezler. Bunun istisnası ise hakim güçlerin kendi haklarını korumaya yönelik ilişkilerde yazılı olmasını ararlar. Böylece insanların haklarının korunması için hak iddia edebilecek kanıt belge düzenlenmediğinden hakim güçlerin yaptıkları yanında kar kalır. Şirk sistemlerinde zalimlerin hiç kimseye hesap verme sorumluluğu olmamaktadır. Toplumdaki ilişkiler yazılı belgelere dayanmadığında mazlumların haklarını almak için dayandığı herhangi bir kanıtı bulunmamaktadır. Halbuki İlahi ideolojiye dayalı sistemlerde tüm beşeri ilişkiler kayıt altına alındığından mazlumlar haklarını korumada en büyük güvenceye kavuşurlar. (A.A) 34.3. Diriliş Kaçınılmaz Olarak Gerçekleşecektir İlahi İdeolojiye doğru gidiş, geri dönülmez bir noktaya gelmişti. Akabe görüşmeleri Medine’de yeni bir devletin oluşumuna kapı aralamıştı. Artık yakın gelecekte şirk sistemi yıkılacaktı. Böylece şirk sistemi ile oluşturulmuş toplumsal kast ve sınıflar ortadan kalkacak ve herkesin kardeş olduğu ilahi bir sistem gelecektir. Allah Resulünün yıllardır yaptığı mücadele, meyvelerini vermeye başlamış ve bu gidişatın sonunda insanlar Rabblerine yani onun öngördüğü ilahi sisteme kavuşacaklardır. O gün İlahi ideolojiye çağrıya (Kur’an’a) kulak verenlerin hesabı tıpkı ahiretteki gibi kolay olacak ve sevincini dostlarıyla birlikte kutlayacak. Fakat bu çağrıya (Kur’an’a) sırt çevirenler ise ölmeyi yeğleyecek kadar acı bir azaba mahkûm olacaktır. Cenab-ı Hak, bu durumu müminlere müjder, müşriklere ise uyarı ve tehdit olarak anlatmayı Inşikak Suresi ile sürdürür. Gelecekte vukuu bulacak bu olayların ihbarı yine kozmik kıyamet temsilleri üzerinden anlatılır; Rahman Rahim Allah Adına 1- 15- Gök Rabbini dinleyip yarılarak boyun eğdiğinde. Yeryüzü de Rabbini dinleyip içinde ne varsa atıp, boşaltarak ve dümdüz hale gelerek boyun eğdiğinde! … Ey insan! Sen de muhakkak ki Rabbine doğru çalışıp çabalamaktasın! Sonunda O’na kavuşacaksın! / Sonunda O’na boyun eğeceksin! İşte o zaman kitabı sağ eline verilen kişi, kolay bir hesapla hesaba çekilecek ve sevinçli olarak yakınlarına dönecektir. Kitabı kendisine arkasından verilen kişi ise ölmeyi çok isteyecek ama o alevli ateşe girecektir. Çünkü o, arkadaşları / dostları içinde sevinçliydi ve o asla böyle bir hale gelmeyeceğini düşünüyordu. Halbuki Rabbi onu çok iyi görüyordu. (İnşikak Suresi 1-15) Hz.Muhammed’in@ kendilerine okuduğu bu ayetlerden mümin olsun müşrik olsun Mekkelilerin aşağıdaki anlamları çıkarmaları mukadderdir; “Yakın zamanda kurulu sistem çökecek (semanın / gökyüzünün yarılması metaforu) ve toplumsal kastlar, sınıflar yerle bir edilecek, kabileler birbirine yaklaştırılacak (yeryüzünün dümdüz edilmesi metaforu) ve kimsenin kimseye takvadan başka bir üstünlüğü olmaksızın herkesin Allah’ın kulları olarak kardeşce bir sisteme doğru gidilecek.” “Ey Mekkeliler! Bir kısmınız bu inkılabı gerçekleştirmek için çalışıp çabalamakta diğer kısmınız ise bu inkılabı engellemeye uğraşmaktadır. Fakat bütün bu çabalarınızın sonunda hepiniz Rabbinizin öngördüğü sisteme doğru gitmektesiniz. Bundan kaçış yok! Tıpkı bu dünya da yaptıklarınızın hesabının ilahi mahkemede görüleceği ahirete doğru gidişinizin kaçınılmazlığı gibi aynı şekilde bu dünyadaki yaşamınızda da ilahi sosyolojik kurallar geçerlidir. Bu kurala göre şirk sisteminiz bir gün yıkılır ve insanlar şirkin karanlıklarından kurtularak ilahi nurun aydınlığına kavuşurlar. Herkes Rabbine kavuşmaya doğru gitmektedir.” “Rabbimizin öngördüğü sisteme geçilince / o inkılap gerçekleşince ilahi ideolojiyi benimseyenlerin hesapları kolay olacak ve onlara dokunulmayacak. Onlar bu davanın yoldaşları olan dostlarının arasına büyük bir sevinç ve mutlulukla katılacak ve bu coşkuyu onlarla birlikte kutlayacaktır. Bu mutluluk ve coşkunun tarif edilemez boyutlardaki büyüğünü ise ahirette yaşayacaklardır.” “Ama ilahi ideolojinin çağrısı olan Kur’an’a / kitaba sırtını dönmüş kişiler (kitabı arkasından verilecek kişi metaforu) ise o inkılaptan sonra ölmeyi isteyecek. O, seçkinlerden, ileri gelenlerden, kodamanlardan iken inkılaptan sonra en aşağı konuma düşecek ve içine düştüğü bu hal onu yakıp kavuracaktır. Bu durumun daha beterini ahirette yaşayacak ve alevli ateşe girecektir. O bu azabı hak etmektedir. Çünkü o ilahi yasayı inkâr ediyor ve bu inkılabın asla gerçekleşmeyeceğini sanıyordu. Dahası o kendisini uyaranlarla alay edip kendi yandaşları içerisinde bu alayları ile zevklenip eğleniyordu. Fakat Rabbi onun yaptıklarını çok iyi görüyordu.” Cenab-ı Hak, müteakip ayetlerde müminlere temsillere yemin ederek yol göstermektedir. Onların hicret için gecenin karanlık örtücülüğünden istifade edilerek adım adım ilerlenmesine işaret edilmektedir; 16 -19- Artık bundan sonra akşam vakti şafağın kızıllığına, geceye ve gecenin örtüp bürüdüğü şeylere, dolunay olduğu zamanki Ay’a yemin ederim ki, siz kesinlikle adım adım ilerleyeceksiniz / bir tabakadan diğer bir tabakaya geçeceksiniz. (İnşikak Suresi 16-19) Hz.Muhammed’i@ dinleyen müminlerin bu ayetlerden şu hususları anlamış olmaları kuvvetle muhtemeldir; “Ey iman edenler! Bundan sonra hicret için yapacağınız yolculuklarda gecenin karanlığını ve dolunayın aydınlığını kullanın. Gecenin karanlığı sizi örtecek ve düşmanlardan koruyacak fakat diğer taraftan dolunayın aydınlığı da sizin yolunuzu aydınlatacak. Böyle böyle adım adım ilerleyeceksiniz.” Fakat aynı ayetler peygamberimizi dinleyen müşriklerin zihinlerinde ise şu algıların yaratılmış olması kuvvetle muhtemeldir; “Ey Müşrikler! Bundan sonra gecenin tüm karanlığına rağmen iman edenler dolunayın aydınlığında adım adım ilerleyecek, derece derece yükselecekler ve hedeflerine ulaşacaklar. Sizler ise aşama aşama geri gidecek ve safha safha kaybedenlerden olacaksınız.” Cenab-ı Hak, surenin son ayetlerinde gidişat böyleyken hala neden iman etmedikleri ve neden ilahi ideolojinin çağrısına (Kur’an’a) boyun eğmedikleri konusunda müşrikleri sorgular. Onların inkarlarının altında yatan düşüncenin ne kadar saklasalar da kendisi tarafından gayet iyi bilindiğini vurgular. Ama bundan sonra kendilerini kurtaracak son fırsatı da kaçıracaklar ve kendilerini çok acı azaplar bekleyecektir. Bunlar artık son çağrıdır. Bu son çağrıya uyarak iman eden ve erdemli amellerde bulunanlara ise sonu gelmez mükafatlar vardır; 20-25- Hal böyleyken o kafirlere ne oluyor da iman etmiyor ve Kur’an ile çağrıldıklarında boyun eğmiyorlar da tam aksine davranıp inkarda direniyorlar? Hâlbuki Allah, içlerinde sakladıklarını en iyi bilendir. Artık sen onlara elem verici bir azabı müjdele. Ancak iman etmiş ve salihatı işleyen kimseler müstesnadır. Onlar için tükenmez bir ecir vardır. (İnşikak Suresi 20-25) 34.4.Diriliş Karşısında İnsanların Pozisyonları ve Akıbetleri Akabe görüşmelerinde alınan kararlar uyarınca Mekke’deki Hz.Muhammed@ yanlılarının Medine’ye hicret etmeleri gerekmekteydi. Medine’de İlahi ideolojiye uygun bir devlet teşkilatı oluşturulurken sistemi iyi bilen uygulayıcı kişilere ihtiyaç vardı. Risaletin başlagıcından itibaren peygamberimizin yanında yer almış ve bizzat onun tarafından yetiştirilmiş öncü müminler bu sistemin yürütücüsü olacaklardı. Ayrıca diğer müminlerinde sistemin muhafızlığını yapmaları ve sistemin başındaki lideri koruma ve kollama vazifelerini yapmaları gerekiyordu. Fakat hicret etmenin ne kadar zor olduğu herkesin malumudur. İnsanın yerleştiği yerden göç edip yeni bir vatan edinmesi ve orada yer edinmesi herkesin göze alabileceği bir durum değildir. Zira önü belirsizliklerle doludur ve insanlar belirsizliklerden çok korkar. Kendisini hangi tehlikenin beklediğini, hangi zorluklarla karşılaşacağını bilememek insanı böyle kararlar vermesinde tereddüde sokar. Bu nedenle Mekkeli iman edenlerden bazıları hicret konusunda tereddüt yaşıyorlardı. Onların bu korku ve endişelerinin giderilmesi ve teşvik edici söylemlerin sarf edilmesine ihtiyaç vardı. Ayrıca arafta olanlara da son mesajlar verilerek onların da müminlerin yanında yer almalarını sağlamak için teşvik edilmeleri yerinde olacaktı. Onların peygamberimizin safında şu anda yer almaları ile sonra yer almalarının veya hiç safını değiştirmemelerinin getireceği akıbetler gösterilerek bu harekete katılımları sağlanmalıydı. İnsanın içinden geçenleri ve yaşadıkları endişe, korku ve tereddütleri bilen Cenab-ı Hak, onların bu tereddüt ve korkularını gidermek, onları teşvik etmek için elçisine Vakıa Suresini inzal eder. Vakıa Suresi gerçekleşmesi kaçınılmaz olan diriliş / inkılab olayına işaret eden ayetlerle başlar ve bu olay karşısındaki duruşlarına göre insanlar (ki o sırada muhatap kitle Mekkelilerdir) üç sınıfa ayrılır ve onları bekleyen akıbetleri anlatılır. Bütün bu anlatı kozmik kıyamet ve hesap günü metaforu içerisinde verilerek yakın gelecekte Mekke toplumunun yaşayacağı toplumsal kıyamete ve sonrasında insanların başlarına gelecek olanlara işaret edilir; Rahman Rahim Allah adına 1-10- Gerçekleşecek olan gerçekleştiği zaman, onun yalan olmadığı apaçık ortaya çıkacaktır; O kimini alçaltır, kimini yüceltir. Yer (şiddetli) bir sarsıntı ile sarsıldığında, dağlar parçalanıp darmadağın edildiği, toz-toprak haline geldiğinde (işte o gün), sizler de üç sınıfa ayrılırsınız. Sağdakiler; Ah! ne (mutlu) kimselerdir o sağdakiler! Soldakiler; Ah! ne (mutsuz) kimselerdir o soldakiler! Öndekiler ise öne çıkanlardır / öncülerdir. (Vakıa Suresi 1-10) Gerçekleşecek olan o kozmik kıyamet / toplumsal kıyamet (İnkılab) gerçekleştiği zaman, onun uydurulmuş bir iddia olmadığı apaçık ortaya çıkacaktır. Nasıl ki kozmik kıyamet vuku bulduğunda yeryüzü müthiş bir sarsıntı ile sarsılacak ve dağlar paramparça olacak ve insanlar hesaba çekildiğinde hesabın sonucuna göre kimse eşit olmayacak, kimisi en aşağı tabakada, kimisi de en yüksek tabakada yerini alacaksa aynı şekilde peygamberimizin gerçekleştireceği inkılap ile ülke (Mekke) şiddetli bir sarsıntı ile sarsılacak ve devrilen müşrik otoriteler parça parça olacak, dağlar gibi darmadağın, un ufak edilecekler, alçalacaklar, iman eden Mekkeliler ise yücelecektir. İşte o gün Mekkeliler üç sınıfa ayrılacaklar; O sınıflardan sağ tarafta olanlar; Hz.Muhammed’in@ getirdiği mesajları benimseyen ve sağduyu ile davrananlar yücelecek ve mutluluk onlar için olacaktır. Çünkü onlar sağduyulu davranmış, ilahi ideolojiye inanmış ve onun önderi Allah elçisinin safında yer almışlardır. O sınıflardan sol tarafta yer alanlar; Hz.Muhammed’in@ getirdiği sistem önerisine karşı duran ve mesajlara sol durup, kulak tıkayıp onları reddedenlerdir ki onların vay haline! İşte soldaki o kimseler perişan olacak kimselerdir. O sınıflardan üçüncüsü ise Hz.Muhammed’in@ getirdiği sistem önerisini gerçekleştirmek için öne çıkanlardır, öncülerdir yani davaya önderlik yapanlardır. Cenab-ı Hak, ilahi ideolojiyi desteklemekte öncü olanları kendisine en yakın kimseler olarak niteler ve onlara ahirette verilecek ödül üzerinden bu dünyada ihsan edilecek ödüle de işaret eder. Ayetlerin muhataplarının Mekke’deki toplum olması hasebiyle onların çoğunun halihazırdaki öne çıkan kimselerden olduklarını vurgularken azının da bu harekete sonradan katılan ve yaptığı fedakarlık ve katkıları ile öne çıkan kimseler olduklarını belirtir; 11-26- İşte Allah’a en yakın olanlar bu öne çıkanlardır / öncülerdir! (Onlar) esenlik ve mutluluk bahçelerindedir, Onların çoğu evvelkilerden, çok azı da sonrakilerden, mücevheratla işlenmiş tahtlara yaslanarak karşılıklı otururlar. Gencecik uşaklar dolanır çevrelerinde. Sürekli hizmete adanmışlardır. Yaptıklarının bir ödülü olarak baş ağrıtmayan ve sarhoşlukta vermeyen tertemiz pınarlardan doldurulmuş kâseler, ibrikler ve fincanlarla ve seçebilecekleri bin bir çeşit meyveyle ve canlarının çekebileceği her çeşit kuş etiyle etraflarında dolaşan gün görmemiş saklı inciler gibi güzel gözlüler vardır. Orada ne boş konuşmalar duyacaklar ne de günaha yönelten bir çağrı, ama sadece iç sükûneti ve barış müjdesi / sağlam sözler. (Vakıa Suresi 11-26) Harekete yaptığı katkılarla öne çıkan bu öncü grup, hem Allah’a yakınlaştırılma şerefine nail olacaklar hem de esenlik ve mutluluk bahçelerinde ağırlanacaklardır. Yukarıdaki ayetlerde bu öncülere verilecek mükafat cennet bahçeleri olarak sahnelenir. Onlara yapılacak hizmet ve sunulacak nimetler sıralanır. Onların oradaki yaşamları herkesi cezbeden muhteşem bir huzur ve mutluluk olarak tasvir edilir. Bu sahneleri aynı zamanda peygamberimizin gerçekleştireceği toplumsal inkılaptan sonra hareketin öncülerinin daha bu dünya hayatındayken karşılaşacakları mükafata bir metafor olarak alırsak şöyle betimlemeler mümkün olacaktır; “Hareketin öncüleri inkılaptan sonra yönetimde söz sahibi yani makam sahibi olacaklar ve çok üstün makamlara kavuşacaklardır. İlahi ideolojiye dayalı olarak kurulacak devleti bu önderler yöneteceklerdir.” “O önderlerin etrafında genç hizmetçiler ve memurlar dolanarak kendilerine hizmet edecekler ve onların emirlerini yerine getireceklerdir. O öncü sınıfın inkılaba kadar yaptıklarının bir ödülü olarak onlara her türlü güzel içecekler, bin bir türlü meyve ve kuş sütü dahi eksik olmayan yemekler en güzel surette sunulacaktır. Her türlü hizmetleri anında ve zahmetsizce yerine getirilecektir.” “Onlar, makamlarında sürekli insanların yararına işlerle uğraşacaklar, halkın ihtiyaçlarını karşılamak, sorunlarını çözmek için istişare edecekler. Halka huzurlu ve mutlu bir yaşam sürmeleri için yapılması gerekenleri konuşacaklar ve asla halkın zararına, kötülüğüne ve yanlış işler üzerine bir diyalogları olmayacaktır. Onların toplantılarında sürekli doğruluk, dürüstlük hâkim olacaktır. Onlar, toplantılarında daima kamunun yararını, huzurunu ve selametini gözeteceklerdir.” Bu hareketin öncüleri gelecekte hayallerin bile erişemeyeceği ödüllerle ödüllendirileceği bildirildikten sonra öncü olmasa da bu hareketin destekçisi olmuş sağduyu sahibi müminlere de verilecek mükafatlar sıralanır. Onların yaşam konforlarının da son derece iyi olacağı ahiret hayatı üzerinden şöyle anlatılır; 27-40- Sağdakilere gelince, nedir bu sağdakilerin (ödülü)? (Onlar), meyve dolu sidre ağaçları arasında (bulacaklar kendilerini), dolgun salkımlı muzlar, genişçe yayılmış gölgeler, şarıl şarıl akan sular, tükenmeyen, eksilmeyen, hiçbir surette esirgenmeyen birçok meyveler içindedirler. Ve şüphesiz biz bu nimetleri öyle bir yaratışla yarattık ki, hepsi bir ayarda, el değmemiş ([1] ) ve çok cazibeli / albenilidirler. Bütün bunlar sağdakiler içindir. Bunların (sağdakilerin) bir kısmı evvelkilerden, bir kısmı da sonrakilerden. (Vakıa Suresi 27-40) Sağduyu sahibi olup da Hz.Muhammed@ safını seçen müminlerin ahirette alacağı ödüllere ilave olarak bu dünyada da kendilerine verilecek ödüller şöyle ifade edilebilir; “Hz.Muhammed’in@ getireceği sisteme ve İnkılaba destek vermiş olan halkın ödülü, bu dünya da konforlu bir yaşam olacaktır. Öyle konforlu bir yaşam ki adeta “bir eli yağda diğer eli balda” olacaktır. Son derece lüks ve refah içerisinde yaşayacaklar ve bu refahın sınırı olmadığı gibi nimetlerin en güzelleri, en iyileri ve en mükemmelleri bu halk için üretilecektir.” “Bu halkın bir kısmı peygambere ilk çağrısında destek verenlerden olacak bir kısmı da sonradan katılanlardan olacaktır ama hepsine de bol nimet verilecektir. Asla aralarında ayrım yapılmayacaktır. Yapılan bu tanımlama ile arafta kalan Mekkeliler de bu harekete katılmaya davet edilmekte ve bu fırsatı kaçırmamaları için teşvik edilmektedir.” Fakat bu harekete soğuk bakanları / katılım sağlamayanları bekleyen akıbet ise çok acıklı azap olacağı bildirilir. Onların bu harekete karşı çıkmış olmaları, refahlarını terk etmemeleri, şımarıkça hareketleri ve çirkin davranışlar sergilemeleri yanında bir de ilahi yasanın hem ahiret hem de dünyadaki sonuçlarını inkâr etmeleri nedeniyle bu azabı hak etmektedirler. Cenab-ı Hak onların akıbetlerini şu ayetlerle bildirir; 41-56- Soldakilere gelince, peki bu soldakilerin ödülü nedir? Onlar kızgın ateşte, kaynar sularda ve serinliği ve gölgesi olmayan, kapkara duman tabakası altındadırlar. Çünkü onlar geçmişte refah içinde şımarırlar ve çirkin / büyük günahları işlemekte ısrar ederlerdi. Ve derlerdi ki; “Ölüp toprak olduktan ve çürümüş kemik haline geldikten sonra mı biz diriltilecekmişiz? Gelip geçmiş atalarımız da mı?” ([2] ) De ki; “Öncekiler de sonrakiler de belli bir günün, belli vaktinde mutlaka toplanacaksınız. Sonra siz ey yoldan sapanlar ve hak dini yalan sayanlar! Zakkum ağacının meyvesiyle karınlarınızı dolduracak, üstüne de kaynar su içeceksiniz! Hem de susamış develerin suya saldırışı gibi saldırarak içeceksiniz.” İşte hesap gününde onlara (soldakilere) ikram edilecek ziyafet! (Vakıa Suresi 41-56) Cenab-ı Hakk’ın ahiret yaşamı üzerinden bildirdiği bu akıbetin dünyadaki karşılığına ise şöylece işaret edilmiş olur; “Peygamberin getirdiği sistem önerisine soğuk bakan, ona karşı çıkan soldakilerin ödülü ise içlerini kasıp kavuran zilletli bir yaşamdır.” “Öyle ki onlar o yaşamlarında hiç rahat yüzü görmeyecekler daima canları yanacaktır. Zira onlar inkılaptan önce peygambere karşı çıkmışlar, refah içerisinde sürdürdükleri hayatı sadece kendilerine tahsis etmişler, şımarmış ve çok çirkin günah, terbiyesizlik, hukuksuzluk, zalimlik içerisinde yer almışlardır.” “Dahası toplumu ifsat edip öldürdükten, çürümüş bir toplum haline getirdikten sonra bu toplumun gelişmesinin, dirilmesinin imkânsız olduğunu, sanki gerilik ve perişanlığın asıl müsebbibinin toplumun alt tabakası imiş gibi toplumun dirilmesinin imkânsız olduğunu iddia etmiş olmaları azabı hak etmelerinin bir diğer sebebini teşkil ettiği de bildirilir. Üstelik toplumlarının dirilmesini geçmiş atalarının hiç gündemlerine almamış olmalarını da sebep göstermeleri onların ne kadar akılsız olduklarını ve cezayı hak ettiklerini göstermektedir.” Cenab-ı Hak elçisinden onlara şöyle söylemesini ister: “Hepiniz bir gün mutlaka uyanacak / dirilecek ve bu ilahi sistem modeli ile insanların nasıl tevhit olduğunu, nasıl bir araya geldiğini ve böylece nasıl bir ruh ile dirilip canlandığını göreceksiniz. Ama bu ilahi sisteme karşı olan sizler tercihleriniz nedeniyle ne kadar büyük bir yanlış yaptığınızı anlayacak ve bu sistem aleyhine sarf ettiğiniz sözlerin kendiniz için zehirden / zakkumdan beter olacaktır. O laflarınızın öyle yenilir yutulur cinsten olmadığını anlayacaksınız. İnkılaptan sonra hesap gününde önünüze getirilecek olanlar bu türden yaptığınız yanlışlarınız olacak ve doğru yola dönmüş olsanız da hakikati anlayıp çizginizi değiştirmiş olsanız da sürekli önünüze bu yaptıklarınız konacak ve bir türlü içiniz huzur bulmayacaktır. Sürekli içiniz yakıp kavuran bir ızdırap içerisinde olacak ve kendinizi rahatlatacak ortamlar arayacaksınız.” “Mekkeli tüm müşriklerin ilahi ideolojiden yana saf tutmamalarının arkasında yatan endişe, korku ve tereddütlerini gidermeye sıra gelmiştir. Müteakip ayetlerde onların bakışları kendi yaratılışlarına çevrilerek gerek ahiretteki yeniden yaratılış gerekse de bu dünyadaki toplumsal dirilişin imkansızlığı konusundaki önyargılarının saçmalığı ortaya konur. Daha sonra rızkı kendilerinin yaratmadığı vurgulanarak Allah’ın dilemesi halinde her zaman ve her yerde insanların rızıksız kalabileceği bildirilerek onların Medine’ye hicret etmeleri halinde rızıksız kalma endişe ve korkularının yersizliği / saçmalığı ortaya konur; 57-68- Sizi yaratan Biziz. O halde (sizi tekrar dirilteceğimize de) iman etmeli değil misiniz? Şimdi düşünsenize o döküp durduğunuz meniyi! Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa Biz mi yaratıyoruz? Aranızda ölümü takdir eden de Biziz. Bize mâni olacak hiçbir güç yoktur. Kılıklarınızı / suretlerinizi / durumunuzu / ahvalinizi değiştirmek ve bilemeyeceğiniz bir yaratılışla sizi inşa etmek üzereyiz. Madem ki ilk yaratılışı çok iyi bildiniz, o halde (sizi tekrar dirilteceğimiz üzerinde) neden düşünmüyorsunuz? Ektiğiniz tohuma baksanıza! Siz mi onu yetiştiriyorsunuz yoksa Biz mi? Eğer isteseydik onu kuru çöp haline getirirdik, siz de şaşıp kalır, pişman olurdunuz: “Eyvah! Emeklerimiz boşa gitti.” Hatta “doğrusu biz rızıktan mahrum kaldık, sefalete mahkûm olduk.” derdiniz. (Vakıa Suresi 57-67) Bu ayetleri peygamberimizden dinleyen Mekkelilerin zihninde aşağıdaki hususların canlanacağı muhakkaktır. Cenab-ı Hakk’ın sözlerini şöyle tefsir etmek mümkündür; “Siz meniden yaratıldığınıza bir bakın bakalım. Bu yaratılışta sizin katkınız ne kadar? Tırnağını bile yaratamadığınız kendi bedeninizin sizi ilk defa yaratanın bu yaratmasını tekrar etmeyeceğini iddia etmeniz ne kadar büyük bir aptallık olduğunu anlayın. Ayrıca ne yaşlanmayı ne de ölümü durdurabiliyorsunuz. Bunda da hiçbir payınız yok. Yoktan yaratılışınız ve ölümünüz hakkında hiçbir dahliniz olmamasına rağmen bu varoluş ve yok oluşları yaratan Rabbinizin sizi yeniden yaratacağına dair ihbarını nasıl reddedebiliyorsunuz.? Bu reddediş hangi akla sığar? İradesi ve kudreti elinizde olmayan bir hususta nasıl ahkam kesersiniz.? Rabbiniz sizi ölümünüzden sonra yeniden yaratılmanızı istese buna nasıl mâni olacaksınız? Ya da kim mâni olabilir? Ayrıca sizin toplumsal olarak yeniden varoluşunuzu Rabbiniz murat etse bunu kim engelleyebilir? Çok akılsız bir inkâr içindesiniz.” “Ayrıca rızkınızın kesileceği korku ve endişesi ile elçimin peşinden gitmiyorsunuz. Sanki şimdiki rızkınızı kim veriyor? Siz mi rızkınızı yaratıyorsunuz yoksa biz mi? Ektiğiniz tohumu yetiştiren ve sofranıza nimet olarak gelmesini sağlayan Biziz. İstesek şimdide işi kaynağından hallederiz de sizin korktuğunuz başınıza getiriveririz. Ektiğiniz tohumu filizlendikten sonra kurutup çerçöp haline getirsek siz ne yiyeceksiniz? Size yiyeceği kim yaratacak? Rızkınız böyle bir kısıtlamaya uğradığında ‘eyvah mahvolduk, aç kaldık, sefil olduk’ şeklinde feveran etmiyor musunuz? Hadi rızkınızı yaratın bakalım. Madem rızkınız konusunda da sizin iradeniz mutlak değil, o halde bizim ideolojimizi sırf rızkınızı kaybedeceğiniz endişesi ile inkâr etmeniz ne kadar mantıksız değil mi?” Cenab-ı Hak Mekkelilerin ilahi ideolojiyi reddedişlerinin mantıksızlığını ortaya koymaya insanların hayati ihtiyacı olan suyu verenin de kendisi olduğu, ateşin kaynağının da kendisi olduğu hususları ile devam eder. İnsanların varoluşu ile varlığını devam ettirmede en hayati ihtiyaçlarını karşılayan yüce yaratanın insanın sosyal hayatı için en önemli ihtiyacını da karşılamak için inzal ettiği ideolojiyi reddetmesinin akıl dışılığı ortaya konur. Halbuki Alemlerin Rabbi tarafından insana bu dünya hayatında da şerefli, rahat ve konforlu bir yaşam sürmesi için çok değerli, feyizli düsturlar, ilkeler ve öğretiler göndermekte olduğu bildirilir. İnzal edilen ilahi ideolojinin paradigmalarına, ilke ve düsturlarına bakılması halinde onların ne kadar insanın yararına olduğu görüleceği, onların ne kadar değerli, faziletli ve temiz hususlar olduğu görüleceği beyan edilir. İyi niyetli ve temiz bir kalple bu düsturlara yaklaşanlar bunların değerini idrak edebileceğine de vurgu yapılır; 68-80- Peki içtiğiniz suya ne dersiniz? Onu buluttan siz mi indirdiniz, yoksa Biz mi? Dileseydik onu (içemeyeceğiniz şiddette) acı / tuzlu da yapardık. Şükretmeniz gerekmez mi? Peki, yakmakta olduğunuz ateşe ne dersiniz? Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan Biz miyiz? Biz onu hem bir ihtar / muhtıra / ibret? hem de alandaki muhtaçların / ihtiyaç duyanların faydalanmaları için vesile kıldık; Öyleyse Ulu Rabbinin yüce adını tenzih et! Hayır! Kısım kısım indirilen Kur’an’ı / çağrıyı kanıt gösteririm ki! Eğer anlarsanız bu gerçekten çok büyük bir kanıttır. O, çok feyiz veren, şereflendiren bir Kur’an’dır. / çağrıdır. O iyi korunmuş bir kitaptadır. (Levh-i Mahfuzdadır.) Ona tertemiz olanlardan başkası dokunamaz. (Onu yalnızca temiz kalpli olanlar doğru olarak anlayabilir.) Alemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. (Vakıa Suresi 68-80) Surenin son ayetlerinde ise Cenab-ı Hakk’ın kulları için yol gösterici ilke ve düsturlarına çağırmasını Mekkeli müşriklerin küçümsediği ve kendilerine verilen bu nimete şükredeceklerine ret ettikleri bildirilir. Fakat onların bu reddedişleri kendi yıkımlarını önleyemeyeceği ve onların içinde bulundukları çaresizlikleri ise sekaret halindeki bir kişi karşısındaki çaresizlik örnekliğinde anlatılır; “Şöyle bir düşünün! Can boğaza geldiği zaman ölmek üzere olan kimse bize çok yakınlaşır ama siz bunu fark edemezsiniz. Yaptıklarınızın cezasını / karşılığını görmeyeceğinizi iddia ediyorsanız o zaman haydi o kimsenin ölümünü geri çevirin bakalım! Ölmek üzere olan o kişiyi yapabiliyorsanız hayata geri döndürün. Aynı şekilde ölmekte olan şirk toplumunuzun yerine ilahi ideolojiye dayalı tevhit toplumu gelmektedir. Hadi bakalım, şirk toplumunuzun yıkılıp yok olmasına engel olun!” “Bu gidişatı asla durduramayacaksınız! Nasıl ki insanlar doğup büyüyüp ölüyorlar ve ahirette de yaptıklarının karşılığını almak için hesaba çekilecekler, bunu da kimse engelleyemeyecekse aynı şekilde ilahi yasa gereği şirk toplumunun da ölüm vakti geldi. Bu rejiminiz ölecek ve bu rejimin sahipleri yaptıklarının hesabını verecekler. Şirk sisteminin yerini ilahi ideolojiye dayalı adil bir sistem gelecek ve herkes hesap verecek. Nasıl ki ahirette ilahi ideolojinin önderleri naim cennetlerine kavuşacaklar ve onların yanında yer alan sağduyulu kişiler de yine cennette selamet ortamında olacaklarsa bu dünya hayatında da onlar ilahi sistem içerisinde nimetler içerisinde olacaklarıdır. Fakat ilahi ideolojiyi reddedenler için ise bu dünya hayatında acı, çile, azap ve ahirette de cehennem vardır.” 81-96- Şimdi bu kelamı küçümsüyorsunuz öyle mi? Bu nimete teşekkürünüz, onu yalan sayarak mı olmalıydı! Fakat, (can) boğaza geldiği zaman, O vakit (çaresizce) bakar durursunuz. Biz ise, ona (can çekişene) sizden daha yakınızdır, ama siz göremezsiniz. Madem ki ceza görmeyecekmişsiniz, İddianızda tutarlı iseniz, onu (canı) geri çevirsenize! Ama o eğer Allah’a yakın olanlardan (öne çıkanlardan / önderlerden) ise, o takdirde rahatlık, güzel nasip ve naîm cenneti var. O eğer sağdakilerden / sağduyululardan ise “sağdakilerden / sağduyululardan sana selâm olsun!” denilecek. Ama eğer (dini) yalan sayan sapıklardan ise onun ziyafeti kaynar su, peşinden de cehenneme atılış olacak. İşte, hakkında hiç şüphe olmayan gerçek budur! O halde Ulu Rabbinin ismini tenzih et! ([3] ) (Vakıa Suresi 81-96) [1] )NOT: “bakir topraklar”, “bakir orman” gibi (A.A) [2] )NOT:Onlar; “Diriliş konusunu geçmiş atalarımız hiç gündemlerine almamıştı.” Demektedirler. (A.A) [3] )Not: Kur’an ahiret / kıyamet inancını yerleştirirken mü’minleri sadece ahirette hesaplaşılacağı olgusu ile bir moral verilmiyor aynı zamanda çok yakın planda yani dünyada iken yaşanacak toplumsal bir kıyamet / devrim ve bu toplumsal kıyamet sonucunda bu davaya iman etmişlerin göreceği mükafat / şeref / üstünlük ile bu davaya karşı duran inkarcıların karşılaşacakları cezalar kevni kıyamet ve kevni ahiret / cennet / cehennem metaforunda sunulmaktadır. Böylece hem yakın ve hem de uzak süreçlerde tarafları bekleyen karşılıklar anlatılmaktadır. Bu nedenle mücadele içerisinde olan mü’minler bu günkü gibi zulme razı olup, meydanı zalimlere bırakmamaktadırlar. Her zaman bir ümitle azim ve kararlılıkla mücadelelerine devam etmektedirler. Yakın plandaki / dünyadaki mükafattan da vazgeçmemektedirler. (A.A)

  • Bölüm 23: MEDİNE'NİN TAHKİMATI | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 23 MEDİNE’NİN TAHKİMATI 23.1. Dış Tahkimat: Hz. Cüveyriye’nin Beni Mustalik Kabilesinin Müslümanlığına Vesile Olması Beni Mustalik Seferi / Akını dönüşünde Medine yönetiminde çok büyük çalkantılara neden olan «ifk» hadisesi çözüldükten sonra sıra tekrar Medine’nin Hendek Savaşı öncesi stratejik savunma hazırlıklarının kaldığı yerden devamına gelmişti. Bu arada Beni Mustalik seferinde / akınında elde edilen ganimetler “İfk” hadisesi çalkantılarının gerçekleştiği bir aylık süreç içerisinde Hz.Muhammed@ tarafından savaşa katılan mümin savaşçılar arasında paylaştırılmıştı. Hatırlanacak olursa bu ganimetlerin miktarı bir hayli fazlaydı; 2000 deve, 5000 küçükbaş hayvan (koyun, keçi ) ve 200 aile ( kadın, erkek ve çocuk) esirden oluşuyordu. Söz konusu ganimet paylaşımında esir edilen Kabile reisi Haris’in kızı Cüveyriye ise Sabit bin Kays ve amca oğlunun hissesine düşmüştü. Cüveyriye onlarla dokuz ukiyye altın karşılığı esirlikten kurtulma konusunda anlaşmıştı. Cüveyriye bu diyet bedelini ödeme konusunda Hz.Muhammed’den@ yardım istedi. Hz.Muhammed@ ise bu talebi Medine’nin savunma stratejisinde kullanmak için iyi bir fırsata dönüştürmeyi düşündü. Şayet O’nu kendisi ile evlenmeye ikna edebilirse Beni Mustaliklerin tümünü Medine İslam Cumhuriyeti’nin yanına çekmiş olacaktı. Zira kabile reisinin kızı ile evlenmek demek kabilecilik anlayışında o kabile ile dost ve müttefik olmak demekti. Mekke’nin yanı başında yaşayan ve çevresindeki kabileler üzerinde de bir hayli etkin olan Beni Mustaliklerin müslüman olması (dost ve müttefik olması) demek, Medine İslam Cumhuriyeti’nin egemenlik alanını Mekke’ye kadar genişletmek demekti. Bu amaçla Hz.Muhammed@ Cüveyriye’ye evlenme teklifi yaptı. Bu teklif ile O hem esirlikten kurtulacak hem de daha üstün bir makam kazanacaktı. Medine İslam Cumhuriyeti’nin “first leydi”lerinden biri olacaktı. Cüveyriye bu teklifi geri çevirmedi. Babası Haris Medine’ye geldiği zaman Hz.Muhammed@ kendisini ondan isteyeceğini bildirdi. Beni Mustalik seferi / akını sırasında kaçan kabile reisi Haris, iki oğlu ve birkaç adamıyla kızını ve kabilesinin esirlerini kurtarmak için Medine’ye geldi. Haris Hz.Muhammed ‘den@ kızını diyet karşılığı isteyince Cüveyriye huzura getirildi ve Hz.Muhammed’in@ daha önce yaptığı evlenme teklifini de düşünerek bir seçim yapması istendi. Babası kızının kendi beraberinde gelmesini istedi ve kendisini rezil etmemesi konusunda kızına baskı yaptı. Fakat Cüveyriye Hz.Muhammed’in@ zevcesi olmayı seçti. Böylece Hz.Muhammed’in@ stratejik hesabı tutmuş oldu. Cüveyriye’nin kurtulması için getirilen fidye bedelleri Haris’ten alındı ve Sabit bin Kays ile amcaoğluna ödendi. Hz.Muhammed de 400 dirhem mehir karşılığı Cüveyriye’yi zevceliğe aldı. Bunun üzerine Haris ve beraberindekiler teslim oldular / müslüman oldular. Böylece Beni Mustalikler İslam Cumhuriyetine katılırken Cüveyriye peygamberimizin eşi olmakla şereflendiği gibi kendi kabilesini de İslam Cumhuriyetinde temsil etmiş ve Hazreti Cüveyriye makamını almış oldu. Hz.Muhammed@ ile hısım /akraba olan ve İslam Topluluğuna katılan Beni Mustalik kabilesinin tüm esirleri Medineliler tarafından serbest bırakıldı. 200 aileden (yaklaşık 100 adedi kadın olan topluluktan) müteşekkil esirler topluluğunu tekrar kabilesine katan Haris, Medine İslam Cumhuriyeti’nin dost ve müttefiki olarak kendi yurduna döndü. Böylece Mekke müşrik yönetiminin yanı başında müslüman bir kabile teşekkül etmiş oldu. Bu Medine İslam Cumhuriyeti için Hendek savaşı öncesi çok büyük bir kazanımdı. Zira Mekke Yönetimi savaşlar için kiraladığı paralı askerleri “Ehabişler” denen bu kabilelerden tedarik ediyordu ve bundan dolayı da “ehabişler” Mekke müşrik yönetiminin en kuvvetli müttefikleri idiler. Beni Mustalik kabilesi ise söz konusu bu “Ehabişler” olarak adlandırılan kabileler grubuna giriyordu. Bu nedenle Beni Mustaliklerin müslüman olması Mekke’nin Hendek savaşı öncesi paralı asker bulmasında sıkıntı çekmesi anlamına da geliyordu. 23.2. İç Tahkimat: Sosyal Hayatın Düzenlenmesi Hz.Muhammed@ Beni Mustalik kabilesini kazanmak suretiyle Medine dışında yaptığı tahkimattan sonra tekrar Medine’nin iç tahkimatına döndü. Zira «ifk» hadisesi atlatılmıştır ancak şeytanların / münafıkların bundan sonra da boş durmayacakları açıktır. Onlar Medine’nin içini karıştırmak için zina olayı yakalamaya çalışmaktadırlar. En önemli gelir kaynakları arasında bulunan fuhuş merkezlerinin İdare tarafından kapatılması Abdullah bin Übey’i çileden çıkardığını ve bu yasaklamanın O’nu Hz.Muhammed’e@ karşı muhalefet stratejisinde farklı bir alana yönelttiğini unutmamak gerekmektedir. O, fuhuş alışkanlığı olan bu toplumdaki bireylerin nasıl olsa bu alışkanlıklarını devam ettireceklerini düşünerek gizli gizli fuhuş yapacak kişileri yakalayıp yargılanmak üzere İslami İdarenin / Hz.Muhammed’in@ huzuruna getirtilmesi için «tecessüs / röntgen / izleme /takip» faaliyetlerine devam ediyordu. Alışkanlıklarına yenilerek zina suçu işlerken yakaladıkları şahıslara İslami İdare tarafından ceza tatbik edilmesini sağlayacak olurlarsa ve bu cezalandırma olayı da ne kadar çok olursa toplumda İslami idareye karşı muhalefetin o kadar çoğalacağı hesap edilmektedir. Eğer bir de İdareye ya da ileri gelen aşiret liderlerine yakın birileri bu suçu işlerken yakalanacak olursa Abdullah Bin Übey için iktidarı yıpratmada eline çok büyük bir koz geçmiş olacaktı. Abdullah bin Übey’in liderliğinde münafıkların bu yönden yapacakları saldırılara karşı tedbirler alınması gerekliydi. Bu tedbirler öylesine tedbirler olmalıydı ki hem münafıkların kötü planlarından müminleri ve İslami idareyi korumalı hem de Medinelileri fuhuştan ve ahlaki yozlaşmadan korumalıydı. Bu tedbirler İslami idarenin önünü aydınlatmalı, müminleri arındırmalı, temizlemeli ve onları nifaka / günaha / inkara düşürmekten korumalı idi. Alınacak tedbirlerle onlar ne kadar tecessüs / izleme / takip / röntgencilik yaparlarsa yapsınlar onların eline malzeme vermeyecek tedbirler olmalıydı. Alınacak bu tedbirler aynı zamanda toplumun kötü alışkanlıklarını da bırakmalarına sebep olmalıydı. Münafık şeytanlar, toplumda ahlaksızlığın, fuhşun ve sapıklığın yaygın olmasını istiyorlardı. Zira onlar toplumun sapıtmasından ekonomik çıkar elde ediyorlardı. Onların toplum üzerine egemen olmalarında toplumun bu günahlar üzerinden sömürülmesi büyük rol oynuyordu. Toplumdan zinayı kaldırmanın en önemli yolunun öncelikle onun propagandasının kaldırılmasıydı. Bu nedenle Cenab-ı Hak daha önce inzal ettiği hükümlerle öncelikle bu hususa yönelik yasaklamaları düzenlemişti. Bu aşamada inzal ettiği hükümlerle toplumda fuhşun minimuma indirilmesinin yol ve yöntemlerini öğretti. Zinayı minimuma indirmek için toplumda erkek kadın ilişkilerine ölçüler getirilmesi gerekmekteydi. Erkekler ve kadınlar arasındaki ilişkiyi cinsellikten çıkarıp şahsiyet esaslı bir ilişki haline getirmek, zinayı engelleyeceği gibi toplumdaki dedikodu mekanizmasını da engelleyecektir. Dahası toplum içerisinde cereyan eden kadın erkek ilişkilerinin şahsiyet esaslı bir ilişki olması için kadını erkeğin gözünde cinsel bir obje olmaktan çıkarmak gerekmektedir. Bu amaçla yapılacak düzenlemeler ile hem Medine İslam Cumhuriyetinin otoritesi korunacak hem de aileler yasak ilişkilerden korunacaktır. İşte Cenab-ı Hak, bundan sonra idareyi tehdit edecek, toplumda kargaşa çıkartacak, fitne çıkmasına sebep olacak olaylara engel olmak ve toplumu arındırmak için mümin erkek ve kadınların ilişkilerinde uymaları gereken düzenlemeleri bildirir. Bunlar özetle: Özel hayatın gizliliği; evlere selam vererek girmek, izinsiz asla girmemek ve izin verilmediğinde dönüp gitmek, girmeye ısrar etmemek, Sadece Kamusal alanlara izinsiz girilebileceği, İster kamusal alanlara isterse şahıs evlerine girildiği zaman şehvet uyandıran şeylere göz dikmemek, iffetli ve namuslu olmak, Kılık kıyafetlerin karşı cinste cinsel uyarı yapmayacak şekilde düzenlenmesi. Bu amaçla; Kadın erkek ilişkilerinde cinselliğin değil şahsiyetin ön planda olması için uygun kıyafet seçimi, Akrabalardan nikâh düşmeyenlere karşısında daha serbest kıyafet giyilebileceği, Kıyafetin şekli yanında karşı cinsin ilgisini çekecek tavır ve davranışlardan sakınılması, Fakir olanların evlendirilmesi, Kölelerin azad edilmesi ve evlendirilmeleri, Kadın kölelerin fuhşa zorlanmamaları, onların maddi gelir için fuhuş malzemesi olarak kullanılmaması, Hane halkı içerisindeki insanların evli çiftlerin odalarına girerken izin istemeleri, Çocukların ergenlik yaşına geldikleri zaman ebeveynlerin odalarına giriş çıkışlarının izne bağlanması ve bu hususta onlara gerekli eğitimin verilmesi, Yaşlı kadınlar için kılık kıyafet şartının olmaması ancak yine de kurallara riayet etmeye çalışmalarının fazilet olduğunun vurgulanması. 23.3. Özel Hayatın Gizliliği: Evlerin Dokunulmazlığı Özel hayatın gizliliği prensibinden hareketle evlere izinsiz girişler engellenerek münafıkların tecessüsü / takibi/ röntgenciliği büyük ölçüde engellenmiş oldu. Cahiliye geleneklerine göre insanlar birbirlerinin evlerine çok rahat bir şekilde ve haber vermeksizin girebilmekte idi. Hatta güçlüler, başkalarının evlerine izin almaksızın dalmakta idi. Bunlar ise hane halkının uygunsuz bir pozisyonda olmaları halinde dedikodu ve iftiraya malzeme verecek bir durum oluşturabiliyordu. Diğer taraftan yine cahiliye geleneğine göre hane sahibi kendi hanesinde başkasının bakışları altında da olsa cinsel ilişkisini gerçekleştirebiliyordu. Bu hususta son derece rahatlık vardı, çekinme ve utanma söz konusu değildi. İzin istenmesi kuralının gelmesi ile ev halkının kendini toparlamasına fırsat tanınarak misafirin haneye kabul edilmesi halinde münafıklar fitne çıkarmak için kendilerine malzeme bulamayacaklardı. Bu usul sayesinde kimse dört şahitle iş üstündeyken (zina) yakalanamayacaktı. Böylece münafıkların fitne çıkarmak için röntgencilik yapma faaliyetlerine imkân tanınmamış olunmaktadır. Müminler için getirilen bu prensip müminleri iftiradan korumak için de en uygun yoldu. Ayrıca bu metot sayesinde helaliyle dahi olsa insanların cinsel ilişkilerini hayvanlar gibi herkesin gözü önünde değil de harem odasında yapması alışkanlığı getirilmiş oluyordu. Bu prensip sayesinde ev sahibi / sahibesi cahiliye döneminin zina alışkanlığı nedeniyle zina yaptığı sırada insanların ziyaretine tesadüf ederse ya ziyaretçiyi geri çevirecek ya da tedbirini alarak dedikoduya meydan vermeyecektir. Böylece toplumda kendi şahsiyetinin alay konusu olmasının önüne geçtiğini gören Medineliler bu prensibi benimseyecekleri açıktır. Bu durum sanki zina yapanı koruyor ve zinayı koruyor gibi gözükse de aslında zinanın yaygınlaşmasına daha fazla katkı yapacak propagandayı engelleyecektir. Zira toplumda zinayı yaygınlaştıran en önemli husus, zina yapanlardan daha fazla olarak o fiilin dedikodusunun yani propagandasının zina yapmayanlar tarafından yapılmasıdır. Kötülüğün dedikodusu (sosyal medyada dolaşması) temiz kişileri de o kötülüğü yapmaya teşvik eder. Ayrıca İslami idarenin toplum daha tam olarak arınmadan bunlarla uğraşarak toplumu karşısına almasının bir anlamı yoktur. Kişiler gizli de olsa işledikleri günahların bedelini ahirette zaten ödeyeceklerdir. Bu günahları ortaya dökmenin o günahı yaygınlaştırmaktan öte bir katkısı olmayacağı için gizlenerek yapılan günahlar varsın gizli kalsın. O günahları işleyenleri gizli gizli işledikleri günahlarından tevbe etmeleri için kendilerini Rableri ile baş başa bırakmak daha doğru olandır. 27-28- Ey müminler! Kendi evlerinizden başka evlere, izinlerini almadan ve o hane halkına selâm vermeden girmeyin. Sizin için hayırlı olan budur, bunu düşünün ve artık gereğini yapın. Eğer o evde kimse yoksa ya da izin verilmediyse oraya girmeyin. Eğer "Müsait değiliz, dönün" denilirse de dönüp gidin. Bu sizin için temiz olan yoldur. Allah bütün yaptıklarınızı biliyor. (Nur Suresi 27-28) 23.4. Kamusal Alanlardaki Adab-ı Muaşeret Düzenlemeleri Özel hayatın gizliliği düzenlemesinden sonra sıra kamusal alanın düzenlenmesine geldi. İnsanların kapalı çarşı, kapalı pazar, mescit, odalar, misafirhane, okul, kamu binaları vb. kamusal alanlara girerken izin istemesine gerek yoktur. İnsanların bu alanlara hangi amaçla girdiği açıktır. Ancak bu kamusal alanlarda da insanların tavır ve davranışlarının düzenlenmesi gerekmektedir. Zira o münafıklar ortalığı bulandırmak için fırsat kollamaktadır. Cahiliye dönemlerinde hem erkeklerin hem de kadınların hal ve hareketleri o kadar serbest ve cinsellik içeriyordu ki münafıklar malzeme bulmakta sıkıntı çekmiyorlardı. Bu nedenle Cenab-ı Hak mümin erkeklerin bakışlarını kontrol etmelerini ve kamusal alanlarda kadınlara cinsel taciz zannı uyandıracak bakışlardan sakınmalarını emrederken kadınlardan da aynı kaideye uymalarını emretti. Fakat kadınlara ilave tedbirler de getirildi. Şöyle ki; Kadınların gerdan ve göğüslerini başörtüleri ile kapatmaları ve doğal olarak açık olması gereken yerleri haricinde vücutlarını cinsel cazibe yaratacak şekilde teşhir etmemeleri emredildi. Ayrıca kadınların dikkatleri üzerinde toplayacak yürüyüş tarzı, tavır ve davranışlardan da kaçınmaları emredildi. Böylece münafıkların fitne çıkarmak için aradıkları malzeme ellerinden alındığı gibi insanların cahiliye dönemindeki cinsel açıdan serbest, açık ve mesafesiz ilişkilerine sınırlar getirilerek zinaya yol açacak yollar da kapatıldı. Bu tedbirlerin uygulanması halinde müminlerin toplumsal kurtuluşa, İslami idarenin de zafere ulaşacağı bildirildi. 29-31- İnsanların kendi meskeni olmayan, kamuya açık yapılara girmenizde bir sakınca yoktur. Allah, açıkladığınız ve gizlediğiniz niyetlerinizi de biliyor. Mümin erkeklere gözlerini harama dikmemelerini ve iffetli olmalarını söyle. Bu onlar için temiz olan yoldur. Allah, bütün yaptıklarınızı gerçekten biliyor. Mümin kadınlara da gözlerini harama dikmemelerini ve iffetli olmalarını söyle. Doğal olarak belli olan bölgeler hariç vücutlarını teşhir etmesinler. Başörtülerini, gerdan ve döşlerini örtecek şekilde yakalarının üzerine kapatsınlar. Gerdan ve döşlerini; kendi kocaları, babaları, oğulları, üvey oğulları, erkek kardeşleri, erkek ve kız kardeşlerinin oğulları, bunların torunları, köleleri, iktidarsız erkek hizmetçileri ve küçük çocukların dışındakilere göstermesinler. Dikkati üzerinde toplayacak şekilde yürümekten sakınsınlar. Ey Müminler! Artık hepiniz bu konulardaki hatalarınızı da düzelterek Allah’a tevbe edin ki, büyük kurtuluş ve zafere ulaşın! (Nur Suresi 29-31) 23.5. Evliliği Teşvik ve Destek Toplumu fuhuştan korumanın en önemli tedbirlerden bir diğeri de insanların cinsel ihtiyaçlarının yasal / meşru yollardan giderilmesidir. İşte bu nedenle Cenab-ı Hak insanları evliliğe özendirir ve evlenmeye gücü yetmeyenlerin evlendirilmesi için müminlere mükellefiyetler yükler. Yoksul olanlara yardım edilmesini emrederken fuhuş sektörünün en önemli malzemesi olan kölelerin de evlilik müessesine ihanet etmeyecek şekilde ahlaklı olanlarının da evlendirilmesini emreder. Böylece fuhuş sektörünü işleten, bu sektörden para kazanan Abdullah bin Übey gibi münafıklara fuhuş malzemesi olan kölelerin kurtulmaları sağlandı. Yani insanların ihtiyaçtan ya da çaresizliğinden fuhşa zorlanmalarının önünü alacak tedbirler, bu düzenleme paketi içerisinde yer aldı. Bu tedbir kapsamında kölelerin gelir temini için fuhuş sektöründe çalışmaya zorlanmaları yasaklanırken ekonomik kazanç için fuhşa zorlanan kölelerin bağışlanacağı ama zorlayanların bağışlanmayacağı da zımni olarak bildirildi. 32-33- İçinizden bekâr olanlar ile erkek ve kadın kölelerinizden iffetli ve ahlaklı olanlarını evlendirin. Onlar yoksul olsalar da, Allah, onları lütfuyla zengin eder. Hiç şüphesiz ki Allah’ın lütfu çok geniştir ve O her şeyi bilir. Evlenmek istediği halde buna ekonomik gücü olmayanlar ise Allah onlara lütfedinceye kadar iffetlerini korusunlar. Eğer kendileri için hayırlı olacağını düşünüyorsanız, azatlık anlaşması yapmak isteyen köleleriniz ile anlaşmayı yapın ve Allah'ın size verdiği malınızdan vererek onlara yardım edin. İffetlerini korumak için evlenmek isteyen kadın kölelerinize, dünya hayatının malına mülküne olan düşkünlüğünüz yüzünden onları fuhşa zorlamayın. Kim onları fuhşa zorlar ise, muhakkak ki Allah onların bu günahlarını örtecek ve bağışlayacaktır. (Nur Suresi 32-33) 23.6. Allah’ın Nurunun Temsili İslami idareyi koruyan, toplumda anarşi olmasını engelleyen, münafıkların tezgâhlarını boşa çıkaran, toplumu aydınlatan, arındıran ve temizleyen bu hükümleri Cenab-ı Hak, Kendinden gelen bir nur olarak tanımladı. Ve o nuru da bir kandile benzetti. Nasıl ki duvardaki oyukta bulunan bir gaz lambası, haznesinden çektiği yağı fitilinde yakar ve o yanan fitildeki alevin saçtığı ışık, cam bir fanus ile etrafı daha parlak bir şekilde aydınlatırsa, Cenab-ı Hakk’ın kendi katından inzal ettiği hükümlerle beslenen Hz.Muhammed@, tıpkı fitil gibi yanmakta ve etrafı aydınlatmaktadır. Onun saçtığı ışıklar çevresindeki müminlerin gönüllerini yıldız gibi parlatmakta ve o müminler de aydınlanmayı iki katına çıkartıp çevresindeki insanları ve kabileleri aydınlatmaktadır. Onları diğer insanlara örnek insan haline getirmektedir. Gaz lambasının aydınlık kaynağı olan zeytinyağı ise ne doğuya ne de batıya nispet edilemeyen mübarek bir ağaçtan elde edildiği gibi Hz.Muhammed’in@ çevresini aydınlattığı bilgi ateşinin kaynağı olan vahiy de asla ne doğudaki kültürlerden ne de batıdaki kültürlerden alınmıştır. Onun kaynağı doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk’a ait olup mübarek bir bilgidir. O Nurun yakıtı olan vahiy / Kuran öylesine parlak öylesine arı / duru, öylesine açık ki, peygamberin döneminden sonra gelecek nesilleri de aydınlatmaya devam edecek. Tıpkı zeytinyağının ateş değmese yani fitilde yanmadan bile aydınlık verecek bir arı duruluğa sahip olması gibi. Bu nur / aydınlık ancak ilahi sistemin uygulama ve öğrenme yeri olarak yükseltilen / bina edilen beytlerden / mescitlerden / idare merkezlerinden neşet eder. Çünkü o beytlerdeki / mescitlerdeki / devlet merkezlerindeki müminler ilahi öğreti çerçevesinde kamu hizmeti görmek için çalışıp çabalarlar. Onları ne ticaretleri ne de dünyevi başka tutkuları bu hizmetleri görmekten alı koyamaz. Onlar çevreyi aydınlatmak için kendilerini yakar, feda ederler. 34-38- İşte size açıklanmış ayetleri ve sizden önce gelip geçmiş olanlardan ibretlik örnekleri indirdik. Bunlar, artık günahsız, dosdoğru, tertemiz ve erdemli yaşamak isteyen Muttakiler için öğüttür. Allah, göklerin ve yeryüzünün Nûr’udur. O'nun nuru, içinde kandil bulunan bir oyuk(tan yayılan ışığa) benzer. O kandil ki sırça fanus içindedir. O fanus ki, inci (gibi parıldayan) bir yıldızdır sanki! O kandilin yakıtı, ne doğuya ne de batıya nispeti olmayan mübarek bir ağaçtan, zeytinden alınmaktadır. Onun yağı (öyle arı duru, öyle parlak ki) neredeyse ateş değmeden de ışık verecek: Nur üstüne nur! Allah, (erişmek isteyeni) nuruna eriştirir; işte (bunun içindir ki) Allah insanlara örnekler vermektedir; çünkü her şeyi bütün boyutlarıyla (yalnızca) Allah bilir. İşte Allah’ın bu Nûr’u, içinde O’nun ismi anıldığı / ilahi öğretiye dayalı sistemin uygulandığı, Allah’ın onaylayıp yükselttiği beytlerdedir./ evlerdedir./ yönetim merkezlerindedir. / mescitlerdedir. O beytlerde / evlerde / yönetim merkezlerinde / mescitlerde öyle erler vardır ki sabah akşam mütemadiyen Allah’ı tespih ederler. Onlar öyle seçkin kişilerdir ki; ne ticaret, ne de dünyevi başka menfaat onları Allah'ın zikrinden / vahyinden, salatın / Namazı müteakip kamu hizmetlerini üstlenmekten / dinin / devletin / ilahi nizamın ikame edilmesinden ve bu konuda finansal destek vermekten ( zekattan) alıkoyamaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin (dehşetten) döneceği günden korkarlar. Allah, onların bu çabalarının karşılığını en güzel şekilde verecek ve bir de üstüne kendisinden “bir Lütuf” ekleyecektir. Kendisi diledikten sonra, Allah’ın lütfu keremine hiç şüphesiz ki bir sınır yoktur. (Nur Suresi 34-38) 23.7. Karanlığın Temsili Cenab-ı Hak, Abdullah bin Ubey ve münafık arkadaşlarının tecessüs / röntgen / takip ederek müminlerin açıklarını arama, onlara iftira düzme ve toplumda anarşi yaratmaya yönelik çabalarını ise çöldeki insanın serap görmesine benzetir. Onların arzu ettiklerini gerçekleştirmek için yapacakları bütün çaba ve gayretlerin boşuna olduğunu belirtti. Onlar ümit ettikleri sonuca tam yaklaştıklarını zannettikleri sırada, değil İslami İdarenin yıkılışını görmek, tam tersine Allah’ın iktidarını tam karşılarında bulacaklarını ve böylece çok büyük hayal kırıklığına uğrayacaklarını muştuladı(!) Cenab-ı Hak bu durumu çölde görülen serap metaforunda anlattı. İnkarcı / karşı çıkan münafıkların Hz.Muhammed’in@ Yönetimini devirmeye yönelik çabalarını bir başka metafor ile de örneklendirdi; “Okyanusta seyahat eden bir gemideki yolcuların gecenin karanlığında fırtınaya yakalanması ve kapkara bulutların üstlerinden yine zifiri karanlık dalgaların da üst üste üzerlerine gelmesi olayını, onların içinde bulundukları duruma benzeterek anlattı. Nasıl ki bu örnekte belirtilen gemidekiler çok büyük bir korku içerisindedir ve o şartlarda ne yaptığını bile görememektedirler, aynı şekilde münafıklarda Medine’yi çevreleyen büyük tehdit karşısında çok büyük korkuya kapılmışlar ve bu karanlıklardan çıkış için ilahi nurun rehberliğine tabi olup aydınlığa çıkmak yerine, karanlık işlere yönelmekte, karanlık eylemler yapmaktalar. Halbuki onları bu fırtınadan ancak Allah kurtarır. Bunun için de Allah’ın elçisine ve O’nun nuruna ihtiyaçları vardır. Ama onlar tam aksine O’nun nurunu talep etmedikleri gibi O’nun elçisine ve Allah’ın nuruyla aydınlanmış müminlere komplolar, iftiralar, dedikodular vb. karanlık operasyonlar peşindedirler. Burnun ucunu bile göremeyen bu münafıkların bu karanlık operasyonlarla başarmaları imkânsız olduğu gibi Mekke Yönetiminin öndeliğindeki Hizipler ordusunun vereceği tahribatı engellemeleri de imkânsızdır.” 39-40- İnkâr edenlerin yapıp ettikleri / çabaları / uğraşları ise uçsuz bucaksız bir çölde görülen seraba benzer. Susamış olan onu su zannetti ama onun yanına vardığında hiçbir şey (su) bulamadı. Fakat “yanında / karşısında” Allah'ı buldu. Allah da onun hesabını eksiksiz gördü. Allah, hesabı çok çabuk görür! Ya da onların yapıp ettikleri / çabaları / uğraşları, bir okyanustaki karanlıklara benzer. O ortamdaki kişinin üstünü dalga üstüne dalga kaplar. Üstelik üzerine de kapkara bulutlar çökmüştür. Zifiri kapkara kat kat karanlıklar onun her yanını öylesine kuşatmıştır ki, eline baksa onu bile göremez. Allah bir kişiye Nur vermemişse, artık onun bulabileceği başka bir Nur da yoktur! (Nur Suresi 39-40) 23.8. Gökler, Yerler ve Kuşlar Metaforu Bilindiği üzere Huyey Bin Ahtab’ın organizasyonu ile Mekke Yönetiminin önderliğinde Medine’ye saldırmak için Arap yarımadasındaki kabilelerin de katılacağı çok büyük bir müttefikler / hizipler ordusu oluşturulmakta idi. Bu durum Medine’de çok büyük panik ve korku yaratmıştı. Abdullah Bin Übey liderliğindeki münafıklar ise Hz.Muhammed’in@ İdaresini devirerek bu saldırıdan korunma çabası içindeydiler. Bu amaçla karanlık operasyonlar yürütmekteydiler. Cenab-ı Hak ise Medinelilere bu karanlık operasyonlarla bir yere varılamayacağı ve Abdullah Bin Übey’in politikası ile müttefikler / hizipler ordusundan kurtulmanın mümkün olmadığını vurguladı. Daha sonra Medinelilere Hz.Muhammed’in@ yürüttüğü politikanın daha doğru ve başarılı bir politika olduğunu ve bu politikanın meyvelerinin alınmaya başladığını gökler, yerler ve kuşların itaat metaforu ile anlattı. Nasıl ki yerler, gökler ve kuşların birbiri ardınca / peş peşe / sürekli / daimi olarak ilahi sisteme itaat ediyorlarsa aynı şekilde Hz.Muhammed’in@ akın / harekât politikası neticesinde Medine’nin çevresindeki büyük kabilelerin ileri gelenlerinin (gökler metaforu), halkının (yerler metaforu) ve küçük kabilelerin (kuşlar metaforu: kabilelerini kartal, şahin vb. çeşitli kuş resim ve şekilleri ile sembolize edenler) peş peşe İslam Cumhuriyetine itaatlerine işaret edildi. Onların bu teslim oluşları ile müttefik güçlerin beklentileri boşa çıkacak ve umdukları o büyük gücü toplayamayacaklardır. Çünkü göklerin, yerin ve kuşların Allah’a salat etmeleri gibi Medine çevresindeki kabileler de İslam Cumhuriyetine salat edecekleri / destek verecekleri / yanında olacakları ifade edilir. 41-42- Göklerde ve yeryüzünde olanların (büyük kabile yöneticilerinin ve vatandaşların) ve sıra sıra / arka arkaya kuşların ( biatlarını bildiren küçük kabilelerin) Allah’ı tespih ettiğini / boyun büktüğünü / sürekli / arka arkaya / peş peşe itaat ettiğini görmez misin? Onların hepsi salat etmeleri / destek vermeleri gerektiğini ve sürekli olarak itaat etmeleri / boyun eğmeleri gerektiğini gayet iyi biliyorlar. Allah da onların çabalarını gayet iyi biliyor. Zira göklerin ve yeryüzünün mutlak egemenlik ve hükümranlığı yalnızca Allah’a aittir ve dönüp huzurunda hesap verilecek olan da yalnızca O'dur. (Nur Suresi 41-42) 23.4. Yağmur ve Dolu Metaforu Münafıklar Hz.Muhammed’in@ akın politikasını eleştirirken bu akınlar sonucu bütün kabilelerin Medine’ye düşman olacaklarını ve Mekke Yönetiminin yanında yer alacaklarını iddia ediyorlardı. Yani bu politika ile değil dost kazanmak tam tersine düşman kazanılacağını ve böylece cepheyi genişleteceklerini ileri sürüyorlardı. Onlar, akın politikasının Medine İslam Cumhuriyeti’nin sonunu getireceği düşüncesinde idiler. Cenab-ı Hak ise onların bu iddialarının yanlış olduğunu akıncıları / mücahitleri bulutlara benzeterek anlattı. Nasıl ki bulutlar yığın yığın, sıra sıra Cenab-ı Hakk’ın dilediği yere sürüklenir ve O’nun dilediği yerlere yağmur / rahmet olarak düşer, yine aynı bulutlardan bazı yerlere de dolu olarak iner ve oralara azap olarak düşerse; aynı şekilde Hz.Muhammed’in@ yönlendirmesi ile akıncılar da / mücahitler de çeşitli kabilelerin üzerine gönderiliyor ve teslim olan kabilelere rahmet / yağmur olurlarken, teslim olmayan kabilelere ise dolu vurması gibi azap oluyorlar. Onlar azabı hak eden kabileler üzerine şimşek gibi çakarlar onların gözlerini kamaştırır kör ederler. Onlar o darbeyi yedikten sonra korkularından asla Medine İslam Cumhuriyetine karşı kimse ile müttefik hale gelemezler. Bu nedenle münafıkların korkuları yersizdir. Şu anda yaşanılan karanlık geceler aydınlık günlere tebdil olacaktır biiznillah. 43- 44-Görmezmisin ki; / Görmez misiniz ki; Allah bulutları sevk ediyor, sonra onları birleştirip yoğunlaştırıyor ve katman katman kılıyor ve onların içinden yağmur indiriyor. Bunun yanında dolu yüklü (bulut) dağlarını da indiriyor ve hak edenlere onu isabet ettiriyor, hak edenlerden de uzak tutuyor. Ondan çakan şimşekler gözleri neredeyse kör edecek şekilde kamaştırıyor. Allah, gece ve gündüzü evirip çeviriyor. Hiç şüphesiz ki bunda, basiret sahipleri için ibretler vardır. (Nur Suresi 43-44) 23.5. Sürünenler, Yürüyenler ve Koşanlar Nasıl ki hareket eden her canlıyı / dabbeyi Cenab-ı Hak sudan yarattı ise suyun bitkileri canlandırması misali vahiy de insanları diriltmekte / canlandırıp harekete geçirmektedir. Ancak yine nasıl ki aynı sudan yaratılan canlıların bir kısmı karnı üzerinde sürünürken bir kısmı iki ayağı üzerinden yürüyor, bir kısmı da dört ayağı üzerinde yürümekteyse, vahiy rahmeti ile dirilip harekete geçen müminlerin de bir kısmı karnı üzerinde sürünüyor, bazı müminler yürüyorlar fakat bazıları ise koşuyor. Zira bazıları hala vahyi doğru dürüst anlamamış müminlerdir ve bunlar münafıkların peşinden gidebiliyorlar. Onlar, Abdullah bin Übey’in liderliğinde hareket ederek Uhud savaşına çıkarken orduyu ve Hz.Muhammed’i terk etmişler, bazıları ise Uhud savaşı sırasında Hz.Muhammed’in@ emirlerine muhalefet ederek ganimet telaşına düşmüş ve savaş kazanılmış iken kaybedilmişti. Onların bazıları ise Beni Mustalik seferi sırasında orduyu birbirine karşı kışkırtanların gazına gelmişler ve ifk hadisesinde de Allah elçisinin eşine atılan iftiranın dedikodusunu yaymışlar ve Hz.Muhammed’in@ getirdiği vahye aykırı olarak kabilecilik asabiyesi ile birbirlerine kılıç çekmişlerdi. Bazıları seferlere /akına çıkma hususunda çok istekli ve arzulu davranırken iş ciddiye binince hemen kayıplara karışmışlardı. Hz.Muhammed’e@ iman ettiğini söyleyen bu kimseler aslında imanlarının / güvenlerinin gereğini yapmamışlar ve sürünmektedirler. Fakat diğer müminler ise vahyi doğru anlamış ve Allah elçisinin yanında yürümüştür. Hatta bazıları vahyin yol göstericiliğinde çok çaba harcamaktadır. Onlar bu yolda adeta koşmaktadırlar. Sözlerinin gereğini yapmışlardır. 45-46- Allah, Dabbeyi / hareket eden her canlıyı sudan yarattı. Bunlardan bazıları karnı üzerinde sürünüyor, bazıları iki ayağı üzerinde bazıları da dört ayağı üzerinde yürüyor. Allah, dilediğini yaratır. Hiç şüphesiz ki Allah, her şeyi ölçülendirmiştir. İşte size açıklanmış ayetleri indirdik. Allah, dilediğini Doğru Yola iletir. (Nisa Suresi 45-46) Vahiyle dirilen ve harekete geçen müminlerden karınları üzerinde sürünenler, ayakları üzerine doğrulmuş yürüyenler ve adeta dört ayak koşanlar müteakip ayetlerde detaylandırılır. Şöyle ki; Sürünen müminler; İman ettik demelerine rağmen sözlerinde durmuyorlar, Peygamberin hükmüne razı olmuyorlar ve O’na itaat çağrılarına olumlu cevap vermiyorlar, Kendi menfaatlerine uygun olan hükümler vereceği zaman itaat çağrılarına koşa koşa geliyorlar, Bunlar «Kalpleri hastalıklı» tipler, Sefere / akınlara çıkacaklarına «Allah adına yemin etmelerine» rağmen iş ciddiye gelince sıvışıyorlar, Yürüyen ve koşan müminler: Allah’ın / Hz.Muhammed’in@ çağrısına hemen icabet ediyorlar, Allah’a / Peygambere saygı duyuyor ve O’nun hükmüne hemen itaat ediyorlar, Salih amel işliyorlar, salat ediyorlar ve zekat veriyorlar, Zafere kavuşacak olanlar da bunlardır. 47-54- Onlar: "Allah'a ve Peygamberine iman ettik / güvendik ve itaat ettik" diyorlar. Sonra onlardan bir kısmı bu sözlerinden dönüyor. İşte bunlar, gerçekte iman etmiş değildir. / güvenmemektedir. İhtilafa düştükleri konularda aralarında hükmetmesi için Allah'a ve / yani O’nun Peygamberine çağrıldıkları zaman, onlardan bir bölümü bundan yüz çeviriyor! Eğer Peygamberin kendi lehlerine hüküm vereceğini anlarlarsa da hemen itaat ederek koşa koşa geliyorlar! Bunların kalplerinde bir hastalık mı var? Yoksa senin Peygamberliğin ve doğru hakkaniyetli icraatlar yaptığın konusunda şüphe mi ediyorlar? Yoksa Allah'ın ve Peygamberinin kendilerine haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır, gerçekte onlar kendileri zalim oldukları için böyle davranıyorlar. İhtilafa düştükleri konularda aralarında hükmetmesi için, Allah'a ve /yani O’nun Peygamberine çağrıldıkları zaman gerçek müminler ise sadece: "İşittik ve itaat ettik" derler. İşte kurtuluşa erecek olanlar da bunlardır. Her kim Allah'a ve / yani Peygamberine itaat ederse ve Allah'a saygı duyar ve karşı gelmekten sakınsa, işte büyük kurtuluş ve zafere ulaşacak olanlar onlar olacaklardır. Kendilerine emrettiğin takdirde askeri sefere çıkacaklarına dair bütün güçleri ile Allah'a yemin ettiler. De ki “Yemin edip durmayın. Nasıl itaat ettiğiniz ortada. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.” De ki: "Allah'a itaat edin ve Peygambere itaat edin”. Eğer itaat etmezseniz iyice bilin ki, o sadece kendi üzerine düşenden sorumludur, siz de sadece kendi üzerinize düşenden sorumlusunuz. Eğer ona itaat ederseniz, Dosdoğru Yolu bulursunuz. Peygamberin üzerine düşen sadece apaçık tebliğ etmektir. (Nur Suresi 47-54) 23.6. Cenab-ı Hakk’ın Vaadi: İslam’ın Yeryüzünde Tam Egemen Olacağı Müttefik / Hizipler ordusu Medine’ye saldırmak ve öldürücü darbeyi vurmak için hazırlık yaparken İslami İdare de bu saldırıyı savuşturmak için hazırlıklarına devam ettiriyordu. Bu hazırlıklar kapsamında olmak üzere Cenab-ı Hak kendisine bağlı, kendisine güvenen ve bu güvenle salih iş ve eylemlerde bulunan müminleri (yürüyen ve koşan şahsiyetleri) yeryüzünde güç ve otorite sahibi kılacağını ve ilahi dünya görüşünün yerleşeceğini taahhüt ederek müminlere moral verdi. Cenab-ı Hak, aynı taahhüt kapsamında Müttefik / Hizipler ordusunun Medine’ye yapacakları saldırıda asla başarılı olamayacaklarını ve Allah’ın vaat ettiği İslam’ın siyasi hâkimiyetine Mekke müşriklerinin ve müttefiklerinin asla engel olamayacaklarını da deklare ederek onlara meydan okudu. Bu müjde daha sonra Hz.Muhammed@ tarafından çeşitli şekillerde tekrarlanacaktır. (Hendek savaşı sırasında Hz.Muhammed’in sert bir kayayı üç defada kırması ve çevredeki büyük ülkelerin fethedileceğini müjdelemesi şeklinde) Medinelilerin panik halinde olduğu bir vasatta yapılan bu müjdeler müminlerin moral ve motivasyonları için son derece önemlidir. Müminlerin bu zafere ermek için tek yapmaları gereken şey Hz.Muhammed’e salat etmeleri / destek olmaları, zekât vermeleri / malları ile destek olmaları ve O’na itaat etmeleri olduğu bildirilir. 55-57- Allah, içinizden iman eden / güvenen ve salih amel / ıslah edici amel yapanlara şöyle söz vermiştir: “Kendilerinden öncekileri yeryüzünde nasıl güç ve iktidar sahibi kıldıysak sizleri de yeryüzünde güç ve iktidar sahibi kılacak, kendileri için seçtiği dinlerini yerleştirecek ve sizleri korkulardan kurtarıp güven ortamına kavuşturacaktır.” Çünkü onlar, yalnızca Bana kulluk / itaat ederler ve Bana hiç bir şeyi ortak koşmazlar. Bundan sonra kim inkar ederse / başkaldırırsa, işte onlar yoldan çıkmış olanlardır. Öyleyse (Ey müminler!) salat edin / destek verin / dini ikame edin, zekât verin / finansal olarak da destek verin ve Peygambere itaat edin ki, rahmete kavuşasınız. Sakın o inkarcıların bizi yeryüzünde aciz bırakabileceklerini / bizden yakalarını kurtarabileceklerini sanma. Onların sonunda varacakları sığınak ateştir. Ne kötü bir yerdir o. (Nisa Suresi 55-57) 23.7. İnsanların Cinselliklerine Getirilen Mahremiyetle İdari ve Sosyal İlişkilerin Düzenlenmesi Cahiliye döneminde insanlar meşru cinsel ilişkilerini köle, cariye ve çocuklarının gözü önünde yapmaktan çekinmezlerdi. Çünkü böyle davranmak ayıp sayılmazdı ve normal bir davranıştı. Fakat meşru olan cinsel ilişkinin aile bireylerinin ve kölelerin gözü önünde yapılması onları seyredenlerin tecessüs alışkanlığını körüklemekte ve zihinlerini sürekli cinsellikle meşgul etmesine yol açmakta idi. Bu nedenle insanlar sosyal hayatlarını normal, sağlıklı ve düzeyli bir sosyal ilişki olarak gerçekleştiremiyorlardı. İnsanlar ister çarşı, pazarda olsun ister mescit vb. kamusal alanlarda olsun her nerede olursa olsun cinsellik sürekli zihinlerini meşgul ediyor ve karşı cinse olan bakışları cinsellik ekseninde oluyordu. İnsanların iffetli olmaları ve sosyal ilişkileri cinsellik bağlamından çıkarıp normal beşeri ve iş ilişkisi haline getirmenin yolu ise cinsel ilişkiyi belirli zaman ve mekanlara hasretmektir. Sosyal ve idari münasebetler sırasında insanların aklına cinselliği getirecek söz, davranış ve görüntüler o sırada yapılmakta olan işleri amacından saptırır. Beşeri ve idari ilişkileri çıplaklık ve cinsellik etkilerinde kurtararak düzeyli bir ilişki biçimine evrilmesi için insanların zihinlerini temizlemek ve insanları arındırmak gerekmektedir. Bu nedenle Cenab-ı Hak, özel hayatın gizliliğini prensip haline getirir ve bunu en yakınlara bile uygulanmasını emreder. Özellikle dedikodu, iftira ve vehimlere yol açmamak, sosyal ilişkileri bozmamak, toplumda ve idarede anarşi ve kaos yaratmamak, lüzumsuz çalkantılara sebebiyet vermemek için müminlerin cinsel ilişkilerini ve çıplaklıklarını yani yatak odalarını en yakınlarından bile gizlemeleri emredilir. Çocukları ve köleleri / cariyeleri de olsa onları yatak odalarına aşina kılmamaları gerektiği bildirilir. Hatta cinsel dürtü uyandırmayacak yaşlılara giyimde serbestlik getirilmesine rağmen onların yine de bu konuda sınırları zorlamamaları gerektiği emredilir. Özel Hayatın Gizliliğine ilişkin getirilen bu düzenleme ile Medineliler fuhuş bataklığından biraz daha uzaklaşacak, münafıkların tecessüs, dedikodu ve iftira için fırsat kollayarak İslami İdareyi siyasi olarak zora sokma ve iktidarı yıpratmaya yönelik plan ve desiselerinin önüne set çekilmiş olunacaktı. 58-60- Ey iman edenler! Köleleriniz, hizmetçileriniz, yanınızda çalışanlar ve henüz ergenlik çağına ulaşmamış küçük çocuklarınız, yatak odalarınıza girmek için şu üç vakitte sizden izin istesinler: Sabah vaktindeki salata (namazı müteakiben kamu yararına yapacağınız hizmetlere )gitmeden önce odanızdayken, öğlen (Kaylule uykusu için) odanıza girip elbiselerinizi çıkardığınızda ve yatsı vaktindeki salattan (namazı müteakiben kamu yararına yapacağınız hizmetlerden) gelip odanıza çekildikten sonra. Bu üç vakit sizin mahrem vakitlerinizdir. Bu vakitlerin dışında izin almadan odanıza girip çıkmalarında size de, onlara da bir sakınca yoktur, bir arada olabilirsiniz. Allah size ayetleri işte böyle açıklıyor. Şüphesiz ki Allah her şeyi bilen, hikmetle hüküm verendir. Çocuklarınız erginlik çağına girince de evvelce nasıl izinle yanınıza giriyorlarsa yine aynı şekilde izin istesinler. Allah, size ayetleri işte böyle açıklıyor. Şüphesiz ki Allah her şeyi bilen, hikmetle hüküm verendir. Kadınlardan evlenme ümidi kalmamış derecede yaşı ilerlemiş olanların tamamen açılıp saçılmamaları şartı ile elbiselerinin bir kısmını giymemelerinde kendileri için bir sakınca yoktur. Bununla birlikte iffetli olmaları kendileri için daha hayırlı olandır. Şüphesiz ki Allah, her şeyi işitir ve bilir. (Nisa Suresi 58-60) 23.8. İç Tahkimat Kapsamında Kurayza Yahudilerinin Uyarılması Huyey Bin Ahtab Müttefikler / Hizipler ordusu oluşturmak için görüşmelerde bulunurken Medine içerisinde de kendine müttefikler elde etmeye çalışacağı aşikârdı. Bu noktada Kurayza Yahudileri en uygun kabileydi. Çünkü aynı dine mensupturlar ve nasıl ki Yahudi olan iki kabile Nadir oğulları ve Kaynuka oğulları Medine’den sürüldülerse sıranın Kurayza’ya geldiği şeklinde bir korkutma (sopa) argümanını kullanmaları içten bile değildi. Huyey Bin Ahtab Kurayza Yahudilerini de Müttefikler / Hizipler ordusuna katarak Medine’yi içten fethetmek için onlara Müttefik / Hizipler ordusunun Medine’ye çok güçlü geleceklerini ve bu saldırıdan Hz.Muhammed’in@ sağ kurtulmasının imkânsız olduğunu bildirecekti. Onlara bu şansı iyi kullanmalarını Hz.Muhammed’den@ ve iktidarından ebedi kurtulacakları argümanlarını ( umut- Havuç) kullanacağı belli idi. Huyey Bin Ahtab’ın Kurayza Yahudilerini kandırarak Medine İslam Cumhuriyetine ihanet ettirmek amacıyla girişeceği çabaları boşa çıkarmak için Cenab-ı Hak Kurayzalıları uyaran mesajlarını gönderdi. Onlara Huyey Bin Ahtab’ın tuzağına düşmemelerini ikaz eder. Eğer Anayasal sözleşmeye ihanet edecek olurlarsa çok ağır bir bedel ödeyecekleri deklare edildi. Bunun için Kurayza Yahudilerine yakın geçmişte yaşananlardan örnekler verildi. Onların gayet iyi bildiği gibi Nadir ve Kaynuka Yahudilerinin Medine Vesikasını / Anayasasına ihanet ettikleri ve Medine İslam Cumhuriyetine başkaldırdıkları için sürgün edildikleri hatırlatıldı. Onların aslında hiç bir peygamberi kabul etmedikleri ve hakkaniyete uygun olan hiç bir kanun ve düzen kabul etmek istemedikleri ifade edildi. Onlar sadece kendi menfaatlerine çalışan, kendilerini koruyan / kollayan ve sadece kendilerine özgü hukuk kuralları / kitap talep ettiklerine işaret edildi. Onlar bu talepleri ile kendilerini diğer insanlardan farklı, özel, seçkin ve imtiyazlı görmekte olduklarına değinildi. Nadir ve Kaynuka Yahudilerinin haddi aşan bu tavır ve davranışlarının yeni olmadığı Yahudilerin geçmiş tarihlerinde bunların yaşandığı hatırlatıldı. Bu hatırlatma ile Kurayza Yahudilerine geçmişte ve günümüzde kendi dinlerine mensup olanların yaptıkları hataları kendilerinin tekrar etmemeleri hususunda ikaz yapıldı. Uzak geçmişlerindeki yaşanmışlıklardan “Hz. Musa’dan Allah’ı kendilerine açıkça göstermesini istemeleri” ihanet örneği olarak verildi. Bu taleplerinin onların kendilerini ne kadar önemli, seçkin, ayrıcalıklı gördüklerini ve kibir ile kendilerini beğenmişliklerine işaret edildi. Onların bu taleplerinin azgınlıklarının bir göstergesi olduğu belirtildi. Onlar her şeyi kendileri için istiyorlardı, kendilerini her şeyin öznesi kılmak istiyorlardı, buzağıyı ilah edinmeleri bile kendi çıkarları ve üstünlükleri içindi. Bütün bunlara rağmen yine de Cenab-ı Hak onları bağışlamış ve onlara Hz. Musa liderliğinde iktidar ve güç vermişti. Cenab-ı Hak Yahudilerin geçmiş tarihlerinden verdiği bu örnekle Kurayza Yahudilerine de bütün yaptıkları yanlışlara rağmen kendilerini düzeltmeleri ve Medine İslam Cumhuriyeti’ne bağlı olmaları ve ihanet etmemeleri halinde Hz.Muhammed’in liderliğindeki iktidara ortak olacakları mesajı verildi. 150-153- Allah’ı ve peygamberlerine karşı çıkanlar; “Biz, bir kısmına inanırız, bir kısmına inanmayız” diyerek Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmayı isteyen ve böylece imanla küfür arasında bir yol tutmaya çalışan kimseler var ya; işte onlar, inkârcıların / isyancıların / kâfirlerin ta kendileridir. Ve Biz, kâfirlere / inkarcılara / isyancılara; alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır. Allah’a ve peygamberlerine inananlar ve onlar arasında ayırım yapmayan kimselere gelince; işte onlar, Allah’ın pek yakında ödüllerini vereceği kimselerdir. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edendir. Ehli Kitab (Nadir ve Kaynukalılar), senden, kendilerine özel gökten bir kitap indirmeni istemişlerdi. Mamafih onlar Musa’dan bundan daha büyüğünü istemişlerdi de: “Allah’ı bize açıkça göster” demişlerdi. Bunun üzerine zulümlerinden dolayı onları yıldırım çarpmıştı. Daha sonra kendilerine açık deliller geldiği halde buzağıyı ilâh edinmişlerdi. Fakat tevbe ettiklerinde Biz onları yine de affettik. Ve sonra Musa’ya apaçık bir sultan / güç / iktidar verdik. (Nisa Suresi 150-153) Huyey Bin Ahtab’ın «Sıra Size Gelecek» argümanına Kurayza Yahudilerinin aldanmamaları için daha önce sürülen Kaynuka ve Nadir Yahudilerinin suçları ve bu sürgünü hak etme gerekçeleri Hz. Musa zamanındaki İsrail oğullarının hataları üzerinden anlatılmaya şöyle devam edildi; “Nasıl ki İsrail oğulları Peygamberleri / liderleri Hz. Musa’nın getirdiği ilahi öğreti üzerine yaptıkları anayasal sözleşme ile kurdukları Cumhuriyet (Tur) yönetiminde Hz. Musa’ya çok sorun çıkarttılar, şehre secde ile girmeyip şehrin halkını katlettiler, sebt gününü ihlal ettilerse vb. aynen bu şekilde Kaynuka ve Nadirliler de Hz.Muhammed’le@ anayasal sözleşmeyi imzalayarak İslam Cumhuriyetini (Tur’u yükseltmeleri metaforu) kurmalarına rağmen imzaladıkları anayasal sözleşmeye ihanet ettiler, Hz.Muhammed’e@ itaat etmediler, sınırları aştılar, sorun çıkarttılar ve isyan ettiler. Medine şehrinin savunmasına (Uhud savaşına) katılmadılar. Medine İslam Cumhuriyetinin başarısızlığı için çalıştılar. Orduyu bölmede münafık ortakları ile birlikte aktif rol oynadılar. Uhud Savaş sonrasında da İslami İdarenin yıkılması için menfi propaganda yaptılar. Yine nasıl ki İsrail oğulları kendi peygamberlerini haksız yere öldürdüler / kendilerini uyaran kendi peygamberlerini öldürdüler, Hz. İsa’yı da öldürmek istedirler ama öldüremedilerse, Nadirliler de Hz.Muhammed’i@ öldürmek istediler ve ona suikast girişiminde bulundular. Geçmişte İsrail oğulları Hz. İsa’yı öldüremediler ve Allah onun derecesini, şanını, dinini yükselttiği gibi aynı şekilde Nadirli Yahudiler de Hz.Muhammed’i öldüremediler, suikastları başarısız oldu ve Allah onun da derecesini, şanını, iktidarını ve dinini / devletini yükseltti / yükseltiyor / yükseltecek. Ama Nadirliler aşağılık ve rezil bir şekilde Medine’den sürülüp çıkartıldı. Fakat Nadirliler bu rezil olmalarından, lanetlenmelerinden ve sürgün olmalarından ders almadılar, kendi hatalarının cezasını çektiklerini anlayamadılar da ortalığı karıştırmaya devam ederek Medine’deki işbirlikçilerini (Abdullah Bin Ubey ve arkadaşlarını) kışkırtarak Medine içerisinde kaos yaratmasını istediler. Tecessüs ve iftira mekanizmasını işletmesini salık verdiler. Onlar da bu kışkırtmanın neticesinde Hz.Muhammed’in@ pak zevcesine iftira attılar da bu iftira yoluyla Medine’de kabileleri birbirine kılıç çekecek noktaya getirdiler. Onların bu komploları tıpkı geçmişteki İsrail oğullarının Hz. Meryem hakkında çirkin iftiralarda bulunmaları gibidir.” 154-158- Onların misaklarına / anayasal sözleşmelerine göre Tur'u / devleti onların üzerine kurduk. / yükselttik. Ve onlara: “Bu kapıdan secde ederek / boyun eğip teslimiyet göstererek girin.” dedik. Yine onlara: “Sebt / Cumartesi gününde hudutları aşmayın.” dedik ve onlardan “çok kuvvetli misak (Anayasal söz)” aldık. Bu ( lanetlenmeleri, sürülmeleri, belaya uğramaları), onların misaklarını / anayasal sözleşmelerini bozmaları ve Allah’ın ayetlerini inkar etmeleri, peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve onların “kalplerimiz kılıflıdır / kalplerimiz bilgi ile dopdoludur / senin getirdiğin bilgiye ihtiyacımız yoktur” sözleri sebebiyledir. İşte Allah, (onların bu kibirli tutumlarından kaynaklanan) inkarlarından dolayı onların (kalplerinin) üzerini mühürledi, artık onların pek azı hariç iman etmezler. (Onların lanetlenmelerinin / sürülmelerinin diğer sebepleri ise) onların inkarları, Hz. Meryem’e “çok büyük iftira” atan sözleri ve “İşte bakın! Biz, Allah’ın Peygamberi (olduğunu iddia eden) Meryem oğlu Mesih İsa’yı öldürdük” demeleridir. Gerçi onu öldürmediler / öldüremediler ve onu asmadılar / asamadılar. Lâkin onlara bir benzetme yapıldı. Gerçekten onun hakkında anlaşmazlığa düşenlerin konu hakkında yeterli bilgileri yoktur, onlar sadece zanna dayanmaktadırlar. Kesin olan şudur ki; Onu öldürmediler. / öldüremediler. Aksine Allah onu, Kendine yükseltti / derecesini artırdı. Allah, en üstün, en güçlü / mutlak galip olandır, hikmetli yasa koyandır. (Nisa Suresi 154-158) Kaynuka ve Nadirli Yahudiler Medine halkı borç / kredi istediklerinde kat kat faizle kredi vermeleri, onların mallarını haksız yere yemeleri, onları sömürmeleri, Allah’ın yolundan insanları alıkoymaya çalışmaları, Allah’ın hükumetini yıkmaya çalışmaları nedeniyle muhasara altına alınmış ve her şey onlara haram edilmişti. Onlar bu muhasaralara dayanamamış ve teslim olmuşlardı. Ve onlar bu yaptıkları kötülüklere karşılık Medine’den lanetlenmişlerdi. / sürgüne gönderilmişlerdi. Fakat onlar gittikleri yerde de rahat durmuyorlardı. Bütün müşrik kabileleri Medine İslam Cumhuriyetinin üzerine çullanmaları için kışkırtmaktaydılar. Fakat Allah onlar için yakın gelecekte çok acı bir azap hazırlamakta olduğunu bildirir. Cenab-ı Hak, Hz.Muhammed’i@ / Medine İslam Cumhuriyetini inkâr edenlerin sürgündeki yerlerine de (Hayber’e de) ulaşılacağı ve oradaki Ehli Kitab Yahudilerle birlikte ya öldürüleceği ya da teslim olacaklarına işaret eden mucizevi bir ihbarda bulundu. Bu önemli haber şöyle özetlenebilir; “Yakın gelecekte çevredeki tüm Yahudiler (Hayber, Fedek, Teyma ) bölgedeki hâkimiyetlerini kaybedecekler ve Medine İslam Cumhuriyetine teslim olacaklardır. Çevredeki bu ehli kitap kabilelerin hepsi ölecekler / hâkimiyetlerini kaybedecekler ve ölmeden önce / hâkimiyetlerini kaybetmeden önce Hz.Muhammed’in@ (Hz. İsa metaforu ile) haklı olduğunu görecekler ve onun peygamber olduğunu anlayacaklar ama iş işten geçmiş olacaktır. Kıyamet gününde de Hz.Muhammed (Hz.İsa metaforu ile) onların aleyhine şahitlik yapacaktır.” Bildirilen bu mucizeyi ihbara rağmen Kurayza Yahudileri ayaklarını denk almazlarsa aynı azap akıbetiyle kendileri de karşılaşacaklardır. 159-162- Andolsun, Kitap Ehlinden, ölmeden önce (hâkimiyetlerini kaybetmeden önce) O’na (Hz. İsa’ya / Hz.Muhammed’e) inanmayacak kimse yoktur. Kıyamet günü O (Hz. İsa / Hz.Muhammed) da onların aleyhine şahit olacaktır. Zulmetmeleri, birçok kimseyi Allah yolundan alıkoymaları, yasaklandıkları halde riba / faiz almaları ve insanların mallarını haksız yere yemeleri sebebiyle Yahudilere helâl olan temiz şeyleri haram kılmıştık. Onlardan inkara gömülenler için can yakıcı bir azap hazırladık. Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ile müminler, sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar. Salatı / İslam Cumhuriyetine destek vererek ayakta tutarlar, zekatı vererek ekonomik destek de verirler, Allah'a ve ahiret gününe inanırlar; işte onlara “büyük ecir” vereceğiz. (Nisa Suresi 159-162) Kurayza Yahudilerine Hz.Muhammed’in@ de diğer peygamberler gibi bir peygamber olduğu ve getirdiği kitabın / mesajın diğer peygamberlerin getirdiği mesajlarla paralellik arz ettiği bildirilir. Bununla Hz.Muhammed’e@ itaat etmeleri / teslim olmaları ve iman etmeleri gerektiği, Huyey bin Ahtab’ın ayartmalarına gelinmemesi gerektiği anlatılır. Huyey bin Ahtab gibi ihanet ederek inkâr eden ve sürekli şeytani entrikalar çeviren kişileri Cenab-ı Hakk’ın asla affetmeyeceği, onları cehenneme götüren bir yola sürükleyeceği de vurgulanır. Ayrıca Hz.Muhammed@ ile olan misaklarını / sözleşmelerini bozmayıp teslimiyete devam etmelerinin, O’na inanıp güvenmelerinin kendi hayırlarına olacağı vurgusu da yapılır. Eğer isyan / inkâr edecek olurlarsa göklerin ve yeryüzünün hâkiminin Allah olduğu vurgusu ile onların İslam Cumhuriyetine hiçbir zarar veremeyeceklerine işaret edilir. 163-170-Muhakkak ki Biz, Hz. Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Ve Hz. İbrahim’e, Hz. İsmail'e, Hz. İshak'a, Hz. Yakup ve torunlarına, Hz. İsa'ya, Hz. Eyub'a, Hz. Yunus'a, Hz. Harun'a ve Hz. Süleyman'a da vahyettik. Ve Hz. Davud'a Zebur'u verdik. Daha önce sana hikâyelerini anlattığımız veya anlatmadığımız Resullere de (vahyettik). Ve Allah Musa ile de konuştu. Müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberler gönderdik ki insanların peygamberlerden sonra Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın! Allah izzet ve hikmet sahibidir. Öyle ki, Allah sana indirdiği şeyi (Kur’an’ı), kendi ilmi ile indirdiğini bildirir. Ve melekler de bildirirler. Allah’ın bildirmiş olması yeterlidir. Şüphesiz inkar ile isyan etmiş ve Allah’ın yolundan alıkoyan şu kimseler, kesinlikle uzak bir sapıklığa düşmüşlerdir. İnkar / isyan etmiş ve kendi zararlarına yanlış işlerin içine giren şu kimseleri Allah asla affetmeyecektir. Onlara içinde temelli ve sonsuza dek kalacakları cehennem yolundan başka bir yola da yönlendirmeyecektir. Bütün bunlar Allah için çok kolaydır. Ey insanlar! Şüphesiz Peygamber, size, Rabbinizden hakk ile geldi. Öyleyse kendi yararınıza olarak ona inanın. Eğer inkar ederseniz / isyan ederseniz, bilin ki göklerde ve yeryüzünde olan şeyler Allah’ındır. Allah, her şeyi bilir, hikmetli yasa koyandır. (Nisa Suresi 163-170)

  • Bölüm 6: Şirk Sistemi Eleştirisi | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 6 ŞİRK SİSTEMİ ELEŞTİRİSİ Mekkeli müşrik elitlerin köle, kimsesiz ve zayıf müminlere yaptıkları işkenceler sonuç vermişti. İlk davet yıllarını müteakiben Hz. Muhammed @ saflarına katılan kişi sayısındaki hızlı artış işkenceler nedeniyle yavaşladı. ([1] ) Bununla beraber, şiddet döneminde nazil olan surelerin Mekkelilere okunmasının özellikle müşrik elitler üzerinde derin tesirler meydana getirdiği söylenebilir. Zira bu surelerde ahiret, yeniden dirilme ve hesap verme olayları benzetmesi ile şirk sisteminin eninde sonunda yıkılacağı, yerine tevhit sistemine dayalı bir toplumsal yapının geleceği ve işkencecilerin mutlaka hesap verecekleri konularının işlenmesi onların içlerinde korku ve endişe yaratmıştı. Ayrıca bu surelerdeki söylemler onların itibarlarını ayaklar altına almaktaydı. Toplumda adalet arayan herkes müşrik elitler aleyhine harekete geçebilir ve Hz. Muhammed’in@ safında yer alabilirdi. Bu durumun farkında olan müşrik elebaşılar şiddet ve işkence uygulamalarını daha da artırmaya başladı. Böylece Hz. Muhammed’in @ safına geçmeyi düşünen Mekkelilere korku vermeyi başardılar. Onların Mekke halkını korkuttukları gibi toplumsal değişimin imkansızlığı üzerine menfi propaganda yaptılar. Cenab-ı Hak, müşrik elebaşıların yaptıkları menfi propagandanın ve saldıkları korkunun halk üzerindeki etkisini kırmak amacıyla Kaf Suresi ile yeni mesajlarını gönderdi. Bu surede önce ‘Kaf’ harfi seslendirmesi ile Mekkelilerin dikkati çekildi. Arkasından çok şerefli ve değerli Kur’an’a yemin edilerek şimdiye kadar Mekkelilere okunan surelerin şahitliğine / deliller getirmesine rağmen Mekkelilerin kendi içlerinden bir peygamber gönderilmesinin çok tuhaflarına gittiği belirtildi. Onların ahiretteki ‘ölmüş ve toprak olmuş kimselerin tekrar dirilmeleri’ benzetmesi ile geri ve ilkel hale gelmiş olan toplumlarının tekrar dirilmelerinin akıl dışı ve imkânsız bir durum olduğunu iddia etmeleri dile getirildi. Rahman, Rahim Allah Adına 1-3- Kaf. Çok şerefli, çok değerli bu Kur’ân’ın şahitliğine rağmen içlerinden bir uyarıcının kendilerine gelmesine şaşırdılar da kâfirler, “Bu şaşılacak bir şeydir! Öldüğümüz ve toprak olduğumuz vakit mi? Bu akla uzak, imkânsız bir dönüştür” dediler. (Kaf Suresi 1-3) Onların yarımadada bulunan tüm Arap kabilelerinin ilkel yaşamdan medeni bir yaşama geçişlerinin imkânsız olduğu iddiasına karşı, Cenab-ı Hak bunun mümkün olduğunu ve çaresinin kendi katında bulunan ilahi öğretilerde olduğunu bildirir. Ayrıca ilkel, geri ve ölmüş Arap kabilelerinin medeni bir toplum olarak dirilmesi için neye ihtiyacı olduğunu en iyi bilenin Kendisi (Allah) olduğu belirtildikten sonra bu ihtiyacı karşılayacak ilke, esas ve paradigmaların O’nun katında olduğu ve bu değer yargıların muhafaza edildiği bildirilir. Aslında bu kısacık ifade ile anlatılmak istenen husus şudur; “Eskiden Mısır, Mezopotamya, Bizans, İran, Filistin ülkelerindeki şirk ve zulümden kaçarak Arap yarımadasına gelen insanların bu bölgede Allah’ın dinini, hakkı, adaleti yaşatmaya çalıştıkları bir süreçten sonra bu değerleri kaybedip tekrar şirk zulmüne girmeleri sonucunda sahip oldukları karakterlerle ölü bir toplum olmuşlardır. Şirk pisliğine bulaşan bu toplumlar bir türlü doğru yolu bulamıyor ve böylece dirilme şansı da yakalayamıyorlardı. Dahası çevrelerindeki büyük devletler de onların bu geri kalmış, aşağılık ve ilkel durumlarının devamından yana idiler. Zira bölgedeki dengeler açısından mevcut yapıdan oldukça faydalanıyorlardı. Şayet yarımada Arapları dirilecek olursa bölgesel dengelerin yarımada Arapları lehine değişeceği açıktı. Çünkü Avrupa ve Ortadoğu ile Çin ve Hindistan arasındaki ticaret üç güzergâh üzerinden gerçekleşiyordu. Söz konusu bu üç güzergâh; 1-Basra körfezi su yolu 2- Kızıldeniz su yolu 3- Arap yarımadası üzerinden kervanlarla kara yolu. Yarımada Araplarının birbirini yemesi onların işine geliyordu. Şayet bunlar uyanır da tek devlet olurlarsa bu ticaret yollarına hâkim olacaklar, çok gelişecek ve kendilerine bir rakip ülke çıkmış olacaktı. Bu üç yoldan gerçekleşen ticaretten bu ülke de payını alacaktı. Şimdi ise sadece karadan yapılan ticaret için kabile reislerine ve bazı tüccarlara az bir pay verilerek ticari malları daha ucuza temin etme imkânı varken tek devlette bu imkân kalmayacaktı. Bunun sonucu ise söz konusu ülkeler açısından sadece ticari açıdan değil siyasi açıdan da çok vahim olacaktı. Zira hak, adalet ve barış için yarımadaya kaçmış olan halklar ki bunlar sonradan Araplaşmış / musta’rabe toplumlardır atalarının intikamını alacaktı. Sonradan Araplaşmış / musta’rabe Arapları çevre ülkelerden Arap yarımadasına göç edip Araplaşmış toplumlara verilen isimdir. Yani aslında kendisi Arap olmayıp bir Mezopatamyalı olan Hz. İbrahim gibi insanların torunları kendi ülkelerindeki zalim yöneticileri hizaya getirecek ve daha önce terk ettikleri ülkelerine geri dönecekler ya da dönmeseler de o ülkedeki soydaşlarına barış, huzur, emniyet ve adalet getirmek için çalışacakları muhakkaktı. İşte bunu gören bölge ülkeleri, Arapların bu geri kalmış, parça parça, ilkel, vahşi bir vaziyette kalmalarını arzuluyorlar ve kurulan şirk sisteminin işbirlikçi reis ve yöneticileri aracılığıyla bu toplumsal yapıyı değiştirmenin imkansızlığını propaganda ettiriyorlardı. “Böyle gelmiş böyle gider”, “bizim adam olmamız mümkün değil” tarzı söylemlerle onları gelişmiş, ileri bir medeniyete talip olmaktan uzak tutuyorlardı. Cenab-ı Hak ise bu ilkel, vahşi, geri kalmış ve toprağa karışmış musta’rabe Araplarından / Araplaşmış toplumlardan nelerin eksildiği hususunu gayet iyi bildiğini söyledi ve kaybettikleri bu değer yargıları ve paradigmaları kendi katında aramaları gerektiğine vurgu yaptı. Zira bu değer yargıları (yasa / kitap) Kendi (Allah) indinde muhafaza edilmektedir ve elçisine bunları işte şimdi bildirmektedir. Şayet Kendisinden gelen bu Kitaba sarılacak olurlarsa dirileceklerini bildirdi. Bütün bu anlatılanlar çok özlü bir şekilde bir iki cümle ile şöyle özetlenir; 4- Biz yerin onlardan neyi eksilttiğini elbette bilmekteyiz. Zira yanımızda çok iyi kaydedip muhafaza eden bir kitap (yasa / değerler) da vardır. (Kaf Suresi 4) Cenab-ı Hak, müşriklere diriltici bir ruh veren ilahi öğretiyi / hakkı / değer yargılarını gönderdi fakat onlar bunu kabul etmediler. Onlar mevcut durumlarında kalmak istediler. Zira bu ilahi öğretiler özellikle de halihazırdaki iktidarda olan zalim müşrik elitlerin işine gelmiyordu. Onlar imtiyazlı konumlarını muhafaza etmek istiyorlardı. Halkın çile çekmesi, yoksul ve aç olması onların umurunda bile değildi. Fakat Hz. Muhammed’in @ ortaya çıkması, onlara sahip çıkarak şirk önderlerinin karşısına dikilmesi, toplumun dirilişi için tevhidi dünya görüşünü bir reçete olarak sunması ve bu uğurda bütün baskı ve şiddete karşı müthiş bir direniş sergilemesi, onlarda derin bir endişe ve korku yaratmıştı. Müşrik elitler derin bir iç karmaşası yaşamaya başlamışlardı. Çünkü şiddet süreci boyunca ortaya konan direniş argümanları / kıyamete dair sureler Mekke insanı üzerinde de derin tesirler meydana getirmiş ve onların da kafasını karıştırmıştı. Eğer Mekke halkı bir süre sonra Hz. Muhammed’in @ safına geçecek olurlarsa o zaman tehdit edildikleri azap ve yıkılış gerçekleşecekti. Büyük bir inkılapla / devrimle yıkıldıkları zaman durumları gerçekten vahim olacaktı. Fakat diğer taraftan halkın da kafası karışıktır. Zira Hz. Muhammed’in @ getirdiği tevhidi dünya görüşünü doğru olarak kabul etmekle birlikte, taraftarlarındaki azlık ve sistemi değiştirecek güçten yoksun olması ve Hz. Muhammed @ yanlılarına baskı, şiddet ve işkence uygulanıyor olması onları tereddüte sevk etmektedir. Şayet Hz. Muhammed’in @ saflarına katılacak olurlarsa şiddetli baskılara uğrayacakları çok açıktı. Şiddete maruz kalmayı göze alamayan halk, şirk içerisinde kalarak “bekle gör” politikası yapmayı tercih ediyorlardı. Böylece onlar da derin bir iç karmaşası yaşamaktaydı. 5- Buna rağmen onlar, hak kendilerine geldiği halde onu yalanladılar. Artık onlar derin bir iç karmaşası içerisindedirler. (Kaf Suresi 5) Cenab-ı Hak, derin bir iç karmaşası yaşayan Mekkelileri ikna etmek için onların bakışlarını gökyüzüne, yeryüzüne, dağlara ve bitkilere çevirdi. Bu temsiller yoluyla, çevrelerindeki devletleri örnek olarak gösterdi. Onlar nasıl dağlar misali güçlü kurum, kuruluş ve otoriteleri ile yekvücut olup büyük devletler şeklinde teşkilatlandılarsa aynı şekilde ilahi öğreti ile onların da tevhit / birlik olup büyük bir devlet kurabileceklerine işaret etti. Eğer vahye kulak verirlerse o öğretilerin onları dirilteceğini ve Kendisinin bu yolda onlara rehberlik edeceğini bildirdi. Yeri, göğü ve içindekileri yaratan Cenab-ı Hak onların mükemmel bir nizam ve bütünlük içerisinde işleyişini takdir ettiğini bildirir. O onların da tevhidi dünya görüşü çerçevesinde mükemmel bir nizam ve bütünlük oluşturmalarını istemektedir. Bu amaçla elçisini göndermiş ilahi öğretisini inzal etmektedir. Onlara şu mesajlara işaret eden ayetlerini bildirir; “Sizler şayet bu vahyin rehberliğinde sosyolojik ilahi kuralları takip ederseniz sarsılmaz dağlar gibi güçlü otoriteye sahip devletler ve her biri pırıl pırıl parlayan yıldızlar gibi medeniyet mimarları, bilginler, devlet adamları, sanatkârlar yetiştireceksiniz. Bu ilahi vahyin rahmetinden faydalanırsanız tıpkı yağmurun bereket verip her yeri yemyeşil yapması ve bin bir çeşit nimetleri insanlar için bitirmesi gibi bu vahiy yağmuru da sizlerin kuracağı medeniyet ile insanlara bin bir çeşit ürünlerini verecektir.” Cenab-ı Hak gerek kozmik dirilişe ve gerekse de toplumsal dirilişe verdiği bu metaforik ifadeleri çok özlü olarak şöyle bildirir; 6-11- Peki, onlar üstlerindeki göğe bakmadılar mı ki, onu nasıl bina ettik ve ışıl ışıl süsledik! Üstelik hiçbir eksik gedik bırakmadık! Yeryüzünü ise yayıp döşedik ve ona kalkmaz-kıpırdamaz dağlar yerleştirdik. Üstelik orada görünüşü iç açıcı- göz alıcı her çiftten bitkiler bitirdik ki; Allah’a yönelen her kula bir bilinç kaynağı ve bir uyarı vesilesi olsun. Ve Biz gökten bereketli bir su indirdik. Onunla bütün kullara rızık olmak üzere bahçeler ve biçilecek taneler ile tomurcukları birbiri üzerine dizilmiş büyük ve yüksek hurma ağaçları bitirdik. Evet, Biz ölü bir beldeye onunla (su) can verdik. İşte çıkış [diriliş] da böyledir. (Kaf Suresi 6-11) Cenab-ı Hak Nuh Kavmi, Ress sakinleri, Semudlular, Ad kavmi, Firavun kavmi, Lut kavmi, Eykeliler ve Tübba kavminin ilahi öğretileri reddetmeleri nedeniyle uğradıkları korkunç akıbetleri örnek vererek Mekkelilerin akıllarını başlarına almaları konusunda aşağıdaki mesajları verdi; “Eğer şirk sisteminden vazgeçmezseniz, sizi diriltecek ilahi öğretileri kabul etmeyecek olursanız o zamanda daha önce yıkılıp yok olan örneklerini verdiğimiz toplumlar gibi yok olur gidersiniz.” 12-14- Onlardan önce Nûh’un kavmi, Ress sakinleri ve Semûd da yalanlamıştı. Ad, Firavun ve Lut’un kardeşleri, Eyke sakinleri ve Tübba kavmi de. Bunların hepsi peygamberleri yalanladılar da sonunda vaad ettiğim ceza gerçekleşti. (Kaf Suresi 12-14) Yine Cenab-ı Hak, Mekkelilere yarımada Araplarının dirilişine ve büyük bir medeniyet kurmasına kuşkuyla bakılıyorsa o zaman diğer büyük medeniyetlerin doğuşuna bir göz atılması gerektiğini bildirdi. Tevhit olan kavimlerin yarattığı o büyük medeniyetler, bu ilahi öğretinin yarattıklarıdır. Nasıl ki insanın biyolojik yaratılışı bir defa gerçekleştirildi ise kozmik kıyametten sonra onlar tekrar yaratılacaktır. Aynı şekilde ilahi öğreti sayesinde daha önceki medeniyetler nasıl yaratıldılarsa yarımada Arapların da ilahi öğreti ile yeni bir medeniyet yaratmaları neden mümkün olmasın? 15- Peki Biz ilk yaratmada âcizlik mi gösterdik? Hayır! Ama onlar, yeni bir yaratılıştan kuşku duymaktalar. (Kaf Suresi 15) Cenab-ı Hak, Mekkelilere uyarılarına şöyle devam eder; “Biz sizi yarattık ve sizin içinizden geçenleri, neler düşündüğünüzü gayet iyi biliriz. Çünkü size sizden, şahdamarınızdan daha yakınız. Dolayısıyla getirdiğimiz bütün delillere rağmen ileri sürdüğünüz gerekçelerin asılsız olduğunu da gayet iyi biliyoruz. Sizler aslında şirk sistemi ile halkı sömürmek için kurduğunuz tezgâhın bozulmaması için Hz. Muhammed’in @ çağrısına uymuyorsunuz. Bazılarınız ise şirk zulmüne maruz kalmanıza rağmen sırf müşrik elitlerin öfkesine ve hışmına maruz kalmamak için onların safında yer alıyorsunuz. Sizin içinizdeki sağdan / sağduyudan gelen iyilik, güzellik, doğruluk, adalete ilişkin telakkileriniz ve solunuzda yerleşik olan kötülük, zulüm, çirkinliğe ilişkin telakkilerinizin çatışmalarını, yani iç çelişkilerinizi ve sonunda vardığınız kararlarınızı da gayet iyi biliyor ve bunları da kaydediyoruz.” ([2] ) 16-18- And olsun insanı Biz yarattık. Nefsinin kendisine neler fısıldadığını da iyi biliriz. Ve Biz ona şah damarından daha yakınız. Ve ne zaman ki onun sağında yerleşik iyilik ve solunda yerleşik kötülük fikirlerini telakki ederse / düşünürse / kendi içinde tartışırsa o telakkilerinin / düşüncelerinin / kararlarının sözlü ifadelerinin tümünü gözleyen / kaydeden bir gözcüsü vardır! (Kaf Suresi 16-18) Cenab-ı Hak, Mekkelilere insanın ölüm anı, kıyamet ve sonrasındaki hesap ve cezalandırma sahnelerinin tasviri ile örneklendirme yaparak Hz. Muhammed @ hareketinin başarıya ulaşması sonucunda şirk sisteminin ölümüne ve mensuplarının hesaba çekilerek cezalandırılmalarına işaret eder; “Nasıl ki müşrik insanın kaçıp durduğu ölüm bir gün kendisine gelecek ve kendisine geleceğinin mutlak olduğu haber verilmesine rağmen onun şüphe ettiği hesap günü apaçık ortaya konacaksa aynen bunun gibi Cenab-ı Hakk’ın vaadettiği üzere bir gün müşriklerin iktidarları da devrilecek. Böylece tevhidi dünya görüşü iktidara gelip müşriklerden hesap soracaktır. Tereddüt ederek bir türlü ihtimal vermedikleri inkılabı / devrimi onlar o gün gözleriyle görecekler.” 19-22- Derken ölüm sarhoşluğu / sekarat hali / can çekişme tüm gerçekliğiyle gelince: “İşte bu, senin köşe bucak kaçıp durduğun şeydir.” Ve sonunda sura üflenir: “İşte bu kendisine karşı uyarıldığın / vaad edilen gündür.” Ve herkes, kendisini yönlendiren liderler ve şahitlerle beraber (huzura) gelir. Doğrusu sen bundan gaflet içindeydin. Şimdi senin perdeni kaldırdık. Artık bugün gözün daha bir keskindir. (Kaf Suresi 19-22) Cenab-ı Hak zalimlerin zulümlerine destek olan halkın ahirette cehennem azabından kurtulmak için dünyada destek verdikleri önderlerini öne sürecekler ve onların asıl suçlu olduklarını, kendilerinin suçsuzluklarını onların azgınlıklarına kıyasla ifade etmeye çalışacaklarını bildirir. Halkın kendilerini kurtarmak için ‘biz onları azdırmadık onlar zaten çok azgındı’ diyerek mazeret uydurmaya çalışmalarının yalan olduğunu Cenab-ı Hak şöyle ifade eder; “Onlar aslında azgın elitlere destek vermeselerdi o elitler de o kadar azamayacaklardı. Fakat korkaklıklarından onların azgın elitlerinin yanında yer almaları ve onlara destek vermeleri zalimlerin daha da azmalarına sebep oldu. Dolayısıyla yönetilen halkın mazeret beyan etmeye çalışmaları boşunadır.” Bu nedenle Cenab-ı Hak onları kendi huzurunda konuşturmayacak ve hepsinin cehenneme gönderilmesini emredecektir. Ahiretteki sahnelerin benzeri bu dünyada da yaşanacaktır. Hz. Muhammed’in @ yapacağı inkılaptan sonrada müşrik halk da suçu birbirlerine atmaya çalışacaklar fakat O onların mazeret beyan etmelerine ve karşılıklı birbirlerini suçlamalarına kulak vermeyecektir. Cenab-ı Hak kullarının cehenneme gitmesi için çabalamıyor ama kullarını cehenneme sürüklemek isteyen, cehenneme gitmeyi de tercihleri nedeniyle hak eden ve cehennemin iştahla beklediği kimseler var. 23-30- Ve onun arkadaşı dedi ki: “İşte yanımdaki hazır! Haydi atın! Atın cehenneme her inatçı kâfiri; O hayrı alabildiğine engelleyen, zalim ve şüpheci olanı. O ki Allah ile birlikte başka bir ilâh edinmişti. Haydi, ikisini birlikte şiddetli azabın bağrına atın.” Onun arkadaşı dedi ki: “Rabbimiz! Ben onu azdırmadım. Fakat kendisi zaten derin bir dalalet [sapıklık] içindeydi.” (Allah) buyurdu ki: “Benim huzurumda çekişmeyin! Ben size daha önce tehdit göndermiştim.” Benim huzurumda Söz değiştirilmez. Ve Ben kullara asla zulmedici değilim. Biz, o gün, cehenneme, “Doldun mu?” deriz. O da “Daha var mı?” der. (Kaf Suresi 23-30) Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed @ saflarına samimi bir yürekle katılanlara verilecek nimetleri ise şöyle müjdeler; “Hz. Muhammed @ saflarında yer alan takva ve iyilik yanlısı insanlar için ise ahirette cennetler ayaklarına getirilirken bu dünyada ise inkılaptan sonra asla kaybetmeyecekleri zenginliklere, adeta sonsuz nimetlere kavuşacaklardır. Tevhidi dünya görüşünün inkılabından sonra o barış ve esenlik ülkesine onlar sahip olacaklar. Ülke bir defa o barışa ve esenliğe kavuştu mu, her türlü zenginliğe ve nimete kavuşacak ve bu refah uzunca bir süre devam edecektir. Gönülden bu harekete katılan herkes için bu nimetlerden faydalanma olacaktır. Harekete şimdi katılın! Çünkü şimdi katılmanın bir anlamı var. Ama yarın inkılap gerçekleştikten sonra iman etmenizin bir anlamı olmayacak. Zira o zaman zaten inkâr edemeyeceksiniz. Dahası esas daha fazla nimetler ise öbür aleme gidince verilecektir.” 31-35-Cennet de muttakîlerin ayağına getirilecek ve asla uzaklaşmayacak. İşte, size vaad edilen budur; O’na dönük bir gönülle hatırdan hiç çıkarmayan herkese; Gaybde, O sonsuz rahmet sahibi karşısında içi titreyen bir yürekle gelen herkese. “Selâm ile (mutluluk ve huzur içinde) oraya girin. İşte bu sonsuzluk günüdür.” (denilecek) Orada onlara ne isterlerse vardır. Katımızda daha fazlası da vardır. (Kaf Suresi 31-35) Cenab-ı Hak, elçisine şunu da bildirmesini ister; “Ey Mekkeliler! Kendinizi bir şey zannetmeyin. Daha önce sizlerden çok güçlü, kudretli ve büyük toplulukları yaptıkları zulüm ve azgınlıktan sonra ikazlarımıza kulak vermemeleri nedeniyle yok ettik. Onlar yıkıma uğradıkları zaman kaçıp sığınacak delik aradılar ama artık iş işten geçmişti. Şimdi ey Mekkeliler aklınız varsa, bu anlatılanlar üzerinde biraz kafa yorarsanız o takdirde yukarıda açıklanan uyarıların sizin hayrınıza olduğunu anlayacaksınız.” 36-37- Biz onlardan önce nice uygarlıkları helak ettik; onlar güç ve kudret olarak bunlardan çok daha ileriydiler; fakat “bir sığınak yok mu?” diye sığınacak delik aradılar. Şüphesiz ki bunda kalbi [aklı] olan veya uyanık bir zihinle kulak verenler için bir uyarı vardır. (Kaf Suresi 36-37) Müşrik elitlerin Mekke halkını şirk düşüncesinde tutmak için kullandıkları propagandalardan en çok kullandıkları argüman, Hz. Muhammed’in @ tehdit ettiği toplumsal kıyametin ne zaman olacağı idi. Onlar “madem ki Allah’ın elçisi olduğunu, şirk sisteminin mutlaka yıkılacağını, tevhidi dünya görüşünün mutlaka topluma hâkim olacağını ve bu ınkılap ile toplumun dirileceğini iddia ediyor, o halde Allah bunu neden erteliyor da hemen gerçekleştirmiyor? Halbuki biz Hz. Muhammed @ ve onun taraftarlarına her türlü eziyeti ve şiddeti uyguluyoruz. Şayet Allah ondan yana olsaydı onu ve onun izleyicilerini böyle sıkıntılar içerisinde bırakmazdı” şeklinde propaganda yapıyorlardı. Dahası onlar Yahudilerden öğrendikleri kadarıyla “Allah bu kâinatı altı günde yaratmış ve sonra çok yorulduğu için yedinci gün de dinlenmeye çekilmiş yani şu anda O’nun dinlenmesi devam ediyor olduğuna göre zaten çok büyük zahmetlerle yarattığı kâinatı tekrar bir daha yaratmaya yeltenmeyeceğini ve şu anda yorgun olduğunu” iddia ediyorlardı. Müşriklerin bu argümanlarının her ikisi de Cenab-ı Hakk’ı yanlış tanımaktan kaynaklanıyordu. Zira Cenab-ı Hak kendi koyduğu kanunları insanların arzularına göre değiştirmez. Yani Allah, insanlar tarafından denenemez. O, insanların isteklerine tabi değildir. O her şeyi kendi iradesi ile yapar. Bu nedenle evrendeki ilişkiler ve insanlar arasındaki ilişkiler Cenab-ı Hakk’ın koyduğu yasalar çerçevesinde cereyan eder. O’nun koyduğu yasalara göre, toplumsal kıyametin / inkılabın zamanı içinde belirli bir süre ve belirli aşamaların geçmesine ihtiyaç vardır. Cenab-ı Hak her şeyi anında yaratabilecek kudrete sahipken, yeri göğü altı günde aşama aşama yaratıyorsa toplumun değişimi / inkılabı da aşama aşama gerçekleşecektir. Bu O’nun toplumlara koyduğu yasadır. Cenab-ı Hakk’ı yanlış tanımadaki ikinci husus ise, O’na yorulma ve dinlenme gibi insanlara ait zafiyetler, eksiklikler ve kusurlar atfedilemez. Hz.Muhammed @ de Cenab-ı Hakk’ın bu yaratma sünnetine uygun olarak İslami toplumsal sistemi belirli bir zaman aralığında ve aşama aşama gerçekleştirecektir. Bununla beraber İslam Cumhuriyeti ve toplumu teşekkül ettikten sonra onların düşüncelerinde olduğu gibi dinlenmeye çekilmeyecek, konfora ermeyecekler. Kurulacak idari ve sosyal sistemin bozulmaması hatta gelişmesi için sürekli bir gözetim ve denetim içerisinde olacaklardır. / olmaları zorunludur. Mekkelilerin Cenab-ı Hak hakkında inandıkları bu yanlış düşüncelerin terk edilmesi için müminlerin sabırla mücadele etmeleri ve O’nu doğru olarak tanıtılması için sabah / akşam, gece / gündüz O’nun tesbih edilmesi gerekiyordu. Bu amaçla Allah’ı O’na yakışmayan şeylerden uzak tutmak, O’nu yüceltmek, O’nun her türlü kemal sıfatlarla donanmış olduğunu iyi kavramak ve bunu her vesile ile yüksek sesle dillendirmek şarttı. Ayrıca Kabe’de yapılan secde ve toplantılardan sonra O’nu doğru bir şekilde tanıtabilmek için O’nu yüceltmek, O’nun kusur ve eksiklikten münezzeh olduğunun Mekkelilere anlatılması gerekiyordu. Bütün bu anlamları Cenab-ı Hak aşağıdaki ayetlerle şöylece bildirdi. 38-40- Ve Biz gökleri ve yeri ve aralarındaki her şeyi altı gün (evre/aşama) de yarattık ve bize hiçbir yorgunluk dokunmadı. O nedenle, onların söylediklerine karşı sabret. Ve güneşin doğmasından önce ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et. Gecenin bir bölümde ve secdelerin artlarında da O’nu tesbih et. (Kaf Suresi 38-40) Diğer taraftan Cenab-ı Hakk’ın belirleyeceği bu toplumsal kıyamet / inkılap da öyle çok uzun bir bekleyiş olmayacaktı. Bunu Hz. Muhammed @ ve taraftarlarının da bilmesi gerekiyordu. Aksi takdirde onların moralleri bozulacaktı. İşte müminlere moral verilmesi için bu toplumsal kıyametin / inkılabın çok yakın bir zamanda gerçekleşeceğini bu nedenle de bu inkılaba yapılan çağrıyı beklemeleri gerektiği bildirilir. O çağrı geldiği zaman artık diriliş başlamış demekti. O toplumsal kıyamet tecelli ettiği zaman şirk sistemi yıkılırken / ölürken tevhidi dünya görüşü hayat bulacak / dirilecekti. O aşamaya gelindiği zaman her şey çok süratli gelişecek ve sağlam, güçlü, sarsılmaz görülen müşriklerin bastıkları zemin, / paradigmaları, dayandıkları deliller, tek tek parçalanacak onların dağılmaları ve yıkılmaları çok hızlı olacaktır. Bu hususları da Cenab-ı Hakk elçisine şu ayetlerle bildirdi; 41-44- Ve bir seslenenin yakın bir yerden sesleneceği güne kulak ver; O gün o çağrıyı gerçek olarak duyarlar. İşte bu çıkış [diriliş] günüdür. Gerçekten Biz, evet Biz, hayat veririz ve öldürürüz. Dönüş de yalnız Bize’dir. Onlar koşarken yer ayaklarının altından kayıp parçalanacağı Gün her şey son sürattir. İşte bu toparlanıştır, Bizim için kolay olacaktır. (Kaf Suresi 41-44) Cenab-ı Hak, Kaf Suresinin sonunda bütün bu açıklamalara / uyarılara rağmen elçisinin Mekke müşriklerini zorla inandıracak bir zorba olmadığını onlara bildirmesini ister. 45- Biz onların neler söylediklerini çok iyi biliriz. Ve sen onların üzerinde zorla inandıracak bir zorba değilsin. O halde sen, benim tehdidimden korkan kimselere Kur’ân ile öğüt ver. (Kaf Suresi 45) Kaf Suresi Mekkelilere duyurulduktan sonra Mekkeli müşrikler iyice sarsıldılar. Zira bu surede anlatılanlar onların içlerinde saklayıp dışa vurmadıkları düşüncelerini dile getiriyordu. Yani kendilerine okunan Sure onlara tüm gizlilikleri bilen Rablerinin uyarısını bildiriyordu. Bunun üzerine iç çelişkisi geçiren müşriklerden yaklaşık 25 kişi davete olumlu cevap verdi ve safını Hz. Muhammed @ tarafından seçti. Saflarını değiştirmeye cesaret edemeyenler ise müşrik elitlere destek vermeye devam ediyorlardı. 6.1. Mekke’deki Yaşanan Siyasi Gerilimin Kaynağı Mekke’de yaşanmakta olan krizin çevre ülkelere aktarılmasına devam edilmesi gerekiyordu. Tin Suresi ile verilen mesaja ek olarak Cenab-ı Hak Beled Suresini inzal etti. Bu sure ile Mekke içerisinde yaşanan siyasal gerilim dile getirildiği gibi gerilimin tarafları ile gerilimin nedenleri üzerinde durulur. Bu surenin giriş mesajları Mekke’nin kuruluş ruhuna işaret eder. Cenab-ı Hak, Mekkelilerin yaşadıkları beldeye / şehre, bu şehrin kurucusu Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’e ve Hz. Muhammed’e @ yemin eder. Bu yeminlerle Mekke’nin Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail tarafından kurulduğunu ve kuruluş hedefinde de insanlara takvayı / iyiliği / güzelliği / doğruluğu / dürüstlüğü / adaleti öğreten bir merkez olmasına vurgu yapılır. Gelinen noktada ise bu şehir yöneticilerinin kuruluş ruhundan uzaklaştığı, ama Hz. Muhammed @ ve taraftarlarının kurucu ruhu savunduğu belirtilir. Şehirde yaşanmakta olan gerilimin taraflar arasındaki bu karşıtlıktan kaynaklandığına işaret edilir. Cenab- Hak, Hz. Muhammed’e @ yemin ederken onun bu beldenin sakinlerinden olduğunu belirtmesi ile bu belde / bu şehir halkının onun aslını, nesebini ve bir ömür boyu kötü işlerden uzak ve temiz olduğunu ve bu yönüyle bu beldenin kuruluş ruhuna, kutsiyetine uygun olduğuna işaret etti. Böylece zımnen onun muarızlarının kötü karakterleri ve pis işleri ile bu beldeye ruh veren Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in öğretilerinden yani şehrin kuruluş ruhundan fersah fersah uzak olmalarının yanında onların bu şehrin / bu beldenin kutsiyetine de asla uygun olmadıkları ifade edilmiş olur; Rahman, Rahim Allah Adına 1-3- Bu beldeye yemin ederim ki, / Bu beldenin kutsiyetine, kurucu ruhuna yemin ederim ki sen bu beldenin sakinlerindensin, (Bu beldeye ruh veren / Bu beldeyi kuran) Babaya ve oğula da yemin ederim ki, (Beled Suresi 1-3) Hz. İbrahim ve Hz. İsmail üzerine yemin edildikten sonra yani şehrin kuruluş ilkelerine bu iki seçkin peygamber üzerinden yemin edildikten sonra bu ilkelerin çiğnenmesi nedeniyle Mekkeli insanların içine düştükleri kriz ve bunalım ise müteakip ayette şöyle dile getirilir; 4-Biz insanı (Mekkelileri) gerçekten bir sıkıntı / kriz içinde yarattık. (Beled Suresi 4) Müteakip ayetlerde ise bu krizin baş aktörlerinin müşrikler olduğuna işaret edilir. Onların şehrin kutsiyetini ihlal ettikleri gibi şehre kutsiyet veren ilkeleri tekrar ikame etmek isteyenlere karşı şiddet uyguladıkları ve yaptıklarından dolayı da kimsenin kendilerinden hesap soramayacağını söyleyerek meydan okudukları belirtilir. Onların Hz. Muhammed @ ve bağlılarına baskı ve işkence uygulamaları onların gözünü kör etmekte ve geleceklerini görmelerini engellemektedir. Onlar bu güçlü iktidarlarının hep böyle süreceğini ve kimsenin iktidarlarını devirmeye güçlerinin yetmeyeceğini vehmetmektedirler. Onlar, kendilerini dış ülkelere karşı savunmak için asıl kendilerinin Mekke’nin kutsiyeti ve kurucu ruhuna uygun davranış içerisinde olduklarını iddia ederek bu hususta yığın yığın mal harcadıklarını ileri sürerler. Velid bin Muğire gibi önde gelen müşrik önderler hac, Kâbe ve ibadet amaçlı törensel gösteriler için yaptıkları masrafları bu iddialarına delil olarak gösterirler. Fakat Cenab-ı Hak, onların yaptıkları bu harcamaların hayır ve iyilik için değil güç gösterisi ve gösteriş için olduğuna işaretle, kendisinin kimin hangi niyetle ve ne yaptığını gayet iyi gördüğünü ifade etti. Böylece onların iyilik yaparken bile içlerinde gösteriş, kendini üstün görme ve seçkincilik olduğuna işaret etti; 5-7- Kimsenin kendisine asla güç yetiremeyeceğini mi sanıyor; “Ben, yığın yığın mal harcadım” diyor! O, kimsenin kendisini asla görmediğini mi sanıyor? (Beled Suresi 5-7) Velid bin Muğire Mekke’nin en zengini ve zengin olduğu kadar da resmi anlamda en dindar kişiliklerinden biri idi. Kabe’nin tamiri sırasında en büyük yardımı yapmış, dini törenlerin sponsorluklarında en büyük katkıları yapmaktaydı. Yaptığı harcamalar halkı yoksulluktan kurtaracak, onları ayağa kaldıracak yardım ve iyilikler değildi. O daha çok işin törensel ve gösteriş boyutunda servetini harcıyor ve böylece üstünlüğünü perçinliyordu. O ve onun gibi olan Mekke müşrik önderlerin Hz. Muhammed’in @ hareketine gösterdiği şiddet nedeniyle çevre ülkelerden gelen tepkilere karşı kendilerinin çok iyiliksever olduklarını, Kabe’nin kurucu ilkelerine uygun hareket ettiklerini göstermek için bu harcamaları yaptıklarını ifade etmeye çalışıyorlardı. Halbuki onlar bu yaptıklarının Mekke’nin kuruluş ilkelerine aykırı olduğunu, yani iyiliğin de kötülüğün de ne olduğunu gayet iyi bilmekteydiler. Cenab-ı Hak, onların bunları anlayacak akıl, görüş ve bilgi birikimlerinin var olduğunu “iki göz, bir dil ve iki dudak verilmesi ile iki yol seçeneğinin verilmesi” ifadesiyle anlatır. Onlar doğruyla yanlışı ayırt edebilecek olmalarına rağmen Kabe’nin kutsiyet ilkelerini takip etmenin kendilerine daha zor gelmesi nedeniyle onların zoru aşmaya talip olmadıklarını müteakip ayetlerde bildirilir. “Akabe” olarak isimlendirdiği “zorlu yolun” tercih edilmesi gerekli olduğunu vurgulayan Cenab-ı Hak, bu seçimin idari, sosyal ve ekonomik bunalımların aşılması için gerekli olduğuna işaret eder. Toplumsal krizleri ve bunalımları atlatmanın bedelinin zavallılara, yoksullara ve alt kademeye ödetilemeyeceği, herkesin taşın altına elini koyması gerektiği, ama, ileri gelenlerin bu noktada daha fazla bedel ödemesi gerektiği bildirilir. Bunların toplumsal yaşamda barış, huzur ve selamet için gerekli olduğu ve Kabe’nin kutsiyet ilkelerinin bunları gerektirdiği ama müşrik elebaşıların toplum için hiçbir fedakarlığa yanaşmadıkları ifade edilir. Toplumsal krizleri aşmanın yolunun zorluklara göğüs germekten, köleleri, zayıf, kimsesiz ve yoksulları boyunduruktan kurtarmaktan geçtiği belirtilir. Ayrıca zor zamanlarda ihtiyaç sahiplerinin geçimlerinin sağlanması, toplumun alt kesiminin durumlarının düzeltilerek insanca yaşama kavuşturulması ve bunun içinde sabırla, inançla, azimle, kararlılıkla ve merhametle yaklaşım yapılması gerektiği bildirilir. 8-17-Biz ona iki göz vermedik mi? Ve bir dil ve iki dudak? Ve ona iki yolu (iyilik ve kötülük yolunu) da açık-seçik gösterdik. Fakat o, “Akabe’yi” aşmaya /o sarp yokuşu aşmaya / zor olanı yapmaya çalışmadı. “Akabe’nin” / o sarp yokuşun / zor olanın ne olduğunu sana ne bildirdi? O, Köle azat etmektir, / kişiyi boyunduruktan kurtarmaktır. Veya kıtlık gününde / zor zamanda yemek yedirmektir; Yakınındaki bir yetime, topraklara düşmüş / evsiz barksız / yurtsuz yuvasız / sürünen miskine, yoksula, işsize. Sonra da iman edip birbirlerine sabrı tavsiye edenlerden / güçlüklere göğüs gerip acıları paylaşanlardan ve birbirlerine merhameti tavsiye edenlerden / sevgi ve merhamet yumağı olmaktır. (Beled Suresi 8-17) Mekke’nin kutsiyet ilkelerini korumak adına zoru başarmayı çalışanların Hz. Muhammed’in @ tarafında saf tutanlar olduğu ve bunların sağ duyulu, doğru, dürüst ve ihlaslı güzel insanlar olduğu bildirilir. Hz. Muhammed’e @ karşı duran kişilerin ise sol / kötülük ehli / vicdansız / taş kalpli olduklarına vurgu yapan Cenab-ı Hak, son ayette o taş kalplilere verilecek cezanın kapalı kapılar içerisinde ateş azabı olduğunu bildirir. 18-20- İşte bunlar, meymenet [uğur-bereket-vicdan-sağduyu] sahibidir. Âyetlerimizi inkâr edenler de meş’emet [uğursuz-vicdansız-sol-taş kalpli] sahibinin ta kendileridir. İşte onların üzerlerine kapıları sımsıkı kapatılmış bir ortamda ateş vardır. (Beled Suresi 18-20) 6.2. Müminlerin Koruma Altında Olduğu Mesajı Mekke müşriklerinin Hz. Muhammed @ ve taraftarlarına yaptıkları işkenceler ve onların bu şiddete karşı destansı direnişinin haberleri çevre ülkelerde duyulmaya başlamıştı. ([3] ) Bu haberlerin yayılmasında şiddeti anlatan ve uyarılar içeren sureler önemli rol oynamıştı. Bu surelerde işlenen sahneler, tasvirler ve bu tasvirlere karşı direnişin kıyamet metaforları ile süslenmesi ve bunların insanüstü bir maharetle beliğ bir lisanla anlatımı yayılan haberlere karşı ilgiyi daha da artırmıştı. Hz. Muhammed @ ve taraftarlarına yapılan baskı ve şiddet haberlerinin çevre ülkelere yayılması adeta zifiri karalıkların sona erip aydınlığın başlayacağının bir işaretiydi. Çünkü şiddet döneminde semadan / yücelerden gelen bu ayet grupları / sureler Mekke’de bir şeylerin iyi gitmediğini, sorunların artık Mekke’nin kendi imkanları ile ve kendi içinde çözülmesinin imkânsız olduğunu gösteriyordu. İşte Cenab-ı Hak, Mekkeli müminlerin maruz kaldıkları baskı ve şiddeti insanlara göstermek için semadan / yücelerden gönderilen vahyi Tarık’a yani karanlığı delen parlak yıldıza benzetmekte ve onunla müşriklerin zulüm karanlıklarını ve işkenceleri gizleme gayretlerinin boş olduğunu anlatır. Onların bu kötü eylemlerinin çevre ülkelerce mutlaka öğrenileceğini ifade için Tarık Suresinin ilk ayetlerinde Semaya / yüce makama ve Tarıka / karanlığı delip geçen yıldıza / Vahye yemin eder. Cenab-ı Hak bu duruma işaret ederek karanlıkların kendi makamından gönderilen vahyin mesajları ile delindiğini artık aydınlanmanın başlayacağına işaret eder. Diğer taraftan da Tarık’ın gece gelen ve yürekleri ağza getiren bir vuruşla kapıyı çalan, bir diğer anlamıyla bu ayetlerin aslında müşriklerin yüreklerini ağızlarına getirdiğine de işaret etmektedir. Zira özellikle Habeşistan’da Mekke’deki işkenceler gündeme oturmuştur. Habeşistan Yönetimi Mekke’deki gelişmeleri yakından takip etmektedir. Rahman, Rahim Allah’ın Adına 1-3- Semâ ve Tarık’a yemin ederim ki, Tarık’ın ne olduğunu sana ne bildirdi? O (karanlığı) delen bir yıldızdır. (Tarık Suresi 1-3) Müşriklerin korkularını deşifre eden bu girişten sonra Cenab-ı Hak, hem müşriklerin yaptıkları şiddet ve işkencelerin gözlenmekte olduğunu hem de işkenceye maruz kalan müminlerin ilahi koruma altında olduğunu bildirir. Bu husustaki örneğini insanın yaratılışı ile açıklar; “Nasıl ki insan omurga ve göğüs kemikleri gibi çok korumalı bir ortamın arasından çıkan basit bir sıvıdan yaratılmış ise şu anda küçük, zayıf ve çaresiz gibi görünen müminler de korunacaktır. Tevhidi dünya görüşü hareketi bir gün bu zayıflıktan ve güçsüzlükten kurtulacak ve yeniden doğacaktır / yeni bir yaratılışla yaratılacaktır. Tıpkı kozmik kıyametten sonraki yeni yaratılış / diriliş gibi. O gün nasıl insanların tüm yapıp ettikleri, gizledikleri açığa çıkacaksa, hiçbir yardımcıları olmayacaksa ve karşı koymaya güçleri de yetmeyecekse, tevhidi dünya görüşü de hâkim olduğu zaman müşriklerin yaptıkları tek tek ortaya dökülecek ve hesap verecekleri o gün / fetih günün de onların hiçbir yardımcıları olmayacağı gibi karşı koymaya güçleri de yetmeyecektir.” İşte bu mesajların ayetlerle ifadesi; 4-10- Kuşkusuz insan, (ilahi) gözetim ve koruma altındadır. İnsan neden yaratılmış olduğuna bir baksın; O, omurga ile göğüs kemikleri arasından çıkan, basit bir sudan yaratıldı. Onu ilkin yaratan Allah, elbette onu diriltmeye de / yepyeni bir yaratılışla yaratmaya da kadirdir. Gün gelir, bütün gizli haller ortaya dökülür. Artık onun için ne bir güç vardır ne de bir yardımcı. (Tarık Suresi 4-10) Cenab-ı Hak, mukaddes değerler ile Kabe’nin kuruluş ruhunun geri geleceğini döneceğini ve Mekke’nin eskiden olduğu gibi bereketli, verimli maneviyat iklimi olacağını bildirmek için toprağın gökten gelen yağmur ile yarılıp yeşillikleri / bitkileri çıkardığına metafor yapar. Müteakip ayetlerde ise nazil olan vahyin kesinlikle doğru ve yanlışı, hak ile batılı, adalet ve zulmü birbirinden ayırdığını ilave ettikten sonra bu sözlerin boş söz olmadığını ve bu işin de şakasının olmadığını bildirir. Dahası Mekke müşrik elitlerin sürekli tuzaklar kurmalarına karşılık Cenab-ı Hakk’ın da onların tuzaklarını hep boşa çıkararak tevhidi dünya görüşünün zafere ermesi için yardım ettiğini, eninde sonunda müşriklerin kaybedeceğini müjdeler. Ayrıca bu değişim ve dönüşüm için elçinin şahsında tüm müminlerin biraz sabırlı olmalarını, aceleci davranmamalarını ve onlara kısa bir süre tanımalarını bildirir. 11-17- Dönüş sahibi semâya, yarılıp çatlayan arza yemin ederim ki, Kuşkusuz bu (vahiy), hakkı batıldan ayırıcı bir sözdür. O asla bir şaka değildir. / Boş bir lakırdı değildir. Onlar, tuzak üstüne tuzak kuruyorlar. Ben de onların tuzaklarını bozuyorum. Bu yüzden sen kâfirlere mühlet ver, sadece kısa bir süre…(Tarık Suresi 11-17) [1] ) NOT: Şiddetin ağırlaştığı döneme kadar Hz. Muhammed @ ın safına geçenlerin sayısının 175 civarında olduğu rivayetlerden çıkarılmaktadır. (A.A) [2] )Not: Ebu Cehil, Velid bin Muğire ve Utbe bin Rebia gibi azılı müşrikler bile Muhammed @ ın teklif ettiği sistemin daha doğru olduğunu içlerinden geçirdikleri gibi bu düşüncelerini dışa bile vuruyorlardı. Ama onlardan Ebu Cehilin yaptığı gibi ilahi öğretiyi reddetmek için Bizans ve İran/ Sasani imparatorlukları ile savaşamayacakları gerekçesini üretirken, Velid bin Muğire ise hem dindarlığına hem de zenginliğine rağmen bu peygamberliğe kendisinin seçilmemesi gerekçesini üreterek inkar yoluna sapıyordu. Kalpleri çok iyi bilen Rabbimiz aslında Muhammed’in @ haklı olduğunu bilmesine rağmen işkence korkusu nedeniyle şirkten vazgeçmeyen Mekkelilerin de içlerinde nasıl gerekçeler ürettiğini elbette çok iyi biliyor. [3] ) NOT: Bir ülkedeki siyasi bir harekete karşı o ülkenin iktidar sahiplerinin yapacağı şiddet, mutlaka diğer ülkelerin ilgisini çekecektir. Ülkelerin müttefiklikleri, dostlukları olduğu gibi düşmanlıkları ve birbirleri ile rekabetleri de vardır. Dost ve müttefik oldukları zaman bile birbirlerinin açıklarını her zaman yakalamaya çalışırlar ki en azından bu açıktan faydalanma fırsatını yakalasınlar. Allah toplumlar arasında böylelikle bir denge kurmuştur ki hak her zaman ayakta kalsın. Yoksa hak yeryüzünden silinir giderdi. (A.A) 6.3. Hz. Muhammed’e@ ilk fiili saldırı ve suikast girişimi Mekke müşrik elitleri, zulümlerini sadece zayıflara uygulamaz, ileri gelenlere de şiddet uygulamaktan geri durmaz. Bir gün, Hz. Muhammed @ Kabe’de Mekkelilere yönelik yine bir konuşma yapmaktadır. Onlara Kabe’nin kurucu ruhunu, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’e inzal edilen ilahi öğretiyi anlatır. Mekke’nin kurtuluşunun bu ilahi öğretiye sahip çıkmakta olduğunu bildirir. Halihazırda ise Mekkelilerin Kabe’nin kurucusu iki peygamberin getirdiği öğretiden uzaklaştığını kendisinin çağırdığı öğretinin ise onların öğretisi ile aynı olduğunu belirtir. Kabe’nin Rabbinin öğretisi olan tevhidi dünya görüşüne dönmekten başka çarenin olmadığına vurgu yapar. Fakat müşrik ileri gelenler ona şiddetle karşı çıktılar ve Hz. İbrahim, Hz. İsmail ve Hz. Muhammed’in@ getirdiği öğretinin uygulanması halinde fakirleşeceklerini ifade ettiler. Ayrıca kendisinin başlattığı harekât nedeniyle Mekke’de işlerin kötüye gittiğini, sosyal krizin derinleştiğini belirttiler. Siyasi karışıklığa dair haberlerin çevre kabile ve ülkelere yayıldığını ve bu gidişin Mekke için uğursuzluk olduğunu söylediler. Bu nutuklarına bir son vermediği takdirde kendilerinin daha sert tedbirler almak zorunda kalacaklarını ve bu işin kendisini ortadan kaldırmaya kadar varacağı ile tehdit ettiler. Hz. Muhammed @ ise onlara ne Hz. İbrahim ve Hz. İsmail ve ne de kendisinin getirdiği öğretinin, iyiliği öngörmek ve kötülükten sakınmanın dışında hiçbir menfi husus içermediğini bildirdi. Kendisinin Aziz (çok izzetli ve şerefli) ve Rahman (çok bağışlayan ve çok vergili) olan Allah tarafından hikmetli bir kitab / öğreti ile elçi olarak gönderildiğini ifade etti. Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’den sonra bugüne gelinceye kadar üçüncü bir peygamberin gelmemiş olması nedeniyle ilahi ilkelerin unutulduğunu söyledi. Şimdi ise kendisinin bu öğretiyi tekrar hatırlatmak ve uyarmak için gönderildiğini belirtti. Fakat Mekke’nin elitlerine kibire kapılarak bu öğretilere uymayı kendilerine yedirememiş olduklarını ifade etti. Hz. Muhammed @ ileri gelenlere bu inatları nedeniyle önlerini göremediklerini, gelecekte kendilerini bekleyen tehlikenin farkına varamayacak kadar körleştiklerini ve onlara yapılan hiçbir uyarının kar etmediğini belirtti. Kendisinin bu uyarıları kalpleri ölmemiş, uyarılara kulak verecek ve öğüt alabilecek kimseler için yaptığını da belirtti. Allah’tan korkan kuldan utanan ahlaklı insanların öğüt alıp kendilerini düzelteceklerini ve dirileceklerini söyledi. Rahman Rahim Allah Adına 1-12-Ya Sin! (Ey insan!) Bu hikmetle dolu Kur’an kanıt olsun ki; Kesinlikle, sen Allah’ın elçilerinden birisin, Dosdoğru bir yol üzeresin, Bu Kur’an, Aziz (Kudret Sahibi) ve Rahim (Rahmet Kaynağı) tarafından indirilmiştir. Ataları uyarılmamış ve bu nedenle kendileri (doğru ile eğrinin ne olduğundan) habersiz kalmış bulunan insanları uyarmak için. (Fakat) And olsun onların çoğu üzerine söz hakk olmuştur. Çünkü onlar artık iman etmezler. Şüphesiz ki Biz onların boyunlarına çenelerine kadar öyle demir halkalar geçirdik ki böylece onların burunları havadadır. Ve Biz onların önlerinden bir set ve arkalarından da bir set çekip öyle bir kuşattık ki artık onlar hiçbir şey göremezler. Artık onları uyarsan da uyarmasan da onlarca birdir: inanmazlar. Sen, ancak o ilahi uyarıyı can kulağı ile dinleyen ve gayb de Rahman’a haşyet duyan kimseyi uyarırsın. İşte sen böylelerini (Allah’tan) bir mağfiret ve çok şerefli bir ödül ile müjdele! Elbette Biz, evet ölüleri Biz dirilteceğiz ve Onların önceden yapıp gönderdiklerini ve arkada bıraktıkları eserlerini de Biz yazacağız. Zaten Biz her şeyi bir “imam-ı mübin”de (çok gelişmiş bir ana bellekte) kayıt altına almaktayız. (Yasin Suresi 1-12) Aslında Müşrik elebaşılardan iblis rolündeki Ebu Cehil peygamberimize bir suikast hazırlığı yapmıştır. Hz. Muhammed @ Kabe’de bir konuşma yaptığı sırada tartışma yaratılacaktı. Tartışma kavgaya dönüştürülecek ve bütün oradaki müşrikler peygamberimize saldıracak ve kargaşa sırasında Hz. Muhammed @ öldürülecekti. Böylece o kim vurduya gidecekti. Bütün kabilelerden adamlar kavgaya karıştığı için doğrudan kimse suçlanamayacaktı. Haşimoğulları da bütün kabileleri karşısına alamayacaktı. Bu tartışma Ebu Cehil’in tasarladığı tuzağın uygulamaya konmasından başka bir şey değildi. Bu tuzağa Tarık Suresinde işaret edilmişti. Bu nedenle Ebu Bekir (ra) sürekli teyakkuz halinde idi ve bir şeyler olacağından endişe ediyordu. O’nu yalnız bırakmaması gerektiğini biliyordu. Kabe’de tartışmanın başladığı ve Hz. Muhammed’in@ tuzağa çekilmeye çalışıldığı sıralarda o da Hz. Muhammed’i @ aramakta idi. Kabe’ye yaklaştığı sırada oradaki itişme, kakışma ve arbedeyi gören Ebu Bekir(ra) hemen grubun dikkatini çekecek çağrıyı yapar. Ebu Bekir(ra) yetişmiştir. Müşriklerin yarattıkları kavga ve saldırının hedefini değiştirmeyi başarır. Saldırıyı üzerine çekerek Hz. Muhammed’in @ kim vurduya götürüleceği suikasttan kurtulmasını sağlar. Ebu Bekir’in(ra) araya girmesi Ebu Cehil’in planını bozar. Dikkatleri üzerine çekmeyi başaran Ebu Bekir’e(ra) müşrikler topluca saldırdılar. Onu bayıltılıncaya kadar dövdüler ve öldü diye bıraktılar. O özellikle de Utbe b. Rebia’dan çok ağır darbeler almıştır. Hz. Muhammed @ ise suikasttan kurtulmuştur. Ebu Bekir’i(ra) ise kabile mensupları alıp götürdüler ve tedavi ettiler. Ebu Bekir(ra) kendine geldiğinde ilk sorduğu soru “Hz. Muhammed @ nasıl? O’na bir şey oldu mu?” şeklindedir. Kendisine Hz. Muhammed’in @ sağ ve iyi durumda olduğunu söylediklerinde bu habere inanmadı ve kendi gözleriyle görmek için Erkam’ın(ra) evine kadar gitti. Peygamberimizi orada sağ salim olduğunu görünce rahat bir nefes aldı. Kur’an bu olayın hikayesini “Habibün Neccar” olayı ile ilişkilendirerek ve isimsiz sadece remizlerle Yasin Suresinde anlattı. Kıssadaki önden gönderilen iki elçiyle Mekke’ye gönderilen elçiler olarak Hz. İbrahim Ve Hz. İsmail’i özdeşleştirilirken Hz. Muhammed @ ise üçüncü elçi ile özdeşleştirilir. Şehrin ileri gelenlerinden olan ve o şehir halkını elçilerin getirdiği öğretiye destek vermeye çağıran kişi ise Ebu Bekir(ra) ile metafor yapılmıştır. Nasıl ki kıssadaki şehir halkının ileri gelenleri inat ve kibirleri yüzünden gönderilen elçilere katılma hususunda direniyorlarsa aynı şekilde Mekke müşrik elebaşılar da direnmekte ve uyarılara kulak asmadığı gibi kendilerini uyaran elçileri öldürmekle tehdit etmektedirler. Cenab-ı Hak ise o müşrik azgınların bu yaptıkları zulüm için onların üzerine gökten ordular göndermediğini / göndermeyeceğini çünkü buna gerek kalmayacağını zira bir mazlumun feryadının onları yıkıp yok etmek için yeterli olduğunu bildirir. Böylece Mekkeli müşrik elebaşıların da Hz. Muhammed @ ve O’nun taraftarlarına yaptıkları şiddet ve işkencelerden yükselen feryatların Mekke şirk sistemini söndürmeye yeteceği aşağıdaki ayetlerde şöyle ifade edilir; 13- 29- Sen onlara elçilerimizi gönderdiğimiz o şehir halkının kıssasını örnek olarak anlat. Hani Biz onlara iki elçi göndermiştik de onlar ikisini de yalanlamışlardı. Biz de bir üçüncü elçi ile onları desteklemiştik de onlar: “Şüphesiz ki biz size gönderilmiş elçileriz” dediler. Onlar da: “Siz ancak bizim gibi bir beşersiniz. Rahman hiçbir şey indirmedi ve siz sadece yalan söylüyorsunuz.” dediler. Onlar (elçiler) dediler ki: “Rabbimiz biliyor ki biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz. Bize düşen apaçık tebliğdir.” Onlar (o şehir halkı) dediler ki: “Şüphesiz biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer vazgeçmezseniz, ant olsun ki, sizi öldüresiye taşlayacağız ve sizi çok şiddetli bir şekilde cezalandıracağız.” Onlar (Elçiler): “Sizin uğursuzluğunuz sizin kendinizden (yaptıklarınızdan / tutum ve davranışlarınızdan / anlayışınızdan) kaynaklanmaktadır. Yoksa size öğüt verilmesini mi uğursuzluk sayıyorsunuz? Aslında siz haddi aşmış bir kavimsiniz.” dediler. O sırada Şehrin ileri gelenlerinden bir adam koşarak geldi. Dedi ki: “Ey kavmim! Elçilere Uyun! Uyun sizden hiçbir karşılık beklemeyen bu kimselere; çünkü onlar doğru yoldadırlar! Hem bana ne oluyor da beni yaratan Zata kulluk etmeyecekmişim? Dahası siz de sadece O’na döndürüleceksiniz. Ben, hiç O’nu bırakıp da başka ilahlar edinir miyim? Eğer Rahman bana bir zarar dileyecek olsa, ne onlar (ilâhlar) bana zerre kadar şefaat edebilir ve ne de beni kurtarabilirler. Şüphesiz ki ben, o zaman (ilâhlar edindiğim takdirde) apaçık bir sapıklık içindeyimdir. Şüphesiz ki ben, sizin de Rabbiniz olana iman ettim. Haydi, kulak verin bana!” (En sonunda) ona “Sen cennetliksin!” denildi. (O da) Dedi ki: “Ne olurdu! Kavmim, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikramlara boğduğunu bir bilselerdi.” Ve onun ardından kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik; zaten bu adetimizden de değildi. Bir tek ses / sayha / feryat (Allah için iman edenlerin bir feryadı) yeter! Bir de bakmışsınız: Sönüp gitmişler... (Yasin Suresi: 13-29) Kendilerini uyaran, onları iyiliğe, güzelliğe, kurtuluşa çağıran elçileri öldürme tehditleri savuran ve suikast girişiminde bulunan bir toplum artık ölmek üzere bir toplumdur. Onları tekrar hayata döndürmek için şok tedavisi gerekmektedir. İşte Yasin Suresi adeta bir doktorun kalbi durmuş / ölmüş bir hastasını tekrar hayata döndürmek için gösterdiği çaba kapsamında hastanın kalbine uyguladığı şokları temsil eder. Ama bu şoklara rağmen onları hayata şu an için döndürmek neredeyse imkansızdır. Ancak vakti geldiğinde Allah o toplumu diriltecektir, tıpkı ahirette ölmüş kemikleri bile dağılıp toz toprak olmuş insanları dirilteceği gibi. Yasin suresinin devamında Mekke müşriklerinin aklına / kalbine uyguladığı uyarıcı şoklar kimi zaman akıllara hitap şeklinde olur, kimi zamanda kalplerine korku salmak için tehditler şeklinde olur. Yaptıkları saldırıların karşılıksız kalmayacağı onlara bildirilirken tevhidi dünya görüşü hareketini asla bastıramayacakları, aksine onların yenilip hesap verecekleri aynı şok tedavisi kapsamında değerlendirilebilir. Akla hitap edici şoklardan ilki olarak, yıkılışa doğru giderken Cenab-ı Hakk’ın onları kurtarması için gönderdiği elçilerin uyarılarını dikkate almayan toplumların yok olup gittiği ve bir daha onların tarih sahnesine dönmelerinin mümkün olmadığı belirtildikten sonra ancak ilahi öğreti ile tevhit olanların tekrar dirileceği, ahiretteki dirilişe işaretle ifade edilir. Bu hususta delil arayanlar için suyun hayatın kaynağı olması kanıtı verilir. Nasıl ki su hayatın devam etmesi için zorunlu ise toplumsal hayatın kaynağı da ilahi öğretidir ve toplumsal hayatın devamı için olmazsa olmazıdır. 30- 36- Yazıklar olsun o kullara ki, ne zaman kendilerine bir elçi gelmişse onu mutlaka alaya aldılar! Kendilerinden önce kaç nesli yok ettiğimizi ve bunların bir daha kendilerine dönüp gelemeyeceklerini görmüyorlar mı? Ve görmüyorlar mı [sonunda] hep birlikte huzurumuzda toplanacaklarını? Delil mi istiyorlar? İşte ölmüş yeryüzü! Biz ona hayat veriyoruz ve ondan taneler çıkarıyoruz da ondan yiyip duruyorlar. Orada üzüm bağları ve hurmalıkları Biz var ettik ve yine orada pınarlar fışkırttık ki onunla yetişenlerin ve elleriyle ektiklerinin ürünlerinden yesinler. Buna rağmen hâlâ şükretmeyecekler mi? O’nun şanı ne yücedir ki; yeryüzünün tüm bitkilerini, insanların bizzat kendilerini ve hakkında henüz hiçbir bilgiye sahip olmadıkları şeyleri çifter çifter O yarattı. (Yasin Suresi: 30-36) Müşriklerin akıllarına hitap ederek uyarıcı şoklardan ikincisi olarak, gece ile gündüzün sürekli yer değiştirmelerindeki ilahi yasayı toplumsal aydınlanmaya bir metafor olarak verir ve şirkin meydana getirdiği karanlığı mutlaka tevhidin getireceği aydınlığın takip edeceği belirtilir. İlahi öğretinin meydana getireceği aydınlanmanın kaçınılmaz olmakla birlikte zaman alacağı bunun bir süreç gerektirdiği ama şirk karanlığının tevhidi aydınlanmayı asla engelleyemeyeceği, yok edemediği / yok edemeyeceği vurgulanır. Nasıl ki kozmik evrendeki işleyiş Cenab-ı Hakk’ın koyduğu birtakım yasalara göre işliyorsa, aynı şekilde toplumsal yaşamda da O’nun koyduğu yasalar vardır ve toplumsal yaşam da bu yasalara uygun olarak şekil alır; 37- 40- Onlara bir delil de gecedir ki; Biz ondan (geceden) gündüzü sıyırıp soyarız, birden karanlığa gömülürler. Güneş de bir delildir onlara, akar gider yörüngesinde. En yüce olanın ve her şeyi bilenin yaratması böyle olur işte! Ay için de birtakım safhalar, evreler tâyin ettik; dolaşa dolaşa, nihayet eski, kuru hurma salkımının çöpü gibi, kavisli hâle gelir. Ne Güneşin kendine Aya çatması yaraşır, ne de gece gündüzü örtebilir (yok edebilir). Zira, hepsi de bir yörüngede yüzerler. (Yasin Suresi: 37-40) Cenab-ı Hak, müşrikleri uyarmak için üçüncü şok ihtarını hem akıllara hem de kalplerine yapar. Gemilerin Cenab-ı Hakk’ın merhameti sayesinde yüzdükleri kanıtı (benzetmesi) ile kavimlerin çeşitli yaşam kaynakları ile hayatlarını sürdürebildikleri ve bu yaşam kaynaklarını da gerek denizlerdeki gemilerle ve gerekse de çöllerde “çöl gemileri” olan develerle yaptıklarını belirtir. Arkasından ilahi öğretiyi dikkate almadıkları takdirde bu yaşam kaynaklarını kaybedecekleri tehdidinde bulunur. Bu tehdit kuru bir tehdit değildir. Zira müşrik ileri gelenlerin haram bölgede (serbest bölgede) / güvenli şehirde yaptıkları zulümler nedeniyle Mekke’nin güvenli bölge olma özelliğini yitirebileceği ve böylece ticaretin başka güzergahlara kayarak yaşam vasıtalarının yok olacağı şeklinde korku verilir; 41- 44- Bir delil daha onlara: Nesillerini dopdolu gemilerde taşımamızdır. (Nesilleri için yaşam vasıtalarını yaratmamızdır) Şüphesiz kendileri için de gemiye benzer binekleri yaratmamız da onlar için bir delildir. (Kendileri için diğer yaşam vasıtalarını da yaratmamız da bir delildir) Ve eğer Bizden bir rahmet ve bir zamana kadar yararlanma yoksa, Biz dilersek onları suda boğarız da (yaşam vasıtalarını yok ederiz de) o zaman ne feryatlarına koşan bir kimse bulabilir, ne de başka türlü kurtarılırlardı. (Yasin Suresi: 41-44) Müşriklerin uyarılmasında kalplerine korku vermek amacıyla verilen şoklardan dördüncüsü onların sosyal adaleti bir kenara atmaları nedeniyle yıkıma uğramalarının kaçınılmaz oluşudur. Onlar tavır ve davranışlarına çeki düzen vermezlerse bu yıkım kaçınılmaz olarak gerçekleşecektir. Zira onlara “davranışlarınıza dikkat edin ki merhamet olunasınız” diye ne zaman ihtar edilse onlar bu uyarılara kulak tıkarlar. Dahası onlar kendilerine verilen rızıklardan muhtaçlara da harcayın denilse, onlar buna yanaşmamakta ve “Allah versin”, “Allah’ın doyurmadığını biz niye doyuralım?”, “Allah aç bıraktıysa vardır bir hikmeti”, vb. düşüncelerle yardımlaşmaya ve dayanışmaya karşı çıkmaktadırlar. Bu nedenle Cenab-ı Hakk’ın verdiği rızıkları yoksullarla paylaşarak sosyal adaleti sağlamadıkları takdirde, toplumsal yıkımlarının çok ani olacağı ve bu yıkımın sadece ezilenlerin feryadına baktığı vurgulanır: 45-50- Onlara ne zaman: “Hem geçmişte yaptıklarınıza hem de istikbalde yapacaklarınıza dikkat edin! Böylelikle merhamet edilmeye layık olun!” denilse, yüz çevirirler. Ve ne zaman Rablerinin ayetlerinden bir ayet gelse yüz çevirirler. Onlara ne zaman: “Allah'ın size lütfettiği rızıklardan, siz de muhtaçlar için harcayın” denilse, kâfirler müminlere şöyle derler: “Allah’ın dilediği takdirde bol bol rızıklandıracağı kimseyi doyurmak bizim işimiz mi? Siz, ne sapıkça düşünüyorsunuz böyle?!” Ayrıca onlar “Eğer doğrulardan iseniz bu söz verilen (tehdit) ne zaman?” diyorlar. Onlar birbiriyle çekişip durdukları sırada, kendilerini yakalayıverecek bir tek feryat onlara yeter! İşte o zaman ne bir vasiyette bulunabilirler ne de evlerine dönebilirler. (Yasin Suresi: 45-50) Müşrikleri uyarmak için beşinci şok edici ihtar, ahiretteki hesap sorma ve infaz etme sahneleri örneği üzerinden yapılır. Ayrıca bu dünyadaki cezalandırmaya yönelik işaretler de ahirette yapılacak cezalandırma sahneleri ile verilir. Yani adeta ahiret sahneleri ile dünyada ki hesaplaşma sonundaki sahneler çakıştırılarak anlatılır. Bir gün gelecek düdük çalınacak, mücadelenin sonu gelmiş olacak ve insanlar uyanacaklar. Bütün cahiller Hz. Muhammed’in @ çağrısına uyarak Rablerinin öngördüğü sisteme doğru akın edecekler. İşkence ve şiddete maruz kalanların feryat ve çığlıkları işi bitirmiş olacak ve toplumsal inkılap gerçekleşmiş olacak. Herkes artık hesap vermek için toplanacak. Hz. Muhammed @ taraftarları işkence ve acılardan kurtulmuş, saadete ermiş olacaklar. Zalimler yaptıkları zulümleri de asla inkâr edemeyecek, gizli saklı yaptıkları bile açığa çıkacaktır. Çünkü bu zulümleri yaparken yanlarında bulunan ve elleri, ayakları mesabesinde olan köleler, hizmetçiler ve yardımcıları kendilerini ihbar edecektir. Dünyadaki sahneler böyle olmakla birlikte ahiretteki nihai hesaplaşma ve cezalandırma bu dünyadaki azap sahneleri ile kıyas bile kabul edilmeyecek korkunçlukta olacaktır. Kur’an bunu şöyle anlatır: 51-65- Derken Sur’a üflenmiştir. Bir de bakmışsın ki onlar kabirlerinden Rabblerine doğru akın ediyorlar. Onlar: “Eyvah başımıza gelenlere! Yatıp uyuduğumuz yerden bizi kim kaldırdı / uyandırdı? Bu, Rahman’ın vadettiği şeydir. Gönderilen elçiler de doğru söylemişler” dediler. Sadece bir tek çığlık; olan bitenin hepsi bu! İşte herkes duruşma için toplanmış. Artık bugün, kimseye zulmedilmez. Ve sadece yapmış olduklarınızdan sorgulanacaksınız. Gerçekten bugün cennetlikler, zevk ve eğlence içindedirler. Kendileri ve eşleri / dostları gölgeler içinde koltuklar üzerine kurulmuşlardır. Orada her türlü refaha sahip olacaklar ve arzuladıkları her şey de onlara sunulacaktır. Rahmeti sonsuz olan Rabbin sözüyle gelen tarifsiz bir mutluluktur bu. (Rabbinden gelen bir selam yani barışı ve selameti getirecek bir sistem önerisidir bu.) Fakat “Ey günahkârlar! Bugün, şöyle siz ayrı durun bakalım!” (denilecek) Ben; “Ey âdemoğulları! Şeytana kulluk etmeyin, kesinlikle o size apaçık bir düşmandır ve yalnız Bana kulluk edin, işte bu dosdoğru yoldur ve ant olsun ki o (şeytan) sizden birçok nesilleri saptırdı.” diye size emretmemiş miydim? Hiç aklınızı kullanmaz mıydınız? İşte tehdit edildiğiniz cehennem! İnkâr edip durduğunuz şeyler nedeniyle hadi bugün yaslanın ona! Bugün Biz onların ağızlarına mühür vururuz; Bize elleri konuşur, ayakları da yaptıkları şeylere şahitlik eder. (Yasin Suresi: 51-65) Cenab-ı Hak, müşrikleri ikaz ederken onlara doğru ve yanlışı, iyi ve kötüyü ayırt edebilecek yeteneklerle (akıl, vicdan, temyiz, anlama, irade vb.) donattığını ve bu yeteneklerini kullanması gerektiğini belirtirken tüm işledikleri cürümlerine rağmen yine de kavrama yeteneklerinin tamamen köreltilmediği hala bunları kullanarak doğru yolu tercih edebileceklerine vurgu yapar. Diğer taraftan bu yeteneklerin zaman geçtikçe körelmesini ise her türlü yeteneklere sahip insanların zamanla ihtiyarlaması ve sahip olduğu yeteneklerini kaybetmesine benzetme yapar. Bu benzetme ile müşriklerin doğru yolu tercih etmede gevşeklik göstermeleri halinde zaman geçtikçe bu yolu tercihlerinin daha da zorlaşacağı zira gönül gözlerinin zamanla körleşeceğine işaret eder. Ayrıca bazı müşriklerin Hz. Muhammed’in @ şair olduğu hakkında kendisine atılan iftiraya inanmalarına bir cevap olması için onun şair olmasının mümkün olmadığını en iyi onların gördüğünü ifade eder. Dahası vahşi hayvanlar Cenab-ı Hakk’ın öğrettiği metodlarla nasıl evcilleştiriliyorsa vahşi bedevi Arapların da ilahi öğreti ile aynı şekilde medenileştirilip insanlığa faydalı hale getirileceği vurgusunu yapar. ([1] ) 66- 73- Eğer Biz dileseydik, onların görüp kavrama yeteneklerini iyice köreltirdik de (hayvanlar gibi) yola dökülürlerdi (sevk-i tabi); o takdirde nasıl göreceklerdi? (idrak edeceklerdi?) Ve eğer böyle olmalarını dileseydik, mutlaka onları mevcut hallerinden başka bir hale dönüştürürdük; o takdirde de ne ileri gitmeye ve ne de geri dönmeye güç yetiremezlerdi. Biz kime uzun ömür verirsek, onun doğuştan gelen yeteneklerinde eksiltme yaparız. (Böylece idraklerini kaybederler) Buna rağmen hâlâ akıllarını kullanmayacaklar mı? Biz ona şiir öğretmedik. Bu onun için uygun değildir. O, sadece diri olanları uyarmak ve kâfirlerin üzerine Söz’ün hak olması için bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır. Şunu da görmediler mi?; Ellerimizle yaptığımız eserlerden kendileri için evcil hayvanlar yarattık da bu sayede onlara sahip bulunuyorlar. Dahası onları emirlerine amade kıldık ki; onlardan hem binek edinirler ve hem de yerler. Onlarda daha birçok menfaatler ve içecekler vardır. Hâlâ şükretmeyecekler mi? (Yasin Suresi: 66-73) Maddi alemin Cenab-ı Hak tarafından insana secde etmesine (emre amade kılınmasına) rağmen insanın Allah’a değil de kendisi gibi yaratılmışlara ve kendi emrine verilen yaratılmışlara / maddi aleme kul olmasının yaman bir çelişki olduğu belirtilir. Halbuki o edinilen tanrılar, ortaklar ve otoriteler kendilerine tapan kullarına asla yardım da etmezler. Hatta onlar yardım etmek isteseler de yardım etmeye güçleri yetmez. Ama buna rağmen onlar o şirk otoritelerine hazır kıta askerliğini yaparlar, onların emrine oynarlar. Bu gerçekten akıl almaz bir çelişkidir; 74- 75- Ne ki onlar, tuttular, Allah'tan başka tanrıların peşine düştüler ki, güya yardıma nâil olacaklar! Onlar, onlara yardıma asla güç yetiremezler. Aksine kendileri onlar için hazır askerlerdir. (Yasin Suresi: 74-75) Surenin sonunda ise Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed @ ve müminlere moral verir. Bütün inatlarına, direnişlerine rağmen cahil, barbar, geri ve ölmüş Arap toplumundan medeni, canlı, diri bir toplum yaratmanın her türlü yaratmayı bilen Cenab-ı Hak için çok kolay olduğu vurgulanır. O’nun için Diriliş ve hesap günü de çok kolaydır ve O isterse bu dirilişi hemen gerçekleşebilir. Ama her şeyin bir zamanının olduğu ve bir hikmete göre gerçekleştiği belirtildikten sonra Cenab-ı Hakk’ın eninde sonunda bu toplumu kendi öğretisine döndüreceği bildirilir. Bir damla sudan kendisine bile hasım kesilecek insanı yaratan Cenab-ı Hak, ahirette bütün insanları yeniden yaratacağı gibi, ölmüş Mekke toplumunu da bu dünya da diriltmeye güç yetirir. O, bir şeye “ol” dedi mi o şey hemen oluverir. Bu nedenle müminlerin endişelenmemesi için Mekke toplumunun, tevhidi dünya görüşüne mutlaka döndürüleceğine işaret edilir. Onlara adeta şöyle seslenilir; “Sizler Hz. Muhammed’i(ra) ateş karakterli olmadığı için O’nun liderliğini kabul etmediniz ama nasıl ki serinlik veren yeşil bitkileri ateş veren haline getiriyor isek yeşil bitki misali sakin bir şahsiyet (Hz. Muhammed @) yarın ateş haline nasıl getirilecek, siz o zaman görürsünüz. Gökleri ve yeri yaratan onun benzerlerini de yaratmaya kadirdir. Daha önce çok büyük medeniyetleri yaratan bundan sonra onlar gibi büyük medeniyetler yaratmaya kadirdir.” 76- 83-Artık onların sözü seni üzmesin. Unutma ki Biz, onların gizlediklerini ve açığa vurduklarını da biliyoruz. O insan görmez mi ki, Biz kendisini bir damla sudan yarattık, fakat şimdi o, apaçık bir hasım olup çıktı. Ve kendi yaratılışını dikkate almayarak Bize (hasımlığının) örneği olarak: Dedi ki: “Kim diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!” De ki: “Onları ilk defa kim yoktan var ettiyse O hayat verecek. Zira O, her türlü yaratmayı çok iyi bilendir. O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş yapandır. Bu sayede siz ondan yakıp duruyorsunuz. Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibilerini de yaratmaya kadir değil midir? Elbette kadirdir! Zira O, her şeyi çok iyi bilen mükemmel bir yaratıcıdır. Şüphesiz ki, O, bir şeyin olmasını dilediğinde, onun için sadece ona “Ol!” demesi yeter; o da hemen oluşuverir. Her şeyin melekûtu (tasarrufu, hükümranlığı) kendi elinde olan (Allah) her türlü noksanlıklardan uzak ve yücedir. Sonunda hepiniz yalnız O’na döndürüleceksiniz.” (Yasin Suresi: 76-83) 6.4. Mekke Toplumunda Çatlak Kâbe merkezli olarak Hz. İbrahim tarafından kurulan tevhit sistemi, toplumda birlik, beraberlik ve dirlik öngörürken şirk sistemi toplumun parçalara bölünmesini, bireyselleşmesini ve parçaların birbiri ile rekabetini ve çatışmasını öngörmektedir. Kabe’nin kuruluş ilkelerini arkalarına atmış olan Mekke müşrikleri şirk sistemi ile tevhidi düzeni bozmuşlar ve Mekke toplumunda anarşi, vahşet ve parçalı yapılar meydana getirmişlerdir. Toplumun birlik, beraberlik ve dayanışma ruhunu kaybetmesi, toplumda dirlik, düzenlik ve huzurun da kaybolmasına sebep olur. Bir toplum atomize parçalara ayrılacak ve bütün parçalar birbiriyle rekabet ve çatışma içerisine girecek olursa o takdirde, toplumun kıyameti de yakın demektir. Şirk nedeniyle bozulan bu düzenin yerine toplumda birlik, beraberlik ve merhamet ekseninde barış, huzur, güven ve istikrar düzenini yeniden getirmek için ortaya çıkan Hz. Muhammed @ ve taraftarları ise müşrik elebaşılar tarafından şiddete maruz bırakılmışlardır. Onların uyguladıkları şiddet ile Mekke’deki siyasi kriz o kadar büyümüştür ki artık krizin haberleri Mekke’nin sınırlarını aşmış ve tüm çevre kabilelere ve ülkelere ulaşmıştır. Güvenilir / haram / serbest bölge olarak ün kazanmış şehir artık güven, barış, huzur ve istikrarı savunanların işkencelere tabi tutulduğu şehre dönüşmüştür. Mağdurlar bu şehirden hicret etmeyi düşündükleri ve iltica edecekleri ülke aradıklarına ilişkin haberler çevre ülkelere yayılmıştı. Cenab-ı Hak, Mekke’nin içine düştüğü bu durumu, ayın / kamerin yarılması ya da çatlaması ([2] ) ifadelerinin mecazi manasını kullanarak anlatır ve böylece bu bozulmanın Mekke’nin çevre kabile ve ülkeler nezdindeki itibarının / karizmasının çizildiği ve Mekke için kıyamet saatinin yaklaştığını bildirir. Ama Mekke müşrik elitleri, Mekke’deki bu toplumsal bozulma / kriz / çatlak olduğunu bir türlü kabul etmezler. Onlar Mekke’nin sonunu getirecek bu toplumsal krize / çatlağa işaret eden Hz. Muhammed’i@ ve bu hususta inzal olan ayetleri şiddetle reddederler. Bu ayetleri toplumu etkileyen büyü olarak niteler ve “geçmişten beri toplumlar bu büyüleyici sözlerle aldatılmaktadır” derler. Halbuki Hz. Muhammed’in@ işaret ettiği bu toplumsal yasa eninde sonunda tecelli edecek ve ısrar edildiği takdirde şirk sisteminin yarattığı toplumsal kriz ile Mekke’nin yıkılması kaçınılmaz olarak gerçekleşecektir. Bu hususlar Kamer Suresinin başlangıç ayetlerinde şöyle ifade edilir; Rahman, Rahim Allah Adına 1-3- O saat yaklaştı. Ve ay yarıldı. / çatladı. Onlar bir ayet görseler hemen yüz çevirirler ve “bu öteden beri süregelen / geçici bir büyüdür” derler. Onlar yalanladılar ve tutkularına uydular. Oysa her iş / emir 'sonunda kendi amacına varıp karar kılacaktır / gerçekleşecektir.' (Kamer Suresi 1-3) Halbuki Mekke müşriklerine şirk sisteminden vazgeçmeleri konusunda kaç kere uyarı yapılmış idi. Şayet onlar yanlışta ısrar edecek olurlarsa, bunun bedelinin ağır olacağına ilişkin ikazlar yapan ayetler gönderilmişti. Fakat onlara bu uyarılar etki etmedi. Ama sonunda kimsenin hayal bile edemediği bir gün gelecek ve o gün peygamberimizin görevlendirdiği davetçinin çağrısına Mekkeli müşrikler yenilmiş, yüzleri kararmış olarak icabet edecekler. Ve o gün onlar için çok zorlu bir gün olacaktır. Mekkelileri tekrar tehdit eden bu uyarı mesajları, müteakip ayetlerde şöyle inzal edilmiştir; 4- 8- Halbuki onları (bu tutumlarından) vaz geçirecek haberler bulunan bir mesaj da gelmişti. Hem de hedefe tam ulaştıracak hikmetli mesajlar. Fakat buna rağmen uyarıların hiçbir yararı olmadı. O hâlde onlardan yüz çevir. Bir davetçinin asla kimsenin tasavvur edemeyeceği o şeye çağıracağı gün, (İşte o gün) onlar yılgın ve bitkin gözlerle darmadağın çekirgeler gibi mevzilerinden çıkacaklar. (Ve) O davetçiye doğru panik içerisinde seğirtecekler ve o inkâr edenler “Bu, zor bir gündür” diyecekler. (Kamer Suresi 4-8) 6.5. Kıssalar Üzerinden Mekke Müşriklerinin Yanlış Yaptıkları Konusunda Uyarılmaları: A- Nuh Kıssası Tıpkı Hz. Nuh’un@ kendi kavmi tarafından yalanlanıp kendisine deli/ cinlenmiş / büyülenmiş dedikleri gibi Mekkeli müşrik elebaşılar da peygamberimize aynı muameleyi yaptılar. Dahası yaptıkları şiddet uygulamaları ile insanların Hz. Muhammed @ taraftarı olmalarına engel oldular. Hz. Muhammed @ de Hz. Nuh’un@ yalvardığı gibi Cenab-ı Hakk’a “elinden bir şey gelmediğini ve yardım etmesi” için yalvardı. Bunun üzerine Cenab-ı Hak rahmetinin kapılarını açtı. Mekke’deki zulmün feryat mesajlarını inzal ettiği surelere nakşetti ve bu mesajların Habeşistan’a, Şam’a, Mısır’a ve çevre kabilelere ulaşmasını sağlayarak müminlere yardım elini uzattı. Çevre ülkelerin yöneticileri Mekke’deki siyasi ve sosyal buhrandan haberdar oldular. Özellikle Habeşistan kralı Necaşi bu gelişmelere çok ilgi duydu ve daha detaylı bilgiler almak için adamlarını Mekke’ye kadar gitmeleri için vazifelendirdi. Cenab-ı Hak, elçisini ve müminleri müşriklerin elinden kurtarmak, müşrik sistemi yok etmek ve elçisinin önderliğinde ilahi sistemi egemen kılmak hususlarında verdiği sözü yerine getirmek için tüm imkanları seferber edeceğini Hz. Nuh@ kıssası üzerinden anlatır. Nasıl ki O Hz. Nuh’a@ yardım için yerin ve göğün kapılarını açmış ve gökten rahmet / yağmur ve yerden pınarlar fışkırtarak bu rahmet suları O’nun vaadini yerine getirmek için el birliği ettilerse Hz. Muhammed @, için de yeryüzündeki iman etmiş halk tabakaları ile gökyüzündeki melaike / yüksek makamlardaki iman ehli melikler, yöneticiler bir araya gelip O’nun vaadini gerçekleştireceklerdir. Çevre ülkelerden gelen olumlu haberler bu ilahi ihbarın doğruluğunu da teyit etmektedir. Nasıl ki Hz. Nuh @ ve taraftarları çivi ve levhalardan meydana gelmiş bir gemiye binerek boğulmaktan kurtuldularsa aynı şekilde Hz. Muhammed @ ve taraftarları da Kur’an levhalarının içerdiği mesajların çivi gibi sağlam ilahi esaslarla birbirine bağlanarak oluşturulacak İslam gemisine binerek kurtulacakları ve müşriklerin büyük bir azaba duçar olacağı vurgulanır. “Geçmiş tarihi olaylardan ders alan yok mudur?” diye de arafta kalan Mekkelilere çağrı yapılır; 9-17- Onlardan önce Nuh’un kavmi de yalanlamıştı. Öyle ki kulumuzu yalanladılar ve “O, cinlenmiştir / delidir” dediler. Ve onun hareketi engellenmişti. Bunun üzerine o (Nuh) Rabbine yalvardı: “Ben gerçekten yenik düşürüldüm, bana yardım et!” Biz de hemen sel gibi boşalan bir su ile göğün kapılarını açıverdik. Yeri de kaynaklar halinde fışkırttık, derken sular takdir edilmiş / emredilmiş bir iş üzerine birbirine kavuştu. Onu (Nuh’u) da nankörlük edilen kişiye bir mükâfat olmak üzere, korumamız / gözetimimiz altında akıp giden levhâlar ve çivilerle oluşmuş olan (gemi, sal) üzerinde taşıdık. Ve and olsun Biz, bunu bir ayet olarak bıraktık. O halde var mı ibret alıp düşünen? Peki Benim azabım ve uyarılarım nasılmış? Andolsun Biz Kur’an’ı düşünme / öğüt için kolaylaştırdık. O halde var mı ibret alıp düşünen? (Kamer Suresi 9-17) B- Hud Kıssası Ad kavminin Hz. Hud’u @ yalanlaması ve taraftarlarına çok kötü davrandıkları gibi Mekkelilerde Hz. Muhammed’e @ ve taraftarlarına aynı şekilde çirkin muamelede bulunmuşlardı. Cenab-ı Hak müteakip ayetlerde anlattığı kıssada onların elçisine ve müminlere reva gördükleri kötü ve çirkin muamelenin karşılıksız kalmayacağını bildirir. Tıpkı inkârcı Ad kavminin üzerine çöken kara bulutlar ve şiddetle önüne kattığı şeyleri saçıp savuran kasırga gibi Hz. Muhammed @ ve müminler de Mekkeli müşriklerin üzerine karabulutlar gibi çökecekler, bir kasırga gibi esecekler ve onları hurma kütükleri gibi devirip savuracaklarını sembolik olarak aşağıdaki ayetlerle anlatır; 18-22- Ad da yalanladı. Peki, Benim azabım ve uyarılarım nasılmış? Şüphesiz Biz onların üstüne, kapkara bir günde gürültülü bir kasırga gönderdik. İnsanları öyle savuruyordu ki; sanki onlar kökünden sökülmüş hurma kütükleri gibiydiler. Peki Benim azabım ve uyarılarım nasılmış? And olsun Biz Kur’ân’ı düşünme/öğüt için kolaylaştırdık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen? (Kamer Suresi 18-22) C-Semudlular kıssası Cenab-ı Hak, tarihteki Semud kavminin başına gelenlerin kıssası ile Mekkelilerin durumunun da onlara çok benzer olduğunu şöyle anlatır; “Tıpkı Semudlular gibi Mekkeli müşrik ileri gelenler de şirk sistemini terk etmeleri ve tevhid sistemine geçmeleri hususunda Allah’ın uyarıcı olarak gönderdiği Hz. Muhammed’i @ inkar etmişlerdir. Onlar Allah’ın kızları olan melekleri ilah olarak ve kendilerini de bu ilahlarının yeryüzündeki temsilcisi olarak görmeleri nedeniyle kendilerini halktan ayrı ve seçkin olarak görüyorlardı. Yönetimde de kendilerini tam yetkili olarak addediyorlardı. Tanrılar adına hareket ettiklerinden hiç kimseye hesap vermeyecek yetkiye haiz yani tam sorumsuzluk makamında addediyorlardı. Fakat şimdi halkın arasından çıkmış birisi üstelik onların dertleriyle dertlenen, onlarla aynı sofrayı paylaşan, onlarla birlikte hareket eden birisi, müşrik ileri gelenlere seçkin ve tanrı pozisyonlarından ayrılıp halkın arasına karışması gerektiğini, halka merhametli davranılması gerektiğini, herkesin Allah’ın kulu olduğunu ve toplumda birlik, beraberlik ve dayanışmanın olması gerektiğini söylüyordu. Onlar ise bu teklifi şiddetle reddettiler ve kendini halktan birisi olarak gören Hz. Muhammed’in @ getirdiği ilahi öğretiye boyun eğmeyi asla kabul etmediler. İlahi öğretiyi tercih etmenin bir delilik olacağını hatta tanrı ve/veya tanrının temsilciliği makamlarını terk etmelerini istemenin bir küstahlık olduğunu ve hele de bunu Allah’ın bildirgesi olarak söylemenin de bir yalancılık olduğunu söylediler.” “Hz. Muhammed@ ise Mekkelilere ‘gelecekte büyük bir yıkımla karşılaşılmaması için sosyal adaleti tesis etmeleri gerektiğini, yoksulları (dişi deve metaforu) gelir dağılımında (su nöbeti metaforu) dikkate almalarını ve onların ayakta kalmalarını sağlamanın Cenab-ı Hakk’ın emri olduğunu’ söyledi. Fakat tıpkı Semudlu azgın çetelerin dişi devenin ayaklarından keserek onun yaşamasına imkân tanımadıkları gibi Mekkeli müşrik azgınlar da toplumun zayıf ve yoksullara gelir dağılımından pay vermeyerek / gelir kaynaklarından yoksun bırakarak onların hayat damarlarını kesiyor ve ayakta kalmalarına mâni oluyorlardı. Dahası Hz. Muhammed’in @ safına geçenlere ise eziyet, işkence ve katliamlarla hayat hakkı bile tanımıyorlardı.” Ama tıpkı Semudlulara vurulan darbe gibi Mekke’nin azgınlarına da öyle bir darbe vurulacak ki çer çöpe / kırılmış, kurumuş fidanlara döneceklerini Kur’an daha o zaman ihbar eder; 23-32- Semud da o uyarıları yalanladı: “Bizden biri olan bir beşere mi? Biz, ona mı tâbi olacağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve delilik / çılgınlık etmiş oluruz” dediler. “Zikir / hakikatı hatırlatma / gerçeği gösterme, aramızdan ona mı bırakıldı? Hayır, aksine o, çok yalancı, küstah / şımarığın birisidir.” Yarın onlar çok yalancı, küstah / şımarığın kim olduğunu bileceklerdir. Muhakkak ki, onlara fitne (imtihan) olsun diye o dişi deveyi gönderen Biziz. Artık onları gözle / akıbetlerini bekle ve sabret. Ve onlara o suyun, kendi aralarında pay edilmiş olduğunu haber ver; Her kesim / sınıf sudan, nöbetleşe payını alsın. Derken onlar (çete başı olan) arkadaşlarına seslendiler. Kafa kafaya verdiler… ve nihayet o, (deveyi) inciklerini / ayaklarını / dayanak noktalarını ([3] ) keserek yere serdi. / yıktı / öldürdü. Peki, azabım ve uyarılarım nasılmış? Şüphesiz Biz onlara tek bir darbe (sayha) vurduk ve bir çiftliğin kurumuş, kırılmış fidanlarına döndüler. And olsun Biz Kur’an’ı düşünme / öğüt için kolaylaştırdık. O halde var mı ibret alıp düşünen? (Kamer Suresi 23-32) D-Lut kıssası Hz. Lut@ kıssası ile verilen örnek ile Mekkeliler arasında kurulan paralellik ise şöyle özetlenebilir; Tıpkı Lut’un@ konuklarını Hz. Lut’un@ evinden almak isteyen azgınlar örneğinde olduğu gibi Hz. Muhammed’i@ ziyaret etmek isteyen yabancı misafirleri de Mekkeli müşrikler zorla alıkoyuyorlardı. Hz. Muhammed’in @ mücadelesi çevre kabile ve ülkelerde duyuldukça söz konusu çevre kabile ve ülke yöneticileri temsilcilerini Mekke’ye gönderiyor ve Hz. Muhammed @ ve tevhidi dünya görüşü hakkında bilgi almaya çalışıyorlardı. Mekke müşrik ileri gelenleri ise Mekke içinde yaşanan bu gelişmeler hakkında dış çevrelerin bilgi sahibi olmasını istemediklerinden Hz. Muhammed@ ile görüşmeye gelenleri engelliyorlardı. Örneğin Ebuzer Gifari’nin Hz. Muhammed @ ile görüşmesi Ali’nin(ra) planı sayesinde Mekke müşriklerini atlatarak gerçekleşmiş olduğu rivayeti meşhurdur. Ayrıca Hz. Muhammed @ ile görüşmek isteyen ve kendisini bu amaçla ziyarete gelen birçok kişiyi Mekke müşrikleri korkuttular, baskı yaptılar veya “deli, şair, büyücü vb.” ifadelerle peygamberimizle görüşmemeleri hususunda onları kandırdılar. Halbuki Mekke müşrik elitleri Mekke’deki hareketin çevre kabile ve ülkelerdeki yansımalarını göremiyorlardı. Azgınlıkları onların gözlerini kör etmişti. Değişen dengeleri göremiyorlardı. Hz. Muhammed’in @ hareketi sınır aşan bir boyut kazanmıştı. Her taraftan onu ziyarete gelen kimselerin merak ettikleri hususların kendilerinin başına nasıl çorap öreceğini kestiremiyorlardı. Onlar, bu hareketlerinin kendilerine uluslararası baskı olarak döneceğini fark edemiyorlardı. Tıpkı şehvetin Lut Kavmi azgınlarının gözünü kör etmesi gibi Mekke müşrik elitlerinin hırsları da onların gözünü kör etmişti. Sonunda belalı bir fırtına misali müminlerin Mekke müşriklerinin üzerlerine geleceklerini Cenab-ı Hak ihbar eder ve onları ibret almaya Lut @ kıssası üzerinden davet eder; 33-40- Lut kavmi uyarıları yalanladı. Biz, onların üzerine belalı bir fırtına gönderdik. Ancak Lut ailesini seher vakti kurtardık. Katımızdan bir nimet olarak. Biz şükreden kimseyi böyle mükâfatlandırırız. Andolsun (Lut), onları Bizim yakalamamıza karşı uyarmıştı. Fakat onlar uyarıları kuşku ile karşıladılar. Andolsun ki onlar onun konuklarını elde etmeye kalkıştılar. / kötü emelleri için baskı yaptılar. Biz de gözlerini siliverdik: “Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!” Ve andolsun sabah erkenden, onları kararlı bir azap bastırıverdi: “Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!” And olsun Biz Kur’ân’ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. O halde var mı ibret alıp düşünen? (Kamer Suresi 33-40) E- Firavun Kıssası Firavun misali Mekkeli müşrik elitler de kendilerini çok güçlü, örgütlü ve donanımlı görüyorlardı. Daha da önemlisi Kureyşlilerin “ehlullah” namıyla ünlenmeleri nedeniyle de kutsal bir dokunulmazlık sahibi olduklarını düşünüyorlardı. Böylece hiçbir gücün kendilerine dokunamayacağına ve güç yetiremeyeceğine inanıyorlardı. Hz. Muhammed @ yanlılarının çevre ülke ve kabilelerce desteklenme durumlarından korkmuyorlardı. Çevreden gelen yoğun görüşme taleplerini önemsiz görüyor ve ciddiye almıyorlardı. Cenab-ı Hak, onların bu düşüncelerinin yanlış olduğunu ve hiçbir dokunulmazlıklarının olmadığını vurguladı. Ayrıca Firavun ordusu metaforunu kullanarak onların Firavun ordusundan asla daha güçlü olmadıklarına işaret ederek onların bile zamanında yenilip yok olduktan sonra Mekke müşriklerinin de hem de yakın bir zamanda yenileceklerini ihbar etti. 41-45- Şüphesiz Firavun ailesine de uyarıcılar gelmişti. Onlar bütün ayetlerimizi yalanladılar. Biz de onları karşı konulmaz kudretle yakaladık! Şimdi söyleyin (ey Mekkeliler!) Sizin kâfirleriniz onlardan daha mı güçlüdür! Yoksa ilahî kitaplarda sizin dokunulmaz olduğunuz mu kayıtlı? Yoksa onlar, “Biz birbirine yardım eden / örgütlü bir topluluğuz, (her halükârda) galip geliriz” mi diyorlar? Yakında o topluluk (Bedir’de) bozguna uğrayacak ve arkalarını dönerek kaçacaklardır. (Kamer Suresi 41-45) Nasıl ki kıyamet mutlaka kopacak ve suçlular, zalimler ve azgınlar o gün çok acı bir cehennem azabı ile karşı karşıya kalacaklar ise Mekke müşrik ileri gelenler de sonunda tamamen yıkılıp tarih olacaklar ve o yıkılış günü onlar için çok feci bir gün olacaktır. Kendilerini çok güçlü ve kimsenin kendilerine güç yetiremeyeceğini zanneden gururlu ve kibirli Mekke müşrik ileri gelenleri için o gün çok acı bir azap olacaktır. Zira onların yaptıkları zulüm ve kötülükler tek tek kayıt altına alınmakta ve günü gelince de bu yaptıklarının hesabı tek tek sorulacaktır. Diğer taraftan tıpkı kozmik ahirette müminler Cenab-ı Hakk’ın krallığında yerleştirilecekleri onurlu sadakat makamlarında müreffeh bir hayat yaşayacakları gibi çok yakın bir gelecekte / göz kırpması gibi kısa bir zaman içerisinde Hz. Muhammed’in @ peygamberlik saltanatında saadet asrını yaşayacaklarına işaret edilir; 46-55- Aslında onlara vaat edilen, o son saattir. O son saat cidden daha feci ve daha acıdır. Muhakkak ki suçlular sapıklık ve çılgınlık içindedirler. O gün yüzleri üzere ateşte sürüklenirler: “Tadın bakalım Sekarın / ateşin dokunuşunu!” Şüphesiz ki, Biz her şeyi bir kader (ölçü)ile yarattık. Ve buyruğumuz, ancak, göz kırpması gibi bir tekdir. Ve and olsun Biz, sizin benzerlerinizi helâk ettik. O halde var mı bir düşünen? Ve onların işledikleri her şey, yazıtlardadır. (kayıtlardadır.) Küçük, büyük, hepsi satır satır yazılmıştır. Hiç şüphesiz takvâ sahipleri cennetlerde ferahlık ve aydınlık içerisindedirler. Çok Güçlü Kralın yanında onurlu makamlardadırlar. (Kamer Suresi 46-55) [1] ) Not: Ebu Cehil, vahşi bedevi Arap kabilelerin ancak şirk sistemini kabul edecekleri, tevhit sistemine asla razı olmayacakları iddiasına karşılık, onların ilahi öğreti ile vahşiliklerinin medeniliğe evrileceğine yapılan atıf (A.A) [2] ) Not: “Şakk” sözcüğü, bir elmayı böler gibi bir şeyin ikiye, üçe bölünerek ayrılması anlamına değil, bir şeyin üzerinde yarıkların, çatlakların oluşması anlamına gelmektedir. Aynı sözcük, Bakara/74, Meryem/90, Rahmân/37, Hâkka/16, Abese/26 ve İnşikâk/1 ayetlerinde de “bir şeyin üzerinde veya bünyesinde oluşan yarılmaları, çatlamaları” ifade etmek için kullanılmaktadır. (A.A) [3] ) Not: Allah’ın devesi için değil de insanlar için kullanıldığında ise Allah’ın gariblerinin, yoksulların ayakta durmasını sağlayan gelir kaynaklarını keserek onların toplumda ayakta kalmasına son vermek anlamına gelir.

  • Bölüm 10:Müşriklerin İade Girişimleri | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 10 MÜŞRİKLERİN İADE GİRİŞİMLERİ Hz. Hamza ve Hz. Ömer’in Peygamberimizin safına geçmesi ve müminlerden Cafer bin Ebu Talip başkanlığında küçük bir grubun Habeşistan’a ikinci kez göç etmesi Mekke iktidarını derinden sarsmıştı. Şayet bu göç eden müminler Habeşistan tarafından kabul görürse bunun arkası gelecekti. Bu durum ise Mekke müşrik ileri gelenlerinden korktukları için peygamberimizin safını seçemeyen Mekkeliler için bir umut ışığı olacaktı. Mekke iktidarı için ise büyük bir siyasi prestij kaybı olacaktı. Peygamberimizin tevhidi dünya görüşü hareketi Mekke sınırlarını aşarak uluslararası nitelik kazanma noktasına doğru gidiyordu. Hicret edenlerin iadesi sağlanamaz ise Mekke çok zor durumda kalacaktı. Zira Peygamberimizin mücadelesi Mekke’nin bir iç sorunu değil uluslararası bir sorun hüviyeti kazanacak ve Ehli Kitap olan Habeşistan ve belki de Bizans bile soruna müdahil devletler haline geleceklerdi. Bu nedenle sorunun yabancı devletlerin de müdahil olacağı uluslararası bir sorun haline gelmemesi için Habeşistan’a hicret eden grubun tekrar Mekke’ye iadesinin sağlanması gerekiyordu. Bu amaçla, Mekke müşrik ileri gelenlerince Necaşi’ye ve çevresindeki ileri gelenlere büyük ve değeli hediyelerle elçiler gönderilmesine karar alındı. Amr b. As ve Abdullah b. Ebî Rabia elçi olarak seçildiler. Seçilen elçiler Habeşistan’a ulaştıklarında ilk önce Kilisenin yöneticileri ve vezirleri dolaştılar. Onlara değerli hediyeler sundular. Habeşistan’a hicret eden muhacirlerle ilgili durumu kendilerine arz ettiler. Bu muhacirlerin kurulu sisteme yani Mekke’nin şirk dinine karşı olduklarını, Mekke’de kaos yarattıklarını, şirk sistemi yerine tevhit sisteminin gelmesini istediklerini bu nedenle de aralarında siyasi anlaşmazlık çıktığını, önerdikleri dinin / sisteminde kendileri tarafından kabul edilemez olduğunu anlattılar. Lideri Hz. Muhammed @ olan bu yeni dinin / sistemin aslında Habeşistan’daki kilise otoritesine de karşı olduğunu bildirdiler. Sebebini de müminlerin Hz. İsa’yı tanrı olarak değil bir kul, bir insan ve sadece bir elçi olarak kabul ettiklerini böylece de Hz. İsa’yı yeryüzünde temsil eden kutsal kiliseyi de kabul etmediklerini anlatarak onların kendilerine teslim edilmesi için yardımcı olmalarını istediler. Kilise mensupları her ne kadar kendilerine çok yakın bir inanca sahip insanlara kapı açtıklarını görseler de Allah’tan başka ilah olmadığına ve Hz. İsa’yı tanrı olarak kabul etmeyen muhacirlerin bu ülkede gelecekte kendi inanç ilkelerine ve bu ilkelere dayalı kurdukları veya kurmak istedikleri sisteme tehdit olabileceklerini de düşündüler. ([1] ) Sonunda Mekke elçileri, Kilise mensupları ve vezirlerin de desteğini alarak büyük bir ümitle Necaşi’nin huzuruna kabul edildiler. Gerçi Amr bin As, Necaşi’nin ticari alanda dostuydu ama Necaşi yine hakkı hakikati arayan bir şahsiyet olduğu gibi onun Haşimilerle de ticari bağları kuvvetliydi. Bu noktada belki şu husus da söylenebilir; Necaşi, iktidarını kilise ile paylaşmak istemiyordu ve muhacirlerin tevhidi sistemi ise kendi düşündüğü sistemin yapısı ile birebir örtüşüyordu. Yani belki de o aryusi bir mümindi. Fakat mevcut sistem teslis yapısında idi ve kurumlar bu ideolojiye / dine göre kurulmuştu. O da mecburen kurulu sisteme ayak uyduruyordu. Kaynaklarımızda muhacir müminlerle Mekke elçilerinin Necâşinin makamında karşılaşmaları ve aralarında geçen konuşmalar şöyle anlatılır; Necaşi muhacir mü’minlere; -"Kureyşliler elçi göndermişler, sizi geri istiyorlar, ne dersiniz" diye sordu. Mü’minlerin sözcüsü Câfer ayağa kalkarak: -"Ey hükümdar, sorunuz onlara, biz onların kölesi miyiz?" Mekke yönetiminin elçileri adına Âs oğlu Amr (Amr b.Âs) cevâp verdi “Hayır, hepsi hürdür.” Cafer tekrar sordu “-Onlara borcumuz mu var?” Amr b. As: “Hayır, hiç birinde alacağımız yok.” Cafer: “Kısas edilmemiz için, onlardan öldürdüğümüz kimse var mı?” Amr b. As: “Öyle bir isteğimiz yok”. Cafer : “O halde bizden ne istiyorlar?” Amr cevap verdi: "Bunlar atalarımızın dininden çıktılar, düzeni bozdular, ilâhlarımıza hakaret ettiler, gençlerin inançlarını bozdular, sapıklaştırdılar, aramıza anarşi soktular." Bu iddialara karşı Hz. Cafer: -"Ey hükümdar, biz cahil bir kavimdik. Taştan, ağaçtan yaptığımız putlara tapıyorduk. Kız çocuklarımızı diri diri toprağa gömüyor, ölmüş hayvanların leşlerini yiyorduk. İçki, kumar, fuhuş ve her türlü ahlâksızlığı yapıyorduk. Hak hukuk tanımıyorduk. Kuvvetliler zayıfları eziyor, zenginler fakirlerin sırtından geçiniyordu.” “Cenâb-ı Hakk bize acıdı ve içimizden soyu-sopu, asaleti, ahlâk, fazilet ve dürüstlüğü hakkında kimsenin kötü söz edemeyeceği bir Peygamber gönderdi.” “O bizi puta tapma zilletinden kurtardı. Tek, Allah'ı tanıttı. Yalnız O'na kulluğa çağırdı. Şirk sistemini terk etmemizi ve birliği, beraberliği, kardeşliği öneren Tevhid sistemini seçmemizi istedi. Bütün ahlâksızlıklardan uzaklaştırdı.” “Doğru söylemeyi, emâneti gözetmeyi, akrabalık haklarına riâyeti, komşularla hoş geçinmeyi öğretti. Yalan söylemeyi, yetim malı yemeyi, haksızlık etmeyi yasakladı. Merhameti, yardımlaşmayı, dayanışmayı, hukuka riayeti emretti. Boş ve batıl şeylerden uzak durmayı, hakka tabi olmayı emretti.” “Biz O'na inandık. O'nun gösterdiği Hak Dini kabûl ettik. Bu yüzden kavmimizin hakaret ve işkencelerine uğradık. Fakat dinimizden / yolumuzdan dönmedik. Baskı ve işkenceler dayanılmaz hâle gelince kaçıp, sizin himayenize sığındık..." dedi. Amr b. As durumun kötüye gittiğini görünce “mü’minlerin Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olmadığını iddia ediyorlar, dolayısıyla sizin inancınızı da reddediyorlar…” şeklinde vaziyeti kurtarmaya çalıştı. Bunun üzerine Hz. Cafer kendilerine gelen dinin Hz.İsa ve Hz. Meryem hakkındaki görüşlerini ortaya koymak için Meryem suresinin Hz. İsa’nın ve Hz. Yahya’nın mucizevi doğumlarını içeren kısmını( 1-40 ayetleri) okudu. Bu âyetleri dinleyen Habeş hükümdarı (Necaşi): -"Allah'a yemin ederim ki, bu sözler Hz. İsâ’ya gelen sözlerle aynı kaynaktan," dedi ve yerden bir çöp alıp göstererek: "-Hz. İsâ'nın dedikleri ile sizin söyledikleriniz arasında şu çöp kadar bile fark yok. Sizi ve Peygamberinizi tebrik ederim. Şehâdet ederim ki, O zât, hak Peygamberdir. O'nu Hz İsâ müjdelemişti..." dedi. Sonra, Mekke’nin elçilerine: "-Peygamberlerini yalanlayan kavmin hediyesi bana lâzım değil," diyerek getirdikleri hediyeleri geri verdi ve onların muhacirleri kendilerine teslim etmeleri teklifini reddetti.([2] ) Mekke’nin taleplerinin Necaşi tarafından geri çevrilmesi, diplomatik açıdan, Mekke için çok büyük bir hezimetti.[3] Peygamberimiz ise çok büyük bir diplomatik başarı kazanmıştı. Mekke’nin gönderdiği elçiler Habeşistan’dan eli boş dönünce, iktidar çok büyük bir prestij kaybına uğradı. Durum Mekke kamuoyunda tartışılmaya başlandı. Peygamberimiz ise davasını uluslararası platforma taşımayı başarmıştı. Şimdi sıra davasını Arap yarımadasının en ücra köşelerine ve Irak, Suriye ve Mısır’a ulaştırmaya gelmişti. Zira Mekke müşrikleri daha çok üzerine geleceklerdi ve sürekli tehdit ettikleri boykotu uygulamaya başlayacaklardı. Böyle durumlarda mücadeleden çevreyi haberdar etmek davanın desteklerini artıracaktı. Bu nedenle Cenab-ı Hak Şuara suresini Habeşistan hicretinden sonra Mekke’de yaşananları yine kıssa anlatımıyla inzal eder. Fakat bu kez kıssalar çevre bölgelerde yaşayan kabile ve devletlerin aşina oldukları hatta yolunu benimsedikleri Hz. Nuh @, Hz. Salih @, Hz. İbrahim @, Hz. Hud @ vb. peygamberlerin hayat hikayeleri üzerinden anlatılır ki o kabile ve topluluklar kendi değerleri ile Mekke’deki Hz. Muhammed’in @ uğruna mücadele ettiği değerler arasında paralellik kurabilsinler ve böylece davaya sempati ile bakabilsinler. Hz. Muhammed @ ile müşrikler arasında çeşitli günlerde yaşanan olaylar tek bir kıssada toplanmıştır. ([4] ) Diğer taraftan Mekke müşrikleri de boş durmayacaklar Hz. Muhammed’in @ davasının yanlış / batıl olduğunu kendi şirk sistemlerinin doğru olduğunu çevre kabilelere anlatmaya çalışacaklardır. Bu konuda onların yapacakları anti propaganda araçları için şairleri, kahinleri ve Arap yarımadasındaki ehli kitap dinlerin rahiplerini kullanmaya çalışacaklar ve onları Mekke’ye davet ederek Hz. Muhammed @ ile tartıştıracaklardır. Mekke müşrikleri anti propagandalarına Hz. Muhammed @ ve müminlerin kendilerine ihanet ettikleri suçlamasıyla başladılar. Çünkü onlar yaptıkları mücadeleyi dışarıya taşımışlar ve Mekke’yi Habeşistan yönetimine şikâyet etmişlerdi. Böylece onlara yapılacak baskı ve şiddeti daha da artırmaları için kendilerince haklı bir sebebi vardı, İhanet! Bu ihanet suçlamasının Araftaki / aradaki / kararsız durumdaki Mekke halkının Hz. Muhammed @ safına geçme hususunda olumsuz etki göstereceği gibi Hz. Muhammed’in @ bundan sonra çevre kabile ve ülkelere yapacağı tebliğini de olumsuz etkileyeceği aşikardı. Aynı zamanda onlara yapılacak her türlü saldırının haklı gerekçesini oluşturacaktı. Böylece Mekke müşrikleri peygamberimize saldırılarına başladılar. Bilindiği üzere siyasi olarak muhalefetin karşısında aciz duruma düşmüş iktidarların başvurdukları en önemli saldırı argümanları “vatan hainliği”, “nankörlük”, “ihanet” vb.dir. Mekke iktidarının ileri gelenleri de peygamberimizi ve onun şahsında müminleri nankörlükle suçladılar. Ve dediler ki; “sizler aşağıladığınız / reddettiğiniz bu şirk sistemi içerisinde büyüdünüz, bu şirk sistemi sizleri yetiştirdi, adam etti, korudu, kolladı ama siz sonunda yapacağınızı yaptınız. “Cahiliye” dediğiniz şirk sisteminin size yaptığı iyiliklere karşı nankörlük yaptınız ve gittiniz Habeşistan’a sığındınız. Kendi içinden çıktığınız halkı ve Mekke yönetimini Habeşistan yönetimine Hz. Cafer aracılığıyla şikâyet ettiniz. Bu durum Hz. Muhammed’in @ işlediği büyük bir cinayet / ihanet olarak ilan edildi. Bu olay nedeniyle Mekke halkı peygamberimize karşı kışkırtıldı. Diğer taraftan Hz. Muhammed @ ise ortaya koyduğu dünya görüşü kendi ülkesinin / şehrinin ve kavminin sınırlarını aşıp başka ülkelerde ve kavimlerde teveccüh bulmasına rağmen kendi kavmince reddedilmesini bir türlü anlayamamakta ve amacının onların iyiliği, menfaati ve kurtuluşu olması karşısında kendisini çok iyi tanıyan kavminin bunu anlayamamış olmasına son derece üzülmektedir. Kendi kavminin bu durumu nedeniyle adeta kendini helak edecek denli bir üzüntü yaşamaktadır. Cenab-ı Hak elçisini teskin ve teselli etmek için insanların her yeniliğe karşı çıktıklarını, statükodan yana tavır koyduklarını, bunun nedeninin bir imtihan olmasından kaynaklandığını, insanlara bu özgürlüğü kendisinin verdiğini ve onları asla zorlamadığını bildirdi. Dahası Rabbimiz istese iradelerini ellerinden alarak veya zor kullanarak da insanlara bunları kabul ettireceğini ve böylece onlarında zorla mümin olmak durumunda kalacaklarını ama bunu irade etmediğini, zira insanlara irade gibi son derece önemli ve değerli bir yetenek verdiğini, zorlamanın ise bu yeteneği kullanmasını engelleyeceğini bildirerek elçisini teselli eder. İnsanların genelinin ise kendilerine verilen bu iradeyi / yeteneği insanlık tarihindeki yaşanmış olaylardan ders / ibret alarak değil de kendi arzuları istikametinde kullandıklarını bildirir. Rahman ve Rahim Allah’ın Adına 1-9 Ta Sîn Mîm. Bunlar, apaçık / açıklayıcı kitabın ayetleridir. Onlar iman etmiyorlar diye sen kendini helâk edeceksin! Eğer dileseydik onlara gökten öyle bir ayet indirirdik ki, onun karşısında ister istemez boyun eğerlerdi. (Ama Biz böyle olsun istemedik) ve bu yüzden, onlar da ne zaman Rahman’dan hatırlatıcı, uyarıcı yeni bir mesaj gelse, mutlaka ondan yüz çevirirler. Nitekim işte bu mesajı da yalan saydılar, ama alay edip durdukları Kur'ân’ın bildirdiği olaylar, yakında başlarına gelecektir, peki bunlar, yeryüzüne hiç bakıp da düşünmediler mi; Orada her çeşitten nice güzel [hayat] türleri çıkarmışız? Elbette bunda alınacak ibret vardır; fakat onların ekserisi ibret alıp da iman etmezler. Oysa senin Rabbin azîz ve rahîmdir. (Mutlak galiptir, geniş merhamet sahibidir). (Şuara Suresi 1-9) 10.1. İhanet Suçlamasına Verilen Cevaplar Mekke müşrik elitlerinin halkı Hz. Muhammed @ aleyhine ihanet söylemi ile kışkırtmasına karşı peygamberimizin ve müminlerin ihanetle yargılanmaları hususundaki endişe ve korkularının giderilmesi ve onların güçlü söylemler ile desteklenmesi gerekiyordu. Cenab-ı Hak, önce Hz. Ömer’in müminler safına katılmasını Hz. Harun’un @ Hz. Musa’ya @ yardımcı olarak verilmesi metaforu ile anlatarak müminleri yüreklendirir. Müminler Hz. Ömer’in Mekke’nin dış işleri bakanı pozisyonu nedeniyle onun dış ilişkileri gayet iyi bildiğinin farkındadırlar. Bu nedenle müminlerin hicret etmelerinin ihanet olmadığını da en iyi onun değerlendireceği ve halka bu durumu en iyi onun anlatabileceği açıktır. Cenab-ı Hak, Ebu Cehil gibi müşrik firavunun ‘ihanet’ suçlamasına karşı iman edenlerin gördükleri zulüm ve dışlanma nedeniyle Habeşistan’a sığınmak zorunda kaldıkları şeklinde savunma yapılmasını yine Hz. Musa @ kıssası üzerinden öğretir. Yapılacak savunmalarda kimsenin vatanını terk etmek istemeyeceği, bunun ancak bir zorlanma neticesinde olacağının bildirilmesini ister. Dahası başa kakılan nimetin bedeli ödenmiş bir nimet olduğu, Mekke müşrik ileri gelen azgınlarının halktan şimdiye kadar yaptıkları sömürü nedeniyle bedeli ödenmiş olduğu, bu nedenle de kendilerini nankörlükle suçlamalarının yersiz ve haksız olduğunun bildirilmesini ister. Bu hususların anlatımında yine Hz. Musa @ ve Firavun arasındaki diyalog metafor olarak kullanılır. Söz konusu diyalogda Firavun, Hz. Musa’ya @ kendisini Firavun sisteminin yetiştirip büyüttüğünü, koruyup kolladığını bir nimet olarak başa kakmakta ve Hz. Musa’yı @ ihanetle suçlamaktadır. Bu metaforda olduğu gibi baş kakıncı olarak sunulacak nimet karşısında bu nimetin bedelini Mekke’nin ezilen, sömürülen fakir ve yoksulların ödediğinin bildirilmesi peygamberimize öğretilir. 10-22- Bir vakit de Rabbin Musa'ya: “Haydi! Git o zalim topluma, Firavunun toplumuna ve ‘hakkı inkârdan ve azgınlıktan sakınma zamanı gelmedi mi?’ de” diye seslenmişti. O (Musa), “Rabbim! Korkarım ki beni yalancı sayarlar, benim de göğsüm daralır, dilim tutulur. Onun için Harun'a da elçilik ver! Üstelik ortada onların benim aleyhime ciddî bir suçlamaları da var. Bu yüzden beni öldürmelerinden korkuyorum” dedi. (Allah) “Hayır, asla!” dedi, “siz ikiniz mesajlarımızla gidin; (yapacağınız çağrıyı) izlemek üzere Biz de sizinle beraberiz! Haydi, şimdi ikiniz de Firavun’a gidin ve ona deyin ki: ‘Biz âlemlerin Rabbinden bir mesaj getiriyoruz. İsrail oğullarını bırak, bizimle gelsinler!’” ([5] ) O (Firavun), “Biz seni çocukken içimizde terbiye etmedik mi? Ve sen ömrünün pek çok yılını bizim aramızda geçirmemiş miydin? Ama sonunda yapacağını yaptın, Sen doğrusu nankörün tekisin...” dedi. O (Musa), “Ben, o işi istemeden / elimde olmadan yaptım. Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Sonra Rabbim bana hikmet bahşetti ve beni elçilerden kıldı. O başıma kaktığın ise aslında İsrailoğullarını kendine köle edinmiş olmandır” dedi. (Şuara Suresi 10-22) Firavun gibi olan Ebu Cehiller, alacakları bu yanıt karşısında hemen konuyu bir diğer boyuta taşıyacak Hz. Muhammed’in @ bir başka açıdan ihanet içerisinde olduğunu ifade etmek için sorgulamaya devam edeceklerdir. O’na “madem öyle ‘Alemlerin Rabbi’ paradigmasıyla zaten ihanet içerisindesin” manasına gelen sorular soracaklardır. Onlar kabile bazında toplum yapısını put edinmişlerken Hz. Muhammed’in @ getirdiği din ise bütün kabileleri tek çatı altında toplamayı öngören bir toplumsal yapı öngörüyordu. Dolayısıyla Habeşli, Mısırlı, Iraklı, Bizanslı vb. hangi ırk, toplum, kabile ya da renkten olursa olsun tevhide iman eden herkes bu çatı altında bir araya gelip kardeş olması teklif ediliyordu. İşte bu paradigmaya müşrikler şiddetle karşı çıkıyor ve kardeşliğin, birlik ve beraberliğin ancak aynı kandan gelmekle mümkün olduğunu ifade ediyorlardı. Onlar bu düşünceyi kullanarak Hz. Muhammed’i @ kabilesine ihanet etmekle suçlamak için aşağıdaki cümleyi Firavunun ağzından kuracaklardı; 23- Firavun, “Âlemlerin Rabbi de ne demek?” dedi. (Şuara Suresi 23) Nasıl ki Firavun “Alemlerin Rabbi de ne demek?” derken bunu bilmediğinden değil, sadece kendi ulusuna has tanrısal bir idareyi istemekte ve Hz. Musa’nın @ bütün kabilelerin barış içerisinde yaşadığı bir idari sistemi savunan evrensel bakış açısını reddetmekteyse, Mekke müşrikleri de kabilelere ait tanrılar yerine bütün kabileleri kapsayan tek tanrı anlayışına dayalı yönetim biçimini reddetmekteydiler. Cenab-ı Hak, Hz. Musa ve Firavun kıssası üzerinden Hz. Muhammed’in @ Mekke müşrik azgınlarına şöyle cevap vermesini öğretir; “Allah göklerin, yerin ve arasında bulunan her şeyin rabbidir. Dolayısıyla yaratılan her şeyin Rabbidir. O yarattığı kullar arasında ayrımcılık, kayırmacılık yapar mı? Bütün kulların yaratıcısı olarak kulların bir kısmının diğer bir kısmına haksızlık yapmasına razı olur mu? Ama sizin şirk ideolojinizde tanrılar farklı ve birbiri ile yarışan, rekabet eden tanrılarınız var. Her kabile kendi tanrısını kutsuyor ve en üstün görüyor. Bu anlayış sizin kendinizi en üstün ve kimseye ihtiyaç hissetmeden tam bağımsız görmeye itiyor. Halbuki bu dünyada beraber yaşıyoruz ve insanlar birbirine muhtaç. Hiç kimse tam bağımsız ve ihtiyaçsız değil. Dolayısıyla insanların bir araya gelmesi, tevhit olmaları ve birbirlerinin hukukuna saygılı bir şekilde bir arada, barış içerisinde, huzurlu ve mutlu yaşamaları Rabbimizin biz kullarından istediği şeydir. Biraz yakinen düşünseniz bunu rahatlıkla anlarsınız. 24- O (Musa), “Eğer yakin ehliyseniz bilirsiniz ki O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan şeylerin Rabbidir.” (Şuara Suresi 24) Bunun üzerine Mekkeli müşrik firavunlar alay edeceklerdir. Zira cari olan kabile tipi yönetim anlayışına ve halkın kabileci kardeşlik algısına çok ters bir argüman ortaya konmuş olacaktır. Onlara göre kabileci şirk anlayışı halkın kanına işlemişken şimdi bunu iptal ederek iman kardeşliğini öngören bir argüman ortaya koyan kişi olsa olsa delidir, aklından zoru vardır. O nedenle müşrik Ebu Cehiller çevrelerindeki diğer ileri gelenlere dönerek peygamberimizin bu argümanı için Firavunun ağzından “Bu adam neler iddia ediyor duyuyor musunuz?” diyerek onların peygamberimizden etkilenmesinin önüne geçmeye çalışacaklardır. 25- O (Firavun), çevresindekilere, “(Bu adamın ne dediğini) duymuyor musunuz?” dedi. (Şuara Suresi 25) Onların böyle alaycı sözlerine rağmen Hz. Muhammed’in @ sözlerine şöyle devam etmesi öğretilir; “Tevhidi dünya görüşü zaman ve yerle kısıtlanamaz. Şimdi sizin Rabbiniz olan Allah geçmiş insanların da Rabbidir. Onları da O yaratmıştır. Şu anda yaşadığınız şirk ideolojisi geçmişten beri gelen bir ideoloji diye onun doğruluğu iddia edilemez. Bu sistem o zaman da yanlıştı şimdi de yanlış. Geçmişte kabileci şirk sistemi yerine tevhit sistemi olsaydı daha iyi olmaz mıydı? İnsanların kabile, ırk ve renk farkı olmadan kardeşçe, barış ve huzur içerisinde birlikte yaşamalarını istemez misiniz? Şimdi ki şirk sistemi içerisinde birbirlerini öldürmelerini nasıl tasvip ediyorsunuz? Cenab-ı Hakk’ın, yeryüzüne ve gökyüzüne koyduğu kurallar yarattığı andan itibaren aynen geçerli ise ve işleyiş o kurallar üzerinden yürüyorsa insanlık yaratıldığından beri insanların uyacağı / uyması gereken kurallar da yine İlahi öğretide yer alan kurallardır. İlahi öğreti, hem geçmişi hem de geleceği bağlar, herkes için geçerlidir.” 26- O (Musa), “O, sizin de Rabbiniz ve daha önceki atalarınızın da Rabbidir” diye devam etti. (Şuara Suresi 26) Bu argüman karşısında müşrik Ebu Cehillerin tıpkı firavun gibi araya girip Hz. Muhammed’in @ apaçık deli olduğunu, dikkate alınmaması gerektiğini ve zırvaladığını söyleyecekleri ifade edilir. 27- O (Firavun), “Size gönderilen bu elçiniz düpedüz bir deli, bir kaçık!” dedi. (Şuara Suresi 27) Böyle durumlarda Mekkeli müşrik elitlerin bu alaylarına aldırmadan tevhidi dünya görüşünün anlatılmasına devam etmesi için Hz. Muhammed’e @ şunlar öğretilir; “İster doğulu toplumlar olsun ister batılı toplumlar olsun isterse aradaki toplumlar olsun hiç fark etmez Bütün toplumların rabbi Allah’tır. Tevhidi Dünya Görüşü herkesi kapsar. Sizin gibi her kavmin ayrı kutsalı her toplumun ayrı tanrısı şeklinde atomize / parça parça toplumlar Allah’ın sisteminde öngörülmez. Doğulu ya da batılı toplumlardaki ırk, renk, dil, adet, gelenek, görenek vb. farklılıklar o toplumların içinde yaşadıkları coğrafyanın koşullarından kaynaklanan yani Cenab-ı Mevla’nın o yerler için koyduğu yasalardan kaynaklanan ayetlerdir. Fakat bunlar toplumların birlik, beraberlik, barış ve kardeşlik içerisinde yaşamasına engel değildir. Tüm farklılıklarına rağmen herkes Allah’ın kuludur. Bu farklılıklardan ve hatta suni kutsallıklarla farklılık yaratarak toplumların birbirleriyle çatışmaları, birbirlerini yok etmeleri asla kabul edilemez. Biraz aklınızı kullanırsanız bunu anlarsınız” 28- O (Musa devamla), “O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların da Rabbidir. Şâyet aklınızı kullanırsanız bunu anlarsınız” dedi. (Şuara Suresi 28) Hz. Muhammed’in @ vereceği bu cevap karşısında, ihanet suçlamalarının mecliste bulunan diğer kabilelerinin temsilcileri nezdinde bir değerinin kalmadığını görecek olan Ebu Cehillerin tıpkı Firavun gibi tepki verecekleri ihbar edilir; “Hala bu tezinde inatla devam ediyorsun. Bizler Allah’ın yegâne ilah olduğunu ve bizlerin de bir hukukla bağlı olacağı / olması gerektiği tezini asla kabul etmiyoruz. Mekke toplumunda ilahlar adına bizden başka kimse hükmedemez. Bizler ilahlardan aldığımız yetki ile hükmediyoruz. Kim bu şirk sistemine karşı olacak olursa onu hapsedeceğiz, zindana atacağız, ona boykot yaptırımı uygulayacağız, onu izole edeceğiz” 29- O (Firavun), “Benden başka ilâh edinirsen, andolsun ki seni zindana hapsederim” dedi. (Şuara Suresi 29) Cenab-ı Hakk’ın Hz. Musa @ ve Firavun kıssası metaforu ile bildirdiği gibi de olacaktı. Zira Mekkeliler peygamberimizi ve safında yer alanları boykot uygulamakla ve hapsetmekle tehdit edeceklerdi. İlerleyen süreçte bu tehdit ettiklerini de gerçekleştirdiler. Fakat yukarıda geçen diyalog aslında çok büyük bir iddiayı da içinde barındırmaktaydı. Bu iddia da yine Cenab-ı Hakk’ın bildirdiği şekilde tecelli etti. Diyaloğun işaret ettiği iddia şöyle ifade edilebilir; “Hz. Muhammed’in @ yanında yer alanların Habeşistan’a hicret etmesiyle Tevhidi Hareketin uluslararası platforma taşınması sağlanmıştı ve Hz. Muhammed @ bu diyalog ile Tevhidi Hareketin Mekke’ye hapsedilemeyeceğini iddia ediyordu. Diyalogda bu hareketin gelecekte Mekke sınırlarını aşıp doğuya, batıya, kuzeye ve güneye gelişeceğini, kendi devletini kuracağını ve büyük bir medeniyet kuracağına işaret ediliyordu. Her ne kadar Mekke müşrik liderleri bu iddiayı alaya alıyorlar ve küçümsüyorlarsa da gelinen aşamada hareketin kazandığı başarı da yabana atılır cinsten değildi. Zira Habeşistan Yönetimini etkileyen bir hareketin bundan sonra çevredeki Arap ve ehli kitap kabileleri de etkilememesi için hiçbir sebep yoktur. Tarihte de bunun böyle olduğunu en önemli göstergesi Firavunun hapis tehditlerine rağmen Hz. Musa’nın hareketini engelleyememiş olmasıdır.” Mekke müşrik elitleri müminlere boykot / hapis tehdidini yapsalar da bu hareketi engelleyemeyeceklerine işaret edilmiştir. Onların bu şekildeki tehditleri onların fikren yenilmişliğini, çaresizliğini ve zavallılığını gösterir. Bununla beraber müşrik elitlerinin boykot / hapis yaptırımı tehdidi yaptıkları zaman onlara tevhidi dünya görüşünün toplumun bütün sorunlarını çözeceği iddiasını ispat etse de yine de yaptırım uygulayıp uygulamayacaklarını sorması şeklinde bir starteji izlemesi kıssa üzerinden öğretilir. 30- O (Musa), “Sana gerçeği bütün açıklığıyla ortaya koyan bir şey getirmiş olsam da öyle mi?” dedi. (Şuara Suresi 30) Böyle bir soru karşısında Mekke müşrik elitleri de Hz. Muhammed’den @ iddiasını kanıtlamasını isteyecektir. Cenab-ı Hak, bu hususu da Firavunun Hz. Musa’dan iddiasını ispat etmesini istemesi örnekliği üzerinden öğretir. 31- O (Firavun), “Haydi, doğru söylüyorsan, göster o belgeni de görelim!” dedi. (Şuara Suresi 31) Bundan sonra yaşanacak gelişmeler yine Hz. Musa @ ve Firavun arasında geçen olaylar kıssası üzerinden anlatılır. Şöyle ki; “Hz. Muhammed @ tevhidi dünya görüşünü / politikasını Hz. Musa’nın @ asası metaforunda ortaya koyar. Daha önce açıklandığı gibi geçmiş toplumlarda krallar, hükümdarlar ideolojilerinin / politikalarının simgesi olarak asa kullanırlar ve bu asaların başlıkları (yılan, kartal, şahin, kurt vb.) ideolojilerini, politikalarını ve birikimlerini temsil ederdi. Hz. Musa’nın @ asasının çevredeki bütün asa ve ipleri silip süpüren / yutan bir ejderhaya dönüşmesi metaforu ile peygamberimizde kendisine inzal edilen dünya görüşünün / ideolojinin / politikanın toplumun bütün sorunlarını çözecek ve ihtiyaçlarına cevap verebilecek kabiliyette / kudrette ve büyüklükte olduğunu Mekke müşrik yöneticilerine gösterir. Hz. Muhammed @ toplumun yaşadığı geriliğin, zayıflığın, hukuksuzluğun, kriz ve bunalımların kaynağının kabileci şirk sisteminden kaynaklandığını ve bu sorunları çözecek yegâne sistemin de tevhit sistemi olduğunu tek tek detayları ile anlatır. Böylece Hz. Muhammed’in @ ortaya koyduğu tevhit ideolojisinin / politikasının şirk ideolojisini / politikasını bütün argümanları ile birlikte silip süpürdüğü görülür. Ayrıca Hz. Musa’nın ejderhaya dönüşerek büyücülerin küçük yılanlara dönüşen asalarını yutan asası metaforu ile tevhit ideolojisinin şirk ideolojisinden üstün olduğu ve daha kapsayıcı olduğu ifade edilir.” 32- Bunun üzerine o (Musa), asasını / birikimini / bilgisini / paradigmasını / dünya görüşünü ortaya koydu; bir de bakmışsın ki o çok net bir şekilde bütün sorunları çözen / hayat canlılık veren / değişim getiren bir ideoloji / bir ejderha / koca bir yılan / silip süpüren / yutan. “SU’BANUN”. (Şuara Suresi 32) Mekke’nin içinde yaşadığı sorunlara çözüm getirecek ve insanların ihtiyaçlarını giderecek bir dünya görüşünün Hz. Muhammed @ tarafından ortaya konmasından sonra sıra bu dünya görüşünü uygulama yeteneğine, yetki ve otorite meşruiyetine sahip olduğunu göstermeye gelmişti. Hz. Musa’nın @ elinin beyaz, kusursuz ve pırıl pırıl olarak ortalığı aydınlatması metaforu üzerinden Hz. Muhammed’in @ de bu hususta gerekli yetenek, bilgi, birikim, yetki ve otorite meşruiyete haiz olduğu anlatılır. Hz. Muhammed’in @ sahip olduğu yetenek, kuvvet, kudret, otorite ve meşruiyeti ile uygulayacağı strateji / siyaset / usul ve esaslar o denli temiz, kusursuz, aydınlık ve mahirdi ki bu dünya görüşünün / dinin / ideolojinin /davanın diğer kabilelere yayılacağının, kabul göreceğinin, teveccüh edileceğinin kısaca yetkilendirileceğinin ispatı olacaktı. 33- Sonra sağ elini / kudretini / yeteneğini / uygulama usul ve esaslarını ortaya koydu ve onun gerçekten çok temiz, pırıl pırıl, mükemmel, güvenilir ve aydınlatıcı olduğu izleyenlerce görüldü. (Şuara Suresi 33) 10.2. Hz. Muhammed’in @ Hareketinin Çevreye Yayılmasını Engelleme Girişimleri Hz. Muhammed @ müminlerin Habeşistan hicreti sonrasında kendisine yönelik yapılan ihanet suçlamalarını bertaraf ettikten sonra gösterdiği performans nedeniyle Mekke Yöneticileri paniğe kapılır ve çok acil olarak toplanarak gelecekte meydana gelme olasılığı çok yüksek olumsuz durumların önüne geçmek amacıyla bir dizi tedbir kararlarının alınması için girişimde bulunurlar. Onların bu görüşmeleri, Firavun ve ileri gelen yöneticileri arasındaki görüşmeler metaforunda aktarılır. Şöyle ki; “Mekke müşrik elitleri tıpkı Firavunun Hz. Musa @ için söylediği gibi Hz. Muhammed’in @ getirdiği tevhidi dünya görüşünü gerek Mekke’de gerekse de Mekke dışına yaymasındaki başarısını dile getirirler. O’nun çok etkili bir propagandasının olduğu ve herkesi büyülediği anlatılır. Şayet bu şekilde gidecek olursa kendilerinin Mekke’den sürülüp çıkarılacakları ifade edilir. O’nun bu hareketine karşı ne tür tedbir alınması gerektiği tartışmaya açılır.” 34-35- O (Firavun), yanındaki ileri gelenlere: “Şüphesiz bu, kesinlikle çok bilgili bir büyücüdür! Sizi büyüsüyle yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz?” dedi. (Şuara Suresi 34-35) Tıpkı Firavunun ileri gelen adamları gibi Ebu Cehil’in yakın arkadaşları da Hz. Muhammed @, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in hicret etmelerine müsaade edilmemesi ve çevre şehirlerdeki yahudi kabilelerden bilgin, uzman, teorisyen, entelektüel, vizyoner, kâhin, şairlerini Mekke’ye göndermelerinin istenmesini tavsiye ettiler. Böylece kabilelerden hitabeti güzel ve fikri derinliği olan bu kişilerle Hz. Muhammed @ karşı karşıya getirilecek ve bütün Mekke toplumunun huzurunda tartıştırılacaktı. Asıl amaç ise bu tartışma sonucunda peygamberimizi çevre kabileleri ile karşı karşıya getirmekti. Zira çevre kabilelerin bilginleri Hz. Muhammed @ ile tartışacak olursa bir çekişme olacağı muhakkaktı. Yani onlar Hz. Muhammed’in @ mesajının çevre kabile ve ülkelere yayılmasını engellemek için bu kabilelerle onun arasında bir düşmanlık ve kin yaratma peşinde idiler. Hz. Muhammed’in @ mesajından en önce etkilenecek olan ehli kitap (Yahudi ve Hristiyan) kabileleri olduğu için öncelikle ehli kitap kabilelerin bilginleri ile onu karşı karşıya getirmeyi planladılar. Şayet düşündükleri gerçekleşirse bu kabileler Mekke müşriklerinin yanına çekilecek ve onların Hz. Muhammed @ ile ittifak yapılmasının önüne geçilecekti. Aksi takdirde Habeşistan yönetiminin peygamberimizin yanında yer almasına bir de Arap yarımadasındaki Yahudi ve Hristiyan kabileler eklenecek olursa onların işi zorlaşacaktı. Bu nedenle Mekke müşrikleri Arap yarımadasındaki ehli kitap, özellikle de yahudi bilgin ve rahiplerini Mekke’ye çağırdılar. 36- 37- Onlar (ileri gelenler) dediler ki: “Onu ve kardeşini alıkoy, şehirlere de toplayıcılar gönder. Bütün büyük ve çok bilgili büyücüleri sana getirsinler.” (Şuara 36-37) Arap yarımadasında (Teyma, Yibna, Safad, Babil, Hayber, Medine, Necef ve Yemen de) Yahudi kabileleri azımsanmayacak kadar çok bulunmaktaydılar. Her ne kadar müşrik Arap kabileleri karşısında askeri üstünlükleri bulunmasa da varlıklarını sürdürebilecek nüfusları, sanatları, bilgi ve becerileri vardı. Ayrıca kitaplı ve peygamberli bir toplum olmaları nedeniyle de “ilahi öğretiye” en yakın ve onu en iyi tanıyan topluluklardı. Dolayısı ile peygamberimize gelen vahyi (“ilahi öğretiyi”) en iyi bilebilecek ve onun hakkında en fazla bilgi sahibi olan topluluk Yahudi kabileleri ve onların bilginleri idi. Yahudiler ile müşrik Arap kabileleri asırlardır beraber yaşamakla birlikte taraflar birbirlerini aşağılık olarak görüyorlardı. Mekke müşrik elitleri peygamberimiz ile Yahudi bilginlerini karşı karşıya getirirler de şayet Yahudi bilginleri peygamberimizi tartışmada yenecek olursa Yahudiler Mekkeliler nezdinde itibarlı hale geleceklerdi. Onlara Arap yarımadasında daha geniş imkanlar verilecekdi. Nasıl olsa Yahudiler şirk sistemi için tehdit oluşturmuyordu. Yahudi kabileler de Mekke müşrik liderlerin yaptığı çağrıya olumlu cevap verdiler ve talep edilen özelliklere sahip bilginlerini Mekke’ye gönderdiler. Davet edilen bu bilginler, entellektüeller Mekke’de belirlenen günde toplandılar. ([6] ) Hz. Muhammed @ ile bunların yarışacağı açık oturuma Mekke halkı da ilanlarla davet edildiler. 38-39- Derken büyücüler belirli bir günde, kararlaştırılan yer ve zamanda toplandılar. Halka da: “Haydi ne duruyorsunuz, siz de toplansanıza!” (Şuara Suresi 38-39) Bu arada Mekke müşrik elitleri her ne kadar Yahudilerin dünya görüşlerini benimsemeseler de bu tartışmada Hz. Muhammed’e @ karşı onlardan yana tavır koyacaklardı. Çünkü bu tartışmada önemli olan tek hedef Hz. Muhammed’in @ yenilmesiydi. Tıpkı Firavunların büyücülerin dininde / dünya görüşünde olmamasına rağmen Hz. Musa’nın yenilmesi için büyücülerin safında yer alması gibi. ([7] ) 40- “Beklentimizin gerçekleşmesi için herhalde biz de büyücülerden yana olacağız! Yeter ki galip gelenler onlar olsunlar.” denildi. (Şuara Suresi 40) Bu çağrıya uyan bilgin ve rahipler Mekke’ye geldikleri zaman tıpkı büyücülerin Firavuna sordukları gibi Mekke müşrik yöneticilerine Hz. Muhammed’e @ karşı galip gelmeleri halinde kendilerine bu yaptıkları hizmetin bedelinin ödenip ödenmeyeceğini sorarlar. 41- Büyücüler geldiklerinde Firavuna: “Şayet biz üstün gelirsek, muhakkak bize bir ücret var değil mi?” dediler. (Şuara Suresi 41) Mekke müşrik elitleri de onların Hz. Muhammed’i @ galebe çalmaları için onları teşvik ederler. Onların tartışmadan başarı ile çıkmaları halinde Arap yarımadası ölçeğinde kendilerine çok büyük değer vereceklerini ve üstün bir statü kazandıracaklarını belirtirler. 42- O (Firavun): “Evet, o takdirde siz, hiç şüphe yok ki, yakınlardan olacaksınız” dedi. (Şuara Suresi 42) Ve nihayet Hz. Muhammed @ ve Yahudilerin bilgin ve rahiplerinin dünya görüşlerini kamuoyu önünde ortaya koyacakları açık oturum / tartışma başlar ve tıpkı Hz. Musa’nın @ büyücülere öncelik verdiği gibi Hz. Muhammed’de @ Yahudi bilgin ve rahiplerinin önce tezlerini ortaya koymalarını ister. Onlar da inanmadıkları halde şirk ideolojisinin paradigmalarını, felsefi düşünce ve inançlarını ortaya koyarlar. Bu paradigmaların / politikanın doğru olduğu iddiasıyla Kureyş’in gücü ile hâkim / galip olduğunu söylerler. 43-44- Musa onlara, “Önce siz atın, ne atacaksanız / tezinizi / politikanızı ortaya koyun!” dedi. Bunun üzerine onlar, iplerini ve değneklerini / ideolojilerini / paradigmalarını / politikalarını ve tezlerini ortaya koydular ve “Firavunun gücü hakkı için şüphesiz elbette bizler galip olanlarız” dediler. (Şuara Suresi 43-44) Sıra Hz. Muhammed’e @ gelince tıpkı Hz. Musa’nın @ asasını atması gibi O’da asa metaforunda kendisine inzal olan tevhidi dünya görüşünü / paradigmasını / politikasını ortaya koydu. O’nun ortaya koyduğu ilahi paradigmalar / dünya görüşü / politika öylesine muhteşem, öylesine mükemmel ve büyüktü ki Arap yarımadasında yaşayan tüm kavim ve kabilelerin sorunlarını çözücü idi. Dahası Yahudi bilgin ve rahiplerinin ortaya koyduğu şirk ideolojisinden / paradigmalarından / politikasından çok daha mükemmel, doğru ve kapsayıcıydı. Tıpkı Hz. Musa’nın @ asasının dev bir ejderhaya dönüşerek büyücülerin ortaya koydukları ip ve değneklerini yutması gibi Hz. Muhammed’in @ önerdiği tevhidi dünya görüşü / politikası da Mekke müşriklerinin desteklediği bilgin ve rahiplerin şirk ideolojilerinden / politikasından daha kapsamlı olduğu ve şirk ideolojisinin ise işe yaramaz / batıl / göz boyayıcı oldukları görüldü. 45- Sonra Musa asasını / paradigmasını / dünya görüşünü / yaşam politikasını ortaya koydu, bir de ne görsünler, onların göz boyayarak uydurduklarını yutuyor da yutuyor! (Şuara Suresi 45) Açık oturumun sonunda Yahudi bilgin ve rahipleri de Hz. Muhammed’in @ ortaya koyduğu dünya görüşünün büyüklüğünü ve mükemmelliğini kabul ederler ve bu sistemin kendi peygamberleri olan Hz. Musa @ ve Hz. Harun’a @ nazil olan ilahi öğreti ile aynı olduğunu görünce kendi yaptıklarının ne kadar yanlış olduğunu anladılar ve Hz. Muhammed’in @ ortaya koyduğu “Alemlerin Rabbi” paradigmasının doğruluğunu tasdik ederler. 46-48- Sonunda büyücüler boyun eğip teslim oldular. Ve “Biz iman ettik, Âlemlerin Rabbine; Musa ve Harun’un Rabbine” dediler. (Şuara Suresi 46-48) Bunun üzerine Mekke müşrik ileri gelenleri tıpkı Firavunun büyücülere davranışı gibi davranış sergilerler. Yahudi bilgin ve rahiplerin Hz. Muhammed’in @ savunduğu dünya görüşünü desteklemeleri sonucunda ağır bir yenilgi daha alan müşrik elitler bu durumu bir türlü kabullenemezler ve davet ettikleri bilgin ve rahiplerin yetersiz kaldıklarını belirterek onları aşağılarlar. Sadece aşağılamakla kalmazlar daha da ileri giderek hayatı onlar için çekilmez hale getirecekleri tehdidinde bulunurlar. Bunu da şu ana kadar Arap yarımadasında sahip oldukları tüm imkanları ellerinden alarak yapacaklarını yani her şeyden ellerini ayaklarını keseceklerini ve bu topraklarda kendilerine hayat hakkı tanımayacağını belirterek ifade ederler. 49- O (Firavun) dedi ki: “Ben size izin vermeden ona iman ettiniz öyle mi? Şüphesiz ki o elbette size büyüyü öğreten büyüğünüzdür! / Sizler beş para etmezsiniz! / Bu adam sizi okutur! Peki, yakında gününüzü göreceksiniz! Andolsun, dönekliğinizden dolayı ellerinizi ve ayaklarınızı keseceğim ve hepinizi asacağım!” (Şuara Suresi 49) Mekke müşrik elitlerin bu tehditlerine karşılık Yahudi bilgin ve rahipler tıpkı Firavun dönemi büyücülerinin verdiği cevap gibi şöyle cevap vereceklerdir; “Sizlerin tehditlerine boyun eğecek değiliz. Nasıl olsa bu topraklarda eninde sonunda ilahi kurallar geçerli olacak ve tüm Arap yarımadasındaki topluluklar bizim de inandığımız ‘Alemlerin Rabbi’ paradigmasına dayalı tevhidi sisteme dönecekler. Bizler bu paradigmaya önceden de iman etmiş olduğumuzdan dolayı yaptığımız kusurları ve hataları Rabbimizin bağışlayacağını umuyoruz” 50-51- Onlar (büyücüler), “Zararı yok, Nasıl olsa sonunda Rabbimize döneceğiz. Biz müminlerin öncülerinden / ilklerinden olmamız nedeniyle Rabbimizin bizi bağışlamasını umarız” dediler. (Şuara 50-51) Mekke’de yaşanan bu olayları Cenab-ı Hak daha sonra elçisine Hz. Musa @ kıssası üzerinden metaforik olarak bildirir. Böylece tarihe kayıt düşülmüş olur. Hz. Muhammed @ ile tartışan Yahudi kabilelerin temsilcileri her ne pahasına olursa olsun Mekke müşrikleri ile ittifak içerisinde olmayı reddetmeyi seçtiler. Bu durum Mekke müşriklerini Arap yarımadasındaki diğer müşrik kabileler nezdinde daha müşkül duruma soktu. Söz konusu kabileler Mekke’deki siyasi durumun giderek müşrikler açısından aleyhe geliştiğinin farkına varmaya başladılar. Bu kabilelerin Mekke’nin müşrik ileri gelenlerini sorgulamaya tabi tutacakları aşikardı. Onlar Mekke müşrik ileri gelenlerinin şu sorulara cevap vermesini bekleyeceklerdi; “Mekke’de Hz. Muhammed’in @ muhalefet hareketinin gidişatı her geçen gün güçleniyor ve bu hareket mevcut şirk sistemimizin aleyhine ve ehli kitap taraftarlarının lehine gelişiyor, Mekke olarak uyguladığınız önleyici politikalar da bu durumu daha da pekiştiriyor, Neler oluyor? Neden bu sorunu çözemiyorsunuz? vb.” Mekke müşrikleri de çevre kabilelerin yönelteceği bu sorgulamalarla karşılaşacağını bildiğinden, böyle bir hesap verme konumuna gelmeden önce her şeyin kontrol altında olduğunu, Hz. Muhammed’in @ hareketinin küçük, zayıf, güçsüz, dikkate alınmayacak kadar önemsiz bir hareket olduğunu, kendilerinin bu hareketi isteseler anında boğabilecek güçte olduklarını ve bunlara karşı hiç taviz vermeksizin üzerlerine büyük bir kararlılıkla gidileceğinin bildirilmesi için müşrik Arap kabilelerine kitle propagandacılarını gönderdiler. Söz konusu propagandacılar “Hz. Muhammed’in @ hareketinin çok küçük, önemsiz, başıbozuk bir muhalefet olduğunu, üzerlerine kararlılıkla gideceklerini, bu hususta müteyakkız olduklarını ve onları kolaylıkla bertaraf edebileceklerini” bildirdiler. Bu bildirimden sonra Mekke müşriklerinin atacakları ilk adım Hz. Muhammed @ ve taraftarlarının üzerine baskıyı daha da artırmaktı, öyle de oldu. Yaşanacak baskılardan kurtulmanın yolunun olduğunu halka göstermek için Habeşistan’a ikinci bir kafilenin daha gönderilmesi gerekliliği ortaya çıkıyordu. Bu nedenle Cenab-ı Hak elçisine Mekke Yönetiminin baskıyı artıracağı bilgisini verirken ikinci kafilenin hazır olmasını ve gece yola çıkılması talimatını yine Hz. Musa @ kıssası üzerinden verir. Mekke müşriklerinin de muhacir kafilesinin peşine takılacağını ve bu hicreti de engellemeye çalışacakları bildirilir. 52-56- Biz, Musa’ya, “Kullarımı geceleyin yola çıkar, şunu iyi bilin ki siz takip edileceksiniz” diye vahyettik. Firavun, kentlere kitle propagandacılarını gönderdi: “Bunlar az sayıda / küçük / başıbozuk /sefil / önemsiz bir topluluktur. Bize karşı öfkeyle ayaklanmaktadırlar. Biz ise her türlü tehdit ve tehlikeye karşı hazırlıklıyız / alarm durumundayız.” (Şuara Suresi 52-56) Mekke müşrik yöneticilerinin üst üste aldığı yenilgiler nedeniyle çılgına dönüp azgınca kötülüklere başvurmasından korkmaması için Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’i @ ve müminleri Firavun ve hanedanının nasıl yıkılıp gittiğini örnek vererek teskin eder. Verilen örnekle sonunda mutlaka kendisine iman edenlerin kazanacağı, müşriklerinin saltanatının sona ereceği ve Mekke’nin mirasçılarının müminler olacağı müjdesi verilir. 57-59- Fakat buna rağmen sonunda Biz, onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden, pınarlardan, hazinelerden ve şerefli makamdan çıkardık. Her şey işte böyle olup bitti! Ve sonra onlardan geriye kalanlara İsrailoğullarını mirasçı yaptık. (Şuara Suresi 57-59) Cenab-ı Hakk’ın elçisine yaptığı moral takviyeyi müteakiben ikinci hicret kafilesine ilişkin hem moral hem de yol gösteren ayetler bildirilir. Cenab-ı Hakk’ın çok büyük bir gizlilikle yapılması gerektiğini bildirdiği hicret için ikinci bir grup Habeşistan’a geceleyin yola çıkar. Kendilerini takip eden Mekke’li müşrik askerleri atlatmayı başarır ve limandaki iki gemi (suların dağlar gibi ikiye ayrılmasına kinaye) binmek isterler. Fakat gemi kaptanları bu muhacirleri gemiye almak istemezler. Çünkü muhacir müminler büyük bir telaş ve korku içerisinde idiler. Bu ruh hali içinde olanlar olsa olsa bir suç işlemişlerdi ve bu işledikleri suçtan dolayı kaçıyorlardı. Ama grubun lideri gemi kaptanlarına bu kaçışlarının herhangi bir suçtan dolayı değil de bir peygambere iman etmeleri nedeniyle ve kendi kavimlerinin işkence ve eziyetinden olduğunu yani siyasi sığınmacı olduklarını belirtince (Hz. Musa’nın @ asasını denize vurması metaforu) gemi kaptanları mümin muhacirleri gemilerine kabul ettiler. Yani gemi kaptanlarının müminleri gemilerine almaları onların Allah’ın gönderdiği vahyin / tevhidi dünya görüşünün / politikanın (asanın denize vurulması metaforu) etkisi sayesinde olmuştur. Hz. Musa’nın @ politikasını denizde de konuşturması sayesinde kendi bağlılarını Nilden geçirdikten sonra Nil üzerindeki barajları infilak ettirmesi ile Firavun ve askerlerini boğduğu gibi Hz. Muhammed’in @ politikasını müminlerin gemicileri anlatması sonucunda gemi onlar için kuru bir yol olmuştur. (Asanın denize vurulması ve kuru bir yolun açılması metaforu) Gemi kaptanları da mümin mültecilere kendi kralları Necaşinin kucak açtığını gayet iyi biliyorlardı. Bu nedenle tevhidi dünya görüşünü tercih etmeleri nedeniyle yurtlarını terk eden her hicret kafilesini onlar gemileri ile ülkelerine taşıdılar. Mekkeli müşrik takipçiler ise neredeyse müminleri yakalayacak şekilde gemilere yaklaşmışlardı ki gemiler denize açıldılar ve bu iki gemi ile Habeşistan’a ulaştı. İkinci grup hicret kafilesinin başarılı olarak Habeşistan’a gitmeyi başarması Mekke müşrik elebaşılarını şoke eder. Zira kendilerinin çok organize ve her şeyin kontrol altında olduğunu propaganda ettikleri bir vasatta, değerlendirmeye bile almadıkları müminler, onların bu propagandalarını boşa çıkarmışlardı. Bu gerçek bir yenilgiydi, (suda boğulmak metaforu.) 60-68- Sonra onlar (Firavun ve adamları) güneş doğarken onların ardına düştüler. İki topluluk birbirinin görüş alanına girince, Musa’nın arkadaşları, “Eyvah! Bize yetiştiler! İşte enselendik” dediler. O (Musa), “Hayır, hayır... Şüphesiz Rabbim benimledir, elbet bir çıkış yolu gösterecektir” dedi. Bunun üzerine Musa’ya, “asanı / paradigmanı / dünya görüşünü /politikanı denize vur!” diye vahyettik. Sonra o yarıldı; öyle ki koridor gibi açılan yolun iki yanında sular büyük dağlar gibi yükseldi. Ötekilerini de oraya yaklaştırdık. Ve Musa ve beraberindekilerin hepsini kurtardık, Sonra da ötekileri suda boğduk. Şüphesiz bunda kesinlikle bir alâmet, gösterge vardır. Ama çokları iman etmiş değillerdi. Oysa senin Rabbin azîz ve rahîmdir. (Mutlak galiptir, geniş merhamet sahibidir). (Şuara Suresi 60-68) Böylece Mekke müşrik elebaşıların Arap kabilelerini yatıştırmak için her şeyin kontrol altında olduğu ve Hz. Muhammed’in @ hareketinin başıbozuk, önemsiz, güçsüz, derme çatma olduğuna yönelik propagandasına cevap diğer bir muhaceret ile verilmiştir. Habeşistan’a yapılan hicret aralıklarla ve küçük gruplar halinde yapılmış ve sonunda o ülkeye giden mümin sayısı 100 kişiyi geçmiştir. ([8] ) Yahudi bilgin ve rahiplerle yapılan tartışmanın sonunda Mekke müşriklerinin tehditleri aslında sadece Yahudi bilgin ve rahiplere değil aynı zamanda Hz. Muhammed @ ve taraftarlarına da yönelikti. Yani bu tehditler onların hiçbir faaliyet yapamayacak konuma getirecek şekilde (Firavunun büyücülere ‘sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizi asacağım’ ifadesinin metaforu) baskı ve zulmü arttıracağının işaretiydi. Boykot dahil Hz. Muhammed’in @ ve müminlerin ellerini kollarını bağlayacak her türlü önlemi alacakları tehdidini yapıyorlardı. Bu nedenle müminlerin önemli bir kısmı Habeşistan’a gizlice hicret ederek bu baskılardan kurtuldular. Fakat Mekke’de kalanları tehdit edildikleri baskı ve boykot yaptırımları bekliyordu. [1] ) Not: Bazı kaynaklar Habeşistan’daki Hristiyanların Yakubi hristiyanlar olduklarını ve Hz. İsa’yı tanrı olarak kabul etmediklerini belirtirler. Ancak kiliselerin içerisinde putların varoluşunu da kabul ederler. Diğer bazı kaynaklar da o tarihlerde Habeşistan’da iskenderiye kilisesinin hakim olduğunu ve bu kilisenin teslise sıkı sıkıya bağlı olduğundan bahsedilmekte ancak tevhid ehli aryusculuğun ise Habeşistan’da her zaman varolmakla beraber yönetimde egemen olmadığı kaydı vardır. Hangisi kabul edilirse edilsin sonuçta hristiyanların kilise eksenli kurdukları bir sistem vardır ve bu sistem muhacirlerin getirdiği ilahi mesaj ile tehdit altındadır. Bu durumun teyidi de Habeşistan kralı / Necaşisi islamı kabul ettiğini ilan ettiğinde yanındaki Yakubi ya da teslis inancındaki yönetici ve kilise mensuplarının ona karşı çıkmış olmalarından anlayabiliriz. (A.A) [2] ) İslam Tarihi – Habeşistan’a Hicret - Mustafa Asım Köksal (http://islamiyontem.net/kitaplar/Islam%20Tarihi/islamtarihi/islamtarihiasim/indexana.htm) [3] )NOT: Necaşi’nin müminlere sığınma hakkı vermesi ve Mekke müşriklerinin taleplerini reddetmesini peygamberimizin hareketini destekleyerek Mekke’de Hristiyan blokunda olan siyasi bir taraf elde ederek Hristiyan egemenlik sahasını genişletme düşüncesinden kaynaklanmış olabileceği ihtimali de değerlendirilebilir. (A.A) [4] ) NOT: Okuyucu burada kıssaların bir günde olup bittiği gibi bir sanı içerisinde olmamalıdır. Ayrıca bu kıssalar üzerinden yapılan benzetmeler Muhammed @ ve müşrikler arasındaki yaşanmışlıkları da aynı anda veya aynı günde olduğunu düşünmemelidir. Bu olaylar çeşitli günlerde olsa da tek bir surede tek bir günde olmuş olaylar gibi anlatılırlar. Kıssa tekniği bunu gerektirir. (A.A) [5] ) NOT: Mekkelileri kendi hallerine bırakın, onlara baskı yapmayın, benimle birlikte hareket etmek, benim dünya görüşümün peşinden gideceklere müdahale etmeyin. (A.A) [6] ) Not: Yahudi (ve/veya hristiyan) kabileleri din bilginlerini Mekke’ye çağırarak peygamberimizle tartıştırma uygulaması değişik zamanlarda birkaç kez yapılmıştır. Yahudi kabileleri Arap yarımadasında dağınık durumdaydılar. Mekke müşrikleri her seferinde bir ve ya birkaç Yahudi kabile temsilcilerini peygamberimizle fikri olarak çatıştırmaya çalıştılar. Mekke yönetiminin gerçekleştirmiş olduğu bu girişimler Kur’an da Hz. Musa’nın büyücülerle karşılaşma kıssaları şeklinde metafor kullanılarak verilir. Bu metaforun her tekrarı peygamberimizin ehli kitaba mensup farklı kabilelerin bilgin ve rahipleri ile farklı bir zamanda ve farklı bir zeminde karşılaşmasına tekabül eder. Aslında Kur’an’da anlatılan kıssalar çeşitli surelerde tekrar edilmiş gibi görülür. Halbuki aynı kıssanın tekrarı sanılan anlatım peygamberimizin şahsında yaşanan bir olayın anlatımıdır. Yer, zaman ve kabile mensuplarında farklılık vardır. Fakat olay benzerlik arz ettiğinden referans olarak seçilen kıssa aynı kıssadır. Bu nedenle okuyucu aynı kıssa tekrar ediliyormuş zanneder. (A.A) [7] )NOT: Hz.Musa dönemindeki büyücüler, büyünün önemli bir rol oynadığı Amon kültünün resmî rahipleriydiler. Dolayısıyla, onların Hz. Musa’yı galebe çalmaları halinde Firavun dininin / yönetiminin halkın gözünde meşruluğunu pekiştirecekti. Onların ana gayeleri Musa’ya tâbi olmamaları idi. Yoksa gerçekte sihirbazların dinlerine de tâbi olma gayeleri yoktu. (A.A) [8] )Habeşistan hicret etmiş mü’minlerin isimleri Celaletin Vatandaş’ın yazarı olduğu “Hz.Muhammed ve İslam Daveti” adlı kitapta (Pınar Yayınları- Beşinci Baskı-2003) şöyle nakledilir : 1- Hz. Cafer b. Ebi Talib, 2- Hz. Cafer'in zevcesi Esma binti Umeys Hatun, 3- Hz. Osman b. Affan, 4- Hz. Osman'ın zevcesi Hz. Rukayye, 5- Amr b. Saîd, 6- Amr b. Saîd'in zevcesi Hz. Fâtıma Hatun, 7- Halidb.Saîd, 8- Halid b. Saîd'in zevcesi Ümeyne (Hümeyne) Hatun, 9- Abdullah b. Cahş, 10- Ubeydullah b. Cahş, 11- Ubeydullah b. Cahş'ın zevcesi Hz. Ümmü Habibe, 12- Kaysb. Abdullah, 13- Kays b. Abdullah'ın zevcesi Bereke Hatun, 14- Muaykıb b. Ebi Fâtıma, 15- Ebu Huzeyfe b. Utbe, 16- Ebu Mûse'l-Eş'arî, 17- Utbe b. Gazvan, 18- Zübeyr b. Avvam, 19-Esved b. Nevfel, 20- Yezid b.Zem'a, 21- Amr b. Ümeyye, 22- Tuleyb b. Umeyr, 23- Mus'ab b. Umeyr, 24- Suveybıt b. Sa'd, 25- Cehm b. Kays, 26- Amr b. Cehm, 27- Huzeyme b. Cehm, 28- Ebu'r-Rûm b. Umeyr, 29- Firas b. Nadr, 30- Abdurrahman b. Avf, 31- Âmir b. Ebi Vakkas, 32- Muttalibb.Ezher, 33- Muttalib b. Ezher'in zevcesi Remle Hatun, 34- Abdullah b. Mes'ud, 35- Utbe b. Mes'ud, 36- Mikdad b. Amr, 37- Haris b. Halid, 38- Haris b. Halid'in zevcesi Reyta Hatun, 39- Amr b. Osman, 40- Ebu Seleme Abdullah b. Abdulesed, 41- Ebu Seleme'nin zevcesi Hz. Ümmü Seleme, 42- Şemmas b. Osman, 43- Hebbarb. Süfyan, 44- Abdullah b. Süfyan, 45- Hişam (Hâşim) b. Ebu Huzeyfe, 46- Seleme b. Hişam, 47- Ayyaş b. Ebi Rebia, 48- Muattib b. Avf, 49- Osman b. Maz'un, 50- Sâib b. Osman, 51- Kudâme b. Maz'un, 52- Abdullah b. Maz'un 53- Hâtıb b. Haris, 54- Hâtıb b. Hâris'in zevcesi Fatma Hatun, 55- Muhammed b. Hâtıb, 56- Haris b. Hâtıb, 57- Hattabb. Haris, 58- Hattab b. Hâris'in zevcesi Fükeyhe Hatun, 59- Süfyan b. Ma'mer, 60- Süfyan b. Ma'mer'in zevcesi Hasene Hatun, 61- Câbir b. Süfyan, 62- Cünâde b. Süfyan, 63- Şurahbil b. Hasene, 64- Osman b. Rebia, 65- Huneys b. Huzafe, 66- Abdullah b. Haris, 67- Hişam b.Âs, 68- Kays b. Huzâfe, 69- Ebu Kays b. Haris, 70- Abdullah b. Huzâfe, 71- Haris b. Haris, 72- Ma'mer b. Haris, 73- Bişrb. Haris, 74- Saîd b. Haris, 75- Sâib b. Haris, 76- Umeyr (İmran) b. Riab, 77- Mahmiyye b. Cez', 78- Ma'mer b. Abdullah, 79- Urve b. Ebi Üsâse, 80- Adiyy b. Nadle, 81- Numan b. Adiyy, 82- Âmir b. Rebia, 83- Âmir b. Rebia'nın zevcesi Leylâ Hatun, 84- Ebu Sebre b. Ebi Rühm, 85- Ebu Sebre'nin zevcesi Ümmü Külsûm Hatun, 86- Abdullah b. Mahreme, 87- Abdullah b. Süheyl, 88- Salîtb. Amr, 89- Sekran b. Amr, 90- Sekran b. Amfin zevcesi Hz. Şevde, 91- Malik b.Zem'a, 92- Malik b. Zem'a'nın zevcesi Âmire Hatun, 93- Hâtıb b. Amr, 94- Sa'd b. Havle, 95- Ebu Ubeyde b. Cerrah, 96- Süheyl b. Beyzâ, 97- Amr b. Ebi Şerh, 98- lyaz b. Züheyr, 99- Osman b. Abdi Ganm, 100- Saîd b. Abdi Kays, 101- Haris b. Abdi Kays.

  • Bölüm 44:Mülk / Yönetim Allah'ındır | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 44 MÜLK / YÖNETİM ALLAH’INDIR Son Akabe biatını müteakiben Mekke’deki müminler Medine’ye hicret etmekte ve Medine’deki İslam Devlet teşkilatı içerisindeki yerlerini almaktadırlar. Artık Hz.Muhammed’in@ de hicret ederek Makam-ı Mahmut’ta yerini alması beklenmektedir. Mekke terk edilmeden Mekke müşriklerine son mesajların da verilmesi gerekecektir. Onlara Medine’de teşekkül etmekte olan mükemmel yapıdan bahsetmek ve bütün engellemelere rağmen bu kusursuz yapının inşasına onların bakışlarını çevirmelerini sağlamak gerekmektedir. Mülk Suresinde Medine İslam Cumhuriyetinin oluşumunu göklerin yaratılmasına benzeterek anlatan Cenab-ı Mevla, kendi hakimiyetinin mükemmelliğine vurgu yapar. Surenin ilk ayetlerinde katmanlar halinde teşekkül etmiş ve hiçbir nizamsızlık bulunamayacak bu yapıyı kuran / kurduran Cenab-ı Hakk’ın çok yüce olduğu ve kendi yolundan gideceklere bol bereketler ihsan edeceği, O’nun hayır ve lütuflarının sınırsız olduğu dile getirilir. Bu sistemin çeşitli muhafızlarla koruma altına alındığı ve bu sistemi yıkmaya çalışacak şeytanların saldırı ve tecavüzlerinin şiddetle püskürtüleceği ifade edilir. Gök kubbenin mükemmel yaratılmasına değinildikten sonra onun korunması için ateş toplarının görevlendirilmesi gibi İslam Devletinin de yıkılması için müşrik şeytanların kışkırtması ile çevre kabilelerden gelecek saldırılara karşı ateş gibi küçük ordularla (seriyyelerle) korunacağına işaret edilir. Rahman ve Rahim Allah Adına 1-5- Hakimiyet elinde bulunan o yüce Allah mukaddestir, hayrı ve bereketi sınırsızdır ve O her şeye kadirdir. Hanginizin daha güzel iş ortaya koyacağınızı belirlemek için sizi denemek üzere, ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O azîzdir, gafurdur. Yedi kat göğü birbiriyle tam uyum içinde yaratan O’dur. Rahman’ın yaratmasında hiçbir nizamsızlık göremezsin. Gözünü çevir de bak! Herhangi bir kusur görebilir misin? Sonra tekrar tekrar gözünü çevir de bak, gözün bir kusur bulamadığından, eli boş ve bitkin geri döner. Biz yere en yakın semayı lambalarla / kandillerle donattık. Onları şeytanlara atılan mermiler / ateş topları yaptık. Hem onlara alevli ateş hazırladık. (Mülk Suresi 1-5) Yukarıdaki ayetlerle Cenab-ı Hakk, kainatta hakimiyetin kendisinde olduğunu ve kendisinin her şeye kadir, hayır ve bereketinin sınırsız olduğunu vurgular. Kainattaki bu tasarrufunu insanların ilişkilerinde de kullandığına işaret ederek Hz.Muhammed’in@ hareketinin Medine’de hakimiyeti tesis ettiğine vurgu vardır. Tıpkı insanların bireysel olarak yaratılış amacının kimin daha güzel eylemler ortaya koyacağını belirlemek ve bunun içinde hayatı ve ölümü yarattıysa aynı zamanda toplumlarında ölmeleri ve dirilmelerinin nedeni hangi toplumun güzel medeniyet üreteceğine belirlemek içindir. Yine Cenab-ı Hak, insanların bakışlarını gökyüzüne çevirmelerini isteyerek gök katmanlarını nasıl inşa ettiğini ve bunları nasıl idare ettiğini belirttikten sonra bunların arasındaki uyum ve nizama dikkatler çekilmektedir. Özellikle bu yaratılanların kusursuzluklarına vurgu yapılır. Kusur arayan gözlerin en ufak bir kusur bulamayacağı çok güçlü bir şekilde ifade edilir. Gökyüzündeki bu mükemmel yaratılışın benzerinin Medine’de İslam Cumhuriyeti olarak yaratıldığına işaret edilmiş olunmaktadır. Cenab-ı Hak gökyüzünde kurduğu bu mükemmel sistemin sürdürülebilir olması için bu sistemi bozmaya çalışan şeytanlara fırsat verilmediği ve çok iyi korunduğu hususu metafor olarak kullanılarak Medine’de inşa edilmekte olan İslam Devletini yıkmak isteyen şeytanlara da asla müsaade edilmeyeceğine işaret vardır. Aynı zamanda Resulü Ekrem’e ve müminlere bu konuda dikkatli olmaları ve kurulan devlet sisteminin korunması için muhafızların istihdam edilmesi yönünde bir mesaj da verilir. Cenab-ı Hak müteakip ayetlerde ise ahiretteki Cehennem tasvirlerini dile getirerek aynı zamanda aşağıdaki hususlara da işaret eder; “Mekke müşrikleri kendilerini kurtuluşa davet eden Hz.Muhammed’e@ on üç yıldır yaptıkları eziyetlerde o kadar ileri gitmişti ki artık cehennemi hak etmişlerdi. Onların yaptıkları kötülüklerin derecesini anlatmak için ‘Cehennem’in onlara azap etmek için öfkesinden çatlayacak hale geldiği’ ifade edilir. Cehennem bekçilerinin o müşriklere sordukları sorular ve müşriklerin verdikleri cevaplar ile onların bu azabı hak ettiklerinin kendi itirafları ile belgelendiğini gösterir bir diyalog da verilir. Diyalogda müşriklere azap meleklerinin kendilerine bu acı akıbet ile karşı karşıya geleceklerinin uyarısını yapan bir elçinin gelip gelmediğini sorması üzerine onların Cenab-ı Hakk’ın kendilerine Resulü Ekrem’i gönderdiğini ancak onların bu mükerrem elçiye kulak asmadıkları itirafına yer verilir. Bu tasvirlerle aynı zamanda Medine İslam Cumhuriyetinin onlara yaptıkları zulmün hesabını sormak için sabırsızlandıklarına da işaret edilmiş olunur.” 6-11- Rablerini inkâr edenlere de cehennem azabı var. Gidilecek ne kötü yerdir orası! Onlar oraya atılınca, (cehennemin) müthiş homurtusunu, kaynaya kaynaya çıkardığı uğultuyu işitirler. (Cehennem), öfkesinden neredeyse çatlayacak haldedir. Ne zaman oraya yeni bir kafile atılsa, oranın bekçileri; “Sizi uyaran bir peygamber daveti size ulaşmadı mı?” diye sorarlar. Onlar şöyle cevap verirler; “Evet, bizi uyaran oldu, ama biz onu yalancı saydık ve Rahman hiçbir vahiy indirmedi, siz besbelli bir sapıklık içindesiniz. Şayet biz gerçeği işiten ve aklını çalıştıran kimseler olsaydık, elbette bu alevli ateşe girenlerden olmazdık!” Böylece günahlarını itiraf ederler. Rahmetten uzak olsun o cehennemlikler! (Mülk Suresi 6-11) Diğer taraftan gelecekte / gaybde karşılaşılacak acı akıbet uyarısını dikkate alarak Rablerine karşı takvalı olanlar / Rablerinin emirlerine uymada titizlik gösterenlere ise bağışlama ve çok büyük mükafat verileceği bildirilerek müminlerin güzel akıbetlerine işaret edilmiştir. Bu sure ile verilmek istenen mesaj yerini bulur ve Mekke’de hala hicret etme konusunda tereddüt yaşayan insanlara Rablerinin gayb / gelecek ile ilgili vaadine itimat edenlere müjdeli mesaj verilir. Ayrıca Cenab-ı Hak kullarının söyledikleri ya da içlerinde gizledikleri yani kalplerde olanı bildiğini belirterek hicret etmekte tereddüt edenlerin ileri sürdükleri gerekçelerin sudan sebeplere dayalı olduğunu kalplerde gizledikleri şeyleri bildiğini ifade ederek onları uyarmaktadır. Bu mesaj ile onlar can evinden vurulmaktadır. 12-14- Fakat Rablerinin gaybdeki / gelecekteki vaadine göre hareket edenlere mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır. Sözünüzü ister içinizde gizleyin ister açığa vurun, hepsi birdir. Zira Allah gönüllerin künhünü / özünü dahi bilir. O yarattığı mahlûkunu hiç bilmez olur mu? O latif ve habirdir. (İlmi her şeye nüfuz eden, her şeyden haberi olan) (Mülk Suresi 12-14) İslam Cumhuriyetinin teşekkül etmesiyle Medine yurdunun / ülkesinin artık müminlerin emrine amade olduğu belirtilerek oraya hicret edilmesi / yürünmesi söylenir. Artık oradaki rızıklardan istifade edilmesi bildirilirken yeni toplumsal dirilişin Allah’a doğru / Allah’ın sistemine doğru olacağı ifade edilir. 15- Yeryüzünü / ülkeyi size emre amade kılan da O’dur. Haydi öyleyse siz de onun omuzlarında (üzerinde) yürüyün. O’nun takdir ettiği rızıklardan yiyin, istifade edin. Yeniden diriliş O’na doğru / O’na yönelik olacaktır. (Mülk Suresi 15) Medine’ye gidecek müminler toplumsal dirilişle yeni bir medeniyete doğarken Mekke’deki müşrikler ise sarsılacak ve yerin dibine geçirilecek. Dahası onlar, taş yağmuruna tutuldukları bir kasırga ile süpürülüp tarihin çöplüğüne atılacak. Cenab-ı Hak, Mekke müşriklerinin bu akıbetle karşı karşıya kaldıkları zaman bu tehditlerin ne demek olduğunu anlayacaklarını ama iş işten geçmiş olacağını aşağıdaki ayetlerde bildirir. Böylece Mekke’de kalmayı tercih ederek müşriklerle beraber olanların yerin dibine geçirilmesi, taş yağmuruna tutulması yani tarihin derinliklerine gömülmesi ve herkesin onları gittikleri yerden kovmalarına işaret edilerek akıllarını başlarına almaları öğütleniyor. 16-18- Gökyüzündekinin / Yüceler yücesi olan Allah’ın yer sallandığı zaman sizi yerin dibine geçirmesinden emin mi oldunuz? Yahut Gökyüzündekinin / Yüceler yücesi olan Allah’ın size taş yağdıran bir kasırga göndermesinden emin mi oldunuz? Fakat bu tehdidimin ne demek olduğunu yakında öğrenirsiniz! Onlardan öncekiler de (dini, peygamberleri) yalan saydılar. Ama Benim ret ve inkâr edişim, intikamım nasıl olurmuş, gördüler! (Mülk Suresi 16-18) Akabe görüşmelerinin olduğu dört yıllık süreçte Mekke’deki gelişmeleri yakından takip etmek için çevre kabilelerden saflar halinde heyetler gelmekteydi. Bu kabileler kartal, şahin, güvercin,… vb. sembollerle ifade edilen bayrakları vardı ve onlar bu sembollerle bilinmekte idi. Sadece Medine’den değil diğer bölgelerden gelen heyetler de Hz.Muhammed@ ile görüşmekteydi. Bu görüşmeler hac dönemlerinde zirve yapmaktaydı. Özellikle Medine çevresinin güvenliği yanında hicret edeceklerin yol boyunca güvenlik ve lojistik ihtiyaçlarını temin için de bu görüşmeler yapılıyordu. Bütün bu görüşmelerin sebebi Rahmaniyete dayalı ilahi egemenliğin Medine’de kurulma aşamasında olmasından kaynaklanmaktaydı. Mekkelilerin uyanmaları ve Hz.Muhammed’in@ safına geçerek hicret etmeleri için yaşanmakta olan gelişmelere bakışlarını çevirmeleri istenir. Kuşlarla sembolize edilen kabilelerin dizi dizi saflar halinde gelip Mekkelilerin tepelerinde dolanmalarının sebebinin Rahman’ın mesajından başkası olmadığı vurgulanarak ikaz edilir. Mekkelilerin ibret almaları ve uyanmaları için Rahman olan Allah’ın Rahmaniyet paradigmasına göre kurulan İslam Devletinin güçlerine karşı onları koruyacak askerlerinin / güvenlik güçlerinin kimler olduğu sorulur ve kendilerinin büyük bir aldatılma içerisinde oldukları ifade edilir. 19-20- Onlar üstlerinde saflar halinde dizilerek kanat çırpan kuşları görmüyorlar mı? Onları havada Rahman’dan başkası tutmuyor. O elbette her şeyi görür. Veya Rahman olan Allah’a karşı şu size yardım edecek askerleriniz hani kimlerdir? Doğrusu kâfirler büyük bir aldanış içindedirler. (Mülk Suresi 19-20) Medine’de teşekkül etmekte olan İslam Cumhuriyeti, Mekke’nin Şam yolu üzerindeki ticaretine izin vermeyecek olursa Mekke’nin ekonomisi çökecekti. Zira sadece doğu batı eksenindeki ticaret Mekke için yeterli olmayacaktı. Mekke’yi en önemli ticari istasyon durumuna getiren Yemen ile Şam arasındaki ticaretti. İşte bu nedenle Allah’ın hakimiyetindeki Medine İslam Cumhuriyetinin Şam ticaret yolunu kesmesi durumunda Mekke’nin karşılaşacağı kıtlığın dile getirilmesi gerekmektedir. Cenab-ı Hak, bu durumu gündeme getirerek Mekke halkını akıllarını başlarına almaları konusunda uyarmasına rağmen onların umursamaz bir tavır içinde olduklarını ifade eden ayetlerini inzal eder. Bu ayetlerde onları düşünmeye davet ederek müşrik önderlerinin beyinsizce hareket ettiklerini, adeta yüzükoyun süründüklerini belirtir. Dahası bu gidişatla onların yollarının çıkmaz sokak olduğunu ifade eder. Hz.Muhammed’in@ ise ilahi rehberlik sayesinde dosdoğru yolda hareket ettiğini ve hedefine kolaylıkla ulaşacağını belirtir. 21-22- Peki, Allah rızkınızı kesecek olursa, sizi kim rızıklandıracak? Doğrusu, onlar azgınlık ve nefret içinde direnmektedirler. Düşünün bir; Yüzükoyun kapanıp yerde sürünen mi doğru yoldadır / varılacak yere daha kolayca ulaşır, yoksa dümdüz yolda düzgün şekilde yürüyen mi? (Mülk Suresi 21-22) Cenab-ı Hak, kullarını yaratan, onlara gözler, gönüller ve duyu organları veren olmasına rağmen kullarının kendisine yönelmemesinden şikayet eder ve elçisi vasıtasıyla onları kendisine yönelmeye davet eder. Onlara verdiği duyu organlarını kullanmalarını yani gözlerini açmalarını, kafalarını çalıştırmalarını, kalplerini yumuşatmalarını ve mesajlarına kulak vermelerini ister. Çünkü gidişatları iyi değildir. Bu gidişle yaptıklarının hesabını veremeyecekleri bir sürece doğru yol almakta olduklarını ve bu hesaptan kaçamayacaklarını ifade eder. Onlar hem bu dünya da İslam Cumhuriyetine karşı yenilip hesap verecekleri hem de ahirette Yüce Divanda hesap verecekleri konusunda uyarır. Fakat onlar bu uyarıyı da kulak ardı ederler ve tehdit edildikleri hesap vaktinin ne zaman olacağını alaycı bir şekilde sorarlar. Aslında onların bu soruları cevap almak için değildir. Onlar kendilerini çok güçlü gördükleri için yeni kurulan Medine İslam Cumhuriyetinin kendilerini asla yenemeyeceğini ve dolayısıyla yaptıklarından kimsenin hesap soramayacağı düşüncesinden kaynaklanmaktaydı. Cenab-ı Hak ise elçisine onların sorusuna cevap olarak bu hesaplaşma gününün zamanını ancak kendisinin bildiğini söylemesini emreder. Ama bu yıkım azabının ve hesaplaşmanın eninde sonunda geleceğini ve geldikten sonra “işte sorduğunuz sorunun cevabı” şeklinde yaşayarak göreceklerini ifade buyurur. 23-27-De ki; “Sizi yaratan ve size kulaklar, gözler ve gönüller veren O’dur. Sizin şükrünüz ne de az! Sizi yeryüzünde üretip türeten O’dur. Ve sonunda O’nun huzurunda toplanacaksınız.” Onlar ise; “Eğer doğru söylüyorsanız, bu vaat (yıkım azabı / inkılap) ne zaman? De ki; “Bunu yalnız Allah bilir. Ben ise sadece açık ve kesin bir tarzda uyarırım.” O yıkım azabı başlarına gelince inkâr edenlerin kederden yüzleri kararır. Kendilerine; “İşte sizin isteyip durduğunuz şey budur!” denilir. (Mülk Suresi 23-27) Cenab-ı Hak onları bir hususta daha düşünmeye çağırır. Ama bu çağrısında onları kendi nefisleri ile baş başa bırakacak bir yol izler. Şöyle ki bu mücadelede o müşriklerin kavim rekabeti alışkanlıkları nedeniyle Hz.Muhammed@ ve yandaşları ile sürekli bir rekabet halinde olmalarını bir kenara koyarak düşünmelerini sağlar. Diyelim ki Resulullah@ bu mücadelesinde yenildi. O takdirde müşrikler günahkâr ve azgınlıklarından dolayı azap göreceklerini kendilerinin gayet iyi bildiklerini ifade eder. Cenab-ı Hak, işte bu azaptan nasıl kurtulacaklarını onlara sormalarını ister. Hz.Muhammed’in@ zafer kazanması halinde ise zaten onların yıkım azabı ile yüzyüze gelecekleri çok açıktır ve o takdirde de onların hiç şansları yoktur. Fakat onların davet edildikleri sistemin sahibi Allah, çok Rahmandır. Bu sistemin temel paradigması O’nun Rahmaniyetidir. Dolayısıyla tez elden gidilen yanlış yoldan dönülecek olursa bağışlanacaklar ve azaba uğramayacakları gibi rahmete nail olacaklardır. Aksi takdirde yanlış yaptıklarını yaşayarak göreceklerdir. 28-29- De ki; “Allah beni ve beraberimdeki müminleri, bu işimizde başarısız kılıp helâk edebilir, ya da merhamet edip zafer ihsan edebilir, bu O’nun bileceği iş, Fakat söyleyin bakalım siz kâfirleri o acı azaptan kim kurtarır?” De ki; “Sizi imana dâvet ettiğimiz İlah, RAHMANDIR. Biz O’na iman ettik. O’na tevekkül ettik. Siz kimin apaçık bir yanlışlık içinde olduğunu yakında öğrenirsiniz. (Mülk Suresi 28-29) Cenab-ı Hak surenin sonunda Mekkelilerin Hz.Muhammed’i@ dolayısıyla Diriliş / Hayat kaynaklarını kaybetmek üzere olduklarını bir metaforla anlatır; “Nasıl ki Rahman olan Allah sizlere merhamet ediyor ve sizlerin en hayati ihtiyacınız olan suyu ihsan ediyorsa aynı ölçüde önemli diğer bir ihtiyacınız olan sosyal alanın düzenlenmesi konusundaki ihtiyacınızı da gidermek için sizlere talimatlarını / ilahi öğretilerini gönderiyor. Ama sizin bu yaptıklarınız dolayısıyla O sizin suyunuzu yerin dibine çekerek kaynaklarınızı kurutması misalindeki gibi ilahi öğretinin taşıyıcısı Mekke’den hicret edip Medine’ye gidecek olursa o takdirde size yol gösterecek hayat damarlarınız kurumuş olacak. Bir daha size yol gösterici rehberi de bulamayacaksınız. Vakit varken gelin Resulü Ekrem’e katılın ki dirilesiniz.” 30- De ki: “Söyleyin bana; şayet suyunuz çekilir, yerin dibine giderse, o akan tatlı suyu, kim getirebilir size?” (Mülk Suresi 30)

  • uyuyan hücreler | Allahın Rehberliği

    Uyuyan Hücreler Bir zamanlar Huzuristan adı verilen bir cumhuriyet vardı. Bu topraklarda bir zamanlar umut dolu sokakların üzerinden karanlık rüzgârlar esmeye başlamıştı. Ülkede sessizce bir çöküş başlarken, bu karanlığı fark edebilen az sayıda insan vardı. Bu nadir insanlar arasında Recep, hukukun susmayan sesi, Seçkin, doğruyu yazmaktan şaşmayan bir gazeteci, Umut, halkın sofrasını dert edinen bir iktisatçı, Mesut, vicdan inşa eden bir eğitimci, Abdullah, emek savunucusu bir sanayici, Betül, kadınlar ve çocuk hakları savunucusu, Bülent ise yoksulların doktoruydu. Bu yedi cesur insan, Meclis kürsülerinden, gazete sayfalarından, dernek salonlarından haykırdı: "Durun, gidilen yol felaketle sonlanacak!" Ancak sesleri ya susturuldu ya da alayla karşılandı. İktidar, bu uyarıları tehditle, sürgünle, hapisle ve işkenceyle bastırmaya çalıştı. Halk ise büyüleyici yalanlarla sarhoş edilmişti; zalimlerin alkışlarına eşlik etti. Fakat onların pes etmeye hiç niyetleri yoktu. Görünmez duvarlara çarpan her hamlelerinden sonra, içten içe büyüyen bir karar verdiler. Bir akşam vakti, Recep dar bir odada dostlarını topladı. Perde kapalı, kapı kilitliydi. Dışarıda karanlık hâkimdi; içeride umut fısıltısı. Recep, derin bir nefes aldı ve arkadaşlarının gözlerine bakarak söze başladı: “Arkadaşlar,” dedi, sesi kararlı ve sakindi, “iktidarın yanlış politikaları memleketi uçuruma sürüklüyor. Samimi uyarılarımıza karşılık tehdit, hapis ve işkencelerle susturulduk. Halk ise, gerçeği duymadı. Şu anda elimizde kalan tek silah sabırdır. Ashab-ı Kehf gibi, bir süre görünmezliğe çekilelim. Halkımızın gerçeği kendi gözleriyle göreceği güne kadar çalışalım, öğrenelim, donanalım. Şehirlerin unutulmuş köşelerine, kenar mahallelere çekilelim. Sessiz ve derinden eğitim faaliyetleri yürütelim. Hakikati, kulaktan kulağa taşıyan uyuyan hücreler olalım. Bugün geri çekiliyoruz, evet… Ama bu, kaçmak değil, büyümek için toprağa gömülen bir tohum gibi sabırla beklemek olacak.” Recep’in sözleri odada ağır bir sessizlik yarattı. Sonra, göz göze gelen yedi dost, başlarını birer birer sallayarak bu sessiz ve derin mücadeleye “evet” dediler. Recep’in önerisine uyan bu yiğit gençler sessizce ortadan kayboldu. Ashab-ı Kehf gibi mağaralarına dağılıp uyuyan hücreler oldular. Kimisi eski mahallelere sığındı, kimisi unutulmuş kasabalarda izini kaybettirdi. Göze batmadan yaşadılar; küçük esnaf oldular, öğretmen oldular, sokak doktorları oldular. Onlar artık **"Uyuyanlar"**dı. Fakat uykuda değillerdi. Toprağa gömülmüş tohumlar gibi zamanını bekliyorlardı. Karanlık çağın yasaklı kelimeleri olan hakikat, adalet, merhamet ve hesap günü gibi kavramları kulaktan kulağa fısıldadılar. Bazen bir çay ocağında bir nasihat gibi, bazen bir çocuk hikâyesinde bir kıssa gibi, bazen bir dost sohbetinde bir atasözü gibi… Geleceğin kadrolarını sabırla eğittiler. Bir eğitim buluşmasında, gençlerden biri Mesut’a heyecanla sordu: “Üstadım, bazen ne yapacağımızı bilemiyoruz. Doğruyla yanlışı nasıl ayırt edeceğiz?” Mesut, bir duvara yaslanmış, sessizce gülümsedi. Sonra ağır ağır konuştu: “Evlatlarım,” dedi, “Güneşi düşünün. Işık varsa, yol bellidir. Ama ışık yoksa, gözün ne kadar keskin olursa olsun, gerçeği göremezsin. Bizim güneşimiz kutsal metinlerdir. O ışıkta yürürsek, adımlarımız doğruya varır." Gençler, Mesut’un sözlerini kalplerine kazıdı. O günden sonra, karar anlarında hep birbirlerine hatırlattılar: “Güneşi görmeden adım atma.” Adımlarını atarken geniş bir boşluktaymış gibi özgür, kararlarını verirken serbest, ama yönlerini bulurken kutsal ışığa muhtaçtılar. Biliyorlardı ki, sadece kutsal metinlerin gösterdiği yolda yürüyenler, karanlığa teslim olmazdı. Bilinçli bir sabırla, karanlığı yaran bir şafak vakti için hazırlık yapıyorlardı. Önce küçük gruplar şeklinde toplantılar yapıyorlardı, zamanla halktan geniş katılımlı eğitim toplantıları yapmaya başladılar. Bu şekilde uzun zaman geçti. Ülke karanlığın en koyusuna gömüldü. Büyük bir çöküş başladı. Rejim çatırdarken, sessizce örgütlenen bu hareket bir anda sahneye çıktı. Tıpkı Ashab-ı Kehf’in uykusundan uyanıp başka bir çağda gözlerini açması gibi, halk da o sabah yeni bir güne uyandı. Zira Recep ve arkadaşları yetiştirdikleri kadrolarla mağaralarından çıkıp açık propaganda faaliyetine başladılar. Rejimin askerlerine yakalanacak olurlarsa öldürüleceklerini ya da hapsedileceklerini biliyorlardı. İçinde yaşadıkları krizin daha önce kendilerini uyarmaya çalıştıkları ama bir türlü anlatamadıkları yanlış politikanın sonucu olduğunu şimdi çok ivedi olarak halka göstermeleri gerekiyordu. Kendi oluşturdukları sosyal medya kanallarından kırk yıl öncesinin parası ile güncelde kullanılan paraları kıyasladılar. Böylece halk aldatıldığını, yoksullaştığını gördü. Öfke dalga dalga yayıldı. Uyuyan hücrelerin propagandaları halkı harekete geçirdi. Halk hareketi beklenmedik bir hızla büyüdü. Yıllardır umutsuz olanlar ayağa kalktı. Bir zamanlar susturulan sesler, tarihin en yüksek yankısına dönüştü. Rejim medyası ise bu hareketi küçümsemeye çalıştı. “Uyuyan hücre kadroları üç, beş kişiyi geçmez….Savundukları politikanın üzerinden çok zaman geçti. Bu politikanın günümüzde hiçbir geçerliliği olamaz. Başarma şansları yok,” dediler. Hareketi karikatürize edip etkisizleştirmeye çalıştılar. Onları tarihin mezarına gömeceklerini ve üzerlerine anıtsal bir kitabe dikeceklerini söyleyerek alay ettiler. Ama yanıldılar. Uyuyan hücreler çoktan uyanmıştı. Uzun yıllar süren eğitimden geçmişlerdi. Örgütlü ve bilinçliydiler. Yaptıkları propaganda halk üzerinde etkisini gösterdi. Halk artık rejimin yalanlarına kanmıyordu. Recep öncülüğünde, büyük mitingler yapıldı. Polis, asker, memurlar halkın safına geçti. Devlet başkanı, hükümet üst düzey kadrolarıyla birlikte yurt dışına kaçtı. Kırk yıllık zulüm rejimi devrildi. Zafer kazanılmıştı. Halk meydanlarda günlerce zaferi coşkuyla kutladı. Recep, yeni yönetimin esaslarını ilan etti: Merhamet, adalet, paylaşım, hesap verilebilirlik, kardeşlik ve güven. Tıpkı Ashab-ı Kehf’in ardından inşa edilen mescid gibi, bu ilkeler üzerine yeni kurumlar kuruldu. Ülke topyekün bir diriliş yaşadı.

© 2022 AAYDIN

bottom of page