Arama Sonuçları
Boş arama ile 99 sonuç bulundu
- Bölüm 36:Devlet Teşkilatının Esasları | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 36 DEVLET TEŞKİLATININ ESASLARI Daha önceki bölümlerde belirtildiği üzere Medineliler Hz.Muhammed’in@ teklifini görüşmek üzere temsilcilerini 12 kişilik heyet halinde Mekke’ye göndermiş ve Akabe’de görüşen taraflar mutabakata varmıştı. Bu mutabakat uyarınca Medineliler İslam ideolojisine uygun sistemi / tevhidi kabul edecek ve Medineli Evs ve Hazreçli Arap kabileler ile Hicret eden Muhacirler ve Medineli Yahudi kabilelerden oluşturulacak ümmetin / topluluğun yönetimi peygamberimizin başkanlığında yürütülecekti. Bunun için Medineliler peygamberimize biat edeceklerdi. Hicret etmeden önce bu yönetimin teşkilat alt yapısını kurmak amacıyla peygamberimize vekaleten Mus’ab b. Umeyr heyet ile birlikte Medine’ye gönderilir. Heyet Musab b. Umeyr ile Medine’ye ulaşır ve Mutabakat zaptı Medine ileri gelenlerine bildirilir. Bu mtabakat sonucunda gelecekte yaşanabilecek muhtemel sorunlar Medineliler arasında tartışılmaya başlanır. Daha sonraki süreçte münafık olarak isimlendirilecek olan Medine’nin bazı ileri gelenleri, bu sorunları gündeme taşır ve diğer Medineliler üzerinde tereddütler yaratmaya çalışırlar. Medine kamuoyunda bu müzakereler nedeniyle meydana gelen endişe ve tereddütlere konu olan sorunların başında Hz.Muhammed@ ve beraberinde Medine’ye göç edecek olan muhacir müminlerin barınması, geçimleri (yiyecek / içecek / giyim vb), toplumsal statüleri, kendi içlerinde ve Medinelilerle aralarındaki ihtilafların çözümü (Hukuk) ve piyasaya iştirakleri (pazar ve üretim payları) …gelir. Medineli bazı ileri gelenlerin bu sorunlara dayalı olarak gündeme taşıdıkları endişe ve tereddütlerin bazıları bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla şöyle sıralanabilir; Yeni toplulukta çıkacak ihtilafların çözülmesinde kim hüküm verecek? Hz.Muhammed’in@ oluşturulacak yeni toplulukta kabilelere karşı tutum ve davranışı nasıl olacak? Yani kabilelere karşı adil bir tutum içerisinde olabilecek mi yoksa kabileler arasında tarafgir mi davranacak? Özellikle ihtilaf durumunda kendi hemşehrisi olan muhacirlerden yana olup olmayacağı konusunda tereddütler hakimdir. Yeni ümmette / toplulukta hangi kabilenin adet, ritüel ve hukuku geçerli olacak? Mekkelilerin mi? Yahudilerin mi? Medineli Ensar’ın mı? Muhacirler Medine’de ne kadar kalacaklar? Mekkeli müşrikler Medine’ye savaş açarlarsa ya da muhacirler Mekke’ye savaş açarsa bunun sorumlusu kim olacak? Mekke ile savaşıldığı takdirde bu durum Arap yarımadasındaki bütün diğer Araplarla savaş anlamına gelmeyecek mi? O takdirde tüm Araplarla savaşmak gerekmeyecek mi? Muhacir müminler bütün zenginlik ve servetlerini Mekke’de bırakacaklarından onlar Medine’de ne iş yapacaklar? Geçimlerini kim üstlenecek? Medinelilerin sırtından geçinmeyecekler mi? Şayet Mekkeli muhacirler sermayeleri ile gelirlerse, onlar Arabistan’ın çok tecrübeli tüccarları olmaları nedeniyle Medine piyasasını ellerine geçirmeleri ve Medineli tüccarları piyasadan silmeleri mümkün değil mi? Hz.Muhammed @ Mekkelilere gönderilmiş bir peygamberken şimdi Mekke’yi bırakıp Medine’ye gelmesi O’nun asıl görev bölgesini terk etmesi anlamına gelmez mi? Madem kendi kavminin de iyiliğine olacak iyi bir öğreti getiriyorsa neden kendi kavmi olan Mekkeliler bu öğretiyi kabul etmedi de biz onun öğretisini kabul edeceğiz? Medine’nin muhalifleri yukarıda gündeme getirilen bu endişe ve tereddütleri kullanarak anlaşmanın gerçekleşmemesi için aşağıdaki tezviratları Medine kamuoyuna yayıyorlardı; Hz.Muhammed’in @ amacı başkan olmaktır. Mekkeli muhacirler de sizlere hükmetmek istiyorlar. Onlar kendilerinden başkasının görüşüne itibar etmezler. Kendi başlarına buyruk hareket edeceklerdir. Hem Medine’den beslenecekler hem de Medinelilere hükmedecekler… Medinelileri Kureyş ve diğer Arap kabileleri ile savaştıracaklar ve böylece kendi hesaplarını size gördürecekler. Medine’de kurulacak yeni yönetimin belirleyeceği ekonomi kuralları ile Mekkeliler kendilerine çalışacaklar ve bizim fakirleşmemize yol açacaklar… Mekkeli muhacirler, kurt tacirlerdir. Onların bir planları vardır. Onların buraya gelmekte beklentileri ve çıkarları mutlaka vardır. Onlar sakın bir plan kuruyor olmasınlar? Belki de onların arzusu Medine’nin üretimi ve zenginliklerine sahip olmak, Medine’yi ele geçirmek. Acaba kendi çıkar ve politikaları için kendi uydurduklarını Allah’a mı izafe ediyorlar. Yani Allah adına sizi kullanıp kandıracaklar mı? Madem O peygamber olduğunu iddia ediyor tıpkı Hz.Musa’ın@ Allah ile konuşması gibi O da Allah ile konuşsun da öyle iman edelim. Madem O peygamber olduğunu iddia ediyor, o zaman en azından “Zafer / Fetih” diğer bir ifadeyle “Mekke’nin kıyameti” ne zaman olacak onun vaktini bize söylesin de süresi belirsiz karanlık bir süreçte yol almayalım. Yukarıda zikredilen tezviratlar Medine’den gelip giden elçiler / tüccarlar vasıtasıyla Mekke’ye ulaştırıldı. Medineli muhaliflerin kamuoyunda yarattıkları menfi algıyı bertaraf etmek ve Medine kamuoyunun gündemine gelen bu endişe / tereddütlere ilişkin öngörülen çözüm önerileri Cenab-ı Hak tarafından elçisine Şura Suresi ile bildirildi. Cenab-ı Hak, bu sure kapsamında Medinelilere kurulacak yeni yönetimin teşkilat yapısına ve yönetim anlayışına dair ilkeleri de bildirir. Böylece müzakerelere gelen heyet ile yapılacak anlaşmaya esas olacak temel umdeler belirlenmiş olur. Bu ilkelerin belki de en önemlisi yeni yönetimin teşkilat yapısında “Şura”nın olacağı ve karar alınırken yönetime katılan bütün tarafların yani Hazreç, Evs, Muhacirler ve Yahudilerin ileri gelenlerinin görüşlerine başvurulacağı, böylece kararların istişare sonucunda belirleneceği ilkesidir. Bu ilke ile Medinelilerin nasıl bir yönetimi kabul ettikleri açıklığa kavuştuğu gibi Medineli muhaliflerin tereddüt ve endişe yaratmada kullandıkları en önemli tezviratları da ellerinden alınmış olmaktadır. Yeni yönetimin keyfi bir yönetim olmayacağı, herkesin görüşünün değerli olduğu ve tüm tarafların yönetime katılacağı, dolayısıyla kimsenin hakkına hukukuna zarar gelmeyeceği, bu nedenle endişe ve tereddütlerin yersizliği, bu ilke ile ortaya konur. Yeni kurulacak yönetimde ikinci ilkenin “adalet” olacağı belirtilerek, kim zulüm yaparsa cezasını çekeceği ve kimsenin zulüm yapmasına müsaade edilmeyeceği net bir şekilde ifade edilir. Böylece yeni yönetimde hukuksuzluğa yer olmadığı ve haksızlık yapılacağı endişesinin de yersizliği ortaya konmuş olur. Yeni yönetimde muhacirlerin kayırılacağı ve piyasaya girmeleri halinde tüm Medine piyasasını ellerine geçirecekleri hususunda yapılan tezviratları gidermek için Cenab-ı Hak, ilişkilerin menfaat bazlı değil “sevgi” bazlı olacağı ilkesini bu surede vaz eder. Bu ilke ile Muhacirlere “sevgi ve yakınlıktan” başka bir şey istenmediği ortaya konulur. 36.1. Şirk (Zulüm) Sisteminin Yıkılmasının Kaçınılmazlığı Şura suresi önce mevcut şirk sisteminin yıkılmasının yakın olduğunu gökyüzünün çatırdayıp yıkılacağı benzetmesi ile haber verir. Medine’deki ileri gelenlerin (meliklerin) Cenab-ı Hakk’ın sistemini tercih ettiklerini yani ilahi sisteme doğru yöneldiklerini (hamd ettiklerini) ve onların vatandaşlarının iyiliği için çabaladıkları hususunu “Meleklerin Rablerini hamd ile tesbih ettikleri ve yeryüzündeki (arz / vatan) herkes için mağfiret istedikleri” şeklindeki ayet sözleri ile ifade edilir. Arkasından Cenab-ı Hakk’ın çok merhametli, bağışlayan, rahmet eden, çok vergili, kullarına bol bol veren, …. olduğuna dikkat çekerek Cenab-ı Hakk’ın sistemine yönelen Medineli meliklerin doğru bir tercih yaptıklarını, Medine halkının görmeleri konusunda ikaz yapılır. Arkasından Medine’nin ilahi sisteme muhalif olan ileri gelenlerin ise Allah’tan (O’nun elçisinden ve müminlerden) başka Mekke müşrikleri arasından kendilerine dost ve müttefik arayışlarının çok iyi bilindiği, onların bu arayışlarının gözden kaçmadığı bilgisi ile uyarı yapılır. Devamında ise onların bu arayışlarının boş olduğunu şayet huzur, selamet, emniyet bulmak için kendilerine müttefik arıyorlarsa bunun yegane ve doğru olanın Allah’tan gelen ilahi sistemi tercih etmeleri ve bu sistemin tarafı olan Hz. Muhammed@ ve arkadaşlarını tercih etmeleri gerektiğine işaret edilir. Fakat tercihlerini müşriklerden yana yapanlar için yapacak bir şey olmadığı ve onların bu tercihleri nedeniyle peygamberimizin herhangi bir sorumluluğu olmayacağı belirtilir. Rahman Rahim Allah Adına 1-6 – Hâ, Mîm, Ayn, Sîn, Kaf. Azîz, Hakîm olan Allah, sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder. Göklerde ve yerdeki her şey O’nundur. O, çok yüce, çok büyüktür. (Az kaldı, çok yakın bir gelecekte) Gökler tepelerinden neredeyse çatırdayıp yarılacak. Melekler ise Rablerini hamd ile tesbih eder ve yeryüzünde bulunan herkes için mağfiret dilerler. Bakın! Şüphesiz Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. O’na karşı / O’ndan gayrı başkalarını veli / dost ve müttefik edinen kimseleri ise Allah sürekli gözetim altında tutmaktadır. Sen onların üzerinde bir vekil değilsin. (Şura Suresi 1-6) Cenab-ı Hak Mekke ve çevresindeki tüm şehirlerde yaşayan Arapların barış, esenlik ve güven temelinde bir araya gelmeleri için Resulüne onların anadilinde Kur’an’ı / çağrıyı inzal ettiğini bildirir. Bu çağrı ekseninde tevhit / biraraya geliş mutlaka gerçekleşecektir. Çağrıya kulak vermeyenler olsa da bundan kaçış mümkün değildir. Tıpkı ahirette insanların hepsinin dirilip biraraya getirilmesinin kaçınılmaz oluşu ve çağrıya icabet edenlerin cennete, inkar edenlerin cehenneme gidişi gibi bu dünyada da sonunda ilahi sistem çatısı altında tevhit olunacaktır. İnkarcılar azaba çarptırılacak, müminler ise mükafatlandırılacaklardır. İşte müşrik sistemden yana olanların tehdit edildiği husus budur. Cenab-ı Hak, bu mesajlarıyla hem ahirette insanların kaçınılmaz olarak biraraya toplanacağını hem de bu dünya da Araplar ölçeğinde tevhit sancağı altında toplanacağını bildirir. Arap yarımadası ölçeğinde tevhidin kesinlikle sağlanacağı bildirilmekle beraber bu birliğin içerisindeki insanların yeknesak olmayacağına da değinilir. Yani ilahi öğretiye dayalı yeni yönetim yapısı içerisindeki topluluklar arasında bu sisteme muhalefet eden zalimlerin de olacağına işaret edilir. Her ne kadar tevhit toplumunun içerisinde yer almakla birlikte bu zalimlerin kendi yönetimlerine karşı düşmanlarla işbirliği yapacakları yani Allah’a karşı müşriklerle müttefiklik arayışı içerisinde olacakları ifade edilir. Ancak onların bu arayışlarının boşuna ([1] ) olduğu, zira onların yenileceği, bu nedenle onların Allah’ı müttefik edinmekten başka çarelerinin olmadığı belirtilir. Zira nasıl ki ahirette ölüleri diriltecek olan Allah ise, ölü toplumu da diriltip ayağa kaldıracak ve büyük bir medeniyet kurduracak olan yine Allah’tır. Bu nedenle akılcı seçim, safını Allah’tan ve Allah yanlılarından yana seçmektir. 7- 9- İşte Biz kentlerin anasını / Başkent Mekke’yi ve onun çevresinde bulunanları uyarasın ve kendisinde hiç şüphe olmayan toplanma günü / tevhit olma günü ile uyarasın diye sana Arapça bir Kur’an vahyettik. (Sonunda) Bir grup cennettedir, bir grup da cehennemdedir. Eğer Allah dileseydi onları bir tek ümmet kılardı. Fakat O, dileyeni / dilediğini rahmetinin içine alır. Zalimler ise kendileri için ne bir veli / müttefik ne de bir yardımcı bulabileceklerdir. Yoksa onlar O’ndan başka bir takım evliyâ / müttefikler mi edindiler? Oysa asıl himaye edici / asıl müttefik Allah’tır. Zira ölüleri O diriltir ve O, her şeye gücü yetendir. (Şura Suresi 7-9) 36.2. İhtilaf Durumunda Yegâne Hüküm Makamı: Allah Akabe müzakereleri yapılırken yeni yönetim modelinde “ihtilafların halledilmesi” konusu Cenab-ı Hak tarafından bu surede belirlenir. Cenab-ı Hak, Medinelilere ilahi öğretiye dayalı yeni yönetimde ihtilafların çözümünde yegâne hüküm vericinin Allah olacağı bildirilir. Yani ümmet / topluluğun kendi içerisinde çıkacak ihtilaflarda / tartışmalarda / çekişmelerde hakem Allah olacaktır. Bu husus onlara şöyle ifade edilir; “Bütün ihtilaflarınızda, sorunlarınızın çözümünde / ihtilafların hallinde Allah’ı (tüm kabilelerin / milletin menfaati, yararı, iyiliği) tek otorite, tek belirleyici kabul etmelisiniz ki birlik, vahdet sağlansın. Yoksa herkesin kendi tanrısı, otoritesi, gücü ile ihtilaflar çözülmeye kalkışılırsa birliğin ve barışın sağlanması mümkün değildir. Zira ihtilaf durumunda güçlü olan taraf ihtilafı çözmede kendi çıkarına uygun olarak çözüm üretecektir. Bu da sorunu çözmeyecek, daha da derinleştirecektir. Halbuki Medine’de kurulacak yeni sistemde sorunların çözümünde / ihtilafların hallinde topluluğa katılan yani iman eden herkesin ihtiyacı, çıkarı ve faydası dikkate alınacaktır. Allah’ın hükmü kullarının menfaati içindir. Zira Allah kulları için kötülük dilemez, onların zararına olan herhangi bir hüküm vermez. Allah’ın tüm alemlerin rabbi olması paradigması uyarınca yeni yönetimin egemenliğindeki herkes dikkate alınacak ve herkesin / tüm vatandaşların yararı düşünülerek sorunlar / ihtilaflar çözüme kavuşturulacaktır. Vatandaşlar arasında hiç kimseye, hiçbir guruba haksızlık yapılmayacak, ayrıcalık tanınmayacaktır. Allah’tan başka ilahlar adına hareket eden otoriteler ise toplumun bütünü için değil, kendi(leri) menfaatleri için hüküm verir / düzenleme yaparlar. Allah ise kullarının sömürülmesine asla razı olmaz. İşte Hz.Muhammed’in@ Rabbi böyle bir ilahtır.” 10- İhtilâfa düştüğünüz / tartıştığınız herhangi bir şeyde hüküm vermek Allah’a aittir. İşte bu, benim Rabbim Allah’tır. Ben yalnız O’na tevekkül ettim ve ben yalnız O’na yöneliyorum. (Şura Suresi 10) Bu ayet ile Medineli muhalefetin “Yeni yönetimde çıkacak ihtilafların hallinde kim hüküm verecek? Hz.Muhammed’in@ yeni oluşacak topluluktaki kabilelere karşı tutum ve davranışı nasıl olacak? Kimden yana olacak; Muhacirlerden yana mı? Yahudilerden yana mı? Evs kabilesinden yana mı? Hazreç’ten yana mı? Yeni yönetimde hangi kabilenin töre, adet, ritüel ve hukuku geçerli olacak? Mekkelilerin mi? Yahudilerin mi? Ensar’ın mı?” şeklindeki ifadelerle yaratılan tereddüt ve endişeler de izale edilir. 36.3. Tevhidin Zorunluluğuna Verilen Örnekler Cenab-ı Hak, bütün farklılıklarına rağmen birleşerek İslam / barış / tevhit toplumu oluşturmuş toplulukların gelişeceği, büyüyeceğini kendi yaratmasından verdiği örneklikle ifade eder. Gökle yerin birbirinin eşi olması, insanların ve hayvanların eşli olarak yaratılması örneğinden hareketle bizlerin üreyip çoğalmamızın ve toplumsal olarak büyüyüp gelişmemizin eşlerin bir araya gelmesi ile ancak mümkün olduğunu vurgular. Yani birbirinden farklı olarak yaratılan cinslerin çoğalıp büyümesinin yegâne yolu bu cinslerin birleşmeleridir. Aksi takdirde çoğalıp büyümek mümkün değildir. Toplumsal olarak büyüyüp gelişmek için de bütün farklılıklarımıza rağmen toplulukların / kabilelerin / grupların bir ülkü etrafında toplanıp tevhit olması ilahi / sosyal / doğal bir kuraldır. Bu nedenle büyük bir medeniyete gidiş, akabe görüşmelerinin yaşandığı o vasatta Medineli tüm kabilelerin ve Mekkeli muhacirlerin peygamberimize inzal edilen öğreti etrafında tevhidi bir toplumsal yapı oluşturulmasından geçer. 11-Gökleri ve yeri yaratan, sizin nefislerinizden eşler kıldı ve hayvanlardan da eşler kıldı. O, sizi bununla (bu düzenle) üretip çoğaltıyor. Hiçbir şey, O’nun gibi değildir. O, en iyi işiten, en iyi görendir. (Şura Suresi 11) 36.4. Tevhidi Dünya Görüşü Topluma Refah Getirir Cenab-ı Hak, Medinelilere yeni yönetimde ekonomiye ilişkin hususları Şura Suresinin 12 nci ayeti içerisinde aşağıdaki şekilde bildirir; “Toplumların nasıl uygar ve huzurlu olacağına ilişkin sosyolojik ilke ve prensipler ile toplumların nasıl zengin, müreffeh ve ileri olacağına ilişkin ekonominin altın anahtarlarını Cenab-ı Hak en iyi bilir.” “Medine’de kurulacak yeni yönetim, peygamber vasıtasıyla bunları sizlere sunacak. Şayet sizler dilerseniz / isterseniz bu anahtarlar / ilke ve prensiplerle hareket ederek bölgenin en zengin ve en müreffeh toplumu olursunuz. Fakat sizlere sunulan bu ilke ve prensipleri istemez iseniz o takdirde şu andaki fakir, sefil, geri, aşağılık ve vahşi kalmaya mahkûm olursunuz.” “Yeni yönetimin uygulayacağı politikalar ile çok büyük zenginliklere ulaşılacaktır. Cenab-ı Hak, bütün kullarının zengin, müreffeh, mutlu ve mesut bir hayat yaşamasını diler. Bu nedenle yeni yönetimde yapılacak yasal düzenlemelerde haksız ve batıl yollarla servet edinmiş kişilerin bu tezgahlarına engel olunacak ve onların malları ve servetlerinde kısıntı olacaktır. Diğer taraftan yapılacak düzenlemelerde hak ve adalet ölçüsü mucibince hareket edenlerin önü açılacak, onların önündeki engeller kaldırılacak ve böylece helal yollardan mal ve servet edinebilecektir. O, her şeyi en iyi bilendir. O halde ticaretin, ekonominin, sosyolojinin ve hayatın her türlü ilke ve yasalarını en iyi bilenin yol göstericiliğine tabi olun!” “Diğer taraftan Mekkeli muhacirlerin sizleri kandırmak, aldatmak ve sizlerin ürettiği mallara, sahip olduğunuz sermayeye konmak ve sizleri fakir, perişan, aç sefil bırakmak gibi kötü niyetleri yoktur, asla olamaz da.” 12- Göklerin ve yerin hazinelerinin anahtarları O’nundur. O, rızkı dilediğine bol verir. Dilediğine de kısar. Çünkü, O her şeyi en iyi biçimde bilmektedir. (Şura Suresi 12) Böylece Medineli muhaliflerin Mekke’den gelecek muhacirler nedeniyle Medine’de yaşanacak ekonomik krizlere ilişkin yaptıkları tezvirata karşılık verilmiş olur. 36.5. Tevhidi Dünya Görüşünde Ayrımcılık, Ötekileştirme Yoktur, Adalet Vardır Cenab-ı Hak yeni yönetimde ehli kitap (Yahudi ve Hristiyan) topluluklara hangi hukukun uygulanacağı ve birliğin nasıl sağlanacağı konusunda Medine kamuoyunda oluşan tereddüt ve endişelerine karşılık vermeye aşağıdaki ayetlerde işaret edilen şu mesajlarla devam eder; “Toplumların birlik ve beraberlik içerisinde tevhit olup millet oluşturması ve aralarındaki sorunları çözmede hükmün Allah’a ait olması yani verilecek hükmün milleti oluşturan bütün tarafların faydasına olması şeklindeki bu politikanın / dinin elbirlik tatbik edilmesi gerekmektedir. Bu hususta tarafların asla ayrılığa düşmemeleri gerekir. Zira bu politika / din tarafların hiç birisine farklı uygulama getirmemekte ve ayrımcı uygulamalar öngörmemektedir. Yani adalet bu dinin ana ilkesidir. Dolayısıyla peygamberimizin yeni yönetimin başında olması Mekke’den gelecek muhacirler için herhangi bir imtiyaz sağlamaz. “ “Birliği oluşturan tüm tarafların haklarını garanti altına alan ve adaleti / ayrımsızlığı savunan bu politika / din Cenab-ı Hak tarafından Hz.Nuh’dan beri Hz.İbrahim, Hz.Musa ve Hz.İsa’ya emredilmiş bir politikadır/ dindir. Şimdi size de aynı politikayı / dini uygulamanızı teklif ediyoruz. Sizi içinde bulunduğunuz felaket durumdan kurtaracak olan bu politikadır. / dindir. “ “Fakat bu politikayı / dini kabul etmek, benimsemek içinizdeki müşriklere ağır / zor geliyor. Zira bu politikanın / dinin uygulanması halinde içinizdeki kodaman müşrik ileri gelenlerin üzerinizdeki hakimiyetleri sona erecek ve servetlerinde kısıntı ve azalmalar olabilecektir. Diğer taraftan toplumdaki bazı liyakatli kişi ve grupların bu sistem sayesinde önleri açılacak ve servete kavuşabileceklerdir. Bu politikada ayrımcılık, zulüm ve imtiyazlar olmayacağı için yaratılacak fırsat eşitliğinden faydalanacak olanlar mal, makam ve servet açısından daha iyi yerlere gelebileceklerdir. İşte bu durum Medine’deki bazı müşrik kodamanlara ağır gelmiş ve sırf kıskançlık, haset, bencillik ve işledikleri günahlar sonucu edindikleri çirkin karakterler nedeniyle herkesin mutlu, müreffeh ve barış içerisinde yaşamasını sağlayan bu politikayı / dini kabul etmekte zorlanmaktadırlar.” “Onlar teklif edilen politikanın / dinin topluma barış, huzur, mutluluk ve medeniyet getirmesi noktasında yeterli bilgi ve donanıma sahiplerdir. Onların bu konudaki tüm tereddütleri giderilmiş ve tüm sorularına cevaplar verilmiştir. Onların zihinlerinde bu konuda en ufak bir şüphe kalmamıştır. Açıkçası onların bu isteksizliklerinin sebebi bilgi eksikliğinden değildir. Onların bu sistemi kabul noktasında zorlandıkları şey onların toplumun diğer bireylerini ve diğer grupları kıskanmaları ve mevcut statülerini kaybetme korkusudur.” “Medine’de ilahi ideoloji çerçevesinde tevhidi bir devlet idaresinin kuruluşundan sonra bir geçiş sürecinin olması Akabe Görüşmelerinin başlangıcında hükme bağlanmıştı. Yani tevhidi toplum kurulurken şu anda cari olan hukukların arasında uyumun sağlanması konusunda bir geçiş sürecine (adı konulmuş bir süreye) ihtiyaç olduğu çok açıktı. Bu husus görüşmelerin başlangıcında gündeme gelmiş ve bazı uyum yasalarının zaman içerisinde, ihtiyaç hasıl oldukça çıkarılacağı hükme bağlanmıştı. Aksi takdirde Cenab-ı Hak muhakkak bunlar konusunda da hükmünü verirdi. Fakat O insanların yararına olarak geçiş süreçlerini dikkate almakta ve süreç içerisinde ihtiyaca göre en uygun hükümlerini zamanı geldikçe bildirmektedir.” “Medine’deki müşriklerin izinden giden Medineli bazı Yahudi ileri gelenleri de aynı tezviratları dillerine dolamakta ve onlar da Medineli müşriklerle aynı endişe ve tereddütleri yaşamaktadırlar. Halbuki onlar Akabe görüşmelerin başlangıcında ve öncesinde Hz.Muhammed@ ile kendisine inzal edilen ilahi sistem hakkında olumlu görüşlere sahiptiler. Zira peygamberimiz Mekke’de mücadele ederken onlar için herhangi bir sorun olmadığı gibi Arapların birbirlerine düşmeleri işlerine gelmekteydi. Dahası Arapların arasından Yahudilerin din / politikaları ile aynı köklere sahip ilkeleri savunan birisinin çıkması onları Araplar arasında daha üstün hale getirmekteydi. Ancak onun Medine’ye hicret etmesi ve Medine’nin başına geçmesi gündeme gelince durum değişti. Bu kez onlar Medine’nin ekonomisinde ve yönetimindeki hâkim konumlarını yeni sistemde kaybetme endişesi taşımaya başladılar. Eski sistemin muhafaza edilmesi kendi sahip oldukları statükonun korunması açısından önem arz etmekteydi. Yeni yönetimin kendileri için ne tür değişimler getireceğini öngörememekteydiler. Bu nedenle onlar yeni sistem konusunda kuşkular taşımaktaydılar.” 13-14- “(Tevhid / İslam / Barış) Dinini / Politikasını elbirlik tatbik edin ve onu uygulama konusunda fırkalara ayrılmayın / ayrılığa düşmeyin.” diye Allah, (Tevhid / İslam / Barış) dininden Politikasından Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahy ettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya tavsiye ettiğimizi, sizin için de şeriat / din / yol / politika yaptı. Müşriklere, kendilerini davet ettiğin bu (Tevhid / İslam / Barış) dini / politikası ağır /zor geldi. Allah ona (bu din / politika için) dilediklerini / dileyini seçecek ve kendisine yönelen kimseyi de hidayete erdirecektir. Onlar, ancak kendilerine bilgi geldikten sonra, sırf aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer Rabbin tarafından “geçiş süreci / adı konmuş bir süreye kadar” sözü geçmemiş olsaydı aralarındaki hüküm kesinlikle gerçekleştirilirdi. Onların peşinden gelen / onların izini takip eden Kitap’ın vârisleri de ondan (bu dinden / bu politikadan) kendilerini kararsızlığa iten bir kuşku içindedirler. (Şura Suresi 13-14) 36.6. Tevhidi Dünya Görüşünün Önceliği Kamu Yararı ve Adalettir Medine’deki ehli kitabın ileri gelenlerinin (özellikle sonradan muhalefeti oluşturacak grubun) bir diğer önemli endişesi de bazı konularda ilahi vahiy / kitap kaynaklı olmaksızın kendilerinin oluşturdukları hukuk / şeriatın kendilerine uygulanıp uygulanmayacağı noktasındaydı. Zira onlar ilahi vahye dayalı olmaksızın yaptıkları teşriatta / yasamada halkın genelinin değil, ileri gelenlerin çıkarlarını dikkate almışlar ve süreç içerisinde adil olmayan uygulamalar ihdas etmişlerdi. Halk aslında bu uygulamalardan rahatsızdı, fakat ellerinden de bir şey gelmiyordu. Zira söz konusu teşriatı / yasamayı yapanlar ileri gelenlerdi. Onlar aynı zamanda bu teşriatlarını / yasamalarını vahye dayalı yorumlarıyla ilahi kaynaklı göstermişlerdi. Böylece onlar kendi heva ve heveslerini halka kolayca kabul ettirmişlerdi. İşte onları endişeye sevk eden yeni yönetimin bu keyfi uygulamaları kabul edip etmeyeceği konusuydu. Cenab-ı Hak, elçisine Medine’deki ehli kitabın (Hristiyan, Yahudi) topluluklarının hepsini yeni yönetim yapısının içerisinde yer almaya davet etmesini emreder. Bu emir kapsamında yeni yönetimin egemenliği altına girecek kimseye ayrım yapılmayacağını ve herkes için adil, tarafsız ve dosdoğru hükmedileceğini bildirir. Medine ehli kitap topluluğu için bu gayet yerinde, uygun ve kabul edilebilir bir çağrı olacaktır. Fakat bunun istisnası ehli kitabın bazı ileri gelenleridir. Onlar için tehlike çanları çalmaya başlamıştır. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın elçisine verdiği emrin devamında onların çıkarlarını gözeten, onlara ayrıcalık ve imtiyaz tanıyan yasaların tanınmayacağı belirtilmektedir. Onların heva ve heveslerine uyulmaması şeklinde ifade edilen bu emir, ehli kitap halkın hoşuna gitse de ileri gelenlerin huzurunu kaçıracaktı. Bu emir, aynı zamanda onların halkı yeni yönetim aleyhine kışkırtma çabalarını da boşa çıkaracaktı. Cenab-ı Hak, inzal ettiği ayetlerde önemli bir uygulamayı da haber verdirir. Elçisine ehli kitabın sahip olduğu ilahi kaynaklı tüm yasamayı kabul ettiğini yani yeni yönetimde her topluluğun vahiy kaynaklı hukuklarının kendilerine tatbik edileceğini, kimseye ayrıcalık, imtiyaz ve farklılık tanınmayacağını ve herkese adaletle hükmedileceğini bildirmesini de emreder. Bu çağrıda Cenab-ı Hakk’ın herkesin rabbi olduğu vurgulanarak özellikle Yahudilerin Rabbi sadece kendilerine tahsis etmeleri reddedildiği ifade edilir. Yeni yönetimde halkların faydası (kamu yararı), denge ve adaletin gözetileceği vurgulanır. Böylece ileri gelenlerin süreç içerisinde oluşturdukları güçlülerin hukukunun da bertaraf edileceği bildirilmiş olur. Bu nedenle topluluklar arasında herhangi bir nizaya, çekişmeye, sürtüşmeye ve iddialaşmaya gerek olmadığı belirtilerek tevhit toplumu oluşturulurken topluluğu oluşturanların haklarının garanti altına alınacağı ve bu nedenle herhangi bir endişe, tedirginlik ve korkuya yer olmadığı da belirtilmiş olur. Tevhit toplumu oluşturmanın yolunun da ancak Allah’ın emir ve ilkelerini kabul ve tatbik ederek mümkün olduğu aynı ayet içinde bildirilir. Şayet yeni yönetim bu ilkeler kapsamında kabul edilirse, o takdirde toplumun gidişatı Allah’a doğru olacaktır. Böylece Cenab-ı Hak elçisine inzal ettiği Şura Suresinin 15 inci ayetiyle yukarıda ifade edilen politikanın izleneceğini Medineli ehli kitaba bildirir. Onlara “İşte birlik ve beraberlik için uygulanacak din / politika budur! Gelin bu birliğe katılın!” çağrısı yapılır. Bu sadece bir çağrı değildir, aynı zamanda akabe müzakerelerine konu olan ve yeni kurulacak yönetimin anayasal ilkeleri olacaktır. 15- İşte bunun için sen (onları tevhide) çağrıda bulun ve (Allah tarafından) emrolunduğun gibi Allah’a doğru istikamet üzere ol! Onların heva ve heveslerine uyma ve de ki; “Ben, Allah’ın vahyettiği bütün kitaplara inanırım ve ben aranızda dengeyi sağlamak / adaleti tesis etmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımızın hesabı bize çıkacaktır, sizin yaptıklarınız da size. Bizimle sizin aranızda bir çekişme / sürtüşme / deliller savaşı / iddialaşma olmamalı. (Ancak böylelikle) Allah hepimizi bir araya toplayacaktır / tevhit edecek ve varışımız / gidişatımız / dönüşümüz / evrilişimiz O’na olacaktır.” (Şura Suresi 15) 36.7. Verilecek Hükmün Kesin Oluşu ve Karara Karşı Çıkanların Cezalandırılacağı Cenab-ı Hak, kurulacak yeni yönetimde her topluluğa kendi hukukuna göre hükmedileceğini bildirdikten sonra herhangi bir davada hüküm vermek için hakimliğe davet edildiğinde verilecek olan Allah’ın hükmü ile ilgili yapılacak itirazların batıl / boş olacağını da bildirir. Yani hükmün kesin olduğu ve Hz.Muhammed’in@ vereceği kararın tartışmaya açık olmayacağı anayasal bir esas olacaktır. Allah’ın elçisi vasıtasıyla vereceği herhangi bir hükmün temyiz makamının yine kendisi olacağı belirtilir. Şayet verilen bu hükme karşı çıkan olacak olursa onun şiddetle cezalandırılacağı da yine hukukun bir esası olarak anayasada yer alacağı bildirilir. Allah, kitabı ve ölçüyü insanlar arasında uygulansın diye göndermiş olduğunu bildirdikten sonra o günlerin / saatin gelmesinin yakın olduğunu müjdeler. Medine’deki muhalifler müzakerelerin bir an önce anlaşmayla sonuçlandırılmasını isterler. Halbuki Cenab-ı Hak, kendi nizamının uygulanacağı bir sistem için hazırlıkların yapılmasını ve bu noktada acele edilmemesini sabırlı olunmasını istemektedir. Bu iş çocuk oyuncağı değildir. Medine’de İslam devletinin teşkilat alt yapısının Hz.Muhammed@ hicret etmeden hazırlanması gerekmektedir. Aksi takdirde devlet daha kurulmadan yıkılır gider. Mus’ab b. Umeyr bu iş için Medine’ye gönderilmişti. O bir yandan teşkilat alt yapısını kurarken diğer taraftan da Kitabın temel prensiplerini Medinelilere anlatacak ve yeni kurulacak yönetimin ve uygulanacak hukukun ilkelerini onlara öğretecekti. Bu müzakere, eğitim ve teşkilat altyapı hazırlık süreçlerinden sonra yeni yönetim kurulacak ve uygulamaya geçecektir. Medine’de İslami bir yönetimi istemeyen muhalifler ise bunu gayet iyi bildiklerinden bu işin hemen gerçekleşmesini istiyorlardı ki böylece kurulacak yeni yönetimi parmaklarında oynatsınlar ve onu çok kısa zamanda tarihe gömsünler. Yani teşkilat ve hukuk alt yapısının kurulmadan yeni yönetimin teşkil edilmesini isteyerek aslında Resulü Ekrem’i bu girişiminde başarısız kılmak istiyorlardı. Halbuki ilahi ideolojiye dayalı bir yönetim sistemini isteyen müminler ise bu hususta acele edilmemesi gerektiğini öğrenmişlerdi. Kurulacak yeni yönetimin teşkilatlanmayı tamamladıktan ve Medinelilerin İslami hukuk prensipleri ile donatıldıktan sonra uygulamaya geçilmesi gerekmekteydi. Aksi takdirde insanlara haksızlık yapılır, adaletten sapılır, ölçüsüz davranılır, sorunlar çözülemez, güvenlik açıkları meydana gelir, barış sağlanamaz, ekonomik istikrara erişilemez. Çok büyük iddialarla yönetime gelecek Hz.Muhammed’in@ teşkilat alt yapısı olmayan bir sistemde devleti yönetemez hale gelmesi büyük bir hüsrana neden olur. Bu nedenle müminler Kitabın ve mizanın uygulanacağı / hak olacağı zamanın gelmesi konusunda bu olumsuzluklarla karşılaşılabileceği endişesi ile kalpleri titrer ve korkarlar. Onların korkusu hazırlıksız yakalanma sonucunda yanlış yapma korkusudur. O nedenle hazırlıksız yakalanmamak için acele etmediklerini her şeyi düşünüp, dikkate alıp ölçülü yapmaya çalıştıklarını bildirmesi istenir. 16-18- Davetine icabet edildikten sonra Allah’ın hükmü hakkında tartışmaya girenlerin delilleri / itirazları Rableri katında batıldır. Onlara bir gazap vardır. Onlar için çetin bir azap vardır. Allah, Kitabı ve mizanı / teraziyi / ölçüyü hakk / uygulansın diye indirdi. Sen bilemezsin, belki de o Saat çok yakındır! (Nereden bileceksin belki o zamanın gelmesi çok yakındır.) Ona iman etmeyenler, onu acele isterler! İman edenler ise ondan dolayı yürekleri titrer ve bilirler ki o kesinlikle Hak'tır! / gerçektir! Dikkat edin, O Saat hakkında tartışanlar, gerçekten çok büyük bir sapıklık içindedirler! (Şura Suresi 16-18) Cenab-ı Hak, müteakip ayetlerde Medineli Muhaliflere şu mesajların da verilmesini ister; “Biz uzun vadeli / ahireti düşünüyoruz. Uzun vadeli geleceği düşünerek planlar yapıyor. Hata yapmamak ve adaletsiz davranmamak için yere sağlam basmaya çalışıyoruz. Bu ise uygulama saatini / zamanını geciktiriyor. Ama uzun vadeli geleceği / ahireti düşünerek hareket edenler çabalarının karşılığını fazlasıyla alacaklar.” “Diğer taraftan kısa vadeli düşünen, pansuman tedbirlerle idare etmeye kalkanlar, günü kurtarmaya çalışanlar, sadece kısa dünya hayatını düşünenler ise ilahi sünnet gereği yine de çabalarının karşılığını alırlar. Fakat onların bu kazançları sadece dikkate aldıkları zaman aralığı için geçerlidir. Uzun vadede kaybeden onlar olacaklardır. Yani sizin gibi acele edilecek olunursa kurulacak sistemin ömrü uzun olmayacaktır.” 19 -20- Allah kullarına çok lütufkârdır. Dilediğini / dileyeni rızıklandırır. Ve O, Kaviyy’dir, Azîz’dir. Kim ahiret yaşamının / uzun vadeli çabalarının nimetlerini isterse nimetleri ona fazlasıyla veririz! Kim de dünya yaşamının / kısa vadeli çabalarının / günü birlik yaşamının nimetlerini isterse, ona ondan veririz. Ama o kimsenin ahirette / uzun vadede bir nasibi yoktur! (Şura Suresi 19-20) 36.8. Tevhidi Dünya Görüşü Sistemine Geçiş Süreci Akabe görüşmelerinde ortaya çıkan bir husus daha vardı. Medinelilerin (Yahudi ve Hristiyan topluluklar dahil) halihazırda kabul ettikleri bazı otorite ve kurumsal yapıların Allah’ın izin vermediği / toplumun zararına olan hususlarda teşriat / yasama yaptıkları gündeme gelmiş ve bu düzenlemelerin durumunun ne olacağı sorulmuştu. Halkın çaresiz olarak kabul ettikleri ve hoşnut olmadıkları bu düzenlemelerin kaldırılması hususunun yapılan müzakereler sonucunda üzerinde anlaşılacak anayasa metninde yer almasının mümkün olmadığı malumdu. Zira anayasa temel hak ve hürriyetlerin çerçevesi ile yeni yönetimin alt yapısını kapsayacak ve çok kısa olacaktı. Müzakerelerde belirli bir geçiş süreci yaşanacağı karara bağlanır. Bu süreçte mevcut yasaların geçerli olacağı ancak zamanı geldikçe onların değiştirileceği kararlaştırılır. İçki, kumar, miras, evlilik, boşanma vb. hususlarda cahiliyeden kalan ve uygulanmakta olan Allah’ın istemediği yasa ve düzenlemeler geçiş süreci içerisinde doğru olanlarla / hakkaniyete uygun olanlar ile değiştirilecektir. Dolayısıyla zulüm oluşturan yasa, adet, gelenek ve düzenlemeler zaman içerisinde kaldırılacaktı. Bunların değiştirilmesine karşı çıkacak olan zalimlerin ise cezalandırılacağı müzakerelerde hükme bağlandı. Bu hususları belirlemede yol gösterici ayetler Cenab-ı Hak tarafından aşağıdaki şekilde inzal edildi. Ayrıca bu değişimler yapılacağı zaman zalim ileri gelenlerin çok fazla tedirgin olacakları da haber verildi; 21-22- Onların, Allah’ın izin vermediği şeyleri kendileri için dinin koyduğu şer’i bir kural (meşru) haline getiren ortakları var demek! Eğer belli bir süre mühlet verilmesi / fasıl / geçiş süreci konusunda söz verilmeseydi, elbette aralarında hükmolunurdu. Ve şüphesiz zalimleri acı bir azap beklemektedir. O, kendilerine vaki olduğunda / olacağı zaman kazandıkları şeylerden dolayı o zalimlerin ürktüklerini / tedirgin olduklarını görürsün. İman etmiş, ıslah edici eylemlerde bulunan kimseler de cennetlerin bahçelerindedirler. Rablerinin yanında onlar için istedikleri şeyler vardır. İşte bu, büyük lütfun ta kendisidir. (Şura Suresi 21-22) 36.9. Allah Resulü@ Yapacağı Hizmetler İçin Maddi Çıkar Beklentisinde Değildir Müzakereler sırasında belirlenmesi gereken çok önemli bir husus daha vardı ki bu husus Medineliler arasındaki tereddüt ve endişelerin kaynağı idi. Onlar peygamberimizin yapacağı hizmetlere karşılık menfaatinin ne olacağını merak ediyorlardı. Zira onlar kendi aralarında yaptıkları tartışmalarda Hz.Muhammed’in@ büyük riskler alarak ve canla başla çalışarak vereceği hizmetlerde bir çıkarının olması gerektiğini gündeme taşımışlar ve içlerinden bazıları yukarıda dile getirdikleri çok çeşitli tezviratları bile dile getirmişlerdi. Cenab-ı Hak onların meraklarını gideren ve elçisinin beklentisini ortaya koyan ayetini bildirirken ilahi sisteme gönülden iman eden ve güzel işler yapmak isteyenler için bunun bir müjde olduğunu vurgular. Zira elçisinin yapacağı fedakarlık ve hizmetleri için sevgiden başka maddi bir beklentisinin olmaması onlar açısından çok büyük bir müjdedir. Hiç kimsenin maddi bir çıkar beklentisi olmaksızın başkaları için ölümüne çaba sarf etmesi düşünülemezdi. Ama O, Rabbinin vazifelendirmesi nedeniyle bu hizmetleri maddi bir ücret / mükafat / karşılık beklemeksizin gerçekleştirecekti. Bu onun görevi idi. Müzakerelerde gündeme gelen bu hususu Cenab-ı Hak, resulüne bir müjde olarak şöyle iletmesini emreder; “Buraya gelmek ve sizin başınıza geçip size yol gösterme, aranıza barış ve istikrarı sağlama, sosyal hayatınızı yeniden tanzim etme, sizi ıslah etme, aranızda adaleti ve dengeyi sağlama, sorunlarınıza çözüm üretme vb. hizmetler için bir karşılık beklemiyorum. Benim sizlerden bir servet beklentim olmadığı gibi krallara mahsus bir saltanat beklentim de yoktur. Siz sadece benimle birlikte olan dostlarıma, yakınlarıma, arkadaşlarıma, yoldaşlarıma, çalışma arkadaşlarıma sevgi, kardeşlik ve dostluk gösterin yeter. Onlarla kardeş olun yeter. Sizler benim dava arkadaşlarıma yakınlık gösterir, onlara iyi ve güzel davranacak olursanız ve onları bağrınıza basacak olursanız o takdirde bu iyilikleriniz karşılıksız kalmayacak ve daha güzel tavır ve davranışlarla sizlere cevap verilecektir.” Müzakerelerde karar altına alınan bu ilke ve mesaj ile Medinelilerin peygamberimize müminlere gösterecekleri yakınlık ve onlara yapacakları iyiliklere karşı kat kat daha fazla iyilik ve güzellikle mukabelede bulunulacağını öğrenmeleri onlarda çok büyük bir sevinç oluşturur. Diğer taraftan geçmişte taraflar arasında vuku bulmuş yanlışların ise bağışlanması gerektiği Cenab-ı Hakk’ın bağışlayıcı olması sıfatı ile anlatılır. Yeni dönemde topluluğu oluşturacak tarafların geçmiş dönemde birbirlerine yaptıkları hata ve yanlışları asla gündeme getirmemeleri bir kural olarak getirilmiş olur. Bu kural sadece muhacirler ile Medineliler arasında işleyecek olan değil aynı zamanda Medinelilerin kendi içlerindeki çekişmeler sonucunda birbirlerine karşı işledikleri suç ve hataları da kapsamakta idi. Yani yeni yönetim ile geçmişe bir sünger çekilecek ve asla devri sabıklar yaratılmayacağı hükme bağlanıyordu. 23- Allah’ın iman eden, ıslah edici eylemlerde bulunan kullarına müjdelediği şeyi işte şöyle söyle; “Ben yapacağım hizmetlere (yönetim, yasama, ıslahat, tebliğ, irşat, aydınlatma, yol gösterme, yargı, savunma, eğitim, sosyal vb. hizmetlerine) karşılık bir ücret istemiyorum, sizden tek istediğim, yakınlarıma (muhacirlere / yol arkadaşlarıma / yakın çalışma arkadaşlarıma) göstereceğiniz sevgidir, yakınlıktır. Kim bir iyilik yaparsa ona daha güzeliyle mukabele ederiz. Muhakkak ki Allah, geçmiş suçları / kusurları bağışlar ve iyiliğe, mükâfatla karşılık verir.” (Şura Suresi 23) Bu ayetler mucibince alınan karar ile Medine’ye gelecek olan muhacirlerin geçimlerinde kolaylık sağlanması ve Medine toplumuna entegre olması için gelecekte kardeşlik kurumunun kurulacağına işaret edilmektedir. Ayetteki “yakınlık gösterme” terimi ile Medinelilerin muhacirlere yapacakları salih amel / iyilik ve gösterecekleri samimiyet onların Allah’a yakınlaşması olarak ifadesini buluyor. Ayrıca geçim için rızkın kolay ve zahmetsiz bir şey olmayacağı, muhacirlerin de bu hususta gayret göstereceğine 27. ayette vurgu yapılıyor. Görüşmeler sırasında Medine heyeti gündeme getirdikleri her hususta tatmin edici cevaplar alıyorlardı. Fakat heyetin Medine’de iken ileri gelenlerle birlikte kendi aralarında tartıştıkları ve özellikle muhaliflerin müşrikler ağzıyla gündeme getirdikleri bir hususun da açıklığa kavuşturulması gerekiyordu. O husus; Hz.Muhammed’in@ gerçekte Allah’ın elçisi olmayıp kendi düşünce ve kanaatlarını Allah’a isnat ettiğinin iddia edilmesiydi. Her ne kadar müzakereciler arasında peygamberimize iman edenler çoğunlukta olsa da tezviratların etkisinde olan ve onun peygamber olduğu noktasında şüphesi olan ya da hiç iman etmeyen kimseler de vardı. Onlar, Hz.Muhammed’i@ Allah elçisi olduğu için değil de getirdiği sistemin kendi ihtiyaçlarını karşıladığı için kendilerine lider olarak kabul edeceklerdi. Fakat buna rağmen yapılan tezviratların karşılıksız kalmaması gerekmekteydi. Cenab-ı Hak, böyle düşünenlere elçisinin dilinden aşağıdaki cevabın verilmesi için ayetlerini inzal etti; “Allah’ın adını kullanarak, O’nun namına kendi fikirlerimi, kanaatlarımı öne sürerek sizi kandırmak, aldatmak ve sizden menfaat temin etmek gibi bir niyet içerisinde değilim. Nasıl ki, Allah kullarını severek yaratmış ve bütün kullarına çeşit çeşit nimetler vermiş ise sosyal yaşamda da kullarının huzurlu, mutlu ve güzel bir yaşam sürmesi için tevhit sistemini benim aracılığımla sizlere göndermiştir. Bu sistemin bütün ilke ve kurallarının sizlerin iyiliği için olduğunu görmektesiniz. Böylece bu sistemin benim uydurduğum bir şey olmayıp, ilahi olduğunu buradan anlayın. Şayet benim uydurduğum bir şey olsaydı, mutlaka benim çıkarıma olan hususlar olurdu ve sizlerde bunu yakinen görürdünüz / fark ederdiniz. Fakat teklif ettiğim sistemde benim çıkarıma bir şey görüyor musunuz? Ve ben yaptığım hizmetlere karşılık sizden hiçbir maddi menfaat beklemiyorum. Ama benim için bu tezviratı yapanlara bakın, onlar için aynı şeyleri söyleyebilir misiniz?” “Allah adına yalan uydurmayı ancak Allah’tan korkmayanlar yapar, şimdiye kadar sizi birbirinize kırdıran, ürettiklerinizi elinizden alan, sizleri sömüren ve bunları Allah’a ortaklar ittihaz ederek ve onlar adına sizleri kandıranlar yapar. Siz asıl bu tezviratları yapanlara iyi dikkat edin, asıl Allah adına yalan uyduranlar onlardır. Fakat Allah, sizlere merhamet etmiş ve sizleri o zalimlerin sömürüsünden ve zulmünden kurtarmak ve sizleri iyi ve güzel olana yöneltmek için bir fırsat vermiştir. Sizin karşınıza elçisini çıkarmış ve O elçi size kalbini / gönlünü açmıştır.” “Şayet bu fırsatı değerlendirmeyecek olursanız Allah, elçisinin kalbinde sizin için yarattığı bu sevgiyi / muhabbeti kapatır ve böylece O elçi sizden yüz çevirir. O zaman ne yapacaksınız? Fakat sizin Ona iman etmeyip O’nun arkasından gitmemeniz bir şeyi değiştirmez. Siz katılmasanız da Cenab-ı Hak elçisine mutlaka yardım eder ve batılı / şirki / Mekke müşriklerini bir şekilde yok eder. Siz bu çağrıya itibar etmeseniz de Allah inzal ettiği mesaj / sözleri / Kur’an çağrısı ile yine de hakkı gerçekleştirir.” “Ona tabi olanlar eninde sonunda muzaffer olurlar. Onların şu andaki çaresiz, fakir, muhtaç ve yoksun durumları zenginliğe, varsıllığa, aziz olmaya dönüşür. Onun karşısında yer alan ve uydurdukları tezviratlarla onu engellemeye çalışanlar ise perişan olurlar.” 24-26- Onlar, “kendi uydurduğu şeyleri Allah’a isnad ediyor” diyorlar demek! Madem öyle Allah dilerse senin kalbini mühürler, batılı yok eder ve sözleriyle hakkı gerçekleştirir. (O zaman ne yapacaksınız?) Şüphesiz ki O, göğüslerde bulunan şeyleri çok iyi bilendir. O, kullarının tövbesini kabul eder, kötülüklerini affeder ve sizin işlemekte olduğunuz şeyleri bilir. O, iman eden ve salih eylemlerde bulunanlara icabet eder ve onlara lütfundan bol bol verir. Kâfirlere ise şiddetli bir azap vardır. (Şura Suresi 24-26) Akabe görüşmelerinin gündem maddelerinden birisi de kurulacak yeni yönetimde sebepsiz zenginleşme ve sınırsız servet konusudur. Ne yönetimdekilerin ne de bireysel şahısların sebepsiz / zahmetsizce zenginleşmesine ve sınırsız servet sahibi olmasına müsaade edilmeyeceği hükmü karar altına alınır. Bu hükmün gerekçesi ise Allah’ın kullarına rızkı zahmetsizce ve bol bol vermesi halinde onların kaçınılmaz olarak azgınlık yapacak olmaları şeklinde açıklanır. Dolayısıyla rızık kazanmanın yolunun birtakım kurallara bağlanması ve belirli ölçüler getirilmesinin ilahi öğreti gereği olduğu kararlaştırılır. Böylece eski cahiliye şirk sisteminin öngördüğü gibi insanların azgınlaşmasına kadar varacak servet birikimine yeni yönetimde müsaade edilmeyeceği hükme bağlanır. Hele hele haksız kazançlarla sebepsiz / sömürüye dayalı servet yığmalara hiç izin verilmeyeceği müzakere sonucu anlaşma ilkesi olarak belirlenir. Ahlaki bir ölçü olarak da Cenab-ı Hakk’ın kullarının her türlü gizli hallerini gayet iyi bildiği belirtilir. Bu hükmün aşağıdaki ayeti kerime ile açıklanması sonucunda Medineli muhalif kitlenin Hz.Muhammed@ ve dava arkadaşlarının Medineliler üzerinden zenginleşecekleri, onları sömürecekleri, Medine’nin tüm ticaretini ellerine geçirecekleri vb. tezviratları da boşa çıkarılmış olur. Onlara asıl kendilerinin Medine halkını sömürdükleri, onlar üzerinden haksız kazanç ve servet edinmiş azgınlar oldukları ama yeni yönetim ile buna fırsat verilmeyeceğine işaret edilmiştir. Onların muhalefet nedeninin bu durumu görmeleri olduğu ve bu sebeple peygamberimize ve ilahi ideolojiye dayalı tevhid sistemine karşı çıktıkları üstü örtülü olarak ima edilmiş olur. 27- Eğer Allah rızkı kullarına zahmetsizce ve bol bol verseydi, kesinlikle yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Fakat O, rızkı belli bir ölçüye / bir hesap ve plan dahilinde / yasalara göre indiriyor. O, kullarının gizli açık her halinden haberdar olandır, en iyi görendir. (Şura Suresi 27) Fakat bu ilke müzakereye katılan bazı Medineli ileri gelenlere rahatsızlık verdi. Zira yeni yönetimin gelecekte onların servetleri konusunda da düzenlemeler yapacağı açıktı. Geçiş sürecinde bu ana ilkeye uygun olarak bazı yasamalar yapılacak ve kendilerinin zahmetsizce bol bol kazanç sağladıkları işlerinde sınırların geleceği onların hoşuna gitmedi. Bunun üzerine müzakerelere son vermeyi bile gündeme getirmeye başladılar. Kendi aralarında tartışmaya başladılar. Bu kabul edilebilir bir şey değildi. Şirk sisteminde ekonominin kurallarını kendileri serbestçe ve kendi çıkarlarına uygun olarak belirliyorlarken, yeni yönetim bu hususları düzenlemeye tabi kılıyordu. Her ne kadar Hz.Muhammed@ bu düzenlemeleri kendi şahsı için değil, toplumun yararı için yapacak olsa da onlara göre bu husus kabul edilmemeliydi. Onlar açısından şahsi kazançlara kural ve sınır getirmek ya da onları düzenlemeye tabi kılmak alışılmış bir şey değildi. Bu sebeple onlar mevcut ekonomik dengeleri alt üst edecek bir sistemi kabul etmeden Medine İslam Cumhuriyeti için yapılmakta olan müzakereleri sonlandırmayı düşündüler. Cenab-ı Hak onların bu düşüncelerinin yanlışlığını müteakip ayetlerde dile getirdi ve Medinelileri uçurumdan kurtaracak fırsatın bu tür endişe ve korkularla heba edilmemesi gerektiğini belirtti. Zira artık kurtuluş ümitlerinin kalmadığı bir anda karşılarına çıkan bu sistemin kendileri için bir rahmet olduğundan hareketle bu aşamaya kadar getirdikleri müzakerelerden vaz geçerlerse kendilerine kendi elleri ile kötülük yapacaklarını ve kurtuluş içinde başka çarelerinin olmadığını vurgular; 28- 31- O, insanlar ümitlerini kestikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini yayandır. Ve O, Hamîd’dir (övülmeye, yönelinmeye lâyık olandır), Veli’dir. Göklerin, yeryüzünün yaratılması ve o ikisinde (göklerde ve yerde) her dâbbehden / canlıdan türetip yayması, O’nun ayetlerindendir. O, dilediği zaman onların hepsini toplamaya gücü yetendir. Size musibetten isabet eden şeyler, işte kendi ellerinizle kazandıklarınız yüzündendir. O da çoğunu affediyor. Siz Allah’ı yeryüzünde / bu ülkede aciz bırakamazsınız. Sizin, Allah’a karşı / Allah’tan başka bir Yakınınız / veliniz / müttefikiniz de yoktur, yardımcınız da yoktur. (Şura Suresi 28-31) Bu ayetler ile Medinelilere aşağıdaki anlamlara gelecek uyarılar yapılmıştır; “Medineli olarak sizlerin, Mekkeli olarak da bizlerin ümitlerimizin tükendiği bir zamanda, Allah rahmetini indirdi (yağmur metaforu) de bizleri birbirimizle buluşturdu.” “Yeni bir devletin / yeni bir sistemin kurulması aşamasındayız (göklerin ve yerin yaratılması metaforu) Nasıl ki O, gökleri yeri ve içindekileri yarattı aynen öyle de yeni bir devleti / yeni bir sistemi de yaratacaktır. Bütün kabileleri ve grupları bu amaçla toplayıp bir araya getirecek / tevhid edecek.” “Bu hususta O’nu kimse aciz bırakamaz, O’na kimse engel olamaz. O, mutlaka bu birliği sağlayacaktır ve yeni sistemi eninde sonunda gerçekleştirecektir.” “Dahası sizin O’ndan (elçisinden ve müminlerden) başka bir dostunuz ve müttefikinizde yoktur. Sizin içine düştüğünüz şu feci durumdan, kenarına geldiğiniz uçurumdan sizi kurtaracak, elinizden tutacak ve size yardım edecek hiçbir grup, kabile ve otorite de yoktur. Aklınızı başınıza devşirin! Sizin kurtuluşunuz ancak Allah ve Allah yanlılıları ile beraber yeni bir sisteme / tevhide gitmektir. Aksi takdirde başınıza gelecek her musibet kendi ellerinizin yaptığı olacaktır. Kimseye kabahat bulmayın! Aklınızı başınıza toplayın! Müzakerelerden geri dönmeniz halinde başınıza musibet almış olursunuz. Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmış olursunuz ve sonunda birbirinizi yer bitirirsiniz.” “Burnunuzun dibine kadar gelmiş bu fırsatı tepmeyin. Şu ana kadar yaptığınız tezvirat da affedilecektir / dikkate alınmayacaktır.” “Vazgeçmeniz durumunda Allah’ı aciz bırakamazsınız. Eninde sonunda Allah bir çıkar yol bulur ve elçisini zafere ulaştırır. Ama sizin Allah’tan başka bir veliniz / yardımcınız yoktur. Sizin tek çözüm yolunuz Allah taraftarları ile birlikte olmaktır. Başka şansınız yoktur. Zira bu davanın gemisi harekete geçmiştir. Bu dava rüzgârı yakalamıştır. Sizde bu gemiye binerseniz menzilinize / hedefinize ulaşırsınız. Şayet bu rüzgârı kaçırırsanız kalakalırsınız.” 32-35- Denizde dağlar gibi akıp gidenler (gemiler) de O’nun ayetlerindendir. / işaretlerindendir. Eğer O dilerse rüzgârı durdurur da gidenler (gemiler) denizin üzerinde hareketsiz kala kalırlar. Şüphesiz bunda tüm çok sabreden ve çok şükreden kimseler için nice ayetler vardır. Yahut O (Allah), onların kazandıkları şeyler sebebiyle onları helâk eder. (Allah) birçoğunu da affediyor. Ayetlerimiz hakkında mücadele edenler kendileri için kaçacak bir yer olmadığını bilirler. (Şura Suresi 32-35) Medineliler için uyarılara aşağıdaki şekilde devam edilir; “Akıllı olun! Sizi yok oluştan kurtaracak ve sizi yeryüzünde aziz kılacak bir fırsat yakaladınız, sizi umutlarınıza kavuşturacak, hedeflerinize ulaştıracak bir gemiye bindiniz ve çok iyi bir rüzgâr yakaladınız. “ “Şayet yanlış yaparsanız bu rüzgâr kaybolur da kala kalırsınız. Biraz sabreder ve size sunulan nimete şükrederseniz / bedelini öderseniz o takdirde bu oluşum gerçekleşecek ve sizler umduklarınıza nail olacaksınız.” “Ama tezvirata devam ederseniz, mızmızlık yaparsanız ve tevhidin / birliğin gerçekleşmesine engel olmaya çalışırsanız, ayetlerimizle mücadele ederseniz o zaman da yaptıklarınızın cezası ile karşılaştığınızda kaçacak delik ararsınız.” Bazı Medine ileri gelenlerini müzakereleri bozmaya iten sebep, onların İslami sisteme geçilmesi halinde sahip oldukları mal, mülk ve servetlerini kaybetme korkusuydu. Onların bu korkularının anlamsız olduğu aşağıdaki ayetle ifade edilir; 36-Size verilmiş şeyler / sahip olduğunuz şeyler, dünya hayatının kısa süreli bir geçimidir. / gelip geçici değerlerdir. Ancak inananlar ve Rablerine güvenenler tevekkül edenler için Allah’ın yanında bulunanlar / katından verilenler daha iyidir ve süreklidir. / kalıcıdır. (Şura Suresi 36) Bu ayeti duyan Medinelilerin zihninde şu anlamlar da canlanır; “İslami sistem uygulanmaya başladığında sahip olduğunuz mal, mülk ve iktidarı paylaşmaktan çekiniyorsanız veya bunları kaybetmekten korkuyorsanız halihazırdaki dünya görüşünüzle / şirk sisteminizle zaten onları bütünüyle kaybedeceksiniz. Hatta canınızı da yitireceksiniz. Eğer elinizdeki imkanlar ve sahip olduğunuz idari ve toplumsal yapınız / sahip olduğunuz şirk ideolojisi sizi kurtaracaksa haydi kurtarsın o zaman. Halbuki bizim sunduğumuz dünya görüşü / ilahi öğreti ve bunlara dayalı din / devlet / sistem sizin için çok değerli ve kalıcıdır. / süreklidir.” İlahi öğretiye dayalı olarak kurulacak sistemin çok büyük ve uzun ömürlü bir medeniyetin temellerinin atılacağı açıktır. Bu medeniyetin mimarlarının ise böyle süfli düşüncelerden arınması gerekmektedir. Büyük bir medeniyetin öncülerinin Allah’a, elçisine ve arkadaşlarına güvenen, itimat eden ve tevekkül edenler olması şarttır. İlahi öğreti çerçevesinde kurulacak sisteme iman edip destek olanların büyük günahlardan ve ahlaksız davranışlardan kaçınan, yüksek bir ahlak sahibi erdemli kişiler olması gerektiği belirtilir. Onların kimsenin malında, mülkünde ve namuslarında gözleri yoktur. Onlar öfkeyle hareket etmezler, bağışlayıcıdırlar, başkalarının kusurlarını araştırmazlar ve kusurlarını örterler. Büyük bir medeniyeti hedeflemiş kişilerin vasıfları ise yüce, kuvvetli ve üstün karakterli olmaktır. 37- Onlar ki suçun büyüklerinden (şirk) ve açık çirkinliklerden kaçınırlar. Öfkelendiklerinde bağışlarlar. / kusurları örterler. (Şura Suresi 37) Müzakerelerin en hararetli geçen bu kısımlarında Cenab-ı Hak, Medinelilere yüce hedefleri göstermektedir. Kurulacak sistemde, ticaretin düzenlemeye tabi olacağının bildirilmesi ile başlayan tartışmalar sonucunda kopma noktasına gelen görüşmelere damgasını vuran güzel sözler ve değer yargıları arka arkaya bildirilir. İndirilen ayetlerde ifade edilen güzel öğretiler ile şirk öğretisinin aşağılık karakterlerinden Medineliler arındırılmaya çalışılır. Onları uçuruma götüren sebeplerin bu tür kötü özellikler olduğu anlatılır. İnsanları azgınlaştıran şeyin sınırsız mal ve servet artışı olduğu yukarıdaki ayetlerde belirtilmişti. Azgınlaşan insanların bencil ve totaliterleştikleri malumdur. Bu nedenle yeni yönetim yapısında azgınlaşmayı önleyecek ekonomik düzenlemeler elbette zorunludur. İnsanların azgınlaşması engellendikten sonra toplumun hep birlikte kalkınması ve gelişmesi için Allah’ın davet ettiği güzel ilkelere uyulması, bu ilkeleri icra eden iktidarın desteklenmesi (salatın hakkıyla yerine getirilmesi) ve kollektif akıl (şura) ile hareket edilmesi gerektiğine vurgu yapılır. Arıların bal yapımında işbirliği ve dayanışması gibi icra edilecek işler öncesinde yeni yönetimin istişareler yapması hükme bağlanır. Tıpkı balın çiçek özlerinin petekte toplanması gibi her akıllıdan alınacak fikirlerin değerlendirilmesi sonucu elde edilecek güzel fikirler uygulamaya konulacaktır. Cenab-ı Hak, müminlerin işlerinin şura ile olduğunu bildirerek Medine’de kurulacak yeni yönetimde totaliter azgın yapılara izin verilmeyeceğine ve kimsenin zararına keyfi kararlar alınmayacağına vurgu yapar. Dahası yeni yönetimin yetkililerinin halkı sömürerek servetlerine servet katma peşinde olmadığını / olmayacağını tam aksine kazançlarını topluma veren / infak eden kimseler olacağı vurgulanarak müzakereleri sonlandırmak isteyen Medinelilere Hz.Muhammed’@ ve müminlere güvenmeleri gerektiğini anlatır. 38-Onlar ki Rablerinin çağrısına olumlu cevap veren, salâtı ikame eden, işleri de kendi aralarında Şura / istişare ile çözenlerdir. Kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden de infak eden kimselerdir. (Şura Suresi 38) [1] )NOT:Tevhit toplumu çağrısına kulak tıkayan / karşı çıkanların / muhalefet eden Medinelilerin sonunda yalnız kalacaklarını hiçbir dost ve müttefik bulamayacaklarını onların Mekke’den müttefik arayışlarının boş bir çaba oluşunun nedenleri; Şirkte birlik olamaz ve şirkin kendi mantığı içinde dost ve müttefikliğin / birliğin / tevhidin sağlanması imkansızdır. Yani kuvvetler / güçler / otoriteler / tanrıların ayrılığından bir birlik / vahdet/ müttefiklik sağlanamaz. Tam aksine kuvvetlerin/ güçlerin / otoritelerin / tanrıların birliği ve tekliği dostluğu ve müttefikliği sağlar. (A.A) 36.10. Dış Güvenlik Akabe müzakerelerinde Hz.Muhammed’in@ başkanı olacağı yeni yönetimin çok başlı (şirk sistemli yönetim sistemi) değil tek başlı bir yönetim sistemi olacağı öngörülürken yeni yapının krallık gibi bir yapıda olmayacağı, kararların alınma süreçlerinde Şura prensibinin uygulanacağı hükme bağlandı. Müzakerelerde gündeme taşınan bir diğer önemli madde, ülkenin dış güvenliğinin birlikte ve dayanışma içerisinde sağlanacağı idi. Bu maddeye ilişkin olarak Cenab-ı Hak, yeni yönetimin kurucu ve bağlılarının yani vatandaşlarının herhangi bir saldırıya, tecavüze ve zulme maruz kalmaları halinde buna topluca karşı koyup savunacaklarını bildirir. Böylece müzakerelere konu Medine’nin savunmasında saldırgana karşı toplu olarak hareket edileceği hükme bağlanır. 39-Onlar bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman kendilerini savunurlar, birlik olup karşı koyarlar / birbirleriyle yardımlaşırlar. (Şura Suresi 39) Müzakerelerin gündem maddelerinden olan Medine İslam Cumhuriyetinin dış güvenliği konusu böylece hükme bağladıktan sonra sıra iç güvenliğe gelmiştir. Şirk sisteminde iç güvenlik çok önemli bir problemdi. Zira şehirde farklı kabileler yaşıyorlar ve bu kabilelerin güçleri birbirinden farklılık arz ediyordu. Güçlü kabileye mensup bireyler zayıf kabile mensupları üzerine baskı kuruyorlar ve onlara karşı zorbaca davranıyorlardı. Onların yaptıkları haksızlık ve kötülüklerin karşılığını verecek bir idare ve hukuk mevcut değildi. Herhangi bir haksızlık durumunda, çoğunlukla kabileler birbirlerine giriyorlar ve Medine çok kanlı çatışmalara sahne oluyordu. Haksızlığa ya da zulme uğrayan kabileler suçlu kabileden intikamlarını kat be kat alma yoluna başvuruyordu. Özellikle güçlü kabileler kendilerine karşı işlenen suçlarda adaleti değil kabilenin şeref ve büyüklüğü nispetine göre bir cezalandırmaya başvuruyordu. Yani kendisinden bir kişi öldürülmüş ise öldüren kabileden beş / on kişinin cezalandırılmasını isteyebiliyor ya da kabilenin bizzat kendisi zayıf kabileyi bu şekilde cezalandırabiliyordu. Bu durum ise bitmeyen savaşları, intikamları ve kan davalarını beraberinde getiriyordu. İlahi öğretiye dayalı olacak Medine İslam Cumhuriyetinde bu duruma bir çözüm getirilmesi gerekiyordu. Çözüm hem adalet temin edilmeli hem de kabile mensupları arasında kardeşlik sağlanmalıydı. Bunun için Cenab-ı Hak kötülüğe karşı, denk bir kötülüğün / karşılığın verilmesini emretti. Yani işlenen suç karşılığında verilecek cezanın suçun ağırlığıyla mütenasip olması idi. “Adil karşılık” olarak adlandırılabilecek bu cezalandırma sistemi ile zulme / haksızlığa uğramış kişilerin yürekleri soğuyacak ve toplum vicdanı teskin olacaktı. Cenab-ı Hak, zulme uğrayan insanlara “adil karşılık” prensibi ile haklarını verirken onların bu haklarını kullanmalarının değil bu haklarından vazgeçip affedici olmalarının daha değerli olduğunu, dahası affedici olurlarsa bunun mükafatını bizzat kendisinin vereceğini de bildirir. Bu prensip toplumda birliğin, beraberliğin ve kardeşliğin temin edilmesi için adil karşılıktan çok daha önemli bir prensipti. Zira her ne kadar zulme uğrayanın, işlenen suça adil bir karşılığın verildiğini görerek yüreği soğusa da bu kerre zulüm ve haksızlık yapan tarafın öfkesi kabarır. Bu durum taraflar arasındaki husumeti sona erdirmez. Sadece kan davası ve çatışmayı engeller. Halbuki adil bir karşılığın verildiği bir otoritenin varlığı ve bu otorite karşısında zelil duruma düşmüş tarafın affedilmesi, taraflar arasında tekrar ülfetin doğmasına sebep olabilir. Düşmanlıklar bu vesile ile nesiller boyu gitmeden sevgiye ve kardeşliğe dönüşebilir. O yüzden taraflar arasında barış yapmanın ve haksızlıklar karşısında ceza verebilecek iken büyüklük gösterip, af yolunu tercih etmenin çok büyük bir erdem olduğu Cenab-ı Hak tarafından belirtilir. Bunun yanında suçluya suçunun karşılığında cezasının verilmesini istemenin asla bir kötülük olmayacağı ve tercihini cezanın uygulanması yolunda kullanan mazlum tarafın bu tercihi nedeniyle suçlanamayacağı hükme bağlanır. Bu açıklama ile zalim kişi ve grupların cezalandırmayı tercihi nedeniyle zulme uğrayanın üzerine psikolojik baskı yapmasının da önüne geçilir. Onun bu tercihinin bir hak olduğu, psikolojik baskı uygulayanın suç işlemiş olacağı veya suçlunun yanında duran azgınların suç işlemiş olacağı vurgulanır. Şayet onlar böyle yapacak olurlarsa onların şiddetle cezalandırılacağı belirtilerek hiç kimsenin mal, servet ve kabileye bağlı hâkim gücünü kötüye kullanamayacağı hükme bağlanır. Akabe Müzakerelerinde mutabakata varılan bu husus ile İlahi öğretiye dayalı kurulacak Medine İslam Cumhuriyetinde iç güvenliğe ve kardeşlik hukukuna çok önemli bir prensip getirilmiş olur. 40-43-Bir kötülüğün cezası, onun dengi bir kötülüktür. Ama kim affeder ve barış yaparsa / arayı düzeltirse artık onun ücreti Allah’a aittir. Şüphesiz ki O, zalimleri sevmez. Zulme uğradıktan sonra hakkını alan kimse bundan dolayı suçlanamaz. Esas suçlu / suçlanacak olan kimseler, insanları baskı altına alan ve yeryüzünde gaddarca davranarak her türlü haksızlığı yapanlardır. İşte onlar şiddetle cezalandırılacaklardır. Her kim de sabreder ve kusuru bağışlarsa, şüphesiz işte bu, sağlam karakterli olmaktır. (Şura Suresi 40-43) Medinelilerle yapılan müzakerelerde onlardan bazılarının zaman zaman gösterdikleri fevri hareketler ve görüşmeleri sona erdirme söylemleri konusunda uyarılmaları gerekiyordu. Zira Medine’nin kurtuluşu için son şans olan bu birlikteliği kaçırmaları halinde ileride çok pişman olacaklardı. Birbirleri ile yaptıkları kanlı Buas harbinden sonra yok oluşun eşiğine gelmiş Medineliler için Hz.Muhammed’in@ önderliğindeki Medine İslam Cumhuriyeti onların bekaları için çok büyük bir şanstı. Varoluşları / Bekaları için karşılarına çıkmış bu şanslarını süfli dünya menfaatine feda etmeleri çok ahmakça olurdu. Anayasal sistemin, devlet teşkilatının ve hukuk düzeninin nasıl olacağı konusunda müzakerelerde bir hayli mesafe alınmışken ve bu konularda bütün bir toplumun / kamunun menfaatine olarak mutabakat sağlanmış, bazı hususlarda yaratılan endişe ve tereddütler giderilmiş iken bu işten vazgeçilmesi ancak Medinelilerin bizzat kendilerine zarar vereceği konusunda uyarılmaları yerinde olacaktı. Şayet bu müzakereler neticesinde uzlaşma sağlanarak Medine İslam Cumhuriyeti kurulur da bu oluşuma karşı olan bazı Medine İleri gelenleri karşıtlıklarına devam edecek olurlarsa o takdirde İslam Cumhuriyetinin onlar üzerinde velayeti ve korumasının olmayacağı ortaya konmalıydı. Onlar uyarılara rağmen aksini yapacak olurlarsa yaptıklarına çok pişman olacakları da onlara bildirilmeliydi. Geri dönüp tekrar bu oluşuma katılmaktan başka çarelerinin olmayacağı ve yaptıklarından dolayı çok pişmanlık duyacakları onlara bildirildi. Bu oluşumu engelleyemeyen ileri gelenlerin bazılarının ise zillet içerisinde ve gizli gizli düşmanlarla ilişkiye geçeceği, münafıkane hareketlerle düşmana çalışacağı ve hainlik yapacağı ihbar edilerek onların böyle aşağılık hareketler yapmamaları konusunda da uyarılmaları gerekmektedir. Ayrıca onların böyle aşağılık hareketlerinin hem kendilerine hem de çevresindeki kimselere zarar vereceğinin bildirilmesi gerekmektedir. İşte bütün bu hususlar, Cenab-ı Hak tarafından aşağıdaki ayetler ile inzal edilir; 44-47- Allah her kimi saptırırsa artık o aşamadan sonra onun için hiçbir velayet / koruma olmayacaktır ve böylece sen azabı gördükleri zaman o zalimlerin “Geri dönüş için bir yol yok mudur?” dediklerine şahit olacaksın. Ve sen, onların zilletten başları öne eğilmiş bir şekilde ve göz ucuyla gizli gizli etrafı gözetleyerek ona (azaba götüren yola) atıldıklarını da göreceksin. İman etmiş kimseler ise; “Şüphesiz hüsranda olanlar, kendilerini ve ehillerini (ailelerini, yakınlarını) kıyamet günü hüsrana düşürenlerdir” diyecekler. Gözünüzü açın! Şüphesiz zalimler devamlı bir azap içerisindedirler. Onlar için kendilerine yardım edecek Allah’tan başka hiçbir velayet / koruma yoktur. Allah kimi de saptırırsa, artık onun için herhangi bir yol yoktur. Allah’tan reddolunması imkânsız bir süreç gelmeden önce Rabbinize icabet edin. . . O süreçte ne bir sığınacak yeriniz vardır ne de (yaptıklarınızı) inkâr etmeniz sizi kurtarır! (Şura Suresi 44-47) Medinelilerin tüm endişe ve tereddütlerini izale eden tatmin edici cevaplar verilmişti. Şayet verilen cevaplar ve yapılan açıklamalar tatmin etmediyse ve bazı ileri gelenlerin keyfi tutum ve davranışları ile müzakerelere son verilmesi düşünülüyorsa o takdirde Hz.Muhammed’in@ onları korumak için gönderilmediği bildirilmeliydi. Peygamberimiz onlara kurtuluş yolunu göstermek için bir çağrı yapmıştı. O onlara muhtaç değildi. Fakat onlar ona gelen barış / İslam sistemine muhtaçlardı. Zira kendi aralarındaki düşmanlık, çatışma ve savaşlara barışçıl bir çözüm bulamayacak olurlarsa birbirlerini yiyip bitireceklerdi. İşte tam bu aşamada onlar ya kendilerine yapılan bu çağrıya olumlu cevap verip müzakereleri anlaşmaya çevirecekler ve İslam Cumhuriyetini birlikte inşa etmenin gurur ve sevincini yaşayacaklar ya da olumsuz cevap verip müzakerelere son vererek kanlı iç çatışmalara, anarşiye ve kargaşalara geri döneceklerdi. Şayet ikinciyi tercih edecek olurlarsa ayaklarına kadar gelen nimeti tepmeleri nedeniyle pek büyük bir nankörlük sergilemiş olacaklardı. Nasıl olsa Allah yerin ve göğün hakimidir. O dilediğini yaratır. Onlar teklifi kabul etmezse kabul edecek başka kabile ve topluluklar elbette bulunacak ve İslam Cumhuriyeti Medine’de değil de başka bir yerde kurulması mümkündü. O elçisine başka kabileleri eşleştirir / gönderir. (Erkek ve kızlar verilmesi metaforu). Medineliler ise birbirlerini yiyerek nesilleri kesilip ve tarih sahnesinden silinir giderler. (Allah’ın dilediğini de kısır kılması metaforu). Cenab-ı Hak, Medinelilere iletilmek üzere yukarıdaki mesajları ihtiva eden şu ayetlerini inzal eder; 48-50- Buna rağmen eğer onlar yüz çevirirlerse bilsinler ki, Biz seni onların üzerine muhafız olarak göndermedik. Sana düşen sadece tebliğdir. Biz, insana katımızdan bir rahmet verirsek onunla gurur duyar / sevinir. Fakat kendi eliyle yaptıkları yüzünden başına bir musibet gelirse işte o zaman da o insan nankörlük yapmıştır. Göklerin ve yeryüzünün hükümranlığı yalnız Allah’ındır. O, dilediğini yaratır, dilediğine kız çocuk bahşeder, dilediğine de erkek çocuk bahşeder. Yahut Allah onları erkek ve kız olmak üzere eşleştirir. Dilediğini de kısır kılar. Şüphesiz O, en iyi bilendir, çok güçlü olandır. (Şura Suresi 48-50) Medineli muhaliflerin akabe görüşmelerini sabote etmek için yaptıkları tüm karşı çıkış ve tezviratlarına cevap verilince bu kez Yahudi müttefiklerinin yol göstermesi ile tartışmayı teolojik alana kaydırdılar. Onlar Hz.Muhammed’i@ peygamber olarak kabul edebilmek ve vaad ettiği şeylerin gerçek olup olmadığını ispat etmesi için tıpkı Hz.Musa’nın Allah ile doğrudan / aracısız konuştuğu gibi Hz.Muhammed’in@ de doğrudan Allah ile konuşmasını şart koştular. Zira onlara göre önemli bir sürece girilmekte ve Mekke’nin liderliğinde bütün Arap yarımadası kabilelerinin öfkesini çekecek bir girişimden başarı ile çıkılacağı vaad ediliyorsa bu vaadin bizzat Allah tarafından doğrudan ona söz ile iletilmesi gerekiyordu. Şayet Allah zaferi, kurtuluşu ve yükselişi vaad ediyorsa bunun elçisine doğrudan aracısız söylemeliydi. Aksi takdirde böyle bir riske girilemezdi. Medineli muhaliflerin müttefikleri Yahudi kabile ileri gelenlerinden aldıkları taktik ile ortaya koydukları iddialara cevaben Cenab-ı Hak, kendisinin ne Hz.Musa@ ile ne de başka bir kul ile asla doğrudan konuşmadığını, daima araya bir perde / sebep koyduğunu aşağıdaki ayet ile ifade eder. 51-Kendisiyle Allah’ın konuşması bir beşer için olacak şey değildir! Ancak vahiy yoluyla yahut perde arkasından ya da bir Rasûl gönderip izniyle dilediğini vahyetmesi hariç! Muhakkak ki O, pek yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Şura Suresi 51) Sonuç olarak bu sure ile Cenab-ı Hak kendi yönetim tarzında olması gereken esaslardan bazılarını inzal ettiğini bildirir. Bu hususların toplumu diriltici bir ruh olarak gönderildiğini ifade eder. İlahi öğreti çerçevesinde hazırlanan bir anlaşma ile yeni bir yönetim yapısı inşa edilecek olursa bunun diriltici bir nefes olacağına işaret eder. Cenab-ı Hakk’ın kendi işlerinden / yönetim tarzından olan bu esasları muhtevi kitap ve bunun nasıl bir şekilde uygulanacağı hususlarının bizzat Cenab-ı Hakk’ın elçisine bildirmesi ile olduğu, aksi takdirde elçisinin bunları bilemeyeceği ifade edilir. İnzal edilen ve insanları aydınlığa çıkaracak esasları / ilkeleri içeren bu anayasal hükümler ile kendisinin izinde olanları doğru yola iletecek rehberliği takip etmeleri istenir. Aynı zamanda surenin sonunda bir uyarı daha gelir; “Eninde sonunda yine Allah’ın inzal ettiği sisteme ve öğretiye döneceksiniz.” 52-53- İşte bu şekilde Biz sana kendi emrimize / işimize ait (sosyal, siyasî, ekonomik ve idarî düzeni içeren İslami sisteme ait) ruhu / kitabı / esasları vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin / özüne vakıf değildin. Fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle yol gösterici kıldığımız bir nur / ışık yaptık. Hiç kuşkusuz sen de dosdoğru bir yola; göklerde ve yerde bulunanlar kendisi için olan O Allah’ın yoluna kılavuzluk etmektesin. Gözünüzü açın bütün işler yalnız Allah’a döner. (Şura Suresi 52-53)
- Bölüm 30: HAYBER ÇEVRESİ FETİHLERİ | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 30 HAYBER ÇEVRESİ FETİHLERİ 30.1. Fedek’in Fethi (Haziran 628) Fedek küçük bir Yahudi yerleşimiydi. Fedekliler, her fırsatta Hayberlilerle ve Gatafanlılarla birlikte Medine'ye saldıran topluluklar içerisinde yer almışlardı. Hayber’in Fethi öncesinde Hz.Muhammed@ Fedeklilere elçi göndermiş ve onların teslim olmalarını istemişti. Fakat onlar teslim olmayı reddetmişlerdi. Zira fetih öncesinde herkesin Hayber’in fethedilemeyeceği düşüncesi onlarda da hâkim olan bir düşünceydi. Cenab-ı Hak fethi nasip edince Fedeklileri büyük bir korku kapladı. Hayber’den sonra Medine İslam Ordusunun kendi üzerlerine gelmesinin mutlak olduğunu anlayan Fedekliler hemen peygamberimize bir heyet gönderdiler ve anlaşma yoluna gittiler. Anlaşma için yapılan görüşmelerden sonra Hayber Yahudileri ile yapılan anlaşma şartlarında bir anlaşmayı kabul ettiler. Savaşsız fethedilen Fedek, Hz.Muhammed’e / Cumhuriyete ait oldu ve buradaki ganimetten mücahitlere herhangi bir pay verilmedi. Harita 41: Fedek Heyetinin Teslimiyet İçin Hayber’e Gelmeleri (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 30.2. Vadi’l Kura’nın Fethi (Haziran 628) Vadi'l-Kuralılar da Hayberliler ve Fedekliler gibi Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine faaliyetlerde bulunmuşlardı. Bu nedenle Medine İslam Ordusu Hayber’den çıkarak Vadi’l Kura üzerine yürüdü. Hz.Muhammed@ onlara teslim olmalarını ve barış anlaşması yapmayı teklif etti. Fakat onlar bu teklifi (ok atarak) reddettiler ve savaşmayı tercih ettiler. Savaşın başlangıcında geleneğe uygun olarak yapılan ikili çarpışmalar oldu ve bu çarpışmalarda Yahudiler 12 kişi kaybettiler. Hz.Muhammed@ ise ısrarla onları teslim olmaya davet etmesine rağmen onlar O’nun tekliflerini reddettiler. Nihayet savaşın ikinci (ya da dördüncü günü) günü Vadi’l Kuralılar teslim olmaya razı oldular ve silahlarını bıraktılar. Hz.Muhammed@ Hayberlilerle yapılan anlaşmanın aynısını Vadil Kuralılarla da yaptı. Harita 42:İslam Ordusunun Vadi’l Kura Seferi (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 30.3. Teyma’nın Fethi (Haziran 628) Vadi’l Kura ele geçirildikten sonra Hz.Muhammed@ Ordusu ile birlikte orada dört gün kaldı. Bu süreçte Teymalılar sıranın kendilerine geldiğini ve direnmenin boşuna olduğunu anladıkları için anlaşma yapmak için elçilerini Vadi’l Kura’ya gönderdiler. Hz.Muhammed@ Teymalılarla da anlaşma yaparak Yahudilerin egemen oldukları bölgenin tümünü Medine İslam Cumhuriyeti’nin sınırları içerisine kattı. Daha da önemlisi Yahudilerin Medine’yi kuzeyden aldıkları kumpası yok etti. Artık bundan sonra hedef Mekke olacaktı ve Mekke’nin gelecekte fethedilmesinin önündeki en önemli engel kalkmış oldu. Allah'ın kendilerine Fetih Suresi ile vaat ettiği “yakın fethin” birinci basamağını tamamlayan Hz.Muhammed@ komutasındaki Medine İslam Ordusu Medine'ye dönüş hazırlıklarına başladı. Harita 43:Teyma Heyetinin Teslimiyet İçin Vadi’l Kura’ya Gelmeleri (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 30.4. Hayber’in Fethinden Sonra Medine’deki Gelişmeler 30.4.1- Hz.Cafer ve Habeşistan Muhacirlerinin Gelişi Hayber’in fethi sırasında Habeşistan’da bulunan Muhacir müminler Hz. Cafer liderliğinde Medine’ye döndüler. ([1] ) Habeşistan heyetinin içerisinde bizzat Necaşi’nin gıyabi olarak Hz.Muhammed@ ile nikahlarını kıydığı Hz.Ümmü Habibe de yer almaktaydı. Hz.Ümmü Habibe Ebu Süfyan’ın kızıydı ve kocası orada ölünce dul kalmıştı. Şimdi ise Hz.Muhammed’in@ zevcesi olmuştu. Böylece Hz.Muhammed@ Ebu Süfyan’ın damadı olurken Hz. Hamza’nın şehadetine sebep olan ve kalbini / ciğerini yemeye çalışan Hind ise Hz.Muhammed’in@ kayın validesi olmuştu. Hayber seferi öncesi Hz. Ümmü Habibe için peygamberimizin zevcelerinin odalarının yanına bir oda inşa edilmişti. Hz. Ümmü Habibe validemiz kendisi için hazırlanan odasına yerleştirildi. Bu evlilik, Mekke Yönetiminin Medine’ye karşı yumuşamasına neden olacak ve Mekke’nin kan dökülmeden / savaşsız fethine giden yolda önemli bir adımı oluşturacaktı. 30.4.2- Mısır Kralına gönderilen Elçinin Dönüşü Mısır Kralı (Mukavkıs) Hz.Muhammed’in@ Elçisi ile birlikte çeşitli hediyeler gönderdi. Bu hediyeler; İki cariye (Mariye ile kızkardeşi Şirin), bin miskal altın, bir katır, bir merkep, yirmi kat Mısır işi ince elbise, bal, sarık, koku, baston vb. çeşitli hediyelerden oluşuyordu. Hz.Muhammed@ Mariye’yi azat ederek kendisine nikahladı. Fakat Mescidin yanında boş oda olmadığı için Medine içerisinde bir eve yerleştirildi. Hz.Muhammed’in@ Hz.Mariye’yi (Mary) nikahlamasının sebebi, Mısır Kralının jestine jest ile karşılık vererek onu first laydi yapmasıydı. Böylece Mısır Yönetiminin Medine İslam Cumhuriyetine karşı düşmanlığı sözkonusu olmayacaktı. Her iki yönetimin birbirlerine karşılıklı jestlerle karşılık vermesi sonucunda Hz. Ömer döneminde Mısır’ın fethi de çok kolay olmuştur. 30.4.3- Sasanilerin Ninova’da büyük bir bozguna uğradıklarının haberinin gelmesi Hayber’in fethini müteakiben müminler müjde üzerine müjdeler almaktaydılar. Bunlardan birisi de Sasani İmparatoru 2. Hüsrev’in ordusu Bizans’a karşı Ninova’da yaptığı meydan savaşını kaybetmesi haberiydi. Medine İslam Cumhuriyeti’nin bölgede büyümesini istemeyecek devletlerin başında Sasani İmparatorluğu gelmekteydi. Şimdi ise Bizans karşısında aldıkları mağlubiyetle onlar Medine İslam Cumhuriyeti için tehdit olmaktan çıkmış bulunuyorlardı. Onların bundan sonra artık kendi dertleri ile uğraşacakları açıktı. Zira İstanbul’a kadar gerçekleştirilen büyük fetihlerden sonra peşpeşe yaşanan mağlubiyetlerin faturasının 2. Hüsreve çıkarılacağı ve uzun sürecek taht kavgaları ile imparatorluğun yıkılacağını tahmin etmek zor değildi. Bu durumda Medine İslam Cumhuriyetine kuzey-doğudan ve güney-batıdan (Sasani hakimiyetindeki Yemen’den) muhtemel bir saldırının gelmesi olası gözükmüyordu. Bu nedenle Sasani kralının Hz.Muhammed’in@ mektubunu götüren elçiye kötü davranması ve mektubu yırtması haberini getiren elçiye bu kralın sonunun iyi olmayacağı bilgisini Allah elçisi söylemişti. Olayların peygamberimizin söylediği gibi gerçekleşmesi karşısında Medine’liler büyük sevinç yaşadılar. 30.4.4- Hz.Safiyenin Medine İçerisinde Bir Eve Yerleştirilmesi Hayber dönüşü Hz.Muhammed’in@ Başkanlık konutunda / ehli beytte Hz. Safiye için yer yoktu. Bu nedenle onu geçici olarak Medine içerisindeki Harise binti Numan'ın evine yerleştirdiler. 30.4.5- Kardeşlik Bağı İle Alınan Hurma Bahçelerinin Ensara Geri Verilişi Hayber ganimetinden Mekke muhacirlerinin hisselerine mal ve hurmalıklar düştüğü ve artık malî durumları oldukça düzeldiği için, Ensar’ın onlara önceden emaneten vermiş oldukları hurma bahçelerini, Peygamberimiz Ensar’a geri verdi. 30.5. Hz. Ömer'in Türabe Akını / Askeri Harekatı (Aralık 628) Türabe Mekke'den San’a ve Necran'a giden yol üzerindedir. Türabe’ye askeri harekât düzenlenmesinin sebebi Hevazin kabilesinden dört oymağın (Cüşem b. Muaviye b. Bekr, Nasr b. Muaviye b. Bekr, Sa'd b. Bekr, Sakf b. Münebbih b. Bekr b. Hevazin oğullarının) Hayber’in fethi sırasında Hayber Yahudilerine yardım etmek için Türabe'de toplandıklarına ilişkin istihbaratın alınmasıydı. Hevazinlilerin Hayber Yahudileri ile savunma iş birliği anlaşması olduğu için onlar da bu anlaşmalarının gereği olarak Hayberlilere yardıma hazırlık yapmışlardı. Ancak onlar yardıma gelemeden Hayber fethedildi. Şimdi onlara bir ders verilmesi gerekiyordu. Hz.Muhammed, Hz. Ömer'i 30 kişilik bir birliğin başına komutan tayin ederek Türabe’ye gönderdi. Hevazinliler Medine İslam Ordusundan bir birliğin kendilerine doğru gelmekte olduğunu haber alınca, hemen kaçtılar. Hz. Ömer ve birliği Hevâzinlerin yurtlarında hiç kimseye rastlayamadığından, Medine'ye geri döndü. [1] ) Hz.Cafer ve beraberindeki müminlerin Medine’ye geldikten sonra Hayber’e gittikleri ve Hz.Muhammedle orada karşılaştıkları da rivayet edilir. Hatta elde edilen ganimetlerden geri dönen Habeşistan muhacirlerine pay verildiği de söylenmektedir. Harita 44: Hz. Ömer’in Turabe Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 30.6. Hz. Ebu Bekir'in Necd Akını / Askeri Harekâtı (Aralık 628) Hz.Muhammed@, Fezareoğulları üzerine de Hz. Ebu Bekir'i gönderdi. Bu aşamadan sonra Medine’nin güvenliğini sağlamak için tehdit oluşturan ve yakın geçmişte Hendek savaşında müttefik / hizipler ordusunda yer almış kabileler korkutulup sindirilmeli veya anlaşmaya razı ederek teslim alınmalı ve İslam / barış topluluğuna katılmaya razı edilmeliydi. Bu politika çerçevesinde Hz.Muhammed@ muhtemel tehdit odaklarına karşı askeri harekâtlara devam etti. Hz. Ebu Bekir’in komutasındaki askeri birlik, Fezareoğulları’nın bulunduğu bölgeye geldiğinde su kaynağının yanında baskına uğradılar. Fakat çabuk toparlandılar ve Fezareoğulları savaşçılarının saldırılarını püskürttükleri gibi karşı saldırıya geçerek onları mağlup ettiler. Onlardan hem esir aldılar hem de ganimet elde ettiler. Harekâtı başarıyla tamamlayan İslam Ordusu Birliği, elde ettikleri esir ve ganimetlerle Medine’ye geri döndüler. Harita 45:Hz.Ebu Bekir’in Necd Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 30.7. Beşir b. Sa'd'ın Fedek Akını / Askeri Harekâtı (Aralık 628) Hz.Muhammed@, Hendek savaşında müttefik / hizipler ordusu içerisinde yer alan Mürre oğullarının üzerine 30 kişilik bir askeri birlik gönderdi. Birliğin komutasına Beşir b. Sad’ı getirdi. Mürre oğulları, Fedek'e komşu bir kabile idi. Beşir b. Sa'd komutasındaki birlik, Fedek yakınlarına geldiklerinde, Mürre oğullarının davar, deve ve sığır sürülerine rastladılar. Hemen bu sürüleri ganimet olarak alıp Medine’ye doğru yol aldılar. Çölde sürekli yer değiştiren bedevi kabileleri bulmanın ve onlarla çarpışmanın bir yolu da buydu. Yani onların en kıymetli mallarını ganimet olarak alınca çobanların hemen kabilelerine haber verecekleri çok açıktı. Nitekim çobanlar kabilelerine sürülerinin İslam birliğince ele geçirildiği haberini kabile reislerine ulaştırınca onlar hemen harekete geçti. Mürre oğulları sürülerini geri almak için İslam birliğini takip ettiler ve geceleyin İslam birliğine yetiştiler. Geceden başlayıp sabaha kadar Mürre oğulları ile İslam Birliği arasında çarpışma yaşandı. Yapılan bu çarpışmada Beşir bin Sa’d yaralandı ve İslam askerlerinin bir kısmı şehit olurken bir kısmı da Medine’ye kaçıp canını zor kurtardı. Düşman çok dişli çıkmıştı. Harekât başarısız olmuştu. Beşir bin Sa’d ise Fedekli Yahudilere sığındı. Yaraları iyileştikten sonra O da Medine’ye döndü. Harita 46:Beşir b.Sa’d’ın Fedek Akını / Harekatı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 30.8. Galib b. Abdullah el-Leysi'nin Meyfaa Akını / Askeri Harekâtı (Ocak 629) Meyfaa da eyleşen Gatafanların Sa'lebe oğulları kolu, Medine için her zaman tehdit oluşturmuşlardı. Hatta Medine İslam Ordusu birliklerinin belalısı olmuşlardı. Zulkassa’da on İslam askerini şehit etmişlerdi. Üzerlerine gönderilen İslam birlikleri de yaptıkları baskınlarda bir netice alamamışlar ve onlar hemen dağlara kaçmışlardı. Hayber’in fethi sırasında Gatafan kabilesi içerisinde Yahudilere destek vermek için gidenler arasında idiler. Artık Sa'lebe oğullarına bir darbe indirmenin sırası gelmişti. Hz.Muhammed@ Galib b. Abdullah'ı 130 kişilik askeri bir birlikle onların üzerine gönderdi. Birliğe bölgeyi ve Gatafanlıları çok iyi bilen Yesar’ı rehber olarak tayin etti. Yesar, Küdr gazvesinde esir alınmış ve müslüman olunca, Peygamberimiz tarafından azad edilmişti. Yesar’ın rehberliğindeki askeri birlik, Sa’lebe oğullarının yerini bulmayı başardı ve ansızın baskın yaptı. Sa’lebe oğullarının reisleri ve önemli savaşçı adamları öldürüldü. Diğerleri ise kaçtılar. Önemli ölçüde ganimet elde edildi. Böylece Sa’lebe oğullarına da iyi bir darbe vurulmuş oldu. Harita 47: Galib b. Abdullah’ın Meyfaa Akını / Harekatı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 30.9. Beşir b. Sa'd'ın Cinab (Cehra) Akını / Askeri Harekâtı ( Şubat 629) Gatafan kabilesinin en önde gelen liderlerinden olan Uyeyne bin Hısn, Cinab’da bir grup Gatafanlı ile toplantı yapıp onları Medine İslam Cumhuriyetine karşı kışkırtmaya çalıştı. Gatafanların en önemli boyları bir araya gelip İslam Cumhuriyetine karşı savaşma konusunda anlaştılar. Bu haberi alan Hz.Muhammed@ hemen Beşir bin Sa’d komutasında 300 kişilik askeri birliği Cinab’a gönderdi. İslam Ordusu birliği Gatafanlıların yurduna vardığında onların sürüleri ile karşılaştı ve hemen sürüleri ganimet olarak ele geçirdiler. Sürülerini İslam askerlerine kaptıran çobanlar kaçıp Gatafan reislerine haber verdiler. Gatafanlar sürülerini geri almak için önce çarpışmayı düşündüler ve ona göre hazırlık yaptılar. Fakat İslam askerlerinin sürüleri ele geçirmek için değil kendileri ile çarpışmaya geldiklerini görünce savaş yapmaya cesaret edemediler ve dağlara kaçıp yurtlarını terk ettiler. İslam birliği onların yerleşkelerine geldiklerinde hiç kimseyi bulamadılar. İslam Birliği Medine’ye geri dönmeye başladığı sırada Uyeyne bin Hısn savaşçıları ile İslam askerlerinin karşısına dikildi. Her iki taraf kıyasıya bir savaşa tutuştu. Çarpışmanın sonunda İslam askerleri Gatafan savaşçılarını bozguna uğrattı. Uyeyne bin Hısn ve adamları kaçtılar. İslam askerleri iki esir ve ganimet olarak aldıkları sürülerle birlikte Medine’ye döndüler. Hz.Muhammed@ bu iki esir müslüman olunca onları serbest bıraktı. Harita 48:Beşir b. Sa’d’ın Cinab Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 30.10. Medine İslam Cumhuriyeti’nin Büyümesi Medine İslam Cumhuriyeti Hudeybiye Anlaşması ile bölgede yasal meşruiyet kazanmış ve tanınmıştır. Bu en büyük fetihtir. Mekke ile Hayber arasında sıkışmışlık ise Hayber’in fethi ile aşılmıştır. Sürekli yapılan askeri harekatlarla Medine’ye çevre kabilelerden gelecek tehditler bertaraf edilmiştir. Gönderilen elçilerle çevre ülkelerden Habeşistan ve Mısır Medine İslam Cumhuriyeti’nin yanında yer almış, Bizans ise şimdilik tarafsız kalmıştır. Medine İslam Cumhuriyeti’ne karşı çıkan sadece İran Sasani İmparatorluğudur. Fakat Ninova bozgunu nedeniyle İran Kisrası 2.Hüsrev kendi derdi ile uğraştığından İran Sasani Devleti Medine İslam Cumhuriyeti için tehdit olmaktan çıkmıştır. Böylece İran Sasani Devletinin Medine için tehdit oluşturması artık söz konusu değildir. Gelinen durumda Medine İslam Cumhuriyeti’nin artık önü açıktır. Medine İslam Cumhuriyeti büyümektedir ve her geçen gün bölgesel güç olmaya doğru adım adım ilerlemektedir. 30.11. Büyümenin Getirdiği Değişimler ve Bunalımlar / Sorunlar Medine İslam Cumhuriyeti’nin büyümesi, beraberinde bunalımları ve sıkıntıları da getirmekteydi. Zira büyümeyi sağlayan unsurlar, yönetimde, ekonomide ve hukukta değişimi zorunlu kılmaktaydı. Ayrıca egemenliğe katılan toplumlar kendilerinin yönetimde temsil edildiğini görmek isterler. İslam Cumhuriyeti’nin topluluğa katılan toplumlar tarafından benimsenmesi için de en iyi yol, onların da yönetimde temsil edilmesiydi. Diğer bir ifadeyle İslam / Barış topluluğuna katılacak olan toplumlar, kendi içlerinden çıkmış birilerinin yönetimde yer alması halinde kendi haklarının korunup gözetildiği ve güvenliklerinin sağlandığı hissini taşıyacaklardı. Aksi takdirde söz konusu toplumlar kendilerini güven içerisinde hissetmeyecekler ve kendilerine ait yönetim peşinde koşacaklardı. Fakat diğer taraftan onların yönetimde temsil edilmelerinden en fazla rahatsız olacak olan taraflar ise mevcut / muhafazakâr / statükocu kesimlerdi. Medine İslam Cumhuriyeti de bundan ari değildir. Fetih sonucu ülke egemenliğine katılan toplumların idarede temsiliyetine önem veren Hz.Muhammed’i@ en fazla bunaltanlar, mevcut eşleri Hz. Ayşe ve Hz. Hafsa idi. Zira peygamberimizin büyümeyi sürdürülebilir kılmak ve yönetimin bekasını sağlamak için egemenliği altına aldığı toplumların liderlerinin kızları ile yaptığı evlilikler, Başkanlık Konutunda yeni eşlere yer açmak demekti. Bu sadece yeni eşler için bir oda yapılması değil aynı zamanda liderin / başkanın / peygamberin kalbinde bir oda açmak, yönetim erkinde bir makam açmak demekti. Dolayısıyla statükoyu temsil eden lider / peygamber eşleri bu durumdan rahatsızlık duyacaklar ve yeni gelen ortaklara yer açmamak için direneceklerdi. Nitekim de öyle oldu. Hz. Ayşe ve Hz. Hafsa aralarındaki kıskançlık ve rekabeti bırakarak yeni gelen eşlere karşı birlik olup «ortak bir cephe» oluşturdular. Onlar, önce Hz. Zeynep ile yapılan izdivacı kıskandılar; Hz. Zeynep bu mücadelede kendini savunurken kullandığı argüman «Sizleri Resulullah ile babalarınız evlendirdi beni ise Allah evlendirdi» idi. Hz. Zeyneb’in Hz.Muhammed’e ikram ettiği bal şerbeti nedeniyle Hz. Ayşe ve Hz. Hafsa’nın Hz.Muhammed’e kötü koktuğunu söylemeleri ve bu söylemleri nedeniyle Hz.Muhammed’in bal şerbetini kendine yasaklaması ve bu kötü kokma olayının kıskanç statükocu eşlerin bir komplosu olması, Başkanlık konutundaki gidişatın boyutlarına dair ip uçlarını vermektedir. Hayber’in fethinden sonra ise Hz. Ayşe ve Hz. Hafsa için yeni bir rakip daha gelmişti; Hz. Safiye. O peygamberimizle evlenip Medine’ye yerleştirildiğinde onlar onu çok merak ettiler ve kaldığı eve gizlice ziyarete gittiler. Onun çok akıllı, zeki ve güzel bir kadın olması, ayrıca Nadir oğullarının lideri Huyey gibi bir şeytanın kızı olmasının yanında Hayber’in liderlerinden birinin eşi olması nedeniyle Hz.Muhammed’i@ etkileyip kendilerinden uzaklaştırabileceği endişesine kapıldıkları söylenebilir. Zira birbirlerine Hz. Safiye’nin ne kadar zeki, akıllı olduğunu ifade etseler de Hz.Muhammed’e tersini söyleyip onu peygamberimizin gözünden düşürmeye çalışmışlardı. Hatta onlar Hz. Safiye ile alay etme ve küçümseme konusunda o kadar ileri gitmişlerdi ki Yahudi kökenli olmasını onunla alay ve aşağılama konusu yapmışlardı. Bu konuda şikâyeti alan Hz.Muhammed’de@ Hz. Safiye’ye «sende onlara benim babam Harun, amcam Musa peygamberdi diye cevap verseydin» şeklinde yol gösterecek kadar çekişmeler ileri gitmişti. Ayrıca Hz. Ayşe’nin onu Yahudi kadını diye aşağıladığı zamanlarda Hz.Muhammed’in@ «Ya Ayşe! böyle söyleme! Ben kendisine İslam'ı anlattım ve o da müslüman oldu. Üstelik dinini / teslimiyetini de güzelleştirdi» diye öğütlemesine rağmen kıskançlığı devam etti. Öyle ki, bir defasında Hz. Ayşe’nin Hz. Safiye’nin yapıp gönderdiği yemeği tabağıyla beraber yere çaldığı ve tabağın parçalandığı Hz.Muhammed’in@ ise Hz. Ayşe’yi teskin etmeye çalıştığı ve çevresindekilere «anneniz kızdı» dediği rivayet edilir. Kısa bir süre sonra Mısır Kralının hediyesi Hz. Mariye’nin de karşı kampa dahil olması bardağı taşıran son damlalardandır; Rivayete göre Hz. Mariye’nin evi Medine içerisinde Mescide / Başkanlık konutuna / Ehli beyte uzak bir yerdeydi. Hz. Hafsa’nın odasında bulunmadığı (ziyaret için babasının yanına gittiği) bir gün Hz.Muhammed@ Hz. Mariye ile Hz. Hafsa’nın odasında buluştu. Fakat bir şekilde Hz. Hafsa erken döndü ve odasının kendisinden izinsiz kullanıldığını görünce çılgına döndü. Hz.Muhammed’e@ kendisine değer vermediği, sevmediği vb. sözlerle çıkıştı. ([1] ) Bu çıkışmalar / çekişmeler öylesine şiddetli olmuştu ki Hz.Muhammed’i@ öfkelendirecek boyutlara ulaşmıştı. Bir keresinde Hz. Hafsa’nın yakışıksız söz ve tavırları nedeniyle Hz.Muhammed@ ona «Allah’tan kork Ey Hafsa!» şeklinde çıkıştığı rivayet edilmektedir. Fakat bütün bunlara rağmen Hz.Muhammed@ onu teskin etmek için izinsiz odasını bir daha kullanmayacağını, (rivayetin bazısına göre bir daha Hz. Mariye ile asla buluşmayacağını, onu kendisine haram ettiğini vb.) belirtir. Hanımlarının gönlünü almak için kendisine helal olmasına rağmen bal şerbetini ve diğer hanımlarını haram etmesinin yanlış olduğu ve bu hususta yaptığı yemini bozması gerektiği Cenab-ı Hak tarafından aşağıdaki ayetlerle elçisine bildirilmiştir; RAHMAN, RAHİM ALLAH ADINA 1-2- Ey Peygamber! Hanımlarının gönlünü almak için Allah’ın helal kıldığını niçin kendine haram ediyorsun? (Mamafih bu hatandan dolayı üzülme. Çünkü) Allah gafurdur, rahimdir. Allah, (gerektiğinde) yeminlerinizi bozmayı size meşru / farz kılmıştır. Allah, sizin Mevla’nız / yardımcınız / yol göstericiniz / koruyucunuzdur ve O, her şeyi bilen, en iyi yasa koyandır. (Tahrim Suresi 1-2) Yeni eşlerle yaşanan olaylardan sonra Hz. Hafsa’nın Hz.Muhammed’i@ bu davaya omuz vermiş, İslami hareketi birlikte yükseltmiş ve en samimi arkadaşları olan babalarını ihmal etmekle suçlamış olabileceğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Onların peygamberimizin yeni hanımları olan Hz. Safiye’ye ve Hz. Mariye’ye değer vermesini eski hanımları olarak kendilerine değer vermemek olarak algılamaları ve buradan yola çıkarak babalarına da değer vermemek olarak gördükleri düşünülebilir. Hz. Ayşe ve Hz. Hafsa’nın yeni kumalarına tahammül edememeleri sadece kadınsı kıskançlık olarak algılamamak gerekir. Onların bu tepkileri aynı zamanda mülkiyetin / yönetimin paylaşımına karşı her statükonun tepkisiyle aynı tepkidir. Hiçbir statüko mevcut yapının değişimini istemez ve yeni yapılara / yeni ortaklara karşı daima karşı çıkarlar. Bu nedenle Hz. Ayşe’nin ve Hz. Hafsa’nın statükoyu koruma güdülerini çok iyi anlayan peygamberimiz onlara ne babaları olan Hz. Ebu Bekir’i ve Hz. Ömer’i ve ne de kendilerini asla ihmal etmediğini, vefasızlığın kitabında yazmadığını onlara söyledi. Ayrıca Hz.Muhammed@, yaptığı yeni evliliklerin cinsel bir tercih ile olmadığını tamamen Medine İslam Cumhuriyeti’nin egemenliğini sürdürülebilir kılmak için olduğunu onların anlamalarını bekledi. Fakat onlar anlamamakta ısrar ettiler. Özellikle Hz. Hafsa bu hususta peygamberimizin başını çok ağrıtınca peygamberimiz onun gönlünü almak ve kendisini teskin etmek için Cenab-ı Hakk’ın bildirdiği geleceğe ilişkin bilgilerden bazılarını onunla paylaştı ve bu bilgiyi bir sır olarak saklamasını istedi. Rivayetlerde de zikredildiği üzere bu sır, Hz.Muhammed’den sonra yerine kimin geçeceğine ilişkindi. Ayetten anladığımız itibari ile O, bu sırrın bir kısmını söylemiş diğer kısmını saklamıştır. Yani ya kendisinden sonra Hz. Ömer’in de Devlet Başkanlığına geleceğini ya da Hz. Ayşe’nin babası Hz. Ebu Bekir’in halife olacağını söylemiş olsa gerektir. Her iki olasılıkta muhtemeldir. Eğer peygamberimiz Hz. Ebu Bekir’in kendisinden sonra halife olacağını söyledi ise Hz. Hafsa bu sırrı müjdelemek için müttefiki Hz. Ayşe ile paylaşmış olabilir. Şayet babasının halifelerden birisi olacağı sırrı paylaşıldıysa o zamanda müttefiki de olsa eski rakibi olan Hz. Ayşe’ye cay etmek için bu sırrı paylaşmış olabilir. Fakat Hz. Hafsa’nın kendisine bildirilen bu sırrı paylaşması Cenab-ı Hak tarafından peygamberimize bildirildi. Hz.Muhammed@ hemen harekete geçti ve Hz. Hafsa’ya bu yaptığının ne kadar tehlikeli ve yanlış olduğunu bildirdi. Zira Cumhuriyetin bekasını ilgilendiren bu ve buna benzer sırların paylaşılması son derece tehlikeliydi. Eğer bu tür sır niteliğindeki bilgiler toplumda yayılacak olursa Medine İslam Cumhuriyeti’nde iç kargaşalar alıp başını gidecek ve devlet yönetilemez olacaktır. Tam yükselişe geçmişken Medine İslam Cumhuriyeti’nin istikbalini ilgilendiren gizli bilgiler açık edilecek olursa devlet anarşiye sürüklenecek ve daha yükseliş aşamasındayken yıkılıp gidebilecektir. 3- Hani, (eşinin gönlünü almak için yaptığı yemin olayından dolayı) Peygamber bir sırrını eşlerinden biriyle paylaşmıştı. Fakat eşi bu sırrı (kumasına) ifşa edince Allah da onu (Peygamberine) bildirdi. (Mamafih Peygamber) o sırrın sadece bir kısmını anlatmıştı, diğer kısmına ise hiç değinmemişti. (Peygamber sır tutmayan) eşine yaptığı (bu yanlışı) bildirince, “Bunu sana kim söyledi?” dedi. (Peygamber de), “Her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan haber verdi” diye cevap verdi. (Tahrim Suresi 3) 30.12. Validelerimizin Vazgeçilmez Olmadıkları ve Babalarına Yapılan Öğütler Kıskançlık ve rekabet nedeniyle eşlerinin işi bu aşamaya kadar getirmiş olması nedeniyle artık Hz.Muhammed@ çareyi bütün kadınlarından uzaklaşmakta buldu. Hz.Muhammed’in@ bu tutumu çevredekiler tarafından O’nun eşlerini boşadığı şeklinde algılanmıştı. Hz. Ömer durumun vahametini anlayınca kızına (Hz. Hafsa ’ya) çok kızdı ve Hz.Muhammed’i@ üzdüğü için azarladı. Diğer taraftan emek emek, acı, çile ve çabalarla bu noktaya kadar getirilmiş İslam Cumhuriyetini iç kargaşaya yuvarlayacak buna benzer anlamsız çekişmelere artık bir dur demenin vakti gelmiştir. Bu amaçla Cenab-ı Hak, duruma müdahale etti ve Tahrim Suresinin müteakip ayetleri ile Hz.Muhammed’in@ eşlerini terbiye etti. Bu karşı duruşlarına devam edecek olurlarsa elçisinin kendilerini boşayacağı tehdidinde bulundu. Onların bu yaptıkları hareketlerin inkarcıların / düşmanların yaptıkları hareketlerle aynı olduğunu tarihteki inkârcı / düşman kadınlar örneği ile anlattı. Validelerimize kıskançlıklarının ve rekabetlerinin Cumhuriyete verdiği zararın vahim boyutlara ulaştığını anlatmak için en iyi yol ya onların bu hareketlerinden vazgeçmeleri ya da Hz.Muhammed’in@ onları boşayacağı ve yerlerine başka kadınlarla evleneceği tehdidiydi. Diğer taraftan müminlerin de ailelerine, çocuklarına sahip çıkmaları ve onların yanlışlarını düzeltmeleri için gereğinin yapılması istendi. Zira bu işin sonu kötüye gitmekte azaba / ateşe doğru gitmekteydi. Bu ikazla Hz. Ebu Bekir’in ve Hz. Ömer’in kızlarını uyarmaları ve onların Hz.Muhammed’in@ yanında yer almaları için ellerinden ne gerekiyorsa yapmaları istendi. 4-7- Ey Peygamber’in iki eşi (Ayşe ve Hafsa!) Eğer hatalarınızdan tevbe edip Allah’a dönerseniz sizin için iyi olur. Çünkü kalpleriniz kaydı, bozuldu; yok eğer Peygamber’e karşı birbirinizi desteklerseniz O’nun Mevla’sı (koruyucusu / efendisi) Allah’tır. Cibril, erdemli müminler ve melekler de o’na arka çıkarlar. Eğer o sizi boşarsa (Sizler ona olan eziyetlerinize devam edecek olurda Allah da ona sizi boşama yetkisi / emri verirse), Rabbi ona, sizin yerinize sizden daha iyi, müslime / teslim olan, inanan, kendini adayan, yönelen, kulluk eden, aktif, dul ve genç eşler verir. Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi / ehlinizi / yönetiminiz altında olanları / yakınlarınızı öyle bir ateşten koruyun ki o ateşin yakıtı insanlar ve taşlardır. O ateşin başında, Allah’a karşı gelmeyen, kendilerine emredileni yerine getiren çetin ve güçlü melekler vardır. (İşledikleri yüzünden o ateşe girecek olanlara) “Ey İnkarcılar; Bugün özür dilemeyin. Siz ancak işlediklerinizin cezasını çekeceksiniz.” (denilir) (Tahrim Suresi 4-7) 30.13. Nurun Tamamlanması İçin Dikkatli Olmaya Davet Cenab-ı Hak, özelde Hz. Ayşe ve Hz. Hafsa olmak üzere müminlerin yaptıkları hatalardan dönmelerini ve Allah’a (dolayısıyla Hz.Muhammed’e@) yönelmelerini istedi. Onlardan aydınlık günlere kavuşmak, nurun tamamlanması yani tam bir zafere / fethe ulaşmak için dua etmelerini ve yaptıkları hataların da affedilmelerini istemelerini istedi. Cenab-ı Hak, elçisinden ise eşlerinin birbirleri ile ve eşlerinin kendisi ile arasındaki bu gerilimi fırsat bilip çeşitli entrikalar peşinde olan münafıklar ve inkarcılara karşı asla yumuşak davranmamasını onlara karşı sert davranmasını ve onlarla mücadele etmesini emretti. 8-9-Ey iman edenler! Samimi / halisane olarak tevbe ederek Allah’a dönün. Olur ki Rabbiniz, kötülüklerinizi örter ve sizi içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyar. O gün Allah, Peygamber’i ve O’nunla birlikte iman edenleri utandırmayacaktır. Onların nurları önlerinden ve sağlarından parlayacak ve diyecekler ki; “Rabbimiz! Nurumuzu tamamla, bizi bağışla, çünkü Sen her şeye güç yetirensin.” Ey Peygamber! İnkarcılarla ve münafıklarla mücadele et / cihat et, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. Orası varılacak ne kötü bir yerdir.(Tahrim Suresi 8-9) 30.14. Hz. Ayşe’ye ve Hz. Hafsa’ya En Ağır Uyarılar Cenab-ı Hak, validelerimizin kıskançlık ve yönetsel rekabet nedeniyle elçisine karşı yaptıkları komplolar, baş ağrıtıcı hareketler ve en sonunda devletin çivisini çıkartmaya kadar varan hareketlerin sonunda İslam Cumhuriyetini sona erdirebilecek girişimler olması nedeniyle, inkarcıların hareketleri ile aynı paralelde hareketler olarak değerlendirdi ve onları Hz. Nuh ve Hz. Lut Peygamberlerin eşlerinin muhalefetlerine / ihanetlerine benzetti. Nasıl ki onların eşleri peygamber olsa da onlar azaptan kurtulamadılar / kurtulamayacaklar ise aynı şekilde validelerimiz için de eşlerinin peygamber olmasının kendilerinin ne bu dünya da ne de ahirette azaptan kurtaramayacağının açık olduğunu bildirdi. 10-(Ey Peygamberin Hanımları!)([2] ) Allah inkarcılar / başkaldıranlar için Nuh'un karısı ile Lut'un karısını örnek veriyor. Onlar iki erdemli kulumuzun nikahı altında bulunuyorlardı. Ancak onlara hainlik ettiler. / karşı geldiler. Kocaları (peygamber olmalarına rağmen) Allah'tan gelen azabı hiç bir şekilde o ikisinden savamadı. İkisine de “Haydi ateşe girenlerle birlikte siz de girin!” denildi. (Tahrim Suresi 10) 30.15. Hz. Safiye’nin Hz. Asiye’ye Hz. Mariye’nin de Hz. Meryem’e Benzetilmesi Cenab-ı Hak, Hz. Ayşe ve Hz. Hafsa’ya yaptıkları nedeniyle kötü örneklere benzedikleri uyarısını yaptıktan sonra onların rekabet ettikleri Hz. Safiye ile Hz. Mariye’yi de iyi kadınlara örnek olarak göstererek onları kabul etmeleri için ikna kabilinden ayetlerini gönderdi. Hz. Safiye’yi zalim topluluktan kurtulmak isteyen, Firavundan ve Firavunun yaptıklarından kurtulmak isteyen Asiye’ye benzetti. Gerçekten de Hz. Safiye daha çocukluğundan itibaren babası Huyey bin Ahtab’ın yaptıklarını asla tasvip etmemiş ve Hz.Muhammed’i@ çok sevmiştir. Hz. Mariye (Mary) de ne tevafuktur ki ismi de Hz. Meryem ile aynıdır. Cenab-ı Hak, onun için Medine de atılan iftira ile ilgili olarak kendisini temizlemekle kalmamakta aynı zamanda Mısır Sarayından Medine fakirhanesine geldikten sonra Vahyi İdeolojiyi / İslam Cumhuriyetini hemen benimsemesi ve gönülden bağlanması nedeniyle onu övmektedir. Tarihten verilen iki iyi kadın örnekliğinde Hz. Safiye ve Hz. Mariye validelerimizi, Hz. Ayşe ve Hz. Hafsa validelerimizin de sevmelerini istedi. 11-12- Allah, inanan kimseler için de Firavun ’un karısını örnek gösterdi. Hani o (hanım: Asiye), “Rabbim! Bana katında cennette bir ev yap, beni Firavundan ve onun yaptıklarından kurtar. Beni şu zalimler topluluğundan kurtar!” demişti. Ve Allah, ırzını bir kale gibi koruyan İmran kızı Meryem’i de (inanan kadınlar için) örnek verdi. İşte Biz onu vahyimizden bilgilendirince / ruhumuzdan üfleyince O da Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik etti / inandı ve gönülden içtenlikle bağlı olanlardan oldu. (Tahrim Suresi 11-12) [1] ) Not: Hatta o sıralarda Medine muhalefetinin Hz. Muhammed’i@ siyaseten yıpratmak için «ikinci bir ifk» hadisesi olarak Hz. Mariye ile ilgili ortaya atılan iftirayı bile Hz. Hafsa’nın diline dolama ihtimalinden ya da Hz. Muhammed’e@ bu hususla çıkışmış olabileceğinden bahsetmek bile mümkündür. [2] ) Razi
- Bölüm 43:Hicretin Başlaması | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 43 HİCRET BAŞLIYOR Akabe görüşmeleri sonuçlandırılmış ve Medine’de kurulacak İslam Cumhuriyeti için anayasal sözleşme şartları üzerine mutabakat sağlanmış ve biat alınmıştı. Şimdi sıra Mekke’den Medine'ye hicret etmeye gelmiştir. Mekkeliler Medine’deki yeni oluşuma katılmaya davet edilecektir. Bu davet; iman eden, iman ettikten sonra geri dönen ve arafta kalan Mekke halkına yapılmaktaydı. Onlara önce Kur’an’ın hikmetli yasalar içerdiği ve hükümranlık sağlayan bir kitap olduğu vurgulanır. Daha sonra safını Hz.Muhammed’den@ yana olarak seçen ve yeni oluşumda yer alacak olanların hem Rabbleri katında hem de yeni yönetimde üstün makamlara kavuşacağı müjdesi verilir. Bu müjde bazı Mekkeliler için çok cezbedici idi. Bazı Mekkelilerin ise tuhafına gitmiş ve şaşkınlığa uğramışlardı. Zira cezbedici teklifler karşısında Hz.Muhammed’in@ yandaşlarında artış olacağı muhakkaktı. Bu nedenle Mekke müşrik ileri gelenleri de halkın saf değiştirmesine mâni olmak için bu müjdelemenin göz boyama / sihir / kandırma olduğunun propagandasını yaparlar. Cenab-ı Hak, bu durumu Yunus Suresinin ilk ayetlerinde şöyle bildirir. Rahman, Rahim Allah Adına 1-2- Elif, lam, ra. İşte bunlar, içinde hikmetli yasaların bulunduğu ve hükümranlık sağlayan kitabın ayetleridir. Kendi içlerinden bir adama “insanları uyar ve iman edenlere Rabbleri nezdinden üstün makamların verileceğini müjdele” diye vahyetmemiz insanların tuhafına mı gitti? O kâfirler “Muhakkak ki bu apaçık bir sihirbazdır / sihirdir” dediler. (Yunus Suresi 1-2) Müşrik ileri gelenlerin bu propagandasına karşılık Cenab-ı Hak nasıl gökleri ve yeri altı günde / evrede yarattı ve bu kainatın yaratılmasını müteakiben işleyişinin kontrolünü de eline aldıysa Hz.Muhammed’in@ de ilahi rehberlik ile kuracağı Toplumsal Barış, Birlik ve Güvenlik (İslam) Evreninin en kısa aşamada yaratılacağı ve bu evrenin yönetiminin başına geçeceğini müteakip ayetlerde vurgular. Bu vurguda gökyüzü metaforu ile ifade edilen yönetim üst yapısı ile yeryüzü metaforu ile ifadesini bulan toplumsal alt yapının tüm kurum ve kuruluşları ile teşekkül ettirilmekte olduğuna işaret vardır. Sonunda meydana gelecek İslam / Barış, Birlik ve Güvenlik ortamının belirli bir süre içerisinde (altı gün benzetmesi ile) Medine’de tesis edileceğine ve başına da Hz.Muhammed’in@ geçeceğine de işaret edilir. Bu yeni oluşumda egemenlik Allah’a ait olacak ve O’nun öğretisi uygulanacaktır. O nedenle insanlar yalnızca Allah’a kul olmaya davet edilir. Bu oluşum ve gelişim hakkında düşünmeleri istenir. 3- Şüphesiz sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arş üzerinde egemenlik / hükümranlık kuran, kainattaki bütün iş ve oluşları yöneten Allah’tır. O’nun emri ve hükmü olmadıkça hiçbir şey meydana gelemez, hiç kimse bir tasarrufta bulunamaz. / Her şeyin yaratılışı, hareketi ve tasarrufu ancak O’nun emir ve hükümlerine göredir. ([1] ) İşte Bu, Rabbiniz Allah’tır. O hâlde O’na kulluk ediniz! Hâlâ düşünüp ibret almaz mısınız? (Yunus Suresi 3) Mekkeli müşrikler ne kadar direnirlerse dirensinler eninde sonunda Allah’ın sistemine dönüşün gerçekleşeceği, ahiretteki dönüş ile temsil edilir. Nasıl ki kozmik ahiret kesin ve kaçınılmaz olarak gerçekleşecek ise Mekke’deki şirk sisteminin de bir gün yok olacağı ve yerine ilahi öğretiye dayalı Barış, Güvenlik ve Birlik sisteminin / İslamın egemen olacağı bildirilir. Bunun kaçınılmazlığı Cenab-ı Hakk’ın yarattığı kainattaki her şeyin yerli yerinde ve hakkaniyetli olması, dolayısıyla haklının, ıslah edici eylemlerde bulunanların hakkını alacağı diğer taraftan ise zalim ve haksızlık yapanların hak ettikleri cezalarını alacağı bir sistemin var olmasındandır. Cenab-ı Hakk’ın öğretisine göre kurulacak ve işletilecek bu sistemde hiç kimseye en ufak bir haksızlık yapılmayacak, kimsenin kimsede asla hakkı kalmayacak. Eninde sonunda hak ve adalet tecelli edecek. Ama bugün, ama yarın veya ahirette, fakat eninde sonunda herkes hak ettiğini görecektir. 4- Sonunda hepinizin dönüşü O’nadır. Bu Allah’ın kesinlikle gerçekleştireceği bir vaadidir. Şüphesiz ki O, iman eden ve ıslah edici amel işleyenlere adaletle karşılık vermek için yaratmayı başlatan ve sonra onu sürdürülebilir kılacak olandır. İnkarcılar için, inkarları / reddedişleri nedeniyle, kaynar sudan bir içki ve acıklı azap vardır. (Yunus Suresi 4) İnsanlara ısı ve ışık kaynağı olarak güneşi yaratan, geceleri bile aydınlık kılmak için ayı yaratan ve senelerin hesabını bilebilmek için aya evreler tayin eden Cenab-ı Hak, toplumsal yaşamlarında onları karanlıklarda bırakır mı hiç? Elbette hayır! O şirk ve zulüm karanlığına yuvarlanmış Mekke müşriklerini ve onlarla beraber diğer insanları da kurtarmak için Kur’an’ı bir güneş gibi göndermiş, o kitaptan aldığı ışığı tıpkı ayın güneş ışığını yansıtması gibi bir nur olarak insanlara yansıtan Resulü Hz.Muhammed’i@de göndermiştir. O elçi, zaman içerisinde tıpkı ay gibi kendisine takdir edilen çeşitli menzillere varır. Böylelikle Mekkeliler ve onların ardından gelen insanlar toplumsal yaşamlarında huzurlu, mutlu ve aydınlık bir yaşam sürsünler istenmiştir. Bu da ancak ilahi öğretiyi izlemek, cahilliği terke etmek ve hakikat bilgisine ermek ile mümkündür. İlahi öğretinin rehberliğinde gerçek bilgiye eren bilgi toplumu için bu örneklemelere işaret edilir. 5- O, Güneş’i bir ışık kaynağı, Ay’ı da bir nur yapan ve senelerin sayısını ve hesabı bilesiniz diye, Ay’a menziller takdir edendir. Bunları belli bir ölçü ile yaratan Allah, hakikati bilmek isteyen bir toplum için ayetleri böyle detaylandırır. (Yunus Suresi 5) Yine nasıl ki karanlık gecenin ardından aydınlık bir gündüzün gelmesi Cenab-ı Hakk’ın koyduğu bir yasadır, aynı yasa toplumların yaşamı içinde geçerlidir. Zalimlerin hâkim olduğu karanlık günler bir gün mutlaka yerini hakkın, adaletin ve rahmetin egemen olduğu aydınlık günlere terk edecektir. Bu nedenle Allah’ın yasalarının egemen olmasını isteyen ve bu konuda hassasiyet sahibi kimseler, gece ile gündüzün birbirini kovalamasının ilahi bir yasa olduğundan hareketle, karanlık baskıcı günlerin ebedi olmadığını, aydınlık günlerin gelmesinin yakın ve kaçınılmaz olduğunu görürler. 6- Hiç şüphesiz gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde ve Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde takva sahibi / ilahi yasalara uyma konusunda hassasiyet gösteren bir toplum için nice deliller vardır. (Yunus Suresi 6) Diğer taraftan ilahi yasalara dayalı bir sistemi istemeyen ve rezil / aşağılık / süfli bir yaşamla tatmin bulan kimselerin sonu ise dünya da acı bir azap, ahirette de ateş azabıdır. 7- 8-Bize kavuşmayı dilemeyen, dünya hayatına / süfli yaşama razı olup, onunla tatmin bulan ve ayetlerimizden gafil olan kimseler var ya; işte onların varacakları yer, kendi elleriyle yaptıkları kötülükler yüzünden ateştir. (Yunus Suresi 7-8) Halbuki iman edip salih / ıslah edici eylemlerde bulunanlar Cenab-ı Hak tarafından doğru yola sevk edilecekler ve sonunda onlar bu dünya da cennet gibi bir yaşama kavuşacakları gibi ahiretteki mükafatları nimet cennetleri olacaktır. Onların kuracakları ilahi sistemde, Allah egemen olacak ve O’na hiçbir eksiklik atfedilemeyecek ve O’na şirk koşulmayacaktır. Orada barış, huzur, selamet ve esenlik egemen olacaktır. Barış ve birlik ekseninde bir araya gelen bu inanmış toplulukların hepsi tesis edilen barış, huzur, güvenlik ve birlik ikliminin devamı için gayret göstereceklerdir. Onların yönelimleri Alemlerin Rabbi Allah’a olacaktır. Hiçbir kimse ya da topluluk, kendi grubu ya da topluluğu için ayrı bir baş çekmeyecek ve kendilerini seçip diğerlerini ötekileştirmeyecektir. Hiç kimsenin ayrı bir kutsalı ve bu kutsalın peşinden gittikleri ayrı bir yönetimi olmayacaktır. Madem ki Allah herkesin ilahı ve herkes O’nun kulu, o halde topluluğun tüm bireyleri yönelimlerini sadece Allah’a yapacaklardır. Allah kulları arasında ayrım yapmadığından bütün alemleri, bütün ırkları, bütün soy sop ve kabileleri yarattığından Allah’a yönelerek ilahi sistemi baz alan bir toplumda rahmet, barış ve güven hâkim olacaktır. Böylece herkes bu sistemi benimseyecek ve üzerlerinde daim olmasını dileyecektir. 9 -10- Hiç şüphesiz iman eden ve salih / ıslah edici amel işleyenleri ise imanlarından dolayı Rabbleri onları hidayete erdirir. Onlar altlarından ırmaklar akan naim cennetlerindedir. Onların oradaki duaları “Allah’ım, Sen her türlü eksiklikten münezzehsin!” dir. Onların oradaki hayatları barıştır. / selamettir. / esenliktir. / selâmdır. Dualarının sonu da “Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun!” dur. / “Yönelimimiz Alemlerin Rabbi Allah’a”dır. (Yunus Suresi 9-10) Mekkeli müminler bu sistemin tesis edilmesinde çok aceleci bir istek içerisindeydiler. Müminler bu konuda çok aceleci olsalar da Cenab-ı Hak kendi sisteminin / hayrın tecelli etmesini yine bir kurala bağlamıştır. Şayet insanların duygu ve heveslerine göre ilahi kurallar cereyan etseydi Mekkeli müşriklerin hemen sonları getirilirdi. Fakat Cenab-ı Hak kullarına karşı çok merhametli olduğundan sürekli onlara mühlet tanır. Hataları, yanlışları nedeniyle hemen ceza vermez. Onları zulümlerinden ve hatalarından dönmeleri için uyarıcılar gönderir. Hatta bazen onların hatalarını anlamaları için başlarına çeşitli sıkıntılar verir ki gittikleri yanlış yoldan dönsünler. Böylece bir süre geçer. 11-Eğer Allah, insanlara, hayrı çarçabuk istedikleri gibi şerri de acele verseydi, kesinlikle onların ecellerini getirirdi. Fakat Bize kavuşmayı istemeyenleri azgınlıkları içinde bocalar bir halde bırakırız. (Yunus Suresi 11) İnsanlar Cenab-ı Hak tarafından çeşitli sıkıntılara / krizlere maruz bırakılır. Onlar bu tür sıkıntılar / krizler yaşadıklarında hemen Cenab-ı Hakk’a yönelirler ve sıkıntılarının giderilmesi için sürekli yalvarır yakarırlar. Fakat sıkıntıları giderildiği zaman sanki hiç yalvarmamış gibi davranırlar. Kendilerini düzeltmeye yanaşmazlar. Sıkıntı / kriz içindeyken anladıkları hatalarından vazgeçmeye yanaşmazlar. Bu durumlara bizzat Mekkelilerin üzerinden birkaç örnek vermek gerekirse; 1) Mekkeliler Hz.Muhammed’in@ doğduğu zamanda Fil hadisesi ile çok büyük sıkıntı yaşamışlar ve Ebrehe’nin saldırısından kendilerini koruması için Cenab-ı Hakk’a yalvarmışlardı. Şirk içerisindeki yaşamları, onların kalplerini parça parça etmişken Ebrehe’nin Fil ordusu ile karşı karşıya gelince hatalarından dönmüşler ve tekrar tevhit / birlik olup Ebrehe’nin ordusuna karşı direnmişlerdi. Cenab-ı Hakk’ın yardımı ile Fil ordusu perişan olmuş ve Mekkeliler helak olmaktan kurtulmuşlardı. Fakat Mekke müşrikleri bu olaydan sonra tekrar şirk sistemine geri dönmüşlerdi. 2) Hz.Muhammed’e@ elçilik geldikten sonra O’nun risaletine ve getirdiği tevhit sistemine karşı koymuşlar, O’na ve O’nu destekleyenlere boykot uygulamışlardı. Hz.Muhammed@ ve yandaşlarına uygulanan boykot zamanlarında Mekkeliler de büyük kıtlık / ekonomik krizler yaşadılar. Cenab-ı Hakk’ın inayeti ve Resulüne yol göstermesi ile izlenen politikalar sonucunda Mekke'nin yaşadığı ekonomik krizler adeta “karşı boykota” dönüşmüştü. Mekkeli müşrikler yaşadıkları bu sıkıntının / ekonomik krizin giderilmesi için Hz.Muhammed’e@ gelip yalvarıp yakarmışlar ve kıtlıktan kurtulmak için dua / yardım etmesini istemişlerdi. Hz.Muhammed’in@ girişimleri ve duası sonuç getirmiş böylece Mekkeliler bu kıtlıktan kurtulmuşlardı. Ancak Mekkeliler rahata erdikten sonra sanki daha önce iman edeceklerine dair söz veren kendileri değilmiş gibi şirkte kalmaya devam etmişlerdi. Cenab-ı Hak, geçmişteki toplulukların da aynı şekilde davrandığını ama Cenab-ı Hakk’ın onlara olan merhametinden hemen onları yok etmediğini bildirirken sonunda onların acı sonla yüzyüze gelmelerinin kaçınılmaz olduğunu vurgulamıştır. Zira onlar inat edip yola gelmeyi reddetmektedirler. Bu gibi davranan kimselere artık yapacak bir şey yoktur. Verilen mühletin sonuna gelindiğinde suçlular helak edilirken müminlerin devri başlayacak ve onlar da imtihan edilmek için ülkenin / yeryüzünün yönetimine getirileceği / halifeler kılınacağı belirtilir. Zaten Akabede varılan anlaşma ile de bu egemenliğin ayak sesleri iyiden iyiye hissedilir olmuştur. 12-14- İnsana sıkıntı dokunduğu zaman, yan yatarken, otururken, dikilirken Bize yalvardı. Kendisinden sıkıntısını gideriverdik mi de sanki kendisine dokunan o sıkıntı için Bize hiç yalvarmamış gibi aldırmadan geçip gitti. Haddi aşanlara yaptıkları şeyler işte böyle süslenmiştir. Ant olsun ki, sizden önceki kuşakları zulmettikleri zaman helâk ettik. Onlara elçilerimiz açık belgeler ile gelmişlerdi. Fakat onlar inanmadılar. İşte Bizde suçlu toplulukları böyle cezalandırırız. Sonra nasıl amel edeceğinize bakalım diye onların ardından sizi yeryüzünde halifeler kıldık. / kılacağız. (Yunus Suresi 12-14) Akabe’de varılan anlaşmadan sonra Medine’de kurulacak İslam Cumhuriyeti eliyle Mekkeli müşriklerin cezalandırılacağı bildirildikten sonra onların bu cezalandırmayı hak ettikleri şöyle detaylandırılır; “Kendilerine teklif edilmiş olan İslam Cumhuriyeti ve İslami yaşamı reddeden Mekkeliler boykot yıllarında kendileri ekonomik krizle / kıtlıkla karşı karşıya kalınca hemen Hz.Muhammed’in@ teklifini kabul ederek bu krizden çıkmayı amaçlamışlardı. O’nun dua ve girişimleri sonucunda krizden kurtulan Mekkeliler sözlerinde durmamış ve şirk sisteminde devam etmişlerdi. Kıtlık / Ekonomik krizden kurtulmaları halinde O’na ve getirdiği ilahi öğretiye iman edeceklerine söz veren Mekkelilerin yönetici elitleri kriz sonrasında ilahi öğretinin değiştirilmesi halinde iman edeceklerini bildirdiler ve öğretinin değiştirilmesini talep ettiler. Cenab-ı Hak ise elçisinden onların bu taleplerinin mantıksızlığını ortaya koyan ayetlerini okumasını istedi. Hz.Muhammed@, ilahi öğretiyi içeren ve kendilerine okunan Kur’an’ın kendi uydurması olmadığı, Cenab-ı Hakk’ın vahyettiği ilkeler olduğu, bu ilkeleri Allah’ın sistemini arzu etmeyen ileri gelenlerin isteğine uyarak kendisinin değiştirmesinin mümkün olmadığını bildirdi. Böylece bütün yaratılmışların ilahının bildirdiği ilkelere insanların itaat etmesinin zorunluluğu elçinin kendi şahsı üzerinden ifade edildi. Rabbi katında seçilmiş bir elçinin yani çok değerli bir kul olmasına rağmen kendisinin de bu yasalara uymaktan başka bir seçeneğinin olmadığı belirtilmiş oldu. Zaten bir insanın Rabbine karşı takınması gereken tavrının O’ndan gelen emirlere ve yasalara büyük bir saygıyla itaat etmesinden başka ne olabilir ki? Bu ayetlerde Resulü Ekrem’den şayet kendiliğinden böyle bir şeye kalkışırsa Rabbi tarafından korkunç bir azapla cezalandırılacağının bildirilmesi istenir. Tarih göstermiştir ki Allah’a iftira ederek O’nun adına milleti kandırmaya çalışanlar asla iflah olmamışlardır. Sonunda hile / yalan / iftira / sahtekarlıkları açığa çıkmış sahip oldukları iktidarlarından indirilmiş, rezil olmuş ve çok feci şekilde cezalandırılmışlardır.” Aslında sıkıntının / krizlerinin esas kaynağı da zaten o müşrik ileri gelenlerin kendi arzularına göre bir sistem oluşturmalarından başka bir şey değildir. Onları krizden kurtaracak ilahi sistemi kabul edecekleri yerde kendi arzularına göre tekrar yeni bir şirk sisteminin kurulması derde derman olmayacaktır. Yeni krizleri / sıkıntıları beraberinde getirecektir. Ama müşrikler için önemli olan kendi statülerinin yeni sistemde de korunması ve sömürü çarklarının devam etmesi idi. Halbuki o güne kadar inzal olunan Kur’an ayetlerine bakıldığında önerilen ilahi sistem, onların zulüm sistemine yer vermiyordu. 15- Onlara açık belge ve delilleri içeren ayetlerimiz okunduğunda, Bize kavuşmayı istemeyenler; “Bundan başka bir Kur’an getir yahut bunu değiştir!” dediler. De ki: “Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değil! Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Şayet Rabbime isyan edersem, muhakkak ki ben büyük bir günün azabından korkarım. (Yunus Suresi 15) Cenab-ı Hak, elçisinden şu hususu da onlara bildirmesini ister; “Ben aranızda elli küsur yıllık bir ömür geçirdim ve bu yaşamım sırasında Mekke'nin sorunlarına çözüm getiren ve kendimin icat ettiği böyle bir sistem getiremediğimi gayet iyi biliyorsunuz. Mekke'nin sorunlarını birlikte yaşadık, bu sorunlara çözüm üretmek için birlikte çok kafa patlattık fakat peygamberlik öncesi Kur’an benzeri sözlerin ve böyle bir sistem önerisinin ağzımdan çıktığına hiç şahit oldunuz mu? Ama ne zaman ki Allah Kur’an’ı bana vahyetti, ben de size vahyolunan bu Kur’an’ı sizlere bildirdim, sizleri onun öngördüğü sisteme uymaya davet ettim. Allah şayet böyle murat etmeseydi ben size bu ilahi öğretiyi asla okuyamazdım ve sizler böylece bu öğretiden asla haberdar da olamazdınız. Bu sizin için bir lütuftur. Hala anlamayacak ve ayağınızı denk almayacak mısınız? Sorunlarınıza çözüm getiren, sizleri gelecekte karşı karşıya kalacağınız yıkım ve ahiret azabından koruyacak ilahi sistemin kadrini kıymetini bilmeyecek misiniz?” “Şayet ben kendi icat ettiğim öğretileri Allah’a atfedersem o takdirde Allah’a iftira etmiş olmaz mıyım? O takdirde de zulümlerin en büyüğünü işlemiş olurum. Allah’ın adına yalan uyduran ve insanları Allah adına kandırmaya çalışandan daha zalim kim olabilir ki? Diğer taraftan gerçekten O’nun inzal ettiği ayetlerini inkâr edenler de en büyük zulmü işlemiş olmazlar mı? Her iki yanlışı yapan günahkârlar elbette kurtuluşa eremezler.” 16- 17- De ki: “Allah dileseydi, ben onu (Kur’an’ı) size okumazdım ve O (Allah), onu size bildirmemiş olurdu. Ben de ondan (Kur’an inzal olmadan) önce içinizde bir ömür geçirmiştim. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? Hem uydurduğu yalanı Allah’a iftira atandan ve/veya O’nun ayetlerini yalanlayan kişiden daha zalim kim olabilir? Şu muhakkak ki böyle günaha batmış olanlar asla iflah olmazlar.” (Yunus Suresi 16-17) Cenab-ı Hak, Mekke halkının kendilerine inzal edilen öğretiye uyacakları yerde kendilerinin faydasına, menfaatine ve kendilerini zarardan korumak için hiçbir şekilde kıllarını dahi kıpırdatmayan şirk sisteminin yöneticilerine itaat ettiklerini belirtir. Dahası onların şirk otoritelerini (ruhbanlarını / politikacılarını) Allah katında kendilerini kayırıcı torpil makamı olarak gördüklerini bildirerek ne kadar büyük bir hata ve gafletin içerisinde olduklarına işaret eder. Halbuki o ileri gelenler Mekke halkının yararı için hiçbir çaba göstermemekte, onları zarardan korumak için de hiçbir gayret içerisinde değillerdir. Dünyada halkın sorunlarını çözme hususunda hiçbir çabası olmayan ancak kendi menfaatlerini düşünen bu şirk otoritelerinin ahirette Allah’ın indinde insanların menfaatlerini koruyacağını düşünmek ne kadar büyük bir gaflettir. Diğer taraftan Cenab-ı Hak böyle kişilere asla değer vermediği gibi ahirette onlara böyle bir izin verdiğine dair en ufak bir bilgi / ahit / sözleşme de yoktur. Bu nedenle Cenab-ı Hak elçisine Allah’ın asla tasvip etmediği bir şeyi ona yakıştırmayı reddederek müşrikleri azarlar. Onlara “Allah bilmiyor ama siz biliyorsunuz öyle mi?” denir. 18- Onlar, Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar ve ne de yarar sağlamayan kişilere tapıyorlar ve “Bunlar Allah yanında bizim şefaatçilerimizdir / kayırıcımızdır / torpilimizdir” diyorlar. De ki: “Siz Allah’ın göklerde ve yerde kendisinin bilmediği bir şeyi mi O’na bildiriyorsunuz?” O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir ve çok yücedir. (Yunus Suresi 18) Toplumlar tarihin belirli dilimlerinde tek bir topluluk olarak yaşamışlar fakat sonra kendi aralarında bazı nedenlerden dolayı ihtilafa düşmüşlerdir. Onların ihtilafları derinleşmiş ve sonunda ayrılık, bölünme ve çatışmalara kadar varmıştır. İhtilaf / ayrılığa düşen topluluklar aynı zamanda ahlaksızlık ve zulüm batağına da saplanmışlardır. Zira toplumların bölünmeleri / parçalanmaları, rekabet ve ötekileştirme ile zulmü de beraberinde getirir. Her grup kendini üstün kılmak için yapacağı hareketlerle karşı gruba büyük zulümler yapar. Birlik ve beraberliğin getirdiği bereket, bolluk, verimlilik, performans ve güç kaybolur. Giderek zayıflık, güçsüzlük, her alanda darlık ve sıkıntılar baş gösterir. Zulmün ve adaletsizliğin yayıldığı toplumlarda yönetimler kendi toplumsal desteklerini de kaybederler. Bu nedenle şirk en büyük zulümdür. Ancak Cenab-ı Hak insanların bu bozulmalarını hemen cezalandırmamış, onlara belki hatalarını anlarlar da tekrar tevhit olurlar diye mühlet tanımıştır. Fakat hatalarında ısrar edenler sonunda acı azaplarla karşılaşmışlardır. Mekkeliler de aynı süreci yaşamışlardır. Hz.İbrahim’in@ kuruluşunu yaptığı ve kuruluş felsefesini de tevhit olarak belirlediği Mekke, başlangıçta tek bir ümmetti. Ancak özellikle şirk sistemi ve bu sistemin öngördüğü parçalanmışlık / atomize toplum yapısı Mekkelileri birbirine düşürmüş ve birbirini yiyen zulüm içerisinde yaşayan bir toplum olmuşlardır. Sadece Mekkeliler değil, şirk sistemini benimseyen diğer Arap kabileleri de aynı ayrılık ve bölünmüşlüğü yaşamışlardır. Onların parça bölük toplumsal yapıları ise ülkelerini düşman kuvvetlerinin saldırılarına karşı korumasız ve zayıf bir hale getirmiştir. Fil olayında Ebrehe’nin ordusunu hiçbir kabile durduramamıştır. Mekke’ye kadar gelip Kabe’yi yıkmak için saldırıya geçen bu orduyu tekrar tevhit olup yek vücud karşı koyan Mekkeliler, Cenab-ı Hakk’ın da yardım ve inayeti ile perişan etmiştir. Ama tehlike / sıkıntı / kriz geçtikten sonra tekrar yine parça bölük şirk yapısına dönen Mekkeliler, tekrar tehlikelere açık hale geldiler. Hz.Muhammed’in@ davetine uyarak tevhit sistemine girmedikleri takdirde başlarına çok büyük felaketlerin gelmesi kaçınılmazdır. Şayet felaket gelmiyorsa bu Cenab-ı Hakk’ın mühlet vermesinden dolayıdır. 19- İnsanlar (Mekkeliler) bir tek ümmettiler, sonra ihtilâfa düştüler. Eğer Rabbinden bir Söz geçmemiş olsa idi, onların aralarında ihtilâfa düştükleri şey hakkında mutlaka hüküm icra edilirdi. (Yunus Suresi 19) Hz.Muhammed’in sürekli olarak Mekkeliler için yıkım azabı ve felaket uyarısı yapması karşısında onlar bu hususta ondan azabın hemen gelmesini talep etmişlerdir. Onların peygamberimizden bu tür taleplerine karşı Cenab-ı Hak, elçisine bu uyarıların zamanı konusunda bir bilgisinin olmadığını söylemesini emreder. Toplumsal yaşam içinde koyduğu yasa gereği bu yıkım azabının kaçınılmaz olduğunu bildiren Cenab-ı Hak, bu yasanın işlemesindeki bir diğer kuralın ise bu felaket ve yıkımın ne zaman gerçekleşeceğinin kendisine ait olduğudur. Bir toplumun yanlış siyaseti nedeniyle ne zaman yıkılacağını kim bilebilir ki? Cenab-ı Hak, onların “haydi bu bahsettiğin yıkım azabı gelsin bakalım” şeklindeki alaycı sözlerine karşılık “Bekleyin! Size vaat edilen mutlaka gelecek. Nasıl olsa ben de sizinle beraber bekleyeceğim” şeklinde cevap vermesini emreder. 20- Onlar “Ona Rabbinden bir ayet (yıkım azabı / felaket) gelse ya ?!” diyorlar. (De ki); “Gayb / gelecek Allah’a aittir. Bekleyin! Şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim” (Yunus Suresi 20) Cenab-ı Hak, şirk sisteminin yol açtığı sıkıntıdan / krizden / tehlikelerden Mekkelileri kurtarmak için kendilerine rehber göndermesine rağmen onların gönderilen rehberi yok edici tuzaklar kurduklarını dile getirir. Mekkeli müşriklerin bu yaptıklarına cevabın gecikmeyeceği ve çok hızlı bir karşılık verileceğini Cenab-ı Hak bildirir. 21- İnsanlara dokunan bir sıkıntıdan sonra kendilerine rahmetimizi / ilahi mesajlarımızı/ kurtarıcı elçiyi gönderdiğimiz zaman onlar ayetlerimiz ve mesajlarımız hakkında bir plân / tuzak kurdular. De ki; “Plan / tuzak kurmak bakımından Allah daha hızlıdır.” Muhakkak ki elçilerimiz plânladığınız şeyleri yazıp duruyorlar. (Yunus Suresi 21) Fil vakasından önce Mekkelilerin işleri gayet iyi gidiyordu. Ticaretleri yerindeydi. Zenginlikleri artıyor servetlerine servet katıyorlardı. Gidişat onların yüzünü güldürüyordu. Ancak Ebrehe, ordusu ile birdenbire bir fırtına estiriverdi. Öyle ki tüm kazançlarını, evlerini yurtlarını, mabetlerini ve tüm aile efratlarını kaybetme riskiyle yüz yüze gelmişlerdi. İşte tam o zaman şirk sisteminin bütün değerlerini terk edip tevhit sisteminin değerlerine ve bu dinin ilahı olan Alemlerin Rabbine sığındılar. Çünkü tam o anda başka hiçbir değer ve başka hiçbir güç onları kurtaramazdı. Cenab-ı Hak, onları tekrar gerçek dine / tevhide yani bir ve beraber olmaya döndükleri zaman kurtarmıştı. Bu durum Mekkelilerin başına belki daha sonra da gelmişti. Ya da Mekkeli bazı tüccarların ticaret seferleri sırasında gerçekten fırtınaya yakalanmaları şeklinde de gerçekleşmişti. Ancak kurtuluşun hemen ardından onlar nankörlük etmişler ve hemen tekrar şirk sistemine dönmüşlerdi. Böylece doğru yolu, adaleti ve iyilik yolunda devam etmek yerine tekrar azgınlık yoluna devam etmişlerdi. Cenab-ı Hak, onların bu seçimini kısa dünya yaşamlarında süfli bir yaşamı tercih etmeleri olarak değerlendirir ancak sonunda dönüşün kendisine olacağı ve yaptıklarının hesabını verecekleri uyarısında bulunur. Ayrıca daha bu dünyada iken bile eninde sonunda ilahi öğretiye dayalı bir sistemin kurulmasının kaçınılmazlığını belirterek herkesin yaptıklarının kendilerine bir bir anlatılacağını ve hesap sorulacağını bildirir. Bu hesap sormayı, kıyametten sonra gerçekleşecek olan hesap günündeki hesap sorma üzerinden anlatır. 22 -23- Sizi karada ve denizde seyrettiren O’dur. Hatta bir seferinde siz gemilerde idiniz. Gemiler içindekileri tatlı bir rüzgârla götürüyordu. Yolcular neşe içerisindeyken, şiddetli bir fırtına gelip çattı, dev dalgalar her tarafı sardı. Onlar, çepeçevre kuşatıldıklarını anlayınca, dini yalnızca O’na halis kılarak “Bizi bundan kurtarırsan, biz mutlaka, şükredenlerden olacağız.” diye O’na yalvardılar. Fakat ne zaman ki O onları kurtardı, görüyorsun ki onlar yeryüzünde haksız yere azgınlık yapıyorlar. -Ey insanlar! Azgınlığınız kendi aleyhinizedir. Bununla sadece dünya hayatının menfaatini elde edersiniz. Sonunda dönüşünüz yine Bizedir. O zaman yapmış olduklarınızı size haber vereceğiz. (Yunus Suresi 22-23) Cenab-ı Hak, yüce ilahi sistemle beslenerek gelişen ve büyük medeniyetlere kavuşan milletlerin daha sonra kısa ve geçici dünya hayatının süfli yaşamını tercih ederek yüce değerlere sırt dönmelerinin getireceği felaket aşağıdaki ayetlerde şöyle anlatır; “Yağmurun yağmasıyla yetişen bitkiler gelişir, serpilir, en güzel kıvama geldikten ve meyveleri de olgunlaşıp tam toplanma aşamasına geldiğinde aniden gelen bir felaketle bütün meyvelerin yok olup gitmesi, üretici açısından nasıl bir felaket ise tevhit sistemi ile elde edilen nimetler ve zenginliklerin şirk sistemi ile bir anda elden çıkması mukadderdir. Zira şirk sistemine evrilmiş toplumların toplumsal desteğini yitirmesi ve kendi içinde birbiri ile çatışmalı topluma yani toplumsal kaosa, anarşiye düşmesi sonucunda iktidarın bir inkılap ile devrilmesi ya da düşman kuvvetleri ile yıkıma uğraması çok kolaydır. Böyle bir durumla karşılaşılması halinde sahip olunan nimet ve zenginlikler aniden elden çıkar gider.” 24- Dünya hayatının misali, “Gökten indirdiğimiz su gibidir ki insanların ve hayvanların yedikleri yeryüzü bitkileri o suyla büyüyüp gürleşir ve birbirine girer. Nihayet yeryüzü süslerini takınıp süslendiği, sahipleri de onun üzerinde her türlü tasarrufa muktedir olduklarını sandıkları bir sırada, gece veya gündüz vakti ansızın ona emrimiz geliverir de sanki dün orada hiçbir renk cümbüşü yokmuş gibi onu ta kökünden biçivermiştir.” Biz ayetlerimizi düşünecek bir toplum için işte böyle detaylandırırız. (Yunus Suresi 24) Halbuki Allah Mekkelileri felakete ve yok oluşa değil esenliğe, barışa, kurtuluşa, huzura, selamete çağırıyor. Onlar eğer Medine’ye İslam yurduna / barış, selamet, birlik ve beraberlik yurduna hicret edecek olurlarsa orada huzurlu ve mutlu bir yaşama kavuşacaklardır. İlahi öğreti çerçevesinde tevhit olmuş toplumun asla yenilmeyeceği ve zillet yaşamayacağı bildirilir. Ahirette de cennetle ödüllendirilme ile müjdelenirler. 25-26- Allah sizi selam yurduna çağırıyor. O dileyen kimseyi doğru yolu bulması hususunda rehberlik eder. Onlar için çok güzel bir karşılık ve ziyadesi vardır. Onların yüzleri keder görmez, asla zillete de düşmezler. İşte bunlar cennet ashabıdırlar. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar. (Yunus Suresi 25-26) Ama Mekke şirk sistemi içerisinde kalmayı tercih edenler, işledikleri zulüm ve kötülüklere karşılık mutlaka yıkım ve yenilgi azabı ile cezalandırılacaklardır. Gelecekte karşılaşacakları aşağılanma ve zilletten kimse onları kurtaramayacaktır. Müminler eliyle Allah’tan gelecek azap karşısında onların yardımcıları ve koruyucuları da bulunmayacaktır. Onların ahiretteki cezaları ise ateş olacak ve orada ebedi kalacaklardır. 27- Kötülük yapan kimselere ise işledikleri kötülüğe denk bir ceza verilir. Onların yüzünü zillet kaplar. Onları Allah’a karşı koruyacak kimse de yoktur. Onların yüzleri sanki karanlık geceden bir parça ile bürünmüş gibidir. İşte onlar ateş halkıdır. Onlar orada ebedî kalacaklardır. (Yunus Suresi 27) Ahirette insanlar hesap günü için toplandıkları zaman, şirk sistemi içerisinde yaşamayı tercih ederek zulme ortak olanlar o gün ikiye ayrılacaklar. Şirk sisteminin yöneticileri / önderleri ile onlara uyanlar şeklinde ayrılacaklar. Azabın kaçınılmaz olduğunu gören yöneticiler / liderler halkın kendilerine olan itaatlerini reddederek azaptan yırtmanın yollarını arayacaklar. Onlar “Biz sizin bize itaatinizden / ibadetinizden gafildik” diyerek onları satmaya ve esas suçlunun halk olduğunu yani “halk ne istiyorsa kendilerinin o yolu uyguladıkları” şeklinde mazeret ileri sürecekler. Hatta onlar bu hususta Allah’ı şahit olarak gösterecekler. Ama onların bu uyanıklık çabaları boşa gidecek ve mazeretleri kendilerini kurtarmayacak. Şirk sisteminde kalmayı tercih eden halkta kendilerini kurtaramayacak. Böylece herkes geçmişte yaptıklarının cezasını çekecektir. Nasıl ki ahirette böyle bir sahne ile karşılaşılacaksa, benzeri bir sahne de Medine’de kurulan İslam Cumhuriyetinin ileride Mekke’yi mağlubiyete uğratmasından sonra yaşanacağını bu ayetler işaret etmektedir. Müşrik yöneticiler mağlup olacakları ve Allah’ın sistemine gidişatın kaçınılmaz olduğunu gördükleri zaman Mekke’nin müşrik halkını terk edip İslam Cumhuriyetine / Allah’a teslim olacaklar ve halkı satacaklardır. Mekke’nin yöneticisi olmayı, halkın lideri olmayı reddedecekler ve gelip Hz.Muhammed’in@ dizi dibinde O’na teslim olmayı seçeceklerdir. (Amr b. As, Halid b. Velid vb. liderler gibi) işte gelecekte böyle bir duruma düşmeden şimdiden O’na iman etmeleri için bu ayetler uyarı niteliğinde inzal edilir. 28-30-O gün onların hepsini toplayacağız. Sonra şirk koşanlara şöyle diyeceğiz; “Siz ve ortaklarınız yerlerinize!” Böylece onları birbirinden ayıracağız. Onların ortak koştukları; “Siz zaten bize tapmıyordunuz ki!” dediler. (diyecekler.) Şimdi bizimle sizin aranızda Allah şahittir ki “Biz sizin tapınmanızdan / itaatinizden gerçekten gafildik” dediler (diyecekler). O an ve işte orada herkes geçmişte yaptıklarının hesabını verecek. Herkes gerçek mevlâları olan Allah’a döndürülecek ve iftira edip uydurdukları şeyler de onları yüzüstü bırakıp kaybolacaklardır. (Yunus Suresi 28-30) Cenab-ı Hak, gelecekte başlarına gelecek olan felaketlere değinerek Mekke müşriklerinin akıllarını başlarına devşirmeleri konusunda uyarılarını yaptıktan sonra bakışlarını Kendisinin onların hayatlarındaki yerine işaretle soruları sıralar. Onların yaşamları için zorunlu rızıkları yerden ve gökten kimin verdiği, görmeyi ve işitmeyi kimin sağladığı -ki yaşamsal gerekliliklerin en başında gelmektedir- tabiattaki işleyişe kimin egemen olduğu şeklindeki sorulara onların verdikleri “Allah” cevabından sonra onlara hala neden Hz.Muhammed’in@ teklif ettiği ilahi öğretiyi takip etmediklerini sorgulayan ayetlerini inzal eder. Onlara yaşamsal olarak her türlü ihtiyaçlarını karşılayan bir tanrının yine kendilerinin hayatiyetlerini huzur, emniyet ve selametle geçirmeleri için sunduğu tevhit sisteminden neden kaçtıklarının anlaşılmaz oluşuna vurgu yapar. Bu ayetlerde onların hayret verici ve anlaşılmaz bir şekilde hak, hukuk ve gerçeklikten uzak durup da sapıklığı tercih etmelerinin karşılığında şiddetle cezalandırılmalarının bir hak olduğu belirtilir. Elbette hakkı bu denli inkâr edip yanlışta bu denli ısrar etmelerinin mutlaka bir bedeli olacaktır. 31- 33- De ki: “Sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor? İşitmenizi ve görmenizi kim sağlıyor? Ölüden diriyi ve diriden ölüyü kim çıkarıyor? Tabiattaki bu mükemmel düzenin işleyişindeki talimatları kim veriyor?” Onlar “Allah” diyecekler. O zaman de ki: “O hâlde neden hâlâ O’nun yolunu takip etmeye yanaşmıyorsunuz? Halbuki sizin gerçek Rabbiniz işte O Allah’tır. Artık “bu gerçek”ten sonra sapıklıktan başka ne olabilir? O hâlde nasıl da çevriliyorsunuz?” Bu gerçeğe rağmen yoldan çıkmış / fasıklık eden kimseler hakkında Rabbinin azap sözü hak olmuştur. / gerçekleşecektir. Çünkü onlar artık iman etmezler. (Yunus Suresi 31-33) Cenab-ı Hak, müşrik ileri gelenlerden sonra elçisinden hitabını Mekke halkına yöneltmesini ister; “Onlara kendisi gibi kâinatı yaratan ve işleten / sürdüren şirk otoritelerinden herhangi bir sözde ilahın / kimsenin olup olmadığı sorulur. Aynı şekilde kendisinin yönlendirmesiyle elçisinin tevhide dayalı bir sistemi / hükümeti Medine’de yaratmaya başladığı ve o sistemi / hükümeti sürdürülebilir kılacağı gibi müşrik liderlerin arasından da benzer bir sistemi / hükümeti yaratabilecek ve sürdürebilecek olup olmadığı sorulur. Tabi ki onlar böyle bir şeyi becerebilecek kabiliyetlerden ve kudretten yoksun olmalarına rağmen müşrik halk neden onları takip ederek yanlışı işlemekte ısrar ettikleri sorgulanır.” “Allah insanların sosyal yaşamlarında elçisi ve mesajları aracılığıyla rehberlik edip yol gösteriyor. Şirk otoritelerinden benzer şekilde halka yol gösterecek kimsenin olup olmadığı sorulur. Şirk otoritelerinin değil halka yol göstermek, kendilerine rehberlik edilmedikçe doğru siyaseti ve doğru sosyal yaşam ilkelerini bile bulamayacak kimseler oldukları belirtildikten sonra halkın o otoritelerin peşinden niye gittikleri sorgulanır. Halkın çoğunun peşlerinden gittikleri yani itaat / ibadet ettikleri şirk otoritelerinin halkı itaat ettirmek için uydurdukları şirk felsefesine / öğretisine dair her şeyin gerçeklikten uzak teori bile olmayan fikirlerden ibaret olduğu belirtilir.” 34-36-De ki; “Ortaklarınızdan, yaratmayı başlatıp daha sonra da onu sürdürülebilir kılan var mı?" De ki; “Halbuki Allah yaratmayı başlatır daha sonra da onu sürdürür. / sürekli kılar. O hâlde nasıl oluyor da hala yanlışı tercih ediyorsunuz?” De ki; “Ortaklarınızdan doğru yolu gösterecek olan kimse var mı?” De ki; “Allah, doğru yola hidayet eder. Öyleyse doğru yola ileten mi tabi olunmaya daha layıktır? Yoksa kendisine rehberlik edilmedikçe doğru yolu bulamayan kimse mi? O hâlde size ne oluyor? Nasıl böyle yanlış bir yargıya varıyorsunuz?” Onların çoğu zandan / teoriden başkasına tabi olmuyorlar. Halbuki zan / teori gerçekliği / doğruluğu ispatlanmamış iddiadan başka bir şey değildir. Şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çok iyi bilir. (Yunus Suresi 34-36) Mekkelilerin peşlerinden gittikleri batıl şirk ideolojisi Mekke toplumunun hiçbir sorununu çözmezken Hz.Muhammed’e@ indirilen Kur’an’ın öngördüğü tevhit ideolojisi ise Mekkelileri her türlü tehlikeden emin kılacak, toplumsal sorunlarını çözecek ve onlara barış, huzur ve selamet getirecek bir yol önermektedir. Bu niteliklere sahip bir öğreti, başkasına izafe edilemez. O olsa olsa Alemlerin Rabbindendir. Hem bu öğretiye Mekkeliler yabancı da değiller. Zira Kabe’nin kurucu ideolojisinin sahibi olan Hz.İbrahim’e inzal edilen sahifelerde yer alan ilkeler ile Hz.Muhammed’e inzal edilen ilkeler birbiriyle örtüşmektedir. Hatta Resulü Ekrem’in getirdiği ilahi ideoloji Hz. İbrahim’in yolunu açıklamaktadır. Kur’an kapsamında inzal edilen bu öğreti, ne Hz.Muhammed’in@ düşüncesinin ürünü ne de başka bir insanın düşünce ürünüdür. Şayet bu öğretinin Hz.Muhammed’in@ kendisinin uydurduğu bir ideoloji olduğu iddia ediliyorsa –ki Mekke müşrik ileri gelenleri tarafından söylenmektedir- o takdirde bunun gibi bir öğretiyi kendileri de üretebilirler. Fakat onlar benzer bir öğreti üretemiyorlar, üretemezler de. Zira onlar arzuları doğrultusunda sadece kendi menfaatlerine olan ilkeler üretebilirler. Ürettikleri bu öğreti toplumun yararına olmayacağından Hz.Muhammed’e@ indirilen ilahi öğreti gibi olmayacaktır. Bu nedenle onların ortaya koydukları ideoloji toplumun sorunlarına asla çözüm sunamayacaktır. Aslında onlarda gayet iyi biliyorlar ki kendi menfaatlerinden vazgeçseler varacakları sonuç ilahi öğretinin öngördüğü ilkelerden başkası olmayacak. Ama onlar kendi çıkarlarından vazgeçemeyecekleri için ilahi öğreti gibi ilke ve düsturları içeren bir sure / ideoloji / öğreti üretemezler. Onlar bu halleri ile yıkılışa doğru gitmektedirler. Ancak onlar yıkılışa doğru gittiklerine dair ilahi ihbarı inkar etmektedirler. Onlara göre gidişat öyle çok vahim değildir. Fakat Allah, onların gidişatının hiç te iyi olmadığını, bu dünya da yıkım azabı ile karşı karşıya kalacaklarını, ahirette ise yaptıkları zulüm nedeniyle ateş azabı ile cezalandırılacaklarını bildirir. Onlar ise ilmini kavrayamadıklarından ve gelecek konusunda vizyonsuz olduklarından Cenab-ı Hakk’ın uyarılarını anlayamıyorlar ve yalanlıyorlardı. Ama geçmişteki zalimlerin akıbeti ne olmuşsa Mekkeli zalimleri de aynı akıbet beklemektedir. 37-39- Bu Kur’an, Allah’tandır. Başkasına izafe edilemez. Lâkin onların elleri arasında olanı (Hz.İbrahimin kitabını / sahifelerini) onaylar / tasdik eder / kabul eder ve o kitabı ayrıntılı olarak açıklar. Bunda hiç şüphe yoktur. Âlemlerin Rabbindendir. Yoksa onu kendisi uydurdu mu diyorlar? De ki; “Öyleyse siz de benzeri bir sure meydana getirin bakalım. Eğer iddianızda samimi iseniz Allah’tan başka çağırabileceğiniz kim varsa onları da yardıma çağırın.” Hayır aksine, onlar ilmini kavrayamadıkları ve tevili / sonucu henüz başlarına gelmemiş olan şeyi yalanladılar. Bunlardan önceki kişiler de böyle yalanlamışlardı. İşte bak zalimlerin sonu nasıl olmuştur. (Yunus Suresi 37-39) Cenab-ı Hak Mekke halkından ilahi öğretiyi benimseyeceklerin olacağı gibi inanmayan kimselerin de olacağını belirtir. Fakat müşrik ileri gelenlerin yolunu tercih etmede halka baskı ve korkutma yaparak fesat çıkardıklarını da belirtir. Cenab-ı Hak, Mekke halkından Hz.Muhammed’in@ çağrısına kulak verenlerin ve O’na icabet edenlerin olduğunu belirterek ilahi öğretinin doğruluğunu kabul eden bu kimselerin akıl sahibi kişiler olduğunu, kafasını kullanan ve gelecekte karşılaşacağı tehlikeleri görüp o tehlikelerden kendilerini emniyete almak isteyen kişiler olduğuna işaret eder. Bu kimseler doğruyu arayan ve toplumun selametini isteyen, huzuru, istikrarı isteyen insanlardır. Onlar ahmakça hareket etmezler. Fakat aklını kullanmayan ve gelecekte başlarına gelecek felaketi / azabı göremeyen kimseler ise kafalarını çalıştırmayan kimseler, hakka ve hakikate kulaklarını tıkayan kimselerdir. Onlar için yapacak bir şey yoktur. Onların yakın gelecekte yaşayacakları azap ise yaptıklarının karşılığı olacaktır. Cenab-ı Hak asla kullarına zulmetmez. Kulları belayı ve azabı kendi istek, arzu ve tercihleri sonucu başlarına getirirler. 40- 44- Onlardan ona inanan da olacak, inanmayan da. Senin Rabbin fesat çıkaranları en iyi bilendir. Eğer seni yalanlamaya kalkacak olurlarsa o zaman de ki: “Benim amelim bana, sizin ameliniz de size aittir. Benim yaptıklarımdan siz sorumlu değilsiniz, ben de sizin yaptıklarınızdan sorumlu değilim.” Onlardan sana kulak veren kimseler de vardır. Fakat onlardan akletmeyen ve seni de dinlemeyen sağırlara, sen mi duyuracaksın? Onlardan sana bakanlar da var. Fakat görme yeteneklerini kaybetmiş olan bu körlere sen mi doğru yolu göstereceksin? Şüphesiz ki Allah, insanlara hiçbir şekilde zulmetmez. Fakat insanlar kendi kendilerine zulmediyorlar. (Yunus Suresi 40-44) O inkılap / değişim gününün gelmesi çok yakındır. Hatta o güne kavuşulduğunda zamanın ne kadar hızlı aktığına onlarda çok şaşıracaklar ve geçmişin sanki bir saatlik bir zaman dilimi gibi gelip geçtiğini görecekler. İlahi sistemin gelmesini istemeyen kimseler için o gün ziyan günü olacak. Şirk sistemi yıkılacak ve onlar o yıkım azabını yaşayacaklar. Bu kaçınılmaz olarak gerçekleşecek. İnsanlar eninde sonunda Allah’a yani ilahi sisteme teslim olacaklar. Şirk sisteminin yıkılıp insanların ilahi sisteme kavuşması Hz.Muhammed’in@ hayatta kalmasına bağlı da değildir. Resulü Ekrem vefat edecek olsa dahi bu zulüm sistemi mutlaka yıkılacaktır ve o zalimlerin yaptıklarına şahit olan Allah, onların hesabını görecektir. Şayet onlar Resule uyarak hallerini düzeltecek olurlarsa o elçi onlara adaletle muamelede bulunacak ve onlara asla zulmedilmeyecektir. 45-47- Onları toplayacağı gün, onlar gündüzden ancak bir saat kalmışlar gibidirler. Kendi aralarında birbirlerini gayet iyi tanıyor olacaklar. Allah’a kavuşmayı yalanlayanlar, doğru yoldan gidenler olmadıklarından ziyana uğramış olacaklardır. Onlara vaat ettiğimiz azabın bir kısmını sana göstersek de yahut seni vefat ettirsek de sonunda onların dönüşü yalnızca Bize olacak. Allah da onların yapacaklarına şahittir. Her ümmetin bir peygamberi vardır. O elçileri geldiği zaman aralarında adaletle hükmolundu. / hükmolunacak. Onlara asla zulmedilmez. / zulmedilmeyecek. (Yunus Suresi 45-47) Mekkeliler şirk sisteminin yıkılıp yerine İlahi öğretiye dayalı İslam / barış / birlik ve beraberlik / tevhit sisteminin kurulacağına ilişkin inkılabın ne zaman gerçekleşeceğini sorunca Hz.Muhammed@ onlara; “Allah ne zaman dilerse o zaman bu inkılap gerçekleşecek. Ben kendime bile O’nun nasıl bir fayda ya da zarar murat ettiğini bilemezken onun vakti konusunda size nasıl tarih verebilirim ki? Ama şu bir gerçek ki her sistemin bir sonu vardır. Sizin kurulu şirk sisteminizin de bir ömrü vardır. O ömür bittiği zaman artık onu yaşatmak mümkün değildir. Sizin için tehlike çanları çalmaktadır. Bunu çevrenizdeki gelişmelerden bakıp anlayabilirsiniz. Tevhit sistemini kabul etmediğiniz takdirde şerefiniz, izzetiniz elinizden gidecek perişan olacaksınız. Şirk sisteminin size verdiği bu gerilik ve zayıflık nedeniyle azapla yüz yüze geleceksiniz. Bu azap sizi belki gece uykuda ya da güpegündüz ansızın yakalayacak. Bu akıbetle karşılaşmanız kaçınılmazdır. Uyarılara kulak vermediğiniz takdirde azapla karşılaşınca bu hak edilmiş bir azap olmaz mı?” İşte tüm bunlar Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği aşağıdaki ayetlerde zikredildiği şekilde gerçekleşti. 48-52- Onlar; “Eğer iddianızda samimi iseniz bu vaat ne zamandır?” diyorlar. De ki; “Ben kendime bile Allah’ın dilediğinin dışında ne zarar ve ne de faydaya muktedir değilim.” Her ümmetin bir eceli vardır. Onların ecelleri gelince artık ne bir saat (an) geri kalabilir ve ne öne alabilirler. De ki; “Hiç düşündünüz mü? Ya O’nun azabı size geceleyin uykuda veya gündüzün gelecek olursa!” Suçlular bunu ne diye acele isterler ki? O azap başınıza geldikten sonra mı iman edeceksiniz? İşte o vakit onlara; “Halbuki onun acele gelmesini istiyordunuz” denilecek. Sonra o zulmedenlere; “Tadın ebedi azabı!” denilecek. -Kazanmış olduğunuz şeylerden başkası ile mi cezalandırılacaksınız? - (Yunus Suresi 48-52) Hz.Muhammed@ Mekkelilere bu uyarıları yaparken onlar hala bu yıkım / inkılabın gerçek olup olmayacağını tartışmaya açtılar. Onlar böyle bir değişimin olmayacağını iddia ettiler. Resulü Ekrem ise onlara bunun kaçınmaz olduğunu ve mutlaka gerçekleşeceğini Allah adına yeminle ifade ettikten sonra bu inkılaptan kurtuluşlarının olamayacağını vurgular. Bu inkılap gerçekleştikten sonra iş işten geçmiş olacağından onların yakalarını kurtarmak için ellerinde ne varsa fidye olarak vermek isteyeceklerini belirtir. Fakat o zaman onlar arasında adaletle hükmedileceği ve hak ettiklerinin karşılığının verileceğini ama asla zulmedilmeyeceğini belirtir. Peygamberimiz onlara bu cevabı verdikten sonra Allah’ın vaadinin gerçek oluşunu yerlerin ve göklerin kendisine ait oluşuna bağlar. Madem ki Allah tüm kâinatın sahibi ve işleticisi, her şeyi yerli yerince yaratmış ve işlettiği bu kâinatta hiçbir zulüm yoktur o halde O insanların kendi ilişkilerinde de zulme razı olmaz. Kendi iradeleri ile hareket etmelerine müsaade ettiği insanların birbirlerine zulmetmeleri halinde denge bozulacağından Allah’ın koyduğu yasa gereği insan ilişkileri tekrar bir dengeye gelinceye kadar mevcut sistemin yıkılıp yerine yeni bir sistemin gelmesi mukadderdir. Bu süreçte de toplumlar arasında bir kaosun, çatışmanın yaşanması kaçınılmazdır. Bu kaosun sonunda ise ilahi sistemin öngördüğü yeni bir sistem inşa edilir ve zulmedenler yaptıkları yanlışın bedelini öderler. Allah toplumları hem diriltir hem de öldürür. Zulmeden toplumlar ölür ve tarihin çöplüğüne atılırlar, yerlerine ise adaletli olan yeni toplumlar gelir. Toplumsal yaşamda bu döngü sürekli böyle sürer gider. Peygamberimiz sosyolojinin / ilahi toplumbilimin bu yasasını Mekkelilere ifade ederken onların artık uyanmaları ve gözlerini açmaları gerektiğini söyler. Tabii ki Hz.Muhammed’in@ yukarıdaki bu tebliği Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği aşağıdaki Kur’an ayetleri ile gerçekleşti. 53-56- “O (azap) gerçek mi?” diye senden soruyorlar. De ki: “Evet. Rabbime ant olsun ki o, kesinlikle bir gerçektir. Ve siz bundan yakayı kurtaramazsınız.” Eğer ki, zulüm yapan herkes yeryüzünde ne varsa kendisinin olsa azabı gördüğü zaman pişmanlığını gizler ve onların hepsini feda ederdi / fidye olarak verirdi. Artık aralarında adaletle hükmedildi. / hükmedilecek. Onlar asla haksızlığa uğramazlar. / uğramayacaklar. Uyanın artık! Muhakkak ki göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır ve şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir. Velâkin onların çoğu bilmiyorlar. O hem diriltir hem de öldürür. Sonunda kaçınılmaz olarak O’na döndürüleceksiniz. (Yunus Suresi 53-56) Cenab-ı Hak, Mekkelilerin artık uyanmaları ve başlarına gelecek inkılap / değişim konusunda yaptığı uyarıdan sonra onlara kurtuluş yolunu da gösterir; “Ey İnsanlar! (Ey Mekkeliler!) Rabbinizden size öğüt verilmektedir. Sapkın ideolojik hastalıklarınızı tedavi etmek için size ilahi ideoloji gelmiştir. O ideolojiyi kabul eder ve ona bağlanırsanız tüm toplumsal krizlerinizin çözüm yollarına erişeceksiniz. Bu ilahi ideoloji sizin için bir rahmettir. Bunun sayesinde Allah’ın nimetlerine / fazlına / erdemli değerlerine kavuşacak ve hem maddi hem de manevi refaha ereceksiniz. Size gelen bu öğreti / ilahi ideoloji sizin toplayıp durduğunuz mal ve servetten daha değerlidir. Sizin esas zenginliğiniz budur. Sizi hem maddeten hem de manen refaha erdirecek olan bu zenginliğiniz olacaktır.” [1] ) Not: Ayetteki “şefi’” sözcüğünü “çift, ikincil, yani ikinci olan, yaratılan, yaratıklar” anlamında olarak “Şefaat ancak Allah’ın izninden sonradır” ifadesinin “her var olanın, her meydana gelenin ancak Allah’ın izni ya da emir ve hükmü ile var olup meydana geleceği” anlamına geldiğini söylemek de mümkündür. (A.A) 57-58- Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, kalplere şifa, inananlara bir kılavuz ve bir rahmet gelmiştir. De ki: “Allah’ın fazlı ve rahmeti ile artık ferahlasınlar (sevinsinler). O, onların toplayıp durduklarından daha hayırlıdır.” (Yunus Suresi 57-58) Cenab-ı Hak, Mekkeliler için yıkım / inkılabın mutlaka gerçekleşeceği konusunda delillerini anlatmaya aşağıdaki ayetlerde devam eder: “Şirk sisteminin yıkılması zorunludur. Zira bu sistemde şirk otoriteleri Allah’ın verdiği helal nimetleri haram yaptılar. Allah bu nimetleri faydalanmanız için vermişti ama şirk otoritelerinin koyduğu kurallarla bu nimetleri yasakladınız. Şirk otoriteleriniz bunu kimi zamanda Allah adına / Allah’a iftira atarak yaptılar. Elde ettiğiniz bu nimetleri bazılarınıza yasaklarken bazılarınız bundan faydalandı. Bu haksız uygulamalar toplumdaki bazı grupların birbirini kıskanmasına, hasedine, sebep oldu. Toplumsal grupların birbiriyle dayanışmasını ortadan kaldırdı. Toplumda gruplar, sınıflar, kabileler vb. ayrıştırıcı ve bölücü özellikler yarattı. Üstelik bu ayrılıkları şirk otoriteleri batıl düşüncelerle kutsadılar. Birbirini yiyen, iç çatışma, çekişme ve bölünmüşlük ile toplum, geri ve ilkel duruma yuvarlandı. Bir toplumun ilerlemesi ve gelişmesi için en önemli özellik olan barış, kardeşlik, huzur, güven ve dayanışma yok oldu. Böyle bir toplumun akıbeti hakkında ne düşünülebilir ki? Allah böyle bir toplumu selamete çıkarır mı? İçten çürümüş toplumun ayakta kalması mümkün mü? Halbuki Allah insanlara büyük lütuflarda bulunmakta, onlara yol gösterici rehberlik nimeti dahil her türlü nimeti lütfetmekte fakat insanların / Mekkelilerin çoğu O’na yönelmiyor / hamdetmiyor. Böyle bir toplumun ayakta kalması çok zordur. İlahi öğretiye göre kurulmuş bir tevhit toplumu / Medine İslam Cumhuriyeti karşısında da direnmesi mümkün değildir.” 59- 60- De ki; “Baksanıza! Allah size nice rızklar indirdi de siz onlardan bir kısmını haram ve bir kısmını helâl yaptınız.” De ki; “Allah mı size izin verdi yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz? / Allah adına yalan mı uyduruyorsunuz?” Allah’a yalanla iftira atanların / Allah adına yalan uyduranların kıyamet günü akıbetleri hakkında kanaatleri nedir? Gerçek şu ki Allah, insanlara lütfedendir velâkin onların çoğu şükretmiyorlar. (Yunus Suresi 59-60) Diğer taraftan Cenab-ı Hak, kendi sistemini benimseyip mümin olan ve Medine’ye hicret edecek Mekkelilerin içlerini ferahlatan mesajlarını da şöyle inzal eder; “Sizler iman edip ilahi sisteme uyma hususunda hassas davranmayı seçtiğiniz için sizin korkmanıza, endişe etmenize gerek yoktur. Akıbetiniz konusunda içinizde herhangi bir tereddüt taşımayın. Sizler güvende olacaksınız. Sizin için hem bu dünya hayatında hem de ahiretteki yaşamınızda müjdeler vardır. İçinde bulunduğunuz durumu Rabbiniz gayet iyi biliyor. Siz ne yaparsanız yapın, hangi durumda olursanız olun, Rabbinizin gözetimi altındasınız. O Rabbinizden göklerde de yerde de zerre kadar bile olsa hiçbir şey kontrol dışında değildir ki sizler gözetim dışı olasınız. Dolayısıyla sizlerin halihazırda içinde bulunduğunuz güçsüz ve zayıf durum Allah’ın bilgisi dahilindedir. Sizler Allah’ın velayetini / koruması / dostluğunu tercih ettiğiniz için güvende olacaksınız. Kimse size bir zarar veremeyecek. Her şeye hâkim olan Allah’ın korumasında olan sizlerin hicret sırasında ve sonrasında yapacağınız mücadele sırasında başınıza gelebilecek bela ve musibetler konusunda endişe etmeyin. Sizler kurtulacak ve müşriklere galip geleceksiniz. Her şey Cenab-ı Hakk’ın kâinata koyduğu yasalarına / kitabına göre cereyan etmektedir.” “Bir de müşrik Mekkelilerin aşağılayıcı, alay edici ve tehdit edici sözlerini de fazla dikkate almayın. Sonunda mutlaka sizler muzaffer olacaksınız. Zira bütün izzet, şeref ve üstünlük Allah’a aittir. Böylece bu mücadelenin sonunda Allah’tan yana olanlar galip gelecekler ve Allah onları şereflendirecektir. Onlar peşine düştükleri şirk otoritelerinin kışkırtmalarıyla sadece saçmalıyorlar. Gökte ve yerde kim varsa hepsi Allah’ındır. Üzülmeyin! Endişe etmeyin! Gevşemeyin! Her şey Allah’ın kudret elindedir. Geceyi de gündüzü de yaratan O’dur. Nasıl ki gece karanlığı aynı zamanda insanların dinlenmesi hikmetini içinde barındırıyor, gündüz aydınlığı da çalışıp üretme fırsatını veriyorsa şirk zulmünün karanlıklarının bir süre egemen olmasının da elbette insanlar için bir hikmeti vardır. Aydınlık tevhit günleri gelince insanlar nimete kavuşma fırsatını yakalayacaklardır. Allah’ın yarattığı her şeyde bir hikmet vardır.” 61-67- Hangi durumda olursanız olun, Kur’an’dan ne okursanız okuyun ve ne iş yaparsanız yapın, bunları yapmaya koyulduğunuzda biz sizi görmekteyiz. Göklerde ve yerde olan en küçük bir zerre dahi Rabbinin kontrolünün dışına çıkamaz. Hatta ondan daha küçük olsun veya daha büyük olsun her şey apaçık bir kitaptadır. Açın gözünüzü! Allah’a dost / yakın / evliya / veli olanların korkmaları için bir sebep yoktur. Onlar azap ve üzüntü de çekmeyecekler. Zira onlar iman etmiş ve O’nun emirlerine / sistemine uyma hususunda hassas davranmışlardır. Onlara dünya hayatında ve ahirette müjdeler vardır. Allah’ın sözü değişmez. İşte bu, en büyük kurtuluştur. Onların sözleri seni üzmesin. Muhakkak ki izzet / hâkimiyet / şan ve şeref / üstünlük tamamen Allah’a aittir. O, en iyi işiten, en iyi bilendir. Dikkat edin! Göklerde kim var yerde kim varsa hepsi Allah’ındır. (O halde) Allah’tan başka ortaklara tapanlar, neyin ardına düşüyorlar öyle? Doğrusu onlar, kuruntularının peşine düşmüş sadece saçmalıyorlar. O, içinde dinlenesiniz diye geceyi, göresiniz diye de gündüzü kılandır. Muhakkak ki bunda kulak verecek bir toplum için ayetler vardır. (Yunus Suresi 61-67) Hz.Muhammed’in@ Mekkelilere karşı yaptığı yukarıdaki tebliğden sonra Mekkeli müşrikler hemen karşı propagandaya geçtiler ve “Medine’de bir İslam devleti doğdu. Muhammed@ de bu devletin başına geçecek ve zamanla bu devlet içerisinde Hristiyanlıktaki kilise kurumu gibi bir kurum oluşacak ve Muhammed@ tıpkı Hz.İsa gibi Allah’ın oğlu addedilecek, kilise de Allah’ın oğlunun temsilcisi sayılacak. Muhammed böylece bizi halihazırdaki şirk sisteminden çıkartacak fakat bize Hristiyanlık benzeri bir şirk sistemini getirecek” şeklinde bir söylem ürettiler. Onlar bu söylemlerini Hz.Muhammed’i@ kastederek kısaca “Allah bir oğul edindi” diye ifade ettiler. Onlar bu söylemleri ile Mekkelileri peygamberimizin yanından uzak tutmaya çalıştılar. Onlara göre Muhammed@ de tıpkı Hz.İsa gibi önce peygamberim diye meydana çıkacak fakat daha sonra O’nun tabileri tarafından ilahlaştırılacak ve sonunda Allah’ın oğlu seviyesine çıkarılacak. Böylece Muhammed@, Allah’ın oğlu addedilirken etrafındaki yakın arkadaşlarının oluşturacakları idari yapı, tıpkı kilise gibi kutsal sayılacak ve toplumu tanrının oğlu Muhammed@ adına yöneteceklerdi. Cenab-ı Hak onların bu söylemlerine karşı Kendisinin bu ve benzeri yakıştırmalardan münezzeh olduğunu belirttikten sonra geleceğin onların iddia ettikleri gibi olacağına dair ellerinde bir delilleri olup olmadığını sorgular. Onlara bu hususta hiçbir kanıtlarının olmadığı vurgusundan sonra böyle iftira atanların asla iflah olmayacaklarını belirtir. Onların kısa bir süre daha böyle şımarık davranacaklarını ama sonunda gerçekleşecek inkılabın altında kalacaklarını ve ilahi sistemin kendilerini teslim alacağını vurgular. Onların tüm kanıtlara rağmen inatla inkâr yolunu seçmelerinin karşılıksız / cezasız kalmayacağı da bildirir. 68- 70- “Allah, çocuk edindi.” dediler. O, bundan münezzehtir. O, Ğaniyy’dir (O’nun çocuğa ihtiyacı yoktur). Göklerde ve yerde olan şeyler O’nundur. Buna dair bir deliliniz yoktur! Allah’a karşı bilemeyeceğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz? De ki; “Muhakkak ki şu, Allah’a yalan uyduran kimseler asla iflah olmayacaklar.” Onlar şu dünyada az bir müddet daha faydalansınlar bakalım! Ama sonunda dönüşleri yalnızca Bize olacaktır. Sonra da inkâr etmiş olmalarından dolayı onlara şiddetli azabı tattıracağız. (Yunus Suresi 68-70) Medine’ye hicret başlamadan Mekkelilere son uyarıların yapılması için Cenab-ı Hak Nuh kıssası üzerinden ayetlerini inzal etmeye devam eder. Resulünden Mekkelilere son çağrısını şöylece yapmasını ister; “Ey Mekkeliler! Şayet benim sizleri selam yurduna, barışa, esenliğe, huzura, birliğe ve beraberliğe, izzet ve şerefli olmaya çağırmam size ağır geliyorsa / zor geliyorsa yapacak bir şey yok. O takdirde ben Allah’a tevekkül ediyor ve yoluma devam ediyorum. Bundan sonra sizde artık son kararınızı verin ve bu kararınızı derhal uygulayın. Şayet şirk sisteminden döner de İslamı / Selam-barış yurdu içerisinde olmayı seçerseniz benim bundan herhangi bir menfaatim olmaz. Bu dönüşten siz yararlanırsınız, sizin menfaatiniz olur. İman etmeniz halinde sizden herhangi bir ücret talep etmiyorum. Benim mükafatım ve ücretim ancak Allah’a aittir. Tamamen sizin faydanıza olan bu teklifi reddetmekte hala inat ediyorsanız bilin ki Allah tıpkı Nuh’u@ ve yandaşlarını kurtardığı gibi beni de sizin tasallutunuzdan kurtaracaktır. Yine tıpkı Nuh’u@ iktidar sahibi kıldığı gibi bizi de iktidar sahibi / halifeler / yöneticiler yapacak. Sizleri ise işlediğiniz kötü amelleriniz nedeniyle boğup yok edecektir. Medine’de iktidara geldikten sonra da İslam ideolojisine girmeniz için buraya (Mekke’ye) elçiler göndermeye devam edeceğiz. Fakat sizler yine başından beri inkârcı olmaya devam etme kararınız nedeniyle bir türlü yola gelmeyeceksiniz. Bu inadınız ve haddi aşmanız nedeniyle kalpleriniz mühürlenmiştir.” 71-74- Onlara Nuh’un başından geçenleri anlat; Hani o kavmine; “Ey kavmim, eğer benim duruşum / size karşı çıkışım ve Allah’ın ayetleriyle öğüt verişim size ağır geliyorsa, artık ben yalnızca Allah’a tevekkül ediyorum. Bundan sonra siz ve ortaklarınız toplanın ve sonradan pişman olmayacağınız son kararınızı verin. Aldığınız bu kararı da bekletmeden uygulayın. Artık şayet dönerseniz sizden bir ücret de istemiyorum. Benim ücretim yalnız Allah’a aittir. Ben müslümanlardan olmakla emrolundum” demişti. Buna rağmen yine de onu yalanladılar. Biz de hem onu hem de gemide onunla beraber olanları kurtardık. Ve onları halifeler / iktidar sahibi yaptık. Ayetlerimizi inkâr edenleri de suda boğduk. O uyarılanların akıbetinin nasıl olduğuna bir bak! Sonra onun ardından kavimlerine elçiler gönderdik de onlar, onlara apaçık belgeler getirdiler. Fakat daha önce onu yalanlamış olmaları nedeniyle bir türlü inanmak istemediler. İşte Biz, haddi aşanların kalplerini böyle damgalarız / mühürleriz. (Yunus Suresi 71-74) Mekkelilere yapılan son uyarılardan sonra şimdi sıra hicret edecek müminlere rehberlik edecek öğütlere gelmişti. Önce müminlerin Mekke’den hicret etmekten başka seçeneklerinin kalmadığı Hz.Musa@ ve Hz.Harun@ kıssası üzerinden ortaya konur. Nasıl ki Cenab-ı Hak Firavun ve Mısır’ın ileri gelen yöneticilerini uyguladıkları yanlış politikayı terk etmeleri konusunda uyarmak için Hz.Musa@ ve Hz.Harun’u@ gönderdiyse, aynı şekilde Hz.Muhammed’i@ de Mekke müşrik ileri gelenlerini yanlış politikalarından / şirk sisteminden vaz geçirmek için göndermişti. Ama Mekke müşrik ileri gelenleri tıpkı Firavun ve adamları gibi kibirlerine yediremediler ve yanlış politikalarından geri dönmediler. Hz. Musa’nın@ teklif ettiği doğru politikayı göz boyama, sihir, insanları kandırma, hayalperestlik olarak niteleyen firavun ve adamları gibi Mekke müşrik ileri gelenleri de Hz.Muhammed’in@ getirdiği tevhit sistemini / politikasını sihir, hayal aleminde gezmek ve uygulanması imkansız olarak nitelediler. Hatta daha da ileri giderek tıpkı firavun ve avanesinin Hz. Musa ve kardeşi için söyledikleri “iktidarı ele geçirmek arzusu taşıdıkları” iftirası gibi Mekkeli müşrik ileri gelenleri de peygamberimiz için Mekke’de iktidarı ele geçirme sevdasında olmakla suçladılar. Hz.Muhammed@ kendisine inzal edilen İslam ideolojisinin Mekkelilerin sorunlarına çözüm getireceğini müşriklerin siyasileri, ideologları ve entelektüelleri ile herkesin huzurunda tartışarak ispat etmesinde olduğu gibi Hz. Musa da firavunun ideologları, entelektüelleri ve siyasileriyle yaptıkları açık tartışmalarda Firavun ideolojisinin yanlışlığı, toplumu fesada götürdüğü, halkı kandırmaktan başka bir şey olmadığını defalarca ispatlamıştır. Fakat ne firavun ne de Mekkeli müşrik ileri gelenler bu doğru politikayı benimsemişlerdir. Ancak nasıl ki Allah, kendi ideolojisini Mısır’a o dönemde egemen kılmış ve firavunluk rejimini yıkıma uğrattıysa aynı şekilde Mekke’deki şirk ideolojisi ve sistemini tevhit ideolojisi ve sistemi karşısında yenilgiye uğratacaktır. 75- 82-Sonra bunların arkasından Musa ve Harun’u ayetlerimizle Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar büyüklendiler ve suçlu bir kavim oldular. Kendilerine tarafımızdan gerçek gelince, “Muhakkak ki bu, apaçık bir sihirdir” dediler. Musa dedi ki; “Size gelen bu Hakkı / gerçeği böyle mi değerlendiriyorsunuz? Bu bir sihir midir? Halbuki sihirbazlar asla iflah olmazlar.” Onlar; “Sen atalarımızın takip ettikleri ideolojiyi bırakmamız ve ülkenin yönetimi ikinizin olsun diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmayız” dediler. Firavun, “Bana bütün bilgin sihirbazları / entelektüelleri / ideologları getirin!” dedi. Nihâyet sihirbazlar / entelektüeller / ideologlar gelince, Musa onlara, “Fikirleriniz / İdeolojileriniz neyse onları ortaya koyun! / Ne atacaksanız atın!” dedi. Onlar ideolojilerini ortaya koyunca Musa, “Sizin getirdiğiniz şey sihirdir. / fesat çıkarmadır / kandırmacadır. Muhakkak, Allah onu iptal edecektir (boş, batıl, yanlış ve asılsız olduğunu ortaya çıkaracaktır). Muhakkak ki, Allah fesatçıların işini düzeltmez. Allah, suçluların hoşuna gitmese de hakkı / gerçeği / doğruyu kendi kelimeleri / kendi ideolojisi / kendi siyaseti ile gerçekleştirecektir.” dedi. (Yunus Suresi 75-82) Firavunun azgın- zalim bir diktatör olması, hiçbir hak hukuk tanımaması nedeniyle İsrail oğullarından Hz.Musa’ya@ iman eden az sayıda bir insan topluluğu idi. Aynı durum Hz.Muhammed@ içinde geçerliydi. Mekke müşrik ileri gelenlerinden gelecek işkence ve azaptan korkan Mekkeliler Resulü Ekrem’in getirdiği İslam ideolojisinin doğruluğu akıllarına yatsa da iman etmediler. Medine’de bir İslam Cumhuriyeti kurulma aşamasına gelinmiş olmasına rağmen yine de bu devletin Mekke ile başa çıkamayacağı, en sonunda yenileceği kanaatinde olanlar çoğunluktaydı. Hatta O’nun getirdiği politikaya inansa da onunla birlikte hareket etmeye cesaret edemeyen ve böylece arafta kalan önemli bir kitle mevcuttu. Cenab-ı Hak, Hz.Muhammed’e@ iman eden Mekkelilere Hz. Musa’nın@ dilinden seslenerek “şayet iman edip İslam oldunuz ise sadece Allah’a tevekkül edin” mesajını gönderdi. Mekkeli müminlerde tıpkı iman eden İsrailoğulları gibi sadece Allah’a tevekkül ettiklerini ve zalim müşriklerin elinden kurtulması için Cenab-ı Hakk’ın kendilerine yardım etmesini ve zalimlerin işkence ve azaplarından korumasını talep ettiler. Cenab-ı Hakk da onlara kurtuluş yollarını gösterdi. Bu amaçla Hz.Musa@ ve Hz. Harun’un@ şahsında tüm mümin İsrailoğullarına şehirde yeni yönetim için yönetim merkezi olacak binalar hazırlamalarını / evlerini bu tür merkeze dönüştürmelerini ve oralarda yönetim / yardımlaşma / itaat/ yasama / secde/ namazı ikame etmesini emretti. Bu hususlar Hz.Muhammed@ ve müminler için Mekke’den kurtuluş yolları konusunda rehberlik eden emirlerdi. Cenab-ı Hak, Mekkeli müminlere bu kıssa üzerinden Medine'ye hicret edin ve orada bazı evler hazırlayın ve bu evleri yönetim merkezi / kıble haline getirin. O merkezlerde İslam devletinin tüm yasama, yargı, yürütme işlerini yani kısaca salatı ikame edin diye emretti. Aynı zamanda bu, müminlere bir müjde idi. 83- 87- Fakat Firavun ve adamlarının kendilerine işkence edeceği korkusundan dolayı Musa’ya kendi kavminden bir avuç insandan başkası iman etmedi. Çünkü Firavun ülkede tam bir diktatör ve hak hukuk tanımayan zalimlerdendi. Musa; “Ey kavmim! Eğer Allah’a iman ettiyseniz ve O’na teslim / müslüman olduysanız o zaman sadece O’na tevekkül edin!” dedi. Onlarda; “Biz Allah’a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz, bizi o zalim kavmin zulümlerine uğratarak sınama ve bizi rahmetinle o kafirler topluluğundan kurtar!” dediler. Biz Musa ile kardeşine; “Toplumunuz için şehirde evler / yönetim binaları hazırlayın ve evlerinizi / yönetim yerlerini kıble / merkez kılın ve salatı ikame (namazı müteakip kamu hizmetlerini gerçekleştirin) edin. Müminlere müjdele!” diye vahyettik. (Yunus Suresi 83-87) Cenab-ı Hakk’ın rehberliği müminlerin devletleşmesi ile sınırlı kalmamaktadır. O aynı zaman da Mekke yönetiminin nasıl yenileceği ve İslam idaresine nasıl teslim olacağının ip uçlarını da Hz.Musa’nın@ duasında verir. Hz. Musa@ firavun ve adamlarının sahip oldukları zenginlikleri toplumu sapık ve yanlış politikalarında tutmak için kullandığından (yani ekonomik üstünlüklerini halka baskı aracı yaptıklarından) onların sahip oldukları mal ve servetlerinin yok olması ve böylece onların içlerini buhran / sıkıntı / bunalımın kaplaması için dua eder. Böylelikle onların azabı görünce halk üzerinde etkilerinin olamayacağını söyler. Bu aynı zamanda müminler için izleyecekleri startejiyi işaret eder. Medine’ye hicret edecek olan müminler Mekke’yi sıkıştırmak ve onların İslam ideolojisine teslim olmaları için kullanacakları en iyi enstrümanın onları ekonomik olarak sıkıntıya sokmak ve onların ellerinden ekonomik üstünlüklerini almak olduğunu gösterir. Medine’nin coğrafi konumu da bu husus için son derece uygun bir konumdur. Zira Mekke müşrik ileri gelenlerinin zenginliklerinin esas kaynağı Şam ticaret yoludur. Bu yol Medine’ye çok yakın bir güzergahtır. Şayet Mekkelilerin bu yoldan ticaret yapmalarına mâni olunursa onların teslim olmaları son derece kolay olacaktır. Bu nedenle müminlerin Mekke müşriklerinin ticaret yollarını kesmelerine müsaade edilmesi hususunda dua etmeleri ve sonrasında da bu minvalde politika takip etmeleri konusunda taktik verilir. Cenab-ı Hak yine Hz. Musa@ kıssası üzerinden müminlerin taleplerinin kabul edildiğine işaret eder. Yani hicretten sonra Mekke müşriklerinin ekonomik olarak bitirilmesi için operasyon yapılması konusunda izin verildiği, Hz. Musa’nın duasının kabul olduğu şeklinde verilir. Artık bundan sonra yapılması gereken, ivedilikle Medine’de İslam Cumhuriyetinin teşkilatlandırılması ve Allah’ın yolundan / politikasından asla sapılmamasıdır. 88-89- Musa; “Rabbimiz! Muhakkak ki Sen Firavun’a ve ileri gelenlerine dünya hayatının ziynet ve mallarından verdin. – Ey Rabbimiz! Onlar bu mal ve servetleri halkı doğru yoldan saptırmak için kullanıyorlar. – Ey Rabbimiz! Onların mallarını yok et / sil, süpür ve kalplerine sıkıntı ver. Çünkü onlar acıklı azabı görmedikçe iman etmeyecekler” dedi. O (Allah) “Duanız kabul olundu. Artık dininizi / devletinizi ikame edin / kurun / teşkilatlandırın. Sakın cahillerin benden uzaklaştırıcı yoluna uymayın!” dedi. (Yunus Suresi 88-89) Cenab-ı Hak, müminlere hicret ve sonrasına yönelik olarak da tavsiyelerde bulunur. İsrail oğulları üzerinden yapılan yol gösterici tavsiyelerle müminlerin başına gelecek olaylara işaret edilir. Öyle ki müminlerin yaşayacağı bu olaylar onların geleceğine ışık tutacak mucize kabilinden olaylardır. Tıpkı İsrail oğullarının denizi geçerek kurtuldukları gibi müminlerin de hicret sırasında çok büyük zorluklar yaşayacakları ama sonunda zorlukları yenerek kurtuluşa ereceklerini müjdeler. Ancak firavunun ordusuyla birlikte İsrail oğullarını kin ve nefretle takip etmesi gibi Mekke müşrik ileri gelenlerinin de ordularıyla Medine’de müminlerin üzerine yürüyecekleri bildirilir. Onların düşmanca yapacağı saldırılarda başarılı olamayacağı, sonunda yenileceği ve boğulma aşamasına geldiğinde de İslam Cumhuriyetine teslim olmayı kabul edeceği firavunun son anda teslim olmayı kabul etmesi ile anlatılır. 90- İsrailoğullarını denizden geçirdik. Ama Firavun ve askerleri azgınlık ve düşmanlıkla onları takip etti. Nihayet firavun boğulma aşamasına geldiği zaman, “Gerçekten, İsrailoğullarının inandığı Tanrı’dan başka tanrı olmadığına ben de inandım, ben de teslim olanlardanım” dedi. (Yunus Suresi 90) Eğer Mekke şirk yönetimi tam yenilip yok edilecekleri sırada teslim olursa (Müslüman olursa) her ne kadar biraz aşağılansalar da bu teslimiyetleri yine de kabul edilecektir. Zira Mekke’nin diğer Arap kabileleri nezdindeki itibarı, yüksek konumu ve dokunulmazlığı o kabileler üzerinde etkili olacağı ve onlarında iman edip teslim olmalarını sağlayacağından Mekke müşrik ileri gelenlerinin yaşamalarına izin verileceği hususu Firavunun yüksek mevkisi nedeniyle bedeniyle kurtarılması şeklinde anlatılmıştır. Tarihi süreçte de Mekke müşriklerinin İslam devletine boyun eğmesi bütün diğer Arap kabilelerini de çok etkilemiş ve Mekke'nin fethinden sonra bütün kabileler fevç fevç Resulü Ekrem’e biat etmek için Medine’nin yolunu tutmuştur. Mekke gibi güçlü bir şehrin yönetimi Medine İslam devletinin hakkından gelemeyip ona yenik düştüyse kendilerinin direnmesinin imkansızlığını görmüşler ve teslim olmayı seçmişlerdir. Firavunun tam boğulacağı bir anda iman edip teslim olması kıssası, Arabistan’daki tüm müşrik kabilelerin ibret almaları ve boşuna direnmemelerinin mesajlarını içerirken, müminlerin ana hedeflerinin de Mekke Şirk Yönetimini devirmek olduğu vurgulanır. Cenab-ı Hak, bu kıssa ile aynı zamanda elçisine ve müminlere gelecekte Mekke Yönetiminin teslim olmasını sağlamayı hedeflemelerini şayet bu hedefi gerçekleştirirlerse tüm Arap yarımadasını İslam / Barış topluluğuna katmanın yolunun açılacağını öğretmiştir. 91-92- Ya demek şimdi ha? Hâlbuki daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun. Mamafih Biz senden sonraki nesillere ibret olman için bugün seni yüksek mevkiin / yüksek konumun / dokunulmazlık zırhın / imtiyazlı bir konumun nedeniyle bedenini kurtaracağız. / yaşamana izin vereceğiz. Muhakkak ki insanlardan çoğu âyetlerimizden gafildirler. (Yunus Suresi 91-92) Diğer taraftan İsrailoğulları örneğinden yola çıkarak Muhacir müminlerin gittikleri yerde (Medine’de) çok bereketler ile karşılaşacakları müjdesi de verilir. Cenab-ı Hak müminlerin Medine’deki mutlu yaşamlarının müşriklerin tamamen yenilip yok edildikten sonra kendi aralarındaki ihtilaflar çıkıncaya kadar süreceğini de bildirir. O, ayrıca aşağıdaki hususları da bildirerek müminleri uyarır; “İşte o zaman geldiğinde şayet bu ilahi öğretiden şüpheye düşecek olursanız o zaman hemen daha önce kendilerine kitap verilmiş diğer toplumların geçirdikleri evreleri, onların tarihi kayıtlarından inceleyin, bu hususları onlarla görüşün ve değişimleri analiz edin. Böylece nerede yanlışa düşmekte olduğunuzu görecek ve tekrar doğru istikameti yakalayacaksınız. İhtilafa düştüğünüzde yaptığınız / yapmakta olduğunuz yanlışlara bakarak bu ilahi öğretinin doğruluğu hakkında sakın şüphe edenlerden olmayın. Şayet bir yanlışlık ve bozuk bir gidişat varsa o ilahi öğretinin yanlışlığından değil sizin onu yanlış anlamanızdan kaynaklanmakta olduğunu bilin. Bu yanlışlığı tespit etmenin yolu da diğer kitaplı dinlerin yaşadıkları tarihi değişim serüvenini inceleyerek onların düştükleri yanlışa düşmekten sakınmanızdır. Böyle yapmayıp da ilahi öğretinin yanlışlığına hükmederseniz o takdirde çok büyük bir hüsran yaşarsınız. Bu nedenle ilahi öğretiye sıkı sıkı sarılın.” 93-95- Ant olsun İsrailoğullarını güzel bir yurda yerleştirdik ve onları helal ve temiz nimetlerle rızıklandırdık. Ta ki kendilerine ilim gelene kadar ihtilâfa düşmediler. Muhakkak ki Rabbin, o anlaşmazlığa düştükleri şeyde, kıyamet günü, aralarında hükmünü verecektir. Bundan sonra sana indirdiğimiz şey hakkında şüphe içine düşecek olursan o zaman senden önce Kitabı okuyan kimselere sor! Ant olsun ki, Rabbinden sana hak gelmektedir. Bu nedenle sakın şüphe edenlerden olma! / sakın şüpheli tereddütlü bir vaziyette kalma! Sakın Allah’ın ayetlerini yalanlayanlardan da olma, sonra hüsrana uğrayanlardan olursun. (Yunus Suresi 93-95) Bütün bunlara rağmen Ebu Cehil gibi azabı / cezalandırılmayı hak etmiş olan müşrikler ise azabı görünceye kadar asla iman etmeyecekleri ya da asla teslim olmayacakları bildirilir. Çünkü onlar o zamana kadar yanlıştan dönmelerini gerektiren ne kadar işaret görseler bile yine de inatlarından asla vazgeçmemişlerdir. Beka sorunuyla karşı karşıya kaldıklarını fark ettiklerinde Hz.Yunus’un@ halkının kendisinin yokluğunda bile ilahi öğretiye boyun eğmeleri gibi Mekke halkının da Hz.Muhammed’e@ inzal olunan ilahi öğretiye teslim olmaları için hala şansları vardır. Peygamberimiz Mekke’den hicret ettikten sonra Mekkeliler hatalarını anlayıp Yunus’un@ kavmi gibi ilahi öğretiye dönebilirler. Aksi takdirde yok olup gidebilirler. Mekkeliler şu an tam bir beka problemi ile karşı karşıyadır. Ya Resulü Ekrem’e uyacak ve yok oluş azabını tatmayacaklar ya da onu inkâr etmeyi inatla sürdürecekler ve yok olup tarihin çöplüğüne atılacaklar. Tercih kendilerinin. Resulü Ekrem onları zorlayacak değil. Zaten O’nun onları zorlayacak gücü de yok. Ama Allah’ın emri geldiğinde azabı hak etmeyenler, iman edip kurtulacaklardır. İnatla direnenler ise şirk pisliği içerisinde bırakılacaklardır. Onlar İslam / barış topluluğundan dışarı atılacaklar ve yok olup gidecekler. Onlar inatları üzere oldukları müddetçe göklerdeki ve yerlerdeki apaçık işaretler, deliller ya da Medine’deki tevhit devletinin teşekkülü, tevhit toplumunun oluşması vb. kendi sonlarının gelmekte olduğuna dair işaretler onlara hiçbir fayda sağlamayacaktır. Keşke Yunus’un@ kavmi gibi bunlarda hatalarını anlayıp geri dönüş yapsalardı ne olurdu? Onlar daha önceki toplumların yaptıkları hatalar nedeniyle başlarına gelenden başka bir şey mi bekliyorlar? Cenab-ı Hakk’ın uyarılarını dikkate almadıkları için Mekkeli müşriklerini de tarihin çöplüğüne atılmış diğer toplumların akıbetine benzer bir akıbet beklemektedir. Cenab-ı Hak, elçisine kendisinin de onlarla birlikte bekleyip iddia edilenlerin başlarına gelip gelmeyeceğini göreceklerini söylemesini emreder. Bu bekleyişin sonunda Cenab-ı Hakk’ın ikaz ettiği toplumsal yok oluş azabı geldiğinde iman edenlerin kurtulacağı bildirilir. Zira müminleri kurtarmayı Cenab-ı Hakk kendi üzerine almıştır. O’nun kâinatın yaratılış ve toplumların varoluş yasalarına uygun hareket eden müminlerin elbette emniyetli tarafta olacağı kuşkusuzdur. 96-103-Muhakkak ki Rabbinin üzerlerine azap sözünü hak etmiş olanlar, bütün ayetler / işaretler / mucizeler kendilerine gelse bile yine de o acıklı azabı görünceye kadar iman etmezler. Bundan sonra bile keşke bu şehir halkı iman edip de imanları kendilerine fayda vermiş bir şehir halkı olsaydı ne olurdu? İşte Yunus’un kavmi iman ettikleri vakit, dünya hayatında rezilliği getiren azabı üzerlerinden kaldırdık ve onları bir süre daha yararlandırdık. Eğer Rabbin dileseydi elbette yeryüzündekilerin hepsi topluca inanırdı. Öyleyse, inananlar olmaları için, insanları sen mi zorlayacaksın? Allah’ın izni / emir ve hükmü olmaksızın, hiç kimse için iman etme yoktur. (Allah izin vermedikçe hiç kimse iman etmeye zorlanamaz.) O (Allah), aklını kullanmayanları pislik içerisinde bırakır. De ki: “Göklerde ve yerde ne var bir bakın!” –Fakat iman etmeyen bir topluluğa apaçık ayetler ve uyarmalar hiçbir fayda sağlamaz. Yoksa onlar kendilerinden önce gelmiş geçmiş olanların uğradıkları günlerin benzerinden başkasını mı bekliyorlar? De ki: “Bekleyin bakalım, şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.”. Sonunda Biz, elçilerimizi ve iman edenleri kurtarırız. İşte böyle! Müminleri kurtarmak üzerimizde bir hakktır. (Yunus Suresi 96-103) Cenab-ı Hak, elçisine son olarak Mekkelilere iletilmek üzere şu mesajları iletmesini de talimatlandırır; “Ey Mekkeliler! Şayet benim politikamın / dinimin doğru politika / din olduğu konusunda tereddüt yaşıyorsanız ben sizin peşinden gittiğiniz şirk politikasını asla takip etmem. Zira sizi zayıflatan, ilkel ve geri bıraktıran, sonunda da yokluğa sürükleyecek olan bu politikaya asla tapmam. Ben bizi kurtuluşa götürecek, bizi güçlü kılacak, bizi medeniyete götürecek tevhit politikasını inzal eden Allah’a taparım. Ben buna inanıyorum. Ve yine O bana hanif olmamı yani yalandan, şirkten, küfürden, sahtekarlıktan uzak olmayı, doğruluğu, dürüstlüğü, adaleti, çalışmayı öngören bir politika takip etmemi emrediyor. Ayrılığı, şirki, birbirini yemeyi, kavgayı, anarşiyi, zulmü yasaklıyor. O, benden fayda vermeyen ve kötülüklerden korumayan şirk politikasından uzak durmamı istiyor. Şayet bunlardan uzak durmayacak olursam zalimlerden olacağımı bildiriyor. Ayrıca bu hususta yapacağım mücadelede O bana rehberlik edecek ve başıma gelecek tüm sıkıntıları giderecek yolları O gösterecektir. O, bu yolda nimetlere ve hayırlara kavuşmanın yollarını da ancak kendisinin göstereceğini bildirmektedir.” “Ey Mekkeliler! Sizlere hak, doğru politika / din gelmiştir. Artık kim bu doğru politikayı izlerse kendi yararınadır, kimde şirk dini / politikasının peşinden gitmeyi tercih ederse o da kendi zararınadır. Artık ayrılma vakti gelmiştir. Ben sizin başınızı bekleyip duracak değilim. Tercihinizi buna göre yapın!” 104-108- De ki; “Ey insanlar! Eğer benim dinimden şüphe içinde olsanız da iyi bilin ki, Ben sizin Allah’tan başka taptıklarınıza tapmam. Velâkin sizin hayatiyetinize son verecek olan Allah’a taparım. Ve ben müminlerden olmakla emrolundum. Ve yine bana şöyle emredildi; “Yüzünü / yönünü / politikanı hanif olarak (yalandan, sahtekarlıktan, şirkten, küfürden doğruluğa dürüstlüğe, tevhide dönen biri olarak) Din’e döndür ve sakın müşriklerden olma! Allah’ı bırakıp da sana fayda vermeyen, zararı da dokunmayacak olan şeylere yönelme! “Buna rağmen eğer öyle yaparsan, o zaman hiç şüphesiz zalimlerden olursun. Eğer Allah, sana bir zarar / sıkıntı verecek olursa, artık onu O’ndan başka giderecek kimse yoktur. Ve eğer sana bir hayır / iyilik dilerse, o zaman da O’nun fazlını / hayrını geri çevirecek kimse de yoktur. O, onu (fazlını, hayrını lütfunu) kullarından dilediğine verir. O (Allah) çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. De ki: “Ey insanlar! Rabbinizden size hakk gelmiştir. Artık doğru yola giren, ancak kendisi için girmiş ve gerçekten sapan da kendi aleyhine sapmıştır. Ben, sizin üzerinize vekil (sizi ayakta tutan; sizden sorumlu biri) değilim.” (Yunus Suresi 104-108) Surenin sonunda Cenab-ı Hak, elçisine (elçisi üzerinden müminlere) seslenerek kendisine verilen talimatlara harfiyyen uymasını ve kendisinin vereceği hükme / vaat ettiği hüküm gelinceye kadar sabırla mücadele etmesini emreder. 109-Sen sana vahyolunana uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır. (Yunus Suresi 109)
- Bölüm 5:Müminlere Şiddet | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 5 MÜMİNLERE ŞİDDET 5.1. Kimsesiz, Köle, Zayıf ve Yoksul Alt Tabakaya Sahip Çıkılması Mekke müşrik ileri gelenleri, Hz. Muhammed’in @ hareketinin büyümesine engel olmak için bağlılarına şiddet uygulama konusunda artık karar vermiştir. Ancak elbette bu şiddet öncelikle sahipsizler, yoksullar, fakirler, garipler ve köleler üzerine uygulanacaktı. Onlara haddini bildirmek için işkence ve zulümler yapılacak ve böylece sahipli yani arkasında kabile gücü olan Hz. Muhammed @ taraftarlarına gözdağı verilecekti. Şayet önce arkasında kabilelerinin desteği olan Hz. Muhammed @ taraftarları şiddete maruz kalacak olursa bu şiddet ters tepebilir ve kabileler arası savaşa yol açabilirdi. Zira kabilecilik Araplarda aynı zamanda bir onur vesilesiydi ve kabile üyelerinden birisine hangi sebeple olursa olsun bir zarar, aşağılama ve fiziki bir darp yapılacak olursa çatışma çıkması kaçınılmazdı. Bunun tek istisnası her kabilenin kendi üyelerini kendisinin cezalandırması idi. Bu nedenle şiddet eylemine önce toplumdaki sahipsiz, zayıf ve yoksul kimselerden başlatmaya karar verdiler. Ayrıca her kabile kendi kabilesine ait kölelerden mümin olanları da şiddet uygulanacaklar kapsamına aldılar. Hz. Muhammed @ ise kendisine bildirilen dünya görüşünün paradigmalarını Mekke’nin ileri gelenlerine anlatmak için onlarla diyalog kapısını kapatmadı. Onları kendi safına kazandırmak için sürekli onlarla ilgileniyordu. Ona göre, eğer Şehrin ileri gelenlerini kendi tarafına katmayı başaracak olursa tevhidi dünya görüşünü ikame etmek daha kolaylaşacaktı. Diğer taraftan şirkin egemen olduğu bir toplumda yaşayanların şirk düşüncesinden etkilenmemiş olduğu düşünülemezdi. Dolayısıyla gerek Hz. Muhammed @ ve gerekse de taraftarları, içinde yaşadıkları şirk toplumunun pratikleri arasında yer alan güce ve güçlülere daha fazla itibar etme geleneğinin kendi üzerlerinde de etkilerinin görüleceği muhakkaktı. İşte bu nedenle Cenab-ı Hak hem elçisini hem de müminleri tevhit hareketine katılmış olan zayıflara, sahipsizlere, yoksullara ve kölelere ilgisiz ve duyarsız olmamaları konusunda uyardı. Zira ayak sesleri iyiden iyiye duyulmaya başlanan işkence ve şiddet uygulamaları sırasında onlar kayıtsız kalabilirlerdi. Neticede insandılar ve belirli zaafları vardı. Rableri ise onları bu yolda iyiye, doğruya ve güzele doğru gitmeleri konusunda rehberlik ediyordu, onları eğitiyordu. Hareket zorlu bir aşamaya doğru gidiyordu. Bu aşamada hareketin taraftarlarının birbiriyle dayanışma içerisine olmaları şarttı. Tevhit / kardeşlik paradigmasının sözde kalması halinde hareketin daha başlamadan tükenme tehlikesi meydana gelebilirdi. Ayrıca eziyet gören, acı ve çile çeken müminlerin maruz kalacakları şiddet karşısında fiziki tepki göstererek hareketin terörize edilme tehlikesi mevcuttu. İşte tam o sırada meydana gelen bir olay, bu amaca yönelik uyarılar için çok uygundu ve Cenab-ı Hak, Abese Suresini Hz. Muhammed’i @ ve O’nun şahsında diğer mü’minleri eğitmek için inzal etti. Söz konusu olayda Hz. Muhammed @, müşriklerin önderleri olan Velid bin Muğire, Utbe bin Rebia ve Hişam ile oturmuş ve onları tevhidi dünya görüşüne kazandırmak için tebliğde bulunduğu bir sırada görme özürlü olan İbn-i Ümmü Mektum çıkagelir. İbn-i Ümmü Mektum onların yanına oturur ve Allah elçisinden kendisini tevhidi dünya görüşü konusunda aydınlatmasını ister. Hz. Muhammed@ ile toplantı halinde olan müşrik ileri gelenlerden Velid bin Muğire, kendisini çok elit olarak gördüğünden, toplumun alt sınıfından ve üstelik de özürlü birisinin kendi aralarına girmesinden hiç hoşnut olmaz ve hoşnutsuzluğunu surat asıp, sırtını dönmesiyle ortaya koyar. İleri gelenleri ikna etmek için uğraştığı bir sırada, özürlü birisinin araya girmesi ve Velid Bin Muğire’nin de bu durumdan hoşnutsuz olması nedeniyle Hz. Muhammed @ İbn-i Ümmü Mektum’a cevap vermez. Toplantı yaptığı müşrik önderlere tebliğe devam etmeye çalışır. Her ne kadar surat asan ve sırtını dönen kişi Hz. Muhammed @ değilse de onun bu ahlaksızlığı yapan kişi ve kişilerle birlikte oturmaya devam etmesi ve aşağılanan özürlü kişiye ilgisiz davranarak ilgisini müşrik ileri gelenlerden yana göstermesi Rabbinin O’nu azarladığı Abese Suresini göndermesine sebep oldu. Bu sure ile Cenab-ı Hak elçisine ve taraftarlarına öyle bir ders verdi ki; bu yolda gidecek olanların sözlerinin davranışlarına yansıması, teorinin uygulama ile bir olması, kısacası sözlerin havada kalmaması ve pratiğe geçmesi gerektiğinin altı çizilmiştir. Bu hususta çok hassas olunması ve en ince ayrıntılara dahi dikkat edilerek özellikle hareketin bağlılarına karşı çok büyük bir hassasiyet gösterilmesi gerektiği ifade edilmiştir. Zira nasıl ki Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği bu dünya görüşünün mesajlarını ve paradigmalarını yani kitabını yazılı hale getirecek müminlerin yüce, değerli, şaibesiz, doğru, dürüst, saygın ve güvenilir olmaları gerekmektedir. Tevhidi dünya görüşünü ileri taşıyacak ve yükseltecek olanlar da bu yüce gönüllü müminler olacaktır. Saygınlığa, yüceliğe ve şaibesizliğe layık olmanın yolu da Cenab-ı Hakk’ın mesajlarından ders alıp onları kayda geçirmekten ve onların hayata geçmesi için çalışıp çabalamaktan geçmektedir. Sırf varlıklı ve zengin diye insanlara saygı göstermek ilahi öğretiye terstir. Ayrıca o servet sahipleri kendisini temizlemeyen, toplumun yolsuz, soyguncu ve azgınları iseler onlara asla saygı gösterilmemesi gerekir. Velid bin Muğire gibi azgın ve şımarık servet sahipleri sırf varsıllıkları nedeniyle toplumda kendilerine itibar edilmesini beklerler. Cenab-ı Hak, bu surede onları çok fena haşlar: “Onlar servetleri var diye kendilerini ne zannediyorlar? Onu ve onun gibi olanları daha önce hiçbir şey değilken bir damla sudan yaratmadık mı? Onlara yetenekler bahşetmedik mi? O serveti kazanacak imkanlar bahşetmedik mi? Ayrıca doğru yolu gösteren elçi ve mesajlarımızı gönderdiğimiz gibi doğru yolu seçtiği takdirde akıbetinin daha hayırlı olacağı, yanlış yolda diretirse de azap ve yıkımla karşılaşacağını bildirmedik mi? Seçim konusunda muhakeme ve temyiz yeteneği ile birlikte tercihinde özgürlük seçeneği de verdik. Ancak bütün bunlardan sonra hayatına son vereceğiz, kabre girdireceğiz ve daha sonra da tekrar dirilteceğiz.” Cenab-ı Hak daha sonra eleştiri oklarını elçisine ve müminlere çevirir; “O ve onun gibiler hiç bizden yana olmadı. Bizim emirlerimizi yerine getirmedi. Şimdi bu karakteri bozuk ve Bizim isteklerimizi yerine getirmeyen, işi gücü kötülük olan kişiye mi itibar ediyorsunuz? Neden O’nun yola gelmesi için bu kadar çaba harcıyorsunuz? Onlar öylesine aşağılık kimselerdir ki, sizin göstereceğiniz çaba ve ilgiye değmez.” Bu hususları Cenab-ı Hak, Abese Suresinde mükemmel bir belağatle bildirir; RAHMAN VE RAHİM ALLAH ADINA 1- 23- Surat astı ve sırtını döndü, yanına, o görme özürlü / ama geldi diye. Ne bilirsin, belki arınıp temizlenecek, Belki alacağı öğüt kendisine yararlı olacak. O, kendini beğenene / varlıklı kodamana gelince; Sen bütün ilgini ona yönelttin. Oysa ki, onun arınmamasının sorumlusu sen değilsin. Amma! Koşarak sana gelen var ya; Haşyet duyarak / Allah’a saygıda kusur etmeyen, işte sen onu ihmal ediyorsun. Hayır… Hayır… Bu, bir öğüt ve uyarıdan ibarettir. Arzu eden onu düşünüp öğüt alır. Kutsal ve değerli sayfalarda yazılıdır, Yüce ve şaibesiz, elçilerin elleriyle, saygın, güvenilir. Halbuki o canı çıkasıca insan! (Velid bin Muğire)! Ne kadar da inkarcıdır o? (Hiç düşünmedi mi? Allah) onu hangi şeyden yarattı? Onu bir nutfeden (basit bir hayat tohumundan / bir damla sudan) yarattı, sonra ona takdir yeteneği bahşetti, Sonra, ona “yol”u kolaylaştırdı, En sonunda onun canını aldı / alacak ve kabre soktu / sokacak. Nihayet dilediği zaman onu tekrar diriltecektir. Hayır… Hayır… (O), O’nun emirlerini bugüne kadar hiç yerine getirmedi. (Abese Suresi 1-23) Cenab-ı Hak surenin devamında ise insanların maddi hayatlarını idame ettirebilmeleri için ihtiyaç duyduğu yiyeceklerin oluşumunu anlatırken vahiyle bir benzetme yapar. Nasıl ki insanın maddi hayatı için yiyeceğe ihtiyacı varsa, sosyal yaşamın meyvelerine, ürünlerine de ihtiyacı vardır. Sosyal yaşamın ürün ve meyvelerin yetişmesi için gerekli şey ise Vahiydir. Cenab-ı Hak, sebze ve meyvelerin yetişmesi için gerekli olan su / yağmuru insanların sosyal yaşamı için gerekli olan vahye metafor olarak kullanılır. Nasıl ki yağmur cömertçe Cenab-ı Hak tarafından gökten indiriliyorsa vahiy de yine O’nun tarafından cömertçe indirilir ve insanların hayati ihtiyaçları giderilir. Gökten inen rahmet, toprağı incelikle yararak içine işler, tohumu besler, tohum o suyla gelişir, büyür ve aynı suyla çeşit çeşit meyveler veren bitkiler, ağaçlar yetişir. Vahiyde aynı şekilde içlerinde potansiyel olan insanları besleyecek, onları geliştirecek, büyütecek, olgunlaştıracak, çoğalacak, güçlenecek ve her birini çeşit çeşit meyveler veren medeniyetin birer ağacı yapacak. 24- 32- Hadi, bakıversin insan kendi yiyeceğine! Biz suyu tarifsiz bir cömertlikle indirmekteyiz, Sonra toprağı incelikle yarmaktayız, Böylece, yeryüzünde tohumu yetiştirmekteyiz; Mesela üzüm bağları, sebze bahçeleri, zeytinlik ve hurmalıklar, balta girmemiş, sık ağaçlı ormanlıklar, meyveli ve meyvesiz bitkiler, Sizin ve hayvanlarınızın beslenmesi için...(Abese Suresi 24-32) Ve sonunda yetişen, gelişen, çoğalan ve güçlenen Hz. Muhammed’in @ taraftarları müşrikleri iktidardan devirdikleri zaman tıpkı kıyamet ve hesap günündeki gibi akrabalık bağları, kabile bağları işe yaramayacak ve müşrik işkenceciler kendilerini kurtarmak için kaçacak delik arayacaklar. Diğer taraftan müminlerin yüzleri gülecek. Onların yüzleri sevinçten pırıl pırıl olurken, işkenceci ve onların takipçileri olan müşrikler için o hesap günü çok zor bir gün olacak. Onların yüzleri perişanlık, pişmanlık, nankörlük, korku ve dehşetten kararacak. İbn-i Ümmü Mektum’dan kaçanlar onu yanında istemeyenler ve yanlarına sadece kendi aşiretini ve kendisi gibi zengin insanları kabul edenler o gün kendi yandaşlarından kaçacak fakat İbn-i Ümmü Mektum gibi temiz iman sahibi insanlar ise kendi yandaşları ile birlikte olmaktan büyük mutluluk duyacaklardır. O toplumsal ve kozmik kıyamet günü geldiğinde müşrikler değerli gördükleri kimselerden kaçarken değersiz gördükleri insanlarla beraber olmadıklarına çok pişman olacaklardır ama iş işten geçmiş olacaktır. 33- 42- Nihayet, şiddetle çarpanın çıkardığı korkunç ses geldiği zaman; Bir gün ki o gün, Kişi kaçar kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden, oğullarından. O gün onlardan her birinin başından aşkın derdi ve tasası vardır. Yüzler vardır ki o gün, pırıl pırıl, güleçtir, sevinç doludur. Ve yüzler vardır ki o gün, üzerlerinde toz-toprak, karardıkça kararan. İşte bunlar, evet bunlardır dibine kadar nankör olanlar ve yoldan sapan sorumsuz kişiler. (Abese Suresi 33-42) 5.2. Kimsesiz, Köle ve Yoksulların Baskılı ve Şedit Günlere Hazırlanması Ümmü mektum olayını müteakip Abese Suresi nazil olunca bu sure Erkam’ın evinde Hz. Muhammed @ tarafından evde salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantısı için bir araya gelen müminlere okundu ve güçlü kabilelere mensup müminlere şiddet zamanında toplumun alt kesiminden olan yandaşlarına, kardeşlerine sahip çıkmaları mesajı verilmiş oldu. Önümüzdeki günlerde özellikle Mekke’nin alt tabakasından olan müminlere karşı işkence ve şiddet uygulamalarının başlayacağı ve bu nedenle de toplumdaki güçlü ve varlıklı müminlerin kardeşlerine sahip çıkmak için ellerinden geleni yapmaları öğretilmiş oldu. Şimdi sıra bu mücadele sırasında şiddete birinci derecede maruz kalacak olanların eğitilmesine gelmişti. Ammar bin Yasir (ra), Bilal Habeşi(ra), Habbab bin Eret(ra) gibi sahipsiz ve köle olan kişilerin başlarına gelecek şiddete ve işkencelere hazırlanması gerekiyordu. Esas yükü bu kişiler çekecekti ve toplumun alt sınıfından olan bu kişilerin maruz kalacağı her türlü eziyetlere karşı psikolojik olarak hazır olmaları şarttı. İşte onların ihtiyacını da bilen Rabbimiz onlar için Kadir Suresini inzal etti. Bu suredeki mesajlarla zorlu, baskıcı ve şedit günlerin geçeceğini duyurdu. Ve bu gecenin değerini anlattı. Kendi elçisinin şahsında müminlere seslenerek; “Ey Resulüm! Ey onun etrafında toplanmış müminler! Cahiliye, zulüm, sıkıntı, acı, çile, şiddet, baskı, aşağılanma ve horlanmalarla geçen / geçmekte olan bu zaman dilimini ifade eden kadir gecesinde / zalimlerin orantısız güç kullandığı gecede yapılan mücadelenin değerini siz idrak edemezsiniz. Bu gecede yapılan mücadele ve direniş, idraklerin çok ötesinde muhteşem bir değere sahiptir. Zira gelecekte tarihe altın harflerle yazılacak bu mücadelenin esas sebebi ilahi hidayet rehberinin indirilmesi ve o rehberin geleceğe miras olarak taşınması insanlık adına muazzam bir kazanımdır. Bunun değeri ancak şöyle anlatılabilir: Kadir / zalimlerin orantısız güç kullandığı gecede çekilecek acı, sıkıntı ve çileler, vahiysiz ama konforlu, rahat, neşeli, zevkü sefa içerisinde geçireceğiniz bir ömürden daha hayırlıdır. Sıkıntılar ve acılar çekeceksiniz / çekiyorsunuz ama hakikat uğruna yapılan bu mücadele günleri ve sahip olduğunuz bu rehber sizin için gelecekte hayırla yad edilecek, gıpta edilecek, imrenilecek ve sizleri gökteki yıldızlar mertebesine çıkaracaktır. “Neydi o günler!” diyeceğiniz bir gece! Şu anda idrak etmeniz oldukça zor ama gelecekte bu mücadelenin ve rehberin ne kadar değerli olduğunu anlayacaksınız, göreceksiniz. Zalimlerin orantısız güç kullandığı bu karanlık sürecin zararınıza olduğunu zannetmeyin. Aksine bu zorluklar ve acılar içindeki mücadeleniz normal zamanlarda zahmetsiz ve acısız bin ayda yapacağınız mücadeleye bedeldir.” Bu zorlu, şiddet ve işkence zamanlarını Kadir Gecesi olarak adlandıran Rabbimiz, bu karanlık ve baskıcı gecelerin gelip geçici ve çok değerli zaman dilimleri olduğunu bildirmekle kalmadı aynı zamanda bu zamanların gelecekte şanlı bir geçmiş olarak anlatılacağını hatta altın harflerle yazılacak çok değerli bir hatıra olarak tarihe geçeceğini bildirdi. Neden değerli ve tarihe altın harflerle yazılacak bir olay olduğunu da bu işkence ve şiddete maruz kalmalarının sebebinin insanların kurtuluş reçetesi olan ilahi mesajın indirilmesi ve kendilerinin de bu mesajı savunmalarında saklı olduğunu ifade etti. Bu şiddete maruz kalacak müminlere müjde vermeyi Cenab-ı Hak surenin devamında şöyle sürdürdü; “Ey Resulum! Ey iman edenler! Korkmayın! Endişe etmeyin! Rabbiniz içinde bulunduğunuz bu geceden aydınlığa çıkıncaya kadar / baskılı gece sona erinceye kadar / zulüm, acı, sıkıntı, baskı ve şiddet sona erip sizler kurtuluşa erinceye kadar sizi yardımsız ve desteksiz bırakmayacak. Sizleri güvende kılmak, her tehlike anında sizleri esenliğe çıkarmak, sizlerin güvenliğini sağlamak için meleklerini gönderecek ve sizlere hayat ve umut bahşedecek ruhu (vahyi) sürekli olarak art arda gönderecek.” Rahman Rahim Allah Adına. 1-5- Muhakkak ki, biz onu Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesi nedir, sana ne idrak ettirdi? Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve ruh Rabblerinin izniyle iner dururlar, her bir iş için. Esenlik verirler şafak sökene kadar /aydınlığa kavuşuncaya kadar. (Kadir Suresi 1-5) 5.3. Müşriklerin Şiddet Uygulamaya Başlaması Hz. Muhammed @ zorlu günler başlamadan önce Mekke müşrik elitlerinin meclisine gitmiş ve onlara kimsesiz, köle, yoksul ve zayıf müminlere Allah’ın vahiy çeşmesinden içiyorlar diye dokunmamalarını, onlara zarar vermemelerini, eziyet ve işkence etmemelerini söylemiş ve bir sorunları varsa işte kendisinin karşılarında olduğunu belirterek onlara karşı durmuştu. Ama onlar bir defa karar vermişlerdi ve diğer kabilelerden çekinmeleri nedeniyle dokunamadıkları güçlü, sahipli kişiler yerine zayıf ve kimsesiz kişilere baskı ve şiddet uygulayacaklardı. Bu nedenle onunla alay ettiler, ayak takımına baskı ve şiddetin mutlaka yapılacağını, bu hususta da kimseden çekinmediklerini hatta kimsenin kendilerine engel olamayacağını ve kimsenin kendilerini hesaba da çekemeyeceğini söylediler. Mekke müşriklerinin en azılısı olan Ebu Cehil, ilk şiddet uygulamasına Mekke’nin sahipsiz ailesi olan Yasir ailesinden başladı. Yemenli bir kimsesiz olan Yasir(ra) ve Ebu Huzeyfenin azatlı kölesi olan Sümeyye(ra), oğulları Ammar’ın(ra) Hz. Muhammed’in @ saflarına aktif bir şekilde katılmış olmaları nedeniyle Ebu Cehil tarafından işkenceye tabi tutuldu. Bu ailenin Mekke’de kendilerini koruyacak kimseleri yoktu. O zalim müşrikler Ammar bin Yasir’e(ra) iyi bir ders vermek için onun gözleri önünde annesi Sümeyye’nin(ra) el ve ayakları develere bağlandıktan sonra develer zıt istikametlere doğru sürülmüş ve tevhidi dünya görüşünün ilk şehidi olan bu kadın, parçalanarak can verdi. Arkasından Ammar’ın(ra) yaşlı babası yine onun gözü önünde şehit edildi ve Ammar’ın(ra) kendisine de çok şiddetli işkenceler tatbik edildi. Ebu Cehil ve avanesi bu katliamı Mekke’nin kuytu ve ıssız bir yerinde gerçekleştirdiler. Olay duyulduktan sonra Mekke çalkalandı. Ebu Cehil, işlediği cinayet nedeniyle hiç kimseden çekinmediğini, işkence, zulüm ve katliamlarına Hz. Muhammed’in @ harekâtı devam ettiği sürece devam edeceğini, kimsenin kendisini engellemeye gücünün yetmeyeceğini ve kimseden korkmadığını Kâbe içerisinde ilan etti. Bu onun azgınlığını ilanından başka bir şey değildi. Ammar bin Yasir(ra), işkenceden nasıl kurtulduğunu Hz. Muhammed’e @ anlattı ve kendisine tatbik edilen işkencelerin dayanılmazlığı nedeniyle kalben olmasa da dil ile tevhidi dünya görüşünü inkâr ederek canını kurtardığını belirterek kendisinden özür diledi. Dayanılmaz acılar çeken Ammar bin Yasir’e(ra) Hz. Muhammed @ moral verdi ve kalpten olmayan beyanın geçerli olmadığını, zorlayarak yaptırılan seçimin bir şey ifade etmediğini, bu nedenle benzer olayla bir daha karşılaşacak olursa hiç çekinmeden aynısını dil ile yapabileceğini buyurdu. Cenab-ı Hak, Ammar ailesine yapılan saldırıyı ve katliamı Şems Suresi ile dile getirdi. Bu surede Cenab-ı Hak, Tevhidi Dünya Görüşünü Güneşe benzeterek izleyicilerinin ay misali pırıl pırıl aydınlandığını, dünyanın bu güneşin (tevhidi dünya görüşünün) aydınlatması ile aydınlığa, barışa ve huzura kavuşacağına vurgu yaptı. Halihazırdaki şirkin ise dünyayı zulüm ve kötülükle karanlığa boğduğunu anlattı. Ama yeri ve göğü yaratanın insanı da yarattığını ve ona iyilik ve kötülük tercihi yapma serbestisi verdiğini bildirdikten sonra iyiliği, güzelliği tercih edenin kurtulacağı müjdesini verirken tercihini kötülükten yana kullananların ise mutlaka zarar ve ziyana uğrayacağını bildirdi. Devamında ise Ebu Cehil’i ve avanesini Semud’lu ileri gelen azgınlara benzetti. Nasıl ki Semud kavminin ileri gelen azgınları kendilerine gelen elçiyi inkar edip o elçinin Allah’ın devesinin su içmesine müsaade etmeleri gerektiği uyarısını yapmasına karşın o azgınların onu hiç dinlemeyerek deveyi ayaklarından keserek yere yıkıp öldürdülerse aynı şekilde Hz. Muhammed’in @ toplumun alt kesiminden olan Allah yanlılarına dokunmamalarını onların vahiy çeşmesinden içmelerine karışmamaları hususundaki ikaz ve uyarılarına rağmen Ebu Cehil’in bu uyarılara hiç aldırmadan kimsesiz ve Allah’ın garibi olan Sümeyye ve Yasir’i bacaklarından kopartarak işkence ile öldürmeleri birbirine çok benzer hadiselerdir. Cenab-ı Hak, Yasir ailesine yapılan katliamı Arap yarımadasında herkesin bildiği Semudlu azgınların olayı ile yaptığı muhteşem metafor, Mekke müşriklerinin kuytu yerlerde işledikleri katliamın Mekke dışındaki kabilelere duyurulmasını sağladı. Ve surenin sonunda da Semudlu azgınların yaptıkları katliamların asla karşılıksız kalmadığını ve onların yerle bir olduğu benzetmesinden hareketle Mekkeli müşrik azgınların işledikleri bu cinayetlerin de asla karşılıksız kalmayacağı tehdidini yaptı. İşte bütün bunlar, Şems Suresi ile çok veciz ifadelerle anlatıldı; Rahman Rahim Allah Adına 1- 15- Güneşe / vahye / tevhidi dünya görüşüne ve onun parıltısına, onu izlediği zaman Aya / peygamber ve izleyicilerine, Dünyayı aydınlatan gündüze, / Dünyaya barış, huzur getiren vahye / tevhidi dünya görüşüne ve onu (dünyayı) karanlığa boğan geceye / zulme / şirke, Göğe ve onu bina edene, Yeryüzüne ve onu yayıp döşeyene, Nefse ve ona birtakım kabiliyetler verene, Sonra da ona kötülük ve iyilik kabiliyetlerini verene yemin olsun ki; Onu arındıran gerçekten kurtulmuştur. (Yasir, Sümeyye, Ammar, vd. gibi.) Nefsini azdıran / kötülük ile donatan kimse ise kesinlikle zarara uğramıştır. (Ebu Cehil, Velid b. Muğire, As b. Vail, vd gibi) Semûd azgınlığı sebebiyle yalanladı; İçlerinden en onulmaz azgınları ileri atıldığı zaman, (Ebu Cehil ve Ekibi gibi) Allah'ın Elçisi (Salih @ şahsında peygamberimiz gibi) onlara: “Şu Allah'ın dişi devesini (Allah’ın garibi Sümeyye gibi) bırakın (ve ona bir zarar vermeyin), suyunu içsin / vahiy çeşmesinden içsin!” demişti. Fakat onlar, onun (elçinin) talebini reddettiler ve onu (Allah’ın devesini / Allah’ın garibi Sümeyye’yi) inciklerini keserek / işkenceyle öldürdüler. Rabbleri de günahları dolayısıyla onları düzleyiverdi / yerle bir etti. Onlardan hiçbiri başlarına gelecek şeyin korkusunu taşımıyordu. (Şems Suresi 1-15) Mekke müşriklerinin Yasir ailesine yaptıkları işkence ve katliam müminler nezdinde derin sarsıntılar yarattı. Hz. Muhammed @ Şems Suresi nazil olunca bu sureyi hem müminlere hem de Kabe’de Mekkeli müşriklere okudu. Onları tarihteki bu örnekle uyardı. Fakat kan akmıştı bir kere. Yaptıkları katliamın akıbetinden korkmayan müşrik azgınlar artık daha da azgınlaşacağa benziyordu. Bu nedenle kamuoyu etkilenmişti. Halka korku vermeyi başarmışlardı. Gerçi Hz. Muhammed’in @ ve taraftarlarının yollarında istikrarlı direnişlerini sürdürecekleri her hallerinden belliydi ancak Mekkeli müşriklerin kararlılıkları da ortadaydı. Bu işin gidişatı bakalım nereye gidecekti ve sırada kim vardı? 5.4. Ashab-ı Uhdud Benzetmesi ve Habbab b. Eret’e Yapılanlar Ve bir müddet sonra Habbab Bin Eret’e (ra) yapılan işkence haberleri geldi. Aslen Iraklı olup, köle olarak Mekke'ye getirilen ve daha sonra azat edilen Habbab bin Eret (ra) Mekke’nin demirci ustasıydı. Mekkelilerin kılıç ve silahları ile diğer demir alet ve eşyalarını imal ederdi. Hz. Muhammed’in @ saflarına katılan Habbab bin Eret’e (ra) Mekke müşrik elitleri yaptırdıkları kılıç ve silahların ücretini ödemeyerek zalimce bir tutum içerisine girdikleri gibi daha da ileri giderek fiziki işkence de yaptılar. Onu işkencelerin en ağırı olan ateşe attılar. Onu kendi dükkanında demiri eritmek için kullandığı ocağa yatırıp sırtını kızgın korlarda dağladılar. Bu hareketleri ile Mekke müşrik azgınlarının ne kadar ileri gittikleri görülüyordu. Cenab-ı Hak, onların bu vahşice hareketleri karşısında Büruc Suresini inzal etti ve tarihte geçen bir olaya işaret ederek yaptıkları vahşetin hesabının mutlaka sorulacağını onlara bildirdi. İşaret edilen tarihi olay, Ashab-ı Uhdud olarak meşhur olmuş olup kısaca şöyle özetlenebilir; “Yemen (Himyer) kralı Zûnuvas Arabistan’ın güneyinde Hıristiyanların en kuvvetli merkezlerinden biri olan Necrân’ı ele geçirir ve yöre halkını dinlerini / dünya görüşlerini değiştirmeleri için zorlamaya başlar. Fakat din / dünya görüşü / ideolojilerini değiştirme konusunda zorlamaları reddeden halk çok büyük bir katliama uğratılır. Halkın büyük bölümü ateş dolu hendeklerde yakılarak katledilir. MS 523 yılında meydana gelen bu soykırımda yaklaşık 30.000 kişi öldürülür. Necran halkından bir şahıs, bu katliamdan kendini kurtarır ve yapılan soykırımı Habeşistan ve Bizans krallarına bildirir. Bunun üzerine Bizans’ın da desteğini alan Habeşistan, 20.000 kişilik bir askeri birliği Yemen’e gönderir. MS 525 yılında gerçekleştirilen bir askeri harekatla katliamı gerçekleştiren Zûnuvas ve askerleri öldürülür. Böylece dinlerini / dünya görüşlerini / ideolojilerini değiştirmeyi reddettikleri için yakılan Necran halkının intikamı alınmış olur.” Büruc suresinde Habbab bin Eret’e (ra) uygulanan ateş işkencesi, Ashab- Uhdud olayına benzetilerek Mekke müşrikleri uyarılır. Onlara yaptıklarının Zunüvas’ın yaptıklarından farkı olmadığı ve bu işkencelerine son vermeyecek olurlarsa sonlarının da onun gibi olacağı tehdidi yapılır. Cenab-ı Hakk’ın Habbab bin Eret’e yapılan yangın azabı / işkencesi üzerine gönderdiği Buruc Suresi, Hz. Muhammed @ tarafından Kabe’deki muhalefetin konuşma yaptığı kürsüden Mekke’nin müşrik azgınlarına okunur. Hz. Muhammed’in @ Buruc Suresi kapsamında yaptığı konuşmada bu benzetme / metafor şöyle özetlenebilir; “Nasıl ki Ashabı- Uhdud olarak nam salan Zunüvas ve yönetimi Necranlılara dinlerinden / ideolojilerinden / dünya görüşlerinden döndürmek için baskı ve katliam yaptıysa ve onların bu yaptıkları gizli kalmadıysa, Allah’ın bütün her şeyi gördüğü ve dilediği zamanda onları açığa çıkaran sebepleri bir şekilde gönderiyorsa, aynı şekilde sizin Mekke’nin kuytu yerlerinde yaptığınız işkence ve zulümlerin de gizli kalacağını sanmayın. Zira gökyüzündeki burçlarda / gözetleme mevkiinde olanlarla birlikte yeryüzünde de kale burçları gibi gözetleme yerlerinden sizin yaptığınız işkence olaylarına şahid olanlar her zaman vardır. Bu yaptıklarınız gizli kalmayacak ve Mekke dışına, hatta Bizans’a, Habeşistan’a, Mısır’a kadar duyulacaktır. Hiçbir ülke yanı başında meydana gelen siyasal bunalıma ilgisiz kalmaz. Mekke’deki siyasi bunalımın haberi de şimdiye kadar çoktan çevre ülkelere ulaştı ve onların ilgi alanlarına girdi. Tıpkı kale burçlarındaki gözetleme yerlerinden ileriyi gözetleyen nöbetçi askerler gibi o ülkeler, buradaki gelişmeleri gözetlemekte ve şahit olmaktadırlar. Bunları gelecekte sizlerin önüne koymak için kayıt tutmaktadırlar. Bunlar sosyolojinin, diplomasinin kurallarıdır. Bunlar doğal / ilahi kurallardır.” Rahman Rahim Allah Adına 1- Burûçlar sahibi gökyüzüne yemin olsun ki, Vaad olunan o güne, Şahitlik edene ve şahit olunana, (yemin olsun ki) (Buruc Suresi 1-3) “İşte bakın! Zunüvas ve yönetimi nasıl öldürüldü? Onlar öldürülmeyi hak ettiler! Çünkü onlar insanları hendeklere doldurup diri diri yaktılar, sadece bununla kalmadılar o hendeklerin etrafına oturup, yaptıkları işkence ve zulmü keyifle seyrettiler. O zavallı insanların suçu neydi? Onların suçu Aziz ve Hamid olan Allah’a şirk koşmaksızın iman etmeleri, yani tevhidi dünya görüşünü savunmaları değil miydi? Fakat onlara yapılan zulüm ve katliamlar gizli kaldı mı? Elbetteki gizli kalmadı. Onların işledikleri soykırım çevre ülkelerde duyulunca Zunüvas ve yönetimi için kıyamet kopmadı mı? Bizans ve Habeşistan müttefikliğinde gönderilen ordu bu zulmü yapanların hepsini kılıçtan geçirmedi mi? Ey Mekke’nin ileri gelenleri! Ashab-ı Uhdud olayında olduğu gibi sizlerin de yaptığınız işkence ve zulümler asla gizli kalmayacak ve yaptıklarınızın hesabını vereceksiniz. Kendi içimizdeki siyasi bunalımı kendi içimizde çözmemiz gerekirken, siz işlediğiniz katliamlarla şehrimizi dışarının müdahalesine açık hale getiriyorsunuz. Diğer taraftan işkence ettiğiniz insanların suçu nedir? Onlar, huzurlu, barış ve esenlik içerisinde, güçlü, güvenli, müreffeh bir ülke olalım derdinde değiller mi? Ama onların bu inançları nedeniyle sizin onlara reva gördüklerinize bakın! Allah sizin yaptığınız bu zulmü asla cezasız bırakmaz! Bir idare, zulüm ve baskı ile asla ayakta duramaz, yıkılır. Bu yıkılışın sorumluları ise yaptıklarının karşılığını mutlaka görür. Dahası zulümleri işleyenlerin cezasının bu dünyada çektikleri azapla kalacağını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Mazlum halka işkence edenlere Cenab-ı Hakk’ın dünyadaki azap ve cezaya ilaveten ahirette vereceği azap ise yangın azabıdır / cehennem azabıdır. İyiliği, doğruluğu, güzelliği yol edinen kimselere ise dünyada cennet gibi bir hayatı, ahirette de cenneti bahşedecektir. O, vaad ettiklerini mutlaka en iyi şekilde yerine getirir. O’nun yasalarından bir değişiklik yoktur. Sosyoloji ve diplomasi yasaları da aynen ilk insan topluluklarından bugüne aynıdır ve tekrar ederek devam eder. Fakat bununla beraber O, çok seven ve merhametlidir de. Şayet bu vahşeti durduracak olursanız o zaman azaptan kurtulursunuz.” 4- 16- Ashâb-ı Uhdud öldürüldü! / Hendeği kazanlar öldürüldü! O Şiddetli ateşi yakanlar. Hani onlar onun üzerine oturmuşlar müminlere yaptıklarını seyrediyorlardı. Müminlere kızmalarının sebebi de onların çok güçlü ve övgüye lâyık olan Allah'a iman etmeleri idi. O ki, göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur ve Allah her şeye şahittir. Şüphesiz ki inanan erkek ve kadınları ateşlere salıp / işkence edip sonra da tövbe etmeyenler için cehennem azabı vardır, yangın azabı da onlar içindir. Muhakkak ki, inanan ve ıslah edici işler yapanlar için altından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte bu büyük kurtuluştur. Şüphesiz ki Rabbinin yakalayışı olağanüstü şiddetlidir. O, yoktan yaratır ve tekrar diriltir. Bununla beraber çok bağışlayandır, çok sevendir. Arş’ın sahibidir, Mecîd’dir. Dilediğini en ileri derecede yapandır. (Buruc Suresi 4-16) “Yok eğer, ‘biz ne sizden ne de size destek verecek Bizans, Habeşistan, Mısır ya da herhangi bir ülke fark etmez, hiçbirinden korkmayız’ diyerek kendinizi çok güçlü ve büyük görüyorsanız, o zaman tarihteki Firavun ve Semud ordularının başına neler geldiğini bir hatırlayın. O süper güçler de zamanında kendilerini yenilmez görüyorlardı. Ama ne oldu onlara? Bugün onların gücünden, otoritesinden bir şey kaldı mı? Bunları bir düşünün bakalım.” “Fakat siz yapılan tüm uyarılara kulak tıkıyorsunuz. Halbuki Allah, siz hiç farkında olmadan sizi kuşatıyor. Bu size okunan / söylenen şeyler çok değerli bilgilerdir ve insanlık tarihinden beri aynen korunan ve tabletlere kazınmış bilgilerdir. Tüm çağlar boyunca da geçerlidir. Bu hep böyle olmuş ve bundan sonra da böyle olacaktır. Zulmetmeye devam ettiğiniz ve uyarılara aldırmadığınız sürece eskilerin başına ne geldiyse sizin de başınıza gelecektir.” 17- 22- O orduların haberi sana gelmedi mi? Yani Firavun ve Semûd’un. Tüm uyarılara rağmen o inkârcılar hâlâ bir yalanlama içindedirler. Allah ise onları, fark etmeden kuşatmaktadır. İş onların iddialarının aksinedir! O, mesajları, korunmakta olan levhalarda da / tabletlerde de / yazıtlarda da yer alan, çok şerefli / yüce bir Kur’an’dır. (Buruc Suresi 17-22) 5.5. Mekke Müşrik Elitlerin Şiddetin Dozunu İyice Arttırmaları Bütün uyarılara rağmen Mekke müşrik azgınları işkence ve zulümlerine bütün şiddeti ile devam ettiler. Hz. Muhammed’in @ taraftarı olan köleler, zayıflar ve kimsesizleri yola getirmek için sopayla (Kar: sopayla dövülerek yola getirmeye çalışma) kovalanıyordu. Onlar sopa darbelerinden kurtulmak için pervaneler gibi kaçışıyorlar ancak yakalandıkları yerde sopayla öldüresiye dövülüyorlardı. Dağların yün gibi atılması misali, iri cüsseli bu zavallı insanlarda sopayla yünlerin atılması gibi zalimler tarafından sopayla kemikleri kırılmakta, her tarafları kan revan içinde kalmakta ve mosmor kesilmekteydi. Zalimler dayak atmaktan yorulduktan sonra mazlumlar yatırılıp karınlarına ağır taşlar konulmakta, daha da olmadı, çukurlara yatırılıp üzerleri kızgın kumlarla örtülmekteydi. İşte Bilal’e (ra), Suheyb’e (ra) ve Ebu Fuheyre (ra) vd. yapılan şiddet ve işkenceler hız kesmeden devam ederken Cenab-ı Hak, hem müminlere moral destek vererek onların direnişlerini sağlamak hem de müşrikleri tehdit etmek için peş peşe sureleri elçisi Hz. Muhammed’e @ inzal etti. İnzal edilen sureler, Hz. Muhammed’in @ bizzat kendisi ya da görevlendirdiği kişilerce Kabe’nin muhalefet mahfilinden insanlara okundu. Karia Suresi de kölelerin yola getirilmeleri için sopayla öldüresiye dövülmesi şeklindeki işkenceyi mümin kölelere uygulayan müşriklere ahirette / gelecekte aynıyla mukabele edileceğini anlatır. Nasıl ki Bilal-i Habeşi’yi(ra) müşrik elitler sopalarla dövmüşler, her tarafını rengarenk bulutlar gibi yara bere içerisinde bırakmışlar ve karnının üzerine taşlar yığıp üzerine de kendileri çıkarak işkenceye tabi tuttularsa, kıyametten sonra aynı akıbetle müşrik elitler de yüz yüze geleceklerdir. Öyle bir zaman gelecek ki, bu müşrik elitler işkence ettikleri köle ve zayıf müminlerden köşe bucak kaçacaklar. İşte müşrik işkencecilerin mümin zayıflara ve kölelere reva gördükleri şiddet sahneleri Karia Suresinde çok belağatli bir şekilde betimlenir; “Şimdi sopayla kovalanma sırası size geldi! Pervaneler gibi kaçın bakalım! Fakat kaçışınız nafile! İlahi Sopa kafanızı parçalayacak! Yakalandığınız yerde yün atılması gibi sizler de sopalanacaksınız ve her tarafınız kıpkırmızı kan, her tarafınız mosmor, bütün vücutlarınız sopa darbelerinden rengarenk olacak ve bütün kemikleriniz kırılacak, un ufak olacaksınız…. Üzerlerine ağır taşlar koyduğunuz üzerine de sizin çıktığınız (tartıda ağırlığı fazla basıp altta olana kinaye ile) insanlara / müminlere ise o gün hoşnutluk var! Ama bütün bu işkenceleri, eziyetleri yapan, işkence yaptığı insanların üzerine çıkıp üstte olan (tartıda hafif olup üste çıkana kinaye ile) insanların ise anası ağlatılacak o gün! Onlar, sizin asla ve asla tahayyül / idrak bile edemeyeceğiniz kızgın ateşli cehennem çukurunun dibine yollanacaktır!” Rahman Rahim Allah adına 1- 11- Kâriah! Nedir o kâriah? Kâriah’ı sen nereden bileceksin ki! O gün, insanlar, darmadağın pervaneler gibi olurlar. Dağlar ise saçılmış renkli yün gibi olur. Ve o zaman kimin tartıları ağır basarsa, işte o, hoşnutluk veren bir yaşayış içindedir. Tartıları hafif gelen kimse ise, işte onun anası Haviye’dir. Onun ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? O, kızgın bir ateştir. (Karia Suresi 1-11) 5.6. Mekkeli Müşriklerin Azgınlıklarını Çevre Ülkelere Şikâyet Eden Mesaj Cenab-ı Hak Mekke müşriklerinin işledikleri katliamlar nedeniyle iyice azdıklarını onların ticaret için gittikleri Mısır, Filistin, Şam vb. yörelere mesaj olarak iletilmek üzere Tin suresini inzal eder. Bu sure ile Cenab-ı Hak insanların dikkatini bazı meyve ve coğrafi isimler ile nam salmış erdemli, seçkin ve üstün şahsiyetlere işaretle başlar. İncir ve zeytin denilince bu meyvelerin yetiştiği Mısır, Filistin ve Şam beldelerine ve oralarda yaşayan geçmiş peygamberlerin (Hz. İsa, Hz. Yahya, Hz. Süleyman, Hz. İshak, Hz. Yakub vb.) bağlılarına, Sina dağı ile de Hz. Musa’ya bağlı Yahudilere mesaj gönderilir. Gönderilen mesajda güvenli belde olan Mekke ile de Hz. İbrahim ve Hz. İsmail gibi şahsiyetlere işaret edilerek Mekke insanının Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in öğretilerine bağlı kaldığı dönemlerde çok yüksek ahlaka, en güzel karakterlere ve yaratılışa sahip iken Mekke’nin güvenli bir belde özelliğine sahip olduğu ifade edilir. Rahmân Rahîm Allah Adına 1-4- İncire, zeytine, Sina dağına ve bu güvenli beldeye yemin olsun ki, gerçekten Biz insanı en güzel biçimde yarattık. (Tin Suresi 1-4) Fakat gelinen noktada ise Mekke müşriklerinin yaptıklarına işaretle ne kadar aşağı ne kadar rezil ne kadar alçak bir konuma geldikleri bildirilir. İman eden ve güzel eylemlerde bulunan kişiler müstesna olmak üzere müşrik olan Mekke halkının bu şehrin kurucularının güzel karakterlerinden hiçbir nasiplerinin kalmadığına ve içlerindeki güzide / karakterli / ahlaklı ve şahsiyetli insanlara işkence uygulamaları ve katletmeleri nedeniyle geldikleri aşağılık duruma dikkat çekilir. 5- 6-Ve sonra onu aşağıların en aşağısına indirdik. Fakat iman edip doğru ve yararlı işler yapanlar hariç. Onlar için kesintisiz bir ödül vardır! (Tin Suresi 5-6) Cenab-ı Hak, Mekke müşriklerinin uyarılara kulak tıkadıklarını ve yaptıklarının hesabını vermeyi de reddettiklerini, işledikleri zulüm nedeniyle kimseden de korkmadıklarını, çekinmediklerini dile getirir. Böylece müşrik azgınların artık iyiden iyiye haddi aştıklarına işaret edilerek çevre ülkedeki temiz şahsiyetlere gelinen durum hakkında bilgi verilir. O müşrik azgınların inkâr, şiddet ve katliamlarında bu denli pervasız davranmalarının arkasında ne olduğu, diğer bir ifade ile onların neye ve kime güvenerek böyle davrandıkları dile getirilir. Sonunda da Allah’ın hakimler hâkimi olduğu bildirilerek hem Mekke müşriklerine yaptıklarının hesabının bir gün mutlaka sorulacağı mesajı verilir hem de çevre ülkelerdeki adalet yanlısı şahsiyetlere mazlumların yanında yer almaları gerektiği ve onlara sahip çıkılması için ellerinden geleni yapmaları mesajı iletilir. 7- 8- Öyleyse, (Ey Mekkeli müşrik insan!) Bundan sonra dini/ hesap vermeyi sana ne yalanlatıyor? Allah, hâkimler hâkimi değil midir? (Tin Suresi 7-8) 5.7. Müşriklere Kıyamet ve Mahkeme-i Kübra da Hesap Sorma Sahnelerinin Gösterilmesi Mekke müşrik baronlarının işkence ve şiddetine maruz kalan mümin köle ve zayıflara moral vermek, ayrıca işkencecileri tehdit edip korkutmak için Cenab-ı Hakk surelerini arka arkaya inzal eder. Bu surelerden birisi de Kıyamet suresidir ki bu surede müşrik elitler için Kıyamet sahneleri tasvir edilir. Bu tasvirler aynı zamanda gelecekte onların başlarına gelecek toplumsal kıyamete de bir misaldir / metafordur. Böylece Mekke müşrik elitlerin sadece uzak gördükleri bir kıyamet olayı ile değil aynı zamanda yakın bir gelecekte yaşayacakları toplumsal devrim / toplumsal yıkım / toplumsal kıyamet ile iktidarlarını kaybetmeleri ve işkence ettikleri kişilerin iktidara gelmeleri halinde hallerinin nice olacağı anlatılarak tehdit edilirler. Surede zikredildiği üzere, Mekke müşrikleri insanların öldükten sonra çürüyüp toz toprak olduktan sonra dağılan, un ufak olan kemiklerinin tekrar bir araya gelip dirilmesine nasıl inanmıyorlarsa aynı şekilde Hz. Muhammed’in @ iddia ettiği gibi toplumsal bir kıyametin gerçekleşeceğine ve bu kıyametten sonra da adeta atomize halde dağılmış bulunan kabilelerin bir araya geleceğine ve böylece toplumsal bir dirilişin gerçekleşeceğine de inanmıyorlardı. Onlar bunu Hz. Muhammed @ ve taraftarlarının gücüne bakarak mümkün görmüyorlarsa da Hz. Muhammed’in @ mesajlarının halk üzerindeki etkisine bakarak kalplerinde az çok bir korku ve tedirginlik yaşamıyor değillerdi. Cenab-ı Hak, kozmik kıyamette bütün insanların biyolojik olarak tekrar diriltmesine temsilen / metafor yaparak anlattığı toplumsal kıyametin akabinde toplumsal dirilişe referans vererek bu kıyamete yemine eder ve sonra da Mekkeli müşrik elitlerin yaptıkları zulüm ve işkenceler nedeniyle mutlaka pişman edileceği vurgulanır. Dahası aynı metafor kullanılarak, nasıl ki insanların parmak uçlarına kadar bütün organları bir araya getirilecekse aynı şekilde en büyüğünden en küçüğüne, en yakınından en uzağına kadar bütün kabilelerin bir araya getirileceği ve toplumsal dirilişin mutlaka gerçekleşeceğine işaret edilir. Mekke müşrik elitlerin kıyamet ve dirilişi inkâr etmelerinin altında yatan şey ise, onların günaha, soyguna, hile ve desiseye, aldatma ve zulme dayalı şirk sisteminin devam etmesini istemeleridir. Onlar işledikleri günah ve soygun düzeninden vazgeçmek istemiyorlardı. Kabilelerin birbirini kırması, kan dökmeleri, acı çekmeleri onları hiç ilgilendirmiyordu. Zira onlar bu ayrışma, kavga, kan ve acılardan besleniyorlardı. Şirk otoriteleri öyle bir sistem kurmuşlardı ki, zavallı kabileler birbirini yiyorlar ama bunun sebebini bir türlü bilemiyorlardı. Bilseler de çözüm üretemiyorlar, çare bulamıyorlardı. Şirk sistemi ile toplumun vahşi, geri, ilkel durumda kalması bile bu sistemden beslenen otoritelerin umurunda değildi. Çünkü onlar için çevirdikleri entrikaların sürüp gitmesi ve bu entrika siyaseti ile üstünlüklerinin devam etmesi önemliydi. Bu sistemde kimse onlardan hesap soramıyor ve her halükârda onlar kazanıyordu. Fakat onlar bir gün mutlaka bir kriz, devrim, bunalım veya yıkımla yüzyüze geleceklerine ihtimal vermiyorlardı. Onlar bu durumun böyle uzun süre gitmeyeceğini iddia eden Hz. Muhammed @ ile “madem bu böyle gitmez ne zaman olacakmış bu kıyamet” diye dalga geçiyorlardı. Böyle demekle hem kozmik kıyameti inkâr ediyorlar hem de toplumsal kıyameti kabul etmiyorlardı. Rahman Rahim Allah Adına 1- 2-Hayır, Yemin ederim / Andolsun kıyamet gününe ki (mutlaka gelecek ve) sizler (o gün yaptıklarınıza) pişman olacaksınız! O insan (Mekkeli müşrik insan) kendisinin kemiklerini asla bir araya toplayamayacağımızı mı sanıyor? Evet, Biz onun parmak uçlarına (varıncaya kadar tüm organlarını) düzeltmeye gücü yetenleriz. Aslında o insan, geleceğini fücûrla / günahla geçirmek istiyor / geleceğini karartıyor. (Ve alaylı bir şekilde) Soruyor: “Kıyamet günü ne zamanmış?” (Kıyamet Suresi: 1-6) Mekke müşriklerinin gerek ehli kitap kabilelerden öğrendikleri kadarıyla olsun gerekse Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’den miras kalan ilahi öğretiden öğrendikleri ile ahiret, kıyamet ve hesap günü hakkında bilgileri vardı. Fakat zamanla bu konulardaki inançları zayıflamış ve şirk sisteminin işleyişi içerisinde bunu inkâr ederek inanç sistemlerinden çıkarmışlardı. Her ne kadar müşriklerden bir kısmında ahiret inancı hala varlığını sürdürüyorsa da önemli bir kısmı bu inancı terk etmişti. Onların ahiret inancını terk edişlerindeki esas sebep, şirk sistemi ile ahiret inancının örtüşmemesi idi. Zira ahiret inancı, beraberinde hesap vermeyi de getiriyordu. Halbuki onlar kurdukları ve yerleştirdikleri şirk sisteminde yaptıkları zulmü, haksızlığı, hile ve soygunu kamufle etmek bir yana onları dini ve kutsal hale getirmişlerdi. Şayet öldükten sonra hesap vermeyi ve yeni bir hayatı kabul edecek olurlarsa, o takdirde hesabı, kalpleri ve niyetleri dahil her şeyi bilen Allah soracağı için onların bu işledikleri kötülükler nedeniyle cezalandırılacakları apaçıktı. Ama bu inancın yerine tıpkı ticari ilişkilerinde yaptıkları gibi sosyal hayatta da işlenen cürümlerin, günahların bedelini ödeyerek cezadan kurtulma şeklinde bir inanç geliştirilirse ve her şeyin bu dünyada olup bittiğini, öldükten sonrası için herhangi bir hesap verme gibi bir durumun asla olmayacağı inancı getirilirse sorun da çözülmüş olacaktı. Onlarda böyle yaptılar ve şirk sisteminin insanları aldatan bu düşünce modelini esas aldılar. Fakat Cenab-ı Hak, gönderdiği mesajlarla onlara kozmik kıyametin mutlaka olacağını bildirdiği gibi nasıl olacağını en detaylı sahnelerle tasvir etti. Öyle ki tasvir için kullanılan sözler muhataplarını adeta o anda yaşadığı sahneler olarak canlandırdı. Bu canlandırma sözleri, muhataplarında büyüleyici bir etki yarattı. Nazil olan surelere muhatap olan kimseler, bu canlandırma ile aynı zamanda bu dünyadaki hayatlarında da bir kıyametin ve hesap vermenin zorunlu olduğuna inandılar. İşte Kıyamet suresinin devam eden ayetlerinde yukarıda anlatıldığı şekilde benzer bir canlandırma örneği, Mekke müşriklerinin uyarılıp korkutulması için gösterilir. Önce kozmik kıyamet sahneleri tasvir edilir ve gözlerin yerinden fırlayacakmış gibi (fal taşı gibi) açılmasına neden olan bir ay tutulması olayında olduğu gibi her ikisinin de kaybolmasının bir ifadesi olan “Güneş ile ayın bir araya gelmesi” ya da her ay yaşanan mihâk gecesi (her Arabî ayın son üç gecesi) gibi ay ve güneş bir araya gelir ve fakat sadece ay değil, güneş de yokluk deryasına dalar, görünmez olur. Güneş vahiyle, Ay ise Hz. Muhammed @ ile metafor yapıldığında, Hz. Muhammed’in @ hicret veya herhangi bir sebeple Mekke’yi terk etmesi halinde işte o zaman Mekkeli müşriklerin hali perişan olacaktır. Zira o zaman Mekke’nin kıyameti kopmuş olacak ve azgın müşrik elitler kaçıp sığınacak delik arayacaklar ama hiçbir yere kaçamayacaklardır. Çünkü onlar nasıl kozmik kıyamette Cenab-ı Hakk’ın huzurunda kurulacak Mahkem-i Kübra da (o büyük mahkemede) hesap vermek üzere toplanacak ise, aynı şekilde toplumsal kıyamet koptuğunda da alay eden, müminlere işkence eden müşrik elitler Hz. Muhammed’in @ önderliğinde kurulacak tevhidi sistemin mahkemesinde ve milletin huzurunda toplanacak ve kendilerinden hesap sorulacaktır. İlahi savcılık, onların tüm işledikleri kötülükleri ve yapması gerekirken yapmadıkları şeyleri yüzüne okuyacaktır. Öyle ki, müşrikler tüm yaptıklarını bizzat kendileri en ince ayrıntılarına varıncaya kadar göreceklerdir. Böylece yaptıklarını asla inkâr edemeyeceklerdir. Hz. Muhammed @ ve taraftarlarının da gelecekte işkenceci müşrik elitlerin aynı şekilde sorgulanacağının ve yaptıklarının da kendilerine ayrıntılı olarak bildirileceğine ilişkin işaretlerini aşağıdaki ayetler verir. 7- 14- Gözlerin fal taşı gibi açıldığı zaman, Ay tutulduğu zaman, Güneş ve Ayın bir araya getirildiği zaman, işte o gün insan, “Kaçacak yer neresi?” der. Hayır… Hayır… Sığınacak bir yer yoktur! O gün varılıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur. O gün insana, yaptığı ve yapmadığı ne varsa bildirilir / yüzüne okunur. Böylece o insan, kendi işlediklerini kendisi de görecektir. (Kıyamet Suresi: 7-14) Cenab-ı Hak, Mahkeme-i Kübradaki sahneleri anlatmaya devam eder; “Nasıl ki kurulacak o büyük mahkemede zulüm yapan ve müminlerle alay eden müşrik azgınlara işledikleri yüzlerine okunduktan ve bizzat kayıtlarda kendilerine gösterilip de bu yaptıklarını inkâr etmelerinin asla mümkün olamayacağı ortaya çıktıktan sonra onların tek yapacakları şey, çeşitli mazeretler ileriye sürmek olacaktır.” 15. Birtakım mazeretler ortaya atsa da... . (Kıyamet Suresi: 15) “İlahi Mahkemede, yaptıklarına mazeret bulmaya çalışan müşriklere, ilahi savcılığın verdiği cevap çok sert olacak ve kendilerine; ‘dur hele! Mazeret uydurmak için acele etme ve boşuna çeneni yorma’ denilecek. Mekke’nin fethinden sonra da Müminler, o işkenceci müşriklerin yaptıkları zulümler için boşuna mazeret ileri sürüp çenelerini yormamalarını ve suçlu olduklarını beyan ederler.” ([1] ) 16- O konuda acele edip çeneni yorma! / dilini depretme! (Kıyamet Suresi: 16) “Çünkü ilahi savcılık o müşriklerin yaptıkları her şeyi, işledikleri tüm kötülükleri, niyetleri de dahil olmak üzere toplamış, kaydetmiş ve arşivlemiştir. Şimdi onların tek tek yüzlerine okunması yapılacaktır. Bu nedenle mazeret ileri sürmek için ‘boşuna çeneni yorma! her şeyin kaydı var!’ diye suçluya bildirilecektir. İşte bu hesap günü sahnesi aynı zamanda Müminler zafer kazandıktan sonra da gerçekleşecek ve müşriklerin yaptıkları zulüm, işkence ve şiddet bugün bizzat şiddete uğrayanların hafızalarına kazınıyor ve o zafer gününde de onlara hatırlatılacaktır.” 17- Muhakkak ki onun (yaptıkları her türlü kötülüklerin) toplanması / kaydederek arşivlenmesi ve okunması Bize aittir. (Kıyamet Suresi: 17) “Ey suçlu! Ey Zalim! Şimdi sana düşen, yaptıkların yüzüne okunduğu zaman sesini çıkarmadan, mazeret için uğraşmadan, sessizce dinlemen ve iddianamenin okunmasını sonuna kadar takip etmendir. Bu iddianamede yer alan iddiaların ayrıca açıklamaları, kanıtları, delilleri de ilahi savcılık tarafından yapılacaktır. İşte nasıl ki ilahi mahkemede suçlulara böyle muamele yapılacak, işte bu dünyada Hz. Muhammed’in @ iktidarı da şimdi işkenceci olan müşrik elitlerin yaptıklarının kayıtları, arşivleri tutulmakta ve aynı şekilde zamanı gelince onlara bu kayıtlar okunacak ve onlara asla mazeret ileri sürmelerine bile fırsat verilmeyecektir. Çünkü onların suçları ayan beyan ortadadır. / ispatlı- delillidir.” 18-19-O halde Biz onu okuduğumuz zaman sen onun okunmasını takip et! Sonra, onun beyanı [kanıtlarıyla ortaya konması] da bize aittir. (Kıyamet Suresi: 18-19) “Siz sadece bu dünyayı düşünüyorsunuz, kısa vadeli düşünüyorsunuz. Ve sadece günü kurtarmaya çalışıyorsunuz da geleceğinizi hiç önemsemiyorsunuz. Uzun vadeli düşünmüyorsunuz. Halihazırdaki yaşadığınız hazları, keyifleri, rahatlığı düşünüyorsunuz ve konforunuzu bozmak istemiyorsunuz. Geleceğinizin tehlikede olduğunu bildirenlere de yapmadığınızı bırakmayarak başınıza gelecek azap ve felaketleri, bunalım ve krizleri çabuklaştırıyorsunuz. Bu yaptığınız zulüm ve işkenceler nedeniyle gelecekte başınıza gelecek felaketleri hiç önemsemiyorsunuz. Ama sizler işlediklerinizin cezası olarak o gün insanın belini kıran şiddet uygulanacağını anladığınızda yüzleriniz asılacaktır. Bugün işkence ve zulüm yaptığınız müminlerin ise o gün yüzleri gülecek zira onlar yaptıklarının karşılığı olarak verilecek mükafat için Rabblerine nazar edecekler. Ahirette gerçekleşecek bu hesap görme olayı aynı zamanda bu dünyada da gerçekleşecek ve toplumsal diriliş gerçekleştiği ve Hz. Muhammed @ ve taraftarları zafer kazanarak iktidara geldiklerinde de müminler sevinç içerisinde olacaklar ve Rabblerinden yana olmanın mükafatını beklerken müşrik azgınların yüzleri ise korku ve üzüntüden asılacaktır. Zira yaptıklarının cezası olarak çok şiddetli bir karşılık verileceğini düşünecekler.” 20-25- Hayır! Hayır! Siz dünyayı seviyor fakat ahireti önemsemiyorsunuz. Yüzler var ki o gün apaydınlıktır. Rabblerine nazar edicidirler. Ve yüzler de var ki o gün asıktırlar. Anlar ki kendilerine bel kıran (bel kemiklerini kıran bir cezalandırma) yapılacak. (Kıyamet Suresi: 20-25) Cenab-ı Hak, ahireti umursamayan Mekkeli müşriklere bir önemli hatırlatmada daha bulunur ve onların dikkatlerini ölüm anına çeker; “Madem ki ahireti önemsemiyorsunuz, geleceğinizden endişe etmiyorsunuz o zaman can çıkmaya başladığı, sekaret haline geldiğiniz zaman ki bu konuda hiç şüphe yoktur, herkes bu hali yaşayacak, işte o canın çıkmaya başladığı zaman bacaklarınız birbirine dolanır, ölümden geri dönüş için, ölümden geri döndürecek kurtarıcı ararsınız fakat nafile. Artık ayrılık vaktinin geldiğini ve bu seferki gidişin Rabbe olduğunu anlarsınız. Ama iş işten geçmiştir artık. Zira bir gün yaptıklarınızın hesabını vereceğinizi reddetmiştiniz ve salat etmemiş (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri yapmadığınız) ya da en azından destek vermediğiniz gibi hakkı savunanlarla alay edip onlara işkence ettikten sonra çalım sata sata arkadaşlarınızla eğlenmiştiniz. Fakat çok yakında göreceksiniz. Sizler başıboş bırakılacağınızı mı zannediyordunuz. Hesap vermeyeceğinizi mi sanıyordunuz? Bu yaptıklarınızın hesabını hem ahirette hem de dünyada vereceksiniz. Göreceksiniz siz! Hem de çok yakında.” 26-36- Hayır… Hayır… Can köprücük kemiklerine dayandığı zaman, “Kim tedavi edicidir! / şefaatçi kimdir? / kurtarıcı var mıdır?” diye sorulur. Fakat! Anlar ki, artık bu bir ayrılış anıdır. Bacak bacağa dolaşır. İşte o gün sevk, sadece Rabbinedir. Fakat o ne tasdik etmiş ne namaz kılmıştı. Fakat o, yalanlamış ve geri durmuştu. Sonra da çalım sata sata ehline / arkadaşlarına gitmişti. Çok yakında göreceksin sen, hem de çok yakında! Yine, Çok yakında göreceksin sen, hem de çok yakında! Yoksa o insan başıboş bırakılacağını mı sanır? (Kıyamet Suresi: 26-36) Bütün bu uyarılara rağmen hala inanmayan Müşrik baronlara Cenab-ı Hak bir uyarı daha yapar; “Siz daha önce bir damla su değil miydiniz? Sonra döllenmiş bir yumurtaya dönüştünüz daha sonra çeşitli organlar ile donatıldınız ve erkek ya da dişi olarak dünyaya geldiniz. Şimdi bütün bu yaratmayı gerçekleştiren, öldükten sonra sizi tekrar diriltemez mi? Aynı şekilde sizin toplumunuz Mekke’ye gelen Hz. İbrahim ve Hz. İsmail ile oluşmaya başladı ve sonra büyüdünüz, çeşitli kabileler halinde çoğaldınız ve Mekke’yi oluşturdunuz. İlk önceleri Hz. İbrahim’i takip ederek tevhidi dünya görüşünü savunurken canlı ve diri idiniz. Ama şimdi şirk nedeniyle toplumsal olarak öldünüz, geri kaldınız, ilkel ve şirkin parçaladığı toz gibi atomize topluluklar oldunuz. Birliğiniz gitti. Hayatiyetiniz gitti. Ama sizi ilk defa yaratan Rab, toplumsal olarak öldükten sonra yine toplumsal olarak sizi yeniden diriltip tarih sahnesinde yerinizi almaya kadir değil midir? O yaratıcı, çürümüş, kokuşmuş ve ölü toplumları temizleyip arındırıp tekrar diriltemez mi? Onlara tekrar hayat veremez mi?” 37-40- O, bir damla su / nutfe değil miydi? Sonra bir döllenmiş yumurta oldu, sonra O, onu yaratmış sonra da düzene koymuştur ki ondan da erkek ve dişi olmak üzere iki çift var etmiştir. Peki, bütün bunları yapan, ölüleri diriltmeye güç yetiren değil midir? (Kıyamet Suresi: 37-40) [1] ) NOT: Tevhid Mesajı- Prof. Dr. Hasan Elik & Muhammed Coşkun. Fahrettin Razi’nin Keffal’den yaptığı alıntıya göre tercih edilen görüş burada da paylaşılmıştır. (A.A) 5.8. Ruh Hastası İşkenceci Müşrik Elitlerden İntikam Alınacağının İlanı Mekke’nin müşrik elitlerin uyguladıkları şiddet ve baskının dozu arttıkça, mücadeledeki direnişin dozajı da artmaktadır. Cenab-ı Hak, inzal ettiği surelerde müşrik elitleri aynı şekilde şiddetle cezalandıracağı tehdidinde bulunarak bir taraftan onları korkutmakta diğer taraftan ise Hz. Muhammed @ ve taraftarlarına moral vermektedir. Arka arkaya nazil olan bu sureler, Kabe’nin muhalefet kürsüsünden müşrik elitlerine karşı okunurken müminlere ise özgüven vermektedir. Öyle ki bu surelerdeki hitabette, Cenab-ı Hak müminleri arkasına almış onları koruyor ve müşrik işkencecilerin suçlarını ifşa ediyor ve daha sonra onları aşağılıyor, tehdit ediyor ve korkutuyordu. Aynı zamanda o işkenceci zalim müşrik elebaşıların patalojik bir hastalığın içerisinde olduklarını, bu nedenle değer yargılarının kalmadığını ve insan olma özelliklerini kaybettiklerinin vurgusunu yapar. Velid b. Muğire, Ümeyye b. Halef, Ahnes b. Şüreyk gibi Mekke’nin azgın ileri gelenleri Hz. Muhammed’in @ taraftarlarından zayıf, kimsesiz ve köle olanlarına şiddet uygularken Hz. Muhammed@ ve güçlü aşiret mensubu olan taraftarlarına ise sözlü taciz, aşağılama, kaş-göz işaretleri ile alay etme vb. hareketlerle şimdilik psikolojik şiddet uygulamaktaydılar. Cenab-ı Hak, onların bu yaptıklarının hesabını vereceklerini bildirmek için Hümeze Suresini inzal etti. Bu yapılanların intikamının mutlaka alınacağını şu veciz ifadelerle bildirdi; Rahman, Rahim Allahın Adına 1- Sıkıntıya sokanların / Kırıp dökenlerin / Vuranların / Dövenlerin / Arkadan kınayarak, ayıplayanların / Arkadan çekiştirenlerin, kaş-göz hareketleriyle alay edenlerin hepsinin vay hâline! (Hümeze Suresi 1) Kabe’de müşriklere karşı okunan bu surede işkenceci zalim müşrik elebaşıların patolojik kişilik bozuklukları olduğu, edindikleri mal veya emtia ile kendilerini her şeye gücü yeten, ölümü dahi baştan savıp ölümsüzlük sağlayan bir ilâh olarak görme eğilimleri ile ifade edilir. Mal tutkusunun esiri olup iyice yozlaşan bu kişilik, elindeki ekonomik varlığı, hesaba çekilme ve yaptıklarının karşılığını verme zamanı olan ahirette Allah’ın vereceği cezayı bertaraf edebilecek bir güç zannedecek kadar da akılsızdır. Onun bu beyinsizliği iki de bir para sayması ve saydıkça da bundan zevk alması şeklinde tezahür eden çocukça davranışları onun komikliğini ortaya koyar. 2–3. O ki malı toplayıp ve malının gerçekten kendisini ebedîleştirdiğini sanarak onu tekrar tekrar sayandır. (Hümeze Suresi 2-3) Ne var ki, bu davranışlarının kendilerine pek pahalıya mal olacak ağır bir sonuç içermekte olduğu Cenab-ı Hak tarafından bildirilir. Hem de onlara öyle ağır maliyeti olacak ki onların önemsiz bir paçavra gibi aşağılanarak fırlatıp atılacakları çok kesin bir dille vurgulanır. Bu işin şakasının olmadığı ve mutlaka sonunda gerçekleştirileceği bildirilir. O azgın ve zalim kodamanlar tevhidi hareket başarıya ulaştığında malsız mülksüz perişan olacaklar ve meteliğe kurşun atar hale geleceklerdir. 4. Hayır… Hayır… Kesinlikle o, Hutame’ye fırlatılıp atılacaktır. (Hümeze Suresi 4) Cenab-ı Hak onların fırlatılıp atılacağı ortamı cehennem ateşi metaforunu kullanarak açıkladı. Nasıl ki ahirette Cenab-ı Hakk’ın tutuşturduğu ateş o müşrik elebaşıların yüreklerine işleyecek şiddetteyse bu dünya hayatında Hz. Muhammed’in@ Allah’ın vahyi ile yaktığı ateş de o müşrik elitlerin yüreklerine işleyecektir. Hz. Muhammed’in @ başlattığı tevhit hareketi, Allah tarafında tutuşturulmuş bir ateştir ki, bu ateş şirk / bölücülük sisteminin liderlerini, azgın kodamanlarını yakacaktır. Hem de öyle bir yakışla yakacaktır ki onun ateşi ciğerlere işleyen bir ateş olacak ve onların yürekleri yanacaktır. Hiçbir şey bu ateşi söndüremeyecektir. Bugün sürekli malını parasını sayan o azgın kodamanlar yarın malları ellerinden gidip meteliksiz kaldıkları zaman, işte o zaman onların içlerine ateş düşmüş olacaktır. 5-7- Hutame’nin ne olduğunu sen idrak edebilir misin? (O,) Allah’ın tutuşturulmuş bir ateşidir. O, gönüllerin üzerine tırmanıp çıkar. / ciğerlere işleyen - yürekler yakan bir ateştir o. (Hümeze Suresi 5-7) Dahası nasıl ki, onlar ahirette cehennem ateşinin içerisindedir ve cehennemden kaçışı engellemek için yüksek kapılar vardır ve bu kapılar bir yere kaçamasınlar diye onların üzerlerine kilitlenmiştir, işte aynen bunun gibi Mekke’nin kodamanları da yarın o meteliksizlik yüreklerine dert olduğu zaman, o perişan hallerinden kurtulmaları da mümkün olmayacak şekilde izole edilecekler, adeta bir zindan hayatı yaşayacaklardır. 8-9- O, onların üzerine kilitlenmiştir/kapatılmıştır; Uzatılmış direkler / kafesler içinde. (Hümeze Suresi 8-9) 5.9. İşkenceci Müşrik Kodamanlara İlahi Tehditlere Devam İşkence ve şiddetin hiç aralık vermeden devam ettiği bu vasatta peş peşe gönderdiği surelerle müşrik kodamanları tehdit eden Cenab-ı Hak, bu tehditlerine bir yenisini daha ekler ve Mürselat Suresini gönderir. Bu sure de Kabe’nin muhalefet köşesinden müşrik elitlere okunur. Müşriklere yapılan tehditlerin sık sık tekrar edildiği bu sure, azıp sapmış toplumları tekrar yola getirmek için birbiri arkasına gönderilen elçilere ve onlara vahyedilen öğretilere yemin edilerek başlar. Rahman, Rahim Allah Adına 1-Andolsun, birbiri ardınca dalga dalga gönderilenlere (Mürselat Suresi 1) Gönderilen bu elçiler ve onların öğretilerinin fırtına gibi esip sonunda gönderildiği kokuşmuş ve çürümüş toplumların iktidarlarını devirdiği ifade edilirken bundan Mekke müşrik elitlerin istisna tutulmayacağına ve bir gün gelecek onların da Hz. Muhammed’in @ tevhidi dünya görüşünü oluşturan ilahi mesajın fırtınası karşısında savrulup gideceğine işaret eder. 2- Andolsun, Fırtına gibi esip devirenlere. (Mürselat Suresi 2) Nasıl ki yağmurun kurumuş tabiatı canlandırıp hayat vermesi ve dirilişi sağladığı örneğinde olduğu gibi Cenab-ı Hakk’ın da gönderdiği bu elçilerin ölmüş toplumları yeniden dirilteceği ve onlara hayat vereceğine işaret edilir. Böylece Hz. Muhammed @ ve tevhidi dünya öğretisi de ölmüş Mekke toplumunu diriltecek, onları ayağa kaldıracak ve harekete geçirecektir. Çürümüş diğer toplumlar da bu öğreti ile yeniden hayat bulacaktır. 3- Andolsun, Diriltip ayağa kaldıranlara; / Diriltip harekete geçirenlere (Mürselat Suresi 3) Daha önceki toplumlarda olduğu gibi Mekkelilere gönderilen ilahi öğreti de hakla batılı ayıracak ve fark yaratacaktır. 4- Andolsun, (Hak ile batılı) kesin şekilde ayıranlara / (Hak ile batılı) kesin şekilde ayırıp fark yaratanlara (Mürselat Suresi 4) Hz. Muhammed @ ve tevhidi dünya öğretisi ile daha önce gönderilen peygamber ve öğretilerin müşriklerin uyarılmaları ve yaptıkları kirli işlerden, işledikleri zulümlerden vazgeçmeleri için öğüt verdikleri belirtilir. Onların bu öğütlere kulak tıkamaları halinde ise tehdit olundukları yıkımın / devrimin / kıyametin başlarına mutlaka geleceği yeminle ifade edilir. 5-7- Gerek özür dilemeleri gerek uyarılmaları için öğüt bırakanlara / öğüt verenlere Andolsun ki tehdit olunduğunuz şey mutlaka meydana gelecektir. (Mürselat Suresi 5-7) Mekkelilerin tehdit edildikleri bu kıyametin ne zaman gerçekleştirileceği ise kozmik kıyamet tasvirleri metaforu eşliğinde anlatılır. Şöyle ki; mevcut gökyüzü ve yeryüzü kıyamette Cenab-ı Hak tarafından nasıl yok edilecekse aynı şekilde halihazırda kurulu şirk sistemi de Cenab-ı Hakk’ın gönderdiği elçi ve öğretisi ile yok edilecek. Kozmik kıyamette nasıl yıldızlar söndürülecek, silinecek, gökyüzü yarılıp, yırtılacak ve dağlar toz duman edilip savrulacak ise Hz. Muhammed’de @ kendisine bağlı müminler eliyle ilahi öğretinin rehberliğinde şirk sistemini yıkacak, söndürecek, dağıtacak ve toz duman edip savuracaktır. Yine nasıl ki kozmik kıyametin Cenab-ı Hak tarafından belirlenmiş bir vakti varsa aynı şekilde toplumsal kıyametin de Cenab-ı Hak tarafından belirlenmiş bir vakti vardır. O belirlenen vakte kadar müşriklerin öğüt almaları için süre tanınacaktır. Ancak o vakit geldiği zaman artık ayrılık kaçınılmaz olarak gerçekleşecektir. Fakat o ayrılık günü inkarcılar / müşrikler için çok zor ve acı bir gün olacaktır. 8-15- Hani o yıldızlar silindiği zaman, Gök yarıldığı zaman, Dağlar savrulduğu zaman, Elçiler, vakitlendirildikleri zaman, Bunlar hangi gün için ertelendiler ise! Ayırt etme günü için… Ayırt etme gününün ne olduğunu sana ne bildirdi! O gün, inkârcı müşriklerin vay hâline! (Mürselat Suresi 8-15) Müşriklerin tehdit edildikleri kozmik ve toplumsal kıyametin en büyük delili olarak önceki zalim toplumların yok edilmeleri gösterilir. Cenab-ı Hak, bütün zalim sistemlerin ne kadar büyük ve güçlü olurlarsa olsunlar mutlaka yıkılmalarını sosyolojik bir kanun olarak ifade eder. Bu kanun geçmişte nasıl geçerli ve uygulandıysa bugün de geçerli ve uygulanacaktır, gelecekte de kozmik kıyamete kadar aynen uygulanacaktır. Bu sosyolojik kanun uyarınca da “suçlular mutlaka cezalandırılacaktır.” Vakit gelince, zalimler ve müşrikler perişan edilecektir. 16-19- Biz, öncekileri helâk etmedik mi? Sonra geridekileri de onların arkasına takacağız. Biz, suçlulara, işte böyle yaparız. O gün inkârcı müşriklerin vay hâline! (Mürselat Suresi 16-19) Cenab-ı Hak, müşrik sistemi yıkacak, yerine yepyeni bir toplum, yepyeni bir medeniyet yaratacağı taahhüdünün delili olarak insanın yaratılış aşamalarını bir metafor olarak verir. Nasıl ki insan, önce bir damla sudaki sperm olup ana rahmi gibi fevkalade korumalı bir yere yerleştirilir ve orada belli bir zaman için muhafaza edilir, ondan sonra dünyaya doğduysa; Hz. Muhammed’in @ tevhidi hareketi de şimdi çok küçük ve sayıları az bir topluluk olarak görülüyorsa da Cenab-ı Hak, onları da belirli bir süre sağlam bir şekilde koruyacak ve sonunda onlar yepyeni bir dünyaya doğacaktır. Cenab-ı Hakk’ın bunu gerçekleştirmeye elbette gücü yeter. Fakat işte o zaman şirk sistemi savunucularının vay haline! 20-24- Biz sizi basit bir sıvıdan yaratmadık mı? Sonra onu belli bir vakte kadar sağlam bir yerin içinde muhafaza ettik. Demek ki Bizim gücümüz yetti. Ne güzel güç yetirenleriz Biz. O gün, inkârcı müşriklerin vay hâline! (Mürselat Suresi 20-24) Yeryüzü insanlık tarihi boyunca yıkılan ve dirilen toplumların örnekleri ile doludur. Özellikle orta doğu sürekli ölen ve dirilen toplumların bulunduğu bölgedir. İlahi öğreti ile dirilen toplumlar dağlar gibi yükselecek ve kuracakları medeniyet ile insanlara ihtiyaçlarını ve hayat kaynağı eserlerini verecektir. Onlara dağların depoladıkları su ile hayat kaynağını sunması gibi tevhidi dünya görüşü ile kurulan medeniyetler insanların hayat kaynakları olacak ve onların ihtiyaçlarını temin edecektir. Ama ilahi öğretiye karşı olanlar için o gün çok zor olacak, pişmanlık onlar için olacaktır. 25–28-Yeryüzünü dirilere ve ölülere bir toplanma yeri yapmadık mı? Orada sapasağlam, yüksek dağlar kıldık ve size tatlı sular içirdik. O gün inkârcı müşriklerin vay hâline! (Mürselat Suresi 25-28) Cenab-ı Hak, işkenceci müşrik elebaşılarına şöyle seslenilmesini ister; “İnkar ettiğiniz toplumsal kıyamete doğru gidiyorsunuz. Bu kıyamet kaçınılmaz olarak başınıza gelecektir. Nasıl ki kozmik kıyamet olunca siz suçlular cehennem ateşine doğru sürülecekse aynı şekilde toplumsal kıyamet gerçekleşince de şu anda işkence ettiğiniz müminler size cehennem hayatı yaşatacaktır. Yine nasıl ki kozmik kıyametten sonra cehennem ateşinin dumanları sizin gibi cehennemlikler için bir gölge ve serinlik oluşturmayacaksa aynı şekilde toplumsal kıyamette de sizleri koruyacak hiçbir gölge, hiçbir şefaatçi ve sığınılacak kimse bulamayacaksınız. Üstelik nasıl ki kozmik kıyametten sonraki cehenneme doğru sürülürken daha cehenneme girmeden o cehennemin içinden sıçrayıp etrafa saçılan korkunç büyüklükteki dev kıvılcımlar üzerinize üzerinize doğru gelecekse aynı şekilde toplumsal kıyamette de müminler sizler için ateş topu olup üzerinize yağacaktır. O gün siz inkarcılar için çok zorlu ve çok acı bir gün olacaktır.” 29-34- Haydi, yalanlayıp durduğunuz şeye doğru gidin! Haydi gidin üç katlı gölgeye doğru gidin! Hiçbir [serinliği] olmayan ve ateşten korumayan (gölgeye), gidin! Gerçekten o, saray gibi kıvılcımlar atar / yağdırır; Sanki o [kıvılcımlar] sarı erkek develer gibidir. O gün, inkârcı müşriklerin vay hâline! (Mürselat Suresi 29-34) Cenab-ı Hak, ahiretteki duruşmada, işkenceci müşriklerin mazeret beyan etmelerine müsaade etmeyeceğini, onları konuşturmayacağını müteakip ayetlerde bildirirken, zımnen Mekke şirk iktidarının devrilmesinden sonra da bu müşriklerin kendilerini savunmaları için fırsat verilmeyeceğini bildirir. Zira bu zalimlerin suçları o kadar açıktır ki, onların savunma yapmalarına ve mazeret ileri sürmelerine bile ihtiyaç yoktur. Her şey, ayan beyan ortadır. Onların suçları sabittir. Ve durumları da çok vahimdir. Yine Cenab-ı Hak ahretteki duruşma örneğini vererek zımnen şuna da işaret ediyor; “Toplumsal kıyamette şirk iktidarının devrilmesinden sonra kurulacak yüce divanda herkes toplanacak ve suçlu müşrikler ile masum müminler ayrılacaklar ve kendilerine ‘haydi şimdi yaptığınız gibi insanları kandırmak için hileleriniz ya da bahaneleriniz varsa onları kullanın da yeni iktidarı kandırmaya çalışın’ denilecek ama ne mümkün. O gün onların durumu gerçekten çok acıklı olacak.” 35-40- Bu, onların konuşamayacakları gündür. (Çünkü) Kendilerine izin de verilmez ki, özür dilesinler. O gün, inkârcı müşriklerin vay hâline! Bu, Ayırma Günü’dür. Sizi ve öncekileri topladık. Ve eğer bir bahaneniz / sinsi plânınız varsa haydi (onu kullanıp) Beni atlatmaya çalışın! O gün, inkârcı müşriklerin vay hâline! (Mürselat Suresi 35-40) Diğer taraftan nasıl ki kozmik kıyamette Cenab-ı Hak tarafından takva sahibi olan insanlara cennetlerde bin bir çeşit ikramlarda bulunulacak ise aynı şekilde tevhit sistemine geçildiğinde de Hz. Muhammed @ yanlısı olanlar, gösterdikleri sabır, yaptıkları mücadele ve erdemli davranışları nedeniyle Cenab-ı Hak tarafından çok zengin nimetlerle ödüllendirilecektir. Onlar bu dünyada müreffeh bir yaşam süreceklerdir. Ama zalim müşriklerin hali ise yaman olacaktır. 41–45. Kuşkusuz muttakiler [takva sahipleri] gölgeler, pınarlar ve canlarının çektiği meyveler içindedirler. “Yaptıklarınızın karşılığı olarak afiyetle yiyin, için!” denilecek. İşte Biz güzel davrananları böyle ödüllendiririz. O gün, inkârcı müşriklerin vay hâline! (Mürselat Suresi 41-45) Cenab-ı Hak surenin sonunda Mekke müşriklerine şöyle hitap edilmesini bildirir; “Bakın! Bugün için siz üstün görünüyorsunuz, bugün için hâkim durumda, iktidardasınız ve nimetlerden yararlanıyorsunuz. Ama gidişiniz sizi felakete doğru götürüyor. Siz yanlış yoldasınız. Ve sizi gittiğiniz bu yanlış yoldan çevirmeye çalışan, sizin iyiliğinizi isteyen insanlara işkence ediyor, şiddet uyguluyorsunuz. Böylece çok büyük bir suç işliyorsunuz. Ama bu böyle gitmeyecek yarın bunun hesabı sorulacak ve yaptıklarınızın bedelini çok ağır bir şekilde ödeyeceksiniz. Gelin inadı bırakın! Hakka dönün! Suç işlemeyi bırakın! Sizi iyiliğe, tevhide ve adalete çağıran insanlara işkence yapmayı bırakın! Rabbe boyun eğin de şu zulüm düzeninden vazgeçin! Bu çağrıya uymayanların akıbeti çok fena olacak. Her şey açıklandı. Kapalı hiçbir şey kalmadı. Akıbetinizin mutlak olarak kötüye gittiği her türlü delileri ile ispat edildi. İşlemiş olduğunuz zulümlerden vazgeçmeniz ve gittiğiniz yanlış yoldan dönmeniz için daha nasıl açıklamalar, deliller bekliyorsunuz? Size daha ne söylenmesini bekliyorsunuz.?” 46-49- Şimdilik yiyin, faydalanın biraz. Şüphesiz siz suçlularsınız. O gün, inkârcı müşriklerin vay hâline! Onlara, “Rükû edin” denildiği zaman, rükû etmezler. O gün inkârcı müşriklerin vay hâline! Artık bundan sonra daha hangi söze inanacaklar? (Mürselat Suresi 46-49)
- Bölüm 27:Dirilişin Belirtileri | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 27 DİRİLİŞİN BELİRTİLERİ Daha önceki bölümlerde anlatıldığı üzere Hz.Muhammed’e@, müminlere ve Haşimoğullarına uygulanan boykotun kırılmasını müteakiben Ebu Talip’in vefatını izleyen süreçte Hz.Muhammed’i@ öldürmeyi planladıkları malum idi. Ebu Talip, onları bu planları konusunda uyarmış ve onların bu kötü emellerinden vazgeçmelerini aksi takdirde başlarına çok büyük belalar alacakları tehdidinde bulunmuştu. Fakat Mekke müşrik azgınlar açısından Hz.Muhammed@ zaten en büyük bela idi. Bir an önce O’ndan kurtulmak istiyorlardı. Ama Ebu Talip’in uyarılıları da yabana atılır cinsten değildi. Hz.Muhammed’i@ öldürmeleri halinde gerek aşireti gerekse müminlerin Kureyş aleyhine olarak çevre kabileleri harekete geçirmeleri ve onları Mekke’den sürüp çıkarmaları büyük bir olasılıktı. Hz.Muhammed’in@ Taif’e gitmesi ve orada kendisi ile müttefiklik yapacak kabile araması nedeniyle onların peygamberimize karşı duydukları öfke son derece artmıştı. Peygamberimiz davasından asla vazgeçecek gibi görünmüyordu. O’nun mutlaka durdurulması ya da ortadan kaldırılması gerekiyordu. Peygamberimizin Taif dönüşü Nahle vadisinde yabancılarla / ecnebilerle görüştükten sonra onların kendi kabilelerine ulaştıklarında onları da ikna konusunda mesafe aldığının haberleri Mekke’ye ulaşınca, Mekke müşrikleri, bu gelişmeleri alayla karşılasalar da durumun ciddiyetini iyice anlamışlardı. O’nun davası çevre kabilelerde bir melce / yer / müttefik edinecek olursa ki, gelişmelerin bu yönde olduğu görülmekte idi, O’nu kimse durduramayacak ve sonunda kazanacağı muhakkaktı. Onların artık Hz.Muhammed@ hakkında mutlaka bir karar vermeleri ve bu soruna bir çare bulmaları gerekiyordu. Bu sorunu çözmenin yegane yolunun Hz.Muhammed’i@ yok etmekten başka bir yolu da gözükmüyordu. Bu nedenle onlar Hz.Muhammed’in@ yok edilmesinden kimsenin kendilerini sorumlu tutamayacağı bir plan üzerine kafa yormaya başladılar. Plana göre onlar Hz.Muhammed’i@ öldürmek üzere tetikçiler tutacaklar ama kendilerinin bu tetikçilerle asla hiçbir ilişkileri olmayacaktı. Bütün ilişkileri gizli yürüteceklerdi. Tetikçi(ler) işlerini bitirdiklerinde Hz.Muhammed@ kim vurduya gitmiş olacaktı. Hiçkimse Mekke müşrik ileri gelenlerini bu cinayetten sorumlu tutamayacaktı. Onlar cinayet sırasında cinayet mahallinden başka bir yerde bulunacaklardı. Böylece Hz.Muhammed’in@ kanını yerde koymayacak aşireti ve taraftarları intikam almak için kimseyi suçlayamayacaklardı. Fakat Cenab-ı Hak, onların bu suikast planlarını Hz.Salih@ kıssası üzerinden açık etti. Plan deşifre edilince onlar yakın vadede bu planlarını uygulama imkânı bulamadılar. Ta ki Hz.Muhammed’in@ üç yıl sonra Medine’ye hicret edeceğine kesin kanaat getirdikleri zamana kadar onlar bu planlarını uygulayamadılar. Cenab-ı Hakk’ın ihbarı sonucu açığa çıkarılan suikast girişimi ile Hz.Salih’e @ yapılmak istenen suikast girişimi hemen hemen aynı tipte bir girişimdi. Anlatılan kıssa ile Mekke müşrik azgınlarına iyilik yerine kötülüğü almak için çalıştıklarını Hz.Salih’in@ belirttiğinden bahisle Ebu Talip’in de kendilerine yapmış olduğu uyarıya bir gönderme yapılır. Daha sonra suikastin nasıl yapılacağına değindikten sonra Semudlu çeteler bu emellerinde nasıl başarılı olamadılarsa aynı şekilde Mekke müşrik azgın çetelerin de başarılı olamayacakları, tuzaklarının başlarına çalınacağı ve böyle devam ederlerse sonlarının da Semudlular gibi yıkım ve yok oluş olacağı vurgusu yapılır. 45- 52- Ant olsun ki, Allah’a ibadet edin diye Semud’a da kardeşleri Salih’i elçi olarak gönderdik. Fakat onlar birbirleriyle çekişen iki parti / fırka / zümre oluverdiler. O (Salih) dedi ki: “Ey kavmim! Niçin iyilikten önce kötülüğün başınıza gelmesi için acele ediyorsunuz? Merhamet olunmanız için Allah’a istiğfar etseniz olmaz mı?” Onlar; “Senin ve seninle beraber olan kişiler başımıza uğursuzluk getirdiniz / seni ve beraberindekileri uğursuzluk belirtisi sayıyoruz” dediler. O (Salih); “Uğur ya da uğursuzluğunuz Allah’ın takdirindedir. Ama gerçekte ise siz, fitnelenen (kendini ateşe atan) bir topluluksunuz” dedi. Vakıa, malum o şehirde dokuz çete vardı; bunlar düzeni sağlamadıkları gibi bozgunculuktan geri durmuyorlardı. Allah adına yemin ederek “Gece ona ve ailesine baskın yapalım. (Ve onların hepsini öldürelim.) Sonra da velisine (yakınlarına / kanını dava edecek olanlara) ‘Biz, onun ve ailesinin ortadan kaldırılmasına şahit olmadık (olay sırasında orada değildik) ve biz kesinlikle doğru söyleyenlerdeniz’ diyelim” dediler. İşte onlar böyle bir tuzak kurmuşlardı. Fakat, onların hiç fark edemeyecekleri biçimde, biz de onların tuzaklarını boşa çıkardık. İşte bak! Onların tuzaklarının akıbeti nice oldu; Muhakkak ki Biz onları ve kavimlerini toptan yerle bir ettik. İşte, onların, işledikleri zulümler yüzünden çöküp virane olmuş evleri. Muhakkak ki bunda, bilen bir kavim için bir ayet (ibret) vardır. (Neml Suresi 45-52) Cenab-ı Hak, Mekke müşrik çetelerin bu hain planlarını deşifre ettikten sonra onları itibarsızlaştırmak için Hz.Lut @ kıssası üzerinden işledikleri büyük günahlardan birine işaret eder. Onların şehvet düşkünlükleri çok ileri gitmiş, onlar işi livataya kadar götürmüşlerdi. Bu durum aslında “Ehlullah” olarak adlandırılan Kureyş için yüzkarası bir durumdu. Bu aşağılık ve iğrenç ahlaksızlığın Kureyş’in ileri gelenlerince işlendiği açığa çıkacak olursa, bu durum onları diğer Arap kabilelerinin gözünde küçük düşürecekti. Hele bir de bu iğrençliklerini kutsal bir mekânın olduğu şehirde yapmaları, çevre kabileler nezdinde büyük bir tiksinti oluşturacaktı. Mekkeli müşriklerin bu iğrenç ahlaksızlıklarının deşifre edilmesi, onları uluslararası ve kabileler arası platformda da çok zor durumda bırakacaktı. Hz.Lut @ kıssası üzerinden Kureyşlilerin aşağılıkları deşifre edilince onların Hz.Muhammed@ ve müminler aleyhine yaptıkları menfi propaganda ters tepecek ve müminlerin mücadelelerinin hak-hukuk, güzel ahlak, temizlik, dürüstlük ve doğruluk ilkeleri için yapıldığı ortaya çıkacaktı. 53-58- İman edip Allah'a karşı gelmekten sakınanları kurtardık. Lut’u da. Hani o, kavmine; “Bile bile hâlâ o çirkin eylemi nasıl yapıyorsunuz? Siz, şehvetinizi tatmin için kadınları bırakıp da erkeklere mi gidiyorsunuz? Doğrusu siz cahil / azgın bir topluluksunuz.!” demişti. Fakat kavminin cevabı “Lut’u ve yandaşlarını şehrinizden çıkarın. Baksanıza onlar temiz kalmak isteyen insanlarmış!” demekten başkası olmadı. Bunun üzerine onu ve geride kalmasını takdir ettiğimiz karısı dışındaki yandaşlarını kurtardık. Sonrasında ise onların üzerlerine öyle bir yağmur yağdırdık ki! Ne kötüydü uyarılanların yağmuru! (Neml Suresi 53-58) Cenab-ı Hak, Mekke müşrik azgınların iğrenç ve aşağılık karakterlerini ortaya koyduktan sonra yönelimin / hamdin Allah’a olduğunu / olacağını ve kendini temizlemiş ve temiz kalmış takvalı kullarının da selamet ve esenlik içerisinde olacaklarını bildirir. Sonunda Mekkeliler ve çevredeki kabileler, Hz.Muhammed’in@ mücadelesini destekleyecekler, temiz ve takvalı kimselerden yana tavır koyacaklar ve Allah’a yöneleceklerdir. Zira Allah ve Allah yanlılarından olmak onlar için daha hayırlı olacaktır. Kendilerinin esas faydasına olacak olanın Allah’tan yana olmakta olduğunu herkes anlayacaktır. Ortakların ve şirk sisteminin yöneticilerinin iğrençlikleri, aşağılıkları, ahlaksızlıkları ve toplumu sömürmeleri onların terkedilmelerini zorunlu kılacaktır. Cenab-ı Hak, insanların eninde sonunda Allah’a yöneleceklerini / hamd edeceklerini, elçisine katılacaklarını diğer taraftan şirki ve şirk sisteminin yöneticilerini / ortaklarını bırakacaklarını bildirir. O hamdedilmeye / yönelinmeye yegâne layık olanın kendisi olduğunu ve bu husustaki liyakatini de şöyle ifade eder; “Allah’a ve O’nun sistemine yönelmek, insanlar için en hayırlı ve faydalı olandır. Çünkü O, insanların yaşamı için yeryüzünü ve gökyüzünü yaratmıştır. Hayatın idamesinde en önemli ihtiyacı olan suyu ve vahyi O indirir. Yaşam için zorunlu olan gıda ihtiyacını O giderir. Şirk sisteminin tanrıları bunlardan hangisine en ufak bir katkısı olmuştur? / olmaktadır? O halde kime yönelmek / hamd etmek en uygun olanıdır? Şirkin tanrıları mı? Yoksa Allah mı?” “Dağlar, denizler ve nehirler Allah tarafından insanlığa sunulmuşken şirk sisteminin tanrıları neleri sunmuştur? Hangi dağ, hangi nehir ve hangi deniz şirk sisteminin tanrıları tarafından yaratılmıştır? O halde kime yönelinecek / hamdedilecek? Allah’a mı? Yoksa şirkin tanrılarına mı?” “İnsanların yaşamları boyunca her türlü ihtiyacını karşılama hususunda taleplerine cevap veren, bunaldığında sıkıntısını gideren, başı belaya girdiğinde beladan kurtaran, kötülüklere battığında kötülük / pislik / aşağılıklardan çıkaran, krizlere girdiğinde feraha erdiren Allah’tır. Şirkin tanrıları ise insanların hiçbir derdine deva olmaz. Sıkıntılarını gidermedikleri gibi onları sürekli sıkıntıya, darboğaza ve krize sürükledikleri malumdur. Onlar sadece kendi menfaatlerine çalışırlar. İnsanların bütün kaynaklarını sömürürler. O halde insanların kime yönelmesi / hamd etmesi akla en uygunudur? Şirkin tanrılarına mı? Yoksa Allah’a mı?” “İnsanları yeryüzünün yöneticiler yapan, Kureyşi de Mekke’ye hâkim kılan Allah’tan başkası değildir. Bundan sonra da Mekke’ye ve tüm bu coğrafyaya yine Allah ve Allah yanlıları hâkim olacaktır. Bölgenin hakimiyeti asla şirk sistemi ile olmayacaktır. O halde şirk sisteminin tanrılarına değil Allah’a yönelinmesi / hamd edilmesi gerekmektedir.” “Tıpkı insanlara rahmetini vermek için önce rüzgarları gönderen, onlara kara ve denizin karanlıklarında yollarını bulmaları için yıldızlar gibi işaret taşlarını yarattığı gibi toplumlara medeniyet rahmetini vermek, onları gerilikten kurtarmak için elçilerini gönderen ve yolunu şaşırmış toplumları karanlıklardan kurtulmak için rehberlerini / kitaplarını veren Allah’tan başkası değildir. Şirkin tanrıları toplumları karanlıktan, cehaletten ve gerilikten kurtarmak ve onları medeniyete kavuşturmak için asla rehberlik etmezler, onları aydınlığa çıkartamazlar. Şimdi kime yönelmek / hamd etmek daha hayırlıdır? Allah’a mı yoksa şirkin tanrılarına mı?” “Geleceğin ne getireceğini Allah’tan başka kimse bilemez. Allah geleceğin müminlere ait olduğunu, takva sahiplerinin selamete ereceğini, güvenliğe kavuşacağını ve hâkim olacağını bildiriyorsa aynen o şekilde gerçekleşecektir. Ölü toplum diriltilecektir. Bunu Allah bildirmekte ve vaad etmektedir. Fakat şirk tanrıları bu toplumun diriltilmesi için hiçbir şey yapmadıkları gibi bunun için hiçbir projeleri ve öngörüleri de mevcut değildir. O halde kime yönelmek / hamd etmek en hayırlı olandır? Allah’a mı yoksa şirk tanrılarına mı?” 59- 65- De ki: “Hamd / yönelme Allah’adır. Selam (esenlik, güvenlik) de seçtiği kullarınadır. Kim gerçekten hayırlı ve ilah olarak kabul edilmeye lâyıktır: Allah mı, yoksa O’na ortak koştukları varlıklar mı?” Yoksa gökleri ve yeryüzünü yaratan, gökten sizin için su indiren mi? Böylece Biz onunla, bir ağacını bile bitiremeyeceğiniz güzel bahçeler bitirmekteyiz. Allah’tan başka bir tanrı bunları yapıyor mu? Elbetteki hayır! Onlar zulümde devam eden bir kavimdir. Yoksa yeryüzünü barınak kılan, aralarında nehirler kılan, onun için sabit dağlar kılan ve iki deniz arasına engel kılan mı? Allah’tan başka bir tanrı bunları yapıyor mu? Elbetteki hayır! Bilakis onların çoğu bilmiyorlar. Yoksa kendine yalvardığı zaman bunalmışa karşılık veren / verecek ve kötülüğü gideren / giderecek olan, sizi yeryüzünün halifeleri yapan / yapacak olan mı? Allah’tan başka bir tanrı bunları yapıyor mu? Elbetteki hayır! Çok az düşünüyorsunuz! ([1] )Yoksa karanın ve denizin karanlıkları içinde size kılavuz olan, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen mi? Allah’tan başka bir tanrı bunları yapıyor mu? Elbetteki hayır! Allah onların koştukları ortaklardan çok yücedir. ([2] ) Yoksa önce yaratan, sonra onu iade edecek olan ve sizi hem gökten hem yerden rızıklandıran mı? Allah’tan başka bir tanrı bunları yapıyor mu? Elbetteki hayır! De ki: Eğer doğru kimseler iseniz, kesin delilinizi getiriniz! De ki: “Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka kimse bilmez. Ve onlar, ne zaman diriltileceklerinin bilincinde değildirler. (Neml Suresi 59-65) Cenab-ı Hak, Mekke müşrik azgınların akıbetleri / gelecekleri konusunda işaretleri gönderdiğini ama onların bu işaretlere hala kör olduklarını bildirir. Halbuki onlar, Hz.Muhammed’in@ hareketinin başladığından bugüne kadar geldiği noktayı iyi değerlendirseler ahiretlerinin / geleceklerinin çok kötüye gittiğini görebileceklerdi. Hz.Muhammed’e@ ard arda gelen vahyi bilgiler ile yapılan ilahi rehberlik nedeniyle müminlerin hareketi yok edilemedi ve gelinen aşamada hareket çevredeki Arap ve Yahudi kabilelerden bile kabul görmeye başlamıştı. Bütün bu gelişmeler Hz.Muhammed’in@ başlattığı hareketin önünde durmanın imkansız olduğunu göstermekte olmasına rağmen müşrik azgınlar bu hususta hala bir tereddüt yaşamaktaydılar. Hz.Muhammed’in@ ölmüş, toprak olmuş, gerilik ve cehalette zirve yapmış, birbirini yiyen, bölgenin en aşağılık insanları haline gelmiş Arap kabilelerini uyandırıp peşine takacağı, onların arasında kardeşlik ve sevgi bağı ile tevhidi sağladıktan sonra büyük bir medeniyet gerçekleştirmesinin imkansız olduğunu düşünüyorlardı. Bunun eskiden beri söylenegelen ama bir türlü gerçekleştirilemeyen, gerçekleştirilmesi de bu vahşi kabilelerle mümkün olmayan boş ve uydurma bir hayal olduğunu söylüyorlardı. “Böyle gelmiş, böyle gider ve kimse bu gidişatı değiştiremez.” Bu şekilde geriliğin, cehaletin ve vahşiliğin Arapların kaderi olduğunu iddia ediyorlardı. Tıpkı müşrik liderlerin insanların biyolojik olarak öldükten sonra yeniden dirilişini reddettikleri gibi. Ama eskiden atalardan bazılarının Hz.Muhammed’in@ söylediği türden parlak bir medeniyete kavuşulacağı hikayelerini anlatmış olduklarını söylüyorlardı. Fakat onlar bu anlatılanların hayatın realitesi ile uyuşmadığını öne sürüyorlardı. 66- 68-Aslında ahiret hakkındaki bilgiler onların idrak edebilecekleri bir biçimde ard arda gelmektedir. Gel gör ki onlar, bundan hala bir şüphe içindedirler. Daha doğrusu onlar bu konuda körlüğü tercih etmektedirler. Şu inkâr edenler; “Ne yani, Biz ve atalarımız toprak olduktan sonra yeniden dirilip çıkartılacağız, öyle mi? Doğrusu, bize ve daha önce atalarımıza bu vaat (yeniden dirilme), önceden de yapılmıştı. Bu, ancak eskilerin uydurma masallarından başka bir şey değildir” dediler. (Neml Suresi 66-68) Cenab-ı Hak, elçisine onların bu iddialarına karşılık olarak kendileri gibi azgın olan geçmiş toplumların sonlarına bakmalarını söylemesi talimatını verir. Mekke müşrikleri gibi günaha batmış geçmiş toplumlar kendilerine gelen uyarıcılara kulak asmadıkları için yıkılıp gitmiş ve şehirlerinin kalıntıları kalmıştır. Uyarıcıların peşinden gidenlerin ise bu yıkımdan kurtulduklarını ve parlak medeniyetlere imza attıkları tarihi kayıtlara geçmiştir. ([3] ) Cenab-ı Hakk’ın toplumlar için koyduğu sosyolojik yasa budur. Rabbimiz bu nedenle elçisine bu yanlış tercihleri nedeniyle onlara üzülmemesini ve çeşitli tuzak ve entrikaları nedeniyle endişe etmemesini bildirir. Cenab-ı Hak, Mekke müşrik ileri gelenlerinin alaylı bir şekilde bu toplumsal değişimin ne zaman gerçekleşeceği ve kendilerinin ne zaman devrileceği konusundaki sorularına ise elçisinin şöyle cevap vermesini söyler; “O azab ve yıkımın bir kısmı peşinize takılmıştır / gerçekleşmiştir bile.” Zira Nahle vadisinde görüştüğü ecnebi / yabancı / cin topluluğunun Hz.Muhammed’in@ taraftarı olup kendi kabilelerini de onun safına geçmeleri için çalışmaları artık Mekke için yıkımın başladığının en önemli göstergesi idi. Bu yıkımın / azabın yavaş yavaş / aşama aşama gerçekleşmesi ise Cenab-ı Hakk’ın kullarına merhametinden başka bir şey olmadığı şeklinde ifade edilir. 69-74- De ki: “Yeryüzünde gezip dolaşın da suçluların sonlarının nasıl olduğunu görün!” Sen onlar için hüzünlenme! Ve onların kurmakta oldukları tuzaklardan dolayı da sıkıntı içinde olma! Bir de diyorlar ki: “Eğer doğru söylüyorsanız haber verin bakalım, bu tehdit ettiğiniz azap ne zaman?” De ki: “Belki de acele gelmesini istediğiniz o azabın bir kısmı peşinize çoktan takılmıştır bile.” Mamafih yine de senin Rabbin, insanlara karşı pek lütufkardır, fakat onların çoğu şükretmemektedir. Muhakkak ki senin Rabbin, onların göğüslerinin gizli tutmakta olduklarını ve açığa vurduklarını kesin olarak bilmektedir. (Neml Suresi 69-74) Aslında Mekke müşrik elebaşıları da Hz.Muhammed’in@ hareketinin artık zemin tutmaya başladığını ve kendi geleceklerinin tehlike altında olduğunu görüyorlardı. Ancak bunu topluma açık etmiyor ve içlerinde gizliyorlardı. Zira görmek istemedikleri bu manzarayı halka hissettirecek olurlarsa halk hemen Hz.Muhammed’in@ safına geçebilirdi. Onlar her şeyi açık yüreklilikle ortaya koymak yerine onun hareketini ve yeni gelişmeleri küçümseme yoluna gidiyorlardı. Nahle vadisindeki ecnebilerden / yabancılardan özellikle Yahudi olanlarının kendi kabilelerini Hz.Muhammed’i@ desteklemeye davet etmeleri ve onlardan da olumlu sinyaller alındığına dair haberlerin gelmesi olayını, kayda değer bir gelişme olarak telakki etmemek için “Yahudi kabileleri kendi aralarında anlaşıp tevhid olamıyorlar ki sizinle birlik olsunlar. Bu müminler hayal görüyorlar. İçinde bulundukları zavallı duruma bakmıyorlar da kendi kendilerine zafer kuruntusu yapıyorlar” şeklinde alaylı ifadeler kullanıyorlardı. Onların bu tezviratlarına karşılık, Cenab-ı Hak, inzal edilen Kur’an ile İsrailoğulları başta olmak üzere bütün kabileler arasındaki ihtilafların çözüleceğini, Arap, Yahudi ve Hristiyan kabilelerin bir araya getirilerek büyük bir medeniyet oluşturulacağını halka söylemesini elçisine emreder. Geriye dönüp baktığımızda tarihte bu üç dinin mensuplarını barış içerisinde tevhit eden öğretinin Kur’an öğretisi olduğuna şahit olmaktayız. Kudüs şehrinin girişine “Lailahe illallah İbrahim Halilullah” yazdırarak birlikte barış içerisinde yaşamı Kur’an’ın verdiği anlayış gerçekleştirmiştir. 75-79- Gökte ve yerde gizli olan hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir kitapta olmasın. Hiç şüphesiz ki, bu Kur’an İsrailoğullarına, hakkında ayrılığa düştükleri birçok konuya açıklık getirmektedir. Çünkü o inanmak isteyenler için gerçek bir yol gösterici ve bir rahmettir. Şüphesiz ki senin Rabbin onların arasında kendi verdiği hükmü uygulayacaktır. Ve O (Allah), Aziz’dir (üstün olandır), Alîm’dir (en iyi bilendir). Öyleyse sen, Allah’a tevekkül et; şüphesiz ki sen apaçık bir şekilde hakk üzerindesin. (Neml Suresi 75-79) Cenab-ı Hak, Mekke müşrik elebaşıların bu alaylarına ve küçümsemelerine karşı elçisinden öyle bir cevap vermesini istiyor ki, verilen cevap onları yerin dibine geçiriyor. Şöyle ki; “İçlerinde Yahudilerin de olduğu yabancılar bile, ilahi ideolojiyi dinledikten sonra etkilendikleri ve kabilelerini bu ideolojiye katılmaya davet ettikleri halde, sizler bu ilahi ideolojiye kulak tıkıyorsunuz ve dirilmeye yönelik en ufak bir teşebbüste bulunmuyorsunuz. Hakka, hakikate, ilahi yasalara yani hayatın gerçeklerine gözlerinizi kapatıyorsunuz ve kör bir tavır sergiliyorsunuz. Hz. Muhammed@ size daha ne yapsın? Sizin bu olumsuz tavırlarınız karşısında O’nun elinden bir şey gelmez. Ama sizin aleyhinize olarak toplumsal yıkım tecelli ettiği zaman, sizin hesabınız çok acı olacak. Sizi hesaba çekecek inkılap / devrim / dabbe mensupları ise bu devrim / inkılaptan sonra büyük bir medeniyet kuracaklar. Aşağıladığınız o kimseler yarın dipdiri, onurlu, güçlü ve kudretli bir şekilde iktidarda olacaklar. Onların bu halleri sizler için çok büyük bir yürek acısı olup içinize oturacaktır. Hepiniz bölük bölük ayrılıp hesap verecek ve ülkenin çeşitli yerlerine sürgüne gönderileceksiniz. Şimdi yapılan bu uyarılara karşı umursamaz tavırlarınız nedeniyle suçlarınız sabit olacağından kendinizi savunacak söz bile bulamayacaksınız.” 80- 85- Şüphesiz ki sen, ölülere dinletemezsin ve arkasını dönüp kaçtıkları zaman sağırlara da çağrıyı işittiremezsin. Ve yine sen (kalben) kör olanları saptıkları yoldan çevirip doğru yola yöneltemezsin; sen (sesini) ancak mesajlarımıza inan(maya istekli ol)anlara işittirebilirsin ki onlar da zaten bize yürekten boyun eğecek olan kimselerdir. Ve (vahye kulak vermeyen ölüler, sağır ve körler) aleyhine olarak (azaba dair, inkılaba dair, devrime dair) söz gerçekleştiği zaman, onların karşısına yerden, kendilerine insanların mesajlarımıza gerçek bir imanla inanmaması nedeniyle o insanları yaralayan / onlara yürek acısı veren bir dabbe / hareketli atak bir devlet / bir devrim / bir toplum / bir medeniyet / bir süper güç / bir lider çıkaracağız. ([4] ) Ve o gün her ümmetten ayetlerimizi yalan sayanları bölük bölük toplayıp süreceğiz. Geldikleri zaman, O (Allah) onlara: “Siz benim ayetlerimi, akıl ve bilgi kapasiteniz bakımından onu kavramadığınız hâlde yalanladınız, öyle mi? Peki, eğer öyle değilse bu yaptığınız ne?” diyecek. Ve (böylece, onlara vaktiyle söylenen) söz, onların tüm zulümlerine / karalamalarına rağmen, olanca gerçekliğiyle karşılarına çıkacak ve onlar da buna karşılık artık söyleyecek söz bulamayacaklar. (Neml Suresi 80-85) Cenab-ı Hak, Mekke müşriklerine uyanış sürecinin mutlaka geleceğini, gece ve gündüzün değişimleri üzerinden kanıtlar. O, gece gündüz örneklemesi ile bu âlemin bir değişim âlemi olduğunu, bugünün bir yarını, bu dünyanın bir ahireti bulunduğunu anlatır. Bu değişimler sonucunda ortaya çıkan nur / güneş ışınları ile uyuyan gözlerin açıldığını ve sakin olanların / uyuyanların harekete geçtiğini, aynı şekilde bir üfürme / boru çalma / düdük öttürme ile ölülerin diriltildiği ifade edilir. Ayrıca hareketleri durdurup sükunete erdiren, duranların bir nur ya da kalk borusunu çalması ile gözlerini açıp hareket etmelerine imkân veren o kudretin, bilgisizlik karanlığında uyuyan insanları uyandırmak, şaşkınlara yol göstermek için dünyayı peygamberlik nuru ile aydınlattığını söyler. 86-87- Hem onlar, geceyi dinlensinler diye karanlık kıldığımızı ve gündüzü de görsünler diye aydınlık kıldığımızı görmediler mi? Muhakkak ki bunda iman eden bir kavim için kesinlikle ayetler vardır. Sur’a üflendiği gün; artık Allah’ın dilediği kimseler hariç olmak üzere, göklerde ve yerde kim varsa hepsi dehşete kapılacaklar ve sonunda herkes, başı önde, O’nun huzuruna varacaklar. (Neml Suresi 86-87) Cenab-ı Hak, Mekke toplumu için kaçınılmaz olan inkılabın / değişimin kanıtları olarak dağları da misal verir. Dağlar gibi yerlerinde sabit olarak durduğu görülen şeylerin bile her an bir değişim içerisinde olduğunu, onların bulutların yüzdüğü gibi hareket ettiklerini bildirirken, zımni olarak dağlar gibi sabit değişmez sanılan vahşi, zalim, cahil, müşrik otoritelerin bir gün rahmet getiren bulutlar gibi merhametli, adil, alim ve tevhit ehli idareciler haline geleceğini bildirir. Yani bu değişimin nizamsız bir değişiklik ile tahrip için değil, bulutun rahmete gidişi gibi hikmet ve intizam ile daha yüksek bir hayata geçirmek için olduğuna işaret edilir. Bu işleyişin ilim ve hikmeti ile her şeyi yerli yerinde, sağlam ve muntazam yapan Allah’ın sanatı olduğuna vurgu yapılır. Bu nedenle iyilik ve güzelliğe doğru değişim gösterenlerin karşılığını, daha güzeli ve hayırlısı ile alacağını böylece gelecekten emin olacağını bildirirken toplumsal kıyamete / inkılaba kadar kötülük / şirk üzere ısrar edenlerin yaptıklarının karşılığının ise ateşte yüzlerinin sürtülmesi olacağı bildirilir. Cenab-ı Hak, elçisine kendisinin bu toplumu Kur’an’a / kurtuluşa davet etmekle ve Kabe’nin kurucu ruhuna uygun davranmakla vazifelendirildiğini söylemesini emreder. Zaten bu mücadelenin sonunda herkesin Allah’ın gösterdiği ayetleri / işaretleri göreceğini ve Allah’a yöneleceğini / hamd edeceğini bildirir. Böylece ilahi öğretiye herkesin katılım yapacağı ve ilahi sisteme geçeceği müjdelenir. 88-93- Şimdi, sen dağları görüyorsun ya, sen onları donuk, durgun sanırsın. Oysa onlar bulutun yürümesi gibi yürümektedirler. Her şeyi güzel ve yerli yerinde yapan Allah’ın sanatıdır bu! Muhakkak ki yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır O! Kim iyilik, güzellik getirirse, onun için ondan (getirdiğinden) daha hayırlısı vardır. Üstelik onlar o günün dehşetinden emin olacaklardır. Kim de kötülükle gelirse artık onların yüzleri ateşte sürtülür. Şimdi siz yapıp ettiklerinizin dışında başka bir karşılık mı bekliyordunuz? (Ey Peygamber!) De ki: “Ben sadece O’nun mübarek kıldığı / dokunulmaz kıldığı bu şehrin Rabbine kulluk etmekle emrolundum. Zira her şeyin sahibi O’dur. Yine ben O’na gönülden teslim olanlardan biri olmakla emrolundum. Kur’an’ı (insanlara) okumakla / insanları Kur’an’a çağırmakla emrolundum. Artık kim doğru yolu bulursa, yalnız kendisi için bulmuş olur. Kim de saparsa o zaman de ki ‘Ben sadece bir uyaranlardanım’” Ve de ki; “Hamdolsun O Allah’a ki, size ayetlerini gösterecek siz de onları tanıyacaksınız.” Rabbin, yaptıklarınıza karşı asla duyarsız değildir. (Neml Suresi 88-93) [1] ) Bu cümle, müminlere daha ta İslâm'ın başlangıcında geleceğin hakimiyetini vaad eden büyük bir müjdeyi ifade eder. Sûrenin başındaki "Müminler için hidayet rehberi ve müjdedir" (Neml, 27/2) müjdesi ile Davud ve Süleyman kıssasının burada zikredildiğine göre de bu mânâya olduğu belli demektir. (Hak Dini Kur’an Dili Tefsiri- Elmalılı Hamdi Yazır) [2] ) Bu âyette kara ve deniz yolculuklarında cihad ile İslâm fetihlerinin ilerleyeceği haber veriliyor. ( Hak Dini Kur’an Dili Tefsiri- Elmalılı Hamdi Yazır) Boykot, hicret, işkence ve baskı gibi karanlıklardan nasıl çıkılacağı hususunda rehberlik yapan ve fetihten /zaferden /rahmetten önce zorlukları /rüzgarları aslında bu fethin bir müjdesi olarak gönderen Allah’tır. (A.A) [3] ) Yukarıdaki ahiret ile ilgili anlatılanların aynı zamanda bu dünya hayatı için bir metafor olduğu, geçmiş toplumların karşılaştıkları akıbetlerini örnek vermesinden anlaşılmaktadır. (A.A) [4] ) Ahmed Tayalisi, Naim b. Hammad, Abd b. Hamid, Tirmizî hasen hadis diyerek, İbnü Mâce, İbnü Cerir, İbnü Münzir, İbnü Ebi Hatim, İbnü Merduye ve Beyhakî gibi zatların Ebu Hüreyre (r.a)den rivayet ettikleri bir hadiste Resulullah (s.a.v) buyurmuştur ki: "Dâbbetü'l-arz, Musa'nın âsası, Süleyman'ın mührü yanında olarak çıkacak, mühür ile müminin yüzünü parlatacak, âsa ile kâfirin burnunu kıracak, insanlar sofraya toplanacak, mümin ve kâfir tanınacak." Bu hadise göre de, dâbbe, maddî ve manevî normalin üzerinde bir kuvvet ve saltanat ile ortaya çıkıp büyük bir İslâm devleti kuracak lider olmuş oluyor. Şüphe yok ki, Musa'nın asasına, Süleyman'ın mührüne sahip olan kimse, büyük bir şahsiyet olacaktır.(Hak Dini Kur’an Dili Tefsiri – Elmalılı Hamdi Yazır)
- Bölüm 15:NECRAN HEYETİ İLE MÜZAKERELER | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 15 NECRAN HEYETİ İLE MÜZAKERELER Bedir Savaşının Medine İslam Cumhuriyetinin zaferi ile sonuçlanması, Kaynuka oğulları Yahudi kabilesinin Medine’den atılması, Mekke’nin Şam ticareti için alternatif güzergah arayışlarının da başarısız olması ve Medine’de karışıklık ve anarşi yaratma faaliyetlerine finansal destek sağlayan Yahudi finansör Ka’b b.Eşref ile Ebu Rafi’nin suikastlarla ortadan kaldırılmaları Arap yarım adası çevresindeki bölge ülkelerinin dikkatlerini çekmişti. Şam üzerinden yapılan ticareti etkileyen bu olaylar karşısında İran (Sasani), Bizans ve Mısır gibi bölge ülkelerinin kayıtsız kalması düşünülemezdi. Söz konusu bölge ülkelerinin bu gelişmelere bağlı olarak oluşacak yeni dengeleri kendi lehlerine çevirmenin yollarını arayacakları çok açıktı. Bu ülkelerin Arap yarımadasındaki mevcut şirk yapısında söz sahibi otoritelerle geçmişten gelen dost ve müttefiklerini dolayısıyla geleneksel ticari ilişkilerini muhafaza etmek istemekle beraber bu bölgede oluşan yeni otoritelerle / devletlerle de ilişkilerini iyi tutmak isteyecekleri muhakkaktı. Aksi takdirde önce ticari menfaatlerini sonrasında ise kendi topraklarındaki egemenliklerinin kaybedilmesine kadar gelişecek bir değişimin önünü alamayacaklarının farkındadırlar. Bu nedenle söz konusu bölge ülkelerinden Bizans ve Mısır Arap yarımadasında meydana gelen gelişmeleri yakından takip etmişler ve bu gelişmelerin içerisinde yer almak ve Medine’deki oluşum ile ilişki kurmak amacıyla yarımadadaki uzantılarını hareket geçirmişlerdir. İran (Sasani) devleti bölgedeki gelişmeleri takip etmekle birlikte kendi şirk sistemi ile aynı olan Mekke Yönetimini terk ederek Medine İslam Cumhuriyeti ile ilişki geliştirme ve ittifak yapamazdı. Ayrıca tam bu sıralarda Bizans ile arasında devam etmekte olan savaş nedeniyle onların Arap yarımadasındaki bu gelişmeleri kendi lehlerine çevirmek için bölgedeki müttefiklerine herhangi bir yardım yapması da olası değildi. 15.1. Necran Kabilesinin Harekete Geçirilmesi Bizans ve Mısır, bölgede değişen dengeleri kendi lehlerine çevirmesi için Necran Hristiyanlarını harekete geçirirler. Medine İslam Cumhuriyetinin Mekke Şirk Yönetimine karşı peş peşe kazandığı başarılar ile bölgedeki Yahudi finans otoritelerini yok etmesi bölgenin yeni gücünün İslam Cumhuriyeti olacağını göstermesi nedeniyle Bizans bu gücü kendi safına çekme girişimi olarak kendi adına görüşmelerde bulunmak üzere Necran Hristiyanlarını gönderdi. Necran, Mekke ile Yemen arasında Yemen’in Mekke tarafına düşen yerlerinden olup, Mekke’ye o dönemin ifadesi ile yedi konaklık mesafededir. Necranlıların bu bölgede oldukça zengin ve müreffeh bir yaşamları vardır. Zenginliklerini Bizans’ın liderliğindeki Hristiyan blok içerisinde yer almasına ve onların yaptıkları maddi ve siyasi desteğe borçludurlar. Harita 17: Necranlıları yaşadığı bölge Necranlılar Medine’ye kalabalık bir heyet gönderir. Heyetin çantasında Medine İslam Cumhuriyetine Hristiyan Dünyasının Mandasına girme teklifi vardır. Necranlıların kendileri de Bizans ve Mısır yönetiminin mandası altında ve onların finansal destekleri ile bölge şartlarına göre zengin ve müreffeh bir yaşam sürmektedirler. Onlar, Medine İslam Cumhuriyetinin kendileri ile birlik olup Hristiyan Dünyası Bloğunun desteğini almaları halinde tüm Arap yarımadasına hâkimiyetin kolay olacağı düşüncesindedirler. Onlar açısından bölgenin en güçlü ve dokunulmaz gücü olan Mekke müşrik ordusunu yenmiş bir gücü kendi saflarına çekmek son derece stratejik bir hamledir. 15.2. Necran Heyetinin Ajandasındaki Görüşme Gündemi Necran Heyeti, öncelikle Mekke müşrik yönetimini Bedir’de yenmenin çok büyük bir başarı olduğunu ifade ederek bu başarıları nedeniyle Medine İslam Cumhuriyeti yönetimini kutladılar. Heyet daha sonra, nihai zafer ile Mekke’nin kıyameti, bütün Arap ve diğer toplumların uyanmaları / dirilişi ve İslami / Tevhidi Dünya Görüşüne karşı mücadele edenlerin hesap verecekleri ve çok acıklı bir azaba uğratılacağı –ki bu hususlar Kur’an’da ahiret, kıyamet, diriliş ve hesap günü müteşabihatı içerisinde zikredilir- iddialarının mevcut Medine İslam Cumhuriyeti alt yapısıyla mümkün olmadığını iddia ettiler. Buna gerekçe olarak Ebrehe’nin güçlü ordusunu bile paçavraya çeviren “Ehlullah” namlı Mekkelileri / Kureyş’i yenmenin öyle kolay olmadığını gösterirler. Heyet, Mekke müşriklerini ve Arap yarımadasındaki müşrikleri eninde sonunda dize getirip tevhidi sağlamaya yönelik olarak Kur’an’da müteşabih ifadelerle zikredilen gelecek öngörülerinin gerçekleşmesinin mevcut şartlarda imkânsız olduğunu ifade ederler. Şayet Kur’an’daki müteşabih ayetlerle ortaya konan Mekke’nin kıyameti ve bütün Arap kabilelerinin tevhidinin gerçekleşmesi isteniyorsa bunun için bir teklif sunmak istediklerini bildirdiler. Necran Heyeti tekliflerini sunmadan önce Medine’deki Yahudi kabilelerle Medine İslam Cumhuriyeti yönetimi arasındaki anlaşmazlığın sebeplerini öğrenmek arzusunda olduklarını bildirdiler. Bu kapsamda özellikle Kaynukalıların Medine’den atılmasıyla gün yüzüne çıkan bu uyuşmazlıkta haksız tarafın hangi taraf olduğunu belirlemek istediler. Zira onlar açısından teklif edecekleri hususta sonradan pişman olmamak için haklı ve haksız tarafı bilmek gerektiğini bildirdiler. Sonunda ajandalarındaki en önemli maddeyi müzakereye açtılar. Onlar Medine İslam Cumhuriyetine Hristiyan Dünya Bloğuna girmeyi teklif ettiler. Bu teklifi yaparken de toplantının başında ifade ettikleri gibi Mekke’yi yenmek ve bütün Arabistan ölçeğinde bir birlik sağlamak istiyorlarsa mutlaka Hristiyan dünyadan destek almaları gerektiğini bildirdiler. Aksi takdirde metaforik / müteşabih olarak ifade ettikleri İslami / Tevhidi Dünya Görüşüne dayalı bir sistemi gerçekleştirmelerinin imkânsız olduğunu belirttiler. Eğer teklifleri kabul edilecek olursa çok büyük maddi destek, silah ve siyasi destek sağlanacağını bildirdiler. Ancak bu teklifin kabul şartları arasında en önemlisi, verilecek bu yardımlar karşılığında Medine İslam Cumhuriyetinde teslise dayalı bir yönetim modelinin benimsenmesidir. Necran Heyetinin Medine İslam Cumhuriyetine yaptığı bu teklif, Mekke Yönetimine karşı Hristiyan Dünyası Bloğunda yer alma ve bu bloğun Mandasına girme teklifidir. Böyle bir teklifin öngördüğü sistemde Medine İslam Cumhuriyetinin idari yapısı şöyle yapılandırılacaktı: Devletin başında Allah (Baba) temsilen bir kral, İsa (Oğul) temsilen Kilise ve dini otoriteler ve Ruhul Kudüs’ü temsilen müşavere / danışma meclisi. Bu yeniden yapılandırmada Baş Kilise Bizans’ta olduğu için Mısır vb. diğer kiliseler gibi Medine İslam Cumhuriyeti de Bizans’taki Baş Kiliseye bağlı olacaktı. Böyle bir teklifin kabulü halinde idari yapıda gerekli yapısal değişiklikler yapıldıktan sonra Medine İslam Cumhuriyeti Bizans’ın Mandası altına girmiş olacaktı. Elbette ki bu teklifin din dilindeki ifadesi müminlerin Hristiyan olmasından başka bir şey değildi. Onlar müminleri Arap yarımadasında tevhidi Hristiyanlık dini ile sağlamaya davet etmekteydiler. Ancak müminler onların davet ettikleri Hristiyanlığın teslis inancını reddettiler. Müminler Allah’ın tek ve benzersiz olduğunu ve asla cisimleştirilemeyeceğini söylediler. Diğer bir ifadeyle yaratıcının yaratılan hiçbir şeye benzemediğini söylediler. Halbuki teslis inancında Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olarak telakki edildiğini ve onun insan olarak dünyaya geldiğine inanıldığını yani ilah’ın / yaratıcının cisimleştiğine inanıldığını belirttiler. Yaratıcı tanrının yegâne olmasının zorunlu olduğunu ve yarattıklarına benzemesinin imkânsız olduğunu söylediler. Necranlılar müminlerin bu sözlerine karşı Kur’an’daki çeşitli kıssalarda anlatılan müteşabihatları / benzetmeleri ileri sürerek (Hz. Adem’e Allah’ın kendi ruhundan üflemesi ve Hz. Meryem’e ruhundan üflemesi ile Hz. İsa’nın yaratılması vb.) Müminlerin de İlahi olanı cisimleştirdikleri şeklinde cevap verdiler. Müminlerin bazıları onların bu cevaplarından etkilendiler ve onlara hak vermeye başladılar. Fakat aklını kullanan müminler ise bu ayetlerde geçen müteşabih ifadelerin insanların mesajları anlamalarını kolaylaştırmak için Cenab-ı Hak tarafından inzal edildiğini, Cenab-ı Hakk’ın yarattığı varlıklarla ilişkisi mekanizmasının nasıl gerçekleştiğini ancak Kendisinin bilebileceğini söylediler. Yaratıcının yaratılanlarla olan ilişki mekanizmasını Cenab-ı Hakk’ın ancak müteşabih ifadelerle anlatabileceğini belirttiler. Bunun gerekçesi olarak ta insanın bilgisinin, aklının ve tecrübesinin olmadığı hususların bildiği ve tecrübe ettiği varlık alemindeki benzetmelerle anlatmasından başka imkân olmadığını ifade ettiler. Necran Heyeti ajandasındaki teklifleri sunduktan sonra görüşmelere geçilir. 15.3. Gündem Konuları Üzerinde Necran Heyeti İle Müzakereler Ali İmran Suresinin bu bölümdeki ayetleri adeta bu heyetle yapılan görüşmelerin Cenab-ı Hak tarafından tutulan tutanakları gibidir. Peygamberimiz@ Necran Heyetinin tekliflerini değerlendirmeye geçer ve ilk önce; “Allah’tan başka ilah olmadığı ve O’nun hayat sahibi ve hayatın kaynağı olduğu her şeyi ayağa kaldıran ve ayakta tutanın da O olduğu vurgusu ile Medine İslam Cumhuriyeti’nin O’nun öğretisine dayalı olarak kurulduğu ve öylece de devam edeceği, bu Cumhuriyete hayat verecek olanın ve ayağa kaldıracak olanın da O olduğunu vurguladı. İlahi öğreti kurallarına göre Hakka karşı duranların mutlaka yıkılacağını ve onların çok büyük bir ceza ile cezalandırılacağını belirtti ve bunun tarih boyunca hep böyle olduğuna işaret etti. Ayrıca Allah’ın asla cisimleştirilemeyeceği, oğullara kızlara sahip olmadığı, insanlara ya da herhangi bir yaratılmışa hulul etmediği, / etmeyeceği, onun yarattıklarına benzemekten münezzeh olduğu ve hak ile batılı ayırt edici olan bu hususların Tevrat’ta ve İncil’de de daha önce bildirildiğini ifade etti. Böylece Necranlıların teklif ettikleri teslis paradigmasının yanlışlığına ve teslis esasına dayalı idari mekanizmanın da yanlış olduğuna işaret etti.” Cenab-ı Hak, müzakerelerin başlangıcında elçisinin söylediği bu hususları şöyle kayıt altına aldırır; RAHMAN, RAHİM ALLAH ADINA 1-6- Elif, Lâm, Mim. Allah, Kendisinden başka tanrı yoktur, Hayatın kaynağı ve daima diri Hayy'dır, her şeyi ayağa kaldıran ve onları ayakta tutan Kayyum'dur. (Geçmişte vahyedilenlerden) bugüne ulaşan doğru haberleri / bilgileri tasdik eden bu Kitabı sana peyderpey indiren O'dur. Tevrat'ı ve İncil'i de O indirmişti. Geçmişte insanlığa yol göstermek için doğruyla eğriyi birbirinden ayırt etmeye yarayan gerçeklik bilgisi furkanı da O indirmişti. Allah'ın mesajlarını inkâr edip karşı duranları acı bir azap beklemektedir. Allah kudret sahibidir, inkârcı zalimlerden intikam alıcıdır. Şüphesiz yeryüzündeki ve gökyüzündeki hiçbir şey Allah’tan gizli kalmaz. Sizi, rahimlerde dilediği gibi şekillendiren O’dur. Kendisinden başka ilâh yoktur. O, sonsuz kudret ve hikmet sahibidir. (Al-i İmran Suresi 1-6) Peygamberimiz@ Allah’ın tek ilah olduğu ve yaratılmış hiçbir varlığa benzemediği hususunu ifade ettikten sonra Necranlıların Kur’an’daki müteşabih ayetleri dillerine dolayıp müminleri etkilemeye çalışarak fitne çıkarmalarını dile getirdi. Müteşabih ayetlerle anlatılmaya çalışılan hususların gerçekte nasıl cereyan ettiğini insanların kavrayamayacağını belirtti. Aklını kullanan müminlerin ise müteşabih ayetlerle anlatılan ve künhünü kavrayamadığı hususların Allah tarafından inzal edildiğine iman ettiklerini ifade etti. Böylece Allah’ın tek ilah olduğu paradigmasına dayalı İslam Cumhuriyetinin mutlaka muzaffer olacağına da müminlerin iman ettiklerini belirtmiş oldu. Peygamberimiz@ daha sonra müminlerin geleceğe yönelik öngörüleri yani en önemli hedefi olan ahiret vaadi üzerine Necran Heyetinin eleştirilerine cevap verdi; Onlara müteşabih ifadelerle anlatılan gelecek öngörülerini anlamadıklarını söyledi. O ifadelerdeki öngörülerin gerçekleşmesi (tevili) konusunda insanları saptırmaya çalıştıklarını belirtti. Onların bu çabalarının fitne çıkarmaktan başka bir şey olmadığını bildirdi. Bu tarz hareketlerin hastalıklı kalplerin / zihinlerin bir ürünü olduğunu vurguladı. Hâlbuki Kur’an’da müteşabih ifadelerle anlatılan gelecek öngörülerinin insanların anlayabilmeleri için metaforlarla / müteşabih / benzetmelerle anlatıldığı ve bu ayetlerin açık ortaya konan ilke ve öğretiler (muhkem ayetler) den hiçbir farkının olmadığı bu nedenle hepsinin Allah’ın bildirmesi olduğunu söyledi. Gerek tabiatta gerekse de sosyal hayatta Cenab-ı Hakk’ın kanunlarının nasıl tecelli ettiğini kavrayamayan, derinlikten yoksun beyinlerin müteşabih ifadelerle anlatılan geleceğe dair öngörüleri de anlayamayacaklarını belirtti. Onların hastalıklı düşünceleriyle insanları ancak kendi bozuk ve yanlış yollarına çekmeye çalıştıklarını ifade etti. Aklını kullanan kimselerin ise bu müteşabih ayetlerdeki metaforlarla anlatılmaya çalışılan ve gelecekte (gayb) mutlaka cereyan edecek olayların Allah’ın bildirmesi olduğunu ve O’nun sosyolojik yasası olduğunu bildiklerini ve iman ettiklerini söyledi. Cenab-ı Hak, elçisinin verdiği bu cevapları aşağıdaki şekilde kayıt altına aldırır; 7- Sana Kitab'ı indiren O'dur. Bu Kitab’ın bir kısmı muhkem / manası açık olan ayetlerdir ki, bunlar, kitabın anasıdır. / esasıdır. / temelidir. / özüdür. Diğer kısmı ise müteşabihlerdir. / benzetmelerdir. / metaforlardır. Durum bu iken, kalplerinde kaypaklık / fitne / kötülük olan kimseler, fitne çıkarmak ve kendi arzularına göre bir sonuç elde etmek (tevil) için onun müteşabih olanlarının peşine düşerler. Hâlbuki onun tevilini / nasıl ve ne şekilde gerçekleşeceğini ancak Allah bilir. Derinlikli düşünenler: “İman ettik, onların tamamı Rabbimiz katındandır” derler. Ulül Elbab / akıl ve vicdan sahibi derin kavrayış sahiplerinden başkası bunu anlayamaz. (Al-i İmran Suresi 7) Peygamberimiz müteşabih olarak ifade edilen gelecek (gayb) haberlerinin gerçekleşmesinin kanıtını şöyle ortaya koyar; İslam Cumhuriyetinin gelecekte büyük başarılara imza atacağını ve düşmanlarının yenileceğini Necranlıların anlamaları için Firavunun yıkılıp gitmesine bakmalarının yeterli olduğunu ve bu minvalde Mekke Şirk Yönetiminin de tıpkı Firavun yönetimi gibi yıkılıp gideceğini belirtti. Kaçınılmaz olarak gerçekleşecek olan bu yıkımın Allah’ın sosyolojik (toplum bilim) yasası olduğunu bildirdi. Bu yıkımın ilk adımı olan Bedir Zaferi’nin bunun açık bir kanıtı olduğunu vurguladı. Zira Bedir’de inkârcı olan Mekke müşrik ordusu Allah yolunda savaşan Medine İslam Ordusundan üç kat daha fazla sayıda olmalarına rağmen müminlerin müşriklerin gözlerine iki misli fazla görünmesinin çok açık bir kanıt olduğuna işaret etti. Cenab-ı Hakk’ın bu açık yardımı ve inayetiyle Mekke müşrik ordusunun hezimeti yaşadığını söyledi. Dolayısıyla Cenab-ı Hakk’ın Kur’an’da müteşabih ifadelerle haber verdiği nihai zafer olayının da eninde sonunda mutlaka gerçekleşeceğini ifade etti. Cenab-ı Hak, elçisinin ortaya koyduğu bu kanıtı şöyle kayıt altına aldırır; 8-13- Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra, kalplerimizin sapmasına izin verme. Bize kendi katından bol bol rahmet bağışla. Muhakkak ki sen, Vehhab'sın / bol bol ihsan edensin. “Rabbimiz! Muhakkak ki Sen insanları geleceğinde kuşku olmayan bir gün için mutlaka bir araya getireceksin.” Allah vaadinden asla dönmez. İnkârcıların ne malları ne de evlatları Allah'a karşı hiçbir fayda vermeyecektir. Onlar ateşin yakıtı olacaklardır. Tıpkı Firavun hanedanının ve onlardan öncekilerin başına gelenlerin aynısı (onların da başına gelecektir.) Zira onlar mesajlarımızı yalanlamışlardı. Allah da onları bu günahları yüzünden yakalayıvermişti. Allah, cezası / yakalaması çok çetin olandır. İnkâr edenlere de ki; “Yakında mağlup olacak ve cehenneme toplanacaksınız” O, ne kötü bir yerdir! (Bedir’de) Karşı karşıya gelen iki orduda sizin için kesinlikle bir ayet / kanıt vardır; Ordunun biri, Allah yolunda savaşıyor diğeri ise inkârcılardı. O inkârcılar müminleri, gözlerinde kendilerinin iki misli görüyorlardı. Allah, dilediğini yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda basiret sahipleri için bir ibret vardır. (Al-i İmran Suresi 8-13) Peygamberimiz müzakereler kapsamında Necranlılara; “Cenab-ı Mevla’nın bu apaçık yardımı nedeniyle sizin teklif ettiğiniz «Manda» ve bu Manda çerçevesinde vaat ettiğiniz maddi yardımlar, zenginlikler, ganimetler çok cazip görünse de kabul etmiyoruz. Sizin vaat ettiğiniz bu yardımlar yerine Allah’ın yardım ve inayetini istiyoruz. O’nun vereceği mükâfatlar çok ama çok daha değerlidir. Hele bir de O’nun hoşnutluğu var ki hiçbir maddi değerle ölçülemez. Biz işte buna talibiz. Allah kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etmektedir. Böylece O tevhit paradigmasını kendisine eksen seçmiş İslam Cumhuriyetinden yana olduğunu ifade etmektedir. Bu noktada melekler / melikler ve ilimde derinleşmiş ve haktan yana olan âlimler de aynı şahitliği yapmakta ve İslam Cumhuriyetinden yana desteklerini ifade etmektedirler. Ki gerçek olan da budur. Allah tek ilahtır ve sonsuz kudret sahibi ve yegâne egemendir.” diyerek onların maddi yardım tekliflerini reddetti. Cenab-ı Hak ise elçisinin reddedişini şöyle ifade ederek kayıtlara geçirtir; 14-18- Kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere taparcasına duyulan sevgi, insanlara çok cazip kılındı. Fakat bunlar dünya / süfli / geçici hayatın kazanımıdır. Oysa varılacak en güzel hedef Allah’ın indindedir. De ki: “Size bundan daha hayırlı olanı bildireyim mi? Takva sahipleri için Rablerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah'tan hoşnutluk vardır. Allah o kulları görür gözetir. Onlar öyle kullardır ki; “Rabbimiz! Şüphesiz biz inandık, artık bizim günahlarımızı bağışla ve bizi ateşin azabından koru!” derler. Aynı zamanda onlar, sabreden, dürüst olan, gönülden itaat eden, infakta bulunan ve seher vakitlerinde istiğfar eden kimselerdir. Allah kendisinden başka ilah olmadığına şehadet etti. Melekler ve adaleti ayakta tutan ilim sahipleri de şahitlik ettiler. Ki O’ndan başka ilah yoktur. O, kudret sahibi ve hakimdir. (Al-i İmran Suresi 14-18) Peygamberimiz@ Necran heyetine Medine’deki Kaynuka Yahudileriyle aralarının bozulma sebeplerini şöylece belirtti; “Başlangıçta tüm Medinelilerle Allah’ın istediği gibi barış / İslam / huzur, adalet, merhamet ve tevhit üzerine Anayasal bir Cumhuriyet kurduk. Fakat daha sonra kıskançlık, bencillik, haset ve azgınlıkları sebebiyle Kaynukalılar kurulan anayasal sistemin doğru, adil ve hakkaniyet çerçevesinde işlemesine bir türlü razı olmadılar ve ayrılık çıkardılar. Dahası haktan yana olanları katlederek isyan ettiler. Kendilerini üstün görmeleri fakat gerçekte ise başkalarının kendilerinden üstün olmalarını hazmedemediler. Kendilerini o kadar üstün ve seçilmiş görüyorlardı ki ne yaparlarsa yapsınlar Ahirette Allah’ın kendilerine çok az bir süre ateş azabıyla cezalandırdıktan sonra mutlaka cennete koyacağına, diğer insanların ise böyle bir ayrıcalığa sahip olmadığına inanmaları onları her türlü kötülüğe sürüklüyordu. Bu tür anlayışta olan kimselerle nasıl adil bir sistem kurup işletebileceksiniz? Sizde olsanız bunlarla düzgün bir birliktelik yapamazsınız.” Cenab-ı Hak, elçisinin Kaynuka Yahudileri ile aralarının bozulma gerekçeleri olarak ortaya koyduğu hususları şöyle kayıt altına aldırır; 19-25- Şüphe yok ki Allah’ın nezdinde din, İslam'dır. / Barıştır. Fakat kitap verilenler kendilerine o ilim geldikten sonra sırf aralarındaki kıskançlık / haset ve haddi aşmak / azgınlık nedeniyle anlaşmazlığa düştüler. Allah'ın ayetlerini kim inkâr ederse bilsin ki şüphesiz Allah hesabı çabuk görendir. Buna rağmen eğer seninle tartışırlarsa de ki: “Ben bana uyanlarla birlikte yönümü tamamen Allah’a doğru dönerek O’na teslim oldum ve böylece kendimi sağlama aldım. Kitap verilenlere ve Ümmilere “Siz de O’na teslim olup kendinizi sağlama almaz mısınız?” de. Eğer İslam oldularsa o zaman doğru yola ermişlerdir. Yok, eğer sırt çevirirlerse sana düşen sadece tebliğ etmektir. Allah, kullarını çok iyi görendir. Şüphesiz Allah'ın ayetlerini inkâr eden, haksız yere peygamberleri öldüren ve insanlardan hak ve adaleti emreden kimseleri katledenleri acıklı bir azapla müjdele! İşte bunların dünyada da ahirette de amelleri boşa gitmiştir. Onlara yardım edende olmayacaktır. Kendilerine Kitap'tan bir pay verilmiş olan şu kimselere bir baksana. Aralarında hüküm vermek için Allah'ın kitabına başvurmaları yolunda çağrı yapılmış olmasına rağmen onlardan bir kısmı, inatla ondan yüz çeviriyor. Bu, onların, “Sayılı birkaç gün dışında ateş bize asla dokunmayacaktır” demeleri nedeniyledir. Onların iftira ile uydurdukları gerçek dışı kabulleri dinlerine ihanettir. Bakalım, geleceğinde hiç şüphe olmayan o günde onları bir araya topladığımız ve hiç kimseye haksızlık edilmeden herkese kazandıkları tastamam ödendiği zaman onların halleri nice olacaktır? (Al-i İmran Suresi 19-25) 15.4. Necran Heyetiyle Müzakerelerde İkinci Aşama Peygamberimiz@ müzakerelerin ikinci aşamasında Necran Heyetinin teklif ettiği Manda Yönetimini kabul edemeyeceğini ve kendilerinin de bu manda yönetiminden vazgeçmeleri gerektiğini şöyle ifade etti; “Yeryüzünün mülkü Allah’ındır. O yeryüzünde dilediği gibi tasarruf eder. Dolayısıyla O kimi iktidara getirecek ise ne yapar eder onu iktidara getirir. Kimi de iktidardan indirecekse onu da o makamdan indirir.Hangi toplumu diriltecek ve yeryüzüne egemen kılacaksa onu yapar ve kimse de engel olamaz. Hangi toplumdaki zulmü ve karanlıkları kaldıracak ve o topluma aydınlık getirecekse onu da gerçekleştirmesine kimse mani olamaz. Hangi topluma da zenginlik ve servet verecekse onu da O verir. Bu nedenle bize düşen doğru yola giderken bile doğru metotları kullanmaktır. Sizlerin Bizans ve Mısır’ın desteğini almak için teklif ettiğiniz mal, mülk, servet ve silah sadece Allah’a bağlı olmakla da elde edilerek bağımsız bir güç olunabilir. Fakat sizin teklifinizi kabul edecek olursak, onlara bağlı / manda olmak zorunda kalacağız. Onlar ise bize yeni bir zulüm sistemi dayatmış olacaklar. Hal böyle olunca müminlerin kâfirlerin / müşriklerin mandası, velayeti ve yönetimi altına girmesi kabul edilemez.Şayet böyle bir teklif kabul edersek bu bizi Allah’tan uzaklaştırır. Bu ancak herhangi bir tehlikeden korunma koşuluyla olabilir. Şimdi ise öyle bir durum yoktur. Bu nedenle sizin manda teklifinizi kabul etmiyoruz. Gelin siz de Hristiyanlık ekseninde Bizans’a bağlı olmaktan vazgeçin ve sadece Allah’a bağlı olun. Gelin bağımsız bir birlik oluşturalım. Bana uyun, beni takip edin ve bağımsız sadece Allah’a bağlı tevhidi bir Cumhuriyet oluşturalım.” Cenab-ı Hak, peygamberimizin Necran Heyetinin manda yönetimi teklifini kabul edemeyeceğine ilişkin ortaya koyduğu yukarıdaki gerekçeleri şöyle kayıt altına aldırır; 26-32- De ki: “Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden de çeker alırsın, dilediğin aziz eder güçlü kılarsın, dilediğini de zelil eder alçaltırsın. Hayır, Senin elindedir. Hiç kuşkusuz Senin her şeye gücün yeter! Sen geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü de gecenin içine sokarsın. Sen ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü çıkarırsın. Dilediğine de hesapsız rızık verirsin.” Müminler, müminleri bırakıp kâfirlerin velayeti / yönetimi / mandaları altına girmesinler. Her kim böyle yaparsa Allah ile bağını koparmış olur. Bu ancak kendinizi onlardan koruma amaçlı olabilir. Allah sizi emirlerine karşı gelmekten sakındırıyor. Zira sonunda Allah'a dönüp hesap vereceksiniz. De ki: “İçinizde taşıdığınız düşünceleri gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde olan şeyleri de yerde olan şeyleri de bilir. Allah, her şeye kadirdir.” O gün herkes yaptığı iyilikleri ve kötülükleri karşısında hazır bulacak. Kendisi ile yaptığı kötülükler arasında çok uzak bir mesafe bulunmasını ister. Allah, sizi emirlerine karşı gelmekten sakındırıyor. Zira Allah, kullarına karşı çok şefkatlidir. De ki: “Eğer Allah'ı seviyorsanız o zaman bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. De ki: “Allah'a ve Peygambere itaat edin!” Şayet yüz çevirirlerse bilsinler ki, Allah inkârcı nankörleri sevmez. (Al-i İmran Suresi 26-32) 15.5. Necran Heyetiyle Müzakerelerde Üçüncü Aşama Peygamberimiz@ müzakerelerin üçüncü aşamasında Necran Heyetine Yönetimde Teslis Modelinin yanlışlığı ve onların da Teslis sisteminden vazgeçmeleri gerektiğini Hz. Zekeriya, Hz. Meryem ve Hz. İsa’nın hayat hikâyeleri metaforu / müteşabihatı üzerinden şöyle ifade etti; “Tıpkı Hz. Meryem’in Allah’a adanmış olması ve Allah’ın da onu tertemiz kılması, temizliğini koruması, çok çeşitli rızıklarla rızıklandırması ve âlemdeki diğer kadınlar arasında seçkinlerden kılınması gibi, Beni kendi kabilemin içlerinden çıkardı ve bana inanan müminler topluluğu da kendilerini Allah’a adadılar. Onlar, Allah’ın öğretisi sayesinde arındılar, temizlendiler, bütün engelleme ve zorluklara rağmen Alla onları hem Mekke’de hem Habeşistan’da ve hem de Medine’de çok çeşitli rızıklarla rızıklandı ve şimdi Arap yarımadasındaki tüm kabileler arasında onlar seçkin bir konuma geldiler. Öyle ki tıpkı Hz. Zekeriya’nın Hz. Meryem’e bakıp gıpta etmesi gibi sizler de müminlere gıpta ile bakmaktasınız ve onlar gibi olan bir nesil arzuluyorsunuz. Allah size bağımsızlığınızı ve çok değerli / temiz / soylu bir hükümranlık verir. Belki siz bu topraklarda bunu imkânsız görüyorsunuz ama Cenab-ı Hak için imkânsız yoktur. Sadece O’ndan isteyin Bizans’tan ya da Mısır’dan değil. Yolunuzu doğru tutun. Bunun gerçekleşmesi için Allah’ın yolunda istikrarlı bir şekilde gitmeniz, O’nu tespih etmeniz ve kısa bir süreliğine Mekke’ye karşı harekete geçmemeniz ve yapılacak ittifak konusunda bir şey söylememeniz yeterlidir. Böyle yaptığınız takdirde Cenab-ı Hak size sürekli hayat sahibi / Yahya bir iktidar verecektir. Bu iktidar beni tasdik eden ve bana gönderileni tasdik eden bir iktidar olacaktır.” Cenab-ı Hak, elçisinin Teslis modelinin yanlışlığına ilişkin yaptığı bu açıklamaları şöyle kayıt altına aldırır; 33-47- Gerçek şu ki Allah, birbirinin soyundan gelmek üzere Âdem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini âlemler üzerine seçkin kıldı. Allah, her şeyi işiten, her şeyi bilendir. Hani bir zaman İmran’ın karısı, “Rabbim! Karnımdakini hür olarak Sana adadım. Benden bunu kabul buyur. Şüphesiz Sen her şeyi işiten, her şeyi bilensin” demişti. Fakat onu doğurunca, “Rabbim! Ben onu kız olarak doğurdum. –Hâlbuki Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilir– erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu lanetlenmiş Şeytandan şerrinden korumanı diliyorum” dedi. Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir surette kabul etti. Onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi ve onu Zekeriyya’nın himayesine verdi. Zekeriyya ne zaman onun yanına mihraba girse, onun hemen yanı başında yeni bir rızık bulurdu. O, “Ey Meryem! Bu sana nereden?” diye sorar, Meryem de “O, Allah tarafındandır” derdi. Şüphe yok ki Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır. İşte o zaman Zekeriyya, Rabbine şöyle yakardı: “Rabbim! Bana katından temiz bir nesil ver. Şüphesiz Sen, duayı hakkıyla işitensin” dedi. Bunun üzerine mihrabda salatı ikame ederken melekler ona, “Allah sana, Allah'tan bir sözün gerçekleşeceğini doğrulayacak, efendi, iffetli, ıslah edici peygamberlerden Yahya'yı müjdeliyor” diye seslendiler. O, dedi ki; “Rabbim! Bana ihtiyarlık gelip çatmış, karım da kısır iken benim nasıl oğlum olabilir?” dedi. (Allah) “Öyle de olsa, Allah dilediğini yapar” buyurdu. O; “Ey Rabbim! Bana bir işaret / ayet göster” dedi. (Allah); “İşte sana işaret: üç gün boyunca imayla anlaşma dışında insanlarla konuşmamandır. Rabbini çok an, sabah-akşam / daima tespih et” dedi. Ve o zaman melekler, “Ey Meryem! Şüphesiz Allah seni seçti, seni tertemiz kıldı ve seni âlemlerin kadınları arasından seni seçti. Ey Meryem! Rabbine saygıda kusur etme, O'na boyun eğ ve rükû edenlerle beraber sen de rükû et!” demişlerdi. İşte bu, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Yoksa sen Meryem'i kimin himayesine alacağına dair kura çekmek için kalemlerini atarlarken onların yanlarında değildin. Onlar birbirleriyle tartışırlarken de yanlarında değildin. Hani bir gün melekler, “Ey Meryem! Allah seni, Kendi indinde kararlaştırılmış bir söz olarak ismi Meryem oğlu İsa Mesih’i müjdeliyor. O dünya ve ahirette saygın, / şerefli, Allah’a yakın kullarındandır. O, ıslah etmek için yüksek makamda ve olgun biri olarak insanlarla konuşacak.” (Meryem) “Rabbim! Bana hiçbir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olabilir?” dedi. (Melekler) “Öyle de olsa, Allah dilediği şeyi yaratır. O, bir şeyin olmasına karar verdiği zaman onun için ‘Ol!’ der, o şey hemen olur” dediler. (Al-i İmran Suresi 33-47) Peygamberimiz@ müzakerelerin söz konusu bu üçüncü aşamasında Necran Heyetine Teslis Yönetiminin yanlışlığı ve onlarında Teslis sisteminden vazgeçmeleri gerektiği hususundaki açıklamalarına Hz. İsa’nın hayat hikâyesi metaforu / müteşabihatı üzerinden şöyle devam etti; “Tıpkı Hz. İsa’nın doğup yetişkin bir hale geldikten sonra seçkin ve üst düzey insanlarla / tapınağın ileri gelenleri ile çok önemli meseleleri konuşup görüşebilen üstün makamda bir insan haline gelmesi, çamurdan bir kuş yapıp üfleyince canlanıp uçması, ölüleri diriltmesi, körü görür hale getirmesi, evde sakladıklarını ve tükettiklerini bilmesi gibi BEN de bütün kabilelerin reisleri, devletlerin yöneticileri ve her toplumun ileri gelenleri ile konuları müzakere edebilir, idaresini üstlendiğim toplumun kaderini / stratejisini çizer ve o kader / strateji çerçevesinde toplumu harekete geçirerek o toplumu uçururum, ölmüş toplumları bana verilen Kitapla diriltir, geleceği ve hakikati göremeyen körleşmiş toplumların gözlerini açarım ve sizlerin yaşam için ihtiyaçlarınızı ve sahip olduğunuz imkânları gayet iyi bilir ve size bildiririm. Ayrıca tıpkı Hz. İsa’nın elde kalan Tevrat müktesebatını inkâr etmediği, ondaki ilahi öğretiyi kabul ettiği, fakat toplumun kendi kendisine din diye yüklediği ağır yükleri ve haramları kaldırıp yaşamı kolaylaştırdığı, dahası apaçık bir mucize ile geldiği gibi BEN de elde bulunan tüm ilahi öğreti müktesebatını kabul ediyorum, sizin kendinize süreç içerisinde din diye yasaklar getirerek hayatı kendinize çekilmez hale getirdiğiniz hükümleri de kaldırıyorum ve hayatı sizin için kolaylaştırıyorum, dahası Bedir Zaferi gibi mucizede bana verildi ki Mekke’yi ve bana karşı çıkan kabileleri devirecek durumdayım.” Cenab-ı Hak, elçisinin Teslis modelinin yanlışlığına ilişkin devam eden açıklamalarını şöyle kayıt altına aldırır; 48-51- (Melekler sözlerine şöyle devam edecekler;) “(Allah) ona Kitabı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil'i öğretecek. Onu İsrail oğulları'na peygamber olarak gönderecek. Onlara şöyle diyecek: ‘Muhakkak ki, ben size Rabbinizden bir mucize / kanıt getirdim. Çamurdan kuş görünümünde bir şey yapar, ona üflerim de Allah'ın izniyle o kuş oluverir. Körü ve alacalı cüzzamlıları iyileştirir, ölüleri Allah'ın izniyle diriltirim. Ayrıca evlerinizde yediklerinizi ve biriktirdiklerinizi size haber veririm. Eğer inananlarsanız bunda sizin için yeterli bir mucize / kanıt vardır. Tevrat'tan günümüze kadar sağlam kalan öğretiyi tasdik ediyorum ve size yasaklanmış olanların bir kısmını serbest kılmak için gönderildim. Bu hususta Rabbinizden size bir mucize de / kanıt da getirmiş bulunuyorum. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Şüphesiz Allah, benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O'na kulluk edin! İşte bu, doğru yoldur’” (Al-i İmran S uresi 48-51) Fakat Necran Heyeti Hz. Peygamberin@ bu anlattıklarını hayal mahsulü olarak değerlendirdi ve şöyle söylediler; “Sen kendinin Peygamber olduğuna inanıyor ve kendine çok fazla güveniyorsun ancak gerçek öyle değildir. Mekke gelecekte Medine’yi müminlere dar edecek ve mutlaka hepinizi öldürüp yok etmek için çok büyük planlar yapacaklardır. Aklınızı başınıza alın ve böyle ham hayallere kapılmayın, bütün kabileler üzerlerinize çullanmadan size sunduğumuz Manda teklifini kabul edin.” Hz. Peygamber@ Necran Heyetinin bu sözleri üzerine onlara vahiy çerçevesinde şöyle hitap etti; “Tıpkı Hz. İsa’nın çağrıda bulunduğu fakat çevresindeki insanların da O’nun çağırdığı şeyleri reddettiklerini görünce gelecekte başına gelecek tehlikeli saldırılara karşı kendi safında kimlerin yer alacağını sorması gibi BEN de şimdi sizlere soruyorum ‘şayet tüm kabileler ve Mekke bizleri yok etmek için saldırdıkları zaman bana yani Allah yoluna destek verecek olanlar kimlerdir?’” Hz. Peygamberin@ bu sorusu üzerine Ensar’dan iman edenler ve muhacirler Allah’ın yardımcılarının kendileri olduğunu yüksek bir tonda haykırdılar. Bunun üzerine Hz.Muhammed@ de Necran Heyetine dönüp şöyle söyledi; “Yine tıpkı Hz. İsa’ya Cenab-ı Hakk’ın seslenip de inkârcıların korkutmalarına kulak asmaması, onların kurdukları suikast planlarını şimdiye kadar nasıl boşa çıkardıysa bundan sonrada boşa çıkaracağı ve onların kendisini asla öldüremeyeceği ve kendisinin vadesi ile öleceğini, kendisiyle birlikte olanların şanını yücelteceği, kıyamete kadar kendisinin ve takipçilerinin diğer toplumlara üstün geleceği gibi BENİ de Cenab-ı Hak koruyacak, şimdiye kadar giriştikleri tüm suikastları nasıl boşa çıkardıysa bundan sonra da boşa çıkaracak ve asla Mekkeliler beni öldüremeyecekler, ben ecelimle öleceğim, ben ve benimle birlikte olanların şanı çok yüce olacak ve Mekke’nin kıyametine kadar karşıtlarımıza karşı üstün geleceğiz. Cenab-ı Hak onlara bizim elimizle çok büyük azaplar verecek. Ayrıca O onlara ahirette de acı bir azap verecektir. Bunlar Cenab-ı Hakk’ın Hz. İsa’ya vaadi gibi bana da vaadidir.” Cenab-ı Hak, peygamberimizle Necran Heyeti arasında geçen bu diyaloğu Hz. İsa’nın hayatı üzerinden şöyle kayıt altına aldırır; 52-58- İsa, onlardaki inkârcılığı sezince dedi ki; “Allah yolunda benim yardımcılarım kimlerdir?” (Bu soruya topluluğun arasındaki) İsa yanlıları / havariler; “Allah'ın yardımcıları biziz; biz, Allah'a iman ettik. Sen de bizim Müslüman / teslim olduğumuza şahit ol.” diye cevap vermişlerdi. (Bunun üzerine diğer müminler de) “Rabbimiz! Biz Senin indirdiğine iman ettik, bu Elçi'ye tabi olduk / uyduk. Artık bizi şahitlerle beraber yaz” dediler. Onlar (inkârcılığa meyledenler) bir düzen kurdular, Allah da bir düzen kurdu. Allah, düzen kuranların en hayırlısıdır. İşte o zaman Allah İsa’ya şöyle demişti; “Ey İsa! Seni ben vefat ettireceğim. (seni kimse öldüremeyecek, vadenle seni ben, vefat ettireceğim.) Seni kendime yükselteceğim. (Senin şanını yükselteceğim.) Seni inkârcılardan temizleyip kurtaracağım ve sana uyanları Diriliş Gününe kadar inkârcıların üzerinde tutacağım. Sonra dönüşünüz yalnızca Bana olacak. O vakit ayrılığa düştüğünüz hususlarda hükmü ben vereceğim. Ve şu inkâr edenler yok mu? İşte onlara dünyada ve ahirette şiddetli bir azapla azap edeceğim. Onlara yardım edecek kimse de olmayacak. Ancak iman eden ve ıslah edici eylemlerde bulunan kimselere gelince, onların yaptıklarının karşılığı tastamam verilecektir.” Allah, zalimleri sevmez. İşte Biz bunları sana kanıt olsun ve hikmetle öğüt alınsın diye okuyoruz. (Al-i İmran Suresi:52-58) Necran Heyeti bu sefer tartışmayı Hz. İsa’nın doğasına ve Teslise getirerek şöyle dediler; “Hz. İsa’nın Allah’ın bir kelimesi olduğunu Sen de (Hz. Peygamber’e yönelik olarak söylüyorlar) tasdik ediyorsun yani o Allah’tan bir parçadır böylece Allah’tan bir ruhtur. Bu nedenle O’nun oğlu olarak bu dünyaya maddi bir ceset içerisinde inzal olmuştur. O Allah’tan ayrılma bir parçadır. Dolayısıyla Hz. İsa normal bir insan değil o ikincil bir tanrıdır. Allah (Baba) yeryüzünde var olan bütün kötülük ve pisliklerden münezzeh olması sebebiyle dünyadaki bu kötülük, pislik ve günahları oğlu Hz. İsa acı çekerek üstlenmiştir. Kilise ise Hz. İsa’nın misyonunu üstlenmiş, onu temsil eder. Bu nedenle Yönetimde Teslis yapısı oldukça mantıklı ve uygun bir yapıdır. Bu yapı rengi, dili, ırkı farklı toplumları / kabileleri bir araya getirerek toplumsal tevhidi sağlayan bir yapıdır.” Fakat peygamberimiz@ onların Teslis Sisteminin doğru olduğu iddialarına karşı Teslis fikrinin yanlış olduğu beyan etti ve dedi ki; “Hz. İsa’nın yaratılış olarak Hz. Âdem’den asla bir farkı yoktur. Nasıl ki Hz. Âdem değil babasız, aynı zamanda annesiz olarak ve doğrudan doğruya topraktan yaratılmıştır. Sizler buna inanıyorsunuz. O zaman sadece babasız dünyaya geldi diye Hz. İsa’ya Allah’ın oğlu demek Allah’a iftiradır. Hz. İsa’nın yaratılış olarak bizlerden hiçbir farkı yoktur. O asla bir ilah değildir. Hz. İsa’nın Allah’ın kelimesi olarak belirtilmesi bir müteşabihattır.Bu oluşumun nasıl, ne şekilde olduğu, gerçeğinin nasıl olduğu (tevili) bizce meçhuldür. Bunu en iyi Allah bilir. Bizim şu andaki bilgi birikimimiz bunu anlamaya yetmez. Bu nedenle Allah bunu nasıl ifade ediyorsa bizim için o doğrudur. Aynen olmasa da o müteşabih olarak doğrudur. Biz bunun Allah’ın bildirdiği şekliyle öyle olduğuna inanırız. Ama bunun peşine düşüp kendi arzularımıza göre ve kendi çıkarlarımıza uygun gelecek şekilde tevil / yorumlayıp Teslis Sistemi oluşturamayız. Bunu ancak kalbinde hastalık olanlar yapar. Şimdi siz Teslis ideolojisinin toplumlar arasında tevhit oluşturacağını iddia ediyorsunuz fakat bu teslis inancı toplumsal tevhidi oluşturmakta yetersiz kalıyor. Zira ırk, dil, renk farkları giderilse de ekonomik, siyasi ve hukuki olarak ayrım oluşturarak toplumda sınıflar oluşmakta ve bu sınıflar arasında da uçurum derecesinde farklar teslis sisteminde devam ediyor. Şöyle ki toplum içerisinde kilise mensuplarına ayrıcalıklı bir yer veriyorsunuz ve onları sorumsuz, hesap vermeyen bir konuma getiriyorsunuz. Aynı şekilde kralı ve avenesini de Allah’ı ve melekleri temsil ettirerek kutsal bir konuma getiriyor ve onları da hesap vermeyen yüce bir pozisyona oturtuyorsunuz. Bu şirk zulmünün devamı değil de nedir?” Cenab-ı Hak, peygamberimizle Necran Heyeti arasında geçen bu diyaloğu Hz. İsa’nın yaratılışı / doğası üzerinden şöyle kayıt altına aldırır; 59-60- Şüphesiz Allah nezdinde İsa'nın yaradılış örnekliği, Âdem’in yaradılışı gibidir; O, onu topraktan yarattı, sonra ona “Ol!” dedi, o da hemen oldu. İşte gerçek, Rabbinin açıkladığı gibidir, o halde şüphecilerden olma. (Al-i İmran Suresi:59-60) 15.6. Necran Heyetiyle Müzakerelerde Dördüncü Aşama Peygamberimiz@ Teslis Sisteminin yanlışlığını delilleriyle ortaya koymasına rağmen Necran Heyetinin bu delilleri kabul etmeye yanaşmaması üzerine Cenab-ı Hak elçisinden heyet üyelerini lanetleşmeye çağırmasını emreder. Rabbinden bu talimatı alan peygamberimiz hemen Necran Heyetini lanetleşmeye davet etti; “Şayet ortaya koyduğum delillerden sonra sizler hala Teslis ideolojisinin doğru olduğunu ve zulüm yaratmadığını iddia ediyorsanız gelin o zaman lanetleşelim. Ben bu Teslisin fikrinin ve idari uygulamasının büyük bir yalan ve zulüm olduğunu iddia ediyorum. Siz doğru olduğunu, hak ve adalet üzerine olduğunu iddia ediyorsanız o zaman haydi gelin! Kadınlarımız, evlatlarımız ve kendimiz üzerine lanetleşelim.” Peygamberimizin@ Necran Heyetine lanetleşme restini çekmesi üzerine Heyet üyeleri korktukları için lanetleşmeyi göze alamadılar. Zira kendileri de gayet iyi biliyorlardı ki Teslis Sistemi ile toplumun üzerine çok kolay bir yolla egemenlik kurmuşlardı. Onlar Kral’ın Allah (Baba) adına, Kilise’nin Hz. İsa (oğul) ve Parlamento’nun Kutsal Ruhlar adına hareket ettiklerini söyleyerek toplumu istedikleri gibi kolayca ve kimseye hesap vermeksizin yönetiyorlardı. Hem yetkiliydiler hem de sorumsuz. Bunun çok açık bir zulüm olduğunu gayet iyi bildikleri için peygamberimizin lanetleşme teklifine yanaşmadılar. Cenab-ı Hakk’ın, elçisine verdiği talimat Kur’an’da aşağıdaki şekilde ifade edilmiştir; 61- Artık sana gelen bu gerçek bilgiden sonra hala bu konuda seninle tartışırlarsa onlara deki; “Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra da lanetleşelim; Allah'ın lanetinin yalancılar üzerine olmasını dileyelim.” (Al-i İmran Suresi:61) Peygamberimizin lanetleşme restine karşı iddialarına devam edemeyen Heyet üyelerine karşı Cenab-ı Hak bu kez peygamberimize şöyle bir teklifte bulunmasını emretti; “Gelin! Beraber olalım. Bırakın Bizans ve Mısır’ın himayesine girmeyi /mandasına girmeyi. Hristiyan blokun içinde yer almayı bırakın. Onların sistemlerini kendimize alarak birbirimizi rab edinmeyelim. Onların Teslis Sistemi olan kral – Allah (baba), kilise- İsa (oğul) ve meclis-ruhul kudus, üçlemesi ile birbirimizi rabler edinmeyelim. Böyle yaparsak bir kısmımız, Allah'ı bırakıp, kulları durumundaki bazılarını helâller ve haramlar ortaya koyan itaati zaruri otoriteler kabul edip onları ilahlaştırmış oluruz. İlahların çokluğu durumu da yönetimde çok başlılığı meydana getirir. Kuvvetler ayrılığı prensibi değil de kuvvetler birliği prensibi olan hepimiz sadece Allah’a kulluk etme şeklinde Tevhidi sistemini gerçekleştirelim. Böylece aşamayacağımız engel yoktur.” Cenab-ı Hakk’ın, elçisine verdiği talimat Kur’an’da aşağıdaki şekilde ifade edilmiştir; 62-64- (İşte bakın lanetleşmeye gelemediler) Çünkü İsa hakkında işin gerçeği budur. Allah'tan başka hiçbir tanrı yoktur. Şüphesiz Allah, yegâne galip, hüküm ve hikmet sahibidir. Yine de yüz çevirirlerse, bilinsin ki, Allah, bozguncuları çok iyi bilir. De ki: “Ey Kitap Ehli! Sizinle bizim aramızda (geçerli olmak üzere) şöyle ortak bir ilkeye gelin; “Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi ortak tutmayalım ve Allah'ı bırakıp bazımız bazımızı / birbirimizi rabler edinmeyelim.” Buna rağmen eğer onlar yine yüz çevirirlerse artık “Şahit olun ki biz gerçekten müslimleriz / Allah’a teslim olanlarız” deyin. . (Al-i İmran Suresi:62-64) 15.7. Necran Heyetiyle Müzakerelerde Son Aşama Peygamberimizin@ lanetleşme restine karşı Necran Heyeti üç günlük süre istediler. Bu süre içerisinde onlar lanetleşme konusunu Medine’deki Yahudilerle istişare ettiler. Yahudiler onlara lanetleşmeden kaçınmalarını tavsiye ettiler. Hz.Muhammed’in gerçekten peygamber olması halinde başlarına büyük felaketler geleceğini söylediler. Bu görüşmeler sırasında Heyet üyeleri Yahudilerden Hz.Muhammed@ ile aralarında geçen ihtilaf konuları hakkında bilgi edindiler. Necran Heyeti Yahudilerden edindikleri bu bilgileri kullanarak fitne düşünceleri peygamberimizle yaptıkları son müzakerelerde gündeme taşıdılar. Onlar Yahudilerden peygamberimizle aralarında geçen gerilime ilişkin onların fitne çıkarıcı fikir ve iddialarını almışlardı. Medineli Yahudiler özellikle kıble değişimine ilişkin olarak Necran Heyetine Hz.Muhammed’in@ Kâbe merkezli bağımsız bir Arabistan düşüncesinde olduğunu ve bu ülkede ehli kitaba yer vermeyeceğini bu nedenle Kıbleyi Kudüs’ten Kâbe’ye çevirdiğini söylediler. Heyet üyeleri bu konuyu toplantıda gündeme getirince peygamberimiz@ hem bu konuya cevap verdi hem de kendi teklifini ortaya koydu; “Hz. İbrahim’in ülkesi olan bu topraklarda yine onun ilkesi olan Tevhit öğretisi etrafında / Kâbe eksenli olarak bir araya gelelim. Niye illa ki başka bir otorite ve sistem arıyoruz? Çağırdığınız Hristiyan dininin kökü Hz. İbrahim’e kadar gitmiyor mu? Yahudiliğin de Hristiyanlığın da temeli Hz. İbrahim’e dayanmıyor mu? O halde neden köklerimize dönmüyoruz da onun türevleriyle uğraşıyoruz? Artı onların o türev olarak ürettikleri hakkında da çok şey bilmediğiniz halde onların doğru olduğunu düşünüyorsunuz. Yani sanki bugün elinizde bulunan bu dinler saflığını, temizliğini ve orijinalliğini ne kadar korumuş? Biliyor musunuz? Elbette bilmiyorsunuz! Ama şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki Hz. İbrahim ne Yahudi’ydi ve ne de Hristiyan’dı o Hanif bir Müslümandı (Allah’a teslim olmuş bir şahsiyetti) ve asla müşriklerden (toplumda ayrımcılık, bölücülük yapan, ırkçılık, kabilecilik ya da kuvvetler ayrılığı yapan) değildi. Dolayısıyla benim elimde Hz. İbrahim’in ideolojisinin kökleri / orijinali / aslı varken, ben niye gidip Yahudilerin şirke bulaşmış, bozulmuş düşünce ve sistemlerine (kıblelerine) yöneleyim ki / öyküneyim ki? Bizler Hz. İbrahim dururken başkasına gitmeyiz. Bizim yolumuz, ideolojimiz ve düşüncemiz Hz. İbrahim’in yolu, ideolojisi ve düşüncesidir. Bizler ona en yakın kimseleriz.” Cenab-ı Hak, peygamberimizle Necran Heyeti arasında Kıble tartışması üzerine geçen bu diyaloğu şöyle kayıt altına aldırır; 65-68- Ey Kitap Ehli! Niçin İbrahim hakkında tartışıyorsunuz? Hâlbuki hem Tevrat hem de İncil ondan sonra indirilmiştir. Siz hiç aklınızı kullanmaz mısınız? İşte siz böylesiniz. Biraz bilginiz olan şey hakkında tartışıyorsunuz ama hiç bilginiz olmayan şey hakkında ne diye tartışıyorsunuz? Oysa Allah bilir, siz bilmezsiniz. İbrahim ne Yahudi idi ne de Hristiyan. Fakat o, sadece Allah’ı bir tek ilah olarak tanıyan bir Müslümandı. O, asla müşriklerden olmadı. Muhakkak ki, İbrahim'e en yakın olanlar onun izinden gidenler, bu Peygamber ve şu müminlerdir. Allah müminlerin velisidir. /yardımcısıdır. /yol gösterenidir. / yöneticisidir. (Al-i İmran Suresi:65-68) Müzakerelerin sonunda Necran Heyeti, peygamberimizin lanetleşme ve İslam / Barış topluluğuna girme tekliflerin kabul etmeseler de tamamen reddetmemişlerdir. Onunla lanetleşmemeleri zımni olarak peygamberliğini kabul manasına geldiği gibi her yıl Safer ve Recep aylarına birer takım elbise göndermeyi kabul eden bir anlaşmaya imza atmaları da aslında peygamberimizin teklifine sıcak bakma meylinde olduklarını göstermektedir. Zira Necranlılar her ne kadar Roma Hristiyan blokuna katılma çağrısı yapsalarda kendileri geçmişte Roma blokunda yer almanın çok acı tecrübesini de yaşamışlardı. Kızıldeniz ticaretini kontrol altında tutmak isteyen Romalıların Necranlılar vasıyasıyla Yemen’i ele geçirmeye çalışması karşısında Sasani (Pers – İran) Devletinin Zünuvas komutasında 30.000’e yakın Necranlıyı çukurlara doldurup yakarak katlettikleri Ashab-ı Uhdud olayının acıları hala taze idi. Zünuvas ve adamlarından bu katliamın intikamı alınmış olsa da herhangi bir blokta yer almanın aslında ne kadar tehlike arz ettiğini çok iyi biliyorlardı. Bu durumu iyi bilen Necran Heyetinden bazılarının peygamberimize iman ettikleri de rivayet edilmiştir.
- Bölüm 29:ELÇİLER YILI VE HAYBERİN FETHİ | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 29 ELÇİLER YILI VE HAYBER’İN FETHİ 29.1. Dünyaya İslami / Barışçı / Merhametli Bir İdari Sisteme Geçiş Çağrıları Hudeybiye Barış Anlaşması Medine İslam Cumhuriyetinin artık tehlikeleri büyük ölçüde atlatıp yükselişe geçtiği bir dönüm noktasıdır. Yükseliş önce Hayber’in fethiyle başlayacak, Mekke’nin fethiyle devam edecek ve İslami / Barış / Merhamet rejimi tüm Arap yarımadasına yayılacaktır. Bu yükseliş Hz.Muhammed’den@ sonra da hız kesmeden devam edecek ve zamanın zalim yönetimlerinin hâkimiyetlerine birer birer son verilecektir. Hz.Muhammed@ fetihlere başlamadan önce bütün devlet ve kabile otoritelerini İslam / Barış / Adalet ilkelerinin uygulandığı bir yönetime dönmelerini ve böylece hep birlikte Barış / İslam / Huzur İkliminde Birlik / Tevhit oluşturmaya davet eden mektuplar gönderdi. Aslında Hz.Muhammed@ peygamberliğinin başlangıcından beri Iran, Bizans, Mısır, Suriye, Irak, Filistin gibi ülkelerin Barışın / İslam’ın / Merhametin egemen olduğu ülkeler birliğini oluşturacağını her fırsatta dile getiriyordu. Yani O’nun peygamberliğinden itibaren hedefi, İlahi öğretinin egemen olduğu ülkelerin bir araya geldiği bir birlik / tevhit oluşturmaktı. Bu amaçla, O, çevredeki büyük ülkelerin hükümdarlarına ve büyük kabile reislerine Allah’ın kullarının merhamet, sevgi ve rahmet ile yönetilmesi için ilahi öğretiyi / İslam’ı / Barışı kabul etmeye çağıran aşağıdaki mektupları gönderdi; 29.2. Bizans İmparatoru Heraklius'a Gönderilen Mektup ([1] ) Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla, Allah'ın kulu-kölesi ve Resulü Muhammed'den, Rumların Başbuğu Herakliyus'a Allah’ın selamı, hidayet yoluna girmiş bulunan kimse üzerine olsun! Buna göre ben seni tam bir İslam daveti ile İslam'a çağırıyorum. İslam'a (Barış ve Merhamet sistemine) gir ki böylece emniyet ve selamet içinde olursun ve Allah sana iki defa sevap verecektir. (Allah senin değerini iki kat artıracaktır). Şayet bundan kaçınacak olursan, köylülerin (yani tebanın / halkın / Aryusilerin ([2] ) / çiftçilerin) günahları da senin üzerine toplanacaktır. (halkının günahları da senin üzerine yüklenecektir. / halkına yaptığın zulmün altında kalacaksın. / halkınına yaptığın zulümler ile halkın seni tahtından indirecek.) “Ve siz, ey (mukaddes) Kitap sahipleri! (Ey Ehl-i Kitab!) Gelin, sizinle bizim aramızda müşterek olan bir kelimede: (yani) Allah’tan başka hiçbir tanrıya tapmamak, O’na hiçbir şeyi şerik ve ortak koşmamak, Allah’tan başka hiçbir kimseyi amir ve efendi yapmamak (hususunda) birleşelim. Şayet onlar sırtlarını dönüp (bundan) kaçınacak olurlarsa şöyle deyiniz: “- Siz şahit olunuz ki kesinlikle bizler (Allah’a) itaat edip teslim olan müslümanlarız.” [1] ) İslam Peygamberi Sahife 333 - Muhammed Hamidullah- Yeni Şafak Gazetesi K.A. [2] ) NOT: Aryusiler başpiskopos Aryusun yolundan giden halk. Başpiskopos Aryus İznik Konsilinden sonra katledilmiş, onun bağlıları olan bu halk teslisi kabul eden Bizans yönetimince katliama uğratılmış, sürgün edilmiş ve / veya sürekli baskı altında tutulmuştur. Peygamberimizin mektubunda bu ifade Aryusiler olarak geçmekteyse de yorumcular bu ifadeye çiftçi, köylü gibi anlamlar vermişlerdir. (A.A) 29.3. Mısır Hükümdarı Mukavkıs'a Gönderilen Mektup ([1] ) Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla, Allah'ın kulu-kölesi ve Resulü Muhammed'den, Kopt’ların Büyük Başkanı Mukavkıs'a. Allah’ın selamı, hidayet yoluna girmiş bulunan kimse üzerine olsun! Buna göre ben seni tam bir İslam daveti ile İslam'a çağırıyorum. İslam'a (Barış ve Merhamet sistemine ) gir ki böylece emniyet ve selamet içinde olursun ve Allah sana iki defa sevap verecektir. (Allah senin değerini iki kat artıracaktır). Şayet bundan kaçınacak olursan, bütün kopt’ların (yani tebanın / halkın ) günahları da senin üzerine toplanacaktır. (halkının günahları da senin üzerine yüklenecektir./ halkına yaptığın zulmün altında kalacaksın./ halkınına yaptığın zulümler ile halkın seni tahtından indirecek.) “Ve siz, ey (mukaddes) Kitap sahipleri! (Ey Ehl-i Kitab!) Gelin, sizinle bizim aramızda müşterek olan bir kelimede: (yani) Allah’tan başka hiçbir tanrıya tapmamak, O’na hiçbir şeyi şerik ve ortak koşmamak, Allah’tan başka hiçbir kimseyi amir ve efendi yapmamak (hususunda) birleşelim. Şayet onlar sırtlarını dönüp (bundan) kaçınacak olurlarsa şöyle deyiniz: “- Siz şahit olunuz ki kesinlikle bizler (Allah’a) itaat edip teslim olan müslümanlarız.” 29.4. İran İmparatoru Kisra'ya Gönderilen Mektup ([2] ) Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla, Allah Resulü Muhammed'den, İranlıların Büyük Başkanı Kisra'ya, Hidayet yoluna girip ona tabi olana, Allah’a; O’nun kulu Resulüne iman edene, Allah'tan başka tanrı olmadığına, O'nun Tek ve ortaksız olduğuna, Muhammed'in O'nun kulu-kölesi ve Resulü olduğuna şehadet edip bunu Kabul edene selam olsun! Buna göre ben seni tam bir İslam daveti ile çağırıyorum. Zira Ben, kim olursa olsun can taşıyan herkese belli bir tehlikeyi haber verip onları uyarmak ve inkarcılar üzerinde Allah’ın sözünü gerçekleştirmesi için istisnasız tüm insanlara gönderilmiş bir Allah elçisiyim. O halde sen İslam'a (Barış ve Merhamet sistemine ) gir ki böylece emniyet ve selamet içinde olursun. Şayet kaçınacak olursan, o zaman hiç şüphesiz mecusilerin günahları da senin üzerinde toplanacaktır. (halkının günahları da senin üzerine yüklenecektir./ halkına yaptığın zulmün altında kalacaksın./ halkınına yaptığın zulümler ile halkın seni tahtından indirecek.) 29.5. Büyük Devletlere Yapılan Çağrıların Genel Karakteri Mektuplarda Rahman ve Rahim olan Allah’ın adına çağrının yapılması ile peygamberimiz o ülkenin hükümdarına kendi halkına müşfik, merhametli, bağışlayıcı, esirgeyici, koruyucu, kollayıcı ve rahmetle muamele eden bir idare olmaya çağrı yapmaktadır. Nasıl ki Allah (cc) kullarına karşı Rahman ve Rahim isimleriyle muamele etmekteyse idarecilerinde sorumlulukları altında bulunan halka aynı şekilde davranması gerekliliğine bir işaretle mektup başlar. Arkasından peygamberimiz bu ülkelere komşu olan Arap yarımadasında Allah’ın bu isimlerinin tecellisi ile halkına örnek bir yönetim sergileyen bir devrimin gerçekleştiğini duyurmaktadır. Bu İslami / Barışçı İdarenin bu hükümdarlar tarafından da örnek alınarak kendi ülkelerinde de İlahi Öğretiye dayalı İslami / Barış / Merhamet İdaresinin tesis edilmesi talep edilir. İslami / Barışçı / Merhamet idaresinin kabul edilmesinin kendileri için emniyetli yaşam garantisi olacağı ifade edilir. Diğer bir ifade ile yaşamlarının devamı ve iktidarda kalmalarının garantisinin rejim değişikliği yaparak İslami / barışçı / merhamete dayalı bir idareyi tesis etmekten geçtiği belirtilir. Aksi takdirde halklarının yaşadıkları zulüm (günah / vebal) nedeniyle kendilerini iktidarlardan edeceği ifade edilir. Diğer bir ifadeyle, İslami / barışçı / merhamete dayalı bir rejimin benimsenmemesi ve Allah’ın kullarına başka ilahlar adına baskı ve zulüm rejiminin devam ettirilmesi halinde bu hükümdarların iktidarlarının kendi halkları eliyle yıkılacağı belirtilir. [1] ) İslam Peygamberi Sahife 317 - Muhammed Hamidullah- Yeni Şafak Gazetesi K.A. [2] ) ) İslam Peygamberi Sahife 357 - Muhammed Hamidullah- Yeni Şafak Gazetesi K.A 29.6. Uman Melikleri Ceyfer ve Abd'e Gönderilen Mektup ([1] ) Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla, Allah Kulu ve Resulu Muhammed'den, Culanda'nın iki oğulları Ceyfer ve Abd'e; Selam, hidayet yoluna tabi olanlar üzerine olsun! Sizin her ikinizi İslam'ın davetine çağırıyorum. İslam'a tabi olun ki ( Barış / Merhamet Sistemine geçin ki) böylece emniyet ve selamet içinde olun. Zira ben, Allah'ın tüm canlıları (belli bir tehlikeyi haber verip) uyarmak üzere ve vaadini kafirler üzerine tamamlaması için tüm insanlığa gönderdiği elçisiyim. İmdi, eğer her ikiniz de İslam'ı tanırsanız, ( İslam / Barış / Merhamet sistemine geçerseniz) her ikinize de iktidar vereceğim. Ama ikiniz de (İslam / Barış / Merhamet sistemine geçmeyi) kabul etmeyi reddederseniz, ikinizin de krallığı sizden uzaklara yok olup gidecektir. Süvarilerim ülkenizde ordugah kuracaklar ve peygamberlik vasfım krallığınıza galip gelecektir. 29.7. Gassan Meliki El Haris ibn. Ebi Şemir’e gönderilen mektup ([2] ) Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla, Allah Resulu Muhammed'den, Ebu Şemmer oğlu Haris’e; Selam, hidayete uyan, bana iman edip nübüvvetimi tasdik edenler üzerine olsun! Seni eşi ve benzeri olmayan tek bir Allah’a iman etmeye davet ediyorum. Kabul ettiğin takdirde yerinde hükümdar olarak kalacaksın. 29.8. Bahreyn Kralı Münzir Bin Savaya Gönderilen Mektup ([3] ) Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla, Allah Kulu ve Resulu Muhammed'den, Münzir bin Savaya; Hidayete uyanlara selam olsun! Bundan sonar derim ki, Ben seni İslam'a ( Barış / Merhamet sistemine girmeye) davet ediyorum. Müslüman ol (İslami / Barış / Merhamet sistemine gir) kurtuluş bul! Allah sahip olduğun hükümdarlığı yine sende bırakır. (Ama İslam'a / Barış / Merhamet sistemine geçmeyi reddedersen) Şunu da iyi bil ki dinim; develerin ve atların gidebilecekleri yerlere kadar uzanacak ve hakim olacaktır. 29.9. Halkı Arap olan / Arap Yarımadasındaki Hükümdarlara Yapılan Çağrıların Genel Karakteri Arap yarımadasında bulunan büyük kabilelerin reislerine yapılan çağrı mektuplarının başlangıç cümleleri ile Bizans, Sasani ve Mısır hükümdarlarına gönderilen mektupların başlangıç cümleleri hemen hemen aynıdır. Şöyle ki bu mektuplarda da Rahman ve Rahim olan Allah’ın adına çağrının yapılması ile peygamberimiz o kabile reislerine kendi halkına müşfik, merhametli, bağışlayıcı, esirgeyici, koruyucu, kollayıcı ve rahmetle muamele eden bir idare olmaya çağrı yapmaktadır. Nasıl ki Allah (cc) kullarına karşı Rahman ve Rahim isimleriyle muamele etmekteyse idarecilerin de sorumlulukları altında bulunan halka aynı şekilde davranması gerekliliğine bir işaretle mektup başlar. Arkasından peygamberimiz bu kabilelerle aynı yarımadada ve komşu olan Medine bölgesinde Allah’ın bu isimlerinin tecellisi ile halkına örnek bir yönetim sergileyen bir devrimin gerçekleştiğini duyurmaktadır. Bu mektupların muhatabı olan kabile reislerinin de kendi bölgelerinde İlahi Öğretiye dayalı İslami / Barış / Merhamet İdaresinin tesis etmeleri talep edildi. İslami / Barışçı / Merhamet idaresinin kabul edilmesinin kendileri için emniyetli yaşam garantisi olacağı ifade edildi. Kabile reislerine gönderilen mektuplarda yapılan çağrının büyük hükümdarlara yapılan çağrılardan farkı ise, çağrıya icabet edilmediği takdirde onların iktidardan indirilme şeklinin farklı olacağıdır. Büyük devletlerin hükümdarlarının İslami / Barışçı rejime geçmemeleri halinde cari olan zulüm rejiminden dolayı kendi halklarının bu hükümdarları iktidarlarından edeceği vurgulanırken, Arap yarımadasındaki kabile reislerinin zulüm rejiminde ısrar etmeleri halinde İslam Cumhuriyeti Ordularının gelip bu iktidarları devireceği uyarısı yapıldı. Bu kabilelerin yaşamlarının devamı ve kabile reislerinin iktidarda kalmalarının garantisinin rejim değişikliğini yaparak İslam / barış / merhamet rejimini benimsemekten geçtiği vurgulandı. Aksi takdirde üzerlerine ordu gönderilip bizzat Peygamber ordusu ile iktidarlarından indirileceği belirtildi. [1] )Siyet Atlası -Sami b. Abdullah El Mağlus- Siyer Yayınları Sahife 309 [2] ) Siyet Atlası -Sami b. Abdullah El Mağlus- Siyer Yayınları Sahife 311 [3] )Siyet Atlası -Sami b. Abdullah El Mağlus- Siyer Yayınları Sahife 310 29.10. Hayber Seferi Hayber’e yapılacak seferden önce bu seferin haklı gerekçelerinin hem yerel hem de uluslararası platformda ortaya konması gerekiyordu. Zira Hayberlilerin cezalandırılmayı hak ettikleri dile getirilmeden gerçekleştirilecek bir fethin meşruiyeti her zaman tartışmalı olacaktı. Cenab-ı Hak, bu amaçla önce Yahudilerin Medine’de kurulan İslam Cumhuriyetinin Anayasasına imza attıklarını ve onların bu devlette on iki bakan / temsilci / nakib ile temsil edildiklerini söyledi. Dahası eğer onlar bu Devletin Başkanı olan Hz.Muhammed’e itaat edip namaz / siyasi ve zekatlarıyla / finansal olarak onu(İslami iktidarı) desteklerlerse, Allah için gerekli fedakarlıkları gösterecek olurlarsa onların bu yaptıklarına karşılık hem bu dünyada hem de ahirette cennetle ödüllendirileceklerini İslam Cumhuriyetinin kuruluş aşamasında kendilerine bildirmiş olduğunu ifade etti. Ancak onların verdikleri sözlerine ihanet edip İslam Cumhuriyetine başkaldırdıkları için Medine’den sürgün edildiklerini belirtti. Onların sürgüne gittikleri Hayber’de de uslu durmadıklarını, kalplerinin müminlere karşı öfke ve nefretle iyice katılaşarak Medine’ye her türlü kötülüğü yapmaya giriştiklerine değindi. Bu amaçla onların Mekke ile işbirliğine giderek Arap yarımadasındaki Arap kabilelerinden müteşekkil bir Hizipler ordusu oluşturup Medine İslam Cumhuriyetini yıkmak için Hendek Savaşını örgütledikleri gibi bu savaşın her türlü lojistik ve finansal desteğini de sağladıklarına işaret etti. Onların bu fitne ve fesatlarıyla bölgede bir çıbanbaşı haline geldikleri ve bu fitnenin kaynağının kurutulması için artık harekete geçilmesi gerektiğini ortaya koydu. Cenab-ı Hak bu durumu İsrail oğullarının tarihte yaşadıkları benzer durum üzerinden anlattı; 12-13- (Tıpkı Medine’de olduğu gibi geçmiş tarihte de) Allah İsrail oğullarından Anayasal Ahd / söz almıştı. Onların arasından on iki Nakib / Bakan / Temsilci seçmişti. Allah onlara: “Ben sizinle beraberim. Namazı kılar, / İslami İdareyi destekler, zekatı verir, / İslami İdareyi finansal olarak destekler, Peygamberlerime inanır, onlara destek olur, Allah için güzel bir şekilde fedakarlıkta bulunursanız, geçmiş kötülüklerinizi / günahlarınızı örteceğim ve sizi içinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Artık bundan sonra, sizden kim de verdiği sözden dönerse, işte onlar Doğru Yoldan sapmış olur” buyurmuştu. Fakat daha sonra onlar verdikleri söze ihanet ederek anlaşmalarını bozdukları için onları lanetledik (tıpkı Medine’den sürüp çıkarttığımız gibi) ve kalplerini (müminlere karşı intikam ateşiyle dolu olarak) kaskatı kıldık. Onlar, (bu ihanetlerini haklı göstermek için ahdettikleri anayasal sözleşmedeki) kelimelerin gerçek anlamını çarpıtarak yorumlamaktadırlar. / tahrif etmektedirler. Kendilerine verilen öğütlerden de hisse almazlar. (Tarihte yaptıkları ihanetleri alışkanlık haline getirdikleri için) Onların pek azı hariç, çoğunluğunun daima hainlik yaptıklarını görüyorsun. O nedenle sen onlara karşı sıkı dur / dikkatli ol ve yüz çevir. Hiç şüphesiz ki Allah, dosdoğru ve tertemiz olanları sever. (Maide Suresi 12-13) İslam Cumhuriyeti’nin bu önlenemez yükselişi karşısında öfkesinden deliye dönmüş olan Rahip Ebu Amir ([1] ) de Bizans İmparatoru Herakliyus ile görüşmüş ve ona Arap yarımadasındaki bu gelişmelerden bahsederek İslam Cumhuriyeti’nin yıkılması için ondan yardım talep etmişti. Herakliyus ona gerekli desteği vereceğini belirtince Ebu Amir bu haberi hemen Medine’de yaşayan az sayıdaki Hristiyan dindaşlarına ([2] ) iletti. Bizans İmparatorunun Medine İslam Cumhuriyetini ortadan kaldıracağını ve dolayısıyla Medine’de Hristiyanlığa dayalı bir idarenin tesis edileceğini birbirlerine müjdelediler. Onlar buna işaret etmek için “Allah Meryem oğlu Mesih’tir” ifadesini söylüyorlardı. Onlarda bundan öncesinde de peygamberimize başkaldırma fikri canlanmış ve gizliden gizliye ihanet eylemlerinde bulunsalar da yeterli güce sahip olmadıkları için fiili bir başkaldırı yapamamışlardı. Ancak yapacakları bir başkaldırıyı / darbe girişimini Bizans’ın destekleyeceği haberini aldıktan sonra bu ihanet fikri onlarda iyice sabitleşti. Onların bu inkâr düşüncelerinin yakın gelecekte İslam Cumhuriyetine esaslı fiili bir başkaldırıya / darbeye dönüşeceği muhakkaktı. Medine’deki bu bir avuç Hristiyanın böyle bir girişimde bulunmamaları için tehdit edilmeleri gerekiyordu. Cenab-ı Hak, geçmiş tarihlerinden örnekler vererek yaptıkları yanlışları tekrar etmemeleri konusunda onları uyardı. Aksi takdirde Medine’de hem kendilerini hem rahiplerini hem de tapınaklarını ortadan kaldırmaya kimsenin mâni olamayacağı tehdidinde bulundu. 14-17- “Biz Hristiyanlarız” diyenlerden de (Medineli Hristiyanlardan da) Anayasal Ahd / Söz almıştık. Fakat onlar da (bu anayasada) zikredilen hususlara uymayı terk ettiler. Bu yüzden kıyamete kadar (müminlerle) aralarına düşmanlık ve kin saldık. Allah, bütün yapıp ettiklerini ileride onlara (tek tek) gösterecektir. Ey Kitap Ehli, Kitapta olduğu halde gizlediklerinizin çoğunu size bildiren ve çoğunu da dile getirmeyip yüzünüze vurmayan Peygamberimiz size gelmişti. İşte size, Allah'tan bir Nur olarak apaçık bir Kitap geldi. Allah, o nur / kitap ile rızasına ulaşmak isteyenleri iyiliğin, esenliğin ve barışın yollarına götürür, onları rahmetiyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve onları doğru yola sevk eder. “Allah, Meryem oğlu Mesih'tir” (“Medine’de Allah adına hükümet edecek olan Hz.Muhammed’in getirdiği İslam değil Mesih’i temsilen Kilise / Hristiyanlık olmalıdır.”) diyenler kâfir olmuşlardır. (İslami İktidara başkaldırmışlardır). De ki: “Eğer Allah (Allah’ın Devleti), Meryem oğlu Mesih'i, onun annesini ve yeryüzündekilerin tamamını (yani Medine’deki Mesih İsa’yı ve annesini temsil eden rahipleri ile bu ülkedeki / Medine’deki tüm Hristiyanları) ortadan kaldırmayı irade etse, O’nu kim engelleyebilir ki! Göklerin, yerin ve bunların arasındakilerin mülkiyeti ve mutlak egemenliği Allah’ındır. O, dilediğini yaratır ve her şeye kadirdir.” (Maide Suresi 14-17) Medine’deki Hristiyan önderler, Bizans’ın da desteğini alarak Medine’de egemen rejimin Kilise olması gerektiğini propaganda ederken peygamberimize yapılacak bir darbe girişiminin başarılı olacağına diğer Hristiyanları inandırmak için kendi kitaplarında geçen ifadeleri kanıt olarak gösterdiler. Söz konusu önderler, kendi bağlılarına “Allah’ın oğulları ve sevdiği kulları” olduğuna dair kutsal kitaptaki ifadeleri okudular ve onları yapacakları operasyon için cesaretlendirdiler. Cenab-ı Hak, onların kendi bağlılarına yaptıkları bu propagandanın gerçek dışı / batıl olduğunu belirtmek için aynı söylemleri Medine Yahudi önderlerinin de kendi bağlılarına söylediğini ama buna rağmen onların başkaldırmalarının başarılı olamadığına, sürgün ve idamla cezalandırıldıklarına vurgu yaptı. Böylece onlara “madem ki sizler Allah’ın evladı gibi sevdiği kulları olduğunu iddia ediyorsunuz, o halde sizinle aynı iddiada bulunan Yahudiler işledikleri ihanet suçuna verilen cezalandırmadan kurtulamadıkları gerçeğinden hareketle sizler de ihanet günahını işleyecek olursanız mutlaka cezalandırılacaksınız” mesajı verildi. Onların Medine’deki diğer vatandaşlardan hiçbir ayrıcalıklarının olmadığı, şayet ihanet ederek başkaldıracak olurlarsa aynı akıbetle karşılaşacakları belirtildi. Allah’ın gökler ve yeryüzündeki egemenliğinden hareketle Medine İslam Cumhuriyetindeki egemenin Allah olduğu ve bu egemenliğe karşı çıkanların sonunda mutlaka hesaba çekileceği vurgulandı. Bu uyarılara rağmen yine de hata edecek olurlarsa mazeretlerinin olamayacağı zira gerekli ikazların her türlüsünün yapıldığı belirtildi. 18-19- Yahudiler ve Hristiyanlar: “Biz Allah'ın oğullarıyız, sevdiği kullarıyız” dediler. De ki: “Peki madem öyle neden günahlarınızdan dolayı sizi cezalandırıyor? / azaplandırıyor? Hayır! Siz de O'nun yarattığı diğer insanlar gibisiniz. O, dilediğini (bağışlanmayı hak edenleri) affeder, dilediğini (cezalandırmayı hak edenleri) de azaplandırır. Göklerin, yerin ve bunların arasındakilerin mülkiyeti ve mutlak egemenliği Allah’ındır. Sonunda dönüp hepiniz O’na hesap vereceksiniz” Ey Kitap Ehli! Peygamberlerin arasının kesildiği bir dönemin sonunda, size Hak olanı apaçık anlatan Peygamberimiz geldi. Ta ki, bize ne bir müjdeci geldi ne de bir uyarıcı demeyesiniz. İşte gerçekten hem müjdeci hem de uyarıcı olan Peygamber gelmiştir. Allah, her şeye kadirdir. (Maide Suresi 18-19) Hayber seferine çıkmadan önce az sayıda da olsa Hristiyan dinine mensup Medinelilerin herhangi bir kalkışmaya girişmemesi konusunda gerekli tehditler yapıldıktan sonra İslam Ordusu Hayber’in fethi için yola çıktı. Hayber’in Fethi için düzenlenen İslam Ordusunda 1400'ü piyade ve 200 atlı asker mevcuttu. Bu sefere Hudeybiye seferine katılanların dışında başka asker alınmaması, katılımcı sayısını kısıtlamıştı. Ayrıca bu sefere 20 kadar mümin kadın da ordunun geri hizmetlerinde istihdam edilmek üzere katılım sağlamıştı. İslam Ordusunun Hayber’in fethi için yola çıktığı haberini Abdullah b. Übey Hayber Yahudilerine jurnalledi ve onlardan savunma tedbirlerini almalarını istedi. Ayrıca İslam Ordusunun sayısının Hayber’i Fethetmek için yeterli olmadığını, onların iyi bir savunmayla İslam Ordusunun saldırılarını püskürtebileceklerini bildirerek onlara cesaret verdi. Hayberliler bu haberi alınca önce inanmadılar. Zira gayet muhkem kaleler içerisindeydiler ve sayıca da en az on kat savaşçı üstünlüğüne sahiptiler. Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin böyle bir çılgınlığa girişecek kadar akılsız olamayacaklarını söyleyip bu haberin asılsız olduğunu söyleyip gülüp geçtiler. Şayet haber gerçek ise de kendileri için eğlenceli bir iş çıktığını söylediler. Onlar İslam Ordusunu öylesine küçümsediler, öylesine kibre kapıldılar ki Hayber’in Medine İslam Ordusu için mezarlık olacağını onların ölüme geldiklerini dile getirdiler. Fakat daha sonra gelen istihbarat ile Abdullah bin Übey’den gelen haberin gerçek ve işin ciddi olduğunu anlayınca da hemen savunma hazırlıklarına başladılar. Onlar savunmaya hazırlık kapsamında müttefikleri Gatafanlıları da yardıma çağırdılar. Yardım karşılığında Hayber’in bir yıllık mahsulünün yarısını da teklif ettiler. Teklifi kabul eden Gatafanlar 4000 kişilik bir kuvvetle Hayber’e gelip kalelerde (Natat kalesinde) savunma için yerlerini aldılar. [1] ) Not: http://www.gercekhayat.com.tr/yazarlar/turkiyedeki-paralel-yapi-ve-mescid-i-dirar-hikayesi/ Rivayete göre Medine’de Ebu Amir er Rahib adında birisi varmış. Hazreç kabilesinden bir müşrik iken Hıristiyan olmuş. Ehl-i Kitabın ilmini öğrenince kabilesi içerisinde kendine yer edinmiş. Allah’ın Resulü (sav) Medine’ye hicret edince Medine ahalisi doğal olarak onun etrafında toplanmışlar. Bu da sosyal konumunu yitiren Ebu Amir’i öfkelendirmiş. İslam dini giderek güçlenmeye başlayınca Ebu Amir’in öfkesi daha bir artmış. Müslümanlar bir de Bedir savaşında galip gelince Ebu Amir’i öfke nöbetleri sarmış. Düşmanlığını artık açıktan yapmaya koyulmuş hatta Medine’yi terk edip müşriklerin kalesi Mekke’ye sığınmış. Bununla yetinmeyip Mekkeli müşrikleri Allah’ın Resulü (sav)’ne karşı kışkırtmaya kalkışmış. Böylece Mekkeliler kendilerine katılan diğer Araplarla birlikte Müslümanların üzerine yürümüşler. İki taraf Uhud’da karşılaşmış akıbet Allah’a inananların olmuş. İslamın önü alınamaz yükselişi Ebu Amir’i iyice çileden çıkarmış. Bu defa pılı pırtıyı toplamış soluğu Bizans İmparatoru Heraklius’un yanında almış. Hz. Peygamber (sav)’e karşı onun yardımına başvurmuş. Yardım vaadini koparınca oraya yerleşmiş ve Medine’de kendisi gibi düşünenlere mektup yazarak Heraklius’un kendisine vereceği orduyla Medine’ye gireceğini, Allah Resulü’nü Medine’den kovacağını müjdelemiş. …. [2] )NOT: https://islamansiklopedisi.org.tr/medine-vesikasi ….Bu sırada Medine nüfusunun 10.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bunların 6000’ini Araplar, 4000’ini yahudiler teşkil ediyordu. Medine’deki müslümanların sayısı 1500, müşrik Araplar’ın 4500, yahudilerin 4000 civarında idi. Ayrıca şehirde çok az sayıda hıristiyan yaşamaktaydı…. Şekil 8: Hayber’e Yapılan Harekat 29.11. Hayber Yahudilerinin Savaş Stratejisi Çeşitli rivayetlerde Hayber Yahudilerinin 10.000 ila 20.000 kişilik savaşçılarının mevcut olduğu belirtilir. Fetih için Hayber’e gelen İslam Ordusundan kat kat savaşçı sayısı üstünlüğüne sahip olmalarına rağmen Hayberliler yaptıkları müşaverelerde kalelerinde kalıp savunma savaşı yapmayı strateji olarak benimsediler. Bu strateji ile daha az bir zayiatla İslam Ordularını perişan edeceklerini ve onların bu fetih harekâtını başarısız kılacaklarını tasarladılar. Aslında Abdullah bin Übey onlara İslam Ordusunun sayıca azlığından bahsederek onların meydan savaşı yapmalarını tavsiye etmişti. Fakat onlar kendi aralarında yaptıkları uzun tartışmalardan sonra meydan savaşı yapmak yerine savunma savaşı yapmayı tercih ettiler. Onlar bu stratejiyi benimserken kalelerinin aşılmaz olduğuna güveniyorlar ve İslam Ordusunun bu kaleleri geçmelerinin imkânsız olduğunu düşünüyorlardı. Ayrıca savunma stratejisini tercih ederken Kale içindekilerin yiyecek, içecek ve diğer ihtiyaçlar açısından hiçbir sıkıntı yaşanmayacağından kuşatma aylarca da sürse dayanacak imkânların var olduğunu dile getirdiler ve savunma stratejisi üzerinde karar kıldılar. Fakat Nadir oğulları reislerinden olan Sellam bin Mişkem bu karara itiraz etti ve kalelerden çıkarak müminlerin üzerine saldırılar / hücumlar yapmaları şeklinde bir savaş stratejisi uygulamalarının daha doğru olacağını belirtti. O, bu fikrini desteklemek için eğer savunma stratejisi tercih edilecek olursa Muhammed’in fetih için mutlaka bir yol bulacağını söyledikten sonra kendilerinin Medine’de bu hataya düştüklerini ifade etti. Böylece Hayber Yahudileri savaş stratejilerini değiştirdiler. Sellam bin Mişkem’in önerdiği stratejiyi uygulamaya karar verdiler. Hayber Yahudilerinin Hayber’e yapılacak saldırılarda geleneksel savunma stratejileri ise şöyle idi; Hayber’i oluşturan Natat, Şıkk ve Ketibe bölgelerinde toplam olarak dokuz kale vardı. Düşman saldırıları karşısında hangi kale düşecek olursa o kalenin savaşçıları kaleden gizli kaçış geçitleri kullanılarak diğer kalelere sığınacaklar ve savunmaya düşmeyen kalelerden devam edeceklerdi. Böylece son kale düşünceye kadar direnilecekti. 29.12. Hayber Savaşının Başlaması Medine İslam Ordusu Natat bölgesine geldi ve hurmalıkların olduğu bölgeye karargâh kurdu. Daha sonra Natat şehrine saldırıyla savaşı başlattı. Yahudilerin en yiğit, en gözde ve en meşhur savaşçıları buradaydı. Hz.Muhammed@ ordusunu savaşa teşvik etti ve müminler Natat şehrine hücum ettiler. Fakat şehir kale surları ile çevrili idi. Bu surlardan gelen oklar ve Yahudi savaşçıların aniden kaleden çıkarak İslam Ordusu üzerine hücuma geçmeleri nedeniyle İslam Savaşçıları bozgun yaşadı. O gün 50 İslam Savaşçısı yaralandı. İslam Ordusu geri çekildi ve Hubab bin Münzir ordu karargahının reci kayalıklarına taşınmasını önerdi. Onun bu önerisi kabul edildi. Zira hurmalıkların arasında karargah kurmak çok tehlikeli idi. Bu bölge hem ani saldırılara açıktı hem de şehir surlarından gelen okların menzilinde kalıyordu. Şekil 9: Natat ve Şık Bölgesine Yapılan Harekât 29.13. İslam Ordusunda Hayal Kırıklığı ve Fetihten Vazgeçme Temayülleri Hayber savaşının başlamasını müteakip iki gün sonra Hz.Muhammed@ hastalandı. İslam Ordusunun komutasını Hz. Ebu Bekir’e devretti. İslam Ordusunca o gün yapılan hücumlarda hiçbir başarı sağlanamadı. Ertesi günü peygamberimiz komutayı Hz. Ömer’e verdi. Yedi gün sürekli Natat şehrini almak için hücumlar yapıldı. Fakat yapılan hücumlarda başarı elde edilemedi. Hayberliler İslam Ordusunun hücumlarına surların burçlarından attıkları oklarla karşılık veriyorlar ve arkasından şehir kapısından çıkıp İslam savaşçılarının üzerine hücuma geçiyorlardı ve her seferinde de İslam Ordusunun hücumlarını püskürtmeyi başarıyorlardı. Bu püskürtme harekatlarında Hayberli ünlü savaşçıların yanında 4000 Gatafan savaşçıları da etkin bir rol oynadılar. Bir haftanın sonunda müminlerin moralleri iyiden iyiye bozulmaya başlamıştı. Hz. Ömer son derece büyük gayretler göstermiş olmasına rağmen mücahitlerin morallerini yükseltemiyor, onlara cesaret veremiyordu. Başarısızlık onlarda büyük bir çöküntü yaratmıştı. Düşmanın gücü karşısında kendilerini zayıf görmeye başlamışlardı. Bir taraftan da İslam Ordusunda açlık sıkıntıları başlamıştı. Düşman ise kalelerin içerisinde ve stokladıkları her türlü yiyecek ve içecek imkanlarına sahiptiler. İlave olarak bu durum da İslam savaşçılarının morallerini oldukça bozmaktaydılar. Öyle ki artık bu kaleleri zapt etmenin imkânsız olduğu düşüncesine kapılmaya başlamışlardı. Daha da kötüsü müminler artık Yahudilerin yenilmezlikleriyle meşhur olmuş Merhab, Yasir gibi savaşçıların gerçekten yenilmez oluşlarına inanmaya başladılar. Ayrıca zorba ve vahşilikleriyle ünlü Gatafan savaşçılarının da savunmada çeşitli yararlılıklar göstermeleri fethe inanmış İslam savaşçılarında büyük hayal kırıklığı yaratmıştı. İslam Ordusunda kayıplar arttıkça fetih hareketinde başarı sağlamalarının imkânsız olacağına ilişkin olumsuz düşünceler iyice moral çöküntüsüne neden olmaya başlamıştı. Artık müminler başarısız hücumların ve bozgun yaşamalarının müsebbibi olarak birbirlerini suçlamaya başlamışlardı. Zaten Yahudilerin de amacı buydu. Tıpkı Hendek savaşında müşrik müttefik orduların moral çöküntü ve başarısızlık sonunda birbirlerine düştükten sonra çekip gitmeleri gibi onlarda Medine İslam Ordusunun uzun süreli başarısız harekatlar sonunda moral çöküntü yaşamasını, komutanların birbirlerine düşmeleriyle birliğin dağılmasını ve sonunda müminlerin kuşatmadan vazgeçmelerini sağlamayı hedefliyorlardı. Hz.Muhammed@, müminlerde meydana gelen bu huzursuzluğu gidermek için çok uğraşıyordu. Fakat onlar birbirlerini suçlamaya devam ediyorlardı. Hz. Ömer ve mücahitler karşılıklı olarak birbirlerini suçladılar. Karşılıklı suçlamaların sonucunda savaşma şevk ve isteklerini kaybettiler. Bu harekatın başarısız kalmaya mahkûm olduğunu ve Medine’ye geri dönülmesi gerektiğini iddia edenler bile çıkmaya başlamıştı. Cenab-ı Hak, İslam Ordusunun yaşadığı bu huzursuzluğu, aşağıdaki ayetlerde Hz. Musa ve kavmi arasında yaşanan kıssa ile bildirdi; 20-22- Bir zamanlar Musa kavmine demişti ki: “Ey kavmim! Allah'ın üzerinizdeki nimetini düşünün. İçinizden Peygamberler çıkardı, size yeryüzünde iktidar verdi yani o içinde bulunduğunuz toplumlardan hiçbirine vermediği şeyi size verdi. Ey kavmim! Allah'ın size vermeye söz verdiği / takdir ettiği / yazdığı Mukaddes topraklara girin, sakın geri dönmeyin, yoksa kendinize yazık eder, mahvolursunuz.” Onlar dediler ki: “Ey Musa! Onun içerisinde çok güçlü / zorlu savaşçılar / zorba bir kavim var, onlar oradan çıkmadıkları sürece biz oraya kesinlikle girmeyiz / giremeyiz. Eğer onlar oradan çıkarsa, o zaman biz oraya gireriz / girebiliriz.” (Maide Suresi 20-22) İslam Ordusunun komutanları, aldıkları bu darbelerden sonra Hayber’in fethedilmesinin imkânsız olduğunu, Yahudi ve Gatafan’ın zorlu savaşçıları kalelerden çıkarak ani saldırılarla kendilerine kayıplar verdirdiklerini peygamberimizle paylaştılar. Ayrıca Kale surlarını aşmak için gerekli ekipmandan yoksun olduklarını da eklediler. Düşmanın kalelerin çıkıp meydan savaşı yapmadıkları takdirde başarı şanslarının olmadığını belirterek bu işten vazgeçmeleri gerektiğini ifade ettiler. Onlar bu sözleriyle adeta Fetih Suresi ile fethi vadeden Cenab-ı Hakk’ın bu vaadini boşa çıkaracak bir tavır içerisine girmiş oluyorlardı. Peygamberimiz ise ısrarla Cenab-ı Hakk’ın vaadinin mutlaka gerçekleşeceğini belirtiyordu. Fakat onlar bunun imkansızlığına vurgu yapıyorlardı. Bunun üzerine peygamberimiz Cenab’ı Hakk’ın yardımı için dua etti ve kendisine bu hususta yol göstermesini ve fetih için imkanlar yaratmasını niyaz etti. Cenab’ı Hak elçisine müminleri savaşa teşvik etmek için eğer bu fethi gerçekleştiremeyecek olurlarsa kırk yıl / çok uzun yıllar sadece Medine’de kurulan egemenlikle yetinileceğini ve güvenliği sağlamak içinde çevredeki kabilelere karşı akınlarla çölde dolaşıp durulacağını söylemesini emretti. Eğer bu fetih gerçekleşecek olursa da egemenlik sınırlarının Arap Yarımadasının çöllerinin dışına taşacağına işaret etti. Cenab-ı Hak, bu mesajlarını yine Hz. Musa ile İsrail oğulları arasında geçen çekişmeli konuşmayı anlatan aşağıdaki ayetler ile bildirdi; 24-26- (Musa fetihte ısrar edince) onlar: “Ey Musa! Onlar orada bulundukça biz asla oraya giremeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidip savaşın. Biz burada bekleyeceğiz” dediler. Musa: “Rabbim, kendimden ve kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum. Artık sen, bizimle şu fasık kavmin (savaşılan düşman kavmin / zorba kavmin) arasını ayır” dedi. Allah: “Öyleyse, o topraklar onlara kırk yıllığına / çok uzun yıllar / yıllar boyu haram kılınmıştır. Onlar, bu süre boyunca çölde şaşkınca dönüp dolaşacaklar. (Bunu istemiyorsunuz değil mi?) Öyleyse o fasık kavme / düşman kavme / zorba kavme acıma / acımayın (saldırın)” buyurdu. (Maide Suresi 24-26) 29.14. Hz.Muhammed’in@ Düşmanı Bölme Taktiği Cenab-ı Hak, elçisinin yardım niyazına icabet etti ve peygamberimiz fethe giden çözüm yollarını bulmaya başladı. Hz.Muhammed@ Gatafanları saf dışı bırakmak için bir plan kurdu. Planın temel amacı 4000 Gatafanlı savaşçının savunmayı bırakıp Hayber’i terk etmelerini sağlamak ve böylece Hayber Yahudilerinin morallerini bozarak savaş güçlerini zayıflatmak idi. Peygamberimiz tasarladığı planı uygulamaya koydu ve Sad bin Ubade’yi Naim Kalesine gönderdi. Sa’d bin Ubade, Gatafan reisi Uyeyne bin Hısn ile görüşmek istediğini söyledi. Merhab, Sa’d bin Ubade’nin kaleye girmesini istemedi ve görüşmek için Uyeyne bin Hısn’ı kale dışına gönderdi. Sa’d bin Ubade, Uyeyne bin Hısn’a Hayberlilerle müttefikliği bırakıp çekip gitmeleri karşılığında Hayber’in yıllık hurma mahsulünün yarısını vaat etti. Fakat Uyeyne bin Hısn bu teklifi reddetti ve kaleye geri döndü. Hz.Muhammed@ hemen planın ikinci aşamasını uygulamaya koydu. Hayberlilere ait hurma ağaçlarını kestirmeye başladı. Yahudilerin canından öte olan hurma ağaçlarının kesilmesi onları çok büyük üzüntüye sevk etti. Yaklaşık 400 kadar hurma ağacı kesilmişti ki Gatafanlar böyle giderse kendilerine Hayberlilerin teklif ettiği hurmalardan nasipleri olmayacağını anladılar ve hemen savunmadan çekilmeyi planladılar. Fakat bu çekilmeyi meşru bir gerekçeye dayandırarak gerçekleştirmeyi düşündüler. Zira bu savaşın sonunda şayet Hayberliler kazanırsa yine de mahsulden pay alabilmeyi, yok eğer Medine İslam Orduları kazanırsa o takdirde de kendilerinin Yahudilerle müttefiklikten çekilmiş olması nedeniyle bu kez Hz.Muhammed’den@ kendisine teklif edilen hurma mahsulünü isteme gibi bir şark kurnazlığı yoluna gittiler. Uyeyne Bin Hısn Hayber’i savunmadan çekilmeyi meşrulaştırmak için aradığı gerekçeyi Hz.Muhammed’in@ tasarladığı plan ile buldu. Peygamberimizin mücahitlere Gatafanlıların evlerinin, çoluk çocuklarının, yurtlarına saldırma talimatı verdiğine dair söylentiler Gatafanlılara duyurulacaktı. İslam Savaşçıları, bir gece yüksek sesli bağrışmalarla Gatafanların evlerinin / yurtlarının mahvolacağını Medine İslam Ordusundan bir birliğin her şeyi yok edeceğini Gatafan savaşçılarının duyacağı tonda seslendirdiler. Uyeyne bin Hısn, ailelerinin ve çocuklarının hayatiyetlerine ilişkin bu tür haberlerin kulaklarına geldiğini belirterek hemen yurtlarına geri dönmeleri gerektiğini Hayberlilere ilettiler ve Hayber’i terk edip yurtlarına döndüler. Yurtlarının güvenliğini sağladıktan sonra geri dönüp Hayber’i savunmaya devam edeceklerini de bildirdiler. Bu durum Hayberliler tarafından hoş karşılanmasa da yapacakları bir şey yoktu. Gelen haberlerin doğruluğu ya da yanlışlığını tartışma durumunda değillerdi. İslam Ordusunun Hayber’in fethine göreceli olarak sınırlı sayıda katılmaları, onların orduyu bölerek diğer kısmını Gatafan kabilesinin yurtlarına göndermiş olabileceği ihtimalini kuvvetlendiriyordu. Yani Hayberlilerin ellerinde bu haberi yalanlayabilecekleri ve Gatafanları savunmadan vazgeçmelerini engelleyebilecekleri bir delilleri yoktu. Çaresizce kabullenmek zorunda kaldılar. Bununla beraber yine de Gatafanların kendilerine ihanet ettiklerine inandılar ve onlara güvenmekle büyük hata yaptıklarını anladılar. Gatafanların Naim kalesini terk etmesi Yahudilerde çok büyük bir moral çöküntü meydana getirdi. Diğer taraftan 4000 Gatafanlı savaşçının Hayberi terk ettiğine dair haber, İslam Ordusu arasında sevinçle karşılandı. Fetih için yeniden umutlanmaya başladılar. 29.15. Simak’ın Düşmana Ait Sırları İfşası ve Tavsiyesi Hayber Yahudilerindeki moral çöküntü halka yansımış ve Natat kalesinden Simak adında bir Yahudi durumun çok vahim olduğunu düşünerek aile efradını ve canını kurtarmak için Medine İslam Ordusuna sığınıp Hz.Muhammed@ ile görüşmek istedi. Simak, peygamberimize aile efradına ve kendisine «eman» verilmesi / dokunulmaması karşılığında bazı sırlar verebileceğini söyledi. Hz.Muhammed@ de ona eman verdiğini ve bahsettiği sırları kendisine anlatmasını istedi. Simak, Natat kalesinde olup bitenleri, halkın durumunu, kalenin fetih için zayıf yerlerini, Yahudi savaşçıların iri vücutlu olmalarına rağmen korkak olduklarını, kale içindeki bir evde çok fazla miktarda savaş ekipmanı olduğunu, vb. çok stratejik bilgileri peygamberimize tek tek anlattı. Simak’ın bahsettiği savaş ekipmanları arasında özellikle kaleleri fethederken yukarıdan atılan ok, taş ve kızgın yağlardan korunmak için özel kalkanlar olduğunu, kale duvarlarını oymaya yarayan aletleri, kale kapılarını kırmaya yarayan koçbaşlarını ve taş atan mancınıklar bulunmaktaydı. Eğer müminler Natat şehrini fethedecek olurlarsa sadece Simak’ın bahsettiği alet ve ekipman elde etmekle kalmayacaklar aynı zamanda Hayber’in daha da zorlu diğer kalelerini fethetmek için ele geçirilecek savaş ekipmanlarını kullanarak yeni savaş stratejilerini de öğrenmiş olacaklardı. Simak’ın Natat kalesinin yapısına ve Yahudilerin savunma stratejisine ilişkin verdiği bilgiler çok değerliydi. Eğer Hayberli savaşçılar Kale içinden çıkıp mücahitlere saldırdığı zaman onlara karşı verilecek savaş sırasında kale giriş kapısı tutulacak / ele geçirilip kırılacak olursa kalenin fethinin kolay olacağı bilgisi de Simak’ın verdiği değerli bilgiler arasındaydı. Cenab-ı Hak, bu olayı yine Hz. Musa kıssası üzerinden anlattı. Simak kıssada geçen iki kişiden birincisine bir teşbih iken Kulle (Zubeyr) kalesinin düşürülmesinde stratejik bilgiler veren Gazzal isimli Yahudi vatandaşı ikinci kişiye bir metafordu. 23- Allah’tan (Allah’ın Ordusundan) korktuğu için (düşmanın içerisinden çıkıp gelen) ve Allah’ın lütufta bulunduğu iki adam: “Onların üzerine kapıdan girin / saldırın / hücum edin, eğer oradan içeri girmeyi başarırsanız muhakkak kazanırsınız. Eğer inanıyorsanız / güveniyorsanız, yalnızca Allah'a tevekkül etmeniz yeterli” demişlerdi. ( Maide Suresi 23) 29.16. Komutanlığın (Sancağın) Hz. Ali’ye Verilmesi ve Medine İslam Ordusunun Yüreklendirilmesi Simak’ın verdiği stratejik bilgileri değerlendiren Hz.Muhammed@, Natat kalesinin üzerine gidilmesi ve mutlaka alınması için harekete geçti. Hz.Muhammed@ mücahitlerin morallerini yükseltmek için ertesi günü ordunun komutasını öyle birisine vereceğini belirtti ki O’nun Allah ve Resulü tarafından çok sevildiğini ve O kişinin de Allah ve Resulünü çok sevdiğini bildirdi. Hz.Muhammed@ komutayı vereceği kişi için “O, Natat’ı fethetmedikçe, arkasına dönmeyecektir. O, Natatı zorla alacaktır! Allah, fethi onun eli ile gerçekleştirecektir. Kendisi düşmandan yüz çevirici, kaçıcı kişi de değildir!” ifadelerini kullandı. Bu sözlerle mücahitlere umut, cesaret verdiği gibi bundan sonra yapılacak hücumlardan netice alınacağını vurguladı. Ertesi günü Hz. Ali’yi getirmelerini istedi. Hz. Ali bulunup getirildi. Hz.Muhammed@ İslam ordusunun komutasını O’na verdi. Hz. Ömer ise komutanın yeniden kendisine verilmesini çok istemişti. Bunu da asla saklamamıştı. Rivayetlerde komutanın Hz. Ali’ye verildiği zaman Hz. Ali’yi çok kıskandığını belirtmiştir. Hz. Ebu Bekir, Sa’d bin Ubade ve Hz. Ömer’in o aşamaya kadar yapılan hücumlarda orduya komutanlık yaparak fedakarlıklar ortaya koymuş ama fethe muvaffak olamamışlardı. Şimdi komutanlık sırası Hz. Ali’de idi. O’da fedakârlık yapacaktı. Hz.Muhammed’in müjdelediği gibi o eğer fethe mazhar olacak olursa diğer komutanların onu kıskanacakları mümkündü. Bu nedenle onlar fetih başarısını kıskanıp nefislerinin kötü arzularına uyarak onu fiilen ya da siyaseten öldürme gibi büyük bir yanlışa teşebbüs etmemeleri konusunda Cenab-ı Hak tarafından uyarıldılar. Onlara sonradan çok pişman olacakları eylemlere girişmemeleri konusundaki bu ders, Hayber’in fethinden sonra Hz. Adem’in çocukları arasındaki mücadele sonrasında Kabil’in Habil’i öldürmesinden duyduğu pişmanlık üzerinden verildi; 27-31- Onlara Adem'in iki oğlunun haberini Hak olarak / gerçeği göstermek için oku: Hani onların her ikisi de Allah'a yakınlaşmak için birer kurban / fedakârlık sunmuşlardı. (Allah yolunda fedakârlık yapmışlardı.) Birinin kurbanı kabul edilmiş / fedakarlığı başarıya ulaşmış, diğerininki kabul edilmemişti. / başarıya ulaşmamıştı. (Kurbanı kabul edilmeyen / fedakarlığı başarıya ulaşmayan): “Seni mutlaka öldüreceğim” deyince, diğeri: “Allah, yalnızca muttakilerin (kendisini ve birbirlerini koruyanların) fedakarlığını başarıya ulaştırır. / kurbanını kabul eder. Eğer beni öldürmeye kalkışırsan ben seni öldürmek için hiçbir şey yapmayacağım. Çünkü ben, alemlerin Rabbi olan Allah'a isyan etmekten korkarım. Eğer beni öldürürsen, kendi günahına bir de beni öldürmenin günahını da yüklenerek ateşe atılanlardan olmanı diliyorum. Zaten, zalimlerin cezası da ancak bu olacaktır.” demişti. Sonunda (Kabil’in) nefsi, kardeşini (Habil’i) öldürme isteğine karşı koyamadı ve onu öldürdü. Böylece hüsrana uğrayanlardan oldu. Derken Allah ona kardeşinin cesedini nasıl örteceğini göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. (Kabil): “Bana yazıklar olsun, şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten aciz miyim?” Artık o, pişman olmuştu. ([1] ) (Maide Suresi 27-31) Kabil’in yaptığı yanlıştan duyduğu pişmanlık üzerinden verilen ders şöyle devam eder; Allah yolunda fedakârlık yapmış kişilerden fedakarlığı kabul edilmeyen / ödüllendirilmeyen kişilerin fedakarlığı kabul edilen / ödüllendirilen kişileri kıskanması nedeniyle yapacakları öldürme (siyasal öldürme dahil) eyleminin sonuçları çok fena olacaktır. Şöyle ki bu öldürme fiili sadece ölen ve öldürülen kişileri değil bütün toplumu etkileyecek ve katil bütün herkesi öldürmüş gibi olacaktır. Maktulü sevenler bu cinayeti kendilerine karşı işlenmiş olarak addedeceklerdir. İnsanların bütün nefretleri katilin üzerine olacak ve bu öfke nesiller boyu devam edecektir. Toplumlar, katilin soyundan gelen ve katliamı savunan nesiller ile maktulün soyundan gelen ve maktulü savunan nesiller olarak kutuplaşacaklar ve aralarındaki kavga asla bitmeyecektir. Kitlesel öldürmeler asırlarca devam edecektir. Fakat diğer taraftan fedakarlığı ödüllendirilen kişiye destek olan, onun hayat bulmasına / ilerlemesine yardımcı olan kimse ise fedakarlığı ödüllendirilmeyen kimse dahi olsa bütün insanlar onu sevecek ve onun vermiş olduğu destek ile toplum yücelecek, ilerleyecek, hayat bulacaktır. Onun bu desteği o kişinin değil toplumun dirilmesine olacaktır. Dolayısıyla Allah yolunda mücadele edenlerin başarılarına sevinmek ve onlara destek olmak, tüm insanlığın faydasına iken tersine onlara çelme takmak, onları öldürmek toplumun parçalanmasına, kutuplaşmasına ve birbirlerini öldürmesine sebep olacaktır. ([2] ) Bu hususlara işaret ederek ilgilileri ikaz etmek için Cenab-ı Hak aşağıdaki ayeti fetihten sonra inzal buyurdu; 32- (Habil ile Kabil arasında cereyan eden) bu olaydan yola çıkarak, İsrail oğullarına da yazdığımız üzere (size de) şöyle yazdık: Kim, bir cinayete ya da ülkede fesat çıkarmasına / ihtilal yapmasına karşılık olmaksızın bir insanı öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir insana hayat verir / onu diriltirse, bütün insanları diriltmiş / onlara hayat vermiş gibi olur. Andolsun ki Peygamberlerimiz onlara işte böyle apaçık deliller ile gelmişlerdi. Fakat onların çoğunluğu bu ayet ve deliller geldikten sonra, yine de yeryüzünde haddi aşarak azgınlık ettiler. (Maide Suresi 32) [1] ) NOT:Kardeşinin cesedini gömdükten yani günahını itiraf edip kendini kınadıktan sonra [2] ) NOT:Nitekim bu uyarıları dikkate alan Hz.Ömer, Hz.Ebu Bekir ve Sa’d bin Ubade Hayber Fatihi unvanı almasını rağmen asla Hz.Ali’yi kendileri için bir tehdit olarak görüpte onu ortadan kaldırmaya girişmemişlerdir. Böylece Hz.Ebu Bekir’de, Hz. Ömer’de halife olmuşlar Hz.Ali de hilafetleri boyunca onlara yardımcı olmuştur. Onları asla kıskanmamış ve onların siyasal olarak başarısız kılacak herhangi olumsuz bir girişimde bulunmamıştır. Fakat Hz.Osman’ın, Hz.Ali’nin şehit edilmeleri ile İslam Toplumundaki fitne ve kitlesel katliamların nasıl yükseldiğine tarih şahittir. Siyasal olarak bir kişinin katledilemesinin etkileri asırlar boyu devam etmekte ve insanlığın birbirlerini katletmesi ile ardı arkası kesilmiyor. Natat Kalelerinden Bir Görüntü 29.17. Natat Kalesinin Düşmesi Komutayı alan Hz. Ali İslam Ordusunu Natat kalesinin önüne getirdi. Sancağı da Kale kapısının önüne dikti ve Yahudileri yiğitçe çarpışmaya çağırdı. Yahudiler, İslam savaşçıları ile çarpışmak için kale kapısından dışarı çıktılar. Geleneğe uygun olarak savaş önce yiğitlerin bireysel çarpışması ile başladı. Bireysel çarpışmalarda Hz. Ali önce Merhab’ın kardeşi Haris’le karşı karşıya geldi ve onu öldürdü. Merhab kardeşinin öldürülmesine son derece öfkelendi ve Hz. Ali’den intikam almaya yemin etti. Hz. Ali daha sonra Yahudilerin yine meşhur savaşçılarından olan Amir ile karşılaştı ve yapılan çarpışmada onu da öldürdü. Muhammed bin Mesleme ise Ebu Dücane adlı Yahudilerin meşhur kahraman savaşçısını öldürürken Zübeyr b. Avvam yine Yahudilerin kahraman savaşçılarından Yasir’i öldürdü. Bireysel çarpışmaların sonunda Merhab, kardeşinin intikamını almak için Hz. Ali’nin karşısına çıktı. Yahudilerin en ünlü kahraman savaşçısı olan Merhab, Hz. Ali karşısında varlık gösteremedi ve Hz. Ali’nin kılıç darbesi sonucu can verdi. Böylece o günkü savaşın bireysel çarpışmalar aşamasında İslam savaşçıları Yahudilerin kahramanlarını öldürerek çok büyük bir moral kazandılar. Daha sonra kale önünde iki ordu arasında şiddetli bir çarpışma başladı. İslam Ordusu Yahudi ordusuna karşı üstünlük elde etti. Yahudi ordusu geri çekilmeye başladı. İslam Ordusu Natat kalesinin içine girmeyi başardı. Çarpışmalarda yenileceğini anlayan Yahudi ordusunun sağ kalan önemli bir kısmı, kendilerini toparlamak için Natat’ı boşaltmayı ve savunma açısından daha elverişli ve daha güvenli olan Naim kalesine çekilmeyi uygun buldular. Medine İslam Ordusu böylece Natat kalesi ve içindeki şehri fethetti. Şehirde çocuk ve kadınlar yoktu. Onlar savaş başlamadan önce Kamus ve Şıkk kalelerine gönderilmişlerdi. Natat şehrine giren İslam savaşçıları, Simak’ın bahsettiği / gösterdiği evde arama yaptı. Yahudilerin sakladıkları silahları, mancınıkları, büyük kalkanları, koçbaşlarını, kale duvarı oymaya yarayan aletlerini vb. ele geçirdiler. Şimdi sıra bu araç gereçleri kullanarak Hayber’in diğer kalelerini ele geçirmeye gelmişti. 29.18. Naim Kalesinin Düşmesi İslam Ordusu Naim Kalesine yöneldi. Önce kale önünde çarpışmalar oldu. Bu çarpışmalar sırasında bir kısım İslam savaşçıları da mancınıklarla taşları kale içindeki askerlere fırlattılar. Kale önündeki çarpışmalarda başarı kazanan İslam savaşçıları daha sonra kapatılan kale kapısını kırmak için koçbaşlarını kullandılar. O sırada kale burçlarından üzerlerine atılan oklara karşı kendilerini korumak amacıyla Natat şehrinden elde edilen kalkanları üzerlerine koruma yaptılar. Kale kapısını kırmayı ve içeri girmeyi başaran mücahitler günün sonunda Naim kalesini kontrol altına almayı başardılar. 29.19. Sa’d b. Muaz Kalesinin Kuşatılışı ve Fethedilişi: Naim Kalesinin fethinden sonra Hz.Muhammed@, Sa’d b. Muaz Kalesinin kuşatılması için İslam Ordusunun komutasını Hubab b. Münzir’e verdi. Medine İslam Ordusu Sa’d b. Muaz kalesini kuşattı. Yahudilerin savaşçıları kaleden dışarı çıkıp İslam savaşçılarının üzerine saldırarak onların hücumlarını püskürtüyorlardı. Kaleden attıkları taş ve ok yağmuru ile İslam savaşçılarını kaleye yaklaştırmamaya çalışıyorlardı. Bu şekilde şiddetli çarpışmalar üç gün sürdü. Üçüncü günün sonunda İslam savaşçıları kale önündeki çarpışmayı kazandılar ve kale kapısından içeri girmeyi başardılar. Kale içindeki şiddetli çarpışmaların sonunda Yahudiler kaleyi müminlere terk etmek zorunda kaldılar. 29.20. Kulle (Zübeyr) Kalesinin Fethi Naim ve Sa'd b. Muaz kalesini kaybeden Yahudi savaşçıların sağ kalanları teslim olmayıp Külle (Zübeyr) kalesine kaçtılar. Direnişlerine bu kaleden devam edeceklerdi. Medine İslam Ordusu Yahudilerin direnişlerini kırmak için bu kez Kulle (Zübeyr) kalesine yöneldi ve onu kuşattı. Kulle kalesi, Hayber’deki sekiz kalenin en sarp ve en sağlam olanıydı. İslam Ordusu Kulle Kalesini üç gün kuşattı. Fakat bu kez içerideki Yahudi askerler savaşmak için asla kale kapısının dışına çıkmıyorlardı. İslam savaşçıları ise Kale kapısını kıramadıkları gibi kalenin surlarına da çıkamıyorlardı. Bu aşamada Cenab-ı Hakk’ın inayeti yetişti ve Maide Suresinin 23. Ayetinde bahsi geçen iki kişiden ikincisine işaretle Yahudilerden, Gazzal adında birisi, Hz.Muhammed’e@ gelerek kendisine ve ailesine “eman” verilmesi halinde kalenin sırları hakkında bilgi vereceğini bildirdi. Hz.Muhammed@ ona eman verdi. O da bu kalenin fethinin saldırılarla mümkün olamayacağını ancak bu kalenin su ihtiyacının kesilmesi halinde savaşsız rahat bir şekilde teslim alınacağını bildirdi. Kalenin su ihtiyacının kaleden aşağıya gizli merdivenli bir geçitten geçilerek erişilebilen yeraltı suyundan karşılandığını, şayet bu geçide ulaşılır ve onların su almalarına engel olunabilirse onların teslim alınabileceğini belirtti. Hz.Muhammed@, hemen gizli geçidi bulmak için Gazzal’ın gösterdiği yerde kazı yaptırdı ve geçit bulunarak ele geçirildi. Kulle (Zubeyr) kalesinde direnen Yahudilerin su kaynakları kesilince, susuzluğa daha fazla dayanamadılar ve kaleden çıkıp şiddetli bir şekilde çarpışmaya girdiler. Yahudi savaşçıların canlarına dişine takarak yaptıkları bu saldırılarda bazı İslam savaşçıları şehit oldu. Yahudilerden de on kişi öldürüldü fakat daha fazla direnemediler ve sonunda teslim oldular. Böylece Külle (Zubeyr) kalesi de fethedilmiş oldu. 29.21. Nizar ve Şıkk Kalelerinin Fethi Sıra Nizar ve Şıkk kalelerinin fethedilmesine gelmişti. Hz.Muhammed@ Hubab b. Munzir komutasında İslam Ordusunu bu iki kaleyi fethetmesi için gönderdi. Hubab her iki kaleyi de kısa zamanda fethetti. 29.22. Ketibe Bölgesi Kalelerinin Ele Geçirilmesi Yahudi savaşçılar kaybettikleri kaleleri terk ederken Hayber’in fethedilmemiş diğer kalelerine sığınarak sonuna kadar direnişlerine devam ediyorlardı. Nizar ve Şıkk kalelerinden ayrılan Yahudi savaşçılar bu kez Kamus, Vatîh ve Sülalim kalelerine sığındılar. Üslendikleri bu kalelerde aile ve çocukları da vardı. Zira İslam Ordusu fetih için geldiği zaman onlar ailelerini bu kalelere yerleştirmişlerdi. Ketibe adı verilen bölgede bulunan Kamus, Vatih ve Sülalim kaleleri Hayberliler için son sığınak denebilirdi. Eğer bu kaleleri de kaybedecek olurlarsa teslim olmaktan başka çareleri kalmayacaktı. Kamus kalesi, aynı Kulle (Zübeyr) kalesi gibi çok sarp ve sağlam bir kale idi ve Hayber kalelerinin de en büyüğü idi. bu nedenle önce Kamus Kalesi kuşatıldı. Yahudi savaşçılar Kulle (Zübeyr) kalesinde yaptıkları gibi kalelerinden çıkıp İslam savaşçıları ile çarpışma yapmaya yanaşmadılar. Kalelerinde kalıp savunma stratejisi uyguladılar. Hz.Muhammed@ de İslam Ordusuna sadece kuşatma yaptırdı, kaleyi fethetmek için hücum yaptırmadı. Amacı onların yüreklerine korku vermekti. Esas savaşçı güçlerini kaybetmiş olan Yahudilerin eninde sonunda teslim bayrağını çekeceklerini biliyordu. Natat ve Şıkk bölgelerinde yer alan altı esaslı kale düştükten sonra Ketibe bölgesinde bulunan bu üç kalenin tutunması mümkün değildi. Medine İslam Ordusunun Ketibe Bölgesine Yaptığı Harekat Bu nedenle kayıp vermeksizin Yahudilerin teslim olmasını ve kan dökülmemesini hedeflemişti. Ne mancınık kurdurdu ne de taş fırlattırdı. Kamus Kalesine yapılan kuşatma bu şekilde hareketsiz bir bekleyişle on dört gün sürdü. Bu müddet içinde, kaleden de hiçbir Yahudi savaşçısı çarpışmaya çıkmaya cesaret edemedi. On dört günün sonunda Hayber Yahudileri “Şemmah” adında bir elçiyi Hz.Muhammed’e@ gönderdiler. Hz.Muhammed@ elçiyi kabul etti ve görüşmeler başladı. Bu görüşmeler sonunda Hayber Yahudileri kendilerinin Hayber’e sığınan Medine Yahudilerince (Nadir ve Kurayza oğullarınca) oyuna getirildiğini, onlar tarafından kandırıldıklarını, onların yalanlarına inandıklarını, Huyey bin Ahtab’ın entrikalarının kurbanı olduklarını iddia ettiler. Teslim olmaları ve bütün mülk ve servetlerini vermeleri karşılığında canlarının bağışlanmasını teklif ettiler. Hz.Muhammed@ bu teklifi kabul etti ve onların tüm hazineleri, yani menkul ve gayri menkul mallarını vermeleri ve bu hazineleri asla gizlememek / saklamamak şartıyla teslim olmaları durumunda ateşkese ve canlarının bağışlanacağına razı olacağını bildirdi. 29.23. Hayberlilerin Sürgün Yerine Yarıcı Olma Teklifleri Hayber Yahudilerinin teklif ettikleri şartlar uyarınca teslim olan Yahudilerin sadece şahsi eşyalarını alıp Hayber’i terk etmeleri yani sürgün edilmeleri hükme bağlanmış iken Hayberlilerden yeni bir teklif daha gelir. Yeni teklife göre bir daha asla İslam Cumhuriyeti / Hz.Muhammed@ ile savaşmayacakları, yani tevbe etmeleri ve İslami idare ne zaman isterse terk etmek koşuluyla Hayber’de kalıp toprakları / hurmalıkları yarıcılık usulüyle işleyeceklerdi. Hz.Muhammed@ bu yeni teklifi de kabul etti. Böylece Hayberliler Hayber yenilgisine kadar kendi mülkiyetlerinde olan topraklarda işçi oldular. Yetiştirdikleri mahsulün yarısını İslam Cumhuriyetine ait olacaktı ve bu mahsul Hayberlilerce depolanacak, ihtiyaç oldukça İslam Cumhuriyeti Yönetimince tasarruf edilecekti. Yurtları / evleri artık müminlere ve İslam Cumhuriyetine aitti. Bu nedenle Hayberli Yahudiler bu gayri menkullerde kira karşılığı ikamet edeceklerdi. Cenab-ı Hak, Hayber Yahudilerinin kendilerine sürgün olarak gelen Medine’li Yahudilerle birlikte Mekke’nin liderliğinde bütün müşrik Arap kabilelerini Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine müttefik hale getirip Hendek Savaşını tertip ederek Medine İslam Cumhuriyetine dolayısıyla Allah ve Resulüne savaş açmış olmalarının cezasının idam, elleri ve ayaklarının kesilmesi ya da yurtlarından sürgün edilmesi olduğunu bildirmişti. Ancak bir daha başkaldırmaya tevbe etmeleri halinde bu cezaların verilmeyebileceğini de bildirmişti. Onların yaptıkları ikinci teklifi peygamberimizin kabul etmesi buradaki tevbe etme ruhsatı içerisine giriyordu. Yani Cenab-ı Hak, Yahudilerin getirdiği yeni teklifin peygamberimizce kabul etmesinin de uygun olduğunu belirtmiş oluyordu. Fakat hala isyan, inkâr, kandırma, atlatma, aldatma vb. yollara başvuran yani inkâr edenler olacak olursa onlar cezadan kurtulmak için dünyanın servetini ve hatta iki katını dahi teklif etseler yine de kabul edilmeyeceği ayrıca deklare edildi. Artı onlar için ahirette ebedi kalacakları ateş azabının var olduğu bildirildi. 33-37-Allah'a ve Peygamberine karşı savaş açanların cezası ya çatışmada öldürülmeleri ya da sağ ele geçirilip durumlarına göre yapılan yargılama sonucunda; idam edilmeleri, elleri ve ayaklarının kesilmesi veya sürgün gibi cezalar almaları olacaktır. Bunlar, onların dünyadaki rezilliği, aşağılanmalarıdır, Ahirette ise büyük bir azap onları beklemektedir. Ancak, siz onları güç kullanarak yakalamanızdan önce onların tevbe ederek savaşmaktan / başkaldırmaktan el çekenler müstesnadır. (Onlara bu cezaları uygulamayın.) Şüphesiz ki, Allah Gafurdur, Rahimdir. Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve O'nun rızasına ulaşmanın yollarını arayın. O'nun Yolunda mücadele edin ki kurtuluşa eresiniz. Fakat doğrusu o başkaldırıp savaşan inkarcıların (tevbe etmeyenleri) ise, yeryüzündeki / ülkedeki bütün servetlerini, hatta onların bir katı daha ellerinde olsa ve bunları da Kıyamet Günü azaptan kurtulmak için fidye olarak vermek isteseler yine de onlardan kabul edilmeyecektir. Onlara acı bir azap vardır. Onlar ateşten çıkmak isterler, ama çıkamazlar. Onlar için devamlı bir azap vardır. (Maide Suresi 33-37) 29.24. Ganimetlerin Toplanması ve Aşırmaların Engellenmesi Kamus Kalesinde yapılan anlaşmadan sonra Vatih ve Sülalim Kaleleri de teslim oldular. Böylece Hayber’deki bütün kaleler teslim alındı. Şimdi anlaşma gereği kalelerdeki ve yerleşim yerlerindeki tüm ev eşyaları, canlı mallar (sığırlar, küçükbaş hayvanlar, develer vb) elbiseler, kumaşlar, silahlar, deriler, mücevherlerin ganimet olarak teslim alınmasına sıra gelmişti. Artık söz konusu tüm bu menkul ve gayrimenkuller ganimet olarak müminlerindi. Ancak bu ganimetler toplanırken bazı müminlerin özellikle de mücevheratla ilgili menkulleri ortak havuza getirmek yerine sakladıkları yani çaldıkları / ganimet mallarına hıyanet ettikleri istihbaratı geldi. Müminlerin ganimet mallarından yaptıkları bu aşırma hareketlerinin önlenmesi için Cenab-ı Hak, onlara hırsızlık cezası uygulanmasını emretti yani ellerinin kesilmesini emretti. Bu tehdidi gören müminler hemen aşırdıkları ganimet mallarını getirip ortak havuza attılar. Bir daha bu yanlışı yapmamaları konusunda söz vermeleri / tevbe etmeleri halinde bağışlanacakları ve ceza verilemeyeceği de yine Cenab-ı Hak tarafından bildirildi. Rivayetlerde bu aşırma hareketini yapanların Cehennem ateşini karınlarına aldıkları şeklinde bir uyarıyı Hz.Muhammed’in@ yaptığını görüyoruz. Hatta müminlerden bazılarının şehit olarak anılmamasını onların ganimet mallarını aşırdıklarına diğer müminlerin şahit olmasına bağlanır. 38-40- Hırsızlık yapan o erkeklerin ve kadınların, yaptıklarının karşılığı olarak ve Allah'tan bu işin tekrarını önleyecek ibretlik bir ceza olması için ellerini kesin. Kuşkusuz Allah, mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir. Fakat bu suçu işledikten sonra kim tevbe eder ve kendini ıslah ederse, şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Çünkü Allah, tevbe ederek kendisini düzeltenlerin yaptıklarını affeden ve çok merhametli olandır. Göklerin ve yerin mülkiyetinin / mutlak hükümranlığının Allah’a ait olduğunu biliyorsun. O dilediğini azablandırır / cezalandırır, dilediğini affeder / bağışlar. Allah, her şeyi ölçülendirendir. / her şeye gücü yetendir. (Maide Suresi 38-40) 29.25. Hazinenin Gizlenmesi ve Gizleyenlerin Cezalandırılmaları Hayberlilerden Huyey bin Ahtab’ın amcaları olan Sellam b. Hukayk ile Kinane b.Hukayk Nadir oğullarına ait olan hazinelerinden bir şey getirmediler ve sakladılar. Hz.Muhammed onlara Nadir oğulları hazinesini ne yaptıklarını sorunca Hayber’e geldikten sonra hepsini bu göç ve savaş masrafları için harcadıkları şeklinde mazeret söylediler. Fakat Hz.Muhammed@ onların yalan söylediğini anladı ve yalanları açığa çıkarsa anlaşma gereği (ayrıca Maide Suresi 36. ayette geçen hüküm gereği) kendilerini öldürme cezası vereceği tehdidinde bulundu. Bu tehdide rağmen onlar servetlerini sakladıkları yerin çok gizli ve asla kimse tarafından bulunmayacağı düşüncesi ile aldırmadılar ve yalan beyanlarında ısrar ettiler. Bunun üzerine Hz.Muhammed@ onları konuşturması için Zübeyr bin Avvam’a teslim etti. Zübeyr bin Avvam onlara yaptığı baskı, zorlama ve işkenceler neticesinde konuşturmayı başardı ve hazine ortaya çıkarıldı. Hz.Muhammed@ onlara anlaşma hükümlerini uyguladı ve idam ettirdi. Diğer Yahudi aşiretlerinin hazineleri ise hiçbir zorluk yaşanmadan ganimet olarak teslim alındı. Gizledikleri servetlerinin yerini söylemeyerek anlaşmanın ilgili hükümlerini ihlal eden bazıları içinde idam hükümlerinin uygulandığı rivayet edilmektedir. 29.26. Uyeyne b. Hısn liderliğindeki Gatafanların Hayber Ganimetinden Pay İstemeye Gelmeleri Gatafan lideri Uyeyne b. Hısn, bedevi zihniyetini gösterdi ve Hayber ganimetlerinden pay almak için geldiler. Onlar Hz.Muhammed’den@ paylarını istediler. Gerekçe olarak da Yahudileri yalnız bıraktıklarını, böylece Medine İslam Ordusuna yardımcı olduklarını gösterdiler. Hz.Muhammed@ onlara yüz vermedi ve huzurundan kovdu. 29.27. Hayber Yahudileriyle Yapılan Anlaşmanın Kutlama Yemeği Hayber Savaşı Yahudi savaşçılarının teslim olmasıyla İslam savaşçılarının zaferi olarak nihayete ermişti. Bu süreçte İslam savaşçıları yirmi şehit vermiş Yahudilerin zayiatı ise doksan üç kişi idi. Yukarıda belirtildiği gibi Yahudilerin teslimiyet anlaşması yapıldıktan sonra Yahudiler anlaşmanın onuruna İslam savaşçılarına bir ziyafet vermek arzusunda olduklarını bildirmişlerdi. Verilen bu ziyafet yemeğinde Yahudi bir kadın (Zeynep Binti Haris) intikam almak için bu ziyafeti bir fırsat olarak değerlendirdi ve peygamberimize suikast girişiminde bulundu. Hz.Muhammed@ yemeğin zehirli olduğunu fark etti ve müminleri uyardı. Fakat Bişr bin Bera için geç kalındı ve o yediği lokma ile şehit oldu. Zeynep b. Haris yapılan sorgulama sonunda suçunu itiraf etti ve hem Bişr bin Bera’nın canına kısas olsun diye hem de yukarıdaki ayette belirtildiği gibi yapılan anlaşmanın şartlarını ihlal ederek isyan etmesinden dolayı idam edildi. Nadir oğullarının siyasi liderlerinden Huyey b. Ahtab'ın kızı ve Hayber liderlerinden birinin karısı olan Zeyneb (Hz. Safiye) Hz.Muhammed’in@ huzuruna getirildi. Hayber’in kale komutanlarından olan kocası fetih sırasında öldürülmüştü. Hz.Muhammed@ Zeyneb’e (Hz.Safiye) evlilik teklifi yaptı. Hz.Muhammed’in@ Huyey bin Ahtab gibi baş belası olan Nadir reisinin kızı ve Hayber reislerinden birisinin karısı olan Zeyneb’e evlilik teklifi yapmasının nedeni şöyle özetlenebilir. Hayber Yahudileri ile teslimiyet sözleşmesi yapılmış olmakla birlikte Yahudiler sözleşmelerine uymamakla ünlüydüler. Bu nedenle Hz.Muhammed@ onları sadece sözleşme ile değil gönüllerini de kendine / İslam Cumhuriyetine bağlamak istiyordu. Bu da ancak Hayber Yahudilerinin de Medine İslam Cumhuriyetinde temsil edilmeleri ile mümkündü. Zeynep eğer bu teklifi kabul edecek olursa Hz.Muhammed’in@ zevcesi olarak Başkanlık Konutuna (Mescid-i Nebevi’ye ) girmiş olacaktı. Zeyneb bu teklifi kabul etti ve nikahlandılar. Hz.Muhammed’in zevcesi ve müminlerin annesi mertebesine (bugün için first laydi tabir edilmekte) yükselen Hz. Zeyneb daha sonra Komutan hakkı demek olan Hz. Safiyye olarak anıldı.
- Bölüm 37:Müzakerelerin Duyurulması | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 37 MÜZAKERELERİN DUYURULMASI Akabe görüşmeleri ile Medine İslam Cumhuriyetinin anayasal ilkeleri üzerinde ve Devletin teşkilat alt yapısının kurulması hususunda bir hayli mesafe alınmıştı. Bu müzakereler sırasında Medine’den peygamberimize iman bağıyla bağlananların sayılarında da bir hayli artış sağlanmıştı. Özellikle Mus’ab b. Umeyr’in sahadaki çalışmaları meyvesini vermiş ve Medine’nin ileri gelenlerden de katılımlar gerçekleşmişti. Medine’nin diğer ileri gelenleri ise tabandan gelen tazyik karşısında bu oluşuma razı olmaktan başka çarelerinin olmadığı kanaatine varmaktaydı. Mekke’nin müşrik ileri gelenlerinde ise endişe başlamıştı. Zira onlar önceleri böyle bir oluşumu imkansız olarak görmüşlerdi. Onlar kimsenin peygamberimize prim vermeyeceğini düşünürlerken gelen istihbarat gelişmelerin hiç de öyle olmadığını gösteriyordu. Müzakerelerin gayet iyi gittiğinin, Medine’de yeni devletin teşkilatlandığının ve anlaşmaya ramak kaldığının bilgisi onları endişeye sevk etmişti. Durumun ciddiyetini kavrayan Mekke ileri gelenleri gelinen aşamayı değerlendirmek için bir toplantı yapmaya karar verdiler ve Dar’ün Nedve’de toplandılar. Yapılan toplantıda Hz.Muhammed’@ bu girişiminden vazgeçirmek için yeni ve çok kapsamlı bir teklif sunmaya karar verdiler. Bu teklifte ona krallık dahil çok büyük mal, servet, güzel kadın(lar) ve en yüksek paye / şeref verme karşılığında Medine ile sürdürdüğü müzakerelere son vermesini isteyeceklerdi. Hatta peygamberlik iddiasından vazgeçmesi için en meşhur ruhbilimci hekimler tarafndan tedavi edilmeyi kabul etmesini talep edeceklerdi. Onların yapacakları bu teklifte şirk öğretisi / sistemi ile yönetmesi kaydıyla Mekke’nin idaresinin peygamberimize verilmesi öngörülüyordu. Darün Nedve’de yapılan bu görüşmelerde belirlenen formüle uygun teklifi Hz.Muhammed’e@ sunması için sözcü olarak Utbe b. Rebia seçildi. Utbe b. Rebia hem siyasi derinliği olan hem de söz ustası olan bir şahsiyetti. Rivayetlere göre, Hz.Muhammed@ ile yapılan görüşmede Utbe önce övücü sözler söyledi. Sonra peygamberimizin getirdiği öğretinin ve onun mücadelesinin Mekke Yönetiminde yarattığı derin krizi dile getirdi. Bu kapsamda onun mevcut kurulu şirk sistemini ve değerlerini ayaklar altına alması nedeniyle Mekke’nin itibarının çevre kabileler ve devletler nezdinde beş paralık olduğunu söyledi. Hz.Muhammed’in@ davasından ve girişimlerinden vazgeçmesi için Dar’ün Nedve’nin kendisini Mekke’nin kralı, en zengini ve en ulusu yapmayı ve en ünlü ruhbilimcilere tedavi ettirmeyi kabul ettiklerini iletti. Bu teklifin kabul edilmemesi halinde ise Mekke Yönetiminin artık tahammüllerinin son noktasına geldiğini, davet ettiği şeyi bir daha duymak istemediklerini ifade etti. Artık safların iyice ayrıldığını, tevhit ideolojisini gerçekleştirmek için yapacağı tüm girişimlerin beyhude olacağını zira Mekke ileri gelenlerinin bu girişimleri sonuçsuz kılmak için ellerinden ne geliyorsa yapacaklarını ve sonunda işini bitirecekleri tehdidinde bulundu. Utbe b. Rebia’nın peygamberimize yaptığı bu tehditler artık yolun sonuna gelindiğini ifade ediyordu. Hz.Muhammed@, Utbe b. Rebi'a'nın bu tehditkar sözlerini hiç kesmeden sabırla sonuna kadar dinledi. Utbe b. Rebia’nın üst perdeden yaptığı bu konuşma ve tehditlere karşı o kendinden emin ve kararlı bir duruş sergiledi. Bu amaçla önce “konuşman bitti mi?” diye sormuş “evet” cevabın aldıktan sonra “ şimdi beni iyi dinle!” diyerek onun konuşmasında dile getirdiği tehditlere Fussilet Suresini okuyarak cevap verdi. Söz konusu sure ile verilen cevap, özetlenecek olursa Mekke müşriklerine artık bu tehditlere pabuç bırakılmayacağı, Hz.Muhammed’i@ durdurma konusunda iş işten geçtiği, Medine İslam Cumhuriyetinin alt yapısının kurulduğu, bu mücadelenin sonunda zaferin müminlerin olacağı ve müşriklerin perişan edileceği (büyük bir azapla karşı karşıya kalacağı) ifade edilir. İslam Devletinin teşkilat alt yapısının kurulduğunu kainatın yaratılışına dair metaforlarla anlatan ayetleri işiten Utbe b. Rebia, ihbar edilen hususlardaki ciddiyeti ve tehdide karşı kararlı bir duruşu görünce, iş işten geçtiğini anlamış ve çok korkmuştur. Öyle ki Utbe’nin korkusu peygamberimizin ağzını elleriyle kapayarak susturmaya çalışacak boyutlara kadar ulaşmıştır. O’nun “Akrabalığımızın aşkına yeter. Ne olursun sus!” sözleri korkusunu son derece açık ve net olarak ortaya koymaktadır. Utbe b. Rebia’yı böylesine korku ve telaşa sevk eden sözler / ayetler neyi anlatmaktaydı? Hz.Muhammed@, Fussilet Suresini okuduktan sonra Utbe’ye “teklif ve tehditlerinize karşılık cevabım budur! Bundan sonrasını siz bilirsiniz!” dedi. Utbe, bu sure ile öğrendiklerinden öylesine etkilendi ki, Darün Nedve’ye döndüğünde arkadaşları onun bu haline bakıp kendisinde çok büyük bir değişiklik olduğunu fark ettiler. Hatta Ebu Cehil onun da Hz.Muhammed’e@ iman etmiş olabileceği zannına kapılmıştı. Müşrik ileri gelenleri Utbe’den peygamberimizle yaptığı görüşmenin sonucunu anlatmasını isteyince o şunları anlattı; “Vallahi şimdiye kadar duymadığım sözleri / haberleri işitmiş bulunuyorum. Vallahi bunlar muhatabını büyüleyerek / etkileyerek kandırmak için söylenmiş sözler değildir. (bunlar kehanet ya da şiir değildir. Yani bu sözler/ haberler gerçektir, hakikattir.)” “Ey Kureyş! Gelin beni dinleyin. Bu adama engel olmayalım. İddia ettiği ideolojisi ve girişimlerine karışmayalım. O’nu serbest bırakalım. Yapacağını yapsın. Biz aradan çekilelim.” “Vallahi ondan duyduğum sözler çok büyük bir haber olacaktır. Şayet O girişiminde başarılı olamaz da Araplar onu öldürürse, biz elimizi vurmadan ondan kurtulmuş oluruz.” “Yok eğer O’nun iddia ettiği ideoloji Araplar tarafından benimsenir ve O onlara hakim olursa O’nun hakimiyeti sizin hakimiyetiniz ve O’nun kudret ve şerefi sizin kudret ve şerefiniz olacaktır.” Utbe’nin bu sözlerine karşılık olarak Darun-Nedve’nin üyeleri “Vallahi o, seni de sözleriyle büyülemiş / kandırmış” dediler. Utbe ise onlara “Ben diyeceğimi dedim. Neyi istiyorsanız onu yapın” şeklinde cevap verdi. Bu diyalog göstermektedir ki Hz.Muhammed’in Utbe’ye okuduğu Fussilet Suresi ayetleri için o bunların daha önce hiç duymadığı sözler olduğunu ve bunların şiir ya da kehanet değil “Gerçek” olduğunu söylemektedir. Utbe b. Rebia daha önce hiç duymadığı sözler ile neyi kastetmektedir? Dahası bu sözlerin insanlarda yalancı bir algı yaratan / büyüleyici sözler değil de bir hakikat olması sonucuna götüren husus nedir? Utbe b. Rebia “Peygamberimize engel olunmaması ve O’nun Araplara hakim olabilirse büyük bir devlet / medeniyet inşa edeceği, böylece Kureyş’in de büyük bir kudrete ve şerefe kavuşabileceği” fikrine bu suredeki hangi mesajlar ile ulaşmaktadır? Utbe’nin sözlerine ve tavsiyelerine Dar’ün Nedve’de Velid b. Muğire de destek verdi. Fakat Ebu Cehil tavrını ortaya koyarak panik yapmayı gerektirecek bir durum olmadığını her şeyin kontrol altında olduğunu ifade etti. O Hz.Muhammed’in@ her şeyi abartılı anlatarak herkesi etkilemeye / büyülemeye çalıştığını gerçekte ise O’nun bahsettiği gelişmelerin olmasının imkansız olduğunu söyledi. Aslında Ebu Cehil’in akabe görüşmelerinden haberi vardı, fakat bu görüşmelerden Hz.Muhammed’in@ olumlu bir sonuç alacağına inanmıyordu. Zira kendi ülkesinde başarısız olmuş bir kişinin dışarıda kabul görmesini ‘imkansız’ olarak değerlendiriyordu. Ama gerçek öyle miydi? Elbette ki hayır! Zira yaklaşık 3-4 senedir yapılan müzakereler ve Mus’ab b. Umeyr’in sahada yaptığı çalışmalar meyvelerini vermiş ve Medine de İslam Devleti için Anayasa taslakları neredeyse tamamlanma aşamasına gelmişti. Kurulacak devlette nasıl bir hukuk uygulanacağı, devlet teşkilatının esasları, hizmet birimleri, makamlar, otoriteler ve bunlara ilişkin görev ve yetki tahsisatları belirlenmiş, bunların sorumlulukları tespit edilmişti. Kısaca Medine’de yeni kurulacak yönetime / devlete ilişkin neredeyse her şey belirlenmiş, iş bitirilmişti. Söz ustası Utbe bin Rebia, Peygamberimizin okuduğu Fussilet Suresinden bütün bu anlamları yakalamış ve paniğe kapılmıştır. Onun tüm korkusunun kaynağı kendisine okunan bu ayetlerin verdiği mesajda peygamberimizin artık karşılarına çıkabilecek ve kendileri ile savaşabilecek bir teşekkülün alt yapısını fark ettirmeden gerçekleştirmiş olmasıydı. Küçük gördükleri, önemsemedikleri, zayıf ve çaresiz gördükleri Hz.Muhammed’in aşama aşama / fasıl fasıl gerçekleştirilen toplantılar sonucunda kendilerine kafa tutacak bir güce ve organizasyona erişmesi Utbe bin Rebia’yı korkutmuş, onu şaşkına çevirmişti. Hz.Muhammed’in Fussilet Suresinde haber verdiği bu durum kendisini etkilemek / büyülemek için söylenmiş abartma sözler değil tamamen gerçekti. Artık peygamberimiz Mekke ile savaşacak bir devlete doğru gitmekteydi. İş sadece müzakerelerde mutabakata varılan hususların sonuçlandırılarak anlaşmaya dönüştürülmesine ve akabinde de Mekke’deki müminlerin ve peygamberimizin Medine’ye göç ederek vazifelerinin başına geçmesine kalmıştı. Tehlike çok yakındı ve onun haber verdiği azap tehdidini Utbe ilk defa gerçek olarak ensesinde hissetmişti. Fussilet Suresi, Mekkelilerin inkarları nedeniyle safların iyice ayrıldığını ve tarafların birbirine karşı elinden geleni ardına koymayacağını ifade eden ayetlerle konuya girerek müminlerin tercihleri ve yaptıkları nedeniyle çok büyük ödülle ödüllendirileceğini, müşriklerin akıbetlerinin ise çok feci olacağını “onların vay haline” diye belirtir. Rahman Rahim Allah Adına 1- 8- Hâ, Mîm. O Rahman ve Rahim’den muhteşem bir indiriliş! Bilen bir topluluk için ayetleri ayrıntılı olarak açıklanmış ve Arapça okunan bir kitaptır. Müjdeleyici ve uyarıcı olarak. Buna rağmen onların çoğu yüz çevirmişlerdir. Artık onlar kulak vermezler. (Bir de dönüp) “Kalplerimiz çağırdığın şeye kapalıdır, kulaklarımızda tıkalıdır, dahası aramızda aşılmaz bir engel vardır. Artık sen, yapabileceğini yap, biz de gerçekten yapıyoruz” dediler. De ki: “Ben sadece sizin gibi bir beşerim. Bana, ‘Sizin ilahınızın bir tek ilah olduğu’ vahyediliyor. Öyleyse O’na yönelin ve O’ndan bağışlanma dileyin.” Şu müşriklerin vay haline! Onlar ki arınmak için ödenmesi gereken bedeli / zekâtı gönüllü olarak ödemezler, işte onlar evet onlardır ahireti inkâr edenler. Ama iman eden ve ıslah edici eylemlerde bulunanlara gelince; onları bitmez tükenmez bir ödül beklemektedir. (Fussilet Suresi 1-8) Hz.Muhammed@ Utbe b. Rebia’ya Medine’de bir yurt / ülke edinildiğini ve bunu engellemek için Mekkelilerin Medine’den gelenlere yönelik yaptıkları tüm tezvirat ve girişimlerinin boşa çıktığını, zira alemlere / toplumlara hakim olanın Allah olduğu hususu ve O’nun yeryüzünü iki günde yaratması metaforu kullanılarak anlatılır. 9 - De ki: “Siz arzı / yeryüzünü / ülkeyi iki günde yaratanı inkâr edip O’na karşı rakip güçler mi oluşturuyorsunuz? Halbuki O Alemlerin Rabbidir” (Fussilet Suresi 9) Sözkonusu ülkede (Medine’de) İlahi ideolojiye uygun olarak kurulacak İslam Cumhuriyetindeki toplumsal dengenin sağlanabilmesi için kabilelerin konumlarının ve otoritelerinin belirlendiği, çok bereketli olan bu ülkede geçim kaynaklarının ve üretim araçlarının taraflar arasında dengeli ve eşit bir şekilde paylaşımlarının yapıldığına işaret edilir. Sözkonusu işaret / ayet, yeryüzünde denge unsuru olarak dağların yaratılması, bereketlerin verilmesi, geçim kaynaklarının paylaştırılması ve bütün bu yaratmanın dört günde yaratılması şeklinde ifade edilir; 10- O, arz / yeryüzü / ülke üzerinde sarsılmaz dağlar / otoriteler / güçler yerleştirdi. Onu / Orayı verimli / bereketli kıldı. Ayrıca geçim-ihtiyaç araç ve kaynaklarını istekliler arasında eşit ve dengeli şekilde paylaştırdı. (Ve bütün bunları) dört günde gerçekleştirdi. (Fussilet Suresi 10) Daha sonra Medine’de kaos halinde bulunan yönetim / üst yapıya bir düzen getirerek kaostan kurtarmak için Medine’deki kabilelerin ileri gelenlerin (sema metaforu) ve toplumsal tabandaki etkin kişilerin (yeryüzü/ arz metaforu) ilahi sistemin öngördüğü yeni düzene davet edilmeleri ve onların da kendi arzuları ile yapılan davete icabet etmeleri, müteakip ayette kaos içerisindeki gökyüzünün ve yeryüzünün ilahi sisteme kendi istekleri ile boyun eğmeleri metaforu ile anlatılır. 11- Sonra duman / kaos halinde bulunan göğe / semaya / üst yapıya yöneldi de ona ve arza / yeryüzüne / alt yapıya “İsteyerek veya istemeyerek gelin!” dedi. İkisi de “Biz isteyerek geldik” dediler. (Fussilet Suresi 11) Hz.Muhammed@, o zamana kadar gerçekleşen müzakerelerde Medine’de kurulacak İslam / Barış Cumhuriyetinin oluşumuna ilişkin olarak neler yapıldığını Utbe b. Rebia’ya tek tek anlatmaya devam etti. Yeni bir yönetim inşa edilmesi konusunda kendi istekleri ile gelen Medinelilerle gerçekleştirilen oturumlarda Anayasal Kurumlar belirlenmişti. Yedi kurum olarak belirlenen yönetim yapısında her kurumun görev ve fonksiyonları tespit edilmişti. Devlet Başkanına en yakın kurumsal yapıya Hz.Ebu Bekir, Hz.Ömer, Hz. Ali gibi en gözde, en parlak yıldız şahsiyetlerin yerleştirilmesi öngörülmüştü. Ayrıca bu toplantılarda yeni yönetimi korumak için bir güvenlik sistemi de teşekkül ettirilmişti. Bütün bunlar gökyüzünün yedi gök olarak tanzim edilmesi ve her gök katmanına görev ve fonksiyonlarının tevdi edilmesi, en yakın göğün yıldızlarla süslenmesi ve güvenlik duvarının oluşturulması metaforu kullanılarak aşağıdaki şekilde ifade edilmiştir; 12-Böylece O (Allah), onları iki günde yedi gök katmanı / Anayasal Kurumları olmak üzere gerçekleştirdi ve her gök katmanına / Anayasal Kuruma kendi işini / görevini vahyetti / bildirdi. En yakın göğü / En önemli kurumu kandillerle süsledik ve bir güvenlik sistemi oluşturduk. İşte bu, Aziz, Alim’in takdiridir. / belirlemesidir. (Fussilet Suresi 12) Hz.Muhammed@ Utbe b. Rebia’nın şahsında tüm Mekkelileri tehdit etti. Onlar o zamana kadar inzal edilen ilahi öğretiye karşı çıkmış ve bu öğretiye dayalı İslami sistemi reddetmişlerdi. Fakat bu sistemin başka bir şehirde vücut bulmasına engel olamadılar. Şayet bundan sonra da bu karşı çıkışları devam edecek olursa Ad ve Semud kavimlerinin başına gelen yıkımların Mekkelilerin başına gelmesinin kaçınılmaz olduğu konusunda onlar 13. Ayette şöyle uyarıldılar; 13-Eğer hala inkâr ile karşı durmaya / yüz çevirmeye devam ederlerse de ki: “Ben sizi Ad ve Semud’un yıldırımının benzeri bir yıldırıma karşı uyarıyorum.” (Fussilet Suresi 13) Bu iki kavimden Ad kavmi tıpkı Mekkeliler gibi kendilerini yenilmez ve güçlü görüp kibirlenerek Allah’ın inzal ettiği ilahi öğretiyi tanımamışlardı. İlahi öğretiyi ve elçileri reddetmelerinin gerekçesi olarak da Allah’ın elçi olarak melekleri göndermesi gerektiğini ileri sürmüşlerdi. Onların kendini beğenmiş bu tavır ve davranışlarına karşılık Cenab-ı Hak, onların üzerine felaket üstüne felaketler gönderdiğini ve onları bu dünyada rezil rüsvay ederek cezalandırdığını, ahirette ise çok daha rezil edici azapla cezalandırılacağını bildirerek Mekkelileri uyardı. 14-16- Allah’tan başkasına ibadet / kulluk etmemeleri için elçiler onlara her yönden yaklaştığı halde onlar; “Eğer Rabbimiz (bizden böyle bir şey) isteseydi, kesinlikle melekler indirirdi. Bu yüzden biz size gönderildiğini iddia ettiğiniz şeyleri inkâr ediyoruz” dediler. Onlardan Âd kavmi, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamış ve; “Bizden daha güçlü, daha çetin kim var?” demişlerdi. Onlar şüphesiz kendilerini yaratan Allah’ın kendilerinden daha güçlü ve çetin olduğunu görmediler mi? Onlar bizim âyetlerimizi bile bile inkâr ediyorlardı. Bu yüzden Biz de onlara bu dünya hayatında rezillik azabını tattırmak için o felaket yüklü / uğursuz günlerde dondurucu bir kasırga gönderdik. Ahiret azabı ise elbette daha çok rezil edicidir. Onlara yardım da edilmez. (Fussilet Suresi 14-16) Semud kavminin takındığı sapık tavırda Mekkelilerin tavırlarıyla aynıdır. Bu nedenle Semud kavminin karşılaştığı azap ile Mekkelilerin karşılaşacakları azap aynı olacaktır. Bu azabın kaçınılmaz olarak gerçekleşeceğini Cenab-ı Hak şöyle bildirir; 17-Onlardan Semud kavmine de doğru yolu göstermemize rağmen onlar körlüğü / sapıklığı doğru yola tercih ettiler. Bunun üzerine kazandıkları şeyler sebebiyle alçaltıcı azabın yıldırımı onları da yakalayıverdi. (Fussilet Suresi 17) Utbe b. Rebia bu ayetler okunurken ilahi / sosyolojik yasaların Mekkeliler için tecelli edeceğini hissettiği için peygamberimizi susturmaya çalıştı. Onun susması için yalvardı. Fakat peygamberimiz sureyi okumaya devam etti. Yıkım azabından kurtulmanın tek yolunun kendisine inzal olunan ilahi sisteme iman ederek yanlış yapmaktan korunmak olduğunu aşağıdaki ayetle bildirdi. 18- Biz iman eden ve takvalı olan kimseleri kurtardık. (Fussilet Suresi 18) Hz.Muhammed@ müteakip ayetlerle kendisine karşı gelerek ilahi sistemi reddeden ve böylece Allah’a düşmanlık eden Mekkelilerin bir gün gelecek mutlaka mağlup olacaklarını ve tutuklanacaklarını daha sonra yargılanacaklarını ifade etti. Söz konusu ayetlerde hesap sorma zamanı gelince derileri gibi kendilerine yapışık yakın korumaların, gözleri mesabesindeki danışmanlarının, entelektüellerinin ve kulakları mesabesindeki istihbarat elemanlarının kendilerini satacağı iddia ediliyordu. Onların kendi aleyhlerine şahitlik yapacakları belirtiliyordu. Onların efendilerini asla satmayacaklarını sanmalarına rağmen o hesap gününün ve Cenab-ı Hakk’ın sisteminin azameti karşısında onların dillerinin çözüleceği ve yaptıkları her türlü pislik, yolsuz, zulümleri bülbül gibi bir bir anlatacakları ifade ediliyordu. Onların bu yanlış işleri yaparken kendilerini nasıl haklılaştırdıkları anlatılırken yaptıklarının kendilerini yıkıma götürdüğü dile getiriliyordu. Mekkeli müşriklerin gelecekte başına gelmesi mukadder olan bütün bu azap sahneleri, kıyamet sahneleri metaforundaki ayetler peygamberimizin ağzından Utbe b. Rebia’nın yüzüne okundu. Böylece onların sadece ahirette değil bu dünyada da benzer bir cezalandırmaya muhatap olacakları ifade edilmiş oldu. 19-24-Gün gelir Allah’ın düşmanları ateşe sürülmek üzere tutuklanırlar. Nihayet oraya geldiklerinde, onların kulakları, gözleri ve derileri yaptıkları şeyler hakkında kendi aleyhlerinde şahitlik ederler. / edecekler. Onlar kendi derilerine, “Niye aleyhimize şahitlik ettiniz?” diye çıkışacaklar. Onlar ise şöyle karşılık verecekler; “Her şeyi konuşturan Allah, bizi konuşturdu.” Sizi ilk defa O yarattı ve işte O’na döndürülmektesiniz. Siz, kulaklarınızın, gözlerinizin ve derileriniz aleyhinize şahitlik yapmasından sakınmadınız. Üstelik yapmakta olduklarınızdan birçoğunun Allah’ın indinde makbul olduğuna inandınız. İşte Rabbiniz hakkında beslediğiniz bu zannınız, sizi yıkıma uğrattı, böylelikle hüsrana uğrayanlardan oldunuz. Şimdi eğer onlar dayanabilirlerse dayansınlar bakalım onların konaklama yeri ateştir. Bundan sonra özür bildirseler bile onlar affedilmeyeceklerdir. (Fussilet Suresi 19-24) Mekkelilerin başlarına gelecek azabı haber veren ayetler, Utbe b. Rebia’ya okunduktan sonra onların şeytani karaktere sahip bazı müşrik arkadaşlarınca çevrelendikleri ve böylece onlara hakikati görmelerine mâni oldukları, dahası yaptıkları yanlışları ve kendilerini yıkıma / azaba götüren tavır ve davranışları iyi / güzel / doğru olarak gösterdikleri belirtilir. Şayet akıllarını başlarına almayacak olurlarsa gerek kendi yakın çevrelerinden gerekse kendilerine yabancı olan ancak tarihi anlatılardan öğrendikleri yıkımların benzeri akıbetin kendilerini beklediği uyarısı da yapılır. 25- Onların çevrelerine musallat ettiğimiz bir takım yakın arkadaşları onları öylesine çevrelediler ki onların geçmişlerini ve geleceklerini güzel gösterdiler. Böylece yerli olsun ecnebi olsun kendilerinden önce gelmiş geçmiş bütün toplumlar için geçerli olan “söz / kural / hüküm / kanun” onlar içinde uygulandı. Şüphesiz onlar, hüsrana uğrayanlar idiler. (Fussilet Suresi 25) Cenab-ı Hak, şeytani karaktere sahip müşrik ileri gelenlerin Mekke müşrik halkını nasıl çevrelediklerini müteakip ayette daha da açar. Onların Kur’an’ın çağrısına muhataplığını engellemek için bu çağrıya kulak verilmemesini, çağrıyı yapanlara karşı yaygara koparmalarını, gürültü yapmalarını ve şamata çıkararak onların mesajları düşünüp anlamalarını engelleyerek çevreleme yaptıklarını bildirir. Halkın hak ve hakikat mesajlarını idrak etmelerini engellemeyi de cahiliyenin en önemli algı operasyonu olan üstün gelmek, egemen olmak ve baskı kurmak güdüsünü kullanarak gerçekleştirdiklerine işaret eder. Şayet bu güdü ve hislerle hareket ederek hak ve hakikatten yüz çevirecek olurlarsa yarın çok geç olacağını belirtir. Azapla yüz yüze geldikleri zaman azaba uğramalarına sebep olan bu şeytan karakterli yakın arkadaşlarını ayaklarının altında ezmek için onları arayacaklarını ama iş işten geçmiş olacağına vurgu yapar. 26- 29- İnkârcılar; “Bu Kur’an’ı dinlemeyin! Onun hakkında yaygara koparın! Onları ancak böyle yaparak kontrol altına alabilirsiniz.” dediler. Bundan sonra inkârcılara mutlaka şiddetli bir azap tattıracağız ve yapmakta olduklarının en kötüsü ile karşılık vereceğiz. İşte bu, Allah düşmanlarının cezası; Ateş! Ayetlerimizi bile bile inkâr etmelerinin bir karşılığı olarak orası onların ebedi yurdu olacaktır. O inkarcılar; “Rabbimiz! Yerli ve ecnebi (tanıdık ve yabancı) her kim olursa olsun bizi doğru yoldan saptıranları bize göster. Onları en alçak / rezillerden kılmak için ayaklarımızın altına alalım” dediler. /diyecekler ([1] ) (Fussilet Suresi 26-29) Cenab-ı Hak, Fussilet Suresinin müteakip ayetleri ile kendisini yegâne rehber olarak seçen müminlere ise göndereceği ayetler / melekler ile yol göstereceğini onları hem bu dünya da hem de ahirette cennet yaşamına yönlendireceğini bildirir. 30-32- Şüphesiz, “Rabbimiz Allah’tır” diyerek istikamet üzere olanlara sürekli melekler iner ([2] ) ve onlara ; “Korkmayın, üzülmeyin. Size vaat edilen cennetle sevinin. Biz, dünya hayatında ve ahirette sizin velileriniziz / dostlarınızız. Orada Gafûr ve Rahîm olan Allah’tan bir ikram olarak sizin için nefislerinizin arzuladığı ve talep ettiğiniz her şey vardır.” derler. (Fussilet Suresi 30-32) Allah’a davet eden, ıslah edici güzel eylemlerde bulunan, kötülüğü engellemeye çalışanların ve bu uğurda başına gelenlere sabreden, kötülüklere ve zulme direnen kimselerin sonunda başarılı olacağı belirtilir. Onların iyi bir örneklik göstermeleri nedeniyle düşmanlarının bile teveccühlerini kazanacakları böylece bir süre sonra düşmanlarının da faziletli / erdemli olmayı, iyi insanlardan olmayı seçecekleri ([3] ) ifade edilir. Kötülüğü engelleme de sebat gösteren kişilerin bu eylemleri kendilerinin şahsi menfaatleri için değil büyük haz aldıkları için yaptıklarına işaret edilir. Şeytan tabiatlı insanların kendilerini engelleme hususunda mutlaka vesvese verecekleri vurgulanır fakat onların verecekleri vesveseden kurtulmak için Allah’a sığınılması öğütlenir. 33-36- Allah’a davet eden, ıslah edici eylemlerde bulunan ve “Ben müslümanlardanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır? İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel bir şekilde önlersen düşmanların da sana candan dost olur. Buna (bu olgun davranışa) sabreden ve faziletli / erdemli düşünce ve davranıştan büyük haz duyandan başkası kavuşturulmaz. Fakat şeytandan sana kötü bir düşünce / vesvese mutlaka gelecektir. O takdirde hemen Allah’a sığın. Şüphesiz ki O, en iyi işiten ve en iyi bilendir. (Fussilet Suresi 33-36) Utbe b. Rebia’nın peygamberimiz için “fitneci, ayrılıkçı, Mekke halkını birbirine düşürdün, anarşi çıkarttın” şeklindeki ifadelerine karşı Cenab-ı Hak şöyle cevap vermesini ister; “Asıl fitne, ayrılıkçı, bölücü olan ve ülkede anarşi yaratan sizin şirk sisteminizdir. Yaratılanlarda hiçbir kutsiyet olmamasına karşın siz onlara kutsiyet atfediyor ve onlara tapıyorsunuz. Halbuki onları yaratana kulluk ederseniz o tekdir. Dolayısıyla tek bir otoriteye kulluk ederseniz tevhidi sağlamış olursunuz. Böylece toplumda ikilikler, çokluklar ve bölünmeler çıkmaz. Kabileler birbiri ile çarpışmaz/ çekişmez. Siz ise Güneş ve Ayı kendilerine bayrak yapmış Roma, Mısır, Mezopotamya toplumlarının ideolojilerini benimsediniz. Sadece Allah’a kulluk etmek için Hz.İbrahim@ tarafından inşa edilen Kabe’yi ideolojilerini benimsediğiniz bu toplumların panteonlarına çevirdiniz. Her kabilenin bir putunu Kabe’ye yerleştirdiniz. Her kabileyi kendi başına buyruk yaptınız. Yönetimi kabile bazına indirgeyerek kabileler arasında rekabet, çatışma ve savaşların yolunu açtınız. Bu ülkede barış / İslam içerisinde yaşamak istiyorsak bu panteonları / putları yok etmemiz ve birliği, beraberliği, tevhidi sağlamamız kaçınılmazdır. Bütün kabilelerin bir araya geldiği ve tek merkeze bağlandığı bir yönetim bizim tek kurtuluş yolumuzdur. Can, mal, ırz, namus, ticaret, sosyal yaşam vb. emniyetimiz ancak hepimizi yaratan, kullarına karşı çok merhametli olan Allah’ın inzal ettiği ilahi ideolojiye bağlanmakla mümkündür.” 37- Gece, gündüz, Güneş ve Ay O’nun ayetlerindendir. Güneş’e ve Ay’a secde / itaat etmeyin. Eğer Allah’a kulluk yapacaksanız, sadece onları yaratan Allah’a secde / itaat edin. (Fussilet Suresi 37) Cenab-ı Hak, yapılacak bu davete Mekkelilerin kibirleri nedeniyle olumsuz cevap vermeleri halinde müminlerin toplumun huzuru, mutluluğu, birlik ve beraberliği ile barış içerisinde yaşayabilmesi için yılmadan çalışıp çabalayacağını ilan etmesini bildirir. Ayrıca müminlerin bu çabalarının sonuçsuz kalmayacağını, mutlaka başarıya eriştirileceği müjdesi, yağmurun susuzluktan kurumuş yeryüzünü nasıl kabartıp canlandırdığı metaforu ile verilir. Bu metafor ile aynı zamanda Medine’deki dirilişe de metafor yapılır. Yağmurun toprağa hayat vermesi gibi ilahi ideolojinin düştüğü Medine toprağına nasıl bir hayat getirdiğine işaret edilir. Birbirini kıran Medine toplumunun ilahi ideoloji ile nasıl tevhit olup diriltileceği Mekke müşriklerinin gözleri önüne getirilir. 38-39- Bu çağrıya karşı büyüklük taslarlarsa bilsinler ki, Rabbleri ile birlikte olan kişiler gece gündüz (her zaman) O’nun yolunda çalışır, çabalar, uğraşır, tesbih ederler; hem de hiç bıkıp usanmadan / yılmadan. Boynu bükük, kurumuş, solmuş olarak gördüğün yeryüzünün indirdiğimiz suyla titreyip kabarması / hareketlenip ayağa kalkması, O’nun ayetlerindendir. Onu dirilten ölüleri de elbette diriltir. Doğrusu O’nun gücü her şeye yeter. (Fussilet Suresi 38-39) Bu açık işaretlere rağmen ilahi ideolojiye dil uzatanların gelecekte kaçacak delik arayacakları ama saklanacak yer bulamayacakları, dünya ve ahirette acı bir azapla karşı karşıya kalacakları bildirilir. Diğer taraftan peygamberimizin safında yer alanların ise her iki cihanda da güven içerisinde olacakları belirtilir. Medinelilerle imzalanacak olan Anayasa / kitap / sözleşmenin müminlere geniş yetkilere haiz bir iktidar verdiği dolayısıyla yapılan tehditlerin havada kalmayacağı çok açık bir şekilde ortaya konulur. Medine’deki bu oluşumu engellemek için inkarcıların dahili ve harici, gizli ya da açık yapacakları her türlü girişimin başarısızlıkla sonuçlanacağı söylenir. 40-42- Ayetlerimize dil uzatanlar Bizden saklanamayacaklar. Şimdi söyleyin bakalım ateşe atılmak mı daha iyidir, yoksa kıyamet günü tam bir güven içinde gelmek mi? İstediğinizi yapın. Şüphesiz ki O (Allah), yaptıklarınızı en iyi görendir. Kendilerine uyarı / zikir gelmesine rağmen onu inkâr edenler bunun sonucuna katlanacaklardır. Muhakkak ki o kudretli ve hükümran bir kitaptır / sözleşmedir. Onu hükümsüz / batıl kılmak için gizli veya açık yapılacak her türlü girişim boşa çıkacaktır. Zira o Hakîm ve Hamîd tarafından indirilmiştir. (Fussilet Suresi 40-42) Cenab-ı Hak, inkarcıların yeni oluşumu engelleyemeyeceklerinin gerekçesi olarak bu anayasal sözleşme hükümlerinin ilahi vahiyden / ilahi ideolojiden alınmasını gösterir. Bunu Hakim ve Hamid olan kendisi tarafından indirilmesi ile ifade eder. Devamında ise indirilen bu hükümlerin kimsenin bilmediği şeyler olmadığı daha önceki peygamberlere de bildirilmiş hususlar olduğu söylenir. Cenab-ı Hak kullarına karşı çok şefkatli ve merhametli olduğundan sürekli elçileri vasıtasıyla kullarını gittikleri yanlış yoldan döndürme konusunda ikaz etmektedir. Ancak bu ikazlara uymayanları çok acı bir azabın beklediğini de bildirir. 43-Sana söylenen, senden öncekilere söylenmiş olandan başka bir şey değildir. Muhakkak ki senin Rabbin, mağfiretin ve elîm azabın sahibidir. (Fussilet Suresi 43) Cenab-ı Hak, konuyu tekrar Mısır, Roma, Bizans, Pers ve Mezopotamya gibi yabancı ülkelerden ithal edilen şirk ideolojisinin toplum için ne kadar yanlış olduğunu bir başka açıdan ele alır. Şayet ilahi kitabın dili ve prensipleri itibariyle yabancı / ecnebi kaynaklı olsaydı Mekkeliler bu kez onun kendilerine yabancı olduğunu ileri sürerek reddedeceklerdi. Ama onların Kabe’ye yerleştirdikleri putlar ve şirk ideolojisi ecnebi / yabancı kaynaklı olmasına rağmen bunu hiç sorgulamamaktaydılar. Halbuki Hz.Muhammed’e@ gelen Kur’an’ın ihtiva ettiği öğreti Arap toplumuna en uygun, onların dilinde, açık, anlaşılır, bireysel ve toplumsal sorunlara en iyi çözümler getirmesine rağmen onlar bu öğretiye kulak tıkamaktadırlar. İnkarcılar bu hareketleri ile çok büyük bir çelişki içerisindedirler. 44- Şayet Biz onu yabancı dilde bir “Kur’an / çağrı” yapsaydık, onlar; “onun ayetleri neden apaçık ve anlaşılır değil? Arapça konuşan Arap toplumuna yabancı dilde bir hitap olur mu?” diyeceklerdi. De ki: “O (Kur’an), iman eden kimseler için bir rehber ve (bireysel ve toplumsal hastalıklar için) bir şifadır.” Fakat inkarcıların sanki kulaklarında bir ağırlık var olduğu için O (Kur’an) onlara kapalıdır. Veya sanki kendilerine çok uzak bir yerden sesleniliyormuş gibi onlar bu çağrıyı işitmiyor ve anlamıyorlar. (Fussilet Suresi 44) Hz.Muhammed@ Medine İslam Cumhuriyetinin teşkilatlanma sürecindeki gelişmelere ilişkin Fussilet Suresinin yukarıdaki ayetlerini Utbe b. Rebia’ya okuduktan sonra sıra bu devletin ne zaman faaliyete geçeceği ve böylece Mekke’nin kıyametinin ne zaman kopacağına ilişkin haberleri anlatmaya gelmişti. Mekkeliler biliyorlardı ki yeni oluşuma Medine’deki Yahudi kabileleri taş koyuyorlardı. Onların Medine’deki Yahudi kabileleri ileri gelenlerinden aldıkları bilgilere bakılırsa peygamberimizin Mus’ab b. Umeyr eliyle gerçekleştirmeye çalıştığı teşkilatlanmaya Yahudi kabileler katılmak istemiyorlardı. Bu nedenle onları bu oluşuma katılmaya ikna etmek için görüşmeler devam ediyordu. Cenab-ı Hak, Medine Yahudilerinin bu oluşum hususundaki tereddütlerinin giderilmesi için ikna sürecinin devam ettiğini bildirirken, onların kendi kitaplarında bile ihtilaf ettiklerini bu nedenle ikna sürecinin zorlu geçeceğine değinerek akabe görüşmelerinde onların ikna edilmeleri için belirli bir süre öngörülmüş olduğunu vurgular. Diğer taraftan şayet onlar da bu birliğe / tevhide gelirlerse kendi iyilikleri için gelmiş olacakları, yok eğer karşı dururlarsa o takdirde de kendi aleyhlerine davranmış olacaklarına değinilir. 45-46-Doğrusu Biz Musa’ya da kitap vermiştik. Onun hakkında bile ihtilaf edilmişti. Eğer Rabbin tarafından daha önce konulmuş kesin bir söz olmasaydı, haklarında hüküm hemen verilirdi. Fakat onlar, bundan (Kitaptan / Anayasadan) şüpheci bir şekk / tereddüt içindedirler. Her kim iyilik / ıslah etme yolunu tutarsa, kendi lehinedir. Kim de bir kötülük yolunu tutarsa, kendi aleyhinedir. Senin Rabbin kullarına zulmedici değildir. (Fussilet Suresi 45-46) Bu konuda Medine Yahudilerinin tereddütleri giderilince Medine İslam Cumhuriyeti için anayasa sözleşmesi imzalanmasının önünde herhangi bir engel kalmayacağı, ancak bunun zamanı konusunda herhangi şey söylenemeyeceği, bunu ancak Allah’ın bilebileceği müteakip ayetlerde bildirilir. Medine İslam Cumhuriyetinin kurulmasının Mekkeliler için bir kıyamet olacağı ve tıpkı kozmik kıyametin saatinin ancak Allah tarafından bilinmesi gibi Mekke’nin toplumsal kıyamet saatinin da yine ancak Allah tarafından bilineceği ifade edilir. Diğer taraftan kâinatta her türlü oluşumun Allah’ın bilgisi dışında gerçekleşemeyeceği hususu ‘tomurcukların çiçek açmasının, dişilerin gebe kalması ve doğurmasının O’nun bilgisi dışında gerçekleşmeyeceği’ ifadeleri ile dile getirilir. Anayasal sözleşme imzalanıp Medine İslam Cumhuriyeti kurulduktan sonra Mekkeli müşriklerin vay haline! Cenab-ı Hak, Mekkeli müşriklerin o zaman kaçacak delik arayacaklarını, şirk sisteminin otoritelerinin / ortaklarının ise sıvışıp gideceklerini söyler. Onların Mekke müşrik halkını yalnız bırakacaklarını müteakip ayetlerde ahiret sahneleri ile anlatır. O zaman geldiğinde inkarcılara “Hadi bakalım! Şimdide şirk koşun bakalım!” denileceği fakat onların gücü görünce zelil bir şekilde şirk koşmaktan vaz geçecekleri ve huzura çıkıp büyük bir saygı ile sadece Allah’a ve O’nun ilahi sistemine boyun eğecekleri yönündeki beyan sahnelerine müteakip ayetlerde yer verilir. 47-48- Saat konusundaki bilgiyi ancak Allah bilir. Onun bilgisi dışında hiçbir meyve kabuğundan çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz da. O saat geldiğinde ise O (Allah), onlara; “Hani nerede Benim sözde ortaklarım? / Hadi şimdi de şirk koşun bakalım” diye çıkışacak, onlar; “Sana ortak koşma hususunda içimizden hiçbir kimse artık şehadet etmeyecektir. Arz ederiz.” diyecekler. Çünkü o zamana kadar taptıkları / boyun eğdikleri / itaat ettikleri otoriteler onları yalnız bırakıp ortadan kaybolduğundan onların kaçıp sığınacak bir yerleri kalmadığını iyiden iyiye anlamış olacaklardır. (Fussilet Suresi 47-48) Cenab-ı Hak, Mekkeli müşriklere bunun nasıl olacağını da müteakip ayetlerde ihbar eder. Hz.Muhammed’in@ ağzından bu mesajları alan Utbe b. Rebia artık iyice renkten renge girmeye başlamıştır. Bu son ihbar mesajları ile Mekke Yönetiminin kıyametinin nasıl gerçekleşeceği ona şöyle bildirilir; “Ey Mekkeliler! Siz malı çok seviyorsunuz ve sürekli mal / hayır edinmek istiyorsunuz. Fakat bir felaket / sıkıntı başınıza geldiği zamanda hemen ümitsizliğe kapılıyorsunuz. Sıkıntıya karşı göğüs germeyi / tahammülü hiç istemiyorsunuz. Ekonominizin sürekli iyi gitmesini bekliyorsunuz. Şayet ekonominiz kötüye giderse o takdirde hemen yönetiminizi eleştiriyor ve feryat figan ediyorsunuz. İşte sizin zayıf noktanız burası. Bu kötü karakteriniz sizin aynı zamanda sonunuzu hazırlayacak. Göreceksiniz Medine İslam Cumhuriyeti kurulduğunda sizin ekonominizi felç edeceğiz. Böylece Mekke Yönetimi aciz kalacak ve halkta bu sıkıntılar nedeniyle şirk sistemi ve yönetimi hakkında desteklerini gözden geçirecekler. Bir süre sonra da fethin kapıları bu yolla açılacak. Fakat sizler kendinizi çok değerli görüyorsunuz. Kureyş’in diğer kabileler nezdinde ‘Ehlullah’ adıyla anılması ile kendinizin çok büyük bir değere sahip olduğunu düşünüyorsunuz. Bu nedenle Medine İslam Cumhuriyeti kurulduğunda ekonomik çıkarlarınıza herhangi bir zarar veremeyeceğimizi sanıyorsunuz. Sizlere dokunamayacağımızı ya da sizlerin Arap yarımadası ölçeğindeki itibarlı pozisyonunuz nedeniyle dokunulmazlığınızın olduğunu ve kimsenin size dokunamayacağını sanıyorsunuz. Medine İslam Cumhuriyeti kurulsa bile onların da sizlere hizmet edeceğini ve sizlere çok güzel nimetler, ekonomik kazançlar sunacağını düşünüyorsunuz. Bunların sizin ‘Ehlullah’ olmanız ve Kabe’nin ev sahipliğini yapmanız nedeniyle hakkınız olduğunu vehmediyorsunuz. Sizlerin haddini bilmez derecede kendinizi beğenmeniz o kadar ileriki -her ne kadar inanmasanız da- şayet kozmik kıyamet olursa Allah’ın o zaman da sizlere bol nimetler sunacağını iddia ediyorsunuz. Siz kendinizi ne zannediyorsunuz? Değil nimetlerin size bol bol sunulması, tam aksine, sizler perişan edileceksiniz! Sizin kuzey ve doğu eksenindeki hatta güney yönündeki ticaretinize sekte vurulacak ve yaptığınız kötü amellerinizin hesabını bir bir vereceksiniz. Zaman zaman sizlere iyi davranılıp ekonomik olarak biraz rahatlama imkanı verilecek ancak siz hemen yan çizecek ve tekrar hainlik yapacaksınız. Ancak o zaman da sizlere tekrar ekonomik yaptırımlar uygulanacak ve sizler o zaman diz çöküp yalvaracak, yakaracak ve yaltaklanacaksınız.” 49-51- (Mekkeli müşrik) insan ([4] ), daima mal mülk ve zenginlik ister fakat başına bir felaket / şer / sıkıntı gelmeye görsün hemen ümitsizliğe kapılır, yıkılır. Şayet kendisine dokunan bu sıkıntıyı giderip tarafımızdan bir rahmet/ nimet tattıracak olursak, o zaman da “Bu benim hakkımdır / başarımdır. Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Şayet kıyamet koparda Rabbime döndürülecek olursam, şüphesiz benim için o zaman da Rabbimin nezdinde güzellikler olacağından eminim.” diyecek. Fakat tam tersine biz o zaman inkarcıların yüzlerine karşı işledikleri suçları bir bir okuyacağız ve sonunda onları şiddetli bir azapla cezalandıracağız. Şayet Biz o Mekkeli müşrik insana o zaman nimet verecek olursak o nankörlük yapacak, bizden yüz çevirecek ve yan çizecektir. Fakat ona kötü davranılacak olursa o takdirde de bize yalvarıp, yakarıp, yaltaklanıp duracaktır. (Fussilet Suresi 49-51) Cenab-ı Hak, onları böyle bir akıbetin beklemesinin sebebi olarak kendisinin onların iyiliğini istemesine rağmen onların bunu reddetmeleri olduğunun bildirilmesini ister. İlave olarak başlarına gelecek felaketlerden korumak ve onları iyiye, güzele ve doğruya iletmek isteyene karşı inkâr tutumu takınmanın ne kadar büyük bir sapıklık, aymazlık ve aptallık olduğunun yüzlerine haykırılmasını da ister. 52- De ki; “Gördünüz mü? (Hiç düşünmüyor musunuz?) Allah katından olan o Kur’an’ı siz inkâr etmişseniz eğer, böyle bir durumda, hak ve hakikatten bu kadar uzak düşmüş birinden daha sapık kim olabilir?” (Fussilet Suresi 52) Fakat Cenab-ı Hak, onların inkarlarının ve ilahi öğretiye uygun barış / İslam sisteminin kurulmasını engelleme çabalarının başarılı olamayacağını surenin son ayetlerinde bildirir. Onların tereddüt ettikleri ve asla inanmak istemedikleri İslam / barış sisteminin gerçekleşmesinin kaçınılmaz oluşunu herkesin bir gün yüzünü Rabbe dönmesi şeklinde ifade eder. Vakit geldiği zaman gerek Mekke’de ve gerekse de Mekke çevresini kapsayan tüm bölgelerde kendisinin vaad ettiği zaferi müminlere nasib edeceğini bildirir. Mekkeli müşriklerin hepsinin de bu zafere şahit olacaklarını dahası o gün şimdi reddettikleri bu ilahi öğretiye dayalı İslam / barış sisteminin hak olduğunu kendi nefislerinin de kabul edeceği ifade edilir. Cenab-ı Hak bu hususa kendisinin bizzat şehadet ettiğini / destek verdiğini ve bu şahitliğin/ desteğin Resul için (dolayısıyla müminler için) yeterli olduğunu bildirir. 53-54- Gerçek şu ki vakti gelince o Mekkeli müşrik insana Mekke’de / enfüste ve Mekke’nin çevresinde / afakta müminlere zafer vererek vaadimizin hak olduğunu apaçık göstereceğiz. Rabbinin şahitliği sana yeter. İyi Bilin ki, gerçekten onlar Rablerine dönme hususunda bir tereddüt yaşamaktadırlar. Ve yine iyi bilin ki O (Allah), her şeyi kuşatmıştır. (Fussilet Suresi 53-54) Hz.Muhammed’in@ bu sureyi okumasından sonra Utbe b. Rebia’nın yüzü sap sarı kesilir, rengi solar ve kendisini bekleyen Mekke müşrik ileri gelenlerinin yanına perişan bir vaziyette döner. Onların Utbe’nin bu haline bakarak “herhalde o da Muhammed’e iman etti” demelerine sebep olan işte bu mesajlardır. Yine bu bölümün başında zikredildiği gibi Utbe b. Rebia’nın kendi yandaşlarına aşağıdaki sözleri söylemesine sebep olan mesajlar bu mesajlardır; “Ey Kureyş! Gelin beni dinleyin. Bu adama engel olmayalım. İddia ettiği ideolojisi ve girişimlerine karışmayalım. O’nu serbest bırakalım. Yapacağını yapsın. Biz aradan çekilelim. Vallahi ondan duyduğum sözler çok büyük bir haber olacaktır. Şayet O girişiminde başarılı olamaz da Araplar onu öldürürse, biz elimizi vurmadan ondan kurtulmuş oluruz. Yok eğer O’nun iddia ettiği ideoloji Araplar tarafından benimsenir ve Onun tarafından onlara hakim olursa O’nun hakimiyeti sizin hakimiyetiniz ve O’nun kudret ve şerefi sizin kudret ve şerefiniz olacaktır.” Artık Mekkeliler durumun vehametini öğrenmişlerdir. Resulü Ekrem’in Medine’de çok büyük bir ilerleme kaydettiğine vakıf olmuşlardır. Ancak onlar yine de Ebu Cehil’in etkisinden kurtulamazlar ve onun rehberliğinde ilahi sistemi engellemek için ellerinden ne geliyorsa yapma hususunda ant içerler. [1] ) Not: burada bir ihbar var! Peygamberimizin Hudeybiye anlaşmasından sonra güçlenmesi, meşru ve geleceği çok parlak bir devlete gittiğini gören Mekke Müşriklerinin oğullarının yani yeni neslin eskileri çiğneyip müslüman olacaklarının ihbarı daha Mekke’de iken yapılır. (A.A) [2] ) NOT: “... onlara sürekli melekler iner” ayetinde geçen “meleklerin inmesi” ifadesi, Kur’an ayetlerinin sürekli müminlerin hatırına geldiği, Kur’an ayetlerinin hep hatırlarında olduğu anlamındadır. Kur’an ayetleri insanlara müjdeler getirir. Bu durumdaki insanlar, Rabbimizin müjde ayetlerini hatırlarlar ve mutlu olurlar. İstikamet üzere bulunan ve Allah’tan başka Rabb edinmeyenler, Kur’an’daki bu nimetlere nail olurlar. Ayetlerin onların ezberlerinde olmaları da şart değildir; Rabbimiz o anda onlara hatırlatır, öğretir, onları motive eder. (A.A) [3] )Not: Gelecekte Mekkeli müşrik insanların uyanacağı ve şeytani karakterli müşrik önderlerini dinlemeyip iman edeceği ihbar ediliyor. Yeter ki müminler kendilerine yapılan kötülükleri güzel bir şekilde savuştursunlar ve sebat etsinler. (A.A) [4] )Not: Buradaki muhtap insan her ne kadar Mekke müşrikleri de olsa genel olarak onların konumundaki ve onların kötü karakterindeki diğer insanların da genel karakterlerini yansıtır. Cenab-ı Hakk, bizlere bu vasıftaki insanların bu kötü karakterlerinin o toplumun / o yönetimin sonunu hazırlayan faktörler olduğunu bizlere öğretir. Aynı zamanda bu karakterdeki düşman toplumlarının zaaflarından yararlanarak onların yönetiminin acze nasıl düşürüleceği konusunda bizlere strateji öğretmektedir. (A.A)
- Bölüm 14:MEKKE'NİN YENİ GÜZERGAH ARAYIŞI | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 14 MEKKE’NİN YENİ GÜZERGÂH ARAYIŞLARI Bedir Savaşından sonra Mekkelilerin sahil yolundan Şam’la ticaret yapması imkânsız hale gelmişti. Mekkeliler, Şam ile ticaret yapabilmek için alternatif güzergâh olarak Irak Yolu’nu denemeyi gündemlerine getirdiler. Bu konuda Mekke’de yapılan müşavereler de Safvan b. Ümeyye Kureyş'in yaşadığı sıkıntıyı ve çözüm yolunu şöyle dile getirmişti: “Muhammed ile adamları ticaretimizi felce uğrattılar. O'na ve adamlarına karşı ne yapacağımızı, nasıl davranacağımızı bilemez olduk. Sahil yolunu kontrollerine aldılar. Oradan onların izni olmadan geçmek mümkün değil. Bölgedeki bütün kabilelerle de anlaşmışlar; onlar da Muhammed'e yardımcı oluyorlar. Nereye gideceğimizi ne yapacağımızı bilemez olduk. Eğer Mekke'de oturup duracak olursak, bütün sermayemizi yiyip bitireceğiz. Ben size Irak Yolunu alternatif güzergâh olarak öneriyorum.” ([1] ) Safvan Bin Ümeyye’nin önerisi Darün Nedve de kabul görür. Fakat önce güzergâh üzerindeki kabilelerle görüşüp yol güvenliğinin sağlanması gerekmektedir. Zira gerek yağmacı kabileler gerekse de Medine İslam Cumhuriyetinin saldırılarına karşı kervanın güvenliği mutlaka sağlanmalıydı. [1] ) Celaleddin Vatandaş “Hz. Muhammed'in Hayatı ve İslâm Daveti-Medine Dönemi” sahife 141 Harita 12: Mekke'nin Şam Ticaret Yolları (--- Sahil Yolu ---Alternatif Irak Güzergâhı) (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Yol güvenliği için güzergâh üzerindeki iki büyük kabile olan Beni Süleym ve Gatafanlılarla görüşülerek onlarla müttefiklik anlaşması yapılmalıydı. Ayrıca Medine’deki alan Yahudi kabileler kışkırtılarak Medine’de iç kargaşa / anarşi çıkartmak yerinde olacaktı. Kaynuka Yahudileri sürüldüğü için diğer Yahudi kabileleri olan Kurayza ve Nadir’i kışkırtmak uygun olacaktı. Zaten Ka’b Bin Eşref bu süreci başlatmış ve Bedir savaşından sonra Mekke’ye kadar gelmiş, Mekkelileri intikam için kışkırtmıştı. Kaynukalıların sürülmesi ve Ka’b bin Eşref’in bu hareketi Peygamberimizin@ Yahudilerle başının ağrıdığının en temel göstergesiydi. Dahası Medine’deki yeni düzenlemelerden ve gelişmelerden şehirdeki Yahudi ileri gelenlerinin bir hayli rahatsız olduğu bilgisi Mekkelilerce malumdu. 14.1. Ebu Süfyan’ın Alternatif Güzergâh Oluşturma Girişimi ve Sevuk Harekâtı Alternatif Şam ticaret güzergâhının kullanabilmesi için düşünülen planlar uygulamaya konulur. Bu amaçla Ebu Süfyan 40 kişilik bir süvari birliği ile Medine’ye doğru yola çıkar. ([1] ) Ebu Süfyan Medine’ye geldiğinde gizlice önce Ka’b b Eşrefe uğrar. O zaten böyle bir başkaldırıya katılacağını Mekke’ye gelerek deklare etmişti. O yüzen ikinci etkili şahıs olan Beni Nadirin Liderlerinden Huyey bin Ahtab’ın kapısını çalar fakat Huyey kapısını açmaz. Ebu Süfyan bu kez Sellam bin Mişkem’in kapısını çalar. Sellam, Ebu Süfyan’ı çok iyi bir şekilde ağırlar. [1] ) Not: Siyer kaynakları bu harekâtı Bedir’in intikamını almak için yapılmış bir harekât olarak değerlendirir. 40 kişilik bir süvari birliği ile Medine’ye intikam almaya gitmek hiç de akıllıca bir hareket olamaz. Şekil 2: Ebu Süfyan'ın Sevuk Harekâtı Ertesi günü Ebu Süfyan, Gatafan Kabilesine doğru yönelmişken yolda Ensar’dan bir kişi ve iki işçisi onları fark eder. Ebu Süfyan’ın askerleri onları hemen orada katlederler. Olay hemen peygamberimize@ haber verilir. Hz.Muhammed@ vakit kaybetmeksizin 200 kişilik bir orduyla Ebu Süfyan kuvvetlerinin peşine düşer. Ebu Süfyan Gatafan kabilesine gitmek için Henakiye’ye doğru yol alır. Fakat takip edildiklerini haber alınca hızla bölgeden kaçmak için yanlarına aldıkları sevuk ([1] ) denilen erzak torbalarını atarak yüklerini hafifletirler. Ebu Süfyan Beni Süleym kabilesi üzerinden Mekke’ye doğru yol alır. Muhtemelen geri dönüş yolunda Beni Süleym kabilesi ile müttefiklik anlaşması yapmış olmalıdır. Yine çok büyük bir ihtimalle görüşme yapmasa da Gatafan kabilesine gönderdiği haberci ile onların da Irak Yolu üzerinden Şam ticaretini gerçekleştirmede onların olumlu görüşünü almış olmalıdır. Zaten Mekkelilerin ticaret için bu yolu tercih etmesi, her iki kabilenin de menfaatine olacağı gayet açıktır. Çünkü sahil yolu ne kadar uzun süre kapalı kalırsa Mekkelilerin kullanmak zorunda kalacakları bu alternatif güzergâh sözkonusu bu kabilelere çok büyük ekonomik gelir getirecektir. Bu nedenle Ebu Süfyan büyük ölçüde hedeflerine ulaşmış olarak Mekke’ye döner. Hz.Muhammed @ ise Ebu Süfyan’ın bu harekâtına anlam vermeye çalışır ve O’nun niyetini çözer. Ebu Süfyan Irak Yolunu yeni ticari güzergâh olarak kullanacaktır. Beş gün bölgede kaldıktan sonra Medine İslam Ordusu sevuk torbaları ile birlikte Medine’ye geri döner. [1] ) Sevuk: un, yağ ve bal karışımı bir yiyecek Harita 13: Ebu Süfyan'ın Sevuk Harekatı Rotası ve Hz.Muhammedin Sevuk Harekatı(https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Ebu Süfyan’ın niyetini anlayan Peygamberimiz@ izlenecek karşı stratejiyi paylaşmak için mümin ileri gelenlerini Mescid-i Nebevi’de toplantıya davet etti. Onlara Sevuk Harekatıyla ilgili olarak Ebu Süfyan’ın niyetinin alternatif bir ticaret yolu denemek istediğini ve bu amaçla güzergâh üzerindeki Gatafan ve Beni Süleym kabileleri ile anlaşmalar yapmak için geldiğin anlattı. Onun Medine’deki Yahudi liderlerle görüşme amacının da Medine’de iç karışıklık çıkarmak olduğunu belirtti. Onun bu planlarını bozmak için harekete ivedilikle geçilmesi gerektiğini söyledi. O bu amaçla Gatafan ve Beni Süleym kabilelerinin Medine İslam / Barış Topluluğu bünyesine katılmaya davet edilmesi ve bu daveti kabul etmedikleri takdirde onları Mekke ile müttefik olmamaları hususunda tarafsızlığa zorlanması için onların üzerine kuvvet gönderilmesini teklif etti. Fakat konunun önemini idrak edemeyen bazı mümin ileri gelenler Gatafan ve Beni Süleym kabilelerinin üzerine ordu gönderilmesi teklifini kabul etmek istemediler. Zira bu kabileler büyük ve güçlü kabilelerdi. Onları korkutmak için yapılacak harekât hem büyük ölçüde mal ve para harcamayı gerektirecek hem de yaya veya binekli savaşçılara ihtiyaç olacaktı. Tıpkı Bedir Savaşına gidişteki isteksizlik gibi müminlerde bir isteksizlik meydana geldi. Onlar, bu kabilelerin güçlü ve tehlikeli olmasının yanında çöl şartlarını çok iyi bildiklerini, bu nedenle bu şartları kendi lehlerine kullanarak İslam ordusunun üzerine ani bir baskın yapmaları halinde büyük bir yenilgi alma ihtimali olduğunu ifade ettiler. Hz.Muhammed@ ise başka çarenin olmadığını, gerekli tedbirleri alarak bu iki kabilenin üzerine gidilmesinin kaçınılmazlığını anlattı. Ama onlara yapılacak operasyonlardan önce Medine’nin iç bütünlüğünü sağlamanın ivedilik arz ettiğini belirtti. Bunun için planın birinci basamağı olarak Ka’b bin Eşref’in etkisiz hale getirilmesi kararının alınmasını gündeme getirdi. Hz.Muhammed’in@ planına göre önce Medine Anayasasının şartlarını ihlal etmiş olan Ka’b bin Eşref ortadan kaldırılacaktı. Zira o Mekke’ye kadar gitmiş ve onları Medine’ye saldırı yapmaları ve Bedir’in intikamını almaları için onları teşvik etmişti. Zaten Ka’b bin Eşref anlaşmayı ihlal ettiğini de açıkça deklare ediyordu. Bu nedenle onun öldürülmesinin önünde hukuken hiçbir engel yoktu. Peygamberimiz@ onun öldürülmesi ile Beni Nadir ve Beni Kurayza Yahudilerine bu işin hiç şakasının olmadığı mesajının verileceğini belirtti. Kim anlaşma şartlarını ihlal ederse onlarla savaşmaktan çekinilmeyeceği bir daha ortaya konacaktı. Ebu Süfyan’ı evinde misafir eden Sellam bin Mişkem de sorgulanmıştı. Fakat o Anayasaya bağlılık yemini ediyor ve Anayasayı ihlal etmediğini, Ebu Süfyan’la herhangi bir gizli anlaşmaya girmediğini, onu sadece misafir olarak ağırladığını ifade etmişti. Bu nedenle onun için herhangi bir girişimde bulunmak planlanmadı. Toplantı sonunda Kab bin Eşrefin öldürülmesi ve Gatafan ile Beni Süleym kabileleri üzerine askeri kuvvet gönderilmesi kararı alındı 14.2. Ka’b Bin Eşref’in Öldürülmesi Ka’b bin Eşref’in ortadan kaldırılması kararının yerine getirilmesi için peygamberimiz@ Muhammed bin Mesleme’yi görevlendirdi. O, beş kişilik bir operasyon timi oluşturdu ve nasıl bir operasyon tatbik edeceğini de planlandı. Ka’b bin Eşref’in kalesi Beni Nadir kabilesinin yerleşim yerinin arkasındaydı ve çok güvenlikli bir kaleydi. Kaleye girebilmek için tasarlanan hile uyarınca Muhammed bin Mesleme dost görüntüsü içerisinde Ka’b bin Eşref’e misafir oldu. Onunla yenilen yemekten sonra dostane bir havada gelişen sohbet sırasında Muhammed bin Mesleme operasyonunu yaptı ve Ka’b Bin Eşref’i öldürdü. Şekil 3: Ka'b bin Eşref'in Katli için Muhammed bin Mesleme Harekâtı 14.3. Gatafan ve Beni Süleym Kabileleri Üzerine Yapılacak Askeri Harekât İçin İnfaka Davet Ka’b bin Eşref suikastının başarıyla neticelenmesi ile Mescid-i Nebevideki toplantıda belirlenen birinci adım gerçekleşmişti. Şimdi aynı toplantıda kararlaştırılan ikinci adıma sıra gelmişti. Şimdi Gatafan kabilesi ve Süleym kabilesi üzerine ordu gönderilecek ve onlar korkutulacaktı. Tıpkı Bedir Savaşı öncesi Sahil Yolu ticaret güzergâhında bulunan Damran ve Müdlic kabilelerinin üzerine yürüyüp onları korkuttuktan sonra onlarla müttefiklik ya da saldırmazlık sözleşmesi yaptıkları gibi Mekke’nin alternatif ticaret yolu üzerindeki Gatafan ve Süleym kabileleriyle de müttefiklik sözleşmesi yapılmaya çalışılacaktı. Ancak ilk etapta onlar korkutulup Mekke Yönetimiyle yaptıkları müttefiklikten vaz geçirmek gerekiyordu. Gerçi bunu yapmak da oldukça zor görünüyordu. Zira Bedir zaferinden sonra bu iki kabilenin Mekke’nin kışkırtmasıyla Medine üzerine saldırmaya hazırlandığı duyumu alınınca üzerlerine bir ordu gönderilerek Karkaratül Küdr Harekâtı düzenlenmişti. Bu harekâtta herhangi çatışma olmamakla birlikte 500 devenin üzerinde bir ganimet elde edilmişti. Önemli miktarda mallarını kaptırmaları nedeniyle Gatafanlılar Medine İslam Cumhuriyetine karşı iyice hınçlıydılar. Onların Medine İslam Cumhuriyeti ile müttefiklik anlaşması yapmaya yanaşmayacaklarının bir diğer sebebi de onların kabile sisteminin devamını istiyor olmaları ve asla merkezi bir idareye bağlı olmak istememeleriydi. Dahası Mekkelilerin Irak alternatif ticaret yolunu tercih etmeleri kendilerinin çok menfaatine geliyordu. Dolayısıyla Medine İslam Cumhuriyeti ile müttefik olmayı değil Mekke müşrik yöneticileri ile müttefik olmayı tercih edecekleri açıktı. Bu nedenle Medine İslam Cumhuriyetinden gelecek baskılara karşı direnecekleri açık olan bu kabilelerin üzerlerine gönderilecek ordunun tam teçhizatlı ve uzun süre bölgede gövde gösterisi yapabilecek bir ordu olması gerekiyordu. Uzun soluklu ve tam teçhizatlı bir ordunun oluşturulması içinde müminlerin infakta bulunmaları şarttı. Cenab-ı Hak, Medinelileri orduyu donatma hususunda teşvik etmek için Allah Yolunda infakın karşılığının çok büyük ödülle mükâfatlandırılacağını bildirdi. Bu mükâfatlandırma müjdesi için onların çok kolay anlayabileceği güzel bir örneği metafor olarak verdi. Yapılacak fedakârlığın / infakın karşılığının çok büyük olacağını bire yedi yüz veren bir buğday örneği ile anlattı. Gatafan ve Süleym kabilelerinin üzerine ordu gönderme kararına her ne kadar bazı itirazlar olsa da sonunda tezkere karara bağlanmıştı. Fakat nasıl Bedir Savaşına giderken bazıları savaşa katılmaya karşı isteksizlik gösterdilerse bu harekât için de fedakârlık yapmaya ve infakta bulunmaya bazıları gönülsüz yaklaşıyorlardı. Özellikle münafık şeytan Abdullah b. Ubey orduyu donatmak için infak yapılması halinde giderek fakirleşecekleri söylemini yayıyordu. Bu şekilde sürekli akınlar / askeri hareketler olacak olursa bunları finanse etmenin mümkün olamayacağı, Medine ekonomisinin bunu kaldıramayacağını söylüyordu. Onun Medinelileri fakirlikle korkutması, halk üzerinde etkili oluyor halktan bazıları gerekli teçhizatları getirseler de sürekli söyleniyorlar, harekâtı yanlış buluyorlar ve peygamberimizi @ ve samimi müminleri üzüyorlardı. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, onları uyardı; “Eğer peygamberinize eziyet edecekseniz ve böyle söylenip durarak infak edecekseniz hiç infak etmeyin! Böyle yaparak samimi insanların şevkini kırıyorsunuz. Güzel sözlerle bu hareketi desteklemeniz gerekirken söylenip duruyorsunuz. Böyle söylenerek ve gönülsüzce yapacağınız infaka Allah’ın (dolayısıyla Medine İslam Cumhuriyetinin) ihtiyacı yoktur. Samimi bir şekilde güzel sözlerle bu harekete destek vermeniz bile, arkasından eziyet veren infaktan daha hayırlıdır.” 261-263- Mallarını Allah yolunda harcayanların örneği, yedi başak bitiren ve her başağında yüz tane bulunan tohum örneği gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah’ın lütfu geniştir ve O her şeyi bilir. Mallarını Allah yolunda bağışlayan, sonra verdiklerini minnet konusu yapmayan ve eziyet etmeyenler var ya! İşte o kimselerin Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de. Güzel söz ve kusur bulmamak, peşinden eziyet gelen sadakadan daha hayırlıdır. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, cezalandırmada acele etmeyendir. (Bakara Suresi 261-263) Bu mesajlara muhatap olan münafıklar orduyu donatma hususunda bu kez riyaya başvurdular. Onlar niyetlerini gizlemek ve sırf isim yapıp gözdelerden olabilmek için infak etmeye başladılar. Aslında onlar Hz.Muhammed’e@ ve O’nun stratejisi ile gelecekte başarı kazanılacağına inanmıyorlardı. Yani Allah’ın gelecekteki zafer vaadine ve ahretteki hesap gününe inanmıyordu. Fakat onlar İslam Cumhuriyetinde sözü dinlenen ileri gelenler / makam sahipleri / en önde olanlardan olma statülerini de korumak istiyorlardı. Cenab-ı Hak, ise onları çok güzel bir metaforla uyardı. Onlara bu hareketlerinin kendilerine bir faydası olmayacağını bildirdikten sonra, eğer Kendisinin rızasını kazanmaya yönelik infak ederlerse o zaman statülerini güçlendireceklerini belirtmek için başka bir örneği metafor olarak verdi. 264-265- Ey iman edenler! Malını insanlara riya / gösteriş için harcayan ve Allah'a ve gelecekte yaşanacak sürece (ahrete) iman etmeyen kişinin yaptığı gibi, sadakalarınızı minnet ve eziyet ederek iptal etmeyin. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunup da üzerine bir sağanak yağmur yağdığı zaman, o şiddetli sağanağın kendisini çıplak olarak bıraktığı kayanın durumu gibidir. Öyle kimseler yaptıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah inkârcılar topluluğunu doğru yola iletmez. Sadece Allah'ın rızasını kazanmak ve kendilerini güçlendirip sağlamlaştırmak için mallarını bağışlayanların durumu ise kendisine bol yağmur isabet edip de ürününü iki kat veren, verimli topraklardaki bir bahçenin durumuna benzer. Böyle bir bahçeye bol yağmur yağmasa da bir çisenti bile yeter. Allah, yapmakta olduklarınızı görmektedir. (Bakara Suresi 264-265) İslam Ordusunun donatılması için aşağıdaki ayetle verilen örnekle de herkesin aklını başına almasını aksi takdirde hâlihazırdaki kazanımların boşa gideceği uyarısı yapıldı. Söz konusu örnekte Medine İslam Cumhuriyetinin kuruluşundan bu yana geçen kısa süre içerisinde kazandığı zafer ve ganimetlerle kavuştuğu birtakım imkânlar, bahçe ve üzüm bağlarına benzetilirken Cumhuriyetin kurum ve düzenlemeler bakımından hâlihazırda zayıf ve güçsüz olmasını ise bahçe sahibinin ihtiyarlık nedeniyle yüz yüze geldiği zayıflığa ve güçsüzlüğe benzetildi. Cumhuriyetin bekasını sağlayacak kadroların henüz yetişmemiş olmasını ise verilen örnekteki ihtiyarın küçük çocuklarına metafor yapılmaktadır. Mevcut duruma yapılan benzetmeden sonra nasıl ki ihtiyarın bahçesinin bir fırtınada aniden yok olması onun için bir felaket olacaksa, Medine İslam Cumhuriyetinin de sahip oldukları imkân, zafer ve stratejik konumunu kaybetmesinin bir felaket olacağı vurgulanarak Gatafan ve Beni Süleym kabileleri üzerine sefere çıkacak İslam ordusunu herkesin desteklemesi ve donatması konusunda ikaz edildi. 266- Sizden biriniz ister mi ki; kendisine ait hurmalık ve üzüm bağlarından bir bahçesi olsun, içerisinden ırmaklar aksın, içinde her türlü meyve yetişsin, kendisine de ihtiyarlık çökmüş ve küçük çocukları olduğu bir zamanda ateşli bir fırtına kopsun ve bahçesini kavurup yakıversin? İşte Allah, düşünesiniz diye ayetlerini böyle açıklıyor. (Bakara Suresi 266) Bir kısım münafıklar da İslam Ordusunun donatılması için yaptıkları infakta en kötü ve en değersiz ürünlerini / mallarını veriyorlardı. Onların böyle yapmaktaki amacı halkı etkileyerek onların da en kötü ve en değersiz ürünlerini / mallarını infak için getirmelerini sağlayarak harekâtın finanse edilmesini engellemekti. Böylece peygamberimizin politikasını boşa çıkarmak niyetindeydiler. Onların bu girişimlerinden etkilenerek ürünlerinin en kötüsünü ve / veya en değersizini bağış için getiren insanlar vardı. Bu gelişmeye karşı derhal bir önlem alınması gerekiyordu. Cenab-ı Hak, Medinelileri bu konuda hemen uyardı ve Allah yolunda infak edecekleri malların / ürünlerin, gözden çıkardıkları ya da zaten atacakları değersiz olanlarından vermeye kalkışmamalarını bildirdi. 267-Ey iman edenler! Kazandığınız mallardan / servetten ve sizin için yerden çıkardıklarımız ürünlerin en helalinden ve en iyilerinden infak edin / Allah yolunda verin. Kendinizin göz yummadan alıcısı olamayacağınız kötü malı ve ürünleri vermeye yeltenmeyin. Biliniz ki Allah çok zengin / hiçbir şeye muhtaç olmayan, övülen / övgüye layık olandır. (Bakara Suresi 267) Abdullah b. Übey şeytanı da bu askerî harekâtlara karşı olduğu için mümin halkın infak etmemeleri için onları fakirlikle korkutuyordu. Hz.Muhammed’in@ bu politikaları devam ettiği sürece bu harekâtların sonunun gelmeyeceğini ve Medinelilerin de sınırlı bir ekonomik güce sahip olduğunu, eğer bütün harekâtları finanse edecek olurlarsa sahip oldukları servetlerini / varlıklarını kaybedeceklerini dillendiriyordu. O bu propagandası ile Hz.Muhammed’in@ öngördüğü politikalarını icra etmesi için ihtiyaç duyduğu mali desteği bulamadığından dolayı başarısız olmasını ve sonunda da İslam Cumhuriyetinin yıkılıp gitmesini istiyordu. Eğer istediği gerçekleşecek olursa eski şirk zulüm sistemine geri dönülecek ve kendisi tekrar iktidara gelmeye muvaffak olacaktı. Cenab-ı Hak, Medine halkını Abdullah b. Übey’in bu propagandasına karşı uyardı. Onlara elçisinin politikaları izlendiği takdirde rahmetinden çok büyük zenginlikleri vereceğini bildirdi. Abdullah b. Übey şeytanının ileriyi göremediğini ama Hz.Muhammed’in@ kendi ihsan ettiği ferasetle geleceği gören hikmetli politikalar uyguladığını belirtilerek şayet elçisinin hikmetli politikaları desteklenecek olursa çok büyük hayırlara / mallara / zenginliklere kavuşacaklarını belirtti. 268-269-Şeytan, sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkinliği / hayâsızlığı / cimriliği emrediyor. Allah ise, size Kendisinden bağışlama ve bol ihsan vaat ediyor. Allah, bilgisi ve rahmeti / ihsanı sonsuz geniş olandır. Allah, dilediğine hikmet (hâkimiyet, yasa, bilgelik ve ilkeler) verir. Kime de hikmet verilmişse, gerçekten ona pek çok hayır / mal / mülk / servet verilmiş demektir. Bunu, derin düşünebilen akıl sahiplerinden gayrısı anlamaz. (Bakara Suresi 268-269) Abdullah b. Übey Şeytanının sadakaları / infakı engellemek için yaptığı bütün girişimler Cenab-ı Hakk’ın uyarıları ile boşa çıkarılıyordu. Medineli halk, askeri operasyonları desteklemek için ürünlerinin / mallarının en iyilerini vermeye başladıkları gibi fakirlik korkusunu da yenip fazla fazla veriyorlardı. Fakat münafıklar ve kalbi hastalıklı olan bazı kimseler infakı engelleme girişimlerinden vazgeçmemişlerdi. Onlar bu kez sadakaların gizli verilmesi gerektiği propagandasını yapmaya başladılar. Onlar bu propaganda ile Allah yolunda halkın verecekleri sadakaların / infakın gizli olmasını sağlamaya çalışıyorlardı. Böylece en kötü ürünleri verenlerin kimler olduğu belli olmayacağı ve kimin ne kadar verdiği belli olmayacağı için kendileri amaçlarına kavuşacakları gibi kötü niyetli / mal sevgisine yenilen bazılarına da imkân sağlanmış olacaklardı. Bilindiği üzere sadaka terimi Allah yolunda verilecek infak, sadaka, zekât, vergi, bağış vb. her türlü harcamayı kapsamaktadır. Cenab-ı Hak, münafıkların yaptıkları bu menfi propaganda ile hedeflerine ulaşmalarını engellemek için İslam Cumhuriyetine verilecek infak, zekât ve / veya sadakat vergileri ile insanların yoksullar için yapacakları infak ve sadakaların verilme şekillerine ilişkin usul ve esasları belirledi. Bu noktada İslam Cumhuriyetine / Allah yolunda verilecek zekât / sadakat vergisi ve infak gibi harcamaların açıktan yapılmasını, yoksullara doğrudan / elden verilecek sadakaların ise gizli olmasının daha hayırlı olacağını hükme bağladı. Cenab-ı Hak, bu hükümlerle İslam Cumhuriyeti için / Allah yolunda yapılacak harcamaların açıktan yapılmasının güzelliğine vurgu yaparken fakirlere verilecek sadakaların gizli verilmesinin onların incinmemeleri açısından daha uygun olduğuna işaret etti. Böylece münafık şeytanların halk nezdinde yaratmaya çalıştığı menfi algı bertaraf edildi. İnsanların her ne infak ederlerse ve kalplerinde nereye, kime ve hangi niyetle infak etmeyi murat ediyorsa Kendisinin onu bildiğini ve karşılığını vereceğini de bildirdi. Zalim münafıkların böyle yaparak İslam Ordusunu ve elçisini yardımsız bırakacağını umuyorlarsa boşuna uğraşmamalarını Kendisinin elçisine yardım edeceğini ama zalim münafıkların hiçbir yardımcılarının olmadığına işaret etti. Diğer taraftan Hz.Muhammed@ Medinelilerin hayrına, onların yararına ne kadar çaba gösterirse göstersin münafıkların ve bazı kalbi hastalıklı insanların hala menfi davranmaları karşısında üzüntü duymaktadır. Cenab-ı Hak elçisini bu noktada da teselli etti ve onların doğru yola girmemesinden kendisini sorumlu tutmamasını ve üzülmemesini istedi. Kim Allah yolunda harcama yaparsa kendi yararına yapacağını ve karşılığını alacağını bildirdi. 270-272- Allah yolunda ne infak ettiyseniz ve/ veya ne vermeyi adadıysanız, muhakkak Allah onu bilir (ve karşılığını verir). Ama zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur. En güzeli Sadakat Vergilerinizi / Zekâtlarınızı (İslam Cumhuriyeti için yapacağınız harcamalarınızı / Allah yolundaki harcamalarınızı) açıktan vermenizdir. Fakat yoksullara vereceğiniz sadakalarınızı ise gizlice vermeniz sizin için daha hayırlı olur. Bu şekildeki davranış sizin günahlarınızın bir kısmının bağışlanmasına sebep olur. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Onları doğru yola getirmek senin boynuna borç değildir, ancak Allah dilediği kimseyi doğru yola getirir. Allah yolunda yaptığınız tüm harcamalar yine kendi yararınızadır. Fakat Siz yalnızca Allah rızasını gözeterek verirsiniz. Böyle yaptığınız her harcamanın / iyiliğin karşılığı size tastamam ödenecek ve siz hiçbir şekilde haksızlığa uğratılmayacaksınız. (Bakara Suresi 270-272) Abdullah b. Übey şeytanının yaptığı bir diğer menfi propaganda sadakat vergilerinin / zekâtın / infakın Hz.Muhammed’in@ yandaşlarına / arkadaşlarına gittiği yönündeydi. İslam Cumhuriyetinde toplumun işlerini görmeye memur edilen müminlere ve güvenliği sağlamak için savaşan askerlere / mücahitlere Cumhuriyetin hazinesinden yapılan harcamalar münafıkların dillerinde dolaşıyor ve Medinelilere verdikleri paraların birilerine menfaat sağladığı şeklinde algı yaratan propagandaya dönüşüyordu. Cenab-ı Hak, İslam Cumhuriyeti hazinesine verilen sadakat vergilerinin / infak / zekâtların İslam Cumhuriyetinin memurlarına ve savaşçılarına harcanmasının gayet doğal olduğunu zira onların yaptıkları hizmetler nedeniyle kendi geçimleri için ne ticaret yapmaya ne de çalışmaya vakitlerinin olmadığını bildirdi. Halkın hizmetinde bulunup dünyevi kazanç peşinde koşmaya fırsat bulamayan bu insanların ihtiyaçları bir yerlerden karşılanmazsa yaşamlarını nasıl idame ettireceklerdir? Şayet geçimleri için çalışacak veya ticaretle uğraşacak olurlarsa o takdirde de Cumhuriyetin hizmetleri aksayacaktır. Bu nedenle İslam Cumhuriyetinin memurları ve askerlerinin geçimleri için hazinede toplanan sadakat vergilerinden / infaktan / zekâttan onlara maaş verilmesi gerektiği müteakip ayetlerle bildirildi. Ayrıca onlar öylesine izzetli ve şerefliydiler ki yaptıkları hizmetlere karşılık olmak üzere halktan herhangi bir şey asla istemediklerine söz konusu ayetlerde işaret edildi. Dışarıdan bakanların onların ihtiyaçları olsa dahi onurlu duruşları nedeniyle zengin sanıldığı belirtildi. Dahası onlar dünyevi ihtiyaçları için kamu / devlet gücünü kullanıp halktan arsızca bir şey talep etmediklerine de değinildi. Böylece münafıkların bir menfi propagandalarının da önüne geçilmiş oldu. 273-274-Sadakat Vergileriniz / zekâtlarınız, kendilerini Allah yoluna adadıklarından dolayı rızıklarını temin amacıyla yeryüzünde gezip dolaşamayan ve böylece fakru zarurette olanlar içindir. İstemekten çekindikleri için durumlarını bilmeyenler onları zengin zannederler. Onları şu özellikleriyle tanırsın / tanırsınız; şereflidirler, haysiyetlidirler, yüzsüzlük yaparak kimseden bir şey istemezler. Allah yolunda mallarınızdan yapacağınız her harcamayı, muhakkak Allah bilir. Mallarını gece gündüz / her zaman, gizli ve aşikâr Allah yolunda infak edenlerin mükâfatlarını Rableri verecektir. Onlara korku yoktur, onlar üzülmezler de. (Bakara Suresi 273-274) 14.4. Gatafan Kabilesi Üzerine Zu Emer Harekâtı (Haziran –Temmuz 624) Gatafan kabilesi üzerine yapılacak Zu Emer harekâtı için 450 askerden oluşan bir ordu teşekkül ettirildi. İslam Ordusuna bizzat Hz.Muhammed@ komuta etmekteydi. Peygamberimiz@ Medine’nin Başkanlık vekâletini Hz. Osman’a bıraktı. İslam Ordusu Gatafan kabilesinin genel olarak gezip dolaştığı Necid bölgesine hareket etti. Söz konusu bölgede 40 gün süreyle dolaşıldı. Fakat Gatafanlar İslam ordusunun karşısına çıkmaya cesaret edemediler. Peygamberimizin@ orduyu sürekli teyakkuzda tutması nedeniyle Gatafanlar onları gaflet içerisinde yakalama şansı da elde edemediler. Gatafanların kaçıp dağlara saklanmaları nedeniyle bu 40 günlük süreçte herhangi bir çatışma yaşanmadı. Ancak bu harekât sırasında Gatafanları kışkırtan ve onlara Medine İslam Cumhuriyetine karşı yapılacak muhtemel harekâtlar için mali destek sağlayan kişinin Hayber yakınlarında bir kalede oturan Yahudi finansörü Ebu Rafi olduğu öğrenildi. Zu Emer Harekâtı ile Gatafanların gözünün korkutulmuş olması nedeniyle Medine’ye saldırı yapmaları ihtimalinin ortadan kaldırılmıştır. Düşmana karşı caydırıcı bir hareket sonrasında beklenen sonuç elde edilmiş olduğundan İslam ordusu Medine’ye geri döndü. Harita 14: Zu Emer / Gatafan Harekâtı(https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 14.5. Ebu Rafi’nin Öldürülmesi Zu Emer harekâtıyla elde edilen istihbarat uyarınca Gatafanları Medine İslam Cumhuriyetine karşı örgütleyen ve gerekli finansmanı sağlayanın Ebu Rafi olduğu anlaşılınca, peygamberimiz@ Abdullah b. Atik komutasında beş kişilik bir suikast timini Ebu Rafi’yi öldürmek üzere Hayber’e gönderdi. Abdullah bin Atik ve ekibi halkın arasına karışarak Ebu Rafi’nin kalesine girdi. O gecenin ilerleyen saatlerinde ve gecenin sessizliğinde Ebu Rafi’nin odasına kadar girmeyi başardı ve onu öldürmek için hamle yaptı. Yaptığı hamle ile onu ağır yaraladı. Abdullah bin Atik, Ebu Rafi’ye öldürücü darbe vurduğu için onun öldüğünü sanıp kaleden kaçmaya çalışken merdivenden düştü ve ayağı kırıldı. O, kırık ayağıyla kaleden kaçmaya da muvaffak oldu ve sabah olduğunda ise Ebu Rafi’nin öldüğünü öğrendiler ve müjdeyi peygamberimize ulaştırdılar. Böylece Medine İslam Cumhuriyetine karşı düşmanlık için hem menfi propaganda yapan hem çevre Arap kabilelerini kışkırtan ve hem de onları finanse eden bir çıbanbaşı daha ortadan kaldırılmış oldu. 14.6. Beni Süleym Kabilesi Üzerine Buhran Harekâtı (Ağustos 624) Zu Emer Harekâtında ve Ebu Rafi suikastında başarıyı yakalayan Peygamberimiz, bu kez Beni Süleym kabilesi üzerine harekât düzenledi. Bu harekât için 300 kişilik bir ordu teşekkül ettirdi. Buhran Harekâtı adı verilen bu harekât 10 gün sürdü ve Gatafan kabilesi gibi Beni Süleym kabilesi de İslam Ordusunun karşısına çıkmaya cesaret edemedi. Hâlbuki bu harekât öncesi Mekkelilerin kışkırtmasıyla Medine’ye saldırı yapmayı bile planlıyorlardı. Beni Süleym kabilesinin de korkutularak tesirsiz hale getirilmesi nedeniyle harekât amacına ulaştığından İslam Ordusu Medine’ye geri döndü. Artık Mekke’nin alternatif Şam ticaret yolunu denemeleri halinde onları koruyacak herhangi bir güç / kabile yoktu. Kimse onları koruyamazdı. Fakat Mekke Yönetimi anlaşma yaptıkları bu kabilelere güveniyorlar ve kervanlarının saldırıya uğramayacağını düşünüyorlardı. Harita 15: Buhran Harekâtı(https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 14.7. Zeyd Bin Harise Harekâtı (Kasım Aralık 624) Mekkeliler Sevuk Harekâtı sırasında yol güzergâhı üzerindeki Beni Süleym ve Gatafan kabileleriyle yaptıkları güvenlik anlaşmalarına güvenerek bu alternatif yol üzerinden Şam’a ticari bir kervan denemesi yaptı. Bu Kervan altın ve gümüş açısından oldukça zengindi. Kervanda Ebu Süfyan, Safvan bin Ümeyye, Abdullah bin Ebi Rebia gibi Mekke’nin önde gelenleri de bulunuyordu. Kervana Furat bin Hayyan rehberlik ediyordu. Kervanın istihbaratını alan peygamberimiz, Zeyd bin Harise komutasında 100 kişilik bir ordu hazırlattı ve kervanı ele geçirmek için gönderdi. Ordu kervanı Karde denilen yerde yakaladı. Üzerlerine Medine İslam Ordusunun geldiğini gören kervanın muhafızları kaçıp canlarını kurtardılar. Beni Süleym ve Gatafan kabilelerinden de yardım alamadılar. Zeyd bin Harise kervan rehberi olan Furat bin Hayyanı esir etti ve tüm kervan mallarını ganimet olarak Medine’ye getirdi. Bu harekât ile sadece Medine İslam Cumhuriyetine kalan beşte bir hissenin miktarı 20.000 dirhem olduğu rivayet edilir. Böylece Cenab-ı Hakk’ın vaat ettiği bire yedi yüz örneği daha şimdiden gerçekleşmişti. Fakat daha önemli sonuç ise Mekke’nin kuzey ile ticaret yolu artık tamamen kontrol altına alınmıştı. Artık Medine’nin üzerine gitmekten başka çareleri kalmamıştı. Uhud savaşı kaçınılmaz hale gelmişti. Harita 16: Zeyd Bin Harise Harekâtı(https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ )
- Bölüm 21:Ahlak Normları Eğitimi | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 21 AHLAK NORMLARI EĞİTİMİ Boykot sürecinde peygamberimiz özellikle geleceğin genç operasyonel elemanlarını yetiştirmeye çalıştı. Bu amaçla O, Ebu Talip tepesinin mağara ve oyuklarında oluşturduğu ders halkasında Cenab-ı Hakk’ın gönderdiği sureleri ve bu surelerin açıklamalarını ihtiva eden kendi bilgi ve tecrübe birikimini genç kadrolara aktarıyordu. Sıra genç mümin kadroların (muhsinlerin) ahlaki yapılarının oluşturulmasına gelmişti. Büyük bir medeniyet kuracak kadroların sahip olacağı ahlaki normlar, Lokman Suresi ile inzal edilir. Cenab-ı Hak, bu surenin başlangıcında (1-11 Ayetler arası) gönderilen ilahi mesajın hikmetli hükümleri ile bir medeniyet yaratacak kimselere yol göstereceğini ve rehberlik yapacağını bildirir. Yetiştirilen bu kadroların sahip olmaları gereken ahlaki karakterler ise şöyle sıralar; Hesap vermekten kaçmamak, Tavır ve davranışlarında kendine güvenli, şeffaf ve alınları açık olmak, İnsanlara yardımcı olmak, Arınmak, temizlenmek için vermek, bedel ödemek, Eğitimi, dayanışmayı ve sadece Allah’a kul olmayı seçmek. Fakat müşrikler için bu karakterler asla kabul edilebilir değildi. Bunlar şirk düşüncesinin temel ilkelerine aykırı idi. Bu nedenle onlar bunlara karşı çıkmışlar ve mesajın anlamını saptırmaya çalışmışlardır. Surede onların bu hareketlerinin kendilerine çok pahalıya patlayacağını sonunda onların çok kötü / acı bir şekilde cezalandıracağı da bildirilir. Surenin bu ilk kısmında, Cenab-ı Hak muhteşem bir edebi uslüp ile tabiattaki varlık ve oluşları metafor olarak kullanarak mevcut durumu ve geleceği şöyle anlatır; “Nasıl gökleri sizin göremediğiniz bir şekilde üzerinize yükselttikse, rehberliğime uyan sağlam karakterli müminleri de sizlerin göremediğiniz şekilde yükseltiyoruz ama siz fark etmiyorsunuz.” “Nasıl sarsılmamanız için yeryüzüne kalkmaz kıpırdamaz dağları yerleştirdikse, müminlere öyle büyük devlet(ler) kurduracağız ki bu büyük devlet(ler) insanlara huzur, mutluluk, sükun verecek.” “Nasıl ki bu dağlarda çok çeşitli dabbeler / debelenen canlılar ürettikse, oluşacak devlet / medeniyet ile çok değerli liderler, bilginler, sanatçılar, edebiyatçılar, düşünürler, aydınlar vb. abide şahsiyetleri çıkaracağız ve yaratılacak bu medeniyet çok görkemli olacak.” “Nasıl ki gökten indirdiğimiz yağmur ile çok çeşitli ürünler çıkartıyorsak, yaratacağımız bu görkemli medeniyette vahyimizin / rehberliğimizin yol göstericiliğinde yetişen insanlar medeniyetin çeşitli ürünlerini / eserlerini verecektir.” “İşte bu Allah’ın yaratmasıdır.” “Haydi gösterin bakalım O’nun dışındaki taptıklarınız şimdiye kadar ne yaratabilmişlerdir? Hangi göğü, hangi dağı, hangi canlıyı, hangi yağmuru ve hangi bitkiyi yaratabilmişlerdir? Onlar hangi eseri, hangi aydını, hangi sanatçıyı, hangi bilgini, hangi lideri, hangi medeniyeti, hangi büyük devleti yaratabilmişlerdir?” Rahman Rahîm Allah Adına 1-11-Elif, Lâm, Mîm. İşte bunlar, her hükmünde tam isabet kaydeden ilahi kelamın ayetleridir. (Ki bu ayetler) Allah’ı görür gibi hareket edenler / muhsinler / iyilik yapan mümin genç kadrolar için bir rehber ve bir rahmettir. Onlar ki salatı ikame ederler, arınıp yücelmek için ödenmesi gereken bedeli öderler. Onlar, ahirete de kesin olarak inanırlar. İşte onlar, Rablerinden gelen kusursuz bir rehberliğe uyarlar. İşte onlar evet onlardır ebedi mutluluğa erenler. Ama insanlardan kimi de vardır ki, cahilce Allah yolundan saptırmak ve onu alay / eğlence konusu yapmak için boş sözleri satın alır. / sözlerin asli anlamını değiştirirler. İşte onlar için aşağılayıcı bir azap vardır. Böyle birine ayetlerimiz okunduğu zaman sanki kulaklarında kurşun gibi ağırlık vardır da hiç işitmemiş gibi, büyüklük taslayarak sırtını döner. İşte ona, can yakıcı bir azabı müjdele. Bir de iman eden ve imanına uygun eylemler ortaya koyan kimseler var ki, her tür nimet dolu olan cennetler onların olacak. Onlar orada Allah’ın mutlaka gerçekleşecek olan vaadi uyarınca ebedi kalacak. Zira O, Aziz’dir, Hakîm’dir. O, gökleri gördüğünüz bir dayanak / direk olmaksızın yarattı ve sizi sarsmasın diye yeryüzüne sarsılmaz dağlar yerleştirdi ve orada her çeşit dâbbenin / canlı varlığın üremesini sağladı. Biz gökten suyu indirir ve böylece orada her kerim çiftten bitki bitiririz. İşte bu, Allah’ın yaratmasıdır. Haydi, gösterin Bana! O’nun dışındaki kimseler neyi yaratmıştır? Aslında o zalimler, apaçık bir sapıklık içindedirler. (Lokman Suresi 1-11) 21.1-Şükran ve Adalet Duygusu Eğitim kampında yetiştirilen kadroların (muhsinlerin) dava ahlakını ders olarak alırken aynı zamanda onların sorunları da bu derslerle çözüme kavuşturulmalı ve içinde bulundukları duruma en uygun davranış kalıpları öğretilmeliydi. Zira Sa’d bin Ebi Vakkas, Mus’ab bin Umeyr ve Abdullah bin Cahş gibi gençlerden oluşan bu kadrolar, delikanlılığın verdiği heyecanla, radikal, kırıcı, yıkıcı ve tahrip edici davranışlar sergileme ihtimali vardı. Bu genç kadroları bu tür yanlış tavır ve davranışlardan uzak tutmak ve radikalliğin sınırlarını iyi belirlemek gerekmekteydi. Şöyle ki; bu gençler kabilelerin ileri gelen ailelerinin evlatlarıydı. Bunlar peygamberimizin safını seçtiklerinden dolayı aile efradından kimi zaman eziyet, boykot, hapis gibi caydırıcı yaptırımlarla karşı karşıya kaldıkları gibi kimi zamanda anne- babalarının onları eski dinlerine dönmeleri için açlık grevine gitmeleri gibi psikolojik baskıları ile de yüz yüze kalmaktaydılar. Bu gençlerin ailelerinin kendilerine reva gördüğü bu uygulamalarla saflarını değiştirmek şöyle dursun daha keskinleşiyor daha da bileniyorlardı. Bu nedenle sertleşmeler de yaşanıyordu. Karşılıklı sertleşmeleri belki onların ebeveynlerine karşı yanlış hareket etmelerine de yol açacaktı. Zaten aile içerisinde yaşanan bu gerilimler Mekke müşrik ileri gelenlerinin “Muhammed aileleri parçalıyor, birbirine düşman ediyor, ebeveyn ile çocuklar arasına fitne / anarşi sokuyor. O bu yaptıklarıyla kavim ve kabileleri nasıl birleştirecek? Nasıl toplumsal tevhidi sağlayacak?” şeklinde kara propagandasına neden oluyordu. Halbuki peygamberimizin getirdiği mesajın amacı aileleri parçalamak, aile fertleri arasına fitne, fesat ve anarşi sokmak değildi ve olamazdı da. Tevhidi savunan bir dünya görüşünün lideri “bölücülükle” suçlanıyordu. Bu nedenle toplumun, selameti, barışı, huzuru ve mutluluğunu amaç edinen ilahi bir öğretinin mensuplarının bu kara propagandaya meydan verecek yanlış / hatalı davranışlardan kaçınması gerekmekteydi. Cenab-ı Hak bu nedenle, mümin kadroların (muhsinlerin) anne babalarına güzel davranmalarını emreder. “Yapılan iyiliklere karşı nankör olunmamasının” müminlerin genel karakterlerinden olduğunu belirtir. İyiliklerin mutlaka bir karşılığı olması gerektiğinden hareketle mümin kadroların ana-babalarının kendilerine yaptıkları iyililere karşı iyilikle davranılmasını ifade eder. Fakat yapılan iyiliklere verilecek karşılıklar ise iyiliklerin büyüklükleri nispetince olması gerekir. Bu nedenle de bir kişi için Rabbi ile anne-babasının yaptığı iyilikler karşılaştırılırsa Rabbinin kişiye yaptığı iyilikler kıyas kabul etmez. Bununla beraber anne-babaya nankör davranılmaması, onlara da şükredici olunması gerektiği emrediliyordu. Fakat ebeveynin kişiden kendisine daha büyük iyilikler yapana karşı nankör olması istenmesi halinde ise onlara itaat edilmemesi emrediliyordu. 12- 15- Ant olsun ki Biz, Lokman’a “Allah’a şükret!” diye hikmet (hüküm ve ilkeler) verdik. Kim şükrederse kendisi için şükreder. Fakat kim de nankörlük ederse, kuşkusuz Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, daima yönelinmesi gereken hamiddir. Lokman, oğluna öğüt verirken şöyle demişti, “Yavrucuğum! Allah’tan başkasına ilahlık yakıştırma, hiç şüphesiz ki şirk, gerçekten korkunç bir zulümdür. Nitekim (Allah şöyle buyurur): “Biz insana anne ve babasına iyi davranmasını emrettik. Annesi onu ağır acılara katlanarak karnında taşıdı ve onun sütten kesilmesi iki yılda gerçekleşti. Şu hâlde (ey insan) Bana ve anne-babana şükret, (ama sonunda) dönüş yalnızca Banadır!” Yine (Allah şöyle buyurur) “Şayet o ikisi (annen-baban) hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşman için seni zorlarlarsa, asla onlara itaat etme! Yine de onlara şu dünya hayatında iyi davran ve bana yönelen kimselerin yolunu tut. Sonra dönüşünüz ancak banadır. O zaman yapmakta olduğunuz şeyleri size haber vereceğim.” (Lokman Suresi 12-15) 21. 2- Ciddiyet, Hesap Verilebilirlilik ve Şeffaflık / Açıklık / Dürüstlük Mümin kadroların (muhsinlerin) yaptıkları işe önem vermeleri ve işin büyüğüne küçüğüne bakmadan büyük bir titizlilik ve ciddiyetle işlerini düzgün yapmaları gerektiği öğretiliyor. Ayrıca mümin kadrolar (muhsinler) şunu akıllarından hiç çıkarmamaları da gerekiyor; iktidara gelince yapacakları yanlış / hatalı icraatları küçük / önemsiz görmemelidirler. Hele bunları gizlemeye hiç çalışmamalıdırlar. Ne kadar gizlerlerse gizlesinler ve ne kadar önemsiz / küçük görürlerse görsünler bu hatalar / yanlışlar bir gün önlerine konulur. Hiçbir şey gizli kalmaz. Bugün ya da yarın ama o gizlenen ve önemsenmeyen şey mutlaka açığa çıkar. Bu yüzden onlar icraatlarında dürüst, şeffaf ve hesap verilebilir olmalıdırlar. Dolayısıyla Allah mümin kadrolara (muhsinlere) yönetim erkini nasip ettiğinde onlar hatalı ve kusurlu icraat yapmamak için son derece titiz davranmalı ve bir gün hesap sorulacağını bilerek “hesap verilebilirlik” prensibine göre icraatlarını gerçekleştirmeli ve yapacakları icraatın hesabını önce kendilerine vermeli, önce kendileri beğenmeli ve ondan sonra gerçekleştirmelidirler. 16- (Lokman oğluna): “Ey oğulcuğum! Kuşkusuz işlediğiniz ameller bir hardal tanesi ağırlığında olup da bir kayanın içinde yahut göklerde ya da yerin derinliklerinde bile olsa, Allah onu bulup getirecektir. Muhakkak ki Allah latif / ilmiyle her şeye nüfuz eden ve her şeyden hakkıyla haberdar olandır.” (Lokman Suresi 16) 21.3- Ehli Salat olmak Mümin kadroların (muhsinlerin) “salatı ikame etmeleri” karakter olarak belirtiliyor. Müminler (muhsinler) Cenab-ı Hak karşısında “esas duruşlarını” asla kaybetmemelidir. İnsanları da buna davet etmelidirler. Kamunun sorunlarını çözmek için çaba göstermeli ya da çaba gösterenlere destek olmalıdırlar. Onlar günün belirlenmiş vakitlerinde toplanıp yaptıkları bu icraatlarının / çabalarının hesabını Rablerine vermelidirler. Yani muhasebelerini Cenab-ı Hakk’ın huzurunda yapmalıdırlar. Bu içtima ya da denetleme sırasında hayatta yapacakları icraatlar için de Rablerinin desteğini talep etmelidirler. 21.4- İyiliği emretmek / iş edinmek ve Kötülüğü men etmek Mümin kadrolar (muhsinler) “iyi, güzel, hoş, maruf” olan adet, gelenek, görenek, alışkanlık, töre, örf ne varsa onları yapmalı, onlardan yana tavır koymalı, onları istemeli ve onların toplumda uygulanması ya da sürdürülmesinden yana olmalıdırlar. Yine bu kadrolar (muhsinler) “kötü, çirkin, pis, iğrenç, münker” olan adet, gelenek, görenek, alışkanlık, töre, örf ne varsa onların karşısında olmalı, onları yasaklamalı, onların toplumdan uzaklaştırılması için ne gerekiyorsa yapmalıdırlar. Bu ahlaki karakterle peygamberimizin getirmeye çalıştığı dünya görüşü hakkında müşriklerin yaptıkları anti propaganda da berhava olmuş oluyordu. Şöyle ki; “Peygamberimizin Mekkelileri “Ataların şimdiye kadar peşinden gittikleri şirk sistemini bırakın ve Allah’ın yoluna gelin” diye davet ederken müşrikler bütün adet, örf, töre, gelenek, vb. ne varsa toptan değiştirileceği propagandası yaparak peygamberimizin insanları karanlığa, ne olduğu belli olmayan bir geleceğe götürdüğü algısı oluşturmuşlardı. Böylece onlar insanların önlerini görememesi nedeniyle peygamberimizden yana olmalarını engellemeye çalışmışlardı. Fakat Cenab-ı Hak toplumda geçerli olan örf, gelenek, görenek, adet ve kurallar konusunda seçici olunacağı iyi, güzel, hoş, rahatsız edici olmayan ve zarar vermeyenlerin İlahi dünya görüşünce de benimsenerek korunacağı ama kötü, zarar verici, rahatsız edici, iğrenç, pis ve çirkin olanların ise kaldırılacağının müminlerin ahlaki karakterleri olacağını vurgular. Böylece müşriklerin kara propagandasının önüne geçildiği gibi müminlere de bundan sonraki ufukları çizilmiş olur. Yani kısaca hangi toplumda olursa olsun iyi ve güzel adet, örf, geleneklerin korunacak hatta emredilecektir. Zira bunlar insanların mirasıdır. Mirası toptan reddetmek olamaz. Ama çirkin, kötü, pis, iğrenç olanlar da ayıklanıp atılacaktır.” 21.5- Kararlı ve Sabırlı olmak Bir toplumda “iyiliği emretmek ve kötülüğü men etmek” kolay bir iş değildir. Zira bu, bir toplumu dönüştürmek demektir. Toplumlarda yerleşmiş, kabul görmüş, kanıksanmış kötü, çirkin, iğrenç adetler, töreler, örfler o toplumların ileri gelenleri tarafından halka benimsetildiği için bunların değiştirilmesinin gündeme gelmesi halinde, ileri gelenler ve ileri gelenlerin kışkırttığı halk, reformcu kadrolara direnecekdir. Bu tür durumlarda reformcu kadrolar (muhsinler), halkı ikna etme hususunda oldukça zorlanacaklardır. Bu nedenle mümin kadrolar (muhsinler), karşılaşacakları tüm zorluklara rağmen yapılacak mücadelede zik zak yapmadan, geri dönmeden kararlı ve büyük bir sabırla yollarına devam etmelidirler. Özetle mümin kadroların (muhsinlerin) toplumları dönüştürme faaliyetlerinde kararlı, azimli ve sabırlı olmaları gerekmektedir. 17- (Lokman oğluna): “Yavrucuğum! Salâtı ikame et, iyiliği (marufu) emret / iş edin, kötülükten sakındır, başına gelenlere de göğüs ger! Şüphesiz bütün bunlar, kararlılık ve direnç isteyen işlerdendir.” (Lokman Suresi 17) 21.6- Mütevazı / Alçak Gönüllü, Olgun / Sakin, Ölçülü / Dengeli Olmak Sadece ebeveyne yönelik davranışların değil, Cenab-ı Hakk’ın kesin vaadi yerine geldiğinde iktidara gelecek bu kadroların (muhsinlerin) halka karşı nasıl bir tavır / duruş / davranış içerisinde olması gerektiği de düzenlenmeliydi. Müşrik ve zalim yöneticilerin halka karşı sergiledikleri asık suratlı, kibirli, öfkeli, bağırıp-çağıran, korkutucu, aşağılayıcı …. vb. tavır ve davranışların aynısını mümin yöneticiler de tekrar ederlerse nasıl “alemlere rahmet” olabilirlerdi? Bu çerçevede Cenab-ı Hak, büyük medeniyet kurmaya talip mümin kadroların (muhsinlerin) kendi halkına karşı; Alçak gönüllü olması, Mütevazı davranışlar sergilemesi, Asla gururlu, kibirli ve kendini beğenmiş tavır ve davranışlar içerisinde bulunmaması, Asla küstah ve böbürlenen davranışlar sergilememesi, Davranışlarında ölçülü ve dengeli olması, Bağırıp çağırmaması, zorba olmaması, Olgun bir şekilde davranması gerektiğini öğütler. 18-19- “Kasıntılık yapıp insanlara karşı böbürlenme / suratını asma ve yeryüzünde çalım satarak / kibirli kibirli yürüme. Zira unutma ki Allah kendini beğenmiş kibirliyi sevmez. Yürüyüşünde dengeli ol ve bağırıp çağırma. Unutma ki insanları rahatsız eden ve başkalarına saygı göstermeyen kendini beğenmişlerin davranışları çok çirkindir (seslerin en çirkini eşeklerin sesidir)” demişti. (Lokman Suresi 18-19) Cenab-ı Hak, mümin kadroların eğitiminde çok önemli bir noktaya daha değinir. Yerlerde ve göklerde yaratılan her şeyin insanlara hizmet için emre amade olduğunu ve gizli açık sayısız nimetlerin yine insanların faydasına olarak hizmetine sunulduğu müşahade edilmesine rağmen insanların herhangi bir kitabi bilgisi olmaksızın Allah hakkında tartışmaları eleştirilir. Onlar Allah’ın indirdiği kitaba uymaya davet edildikleri halde atalarından kendilerine miras kalan birikime körü körüne uyacaklarını beyan ederler. Allah bütün kâinatı insanların hizmetine sunmuş olmakla, kullarının sürekli iyiliğini istediğini göstermesine rağmen onlar Allah’ın bildirdiğine değil de kendi kötülük ve zararlarına da olsa atalarına uymayı yeğlemektedirler. Bu yaman bir çelişkidir. Kendi menfaatlerini görememektir. Aptallıktır. Halbuki ana-baba ve ataların üretmiş oldukları değerler, ürünler, kültürler birer mirastır, birikimdir, kullanılabilir ama körü körüne taklit edilmez. Tetkik edilir. Şayet onlar kendilerine fayda sağlamıyorsa hatta topluma zarar veriyorsa, toplumu azaba, yok oluşa, cehenneme götürüyorsa derhal terk edilmesi lazım gelir. Hele ki, kullarının sürekli iyiliğini isteyen Cenab-ı Hakk’ın öğretisi geldiyse vakit kaybetmeksizin o öğretiye sahip çıkıp izlenmesi, insanların kendi menfaati icabıdır. Böyle yapanlar sağlam bir kulpa yapışmış, kendini kurtarmış kimselerdir. Ama tersine davranıp kendi zararlarına olarak atalarından miras kalan eski gerici öğretilere yapışıp kalanlar da tercihlerinin karşılığını mutlaka acı bir şekilde ödeyeceklerdir. Onların ödeyecekleri acı bedel sadece ahiretteki bedel olmayacak bu dünyada da ağır bedeller ödeyeceklerdir. 20-24- Allah’ın, göklerde ve yeryüzünde ne varsa hepsini sizin menfaatiniz için birer sebep kıldığını görmediniz mi? Ve O (Allah), gizli ve açık olarak nimetlerini üzerinize yaymıştır. Buna rağmen İnsanlar içerisinden, herhangi bir bilgiye, yol gösterici bir kılavuza ve aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın Allah hakkında tartışan kimseler çıkabilmektedir. İşte böylelerine: “Allah'ın indirdiğine uyun!” denildiği zaman: “Asla, biz sadece babalarımızın hayat tarzına uyarız” derler. Ne yani şeytan onları cehennem azabına çağırmış olsa da mı? Ama her kim muhsin olarak yüzünü (kendini) Allah’a teslim ederse, işte o, gerçekten en sağlam kulpa yapışmıştır. Bütün işler döner dolaşır sonucunu takdir etmesi için Allah’a varır. Kim de inkâr ederse, artık onun inkârı seni üzmesin. (Nasıl olsa) onların dönüşü yalnızca Bizedir. O zaman Biz onlara yaptıkları şeyleri kendilerine bir bir haber vereceğiz. Çünkü Allah, göğüslerin özünü çok iyi bilendir. Biz onları biraz yararlandırırız. Sonra kendilerini yoğun bir azaba mahkûm ederiz. (Lokman Suresi 20-24) 21.7. Yerlerin ve Göklerin Hakiminin Sesini Kimse Kesemez Boykotun sonlarına doğru iyice yaklaşıldığında eğitilen kadroların gücünü fark etmeyen müşrikler, tevhidi dünya görüşünün artık tehdit olmaktan çıktığını ve İslami hareketin söndüğünü söylediler. Hz.Muhammed’in@ sesini de kestiklerini iddia ettiler. Onlara göre üç yıllık boykot süresince hareketin en büyük koruyucusu olan Haşimoğulları ekonomik olarak sıfırı tüketmişti. Olaylara sadece ekonomi ve güç olarak bakan müşrikler, peygamberimizin destekçilerinin ekonomik olarak zayıflamasını ve taraftar kazanmadaki hızının düşmesini hareketin tamamen bittiği şeklinde değerlendirdiler. Halbuki hareket bu süreçte geleceğe hazırlanmış ve daha da güçlenmiştir. Ama onlar yamuk bakışları nedeniyle bu gelişmenin farkında değillerdi. Çünkü artık peygamberi temsil edebilecek kadrolar yetiştirilmiştir. Bundan sonra peygamberin sesi daha gür çıkacaktır. Davası daha uzak diyarlara daha kısa zamanda ulaştırılacaktır. Onun adına hareket edecek naibler ile hareketin kuvveti onla belki yüzle çarpılmıştır. İlahi öğretinin sesi kesilemeyecektir. Her yere gidecektir. Müşrikler Hz. Muhammed’i@ muhasara altına almakla ve kabilesini ekonomik olarak bitirmekle her şeye hâkim olduklarını sanmaktadırlar. Fakat yerlerin ve göklerin yaratıcısı ve her şeyin sahibi ve hakimi Cenab-ı Hak, ilahi öğretisini inzal etmeye devam edeceğini ve buna kimsenin engel olamayacağını bildirir. İnsanlar sonunda O’na yönelecekler / hamd edecekler. Cenab-ı Hak her işini mükemmel yapar ve mutlak galiptir. Bu nedenle müşrikler O’nun sözlerine son vermek için ne kadar çaba sarf ederlerse etsinler O’nun sesini kesemeyeceklerdir. Ağaçlar kalem olsa, denizler de mürekkep bu denizlere yedi / daha çok denizler ilave edilse yine de Rabbin sözleri yazılacak ve her tarafa gönderilecektir. İlahi sözlerin sürekli inzal olması ve onların yazımı, çoğaltılması ile çevreye yayılması devam edecektir. Her türlü imkânın seferber edilmesi bile bu faaliyetlere yetmeyecektir. 25-27-Ant olsun ki, onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, hiç tereddütsüz “Allah’tır” derler. Sen de: “Hamd / yönelim Allah'adır!” de! Ne var ki onların çoğu bunu dahi kavramaktan acizdirler. Göklerde ve yerde olan şeyler ancak Allah'ındır. Muhakkak ki Allah, Ğaniyy’dir (hiçbir şeye muhtaç değildir), Hamîd’dir (yönelmeye layıktır). Eğer, dünyanın tüm ağaçları kalem olsa, denizleri de mürekkep, buna yedi deniz daha eklense, Allah'ın sözleri yine de tükenmez. Çünkü Allah’tır her işinde mükemmel olan ve her hükmünde tam isabet kaydeden. (Lokman Suresi 25-27) 21.8. Diriliş Allah’a Kolaydır Müminlerin içine düştükleri boykot / muhasara tahammülü çok zor bir durumdu. Zira her ne kadar eğitiliyor olsalar da kendilerine yeni katılımların arkası neredeyse kesilmişti. İşte böyle bir vasatta gelen müjdeli ayetlerle moraller yüksek tutulmaya çalışılsa da bu müjdelerin desteklenmesi de gerekiyordu. Cenab-ı Hak bu müjdeleri ispat etmek ve müminlerin kalplerinin mutmain olması için çeşitli örnekler verir. Bunlardan birisi de “Nasıl kendileri gibi bir kişi hidayete eriyor ve diriliyorsa diğer insanların dirilmesi de mümkündür. Çünkü onlarda kendileri gibi birer insandır. Onları yaratan Allah onları gayet iyi bilmektedir. Bu Allah’a göre kolaydır.” Ayrıca Cenab-ı Hakk’ın yasası sürekli bir değişimi gerektiriyor. Sürekli bir hak batıl mücadelesi hüküm sürecek yeryüzünde. Dolayısıyla batıl bir gün mutlaka sona erecek. Şimdi hakkın doğma zamanı. 28 -30- Sizin yaratılmanız ve ölümden sonra diriltilmeniz ancak bir tek kişininki gibidir. Muhakkak ki Allah en iyi işiten, en iyi görendir. Allah’ın geceyi gündüze, gündüzü geceye soktuğunu görmez misin? O Güneşi ve Ayı bir yasaya tabi kılmıştır. Böylece her biri adı belirlenmiş bir ecele akıp gidiyor. Kuşkusuz Allah, yaptığınız her şeyden hakkıyla haberdardır. İşte bu yüzdendir ki, Allah mutlak hakikatin ta kendisidir. Onların, O'nun dışında yakardıkları her şey bütünüyle batıldır. Muhakkak ki, Allah, yüceler yücesi ve en büyüktür. (Lokman Suresi 28-30) İnsanlar Cenab-ı Hakk’ın nimetlerinden faydalanırlarken herhangi bir sorunla karşılaşmadıkları takdirde yanlış / batıl uygulamalarına devam ederler. Ama ne zaman işler bozulur, kötüye gitmeye başlar ve bir felaket sonucu ölümle / yok olmayla karşı karşıya kalırlarsa işte o zaman batıl / yanlış uygulamalarını ve düşüncelerini bırakıp ilahi yasalara/ emirlere sarılırlar / Allah’a yalvarır, yakarırlar. Acizliklerini itiraf edip kul olduklarını hatırlarlar. O felaketten kurtulduktan sonra bir kısım insanlar derslerini aldıkları için aşırılıklarını bırakıp mutedil bir yol tutar. Fakat zalim ve nankör olanlar tekrar eski batıl / yanlış yollarına dönerler. Bu nedenle Cenab-ı Hak bütün insanlığı şöylece uyarır; “İlahi yasalardan sapmayın. Arkasından gitmekte ısrar ettiğiniz ana- baba ve atalarınız yarın size fayda edemez. Yıkım başladığında onlar size bir katkı sağlayamaz. Dahası ahirette hiçbir şekilde onlardan bu yaptıklarınız dolayısıyla herhangi bir destek bulamayacaksınız. Süfli, kısa vadeli, eğlenceli dünya hayatı sizi aldatmasın sakın! Sakın ha sakın! Çok çeşitli yollardan gelip de sizi ayartamayan o ayartıcılar tüm yolları denedikten sonra başka seçenekleri kalmayınca sonunda Allah’ı ve O’nun yolunu kullanarak sizi aldatmasın! Çok uyanık olun! Siz çalışmanıza devam edin! Sizlerin kurtuluşu, dirilmesi ve düşmanlarınızın ölmesinin / yıkılmasının vakti saatini ancak O bilir. Vahyi / yağmuru O indiriyor. Rahimlerin ne gizlediğini / gizli çalışmaların sonucu ne doğacağını o bilir. Yarının nelere gebe olduğunu ancak O bilir. Kimse nerede öleceğini bilemez.” 31- 34- (Ey insanlar!) Görmez misiniz ki O’nun ayetlerini size göstermek için, gemilerin denizde Allah’ın nimetiyle kayıp gittiğini? Elbet bütün bunlarda, derin bir şükran duygusuyla O’na kullukta direnenler için mesajlar vardır. Derken, dalgalar onları zifiri gölgeler gibi bürüdüğünde, yalnız O’na yönelerek başlarlar Allah’a yalvarıp yakarmaya. Onları sağ salim karaya çıkarır çıkarmaz, onlardan bir kısmı aşırılığı bırakıp orta yolu tutar. Zaten bizim ayetlerimizi çok hain ve çok nankörlerden başkası bile bile inkâr etmez. Ey insanlar! Rabbinize karşı takvalı davranın. Dahası ne anne- babanın çocuğuna ne de çocuğun anne- babasına hiçbir fayda sağlamayacağı bir günün dehşetinden sakının. Şüphesiz Allah'ın vaadi gerçekleşecektir. O halde bu dünya hayatı sizi aldatmasın. Ve sakın aldatıcının hiçbir türü sizi Allah ile aldatmasın. Şu da bir gerçek ki sadece Allah, saatin (kıyametin kopuş zamanının) bilgisi yanında olandır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olan şeyleri O bilir. Kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Kimse nerede öleceğini de bilmez. Muhakkak ki Allah en iyi bilendir, en iyi haberdar olandır. (Lokman Suresi 31-34)
- Bölüm 1: Peygamberlik Öncesi
BÖLÜM 29 MEDİNE İLE İLK TEMAS Hz.Muhammed@ gördüğü Miraç rüyasını Kabe’ye giderek herkese anlatmıştı. Bu rüyada gösterilen sembollerin anlamları dikkate alındığında müşrik azgınların onunla alay edecekleri çok açıktı. Zira onlar zayıf, çaresiz ve sığınacak yer arayan peygamberimizin gelecekte çok parlak bir medeniyet kuracağına ilişkin rüyalar görmesi ve bu rüyada işaret edilenleri hak ve hakikat olarak algılaması müşrikleri açısından “aç tavuğun kendisini buğday ambarında görmesi” ata sözünü çağrıştırmaktaydı. Müşrik azgınlar bu konuda alaylarını çok ileri boyutlara taşıdılar ve peygamberimizden Miraç rüyasına konu yolculuğundan dönerken iddialarını tasdik etmesi için beraberinde bir melek getirmesi gerektiği şeklinde alaylı sözler sarf ettiler. Onlar bu sözleri ile hem Hz.Muhammed’in@ melekut alemi ile ilişkisi konusundaki iddialarını yalanlamakta hem de gelecekte kendisine vaad edilen zafer iddiasını yalanlamakta idiler. Onlara göre; “madem ki O kendisinin melekut alemi ile ilişkisinin var olduğunu iddia ediyor, o halde o alemden melekler kendisini tasdik etmek amacıyla pek ala O’nun yanında yer almalıdır. O’nu destekleyen herhangi bir melek de olmadığına göre O’nun iddialarının hiçbir geçerliliği yoktur” şeklinde bir mantık yürüterek Hz.Muhammed’in@ cinlenmiş, mecnun, kafayı sıyırmış bir deli olduğunu söyleyerek alay etmekteydiler. Hz.Muhammed’in@ içinde bulunduğu kötü şartlar dikkate alındığında müşriklerin yaptıkları menfi propaganda, öylesine güçlüydü ki etkisini müminler üzerinde bile gösteriyordu. Miraç rüyası ile verilmek istenen mesaja sadece Hz.Ebu Bekir inanmıştı, diğer müminler ise kararsızlık göstermişler ve hatta bazı müminler “böyle şey olmaz” diyerek irtidat etmişlerdi. / müşrikliğe geri dönmüşlerdi. ([1] ) Tam bu aşamada Cenab-ı Hak, mümin zihinlerdeki bu menfi algıyı bertaraf etmek için peşpeşe gönderdiği vahiyle mesajlarını inzal etmeye başladı. Müminlere moral veren bu mesajlarda; bir gün gelecek müşriklerin iman etmediklerine çok pişman olacaklarını, zira eninde sonunda müşriklerin egemenliklerine son verileceğinin onların toplumsal bir eceli olarak takdir edildiğini ve o ecel geldiğinde mutlaka helak olacaklarını bildirir. Ayrıca gönderilen bu mesajlarda, alaycı müşrikler de tehdit edilirler. Onların Allah elçisine “iyice delirdi, kafayı yedi” şeklindeki aşağılamaları ve “miraçtan dönerken yanında melekleri getirseydi ya” şeklindeki alaylarına karşılık o meleklerin vakti saati gelince ineceğini ama o müşriklerin tepelerine ineceğini ve onların iktidarlarını yerlebir etmek için indirileceği şeklinde cevap verilir. Onların yok edilecekleri vakit geldiğinde onlara hiç göz açtırılmayacağı vurgulanırken Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin vahyin şahsında koruma altına alınacağı üzerine basa basa vurgulanır. Müminlere onların bu alaycılıklarının adetleri olduğu, geçmişteki inkarcıların da aynı şekilde davrandıkları, bu nedenle onların alay etmelerinden etkilenmemeleri istenir. Dahası onlara her türlü delil ve hatta göklere çıkarılarak her türlü sırlar onlara mucize olarak gösterilse dahi bu alay ve inkarlarından asla vazgeçmeyecekleri ifade edilerek müminlere algı operasyonlarına gelmemeleri bildirilir. Rahman Rahim Allah Adına 1 -15- Elif, lam, ra. Bunlar, Kitab’ın ve apaçık / açıklayıcı Kur’an’ın ayetleridir.- Zaman gelecek şu inkâr etmiş olan kişiler, ‘Keşke önceden müslüman olsaydık!’ diye hayıflanacaklardır. Bırak onları yesinler, yararlansınlar ve emeller (boş umutlar) onları oyalasın. Fakat yakında bilecekler. Biz hiçbir memleketi yazılı bir eceli olmaksızın helak etmedik. Hiçbir ümmet, ecelinin önüne geçemez ve tehir de edemez. Onlar; “Ey kendisine zikir / vahiy indirilen kişi! Sen gerçekten tam bir mecnun / cinlenmiş bir delisin. Eğer doğru söylüyorsan, bize melekleri getirseydin ya!” dediler. Ancak (hiç merak etmeyin) Biz o melekleri hakkı egemen kılmak (ve sizin gibi inkarcıları yok etmek) için indireceğiz de işte o zaman onlara göz açtırılmayacaktır. Muhakkak ki o Zikr’i Biz indirdik! Ve Biz mutlaka onu koruyacağız! Ant olsun ki, Biz, senden önce geçmiş topluluklara da elçiler göndermiştik. Ne var ki onlara ne zaman bir elçi gelse, mutlaka onunla alay etmişlerdir. İşte bu nedenle Biz onu (alaycılığı), suçlu günahkârların kalplerine / gönüllerine hoş gösterdik. Onlar (Mekkeli müşrikler de) ona asla inanmayacaklar, zira onlardan önceki inkarcılar da aynı şekilde inanmamışlardı. Eğer Biz onlara göklerin kapısını açsak da onlar oradan yukarı yükselseler bile yine de inanmayacaklar ve mutlaka diyecekler ki; “Bu sadece bir göz aldatmacası / görsel bir aldatmaca. Herhalde birileri bize büyü yaptı.” (Hicr Suresi 1-15) Hz.Muhammed’in@ Miraç rüyasına / temaşasına inanmayan müşriklere “sizi gerçekten göğün kapılarını açıp aynı elçimizin yükseldiği gibi daha yukarılara yükseltsek bile siz yine de inanmazsınız ve bu yükselmenin bir göz aldatmacası ya da bunun bir büyülenme olduğunu söylersiniz “ denildikten sonra onlara göklerin, kalelerin burçları gibi burçlarla donatıldığı ve kendileri gibi aşağılık kişilerin asla oralara yükseltilmeyeceği metafor ile ifade edilir. Hatta müşrik şeytanların oralara çıkmaya değil, o burçların sınırlarından içeride neler olup bittiğini anlamaya çalışmalarına bile müsaade edilmeyeceği anlatılırken aslında Hz.Muhammed’in@ yükselteceği devlette bu alaycı aşağılık müşriklerin asla yer almayacağı ve onların bu devletin sınırlarına bile yanaşamayacağı metaforik olarak anlatılır. O müşriklerin bu halleri ile yükseltilmeyeceği, o parlak medeniyete yaklaşamayacakları belirtildikten sonra, onların bu devlette neler olup bittiğini anlamak için ancak dinleme yani ajanlık yapabilecekleri bildirilir. Müşriklerin korka korka yapacakları dinleme faaliyetleri bile sıkı bir takip altında tutulacağına da yine gökteki ateş toplarının şeytanları takip etme olayları üzerinden metafor yapılarak anlatılır. 16-18- And olsun, Biz, gökte birtakım burçlar kıldık ve gözetleyenler için onu güzelce donattık. Göklerin bu nizamını bütün kovulmuş / bozguncu / anarşist şeytani güçlere karşı koruma altına aldık. Öyle ki göklerin sakinlerinden bilgi çalmaya kalkışacak olanları parlak bir ateş topu izleyip kovalar. (Hicr Suresi 16-18) Cenab-ı Hak yeryüzünün yaratılışı metaforunu kullanarak Hz.Muhammed@ için öyle bir sistem kurulacak ki bu sistemde herkesin rızıklarının temin edileceği, itelenen, zayıf, yoksul ve kölelerin kurulacak yeni dünyada çeşitli rızıklarla besleneceği ve toplumdaki bütün kesimlerin dengeli bir yapı ile gelir kaynaklarını paylaşacakları bildirilir. Bu husus, yeryüzünde yetişen bitkilerin ve kaynakların tüm insanlık için yaratıldığı ifadesi ile anlatılır. Yine kurulacak bu sistemde sosyal yapının sağlamlığını / muhkemliğini anlatmak için, yeryüzünün sarsılmazlığını ve dengesini sağlayan dağların yeryüzüne kazık gibi çakılması metaforu kullanılmıştır. Cenab-ı Hak her şeyin hazinesinin kendi katında olduğunu bildirdikten sonra doğa olayları metafor olarak kullanılarak Mekke’deki olaylar anlatılmaktadır. Şöyle ki; Nasıl ki rüzgarlar yağmurun / rahmetin habercisidir Mekke’deki bu çalkantılar, boykotlar, hicretler, çatışmalarda bu topluma gelecek rahmetin habercisidir. Toplumdaki bu çalkantı, bunalım ve krizler olmadan rahmet, huzur ve yüksek medeniyet gelmez. Müminlerin çektikleri tüm sıkıntılar, acı ve çileler, topluma rahmetin yağması içindir. Tıpkı rüzgarlar gibi. Mekke toplumundaki bu çalkantılar da / vahyin oluşturduğu bu rüzgarlar da toplumu diriltecek olan rahmeti getirecektir. Allah’ın hazinelerinden olan vahiy sayesinde, bu toplum hayat bulacak ve diriliş gerçekleşecektir. Her şeyin hazineleri elinde olan Allah, nasıl ki doğa olaylarındaki varoluş ve yok oluşları / diriliş ve ölümleri yaratıyorsa aynı şekilde sosyal olaylardaki toplumların yükselişlerini ve çöküşlerini de belirlediği sosyal yasalar (kader) ile gerçekleştirmektedir. Her şey eninde sonunda O’nun yasasına göre şekil almakta, her şey sonunda O’na kalmaktadır. Yegâne varis O’dur. Bu nedenle Mekke şirk sistemi de sonunda yıkılıp gidecek ve yerine ilahi sistem gelecektir. Şimdi bu toplumsal oluşum ve dönüşümde önder olanlar Allah’ın vahyine sarılanlardır. O’nun vahyine sarılmayanlar da bu oluşumda/ dirilişte geri kalanlar olacaktır. 19-25-Yeryüzünü de enine boyuna döşedik de üzerine sabit kazıklar (dağlar) yerleştirdik ve orada canlı bir yaşam için her tür bitkinin dengeli bir şekilde gelişmesini sağladık. Böylece hem sizin için ve hem de rızkı size bağlı olmayanlar için geçim vasıtaları kıldık. Her şeyin hazineleri sadece Bizim yanımızdadır. Ama Biz onu ancak belirli bir ölçüde / bir kaderle indiririz. Aşılayıcı ve bereket getiren rüzgarları gönderiyor ve su ihtiyacınızı karşılamak için gökten su indiriyoruz. O suyun kaynağını da elinde tutan siz değilsiniz. Muhakkak ki dirilten de öldürende sadece Biziz Biz! Sonunda vâris olacak olanlar da yine Biziz. And olsun ki, Biz, sizlerden önder olmak isteyenleri de biliriz ve yine and olsun ki, sizden geri kalmak isteyenleri de biliriz. Muhakkak senin Rabbin, onların hepsini bir araya toplayacaktır. Muhakkak ki O, Hakîm’dir, en iyi bilendir. (Hicr Suresi 16-25) Tabi ki bu sistemin kurulabilmesi için o sistemin kurucularının toprak karakterli yani paylaşmacı, merhametli, vergili olma vasıflarının yanısıra ilave özellikler, yetenekler ve karakterlerle donanması ve olgunlaşması zorunludur. Bu ilave yetenek ve karakterler ise Mekke’de müşriklerle yapılan mücadelelerle kazanılacaktır. Başta Ebu Cehil ve onun gibi olan müşrikler zehir gibi nüfuz eden, akrep gibi sokan ve yakıp kavuran şahsiyetlerdir ki onların bu karakterleri ateş metaforu ile ifade edilir. Fakat onların Hz.Muhammed@ ve müminlere yaptıkları eziyetler, provokasyonlar ve işkenceler tıpkı toprak kapların ateşte pişmesi sonucunda yumuşak karakterden sert bir karaktere dönüşmesi gibi etki etmekte ve müşriklerin uyguladıkları eziyetler ve işkenceler ile müminlerin yetenekleri, karakterleri gelişmekte ve olgunlaşmaktadırlar. Kur’an’daki kuru balçıktan ses veren kilden ve işlenebilen çamurdan, ateşte pişirilmiş balçıktan, seramiğin ateşte pişmiş, kurumuş, belli bir şekil almış, kuvvetlenmiş, sertleşmiş, evrilmiş, gelişmiş, dönüşmüş, güzel şekil verilmiş ve süslenmiş olma hali gibi anlam verilen “Salsalin min hamein mesnun” ifadesi ile metaforik olarak müminlerin iliklere işleyen yakıp kavurucu bir hararete sahip ateş karakterli Ebu Cehillerin (Cahillerin babası) eziyetleri ile bu özel yeteneklere kavuştukları anlatılır. Kısaca müminler, bu mücadelede düşmanların reva gördükleri her türlü zorluklarla göğüs gererek, pişmiş ve tecrübeli şahsiyetler olmaktadırlar. 26- 27- And olsun ki, Biz, insanı kuru balçıktan / ses veren kilden / ateşte pişmiş kilden, işlenebilen çamurdan yarattık. Cannı / cinlerin babasını / Cahillerin babasını da daha önce, iliklere işleyen yakıp kavurucu bir harareti olan ateşten yaratmıştık. (Hicr Suresi 26-27) Hz.Muhammed’in@ Taif dönüşünde Nahle vadisinde yabancılarla / ecnebilerle (Medineli toplulukla) görüştükten sonra durumun çok vahim bir hal alma sürecine girdiğini fark eden Mekke müşrik azgınları konuyu müzakere etmek üzere Darün Nedveyi topladılar. Mekke’nin ileri gelenleri / mele topluluğu ile yaptıkları toplantıda Medine’deki gelişmeler masaya yatırıldı. Aldıkları istihbarat gösteriyorduki Medineli Yahudi ve Arap kabileler kendilerine bir lider aramakta ve bu konuda aradıkları / bekledikleri lider konusunda da Hz.Muhammed’in@ kendilerine lider / peygamber olup olamayacağı konusunu müşavere etmekteydiler. Şayet Medineliler devreye girer de Hz.Muhammed@ ile anlaşma yoluna gidecek olurlarsa, o takdirde peygamberimiz Medine’de bir devlet kurabilecek ve kendisine inzal edilen ideolojisini / sistemini / dünya görüşünü uygulama şansı bulabilecekti. Böyle bir oluşum ise Mekke ile savaşılacak bir yapının ortaya çıkması demekti. Medinelilerle gerçekleştirilecek böyle bir birliktelikte Hz. Muhammed’in@ Mekkelilere karşı eskisi gibi mütevazı, toprak gönüllü, yumuşak, zayıf, naif ve hoşgörülü bir tutum içerisinde olmayacağı, tam tersine özü toprak ta olsa artık ateşte pişmiş kaya gibi sert bir karakterle savaşacağı açıktı. Dahası 10 yıldır müminlere tatbik edilen her türlü eziyet, acı, işkence, tuzak, psikolojik harekat, oyun ve entrika Hz.Muhammed’i@ ve onun şahsında müminleri pişirmişti. Bundan sonra O’ndan merhamet, yumuşaklık, hoşgörü beklenmesi abesti ve eline güç geçtiği takdirde bu gücü bütün şiddetiyle kullanmaktan asla çekinmeyecekti. O, edindiği tecrübeleri böyle bir oluşum sonrasında kendilerine uygulayacağı da belliydi. Mekke’nin ileri gelenleri şu istihbaratı da edinmişti; Medineli Yahudi kabilelerinden bazıları bölgede hakim olmak için bir lider arayışı içerisindeydiler ve Taif dönüşü Hz.Muhammed@ ile görüşenler ise bu görüşmeyi kendi kabileleri arasında paylaşmışlar ve aradıkları / bekledikleri kişinin Hz.Muhammed’den@ başkası olamayacağı sonucuna varmışlardı. Zira Hz.Muhammed @, onların sorunlarına çözüm getirecek, güzel projeler ortaya koyabilecek, vahşi Arapları da dize getirebilecek sert bir liderlik kıvamına da ermiş bir şahsiyettir. Peygamberliğinin başlangıcındaki yumuşak karakteri, Mekkeli müşriklerin uyguladıkları eziyetler ve baskılar sonucu mücadeleci sert bir karaktere evrilmiştir. Özünde yine o yumuşak toprak karakteri vardır ama müşrik ve vahşi tabiatlıların hakkından gelecek bir sert mizaca da kavuşmuştur artık. O tıpkı ateşte pişmiş toprak kaplar gibi sertleşmiştir. Kısaca O, hayatın her türlü zorlukları ile mücadele ederek pişmiş / tecrübe sahibi olmuş bir kişiliktir. Gidişat, bu endişeler doğrultusunda gelişecek olursa Mekke için iyi olmayacaktı. Hz.Muhammed’in@ Medine’lilerle buluşmaması ve onlarla herhangi bir uzlaşmaya girmemesi için bu soruna ivedilikle çözüm bulunması gerekiyordu. Bu hususları tartışan Mekke Darün Nedve meclisi, Hz. Muhammed@ ile yeni bir uzlaşma paketi üzerinde tartışmaya başladı. Mekke ileri gelenlerinin / Mele topluluğunun önemli bir kısmı, O’na tam teslimiyetle teslim olunması gerektiği ve O’nun getirdiği sistemi / ideolojiyi / dünya görüşünü kabul etmeleri gerektiğini tekrar gündeme taşıdılar. Daha önceki yıllarda da aynı konu gündeme gelmiş, fakat Ebu Cehil Hz.Muhammed’in@ yumuşak huylu, vergili, şefkatli ve merhametli olması nedeniyle bedevi Arap kabilelerine liderlik yapmakta aciz kalacağı gerekçesi ile onun liderliği kabul edilmemişti. Gelinen aşamada Ebu Cehil tekrar ağırlığını koydu ve Hz.Muhammed’in@ yıllar içerisinde yaşadığı tecrübe ile edindiği üstün karakterlere dayalı değişim / dönüşüm sonucu elde ettiği güç ve imkanları dikkate almadan sırf bencilliğinden teklifi yine reddetti. O her ne olursa olsun, hangi pozitif gerekçe getirilirse getirilsin Hz.Muhammed’in@ liderliğine karşı çıktı. Bilindiği üzere, Mekke Yönetimi kabilelerin koalisyonudur ve gündeme gelen herhangi bir konuda bir kabilenin itiraz etmesi ya da veto hakkını kullanması diğerlerini de bağladığından Hz.Muhammed’in@ getirdiği dine teslimiyet ekseninde bir çözüme gitme konusu tekrar reddedilir. Mekke’nin ileri gelenleri / mele topluluğu Ebu Cehil’in bu inkarcı hareketini lanetleseler de Hz.Muhammed’in@ tarafına doğru saf değiştirmeye de cesaret edemiyorlardı. Bu nedenle onlar kıyamet / din / hesaplaşma gününe kadar şirk içerisinde kalmayı yeğlediler. Bu konu Hicr Suresindeki yaratılış kıssası temsilinde şöyle anlatıldı; 28- 50-Rabbin meleklere, “Ben kuru balçıktan / ses veren kilden, işlenebilen çamurdan bir beşer yaratacağım. ([2] ) Ben, onu dizaynettiğim (güzel karakterlerini verip) ve ona ruhumdan üflediğim (vahyettiğim) zaman, derhal secde edip onun (hizmetine) amade olun! / itaat edin!” demişti. Bunun üzerine meleklerin hepsi hep birlikte secde ettiler. / itaat ettiler. / emre amade oldular. İblis hariç. O, (emre) amade olanlarla / secde edenlerle / itaat edenlerle beraber hareket etmekten kaçındı. O (Allah) dedi ki: “Ey İblis! Sana ne oluyor da secde edenlerle / itaat edenlerle beraber olmuyorsun?” O (İblis); “Ben kuru balçıktan / ses veren kilden / işlenebilen çamurdan yarattığın bir beşere secde etmem / itaat etmem.” dedi. O (Allah); “Öyle ise oradan çık git! Çünkü sen, kendi kendini aşağıladın ve unutma ki Din / Hesap gününe kadar tüm lanet senin üzerindedir” dedi. O (İblis); “Rabbim! Öyle ise onların yeniden dirilecekleri güne kadar bana mühlet ver!” dedi. O (Allah); “Peki, sen zaten bilinen vaktin gününe kadar mühlet verilenlerdensin” dedi. O (İblis) dedi ki: “Rabbim! Beni azdırdığın için, mutlaka ben de yeryüzünde (azgınlık yapmayı) onlara süsleyeceğim ve ihlaslı, saf ve temiz kulların hariç onların hepsini mutlaka azdıracağım / yoldan çıkaracağım!” O (Allah) dedi ki: “İşte bu (ihlâs, samimiyet ve teslimiyet) yolu, Bana yönlendirilmiş (Bana ulaştıran) yoldur. Bu nedenle ihlaslı, saf ve temiz kullarımın üzerinde hiçbir zorlayıcı gücün yoktur. Muhakkak ki sana uyan azgınların hepsine vaat edilen yer cehennemdir. Oranın yedi kapısı vardır. O kapıların her biri, azgınlıklarına göre tasnif edilmiş gruplara tahsis edilmiştir.” Muhakkak ki muttakiler, cennetlerde ve pınar başlarında olacaklar ve onlar “Selametle güven içinde oraya girin!” diyerek karşılanacaklardır. Biz onların (muttakilerin) göğüslerindeki kinleri çıkarıp atacağız ve onlar kardeşçe karşılıklı makamlarında oturacaklar. Orada (cennette) kendilerine hiçbir yorgunluk dokunmayacak. Onlar oradan asla çıkarılmayacaklar. Kuşkusuz Benim çok bağışlayıcı ve merhametli olduğumu, azabımın da çok acıklı olduğunu kullarıma haber ver! (Hicr Suresi 28-50) Medine’de durum çok kritikti ve siyasi kriz had safhaya ulaşmış, kabileler birbirlerini yok etmek için fırsat kolluyorlardı. Zira iki yıl önce birbirleri ile giriştikleri kanlı Buas Savaşı sonrasında Medineli Arap kabilelerinden Evs ve Hazreç ile müttefikleri Yahudi kabilelerin arasındaki kin ve nefret nedeni ile Medine artık yaşanmaz hale gelmişti. Bu savaşta her iki kabile de liderlerini ve en önemli adamlarını kaybetmişlerdi. Hazreç sayıca daha üstün olmasına rağmen savaşı kaybeden taraftı. Bu nedenle Hazreçliler kendilerine Medine dışından da müttefikler arıyorlardı. Medine’de iki kabilenin de güvenlikleri kalmamıştı. Her an patlayacak yeni bir savaş her iki kabileyi yok olma tehlikesine götürebilirdi. Birbirlerine karşı sürekli tetikte bekliyorlardı. Şehrin idaresi konusunda her iki kabile yöneticilerinin bir araya gelmeleri artık neredeyse imkânsız hale gelmişti. Şehre huzurun gelmesi için gerilimli ortama artık bir son verilmesi gerekiyordu. Ama bu barış nasıl sağlanacaktı? Sistem tıkanmıştı. Kabileler şirk sisteminin öngördüğü ilkelere göre düşünüyor ve bu sorunu birbirlerine üstün gelerek, diğer ifadeyle biri diğerini yok ederek çözmeyi düşünüyordu. Onlar bu amaçlarını gerçekleştirmek için kendilerine bölgesel müttefikler arıyorlardı. Hazreçliler geçen sene aynı amaçla Kureyşle görüşmek için ileri gelenlerden bir heyet oluşturup Mekke’ye göndermişlerdi. Fakat Kureyş liderleri kervanlarının geçiş yolunda olan Medine’deki bu çatışmada hiçbir taraf ile müttefiklik yapmak istemiyordu. Zira neredeyse 150 yıldır birbirleri ile çatışan ve bir türlü birbirlerine üstünlük sağlayamayan Medineli kabilelerden herhangi biri arasında bir tercih yapmak, diğerinin hışmına uğramak demekti. Ancak Hz.Muhammed@ bu heyetten haberdar olmuş ve gizlice onlarla görüşme fırsatı bulmuştu. Hazreçlileri Mekke müşrikleri ile Evslere karşı düşmanlıkta müttefiklik arayışına girmek yerine, birbirleri ile dost ve kardeş olmaya, barışa, islama davet etmişti. Aralarındaki sorunun en iyi çözüm yolunun barış / İslam ideolojisini benimsemek olduğunu teklif etmişti. Şayet İslam / barış ideolojisini seçerler ve kendisini de Medine’nin lideri olarak benimserlerse Medine’nin kurtulacağını vadetmişti. Halbuki Mekke’deki müttefik arayışları aslında Medine’deki çatışmayı körüklemekten ve gelecekte daha fazla kan dökülmesine ve Medine’nin yok olmasına hizmet etmekten başka bir şeye yol açmayacaktı. Hz.Muhammed’in@ bu teklifine onlar o zaman sıcak bakmamışlardı. Fakat aradan geçen bir sene içerisinde Hz.Muhammed’in@ teklifi üzerine Esad bin Zürare ve Zekvan b. Abdi Kays düşünmüşler ve oldukça olumlu bir teklif olduğunu değerlendirmişlerdir. Hatta kendi şehirlerindeki Yahudi kabilelerden bazılarının da bu düşünceyi tartıştıklarına ve bazılarının Hz.Muhammed’i@ kendilerine lider seçmeyi düşündüklerine şahit olmuşlardı. Hatta Yahudi kabilelerden bazıları Hz.Muhammed’in@ kendilerine lider olarak gelmesi halinde önlerinde kimsenin duramayacağı ve bölgenin tüm hakimiyetini ellerine geçirecekleri konusunda ki hava atmalarına da şahit olmuşlardı. Yahudi kabileler bile Yahudi asıllı olmayan ve Arap olan Hz.Muhammed’i@ kendilerine lider olarak seçmeyi düşünebiliyorlardı. Şayet Yahudiler onu kendilerine lider yaparlarsa bütün üstünlüğün ve Medine’nin yönetiminin onlara geçeceği açıktı. Bu nedenle onlar Yahudilerden önce davranmayı ve asıl kendilerinin çok ihtiyaç hissettikleri liderliği kendi kabilelerine getirmelerinin daha yerinde olacağını tartıştılar. Hazreçli bu iki şahsiyet Yahudilerden önce davranıp peygamberimizi sorunlarının çözümü için kendilerine lider olarak benimsememeleri için bir neden olmadığını düşündüler. Bu hususta önlerindeki tek engel ise Evs kabilesine karşı üstün ve güçlü olmaktan başka bir şey düşünmeyen kendi kabile liderleri idi. Onları bu anlamsız ve kendilerini uçurumun kenarına kadar getiren rekabet ve savaş fikirlerinden vazgeçirerek barış / İslam ile birlik ve beraberlik / tevhit fikrine getirdikleri takdirde sorun çözülmüş olacaktı. Esad bin Zürare ve Zekvan bin Abdikays Mekke müşriklerinin kendileri ile asla müttefiklik anlaşması yapmayacaklarını ama sürekli oyalama taktiği güttüklerini ve bunun altında yatan sebebinde ekonomik / ticari kervan olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Bu nedenle onlar, kendi kabile liderlerini ve Evsli kabile liderlerini Hz.Muhammed’in@ teklif ettiği ve kendilerinin de süreç içerisinde benimsedikleri seçeneğe razı edeceklerini düşündüler. Onlar Yahudi kabilelerinin Hz.Peygamberi kendilerine lider olarak seçmeyi düşünmelerini ve Mekke müşriklerinin ise kendilerini oyalamasını diğer ileri gelenleri ikna etmekte kullanmayı da tasarladılar. Zaman alsa da sonunda onları ikna edecekleri konusunda başarı sağlayacaklarına inandılar. Bu düşüncelerini samimiyetine güvendikleri bazı Hazreçli ileri gelenler ile de paylaştılar. Sonunda bu iş için görüşmelere başlamaya karar verdiler. Bu görüşmelerin Mekke müşrikleri aleyhine ve Mekke’ye düşmanlığa ve çatışmaya götürecek bir sürecin ilk adımları olacağı çok açıktı. Şirk rejimini yıkıp yerine İslam rejiminin gelmesini savunan Hz.Muhammed ve müminleri dost edinmek demek Mekke ile düşman olmak demekti. Hz.Muhammed@ ile görüşmeye gidecek elçileri kamufle etmek için Mekke müşrik ileri gelenleri ile müttefiklik görüşmesi yapmaya gönderilmiş elçiler olarak göstermeyi planladılar. Gönderilen elçiler bir yolunu bulup peygamberimizle görüşeceklerdi. Peygamberimizle yapacakları görüşmede O’na Nahle vadisindeki ve geçen sene yaptığı teklifinin çok dar bir kadroda kabul gördüğü müjdesi verilecekti. Soya bağlı Arap kabile anlayışına göre, bir kimsenin oğlunun olması, kabilenin dolayısıyla kabile ideolojisinin de devam edeceği manasına gelmekteydi. Kevser Suresinde ifade edildiği gibi Hz.Muhammed’in@ erkek çocuğu olmadığı için davasının da kendi ölümünden sonra sona ereceğine dair müşriklerin iddiasına karşı Hz.Muhammed’in@ bağlılarının çok büyük olacağı vurgulanır. Yani peygamberimizin oğlu yok ama, O’nu kendi oğullarından fazla seven müminlerin olacağı hususu, “oğul evlat” metaforu üzerinden ifade edilir. Medine’nin gönderdiği elçiler Mekke’ye gelir ve Mekke müşrik elebaşılarla müttefiklik üzerine görüşmelerde bulunurlar. Mekkeliler yine ipe un serer ve herhangi anlaşmaya ulaşılamaz. Elçilerin Mekke’de kaldıkları süre içerisinde Hz.Muhammed@ ile görüşmenin bir yolunu buldular ve O’na misafir oldular. Elçiler huzura girerken İslam olacaklarını, barışı tercih edeceklerini işaret eden “selamlama” ile peygamberimizi selamladılar. Fakat onların Mekkeli müşriklerle müttefiklik görüşmelerine geldiğini bilen peygamberimiz, Medineli elçiler konusunda kaygılandı. Her ne kadar selam vererek huzura girmiş olsalar da yine de onların bir komplo peşinde olup olmadıklarını kestiremediğinden çekinceli davrandı. Elçiler ise Hz.Muhammed’in@ tereddüdünü izale etmek için kendilerinin Mekke müşrikleri ile müttefiklik görüşmeleri yapmak için gönderilmiş olmakla birlikte gönderiliş amaçlarının bu olmadığı, asıl vazifelerinin kendisinin yaptığı teklifi kabul ettiklerini bildirmek olduğunu söylediler. Bu nedenle kendilerinden çekinmelerinin yersiz olduğunu sözlerine eklediler. Onlar bu sözleri ile Hz.Muhammed’@ davasının ve hareketinin devam etme şansının olduğu müjdesini verdiler. Arap geleneğindeki bir kişinin oğul evlatla neslinin ve iddiasının sürdürülmesi ifadesi ile anlatılabilecek husus, Medineli elçilerce Hz.Muhammed’in@ davasının Medine’nin liderliğini üstlenmesi ile devam ettirileceği müjdesi şeklinde verilir. Hz.Muhammed’in@ Mekke’deki on yıllık mücadelesinde artık neredeyse tüm ümitlerini yitirdiği bir aşamada, böyle bir teklif alması O’nu son derece şaşırtır. Kulaklarına inanamaz. Mekke’deki hareketin hem mal hem de eleman olarak çok zayıfladığı, güçsüzleştiği (ihtiyarlık metaforu ile) bir aşamada böyle bir teklifin gelmesi karşısında kendisinde hareketi tekrar ayağa kaldırma gücünü göremez. Elçiler O’na Allah’tan ümit kesilmeyeceği konusunda ikazda bulunurken tekliflerinin gerçek olduğunu söylerler. Bunun üzerine Hz.Muhammed@ kendini toparlar ve Allah’tan ancak sapıkların ümit keseceğini ifade ederek Medineli elçiler ile görüşmelere başlar. Hz.Muhammed @ ile Esad bin Zürare ve Zekvan bin Abdikays arasında geçen bu hadise Kur’anda Hz.İbrahim’in misafirleri ile olan kıssaya metafor yapılarak anlatılır; 51- 56-Onlara İbrahim’in misafirlerinden de haber ver. Hani Onun yanına girdiklerin de “Selam!” demişlerdi. O da (İbrahim de); “Gerçekten biz sizden endişe ediyoruz. / Bizim sizin hakkınızda çekincelerimiz var! / sizinle ilgili korkularımız var!” demişti. Onlar (misafirler); “Bizden endişe etme! / Bizim hakkımızda çekince beslemen yersiz! / bizim hakkımızda korkma! Çünkü kuşkusuz biz sana bilgin bir oğul ([3] ) müjdeliyoruz” dediler. O (İbrahim) dedi ki: “Bana ihtiyarlık gelmişken siz beni ne ile müjdeliyorsunuz? Onlar; “Seni hak ile müjdeliyoruz. Artık ümidini kesenlerden olma!” dediler. O (İbrahim) dedi ki: “Sapıklardan başka, kim Rabbinin rahmetinden ümit keser?” (Hicr Suresi 51-56) Hz.Muhammed@ ve Medineli elçiler arasında yapılan görüşmelerde Hz.Muhammed’in@ liderliği ile şekillenecek Medine’nin yeni yönetim yapısı üzerine konuşulur. Bunun nasıl gerçekleştirileceği daha sonra ki görüşmelere bırakılır. Fakat konuşulması gereken en önemli konulardan birisi de Mekke’deki müminler ile ilgili neler yapılabileceği idi. Hz.Muhammed@ kendisini kurtarıp müminleri bırakıp gidemezdi. Kendisine inananları da birlikte götürmesi gerekiyordu. Medineli elçiler bu konuya hazırlıklı gelmişlerdi. Onların çözümüne göre müminleri de Mekke müşriklerinin zulmünden kurtaracaklarını ve onları da Medine’de misafir edip ağırlayacaklarını ifade ettiler. Hicret edileceği zaman müminlerin geceleyin kimseye belli etmeden gizlice yola düşmelerini ve arkada bıraktıkları malı- mülkü düşünmemelerini belirttiler. Bu şekilde Mekkeli müminler ile Medineliler birleştiği zaman Mekkeli müşriklerin kıyametlerinin kopacağının bilinmesini istediler. Bu karanlık gecelerin sabahına erişildiği zamanda o müşrik Mekkelilerin kökünün kazınacağının müjdesini verdiler. Genel olarak üzerinde anlaşmaya varılacak taslak mutabakat metni bunları içeriyordu. Bu mutabakat metni anlaşmaya dönüşünceye kadar Medineli elçilerle yapılacak görüşmeler sırasında Mekkeli müşrikler toplantıyı basmaları durumunda nasıl bir yol izleneceği de belirlendi. Böyle bir baskın durumunda Hz.Muhammed’in@ Mekkeli müşriklere çıkışmasını ve elçileri korumak için kabile asabiyesi ve şerefini ileri sürmesi kararlaştırıldı. Zira Arap kabileleri şereflerine çok düşkün kimselerdi. Bir kişinin emniyetinde olan / emanında olan ya da misafiri durumunda olan kişiye üçüncü şahıslar zarar verecek olurlarsa bu ev sahibi için çok büyük bir onursuzluk sayılıyordu. Aslında günümüzde de aynı kural geçerlidir. Bir kimsenin hanesinde olan konuğuna üçüncü bir şahıs tarafından zarar verilmesi o hane sahibine hakaret ve aşağılama demektir. Mekke müşriklerinin ev sahibi konumunda olan Hz.Muhammed’i@ Mekke dışındaki kabilelerle bu türden gizli toplantılarla irtibat kurmasını yasaklamış olmasını gündeme getirerek O’nun Mekke dışına kaçacağının planlarını yapmak için mi bu toplantının yapıldığını sorgulamaları durumunda, onlara asla böyle bir planlarının olmadığı Mekke’de yaşamaya devam ettikleri ve bunun en büyük kanıtının da kendi kızlarının işinde, gücünde olduğuna bakmalarının yeterli olduğunu söylemeleri tembihlenir. Dolayısıyla misafirlerine yapmayı düşündükleri kötülüğü yapmamaları gerektiğinin ifade edilmesi istenir. Şayet misafirlere “bir şey yapacak olursanız…” o zaman yapılan kötülüğün sonuçlarına da katlanmaları gerekeceği, tehdidinin yapılması istenir. Zira bu misafirlerin Mekke ticari kervan yollarının üzerindeki Medine’den olduğunun hatırlatılması, onları düşündükleri kötülükten vazgeçirmeye yetmesi beklenmektedir. Yukarıda anlatılan hususlar yine Hz.İbrahim @ve Hz.Lut @ ile elçilere ilişkin metafor üzerinden verilir. 57 -77-O (İbrahim); “Ey gönderilmiş elçiler! Bundan sonra konuşacağınız konu nedir?” dedi. Onlar (elçiler): “Muhakkak ki, biz suçlu bir kavme gönderildik. Ancak Lut ailesi hariç. Kuşkusuz Biz, onların (Lut ehlinin) hepsini muhakkak kurtaracağız. Onun hanımı (kadını) hariç. Biz onun mutlaka geride kalanlardan olmasını takdir ettik. Derken elçiler, Lut’un ailesine gelince, O (Lut); “Siz gerçekten tanımadığım kimselersiniz” dedi. Onlar (elçiler) dediler ki: “Bilakis biz sana onların kuşku duyup durdukları / şüphe edip durdukları şeyi getirdik. Sana gerçek bir haber getirdik ve biz şüphesiz doğru söyleyenleriz. Hemen gece yarısından sonra aileni yola çıkar, sen de arkalarından izle. Sizden hiç kimse arkasına bakmasın / oyalanmasın / geride bırakılanları düşünmesin ve emrolunduğunuz yere doğru geçin gidin.” Biz, ona (Lut’a) hükmümüzü şöyle bildirdik: “Şüphesiz sabaha çıkarken onların kökleri kazınmış olacaktır.” Şehir halkı, sevinerek geldiler. O (Lut); “Bunlar benim misafirlerimdir, o nedenle sakın beni mahcup etmeyin ve Allah’a karşı gelmekten sakının da beni rezil etmeyin!” dedi. Onlar; “Biz seni elâlemden (irtibat kurmaktan / misafir etmekten ) men etmemiş miydik?” dediler. O (Lut); “İşte bunlar, benim kızlarım! Eğer bir şey yapacak olursanız…...” dedi. Ömrüne and olsun ki, gerçekten onlar, sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlardı. Güneş doğarken o korkunç çığlık o-müşrikleri yakalayıverdi. Böylece Biz, onların üstünü altı kıldık ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. Muhakkak ki bunda düşünen, akıllı ve anlayışlılar için ayetler vardır. Kuşkusuz bu (işlediklerinin karşılığı olarak) yerine getirilmesi gereken bir yoldu. Muhakkak ki, bunda iman edenler için bir ayet vardır. (Hicr Suresi 57-77) Cenab-ı Hak, bu yeni gelişmelere işaret ederek Mekke ve Taiflilerden tıpkı geçmişte Eykelilerden intikam alındığı gibi intikam alınacağını bunun sebebinin de onların diğer şehirlere kötü örnek olmaları olarak gösterir. Ayrıca Arap yarımadasındaki kabilelerden Bizans ve İran’ın müttefikliğini tercih ederek bu devletlerin koruması altına girenler de tehdit edilir ve büyük devletlerin koruması altına girmenin kendilerini korumayacağı bildirilir. Rivayetlere göre, Hz.Muhammed@ hac mevsiminde bu kabilelerin temsilcilerini tevhidi dünya görüşüne davet ettiğinde, onlar bu ideolojinin doğru olduğunu kabul etmelerine rağmen ittifak içerisinde oldukları büyük devletin korumasından çıktıkları takdirde, bu devletlerin gazabına uğramaktan çekindikleri anlatılır. Onlar bu korku ve endişelerden dolayı Hz.Muhammed’in@ teklifini kabul etmezler. Cenab-ı Hak da onların kendilerini güvende hissettikleri, sığındıkları o büyük devletlerin onları asla koruyamayacağı uyarısında bulunur. Bu hususta da Hicr halkını örnek gösterir. Hicr halkının güvenlikleri için dağlardan yontarak kendileri için sağlam, korunaklı evler yapmalarının kendilerini Allah’tan koruyamayacağı örneğinden yola çıkarak dağlar gibi büyük güvenli sanılan süper güçlerin de kendilerine sığınana koruma yapmadığı / yapamadığı bildirilir. Nasıl ki Hicr halkını bir sabah bir ses / sayha / çığlık yok ettiyse, vahyin egemen olmasıyla karanlıkların dağılacağı ve sabahın olmaya başlayacağı bir zamanda, Mekke’den çıkan bu ilahi çığlık, daveti kabul etmeyen kabileleri yok edecek ve süper güçlerin koruması onlara bir fayda sağlamayacaktır. Nitekim tarih göstermiştir ki, Hz.Muhammed’in@ o dönemde davetini kabul etmeyerek İran veya Bizans devletlerine sığınmaya devam eden kabileleri bu süper güçler İslam devletine / Allah’a karşı koruyamamışlardır. 78- 84- Eyke halkı da doğrusu inkarda ısrar eden zalimlerdi. Bizde onlardan, yaptıkları zulmün intikamını aldık. Her iki toplumda yaptıkları kötülükler ile diğer toplumlara kötü örnek olmuşlardı. Andolsun! Hicr halkı da gönderilen elçileri inkâr edip reddetmişlerdi. Biz, onlara ayetlerimizle mesajlarımızı ilettiğimiz halde onlar, bu mesajlardan yüz çeviriyorlar ve kendilerini güvende hissedecekleri dağlardan emniyetli evler yontuyorlardı. Ama sonunda bir sabah erkenden onları korkunç bir çığlık yakalayıverdi de sığındıkları emniyetli evleri, kendilerini koruyamadı. (Hicr Suresi 78-84) Cenab-ı Hak, müşrikleri bu tehditlerden sonra Hz.Muhammed@ ve müminlerin kalplerinin teskin olması için ve kurtuluşa kadar nasıl davranmaları gerektiği konusunda bir strateji verir. Yeryüzü, gökyüzü ve içindekilerin hak ve adalet üzere olması için yaratıldığından hareketle, içinde yaşadıkları toplumdaki haksızlık ve adaletsizliklerin bir gün mutlaka sona ereceğine ve müsebbiplerin hesaba çekilmesinin kaçınılmazlığına vurgu yapar. Onlarla yapılacak bu hesaplaşma gününe kadar da Hz.Muhammed’in@ şahsında müminlerin müşriklere karşı müsamahalı ve güzel davranmalarını öğütler. 85-86- Biz gökleri, yeryüzünü ve aralarındaki şeyleri ancak hakk ve adalet üzere olması için yarattık. Şüphe yok ki, o hesaplaşma vakti mutlaka gelecektir. Şimdilik sen onlara müsamahalı davran ve güzel muamele et. Mukakkak ki Rabbin hakkıyla yaratandır ve en iyi bilendir. (Hicr Suresi 85-86) Hesaplaşma zamanına kadar geçecek zamanda ise o müşriklerin sahip oldukları mal ve servetin çokluğuna bakarak seçilen hak yoldan şüpheye düşülmemesi gerektiği, Cenab-ı Hakk’ın gönderdiği Kur’an mesajlarının hem dünya hem de ahiret kurtuluşuna götüren bir rehberlik içermesi nedeniyle onların mal ve servetlerinden daha değerli olduğuna işaret edilir. Cenab-ı Hak elçisine bu zor günlerde müminlere sahip çıkmasını, onları koruma altına almaya çalışmasını tembih ederken, kendisinin yanlış yolda gidenlerin karşılaşacakları felaket konusunda uyarıcı olduğunu bildirmesini emreder. Müşriklerin tehditlerine ve baskılarına da aldırmadan yoluna devam etmesini, eninde sonunda onlardan hesap sorulacağını hiç aklından çıkartmamasını da bildirir. Cenab-ı Hak, elçisini teskin etmek için de o müşriklerin söyledikleri sözler nedeniyle göğsünün son derece daraldığının bilindiğini ifade ettikten sonra vaad edilen ve gelmesi yakın olan zaferin gelmesi için Rabbine yönelmesi, O’na itaat etmeye devam etmesi gerektiğini bildirir. 87-99- Andolsun ki, Biz sana dünya ve ahiret saadetinin yollarını gösteren ilkeleri, öğretileri ve kıssaları içeren / ikili anlam katmanlarına sahip yediliyi (Fatiha Suresini) ve yüce Kur’an’ı verdik. Sakın onlardan bazılarına meta olarak bol bol verdiğimiz şeylere (mal ve servete) heveslenip gözlerini dikme. Onlar hakkında da hiç üzülme! Sen müminlere kanatlarını indir / koruma altına al ve “Şüphesiz ben apaçık bir uyarıcıyım” de. Nitekim Biz komplo kurarak / baskın yaparak Kur’an’ı parçalayanlara (azabı) indirmişizdir / indireceğiz. And olsun Rabbine ki, Biz mutlaka onların hepsini yaptıkları şeylerden hesaba çekeceğiz. Şimdi sen emrolunduğun şeyi açıkça bildir ve o müşriklere aldırış etme. Muhakkak ki Biz şu alay eden kimselere karşı sana yeteriz. Allah ile beraber başka ilâh ihdas edenler, artık yakında bileceklerdir. And olsun ki, Biz onların söylediklerinden dolayı senin göğsünün daraldığını biliyoruz. Fakat şimdi sen sana “Yakin / sana vaad edilen zafer” gelmesi için ([4] )Rabbine yönelmeyi ısrarla sürdür, secde edenlerden / boyun eğenlerden ol ve Rabbine kulluk et! (Hicr Suresi 87-99) [1] ) İbn Hişam, c. II, s. 45. [2] )NOT: Salsalin min hamein mesnun :seramiğin ateşte pişmiş, kurumuş, belli bir şekil almış, kuvvetlenmiş, sertleşmiş, evrilmiş, gelişmiş, dönüşmüş ve güzel şekil verilmiş ve süslenmiş olma karakterlerinden hareketle peygamberimizin geldiği son aşamada sahip olduğu mütevazılığa, toprak gönüllülüğe, yumuşaklığa, güçsüzlüğe ilave olarak yöneticilik için gerekli olan karakterlerden aklı başında olmak, güzel konuşmak, güzel projeler geliştirmek, olgun, kıvamlı, güzel şekillenmiş ve değişmiş olmak gibi iyi özelliklere sahip olmuş, güzel karakterlere evrilmiştir. [3] ) Oğul: gelecek demektir. Dava ve hareketler söz konusu olduğunda ise bunların devamının sağlanacağı anlamına gelir. [4] ) “Hatta” edatının “için” anlamı şeklindeki kullanımı için Hakkı Yılmaz’ın Tebyinül Kur’an adlı eserine müracaat edilebilir.
- Bölüm 34: MEKKE'NİN FETHİ | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 34 MEKKE’NİN FETHİ 34.1. Hudeybiye Barışını Bozan Olay Hudeybiye anlaşmasına göre tarafların müttefiklik anlaşması yaptığı kabilelerde bu anlaşma kapsamında dokunulmaz kılınmıştı. Yani, müttefik kabileye taraflardan herhangi birinin yapacağı bir saldırı anlaşmaya imza koyan diğer tarafa yönelik bir saldırı olarak kabul edilecekti. Bu hüküm, iki taraftan birisiyle müttefik olanları karşı tarafın zarar ve saldırılarından korumaktaydı. Huzaalıların Haşim oğulları ile eskiden gelen müttefiklikleri vardı ve bu nedenle Huzaalılar Hudeybiye anlaşmasından sonra Medine İslam Cumhuriyetinin müttefiki olduklarını ilan etmişlerdi. Diğer taraftan Bekir oğullarının da Huzaalılar ile eskiden beri gelen kan davaları ve düşmanlıkları olması nedeniyle onlar da Mekke müşrik yönetimi safında yer almışlardı. Kaza Umresinde de görüldüğü üzere Hz.Muhammed’in ezici üstünlüğü Mekke müşrik yönetimi üzerine baskın hale gelmişti. Fakat Hudeybiye barışını ihlal etmenin kendileri için idam fermanı çıkarmak demek olduğunu da gayet iyi biliyorlardı. Bu korkularının yanında kin ve nefretleri o kadar fazlaydı ki akıllı davranmalarını engelliyordu. Bir gün Bekir oğullarından Enes Bin Zuneyn, içerisinde Hz.Muhammed’e@ ve müminlere hakaret içeren bir şiir okuyunca Huzaalılardan bir genç Enes’e kızmış ve kafasını yarmıştı. Bekir oğulları İkrime bin Ebu Cehil, Safvan bin Ümeyye, Suheyl bin Amr, Mikrez bin Hafs, ..vb. gibi Mekke Yönetiminin ileri gelenlerini bu saldırıya kendilerinin karşılık vermeleri ve onların da kendilerine destek olmaları için kışkırttılar. Onlar Mekke Yönetiminin ileri gelenlerini gaza getirdiler. Medine İslam Cumhuriyetinin yani Hz.Muhammed’in@ etkisinin ve ağırlığının Mekke’de çok arttığından bahsettiler. Eskiden O’nun ve taraftarlarının hakkında rahatça atılıp tutulurken şimdi aleyhlerine söz bile söylenemediğini ifade ettiler. Hiçbir itibarları ve şereflerinin kalmadığından dem vurdular. Barış anlaşması ile iyice ellerinin kollarının bağlandığını söylediler. Bu durumun Mekke’deki Hz.Muhammed@ taraftarlarını azdırdığını belirttiler. En son yaşanan hadisedeki Huzaalı gencin yaptığına karşılık verilmeyecek olursa bu azgınlığın önünün alınamayacağını fakat kendilerine imkân verilirse ve yardım edilirse onlara bir ders verilmesi halinde Hz.Muhammed’in@ Mekke’deki müttefiklerinin sesinin kesileceğini teklif ettiler. Mekke Yönetiminin ileri gelenleri ise bunun çok tehlikeli olduğunu barışı bozma nedeni olduğunu söylediler. Bekir oğulları ise bu işi gizlice yapmayı planladıklarını bildirdiler. Onların savlarına göre eğer çok gizli bir operasyon yapılacak olursa hem barış bozulmamış olacak hem de Mekke’deki Hz.Muhammed@ taraftarlarına hadleri bildirilmiş olacaktı. Bunun üzerine Mekke’nin söz konusu ileri gelenleri çok gizli bir operasyona sıcak baktılar ve Bekir oğullarına yardım etmeyi kabul ettiler. Operasyon hazırlıklarına başladılar. Bekir oğullarıyla görüşen bu ileri gelenler, Bekir oğullarına silah ve adamlarıyla yardımda bulundu. Yardım için gönderilen adamların yüzleri örtülmüştü. Operasyon planı şöyleydi; Arafat’a yakın yerde Vetir diye bilinen bir su kuyusu başında toplanan bazı Huzaalılara gece baskını düzenlenecek ve oradaki Huzaalılar öldürülecekti. Plan uygulamaya başlandı, fakat işler planlandığı gibi gitmedi. Operasyonu ağızlarına yüzlerine bulaştırdılar. Huzaalılar hemen toparlandılar ve karşı saldırıya geçtiler. Fakat operasyonu yapan tarafın kalabalık olması nedeniyle kendilerini emniyete almak için çarpışarak Harem bölgeye çekildiler. Bilindiği gibi Harem bölgesinde savaşmak haramdı ve kimse bu kutsiyeti ihlal edemezdi. Huzaalılar bu kuraldan istifade etmek için çarpışa çarpışa bu bölgeye çekildiler ve kendilerini emniyete almaya çalıştılar. Onlar Harem bölgeye gelinceye kadar sadece bir kişi kaybettiler. Mekke müşrik yöneticileri Bekir oğullarının lideri olan Nevfel b. Muaviye’ye Harem Bölgede savaşmalarının yanlış olduğu hatırlatsalar da Nevfel intikam peşindeydi ve Harem bölgenin kutsiyetini ihlal etme pahasına operasyonla amaçladıklarını gerçekleştirmek niyetindeydi. Bu hususta hiçbir kuralı tanımıyordu. Zaten kurallara herhangi bir hürmetleri / saygıları da yoktu. Aynı konuda Huzaalılardan gelen uyarıda kar etmedi. Nevfel için hazır fırsatı yakalamışken Huzaalılardan intikam almak onun birinci önceliğiydi. Ayrıca Huzaalı grubun hepsinin öldürülmesi de gerekiyordu ki Mekke yönetiminin söz konusu ileri gelenlerinin Bekir oğullarına yardım ettikleri açığa çıkmasın yani geriye hiç şahit kalmasın. Operasyona izin / destek veren Mekke Yöneticileri de operasyonun başarısız olması halinde hangi planın devreye sokulacağı ve operasyona nasıl yön verileceğini hiç düşünmemişlerdi. Bu sebepten Bekir oğullarının operasyonu sürdürmesine mecburen “evet” dediler. Huzaalılar, Harem Bölgeye sığınmalarına rağmen saldırının devam ettiğini görünce, kendilerini emniyete almak için bu sefer yakınlardaki Büdeyl b. Verka'nın evine sığındılar. Fakat suikastçı operasyon grubu saldırmaya devam ettiler ve Büdeyl b. Verka’nın evine girip Huzaalılardan 20 -23 kişiyi katlettiler. Çarpışma sabahın ilk şafağına kadar sürdü. Mekke Yönetiminin suikastı planlayan liderleri o sırada gelip Bekir oğullarını çatışmadan uzaklaştırdı ve bu sayede Huzaalılardan birkaç kişi kurtulabildi. Onlar bu hareketleriyle güya çatışmanın içerisinde olmadıklarını, hatta Huzaalılardan sağ kalan birkaç kişiyi de kendilerinin kurtardığı izlenimi vermeye çalıştılar. Kurtulan Huzaalılar bile bu tertibin içerisinde Mekke Yöneticilerinden bazılarının parmağı olduğunu anlayamamıştı. Onlar bu tertibi sadece Bekir oğullarının yaptığını biliyor, Mekke Yöneticileri gelince de kurtulduklarını sanıyorlardı. Sabaha kadar süren çatışmada olsa olsa Mekke yönetiminin olaya geç müdahale etmesi kusurunun olabileceğini düşünüyorlardı. Ancak ev sahibi Büdeyl B. Verka her şeye şahit olmuştu. Mekke Yönetiminin de Bekir oğulları ile birlikte bu operasyonun içerisinde yer aldığını gördü. O, onların Bekir oğullarını katliamı bitirmek için söyledikleri sözler arasında kendi aralarında yaptıkları gizli konuşmalara yaptıkları atıfları da işitmişti. Evinin önünde ve içinde gerçekleşen katliam sırasında yüzleri örtülüde olsa bazı Mekke yöneticilerinin gönderdiği adamların kimler olduğunu da seslerinden tanımıştı. Fakat olaydan sonra o bütün şahit olduğu hususları Mekkelilerden gizledi, onlara herhangi bir açıklamada bulunmadı. Zira bu operasyon çok yönlü ve birçok tarafı ilgilendiren bir operasyon olması nedeniyle açıklandığında kendisini yaşatmayacakları açıktı. Diğer taraftan ise onun Huzaalılarla dostluğu vardı. Bu dostluğa ihanet edemezdi. Bu zalimliği / hainliği yapanlara ve Mekke’nin kutsiyetini tanımayanlara hadlerinin bildirilmesi ancak işin iç yüzünü Hz.Muhammed’e@ anlatması halinde mümkün olabilirdi. Bu nedenle sessiz kalmayı ve gizlice Medine’ye gidip olayın iç yüzünü Hz.Muhammed’e anlatmayı kafasına koydu. Sabah olunca olay Mekke’de duyuldu ve Mekke çalkalanmaya başladı. Mekke halkı olayın detaylarından haberdar değildi ama operasyon hakkında bilgisi olmayan ileri gelenler çok kısa zamanda bu işte diğer ileri gelenlerin parmağının var olduğunu anladılar. Onlardan Haris b. Hişam'la Abdullah b. Ebi Rebia doğruca Ebu Süfyan’a gittiler ve durumu ona haber verdiler. Onlar bu işin içerisinde İkrime bin Ebu Cehil, Safvan bin Ümeyye, Süheyl bin amr vb ileri gelenlerin olduğunu görünce nasıl bir strateji izleneceği üzerinde düşünmeye başladılar. Mekke’nin bütün ileri gelenleri bir araya geldiler ve olayın Medine İslam Cumhuriyetine mutlaka intikal edeceğini bu nedenle de nasıl bir yol izleneceğini tartışmaya başladılar. Sonunda bu işte Mekke Yönetiminin parmağı olduğu hususunu mutlaka sıkı bir şekilde gizlenmesi üzerinde anlaştılar. Aksi takdirde Hz.Muhammed’in@ ordusu ile birlikte çok geçmeden tepelerine binmesi muhakkaktı. Şayet bu işin içerisinde Mekke Yönetiminin olmadığına Hz.Muhammed@ inandırılırsa ya da operasyona destek verdiğine ilişkin hiçbir ispat / şahit olmayacak olursa bu işten sıyrılmak kolay olacaktı. Her ne kadar anlaşma hükümlerine göre bu husus tarafların müttefiklerini de kapsıyor olsa da kontrol edilemeyen güçler tarafından bu işin gerçekleştirildiği Hz.Muhammed’e@ ifade edilecekti. Bu nedenle kendilerinin bu katliamdan sorumlu tutulamayacağı savunulacaktı. Onlar kendi aralarında böyle sözbirliği etmiş olsalar da olaylar kendilerinin dışında farklı seyretti. Katliamdan sonra Huzaalılar hemen bir heyet ile Medine’nin yolunu tuttular ve olaydan Hz.Muhammed’i@ haberdar ettiler. İntikamlarının Bekir oğullarından alınmasını istediler. Huzaalıların heyetiyle hemen hemen aynı zamanda Büdeyl b. Verka da Medine’ye varmış ve katliam işinde Mekke yöneticilerinin dahli olduğunu başından geçen olaylarla birlikte aktarmıştı. Büdeyl b. Verka olayları anlatırken kendi evine sığınan ve dostları olan Huzaalıları koruyamamış olmanın üzüntüsünü yaşamaktaydı. O Mekkelilerin yapmış oldukları ihaneti bir bir Hz.Muhammed’e@ anlattı. Hz.Muhammed@ artık her şeyi biliyordu. Hudeybiye Barışı artık bozulmuştu ve onlarla savaşın yolu açılmıştı. 34.2. Mekke’ye Savaş İlanı Hz.Muhammed@ barışın bozulduğunu ve dört ay içerisinde Mekke’ye müdahale edileceğini bir ültimatomla bildirecekti. Bu ültimatomda barışı bozan müşrik Mekkelilerle artık İslam Cumhuriyetinin (Allah ve Resulünün) hiçbir ilişkisinin kalmadığı, onlarla savaş halinde olunacağı ifade edilecek ve onların Allah’ın Ordusunu yenemeyecekleri deklare edilecekti. Barışı bozan Mekke yönetimine açılacak savaş ilanının hac günlerinde bütün insanlara duyurulacağı bildirilecekti. Diğer taraftan bu duyuruda Barışa sadık olan müşriklerle barışın devam ettiği de ilan edilecekti. Duyurudaki Barışa sadık olanlara herhangi bir şey yapılmayacağı hususu, İslam Ordusu fetih için Mekke’ye geldiğinde onların çatışma dışı kalmalarını sağlamak için yer alacaktı. Bu ültimatomda barışı bozan müşrikler şayet tevbe eder / pişman olurlarsa / özür dilerlerse ancak paçayı kurtarabilecekleri de bildirilecekti. Söz konusu ültimatomda yer alacak bütün bu hususlar Cenab-ı Hakk’ın Tevbe Suresinde inzal ettiği aşağıdaki ayetlere göre belirlendi; 1-4-Bu (okunacak olan beyan), Allah ve Resulünden kendileri ile (Hudeybiye’de) anlaşma yaptığınız o-müşriklere bir ültimatomdur. / (Anlaşmanın Fesih bildirimidir.) (İster kendinize müttefikler aramak için, isterse pişman olup tevbe etmeniz için) Ülkenizde dört ay daha gezip dolaşın bakalım. Fakat iyi bilin ki Allah'ı asla yenemeyeceksiniz / Allah’ı asla aciz bırakamayacaksınız. / Allah’tan yakanızı kurtaramayacaksınız. Allah, inkârcıları / başkaldıranları rezil, rüsva ve perişan edecektir. Büyük Hac gününde de (duyurulacağı üzere bu), Allah ve Resulünden insanlara bir ilandır: Allah ve Resulü, kesinlikle o-müşriklerden uzaktır. (Ey müşrikler!) Eğer pişman olursanız / tevbe ederseniz bu sizin için hayırlı olur, yok eğer yüz çevirirseniz, şunu iyice bilin ki Allah’ı asla yenemeyeceksiniz./ Allah’ı asla aciz bırakamayacaksınız./ Allah’tan yakanızı kurtaramayacaksınız. İnkârcıları / başkaldıranları acıklı bir azapla müjdele. Ancak (Ey müminler! Hudeybiye’de) Anlaşma yaptığınız o-müşriklerden anlaşmaya ihanet etmeyenler / anlaşmanın şartlarını yerine getirenler ve size karşı hiç kimseye destek vermeyenler müstesnadır. Onlarla yaptığınız antlaşmayı süresi dolana kadar tamamlayın. Hiç şüphesiz ki Allah, anlaşmalarına uyan / verdikleri ahde bağlı kalan muttakileri sever. (Tevbe Suresi 1-4) 34.3. Mekke Yönetimine Ültimatom Mektubu Hz.Muhammed@ hemen Mekke Yönetimine Tevbe Suresinin bu ayetlerini ihtiva eden bir mektup yazarak onlara ültimatomunu gönderdi. Mektup Hz.Muhammed’in@ elçisi Damra tarafından Mekke’ye götürüldü. Mektup Mekke müşrik yöneticilerini panikletti. Zira mektuba göre ya tevbe edecekler yani yaptıklarının bedelini ödeyecek ve pişmanlıklarını arz edecekler ya da kendileri ile savaşılacak ve kendilerine yaşam hakkı tanınmayacaktı. Mekkeliler için tazminat / kan bedelini ödemek onlara çok ağır gelecekti. Çünkü bu tazminatı yoksul oldukları için Bekir oğullarının ödemeleri imkânsızdı. Mekkeli müşrik ileri gelenleri ise bu tür bir ödeme yükümlülüğüne girmek istemiyorlardı. O nedenle onlar bir taraftan kendilerine müttefikler arayacaklar bir taraftan da Hz.Muhammed’i@ kandırarak Hudeybiye Barış anlaşmasını yenilemenin yollarını arayacaklardı. 34.4. Mekkeliler hesap Vermekten Kaçmanın Yollarını Aradı Mekke müşrik ileri gelenleri Anlaşmayı yenilemek ve süreyi uzatmak için Ebu Süfyan’ı Medine’ye göndermeyi kararlaştırdılar. Aslında Ebu Süfyan bu işi kendisinin halledebileceğini iddia ederek kendisinin Medine’ye elçi olarak gönderilmesini istemiş olması muhtemel görünüyor. Anlaşmanın bozulduğu açıktı. Fakat anlaşmayı yenilemek için ileri sürülecek bahaneleri müttefikleri olan Bekir oğullarının işledikleri suç nedeniyle kendilerinin suçlanmaması ve onların günahının bedelinin kendilerine ödetilmemesi idi. Kendi günahlarının sadece Bekir oğullarına su ve erzak vermek şeklinde küçük yardımlardan ibaret olduğunu iddia edeceklerdi. 34.5. Ebu Süfyan’ın Hudeybiye Anlaşmasını Yenileme Çabaları Ebu Süfyan Medine’ye ulaştı ve Hz.Muhammed@ ile görüştü. Ebu Süfyan, Bekir oğullarının gerçekleştirdikleri katliam sırasında bazı Mekke ileri gelenlerinin yaptıkları küçük lojistik yardımların Anlaşmayı bozacak nitelikte olmadığını ve diğer taraftan da genel olarak kendi kontrollerinde olmayan Bekir oğullarının bir günah işlediklerini bu günahtan da kendilerini sorumlu tutmamaları gerektiğini bildirdikten sonra Hudeybiye Anlaşmasını yenileyip süreyi uzatma teklifini getirdi. Hz.Muhammed@ kendisinin anlaşmayı ihlal etmediğini, bütün şartlarını harfiyen yerine getirdiğini ama bazı Mekke Yöneticilerinin Bekir oğullarına sadece lojistik destek vermediğini yapılan katliama bizzat iştirak ederek anlaşmayı çiğnediklerini ifade etti. Bunun bir iddia olmayıp ispat edebileceğini ve şahitlendirebileceğini de ekledi. Eğer tevbe etmeyip katliamın bedelini ödemeyecek olurlarsa savaşın kaçınılmaz olacağını belirtti. Ebu Süfyan Hz.Muhammed’in@ her şeyi bildiğini görünce çaresiz kaldı. Hâlbuki Mekke Yöneticilerine bu işi halledeceğini söyleyip Mekke’den ayrılmıştı ama şimdi hiçbir şeyi halledemiyordu. Çözüm için sırayla Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Sa’d b. Ubade, Hz. Fatıma ile görüştü ve onların şefaatçi olmalarını istedi. Fakat hiç birisi şefaatçi olmadı. Sadece Hz. Ali ona şöyle bir yol gösterdi. Hz.Muhammed’in@ huzuruna çıkıp Mekke ve Medine yönetimlerini kendisinin himayesine aldığını ve her iki halk adına kendisinin barış anlaşmasını yenilediğini söyleyip Mekke’ye dönmesini tavsiye etti. Yani anlaşmayı yenilemeyi «tek taraflı» olarak yaptığını ilan etmesini bildirdi. Ebu Süfyan bunun ne kadar geçerli olacağını sorduğunda da bunu kendisinin bilemeyeceğini ama bir deneme yapılabileceğini bildirdi. Ebu Süfyan bu tavsiyeyi Hz.Muhammed’in@ huzurun da yerine getirdi. Hz.Muhammed@ ise onun bu sözüne karşılık “bu senin sözündür” diyerek karşılık verdi. Yani ancak seni bağlar anlamında kullandı. Ama Ebu Süfyan bu karşılığı işine geldiği gibi anladı ve Mekke’ye geri döndü. Mekke Yönetimine Hz.Muhammed’le@ yaptığı görüşmenin detaylarını anlattı. Fakat Mekke Yöneticileri bunun Hz. Ali’nin dalga geçmesi olarak anladılar ve şunu söylediler; “Bu sadece senin sözündür onları bağlamaz. Anlaşma iki taraflı olur. Tek taraflı anlaşma olmaz. Muhammed istediği zaman bizimle savaşabilir. Bir işi beceremedin. İşi ortada bıraktın. Ne bir anlaşma getirdin ki kendimizi emniyette hissedelim. Ne de bir savaş kararı getirdin ki hazırlık yapalım.” Bu konudaki elimizde tarih tek kanıt yukarıda anlatılanlardır. Ancak Ebu Süfyan’ın Medine’ye yaptığı elçilik sırasında şu türden bir olaylar zinciri de tahayyül edilebilir; “Ebu Süfyan Hz.Muhammed’in@ katliama dair her türlü bilgiye sahip olduğundan ültimatomda yaptığı tehditleri yerine getirmek için harekete geçeceğini ve Mekke’yi fethe çıkacağını anladıktan sonra kazanan tarafta olmayı düşünmüş olabilir. Zaten kendisinin bu sözleşmeye asla ihanet etmediği de yine taraflarca bilinmektedir. Bu durumda fetih sırasında ve sonrasında kendisine zarar verilmemesini istemek yani teslim olmak Ebu Süfyan’ın karakterine en uygunu gözükmektedir. Nasıl olsa ültimatom mektubunda barışı bozmayanlara dokunulmayacağına vurgu yapılmıştı. Yani Ebu Süfyan durumun vahametini sezince hemen teslim olmayı seçmiş ve Hz.Muhammed’in@ safına geçmiş olmalıdır. Ayrıca başkalarının yapmış olduğu hata ve günahın bedelini neden kendisi ödesin? Basiretli tüccar gibi davranan Ebu Süfyan, kendisi ve aşireti için en karlı olanı seçmesi en mantıklı olanıdır. Böylece Hz.Muhammed @ ile gizli bir anlaşma yapmış olması ihtimal dâhilindedir.” Zaten Ebu Süfyan Mekke’ye geldiğinde Mekke’nin ileri gelenleri onun müslüman olmasından şüphelenmişlerdir. Ancak çok kurnaz olan Ebu Süfyan Mekke’ye gelir gelmez ayağının tozuyla hemen putlara tazim / saygı ve kurbanlar sunarak onların bu şüphelerini gidermiştir. Daha sonrasında Mekke müşrik ileri gelenlerine anlaşmayı tek taraflı olarak yenilediğini bildirmişti. Ebu Süfyan’ın yaptığı tek taraflı deklarasyonun bir anlamı olmadığını bilen Mekke Yöneticilerinin tedirginlikleri devam etmiştir. Fakat Hz.Muhammed@ Ebu Süfyan’ın hemen ardından Mekke’yi fethe çıktığı için onlar Mekke’yi savunmak için herhangi bir önlem alamamışlardı. İslam Ordusu Mekke’ye yöneldiğinde de Ebu Süfyan ortadan kaybolduğu için Mekke’nin fethinde sadece katliama bulaşmış kişiler ve kabileleri direnmişlerdi. Ebu Süfyan’ın Medine İslam Ordusunun Mekke’ye doğru geldiğini önceden bildiğine dair rivayetler ve onun İslam Ordusu Mekke önlerine geldiği zaman hemen ortadan kaybolup Hz.Muhammed’in@ otağına gelmesi ve ordunun geçişini izlemesi, Hz.Muhammed’e@ hayran kalması, dahası kendi evine sığınanların emniyette olmasının sadece onurla izah edilmesi pek akla yatkın gelmemektedir. Hâlbuki Ebu Süfyan’ın daha önceden Hz.Muhammed’in safına geçtiğinin bilinmesi ve kavim kabilesini de onun evi şahsında Hz.Muhammed’in@ safına çağırıyor olması daha makul gelmektedir. 34.6. Mekke’nin Fethi İçin Hazırlıklar Ebu Süfyan'ın Medine'den ayrılmasından hemen sonra Hz.Muhammed@ büyük bir sefere çıkılacağını bildirerek hemen hazırlıklara başlanması talimatını verdi. Fakat seferin nereye yapılacağını en yakınındaki kurmayları hariç kimseyle paylaşmadı. Medine’den çıkışlar yasaklandı. Görevli kişiler dışında kimseye izin verilmedi. Çevre müslüman ve müttefik kabilelere sefere katılmak üzere hazırlık yapmaları için elçiler gönderildi. Bazı kabileler orduya Medine’de katılacaklardı, bazıları ise yolda katılım sağlayacaklardı. Sefere Medine’de katılacak olanlar Medine’ye geldiler. Seferin nereye olacağı herkes tarafından merak ediliyordu. Fakat kimse hedef topluluğun hangisi olduğunu bilmiyordu. Ültimatomda dört ay içerisinde saldırı yapılacağı bildirildiği için seferin Mekke üzerine yapılacağı kesin değildi. Hz.Muhammed@ asıl hedefin tahmin edilmesini önlemek için Ebu Katade b. Rebi komutasındaki bir keşif birliğini Medine’nin kuzeyine doğru gönderdi. Böylece herkes, seferin hedefinin Mute Savaşı’nın rövanşı niteliğinde olarak Suriye tarafları olduğuna inandırıldı. 34.7. İslam Ordusunun Medine’den Çıkışı Hazırlıklar tamamlandıktan sonra yola çıkıldı. Yaklaşık 9000 kişilik bir askeri birlik ile önce batıya deniz tarafına sonra ise güney tarafa doğru gidildi. Hz.Muhammed@ sefere çıktığında her zaman önce esas hedefin zıddına gittiği için herkes belirli bir yerden sonra geri dönüleceğini sanıyordu. Kısa bir süre sonra Beni Süleymler de 1000 kişilik bir kuvvetle orduya katıldı. Hatta Kuzeye gönderilen öncü birlik geri döndü ve orduya katıldı fakat Hz.Muhammed@ hala orduya geri dönme emrini vermedi. Buna rağmen yine de bir yerden sonra geri dönülüp Suriye üzerine yürüneceğini düşünenler olduğu gibi hedefin bu kez güneye Hevazin ve Sakif kabileleri üzerine olduğunu düşünmeye başladılar. Zira herkes Mekke ile Anlaşmanın devam ettiğini zannediyordu. Mekke’de yaşananlardan sonra Ebu Süfyan’ın tek taraflı olarak ilan ettiği barışın geçerli olduğunu düşünerek seferin Mekke üzerine olacağına ihtimal vermiyorlardı. Fakat daha Medine’de iken Hatıb b. Ebi Beltea seferin Mekke üzerine yapılacağını tahmin etmişti ve yapılacak savaş sırasında Mekke’deki aile efradının zarar görmesinden korkmuştu. O Mekke’deki yakınları hakkında duyduğu korku nedeniyle onları korumak için durumu bir mektuba yazdı ve Mekke’ye giden Müzeyneli dilenci bir kadına mektubu verdi. Hz.Muhammed@ sıkı tedbirler aldığı ve insanların psikolojilerini çok iyi bildiği için yolda rastladıkları bu dilenci kadının bir şeyler sakladığını anladı ve derhal onun yakalanarak sorgulanması talimatını verdi. Emri alan Hz. Ali, Zübeyr b. Avvam ve Mikdat b. Esved, dilenci kadını yakaladılar. Kadının üzerinde yapılan arama sonucunda saçlarının içine gizlenmiş mektup bulundu ve Hatıb b. Ebi Beltea’nın bu hatayı yaptığı anlaşıldı. Bu büyük bir ihanet idi. Hz. Ömer, Hatıb’a ölüm cezası verilmesini teklif etti. Fakat Hatıb bu hareketi bir ihanet içerisinde yapmadığını sadece zayıf, yoksul ve kimsesiz durumda olan aile efradını koruma saikıyla yaptığını, Hz.Muhammed’e@ olan sevgi ve bağlılığında asla en ufak bir eksilme olmadığını samimi bir şekilde vurgulayınca Hz.Muhammed@ onu affetti. Hatıb’ın Bedir gazisi olduğuna işaret ederek samimi itirafları nedeniyle ihanet cezası uygulanmadı ve affedildi. 34.8. Oruçların Bozulması Emri ve Ordunun Düzenlenmesi Sefere çıkıldığı zaman Ramazan ayıydı ve herkes oruçluydu. Fakat Hz.Muhammed herkesin orucunu bozmasını istedi ve kendisi de herkesin görebileceği şekilde orucunu bozarak bunun bir tavsiye değil bir emir olduğunu gösterdi. Böylece herkes oruçlarını bozdular. İslam Ordusu Kudeyd'e gelinceye kadar serbest tarzda yürüyüşüne devam etti. Bu arada müttefik kabilelerden orduya katılımlar büyük ölçüde tamamlandı. Artık orduya bir nizam vermek gerekiyordu. Hz.Muhammed@ bu yerde Orduyu bölüklere ayırdı. Her bölüğün sancaktarını belirledi ve sancaklarını verdi. Bundan sonra İslam Ordusu disiplinli olarak ve nizami / düzenli bir ordu şeklinde ilerleyecekti. 34.9. İslam Ordusu Mekke Önlerinde İslam Ordusu Mekke’ye iyice yaklaştı ve Mahruzzahran adı verilen yerde kamp kurdu. Hz.Muhammed@ herkesin birer ateş yakmasını emretti. Gece on bin ayrı noktada ateş yakılınca Mekke tarafından izleyenler ordunun büyüklüğü karşısında dehşete kapıldı. Bu ordu Mekke’ye saldıracak olursa karşısında durmak imkânsızdı. Mekkeliler çok hazırlıksız yakalanmışlardı. Mekke müşrik ileri gelenleri panik içerisinde alınacak tedbirleri ve izlenecek stratejiyi kendi aralarında görüşmek üzere toplandılar. Fakat Ebu Süfyan ortalıkta yoktu. O, İslam Ordusunun Mekke’ye yaklaştığı haberini alır almaz hemen Mekke’den çıkmış ve Hz.Muhammed’in@ safında yer almak için İslam ordusunun kampına doğru gitmişti. O, Hz. Abbas ile daha önceden kararlaştırdıkları yerde buluştular. Hz. Abbas Ebu Süfyan’ı devesinin terkisine (böylece de himayesine) alarak Hz.Muhammed’in@ huzuruna getirdi. Ebu Süfyan Hz.Muhammed’in@ huzurunda aleni olarak teslim / müslüman olduğunu beyan etti. (Rivayetlerde birazda zorlanmış görünerek müslüman olduğu belirtilir.) 34.10. Ebu Süfyan’ın Teslim Olması Ebu Süfyan teslim / müslüman olmuştur, ancak hala «Allah’tan başka ilah olmadığı» ilkesinin izdüşümü olan toplumsal yapı konusunda tereddütlüdür. Hz. Ömer onu o gece sabaha kadar İslam Ordusuna katılan kabileleri gezdirdi ve daha önce asla tevhit yanlısı olmayacaklarına inandıkları azgın kabilelerin / başına buyruk kabilelerin nasıl tevhide sarıldıklarına ve Hz.Muhammed’in@ etrafından saf tuttuklarını müşahede edince tevhit ideolojisine iman etmekten başka çaresi kalmadı. Hâlbuki o ve diğer müşrikler yıllarca şirk düşüncesine sahip Arap kabilelerin asla özgürlüklerinden ödün vermeyeceklerine ve bir otorite etrafında toplanmayacaklarına inanmışlardı. Ama şimdi görüyordu ki Hz.Muhammed@ bunu başarmıştı. 34.11. Ebu Süfyan’ın Mekke’nin Teslim Olmasına Etkisi Hz.Muhammed@ Mekke’yi savaşsız ve kan dökmeden teslim almak ve halkın gönüllerini fethetmek istiyordu. Bunun en iyi yolu da teslim olmaları şartıyla herkesin can ve mal emniyetinin garanti edileceğinin ilan edilmesinden geçiyordu. Daha önce Hz.Muhammed’in@ duyurduğu ültimatomda İslam Ordusu ile savaşmayanlara dokunulmayacağı bildirilmişti. Ancak şimdi bunun şekli belirtilmesi gerekiyordu. Bunun için yapılacak ilanda Kâbe’ye sığınanların emniyette olacağı ve İslam ordusu ile çarpışmaya girmeyip evine kapanan kişilerin emniyette olacağı bildirilecekti. Fakat bunun göstergesi de olmalıydı. Herkesin bildiği üzere Ebu Süfyan ortadan kaybolmuştu. Şayet O ortaya çıkıp da kendisinin teslim olduğunu / müslüman olduğunu bildirdikten sonra onun şerefli konumunun muhafaza edildiğinin bizzat fethe gelen ordu temsilcilerince deklare edilmesi, Mekke halkını da teslim olmaya teşvik edecek ve onların teslim olmalarında bir çeşit garanti göstergesi olacaktı. Yani garanti konusunda güven verildiğinin en önemli göstergesi olarak Mekke’nin reisi konumundaki Ebu Süfyan’ın teslim / müslüman olduğu herkese ilan edildikten sonra onun evine sığınan kimselerin de emniyette olacağı ilan edilmeliydi. Ebu Süfyan’ın teslim / müslüman olması aynı zamanda halkın da teslim olmasında teşvik edici olacaktı. Hz.Muhammed@, amcası Hz. Abbas’ın bu konudaki önerisini yerinde bularak yarın ki fetih hareketinden önce Ebu Süfyan’ın Mekke’ye gönderilmesine ve bu hususların Mekke’de ilan edilmesine karar verdi. 34.12. Ebu Süfyan’ın Önünden İslam Ordusunun Geçit Töreni Yapması Ebu Süfyan’ın son bir tereddüdü kalmıştı. Kabilelerin tevhit edilebileceği konusunda ikna olmuştu. Fakat nübüvvet hususunda ayak diriyordu. Yani Mekke ile Medine’nin güçlerini birleştirmesi manasına gelecek olan bu fetihten sonra Devletin başında kimin olacağı hususunda kendisine bir yol arıyordu. Hz.Muhammed@ ise Ebu Süfyan’ın aklından geçenleri gayet iyi bildiğinden onun bu işin nübüvvet olmadan başarılamayacağını ve bu işin saltanatla yapılamayacağını göstermesi için İslam Ordusunun geçit resmini izlettirme görevini amcası Hz. Abbas’a verdi. O, Ebu Süfyan'ı, Erak’daki vadinin en dar kısmına götürdü. Biraz sonra ordu hareket etti ve geçit töreni başladı. Bölükler, başlarında komutanları olduğu halde Ebu Süfyan'ın önünden geçiyorlardı. Önce bin kişilik mevcutlarıyla Süleymler geçtiler. Süleymlerin komutanı Ebu Süfyan'ın önüne gelince üç defa tekbir getirerek Ebu Süfyan’ı selamladı. Daha sonra beş yüz kişilik birliğin başında Zübeyr b. Avvam geçti. O da Ebu Süfyan'ın önünden geçerken üç defa tekbir getirdi. Arkasından Ebu Zerr el-Gıfari üç yüz kişilik birliğinin başında olduğu halde geçti. O da Ebu Süfyan'ın önüne gelince tekbir getirdi. 34.13. Ebu Süfyan’ın Nübüvveti Kabulü Tüm vadi tekbirlerle yankılanıyordu. Müslümanlar bölükler halinde Ebu Süfyan'ın önünden geçiyor ve her bölük tekbir getiriyordu. Kendi kabilelerine ait putlar ve kendi kabilelerinden / soylarından başka hiçbir otoriteye boyun eğmeyi kabul etmeyen kabilelerin bu tekbirlerle Allah’ın inzal ettiği hukuka / yasalara boyun eğeceklerini deklare etmeleri Ebu Süfyan’ı son derece şaşırtmıştı. Zira bu kabileler müşrik iken kendi başlarına buyruktular ve kendi putlarının (dolayısıyla kendi soylarından gelen reislerin dışında kimsenin) hükümlerine boyun eğmeyen kimselerdi. Ama şimdi sadece Allah’ın hükümranlığını kabul ettiklerini haykırıyorlardı. Fakat Ebu Süfyan bunun Hz.Muhammed’in@ kendine krallık / saltanat elde etmek için yaptığını ihsas ettirmek için Hz. Abbas'a “Kardeşinin oğlu ne büyük saltanat elde etmiş” dedi. O bu sözü ile aynı zamanda Hz.Muhammed’in iyi bir kral olduğunu ifade etmek istedi. Fakat Hz. Abbas onun bu görüşünü reddetti ve “Hayır! Bu bir saltanat değil, bu nübüvvettir” dedi. Hz. Abbas bu sözleriyle kabilelerin bir insan olarak Hz.Muhammed’e değil Allah’a boyun eğdiğini, peygamberimizin sadece bir elçi olmaktan başka bir misyonu olmadığını ifade etti. Eğer Hz.Muhammed@ insanların üzerine saltanat kurmak isteseydi, bu kabilelerin bunu asla kabul etmeyeceğini ama O’nun insanları kendilerini yaratan Allah’ın yasalarına itaate çağırdığını ve bu hükümlere uyma hususunda kendisinin de diğer insanlardan hiçbir farkının olmadığını ortaya koyduğu için kabilelerin kendisine tabi olduğunu belirtmiş oldu. Ayrıca Hz. Abbas bu sözleriyle saltanat makamı ile nübüvvet makamlarının farkını da gösteriyordu. Her ikisinin de makam olduğu malumdu. Ama saltanat sahibi yasaları ve ilkeleri kendisi belirleyen ve koyduğu yasalar ve ilkelerin sonuçlarından sorumlu olmayan bir tüzel kişilik iken, nübüvvet makamında ilkelerin ve yasaların bir insan tarafından değil Allah tarafından belirlendiği ortaya konulmuş oluyordu. Saltanatta saltanat sahibinden kimse hesap soramaz iken nübüvvet makamında olan kimsenin sorumsuz olmadığı ve Allah’a hesap vereceği belirtilmiş oluyordu. Nübüvvet makamında olan kimsenin Allah’ın yasaları / hukuku ile kayıtlı olması ve Allah’ın koyduğu yasaların bütün insanların / kamunun hukukunu koruyup gözetmesi ile kabilelerin teveccühünün kazanıldığı ve böylece Nübüvvet makamına bağlandıkları ifade edilmiş oluyordu. Hz. Abbas’ın bir cümlede özetlediği yukarıdaki anlamları içeren sözlerine karşılık Ebu Süfyan “Haklısın, bu bir nübüvvet” diyerek cevap verdi. Böylece Ebu Süfyan bu tevhidin saltanat ile değil nübüvvet esasları ve amaçlarıyla elde edildiği konusunda ikna oldu fakat kalbi saltanattan yanaydı hala. Ancak çaresiz olarak Hz.Muhammed’in@ nübüvvetini kabul ettiği gibi Mekke’nin dâhil olacağı devletin yönetiminde herhangi bir payının ya da önderliğinin olamayacağını da en azından şimdilik görmüş oldu. Ebu Süfyan'ın önünden geçen en son birlik ise aralarında Hz.Muhammed’in@ de yer aldığı Muhacir ve Ensar’dı. Birliğin sancağını taşıyan Sa'd b. Ubâde, Ebu Süfyan'ın önüne geldiğinde “Ey Ebu Süfyan! Bugün savaş günüdür! Bugün Kâbe’de savaşın, kanın helal olduğu gündür! Allah bugün Kureyş müşriklerini aşağılık ve rezil kılacaktır” diye bağırdı. 34.14. Mekke ile Medine’nin Birleşme Anlaşması Ebu Süfyan hemen Hz.Muhammed’e@ seslenip konuşmalarının/ anlaşmalarının böyle olmadığını bildirdi. O, “Hani kan akıtılmayacaktı? Hani Mekke rezil edilmeyecekti? Hani Mekke aşağılanmayacaktı? Sa’d bin Ubade bunların tersini söyledi!” deyince Hz.Muhammed@ hemen müdahale etti ve sancağı Sa’d b.Ubade’den alarak oğlu Kays’a verdi. O ayrıca kendisinin merhamet peygamberi olduğunu ve Mekke’nin / Kureyş’in bu fetihten sonra rezil değil aziz olacağını duyurdu. Yani kimsenin savaşmayı ve kan akıtmayı düşünmemesi gerektiğini, bu askeri hareketin barışı bozup fethe / birleşmeye karşı koyacak kişiler için caydırıcılıktan öte bir anlam taşımadığını bildirdi. Mekke’nin Medine İslam Cumhuriyeti ile birleşmesine karşı duracak taraflar Ikrime b. Ebu Cehil, Safvan b. Umeyye, Abdullah b. Sa’d, Süheyl b. Amr gibi liderlerin önderliğinde yer alanlardı. Zaten bunlar Hudeybiye barışının bozulmasında etkin rol oynamış kimselerdi. Bu nedenle kendilerinden hesap sorulacağı endişesi ile direneceklerdi ve teslim olmayacaklardı. Hz.Muhammed@ ise sadece direnecek ve çatışacak olanların etkisiz hale getirilmesini emretti. 34.15. Ebu Süfyan’ın Mekke Halkını Teslimiyete İkna Etmesi Ebu Süfyan İslam Ordusu Mekke'ye girmeden önce şehre gitti ve halka hitap ederek “Ey Kureyş topluluğu! Muhammed büyük bir ordu ile yanınıza kadar geldi. Ona karşı yapabileceğiniz hiçbir şey yok! Her kim Ebû Süfyan'ın evine girerse güvenliktedir. Her kim Kâbe’ye sığınırsa emniyettedir. Her kim kapısını kapayıp evine girerse emniyettedir.” dedi.([1] ) Ebu Süfyan’ın bu sözleri tüm Mekkelilere yol gösterdi ve Mekke halkının bu aşamadan sonra direnmelerinin anlamsız olduğunu belirtmiş oldu. Aynı zamanda teslim olan herkesin can ve mallarının emniyette olacağının garantisini de Ebu Süfyan kendi teslimiyeti ile ilan etmiş oldu. Her ne kadar karısı onun bu sözlerine karşı çıkmış olsa da karşı koyacak güçlerinin olmadığını kabul ederek o da istemiye istemiye teslim olmayı kabul etti. Herkes evine girip kapıyı kapattı ve İslam Ordusunun Mekke’ye girişini beklemeye başladı. İslam Ordusu Ebu Ubeyde b. Cerrah’ın birliği, Kays b. Sa’d b. Ubade’nin birliği, Zübeyr b. Avvam’ın birliği, Peygamberimizin Muhacir ve Ensardan oluşan birliği, Halid b. Velid’in birliği olmak üzere beş koldan Mekke’ye girdi. Halid bin Velid’in birliği hariç diğer birlikler herhangi bir direnişle karşılaşmadılar. Halid b. Velid’in birliğine ise şehrin Yemen çıkışı noktasında 100 kişilik bir grup direniş gösterdi. O direnen grubun liderleri ise Bekir oğulları ile birlikte Huzaalıları katleden ve barışı bozan İkrime, Safvan ve Süheyl’den başkası değildi. Fakat çatışma çok kısa sürdü ve İslam Ordusu üç şehit verirken müşrikler 12 kişi kayıp verdiler. Direnen grup bozuldu ve kaçmaya başladı. Kaçanların kovalanmayacağı talimatı olduğu için kaçanlar takip edilmedi. Direnen grubun liderlerinden İkrime ve Safvan Mekke dışına sahile doğru kaçarken Süheyl evine sığındı ve kapısını kapatarak Hz.Muhammed’in verdiği emandan yararlanmayı seçti. Gruptaki diğer direnenlerin bir kısmı da evlerine sığınarak Süheyl ile aynı tercihte bulundular. Bazıları ise peygamberimizin verdiği emana karşı içlerinde hala bir güvensizlik taşıdıkları için dağlara kaçtılar. 34.16. Hz.Muhammed’in@ Karargâh Çadırı İslam Ordusu Mekke’ye tam hâkimiyeti sağladıktan sonra peygamberimizin karargâh çadırı Hacuna kuruldu. Bu yer bir zamanlar Mekke müşriklerinin toplanıp Hz.Muhammed’e@ ve müminlere boykot kararı aldıkları yerdi. Müşrikler aldıkları boykot kararıyla Hz.Muhammed’e@ boyun eğdirinceye kadar boykotu devam ettireceklerdi. Sembolik olarak anlamı olan bu yere şimdi peygamberimiz karargâh çadırını kurdurmuştu. Zira müşrikler amaçlarına erişememişlerdi fakat peygamberimiz bugün müşrikleri boyun eğdirmişti. Peygamberimiz kurulan çadırında yıkandıktan sonra ve Mekke’de halk sükûnete erişince çadırından çıktı ve devesine bindi terkisine de Usame bin Zeydi aldı ve sağ yanında Hz. Ebu Bekir olduğu halde Kâbe’ye doğru yöneldi. 34.17. Kâbe’nin Şirk Sembollerinden Temizlenmesi Hz.Muhammed@ Kâbe’nin yanına geldi. Asasını Hacerü'l-Esved'e uzatarak selamlayıp, tekbir getirdi. Tüm Müslümanlar O’nun arkasından tekbir getirdiler. Bu getirilen tekbirler Allah’ın egemenliğinin ilanıydı. Medine’den sonra artık Mekke’de de şirk sisteminin hâkimiyeti sona erdirilmiş ve Mekke’ye de adalet, barış, emniyet ve huzur getirilmişti. Zulüm düzenine son verilmiş ve putlar adına halka hükmeden zalimlerin saltanatı yıkılmıştı. Şimdi o zulüm sisteminin sembollerini de parçalama zamanıydı. Fakat önce peygamberimiz devesinin sırtında tavafını yapıp İbrahim'in makamında iki rekât şükür namaz kıldı. Daha sonra Kâbe’nin çevresindeki putlara yöneldi ve asasıyla putları itip devirirken “Hak geldi, batıl yok oldu. Muhakkak ki batıl yok olacaktır.” (İsra Suresi 81) ayetini okudu. Peygamberimizin peşi sıra müslümanlar da putları kırmaya başladılar. Kâbe’nin dışındaki putların hepsi kısa sürede devrilip parça parça edildi. Sıra Kâbe’nin içinin temizlenmesine gelmişti. Hz.Muhammed@, Osman b. Talha'dan Kâbe’nin anahtarını getirmesini istedi. Osman Kâbe’nin kapısını açtı. Hz.Muhammed@ Kâbe’nin içindeki putları temizleme görevini Hz. Ömer’e verdi. Kâbe’nin içindeki şirk sembolleri de yıkıldıktan sonra peygamberimiz Kâbe’nin kapısından halka bir konuşma (hutbe okudu / hitap etti) yaptı. 34.18. Mekkeliler Hakkında Karar Mekke halkı Hz.Muhammed’in@ kendileri hakkında ne hüküm vereceğini merakla bekliyorlardı. Cenab-ı Hak onlar hakkındaki kararını şöyle bildirdi; “Barışı ihlal / ihanet ederek Medine İslam Cumhuriyeti ile sürekli savaş çıkaran / fitne çıkaran / katliam yapan ve savaş amacıyla ordu toplamaya çalışan, Mekke’nin fethinden sonra kaçıp diğer müşrik kabileleri İslam Ordusuna karşı kışkırtan müşrikler, haram aylar çıktıktan sonra çok sıkı takibata alınacak ve nereye giderlerse gitsinler yakalandıkları takdirde işledikleri suçlar nedeniyle idam edilecektir.” Ayrıca İkrime, Safvan gibi müşrik liderler kaçmışlardı. Onların bağışlanmaları için yapılan başvurulara da şöyle cevap verildi; Şayet onlardan İslam Ordusu ile savaşmaktan vazgeçer ve İslam Ordusuna sığınarak eman dilerlerse, onların istedikleri bir yere emniyetli bir şekilde götürülecekleri bildirildi. Ancak İslam Ordusuna saldırı yapmaktan elini çekmezlerse onlar için asla hiçbir güvencenin olmayacağı, onlara eman verilmeyeceği açık açık ifade edildi. Hudeybiye Anlaşmasına sadık kalanlara ise İslam Cumhuriyetine saldırmadıkça güvende olacaklarının dair garanti verildi. Ama anlaşmayı bozanların tevbe edip pişmanlıklarını izhar edip İslam Cumhuriyetine bağlılıklarını bildirmedikçe hiçbir güvencelerinin olmayacağı bildirildi. Eğer bu mücadeleyi onlar kazansaydı onların asla akrabalık hukuku, eski dostluk, arkadaşlık hatırı, vefa ve anlaşma hükümleri … hiçbirini tanımayacakları ve müminleri katledecekleri, onlara neden güvence verilmeyeceğinin gerekçesi olarak bildirildi. Diğer taraftan onların şimdi paçayı kurtarmak için Hz.Muhammed’e@ ve müminlere şirinlik yaptıklarını ama aslında kalplerinde son derece büyük kin ve nefret beslediklerini de Cenab-ı Hak açık eder. Onların fırsat eline geçince hiçbir müminin hukukunu tanımayacağını bildirerek uyarı yapılır. Ama yine de eğer gerçekten pişman olurda kendilerini düzeltirler ve İslam Cumhuriyetine bağlılıklarını salat ederek, /namaz kılarak ve fiili destek vererek, zekât vererek / finansal destek vererek gösterirlerse müminlerin kardeşleri olacakları müjdesi verilir. 5-11- Haram (dokunulmazlık) aylar çıkınca, (anlaşmaya ihanet eden ve hala barış topluluğuna girmeye yanaşmayan) müşriklerin, yollarını kesin, onları gözetleyin, yakalayıp tutuklayın ve sonunda idam edin. Eğer bu süreç içerisinde tevbe eder, salatı ikame eder ve zekatı verirlerse / İslam Cumhuriyetine itaat eder ve bağlanırlarsa o zaman onlara dokunmayın. Çünkü Allah, kendisini ıslah edenleri bağışlayandır ve çok merhametlidir. Eğer onlardan birisi, gelip senden eman dileyerek sana sığınırsa, ona eman ver. Çünkü o böyle yaparak / eman dilemekle Allah'ın vahyini işitmiş, dinlemiştir / Allah’ın egemenliğine boyun eğmiştir. Sonra onu güvenlik içinde yaşamak istediği yere yerleştir. Bu sığınma hakkı, onların cahil / Hakkı göremeyen olmalarındandır. (Anlaşmayı bozan ve Fetihten sonra hala saldırıya devam etmek isteyen) Müşriklerin, Allah ve Resulünün yanında nasıl bir güvencesi olabilir ki? Ancak Mescid-i Haram yanında kendileriyle anlaşma yaptıklarınız bunun dışındadır. Onlar size dürüst davrandıkça / anlaşmaya sadık kalarak saldırganlık yapmadıkça sizde onlara dürüst davranın. Hiç şüphesiz ki Allah, muttakileri (verdiği sözü bozmaktan sakınanları) sever. Evet! Diğerlerinin (Anlaşmayı bozanların) nasıl bir güvenceleri olabilir ki? Eğer onlar, sizi yenselerdi ne akrabalık hukuku ne de Anlaşma şartlarını tanırlardı. (Size zalimce saldırırlardı). Şimdi (onlar) ağızlarıyla / güzel sözler sarf ederek sizi hoşnut kılmaya çalışıyorlar, fakat kalpleri size karşı kin ve düşmanlıkla doludur. Çünkü onların çoğunluğu, yalancı günahkâr ve yoldan çıkmış kimselerdir. Allah'ın ayetlerini küçük dünya menfaatleri uğruna yalanladılar ve üstelik insanları da O’nun Yolundan alıkoydular. Gerçekten yaptıkları ne büyük bir kötülüktü. Söz konusu bu müşrikler, bir mümin söz konusu olduğunda ne akrabalık hukukunu ne de Anlaşma şartlarını tanırlar. İşte bunlar, haddi aşmış azgınlardır. Bununla birlikte, eğer onlar tevbe eder, salatı ikame eder ve zekâtı verirse / İslam Cumhuriyetine itaat eder ve bağlanmayı dilerlerse, o takdirde onlar sizin Dinde kardeşleriniz olurlar. İşte, Hakkı görmek isteyenlere ayetlerimizi böyle her yönden açıklıyoruz. (Tevbe Suresi 5-11) 34.19. Mekke’ye Karşı Saldırı Hazırlıkları Mekke’nin İslam Cumhuriyetinin eline geçtiğinin haberini alan Sakif ve Hevazin kabileleri Mekke’ye saldırı hazırlığına giriştiler. Gerek Mekke’nin fethi sırasında direndikten sonra çatışmada mağlup olup kaçanların kışkırtmaları gerekse de menfaatlerinin İslam Cumhuriyeti ile yok olacağını gören bu kabilelerin bizzat kendileri Mekke’yi ele geçirmeye çalışacaklardı. Onlar çok büyük bir ordu ile saldırıp savaşmadan teslim olmuş Mekkelileri de yanlarına çektikten sonra İslam Ordusuna bir darbe vurulacak olursa Hz.Muhammed’in@ Mekke’de tutunamayacağını hesap ediyorlardı. Onların Mekke’ye saldırmak için toplandıkları istihbaratını alan Hz.Muhammed@ onların yapacakları bu saldırıya cevap vermek için yeni teslim olduğunu / müslüman olduğunu beyan eden Mekkelilerin savaş hazırlıklarına başlamaları talimatını verdi. Fakat teslim olan Mekke yöneticileri ve onlara bağlı halk, bu savaşa istekli değillerdi. Onlar yaklaşan hac mevsiminde kazanacakları paraya bakıyorlardı. Şayet bu iki büyük (Sakif ve Hevazin) kabileye karşı savaşılacak olursa onların bu hac mevsiminde Mekke’ye gelmeleri mümkün olmayacaktı ve bu nedenle de büyük gelirlerden mahrum kalacaklardı. Ayrıca bu savaşta İslam Ordusu yenilecek olursa kendileri de tekrar eski sistemlerine dönmeyi umut ediyorlardı. Onların bu isteksizlikleri üzerine Cenab-ı Hak şu uyarıları yaptı; Barış anlaşmasını bozup Hz.Muhammed’i@ de Mekke’den sürmeye çalışan ve hala saldırgan tutumlarını devam ettirerek başka kabileleri Mekke’deki İslam Ordusunun üzerine kışkırtanlara karşı topyekûn savaşılacaktır. Onlarla (Sakif ve Hevazin kabileleri ile) savaşmak artık barışa ve huzurlu bir ortama geçiş yapmak için çok büyük önem arz etmektedir, Onlarla savaştığınız takdirde daha önce müminlere yaptığınız eziyet ve öldürmeler dolayısıyla müminlerin size karşı içlerinden besledikleri kin ve nefret duyguları yok olacaktır. O zaman ki yaptıklarınızdan pişman olduğunuzu Sakif ve Hevazin kabilelerine karşı yapacağınız savaş ile göstermiş olacaksınız, Ayrıca teslim olduk / müslüman olduk / iman ettik demekle kimse bırakılmayacaktır. Bu ifadenin bir bedeli olacaktır ve herkes bu bedeli ödeyecektir. Bundan kaçış yoktur, Eğer onların (Sakif ve Hevazin kabilelerinin) saldırıları sonucunda bu savaş kaybedilecek olursa zannetmeyin ki onlar size merhamet edecek. Onlar sizin savaşmaksızın / direnmeksizin İslam Ordusuna teslim oluşunuzun bedelini size ödetirler. Tevbe Suresinin aşağıdaki ayetleriyle yapılan bu uyarılar üzerine Mekkeliler gönülsüzde olsa İslam Ordusuna iştirak ettiler. 12-16- Eğer Anlaşma yaptıktan sonra tekrar yeminlerini bozar / Anlaşmayı çiğner ve dininize kin besleyerek size saldırırlarsa, o zaman küfrün / inkârcı başkaldıranların elebaşları ile savaşın, çünkü onların yeminleri yoktur / onlar böyle yaparak ahdi bozmuş olurlar. Umulur ki bu tehdit ile hainlikten vazgeçerler. Anlaşmalarını bozan ve Peygamberi ülkesinden (Mekke’den)sürüp çıkarmaya kalkışan ve ilk defa sizinle savaşmaya başlayan bir topluluk ile savaşmayacak mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer gerçekten Allah’a güveniyorsanız, yalnızca O’ndan korkmanız gerekir. Onlarla savaşın ki Allah onları sizin ellerinizle cezalandırsın, onları hor, hakir ve zelil / perişan etsin ve size onlara karşı üstün ve galip kılsın. Böylece, mümin toplumun kalpleri / gönülleri ferahlasın. Ve müminlerin kalplerinde (size karşı besledikleri) öfke de böylece bitsin. Allah, kendisini ıslah ederek samimiyetle yönelenlerin tevbesini kabul eder. Allah her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir. Yoksa siz (ey Fetih’ten sonra teslim olanlar / müslüman olanlar!), Allah içinizden, Allah’tan, Peygamberi ve müminlerden başkalarını veli / yönetici / müttefik edinmeyenleri ortaya çıkarmadan (sadece “iman ettik / teslim olduk” demekle) bırakılacağınızı mı zannetmiştiniz? Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. (Tevbe Suresi 12-16) 34.20. Mekke’deki İç İstikrarın Sağlanması İçin Devlet Hizmetlerinde Yeni Atamalar Bir taraftan Mekke’ye yapılacak saldırıları karşılamak için hazırlıklar yapılırken diğer taraftan Mekke’nin iç asayişinin / istikrarının sağlanması çok büyük önem arz ediyordu. Zira Mekkeliler önce kendilerinin güvende olduklarının teminatına kavuştuktan sonra geçimlerini sürdürecekleri ekonomik paylaşımdaki belirsizliğin giderilmesini bekliyorlardı. Sakif ve Hevazin gibi iki büyük kabile ile savaşa tutuşmadan önce şehirlerindeki ekonomik paylaşımda içlerinde bir sıkıntının olmaması gerekiyordu. Aksi takdirde zaten gönülsüz olarak savaşa giderken bir de Mekke’nin ekonomisinden kendilerine pay verilmeyeceği endişesi taşıyacak olurlarsa savaşta hiçbir varlık göstermeyecekleri gibi belki müminleri arkadan vurmanın yollarını bile arayacaklardı. Bu nedenle savaştan önce Mescid-i Haram, Hac ve umre organizasyonlarına ait hizmetlere ve bu hizmetler karşılığında alınacak gelirlerin belirlenmesi yerinde olacaktı. Mescid-i Haram’ın bakımı onarımı, hac / umre organizasyonlarına ilişkin hizmetlerin sorumluluğu demek, toplanacak vergilerin de o hizmetleri yerine getirene verilmesi demekti. Bu nedenle bütün kabile ileri gelenleri eski cahiliye dönemindeki gibi sahip oldukları imtiyazları korumak hatta daha fazlasını elde etmek için yarışıyorlardı. Cenab-ı Hak bu imtiyazların kimlere verileceğine ilişkin atamalarda önce Mekkelileri terbiye edici aşağıdaki ilkeleri bildirdi; “Ey Mekkeliler! Bundan sonra Mescid-i Haramın bakımı, onarımı, yönetimi ve hac umre organizasyonları ile ilgili hizmetler sadece Allah ve Resulüne bağlı olan / İslam Cumhuriyetine bağlı müminlere verilecektir. Yani şayet sizler gerçekten Müslüman olmayacak olursanız, taksim edilecek hizmetlere atanma konusunda avcunuzu yalayacaksınız. Ama Allah yolunda can ve mal ile fedakârlık yapmak, bu uğurda canını ve malını ortaya koyarak alacağınız karşılık ile Mescid-i Haram, hac ve umre hizmetleri için toplayacağınız karşılık aynı olamaz. Elbette Allah yolunda savaşılarak elde edilen kazançlar, sizin şimdi talep ettiğiniz hizmetlerden elde edeceğiniz kazançlardan daha hayırlıdır. Ama siz risksiz geliri olan hizmetleri talep ediyorsunuz da can ve mal kaybı riski olan hizmetleri talep etmiyorsunuz. Hâlbuki Allah yolunda mücadele ile elde edilecek zafer, izzet, şeref ve mülk, risksiz hizmetler sonucu elde edilecek mal mülkten elbette kıyas bile edilemeyecek kadar çok değerlidir. Ayrıca hac ve umre organizasyonları ile gelecek gelirlerinizin tehlikeye girmemesi için, rahatınızı bozmak istemediğiniz için, sıcak yuvanızı terk etmek istemediğiniz için bu savaşa katılmak istemiyorsunuz. Fakat eğer bunlar size Allah yolunda savaşmaktan daha sevimli geliyorsa o zaman başınıza gelecek belalara hazırlıklı olun! Aynı zamanda Allah’ın yasalarını ve Devletini benimsemeseler bile sizler mevcut yöneticilerinizi yine de başınızda yönetici olarak görmek istiyorsunuz. Asla! Kim Allah’ın Devletine karşı sevgi beslemiyor ve hala şirk sistemini istiyorsa onlar babalarınız ve oğullarınız dahi olsa onları yönetici olarak başınızda tutamazsınız. Eğer iman ettiğinizi iddia ediyorsanız onların yöneticiliğini reddedeceksiniz ve kendinize gerçekten iman etmiş kişileri yönetici olarak seçeceksiniz. Böyle tercihte bulunmaz iseniz Allah’ın emri ile İslam Orduları gelir ve sizi perişan / zelil eder. ” 17-24- Kâfirliklerini bizzat kendi ağızları ile itiraf ederken, müşriklerin artık, Allah’ın mescitlerini (Mescid-i Haram dâhil) sorumluluğunu / imarını üstlenmelerine bundan böyle hakları yoktur. Zaten onların bugüne kadar yaptıkları hizmetler Allah katında bir değer ifade etmeyen boşa gitmiş işlerdir. Onlar ateşte ebedi kalacaklardır. Allah'ın Mescitlerinin imarını / sorumluluğunu yalnızca, Allah'a ve Ahiret Gününe iman eden ve Allah’tan başkasından korkmayarak, salatı ikame eden ve zekâtı verenler / İslam Cumhuriyetine itaat eden ve bağlananlar üstlenebilir. İşte doğru yola bulmaları umulanlar da ancak bunlardır. Hacılara su dağıtmayı ve Mescid-i Haram’ın bakımını yapmayı, Allah’ın gelecek / ahiret vaadine inanarak, Allah Yolunda mücadele edenlerin yaptıkları ile denk mi sayıyorsunuz? Bunlar, Allah katında asla eşit değillerdir. Allah, zalimleri doğru yola iletmez. Çünkü iman edip hicret ederek Allah Yolunda mallarıyla ve canlarıyla mücadele edenlerin Allah katında dereceleri çok büyüktür. İşte, asıl kazançlılar onlardır. Rableri onlara kendinden bir rahmet ve rızası ile nimetleri tükenmeyen cennetleri müjdeliyor. Orada ebedi olarak kalacaklardır. Kuşkusuz Allah katından olan mükâfat muhteşemdir. Ey iman edenler! Küfrü imana tercih ettikleri sürece, babalarınız ve kardeşleriniz bile olsa onları veli / yönetici / vali /idareci olarak başınızda tutmayın. Sizden kim onları hala veli / yönetici / vali / idareci olarak kabul ederse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir. De ki: “Eğer babalarınız, evlatlarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, malınız mülkünüz, zarar etmesinden ya da iflas etmesinden korktuğunuz ticaretiniz ve pek hoşlandığınız evleriniz, sizin için Allah'tan, O'nun Peygamberinden ve O'nun Yolunda mücadele etmekten daha önemli ise, o halde Allah'ın emri ile başınıza gelecek olanı (belayı / musibeti / esareti / zilleti) bekleyin. Allah, kendi yasalarını çiğneyen fasıkları doğru yola iletmez. (Tevbe Suresi 17-24) Hz.Muhammed@ Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği yukarıdaki ayetlerle teslim olduğunu / müslüman olduğunu söyleyen Mekkelilere gerekli uyarılarını yaptıktan sonra Mescid-i Haram, hac ve umre organizasyonuna ilişkin hizmetlerin taksimini aşağıdaki gibi yaptı; Hz.Muhammed@ Hicabe (Kâbe’nin anahtarlarını taşıma ve bakımı) görevini tekrar müslüman olan Osman b. Talha’ya verdi. Osman b. Talha, Sikaye (hacılara zemzem / su dağıtma ) hizmetlerinin sorumluluğunu da talep etti. Fakat Hz.Muhammed@ bu hizmeti eskiden beri yapan Hz. Abbas’ta bıraktı. Mekkeliler Kâbe / hac / umre organizasyonları nedeniyle vergi alıyorlardı. Yani bu hizmetler bedelsiz değildi. Mekke’nin fethinden sonra teslim olan Mekke ileri gelenleri yeni yapılandırmada paylarını artırmak istiyorlardı. Yukarıdaki ayetler ilan edildikten sonra Addas b. Esed öne atılarak “Ben Esed'in oğluyum. Allah'tan başka ilâh olmadığına ve senin de O'nun elçisi olduğuna şahitlik ediyorum” dedi. Hz.Muhammed@ onun bu samimi ve heyecanlı tavrı nedeniyle henüz yeni Müslüman olmuş olan gence “Pekâlâ! Ben de seni Mekke valisi yaptım” dedi. 34.21. Huneyn Savaşı Hz.Muhammed’in@ Mekke’yi fethetmesinden sonra Mekke’nin güneyini ve doğusunu güvenliğe almadan geri Medine’ye dönmeyeceği aşikârdı. Dolayısıyla İslam Ordusunun Mekke’den sonra ilk hedefinin Sakif ve Hevazin kabileleri olacağı kesindi. Fethin üzerinden yirmi gün geçmişti. Peygamberimiz Hevazin ve Sakiflilerin savaş hazırlıklarına dair haberleri alır almaz hazırlıklara girişti. Hevazin, Sakif kabileleri ve onların çevre müttefik kabilelerden topladıkları savaşçı sayısı 14.000 kişiye ulaşmıştı. Yeni oluşturulan müşrik müttefik ordusunun Komutanlığını Hevazin lideri Malik b. Avf yapıyordu. Müşrikler kötü bir sürprizle karşılaşmamak ve zaferi garantilemek için savaşçıların eş ve çocukları ile hayvan sürülerini de yanlarına almışlardı. Böylelikle, eşleri, çocukları ve mallan yanlarında olduğu için, savaşçıların bir zorluk anında savaşı terk edip kaçmalarının önlenmesi amaçlanmıştı. İslam Ordusu ise Mekkelilerden yapılan katılımlarla birlikte 12.000 savaşçıdan müteşekkil idi. Yani Mekkelilerin katılımı 2000 savaşçı idi. Fakat özellikle Mekkeliler bu savaşa çok gönülsüzdüler. Onlar Mekke’yi tekrar eski hâkimiyetlerine almak için her an bir fırsat kolluyorlardı. Öyle propaganda yaptılar ki İslam Ordusunun büyüklüğü karşısında artık hiçbir gücün dayanamayacağı, önüne çıkacak her orduyu mağlup edeceğini söyleyip herkesi rehavete sevk ettiler. İslam ordusunun savaşçıları bu tür propaganda nedeniyle lakayt davrandılar, savaşı ciddiye almadılar. Eskiden Allah’a sığınan ve canını dişine takan bir cesaret ile savaşlara girilirken, bu savaşta çokluğun getirdiği bir cesaret vardı. Ancak pek tabiidir ki bu cesaret, zoru görünce ya da işler tersine gidince hemen korkuya ve paniğe dönüşen bir cesarettir. Gerçek bir cesaret değildir. Kuru gürültüdür. Mekkelilerin yaptıkları propagandanın etkisiyle İslam ordusu düşman ordusu üzerine tedbirsiz ve gururla yürümekteydi. Huneyn bölgesine girildiğinde Düşman Ordusu önceden vaziyet almış, tuzaklarını hazırlamışlardı. Vadinin her iki tarafını da tutmuş, kayaların arkasında siperlere yatmışlardı. İslam ordusu vadiye girdikten sonra onları ok yağmuruna tuttular. Müslümanlar neye uğradıklarını şaşırdılar ve çok büyük bir panik yaşadılar. Hiç beklemedikleri bir anda ve güçlü bir saldırıyla karşı karşıya kalmışlardı. İslam Ordusunda önce süvari birliğini oluşturan Süleym oğulları geri döndü. Bunun üzerine onların arkasında bulunan ve süvarilerin kaçmasından etkilenen yaya askerler özellikle de Mekke’den katılan 2000 kişilik askerler geri dönüp kaçmaya başlayınca diğer bütün ordu panik içerisinde geri kaçtılar ve ordu çok kısa sürede çözülüp dağıldı. Mekkeliler aslında bu hareketleri kasıtlı yapmışlardı. Hatta belki de düşmanın ani baskın yapmasında parmaklarının var olduğunu bile söylemek mümkündür. Zira bozgun yaşandığı sırada Ebu Süfyan olsun, Safvan b. Ümeyye olsun diğer müşriklerin söyledikleri sözler insanı bu şekilde düşünmeye mecbur bırakmaktadır. Şöyle ki; kimisi “büyü bozuldu artık İslam Ordusu bu kaçışla denizi boylar.”, kimisi “Bu iş bitti. Artık eski şirk sistemimize dönebiliriz.”, kimisi de “İslam Ordusunun bu bozulması durmaz. Biz işimize bakalım.” diyordu. Herkes kendi canının derdine düşmüşken Hz.Muhammed@ çevresindeki küçük bir grupla paniği durdurmaya çalışıyordu. Bir taraftan düşman askerlerine saldırıyor bir taraftan da müslümanları çağırıyordu. Sonunda Hudeybiye Barışı öncesinde yapılan Rıdvan Biyatını hatırlatan çağrıyı amcası Hz. Abbas’ın gür sesiyle yapınca müslümanlar kendilerini toparladılar ve Hz.Muhammed’in etrafında halkalar oluşturdular. Birden korkuları gitti ve gerçek cesaret (sekine) geldi yüreklerine. Düşman kuvvetlerine Arslanlar gibi saldırmaya başladılar. Cenab-ı Hak da bizim göremediğimiz ve mahiyetini kavrayamadığımız orduları ile yardım gönderdi. Durum kısa zamanda tersine döndü, bu kez müşrikler büyük bir paniğe ve korkuya kapıldılar ve dağ yollarından, vadi aralarından kaçıp canlarını kurtardılar. Savaşın sonunda üç şehit verilmişti. Düşmandan ise onlarca ölü vardı. 34.22. Huneyn Savaşı Suçlularının Affı Savaştan sonra Mekkelilerin / Kureyşlilerin savaşın başlarında yarattıkları bozgun ve panik nedeniyle işledikleri suçun cezasız kalmamasını onların öldürülmesini isteyen Ümmü Süleym’e Hz.Muhammed@ “Allah'ın affının çok geniş olduğu” şeklinde cevap verdi. Böylece Hz.Muhammed, ona, asıl amacın cezalandırmak değil kazanmak olduğunu ifade etti. Benzer durumlar Medine de çokça yaşanmıştı. Şimdi teslim olduğunu / müslüman olduğunu söyleyen Mekkelileri cezalandırarak kendinden (İslami dünya görüşünden) uzaklaştırmak değil, onları maddi bağları kullanarak gönüllerini kazanma zamanıydı. Peygamberimiz bu siyaseti ile Mekkelilerin gönlünü fethetti ve müşriklerin bir daha bellerini doğrultma imkânlarını ellerinden aldı. Cenab-ı Mevla onların hatalarını yüzlerine vurduktan sonra kendisini ıslah edenlere herhangi bir cezalandırma yapılmayacağını bildirdi. Daha sonra da onların esas endişelerinin kaynağı olan savaşılan müşrik kabilelerin bu yıl hacca gelmeyecek olmalarından kaynaklı olarak geçim sıkıntısı yaşama düşüncelerinin yersizliğine değindi. Onlara bu hususta korkmamalarını Allah’ın kendilerini lütfuyla zenginleştireceğini bildirdi. (Bilindiği üzere savaş sonunda elde edilen ganimetlerin Mekkelilere dağıtılması, Taiflilerin verdiği borçlardan faizlerin kaldırılması ve Hz. Ömer döneminde yapılan fetihlerden elde edilen ganimet gelirleri….vb. ile onların bu endişeleri giderilmiştir); 25-28- Andolsun ki, Allah birçok yerde ve Huneyn savaşında size yardım etmiştir. Hani o gün kalabalık oluşunuza çok güveniyor bununla gurur duyuyordunuz. Fakat sayınızın çokluğu size bir fayda sağlamamıştı. Yeryüzü size dar gelmiş, arkanızı dönüp kaçmaya başlamıştınız. Fakat daha sonra Allah, Peygamber ile müminlerin üzerine sekinet / cesaret ve sizin göremediğiniz ordularını indirerek o-Kâfirleri azaba / mağlubiyete uğrattı. İşte Kâfirlerin azabı / cezası budur. Savaştan sonra ise Allah, kendisini ıslah ederek yönelenlerin tevbesini kabul edecektir. Hiç şüphesiz ki Allah, Bağışlayan, Esirgeyendir. Ey iman edenler! Şüphesiz ki müşrikler gerçekten birer pisliktirler. (Onlar hain, zalim, ahlaksız, günahkâr ve iğrenç kimselerdir.) Artık bu yıldan sonra onların Mescid-i Haram’a gelmeleri yasaklanmıştır. Bundan dolayı geçim darlığına düşmekten korkuyorsanız, merak etmeyin, Allah sizi yakında kendi lütfundan zenginleştirecektir. Kuşkusuz Allah, her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe Suresi 25-28) [1] ) Hz.Muhammed’in Hayatı ve İslam Daveti- Medine Dönemi– Celalettin Vatandaş :sahife 435 [2] )NOT: Ganimet malları taksim edilirken Hevazinlilerin hâlihazırda esir tutuldukları akılda tutulması gerekir. Mekkeliler aldıkları mallar ile sevinedursunlar peygamberimiz o esirleri serbest bırakınca Mekke ileri gelenleri nasıl bir siyasi kumpasla teslim alındıklarını ve asla düşündükleri / aradıkları fırsatı yakalama imkânının kalmadığını o zaman anlayacaklar ve ondan sonra İslam Devletine / dinine sahip çıkmaktan başka çarelerinin kalmadığını göreceklerdir. 34.23. Taif Kuşatması Huneyn Savaşı İslam Ordusunun zaferi ile neticelenmişti. Sakif kabilesi savaşçıları Taifli oldukları için Sakifliler kendi şehirlerine sığındılar. Hevazin kabilesinin savaşçılarının çoğunluğu ise kendi bölgeleri olan Evtas’a gitmekle birlikte bir kısım Hevazinli savaşçılar, başlarında kabile reisleri Malik b. Avf olmak üzere, Taif’e sığındılar. Hz.Muhammed@ kaçan savaşçıların takip edilmesini istedi ve Ebu Amir komutasında bir birliği Hevazin savaşçılarının üzerine gitmesi için Evtas’a gönderdi. Halid b. Velid komutasında başka bir birliği de Taif’e yönlendirdi. Savaştan elde edilen ganimet ve esirleri ise Cirane denilen yerde topladı. Onların muhafaza edilmesi için başka bir askeri birliği görevlendirdi. Daha sonra kendisi de İslam Ordusu’nun başında Taif’e gitti ve Taif şehrini kuşattılar. Hevazinli savaşçıların peşinden Evtas'a gönderilen İslam savaşçıları Hevazinli savaşçıları bozguna uğrattı. Fakat çatışma sırasında İslam Askerlerinin komutanı Ebu Amir şehit oldu. Ebu Amir ölmeden birliğin komutasını yeğeni Ebu Musa el- Eş’ari’ye devretti. Ebu Musa el Eş’ari savaşı güzel yönetti ve İslam Ordusunu zafere eriştirdi. Elde edilen ganimet ve esirlerle Evtas’tan Taif’e gelen İslam savaşçıları da Taif kuşatmasına katıldılar. Taif çok kalın muhkem duvarlarla çevrili kale duvarlarına sahip, savunmaya elverişli bir şehirdi. Aynı zamanda Taifliler yıllarca savunma direnişi yapabilecek yiyecek ve içecek stokuna sahiptiler. Hz.Muhammed@ bu durumu bilmekle birlikte yine de şehri düşürmek için kuşatma seçeneğini kullandı. İslam Ordusunun ilk etapta kuşatmak için kamp kurduğu yer şehir surlarına yakın bir yerdi. Taifliler bu durumu iyi değerlendirdiler ve İslam Ordusunu ok yağmuruna tuttular. Sakiflilerin bu saldırısında İslam savaşçılarından birkaç mücahit şehit oldu. Bunun üzerine kuşatma birliklerinin kampı ok menzilinin dışına taşındı. Taifliler kalelerinden çıkıp İslam savaşçıları ile doğrudan savaşmayı göze almadığından kuşatma karşılıklı ok atışlarıyla birkaç gün devam etti. Peygamberimiz Sakiflilere (Taiflilere) teslim olmaları için Taiflilerle dostluğu bulunan Ebu Süfyan’ı ve Ebu Musa El Eş’ari’yi elçi olarak gönderdiyse de onlar teslim olmayı reddettiler. Onlar bu şekilde şehirlerini yıllarca savunabileceklerini söylediler. Peygamberimiz, Medine Yahudilerinin kaleleri ve Hayber Kalelerinin fethinde kullandığı taktikleri uygulamaya koydu. Debbabe adı verilen geniş zırhlarla İslam savaşçıları koruma altına alınarak kale surlarının altından gedik açmaya çalışıldı. Fakat Taifliler surlardan attıkları taş, ok, kızgın yağ ve demirlerle bu zırhları delmeyi başardılar. Mücahitler birkaç şehit vererek bu denemeden vaz geçtiler. Hz.Muhammed@ Taiflilerin üzüm bağlarının kesilerek onları ekonomik kayıplarla korkutmak istedi fakat onlar yine de teslim olmayacaklarını bildirdiler. Eğer buna rağmen üzüm bağları yok edilecek olursa gelecekte ister teslim olsunlar isterse teslim olmasınlar bu ekonomik kayıptan herkesin zarar göreceği mesajını iletince peygamberimiz üzüm bağlarının yok edilmesi tehdidini kullanmaktan vazgeçti. Selman-ı Farisi’nin teklifi ve tarifi üzerine mancınık imal ettirdi ve imal edilen üç adet mancınık ile Taifliler üzerine taş atılmaya başlandı. Vakti zamanında peygamberimizi taş yağmuruna tutarak O’na en acılı günleri yaşatan Taiflilerin üzerine şimdi peygamberimizin ordusu mancınıkla taşlar fırlatıyordu. Bu şekilde kuşatma günlerce sürdü. Fakat Sakifliler teslim olmaya yanaşmadılar. Hz.Muhammed@ onları diplomasi yoluyla teslim olmaya zorlamak için bu kez Gatafan kabilesi lideri Uyeyne b. Hısn’ı Taiflilerle görüşmeye gönderdi. Uyeyne b. Hısn barış şartlarını Taiflilere dikte ettirecek iken tam tersine direnmelerini onlara tavsiye etti. Uyeyne tıpkı Ebu Süfyan gibi kalbi hala şirk sisteminden yana atmasına rağmen İslam’ın yükselişi karşısında yenilgiyi kabul edip İslam’ın egemenliğinden faydalanmak isteyen cahiliye düşüncesine sahip bir şahıstı. Taifliler peygamberimizin teklif ettiği barış şartlarını kabul etmeyi düşünecekler iken onun direnme konusunda verdiği cesaret onları tekrar umutlandırdı ve direnmeye itti. Zira Gatafan gibi büyük bir kabilenin lideri münafıklık yaparak İslam Ordusunun aleyhine çalışıyordu. Umut etmek için bu yeterli bir sebepti. Uyeyne geri döndükten sonra Hz.Muhammed’e onların barış / teslimiyet şartlarını reddettiklerini ve direnmeye kararlı olduklarını bildirdi. Fakat Allah’ın desteğine ve yardımına mazhar olan peygamberimiz onun yalan söylediği konusunda hemen haberdar oldu. Hz.Muhammed@ Uyeyne’nin yanlışını / münafıklığını yüzüne vurunca o hemen özür diledi ve bağışlanmasını talep etti. Peygamberimiz birliğin bozulmaması / dağılmaması için liderlerin yaptıkları bu hataların cezalarını hiçbir zaman vermedi. Her şeyi bilmesine rağmen tedbirli davrandı fakat ikiyüzlülere ceza vermeyerek onların etkili olduğu taraftarlarının İslam birliğinden ayrılmalarına yol açacak cezalandırma işlemine kalkışmadı. Eğer açıktan başkaldıracak olurlarsa o zaman o kalkışmayı / inkârı asla affetmedi. Hz.Muhammed@ Sakiflileri teslim olmaya zorlamak için bir başka taktik daha denedi. Sakifliler çok fazla köle kullanıyorlardı. Kaleden kaçıp İslam Ordusuna sığınacak her kölenin azat edileceğini ilan etti. Bunun üzerine yirmi civarında köle kaleden kaçmayı başardı ve İslam askerlerine sığındı. Hz.Muhammed@ hepsini azat etti. Taif kuşatması otuz gününü doldurmuştu ve hala bir netice alınamamıştı. Peygamberimiz bu arada başka ne gibi taktikler uygulanabileceği üzerine arkadaşları ile müşavere ederken Nevfel b. Muaviye kuşatmaya devam ederek Taif’i fethetmenin uzun ve zayiatlı olacağını ama diğer taraftan etrafı müminlerle çevrilmiş olan Taiflilerin bundan sonra kendi ayakları ile teslim olmak zorunda kalacaklarını söyledi. O bu görüşünü “Tilki inine girdi. Eğer ininden çıkartılmaz ise bize hiçbir zarar veremez” sözleriyle ifade etmişti. Peygamberimiz Nevfel’in bu görüşünü çok beğendi ve bu görüşün çok iyi siyasi bir taktik olduğunu anladı. Fakat hemen bu fikri devreye koymadı. Bir süre daha kuşatmayı devam ettirdi. Zira bu taktiğin uygulanabilmesi için Taifi (Sakiflileri) çevreleyecek kabilelerin Taiflileri teslim olmaya zorlayacak şekilde aralarında düşmanlığın oluşması gerekiyordu. Diğer taraftan da Taif’i çevreleyen bu kabilelerin halklarının İslam Cumhuriyetine gönülden bağlı olmaları için gerekli siyasi zeminin hazırlanması da şarttı. Mekkelilerin ve Hevazinlilerin ileri gelenleri Taiflilerle (Sakiflilerle) müttefiktiler ve Huneyn savaşı onların Mekkelileri kurtarmak için yola çıktıkları bir savaştı. Huneyn savaşında Mekke ileri gelenlerinin yaptıkları ihanet ortadaydı. Taif kuşatmasından vazgeçildiğinde Mekke ileri gelenleri ile Taifliler arasında tekrar müttefiklik oluşmasını engelleyecek bir ortam oluşturmak gerekiyordu. Ayrıca Hevazinlilerin ileri gelenleri hala Taif kalesi içerisinde Taiflilerle (Sakiflilerle) beraber savunma yapıyorlardı. Onları da Taiften çıkartıp teslim olmalarını sağladıktan sonra onlarında Taiflilerle ( Sakiflilerle) tekrar müttefik olmalarının engellenmesi gerekiyordu. Eğer Hevazin kabilesinin halkı ve Mekke halkı gönülden İslam Cumhuriyetinin bağlıları haline getirilir, Mekke ve Hevazin ileri gelenleri de Taif (Sakif) ileri gelenleriyle düşman haline getirilirse o takdirde Taif gerçekten inine hapsedilmiş olurdu.. Peygamberimiz muhtemelen kuşatmanın son demlerinde bu politikanın nasıl gerçekleştirileceği üzerine kafa yordu ve çözüm yolunu bulunca da kuşatmanın kaldırılması talimatını vererek tasarladığı planı uygulamaya başladı. Kuşatmaya son veren Hz.Muhammed@ İslam Ordusunu Taif’ten esir ve ganimetlerin muhafaza edildiği Cirane’ye sevk etti. 34.24. Ganimetlerin Taksimi Hz.Muhammed@ politikasını uygulamaya önce ganimet mallarının paylaştırılmasından başladı. Esirler konusunda vereceği kararı sonraya bıraktı. Hevazinlilerin kadın ve çocuklarının yanı sıra 6000 kadar erkek savaşçıları İslam Ordusunun elinde esirdi. Peygamberimizin hem ganimet malları hem de esirler için uygulayacağı yöntem, yukarıda düşündüğü politikaya hizmet edecek sofistike bir yöntemdi. Hz.Muhammed@ Taif’i diplomasi ile teslim almanın politikasını ganimetlerin taksiminde uygulayacağı siyaset ile yapacaktı. O nedenle Cirane’deki ganimetlerin taksimine karar verdi. Bu taksimat ile aynı zamanda teslim / müslüman olduklarını dilleriyle söyleseler de kalpleri İslam Cumhuriyetine karşı hala düşmanlıkla dolu olan Mekke ve Gatafan ileri gelenlerinin kalplerini İslam Cumhuriyetine / Dinine ısındırmak istiyordu. Zira onların kalplerindeki sevgi hala dünya menfaatlerineydi. Bu nedenle onları İslam Cumhuriyetine / dinine ısındırmanın yolu onları maddi menfaat bağları ile bağlamaktı. Hz.Muhammed@ Huneyn savaşında elde edilen ganimetleri paylaştırmada uygulayacağı yöntem ile bunu sağlayacaktı. Ayrıca eğer düşündüğünü gerçekleştirebilirse Taif’i savaşsız soğuk savaş yöntemi ile teslim almak mümkün olacaktı. Uygulanacak ganimet paylaşım metodu sayesinde Hevazin kabilesi ileri gelenleri ile Mekkelilerin ileri gelenleri bir daha müttefik olmayı akıllarından bile geçiremeyecekti. İşte bunu sağlamak için Hz.Muhammed@ ganimet paylaşımında daha önce yaptığı uygulamadan farklı bir yöntem tatbik etti. Şöyle ki; Teslim / İslam olduğunu ağızlarıyla söyleyen ama kalplerinde hala şirk sisteminin özlemini taşıyan Mekke ileri gelenleri ile bazı büyük kabile reislerine ganimetten daha fazla pay verdi. Huneyn Savaşında ve Taif Kuşatmasında İslam’a ve Hz.Muhammed’e karşı kalplerinde taşıdıkları kin ve nefreti ortaya koyan Ebu Süfyan, Safvan b. Ümeyye, Uyeyne b. Hısn vb. ileri gelenlere ceza verilmesi beklenirken ganimetten daha fazla pay verilmesi, adeta ihanetin ödüllendirilmesi gibi idi. Ama bu siyasetin altında müthiş bir hikmet yatıyordu. Peygamberimiz bu paylaşımla onları çok sevindirirken aslında onları etkisiz hale getiriliyordu. Hatta onların belki kalpleri İslam’a bu yolla ısındırılabilecekti. Safvan b. Ümeyye’nin ganimetten pay aldıktan sonra sarf ettiği sözler bu hikmeti en net bir şekilde ortaya koymaktadır; “Allah Resulü ganimetten benim için ayırdığı payı bana verdiği ana kadar en nefret ettiğim kişiyken, ganimetten payımı aldıktan sonra en sevdiğim kişi oldu.” Bu paylaşım, aynı zamanda Mekke İleri gelenlerinin Hevazin kabilesi([2] ) ile tekrar müttefik olmalarına engel olacak bir paylaşımdı. Zira Mekke ileri gelenlerinin aldıkları ganimet malları Hevazin ve Sakif kabilelerinin mallarıydı. Savaş hukukuna göre gayet yasal olan ganimet paylaşımına bir şey diyemeyecek olan Hevazin ve Sakif kabileleri, mallarını Mekke yöneticilerine kaptırmış olacaktı. Bir kısım ganimetler halk arasında pay edileceğinden kimse elde ettiği malı geri vermeyecekti. Mekke yöneticileri de malı çok sevdiğinden fazla fazla aldıkları ganimetleri eski müttefikleri Hevazin ve Sakiflilere vermeyeceklerdi. Mekkelileri kurtarmak için yardıma gelen ve Huneyn gününde canlarını ortaya koyan Hevazin ve Sakiflilerin mallarını yiyen Mekke ileri gelenlerine artık bir daha sıcak bakmayacaklar ve onları hain görerek bir daha müttefiklik / dostluk ilişkisine girmeyeceklerdi. Artık aralarında hiçbir güven kalmamış olacaktı. Fakat bu paylaşım Medineli müminler için yani Ensar için hoşnutsuzluk yarattı. Zira onlar şimdiye kadar sürekli canları ve malları ile Hz.Muhammed’e@ destek olmuşlardı. Hatta şimdi yapılan savaşta da Hz.Muhammed’i@ kurtaran yine onlardı ama ganimetten aslan payını Mekkeliler alıyordu. Bu paylaşımı kabul etmek onlara çok zor geldi ve karşı çıktılar. Hz.Muhammed@ onları teskin etti. İslam Cumhuriyeti merkezinin yani Başkentin Medine olmaya devam edeceğini söyleyince Ensar’ın ileri gelenleri bu paylaşımın Mekke’nin güvenliği, Mekkelilerin kazanılması ve İslam Cumhuriyetinin bünyesinde kalması için önemli bir yöntem olduğunu anladılar ve ganimet paylaşımına yaptıkları itirazlarına son verdiler.([3] ) 34.25. Esirlerin Serbest Bırakılması Herkes peygamberimizin esirleri de paylaştıracağını beklerken o esirler konusunda da farklı bir politika takip etti. Büyük çoğunluğu Hevazin kabilesinden oluşan esirleri kazanma stratejisi üzerine kurulan politikasında peygamberimiz, öncelikle kadın ve çocukların gönüllerini fetheden uygulamalar yaptı. Onlara iyi davranılması, gölgelikli kamplarda barındırılması ve aç bırakılmaması talimatlarını verdi. Bedevi olan Hevazinli kadınların giysileri eski ve pisti. Hz.Muhammed@ onların temiz ve yeni giysilere kavuşmaları için Mekke’den giyim eşyası getirtmesi bütün Hevazinli kadınların ve çocukların kalplerini fethetmeye yetti. Peygamberimiz Hevazinli savaş esirlerinin serbest bırakılması isteğini kendinin ve Abdülmuttalip oğullarının payına düşen esirleri serbest bırakarak göstermesi üzerine tüm Müslümanlar peygamberi izleyerek kendi paylarına düşen esirleri serbest bıraktılar. Peygamberimiz bu hareketiyle Hevazin kabilesinin tüm bireylerinin gönüllerini fethetti. Sıra Hevazin kabilesi reisi olan Malik b. Avf’ın kazanılmasına gelmişti. Malik Taif şehrinde Sakiflilerle birlikte şehrin savunmasına katılmıştı. Peygamberimiz tüm Hevazin kabilesinin affedildiğini, eğer o da gelip teslim / Müslüman olursa affedileceği konusunda bir haberi Taif’e gönderince Malik b. Avf derhal geldi ve teslim oldu. / Müslüman oldu. Peygamberimiz kendisine ikramlarda bulundu ve onu tekrar Hevazin kabilesinin reisliğine atadı. Malik peygamberimizden gördüğü izzet ikramı, şahsiyetine verdiği değeri ve samimiyeti ne Sakiflilerden ne de Mekkelilerden görmüştü. Onlarla olan dost ve müttefikliği sadece çıkarlar üzerine kurulmuş bir birliktelik idi. Ama peygamberimizin dostluğu / velayeti sadece Allah’ın rızasına dayalıydı. Onun yolunda paylaşmak ve rahmet vardı. Fakat Mekke ile Taiflilerin dünya görüşlerinde merhamet ve paylaşmak değil zorbalık vardı. Hevazinlilerin samimi bir şekilde Peygamberimizin safına geçmesi ile Hz.Muhammed@ tasarladığı planı gerçekleştirmiş oluyordu. Artık tereddütsüz olarak Medine’ye dönebilirdi. Zira Mekke ileri gelenlerinin Hevazin ve Sakiflilerle tekrar ittifak kurmalarının önü tıkanmıştı. Hevazin reisinin / liderlerinin kendi mallarını acımasızca tüketen Mekke ileri gelenleriyle bundan sonra bir araya gelmeleri mümkün değildi artık. Diğer taraftan fetihten önce Hevazinliler Taiflilerin bağ ve bahçelerinde yarıcı olarak çalışırlardı. Hz.Muhammed@ Hevazinlilerin çalıştıkları Taif şehrinin dışındaki o tarla, bağ ve bahçeleri Hevazinlilere verdi. Böylece Taifliler ( sakifliler ) sahip oldukları bağ bahçeleri Hevazinlilere kaptırırken Hevazinliler peygamberimizin bu tasarrufu ile elde ettikleri arazileri Taiflilere (sakiflilere) kaptırmamak için Taiflileri şehir surlarının içerisine hapsettiler. Onları şehirden dışarı adım attırmadılar. Böylece Taifliler eski dost ve müttefikleri olan Hevazinlilerce inlerinde baskı ve kontrol altında tutuldular. Taif’ten İslam Ordusunun kuşatması kaldırılmıştı ama peygamberimizin uyguladığı dahiyane siyasetle Taiflilerin ( Sakiflilerin) bu şekildeki baskılı günlere daha fazla dayanamayacakları ve kendi ayaklarıyla peygamberimize gelip teslim olmaktan / Müslüman olmaktan başka çareleri kalmayacaktı. [3] ) Not: Başkent olarak Medine’nin devamına yönelik peygamberimizin sözlerinin derinliğini Ensar kavramıştı. Peygamberimizin bu sözleri sınırları sürekli büyüyen İslam Devletine vergi gelirlerinden gelecek gelirlerin şimdi elde edilecek ganimetten daha değerli olduğunu ve süreklilik arz edeceğini anladılar. Aynı zamanda Başkentin kendi şehirlerinde olması kendileri için her şeyden önemliydi.
