top of page

Arama Sonuçları

Boş arama ile 99 sonuç bulundu

  • Bölüm 10:Müşriklerin İade Girişimleri | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 10 MÜŞRİKLERİN İADE GİRİŞİMLERİ Hz. Hamza ve Hz. Ömer’in Peygamberimizin safına geçmesi ve müminlerden Cafer bin Ebu Talip başkanlığında küçük bir grubun Habeşistan’a ikinci kez göç etmesi Mekke iktidarını derinden sarsmıştı. Şayet bu göç eden müminler Habeşistan tarafından kabul görürse bunun arkası gelecekti. Bu durum ise Mekke müşrik ileri gelenlerinden korktukları için peygamberimizin safını seçemeyen Mekkeliler için bir umut ışığı olacaktı. Mekke iktidarı için ise büyük bir siyasi prestij kaybı olacaktı. Peygamberimizin tevhidi dünya görüşü hareketi Mekke sınırlarını aşarak uluslararası nitelik kazanma noktasına doğru gidiyordu. Hicret edenlerin iadesi sağlanamaz ise Mekke çok zor durumda kalacaktı. Zira Peygamberimizin mücadelesi Mekke’nin bir iç sorunu değil uluslararası bir sorun hüviyeti kazanacak ve Ehli Kitap olan Habeşistan ve belki de Bizans bile soruna müdahil devletler haline geleceklerdi. Bu nedenle sorunun yabancı devletlerin de müdahil olacağı uluslararası bir sorun haline gelmemesi için Habeşistan’a hicret eden grubun tekrar Mekke’ye iadesinin sağlanması gerekiyordu. Bu amaçla, Mekke müşrik ileri gelenlerince Necaşi’ye ve çevresindeki ileri gelenlere büyük ve değeli hediyelerle elçiler gönderilmesine karar alındı. Amr b. As ve Abdullah b. Ebî Rabia elçi olarak seçildiler. Seçilen elçiler Habeşistan’a ulaştıklarında ilk önce Kilisenin yöneticileri ve vezirleri dolaştılar. Onlara değerli hediyeler sundular. Habeşistan’a hicret eden muhacirlerle ilgili durumu kendilerine arz ettiler. Bu muhacirlerin kurulu sisteme yani Mekke’nin şirk dinine karşı olduklarını, Mekke’de kaos yarattıklarını, şirk sistemi yerine tevhit sisteminin gelmesini istediklerini bu nedenle de aralarında siyasi anlaşmazlık çıktığını, önerdikleri dinin / sisteminde kendileri tarafından kabul edilemez olduğunu anlattılar. Lideri Hz. Muhammed @ olan bu yeni dinin / sistemin aslında Habeşistan’daki kilise otoritesine de karşı olduğunu bildirdiler. Sebebini de müminlerin Hz. İsa’yı tanrı olarak değil bir kul, bir insan ve sadece bir elçi olarak kabul ettiklerini böylece de Hz. İsa’yı yeryüzünde temsil eden kutsal kiliseyi de kabul etmediklerini anlatarak onların kendilerine teslim edilmesi için yardımcı olmalarını istediler. Kilise mensupları her ne kadar kendilerine çok yakın bir inanca sahip insanlara kapı açtıklarını görseler de Allah’tan başka ilah olmadığına ve Hz. İsa’yı tanrı olarak kabul etmeyen muhacirlerin bu ülkede gelecekte kendi inanç ilkelerine ve bu ilkelere dayalı kurdukları veya kurmak istedikleri sisteme tehdit olabileceklerini de düşündüler. ([1] ) Sonunda Mekke elçileri, Kilise mensupları ve vezirlerin de desteğini alarak büyük bir ümitle Necaşi’nin huzuruna kabul edildiler. Gerçi Amr bin As, Necaşi’nin ticari alanda dostuydu ama Necaşi yine hakkı hakikati arayan bir şahsiyet olduğu gibi onun Haşimilerle de ticari bağları kuvvetliydi. Bu noktada belki şu husus da söylenebilir; Necaşi, iktidarını kilise ile paylaşmak istemiyordu ve muhacirlerin tevhidi sistemi ise kendi düşündüğü sistemin yapısı ile birebir örtüşüyordu. Yani belki de o aryusi bir mümindi. Fakat mevcut sistem teslis yapısında idi ve kurumlar bu ideolojiye / dine göre kurulmuştu. O da mecburen kurulu sisteme ayak uyduruyordu. Kaynaklarımızda muhacir müminlerle Mekke elçilerinin Necâşinin makamında karşılaşmaları ve aralarında geçen konuşmalar şöyle anlatılır; Necaşi muhacir mü’minlere; -"Kureyşliler elçi göndermişler, sizi geri istiyorlar, ne dersiniz" diye sordu. Mü’minlerin sözcüsü Câfer ayağa kalkarak: -"Ey hükümdar, sorunuz onlara, biz onların kölesi miyiz?" Mekke yönetiminin elçileri adına Âs oğlu Amr (Amr b.Âs) cevâp verdi “Hayır, hepsi hürdür.” Cafer tekrar sordu “-Onlara borcumuz mu var?” Amr b. As: “Hayır, hiç birinde alacağımız yok.” Cafer: “Kısas edilmemiz için, onlardan öldürdüğümüz kimse var mı?” Amr b. As: “Öyle bir isteğimiz yok”. Cafer : “O halde bizden ne istiyorlar?” Amr cevap verdi: "Bunlar atalarımızın dininden çıktılar, düzeni bozdular, ilâhlarımıza hakaret ettiler, gençlerin inançlarını bozdular, sapıklaştırdılar, aramıza anarşi soktular." Bu iddialara karşı Hz. Cafer: -"Ey hükümdar, biz cahil bir kavimdik. Taştan, ağaçtan yaptığımız putlara tapıyorduk. Kız çocuklarımızı diri diri toprağa gömüyor, ölmüş hayvanların leşlerini yiyorduk. İçki, kumar, fuhuş ve her türlü ahlâksızlığı yapıyorduk. Hak hukuk tanımıyorduk. Kuvvetliler zayıfları eziyor, zenginler fakirlerin sırtından geçiniyordu.” “Cenâb-ı Hakk bize acıdı ve içimizden soyu-sopu, asaleti, ahlâk, fazilet ve dürüstlüğü hakkında kimsenin kötü söz edemeyeceği bir Peygamber gönderdi.” “O bizi puta tapma zilletinden kurtardı. Tek, Allah'ı tanıttı. Yalnız O'na kulluğa çağırdı. Şirk sistemini terk etmemizi ve birliği, beraberliği, kardeşliği öneren Tevhid sistemini seçmemizi istedi. Bütün ahlâksızlıklardan uzaklaştırdı.” “Doğru söylemeyi, emâneti gözetmeyi, akrabalık haklarına riâyeti, komşularla hoş geçinmeyi öğretti. Yalan söylemeyi, yetim malı yemeyi, haksızlık etmeyi yasakladı. Merhameti, yardımlaşmayı, dayanışmayı, hukuka riayeti emretti. Boş ve batıl şeylerden uzak durmayı, hakka tabi olmayı emretti.” “Biz O'na inandık. O'nun gösterdiği Hak Dini kabûl ettik. Bu yüzden kavmimizin hakaret ve işkencelerine uğradık. Fakat dinimizden / yolumuzdan dönmedik. Baskı ve işkenceler dayanılmaz hâle gelince kaçıp, sizin himayenize sığındık..." dedi. Amr b. As durumun kötüye gittiğini görünce “mü’minlerin Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olmadığını iddia ediyorlar, dolayısıyla sizin inancınızı da reddediyorlar…” şeklinde vaziyeti kurtarmaya çalıştı. Bunun üzerine Hz. Cafer kendilerine gelen dinin Hz.İsa ve Hz. Meryem hakkındaki görüşlerini ortaya koymak için Meryem suresinin Hz. İsa’nın ve Hz. Yahya’nın mucizevi doğumlarını içeren kısmını( 1-40 ayetleri) okudu. Bu âyetleri dinleyen Habeş hükümdarı (Necaşi): -"Allah'a yemin ederim ki, bu sözler Hz. İsâ’ya gelen sözlerle aynı kaynaktan," dedi ve yerden bir çöp alıp göstererek: "-Hz. İsâ'nın dedikleri ile sizin söyledikleriniz arasında şu çöp kadar bile fark yok. Sizi ve Peygamberinizi tebrik ederim. Şehâdet ederim ki, O zât, hak Peygamberdir. O'nu Hz İsâ müjdelemişti..." dedi. Sonra, Mekke’nin elçilerine: "-Peygamberlerini yalanlayan kavmin hediyesi bana lâzım değil," diyerek getirdikleri hediyeleri geri verdi ve onların muhacirleri kendilerine teslim etmeleri teklifini reddetti.([2] ) Mekke’nin taleplerinin Necaşi tarafından geri çevrilmesi, diplomatik açıdan, Mekke için çok büyük bir hezimetti.[3] Peygamberimiz ise çok büyük bir diplomatik başarı kazanmıştı. Mekke’nin gönderdiği elçiler Habeşistan’dan eli boş dönünce, iktidar çok büyük bir prestij kaybına uğradı. Durum Mekke kamuoyunda tartışılmaya başlandı. Peygamberimiz ise davasını uluslararası platforma taşımayı başarmıştı. Şimdi sıra davasını Arap yarımadasının en ücra köşelerine ve Irak, Suriye ve Mısır’a ulaştırmaya gelmişti. Zira Mekke müşrikleri daha çok üzerine geleceklerdi ve sürekli tehdit ettikleri boykotu uygulamaya başlayacaklardı. Böyle durumlarda mücadeleden çevreyi haberdar etmek davanın desteklerini artıracaktı. Bu nedenle Cenab-ı Hak Şuara suresini Habeşistan hicretinden sonra Mekke’de yaşananları yine kıssa anlatımıyla inzal eder. Fakat bu kez kıssalar çevre bölgelerde yaşayan kabile ve devletlerin aşina oldukları hatta yolunu benimsedikleri Hz. Nuh @, Hz. Salih @, Hz. İbrahim @, Hz. Hud @ vb. peygamberlerin hayat hikayeleri üzerinden anlatılır ki o kabile ve topluluklar kendi değerleri ile Mekke’deki Hz. Muhammed’in @ uğruna mücadele ettiği değerler arasında paralellik kurabilsinler ve böylece davaya sempati ile bakabilsinler. Hz. Muhammed @ ile müşrikler arasında çeşitli günlerde yaşanan olaylar tek bir kıssada toplanmıştır. ([4] ) Diğer taraftan Mekke müşrikleri de boş durmayacaklar Hz. Muhammed’in @ davasının yanlış / batıl olduğunu kendi şirk sistemlerinin doğru olduğunu çevre kabilelere anlatmaya çalışacaklardır. Bu konuda onların yapacakları anti propaganda araçları için şairleri, kahinleri ve Arap yarımadasındaki ehli kitap dinlerin rahiplerini kullanmaya çalışacaklar ve onları Mekke’ye davet ederek Hz. Muhammed @ ile tartıştıracaklardır. Mekke müşrikleri anti propagandalarına Hz. Muhammed @ ve müminlerin kendilerine ihanet ettikleri suçlamasıyla başladılar. Çünkü onlar yaptıkları mücadeleyi dışarıya taşımışlar ve Mekke’yi Habeşistan yönetimine şikâyet etmişlerdi. Böylece onlara yapılacak baskı ve şiddeti daha da artırmaları için kendilerince haklı bir sebebi vardı, İhanet! Bu ihanet suçlamasının Araftaki / aradaki / kararsız durumdaki Mekke halkının Hz. Muhammed @ safına geçme hususunda olumsuz etki göstereceği gibi Hz. Muhammed’in @ bundan sonra çevre kabile ve ülkelere yapacağı tebliğini de olumsuz etkileyeceği aşikardı. Aynı zamanda onlara yapılacak her türlü saldırının haklı gerekçesini oluşturacaktı. Böylece Mekke müşrikleri peygamberimize saldırılarına başladılar. Bilindiği üzere siyasi olarak muhalefetin karşısında aciz duruma düşmüş iktidarların başvurdukları en önemli saldırı argümanları “vatan hainliği”, “nankörlük”, “ihanet” vb.dir. Mekke iktidarının ileri gelenleri de peygamberimizi ve onun şahsında müminleri nankörlükle suçladılar. Ve dediler ki; “sizler aşağıladığınız / reddettiğiniz bu şirk sistemi içerisinde büyüdünüz, bu şirk sistemi sizleri yetiştirdi, adam etti, korudu, kolladı ama siz sonunda yapacağınızı yaptınız. “Cahiliye” dediğiniz şirk sisteminin size yaptığı iyiliklere karşı nankörlük yaptınız ve gittiniz Habeşistan’a sığındınız. Kendi içinden çıktığınız halkı ve Mekke yönetimini Habeşistan yönetimine Hz. Cafer aracılığıyla şikâyet ettiniz. Bu durum Hz. Muhammed’in @ işlediği büyük bir cinayet / ihanet olarak ilan edildi. Bu olay nedeniyle Mekke halkı peygamberimize karşı kışkırtıldı. Diğer taraftan Hz. Muhammed @ ise ortaya koyduğu dünya görüşü kendi ülkesinin / şehrinin ve kavminin sınırlarını aşıp başka ülkelerde ve kavimlerde teveccüh bulmasına rağmen kendi kavmince reddedilmesini bir türlü anlayamamakta ve amacının onların iyiliği, menfaati ve kurtuluşu olması karşısında kendisini çok iyi tanıyan kavminin bunu anlayamamış olmasına son derece üzülmektedir. Kendi kavminin bu durumu nedeniyle adeta kendini helak edecek denli bir üzüntü yaşamaktadır. Cenab-ı Hak elçisini teskin ve teselli etmek için insanların her yeniliğe karşı çıktıklarını, statükodan yana tavır koyduklarını, bunun nedeninin bir imtihan olmasından kaynaklandığını, insanlara bu özgürlüğü kendisinin verdiğini ve onları asla zorlamadığını bildirdi. Dahası Rabbimiz istese iradelerini ellerinden alarak veya zor kullanarak da insanlara bunları kabul ettireceğini ve böylece onlarında zorla mümin olmak durumunda kalacaklarını ama bunu irade etmediğini, zira insanlara irade gibi son derece önemli ve değerli bir yetenek verdiğini, zorlamanın ise bu yeteneği kullanmasını engelleyeceğini bildirerek elçisini teselli eder. İnsanların genelinin ise kendilerine verilen bu iradeyi / yeteneği insanlık tarihindeki yaşanmış olaylardan ders / ibret alarak değil de kendi arzuları istikametinde kullandıklarını bildirir. Rahman ve Rahim Allah’ın Adına 1-9 Ta Sîn Mîm. Bunlar, apaçık / açıklayıcı kitabın ayetleridir. Onlar iman etmiyorlar diye sen kendini helâk edeceksin! Eğer dileseydik onlara gökten öyle bir ayet indirirdik ki, onun karşısında ister istemez boyun eğerlerdi. (Ama Biz böyle olsun istemedik) ve bu yüzden, onlar da ne zaman Rahman’dan hatırlatıcı, uyarıcı yeni bir mesaj gelse, mutlaka ondan yüz çevirirler. Nitekim işte bu mesajı da yalan saydılar, ama alay edip durdukları Kur'ân’ın bildirdiği olaylar, yakında başlarına gelecektir, peki bunlar, yeryüzüne hiç bakıp da düşünmediler mi; Orada her çeşitten nice güzel [hayat] türleri çıkarmışız? Elbette bunda alınacak ibret vardır; fakat onların ekserisi ibret alıp da iman etmezler. Oysa senin Rabbin azîz ve rahîmdir. (Mutlak galiptir, geniş merhamet sahibidir). (Şuara Suresi 1-9) 10.1. İhanet Suçlamasına Verilen Cevaplar Mekke müşrik elitlerinin halkı Hz. Muhammed @ aleyhine ihanet söylemi ile kışkırtmasına karşı peygamberimizin ve müminlerin ihanetle yargılanmaları hususundaki endişe ve korkularının giderilmesi ve onların güçlü söylemler ile desteklenmesi gerekiyordu. Cenab-ı Hak, önce Hz. Ömer’in müminler safına katılmasını Hz. Harun’un @ Hz. Musa’ya @ yardımcı olarak verilmesi metaforu ile anlatarak müminleri yüreklendirir. Müminler Hz. Ömer’in Mekke’nin dış işleri bakanı pozisyonu nedeniyle onun dış ilişkileri gayet iyi bildiğinin farkındadırlar. Bu nedenle müminlerin hicret etmelerinin ihanet olmadığını da en iyi onun değerlendireceği ve halka bu durumu en iyi onun anlatabileceği açıktır. Cenab-ı Hak, Ebu Cehil gibi müşrik firavunun ‘ihanet’ suçlamasına karşı iman edenlerin gördükleri zulüm ve dışlanma nedeniyle Habeşistan’a sığınmak zorunda kaldıkları şeklinde savunma yapılmasını yine Hz. Musa @ kıssası üzerinden öğretir. Yapılacak savunmalarda kimsenin vatanını terk etmek istemeyeceği, bunun ancak bir zorlanma neticesinde olacağının bildirilmesini ister. Dahası başa kakılan nimetin bedeli ödenmiş bir nimet olduğu, Mekke müşrik ileri gelen azgınlarının halktan şimdiye kadar yaptıkları sömürü nedeniyle bedeli ödenmiş olduğu, bu nedenle de kendilerini nankörlükle suçlamalarının yersiz ve haksız olduğunun bildirilmesini ister. Bu hususların anlatımında yine Hz. Musa @ ve Firavun arasındaki diyalog metafor olarak kullanılır. Söz konusu diyalogda Firavun, Hz. Musa’ya @ kendisini Firavun sisteminin yetiştirip büyüttüğünü, koruyup kolladığını bir nimet olarak başa kakmakta ve Hz. Musa’yı @ ihanetle suçlamaktadır. Bu metaforda olduğu gibi baş kakıncı olarak sunulacak nimet karşısında bu nimetin bedelini Mekke’nin ezilen, sömürülen fakir ve yoksulların ödediğinin bildirilmesi peygamberimize öğretilir. 10-22- Bir vakit de Rabbin Musa'ya: “Haydi! Git o zalim topluma, Firavunun toplumuna ve ‘hakkı inkârdan ve azgınlıktan sakınma zamanı gelmedi mi?’ de” diye seslenmişti. O (Musa), “Rabbim! Korkarım ki beni yalancı sayarlar, benim de göğsüm daralır, dilim tutulur. Onun için Harun'a da elçilik ver! Üstelik ortada onların benim aleyhime ciddî bir suçlamaları da var. Bu yüzden beni öldürmelerinden korkuyorum” dedi. (Allah) “Hayır, asla!” dedi, “siz ikiniz mesajlarımızla gidin; (yapacağınız çağrıyı) izlemek üzere Biz de sizinle beraberiz! Haydi, şimdi ikiniz de Firavun’a gidin ve ona deyin ki: ‘Biz âlemlerin Rabbinden bir mesaj getiriyoruz. İsrail oğullarını bırak, bizimle gelsinler!’” ([5] ) O (Firavun), “Biz seni çocukken içimizde terbiye etmedik mi? Ve sen ömrünün pek çok yılını bizim aramızda geçirmemiş miydin? Ama sonunda yapacağını yaptın, Sen doğrusu nankörün tekisin...” dedi. O (Musa), “Ben, o işi istemeden / elimde olmadan yaptım. Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Sonra Rabbim bana hikmet bahşetti ve beni elçilerden kıldı. O başıma kaktığın ise aslında İsrailoğullarını kendine köle edinmiş olmandır” dedi. (Şuara Suresi 10-22) Firavun gibi olan Ebu Cehiller, alacakları bu yanıt karşısında hemen konuyu bir diğer boyuta taşıyacak Hz. Muhammed’in @ bir başka açıdan ihanet içerisinde olduğunu ifade etmek için sorgulamaya devam edeceklerdir. O’na “madem öyle ‘Alemlerin Rabbi’ paradigmasıyla zaten ihanet içerisindesin” manasına gelen sorular soracaklardır. Onlar kabile bazında toplum yapısını put edinmişlerken Hz. Muhammed’in @ getirdiği din ise bütün kabileleri tek çatı altında toplamayı öngören bir toplumsal yapı öngörüyordu. Dolayısıyla Habeşli, Mısırlı, Iraklı, Bizanslı vb. hangi ırk, toplum, kabile ya da renkten olursa olsun tevhide iman eden herkes bu çatı altında bir araya gelip kardeş olması teklif ediliyordu. İşte bu paradigmaya müşrikler şiddetle karşı çıkıyor ve kardeşliğin, birlik ve beraberliğin ancak aynı kandan gelmekle mümkün olduğunu ifade ediyorlardı. Onlar bu düşünceyi kullanarak Hz. Muhammed’i @ kabilesine ihanet etmekle suçlamak için aşağıdaki cümleyi Firavunun ağzından kuracaklardı; 23- Firavun, “Âlemlerin Rabbi de ne demek?” dedi. (Şuara Suresi 23) Nasıl ki Firavun “Alemlerin Rabbi de ne demek?” derken bunu bilmediğinden değil, sadece kendi ulusuna has tanrısal bir idareyi istemekte ve Hz. Musa’nın @ bütün kabilelerin barış içerisinde yaşadığı bir idari sistemi savunan evrensel bakış açısını reddetmekteyse, Mekke müşrikleri de kabilelere ait tanrılar yerine bütün kabileleri kapsayan tek tanrı anlayışına dayalı yönetim biçimini reddetmekteydiler. Cenab-ı Hak, Hz. Musa ve Firavun kıssası üzerinden Hz. Muhammed’in @ Mekke müşrik azgınlarına şöyle cevap vermesini öğretir; “Allah göklerin, yerin ve arasında bulunan her şeyin rabbidir. Dolayısıyla yaratılan her şeyin Rabbidir. O yarattığı kullar arasında ayrımcılık, kayırmacılık yapar mı? Bütün kulların yaratıcısı olarak kulların bir kısmının diğer bir kısmına haksızlık yapmasına razı olur mu? Ama sizin şirk ideolojinizde tanrılar farklı ve birbiri ile yarışan, rekabet eden tanrılarınız var. Her kabile kendi tanrısını kutsuyor ve en üstün görüyor. Bu anlayış sizin kendinizi en üstün ve kimseye ihtiyaç hissetmeden tam bağımsız görmeye itiyor. Halbuki bu dünyada beraber yaşıyoruz ve insanlar birbirine muhtaç. Hiç kimse tam bağımsız ve ihtiyaçsız değil. Dolayısıyla insanların bir araya gelmesi, tevhit olmaları ve birbirlerinin hukukuna saygılı bir şekilde bir arada, barış içerisinde, huzurlu ve mutlu yaşamaları Rabbimizin biz kullarından istediği şeydir. Biraz yakinen düşünseniz bunu rahatlıkla anlarsınız. 24- O (Musa), “Eğer yakin ehliyseniz bilirsiniz ki O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan şeylerin Rabbidir.” (Şuara Suresi 24) Bunun üzerine Mekkeli müşrik firavunlar alay edeceklerdir. Zira cari olan kabile tipi yönetim anlayışına ve halkın kabileci kardeşlik algısına çok ters bir argüman ortaya konmuş olacaktır. Onlara göre kabileci şirk anlayışı halkın kanına işlemişken şimdi bunu iptal ederek iman kardeşliğini öngören bir argüman ortaya koyan kişi olsa olsa delidir, aklından zoru vardır. O nedenle müşrik Ebu Cehiller çevrelerindeki diğer ileri gelenlere dönerek peygamberimizin bu argümanı için Firavunun ağzından “Bu adam neler iddia ediyor duyuyor musunuz?” diyerek onların peygamberimizden etkilenmesinin önüne geçmeye çalışacaklardır. 25- O (Firavun), çevresindekilere, “(Bu adamın ne dediğini) duymuyor musunuz?” dedi. (Şuara Suresi 25) Onların böyle alaycı sözlerine rağmen Hz. Muhammed’in @ sözlerine şöyle devam etmesi öğretilir; “Tevhidi dünya görüşü zaman ve yerle kısıtlanamaz. Şimdi sizin Rabbiniz olan Allah geçmiş insanların da Rabbidir. Onları da O yaratmıştır. Şu anda yaşadığınız şirk ideolojisi geçmişten beri gelen bir ideoloji diye onun doğruluğu iddia edilemez. Bu sistem o zaman da yanlıştı şimdi de yanlış. Geçmişte kabileci şirk sistemi yerine tevhit sistemi olsaydı daha iyi olmaz mıydı? İnsanların kabile, ırk ve renk farkı olmadan kardeşçe, barış ve huzur içerisinde birlikte yaşamalarını istemez misiniz? Şimdi ki şirk sistemi içerisinde birbirlerini öldürmelerini nasıl tasvip ediyorsunuz? Cenab-ı Hakk’ın, yeryüzüne ve gökyüzüne koyduğu kurallar yarattığı andan itibaren aynen geçerli ise ve işleyiş o kurallar üzerinden yürüyorsa insanlık yaratıldığından beri insanların uyacağı / uyması gereken kurallar da yine İlahi öğretide yer alan kurallardır. İlahi öğreti, hem geçmişi hem de geleceği bağlar, herkes için geçerlidir.” 26- O (Musa), “O, sizin de Rabbiniz ve daha önceki atalarınızın da Rabbidir” diye devam etti. (Şuara Suresi 26) Bu argüman karşısında müşrik Ebu Cehillerin tıpkı firavun gibi araya girip Hz. Muhammed’in @ apaçık deli olduğunu, dikkate alınmaması gerektiğini ve zırvaladığını söyleyecekleri ifade edilir. 27- O (Firavun), “Size gönderilen bu elçiniz düpedüz bir deli, bir kaçık!” dedi. (Şuara Suresi 27) Böyle durumlarda Mekkeli müşrik elitlerin bu alaylarına aldırmadan tevhidi dünya görüşünün anlatılmasına devam etmesi için Hz. Muhammed’e @ şunlar öğretilir; “İster doğulu toplumlar olsun ister batılı toplumlar olsun isterse aradaki toplumlar olsun hiç fark etmez Bütün toplumların rabbi Allah’tır. Tevhidi Dünya Görüşü herkesi kapsar. Sizin gibi her kavmin ayrı kutsalı her toplumun ayrı tanrısı şeklinde atomize / parça parça toplumlar Allah’ın sisteminde öngörülmez. Doğulu ya da batılı toplumlardaki ırk, renk, dil, adet, gelenek, görenek vb. farklılıklar o toplumların içinde yaşadıkları coğrafyanın koşullarından kaynaklanan yani Cenab-ı Mevla’nın o yerler için koyduğu yasalardan kaynaklanan ayetlerdir. Fakat bunlar toplumların birlik, beraberlik, barış ve kardeşlik içerisinde yaşamasına engel değildir. Tüm farklılıklarına rağmen herkes Allah’ın kuludur. Bu farklılıklardan ve hatta suni kutsallıklarla farklılık yaratarak toplumların birbirleriyle çatışmaları, birbirlerini yok etmeleri asla kabul edilemez. Biraz aklınızı kullanırsanız bunu anlarsınız” 28- O (Musa devamla), “O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların da Rabbidir. Şâyet aklınızı kullanırsanız bunu anlarsınız” dedi. (Şuara Suresi 28) Hz. Muhammed’in @ vereceği bu cevap karşısında, ihanet suçlamalarının mecliste bulunan diğer kabilelerinin temsilcileri nezdinde bir değerinin kalmadığını görecek olan Ebu Cehillerin tıpkı Firavun gibi tepki verecekleri ihbar edilir; “Hala bu tezinde inatla devam ediyorsun. Bizler Allah’ın yegâne ilah olduğunu ve bizlerin de bir hukukla bağlı olacağı / olması gerektiği tezini asla kabul etmiyoruz. Mekke toplumunda ilahlar adına bizden başka kimse hükmedemez. Bizler ilahlardan aldığımız yetki ile hükmediyoruz. Kim bu şirk sistemine karşı olacak olursa onu hapsedeceğiz, zindana atacağız, ona boykot yaptırımı uygulayacağız, onu izole edeceğiz” 29- O (Firavun), “Benden başka ilâh edinirsen, andolsun ki seni zindana hapsederim” dedi. (Şuara Suresi 29) Cenab-ı Hakk’ın Hz. Musa @ ve Firavun kıssası metaforu ile bildirdiği gibi de olacaktı. Zira Mekkeliler peygamberimizi ve safında yer alanları boykot uygulamakla ve hapsetmekle tehdit edeceklerdi. İlerleyen süreçte bu tehdit ettiklerini de gerçekleştirdiler. Fakat yukarıda geçen diyalog aslında çok büyük bir iddiayı da içinde barındırmaktaydı. Bu iddia da yine Cenab-ı Hakk’ın bildirdiği şekilde tecelli etti. Diyaloğun işaret ettiği iddia şöyle ifade edilebilir; “Hz. Muhammed’in @ yanında yer alanların Habeşistan’a hicret etmesiyle Tevhidi Hareketin uluslararası platforma taşınması sağlanmıştı ve Hz. Muhammed @ bu diyalog ile Tevhidi Hareketin Mekke’ye hapsedilemeyeceğini iddia ediyordu. Diyalogda bu hareketin gelecekte Mekke sınırlarını aşıp doğuya, batıya, kuzeye ve güneye gelişeceğini, kendi devletini kuracağını ve büyük bir medeniyet kuracağına işaret ediliyordu. Her ne kadar Mekke müşrik liderleri bu iddiayı alaya alıyorlar ve küçümsüyorlarsa da gelinen aşamada hareketin kazandığı başarı da yabana atılır cinsten değildi. Zira Habeşistan Yönetimini etkileyen bir hareketin bundan sonra çevredeki Arap ve ehli kitap kabileleri de etkilememesi için hiçbir sebep yoktur. Tarihte de bunun böyle olduğunu en önemli göstergesi Firavunun hapis tehditlerine rağmen Hz. Musa’nın hareketini engelleyememiş olmasıdır.” Mekke müşrik elitleri müminlere boykot / hapis tehdidini yapsalar da bu hareketi engelleyemeyeceklerine işaret edilmiştir. Onların bu şekildeki tehditleri onların fikren yenilmişliğini, çaresizliğini ve zavallılığını gösterir. Bununla beraber müşrik elitlerinin boykot / hapis yaptırımı tehdidi yaptıkları zaman onlara tevhidi dünya görüşünün toplumun bütün sorunlarını çözeceği iddiasını ispat etse de yine de yaptırım uygulayıp uygulamayacaklarını sorması şeklinde bir starteji izlemesi kıssa üzerinden öğretilir. 30- O (Musa), “Sana gerçeği bütün açıklığıyla ortaya koyan bir şey getirmiş olsam da öyle mi?” dedi. (Şuara Suresi 30) Böyle bir soru karşısında Mekke müşrik elitleri de Hz. Muhammed’den @ iddiasını kanıtlamasını isteyecektir. Cenab-ı Hak, bu hususu da Firavunun Hz. Musa’dan iddiasını ispat etmesini istemesi örnekliği üzerinden öğretir. 31- O (Firavun), “Haydi, doğru söylüyorsan, göster o belgeni de görelim!” dedi. (Şuara Suresi 31) Bundan sonra yaşanacak gelişmeler yine Hz. Musa @ ve Firavun arasında geçen olaylar kıssası üzerinden anlatılır. Şöyle ki; “Hz. Muhammed @ tevhidi dünya görüşünü / politikasını Hz. Musa’nın @ asası metaforunda ortaya koyar. Daha önce açıklandığı gibi geçmiş toplumlarda krallar, hükümdarlar ideolojilerinin / politikalarının simgesi olarak asa kullanırlar ve bu asaların başlıkları (yılan, kartal, şahin, kurt vb.) ideolojilerini, politikalarını ve birikimlerini temsil ederdi. Hz. Musa’nın @ asasının çevredeki bütün asa ve ipleri silip süpüren / yutan bir ejderhaya dönüşmesi metaforu ile peygamberimizde kendisine inzal edilen dünya görüşünün / ideolojinin / politikanın toplumun bütün sorunlarını çözecek ve ihtiyaçlarına cevap verebilecek kabiliyette / kudrette ve büyüklükte olduğunu Mekke müşrik yöneticilerine gösterir. Hz. Muhammed @ toplumun yaşadığı geriliğin, zayıflığın, hukuksuzluğun, kriz ve bunalımların kaynağının kabileci şirk sisteminden kaynaklandığını ve bu sorunları çözecek yegâne sistemin de tevhit sistemi olduğunu tek tek detayları ile anlatır. Böylece Hz. Muhammed’in @ ortaya koyduğu tevhit ideolojisinin / politikasının şirk ideolojisini / politikasını bütün argümanları ile birlikte silip süpürdüğü görülür. Ayrıca Hz. Musa’nın ejderhaya dönüşerek büyücülerin küçük yılanlara dönüşen asalarını yutan asası metaforu ile tevhit ideolojisinin şirk ideolojisinden üstün olduğu ve daha kapsayıcı olduğu ifade edilir.” 32- Bunun üzerine o (Musa), asasını / birikimini / bilgisini / paradigmasını / dünya görüşünü ortaya koydu; bir de bakmışsın ki o çok net bir şekilde bütün sorunları çözen / hayat canlılık veren / değişim getiren bir ideoloji / bir ejderha / koca bir yılan / silip süpüren / yutan. “SU’BANUN”. (Şuara Suresi 32) Mekke’nin içinde yaşadığı sorunlara çözüm getirecek ve insanların ihtiyaçlarını giderecek bir dünya görüşünün Hz. Muhammed @ tarafından ortaya konmasından sonra sıra bu dünya görüşünü uygulama yeteneğine, yetki ve otorite meşruiyetine sahip olduğunu göstermeye gelmişti. Hz. Musa’nın @ elinin beyaz, kusursuz ve pırıl pırıl olarak ortalığı aydınlatması metaforu üzerinden Hz. Muhammed’in @ de bu hususta gerekli yetenek, bilgi, birikim, yetki ve otorite meşruiyete haiz olduğu anlatılır. Hz. Muhammed’in @ sahip olduğu yetenek, kuvvet, kudret, otorite ve meşruiyeti ile uygulayacağı strateji / siyaset / usul ve esaslar o denli temiz, kusursuz, aydınlık ve mahirdi ki bu dünya görüşünün / dinin / ideolojinin /davanın diğer kabilelere yayılacağının, kabul göreceğinin, teveccüh edileceğinin kısaca yetkilendirileceğinin ispatı olacaktı. 33- Sonra sağ elini / kudretini / yeteneğini / uygulama usul ve esaslarını ortaya koydu ve onun gerçekten çok temiz, pırıl pırıl, mükemmel, güvenilir ve aydınlatıcı olduğu izleyenlerce görüldü. (Şuara Suresi 33) 10.2. Hz. Muhammed’in @ Hareketinin Çevreye Yayılmasını Engelleme Girişimleri Hz. Muhammed @ müminlerin Habeşistan hicreti sonrasında kendisine yönelik yapılan ihanet suçlamalarını bertaraf ettikten sonra gösterdiği performans nedeniyle Mekke Yöneticileri paniğe kapılır ve çok acil olarak toplanarak gelecekte meydana gelme olasılığı çok yüksek olumsuz durumların önüne geçmek amacıyla bir dizi tedbir kararlarının alınması için girişimde bulunurlar. Onların bu görüşmeleri, Firavun ve ileri gelen yöneticileri arasındaki görüşmeler metaforunda aktarılır. Şöyle ki; “Mekke müşrik elitleri tıpkı Firavunun Hz. Musa @ için söylediği gibi Hz. Muhammed’in @ getirdiği tevhidi dünya görüşünü gerek Mekke’de gerekse de Mekke dışına yaymasındaki başarısını dile getirirler. O’nun çok etkili bir propagandasının olduğu ve herkesi büyülediği anlatılır. Şayet bu şekilde gidecek olursa kendilerinin Mekke’den sürülüp çıkarılacakları ifade edilir. O’nun bu hareketine karşı ne tür tedbir alınması gerektiği tartışmaya açılır.” 34-35- O (Firavun), yanındaki ileri gelenlere: “Şüphesiz bu, kesinlikle çok bilgili bir büyücüdür! Sizi büyüsüyle yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz?” dedi. (Şuara Suresi 34-35) Tıpkı Firavunun ileri gelen adamları gibi Ebu Cehil’in yakın arkadaşları da Hz. Muhammed @, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in hicret etmelerine müsaade edilmemesi ve çevre şehirlerdeki yahudi kabilelerden bilgin, uzman, teorisyen, entelektüel, vizyoner, kâhin, şairlerini Mekke’ye göndermelerinin istenmesini tavsiye ettiler. Böylece kabilelerden hitabeti güzel ve fikri derinliği olan bu kişilerle Hz. Muhammed @ karşı karşıya getirilecek ve bütün Mekke toplumunun huzurunda tartıştırılacaktı. Asıl amaç ise bu tartışma sonucunda peygamberimizi çevre kabileleri ile karşı karşıya getirmekti. Zira çevre kabilelerin bilginleri Hz. Muhammed @ ile tartışacak olursa bir çekişme olacağı muhakkaktı. Yani onlar Hz. Muhammed’in @ mesajının çevre kabile ve ülkelere yayılmasını engellemek için bu kabilelerle onun arasında bir düşmanlık ve kin yaratma peşinde idiler. Hz. Muhammed’in @ mesajından en önce etkilenecek olan ehli kitap (Yahudi ve Hristiyan) kabileleri olduğu için öncelikle ehli kitap kabilelerin bilginleri ile onu karşı karşıya getirmeyi planladılar. Şayet düşündükleri gerçekleşirse bu kabileler Mekke müşriklerinin yanına çekilecek ve onların Hz. Muhammed @ ile ittifak yapılmasının önüne geçilecekti. Aksi takdirde Habeşistan yönetiminin peygamberimizin yanında yer almasına bir de Arap yarımadasındaki Yahudi ve Hristiyan kabileler eklenecek olursa onların işi zorlaşacaktı. Bu nedenle Mekke müşrikleri Arap yarımadasındaki ehli kitap, özellikle de yahudi bilgin ve rahiplerini Mekke’ye çağırdılar. 36- 37- Onlar (ileri gelenler) dediler ki: “Onu ve kardeşini alıkoy, şehirlere de toplayıcılar gönder. Bütün büyük ve çok bilgili büyücüleri sana getirsinler.” (Şuara 36-37) Arap yarımadasında (Teyma, Yibna, Safad, Babil, Hayber, Medine, Necef ve Yemen de) Yahudi kabileleri azımsanmayacak kadar çok bulunmaktaydılar. Her ne kadar müşrik Arap kabileleri karşısında askeri üstünlükleri bulunmasa da varlıklarını sürdürebilecek nüfusları, sanatları, bilgi ve becerileri vardı. Ayrıca kitaplı ve peygamberli bir toplum olmaları nedeniyle de “ilahi öğretiye” en yakın ve onu en iyi tanıyan topluluklardı. Dolayısı ile peygamberimize gelen vahyi (“ilahi öğretiyi”) en iyi bilebilecek ve onun hakkında en fazla bilgi sahibi olan topluluk Yahudi kabileleri ve onların bilginleri idi. Yahudiler ile müşrik Arap kabileleri asırlardır beraber yaşamakla birlikte taraflar birbirlerini aşağılık olarak görüyorlardı. Mekke müşrik elitleri peygamberimiz ile Yahudi bilginlerini karşı karşıya getirirler de şayet Yahudi bilginleri peygamberimizi tartışmada yenecek olursa Yahudiler Mekkeliler nezdinde itibarlı hale geleceklerdi. Onlara Arap yarımadasında daha geniş imkanlar verilecekdi. Nasıl olsa Yahudiler şirk sistemi için tehdit oluşturmuyordu. Yahudi kabileler de Mekke müşrik liderlerin yaptığı çağrıya olumlu cevap verdiler ve talep edilen özelliklere sahip bilginlerini Mekke’ye gönderdiler. Davet edilen bu bilginler, entellektüeller Mekke’de belirlenen günde toplandılar. ([6] ) Hz. Muhammed @ ile bunların yarışacağı açık oturuma Mekke halkı da ilanlarla davet edildiler. 38-39- Derken büyücüler belirli bir günde, kararlaştırılan yer ve zamanda toplandılar. Halka da: “Haydi ne duruyorsunuz, siz de toplansanıza!” (Şuara Suresi 38-39) Bu arada Mekke müşrik elitleri her ne kadar Yahudilerin dünya görüşlerini benimsemeseler de bu tartışmada Hz. Muhammed’e @ karşı onlardan yana tavır koyacaklardı. Çünkü bu tartışmada önemli olan tek hedef Hz. Muhammed’in @ yenilmesiydi. Tıpkı Firavunların büyücülerin dininde / dünya görüşünde olmamasına rağmen Hz. Musa’nın yenilmesi için büyücülerin safında yer alması gibi. ([7] ) 40- “Beklentimizin gerçekleşmesi için herhalde biz de büyücülerden yana olacağız! Yeter ki galip gelenler onlar olsunlar.” denildi. (Şuara Suresi 40) Bu çağrıya uyan bilgin ve rahipler Mekke’ye geldikleri zaman tıpkı büyücülerin Firavuna sordukları gibi Mekke müşrik yöneticilerine Hz. Muhammed’e @ karşı galip gelmeleri halinde kendilerine bu yaptıkları hizmetin bedelinin ödenip ödenmeyeceğini sorarlar. 41- Büyücüler geldiklerinde Firavuna: “Şayet biz üstün gelirsek, muhakkak bize bir ücret var değil mi?” dediler. (Şuara Suresi 41) Mekke müşrik elitleri de onların Hz. Muhammed’i @ galebe çalmaları için onları teşvik ederler. Onların tartışmadan başarı ile çıkmaları halinde Arap yarımadası ölçeğinde kendilerine çok büyük değer vereceklerini ve üstün bir statü kazandıracaklarını belirtirler. 42- O (Firavun): “Evet, o takdirde siz, hiç şüphe yok ki, yakınlardan olacaksınız” dedi. (Şuara Suresi 42) Ve nihayet Hz. Muhammed @ ve Yahudilerin bilgin ve rahiplerinin dünya görüşlerini kamuoyu önünde ortaya koyacakları açık oturum / tartışma başlar ve tıpkı Hz. Musa’nın @ büyücülere öncelik verdiği gibi Hz. Muhammed’de @ Yahudi bilgin ve rahiplerinin önce tezlerini ortaya koymalarını ister. Onlar da inanmadıkları halde şirk ideolojisinin paradigmalarını, felsefi düşünce ve inançlarını ortaya koyarlar. Bu paradigmaların / politikanın doğru olduğu iddiasıyla Kureyş’in gücü ile hâkim / galip olduğunu söylerler. 43-44- Musa onlara, “Önce siz atın, ne atacaksanız / tezinizi / politikanızı ortaya koyun!” dedi. Bunun üzerine onlar, iplerini ve değneklerini / ideolojilerini / paradigmalarını / politikalarını ve tezlerini ortaya koydular ve “Firavunun gücü hakkı için şüphesiz elbette bizler galip olanlarız” dediler. (Şuara Suresi 43-44) Sıra Hz. Muhammed’e @ gelince tıpkı Hz. Musa’nın @ asasını atması gibi O’da asa metaforunda kendisine inzal olan tevhidi dünya görüşünü / paradigmasını / politikasını ortaya koydu. O’nun ortaya koyduğu ilahi paradigmalar / dünya görüşü / politika öylesine muhteşem, öylesine mükemmel ve büyüktü ki Arap yarımadasında yaşayan tüm kavim ve kabilelerin sorunlarını çözücü idi. Dahası Yahudi bilgin ve rahiplerinin ortaya koyduğu şirk ideolojisinden / paradigmalarından / politikasından çok daha mükemmel, doğru ve kapsayıcıydı. Tıpkı Hz. Musa’nın @ asasının dev bir ejderhaya dönüşerek büyücülerin ortaya koydukları ip ve değneklerini yutması gibi Hz. Muhammed’in @ önerdiği tevhidi dünya görüşü / politikası da Mekke müşriklerinin desteklediği bilgin ve rahiplerin şirk ideolojilerinden / politikasından daha kapsamlı olduğu ve şirk ideolojisinin ise işe yaramaz / batıl / göz boyayıcı oldukları görüldü. 45- Sonra Musa asasını / paradigmasını / dünya görüşünü / yaşam politikasını ortaya koydu, bir de ne görsünler, onların göz boyayarak uydurduklarını yutuyor da yutuyor! (Şuara Suresi 45) Açık oturumun sonunda Yahudi bilgin ve rahipleri de Hz. Muhammed’in @ ortaya koyduğu dünya görüşünün büyüklüğünü ve mükemmelliğini kabul ederler ve bu sistemin kendi peygamberleri olan Hz. Musa @ ve Hz. Harun’a @ nazil olan ilahi öğreti ile aynı olduğunu görünce kendi yaptıklarının ne kadar yanlış olduğunu anladılar ve Hz. Muhammed’in @ ortaya koyduğu “Alemlerin Rabbi” paradigmasının doğruluğunu tasdik ederler. 46-48- Sonunda büyücüler boyun eğip teslim oldular. Ve “Biz iman ettik, Âlemlerin Rabbine; Musa ve Harun’un Rabbine” dediler. (Şuara Suresi 46-48) Bunun üzerine Mekke müşrik ileri gelenleri tıpkı Firavunun büyücülere davranışı gibi davranış sergilerler. Yahudi bilgin ve rahiplerin Hz. Muhammed’in @ savunduğu dünya görüşünü desteklemeleri sonucunda ağır bir yenilgi daha alan müşrik elitler bu durumu bir türlü kabullenemezler ve davet ettikleri bilgin ve rahiplerin yetersiz kaldıklarını belirterek onları aşağılarlar. Sadece aşağılamakla kalmazlar daha da ileri giderek hayatı onlar için çekilmez hale getirecekleri tehdidinde bulunurlar. Bunu da şu ana kadar Arap yarımadasında sahip oldukları tüm imkanları ellerinden alarak yapacaklarını yani her şeyden ellerini ayaklarını keseceklerini ve bu topraklarda kendilerine hayat hakkı tanımayacağını belirterek ifade ederler. 49- O (Firavun) dedi ki: “Ben size izin vermeden ona iman ettiniz öyle mi? Şüphesiz ki o elbette size büyüyü öğreten büyüğünüzdür! / Sizler beş para etmezsiniz! / Bu adam sizi okutur! Peki, yakında gününüzü göreceksiniz! Andolsun, dönekliğinizden dolayı ellerinizi ve ayaklarınızı keseceğim ve hepinizi asacağım!” (Şuara Suresi 49) Mekke müşrik elitlerin bu tehditlerine karşılık Yahudi bilgin ve rahipler tıpkı Firavun dönemi büyücülerinin verdiği cevap gibi şöyle cevap vereceklerdir; “Sizlerin tehditlerine boyun eğecek değiliz. Nasıl olsa bu topraklarda eninde sonunda ilahi kurallar geçerli olacak ve tüm Arap yarımadasındaki topluluklar bizim de inandığımız ‘Alemlerin Rabbi’ paradigmasına dayalı tevhidi sisteme dönecekler. Bizler bu paradigmaya önceden de iman etmiş olduğumuzdan dolayı yaptığımız kusurları ve hataları Rabbimizin bağışlayacağını umuyoruz” 50-51- Onlar (büyücüler), “Zararı yok, Nasıl olsa sonunda Rabbimize döneceğiz. Biz müminlerin öncülerinden / ilklerinden olmamız nedeniyle Rabbimizin bizi bağışlamasını umarız” dediler. (Şuara 50-51) Mekke’de yaşanan bu olayları Cenab-ı Hak daha sonra elçisine Hz. Musa @ kıssası üzerinden metaforik olarak bildirir. Böylece tarihe kayıt düşülmüş olur. Hz. Muhammed @ ile tartışan Yahudi kabilelerin temsilcileri her ne pahasına olursa olsun Mekke müşrikleri ile ittifak içerisinde olmayı reddetmeyi seçtiler. Bu durum Mekke müşriklerini Arap yarımadasındaki diğer müşrik kabileler nezdinde daha müşkül duruma soktu. Söz konusu kabileler Mekke’deki siyasi durumun giderek müşrikler açısından aleyhe geliştiğinin farkına varmaya başladılar. Bu kabilelerin Mekke’nin müşrik ileri gelenlerini sorgulamaya tabi tutacakları aşikardı. Onlar Mekke müşrik ileri gelenlerinin şu sorulara cevap vermesini bekleyeceklerdi; “Mekke’de Hz. Muhammed’in @ muhalefet hareketinin gidişatı her geçen gün güçleniyor ve bu hareket mevcut şirk sistemimizin aleyhine ve ehli kitap taraftarlarının lehine gelişiyor, Mekke olarak uyguladığınız önleyici politikalar da bu durumu daha da pekiştiriyor, Neler oluyor? Neden bu sorunu çözemiyorsunuz? vb.” Mekke müşrikleri de çevre kabilelerin yönelteceği bu sorgulamalarla karşılaşacağını bildiğinden, böyle bir hesap verme konumuna gelmeden önce her şeyin kontrol altında olduğunu, Hz. Muhammed’in @ hareketinin küçük, zayıf, güçsüz, dikkate alınmayacak kadar önemsiz bir hareket olduğunu, kendilerinin bu hareketi isteseler anında boğabilecek güçte olduklarını ve bunlara karşı hiç taviz vermeksizin üzerlerine büyük bir kararlılıkla gidileceğinin bildirilmesi için müşrik Arap kabilelerine kitle propagandacılarını gönderdiler. Söz konusu propagandacılar “Hz. Muhammed’in @ hareketinin çok küçük, önemsiz, başıbozuk bir muhalefet olduğunu, üzerlerine kararlılıkla gideceklerini, bu hususta müteyakkız olduklarını ve onları kolaylıkla bertaraf edebileceklerini” bildirdiler. Bu bildirimden sonra Mekke müşriklerinin atacakları ilk adım Hz. Muhammed @ ve taraftarlarının üzerine baskıyı daha da artırmaktı, öyle de oldu. Yaşanacak baskılardan kurtulmanın yolunun olduğunu halka göstermek için Habeşistan’a ikinci bir kafilenin daha gönderilmesi gerekliliği ortaya çıkıyordu. Bu nedenle Cenab-ı Hak elçisine Mekke Yönetiminin baskıyı artıracağı bilgisini verirken ikinci kafilenin hazır olmasını ve gece yola çıkılması talimatını yine Hz. Musa @ kıssası üzerinden verir. Mekke müşriklerinin de muhacir kafilesinin peşine takılacağını ve bu hicreti de engellemeye çalışacakları bildirilir. 52-56- Biz, Musa’ya, “Kullarımı geceleyin yola çıkar, şunu iyi bilin ki siz takip edileceksiniz” diye vahyettik. Firavun, kentlere kitle propagandacılarını gönderdi: “Bunlar az sayıda / küçük / başıbozuk /sefil / önemsiz bir topluluktur. Bize karşı öfkeyle ayaklanmaktadırlar. Biz ise her türlü tehdit ve tehlikeye karşı hazırlıklıyız / alarm durumundayız.” (Şuara Suresi 52-56) Mekke müşrik yöneticilerinin üst üste aldığı yenilgiler nedeniyle çılgına dönüp azgınca kötülüklere başvurmasından korkmaması için Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’i @ ve müminleri Firavun ve hanedanının nasıl yıkılıp gittiğini örnek vererek teskin eder. Verilen örnekle sonunda mutlaka kendisine iman edenlerin kazanacağı, müşriklerinin saltanatının sona ereceği ve Mekke’nin mirasçılarının müminler olacağı müjdesi verilir. 57-59- Fakat buna rağmen sonunda Biz, onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden, pınarlardan, hazinelerden ve şerefli makamdan çıkardık. Her şey işte böyle olup bitti! Ve sonra onlardan geriye kalanlara İsrailoğullarını mirasçı yaptık. (Şuara Suresi 57-59) Cenab-ı Hakk’ın elçisine yaptığı moral takviyeyi müteakiben ikinci hicret kafilesine ilişkin hem moral hem de yol gösteren ayetler bildirilir. Cenab-ı Hakk’ın çok büyük bir gizlilikle yapılması gerektiğini bildirdiği hicret için ikinci bir grup Habeşistan’a geceleyin yola çıkar. Kendilerini takip eden Mekke’li müşrik askerleri atlatmayı başarır ve limandaki iki gemi (suların dağlar gibi ikiye ayrılmasına kinaye) binmek isterler. Fakat gemi kaptanları bu muhacirleri gemiye almak istemezler. Çünkü muhacir müminler büyük bir telaş ve korku içerisinde idiler. Bu ruh hali içinde olanlar olsa olsa bir suç işlemişlerdi ve bu işledikleri suçtan dolayı kaçıyorlardı. Ama grubun lideri gemi kaptanlarına bu kaçışlarının herhangi bir suçtan dolayı değil de bir peygambere iman etmeleri nedeniyle ve kendi kavimlerinin işkence ve eziyetinden olduğunu yani siyasi sığınmacı olduklarını belirtince (Hz. Musa’nın @ asasını denize vurması metaforu) gemi kaptanları mümin muhacirleri gemilerine kabul ettiler. Yani gemi kaptanlarının müminleri gemilerine almaları onların Allah’ın gönderdiği vahyin / tevhidi dünya görüşünün / politikanın (asanın denize vurulması metaforu) etkisi sayesinde olmuştur. Hz. Musa’nın @ politikasını denizde de konuşturması sayesinde kendi bağlılarını Nilden geçirdikten sonra Nil üzerindeki barajları infilak ettirmesi ile Firavun ve askerlerini boğduğu gibi Hz. Muhammed’in @ politikasını müminlerin gemicileri anlatması sonucunda gemi onlar için kuru bir yol olmuştur. (Asanın denize vurulması ve kuru bir yolun açılması metaforu) Gemi kaptanları da mümin mültecilere kendi kralları Necaşinin kucak açtığını gayet iyi biliyorlardı. Bu nedenle tevhidi dünya görüşünü tercih etmeleri nedeniyle yurtlarını terk eden her hicret kafilesini onlar gemileri ile ülkelerine taşıdılar. Mekkeli müşrik takipçiler ise neredeyse müminleri yakalayacak şekilde gemilere yaklaşmışlardı ki gemiler denize açıldılar ve bu iki gemi ile Habeşistan’a ulaştı. İkinci grup hicret kafilesinin başarılı olarak Habeşistan’a gitmeyi başarması Mekke müşrik elebaşılarını şoke eder. Zira kendilerinin çok organize ve her şeyin kontrol altında olduğunu propaganda ettikleri bir vasatta, değerlendirmeye bile almadıkları müminler, onların bu propagandalarını boşa çıkarmışlardı. Bu gerçek bir yenilgiydi, (suda boğulmak metaforu.) 60-68- Sonra onlar (Firavun ve adamları) güneş doğarken onların ardına düştüler. İki topluluk birbirinin görüş alanına girince, Musa’nın arkadaşları, “Eyvah! Bize yetiştiler! İşte enselendik” dediler. O (Musa), “Hayır, hayır... Şüphesiz Rabbim benimledir, elbet bir çıkış yolu gösterecektir” dedi. Bunun üzerine Musa’ya, “asanı / paradigmanı / dünya görüşünü /politikanı denize vur!” diye vahyettik. Sonra o yarıldı; öyle ki koridor gibi açılan yolun iki yanında sular büyük dağlar gibi yükseldi. Ötekilerini de oraya yaklaştırdık. Ve Musa ve beraberindekilerin hepsini kurtardık, Sonra da ötekileri suda boğduk. Şüphesiz bunda kesinlikle bir alâmet, gösterge vardır. Ama çokları iman etmiş değillerdi. Oysa senin Rabbin azîz ve rahîmdir. (Mutlak galiptir, geniş merhamet sahibidir). (Şuara Suresi 60-68) Böylece Mekke müşrik elebaşıların Arap kabilelerini yatıştırmak için her şeyin kontrol altında olduğu ve Hz. Muhammed’in @ hareketinin başıbozuk, önemsiz, güçsüz, derme çatma olduğuna yönelik propagandasına cevap diğer bir muhaceret ile verilmiştir. Habeşistan’a yapılan hicret aralıklarla ve küçük gruplar halinde yapılmış ve sonunda o ülkeye giden mümin sayısı 100 kişiyi geçmiştir. ([8] ) Yahudi bilgin ve rahiplerle yapılan tartışmanın sonunda Mekke müşriklerinin tehditleri aslında sadece Yahudi bilgin ve rahiplere değil aynı zamanda Hz. Muhammed @ ve taraftarlarına da yönelikti. Yani bu tehditler onların hiçbir faaliyet yapamayacak konuma getirecek şekilde (Firavunun büyücülere ‘sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizi asacağım’ ifadesinin metaforu) baskı ve zulmü arttıracağının işaretiydi. Boykot dahil Hz. Muhammed’in @ ve müminlerin ellerini kollarını bağlayacak her türlü önlemi alacakları tehdidini yapıyorlardı. Bu nedenle müminlerin önemli bir kısmı Habeşistan’a gizlice hicret ederek bu baskılardan kurtuldular. Fakat Mekke’de kalanları tehdit edildikleri baskı ve boykot yaptırımları bekliyordu. [1] ) Not: Bazı kaynaklar Habeşistan’daki Hristiyanların Yakubi hristiyanlar olduklarını ve Hz. İsa’yı tanrı olarak kabul etmediklerini belirtirler. Ancak kiliselerin içerisinde putların varoluşunu da kabul ederler. Diğer bazı kaynaklar da o tarihlerde Habeşistan’da iskenderiye kilisesinin hakim olduğunu ve bu kilisenin teslise sıkı sıkıya bağlı olduğundan bahsedilmekte ancak tevhid ehli aryusculuğun ise Habeşistan’da her zaman varolmakla beraber yönetimde egemen olmadığı kaydı vardır. Hangisi kabul edilirse edilsin sonuçta hristiyanların kilise eksenli kurdukları bir sistem vardır ve bu sistem muhacirlerin getirdiği ilahi mesaj ile tehdit altındadır. Bu durumun teyidi de Habeşistan kralı / Necaşisi islamı kabul ettiğini ilan ettiğinde yanındaki Yakubi ya da teslis inancındaki yönetici ve kilise mensuplarının ona karşı çıkmış olmalarından anlayabiliriz. (A.A) [2] ) İslam Tarihi – Habeşistan’a Hicret - Mustafa Asım Köksal (http://islamiyontem.net/kitaplar/Islam%20Tarihi/islamtarihi/islamtarihiasim/indexana.htm) [3] )NOT: Necaşi’nin müminlere sığınma hakkı vermesi ve Mekke müşriklerinin taleplerini reddetmesini peygamberimizin hareketini destekleyerek Mekke’de Hristiyan blokunda olan siyasi bir taraf elde ederek Hristiyan egemenlik sahasını genişletme düşüncesinden kaynaklanmış olabileceği ihtimali de değerlendirilebilir. (A.A) [4] ) NOT: Okuyucu burada kıssaların bir günde olup bittiği gibi bir sanı içerisinde olmamalıdır. Ayrıca bu kıssalar üzerinden yapılan benzetmeler Muhammed @ ve müşrikler arasındaki yaşanmışlıkları da aynı anda veya aynı günde olduğunu düşünmemelidir. Bu olaylar çeşitli günlerde olsa da tek bir surede tek bir günde olmuş olaylar gibi anlatılırlar. Kıssa tekniği bunu gerektirir. (A.A) [5] ) NOT: Mekkelileri kendi hallerine bırakın, onlara baskı yapmayın, benimle birlikte hareket etmek, benim dünya görüşümün peşinden gideceklere müdahale etmeyin. (A.A) [6] ) Not: Yahudi (ve/veya hristiyan) kabileleri din bilginlerini Mekke’ye çağırarak peygamberimizle tartıştırma uygulaması değişik zamanlarda birkaç kez yapılmıştır. Yahudi kabileleri Arap yarımadasında dağınık durumdaydılar. Mekke müşrikleri her seferinde bir ve ya birkaç Yahudi kabile temsilcilerini peygamberimizle fikri olarak çatıştırmaya çalıştılar. Mekke yönetiminin gerçekleştirmiş olduğu bu girişimler Kur’an da Hz. Musa’nın büyücülerle karşılaşma kıssaları şeklinde metafor kullanılarak verilir. Bu metaforun her tekrarı peygamberimizin ehli kitaba mensup farklı kabilelerin bilgin ve rahipleri ile farklı bir zamanda ve farklı bir zeminde karşılaşmasına tekabül eder. Aslında Kur’an’da anlatılan kıssalar çeşitli surelerde tekrar edilmiş gibi görülür. Halbuki aynı kıssanın tekrarı sanılan anlatım peygamberimizin şahsında yaşanan bir olayın anlatımıdır. Yer, zaman ve kabile mensuplarında farklılık vardır. Fakat olay benzerlik arz ettiğinden referans olarak seçilen kıssa aynı kıssadır. Bu nedenle okuyucu aynı kıssa tekrar ediliyormuş zanneder. (A.A) [7] )NOT: Hz.Musa dönemindeki büyücüler, büyünün önemli bir rol oynadığı Amon kültünün resmî rahipleriydiler. Dolayısıyla, onların Hz. Musa’yı galebe çalmaları halinde Firavun dininin / yönetiminin halkın gözünde meşruluğunu pekiştirecekti. Onların ana gayeleri Musa’ya tâbi olmamaları idi. Yoksa gerçekte sihirbazların dinlerine de tâbi olma gayeleri yoktu. (A.A) [8] )Habeşistan hicret etmiş mü’minlerin isimleri Celaletin Vatandaş’ın yazarı olduğu “Hz.Muhammed ve İslam Daveti” adlı kitapta (Pınar Yayınları- Beşinci Baskı-2003) şöyle nakledilir : 1- Hz. Cafer b. Ebi Talib, 2- Hz. Cafer'in zevcesi Esma binti Umeys Hatun, 3- Hz. Osman b. Affan, 4- Hz. Osman'ın zevcesi Hz. Rukayye, 5- Amr b. Saîd, 6- Amr b. Saîd'in zevcesi Hz. Fâtıma Hatun, 7- Halidb.Saîd, 8- Halid b. Saîd'in zevcesi Ümeyne (Hümeyne) Hatun, 9- Abdullah b. Cahş, 10- Ubeydullah b. Cahş, 11- Ubeydullah b. Cahş'ın zevcesi Hz. Ümmü Habibe, 12- Kaysb. Abdullah, 13- Kays b. Abdullah'ın zevcesi Bereke Hatun, 14- Muaykıb b. Ebi Fâtıma, 15- Ebu Huzeyfe b. Utbe, 16- Ebu Mûse'l-Eş'arî, 17- Utbe b. Gazvan, 18- Zübeyr b. Avvam, 19-Esved b. Nevfel, 20- Yezid b.Zem'a, 21- Amr b. Ümeyye, 22- Tuleyb b. Umeyr, 23- Mus'ab b. Umeyr, 24- Suveybıt b. Sa'd, 25- Cehm b. Kays, 26- Amr b. Cehm, 27- Huzeyme b. Cehm, 28- Ebu'r-Rûm b. Umeyr, 29- Firas b. Nadr, 30- Abdurrahman b. Avf, 31- Âmir b. Ebi Vakkas, 32- Muttalibb.Ezher, 33- Muttalib b. Ezher'in zevcesi Remle Hatun, 34- Abdullah b. Mes'ud, 35- Utbe b. Mes'ud, 36- Mikdad b. Amr, 37- Haris b. Halid, 38- Haris b. Halid'in zevcesi Reyta Hatun, 39- Amr b. Osman, 40- Ebu Seleme Abdullah b. Abdulesed, 41- Ebu Seleme'nin zevcesi Hz. Ümmü Seleme, 42- Şemmas b. Osman, 43- Hebbarb. Süfyan, 44- Abdullah b. Süfyan, 45- Hişam (Hâşim) b. Ebu Huzeyfe, 46- Seleme b. Hişam, 47- Ayyaş b. Ebi Rebia, 48- Muattib b. Avf, 49- Osman b. Maz'un, 50- Sâib b. Osman, 51- Kudâme b. Maz'un, 52- Abdullah b. Maz'un 53- Hâtıb b. Haris, 54- Hâtıb b. Hâris'in zevcesi Fatma Hatun, 55- Muhammed b. Hâtıb, 56- Haris b. Hâtıb, 57- Hattabb. Haris, 58- Hattab b. Hâris'in zevcesi Fükeyhe Hatun, 59- Süfyan b. Ma'mer, 60- Süfyan b. Ma'mer'in zevcesi Hasene Hatun, 61- Câbir b. Süfyan, 62- Cünâde b. Süfyan, 63- Şurahbil b. Hasene, 64- Osman b. Rebia, 65- Huneys b. Huzafe, 66- Abdullah b. Haris, 67- Hişam b.Âs, 68- Kays b. Huzâfe, 69- Ebu Kays b. Haris, 70- Abdullah b. Huzâfe, 71- Haris b. Haris, 72- Ma'mer b. Haris, 73- Bişrb. Haris, 74- Saîd b. Haris, 75- Sâib b. Haris, 76- Umeyr (İmran) b. Riab, 77- Mahmiyye b. Cez', 78- Ma'mer b. Abdullah, 79- Urve b. Ebi Üsâse, 80- Adiyy b. Nadle, 81- Numan b. Adiyy, 82- Âmir b. Rebia, 83- Âmir b. Rebia'nın zevcesi Leylâ Hatun, 84- Ebu Sebre b. Ebi Rühm, 85- Ebu Sebre'nin zevcesi Ümmü Külsûm Hatun, 86- Abdullah b. Mahreme, 87- Abdullah b. Süheyl, 88- Salîtb. Amr, 89- Sekran b. Amr, 90- Sekran b. Amfin zevcesi Hz. Şevde, 91- Malik b.Zem'a, 92- Malik b. Zem'a'nın zevcesi Âmire Hatun, 93- Hâtıb b. Amr, 94- Sa'd b. Havle, 95- Ebu Ubeyde b. Cerrah, 96- Süheyl b. Beyzâ, 97- Amr b. Ebi Şerh, 98- lyaz b. Züheyr, 99- Osman b. Abdi Ganm, 100- Saîd b. Abdi Kays, 101- Haris b. Abdi Kays.

  • Bölüm 44:Mülk / Yönetim Allah'ındır | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 44 MÜLK / YÖNETİM ALLAH’INDIR Son Akabe biatını müteakiben Mekke’deki müminler Medine’ye hicret etmekte ve Medine’deki İslam Devlet teşkilatı içerisindeki yerlerini almaktadırlar. Artık Hz.Muhammed’in@ de hicret ederek Makam-ı Mahmut’ta yerini alması beklenmektedir. Mekke terk edilmeden Mekke müşriklerine son mesajların da verilmesi gerekecektir. Onlara Medine’de teşekkül etmekte olan mükemmel yapıdan bahsetmek ve bütün engellemelere rağmen bu kusursuz yapının inşasına onların bakışlarını çevirmelerini sağlamak gerekmektedir. Mülk Suresinde Medine İslam Cumhuriyetinin oluşumunu göklerin yaratılmasına benzeterek anlatan Cenab-ı Mevla, kendi hakimiyetinin mükemmelliğine vurgu yapar. Surenin ilk ayetlerinde katmanlar halinde teşekkül etmiş ve hiçbir nizamsızlık bulunamayacak bu yapıyı kuran / kurduran Cenab-ı Hakk’ın çok yüce olduğu ve kendi yolundan gideceklere bol bereketler ihsan edeceği, O’nun hayır ve lütuflarının sınırsız olduğu dile getirilir. Bu sistemin çeşitli muhafızlarla koruma altına alındığı ve bu sistemi yıkmaya çalışacak şeytanların saldırı ve tecavüzlerinin şiddetle püskürtüleceği ifade edilir. Gök kubbenin mükemmel yaratılmasına değinildikten sonra onun korunması için ateş toplarının görevlendirilmesi gibi İslam Devletinin de yıkılması için müşrik şeytanların kışkırtması ile çevre kabilelerden gelecek saldırılara karşı ateş gibi küçük ordularla (seriyyelerle) korunacağına işaret edilir. Rahman ve Rahim Allah Adına 1-5- Hakimiyet elinde bulunan o yüce Allah mukaddestir, hayrı ve bereketi sınırsızdır ve O her şeye kadirdir. Hanginizin daha güzel iş ortaya koyacağınızı belirlemek için sizi denemek üzere, ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O azîzdir, gafurdur. Yedi kat göğü birbiriyle tam uyum içinde yaratan O’dur. Rahman’ın yaratmasında hiçbir nizamsızlık göremezsin. Gözünü çevir de bak! Herhangi bir kusur görebilir misin? Sonra tekrar tekrar gözünü çevir de bak, gözün bir kusur bulamadığından, eli boş ve bitkin geri döner. Biz yere en yakın semayı lambalarla / kandillerle donattık. Onları şeytanlara atılan mermiler / ateş topları yaptık. Hem onlara alevli ateş hazırladık. (Mülk Suresi 1-5) Yukarıdaki ayetlerle Cenab-ı Hakk, kainatta hakimiyetin kendisinde olduğunu ve kendisinin her şeye kadir, hayır ve bereketinin sınırsız olduğunu vurgular. Kainattaki bu tasarrufunu insanların ilişkilerinde de kullandığına işaret ederek Hz.Muhammed’in@ hareketinin Medine’de hakimiyeti tesis ettiğine vurgu vardır. Tıpkı insanların bireysel olarak yaratılış amacının kimin daha güzel eylemler ortaya koyacağını belirlemek ve bunun içinde hayatı ve ölümü yarattıysa aynı zamanda toplumlarında ölmeleri ve dirilmelerinin nedeni hangi toplumun güzel medeniyet üreteceğine belirlemek içindir. Yine Cenab-ı Hak, insanların bakışlarını gökyüzüne çevirmelerini isteyerek gök katmanlarını nasıl inşa ettiğini ve bunları nasıl idare ettiğini belirttikten sonra bunların arasındaki uyum ve nizama dikkatler çekilmektedir. Özellikle bu yaratılanların kusursuzluklarına vurgu yapılır. Kusur arayan gözlerin en ufak bir kusur bulamayacağı çok güçlü bir şekilde ifade edilir. Gökyüzündeki bu mükemmel yaratılışın benzerinin Medine’de İslam Cumhuriyeti olarak yaratıldığına işaret edilmiş olunmaktadır. Cenab-ı Hak gökyüzünde kurduğu bu mükemmel sistemin sürdürülebilir olması için bu sistemi bozmaya çalışan şeytanlara fırsat verilmediği ve çok iyi korunduğu hususu metafor olarak kullanılarak Medine’de inşa edilmekte olan İslam Devletini yıkmak isteyen şeytanlara da asla müsaade edilmeyeceğine işaret vardır. Aynı zamanda Resulü Ekrem’e ve müminlere bu konuda dikkatli olmaları ve kurulan devlet sisteminin korunması için muhafızların istihdam edilmesi yönünde bir mesaj da verilir. Cenab-ı Hak müteakip ayetlerde ise ahiretteki Cehennem tasvirlerini dile getirerek aynı zamanda aşağıdaki hususlara da işaret eder; “Mekke müşrikleri kendilerini kurtuluşa davet eden Hz.Muhammed’e@ on üç yıldır yaptıkları eziyetlerde o kadar ileri gitmişti ki artık cehennemi hak etmişlerdi. Onların yaptıkları kötülüklerin derecesini anlatmak için ‘Cehennem’in onlara azap etmek için öfkesinden çatlayacak hale geldiği’ ifade edilir. Cehennem bekçilerinin o müşriklere sordukları sorular ve müşriklerin verdikleri cevaplar ile onların bu azabı hak ettiklerinin kendi itirafları ile belgelendiğini gösterir bir diyalog da verilir. Diyalogda müşriklere azap meleklerinin kendilerine bu acı akıbet ile karşı karşıya geleceklerinin uyarısını yapan bir elçinin gelip gelmediğini sorması üzerine onların Cenab-ı Hakk’ın kendilerine Resulü Ekrem’i gönderdiğini ancak onların bu mükerrem elçiye kulak asmadıkları itirafına yer verilir. Bu tasvirlerle aynı zamanda Medine İslam Cumhuriyetinin onlara yaptıkları zulmün hesabını sormak için sabırsızlandıklarına da işaret edilmiş olunur.” 6-11- Rablerini inkâr edenlere de cehennem azabı var. Gidilecek ne kötü yerdir orası! Onlar oraya atılınca, (cehennemin) müthiş homurtusunu, kaynaya kaynaya çıkardığı uğultuyu işitirler. (Cehennem), öfkesinden neredeyse çatlayacak haldedir. Ne zaman oraya yeni bir kafile atılsa, oranın bekçileri; “Sizi uyaran bir peygamber daveti size ulaşmadı mı?” diye sorarlar. Onlar şöyle cevap verirler; “Evet, bizi uyaran oldu, ama biz onu yalancı saydık ve Rahman hiçbir vahiy indirmedi, siz besbelli bir sapıklık içindesiniz. Şayet biz gerçeği işiten ve aklını çalıştıran kimseler olsaydık, elbette bu alevli ateşe girenlerden olmazdık!” Böylece günahlarını itiraf ederler. Rahmetten uzak olsun o cehennemlikler! (Mülk Suresi 6-11) Diğer taraftan gelecekte / gaybde karşılaşılacak acı akıbet uyarısını dikkate alarak Rablerine karşı takvalı olanlar / Rablerinin emirlerine uymada titizlik gösterenlere ise bağışlama ve çok büyük mükafat verileceği bildirilerek müminlerin güzel akıbetlerine işaret edilmiştir. Bu sure ile verilmek istenen mesaj yerini bulur ve Mekke’de hala hicret etme konusunda tereddüt yaşayan insanlara Rablerinin gayb / gelecek ile ilgili vaadine itimat edenlere müjdeli mesaj verilir. Ayrıca Cenab-ı Hak kullarının söyledikleri ya da içlerinde gizledikleri yani kalplerde olanı bildiğini belirterek hicret etmekte tereddüt edenlerin ileri sürdükleri gerekçelerin sudan sebeplere dayalı olduğunu kalplerde gizledikleri şeyleri bildiğini ifade ederek onları uyarmaktadır. Bu mesaj ile onlar can evinden vurulmaktadır. 12-14- Fakat Rablerinin gaybdeki / gelecekteki vaadine göre hareket edenlere mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır. Sözünüzü ister içinizde gizleyin ister açığa vurun, hepsi birdir. Zira Allah gönüllerin künhünü / özünü dahi bilir. O yarattığı mahlûkunu hiç bilmez olur mu? O latif ve habirdir. (İlmi her şeye nüfuz eden, her şeyden haberi olan) (Mülk Suresi 12-14) İslam Cumhuriyetinin teşekkül etmesiyle Medine yurdunun / ülkesinin artık müminlerin emrine amade olduğu belirtilerek oraya hicret edilmesi / yürünmesi söylenir. Artık oradaki rızıklardan istifade edilmesi bildirilirken yeni toplumsal dirilişin Allah’a doğru / Allah’ın sistemine doğru olacağı ifade edilir. 15- Yeryüzünü / ülkeyi size emre amade kılan da O’dur. Haydi öyleyse siz de onun omuzlarında (üzerinde) yürüyün. O’nun takdir ettiği rızıklardan yiyin, istifade edin. Yeniden diriliş O’na doğru / O’na yönelik olacaktır. (Mülk Suresi 15) Medine’ye gidecek müminler toplumsal dirilişle yeni bir medeniyete doğarken Mekke’deki müşrikler ise sarsılacak ve yerin dibine geçirilecek. Dahası onlar, taş yağmuruna tutuldukları bir kasırga ile süpürülüp tarihin çöplüğüne atılacak. Cenab-ı Hak, Mekke müşriklerinin bu akıbetle karşı karşıya kaldıkları zaman bu tehditlerin ne demek olduğunu anlayacaklarını ama iş işten geçmiş olacağını aşağıdaki ayetlerde bildirir. Böylece Mekke’de kalmayı tercih ederek müşriklerle beraber olanların yerin dibine geçirilmesi, taş yağmuruna tutulması yani tarihin derinliklerine gömülmesi ve herkesin onları gittikleri yerden kovmalarına işaret edilerek akıllarını başlarına almaları öğütleniyor. 16-18- Gökyüzündekinin / Yüceler yücesi olan Allah’ın yer sallandığı zaman sizi yerin dibine geçirmesinden emin mi oldunuz? Yahut Gökyüzündekinin / Yüceler yücesi olan Allah’ın size taş yağdıran bir kasırga göndermesinden emin mi oldunuz? Fakat bu tehdidimin ne demek olduğunu yakında öğrenirsiniz! Onlardan öncekiler de (dini, peygamberleri) yalan saydılar. Ama Benim ret ve inkâr edişim, intikamım nasıl olurmuş, gördüler! (Mülk Suresi 16-18) Akabe görüşmelerinin olduğu dört yıllık süreçte Mekke’deki gelişmeleri yakından takip etmek için çevre kabilelerden saflar halinde heyetler gelmekteydi. Bu kabileler kartal, şahin, güvercin,… vb. sembollerle ifade edilen bayrakları vardı ve onlar bu sembollerle bilinmekte idi. Sadece Medine’den değil diğer bölgelerden gelen heyetler de Hz.Muhammed@ ile görüşmekteydi. Bu görüşmeler hac dönemlerinde zirve yapmaktaydı. Özellikle Medine çevresinin güvenliği yanında hicret edeceklerin yol boyunca güvenlik ve lojistik ihtiyaçlarını temin için de bu görüşmeler yapılıyordu. Bütün bu görüşmelerin sebebi Rahmaniyete dayalı ilahi egemenliğin Medine’de kurulma aşamasında olmasından kaynaklanmaktaydı. Mekkelilerin uyanmaları ve Hz.Muhammed’in@ safına geçerek hicret etmeleri için yaşanmakta olan gelişmelere bakışlarını çevirmeleri istenir. Kuşlarla sembolize edilen kabilelerin dizi dizi saflar halinde gelip Mekkelilerin tepelerinde dolanmalarının sebebinin Rahman’ın mesajından başkası olmadığı vurgulanarak ikaz edilir. Mekkelilerin ibret almaları ve uyanmaları için Rahman olan Allah’ın Rahmaniyet paradigmasına göre kurulan İslam Devletinin güçlerine karşı onları koruyacak askerlerinin / güvenlik güçlerinin kimler olduğu sorulur ve kendilerinin büyük bir aldatılma içerisinde oldukları ifade edilir. 19-20- Onlar üstlerinde saflar halinde dizilerek kanat çırpan kuşları görmüyorlar mı? Onları havada Rahman’dan başkası tutmuyor. O elbette her şeyi görür. Veya Rahman olan Allah’a karşı şu size yardım edecek askerleriniz hani kimlerdir? Doğrusu kâfirler büyük bir aldanış içindedirler. (Mülk Suresi 19-20) Medine’de teşekkül etmekte olan İslam Cumhuriyeti, Mekke’nin Şam yolu üzerindeki ticaretine izin vermeyecek olursa Mekke’nin ekonomisi çökecekti. Zira sadece doğu batı eksenindeki ticaret Mekke için yeterli olmayacaktı. Mekke’yi en önemli ticari istasyon durumuna getiren Yemen ile Şam arasındaki ticaretti. İşte bu nedenle Allah’ın hakimiyetindeki Medine İslam Cumhuriyetinin Şam ticaret yolunu kesmesi durumunda Mekke’nin karşılaşacağı kıtlığın dile getirilmesi gerekmektedir. Cenab-ı Hak, bu durumu gündeme getirerek Mekke halkını akıllarını başlarına almaları konusunda uyarmasına rağmen onların umursamaz bir tavır içinde olduklarını ifade eden ayetlerini inzal eder. Bu ayetlerde onları düşünmeye davet ederek müşrik önderlerinin beyinsizce hareket ettiklerini, adeta yüzükoyun süründüklerini belirtir. Dahası bu gidişatla onların yollarının çıkmaz sokak olduğunu ifade eder. Hz.Muhammed’in@ ise ilahi rehberlik sayesinde dosdoğru yolda hareket ettiğini ve hedefine kolaylıkla ulaşacağını belirtir. 21-22- Peki, Allah rızkınızı kesecek olursa, sizi kim rızıklandıracak? Doğrusu, onlar azgınlık ve nefret içinde direnmektedirler. Düşünün bir; Yüzükoyun kapanıp yerde sürünen mi doğru yoldadır / varılacak yere daha kolayca ulaşır, yoksa dümdüz yolda düzgün şekilde yürüyen mi? (Mülk Suresi 21-22) Cenab-ı Hak, kullarını yaratan, onlara gözler, gönüller ve duyu organları veren olmasına rağmen kullarının kendisine yönelmemesinden şikayet eder ve elçisi vasıtasıyla onları kendisine yönelmeye davet eder. Onlara verdiği duyu organlarını kullanmalarını yani gözlerini açmalarını, kafalarını çalıştırmalarını, kalplerini yumuşatmalarını ve mesajlarına kulak vermelerini ister. Çünkü gidişatları iyi değildir. Bu gidişle yaptıklarının hesabını veremeyecekleri bir sürece doğru yol almakta olduklarını ve bu hesaptan kaçamayacaklarını ifade eder. Onlar hem bu dünya da İslam Cumhuriyetine karşı yenilip hesap verecekleri hem de ahirette Yüce Divanda hesap verecekleri konusunda uyarır. Fakat onlar bu uyarıyı da kulak ardı ederler ve tehdit edildikleri hesap vaktinin ne zaman olacağını alaycı bir şekilde sorarlar. Aslında onların bu soruları cevap almak için değildir. Onlar kendilerini çok güçlü gördükleri için yeni kurulan Medine İslam Cumhuriyetinin kendilerini asla yenemeyeceğini ve dolayısıyla yaptıklarından kimsenin hesap soramayacağı düşüncesinden kaynaklanmaktaydı. Cenab-ı Hak ise elçisine onların sorusuna cevap olarak bu hesaplaşma gününün zamanını ancak kendisinin bildiğini söylemesini emreder. Ama bu yıkım azabının ve hesaplaşmanın eninde sonunda geleceğini ve geldikten sonra “işte sorduğunuz sorunun cevabı” şeklinde yaşayarak göreceklerini ifade buyurur. 23-27-De ki; “Sizi yaratan ve size kulaklar, gözler ve gönüller veren O’dur. Sizin şükrünüz ne de az! Sizi yeryüzünde üretip türeten O’dur. Ve sonunda O’nun huzurunda toplanacaksınız.” Onlar ise; “Eğer doğru söylüyorsanız, bu vaat (yıkım azabı / inkılap) ne zaman? De ki; “Bunu yalnız Allah bilir. Ben ise sadece açık ve kesin bir tarzda uyarırım.” O yıkım azabı başlarına gelince inkâr edenlerin kederden yüzleri kararır. Kendilerine; “İşte sizin isteyip durduğunuz şey budur!” denilir. (Mülk Suresi 23-27) Cenab-ı Hak onları bir hususta daha düşünmeye çağırır. Ama bu çağrısında onları kendi nefisleri ile baş başa bırakacak bir yol izler. Şöyle ki bu mücadelede o müşriklerin kavim rekabeti alışkanlıkları nedeniyle Hz.Muhammed@ ve yandaşları ile sürekli bir rekabet halinde olmalarını bir kenara koyarak düşünmelerini sağlar. Diyelim ki Resulullah@ bu mücadelesinde yenildi. O takdirde müşrikler günahkâr ve azgınlıklarından dolayı azap göreceklerini kendilerinin gayet iyi bildiklerini ifade eder. Cenab-ı Hak, işte bu azaptan nasıl kurtulacaklarını onlara sormalarını ister. Hz.Muhammed’in@ zafer kazanması halinde ise zaten onların yıkım azabı ile yüzyüze gelecekleri çok açıktır ve o takdirde de onların hiç şansları yoktur. Fakat onların davet edildikleri sistemin sahibi Allah, çok Rahmandır. Bu sistemin temel paradigması O’nun Rahmaniyetidir. Dolayısıyla tez elden gidilen yanlış yoldan dönülecek olursa bağışlanacaklar ve azaba uğramayacakları gibi rahmete nail olacaklardır. Aksi takdirde yanlış yaptıklarını yaşayarak göreceklerdir. 28-29- De ki; “Allah beni ve beraberimdeki müminleri, bu işimizde başarısız kılıp helâk edebilir, ya da merhamet edip zafer ihsan edebilir, bu O’nun bileceği iş, Fakat söyleyin bakalım siz kâfirleri o acı azaptan kim kurtarır?” De ki; “Sizi imana dâvet ettiğimiz İlah, RAHMANDIR. Biz O’na iman ettik. O’na tevekkül ettik. Siz kimin apaçık bir yanlışlık içinde olduğunu yakında öğrenirsiniz. (Mülk Suresi 28-29) Cenab-ı Hak surenin sonunda Mekkelilerin Hz.Muhammed’i@ dolayısıyla Diriliş / Hayat kaynaklarını kaybetmek üzere olduklarını bir metaforla anlatır; “Nasıl ki Rahman olan Allah sizlere merhamet ediyor ve sizlerin en hayati ihtiyacınız olan suyu ihsan ediyorsa aynı ölçüde önemli diğer bir ihtiyacınız olan sosyal alanın düzenlenmesi konusundaki ihtiyacınızı da gidermek için sizlere talimatlarını / ilahi öğretilerini gönderiyor. Ama sizin bu yaptıklarınız dolayısıyla O sizin suyunuzu yerin dibine çekerek kaynaklarınızı kurutması misalindeki gibi ilahi öğretinin taşıyıcısı Mekke’den hicret edip Medine’ye gidecek olursa o takdirde size yol gösterecek hayat damarlarınız kurumuş olacak. Bir daha size yol gösterici rehberi de bulamayacaksınız. Vakit varken gelin Resulü Ekrem’e katılın ki dirilesiniz.” 30- De ki: “Söyleyin bana; şayet suyunuz çekilir, yerin dibine giderse, o akan tatlı suyu, kim getirebilir size?” (Mülk Suresi 30)

  • uyuyan hücreler | Allahın Rehberliği

    Uyuyan Hücreler Bir zamanlar Huzuristan adı verilen bir cumhuriyet vardı. Bu topraklarda bir zamanlar umut dolu sokakların üzerinden karanlık rüzgârlar esmeye başlamıştı. Ülkede sessizce bir çöküş başlarken, bu karanlığı fark edebilen az sayıda insan vardı. Bu nadir insanlar arasında Recep, hukukun susmayan sesi, Seçkin, doğruyu yazmaktan şaşmayan bir gazeteci, Umut, halkın sofrasını dert edinen bir iktisatçı, Mesut, vicdan inşa eden bir eğitimci, Abdullah, emek savunucusu bir sanayici, Betül, kadınlar ve çocuk hakları savunucusu, Bülent ise yoksulların doktoruydu. Bu yedi cesur insan, Meclis kürsülerinden, gazete sayfalarından, dernek salonlarından haykırdı: "Durun, gidilen yol felaketle sonlanacak!" Ancak sesleri ya susturuldu ya da alayla karşılandı. İktidar, bu uyarıları tehditle, sürgünle, hapisle ve işkenceyle bastırmaya çalıştı. Halk ise büyüleyici yalanlarla sarhoş edilmişti; zalimlerin alkışlarına eşlik etti. Fakat onların pes etmeye hiç niyetleri yoktu. Görünmez duvarlara çarpan her hamlelerinden sonra, içten içe büyüyen bir karar verdiler. Bir akşam vakti, Recep dar bir odada dostlarını topladı. Perde kapalı, kapı kilitliydi. Dışarıda karanlık hâkimdi; içeride umut fısıltısı. Recep, derin bir nefes aldı ve arkadaşlarının gözlerine bakarak söze başladı: “Arkadaşlar,” dedi, sesi kararlı ve sakindi, “iktidarın yanlış politikaları memleketi uçuruma sürüklüyor. Samimi uyarılarımıza karşılık tehdit, hapis ve işkencelerle susturulduk. Halk ise, gerçeği duymadı. Şu anda elimizde kalan tek silah sabırdır. Ashab-ı Kehf gibi, bir süre görünmezliğe çekilelim. Halkımızın gerçeği kendi gözleriyle göreceği güne kadar çalışalım, öğrenelim, donanalım. Şehirlerin unutulmuş köşelerine, kenar mahallelere çekilelim. Sessiz ve derinden eğitim faaliyetleri yürütelim. Hakikati, kulaktan kulağa taşıyan uyuyan hücreler olalım. Bugün geri çekiliyoruz, evet… Ama bu, kaçmak değil, büyümek için toprağa gömülen bir tohum gibi sabırla beklemek olacak.” Recep’in sözleri odada ağır bir sessizlik yarattı. Sonra, göz göze gelen yedi dost, başlarını birer birer sallayarak bu sessiz ve derin mücadeleye “evet” dediler. Recep’in önerisine uyan bu yiğit gençler sessizce ortadan kayboldu. Ashab-ı Kehf gibi mağaralarına dağılıp uyuyan hücreler oldular. Kimisi eski mahallelere sığındı, kimisi unutulmuş kasabalarda izini kaybettirdi. Göze batmadan yaşadılar; küçük esnaf oldular, öğretmen oldular, sokak doktorları oldular. Onlar artık **"Uyuyanlar"**dı. Fakat uykuda değillerdi. Toprağa gömülmüş tohumlar gibi zamanını bekliyorlardı. Karanlık çağın yasaklı kelimeleri olan hakikat, adalet, merhamet ve hesap günü gibi kavramları kulaktan kulağa fısıldadılar. Bazen bir çay ocağında bir nasihat gibi, bazen bir çocuk hikâyesinde bir kıssa gibi, bazen bir dost sohbetinde bir atasözü gibi… Geleceğin kadrolarını sabırla eğittiler. Bir eğitim buluşmasında, gençlerden biri Mesut’a heyecanla sordu: “Üstadım, bazen ne yapacağımızı bilemiyoruz. Doğruyla yanlışı nasıl ayırt edeceğiz?” Mesut, bir duvara yaslanmış, sessizce gülümsedi. Sonra ağır ağır konuştu: “Evlatlarım,” dedi, “Güneşi düşünün. Işık varsa, yol bellidir. Ama ışık yoksa, gözün ne kadar keskin olursa olsun, gerçeği göremezsin. Bizim güneşimiz kutsal metinlerdir. O ışıkta yürürsek, adımlarımız doğruya varır." Gençler, Mesut’un sözlerini kalplerine kazıdı. O günden sonra, karar anlarında hep birbirlerine hatırlattılar: “Güneşi görmeden adım atma.” Adımlarını atarken geniş bir boşluktaymış gibi özgür, kararlarını verirken serbest, ama yönlerini bulurken kutsal ışığa muhtaçtılar. Biliyorlardı ki, sadece kutsal metinlerin gösterdiği yolda yürüyenler, karanlığa teslim olmazdı. Bilinçli bir sabırla, karanlığı yaran bir şafak vakti için hazırlık yapıyorlardı. Önce küçük gruplar şeklinde toplantılar yapıyorlardı, zamanla halktan geniş katılımlı eğitim toplantıları yapmaya başladılar. Bu şekilde uzun zaman geçti. Ülke karanlığın en koyusuna gömüldü. Büyük bir çöküş başladı. Rejim çatırdarken, sessizce örgütlenen bu hareket bir anda sahneye çıktı. Tıpkı Ashab-ı Kehf’in uykusundan uyanıp başka bir çağda gözlerini açması gibi, halk da o sabah yeni bir güne uyandı. Zira Recep ve arkadaşları yetiştirdikleri kadrolarla mağaralarından çıkıp açık propaganda faaliyetine başladılar. Rejimin askerlerine yakalanacak olurlarsa öldürüleceklerini ya da hapsedileceklerini biliyorlardı. İçinde yaşadıkları krizin daha önce kendilerini uyarmaya çalıştıkları ama bir türlü anlatamadıkları yanlış politikanın sonucu olduğunu şimdi çok ivedi olarak halka göstermeleri gerekiyordu. Kendi oluşturdukları sosyal medya kanallarından kırk yıl öncesinin parası ile güncelde kullanılan paraları kıyasladılar. Böylece halk aldatıldığını, yoksullaştığını gördü. Öfke dalga dalga yayıldı. Uyuyan hücrelerin propagandaları halkı harekete geçirdi. Halk hareketi beklenmedik bir hızla büyüdü. Yıllardır umutsuz olanlar ayağa kalktı. Bir zamanlar susturulan sesler, tarihin en yüksek yankısına dönüştü. Rejim medyası ise bu hareketi küçümsemeye çalıştı. “Uyuyan hücre kadroları üç, beş kişiyi geçmez….Savundukları politikanın üzerinden çok zaman geçti. Bu politikanın günümüzde hiçbir geçerliliği olamaz. Başarma şansları yok,” dediler. Hareketi karikatürize edip etkisizleştirmeye çalıştılar. Onları tarihin mezarına gömeceklerini ve üzerlerine anıtsal bir kitabe dikeceklerini söyleyerek alay ettiler. Ama yanıldılar. Uyuyan hücreler çoktan uyanmıştı. Uzun yıllar süren eğitimden geçmişlerdi. Örgütlü ve bilinçliydiler. Yaptıkları propaganda halk üzerinde etkisini gösterdi. Halk artık rejimin yalanlarına kanmıyordu. Recep öncülüğünde, büyük mitingler yapıldı. Polis, asker, memurlar halkın safına geçti. Devlet başkanı, hükümet üst düzey kadrolarıyla birlikte yurt dışına kaçtı. Kırk yıllık zulüm rejimi devrildi. Zafer kazanılmıştı. Halk meydanlarda günlerce zaferi coşkuyla kutladı. Recep, yeni yönetimin esaslarını ilan etti: Merhamet, adalet, paylaşım, hesap verilebilirlik, kardeşlik ve güven. Tıpkı Ashab-ı Kehf’in ardından inşa edilen mescid gibi, bu ilkeler üzerine yeni kurumlar kuruldu. Ülke topyekün bir diriliş yaşadı.

  • Bölüm 11:Mücadelenin Tarihsel Kökleri | Allahın Rehberliği

    Mücadelenin Tarihsel Kökleri BÖLÜM 11 MÜCADELENİN TARİHSEL KÖKLERİ Mekke müşriklerinin Hz. Muhammed’in @ tevhid hareketini kontrol altına almak için şimdiye kadar uyguladığı baskı ve şiddet politikasına boykotu da ekleyerek devam edeceği artık görülmektedir. Cenab-ı Hak ise baskı ve boykota karşı Mekke müşriklerinin uyarılmaları için elçisine helak olmuş altı kavmin ve onlara gönderilmiş peygamberlerin kıssaları üzerinden bir konuşma yapmasını emreder. Hz. Muhammed’in @ yapacağı konuşma Şuara suresinin bundan sonraki bölümlerini okumak şeklinde olacaktır. O’nun bu nutkunda kendisinin Mekke’de yapmış olduğu mücadelesinin sırasıyla Hz. İbrahim @, Hz. Nuh @, Hz. Hud @, Hz. Salih @, Hz. Lut @, Hz. Şuayb @ peygamberlerin mücadeleleriyle benzer yönleri ele alınmıştır. O, Kabe’de surenin bu kısımlarını okuyarak bahsi geçen peygamberlerin kıssaları üzerinden kendi mücadelesini anlatmış olacaktır. Daha sonra bu sure metni dilden dile dolaşacak ve Hz. Muhammed’in @ Mekke’deki mücadelesi çevre kabile ve ülkelerdeki insanların gündemine oturacaktır. Her ülke ve kabiledeki insanların iyi bildikleri ve etkilendikleri peygamber farklı farklıdır. Bir ülkede / kabilede Hz. İbrahim ön plana çıkarken diğer ülkede Hz. Nuh daha iyi bilinir, başka bir ülkede Hz. Lut diğerlerine göre daha meşhurdur. Hangi ülkede hangi peygamber yaşadıysa o ülkenin insanları o peygamberi kendine daha yakın görür. Bu nedenle Hz. Muhammed’in yapacağı konuşma / okuyacağı metinde geçecek peygamberlerin kıssalarından kabileler kendilerine en yakın gördükleri peygamberle Hz. Muhammed @ arasında bir ünsiyet kuracaklar ve mücadelesini desteklemek isteyeceklerdir. Ayrıca Hz. Muhammed @ ilahi vahiyle kendisine bildirilen bu kıssalara konu kavimlerin istisnasız hepsinin helak edilmiş olmasından ders alınmasını ve Mekkelilerin de ayaklarını denk almalarını, bu işin şakasının olmadığını, müminlere boykot yapacak olurlarsa sonlarının felaket olacağı ihbarını yapmıştır. Hz. Muhammed @ bu hitabetinde kendi kabilesine yönelik mesajlar da vermiştir ve onlara kendisini korumaları gerektiği hususunun altını çizmiş ve önemine işaret etmiştir. 11.1. Mekke’deki Mücadelenin Hz. İbrahim’e@ Benzeyen Yönü Hz. Muhammed’in @ Mekkeli müşriklere okuduğu Şuara suresinin bu kısmı ilk önce Hz. İbrahim’in @ mücadesinden yola çıkarak Mekke müşriklerinin de tıpkı Hz. İbrahim’in @ kavmi ile benzerliğine atıfta bulunarak kıssaları anlatmaya başlar. 69- Onlara İbrahim’in başından geçenleri de anlat! (Şuara Suresi 69) Hz. Muhammed’de @ tıpkı Hz. İbrahim @ gibi müşriklere şirk sistemlerinin dayandığı putların / değerlerin / ilkelerin batıl, boş, donmuş, hiçbir faydası ve zararı olmayan şeyler olduğunu ikrar ettirir. Onların bu sistemin doğruluğunu akıl terazisine göre değil de atalarından / eskiden beri böyle uygulana gelen olmasına bağladıklarını ortaya koyarak konuya başlangıç yapar. 70-74- Hani bir zamanlar o, babasına ve kavmine “Siz neye kulluk ediyorsunuz?” demişti. Onlar da “Birtakım putlara kulluk ediyoruz. Dahası onlara tapmaya da devam edeceğiz!” dediler. O (İbrahim) “Yalvarıp yakardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı veya size fayda veriyorlar mı yahut zarar veriyorlar mı?” dedi. Onlar “Hayır! Ama, atalarımızı böyle bir uygulama içinde bulduk.” dediler. (Şuara Suresi 70-74) Daha sonra ise uyguladıkları sistem ve değerler üzerinde niçin biraz düşünmedikleri konusunda Mekke müşrikleri sorgulanır. 75–76- O (İbrahim) “Peki, siz ve en eski babalarınızın tapmış olduğu şeyler hakkında biraz olsun düşünmediniz mi?” (Şuara Suresi 75-76) Mekke müşrikleri her kabilenin bir tanrısı şeklinde tasarlanan şirk sistemi ve ideolojisi üzerinde biraz düşünselerdi o zaman bu şirk ideolojisinin toplulukları ne hale getirdiğini anlarlar ve onlara düşman olurlardı. Halbuki ‘Alemlerin Rabbi’ paradigmasına dayalı tevhidi dünya görüşü toplumları yükseltir, refaha erdirir, huzur ve barış getirir ve haksızlıkları önler. Çünkü bütün insanları yaratan, rızık veren, hayatını sürdürmesi için ihtiyaçlarını karşılayan, hastalandığında şifa veren, toplumsal sorunlarının çözüm yollarını gösteren Alemlerin Rabbi insanların yegâne dostu, sevgilisi ve rabbidir. 77-80- “İşte onlar benim düşmanımdır, ancak âlemlerin Rabbi başka.” “O’dur beni yaratan ve hayat imkânlarını veren, maddeten ve mânen yol gösteren.” “O’dur beni doyuran, O’dur beni içiren.” “Hastalandığımda O’dur bana şifa veren.” (Şuara Suresi 77-80) Alemlerin Rabbidir insanları öldürecek olan ve sonra diriltecek olan. Yaşadığımız hayatın hesabını soracak olan da O’dur. Yaptığımız hata, kusur ve günahları bağışlamasını umacağımız makam da O’dur. 81-82- “O’dur beni öldürecek ve sonra da diriltecek olan.” “Büyük hesap günü günahlarımı bağışlayacağını umduğum da O’dur.” (Şuara Suresi 81-82) Hz. Muhammed’in @ ve müminlerin çabasının da tıpkı Hz. İbrahim @ gibi iyi kullar arasına girmek, erdemli insanlardan olmak, hikmetli insanlardan olup gelecek nesillere iyi bir nam bırakmak, dünyada ve ahirette nimet cennetlerine mirasçı olmayı arzulamaktan başka hedeflerinin olmadığıdır. 83-85- Ya Rabbi! Bana hikmet ver ve beni iyi kulların arasına kat! Gelecek nesiller içinde iyi nam bırakmayı, hayırla anılmayı nasib eyle bana. Naim cennetlerinin mirasçılarından kıl beni ya Rabbi. (Şuara Suresi 81-82) Cenab-ı Hak, elçisinin yapacağı konuşmaya yine Hz. İbrahim @ kıssası üzerinden şöyle devam etmesini inzal eder. “Kendisinin getirdiği bu mesajla kavminin / atalarının / büyüklerinin kötülüğünü değil bilakis onların iyiliğini istediğini Hz. İbrahim’in @ ‘yolunu şaşıran babamı da affet’ duasıyla ifade etmesi istenir.” 86 – Babamı da affet. Zira o yolunu şaşıranlar arasında. (Şuara Suresi 86) Hz. Muhammed’in@ konuşmasında hesap günü hiçbir mal-mülk, evlat ve maddi zenginliğin fayda vermeyeceğini, ancak selim bir kalbin fayda sağlayacağının bildirilmesi istenir. O selim bir gönül ile peygamberimizin getirdiği dünya görüşüne bağlanan muttakiler bu dünyada cennet gibi bir yaşama doğru sevk edilmektedirler. Ahirette de cennet onlara yaklaştırılır. 87-90- İnsanların diriltilip bir araya toplandığı mahşer günü rüsvay eyleme beni ya Rabbi. O gün ki ne mal ne mülk ne evlat insana fayda eder. O gün insana fayda sağlayan tek şey, Allah’a teslim ettiği selim bir gönül olur. O gün cennet muttakilere yaklaştırılır. (Şuara Suresi 87-90) Diğer taraftan Mekke’nin müşrik azgın ve zorbalarını da gelecekte cehennem gibi bir yaşam beklediğinin bildirilmesi istenir. Böylece onların iktidarlarını kaybedecekleri ve geleceklerinin cehenneme çevrileceğini korkusu ile yaşamaları sağlanır. Dahası o azgınlara ve onlara yol gösteren Ebu Cehil gibi iblislere hesap / hesaplaşma gününde asla merhamet edilmeyeceği, kimsenin onlara şefaat, torpil, yardım ve destek veremeyeceği bildirilir. Onlar bu duruma düşmelerinin müsebbibi konusunda birbirlerini suçlayacaklar ve öylesine pişman olacaklar ki tekrar başa dönüp Hz. Muhammed’in@ takipçilerinden olmayı isteyecekler. Onların bu pozisyonları ahirette de aynı şekilde olacaktır. Bunlar bildirildikten sonra Mekke müşriklerinin tümüne birden ibret almaya çağrı yapılır ancak Mekke toplumunun çok azı bunlardan ibret aldıkları bildirilir. Fakat Hz. İbrahim @ kıssası ile verilen bu dersin sonunda bir tehdit yapılması istenir ki; “Allah (c.c) mutlak galip ve geniş merhamet sahibi olması üzerinden tevhidi hareketin eninde sonunda mutlaka galip geleceği, şirk / zulüm sisteminin mutlaka yıkılacağı, fırsat varken O’nun affına sığınarak tevbe edip tevhidi dünya görüşüne girilmesi gerektiği bildirilir.” 91-104- O gün cehennem azgınlara gösterilir. Ve onlara: “Nerede o, Allah’tan başka taptıklarınız? Size yardım edebiliyorlar mı, kendilerini olsun kurtarabiliyorlar mı?” denilir. Arkasından onlar da o azgınlar da ve topyekûn İblis ordusu da cehenneme fırlatılır. Orada birbirleriyle çekişirken şöyle derler “Vallahi de tallahi de biz besbelli bir sapıklık içinde imişiz!” “Çünkü biz sizi Rabbülâlemin ile bir tutuyorduk. Ama bizi saptıranlar da yalnızca o mücrimler oldu. “Şimdi artık ne şefaatçimiz var bizim ne candan bir dostumuz!” “Ah! Ne olurdu, imkân olsa da dünyaya bir dönsek ve müminlerden olsaydık!” Elbette bunda alınacak ibret vardır. Fakat onların ekserisi ibret alıp da iman etmezler. Oysa senin Rabbin aziz ve rahîmdir (mutlak galiptir, geniş merhamet sahibidir). (Şuara Suresi 91-104) 11.2. Mekke’deki Mücadelenin Hz. Nuh’a @ Benzeyen Yönü Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’e@ konuşmasının bu bölümünde kendi mücadelesi ile Hz. Nuh’un mücadelesi arasında bir paralellik olduğundan yola çıkarak onun Mekke müşriklerine şöyle dediğini belirtir; “Tıpkı Hz. Nuh’un kendi kabilesince yalanlanması gibi beni neden inkâr ediyorsunuz? Bakın ben sizin en güvenilir / el emin kardeşlerinizden değil miyim.? Artık bana isyan etmeyi bırakın ve getirdiğim tevhidi dünya görüşünü inkâr ederek Allah’a karşı gelmeyin! Bunun için sizden herhangi bir maddi karşılık da beklemiyorum! Bu işten benim herhangi bir çıkarım yok! Ben bu hizmetimin karşılığını Alemlerin Rabbinden bekliyorum.” 105-110- Nuh’un halkı da gönderilen resulleri yalancı saydı. Kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: “İnkâr ve isyandan sakınmayacak mısınız? Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Bu nedenle, Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin! Hem bunun için sizden dünyevî bir karşılık da beklemiyorum; hak ettiğim karşılığı vermek âlemlerin Rabbinden başkasına düşmez. Haydi öyleyse! Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin!” (Şuara Suresi 105-110) Hz. Muhammed’in @ bu çağrısına karşılık Mekke müşriklerinin elitleri şöyle cevap vermişlerdi: “Senin safına geçenler kabilemizin / toplumumuzun en aşağı, bayağı, sefil ve ayak takımından olan insanlardır. Biz onlarla basıl bir araya geleceğiz? Bizler onlarla hem hukuk hem siyasi ve hem de sosyal alanda nasıl aynı muameleye tabi tutulabiliriz? Bizler üstünüz. Bizlerle onları aynı statüde kabul eden bir sistemi kabul edeceğimizi mi zannediyorsun? Ayrıca o alt tabaka insanların senin safına katılmalarının esas sebebi onların bizim mal- mülk ve makamımızda gözleri oldukları içindir. Onlar gerçekte erdemli değildirler. Onlar sırf seni ve getirdiğin tevhidi dünya görüşünü amaçlarına ulaşmak için kullanmaktadırlar.” 111 – “A!” dediler, “Seni izleyenler, toplumun en aşağısındakiler olduğuna göre sana inanmamızı nasıl beklersin?” (Şuara Suresi 111) Hz. Muhammed @ ise Mekke müşrik kodamanlarının ileri sürdükleri gerekçelerine karşılık; “Tevhidi dünya görüşüne inanan müminlerin kalplerini okuyamam, niçin beni destekledikleri konusundaki niyetlerini nasıl sorgularım? Biraz derinlikli düşünürseniz böyle bir gerekçeyle onları nasıl yanımdan kovabilirim? Şayet onlar sizin iddia ettiğiniz gibi kötü niyetle beni destekliyorlarsa o takdirde onların hesabı Allah’a aittir. Böyle saçma niyet okumalarla onları yanımdan kovamam!” 112-115- Nuh: “Onların daha önce ne yaptıkları hakkında bilgim yoktur. Sizin azıcık bir şuurunuz olsaydı bilirdiniz ki onların hesabı ancak Rabbime aittir” dedi. “Ben iman edenleri asla kovamam. Ben sadece açıkça uyaran bir elçiyim.” (Şuara Suresi 112-115) Hz. Muhammed’in @ verdiği bu cevap üzerine Mekke müşrikleri ise; “Ya bu davadan vazgeç! Ya da akıbetin çok kötü olacak, öldürülecek, tecrit / boykot edileceksin veya Mekke’den sürüleceksin (taşlama metaforu)” tehdidinde bulunmuşlardı. 116 – Onlar: “Nuh! Bizi dinle! Eğer bu davandan vazgeçmezsen, mutlaka taşa tutulacaksın!” dediler. (Şuara Suresi 116) Bunun üzerine Hz. Muhammed @ onlara şunları söylemişti; “Sizin beni inkâr edişinizi rabbime şikâyet edeceğim ve her iki taraf arasında O’nun hüküm vermesini isteyeceğim. Benim safımda olan müminleri kurtarması için de O’na yalvaracağım. Rabbim tıpkı Hz. Nuh @ ve bağlılarını nasıl kurtardıysa bana iman edenleri de eninde sonunda mutlaka kurtaracak ve tevhit toplumunu inşa edecek (dolu gemi ile kurtulma temsili ile anlatılır) tevhidi dünya görüşünü inkâr eden sizlerin şirk sisteminizi yıkacak ve boğulup yok olacaksınız. Fakat sizler geçmiş tarihten ders almıyorsunuz. Cenab-ı Hak, bunu mutlaka gerçekleştirecektir. Gelin, fırsat varken dönün ki O’nun affediciliğinden yararlanın.” 117-122 – Nûh: “Ya Rabbi!” dedi, “halkım beni yalancı saydı. Artık benimle onlar arasındaki hükmünü Sen ver, beni ve beraberimdeki müminleri Sen kurtar ya Rabbi!” Bunun üzerine Biz de onu ve yanındakileri o yükle dolu gemi içinde kurtardık. Arkasından geride kalanları da suda boğduk. Elbette bunda alınacak ibret var, fakat onların ekserisi ders alıp da iman etmezler. Oysa Senin Rabbin aziz ve rahimdir (mutlak galiptir, geniş merhamet sahibidir). (Şuara Suresi 117-122) 11.3. Mekke’deki Mücadelenin Hz. Hud’a @ Benzeyen Yönü Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’den @ Mekke müşrikleri ile yaptığı mücadeleyi Hz. Hud’un @ mücadelesi örnekliğiyle şöyle anlatmasını ister; “Tıpkı Hz. Hud’un @ kendi kabilesince yalanlanması gibi beni neden inkâr ediyorsunuz? Bakın ben sizin en güvenilir / el emin fertlerinizden değil miyim.? Bana isyan etmeyi bırakın ve getirdiğim tevhidi dünya görüşünü inkâr ederek Allah’a karşı gelmeyin! Bunun için sizden herhangi bir maddi karşılık da beklemiyorum! Bu işten benim herhangi bir çıkarım yok! Ben bu hizmetimin karşılığını Alemlerin Rabbinden bekliyorum.” 123-127- Âd halkı da resulleri yalancı saydı. Kardeşleri Hud onlara şöyle dedi: “İnkâr ve isyandan sakınmayacak mısınız? Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Bu nedenle, Allah'a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin! Buna karşılık sizden hiçbir dünyevi karşılık istemiyorum. Benim hakkettiğim karşılığı vermek alemlerin Rabbinden başkasına düşmez.” (Şuara Suresi 123-127) Hz. Muhammed @ Mekke müşrik kodamanlarına karşı yaptığı söylevini şöyle devam ettirir; “Sizler sahip olduğunuz zenginlik sebebiyle kendinizi öylesine büyük görüyorsunuz ki yüksek tepelere anıtlar ve tapınaklar inşa ediyorsunuz. Kendinizi ölümsüz kılmak istiyorsunuz. Gözünüz sürekli yükseklerde. Sanki hiç ölmeyecekmişsiniz gibi çok muhkem malikaneler inşa ediyorsunuz. Yine sahip olduğunuz malikaneler, mal ve mülkler nedeniyle kendinizi öylesine büyük ve seçkin görüyorsunuz ki kendinizi hukukun üstünde görüyorsunuz ve zayıfların haklarına tecavüz etmeyi kendiniz için meşru görüyorsunuz. Başkasının hakkını tecavüzde hiçbir sınır tanımıyorsunuz ve zorbaca davranıyorsunuz. Bu nedenle sahip olduğunuz bunca nimet, mal-mülk ve serveti kaybettirecek toplumsal bir devrimin / yıkımın Cenab-ı Hakk’tan bir azap olarak geleceğinden endişe ediyorum.” 128-135- “Her tepede cehalet eseri, anıtlar, tapınaklar mı yükselteceksiniz” “Ve sonsuza kadar yaşayacağınız kuruntusuyla, sapasağlam malikaneler mi edineceksiniz?” “Ve (başkalarının hukukuna) el uzattığınız zaman, hiçbir sınır tanımadan, hep böyle zorbalık mı yapacaksınız?” “Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin.” “Size bildiğiniz bunca nimetleri veren, size davarlar ve evlatlar ihsan eden, bağ ve bahçeler, pınarlar lütfeden o Rabbinize karşı gelmekten sakının. Müthiş bir günün azabının tepenize ineceğinden, gerçekten endişe ediyorum!” (Şuara Suresi 128-135) Mekke müşrik zorbaları ise Hz. Muhammed’e@ şöyle cevap vermişlerdi; “Bizler toplumdaki zayıf, kimsesiz ve yoksullardan farklıyız. Onlar gibi değiliz. Toplumun alt kademesindeki zayıfların, güçsüzlerin bize karşı hakları olduğu iddia edilemez. Onlar fakir ve yoksul olmakla zaten ezilmeyi, horlanmayı hak etmişlerdir. Kabile anlayışı içerisinde kim güçlü ise onun hakkı-hukuku vardır. Allah bizi sevdiği için bize mal mülk vermiştir. Ama fakir ve yoksul kesim ise Allah’ın sevmediği kimselerdir. Çünkü Allah nimetlerini onlardan esirgemiştir. Allah onları sevmiş olsaydı nimetlerini onlardan esirgemezdi. Bu nedenle mevcut uygulamalarımızın toplumu yok oluşa götüreceğine ilişkin iddianızı bir türlü anlayamıyoruz. Çünkü bu tür toplumsal yapılanmalar ve bu tür uygulamalar çok eski tarihlerden beri uygulana gelmiştir. Bu çok normal bir şeydir ve bundan dolayı şirk sistemimizin çökeceği iddianız tamamen yanlıştır, hayatın gerçekliği ile örtüşmemektedir. Yani bizim sistemimizin çökmesi ve iktidardan olmamız söz konusu olamaz.” 136-140- “Sen” dediler, “Ha böyle nasihat etmiş, ha etmemişsin, bize göre hepsi bir. Bizim tuttuğumuz yol, önceki atalarımızın sürüp gelen âdetlerinden başka bir şey değildir. Biz bundan ötürü de cezalandırılacak değiliz!” Neticede onu yalancı saydılar, Biz de onları imha ettik. Elbette bunda, alınacak ibret var, fakat onların ekserisi ibret alıp da iman etmezler. Oysa Senin Rabbin aziz ve rahimdir (mutlak galiptir, geniş merhamet sahibidir). (Şuara suresi 136-140) 11.4. Mekke’deki Mücadelenin Hz. Salih’e @ Benzeyen Yönü Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’den @ Mekke müşrikleri ile yaptığı mücadeleyi anlatmaya Hz. Salih’in mücadelesi örnekliğiyle devam etmesini ister. Diğer peygamber örneklerinde olduğu gibi yine kendisinin güvenilir bir şahsiyet olduğunu, bu hizmetine karşılık herhangi bir maddi menfaat beklentisi içerisinde olmadığını ve kendisine uymaları gerektiğini tekrar ettikten sonra Hz. Muhammed @ onlara şöyle seslenmiştir; “Sahip olduğunuz zenginlik ve makam nedeniyle kendinizi toplumun diğer katmanlarına karşı üstün insanlar olduğunuz vehimine kapılarak fesat çıkarmayın! Böyle tavır ve davranışlarla toplumdaki düzeni bozmayın! Ekonomik üstünlüğünüzü topluma faydalı olmak, topluma huzuru / selameti / barışı getirmek, toplumda güvenliği tesis etmek ve toplumsal düzeni sağlamak için kullanmanız gerekirken, tersine onları toplumda fesat aracı olarak kullanıyorsunuz! Hiç sanmayın ki sahip olduğunuz bu mal, mülk, servet ve makamlar ilelebet devam edecek ve hiç elinizden alınmayacak. Şirk sistemi devam edecek olursa Cenab-ı Hakk’ın koyduğu sosyolojik kural gereği bunlar bir gün elinizden elbette çıkacak. Makam ve statülerinizi sahibinin hizmetinde yani Allah için (dolayısıyla millet için) kullanmadığınız takdirde yıkılışınız kaçınılmazdır. Ebu Cehil gibi haddi aşan azgınların kışkırtmalarına aldanmayın!” 141-152- Semud halkı da resulleri yalancı saydı. Kardeşleri Salih onlara şöyle dedi: “İnkâr ve isyandan sakınmayacak mısınız? Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Bu nedenle, Allah'a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin! Üstelik, ben sizden herhangi bir karşılık da istiyor değilim; benim hak ettiğim karşılığı vermek âlemlerin Rabbinden başkasına düşmez. Siz burada, konfor ve güven içinde rahat bir şekilde bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz? Bağlarda, bahçelerde, pınarların başında, ekinler, bostanlar, dalları kırılacak derecede yüklü salkımları sarkan hurmalıklar içinde devamlı kalacağınızı mı sanıyorsunuz? Böyle düşündüğünüz için mi dağlarda ince bir sanat eseri lüks villalar yontuyorsunuz? Allah'a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin. Sakın işi gücü dünyada fesat çıkarıp nizamı bozmak olan, düzeltme için ise hiçbir gayretleri bulunmayan o haddi aşanların isteklerine uymayın.” (Şuara Suresi 141-152) Hz. Muhammed’in@ bu çağrısına karşılık Mekke müşrik ileri gelenleri ise şöyle cevap vermişlerdi; “Sen bu gidişatımızı sürdürürsek mutlaka yıkılacağımız şeklindeki iddiana öylesine inanmışsın ki bu görüşüne kendini çok kaptırmışsın. Fakat iddia ettiğin yıkım / devrimi gerçekleştirmek için bizden üstün ve güçlü bir tarafın yok. En fazla bizim kadar zenginsin, en fazla bizim kadar büyük bir kabilen var. Madem öyle iddianın gerçekleşeceğinin kanıtını, delilini ve alametini bize göster bakalım.” 153-154- “Sen” dediler, “Büyülenmiş birisin. Hem bize hiçbir üstünlüğün yok, bizim gibi bir insansın. Yok eğer böyle değil de iddianda doğru isen bize bir alamet göster!” (Şuara Suresi 153-154) Bunun üzerine Hz. Muhammed @ Mekke müşrik ileri gelenlerine şöyle cevap vermişti; “Şirk sistemine devam edecek olursanız sizi toplumsal bir devrimin / yıkımın beklediğine ilişkin kanıt istiyorsanız Semud kavmine bakmanız yeterlidir. Onlar kimsesiz, yoksul ve alt sınıftan (kimsesi olmayan ve Allah’a ait olan dişi deveye bir metafor) insanların bu toplumun gelirlerinden faydalanmasına mâni oldular. Toplum tarafından üretilen değerler, kaynaklar ve imkanlar üzerine sadece belirli kişi ve sınıfların egemen olduğu imtiyazlı tekel yapılar kurdular. Toplumun alt tabakasındakilerin üretilen kaynaklardan, nimetlerden ve imkanlardan faydalanmalarını engellediler. Onların toplumdaki hayatiyetlerini sürdürmeleri için onlara tanınan haklarını ellerinden aldılar. Paylaşmacı olmadılar. Merhametli olmadılar. Vergili olmadılar. Daha da ileri gittiler ve onların yaşam hakkını tanımadıkları (dişi deveyi katletme metaforu) için azabın gelmesi de kaçınılmaz oldu. Sonunda da onları toplumsal yıkım / devrim yakalayıverdi. Tüm görkemli büyük yapılarına rağmen yıkılıp gittiler. Halbuki onlar bu hususta şiddetle uyarılmışlardı. İşte size tarihsel kanıt!” 155-159- Salih: “alamet olarak işte size şu sahipsiz dişi deve! Su içme hakkı belli bir gün ona, belli bir gün size aittir. Sakın ona fenalık yapayım demeyin! yoksa sizi müthiş bir günün azabı yakalar.” dedi. Buna rağmen onlar, onu işkence yaparak vahşice katlettiler, ama çok geçmeden yaptıklarına pişman oldular. Çünkü bildirilen azap onları bastırıverdi. Elbette bunda alınacak ibret vardı. Fakat onların ekserisi ders alıp da iman etmezler. Oysa senin Rabbin aziz ve rahîmdir (mutlak galiptir, geniş merhamet sahibidir). (Şuara 155-159) 11.5. Mekke’deki Mücadelenin Hz. Lut’a @ Benzeyen Yönü Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’den @ Mekke müşrikleri ile yaptığı mücadeleyi Hz. Lut’un mücadelesi örnekliğiyle anlatmasını da ister. Hz. Lut’un kendi toplumuyla yapmış olduğu mücadele ile Hz. Muhammed’in @ Mekke müşrikleri ile yaptığı mücadelede ahlaki dejenerasyon açısından çok büyük bir paralellik vardır. Bu nedenle Cenab-ı Hak, Hz. Peygamberden bir toplumun çökmesinde en önemli amillerden birisinin de toplumdaki ahlaki dejenerasyon / ahlaki tefessüh / ahlaki bozulma olduğunu bildirmesini ister. Hz. Muhammed’in @ yapacağı konuşmada Mekkeli müşrikler arasında oldukça yaygın olan fuhuş sektörüne son verilmesi gerektiğinin de dile getirilmesi ve insanların sadece kendi eşleri ile cinsel ilişki kurabileceğinin ve bunun dışındaki ilişkilerin büyük günah ve zulüm olduğunun Hz. Lut kıssası ile ortaya konulması istenir. Bu konuşmada Mekkeli müşriklerin nefislerini tatminde toplumu ve aileyi koruyan yolların dışında sapkınlık olan livataya kadar işin vardırılmasının bir azgınlık olarak nitelenerek derhal bunun terk edilmesini aksi takdirde bu şekilde azgınlaşanların sonunun çok feci olacağının bildirilmesi istenir. Bilindiği üzere o dönemlerde Mekkeli müşrikler arasında fuhuş oldukça yaygındı. Hatta aldığı borcu ödeyemeyen kişilerin kızları ellerinden alınır ve fuhuş sektöründe kullanılarak borç ödetilirdi. Kızların diri diri toprağa gömülme adeti onurlu babaların kızlarını ileride böyle bir batağın içerisine saplandığını görmemek için yine şirk geleneğinin geliştirdiği bir günahtı. Mekke müşrik ileri gelenleri fuhuş işini o kadar yaygınlaştırmışlardı ki artık bu günahı işleme hususunda yüzleri kızarmayacak noktaya gelmişlerdi. Hz. Muhammed’in@ bu hususları bildirmesinden sonra Mekke müşriklerinin kendilerine bu şekilde müdahaleye devam edilmesi halinde diğer bir deyişle özel hayatlarında yaptıkları gayri meşru işlere burnunu sokmaya devam etmesi halinde Hz. Muhammed’i@ Mekke’den sürecekleri tehdidinde bulunmuşlardı. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, tıpkı Hz. Lut (a.s) kıssasında Lut kavmi gibi fuhuş ve azgınlık yapanların başına gelenlerin metaforu üzerinden Mekke müşriklerinin de benzer felaketlerin başlarına geleceğinin ve bu hususta akrabalık ve kabile bağlarının bile kendilerini kurtaramayacağının bildirilmesini elçisinden ister. 160-175- Lut halkı da elçileri yalancı saydı. Kardeşleri Lut onlara şöyle dedi: “İnkâr ve isyandan sakınmayacak mısınız? Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Bu nedenle, Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin! Buna karşılık sizden hiçbir dünyevi karşılık istemiyorum. Benim hakkettiğim karşılığı vermek alemlerin Rabbinden başkasına düşmez.” “Neden siz insanların içinden erkeklere şehvetle varıyorsunuz? Neden Rabbinizin sizin için yarattığı eşlerinizi bırakıp da bu işi yapıyorsunuz? Siz hakikaten iyice azmış bir toplumsunuz.” “Bizi dinle Lût!” dediler, “Bu söylediklerine son vermezsen mutlaka yurt dışına sürüleceksin. (Lut) “Ben, Sizin yaptığınız bu işten nefret ediyorum” dedi. (Ve sonra şöyle dua etti) “Beni ve bana tâbi olanları, onların yaptıkları kötülüğün cezasından ve onların her türlü şerrinden Sen kurtar ya Rabbi!” Biz de onu ve ona uyanları tamamen kurtardık. Yalnız bir koca karı dökülenler arasında yer aldı. Sonra geridekileri hep imhâ ettik. Üzerlerine öyle helâk eden bir yağmur yağdırdık ki sorma! Uyarılanların başına yağan musîbet ne fena idi! Elbette bunda alınacak ibret vardır. Fakat onların ekserisi ders alıp da iman etmezler. Oysa senin Rabbin aziz ve rahîmdir (mutlak galiptir, geniş merhamet sahibidir). (Şuara Suresi 160-175) 11.6. Mekke’deki Mücadelenin Hz. Şuayb’a @ Benzeyen Yönü Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’den @ Mekke müşrikleri ile yaptığı mücadeleyi Hz. Şuayb’ın @ mücadelesi örnekliğiyle de anlatmasını ister. Hz. Şuayb @ kıssası ile Mekke müşrik ileri gelenlerinin yaygın bir şekilde yaptıkları yanlışlardan olan ölçü ve tartıda hile yapılması ve insanların haklarının verilmemesi fiillerinin terkedilerek bütün muamelelerde doğru ve dürüst olunması gerektiği bildirilir. Mekke müşriklerine bu yaptıkları yanlışlarla toplumda fesat çıkardıkları, bozgunculuk yaptıkları ve toplumsal barışın ve nizamın bozulduğu belirtilir. Hz. Muhammed @ mücadelesi sırasında toplumda fesat ve bozgunculuk yapmanın Cenab-ı Hakk’a karşı gelmek olduğunu da vurgular. O yapmış olduğu bu uyarılara karşılık herhangi bir menfaat beklentisi içerisinde olmadığının da altını çizer. Fakat Mekke müşrikleri Hz. Muhammed’in@ uyarılarına karşı cevap olarak; yaptıkları hileler, sahtekarlıklar ve ölçüsüzlükler konusunda adeta haklı olduklarını, bunun tersini savunan Hz. Muhammed’in @ ise hayatın gerçeklerinden haberi olmayan, hak, adalet, hukuk vb. değerlere “gerçekten” inanmış, bu değerlerin “büyüsüne” kapılmış zavallı biri olduğunu iddia etmişlerdir. Onlar ayrıca peygamberimizin de kendileri gibi bir insan olduğunu kendilerinden hiçbir farkının olmadığını söylemişlerdir. Onlar bu sözleriyle piyasada ve sosyal alandaki uygulamalarının yanlış olmadığını, güçlünün hukukunun korunmasının gerektiğini, zira güçlülerin bunu hak ettiklerini, iktidar olmanın birinci şartının güçlü olmak olduğunu, tarih boyunca geçmiş atalarının hep böyle yaptıklarını ve bundan dolayı da toplumlarını yıkım ve yok oluşa götürecek bir emare, bir işaret göremediklerini ifade etmekteydiler. Bu nedenle onlar Hz. Muhammed’den @ “şayet iddiasında gerçekten doğru ise yani peygamberlik iddiası hakikat ise o zaman bu sahtekarlık, hile ve dolandırıcılık olarak yaftaladığı uygulamalar konusunda kendi getirdiği tevhidi dünya görüşünden alternatif çözüm önerileri getirsin (gökten parçalar düşürsün ifadesine verilen anlam) bakalım” şeklinde kanıt istemişlerdir. 176-191- Eyke halkı da resulleri yalancı saydı. Şuayb onlara şöyle dedi: “Hâlâ inkâr ve isyandan sakınmayacak mısınız? Ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Bu nedenle, Allah'a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin! Buna karşılık sizden hiçbir dünyevi karşılık istemiyorum. Benim hakkettiğim karşılığı vermek alemlerin Rabbinden başkasına düşmez.” “Ölçeği, tam ölçün de eksik ölçüp hak yiyenlerden olmayın.” “Doğru terazi ile tartın, halkın hakkından bir şey eksilten kimseler olmayın. Ülkede bozgunculuk yaparak nizamı bozmayın!” “Sizi de sizden önceki nesilleri de yaratan Rabbinize karşı gelmekten sakının.” (Onlar) dediler ki, “Sen düpedüz büyülenmiş birisin…” “…Bize hiçbir üstünlüğün yok, sen de bizim gibi bir insansın. Doğrusu, biz senin yalancılardan olduğuna eminiz…” “…Eğer peygamberlik iddiasında doğru isen haydi gökten üstümüze bir parça düşür.” Şuayb “Rabbim sizin yaptıklarınızı çok iyi biliyor.” dedi. Hasılı onu yalancı saydılar. Bunun üzerine o gölge gününün azabı onları bastırıverdi. Gerçekten o, müthiş bir günün azabı idi. Elbette bunda alınacak ibret vardır. Fakat onların çoğu ders alıp da iman etmezler. Oysa Senin Rabbin aziz ve rahîmdir. (Mutlak galiptir, geniş rahmet sahibidir.) (Şuara Suresi 176-191) Peygamberimiz Şuara suresini okumak suretiyle yapacağı konuşmasının kapanış bölümünde bir sonuç bildirgesi olarak surenin 192-213 üncü ayetleri kapsamında mealen şunları söyledi; “Bakın! Bana gelen bu bilgi (kitap, vahiy) ne benim uydurmam ne de herhangi bir insanın fikri değil! Bu Kitap / bilgi bana Alemlerin Rabbinden geliyor! Benim kalbime inen bu bilgi sizleri uyarmak için geldi. Hem bu Kitab / bilgi size yabancı ve anlaşılmaz bir dilde de değil! Sizin dilinizde ve herşeyi açık seçik anlaşılır bir şekilde (apaçık bir Arapça lisan ile) ifade ediyor. ([1] ) Hem de oldukça sağlam, diriltici ve güvenilir bir bilgi. (Emin Ruhun anlamı).” “Dahası bana gelen bu bilgi, daha önceki peygamberlere gelen hikmetli kitaplarda da yer almaktadır. Bu bilgi öyle yeni çıkmış ve daha önce hiç bilinmeyen bir bilgi de değildir. Tam tersine insanlığın müktesebatında yüz yıllardır var olan evrensel bir bilgidir.” “Bu hususun en büyük delilini ise benimle olan tartışmalarında gördüğünüz üzere İsrailoğulları bilginlerinin de aynı bilgilere sahip olmaları ve benim ortaya koyduğum argümanları onların da kabul etmeleridir!” “Bana inanmanız için; bütün bunlar size yetmiyor mu? Bunlar yeterli delil değil mi?” 192-197- Ve şüphesiz ki bu (apaçık kitap), kesinlikle âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onunla (kitapla), uyarıcılardan olasın diye apaçık bir Arapça lisan ile senin kalbine Emin Ruh (Vahiy, sağlam, güvenilir ve canlandırıcı bilgi) indi. Ve bu (mesaj, Emin Ruh, sağlam, güvenilir ve canlandırıcı bilgi) hiç şüphesiz, ilahî hikmetleri bildiren önceki kitaplarda da yer almaktadır. İsrailoğullarından bilginlerin onu (mesajı) bilmeleri, onlar için bir delil değil midir? ([2] )(Şuara Suresi 192-197) Hz. Muhammed@ Mekke müşrik elitlerine karşı okuduğu sonuç bildirgesine şöyle devam eder; “Beyler! Daha önce şöyle iddia etmiştiniz; ‘Keşke bu peygamberlik herhangi bir Arap kabilesinden olmayan birisine verilseydi, o zaman rahatlıkla kabul ederdik ve tevhit o zaman sağlanabilirdi. Çünkü o takdirde kabileler arasında bir üstünlük sözkonusu olmazdı ama şimdi öyle mi? Peygamberlik Arap kabilelerinden hangisine indirilse öbür kabileler kendilerini aşağı / aşağılanmış görecek ya da içinden peygamber çıkaran kabile kendini üstün görecek ve bütün yetkileri kendinde toplayacak. Ve bu kabile devletin yönetimini her zaman elinde bulunduracak, bu hususta tek yetkilinin kendisi olduğunu iddia edecek. Halbuki Arap olmayan birisi olsaydı o hiçbir kabileye ait olmadığından böyle bir sorunla karşılaşmayacaktık.’ Fakat Alemlerin Rabbi şayet bu dediğiniz iddiaya uygun birisine bu bilgiyi / kitabı indirmiş olsaydı sanki inanacak mıydınız? Ben diyorum ki kesinlikle Hayır! Siz öyle de olsa yine de iman etmeyecektiniz!” “Çünkü; İşlediğiniz suçlar öylesine büyük ki, öylesine kalbinizi karartmış ki hakikate karşı bütün alıcılarınızı köreltmiş ve hakka, gerçeğe duyarsızlaşmışsınız. Bu durum, sizin önünüzdeki tehlikeyi göremeyecek kadar vahim bir hal almış. Ama aniden o acıklı yıkılış azabı ile karşı karşıya kalınca onu geciktirmek için biraz süre kazanmayı çok arzulayacaksınız. Fakat o yıkılış trendine girince size asla mühlet tanımayacaktır!” “Beyler! Bakın! Hala bir şansınız var! Aklınızı başınıza toplayın! İnanmak için hala ne duruyorsunuz! İnanmak için illa yıkılış sürecinin başladığını gözünüzle görünceye kadar bekleyecek ve o yıkılış gününe kadar gününüzü gün etmek mi istiyorsunuz? Yıkılışa kadar eğlenmenin / beklemenin sizi azaptan kurtaracağını mı sanıyorsunuz” 198-209- Eğer Biz Kur’an’ı Arap olmayanlardan birine indirseydik de onu kendilerine okusaydı, yine de ona iman etmezlerdi. İşte aynen bunun gibi, Biz o yalanlamayı suçlu kâfirlerin kalplerine öyle bir soktuk ki, o can yakıcı azaba girmedikçe ona iman etmezler. İşte bu azap, kendilerine ansızın gelir ki, onlar hiç farkında olmazlar. İşte o zaman: “Acaba, bize, azıcık olsun, bir mühlet verilir mi” derler. Hâlâ, onlar Bizim azabımızın çarçabuk gelmesini mi istiyorlar. Ne dersin: Onları yıllarca yaşatsak da sonra tehdit edildikleri o azap başlarına gelse, onca seneler yaşayıp zevklenmeleri kendilerini kurtarabilir mi? Kaldı ki Biz hiç bir ülkeyi, uyarıcı göndermeden, öğüt verip hatırlatmada bulunmadan yok etmedik. Çünkü biz (hiç kimseye) asla zulmetmeyiz. (Şuara Suresi 198-209) Mekke müşrik ileri gelenlerinden bazıları Hz. Muhammed’in@ kendi aşiretinden bazı şeytani fikirli olanları tarafından yönlendirildiğini iddia etmişlerdi. Bu iddia sahiplerine göre, Haşimoğulları Mekke’nin yönetimini ele geçirmek için peygamberlik formülünü bulmuştur ve bunun için de Muhammed’i @ bu siyasi oyuna piyon olarak sürmüşlerdi. Onlar Muhammed’in @ Kur’an / Kitap / İlahi Bilgi diye okuduğu şeyleri Haşimoğullarının şeytan yöneticilerinin ürettiği ve O’na bildirdiğini iddia etmişlerdi. Onların attıkları bu iftiraya nasıl cevap verilmiş olduğu Cenab-ı Hak tarafından bildirilir. Hz. Muhammed @ de konuşmasının sonuç bildirgesi kısmında bu hususa şöyle değinir; “Ey Mekkeliler! Bakın! Bu Kur’an / bilgi / kitap şeytani düşünceye sahip kişilerin ve şeytanlaşmış insanların işi olmadığı gibi harcı da değildir. Zira onlar isteseler de böyle güvenilir / sağlam /doğru bir bilgi üretemezler. Ne buna kapasiteleri yeter ne de işledikleri suçlar nedeniyle kirlettikleri kalpleri bunu düşünebilir. Çünkü günaha batmış şeytanlaşmış insanların içinde iyiyi, güzeli, hayrı, kutsalı, doğruyu, hikmeti,… barındıran bu Rabbani mesajları algılamaları / anlamaları imkansızdır. Zira işledikleri suçlar nedeniyle onların bütün duyguları dumura uğramıştır. Onlara asla vahiy / bilgi verilmez. Onlar iyi, güzel şeyleri düşünemezler. Bu güzelliklerden mahrum bırakılırlar.” “Ey Mekkeliler! Yukarıda saydığım nedenlerle sizler hiçbir şeytanlaşmış insanlara ve onların ortaklarına, ilahlarına başvurmayın, onlara yalvarmayın. Sadece Allah’ın çağrısına kulak verin! Sadece O’na yönelin! Aksi takdirde yıkıma uğrayanlarına safında kalır ve onlar gibi muamele görürsünüz. Dünya’daki toplumsal çöküşten/ yıkımdan sonra ahirette de büyük azaplarla karşılaşırsınız.” 210-213. Onu (Kur’an’ı / Bilgiyi / Kitabı) asla şeytanlar indirmiş değildir. Bu, onların harcı değildir! Hem isteseler de buna güçleri yetmez! Çünkü onlar vahyi işitmekten kesinlikle uzak tutulmuşlardır. Bunun içindir ki, Allah’la beraber başka bir ilaha başvurma(yın) ki kendini(zi) azaba uğrayanların arasında bulmayasın(ız). (Şuara Suresi 210-213) Mekke müşrikleri Hz. Muhammed’in@ üzerindeki korumayı kaldırmak zorunda bırakmak için Haşimoğullarına baskıya yönelmişlerdi. Haşimoğullarına onun artık çok ileri gittiğini, tahammül sınırlarını zorladığını onu korumaya devam etmeleri halinde aşiretlerinin çok zarar göreceğini, bu nedenle aşiret üyelerince de Muhammed’e davasından vazgeçmesi için baskı yapılması gerektiği çeşitli vesilelerle iletilerek Haşimoğullarını korkutmaktaydılar. Başlangıçta Ebu Leheb’in yanında yer almayan ve aşiret reisi olan Ebu Talib’in yanında yer alan aşiret mensupları, durumun kötüye gitmesi ve Mekke müşrik liderlerinin baskıları karşısında geri adım atma düşüncesi ile karşı karşıya kalmışlardı. Zira Hz. Muhammed’i @ korumaya devam etmeleri halinde kendilerinin de boykot yaptırımıyla karşı karşıya kalacaklarını biliyorlardı. Bu nedenle tehdit edilen Haşimoğullarından bazıları Hz. Muhammed’e karşı çıkıyor ve onun yüzünden başlarının belaya gireceğini kendisine söylüyorlardı. Bunların başında da amcası Ebu Leheb geliyordu. İşte Haşimoğulları mensupları arasında tehditten korkan bu kişilerin de uyarılması gerekiyordu. Bu uyarılmada esas vurgu, şeref ve haysiyet üzerinden yapılacak ve sonrasında yaşanacak zillet ve azaba vurgu yapılacaktı. Diğer taraftan Hz. Muhammed @ bütün baskılara karşı tek başına direniyor, başlattığı hareketi ayakta tutmaya ve ilerletmeye çalışıyordu. Bu çok şerefli bir hareketti. O, kendisine iman edenleri korumaya çalıştığı gibi Cenab- Hakk’a saygıyla kulluk ve itaat eden müminlerle beraberliğini devam ettiriyor, onlara yapılan her türlü baskı ve şiddete rağmen onları yalnız bırakmıyordu. Yani Haşimoğulları hırsız, arsız, katil, sahtekar,… birini değil çok yüce değerler uğruna mücadele eden bir müntesibini koruyordu. Aşiret mensupları için kendisine iman etmeseler de bu uğurda mücadele eden bir üyesini korumak çok büyük bir şerefti, asil bir duruştu. Şayet Hz. Muhammed’in @ üzerinden koruma kaldırılır ve bundan dolayı da O, öldürülürse Haşimoğullarının Mekke’de, Arap yarımadasında ve diğer ülkeler nezdinde yaşayacağı itibar kaybı, aşağılanma ve şerefsizliğin kabile için gelecekte taşınamaz bir hal alacağı aşikardı. Dolayısıyla Cenab-ı Hak tarafından Haşimoğullarına Hz. Muhammed’i@ korumalarının, kendilerine haysiyet ve üstünlük kazandıracağı aksinde ise aşiretin çok büyük zarara uğrayacağı uyarısında bulunuldu. Cenab-ı Hak, Ebu Leheb gibi elçisine karşı çıkan ve suçlayan kabile mensuplarını ise zaten karakteri zayıf, günahkâr suçlulardan olmaları nedeniyle onları muhatap bile kabul etmemelerini bildirdi. Durumun Haşimoğulları boyutu bu iken işin bir de diğer yönü vardı. O hususa da cevap verilmesi gerekiyordu. Şöyle ki bu mesaj ile aşiret mensuplarını da bu davaya destek vermeleri için çağırdığını bildirmiş olur. Dahası kendi aşireti de bütün Mekkeliler de şahitlerdir ki Hz. Muhammed@ bu hareketinde tek başına ayakta kalmaya çalışmakta ve kendi safında olan müminlerin arasından başka bir yerde de bulunmamaktadır. Haşimoğullarından tevhidi dünya görüşünün Kitabına / Kur’an’a ilişkin asla hiçbir fikri destek gelmemiştir. Haşimoğullarının kabile geleneği ile Hz. Peygamberi koruma ve kollama yapmaktan başka bir katkısı yoktur. Ayrıca yapılan baskılar nedeniyle onlar bu koruma ve kollama noktasında da kendi aralarında bile çekişmeler yaşamaktadırlar. Bu hususları Hz. Muhammed @ aynı konuşmanın içerisinde dile getirdi ve kendi aşiretini de böylece ikaz etmiş oldu. 214-220- Sana en yakın olan aşiretini ikaz et! Ve seni izleyen müminlere kol kanat ger; Bununla beraber sana karşı gelenlere “Bakın Ben sizin yaptıklarınızdan beriyim / sizi muhatap kabul etmiyorum / sizinle işim yok.” de! Ve bu yolda, çok acıyıp esirgeyen O yüceler yücesine güven, O ki senin (O’nun yolunda tek başına) ayakta kalmaya çalıştığını da görmektedir, (O’nun huzurunda) saygıyla yere kapananlar arasında yer aldığını da görmektedir. Çünkü her şeyi bütün gerçeğiyle bilen (ve dolayısıyla) her şeyi işiten O’dur! (Şuara Suresi 214-220) Mekke müşriklerinden Hz. Muhammed’e@ yukarıdaki türden iftiralar atanlara Ebu Cehil gibi şeytan ileri gelenler ilham veriyorlardı. Yani iftira atan müşriklerin ne söyleyeceklerinin fikri desteğini bu şeytanlar veriyordu. Bu iftiracılar o dönemin entelektüelleri, medya mensupları, vizyonerleri ve bilim adamları idi. Onlar Ebu Cehil gibi Mekke müşrik ileri gelenlerine Hz. Muhammed’e@ karşı ne söyleyecekleri konusunda yönlendirme yapıyorlardı. Cenab-ı Hak, elçisine bu konuyu dile getirmesi ve onlara cevap mahiyetinde gerekli metinleri yine aynı surenin son kısımlarında inzal eder. İnzal edilen kısımda şairlere de yer verilmiştir. Zira Ebu Cehil gibi şeytanlar aynı zamanda kendilerini ve şirk sistemini övdürmek için şairlere her türlü menfaat ve hediyelere boğmaktadırlar. Onlar da aldıkları hediye ve maddi menfaat karşılığında bir taraftan Hz. Muhammed’i @ ve getirdiği sistemi kötülemeye yönelik şiirler yazarlarken diğer taraftan da müşrik otoritelere methiyeler düzen beyitler söylerler. ([3] ) Cenab-ı Hak, Mekke müşrik şeytanlarının emrinde oynayan şairlerin karaktersiz, ilkesiz, yalancı, omurgasız karakterlerini sergilemek ve onların menfaat için her şeyi yapan, güçlü neredeyse o tarafa yaslanan ve yapmadıkları şeylerle övünen ahlaksız kişiler olduklarını deşifre edecek mesajlarını elçisine bildirir. Bu mesajda onlara ancak azgın ve sapkın kişilerin uyduklarına da vurgu yapar. Bu hususları içeren ayetleri Mekke toplumuna okuyan peygamberimiz Mekke müşrik elebaşıların itibarını yerle bir etti ve Mekke iktidarının ne yaparsa yapsın eninde sonunda devrileceğini muştuladı. 221-227- Şeytanların (Mekke müşriklerinin şeytani yöneticilerinin) asıl kime indiğini / ilham verdiğini sana haber vereyim mi? Onlar her günahkâr iftiracıya (Kahinlere / entelektüellere / bilginlere) iner / ilham verir. Çünkü o iftiracılar (Kahinler / entelektüeller / bilginler) şeytanlara (Mekke müşriklerinin şeytani yöneticilerine) kulak verirler, esasen onların çoğu yalancıdırlar. Şairlere gelince, onlara (da yalnızca) azgınlar uymaktadır. Onların her vadide koştuklarını (ilkesiz, amaçsız ve duruma göre davrandıklarını / omurgasız olduklarını) görmez misin? Ve onlar yapmadıklarını söylerler. Ancak iman edip, güzel ve makbul işler yapanlar, Allah’ı çok zikredip ananlar ve zulme mâruz kaldıktan sonra haklarını savunan şairler müstesna. Zalimler de nasıl bir inkılab ile devrileceklerini, yakında öğrenirler. (Şuara Suresi 221-227) Böylece Cenab-ı Hakk’ın bu sure ile çeşitli peygamberlerin hayatları üzerinden kıssalaştırarak anlattığı Hz. Muhammed’in@ mücadelesi çevre topluluklara ulaşacak ve onlar sevgi duydukları peygamberler ile Hz. Muhammed arasında bir bütünlük göreceklerdi. İyilikleri efsaneleşmiş tarihi şahsiyetler olan peygamberler tüm toplumlarda benimsenmiş ve sevilmişlerdir. Cenab-ı Hak, bu kıssalarda Hz. Muhammed @ ile geçmiş peygamberler arasında kurduğu paralellikle çevre toplulukların peygamberimize kendilerini yakın hissetmelerini öğretir. Diğer taraftan bu toplulukların Mekke müşriklerine karşı tavır almasını kolaylaştırmakta ve onların boykot konusunda tereddüt yaşamasına neden olmaktaydı. Ayrıca bu sure ile Mekke müşriklerinin şairlere yazdırdığı menfi propagandaların etkisi bertaraf edilecekti. Zira şairlerin kötü karakterleri deşifre edildiği gibi onların şiirlerinin Kur’anın muhteşem bir edebi anlatımla ortaya koyduğu hakikatlerle boy ölçüşmesi düşünülemezdi. [1] ) Not: Bizim dilimizdeki “Bakın! Türkçe söylüyorum!” ifadesi ile eş anlamlıdır. (A.A) [2] ) Not: Burada verdiği referans Kureyş tarafından Mekke’ye çağrılan ve Peygamberimizle tartışmaya tutuşturulan yahudi din bilginlerinin tartışma sonucunda peygamberimize gelen mesajın doğruluğunun bu yahudi bilginlerce de onaylanmasıdır. (A.A) [3] ) Not: O dönemin kabile yapısı içerisinde kitle iletişim aracı olan şiir ve şairler meydana gelen olayları şiirsel kıssalara dökerek dolaşıma sokarlardı. Müşrikler Hz. Muhammed @ ve hareketi aleyhine propaganda yapmak için şairleri kullanıyorlar ve onlara karalama amaçlı şiirler yazdırarak dilden dile yayıyorlardı. Kur’an da aynı uslüp ile muhteşem edebiyatıyla Cenab-ı Hakk’tan inzal oldu ve kitleler arasında dolaşıma sokulmaktaydı. (A.A)

  • Bölüm 9:KIBLE DEĞİŞİMİNİN İŞARETLERİ | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 9 KIBLE DEĞİŞİMİNİN İŞARETLERİ 9.1. Kıble Olarak Beyt’ül Makdis’in Seçilme Nedenleri Peygamberimiz Mekke’de iken Kâbe merkezli bir hareket yürüttü. Kabilelerine ait putların kıblesini / şirk eksenini bırakan müminler, Hz. Peygamberin getirdiği din ve onun kıblesi olan Kâbe etrafında tevhit oluşturuyorlardı. Peygamberimiz tüm Arap kabilelerini Kâbe ekseninde tevhit olmaya çağırıyor ve her kabileye özgü tanrı ve her kabileye özgü kıble şeklindeki parçalanmış toplum modelini reddediyordu. Bu tevhit modelinde Kâbe ve Kâbe’nin kuruluş felsefesi etrafında toplumsal birliğin oluşturulması hedeflenmişti. Mekke’deki mücadele sürecinde peygamberimizi Ehli Kitap (özellikle Yahudiler) desteklemişti. Medine’ye hicret edinceye kadar bu destekleri sürmüştü. Söz konusu desteğin oluşturduğu birliktelik / müttefiklik ortak kıbledaşlık ilişkisini de beraberinde getirmişti. Müminlerin hicretten önce Mekke yaşamlarında Kabe’ye yönelirken eksenlerine Beytül Makdisi de alacak şekilde yönelimlerinin sebebi bu idi. Medine’ye hicret edildiğinde ise Medine toplumunun önemli bir kısmını Yahudiler oluşturduğu gibi Hayber, Teyma, Fedek, Vadi’l Kura vb. yerlerde Yahudi kabileleri yaşamaktaydı. Peygamberimiz Medine İslam Cumhuriyetini Medine’deki Evs ve Hazreç gibi Arap kabileleri ve Kaynuka oğulları, Nadir oğulları ve Kurayza oğullarından oluşan Yahudi kabileleri ile birlikte kurdu. Yani Yahudiler Medine İslam Cumhuriyetinin Kurucu unsurları idiler. Yeni devlette Mescidi Nebevinin / Devlet Merkezinin kıblesi de birlikteliğin / müttefikliğin sembolü olarak Beytül Makdis olarak belirlendi. Yahudi kabilelerle müttefikliği temin etmeyi amaçlayan bu seçim ile hedeflenen strateji şöyle özetlenebilir; İslam Cumhuriyetine Yahudilerin desteklerini ve katılımını sağlamak, Medine İslam Cumhuriyetini Mekke’ye karşı korumak, Medine dışındaki Yahudilerin de müttefikliklerini sağlamak ya da en azından muhtemel saldırılarına karşı korunmak, Hristiyan dünyanın (Bizans, Mısır ve Hristiyan kabilelerin) müşrik Arap kabilelerine karşı müttefikliklerini sağlamak, Benzerlikleri artırarak ehli kitabın iman etmelerinin önündeki engelleri kaldırmak ve böylece İslam Cumhuriyetini güçlendirmek ve korumak. Yahudilerin müttefiklik ile ilgili başlangıçtaki düşünceleri ise peygamberimizi yanlarına çekmek, kendi yasalarının yeni sistemde cari olmasını sağlamak ve böylece mevcut düzenlerini değiştirmeksizin peygamberimizin gücünden yararlanarak Araplara egemen olmaktı. Fakat peygamberimiz yeni Cumhuriyetin düzenini soy, kabile, ırk veya bir sınıfın üstünlüğü üzerine değil de adalet, sosyal paylaşım, hakkaniyet, dürüstlük, takva vb. erdemlilikler üzerine kurmaya başlayınca, Yahudiler bu birliktelikten hoşnut olmadılar. Dahası peygamberimiz Yahudi kabilelerin Medinelilerle olan ilişkilerinde de bu erdemlilikler üzerine düzenlemelere girişince Yahudiler mevcut düzenlerinin bozulduğunu gördüler. Onlar dinlerinin esaslarını kendi çıkarlarına göre yorumladıkları bir sistem kurmuşlardı. Sistemi böyle kurma hususunda kendilerini Yahudi olmayanlara karşı üstün ve sorumsuz görmeleri neden olmuştu. Yani Yahudilerin uyguladıkları düzenlemeler (yasa, yönetmelik, mevzuat vb.) kendi çıkarlarına göre yorumlanmış / çarpıtılmış düzenlemelerdi ve Hz. Peygambere inzal olunan kıstaslara / esaslara uymuyordu. İlahi esaslara / kıstaslara aykırı olan bu düzenlemeleri / yanlışları düzeltmek isteyen peygamberimize karşı onlar direniş sergilemeye başladılar. 9.2. Yahudilerin Hz.Muhammed’in@ İktidarını Yıpratma Girişimleri İlerleyen zaman içerisinde Medine içindeki Yahudilerin tevhit olmaya karşı direnişleri peygamberimizin iktidarını sarsmaya, yıpratma politikasına dönüştü. Böylece hicretin ilk zamanlarından itibaren birliğe ve beraberliğe karşı duruş sergileyen bir takım şeytanlaşmış önderlerin peşinden giden Yahudilerle müttefikliğin sürdürülmesinin zorluğu ortaya çıktı. Cenab-ı Hakk’ın Yahudilere hata yapmamaları konusundaki ikazları da işe yaramıyordu. Onlar yine bildiklerini okuyorlardı. Bu durum onları müttefiklikten ayrılma noktasına getiriyordu. Diğer taraftan, yeni Cumhuriyetin kıblesinin Beytül Makdis olarak seçilmesi Arap kabileler arasında kızgınlıkla karşılanmıştı. Hatta müminlerden bazılarının namazlarında Kâbe’ye yönelmekten asla vazgeçmedikleri rivayet edilir. Mekke müşrikleri ise bu seçimi peygamberimiz aleyhine kullandılar. Onlar peygamberimizin kendi değerlerine / milli / İbrahimi değerlere ihanet içerisinde olduğunu çevre kabilelere yayıyorlardı. Yani Hz.Muhammed’in@ İslam Cumhuriyetinin kıblesini Beytül Makdis olarak seçmekle Mekke’nin kurucu ideolojisini ve değerlerini inkar ettiği yönünde propaganda yapıyorlardı. Bu propaganda Mekke dışındaki kabilelerde etkisini gösteriyordu. Peygamberimiz Yahudilerin dost ve müttefikliğini kazanmayı hedeflemişken ilerleyen zamanda onları kazanamadığı gibi Arap kabilelerini de kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalıyordu. Bu nedenle peygamberimiz kıble tercihini değiştirmek istedi. Her türlü reform düzenlemesine karşı çıkan ve iktidarını yıpratmak için sürekli fitne ve fesat üreten Yahudilere kıbleyi değiştirme önerisi getirilecek olursa onların müttefikliklerini ve bu müttefikliğin sağladığı güvenliği de kaybetme tehlikesi vardı. Mekke yönetimi ve müttefikleri ile mücadele ederken düşmanların arasına Hayber, Fedek, Teyma gibi şehirlerdeki Yahudi Kabileleri de katılacaktı. Hangi tercihi yaparsa yapsın tehlike mevcuttu. Bu nedenle peygamberimiz bunalmıştı. Ancak kıblenin Kâbe’ye çevrilmesi riskli olmakla birlikte Arap kabilelerini kazanma hususunda Mekke müşrik yönetiminin kullandığı kozu ellerinden almak daha avantajlı görülüyordu. Bu hususta doğru tercih yapmak için Cenab-ı Hakk’ın kendisine yardımcı olması ve yol göstermesini niyaz ediyordu. Yahudi ve münafık şeytanların peygamberimizin iktidarını sarsmaya / yıkmaya yönelik hareketleri Cenab-ı Hak tarafından Mescitlerin (hükümetin) yıkılmasına çalışmak olarak ifade edildi. ([2] )Yine Mescitlerde / Meclislerde / hükümet merkezlerinde “Allah’ın adının anılmasını engellenmesi” ise toplumun ıslah edilmesi, adaletin tesis edilmesi için yapılan düzenleme (mevzuat) ve uygulamaların engellenmesi olarak ifade edilmiştir. Ama bunları yapanların yaptıklarının yanlarına kar kalmayacağı, sonunda hepsinin hizaya geleceği ve bu iktidara tabi olacakları / secde edecekleri vurgulanır. Şayet onlar tahrip etme ve yıkım eylemlerine devam edecek olurlarsa o takdirde bu dünya hayatlarında zillet, ahirette de büyük bir azabı yaşayacakları Cenab-ı Hak tarafından ifade edilir. 114- Allah’ın mescitlerinde O’nun adının anılmasını engelleyen ve onların yıkımı için uğraşandan daha zalim kim olabilir? İşte böylelerin, bu mescitlere girmeleri ancak korka korka olacaktır. Onlar için dünyada bir rezillik ahirette de büyük bir azap vardır. (Bakara Suresi 114) 9.3. Beytül Makdis’in Kıble Seçilmesinin Beklenen Faydayı Sağlamadığının Anlaşılması Yahudilerin ayrılıkçı ve kibirli hareket ve söylemlerine karşı peygamberimizin içini ferahlatan mesajlar, Cenab-ı Hak tarafından inzal edildi. Mescidin (hükümetin) kıblesinin Yahudilerin kıblesi olan Beytül Makdis olarak belirlenme mecburiyetinin olmadığı bildirildi. Allah’ın ilmi sınırsızdır, O kuşatıcıdır ve sınırsızdır. Politik olarak amacın Allah’ın rızasına uygunluğu olduktan sonra politikanın şekli unsurlarının öneminin olmadığı ifade edildi. Şöyle ki; Allah’ın rızasına gidilecek yolun tek bir şekli, tek bir yönünün olmadığı, uygulanacak usullerin nereden alındığının önemi yoktu. Doğu da batı da Allah’ındır. Bu aynı zamanda müminlerin Yahudilerin kıblesi olan Beytül Makdis’ten Kâbe’ye dönüleceğinin de bir işaretiydi. Bu yola koyulurken Beytül Makdis’i seçmek tevhit olmak için ortak bir noktaydı. Fakat onlar statükolarını bozmak istemediklerinden bu beraberliği devam ettirmenin zemini kalmamıştı. Ortak nokta olarak seçilen kıble, birliği kuvvetlendirmediği gibi tam aksine Yahudi şeytanlarca ayrımcılık için kullanılmaktaydı. Buna rağmen Cenab-ı Hak, Beytül Makdis’in o günkü yıkık ve metruk halinden yola çıkarak, Allah’ın mescitlerini yıkanlara hesap sorulacağının vurgusu ile iyi niyetli Yahudilerin birlik ve beraberlik içinde kalmasını sağlayıcı mesaj vermekteydi. Yakın gelecekte yapılacak kıble değişikliğine işaretle asıl amaca dikkat çekilerek tevhidin sağlanıp, iktidarın güçlenip Allah düşmanları ile mücadele edilerek Beytül Makdis’i yerle bir edenlere de yaptıklarının hesabının sorulması ve yeryüzünde hakkın hâkimiyetinin tesisi olacağı vurgulandı. Bu amacı gerçekleştirmek için gerektiğinde usullerin, şekillerin değiştirilebileceği mesajı verildi. Bu noktada şu anda yön / kıble olarak seçilen Beytül Makdis yönünün yakın gelecekte amaca ulaşmaya matuf olarak değiştirileceğinin işareti verildi. 115- Doğu da Allah’ındır, Batı da. Öyleyse hangi tarafa yönelirseniz yönelin artık orası Allah’ın yüzüdür. Çünkü muhakkak ki Allah, her şeyi kuşatan vasi’dir ve hakkıyla bilendir. (Bakara Suresi 115) 9.4. Yahudilerin Muhalefet Dozajını Artırmaları Yahudilerin şeytanlaşmış ileri gelenleri kara propaganda dozajını iyice artırdılar ve sonunda peygamberimiz için “Allah çocuk / oğul edindi” diyecek noktaya kadar ileri gittiler. Onlar bunu söylerken kendi kitaplarında Tanrının “oğlum” diye bahsettiği İsrail’e (Hz.Yakub’a) verilen krallığı ve İsrail’in bütün uluslara egemenliğine metafor yapmaktaydılar. Bu benzetme ile peygamberimize Cenab-ı Hakk’ın büyük bir egemenlik vereceği ve çok büyük bir medeniyet yaratacağı vaadine gönderme yaparak alay ediyorlardı. Onlar aslında bu söylemleriyle aynı zamanda müşriklerin melekler için “Allah’ın kızları” şeklinde ifadeleriyle Cenab-ı Hakk’ın onlarla arasında cinsel ve biyolojik bir bağ olduğuna inanmaları gibi peygamberimizin de Cenab-ı Hak ile baba/ oğul şeklinde biyolojik bir bağın varlığını toplumun gündemine sokmaya çalıştılar. Böylece onlar, Medine İslam Cumhuriyetine tabi olan ve/veya tabi olacak cahil Arap halkının peygamberimizden olağanüstü taleplerde bulunmalarını sağladılar. Onların ürettikleri bu söylemden etkilenen cahil halk, “mademki Hz.Muhammed@ Allah’ın elçisidir, o halde tıpkı Hz.Yakub gibi mecazen “Allah’ın biricik oğlu” mertebesinde sevgilisidir. O zaman onun vaat ettiği güzel geleceği bize Allah bizzat kendisi söylesin. Ya da oğlu olarak gördüğü bu elçisine vaat ettiği büyük medeniyeti yaratması için düşmanlarını aciz bıraktıracak / yenecek askeri, ekonomik ve sosyal destek göndersin” şeklinde istekte bulundular. Açıktır ki eğer bu talepler yerine getirilemeyecek olursa halk Hz.Muhammed’in@ peygamberliği hakkında şüpheye düşecektir ve arkasından gitmeyecektir. Cahil halk “Allah tarafından somut olarak desteklenmeyen bir kişi asla peygamber olamayacağı için onun arkasına takılmak bir hayalin peşinden koşmak olacaktır” diyeceklerdir. Şeytanlaşmış Yahudiler bu kara propaganda ile sadece cahil halkı değil müminleri de etkilemeyi amaçlamışlardı. Şöyle ki “Allah oğul edindi” ifadesi ile mecazi anlamdan daha ileri olarak Hz.Muhammed@ ile ilgili “ilahilik boyutu” düşüncesi müminlerin zihinlerinde yaratılmış olacaktı. Böylece müminler peygamberimizden sürekli başarı ve olağanüstülükler bekleyecekler, asla yenilgi ve başarısızlık kabul edilmeyecekti. Yenilgi durumunda ise müminlerin imanları sarsılacaktı. Kısaca bu söylem son derece şeytani bir söylemdi. Cenab-ı Hak, ister mecazi anlamda olsun, isterse gerçek anlamda olsun bu tür bir söylemi hiçbir şekilde kabul etmedi ve şiddetle reddetti. O, onlara yerleri ve gökleri nasıl yoktan yarattı ise aynı şekilde vaadini yerine getireceğini ve bu hususun kendisi için son derece kolay olduğunu belirtti. Karar verdiği bir iş için “ol “demesinin yeterli olacağını bildirdi. Ama bunun tek şartının elçisine inzal ettiği öğretiye / gerçeğe / ilme uymaları olduğunu bildirdi. Yani aslında onların istedikleri mucizenin ilahi öğretilere uymaları sonucunda kendi elleri ile yaratılacağına işaret edildi. Peygamberimizin ise onları gittikleri yanlış yoldan çevirmeye çalışan bir uyarıcı ve ilahi öğretilere uydukları takdirde kendi elleri ile yaratılacak mucizeleri müjdeleyen bir müjdeci olduğu vurgulandı. Onda herhangi bir ilahilik vasfı-özelliği olmadığı da ilave edildi. Böylece Hz.Muhammed’den @ absürt talepler yapılmaması gerektiği, daha öncekilerin düştüğü hataya düşülmemesi gerektiği ifade edilmiş oldu. Kısaca Hz. Hz.Muhammed’in @ sadece ilahi yasaları, gerçekleri, sosyolojik hakikatleri bildiren ve insanları gittikleri yanlış yoldan çevirmeye çalışan normal bir insan olduğu belirtilmiş oldu. 116-119- Bir de “Allah, çocuk edindi” dediler. –Haşa, O, subhandır. – Bilakis göklerde ve yeryüzünde olanların tümü yalnızca O’nundur. Hepsi O’na gönülden boyun eğmiştir. Gökleri ve yeri yoktan var eden O’dur. O, bir işin olmasına karar verdiği zaman, ona sadece "Ol!" der, o da hemen oluverir. Halktan cahiller ise, “Allah bizimle konuşmalı yahut bize de bir ayet (mucize) gelmeli değil miydi!” dediler. Bunlardan öncekiler de tıpkı bunlar gibi söylemişlerdi. Kalpleri birbirine ne kadarda benziyor. Gerçekte Biz, kesin bilgi ile bilgilenmek isteyen toplum için ayetleri apaçık ortaya koyduk. Doğrusu Biz, seni müjdeci ve uyarıcı olarak gerçeklerle gönderdik. Sen, cehennemliklerden sorumlu da tutulmayacaksın. (Bakara Suresi 116-119) [1] ) Literal okuma: sözcüklerin kastedilen manasını dikkate almadan yazıldığı şekildeki anlamı ile okuma [2] ) NOT: Eski toplumlarda tapınakların Yönetim Merkezi olduğu asla dikkate alınırsa Mescidler de hükümet merkezidir ve bu hükümetlerin düzenlemlerine tüm toplumun itaat ettikleri / boyun eğdikleri / secde ettikleri yerdir. 9.5. Yahudileri Kazanma Ümitlerinin Tükenmesi Yahudilerin yaptıkları kara propagandaya cevaplar verilmesine veriliyordu ama diğer taraftan da müminlerle Yahudiler arasındaki gerilim / tansiyon da giderek artıyordu. Medine İslam Cumhuriyeti bu gerilimi artık kaldıramayacak noktaya geliyordu. Bu durum peygamberimizi son derece müteessir ediyordu. Müminlerle en çok ortak noktaların olduğu taraf Yahudiler olmasına rağmen en fazla ve en tehlikeli darbeler de onlardan geliyordu. Peygamberimiz onlarla çatışmak istemiyordu. Hatta ortak noktaları daha da çoğaltarak birliği güçlendirmek istiyordu. Ancak artık toplumsal yırtılma giderek derinleşmişti. Yahudilerle birlikte yürünemeyeceği artık anlaşılmıştı. Bu nedenle de Cenab-ı Hak müminlere kıble değişikliğinin ilk işaretlerini vermişti. Tam bu noktada Yahudiler de peygamberimize başvurarak kıble değişikliği düşüncesinden vazgeçmesini talep ettiler. Zira Yahudiler kıble değişikliğinin kendilerine zarar vereceğini anlamakta gecikmediler. Böyle bir değişikliğin ayrılığa neden olacağı ve bu ayrılığın ise hem ticaretlerine hem de gelecekte İslam Cumhuriyetinin kazanımlarından pay alma hususunda mahrumiyete sebep olacağını görmüşlerdi. Ayrıca onlar kıblenin Beyt’ül Makdis olmasını, kendilerinin üstün oldukları iddialarında kullanıyorlardı. Üstünlük vesilesi olarak kullandıkları bir uygulamanın kaldırılmasını istemiyorlardı. Peygamberimiz ise tevhit olma hususunda samimiyetini koruyordu. Bu nedenle, peygamberimiz hem onların tekliflerini hem de oluşan siyasi gerilimi yumuşatmak için onların düzenlemelerine uymayı düşündüğü sırada Cenab-ı Mevla duruma müdahale etti. O’nun müdahalesi elçisinin asla taviz vermemesi ve kendisine bildirilen ilme dayalı doğruluk esaslarından sapmaması şeklindeydi. Ayrıca onların kendi kırmızıçizgilerini dayattıklarını ve onları hoşnut etmenin biricik yolunun da onların dayattıkları bu kırmızıçizgilere uymaktan geçtiğini kısaca onların dinine girilmesi durumunda ancak onların hoşnut olacağını bildirdi. Böylece Cenab-ı Hak şu mesajları vermiş oldu; “Birliktelik / tevhit için tek bir kırmızıçizgi kabul edilebilir, o da “Allah’ın yoludur.” Yapılacak düzenlemelerde ve uygulamalarda ana prensip olarak birlikteliğe katılan tüm toplulukların hayrı, iyiliği ve yararı esas alınmalı ve bu esas kırmızıçizgi olarak kabul edilmelidir. Herkesin kendi çıkarına, kendi üstünlüğüne, kendi seçkinliğine göre çizdikleri ve dayattıkları kırmızıçizgilerle birlik ve beraberlik oluşturmak mümkün değildir. Birlik için herkesin hayrı aranmalı, herkes için kazan kazan olmalıdır. Bunda da en iyi belirleyici, herkesin yaratıcısı ve Rabbi olan Allah’ın kırmızıçizgileridir. Çünkü Allah adildir. Çünkü Allah kullarına karşı çok merhametlidir, çok kerimdir. Zaten ilahi öğretiyi doğru olarak okuyan her kim olursa (bunların hangi gruptan oldukları önemli değildir) bunu bilir ve kendisine değil Allah’a çağırır.” Cenab-ı Hak, elçisine eğer kendisine bildirilen bu gerçeklere rağmen onların arzuları çerçevesinde onlara tâbi olacak olursa o takdirde kendisine hiçbir şekilde yardımcı olunmayacağını ve korunmayacağını belirtti. 120-121- Sen onların dinlerine / milletlerine uymadıkça Yahudiler ve Hıristiyanlar senden asla hoşnut olmazlar. De ki: “Asıl doğru yol Allah'ın hidayeti / yoludur.” Eğer sana gelen ilimden sonra yine de onların hevalarına / heveslerine /arzularına uyacak olursan, Allah’tan sana ne bir veli / koruyucu, ne de bir yardımcı bulamazsın. Kendilerine Kitab’ı verdiğimiz kimselerin bazısı onu, hakkını vererek okurlar/izlerler. İşte onlar, ona iman ederler. Her kim de onu inkâr ederse, işte onlar hüsran içindedirler. (Bakara Suresi 120-121) 9.6. Kıblenin Kâbe’ye çevrilmesi Hz.Muhammed@ Medine’ye geldiğinde daha önce anlatıldığı üzere bir takım stratejik hedefleri düşünerek kıble olarak Beytül Makdis’i seçmişti. Ancak O şimdi bir açmaza düşmüştü. Sıkıntı içerisindeydi. Zira kıble seçimi ile beklediği tevhit olma hedefine ulaşmanın zor olduğunu görmüştü. Hatta bu seçimi nedeniyle tüm toplulukları tevhit etme hedefi büyük darbe yemekteydi. Şöyle ki, Mekke müşrik Yönetimi, Peygamberimizi «İbrahimi» değerlere sırt dönmüş kişi olarak göstermekte ve diğer Arap kabileler de bu propagandadan hayli etkilenmekteydiler. Bu nedenle Peygamberimiz@ kıbleyi tekrar Mescid-i Haram tarafına çevirerek bu propagandayı bertaraf etmeyi istedi. Bir taraftan Yahudilerin Medine İslam Cumhuriyeti ile oluşturulan birlikten hoşnut olmamaları, diğer taraftan Arap yarımadasındaki kabilelerin Beyt’ül Makdis’in kıble olarak seçilmesinden duydukları hoşnutsuzluk, peygamberimizi bir hayli bunaltmıştı. İslam Cumhuriyetinin kıblesi olarak Beyt’ül Makdis’i seçerek Yahudilere iyi niyet göstermesine rağmen onları hoşnut edemeyen peygamberimize Cenab-ı Hak yardımcı oldu ve kıbleyi değiştirmesini emretti. Böylece tekrar «İbrahimi» değerlere yani Kabe’nin kurucu ruhunu sembolize eden Mescid-i Haram’a dönülecek ve Mekke müşriklerinin elindeki koz alınmış olacaktı. Dahası Yahudilerin Arap kabilelere karşı «biz sizden üstünüz zira gelip bizim değerlerimize sarıldınız» tarzındaki üstünlük taslama kozları da ellerinden alınacaktı. Fakat bu değişimin getireceği birtakım sıkıntılar da mevcuttu. Şöyle ki; imzalanan Medine Anayasası ile Medine’deki Yahudilerle müttefiklik yapılmıştı. Bu anlaşma /Anayasa sayesinde Medine’nin güvenliği sağlama alınmıştı. Bu birlikteliğin göstergesi / sembolü olarak kıble Beytül Makdis seçilmişti. Şimdi kıble değişikliğine diğer Yahudi kabileler ikna edilmeyecek olursa müttefiklik yazılı olarak sona ermese de Yahudilerle müminlerin yollarının yavaş yavaş ayrıldığına bir işaret olacaktı. Bu durumda düşman hem içerde hem de dışarıda olacaktı. Diğer Arap kabilelerinin kazanılması hesabı yapılırken onlar kazanılmadan oluşan iç düşmanlar ve dış düşmanlar Medine İslam Cumhuriyeti’ni yok edebilirdi. İşte Peygamberimizi @ endişeye sevk eden noktalardan en önemlisi de bu husustu; yani güvenlik! Bu endişeyi gidermek ve Yahudileri bu değişiklik konusunda en azından arafta bırakmak için onlara aslında gayet iyi bildikleri husus olan “Mescid-i Haram’ın Hz. İbrahim tarafından hangi amaçla kurulduğu” anlatıldı. Onlar Kâbe’nin Kurucu Ruhunun ya da felsefesinin Hz. İbrahim’e dayandığını kendi kaynaklarına dayanarak gayet iyi biliyorlardı. Bu nedenle Mescid-i Haram sembolü ile ifade edilen değerlerin, Beyt’ül Makdis sembollü değerlerle paralel / aynı olduğunu çok iyi bildiklerinden, bu değişikliğin onların değer ve öğretilerinden uzaklaşma olmadığını hatta daha bütünleştirici olduğunu onlara ifade etmesini Rabbimiz bildirdi. Ve yine Rabbimiz, elçisine bu hususta gönlünün rahat olmasını, zira onların ne yaptıklarını kendisinin gayet iyi bildiğini söyledi. 144-Doğrusu Biz, senin yüzünü semaya çevirip aranıp durduğunu görüyoruz. Şimdi seni hoşnut olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Bundan sonra yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir! Siz de hepiniz, nerede olursanız olun, yüzünüzü o tarafa doğru çevirin! Kendilerine Kitap verilenler onun (bu kıble değişiminin), Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler. Allah, onların yapıp durduklarından gafil değildir. (Bakara Suresi 144) Kıblenin Beyt’ül Makdis’ten Beyt’ül Haram’a çevrilmesi Yahudilerle yolların ayrılması demekti. Temel amaç tevhit iken müttefiklik noktasında eksen değiştirmek, ayrılığa gitmek ve gelecekte bu müttefiklikten vaz geçmenin ilk adımı demekti. Bu nedenle Cenab-ı Hak, birlik ve beraberliğin devamı için Yahudilerin de eksen değiştirmelerini yani kıblelerini Kâbe yapmalarını ister. Eğer onlar bu isteği kabul etmeyecek olurlarsa, en azından peygamberimizin eksen kaydırmasını / kıble değiştirmesini anlayışla karşılamalarını izah eder. Çünkü amaç, birlik ve beraberlik ise bu sadece Yahudilerle ya da Hristiyanlarla değil bütün Arap kabilelerinin katılımı ile sağlanacaktı. Onlar katılmadığı takdirde birliğin sağlanamayacağı açıktı. Kıblenin Beyt’ül Makdis olması, Arap kabilelerin bu birliğe katılmamalarının bir gerekçesini oluşturuyorsa, kıblenin Kâbe olarak değiştirilmesi zorunluluk arz etmekteydi. Diğer taraftan Yahudilerin ve Hristiyanların Araplarla birlikte tüm Arabistan coğrafyasında bir birlik sağlamaları ancak ortak değerler üzerinden olabilirdi. Bu nedenle Cenab-ı Hakk’ın önerdiği ve Yahudileri de uymaya çağırdığı yeni eksen / Kâbe’nin kıble olması oldukça makul, mantıklı ve son derece stratejik olmasının ötesinde Yahudilerin de temel dini değerleri idi. Yani davet edilen kıble onların en büyük peygamberleri olan İbrahim @ın temel değeri idi. Fakat Kıblenin Kâbe’ye değiştirilmesi emri gelince Yahudiler buna karşı çıktılar. Hemen peygamberimize gelerek bu değişimden vazgeçmelerini istediler. Yahudiler, Medine İslam Cumhuriyetinin kıblesinin Beyt’ül Makdis olarak kalacak olursa o takdirde peygamberimiz aleyhine hareket etmeyeceklerine ve onun her emrine harfiyen uyacaklarına yemin ettiler. Yani kendisine iman edeceklerini söylediler. Fakat peygamberimiz onların bu söz verişlerine nasıl inanacaktı? Daha önce yaptıkları meydanda idi. O, onlarla ne kadar yakınlık, birlik ve beraberlik kurmaya çalıştıysa onlar ayrı olmayı tercih etmişlerdi. Hiçbir şekilde bütünlüğe yanaşmamışlardı. Dahası Medine Anayasası / Vesikası ile yaratılan tevhidi parçalamak ve peygamberimizin iktidarını yıpratmak için yapmadıkları tezvirat, kara propaganda ve girişim kalmamıştı. Peygamberimiz onlara güvenemezdi. Şayet onlara güvenip Cenab-ı Hakk’ın emrine muhalefet ederek kıbleyi Kâbe olarak değiştirmez ise yarın onların «Bu nasıl peygamber bir gün verdiği kararı ertesi gün değiştiriyor. Kararsız bir tutumu var…» vb. tezviratlarına muhatap olacaktı. Peygamberimiz, onların kıblenin Beyt’ül Makdis olarak kalması hususundaki isteklerini reddetti ve onları bu kıble değişikliğini kabul etmeye davet etti. Gerekçelerini Cenab-ı Hakk’ın aşağıdaki ayetlerde öğrettiği şekilde izah etti; “Biz müminler sizlerin değer yargılarınıza sahip çıktık ve uymaya çalıştık. Ancak Arap yarımadası ölçeğinde yer alan kabileler Beyt’ül Makdis’in kıble olmasına karşı çıktılar. Onlar bizleri kendi değerlerine ihanetle suçladılar.” “Tevhidi sağlamak için bu engelin kaldırılması gerekir. Onlar iman etmeme hususunda hep bu engeli önümüze sürecekler. O halde kıblemizi değiştirelim ve herkesin ortak değeri olan Kâbe’ye yönelelim.” “Hem zaten Kâbe / Mescid-i Haram da biz Arapların olduğu kadar siz Yahudilerin de temel değeridir. Gelin bu ortak değere birlikte sahip çıkalım. Siz bu değere / Kâbe’ye yabancı değilsiniz.” “Kâbe / Mescid-i Haram ile sembolize edilen bu temel değer Allah’a teslimiyeti / İslam olmayı ifade eder. Toplulukların / kabilelerin bir ülkü etrafında birleşerek tek millet haline gelmesidir. Parça parça bölünmemesidir. Herkesin kendi kıblesi / hedefleri / beklentileri vardır. Toplulukları / kabileleri tevhit edip tek millet haline getirmek için “Allah’a teslimiyeti” esas alalım. Bu hususta şekiller önemli değildir. Nasıl biz sizin kıblenize döndüysek siz de bizim kıblemize dönün. Biz sizin peygamberlerinizin getirdiği kitapların öngördüğü temel değerlerinizi kabul ediyoruz. Bu temel değerler arasında ayrımcılık yapmıyoruz. Siz de yapmayın. Tek millet olmak için asıl kıble olan “Allah’a teslimiyette / İslam olmakta” birleşelim. Bunun da sembolü Mescid-i Haramdır. Bu sizin kaynaklarınızda da mevcuttur.” “Bizim bu kıble değiştirmemizi en azından anlayışla karşılayın ve destekleyin. Zira biz kötü bir şey yapmıyoruz. Hedefimiz Allah’ı birlemek ve toplumları tevhit etmektir.” “Bu yol, sizin de yolunuzdur. Sizin peygamberleriniz sanki ‘parçalanın, bölünün kiminiz Hristiyan, kiminiz Yahudi olun mu’ dedi. Yoksa ‘hepiniz bir olun, beraber olun ve Allah’a teslim olun mu’ dedi?” “Şayet bu konuda birlik ve beraberlik oluşturamaz isek o zaman siz bizimle çekişmek ve düşmanlıkla karşı koymak istiyorsunuz demektir.” Yahudileri kıblenin Kâbe’ye doğru değişiminin gerekçeleri olarak verilen bu mesajlar Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hz. Yakup kıssaları metaforunda verilir. 122-141- Ey İsrail oğulları! Size ihsan ettiğim nimetimi ve geçmişte sizin diğer toplumlara / âlemlere galip gelmenizi sağladığımı hatırlayın! Hiç kimsenin hiçbir kimse yerine bir şey ödemeyeceği, kimseden fidye kabul edilmeyeceği, hiç kimseye şefaatin yarar sağlamayacağı ve onlara yardım da edilmeyeceği günden sakının / korunun. Hani Rabbi İbrahim’i, birtakım talimatlarla sınamış, O da onları tam olarak yerine getirince, "Ben seni insanlara imam / önder yapacağım" buyurmuştu. O (İbrahim), “Soyumdan da (önderler yap ya Rabbi!)” demişti. Allah ise “Zalimler bu taahhüdümün kapsamına asla giremezler / Benim ahdim (teahhüdüm) zalimlere ulaşmaz” buyurmuştu. İşte o sıralarda Biz Kâbe’yi / Beyt’i insanlar için toplanma ve sığınma yeri olarak belirledik. İnsanlar da Makam-ı İbrahim'i musalla / salat gerçekleştirilecek yer edindiler. Biz de İbrahim ile İsmail’den “Beytimi (Kâbe’yi) ziyaret edenler, bu bölgede yerleşik olanlar, rükû ve secde edenler için tertemiz tutun” diye ahit aldık. İşte o zaman İbrahim, “Rabbim! Burasının güvenli bir şehir olmasını sağla, halkından Allah'a ve ahiret gününe inananları da çeşitli meyvelerle rızıklandır” demişti. Allah ise: “Onlardan inkârcıları dahi kısa bir süre ile rızıklandırırım, sonra da onu ateş azabına sürüklerim ki o ne kötü varılacak yerdir!” buyurdu. İbrahim ve İsmail Kâbe’nin / Beyt'in temellerini birlikte yükselttikleri zaman “Rabbimiz! Bizden bu hizmeti kabul buyur, şüphesiz Sen dualarımızı işiten ve niyetimizi bilensin.” diyorlardı. “Rabbimiz! Bizi Sana teslim olanlardan / müslümanlardan kıl. Soyumuzdan da sana teslim olan / müslüman bir ümmet çıkar. Bize ibadetlerimizin / itaatimizin yol ve yöntemlerini göster, tövbelerimizi de kabul et. Çünkü Sen tövbeleri çok kabul edensin ve çok merhametli olansın.” “Rabbimiz! İçlerinden onlara Senin ayetlerini okuyacak, Kitab'ı ve hikmeti (hüküm, kanun, düstur ve ilkeleri) öğretecek ve onları arındıracak bir elçi gönder. Şüphesiz Sen, Aziz ve Hakimsin.” Kendine yazık eden sefihten başka kim İbrahim'in milletinden /dininden / yaşam tarzından yüz çevirir? Biz İbrahim’i dünyada seçkin kılmıştık. Hiç şüphesiz o, ahirette de iyilerden biridir. Çünkü Rabbi o'na, “Teslim ol!” dediği zaman o hiç tereddüt etmeden “Ben alemlerin Rabbine teslim oldum” demişti. Bu dini İbrahim kendi oğullarına vasiyet ettiği gibi Yakup’a da vasiyet etti; “Ey oğullarım! Şüphesiz ki, bu dini size Allah seçti. Başka dinlerden uzak durun ve yalnızca müslimler olarak can verin!” diye vasiyet etti. Yakup’a ölüm vakti gelip çattığı zaman, onun oğullarına, “Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?” dediğini ve onların da; “Biz, bir tek ilâh olarak senin ilahına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilahına kulluk edeceğiz. Biz, ancak O'na teslim olanlarız” dediklerini sanki orada bulunan şahitler gibi bilmiyor musunuz? (Elbette gayet iyi biliyorsunuz.) O topluluklar / ümmetler geçip gittiler. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da sizedir. Siz, onların yaptıklarından sorulacak değilsiniz. Dediler ki “Yahudi veya Hıristiyan olun ki, hidayet / doğru yolu bulasınız” Sen de de ki: “Hayır, Biz hanif olan İbrahim’in dinine / milletine uyarız. O hiçbir zaman müşriklerden olmadı!” Deyin ki: “Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakup'a ve esbata (torunlarına) indirilene, Musa'ya ve İsa'ya verilene ve (diğer) Peygamberlere Rablerinden verilenlere iman ettik; Onlardan hiç birini diğerlerinden ayırt etmeyiz ve biz ancak O'na teslim olanlarız!” Şayet artık onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse o zaman doğru yolu / hidayeti bulmuş olurlar. Yok, eğer yüz çevirirlerse, onlar mutlaka size karşı isyan ve düşmanlık içindedirler. O takdirde de onlara karşı Allah sana yeter. O, hakkıyla işiten ve en iyi bilendir. (Deyin ki) “İşte bu Allah'ın boyası! / Yolu! / Sistemi! (biz o boyaya boyandık! / Biz bu yolu seçtik!) Kimin boyası / yolu / sistemi Allah'ınkinden daha güzeldir? Biz, sadece O'na ibadet / itaat ederiz.” De ki: “Allah’ın (tercihleri / yaptıkları / seçtikleri) hakkında bizimle mücadele mi ediyorsunuz? Halbuki O sizin Rabbiniz olduğu kadar bizim de Rabbimizdir. Bizim amellerimiz bizimdir, sizin amelleriniz de sizindir. Fakat biz O'na sizden daha samimi bağlananlarız. Yoksa siz, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarının Yahudi veya Hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz?” De ki: “Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı? Yanında Allah'ın bildirdiği şeyi gizleyerek inkâr edenden daha zalim kimdir? Allah, yaptıklarınızdan habersiz de değildir.” Onlar bir ümmetti / topluluktu gelip geçtiler. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da sizedir. Siz, onların yaptıklarından sorulmazsınız. (Bakara Suresi 121-141) Yukarıdaki ayetlerle Medine Yahudilerine verilmek istenen mesajlar çok açıktır; “Onlara Medine İslam Cumhuriyetinin kurucu topluluğu olmaları nedeniyle sahip oldukları iktidar nimetine nankörlük etmemeleri uyarısı yapılır. Bu nimet sayesinde üstünlüğü yakaladıkları ifade edildikten sonra eğer nankörlük ederlerse başlarına çok kötü felaketlerin geleceği ve kimsenin de kendilerine yardım etmeyeceği belirtilir. Hz.Muhammed’in@ ortak atanız olan Hz. İbrahim’in@ duasının bir sonucu olduğu belirtildikten sonra kendilerinin ilahi seçime karşı çıkmaları ve sadece kendi kabilelerinden / soylarından bir peygamber gönderilmesini talep etmeleri ile zalimlik yaptıkları ifade edilir. Ayrıca nasıl ki Hz. İbrahim@ Kâbe’nin temellerini adalet, hukuk, temizlik, doğruluk, dürüstlük ve Allah’a teslimiyet üzerine inşa etmişse aynı şekilde Hz.Muhammed@ de Medine İslam Cumhuriyetini aynı ilkeler üzerine temellendirdiği metaforik olarak anlatılır. Bu anlatımla Yahudilere Hz.Muhammed’in @ yoluna destek / salat etmeleri halinde İslam Cumhuriyetinin / Medeniyetinin inşasında yerlerinin olabileceği ifade edilmiş olur. Hz. İbrahim@’in Kâbe’yi kurmaktaki amacının toplumların selameti, mutluluğu, esenliği ve huzuru olması gibi Hz.Muhammed’in@ İslam Cumhuriyetini kurmaktaki amacının da aynı olduğu ve bundan hiçbir menfaat beklemediği anlatılır. O’nun tıpkı geçmiş peygamberler gibi Allah’ın kitabını, hak ve hukuku öğrettiği, Allah’ın yolunda Allah’ın kulları için çalıştığı belirtilir. Zaten geçmiş peygamberlerin Yahudilerden de Allah’ın yolunda çalışmaları ve yalnızca O’na teslim olmaları konusunda söz aldıkları kendilerine hatırlatılarak onların geçmişte verdikleri sözlere uyup Allah’a teslim olmaları çağrısı yapılır. Bütün bu gerçeklere ve inanç ilkelerindeki aynılıklara rağmen yine de kıble değişikliği kabul edilmeyecek olunursa o takdirde İslam Cumhuriyeti ile çekişme içerisine girileceği ve bunun da parçalanma getireceği belirtilir.” Gerek Yahudilerden gerekse Araplardan bazı ahmaklar / dar kafalılar / kafası basmayanlar kıble değişikliğinin stratejik boyutunu kavrayamamışlardı. Bunlar bu değişiklikle alay ediyorlardı. Yahudi şeytanlar daha da ileri giderek; “Muhammed bir türlü nereye döneceğini belirleyemedi. Bir o yana bir bu yana dönüyor” diye alay ediyorlardı. Bazıları ise değişikliklere kapalı olduklarından bu yeniliği de kabul etmek istemiyorlardı. Müminlerden bile bazılarının stratejik amaçları bilemediklerinden bu değişiklik konusunda kafaları karışmıştı. Cenab-ı Hak, bu beyinsizlerin söylemlerini muhatap alarak kıble değişikliğinin sebebini açıkça ortaya koyar ki bu değişikliğin stratejik amaçlarını bilmesine rağmen bile bile sırf şeytanlıklarından dolayı karşı çıkanların oyunları bozulsun. Kıble değişikliğine ilişkin Cenab-ı Hakk’ın müteakip ayetlerde bildirdiği stratejik gerekçeler şöyle özetlenebilir; “Hz.Muhammed@ öndeliğindeki İslam Cumhuriyetinin diğer kabile ve topluluklara şirki / parçalı toplum yapısını bırakıp tevhit olma konusunda örnek / şahit / önder olmasını sağlamaktır. Aynı kıbleye yönelen diğer Arap kabileleri ile birliktelikleri çoğaltıp onların Medine İslam Cumhuriyetine katılımını sağlamak,” “Mekke Yönetimi ile yapılacak mücadele nedeniyle yakın gelecekte çok büyük zorluklar, savaşlar, fitneler ve kargaşalar olacağı aşikâr olduğu için o günler gelmeden tedbir alıp topluluktan kopuşları şimdi yaşamak. Birlik ve beraberliğe çok ihtiyaç olduğu o zor zamanlarda meydana gelen kopmalar yıkım getirir ve İslami hareketi bitirebilir. Bu nedenle bu kıble değişikliği zor zamanlar için aynı zamanda bir ön alma hareketidir. Gerçekten iman edenlerin hak ettikleri başarıyı zayıfların kopuşu engellememelidir. Gayretlere yazık edilmemelidir.” “Kıblelerine dönüldüğü için Yahudilerin kendilerini üstün görmeleri ve hava atmalarına bir son verilerek hadlerinin bildirilmesi gerekmektedir.” “Ayrıca müşrik Mekke Yönetiminin diğer müşrik Arap kabileleri Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine kışkırtmak için kullandıkları kozu ellerinden almak gerekmektedir.” “Peygamberimizin asla kendi milletini satmadığı, kendi değerlerine sırtını dönmediğini ortaya koymak ve O’nun isteğinin adalet, hak, hukuk, doğruluk, ölçülülük, dengelilik (VASAT) olduğunu göstermek.” “Münafıklar ile kafası yukarıda belirtilen stratejik boyutlara basmayan müminlerin ayırt edilmesi gerekiyordu. Bu müminler kıble olarak Kabe’ye dönmeye devam ederken onlarla birlikte münafıklarda Kabe’ye dönüyorlardı. Münafıklar aslında Hz.Muhammed’e doğrudan başkaldıramıyorlar fakat bu müminlerin arasına karışarak başkaldırılarını kamufle ediyorlardı. Kıble değişikliği ile münafıklarla bu müminlerin ayırt edilmesi gerekiyordu.” 142-143- İnsanlardan birtakım beyinsizler, “Bunları şimdiye kadar yöneldikleri kıbleden çeviren nedir?” diyecekler. Sen de de ki: “Doğu da batı da Allah’ındır. O, dilediği/dileyen kimseyi dosdoğru yola yöneltir.” İşte böylece sizi dengeli, ölçülü ve doğru yolun tam ortasından giden bir ümmet kıldık ki peygamberin sizlere şahit / örnek / önder olduğu gibi sizlerin de insanlara şahit / örnek / önder olasınız. Daha önce yöneldiğin kıbleyi Kâbe olarak değiştirme sebebi ise peygamberin izinde gidecek olanları gerisin geriye döneceklerden ayırt etmek içindir. Doğrusu bu zor bir sınavdır. Fakat bu Allah'ın hidayet ettiği kişiler için zor değildir. Allah imanınızı kesinlikle göz ardı etmeyecektir. Çünkü Allah, insanlara çok şefkatlidir, çok merhametlidir. (Bakara Suresi 142-143) 9.7. Yahudilerin İtirazlarına Karşı Kararlı Durulması Talimatı Kıblenin değişimi emri gelince Yahudiler bu değişikliğe itiraz etmişlerdi. Müttefikliğin devamının kıblenin Beyt’ül Makdis olarak devam etmesine bağlı olduğunu söylediler. Bu durum peygamberimizi bir hayli üzmüştü. Cenab-ı Hak, elçisine bu konuda kararlı olmasını ve direnmesini emretti. Onlara bu değişikliğin doğru olduğu konusunda hangi delil getirilirse getirilsin onların yine de kendisine inanmayacaklarını belirtti. Onların bu konuda inatlarının konuyu bilmediklerinden değil kibir, gurur ve kendilerini üstün gördüklerinden kaynaklandığını bildirdi. Bu durumu ifade etmek için “bir insanın evladını nasıl tanır ve bilir ise onların da bu konuyu aynen öyle bildikleri” şeklinde bir benzetme kullandı. Cenab-ı Hak, onların ikna olmayacaklarına başka bir delil olarak da onların birbirlerinin kıblelerine de tabi olmadıklarını, onların kendi değer yargılarında bile uzlaşmaya gitmediklerini vurguladı. Yani onların kendi aralarında bile anlaşamadıkları, birbirleri ile müttefiklik / tevhit oluşturamadıklarını belirtti. Onlardan her grubun ayrı kutsalı ve ayrı hedeflerinin olduğunu, birbirleri ile bile bir araya gelemediklerini belirtti. Böylece onların peygamberimiz ve müminlerle de birlik ve beraberlik oluşturmalarını beklememeleri gerektiğini ifade etmiş oldu. Cenab-ı Hak, bu nedenlerle onların Beyt’ül Makdis’in İslam Cumhuriyetinin kıblesi olarak devam etmesi isteklerini reddetmesini ve onların değişikliğe itirazlarını kabul etmemesini elçisinden istedi. 145-147- Andolsun ki sen, o Kitap verilmiş olanlara, hangi delili getirirsen getir, yine de senin kıblene tabi olmazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Zaten onlar da birbirlerinin kıblesine uymazlar. Yine andolsun ki, sana gelen bunca bilgiden sonra, sen onların arzu ve hevalarına uyacak olursan, o takdirde sen de zalimlerden olursun. Şu, kendilerine Kitap verdiklerimiz, onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir kesim bile bile gerçeği gizliyorlar. Gerçek / Hak, Rabbindendir. O halde, sakın şüpheye düşenlerden olma! (Bakara Suresi 145-147) 9.8. Kıble Değişikliğine Müminlerin İkna Edilmeleri Kıble değişikliği konusunda müminlerinde itirazları oldu. Onlarda peygamberimizin taşıdığı güvenlik endişesini taşıyorlardı. Cenab-ı Hak, müminlerin bu endişeleri karşısında aşağıdaki ikna edici hususları bildirdi; “Her topluluğun ayrı hedef ve beklentileri ile ayrı değer yargılarının var olduğu,” “Hayırlar için çalışan, iyilikler için yarışanın sonunda kazanacağı ve birliği sağlayacağı,” “Şayet müminler olarak bir iyilik, fazilet hareketi başlatılır, hayırlarda iyi niyetle koşulursa ve şekillere takılıp kalınmazsa diğer toplumların o iyilik hareketine katılacağı,” “Kıble olarak Mekke müşriklerinin hedeflerinin ya da yaptıklarının değil, Hz. İbrahim’in Kâbe’nin kurucu ruhuna uygun bir hareketin herkese güven vereceği ve herkesin bu hareketin temsilcilerine karşı teveccühünün oluşacağı, böylece birlik ve beraberliğin sağlanacağı,” “Şekillerde kalmayıp asıl kıble ve hedef olan hayırlarda koşulması ve iyilik yapmada yarışılması halinde bütün Arap kabilelerinin bir araya toplanacağı ve tevhidin sağlanacağı,” “Mescid-i Haram’ın kurucu ruhuna uygun olduktan sonra seçilen şekil, yol, yöntem, yer ve usulün «nasıl olduğunun» önemli olmadığı,” Cenab-ı Hakk’ın bu hususları bildirdikten sonra kıblenin şeklen Kâbe yönüne doğru çevrilmesi sonucunda Yahudi kabilelerinin birlik ve beraberlikten ayrılmalarının güvenliklerine zarar vermeyeceği konusunda müminler ikna oldular ve yönlerini Kâbe’ye çevirdiler. 148-149- Her topluluğun yöneldiği bir yönü /hedefi / gayesi vardır. Fakat siz hep birlikte hayırlı işlere koşun, birbirinizle yarışın. Her nerede olursanız olun/ hangi konumda olursanız olun sonunda Allah, hepinizi bir araya toplayacaktır. Hiç kuşkusuz Allah’ın her şeye gücü yeter. (Bu nedenle) Her nereden çıkarsan çık, / hangi yolu-yöntemi seçersen seç, yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. (Hangi yol, yöntem ve usulü seçersen seç, hedefin Mescid-i Haram’ın kuruluş gayesi ile paralel olsun.) Şüphesiz bu, Rabbinden gelen bir gerçektir / haktır. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir. (Bakara Suresi 148-149) Cenab-ı Hak, müminlere tekraren Mescidi Haram eksenli / kıbleli bir hareket ortaya koymalarını emreder ve bu emrinin gerekçelerini şöyle bildirir; “Mescid-i Haram merkezli bir tevhit hareketi yürüttüğünüzü açık bir şekilde her hareketinizde, her stratejinizde ve her uygulamanızda ortaya koyun ki Mekke Müşrik Yönetimi sizin Arap kabilelerini sattığınız / ihanet ettiğiniz gibi bir propaganda yapamasın.” “Yerel / Milli / İbrahimi değerleri hiçe saymadığınızı, onları bir kenara atmadığınızı namaz dâhil her hareketinizde gösterin.” “Onlarla beraber olduğunuzu, hareketin bütün kabileleri kapsadığını, gösterin. Yani Kâbe / Mescid-i Haram merkezli bir tevhit hareketi yürüttüğünüzü açık açık ortaya koyun.” “Müminlerin niyetinin iyilik, hayır, adalet, hukuk üzerine bütün kabileleri birleştirmek olduğunu bütün hareketlerinizde ortaya koyun.” Cenab-ı Hak, güvenlik endişeleri konusunda kalplerinin mutmain olması için müminlere şu hususları da bildirmiştir; “Kıble değişikliği nedeniyle Yahudilerin müttefikliğini kaybetmenizin sonucu olarak savunmasız / korunmasız kalmaktan korkmayın. Sadece Allah’tan korkun. Allah sizleri koruyacaktır ve size vadettiği zaferi vererek nimetini tamamlayacaktır.” “Yeter ki siz sabredin, salat edin, peygamberin arkasında durun, ona destek verin.” “Bu uğurda yapacağınız mücadelede canlarınızı feda etseniz asla bir şey kaybetmiş olmazsınız. Tam aksine bu yolda vereceğiniz canlar, sizin toplum olarak dirilişinizi sağlayacaktır.” “Bu yolda mücadele ederken sadece canlarınızı değil mallarınızı ve ürettiklerinizi de kaybedebilirsiniz. Ama bu uğurda kaybedeceğiniz canlarınız asla boşu boşuna değildir. Şayet kaybedeceğiniz şeylerin korkusuna yenilmeyecek olursanız bu mücadeleyi kazanacak ve zulüm sistemlerini ilahi sisteme dönüştürmeye muvaffak olacaksınız. Müminler kendini Allah’a adayan ve sonunda her şeyin O’na ve O’nun sistemine döneceğini bilen kimselerdir. Bu kimseler yılmadan mücadele ederler ve bu uğurda başlarına gelen her türlü sıkıntı ve yoksunluğa sabrederler. Allah da onlara desteğini ve rahmetini esirgemeyecektir.” 150-157- Her nereden çıkarsan çık, / hangi yolu-yöntemi seçersen seç, yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. (Hangi yol, yöntem ve usulü seçersen seç, hedefin Mescid-i Haram’ın kuruluş gayesi ile paralel olsun.) Sizlerde her nerede olursanız olun, / hangi konumda olursanız olun, yüzünüzü ona doğru çevirin ki; insanların size karşı kullandıkları bir kozları olmasın. Ama zalimler başka. (Buna rağmen onlar yine de aleyhinize kozlar üreteceklerdir.) Siz onlardan korkmayın. Benden korkun ki size olan nimetimi tamamlayayım ve böylece doğru yolu bulasınız. Nitekim içinizden, size ayetlerimizi okuyan, sizi arındıran, size Kitab'ı ve hikmeti / hükümleri / kanunları öğreten ve bilmediğiniz şeyleri öğreten bir peygamber gönderdik. Öyleyse Beni anın ki, Ben de sizi anayım. Bana şükredin, bana nankörlük etmeyin. Ey iman edenler! Sabır ve salatla yardım isteyin. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir. Allah yolunda katledilenlere, “(boşu boşuna öldüler) / Ölüler” demeyin. Zira tam aksine onlar, yaşıyorlar / yaşatıyorlar / diridirler. Fakat siz bunun bilincinde değilsiniz. Muhakkak ki Biz, sizi biraz korkuyla, açlıkla, mal, can ve ürün kaybıyla deneyeceğiz. Sabredenleri müjdele! Ki onlar başlarına bir musibet geldiği zaman; “Biz şüphesiz Allah'a aitiz ve sonunda O'na döneceğiz” derler! İşte Rablerinin mağfireti, desteği ve rahmeti bunların üzerinedir. Doğru yolda olanlar da/ hidayete erenler de onlardır. (Bakara Suresi 150-157) Medine Yahudileri kıble değişikliği yapılınca hemen Hz.Muhammed@ aleyhine propagandaya başladılar. Onlar Hz.Muhammed’in@ gerçek niyetinin açığa çıktığını ifade ettiler. Medinelilerle yapılan ittifakın şirkten kurtulmak değil sırf kendi iktidarını sağlamak için olduğunu ileri sürdüler. Sonunda Muhammed’in Mekke müşrik yönetimini devirdikten sonra Mekke’ye döneceği ve şirk sistemli de olsa eski sistemi devam ettireceğini iddia ettiler. Kıblenin ilahi kaynaklı öğretinin merkezi olan Beyti Atik’ten şirkin merkezi olan Mescid-i Haram’a döndürülmesini bu görüşlerinin delili olarak gösterdiler. Medine İslam Cumhuriyeti vatandaşlarının hac ve umre zamanlarında putlarla dolu olan Kâbe’yi tavaf etmelerinin, putların dikili olduğu Safa ve Merve’nin etrafından dolanmalarının şirk olacağını iddia ettiler. Hatta buna müsaade etmekle peygamberimizin Medinelileri kandırdığını, onun zamanla eski şirk sistemine döneceğini, aralarındaki ihtilaf çözülünce Mekke’ye geri döneceğini ve Medinelileri yalnız bırakacağını, bu nedenle Medinelilerin boşuna ittifak yaptıklarını söylediler. Daha da ileri giderek eğer şirkin merkezi kıble olarak seçiliyorsa o takdirde Medinelilerin de Menat putlarına sahip çıkmaları gerektiğini ifade ettiler. Onlar bu ve buna benzer söylemleri ile müminlerin zihinlerini bulandırdılar. Medineli Yahudilerin şekli ön plana çıkararak esası gözden kaçırtan bu söylemlerine karşı Cenab-ı Hak yine sembol ve şekiller üzerinden yola çıkarak, ama sonunda sözü esasa getiren cevapları elçisine inzal etti. Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği cevaplarda; Kâbe, Safa ve Merve’de putların olmasının onların Allah’ın nişaneleri olmasını ortadan kaldırmayacağı vurgulandı. Önemli olanın o nişane ve semboller ile verilen mesajlar, değerler ve öğretiler olduğu ifade edildi. Onların içerisinde şirkin putları olsa da o yöne dönüldüğünde esas amacın / niyetin putlara ve şirk inancına geri dönmek değil o yerlerdeki nişane ve sembollerin ifade ettiği İlahi öğreti ve anlamları idrak etmek olduğu belirtildi. Kâbe’yi tavaf etmenin tüm insanları birleştirici / tevhit edici bir sembol olduğunu herkesin bildiği bildirildi. Safa ve Merve’nin Hz. Hacer’in oğlunun su ihtiyacını karşılamak için gösterdiği çabaları ifade etmesi nedeniyle hac ve umre yapan insanların da o yerleri dolaşmasının adalet, hak, hukuk ve toplumun ihtiyaçlarını karşılamayı sembolize ettiğini, bunu Yahudilerin de gayet iyi bildiğini ama bunu görmek istemedikleri ve zihinleri bulandırmaya çalıştıkları ifade edildi. Bu hususun Yahudilerce çok iyi bilindiği, o yerlerin Allah’ın nişaneleri olduğuna ait tarihi bilgilerin kendi kaynaklarında yer aldığı ama bunları Medinelilerden gizlemekte oldukları vurgulandı. Şayet haksız bir şekilde bu tezviratlarına ve ortalığı bulandırmaya devam edecek olurlarsa onlara çok şiddetli bir ceza verileceği ihtarında bulunuldu. 158-162- Şüphesiz Safa ve Merve Allah'ın işaret ettiği sembollerdendir. Onun için kim hac ve/veya umre amacıyla Kâbe’ye / Beyt'e gider ve bunları tavaf ederse bunda bir günah / sakınca yoktur. Kim de gönülden bir hayır işlerse, muhakkak ki Allah onun karşılığını verir, O en iyi bilendir. Muhakkak ki indirdiğimiz apaçık delilleri ve kitapta insanlara apaçık gösterdiğimiz doğru yolu gizleyen kimselere Allah da lanet eder, bütün lanet ediciler de lanet eder. ([1] ) Ancak tövbe edip yanlıştan dönenler ve gerçeği (açık delilleri ve hidayeti) açıkça ortaya koyanlar istisnadır. Ben onların tövbelerini kabul ederim. Çünkü Ben tövbeyi çokça kabul eden ve çokça esirgeyenim. Fakat şu inkâr edip de inkârcı olarak ölenler var ya; işte Allah'ın, meleklerin, insanların hepsinin laneti onlaradır. Onlar o lanette ebedi olarak kalıcıdırlar. Onlardan ne azap hafifletilir ne de göz açtırılır. (Bakara Suresi 158-162) Yahudiler şekilci bir anlayışla kıblenin Kâbe’ye döndürülmesi müminlerin tekrar şirke geri dönüleceği iddiası asla doğru değildir. Müminler asla şirke dönmeyeceklerdir. Kıble değişikliğinden şirke geri dönüleceği anlamı çıkarılmamalıdır. İş onların söyledikleri gibi hiç değildir. Tevhit asıldır. Yönetimde merhamet, paylaşma ve verme esastır. Zira Allah yegâne ilahtır ve O Rahmandır ve Rahimdir. Nasıl ki gökleri ve yeryüzünü O yarattıysa, geceyi ve gündüzü O yaratıyorsa, yeryüzündeki tüm bitkileri O yaratıyorsa insanların yaşamlarında izleyecekleri yolu / ilkeleri / nizamı da O’nun belirlemesi elbet O’nun hakkıdır. Kullarının menfaatini en iyi O gözetir. Yarattığı kullarını O’dan daha fazla düşünen olamaz. Kimse O’nun gibi kullarının faydasını dikkate alamaz. Fakat buna rağmen insanlar Allah’tan başka ilahlar / otoriteler / rahipler / yöneticiler edinirler de onları Allah’ı sever gibi severler. Hâlbuki ilah / tanrı / otorite edindikleri şahıslar kendi menfaatlerinden başkasını düşünmezler. Onlar halkın faydasını değil kendi çıkarlarını düşünürler. Onlar sahip oldukları nimetleri kendi egemenliğinde bulunan halk ile paylaşmayı istemezler. Buna rağmen şirk içerisinde olan halk yine de ilah / tanrı / otorite edindikleri şahısları Allah’tan daha fazla severler. Kıble değişikliğini hazmedemeyip müminlerin hac ve umre niyetiyle Kâbe, Safa ve Merve’ye yöneldikleri zaman içindeki putlar nedeniyle şirk içerisinde olacaklarını iddia eden Yahudiler, kendilerine baksınlar. Kendileri hahamlarını / din adamlarını Allah’a ortaklar yapmışlar da onların arkasından gidiyor ve onları Allah’ı sever gibi seviyorlar. Kendilerinin şirk içerisinde olduklarını görmüyorlar. Onlar bu yaptıkları ayrılıkçı hareketler nedeniyle cezalandırıldıkları zaman çok pişman olacaklar. Tekrar eski hallerine dönmek isteyecekler ancak onlar için geri dönmek imkânsız olacak. ([2] ) 163-167- Sizin ilahınız, / tanrınız, bir tek ilahtır / tanrıdır. Ondan başka ilah / tanrı yoktur. O, Rahman’dır, Rahim’dir. Muhakkak ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yararlı şeyleri taşıyarak denizde akıp giden gemilerde, Allah'ın gökyüzünden yağmur indirip de onunla ölümünden sonra yeryüzünü diriltmesinde, oradaki canlıları türetip yaymasında, rüzgârları evirip çevirmesinde, gök ile yeryüzü arasında emre amade bulutları sevk etmesinde aklını kullanan bir kavim için elbette O’nun birliğine, Rahman ve Rahim oluşuna deliller vardır. Fakat tüm bu delillere rağmen insanların içinde Allah'ı bırakıp (yöneticilerini, ruhbanlarını, hahamlarını, din adamlarını) O’na ortak koşanlar da vardır. Üstelik onlar ortak koştukları bu ilahları / tanrıları, Allah'ı severcesine severler. Fakat müminlerin, Allah'a olan sevgisi daha güçlüdür. Şirk koşarak zulmeden kimseler azabı görecekleri zaman bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının çok şiddetli bulunduğunu keşke şimdiden idrak etselerdi. Vaktiyle izlerini takip ettikleri önderler / tanrılar / otoriteler/ azabı görünce peşlerinden gelenlerden uzak duracaklar ve aralarındaki bütün bağları koparacaklardır. Bunun üzerine onlara uyanlar şöyle diyecekler; “Keşke, bizim için dünyaya bir dönüş şansı olsa da onların bizden uzak durdukları gibi biz de onlardan uzak dursaydık!” İşte böylece Allah onların yaptıklarını acı bir pişmanlık olarak tattıracaktır. Onlar ateşten çıkacak da değillerdir. (Bakara Suresi 163-167) Tıpkı Mekkeli müşriklerin yaptıkları gibi Medineli Yahudiler de aslında şirk sisteminin getirdiği pisliği, çirkinliği ve kötülüğü devam ettirmek istiyorlardı. Onların kıble değişikliğine karşı oluşları ilahi olanı, güzel olanı istediklerinden dolayı değil tam aksine alıştıkları zulüm ortamının devam etmesini istemelerinden kaynaklanıyordu. Kendi yaptıkları zulmü de Allah’ın kendilerine indirdiği hükümlere uygun olduğunu iddia ediyorlardı. Zira kendi kitaplarında yer alan hükümleri istedikleri gibi yorumlamış ve arzularına uygun hale getirmişlerdi. Mevcut rejimlerinin devamını istedikleri için onlar kıble değişikliğini bahane ederek peygamberimizin otoritesini sarsmaya yönelik menfi propaganda yapıyorlardı. Yaptıkları menfi propagandayı bırakmaları ve kendilerini düzeltmeleri için Cenab-ı Hak, onları kötülüğü, çirkinliği ve aşırılığı terk etmeye, temiz, güzel ve hoş bir yaşamı seçmeye davet eder. Şeytanın yolunu değil, Allah’ın yolunu tercih etmeleri konusunda uyarır. Ama onlar tıpkı müşrik Arapların dediği gibi geçmiş atalarının yolunda gideceklerini söylerler. Onların bu seçimlerine karşılık ataların ya da geleneklerin yanlış olabileceğini, onların insanların sorunlarına çözüm üretememiş olabileceklerini yahut akıllarının, kapasitelerinin yetmemiş olabileceği ihtimalini göz önünde bulundurmalarını yahut yanlış tercihlerde de bulunmuş olabileceklerini dikkate almalarını hatırlatır. Fakat bütün bu uyarılara rağmen onların bu uyarıları hiç dikkate almadıklarını, onların ancak zordan, bağırıp çağırmaktan anladıklarını ifade eder. 168-171- Ey insanlar! Yeryüzündeki helal ve temiz / yararlı olan şeylerden yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, sizin apaçık bir düşmanınızdır. O şeytan, size sırf kötülüğü, aşırılığı / çirkinliği / hayâsızlığı ve hükmünü bilmediğiniz şeyleri Allah’a atfederek söylemenizi emreder. Onlara, “Allah'ın indirdiğine uyun” denildiği zaman, “Hayır biz, atalarımızdan gördüklerimize uyarız” derler. Ataları bir şeye akıl erdirmez ve doğru yolu bulamayan olsalar da mı? ([3] ) İnkârcıların hali, hiçbir sese kulak vermeyen, hiçbir şeyi anlamaya yanaşmayan ancak bağırıp çağıran kişinin haline benzer. Çünkü onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bu yüzden onlar, akıl da etmezler. (Bakara Suresi 168-171) 1 ) Ehli Kitap Yahudileri kendi kaynaklarında Safa ve Merve’nin Allah şiarlarından olduğu bulunmasına rağmen gizliyorlardı. Zira Tekvin 21 de Hacer ve İsmail’in Paran çölündeki su bulma kıssası anlatılır. [2] ) Not: İleriki zamanlarda Medine’yi terk etmek zorunda kalan Yahudilerin bir kısmı Şam’a gitmiş bir kısmı da Hayber’de kalmışlardı. Özellikle Hayber’de kalanların pişmanlıklarını anlatan rivayetler vardır ki bu durum aynel yakin tecelli etmiştir. Hatta öyle ki onlardan bazıları Hayber fethedilirken çeşitli yararlılıklar bile göstermişlerdir. [3] )NOT: Bu ayetlerin Yahudiler hakkında indiğine dair rivayetler daha fazladır.( M.Sait Şimşek)

  • Bölüm 30:Medinelilerin Uyarılmaları | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 30 MEDİNELİLERİN UYARILMALARI Medine’den gelen elçiler Hz.Muhammed@ ile görüştükten sonra Medine’ye dönmelerini müteakiben aşağıdaki gelişmelerin olması kuvvetle muhtemeldir; Medineli elçiler, Hz.Muhammed’in @ liderliği ile müminlerin Medine’ye getirilmesi konusunu diğer ileri gelenlerin de katıldığı toplantılarda tartışırlar. Bu tartışmalarda bir kısım ileri gelenler bu konuda itirazlarını bildirirler. Özellikle Medine’nin ekonomisinde etkin olan Abdullah bin Übey gibi Ebu Cehil tabiatli elitler (liderler) Hz.Muhammed’in@ Medine’ye lider yapılmasının huzur değil tam tersine acı, çile ve kan getireceğini, Mekke ve müttefikleri ile savaşmak zorunda kalınacağını bunun da kan dökülmesini beraberinde getireceğini ileri sürerler. Fakat çoğunluk ileri gelenler / mele’ topluluğu Medine’deki gerilim ve krizin bitirilmesinde Hz.Muhammed’in@ teklif ettiği İslam / barış öğretisinin kabul edilmesi ve O’nun liderliğinde tevhidi dünya görüşü çerçevesinde bir İslam devleti kurulmasından başka çare olmadığını bildirirler. Aksi takdirde içinde bulundukları siyasi kriz için bir çözüm üretmekten aciz olduklarını söylerler. Her ne kadar Hz.Muhammed@ ile yapılan görüşmeler gizli yapılsa da elçilerin Medine ileri gelenleri ile yaptıkları bu toplantılarda tartışılan hususlar elbette ki toplantıya katılanlar arasında kalmayacaktır. Medine içerisine yayılacağı gibi Mekke’ye kadar da ulaşacaktır. Zira her kabile kendisi ayrı bir devlet gibi davranmakta ve her kabilenin çevre kabilelerde dost ve müttefikleri bulunmaktadır. Bu nedenle şehirlerde kabile ileri gelenlerinin kendi aralarında yaptıkları toplantılarda konuşulanların gizli kalması mümkün değildir. Medine’de gündem olan konuların Mekke’de yayılması Mekke müşriklerini harekete geçirir ve onlar da Medinelileri Hz.Muhammed’den@ uzak tutmaya çalışırlar. Mekke’ye gelen Medineli etkin şahsiyetlere Hz.Muhammed@ aleyhine menfi propaganda yaparlar. Onlarla özel / gizli görüşmeler tertip ederek onlara Hz.Muhammed’in@ asla Medine’ye liderlik yapamayacağını, O’nun kendileri gibi birisi olduğunu, O’nun ve getirdiği öğretisinin Medine’nin siyasi krizini çözecek tek çare olduğu düşüncesinin göz boyayıcı bir aldatmadan başka bir şey olmadığını anlatırlar. Mekkeli ileri gelenlerin Medinelilerle yaptıkları bu gizli görüşmelerinde iddialarını kuvvetlendirmek için Hz.Muhammed@ hakkında bazen şair olduğunu söylerler, bazen dünyanın gerçeklerinden uzak hayal dünyasında gezen hayal perest birisi olduğunu söylerler, bazen de getirdiği ilahi öğretinin ilahi değil kendi uydurması olduğunu söylerler. Madem ki o Allah elçisidir, o halde Allah’ın ona mucizeler yaratacak servet, ordu ve her türlü donanımı emre amade kılması gerekirken kendisinin sığınacak bir otorite / melce aramasının O’nun peygamber olamayacağının bir ispatı olduğunu ileri sürerler. Cenab-ı Hak ise onların bu gizli faaliyetlerini Enbiya Suresinin ilk ayetleri ile deşifre ederken onların hesaplarının / sonlarının yaklaştığını ama onların bundan gaflet içerisinde olduklarını bildirir. Rahman Rahim Allah Adına 1-5- İnsanların / müşriklerin hesap verme zamanı yaklaştı. Onlar ise hala aldırmıyor ve yüz çeviriyorlar. Rablerinden kendilerine gelen her yeni öğüdü / hatırlatmayı alaya alırlar ve oyun sanırlar. Akılları fikirleri eğlencede! O zalimler aralarında gizli gizli şöyle fısıldaşıyorlar: “Bu, sizin gibi bir beşerden başka bir şey midir? Göz göre göre büyüye mi gidiyorsunuz?” De ki: “Benim Rabbim gökte ve yerde her sözü / konuşulanı bilir. O, en iyi işiten, en iyi bilendir.” Onlar (elçimizin iddiaları hakkında) bazen: “Bunlar karmakarışık düşlerdir”, bazen “onu kendisi uyduruyor”, bazen de “o bir şairdir. Yok, öyle değilse o zaman önceki (peygamberlere) gönderildiği gibi bize de bir ayet (mucize) getirsin” dediler. (Enbiya Suresi 1-5) 30.1.Medinelilerin Dikkatlerinin Çekilmesi Müteakip ayetler ile de Mekkeli müşrikler tehdit edildiği gibi onların etkisinde kalan Medinelileri o etkiden kurtarmak için onların ileri sürdükleri argümanlara cevaplar verilir. Şöyle ki; Kendilerine peygamber gönderilen toplumların elçilere inanmamalarının genel bir temayül olduğu ve bu nedenle de yok edildikleri belirtildikten sonra Mekkelilerin de bu genellemenin kapsamında yer aldıkları belirtilir. Hz.Muhammed’in@ normal sıradan bir insan olduğu, O’ndan kendilerini kurtaracak hariküladelikler beklenmemesi gerektiği iddiasına karşı da “evet Hz.Muhammed’in@ normal bir insan olduğu” vurgusu yapılır. Fakat Medinelileri içinde bulundukları krizden kurtaracak kurtarıcının da insanüstü bir varlık olmasını beklemenin yanlış olduğu belirtilir. İnsanları kurtaran liderlerin öyle efsanelerde yer aldığı gibi olağanüstü güçlerle mücehhez, adeta bir tanrı gibi olamayacağı vurgulanır. Şayet bu hususta delil isteniyorsa Medine’deki Yahudi komşularına danışabilecekleri bildirilir. Yahudilere gönderilen tüm peygamberlerin / liderlerin ilah olmadıkları, normal insanlardan oldukları dolayısıyla Hz.Muhammed’in@ de ilahi öğretiye muhatap olmanın dışında hiçbir insanüstü gücü ve kabiliyeti olmadığı bildirilir. Böylece Medinelilerin Mekkelilerce yapılan ayartmalara gelmemeleri, Hz.Muhammed’in@ Allah elçisi olmakla birlikte, normal bir insandan beklenen şeyleri beklemeleri gerektiği anlatılmak istenir. Şayet O’na iman eder ve O’nun öğretisi rehberliğinde yol alacak olurlarsa Cenab-ı Hakk’ın elçisine vaad ettiği zaferi vereceğinin kesin olması nedeniyle onlarında bu zaferden nasiplenecekleri, böylece büyük bir şerefe nail olacakları bildirilir. Akıllı davranırlarsa şereflerinin bu elçinin yanında yer alarak O’nun getirdiği ilahi öğretiye sarılmakta olduğu vurgulanır. 6-10- Bunlardan önce yok ettiğimiz hiçbir memleket halkı iman etmemişti. Şimdi bunlar mı iman edecekler? Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz olgun kimseleri insanlara elçi olarak göndermiştik. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline (Tevrat, İncil, Zebur vb. vahiy bilgisine sahip olanlara) sorun. (Sorduğunuzda göreceksiniz ki) Biz onları (o peygamberlerin hiç birini) yemek yemeye ihtiyacı olmayan bir bedene sahip kimseler olarak yaratmadık. Onları ölümsüz de kılmadık. Fakat Biz, onlara verdiğimiz sözü tuttuk da onları ve dilediğimiz kimseleri kurtardık. Aşırı gidenleri de helak ettik. And olsun size öyle bir kitap indirdik ki sizin bütün şan ve şerefiniz ondadır. Buna rağmen hala aklınızı başınıza almayacak mısınız? (Enbiya Suresi 6-10) Cenab-ı Hak ayetlerin devamında Mekkeli müşrik ileri gelenlerin Medinelileri kandırma girişimlerini boşa çıkarmak için Medinelilere şu sosyolojik ve tarihi hakikatleri anlatır; “Yönetimler ancak adil olursa ayakta kalır. Bu nedenle zalim olan yönetimler eninde sonunda mutlaka büyük bir yıkılışla yıkılır ve yerine adil yönetimler gelir. Bu toplumsal yıkılışlarda zalim yöneticiler devrimin şiddetini hissettikleri zaman kaçmaya çalışırlar fakat kaçacak delik bulamazlar. Zira toplum ayaklandığında, o zalimlere çevre yönetimlerden kucak açan da olmaz. Daha önce dost ve müttefik olduğu diğer toplum yöneticileri onlara sahip çıkmazlar. Böylece inkılapçılar devrik yöneticileri hesaba çeker ve hak ettikleri cezaya çarptırırlar. Onlar öylesine perişan bir duruma düşerler ki yönetimde iken yaptıklarını hiçbir zaman savunamazlar ve zalimlik yaptıklarını ikrar ederler.” Cenab-ı Mevla, bu sosyolojik hakikati ifade ettikten sonra bu işin şakasının olmadığına ve oyun oynamadıklarına da ayrı bir vurgu yapar ve hakkın / hak yanlılarının batılın / batıl yanlılarının beynini parçalayacağını ve onları yenip yok edeceğini bildirir. 11-18-Biz, zalim olan nice şehirleri kırıp döküp yok ettik. Onlardan sonra da başka toplumları var ettik. Onlar azabımızı hissettikleri an hemen kaçmaya çalışıyorlardı. Onlara “Kaçmayın! Refah ve bolluk içerisinde şımarıp azdığınız yurtlarınıza geri dönün! Çünkü sorgulanacaksınız!” denildi. Onlar: “Yazıklar olsun bizlere! Kuşkusuz biz gerçekten zalimler idik” dediler. Onların bu feryatları, onları biçilmiş bir ekin ve sönmüş bir ocak haline getirinceye kadar devam etti. Biz yeri, göğü ve ikisinin arasındaki şeyleri, oyun olsun diye yaratmadık. Eğer Biz, bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik; ama öyle bir şey dilemedik. Bilakis Biz hakkı batılın başına çarparız da onu mahveder. İşte o zaman batıl, yok olur gider. Allah’a isnat ettiğiniz vasıflardan dolayı yazıklar olsun size! (Enbiya Suresi 11-18) Cenab-ı Hak, müteakip ayetlerde ise Medinelilerin ayartmaya gelmemeleri için sosyolojik hakikatleri anlatmaya aşağıdaki hususlara değinerek devam eder; “Medine’deki kriz ve gerilimin kaynağı şirk sistemi ve şirk anlayışıdır. Nasıl ki yer ve göklerdeki işleyen müthiş nizam tek bir ilahın egemen olmasının eseri ise aynı şekilde iyi bir toplumsal nizam isteniyorsa bunun yolu, yönetimde eşit yetkilere sahip otoritelerin olmamasıdır. Zira veto hakkına sahip / eşit yetkilere sahip otoritelerin olduğu bir yönetim mekanizmasında karar almak çok zordur ve çoğunlukla anlaşmazlıklarla neticelenir. Hiçbir otorite kendi görüşünden taviz vermez. Hiçbir otorite diğer bir otorite karşısında boyun eğmez. Hiçbir otorite kendi çıkarından / faydasından diğer otorite lehine vazgeçmez. Dolayısıyla böyle bir yönetim mekanizmasında başlangıçta bir düzen olsa bile, kısa zaman sonra bu düzen bozulur ve anarşi meydana gelir. Böyle kaos ve kutuplaşma yaratan şirk sistemi otoritelerinden o topluma hayat verecek / o toplumu diriltecek çözümler beklemek safdilliktir. Bu nedenle Medine’deki şirk sisteminin öngördüğü yönetim yapısından yani kabilelerin ileri gelenlerinden / ilahlarından barış huzur ve güven ortamını sağlayacaklarına inanmak mümkün değildir. Onlar olsa olsa kargaşa, anarşi ve kaos üretirler ve toplumu öldürürler. Halbuki önerilen ilahi öğreti sizleri uçurumun kenarından kurtaracak ve sizlere şan / şeref kazandıracaktır. Toplumsal dirilişi gerçekleştirecektir. Cenab-ı Hak elçisi aracılığı ile kurtuluş ve zafer getirecek teklifini yapmıştır. Bu nedenle O sorumlu değildir. Fakat teklif edilen barış / islam / kardeşlik sistemini kabul etmeyip Medine’yi yok oluşa götürecek şirk sisteminde kalmaları halinde bunun sorumlusu şirk temsilcileri / ortakları yani şirk sistemini devam etmekte ısrar eden yöneticiler olacaktır. Ayrıca ilahi sistemin öğretisinde kimse kimsenin üzerinde değildir. Hiçbir kabile diğer kabileye üstün olmak ya da bir kabilenin diğerinden aşağı olması gibi bir yapı öngörülmemiştir. Bu sistemi uygulayacak olan Hz.Muhammed@ de ne kendi kabilesi adına ne de kendi nefsi adına liderlik yapacaktır. O sadece Alemlerin Rabbi olan Allah adına hükmedecektir. Böylece hiç kimse kimseye kul olmayacak, herkes Allah’a kulluk yapmış olacaktır. Bu nedenle her kim ne kadar büyük olursa olsun (ister gökte yani yönetimde olsun ister yerde yani yönetilen olsun) Allah’tan büyük ve güçlü olamayacağı için Allah’a kulluk yapmaktan çekinmez, büyüklenmez ve çekinmemesi büyüklenmemesi gereklidir.” 19- 25- Göklerde ve yeryüzünde olan bütün kişiler O’nundur. O’nun huzurundakiler O’na itaat etme hususunda asla büyüklenmezler, usanmazlar ve gece gündüz O’nu tesbih ederler. Yoksa memleketlerinde edindikleri birtakım ilahlar mı onları canlandıracak / diriltecek? Eğer ikisinde de (yer ile gökte) Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, ikisinin de düzeni mutlaka bozulurdu. Demek ki Arş’ın Rabbi olan Allah, onların isnat ettikleri vasıflardan münezzehtir. O, yaptıklarından sorumlu değildir, onlar ise yaptıklarından sorumludurlar. Buna rağmen onlar, O’nun dışında birtakım ilâhlar edinmekte ısrar mı edecekler? De ki: “Haydi siz de kendi delilinizi getirin. İşte bu hem benimle beraber olanların hem de benden öncekilerin zikri / şan ve şerefidir.” Fakat onların çoğu hakkı bilmiyor ve bu yüzden de inatla yüz çeviriyorlar. Senden önce gönderdiğimizi bütün elçilere: “Gerçek şu ki Benden başka ilâh yoktur. Onun için bana kulluk / itaat edin” diye vahyetmişizdir. (Enbiya Suresi 19-25) Mekke müşrik ileri gelenlerinin Medineli dostlarını etkilemek ve onları Hz.Muhammed’in@ öğretisinden uzak tutmak için söyledikleri bir diğer argüman da Hz.Muhammed’@ uyulması halinde O’nun da Hz.İsa gibi Allah’ın oğlu haline getirileceği ve O’na bağlıların da zaman içerisinde kilise müessesesi oluşturacakları iddiası idi. Onlar bu propaganda ile Hz.Muhammed’in@ şan, şeref ve mal mülk / saltanat peşinde koştuğu algısı yaratmaya çalışıyorlardı. Cenab-ı Hak, onların bu ayartıcı iddialarına karşı cevap olarak ‘peygamberlerin hepsi ilahi vahiyle lütuflandırılmış kullar olduklarını, onların yalnızca Allah’ın emriyle iş yaptıklarını Allah’ın haşyetinden tir tir titrediklerini, ilahi otorite dışında ikincil bir otorite çıkararak ehli kitabın içine düştüğü şirk müessesesi gibi bir müessese asla oluşturmayacaklarını’ ifade etmelerini ister. Şayet o elçilerden herhangi biri ilahlık peşinde koşarsa onun cehennemle cezalandırılacağını da bildirir. 26- 29- Onlar: “Rahman evlat edindi” dediler. O (Rahman), bundan münezzehtir. Aksine onlar seçkin / şerefli / lütfa erdirilmiş kullardır. Onlar, Allah’ın sözünün önüne geçmezler. Onlar hep O’nun emriyle iş yaparlar. O, onların yapacaklarını / geleceklerini ve yaptıklarını / geçmişlerini bilir. Onlar, O’nun rızasına ermiş olan kimselerden başkasına şefaat etmezler. Çünkü onlar O’nun haşyetinden tir tir titrerler. Onlardan her kim: “Muhakkak ki ben O’nun yanında daha küçük bir ilâhım” derse, işte o zaman onu cehennemle cezalandırırız. İşte zalimleri Biz böyle cezalandırırız. (Enbiya Suresi 26-29) Cenab-ı Hak Mekkeli müşrik ileri gelenlerin Medinelileri ayartmak için kullandıkları argümanları boşa çıkarıcı uyarılarına kainattaki muhteşem yaratılış olaylarını metafor olarak kullanarak şöyle devam eder; “Nasıl ki kâinat bugünkü şekilde yaratılmadan önce yerler ve gökler birbirine geçmiş bitişik vaziyetteyken Cenab-ı Hak tarafından birbirinden ayrılmışsa, insan toplulukları da önceleri ilkel yaşamda hep bir arada ve yöneten / yönetilen gibi farkların olmadığı bir yaşam sürerken gelişen süreçte bazıları gökler misali toplumun içinden çıkıp yükselmişler ve toplumun yönetici pozisyonuna gelmişler, diğerleri ise toplumun yeryüzü misali alt kesimini yani yönetilen kesimini oluşturmuşlardır. Medeniyetin gereği üst yapı kurumlarının ve alt yapı kurumlarının oluşması da gökler ve yer gibidir.” “Gökyüzünden indirilen yağmur suyu ile yeryüzünü nasıl canlandırıyorsa toplumların hayat bulması ve canlanması için de Cenab-ı Hak elçilerine gökten vahiy rahmetini indiriyor ve bu vahiyle muamele eden yöneticiler toplumlarına hayat veriyorlar. Vahiyle bildirilen ilkelerden sapan ve bu hakikati inkar eden yöneticiler ise tıpkı kendi toprağına yağmuru kıskanan gökyüzü misali göz göre göre kendi toplumlarını ölüme yok oluşa sürüklemektedirler. Toplumlarını dirilten, onlara hayat veren yöneticiler ise tıpkı kendi toprağına yağmur indiren gökyüzü misali halklarına rahmetle muamele ederler, onların ihtiyaçlarını karşılarlar ve sorunlarına çözüm getirirler.” Böylece Medineli ileri gelenlerine halklarına karşı çok büyük bir sorumluluklarının olduğu ve onları yok oluşa götüren şirk sistemini değil rahmeti öngören ve toplumlarına hayat bahşedecek tevhit ve barış sistemini tercih etmeleri gerektiği metaforik olarak anlatılır. 30- Şu inkarcılar, göklerle yer bitişikken Bizim onları (o ikisini) ayırdığımızı ve hayatı olan her şeyi sudan yarattığımızı görmediler mi? Buna rağmen hâlâ mı inanmayacaklar? (Enbiya Suresi 30) Yine nasıl ki Cenab-ı Hak yeryüzündekiler sarsılmasın diye denge amacıyla dağları, dağların arasında da yollar, geçitler ve çıkışlar yaratmış ise yöneticilerinde toplumdaki farklılıkları toplumsal dengenin sağlanması için kullanması ve toplumsal düzenin bozulmaması için bu farklılıklardan istifade etmesi gerekir. Dahası toplumsal farklılıklar arasındaki boşluklar ve geçitlerden yararlanarak toplumsal sorunların çözümünde çıkış yolları bulması gerekmektedir. Bu metaforik anlatımla Medineli ileri gelenlere toplumlarındaki zengin-fakir, Evsli – Hazreçli, güçlü – zayıf vb. ayrımlara bakarak düşmanlık ve kin beslemek yerine bu farklılıkları birer zenginlik ve toplumun dengeleri olarak görmelerini ve aralarındaki farklılıklara rağmen bunların tevhit ve barışa gitmelerine birer vesile olarak telakki etmeleri anlatılır. 31-Ülkede / yeryüzünde onları sarsmasın ve denge olsun diye dağlar kıldık. Orada geniş yollar ve geçitler oluşturduk. Umulur ki (bunları düşünerek) hidayete ererler. (Enbiya Suresi 31) Gökyüzünün yeryüzünü bir evin tavanı gibi harici tehlikelerden koruyucu olması örneği ile de toplumun yöneticilerinin halkın üzerinde koruyucu olmaları gerektiği bildirilir. Şirk sisteminde ise yöneticiler halkı koruma hususunda hiçbir gayret göstermemekte sadece kendi menfaatlerini korumada hassasiyet göstermektedirler. Medineli müşrik yöneticilerin de şehirlerindeki kutuplaşma ve gerilim ile halkı perişan etmekte oldukları ama asıl görevlerinin halkı korumak olduğunun vurgusu yapılır. 32- Biz, gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise, o ayetlerden hala yüz çevirmektedirler. (Enbiya Suresi 32) Medineli ileri gelenler için bir diğer metaforik örnek şöyle verilir; nasıl ki geceyi gündüzü güneşi ve ayı Allah yaratmıştır. Toplumsal değişimler de O’nun elindedir ve O’nun belirlediği kurallar çerçevesinde gerçekleşir. Şayet ilahi öğretinin güneş gibi aydınlığını bırakıp şirk öğretisi takip edilirse, toplumlar karanlıklara gömülür. Onlar şirki terk edip Ay gibi parlayan peygamberlerin yolunu izleyecek olurlarsa aydınlıklara çıkarlar. Toplumların davranış tercihlerine göre bu değişimler sürekli birbirini izler. 33- Geceyi, gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı yaratan O’dur. Hepsi yörüngelerinde yüzmektedir. (Enbiya Suresi 33) Hiçbir peygamber de ölümsüz değildir. Bütün insanlar gibi o da bir insandır ve O da ölecektir. Ama herkes hayatı boyunca karşılaştığı her iyi ve kötü / hayır ve şer durumlar karşısında yaptıkları tercihlerinin hesabını verecektir. Cenab-ı Hak, verdiği bu örneklerle Medineli ileri gelenlerin akıllarını başlarına almalarını ve ilahi öğretiyi tercih etmedikleri takdirde karşılaşacakları felaketlerin sorumlusu olacakları uyarısını yapar. 34-35- Senden önce de hiçbir beşeri ebedi / ölümsüz kılmadık. Peki, şimdi sen ölürsen onlar ebedi mi kalacaklar? Herkes ölümü tadacaktır. Sizi şer ve hayır ile imtihan ediyoruz. Sonunda Bize döndürüleceksiniz. (Enbiya Suresi 34-35) Mekkeli müşrik ileri gelenler, Mekke dışından gelen dost ve yandaşlarıyla birlikte Mekke’de gezerlerken Hz.Muhammed@ ile karşılaşınca Hz.Muhammed@ için alaycı bir şekilde “ilahlarınızı / ortaklarınızı diline dolayan, onlara meydan okuyan ve şirk sistemini yenip yok edeceğini ve bunun Allah tarafından kendisine vaad edildiğinden bahseden adama bakın! Bu adam mı bunları yapacak olan?” şeklinde alay ettiler ve arkasından Hz.Muhammed’e@ yönelerek alaycı bir şekilde “Rabbinin vaadi olarak iddia ettiğin o yıkım ve senin zaferin ne zaman olacak ?” diye dalga geçtiler. Onların bu söz ve alaylarına Cenab-ı Hak cevap verir; “Çok acelecisiniz! Acele etmeyin! Yakında bu tehdidin gerçek olduğunun işaretlerini göreceksiniz! Tehdit olunduğunuz yıkım / inkılab ansızın tepenize binecek ve bundan kaçamayacağınız gibi engel de olamayacaksınız! Zaten sizlere şimdiye kadar fazlasıyla mühlet verdik, bu dünya hayatından fazlasıyla yararlandırdık, işlediğiniz zulüm ve sefahatlarınıza fazlasıyla müsaade ettik. Artık vakit geliyor. Ülkeniz / memleketiniz / çevreniz insanlarından ve kabilelerden fikirlerini değiştirip ilahi öğretiye kayarak Hz.Muhammed’den@ yana olan kişilerin oluşu sizlere bir şey ifade etmiyor mu? Etrafınızdaki çemberin daralmakta olduğunu fark etmiyor musunuz? (Bu ifade yeryüzünün uçlarından eksiltilmesi edebi anlatımı ile verilir.) Diğer bir ifadeyle Arap yarımadasındaki bazı kabile mensuplarının (Medineli bazı şaysiyetlerin) özellikle de ileri gelenlerden bazılarının müşrikliği bırakıp ilahi öğretiden yana tavır koyarak müşriklikten ayrılması ile güçlerinizin eksildiğini görmüyor musunuz? Bunlar sizlerin yıkıma doğru gidişinizin ayak sesleridir. Sizler bu değişime karşı durup bu değişimi yeneceğinizi mi zannediyorsunuz? Geçmişte de bizim vaad ve tehditlerimizi ileten elçilerimizle alay edildi fakat o tehditlerimizle alay ettikleri şey başlarına geliverdi. Şimdi sizleri uyarıyoruz. Gelecek azabın esintisi dokunduğunda bile “yandım anam” diyeceğiniz bu azabı tatmadan aklınızı başınıza alın. Gelecek bu azabın boş yere olmadığını ve hak ettiğinizi gayet iyi bileceğiniz bu cezalandırma size asla bir zulüm olarak yapılmayacak. Ne hak ettiyseniz onu göreceksiniz, hesap gününde hiç kimse hardal tanesi kadar bile haksızlığa uğramayacak.” 36- 47- İnkârcılar seni gördükleri zaman, seninle alay etmek için; “Bu muymuş ilâhlarınıza dil uzatan?” derler. Aslında onlar Rahman’ın zikrini / uyarısını inkâr edip duruyorlar. İnsan yaratılışı gereği çok acelecidir. Size alametlerimi yakında göstereceğim. Şimdi siz Benden acele istemeyin (Bunun üzerine onlar) “Eğer doğru söylüyorsan, bu vaat ne zaman gerçekleşecek?” derler. İnkâr edenler kendilerini önlerinden ve arkalarından saran ateşi savamayacakları ve kendilerine asla yardım da edilmeyeceği zamanı bir bilseler! Doğrusu o azap, onlara öyle ansızın gelecek ki onları şaşkına çevirecek. İşte o zaman onu ne geri çevirmeye güçleri yeter ve ne de onlara göz açtırılır. And olsun! Senden önce de birçok elçiyle alay edilmişti. Ama alay edenleri, o alay ettikleri şey kuşatıverdi. De ki: “Geceleyin ve gündüzün sizi Rahman’dan kim koruyabilir?” Buna rağmen onlar, Rablerinin zikrine / uyarısına kulak asmıyorlar. Yoksa onları Bizden koruyacak / azabımızdan koruyacak bir takım ilahları mı var? O ilahların kendilerine dahi yardıma güçleri yetmez. O zaman onlara bizim tarafımızdan sahip de çıkılmaz. Kaldı ki Biz onları ve atalarını kendilerine uzun gelen bir ömür boyunca zevkü sefa içinde yaşattık. Peki, şimdi Bizim yeryüzüne gelip onu etrafından eksilttiğimizi / etraflarındaki çemberi daralttığımızı / müttefiklerini bir bir kaybettiklerini görmüyorlar mı? Şu hâlde üstün gelecek onlar mı? Yoksa biz miyiz? De ki: “Ben sizi ancak vahiyle uyarıyorum.” Uyarıldıkları zaman ancak sağırlar çağrıya kulak vermezler. Eğer, Rabbinin azabından bir esinti dokunursa, Mutlaka ‘Bize yazıklar olsun! Gerçekten biz zalimlermişiz’ diyeceklerdir. Biz kıyamet günü için öyle hassas teraziler kurarız ki hiç kimseye zerre kadar haksızlık yapılmaz ve yapılan iş bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu teraziye getiririz. Bizden daha hassas hesap gören yoktur. (Enbiya Suresi 36-47) Cenab-ı Hak, Medineli ileri gelenlere Mekkelilere kanmaması için onların argümanlarına verilen cevaplardan sonra elçisine nasıl yardım edeceğini geçmiş peygamberlerin hayat hikayeleri üzerinden anlatmaya başlar. Önce bu hayat hikayelerinin Yahudilere verilen ilahi öğretilerde de yer aldığına atıfla konuya girerek uyarılarda bulunur ve ilk önce Hz.İbrahim’in@ hayat hikayesini anlatır; “Hz.Muhammed’in@ mücadelesini Hz.İbrahim@ üzerinden kısa bir özet olarak anlatırken O’nun tıpkı Hz.İbrahim@ gibi kendi yakınlarına ve kabilesine içinde yaşadıkları şirk sistemini sorguladığını ama kendi kabilesinin bu şirk sistemini bırakmayı istemediğini ifade eder. Onların geçmiş atalarından beri uzun yıllarca uygulanarak gelenek haline gelmiş şirk sisteminin yanlış olamayacağını iddia ettiklerini belirtir. Hz.Muhammed’in@ ise yine tıpkı Hz.İbrahim@ gibi yerleri ve gökleri yaratan alemlerin / toplumların rabbi olan Allah’a ve tevhit sistemine dönülmesi gerektiğini anlatmaya çalıştığı ifade edildikten sonra nasıl ki, Hz.İbrahim@ kavminin kendisini yalnız bıraktığı zaman küçük putları parçaladı ise Hz.Muhammed’in@ de boykottan sonra serbest kaldığı zamanlarda ve özellikle hac mevsimlerinde Mekke dışından gelen kabilelerin temsilcileri ile (ki bu çevre kabileler Mekke’ye göre küçük kabileler olup küçük putlar mesabesindedir) yaptığı görüşmeler neticesinde onların zihinlerindeki şirk öğretisini parçalamayı başarmış olduğu anlatılır.” “Yine nasıl ki Hz.İbrahim’in@ bu put kırma eylemi gibi Hz.Muhammed’in@ de mücadelesini Mekke dışına taşıması ve küçük çevre kabilelerini etkilemesi sonucunda ortaya çıkan bu rejim sorunu konusunda Mekke müşrik ileri gelenlerinin sorgulanmasına kadar gitmiş olduğu ifade edilir. Yani çevre kabilelerce neler olduğu konusunda Mekke müşriklerine sorgulama yapılır. Onların bu krizin esas müsebbibinin Hz.Muhammed@ olduğunu belirtmeleri nedeniyle sorgulamayı Hz.Muhammed’e@ yönelten çevre kabile temsilcileri Hz.Muhammed’den@ aldıkları cevap karşısında şaşkına dönerler. Zira Hz.Muhammed@ sistemin krizde olduğunu bunun esas sebebinin de Mekke müşrik yönetiminin ve şirk sisteminin kendisi olduğunu yani büyük putu göstermesidir. Onlar sistemdeki tıkanıklığın sebebi ve gelecek tehlike konusunda kendi aralarında yaptıkları müşaverelerde gerçekten de esas sebebin Mekke müşrik ileri gelenlerinin uyguladıkları yanlış politikadan ve yanlış öğretiden kaynaklandığını anlarlar. Fakat Mekke müşrik yöneticileri ile görüştükten sonra tekrar şirk sisteminin doğruluğu fikrine döndürülürler. Zira öyle bir sistem kurulmuştur ki sistem bozulduğunda bütün çevre kabilelerin temsilcilerinin de menfaatleri zarar görecektir. Onlar ilahi sistemin aslında kendileri için ne kadar faydalı olduğunu idrak edemezler ve sistem değişikliği durumunda meydana gelecek değişiklik ile sahip oldukları imtiyazları riske atmayı göze alamazlar. Zorluğu göğüslemeyi göze alamayan kabile reisleri bu şirk sisteminin kendilerine herhangi bir faydası olmasa da Mekke yönetici azgınlarına verdikleri desteklerini sürdürmeyi tercih ederler. Böylece hep birlikte Hz.Muhammed’in@ üzerine gitmeyi seçerler. Tıpkı Hz.İbrahim’e@ karşı tüm müşriklerin birleşmeleri gibi. Sonunda nasıl Hz.İbrahim’e@ karşı birleşmeye ve O’na ibretlik bir ceza vermeye yöneldilerse aynı şekilde Mekke müşrik ileri gelenlerinin ikna ettiği çevre kabile temsilcileri hep birlikte Hz.Muhammed’in@ mücadelesine karşı durmayı ve O’na iyi bir ceza vermeyi seçtikleri anlatılır. Fakat nasıl ki Cenab-ı Hak, Hz.İbrahim’i@ onların ateş, işkence ve şiddetinden korudu ise Hz.Muhammed’i@ de öyle korudu ve bundan sonra da koruyacağı vurgulanır. Dahası Hz.İbrahim’i@ ve kendisine iman edenleri kurtarıp bereketli ve bolluk içerisinde bir memlekete yerleştirmesi örneğinden hareketle Hz.Muhammed’i@ de kurtaracağı ve müminlerle beraber bereketli bir memlekete yerleştireceğinin müjdesini verir. Hatta daha da ileri giderek Hz.İbrahim’e@ ihsan ettiği oğul ve torun yani davasını devam ettirecek nesil desteğinden hareketle Hz.Muhammed’e@ de davasını devam ettirecek nesillerle destekleyeceğine işaret edilir.” 48-75- Ant olsun ki, Musa ve Harun’a takva sahipleri için bir ışık ve öğüt olarak hakkı batıldan ayıran Furkan’ı verdik. Onlar kimsenin kendilerini görmediği zamanlarda bile / yalnızken Rabblerine haşyetle saygı duyarlar ve Saat’ten (kıyametin kopmasından) içleri titrer. İşte bu (Kitab) Bizim indirdiğimiz mübarek bir zikirdir / öğüttür. Hala siz bunu inkâr mı ediyorsunuz? And olsun ki, Biz daha önce İbrahim’e rüşdünü / doğru yolu bulma muhakemesi vermiştik. Çünkü Biz onu tanıyorduk. Hani O (İbrahim), babasına ve kavmine şöyle demişti: “Sizin tapınıp durduğunuz heykeller nedir?” Onlar; “Biz atalarımızı bunlara tapıyor bulduk” dediler. O (İbrahim): “And olsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz” dedi. Onlar: “Sen bize hakkı mı getirdin? / Sen ciddi mi söylüyorsun? Yoksa sen bizimle eğleniyor musun?” dediler. O dedi ki: “Hayır, Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir ki, onları O yaratmıştır. Ben de buna şahitlik edenlerdenim. Allah’a yemin olsun ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra, ben putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.” Derken o (İbrahim), onları paramparça etti. Onların en büyüğüne ise dokunmadı. Belki ona başvururlar diye. Onlar “Kim yaptı bunu bizim tanrılarımıza? Kim yaptı ise o, kesinlikle zalimlerdendir” dediler. (İçlerinden bazıları) “İbrahim adındaki bir gencin onları diline dolayıp durduğunu duymuştuk.” dediler. Onlar, “O halde onu halkın huzuruna getirin! Belki görgü tanığı olan birileri çıkar.” dediler. (İbrahim getirilince O’na) “Ey İbrahim! Bunu tanrılarımıza sen mi yaptın?” diye sordular. O “Hayır, onu şu büyükleri yaptı. Konuşabiliyorlarsa haydi onlara sorun!” dedi. Bunun üzerine kendilerine geldiler de; “Muhakkak ki esas zalim olanlar biziz” dediler. Sonra onların başları öne eğildi (ve İbrahim’e) “and olsun ki bunların konuşmadığını bildin / bilmektesin” dediler. O (İbrahim); “Öyleyse, Allah’ı bırakıp ne diye size hiçbir fayda ve zarar veremeyen şeylere tapıyorsunuz? Size de Allah’ı bırakıp taptıklarınıza da yazıklar olsun! Hâlâ aklınız başınıza almayacak mısınız?” dedi. (Onlar); “Eğer bir şey yapacaksanız onu yakın da tanrılarınıza yardım edin” dediler. Biz; “Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve güvenli ol” dedik. Böylece Ona bir tuzak / düzen / plan kurmak istediler. Fakat Biz onları daha fazla hüsrana uğrattık. Onu da Lût’u da içinde âlemler için bolluk ve bereket bulunan topraklara ulaştırıp kurtardık. Biz ona ödül olarak İshak’ı ve Yakup’u verdik ve her birini erdemli iyi kimselerden kıldık. Biz onları, emrimize uygun olarak rehberlik yapan önderler kıldık. Onlara hayırlı eylemlerde bulunmayı, salâtı ikame etmeyi, zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar, sadece Bize kulluk edenler idiler. Lut’a da hüküm ve ilim verdik. Onu çirkin işler işleyen şehirden kurtardık. Doğrusu onlar, yoldan çıkmış kötü bir kavimdi. Onu (Lut’u) rahmetimizin içine aldık. Şüphesiz o, ıslah edicilerdendi. (Enbiya Suresi 48- 75) Cenab-ı Hak, ikinci olarak Hz.Nuh@ üzerinden Hz.Muhammed’in@ mevcut durumunu ve gelecekteki akıbetine kısaca şöyle değinir; “Nasıl ki Hz.Nuh@ uzun bir mücadeleden sonra artık tahammülünün son noktasına geldiğinde Rabbinden yardım göndermesini niyaz ettiyse aynı şekilde Hz.Muhammed@ de özellikle Taif dönüşünde Rabbine niyaz etmiş ve Cenab-ı Hak da kendisini kurtaracağına dair işaretleri inzal ettiği ayetler, gösterdiği rüyalar ve çevre kabilelerden katılımlarla göstermişti. Müteakip ayette de Cenab-ı Hak, hem elçisini hem de müminleri Mekke müşriklerinin zulmünden kurtaracağını müjdelemekte ve onların yenileceğini Hz.Nuh kavminin boğulması metaforu ile açıklamaktadır.” 76-77- Nuh’u da önderlerden kılmıştık. Hani O bunlardan (İbrahim ve Lut’dan) çok önce nida etmişti de Biz de onun çağrısına cevap vermiştik. Sonra da Onu ve ehlini (ailesini / yakınlarını / inananlarını) büyük sıkıntıdan kurtarmıştık. Ayetlerimizi yalanlayan kavmine karşı ona yardım ettik. Muhakkak ki onlar kötü bir kavimdiler ve Biz de onların hepsini suda boğduk. (Enbiya Suresi 76- 77) Cenab-ı Hak, daha sonra Hz.Davut@ ve Hz.Süleyman@ üzerinden Hz.Muhammed’in@ bundan sonraki akıbeti konusunda müjdeli haberlerine devam eder. Şöyle ki; “Hz.Davut@ ve Hz.Süleyman’ın@ İsrailoğullarını bir araya getirerek onlara liderlik / çobanlık yapmaları kıssası ile Hz.Muhammed’in@ de birbirine düşmüş ve dağılma noktasına gelmiş Medineli Evs, Hazreç ve müttefikleri olan Yahudi kabileleri bir araya getirip onların başına çoban / lider olacağı bildirilmektedir. Ayrıca Hz.Süleyman’a@ verilen ilim ve yasa / hüküm gibi Hz.Muhammed’e@ de ilim, yasa / hüküm ve anayasa / medine vesikası verilerek yönetimi gerçekleştireceği anlatılır. Hz.Davud’a@ dağların ve kuşların boyun eğdirilmesi metaforu ile de Hz.Muhammed’in@ kuracağı Medine İslam Cumhuriyetine çevre kabilelerin (kuş simgeli bayraklarla temsil edilen kabileler) ve çeşitli otoritelerin (dağlar benzetmesi ile) boyun eğdirileceği müjdesi verilir. Yine Hz. Davud’a zırh yapımının öğretilmesi metaforu ile Hz.Muhammed’in@ de ordusunu ve milletini korumak için çeşitli metotlar uygulayacağı ve savaş teçhizatı ile donatacağı müjdelenir. Hz.Süleyman’ın@ rüzgarlara hükmetmesi metaforu üzerinden Hz.Muhammed’e@ de getirdiği öğretinin rüzgar gibi her tarafa yayılacağına işaret edilir. Şeytanların Hz.Süleyman’ın@ emrine girmesi metaforu üzerinden ise bolluk ve bereket getirecek ülkelerin Medine İslam Cumhuriyetinin egemenliği altına gireceği, yabancı kabilelerin bile Hz.Muhammed’in@ hükmü altına gireceği ve Medine İslam Cumhuriyeti adına çok değerli hizmetlerde bulunacağı vurgulanır.” 78-82- Davud ve Süleyman’ı da önderler kılmıştık. Hani onlar, kavmin koyunlarının, geceleyin çobansız olarak içinde yayıldığı ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların hükmüne şahit idik. Sonra da Biz, bu konudaki hükmü Süleyman’ın anlamasını sağladık / bildirdik. Her ikisine de sağlam bir muhakeme gücü ve ilim vermiştik. Davud’la beraber tespih etsinler diye, dağları ve kuşları da boyun eğdirdik. Biz dilediğimiz her şeyi yapabilme kudretine sahibiz. Ona sizi savaşta korumak için zırh yapımını da öğrettik. Artık şükredecek misiniz? Bereketli kıldığımız toprağa doğru esen kasırga gibi rüzgârı da Süleyman’ın emrine boyun eğdirdik. Biz her şeyi bilenleriz. Bir de şeytanlardan, onun için dalgıçlık yapan ve bundan daha başka işler yapanları da onun emrine verdik. Biz onları onun emrinde tutuyorduk. (Enbiya Suresi 78-82) Cenab-ı Hak, Hz.Eyyub@ üzerinden Hz.Muhammed’in@ dua ve niyazına icabet edilerek hem kendi mümin taraftarlarını geri kazanacağını hem de Medine’den Ensar ile destekleneceği müjdesini verir. Hz.İsmail@, Hz.İdris@ ve Hz. Zülkifl@ gibi davasında sabredip istikametten ayrılmayanları rahmetine gark ettiği gibi sabredip sebat eden Hz.Muhammed’i@ ve müminleri de aynı şekilde rahmetine sokacağını bildiriir. Hatta Hz.Yunus@ (Zunnun) gibi öfkelenerek davasını ve vazifesini terk eden müminlerin bile hatasını itiraf ederek tevbe edip bağışlanma dilemeleri halinde Hz.Yunus@ gibi bağışlanacağı ve kurtarılacağı müjdesini de verir. Bilindiği üzere Hz.Muhammed@ miraç rüyası gördüğünü bildirdiği zaman bazı müminler “artık bu kadarı da fazla” diyerek müşriklerin safına katılmışlardı. 83-88 –Eyyub’u da önderlerden kılmıştık. Hani o; “Başıma bu dert geldi. Doğrusu Sen merhametlilerin en merhametlisisin” diye Rabbine nida etmişti. Biz de Onun bu çağrısına icabet etmiş ve onu çektiği dertten kurtarmıştık. Ayrıca ona katımızdan bir rahmet ve kulluk edenlere bir öğüt olmak üzere, ehlini (ailesini, yakınlarını, müminleri) ve onlarla birlikte bir mislini daha verdik. İsmail, İdris ve Zülkifl’i de önderlerden kılmıştık. Hepsi sabreden kimselerdendi. Onları da rahmetimizin içine aldık. Şüphesiz onlar ıslah edici eylemlerde bulunan kişilerden idiler. Zünnûn’u (Ninovalı) da önderlerden kılmıştık. Hani, o öfkelenerek görevini terk edip gitmişti de kendisini sıkıntıya sokmayacağımızı sanmıştı. Sonra da karanlıklar içinde, “Senden başka ilah yoktur! Seni tespih ederim. Ben gerçekten zalimlerden oldum!” diye seslenmişti. Bunun üzerine Biz, onun duasına icabet ettik ve onu, kederden / üzüntüden kurtardık. İşte, müminleri Biz böyle kurtarırız. (Enbiya Suresi 83-88) Cenab-ı Hak, elçilere yönelik örneklemelerine İmran ailesi mensupları ile son verir. Hz.Muhammed’in@ Taif dönüşünde kendisini yalnız bırakmaması ve yardım etmesi için yaptığı duayı dile getirmesini Hz.Zekeriya@ üzerinden anlatır. Dönüş yolunda bazı yabancı (cin, Medineli Araplar ve Yahudiler ) kimselerle buluşturularak onların iman etmesini ise Hz.Yahya ile desteklenmesi metaforu ile ifade eder. Sonrasında ise aynı aileden olan Hz.Meryem’e ruh üflenmesi ile kendisi ve oğlu Hz.İsa’nın@ alemlere bir işaret yapılması olayı üzerinden Hz.Muhammed’in@ hareketinin de canlandırılacağını / ruh verileceğini anlatır. Peygamber örnekleri verildikten sonra tüm peygamberlerlere gelen öğretilerin aynı olduğunu bu nedenle ilahi öğretiden iz taşıyan bütün inanç gruplarının bir tek topluluk / ümmet olarak bir araya gelmeleri ve tek rabbe kulluk etmeleri / şirk öğretisini terk etmeleri gerektiği mesajı verilir. Bu mesajı takiben müşriklerin şu anda birbirlerine düştükleri, parça parça oldukları ve bu mücadelenin sonunda kaybederek hesap verecekleri bildirilir. Ama bu mücadelede müminlerden yana olup ıslah edici eylemler ortaya koyanlara mükafatlarının verileceği de eklenir. 89-94-Zekeriya’yı da önderlerden kılmıştık. Hani o, Rabbine: “Rabbim! Beni yalnız / tek başıma bırakma, sen varislerin en hayırlısısın” diye seslenmişti de bunun üzerine Biz onun çağrısına icabet etmiştik. Ona Yahya’yı ihsan ettik. Bu amaçla eşini doğum yapmaya elverişli hale getirdik. Muhakkak ki onlar hayırlarda yarışıyorlar, umarak ve korkarak Bize yalvarıyorlardı. Bize karşı da derin saygı duyuyorlardı. Hani bir de ırzını titizlikle koruyan kız vardı. Biz, ona ruhumuzdan üflemiştik de hem kendisini hem oğlunu cümle âlem için bir ayet / delil / ibret kılmıştık. Muhakkak ki bu sizin ümmetiniz / topluluğunuz / dininiz, tek bir ümmettir / topluluktur / dindir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde bana kulluk edin. Fakat onlar (müşrikler) birliklerini koruyamadılar ve paramparça oldular. Sonunda hepsi bize döneceklerdir. O halde kim inanmış olarak ıslah edici eylemlerde bulunursa onun çabası göz ardı edilmeyecektir. Zira Biz onu kaydetmekteyiz. (Enbiya Suresi 89-94) Cenab-ı Hak, Mekke müşriklerini yok oluşa doğru gittikleri konusunda uyarır ve şayet son fırsatları da değerlendiremezlerse çöküşten kurtuluşun olamayacağını bildirir. Yecüc ve Mecüc gibi yabancı yani Mekke dışından gelecek orduların dağlardan tepelerden akın akın saldırarak Mekke’yi alacakları ikazında bulunur. Çok büyük ordu birlikleri ile Mekke’ye akın edildiği zaman, Mekkeli müşrik zalimlerin kendi günahlarını ikrar ederek teslim olacaklarını ve zalimliklerini kabul edeceklerini de ifade eder. Dünya da bu cezadan başka bir de ahiret hayatında onları cehennem azabının beklediğini eklemeyi de ihmal etmez. Onların cehennemin odunu olduklarını söyleyerek aslında cehennemin yakıtını kendi amellerinin oluşturduğuna vurgu yapar. Hz.Muhammed’in@ safına katılanların ise sadece bu dünyada zafer ve nimetlere gark olması değil, ahirette de cennet nimetlerine gark olacaklarını müjdeleyerek kendilerine verilen sözün gerçek olduğunu belirtir. 95-103- Helak ettiğimiz / helakine karar verdiğimiz bir toplumun, artık geri dönmesine asla imkan yoktur. Sonunda Ye’cûc ve Me’cûc’ün önü açıldığı zaman, onlar, her yüksek tepeden akın edip çıkarlar. Hak olan / gerçek vaat yaklaştığı zaman o küfretmiş olan kişilerin gözleri fal taşı gibi açılır. (Onlar); “Eyvah bizlere! Kesinlikle biz bundan gaflet içindeydik. Aslında biz zalim kimseler idik.” derler. Muhakkak ki siz ve Allah’ı bırakıp taptıklarınız, cehennemin odunusunuz. Hepiniz oraya gireceksiniz. Eğer onlar gerçekten tanrı olsaydılar oraya girmezlerdi. Hepsi orada temelli kalacaktır. Onların orada öyle bir inlemeleri vardır ki, hiçbir şeye kulak veremez ve hiçbir şey işitemezler de. Muhakkak ki tarafımızdan kendilerine “En Güzel Mükafatlar” hazırlanmış kimseler var ya; işte onlar, ondan (cehennemden / cehennem gibi bir yaşamdan) uzak tutulacaklardır. Onlar, onun (cehennemin / cehennem gibi bir yaşamın) en hafif bir sesini bile duymayacaklardır. Onlar, canlarının çektiği her türlü nimetin içerisinde ebedi kalacaklardır. O en büyük korku bile onları tasalandırmaz, çünkü melekler onları karşılarken; “İşte bu, size söz verilmiş olan gününüzdür” derler. (Enbiya Suresi 95-103) Cenab-ı Hak, Mekkelilerin ayartmalarına karşı Medinelilerin ikna edilmesi için inzal ettiği son mesajlarında nasıl ki ahirette göklerin dürülüp yeniden yaratılacaksa aynı şekilde vaad edildiği üzere İlahi öğreti doğrultusunda yeni bir yönetimin gerçekleştirileceğini kesin bir dille ifade eder. İlahi öğretiye iman eden kulların ülkeye / yeryüzüne egemen yani varis olacaklarının hem Kur’an da hem Tevratta ve hem de zeburda kayıtlı olduğunu vurgular. Ancak verilen bu sözün gerçekleşme zamanının belirsiz olduğu ve elçisine bildirilmediğini belirttikten sonra, bu belirsizliğin müminler için bir imtihan, müşrikler için ise bir miktar daha faydalandırma olduğunu bildirir. Ama tevhit olmanın gerekli / zorunlu olduğunun ve ilahi öğreti ile elçinin zulüm değil rahmet için geldiğinin vurgusunu yapar. Sonunda elçisinden dolayısıyla müminlerden müşriklere karşı kendilerine yardım etmesi ve zafer vermesi için dua ve niyazda bulunmalarını ister. 104-112- O gün Biz, göğü, kitapların dürüldüğü gibi düreceğiz ve -katımızdan verilmiş bir sözün gereği olarak- onu yaratmaya ilk başladığımız gibi yeniden var edeceğiz. Muhakkak ki biz bunu yapacağız. And olsun ki Biz, Zikir’den (Tevrat’tan) sonra, Zebûr’da da ‘Şüphesiz yeryüzüne ancak Benim salih kullarım mirasçı olacaktır’ diye yazdık. Muhakkak ki bunda kulluk eden bir toplum için kafi bir öğüt / mesaj vardır. Biz seni de ancak, âlemlere / halklara bir rahmet olarak gönderdik. De ki, “Bana ‘İlâhınız ancak tek bir ilâhtır’ diye vahyolunuyor. Artık teslim olacak mısınız?” Buna rağmen eğer yüz çevirirlerse; “Hepinize dosdoğru / eşit / tarafsız olarak yeterince açıkladım. Tehdit olunduğunuz şey yakın mı, uzak mı bilmiyorum. Şüphesiz O (Allah), sözün açıkça söyleneni de bilir, gizlediğiniz şeyleri de bilir. Fakat ‘Vaad hususundaki bu gecikme belki sizi denemek ve bir süreye kadar faydalandırmak içindir’ ben bilmiyorum” de. De ki; “Rabbim! Aramızda hak ve adaletle hükmet / sen onlara karşı bana yardım et / onların bizi ezme planlarına karşı yardım et ve zafer nasip et” ve “Sizin düzmece iddialarınız ve asılsız yakıştırmalarınız karşısında tek sığınağım, son derece merhametli olan Rabb’imin yardımıdır.” (Enbiya Suresi 104-112)

  • Bölüm 33: ASKERİ HAREKATLAR VE MUTE | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 33 ASKERİ HAREKATLAR VE MUTE Hudeybiye barışından ve Kaza Umresinden sonra artık Mekke bir tehdit olmaktan çıkmıştı. Kendiliğinden teslim alınabilecek noktaya gelmişti. Hz.Muhammed@ İslam Cumhuriyetinin etki alanını genişletmek istiyordu. Bu amaçla çevre kabileler üzerine askeri seferler düzenliyor ve onları İslam Cumhuriyetine katılmaya / teslim olmaya / müslüman olmaya davet ediyordu. Şayet bu davete icabet etmeyecek olurlarsa bölgede rahat yaşayamayacaklarını onlara göstermek istiyordu. Onların şirk sisteminin getirdiği gerilik, cehalet, zulüm, pislik, azgınlık, vb. her türlü kötülükten kurtarılmaları gerekiyordu. Onlar şirk sisteminin kendilerine verdiği kötülüğün farkında bile değillerdi. Özellikle müşrik halk, şirkin kendilerine yaptığı kötülüğü öylesine kanıksamışlardı ki İlahi öğretinin getireceği güzellikleri ve medeni yaşamı düşünemiyorlardı. Ölü gibi yaşamaya alıştırılmış bu toplumlar, dirilip şahsiyetli, şerefli ve haysiyetli bir yaşamı hayal bile edemiyorlardı. Bu nedenle onlar kendi istekleri ile İslam Cumhuriyetine / barış topluluğuna katılmaya / teslim olmaya / Müslüman olmaya karşı çıkıyorlardı. Peygamberimiz onların üzerine göndereceği askeri birlikler aracılığı ile onları önce kendi arzuları ile İslam Cumhuriyetine katılmaya / teslim olmaya / barış topluluğunda yerlerini almaya davet ediyor, kabul etmemeleri halinde ise askeri yöntemleri uyguluyordu. Bu onların anladığı dildi. Onları başka türlü doğru yola getirme imkânı yoktu. 33.1. Süleym Oğulları Üzerine El Avca Askeri Harekâtı Hz.Muhammed@, kaza umresinden döndükten sonra Ahrem b. Ebi'l-Avca'nın komutasında 50 kişilik bir askeri birliği Süleym oğullarının üzerine gönderdi. Her askeri harekâtta olduğu gibi bu harekâtın amacı da üzerine gidilen kabileyi İslam’a girmeye / barış toplumuna katılmaya / teslim olmaya / İslam Cumhuriyetine katılmaya davet etmek, eğer kabul etmezlerse de üzerine yürüyüp onların zulümden vazgeçmeleri için caydırıcı olmak idi. Önce onlara İslam’a / barışa girmeleri için medeni bir şekilde davet götürülecek, şayet kabul etmezlerse zalime ve zulme verdikleri destekten vazgeçmeleri için zor kullanılacaktı. İslam ordu birliği Süleym oğulları üzerine doğru gelirken Süleym oğulları hesabına casusluk yapan bir hain, harekâtı Süleym oğullarına haber verdi. Harekât hakkında istihbarat alan Süleym oğulları, çok sayıda asker topladı ve çarpışmak için hazırlandılar. İki ordu Mehdüz Zeheb adı verilen bölgede karşı karşıya geldikleri zaman Ahrem b. Ebi'l-Avca, Süleym oğullarını teslim olmaya / İslam’a girmeye / barış toplumuna katılmaya davet etti. Fakat Süleym oğulları bu teklifi reddettiler ve İslam askeri birliğine saldırdılar. Sayıca çok üstün olan Süleym oğulları, etraflarını çembere aldıkları İslam askerlerinin hemen hepsini şehit ettiler. Birliğin komutanı Ebil Avca ile iki mücahit ağır şekilde yaralanmışlardı. Onları öldürdüklerini sandılar ve mümin askerlerin cesetlerini kurda kuşa yem olsun diye bırakıp gittiler. Ağır yaralı olan Ebil Avca ve arkadaşları Medine’ye ulaşmayı başardılar. İslam ordu birliği bu harekâtında başarısız olmuştu. Süleym oğulları İslam Cumhuriyetinin bir askeri birliğini yok etmişti ama bundan sonra kendisine rahat olmayacağını da anlamıştı. Onlar, üzerlerine defalarca askeri birlik gönderen İslam Cumhuriyeti’nin ayakta kaldığı müddetçe kendilerinin bu bölgede yaşam şanslarının kalmadığını artık görüyorlardı. Ya bu katliamın bedelini ödeyeceklerdi ya da teslim olup kurtulacaklardı. Bölgede hâkimiyetini pekiştiren İslam Cumhuriyeti elbette şehitlerin kanını yerde bırakmayacaktı. Onlar için tek çıkar yol, teslim olup İslam Cumhuriyetine / barış topluluğuna katılmaktı. Eğer kendiliklerinden bu katılım davetine icabet etmeyecek olurlarsa eninde sonunda Süleym oğullarının üzerine başka bir askerî harekât düzenlenecekti. Ama şimdi sırada daha önce kendilerine aynı teklif yapıldığı halde İslam Ordu birliğini katleden Mürre oğulları vardı. Harita 49:Ahrem b. Ebi’l Avca Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 33.2. Galip b. Abdullah El Leysi Komutasında Fedek’e Yapılan Askeri Harekât Hz.Muhammed@ Fedek’teki Mürre kabilesi üzerine bir askeri harekât planladı. Harekâtın amacı, daha önce Beşir b. Sa'd komutasındaki otuz kişilik İslam birliğinin ikisi hariç tamamını kılıçtan geçiren Mürre kabilesinden hesap sormaktı. Bu harekât için 200 mümin savaşçı askerden oluşan bir birlik hazırlandı ve Galib b. Abdullah el Leysi’yi komutan olarak tayin etti. Abdullah el Leysi Kedid askeri harekâtında başarılı olduğu için Hz.Muhammed@ bu harekâtı da iyi yöneteceği ve başarı ile döneceği düşüncesiyle onu birliğin komasına getirdi. Aslında ilk önce bu harekât için Zübeyr bin Avvam’ı komutan olarak düşünmüştü fakat Süleym oğullarına yapılan başarısız harekâttan sonra bu harekâtta yaşanacak bir başarısızlık büyük ümit kırıklıklarına sebep olabilirdi. İslam ordu birliği yola çıktı ve Fedek yakınlarında ansızın yakaladıkları Mürre kabilesine iyi bir baskın yaptı. Mürre oğulları neye uğradıklarını şaşırdılar ve çok zayiat verdiler. Böylece bu baskınla daha önceki katliamın hesabı sorulduğu gibi, mütecaviz davranışların karşılıksız kalmayacağının mesajı da hem onlara hem de çevredeki diğer kabilelere verilmiş oldu. Harita 50:Galib b. Abdullah Leysi’nin Fedek Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 33.3. Sıyyi Askeri Harekâtı Mürre kabilesine yapılan askeri harekâtın başarıyla sonuçlanmasının hemen ardından Hz.Muhammed@ Amirliler üzerine bir harekât tertipledi. Bu harekâtın da amacı, Bi’ri Maune katliamına katılan Amirlilerden hesap sormaktı. Peygamberimiz bu harekât için hazırlanan askeri birliğin komutanlığına ise Şüca b. Vehb el-Esedi’yi tayin etti. 24 mümin savaşçıdan oluşan askeri birlik Siyy bölgesinde bulunan Amirliler üzerine gönderildi. İslam ordu birliği Siyy adı verilen bölgeye vardıklarında Amirlileri sabah ansızın yaptıkları baskınla bozguna uğrattılar. Amirli erkeklerin çoğu kaçıp canını zor kurtardı, fakat kadınları esir olarak alındı. Aynı zamanda bu baskın ile Amirlilerin 150 kadar koyundan oluşan sürüleri de ganimet olarak alındı ve Medine’ye geri dönüldü. Birlik görevini başarıyla tamamlamıştı. Kadınların serbest bırakılması için Amirlilerden kaçanlarından bir heyet Hz.Muhammed’e@ başvurdu ve ricacı oldu. Hz.Muhammed@ kadınları serbest bırakınca Amirliler Müslüman oldular. / İslam Cumhuriyetine katıldılar. / Barış topluluğuna katıldılar. Harita 51:Şuca b. Vehb El Esedi’nin Sıyyi Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 33.4. Kuzeye Yönelim Şimdi sıra yarımadadaki bütün Arapları Medine İslam Cumhuriyeti etrafında toplamak için Bizans ve Sasani gibi süper güçlere kafa tutan bir açılım yapılmasına gelmişti. Bölgede tevhidi sağlayarak güçlü bir Cumhuriyete gidişi sağlamak için Suriye yani kuzey bölgesi önem arz etmekteydi. Zira yarımada Araplarına karşı bölgesel güç olduğunu göstermenin yolu büyük güçlere kafa tutmaktan geçiyordu. Büyük güçlere kafa tutan ve kendilerinden / Arap olan bir gücün yanında yer almak bölge kabileleri için bir şeref vesilesi olabilirdi. Çünkü Araplar şereflerine oldukça düşkün olduklarından ve Arap yarımadasına da sırf güvenliklerini korumak için sığındıklarından, içlerinden çıkacak böyle şerefli bir başkaldırıyı destekleyecekleri aşikârdı. Yarımadaya sığınan kabileler incelendiğinde çoğunun mustarabe Arapları (sonradan Araplaşmış kabileler) olup büyük devletlerdeki zulümlerden kaçmış topluluklar olduğu anlaşılacaktır. Eğer onlar bu işin başarabileceğine inandırılırsa onların İslam Cumhuriyetine katılımı çok kolaylaşacaktı. Bunu gayet iyi bilen peygamberimiz hedefi kuzeye doğru çevirdi. Diğer taraftan Bizans İmparatorluğu da Hz.Muhammed’in@ hareketini an be an takip ediyor ve bu hareketi kontrol altına almanın yollarını araştırıyordu. Şayet bu hareket, Arap yarımadasında başarılı olacak olursa bütün Suriye ve Anadolu’yu egemenliği altına alması mümkündü. Ayrıca Hz.Muhammed’in@ Bizans İmparatoruna gönderdiği mektupta da ifade edildiği üzere Bizans imparatorluğu kendi halkına geçmişte yaptığı zulümler nedeniyle sicili temiz değildi. Bu nedenle Bizans İmparatorluğu hâkimiyetinde yaşayan halkların yakın gelecekte kendisine karşı isyan etme potansiyeli mevcuttu. Eğer İslam Cumhuriyeti adil bir yönetimi kendi yurdunda sağladığını gösterir ve egemenliği altına girecek topluluklara da adalet ve merhamet vaat eden güçlü bir çağrı yapacak olursa Bizans egemenliğindeki halkların da hemen İslam Cumhuriyetinin egemenliğine geçmeyi tercih edecekleri çok açıktı. Fakat diğer taraftan Mekke müşrik yönetimi Hudeybiye anlaşması ve arkasından gelen Hayber’in fethi ile Medine İslam Cumhuriyetinin kendilerine kurduğu kumpası kırmanın yolu olarak Bizans’a bağlı Gassanlıları / Suriyelileri Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine kışkırtmaya çalışıyordu. Ticari bağlantılar nedeniyle önceden beri Gassanlılarla çok iyi ilişkiler içerisinde olan Mekkeli müşrik ileri gelenler (özellikle Ümeyye oğulları reisi Ebu Süfyan) bu dostluklarını Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine kullanmaktaydılar. Mekke müşriklerinin kışkırtmalarıyla Gassanlılar ve Bizans İmparatorluğu önce Medine’ye en yakın kabileleri İslam Cumhuriyetine karşı harekete geçirmeyi denediler. 33.5. Zatul Atlah Askeri Harekâtı Yukarıda belirtilen nedenlerle İslam Cumhuriyetinin artık kuzey istikametine yönelmesi gerekiyordu. Bu amaçla güzergâh üzerindeki Arap asıllı kabileleri İslam Cumhuriyetine katılım yapma ya da müttefik hale getirmek için bu kabileler üzerine davetçi askeri kuvvetler gönderilmesi planlandı. İlk olarak Hz.Muhammed@, Ka'b b. Umeyr komutasındaki 15 kişilik bir askeri birliği Suriye sınırındaki Zatul Atlah'a gönderdi. Söz konusu askeri birlik Zatul Atlah’a ulaştığında tuzağa düşürüldü. Daha müzakere ve davet fırsatı bile bulamadan bölge halkı savaşçıları tarafından katledildiler. Baskından sadece bir mümin savaşçı kurtulabildi, diğer bütün mücahitler şehit edildiler. Kurtulan mümin savaşçı Medine'ye gelerek durumu Hz.Muhammed’e@ bildirdi. Bu sefer ile Kuzeye açılmanın hiç te kolay olmayacağı anlaşılıyordu. Fakat Hz.Muhammed@ de kolay pes edecek bir şahsiyet değildi. O, ne tehditlere boyun eğiyor ne de yılgınlık, pişmanlık gösteriyordu. Harita 52:Kab b. Ümeyr El Gifari’nin Zatul Atlah Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 33.6. Busra’ya Elçi Gönderilmesi Hz.Muhammed@ İslam Cumhuriyetine katılım teklifi yapmak için kabileler üzerine askeri birlik gönderme yerine kabile reislerine elçilerle mektup gönderme yolunu denemeye karar verdi. Bunun için Şam’ın güneyinde yer alan ve Şam’a 130 km uzaklıktaki Busra şehrinin Valisine / emirine gönderilmek üzere Haris Bin Umeyri elçi olarak seçti. Haris, davet mektubunu Hz.Muhammed’den@ alarak yola çıktı. O, Mute'ye geldiği zaman Şam valisi Şurahbil b. Amr'ın askerlerince yakalanıp tutuklandı. Daha sonra ise Şurahbil'in emri ile şehit edildi. Şurahbil Hz.Muhammed’in@ elçisini öldürmekle büyük bir suç işlemişti. Zira elçilere dokunmamak tüm devletler ve kabileler için her zaman geçerli bir ilkedir. Şurahbil ise bu suçu işlerken aslında hem İslam Cumhuriyetini tanımadığını gösteriyordu hem de peygamberimize meydan okumaktaydı. Hz.Muhammed@ işlenen bu suça ve meydan okumaya onların anladığı dilden bir cevap vermek için büyük bir askeri harekâtın hazırlıklarını başlattı. 33.7. Cenab-ı Hakk’ın Bu Katliama Sert Tepki Göstermesi Cenab-ı Hak, Gassanlı Hristiyanların işledikleri bu cinayetin karşılıksız kalmayacağını, eğer özür dilemez ve Allah’a bağışlanma için sığınmazlarsa / İslam Cumhuriyetine katılımı reddetmekte ısrar ederlerse bunun hesabının mutlaka sorulacağını ve bundan Bizans dâhil hiçbir gücün kendilerini koruyamayacağını bildiren ifadeleri Maide Suresinin aşağıdaki ayetleri ile inzal eder. Bu ayetlerde tam bir diplomasi dili ile Gassanlılar uyarıldı ve yaptıklarının son derece yanlış olduğu belirtildi. Onların gerçeği ve geleceği göremeyip tam bir körlük içerisinde oldukları ifade edildi. Cenab-ı Hak, onlara şirke / zulme dönüşmüş Hristiyanlık modelinin kendilerini azaba götürdüğünü bildirdi. İslam Cumhuriyetine katılıma hayır demekle Kendisini (Allah’ı) inkâr ettiklerini belirterek eğer bu durumlarını terk etmez / Kendisine (Allah’a) yönelmeyecek olurlarsa şiddetle cezalandırılacaklarını ve bu cezalandırmaya kimsenin engel olamayacağını bildirdi. Medine’deki ve Hayber’deki Yahudilerin İslam Cumhuriyeti karşısında aldıkları hezimetleri, bu tehdidin mutlaka gerçekleşeceğinin kanıtları olduğunu gösterdi. Yukarıda özetle belirtilen hususlar Mute Savaşı öncesinde düşman bölgede kamuoyu oluşturmaya yönelik söylemler olarak Maide Suresinin (70-86) ayetlerinde ifadesini bulur. Söz konusu ayetler aşağıdaki gibi detaylı olarak incelenecek olursa; Bizans hâkimiyetindeki Gassanlı Hristiyanlar kendilerinden önceki ehli kitap kabileleri olan İsrail oğullarının yaptıklarının şimdi aynısını yapmışlar ve kendilerine peygamberimizin gönderdiği elçiyi öldürdükleri aşağıdaki ayette verilen örnekle dile getirilmiştir. 70- İsrail oğullarından (Allah’ın yasalarına uyacaklarına dair) söz almış, (uymadıkları zaman onları bu sözlerini hatırlatmak için) onlara elçiler göndermiştik. Ne zaman hoşlarına gitmeyen bir şeyle onlara bir elçi gittiyse, onlar o elçilerin bir kısmını yalanlayıp bir kısmını da öldürdüler. (Maide Suresi 70) Hz.Muhammed’in@ elçisini işkenceyle öldürerek işlenen cinayet gösteriyordu ki onlar (Gassanlılar) etraflarındaki gelişmeleri göremeyecek kadar kördüler ve yaptıklarının hesabının sorulmayacağını sanıyorlardı. Hâlbuki kendilerinden önceki ehli kitap kabileler / İsrail oğulları aynı hataları defalarca işlemişler ve her defasında hatalarını anlayıp tevbe etmiş doğru yolu bulmuşlar fakat zamanı gelince tekrar aynı hataya düşmüşlerdi. Şimdi de Gassanlılar hakka karşı körleşmiş ve sağırlaşmış olmanın etkisiyle bu hatayı tekrar etmekteydiler. 71- Hakka karşı öylesine kör ve sağır kesildiler ki bu işledikleri cinayetin hesabının kendilerinden sorulmayacağını sandılar. /hesap vermekten kolaylıkla kurtulacaklarını sandılar. Bir süre sonra hatalarını anlayıp tevbe ettiler, Allah da tevbelerini kabul etti. Zaman içerisinde onların çoğu gene körleşip sağırlaşmayı tercih ettiler. Fakat Allah, onların yapmakta oldukları her şeyi görmektedir. (Maide Suresi 71) Gassanlı Arapların Şam valisi Şurahbil’in peygamberimizin gönderdiği elçiyi katlettirerek verdiği mesaj ise şuydu; “Bizler Hz.Muhammed’in@ İslam Cumhuriyetini tanımıyoruz / inkâr ediyoruz. Allah’ın yasalarının egemen olduğu, O’nun yasaları karşısında hiçbir otoritenin imtiyazlı olmadığı, tüm idareciler dâhil herkesin Allah’ın kulu olduğu ve herkesin yaptığının hesabını vereceği bir sisteme dâhil olmak istemiyoruz. Biz Bizans İmparatorluğunun benimsediği Hristiyanlığın öngördüğü yönetim sisteminde kalmak istiyoruz. Bizler yönetimde Allah’ın otoritesine eşit / denk otorite olarak Kilise otoritesinin de yetkili olduğu bir yönetim modelini benimsiyoruz. Bunun ifadesi olarak da ‘Meryem oğlu Mesih’te Allah’tır’ diyoruz. Hatta Ruhul Kudüsü (kutsal / yüce kişilerden oluşan parlamentoyu) de Allah’ın otoritesine denk üçüncü bir otorite olarak kabul ediyoruz.([1] ) Nasıl ki Allah koyduğu yasa ve işlerinden sorgulanamaz, hesaba çekilemez ise aynı şekilde Allah’a denk kabul ettiğimiz bu otoritelerde sorgulanamaz ve hesaba çekilemez. Biz böyle bir yönetim modelini kendimiz için daha uygun buluyoruz ve yaptıklarının hesabını veren ve yaptıkları yanlışlardan dolayı sorgulanabilen bir yönetim modeli olan İslam Cumhuriyeti modelini reddediyoruz. / inkâr ediyoruz.” Şurahbil’in elçiyi katlederek verdiği bu mesaj, Cenab-ı Hak tarafından tekrar edilir ve onların kendilerine yapılan teklifi reddederek / inkâr ederek kâfir oldukları vurgulanır. Onların bu tutumlarından ve Bizans’ın şirk / zulüm sisteminden vazgeçmemeleri halinde şiddetli bir azapla cezalandırılacağı tehdidi yapılır. Böylece üzerlerine yapılacak askeri harekât ilan edilerek onlar uyarılırlar. Onların ahiretteki cezalarının da cehennem olacağı beyan edilir. 72-73- “Muhakkak ki Meryem oğlu Mesih Allah’tır.” diyenler kâfir oldular. Hâlbuki Mesih (Hz. İsa, vaktiyle onlara) şöyle demişti; “Ey İsrail oğulları! Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kul olun. Kim Allah’a şirk (eş, ortak) koşarsa, muhakkak ki Allah ona cenneti haram etmiştir ve onun varacağı yer ateştir. Üstelik zalimlerin hiçbir yardımcısı da yoktur.” Andolsun, “Allah, üçün üçüncüsüdür” diyenler kâfir oldular. Hâlbuki O tek İlah’tan başka ilah yoktur. Eğer dediklerinden vazgeçmeyip inkâr edenlere (Allah’ın Devletine katılmayı reddedenlere) mutlaka elem dolu bir azap dokunacaktır. (Maide Suresi 72-73) Cenab-ı Hak, Gassanlı Hristiyan Arapları bu yaptıklarından pişmanlık duyup özür dilemeleri ve Medine İslam Cumhuriyetine teslim olmaları için çağrıda bulundu. Eğer tevbe edip bu tutumlarından vaz geçerlerse yaptıklarından dolayı kendilerinden intikam alınmayacağını ve bağışlanacaklarını bildirdi. Bu bağışlanacak suçlar kapsamını ise teslim oldukları tarihe kadar işledikleri her türlü suç ve günahlar olduğunu belirtti. Onlar yeter ki kendilerini ıslah etsinler doğru yola gelsinler o takdirde asla devri sabık yaratılmayacağını deklare etti. 74- (Bu uyarılara rağmen) Onlar yaptıklarına pişmanlık duyup Allah’a yönelerek bağışlanmalarını hala talep etmeyecekler mi? Hiç şüphesiz ki Allah, kendisini ıslah edenlerin geçmişteki suç ve günahlarını bağışlayan ve merhamet edendir. (Maide Suresi 74) Gassanlıların Bizans’ın teslis sistemine bağlılıkta ısrar etmeleri üzerine Cenab-ı Hak, onlara teslis sisteminin yanlışlığını şöyle anlattı; “Hz. İsa ilah değil kendisinden önce gelmiş geçmiş elçiler gibi elçidir. Annesi de tertemiz, dürüst, doğru bir kadındır. Her ikisi de diğer insanlar gibi yemek yerlerdi. Onların bu vasıfları diğer insanlara ait vasıflardır. Bu nedenle her ikisi de kuldur ve ilah olamazlar. Her ikisi de tercihlerinden sorumludurlar ve bu tercihlerinden hesaba çekileceklerdir. İlah ise yaptığından / tercihlerinden sorumlu tutulamaz. Kimse ilahtan hesap soramaz. Hz. Meryem’in temizliği, doğruluğu ve dürüstlüğü onun sorumluluk ve hesap verme bilincinin sonucudur. Hâlbuki sizin ilahlaştırdığınız Hz. İsa ve Hz. Meryem Allah’a muhtaç ve yaptıklarından Allah’a hesap vereceklerine inandıkları ve ona göre davrandıkları halde sizler onlar adına hareket eden kurumlar ihdas ederek bu kurumların yöneticileri olarak kendinizi sorumsuzluk mevkiine çıkartıyorsunuz. Onlar Allah’ın yasalarına uyumaya itina gösterip temizliği, dürüstlüğü tercih ederlerken onlar adına hareket ettiğinizi iddia eden sizler iyi- kötü / doğru- yanlış / haram- helal demeden kendi arzularınıza göre hareket ediyorsunuz ve kendinizi sorumsuz addediyorsunuz. Bu halka yaptığınız en büyük zulümdür. Diğer insanlar gibi birer kul olmanıza rağmen kendinizi diğer insanlardan ayrıcalıklı ve imtiyazlı görüyorsunuz. Bunu da Hz. İsa’yı ve annesini insanlık vasfından çıkarıp ilah oldukları yalanına dayandırıyorsunuz. Elinizde hiçbir deliliniz olmadığı halde çok büyük bir hile, aldatma ve sahtekârlık ortaya koyuyorsunuz.” Cenab-ı Hak, hitabını daha sonra Hz.Muhammed’e@ çevirdi ve onların izledikleri yolların yanlış olduğu ortaya konmasına rağmen yine de doğru yoldan / haktan yüz çevireceklerini izlemesini söyledi. 75- Meryem oğlu Mesih, sadece bir elçidir. Ondan önce de birçok elçiler gelip geçmiştir. Onun annesi de doğru, dürüst, namuslu, tertemiz bir kadındı. Onların her ikisi de diğer insanlar gibi yemek yerlerdi. Bak! /İzle! Onlara nice apaçık delilleri göstermemize rağmen onlar yine de (Haktan) yüz çeviriyorlar. (Maide Suresi 75) Cenab-ı Hak, Gassanlı Hristiyan Araplara Medine İslam Cumhuriyetine karşı Bizans imparatorluğuna sığınmalarının bir faydasının olamayacağını da bildirdi. Onların Allah’ın gücü karşısında dayanamayacağı ve bu nedenle onlara bağlı olmalarının, onlara itaat etmelerinin anlamsız olduğuna aşağıdaki ayet ile işaret etti. Hâlbuki Allah kullarının bütün ihtiyaçlarını bilir ve taleplerine duyarlıdır. Bu nedenle İslam Cumhuriyetine katılacak olurlarsa bütün ihtiyaçlarına cevap verileceği ve asla duyarsız davranılmayacağı deklare edilir. 76- De ki: “Allah’a karşı size ne bir yarar sağlamaya ne de zarar vermeye güçleri olmayan şeylere mi kulluk yapıyorsunuz? / itaat ediyorsunuz?” Hâlbuki Allah, her şeyi işitir ve bilir. (Maide Suresi 76) Cenab-ı Hak, Gassanlıların akıllarını başlarına alarak haddi aşmamaları konusunda uyardı. Bu noktada dinde aşırılığa kaçmamalarını yani Allah’tan başka ilahlar edinmemelerini, Allah’ın yasalarına riayet etmelerini belirtti. Bizans’ın geçmişte bu suçu işleyerek hem kendilerini hem de başka kavimleri doğru yoldan saptırdıklarını ifade etti.([2] ) Şimdi de aynı Bizans, onlardan teslis sistemine bağlı kalmalarını isteyerek onların sapıklıkta devam etmelerini emrettiğini belirtti ve şayet Bizans’ın taleplerine boyun eğecek olurlarsa kendilerine yazık edeceklerini bildirdi. 77- De ki: “Ey kitap ehli! Gerçeklere aykırı olarak dininizde aşırılığa gidip haddi aşmayın, Haktan sapmayın. Evvelce Dosdoğru Yoldan hem kendileri sapmış hem de birçoklarını saptırmış olan kavmin (Bizanslıların) isteklerine şimdi siz de itaat ederek kendinize yazık etmeyin” (Maide Suresi 77) Cenab-ı Hak, Gassanlıları uyarırken yakın geçmişte isyan etmeleri nedeniyle Medine Yahudilerinin Medine’den kovuldukları / lanetlendiklerini örnek verdi. Onların isyan etmeleri nedeniyle yurtlarından kovuldukları gibi eğer haddi aşıp, İslam Cumhuriyeti’ne katılım davetini reddetmeye devam edecek olurlarsa yurtlarınızdan kovulacak ve sürgün cezası ile cezalandırılacakları konusunda tehdit etti. Onlara verilecek bu cezalandırmanın Yahudi ve Hristiyan şeriatlarına uygun olduğu vurgusunu da yaptı. 78-79- İsrail oğullarından inkâr edenler / İslam Cumhuriyetine başkaldıranlar, Davud ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle (onların şeriatları uyarınca) lanetlendiler. / yurtlarından kovuldular. Bu duruma düşmeleri, onların isyan etmeleri, taşkınlık yapıp haddi aşmaları sebebiyledir. Onlar yaptıkları kötülük, zulüm ve günahlardan birbirlerini sakındırmaya dahi çalışmıyorlardı. Yaptıkları şey ne kötüydü. (Maide Suresi 78-79) Cenab-ı Hak, Gassanlı birçok Arap kabilesinin inkârcı / İslam Cumhuriyetini tanımayan Bizans imparatorluğu ve Mekke müşrik yönetimi ile ittifak kurduklarına ve Medine İslam Cumhuriyetine karşı birlik oluşturmaya çalıştıklarına işaret ettikten sonra böyle yapmalarının kendi kendilerine yazık etme anlamına geldiğini bildirdi. Onların gerçekten Allah’a, peygamberlerine ve onlara inzal edilen ilahi öğretilere bağlılıkları olsaydı, İslam Cumhuriyetini reddetmez ve inkârcı günahkâr Bizans ve Mekke müşrikleri ile müttefiklik ilişkisine girmeyeceklerini ifade etti. Ama onların günahkâr ve yoldan çıkmış kimseler olması nedeniyle kendileri gibi azıp sapmış Bizans yöneticilerini kendilerine yönetici / evliya seçtiklerini belirtti. 80-81- Onlardan (Gassanlı Hristiyanlardan) çoğunun inkârcılarla (müşriklerle ve İslam Cumhuriyetini tanımayan Bizanslılarla) ittifaklar kurduklarını görüyorsun. Böyle yaparak sadece kendi elleri ile kendilerine yazık ediyorlar. Bu Allah’ın gazabını başlarına getirir. Kendi tercihleri ile kendilerini azaba mahkûm ediyorlar. Eğer onlar Allah'a, Peygambere/ peygamberlere ve ona /onlara indirilene gerçekten inanmış olsalardı onlarla (müşriklerle ve İslam Cumhuriyetini tanımayan Bizanslılarla) ittifaklar kurmazlardı. / onlara tabi olmazlardı. / onları evliya edinmezlerdi. Velakin zaten onların çoğunluğu, fasık / doğru yoldan sapmış günahkârlardır. (Maide Suresi 80-81) Cenab-ı Hak, müminlere neden Kuzeydeki Hristiyanlara doğru harekât düzenlenmesi gerektiğini şöyle ortaya koydu; “Eğer Gassanlı Hristiyan Araplar da Nasranîler (Habeşistanlı, Necranlı ve Dumetül Cendelli Hristiyanlar) gibi Medine İslam Cumhuriyetini tanısalardı, onlar gibi mütevazı olsalardı, hakka karşı gurur kibir yapmayıp İslam Cumhuriyetine katılım davetini kabul etselerdi o zaman onların üzerine ordu gönderilmeyecekti. Ama onlar müminlere karşı amansız bir düşmanlık sergileyen inkârcı Yahudi ve müşriklerin yolunu seçtiler. Hâlbuki müminlere sevgi bakımından çok yakınlık gösteren ve Allah’ın yasalarına uymayı kendilerine şiar edinmiş, her zaman Hakk’ın yanında yer almış, Hak yanlılarına yardımcı olmuş Nasranîlerin Kilise mensupları kendilerini ilahlık mertebesinde görmezler, Hz. İsa’yı tanrı tanımazlar ve böylece kendilerini imtiyazlı bir sınıf olarak addetmezler. Onlar Hz. İsa’yı da bir kul olarak gördükleri için Onun izinden giden rahipleri ve keşişleri de kendilerinin kul olduklarının bilinci içerisinde gayet alçak gönüllü, gurur ve kibirden uzak, bu dünya da yaptıklarının hesabını vereceğini bilen insanlardır. Bu nedenle onlar İlahi öğretiye dayalı İslam Cumhuriyetini kolaylıkla tanımışlardır ve müminlere sevgi beslerler. Fakat Yahudiler ve müşrikler kendilerini seçkin gördükleri ve işlediklerinin hesabını kimseye vermeye yanaşmadıkları için müminlere amansız bir şekilde düşmanlık yapmakta oldukları için onların üzerine İslam Cumhuriyeti orduları gönderilmiştir. / gönderilecektir. Kim yeryüzünde büyüklük taslayarak insanlara zulüm yaparsa onların bu iktidarlarını devirmek ve o ülke halklarına adaleti, merhameti, barış, huzur ve emniyeti getirmek Allah’ın müminler üzerine yüklediği görevdir. / sorumluluktur. Zaten o kendini beğenen, gurur ve kibir taslayarak insanlar arasında kendine imtiyazlar arayan kimseler müminlerin amansız düşmanlarıdır. Onlarla mücadele kaçınılmazdır.” 82- Çevrenizdeki insanlardan, müminlere karşı en büyük düşmanlığı yapanların Yahudiler ve Müşrikler olduğunu görüyorsun. Yine o insanlardan, müminlere karşı sevgi bakımından en yakın olarak da: “Biz Nasranî’yiz” diyenleri bulursun. Çünkü onların arasında böbürlenmeyen / kibirlenmeyen keşişler ve rahipler vardır. (Maide Suresi 82) Nasranîlerin (Habeşistan, Necran ve Dumetül Cendel Hristiyanlarının) keşiş ve rahipleri Hz.Muhammed’in@ getirdiği sistemin oturduğu temel akaidi / paradigmaları tanıdıklarından dolayı hemen iman etmişlerdi. Onlara bu sistem çok tanıdık gelmişti. Geçmişte onlar (onların ataları) bu sistemin akaidine / paradigmalarına iman etmeleri nedeniyle İznik Konsülünden sonra şirk sistemini seçen Bizans yönetimince öldürülmüşlerdi, sürgün yemişlerdi, çeşitli işkencelere maruz kalmışlardı. Bu nedenle onlar Hz.Muhammed’in@ mesajını hemen kabul etmişlerdi. Cenab-ı Hak, onların bu iman ve teslimiyetleri nedeniyle rahat huzur içerisinde yaşayacaklarını ahirette de cennetle ödüllendireceğini bildirdikten sonra inkâr edenleri ise ateşle cezalandıracağını ifade etti. 83-86- Peygambere indirileni dinledikleri zaman, bildikleri hak ve hakikati onda gördükleri için onların (Nasranî keşişlerin ve rahiplerin) gözlerinden yaşlar boşaldığını görürsün. Derler ki: “Rabbimiz, biz bu vahyin Senden gelen Hak olduğuna iman ettik, Sen bizi de şahitlerle beraber kıl. Hem biz, Rabbimizin bizi ıslah ediciler / salihler topluluğuna katmasını arzularken neden Allah’a ve bize gelen bu Hak ve hakikate güvenmeyelim ki?” Bu imanlarına karşılık olarak Allah da onlara mükâfat olarak ebedi kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler verdi. İyi ve güzel davrananların hak ettikleri karşılık işte böyledir! İnkâr edip ayetlerimizi tekzip edenler ise kendilerini çılgın ateşin ehli kılmaktadırlar. (Maide Suresi 83-86) Yukarıdaki beyanlar / ayetler okunur ve tüm müminler neden Mute savaşı için hazırlık yaptıklarını öğrendikleri gibi bunlar İslam Ordusunun gideceği yerdeki Hristiyan halka ve yönetime birer mesaj olarak yayımlanır. Bu mesajlar Mute bölgesindeki Hristiyan halklar nezdinde kamuoyu oluşturmaya yardımcı olur. Savaş esas itibariyle meydanlardan önce kamuoyunda kazanılması gerekir. Eğer kamuoyunda haklılık ispat edilir de kamuoyunun desteği alınırsa düşmanın kolu kanadı kırılmış olur. 33.8. Mute Savaşı Hazırlıkları Mute’ye gidecek İslam Ordusunun hazırlıkları kısa sürede tamamlandı ve 3000 askerden oluşan bir ordu teşkil edildi. Ordunun komutanlığını ise Hz.Muhammed@ Zeyd b. Harise’ye verdi. Fakat peygamberimiz düşman ordusunun süper güçlere ait bir ordu olması ve savaşın çok çetin geçecek olması nedeniyle Zeyd’e herhangi bir şey olması halinde yerine Cafer b. Ebu Talib’in komutan olduğunu, şayet onunda şehit olması halinde Abdullah b. Revaha’nın orduya komuta etmesini emretti. Eğer Abdullah b. Revaha da şehid olursa askerlerin kendi aralarından bir komutan tayin etmeleri talimatı verdi. Hz.Muhammed’in@ bu talimatları da gösteriyordu ki bu sefer ki savaş oldukça zorlu geçecekti. Süper güçlere kafa tutmanın elbette bir maliyeti / bedeli olacaktı. Bu bedelin de ödenmesi gerekiyordu ki, beklenen sonuç alınsın. Ordu, Medine'den hareket etti. Ordunun gideceği yol üzerinde birçok kabile ve toplulukla karşılaşılacaktı. Hz.Muhammed@ orduya Veda tepesine kadar eşlik ederek uğurlama sırasında ordu komutanlarına şu talimatları verdi; “Allah'ın ismiyle yola çıkın. Ben size Allah'ın emirlerini yerine getirmenizi, yasaklarından kaçınmanızı, yanınızdaki Müslümanlara karşı hayırlı olmanızı ve birbirinize karşı iyi davranmanızı tavsiye ediyorum. Allah yolunda, Allah için cihat edin. Allah'ın düşmanlarıyla savaşın. Çocuklara kadınlara ve ihtiyarlara dokunmayın. Gittiğiniz yerde kiliselerde yaşayan, insanlardan ayrılmış ve kendilerini ibadete vermiş kimseler bulacaksınız. Onlara ilişmeyin. Ağaçlarını keserek veya yakarak, evlerini yıkarak insanları cezalandırmayın. Anlaşma yaptığınız zaman sözünüzde durun; anlaşmalarınıza vefasızlık yapmayın. Ganimet mallarına karşı hain olmayın. Müşriklerle karşılaştığınız zaman onları Müslüman olmaya davet edin. Müslüman olurlarsa hicret edip Medine'ye gelmeye davet edin. Eğer bu davete uyarlarsa muhacirlerin sahip oldukları tüm haklara sahip olacaklarını, muhacirlerin sorumlu oldukları tüm işlerden onların da sorumlu olacaklarını bildirin. Eğer hicreti kabul etmez de memleketlerinde kalmayı isterlerse, Müslümanlardan göçebe (bedevi Arap) olanların konumunda bulunacaklarını, göçebe Müslümanlara (bedevi Araplara) uygulanan hükümlerin onlar için de geçerli olacağını bildirin. (Allah ve Resulünden / İslam Cumhuriyetinden gelecek düzenlemelere / emir, yasa ve hükümlere uyulması) / Bu seçeneğin tercih edilmesi halinde savaş ganimetlerinden bir paylarının olmayacağını ve savaşta yer alan Müslümanların haklarına sahip olmayacaklarını da bildirin. Yok, eğer Müslüman olmazlarsa cizye vermeye davet edin. (İslam Cumhuriyetinin zimmetine girerek can ve mal emniyetlerinin İslam Cumhuriyetince sağlanması ve bu hizmet nedeniyle cizye ödenmesi) Cizye vermeyi kabul edenlere bir zarar vermeyin; ellerinizi onlardan çekin. Eğer cizye vermeye de yanaşmazlarsa Allah'ın yardımına sığınarak onlarla savaşın. Kuşattığınız şehir veya kale halkı Allah’ın (İslam Cumhuriyetinin) hükmüne göre teslim olmayı isterse onları Allah'ın (İslam Cumhuriyetinin) hükmüne göre değil, kendi hükmünüze göre teslim alın. Çünkü bu konuda Allah'ın (İslam Cumhuriyetinin) hükmünün ne olduğunu bilemezsiniz. Şehir veya kale halkı Allah ve Resûlü'nün himayesini isterse Allah ve Resûlü'nün (İslam Cumhuriyetinin) değil kendi (komutan olarak kendi) himayenizi verin. Çünkü bu konuda Allah ve Resûlü'nün (İslam Cumhuriyetinin) himayesinin ne olacağını bilemezsiniz. Eğer sizler (komutanlık olarak) himaye anlaşmanızı bozacak olursanız bu Allah ve Resûlü'nün (İslam Cumhuriyetinin ) himaye anlaşmasını bozmaktan daha az sorumluluk gerektirir.”([3] ) 33.9. Beklenmeyen Düşman Gücü İslam Ordusu'nun Medine’den hareket ettiğini duyan Şürahbil, Bizans İmparatoru Herakliyus’a haber gönderdi ve destek kuvvetleri istedi. Bizans’tan yardımcı kuvvetler gelinceye kadar kendisi de çevre kabilelerden asker topladı. Şurahbil kardeşi Sedus komutasında 50 askerden oluşan bir birliği de İslam Ordusunun ilerleyişini yavaşlatmak, Bizans’ın yardımcı kuvvetleri yetişinceye kadar onları oyalamak için öncü birlik olarak Vadi’l Kura’ya gönderdi. Burada yapılan çarpışmada Sedus öldürüldü ve birliği bozguna uğratıldı. Maan’a kadar ilerleyen İslam Ordusunu, Şürahbil 200 bin kişilik bir ordu ile beklemektedir. Şurahbil bölge Araplarından 100.000 kişilik askeri gücü toplamıştır. İran Sasani İmparatorluğu ile savaşmaktan geri dönen Bizans’ın 100.000 kişilik ordusu da Şurahbile destek vermek üzere Şurahbil’in ordusuna katılmıştır. Düşman ordusunun çok kalabalık olduğuna dair istihbaratın alınması üzerine İslam Ordusunun Komuta Kademesi böylesine büyük bir düşman kuvvetleri karşısında nasıl bir strateji izleneceği konusunda değerlendirme yapmaya karar verdiler. Komutanların çoğu, Hz.Muhammed’e@ haber gönderilmesi ve gelecek olan cevaba göre hareket edilmesini söyledi. Fakat Abdullah bin Revaha çok etkileyici, güzel bir konuşma yaparak komuta kademesinin fikrini savaşma yönünde değiştirdi. 33.10. Mute Savaşı Abdullah b. Revaha’nın yaptığı konuşmada seferin amacının tam da bu olduğunu yani süper bir gücün (Rum İmparatorluğunun) karşısına dikilmek olduğunu, İslam Cumhuriyetini / İslam Dinini yüceltmenin yolunun bundan geçtiğini ve bu uğurda şehit ya da gazi olmanın yeryüzünün bütün ganimetlerinden son derece üstün olduğunu ifade etti. Bunun üzerine İslam Ordusu Mute’ye kadar ilerledi ve orada 200.000 kişilik düşman ordusu ile karşılaşıldı. Mute ovasında yapılan çarpışmada, önce Zeyd b. Harise, daha sonra Cafer b. Tayyar ve daha sonra da Abdullah bin Revaha sırayla şehit oldular. O gün çok şiddetli çarpışmalar yaşandı. Müminler şehadet için savaştıklarından dolayı düşman kuvvetleri hem donanım hem de sayıca çok üstün olmalarına rağmen fazla bir etkinlik gösteremediler ve bir hayli zayiat verdiler. Ertesi günü İslam ordusu Halid b. Velid’i ordunun komutanlığına seçtiler. O orduya yeni bir düzen verdi. Sağ kanadı sola, sol kanadı sağa aldı öndekileri arkaya, arkada savaşanları öne alarak savaşa girdi. Ayrıca savaş öncesinde süvarilere dikenler ve çeşitli bez / çuvalları yerlere süründürerek çok büyük toz bulutu kaldırttı. Böylece düşman kuvvetlerinde Müslümanlara takviye birlikler geldiği kanaati uyandırdı. Bu taktik çok etkili oldu ve yaratılan algı düşmanların kalbine korku saldı. Savaşma isteklerini söndürdü. Düşman saflarında panik meydana getirdi. Bu durumdan faydalanan İslam ordusu düşman ordusunu kısmi olarak bozguna uğrattı ve büyük zayiat verdirip birazda ganimet bile aldıktan sonra geri çekildi. Savaşa devam edilmedi ve Medine’ye geri dönüldü. İslam Ordusu bir nevi vur kaç taktiği yapmıştı. Böylece süper bir güce hem kafa tutulmuş hem de zayiat verdirilmişti. Düşman kuvvetlerin de takip etme cesareti gösterememiş olması, onların hantallığı ve cesaretsizliği olarak görüldü. Düşman ordusu bütün cesametine / büyüklüğüne rağmen küçük bir ordu karşısında hiçbir varlık gösteremeyen bir ordu konumuna düştü. Bu sonuç Bizans ordusu açısından karizmanın çizilmesi iken İslam Ordusu açısından çok iyi bir prestij idi. Her ne kadar Medine de müminler İslam ordusu askerlerini «kaçaklar, savaşmaktan kaçanlar diyerek» elde edilen başarıyı küçümsemiş olsalar da Hz.Muhammed@ İslam Ordusunun başarısını görmezden gelmemiş ve onları «döne döne savaşanlar» olarak nitelemiştir. Her birini de ayrıca tebrik etmiştir. Zira 200.000 kişilik dev bir orduya karşı 3000 kişilik küçük bir ordunun savaşında kahramanca savaşıp düşman ordusunu kısmi de olsa bozguna uğratmak, düşmana önemli sayıda zayiat verdirmek, onları takip cesaretini bile gösteremez hale getirmek ve bunu yaparken de sadece 13 şehit vermek oldukça takdir edilecek bir başarıydı. [1] )Hristiyanlığın teslis inancı ( Allah=kral=baba, Oğul= İsa= Kilise, Ruhul Kudüs= parlemento ya da Meryem= Kraliçe) şeklindeki bir şirk sistemidir. Burada Kral Allah’ı temsil eder ve tüm devleti idare eden otoritedir. Onun saltanatı kurumsal olarak Kainatı yaratan ve idare eden Allah=Baba’nın yeryüzündeki temsilcisidir. Kilise ise Allah’ın oğlu İsa adına hareket eden kurumsal bir yapıdır. Yönetimdeki üçüncü otorite ise kimi zaman imparatoriçe olur ve Meryem adına hareket eden yetkili otoriteyken bazı durumlarda ise eyaletlerden gelen temsilcilerin oluşturduğu heyetten oluşan bir kurumdur ki bu kurum Ruhul Kudus / kutsal Ruhlar adına hareket eden kurumsal yapılardır. Her üç kurumun en temel özelliği kendileri ilah kabul edildikleri için verdikleri emir, yaptıkları iş ve icraatlardan sorumsuz olmaları ve yargılanamamalarıdır. Aynı zamanda halk onların verdiği emirlere kayıtsız şartsız itaat etmekle yükümlüdürler. [2] ) Bizanslılar İznik konsülünde tevhidi reddedip teslis inancını kabul ederek sapık şirk sistemine girmişlerdi. İznik Konsulünden sonra tevhit inancına sahip bütün Hristiyanları ya katlettiler ya da ülkeden sürgün ettiler. Böylece dosdoğru yoldan kendileri saptıkları gibi bütün halkları da saptırdılar. [3] )Hz. Muhammed’in Hayatı ve İslam Daveti- Medine Dönemi;Celalettin Vatandaş Sahife 411 Harita 53:Mute Seferi / Savaşı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 33.11. Zatüs Selasil Askeri Harekâtı Mute Savaşı ile Medine İslam Cumhuriyeti’nin kuzeye doğru açılımı yapılmıştı. Bu savaş sonunda Suriye ve Bizans İmparatorluğu içten içe kaynamaya başladı. Bu nedenle kendileri ile müttefik Arap kabilelerini Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine kışkırtma çalışmalarına hız verdiler. Zaten Bizans İmparatorluğu bu kabileleri yanında tutmak için sürekli altın vererek besliyordu. Şimdi verdiği miktarı artırarak Medine üzerine yürüme konusunda kışkırttı. Yapılan kışkırtmalar meyvesini verdi ve Beni lahm, Cüzam, Kudaa gibi kabileler Medine’ye saldırmak için toplanmaya başladılar. Onların bir araya geldiğini haber alan Hz.Muhammed@, hemen bu kabilelerin üzerine ordu göndermeye karar verdi. Bu tür toplaşmalara hemen karşılık verilmeli ve göz açtırılmamalıydı. Aksi takdirde çok büyük zayiatlar yaşanabilirdi. Hz.Muhammed@, sefere çıkacak ordunun güzergâhı üzerindeki Beni Beliyy, Uzre ve Belkayn kabilelerinden yardım almak ve onları İslam Cumhuriyeti ile müttefik hale getirmek için Beni beliyy kabilesi ile akrabalığı olan Amr bin As’tan faydalanmayı düşündü. Şayet gönderilecek ordunun başına Amr bin As’ı komutan olarak tayin ederse hem bu anılan kabilelerle müttefiklikler oluşturulabilir hem de Amr bin As’ın askeri tecrübesinden istifade edilebilirdi. Böyle bir atama ile bundan sonra sınırları genişleyen bir Cumhuriyetin kadrolarına katılacak yeni değerler ile eski kadroların kaynaşmasının imkânlarını ve yollarını eski kadrolara öğretmenin fırsatı da yaratılmış olacaktı. Zira nasıl ki Hz.Muhammed’in eski eşleri ( Hz. Aişe ve Hz. Hafsa) yeni eşlerini (Hz. Safiye, Hz. Meymune ve Hz. Zeynep) kabulde zorlandılarsa yönetimin diğer kademelerinde de aynı problemlerin yaşanması olası idi. Birliğe / tevhide giden ve sürekli gelişen, sürekli genişleyen bir devlet yapısında devlet kademelerinin paylaşımı ve uzlaşı kültürünün de oluşması gerekiyordu. Aksi takdirde büyük medeniyet oluşturulamaz ve tevhit meydana gelmeden İslami Cumhuriyet dağılırdı. İşte bu düşüncelerle Hz.Muhammed’in Zatüs Selasil’e gönderilecek ordunun komutasına yeni iman etmiş olan Amr bin As’ı getirmeyi uygun bulduğu söylenebilir. 300 kişiden oluşturulan askeri birlik Amr bin As komutasında Zatüs Selasil akınına gönderildi. İslam Ordusu hedef kabilenin bulunduğu yere vardığında düşman kuvvetlerin hazırlık yaptıkları ve savaş için İslam Ordusunu bekledikleri bilgisi alındı. Düşmanlar üzerlerine gelmekte olan İslam ordusunun seferi hakkında önceden haberdar olmuş ve hemen sayıca daha fazla bir ordu toplamıştı. Hatta Amr bin As’ın akraba olduğu Beni Beliyy kabilesi bile bu düşman ordusu içerisine katılmıştı. Dolayısıyla Amr bin As’ın akrabalığı yoluyla diyalog kurulması ve müttefiklik yapılması imkânı da kalmamıştı. Bu nedenle Amr bin As, elindeki mevcut ordu ile düşmanla başa çıkmanın kolay olmadığını gördü ve Medine’den destek kuvveti istedi. Hz.Muhammed 200 kişilik bir destek kuvvetini Ebu Ubeyde bin Cerrah komutasında Amr bin As’a gönderdi. Gönderilen destek ordusunun içerisinde Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer de vardı. Destek kuvveti Amr'ın kuvvetleriyle birleşti. Fakat yeni oluşan orduya kimin komuta edeceği hususunda anlaşmazlık çıktı. Hz.Muhammed@ bu durumla karşılaşılacağını bildiğinden Ebu Ubeyde’ye sefer öncesi gerekli talimat ve tavsiyelerde bulunmuştu. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer gibi önde gelen sahabelerine hiç sevmedikleri Amr bin As’ın komutası yerine Ebu Ubeyde bin Cerrah’ın komutan olması yönündeki kışkırtmalarına gelmeyen Ebu Ubeyde, Amr bin As’ın komutanlığını kabul etti ve anlaşmazlığı giderdi. Düşman birlikleri Medine İslam Ordusunun ek kuvvet aldıklarını da duyunca korkup çatışmayı göze alamadılar ve dağıldılar. Küçük bir çatışmanın dışında önemli bir çatışma gerçekleşmedi. Amr bin As orduyu günlerce bölgede tuttu ve çevreye küçük birlikler göndererek düşman kuvvetleri Suriye içlerine kadar kovaladı. Böylece düşman kabilelerin dirençleri kırıldı. Kendilerine bundan sonra rahat olmadığı gösterildi ve iyi bir gözdağı verildi. Bundan sonra Kuzeye en yakın bu bölgede de İslam Cumhuriyeti hâkimiyetinin tesis edildiği gösterildi. Diğer taraftan Amr bin As’ın komutanlığı süresince yapmış olduğu uygulamalara eski kadro müminler tahammül göstererek uzlaşma kültürüne alıştırılmış oldular. Müminlerin yeni durumlarda nasıl karar vereceklerinin ilk örnekleri de bu sefer de yaşandı. Çok soğuk olmasına rağmen Amr bin As’ın ateş yakılmasına izin vermemesi, soğuk nedeniyle askerlerin gusletme yerine teyemmüm yaptırılarak hastalanmalarının önüne geçilmesi, kendisinin de gusletme yerine teyemmüm yapması vb. olaylar bu hususa verilebilecek örneklerdir. Harita 54:Amr b. As’ın Zatüs Selasil Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 33.12. Beni Süleym Kabilesinin Müslim / Teslim Olması Hz.Muhammed’in@ Kuzeye yönelmesinin olumlu etkisi Arap yarımadasındaki kabileler arasında ilk olarak Süleym oğullarında görüldü. Kuruluşundan itibaren Medine İslam Cumhuriyetine en azılı düşmanlıklar gösteren ve büyük kayıplar verdirten Süleym oğulları 900 atlı ile gelip müslüman / teslim oldular ve İslam Cumhuriyetine katıldılar. 33.13. Hadıra Askeri Harekâtı Amr b. As’ın Zatüs Selasil seferinden bir süre sonra, Ebu Katade komutasında on beş kişilik küçük bir askeri birlik operasyon için Gatafan kabilesinin üzerine gönderildi. Bu birlik ani baskınlarla Gatafanlar üzerinde caydırıcı etki bırakacak operasyonlar yapmak üzere görevlendirildi. Operasyon birliği Gatafanlara ait bir kabileye Hadıra bölgesinde rast geldi ve ani bir baskınla söz konusu kabileye ağır kayıplar verdirdi. Düşman dağıldı ve Gatafan eşrafından birçok kişi öldürüldü. Gatafanların liderlerine ait kadınlardan esirler alındığı gibi 200 deve ile 1000 – 2000 koyunun ganimet olarak alındığı rivayet edilir. Bu operasyonla Gatafanlara gerekli gözdağı verilmiş oldu ve operasyonu tamamlayan İslam birliği aldığı esir ve ganimetlerle birlikte kayıpsız bir şekilde Medine'ye döndü. Harita 55:Ebu Katade b. Rebi’nin Hadıra Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/

  • Bölüm 21: AKINLARIN YENİDEN BAŞLAMASI | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 21 AKINLARIN YENİDEN BAŞLAMASI 21.1. Bedrul Mev’id Harekâtı Uhud savaşının sonunda Ebu Süfyan gelecek sene Bedir’de tekrar savaşmak için Peygamberimizi düelloya davet etmişti ve aradan bir yıl geçmiş düello vakti gelip çatmıştı. Bütün Medineliler Ebu Süfyan’ın bu meydan okumasını biliyorlardı. Onlar Hz.Muhammed’in de bu meydan okumadan kaçmayacağını biliyorlardı. İkinci Bedir / Bedrul Mev’id olarak ünlenecek bu savaş için Peygamberimiz hazırlıklara başlanması talimatını verdi. Müminler bir taraftan savaş hazırlıkları yaparken Nuaym b. Mesud el-Eşcai Mekkelilerin çok büyük bir ordu ile yola çıkmaya hazırlandığı haberini getirdi. Hz. Peygamber bu haberin Medinelilerde yarattığı menfi algıya aldırış etmeden hazırlıklara devam emrini verdi. Fakat bu haberin verdiği korkudan etkilenen mümin önderler Hz. Peygamberle toplantı yaptılar ve O’nu Bedir’e gitmekten vazgeçirmeye çalıştılar. Bunun üzerine peygamberimiz daha önce inzal olan Nisa Suresinin 75-78 ayetlerini tekrar okuyarak o müminlere güven, cesaret ve ruh verdi. Ayrıca aynı surenin 84. Ayetini de okuyarak onlara bu savaşa tek başına da kalsa yine de gideceğini bildirdi. Böylece müminler utandılar ve peygamberimizin yanında yer alacaklarına ant içtiler. Cenab-ı Hakk’ın müşriklerin gücünün / etkisinin kırılacağına yönelik vaadine güvendiler. 3 4 Peygamberimizin okuduğu ayetlerle müminlere verdiği yüreklendirme ile İkinci Bedir / Bedrul Mev’id Seferine 1500 kişilik bir ordu ile çıkıldı. Bu askeri sefere çıkıldığı tarihlerde her yıl Bedirde panayır kurulurdu. Müminler hem savaş için hazırlık yaptılar hem de kurulacak panayırda satılmak üzere yanlarında ticaret mallarını da getirdiler. Mekke müşrik ordusu ise Ebu Süfyan komutasında 2000 kişilik bir kuvvetle Bedir’e doğru harekete geçti. Mecenne adındaki kasabaya kadar ilerlediler fakat o yıl kurak ve kıtlık geçmiş olması nedeniyle develere su, yiyecek ve ot bulmakta zor durumda kaldılar. Ebu Süfyan daha başlangıçta yaşadıkları bu olumsuz şartlar nedeniyle seferin çok zor geçeceğini gerekçe göstererek bu randevulu savaşın başka bir yıla ertelenmesini Mekke ileri gelenlerinin görüşüne sundu. Zaten Mekke’den çıkmadan önce aynı görüşte olan ileri gelenler bu görüşü kabul ettiler ve böylece Mekke müşrik ordusu geri döndü. Fakat bu hareketleri onlar açısından gerek Mekke’de ve gerekse Arabistan yarımadasındaki diğer kabileler nezdinde çok büyük itibar kaybına neden oldu. Medine İslam Ordusu ise Mekke müşrik ordusunu Bedir’de tam on altı gün bekledi. Bu arada Medineliler Bedir panayırında mallarını sattılar ve çok büyük gelir elde ettiler. Hz. Peygamber de Bedir bölgesinde yer alan ve daha önce müttefiklik ve / veya saldırmazlık anlaşması yaptığı kabilelerden bazıları ile tekrar bir araya gelerek onlarla anlaşmalarını yeniledi. On altı günün sonunda Ebu Süfyan’ın savaş randevusuna gelmeyeceği anlaşıldı ve Medine İslam Ordusu büyük bir moral, prestij ve ticari kar kazanmış olarak Medine’ye geri döndü. 21.2. Bedrül Mev’id Harekâtı Sırasında Çevre Kabilelere Gönderilen Askeri Birlikler İslam Ordusu Bedir’de bulunduğu on altı günlük süreçte çevre kabilelerin bazılarına da küçük askeri müfrezeler gönderildi. Üzerine müfreze gönderilen bu kabilelerin bir kısmı daha önce yaptıkları anlaşmalara ihanet etmişlerdi ve Mekke’den yana tavır koyacaklarını açıklamışlardı. Abdullah b. Abbas, Süddi ve Katade´den nakledilen rivayete göre, Hz.Muhammed’in daha önce müttefiklik sözleşmesi yapmasına rağmen Mekke’den korkusu nedeniyle ihanet eden Damre oğulları üzerine gönderdiği askeri müfreze Mirdas b. Nehiyk isimli birisini öldürür. Öldürülen şahıs Üsame bin Zeyd komutasındaki müfrezeye selam vermiş ve mümin olduğunu ifade etmiş olmasına rağmen öldürülmüştü. Mümin askerler Mirdas b. Nehiyk’in selam vermesini sürüsünü ve / veya kabileyi kurtarmak için çevirdiği bir oyun olduğunu düşünmüşlerdi. Bu nedenle onlar o kişiye gerçekten iman etmediğini kendilerini kandırmak için mümin numarası yaptığını söyleyip öldürmüşler ve sürüyü de ganimet olarak alıp getirmişlerdi. Durum Hz.Muhammed’e@ rapor edildiğinde O bundan hiç hoşnut olmadı. Zira bu olaydan dolayı Hz. Peygamber ve ordusuna karşı güven kaybı hasıl olacağı çok açıktı. İnkârcıların bu durumu diğer kabileler nezdinde Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine propaganda malzemesi olarak kullanacaklarını peygamberimiz gayet iyi biliyordu. İnkârcıların da bunu kendi çıkarları için fevkalade bir fırsat olarak değerlendirip sonuna kadar kullanacakları kesindi. Onlar, bu olayın Hz.Muhammed’in@ esas niyetinin totaliter bir lider / kral olma sevdasında olduğunu, adamlarının kendilerine iman etmiş kişileri bile acımadan öldürdüklerini ve onların niyetlerinin ganimet elde etmek olduğunu propaganda edeceklerdi. Bu nedenle Hz.Muhammed@ onu öldüren mümin mücahide şu meşhur sözü söyledi “kalbini yarıp baktın mı?” Bu söz o mümini çok mahcup etmişti. Çok üzüldü. “Keşke o zamana kadar mümin olmasaydım da o olaydan sonra mümin olsaydım” diye hayıflandı. Fakat daha sonra nazil olacak ayetler o mücahidi teselli etti. Şöyle ki; “Ey müminler! Yaptığınız akınlarda size selam verip mümin olduğunu göstermeye çalışanı iyice araştırın, onlar mallarını kurtarmak için mi sizden görünmeye çalışıyorlar yoksa gerçekten size muhabbeti olan müminler mi olduğunu iyice soruşturun.” Böylece Cenab-ı Hak hem müminlere akınlarda bir daha bu tür hatalar yapmamaları talimatını verdiği gibi Medine içinde ve dışında oluşturulmaya çalışılacak menfi algıyı da yok edici mesajlarını gönderdi. Bundan sonra bu tür hataların işlenmemesi için müminlerin işlerini daha titiz yapmalarını tembihledi. Seferlerde / akınlarda dost ve düşman ayrımında maddi çıkarların değil Allah’ın İktidarının ön planda tutulmasını emretti. 94- Ey iman edenler! Allah yolunda sefere / askerî harekâta çıktığınız zaman, iyice araştırın. Size selâm verene / size dost olduğunu izhar edene dünya hayatının menfaatine göz dikerek, “Sen mümin değilsin” demeyin. ([1] ) Zira Allah nezdinde daha çok ganimet vardır. Daha önce siz de böyle idiniz ama Allah size lütfetti. Onun için iyice araştırın. Kuşkusuz Allah yaptıklarınızdan haberdardır. (Nisa Suresi 94) Medine’ye dönüldüğünde askerî harekâta katılmayan müminlerin hata yapan mücahitleri eleştirileri onları rencide edecek boyutlara ulaşır. Bunun üzerine Cenab-ı Hak hem akınlara / harekâta katılmayıp hem de böyle eleştiren müminleri kınadı ve hata da yapsa mücahitlere sahip çıktı. Şöyle ki; Akın yapanlarla / Askerî harekâta katılanlarla evlerinde keyif çatıp savaşan müminlere iğneleyici laf atanların aynı olmayacağı, savaşanların üstün tutulacağı ayrıca onların harekât sırasında yaptıkları hataların affedileceği ve onlara üstün makamlar ve mükâfatlar verileceği belirtildi. 95-96- Müminlerden, özürsüz olarak sefere / askerî harekâta katılmayıp evlerinde oturanlarla, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihat edenler bir olmaz. Allah mallarıyla, canlarıyla savaşanları derece itibariyle askerî harekâta katılmayıp evlerinde oturanlara üstün kıldı. Her ne kadar Allah onların hepsine “en güzeli / cenneti” vaat etmiştir. Fakat Allah, cihat edenlere daha büyük bir mükâfat ile oturanlara üstün kılmıştır. Dahası Allah, onlara daha büyük derece ve makamlar ile mağfiret ve rahmet bağışlamıştır. Zira Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir. (Nisa Suresi 95-96) İslam Ordusunun Bedir’de kaldığı süreçte peygamberimiz, Mekke’nin çok büyük bir ordu hazırlıklarına giriştiğine yönelik haberler üzerine daha önce Medine İslam Topluluğu bünyesine katılmış / iman etmiş olmasına rağmen ihanet ederek Mekke’ye iman eden / şirke geri dönen kabileler üzerine de askeri müfrezeler göndermişti. Bu müfrezenin askerleri (görevli güçleri/ melekleri) yakaladıkları kabile ileri gelenlerini sorgulamaya alırlar. Onlara İslam’a iman etmekte iken neden geri dönüp şirke iman ettikleri sorulur. Onlar ise “üzerlerine çok baskı geldiğini ve bu baskılara dayanamadıklarını, kendilerinin çok güçsüz ve zayıf olduklarını, üzerlerine gelecek olan büyük Mekke ordusuna karşı direnme güçlerinin olamayacağını bu nedenle çaresiz kaldıklarını” ifade ederek kendilerini savunurlar. Görevli askeri güçlerin komutanı ise onları sorgulamayı şöyle sürdürür; “Neden Medine İslam Cumhuriyetine başvurmadınız? Medine İslam Cumhuriyet’inden neden yardım istemediniz? Neden gördüğünüz baskılardan Medine’yi haberdar etmediniz? Neden Medine İslam Cumhuriyetine sığınıp hicret etmediniz? Yeryüzü geniş değil miydi?” Bu sorgulama sonucunda onların verdikleri cevapların kendilerini affettirecek gerekçeler olamayacağı için askeri müfreze / görevli güçler tıpkı melekler gibi bu hain kabile ileri gelenlerinin canlarını alır. ([2] ) Görevli güçler inkârcı münafıklar için Cenab-ı Hakk’ın verdiği hükmü onlar için uyguladılar. Cenab-ı Hak bu olaya işaret ettikten sonra onların gidecekleri yerin cehennem olduğunu bildirdi. Böylece çevredeki ihanet eden ve edecek olan kabilelere gerekli mesajlar verilmiş ve bu işin şakasının olmadığı bildirilmiş oldu. Diğer taraftan bu kabilelerin içerisinde olup da İslam’a imanlarından dönmemekle birlikte gerçekten hicret etmeye imkân bulamayanları ise Cenab-ı Hakk’ın bağışlayacağının umut edildiği müteakip ayette bildirildi. Bu süreçte iman edenlerin İslam Cumhuriyetine katılmak için Medine’ye hicret etmeleri halinde barınma ve geçimlerinin sağlanacağı taahhüt edilir. Böylece onların yurtlarını terk etmekten endişe etmemeleri gerektiği belirtildi. Ayrıca bu uğurda ölmeleri halinde onları Cenab-ı Hakk’ın ödüllendireceği müjdelenir. Cenab-ı Hak inzal ettiği bu ayetlerle çevredeki müminlerin Medine’ye gelerek Medine İslam Cumhuriyetine güç katmasını ve gelecek büyük saldırıya karşı Medine’nin savunmasını sağlayan mesajlarını bildirmiş olur. 97-100- (Şirke geri dönerek) kendilerine zulmederken yakalananların canlarını alacakları zaman görevli güçler onları; “Ne işte idiniz? / Niye bu işi yaptınız?” diye sorgular. Onlar: “(üzerimize çok geldiler, çok baskı yaptılar bu nedenle) Biz yaşadığımız bu topraklarda çok çaresiz / güçsüz / aciz duruma düşürüldük.” diye cevap verdiler. Görevli güçler: “Allah’ın ülkesi / yeryüzü geniş değil miydi? Siz de bu geniş ülkede hicret etseydiniz ya?” dediler. İşte bunların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir! Ancak erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan hicret etmeye imkânları olmayan kimseler ise bu hükmün dışındadır. Umulur ki Allah o kimseleri affeder. Allah, çok affedici, çok bağışlayıcıdır. Kim de Allah yolunda yurdundan göç ederse, yeryüzünde barınacağı çok yer, bolluk ve genişlik bulur. Kim Allah’a ve Peygamberine katılmak üzere evinden çıkar ve yolda ölüm onu yakalarsa, onun ödülünü vermek Allah’a düşer. Allah çok affedici, çok merhametlidir. (Nisa Suresi 97-100) 21.3. Zatürrika Askeri Harekâtı / Akını Hz.Muhammed@ Bedrül Mev’id seferinden sonra Necd bölgesindeki Nahle denilen yere doğru askeri bir harekât / akın düzenledi. Zatürrika adı verilen bu harekât / akın Gatafan Kabilesine karşı yapıldı. Bu mevki Gatafan’dan Sa’lebeoğullarının yaşadığı bölge olup, Medine’nin kuzey doğusunda iki günlük bir mesafededir. Huyey bin Ahtab’ın ve Hayberlilerin Mekke’de yaptığı müttefiklik anlaşması meyvesini vermeye başlamıştı. Gatafan kabilelerinden Enmar, Muharib ve Sa’lebeoğulları Mekke Hizipler ordusuna katılarak birlikte Medine’ye saldırmak üzere hazırlık yapmaya başlamışlardı. Söz konusu hazırlıkları ticaret için Medine'ye gelen bir adam ihbar etti. Bunun üzerine Hz.Muhammed@, Ebu Zerr Gıfari'yi veya Hz. Osman'ı yerine vekil bırakarak 700 mücahitten oluşan bir askeri birlikle Gatafanlıları sindirmek için Medine'den yola çıktı. Medine İslam ordusu Zâtürrika'ya ulaştığı zaman Gatafanlardan büyük bir toplulukla karşılaştı. İki taraf birbirine yaklaştılarsa da aralarında bir çarpışma olmadı. Müşrik Gatafanlılar çarpışmaktan kaçındılar ve sürülerini bırakarak dağlara çekildiler. Medine İslam Ordusu bölgede bir süre kaldı. Gatafanlılar çekildikleri dağlardan inerek Medine İslam Ordusunun karşına çıkma cesareti gösteremediler. Onlar haince pusu kurarak vur kaç taktiği ile Medine İslam Ordusuna zarar vermek istediler. Onların çekildikleri yer ile İslam ordusu arasında fazla bir mesafe yoktu ve onlar müminleri gafil avlamak için fırsat kolladılar. Fakat Hz.Muhammed@ orduyu sürekli müteyakkız tuttu. Öyle ki müminlerin en gafil yakalanabilecekleri zaman olan salat / içtima / namazı müteakip toplanma zamanlarında bile tedbiri elden bırakmadı. Salatı / namazı müteakip toplantıyı / içtimaı kısa tuttuğu gibi orduyu ikiye ayırarak önce bir kısmını salata / içtimaya / namazı müteakip toplanmaya çağırdı daha sonra ikinci kısımla salat / içtima / namazı müteakip toplantı yaptı. Ayrıca söz konusu bu salat / içtima / namazı müteakip toplantı tam teçhizatlı olarak yapıldı. Yani tüm askerler silahları daima kuşanmış vaziyetteydi. Böylece salat / namazı müteakip toplantı zamanında bile İslam ordusu düşmana karşı daima uyanık ve müteyakkız durumda oldu. Hz.Muhammed’in@ bu tedbirleri almakla ne kadar isabetli hareket ettiği salat / içtima / namazı müteakip toplantılardan birinde Gatafanların oklu bir saldırı ile yoklama çekmelerinde görüldü. Mücahitlerden Abbad bin Bişrin okla yaralanmasıyla sonuçlanan yoklama olayından başka olay yaşanmadan Medine’ye geri dönüldü. [1] ) Bu ayetlerin nüzul sebebi olarak 13 farklı rivayet vardır. Birbirine benzeyen fakat ana konusu aynı olmakla birlikte olayın kahramanları farklıdır. Tüm bu rivayetlerin ortak yanı ise bu olayın bir akında / askeri harekat sırasında olduğudur. [2] ) Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân’da şöyle ifade edilir; “Bedrül Mevud seferin de bazı kimseler, Müslümanların sayılarını az görünce dinleri hususunda şüpheye düştüler ve irtidad ettiler. İrtidad ettikleri için de öldürüldüler. Bazı müslümanlar ise, “Bizim şu arkadaşlarımız Müslüman idiler. Müşriklerle birlikte çıkmak için zorlandılar. O bakımdan onlara mağfiret dileyin” dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu” Harita 22: Bedrul Mev’id ( İkinci Bedir) Harekatı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Harita 23: Zatürrika Harekatı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Bu akın / harekât ile Gatafanların dağlara kaçarken bıraktıkları sığır, davar ve deve sürüleri ganimet olarak ele geçirildi. Ama harekâttan elde edilen esas kazanç Hz.Muhammed’in@ Gatafanlara gücünü göstermesi idi. Gatafanların çatışmayı göze alamamış olmaları nedeniyle civar kabilelere mesaj verilmiş oldu. Böylece Gatafanların yaşadığı bölgedeki diğer kabileler korkutulduğu için Mekke’nin oluşturduğu müttefik / hizipler ordusuna katılmayı göze alamadığından Hendek Savaşına iştirak etmediler. Şayet bu akın / harekât yapılmamış olsaydı Hendek savaşı için o bölgeden katılım belki çok daha fazla olacaktı. Bu nedenle akınların / harekâtların düşmana caydırıcılık açısından çok büyük etkisi vardı. Uhud Savaşı, Bi’rimaune ve Reci akınlarındaki kayıplara rağmen Hz.Muhammed’in@ iktidarı dimdik ayakta ve üstüne üstlük gelip Gatafan gibi büyük bir kabilenin bölgesinde güç gösterisinde bulunuyorsa, bu, çevre kabile ve aşiretler için müthiş bir gözdağı idi. Fakat diğer taraftan Medine içerisindeki münafıkların aklı-fikri müminleri sürekli bir ikileme düşürmek olduğundan bu akında / harekât sırasında yapılan ve adına daha sonra “korku namazı” verilen kısaltılmış salatı da dillerine doladılar. Onlar Hz.Muhammed’in@ harekât / akın sırasındaki salatı / içtimaı / namazı müteakip toplantıyı kısa tutması ve ordunun bir kısmına salat / içtima / namazı müteakip toplantı yaptırırken diğer kısmını herhangi bir saldırıya karşı müteyakkız durumda bekletmesi, ibadette bölünmüşlük ve kısıtlamaya gitmesi şeklinde yorumlanmış ve bu tür salatın / ibadetin olmayacağı şeklinde istifham yaratmalarına sebep olmuştu. Cenab-ı Hak hemen bu tereddüdü ortadan kaldıracak ve elçisinin uygulamasını tasdik eden mesajlarını gönderdi. Düşman saldırısı ihtimaline karşı salatların / ibadetlerin / içtimaların eksiltilmesinde bir sakınca olmadığı gibi ordunun bölüklere ayrılarak salatın /içtimanın / ibadetin yapılabileceğini hükme bağladı. O bu hükmü ile asıl olanın orduyu korumak olduğunu bildirilmekle birlikte akınlara / harekâtlara çıkıldığı zaman saldırı tehlikesi olduğu durumlarda bile ordunun sürekli düzenli olmasını, başıbozukluğa asla meydan verilmemesi gerektiğini bildirdi. Ayrıca kısa süreli de olsa mutlaka komutanın / başkanın başkanlığında salatı / içtimaı / ibadeti aksatmamak gerektiği öğretilmiş oldu. Böylece ordu disiplinine dikkat çekildi. Çünkü disiplin, özellikle ordunun en önemli vasfıdır. Salat / içtima yapılırken de tedbiri elden bırakmamak ve silahlı olarak salatın / içtimanın / ibadetin yapılması gerektiği de öğretilmiş oldu. Bu akın / harekât vesilesi ile Cenab-ı Hak, müminlere düşmanın takip edilmesinde gevşeklik gösterilmemesi ve takipte yaşanılan zorlukların aynısının düşman içinde geçerli olduğunu belirterek güçlüklerin mazeret olarak gösterilmemesi gerektiğini bildirdi. 101-104- Yeryüzünde yolculuğa / sefere / akına çıktığınız zaman, inkârcıların size bir kötülük yapacağından korkarsanız salatı / içtimaı / ibadeti kısaltmanızda bir sakınca yoktur. Kuşkusuz inkârcılar size apaçık düşmandır. Senin de katıldığın seferlerde salat / içtima / namazı müteakip toplantı yaptığın zaman onlardan bir grup seninle beraber salata / içtimaya / namazı müteakip toplantıya katılsın ve silahlarını da yanlarına alsınlar. Bunlar secde ettiklerinde / talimatları alıp boyun eğdiklerinde arka tarafınıza geçsinler. Sonra diğer bir grup gelip seninle beraber salatı / içtimaı / namazı müteakip toplantıyı icra etsinler. Onlar da tedbirli olsunlar ve silahlarını yanlarına alsınlar. İnkârcılar siz silâhlarınızı ve eşyanızı bıraktığınızda size ani bir baskın yapmak isterler. Eğer yağmur nedeniyle size eziyet olursa veya hasta olursanız silahlarınızı bırakmanızda sizin için bir sakınca yoktur. Ancak bu durumlarda da gerekli tedbirlerinizi alın, dikkatli olun. Kuşkusuz Allah, inkârcılara alçaltıcı bir azap hazırlamıştır. Salat / içtima / namazı müteakip toplantı sona erince, ayakta, oturarak, yan yatmışken Allah’ı zikredin. Emniyete kavuştuğunuzda salatı / içtimanızı / namazı müteakip toplantıyı uzun uzadıya tam olarak icra edin. Hiç kuşkusuz salat / içtima / namazı müteakip toplantı müminler üzerine vakitleri belirlenmiş bir farzdır. Düşman kavimleri kovalama politikasında gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da sizin acı çektiğiniz gibi acı çekmektedirler. Fakat siz, onların ümit etmedikleri şeyleri Allah’tan bekliyorsunuz. Allah herzeyi bilir ve hikmetle hüküm verendir. (Nisa Suresi 101-104) 21.4. Kurayza Yahudileri ile İslam İdaresinin Arasını Açma Girişimi: Tu’me olayı Huyey bin Ahtab sadece dışarıdaki bütün müşrik kabileleri Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine kışkırtmakla kalmıyor aynı zamanda Medine içerisine de el atıp karıştırmak ve Kurayza Yahudileri ile Hz.Muhammed’in@ arasını bozmak istiyordu. Nadir oğullarının Medine’den sürülmesi sırasında Hz.Muhammed@ Kurayza Yahudileri ile aralarındaki anlaşmayı sağlamlaştırmıştı. Huyey bin Ahtab ise Medine’deki bu birliği parçalamayı hedefleyerek İslami İdare ile Kurayza Yahudilerinin arasını açmak için çeşitli tertipler düşünüyordu. Onun planına göre Mekke önderliğindeki hizipler ordusu Medine’ye saldırdığı zaman Kurayza Yahudileri de içerden saldırmalıydı ki direniş kolayca kırılsın. Bu amaçla savaş zamanına kadar Kurayza Yahudileri ile Hz.Muhammed’in@ arası açılmalıydı. Bunu sağlamak için Huyey bin Ahtab, Ubeyrik oğullarından bazı münafıkları harekete geçirdi. Ubeyrik oğullarından Tu’me, komşusu Katade’nin kendisine emanet ettiği zırhı Katade geri isteyince onun sakladığı yerde olmadığını ve çalınmış olduğunu söyler. Planlanan oyuna göre Katade’nin zırhı bir un çuvalının içine saklanmıştır. Katade geri istemeden önce Tu’me zırhı hırsızlıkla suçlanacak Yahudiye bizzat kendisi emanet bırakır. O gece karanlığında kendi evi ile Yahudinin evine kadar un döker. Tu’me zırhın çalındığını söyleyince Katade ve adamları zırhını kimin çaldığını bulmak için araştırmaya girişir. Zırhından döküldüğünü düşünen Katade ve adamları un döküntülerinin bıraktığı izleri takip ederler ve izlerin Yahudinin evine çıktığını tespit ederler. Böylece Ubeyrik oğulları ve Katade o Yahudiyi zırhı çalmakla suçlarlar. Zeyd b. Semin adındaki bu Yahudi suçlamayı inkâr etse de tespit konusunda bir sürü şahit vardır. Konu Hz.Muhammed’in@ hakemliğine intikal eder. Yahudi zırhın kendisine emanet bırakıldığını söylese de Tu’me ve kardeşleri bunu inkâr ederler ve Yahudiyi hırsızlıkla suçlarlar. Katade’nin adamları da un izlerini görmüşlerdir. Münafık olan Tu’me’nin ve Katade’nin mümin olan sülaleleri Yahudiye karşı Tu’me’yi savunurlar. Zira bütün deliller Yahudinin suçlu olduğunu göstermektedir. Onlar müslüman bir kişiye mi yoksa bir Yahudiye mi inanılacağı hususunda ajitasyon yaparlar. Böylece Hz.Muhammed@ eldeki delillere ve şahitlerin ifadelerine göre Yahudi aleyhine tam karar verecek iken Cenab-ı Hak kendisini vahiyle uyarır. Bunun münafıkların bir oyunu olduğunu Yahudi Kurayzalılarla Medine İslam Cumhuriyeti arasını açmak isteyenlerin bir oyunu olduğunu bildirince, Tu’me’nin tezgâhı ortaya çıkar. Tu’me hemen Mekke’ye kaçarak müşriklere katılır. Böylece Huyey bin Ahtab’ın İslami İdare ile Kurayza Yahudilerinin arasının açılması oyununun birinci perdesi başarısızlıkla neticelenir. 105-113- Biz, Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye Kitab’ı hak olarak indirdik. O halde sen de sakın hainlerin savunucusu olma! Allah’tan bağışlanma dile. Muhakkak Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. Kendilerine ihanet edenleri de savunma. Çünkü Allah, işi gücü hıyanet etmek olan günahkarları sevmez. Onlar insanlardan gizleyebilirler ama Allah'tan gizleyemezler. Zira onlar, Allah'ın razı olmayacağı sözlerle geceleyin gizlice düzen kurarlarken Allah onların yanındaydı. Allah, onların yaptıkları şeyi çepeçevre kuşatandır. İşte böylece sizler dünya hayatında onları savundunuz. Fakat kıyamet günü Allah’a karşı onları kim savunacaktır veya kim onları koruyacaktır? Ama kim bir kötülük işler veya kendine zulmeder sonra da Allah’tan bağışlanma dilerse, Allah’ı çok bağışlayıcı, çok merhametli bulur. Zaten kim bir günah işlerse sadece kendine zarar vermiş olur. Allah, her şeyi en iyi bilendir, en hikmetli yasa koyandır. Kim de bir hata veya bir günah işleyip sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, o zaman büyük bir iftira ve aşağılık bir günah yüklenmiş olur. Eğer senin üzerinde Allah’ın fazlı ve merhameti olmasaydı, onlardan bir kesim seni haktan saptırmaya çalışmıştı. Halbuki onlar, ancak kendilerini saptırırlar ve sana hiçbir zarar veremezler. Çünkü Allah, sana Kitab’ı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin nice şeyleri öğretmiştir. Allah’ın senin üzerindeki fazlı çok büyüktür. (Nisa Suresi 105-113) Hz.Muhammed’in@ iktidarını Kurayza Yahudileri ile karşı karşıya getirmek için Huyey bin Ahtab’ın Tu’be’yi kullanarak çevirdikleri entrika boşa çıkmıştı. İftiracı olduğu anlaşılan Tu’be, dinden çıkmış / irtidat etmiş / inkârcı münafıklardan olmuş ve canını kurtarmak için Mekke’ye sığınmıştı. Elçisini oyuna gelmemesi için uyaran Cenab-ı Hak, müminlere endişe etmemelerini çünkü onların geceleri toplanıp gizli saklı kulislerinden / fısıltılı konuşmalarından ve oyun kurmalarından bir şey çıkmayacağını onların bu çabalarında başarı sağlayamayacaklarını bildirir. Tu’be’nin tekrar müşrik olup Mekke’ye sığınmasından da anlaşılacağı üzere, onun gibi olan münafıklar kendilerine doğru yol beyan edilmesine rağmen şirk ideolojisinin otoritelerine uymaktadırlar. Cenab-ı Hak onların bu durumunu anlatmak için onların “dişiler” diye vasıflandırılan Mekke müşrik yönetimine itaat ettiklerini, onlardan yardım umduklarını ve onlardan imdat beklediklerini anlattı. Yine onların Huyey bin Ahtab şeytanının talimatlarına göre hareket ettiklerini bildirdi. Onlar bu hareketleri ile o şeytandan bir şeyler beklemektedirler ve ona yalvarıp yakarmaktadırlar. 114-117- Onların gizli konuşmalarının / kulis yapmalarının çoğunda hayır yoktur. Ancak sadaka vermeyi veya iyilik yapmayı veya insanların arasını düzeltmeyi emreden kimsenin konuşması müstesnadır. Kim Allah rızasını elde etmek için bunları yaparsa, Biz ona büyük bir ödül vereceğiz. Her kim kendisine doğru yol açıklandıktan sonra Peygambere muhalefet eder ve müminlerin yolundan başka bir yola tabi olursa / müminlerin saflarını terk ederse, onu döndüğü yola çeviririz ve onu cehenneme yollarız. O ne kötü bir yerdir! Allah Kendisine ortak koşanları asla bağışlamaz. Bunun dışındakilerden dilediğini bağışlar. Kim, Allah’a ortak koşarsa haktan tamamen uzaklaşarak sapıtmıştır. Onlar, O'nu bırakıp da dişilere (Mekke Müşrik Otoritelere) yakarırlar. Onlar ancak isyankar şeytana (Huyey bin Ahtab’a) yakarırlar. (Nisa Suresi 114-117) 21.5. Tu’me olayında Huyey bin Ahtab’ın Rolü Nadir oğullarının en etkin, en şeytan ve en hırslı siyasi liderlerinden olan Huyey bin Ahtab Medine’den sürgün edilmeyi bir türlü hazmedememişti. Bu sürgünün bedelini peygamberimize ödetmek için çok ağır yeminler etmişti. O, Hz.Muhammed’e@ teslim olmuş / İslam olmuş kimselerin bazılarını ayartıp kendi safına çekeceğine yemin etmişti. Şöyle ki o, onları saptırmak için; “onlara korku vereceğine ve onlara gerçekleşme şansı olmamasına rağmen çok büyük vaatlerde bulunacağına yemin etmişti. Onları boş kuruntulara / ümitlere sokacağına yemin etmişti. Onlara kulisler yaptıracağına ve çok çeşitli entrikalar çevirttireceğine yemin etmişti. Allah’ın yarattığı / vücuda getirdiği Medine İslam Cumhuriyetini yıkacağına ve yerine şirk sistemini geri getireceğine ahdetmişti.” O bu yeminini gerçekleştirmek için de Mekke yönetimiyle müttefiklik anlaşması yaptığı gibi Arap yarımadasındaki büyük kabileleri de Medine İslam Cumhuriyetinin üzerine saldıracak Hizipler ordusuna katılmaya teşvik etmişti. O aynı zamanda Medine’nin içini de karıştırmak için münafıkları boş vaatlerle kendi isteklerini yapmaya ikna etmiştir. Cenab-ı Hak ise müminlere moral verir ve onun bu ahdetmesinin ve yeminlerinin hiç bir öneminin olmadığını, o şeytanın ancak aldanmak isteyenleri aldatacağını fakat onun bu çabalarında asla muvaffak olamayacağını bildirdi. O, Elçisine ve Allah’a güvenip ıslah edici güzel eylemlerde bulunanları mutlaka zafere erdireceğini, ayrıca Ahirette sonsuz bir cennet yaşamının kendilerine ihsan edileceğini müjdeledi. Cenab- Hak, yukarıda belirtilen hususları müteakip ayetlerde şöyle ifade etti; 118- 122- Allah, onu (şeytanı / Huyey bin Ahtab’ı) lanetledi. / kovdu. / sürgün etti. O (şeytan-Huyey bin Ahtab ([1] )) da şöyle dedi: "Ben mutlaka, Senin kullarından bir kısmını ayartacağım / kendi safıma çekeceğim. Onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar, onlara emredeceğim de Allah’ın düzenini / sistemini / kanunlarını bozacaklar.” Kim Allah’ı bırakıp şeytanı (Huyey bin Ahtab’ı) veli / lider/ yönetici / egemen edinirse, o çok açık bir ziyana uğrar. (Şeytan-Huyey bin Ahtab), onlara sürekli birçok vaatte bulunur / sözler verir ve onları ümitlendirir / kuruntulandırır. Fakat şeytan (Huyey bin Ahtab) onlara aldatmadan başka bir şey vaat etmez. İşte bunların varacakları yer cehennemdir. Onlar oradan kaçacak bir yer de bulamazlar. Iman eden ve ıslah edici / salih işler yapanları ise içinde ebedi kalacakları altlarından ırmaklar akan cennetlere yerleştireceğiz. Bu Allah’ın gerçek bir vaadidir. Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir? (Nisa Suresi 118-122) Cenab-ı Hak müteakip ayetlerde, münafıklara da seslenerek ne kendilerinin hayal ettiklerinin ve ümit ettiklerinin ne de Yahudilerin hayal ettiklerinin ve beklediklerinin gerçekleşeceğini bildirerek mucizevi bir ihbarda bulundu. O mucizevi ihbarlarına devam ederek, Arap yarımadasındaki tüm düşmanların Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine birleştiği bu zor zamanda müttefik güçlerin hiçbir şey yapamayacaklarını müminlere müjdeledi. İhlasla güzel eylemlerde bulunanların yaptıklarının asla karşılıksız kalmayacağını ve zayi olmayacağını bildirdi. Hz. İbrahim’in@ izinde giden Medine İslam Cumhuriyeti’nin bölgede Tevhit Sistemin öncüsü olacağının ve çok büyük bir çığır açacağının müjdesini de verdi. 123-126-Ne sizin (münafıkların) hayalleriniz, kuruntularınız, ne de ehl-i kitabın (Yahudilerin) hayalleri, kuruntuları gerçekleşecektir. Kim kötülük yaparsa onunla cezalandırılır ve kendisine Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulabilir. Erkek olsun kadın olsun her kim mümin olarak ıslah edici salih eylemlerde bulunursa, işte onlar cennete girecekler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmayacaklar. Bütün benliğini Allah’a teslim eden, iyilik yapmayı kendi vasfı yapan ve İbrahim’in inanç sistemine / dinine uyandan yolu daha güzel kimin yolu olabilir? Allah, İbrahim’i “çığır açan-iz bırakan bir dost, Halil” olarak seçmiştir. Göklerde ve yeryüzünde olan şeylerin tümü Allah’ındır. Allah, her şeyi çepeçevre kuşatmıştır. (Nisa 123-126) 21.6. Yetim Analarıyla Evlilik Yoluyla Kurulan Ailelerde Baş Gösteren Huzursuzluklar Uhud savaşı ve akınlarda kaybedilen şehitlerin bıraktıkları ailelere sahip çıkılması için yetimlerin anaları ile evlenilmesi talimatı ve miras düzenlemelerinin üzerinden bir yıllık bir süre geçmişti. Geçen süre içerisinde bu evlilikler nedeniyle sorunlar da çıkmaya başlamıştı. Zira bu durumdan hoşnut olmayan kumalar (eskisi ya da yenisi) kocalarının kendilerini ihmal ettikleri şeklinde şikâyette bulunuyorlardı. Bir kısım eski eşler artık erkeklerinin eskisi gibi kendilerine ihtimam göstermediğinden şikâyet ederken bir kısım yeni eşler ise yeni kocalarının kendilerini ihmal ettiklerinden şikâyet ettiler. Erkekler ise zaten istemedikleri ancak üstlenmek zorunda oldukları yeni aile yapıları kurmuşlardı. Kendi aileleri ve iş yüklerine ek olarak şehit ailelerinin tarlaları, bağ ve bahçeleri ya da ticari faaliyetlerini de yürütmek zorunda idiler. Ayrıca bu faaliyetlerden kendilerinin bir menfaati de yoktu. Zira bu malların büyük çoğunluğu yetimlerindi ve büyüyünce kendilerine geri verilecekti. Ama şimdi bunları yürütmek zorunda idiler. Durumları iyi olmayan mümin erkeklerin çok zengin olan yetim annelerinden kazançları olabilirdi, fakat bu kez de eski aileleriyle arası bozulmuştu. Bu nedenle erkekler eşlerden (eski ya da yenisi) birisini veya birkaçını tamamen ihmal ediyordu. Elbette kumaların birbirlerini kıskanmaları, erkeklerini paylaşmak istememeleri de bunda etkendi. Özellikle yeni eşler yani şehitlerin eşleri bu durumdan pek memnun değillerdi. Zira bu evlilikler zorunluluktan kaynaklanmış evlilikler olduğundan yeni kocaları tarafından ihmal ediliyorlardı. Bu durum gerek ihmal edilmiş kadınlar aracılığıyla olsun gerekse bu yükü taşıyamayan kocaları / erkekler tarafından olsun bir şekilde Cumhuriyetin en üst otoritesi olan Hz.Muhammed’e@ iletildi. Peygamberimiz bu hususa çözüm arayışına girdi. Cenab-ı Hak elçisinin imdadına yetişti ve mümin erkeklere “yetimlerin hakları konusunda ne kadar titizlik gösterilmesi gerekiyorsa, yetimlerin anneleri olan eşleri hakkında da aynı hassasiyeti göstermeleri gerektiğini” emir buyurdu. Ardından yetimlerin annelerinin de eşleriyle konuşarak sorunlarını halletmelerini ve ayrılmak yerine evliliklerini sürdürmelerinin hem kendileri hem de toplum için daha hayırlı olacağını bildirdi. Erkeklere ise adaleti gözetme hususunda gayret göstermelerini ancak buna ne kadar uğraşsalar da beceremeyeceklerini fakat hiçbir eşi askıda bırakmadan her birine en azından asgari ihtimamı esirgememeyi öğütledi. Erkeklerin kadınları idare etmelerini, barış yollarını bulmalarını ve sorumsuz davranışlardan kaçınmalarını emretti. Cenab-ı Hakk’ın bu emir ve tavsiyeleri ile savaşların ve akınlardaki kayıpların yol açtığı toplumsal yaraları sarmak için yapılan düzenlemenin sürdürülebilirliği sağlanmaya çalışıldı. Fakat sorun gerçekten çok büyüdüyse, uzlaşma boyutlarını aştıysa da ısrar etmenin bir faydasının olmadığını ve bu tür durumlarda boşanmadan korkulmaması gerekliliği belirtilerek Cenab-ı Hakk’ın tarafları çaresiz ve muhtaç durumda bırakmayacağı bildirilir. Bu demekti ki; krizler bir bir aşıldığı için gelinen noktada İslam Cumhuriyetinin bu tür durumlar için artık çözüm üretebilecek yeteneği vardır. 127-130-Senden o kadınlar (yetimlerin anaları) hakkında fetva istiyorlar. De ki: “Allah size onlar hakkında hükmünü açıklıyor: Farz kılınmış haklarını vermediğiniz ve beğenip almak istemediğiniz yetimlerin anaları ile aciz çocuklar hakkında ve yetim çocuklara hakkaniyetle muamele etmeniz hakkında Kitap’ta size okunan ayetler de bunu açıklıyor. Her ne hayır işlerseniz, biliniz ki, şüphesiz Allah, onu en iyi bilendir. Eğer bir kadın, kocasının nüşuzundan / ilgisizliğinden veya kendisinden uzaklaşmasından korkarsa, o durumda aralarında bir uzlaşma / anlaşma yaparak evliliklerini devam ettirmelerinde bir günah yoktur. Sulh / barış (aile yuvasının bozulmasından daha ) hayırlıdır. Nefisler bencillik ve kıskançlığa hazır haldedir. Eğer iyilik yapar ve sorumlu davranırsanız, biliniz ki Allah yaptığınız şeylerden haberdardır. Kadınlarınız arasında adaletli davranmaya ne kadar uğraşsanız da asla güç yetiremezsiniz. Öyleyse birisine tamamen meyledip de diğerini askıya almayın. Eğer (böyle bir durum hasıl olmuş ise) arayı bulup / uzlaşıp, sorumlu davranırsanız o takdirde Allah bağışlar ve merhamet eder. (Bütün çabalara rağmen) eğer (karı-koca) ayrılacak olurlarsa, Allah kendi zenginliğinden onların her birini geçindirir, kimselere muhtaç bırakmaz. Allah’ın imkanları ve lütfu sınırsız, Hikmeti sonsuzdur. (Nisa Suresi 127-130) 21.7. Kabile Asabiyesinin Bırakılması ve Adaletle Şahitlik Yapılması Gerektiği Müminler Tu’me olayında, kabile asabiyesi ile hareket ederek hırsızlıkla suçlanan Yahudi Zeyd bin Semin’i az daha mahkûm ettireceklerdi. Halbuki Ubeyrik oğulları ve Katade’nin kabilesinden olanlar olay konusundaki şahitliklerini kabileciliği ön plana almadan yapsalardı hakikati göreceklerdi. Ancak onlar akrabalık bağlarının etkisiyle ileri gelenlerinin telkinleri çerçevesinde hareket etmişler ve Yahudi Zeyd bin Semit’e iftira atılmasına yol açmışlardı. Bu iftiraya kendileri de inanmışlardı. Ayrıca müminlerin sözüne mi yoksa bir Yahudinin sözlerine mi güvenilecek diye peygamberimizi hükmünde baskı altına almaya çalışmaları da onlardan bazılarının olay hakkında birtakım hususların akıllarına yatmamasına rağmen sırf kabilecilik saikiyle Tu’me’nin yanında yer aldıkları anlaşılmaktadır. Bu durum oldukça vahim bir durum yaratmaktaydı. Zira Tu’me olayı ile tezgahlanan oyun Cenab-ı Hakk’ın uyarısı ile atlatılmıştı. Fakat bundan sonra münafıklar vasıtasıyla kurgulanacak yeni oyunlar karşısında müminlerin aynı şekilde kabile asabiyesi ile hareket etmeleri halinde onların bu oyunlarında başarılı olmaları mümkün idi. Şayet benzer bir oyunda onlar başarı sağlayacak olurlarsa müminler kendi içindeki birlik ve beraberliklerini kaybedebilir ve dışarıdan gelecek bir saldırı karşısında direniş gösteremeyeceklerdi. Gelecekte böyle bir tehlike ile yüz yüze gelmemek için Cenab-ı Hak, müminlere uyarılarda bulundu. Kabilecilik, akrabalık, ana, baba, zengin, fakir vb. ayrımcılıkların asabiyesi ile haksızlara destekçi olmalarının müminleri yok oluşa götüreceğini bildirdi. Artık müminlerin şirk sisteminden kalan bu tortulardan kurtulmaları gerektiği aksi takdirde inkârcıların eliyle kendilerini topyekûn ortadan kaldıracağını ve yerlerine başkalarını getirebileceği ikazında bulundu. Uzun vadeli (ahireti) düşünmeyip günü (dünya) kurtarmaya yönelik tercihlerinin kendilerini kurtarmayacağını, hatta bugünü de kaybedeceklerini, zira bugünün de yarının da Allah’a ait olduğunu bildirdi. Bu nedenle onları en yakınları dahi olsa İslami İktidarı / Hakkı / adaleti ayakta tutmaya öncelik vererek olaylar karşısında kabile, akraba, eş, dost tarafgirliği ile değil adalet ilkeleriyle davranmaya çağırdı. Gizli saklı planlardan, süfli heves ve arzulardan uzak durmaları ve böylece adaletten ayrılmamaları halinde Mülkün / Devletin ayakta kalacağını bildirdi. 133-135- Ey insanlar! Eğer O dilerse sizi topyekûn ortadan kaldırıp yerinize başkalarını getirir. Allah’ın buna gücü yeter. Kim, dünya nimetini istiyorsa bilsin ki dünyanın da ahiretin de nimetleri Allah’ın nezdindedir. Allah her şeyi işiten ve her şeyi görendir. Ey iman edenler! Kendinizin, ana-babanız ve yakın akrabanız aleyhine de olsa, hakkaniyeti / adaleti ayakta tutan ve Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) ister zengin, isterse fakir olsun, bilin ki Allah, ikisine de sizden daha yakındır. O halde boş heveslerinize ve sufli arzularınıza uymayın ki adaletten sapmayasınız. Eğer şahitlik yaparken dilinizi eğip bükerek gerçeği çarpıtırsanız veya şahitlikten kaçınırsanız, biliniz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır. (Nisa Suresi 133-135) 21.8. Müminleri Güvenmeye Davet ve Tu’me Gibi Münafıkların Arayışları Cenab-ı Hak, müminlerin Kendisine, peygamberimize, indirdiği hükümlerin yer aldığı Kitab’a ve daha önce indirdiği ilahi hükümlere güvenmeye davet etti. Bunların kendilerinin zararına olacak yanlış hükümleri vermeyeceğine işaret etti. Ama Tu’me gibi münafıkların sürekli iman ile inkâr arasında gidip geldiklerini ve sonunda sapıklığa gömüldükleri için onları affetmeyeceğini bildirdi. Onları bu şekilde sapıtmış olmaları nedeniyle acı bir azabın beklediğini belirtti. Onların Mekke müşrik yönetiminin velayetini arzuladıklarını söyledi. Onlar bu tercihleri ile o müşriklerin yanında şan ve şeref mi arıyorlardı? Hâlbuki boşuna beklemesinler, bütün şan ve şerefin kaynağı Cenab-ı Hak olduğundan O müminlere şan ve şeref bağışlayacak ve müşrikleri rezil edecektir. 136-139-Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab’a ve daha önce indirdiği kitaba güvenin / iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse işte o derin bir sapıklığa gömülmüştür. Doğrusu iman edip sonra inkar eden ve tekrar iman edip sonar yine inkar eden ve sonunda saplandığı inkara boğazına kadar gömülenleri Allah affetmeyecek ve doğru yola iletmeyecektir. Böyle davranan münafıkları çok acıklı bir azabın beklediğini müjdele! Onlar, müminleri bırakıp inkârcıların yönetimini / velayetini isteyen kimselerdir. Onların yanında izzet ve şeref mi arıyorlar? Oysa izzet ve şerefin tümü Allah’ındır. (Nisa Suresi 136-139) Münafıklar çevrelerinde birlikte oldukları müminleri yaptıkları konuşmalarla zehirliyorlardı. Bu yüzden münafıkların ayartmalarından müminleri korumak için onları bu münafıklardan uzak tutmak gerekiyordu. Cenab-ı Hak, münafıkların yaptıkları menfi propagandaya müminlerin kapılmalarını engellemek için onlarla sadece kişisel ilişkiler bağlamında ilişki kurulabileceğini ama devlet işleri üzerinde konuşmaya geçildiğinde onlardan uzak durulmasına yönelik daha önce verdiği talimatı hatırlattı. Daha açık bir ifadeyle, müminlerin münafıklarla beraber oturdukları zaman Allah’ın ayetleri ve elçisiyle dolayısıyla Medine İslam Cumhuriyeti ile alay edildiğinde ya onlara karşı durmalarını veya en azından çekip gitme şeklinde tepki koymalarını, aksi takdirde onların da küfür / inkar içerisinde olacaklarını bildirdi. Çünkü onların yapacakları algı operasyonlarından samimi mümin halkın da etkileneceği ve bir süre sonra o müminlerin de onlar gibi olacağı belirtildi. Cenab-ı Hak, müminleri onların psikolojik algı operasyonlarından korumak için onlardan uzak durulması talimatını hatırlattıktan sonra onların niyetleri hakkında çok çarpıcı bir değerlendirme yaptı. Onların Medine’yi kurtarmak için önerdikleri politikanın aslında izlenecek en yanlış politika olduğuna işaret etti. Sebebini ise onların niyetinin Medine’yi kurtarmak değil kendilerini kurtarmak olduğunu ifade etti. Onların bu mücadelede Mekkeli müşrikler galip gelirse onlara yardım ettiklerini ileri sürerek onlardan kendilerine pay almaya çalışacakları, yok eğer müminler kazanacak olursa zaten beraber oldukları için bu zaferden pay almaya çalışacaklarını bildirdi. Fakat Cenab-ı Allah, onların bu çıkarcı niyetlerini ortaya koyduktan sonra müminlerin onların peşinden gitmemesi gerektiği çünkü müşriklere, müminlerin aleyhine asla bir yol vermeyeceğini bildirdi. Böylece müminlerin onların ayartıcı söylemlerine itibar etmemeleri gerektiği gibi bu vaadi ile mucizevi bir ihbarla zaferi de müjdeledi. 140-141-Allah, size Kitab’da size şu talimatı indirmişti: “Allah’ın ayetlerinin reddedildiğini veya onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze dalmadıkları sürece onlarla beraber oturmayın. Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz.” Muhakkak ki Allah, münafıkların ve inkarcıların hepsini cehennemde toplayacaktır. Onlar sizi sürekli gözetleyip duruyorlar. Şayet Allah tarafından size bir zafer verilirse onlar: “Biz, sizinle beraber değil miydik?” diyecekler. Yok, eğer (Mekkeli) inkârcılar bir zafer elde edecek olurlarsa: “Sizin üzerinize baskı yaparak, sizi zorlayarak ve sizi teşvik ederek şu müminlerden kurtarmadık mı?” diyecekler. Fakat Allah, kıyamet gününde / nihai zafer gününde aranızda hükmünü verecek ve inkârcıların müminlere zarar vermesine asla bir yol ve imkân vermeyecektir.(Nisa Suresi 140-141) Cenab-ı Hak, o münafıkların niyetlerinin kötü olduğunun bir diğer göstergesine daha dikkat çeker. Şöyle ki: “onların niyetleri halis olsaydı, Medineliler için toplanılıp, onların sorunlarının konuşularak çözüme kavuşturulduğu ve onlar için dua edildiği salatlara / toplantılara / içtimalara tembel tembel kalkmazlardı. Madem onların niyetleri temiz ve halk için çalışıyorlarsa halkın yararı için yapılan görüşmelere, beyin fırtınalarına büyük bir aşkla, büyük bir arzu ve istekle katılmaları gerekmez mi?” Ama aslında onlar mümin görüntüsü vererek Allah’ı yani elçisini, O’nun hükümetini ve halkı aldatmaya çalışıyorlardı. Onlar sürekli gösteriş yapıyorlardı. Fakat her yaptıkları oyun, hile ve aldatma başlarına geçiyordu. Onların kötü niyetleri Allah’ı çok az anmalarından da belli değil miydi? Çünkü Allah onlar için bir anlam ifade etmiyordu. Elçisi, onun hükümeti ve Medine halkı onlar için bir şey ifade etmiyordu. Onlar için değerli olan tek şey sadece ve sadece kendileriydi, kendi çıkarlarıydı. Bu nedenle onlar ne tam mümin oluyorlardı ne de kâfir. İki taraf arasında yalpalayıp duruyorlardı. Münafıkların sadece kendi çıkarlarını düşünmekten kaynaklı bu aşağılık karakterleri ve kararlı bir politikalarının olmaması nedenleriyle Cenab-ı Hak müminlerden onlar gibi olup inkârcıları kendilerine veli / yönetici / lider edinmemelerini emretti. Eğer müminler münafıkların ayartmalarına kanıp Mekkeli inkârcıların velayetini / yöneticiliğini / liderliğini kabul edecek olurlarsa o takdirde gelecekte Allah’a karşı kendi aleyhlerine çok büyük bir kanıt / delil vermiş olacaklarını bildirdi. Cenab-I Hak, ayrıca müminler Allah’a, peygamberine ve hükümetine güvenip / inanıp mücadele ederlerse Allah neden kendine güvenenlere azap etsin ki diye sorarak gerekli uyarılarını yaptı. 142-149-Süphesiz ki münafıklar, Allah’ı aldatmaya çalışıyorlar. Halbuki O, onların oyunlarını başlarına geçiriyor. Onlar, salata / toplantıya /namazı müteakip kamunun sorunlarını görüşmeye tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı da pek az anarlar. (Onlar) iki taraf arasında bocalayıp duruyorlar! Ne bunlarla (müminlerle) ne de onlarla (inkarcılarla) oluyorlar! Allah’ın şaşırttığı kimseye sen bir kurtuluş yolu bulamazsın. Ey iman edenler! ( Münafıklar gibi) müminleri bırakıp da (Mekkeli) inkârcıları kendinize yönetici / lider / veli edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah’a apaçık bir delil vermek mi istiyorsunuz? Şüphesiz ki münafıklar cehennemin dibini boylayacaklardır. Sen de onlara bir yardımcı bulamazsın. Ancak tevbe edenler, kendilerini ıslah edenler, Allah’a sımsıkı sarılanlar ve dinlerini Allah’a halis kılanlar hariçtir. İşte bunlar, müminlerle beraberdir ve Allah müminlere büyük bir mükafat verecektir. Eğer şükredip iman ederseniz Allah size niçin azap etsin? Allah, şükrün karşılığını veren ve her şeyi bilendir. Allah, haksızlığa uğrayanların dışında, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez. Allah her şeyi işiten ve her şeyi bilendir. Gizli veya açık bir iyilik yapar, kötülüğü de affederseniz, biliniz ki Allah, çok bağışlayandır, gücü her şeye yetendir. (Nisa Suresi 142-149) [1] ) Huyey bin Ahtab Medine’den kovulunca müminleri saptıracağına ve Hz.Muhammedi Medine’den sürüp çıkaracağına dair yeminler etmiştir. Tıpkı Hz.Muhammedin Medine’ye hicrett ettiği zaman O’na yaptığı düşmanlık yemini gibi (İbni Hişam ve İbn Kesir) Taberi Tefsirinde Ibni Zeydin burada yapılan yoruma benzer bir yorum yaptığını ve baş aktörün Huyey bin Ahtab olduğunu nakletmektedir.

  • Bölüm 18:NADİROĞULLARININ SÜRGÜNÜ | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 18 NADİROĞULLARININ SÜRGÜNÜ 18.1.Krizlerin Üstesinden Gelip Üstün Olmanın Usul ve Esasları Müminlerin Uhud mağlubiyetinin getirdiği sorunlar, muhaliflerin yaptıkları tezviratlar ve yıkıcı söylemlerin yarattığı psikolojik baskıdan kurtulmaları gerekiyordu. Cenab-ı Hak, müminlerin ihtiyacı olan mucizevi ihbarını yaptı ve müminlerin mutlaka muzaffer olacaklarını Saff Suresinin ilk ayeti ile bildirdi. RAHMAN, RAHİM ALLAH ADINA 1-Göklerde ve yeryüzündeki her şey Allah’ın adını yüceltir. Zira Alla, üstün, güçlü, şerefli, mutlak galip olandır, en iyi ve en hikmetli yasa koyandır. (Saff Suresi 1) Uhud mağlubiyetine kadar olan süreçte sürekli başarılı bir grafik izleyen müminlerin içine düştükleri bu ağır baskıdan kurtulmanın formülü Al-i İmran Suresinin son ayetinde bildirilmişti. Cenab-ı Hak, şimdi bu formülün detaylarını Saff Suresinin müteakip ayetlerinde vererek müminlerin izleyecekleri yöntemi bildirdi. Cenab-ı Hak, yerdeki ve gökteki her şeyin Kendi ismini yüceltirken müminlerinde bu yolda gayret göstermeleri, O’nun öğretilerinin insanlara egemen olması için mücadele etmeleri / gayret göstermeleri gerektiğine işaret etti. Böyle yaparlarsa Allah’ın mutlak galip olması nedeniyle kendi ilkelerini egemen kılmak isteyen müminlerin de mutlaka galip geleceğini bildirdi. Müminlerin krizleri atlatıp galip gelmelerinin usul ve esaslarını aşağıdaki şekilde inzal etti; 18.1.1- Hava Atma / Gösterişten Uzak Durmak ve Verdikleri Sözün Arkasında Durmak Heyecanlı müminler Uhud savaşı öncesinde cengâverlik yapacaklarını, savaşmayı ve şehit olmayı arzu ettiklerini söylemişlerdi. Ayrıca Hz.Muhammed’in@ emir ve talimatlarına harfiyen uyacaklarına söz vermişlerdi. Fakat savaş sırasında ölümle burun buruna gelince kahramanlığın ve şehadetin öyle kolay olmadığını görmüşler ve Uhud dağına kaçıp sığınmışlardı. Peygamberimizin çağrısını duymamışlardı bile. Dahası okçular ganimet sevdasına kapılıp onun emirlerini dinlemeyerek nöbet yerlerini terk etmişlerdi. Hava atmak ve ucuz kahramanlık gösterisinde bulunmak için savaş öncesinde sarf ettikleri sözleri ve peygamberimizin emirlerini dinlememeleri nedeniyle Cenab-ı Hak onlara hezimet azabını tattırmıştı. 2-3-Ey iman edenler! Yapmadığınız / yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmadığınız / yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük gazap / ceza gerektiren bir suçtur. (Saff Suresi 2-3) 18.1.2-Allah Yolunda Hep Birlikte Mücadele Etmek Müminlerin inkârcılarla mücadele ederken bir duvarın tuğlaları gibi birbirine kenetlenerek saflar halinde savaşmaları gerektiğini belirtti. Birlik ve beraberliğini sağlamış, topyekûn mücadele edenleri Kendisinin sevdiğini bildirerek muzafferiyetin yasasının tevhit olmaktan geçtiğini vurguladı. 4-Şüphesiz Allah, Kendi yolunda kenetlenmiş bir duvar gibi saf bağlayarak savaşanları sever. (Saff Suresi 4) 18.1.3-Peygamberliğe / Önderliğe İhanet etmemek Hezimetin arkasından münafıklar Hz.Muhammed’e çok eziyet ediyorlardı. Peygamberimiz Medine için elinden gelen bütün fedakârlığı göstermesine rağmen münafıkların ona eziyet yapmaları tıpkı İsrail oğullarının Hz. Musa’ya eziyet etmesine benziyordu. Medine Yahudilerinin Hz.Muhammed’i@ kabul etmemesi de İsrail oğullarının geçmişte Hz. İsa’yı reddedişiyle çok büyük benzerlikler arz ediyordu. Cenab-ı Hak, tarihin tekerrür ettiğini müminlere hatırlatmak için bu metaforları zikretti. Bu benzetmeler, münafıkların ve Yahudilerin geçmişten ders almaları ve Hz.Muhammed’e karşı tavırlarından vazgeçmeleri ve ona ihanet etmemeleri için bir uyarıydı. 5-6-(Ey münafıklar! Sizin bu durumunuz) Musa’nın, toplumuna: “Ey Kavmim! Şüphesiz benim, sizin için Allah’tan gönderilmiş bir elçi olduğumu bildiğiniz halde, niçin bana eziyet ediyorsunuz?” dediği zamanki durumu hatırlatıyor. Ne zaman ki onlar doğru yoldan saptılar, Allah da onların kalplerini saptırdı. Ve Allah, hak yoldan sapmış bir topluma kılavuzluk etmez. (Ey Yahudiler! Sizin durumunuzda) Meryem oğlu İsa’nın: “Ey İsrail oğulları! Şüphesiz ben Allah'ın bir elçisiyim. Benden önce inzal olmuş Tevrat'ı doğruluyor ve benden sonra gelecek olan Ahmed adındaki bir elçiyi müjdeliyorum.” Dediği zamanki durumu hatırlatıyor. Ne zaman ki O, onlara apaçık delillerle gelince “Bu, apaçık bir büyüdür” demişlerdi. (Saff Suresi 5-6) 18.1.4-Umudunu kaybetmemek ve başaracağına inanmak Uhud savaşını müteakiben yaşanan ekonomik ve sosyal krizi daha da derinleştirerek siyasal bir kriz yaratmak isteyen münafıklar, sürekli yalan, iftira ve kötü propagandalar ile Medine halkı üzerinde menfi algı oluşturmaya çalışıyorlardı. Cenab-ı Hak, kendi devletini / dinini / nurunu yıkıp söndürmek için onlar ne kadar çabalasalar da başaramayacaklarını bildirdi. O, kendi devletini / dinini / nurunu koruyacağını ve tamama erdireceğini, buna kimsenin engel olamayacağını belirtti. Yine Allah elçisine yaptığı doğru yol kılavuzluğu ile Din-i Devletini tüm diğer devletlere / dinlere galip getireceği müjdesini verdi. Müminlerin doğru yolda oldukları sürece Kendisinin arkalarında destekçi olduğunu bilmelerini ve böylece onlara umutlarını kaybetmemeleri ve başaracaklarına inanmaları gerektiği mesajını verdi. 7-9- İslam’a davet olunduğu halde Allah’a karşı yalan ve iftira atandan daha zalim kimdir? Allah, böylesi zalimler toplumunu doğru yola iletmez. Onlar, Allah’ın dinini / nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Halbuki inkarcıların hoşuna gitmese de Allah, dinini / nurunu tamamlayacaktır. Müşrikler istemeseler de Allah Elçisini doğru yol kılavuzu ve hak dinle gönderdi ki onu bütün dinlere / devletlere üstün kılsın. (Saff Suresi 7-9) 18.1.5-Peygambere / Öndere güvenmek ve Allah Yolunda Her Şeyi Feda Etmek Müminlerin krizden kurtulmalarının en önemli esaslarından bir diğeri de Allah elçisine güvenmeleri ve onun davası yolunda canlarını ve mallarını ortaya koyarak mücadele etmeleri olduğu belirtildi. Cenab-ı Hak, bu şekilde fedakârca mücadele ettikleri takdirde kendisinin sadece bu dünya da zafer vermekle kalmayacağını aynı zamanda ahirette günahların bağışlanarak cennetlere hem de Adn cennetlerine konulacağı müjdesini verdi. Esas kurtuluşun bu olduğunu belirttikten sonra yakın zamanda da şahit olacakları bir zaferin de kendilerine verileceğini müjdeledi. 10-13-Ey iman edenler! Sizi can yakıcı bir azaptan kurtaracak kazançlı bir ticareti size göstereyim mi? Allah’a ve O’nun Elçisine inanacaksınız / güveneceksiniz. Allah yolunda canlarınızla, mallarınızla savaşacaksınız. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Eğer böyle yaparsanız Allah sizin günahlarınızı bağışlar ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte bu, büyük kurtuluştur. Ve sizin seveceğiniz başka bir şey daha var; Allah’tan yardım ve yakın bir fetih… Artık müminleri müjdele. (Saff Suresi 10-13) 18.1.6-Peygamberin / Önderin Çağırdığı Zaman Yanında Durmak Cenab-ı Hak, müminlere bu krizi aşmanın esaslarının sonuncusu olarak elçisi her ne zaman kendilerinin desteğine ihtiyaç duyarsa hemen yardıma koşmaları gerektiğini bildirdi. Bu hususta Hz. İsa’nın havarilerinin örnek davranışlarını metafor olarak verdi. Eğer müminler bu esaslara göre hareket edecek olurlarsa düşmanlarına karşı üstün / galip geleceklerini belirtti. 14-Ey iman edenler! Allah'ın yardımcıları / destekçileri olun; nitekim Meryem oğlu İsa, havarilere: “Allah yolunda benim yardımcılarım / destekçilerim kimdir?” demişti. Havariler: “Allah'ın yardımcıları biziz” demişlerdi. Bunun üzerine İsrail oğullarından bir grup inanmış, bir grup da inkâr etmişti. Biz de inananları düşmanlarına karşı destekledik ve böylece onlar üstün / galip geldiler. (Saff Suresi 14) 18.2. Esed Oğulları Harekâtı Mekke Yönetimi çevre kabileleri kışkırtmak amacıyla Medine İslam Cumhuriyetinin Uhud savaşından sonra zor duruma düştüğü ve içeride istikrarı sağlamak için uğraş verdiği şeklinde propaganda yaptı. Yapılacak küçük bir baskına bile Medine’nin karşı koyacak gücünün olmadığını anlattılar. Bu propagandadan etkilenen çevre kabilelerden Esed oğulları Medine’ye bir baskın düzenlemeye karar verdiler. Esed oğullarının baskın planından haberdar olan Hz.Muhammed@ hemen harekete geçti ve Ebu Seleme b. el-Mahzumi komutasında 150 kişilik bir askeri birliği Esed oğulları üzerine gönderdi. Kendilerinden daha erken davranan İslam Ordusunu karşısında gören Esed oğulları ne yapacaklarını şaşırdılar. Canlarını kurtarmak için hemen kaçmaya başladılar. İslam Ordusu onları kovaladı. Kaçarken geri dönüp karşı koymayı deneyen Esed oğulları ile ufak çaplı çatışmalar yaşandı. Fakat baskına uğramanın verdiği panik ve korku ile karşı koymada başarılı olamadılar. Sürülerini terk edip kaçarak hayatta kalmayı kendileri için daha uygun buldular. Söz konusu küçük çaplı çatışmada Urve bin Mesut şehit oldu. İslam Ordusu Esed oğullarının bıraktıkları hayvan sürülerini ganimet olarak yanlarına alarak Medine’ye döndüler. Harita 18: Esedoğulları Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Esed oğulları aldıkları bu darbe ile bir daha Medine’ye saldırmaya cesaret edemediler. Peygamberimizin çevredeki bedevi Arap kabilelerine sürekli caydırıcı harekât düzenleyerek Medine’nin savunmasının mümkün olacağına yönelik politikasının doğruluğu bu harekât ile bir daha ispatlanmış oldu. Ayrık kabileler şeklinde yaşamayı seven ve tevhit olmaya karşı olan Arap kabilelerinin anladığı dil ancak bu şekilde üzerlerine gidip sindirmekti. Medine İslam Cumhuriyetini yaralı aslana benzetip parçalamak için sırtlanlar gibi saldırmayı düşünen Esed oğulları sürülerini kaybetmek suretiyle aldıkları yara ile Medine İslam Cumhuriyetinin kolay lokma olmadığını öğrenmiş oldu. Böylece Esed oğullarına iyi bir ders verilmiş oldu. Esed oğulları Harekatının komutanı Ebu Seleme Uhud Savaşında aldığı yarası daha iyileşmeden bu harekatta görev almıştı. Medine'ye döndükten birkaç gün sonra bu yaradan dolayı vefat etti ve şehit oldu. 18.3. Abdullah Bin Uneys’in Süfyan bin Halide Suikast Operasyonu Mekke Yönetiminin kışkırtmasına kanan bir diğer kabile Lihyan oğulları idi. Bu kabilenin ileri gelenlerinden Süfyan b. Halid’in tıpkı Esedoğulları gibi Medine’ye bir baskın yapma girişimi olduğu bilgisini Hz.Muhammed’e@ ulaştı. O bu haberi alır almaz hemen harekete geçti ve bu kez askeri bir birlik değil suikast planı hazırladı. Bu planı gerçekleştirmek için Abdullah b. Üneys'i görevlendirdi. Hedef Süfyan Bin Halid’in öldürülmesi idi. Eğer Süfyan öldürülürse Lihyanlılar Medine’ye karşı baskın yapma cesareti gösteremeyeceklerdi. Peygamberimiz daha önce tertiplediği suikastlarda olduğu Abdullah Bin Üneys’e her türlü hareket serbestisi yetkisini tanıdı. Abdullah bin Üneys Lihyan kabilesine kavuşunca Süfyan bin Halid’in Medine’ye baskın için adam topladığı haberini aldığını kendisinin de bu baskına iştirak etmek istediğini bildirdi. Lihyanlılar Abdullah bin Üneysi Süfyan bin Halid’in çadırına götürdüler. Abdullah Süfyan ile yaptığı sohbette kendisine güvenilebileceği izlenimini oluşturdu. Öyle bir güven verdi ki Süfyan onu o gece çadırında ağırladı. Fakat Süfyan bu ağırlamayı hayatıyla ödedi. O gece Abdullah bin Üneys suikast planını uygulamaya koydu ve Süfyan’ı öldürmeyi başardı. Abdullah bin Üneys suikastten sonra Lihyanlıları da atlatmayı becerdi ve Medine’ye sağ salim döndü. 18.4. Lihyan oğullarının İntikamı: Reci Baskını Lihyanlılar Süfyan b. Halid'in intikamını almak için yemin ettiler. Medine’ye saldırmayı düşündüler fakat bunun kendilerine çok zayiat verdireceğini değerlendirdiler. İntikamlarını aynı Hz.Muhammed’in suikast yöntemini kullanması gibi hileli bir yöntemle almayı planladılar. Kurdukları hile gerçekten çok zekiceydi. Plana göre Lihyanlılardan hiçbir fert Hz.Muhammed’le muhatap olmayacaktı. Onlar sonradan devreye gireceklerdi. Bunun için başka kabileleri kullanacaklardı. Mekke ile müttefik olan Adel ve Kare kabileleri bu iş için en uygun kabilelerdi. Söz konusu kabilelerin reisleri ile görüşerek kurdukları hilelerini onlarla paylaştılar. Plan uyarınca Adel ve Kare kabilelerinden temsilciler Medine’ye gidecekler ve Hz.Muhammed’e@ kabilelerinin İslam Cumhuriyeti topluluğuna katılma isteklerini beyan edeceklerdi. İslam Topluluğuna katılım müzakerelerini yürütmek ve kabilelerinde İslami öğretinin uygulanmasının nasıl olacağının belirlenmesi için İlahi öğretiyi / Kur’an’ı iyi bilen temsilciler göndermesini talep edeceklerdi. Hz.Muhammed’in@ böylesine cezbedici bir teklifi reddetmesinin imkânsız olduğunu düşündüler. Zira Adel ve Kare kabileleri Müslüman olacak olursa Mekke’nin yanı başında ve onların paralı asker olarak kullandıkları bu kabileleri elde etmiş olacaktı. Onun göndereceği temsilcilerin yolda baskına uğratılıp katledilmesi ya da esir edilmesi işini ise Lihyanlılar gerçekleştirecekti. Böylece Lihyanlılar intikamlarını alırken Adel ve Kare kabileleri ise sanki bu oyunda hiçbir dahli olmamış gibi davranarak kendileri suçlanamayacaktı. Plan uygulamaya konuldu ve Adel ile Kare kabile reisleri temsilcilerini Medine’ye gönderdiler. Temsilciler Hz.Muhammed’e@ İslam topluluğuna katılma isteklerini bildirdiler. O daha iki ay önce Uhud’da kendileriyle Mekke Ordusu saflarında savaşan Adel ve Kare kabilelerinin şimdi İslam Topluluğuna katılmak istemelerinden şüphelendi. Fakat bugüne kadar bütün Arap kabileleri kendisine düşmanca davranmış olduğundan herkese karşı şüpheyle yaklaşarak onların Müslüman olma / topluluğa katılma taleplerini geri çevirirse İslam topluluğunun yayılması mümkün olmayacaktı. Risk alması ve Allah’a güvenerek samimi hareket etmesi ama bir ihanete uğrayacak olursa da bunun cevabını en sert şekilde vermesi daha uygun olacaktı. Hz.Muhammed@ gelen heyetin teklifini kabul etti ve Kur’an’ı / ilahi yasaları iyi bilen yedi arkadaşını İslam yasa ve prensiplerini kabile yöneticilerine öğreterek onların İslam topluluğuna geçişini sağlamak üzere heyetle birlikte gönderdi. Peygamberimizin bu amaçla seçtiği arkadaşları Mersed b. Ebi Mersed, Halid b. Bükeyr, Asım b. Sabit, Hubeyb b. Adiy, Zeyd b. Desine, Muattib b. Ubeyd ve Abdullah b. Tarık idi. Onlar Adel ve Kare kabilelerinin temsilcileri ile yola koyuldular. Fakat yolda Reci Suyu / Kuyusu denilen bir yerde geceledikleri sırada Lihyanlılar planladıkları gibi 100 kişilik bir kuvvetle gruba baskın yaptılar. Baskına uğrayan müminler hemen karşı saldırıya geçtiler ancak orantısız bir güce sahip olan Lihyanlılar onlardan dördünü şehit ettiler, üç mümini de esir aldılar. Harita 19: Reci Katliamının Coğrafi Yeri(https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Lihyanlılar ele geçirdikleri bu esirleri Mekkelilere satıp hem intikamlarını almış olmayı hem de bu işten kazançlı çıkmayı planladılar. Bu amaçla onları Mekke’ye götürürken yolda Abdullah b. Tarık bağlarını çözmeyi başardı ve Lihyanlı nöbetçilerden birinin kılıcını alarak ellerinden kurtulmaya çalıştı ancak girdiği çarpışmada şehit düştü. Diğer iki esir ise Mekkelilere satıldı. Mekke Yönetimi esir müminlere dinlerinden dönüp tekrar müşrik olurlarsa affedileceklerini vaat ettiler. Ancak bu iki müminde teklifi şiddetle reddettiler. Bunun üzerine Mekke Yöneticileri halkı korkutmak ve Bedirde öldürülen ileri gelenlerinin intikamını almak için bu müminleri işkence ederek şehit ettiler. 18.5. Bi’rimaune Faciası Lihyanlıların Reci tuzağında kullandıkları metot, diğer kabile reisleri tarafından da çok beğenilmişti. Doğrudan Medine’ye saldırmak yerine peygamberimizin etrafını boşaltmak amacıyla arkadaşlarını katledecek planlar bedevi kabilelere daha cazip geliyordu. İslam topluluğuna katılacaklarına dair bir söylemin Peygamberimizi temsilci göndermeye zorlayacağının muhakkak olduğunu gören kabile reisleri, Reci faciasından önce başka tuzaklar kurmayı planlayarak Hz.Muhammed’e iyi bir ders vermek istemişlerdi. Bu amaçla Amir kabilesinin önderlerinden Ebu Bera Amir bin Malik harekete geçti ve Adel ve Kare kabile temsilcilerinin peygamberimizle görüşmesinden hemen sonra bizzat kendisi Medine’ye gitti. ([1] ) Henüz Reci faciasının haberi ulaşmadığı bir zaman aralığında Hz.Muhammed@ ile görüşen Ebu Bera hem kendi kabilesinin hem de kendi çevresindeki Zib, Ri’l, Zekran ve Usayye kabilelerinin de İslam topluluğuna katılmak / Müslüman olmak istediğini bildirdi. İslami yönetim modeli / ilahi öğretileri / Kur’an’ı kendilerine ve çevredeki söz konusu kabilelere öğretmek için temsilcilerini göndermesini ve İslam topluluğuna katılım müzakerelerinin başlatılmasını talep etti. Peygamberimiz göndereceği temsilcilerin Ebu Bera’nın kendi kabilesi içerisinde güvenliğinin sağlanması konusunda güvence vereceği konusunda ikna olmakla beraber diğer kabileler nezdinde heyetin güvenliği konusunda endişesini dile getirdi. Ebu Bera gelecek heyetin güvenliğini diğer kabileler nezdinde de kendisi tarafından sağlanacağını söyledi. Bu hususta söz konusu kabileler üzerinde çok önemli etkisinin olduğunu ve kendisinin güvence verdiği kimselere onların zarar vermeye cesaret edemeyeceğine dair sözleri üzerine peygamberimiz ikna oldu. Ebu Bera’nın verdiği himaye ve güvence üzerine peygamberimiz yaklaşık yetmiş kişilik bir heyeti Münzir bin Amr başkanlığında Ebu Bera ile birlikte gönderdi. Heyet Bi’rimaune isimli yerde konakladı. Kurulan tuzak bu yerde icraya konuldu. Önce Kabilesine dönen Ebu Bera’nın öldüğü şayiası heyete ulaştırıldı. Bu şayia ile yapılacak katliamdan sonra katliamı haber verecek kimsenin Ebu Bera’nın katliamdan payı olmadığı izlenimi oluşturulması amaçlanmıştı. Ebu Bera’nın yeğeni Amir bin Tufeyl Zib, Ri’l, Zekran ve Usayya kabilelerinden topladığı adamlarla heyetin karşısına dikildi. Heyetin reisi Münzir bin Amr peygamberimizin mektubunu Amir bin Tufeyl’e verdi ve buraya Ebu Bera’nın himayesinde geldiklerini ilgili kabilelerin İslam Topluluğuna katılmak arzusunda olduklarına dair aldıkları verilen haber üzerine geldiklerini söyledi. Amir bin Tufeyl ise bu sözlere karşılık cevabı Münziri mızrağıyla şehit ederek verdi ve adamlarıyla müminlerin üzerine saldırdı. [1] ) Rivayetlerden hareketle yazılan siyerlerde Ebu Bera’nın peygamberimizin anlatması ile İslamın güzelliğini anlamasına rağmen Müslüman olmadığı ama kendi kabilesine ve çevre kabilelere bu dini anlatıp islamı onlara tanıtmasını istediği belirtilir. Beğenmesine rağmen kendisinin kabul etmediği bir dini başkalarının kabul etmesi için tebliğci istemesini anlamsız bulduğum için olayı rivayetlere göre değil yukarıdaki şekilde yorumladım. En doğrusunu Allah bilir. Harita 20: Bi'ri Maune Katliamının Coğrafi Yeri(https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Yapılan şiddetli çatışmanın sonunda Amr bin Ümeyye hariç heyetteki müminlerin tümü katledildi. Katliam sırasında, o, heyetin hayvanlarıyla ilgilendiği için çatışmanın içerisinde bulunmamıştı. Bu nedenle esir olarak yakalandı. Muhtemel olarak onun Ebu Süfyan ile akrabalığı nedeniyle öldürmediler. Amr bin Tufeyl, katliamı anlatması ve Hz.Muhammed’e @ tehdit mesajları iletmesi için Amr bin Ümeyye’yi serbest bıraktı. Amr bin Ümeyye Medine’ye dönerken Tufeylin kabilesi Amir oğullarından olan ve Hz.Muhammed’in eman verdiği / himayesinde olan iki kişi ile karşılaştı ve onları öldürdü. Bi’ri Maune’de müminlerin katliam haberini alan Hz.Muhammed@ ve müminler son derece üzüldüler. Medine yasa büründü. Hz.Muhammed@ bu facia nedeniyle her sabah namazını müteakiben aylarca katliamı yapanlara beddua etti. Diğer taraftan peygamberimizin himaye verdiğinden haberi olmayan Amr bin Ümeyye’nin yaşadığı öfke ile Amir kabilesine mensup olduğunu öğrendiği iki kişiyi öldürdüğünü öğrenen peygamberimiz söz konusu kişiler için fidye / diyet verileceğini ilan etti. Amr’ın bu öldürmeyi kendisinin güvence verdiğinden haberi olmaması nedeniyle yanlışlıkla yaptığını belirtti. Kendisinin hukuka uyacağını ve Amir kabilesine bu katledilen iki kişi için fidye / diyet ödeyeceğini ifade etti. Peygamberimizin bu ilanı ile Bi’ri Maune de katledilen müminler için Amir kabilesinden fidye / diyet talep etme hakkı zayi olmadı. Ayrıca onlar gibi kendisine emanet edilen kişilere ihanet etmediğini bu öldürmenin yanlışlıkla olduğunu ortaya koydu. 18.6. Karşılıklı Başarısız Suikast Girişimleri Harp hileydi. Taraflar artık birbirlerini meydan savaşlarında yok edemedikleri için karşılıklı suikastlarla yok etme girişiminde bulundular. Önce Ebu Süfyan peygamberimizi katletmek için bir bedeviyi kiralık katil olarak tuttu, ücretini ödeyerek Medine’ye gönderdi. Söz konusu bedevi Medine’ye geldiği zaman Mescide gitti ve peygamberimize vuracağı öldürücü darbe için yaklaşmaya çalıştı. Fakat peygamberimizin arkadaşları yabancı bir kişinin hareketlerinden şüphelendiler ve yakalayıp sorguya aldılar. Sıkı bir sorgudan geçirilen adam suçunu itiraf etti ve kendisini Ebu Süfyan’ın tuttuğunu söyledi. Ebu Süfyan’ın böyle bir girişimde bulunmuş olması karşısında peygamberimiz de bunun karşılığını vermek için harekete geçti. Bu amaçla Ebu Süfyan’a suikast için onun bizzat yakın akrabası olan Amr bin Ümeyye, Seleme bin Eşlem, Zübeyr bin Avvam ve Mikdat bin Amr’ı görevlendirdi. Seçilen sahabelerin görev kapsamında Reci faciasında esir düşen ve Mekke’de şehit edilen Hubeyb’in cesetlerinin teşhirden kurtarılarak defnedilmesi de vardı. Amr bin Ümeyye harekâtı olarak da anılan bu operasyonda Amr ve arkadaşları gizlice Mekke’ye girdiler. Hubeyb’in cesedini kurtarıp defnetmeyi başardılar. Sıra Ebu Süfyan’a suikaste gelmişti fakat Amr’ın tanınması üzerine başarılı olamadılar ve Mekke’den kaçarak Medine’ye geri döndüler. Ebu Süfyan’ın suikast girişimine karşılık olarak yapılan bu operasyon onu bir hayli korkuttu. 18.7. Nadir Oğullarının Medine’den Çıkarılışı Uhud savaşından sonra yaşanacak iç ve dış saldırılar ile peygamberimizin şahsında İslam Cumhuriyetini yıkma girişimlerinin artacağı açık olduğundan Cenab-ı Hak müminlerin Hz.Muhammed@ etrafında kenetlenmesi ve büyük bir direnişle direnmeleri gerektiğini bildirmişti. Bir taraftan içeride yaşanan sosyal ve ekonomik krizlerin aşılması için gerekli tedbirler alınırken diğer taraftan dışarıdan gelen saldırılara karşı cevaplar verilmeye çalışılıyordu. Ancak arka arkaya gelen ve müminleri ümitsizliğe sevk edebilecek facialar / kayıplar Medine içindeki münafıkları ve Yahudileri de cesaretlendiriyordu. Ebu Süfyan’ın Peygamberimizi katletmek için suikastçı göndermesi onları iyiden iyiye şımartmıştı. Mekke yönetimi hem çevre kabileleri kışkırtıyor hem de içerideki muhalefeti peygamberimize darbe vurmaları için kışkırtıyordu. Mekke yönetimi başarısız da olsa bir suikast girişiminde bulunmuştu. Mekke yönetimi ile Yahudilerin Sevuk Harekâtı sırasında yaptıkları gizli anlaşmaya göre sıra Medine içindeki Yahudilere gelmişti. Mekke yönetimi onları anlaşmaya uymaları için sürekli harekete geçmeleri konusunda kışkırtıcı mesajlar / mektuplar gönderiyordu. Onların içerideki müttefiklerine gönderdikleri bu mesajlarda Hz.Muhammed’in@ iktidarının zayıf düştüğü bu vasatın suikast için en uygun zaman olduğu belirtiliyordu. Nadir oğulları bu mesajlar üzerine gizli gizli peygamberimize suikast planları yapmaya başlamışlardı. Fakat bu konuşmalardan ve planlardan peygamberimizin haberi oldu. Ancak sadece saldırının ne zaman ve nasıl gerçekleşeceği bilinmiyordu. Peygamberimiz ve müminler artık iyice dikkatli davranmaya başlamışlardı. Bi’rimaune katliamının şahidi olan ve bu katliamdan sağ olarak kurtulan Amr b. Ümeyye’nin yanlışlıkla öldürdüğü Amir kabilesine ait kişilerin fidyesi verilmesi gerekiyordu. Verilecek fidyeye Medine Anayasası uyarınca Nadir oğullarının da katılması gerekiyordu. Anayasanın üçüncü ve dördüncü maddeleri şöyle idi; “ 3.Kureyş’den hicret edenler, kendi aralarında adet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve onlar savaş tutsaklarının kurtulmalık / fidye bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödemeye iştirak edeceklerdir.” “4. Beni Avflar da kendi aralarında adet olduğu üzere eskiden olduğu gibi kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve her taife zümre savaş tutsaklarının kurtulmalık / fidye bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödemeye iştirak edeceklerdir.” Ayrıca Bi’rimaun katliamı nedeniyle Medine İslam Cumhuriyeti ile Amir kabilesi savaş durumunda oldukları için bu fidye nasıl verilecekti. Bunun tek yolu Amir kabilesi ile arasında eskiye dayalı müttefiklik anlaşması olan bir kabilenin aracı olmasıydı. Nadir oğullarının Amir kabilesi ile müttefiklik anlaşması vardı. Bu nedenle öldürülen Amirliler için fidyenin verilmesi ve katliama uğratılan müminler için de onlardan fidye talebinin yapılması hususunda Nadir oğulları aracılık yapabilirdi. Bu sebeple Hz.Muhammed@ Nadir oğullarından Amir kabilesine verilecek fidyeye iştirak etmeleri ve fidyenin götürülmesi için aracılık yapmaları hususunu onlarla görüşmeye karar verdi. Hz.Muhammed’in@ bu şekilde hareket edişinin asıl sebebinin onların sakladıkları suikast planlarını açığa çıkarmak ve onlara haddini bildirmek olduğu da söylenebilir. Yani hareketin kontrolünü ele almak amacıyla gerekli tedbirleri almak için günümüz deyimiyle «mayınları erken patlatma taktiği» diyebiliriz. Peygamberimiz verdiği kararı uygulamak için aralarında Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, Zübeyr, Talha, Sa’d b. Muaz, Useyd b. Hudayr ve Sa’d b. Ubade’nin de bulunduğu 10 arkadaşını yanına alarak Nadir oğullarının kalesine gitti. Nadir oğullarının lider kadrosuyla yapılan görüşmelerde fidye konusunda onların yapacakları katkı gündeme geldi. Onlar bu konuyu kendi aralarında görüşüp kararlarını bildireceklerini söylediler. Bunun üzerine Peygamberimiz ve arkadaşlarını dışarı aldılar ve bekleyecekleri yeri gösterdiler. Onlar aslında suikast yapmak için kurbanın ayaklarına geldiğini ve bu fırsatı kaçırmamaları gerektiğini konuşmaya başladılar. Şekil 66:Medine Şehrinin Yerleşim Yerleri Krokisi Çok kısa zamanda bir suikast planı hazırladılar ve uygulamaya geçtiler. Peygamberimizi katletmek için oturarak beklemekte olduğu yerin çatısından üzerine Amr b. Cihaş bir taş yuvarlayacaktı. Fakat bu suikasta kendi aralarında karşı olanlarda vardı ([1] ). Bu nedenle suikast Allah tarafından elçisine bir şekilde bildirildi ([2] ) ve hemen oradan uzaklaşması istendi. Hz.Muhammed@ arkadaşlarına beklemeye devam etmelerini emrederek ihtiyacını gidermek için ayrılıyormuş izlenimini verdi ve kaleden ayrıldı. Doğruca Mescidi Nebeviye gitti. İhtiyacını görüp geri dönmesinin geciktiğini düşünen kaledeki arkadaşları peygamberimizi aramaya başladılar. Başına bir iş geldiğini düşünerek telaş yaptılar. Fakat onun ortadan kaybolmasından daha fazla telaşa kapılan Nadir oğulları olmuştu. Zira suikast gerçekleşmediği gibi Hz.Muhammed de ortadan kaybolmuştu. Onun ortadan kayboluşunun suikasttan haberdar olmasına bağlamışlar ve ihanetle suçlanacaklarından durumun vahim olduğunu gören bazı ileri gelenler suikastı savunanları açıktan suçlamaya başladılar. ([3] ) Böylece onların bir suikast planladıkları bizzat kendi ağızlarından itiraf edilmiş oldu. Bu itiraflara şahit olan peygamberimizin arkadaşları da Nadir oğulları kalesini terk ettiler. Böylece Hz.Muhammed’e suikast düzenledikleri kendi toplumları önünde de açık edilmiş oldu. Bu haber gizli kalmadı ve Medine’de yayıldı. Artık Nadir oğullarının Anayasayı ihlal ettikleri kesinlik kazandı ve anlaşmaya ihanetleri bu hareketleri ile tescillendi. Hz.Muhammed@ ihanetlerinin cezası olarak onların Medine’yi terk etmeleri hükmünü verdi. Verilen karar gereğince Nadir oğulları on gün içerisinde evlerini ve bahçelerini terk edeceklerdi. Yanlarına sadece götürebilecekleri şahsi eşyalarını alarak Medine’den ayrılacaklardı. Sürgün hükmünün tebliğini yapmak üzere Muhammed bin Mesleme’yi görevlendirdi. Evs kabilesinden olan Muhammed bin Mesleme Nadir oğullarına kararın tebliğini yaptığı zaman onlar eski dostluklarını hatırlatarak Evslilerden destek istediler. Fakat Mesleme artık devrin değiştiğini eski cahiliye dönemindeki dostluklara göre hareket etmenin tekrar eskiye dönmek olacağını bildirdi. Onların da kabul ettikleri Medine Anayasası ile Hz.Muhammed’in@ önderliğinde bütün Medinelilerin bir İslam / Barış topluluğu oluşturmasına rağmen onların bu antlaşmaya ihanet ettiklerini belirtti. Verilen kararın bu ihanetin bir cezası olduğunu bildirerek onların yardım taleplerini reddetti. Mesleme yukarıda belirtilen hususları kısaca “Artık Kalpler Değişti” sözüyle ifade etti. Nadir oğulları liderleri sürgüne gitmek istemiyorlardı. Fakat yaptıklarının cezasının da en hafifinden kesildiğini biliyorlardı. Kabilenin reisi olan Sellam bin Mişkem ellerindeki servetleriyle birlikte sürgüne gitmeyi tercih etmenin akıllıca olacağı görüşünü savunsa da Huyey bin Ahtab direnme yanlısı idi. O, Abdullah bin Übey liderliğindeki muhalefetten, Kurayzaoğulları’ndan, Gatafan’dan ve Hayber’den yardım alabilirlerse İslam ordusunu yenebileceklerini savunuyordu. İslam Ordusunun yapacağı kuşatmaya karşı bir yıl direnebilecek stratejik tahkimat ve stoklarının bulunduğunu ifade ediyordu. Onun görüşü yine kabul gördü ve Nadir oğulları direnme yolunu seçtiler. Ancak direniş kararını bildirmeden önce ilk adım olarak Hazreç kabilesinden Abdullah bin Übey’den Hz.Muhammed’in@ verdiği karardan geri dönmesi için destek istediler. Abdullah bin Übey onların bu taleplerine olumlu cevap verdi ve Medine’den ayrılmamalarını söyledi. Eğer Hz.Muhammed@ kararı uygulamak için kuvvet kullanma yoluna gidecek olursa kendisinin buna muvafakat etmeyeceğini ve kendilerine toplayacağı savaşçılarla destek sağlayacağı gibi Kurayza Yahudileri ile Gatafan kabilesinin de desteğini sağlamak için gerekli girişimlerde bulunacağını vaat etti. Abdullah bin Übey’in verdiği destek vaadine güvenen Nadir oğulları, Medine’yi terk etmeyeceklerini zor kullanmaya kalkılırsa bu uğurda savaşacaklarını Hz.Muhammed’e@ bildirdiler. Evlerini terk edip kalelerine sığındılar ve herhangi bir saldırı olmasına karşın savunma pozisyonu aldılar. İhanetlerinden sonra onların bu direnişleri İslam Cumhuriyetine bir başkaldırı / inkâr hareketiydi. Meşru bir İdareye yapılan bu isyana / inkara karşı kuvvet kullanmaktan başka çare kalmamıştı. Hz.Muhammed, bu başkaldırıya karşı hemen harekete geçti ve Nadir oğullarının kalelerini kuşatmaya alınması emrini verdi. Kalelerinin çok muhkem ve savaşçılarının da İslam Ordusunun savaşçı sayısından fazla olması nedeniyle müminler onların savunma savaşı yapacaklarını ve asla teslim olmayacaklarını zannediyorlardı. Fakat peygamberimiz Cenab-ı Hakk’ın öğretmesi ile onların hain olmaları nedeniyle korkak olduklarını dolayısıyla asla direnemeyeceklerini biliyordu. Bu nedenle kuşatma sırasında birkaç kez onlara teslim olmaları halinde sadece ihanetlerinin cezasıyla cezalandırılıp verilen kararın uygulanacağını bildirdi. Fakat onlar Abdullah bin Übey’in Gatafanları ve Kurayza oğullarını harekete geçireceği ve Hazreç’ten temin edeceği kuvvetlerle kuşatmanın kırılacağını ümit ediyorlardı. Bu nedenle peygamberimizin yaptığı teklifleri her seferinde reddettiler. Peygamberimiz ise Abdullah bin Übey’in onlara yaptığı vaatten haberdar olduğu için onların umutlarını söndürmek amacıyla gerekli tedbirleri hemen aldı. İlk önce Kurayza Yahudilerinin İslam Ordusunu arkadan vurması engellenmesi gerekiyordu. Bu amaçla Kurayza Yahudilerinin üzerine gitti. Onlarla görüştü ve antlaşmalarına sadık olup olmadıklarını sordu. Onlar Hz.Muhammed’in@ kararlı duruşu karşısında korktular ve Anayasal Sözleşmelerine / Antlaşmalarına sadık olduklarını teyit ettiler. Gatafan kabilesinden yardım gelmesini önlemek için de hem Abdullah bin Übey’i hem de Medine’nin giriş çıkışlarını kontrol altına aldırarak iletişimi engelledi. Böylece Abdullah bin Übey’in Gatafan’a ve Hayber Yahudilerine yardım talebinin ulaştırılmasının önüne geçti. Abdullah bin Übey Hz.Muhammed’i @ bu kuşatmadan vaz geçirmeye çok gayret etti. Hatta çevre Arap kabilelerinden ve Haber Yahudilerinden gelecek saldırıları gündeme getirdi. Fakat onun tehdit ve korkutmasına peygamberimiz hiç aldırmadı. Abdullah bin Übey’in kendi silahlı güçleri ile peygamberimize karşı koyacağına yönelik tehditlerine ise peygamberimiz çok öfkeli ve sert bir şekilde cevap verdi. Eğer böyle yapacak olursa onunda ihanet etmiş olacağı ve böyle bir durumda ihanetinin cezasız kalmayacağını bildirdi. Peygamberimizin böylesine korkusuz, öfkeli ve kararlı tutumu ona geri adım attırdı ve Nadir oğullarına vaat ettiği silahlı desteği veremeye cesaret edemedi. Savaşmak için meydana çıkmaya korkan, ancak kalelerinin duvarları arkasına saklanarak savunma yapmayı tercih eden ve kendilerine yardım gelmesini bekleyen Nadir oğullarını teslim olmaya zorlamak için peygamberimiz çeşitli taktikler uygulamaya koydu. Onlar Medine’de kalsalar bile ekonomik olarak ayakta kalamayacakları, hayat kaynaklarını kurutacak eylemlerin yapılması emrini verdi. Bu amaçla onların geçim kaynağı olan hurma ağaçlarının bir kısmının kesilmesini emretti. Özellikle kalelerinden görebilecekleri hurma ağaçları kesildi. Ayrıca evlerini boşaltıp kalelerine sığındıkları için boşaltılan evlerinin yıkılması talimatı da yerine getirilince Nadir oğulları kara kara düşünmeye başladılar. Zira peygamberimizin yaptığı bu çılgınca taktikler onlara büyük korku verdi. Zaman geçtikçe bekledikleri dış desteğin de gelmemesi üzerine korkuları iyice büyüdü ve kendi aralarındaki tartışmalar iyice şiddetlendi. Sonunda Sellam bin Mişkem gibi teslim olup peygamberimizin sürgün teklifini kabul etmenin canlarını kurtarmak için tek çare olduğunu savunanların görüşü hâkim oldu. Onlar Medine’de kalmaları halinde zaten hayat damarlarının kesilmiş olması ve yaşayacak evlerinin de kalmamış olması nedeniyle hiç olmazsa aileleri ile birlikte canlarını kurtarmanın en mantıklı yol olduğunu savunuyorlardı. Huyey bin Ahtab ise hala direniş yanlısı idi. Fakat peygamberimizin taktiği başarılı oldu ve on beş günlük kuşatmanın sonunda Nadir oğulları reisi Sellam bin Mişkem ve yanındaki liderlerden Yamin b. Umeyr ve Ebu Said b. Vehb ile birlikte sürgün cezasına razı olup teslim oldular. Onları takiben diğer Nadirlilerde birer birer teslim oldular. Huyey bin Ahtab yalnız kalmıştı, sonunda o da teslim olmaya mecbur kaldı. Nadir oğullarına silah, altın ve gümüş hariç bir deve yükünü aşmayacak şekilde götürebilecekleri mallarını alarak Medine’den ayrılmaları için üç günlük süre verildi. Onların Medine’yi terk etmeleri Muhammed bin Mesleme nezaretinde gerçekleştirildi. Nadir oğulları götürecekleri eşyaları 600 deveye yüklediler ve müminlerin yıkmadığı sağlam evlerini de müminlerce kullanılmaması için kendileri yıktılar. Daha sonra Hayber’e doğru yola çıktılar. Onların bir kısmı Hayber’de kaldı bir kısmı Şam’a devam ettiler. Nadir oğullarından geriye menkul olarak 50 zırh, 50 miğfer ve 340 kılıç, gayrimenkul olarak hurma bahçeleri, su kuyuları ve tarım arazileri kaldı. Fakat altın ve gümüş hazinelerini kaçırmayı başardılar. Medineli müminler zafer kazanmanın ve onlardan kalan ganimetlerin çokluğundan dolayı büyük bir coşku vardı. Uhud savaşından sonra böyle bir başarı elde etmek onların morallerini yükseltti. Kuşatmaya karar verildiğinde, Peygamberimiz hurma ağaçlarının kesilmesini emrettiğinde ve Nadirlilerin evlerinin yıkılmasını emrettiğinde müminler emirleri eksiksiz yerine getirmişlerdi. Müminler peygamberimizin savaş stratejisini başarılı bir şekilde uygulamışlardı. Abdullah bin Übey’in yaratmaya çalıştığı korku ve tereddütlere rağmen bunları yapmışlardı. Nadirlilerin hurma ağaçlarını kesmelerini kınayan söylemlerine rağmen peygamberimizin emirlerini yerine getirmede tereddüt göstermemişlerdi. İslam Ordusunun olması gereken savaş disiplinini hiç bozmadıkları ve başkomutanın taktiklerini derhal yerine getirdikleri için peşinden zafer gelmişti. Fakat sıra ganimetlerin paylaşımına gelince tekrar Uhud günlerindeki gibi ganimetten pay alma istekleri depreşti. Peygamberimiz bu ganimetlerin İslam Cumhuriyeti hazinesine ait olduğunu bildirince hoşnutsuzluklar arttı. Peygamberimizin savaş taktiğinde ne kadar başarılı olduğunu görmüşler, uymadıkları takdirde ne kadar büyük kayıplar verdiklerini de Uhud’da görmüşler fakat sosyal ve ekonomik politikalar konusuna gelince O’nun uygulamalarına her zaman karşı olmuşlardır. Halbuki peygamberimiz gelirlerin / ganimetlerin tabana yayılması ve malların belirli ellerde toplanarak onların devlet / güç / otorite olmasını engelleyerek bu alanlarda da başarılı bir politika ortaya koymak arzusunda idi. Müminler küçük savaşta başarılı oldukları zaman sıra büyük savaşa geldiğinde yani ganimetlerin paylaşımına geldiğinde mala olan sevgilerinden dolayı aynı başarıyı gösteremiyorlardı. Cenab-ı Hak, Nadir oğullarının Medine’den çıkarılmasında uygulanan tüm taktiklerin bizzat kendisinin elçisini yönlendirmesi ile olduğunu, kendilerinin savaşlarda olduğu gibi mali olarak (at-deve- yiyecek- para dahil) katkıları olmadığı gibi canlarını da ortaya koymadıklarını belirtti. Hurma ağaçlarının hangilerinin kesileceğinin belirlenmesine varıncaya kadar tamamen ilahi rehberlikle yapılan taktik savaşları ile elde edilen başarının meyvelerinin de Allah’ın Devletine ait olduğunu bildirdi. Onların emirlere uymakla beraber yine de bu kuşatmadan başarılı sonuç almayı ummadıklarını belirterek ganimetlerde onların pay talep etmelerinin uygun olmadığını işaret etti. RAHMAN, RAHİM ALLAH ADINA 1-6-Göklerde ve yerde olan her şey Allah adına hareket ettiler/ ederler. (Allahı tesbih ederler). Zira O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyandır. Kitap Ehlinden antlaşmalarını bozarak meşru iktidarı reddedenleri daha ilk kalkışmalarında / isyanlarında / başkaldırmalarında yurtlarından çıkaran Allah’tır. Siz, onların bırakıp gideceklerine hiç ihtimal vermemiştiniz. Onlar da kalelerinin, kendilerini Allah'tan koruyacağını sanıyorlardı. Fakat Allah onların üzerine hesaba katmadıkları yerden geldi ve onların yüreklerine korku saldı. Sonunda evlerini kendi elleriyle ve müminlerin elleriyle harap ettiler. Ey ileri görüşlü akıl sahipleri! Artık ibret alın! Eğer Allah, onlara sürgünü yazmamış olsaydı, onlara bu dünya hayatlarında daha büyük ceza / azap verecekti. Ahirette ise onlara ateş azabı vardır. Çünkü onlar Allah'a ve Elçisi'ne başkaldırdılar / isyan ettiler. Kim Allah'a başkaldırırsa / isyan ederse, bilsin ki Allah’ın cezalandırması pek şiddetlidir. Hurma ağaçlarından herhangi birini kesmeniz veya onları kökleri üzerinde bırakmanız hep Allah'ın elçisine bildirdiği izniyle / stratejisiyle olmuştur. Bunlar asi ve bozguncuları rezil-rüsva etmesi- cezalandırması içindir. Allah'ın, onlardan geriye kalan ve Elçisi'ne verdiği feylere / ganimetlere gelince; siz, o ganimetleri elde etmek için ne at ne de deve koşturmuş / savaşmış değilsiniz. Fakat Allah, elçilerini, dilediği kimselerin üzerine musallat edip onlara savaşmadan da galip kılar. Allah, her şeye kadirdir. (Haşr Suresi 1-6) Cenab-ı Hak, Nadir oğullarından kalan ganimetlerin müminler arasında paylaştırılmamasının birinci sebebi yukarıda belirtilmişti. Elde edilen ganimetlerin Allah için fakir fukara, yetimler, yolda kalmışlar, peygamberimiz ve arkadaşları arasında taksim edileceğini ikinci sebep olarak bildirdi. Bu şekildeki taksimat ile malların ve gayrimenkullerin toplumda zaten varlıklı olanların ellerinde toplanıp onların daha da zenginleşerek ekonomik üstünlüklerini devlet gibi kullanmalarının önüne geçilmesinin amaçlandığına işaret etti. Toplumda dengeli paylaşımın sağlanması ve sermayenin tabana yayıp adil bir sosyal yapı kurarak toplumsal birliği ve kardeşliği temin etmeye çalışan Hz.Muhammed’in yaptığı taksimata gönülden razı olmalarını müminlere bildirdi. Cenab-ı Allah bu ganimetlerden fakir durumdaki muhacirlerin de faydalandırılacağını söyledi. Onların Kendi rızasını aradıkları, bu amaçla Allah ve elçisine yardım ederken malvarlıklarını ve yurtlarını kaybettiklerini ve sadakatlerini ispat ettiklerini ifade etti. Onlar bu fedakârlıkları ile ganimetten pay almayı hak ettiklerine vurgu yaptı. 7-8- Terk edilen yerleşim yerindeki halkın bıraktığı ve Allah'ın peygamberine verdiği feyler / ganimetler Allah, peygamber, yakınları, fakirler, yoksullar, yetimler ve yolda kalmışlar içindir. Bu şekildeki taksimatın nedeni, malların / servetin sırf zenginler arasında dolaşan bir devlet / güç olmasını engellemek içindir. Peygamber size ne verdiyse onu alın, ama size vermediği şeyde de ısrarcı olmayın / Sizi neden alıkoyduysa ondan geri durun. Allah’ın emirlerine uymada hassas davranın. Şüphesiz Allah’ın cezalandırması pek şiddetlidir. Birde bu ganimetler muhacirlerin fakir olanları içindir. Onlar ki Allah'ın lütfunu ve rızasını aramışlar ve bu amaçla Allah’a ve peygamberine yardım ederken yurtlarından ve mallarından olmuşlardır. Allah'a ve Elçisi'ne yardım ederler. İşte sadık olanlar onlardır. (Haşr Suresi 7-8) Cenab-ı Hak, Medineli müminlerin (Ensar’ın) hicret etmiş müminleri (Muhacirleri) sevdiklerini ve ganimetlerden muhacirlere verilmesi durumunda kalplerinde haset duymayacaklarını belirtti. Bunu imanlarında sadık olan müminler için söyledi. Bu samimi müminleri münafıkların gazına gelen ve hala kalbinde mal hırsı taşıyarak ganimetten pay isteyen müminlere örnek olarak gösterdi. Onların da nefislerini tezkiye ederek / takvaya ererek örnek verilen samimi müminler gibi olmasını istedi. Medine İslam Cumhuriyetinin başarıya ulaşması için müminlerin hepsinin nefislerinin ihtiraslarından kurtulması gerektiğini bildirdi. Böyle bir kardeşlik anlayışını oluşturdukları takdirde bu anlayışın gelecek nesillere de aktarılacağını ve onların da kardeşliği hayatlarına egemen kılacaklarına vurgu yaptı. Nasıl ki Cenab-ı Hak kendisinin çok merhametli ve şefkatli ise müminlerin de kardeşlerine şefkat ve merhametle yaklaşması gerektiğini bildirdi. 9-10-Muhacirlerden önce o yurdu (Medine’yi) hazırlamış ve iman etmiş olanlar (Medineli müminler /Ensar) kendilerine sığınan muhacirleri severler ve onlara verilenlerden ötürü içlerinde bir haset duymazlar. Kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi, onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin ihtiraslarından / hasetliğinden korunursa, işte başarıya erecek olanlar onlardır. Onlardan (muhacir ve Ensar) sonra gelenler de “Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman eden kardeşlerimizi bağışla! Kalplerimizde iman etmiş kimselere karşı kin bırakma! Ey Rabbimiz! Şüphesiz Sen çok şefkatli ve çok merhametlisin!” derler. (Haşr Suresi 9-10) Cenab-ı Hak, yukarıda belirtilen vasıflara sahip olmayan münafıkların dost ve müttefiki olan Yahudileri nasıl sattıklarını kuşatma sırasında herkesin gördüğüne işaret etti. Bu örnekle maddi menfaat üzerine kurulan dostluk ve kardeşliklerin zor zamanlarda hiçbir faydasının olmadığı belirtilmiş oldu. Eğer müminler dost ve kardeşliklerini nefislerini terbiye ederek fedakârlık üzerine değil de maddi çıkar ilişkisi üzerine bina edecek olurlarsa tıpkı münafıkların durumuna düşecekleri gösterildi. Halbuki yapılan mücadelede zor zamanlar hep olacaktır ve bu zor zamanları başarıyla atlatmak için mücadele edenlerin birbirlerine gerçek bir dost ve kardeşlikle bağlanmaları şarttır. Bu hususun diğer bir yönü de münafıkların müminlerle sözde kardeşliği maddi fedakârlık üzerine kurulmadığından onlar maddi çıkar ilişkisine dayalı dostluğu iman kardeşliğine tercih etmişlerdir. Yani onlar müminleri de satmışlardır. Fakat müminlere ihanet ederek destekleyeceklerini taahhüt ettikleri Yahudileri de satmışlar ve peygamberimizin kararlı duruşunu görünce korkmuşlar ve onlara karşı verdikleri sözlerinde de durmamışlardır. 11-12-Münafıkların Kitap Ehlinden antlaşmalarını bozarak meşru iktidarı inkar eden kardeşlerine şöyle diyebilecekleri aklına gelir miydi? “Andolsun, eğer siz yurdunuzdan çıkarılırsanız, muhakkak biz de sizinle beraber çıkarız, sizin aleyhinize kimseye baş eğmeyiz. Eğer sizinle savaşılırsa, kesinlikle size yardım ederiz”? Allah, şahittir ki onlar kesinlikle yalancıdırlar. Andolsun ki, eğer onlar çıkarılırlarsa, onlarla beraber çıkmazlar. Yine andolsun ki, eğer onlarla savaşılırsa, onlara yardım etmezler. Şayet yardım etmeye çalışsalar bile arkalarını dönüp kaçarlar. Ayrıca kendilerine yardım da gelmez. (Haşr Suresi 11-12) Cenab-ı Hak, müminlerin birlik ve beraberliğini koruyarak can ve mal kaygısına düşmeden mücadele ettikleri zaman münafıklara müthiş bir korku verdiklerini bildirdi. Onların müminlerden korktukları kadar Kendisinden korkmadıklarını, bunun sebebini de onların çıkar ilişkisine dayalı olarak kurdukları dost ve müttefikliklerin çok zayıf olmasından kaynaklandığını belirtti. Onların kalplerinde maddi menfaate karşı duydukları ihtirasları nedeniyle birbirleriyle çekişme içerisinde olduklarını vurguladı. Onlar müminlere karşı birlik içerisinde görünmekle beraber kendi aralarında çelişki ve çekişmeleri çok şiddetliydi. Bu örnekleme ile Cenab-ı Hak, müminlerin kardeşliği maddi menfaat üzerine değil fedakârlık üzerine kurmaları gerektiğini aksi takdirde müminlerin de kendi aralarında ihtilafa düşüp düşmanlara korku veren güçlerini kaybedeceklerine işaret etti. 13-14-Münafıklar Allah’tan daha çok sizden korkarlar. Onların, Allah'tan çok sizden korkmaları, sığ anlayışlı korkak bir toplum olmasındandır. Onlar toplu halde sizin karşınıza çıkıp savaşamazlar. Onlar sizinle ancak tahkim edilmiş (kale gibi çevrilmiş) şehirlerde veya surların arkasından savaşırlar. Onların kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları zahiren toplu / birlik sanırsın! Oysa onların kalpleri / istekleri birbiriyle çok çelişki içindedir. Çünkü onlar akıllarını kullanamayan bir topluluktur. (Haşr Suresi 13-14) Cenab-ı Hak, Nadir oğullarına direnmeleri için münafıklardan Abdullah bin Übey’in yaptığı kışkırtmayı Bedir savaşı öncesi Mekkelileri kışkırtan Müdliç kabile reisi Şeytan Suraka’nın yaptığına benzetir. O da Mekkelileri “başkaldırın! / savaşın! / inkâr edin!” diye kışkırtmıştı. Onlar savaşa çıkıp Bedir’de İslam Ordusunun kararlı duruşunu görünce hemen tırsmış ve Mekke Müşrik Ordusundan ayrılarak Mekkelileri satmıştı. Münafıkların başı olan Abdullah bin Übey’de Nadir Yahudilerini başkaldırıp savaşmaları için kışkırttıktan sonra Peygamberimizin kararlı duruşu karşısında korkmuş ve onlara vaat ettiği askeri desteği sağlamamıştı. 15-17-Onların (Nadir Yahudilerinin) misali kendilerinden kısa bir süre önce (Bedir'de) işlerinin / savaşmalarının karşılığını yenilgi olarak tatmış ve acı bir azaba uğramış kimselerin (Mekkelilerin) misali gibidir. Münafıkların (Nadir Yahudilerine vaatleri) tıpkı şeytanın vaatleri gibidir. O şeytan insana (Mekkelilere): “İnkâr edin! / savaşın!” demişti. Fakat o / onlar (Mekkeliler) inkâr ettiği / savaşa kalkıştığı zaman: “Muhakkak ki ben senden / sizlerden uzağım, ben âlemlerin Rabbi Allah’tan (herkesin birlik olup katıldığı Allah’ın ordusundan) korkarım.” dedi. Nihayetinde ikisinin de (hem münafıkların hem de Nadir oğullarının / hem Şeytanın hem de Müşrik Mekkelilerin) akıbeti içinde sürekli kalacakları ateştir. İnkarcıların / Allah ile savaşanların cezası işte budur. (Haşr Suresi 15-17) Cenab-ı Hak, müminlere her durumda kendi emirlerine itaat etme hususunda hassasiyet göstermelerini bildirdi. Eğer müminler Kendisini dikkate almayanlar gibi davranacak olurlarsa Allah’ın da onları dikkate almayacağını belirtti. Böylece ister ganimet paylaşımında olsun ister savaşlarda olsun (küçük veya büyük savaşlarda olsun) hangi durumda olursa olsun Allah’ın emirlerini dinlemeleri halinde müminlerin kendilerini korumuş olacaklarına işaret edildi. Ateş azabını hak edenlerle cennetle ödüllendirilmiş olanların aynı olmayacağı değerlendirildi. 18-20-Ey iman edenler! Allah’ın emirlerini dinleme hususunda hassas davranarak O’nun koruması altına girin! Herkes yarın için ne hazırladığına baksın. Böylece Allah'ın emirlerini dinleme hususunda hassas davranarak O’nun koruması altına girin! Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Allah’ı umursamadıkları için O’nun da kendilerini kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkmışlardır. Cehennem halkıyla cennet halkı eşit olamaz. Cennet halkı kurtulanların ta kendileridir. (Haşr Suresi 18-20) Cenab-ı Hak, bu Kur’an’ı / emirlerini şayet dağlara indirseydi onların emirlerine uymada göstereceği saygı ve hassasiyeti şöyle anlattı; “onlar Allah’a olan saygısı ile ürperecek ve paramparça / un ufak olacaktır.” Dağların taşların Allah’ın emirleri karşısında böyle hassas davranırken müminler O’nun emirleri karşısında neden benzer bir hassasiyet göstermesinler ki? Dağları taşları etkileyecek bu Kur’an, eğer sizi etkilemezse haliniz nice olur? 21-Eğer Biz, bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, onun Allah’a olan saygısıyla ürperdiğini ve ona içtenlikle boyun eğdiğini / paramparça olduğunu görürdün. Biz, bu örnekleri insanlar iyiden iyiye düşünürler diye veriyoruz. (Haşr Suresi 21) Surenin sonunda Cenab-ı Hak, kendisini hem müminlere hem münafıklara hem de başkaldıran / savaşanlara / inkarcılara tanıtır. Kendisinden başka ilah olmadığını bildirdikten sonra özellikle münafıklara ve Yahudilere seslenerek her türlü gizliyi, gizli ilişkileri, gizli anlaşmaları bildiğini belirttikten sonra onların gizli gizli yaptıkları ihanet ve başkaldırmalara rağmen yine de rahmetiyle muamele ederek onlara daha şiddetli cezalandırma yapmadığını Rahman ve Rahim isminin tecellisi olarak belirtir. 22-O, öyle Allah’tır ki O’ndan başka ilâh yoktur. Gizliyi de açığı da bilendir. O, Rahmandır, Rahimdir. (Haşr Suresi 22) Cenab-ı Hak kendisini tanıtmaya devam eder ve Kendisinin yegâne Egemen / Kral olduğunu vurguladı. O’nun krallığının, kutsal, her türlü kötülükten ve kusurdan uzak olduğunu bildirdi. Halbuki insan krallar kusurlu ve kötülük doludur. O koyduğu yasalarla insanları selamete, barış ve huzura sevk ettiğini belirtti. Eğer insanlar O’nun ilke ve direktiflerine uyacak olurlarsa selamete ererler. O’nun önerdiği sistem ile insanlar emniyete / güvene kavuşur. Çünkü O mümindir. O Müheymin isminin tecellisi ile aynı zamanda koruyup gözetendir. İnsanlar O’nun sistemini eksiksiz uygulayacak olurlarsa o sistem ile onlar korunup gözetileceklerdir. Yine insanlar O’nun yolunda gidecek olurlarsa O’nun Aziz isminin tecellisi olarak kesinlikle tüm düşmanlarına karşı galip gelip aziz / yüce / şerefli olacaklardır. Eğer insanlar Allah’ın rehberliğiyle hareket edecek olurlarsa O’nun Cabbar isminin bir tecellisi olarak asla düşmanları tarafından mağlup edilemeyeceklerdir. Bütün düşmanlar onların emri altına gireceklerdir. O’nun mütekebbir isminin tecellisi olarak İslam Cumhuriyeti en azametli bir devlet olacak ve böylece müminlerde düşmanlarına karşı azametli olacaklardır. 23-O öyle Allah’tır ki; O'ndan başka İlâh yoktur, Melik'tir (hükümrandır, hükümdardır, kraldır), Kuddüs'tür (mukaddestir, her türlü kötülükten ve kusurdan münezzehtir), Selam'dır (selamet, huzur ve barış verendir). Mü'mindir (güven / emniyet verendir), Müheymin'dir (koruyup gözetendir), Aziz'dir (üstündür, güçlüdür, şereflidir), Cabbar'dır (mağlup edilemez, mutlak galip olandır), Mütekebbir'dir (ululukta tek olandır, azametlidir), Allah ortak / şirk koşulanlarla kıyaslanması asla mümkün değildir. (Haşr Suresi 23) Cenab-ı Hak, son ayetteki isimlerinin tecellileri ile her şeyi yoktan var ettiği, yeniden yarattığı ve onlara şekil veren olduğu gibi kendi egemenliğini / krallığını İslam Cumhuriyeti şahsında yoktan var ettiği gibi onun bozgun ve musibetlerden sonra yeniden yarattığına ve şekillendirdiğine işaret etti. Gökteki ve yerdeki her şeyin kendisini tespih ettiği / kendisi adına hareket ettiği gibi elçisinin önderliğindeki İslam Cumhuriyetinin de O’nun için harekete geçtiğini belirtti. Kendisinin yegâne üstün, galip ve hâkim / en iyi hüküm koyan olduğunu söyledi. 24- O Allah ki; Yaratan'dır (oluşturan), Bari'dir (yoktan var eden), Musavvir'dir (her şeye şekil verendir), en güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanlar O'nu tespih eder. / O’nun için harekete geçerler. Çünkü O, Aziz'dir (üstündür, güçlüdür), Hakim'dir. (Hüküm ve hikmet sahibidir.) (Haşr Suresi 24) [1] )Nadir Yahudilerinin reisi Sellam bin Mişkem ve ileri gelenlerden Kinane bin Suveyra suiakste karşı idi. Fakat siyaseten daha etkin bir lider olan Huyey bin Ahtab suikast yapılmasında ısrar etti ve görüşünü herkese kabul ettirdi. [2] ) Allah bu haberin gönderilmesinde vahiyle bildirebileceği gibi içeriden birisini vesile kılmış olabilir. Nitekim Vâkıdî, Meğâzî, I, 366, 367; İbn Sa’d, Tabakât, II, 57 eserinde görüşmelerde bulunan Yahudilerden biri ile evli olan bir Arap kadınının Ensar’dan olan kardeşi ile Hz. Peygamber’e haber gönderdiği rivayeti vardır. [3] ) Selâm b. Mişkem ise: “Ben zaten yaptığınız işten hiç hoşlanmamıştım. Muhammed bize yurdumuzdan çıkmamız için haberci gönderecektir. Ey Huyey! Onun sözünün sonunu bekleme. Çıkıp gitmeyi nimet bil ve onun beldesinden çık!” dedi. Huyey de: “Öyle yapacağım, çıkıp gideceğim.” dedi. Vâkıdî, Meğâzî, I, 365, 366;

  • Bölüm 13:Boykot Yılları Eğitimi İlkadımı | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 13 BOYKOT YILLARI EĞİTİMİ İLKADIMI Peygamberimizin hareketi, 7. yılında boykotla karşı karşıya kalmıştır. Ebu Talip Haşimoğullarını kendi adıyla anılan tepedeki kalede kendi aşiretini toplamış, müminler de bu tepede yer alan mağara ve oyuklara taşınmışlardır. Müminlerden az sayıda bir grup, bu boykot / muhasara ortamını eğitim kampına dönüştürmüşlerdir. Böylece geleceğin kadroları günlük hayatın meşgalelerinden uzaklaşarak bütün benlikleriyle kendilerini eğitime vermişlerdir. Peygamberimiz de Cenab-ı Hakk’ın kendisine öğrettiği / bahşettiği bilgi, tecrübe ve birikimlerini bu kadrolara aktarmaktadır. Sınırlı sayıdaki bu kadrolar, sığındıkları mağarada, büyük bir medeniyetin inşası için peygamberimizin tedrisi ile bu günkü tabirle Felsefe, İlahiyat, Sosyoloji, Psikoloji, Ahlak İktisat, Hukuk, Kamu yönetimi, Tarih, Siyaset ve Teknoloji vb. ilim dallarına ait şu konular üzerine çalışma yaptılar; Vizyon / öngörü, proje, plan, program, hikmet, ihlas, kıskançlık, hile, desise, tevekkül, sabır, sebat, gayret, ilim, liyakat, ehliyet, iffet, aşk, şehvet, sadakat, dürüstlük, güvenilirlik /iman, tevhid, iktisat, maliye, hazine, siyaset, kemiyet, keyfiyet, kader / ölçü, hukuk, ….Bunlar, hayatı kapsayan konulardı. Cenab-ı Hak, bu konuların neredeyse hepsini içinde barındıran Hz.Yusuf’un @ hayat hikayesini tek bir kıssa halinde ve tek bir surede anlatır. Hz. Yusuf’un hayat hikayesi ile aynı zamanda Hz.Muhammed’in@ geçmişi ve geleceğiyle birlikte tüm hayatı boyunca yapmış olduğu mücadelenin hikayesini de özetlemiş olur. Böylece Hz.Muhammed’in @ gelecek hayatındaki mücadelesine hem ışık tutulmuş hem de ihbar edilmiş olur. Hz.Yusuf’un @ hayat hikayesi üzerinden Hz.Muhammed’in hayat hikayesini birlikte inceleyenler müthiş benzerlikleri rahatlıkla görebilecektir. Cenab-ı Hak, daha Mekke de iken elçisine inzal ettiği Yusuf Suresinde Hz. Yusuf’un @ hayatında yaşanan olaylar ile Hz. Muhammed’in@ yaşamındaki benzerlikleri bildirir. Böylece bu benzerlikler üzerinden hem Hz.Muhammed’e@ hem de müminlere gelecekte ihtiyaç duyacakları dersler verilir. Gelecekteki yaşamlarında karşılaşacakları olaylara karşı nasıl bir yol izleyecekleri ve nasıl bir politika takip edecekleri bu kıssalar üzerinden anlatılmış olur. 13.1. Hz.Yusuf’un @ Rüyası ve Hz.Muhammed’in@ Vizyonu Toplumların tıkanıp kaldığı ve içinden çıkamadığı sorunlara gömüldüğü vasatta Cenab-ı Hak kullarından bazılarını seçer, onları çeşitli şekillerde uyandırır, canlandırır, sorumluluk sahibi kılar ve vizyon sahibi yapar. Zira, mevcut medeniyetlerin felsefeleri, ilkeleri ve sistemleri halihazırdaki toplumun içinde bulunduğu sorunları çözmeye yetmemektedir. Bu nedenle yeni düşünce sistemlerine, yeni felsefelere ihtiyaç vardır. Yenilenmeye ve yeni vizyonlara ihtiyaç vardır. Cenab-ı Hak da bu tür bunalıma girmiş toplumları içinde bulundukları sıkıntıdan çıkaracak, sorunlarına çözüm getirecek vizyonu yine aynı toplumun içerisinden seçtiği bir kuluna vahyeder. Gösterilen / ortaya konan bu vizyon, geçmiş ve halihazırdaki bütün medeniyetlerin dünya görüşlerinden daha üstündür, daha parlaktır. Şayet bu yeni vizyona göre toplum yenilenecek olursa o güne kadar ki tüm felsefeler, dünya görüşleri ve bunların oluşturduğu toplumlar / devletler bu yenidünya görüşüne boyun eğeceklerdir, onu takip edeceklerdir. Hz.Muhammed’de @ kendi döneminde ilahi lütuf sayesinde bir vizyona sahip olmuştu. Ona inzal edilen dünya görüşü şirk sisteminin öngördüğü atomize / şirk kabile toplum yapısının terk edilip, bütün kabilelerin tevhid olduğu tek bir ülke / tek bir toplum yapısına geçilmesiydi. Zira içinde bulundukları parçalı toplumsal yapı sürekli zulüm üretiyordu. Tek tek her kabilenin ayrı birer putu / ayrı birer dünya görüşünün olması, onların bitmez tükenmez kavga ve savaşların içerisine atıyor ve kabileler geriliğe, ilkelliğe, acılara ve çilelere mahkûm oluyordu. Şirk sistemli toplum yapısının meydana getirdiği zulüm, sadece kabileler arasındaki değil kabilelerin kendi içerisinde de meydana geliyordu. Zira şirk inancı onları kabilesel olarak merhametsiz kıldığı gibi kabilenin mensuplarına karşı da merhametsiz kılıyordu. Cenab-ı Hak ise elçisine alemlerin rabbi olduğunu bildirerek tüm alemlerin / kabile ve toplumların tevhit edilmesini öngören bir dünya görüşü bildirmişti. O aynı zamanda Rahman ve Rahim oluşuyla da alemlerde / kabile ve toplumlarda merhametin, şefkatin, paylaşmanın ve vergili olmanın bu dünya görüşünün temel paradigması olacağını iletmişti. Tıpkı Hz.Yusuf’un @ rüyasında onbir yıldız, ay ve güneşin kendisine secde / itaat ettiğini görmesi gibi Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği dünya görüşünün Hz.Muhammed’de meydana getirdiği vizyonda / hayalinde / rüyasında da bütün Arap kabileleri (on bir yıldız metaforu ile), Babil ( ay metaforunda Irak ve İran medeniyetleri) ve Bizans, Suriye ve Mısır medeniyetlerinin (Güneş metaforu) hepsinin bir araya getirilip / Alemlerin Rabbi Allah paradigması altında tevhit edip bir İslam / Barış topluluğunun kurulması vardı. Böylece Allah elçisi eski medeniyetleri de aşan bir yeniliği ve insanların huzurlu, mutlu, müreffeh ve ileri bir medeniyete kucak açan dünya görüşünün hâkim olduğu bir toplumu “hayal” ediyordu. Hz.Muhammed’in sahip olduğu bu vizyon, Yusuf Suresinde Hz.Yusuf’un @ rüyası metaforunda anlatılır. Nasıl ki Hz.Yusuf’a @ daha çocuk iken gelecekte bu barış ve esenlik toplum yapısının kurulacağı ve bu toplumun başına da kendisinin geçeceğinin sembolik ifadesini bir rüya olarak gösterilmiş ise Cenab-ı Hak da Hz.Yusuf’un bu rüyası üzerinden Hz.Muhammed’in@ hayal ettiği o medeniyetin bir gün kurucu başkanı olacağının müjdesi verilir. Yine Hz.Yusuf’un @ gördüğü rüyayı babası ile paylaşmasını ve babasının da bunu kardeşlerine bahsetmemesi ama babasının Hz. Yusuf’a @ gösterdiği sevgi ve ilgiyi kıskanmaları ise Hz.Muhammed’in sahip olduğu vizyonu Mekke’nin Varaka bin Nevfel gibi ihtiyar heyeti / mele’ topluluğu üyeleri ile paylaşmasına bir metafor olarak almak mümkündür. Rahman Rahim Allah Adına 1–4- Elif, Lam, Ra. Bunlar, o apaçık / açıklayıcı kitabın ayetleridir. Muhakkak ki, Biz onu akledersiniz / kafanızı kullanırsınız diye Arapça bir hitab olarak indirdik. Sana bu Kur’an’ı vahyetmekle Biz, sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Oysa sen bundan önce gafillerden / bilgisizlerden / ilgisizlerden idin. Hani bir zaman Yusuf, babasına: “Babacığım, şüphesiz ben on bir yıldız, Güneş ve Ay’ı gördüm. Onları bana secde eder (itaat eder / boyun eğer) vaziyette gördüm.” demişti. (Yusuf Suresi 1-4) Normal olarak devlet / kabile yöneticilerinin mutlaka ileriye / geleceğe yönelik tasarıları, projeleri olması beklenir. Bu tasarıların / projelerin de toplumun sorunlarını çözen ve sıkıntılarını gideren olması istenir. Toplum için halihazırdaki mevcut olan felsefelerin, ilkelerin, dinin, kuralların, değerlerin muhafazasından ziyade sıkıntılarının giderilmesi ve sorunlarının çözülmesi önemlidir. Ancak statükocu idareciler ise yenilenmelere karşı son derece ihtiyatlı, tereddütlü ve hatta soğuk yaklaşım sergilerler. Halbuki, idarecilerin sürekli bir yenilenmenin önderleri olması gerekir. Onların devrimci / parlak gelecek vizyonları olmalıdır. Ya da onlar vizyon sahiplerinden istifade etmenin yollarını bulmalıdırlar. Hatta yönettikleri insanların vizyon üretebilecek donanıma sahip olmaları için ne gerekiyorsa yapmalıdırlar. Fakat ne yazık ki yenilikçi / değişimci / devrimci düşünceleri içeren vizyonlar, en çok tepkiyi statükodan / muhafazakarlardan alırlar. Dahası yeni vizyonlara ilk muhalefet dostlardan, arkadaşlardan, kardeşlerden gelir. Zira kıskançlık / haset insan için son derece yıkıcı, yok edici, tahrip edici ve özellikle de haset edenin kendisine zarar verici kötü bir ahlaktır. Haset sahibinin gözünü kör eder. Özellikle de kabile tipi toplumsal yapılanmalarda bu durum çok daha belirgindir. Kabileler birbirlerini düşman ve rakip olarak gördüklerinden dolayı her yeni gelişmeden rahatsız olurlar ve rakip kabilenin asla bir iyiliğe kavuşmasını arzu etmezler. Aynı durum devletlerde kendilerini kurulu düzenin sahibi gören statükocularda da görülür. Bu statükocular da sahip oldukları mevkileri kaybetme korkusu ile yenilenme fikirlerine karşı şiddetle karşı dururlar. Halbuki yenilenme tıpkı insanlarda olduğu gibi toplumlarda da kaçınılmazdır. Kendini yenilemeyen toplumlar / medeniyetler yıkılmaya, yok olmaya mahkumdur. Bu nedenle yöneticilerin özellikle dikkat etmesi gereken husus, yenilenme mekanizmalarının sistem içerisinde mutlaka bulundurulmasıdır. Yenilenme vizyonları ise sembol ve sloganlarla ifade edilirler. Yani bir protokol dili ya da diplomasi dili kullanılır. Hikmet ehli / hükümet edenler bu diplomasi dili ile ifade edilen sembol ve sloganların altında yatan gerçekleri bilirler. Mekke’deki şirk sistemi kabile yöneticileri de kendilerini her şeyden müstağni gördükleri için düşünceleri putlaşmış / donmuş ve yeniliklere değişimlere kapalı hale gelmişlerdir. Onları bu donmuş kalıplardan, ilkellikten ve gerilikten kurtaracak bir vizyon sunan peygamberimize kardeşleri olan Kureyşliler / Mekkeliler sırf kıskançlık, rekabet ve hasetleri yüzünden karşı çıkmaktaydırlar. Hatırlanacak olursa Ebu Cehil peygamberimizin elçiliğine iman etmeme gerekçesi olarak kabilelerinin her konuda Haşimoğulları ile rekabet ettiğini ama şimdi “Haşimoğulları bizden bir resul çıktı dedikleri zaman onun karşısına bir resul çıkaramayacaklarını” gerekçe olarak ileri sürmüştü. Bu hasetliğin, kıskançlığın ve rekabetin doruk noktasıdır. Diğer kabilelerin reddediş gerekçelerinde de aşağı yukarı aynı rekabet duygusu, kıskançlık ve hasedin yattığı görülmektedir. Bu öyle bir kıskançlık, haset ve rekabetti ki Ebu Cehil gibi iblisler, çıkarlarının bu yenidünya görüşünde olduğunu bilmesine rağmen karşı çıkmışlardır. Tıpkı Hz.Yusuf’un @ kardeşlerinin kıskançlıkları ve hasetleri gibi onlar da Hz.Muhammed’e @ tuzaklar kurmuşlar, düşmanlıklar yapmışlar, canına kast etmişler, yurtlarından kovmuşlar, boykotlara maruz bırakmışlardır. 5–8- O (Babası): “Ey yavrucuğum! Gördüğünü (vizyonunu) kardeşlerine anlatma. Anlattığın takdirde sana tuzak kurarlar. Muhakkak ki şeytan insana apaçık bir düşmandır. Zira bunun anlamı; Rabbin seni seçecek ve sana ehadisin te’vilinden ilimler / olayların altında yatan gerçekliklere ilişkin bilgiler / rüya veya vizyonda işaret edilen olayların gerçek hayatta neye tekabül ettiğini öğretecek. Daha önceki ataların İbrahim’e ve İshak’a tamamladığı gibi, nimetini sana ve Yakup soyuna tamamlayacaktır. Muhakkak ki, Rabbin Alim’dir, Hakim’dir” dedi. Doğrusu, Yusuf ve kardeşlerinde öğrenmek isteyenler için nice (asla tüketip bitirilemeyecek dersler) ayetler vardır. Onlar (Kardeşleri): “Biz güçlü ve kalabalık bir topluluk olduğumuz halde Yusuf ve kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir. Açıkçası babamız, çok yanlış bir tutum içindedir.” Dediler. (Yusuf Suresi 5-8) 13.2. Hz.Yusuf’un @ Kuyuya Atılması ve Hz.Muhammed’in@ Mekke’den Ayrılmak Zorunda Bırakılması Toplumun yenilenmesi için projesi / vizyonu olan kişilere en büyük tehdit statükodan / muhafazakarlardan gelir. Statüko vizyonerlerin öngördüğü yenilenme nedeniyle mevcut durumunun tehlikeye gireceğinden endişe edecek olursa bu yenilenme vizyonuna şiddetle karşı çıkar. Fakat onların yenilikçilere karşı çıkışı, sorunlara çözüm getirmediği gibi toplumun içinde yaşadığı krizi daha da derinleştirir. Statükocular toplumun yaşadığı sorunlara köklü çözümler getirmek yerine pansuman / geçici tedbirlerden yanadırlar. Bu nedenle toplumun statükocu yöneticilerden beklediği çözümler getirilemediği gibi uygulanan pansuman / geçici tedbirler de beklentileri karşılayamaz. Bu durumda statüko konumundan endişe etmeye başlar ve her köklü çözüm getirmeye çalışan vizyon sahiplerini kendi iktidarları için tehdit olarak görürler. Öyle ki iktidarı kaybetme korku ve endişeleri, onlarda bir paranoya halini alır ve yenilikçilere karşı zulmetmeye başlarlar. Böylece vizyon sahiplerini ya yok etmek veya onları ülkeden kovmaya / sürgüne göndermeye çalışırlar. Hatırlanacak olursa Hz. Muhammed @ ve müminler boykot aşamasına gelinceye kadar çok şiddetli baskı, öldürme ve işkenceler yaşamışlardı ve bundan sonra da müteaddit defalar öldürmeye yeltendiklerini tarih kaydetmiştir. Hatta boykot / muhasaranın gayesi de Ebu Talib’in yeğenini korumakdan vaz geçerek O’nu Kureyş’e teslim etmeye zorlamak için yapmış olduğu bir girişimdir. Daha sonraları görülecektir ki Ebu Talip reisliğindeki Haşimoğullarının Hz.Muhammed @ için yaptıkları koruma engelini aşamadıklarından peygamberimizi öldürmek yerine Mekke’den gitmesini yeğlemişlerdir. Bunun içinde peygamberimize Mekke’yi dar etmişler ve başka kabilelere sığınmak zorunda bırakmaya çalışmışlardır. Boykot dönemi ve sonrasında yapılan baskılar ve oyunlardan bunalan peygamberimiz özellikle hac aylarında hemen hemen her kabile ile görüşmüş ve kendisini himayelerine almalarını ve kendi vizyonunu onlarla birlikte gerçekleştirmek için onlardan korunma talep etmiştir. Mekke müşrik yöneticileri her ne kadar peygamberimizi izlemiş / takip etmiş olsalar da onun Mekke dışı kabilelere sığınma girişimlerine engel olmamışlardır. Çünkü Mekke’yi peygamberimiz için bir kuyu yapan Mekke müşrik elitler boykotla da hizaya gelmeyen Hz.Muhammed @ için düşündükleri tek çare vardı: Bir an önce Mekke’yi terk etmesi ve Onun sürgün cezası ile cezalandırılması idi. Böylece Mekke halkının ve Mele’ topluluğu / ihtiyarlar heyeti / ak saçlı aklı selim düşünen yaşlı ileri gelenlerin bütün sevgisi, bağlılıkları ve yönelimleri müşrik elitlere / kabile reislerine olacaktır. Tıpkı kardeşlerinin Hz. Yusuf’un ortadan kaldırılması ya da başka diyarlara sürgün edilmesi sonucunda babalarının sevgi ve ilgisinin kendilerine olması düşünceleri gibi. 9-10- (İçlerinden biri dedi ki): “Yusuf’u öldürün, ya da bir yere atın ki, babanızın ilgisi yalnız size yönelsin, sonra da siz salih bir kavim olursunuz.” Onlardan bir diğeri “Yusuf’u öldürmeyin” dedi ve ekledi, “ille de bir şey yapacaksanız, onu bir kuyunun derinliklerine bırakın; nasıl olsa oradan geçen kafilenin biri onu bulup alacaktır.” (Yusuf Suresi 9-10) Yenilikçi vizyonerlerin ülkenin / milletin faydasına olacak vizyon üretmekten başka suçları yoktur. Onlar adi, yüz kızartıcı bir suç işlememişlerdir. Hırsızlıkları, arsızlıkları yoktur. Onların tek suçları içlerinden çıktıkları toplumlarının faydasına fikir üretmektir. Bu durumda statükocular hangi gerekçeyle bu insanları yok edecek veya sürgün edeceklerdir. Haklı bir gerekçe olmaksızın onları sürgün edemezler veya yok edemezler. Mutlaka bir oyun oynamaları gerekiyor ki kabilenin diğer mensuplarına karşı kendilerini suçsuz, temiz, haklı çıkarsınlar. Aksi takdirde yaptıkları zulüm kendilerinin sonunu getirecek bir eylem olacaktır. Mekke müşrik elitlerinin de diğer toplumların statükocuları gibi Hz.Muhammed’i@ Haşimoğullarının koruması nedeniyle öldüremeyecekleri için sürgün edilmesinin daha iyi bir fikir olarak görecekleri bu kıssa üzerinden metafor olarak bildirilir. Onların gelecekte şöyle bir düşünceye gelecekleri de bildirilir; Hz. Muhammed @ şayet sahipsiz, korumasız bırakılacak olursa (kıssada kuyuya atılma metaforu ile ifade edilmekte) yani vatandaşlıktan çıkarılacak olursa o takdirde diğer kabilelerce köle yapılacak yahut öldürülecek veya sürgün vaziyette perişan olacak, böylece tehlike de bertaraf edilmiş olacaktır. Onlar Haşimoğullarının Hz.Muhammed @ üzerindeki koruma ve kollamasını kaldırması için her türlü entrikanın çevrilmesi gerektiğini düşünmekteydiler. Uygulanmakta olan boykotun amacı da bu korumanın kaldırılması için Haşimoğullarına baskı yapmaktı. Fakat her türlü baskıya rağmen Ebu Talip yaşamı boyunca yeğenini onlara asla teslim etmedi. Ama tıpkı Hz.Yakub’un @ Hz.Yusuf’u @ düşman kardeşlerine teslim etmesi metaforunda anlatıldığı gibi, bir gün gelecek Ebu Talipten sonra Haşimoğullarının başına Ebu Leheb geçecek ve Kureyş’in oynadığı bir oyun sonucu Haşimoğullarının koruması Ebu Leheb tarafından kaldırılacaktı. Bu hususta tıpkı Hz Yusuf’un @ düşman kardeşlerinin babalarından Hz.Yusuf’u @ kendilerine emanet etmesi için dil dökmeleri olayında olduğu gibi gelecekte Mekke müşrik elitlerinin de Haşimoğullarının lideri Ebu Leheb’e şayet Hz.Muhammed@ üzerindeki koruma kaldırılırsa O’na herhangi bir zarar vermeyeceklerini böylece kendisini kabilesi nezdinde küçük düşürecek bir duruma sokmayacaklarına dair sözler vereceklerinin ihbarı kıssa içerisinde metaforik olarak yapılır. Aynı Hz.Yakub’un @ bu emanet olayına rızası olmamasına rağmen gönülsüzce teslim oluşu olayı ile de gelecekte Hz.Muhammed@ üzerindeki koruma ve kollamanın kaldırılacağının Haşimoğullarının geneli tarafından da rızasının olmayacağı ve başına kötü şeyler gelmesinden endişe ettikleri Hz.Yakub’un @ endişeleri üzerinden kıssada bildirilir. 11-14- Onlar (babalarına dönüp) dediler ki: “Ey babamız! Sen bize Yusuf konusunda neden güvenmiyorsun? Hâlbuki biz kuşkusuz onun iyiliğini istiyoruz. Yarın onu bizimle beraber gönder de bol bol yesin, koşup oynasın. Bizim onu koruyacağımızdan kuşkun olmasın.” O [babaları] dedi ki: “Onu götürmeniz beni endişelendiriyor ve siz ondan gafil iken onu kurt yemesinden korkuyorum.” Onlar [Yusuf’un kardeşleri] dediler ki: “Ant olsun ki biz böyle güçlü, kuvvetli bir topluluk olduğumuz halde onu kurt kapacak olursa, o zaman biz mutlaka hüsrana uğrayanlardan olmuş oluruz. / yanmışız demektir.” (Yusuf Suresi 11-14) Kıssa ile gelecekte Haşimoğullarının kabile töreleri gereği kabile reisinin kararı sonucunda Hz.Muhammed’i @ yalnız ve korumasız bırakacağına işaret edilirken tıpkı Hz. Yusuf’un @ kuyuya atılması gibi onun da adeta bir kuyuya atılacağı ve yalnızlığa / başka kabilelerin insafına terk edileceği / kurda kuşa yem yapılacağı metaforik olarak bildirilir. Hatta kıssada anlatılan kurt kapma hikayesi ile gelecekte Hz.Muhammed’in @ de başına böyle bir olayın geleceği ihbarı da yapılmış olur. Şöyle ki; “Bilindiği üzere Hz.Muhammed @ kendisini korumaya alması için Mekke dışındaki rakip bir şehir olan Taif’e gizlice gitmiş ve oradaki Haşimoğulları ile yakınlığı olan kabilelerden koruma talep etmiştir. Ancak Taifli Kabileler korumayı reddettiği gibi Hz.Muhammed’i @ köle ve çocuklara taşlattırarak her tarafını kan revan içerisinde bırakmıştır. Onun orada çok kötü bir muameleyle karşılaşması üzerine Mekke müşrikleri Haşimoğullarına karşı şöyle bir savunma (Hz.Yusuf @kardeşlerinin babalarına karşı savunmaları metaforu) geliştirmişlerdir; ‘Biz sizden onun üzerindeki korumanızı kaldırarak onu bize emanet etmenizi istedik ama ona herhangi bir kötülük yapmadık. Biz kendi halimizde, işimizde gücümüzde, (Hz.Yusuf’un @ kardeşlerinin oyun oynarken metaforu) farkında olmadığımız bir zamanda o gizlice Taife gitmiş. Hatta biz ona güvenip paramızı, servetimizi bile emanet etmişken, onlara sahip çıkmasını istemişken (Hz.Yusuf’u eşyaların muhafazasına memur edilmesi metaforu) o bizim haberimiz olmadan Taif’e çekip gitmiş ve orada çok kötü bir muameleye tabi tutulmuş, köle ve çocuklara taşlatılmış yani bir nevi kurda kuşa yem olmuş. (Hz.Yusuf’u kurdun parçalaması metaforu) Yoksa bizim haberimiz olsa biz Taiflilere kendi kardeşimizin kılına dokundurtur muyuz? Ama kendi hatası, kendi düşen ağlamaz. O bize sırtını döndü. İşte! bizden ayrılanı böyle kurt kapar. (Kıssadaki kanlı gömlek metaforu). Bunda bizim bir suçumuz yok ki.’ ….” 15-18- İşte bu minval üzere, onu (Yusuf’u) kuyunun dibine atmaya sözbirliği etmiş bir halde götürüyorlardı ki, Biz de ona (Yusuf’a) “Ant olsun ki, bir gün gelecek sen onlara hiç farkında değilken bu yaptıklarını bir bir haber vereceksin.” diye vahyettik. Derken akşam vakti, ağlayarak babalarına geldiler. Onlar dediler ki: “Ey babamız! Şüphesiz biz yarış yapmak amacıyla uzaklaşmıştık. Yusuf’u da eşyamızın yanına bırakmıştık. Bir de baktık ki, onu kurt parçalamış. Ama biz ne kadar doğruyu söylersek söyleyelim sen yine de bize inanmazsın.” Üstelik bir de üzerinde yalandan bir kan lekesi bulunan gömleğini de getirmiştiler. O (babaları) dedi ki: “Bilakis, nefisleriniz / tasavvurlarınız aldatıp size bir oyun oynamış olmalı! -Artık (bana düşen) güzel bir sabır!- Bu anlattıklarınıza karşılık yardımına sığınılacak olan ancak Allah’tır.” (Yusuf Suresi 15-18) Hz.Muhammed @ sahip olduğu vizyonu / dünya görüşü nedeniyle Mekke’de sığdırmaz edilecek ve tıpkı Hz. Yusuf’un @ atıldığı kör kuyuda kervanların bulması gibi Hz. Muhammed @ de Mekke müşrik elebaşıların attığı kör kuyularda Arap yarımadasında yaşayan Yahudiler bulacak ve kendilerinin çok işine yarayacağını düşünerek sevinecekleri bildirilir. Bu Yahudiler, ilk önceleri sahiplendikleri ve destekledikleri Hz. Muhammed’i @ Medineli Araplara satacakları da bildirilir. O’nun değerini bilmeyecekleri ve hiç istifade etmeden bunu yapacakları kervancıların Hz. Yusuf’u @ çok ucuza satması metaforu ile karşılanabilir. Tıpkı kervancıların önce çok değer verdikleri Hz.Yusuf’u @ daha sonraları ise O’ndan kurtulmak istemeleri metaforunda olduğu gibi Yahudilerin de Hz. Muhammed’e @ önceleri çok değer verecekleri ama daha sonraları ise O’ndan kurtulmaya çalışacakları ve O’nu başka kabilelere satacaklarının ihbarı yapılır. Bu ihbar aynen gerçekleşmiş ve önceleri Hz. Muhammed’i @ destekleyen Arap yarımadasındaki Yahudi kabileler özellikle Medineli Araplara yani Evs ve Hazreçlilere Hz. Muhammed’den @ bahsetmişler ve Medinelilerin Yahudilerden önce davranma isteği ile O’nunla iletişime geçmişlerdir. Akabe biatları ile anılan süreçlerde yapılan pazarlık ve görüşmelerden sonra Hz. Muhammed’i @ kendi yurtlarına getirmişlerdir. 19 – 20- Beri yandan bir yolcu kafilesi geldi ve sucularını o kuyuya gönderdiler. Sucu kovasını kuyuya saldı ve “Müjde! Müjde! Bu bir oğlan!” diye bağırdı. Onu ticari bir mal olarak gizleyip korudular. Allah ise onların ne yapacaklarını biliyordu. Sonunda onu düşük bir fiyata; birkaç dirheme sattılar. Zaten onlar ondan kurtulmak istiyorlardı. (Yusuf Suresi 19-20) 13.3. Hz.Yusuf’un @ Mısıra Yerleşmesi ve Hz.Muhammed’in @ Medine’ye Yerleşmesi Tıpkı Hz.Yusuf’un @ yerinin şerefli ve üstün tutulmasını isteyen Mısırlı ileri gelen adamın bu ifadesi ile anlatılan gibi Hz. Muhammed’de @ Medine’ye hicret ettiğinde Medinelilerden çok itibar göreceği “Taleal Bedru aleyna….” şarkılarıyla karşılanacağı bildirilmiştir. Zira nasıl ki Hz.Yusuf’u @ satın alan Mısırlı adam O’ndan çok faydalanmayı ve O’nu evlat edinmeyi düşünüyorsa bu anlatımdaki metaforla Medinelilerin de Hz.Muhammed’den @ beklentilerinin çok büyük olacağı ihbar edilmiştir. Gerçi bunun Medineliler olacağı bildirilmemiştir ancak geriden tarihe bakıldığında bunun Medine olduğu ve Medinelilerinde Hz. Muhammed’den @ faydalanmaya ihtiyaçları olduğu görülmektedir. Şöyle ki; “O dönemlerde Medine’nin iki büyük kabilesi Evs ve Hazreç birbirini kırmakta ve en önemli ileri gelenleri bu savaşlarda öldürülmekteydi. Medine huzur ve barış istemekteydi. Savaş ve kan dökülmesinden bıkmışlardı. Bu kabile savaşlarına bir son verilmeyecek olursa kabileler kan davası yüzünden bir arada yaşama iradesini kaybedecekler ve böylece ya yurtlarını terk edecekler veya kırılıp gideceklerdi. İşte Medine halkı Hz. Muhammed’in @ getirdiği tevhidi dünya görüşü / vizyonuyla örtüşen bir anlayışa zorunlu olarak gelmiş bir toplumdur. Şirk sisteminin öngördüğü kabile tipi toplum yapısının kendileri için ne kadar zararlı olduğunu onlar yaşayarak görmüşlerdir. Diğer taraftan da kabileler arasında kan davası oluşması nedeniyle kimse birbirini dinlememekte ve şehrin sorunlarını çözme hususunda içlerinden hiç kimsenin iktidara gelmesine sıcak bakmamaktaydılar. Hz. Muhammed’in @ Medine’ye dışarıdan geldiği ve O’nun iktidara gelmesi halinde hiçbir kabilenin diğerine üstünlüğü olmayacağı ve önerdiği dünya görüşü de barışı öncelediği için Medineliler sorunların çözümünde ve Medine’ye barışı / islamı getirmek amacıyla Hz.Muhammed’den @ faydalanmak istediler.” Cenab-ı Hak kıssa ile tıpkı Hz. Yusuf’a @ Mısır’da sağlam bir zemin hazırladığı bilgisini vermekle Hz. Muhammed @ için de gideceği yerde sağlam bir zemin hazırlayacağını müjdelemektedir. O’nun vizyonunu gerçekleştireceği bir ortama kavuşturacağını bildirmektedir. Yine kıssada ki Hz. Yusuf’un @ olgunlaşma, ilim ve hüküm öğrenme metaforunda olduğu gibi Hz. Muhammed’in @ de Medine’ye ilk geldiğinde bir süre etrafı tanıyacağı, tanıdıkça duruma hâkim olacağı, hakimiyeti pekiştikçe de gerekli düzenleme, kural ve ilkeleri yavaş yavaş hayata geçireceği bildirilir. Medine’deki süreç incelendiğinde de görülecektir ki önce Kuba’ya gelişi ve Medine Vesikası / Anayasanın hazırlanması sonra Medine’ye girme ve çevreyi tanıma ve sonraları gerekli yasal düzenlemelerin ihtiyaca göre arka arkaya gelmesi….. 21 –22- Ve onu satın alan Mısırlı adam, karısına: “Bunun yerini / makamını kerim / şerefli yap. Bize faydalı olabilir, ya da onu evlat ediniriz” dedi. İşte böylece Biz Yusuf’u o ülkeye yerleştirdik. Ona olayların tevilini / yorumunu da öğrettik. Zira Allah murat ettiği işi başarı ile sonlandırandır. Fakat insanların çoğu bunu kavrayamaz. Artık o (Yusuf), olgunluk çağına gelince, kendisine ilim ve hüküm verdik. Zira Biz, iyilik yapanları böyle ödüllendiririz. (Yusuf Suresi 21-22) 13.4. Züleyha’nın Hz.Yusuf’u @ Elde Etmeye çalışması ve Medineli Yahudi ve Münafıkların Hz.Muhammed’i @ Kendi Yanlarına Çekme Çabası Vizyon sahipleri nereye giderlerse gitsinler onları bekleyen kıskanç bir statüko orada da vardır. Ve bu statükocular ülkelerine gelen yenilikçi / vizyon sahiplerinin önemli mevkilere / iktidara / söz sahipliğine getirilmesi halinde onları başarısız kılmak için çaba sarf eder. Onlar kendilerini ülkenin sahibi olarak gördüklerinden dışarıdan ithal edilen vizyon sahibi kişileri kendilerine hizmet edecek köle olarak görürler. Fakat kendileri iktidarda oldukları süreçte ülkeyi yönetmekte gösterdikleri başarısızlık nedeniyle ülkeyi bunalıma sürüklediklerinden ülkenin durumunu düzeltmek için ithal edilen vizyon sahiplerini de küçümserler ve onların da ülkeyi bunalımdan çıkaramayacaklarını düşünürler. İthal edilen vizyon sahiplerini yönetime getiren ülkenin diğer ileri gelenlerinin / ak saçlılarının onlara itibar ettiklerini ve onlardan çok şey beklediklerini bilirler. Dolayısıyla bunlar yeteneklerini gösterecek olurlarsa statükonun yerlerini almaları çok süre almaz. Zira statüko sahiplerinde bu kapasite ve kabiliyet olmadığı gibi üretmek içinde çaba sarf etmezler. Bu nedenle yeni gelenleri kendilerine uydurmaya / bent etmeye çalışırlar. Vizyon sahipleri gittikleri yerlerde sağlam durup statükocuların ayartmalarına gelmez ise başarmamaları için hiçbir neden yoktur. Vizyon sahipleri sürgüne gittikleri yerde kendilerine kucak açan ev sahibinin (yönetimde söz sahibi olan diğer ileri gelenler, ak saçlılar ve halktan bir grup) iyi niyetine ve yapılan iyiliklere ihanet etmeden ve gösterilen iltifata marifetlerini göstererek cevap vermeli ve asla nankörlük yapmamalıdır. Cenab-ı Hak, bu dersi Hz. Muhammed @ ve müminlere Hz.Yusuf’un @ Züleyha’nın kendisini baştan çıkarması girişimi olayı içerisinde anlatır. Böylece gelecekte karşılarına şahıslar ve olayın niteliği farklı da olsa aynı tavır ve davranışları içeren benzer olaylarla karşılaşılacaklarını ve kıssalardaki metaforları iyi kullanarak ve bu metaforlardan gerekli dersleri alarak hareket edilmesini öğretir. Hatta anlatılan kıssadaki metaforlar incelendiğinde görülecektir ki Cenab-ı Hak aslında Hz. Muhammed’e @ gelecekte başına gelecekleri neredeyse birebir anlatmıştır. Şöyle ki; “Hz. Muhammed @ de Medine’ye hicret ettiği ilk zamanlarda çok itibar görecektir. Ancak ilerleyen zamanda bu sevgi seli yerini sıkıntılara bırakacaktır. Zira Züleyha ve Saray Kadınları rolünü oynayan Medine’nin ileri gelenlerinden olan Abdullah bin Ubey ve müttefikleri olan Medine Yahudi Kabileleri, Hz. Muhammed’in @ hicretine ve Medine’nin başına geçmesine, ondan yararlanmak amacıyla razı olmuştur. Fakat O’nu kendi saflarına çekemeyince O’nun karşısına geçmişler ve çok büyük sıkıntılar verdirmişlerdir. Hz.Yusuf @ kıssasında Züleyha Hz. Yusuf’u ayartıp kendisinden faydalanmak istemesi olayında olduğu gibi bu metafor ile Hz. Muhammed’in @ de hicret edeceği yerde ayartılmak isteneceği Cenab-ı Hak tarafından ihbar edilir. Gerçekten de Medine’ye hicret ettikten sonra Medine’nin statükosunu temsil eden Abdullah bin Ubey liderliğindeki münafıklar ve işbirlikçileri Yahudi Kabilelerinin Şeytan ileri gelenleri Züleyha ve Saray kadınları pozisyonundadır. Medine’deki kötü gidişatın asıl sorumlusu olan bu statüko Hz. Muhammed’i @ kendi yanlarına çekmeye çalışarak imtiyazlarını ve mevcut statükolarını korumaya uğraşırlar. Bozuk sistemlerinin daha iyi işlemesi için Hz. Muhammed’den @ yararlanmak isterler. Tıpkı Mısır statükosundaki saray kadınlarının sefih, azgın ve sömürücü yaşamlarının doruk noktası olan şehvetlerini tatmin için Hz.Yusuf’tan @ yararlanmak istemeleri gibi. Söz konusu kıssa da Hz.Yusuf @ olgun bir delikanlı oluncaya kadar Züleyha ile aralarında şehvet ilişkisi değil ana – oğul arasındaki gibi bir sevgi ilişkisi vardır. Fakat Hz.Yusuf’un @ gelişmesinden sonra Züleyha O’nunla şehvetini tatmin etmek ister. Metaforik olarak benzer durum Hz. Muhammed @ ile Medine’nin münafık ve Yahudi statükosu arasında yaşanacaktır. Medine’ye hicretin ilk zamanlarında Medine Anayasasının imzalandığı ilk aşamalarda ilişkiler gayet iyidir. Hatta Hz. Muhammed @ bağları çok sıkı yapmak ve ilişkileri daha da geliştirmek için kıbleyi bile Yahudilerin kıblesi olarak seçmiş ve mü’minler salat (namazlarında ve müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yaptıkları) toplantılarında Mescid-i Aksa yönüne dönmüşlerdir. Ancak onlar mevcut sömürgeci, zalim ve haksız piyasa işleyişine müdahale etmemesini ve bu konuda kendilerinin yanında yer almasını istemişlerken Hz. Muhammed @ onların bu isteklerine hayır demiştir. O, Cenab-ı Hakk’ın kendisine gönderdiği ilahi öğreti çerçevesinde onların arzularının tersine olarak piyasaları adalet, ölçü ve tartıda haksızlıkların giderilmesi ve imtiyazların kaldırılması ile ilgili düzenlemeler yapmaya girişmiştir. Böylece O kendisini Medine’ye davet eden Evs ve Hazreç halkına ihanet etmemiştir. Onların hukukunu korumuştur. Tıpkı Hz.Yusuf’un @ Züleyha’ya ilişkiye girmekten kaçarak Vezirin hukukunu koruduğu gibi. Züleyha Hz. Yusuf’u elde etmek için her şeyi yaptı. Fakat Cenab-ı Hakk’ın Hz.Yusuf’u @ uyarması nedeniyle O hataya düşmedi. Aslında O’nun da nefsi bu ilişkiyi çekiyordu. Ancak O’nun seçtiği yol temiz, pak, adil, doğruluk, dürüstlük üzerine olduğu için O’nun yanlışa meylettiği zamanlarda Cenab-ı Mevla O’na yanlışını göstermişti. Aynı durumun Hz. Muhammed @ ve müminler içinde gelecekte cereyan edeceğini Cenab-ı Hak bu kıssa ile bildiriyor. Yani ‘gelecekte sizleri birileri siyasi ayartmalarda bulunabilir ve sizleri yanına çekerek yaptıkları yanlışa ortak etmek isteyebilir. Bu nedenle oldukça dikkatli olmalısınız’ uyarısı yapılır. Ve nitekim tarih içerisinde de Rabbimizin ihbar ettiği olaylar meydana gelmiş ve bu ihbarı değerlendiren Hz. Muhammed @ hataya düşmemiştir. Medine’nin Statükocu elitlerinin Hz. Muhammed’i @ kendi yanlarına çekme girişimleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır. O siyasi olarak onların kulvarına asla katılmamıştır. Onların yanlışlarına asla ortak olmamıştır. O daima ilahi öğreti çerçevesinde doğruluğu, dürüstlüğü, adaleti ve hakkı ikame etmeye çalışmıştır. Çevresindeki müminler de kendisini takip etmişlerdir.” 23-24- Derken evinde bulunduğu hanım, arzusunu onunla tatmin etmek için onu baştan çıkarmak istedi. Ve (birgün) kapıları kilitledi ve “Haydi gel!” dedi. O([Yusuf): “Allah’a sığınırım! Doğrusu O benim Rabbimdir, O bana güzel bir mevkii bağışlamıştır. Emrine karşı gelmem. Şüphesiz zalimler asla iflah olmazlar / başarıya ulaşamazlar” dedi. Ve ant olsun o (hanım), onu arzuladı. Eğer o (Yusuf) Rabbinin burhanını görmemiş olsaydı, o da onu (kadını) arzulamıştı. İşte burhanımızı göstermemizin nedeni ondan fuhşu / taşkınlığı ve fenalığı / kötülüğü ondan uzaklaştırmak içindi. Çünkü o, Bizim arınmış kullarımızdandı. (Yusuf Suresi 23-24) Vizyon sahibi kimseleri bekleyen en önemli tehlike, statükocular tarafından kendi saflarına çekilme isteklerinin kendilerinden değil de vizyon sahiplerinden geldiği iftirasını atarak onların ihanet içerisinde olduklarını kanıtlamaya çalışmalarıdır. Yani ülkenin kötü gidişatına sebep olan statükocular bu kötü gidişatı değiştirmek için yetkilendirilen vizyon sahiplerinin aslında herhangi bir vizyonlarının / çözümlerinin olmadığı onların amaçlarının da iktidar nimetlerinden faydalanmak olduğunu ortaya koymaya çalışırlar. Onlar bu çabaları ile vizyon sahiplerinin aslında hain olduklarını kendilerine güvenilemeyeceğini göstermeye çalışarak kendi günahlarını örtmeye çalışırlar. Cenab-ı Hak, Züleyha’nın Hz.Yusuf’u @ kendine çekmek için uğraşması ve sonunda Hz.Yusuf’un @ gömleğini yırtması olayını anlatırken aslında Hz.Muhammed’in @ de başına gelecekte bu türden bir olayın siyasi olarak geleceğinin ihbarını yapar. Yani Hz. Muhammed’in de @ gelecekte kendi saflarına çekmeye çalışanların olacağı bildirilir. Şayet onların safına geçme hususunda direniş gösterecek olursa da ihanetle suçlanacağı ve cezalandırılması için çeşitli provakosyonlara muhatap olacağı da ihbar edilir. Tarihsel süreç içerisinde incelendiğinde görülecektir ki bu ihbarlar aynen gerçekleşmiştir. Şöyle ki; “Hz. Muhammed @ Medinelileri krizden kurtarmak, onlara barış ve huzuru getirmek için Medine’nin yönetimine getirilir. Medinelilerin O’ndan beklentileri huzuru, barışı getirmesi ve birliği / beraberliği sağlayarak kendi aralarındaki savaşlara son verdirmesidir. Onların beklentilerinin karşılanabilmesi için Hz. Muhammed’in @ sosyal alanda bir dizi düzenlemeler yapması gerekmektedir. Toplumda yardımlaşma ve dayanışmayı sağlaması için piyasalara adalet getirmesi, imtiyazları kaldırması, yeni pazar kurması, kadınları toplumda saygın bir konuma çıkartması, ibadetlerdeki ağır rükünları kaldırması gibi birtakım reformları yapması şarttı. Bu reformların gerektirdiği düzenlemeler yapılınca Medine’nin statükocu ileri gelenleri ve Yahudi kabile reisleri son derece rahatsız olmuşlardı. Halbuki onlar Hz. Muhammed’i @ yanlarına çekerek piyasadaki tezgahlarına beraber devam etmek niyetin de idiler. Yani Hz. Muhammed’i @ Medine halkına ihanet ettirmeye çalışmışlardı. Aslında Medine döneminin ilk zamanların da Hz. Muhammed @ Medine’de Yahudilerle ilişkilerini geliştirmeye çalışmış ve onlara yakın durmayı tercih etmiştir. Bu amaçla da kıbleyi Kâbe yerine Beyti Makdis (Mescidi Aksa) yönüne doğru seçmiştir. Bu seçim aynı zamanda Hz. Muhammed’in @ İslam / barış topluluğu içerisinde Yahudileri baş tacı etmesidir. Onları değil dışlamak tam tersi onlara değer vermiştir. Medine Anayasasında / Vesikasında Yahudi kabilelerle ilişkiler de düzenlenmiştir. Bu vesika / Anayasa ile hep bir arada yaşama iradesi gösterilmiştir. Fakat diğer taraftan Medinelilerin de kendisine güvendikleri ve kendisinden çok şey bekledikleri bir kişi olarak Hz. Muhammed’in @ Arapları adeta dışlayıp Yahudilere çok yakın durmasını, Medineli Arap kabilelerinin hoş karşılamayacakları çok aşikardır. Onlar bu tip bir hareket tarzını kendilerine ihanet olarak telakki edeceklerdi. Kıblenin Kudüs istikametinde seçilmesini dahi hazmedemeyen ve bu uygulamayı kabul etmeyerek namazlarında Kabe’ye doğru dönen müminler bile varken Hz. Muhammed’in @ Medineli Arapları bırakıp Yahudilerle sıkı fıkı olmasının ihanet olarak anlaşılmasından daha tabii bir şey de olamaz. Ayrıca Medineli Araplar için Yahudilerde kendileri için faydalı bir cevher, bir değer bulunsaydı Hz. Muhammed’i @ niye getirip baş tacı etsinlerdi. Tam aksine Yahudiler Evs ve Hazreci birbirine düşürmekte ve birbirlerine kırdırmaktaydılar. Hz. Muhammed @ ise bu durumun farkında olduğundan ve bu kıssa ile dersini daha önce aldığından asla ihanet tuzağına düşmedi ve Medineli Araplara ihanet içerisinde olmadı. Hz. Muhammed @ Yahudilerin baştan çıkarıcı tutum ve davranışları karşısında tereddüt etmeden hemen vaziyet aldı ve kıbleyi Kudüs’teki Betil Atik’ten Kabe’ye çevirmesini Cenab-ı Hakk’tan niyaz etti. Cenab-ı Hak da kıbleyi Beytil Atik’ten Kabe’ye çevirerek Hz. Muhammed’in @ ihanet içerisinde olmadığını gösterdiği gibi Yahudilerin oyunlarını da bozdu. (kıssada Hz.Yusuf’un Rabbinin burhanını görme metaforu) Kıblenin tahvili peygamberimizin asla bir ihanetin içerisinde yer almadığının kanıtını teşkil etti. Esasında kıble değişikliğine de Yahudilerin seçkinci hareketleri ve söylemleri yol açmıştır. Bu durum metaforik olarak tıpkı Hz.Yusuf’un @ gömleğinin ([1] ) arkadan yırtılması gibi idi.” 25-29- Ve ikisi de kapıya koştular. Kadın, onun gömleğini arkadan çekerek yırttı. Kapının yanında onun (kadının) kocasıyla karşılaştılar. O (kadın); “Senin ehline kötülük yapmak isteyen kimsenin cezası, zindana atılmaktan veya acı bir azaptan başka ne olabilir?” dedi. O (Yusuf): “Asıl arzusunu benimle tatmin için beni baştan çıkarmaya çalışan odur.” dedi. Ve onun (kadının) yakınlarından bir görgü tanığı şahitlik etti: “Eğer onun (Yusuf’un) gömleği önden yırtılmış ise o (kadın) doğru söylemiştir, öteki (Yusuf) yalancılardandır.” “Yok eğer, onun (Yusuf’un) gömleği arkadan yırtılmış ise o zaman o (kadın) yalan söylemiştir, beriki (Yusuf) doğrulardandır.” Bunun üzerine o (Kadının kocası), onun (Yusuf’un) gömleğinin arkadan yırtılmış olduğunu görünce, “Muhakkak ki bu, sizin tuzağınızdır. Gerçekten de sizin tuzağınız pek yamandır.” “Yusuf! Sen bu olayı yaşamadın say! Ve Ey Kadın! Sen de günahın için istiğfar et / özür dile! Çünkü (şu hal) senin suçunun sabit olduğunu gösteriyor” dedi. (Yusuf Suresi 25-29) Aslında Hz. Muhammed’i @ Medine’ye hicret ettiğinde yanına çekmeye çalışanlar sadece Yahudiler değildi. Medine’deki Evs ve Hazreçin bütün aşiretleri O’nu yanına çekmeye çalıştılar. Onlar kabile asabiyesi ile biliyorlardı ki Hz. Muhammed’i @ yanlarına çekerlerse yönetimde önemli bir etkinliğe kavuşacaklardı. Fakat Hz. Muhammed @ hiçbir kabileye böyle bir fırsatı vermedi ve yönetim merkezinin (Mescid-i Nebevi’nin) seçimini devesi Kusvaya yaptırdı. Medine’ye hicretten sonra Hz. Muhammed’in @ ilk ilgilendiği dolayısıyla ilişkiye geçtiği kesim elbetteki ticaretle uğraşan kesimdi. O önce çarşı pazarı yani ticari hayatı düzene sokma girişiminde bulundu. Bu noktada Yahudi kabilelerden Beni Kaynukalılar ve Medine’nin ticaretle uğraşan Arap kabilelerinin ileri gelenleri Hz. Muhammed @ ile muhatap oldular. O’nun ticari hayata yeni getirmek istediği düzenlemelerin pazardaki imtiyazlı tekelciliklerine son vereceğini bildiklerinden O’nu yanına çekmeye çalışmışlardı. Yukarıda anlatıldığı üzere tıpkı Züleyha’nın Hz.Yusuf’u yanına çekmeye çalışması gibi Beni Kaynukalılar başta olmak üzere Abdullah bin Übey bin Selül öndeliğindeki Medine’nin elitliri de Hz. Muhammed’i @ kendi saflarına katmaya çalıştılar ancak Cenab-ı Hakk’ın uyarması ile O bu oyuna gelmedi. Kabe’nin sembolize ettiği doğruluk, dürüstlük, saflık, temizlik ve hakkaniyet politikasına doğru yönelindi. Beni Kaynukalıların Hz. Muhammed’i @ ayartıp baştan çıkarmak için yaptığı başarısız girişim diğer Yahudi kabilelerin ayıplamasına yol açtı. Zira bir Arap hem de ümmi olan ilmi, tecrübesi, müktesabatı, birikimi ve arşivi olmayan bir Arap geliyor ve onların entrikalarını başlarına geçiriyordu. Şimdiye kadar bu görülmüş bir şey değildi. Yahudilerin müktesabatı çok gelişkindi ve onlar her zaman Arapları oyuna getirebilmiş ve istedikleri şekilde parmaklarında oynatmışlardı. Bu nedenle kendilerini çok üstün gören diğer Yahudi kabileleri, kendileri gibi üstün olan bir Yahudi kabilesinin aşağı gördükleri (kıssada Hz. Yusuf’un köle / hizmetçi olması metaforu) Hz. Muhammed’e @ âşık olmasını ayıpladılar. O’nu kendi yanlarına çekmeye çalışmalarıyla alay ettiler. O’ndan murad almaya çalışmalarını / O’nu kendilerine uydurmaya çalışmalarını kınadılar. O’nun kendileri gibi bir müktesebatının olmadığını, ümmi olduğunu, arkasından gidilecek bir kimse olamayacağını düşünerek Hz.Muhammed’i@ kendilerine çekmeye çalışmalarını diğer Yahudi kabileler ayıp karşılamışlardı. (Şehrin diğer kadınlarının Züleyhayı ayıplama metaforu) 30- (Fakat bu olay yayılınca) Şehirdeki kadınlar (birbirlerine) “Vezirin karısı, genç hizmetçisini elde etmeye çalışmış. Besbelli ki aşk / tutku / sevgi onun yüreğini yakmış. Biz, onun işi iyice azıttığını / apaçık bir sapıklık içinde olduğunu görüyoruz” dediler. (Yusuf Suresi 30) Cenab-ı Hak, elçisine gelecekte başına örülecek tuzakları anlatmaya aynı kıssa üzerinden devam eder. Hicret ettiği yerdeki toplulukların birbirleri ile olan ilişkilerini dikkate alması gerektiğini, düşmanlarının bile kendi aralarında rekabetleri olacağını vurgular. Nasıl ki Hz. Yusuf kıssasında Mısırlı ileri gelenlerin kadınları (sosyete) arasında bir çekememezlik, haset ve rekabet vardıysa aynı rekabet ve çekememezliğin Medineli Yahudi kabilelerinin ileri gelenleri arasında da bulunacağı ihbarı yapılır. Züleyha’nın kölesini yanına çekmeye çalışmasını kınayan Mısır sosyetesini Hz. Yusuf’la karşı karşıya getirmesi sahnesinin de gelecekte Beni Kaynuka’nın Medine’den sürülmesinden sonra Beni Nadir ve Beni Kurayza Yahudi kabilelerinin Hz. Muhammed @ ile karşı karşıya kalacakları şeklinde tecelli edeceği bildirilir. Tıpkı Züleyha’nın kadınların ellerine bıçak tutuşturması gibi Beni Kaynuka kabilesi de Bedir Zaferinden sonra yaşadıkları sürgün öncesinde Medine’deki diğer Yahudi kabileleri kışkırtıp onlara gaz verip Medine’yi öyle terketmişti. (Kıssada Züleyha’nın kadınların ellerine bıçak verme metaforu) Nasıl ki Mısırlı sosyete kadınların köle / hizmetçi olarak bildikleri ve küçümsedikleri Hz.Yusuf’u görünce O’nu gözlerinde çok büyüterek adeta bir melek gibi gördüler ise Hz. Muhammed @ ile karşı karşıya kalan Beni Nadir ve Beni Kurayza kabileleri de küçümsedikleri (beşer / köle görme metaforu) Hz. Muhammed’i @ Medine’nin meliki / başkanı olarak gördüler / görmeye devam ettiler. (Kadınların Yusuf’u melek gibi görme metaforu) fakat onlarda Beni Kaynuka’nın ( Vezirin Karısının hanımların ellerine verdiği bıçak ile hanımların kendi ellerini kesmesi misali) akıttığı zehir ile onlar da peygamberimize ihanet edip Medine’den elleri kesildi. (Sürüldüler ya da idam edildiler.) Gelecekte yaşanacak bu durum Cenab-ı Hak tarafından Hz. Muhammed’e @ kıssa çerçevesinde Mısırlı sosyete kadınların ellerini kesmeleri metaforunda anlatılır. 31- Sonra o (Vezirin karısı), onların (gizliden gizliye) dedikodu yaydıklarını işitince, onları davet ederek kendileri için dayalı döşeli bir ziyafet sofrası hazırladı. Ve onlardan her birine bir bıçak verdi. Ve (Yusuf’a) “Çık karşılarına!” dedi. Onlar (Hanımlar) onu (Yusuf’u) görünce büyüklüğünü anladılar ve şaşkınlıkla kendi ellerini kestiler. Ve “Hâşâ! / Olamaz! Allah için, bu bir beşer / kul / köle olamaz! olsa olsa bu çok şerefli bir melektir / meliktir / prenstir!” dediler. (Yusuf Suresi 31) 13.5. Hz.Yusuf’un @ Zindana Gönderilmesi ve Medine’nin Hz.Muhammed’e @ Zindan Edilmesi Cenab-ı Hak, elçisini ve müminleri boykot yıllarında eğitmek amacıyla gönderdiği Yusuf Suresinde anlatılan kıssa ile aslında Hz. Muhammed’in @ ileride başına gelecekleri anlattığı yukarıda belirtilmişti. Kıssanın gelinen aşamasında Hz.Yusuf’un @ Züleyha’nın ayartmalarına gelmemesi nedeniyle Züleyha’nın gücünü / yetkisini / otorite ve imkanlarını kullanarak Hz.Yusuf’u @ zindana / hapse gönderdiği ve sürüm sürüm süründürdüğü anlatılarak Hz. Muhammed’e @ şu ihbarlarda bulunulur; “Hicret için gideceğin yerde seni kendi yanına çekmeye çalışacak kişi ve toplulukların ayartma ve oyunlarına gelmediğin takdirde tıpkı Hz.Yusuf’u @ zindana attıkları gibi onlar sana da bulunduğun şehri zindan yapacaklardır. Sen başına gelecek olan bu olaylara sabredeceksin ve Hz.Yusuf’un @ yaptığı gibi yapacak ve onların ayartmalarına gelmektense çile çekmeyi yeğleyeceksin. Başarılı olman için sana kolay gibi görünen ancak helake sürükleyen yolu değil zor da olsa, acı ve çileli de olsa doğru, dürüst ve namuslu yolu tercih edeceksin. Bu çileli yolda Rabbinin seni koruması için O’na sığınacaksın. Yoksa onlar sen ne yaparsan yap, deliller ne kadar senin lehine olursa olsun yine de onların arzularına uymadığın takdirde senin yanında yer almayacaklarını bilmelisin” Bu uyarı ve ihbarlardan sonra tarih ihbar edildiği gibi aynen gerçekleşmiş ve Hz. Muhammed’i @ kendilerine benzetemeyen / bend edemeyen Medine Yahudileri, Hz. Muhammed’in @ hedeflediği islam / barış topluluğu ve medeniyeti rüyasının gerçekleşmemesi için O’na Medine’deki hayatı zindan edecek girişimlerde bulunmuşlardır. (Hz.Yusuf’u @ hapse gönderme metaforu) anlaşmada yer almasına rağmen Uhud savaşında onu yalnız bırakmaları, savaştan sonra yaptıkları tezviratlar ve kışkırtmalar, hem Medine’deki hem de Arap yarımadasındaki diğer Yahudi kabilelerini kışkırtmaları, Mekke yönetimi ve Arap kabilelerini kışkırtarak Hendek savaşına müttefik bir ordu yaratmaları vb. hareketler Hz. Muhammed’e @ Medine’yi zindan etme girişiminden başka bir şey değildir. Her ne kadar savaşlar Araplar arasında cereyan etse de geri planda ki ayartıcı ve kışkırtıcılıkta Yahudi kabilelerin elebaşıları baş rolü oynarlar. Tıpkı kıssadaki yöneticilerin erkekler olmasına rağmen geri planda kışkırtma ve arka planda ipleri ellerinde bulunduran sosyete ve saray kadınları gibi. 32- 35- O (Vezirin karısı): “İşte bu, beni hakkında kınadığınız kişidir. And olsun ki, ben onu elde etmeye çalıştım, ama o bundan şiddete sakındı. Yine ant olsun ki, kendisine emrettiğimi yapmazsa, muhakkak zindana atılacak ve sürüm sürüm sürünecektir” dedi. O (Yusuf): “Rabbim! Zindan bana, bunların beni davet ettikleri şeyden daha sevimlidir. Bununla birlikte eğer Sen, bunların tuzaklarına karşı beni korumazsan, ben onlara meylederim ve kendini bilmezlerden olurum.” dedi. Bunun üzerine Rabbi, ona (onun duasına) icabet etti de onların tuzaklarına karşı onu korudu. Şüphesiz O, evet O, hakkiyle işitenin, hakkiyle bilenin ta kendisidir. Fakat sonunda, bu kadar belge ve delili görmelerine rağmen belli bir süre için onu zindana atmanın daha uygun olacağını düşündüler. (Yusuf Suresi 32-35) [1] ) Not: “gömlek=görüş, taraf” metaforunu ifade eder. (A.A) 13.6. Hz.Yusuf’un @ Zindan Arkadaşları ve Medine İslam Cumhuriyeti’nin Müttefikleri ve Karşıtları Cenab-ı Hak, Hz.Yusuf’un @ zindan hayatını anlattığı bölüm ile Hz. Muhammed’e @ ve müminlere şu dersleri verirken ileride başlarına gelecek olayların ihbarını da yapar; “Sizler Hz.Yusuf’un @ rüyasındaki gibi bir vizyona sahipsiniz ve sizin gibi gelecek vizyonuna sahip olanlar vizyonlarındaki hedeflerine ulaşmak için bütün gayretleri ile çalışmalı ve her türlü kötü şartları olumlu hale getirmenin yollarını aramalıdır. Bu uğurda sabır, sebat gösterecek ve bıkmadan usanmadan vizyonunuzu / tevhidi dünya görüşünüzü hicret ettiğiniz yerin çevresindeki diğer kabilelere de anlatacak ve onları tevhid olmaya (tevhidi dünya görüşü çerçevesinde müttefik olmaya) çağıracaksınız. Onları sadece Allah’a saygılı olmaya, sadece O’na kul olmaya davet edeceksiniz. Onların kurtuluşunun Allah’tan başka kutsal sayılan otoritelerin terk edilmesinde olduğunu bildireceksiniz. Allah’tan başka kendini kutsal sayan otoritelerin insanlara asla bir fayda sağlamadığını ilan edeceksiniz. Tevhidi Dünya Görüşü Vizyonunuzu anlattığınız kabilelerden size katılan olacağı gibi katılmayan da olacaktır. Yapacağınız çağrıya olumlu cevap vererek tevhid olanların / müttefik olanların kurtulacağı müjdesini verecek, ayrı kalıp statükodan yana tavır koyanların, şirk sistemli toplum yapısına devam etmek isteyenlerin ise mutlaka kaybedeceklerini bildireceksiniz. İleride muhakkak surette bunlara şahit olacaksınız. Alemlerin Rabbine teslim olup sizinle müttefik olanlar kazanacak ve çok bereketlere kavuşacak. Sizin karşınızda yer alanlar ise kaybedeceklerdir.” Daha Mekke’de iken bu uyarı ve ihbarları dikkate alan Hz. Muhammed @ Medine’ye hicret ettiğinde Medine Yahudilerince Medine’nin kendisine zindan edilmesine karşın hiç yılmamış, mücadele etmiş, boş durmamış ve en olumsuz koşulları dahi kendi lehine çevirmenin yollarını aramıştır. Hz.Yusuf’un @ zindanda çevresindeki insanların sorunlarını, görüşlerini, rüyalarını, vizyonlarını dinledikten sonra önce kendi vizyonunu / dinini / görüşünü anlattığı ve daha sonra da onların sorunlarını, vizyonlarını, görüşlerini ve rüyalarını kendi vizyonu çerçevesinde değerlendirdiği gibi Hz. Muhammed @ de kendi vizyonunu / görüşünü Medine çevresindeki bütün kabilelere ulaştırmaya çalışmış, sürekli çevre kabilelerin üzerine seriyyeler düzenlemiş ve onları tevhidi dünya görüşüne davet etmiştir. Onlara şirk sisteminin öngördüğü atomize toplum yapısından (kabileci toplum yapısından) vazgeçilmesi gerektiğini, bütün kabilelerin oluşturacağı tek millet esasına dayalı toplumsal yapıya geçilmesi gerektiğini ve bu görüş çerçevesinde kurulmuş Medine İslam Topluluğuna katılmaya davet etmiştir. Bundan başka kurtuluşlarının da olmadığını ve sorunlarının tek reçetesinin bu olduğunu bildirmiştir. Alemlerin Rabbi Allah inancı ekseninde toplumsal birlik ve beraberlik oluşturmanın insanların hayrına olduğunu sürekli vurgulamıştır. Hz.Yusuf zindan arkadaşlarına Allah’tan başka otoriteleri kutsal saymanın insan onuruna ve haysiyetine yakışmadığını, dahası onların insanlara hiçbir fayda sağlamadığını, onların insanların yararına hiçbir çaba ve gayretlerinin olmadığını anlatmıştır. Aynı şekilde Hz. Muhammed’de @ Medine çevresindeki bütün kabilelere şirk sistemini terk etmeleri gerektiğini, bu sistemin kendilerine çok büyük zararlar vermekte olduğunu, onları geri ve ilkel bıraktığını, kendisinin Mekke’yi terk etme nedeninin müşriklerden ve bu şirk sisteminden uzaklaşmak ve tevhid sistemine gitmek olduğunu anlatmıştır. Hz. Muhammed’in @ küçük ordular / seriyyeler eşliğinde yaptığı bu çağrılara muhatap olan kabilelerden çağrıya olumlu cevap vererek Hz. Muhammed @ ile ittifak yapan kabileler tarihsel süreç içerisinde “kurtulanlar” grubunda yer almışlardır. Bu kurtulan kabileler, anlatılan kıssada Hz.Yusuf’un zindan arkadaşlarından kurtulan kişiyle sembolize edilir. Nasıl ki iki zindan arkadaşından birisi zindandan kurtularak şarap sıkacak ve efendisine şarap sunacak ise Hz. Muhammed’in @ çağrısına ‘evet’ diyerek Medine İslam Topluluğu ile ittifak yapanlar kurtulacaklar ve bol bol bereketlere kavuşacaklardır. Onlar Rabblerine saygı ile bağlanacak olanlardır. Tıpkı kıssada anlatılan kişinin Rabbine / efendisine şarap sunması gibi. ([1] ) Tarihsel süreçler incelendiğinde görülecektir ki, kıssa ile yapılan ihbar aynen gerçekleşmiştir. Şöyle ki; Hz. Muhammed’in @ seriyyeler yoluyla kabilelere yaptığı çağrı sonucunda çağrıya olumlu cevap veren kabileler “Rabbe bağlı olsalar da” / “müttefiklik yapsalar da” bu müttefiklik Hz. Muhammed’in @ yanında yer almak şeklinde tecelli edememiştir. Tıpkı kıssadaki kurtulan zindan arkadaşının Rabbinin yanında Hz.Yusuf’u anmaması gibi ki tembihlenmesine rağmen şeytanın unutturduğunu ifade ettiği gibi Medine çevresindeki kabilelerden Hz. Muhammed’in @ tevhidi dünya görüşüne katılsalar da korkuları nedeniyle O’nun yanında fiilen yer almamışlardır. Çünkü siyasi güç dengesinin hangi tarafa kayacağını yani Mekke şirk sisteminden yana mı yoksa Medine İslam Cumhuriyetinden yana mı kayacağını kestiremediklerinden beklemeyi tercih etmişlerdir. Ne zaman ki Hudeybiye anlaşmasını takiben Hayber fethedilmiş ve daha sonra da Mekke fethedilmiş ondan sonra bu gruptaki kabileler fevc fevc hidayete erip İslam / barış topluluğuna girmişlerdir. Böylece Hz.Yusuf’un zindan hayatının uzun sürmesi gibi Hz. Muhammed’in @ Medine zindanı da çevre kabilelerin tevhidi dünya görüşüne inanmalarına rağmen Hz. Muhammed’e @ fiili destek vermemeleri nedeniyle uzun sürmüştür. Hz.Yusuf ‘un zindanda iken tevhide davet ettiği diğer zindan arkadaşı ise “kurtulanlardan değil idam edilenlerden / kaybedenlerden” idi. Cenab-ı Hak bu metaforla Hz. Muhammed’in @ Medine’de kuracağı İslam topluluğuna katılmayan, O’na destek vermeyen, O’nun vizyonuna / görüşüne katılmayan ve şirk sisteminde kalmak isteyen kabilelerin “kaybedenler / yok olanlar / idam edilenler” grubunda yer alacaklarını bildirir. Bunların gelecekte akıbetlerinin sahip oldukları her türlü nimeti kaybedecekleri, kendi kendilerini yok oluşa / idama sürükleyecekleri ve sonrasında da İslam topluluğuna katılan / tevhid olan kabilelerce başlarının yeneceği gerçeği de asılıp idam edildikten sonra kuşların başını didikleyeceği metaforu ile anlatılır. Burada kuşların özellikle zikredilmesinin bu güçlü kabile ve / veya toplulukların bayraklarında yer alan kartal, şahin vb. yırtıcı kuşlarla ifade edilen amblemler olmasına dikkat edilmelidir. Bu anlatımla Cenab-ı Mevla, Hz. Muhammed’in @ çağırdığı İslam / barış topluluğuna- Tevhide katılmayan kabilelerin sonunda yok olup gideceklerini ve başlarının üstünde taşıdıkları, üzerine titredikleri tüm maddi değerlerini de diğer kabile ve toplulukların / devletlerin aralarında paylaşacaklarını bildirmiş ve onları tevhide davet etmiş olmaktadır. 36- 42- Zindana onunla birlikte iki delikanlı daha girdi. (Birgün) Onlardan birisi: “Şüphesiz ben kendimi şaraplık üzüm sıkarken gördüm” dedi. Diğeri de: “Gerçekten ben de başımın üzerinde kuşların yediği bir ekmek taşıdığımı gördüm. Bize bunun tevilini / yorumunu haber ver. Şüphesiz biz seni muhsinlerden (iyilik, güzellik üretenlerden) görüyoruz” dedi. O (Yusuf): “Size yiyecek olarak verilecek öğününüz / rüyanızda işaret edilen olaylar başınıza gelmeden onun tevilini / yorumunu size bildireceğim. Zira bunlar, Rabbimin bana öğrettiği şeylerdendir. (Ama önce şunu bilmeniz şart): Gerçekten ben Allah’a inanmayan ve ahireti de inkar eden bir kavmin / toplumun dünya görüşünü / dinini / milletini terk ettim ve atalarım İbrahim, İshak ve Yakup’un dinine / milletine / dünya görüşüne uydum. Bizim, Allah’a hiçbir şeyi ortak tutmamız bize yakışmaz! İşte bu, Allah’ın bize ve insanlara bir lütfudur. Velâkin insanların çoğu şükretmiyorlar / bunu değerlendirmiyor. Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı birçok rabler mi daha hayırlı, yoksa her şeye hâkim ve kahhar olan bir tek Allah mı? Sizin, O’nu bırakıp da taptıklarınız, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Allah bunlar hakkında hiçbir delil indirmiş değildir. Hüküm ancak Allah’a aittir: O, kendisinden başkasına tapmamanızı emretmiştir. İşte bu sizi ayakta tutacak dünya görüşüdür / dindir. Fakat insanların çoğu bunu bilmiyorlar. Ey zindan arkadaşlarım! İkinizden biri (zindandan kurtulup) Rabbine / efendisine şarap sunacak! Diğerine gelince, asılacak da başından kuşlar yiyecek! Hakkında açıklama istediğiniz iş böyle hükmedilecektir.” dedi. Ve o (Yusuf) o iki kişiden, kurtulacağına inandığı kişiye, “Rabbinin / efendinin katında beni an!” dedi. Sonra şeytan ona hatırlatmayı unutturdu. ([2] ) Böylece o (Yusuf), nice yıllar zindanda kaldı. (Yusuf Suresi 36-42) 13.7. Kralın Rüyası ve Hayber Melikinin Öngörüsü Hz.Yusuf’un @ Mısırda köle de olsa Vezirin evindeki konumu gayet iyi iken Züleyha’nın ayartmalarına gelmemekte direnmesi nedeniyle aralarının bozulup Hz.Yusuf’un @ zindana gönderilmesi ile Hz. Muhammed @ ve müminlerin Medine’deki ilk zamanlarda çevreden gelebilecek tehditlere ve saldırılara karşı güvenlikte olmaları birbirine çok benzemektedir. Ne zaman ki Kaynuka Yahudileri sürgün edildi, işte o zamandan itibaren Medine, kuzeydeki Hayber’den ve diğer yönlerdeki Arap kabilelerden gelecek saldırı ve tehditlere açık hale geldi ve bir nevi kuşatıldı. Hz. Muhammed @ bu çevrelemeyi yarmak, Medine’nin güvenliğini temin etmek için ve aynı zamanda İslam / barış / tevhid topluluğunun sınırlarını genişletmek için sürekli çevre kabileler üzerine ordu gönderiyorken, sürgündeki Yahudiler ve Medine içindeki inkârcı Yahudiler (Huyey Bin Ahtab gibi) boş durmuyor sürekli Medine İslam Cumhuriyetinin yıkılması için çeşit çeşit entrikalar çeviriyordu. Bu entrikalardan en başarılıları şüphesiz ki Uhud savaşı ve Hendek savaşı için yaptıkları kışkırtmalar sayılabilir. Hz. Muhammed’e @ ve müminlere Medine’yi zindan etmenin bu entrikaları çevirmenin karargâhı / merkezi Hayber’di. Çünkü Hayber, Medine`den sürgün edilen Yahudilerin çoğunun yerleştiği ve bir nevi harekât merkezi haline getirdikleri bir şehirdi. Hayber sarp kayalar üzerine kurulmuş, çok korunaklı kalelerden oluşan bir şehirdi. Çeşitli yerlere dağılmış sekiz kaleden oluşan şehir, en az 10.000 kişilik silahlı bir askeri gücü barındıran güçlü bir merkezdi. Beni Kaynuka Yahudilerinin Medine’den çıkarılmasını müteakiben Beni Nadir Yahudileri ve en son Beni Kurayza Yahudileri Medine’den çıkarılmıştır. Yahudilerle dost ve müttefik olarak başlayan Medine hayatı hicretten sonra ki yedi yıllık bir süreçte güney taraftaki Mekke tehlikesine kuzey taraftan bir de Yahudi saldırı tehlikesi eklenmişti. Hayber Yahudileri Mekkeli müşriklerle bir savunma iş birliği anlaşması da yapmışlardı. Ya da daha önce var olan bu iş birliği anlaşması Medine’deki dost ve müttefik Yahudi kabileler nedeniyle işlerliği bulunmamaktaydı. Bu anlaşmaya göre; Hz. Muhammed @ ordusuyla şayet Mekke üzerine yürürse Hayberliler Medine`ye baskın yapacaklar, eğer Hayber üzerine yürüyecek olursa bu kerre de Kureyş müşrikleri Medine`ye baskında bulunacak ve böylece birbirlerini koruyacaklardı. Hz.Muhammed @ ise bu planı Hudeybiye Anlaşmasıyla boşa çıkardı. Mekkeli müşriklerle Hudeybiye sulh anlaşmasının imzanmasıyla, Hayber’e yapılacak saldırı durumunda Medine’yi Kureyş’ten gelebilecek saldırılara karşı emniyete aldı. Medine’nin Kuzey tarafını - ki Hayber Yahudilerinin bulunduğu taraftı – emniyete almak için de Hayberi fethederek bu yahudilerden gelecek tehlikeyi bertaraf etmesi zorunluluk arz ediyordu. Bundan dolayı Hudeybiye Anlaşmasından sonra Hz. Muhammed @, Medine’nin kuşatılmışlığını kırmak için Hayber’e yöneldi ve 1600 kişilik bir kuvvetle şehri kuşattı. Çok şiddetli çarpışmalar oldu. Fakat kimsenin saldırmaya cesaret bile edemediği Hayber’i fethetme konusundaki Cenab-ı Hakk’ın Hz. Muhammed’e @ bahşettiği kararlılık sayesinde Hayber düşme noktasına geldi. Cenab-ı Hak, Hz.Yusuf @ kıssası üzerinden anlattığı ve geleceğin ihbarını yaptığı Hz. Muhammed’in @ hayatında Medine’de uzun süre sıkıntılı bir hapis / çevrelenmiş hayat süreceğini böylece anlattıktan sonra aynı kıssa ile kurtuluş yakınlaştığı sırada yaşanacak olayları ise şöyle anlatır; “Mısır kralının bir rüyası / görüşü / vizyonu vardır ve bu rüyasına / vizyonuna göre yedi besili, güçlü, kuvvetli ve semiz ineği, yedi zayıf, çelimsiz, güçsüz ve kuvvetsiz inek yemektedir. Yani Mısır kralının vizyonuna / görüşüne göre zayıflar giderek güçlüleri yenip yok etmektedirler. Bu duruma bir çare bulunması için Kral kendi yönetici ileri gelenlerinden görüş talep etmekte ve onlarla konuyu müşavere etmektedir. Kralın yönetici çevresi / bakanları ise gelinen noktada toplumsal sorunun çok karmaşık olduğunu ve bu karmaşık olayı çözme konusunda O’na yardımcı olamayacaklarını bildirirler. Bu konuda kendisine yardımcı olabileceğini bildiren sadece Hz. Yusuf’un @ hapiste iken tebliğ ettiği ve tebliği sonucu kurtulan şahıstır. O’da yardımcı olmak için bu hususta Hz. Yusuf’a @ başvurmak için yetki ve izin ister.” Aslında anlatılan bu durum Hz. Muhammed’in @ Hayber seferinde bütün kaleler düşüp son kale kaldığında Hayber Yönetiminin bir durum değerlendirmesi yaptığı sahneye bir metafordur. Anılan sahne de Hayber Melikinin görüşü / vizyonu savaşın kaybedileceğinin belli olduğu ve zayıf, cılız, güçsüz gördükleri Hz.Muhammed @ ve müminlerin savaşın sonunda kendileri gibi güçlü, kuvvetli bir topluluğu yeneceği ve kendilerini Hayber’den sürüp çıkaracağı ya da kılıçtan geçireceği noktasında idi. Yani zayıf gördükleri topluluk kendileri gibi güçlü bir topluluğu yiyip bitirecekti. (Yedi zayıf ineğin yedi besili ineği yemesi metaforu.) Yine Hayber’in Reisi / Meliki Hayber’den sürülmek ya da kılıçtan geçirilmek yerine Hz. Muhammed @ ile Hayber’in yetiştirdiği ürünleri her yıl yarı yarıya paylaşmayı (yedi yeşil başak ve yedi kuru başak) esas alan bir barış anlaşması yapmayı teklif etme görüşünde idi. Bu görüşünü Hayberin ileri gelenleri ile müşavere ettiğinde onlar riske girmek istemezler ve bu görüş hakkında olumlu ya da olumsuz herhangi bir görüşe yanaşmazlar. Hatta birazda tuhaf karşılarlar. (Onların “biz böyle tuhaf rüyaların yorumundan anlamayız” ifadelerinin anlamı) Onlar açısından çok zor bir durumdur. Zira onların arasında Medine’den gelen yahudi kabilelerin ileri gelenleri de vardır ve şimdiye kadar onların ayartma ve aldatmalarına göre hareket etmişlerdir. Medine’den gelen Yahudiler, şimdiye kadar yapılanlarda ve işin bu noktaya gelmesinde kendi kusurlarının olduğunun açığa çıkmasını istemedikleri için direnişe devam etme yanlısı idiler. Diğer taraftan bu toplantıda İslam / barış topluluğuna teslim olmaktan yana olan ve bu hususta peygamberimizin teslimiyet davetini savaşın başlangıcında almakla birlikte siyasi gelişmelerin seyrine bakarak hareket etmeyi yeğlemiş olanlar da vardı. (Rabbinin katında peygamberimizi anması tavsiyesini şeytanın unutturduğu zindan arkadaşına metafor) Onlar “Şemmah” adlı bir elçilerini kıssadaki Melikin teklifi metaforunda kendi teslimiyet tekliflerini Hz. Muhammed’e @ götürülmesinin daha iyi olacağını ileri sürerler. Onların bu fikri kabul edilerek temsilcileri Şemmah Hayber Yönetiminin temsilcisi olarak Hz. Muhammed @ ile görüşmeye gider. 43-45- Derken melik / hükümdar dedi ki: “Şüphesiz ben yedi zayıf ineğin yedi semiz ineği yediğini ve yedi yeşil başakla yedi kuru başak görüyorum. Ey ileri gelenler! Siz görüntülerin / vizyonların / rüyaların doğru yorumunu/ tevilini ([3] ) biliyorsanız benim vizyonumu / rüyamı da yorumlayın bakalım.” Onlar (ileri gelenler) dediler ki: “Tuhaf, karmakarışık görüntülerdir / vizyonlardır / rüyalardır. Biz böyle karmakarışık görüntülerin / vizyonların / rüyaların altında yatan gerçek anlamı/ tevilini bilmekten aciziz.” İşte o an, iki zindan arkadaşından kurtulmuş olan kişi aradan geçen bunca vakitten sonra geçmişi hatırlayarak dedi ki: “Ben onun tevilini öğrenip size bildirebilirim, (fakat önce) hemen beni (zindana) gönderin.” (Yusuf Suresi 43-45) Elçi, Hayber Melikinin barış için öngörüsünü / vizyonunu / teklifini Hayber Yönetiminin teklifi olarak Hz. Muhammed’e @ iletti ve görüşünü sordu. Hz.Muhammed @ ise Hayber Melikinin teklifini ilave şartlar getirerek kabul etti. Hz. Muhammed’in @ ilave şartları ise; Hayber’in ürettiği tarım ürünlerinden kendi ihtiyaçları ayrıldıktan sonra kalan kısmı Medine İslam Cumhuriyetine tahsis edilecek ve bu tahsis edilen kısmın depolanması mükellefiyeti de Hayberlilere ait olacak. Bu şart Hz.Yusuf’un @ yaptığı tevildeki “ekip hasat edilen mahsülün ihtiyaç fazlasının depolanması” metaforundan esinlenilmiştir. Diğer ilave şart ise bu sözleşmenin ondört yıllığına yapılması ve ihtiyaç hasıl olduğunda Medine İslam Cumhuriyeti adına depolanan mahsülden İslam devlet yöneticilerinden gelecek talep doğrultusunda tasarruf edilmesidir. Ondört yıl sonra artık sıkıntılar aşılacak ve İslam Cumhuriyeti her tarafta tevhidi sağlayınca bu uygulamaya gerek kalmayacak ve vahiy yağmuru her tarafa yağacak ve her yerde huzur, sükûn ve bereket olacaktır. Bu şart Hz.Yusuf’un yaptığı tevildeki “yedi yıl bolluk ve yedi yıl kıtlıktan sonra yağmurların yağması” metaforundan esinlenmiştir. 46-49- (Hapishaneye gelerek) “Yusuf! Ey doğru sözlü dost! Bize, insanlara iletmem ve onların da öğrenmesi için ‘Yedi semiz ineği, yedi cılız inek yiyor ve yedi yeşil başakla diğer yedi kuru başak’ hakkındaki görüşünü söyle.” O (Yusuf) dedi ki: “Önceden beri yapa geldiğiniz gibi yedi sene ekin ekeceksiniz. Fakat biçtiklerinizden yiyeceğiniz bir miktar dışında kalanı, başağından ayırmaksızın muhafaza edeceksiniz. Daha sonra onun arkasından yedi yıllık kıtlık dönemi gelecek ve sizin bu zor zamanlar için önceki biriktirdiğiniz her şeyi, saklayacağınız az bir miktar dışında silip süpürecek. Daha sonra da onun arkasından bir sene gelecek ki, insanlar onda yağmura kavuşacak ve onda sıkıp sağacaklar.” (Yusuf Suresi 46-49) Peygamberimiz bu şartları ileri sürerken şu siyasi vizyona sahiptir; “Medine’nin kuzeyi emniyete alındıktan sonra Mekke’nin savaşla değil ekonomik olarak sıkıştırılması ve sonunda İslam Cumhuriyetine teslim olarak tevhit / barış topluluğuna katılması amaçlanmıştı. Bu amaçla Mekke’nin tahıl ihtiyacının karşılandığı iki merkezden birisi Hz. Muhammed’in @ eline geçiyordu. Sıra ikinci merkeze gelecekti ki orası da Necran idi. Süreç içerisinde o merkezi de anlaşarak kontrol altına almayı başaran Hz. Muhammed @, Mekke’ye boykot uygulamış ve Mekke’nin ekonomik olarak teslimini fetihden önce gerçekleştirmiştir.” “Hz. Muhammed @ bu noktada bir diğer stratejik konuyu daha düşünmüştü; Şayet Mekke ile tevhit sağlanacak olursa bu en fazla İran ve Bizans devletlerini rahatsız edecektir. Zira kendilerine rakip bir devlet oluşacaktı. Bu durumda onlar bu oluşumu engellemek için ne gerekiyorsa yapacaklardır. Tabi ki onlar açısından en önce yapılması gereken bu oluşumu ekonomik olarak yokluğa, kıtlığa, açlığa ve boykota mahkûm etmektir. Hayber yahudileri yurtlarından sürgün edilecek olursa bu toprakları işleyecek yeterli işçi Arap kabilelerinden bulunamayacaktır. Bu durumda açlık tehlikesiyle karşı karşıya kalınacaktı. Bu nedenle Hayber Yahudileri ile böyle bir anlaşma yapılırsa gelecekte Bizans ve İran’dan gelebilecek boykotlar göğüslenebilecekti. Kabilelerin birleşerek tevhid olmaları ve eski şirk sistemini terk etmenin kendilerine vereceği zararları kolay atlatma imkânı olacaktı. Aksi takdirde kabileler tevhid sistemine geçmenin kendilerine fayda değil zarar getirdiğini görerek birlik sağlansa bile hemen tekrar şirk sistemine geri dönmeyi isteyeceklerdi. İşte bunun için Hz. Muhammed @ Hayber Yahudilerinin teklifini kabul etmiş ve onlara topraklarını ürünlerden haraç alma şartıyla onlara geri vermiştir.” Hz. Muhammed’in @ barış şartlarını Hayber Yönetimine ileten elçiye Hayber’in Meliki çok olumlu yaklaşır ve teklif edilen ilave barış şartlarını kabul ederek bir anlaşma yapılmasını önerir. Bunun üzerine Hayber Meliki peygamberimize yeniden bir elçi gönderdi ve onu anlaşma yapmaya çağırdı. Ancak Hz.Muhammed @ anlaşma yapmadan bir konunun daha açıklığa kavuşmasını istiyordu ki gelecekte anlaşmanın bir daha fesada uğramaması ve tam bir güven sağlanması için bu gerekliydi. O konuda Medine Anayasasını ihlal etme, anayasaya ihanet etme konusunda Medine’den sürgün edilen Beni Kaynuka, Beni Nadir ve Beni Kurayza Yahudilerinin kendilerini Hayberli Yahudilere anlattığı gibi olmadığı tam tersine asıl ihanet eden tarafın başta Kaynukalılar olmak üzere Nadir oğulları ve Kurayza oğulları olduğu ve onların anlaşmayı bozdukları kendilerine itiraf edilecekti. Bu yaptıkları ihanet nedeniyle onların Medine’den sürgünü hak ettiklerine Hayber Yahudileri ikna olacaklardı. Bu sebeple Hz. Muhammed @ hemen anlaşmayı yapmadı önce Yahudilerle aralarında geçen ihtilaf konusunda her şeyin açığa çıkmasını istedi. Bu amaçla O elçiye Allah’tan korkmaları (kıssadaki “Rabbine dön!” ifadesi) ve O’na dönmelerini asıl ihanet edenlerin belirlenmesi için bir soruşturma açılmasını istedi. Adil bir soruşturma yapılması halinde gerçeğin açığa çıkacağını ve kimin emin, güvenilir ve kimin hain olduğunun ortaya çıkacağını bildirdi. Medine’den kovulduktan sonra kendilerine kucak açılan bu yahudi kabilelerin Medine Anayasasına ihanet etmeleri nedeniyle kendi kendilerine zarar verdikleri, arzuları nedeniyle kendi ellerinin Medine’den kesilmesine neden oldukları (kıssadaki kadınların ellerini doğramasının soruşturulması metaforu) fakat Arap yarımadasında Yahudilerin merkezi konumundaki Hayberlilere ise ihanetlerini gizleyerek Hz. Muhammed’i @ ve müminleri suçlu göstermeleri nedeniyle gerçeğin açığa çıkması için onlar hakkında soruşturma açılmasını istedi. Yukarıda belirtilen olay metaforik olarak Hz.Yusuf üzerinden şu ayetle anlatılır; 50 – (Bu yorum / görüş kendisine iletilince) Hükümdar / Melik “Onu bana getirin!” dedi. Görevli ona (Yusuf’a) gelince, o (Yusuf) ona dedi ki: “Rabbine dön! ‘Ellerini kesen kadınların zoru ne imiş?’ diye bir soruşturun bakalım. Şunu da iyi bilin ki, Rabbim, onların oyunlarını çok iyi bilmektedir.” (Yusuf Suresi 50) Cenab-ı Hak, Hz.Yusuf’un @ Melikten soruşturma talep etmesini anlattıktan sonra Melikin bu talebe binaen yaptığı soruşturmada Hz.Yusuf’un @ günahsız olduğunu, haksız bir şekilde hapis yatırıldığını ve esas suçlu günahkarın ise başta Züleyha ve işbirlikçi saray kadınlarının olduğunu bizzat Melikin huzurunda suçluların suçunu itiraf etmesi sahnesi ile anlatır. Kıssanın bu kısmı Hz. Muhammed’in @ gelecekte yaşayacağı bir olayın ihbarından başka bir şey değildir. Hemen hemen aynı olay Hz. Muhammed’in @ yaşamında da gerçekleşmiş ve Hayber Yönetimi / meliki de Hz. Muhammed’in @ esas suçlunun bulunması konusunda soruşturma talebi üzerine Medine’den sürgün gelen yahudilerin ileri gelenlerini de çağırarak bir toplantı yapmış ve Medine’deki barışı bozmada kimin haklı kimin haksız olduğunu soruşturmuştur. Soruşturma sonunda Medine’den gelen Yahudiler suçlarını itiraf etmişler ve Medine Anayasasını çiğneyenin kendileri olduğunu ve Hz. Muhammed’i @ kendi yanlarına çekmeye / ayartmaya çalışan tarafın kendileri olduğunu itiraf etmişlerdir. 51- O (hükümdar / Melik onları toplayıp): “Yusuf’u elde etmeye / ayartmaya çalıştığınızda neyi umuyordunuz / beklentiniz neydi?” dedi. Onlar (kadınlar): “Hâşâ, Allah için, biz onun aleyhine olabilecek en küçük bir kötülüğe tanık olmadık” dediler. Vezirin karısı ise: “Şimdi hak olduğu gibi ortaya çıktı. Arzumu tatmin için onu elde etmeye çalışan bendim. O ise doğrulardandı / sözüne sadık kalanlardandı” dedi. (Yusuf Suresi 51) Soruşturma sonunda esas suçlunun Züleyha olduğu anlaşıldıktan sonra bu haber, Hz. Yusuf’a ulaştırılmış ve O bunun üzerine kendisinin Allah’ın rahmeti ve esirgemesi ile ayartmalara gelmediğini, yoksa Züleyha’nın ayartıcı teklifi karşısında nefsinin o ihanet teklifini neredeyse kabul edeceğini (hatta kısmi olarak gönlünün meylettiğini) ifade etmiş ve bu olayda kendi nefsine bir pay çıkarmaya kalkmamıştır. O, Cenab-ı Hakk’ın bu hususta inayet ve rehberliğinin esas rol oynadığını belirtmeden önce O’nun ihanet edenlerin hilesini eninde sonunda açığa çıkartan olduğunun herkesçe bilinmesi gerektiğine vurgu yapmıştır. Tıpkı peygamberimizin Medine’deki ilk zamanlarda kıbleyi Mescid-i Aksa’ya çevirmesi gibi Yahudi kabilelere biraz meyledilmiş ama daha sonra Cenab-ı Hakk’ın yol göstermesiyle kıble / yön Kabe’ye tahvil edilmiştir. 52- 53- (Yusuf haberciye dedi ki:) “İşte bu, benim onun gıyabında (yokluğunda) ona (efendime) ihanet etmediğimi ve Allah’ın, ihanet edenlerin hilesini başarıya ulaştırmadığını bilmeleri içindir. Ben nefsimi temize çıkaramam. Muhakkak ki nefis var gücüyle kötülüğü emreder. Ne var ki Rabbim acıyıp korursa o başka. Şüphesiz ki, Rabbim çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.” (Yusuf Suresi 52-53) 13.8. Hz.Yusuf’un @ Mısır’a Sultan Olması ve Hz. Muhammed’in@ Hayber’i Hakimiyeti Altına Alması Bu kıssadan daha Mekke’de iken dersini alan Hz. Muhammed @ Hayber’in fethi sırasında Hayber melikinin yaptığı soruşturmada esas ihanet edenin Medine Yahudileri olduğunun anlaşıldığı haberi gelince Hz. Muhammed @ de aynı şekilde Cenab-ı Hakk’ın ihanet edenlerin kurdukları hilelerin hiçbir zaman başarılı olamayacağı kuralını zikretmiş ve herkesin bunu bilmesini gerektiğini deklare etmiştir. O yine aynı şekilde devamla kendisinin Medine Anayasasına bağlı kaldığını ve Medine Yahudilerini Medine’den atarken haklı olduğunu, fakat anlaşmaya ihanet eden Medine Yahudilerinin sürgünden sonra Hayber’e gelip yerleşenlerin kendilerini haklı göstermek için hile kurduklarını ve bugüne kadar Medine İslam Cumhuriyetinin başına çorap örmek için her türlü hile ve desiseye başvurduklarını ifade etmiştir. Diğer taraftan O aynı zamanda yapılan ayartmalar ve cezbedici teklifler karşısında insan nefsinin zayıflığı ve kötülüğe meyyal olması nedeniyle kendisinin de neredeyse ihanet etme noktasına geldiğini ancak bundan Cenab-ı Hakk’ın inayeti, rahmeti ve rehberliği sayesinde kurtulduğunu da bildirmiş ve insanları O’nun rahmet, bağışlama ve affına sığınmaya davet etmiştir. Şayet teslim olurlarsa kendilerine herhangi bir zarar verilmeyeceği, yapacakları anlaşmaya sadık kaldıkları takdirde kendileri ile merhamet ilişkisi içinde birlikte yaşanacağı taahhüt edilmiştir. ([4] ) Bunun üzerine Hayber Yönetimi / Meliki Hz.Muhammed’e @ teslim olmuş ve bir barış anlaşması yapılarak Hayber’in tüm hazinelerini Hz.Muhammed’e teslim etmiştir. Hatta hazinelerini teslim etmeyen ve saklayan bazı yahudi aşiret reislerinin anlaşma gereği boyunları da vurulmuştur. Yapılan anlaşma sonucunda Hayberliler kendi arazilerini eskisi gibi yine kendileri ekecek yarısını kendi ihtiyaçları için ayıracak diğer yarısını da Medine İslam Devletine verilmek üzere tahsis edilecek ve bu amaçla uzun ömürlü bir depolama yöntemi ile depolanacaktır. Nasıl ki Hz.Yusuf @ tek başına Mısır’ın hazinelerinin başına geçmiş ve onların tasarrufunda tek söz sahibi olmuş ise Hayber’in teslim olması ve böylece fethedilmesi ile Hz. Muhammed’de@ Hayber’in hazineleri ve ürettiği ürünleri üzerinde tasarruf için tek yetkili olmuştur. Daha sonra Teyma, Vadi’il Kura ve Fedek Yahudileri üzerine yürünmüş ve benzer anlaşmalar onlarla da yapılmış ve böylece onlardan gelecek tehlike bertaraf edildiği gibi onların yetiştirdiği ürünler Medine İslam Cumhuriyetinin iktisadi sigortası olmuştur. Böylece de tıpkı Hz. Yusuf’un @ hapishaneden çıkması gibi Hz.Muhammed’in @ de Medine hapishanesinden çıkışı Hayber’in fethi sonunda yapılan anlaşma iledir. Bu anlaşmanın sonunda yahudilerin Medine üzerinde oluşturdukları abluka kalkmıştır. Bu husus Hz.Yusuf @ kıssasının devamında şöyle ihbar edilir; 54- 57- Ve sonra hükümdar / Melik “Onu bana getirin, Onu kendime özel dost edineyim” dedi. Sonra onunla konuşunca da “Şüphesiz sen bugün yanımızda gerçekten önemli bir mevki sahibisin, güvenilir birisin” dedi. O (Yusuf) dedi ki: “ülkenin hazinelerini bana tahsis et / bana ver! Kesinlikle ben güvenilir ve bilgili bir kişiyim.” İşte Biz böylece Yusuf’a o ülkede sağlam bir iktidar zemini hazırladık ki o orada dilediği yapıyı / sistemi inşa edebilsin. Biz rahmetimizi dilediğimize nasip ederiz. Ve iyilik edenlerin mükâfatını zayi etmeyiz. Hele bir de iman eden ve takva sahibi olan kişiler için ahiret mükâfatı var ki o daha hayırlıdır. (Yusuf Suresi 54-57) 13.9. Hz.Yusuf’un @ Kardeşlerine Erzak Vermesi Ve Hz.Muhammed’in @ Mekke’ye Erzak Göndererek Yardım Etmesi Cenab-ı Hak, Mekke’de boykot yıllarında elçisini ve müminleri eğitirken şu hususların önemine vurgu yapar; “Gelecekte kazanılacak iktidar ve güçler asla zorbalığa, intikam almaya ve kötülüğe kötülükle cevap vermeye kullanılmayacak.” “Süreç içerisinde kendisini kıskanan ve kendisine yapmadığını bırakmayan kardeşleri sıkıntıya girdiğinde de onları yeniden kazanmak için bol bol ihsan ve yardımda bulunulacak. Onların iyiliğinin istendiği onların kendi maddi değerleri açısından gösterilecek. Ancak bu yardımlara, bu ihsanlara rağmen yine de onlar, vizyon sahiplerini “inkar / tanımama” politikalarına devam edebilirler. Bu takdirde bile müminler kabile anlayışı ile değil aklı selim ile büyük devlet adamı anlayışı ile hareket edecek ve yardımlarına / ihsanlarına devam ederek amaçlarında samimi olduklarını ortaya koyacaklar. Böylece yapılacak yardımlar onların kalplerini ısındıracak.” “Yapılacak yardımlar dış politikadaki mütekabiliyet esasına da uygun olacak. Yani yapılacak yardımlar ile kendi vizyonlarını tasdik eden, kendilerine inanan öz kardeşlerinin imdadına koşacak, onların üzerlerindeki baskıları hafifletecek şekilde bir politika izlenilecek. Böylece barış vizyonunun gerçekleşmesi ve tevhid / barış yanlısı kardeşlerin kurtulması için karşı tarafın muhtaçlığı bir tehdit ve bir fırsat olarak kullanılacak ki bu uluslararası ilişkilerde en normal, olağan ve hukuki bir yoldur. Bununla beraber bu muhtaçlığı bir fırsat / bir tehdit aracı olarak samimiyetsizlik ifade edecek şekilde değil de gerçekten samimiyetle yapılacak. Bunun için karşı tarafın çok önem verdiği maddi çıkarlara önem verilmediği fakat değer yargılara önem verildiği, karşılıksız maddi ihsanlarla gösterilecek.” Bu vurgular, Hz.Yusuf’un @ hapisten kurtulup iktidara gelmesini müteakiben kendi ailesinin yaşadığı Kenan diyarı dahil ülkenin çevre bölgelerinde kıtlığın başlaması sonucunda kardeşlerinin Mısır’a gelerek kendisinden yardım aldıkları sırada aralarında geçen görüşmeleri içeren bölümleri ile yapılır; 58- 62- (Nihayet kıtlık başladı ve) Yusuf’un kardeşleri geldiler ve onun yanına girdiler. O, onları tanıdığı halde onlar O’nu tanımadılar / Onlar O’nu inkâr ediciler (münkirun) idiler. Ne zaman ki onların yükleri hazırlandı, (Yusuf) “Baba bir kardeşinizi / üvey kardeşinizi de bana getirin. Görüyorsunuz ya, ben teraziyi tam tutuyorum ve ben konukseverlerin en hayırlısıyım. Fakat eğer onu bana getirmezseniz, o takdirde ne benden bir ölçek bekleyin ne de yanıma gelin!” dedi. Onlar: “Onu babasından izin alma konusunda tüm çabamızı kullanacağız, çünkü biz bunu yapmaya mecburuz / Kesinlikle bunu başaracağız.” dediler. Ve o (Yusuf) memurlarına: “Memleketlerine / Ailelerine döndüklerinde farkına varmaları için ve yine gelmeleri için sermayelerini / getirdiklerini yüklerinin içine koyun!” dedi. (Yusuf Suresi 58-62) Cenab-ı Hakk’ın eğitmesi ve rehberliği ile eğitimini almış olan Hz.Muhammed @ bu hususları aynen tatbik etmiştir. Böylece ilahi ihbarda şöylece gerçekleşmiştir; Nasıl ki Hz.Yusuf’u @ kıskanan ve Kenan diyarından kovan kardeşleri daha sonra kıtlıkla karşı karşıya gelince Mısır’a yardım için başvurdukları zaman Hz.Yusuf’un eline düştülerse aynı şekilde Hayber’in fethinden sonra Mekkeliler de yiyecek açısından Hz Muhammed @in eline düştüler. Zira Mekke’nin tahıl ihtiyacını karşıladığı iki merkezden biri olan Hayber, Fedek, Teyma ve Vadil Kura şehirlerinden oluşan Kuzey bölgesi Hz.Muhammed’in @ kontrolüne geçmişti. Diğer tedarik bölgesi ise güneydeki Necranlılara ait bölgeydi ve Hz.Muhammed @ Necranlılar ile müttefiklik kurarak Mekke’nin gıda ihtiyacını kontrol altına almak istiyordu. Necran kabilelerinden birisinin reisi olan Sümame bin Usal’ın Müslüman olması ile güney tedarik merkezi de Hz.Muhammed’in @ kontrolü altına alınmıştı. Sümame’nin iman etmesinden sonra Mekke’ye tahıl vermeyeceğini açıklaması ile Mekke hem güneyden hem de kuzeyden kuşatılmış oldu ve tahıl ihtiyacı için Hz.Muhammed’e @ başvurmaya mecbur kaldı. İşte bu mecburiyetten dolayı Mekke’nin burnu havada mütekebbir ve mütegallibeleri, daha düne kadar canına kast ettikleri o güzel insanın eline düştüler. Hz.Muhammed @, tevhide girmeleri halinde aç kalacaklarına ve diğer kabilelerce Mekke’den sürüleceklerine dair gerekçelerle mümin olmayı reddeden Mekke müşriklerinin korktuklarını başına getirmeye çalıştı. Sonunda Mekke’nin gıda ihtiyacı için Ebu Süfyan çaresiz Medine’nin yolunu tuttu. Ebu Süfyan Mekke’nin gıda sıkıntısını ve yardıma ihtiyaç olduğunu bildirdi ve Hz.Muhammed’den @ yardım talep etti. Vereceği tahıl için beraberinde getirdiği gümüşleri de Hz.Muhammed’e @ arz etti. Hz.Muhammed @ Ebu Süfyanı ve onun gibi Mekke müşrik ileri gelenlerinin karakterlerini gayet iyi biliyordu. Onlar fazlasıyla maddi menfaat düşkünü idiler. Tıpkı Hz.Yusuf’u @ yurdundan / yuvasından ayıran kardeşlerini hem kardeşleri olduğu yönüyle hem de onları reddetmeyerek her iki açıdan da tanıdığı gibi Hz.Muhammed de @ Mekke müşrik ileri gelenleri Medine’ye yardım için geldiklerinde onları kabul etti, diplomatik anlamda onları tanıdı. (Kıssadaki Hz.Yusuf’un kardeşlerini tanıması metaforu) Ama müşrikler, Hz.Muhammed’i @ ve onun vizyonunu tanıyamadılar. Onu ve vizyonunu, niyetini sürekli inkâr ettiler. Cenab-ı Hak bu durumu kardeşlerinin Hz.Yusuf’u “İnkar etmesi” ifadesini kullanarak bir metafor yaparak anlatmaktadır. Çünkü onların mal, mülk, servet ve şehvet düşkünlükleri, kişiliklerini de bozmuş herkesi aynı kendileri gibi görüyorlardı. Hz.Muhammed’in @ kendilerine yardımda bulunmayacağını düşünüyorlardı. Fakat Hz.Muhammed @ niyetinin asla mal, makam, mülk, şöhret, şehvet olmadığını ve bu nedenle Mekkeli kardeşleri kendisine ne kötülük yapmış olurlarsa olsunlar onlardan asla intikam alma niyetinde olmadığını, kendi kardeşlerinin aç kalmasına asla rıza göstermeyeceğini ve mesajının başından beri onların iyiliğini istediğini ispatlamak için Ebu Süfyan’ın talebine olumlu cevap verdi. Ve Hz.Muhammed @ Mekke’ye Ebu Süfyan eliyle Hayber ganimetlerinden erzak olarak Mekke’nin ihtiyacı tahılı gönderdiği gibi yine elde edilen ganimetlerden fakir fukaraya dağıtılmak üzere gümüş gönderdi. Dahası Ebu Süfyan’ın beraberinde getirdiği gümüşleri de almadı ve geri iade etti. Bu ihsan ve yardımları onlardan hiçbir karşılık beklemeksizin yaptı. Tek şartı vardı bu yardımlar dağıtılırken Mekke’nin yoksullarına da ayrım yapmaksızın verilmesiydi. Hz.Muhammed’in @ yapmış olduğu ihsan ile Hz.Yusuf’un @ kardeşlerine yardım ve ihsan etmesi ve getirdikleri sermayelerini de yüklerine geri iade etmesi metaforik olarak birbirine ne kadar benzemektedir. Hz. Yusuf’un @ kardeşlerinden talep ettiği bir şart daha vardı ki; baba bir kardeşlerinden birini beraberlerinde getirmeleri şartı ile Hz.Muhammed’in @ imzaladığı Hudeybiye anlaşmasının Mekke’deki mümin kardeşlerin istedikleri takdirde Medine’ye gelmelerine izin verilmesini engelleyen hükmünün kaldırılması şartı da tam bir benzerlik arz etmektedir. Hudeybiye anlaşmasının “Mekke’den kaçıp Medine’ye sığınan olursa o sığınanlar Mekke’ye teslim edilecek ama Medine’den kaçıp Mekke’ye sığınan kimseler ise geri verilmeyecekti.” hükmü müminlerce bir türlü hazmedilemiyordu ve müminleri ziyadesiyle üzüyordu. Çünkü müminler iman kardeşlerinin Medine’ye gelmesini istiyorlar ve onların yanlarında olmasını arzu ediyorlardı. (Kıssadaki Hz. Yusuf’un kardeşini istemesi metaforu) Hudeybiye Anlaşmasındaki bu maddenin Mekkeli müşrikler açısından önemi Mekke’nin prestiji ve gücünü koruma gereği idi. Zira bu madde ile kabile anlayışına göre onların şeref, izzet ve güçlerini korumaktaydılar. Şayet kendi kabilelerinden mümin olanların Medine’ye gitmelerine izin verilecek olursa kabile üyelerinin sayısı açısından Mekke zayıflar, Medine ise güçlenirdi. Dolayısı ile sayısal üstünlük Mekke açısından çok önemli idi. Aslında Medine’deki müminler de kabile anlayışının etkisi ile aynı şekilde düşünüyorlar ve bu maddenin kendi aleyhlerine olduğu savı ile karşı çıkıyorlardı. Bu nedenle Hz.Muhammed @ Ebu Süfyan’dan bu maddenin kaldırılmasını ve Mekke’deki müminlerin özgürce Medine’ye gelebilmesinin önünün açılmasını istedi. Ebu Süfyan, Hz.Muhammed’in @ Mekke’ye karşılıksız yapmış olduğu yardım ve ihsanı (Kıssada Hz.Yusuf’un kardeşlerinin getirdiği erzak karşılığı malları geri yüklerine koydurması metaforu) gerekçe göstererek bu maddenin kaldırılması için uğraşacağını, büyük bir olasılıkla da başaracağını hatta buna mecbur olduğunu da bildirdi. (Kıssada Hz.Yusuf’un kardeşlerinin babalarını diğer kardeşini göndermesi için ikna etmeye mecbur olduklarını beyan etmelerine bir metafor) Tıpkı Hz.Yusuf’tan erzak yardımını alıp bir daha ki gelişlerinde beraberlerinde kardeşlerini de getireceklerine dair O’na söz vermelerinden sonra memleketlerine dönen kardeşlerin babaları Hz.Yakub’u ikna etme çabaları gibi Ebu Süfyan’da Hz.Muhammed’den @ yardım erzakını alıp Mekke’ye döndükten sonra Hudeybiye anlaşmasındaki müminlerin Medine’ye gitmelerine engel olan maddeyi değiştirme hususunu Darün Nedvede gündeme getirir ve yaşanılan kıtlığı ve boykotu kırmak için söz konusu maddenin değiştirilmesi konusunda onları ikna etmeye yönelik çaba gösterir. Darün Nedve’nin üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğu Ebu Süfyan’ın tartışmaya açtığı değişiklik konusunda gönülsüz davrandılar. (Kıssada Hz.Yakub’un @ Bünyamini göndermek istememesi metaforu) Zira Onlar, bu değişikliği kabul edildiği takdirde Mekke’de faziletli insanların kalmayacağı hepsinin Medine’ye gideceğini böylece meydanın müşrik azgın çete reislerine kalacağını gayet iyi biliyorlardı. Aynı zamanda bu faziletli kişilerin Mekke’nin yaşam garantisi olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Çünkü Hz.Muhammed @ bu kişiler Mekke’de olduğu sürece asla Mekke’ye saldırıya izin vermezdi. Onlara bir zarar gelmesine O’nun gönlü razı olmazdı. Ebu Süfyan ve diğer müşrik çetelerin derdi ise ticaretlerinin önünün açılması idi. Ebu Süfyan Hz.Muhammed’in @ gayet iyi niyetli olduğunu bunun en iyi göstergesinin de yapmış olduğu yardım ve ihsan olduğunu söyledi. Hayber’den elde ettiği ganimetleri Mekke ile paylaşmasının, almak istedikleri tahılın bedelinin geri iade edilmesinin iyi niyetten başka ne olabileceğini Darün Nedve üyelerine / ihtiyarlar heyetine / Mele’ topluluğuna bildirdi ve hem O’na hem de kendisine güvenmelerini istedi. Ancak onlar, Ebu Süfyan’a güvenmediklerinden dolayı gönülsüz davrandılar. Ancak tıpkı Hz.Yakup @ gibi kapıyı da tam kapatmadılar. İşlerinin Allah’ın merhametine kaldığını dile getirdiler. Daha Mekke’de iken Hz.Muhammed’e@ ihbar edilen ve tarihi süreç içerisinde yaşanan bu olaylar Cenab-ı Hak tarafından aşağıdaki ayetlerle bildirilmişti; 63- 65- Böylece, babalarının yanına döndükleri vakit, “Ey babamız! (bir sonraki gidişimizde yanımızda Bünyamin olmazsa ) Bize bir ölçek dahi verilmeyecek. Onun için bu kere kardeşimizi bizimle gönder ki, ölçek alabilelim. Ve biz onu kesinlikle koruyacağız” dediler. O (babaları) dedi ki: “Onun için size güveneyim öyle mi? Bundan önce kardeşi hakkında size güvendiğim gibi öyle mi? Fakat Allah en hayırlı koruyandır. Zira O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.” Ve erzak yüklerini açtıkları zaman sermayelerini kendilerine iade edilmiş olarak buldular. Dediler ki: “Ey babamız! Daha ne isteriz? İşte, sermayelerimiz bize iade edilmiş. Bununla ailemize zahire alır getiririz, kardeşimizi de koruruz, üstelik bir deve yükü daha fazla zahire alırız. Bu (getirdiğimiz), çok az bir ölçektir / miktardır.” (Yusuf Suresi 63-65) Nasıl ki Hz.Yakup @ oğullarına Hz.Yusuf’un @ kardeşi Hz.Bünyamin’i @ teslim etme konusunda etraflarının tam çevrelenmesi, kuşatılması hali yani çaresizlik hali hariç asla düşmana teslim etmemesine dair söz aldıysa aynı şekilde Darün Nedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğu da henüz daha çaresiz olmadıklarını, tamamen çevrelenmediklerini (kıssada çevrelenmedikçe kardeşlerini teslim etmeme metaforu) tahıl elde etmek için başka imkanların, alternatif yolların (kıssada kardeşlerin ayrı kapılardan girmeleri metaforu) olduğunu vurgulayarak Hudeybiye barış anlaşmasının ilgili maddesinde teklif edilen değişikliğin kabul edilmemesini istediler. Mekke’nin gıda ihtiyacını şimdiye kadar karşılayan iki merkez olan Hayber ve Necran’ın Hz.Muhammed’in @ kontrolüne geçmiş olması ve O’nun da bunu kendi lehine stratejik bir koz olarak kullanması karşısında Darün Nedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğu alternatif yolların denenmesini istediler. Nasıl olsa artık barış yapılmıştı. Yol güvenliği vardı. (Ayrı kapıları deneme metaforu). Mekke gıda ihtiyacını daha uzak bölgelerden, farklı yerlerden temin edebilirdi. Bu alternatifler arasında en önemlisi Suriye görünüyordu. Gerçi o bölgedeki siyasi istikrarsızlık o yolu da önemli ölçüde kısıtlamıştı. Zira Bizans, Mısır, Suriye ve Filistin topraklarını Sasanilerin elinden yeni almıştı. Ayrıca peygamberimizin Arap yarımadasındaki kabileleri toparlaması Bizans’ın dikkatini çekmekte idi. Hudeybiye barışı ve Hayber’in fethinden sonra Hz. Muhammed @ oralara da el atmış Bizans, Mısır ve Sasani imparatorluklarına Tevhit / İslam / barış topluluğuna katılmaya davet eden mektuplar yollamıştı. Böylece daha düne kadar atomize ve birbirini yiyen kabileler halinde yaşayan Arapların birlik haline gelişleri zamanın süper güçlerin dikkatlerini çekmekteydi. Bu nedenle Mekke’nin Suriye ve Filistin bölgesiyle yaptıkları ticaret canlılığını önemli ölçüde yitirmeye yüz tutmuştu. Fakat yine de bu alternatifler / bu kapılar / bu yollar Hudeybiye barış anlaşmasında değişiklik yapılmadan önce denenmeliydi. Gerçi Mekkeliler artık şunu gayet iyi anlamışlardı; Hz.Muhammed @ çok akıllı politikalar izliyor ve sonunda galip gelecektir. Direnmenin anlamı yoktur. Eninde sonunda teslim olmak zorunda kalınacaktır. Hayber’in fethinden sonra gidişat ilahi bir kanun olarak / sosyolojik olarak Mekke’nin artık yenilmesinin kaçınılmazlığını gösteriyordu. Ama yine de acaba son bir çıkış yolu olabilir mi diye farklı kapıları da denemekten de var geçmediler. Tıpkı Hz. Yakub’un oğullarına pes etmeyip farklı yolları, farklı kapıları denemelerini tavsiye etmesi gibi. 66 -68- O (babaları) dedi ki: “Etrafınız çepeçevre kuşatılmadıkça onu bana mutlaka getireceğinize dair Allah adına ahdetmedikçe / ant içmedikçe, onu kesinlikle sizinle göndermem.” Bunun üzerine onlar, ona (babalarına) ahitlerini verince, o (babaları) “Bu söylediklerimize Allah vekildir” dedi. Ve dedi ki: “Ey oğullarım! Bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Ben, Allah’tan hiçbir şeyi sizden gideremem. Hüküm yalnızca Allah’ındır. Ben sadece ona tevekkül ettim / güvendim. Artık sağlam bir dayanak arayanlarda sadece O’na tevekkül etmelidirler.” Babalarının emrettiği şekilde ayrı kapılardan girmeleri, Allah’ın hükmünü değiştirecek değildi. Ne ki bu sadece Yakub’un içinden geçirdiği bir dileğin gerçekleşmesi idi. Muhakkak ki o, kendisine öğrettiğimiz bir ilim sahibi idi. Fakat insanların çoğu bunu fark etmiyorlar. (Yusuf Suresi 66-68) [1] ) Not: “Rabbe şarap sunma” deyimi Tevratta geçmekte olup Cenab-ı Hakka bağlılığı, O’na kulluğu, derin saygı duyma ve itaati ifade eder. O dönemde bölgede yaygın anlamı da budur. (A.A) [2] ) Ayetten anlaşıldığına göre, Allah’ın verdiği ilim sayesinde Hz. Yusuf’un @ yaptığı tevil gerçekleşmiş, ne var ki, kurtulacağını söylediği kişi Hz.Yusuf’un@ tembihini efendisinin yanında söylememiş ve o da zindanda kalmaya devam etmiştir. Kurtulan kişiye o tembihi hatırlatmayı terk ettiren şeytan o kişinin kendisi, yani kendi şeytanı, iblisidir. Çünkü Rabbimizin bildirdiği gibi, şeytanın herhangi bir zorlama gücü yoktur. Dolayısıyla o kişi, unuttuğundan ya da kendisine unutturulduğundan değil, işine gelmediği, kendisi istemediği için efendisine Hz.Yusuf’tan @ bahsetmemiştir. [3] ) Tevil: müteşabih (teşbih, temsil veya mecaz )olan şeylerin nesneler dünyasındaki anlam ve kullanımına eşitlemek, bunların gerçek hayatta nasıl gerçekleşeceğinin bilgisi. (A.A) [4] )Not: Fetihten sonraki zamanlarda Hayber Melikinin nezdinde ve anlaşmalarına sadık olan Hayberli Yahudiler nezdinde peygamberimizin çok ayrı, çok üstün bir yeri olmuştur. Daima hayırla, adaletli davranışlarını övgüyle söz eder olmaları bunun göstergesi olmuştur. (A.A) 13.10. Hz.Yusuf’un @ Kardeşini Alıkoyma Planı ve Hz.Muhammed’in @ Mümin Kardeşlerini Medine’de Tutma Planı Mekke’nin müşrik ileri gelenleri yaşadığı gıda sıkıntısını gidermek için alternatif yolları denemeyi planlamaktadır. Nasıl olsa Hudeybiye Barış Anlaşmasından sonra Suriye’ye yapılacak ticari seferler için yol güvenliği sağlanmıştı. Artık Medine Yönetiminden bu kervanlar için herhangi bir engelleme ve saldırı gelmesi söz konusu değildir. Zira Hudeybiye barışı ile Hz.Muhammed’in @ Mekke’ye uyguladığı ticari izolasyon kalkmış oluyordu. Bu nedenle gıda maddelerini temin hususunda Suriye kaynağını kullanmak mümkün olacaktı. Fakat o sırada Mekke’deki müminlerden Ebu Basir’in Mekke’den kaçarak Medine’nin yolunu tutmuş olması Hz.Muhammed’e @ Mekke’ye başka bir kanaldan izolasyon uygulamanın / uygulatmanın yolunu tekrar açtı. Ebu Basir Medine’ye gelince tıpkı Hz. Yusuf’un kardeşini bağrına basması gibi Hz.Muhammed’de @ Ebu Basir’i bağrına basmış ve onun “ kendisinin mümin bir kardeşi olduğunu” fakat barış anlaşmasının hükümleri gereği kendisini Medine’de tutamayacağını, şayet teslim almak için Mekke’den gelen olursa istemiye istemiye geri vermek zorunda kalacağını beyan etti. Gerek Ebu Basir ve gerekse Medine’deki müminler onun teslim edilmesinin çok onur kırıcı olduğunu, iman kardeşliğine yakışmadığını, teslim edilecek olursa ona işkence edeceklerini belirterek çok duygulu bir ortam meydana gelir. Zaten Ebu Basir Mekke’de iken de çok zulüm görmüştü. Şimdi çok daha büyük zulümle karşı karşıya kalacaktı. Tıpkı Hz.Yusuf kardeşini gizli bir odaya alarak ona gerçeği anlatmasından sonra kendisini kardeşlerine geri teslim etmemek için bir plan kurduğunu ve bu planı işleteceğini onunla paylaşması gibi Hz.Muhammed’de @ Ebu Basir’i gizli bir odaya alır ve kendisinin Mekke’ye geri dönmesini engellemek için yaptığı planı onunla paylaşır. Ebu Basir bu planı iyice anladıktan sonra büyük bir gizlilikle plan uygulanmaya başlar. 69 –Derken Yusuf’un huzuruna girdikleri vakit, o, kardeşini yanına aldı (gizli bir odaya çekti): “Gerçekten ben, senin kardeşinim! Artık onların yaptıkları şeylere üzülme!” (Yusuf Suresi 69) Medine’ye sığınan Ebu Basir’i anlaşma hükümlerine göre teslim almak amacı ile Mekke müşrik elebaşıları Huneys bin Cabir’i elçi olarak göndererek Hz.Muhammed’den @ Ebu Basir’in teslim edilmesini isterler. Ebu Basir gizli planı hiç hissettirmeden normal bir sığınmacı imiş gibi tepkisini gösterir ve Hz.Muhammed’e @ kendisini teslim etmemesini, şayet teslim edecek olursa çok işkencelere uğrayacağını bildirir. Fakat Hz.Muhammed @ anlaşmaya sadık kalınması gerektiğini ve elden bir şey gelmediğini bildirerek Ebu Basir’i Huneyse teslim eder. O’nu teslim ederken tıpkı Hz.Yusuf’un kardeşini alıkoymak ve üvey kardeşlerinden kurtarmak için su kabını öz kardeşinin yükünün içine koyduğu gibi Ebu Basir’in devesinin yüküne de onun Mekke elçileri olan Huneys ve Kevser’den kurtulması için gerekli olan silah ve teçhizatı yerleştirmeyi ihmal etmez. ([1] ) 70- Sonra o (Yusuf) onların yüklerini hazırlattı ve su kabını kardeşinin yükünün içine koydu.…. (Yusuf Suresi 70) Diğer taraftan Medineli müminlerin de içi kan ağlamaktadır. Mümin kardeşlerinden birini müşriklere teslim etmek, onlara çok ağır gelmektedir. Bu teslim etme olayını bir onur, şeref meselesi yaparlar. O’nun teslim edilmesine karşı çıkarlar. Elçileri adeta şereflerini çalan hırsızlar gibi görürler. Elçiler Medine’nin elinden şerefini, onurunu ve haysiyetini alıp gidiyorlardı ve bu herkesin gözü önünde cereyan ediyordu. Bu olayı “Eman” verme müessesinin yaygın olduğu Arap toplumunda canlandırılacak olunursa o dönemdeki Medine’li Arapların kendilerini ne kadar aşağılanmış hissettikleri anlaşılacaktır. Tıpkı kıssadaki Kralın Kupasının yani sembolik ifadesi ile şerefinin / otoritesinin çalınması gibi. Müminlerin Ebu Basir’i Mekkelilere teslim etmek istememelerinin yanında Hz.Muhammed’in @ anlaşmaya sadık kalma adına onun teslim edilmesi gerektiği tartışmaları bir diğer taraftan Ebu Basir’in teslim edilmemek için direniş göstermesi Mescid-i Nebevi önünde bir kargaşa meydana getirir. Mekke’nin elçilerine insanların şerefleri ile oynayan adeta onların şereflerini çalan hırsızlar ve bozgunculuk çıkaran kimseler olarak bakarlar. Elçiler kendilerini savunmak için bozgunculuk yaratmak için gelmediklerini yapılan anlaşmanın gereğini yerine getirmek için geldiklerini bildirmeleri kıssadaki üvey kardeşlerin kendilerini savunmaları ile ne kadar da benzerlik arz etmektedir. …..Daha sonra bir görevli / tellal seslendi: “Hey kervancılar! Şüphesiz siz gerçekten hırsızsınız!” Onlar (kafile) onlara dönerek “Ne kaybettiniz?” dediler. Onlar (görevliler) dediler ki: “Hükümdarın su kupasını kaybettik ve onu getirene bir yük zahire var. Ben de buna kefilim.” Onlar (kafile): “Hayret Vallahi! Doğrusu, ülkenizde fesat / bozgunculuk çıkarmak gibi bir amaçla buraya gelmediğimizi ve bizim hırsızlık yapan birileri olmadığımızı siz de biliyorsunuz!” dediler. (Yusuf Suresi 70-73) Fakat özellikle Hz.Ömer plandan bazı müminleri haberdar edince hem yatışırlar hem de Ebu Basir’i yatıştırmaya çalışırlar. Yatıştırma sırasında onların Ebu Basir’e söyledikleri sözlere bakınca planın devreye girdiği anlaşılmaktadır. Medineli müminler diğer taraftan da Mekkeli Elçilere bu yaptıklarının Arap geleneklerine göre çok yanlış olduğunu, işlerinin güçlerinin bozgunculuk yapmak olduğunu, müşriklerin insanların şeref ve haysiyetleri ile çok oynadıklarını ve hatta şimdi de Ebu Basir’i Mekke’ye götürüp hapsedeceklerini ve ona işkence edeceklerini dolayısıyla aslında kendilerinin yalancı olduklarını da yüzlerine haykırırlar. Mekke elçileri Huneys ve Kevser ise Ebu Basir’e Mekke’de işkence yapılacağını gayet iyi biliyorlardı ve Ebu Basir’i almak istemenin her ne kadar anlaşmaya uygun olsa da müminler arasında şeref ve onur duyguları nedeniyle ihtilaf yaratacağını da gayet iyi biliyorlardı. Aslında Mekkelilerin esas amaçları da bu idi. Onlara göre “bakalım Hz. Muhammed @ bu engeli de aşabilecek mi? Sözünde durabilecek mi? Müminlerin kabile şeref ve asabiyeleri kabartıldıktan sonra O bu durumu kontrol edebilecek mi?...” Ve Mekkeli elçiler kim bozgunculuk yaparsa (kimin yükünden çıkarsa metaforu) bedelini öder şeklinde cevap verdiler. 74 -75- Onlar: “Evet ama eğer yalancılar iseniz, onun cezası nedir?” dediler. Onlar: “Onun cezası, kimin yükünde çıkarsa, işte o, onun cezasıdır.” Dediler. Biz zalimlere işte böyle ceza veririz. (Yusuf Suresi 74-75) Halbuki Cenab-ı Hak, elçisine bu kıssa ile daha Mekke’de iken hem öğretmiş hem de ihbar ettiği üzere aslında bozgunculuk eden, zalim olanlara nasıl bir ceza verilmesi gerekliliğinin oyununu da kurmuştu. Bu nedenle müminler Ebu Basir’e “bu zalimlere ders vermek için bir yolunu bul” diye mecazi ifadelerle tembihte bulunurken Hz.Ömer kılıcını bizzat kendi devesinin yükünde olduğu ihbarını da Ebu Basir’e yaptığını rivayetlerden anlıyoruz. ([2] ) Ebu Basir elleri bağlanarak Mekke’li elçi Huneys tarafından götürülürken yolda Ebu Basir planı uygulamaya koyar ve muhtemelen yiyecek arama bahanesi ile önce Mekke elçileri Huneys ve Kevser’in yükünü arar ve sonra kendi yükünden yiyecek arama gibi bir oyun ile kendisi için konulan kılıcı bulup ellerinin bağını kestikten sonra o kılıç ile Huneysi öldürür. Huneys’in yardımcısı Kevser ise kaçıp Medine’ye Hz.Muhammed’e @ gelir ve olan biteni anlatır. Bir süre sonra Ebu Basir de Medine’ye gelir. Hz.Muhammed @ kendisinin anlaşmaya uyduğunu ve Ebu Basir’i kendilerine teslim ettiğini ama ondan sonra olanlardan sorumlu olmadığını vurguladıktan sonra tekrar Ebu Basir’i Kevsere teslim etmek ister. Fakat Kevser çok korktuğu için bunu kabul etmez ve Ebu Basir’i teslim almaz. Hz. Muhammed @ Ebu Basir’in Medine’de yerinin olamayacağını, Medine’de kalacak olursa iki tarafın savaşına sebep olacağını belirtir. Bunun üzerine Ebu Basir Medine’den çıkar ve doğruca Mekke’nin ticaret yolları üzerindeki Zülhuleyfeye kamp kurar. Mekke elçisi Kevser de Medine’yi terk ettikten sonra Hz.Muhammed @ Ebu Basir’in kahramanlığını takdir eden sözler söyler ve yanında kendisi gibi kişilerin olması halinde çok işler başarabileceğini belirtir. Hatta daha sonraları Hz.Ömer Mekke’ye gizlice Hz.Muhammed’in @ bu sözlerini bir mektupla müminlere bildirerek onların Ebu Basir’in yanında toplanmalarını teşvik eder. ([3] ) Böylece yıllar önce nazil olan bu ayetler ile öğretilen plan, zamanı gelince uygulamaya konulacak ve Hudeybiye anlaşması hükümlerine göre davranılacak olsa müminlerin Mekke’den Medine’ye gitmelerinin asla mümkün olmayacak iken Cenab-ı Hakk’ın rehberliği sayesinde anlaşmanın ilgili maddesinin değişmesinin ve müminlerin Medine’ye serbestçe gitmesinin önü açılacaktır. 76- Bunun ardından o, öz kardeşinin yükünden önce diğerlerinin yüklerini aramaya başladı. Sonra onu öz kardeşinin yükünün içinden çıkardı. İşte Yusuf için böyle bir planı yürürlüğe biz koyduk. Eğer Allah böyle dilememiş olsaydı, Hükümdarın / Melikin dinine (ülkenin cari yasalarına) göre, öz kardeşini alıkoymasına imkân yoktu. Biz dilediğimiz kişileri derecelerle yükseltiriz, fakat her bilgi sahibinin üstünde her şeyi bilen bir (Allah) vardır. (Yusuf Suresi 76) Hz.Muhammed’in @ Ebu Basir’in kahramanlığını övmesi ve etrafında kendisi gibi cengaverlerin olması halinde çok şeyler başaracağını ifade etmesi ve bu hususu Hz. Ömer’in yazdığı bir mektupla gizlice Mekkeli müminlere ulaştırması Mekke’deki diğer müminleri harekete geçirir. Başta Ebu Cendel olmak üzere Mekke’den kaçan müminlerin hepsi Ebu Basir’in kampında toplanırlar. Öyle ki Ebu Basir’in etrafında toplanan müminlerin sayısı süreç içerisinde 300 e kadar ulaştığı rivayet edilir. Bunlar Mekke’nin ticaret kervanlarını yollarını keserler, mallarını yağmalarlar ve gerektiğinde muhafızlarını öldürürler. (Kıssada Bünyaminin hırsızlık yapması metaforu ) Böylece Ebu Basir ve arkadaşları Mekke’nin ticari kervan ve gıda yolunu keserek Hz.Muhammed’in @ Hudeybiye barış anlaşması öncesinde uyguladığı izolasyon politikasını sürdürmüş olur. Mekke Hudeybiye ile Medine İslam Cumhuriyetini tanımış ve barış yaparak Hz.Muhammed’in @ kuşatma politikasından kurtulduğunu düşünürken bu kez Ebu Basir ve adamlarının izolasyonuna maruz kalmıştır. Mekke için artık ticari yol güvenliği süreç içerisinde tamamen bozulur. Çünkü Ebu Basir’in çevresinde toplanan müminlerin sayısı kervanlardaki muhafızların artık baş edemeyeceği noktaya varmıştır. Mekke çaresizdir. Tam olarak çevrelenmiştir artık. Mekke müşrik elitleri yeniden Ebu Süfyan’ı peygamberimize elçi olarak gönderir. Tıpkı Hz.Yusuf’un kardeşlerinin daha önce ‘Yusuf nasıl çaldıysa aynı şekilde şimdi de kardeşi çalmıştır’ dedikleri gibi Ebu Süfyan da Hudeybiye barışını yapmazdan öncesine dönüldüğünü, barış öncesi Hz.Muhammed’in @ ticari yolu kestiği gibi şimdi de mümin kardeşlerden Ebu Basir ve adamlarının yolu kesip yağma yaptığını bu nedenle bu mümin eşkiyalardan yol kesme operasyonlarına son verdirmesini Hz. Muhammed’den @ talep ederler. Fakat Hz.Muhammed @ bunu yapamayacağını kendisinin anlaşma şartlarına harfiyyen uyduğunu belirttikten sonra içinden onların içine düştükleri durumun çok berbat bir durum olduğunu ifade eder. Tıpkı Hz.Yusuf’un kardeşlerinin çaresizlik içerisinde bocaladığını izlemesi gibi Hz.Muhammed’de @ Mekke müşrik elitleri çaresizlik içinde bocalamakta olduklarını gözetlemesi gibi. 77 – Onlar dediler ki: “Eğer o çalmışsa, ant olsun daha önce onun kardeşi de çalmıştı. Bunun üzerine Yusuf onlara bunu hiç belli etmeksizin kendi kendine dedi ki “Şimdi siz çok berbat bir konumdasınız. Söylediğiniz şeyin (gerçeğini) Allah çok iyi biliyor.” (Yusuf Suresi 77) Mekke için ticaretlerinin durması, zenginliklerinin yok olması, dayanılmaz bir durumdur ve derhal bu gidişata dur denilmesi gerekmektedir. İsterse kabile anlayışına ve kabile onuruna aykırı olsun ya da Mekke insan gücü açısından zayıflayacakmış fark etmezdi. Aksi takdirde zenginliklerini kaybedeceklerdi. Savaş için servet gerekiyordu ve servetleri giderek eriyordu. Sonunda her halükarda Mekke zayıflayacaktı. Fakat servetin yitip gitmesi Mekke’yi daha güçsüz duruma düşürecekti. Ebu Süfyan Hz.Muhammed’in @ Hudeybiye Anlaşmasındaki “Mekke’deki müminlerin Medine’ye hicret etmelerini engelleyen maddesinin kaldırılmasını talep ettiğini gayet iyi biliyordu. Fakat bu değişikliğe Darün Nedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğu gönülsüz davranıyordu. Çünkü onlara göre bu değişiklik olacak olursa Mekke’de insan kalmayacaktı. Şimdiye kadar karşı çıkan kesimlerin evlatları Hz.Muhammed’e @ katılmaya hazırdı. Bunu görebiliyorlardı. Bu nedenle Ebu Süfyan bu kere başka bir teklif getirdi. Darün Nedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğunun bu değişikliği kabul etmeyecekleri gerekçesi ile müminlerin Medine’ye gelmesine serbestiyet getirmek yerine kendileri aynı madde de bulunan bir diğer şartın değiştirilmesini önerdi. O şarta göre “şayet Müminlerden müşrikliğe dönmeyi tercih eden kimse olursa Medine İslam Cumhuriyeti onların Mekke’ye gitmelerine mani olmayacaktı.” Ebu Süfyan’ın getirdiği teklife göre bu şartın da aynı Mekke’deki müminlere uygulanan şarta uygun hale getirilmesiydi. Yani Medine’deki müminlerden kim müşrik olmayı seçer de Mekke’ye gitmek isterse o takdirde Medine yönetimi buna izin vermeyecek ve şayet kaçar Mekke’ye iltica ederse de Mekke Yönetimi o şahsı Medine Yönetimine geri teslim edecekti. Bu teklife göre değişiklik yapılacak olursa şartlar eşitlenecekti. Fakat bu teklifi Hz.Muhammed @ kabul etmedi. Zira insanlar tercihlerinde serbest olmalı ve seçtikleri tarafta yer almalı hiçbir şekilde zorlama, baskı uygulanmamalı idi. Aksi takdirde zulüm yapılmış olurdu. (kıssadaki eşyasını kimin yanında bulunmuşsa onun alıkonulması metaforu. Suç ve cezanın uyumu gibi siyasi tercih ve saflardaki birliktelik ve uyumun aynı olması) 78 -79- Onlar dediler ki: “Ey Aziz! Gerçekten onun çok yaşlı bir babası var. Bu nedenle onun yerine içimizden birini alıkoy. Şüphesiz biz seni iyilik edenlerden görüyoruz.” O (Yusuf) dedi ki: “Eşyamızı yanında bulduğumuzdan başkasını alıkoymaktan Allah’a sığınırız. Şayet biz öyle yaparsak muhakkak ki zalimlerden oluruz.” (Yusuf Suresi 78-79) Hz.Muhammed’in @ Mekke’deki müminlerin Medine’ye gelmesine engel olunmaması şeklinde anlaşmada revizyon yapılması dışındaki teklifleri reddetmesi Ebu Süfyan’ı ve beraberindeki heyeti tekrar aralarında görüşme yapmaya itti. (kıssadaki Hz. Yusuf’un @ üvey kardeşlerinin durum değerlendirmesi için yaptıkları görüşme metaforu) Onların Ebu Basir ve adamlarının yol kesme sorununu çözmek için yapacakları görüşmeler kapsamında Hudeybiye anlaşmasında yapılabilecek değişiklikler konusundaki yetkileri yaptıkları teklifler ile sınırlı idi. Hz.Muhammed’in @ istediği şekildeki madde değişikliğine ise Mekke’nin müşrik heyeti razı değildi. Zira Darün Nedve üyeleri onlara bu konuda yetki vermemişlerdi. Hatta böyle bir teklif gelirse asla razı olmamaları konusunda Darün Nedve üyeleri onlardan söz almıştı.(Hz.Yusuf’un @ üvey kardeşlerinin babaları Hz.Yakub’a @verdikleri söz metaforu) Ebu Süfyan ve beraberindeki heyet kendi aralarında gerçekleştirdikleri durum değerlendirmesinde Hz.Muhammed’in @ istediği şekilde bir değişiklik yapmaya yetkili olmadıklarını bu nedenle Ebu Süfyan dışındaki heyet üyelerinin müzakarelere ilişkin gelinen aşamayı Mekke’ye bildirmek için Mekke’ye geri dönmesine ve Ebu Süfyan’ın ise Darünnedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğunun bu konuda kararını verinceye kadar Medine’de kalmasına karar verdiler. Mekke’ye gidecek olan Heyet üyelerine Ebu Basir ve beraberindekilerin Kervanların yolunu keserek Mekke’nin mallarını yağmalamaları nedeniyle giderek Mekke’nin fakirleşeceği, bu sorunun Hz.Muhammed @ ile hiçbir bağlantısının olmadığı ya da O’nun hiçbir şekilde suçlanamayacağı, fakat sorunun çözümünde O’nun kilit rol oynadığı ve O’nu razı etmek için Hudeybiye Anlaşmasında O’nun istediği şekilde değişiklik yapılmasından başka çare olmadığı hususlarının Darün Nedve üyelerine / ihtiyarlar heyetine / Mele’ topluluğuna bildirilmesi söylendi. 80- 82- Bu şekilde ondan umutlarını kesince, baş başa verip durumu görüşmek üzere bir kenara çekildiler. Büyükleri dedi ki: “Babanızın sizden Allah adına ahit aldığını ve daha önce Yusuf konusunda aşırı gittiğinizi bilmiyor musunuz? Şu durumda, babam bana izin verinceye veya Allah hakkımda bir hüküm verinceye kadar ben artık bu ülkeden ayrılmayacağım. Zira O (Allah), hüküm verenlerin en hayırlısıdır. Siz dönün de babanıza deyin ki: ‘Ey babamız! Şüphesiz oğlun hırsızlık yaptı. Biz de ancak bildiğimizin / gördüğümüzün şahidiyiz. Üstelik biz, bilip gördüğümüz dışında olup bitenlerin sorumlusu değiliz. İstersen içinde bulunduğumuz şehrin sakinlerine ve birlikte geldiğimiz kervancılara sor. Biz kesinlikle doğru söylüyoruz.’” (Yusuf Suresi 80-82) Ebu Süfyan’ın heyetindeki üyeler Mekke’ye gelirler ve Darün Nedve üyelerine / ihtiyarlar heyetine / Mele’ topluluğuna bu sorunu çözme konusunda Medine ile yapılan görüşmelerde gelinen son aşamayı onlara bildirirler. Onları Hudeybiye anlaşmasının ilgili maddesinde değişiklik yapmaya yani müminlerin Medine’ye iltica etmesinin önündeki yasal engeli kaldırmaya razı ederler. Onları ikna etmek için kullandıkları argüman ise artık başka çarelerinin kalmadığı, böyle devam ederse Mekke’nin bütün zenginliklerini kaybedeceği vb. gerekçelerdi. Darün Nedve üyeleri / İhtiyarlar Heyeti / Mele’ topluluğu bu gerekçelere pek fazla inanmasa da onların korkularını, endişelerini, geleceğe yönelik olumsuz bakışlarını, tasavvurlarının onları yanlış bir stratejiye sürüklediğini belirtseler de sonunda anlaşmayı değiştirmeyi kabul ettiler. Ebu Süfyan’ın heyetindeki üyeler bu muvafakatı aldıktan sonra tekrar Medine’ye dönerler ve Hudeybiye barış anlaşmasının Hz.Muhammed’in @ istediği şekilde değiştirilebileceğine ilişkin bir mektubu getirirler ve anlaşma müminlerin arzu ettikleri şekilde revize edilir. Medine’de çok büyük bir sevinç vardır. Cenab-ı Hakk’ın elçisine öğrettiği plan işlemiş ve müminlerin Medine’ye sığınmalarının önü açılmıştır. Diğer taraftan Darün Nedve üyeleri / İhtiyarlar Heyeti / Mele’ topluluğu ise bu değişiklikten hiç hoşnut değildir. Zira bu değişiklik ile gelecekte Mekke en değerli şahsiyetlerini / ciğer parelerini kaybedecektir. Fakat onlar yine de geleceğe umutla bakarlar ve tıpkı Hz.Yakub’un bütün evlatlarının (Hz.Yusuf dahil) bir gün kendisine döneceğini umut etmesi gibi onlar da gelecekte Mekke’den gidenlerin Hz.Muhammed @ dahil tümünün birden Mekke’ye geri döneceğini umut ederler. 83 –O (babaları) dedi ki: “Hayır! Nefisleriniz / tasavvurlarınız sizi aldatıp bir işe sürüklemiş. Artık bana düşen güzel bir sabırdır! Umarım ki Allah hepsini birden bana getirir. Şüphesiz O, her şeyi en iyi bilen ve hikmet sahibi olanın ta kendisidir.”(Yusuf Suresi 83) Cenab-ı Hak, elçisine Mekke’de boykot yıllarında nazil ettiği bu suredeki kıssanın sahneleri ile gelecekte yaşanacak olayları tüm müminlere adeta bir film izler gibi göstermiştir. Şimdi anlatılacak sahnede ise Hz.Yakub’un @ oğlu Hz.Yusuf @ ile ilgili derdinin, tasasının, gam ve üzüntüsünün çok arttığı ve perişan olduğu anlatılır. Onun Hz.Yusuf ile ilgili tasası öylesine artar ki “ ah Yusuf ah!” diyerek üzüntüsünü dışa vururken bu dert ve ızdırabın esas sonucu gözlerine ak düşmesi yani kör olmasıdır. Bu metafor ile müminlere gelecekte Darün Nedve üyelerinin / ihtiyarlar heyetinin / Mele’ topluluğunun önemli bir kısmının da Hz.Muhammed @ ile ilgili dertleri, tasaları ve geçmişte ona sahip çıkamadıklarından dolayı endişeleri öylesine bir hal alacak ki ne yapacaklarını bilemeyecekleri, önlerini göremeyecekleri vurgusu yapılır. Ve gerçekten de tarihi sürece bakıldığında bu durum aynen gerçekleşmiştir. Şöyle ki; “Hudeybiye Anlaşmasında değişiklik yapıldıktan sonra Ebu Basir ve adamları Medine’ye gelip müminlere katılmışlar ve Mekke’nin ticaret yollarındaki engel kalkmış gibi görünse de Mekke asıl o tarihten sonra perişan olmaya başlamıştır. Zira artık mümin olanların önünde engel kalmamış olduğundan kalbinde Hz.Muhammed’e @ ve getirdiği öğretiye biraz sempatisi olanlar Medine’ye akın etmiştir. Mekke’nin ciğer pareleri olarak anılan Halid bin Velid, Amr bin As, vb. önde gelen seçkin şahsiyetleri Medine tarafına geçmiştir. Mekke kamuoyunda her gün Hz.Muhammed @ ve ilahi öğretinin doğruluğu, haklılığı konuşulur olmuştur. Gündem sürekli Hz.Muhammed’dir @ artık. Diğer taraftan Hz.Muhammed @ Arap yarımadasını çevreleyen büyük devletlerin krallarına ve çeşitli küçük Arap krallıklarına Medine İslam Cumhuriyetine katılmaları için davet mektupları göndermiş ve onlardan kendisine boyun eğmelerini / itaat etmelerini istemiştir. Bu hareket O’nun artık Arap yarımadasında bir güç olarak doğduğunun ve önünün alınmasının kolay olmadığının ve daha bu işe başlarken ki iddia ettiği tevhidi adım adım gerçekleştirdiğini gösteriyordu. Elbette ki davet mektubunu gönderdiği ülkelerin bir kısmından olumlu yanıt alırken bazıları ise olumsuz karşılık vermiştir. Davet mektubunun gereğini hemen yerine getirmeseler bile arafta kalan devletler Arap yarımadasındaki muhataplarının artık Hz.Muhammed @ ve Medine İslam Cumhuriyeti olduğunu anlamışlardı. Bundan sonra Arap yarımadasında Hz.Muhammed’den @ izinsiz herhangi bir bağlantı yapmaları mümkün görünmüyordu. Yapılacak her türlü bağlantı ve anlaşmalar Hz.Muhammed’in @ muvafakatı ile yapılacaktı. Böylece Hz.Muhammed @ Mekke müşriklerinin özellikle Suriye bağlantılı ticaretini kendi izin ve müsaadesine bağlamış oluyordu. Mekke’nin Habeşistan, Mısır, Suriye ve Bizans ile ticaretinin bloke edilmesi demek artık Mekke’nin tüm iplerinin ele geçmesi demekti. Hudeybiye barış anlaşmasında yapılan değişiklik ile yol güvenliği sağlanmıştı ancak ticari bağlantı yapmak için ilgili otoriteler Medine’nin eline geçmişti. Bu nedenle Mekke’nin Darün Nedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğu “ah Muhammed ah” diyordu. Sahip çıkamamanın getirdiği üzüntü ve gelinen aşamada Hz.Muhammed’in @ üstün gelmesi ile duydukları pişmanlık yanında ona geçmişten gelen sevgileri Hz.Yakubun gözlerine ak düşmesi ve kör olması gibi bir durumdu. Darün Nedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğu bu sorunu çözmek için sürekli tek gündemleri Hz.Muhammed @ idi. Onlar gidişatın Hz.Muhammed’in @ sonunda Mekke’yi alacağını biliyorlar ama bu işin kazasız belasız ve kan dökülmeden nasıl bir çare bulunması gerektiğine kafa yorarken onlar Mekke müşrik çete üyeleri ve durumun vehametini kavrayamayanlar tarafından eleştirilirler. Fakat onlar kahır ve üzüntüsüne yol açan sorunu kendi içinde çözmeye çalışıyorlardı.” 84- 86- Ve o (Yakup),içine kapandı. Ve “Ey gam, ey Yusuf’a dair tasam! / ah Yusuf ah!” diye inledi ve üzüntüden gözlerine ak indi / (sararıp soldu / perişan oldu). Artık o (Yakup), tüm derdini içine gömdü / dertleri ile baş başa kaldı. Dediler ki: “Hayret Vallahi! Hala Yusuf’u anıp duruyorsun. Sonunda (bu) seni yiyip bitirecek yahut kendini telef edip gideceksin.” O (Yakup) dedi ki: “Ben, kahrımı, kederimi sadece Allah’a arz ediyorum. Ve ben Allah tarafından sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum!”(Yusuf Suresi 84-86) Bu konu Darün Nedve’de tartışıldıkça Mekke müşrik elitlerinden bazılarının da peygamberimizin getirdiği barış / islam sistemine girmeye gönülleri gelmeye başlamıştı. Zira onlar peygamberimizin yükselişini önleyememişlerdi. Ayrıca peygamberimiz argümanlarında haklı çıkmıştı. Onlar kaybetmişlerdi. Bunlar artık en üst düzeyde telaffuz edilmekteydi. Fakat sorun, Darün Nedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğunun endişeleri arasında yer alan Muhammed bu aşamadan sonra onların yaptıklarını yanlarına bırakır mıydı? yoksa intikam almaya mı kalkardı? Devri sabık yaratır da intikam alırsa da haklıydı. Çünkü ona yaptıklarını göz önüne aldıkları zaman kim olsa bu yaptıklarını ödetirdi. O kadar kin ve düşmanlık yapıldıktan sonra, o kadar kan akıtıldıktan sonra, o kadar eziyet ve işkence yapıldıktan sonra tekrar bir araya gelme imkanı var mıydı? Darün Nedve’de yapılan bu müşaverelerde aklı selim galip geldi ve bir umut ışığı araştırılmasına karar verdiler. Muhammed ve arkadaşları nezdinde bir yoklama çekilebilirdi. Allah’tan ümit kesilmemeliydi. Birarada yaşam imkanı ve hatta tekrar kardeşce yaşam / birbirine kavuşma imkanı bulunabilirdi. Bunun için bir çözüm süreci geliştirilebilinirdi. Ticari olarak iyice köşeye sıkışan ve kendilerine yapılan izolasyondan bunalan Mekke müşrik elitleri peygamberimizden tekrar yardım almak için gittiklerinde değerlerinin değişikliğe uğradığının ve yola geldiklerinin işaretini de verdiler. Şöyle ki; “Yardıma mukabil getirdikleri deriler, Ebu Süfyan kendi depolarında (çürümekte) olan derilerdi ve çok değerli değildi ama yardım isterken Hz.Muhammed’in @ ikram etmesini, infak etmesini, hayır etmesini istiyorlardı ki bu terimler Mekkeli müşriklerin lügatlerinde hiç yoktu. Onlar da artık dönüşmüştü. Asla kabul etmedikleri ilahi öğretinin değer yargılarını ifade ediyorlardı. Eskiden inatla reddettikleri merhamet, rahmet, bağışlama, ikram, sadaka, paylaşma değer yargıları ile Hz.Muhammed’den @ yardım talep ediyorlardı. Değer değişikliği ve Hz.Muhammed’in @ getirdiği değer yargılarına yapılan atıf ile de hem Hz.Muhammed’i @ tanıyorlar ve artık onu inkar etmekten vazgeçtiklerinin işaretini veriyorlar hem de O’nun yıllardır uğruna mücadele verdiği ilahi öğretinin temel değerlerini tanıdıklarını ortaya koyuyorlardı.” Hz.Muhammed’de @ Mekkeli müşrik elitlerinin geçmişte yaptıkları kötü hareketleri hatırlatarak onları manen ezerken onlara iyi bir ders veriyor ve takvalı davranmayı ve bu davranış üzerine sabır gösterenlere Cenab-ı Hakk’ın mutlaka mükafat vereceğini öğretti. 87-90- “Ey oğullarım, haydi gidin de Yusuf’u ve kardeşini araştırın. Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin; Şu bir gerçek ki Allah’ın rahmetinden sadece inkarcı topluluklar ümit keser.” Derken onlar (tekrar Mısır’a gelip Yusuf’un) huzuruna girince, dediler ki: “Ey Aziz! Biz ve ailemiz kıtlıktan dolayı perişan olduk. Fakat az / değersiz bir sermaye ile geldik. Buna rağmen sen bize yine de tam ölçek ver. Ayrıca bize sadaka / ikram olarak da ver. Muhakkak ki Allah sadaka / ikram verenlerin karşılığını verir.” O (Yusuf) dedi ki: “Siz cahiller iken Yusuf’a ve kardeşine neler yaptığınızı biliyor musunuz?" Onlar (Yusuf’un kardeşleri): “Yoksa sen,…sen Yusuf musun?” dediler. O (Yusuf): "Ben Yusuf’um, işte bu da kardeşimdir! Allah bize lütfetti. Çünkü kim takvalı davranır ve sabrederse, iyi bilsin ki Allah, iyi, güzel işler yapanların mükâfatını zayi etmez” dedi. (Yusuf Suresi 87-90) Mekkeli müşrik elitler ise hatalarını itiraf ediyorlar ve hakkı teslim ediyorlar. Hz.Muhammed’in @ haklılığını, doğruluğunu ifade ederlerken Cenab-ı Hakk’ın O’nun bu doğruluğu ve haklılığı nedeniyle kendisini üstün kıldığına kanaat getirdiklerini de itiraf ediyorlar. Bunun üzerine Hz.Muhammed @ onları bağışlıyor. Böylece kendisine gelen vahyin öngördüğü barış / islam topluluğu teklifinde ne kadar samimi olduğunu da gösteriyor. Darün Nedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğu kendi arlarındaki müşaverelerde Hudeybiye Anlaşmasında yapılacak değişikliği ve Hz.Muhammed’in@ karakterini birlikte mütalaa ettiklerinden artık Mekke’nin fethedileceğinin ayak seslerinin duyulmakta olduğu kanısına varmışlardır. Bu duyumsama tıpkı Hz.Yakub’un @ oğlu Hz.Yusuf’un @ kokusunu duyması gibi idi. Tıpkı Hz.Yakub’un @ oğlu Hz. Yusuf @ yanında Kenanda kuyuya atıldığında kokusunu alamamış ve diğer oğullarının yaptıklarına mani olamaması gibi Darün Nedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğu da Hz.Muhammed@ Mekke’de kendi yanlarında ve müşrik kardeşlerince kendisine reva görülen çeşitli eziyetler çekerken onlara engel olamamışlardır. Ama artık bütün her şey geride kalmıştır. Barış ortamı da her yönüyle sağlanmıştır. Hz.Muhammed’in @ öncesinde kendisine düşman olmasına rağmen sonra teslim olanlara gösterdiği yakınlık ve içtenlik Mekke’de dilden dile dolaşır olmuştu. Hz.Muhammed @ bu hareketiyle ve gönderdiği mesajlarıyla Mekke kamuoyunun gerçeği görmesi için niyetinin asla intikam olmadığını, barış olduğunu, onlar geçmişte ne yapmış olurlarsa olsunlar affedileceğini, islami sistemin kendi kabilesinin de iyiliğini istediğini vurgulamıştır. Böylece O tevhidi dünya görüşünü onlara daha rahat ve arada hiçbir engel olmaksızın tebliğ etmiştir. Sonuçta Mekke’den çeşitli aralıklarla gelip Hz.Muhammed’in @ saflarına katılan Mekkeli sayısında sürekli artış görülmüştür. Dahası nasıl Hz.Yusuf’un @ gömleği Hz.Yakub’un @ gözlerini açıp körlükten kurtardıysa Hz.Muhammed’in @ Hz.Yusuf’un gömleği metaforunda gönderdiği affetme / bağışlama / barış mesajlarıyla Darün Nedve üyelerini / ihtiyarlar heyetini / Mele’ topluluğunu gelecek konusundaki körlükten / endişelerden kurtarmış ve Hz.Muhammed’in @ Mekke’yi fethetmesi halinde korktuklarının başlarına gelmeyeceği, tam tersine bütün Mekkelilerin bir araya geleceği müjdesi ile gözleri aydın olmuştur. 91 -96- Onlar dediler ki: “Vallahi! Allah seni gerçekten bize üstün kıldı. Fakat biz de gerçekten hata yaptık.” O (Yusuf) dedi ki: “Bugün size bir ayıplama ve azarlama yoktur. Allah sizi mağfiretiyle bağışlasın. O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.” “Şu gömleğimi götürün de babamın önüne koyun / yüzüne sürün onu; gerçeği görür / basir ([4] ) hale gelir / gözleri ışığa kavuşur / perişanlıktan kurtulur. Daha sonra da bütün ailenizle birlikte bana gelin!” Derken, kervan yola koyulduğunda, babaları dedi ki: “Eğer bana bunak demezseniz, kesinlikle ben Yusuf’un kokusunu alıyorum.” Dediler ki: “Vallahi şüphesiz sen hâlâ o eski sapıklığındasın / şaşkınlığındasın.” Fakat ne zaman ki, gerçekten müjdeci geldi, onu (gömleği) onun (Yakub’un) önüne koyunca / yüzüne sürünce, gözleri tekrar görür oldu. Ve dedi ki “Ben size demedim mi, ben Allah’tan sizin bilmediklerinizi biliyorum diye.” (Yusuf Suresi 91-96) Mekke’nin fethinden önce Darün Nedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğu müşrik elitlerin bir kısmı ve kamuoyu artık Hz.Muhammed’in @ getireceği sistemi benimsemiş ve onu gönül arzuyla karşılamaya hazır hale gelmiştir. Hz.Muhammed @ Mekke’nin fethiyle birlikte suçlu müşrik elebaşıları bağışlamıştı. Fakat bağışlanan elebaşılar Darün Nedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğu yani Mekke’nin Ak Saçlıları ve kamuoyu tarafından da bağışlanması gerekiyordu. Zira yıllarca bu suçlu şeytanlar Darünnedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğuna ve kamuoyuna da çile çektirmişti ve yanlış yöne sevk etmişti. Kendi hatalarının bedelini ve üzüntüsünü hep Mekkeliler çekmişti. Bu nedenle onlardan da özür dilenmesi gerekiyordu. Ve onlar da kamuoyundan özür dilediler ve halk da kendilerini affetti. Mekke’nin fethinden sonra Hz.Muhammed @ Mekke’deki kendi yakınlarını Medine’ye davet etti ve onları Medine’ye yerleştirdi. Tıpkı Hz.Yusuf’un kendi ana-babası ve ailesini Mısır’a yerleştirdiği gibi. Sonrasında Hz.Muhammed @ sadece o gün için değil çağlar boyu sürecek bir iktidarın sahibi oldu. Böylece peygamberlik geldiği zaman Cenab-ı Hakk’ın ona verdiği / vadettiği tevhidi dünya görüşünün kendi eliyle mutlaka iktidara geleceği gerçekleşmiş oldu. 97 – 101- Dediler ki: “Ey babamız, bizim için günahlarımıza istiğfar et. Hatalı / kusurlu olan elbette bizlerdik.” O (Yakup) dedi ki: “Sizin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim. Şüphesiz O çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.” Derken onlar Yusuf’un huzuruna girdiler, o “Allah’ın izniyle kendinizi güvende hissedeceğiniz Mısır’a buyurun!” diyerek ebeveynine kucak açtı. Anasıyla ([5] ) babasını / ebeveynini makamına çıkarttı. Hepsi secde için / saygıyla selamlamak için yere kapandılar. Ardından o (Yusuf): “Babacığım, işte o gördüğüm rüyanın / vizyonun altında yatan anlam buymuş meğer. İşte Rabbim onu gerçeğe dönüştürdü. Rabbim bana gerçekten çok büyük ihsanda bulundu. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra, beni zindandan çıkardı ve sizi çölden getirdi. Şüphesiz Rabbim dilediği şeyi cömertçe lütfedendir. Şüphesiz O, en iyi bilen, hüküm ve hikmet sahibidir. Rabbim! Bana iktidarı sen bahşettin! Ve bana olacakların / olayların / sözlerin doğru yorumunu öğrettin. (Ey )Gökleri ve yeri yoktan var eden! Sen benim dünya ve ahirette velimsin, benim canımı müslüman olarak al ve beni salihler arasına kat!” (Yusuf Suresi 97-101) Cenab-ı Hak, Hz.Yusuf @ kıssası üzerinden peygamberimizin gelecek yaşamında (gayb) karşılaşacağı olayları anlatmaktadır. Geçmişteki yaşanmışlıkları anlatarak onlardan ders almasını ve ona göre davranmasını bildirmektedir. Bunun gerekçesini de müşriklerin kendisi aleyhine kötü planlar ve tezgahlar kurarken elbette ki onların yanında olamayacağından dolayı bunlardan haberinin olmayacağı açıktır. Fakat insan davranışları ve tarih sürekli aynen tekrar ettiği için olaylardan gerekli dersler çıkarılacak ve ona göre davranılacak olunursa yanlışta olanlar yine kaybedecekler ve iyiler de Allah’ın inayetiyle mutlaka zafer kazanacaklardır. Bu dersleri alan Hz.Muhammed @ yukarıda anlatıldığı gibi tıpkı Hz.Yusuf’un @ hayat seyrini aynen yaşamıştır. Diğer taraftan Cenab-ı Hak, Mekke’de boykot döneminde iken nazil ettiği bu satırlarda elçisine ne kadar çabalarsa çabalasın yine de Mekkeli Müşrik elebaşıların şu anda kendisine inanmayacağını bildirmektedir. Üstelik onlardan yaptığı bu hizmet karşılığında her hangi bir menfaat ve çıkar beklememesine rağmen onlar bu çağrıya kulak tıkamaktadırlar. 102 – 104- İşte bu olay, sana vahyettiğimiz gayb / yaşanacak olayların haberlerindendir. Yoksa onlar yapacaklarına karar verip mekir (kötü plan) yaparlarken sen onların yanında değildin. Sen şiddetle arzulasan da, insanların çoğu iman ediciler değildir. Ve sen buna karşılık onlardan herhangi bir ücret istemiyorsun. O (Kur’an), âlemlere sadece bir öğüttür. (Yusuf Suresi 97-101) Cenab-ı Mevla Mekkeli müşrik elebaşıların ne kadar ayet, ibretamiz olay, sosyolojik yasa vb. görseler de şimdi yola gelmeyeceklerini onların göklerde ve yerdeki nice ayetleri görmesine rağmen onları fark etmemesine bağlar. Böylece şu da kastedilir; bu sure de anlatılan Yusuf kıssası ile aslında senin de başına gelecek olaylar anlatıldı. Yapılan bu ihbarı içeren bu sure içerisindeki bu kıssayı onlara da okusan ve onlarında haberi olsa buna rağmen onlar ibret alıp farklı davranmayacaklardır. Olayları değerlendirip “değişik davranalım da Muhammed’i yenelim” diye farklı bir davranış içerine girmeyeceklerdir. Çünkü onlar bunları duysalar da ibret almadıklarından ve olaylara kafa yormadıklarından kör gibi davranacak ve kaybedeceklerdir. Yani onların mağlubiyetleri göstere göstere gelecektir. Onlar başlarına gelecek olan yıkım ve azaptan asla güvende değillerdir. Bak işte olacakları haykıra haykıra önceden söylüyoruz ama yine de onlar bu azabı yaşayacaklardır. Fakat yine de felaket ve yıkım yaşamadan önce onları kurtuluş yoluna davet ettiğini bildirmesi söylenir. Ve akıl sahibi, sağduyu sahibi, basiretli herkesin Allah’a davet edilmesi emredilir. Tarihin tekerrürden ibaret olduğunu ve ibret alınması gerektiği vurgulanır. Aklını kullanan ve korunmak isteyen herkese çağrı yapılır; “geçmişe bakın ve onların yaşam öykülerinden gerekli dersi çıkararak felaketi yaşamadan tedbirinizi alın” denir. Hala aklını kullanmadıkları nedeniyle de çıkışılır. 105–109- Ve göklerde ve yerde nice ayetler var ki, onlar yanlarından geçerlerde onlara bakmazlar bile. Nitekim onların çoğu, şirk koşmadan Allah’a iman etmezler. Yani şimdi onlar Allah’ın azabından hepsini saracak bir felaket gelmesinden veya farkında değillerken ansızın kendilerine saatin gelmesinden güven içinde olduklarını mı düşünüyorlar? De ki: “Ben ve bana uyanların basiret üzere (aklın, bilginin, sağduyunun gereği olarak) Allah’a davet ettiğimiz yol işte bu yoldur. Allah’ın şanı yücedir. Ve ben müşriklerden değilim.” Biz senden önce de yalnızca, kentlerin halkından kendilerine vahyettiğimiz birtakım kişileri elçi olarak gönderdik. Onlar yeryüzünde şöyle bir gezip dolaşmazlar mı? Kendilerinden önce gelip geçenlerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bir baksalar ya! Elbette ahiret yurdu takvalı davranan kişiler için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? (Yusuf Suresi 105-109) Boykot nedeniyle çok sıkıntı yaşamakta olan Hz.Muhammed’e @ ve müminlere de son mesaj olarak bu sıkıntıların yaşanmasının ilahi / sosyolojik bir yasa olduğunu, bu sıkıntı, çile ve acıların artık dayanılmaz noktaya geldiği, ümitlerin tükendiği aşamaya geldiği zaman ilahi yardımın da geleceği vurgulanır. Cenab-ı Hak, son olarak şunları da vurgular; “Anlatılan bu tarihi kıssalar boş ve uydurulmuş hikayeler değildir. Bunlar size yol gösterecek kılavuzlardır. Bundan sonraki yaşamınızda bu olaylar üzerinde düşünür, bu olaylardaki metaforlarından yola çıkarak kendi yaşamınıza yön verirseniz rahmete, zafere kavuşursunuz. Geçmişteki yaşanmışlıkları da böylece teyid etmiş olursunuz.” 110- 111- Nihayet elçiler ümitlerini yitirecek hâle gelip kendilerinin yalanlandıklarını düşündükleri sırada, kendilerine yardımımız geldi. Böylece dilediğimiz kurtarıldı. Fakat suçlular topluluğundan azabımız asla geri çevrilemez. Ant olsun ki, onların (Yusuf, babası, kardeşleri) kıssalarında aklını kullananlar için bir hayli ibret vardır. Bu (Kur`an), uydurulan bir söz değildir. Fakat o önceki (vahiyleri) tasdik eden ve her şeyi ayrı ayrı açıklayan, müminler için bir rehber ve rahmettir.” (Yusuf Suresi 110-111) Böylece boykot döneminde Hz.Muhammed’e @ ve müminlere içerisinde çok önemli ders ve ibretlerin bulunduğu ve tam bir hayat hikayesi barındıran Yusuf Suresi inzal olmuştur. [1] ) Kur’an’da geçtiği üzere Hz.Yusuf’un kendi koyduğu su kupası farklı kelime ile ifade edilirken müteakip ayetlerde gelen ve Kralın su kupası olarak ifade edilen kelimenin farklı ifade edilmesi her ikisinin farklı nesneler olduğu sonucuna götürmüştür. (Mustafa İslamoğlu- Kuran Meali) [2] ) İslam tarihi- M.Asım Köksal [3] ) İslam tarihi- M.Asım Köksal [4] ) Hz. Yakup benzetmesindeki Darünnedve üyeleri / ihtiyarlar heyeti / Mele’ topluluğu gerçeği görür hale getirmede en kritik rolü oynayarak Hudeybiye Anlaşmasında değişiklik yapılmasına sebep olan kişinin adının “Ebu Basir” olması da bir tesadüf olabilir mi? [5] )Rivayetlere göre Hz.Yusuf’un annesi küçük yaşta iken ölmüştü.

  • Allah | Allahın Rehberligi

    Kur'an ve Hz.Muhammed'in Hayatına Politik bir Yaklaşım allahin rehberligi Allahın Rehberliği Kur'an ve Hz.Muhammed'in (SAV) Hayatına Stratejik bir Yaklaşım Kur’an, Hz.Muhammed’in(SAV) mücadelesi sırasında Cenab-ı Hakk’ın ona rehberlik etmek için gönderdiği mesajlardır. Kur’an’ın mucizeler yaratan bu mesajlarının Hz.Muhammed’in(SAV) mücadele pratiği ile ete kemiğe bürünmesi sayesinde İslam’ın manevi ve siyasi egemenliği bir asır bile geçmeden batıda Atlantik sahillerine, doğuda ise Çin’e ulaşmıştır. Kur’an’ın büyük medeniyetler yaratıcı bu mucizevi mesajları sadece o dönemle sınırlı olmayıp çağlar boyu tüm insanlar için geçerlidir. Ancak böylesine mucizevi mesajlara sahip bir Kitab’a inanan müslümanlar, bugün geri kalmış ve karanlıklar içinde debelenip durmaktadırlar. Zira diriltici ruh veren, aydınlığa çıkaran mesajlarından yoksun olarak okunan ve sadece kutsal bir metin olarak sahiplenilen bir Kitab’ın günümüz müslümanlarına vereceği mucize olamaz. Kur’an’ın nasıl mucizeler yarattığını yeniden görmek istiyorsak onu Hz.Muhammed’in(SAV) mücadelesi ile birlikte okumaktan başka çaremiz bulunmamaktadır.

  • Bölüm 19: YENİ REFORMLAR | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 19 YENİ REFORMLAR 19.1. Medine’nin Yaşadığı Kriz Nadir oğulları ile yapılan savaştan zaferle çıkılması ve onların Medine’den çıkarılması, Uhud yenilgisinin, Reci ve Bi’rimaune facialarının toplumda açtığı yaraları kapatma hususunda iyi bir moral ve motivasyon kaynağı olmuştu. Diğer taraftan bu süreçte Hz.Muhammed@ savaşın meydana getirdiği sosyal yaraları sarmak için olanca gücüyle çalışıyordu. Çevresindeki müminler de O’na yardımcı olmak için gayret gösteriyorlardı. Bu uğraşlar kapsamında borçların faizleri kaldırılırken, borç anaparalarının ödemeleri yeniden yapılandırılmış ya da bağışlamaya teşvik edilmişti. Savaş mağdurlarının ihtiyaçlarını karşılamak için Yahudilerden faizli kredi bile talep edilmişti. Ancak kısa vadeli bu tedbirler toplumdaki gelecek endişelerini kaldırmak için yeterli değildi. Zira Uhud savaşında 70, Reci katliamında 7, Bi’rimaune katliamında 69 ve bu süreçteki seferlerde verilen şehitler toplamı 150 kişiyi geçmişti. Kısa bir zaman aralığında meydana gelen bu kayıplar Medine’nin ekonomik ve sosyal yapısında çok büyük bir boşluk meydana getirmişti. Şehitlerin aileleri ve çocuklarının sahiplenilmesi ve geçimlerinin sağlanması için onların bıraktıkları ticarethanelerin, hayvan sürülerinin, bağ / bahçe / tarlaların üretim ve hizmetlerine devamının sağlanması şarttı. Medine ekonomisinde önemli bir yeri olan bu üretim ve hizmetlerin devamlılığı aynı zamanda İslam Cumhuriyetinin varlığı için de çok önemli idi. Şayet yaklaşık 150 ekonomik kaynak kuruyacak olursa, Medine İslam Cumhuriyeti mücadelesi için ihtiyaç duyduğu gelirlerden de mahrum kalacaktı. Şehitlerin aile ve çocuklarının ise bu ekonomik kaynakları sürdürebilmesi oldukça zordu. Diğer taraftan Nadir oğullarından kalan hurma bahçelerinde ve tarlalarında üretimin devam etmesi için de insan gücüne ihtiyaç vardı. Medine toplumunun içine düştüğü bu toplumsal ve ekonomik krizi atlatmak için reformlara ihtiyaç vardı. Medine adeta bir deprem yaşıyordu. Ard arda gelen yıkıcı sarsıntılar toplumu şaşkına çevirmişti. “Neler oluyordu? Bu felaketlerin altından nasıl kalkılacaktı?” Herkes şaşkındı. Fakat Cenab-ı Hak, krizi atlatmak için geçici tedbirlerle birlikte sorunların asıl kaynağına ilişkin köklü çözümler sunan toplumsal reformlarını bildirecekti. Ama önce toplumun halihazırda yaşadığı sarsıntıyı ortaya koymak ve krizlerden çıkış yolunun bu reformlardan geçtiğini haber vermek için Zilzal Suresini inzal etti. Daha sonra bu reformlarını Nisa Suresi kapsamında haber vermeye başlayacaktı. Cenab-ı Hak, Zilzal Suresi’nin ilk ayetlerinde Medine toplumunun arda arda sarsılmasını bir depreme benzetir ve insanların şaşkınlığını dile getirir. Fakat bu sarsıntının aynı zamanda tıpkı depremle yer kabuklarındaki sıkışmışlığın gitmesi ve tekrar istikrarın sğlanmasında olduğu gibi Medine toplumu da bu sarsıntının ardından toplumsal sorunlarından kurtulacak ve istikrara kavuşacaktır. Zira bu sarsıntının akabinde Allah, krizleri çözecek ve toplumu ıslah edecek çözüm önerlerini bir bir vahyederek bildirecektir. Rahman Rahim Allah Adına 1-5- Yer (Ülke) şiddetle sarsıldığı, yüklerinden kurtulduğu ve insanın, “Buna (yere / ülkeye) ne oluyor!” dediği zaman. İşte o zaman Rabbinin vahyettiği şekilde arza / ülkeye değişim haberleri anlatılacaktır. (Zilzal Suresi 1-5) Cenab-ı Hakk’ın bildireceği bu reformlar uygulanmaya başlayınca topluma adalet hakim olacak ve insanlar yaptıkları her eylemin karşılığını alacaklardır. Kim zerre kadar iyilik yaparsa onun mükafatını, kimde zerre kadar kötülük yaparsa onun cezasını görecektir. Kimseye haksızlık yapılmayacak, herkes işlediği fiilin bedelini görecektir. Böylece toplumda sıkıntıların / sorunların esas kaynağı kurutulacak ve toplum huzura kavuşacaktır. 6-8-İşte o gün insanlar, yaptıklarının sonuçları kendilerine gösterilmek üzere bölük bölük toplanacaklar. Kim zerre miktarı bir iyilik işlemişse onu görecek, kim de zerre miktarı bir kötülük işlemişse onu görecektir. (Zilzal Suresi 6-8) Cenab-ı Hak, krizi çözecek reformların yapılacağını böylece bildirdikten sonra sıra bu reformların açıklanmasına gelmiştir. 19.2. Şehit Ailelerini Bekleyen Tehlike Yukarıda Medine’nin içine düştüğü krize değinilmişti. Eğer gerekli tedbirler alınmayacak olursa kriz felaketle sonuçlanabilirdi. Gelinen aşamada şehit ailelerini bekleyen çok önemli bir tehlike mevcuttu. Zira hâlihazırda cari olan töreye / geleneğe göre, güçlü olanın zayıfları ezmesi yasal ve normaldi. Bu töre / gelenek uyarınca kabile ileri gelenleri ve güçlü kişiler, ölen erkeklerin geride bıraktıkları ekonomik değerleri / malları kendi kabilesi içerisinde tutmak için dul kalan kadınları kabile içerisinden erkeklerle evlendiriyorlardı. Bu töre / gelenek değiştirilmediği ve gerekli tedbirler alınmadığı takdirde güçlü kişiler şehitlerin mallarına konacaklar ve onların miraslarını kendi malı gibi tasarruf edeceklerdi. Şehitlerin kadınlarına ve çocuklarına mirastan pay verilmeyecekti. Mevcut geleneklerde / törelerde gerekli reformlar yapılmadığı takdirde şehitlerin kadınlarını kendi aşiret üyelerine mehirsiz olarak nikâhlayacaklardı. Onların aşiret dışından başkaları ile evlenmelerine de müsaade etmeyeceklerdi. Şayet izin verecek olurlarsa onların mehirlerini kendileri alacaklar ve bu kadınlara o mehirden asla bir pay vermeyeceklerdi. Hatta kocası ölen kadınların kocasından kalan mal başkasına gitmesin diye bu kadınları üvey oğullarına bile nikâhlayacaklardı. Aynı husus yetim kalan kızlar içinde geçerli idi. Mevcut geleneğe göre şayet yetim kızlar aşiret içerisinden birileri ile evlendirilecek olursa mehirleri asla kızlara verilmeyecekti. Bu yetim kızlar aşiretin dışından birisi ile evlendirilecek olursa o takdirde mehir yetim kızların kendisine değil velisi olan aşiretin güçlü kişisine verilecekti. Cari olan bu kurallara göre şehitlerin aileleri ve yetim kızları büyük bir haksızlıkla karşı karşıya idi. Yine cari olan töre / geleneğe göre aşiretlerinin güçlü otoriteleri erkek olsun kız olsun yetimlere babalarından kalmış malları büyüyüp reşit hale geldikleri zaman bile onlara geri vermezlerdi. Zira o zamana kadar onların tüm mirasını harcarlar ve yetimlerin hayata sıfırdan başlamalarına sebep olurlardı. Peygamberimizin yetim olması ve hayata sıfırdan başlaması hatırlanacak olursa bu törenin şehitlerin yetimlerini bekleyen tehlikenin boyutları daha iyi anlaşılabilir. 19.3. Medine İslam Cumhuriyetini Bekleyen Tehlike Hâlihazırda cari olan bu cahiliye kuralları gereği şehitlerin bıraktıkları malların aşiretlerin ileri gelenleri tarafından paylaşılacağı açıktı. Bu nedenle şehitlerin ailelerine sahip çıkılması ve onları bu geleneklere kurban vermemek gerekiyordu. Aksi takdirde İslam Cumhuriyeti için canlarını vermiş yiğitlerin hayattayken üzerine titredikleri eşleri ve çocukları mağdur ve perişan duruma düşeceklerdi. Onlar hem canlarını verecekler hem de aile ve çocukları mağdur olacaktı. Hak, adalet, mazlumu ve masumu korumayı kendine ilke olarak seçmiş bir dinin / dünya görüşünün bu zulme kayıtsız kalması düşünülemezdi. Bu nedenle acilen tedbirler alınmalıydı. Ayrıca ilkesi ile çelişen bir idarenin yaşama şansı olamazdı. İlke ve esasları için canını vermiş bağlılarının hukukunu koruyamayan bir idarenin çok kısa zamanda yıkılacağı da muhakkaktı. Müşriklerin, Yahudilerin ve münafıklarında beklentileri buydu. Şehitlerin bıraktıkları kadınların ve çocukların haklarını koruyamayan bir idarenin gelecekte onlardan kendisine bağlılık göstermesini beklemek hayaldi. Hatta gelecekte belki de en şiddetli düşmanlar ve intikamcılar o mağdurlar arasından çıkacaktı. 19.4. Kabileden Cumhuriyete Geçiş İçin Reformlar Şehitlerin geride bıraktıkları aile ve ciğerparelerinin haklarının korunması, bu vesileyle toplumun yeniden dizayn edilerek şirk tortularının temizlenmesi ve İslam Cumhuriyetinin bekası için acilen toplumda sosyal bir reform yapılması zorunlu idi. Gelinen aşama İslam’ın ilkelerine göre sosyal reform yapmak için de çok uygun bir ortamdı. Yapılacak sosyal reformlar, hem savaşın yaralarını saracak hem de kabileci şirk sisteminin meydana getirdiği sosyal yapıyı tevhidi sistemin öngördüğü sosyal adalet prensibine uygun bir yapıya dönüştürecekti. İşte bu nedenlerle Cenab-ı Hak elçisine yol gösterdi ve acilen şehitlerin geride kalanları için alınması gereken tedbirleri bildirdi. Bu tedbirlere ilişkin talimatların yanında toplumda sosyal adaleti temin için miras hukukunda da reform yapan düzenlemeleri, öğüt ve uyarıları bildirdi. Cenab-ı Hak, talimat ve reformları bildirirken temel prensibi şöylece ortaya koydu: “Toplumdaki her bireyin aynı haklara sahip olduğu, herkesin bir olduğu, toplumdaki zayıf ve güçsüz bireylerin haklarının korunması ve gözetilmesi gerektiği ve Allah’tan korkularak yetimlerin haklarını çiğnemekten kaçınmaları gerektiği vurgulandı.” Cahiliyeden kalan kabile gelenekleri sanki akrabayı koruyormuş gibi gözükse de onların haklarını gasp ederek en büyük tecavüzü gerçekleştiriyordu. Bu nedenle Cenab-ı Hak, reform paketini açıklayan hükümlerini Nisa Suresi ile bildirirken akraba hukukunu çiğnemekten korkulmasını emretti ve şu talimatları bildirdi; Allah’tan korkularak akraba haklarına riayet edilmesi, Yetimlerin mallarının kendilerine verilerek onların haklarına tecavüz edilmemesi, Yetimlerin anaları ile evlenilerek yeni aile yapılarının oluşturulması ve böylece şehitlerin aile yapılarının korunması, Yetim kızlarla malları için nikâhlanılmaması, onların üzerinden mal edinme sevdasına düşülmemesi ve bunları yapmak yerine başka kadınlarla evlenilmesi, Yetimlerin anaları ile oluşturulacak yeni aile yapısında yetimlerin yetiştirilmesi, onlar büyüyünceye kadar mallarının ekonomik üretimdeki yerinin korunması, yeterli olgunluğa eriştiğinde de haklarının kendilerine hemen teslim edilmesi, Yetimlerin malları verilirken şahit bulundurulması, Miras paylaşımı sırasında fakirlerin de hazır bulundurulması ve onlara da mirastan pay verilmesi. Cenab-ı Hak, yetimlerin hakları konusunda talimatları verirken ivedi bir tedbir olarak şehitlerin dul eşlerinin ikişer üçer ve dörder olarak ayrılması ve mümin erkeklerin hem kendi ailelerini hem de şehitlerin ailelerini ve üretim araçlarını yönetebileceği kadar onlarla evlenmelerini emretti. Böylece İslam Cumhuriyetinin şehit ailelerine sahiplenmelerini ve koruma altına alınmasını sağladı. ([1] ) Bu düzenleme bir erkeğin en fazla kaç kadınla evlenebileceğini belirlemek amacıyla değil yetim ve dulların haklarının korunmasını amaçlıyordu. Ayrıca bu düzenleme ile eşsiz kalan kadınların geçimlerinden sonra en önemli ihtiyacı olan cinsel ihtiyacının da meşru bir şekilde giderilmesi ve böylece toplumda fuhşun önlenmesini de temin etmektedir. Bununla beraber o dönemin olağanüstü şartlarının getirdiği sorunlar bu düzenlemelerle çözüldükten sonra aynı düzenlemeler sonrasında İslam Toplumunun sivil yaşamının temel düzenlemeleri haline gelmiştir. İslam hukukunda bir erkeğin en fazla dört kadınla evlenebileceği sınırı bu düzenlemenin barış zamanına yansımasından başka bir şey değildir. Cenab-ı Hakk’ın bu talimatları ile şehitlerin ailelerini yönetme konusunda endişesi olanın en azından bir şehit ailesini nikâhlamasını ya da idareye sığınmış / hicret etmiş dul kadınlardan birisini alması istenmiştir. Yönetme burada sadece kadınları değil onlara ait mülkleri yani üretim araçlarını faaliyette tutma olarak değerlendirilmelidir. Böylece şehitlerin yetim kızlara mal gibi muamele ederek onların iradesi dışında aşiretlerinin diğer fertleri ile evlendirilmek suretiyle ya da başka kabileden insanlarla evlenmeleri engellenerek onlar üzerinden kabile reislerinin mehir kazancı elde etmelerinin önüne geçildiği gibi yetimlerin mallarına ve kendisine el konulmasının da önüne geçildi. Cenab-ı Hakk’ın bu talimatları üzerine şehit aileleri başka bir mümin erkek ile evlenerek, yuva (çocuklar) dağılmamış, mallar korunmuş ve ailenin ekonomik sistemleri devam ettirilmiş oldu. Böylece toplum olarak ekonomik gerilik yaşanmadı ve müminler yoksul ve muhtaç hale gelmediler. Yetim kızlarla aşiret içinden evlenerek mallarına konmak isteyen kişilere de onların haklarını ihlal edeceklerine başka kadınlarla evlenmeleri istenerek yetim kızlar korundu ve aşiret kimliği yerine İslam Cumhuriyeti üst kimliği ile koruma altına alındılar. Bu düzenlemenin en önemli hedefi ise şirk sisteminin getirdiği «güçlünün zulümle haksızlıkla zayıflara hakimiyeti» yerine «adaletin hâkim olduğu, herkesin haklarının korunduğu» İslami Cumhuriyet Sistemine geçiliyor olmasıydı. ([2] ) Rahman, Rahim Allah Adına 1- 6- Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinizden sakının. O’nun adı ile / O’nun yasalarına göre birbirinizden talepte bulunduğunuz Allah'tan sakının da akrabalık hukukunu ihlal etmeyin. Muhakkak ki Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir. O halde yetimlere mallarını verin. Temizi pis olanla değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin. Bunu yapmak kesinlikle büyük bir suçtur. Eğer ki yetim kızlara / yetimlerin kadınlarına (yetimlere bakmak zorunda kalmış kadınlara) haklarının verilmemesinden korktuysanız o takdirde kadınlardan / yetimlerin kadınlarından hoşunuza gidenlerinden ikişer ikişer, üçer üçer, dörder dörder nikah akdiyle korumanıza alın. Şayet adaleti gözetemeyeceğinizden korkuyorsanız, en azından onlardan birini ya da himayenizde bulunan / mülteci durumundaki bir kadını (nikah akdiyle korumanıza alın). Bu, yoksul duruma düşmemeniz için en uygun yoldur. (Evleneceğiniz ) bu kadınlara mehirlerini gönül hoşluğuyla verin. Şayet kendi rızalarıyla alacaklarından bir kısmını size bağışlarlarsa onu afiyetle, çekinmeden yiyin. Allah'ın, koruyasınız diye sizin sorumluluğunuza verdiği / kaim kıldığı (vekil / yönetici kıldığı) malları henüz reşit olmamış yetimlere vermeyin. Fakat o mallarla onları rızıklandırın (besleyin), giydirin ve onlara güzel söz söyleyerek onların gönüllerini hoş tutun. Sorumluluğunuz altındaki yetimleri evlilik çağına gelinceye kadar sıkı bir eğitim vererek olgunlaştırın. Kendilerinde aklını kullanabilecek olgunluğa geldiğini gördüğünüz zaman da onların mallarını kendilerine hemen teslim edin. Onlar büyüyecekler de mallarını geri alacaklar diye onların mallarını saçıp savurup yemeyin. Kim zengin ise iffetli davransın ve onların mallarından yemesin. Kim de fakir ise o takdirde o da örfe uygun/ herkesçe kabul gören bir şekilde onların mallarından faydalansın. Onlara mallarını teslim ederken teslimatı şahitler huzurunda yapın. Hesap sorucu olarak Allah yeter. (Nisa Suresi 1-6) 19.5. Miras Hukuku Reformu Cenab-ı Hak, yetimlerin haklarının korunmasına ilişkin sosyal düzenlemeleri bildirdikten sonra İslam Toplumu için kalıcı bir miras düzenlemesini inzal etti. Ölen bir erkeğin geride bıraktığı ailesinin haklarının korunması için miras hukukunun düzenlenmesi ve bu düzenleme ile toplumdan dışlanan kadınlara pay ayrılması en önemli reformlardandı. Bu düzenlemeler sonucunda cahiliyeden kalma kabile kuralları kaldırılmış, yerine Tevhit toplumuna geçişi sağlayan uygulamaların kapısı açılmıştır. Böylece kabile ve aşiretlerin o zamana kadar cari olan töreler ile hareket ederek yetimlerin ve kadınların mülklerine el koymalarının önüne geçilmiş ve yetimlerin haksızlığa / zulme uğramaları endişeleri ortadan kaldırılmıştır. Bu düzenlemelere ait uygulamaların sorumluluğu da İslami idareye verilmiştir. Bu düzenlemeleri ihlal edenlere ahirette cehennem azabı ile dünya da ise İslam Cumhuriyetinin uygun göreceği cezalar ile cezalandırılacağı bildirilmiştir. Söz konusu düzenlemeleri Cenab-ı Hak aşağıdaki ayetlerle bildirmiştir; 7-14-Ana-baba ve akrabaların ölüp de geride bıraktıkları terekeden / mirastan erkeklere bir pay vardır. Ana-baba ve akrabaların ölüp de geriye bıraktıkları terekeden / mirastan kadınlar / kızlar için de az veya çok bir pay vardır. Bu taksimat Allah’ın bir hükmü olarak farz kılınmıştır. Miras taksimi sırasında yakınlar, yetimler ve yoksullar hazır bulunursa zaman onları da rızıklandırın ve onların gönlünü alacak güzel söz söyleyin. Kendileri öldüğü zaman arkalarında zayıf, güçsüz ve çaresiz çocuklar bıraktıkları takdirde onlara haksızlık yapılmasından endişe edecek olanlar, yetimler ve dullarla ilgili de aynı endişeyi duysunlar ve ürpersinler! Allah’tan korksunlar ve onlara doğru / güzel / olgunlaştırıcı / güven telkin edici söz söylesinler. Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, kesinlikle karınlarına ateş yemişlerdir. Onlar yakında alevli ateşe atılacaklardır. Allah evlatlarınız arasındaki miras taksimini şöyle yapmanızı emrediyor. Erkeğin payı iki kadının payı kadardır. Eğer ikiden fazla kadın varsa ölenin geriye bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer varis bir tek kadınsa, terekenin yarısı onundur. Ölenin bir çocuğu varsa, bıraktığı mirastan, ana-babasının her birinin altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da ana babası ona varis olmuşsa, anasına üçte bir düşer. Eğer ölenin kardeşleri varsa, anasının payı altıda birdir. Bütün bu taksimat, ölenin yaptığı vasiyet ve borçlar terekeden düşüldükten sonra yapılır. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin size yarar bakımından daha yakın olduğunu siz bilemezsiniz. Bu taksimat Allah tarafından size farz kılınmıştır. Şüphesiz Allah, en iyi bilendir, en hikmetli yasa koyandır. Eğer hanımlarınızın çocukları yoksa bıraktıklarının yarısı sizindir. Şayet çocukları varsa o zaman yapmış olduğu vasiyet ve borçları düşüldükten sonra kalan mirasın dörtte-biri sizindir. Eğer siz çocuk bırakmadan ölürseniz, geriye bıraktığınız mirasın dörtte-biri hanımlarınızındır. Şayet çocuklarınız varsa o zaman bıraktığınız mirasın yapmış olduğunuz vasiyet ve borçtan sonra kalanın sekizde-biri hanımlarınızındır. Eğer ölen bir erkek veya kadının eşi, çocuğu ve ana-babası olmadan miras bırakıyor ve kendisinin bir erkek veya kız kardeşi bulunuyorsa, bunlardan her birinin payı, yapmış olduğu vasiyet ve borçtan sonra altıda-birdir. Eğer kardeşler bundan fazla iseler üçte-birde ortaktırlar. Bütün bu taksimat, mirasçılar zarara uğratılmaksızın ve vasiyet ile borçlardan sonra yapılır. Bunlar, Allah tarafından size bir emirdir. Allah, en iyi bilen ve kullarına yumuşak davranandır. İşte bunlar, Allah’ın koyduğu yasalardır. Kim Allah’a ve Elçisi’ne itaat ederse Allah onu altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Orada ebedi kalacaklardır. İşte büyük kurtuluş ve başarı budur. Kim de Allah’a ve O’nun Elçisi’ne karşı gelir ve O’nun yasalarını çiğnerse, Allah onu, içinde sürekli kalacağı cehenneme sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır. (Nisa Suresi 7-14) 19.6. Fuhuş Merkezlerinin Kapatılması İslam Cumhuriyetinin / Dininin en önemli paradigması olan zayıfların ellerinden tutulması, toplumun ayağa kaldırılması ve sömürülmekten kurtarılması için öncelikle toplumda kadınların fuhuş malzemesi olarak kullanılmasının önüne geçilmesi gerekiyordu. Rivayetlere göre o dönemde Medine’de ileri gelenlerin işlettiği dokuz adet genel ev / fuhuş merkezi mevcuttu. ([3] ) Bunların önemli bir kısmı ya da en büyüğü Abdullah Bin Übey’e aitti. Şehitlerin geride bıraktıkları kadınları ve kızları bekleyen diğer bir tehlike de sahip çıkılmamaları ve perişanlıkları nedeniyle fuhuş bataklığına malzeme olmalarıydı. Şehitlerin aileleri ve kızlarının perişan edilmeleri durumunda fuhuş sektörünün dikkatlerini bunlara çevirebileceği ihtimali aşikârdı. Yukarıda geçtiği üzere şehit ailelerinin mümin erkeklerle nikâhlanması emri ile bu kadınların fuhşa sürüklenmesinin önüne geçilmesi sağlandı. Zira insan cinsinin yemek içmekten sonra en temel ihtiyaçlarından olan cinsel ihtiyacın giderilmesi de eşsiz kalan kadınların yaptıkları bu evliliklerle yasal bir şekilde temin edildi. Diğer taraftan toplumu geri ve fakir bıraktıran, şehvetlerinin peşinde koşarak aptallaştıran en önemli sebeplerden birisi de fuhuş sektörüydü ve ivedilikle yasaklanması gerekiyordu. Dahası Uhud savaşında en önemli ayrılıkçı güç, şüphesiz Abdullah bin Ubey idi. Artık ona ve fuhuştan kazanç sağlayan yandaşlarına ekonomik bir darbe vurmanın zamanı da gelmişti. Onlara vurulacak darbe ile hem toplum temizlenecek, arınacak, maddi / manevi yükselecek hem de şehitlerin kadınları ve kızlarını bekleyen tehlike savuşturulacaktı. Bu amaçla Cenab-ı Hak elçisine genel evlerin / fuhuş yuvalarının kapatılması talimatını verdi. Bu talimatın gerçekleştirilmesi için genel ev kadınlarının ölünceye kadar ya da ikinci bir emre kadar evlerinde hapsedilmesi, fuhuş yuvalarına giden erkeklere de hem dil ile hem de fiziki olarak eziyet edilmesi hükümlerini getirdi. Böylece toplumda fuhuş bataklıkları kurutulduğu gibi bu batakhaneleri işletenlerin gelirlerine de büyük bir darbe vurulmuş oldu. Genel ev kadınlarının belirlenme mekanizması da dört şahit getirilmesi şartına bağlandı. Bu da şahitlerin şahitlik yapmasına bağlandı. Yani o işi yapan ve o batakhanelerde gezen kişilerin kendileri ile birlikte o kadınları ifşa etmesi şartına bağlandı. Böylece fuhuş sektöründeki kadınların önemli bir kısmı bu damgayı yemekten kurtuldular ve topluma kazandırıldılar. Erkeklere ise bu batakhanelere gitmeleri halinde eziyet edileceği bildirilerek oralara gidişlerinin önü kesilmiş oldu. Şayet bu tedbir alınmasaydı münafıklar Hz.Muhammed’in@ idaresini yıkmak için şehit ailelerinin perişanlığını ve hatta fuhşa sürüklenmesini bile kullanacaklardı. Hem kendileri şehitlerin yetim kızları ve dul kadınlarını fuhşa malzeme olarak kullanacak ve bundan ekonomik gelir elde edecekler hem de bu durumu Hz.Muhammed’in@ politikalarının olumsuz sonuçları olarak topluma lanse edeceklerdi. Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği düzenleme ile fuhşun kökü kurutularak toplumun ilerlemesinin ve temizlenip yükselmesinin önü açılmış oldu. 15-18- Kadınlarınızdan fuhuş yapanlar hakkında içinizden dört şahit getirin; şayet onlar şahitlik yaparlarsa o kadınları ölünceye kadar ya da Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedin. İçinizden fuhuş yapan erkekleri de eziyet ederek cezalandırın. Şayet tevbe edip kendilerini düzeltirlerse, onları bırakın. Çünkü Allah tevbeleri kabul edendir, merhamet edendir. Fakat Allah'ın kabul edeceği tövbe, ancak cehalet nedeniyle kötülük yaptıktan sonra tez elden tövbe edenlerinkidir. İşte Allah bunların tevbelerini kabul eder. Allah, her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibidir. Yoksa sürekli kötülük işleyip de kendisine ölüm gelince “Gerçekten ben, şimdi tövbe ettim." diyen birinin tövbesi, tövbe değildir. İnkârcı / İsyankar /Başkaldıran olarak ölenlerin tövbesi de tövbe değildir. Biz onlar için acı bir azap hazırladık. (Nisa Suresi 15-18) [1] ) Not: Hz.Muhammed bu ilahi talimat doğrultusunda Uhud savaşında şehit düşen kişilerin eşlerinden iki hanımla evlenmiştir. Bunlar Hafsa bint i Ömer bin Hattab , Uhud'da ölen Huneys b.Huzafe'nin dulu ve Ömer bin Hattab'ın kızıdır, diğeri ise Hind binti Eb i Ümeyye Uhud'da ölen Abdullah bin Abdilesed'in duludur. [2] )Not: Savaşların sonucu meydana gelen olağanüstü durumlar için yapılan bu bölümdeki düzenlemeler daha sonra İslam toplumunda sivil hayatın düzenlemeleri olarak hayata geçirilmiştir. [3] ) Abdullah b. Ömer'den, İbnü Abbas'tan (r.anhüm) Mücahid'den, Said b. Cübeyr'den ve yine Saîd b. Müseyyeb'den gelen rivayetlere göre Medine de dokuz adet fuhuşhane vardi. 19.7. Kadınlara Şahsiyet Kazandırılması Medine toplumunda şirk sisteminden kalan geleneklere göre kadınlar hala bir meta olarak muamele görüyordu. Erkek egemen bir toplumsal yapı olarak onların haklarına tecavüz ediliyordu. Fakat Cenab-ı Hak, yeni yaratılan İslam toplumunda kadınlara şahsiyet kazandıracak haklarını içeren talimatlarını inzal eder. Öncelikle eşlerini kaybetmiş kadınların miras paylaşımına tabi mal gibi görülmesi anlayışı yasaklandı ve kadınlara zorla mirasçı olunamayacağı hükme bağlandı. Böylece eşleri şehit olan kadınların kabile dışından başka erkeklerle evlenmelerine engel olmak isteyen kabile içi evlilik anlayışlarına set çekildi. Bu düzenleme ile kadınların ya da yetim kızların başka kabileden birileriyle evlenmelerinin önü açıldı ve kabile anlayışına uygun paylaşım düzeni yıkılarak kadınlar İslam Cumhuriyetinin güvencesinde özgür bireyler haline getirildi. Bu kapsamda kadınların evlenirken aldıkları ve şahsi mülkleri olan mehirlerinin bile ellerinden alındığına işaret edilerek onların mülklerine el koymak için entrika çevrilmesi yasaklandı. Kadınlarla yapılan nikah sözleşmesinin hükümlerine riayet etme şartı getirildi ve onlarla iyi / güzel geçinilmesi emredildi. Böylece kadınları erkeklerin karşısında sözleşmenin diğer tarafı ve birbirlerinin eşi olarak görmelerini ve ona göre saygılı davranmaları emredildi. Cenab-ı Hak, evliliği rasyonel bir birliktelik olarak tanımladı ve mümin erkelere şöyle öğüt verdi; “Size sonradan itici gelen eşlerinizi boşamaya, değiştirmeye kalkmayın! Eğer meşru sınırlarda ayrılmak durumunda kalırsanız, verdiğiniz sosyal güvenceyi onlardan almak için girişimde bulunmayın! Geçmişte meydana gelen aranızdaki sevgiye ve kaynaşmışlığı dikkate alarak bu bağları maddi çıkarlara değişmeyin!” Cenab-ı Hak inzal ettiği bu düzenlemeler ile sadece yetimlerin ve dulların haklarını korunmakla kalmadı aynı zamanda onlara toplumsal şahsiyet kazandırdı. Daha da önemlisi yetim kızlar ve dul kadınlar evlenirken tercihlerini kabile dışından yapma hakkını elde etmiş olması nedeniyle Medine toplumunun kabile aidiyetinden daha geniş bir topluma ve daha geniş bir aidiyete geçiş yapmanın yolu açıldı. 19-21-Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helal değildir. Açık bir şekilde fuhuş yapmadıkça onlara verdiğiniz şeylerin bir kısmını geri almak için onlara baskı yapmayın. Onlarla güzel bir şekilde geçinin. Onlardan hoşlanmazsanız bile onların hoşlanmadığınız yönünü Allah çok büyük bir hayra aracı kılmış olabilir. Şayet eşinizi bırakıp yerine başka bir eş almak isterseniz, birincisine yüklerle altın vermiş olsanız dahi boşadığınız zaman ondan hiçbir şey geri almayın. Ona iftira ederek ve açık bir günaha girerek verdiğinizi geri mi alacaksınız? Birbirinizin mahremi olup kaynaşmışken ve onlar da sizden sağlam bir söz / misak almışken verdiğinizi nasıl geri alırsınız? (Nisa Suresi 19-21) 19.8. Kabileciliğin Dar Kalıplarından Kurtuluş ve İslam Toplumu İle Geniş Ufuklara Geçiş Şirk toplumunun oluşturduğu kabile yapısında malların kabile içinde kalması için yapılan kabile içi evlilikler öylesine iğrenç boyutlara ulaşmıştı ki, babası ölünce üvey annelerle, oğulları ölünce gelinlerle, iki kız kardeşi birlikte yani baldızlarla ve hem annesi hem de kızıyla yani üvey evlatlarla evlilikler yapılmaktaydı. Bu yakın akraba evliliklerine bir sınırlama getirmek gerekiyordu. Zira şehitlerin aileleriyle yapılacak evliliklerde miras mallarına konmak için üvey kızlarla yani yetim kızlarla da evlenilecekti. Sırf malların kabile dışına çıkmaması için yapılacak bu evliliklerde kadınların seçme şansı olmadan kendi kabilelerinden birileri ile evleneceklerdi. Cenab-ı Hak aşağıda getirilen düzenleme ile bu tür olumsuzluklara engel koydu ve yakın akraba evliliklerine sınırlar çekerek kabilelerin dar toplum yapısından çıkılmasını sağladı. Bu düzenleme ile kabilelerin birbirleriyle kaynaşması sağlandı. İnsanların kabile asabiyesi temelinde değil aynı ülküye iman etmiş bireylerin oluşturduğu bir toplum bütünlüğüne kavuşmaları hedeflendi. Yani tevhit toplumunun fiziki alt yapısı oluşturuldu. Birlikteliklerin sözleşmeler temelinde oluşturulması prensibi getirildi. Böylece tevhit toplumundaki her bireyin İslam Cumhuriyetinin güvencesinde serbestçe yapacağı sözleşmelerle birliktelikler oluşturması sağlandı. Bu özgür bireylerin üst kimlikleri ve aidiyetleri kabileleri değil İslam Cumhuriyeti vatandaşlığı / müslümanlık oldu. Ayrıca evlilik sözleşmesinde öngörülen mehir verme zorunluluğu kadınların sosyal güvencesini sağladı ve bu güvencenin garantörü de İslam Cumhuriyeti oldu. 22-24- Geçmişte olanlar istisna olmak üzere babalarınızın nikahladığı üvey analarınızla evlenmeyin. Şüphesiz bu pek çirkin bir hayasızlık, yüz kızartıcı bir iğrençlik, çok kötü bir gelenekti. Size, anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, teyzeleriniz, halalarınız, erkek kardeşinizin kızları, kız kardeşinizin kızları, sütanneleriniz, sütkız kardeşleriniz, kadınlarınızın anneleri, evlenip zifafa girdiğiniz kadınlarınızın eski kocalarından olan ve evinizde bulunan üvey kızlarınız –eğer anneleri ile ilişkiye girmediyseniz onlarla evlenmenizde bir sakınca yoktur–öz oğullarınızın hanımları ve iki kız kardeşi birden almanız size haram kılındı. Fakat geçmişte olanlar geçmişte kalmış olup bu kurallardan istisnadır. Şüphesiz Allah çok bağışlayan eşsiz merhamet sahibidir. Sözleşmelerle sahip olduklarınız hariç, nikahlı kadınlar da sizlere haram kılındı. Bunlar, Allah’ın emri olarak üzerinize yazdığıdır. Bunların dışındakiler ise gayri meşru bir ilişkiyle değil de evlilik yoluyla almak şartıyla malvarlığınızdan mehir vererek istemeniz size helal kılındı. Böylece kendilerinden yararlandığınız kadınlara zorunlu bir görev olarak mehirlerini ödeyin. Mehir belirlendikten sonra, karşılıklı olarak rızalaştığınız şeyde size bir vebal yoktur. Şüphesiz Allah, bilen hüküm ve hikmete sahibidir. (Nisa Suresi 22-24) 19.9. Mümin Fakir ve Nefsinin Arzularına Hâkim Olamayan Erkeklerin Fuhuştan Uzak Tutulması İçin Alınan Tedbirler Medine toplumunu temizlemek için fuhuş merkezlerinin kapatılması çok önemli bir adımdı. Sıra ikinci adıma gelmişti. Fuhuştan uzak durmaya çalışmakla birlikte nefislerine hâkim olamamaktan korkan ama bunu meşru yoldan gidermek için hür kadınlarla evlenebilecek mehir bedeline sahip olmayan bekar mümin erkeklerin bu sorununa çare bulunması gerekiyordu. O dönemdeki cahiliye geleneğine göre hür olan erkekler ancak hür olan kadınlarla evlenebilirdi. Onların cariyelerle / hizmetçi kızlarla evlenmeleri yasaktı. Cenab-ı Hak, yoksulluğundan dolayı hür kadınlarla evlenemeyen ve nefsine hâkim olmakta zorluk çeken mümin erkeklerin mümin cariyelerle sahiplerinin izni ile evlenmelerini helal kılarak toplumda zinaya giden önemli bir yolu daha tıkadı. İffetli olmaya, fuhşa bulaşmamaya ve gizli dost tutmamaya yemin edecek mümin cariyelerle nefsine hakimiyet zorluğu çeken ve hür kadınlarla evlenemeyen bekar mümin erkeklerin evlenmesine izin verildi. Onlara verilecek mehir bedelinin hür kadınlara göre düşük olması nedeniyle bunlar bu bedeli karşılayabilirlerdi. Cenab-ı Hak bu izni vermekle beraber, müminlerin bu izni kullanmak yerine nefislerine hâkim olmalarının kendileri için daha hayırlı olacağını da vurguladı. Yani bu iznin toplumda nefsinin arzularına hâkim olamayan zinadan başka çaresi de olmayan müminlerin günaha girmemesi için verilen bir ruhsat olduğunu belirtti. Cenab-ı Hak, bu izin ile mümin cariyelerin temiz kalmasını ve böylece toplumun ıslah edilmesini sağladığı gibi onların hürriyetlerini kazanmalarının yolunu da açtı. Zira yoksul mümin kocaları ilelebet yoksul olmayacaklardı. İmkânları genişlediğinde eşlerinin hürriyetleri için fidyelerini temin edebileceklerdi. Fakat diğer taraftan cariyeler toplumda zayıf oldukları ve iffetli olmaya ant içmiş olsalar da geçmişte yaşadıkları olumsuz ve zorunlu şartlardan etkilenerek evlendikten sonra da bu günahı tekrar işleyebilirlerdi. Cenab-ı Hak, hür ve koruması olan kadınlara göre onların toplumdaki bu korumasız ve zayıf durumlarını dikkate alarak günaha girmeleri halinde onlara verilecek cezayı hür kadınlara verilecek cezanın yarısı olarak belirledi. Böylece kullarına karşı tarifsiz bir şefkat ve merhamete sahip olduğunu gösterdi. Ayrıca fuhuş sektörünün işleticileri olan münafıkların müminleri fuhşa itmeye çalıştıklarını açıklayarak onlara karşı uyanık olunmasını bildirdi. Bu tür düzenlemelerle toplum ıslah edilmeye çalışılırken toplumu ifsat etmek isteyen münafıklara meydan verilmemesi için bu tedbirlerin alındığına işaret etti. Zira münafıkların bu düzenlemelerle alay edecekleri açıktı. Onlar aşağılık görülen cariyelerle müminlerin evlenmelerini alay konusu edeceklerdi. Fakat Cenab-ı Hak verdiği bu ruhsat ile zina gibi daha kötü bir belayı toplumdan def etmenin amaçlanması nedeniyle onlara aldırış edilmemesi gerekliliğini ortaya koydu. Bu düzenlemelerle müminlerin üzerindeki tahammülü zor yüklerin alındığını belirtti. 25- 28- İçinizden hür ve mümin kadınları nikâhlamaya gücü yetmeyenler, himayenizdeki mümin genç hizmetçi kızlarla evlensin. Allah sizin imanınızı daha iyi bilir. Siz müminler hepiniz birsiniz. O halde iffetli yaşamaya, fuhşa /sefihliğe bulaşmamaya, gizli dost edinmemeye ant içenleri sahiplerinin izniyle nikahlayın ve örfe uygun / herkesçe kabul gören bir şekilde mehirlerini verin. Evlendikten sonra fuhuş yaparlarsa, o zaman onlara hür kadınlara verilen azabın / cezanın yarısını uygulayın. Bu ruhsat sizden zina suçunu işlemekten korkan kimseler için getirilen bir imkandır. Fakat eğer sabrederseniz bu sizin için daha hayırlıdır. İyi bilin ki Allah, kullarının günahlarını örten / gafur ve engin merhamet sahibidir. Allah, bütün bunları açıklıyor ki, size sizden öncekilerin (ilahi yasalara uygun) yollarına yönlendirmek ve yanlıştan dönüşünüzü kabul etmek istiyor. Çünkü Allah, her şeyi çok iyi bilen ve hikmetle hüküm verendir. Allah, sizin tevbelerinizi kabul etmek istiyor. Şehvetlerine uyanlar ise sizin büsbütün yoldan çıkmanızı istiyorlar. Allah, sizin yükünüzü hafifletmek istiyor. Çünkü insan sabır ve tahammül açısından çok zayıf yaratılmıştır. (Nisa Suresi 25-28) 19.20. Yasalara İtaat Konusunda Müminlere Uyarılar Cenab-ı Hak, yukarıda inzal ettiği yasalarla kabile reislerinin şehitlerin mirasına haksız bir şekilde konmalarına engel olmuştu. Bu durum onlarda çok büyük rahatsızlık meydana getirdi. Gözlerini şehitlerin mirasına dikmiş olan bu kişiler kabilelerinin diğer üyelerini kışkırtmaya başladılar. Kendi aşiretlerine ait olan şehitlerin mallarının diğer aşiretlere ya da muhacirlere gidiyor diye tezvirat yapmaya başladılar. Eski kabileci anlayıştan tamamen sıyrılamamış olan müminler bu kışkırtmaların etkisiyle bu düzenlemelere uyma konusunda tereddüt yaşıyorlardı. Cenab-ı Hak, müminleri uyararak bu uygulamanın toplumsal geriliği engellemeyi amaçladığını bildirdi. Şöyle ki; eğer cahiliye geleneği ile hareket edilecek olursa şehitler tarafından yaratılmış ekonomik büyüklükler / mallar haksız bir şekilde kabile ileri gelenleri arasında paylaşılıp tüketilecek, fakat yeni getirilen uygulama ile bu ekonomik büyüklükler / mallar çarçur edilmeyeceği gibi tam aksine daha da çoğaltılıp ekonomiye katkılı hale getirilecektir. Eski yasaya göre yapılacak uygulama toplumu öldürecek iken yeni yasanın öngördüğü uygulama ile toplum ekonomik olarak daha da büyüyecektir. Cenab-ı Hak, bu gerekçeyi beyan ederken müminlere şehitlerin bıraktıkları kadınlara kalan mirasa konmak için kabile içi evliliklere başvurmak suretiyle şehitlerin mallarını haksız bir şekilde tüketilmemesi uyarısında bulunur. Onların malını yemek için evlenme yolunun seçilmemesi gerektiği bu yolun haksız bir yol olduğu ifade edildi. “Eğer mal edinmek istiyorsanız çalışıp çabalayın, üretin ve karşılıklı rızaya dayalı ticaret yapın.” Manasına gelen tavsiyelerde bulunuldu. Aksi takdirde toplum olarak geri kalınacağı ve toplumun ölümüne yol açılacağı belirtildi. Cenab-ı Hak, ikazlarına şöyle devam ederek hemen yeni yasamanın gereklerini yerine getirilmesini müminlere emretti: Miras yoluyla malların paylaşımı konusunda getirilen yeni düzenlemelere uyulması gerektiği, Şayet yeni düzenlemelere uyulacak olursa ufak tefek kusurların bağışlanacağı ve üstün makamlara eriştirileceği, Allah’ın yasasına göre yapılan miras taksimatı ve yeni getirilen uygulamalarla bazılarının tasarrufuna fazladan verilen mal ve servetlere tamah edilmemesi gerektiği, Allah’ın yasasına göre yapılan paylaşımlarda hem kadınlara hem de erkeklere hakkaniyetle paylaşım yapıldığı bu nedenle yapılan taksimata rıza gösterilmesi gerektiği Eski sistemdeki paylaşımın kaldırıldığı ve yeni paylaşım sistemine göre malların nasıl miras bırakılacağının ve kimlerin mirasçı olduklarının belirlenmiş olması nedeniyle hak sahiplerine haklarının hemen verilmesi gerektiği. 29-33-Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda haksız / batıl bir yolla tüketmeyin. Fakat karşılıklı rızaya dayalı ticaret yapın. (Mallarınızı batıl / haksız bir yolla tüketerek) kendinizi öldürmeyin. / mahvetmeyin. Şüphesiz Allah, size çok merhametlidir. Kim, düşmanlıkla ve zulmederek bu yasakları çiğnerse, yakında onu ateşe sokacağız. Bunu yapmak Allah’a çok kolaydır. Eğer siz, yasaklanan şeylerin büyüklerinden sakınırsanız, Biz de sizin kabahatlerinizi örteriz / bağışlarız ve sizi şerefli bir makama yerleştiririz. Allah’ın bazınıza, diğerinden fazla verdiği şeyler için haset etmeyin. Erkekler de kazandıklarından bir pay alacaklar. Kadınlar da kazandıklarından bir pay alacaklar. Allah’ın lütfundan isteyin. Hiç kuşkusuz Allah, her şeyi en iyi bilendir. Erkek olsun, kadın olsun, her biriniz için, anne-baba ve akrabaların geriye bıraktıkları mirastan paylar belirledik. Ayrıca evlilik akdiyle akraba olduğunuz kimselere de paylarına düşeni hemen verin. Şüphesiz Allah, her şeye şahittir. (Nisa Suresi 29-33) 19.21. Korumaya alınan Kadınlardan Başkaldıranlara Uyarılar Şehitlerin ailelerine evlilikler yoluyla ve mirastaki yeni düzenlemelerle sahip çıkılmış böylece dul kadınlar / yetim kızlar koruma ve gözetim altına alınmıştı. Normal olarak koruma altına alınan bu kadınların kendi haklarını temin eden İslami İdareye sadakat göstermeleri beklenir. Onlar Allah’ın vaat ettiği güzel bir istikbal hedefini ve umutlarını korumak için İslami İdareye yardımcı olmalı ve asla ihanet etmemelidir. Bunlardan elbette kendilerinden bekleneni yerine getiren ve idareye saygılı bir şekilde itaat eden kadınlar vardı. Bunlar saliha yani ıslah edici davranışlarda bulunan kadınlar olarak adlandırılırlar. Ancak İslami İdarenin onların durumlarında ve haklarında yaptığı iyileştirmelere rağmen savaştaki yenilginin acısı üzerinden münafıkların yaptıkları tezviratların peşine düşenleri de vardı. Onlar bütün bu yapılan iyiliklere karşın kendilerini ve mallarını himaye eden yeni kocalarına karşı başkaldırarak İdareyi zor duruma düşürüyorlardı. Cenab-ı Hak, eski gelenekleri arayan ve kocalarına isyan eden bu kadınlara önce öğüt verilmesini emretti. Eğer yola gelmeyecek olurlarsa onların tecrit edilmesini ya da uzaklaştırılmasını, hala başkaldırma devam ederlerse onlara zor kullanılmasını / baskı yapılmasını emretti. Islah etmek için uygulanan bu metodun herhangi bir aşamasında hatasını anlayıp itaat edenlere ve İslami İdareye saygılı davrananların yaptıkları kabahatlerin affedilmesi ve normal yaşama devam edilmesi talimatını verdi. 34-Allah'ın bazınıza diğerinden fazla verdiği şeyler sebebiyle ve kendi mallarından harcama yaptıkları için erkekler, o kadınlar üzerine koruyup gözeticidirler. Onlardan saygılı, itaatli, sadık ve sorumluluklarını yerine getirenler, saliha kadınlardır. Allah (indirdiği yasal düzenlemelerle) kendilerini nasıl koruduysa, onlar da gaybı (Allah’ın gelecek vaadine ilişkin umutları, İslami idarenin geleceğini bu itaatleri ve sadakatleri ile) korurlar. Koruma ve gözetimini üstlendiğiniz o kadınlardan başkaldırmasından / isyan etmesinden korktuklarınıza ise öğüt verin. (Öğüt almamakta ısrar ederlerse) ikamet ettikleri yerden uzaklaştırın. (Onları tecrit edin ya da uzaklaştırın / sürgün edin.) Yine de yola gelmeyecek olurlarsa onlara baskı yapın. / zor kullanın. Eğer size itaat ederlerse artık (onları affedin ve) incitmek için bahane aramayın. Allah, çok yücedir ve çok büyüktür. (Nisa Suresi 34) 19.22. Evli Çiftlerin Arasındaki Anlaşmazlıkların Çözüm Yoluna İlişkin Düzenlemeler Görüldüğü üzere yukarıdaki ayetler, eşler arasında anlaşmazlık olması halindeki ilişkiyi değil idare ile toplumun ilişkilerini düzenlemektedir. Bu talimatlar, idarenin kendi paradigmaları çerçevesinde toplumsal adaleti sağlamak ve savaşlardaki kayıpların meydana getirdiği krizi atlatmak için geliştirdiği tedbirlere itiraz eden tarafın ıslah edilmesi kapsamındaki düzenlemeler olarak anlaşılmalıdır. Bunun böyle olduğunu müteakip ayet teyit etmektedir. Şöyle ki söz konusu bu ayet karı koca ilişkilerinin krize gittiği zaman nasıl bir yol izleneceğini düzenlenmektedir. Şayet eşler arasında bir anlaşmazlık olursa kadını yataktan ayırma, sonra dövme vb. yöntemleri değil İslami İdarenin her iki tarafın yakınlarından birer hakem atamaları emredilir. Allah’ın barıştan yana olduğu bildirilerek İdarenin atadığı hakemlerin karı kocanın arasında sulh yapmaya çalışmaları istenir. Hakemlerin sulh için çalışmaları halinde Cenab-ı Hakk’ında eşlerin arasını bulma hususunda yardımcı olacağı ve onların sulh için gayretlerini boşa çıkarmayacağı bildirilir. İslami idarenin bekasında / devamında bu ailelerin sulh içerisinde birlik ve beraberliklerini korumaları önemlidir. 35- Şayet karı ile kocanın arasında bir ayrılık meydan geleceğinden korkuyorsanız, o zaman kendilerine erkeğin yakınlarından bir hakem, kadının yakınlarından da bir hakem atayın. Bu hakemler gerçekten eşleri barıştırmak için uğraş verirlerse, Allah da onları muvaffak eder ve karı-kocanın arasında geçim verir. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, her şeyin iç yüzünden, gizli taraflarından haberdar olandır. (Nisa Suresi 35) 19.23. İslami Toplumun Oluşmasında En Önemli Faktör: İnfak ve Cömertlik Tevhidi bozan, birliktelikleri parçalayan en önemli unsur bencillik, cimrilik ve mal hırsıdır. Şirk paradigmasına göre mal / mülk güçlü olmanın bir göstergesidir ve maldan / mülkten yoksun olmak ise fakirlik ve güçsüzlüktür. Bu nedenle mal / mülk kaybını önlemek için cimrilik ve malı artırmak için haksızlık yapılması da şirk inancının bir ilkesidir. Münafıklar ve Yahudilerin bazı ileri gelenleri İslami iktidarın yani Hz.Muhammed@ ve arkadaşlarının ekonomik olarak yoksul ve fakirlik çekmesi ve sonunda Medine’den çekip gitmeleri için halka cimriliği / infak etmemeyi tavsiye etmektedir. Bu tavsiyeyi de sanki onların iyiliğini istiyormuş gibi yapmaktadırlar. Onlar Medinelilere şöyle dediler: “Mallarınızı infak etmeyin! Muhakkak ki biz, sizin mallarınızın elinizden gitmesiyle fakirliğe uğramanızdan korkuyoruz. İnfak etmekte acele etmeyiniz çünkü siz ileride ne olacağını bilemezsiniz.” Çok açıktır ki o şeytanlar bu propaganda ile Medine’de oluşturulan kardeşliği, toplumsal birlikteliği / tevhidi ve İslami İdareyi yıkmak istemektedir. Cenab-ı Hak ise müminlerin herkese iyilik yapmalarını, güzel tavır ve davranış içinde olmalarını ister. Bunun için insanın karakterini düzelten en önemli davranışın cömertçe infak etmek olduğunu bildirdi. Diğer taraftan kibirli, gururlu ve küstah karakterli insanları sevmediğini de sözlerine ilave etti. Bu mesajlarla Yahudilerin şeytani ileri gelenleri ile münafıkların Medine halkını kandırmak için yapmış oldukları menfi propagandaya cevap verildi. Ayrıca toplumun infak etmek dahil İslami değerleri kabul edecekleri gün geldiğinde bu şeytanların yerin dibine geçmek isteyecekleri bildirilerek tehdit edildiler. 36-42- Allah’a kulluk edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolda kalmışlara, yasalar çerçevesinde himayenize verilmiş kimselere iyilik edin. Muhakkak ki Allah, kibirlenen ve kendini beğenen küstahları sevmez. O, cimrilik eden, insanlara da cimriliği tavsiye eden ve Allah’ın kendilerine lütfuyla verdiklerini gizleyenleri de sevmez. Allah’ın ilkelerine / düsturlarına karşı çıkanlara acıklı bir azap hazırladık. Onlar mallarını insanlara gösteriş yapmak için harcarlar. Allah’a ve ahiret gününe iman etmezler. Yakın arkadaşı şeytan olan kimse ne kötü bir arkadaşa sahiptir! Ne olurdu sanki bunlar da Allah’a ve ahiret gününe inansalar ve Allah’ın kendilerini verdiği şeylerden Allah yolunda harcasalardı, zarar mı görürlerdi? Allah, onların durumunu çok iyi bilendir. Şüphe yok ki Allah, zerre kadar haksızlık yapmaz. Aksine yapılan zerre kadar bir iyiliğin karşılığını kat kat verir. Üstelik Kendi katından da büyük bir mükafat verir. Her ümmetten bir şahit / numune gösterdiğimiz ve seni de onlara bir şahit / numune olarak gösterdiğimiz zaman onların hali nasıl olacak bakalım? İnkâr edip Elçi’ye karşı çıkanlar, o gün yerin dibine geçmek isteyecekler. (Şimdi söyledikleri) hiçbir sözü o gün Allah’tan gizleyemeyecekler. (Nisa Suresi 36-42) 19.24. Kamu Hizmetlerinin Uyanık, Temiz ve Dürüst İnsanlarla Gerçekleştirilmesi Cenab-ı Hak, savaşların yaralarını saran alt yapıyı kurarken, İslami / tevhidi toplumu oluşturma yolunda çok önemli bir düzenleme daha bildirir. Kamu hizmetlerini yapan müminlerin bu hizmetleri bilinçli, temiz ve dürüstçe yerine getirmeleri emredildi. Bunun için biri içkiden diğeri şehvetten kaynaklanan iki sarhoşluk hali yaşayanların kamu hizmetlerine / salata / toplantıya / eğitime / namaza yani mescide gelmeleri yasakladı. Gerek şehvetten gerekse de içki ile sarhoş olanların maddi ve manevi olarak temizlendikten sonra ancak bu hizmetlere katılabilecekleri hükme bağlandı. Böylece yapılacak kamu hizmetleri / salat / toplantı / içtima / namaz vb. aktivitelerin temizlikle, dürüstlükle ve mutlaka ayık ve aklı başında olarak gerçekleştirilmesi şart koşuldu. Bu tedbir toplumdaki fertlerin daima müteyakkız olmasını sağlayacaktır. 43- Ey iman edenler! Sarhoş iken ne dediğinizi bilinceye kadar salata / toplantıya / kamu hizmetlerine / namaza yaklaşmayın. Cünüp iken de –yolculuk hali müstesna– yıkanıncaya kadar, salata / toplantıya / kamu hizmetlerine / namaza yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolculuktaysanız veyahut tuvaletten geldiyseniz veya kadınlarla cinsel ilişkide bulunduysanız ve bu durumlarda su bulamadıysanız o zaman, temiz bir toprağa yönelin. Yüzlerinizi ve ellerinizi onunla mesh edin. Muhakkak ki Allah çok affedici ve çok bağışlayandır. (Nisa Suresi 43)

© 2022 AAYDIN

bottom of page