top of page

Arama Sonuçları

Boş arama ile 99 sonuç bulundu

  • Bölüm 38: VEDA ZAMANI | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 38 VEDA ZAMANI 38.1. Taifliler / Sakif Kabilesi Heyetinin Medine’ye Gelmesi ve Teslim Olmaları Mekke’nin fethinden sonra Taif kuşatılmış fakat alınamamıştı. Hz.Muhammed’in@ uyguladığı politika ile Taifliler / Sakif Kabilesi bölge kabilelerince kuşatılmış vaziyette yaşadı. Mekke pazarını kaybettiler, sulama yaptıkları vadiyi kaybettiler, kendilerine ait tarım arazilerini peygamberimiz Hevazinlilere verdiği için bu arazilerin mahsullerinden de mahrum kaldılar. Kısaca şehirlerine hapsoldular ve uzun süre tahammül edemeyecekleri bir boykota tutuldular. Bu kuşatılmışlık onları teslim olmaya zorladı. Bu nedenle teslim şartlarını görüşüp karara bağlamak üzere Abd. Yalil’in başkanlığında bir heyeti Medine’ye gönderdiler. Tebük Seferinden dönüşten kısa bir süre sonra Medine’ye ulaşan Taif Heyeti İslam’ı aşağıdaki şartlarla kabul etmeye / teslim olmaya razı olduklarını bildirdiler; Namazdan muaf olmak, Zekâttan muaf olmak, Cihattan muaf olmak, Faizin Taifliler için serbest olması Fuhşun Taifliler için serbest olması İçkinin Taifliler için serbest olması Taif şehrinin haram bölge kabul edilmesi Taiflilere ait Lat putuna dokunulmaması Taraflar arasında yapılan görüşmeler sonucunda Taiflilerin teslimiyet için şart koştukları hususlardan Taif’in haram bölge kabul edilmesi, faiz, zekât ve cihattan muaflık şartları kabul edildi, içkinin serbestiyetine hiç değinilmedi (muhtemelen zaten namaz ile kontrol edilecek bir husus olmasından kaynaklı olarak) diğer şartlar ise reddedildi. Yukarıda belirtilen şartlar çerçevesinde Taiflilerle anlaşma yapıldı ve böylece Taifliler de İslam Cumhuriyetine katılmış oldu. Taiflilerle yapılan anlaşmada onların muaf tutulduğu hususlar ekonomik gelirlere ilişkindi. Onlar talep ettikleri muafiyetlerle şirk sisteminin cari olduğu süreçte tesis ettikleri ekonomik sistemlerini korumayı amaçlamışlardı. Fakat Hz.Muhammed@ onların namaz kılıp putlara ilişkin sistemlerini bozduğu zaman çok kısa bir süre sonra bu muafiyetlerin de ortadan kalkacağını öngörmüştür. Zira Taif halkı müslüman olduktan sonra ekonomik şartların kendi aleyhlerine ve ileri gelenlerin lehine olduğunu zamanla görecekler ve bu muafiyetlerin kaldırılması hususunda yöneticilerini zorlayacakları açıktı. Yeter ki önce toplumsal olarak şirk ideolojisinden vazgeçilsin, çok kısa süre sonra taban tavanı zorlayacaktı. Taif halkını uyandıracak olan bir diğer husus, onların kendilerini İslam Cumhuriyeti içerisinde ilahi yasaları uygulayan diğer şehirlerle kıyaslayarak farkı görmeleri olacaktı. Ve nitekim öyle de oldu. Kesin yasak henüz gelmemiş olsa da Mekke ve Medine’de uygulamadan kaldırılan ancak muafiyet dolayısıyla hala Taif’te uygulanmaya devam edilen faizin kendi zararlarına olduğunu gören halk faizi kesin yasaklayan ayetlerin nazil olduğu zaman Taifli ileri gelenler bu yasağa şiddetle karşı çıktıklarında arkalarında Taif halkından kendilerini destekleyen kimseyi bulamamaları bunun en güzel delilidir. Daha önce o ileri gelenlerin kışkırtmaları ile peygamberimizi taşlayan Taif halkı, faiz kesin yasaklandığında o taşladıkları peygamberin yanında yer aldılar. Taif’in kutsal / haram bölge olması ise onların topraklarından başkalarının istifade etmemesi bağlamında geçerliliğini korusa da genel olarak toplumların bu şehri Mekke gibi kutsal kabul etmemesi nedeniyle herhangi bir ayrıcalık / imtiyazlı statü kazanamadı. Taiflilerin zekât / sadakat vergisinden muafiyetlerinin kaldırılması da halkın yöneticilerine baskısı ile olmuştur. Taif halkı zekât / sadakat vergilerinin ilgili şehirlerdeki halka paylaştırılması ile İslam Cumhuriyetinin sosyal bir devlet olduğunu görünce bir süre sonra bu muafiyetin kaldırılması için ileri gelenlerini zorlamışlardır. Zaten zekât / sadakat vergisi zenginlerin servetlerinden alınıyor ve halka dağıtılıyordu. Taif halkı bu uygulamanın kendi menfaatlerine olduğunu gördükleri için ileri gelenlerini bu muafiyete son verilmesi hususunda kamuoyu baskısı oluşturdular. Taif heyetinin teslimiyet için fuhuş ve putlara ilişkin muafiyet taleplerinin Hz.Muhammed@ tarafından reddediliş nedeni ise bunların bir toplumda olduğu müddetçe Taif’in sadece siyasal olarak Medine’ye bağlanmasının pek bir anlamı olmayacağı ve bunların toplumdaki bozukluğu devam ettirmesinin ana etkenlerinden olacağı idi. Taiflilerin namaz muafiyeti taleplerinin reddediliş nedenleri ise toplumun namazla günde beş vakit terbiye edilmesini, onların İslam Cumhuriyetine bağlılığını sağlaması, Allah’a itaate alıştıran bir eğitim olması, kötülüklerden alıkoyması, içkiden alıkoyması, toplumu siyasallaştırması ve farkındalık yaratmasıydı. 38.2. Hz.Ebu Bekir’in Hac Emirliği Mekke’nin fethinden sonra Arabistan yarımadasındaki kabilelerin büyük bölümü fevc fevc Medine’ye gelip müslüman / teslim olmuşlar ve İslam Cumhuriyetine katılmışlardı. Fakat bazı müşrik kabileler vardı ki bunlar Mekke’nin fethinden önce Medine İslam Cumhuriyeti ile Mekke müşrik yönetimine karşı ittifak yapmışlardı. Mekke’nin fethinden ve Taif’inde İslam Cumhuriyeti topluluğuna katılmasından sonra yani ortada düşman kalmadıktan sonra bu ittifak anlaşmalarının bir hükmü kalmamıştı. Dahası Medine İslam Cumhuriyeti bir şehir devleti olmaktan çıkıp artık Medine Başkentli neredeyse tüm Arap yarımadasını içine alan büyük bir İslam / Barış / Tevhid Cumhuriyeti olmuştu. Gelinen aşamada bu müşrik kabilelerin de İslam Cumhuriyeti bünyesine katılması ve şirk sistemini terk etmeleri gerekmekteydi. Zira bütünlüğü / tevhidi sağlamış olan bir devletin içerisinde atomize farklı yapıların olması bütünlüğü bozmaktaydı. Şöyle ki; söz konusu müşrik kabileler, yasama, yürütme ve yargı dahil kendi yönetimleri şirk otoriteleri tarafından icra edilen kabilelerdi. Bunların Medine İslam Cumhuriyeti ile ittifak kurmaları sadece ortak düşmana karşı bir birliktelik içindi. Yani sadece dış politika olarak İslam Cumhuriyeti ile birlikte hareket etmekteydiler. Ama iç işlerinde şirk sistemini uygulamaktaydılar. Bu nedenle İslam Cumhuriyetine vergi vermedikleri gibi yasama, yürütme ve yargılarında İslam Cumhuriyetinden bağımsızdılar. Teslim olan / Müslüman olan kabileler ise yasama, yürütme ve yargı da tamamen İslam Cumhuriyetine bağlıydılar ve İslam Cumhuriyetine zekât / sadakat vergilerini vermek zorundaydılar. İslami Dünya Görüşüne uygun devlet yapılanması içerisinde sistemi bozacak unsurlara müsaade edilmeyeceği gibi en büyük zulüm olan şirk sisteminin kabile bazında da olsa İslam Cumhuriyeti topraklarında müsaade edilmesi uygun değildi. Bu nedenle o sene yapılacak Hac da (Hz. Ebu Bekir’in yönettiği Hacda) söz konusu müşrik kabilelerle daha önce yapılmış olan müttefiklik sözleşmelerinin hükümsüz kaldığı ilan edildi. İlan bildirisinde Allah ve Resul’ünün şahsında İslam Cumhuriyetinin söz konusu müşrik kabilelerle daha önce yapılan müttefiklik sözleşmelerinin hükümsüz kaldığı ve onların da şirk sistemini terk ederek İslam Cumhuriyetine katılımı / teslim olmaları / Müslüman olmaları için de dört aylık bir süre tanındığı ilan edildi. Aksi takdirde ölümle ya da sürgünle tehdit edildiler. Anlaşmaların muhatabı olan müşrik kabileler buna çok kızdılar, fakat bütün Arap yarımadası sathında herkes İslam / Barış birliğine katılmışken yani çevrelenmişken savaşmayı göze alamadılar ve teslim olmayı / müslüman seçtiler. Fakat bu kabilelerin teslim olmasının esas nedeni kabile halklarının kabile reislerini ve ileri gelenlerini zorlamalarıydı. Zira müşrik sistemin cari olduğu kabilelerin halkları, İslam olmuş diğer kabile halkının İslam olmakla edindiği kazanımları gördükçe bu kazanımlara kendileri de sahip olmayı istediler. İslam Cumhuriyetine katılan kabile halklarındaki yoksullar, muhtaçlar, yolda kalmışlar İslam Cumhuriyetinin hazinesindeki zekât gelirlerinden pay aldıkça sosyal dayanışmanın kendilerine çok büyük kazanç sağladığını gördüler. İslam yasaları ile sosyal güvenliklerinin temin edildiğini, özellikle kadınlara verilen haklar ve miras paylaşımında zayıfların haklarının korunması bağlamında edinilen kazanımlar, halk tarafından çok hoş karşılanmıştı. Hepsinden önemlisi insanların can ve mal güvenliğinin İslam Cumhuriyeti tarafından garanti edilmesi İslam olan kabile halklarının elde ettikleri en büyük kazanımlardı. Bu kazanımlardan hala mahrum olan müşrik kabile halkları ise İslam olan kabilelerin halklarına özenerek kendi kabilelerinin de İslam Topluluğuna katılması konusunda kabile liderleri üzerinde baskı oluşturmuşlardı. Böylece Arap yarımadası ölçeğinde haccı müteakip hemen hemen bütün kabileler Medine’ye gelip katılım sözleşmesi yaptılar. / teslim olup müslüman oldular. Söz konusu hac mevsiminden sonra İslam Cumhuriyetine katılım yapan kabilelerin bazılarının isimleri şöyle sıralanabilir; Benî Ezd, Ebnâ, Benî Tay, Benî Âmir b. Sa’saa, Benî Kinde, Benî Tücîb, Benî Rehaviyyîn, Benî Gafik, Benî Mehre, Benî Hanîfe, Benî Ans, Benî Murâd, Benî Abdülkays, Benî Hilâl, Benî Ruhâ ve Benî Zübeyde… 38.3. İslam Topluluğuna katılmamakta Direnen Kabileler Arap yarımadasının en uç noktalarında yaşayan ve henüz sosyal baskılara muhatap olmamış bazı kabileler de halen mevcuttu. Bunlar Yemenliler ve Necranlılar idi. Necranlılar genel olarak Hristiyan olan ve aynı dinden olmaları ve Arabistan topraklarında etkinlik sağlamaya çalışan Habeşistan üzerinden destekleniyorlardı. Necranlılardan bazı kabileler daha ilk dönemlerde cizye vererek Medine İslam Cumhuriyetine katılmış olsalar da katılmayan kabileler de vardı. Tıpkı Habeşistan’daki iktidar otoritelerinden bazılarının Hz.Muhammed’in@ hareketini destekleyen olduğu gibi karşı olanların da olduğu gibi. 38.4. Halid bin Velid’in Necran Seferi İşte karşı duran bazı Necranlı kabileler üzerine Hz.Muhammed@ Halid bin Velid komutasında bir ordu gönderdi. 400 kişilik birlikten oluşan bu akında Halid bin Velid Necranlıların üzerine yürüdü. Necranlılar durumun ciddiyetini görünce teslim oldular ve İslam Cumhuriyetine katılım yapmayı / müslüman olmayı kabul ettiler. 38.5. Hz. Ali’nin Yemen Akını İslam Cumhuriyetine katılım yapmayan diğer kabileler ise Yemen’de yerleşik olan kabileler idi. Hz.Muhammed@ veda haccının vakti yaklaşırken Hz. Ali komutasında 300 kişilik bir askeri birliği Yemenli Müzhic kabilesi üzerine gönderdi. Mezhiçliler önce direndiler. İlk çarpışmada 20 kişi kayıp verince Müzhicliler teslim olmaya razı oldular. Teslim olmayı / müslüman olmayı kabul eden Müzhicliler ellerindeki malları zekât / sadakat vergisi olarak Hz. Ali’ye sundular. Onların verdikleri bu mal ve servet Hz. Ali tarafından mücahitlere paylaştırılmadan Mekke’ye doğru yola çıkıldı. Zira Hz.Muhammed@ de o sıralarda İslam (Veda) Haccı için Mekke’ye hareket etmişti. Hz. Ali Müzhiçlilerden alınan mal ve serveti mücahitler arasında paylaştırmadı. Çünkü alınan bu mallar ganimet mi? Yoksa zekat mı? / Sadakat vergisi mi? olduğu net olmayan bir durumdu. Taraflar arasında savaş olmuştu fakat savaşta Müzhicler tam yenilmeden teslim olmayı / müslüman olmayı kabul etmişlerdi. Mal ve servetlerini de zekât / sadakat (bağlılık) vergisi olarak vermişlerdi. Ama mücahitler bunun savaş sonunda alındığını ve ganimet olduğunu bu nedenle kendilerinin hakkı olduğunu iddia ediyorlar ve paylarını istiyorlardı. Hz. Ali ise savaşın başlangıcında teslimiyet tekliflerinin kabul edilmesi nedeniyle bu malların ganimet olamayacağını ancak zekât / sadakat vergisi olabileceğini bu nedenle de İslam Cumhuriyetine ait olacağını iddia ediyordu. Ancak bu konuda kendisi de tam emin değildi. Böylece öncelikle bu malların niteliği konusunda karar verilmesi gerektiğini ve bu kararı da ancak Hz.Muhammed’in@ verebileceğini söyledi. Bundan dolayı Hz. Ali elde edilen mal ve servetleri mücahitlere paylaştırmadan Mekke’nin yolunu tuttu. Fakat mücahitler bu uygulamadan son derece hoşnutsuz oldular. Hz. Ali’yi çok üzdüler ve rahatsız ettiler. Onu öylesine üzdüler ki Mekke’ye geldiklerinde Hz. Ali haccetmek için Kabe’ye gittiğinde bu malları emanet edilen mümin kişinin elinden alıp kendi aralarında paylaşanlar bile oldu. Üstelik bir de gelip sanki haklılarmış gibi Hz. Ali’yi Hz.Muhammed’e@ şikâyet ettiler. Hz.Muhammed@ İslam (Veda) haccından sonra bu konuyu Gadir-i Hum denilen yere geldiğinde çözüme kavuşturdu. Hz. Ali’nin uygulamasını ve hassasiyetini övdü aynı zamanda onu üzenlere de sitem etti. Mücahitlere yaptıklarının yanlış olduğunu söyledi. Kendisinin İslam Cumhuriyeti’nin yegâne yöneticisi / müminlerin velisi / valisi / mevlası olarak kendi adına hareket etmek üzere tam bir yetkiyle yetkilendirdiği Hz. Ali’ye onların yaptıkları itaatsizliklerini kınadı. Hz. Ali aldığı yetki ile Yemen Seferi boyunca emrindekilerin velisi / valisi / emiri / komutanı / mevlası iken mücahitlerin onun emirlerine boyun eğmeyip başkaldırmalarının yanlışlığını ifade etti. 38.6. İslam (Veda) Haccı Hz.Muhammed@ bir önceki yıl müşriklerle birlikte yapılan (Hz. Ebu Bekir’in yönettiği) hacca gitmemiş ve müşriklerin ayrımcılığa, bölücülüğe ve zulme dayalı sistemlerini ve inançlarını terk etmeleri için ültimatom niteliğindeki mesajını yollamıştı. Artık O barışın, kardeşliğin, emniyetin, adaletin ve huzurun temin edildiği tevhid toplumuna katılmış insanlarla birlikte bu sene hacc yapmaya karar vermişti. Hz.Muhammed@ yirmiüç yıldır verdiği mücadelenin sonunda insanları gittikleri yanlış yoldan döndürmeyi başarmış ve hedefine önemli ölçüde ulaşmıştır. Şimdi barış, huzur ve kardeşliği seçmiş müminlerle kucaklaşma zamanıdır. Onlara bu ortamı ilelebet sürdürmeleri için önemli mesajlar verme zamanıdır. Sadece mesaj verme değil, sosyal barışın önündeki en önemli engellerden olan faiz belasının kaldırılması da gerekiyordu. Dahası bunu yaparken sosyal dayanışmanın da tesis edilmesi gerekiyordu. O bu haccı yüzbinlere ulaşmış taraftarı ile birlikte gerçekleştirdi. Tarihe mal olmuş ve çağları aşan mesajlarını «İslam (Veda) Hutbesi» ile tüm insanlığa iletti. Kur’an’ın hükümleri ile daha önce düzenlenen önemli hususların bu nutukla halka ilan edildiği sözkonusu mesajlardan bazıları şöyleydi; “İnsanların eskiden beri mukaddes ve dokunulmaz gördükleri hac günleri, haram ayları ve Mekke şehri gibi insanların canlarının, mallarının, namuslarının mukaddes ve dokunulmaz olduğu ve her türlü tecavüzden korunduğunu bildirdi. Peygamberimiz bu sözleriyle mukaddes ve dokunulmaz ilan edilen insan hayatının, mallarının ve namuslarının İslam Cumhuriyeti’nin güvencesinde olduğunu ifade etti. Halbuki daha önce cari olan şirk sisteminde insanların can, mal ve namusları konusunda hiçbir güvenceleri mevcut değildi.” “Peygamberimiz bütün insanların Allah’a kavuşup işlediklerinden dolayı hesaba çekileceğini söyledi. Şirk sistemindeki inançlara göre insanlar bu dünyada yaptıklarından dolayı kimseye hesap vermeyeceklerine inanıyorlardı. Bu inanç onları bu dünyada istediği gibi yaşamaya, gücü yettiği her şeyi yapmaya, hiçbir kural, değer, ahlak tanımamaya götürüyordu. Böylece müşrik insanlar fırsatını buldukları ve güçlerinin yettiği her şeyi yapmayı kendileri için caiz görüyorlardı. Bu nedenle kimsenin ne canı ne malı ne namusu ne aklı … hiçbir şeyi güvende değildi. Ama İslam Cumhuriyeti / Dini ile herkes yaptığı her hareketin sonucundan hem bu dünyada hem de ahirette sorumlu olacağı ve hesabını vereceği bir sistemin geldiği insanlara ilan edildi. Artık Arap yarımadasına huzur, güven, hukuk ve istikrar gelmişti. Peygamberimiz sakın eski sapıklığınıza dönmeyin diye insanlara hitap ederek onların tekrar eski zulüm sistemine dönmekten şiddetle kaçınmalarını bildirdi.” “Peygamberimiz bu nutkunda toplumu geri bıraktıran, üretimi baltalayan, tefecilerin sömürü silahı olan faizin yasaklandığını da ilan etti. Faiz yasağını da ilk kendi amcası Hz. Abbas’ın alacağı faiz ile uyguladı. Böylece toplumu tepeden tırnağa faiz pisliğinden arındırma işleminin başlatıldığını ilan etti.” “Peygamberimiz, eski şirk sisteminde cari olan kan davaları gibi bütün batıl / yanlış / kötü adetlerin kaldırıldığını ilan etti.” “Peygamberimiz, İslam Cumhuriyeti ile kadın haklarının güvence altına alındığını, bu nedenle müslüman erkeklerin kadınların haklarını korumaları hususunda titiz davranmaları gerektiğini bildirdi. Eşlerin birbiri üzerindeki haklarını açıkladı ve her iki cinsi de birbirlerinin hukuklarını korumaya özen göstermelerini istedi.” “Peygamberimiz, hiçbir ırkın diğer bir ırka, hiçbir kavmin diğer bir kabileye üstünlüğünün olmadığını / olamayacağını tüm insanlığın bir kökten geldiğini hepsinin eşit olduğunu ilan ederken üstünlüğün ancak hukuka / ahlaka / değer yargılarına yani Allah’ın emirlerine uyma hususunda göstereceği hassasiyet ile kazanılacağını bildirdi.” “O, İslam Cumhuriyetinin egemenliğindeki vatandaşların hukuklarının garanti edildiği ve hiç kimsenin başkasının işlediği suç nedeniyle yargılanamayacağını ilan etti. Eski şirk sisteminde cari olduğu gibi babasının ya da kavminin işlediği suç nedeniyle oğlunun ya da kavmi nedeniyle o kavimden olan bir suçsuzun cezalandırılması prensibinin / yasasının kaldırıldığı yerine suçun şahsiliği prensibinin getirildiğini bildirdi.” “Peygamberimiz bu nutkunda müslümanlara İslam Cumhuriyetinin / Dininin kaynağı olan Kitab’a ve bu Devletin / Dinin Başkanlık Erkanını (ehli beyt) ([1] ) korumalarını da söyledi. Bu iki şeyi müslümanlara emanet olarak bıraktığını eğer bunlara sahip çıkarlarsa asla sapmayacaklarını bildirdi.” Sayıları yüzbinleri bulan müslümanlara hitab eden Hz.Muhammed@ nutkunun sonunda hacılara elçilik görevini layıkıyla yapıp yapmadığını sordu ve hacıların verdiği olumlu cevap üzerine peygamberimiz şehadet parmağını kaldırdı, sonra da hacıların üzerine indirerek ve üç defa : “Şahid ol, ya Rab! Şahid ol, ya Rab! Şahid ol, ya Rab!" diyerek Rabbimizin de şahitliğinde söylevine son verdi. 38.7. Faizin İslam Cumhuriyetine Katılan Tüm Bölgelerde Yasaklanması Tevhit toplumunun oluşması için toplumda sosyal dayanışma şarttır. Toplumdaki zengin azınlığın sırf servetini üretenlere borç vererek risksiz bir getiriye sahip olması ve bu yolla üreten çoğunluğu sömürmesi, elbette ki barış toplumunun oluşmasının önündeki en önemli engellerdendir. Huzurlu, birbirine güvenen, birbirini seven ve birbirine yardım eden bir toplumun oluşması için bu engelin de kaldırılması gerekmekteydi. Bu engel faizdi ve İslam Cumhuriyetinin egemen olduğu diğer şehirlerde yasaklanmasının zamanı gelmişti. Faizle borç para veren tefeciler ise halkı sömürdüklerini inkâr ediyorlar ve faizli işlemlerin tıpkı ticaretteki alışveriş gibi olduğunu iddia ediyorlardı. Onlar hiçbir risk almaksızın parayı ya da sermayeyi satıyorlar ve çalışanın, üretenin emeğine risksiz olarak ortak oluyorlardı. Ticaret yapan ya da üreten ihtiyaç duyduğu sermayeyi bulamadığı zaman tefecilerin onlara sermaye sağlamaları sosyal yardım gibi telakki edilse bile bunun şekli tek yönlü risksiz getiri olduğu için yatırımcının işleri kötü gittiği zaman tüm varlığı yok olmaktaydı. Fakat tefeci borç verdiği bedelin karşılığını yatırımcıdan ipotek ettiği için yatırımcı ister kazansın ister kaybetsin tefeci her halükârda kazanmaktaydı. İşlerin iyi gittiği durumlarda ise yatırımcı ürettiği ürünün maliyetine finans giderlerini de yansıttığı için faiz bedeli tüm halk tarafından ödenmekteydi. Bütün halkın bedelini ödediği bu maliyet ise tefecinin cebine girmekteydi. Tefeci, verdiği borç ile risksiz, çalışmadan, üretmeden tüm üretenlerin kazançlarına haksız bir şekilde konmaktadır. Üreten halk, sürekli tefeciye çalışırken tefeci servetine servet katarak sürekli zenginleşmektedir. Bu durum toplumda yeni mütegallibe sosyal sınıflar oluşturarak hem sosyal barışı bozmakta hem de üretimi engelleyerek ekonominin gelişmesini baltalamaktadır. Dahası faiz nedeniyle insanlarda oluşan mal hırsı erdemli bir toplumun oluşmasını da engellemektedir. Bu nedenle faiz Uhud savaşından sonra Medine İslam Cumhuriyetinde yasaklanmıştı. İslam Cumhuriyetinin sınırları Arap yarımadasının neredeyse bütününü kapsayacak büyüklüğe kavuşmasıyla beraber Medine’de cari olan hükümlerin İslam Cumhuriyetine yeni katılan bölgelerde de uygulanmasına başlanmıştı. Ancak faiz gibi bazı uygulamaların kaldırılması öyle kolay süreçler değildi. Zira bu uygulamaya karşı çıkanlar o bölgelerin zengin ileri gelenleri idi ve servetlerini tefecilikten kazanmaktaydılar. Bu sömürü çarkının devam etmesini onlar şiddetle istiyorlardı. Bununla beraber İslam / Barış toplumunun oluşması için zulümlere müsaade edilmemesi gerekiyordu. Faiz ise halkı sömürmenin en önemli enstrümanıydı ve yeni yerlerde de yasaklanması gerekiyordu. Bu nedenle Peygamberimiz Veda Hutbesinde faizin yasak olduğunu tüm İslam Topluluğuna duyurdu. Bu konuda ilk adımı da amcası Hz. Abbas’ın faizini yasakladığını ilan ederek attı. Böylece Mekke ile birlikte İslam Cumhuriyetinin egemenliğine girmiş diğer şehirlerde de faizin yasaklandığını duyurdu. Bunun üzerine Mekke’deki Muğire oğulları Taifli tefecilerden almış oldukları kredinin faizlerinin de kaldırılmasını istediler. Bunun üzerine Peygamberimiz Taiflilere verdiği faizle işlem yapma muafiyetini kaldırdı ve Taifliler de aynı yasak kapsamına alındı. Bir sene önce kendilerine faizle işlem yapma muafiyeti verilmesine rağmen şimdi bu muafiyetin kaldırıldığını duyan Taifli tefeciler öfkelerinden deliye döndüler, kudurdular adeta. Tefeciliğin kazancı olan faizin / ribanın mal satışında kazanılan para gibi olduğunu, nasıl mal el değiştirince para kazanılıyorsa faiz / ribada da paranın satıldığını iddia ederek tefeciliğin kaldırılmasına şiddetle karşı çıktılar. Bu hükmü uygulamayacaklarını bildirdiler. Tefeciliğin tıpkı alışveriş gibi olduğunu iddia ettiler. Onların bu itirazlarına ve başkaldırmalarına karşın Cenab-ı Hak, ticaretin yasal / helal / serbest olduğunu, faizin / tefeciliğin ise yasak / haram olduğunu, Kendisinin sadakat vergisine / zekâta / sosyal dayanışmaya dayalı ekonomik sistemi desteklediğini ama faize / tefeciliğe / haksız kazanca dayalı ekonomik sistemi kaldırdığını bildirip kestirip attı. Kim bu hükümlere uymazsa onun cezalandırılacağını da bildirdi. Ama kim de iman edip ıslah edici eylemlerde bulunup yasalara itaat ederse ve İslam Cumhuriyetine sadakat vergisi / zekât verip idareye destek olursa o takdirde de mükafatlandırılacağını bildirdi. 275-277- Tefecilikle / faizle para yiyenler ise şeytanın çarptığı (yani azgın, saldırgan, şımarık, edepsiz, hayasız, delirmiş, çılgına dönmüş, aklı başından gitmiş) ([2] ) kimse gibi ayaklanırlar. Böyle davranmalarının sebebi onların, “Tefecilik / faiz de alışveriş gibidir.” demeleridir. / tefeciliğin alışveriş gibi olduğunu iddia etmeleridir. Halbuki Allah alışverişi helal, tefeciliği / faizi ise haram kıldı. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de vazgeçerse, geçmişte kazandıklarını tutabilir; işi de Allah’a kalmıştır. Devam edenler ise cehennem halkıdır ve orada sürekli kalırlar. Allah tefeciliğe / faize dayalı ekonomik sistemi yok eder, Sadakat Vergisine / zekâta / sosyal dayanışmaya dayalı ekonomik sistemi destekler. / yaygınlaştırır. Allah hiçbir günahkâr nankörü sevmez. Şüphesiz iman edip ıslah edici işler yapan, salatı ikame eden / İslam Cumhuriyetine destek olan ve zekâtı veren / İslam Cumhuriyetine bağlılık vergisini veren kişilerin Rableri katında mükafatları vardır. Onlara korku yoktur, onlar üzülmezler de. (Bakara Suresi 275-277) Taifli tefecilerin faiz yasağını dinlemeyeceklerini deklare etmeleri İslam Cumhuriyetini tanımama ve onu inkâr anlamına geliyordu. Onların İslam Cumhuriyetine karşı şiddete başvuracakları, ayaklanacakları ve isyan edip savaşacakları anlamına geliyordu. Onlar bunu yasağa karşı gösterdikleri tepki ile ifade etmişlerdi. Cenab-ı Hak, onları aynı şiddette uyardı ve tefeciliği / faizi ivedilikle terk etmelerini emretti. Sadece verdikleri ana parayı alabileceklerini bildirdi. Ayrıca faiz kaldırıldı diye verdikleri ana parayı hemen vermeleri için darda olan borçluyu zorlamamalarını onlara eli genişleyinceye kadar süre tanımalarını da emretti. Hatta şayet borçlunun durumu el vermiyorsa bağışlamalarının daha hayırlı olduğunu tavsiye etti. Şayet tefecilik / faiz yasağına uymayacak olurlarsa onların bu hareketleri ile İslam Cumhuriyetine / Allah ve Peygamberine savaş açmış sayılacağını ve üzerlerine kuvvet gönderilip perişan edileceklerini bildirdi. 278-281-Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve eğer gerçekten iman ettiyseniz, faiz alacaklarınızdan vazgeçerek tefeciliği / faizi terk edin. Şayet böyle yapmazsanız, o zaman Allah ve Elçisi’nden size savaş açıldığını / bozguna uğratılacağınızı / perişan edileceğinizi bilin. Eğer tevbe edip vazgeçerseniz, o takdirde verdiğiniz anapara / sermaye sizindir. Böylece haksızlık etmemiş ve haksızlığa da uğramamış olursunuz. Eğer borçlu, darlık içindeyse, eli genişleyinceye kadar ona mühlet verin. Bir bilseniz, alacağınızı sadaka olarak bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır. Öyle bir günden sakının ki, o gün herkes Allah'a döndürülür ve herkese kazandığının karşılığı tastamam ödenir ve kimseye haksızlık yapılmaz. / zulmedilmez. (Bakara Suresi 278-281) Bu şiddetli uyarıyı alan Taifli tefeciler İslam Cumhuriyeti / Allah ve Resulü ile savaşmayı göze alamadılar. Zira onların savaş yükünü taşımaları artık mümkün değildi. Taif bir yıl önceki Taif değildi. Taif halkı müslüman olduktan sonra putları Lat yıkılmış, namaz eğitimine başlanmış ve fuhuştan uzaklaşmışlardı. Taif halkı namaz eğitimi sonucunda içkiden de uzaklaşmışlar ve faizin kendileri için ne kadar büyük bir sömürü aracı olduğunu anlamışlardı. Dolayısıyla Taif halkı kendilerini uyuşturan, gözlerini kör eden bu unsurlardan kurtulunca uyanmışlardı artık. Bu nedenle Taifli tefecilerin arkasında kendileri için savaşacak bir halk yoktu. Bundan sonra Taif halkı tefecilerin safında değil ancak Hz.Muhammed’in@ safında yer alabilirdi. Dahası hac sırasında tüm Arap yarımadasından gelen ve sayıları 100.000leri aşmış Müslüman toplum Hz.Muhammed’in@ arkasındayken az sayıdaki Taifli tefecilerin İslam Cumhuriyetiyle savaşmayı göze alması mümkün değildi. Taifli tefeciler ([3] ) şeytanın dokunuşu ile şımarıkça, azgınca, ahlaksızca Allah ve Peygamberine / İslam Cumhuriyetine karşı ayaklanıp başkaldırdılarsa da savaşacak tabanları / destekçileri kalmadığından yeni düzenlemelere uymak zorunda kaldılar. 38.8. Tefecilerin Faiz Yasağını Delme Planlarının Boşa Çıkarılması İslam Cumhuriyeti / Allah ve Peygamberi ile savaşmayı göze alamayan Taifin tefecileri faiz yasağını delecek başka sahtekârlık peşinde koşmaya başladılar. Verdikleri borçları kaydetmezlerse ve borçludan anapara haricinde fazla para tahsil etmeleri mümkündü. Nasıl olsa borç veren güçlü konumda ve borç alan ise zayıf konumda olduğu için tefeci borçluluk ilişkisini yazmayacak ve borç alan da buna itiraz edemeyecekti. Zira borç alan taraf zayıftır ve muhtaç durumdadır. Güçlü durumdaki tefeciler ise verdiği borcu kayda geçirmeyerek borcun tahsilatında kat kat tahsilat yapacak ve bu haksız tahsilata borçlu itiraz ettiğinde de elde kayıt olmadığından borcun ödenmediğini ya da borç miktarının gerçek değerinden kat kat fazla olduğunu iddia ederek yapacaktı. Şayet borç alacak olan borç aldığı miktarı kayda geçirtmek isterse o takdirde borç veren kayıt sırasında hile yapacaktı. Kayda geçirdiği borçluluk sözleşmesinde hep kendine yontacak ve borçluyu sömürebildiği kadar sömürmeye çalışacaktı. ([4] ) İşte tefecilerin bu planları duyulunca borçluluk ve vadeli alışverişlerde faizin kaldırılmasıyla birlikte tefecilerin kurguladıkları sahtekârlık girişimlerinin de önü alınması gerekmekteydi. Cenab-ı Hak, kredi işlemlerinde ve vadeli alışverişleri kayda geçirerek tefecilerin faizli işlemlerine başka adlar altında ya da başka metotlarla devam etmelerine mâni olacak talimatlarını inzal etti. Toplumdaki ekonomik gücü elinde bulunduran tefecilerin vadeli alışveriş ve borçlanmalarda faiz yerine başka hilelerle borçluları sömürmesini engellemek için işlemin adil bir noter / kâtip tarafından senede bağlanmasını emrederken işlemin şahitlendirilmesini ve bu şahitler ile kâtiplere / notere asla tehdit / baskı / şantaj yapılmamasını emretti. Kredilendirme işlemlerini kayda geçirecek kâtiplerin / noterlerin adaletli olmalarını, güvenilir olmalarını ve hiçbir şeyi çarpıtmadan yazmaları talimatını verdi. Borçluyu da aldığı borcu mutlaka yazdırması sorumluluğunu verdi. Şahitlere de hakka / doğruya şahitlik etme sorumluluğunu yükledi. Borç alacak ilişkisi sırasında miktarın az olsun çok olsun yazma hususunda üşenilmemesini emrederek kaydın önemini vurguladı. Cenab-ı Hak toplumsal barış için alışverişlerde ve borç alıp vermede hakların korunmasına öylesine önem verdi ki; peşin alışverişlerde bile tarafların birbirlerini aldatmamaları için yapılan işlemlerin şahitlendirilmesini istedi. Bu şahitlendirmenin kişiler ile olabileceği gibi belge (fatura, senet vb.) ile de olabilir ama bir şekilde bu ilişkinin mutlaka şahitlendirilmesi toplumda birçok ihtilafı giderecektir. 282-Ey iman edenler! Birbirinize vadeli olarak borçlandığınız durumlarda, içinizden bir kâtip / noter bunu tam ve doğru bir şekilde kayda geçirsin. O kâtip / noter, Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın / Allah’ın kendisine lütfettiği yazı yazma kabiliyetini tarafgirlik yapmakta kullanmasın, yazarken adaletli olsun, hiçbir şeyi çarpıtmasın. Borçlanan kişi de onu yazdırsın ve Rabbi olan Allah'tan korksun, onda sahtekârlık yapmasın. Şayet borçlanan kişi aklı ermez / yaşı küçük veya çaresiz ya da kendisi yazdırmaktan aciz ise onun adına velisi bu işi üstlensin ve doğru olarak yazdırsın. Bu işlemi yaparken aranızdan iki erkeği de tanık tutun. Şayet iki erkek şahit bulamazsanız bir erkek ve iki kadın seçiniz ki kadınlardan biri yanıldığında diğeri ona hatırlatsın. Şahitler, kendisine güveneceğiniz ve doğru şahitlik yapacağına inandığınız kimselerden olsun. Şahitler, çağrıldıkları vakit şahitlik yapmaktan çekinmesinler. Az olsun, çok olsun, ödeme tarihi ile birlikte onu yazmaktan üşenmeyin. Bu, Allah katında en adil olduğu kadar şahitlik için daha sağlam olan ve herhangi bir anlaşmazlık / tereddüt / şüphe durumunda problemin çözümü için en uygun yoldur. Peşin yaptığınız alışverişlerinizde bu şekilde kayıt tutmaya gerek yoktur ama alışverişlerinizi yine de şahitlendirin. İşlemlerinizde yazan kâtibe / notere ve şahitlere en ufak bir zarar verilmesin. Aksi halde kendinize kötülük edersiniz / günaha girmiş / suç işlemiş olursunuz. Allah'ın emirlerine uyma hususunda hassasiyet gösterin. Allah size öğretiyor. Allah her şeyi kemaliyle bilir. (Bakara Suresi 282) 38.9. Borca Karşılık İpotek Verilmesi ve Şahitlerin Uyarılmaları Yukarıdaki yasal düzenlemeler daha çok borçluyu korumaya yönelikti ve borç verenin istismarını önlemeye yönelikti. Eğer borçlanma / kredilendirme işlemi seyahat veya başka bir nedenle kayıt altına alınamayacak ve şahitlendirilemeyecek olursa o takdirde borç alanın borç verene borcuna karşılık gelecek bir malı rehin verebileceğini Cenab-ı Hak hükme bağladı. Bu durumda eğer taraflar birbirine güveniyorlarsa bu güvene uygun davranmalarını ve Allah’ın emrine uymada hassasiyet göstererek tarafların birbirlerine verdikleri emanetleri geri vermelerini emretti. Yani borçlu borcunu ödediğinde alacaklının da rehin / ipotek ettiği malı geri vermesini talimatlandırdı. Cenab-ı Hak, yukarıda zikredilen işlemlerde şahit olanları ikaz etti ve onların şahitliklerinde hiçbir şeyi gizlememelerini emretti. Eğer gizleyecek olurlarsa büyük günaha gireceğini ve tüm gizlilikleri çok iyi bilen olarak Kendisinin onu hesaba çekeceğini bildirdi. 283- 284- Eğer yolculukta olursanız ve bir kâtip / noter de bulamazsanız, o vakit alacağınıza karşılık bir rehin de yeterlidir. Şayet birbirinize güveniyorsanız kendisine güvenilen kimseler olarak emanetleri (rehnedilen mal ve borçları) birbirinize geri verin. Rabbiniz olan Allah’tan sakının. Bu tür işlemlerde şahitlik edenler de hiçbir gerçeği gizlemesin. Kim gizlerse, artık şüphesiz o kalben / bile isteye / gönülden büyük günaha girmiş demektir. Allah, bütün yaptıklarınızı çok iyi bilendir. Nitekim göklerde ve yeryüzünde ne varsa Allah’ındır. (Siz şahitlik ederken) içinizdekileri açığa vursanız da gizli tutsanız da Allah onunla sizi hesaba çeker. Sonra dilediği kimseyi bağışlar, dilediği kimseyi de azaplandırır. Allah, her şeye en Kadirdir. (Bakara Suresi 283-284) 38.10. Cenab-ı Hakk’ın Elçisine Veda Zamanının Geldiğini Bildirmesi ve Müminlere Uyarılar Cenab-ı Hak, elçisine artık ayrılık vaktinin geldiğini bildirdi ve müminlere / ümmete son mesajlarını inzal etti. Bu mesajlar ile müminlerin Hz.Muhammed@ sonrasında izleyecekleri stratejiyi ve her peygamberin arkasından ümmetlerin düştüğü hatayı gündeme taşıyarak müminlerin de aynı hataya düşmemeleri konusunda ikazlarını iletti. Hz.İsa kıssası üzerinden verilen bu mesajlar özetlenecek olursa; “Önce Hz.Muhammed’den@ sonra müminlerin ne yapacakları sorulur ve bir nevi Hz.Muhammed’in@ Rabbinin huzuruna gidildiği zaman yüzünün kara çıkarılmaması tembihlenir. Daha sonra Hz.Muhammed’in@ Rabbinin inayet ve yardımı ile ümmete yaptığı hizmetler sayılır ve bütün bunların aslında Cenab-ı Hakk’ın elçisine yaptırdığı faaliyetler olduğu belirtilerek asıl faile yani Allah’a işaret edilir. Böylece peygamberimiz vefat ettiğinde de müminlerin sığınacağı makam ve merciin yine Allah olduğu bildirilmiş olur. Cenab-ı Hak, elçisine vaat ettiği fetihleri / zaferleri ve Arap yarımadası ölçeğindeki kabilelerin tevhidini o hayattayken gerçekleştirmeyi nasip etmişti. Fakat peygamberimizin dilinden vaat ettiği Bizans, Mısır ve İran’ın fetihleri ise o hayatta iken gerçekleşmemişti. Mümin ileri gelenler bu vaatlerin de gerçekleşmesi için Hz.Muhammed’den@ dua etmesini istediler. Cenab-ı Hak, takvalı davranmaları halinde bu vaadin de gerçekleşeceği müjdesini verdi. Fakat bu müjde gerçekleştirildikten sonra yani bütün bu ülkeler fethedildikten sonra eğer «İlahi yoldan» sapılacak olursa bunun cezasının da çok korkunç olacağını ve âlemlerde hiçbir topluluğun yaşamadığı azabın doğru yoldan sapan müminlere yaşatılacağı tehdidi yapıldı. Arkasından ilahi yoldan sapmaya yol açan yanlışlardan en fazla yapılan yanlış olarak geçmiş ümmetlerin düştüğü hata zikredildi. Söz konusu yanlış, geçmiş ümmetlerin peygamberlerini ilahlaştırmalarıydı. Müminler de aynı yanlışı tekrar ederek Hz.Muhammed’i@ ilahlaştırmamaları konusunda uyarıldı. Zira bunun kendilerini bekleyen en büyük tehlike olduğunu ve geçmiş toplulukların bu tehlikeyi atlatamadıkları bilgisi verildi. Müminlerin eski şirk sistemine “şekil” açısından düşme tehlikelerinin olmayacağı fakat şirkin başka bir formu ile bu yanlışı tekrar edebileceklerine değinildi. Böyle bir durumda vefat etmiş olan Hz.Muhammed’in@ elinden hiçbir şey gelmeyeceği bilgisi de paylaşıldı.” Yukarıda özetle sunulan müminlere yapılan uyarılar, Cenab-ı Hakk’ın bütün peygamberleri hesaba çekeceği gün yapılan konuşmalar ve özellikle Hz.İsa ile arasında geçen temsili konuşma üzerinden Maide Suresinin son ayetleri eşliğinde verildi. 109- Allah, bütün Peygamberleri huzurunda topladığı gün onlara: “Sizden sonra ideolojinize /dininize / dünya görüşünüze / davetinize ne derece uyuldu / icabet edildi?” diye sorar. Peygamberler: “Bizim bu konuda hiçbir bilgimiz yoktur, hiç şüphesiz ki gaybı bilen yalnızca Sen'sin, Sen” diyeceklerdir. (Maide Suresi 109) Cenab-ı Hak peygamberimiz dâhil bütün peygamberleri huzurunda toplayıp kendilerinden sonra kendisine iman eden ümmetlerinin kendileri vefat ettikten sonra onlara getirdiği dine / ideolojiye / öğretiyi ne kadar uyduklarını sormakla peygamberimizin de bu soruya muhatap olacağı ve müminlerin peygamberimizden sonra İslam Dinine / ilahi öğretiye ne kadar sahip çıktıklarının sorulacağı ifade edildi. Ama peygamberimiz dâhil tüm peygamberlerin kendileri vefat ettikten sonra ümmetlerinin doğru yolda gidip gitmedikleri konusunda herhangi bir bilgilerinin olamayacağını söyleyecekleri belirtildi. Bu ifade ile aynı zamanda peygamberimizin ümmeti üzerinde herhangi bir tasarrufunun olmayacağına da vurgu yapıldı. Daha sonra Hz.İsa’nın hayatı ve ahirette karşılaşacağı sorgulama üzerinden müminleri bekleyen tehlikeye işaret edildi. Müminler de tıpkı Hristiyanlar gibi peygamberimizi tanrılaştırma tehlikesi ile karşı karşıyadırlar. Ama söz konusu uyarıyı yapmadan önce Hz.İsa’nın ümmeti için yaptığı fedakârlıklar ve gösterdiği mucizeler ile inkârcılara karşı yapılan mücadele anlatıldı. Bu mücadelenin sonunda havarilerin Hz.İsa’dan Cenab-ı Hakk’ın mucizevi olarak gökten bir sofranın indirmesi için dua etmesine ilişkin talepleri anlatıldı. Onların taleplerinin Cenab-ı Hak tarafından yerine getirileceğini ama bu talep yerine geldikten sonra buna rağmen doğru yoldan sapacak olurlarsa can yakan azap ile cezalandırılacakları vurgulanır. 110-115- Allah şöyle diyecek: “Ey Meryem oğlu İsa, sana ve annene verdiğim nimetimi düşün. Seni Kutsal Ruh / vahiy ile desteklemiştim de beşikteyken de olgunluk çağında da insanlara konuşuyordun. Sana Kitabı, Hikmeti, Tevrat ve İncili öğrettim. İznimle, çamurdan bir kuş yapıyordun ve yine iznimle ona üflediğinde o canlı bir kuş oluyordu. Doğuştan körü, cüzzamlıyı iznimle iyileştiriyor, yine benim iznimle ölüleri diriltiyordun. İsrail oğullarına apaçık deliller/ ayetler ile geldiğinde onlardan inkârcı olanlar: “Bu apaçık bir sihirdir” demişlerdi de o inkârcı İsrail oğulları sana saldırdıklarında onlara engel oldum ve sana hiçbir zarar veremediler.” Havarilere de: “Bana ve Peygamberime iman edin / güvenin” diye vahyetmiştim. Onlar da: “İman ettik / güvendik, gerçekten müslüman / teslim olduğumuza Sen de şahit ol” demişlerdi. Havariler: “Ey Meryem oğlu İsa, Rabbin, bize gökten bir maide / sofra indirebilir mi?” dediler. O da: “Eğer inanıyorsanız / güveniyorsanız Allah'ın emirlerine uymakta hassasiyet gösterin” dedi. Havariler: “Biz istiyoruz ki ondan yiyelim kalplerimiz yatışsın / mutmain olsun. Hem de senin bize doğru söylediğini (vaadinin hak olduğunu) bilelim ve ona şehadet edenlerden olalım” dediler. Bunun üzerine Meryem oğlu İsa: “Ey Rabbimiz olan Allah’ım, Bize gökten öyle bir sofra indir ki hem bizim için hem şu andaki neslimiz için hem de sonradan gelecek nesillerimiz için bir bayram ve Sen’den açık bir mucize / işaret olsun. Bizi onunla rızıklandır. Sen, rızık verenlerin en hayırlı ve en cömert olanısın.” dedi. Allah da şöyle buyurdu: “Ben onu size şüphesiz indireceğim. Ama ondan sonra içinizden kim inkâr ederse, âlemlerde hiçbir kimseye etmediğim azabı ona edeceğim!” (Maide Suresi 110-115) Cenab-ı Hak yukarıdaki ayetlerle aslında Hz.Muhammed’in@ ve ashabının / yakın arkadaşlarının yaptığı mücadele ve elde ettikleri kazanımları Hz.İsa kıssası üzerinden anlatmış oluyordu. Şöyle ki: "Ey Muhammed, sana ve ashabına verdiğim nimetimi an /hatırla. Seni Vahiy (Kutsal Ruh) ile destekledim de böylece hem Mekke’deki zayıflık döneminde (Hz. İsa’nın beşikte konuşması metaforu) hem de Medine’deki olgunluk çağında (Hz. İsa’nın yetişkinliği metaforu) insanlara dini / dünya görüşünü anlattın (onlara konuştun), insanları davet ettin / çağırdın / müzakere ettin. Sana Kitabı ve Hikmeti / yasa ve hükümleri verdim. Medine’deki yaşamında sana Yahudilerin ve Hristiyanların şeriatlarını / yasalarını öğrettim. (Hz.İsa’ya Tevrat ve İncili öğretmesi metaforu) Sana verdiği İlahi Öğreti sayesinde idaresini/ başkanlığını üstlendiğin Medine toplumunun kaderini çiziyor / politikasını belirliyor ve o kader/ politika çerçevesinde Medine’deki İslam Toplumunu harekete geçirip o toplumu yükseltiyor, uçuruyordun. (Hz.İsa’nın çamurdan bir kuş yapması ve ona üfürdüğünde onun canlı bir kuş olması metaforu). Atalarından tevarüs eden körlükle geleceği ve hakikati göremeyen kabilelerin / toplumların İlahi öğreti ile gözlerini açıyordun. (Hz.İsa’nın doğuştan kör olan kimselerin gözlerini açması metaforu) Şirk toplumunda kendisinden cüzzamlı gibi kaçılan fakir, yoksul ve sahipsizlerin durumlarını İslam Toplumundaki sosyal düzen ile düzeltiyordun. (Hz.İsa’nın cüzzamlıları iyileştirmesi metaforu) Şirk sistemi ve öğreti nedeniyle ölmüş toplumları / kabileleri verdiğimiz İlahi öğreti / Kitapla diriltiyordun. (Hz.İsa’nın ölüleri diriltmesi metaforu) Mekkeli müşriklere apaçık deliller ile geldiğinde onlardan inkârcı olanlar: "Bu apaçık bir sihirdir" dediler. Sana zarar vermek / seni öldürmek istediklerinde, Ben onlara engel oldum ve sana hiçbir zarar veremediler." (İsrail oğullarının Hz.İsa’ya hiçbir zarar verememiş olmalarına bir metafor) Tıpkı Hz.İsa’nın Havarilerine seslendiğim gibi senin ashabına / yakın arkadaşlarına da: “Bana ve Peygamberime iman edin / güvenin” diye vahyettim. Onlar da: “İman ettik / güvendik, gerçekten teslim olduğumuza Sen de şahit ol” dediler ve devamında şöyle bir talepte bulundular: “Ey Allah’ın Peygamberi, bize peygamberliğin süresince sürekli vadettiğin üzere kendisinden her türlü rızık temin edeceğimiz Bizans, Suriye, Irak, Mısır, İran gibi büyük bir ülke(leri) fethetmeyi Rabbinden isteyebilir misin?” dediler. (Havarilerin Hz. İsa’dan içinden yiyecekleri bir sofra istemelerine bir metafor) Peygamberde: “Eğer inanıyorsanız / güveniyorsanız Allah'ın emirlerine / ilkelerine uyma hususunda hassasiyet gösterirseniz / Allah’ın çizdiği politika ve benim izlediğim politikayı takip ederseniz işte o zaman bu arzunuz da yerine getirilecektir.” dedi. Ashab / Yakın Arkadaşları: “Biz istiyoruz ki senin bize vadettiğin o büyük ülke(ler)nin ürettiği binbir çeşit rızıklardan yiyelim / istifade edelim ve böylece kalplerimiz bize vaat ettiğin hususta mutmain / tatmin olsun ve senin bize doğru söylediğini bilelim ve ona şehadet edenlerden olalım” dediler. (Havarilerin istedikleri sofradan rızıklanmaları ile Hz.İsa’nın kendilerine yaptığı vaatlerin doğru olduğuna kalplerinin tatmin olması ve şahitlik yapmalarına bir metafor) Bunun üzerine Allah’ın peygamberi Muhammed@ : “Ey Allah'ım! Ey Rabbimiz! Bize büyük bir ülke(leri) (gökten bir sofranın indirilmesi metaforu) ver de, bizim için, hem şu andaki neslimiz hem de sonradan gelecek nesillerimiz için bir bayram ve Sen’den bir mucize olsun. Bizi o ülkenin (ülkelerin) ürünleri ile rızıklandır. Sen, her zaman en hayırlı rızık veren ve en cömert olansın.” diye dua etti. Allah bu duaya şöyle cevap verdi: “Ben onu size muhakkak indireceğim / nasip edeceğim, ama bundan sonra içinizden kim inkâr ederse / doğru yoldan saparsa, dünya da hiçbir kimseye etmediğim azabı ona edeceğim!” buyurdu. ([5] ) Daha sonra Cenab-ı Hak, Hz. İsa’ya kendisini ve anasını kendi takipçilerine ilah edinmelerini kendisinin söyleyip söylemediğini soracağını bildirdi. Elbette ki böyle bir şey söylemediğini Cenab-ı Hak bilmektedir. Yüce Rabbimizin böyle bir şeyden haberdar olmaması düşünülemez. Ama Hz.İsa’dan sonra takipçilerinin onu ve annesini tanrı edinmeleri üzerinden müminlere mesaj vermek için ahirette yaşanacak bir sahne niteliğinde sorgulamayı anlattı. Zaten Hz.İsa’da bu hususu ifade ettikten sonra kendisinin hayattayken takipçilerine / havarilerine sadece Allah’a kulluk etmelerini istediği belirtir. Hayattayken bunu emreden bir peygamberin vefat ettikten sonra kendisini ululaştırarak ilahlaştırmalarını istemesi zaten olacak şey değildir. Hz.İsa yaşarken kendi havarileri üzerinde kontrol sahibiydi. Ancak öldükten sonra onların üzerinde herhangi bir tasarrufu olmadığından havarilerinin / takipçilerinin yaptıkları yanlışlardan da sorumlu olmayacakları açıktır. Hz.İsa bunları ifade ettikten sonra takipçilerinin sapıp sapmadıklarını en iyi bilenin kendisi olduğunu Rabbimize söyler ve arkasında onların neyi hak ediyorlarsa karşılığını Cenab-ı Hakk’ın bizzat vereceğini ifade ediyor. Bu hususlar aslında Hz.Muhammed’in@ vefatından sonra müminlere yönelik Hz.İsa ve havarileri üzerinden verilen mesajlardır. Bu mesajlar Maide Suresinin müteakip ayetlerinde şöyle ifade edildi; 116-120- Allah: “Ey Meryem oğlu İsa, insanlara “beni ve annemi Allah'ın yanında iki ilah edinin” diye sen mi söyledin?” deyince, İsa diyecek ki: “Seni tenzih ederim, hak / doğru / gerçek olmayan bir sözü ben nasıl söylerim? Zaten böyle bir şey söylediysem muhakkak Sen onu bilirsin. Sen benim bütün söylediklerimi ve düşündüklerimi / içimdekileri bilirsin, fakat ben asla Senin zatında olanı bilemem. Hiç şüphesiz ki Sen gaybı her şeyiyle bilensin. Ben onlara, sadece Senin bana emrettiğin üzere “Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin” dedim. Onların arasındayken ben onların yaptıklarına şahittim. / kontrol ediyordum. Fakat Sen beni vefat ettirdikten sonra, onların ne yaptıklarını gözetleyen sadece Sen oldun. Zaten Sen, her şeye hakkıyla şahitsin. Eğer onlara azap edersen, hiç şüphesiz onlar Senin kullarındır. (Dilediğini yaparsın). Eğer onları bağışlarsan, yine şüphe yok ki sen mutlak galip ve hikmet sahibisin.” Allah şöyle diyecek: “Bugün sözlerinde sadık olanların sadakatlarının fayda vereceği gündür. Onlara, içinde ebedî kalacakları, ağaçlarının altından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O'ndan razıdır. İşte büyük başarı ve mutluluk budur.” Göklerin, yeryüzünün ve içlerinde bulunan her şeyin mutlak egemenlik ve hükümranlığı yalnızca Allah'a aittir. O, her şeye kadirdir. (Maide Suresi 116-120) Hz.İsa ile Cenab-ı Hak arasında ahirette cereyan edecek muhavere üzerinden aynı şekilde müminlere aşağıdaki hususlar anlatılmak istenildi; “Eğer müminler peygamberimizi ilahlaştıracak olurlarsa Cenab-ı Hak peygamberimizi şöyle sorgulayacak: Allah: “Ey Muhammed, sen mi insanlara, “beni ve yakınlarımı Allah'tan başka ilahlar edinin” dedin?” diye sorunca, Muhammed diyecek ki: “Seni tenzih ederim, ben böyle hak olmayan bir sözü nasıl söylerim? Zaten böyle bir şey söyleseydim hiç şüphesiz ki Sen bunu bilirdin. Sen benim söylediklerimin ve düşündüklerimin hepsini bilirsin, fakat ben asla Senin ilminde olanı bilemem. Hiç şüphesiz ki gaybı / geleceği bilen yalnızca Sen'sin, Sen. Ben onlara, sadece Senin bana emrettiklerini söyledim, yani: “Yalnızca, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin” dedim. Onların arasındayken ben onların yaptıklarına şahittim / kontrol ediyordum. O zamanlar böyle sapıkça doğru yoldan çıkan eylem ve söylem içerisinde değillerdi. Fakat Sen beni vefat ettirdikten sonra, onların ne yaptıklarını gözetleyen sadece Sen oldun. Çünkü Sen, her şeye hakkıyla şahitsin.” Şayet onlar bu şekilde azıp saptılarsa ve eğer Sen de onlara azap edersen, hiç şüphesiz onlar Senin kullarındır. (Dilediğini yaparsın). Eğer onları bağışlarsan da hiç şüphesiz ki sen izzet ve hikmet sahibisin" dedi. (Bu konuşmadan sonra) Allah şöyle buyurdu: “Bu, verdikleri ahide sadakatle bağlı olup doğru yolda istikrarlı bir şekilde gidenlere ahitlerine bağlılığın /doğru yolda sebat etmelerinin mükâfatlarının verileceği gündür. Onlara, içinde ebedi kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş ve zafer budur. Göklerin, yeryüzünün ve içlerinde bulunan her şeyin mutlak egemenlik ve hükümranlığı yalnızca Allah'a aittir. O, her şeye kadirdir.” 38.11. Yalancı Peygamberlerin Çıkması Peygamberimiz atomize halde bölünmüş bir toplum yapısı arz eden Arap kabilelerini bir araya getirerek İslam Cumhuriyeti olarak büyük bir devlet kurmayı başarmıştı. O, söz konusu bu cumhuriyetin içerisine İran, Mısır, Bizans ve hatta tüm insanlığı (âlemleri) dâhil ederek Allah’ın inzal ettiği öğretinin egemenliği altında barış içerisinde bir insanlık ailesi oluşturmaya çalışıyordu. Fakat eski şirk sisteminin güya Müslüman olmuş ileri gelenleri tekrar eski şirk sistemine döndürmeye çalışıyorlardı. Söz konusu bu ileri gelenler İslam Cumhuriyetinin / Allah ve Peygamberinin hâkimiyetine karşı duramayıp yenilmişlerdi. Onlar İslam Cumhuriyeti ile doğrudan mücadele yerine İslam’ın nübüvvet ilkesini kullanarak şeytani bir hileye başvurdular. Onlar İslam öğretisinin temel öğretilerini inkâr edip karşı çıkmak yerine kendilerini bu öğretinin peygamberi ilan ettiler. Bu şeytani yöntemle ya Arap yarımadası bütününde oluşan ulusal birliğin liderliğini ele geçirmeyi hedeflediler ya da en azından oluşan bu birliğin mülkiyetinde / yönetiminde bölünme yaratma gayreti içine girdiler. Peygamberimizin daha sağlığında başlayan İslam Cumhuriyetini bölme çabalarında Yemen tarafında Esvedül Ansi ve Yemame taraflarında da Müseyleme başı çekmekteydi. Her ikisi de peygamberlik iddiasında bulunmaktaydılar. Çevresindeki kabilelerin şirkten yana olan diğer liderleri / ileri gelenleri de bu sahte peygamberlerin şeytaniliklerini anladılar ve hemen onların tarafında yer almaya başladılar. Peygamberlik iddiası ile ortaya çıkan bu iki sahtekar isyancıya Tuleyha b. Huveylid de katılarak peygamberlik iddiasında bulunan lider sayısı üçe çıktı. Sahte peygamberlerin insanları kandırmaları kolay oluyordu. Onlar çeşitli hokkabazlık numaraları ile cahil halkı mucize gösterdiğine inandırdıkları gibi Kur’an’dan bazı surelerin bazı ayetlerini aynen ya da biraz değiştirerek kullandıkları benzer sureler üretiyorlardı. Kur’an’daki surelere benzer olarak uydurdukları sureleri halka okuyarak kendilerine vahiy geldiğine halkı inandırıyorlardı. Onların peygamberlik iddialarına kanarak çevrelerine bazı kabileleri toplamaları, gelecekte İslam Cumhuriyeti yöneticilerinin başının çok ağrıyacağına bir işaretti. Bu nedenle Hz.Muhammed@ hemen tedbir alınması için valilere talimatlarını gönderdi. Alınan tedbirlerle peygamberimiz vefat etmeden önce Esvedül Ansi öldürüldü. Fakat Müseyleme ve Tuleyha kolay lokma değildiler. Müseyleme çevresinde topladığı kabileler ile büyük bir güç oluşturmuştu ve bu güce dayanarak peygamberimize mektup yazmıştı. Müseyleme mektubunda kendisinin de peygamber olduğunu ve İslam Cumhuriyetini birlikte oluşturacakları bir koalisyon ile yönetmeyi teklif ediyordu. Onun niyeti İslam Cumhuriyetinin hükümetine ve hazinesine ortak olmaktı. Daha önceleri sadece kabile bazında gelirleri olan kabile liderleri İslam Cumhuriyetinin topladığı zekât ve cizye gelirlerinin kabile gelirleri ile kıyaslandığında devasa bir büyüklüğe sahip olduğunu görmüşlerdi. Onlar peygamberlik iddiası ile koalisyona dâhil olurlarsa muazzam büyüklüğe kavuşmuş bir İslam Cumhuriyetinin hazinesini yoksullar, yolda kalmışlar, acizler, kamu hizmetinde bulunan memurlar için kullanmak yerine eskiden olduğu gibi kendi menfaatlerine kullanmayı düşünüyorlardı. Peygamberimiz İslam Cumhuriyetinin hazinesini kamu için kullanarak halkın gönlünü fethetmişken onlar İslam Cumhuriyetinin iktidar ve hazinesine sahip olarak elde ettikleri gücü zulüm ve baskı aracı kullanmak suretiyle halkı kendilerine zorunlu boyun eğdirmeyi istiyorlardı. Peygamberimiz Müseyleme’nin bu koalisyon teklifini şiddetle reddetti ve onun sahtekâr / yalancı olduğunu bildiren cevabi bir mektup gönderdi. Fakat İslam Cumhuriyetini ele geçirmek ya da eski şirk sistemine dönmek isteyen eski müşrik efendiler bu şeytani metoda sarılacak olurlarsa İslam Cumhuriyeti yöneticilerinin başının çok ağrıyacağı muhakkaktı. Bu sahte peygamberler şiddet kullanılarak yok edilmeliydi. Aksi takdirde bu furya yayılır ve tekrar eski şirk sistemine dönülürdü. Bu kez herkesin kendi tanrısı yerine kendi peygamberi olur ve kabileler bağımsızlıklarını kendi peygamberleri aracılığıyla ilan ederlerdi. Sonunda yine birbirini yiyen kabilelerden oluşan şirk / bölünmüşlük tekrar geri gelirdi. Bu nedenle İslam Cumhuriyetinin geleceğini tehdit eden bu tehlike derhal bertaraf edilmeliydi. 38.12. İslam Cumhuriyetinin Kuzey Sınırında Hareketlenmeler İslam Cumhuriyetini tehdit eden bir diğer tehlike ise Kuzeydeki Bizans ve Gassanlılardı. Tebuk Seferi ile onlara kılıç gösterilmişti ama onlarda burunlarının dibinde meydana gelen ve sürekli büyüyen İslam Cumhuriyetinin önünü alamazlar ise bu hareketin başlarına büyük bela açacağını görüyorlardı. Bu nedenle Gassanlılar Hz.Muhammed’in@ Tebük Seferi ile egemenliğine kattığı şehirlere rahatsızlık veriyorlardı ki böylece kendi egemenlikleri altındaki halkın İslam Cumhuriyetinden etkilenerek İslam Topluluğuna katılma istekleri yok olsun. Bir gün Hz.Muhammed’in@ gönderdiği valiyi Gassanlıların öldürdüklerine dair bir haber Medine’ye ulaşır. Bu siyasi cinayet haberi alınır alınmaz, Hz.Muhammed@ sınır bölgelerinin güvenliğinin sağlanması için bir sefer düzenlenmesi talimatını verdi. Ordu Filistin taraflarına kadar gidecekti. Hz.Muhammed@ İslam Ordusunun başına Usame bin Zeydi komutan olarak tayin ettiğini bildirdi ve sefer hazırlıklarına başlandı. [1] ) NOT: Burada “Beyt” kavramını “Başkanlık” olarak anlarsak ehli beyti sadece peygamberimizin aile efradı olarak değerlendirmek mümkün olmaz. Başkanlık kadrosunda bulunan yani İslam Devletinin tüm idari kadrosu Ehli Beyt kavramının kapsamına girer. Dolayısıyla peygamberimiz Veda hutbesinde İslam Devletinin tüm vatandaşlarına Kur’an’a / İlahi Öğretiye ve İslam Devletinin Başkanlık Kadrosuna / Ehli Beyte sahip çıkılmasını istiyor. Kendisinden sonra bunlara sahip çıkılırsa kurulan sistem yıkılmaz ve daha ileri gider diyor. (A.A.) [2] ) NOT:Kur’ân’ın bildirdiği şeytân çarpması, insanın ağzının burnunun eğilip büzülmesi değil şeytânî karakterdeki insanların kötü özelliklerini bir kişiye telkin edip onu kontrol altına almasıdır. Yani, şeytânî özellikte olan şeylerin bir kişiyi ele geçirmesidir ki bu durumda o kişiyi şeytân çarpmış demektir. (A.A.) [3] ) NOT: Burada başkaldırının esas aktörleri Taifli tefeciler olduğu için sadece onlardan bahsedilmiştir. Elbetteki Mekke ve diğer şehirlerde de tefeciler vardı. Ama Taifliler neredeyse tüm bölgenin tefecileriydi. Tefecilik onların esas iştigal alanıydı ve bunu meslek edinmişlerdi. Onlar tefecilikleriyle ünlenmişlerdi. Bir diğer ifadeyle faizli sermaye piyasasının merkezi Taifti. Diğer şehirdeki tefeciler onların ancak şubeleri olabilirdi. (A.A.) [4] ) NOT: Bankalardaki kredi sözleşmelerinin karınca duası gibi ve borçlunun hiç anlamadığı hükümler kimin menfaatinedir? Değil ki Devlet bu konuda borçluyu koruyan düzenlemeler koysa da bankalar kendi alacaklarını ve faiz tutarlarını hatta dosya masrafı vb adlar altında daha fazla getirilerini garantiye almak için kredi sözleşmelerine çok çeşitli hükümler koymaları aynı faizci zihniyeti göstermektedir. (A.A.) [5] ) Nitekim bu dua da kabul oldu ve müminler İran’ı, Bizans’ı, Suriye’yi, Irak’ı, Mısır’ı….. fethettiler. 38.13. Hz.Muhammed’in@ İslam Cumhuriyeti İleri Gelenleriyle / Sahabelerle Son Toplantısı Peygamberimiz ileri gelen sahabelerini son gelişmeleri değerlendirmek için toplantıya çağırdı. Bu toplantı peygamberimizin mescitte kıldıracağı yani imamlık yapacağı bir diğer ifadeyle başkanlık yapacağı son salattı / namazdı/ toplantıydı. Zira sefer yapmaya karar verildikten bir gün sonra hastalandı. Kendisi durumunun iyi olmadığını anladığından dolayı devletin işlerinin devam ettirilmesi için gerekli tedbirleri bu toplantıda almayı planladı. Bu toplantıda hastalığı sürecinde ve vefatından sonra İslam Cumhuriyetini bekleyen tehlikeleri nasıl yok edecekleri değerlendirilecekti. Vefat etmesi durumunda Peygamberimiz Devletin başına geçmesini istediği kişinin işaretlerini de vermek istemişti. Yapılan toplantıda / kılınan salatta hem Suriye tarafındaki gelişmeler hem de sahte peygamber adı altında kabilelerin girişecekleri isyan hareketlerini görüştüler. Durum çok kritikti. İslam Cumhuriyeti ani büyümesinin getirdiği sancıları yaşıyordu ve gerekli tedbirler alınmazsa kazanımlar birden yok olabilirdi. Durumun vahametini kavrayan sahabelere nasıl davranmaları gerektiğini göstermek için Cenab-ı Hak Bakara Suresinin son iki ayetini inzal ederek yol gösterdi. Bu son ayetler Hz.Muhammed’in Rabbine yükseldiği zamanda nazil oldu ve kapanış ayetleri idi. 23 yıllık bir mücadelenin sonunda mücadeleyi özetleyen ayetlerdi. Hem Hz.Muhammed@ hem de müminler Allah’ın vahyine güvenmişler ve o güvenle hareket etmişlerdi. Bu son iki ayet ile yapılan ve bundan sonra yapılacak hizmetler sırasında unutarak ya da bilmeyerek yapılan / yapılacak hata ve kusurların bağışlanmasının Cenab-ı Hak’tan niyaz edilmesi öğretilir. Elbette hizmetler sırasında hatalar ve kusurlar olacaktır. Ama her zaman yapılan / yapılacak eylemlerde Allah’ın rızası gözetilir ve O’nun şimdiye kadar öğrettiği ilke ve usullere samimiyetle riayet etmeye çabalandığı takdirde şimdiye kadar olduğu gibi Cenab-ı Hak kendilerine yine başarıyı nasip edecektir. Cenab-ı Hak, hiç kimseye gücünün üzerinde bir yük yüklemeyeceğini ve kim iyilik yolunda mücadele ederse onun mükâfatını ve kim de mükellefiyetlerini yerine getirmezse onun cezasını göreceğini bildirdi. Dolayısıyla içinde bulundukları kritik durumu doğru davranış gösterdikleri takdirde atlatabileceklerine işaret edildi. Yeter ki bundan sonra ki mücadele de başarı ve zaferlere erişmek için Allah’a güvenip, O’na sığınıp yine O’ndan yardım talep edilsin. Bu son ayetler hem peygamberimizin bir vedası hem de Cenab-ı Hakk’ın öğrettiği şekliyle peygamberimizin müminlere bir vasiyeti idi. ([6] ) Samimiyetle Allah için yaptığınız harekette hata da yapsanız Rabbiniz sizi bağışlar ve samimiyetle O’na sığınırsanız O size başarı ve zaferleri nasip eder diye müminler eğitiliyordu. 285-286- Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti / güvendi, müminler de. Onların hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandılar. / güvendiler. “Peygamberleri birbirinden ayırt etmeyiz. İşittik ve itaat ettik, Ey Rabbimiz affını dileriz! Dönüş sanadır!” dediler. “Rabbimiz! Unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan / kastımız olmaksızın yaptığımız hatalarımızdan dolayı bizi sorguya çekme! / cezalandırma! Rabbimiz! Yüklediğin sorumlulukları üstlenmekten kaçınan bizden önceki toplumların durumuna düşmekten bizi koru!” -Hâlbuki Allah hiç kimseye gücünün üstünde / yapamayacağı bir sorumluluk yüklemez. Böylece sorumluluğunu yerine getiren herkesin kazandığı iyilik kendi lehine, işlediği kötülük de kendi aleyhinedir.- “Rabbimiz, takat (güç) yetiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme! Bizi affet! Bağışla bizi, merhamet et bize! Bizim Mevlamız / yardımcımız / yol göstericimiz / koruyucumuz / Kralımız / Egemenimiz Sensin. Kâfir / İnkâr eden/ İsyan eden / Karşı duran kavimlere karşı bize yardım et!” (Bakara Suresi 285-286) Toplantıdan / salattan / namazdan sonra peygamberimiz hasta olduğu süreçte toplantılara / salatlara / namazlara imamlık yani başkanlık yapma görevini Hz. Ebu Bekir’e vererek tüm müminlere kendisinden sonra İslam Cumhuriyetinin başına onun geçmesi gerektiğine işaret etmiş oldu. Her ne kadar bu konuyu kesin bir kural / yasa haline getirmediyse de o sırada gösterdiği bir işaret ile en uygun adayın Ebu Bekir olduğuna dikkat çekti. Dahası sadece işaret etmekle yetinerek İslam Cumhuriyeti başkanının nasıl seçileceği hususunda ümmetin kendisinin zamana ve şartlara göre başkanlarını belirlemesinin doğru olacağını ortaya koydu. Ayrıca Ensar’ın faziletlerini zikrederek onlara iyi davranılmasını vasiyet etmesi de kendisinden sonra başkanlığa gelecek kimselerin muhacirlerden olacağına işaretle onların Ensar’a değer vermelerini istedi. Bu toplantıdan / salattan yaklaşık on iki gün sonra da peygamberimiz vefat etti. Usame b Zeyd peygamberimiz vefat etmeden hemen önce vedalaşmak için gelmişti. Ancak peygamberimizin çok ağırlaştığını görünce işi ağırdan aldı. Hz. Ebu Bekir ve Hz.Ömer gibi İslam Cumhuriyetinin ileri gelenleri de işi ağırdan alıyorlardı. Zira hastalığı iyice ağırlaşmış olan peygamberimizin vefat etmesi halinde yalancı peygamberlerin peşinden giden kabilelerin Medine’ye saldırma ihtimaline karşı Medine’nin savunulması için bu orduya ihtiyaç var olduğunu düşünüyorlardı. Peygamberimiz ise bu sefere çok önem veriyordu. Ve bu seferin mutlaka gerçekleştirilmesini hastalığı boyunca her kendine geldiğinde tekrarlıyordu. 38.14. Hz.Muhammed’in@ Vefatı O gün akşama doğru peygamberimiz ruhunu teslim etti. Ordu karargâhında bulunduğu sırada peygamberimizin vefat haberini alan Hz. Ömer, derhal Mescide gitti. Vefat haberini alan tüm Medineliler Mescide akın akın geliyorlar ve ağıtlar yakıyorlardı. Peygamberimizin vefat haberinin Medine dışına çıkmaması gerekiyordu. Zira durum çok kritikti. Eğer peygamberimizden sonra İslam Cumhuriyeti’nin Başkanı belli olmadan vefat haberi Medine dışındaki kabilelere ulaşacak olursa, pusuda isyan için fırsat kollayan kabilelerin Medine’ye saldırı tehlikesi mevcuttu. Özellikle peygamberliğini ilan etmiş sahte peygamberlerin liderliğindeki kabileler Medine’ye saldıracak olurlarsa ve o zamana kadar peygamberimizin yerine geçecek başkan belirlenmemiş olursa devletin yıkılması işten bile değildi. Bu nedenle Hz.Ömer hemen tedbir aldı ve kimsenin Hz.Muhammed’in@ öldüğüne dair tek bir kelime etmemesini emretti. Eğer bu emre aykırı davranacak olan olursa onun kellesini almakla tehdit etti. Bu tedbire ek olarak Medine’ye giriş çıkışları yasakladı. Öncelikle başkanlığın belirlenmesi gerekmekteydi. Bu sorun halledilmeden vefat haberi uçarsa çevredeki kabilelerin saldırı tehlikesinin yanında onların başkanlık seçimine çeşitli müdahaleleri olacağı gibi bu müdahaleleri sırf Medine’yi içerden karıştırma amaçlı olarak da yapacakları açıktı. İslam Cumhuriyeti başkanlık kavgalarıyla başsız kalacak olursa kaosa yuvarlanması kaçınılmazdı. Kaos içindeki bir devletin hem içeriden hem de dışarıdan saldırılara açık olduğu aşikârdı. Öncelikle yapılması gereken şey Devleti başsız olmaktan kurtarmak ve karar mekanizmalarını tesis ederek kaosa meydan vermemekti. Bu amaçla ileri gelenlerin kendi aralarında uzlaşarak kabul ettikleri bir devlet başkanının hemen seçilmesi en elzem işti. ([7] ) Bu nedenle Hz.Ömer Hz.Muhammed’in@ vefat haberinin Medine dışına yayılmasını engellemek için «Muhammed öldü diyenin kellesini alacağı» tehdidinde bulunmuştu. Böylece Hz.Ömer son derece basiretle hareket ederek bu haberin yayılmasını engellemiştir. O’nun bu hareketi duygusal ve akıl dışı hareket eden insanların davranışlarını yansıtıcı şekilde aktarılan rivayetlere kurban edilemez. Hz.Muhammed’in@ hücresine kimsenin alınmaması tedbiri de getirilir. Hz.Aişe’nin hücresinde ve cenazenin başında sadece Hz.Ali, Hz.Abbas, Zübeyr b. Avvam…….,Hz.Aişe vb. kalmasına müsaade edildi. Sadece Hz.Ebu Bekir gelince cenaze ona gösterildi. Fakat elbette ki vefat haberini Medine içerisinde saklamak mümkün değildi. Haberi duyanlar mescide gelmişlerdi. Önemli olan devletin kaosa yuvarlanmasını önleyip otorite sağlanıncaya kadar vefat haberinin Medine dışına geç gitmesiydi. Ayrıca cenazenin defin işlemleri ve töreni konusunda alınacak kararlar için de Devlet Başkanının seçilmesi ivedilik arz etmektedir. Bu nedenle İslam Cumhuriyetini bekası için önce başkanlığın belirlenmesi sonrasında ise Medine’nin çevreden gelecek isyan saldırılarına karşı savunma hazırlıkları yapılmalıydı. 38.15. Hz.Ebu Bekir’in Halife Seçilmesi Öncelikle ileri gelenlerin kendi aralarında seçecekleri bir başkan / halife nizamı sağlayacak daha sonra bu başkan / halife halkoyuyla resmiyet kazanacak ve ilan edilecekti. Hazreçliler bu amaçla hemen kendi aralarında istişareye başlamışlardı. Onlar Beni Saide adı ile anılan gölgelikte / çardakta toplanmışlar ve başkanlık / halifelik seçimi için muhacirlerin ileri gelenleriyle yapılacak toplantı öncesi kulis faaliyeti yapmaktaydılar. Onlar kulis faaliyetini tamamladıktan sonra Hz.Ömer ve Hz.Ebu Bekir’e başkanlık / halife seçimine ilişkin müşaverelerde bulunmak üzere haber gönderdiler. Haberci mesajı Hz.Ömer’e iletince o da konuyu Hz.Ebu Bekir’e iletmiş ve hemen Beni Saide çardağına doğru yola çıktılar. Onlar Beni Saide çardağına gitmeden önce konunun ehemmiyetini de bildirerek Hz.Ali ve Hz.Abbası cenazenin başında kalmalarını tembihlemişlerdi. Onlar da kendilerinin cenaze başında kalacaklarını, cenazenin yıkanması ve kefenlenmesi işlemlerini gerçekleştireceklerini söylediler. Halife ön seçim işinin mescitte yapılması imkânsızdı. Zira vefat olayını duyan Medineliler mescidi doldurmuşlardı. Ağıtların, feryatların mescidin her tarafını kapladığı bir ortamda seçim görüşmelerinin ve seçimin yapılması elbette mümkün değildi. Medineliler Beni Saide çardağında yaptıkları kulis görüşmelerinde muhacirlere halifenin Medinelilerden olması gerektiğinin iddia edilmesine, şayet bu görüş kabul görmeyecek olursa o takdirde «Eş başkanlık» formülünün önerilmesine ve bu formülden de asla geri adım atılmamasına karar almışlardı. Hz.Ömer, Hz.Ebu Bekir ve diğer muhacir ileri gelenleri Beni Saide çardağındaki toplantıya iştirak ettikten sonra Genel Kurul toplantısı başladı. Toplantıda ilk önce Medineliler söz aldı ve aldıkları kararı savunmak üzere Hazreçlilerin lideri Sa’d b. Ubade bir konuşma yaptı ve konuşmasında başkanlığın / halifenin Medinelilerden olması gerektiğini savundu. Onların konuşmasından sonra Hz.Ebu Bekir söz aldı ve uzun bir nutuk irat etti. O bu nutkunda muhacirlerin yaptıkları hizmetleri dile getirdikten sonra Medinelilerin faziletlerini de tasdik etti ve onların yaptıkları hizmetleri de övdü. Fakat gayet hassas bir süreçten geçilmekte olduğunu “Atalarının dinini bırakmak Araplara çok ağır geldi.” ifadeleri ile vurgular. Yani çevre Arap kabilelerinin irtidat etmek için bahaneye baktıklarını ve şayet Mekkeli / Kureşten değil de Medineli Ensardan birisi başkan / halife olacak olursa onların eski dinlerine döneceklerini, Medineli bir başkana / halifeye asla boyun eğmeyeceklerini bu sözlerle ifade etti. Daha sonra bu bedevi Arapların İslam Cumhuriyetine katılmalarının Mekke’nin fethinden sonra yani Kureyş’in teslim olmasından sonra olduğuna dikkat çekerek Arap yarımadasındaki bütün Arapların Kureyş’in statüleri, sahip oldukları yurdun kutsallığı ki aynı zamanda ticaretin merkezi olması ile Kureyş’in gücü nedeniyle başkanın / halifenin Kureyş’ten olması gerektiğini ortaya koydu. O bu argümanları ile zaten irtidat için bahane arayan bedevi Arap kabilelerine malzeme verilmemesi gerektiğini ayrıca İslam Cumhuriyeti’nin başkanlığına Medineli Ensar’dan birisinin gelmesi halinde Mekke’yi de kaybetme riski olduğunu şayet böyle bir durum olursa tekrar en başa dönüleceğini ifade etmiş oldu. Hz.Ebu Bekir’in bu nutku Medineli Ensar üzerinde olumlu etkisini gösterdi ve Medineli Ensardan başkan / halife seçilmesi iddialarından vazgeçtiler. Fakat bu kez kendi aralarındaki kulis görüşmelerinde karar verdikleri üzere «Eşbaşkanlık: bir emir siz seçin, bir emir biz seçelim» modelini Hubab b Munzir’in sözleriyle ileri sürdüler. Bunun üzerine Hz. Ömer «eş başkanlık» modelinin işlemeyeceğini «iki kılıcın bir kında olamayacağı» benzetmesi ile reddetmesi üzerine Hubab b. Munzir ile Hz.Ömer arasında şiddetli tartışmalar yaşandı. Aslında Hz.Ebu Bekir’in nutku ile Medineli Ensar’ın ileri gelenleri ikna olmuşlardı. Hubab b. Munzir, tamamen asabi bir anlayışla ve Hz. Ömer’le önceye dayalı bir husumetten kaynaklı olarak tartışmayı sürdürüyordu. O, Sa’d b. Ubade’nin başkanlıkta pay sahibi olmasını kendi istikbali için daha uygun görüyordu. Hz.Ömer ve Hubab b. Munzir arasındaki tartışmadan bunalan Medineli Ensar’dan Sa’d b. Ubade’nin amcaoğlu olan Beşir b. Sa’d ile Zeyd b. Sabitin Başkanın / halifenin muhacirlerden olması gerektiği yönündeki kanaatlerini ([8] ) ortaya koymaları ile Hubab b. Munzir’in direnişi kırıldı. Böylece İslam Cumhuriyeti Meclis üyelerinin çoğunluğu Başkanlığın / halifenin muhacirlerde olması kanaatini benimsedi. Şimdi sıra Başkanın / halifenin kim olacağının belirlenmesine gelmişti. Hz.Ebu Bekir iki yanında bulunan Hz.Ömer ve Hz. Ebu Ubeyde b. Cerrah’ın ellerini kaldırarak başkanlığa / halifeliğe iki aday gösterdi. Onların faziletlerini dile getirdi. Onun gösterdiği adaylar ise Hz.Ebu Bekir’in üstün vasıflarını ve Hz.Muhammed’in en yakın arkadaşı olması ile son namazlarında imamet / başkanlık için onu işaret ettiğini ifade ederek kendi adaylıklarını kabul etmediler ve Hz. Ebu Bekir’i aday gösterdiler. Hz.Ömer ve Beşir b. Sa’dın Hz.Ebu Bekir’e biat etmeleri ile başlayan seçim Beni Saide çardağındaki hemen herkesin biat etmesiyle Hz.Ebu Bekir gayri resmi olarak halife / başkan seçildi. İslam Cumhuriyetinin ileri gelenlerinin bu seçiminin tescil edilmesi için halkın bu seçimi onaylaması gerekmekteydi. Pazartesi gecesi başkanlık / halife seçimi için birinci aşama işlemler tamamlanırken Hz.Muhammed’in cenazesi de Hz.Ali tarafından yıkanmıştı. Cenaze yıkama işlemi gömleği çıkarılmadan gerçekleştirildi. Cenaze namazı ise bireysel olarak kılınmaya başlandı. Zira henüz İslam Cumhuriyetinin onaylanmış bir başkanı / halifesi / imamı yoktu. Her ne kadar Hz.Ebu Bekir Meclisin ileri gelenlerince seçilmiş olsa da Müslüman halkın güvenoyunu / biatını almadığından resmi olarak İslam Cumhuriyeti başsızdı. Bu nedenle önce Hz.Ali, Hz.Abbas Hz.Muhammed’in hücresine girip cenaze namazını kıldılar. Bireysel olarak cenaze namazının kılınıp kılınmayacağı hususundaki olumlu tavır ilk olarak Hz.Ali’den gelmiştir. O bireysel olarak cenaze namazının kılınacağını bildirdi. Daha sonra Hz.Ebu Bekir ve Hz.Ömer Salı sabahında cenaze namazını kıldılar. Diğer müminler ise onların arkasından grup grup hücreye girip cenaze namazını kıldılar. Cenaze namazı kılma işlemi ertesi gün yani çarşamba günü akşamına kadar devam etti. Nereye defnedileceği hususu ise Devlet Başkanının resmi seçiminden sonra kararlaştırılacaktı. Beni Saide çardağında İslam Cumhuriyeti Meclisinin Hz.Ebu Bekir’in Başkan olarak seçilmesine yönelik kararı, Salı günü öğle vaktinde Mescitte halk oylamasına sunuldu. Meclisin verdiği karar Hz.Ömer tarafından halka okundu ve karar halkoyuna sunuldu. Mescitteki halk, tercihlerini Hz.Ebu Bekir’in başkan olması yönünde olumlu olduğunu bildirdiler ve ona biat ettiler. Böylece İslam Cumhuriyeti Meclisince seçilen Hz.Ebu Bekir’in Devlet Başkanlığı Medine halkı tarafından da güvenoyu alarak resmiyet kazandı. 38.16. Hz.Muhammed’in@ Defnedilmesi Bir taraftan da Hz.Muhammed’in@ cenaze namazı grup grup devam etmektedir. Şimdi sıra Hz.Muhammed’in@ nereye defnedileceğinin kararlaştırılmasına gelmiştir. Hz.Ebu Bekir ileri gelenleri topladı ve konuyu müzakere etti. Mescidin içerisine minberin yanına gömülmesi yanlısı olanlar olduğu gibi Cennetül Bakıye gömülmesini savunanlar da olmuştu. Hz.Ebu Bekir bu iki görüşü değerlendirdi ve arkasından kendi görüşünü bildirdi. Mescidin içine gömülmesi halinde insanların Hz.Muhammed’e@ tapmaya başlayacak olmaları, Cennetül bakıye gömülmesi halinde ise Hz.Muhammed’in@ sıradanlaştırılacağı görüşünü bildirerek onun vefat ettiği odasına defnedilmesini teklif etti. Hz.Ebu Bekir’in bu teklifi kabul edildi. Hz.Muhammed’in@ cenaze namazının kılma işlemi Çarşamba günü akşamına kadar sürdü. Cenaze artık bozulmaya başladığından bir an önce gömülmesi gerekmekteydi. Bu nedenle çarşamba günü geceleyin Hz. Peygamberin vefat ettiği yer kazıldı ve olduğu yere defnedildi. Hz.Ali ve Evs kabilesinden Havli, Kuşem bin Abbas, Fadl b. Abbas ve Şüran (Salih) defin işlemini gerçekleştirdiler. 38.17. Usame b. Zeyd Komutasındaki İslam Ordusunun Sefere Gönderilmesi İslam Cumhuriyetine Başkan seçilmesiyle bir kaos tehlikesinin önüne geçilmişti. Artık bundan sonra Hz.Muhammed’in vefat haberi Medine dışına gidebilirdi. Fakat peygamberimizin vefatını duyan Medine çevresindeki bedevi Arap kabilelerinin isyana kalkışacakları aşikârdı. Daha peygamberimizin sağlığında peygamberlik iddialarıyla Devlete başkaldırma hareketleri görülmüştü. Peygamberimizin vefatı ile İslam Cumhuriyeti başkanlığının bir peygamber olarak kendilerine geçmesi gerektiğini iddia edecek bu sahtekârlar / isyancı bedevi kabile liderleri Medine’ye saldıracak ve İslam Cumhuriyetinin başkanlığı konusunda yetkiyi zorla almak isteyeceklerdi. Medine’yi savunmasız yakalayacak olan bu isyancıların İslam Cumhuriyetinin tüm kadrolarını da kılıçtan geçirmeleri mümkündü. Bu nedenle Hz.Ebu Bekir ileri gelenleri topladı ve bu tehlikeye karşı ne tedbirler alınacağını görüştü. Yukarıda belirtilen tehlike nedeniyle Medine’nin savunulması için Usame b Zeyd’in Bizans ve Gassanlılara karşı gönderilmek üzere hazır durumda olan İslam ordusunun gönderilmemesi görüşü ağırlık kazanıyordu. Fakat Hz.Ebu Bekir İslam Ordusunun sefere çıkmasını peygamberimizin vefat etmeden önce ısrarla istediğini belirtti ve eğer bu sefer yapılmayacak olursa Kuzey sınırlarındaki kazanımların elden çıkma tehlikesi olduğunu bildirdi. Ülkenin en uzak sınırlarından başlayacak çözülmeler içerideki diğer kabilelerde tekrar şirk sistemine dönmek için isyanlara kapı aralayacağını söyledi. Zaten Arap yarım adasının özellikle uzak noktalarındaki kabile ileri gelenlerinin İslam Cumhuriyeti egemenliğinden çıkmak için yalancı peygamberlerin etrafında toplandıkları / toplanmayı düşündükleri bir vasatta olduklarını, onlara bu fırsatın verilmemesi gerektiğini belirtti. Eğer Suriye tarafına ordu gönderilecek olursa isyanı düşünen kabilelere gözdağı verilmiş olacağını, onların İslam Cumhuriyeti kendine çok güveniyor ki, Medine savunmasız kalsa da en ücra köşelere ordu gönderebiliyor, demek ki bir güvencesi var fikrine itecek ve Medine’ye saldırma cesareti gösteremeyecekleri noktasında görüş bildirdi. İslam Ordusu seferden döndükten sonra da isyancı kabilelerin üzerine kuvvet gönderilmesinin uygun olacağını da sözlerine ekledi. Hz.Ebu Bekir isyancılarla baş edebilecek küçük bir kuvveti Medine’de bırakmanın yeterli olacağını, esas büyük orduyu Suriye üzerine göndermenin isyanları bastırma harekâtından önce yapılmasının önemi üzerinde de durdu. Şöyle ki ülke genelinde patlak veren isyan hareketlerine karşı savunmada kalınırsa ya da önce isyan hareketlerini bastırmaya yönelik harekât düzenlenecek olursa esas o zaman büyük bir tehlike ile karşı karşıya kalınacaktı. Çünkü bu isyan hareketleri kendi başlarına çıkmış, ülke dışından bağımsız hareketler olarak düşünülemezdi. Yani bu isyan hareketlerinde Bizans’ın ve Sasani devletlerinin parmağı olduğu muhakkaktı. Onların planına göre ülkede iç karışıklıklar ve isyanlar başlatılacak ve İslam Cumhuriyeti bu iç isyanlarla boğuşurken Bizans desteğindeki Suriye Gassan ordusu Medine’ye girecekti. Böylece yanı başlarında büyüyen ve kendilerini de yutacak olan İslam Cumhuriyeti tehlikesini bertaraf edeceklerdi. Ülkelerin içlerinde meydana gelen hareketlenmeler, yeni oluşumlar ve değişimler her zaman komşu ülke yönetimlerince mutlaka takip edilir ve bu değişimlerin kendilerine yansımaları değerlendirilerek vaziyet alınır. Hiçbir ülke komşusunda meydana gelen oluşum ve değişimlere bigâne kalmaz, kalamaz. Şayet bu değişimler kendileri için bir tehdit oluşturacaksa bu tehdidi yok etmenin yolları aranır ve değişimin olduğu ülkede müttefik gruplar harekete geçirilerek değişim ve oluşumların kendi lehlerine doğru evrilmesine çalışılır. Bu nedenle Bizans’a bağlı Suriye Gassan devleti ile Sasani Devleti dirilmekte olan bir toplumu tekrar öldürmenin yollarını aramaktadır. Hz.Muhammed@ ise vefat etmeden önce İslam Cumhuriyetinde kaos çıkmasını gözetleyen en büyük dış güç olan Bizans’ın umutlarını ve gücünü kırmayı hedeflemiş ve büyük bir orduyu Suriye üzerine göndermeyi planlamıştı. Onların gücünün kırılmasından sonra ya da onları sindirdikten sonra yani en büyük tehdidi bertaraf ettikten sonra ülkenin içerisindeki isyancılarla uğraşmayı/ isyanları bastırmayı hedeflemişti. Esas büyük düşman sindirilirse isyancıların bastırılıp yok edilmesi oldukça kolaydır. Hz.Ebu Bekir’de bu derin stratejiyi çok iyi okumuş ve Hz.Muhammed’in@ vefatından sonra devletin ileri gelenlerinin tüm karşı çıkışlarına rağmen seferin yapılmasında ısrarcı oldu ve orduyu sefere gönderdi. Hz. Usame komutasındaki İslam Ordusu harekete geçti ve önce Tebük üzerine yürüdü. Ordu daha sonra Cevf Bölgesine doğru ilerledi. Hristiyan Arap Beni Kel p kabilesi ile Gassanilere saldırdı. Yapılan başarılı operasyonlar sonucunda düşman yıldırıldı. Ve İslam Ordusu 40 günlük bir aradan sonra büyük bir ganimetle Medine'ye döndü. 38.18. İsyancılara Karşı İzlenecek Stratejinin Belirlemesi ve Uygulanması Hz.Usame komutasındaki İslam Ordusu, Kuzey istikametine doğru yola çıktıktan sonra Hz.Ebu Bekir isyancı kabileleri isyandan vazgeçmeleri ve tekrar teslim olmaları / İslam Cumhuriyetine bağlanmaları konusunda uyarmak için elçiler gönderdi. Onların bir kısmı isyanlarında direttiler ve asla bağlanmayacaklarını ve bağımsız yaşayacaklarını bildirirken bazıları ise bağlı olsalar da zekât / bağlılık vergisini vermeyeceklerini bildirdiler. İslam Cumhuriyeti Yöneticileri arasında yapılan müşaverelerde İslam Cumhuriyetine bağlı olduklarını yani İslam olmaya devam edeceklerini deklare edipte bağlılık vergisi olan zekat vermeyi reddedenlerin üzerine gidilmemesi tıpkı Hz.Muhammed’in Taiflilere yaptığı gibi bu konuda muafiyet tanınması görüşü ön plana çıktı. Fakat Hz.Ebu Bekir Taiflilerle ilgili durumun tamamen farklı olduğunu, onların zaten o dönemde kapana kısıldığını ve eninde sonunda zekat vermeyi de kabul edeceklerinin tahmin edilmesi nedeniyle onlara bu muafiyetin getirildiğini söyledi. İsyancıların zekât verme hususundaki muafiyet taleplerinin ise bağımsızlık yolunda atacakları bir adım olduğunu ve şayet böyle bir taviz verilecek olursa bunun arkasının geleceğini ifade etti. Bu nedenle onlara asla taviz verilemeyeceğini, devletin bekası için onlarla teslim (İslam) oluncaya / hizaya gelinceye kadar savaşılması gerektiğini belirtti. Usame’nin ordusunun Medine’den ayrılıp Tebuk’e kadar yol aldığını bilen isyancılar, şehri savunacak savaşçı sayısındaki azlığı hesaba katarak Medine’ye saldırmaya hazırlandılar. Kendini Peygamber ilan eden Tuleyha, topladığı ordu ile Medine’ye iyice yaklaştı. Hz.Ebu Bekir isyancıların Medine'ye saldırmak için yaklaştığı istihbaratını alınca şehri savunmak için isyancıların geliş yolları üzerine Hz.Ali , Hz.Talha, Hz.Zübeyr ve Hz. Ibn Mes'ud gibi cengaver savaşçı önderlerin içinde bulunduğu bir birliği yerleştirdi. Üç gün sonra isyancılar geceleyin harekete geçerek Medine’ye saldırıya geçtiler. Onların geliş yolları üzerinde konuşlanan İslam Ordu birliği isyancılara çok büyük zayiatlar verdirdiler. Merkezden gelen Hz.Ebu Bekir komutasındaki diğer birlik de isyancıların üzerine saldırınca yalancı peygamber Tuleyha komutasındaki isyancılar Medine’ye 40 km uzaklıktaki Zül Kassa’nın gerisine kadar geri püskürtüldü. Fakat isyancılar bir manevra ile Hz.Ebu Bekir’in birliğini burada durdurdu. Hz.Ebu Bekir birliğini hemen Medine’ye geri çekti. İsyancılar tekrar saldırmak için hazırlık yaparken İslam Ordusunun korktuğu için Medine’ye geri çekildiğini zannettiler. Ertesi günü saldırıp son darbeyi vurmayı düşündüler. Halbuki Hz.Ebu Bekir o gece yeni bir püskürtme harekatı için ordusunu hazırlamaktaydı. O, Usame’nin ordusu geri dönünceye kadar bu tür vur kaç taktikleri ile zaman kazanmayı planlamıştı. Ertesi günü sabahın ilk ışıklarında isyancılar daha saldırıya geçmeden Hz.Ebu Bekir’in birliği onların üzerine saldırdı ve onları yeniden Zül Kassa denilen yerin öte tarafına püskürtmeyi başardı. Bu saldırıdan yaklaşık üç gün sonra Hz.Usame’nin ordusu Medine’ye döndü ve geri dönen İslam ordu birlikleri Hz.Ebu Bekir’in birliğine yardıma gittiler. İslam Ordusu yalancı peygamber Tuleyha’nın isyancı ordusu üzerine yürüdü ve isyancıları bozguna uğratıp dağıttı. Tuleyha orduyu bırakıp kaçtı. İsyancıların bir kısmı tekrar teslim oldular / İslam’a döndüler. Fakat yalancı peygamber Tuleyha, tekrar toparlanmak için bölgedeki diğer isyancı kabileler ile görüşmelere başladı. Bu arada isyancılara katılmamış ve İslam Cumhuriyetine bağlılığını / imanını koruyanları Tuleyha’nın isyancı birlikleri katlettiler. Hz.Ebu Bekir’de Medine’ye dönerek isyanları bastırmak için yeni bir strateji izledi. Mekke, Medine ve çevredeki bazı kabileler hariç Hz.Muhammed’in@ zamanında Mekke’nin fethinden sonra teslim olan hemen hemen bütün kabileler isyan bayrağını açmışlardı. İsyanları bastırmak için Hz.Ebu Bekir elindeki silahlı güçleri on bir ayrı birliğe ayırdı. En güçlü birlik Halid bin Velid komutasına verildi. Bu birlik en güçlü isyancı ordulara karşı gönderilecek, diğer birlikler görece daha zayıf ayaklanmaları bastıracaklardı. Hz.Ebu Bekir birliklerin her birinin görev mahallini şöyle belirledi; Halid bin Velid: Önce Tuleyha sonra Esed kabilesi, daha sonra Malik bin Nuveyre üzerine yürüyecekti. En son olarak da Müseyleme üzerine yürünecekti. İkrime bin Ebu Cehil: Museyleme ile Yemame'de temas kuracak ancak destek gelmeden muharebeye girmeyecekti. Sadece oyalama amaçlı çatışmalar yapacaktı. Amr bin al-As: Tebük civarındaki Kuza'a ve Vadi'a kabilelerinin üzerine yürüyecekti Şurahbil Bin Hasene: İkrime'yi takip edecekti. Halid bin Seyit: Suriye sınırını temizleyecekti. Tureyfe bin Haciz: Mekke ve Medine doğusundaki Hevazin ve Beni Süleym kabilelerinin üzerine yürüyecekti. Ala bin Al Hadrami: Bahreyn'deki ayaklanmanın üzerine yürüyecekti. Hüzeyfe bin Mihsan: Umman'daki ayaklanmanın üzerine yürüyecekti. Afece Bin Herseme: Mehre'deki ayaklanmanın üzerine yürüyecekti. Muhacir bin Ebu Umeyye: Yemen'deki ayaklanmanın üzerine yürüyecek ve Hadramut'a geçecekti. Said bin Mukarrin: Kuzey Yemen'deki ayaklanmanın üzerine yürüyecekti. Hz.Ebu Bekir’in bu planı başarıyla uygulandı ve bir yıllık süreçte bu isyanlar ancak bastırıldı ve yeniden ulusal birlik sağlanabildi. Böylece Hz.Muhammed’in@ vefatıyla başlayan ve İslam Cumhuriyetinin beka meselesi olan isyanlar Cenab-ı Hakk’ın Bakara Suresinin son ayetiyle öğrettiği duaya sarılan sahabelerin cansiperane gayretleri ile bastırılmış oldu. Bu sırada sahabeler elbette hata ve kusur işlemiş olabilirler ancak yine aynı ayetlerde Cenab-ı Hakk’ın kendilerine öğrettiği ve affına mazhar olacağı duaya sarıldıkları için başardılar. [6] )NOT: Bu ayetler tüm müminlerin her mücadeleden sonra hatta her günün sonunda yapacakları değerlendirme toplantısı olan yatsı namazı / günün kapanış toplantısı sonrasında bir dua olarak okunması gelenek haline geldi. [7] )NOT: Hatta gerekirse vefat eden başkanın vefatının ilanı bile geciktirilir. Yani yeni başkanın devletin ileri gelenleri arasında belirlenmesine kadar eski başkanın vefatı ilan edilmez. Bütün devletlerde bu böyledir. Devlet başkanlarının görevleri sırasındaki ölümlerinde beyin ölümü geciktirilir. Yani gerçekte hemen ölse bile öldüğü saklanır taki yeni devlet başkanı ileri gelenler nezdinde gayri resmi olarak da olsa seçilene kadar. Ya da devlet karar mekanizmaları tesis edilene kadar. (A.A.) [8] )İslam Tarihi Mustafa Asım Köksal

  • Bölüm 2: İlk Vahiy Sonrası | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 2 İLK VAHİY SONRASI Hz. Muhammed’e @ Hira’da Alak suresini içeren mesajlar ile seslenildikten sonra O, çok korkmuştu. Büyük bir telaş içinde Hira’dan indi ve doğruca evine gitti. Kocasındaki korku ve telaşı gören hanımı Hatice(ra), ona ne olduğunu sordu ama O cevap vermeden hemen yattı. Hanımından kendisini örtmesini istedi. Bir süre sonra kendine gelen Hz. Muhammed@, başından geçenleri eşi Hatice(ra) ile paylaştı. O, kendisinin yaşadığı bu manevi halin (gayb âleminden seslenilmesinin) ne olduğuna cevap aramaya çalıştı. İlk aklına gelenler de doğal olarak acaba deliriyor muyum yoksa cinlendim mi gibi korku ve endişeler olmuştu. Ancak Hatice (ra) ona bu korku ve endişelerinin yersiz olduğunu söyledi. Fakir, fukaraya ve muhtaçlara yardımcı olması, kimsesizlerin kimsesi olması, herkesin hukukunu gözetmesi, sözünde durması, dürüstlük abidesi olması ve son derece yüksek bir ahlaka sahip olması nedeniyle Cenab-ı Hakk’ın kendisini cinlere, şeytanlara bırakmayacağını da sözlerine ekledi. Hatice (ra) kocasının yaşadığı manevi hali (gayb âleminden kendisine seslenilmesini) anlamlandırmada yardımcı olması için Varaka bin Nevfel’e danışmayı önerdi. İkisi birlikte ona gittiler. Hz. Muhammed @ başından geçen olayı Varaka’ya anlattı, kendisine vahyedilen sözleri okudu. Varaka bu olayın aynısının Musa’nın @ başından da geçtiğini ve Hz. Muhammed’e @ vahyedilenin Musa’ya@ indirilen “namusun /nomosun / yasaların” benzeri olduğunu belirttikten sonra Cenab-ı Hakk’ın kendisini elçi olarak görevlendirdiğini bildirdi. Bunu bir müjde olarak nitelerken bu görevin kendisine çok büyük bir yük getirdiğini, kendisini çok zor günlerin beklediğini ve gelecekte Mekkelilerin kendisini yurtlarından atmaya varıncaya kadar baskılar yapacağını ifade etti. Hz. Muhammed @ kavminin kendisini Mekke’den kovacağı iddiasına şaşırdığını söyleyince Varaka bin Nevfel hiçbir peygamberin kendi vatanında kalamadığını, zira bütün peygamberlere o yörenin azgınlarının karşı çıktıklarını ve halkı da kışkırtarak peygamberlerin öz vatanlarını terke zorladıklarını anlattı. Bu görüşme sonucunda Hz. Muhammed @ biraz ikna olmuştu ama tam olarak tatmin olmadı. Hala kendisine cinlerin musallat olmuş olabileceğini ya da aklını yitirmiş olabileceğini düşünüyordu. Diğer taraftan bu manevi hal Varaka’nın dediği gibi bir peygamberlik görevi ise o zaman da kendisi bu görevle birlikte Mekke’deki bütün kazanımlarını kaybedecek hatta yurdundan da sürülecek, vatansız kalacaktı. Bunları düşündükçe korkuları, endişeleri ve kaygıları daha da arttı. Dahası bu haber Mekke içerisinde yayılmıştı. Hz. Muhammed @ cinlenmiş, kafayı sıyırmış vb. dedikodular özellikle başta Ebu Cehil olmak üzere Darün Nedve’deki iblis müşrik elebaşılar tarafından dillendiriliyordu. Darün Nedve üyeleri olayın araştırılması için Hz. Muhammed’in @ en yakın arkadaşı Hz.Ebu Bekir’i(ra) görevlendirdiler. Hz.Ebu Bekir(ra) arkadaşı Hz. Muhammed’in @ yanına geldi ve olayı bir de kendisine anlatmasını istedi. Hz. Muhammed @ başından geçen olayı en yakın dostuna ayrıntılı bir şekilde anlattı. Hz.Ebu Bekir(ra) onun söylediklerini büyük bir dikkatle dinlerken bir yandan da onun hareketlerini, psikolojisini takip ediyordu. Hz.Ebu Bekir(ra) arkadaşını, ne söylediğini bilen aklı başında birisi olarak buldu. Onu geçici bir hevesin peşinde koşan bir maceraperest veya psikolojik problemi olan bir ruh hastası olarak görmedi. Kadim dostu, kendisine, ilâhî bir vazifeyle görevlendirildiğini söyledi. Söyledikleriyle, hâl ve hareketleriyle, tutum ve davranışlarıyla karşısında son derece normal, akıllı, bilinci yerinde birisi vardı. Çocukluğundan beri yakından tanıdığı dostunda dedikodulara konu olan herhangi bir anormallik yoktu. Hz.Ebu Bekir(ra), Hz. Muhammed @ ile yaptığı görüşmeyi ve izlenimlerini Darün Nedve üyelerine / Mele’ topluluğuna aktardı. Fakat Ebu Cehil hemen itiraz etti. Zira onun aleyhine olan cinlenmiş, delirmiş yaftası çok işine geliyordu. O’nun bu itirazı hem mecliste hem de şehirde hemen yayıldı. Bu arada Velid bin Mugire Hz. Muhammed’e @ doktorlara, kâhinlere görünmesi teklifinde bulundu. Bu durum Hz. Muhammed’i @ oldukça rahatsız etti. 2.1.Hz. Muhammed @ ın Vahiy Konusunda Kendisinin Tereddütleri Gelinen noktada başına gelen olayın bir cinlenme ya da delirme olduğu konusunda kendi endişe, kaygı ve tereddütlerinin yanında kendisini çekemeyen iblislerin tavırları, dedikoduları, öğütleri ve acımaya varan bakış ve sözleri kendisini bir hayli yıpratıyordu. Fakat imdadına Cenab-ı Hak yetişti. Onu teselli etmek ve endişelerini izale etmeye matuf olarak daha önce yaşadığı manevi halleri yeniden yaşattı. Rivayetlere göre Cebrail’i @ ufukta görmesi, göklere yükseltilmesi, çok çeşitli ayetlerin gösterilmesi, dağlar taşların kendisine Allah’ın elçisi diye selam vermesi vb. onu ruhen güçlendiren ve manevi tecrübesini artırıcı haller yaşatıldıktan sonra kendisine Kalem Suresini vahyetti. Böylece korku, kaygı ve endişesinin yersiz, çevresindeki dedikoduların da anlamsız olduğunu belirten ve kalbinin de mutmain olacağı ayetlerle seslendi. Bu suredeki ayetler ile Hz. Muhammed @ teselli edildi. Bu tesellinin içeriği şöyledir: “Sana indirilecek vahiy / kalemle kayıt altına alınacak mesajlar sayesinde elçiler ve ona uyanlar efsaneler yaratırlar. Bu vahiy / kalemle kayıt altına alınacak mesajlar Cenab-ı Hakk’ın çok büyük bir nimetidir, ikramıdır. Sen bu nimete mazhar oldun. Bu nimete / ikrama nail olman nedeniyle sana deli, cinlenmiş veya kafayı yemiş demelerine aldırma. Sen kendini cinlenmiş yahut delirmiş zannetme. Bu yaratıcının sana olan ikramıdır. Bu ilahi nimet sayesinde gelecekte sen çok büyük bir makama, zenginliğe, kesintisiz nimetlere, kimsenin ulaşamayacağı şan ve şerefe nail olacaksın. Seni kendimize elçi seçmemizin sebebi, senin çok büyük bir ahlak sahibi olmandır. Zira bu yükü taşıyacak ve bu görevi yürütecek kişinin sağlam ve güzel bir ahlaka sahip olması gerekir. Biz ahlaksız, arsız, namussuz, alçak birisine bu nimeti verecek değiliz. Sen o iblislerin dedikodularına aldırma, bir gün gelecek kimin deli ve kimin akıllı olduğunu herkes görecek. Ayrıca kimin zalim, kimin doğru yolda, kimin de sapık olduğunu Allah en iyi bilmekte ve millet de görmektedir.” Rahman, Rahim Allah adına 1- 7- Nun. Kalem’e / Vahye ve onun efsaneleştirdiklerine yemin olsun ki: Sen Rabbinin nimetinden dolayı mecnun / cinlenmiş / deli değilsin. Ve muhakkak senin için kesintisiz büyük bir ödül / makam / şan / şeref / mal var. Çünkü sen, çok büyük bir ahlâk üzerindesin / üstün bir karaktere sahipsin. Bir gün gelecek sen de göreceksin onlar da görecekler hanginizin aklından zoru olduğunu. Şüphesiz Rabbindir, yolundan sapanı en iyi bilen, yine O’dur doğru yola ermiş olanları en iyi bilen. (Kalem Suresi 1-7) 2.2.Fetret Dönemi Cenab-ı Hak, elçisine maneviyatını güçlendiren ayetler gösterdiği gibi teselli edici sözleri de vahyetmişti. Ancak içinde bulunduğu psikolojisi onun daha henüz bu görevi üstlenip götürecek seviyede değildi. Hz. Muhammed @ yeniden her şeyi gözden geçirmesi gerektiğini düşündü. Böyle bir teklifi kabul edebilmesi ve taşıyabilmesi için de zamana ihtiyacı vardı. Bu nedenle Cenab-ı Hak, onun başından geçenleri düşünebilmesi, kalben mutmain olabilmesi ve bu görevi yapabilecek güç ve iman sahibi olabilmesi için Hz. Muhammed’e @ vahiy göndermeye ara verdi. Bu araya “fetret” dönemi denir ki bu dönemde geçen süreyle ilgili olarak üç günden üç yıla kadar değişen çeşitli rivayetler vardır. Kanaatimizce bu süre birkaç ayı geçmez. Doğrusunu Allah bilir. Bu dönemde Hz. Muhammed @ yalnız başına kalmaya özen göstererek (Araplarda buna örtüsüne bürünme deniyor) düşünüyor ve bu vazife için kendini ikna etmeye çalışıyordu. Fetret döneminin uzun sürmesi, Hz. Muhammed’in @ düşünmesi için fazlasıyla yetmişti. Sonunda Rabbinin kendisine teklif ettiği elçilik vazifesine gönülden razı oldu. Zaten ilahi rehberiyete / yol göstericiliğe ihtiyacı da vardı. Zira içinde bulunduğu toplumu düzeltme hususunda kendisi gibi düşünen başka insanların beşerî gayretleri yeterli olmuyordu. Hem kendisi hem de tüm ıslahatçı kimseler izleyecekleri yol ve yöntemi kendi başlarına belirleyemiyorlardı. Bu nedenle peygamberliği kabul etmek artık aklına ve kalbine uygun düşüyordu. Hatta bu teklifin gösterdiği yol ne kadar zor olsa da kendisi için çok şerefli olduğunu ve toplumunun kurtuluşu için tek çıkar yol olduğunu da düşündü. Hz. Muhammed @ kendisini elçilik vazifesini üstlenmek için ikna etmişti. Fakat bu sefer de Cenab-ı Hak vahyetmeye devam etmiyordu. Zira Cenab-ı Hak, önce elçisinin bu yükü kaldırmayı kabul etmesi hususunda düşünüp kendi iradesiyle karar vermesi için süre tanırken şimdi onda bu vazifeye karşı bir aşkın gönlüne düşmesi ve o vazifeyi şiddetle istemesi için vahye karşı onda bir açlık meydana getiriyordu. Ayrıca diğer insanlara da bu ilahi öğretinin Hz. Muhammed’in @ kendisinin uydurduğu bir şey olmadığını göstermesi için bu fetret süresini uzatıyordu. Fetret dönemi birkaç ay sürmüş olsa da Hz. Muhammed @ ve çevresi için öylesine uzamıştı ki müşriklerin “rabbi onu terk etti” şeklindeki alaylı sözlerinin yanı sıra Hz. Muhammed’in @ sevgili eşi Hatice(ra) dahi “Rabbi ona acaba darıldı mı?” diyecek noktaya kadar geldi. Bu açlık arttıkça Hz. Muhammed @ açısından da dayanılmaz noktaya gelmeye başlamıştı. Rivayetlere göre o şehri terk edip dağlarda tepelerde bir mecnun gibi dolaşıp tekrar kendisine vahyin gelmesini istiyor, iş uzadıkça da bu durum kendi canına kastedecek noktaya kadar psikolojisini olumsuz etkiliyordu. Fetret süresinin sonunda Cenab-ı Hak, Duha Suresi ile Hz. Muhammed’i @ teselli etti ve söz konusu teselli edişinde şu hususlara değindi: “Sen hiç tasalanma! Çünkü karanlığın en koyu olduğu zaman aydınlanma başlamış demektir. Bu, senin toplumun için de geçerlidir. Artık zulmün, şirkin zirve yaptığı, her tarafı kapladığı zamana gelindi. Bu aşamadan sonra aydınlanma başlayacak. Bu nedenle sana vahyin gelmesinde biraz aralık uzadı diye sakın endişelenme. Sana Rabbin asla darılmadı, seni asla terk etmedi ve asla terk etmeyecek. Senin geleceğin geçmişinden çok daha iyi olacak. Rabbin sana nimetlerini verecek, hoşnut olacağın her türlü nimete seni kavuşturacak. Bu hususta sana üç tane delil gösteriyoruz: Hatırlarsan, sen yetim kalmıştın, seni perişan etmedik. Senin en güzel şekilde yetişmeni ve üstün bir şekilde sahip çıkılmanı sağladık. Bunun için dedenin, sütannenin ve amcanın gönüllerini sana meylettirdik. Sen içinde yaşadığın toplumun sapkınlıklarına, bozuk düzenine, ahlaksızlığına, yoldan çıkmışlığına, zalimliğine engel olmak ve onları ıslah etmenin yollarını bulmada aciz kalmış ve çare konusunda şaşkın kalmışken biz sana rehber olup yol gösteriyoruz. Sen maddi olarak içinde yaşadığın toplumun seni dikkate alacakları bir mal ve servet birikimine sahip değilken hatta geçim sıkıntısı çekme noktasında iken sana zengin bir dul olan eşinin gönlünü meylettirip seni servet sahibi yaptık. Sen o sermaye ile servetini Mekke ölçeğinde hatırı sayılır bir büyüklüğe çıkardın. Böylece seni Mekke ileri gelenleri nezdinde itibarlı, dikkate alınan bir zenginliğe kavuşturduk. Şimdi sen bizim rehberliğimiz çerçevesinde hareket et ve birinci ilke olarak yetimleri, kimsesizleri, sahipsizleri, fakir, fukaraları ve garipleri sakın ezme! İçinde yaşadığın toplumun ileri gelenlerinin yaptıkları gibi sakın isteyeni azarlama. Tam tersine onların isteklerine kulak ver, ellerinden tut, ayağa kaldır ve isteklerine cevap ver. Rabbinin sana olan nimetlerini daima aklında tut ve asla bu nimetlere karşı nankörlük etme. Mekke müşrik ileri gelen nankörlerin yaptığı yanlışlara sakın ama sakın düşme!” Bu hususları Duha suresinde Cenab-ı Hak veciz bir şekilde şöyle vahyetti; Rahman, Rahim Allah Adına 1–11- Aydınlanmaya başlayınca kuşluk vaktine ve karanlığı son noktasına vardığı zamanki geceye yemin ederim ki, Rabbin seni ne unuttu / bıraktı ve ne de darıldı. Geleceğin senin için geçmişinden elbette daha iyi / hayırlı olacak. Rabbin sana verecek, sen de hoşnut olacaksın. O seni yetim olarak bulup barındırmadı mı? Seni şaşırmış / şaşkın / ne yapacağını bilemez olarak bulup da sana yol göstermedi mi? / hidayet etmedi mi? Seni geçim sıkıntısı içinde bulup da zengin etmedi mi? O hâlde yetimi ezme! İsteyeni azarlama! / geri çevirme! Rabbinin nimetini / vahyettiği mesajları daima söz ve fiillerinle ortaya koy! (Duha Suresi 1-11) 2.3.Hz. Muhammed’in @ Yüreklendirilmesi Cenab-ı Hak Hz. Muhammed’e @ kendisini bırakmadığını ve darılmadığını bildirdikten birkaç gün sonra, ona yüklediği görevlendirmenin zorluklarına dair kaygılarını da İnşirah Suresi ile giderdi. Bu surede ona şu mesajları verdi; “Biz seni görevi kabul edişinde yaşadığın tereddüt, korku ve endişelerin nedeniyle asla bırakmadık ve sana herhangi bir dargınlığımız da yoktur. Bunlar normal insani davranışlardır. Zira biz biliyoruz ki her insan yaşadığı alemin dışında başka bir aleme muttali olunca elbette çok çeşitli korku, kaygı ve tereddütler yaşayacaktır. Ayrıca bizim gösterdiğimiz metodoloji kullanıldığı zaman içinde yaşadığın toplumun ne kadar büyük engellemelerle tepki vereceğini ve ne tür karşı çıkışlar göstereceğini de biliyoruz. Bu nedenle senin kaygını gayet iyi anlıyoruz. Bu nedenle sana bir süre tanıdık. İlk vahyimizden / sözlerimizden sonra seni bir süre kendinle baş başa bıraktık. Senin göğsünü hakikatlere, gaybi müşahedelere açtık. Sana manevi tecrübe yaşattık, kalbini başka kullarımıza göstermediğimiz hakikatlere açtık. Sana ayetlerimizi gösterdik, seni kalp temizliği, doğruluk, cesaret, sadelik, dürüstlük, adaletli ve merhametli olma vb. güzel hasletlerle donattık. Göğsüne, kalbine bir genişlik ve ferahlık verdik ki cinlenmiş, mecnun ve delirmiş olmadığına şahit olasın. Böylece gerek karşı tarafın suçlamalarına gerekse kendi içinden gelen vesveselere karşı itminan bulmanı sağladık. Diğer taraftan hani içinde yaşadığın toplumun sorunlarına çözüm bulmak ve toplumun kötü gidişatını değiştirmek konusu senin belini bükmüştü. Toplumun kurtuluşu için aradığın çareler, yöntemler, yollar sana çok büyük bir yük getiriyordu. Sorumlu bir aydın, bir entelektüel, bir ileri gelen olarak toplumunun kötü kaderini değiştirmek senin en büyük sorunun olmuştu. Ama işin içinden de çıkamıyordun. Senin bu sorumluluk ve gayretin nedeniyle Biz senin yükünü aldık. Sana vahyimizle yol göstererek altında ezildiğin yükünü hafiflettik. Sana Alemlerin Rabbinin elçiliği payesi vererek senin itibarını yükselttik, seni çok şerefli kıldık. Elbette bu rehberliğimiz kapsamında göstereceğimiz yolun çok büyük zorlukları olacak ama her zorluğun bir kolaylığı, her sıkıntının bir ferahlığı vardır. Muhakkak bir gün gelecek bu zorluklar aşılacak ve sıkıntılar son bulacaktır. Bu nedenle metodolojinin zorluklarını gözünde fazla büyütme. İçindeki sıkıntılardan, endişelerden, kaygılardan kurtulunca hemen işe koyul, işe başla ve sadece Rabbine yönel, başkasından bir şey bekleme!” Rahman ve Rahim Allah’ın adına 1- 8- Biz, senin göğsünü açmadık mı? Senden ağır yükünü indirmedik mi? Ki o, senin belini bükmüştü. Senin şeref ve itibarını yükseltmedik mi? Elbette her zorluğun yanında mutlaka bir kolaylık vardır. Şüphesiz her zorluğun yanında mutlaka bir kolaylık vardır. O halde sıkıntılarından kurtulunca hemen işe başla. Ve yalnızca Rabbine yönel, O’na rağbet et. (İnşirah Suresi 1-8) 2.4.Hz. Muhammed’e @ verilen ilk taktik ve Stratejiler Çok ağır bir görev üstlenmiş olan Hz. Muhammed’in @ nasıl bir çalışma temposu içerisine girmesi gerektiği ve nasıl mücadele edeceğine ilişkin taktik ve stratejileri Cenab-ı Hak Müzzemmil Suresi kapsamında elçisine vahyetti. Söz konusu surede ona şu mesajları iletti; “Vahiy ve elçilik teklifi nedeniyle çok derin düşüncelere dalmış, içine kapanmış olan kulum! Bu görevi nasıl taşıyacağım diye düşünme! İşte sana bu yükü nasıl taşıyacağının stratejileri. Sana vereceğimiz ağır sorumluluk ve görevi hakkıyla yerine getirmek için her gün gecenin ilerleyen saatlerinde kalkacaksın ve gece yarısına kadar bazen biraz eksik bazen de gece yarısını geçinceye kadar sana okuyacağımız / bildireceğimiz ayetler üzerine kafa yoracaksın. Bu mücadelede sana yön verecek bu Kur’an’ın söylemlerini, anlatılan olayları, verilen direktifleri, ders ve öğütleri, vizyon kazandırıcı imgeleri, sembolleri çok iyi analiz edecek ve mücadelene ona göre şekil vereceksin. Bu analizi gece sessizliğinde yapman çok önemli. Zira bir toplumun dirilişini gerçekleştirmek öyle kolay bir şey değildir. Çok uyanık olmayı gerektirir. İçinde yaşadığın toplumu ölüm uykusundan uyandırmak ancak gecelerini uyanık geçirmenle mümkündür. Ayrıca tatlı uykunu bölüp, sıcak yatağını bu iş için terk etmen, bütün benliğinle o işe motive (ruhi hazırlık) olmanı sağlayacaktır. Kendini toplumuna / insanlara karşı sorumlu hisseden kişilerin uykularından fedakârlık yapmaları gereklidir. Çünkü gündüz zaten insanı meşgul eden bir sürü iş / uğraş, bütün gününü alan meşgale ve telaşeler bu ağır sorumluluğun üzerinde doğru yöntem belirleme ve uygulama imkânı tanımaz. Bu nedenle yüklendiğin ağır görevi yerine getirmen için gece sessizliğinde ertesi güne hazırlık yapman ve nasıl hareket edeceğin konusunda sana bildireceğimiz yol, yöntem ve ilkeler ile strateji belirlemen en uygunudur. ([1] ) Bu noktada başka kişi, kurum, kuruluş ve otoritelerle ilişiğini kes ve onların sana etki etmelerine fırsat verme! Tüm benliğinle bize yönel ve bizim sana bildireceğimiz strateji ve taktikleri dikkate al! Başka hiçbir otoriteden tırsma, korkma! Bizi kendine vekil edin, bize güven! Böyle yaptığın zaman herkesten tepki alacaksın, herkesi karşında bulacaksın. Sana topyekûn savaş açacaklar. Bu mücadele de onların sana karşı tepkileri öncelikle sözlü sataşma, aşağılama, terbiyesizce- ahlaksızca ifadeler ve alaylar şeklinde olacaktır. Ama sen onların seviyesine inmeyecek ve efendiliğini, soylu duruşunu asla bozmayacaksın. Onlara asil ve kibar bir şekilde karşılık verecek ve mücadeleni medeni ölçülerde yürüteceksin. Asla onların uygulayacakları tahrik politikalarına gelmeyecek ve onların arzu ettikleri terörize olma noktasına varmayacaksın. Ayrıca sonuç alınamayacak kırıcı, yıkıcı tartışmalardan, kavgaya neden olacak kin ve nefreti derinleştirecek çekişmelerden kaçınacaksın. Büyüklük, onların seviyesine inerek kavga, gürültü yapmak değil, vakarla ayrılmaktır! Tabi onların bu yaptıkları sana çok ağır gelecek. Ama onların bu ağır tahriklerinin karşılıksız kalacağını da sanma. Onların yapacaklarına karşı gelecekte çok acıklı azap ve eziyetleri hazırlamaktayız. Sen hiç merak etme! Hakkını onlarda bırakmayacağız. Tıpkı Firavunun Musa’ya yaptıklarını yanına bırakmadığımız gibi. Firavun’da senin gibi elçi olarak gönderdiğimiz Musa’ya aynı türden ağır tahrikler, aşağılamalar, küfürler, sataşmalar vb. şeyleri yapmıştı ama sonu nasıl oldu bir bak! Zamanı gelince senin toplumundaki düzen de kıyamette göğün parçalanması gibi paramparça olacaktır. Bu benim vaadimdir ve benim vaadimi gerçekleşmiş, olmuş bitmiş olarak bil!” İşte Cenab-ı Hakk’ın Hz. Muhammed’e@ Müzzemmil Suresi ile verdiği mesajların Kur’an’daki beliğ ve özlü anlatımı: Rahman ve Rahim Allah adına 1- 19- Ey örtüsüne bürünen! / Ey derin düşüncelere dalan! / Ey içine kapanan! Gecenin ilerleyen zamanında kalk! Gece yarısına kadar veya ondan biraz önce ya da ondan biraz sonrasına kadar Kur’an’ı analiz et! Çünkü, Biz sana ağır bir görev / sorumluluk vereceğiz. Şu bir gerçek ki, yeni bir oluşa koyulmak / dirilişe uyanmak için geceleyin kalkma, ağır görevlerin idraki bakımından daha etkilidir. Kuşkusuz gündüzün seni bekleyen bir yığın görev / uğraşı / iş vardır. Rabbinin adını an ve diğer otoritelerle ilişiğini keserek tüm benliğinle O’na yönel! Doğunun ve batının Rabbidir O. O’ndan başka, tanrı yoktur. Bu nedenle O’nu vekil et! Onların söylediklerine / söyleyeceklerine sabret! Ve güzelce / kibarca / asil bir şekilde onlardan ayrıl! Servet ve varlık içerisindeki yalanlayıcıları bana bırak! Ve onlara birazcık süre tanı. Muhakkak ki Bizim yanımızda prangalar ve yakıcı bir ateş /cehennem var. Boğazdan zor geçen bir yiyecek, can yakıcı bir azap var. O günde ki yer ve dağlar sarsılır ve dağlar eriyip akan bir kum yığınına dönüşür. Şüphesiz ki, Biz size şahitlik edecek bir elçi gönderdik. Tıpkı Firavun’a bir elçi gönderdiğimiz gibi. Ama Firavun elçiye isyan etti de Biz de onu korkunç bir şekilde yakaladık. Buna rağmen eğer küfrederseniz, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çeviren o günden nasıl korunacaksınız? O gün Gök paramparça olacaktır. Böylece O’nun vaadi gerçekleşmiş olacaktır. Şüphesiz ki, bu bir öğüttür. Onun için, dileyen Rabbine doğru, bir yol edinir. (Müzzemmil Suresi 1-19) ([1]) NOT: Kur’an ayetlerini analiz diğer bir ifadeyle tertil üzere okumayı Muhammed @ önceleri kendisi yapmışsa da daha sonraları harekete iştirak eden kişilerle beraber yapmış ve bu birlikte gerçekleştirilen okumalar gece namazı / salatı olarak adlandırılmıştır. (A.A) 2.5.İlk Çağrı ve Harekatın Başlatılması Emri Bu aşamaya kadar Hz. Muhammed’e @ kendisinin peygamber olduğunu Mekkelilere ilan etmesi emredilmemişti. Hira mağarasında yaşadığı ilk manevi tecrübe ve aldığı ilahi mesaj konusunda kendisini başta sevgili eşi Hatice(ra) daha sonra da Varaka Bin Nevfel desteklemişti. Ali (ra) ve Zeyd (ra) de ev halkından olmaları ve kendisine son derece güvenmeleri nedeniyle Hz. Muhammed’e @ ilk iman edenlerden olmuşlardır. Olaydan Mekkelilerin haberdar olmasından sonra Hz.Ebu Bekir’in (ra) olayı soruşturması neticesinde en yakın arkadaşının elçi olarak seçilmesine o da ilk inananlardan olmuştu. Onların hepsi de Hz. Muhammed’i @ çok iyi tanıdıkları ve ona son derece güvendikleri için bu olayın doğru ve hak olduğundan şüphe etmemişlerdi. En azından Hatice (ra) gibi tepki vermişlerdi. Yani Hz. Muhammed’in @ çok yüksek bir ahlaki karaktere sahip olması nedeniyle Cenab-ı Hakk’ın kendisini asla delirme, cinlenme ve meczupluk gibi psikolojik ve şeytanın musallat olduğu hastalıklara atmayacağını ifade ederek Cenab-ı Hakk’ın kendisini elçi olarak seçmiş olabileceğini söylemişlerdi. Bundan dolayı bu kişiler Hz. Muhammed’e @ ilk iman eden kişiler olarak tarihe geçtiler. Bu olayın gizli kalarak Mekke’de diğer kabile ve topluluklar arasında yayılmamış olması mümkün değildir. Daha ilk zamanlarda Darün Nedve’de olay gündeme gelmiş ve konu hakkında bilgi alması için Hz. Muhammed’in @ en yakın arkadaşı Ebu Bekir (ra) görevlendirilmişti. Bu durumu onlar ruhi bir vaka olarak değerlendirmiş ve Hz. Muhammed’in @ cinlenmiş, meczup olmuş, kafayı sıyırmış gibi değerlendirmelerde bulunmuşlardı. Mekke eşrafı Hz. Muhammed@ hakkındaki gelişmeleri çok yakından takip ediyordu. Mekke eşrafından Hz. Muhammed’i @ sevenler, alışık olmadıkları bir durumla karşılaşmış olmaları ve ilk gelen ayetlerin de kurulu şirk sistemi açısından eleştiri mesajları içermesi sebebiyle ondan uzak durmayı yeğlerken onun muhalifleri Hz. Muhammed’i @ tezvirat yaparak onu yıpratma politikası uyguladıkları görülmektedir. Hz. Muhammed @ ise bu görevini halka açma konusunda hala çekingendir ve mücadelede nasıl bir yol izleyeceği konusunda Cenab-ı Hak’tan komut beklemektedir. O evine kapanmış vaziyettedir. Bir gün Cenab-ı Hak Müddessir Suresi ile ona artık eve kapanmayı bırakması, halka açılması ve onların uyarılması hususunda harekete geçmesi talimatlarını verir. Artık insanların Rableri hakkındaki kanaatlerinin yanlış olduğunun ortaya konması gerekmektedir. Zira şirk sisteminin yürütücüleri, insanlar üzerinde kolay bir hakimiyet sağlayabilmek ve yanlışlarını kamufle etmek için inanç sistemlerini de kendi çıkar ve amaçlarına uygun tasarlamışlardır. Onların icat ettikleri bu inanç tasarımına göre Allah her şeyin yaratıcısı olmakla birlikte yeryüzündeki insanların kendi işlerinde yetkilerini insanlardan bazısına devretmiştir. Allah’ın yetkilerini üstendiği iddia edilen bu özel insanlar, geçmişte yaşamış insanlar olabileceği gibi hali hazırda yaşayan insanlar da olabilmektedir. Allah’ın birtakım yetkilerini bazı insanlara devrettiğine inanılması halinde sözkonusu egemenler çok rahatlıkla istedikleri yasaları, kuralları koyabilir hale gelmektedirler. Egemen sınıfın tanrısal yetkilere sahip olduklarına toplumun inanmasından sonra artık toplumu yönetmek çok kolaydır. Arzu edilen her şey, kutsal birer kural olarak topluma dayatılabilir. Bütün kötülükler, zulümler, sömürüler, azgınlıklar, şeytanilikler, hatta günahlar ilahi kılıfa büründürülebilir ve halktan da buna itiraz gelmez / gelemez. Çünkü kimse Allah’a ya da onun yetkilendirdiği küçük ilahlara ulaşamayacak ve erişme imkânı olmadığında da zulüm ve yanlış uygulamalar konusunda şikâyetlerini de bildiremeyecektir. Bu nedenle şirk sistemi bir defa yerleştiği takdirde artık şikâyet edebilecek hiçbir merci, hiçbir makam bulunamayacaktır. Ayrıca bu sözde yetkilendirilmiş ilahlar ya da onların vekilleri veyahut ortakları yaptıkları işlerde Allah adına iş gördükleri için hiçbir şekilde sorgulanamayacakları ve kimseye hesap vermeyecekleri için keyfi uygulamalarında sınır tanımayacaklardır. Bu nedenle Cenab-ı Hak, elçisinin halka açılmasını istedi. Mekke halkına yapılacak ilk çağrıda halka Allah’ı tespih etmelerini / Allah’a yönelmelerini, ortağı olmadığını, yetkilerini kimseye devretmediğini bildirmesini emretti. Cenab-ı Hak, bu emirden sonra elçisinin ahlaklı, saygın, güvenilir, dürüst, temiz, alnı açık vb. güzel vasıflara sahip olması bağlamında elbisesini temiz tutmasını emretti. Böylece zımni olarak sözde ilahların ve ortaklarının / vekillerinin yaptıkları pis işleri ve kötü ahlakları ile asla Kendisini temsil edemeyeceklerini ifade etti. O, bu ifadelerle kimseye ilahlık yetkilerini devretmediğini ve müşriklerle mücadelede en öncelikli adımın Kendisini (Cenab-ı Hakk’ı) onların yaptıkları pis işlerden beri kılmak olduğunu ortaya koydu. O, elçisine her türlü ahlâksızlık, fuhuş, faiz, yalan, kötü söz, yüz kızartıcı her türlü davranış, sahtekârlık, hilekârlık, hainlik, sömürü, işkence ve köleleştirme gibi pis işlerden ve bu pis işleri yasal kılıfına uydurma aleti olan şirk araçlarından, putlardan kaçınması gerektiğini bildirdi. Böylece şirkin temsilcilerinin bu pis işlerin içerisinde olduğuna, insanların Rabbi’nin asla böyle bir tezgahla hiçbir ilişkisinin olamayacağına zımni bir vurgu yaptı. Hatta daha da ileri gidilerek müşriklerin çokça yaptıkları çirkin bir fiil olan iyilikleri kazanca dönüştürme ya da iyilikleri başa kakma eyleminden elçisinin uzak durması konusundaki uyarısı ile şirk sistemi sahiplerinin maskeleri düşürüldü. Aslında Cenab-ı Hak, elçisinin bu pisliklerden, ahlaksızlıklardan ve çirkin fiillerden uzak ve çok yüksek bir ahlaka sahip olduğunu gayet iyi bilmesine rağmen ona bunlardan uzak olmasını emretmesinin nedeni, hem şirk sisteminin temel yanlışlarını ortaya koymak hem de ilahi sistemin / ilahi doktrinin bu çirkinliklere ve pisliklere asla müsaade etmeyeceğinin deklarasyonunu yapmaktır. Müteakip talimatı içeren ayette Cenab-ı Hak, elçisine “Rabbin için sabret” emrini verirken onu bekleyen çok büyük zorlukların olduğunu vurguladı. Zorluklar karşısında asla geri adım atmamasını, bıkkınlık göstermemesini emretti. Kendisine tepki gösterecek olan şirk sisteminin sahiplerine, zalimlere, zorbalara karşı direnmesini, onlardan gelecek her türlü olumsuz söz ve davranışa karşı güçlü durmasını, tam bir kararlılık içerisinde olmasını ve verilen ilâhî talimatların gereğini aynen yerine getirerek Kendisine (Allah'a) güvenmesini istedi. İşte bu mesajları içeren Müddessir suresinin ilk ayetleri ile harekatın başlaması emredilir; Rahman ve Rahim Allah’ın adına 1-10-Ey elbisesine bürünen! Kalk ve uyar! Rabbini tekbir et / yücelt! Elbiseni temiz tut! Pis şeylerden uzak dur! İyilik yapmayı kendine kazanç aracı kılma! / Yaptığın iyilikleri çok bularak başa kakma! Rabbin için sabret! Çünkü O (diriliş) borusuna üflendiği zaman, işte o gün, çok zorlu, çok çetin bir gündür. Küfre batmışlar için hiç de kolay değildir. (Müddessir Suresi 1-10) 2.6.Safa Tepesinden Yapılan İlk Çağrı Hz. Muhammed @ Hira mağarasında aldığı “oku” emrinin gereğini Müddessir suresindeki “Kalk ve uyar, Rabbini yücelt.” emri ile yapmaya başlayacaktı. Fakat bu “okuma” ve “uyarı / Rabbi Tekbir etme” talimatını yerine getirmede insanların karşısına bir manifesto ile çıkması gerekiyordu. Bu öyle bir manifesto olmalıydı ki Hz. Muhammed’e @ indirilecek olan ilahi dünya görüşünün / ilahi sistemin / tevhidi dünya görüşünün en temel ifadelerinden oluşmalıydı. İşte bu amaçla Cenab-ı Hak Fatiha Suresini “okuma / davetin” manifestosu olarak elçisine bildirdi. Artık uyarı ve davet için harekete geçilebilirdi. Hz. Muhammed @ tevhidi dünya görüşünün manifestosunu halka okumak için yer olarak o günün Mekke toplumunda savaş ve saldırı tehlikesi olduğu zaman acil durum anonslarının yapılmasında kullanılan “Safa” tepesini seçti. Safa tepesine çıkan Hz. Muhammed @ bütün Mekkelilere toplanmaları için acil durum anonsunu yaptı. İnsanlar “bir tehlike ile karşı karşıyayız herhalde” diyerek onun etrafına toplandıktan sonra o onlara hitap etmeye başladı: “Ey Abdülmuttalib Oğulları! Ey Fihr Oğulları! Ey Lüeyy Oğulları! ….Şu dağın arkasında size saldırmak isteyen düşman atlıları var desem, bana inanır mısınız?” diye sordu. Etrafına toplanan insanların hepsi birden “Evet!” cevabı verdi. “Çünkü sen El-Eminsin. Yalan söylemezsin.” dediler. Topluluğun kendisine tam bir güveni olduğunun teyidinden sonra Hz. Muhammed @ onlara Allah’ın elçi olarak kendisini gönderdiğini, şirk sistemini terk ederek tevhit sistemine geçmeleri gerektiğini, aksi takdirde kendilerini büyük bir tehlikenin beklediğini ve kurtuluşlarının ancak ilahi öğretinin öngördüğü tevhit sistemine tabi olmakla mümkün olacağını söyledi. Arkasından tevhidi dünya görüşünün manifestosu olan Fatiha Suresini onlara okudu: “(Ey İnsanlar;) Rahman ve Rahim Allah adına [okuyorum]. Hamd / Övgü/ şükür / karşılık ve yönelim, alemlerin Rabbi, Rahman, Rahim, din gününün/ hesap gününün sahibi Allah’adır. Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım isteriz. Bizi, dosdoğru yola ilet. Kendisini nimete erdirdiklerinin yoluna ilet. Azıp sapmış ve üzerlerine gazap hak olmuşların yolundan uzak tut!” (Fatiha Suresi 1-7) Herkes bu manifestoyu büyük bir dikkatle dinledi. Manifestonun Mekke kamuoyunda çok büyük bir yankı uyandıracağı açıktı. Zira öncelikle bu bildiri Rahman ve Rahim Allah adına okunuyordu. Yani Hz. Muhammed’in @ şahsi bir daveti değildi. Vahiy gelmeden önce Darün Nedve’de yaptığı tevhit çağrıları kendi kişisel çağrılarıydı ama bu sefer çağrıyı Allah adına yapıyordu. O (Allah) kullarına karşı çok merhametli, çok bağışlayandı. Bu ifade aslında Allah’ın yetkilerini kendilerine devrettiğine inanılan o zalim, merhametsiz, cimri ve sömürücü sözde tanrıların düzenine karşı Allah bildiriyordu ki: “Ben asla zalim değilim, ben asla acımasız değilim, ben asla sömürücü değilim ve ben asla kimseye yetkilerimi devretmedim. Hele böyle zalim, sömürücü, merhametsiz, vahşi, adaletsiz, cimri olan kişi, kurum ve kuruluşlara hiç devretmedim. Merhametlilerin en merhametlisi olan benim adıma olacak tevhidi dünya görüşü ve sistemi ise insanlara son derece merhametli, şefkatli, bağışlayıcı ve paylaşmacı olacaktır. Merhameti, şefkati, rahmeti, bağışlamayı ve paylaşmayı ilke olarak benimsemeyen hiçbir sistem benim adıma ve benim onayladığım bir sistem olamaz.” Hz. Muhammed’in @ okuduğu Fatiha suresi bildirisinde bu husus ikinci kez üzerine basa basa tekrar ediliyordu: “Ey Mekkeliler! Yöneliminizi, hamdinizi, seçiminizi çok merhametli, bağışlayıcı, şefkatli ve her şeyi kulları için veren Rabbinizin önerdiği tevhidi dünya görüşüne yapın. Bu dünya görüşüne yönelin ki içinde bulunduğunuz zalim, vahşi, acımasız, faizci ve fuhuşçu sözde tanrıların sisteminden kurtulasınız. Çünkü Âlemlerin Rabbi imtiyazlı, azgın, zalim, zorbaları sevmez. O, kullarının gözyaşı dökmesini ve acı çekmesini istemez. O, sadece bir kabilenin / ulusun değil tüm âlemlerin, herkesin ve her şeyin Rabbidir. O, âlemlere karşı merhametlidir, kullarına karşı merhametli olunmasını ister. O, sevendir, kullarına karşı sevgiyle, şefkatle ve hoşgörü ile muamele edilmesini ister. O, bağışlayıcıdır / affedicidir / vergilidir kullarına karşı bağışlayıcı / affedici / vergili olunmasını ister. O, esirgeyicidir, kol-kanat gericidir ve korumacıdır, kullarına karşı da esirgeyici, kol-kanat gerici ve korumacı olunmasını ister. O, tektir, kullarının da bir araya gelmesini tevhit olmalarını, kardeş olmalarını, dostluklarını ister. Yöneleceğiniz / hamd edeceğiniz / şükredeceğiniz bu ilahi sistemin Rabbi öyle bir Rab ki sadece o kabilenin, bu kabilenin değil tüm kabilelerin, tüm insanların, tüm âlemlerin Rabbidir. O, sadece zenginlerin, soyluların rabbi değil, toplumun her kesiminin rabbidir. O, yoksulun da rabbidir, yetimin de rabbidir, kölenin de rabbidir. İçinde bulunduğunuz şirk sisteminde olduğu gibi her kabilenin bir tanrısı hatta her ailenin bir tanrısı şeklindeki bir sistem sizi birbirinize kırdırıyor, size hiç acımıyor, sizi sınıflara bölüyor ve sadece sözde tanrılar adına hareket eden zenginlerinize, ileri gelenlerinize menfaat sağlıyor. Sadece belli bir ırkı, belli bir kabileyi, belli bir topluluğu değil tüm âlemleri eksen almış tevhidi dünya görüşüne yöneldiğiniz / hamdettiğiniz takdirde birbiri ile sürekli çatışan atomize / bölünmüş kabileler şeklindeki toplumsal yapıdan kurtulacaksınız. Birlik ve beraberlik içerisinde yeni bir toplumsal yapıya kavuşacaksınız.” Bu manifesto bildirisindeki “Hamdin âlemlerin Rabbine olduğu” ilkesi ile her kabileye özgü kendi sözde tanrısı, kutsalı ya da kırmızıçizgileri çerçevesinde oluşmuş atomize, parçalı toplum yapısı yerine bütün kabilelerin tek bir ilah ve onun öğretisi etrafında bir araya gelerek tek bir topluluk oluşturduğu bir toplum yapısına yönelinmesi ifade ediliyordu. Hz. Muhammed’in @ okuduğu manifestonun bir diğer önemli vurgusu, “hesap / din gününün sahibinin âlemlerin Rabbi” olmasıydı. Bu vurgu, Safa tepesinde toplanan Mekkelilere bir başka şok daha yaşatıyordu. Çünkü onların içinde yaşadıkları şirk sisteminde Allah’tan yetki aldığı iddia edilen sözde tanrılar ve onlar adına hareket eden kabile reisleri yaptıkları yönetsel uygulama, iş ve işlemlerden dolayı kendilerini hiç kimseye karşı sorumlu hissetmiyorlar ve kimseye hesap vermiyorlardı. Onlar sözde tanrılar adına hareket ettiklerinden dolayı kendilerini “layüs’el” yani “sorumsuz ve hesap sorulamaz” olarak görüyorlardı. Onların yaptıkları kimse tarafından sorgulanamazdı. Ne yaparlarsa doğru ve tanrısal olarak görülürdü. Zira her şey kabile için ve kabile adına yapılıyordu. Kabile bütün otoritelerin üzerinde idi. Onlara göre Allah sadece kendi kabilesinin tanrısını kendisine en yakın tanrı olarak seçmişti. Diğer kabileler kendi kabilelerinden asla hesap soramazlardı. Her kabile kendi başına buyruk idi. Sorumsuz ve hesap sorulamaz idari yapıların ürettiği sonuçlar ise toplumda zulümden, adaletsizlikten, sömürü ve vahşet gibi kötü sonuçlardan başka bir şey değildi. Ama şimdi Hz. Muhammed @ bildirisinde öyle bir dünya görüşüne davet ediyordu ki o dünya görüşünün hâkim olduğu sistemde yöneticiler ve ileri gelenler yaptıkları icraatların hesabını mutlaka verecekleri bildiriliyordu. Ahirette irade sahibi tüm yaratıkların yaptıklarının hesabını vermesi gibi Âlemlerin Rabbinin öngördüğü sistemde de yöneticiler, sorumsuz, layüs’el olamazlar. Kurulacak sistemde yöneticiler topluma belirli zamanlarda hesap vereceklerdir. Hiç kimse sorumsuz ve layüs’el olmayacaktır. Hz. Muhammed’in @ manifestosunda Mekkelileri şok eden önemli ilkelerden bir diğeri de “Yalnız sana itaat eder ve yalnız senden yardım isteriz” ilkesiydi. Bu ifadeyi söyleyenler sosyal bir ruh, birlik ve tevhit ruhu içerisinde şu hususları deklare etmiş oluyorlardı; “Rahmete dayanmayan, insanlara zulmeden, insanları birbirine düşüren, insanları fakirliğe, sefalete ve perişanlığa sürükleyen, insanlığın gelişimine engel olan kişi, kurum ve düşünceleri reddediyoruz, onlara bağlanmayacağız, itaat etmeyeceğiz. Ahlaksız, sorumsuz, azgın, zorba, kibirli, zalim, faizci, vicdansız, fuhuş yapan ve yaptıran kişilere itaat etmeyeceğiz. Sorunlarımızın çözümü için onlardan medet ummayacağız ve onlara başvurmayacağız” “Hayatın gerçeklerinden uzak, sanal, yapay, insanları aldatma, kandırma ve sömürme amaçlı kutsallaştırılmış ilke ve idollere, sözde tanrı ve ortaklarına saygı göstermeyeceğiz ve onlara itaat etmeyeceğiz.” “Sorunlarımızı çözmekten ve ihtiyaçlarımızı gidermekten aciz, boş laf eden ve boş vaatlerde bulunan yalancılardan bir şey istemeyeceğiz.” “Bizler sadece Allah’tan yardım/inayet isteyeceğiz, sadece O’ndan medet umacağız, sadece O’ndan çözüm bekleyeceğiz, sadece O’ndan destek isteyeceğiz.” Hz. Muhammed’in @ sine-i millete dönerek Safa tepesinde halka sunduğu tevhidi dünya görüşünün manifestosu niteliğindeki Fatiha suresinin son kısmı ise Âlemlerin Rabbinden bir talep ve duadan oluşmaktaydı. Bu son cümlelerde manifestoya destek verenlerin duaları temiz olmak, dürüst olmak, arınmak, iyilerden olmak, doğru kimselerden olmak ve bu talepleri konusunda Cenab-ı Hakk’tan yol, yöntem ve usullerin en doğrusunu, en güzelini, en iyisini göstermesini niyaz etmektir. Aynı dua kapsamında kötülerden, azgınlardan olmamak ve O’nun gazabına yol açacak yol ve yöntemlerden uzak bulundurmasını talep etmektedir. Manifestoya taraftar olanlar dualarındaki “Dosdoğru yol” tanımı ile şu talepleri dile getirmektedirler: “Bizi iyilik, fazilet, güzellik getiren yollara ilet, Bizi barışa, huzura, istikrara giden yollara ilet, Bizi hürriyet, yardımlaşma, güvenlik sağlayan yollara ilet, Bizi zenginlik, refah, ileri, esenlikli yaşamın yollarına ilet, Bizi korkusuz, tasasız, endişesiz, geleceğe umutla bakabilen yaşam yollarına ilet, Bizi bilinç, hakkaniyet, adalet getiren yollara ilet.” Manifesto taraftarlarının dualarındaki “Rabbin nimet verdiği kimseler” olarak tanımladığı kişiler ise; Peygamberler, Rabbin kendisinden razı olduğu kullar, Rabbin sevdiği kullar, salihler, muttakiler, muhlisler, ahlaklılar, cömertler, adil kişiler, erdemliler, merhametliler,…. kısacası Cenab-ı Hakk’ın vahiyle nimetlendirdiği kimselerin karakterine sahip kimseler. Manifesto taraftarlarının dualarında kaçındıkları “Azıp sapmış ve üzerlerine gazap hak olmuş kimseler” olarak tanımladığı kişiler ise; Hakikate / doğruya / güzel ahlâka sırt dönen, sorumsuzlar, azgınlar, kibirliler, zalimler, şerefsizler, haysiyetsizler,……… Safa tepesinde Hz. Muhammed’in @ bildiriyi okumasından sonra kalabalık arasından sadece bir kişinin sesi işitildi. O konuşan kişi ise Hz. Muhammed’in @ amcası Ebu Leheb idi. Ebu Leheb “Muhammed! Ellerin kurusun! / Yazıklar olsun sana! Bizi bunun için mi topladın.” diyerek bağırmaya, hakaret etmeye başladı ve elindeki taşı yeğenine fırlattı. Daha sonrasında da topluluk Safa tepesini terk etti. Böylece peygamberimiz Rabbi adına okumuş, Rabbinin en büyük olduğunu ilân etmiş ve insanları gazapla uyararak ilk okuma / davet görevini yaparak hareketi başlatmıştı. Artık okunan manifestonun mesajları tüm Mekke kamuoyunda tartışılacaktı. 2.7.Mekke Kamuoyunda Fatiha Suresinin mesajlarının Tartışılması Hz. Muhammed’in @ Safa tepesinden Mekkelilere okuduğu Fatiha manifestosu Darün Nedve Meclisinde Mekke ileri gelenlerinin yüzüne tokat gibi şaklamıştı. Daha önce diledikleri gibi yönettikleri bir toplum varken şimdi işlerine taş koyacak, ipliklerini pazara çıkaracak ve her yaptıkları aldatma, hile ve sahtekârlığı ortaya koyacak bir muhalefet doğmuştu. Hem de bu muhalefet kendi içlerinden çıkmış birisiydi. Dahası bu muhalefeti yönlendiren ilahi nefesti, ilahi bir ruhtu. Bu muhalefet amcası, dedesi gibi mecliste, yani sistem içerisinde kalıp muhalefet yapsa bir sorun yoktu. O muhalefetini meclisin içerisinde değil halkın sinesinde yapmaya kalkmıştı. Üstelik bu muhalefetin lideri, görevini bizzat Cenab-ı Hakk’ın verdiğini bildiriyor ve muhteşem veciz ve beliğ sözlerle onlara hitap ediyordu. Artık onlar hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını görüyorlardı. Darün Nedve’de üyelerin bazıları “başımıza iş aldık” diyorlardı. Bazıları ise “Şimdi Mekke dışındaki diğer Araplara durumu nasıl izah edeceğiz. Kendi kutsallarına ve şimdiki toplumsal yapıya kökünden karşı çıkan bir muhalefetin çıkması nedeniyle kurulu sistemlerinin tehdit altında olduğunu gören Mekke dışındaki Arap kabileler, bizden bu sorunun derhal çözülmesini talep ettikleri zaman bizler ne cevap vereceğiz? Dahası bu iş büyüyecek olursa onlar bizi Mekke’den sürüp çıkarırlar” diyorlardı. Ebu Cehil ve Velid bin Muğire gibi Darün Nedve Meclisinin önde gelen azılıları ise “Bu işi Haşimoğulları başımıza sardı, onlar temizlesin. Ama şimdilik bu konuda alacağımız tedbir, Hz. Muhammed’in @ deli, meczup, cinlenmiş olduğu üzerinde durmak ve dikkate alınacak önemli bir durumun olmadığını dile getirmek. Bu konunun kendi kabilesi nezdinde kolaylıkla çözüleceğini belirtmek” diyorlardı. Görüşmelerin sonunda bu görüş ağırlık kazandı. Diğer taraftan Safa tepesi çağrısının Mekke halkı nezdinde çok önemli etkisi oldu. Özellikle zulüm altında inim inim inlemelerine rağmen, tepki koyacak güçleri olmayan Mekke’nin sahipsizleri, köleleri, fakir ve yoksulları için bu manifesto, sessiz yığınların sesi, adeta çığlığı olmuştu. Gidişattan memnun olmayan orta ve bazı üst düzey ileri gelenleri açısından da bu manifesto ilaç gibi gelmişti. Zira Hz. Muhammed’in@ bu çağrısı Mekke’nin içine yuvarlandığı bataklığın farkına varan, ama çözüm üretemeyenlerin sesi olmuştu. Onlar için bir umut doğmuştu. Safa tepesindeki manifesto, daha önce ortaya konan muhalefetin argümanlarından çok farklıydı. Zeyd bin Amr, Varaka bin Nevfel, Kus bin Saide gibi kişilerin Mekke şirk sistemine karşı muhalefet söylemleri sadece yanlışları ortaya koymak olmuştu. Onların negatif bir muhalefet dilleri vardı. Olumsuzlukları dile getiriyorlardı. Fakat çözüme yönelik ortaya alternatif bir dünya görüşü öneremiyorlardı. Toplumun içinde bulunduğu krize çözüm olacak olumlu söylemleri mevcut değildi. Onlar bir arayış içerisinde idiler. Hatta Varaka bin Nevfel örneğinde olduğu gibi bu muhalifler şirk sistemine karşı koymak için Yahudilik ya da Hristiyanlığı seçebiliyorlardı. Bazen dertlerine çare olmadığı için bu dinleri de bırakıyorlardı. Cenab-ı Hakk’ın rehberliği olmadan gizlenmiş hakikatlerin ortaya çıkarılması imkânsızdı. Fakat Hz. Muhammed’in @ ortaya koyduğu Fatiha suresi manifestosu olumlu bir dil kullanıyordu ve çözüm önerisi sunuyordu. Yani insanlar bu olumlu söylemin tersini düşünürse olumsuzlukları rahatlıkla çıkarabiliyor ve böylece şirk sisteminin olumsuzluklarını reddediş kolayca anlaşılıyordu. Fatiha suresi manifestosunun güzelliği de buradaydı. Çünkü insanlar zaten şirk sisteminin içerisinde yaşıyorlar ve bu sistemin getirdiği tüm olumsuzlukları iliklerine kadar yaşıyorlardı. Bir de bunu dile getirmenin anlamı yoktu. Bunun yerine soruna çözüm ortaya konmalıydı. Fatiha suresi manifestosu bunu yapıyordu. Çözüm olarak merhameti, rahmeti, acımayı, bağışlamayı, paylaşmayı, cömertliği, kardeşliği, şefkati, bütün insanların birliğini ve beraberliğini, icraatların denetlenmesini ve hesap verilmesini önceleyen bir toplumsal yapının tercih edilmesini ortaya koyuyordu. Topluma yaşadıkları zulümlerin sebebi olan sözde tanrılara değil sorunlarına doğru çözümleri sunan Allah’a itaat edilmesi isteniyordu. Toplumsal sorunların çözümü için Allah’a başvurulması ve O’ndan yardım istenmesini ortaya koyuyordu. İnsanların dosdoğru yolu aramaları gerektiği ve ahlaklı, faziletli ve dürüst insanların peşinden gitmeyi arzulamaları belirtiliyordu. Kötülüklerin önderi, şeytanlık peşinde koşan, azgın, sapkın insanlardan uzak durmayı arzulamalarının gereği de vurgulanıyordu. Hz. Muhammed’in Fatiha Suresi çerçevesinde davet ettiği ilkeler toplumu dirilterek büyük bir medeniyet yaratacak ilkelerdi. Zira bir toplum ancak adalet ile ayakta durur ve yücelir. Adaletin temelide doğru inanç, doğru düşünme ve erdemdir. / fazilettir. Sözkonusu ilkeler ile faziletin / erdemliliğin temel alınması öngörülmektedir. Allah’ın tüm alemlerin Rabbi olması ilkesi ile İslami toplumda kimseye ayrımcılık ve ötekileştirme yapılmayacağı belirtilir. O’nun Rahman ve Rahim isimleri ile toplumdaki herkesin merhametli, paylaşmacı, vergili olması ve kimseyi aşağı görmemesi, kimseyi ezmemesi, kimsenin kibirlenmemesi ilke olarak ortaya konulur. Herkesin tercihlerinin ve yaptıklarının hesabını adil bir şekilde hesabını verececeği / vermesi gerektiği ve bu hususta kimsenin bir ayrıcalığının olmayacağı belirtilir. Toplumdaki herkesin yapacağı eylemlerde iyiyi, güzeli, doğruyu, hak ve gerçeği aramasını, kötülükten, pis ve iğrençlikten, yanlışlardan uzak durması gerektiğini ifade eder. Böylece uygar faziletli / erdemli toplumu yaratacak ilkeler ilan edilmiş olur. 2.8.Haşimoğulları içerisinde Fatiha Suresi Bildirgesinin Tartışılması Haşimoğulları, muhafazakâr sayılabilecek bir kabile idi. Onlar Abdülmuttalibin etkisi ile şirk kültürü ve şirkin kötülüklerinden hiç hoşnut değillerdi. Mekke’nin kuruluş felsefesine bağlı kalmaya çalışarak Kâbe’nin dürüstlüğün, doğruluğun, erdemliliğin, adaletin, kardeşliğin vb. güzel hasletlerin insanlara öğretildiği bir merkez olması ilkesine bağlı kalarak insanlara hizmet vermeye çalışıyorlardı. Onların bu güzel yönleri nedeniyle kendi soylarından çıkan Hz. Muhammed’e @ ve bildirgesine bakışları da genel olarak olumluydu. Fakat bu bildirgeye olumlu bakmak başka, bildirgenin çağrısına uyarak Hz. Muhammed’in @ yanında saf tutmak başkaydı. Çünkü Hz. Muhammed’in @ yanında saf tutulduğu takdirde Mekke’nin, hatta tüm yarımada Araplarının tepkileri ile karşı karşıya kalınacağını gayet iyi biliyorlardı. Kurulu sistemle mücadele etmek öyle kolay değildi. Fakat diğer taraftan o dönemin gelenek ve töresi gereği kendi içlerinden, kendi soylarından birisini diğer kabilelere karşı korumak da kabileciliğin gereğiydi ve büyük şerefti. Bundan dolayı kimse kınanamaz, hatta korumaya alınan kişinin inancına teslim olunmaz ise bu koruma takdir bile edilirdi. İşte bu nedenlerle Haşimoğulları’nın durumu diğer kabilelerden farklılık arz ediyordu. Onlar Hz. Muhammed’in @ safında yer almasalar bile kabileciliğin kuralı gereği onu korumaları gerekiyordu. Bildirgesine / çağrısına olumlu yanıt vererek onun safına katılmaları halinde ise hayatlarının çok zorlaşacağını, hatta onu koruma konusunda acze düşeceklerini de çok iyi biliyorlardı. Bu husus Hz. Muhammed’in@ amcası Ebu Talip tarafından çok iyi kavranmıştı. Özellikle kabilenin başı olan Ebu Talip, yeğeninin çağrısına görünüşte iman etmese de resmiyette inkâr politikası güderek onu koruması, törelere en uygun yol olacağı düşüncesinde idi. Belki de bu düşüncesini Hz. Muhammed @ ile paylaştı ve muhtemelen o da bu politikayı olumlu buldu. Ebu Talib’in görünüşte iman etmeyerek resmiyette müşrik inancında imiş gibi görünmesi ile kendisinin Darün Nedve’deki yetkileri ve konumu muhafaza edilmiş olacaktı. Böylece Hz. Muhammed’in @ korumacılığını yapmak yasal olduğu gibi aynı zamanda müşrikler nezdindeki gelişmelerden haberdar olmak için irtibat da koparılmamış olacaktı. Fakat Haşimoğulları’ndan dileyen Hz. Muhammed’in @ yanında saf tutabilirdi. Mesela görünüşte inkâr politikası takip eden Ebu Talip, oğlu Ali’nin Hz. Muhammed’in @ safında yer almasını destekledi. Diğer taraftan Ebu Leheb ise Hz. Muhammed’in @ amcası olmasına rağmen Safa tepesindeki bildirgenin okunmasından sonra tepki koymuş ve yeğenini aşağılamaya çalışmıştı. Safa tepesindeki toplananlardan sadece onun tepki koyması, onun ne kadar aşağılık olduğunu da göstermekteydi. Töreye göre şerefli olan hareketin yeğeninin yanında olması ya da onu koruyucu olması gerekirken sırf ticari zaafa uğrama ve mal kaybetme korkusu nedeniyle yeğenini aşağılayıcı laflarla taciz etmesi, Ebu Leheb’in ne kadar şerefsiz ve aşağılık bir kimse olduğunu göstermesi açısından yeterli bir göstergedir. Haşimoğulları’nın kendi aralarında yaptıkları yemekli ve yemeksiz toplantılarda bu konu gündeme geldi ve Hz. Muhammed’in @ Safa tepesindeki bildirgesi üzerinde tartışılarak nasıl bir vaziyet alınacağı üzerinde duruldu. Hz. Muhammed @ açısından ise kendi soyu olan Haşimoğulları’nın korumacılık yapmasından ziyade, kendisine inanarak desteklemesi ve kendi safında yer alması daha önemliydi. Zira o günkü ortamda kabilesinin kendisine inanmadığı / kendisine güvenmediği gibi bir izlenim verilmemesi açısından bu önemliydi. Bu nedenle Hz. Muhammed @ sadece Haşimoğulları’nın ileri gelenlerine, yaklaşık 40 (kırk) kişilik bir topluluğa, yemek vermeyi ve o ziyafette onları kendi safına davet etmeyi tasarladı. Yemeğin sonunda hareketine destek vermeleri hususunda bir konuşma yapmayı planlamıştı, ancak yemeğe amcası Ebu Leheb’in davetsiz misafir olarak katılması ve daha önce Safa tepesindeki olumsuz tavrı nedeniyle bu konuşmayı gerek biraz korku gerekse çeşitli tereddütleri nedenleriyle gerçekleştiremedi ve davetliler yemekten sonra dağıldılar. Birinci girişim başarısız olmuştu. Ancak Hz. Muhammed @ Rabbin’den aldığı “bu işe sabırla baş koy/ asla geri adım atma / geri durma” emri çerçevesinde ikinci ziyafeti tertipledi. İkinci yemek davetine de davetsiz ve yüzsüz amcası Ebu Leheb yine katıldı, fakat bu kez Hz. Muhammed @ bütün cesaretini topladı ve ziyafetin amacını gerçekleştirmek için kabilesinin ileri gelenlerini kendi safına çağıran bir konuşma yaptı. Kendisine mesajlarını iletmek ve o mesajları doğrultusunda hareket edilmesi için Cenab-ı Hak tarafından ağır bir sorumluluk ve görev verildiğini bildirdi ve onlara Fatiha Suresini okudu. Onlardan katılım ve destek istedi. Fakat yemeğe katılan davetliler arasında hiç kimsenin sesi çıkmadı. O onları bir daha kendi safına katılmaya davet etti, fakat yine kimseden aradığı desteği bulamadı. Üçüncü kez davetini tekrarladı ve yine kimseden ses çıkmayınca o sırada henüz on iki-on üç yaşlarında olan Ali(ra) Hz. Muhammed’in @ davetine “Ey Allah'ın elçisi. Bu işte ben senin yardımcın ve destekçinim” diyerek destek çıktı. Fakat amcası Ebu Leheb, Hz. Muhammed’in @ bu davetine yine şiddetle karşı çıktı. Onun yanlış yaptığını, kabileye zarar verdiğini ifade etti. Gerekçe olarak Haşimoğulları’nın kendisini ne Mekkelilere ne de tüm diğer Arap kabilelerine karşı koruyacak güçte olmadığını söyledi. Ebu Leheb, kurulu şirk sistemine kabile olarak karşı çıkılması halinde bütün Arap kabilelerinin Haşimoğulları’nın üzerine çullanacağını ve kabilelerinin yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalacağını belirtti. Bu nedenle Hz. Muhammed’in bu hareketinin Haşimoğulları’nın başına büyük bir bela açmakta olduğunu ve derhal durdurulması gerektiğini söyledi. Ebu Leheb konuşmasında şu hususlara da işaret etmeye çalıştı: “Eğer senin davetine katılacak olursak, şirk sistemi ile kurulan Mekke’nin ticari / dini piyasa yapısı bozulacak, özellikle hac dönemlerinde bütün Arap kabilelerinin katıldıkları ve yarım adadaki en büyük alışveriş merkezleri / pazarları olan Mecenne, Ukaz, ve Zulmecaz pazarları başka yerlere kayacak ve hatta diğer Arap kabileleri tüm Kureyş’in üzerine yürüyecek ve Mekke’den hepimizi sürüp çıkaracaklar.” Ebu Leheb’in bu görüşüne Ebu Talib karşı çıktı. Hz. Muhammed’in@ en yakın akrabaları olduğunu ve ona yardım etmenin kendileri için büyük bir şeref olduğunu belirtti. Daha sonra Hz. Muhammed’e@ dönerek kendisini korumak ve kollamaktan asla geri durmayacaklarını söyledi. Bunun yanında hâlihazırdaki cari şirk dininden ayrılmayacağını da ifade etti. Böylece o kurulu sistemin yasaları içerisinde hareket etmeye devam edeceğini bildirmiş oldu. Ebu Leheb ise ağabeyi Ebu Talib’e karşı çıkarak Hz. Muhammed’in@ muhakkak engellenmesi gerektiği aksi takdirde bu iş büyüyecek olursa çok büyük bir musibet ile karşı karşıya kalınacağını söyledi. Bunun üzerine Ebu Leheb’e kız kardeşi Safiye karşı çıktı ve Haşimoğulları olarak Hz. Muhammed’i @ korumanın şeref, aksi davranışta bulunmanın ise zillet ve şerefsizlik olacağını ifade etti. Fakat Ebu Leheb görüşünü savunmaya devam etti. Kız kardeşi Safiye’nin kadın oluşuyla alay ederek kadınların bu işe karışmamasını, onların olaylara duygusal bakarak hep yanlışa sürüklediklerini söyledi. Arapların üzerlerine geldikleri zaman nasıl ve hangi güçle karşı koyacaklarını bir düşünmelerini, kendisinin kabileyi korumaya çalıştığını ifade etti. Tartışmalı geçen toplantıda son sözü kabile reisi olan Ebu Talip söyledi ve Ebu Leheb’i korkaklıkla suçlayarak, Hz. Muhammed’i@ koruyacaklarını, ona kimsenin dokunamayacağını ve onu korumak için gerekirse kanlarının son damlasına kadar savaşacaklarını ifade etti. Böylece Haşimoğulları’nın nihai kararı Hz. Muhammed’in@ safında yer alınmasa da onu koruma altına almak şeklinde tecelli etti. Bu toplantıdan sonra akrabalarından Hz. Muhammed’in @ tarafına geçenler de oldu. Zamanla giderek Hz. Muhammed’in @ saflarına geçenler artmaya başladı. 2.8.Ebu Leheb’in karşıtlığı Ebu Leheb’in kabile geleneklerine göre yeğeni Hz. Muhammed’in @ korunmasına karşı çıkışının altında sahip olduğu malı, mülkü ve statüyü kaybetme korkusu yatmaktaydı. O kabilesinin Hz. Muhammed’i @ korumasına karşı olmakla kalmıyor aynı zamanda ona muhalefette müşriklerle birlikte hareket ettiği için akrabaları tarafından eleştiriliyor ve onların aşağılayıcı bakış ve sözlerine muhatap oluyordu. O da Mekkeli müşriklere şirin görünmek için elinden geleni yaparak şerefsiz ve şahsiyetsiz bir yol seçiyordu. Onun şahsiyetsizliği o derecedeydi ki yeğenine eziyetler yapmak, ailesine acılar çektirmek ve böylece Mekke’nin Müşrik ileri gelenlerinin gözüne girmek ona daha sevimli geliyordu. Onun bu aşağılık çabalarına Ebu Süfyan’ın kızkardeşi olan karısı Ümmü Cemil de destek veriyordu. Onlar Hz. Muhammed’e@ sıkıntı vermek ve acı çektirmek için çok adi yöntemlere başvuruyorlardı. Ebû Leheb ve karısı ilk önce Hz. Muhammed’e @ evlatları üzerinde acı vermeyi denediler. Ebu Leheb’in oğlu Uteybe, Hz. Muhammed’in @ kızlarından Ümmü Gülsüm ile ve diğer oğlu Utbe ise yine kızı Rukiyye ile evliydi. Ebu Leheb ve karısı iki oğlundan da eşlerini boşamaları için her türlü fitne-fesat-dedikodu ve baskıyı yapmaya başladılar. İlk zamanlar her iki oğlu da bu girişimlere direndiler; zira eşlerinden memnundular. Ancak sonunda onların bu girişimleri Uteybe üzerinde etkili oldu ve o, eşini boşamaya karar verdi. Utbe ise provokasyonlara gelmedi ve eşini boşamaya yanaşmadı. Bu ve buna benzer girişimler Hz. Muhammed’in @ yoluna dikenleri sermeye yönelik girişimlerdi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak elçisine onların yaptıklarına karşı Tebbet Suresini indirdi. Bu sure ile şu mesajlar ve mucizevi ihbarlar veriliyordu: “Ey şahsiyetsiz, şerefsiz kişi ile karısı! Bu yaptıklarınız sizin kahrolmanıza sebep olacak! Zannetmeyin ki yaptığınız aşağılık hareketler müşrikler nezdinde çok iyi karşılanacaksınız. Zannetmeyin ki onlar size paye verecek. Bu yaptıklarınızla kurtulacağınızı zannediyorsanız aldanıyorsunuz. Onlar size asla itibar etmeyecekler. Bu yaptıklarınız nedeniyle yarın ne Hz. Muhammed @ taraftarları arasında bir yeriniz olacak ne de müşrikler nezdinde bir yeriniz olacak ve siz hiçbir yere sığamayacaksınız. Malınız, mülkünüz, statünüz sizi kurtaramayacak. Bu yaptıklarınız size asla bir fayda sağlamayacak. Siz kendi ateşinizi kendiniz yaktınız. Karın yaptığı dedikodular ile o ateşe sürekli odun taşıyor, tıpkı boynunda gerdan yerine urgan ipi olan bir köle gibi. Bunlar dünyadaki azap! Bir de bu yaptıklarınızın ahretteki karşılığı olan ateş azabı var!” Rahman ve Rahim Allah Adına 1-5- Ebu Leheb’in iki eli / gücü, kudreti kurusun! Kahrolsun! (yok olsun!); zaten kendisi de kahroldu, kahrolacak. Ne malı ne de yaptıkları, onu kurtaramayacak. (O) alevli bir ateşe girecektir, karısı da (onun ateşine) odun hamallığı yapacak. Gerdanındaki (kölelik tasması gibi) sağlam bir urgan ipi (ile). (Tebbet Suresi 1-5) 2.9.Mekkelilere Çağrılar Safa tepesinden yapılan çağrıdan sonra Mekke kamuoyunda okunan bildirgenin mesajları tartışılır. Darün Nedve’deki iblislerin tavırları bu bildirgenin mesajlarını boşa çıkarmak ve Hz. Muhammed’i @ itibarsızlaştırmak için ona cinlerin, şeytanların (ecnebi şeytanların / dış güçler) kendisine seslendiğini ifade etmişlerdir. Onlara göre kurulu düzeni tehdit ederek Mekke’yi, yarımada Araplarını ve hatta İran / Sasani, Mısır, Bizans gibi süper güçleri de karşısına alan bu bildirge ancak cinler / şeytanlar (ecnebi şeytanlar / dış güçler) tarafından Hz. Muhammed’e@ okunmuş olmalıdır. Zira asırlardır uygulanan şirk sistemine karşı çıkmak hiçbir akıllının izleyeceği yol değildir. Bu olsa olsa çevre ülkelerden bazı ecnebilerin şeytani düşüncelerini Hz. Muhammed’e @ anlatıp onu ayartmasından başka bir şey değildir. Yani onlara göre Hz. Muhammed @ kökü dışarıda olan bazı yabancı güçlerin görüşlerini kendi toplumuna empoze etmeye çalışıyordu. Mekke’nin iblis yöneticileri bu iddiaları ile Hz. Muhammed’in @ peygamberliğinin yalan ve önerdiği öğretisinin ilahi kaynaklı olmadığını ifade etmeye çalışıyorlardı. Şayet onun iddiaları halk tabanında tutmazsa, tehdit ortadan kalkabilecekti. Aksi takdirde bu okumaların / bildirgelerin arkası gelir de halk, Hz. Muhammed’in @ bildirgelerinden etkilenecek olursa işte o zaman çok zor durumda kalacaklardı. Mekke halkını Hz. Muhammed’in @ yanından ve mesajlarından uzaklaştırmak için onun peygamberliği hakkında şüphe ve tereddüt yaratacak bu tür iddialar ortaya attılar. Ama onların bu iddialarına karşı Cenab-ı Hakk’ın cevabı gecikmedi. Cevap Tekvir suresi ile verildi. Cenab-ı Hak, Tekvir suresi ile önce Kıyamet sahnelerini tasvir ederek Mekkeliler üzerine kopacak toplumsal kıyameti anlattı. Tasvire göre kozmik kıyamette güneşin sönmesi, gökteki yıldızların dökülmesi gibi gelecekte yaşanacak Mekke toplumunun kıyametinde de bugün için gökteki yıldızlar gibi parlayan, güneş gibi ışıyan şirk sisteminin önderlerinin o gün bu makam ve mevkilerini kaybedeceklerine, hepsinin teker teker sönüp döküleceğine işaret edildi. Böylece Kıyamette nasıl kozmik sistem yıkılacaksa Mekke’nin toplumsal kıyametinde de şirk sisteminin yıkılacağı ifade edildi. Araplar için doğumu yaklaşmış devenin başından ayrılmalarının ancak kozmik kıyametin dehşeti gibi çok tehlikeli durumlarda olacağı sahnesinden hareketle Mekkelilerin toplumsal kıyametlerinde de bugün için çok değer verdikleri şeyleri terk etmek zorunda kalacaklarına işaret edildi. Nasıl ki kozmik kıyamette vahşi hayvanların bile can derdine düşerek artık avlanmayı, birbirlerini parçalamayı akıllarına bile getirmedikleri ve hepsinin bir araya gelip toplanacağından hareketle yarın Mekke’nin toplumsal kıyametinde de şirk sisteminin vahşi, şiddetli, öfkeli ve kudretli kişi, kurum ve kuruluşlarından hiçbir eser kalmayacağı, herkesin kuzuya döneceği, birbirini yiyen vahşi kabilelerin bile bu alışkanlıklarından vazgeçeceği ve bir araya gelecekleri vurgulandı. Kıyamet tasvirlerinden sonra hesap gününde suçsuz, günahsız ve masum kız çocuğunun neden diri diri toprağa gömüldüğü tasviri üzerinden Mekke’deki ezilen, aşağılanan, zillete duçar edilen, yoksul, kimsesiz kişilere bu zulmü yapanların kimler olduğu ve neden böyle bir zulme maruz kaldıklarının, hangi yanlış ve günahlarının olduğunun sorulacağı ifade edildi. Bu öyle bir hesaplaşmayı ifade eder ki yarın bu zulme uğrayanların topluma egemen olacaklarını ve bugünün egemenlerinden yaptıklarının hesabının sorulacağı vurgusu vardır. Gerçekleştirilecek muhakeme sonrasında gizli kapaklı kalmış her şeyin ortaya getirileceği ve herkesin ne yaptığının ortaya çıkacağı belirtildi. Daha sonra bu yapılanlar karşısında verilecek ceza ve mükafatların o hesap gününde ortaya konacağı dile getirildi. Rahman Rahim Allah Adına. 1- 14- Güneş katlanıp dürüldüğünde, yıldızlar döküldüğünde, dağlar yürütüldüğünde, on aylık / doğurması yakın olan gebe develer umursanmadığında, / terk edildiğinde, vahşi hayvanlar bir araya toplandığında, denizler kaynatıldığında, nefisler eşleştirildiğinde, diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda, “Hangi günahtan dolayı öldürüldü?” diye, amel defterleri açılıp yayınlandığında, gök sıyrılıp açıldığında, cehennem kızıştırıldığında ve cennet yaklaştırıldığında. Herkes ne getirmiş olduğunu anlar. (Tekvir Suresi 1-14) Sure, daha sonra sözü Safa tepesindeki bildirgeden sonra Mekkelilerin takındıkları tavra getirdi. Yöneticilerinin tavrından korkan Mekke halkı, bildirgedeki mesajları duyduktan sonra Ebu Leheb’in de olumsuz karşı çıkışından sonra sinmişler ve pısırık bir şekilde yuvalarına / evlerine girmişlerdi. Gökyüzündeki cisimlerin hareketlerinin tasvirinden yola çıkarak Mekke halkından bu şekilde sinik ve korkak davranış ortaya koyanlara dikkatler çekildi. Onların karanlığı geçip gitmekte olan geceye atıfla şirkin meydana getirdiği bunalımların, baskıların, zulümlerin, haksızlıkların artık sona ermeye başladığına, nefes almaya başlayan yani doğmaya başlayan sabaha atıfla da adaletin, barış ve huzurun hâkim olacağı aydınlık bir günün doğmakta olduğuna işaretle bu pısırık ve korkak hareketlerin onaylanamayacağına işaret edildi. 15-18- Yeminle Hayır! O sinenlere, çekilip giderek evlerine / yuvalarına gidenlere. Karanlık gece geçip gitmeye yöneldi ve aydınlık sabah nefes almaya başladı. (Tekvir Suresi 15-18) Mekkelilerin bu korkak tavırları kınandıktan sonra Cenab-ı Hak, onlara Hz. Muhammed’de @ asla bir delilik ve cin çarpması emaresinin bulunmadığı gibi, getirdiği öğretilerin de asla kökü dışarda olan ecnebi ajan ve ideologların ayartması olmadığını ya da onun herhangi bir şekilde yabancılardan etkilenerek böyle bir harekete girişmediğini ifade etti. Ayrıca onun söylediği sözlerde herhangi bir şeytaniliğin bulunmadığı ve yine geçmişinden bilindiği gibi onun çok değerli, dürüst, güvenilir, itaat edilmeye layık ve çok itibarlı bir şahsiyet olduğunu belirtti. Öyle ki Kendisinin de ona çok değer verdiğini, katında çok itibarlı ve seçkin bir elçi olduğunu, son derece güvenilir ve itaat edilmeye layık bir şahsiyet olduğunu vurguladı. Ayrıca onun asla cin çarpması sonucu bu sözleri söylemediğini, onun aklı başında ve ne söylediğini bilen bir kimse olduğunu belirtti. Söz konusu ayetlerde Cenab-ı Hakk’ın elçisi hakkında şu hususlar da dile getirilir: “Safa tepesinde işaret ettiği tehlikeyi o apaçık bir şekilde görmüştür. Onun Mekke toplumunun geleceği konusunda gördüğü ve ihbar ettiği şeyler asla kendi görüşü değildir. Onlar tamamen ilahi olarak bildirilen ve kendisinin de müşahede ettiği şeylerdir. Mekke toplumunun ahireti hakkında söylediği hususlar asla yabancıların kendisini ayartmak için söylediği şeyler değildir. Bunlar ilahi sosyolojik yasalardır. Allah elçisine bunu bildirmiş ve o da bunları açık bir şekilde müşahede etmiştir. Aslında sizler de kötü akıbetinizi görüyorsunuz. Bu gidişatla giderseniz sonunuzun iyi olmadığını gayet iyi biliyorsunuz. Elçimizin sizi davet ettiği tevhidi dünya görüşünün sizin yegâne kurtuluş yolunuz olduğunu ve bu dünya görüşünün şeytan işi olamayacağını da müşahede etmektesiniz. Bütün bunlara rağmen neden hala elçimizin size teklif ettiğini tercih etmiyorsunuz? Nedir bu kararsızlık ve kaçış haliniz? Neden hala inatla şirk sisteminden vazgeçmiyorsunuz? Bu gidiş nereye böyle? Şayet ders alıp vazgeçmiyorsanız, biz size sadece öğüt veriyoruz. Dileyen bu öğütleri alır ve yolunu düzeltir. Yolunu düzeltmeyen de sonuçlarına katlanır. Tercih sizin. O size irade vermiş dileyen yanlış yolu, dileyende doğru yolu tercih eder. Allah’ın iradesi bu şekilde tecelli etmiştir. Allah sizler için tevhidi dünya görüşünü dilemiştir. Sizin kurtuluşunuz ancak bundadır. Aksi takdirde yok oluşunuz kaçınılmazdır. Allah sosyolojik kuralı böyle koymuştur. Kimse değiştiremez. Sizin başka seçeneğiniz de yoktur.” 19- 29- Kuşkusuz bu, değerli bir elçi sözüdür; O güçlüdür, Arş’ın Sahibinin yanında çok itibarlıdır, kendisine itaat edilmesi gerekir, zira o çok güvenilirdir de. Sizin sahibiniz / arkadaşınız olan bu elçi asla yabancıların / ecnebilerin / cinlerin etkisi altında değildir. Andolsun o, onu (akıbetinizi) apaçık bir ufuk olarak gördü. Onun gayb / gelecek hakkında söyledikleri zan / tahmin değildir. Bu, kovulmuş Şeytanın sözü de değildir. Hal böyleyken / buna rağmen siz nereye gidiyorsunuz? Bu, âlemler için öğütten başka bir şey değildir ve bu içinizden doğru yola gitmek isteyenler içindir. Alemlerin Rabbi olan Allah’ın dilemesi budur. Siz ancak bunu dileyebilirsiniz. (Tekvir Suresi 19-29) Hz. Muhammed @ nazil olan bu ayetleri Kabe’nin avlusunda toplanan insanlara okudu. Halihazırda Mekke’nin ileri gelenleri onun bu girişimini engellemiyorlardı. Ama çok büyük kaygı duyuyorlardı. Çünkü bu hareket gelişip halk arasında yayılacak olursa şirk sisteminin sonu gelebilirdi. Bu nedenle çok yakında onu fiili engelleme yoluna gideceklerdi. Şimdilik sözlü tezviratla hareketi bastırmayı yeğlediler. Diğer taraftan Mekke halkının da bu hareketin yanında saf tutması öyle kolay karar verilecek bir şey değildi. Zira Hz. Muhammed @ şirk sisteminin açmazlarına, sıkıntılarına, sorunlarına çözüm getirecek bir manifesto ortaya koymuş olsa da onun başlattığı bu hareketin henüz nereye gideceği belli değildi. Mekke halkı onun yanında hemen saf tutmaktansa biraz durup gelişmeleri takip etmenin daha sağlıklı olacağını düşünüyordu. 2.10.Mekkelilerin Çekinik Davranmaları Karşısında Hz. Muhammed’e @ Motivasyon Çağrısına Mekkelilerin hemen olumlu tepki vermemeleri Hz. Muhammed’de@ bir kaygı yaratmıştı. Bu işin zor olacağını biliyordu ama bu kadar da zor bir süreç olacağını düşünememişti. Bu noktada Cenab-ı Hak elçisine hemen motivasyon desteğini verdi ve izleyeceği stratejiyi A’la suresi ile gösterdi. Şöyle ki: “O, elçisine Kendi isminin ve nizamının üstün kılınması için mücadele etmesini / tesbih etmesini emretti. Bu emirle şirk sisteminde Cenab-ı Hakk’ın isimlerini, sıfatlarını O’ndan başkasına veren ve O’nun yetkilerini üstendikleri iddiası ile iş tutan şirk sisteminin temsilcilerinin oluşturdukları inanç sisteminin yıkılması için var gücüyle çalışmasını istedi. O yüceler yücesi Rab her şeyi yaratır. Her şeye yaratılış amacına uygun yasalar ve ölçüler koyar. O, her şeye ölçüsünü verdiği gibi ulaşılması gereken hedefi de gösterir, onlara yol göstericiliği / rehberliği yapar. İradeli mahlukatına yol göstermeyi de elçileri aracılığıyla yapar. Onları asla yardımsız, yalnız ve başıboş bırakmaz. O yaşamı ve yaşam kaynaklarını yaratır ve sonunda o yaşama bir son da verir. İşte Cenab-ı Hakk’ın varlık dünyası için çizdiği kural budur ve bu kural sürekli cereyan etmektedir.” Rahman, Rahim Allah Adına. 1-5-Rabbinin ismini egemen kılmak / üstün kılmak için mücadele et / tesbih et. Ki O, (her şeyi) yaratır, yaratılış amacına uygun düzenlemeler yapar, ölçü koyar ve yol gösterir. O, hayat verdiği gibi sonrasında onların hayatlarına son da verir. ([1] ) (A’la Suresi 1-5) Cenab-ı Hak aynı surede elçisine devamla şu mesajlarını da iletti; “Şimdi sen de bu kural gereği insanlara Rabbinin yol göstericiliği / hidayet rehberliği çerçevesinde görevlendirildin. Bu nedenle sen insanları davet edeceksin, onları davet edeceğin şeyleri sana okutacağız, öğreteceğiz ve sen onları çağıracaksın. Sen bu davetinden / çağrından asla geri durmayacak ve asla bu çağrıyı terk etmeyeceksin. Senin bu çağrın Rabbinin dilediği bir süre kadar devam edecek. Geçmiş peygamberlere gelmiş olan ancak bugün insanlardan gizlenen öğretileri de Rabbin gayet iyi bilmektedir. Dolayısıyla bu unutulmuş ya da insanlardan saklanan öğretiler de açığa çıkarılıncaya kadar senin davetin devam edecek.” 6-7- Biz sana okutacağız / davet ettireceğiz ve sen bundan asla vazgeçmeyeceksin / bırakmayacaksın / terk etmeyeceksin / unutmayacaksın. Allah’ın dilediği (süre) kadar. Kuşkusuz ki O, açığı da bilir, gizliyi de. (A’la Suresi 6-7) Cenab-ı Hak, elçisine mesajlarına şöyle devam etti: “Sen bu çağrıyı yaparken ‘acaba bu çağrımın faydası olur mu?’ gibi tereddütlü düşüncelere kapılıp çağrıdan vazgeçmeyi aklından bile geçirme! Sen sadece çağrıyı yap! Rabbinden haşyet duyan, O’na yakın olmak isteyen bu çağrıya icabet edecektir. Şirk sisteminin pisliklerinden arınmak isteyen, temiz ruhlu insanlar, dürüst olmak isteyen ve güzel eylemlerde bulunmak isteyen salih insanlar bu çağrıya olumlu cevap vereceklerdir. Böylece onlar kurtulacaklardır. Onlar Allah’ın adını egemen kılma mücadelende sana destek olacaklardır. / salat edeceklerdir. Ama bedbahtlar, kendini Allah’tan uzak tutmak isteyenler ise senin bu çağrına olumsuz yanıt verecekler ve onlar için gelecek çok fena olacaktır. İçine düştükleri hal, öyle bir hal olacak ki ne ölüp kurtulacaklar ve ne de yaşayacaklar. Bu hal onların içlerini yakacak, kendilerine bir iç sızısı verecek, yüreklerini dağlayacaktır. Yapacağın mücadelende sana her türlü imkân ve kolaylıklar sağlanacak ve sonunda şirk sistemi sona erecek, İslam, barış, huzur ve mutluluk hâkim olacaktır.” Bu surenin sonunda Cenab-ı Hak davet edilmesine rağmen çekinik davranan Mekkelilerin neden böyle bir davranış içerisinde olduklarına da değinir: “Hz. Muhammed @ geçmiş elçilerin yaptığı çağrılardan farklı bir çağrı yapmamaktadır. Kendisinden önce gelmiş elçiler de aynı dine yani İslam’a davet etmişlerdi. Kabe’nin içerisinde saklanan İbrahim @ ve Musa’ya @ ait sahifelerde de Hz. Muhammed’e @ inzal edilen ilkeler mevcuttur. Fakat insanlar toplumsal sorunlarına köklü, kalıcı çözümler getirmek, uzun vadeli plan ve program yapmak yerine, günü kurtaran pansuman tedbirleri içeren ve kısa vadeli çözümleri tercih etmek daha hoşlarına gitmektedir. Böylece onlar doğru, kalıcı ve geleceğe dönük ama zorlu yolu tercih etmemektedirler. Halbuki her nimetin bir külfeti vardır. Elçinin davetine uymak şu anda zor gelebilir ama uzun vadede asıl kazanç elçinin davetine icabet etmektedir.” 8-19- Biz, (böylece) huzura, barışa ve mutluluğa giden yolda / görevinde başarman için sana her imkânı sağlayacağız. Bu nedenle hemen öğüt ver / hatırlat, bu öğütün / hatırlatman fayda verecek mi diye düşünmeden öğüt ver / hatırlat! (Allah’a) yakın olmak isteyen / haşyet duyan, düşünüp ondan öğüdünü alacaktır. Bedbaht olan ise ondan kaçınacaktır. Ki o, en büyük ateşe atılacak. Ve o orada ne ölecektir ne de hayat bulacaktır. Arınan ise, kendini kurtarmıştır. Ki o, Rabbinin adını anıp salat eden (namazı müteakiben kamu hizmetini ve sorunlarını üstlenen) kimsedir. Fakat siz kısa vadeli / günü birlik / günü kurtaran bir yaşamı tercih ediyorsunuz, oysa uzun vadeli / gelecek dikkate alınarak / planlı programlı bir yaşam daha iyi ve daha kalıcıdır. Gerçek şu ki, (bütün) bunlar, geçmiş vahiylerde (bildirilmiş)tir. İbrahim ve Musa’ya indirilen vahiylerde. (A’la Suresi 8-19) Böylece Hz. Muhammed @ Rabbi’nin verdiği moral ve motivasyon ile görevini yerine getirmeye devam edecektir. 2.11.Mekke Yönetimini Bekleyen Akıbet Hz. Muhammed’in @ Safa tepesinde yaptığı çağrıya karşı Mekke halkı hala tepkisizdir. Onlar, kurulu şirk sisteminin sahiplerinden korkmaları nedeniyle ve Hz. Muhammed’in @ elçiliği konusundaki tereddütlerinden dolayı “bekle gör” politikası güdüyorlardı. Cenab-ı Hak ise peş peşe inzal ettiği surelerle onlara bu politikalarının anlamsızlığını belirtti. Karanlığın en koyu olduğu zaman aydınlanmanın gelmeye başlayacağını ve gelecek günlerin Mekke’ye aydınlık günler getireceğini söyledi. Ancak bu aydınlanmanın öyle “gökten zembille” değil onların kendilerine sunulan ilahi öğretinin yanında yer almaları ile olacağını bildirdi. Allah’a yakın olmak isteyenlerin, gelir dağılımında adalet isteyenlerin, kazancını ihtiyaç sahipleri ile paylaşmak isteyenlerin, hedefi ve çabası iyilik, güzellik ve hayır olanların tevhit çağrısına kulak vererek Hz. Muhammed’in @ yanında saf tutmaları halinde, aydınlık bir geleceğe kavuşmalarının Kendi yardımı sayesinde çok kolay olacağını söyledi. Diğer taraftan Hz. Muhammed’in @ karşısında yer alan ve ilahi öğretinin rehberliğine ihtiyaç hissetmeyenlere, azgınlara, kendi kibir ve gururu içerisinde oyalanıp duranlara ve cimrilik edip adaletli gelir dağılımına karşı çıkanlara ise sıkıntılı, zorlu ve acı dolu bir geleceğin beklediğini ifade etti. Onların geleceğinin de iyi olmadığını, sosyal sarsıntıların ya da dış güçlerin bir saldırısı sonucunda çöküş ve yıkımların kendilerini beklediğini belirtti. Baş aşağı devrilip gidecekleri zaman, çok güvendikleri servetlerinin bir işe yaramayacağını da özellikle vurguladı. Bunun geçmişte hep böyle olduğunu, gelecekte de böyle olacağını zira bunun Allah’ın koyduğu toplumsal bir kanun olduğunu bildirdi. Aynı sure kapsamında, Cenab-ı Hak, yapılan zulümlere verilecek karşılığın dünya hayatındaki cezalarla sınırlı kalmayacağını bunun bir de ahiretteki ateş azabı boyutunun olduğuna da işaret etti. Mekkelileri bu çılgın ateş azabından koruyacak olanın sadece hiçbir karşılık beklemeksizin sırf Allah rızası için malını vermek, O’nun rızası için adaletli gelir dağılımını istemek ve Allah’a yakın olmayı istemek olduğunu belirtti. Leyl suresi kapsamında beliğ bir sunuşla çağrısını yapan Cenab-ı Hak, böylece Mekkelilerin Elçisinin yanında saf tutmaları konusunda gerekli uyarılarını yapar: Rahman Rahim Allah Adına. 1-21- (Yeryüzünü) karanlığa boğan geceye, aydınlanmaya başladığı zaman gündüze, erkeği ve dişiyi yaratana and olsun ki, (Ey insanlar!) sizler farklı hedefleri olan çabalar içindesiniz! Fakat kim malından / kazancından (halka) verirse / adaletli gelir dağılımı yaparsa, takvalı davranırsa ve en güzel yolu / tevhit üzere olmayı kabul ederse, işte onu huzur, barış ve mutluluğa giden yolda muvaffak kılacağız. Fakat kim cimrilik yapar, kendini müstağni görür ve en güzel olanı / tevhit üzere olmayı reddederse işte ona da zorluk, azap ve sıkıntıya giden yolda muvaffak kılacağız. Bakalım baş aşağı yıkılıp gittiği zaman serveti onu kurtaracak mı? Bakın! Bize düşen doğru yolu göstermektir. Muhakkak ki şimdi de Bizimdir, gelecek de. İşte bu nedenle, yalanlayan, yüz çeviren, karanlık ruhlu azgınlardan başkasının girmediği, çılgın alevler saçan bir ateşe karşı Ben sizi uyarıyorum. Kimseden karşılık beklemeden, sadece Yüce Rabbinin rızasını umarak, arınmak için malını halka veren / adil gelir dağılımı yapan takvalı kişi ondan uzak tutulacaktır. İşte onlar, zamanı geldiğinde sevinci tadacaklar / hoşnut olacaklar. (Leyl Suresi 1-21) ([1])NOT:Ayetlerin lafzen “Yeşil otları çıkarır ve sonra da onu kuru çerçöpe çevirir” meali yerine o zamanki Araplar için ifade ettiği anlamı ayet meali olarak tercih edilmiştir. (A.A) 2.12.Mekkelilere Bir Çağrı Daha Hz. Muhammed’in @ Safa tepesinden Mekkelilere karşı Fatiha Suresi bildirgesi ile yaptığı çağrı sonrası halk, hala bu çağrıya katılım konusunda tereddütler yaşamaktadır. Her ne kadar peş peşe gelen Tekvir, A’la, Leyl sureleri ile birçok kişi gelip harekete iştirak etmişlerse de hem erdemli hem de sağduyulu daha bir hayli fazla sayıda Mekkeli vardı. Onların da harekete katılımı bekleniyordu. Fakat Mekke şirk yönetiminin ve Arap yarımadasındaki şirk temsilcilerinin dahası yarımadayı da aşan dönemin global sermaye temsilcileri yani küresel tüccarlar ve onların oluşturdukları networkün (ilaf) gücü korkutucu idi. Çünkü mevcut şirk sistemi asırlardır oturmuş bir yapı arz ediyordu. Zaten Ebu Cehil gibi müşrik baronların azgınlıkları ve hukuk tanımazlıkları da bu şer odaklarının oluşturduğu şebekenin (ilaf) gücüne olan güvenden kaynaklanıyordu. Faziletli ve sağduyulu Mekkelilerin harekete katılmasını sağlamak için onlara kurulu şirk sisteminin sonunun geldiğini göstermek suretiyle onları cesaretlendirmek gerekiyordu. Bu amaçla Cenab-ı Hak, Fecr suresi ile Mekke halkına yaptığı yeni çağrıda; şafağın doğmakta olduğunu, aydınlanmanın yakın olduğunu ve şirk zulmünün meydan getirdiği karanlık gecelerin sayılı ve geçip gitmekte olduğunun müjdesini verdi. Daha sonra hukuksuz ve zorbaca uygulamalar yaparak zulmeden müşrik ileri gelenlerin sonunun yıkım, azap ve şiddetli bir cezalandırma olduğunu, Firavun ve Ad kavminin yöneticileri üzerinden metafor kullanarak ifade etti. Benzetme yapılan kavim ve yöneticilerin öne çıkarılan en önemli vasıflarının ise asla sarsılmaz, yıkılmaz, gelmiş geçmiş en büyük ve en güçlü sistemlerine sahip olmalarıydı. Onların gücü ve büyüklüklerine vurgu yapmak için “kazıklar sahibi, sütunlar sahibi, benzeri yaratılmamış beldeler, kayalardan evler yontarak şehirler yapan yönetimler” ifadelerini kullandı. Böylece tarihte yıkılmaz, yenilmez, devrilmez sanılan yapıların bile tarihin çöplüğüne atıldığına dikkate çekerek Mekke ve çevresinde oluşturulmuş şirk sisteminin asla yıkılamayacağı gibi bir zanna kapılmanın yanlışlığını ortaya koydu. Devletler ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar adaletten, merhametten uzaklaşır da yozlaşmaya, ahlaksızlığa, çürümeye sebep olacak politikalar izleyecek olurlarsa yıkımlarının da kaçınılmaz olacağı ve sonunda azap kırbacı / yıkım azabı ile yüz yüze gelecekleri bu surede ifade edildi. Dahası kendilerini sorumsuz ve yaptıkları yolsuz, hukuksuz işlerin, zalimane tavır ve davranışların hiç kimse tarafından izlenmediğini, görülmediğini ve hesap vermeyeceklerini zanneden Firavun ve Ad kavmi ileri gelenleri gibi azgınların her hareketinin Cenab-ı Hak tarafından izlendiği ve kaydedildiği belirtilirken zımnen Mekke yöneticilerinin yaptıkları hukuksuz ve zalimane icraatların da izlendiği ifade edilmiş olur. Rahman, Rahim Allah Adına. 1–14. Aydınlanan şafağa, on geceye, çifte ve teke, geçip giden şu geceye andolsun ki, işte bunlarda, akıl sahibi için bir yemin var değil mi? Ad kavmine, sütunların sahibi İrem’e, (ki, beldeler içinde bir benzeri yaratılmamıştı) vadilerde kayaları kesen Semud kavmine, o kazıklar sahibi Firavun’a Rabbinin ne yaptığını görmedin mi? Onlar ki, o ülkelerde hak ve adalet sınırlarını aştılar. Dolayısıyla da oralarda büyük bir yozlaşma ve çürümeye sebep oldular. Onun için de Rabbin üzerlerine azap kamçısı yağdırdı. Şüphesiz ki Rabbin gözetlemektedir. (Fecr Suresi 1-14) Mekke halkının Hz. Muhammed’in @ safında yer almasını engelleyen bir diğer önemli faktör toplumdaki sınıfsal uçurumların Cenab-ı Hak tarafından meşru kabul edildiği şeklindeki yanlış inanç idi. Bu kanıya göre, zenginler sahip oldukları servetleri, iktidardakiler sahip oldukları otoriteleri birer sınanma aracı değil de Cenab-ı Hakk’ın kendilerini diğer insanlardan daha çok sevdiğinden elde etmişlerdi. Rableri onları diğer insanlardan üstün kıldığı için onlara mal ve otorite verdiğine inanılıyordu. Diğer taraftan Mekke halkının yoksulları, fakirleri, zayıfları ve miskinleri de aynı yanlış kanaatin kurbanı idiler. Onlarda bunun bir kader olduğunu Cenab-ı Hakk’ın zengin ve iktidardaki insanlara kıyasla kendilerini sevmediği, aşağıladığı, horladığı ve nefret ettiği için onlara mal ve mülk vermemiş olduğuna inanıyorlardı. 15-16- İnsana gelince, Rabbi onu her ne zaman sınayıp da kendisini üstün kılar ve nimetler verirse: “Rabbim beni üstün kıldı” der. Ama her ne zaman da sınayıp rızkını daraltırsa: “Rabbim beni aşağıladı” der. (Fecr Suresi 15-16) Mal ve mülkün, rızık ve yönetimin Cenab-ı Hak tarafından insanları bir sınama aracı olarak insanlar arasında sürekli dolandırıldığını değil de Rablerinin tayin ettiği bir kader ve seçkincilik şeklinde algılanıyor olması Mekke halkının zihninden yok edilmeli ve bu düşüncenin yanlışlığı ortaya konmalıydı. Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’e @ bu düşüncenin yanlış olduğunu ve kendisinin bu kanaati asla tasvip etmediğini, rızıklardaki farklılığın tamamen sınama amaçlı olduğunu, bazı kullarına az, bazı kullarına çok vererek onları denediğini ama kendi arzusunun bu nimetlerden faydalanma hususunda kullarının adaletli bir gelir dağılımı ve uygun bir eşitleme mekanizması ile herkesin faydalanmasını dilediğini ve bu dileğini de yine kendi kulları eliyle yapmak istediğini belirtir. Fakat Cenab-ı Hakk’ın bir imtihan vesilesi olarak kullarının ihtiyarına bıraktığı bu dileğini / emrini, kullarının yerine getirmeye pek taraftar olmadıkları, kendilerine ikram edilen nimetleri diğer insanlara ikram etmeye yanaşmadıkları, sahip oldukları nimetleri paylaşmaya niyet ve isteklerinin olmadığı ifade edilir. Daha sonra ise işin daha da vahim tarafına değinilir ki; kendilerine verilen nimetlere onların âşık olurcasına, delicesine, kendinden geçercesine sevgi besledikleri ve haddi aşarak başkalarının hakkına aç gözlülükle tecavüz ettikleri vurgulanır. Böylece toplumdaki zulmün esas müsebbibinin Cenab-ı Hak değil, tam tersine Mekke müşrik toplumundaki elit, seçkinci sınıfın mala ve iktidara olan tamahı, ihtirası, aç gözlülüğü ve doyumsuzluğu olduğu bildirilir. 17–20- Hayır… Hayır… Doğrusu siz yetimi kerimleştirmiyorsunuz / ikram etmiyorsunuz / (fırsat, iş imkânı, mal, mülk vb. vererek toplumda onları da) saygın hale getirmiyorsunuz. Yoksulun yiyeceği hususunda / asgari geçimini sağlama hususunda birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Üstelik mirası / toplumdaki zayıfların paylarını / toplumdaki zayıfların milli gelirdeki paylarını yağmalarcasına ve aç gözlülükle yiyorsunuz! Malı öyle bir sevişle seviyorsunuz ki, hesap vermeyi düşünmeden! / bir gün bu malın yıkılışınıza sebep olacağını düşünmeden! / kendinizden geçercesine! / Rabbinizi, değerlerinizi ve şahsiyetinizi hiçe sayarak! (Fecr Suresi 17-20) Ama bu yanlış düşünce ve kanaati besleyen ve böylece halkı aldatıp, sömüren, onların kanını emen zalimler sanmasınlar ki onların bu düzenleri hep böyle ilelebet devam eder gider. Bir gün gelir, onların düzenleri sarsılır, alt üst olur. Onlar öyle bir devrimle devrilirler ki toplumda ayaklar baş, başlar ayak olur. Toplumsal adalet sağlanır, sınıfsal uçurumlar giderilir. Tıpkı yeryüzündeki dağ, tepe gibi yüksekliklerin ahirette ovalarla aynı seviyeye getirilerek dümdüz edilmesi gibi bir gün gelir toplumda adalet sağlanır ve adil gelir dağılımı ile toplumdaki uçurumlar kaldırılır. İşte o zaman yani Allah’ın sisteminin geldiği ve O’nun sisteminin uygulayıcı otoritelerinin / meliklerin / meleklerin yerlerini aldıkları gün, artık zalimlerin cezalandırılma vakitleri de gelmiştir. Zalim müşriklerin akılları başlarına işte o zaman erecek ama iş işten de geçmiş olacaktır. O vakit geldiğinde tıpkı ahirette Cenab-ı Hakk’ın bu azgınlara verecekleri cehennem azabı gibi Hz. Muhammed’in @ safında yer tutanlar da şu andaki müşrik sistemin azgınlarına hak ettikleri azabı tatbik edeceklerdir. 21–26- Hayır… Hayır… Yer üst üste sarsıntılarla dümdüz edildiği zaman, Rabbinin geldiği ve meleklerin saf saf dizildiği zaman, o gün cehennem de getirilmiştir; o insanın, o gün aklı başına gelecektir, artık aklının başına gelmesinin kendisine ne yararı var ki! Der ki: “Keşke ben bu hayatım için bir şeyler göndermiş olsaydım.” Artık o gün O’nun ettiği azabı kimse edemez ve O’nun vurduğu bağı kimse vuramaz. (Fecr Suresi 21-26) Surenin sonunda Mekke halkına şöyle seslenilir; “Ey Mekke halkından erdemli, aklı başında ve doğruyu arayan kişiler! Bakın! Korkmanıza, tereddüt etmenize hiç gerek yok! Bu hususta eğer yukarıda verdiğimiz deliller ve ikna edici sözlerden mutmain olduysanız artık Rabbinize dönün de Hz. Muhammed’in @ safında yer alın ve onun çağrısına icabet edin! Böylece Rabbiniz sizden hoşnut olsun, sizde O’ndan hoşnut olun. Hz. Muhammed’in @ etrafında toplanan o küçük grubun içerisine katılın! Ve en sonunda huzurlu, mutlu, barışcıl, bereketli, erdemli bir topluma, cennet gibi bir ortama girin! Öbür alemde de bunun mükafatını cennet olarak alın! 27–30- Ey mutmain olmuş nefs! Dön Rabbine! Sen O’ndan O da senden hoşnut olarak! Hemen gir kullarımın içine! Ve gir cennetime! (Fecr Suresi 27-30) 2.13.Sert Söylem Politikası Hz. Muhammed’in @ Mekke halkını Tevhidi dünya görüşüne çağırması ileri gelenleri telaşlandırmış ve karşı hareket olarak onun halk tarafından dikkate alınmaması için onu delilik, meczupluk, cinlenmiş / yabancıların ajanı olmakla suçlamışlardı. Peygamberlik gelmeden önce Hz. Muhammed @ müşrik ileri gelenlere gayet yumuşak, nazik, sevecen, dostane ve tam bir beyefendi olarak hareket ediyordu. Fakat toplumun geleceği konusunda çok önemli mesajlar getirmesine rağmen onların kendisine hakaret ve küfürlerle mukabele ederek aşağılık tavırlarla mesajı / çağrıyı sulandırmaya çalışmaları üzerine Cenab-ı Hak, elçisine onlara asla yumuşak ve nazik davranmaması gerektiğini bildirdi. Hayati öneme haiz konular tartışılırken konuyu sulandırmak, başka mecralara çekmek, gayri ciddi tavır ve davranışlarla itibarsızlaştırmak asla hoş karşılanmayacak ve nezaket gösterilmeyecek bir durumdur. İşte bu nedenle Cenab-ı Hak inzal ettiği sert söylemi havi ayetler ile elçisinin Mekke müşrik ileri gelenlerine karşı nasıl davranması gerektiğini öğretti. Mekke müşrik ileri gelenleri ise Hz. Muhammed’in @ kendilerine karşı eskisi gibi yumuşak, nazik ve sevecen davranmasını istediler. Şayet o kendilerine karşı yumuşak, nazik ve sevecen davranırsa onlar da ona karşı aynı şekilde davranacaklarını ifade ettiler. Aslında onlar bu istekleri ile onu ve getirdiği mesajı itibarsızlaştırmak, değersizleştirmek istemekteydiler. Eğer Cenab-ı Hakk’ın öğretmesi olmasaydı ve Hz. Muhammed @ de onların istediği gibi davransaydı, o takdirde Mekke halkı onun getirdiği mesajı, yaptığı çağrıyı ciddiye almayacaktı. Zira onun muarızlarına karşı gayri ciddi ve zilletli bir duruş sergilenmesi hareketin daha başlarken bitmesi demekti. Ama Rabbimiz kendisine rehberlik yaptı ve kime nasıl bir tutum ve davranış içerisinde olması gerektiğini öğretti. Daha da ileri giderek onlara asla itaat etmemesi gerektiği talimatını da verdi. Bu talimatlandırmayı öyle yaptı ki onlar Hz. Muhammed’i @ itibarsızlaştırmaya çalışırken O, onları itibarsızlaştırdı. Onların kötü karakterlerini saydı. Böylece onların itaat edilmeye layık kişiler olmadığını belirtmiş oldu. Cenab-ı Hak, onların alaycı, gammaz, dedikoducu, aşağılık, alçak ve zorba, sürekli insanları inandırmak için yemin etme ihtiyacı duyan, iyilik ve hayırlı işleri teşvik edeceğine tam tersi onları engelleyen, kaba, medeniyetsiz, saldırgan ve günahkar ve iyi / güzel şeylere davet edildiği zamanda “bunlar eskidendi artık yeni zamanda bunlar geçerli değil” deyip güzellikleri yapmayı reddeden vasıflarını vurguladı ki bu sıfatlara sahip kimselere değil itaat etmek asla saygı bile duyulmaması gerektiğini ortaya koydu. Onlar itaat edilmeyi hak etmedikleri gibi Mekke’nin yöneticileri olmayı da hak etmemektedirler. Çünkü yönetici, halkının sorumluluğunu üzerine almış kimsedir. Halkın sorumluluğunu üstlenen kimselerin onların hak ve hukukunu koruması, namuslu, şerefli, adaletli ve medeni olması gerekirken Mekke’nin ileri gelenleri bunların tam tersi karakterlere sahiptirler. Üstelik onlar güzel karakterli olmayı modası geçmiş vasıflar olarak tanımlamaktadır. Onlar ‘eskiden böyle insanlar olmak geçer akçeymiş, şimdi bu vasıflar değil başka özellikler gerekli’ demektedirler. Bu nedenle onlar yönetici olmayı hak etmemektedirler. Cenab-ı Hak yukarıdaki durumu Kalem Suresi devamında çok beliğ bir şekilde ortaya koyar: 8-15- Sakın inkârcılara itaat etme! Onlar senin (kendilerine) yumuşak davranmanı isterler ki kendileri de (sana) yumuşak davransınlar. Mal ve oğulları var diye şunların hiç birine itaat etme!; Çok yemin eden alçağa, alaycı, gammaz, dedikodu için gezip duran, hayrı engelleyen, saldırgan, günahkar zorbaya, kaba, obur, zalim ve asalağa. Ayetlerimiz ona okunduğu zaman; “eskilerin kitaplarındaki yazılanlardı / onlar eskidendi.” dedi. (Kalem Suresi 8-15) Mekke müşrik ileri gelenlerinin itibarını sıfırlayan bu söylemden sonra, onları tehdit etme faslına geçilir. Cenab-ı Hak, inzal ettiği müteakip ayetlerle elçisinden sert çıkışlarına onların burunlarının gelecekte sürtüleceği şeklindeki tehditlerle devam etmesini bildirir. Tehdidin havada kalan bir tehdit olmadığını göstermesi içinde bir örnekleme yapılır. Bu örnekleme sosyolojik bir kanunu ifade eder ve geçmişte bu kanunun sayısız örnekleri görülmüştür. Yani bu örnekte anlatılanlar hayali değil, hayatta reel karşılığı olan, nesiller boyu anlatılan ve hemen her dönemde yaşanılan olaylardır. Cenab-ı Hak, Kalem suresindeki bu kıssada / örneklemede çiftlik sahiplerinin başından geçenleri anlatır. Onların uğradıkları belayı anlatırken aslında Mekke müşrik ileri gelenlerine de benzer bir bela vereceği tehdidinde bulunur. Çünkü Mekke müşrikleri ile çiftlik sahiplerinin karakterleri neredeyse birbirlerinin aynısıdır. Nasıl ki çiftlik sahipleri kazandıkları rızıklardan yoksullara ve halka pay ayırmıyorlarsa, Mekke müşrik yöneticileri de pay ayırmıyorlardı. Nasıl ki çiftlik sahipleri Rablerinin kendilerine cömertçe ikram ettiği rızıkları yoksullara vermemek için hile, desise düşünüyorlarsa Mekke müşrik yöneticileri de Mekke’nin fakir halkına şehrin ekonomik gelirlerinden (bugünkü tabirle milli gelirden) pay ayırmıyorlardı. Elde ettikleri gelirleri halktan gizleyerek, onlara çaktırmadan / fark ettirmeden sadece kendi tüketim ve kullanımına hasretmeye çalışıyorlardı. Milli geliri sadece kendileri kullanmak ve ondan halka pay ayırmamak için çeşitli oyun ve tezgâhlar çeviriyorlardı. Onlar çevirdikleri bu dolapların halk tarafından fark edilmeyeceğini zannediyorlardı. Cenab-ı Hak, aynı örneklemede böyle kötü karakterlere sahip çiftlik sahiplerinin ürünlerine nasıl bir bela verip onları bütün mahsulden mahrum bıraktıysa aynı kötü karakterlere sahip Mekke müşrik İleri gelenlerinin de başlarına büyük bir belanın geleceğine işaret etti. Bir gün onlara da sıra gelir ve Mekke’ye gelen nimetler kesiliverir. Bundan kurtuluşun yegâne yolu da örneklemedeki çiftlik sahiplerinden aklıselim sahibinin uyarılarına benzer uyarılar yapan Hz. Muhammed’e @ kulak vermeleridir. Onlar eğer Allah’ı tesbih edip / tevhit sistemini tercih edip şirk sisteminden vazgeçerlerse ve kötü karakterlerini bırakıp iyi hasletlerle donanırlarsa felaketlerden kendilerini kurtarabilirler. Örneklemenin sonunda ise Hz. Muhammed’in @ Mekke müşrik ileri gelenlerini uyardığı azabın bu örneğe benzer bir azap olduğu belirtilir. Yani kendisiyle korkutulan azabın, dünyevi bir azap olduğunu ve bunun da iktidarı kaybederek, hâlihazırdaki ekonomik gelirleri kaybederek gerçekleşeceğine vurgu yapılır. Diğer taraftan iş, sadece buradaki azapla bitse yine iyi ama bu dünyada yapılan yanlışların, zulümlerin bir de öldükten sonra öbür dünyadaki azabı var ki o azap bu dünyada ki azaptan çok çok büyük olduğu özellikle belirtilir; 16-33- Yakında Biz onun burnunu sürteceğiz. Haberiniz olsun ki, Biz onlara kesinlikle belâ vereceğiz, (tıpkı) o çiftlik sahiplerine belâ verdiğimiz gibi. Hani onlar, sabah olunca mutlaka onu hasat edeceklerine yemin etmişlerdi. Bir istisna da yapmıyorlardı. / Fakirlere, yoksullara, miskinlere ve halka paylarını da ayırmıyorlardı. Ama onlar uyurken Rabbin tarafından bir felaket onun üzerinden dolaşıverdi. Sabaha, o bağ biçilmiş gibi kapkara oluverdi. Sabahladıkları vakit birbirlerine seslendiler: “Haydi, meyveleri toplayacaksanız sabahleyin erkenden (bağınıza) gidin!” dediler. Hemen yola koyuldular, aralarında fısıldaşıyorlardı: “Sakın bugün aranıza bir yoksul sokulmasın!” Onları engelleme kararlılığı içerisindeki (bir tavırla) erkenden gittiler. Ama bağlarını biçilmiş kapkara vaziyette görünce: “Biz mutlaka şaşırdık / yanlış yere geldik” diye feryat ettiler. (Daha sonra ise) “yok yok, biz mahrum edildik. / her şeyimizi kaybettik.” dediler. Aralarındaki en akl-ı selim sahibi olanı, “Ben size, Allah’ın sınırsız şanını yüceltmelisiniz demedim mi?” diye çıkıştı. Onlar: “Rabbimiz Seni tenzih ederiz, doğrusu bizler zalimlermişiz!” dediler. Sonra döndüler, birbirlerini suçlamaya başladılar. (Sonunda) “Yazıklar olsun bizlere; bizler gerçekten azgınlarmışız. Umarız ki, Rabbimiz bize onun yerine daha hayırlısını verir; gerçekten biz bütün ümidimizi Rabbimize çeviriyoruz.” dediler. İşte böyledir azap. Elbette ahiret azabı daha büyüktür, keşke bilselerdi! (Kalem Suresi 16-33) Mekke müşrik ileri gelenleri Hz. Muhammed’e @ karşı yaptıkları itibarsızlaştırma, alay etme ve küçük düşürme davranışlarının cevabını Cenab-ı Hakk’ın okuttuğu bu sure ile almışlardı. Bu sure ile kendileri küçük düşmüşler, kendileri itibarsızlaşmışlardı. Cenab-ı Hakk’ın bu sure ile elçisine öğrettiği politika son derece mükemmel ve sonuç alıcı bir politikaydı. Verilen örnekleme ile de bütün Mekke halkının konuyu çok iyi anlaması sağlanmıştı. Bu kıssadan sonra Cenab-ı Hak, elçisine sordurduğu sorularla tevhidi sistemi inkâr edenlerin şereflerini, itibarlarını adeta pespaye etmişti. Doğru, güzel davrananların mükâfatlandırılacağı belirtilirken bu kimselerin elbette yanlış, haksız, günahkâr ve zalimlerle bir tutulamayacağı ortaya konuldu. Ayrıca onların sahip oldukları mal ve makam üstünlükleri ile kendilerini Cenab-ı Hakk’ın sevdiği, seçtiği ve değer verdiği şeklindeki inançlarının dayanaklarını sorgulatır. Bu inançlarının hangi kaynakta yer aldığını ve şahitlerin var olup olmadığını talep eder. Rabbimizin bu konuda kendilerine her hangi bir söz ve taahhüt verip vermediğini sorgulatır. Dahası bu yanlış kanaatler ile dalga geçilir; 34- 41-Şüphesiz ki, takva sahipleri için Rableri indinde nimetleri bol cennetler vardır. Yoksa Bize teslim olanlara günahkârlar ile aynı şekilde mi davranacağımızı mı zannediyorlar? Neyiniz var sizin? Hükmünüzü neye dayandırıyorsunuz? Yoksa ders aldığınız size ait bir kitap mı var? (da o kitapta) “Siz bu âlemde neyi seçerseniz / beğenirseniz o mutlaka sizin olacak.” (diye mi yazıyor?) Yoksa Bizden ‘istediğiniz gibi hüküm vermekte serbestsiniz’ diye Kıyamet Günü’ne kadar geçerli bağlayıcı bir söz / taahhüt mü aldınız? Sor bakalım onlara, içlerinden böyle bir şeye kim kefildir? Yoksa onların ortakları mı var? O halde ortaklarını getirsinler, eğer doğrulardan iseler. (Kalem Suresi 34-41) Bu sorgulamaya cevap veremeyen Mekke müşrik ileri gelenlerini bekleyen azap sahnesi tasvir edilir. Cenab-ı Hak bu tasvirlerde tevhidi dünya görüşü güçlendiği ve iktidara gelerek kendisinin vaat ettiği gerçek vuku bulduğu zaman müşrikler iktidardan düşmüş olacaklar ve onlar yeni iktidara itaate çağrılacaklardır. Artık onlar zelil, hor ve hakir bir durumdadırlar. Hâlbuki şimdiden çağrılara boyun eğip şirk sistemini terk etseydiler o gün hor ve zelil bir durumda olmayacakları ifade edilir; 42- 43-Gerçeğin bütün çıplaklığıyla ortaya konulup iş / hareket büyüdüğü ve onlar secdeye / itaate / boyun eğmeye davet edildikleri gün artık güçleri kalmamıştır. / o gün artık çok zayıf bir haldedirler. / iktidarlarını kaybetmişlerdir. Gözleri yere eğilmiş, kendilerini bir zillet (alçalma) sarar. Oysa onlar, bu duruma düşmeden önce / iktidarda iken secdeye / itaate / boyun eğmeye davet edilmişlerdi. (Kalem Suresi 42-43) Cenab-ı Hak, daha sonra söyleminin muhatabını elçisi olarak değiştirir ve böylece elçisini takip eden / takip edecek olanlara da mesajını şöyle devam ettirir; “Müşriklerin şu andaki üstünlüklerine bakmayın, bir süre onlar üstün olacaklar ama ilahi / sosyolojik kanun cereyan edecek ve onlar bu hukuksuz ve zalimce yaptıklarının bedelini ödeyecekler. Onlar aheste aheste, farkına bile varmadan bu üstünlüklerini kaybedecekler. İlahi / sosyolojik kural bunu gerektiriyor. Onlar bu cezayı / azabı hak ediyorlar. Çünkü sen onlardan bir ücret istemiyorsun, onlar ağır bir borç altına da girmiyorlar. Onları çağırdığın şey tamamen yine onların iyiliği, faydası ve kurtulmaları için. Geleceği (gaybı) de onlar yazmıyorlar. Toplumların kaderini ve sosyolojik varoluş kurallarını da onlar belirlemiyorlar. Bütün toplumların tarihleri ilahi / sosyolojik kurallar çerçevesinde gerçekleşir.” 44- 47- O halde bu sözü yalanlayanları Bana bırak! Biz, onları, ne olup bittiğini fark etmeyecekleri şekilde, yavaş yavaş alçaltacağız. Ben onlara bir süre belli bir üstünlük versem de Benim ince planım son derece sağlamdır! Yoksa sen onlardan bir ücret / karşılık istiyorsun da bu yüzden onlar ağır borç altında mı kalıyorlar? Yoksa gayb / gelecek onların yanında da onlar mı yazıyorlar? / Yoksa (geleceğin ve toplumsal varoluşun) gizli gerçekliği kendi kavrayış alanları içinde de, onlar mı yazıyor? (Kalem Suresi 44-47) Mademki her şey Rabbinin koyduğu sosyolojik / ilahi kurallar çerçevesinde gelişiyor o halde Ey Hz. Muhammed! Sen de bu kurallar çerçevesinde hareket et! Sabırlı ol! Asla vazgeçme! Diren! Pes etme! Balık sahibi (Yunus@) gibi hemen vazgeçiverme! O toplumunu ıslah hareketinde, mücadelesinde sabırsız davranmış ve pes etmişti. Fakat bu yaptığından çok pişmanlık duymuş ve çok bunalmıştı da Rabbine dönmüştü. Şayet o hatasını anlayıp Rabbine dönmeseydi durumu hiç iyi olmayacaktı. Bu işin doğasında Rabbinin kuralları çerçevesinde hareket etmek vardır. Aksi takdirde kaybetmek kaçınılmazdır. Rabbinin seçtiği kimseler mutlaka iyi kimselerdir / sorumlu kimselerdir. Yukarıda kötü karakterleri verilen müşrikler iddia ettikleri gibi asla Rabbinin seçtiği / sevdiği insanlar olamaz. 48-50- Öyleyse Rabbinin kararına karşı sabret! Balığın arkadaşı gibi olma! Hani o bir kez aşırı bunaldığında Rabbine seslenmişti. Eğer Rabbinden ona bir iyilik ulaşmasaydı, kınanmış bir durumda, boş bir yere atılacaktı. Ancak, Rabbi onu seçti, sonra da iyilerden kıldı. (Kalem Suresi 48-50) Ve son olarak Cenab-ı Hak, Mekke müşrik önderlerinin Kur’an’ın bu uyarılarını duydukları zaman öylesine hırslanmış olduklarını belirtiyor ki neredeyse öfkelerinden Hz. Muhammed’i @ gözleriyle yiyivereceklerine değindi. Fakat onların suçları o kadar ayan beyan ortadaki suçlarını kapatmanın yolu olarak peygamberimizi yabancı devletlerin ajanı olmakla suçlamakta bulduklarını belirtiyor. Böylece Cenab-ı Hak onların başvurdukları her türlü politikanın iç yüzünü Mekke halkına açık ediyor ve Kur’an’ın mesajının bütün herkese yönelik bir öğüt olduğunu belirterek kendi menfaatini düşünen herkesin bu öğütten ders alacağına işaret etmektedir. 51- 52- O küfredenler o zikri (Kur’an’ı) işittikleri zaman az daha seni gözleriyle yiyeceklerdi / devireceklerdi ve “O şüphesiz yabancıların / cinlerin / ecnebilerin etkisi altında olan birisidir” diyorlardı. Hâlbuki o (zikir / Kur’an) bütün âlemler için bir öğütten başka bir şey değildir. (Kalem Suresi 51-52) 2.14.Basit Hesapların Sonu Felakettir Hz. Muhammed’in @ şirk sistemine meydan okuyuşu ve Mekkelileri bu sistemi bırakıp tevhit sistemine geçiş için yaptığı çağrı toplumun alt tabakasında olumlu yansırken üst tabakadaki yansımaları genel olarak olumsuz idi. Olumsuz tepkilerin en belirgin olanı Velid Bin Muğire için anlatılanı idi. Velid bin Muğire, Mekke’nin en zenginlerinden aynı zamanda muhafazakârlıkta da en önde olan kişilerinden idi. Hatta Kâbe’nin tamiratında en önemli katkıyı da o yapmıştı. Mekkelilerin Kâbe’nin tamiratı için verecekleri yardımların helal yoldan kazanılmış olmasına dikkat edilmesini de o söylemişti. Fakat Hz. Muhammed’in @ çağrısı karşısında aynı kişi, farklı tepki koymuştu. Zira çok zengindi ve zenginliğini tehlikeye atmak istemiyordu. O, Hz. Muhammed’in @ safında yer alacak olursa bütün malını ve servetini kaybedeceğini düşünüyordu. Kazandığı mal ve servetin büyük bölümü mevcut şirk sisteminin bir ürünüydü. O bu servetini halkla ve yoksul insanlarla paylaşmak istemiyordu. O, adalet, merhamet, şefkat ve hesap verme gibi Fatiha Suresinin öngördüğü esaslar temel alınarak kurulacak bir sosyal devletin servetinde büyük kayıplara neden olacağını düşünüyordu. Zira Hz. Muhammed’in @ teklif ettiği tevhit ve merhamet sisteminde Velid Bin Muğire şirk sistemindeki gibi fahiş kazanç elde edemeyeceği gibi servetinden alınacak vergilerden halka pay verilecekti. Ayrıca toplumda yoksulların ve fakirlerin hayatiyetlerini şahsiyetli bir şekilde sürdürebilmeleri için infak ve yardım yapmayı da öngörüyordu. Şirk sisteminin seçkinci, vahşi ve acımasız bir sosyal hayatı öngören paradigmasına karşılık, Tevhidi dünya görüşü rahmeti, merhameti, paylaşmayı, acımayı, sevgiyi, ayrımcılığa karşıtlığı, iyiliği ve hesap verme paradigmalarını öngörüyordu. Dindar / muhafazakâr olmasına rağmen Velid bin Muğire’nin tevhidi dünya görüşüne yapılan çağrı karşısında derin derin düşünmesi ve sonunda bu çağrıya muhalefet etmesinin sebepleri işte bunlardı. Onun esas arzusunun sahip olduğu servetin daha da artması olduğunu ve ne kadar basit hesaplarla kendini mahvettiğini, Cenab-ı Hak Müddessir Suresinin devamında bildirmiştir. Yine Cenab-ı Hak, onun aslında bile bile ve sırf kurduğu tezgâhın bozulmaması için ilahi çağrıyı büyüleyici bir insan sözü olarak nitelediğini bildirir. Cenab-ı Hak, Mekke halkına Velid bin Muğire’nin kendi servetini korumak için bu tür atraksiyonlar / hileli kurgular içinde olduğunu ifşa etti. İnsanlar, Müddessir suresindeki bu ifadelerle Velid bin Muğire’nin nasıl bir haleti ruhiye içerisinde olduğunu ve bunun da tamamen kendi servetini kaybetme korkusu refleksiyle ortaya koyduğu hareketler olduğunu kolayca anladılar. Hz. Muhammed’in @ ortaya koyduğu manifesto ve yaptığı çağrılar için Velid bin Muğire, “Bunların hiçbir ilahi yönü yoktur, bunlar tamamen Muhammed’in@ uydurmasıdır ve eskiden beri rivayet edilegelen çok etkileyici / büyüleyici ama asla gerçekle ilgisi olmayan, diğer bir ifadeyle reel hayatta karşılığı olmayan sözlerdir.” şeklinde ifadeler kullanmaktaydı. Ancak onun bu ifadeleri aslında basit hesaplar yüzünden kendini mahvetmesi yani aklını, hissiyatını, vicdanını kullanmaması ve böylece topyekûn bütün alıcılarını, yeteneklerini ve duyularını köreltmesinden başka bir şey değildi. Cenab-ı Hak onun hakkında aşağıdaki ayetleri inzal etti ve hesabının Kendisi tarafından görüleceğini bildirdi: 11- 25-Yalnız olarak yarattığım kişiyi bana bırak! Hesapsız bir servet verdim ona. Her zaman yanında olan oğullar verdim ona. Alabildiğine imkânlar döşedim onun için. Tüm bunlardan sonra hırs ile Benim daha da arttırmamı istiyor. Hayır… Hayır… Olmaz öyle şey! O bizim ayetlerimize karşı bir inatçı kesildi. Ben onu sarp bir yokuşa sardıracağım. O, düşündü ve ölçtü biçti / hesap yaptı. O, böyle hesaplar yaparak / böyle karar vererek kendini mahvetti. / kendine yazık etti. Sonrasında da o yine kendini mahvetti / kendine yazık etti böyle hesaplarla! / böyle kararlarla! Sonra baktı! Sonra kaşlarını çattı ve yüzünü ekşitti. En sonunda mesajlarımıza sırt çevirdi ve küstahça kibirlendi ve: “Bu, (eski zamanlardan beri) rivayet edilerek gelen büyüleyici bir sözden başka bir şey değil! Bu, beşer sözünden başka bir şey değildir!” dedi. (Müddessir Suresi 11-25) Velid bin Muğire sahip olduğu mülkü ve statüyü kaybetmemek için Hz. Muhammed’in @ çağrısına karşı kibirli karşı koyuşu ve zalimlerin yanında yer alması bir yana Hz. Muhammed’e @ Allah’tan gelen vahyin / Kur’an ayetlerinin ilahi kaynaklı değil insan sözü olduğunu böylece onu da yalancı olmakla suçladı. Bu nedenle, Cenab-ı Hak, onun bu iddiasına öyle bir cevap verdi ki hem onun bu sözleri nedeniyle nasıl cezalandırılacağını hem de iddiasının yanlışlığını ortaya koydu. Önce onun el-emin olan peygamberimizi yalancılıkla suçlamasına vereceği cezadan bahsederek onu “Sekar” adını verdiği cehennem ateşine atacağını ifade etti. Onun içine aldığını, yakıp kavurduğunu ve asla bırakmadığını anlattı. O cehenneme ait on dokuz adet bekçi olduğunu ve görevlerini hakkıyla mükemmel bir şekilde yaptığını belirtti. Söz konusu cehennem bekçilerinin sayısını vermesi Hz. Muhammed’e @ gelen ayetlerin kendi uydurması olmadığını ispat eder. Zira geçmiş vahiylerde de yer aldığı üzere cehennem bekçileri meleklerden oluşmakta ve “Sekar” ın bekçilerinin sayısı da on dokuzdur. Bunu duyan ehli kitap mensupları, Hz. Muhammed’e @ gelen sözlerin ilahi kaynaklı olduğunu anladılar ve bu hususta oluşan tereddütleri giderilirken Hz. Muhammed’in@ safında yer alan müminlerin güvenleri / imanları daha da arttı. Kalbinde hastalık olanlar ise cehennem ve cehennem melekleri ile verilen örnekleme ile ne denmek istendiğini anlamaya çalıştılar. Zira onlar şirk inancına göre meleklerin her birinin bir ilah olması (meleklerin Allah’ın kızları olması) iddiası ile bu misalde belirtildiği gibi meleklerin Allah’ın kulları ve Allah ne emrederse yerine getiren varlıklar olması arasında gidip geldiler. Onlar bir türlü şirk inancındaki melekleri temsil eden putlarından vazgeçmek istemezler. Velid bin Muğire’nin durumu da aynı hastalıklı insan tipidir. Kendisi dindar olmasına rağmen şirk sisteminden de asla vazgeçmek istemedi. Zira bu sistemden nemalanmakta ve servetini bu sistemden edinmiştir. İşte Velid bin Muğire’nin düşünüp taşınıp sonunda inkâr yolunu seçmesinin sebebi edindiği servet ve statüyü kaybetme korkusudur. Doğru olmadığını bile bile Hz. Muhammed’e@ iftira atmaktadır. Artık bir insan, mal-mülk ve statü için haktan yüz çeviriyorsa, o insanı Allah sapıtır. Ama doğru yola / hakka gelmek istiyorsa da Allah inzal ettiği mesajları ile hidayet eder. Cenab-ı Hak, ayrıca kullarını ateşten korumak ve kendi safında olanlara destek olmak için kimsenin bilmediği ve yalnız kendisinin bildiği nice melaikesinin, nice güçlerinin ve nice ordularının var olduğunu da bildirdi. O, çeşit çeşit güç, yetenek ve donanımlarla kullarını ateşten koruyup kollama yaptığını ama bu koruma ve kollamadan sadece öğüt almak isteyenlerin faydalanabildiğini bildirdi. Böylece eğer insan ilahi yasadan, haktan, hukuktan yana tercih yaparsa o zaman bu koruma ve kollamanın O’nun orduları, melaikesi aracılığıyla gerçekleştirileceği ifade edildi. Bu nedenle Hz. Muhammed’in @ yanında saf tutmakta tereddüt edenlerin korkmamaları, endişelenmemeleri ve uyarılara kulak vermeleri halinde kendilerine hiçbir zararın gelmeyeceğini bildirdi. 26-31- Onu yakında Sekar’a yaslayacağım. Sekar nedir bilir misin? O, bırakmaz ve terk etmez. Ona gününü gösterir. Onun üzerinde on dokuz vardır. Biz ateş ehlini (bekçilerini) meleklerden kıldık. Onların (ateş ehlinin) sayılarını da inkârcılar için bir fitne / sınama (aracı) kıldık ki böylece önceki vahyin bağlıları / kitap ehli (bu ilahî mesajın doğruluğuna) ikna olsunlar ve (bu vahye) iman etmiş olanların imanları daha da güçlensin. Ve böylece geçmiş vahiylerin bağlıları ile (bu vahye) iman edenler bütün şüphelerden kurtulsunlar. Ayrıca kalplerinde hastalık olanlar ile hakikati inkâr edenler: “Allah bu misalle neyi murad etti?” desinler ve böylece Allah, (yoldan çıkmak) isteyeni saptırır, (doğruya ulaşmak) isteyeni ise doğru yola ulaştırır. Ve Rabbinin güçlerini / ordularını Kendisinden başka kimse bilemez. Bütün bunlar insan için yalnızca bir öğüt ve uyarıdan başka bir şey değildir. (Müddessir Suresi 26-31) Yukarıda yapılan uyarının devamı bağlamında Cenab-ı Hak, şirk sisteminin yarattığı gece karanlığının geçip gitmekte olduğunu ve tevhit sisteminin sabah aydınlığı gibi ağarmakta olduğunu bildirdi. Sekarın / kavurucu cehennemin Mekkelilerden iman edip öne geçmek isteyen veya şirk içerisinde kalmayı tercih ederek arkada kalmayı tercih edecekler için bir uyarı levhası olduğunu vurguladı. Bu uyarıdan sonra artık insanların kendi tercihlerine göre sonuçlarına katlanacakları ifade edildi. Fakat sağduyu sahiplerinin huzurlu, mutlu bir dünya ve yine mutlu ve bahtiyar bir cennet hayatını öbür dünyada yaşayacağına vurgu yapıldı. Surenin devamında ‘bu sağduyu sahiplerinin, melekelerini kullanmayan muhalif kişileri sorgulayacakları ve onlara Sekar’a giriş nedenlerini soracakları’ anlatılır. Ayrıca “onların mallarını, mülklerini tevhit sistemine destek için harcamadıklarını, halka hiç eğilmediklerini, fakir fukaranın halini hiç düşünmediklerini, onların aç, açık olup olmadıkları ile hiç ilgilenmediklerini dahası günaha, batıl şeylere, zevk ve eğlence ile vakit geçirenlerle birlikte vakit geçirdiklerini söyleyeceklerine” değinilir. Hatta “bazılarının bu durumun böyle devam etmeyeceği, bir gün bu yaptıklarının hesabını bir bir vermek zorunda kalacaklarını söyledikleri zaman, muhaliflerin bu ikazları hiç dikkate almadıkları, alayla karşılık verdikleri” kayda geçirilir. Dahası surenin müteakip ayetlerinde “bu halin böyle devam etmeyeceği, zevk ve eğlencenin, duyarsızlığın, vurdumduymazlığın bir gün sona ereceği, bu dünyada iktidarlarını kaybederek zelil, aşağılık bir duruma düşecekleri ve yaptıkları ahlaksızlığın, haksızlığın ve batıl işlerin hesabını vermek üzere hem bu dünya da hem öbür dünyada hesaba çekilecekleri’ yine onların dilinden anlatılır. Onlar o hesaba çekildikleri zaman artık hiç güçleri yoktur ve hiçbir şekilde birbirleriyle yardımlaşamazlar da. Onlara kimse yardım edemez ve kimse de ellerinden tutmaz, onlara arka çıkmaz. 32- 48- Hayır… Hayır… Zannettikleri gibi değil. Andolsun Ay’a, dönüp gitmekte olan geceye andolsun, ağarmakta olan sabaha andolsun ki!; O (Sekar) gerçekten sizden, öne geçmek veya arkaya kalmak / geride kalmak isteyenler için bir uyarıcı / korkutucu olarak en büyüklerinden biridir. Herkes kazandığına karşılık bir rehindir. Sağ ehli / sağduyu sahipleri, işte onlar cennettedirler. Suçlular, “Sizi Sekar’a sürükleyen nedir?” diye sorgulanırlar, (Onlar ise cevaben şöyle) dediler: “Biz musallinden / hakkın destekçilerinden değildik, yoksulu / miskini / fukarayı da doyurmuyorduk, (günaha / batıla /sapıklıklara) dalanlarla birlikte dalardık ve Din Günü’nü / hesap gününü / zamanı gelince hesap vermeyi inkâr ediyorduk / reddediyorduk. Ta ki kaçınılmaz olarak hesap vermeyle / din günüyle / iktidarı kaybedip hesapla yüz yüze gelinceye kadar (böylece devam ettik.)” Artık yarar sağlamaz onlara şefaatçilerin şefaati. / Birbirlerine yardım edenlerin, birbirlerine arka çıkanların şefaati onlara artık yarar sağlamaz. (Müddessir Suresi 32-48) Ve surenin sonunda Cenab-ı Hak, bu çağrıdan yüz çevirenleri aslandan ürkmüş, büyük bir korku ile oraya buraya şuursuzca kaçıp kurtulmak isteyen yaban eşeklerine benzetir ve kaçışlarının onlara bir faydasının olmadığını bildirdi. Daha sonra da onların her birinin bizzat Kendisi tarafından muhatap alınmayı ve her birine ilahi davet / vahiy ile seslenilmesini beklediklerini söyledi. Bunun ise mümkün olmadığını / olamayacağını, zira bu tür bir talebin aslında insanın haddini bilmemesi ve onları bekleyen korkunç akıbetten korkmamaları olarak değerlendirdi. Sonunda da Cenab-ı Hak, erdemliliğin ve rahmetin kaynağının bizzat kendisi olduğunu belirterek fırsat eldeyken isteyenin öğüt alabileceğini bildirdi. 49- 56-Ne oluyor onlara da öğüt verip düşündüren şeyden yüz çeviriyorlar? Aslandan ürkmüş yaban eşekleri gibi sağa-sola kaçışıyorlar. Hayır! Onların her biri, kendisine açılmış sayfalar verilsin istiyor. / Onlardan her biri (boş bir gurur ile Cenab-ı Hakk’ın bizzat kendilerini muhatap alarak ve aracısız olarak) kendilerine sayfalar verilmesini istiyor. Hayır… Hayır…/ Öyle şey olmaz! / kendilerini ne zannediyorlar? / Doğrusu onlar, ahretten / geleceklerinden korkmuyorlar. Hayır… Hayır… İş zannettikleri gibi değil! Bu bir öğüttür, dileyen herkes ondan ders alabilir. Allah dilemezse onlar öğüt alamazlar. O, erdemli davranmanın kaynağıdır; bağışlamanın kaynağıdır. (Müddessir Suresi 49-56) ([1])NOT:Ayetlerin lafzen “Yeşil otları çıkarır ve sonra da onu kuru çerçöpe çevirir” meali yerine o zamanki Araplar için ifade ettiği anlamı ayet meali olarak tercih edilmiştir. (A.A)

  • Bölüm 27:Dirilişin Belirtileri | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 27 DİRİLİŞİN BELİRTİLERİ Daha önceki bölümlerde anlatıldığı üzere Hz.Muhammed’e@, müminlere ve Haşimoğullarına uygulanan boykotun kırılmasını müteakiben Ebu Talip’in vefatını izleyen süreçte Hz.Muhammed’i@ öldürmeyi planladıkları malum idi. Ebu Talip, onları bu planları konusunda uyarmış ve onların bu kötü emellerinden vazgeçmelerini aksi takdirde başlarına çok büyük belalar alacakları tehdidinde bulunmuştu. Fakat Mekke müşrik azgınlar açısından Hz.Muhammed@ zaten en büyük bela idi. Bir an önce O’ndan kurtulmak istiyorlardı. Ama Ebu Talip’in uyarılıları da yabana atılır cinsten değildi. Hz.Muhammed’i@ öldürmeleri halinde gerek aşireti gerekse müminlerin Kureyş aleyhine olarak çevre kabileleri harekete geçirmeleri ve onları Mekke’den sürüp çıkarmaları büyük bir olasılıktı. Hz.Muhammed’in@ Taif’e gitmesi ve orada kendisi ile müttefiklik yapacak kabile araması nedeniyle onların peygamberimize karşı duydukları öfke son derece artmıştı. Peygamberimiz davasından asla vazgeçecek gibi görünmüyordu. O’nun mutlaka durdurulması ya da ortadan kaldırılması gerekiyordu. Peygamberimizin Taif dönüşü Nahle vadisinde yabancılarla / ecnebilerle görüştükten sonra onların kendi kabilelerine ulaştıklarında onları da ikna konusunda mesafe aldığının haberleri Mekke’ye ulaşınca, Mekke müşrikleri, bu gelişmeleri alayla karşılasalar da durumun ciddiyetini iyice anlamışlardı. O’nun davası çevre kabilelerde bir melce / yer / müttefik edinecek olursa ki, gelişmelerin bu yönde olduğu görülmekte idi, O’nu kimse durduramayacak ve sonunda kazanacağı muhakkaktı. Onların artık Hz.Muhammed@ hakkında mutlaka bir karar vermeleri ve bu soruna bir çare bulmaları gerekiyordu. Bu sorunu çözmenin yegane yolunun Hz.Muhammed’i@ yok etmekten başka bir yolu da gözükmüyordu. Bu nedenle onlar Hz.Muhammed’in@ yok edilmesinden kimsenin kendilerini sorumlu tutamayacağı bir plan üzerine kafa yormaya başladılar. Plana göre onlar Hz.Muhammed’i@ öldürmek üzere tetikçiler tutacaklar ama kendilerinin bu tetikçilerle asla hiçbir ilişkileri olmayacaktı. Bütün ilişkileri gizli yürüteceklerdi. Tetikçi(ler) işlerini bitirdiklerinde Hz.Muhammed@ kim vurduya gitmiş olacaktı. Hiçkimse Mekke müşrik ileri gelenlerini bu cinayetten sorumlu tutamayacaktı. Onlar cinayet sırasında cinayet mahallinden başka bir yerde bulunacaklardı. Böylece Hz.Muhammed’in@ kanını yerde koymayacak aşireti ve taraftarları intikam almak için kimseyi suçlayamayacaklardı. Fakat Cenab-ı Hak, onların bu suikast planlarını Hz.Salih@ kıssası üzerinden açık etti. Plan deşifre edilince onlar yakın vadede bu planlarını uygulama imkânı bulamadılar. Ta ki Hz.Muhammed’in@ üç yıl sonra Medine’ye hicret edeceğine kesin kanaat getirdikleri zamana kadar onlar bu planlarını uygulayamadılar. Cenab-ı Hakk’ın ihbarı sonucu açığa çıkarılan suikast girişimi ile Hz.Salih’e @ yapılmak istenen suikast girişimi hemen hemen aynı tipte bir girişimdi. Anlatılan kıssa ile Mekke müşrik azgınlarına iyilik yerine kötülüğü almak için çalıştıklarını Hz.Salih’in@ belirttiğinden bahisle Ebu Talip’in de kendilerine yapmış olduğu uyarıya bir gönderme yapılır. Daha sonra suikastin nasıl yapılacağına değindikten sonra Semudlu çeteler bu emellerinde nasıl başarılı olamadılarsa aynı şekilde Mekke müşrik azgın çetelerin de başarılı olamayacakları, tuzaklarının başlarına çalınacağı ve böyle devam ederlerse sonlarının da Semudlular gibi yıkım ve yok oluş olacağı vurgusu yapılır. 45- 52- Ant olsun ki, Allah’a ibadet edin diye Semud’a da kardeşleri Salih’i elçi olarak gönderdik. Fakat onlar birbirleriyle çekişen iki parti / fırka / zümre oluverdiler. O (Salih) dedi ki: “Ey kavmim! Niçin iyilikten önce kötülüğün başınıza gelmesi için acele ediyorsunuz? Merhamet olunmanız için Allah’a istiğfar etseniz olmaz mı?” Onlar; “Senin ve seninle beraber olan kişiler başımıza uğursuzluk getirdiniz / seni ve beraberindekileri uğursuzluk belirtisi sayıyoruz” dediler. O (Salih); “Uğur ya da uğursuzluğunuz Allah’ın takdirindedir. Ama gerçekte ise siz, fitnelenen (kendini ateşe atan) bir topluluksunuz” dedi. Vakıa, malum o şehirde dokuz çete vardı; bunlar düzeni sağlamadıkları gibi bozgunculuktan geri durmuyorlardı. Allah adına yemin ederek “Gece ona ve ailesine baskın yapalım. (Ve onların hepsini öldürelim.) Sonra da velisine (yakınlarına / kanını dava edecek olanlara) ‘Biz, onun ve ailesinin ortadan kaldırılmasına şahit olmadık (olay sırasında orada değildik) ve biz kesinlikle doğru söyleyenlerdeniz’ diyelim” dediler. İşte onlar böyle bir tuzak kurmuşlardı. Fakat, onların hiç fark edemeyecekleri biçimde, biz de onların tuzaklarını boşa çıkardık. İşte bak! Onların tuzaklarının akıbeti nice oldu; Muhakkak ki Biz onları ve kavimlerini toptan yerle bir ettik. İşte, onların, işledikleri zulümler yüzünden çöküp virane olmuş evleri. Muhakkak ki bunda, bilen bir kavim için bir ayet (ibret) vardır. (Neml Suresi 45-52) Cenab-ı Hak, Mekke müşrik çetelerin bu hain planlarını deşifre ettikten sonra onları itibarsızlaştırmak için Hz.Lut @ kıssası üzerinden işledikleri büyük günahlardan birine işaret eder. Onların şehvet düşkünlükleri çok ileri gitmiş, onlar işi livataya kadar götürmüşlerdi. Bu durum aslında “Ehlullah” olarak adlandırılan Kureyş için yüzkarası bir durumdu. Bu aşağılık ve iğrenç ahlaksızlığın Kureyş’in ileri gelenlerince işlendiği açığa çıkacak olursa, bu durum onları diğer Arap kabilelerinin gözünde küçük düşürecekti. Hele bir de bu iğrençliklerini kutsal bir mekânın olduğu şehirde yapmaları, çevre kabileler nezdinde büyük bir tiksinti oluşturacaktı. Mekkeli müşriklerin bu iğrenç ahlaksızlıklarının deşifre edilmesi, onları uluslararası ve kabileler arası platformda da çok zor durumda bırakacaktı. Hz.Lut @ kıssası üzerinden Kureyşlilerin aşağılıkları deşifre edilince onların Hz.Muhammed@ ve müminler aleyhine yaptıkları menfi propaganda ters tepecek ve müminlerin mücadelelerinin hak-hukuk, güzel ahlak, temizlik, dürüstlük ve doğruluk ilkeleri için yapıldığı ortaya çıkacaktı. 53-58- İman edip Allah'a karşı gelmekten sakınanları kurtardık. Lut’u da. Hani o, kavmine; “Bile bile hâlâ o çirkin eylemi nasıl yapıyorsunuz? Siz, şehvetinizi tatmin için kadınları bırakıp da erkeklere mi gidiyorsunuz? Doğrusu siz cahil / azgın bir topluluksunuz.!” demişti. Fakat kavminin cevabı “Lut’u ve yandaşlarını şehrinizden çıkarın. Baksanıza onlar temiz kalmak isteyen insanlarmış!” demekten başkası olmadı. Bunun üzerine onu ve geride kalmasını takdir ettiğimiz karısı dışındaki yandaşlarını kurtardık. Sonrasında ise onların üzerlerine öyle bir yağmur yağdırdık ki! Ne kötüydü uyarılanların yağmuru! (Neml Suresi 53-58) Cenab-ı Hak, Mekke müşrik azgınların iğrenç ve aşağılık karakterlerini ortaya koyduktan sonra yönelimin / hamdin Allah’a olduğunu / olacağını ve kendini temizlemiş ve temiz kalmış takvalı kullarının da selamet ve esenlik içerisinde olacaklarını bildirir. Sonunda Mekkeliler ve çevredeki kabileler, Hz.Muhammed’in@ mücadelesini destekleyecekler, temiz ve takvalı kimselerden yana tavır koyacaklar ve Allah’a yöneleceklerdir. Zira Allah ve Allah yanlılarından olmak onlar için daha hayırlı olacaktır. Kendilerinin esas faydasına olacak olanın Allah’tan yana olmakta olduğunu herkes anlayacaktır. Ortakların ve şirk sisteminin yöneticilerinin iğrençlikleri, aşağılıkları, ahlaksızlıkları ve toplumu sömürmeleri onların terkedilmelerini zorunlu kılacaktır. Cenab-ı Hak, insanların eninde sonunda Allah’a yöneleceklerini / hamd edeceklerini, elçisine katılacaklarını diğer taraftan şirki ve şirk sisteminin yöneticilerini / ortaklarını bırakacaklarını bildirir. O hamdedilmeye / yönelinmeye yegâne layık olanın kendisi olduğunu ve bu husustaki liyakatini de şöyle ifade eder; “Allah’a ve O’nun sistemine yönelmek, insanlar için en hayırlı ve faydalı olandır. Çünkü O, insanların yaşamı için yeryüzünü ve gökyüzünü yaratmıştır. Hayatın idamesinde en önemli ihtiyacı olan suyu ve vahyi O indirir. Yaşam için zorunlu olan gıda ihtiyacını O giderir. Şirk sisteminin tanrıları bunlardan hangisine en ufak bir katkısı olmuştur? / olmaktadır? O halde kime yönelmek / hamd etmek en uygun olanıdır? Şirkin tanrıları mı? Yoksa Allah mı?” “Dağlar, denizler ve nehirler Allah tarafından insanlığa sunulmuşken şirk sisteminin tanrıları neleri sunmuştur? Hangi dağ, hangi nehir ve hangi deniz şirk sisteminin tanrıları tarafından yaratılmıştır? O halde kime yönelinecek / hamdedilecek? Allah’a mı? Yoksa şirkin tanrılarına mı?” “İnsanların yaşamları boyunca her türlü ihtiyacını karşılama hususunda taleplerine cevap veren, bunaldığında sıkıntısını gideren, başı belaya girdiğinde beladan kurtaran, kötülüklere battığında kötülük / pislik / aşağılıklardan çıkaran, krizlere girdiğinde feraha erdiren Allah’tır. Şirkin tanrıları ise insanların hiçbir derdine deva olmaz. Sıkıntılarını gidermedikleri gibi onları sürekli sıkıntıya, darboğaza ve krize sürükledikleri malumdur. Onlar sadece kendi menfaatlerine çalışırlar. İnsanların bütün kaynaklarını sömürürler. O halde insanların kime yönelmesi / hamd etmesi akla en uygunudur? Şirkin tanrılarına mı? Yoksa Allah’a mı?” “İnsanları yeryüzünün yöneticiler yapan, Kureyşi de Mekke’ye hâkim kılan Allah’tan başkası değildir. Bundan sonra da Mekke’ye ve tüm bu coğrafyaya yine Allah ve Allah yanlıları hâkim olacaktır. Bölgenin hakimiyeti asla şirk sistemi ile olmayacaktır. O halde şirk sisteminin tanrılarına değil Allah’a yönelinmesi / hamd edilmesi gerekmektedir.” “Tıpkı insanlara rahmetini vermek için önce rüzgarları gönderen, onlara kara ve denizin karanlıklarında yollarını bulmaları için yıldızlar gibi işaret taşlarını yarattığı gibi toplumlara medeniyet rahmetini vermek, onları gerilikten kurtarmak için elçilerini gönderen ve yolunu şaşırmış toplumları karanlıklardan kurtulmak için rehberlerini / kitaplarını veren Allah’tan başkası değildir. Şirkin tanrıları toplumları karanlıktan, cehaletten ve gerilikten kurtarmak ve onları medeniyete kavuşturmak için asla rehberlik etmezler, onları aydınlığa çıkartamazlar. Şimdi kime yönelmek / hamd etmek daha hayırlıdır? Allah’a mı yoksa şirkin tanrılarına mı?” “Geleceğin ne getireceğini Allah’tan başka kimse bilemez. Allah geleceğin müminlere ait olduğunu, takva sahiplerinin selamete ereceğini, güvenliğe kavuşacağını ve hâkim olacağını bildiriyorsa aynen o şekilde gerçekleşecektir. Ölü toplum diriltilecektir. Bunu Allah bildirmekte ve vaad etmektedir. Fakat şirk tanrıları bu toplumun diriltilmesi için hiçbir şey yapmadıkları gibi bunun için hiçbir projeleri ve öngörüleri de mevcut değildir. O halde kime yönelmek / hamd etmek en hayırlı olandır? Allah’a mı yoksa şirk tanrılarına mı?” 59- 65- De ki: “Hamd / yönelme Allah’adır. Selam (esenlik, güvenlik) de seçtiği kullarınadır. Kim gerçekten hayırlı ve ilah olarak kabul edilmeye lâyıktır: Allah mı, yoksa O’na ortak koştukları varlıklar mı?” Yoksa gökleri ve yeryüzünü yaratan, gökten sizin için su indiren mi? Böylece Biz onunla, bir ağacını bile bitiremeyeceğiniz güzel bahçeler bitirmekteyiz. Allah’tan başka bir tanrı bunları yapıyor mu? Elbetteki hayır! Onlar zulümde devam eden bir kavimdir. Yoksa yeryüzünü barınak kılan, aralarında nehirler kılan, onun için sabit dağlar kılan ve iki deniz arasına engel kılan mı? Allah’tan başka bir tanrı bunları yapıyor mu? Elbetteki hayır! Bilakis onların çoğu bilmiyorlar. Yoksa kendine yalvardığı zaman bunalmışa karşılık veren / verecek ve kötülüğü gideren / giderecek olan, sizi yeryüzünün halifeleri yapan / yapacak olan mı? Allah’tan başka bir tanrı bunları yapıyor mu? Elbetteki hayır! Çok az düşünüyorsunuz! ([1] )Yoksa karanın ve denizin karanlıkları içinde size kılavuz olan, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen mi? Allah’tan başka bir tanrı bunları yapıyor mu? Elbetteki hayır! Allah onların koştukları ortaklardan çok yücedir. ([2] ) Yoksa önce yaratan, sonra onu iade edecek olan ve sizi hem gökten hem yerden rızıklandıran mı? Allah’tan başka bir tanrı bunları yapıyor mu? Elbetteki hayır! De ki: Eğer doğru kimseler iseniz, kesin delilinizi getiriniz! De ki: “Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka kimse bilmez. Ve onlar, ne zaman diriltileceklerinin bilincinde değildirler. (Neml Suresi 59-65) Cenab-ı Hak, Mekke müşrik azgınların akıbetleri / gelecekleri konusunda işaretleri gönderdiğini ama onların bu işaretlere hala kör olduklarını bildirir. Halbuki onlar, Hz.Muhammed’in@ hareketinin başladığından bugüne kadar geldiği noktayı iyi değerlendirseler ahiretlerinin / geleceklerinin çok kötüye gittiğini görebileceklerdi. Hz.Muhammed’e@ ard arda gelen vahyi bilgiler ile yapılan ilahi rehberlik nedeniyle müminlerin hareketi yok edilemedi ve gelinen aşamada hareket çevredeki Arap ve Yahudi kabilelerden bile kabul görmeye başlamıştı. Bütün bu gelişmeler Hz.Muhammed’in@ başlattığı hareketin önünde durmanın imkansız olduğunu göstermekte olmasına rağmen müşrik azgınlar bu hususta hala bir tereddüt yaşamaktaydılar. Hz.Muhammed’in@ ölmüş, toprak olmuş, gerilik ve cehalette zirve yapmış, birbirini yiyen, bölgenin en aşağılık insanları haline gelmiş Arap kabilelerini uyandırıp peşine takacağı, onların arasında kardeşlik ve sevgi bağı ile tevhidi sağladıktan sonra büyük bir medeniyet gerçekleştirmesinin imkansız olduğunu düşünüyorlardı. Bunun eskiden beri söylenegelen ama bir türlü gerçekleştirilemeyen, gerçekleştirilmesi de bu vahşi kabilelerle mümkün olmayan boş ve uydurma bir hayal olduğunu söylüyorlardı. “Böyle gelmiş, böyle gider ve kimse bu gidişatı değiştiremez.” Bu şekilde geriliğin, cehaletin ve vahşiliğin Arapların kaderi olduğunu iddia ediyorlardı. Tıpkı müşrik liderlerin insanların biyolojik olarak öldükten sonra yeniden dirilişini reddettikleri gibi. Ama eskiden atalardan bazılarının Hz.Muhammed’in@ söylediği türden parlak bir medeniyete kavuşulacağı hikayelerini anlatmış olduklarını söylüyorlardı. Fakat onlar bu anlatılanların hayatın realitesi ile uyuşmadığını öne sürüyorlardı. 66- 68-Aslında ahiret hakkındaki bilgiler onların idrak edebilecekleri bir biçimde ard arda gelmektedir. Gel gör ki onlar, bundan hala bir şüphe içindedirler. Daha doğrusu onlar bu konuda körlüğü tercih etmektedirler. Şu inkâr edenler; “Ne yani, Biz ve atalarımız toprak olduktan sonra yeniden dirilip çıkartılacağız, öyle mi? Doğrusu, bize ve daha önce atalarımıza bu vaat (yeniden dirilme), önceden de yapılmıştı. Bu, ancak eskilerin uydurma masallarından başka bir şey değildir” dediler. (Neml Suresi 66-68) Cenab-ı Hak, elçisine onların bu iddialarına karşılık olarak kendileri gibi azgın olan geçmiş toplumların sonlarına bakmalarını söylemesi talimatını verir. Mekke müşrikleri gibi günaha batmış geçmiş toplumlar kendilerine gelen uyarıcılara kulak asmadıkları için yıkılıp gitmiş ve şehirlerinin kalıntıları kalmıştır. Uyarıcıların peşinden gidenlerin ise bu yıkımdan kurtulduklarını ve parlak medeniyetlere imza attıkları tarihi kayıtlara geçmiştir. ([3] ) Cenab-ı Hakk’ın toplumlar için koyduğu sosyolojik yasa budur. Rabbimiz bu nedenle elçisine bu yanlış tercihleri nedeniyle onlara üzülmemesini ve çeşitli tuzak ve entrikaları nedeniyle endişe etmemesini bildirir. Cenab-ı Hak, Mekke müşrik ileri gelenlerinin alaylı bir şekilde bu toplumsal değişimin ne zaman gerçekleşeceği ve kendilerinin ne zaman devrileceği konusundaki sorularına ise elçisinin şöyle cevap vermesini söyler; “O azab ve yıkımın bir kısmı peşinize takılmıştır / gerçekleşmiştir bile.” Zira Nahle vadisinde görüştüğü ecnebi / yabancı / cin topluluğunun Hz.Muhammed’in@ taraftarı olup kendi kabilelerini de onun safına geçmeleri için çalışmaları artık Mekke için yıkımın başladığının en önemli göstergesi idi. Bu yıkımın / azabın yavaş yavaş / aşama aşama gerçekleşmesi ise Cenab-ı Hakk’ın kullarına merhametinden başka bir şey olmadığı şeklinde ifade edilir. 69-74- De ki: “Yeryüzünde gezip dolaşın da suçluların sonlarının nasıl olduğunu görün!” Sen onlar için hüzünlenme! Ve onların kurmakta oldukları tuzaklardan dolayı da sıkıntı içinde olma! Bir de diyorlar ki: “Eğer doğru söylüyorsanız haber verin bakalım, bu tehdit ettiğiniz azap ne zaman?” De ki: “Belki de acele gelmesini istediğiniz o azabın bir kısmı peşinize çoktan takılmıştır bile.” Mamafih yine de senin Rabbin, insanlara karşı pek lütufkardır, fakat onların çoğu şükretmemektedir. Muhakkak ki senin Rabbin, onların göğüslerinin gizli tutmakta olduklarını ve açığa vurduklarını kesin olarak bilmektedir. (Neml Suresi 69-74) Aslında Mekke müşrik elebaşıları da Hz.Muhammed’in@ hareketinin artık zemin tutmaya başladığını ve kendi geleceklerinin tehlike altında olduğunu görüyorlardı. Ancak bunu topluma açık etmiyor ve içlerinde gizliyorlardı. Zira görmek istemedikleri bu manzarayı halka hissettirecek olurlarsa halk hemen Hz.Muhammed’in@ safına geçebilirdi. Onlar her şeyi açık yüreklilikle ortaya koymak yerine onun hareketini ve yeni gelişmeleri küçümseme yoluna gidiyorlardı. Nahle vadisindeki ecnebilerden / yabancılardan özellikle Yahudi olanlarının kendi kabilelerini Hz.Muhammed’i@ desteklemeye davet etmeleri ve onlardan da olumlu sinyaller alındığına dair haberlerin gelmesi olayını, kayda değer bir gelişme olarak telakki etmemek için “Yahudi kabileleri kendi aralarında anlaşıp tevhid olamıyorlar ki sizinle birlik olsunlar. Bu müminler hayal görüyorlar. İçinde bulundukları zavallı duruma bakmıyorlar da kendi kendilerine zafer kuruntusu yapıyorlar” şeklinde alaylı ifadeler kullanıyorlardı. Onların bu tezviratlarına karşılık, Cenab-ı Hak, inzal edilen Kur’an ile İsrailoğulları başta olmak üzere bütün kabileler arasındaki ihtilafların çözüleceğini, Arap, Yahudi ve Hristiyan kabilelerin bir araya getirilerek büyük bir medeniyet oluşturulacağını halka söylemesini elçisine emreder. Geriye dönüp baktığımızda tarihte bu üç dinin mensuplarını barış içerisinde tevhit eden öğretinin Kur’an öğretisi olduğuna şahit olmaktayız. Kudüs şehrinin girişine “Lailahe illallah İbrahim Halilullah” yazdırarak birlikte barış içerisinde yaşamı Kur’an’ın verdiği anlayış gerçekleştirmiştir. 75-79- Gökte ve yerde gizli olan hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir kitapta olmasın. Hiç şüphesiz ki, bu Kur’an İsrailoğullarına, hakkında ayrılığa düştükleri birçok konuya açıklık getirmektedir. Çünkü o inanmak isteyenler için gerçek bir yol gösterici ve bir rahmettir. Şüphesiz ki senin Rabbin onların arasında kendi verdiği hükmü uygulayacaktır. Ve O (Allah), Aziz’dir (üstün olandır), Alîm’dir (en iyi bilendir). Öyleyse sen, Allah’a tevekkül et; şüphesiz ki sen apaçık bir şekilde hakk üzerindesin. (Neml Suresi 75-79) Cenab-ı Hak, Mekke müşrik elebaşıların bu alaylarına ve küçümsemelerine karşı elçisinden öyle bir cevap vermesini istiyor ki, verilen cevap onları yerin dibine geçiriyor. Şöyle ki; “İçlerinde Yahudilerin de olduğu yabancılar bile, ilahi ideolojiyi dinledikten sonra etkilendikleri ve kabilelerini bu ideolojiye katılmaya davet ettikleri halde, sizler bu ilahi ideolojiye kulak tıkıyorsunuz ve dirilmeye yönelik en ufak bir teşebbüste bulunmuyorsunuz. Hakka, hakikate, ilahi yasalara yani hayatın gerçeklerine gözlerinizi kapatıyorsunuz ve kör bir tavır sergiliyorsunuz. Hz. Muhammed@ size daha ne yapsın? Sizin bu olumsuz tavırlarınız karşısında O’nun elinden bir şey gelmez. Ama sizin aleyhinize olarak toplumsal yıkım tecelli ettiği zaman, sizin hesabınız çok acı olacak. Sizi hesaba çekecek inkılap / devrim / dabbe mensupları ise bu devrim / inkılaptan sonra büyük bir medeniyet kuracaklar. Aşağıladığınız o kimseler yarın dipdiri, onurlu, güçlü ve kudretli bir şekilde iktidarda olacaklar. Onların bu halleri sizler için çok büyük bir yürek acısı olup içinize oturacaktır. Hepiniz bölük bölük ayrılıp hesap verecek ve ülkenin çeşitli yerlerine sürgüne gönderileceksiniz. Şimdi yapılan bu uyarılara karşı umursamaz tavırlarınız nedeniyle suçlarınız sabit olacağından kendinizi savunacak söz bile bulamayacaksınız.” 80- 85- Şüphesiz ki sen, ölülere dinletemezsin ve arkasını dönüp kaçtıkları zaman sağırlara da çağrıyı işittiremezsin. Ve yine sen (kalben) kör olanları saptıkları yoldan çevirip doğru yola yöneltemezsin; sen (sesini) ancak mesajlarımıza inan(maya istekli ol)anlara işittirebilirsin ki onlar da zaten bize yürekten boyun eğecek olan kimselerdir. Ve (vahye kulak vermeyen ölüler, sağır ve körler) aleyhine olarak (azaba dair, inkılaba dair, devrime dair) söz gerçekleştiği zaman, onların karşısına yerden, kendilerine insanların mesajlarımıza gerçek bir imanla inanmaması nedeniyle o insanları yaralayan / onlara yürek acısı veren bir dabbe / hareketli atak bir devlet / bir devrim / bir toplum / bir medeniyet / bir süper güç / bir lider çıkaracağız. ([4] ) Ve o gün her ümmetten ayetlerimizi yalan sayanları bölük bölük toplayıp süreceğiz. Geldikleri zaman, O (Allah) onlara: “Siz benim ayetlerimi, akıl ve bilgi kapasiteniz bakımından onu kavramadığınız hâlde yalanladınız, öyle mi? Peki, eğer öyle değilse bu yaptığınız ne?” diyecek. Ve (böylece, onlara vaktiyle söylenen) söz, onların tüm zulümlerine / karalamalarına rağmen, olanca gerçekliğiyle karşılarına çıkacak ve onlar da buna karşılık artık söyleyecek söz bulamayacaklar. (Neml Suresi 80-85) Cenab-ı Hak, Mekke müşriklerine uyanış sürecinin mutlaka geleceğini, gece ve gündüzün değişimleri üzerinden kanıtlar. O, gece gündüz örneklemesi ile bu âlemin bir değişim âlemi olduğunu, bugünün bir yarını, bu dünyanın bir ahireti bulunduğunu anlatır. Bu değişimler sonucunda ortaya çıkan nur / güneş ışınları ile uyuyan gözlerin açıldığını ve sakin olanların / uyuyanların harekete geçtiğini, aynı şekilde bir üfürme / boru çalma / düdük öttürme ile ölülerin diriltildiği ifade edilir. Ayrıca hareketleri durdurup sükunete erdiren, duranların bir nur ya da kalk borusunu çalması ile gözlerini açıp hareket etmelerine imkân veren o kudretin, bilgisizlik karanlığında uyuyan insanları uyandırmak, şaşkınlara yol göstermek için dünyayı peygamberlik nuru ile aydınlattığını söyler. 86-87- Hem onlar, geceyi dinlensinler diye karanlık kıldığımızı ve gündüzü de görsünler diye aydınlık kıldığımızı görmediler mi? Muhakkak ki bunda iman eden bir kavim için kesinlikle ayetler vardır. Sur’a üflendiği gün; artık Allah’ın dilediği kimseler hariç olmak üzere, göklerde ve yerde kim varsa hepsi dehşete kapılacaklar ve sonunda herkes, başı önde, O’nun huzuruna varacaklar. (Neml Suresi 86-87) Cenab-ı Hak, Mekke toplumu için kaçınılmaz olan inkılabın / değişimin kanıtları olarak dağları da misal verir. Dağlar gibi yerlerinde sabit olarak durduğu görülen şeylerin bile her an bir değişim içerisinde olduğunu, onların bulutların yüzdüğü gibi hareket ettiklerini bildirirken, zımni olarak dağlar gibi sabit değişmez sanılan vahşi, zalim, cahil, müşrik otoritelerin bir gün rahmet getiren bulutlar gibi merhametli, adil, alim ve tevhit ehli idareciler haline geleceğini bildirir. Yani bu değişimin nizamsız bir değişiklik ile tahrip için değil, bulutun rahmete gidişi gibi hikmet ve intizam ile daha yüksek bir hayata geçirmek için olduğuna işaret edilir. Bu işleyişin ilim ve hikmeti ile her şeyi yerli yerinde, sağlam ve muntazam yapan Allah’ın sanatı olduğuna vurgu yapılır. Bu nedenle iyilik ve güzelliğe doğru değişim gösterenlerin karşılığını, daha güzeli ve hayırlısı ile alacağını böylece gelecekten emin olacağını bildirirken toplumsal kıyamete / inkılaba kadar kötülük / şirk üzere ısrar edenlerin yaptıklarının karşılığının ise ateşte yüzlerinin sürtülmesi olacağı bildirilir. Cenab-ı Hak, elçisine kendisinin bu toplumu Kur’an’a / kurtuluşa davet etmekle ve Kabe’nin kurucu ruhuna uygun davranmakla vazifelendirildiğini söylemesini emreder. Zaten bu mücadelenin sonunda herkesin Allah’ın gösterdiği ayetleri / işaretleri göreceğini ve Allah’a yöneleceğini / hamd edeceğini bildirir. Böylece ilahi öğretiye herkesin katılım yapacağı ve ilahi sisteme geçeceği müjdelenir. 88-93- Şimdi, sen dağları görüyorsun ya, sen onları donuk, durgun sanırsın. Oysa onlar bulutun yürümesi gibi yürümektedirler. Her şeyi güzel ve yerli yerinde yapan Allah’ın sanatıdır bu! Muhakkak ki yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır O! Kim iyilik, güzellik getirirse, onun için ondan (getirdiğinden) daha hayırlısı vardır. Üstelik onlar o günün dehşetinden emin olacaklardır. Kim de kötülükle gelirse artık onların yüzleri ateşte sürtülür. Şimdi siz yapıp ettiklerinizin dışında başka bir karşılık mı bekliyordunuz? (Ey Peygamber!) De ki: “Ben sadece O’nun mübarek kıldığı / dokunulmaz kıldığı bu şehrin Rabbine kulluk etmekle emrolundum. Zira her şeyin sahibi O’dur. Yine ben O’na gönülden teslim olanlardan biri olmakla emrolundum. Kur’an’ı (insanlara) okumakla / insanları Kur’an’a çağırmakla emrolundum. Artık kim doğru yolu bulursa, yalnız kendisi için bulmuş olur. Kim de saparsa o zaman de ki ‘Ben sadece bir uyaranlardanım’” Ve de ki; “Hamdolsun O Allah’a ki, size ayetlerini gösterecek siz de onları tanıyacaksınız.” Rabbin, yaptıklarınıza karşı asla duyarsız değildir. (Neml Suresi 88-93) [1] ) Bu cümle, müminlere daha ta İslâm'ın başlangıcında geleceğin hakimiyetini vaad eden büyük bir müjdeyi ifade eder. Sûrenin başındaki "Müminler için hidayet rehberi ve müjdedir" (Neml, 27/2) müjdesi ile Davud ve Süleyman kıssasının burada zikredildiğine göre de bu mânâya olduğu belli demektir. (Hak Dini Kur’an Dili Tefsiri- Elmalılı Hamdi Yazır) [2] ) Bu âyette kara ve deniz yolculuklarında cihad ile İslâm fetihlerinin ilerleyeceği haber veriliyor. ( Hak Dini Kur’an Dili Tefsiri- Elmalılı Hamdi Yazır) Boykot, hicret, işkence ve baskı gibi karanlıklardan nasıl çıkılacağı hususunda rehberlik yapan ve fetihten /zaferden /rahmetten önce zorlukları /rüzgarları aslında bu fethin bir müjdesi olarak gönderen Allah’tır. (A.A) [3] ) Yukarıdaki ahiret ile ilgili anlatılanların aynı zamanda bu dünya hayatı için bir metafor olduğu, geçmiş toplumların karşılaştıkları akıbetlerini örnek vermesinden anlaşılmaktadır. (A.A) [4] ) Ahmed Tayalisi, Naim b. Hammad, Abd b. Hamid, Tirmizî hasen hadis diyerek, İbnü Mâce, İbnü Cerir, İbnü Münzir, İbnü Ebi Hatim, İbnü Merduye ve Beyhakî gibi zatların Ebu Hüreyre (r.a)den rivayet ettikleri bir hadiste Resulullah (s.a.v) buyurmuştur ki: "Dâbbetü'l-arz, Musa'nın âsası, Süleyman'ın mührü yanında olarak çıkacak, mühür ile müminin yüzünü parlatacak, âsa ile kâfirin burnunu kıracak, insanlar sofraya toplanacak, mümin ve kâfir tanınacak." Bu hadise göre de, dâbbe, maddî ve manevî normalin üzerinde bir kuvvet ve saltanat ile ortaya çıkıp büyük bir İslâm devleti kuracak lider olmuş oluyor. Şüphe yok ki, Musa'nın asasına, Süleyman'ın mührüne sahip olan kimse, büyük bir şahsiyet olacaktır.(Hak Dini Kur’an Dili Tefsiri – Elmalılı Hamdi Yazır)

  • Bölüm 15:NECRAN HEYETİ İLE MÜZAKERELER | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 15 NECRAN HEYETİ İLE MÜZAKERELER Bedir Savaşının Medine İslam Cumhuriyetinin zaferi ile sonuçlanması, Kaynuka oğulları Yahudi kabilesinin Medine’den atılması, Mekke’nin Şam ticareti için alternatif güzergah arayışlarının da başarısız olması ve Medine’de karışıklık ve anarşi yaratma faaliyetlerine finansal destek sağlayan Yahudi finansör Ka’b b.Eşref ile Ebu Rafi’nin suikastlarla ortadan kaldırılmaları Arap yarım adası çevresindeki bölge ülkelerinin dikkatlerini çekmişti. Şam üzerinden yapılan ticareti etkileyen bu olaylar karşısında İran (Sasani), Bizans ve Mısır gibi bölge ülkelerinin kayıtsız kalması düşünülemezdi. Söz konusu bölge ülkelerinin bu gelişmelere bağlı olarak oluşacak yeni dengeleri kendi lehlerine çevirmenin yollarını arayacakları çok açıktı. Bu ülkelerin Arap yarımadasındaki mevcut şirk yapısında söz sahibi otoritelerle geçmişten gelen dost ve müttefiklerini dolayısıyla geleneksel ticari ilişkilerini muhafaza etmek istemekle beraber bu bölgede oluşan yeni otoritelerle / devletlerle de ilişkilerini iyi tutmak isteyecekleri muhakkaktı. Aksi takdirde önce ticari menfaatlerini sonrasında ise kendi topraklarındaki egemenliklerinin kaybedilmesine kadar gelişecek bir değişimin önünü alamayacaklarının farkındadırlar. Bu nedenle söz konusu bölge ülkelerinden Bizans ve Mısır Arap yarımadasında meydana gelen gelişmeleri yakından takip etmişler ve bu gelişmelerin içerisinde yer almak ve Medine’deki oluşum ile ilişki kurmak amacıyla yarımadadaki uzantılarını hareket geçirmişlerdir. İran (Sasani) devleti bölgedeki gelişmeleri takip etmekle birlikte kendi şirk sistemi ile aynı olan Mekke Yönetimini terk ederek Medine İslam Cumhuriyeti ile ilişki geliştirme ve ittifak yapamazdı. Ayrıca tam bu sıralarda Bizans ile arasında devam etmekte olan savaş nedeniyle onların Arap yarımadasındaki bu gelişmeleri kendi lehlerine çevirmek için bölgedeki müttefiklerine herhangi bir yardım yapması da olası değildi. 15.1. Necran Kabilesinin Harekete Geçirilmesi Bizans ve Mısır, bölgede değişen dengeleri kendi lehlerine çevirmesi için Necran Hristiyanlarını harekete geçirirler. Medine İslam Cumhuriyetinin Mekke Şirk Yönetimine karşı peş peşe kazandığı başarılar ile bölgedeki Yahudi finans otoritelerini yok etmesi bölgenin yeni gücünün İslam Cumhuriyeti olacağını göstermesi nedeniyle Bizans bu gücü kendi safına çekme girişimi olarak kendi adına görüşmelerde bulunmak üzere Necran Hristiyanlarını gönderdi. Necran, Mekke ile Yemen arasında Yemen’in Mekke tarafına düşen yerlerinden olup, Mekke’ye o dönemin ifadesi ile yedi konaklık mesafededir. Necranlıların bu bölgede oldukça zengin ve müreffeh bir yaşamları vardır. Zenginliklerini Bizans’ın liderliğindeki Hristiyan blok içerisinde yer almasına ve onların yaptıkları maddi ve siyasi desteğe borçludurlar. Harita 17: Necranlıları yaşadığı bölge Necranlılar Medine’ye kalabalık bir heyet gönderir. Heyetin çantasında Medine İslam Cumhuriyetine Hristiyan Dünyasının Mandasına girme teklifi vardır. Necranlıların kendileri de Bizans ve Mısır yönetiminin mandası altında ve onların finansal destekleri ile bölge şartlarına göre zengin ve müreffeh bir yaşam sürmektedirler. Onlar, Medine İslam Cumhuriyetinin kendileri ile birlik olup Hristiyan Dünyası Bloğunun desteğini almaları halinde tüm Arap yarımadasına hâkimiyetin kolay olacağı düşüncesindedirler. Onlar açısından bölgenin en güçlü ve dokunulmaz gücü olan Mekke müşrik ordusunu yenmiş bir gücü kendi saflarına çekmek son derece stratejik bir hamledir. 15.2. Necran Heyetinin Ajandasındaki Görüşme Gündemi Necran Heyeti, öncelikle Mekke müşrik yönetimini Bedir’de yenmenin çok büyük bir başarı olduğunu ifade ederek bu başarıları nedeniyle Medine İslam Cumhuriyeti yönetimini kutladılar. Heyet daha sonra, nihai zafer ile Mekke’nin kıyameti, bütün Arap ve diğer toplumların uyanmaları / dirilişi ve İslami / Tevhidi Dünya Görüşüne karşı mücadele edenlerin hesap verecekleri ve çok acıklı bir azaba uğratılacağı –ki bu hususlar Kur’an’da ahiret, kıyamet, diriliş ve hesap günü müteşabihatı içerisinde zikredilir- iddialarının mevcut Medine İslam Cumhuriyeti alt yapısıyla mümkün olmadığını iddia ettiler. Buna gerekçe olarak Ebrehe’nin güçlü ordusunu bile paçavraya çeviren “Ehlullah” namlı Mekkelileri / Kureyş’i yenmenin öyle kolay olmadığını gösterirler. Heyet, Mekke müşriklerini ve Arap yarımadasındaki müşrikleri eninde sonunda dize getirip tevhidi sağlamaya yönelik olarak Kur’an’da müteşabih ifadelerle zikredilen gelecek öngörülerinin gerçekleşmesinin mevcut şartlarda imkânsız olduğunu ifade ederler. Şayet Kur’an’daki müteşabih ayetlerle ortaya konan Mekke’nin kıyameti ve bütün Arap kabilelerinin tevhidinin gerçekleşmesi isteniyorsa bunun için bir teklif sunmak istediklerini bildirdiler. Necran Heyeti tekliflerini sunmadan önce Medine’deki Yahudi kabilelerle Medine İslam Cumhuriyeti yönetimi arasındaki anlaşmazlığın sebeplerini öğrenmek arzusunda olduklarını bildirdiler. Bu kapsamda özellikle Kaynukalıların Medine’den atılmasıyla gün yüzüne çıkan bu uyuşmazlıkta haksız tarafın hangi taraf olduğunu belirlemek istediler. Zira onlar açısından teklif edecekleri hususta sonradan pişman olmamak için haklı ve haksız tarafı bilmek gerektiğini bildirdiler. Sonunda ajandalarındaki en önemli maddeyi müzakereye açtılar. Onlar Medine İslam Cumhuriyetine Hristiyan Dünya Bloğuna girmeyi teklif ettiler. Bu teklifi yaparken de toplantının başında ifade ettikleri gibi Mekke’yi yenmek ve bütün Arabistan ölçeğinde bir birlik sağlamak istiyorlarsa mutlaka Hristiyan dünyadan destek almaları gerektiğini bildirdiler. Aksi takdirde metaforik / müteşabih olarak ifade ettikleri İslami / Tevhidi Dünya Görüşüne dayalı bir sistemi gerçekleştirmelerinin imkânsız olduğunu belirttiler. Eğer teklifleri kabul edilecek olursa çok büyük maddi destek, silah ve siyasi destek sağlanacağını bildirdiler. Ancak bu teklifin kabul şartları arasında en önemlisi, verilecek bu yardımlar karşılığında Medine İslam Cumhuriyetinde teslise dayalı bir yönetim modelinin benimsenmesidir. Necran Heyetinin Medine İslam Cumhuriyetine yaptığı bu teklif, Mekke Yönetimine karşı Hristiyan Dünyası Bloğunda yer alma ve bu bloğun Mandasına girme teklifidir. Böyle bir teklifin öngördüğü sistemde Medine İslam Cumhuriyetinin idari yapısı şöyle yapılandırılacaktı: Devletin başında Allah (Baba) temsilen bir kral, İsa (Oğul) temsilen Kilise ve dini otoriteler ve Ruhul Kudüs’ü temsilen müşavere / danışma meclisi. Bu yeniden yapılandırmada Baş Kilise Bizans’ta olduğu için Mısır vb. diğer kiliseler gibi Medine İslam Cumhuriyeti de Bizans’taki Baş Kiliseye bağlı olacaktı. Böyle bir teklifin kabulü halinde idari yapıda gerekli yapısal değişiklikler yapıldıktan sonra Medine İslam Cumhuriyeti Bizans’ın Mandası altına girmiş olacaktı. Elbette ki bu teklifin din dilindeki ifadesi müminlerin Hristiyan olmasından başka bir şey değildi. Onlar müminleri Arap yarımadasında tevhidi Hristiyanlık dini ile sağlamaya davet etmekteydiler. Ancak müminler onların davet ettikleri Hristiyanlığın teslis inancını reddettiler. Müminler Allah’ın tek ve benzersiz olduğunu ve asla cisimleştirilemeyeceğini söylediler. Diğer bir ifadeyle yaratıcının yaratılan hiçbir şeye benzemediğini söylediler. Halbuki teslis inancında Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olarak telakki edildiğini ve onun insan olarak dünyaya geldiğine inanıldığını yani ilah’ın / yaratıcının cisimleştiğine inanıldığını belirttiler. Yaratıcı tanrının yegâne olmasının zorunlu olduğunu ve yarattıklarına benzemesinin imkânsız olduğunu söylediler. Necranlılar müminlerin bu sözlerine karşı Kur’an’daki çeşitli kıssalarda anlatılan müteşabihatları / benzetmeleri ileri sürerek (Hz. Adem’e Allah’ın kendi ruhundan üflemesi ve Hz. Meryem’e ruhundan üflemesi ile Hz. İsa’nın yaratılması vb.) Müminlerin de İlahi olanı cisimleştirdikleri şeklinde cevap verdiler. Müminlerin bazıları onların bu cevaplarından etkilendiler ve onlara hak vermeye başladılar. Fakat aklını kullanan müminler ise bu ayetlerde geçen müteşabih ifadelerin insanların mesajları anlamalarını kolaylaştırmak için Cenab-ı Hak tarafından inzal edildiğini, Cenab-ı Hakk’ın yarattığı varlıklarla ilişkisi mekanizmasının nasıl gerçekleştiğini ancak Kendisinin bilebileceğini söylediler. Yaratıcının yaratılanlarla olan ilişki mekanizmasını Cenab-ı Hakk’ın ancak müteşabih ifadelerle anlatabileceğini belirttiler. Bunun gerekçesi olarak ta insanın bilgisinin, aklının ve tecrübesinin olmadığı hususların bildiği ve tecrübe ettiği varlık alemindeki benzetmelerle anlatmasından başka imkân olmadığını ifade ettiler. Necran Heyeti ajandasındaki teklifleri sunduktan sonra görüşmelere geçilir. 15.3. Gündem Konuları Üzerinde Necran Heyeti İle Müzakereler Ali İmran Suresinin bu bölümdeki ayetleri adeta bu heyetle yapılan görüşmelerin Cenab-ı Hak tarafından tutulan tutanakları gibidir. Peygamberimiz@ Necran Heyetinin tekliflerini değerlendirmeye geçer ve ilk önce; “Allah’tan başka ilah olmadığı ve O’nun hayat sahibi ve hayatın kaynağı olduğu her şeyi ayağa kaldıran ve ayakta tutanın da O olduğu vurgusu ile Medine İslam Cumhuriyeti’nin O’nun öğretisine dayalı olarak kurulduğu ve öylece de devam edeceği, bu Cumhuriyete hayat verecek olanın ve ayağa kaldıracak olanın da O olduğunu vurguladı. İlahi öğreti kurallarına göre Hakka karşı duranların mutlaka yıkılacağını ve onların çok büyük bir ceza ile cezalandırılacağını belirtti ve bunun tarih boyunca hep böyle olduğuna işaret etti. Ayrıca Allah’ın asla cisimleştirilemeyeceği, oğullara kızlara sahip olmadığı, insanlara ya da herhangi bir yaratılmışa hulul etmediği, / etmeyeceği, onun yarattıklarına benzemekten münezzeh olduğu ve hak ile batılı ayırt edici olan bu hususların Tevrat’ta ve İncil’de de daha önce bildirildiğini ifade etti. Böylece Necranlıların teklif ettikleri teslis paradigmasının yanlışlığına ve teslis esasına dayalı idari mekanizmanın da yanlış olduğuna işaret etti.” Cenab-ı Hak, müzakerelerin başlangıcında elçisinin söylediği bu hususları şöyle kayıt altına aldırır; RAHMAN, RAHİM ALLAH ADINA 1-6- Elif, Lâm, Mim. Allah, Kendisinden başka tanrı yoktur, Hayatın kaynağı ve daima diri Hayy'dır, her şeyi ayağa kaldıran ve onları ayakta tutan Kayyum'dur. (Geçmişte vahyedilenlerden) bugüne ulaşan doğru haberleri / bilgileri tasdik eden bu Kitabı sana peyderpey indiren O'dur. Tevrat'ı ve İncil'i de O indirmişti. Geçmişte insanlığa yol göstermek için doğruyla eğriyi birbirinden ayırt etmeye yarayan gerçeklik bilgisi furkanı da O indirmişti. Allah'ın mesajlarını inkâr edip karşı duranları acı bir azap beklemektedir. Allah kudret sahibidir, inkârcı zalimlerden intikam alıcıdır. Şüphesiz yeryüzündeki ve gökyüzündeki hiçbir şey Allah’tan gizli kalmaz. Sizi, rahimlerde dilediği gibi şekillendiren O’dur. Kendisinden başka ilâh yoktur. O, sonsuz kudret ve hikmet sahibidir. (Al-i İmran Suresi 1-6) Peygamberimiz@ Allah’ın tek ilah olduğu ve yaratılmış hiçbir varlığa benzemediği hususunu ifade ettikten sonra Necranlıların Kur’an’daki müteşabih ayetleri dillerine dolayıp müminleri etkilemeye çalışarak fitne çıkarmalarını dile getirdi. Müteşabih ayetlerle anlatılmaya çalışılan hususların gerçekte nasıl cereyan ettiğini insanların kavrayamayacağını belirtti. Aklını kullanan müminlerin ise müteşabih ayetlerle anlatılan ve künhünü kavrayamadığı hususların Allah tarafından inzal edildiğine iman ettiklerini ifade etti. Böylece Allah’ın tek ilah olduğu paradigmasına dayalı İslam Cumhuriyetinin mutlaka muzaffer olacağına da müminlerin iman ettiklerini belirtmiş oldu. Peygamberimiz@ daha sonra müminlerin geleceğe yönelik öngörüleri yani en önemli hedefi olan ahiret vaadi üzerine Necran Heyetinin eleştirilerine cevap verdi; Onlara müteşabih ifadelerle anlatılan gelecek öngörülerini anlamadıklarını söyledi. O ifadelerdeki öngörülerin gerçekleşmesi (tevili) konusunda insanları saptırmaya çalıştıklarını belirtti. Onların bu çabalarının fitne çıkarmaktan başka bir şey olmadığını bildirdi. Bu tarz hareketlerin hastalıklı kalplerin / zihinlerin bir ürünü olduğunu vurguladı. Hâlbuki Kur’an’da müteşabih ifadelerle anlatılan gelecek öngörülerinin insanların anlayabilmeleri için metaforlarla / müteşabih / benzetmelerle anlatıldığı ve bu ayetlerin açık ortaya konan ilke ve öğretiler (muhkem ayetler) den hiçbir farkının olmadığı bu nedenle hepsinin Allah’ın bildirmesi olduğunu söyledi. Gerek tabiatta gerekse de sosyal hayatta Cenab-ı Hakk’ın kanunlarının nasıl tecelli ettiğini kavrayamayan, derinlikten yoksun beyinlerin müteşabih ifadelerle anlatılan geleceğe dair öngörüleri de anlayamayacaklarını belirtti. Onların hastalıklı düşünceleriyle insanları ancak kendi bozuk ve yanlış yollarına çekmeye çalıştıklarını ifade etti. Aklını kullanan kimselerin ise bu müteşabih ayetlerdeki metaforlarla anlatılmaya çalışılan ve gelecekte (gayb) mutlaka cereyan edecek olayların Allah’ın bildirmesi olduğunu ve O’nun sosyolojik yasası olduğunu bildiklerini ve iman ettiklerini söyledi. Cenab-ı Hak, elçisinin verdiği bu cevapları aşağıdaki şekilde kayıt altına aldırır; 7- Sana Kitab'ı indiren O'dur. Bu Kitab’ın bir kısmı muhkem / manası açık olan ayetlerdir ki, bunlar, kitabın anasıdır. / esasıdır. / temelidir. / özüdür. Diğer kısmı ise müteşabihlerdir. / benzetmelerdir. / metaforlardır. Durum bu iken, kalplerinde kaypaklık / fitne / kötülük olan kimseler, fitne çıkarmak ve kendi arzularına göre bir sonuç elde etmek (tevil) için onun müteşabih olanlarının peşine düşerler. Hâlbuki onun tevilini / nasıl ve ne şekilde gerçekleşeceğini ancak Allah bilir. Derinlikli düşünenler: “İman ettik, onların tamamı Rabbimiz katındandır” derler. Ulül Elbab / akıl ve vicdan sahibi derin kavrayış sahiplerinden başkası bunu anlayamaz. (Al-i İmran Suresi 7) Peygamberimiz müteşabih olarak ifade edilen gelecek (gayb) haberlerinin gerçekleşmesinin kanıtını şöyle ortaya koyar; İslam Cumhuriyetinin gelecekte büyük başarılara imza atacağını ve düşmanlarının yenileceğini Necranlıların anlamaları için Firavunun yıkılıp gitmesine bakmalarının yeterli olduğunu ve bu minvalde Mekke Şirk Yönetiminin de tıpkı Firavun yönetimi gibi yıkılıp gideceğini belirtti. Kaçınılmaz olarak gerçekleşecek olan bu yıkımın Allah’ın sosyolojik (toplum bilim) yasası olduğunu bildirdi. Bu yıkımın ilk adımı olan Bedir Zaferi’nin bunun açık bir kanıtı olduğunu vurguladı. Zira Bedir’de inkârcı olan Mekke müşrik ordusu Allah yolunda savaşan Medine İslam Ordusundan üç kat daha fazla sayıda olmalarına rağmen müminlerin müşriklerin gözlerine iki misli fazla görünmesinin çok açık bir kanıt olduğuna işaret etti. Cenab-ı Hakk’ın bu açık yardımı ve inayetiyle Mekke müşrik ordusunun hezimeti yaşadığını söyledi. Dolayısıyla Cenab-ı Hakk’ın Kur’an’da müteşabih ifadelerle haber verdiği nihai zafer olayının da eninde sonunda mutlaka gerçekleşeceğini ifade etti. Cenab-ı Hak, elçisinin ortaya koyduğu bu kanıtı şöyle kayıt altına aldırır; 8-13- Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra, kalplerimizin sapmasına izin verme. Bize kendi katından bol bol rahmet bağışla. Muhakkak ki sen, Vehhab'sın / bol bol ihsan edensin. “Rabbimiz! Muhakkak ki Sen insanları geleceğinde kuşku olmayan bir gün için mutlaka bir araya getireceksin.” Allah vaadinden asla dönmez. İnkârcıların ne malları ne de evlatları Allah'a karşı hiçbir fayda vermeyecektir. Onlar ateşin yakıtı olacaklardır. Tıpkı Firavun hanedanının ve onlardan öncekilerin başına gelenlerin aynısı (onların da başına gelecektir.) Zira onlar mesajlarımızı yalanlamışlardı. Allah da onları bu günahları yüzünden yakalayıvermişti. Allah, cezası / yakalaması çok çetin olandır. İnkâr edenlere de ki; “Yakında mağlup olacak ve cehenneme toplanacaksınız” O, ne kötü bir yerdir! (Bedir’de) Karşı karşıya gelen iki orduda sizin için kesinlikle bir ayet / kanıt vardır; Ordunun biri, Allah yolunda savaşıyor diğeri ise inkârcılardı. O inkârcılar müminleri, gözlerinde kendilerinin iki misli görüyorlardı. Allah, dilediğini yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda basiret sahipleri için bir ibret vardır. (Al-i İmran Suresi 8-13) Peygamberimiz müzakereler kapsamında Necranlılara; “Cenab-ı Mevla’nın bu apaçık yardımı nedeniyle sizin teklif ettiğiniz «Manda» ve bu Manda çerçevesinde vaat ettiğiniz maddi yardımlar, zenginlikler, ganimetler çok cazip görünse de kabul etmiyoruz. Sizin vaat ettiğiniz bu yardımlar yerine Allah’ın yardım ve inayetini istiyoruz. O’nun vereceği mükâfatlar çok ama çok daha değerlidir. Hele bir de O’nun hoşnutluğu var ki hiçbir maddi değerle ölçülemez. Biz işte buna talibiz. Allah kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etmektedir. Böylece O tevhit paradigmasını kendisine eksen seçmiş İslam Cumhuriyetinden yana olduğunu ifade etmektedir. Bu noktada melekler / melikler ve ilimde derinleşmiş ve haktan yana olan âlimler de aynı şahitliği yapmakta ve İslam Cumhuriyetinden yana desteklerini ifade etmektedirler. Ki gerçek olan da budur. Allah tek ilahtır ve sonsuz kudret sahibi ve yegâne egemendir.” diyerek onların maddi yardım tekliflerini reddetti. Cenab-ı Hak ise elçisinin reddedişini şöyle ifade ederek kayıtlara geçirtir; 14-18- Kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere taparcasına duyulan sevgi, insanlara çok cazip kılındı. Fakat bunlar dünya / süfli / geçici hayatın kazanımıdır. Oysa varılacak en güzel hedef Allah’ın indindedir. De ki: “Size bundan daha hayırlı olanı bildireyim mi? Takva sahipleri için Rablerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah'tan hoşnutluk vardır. Allah o kulları görür gözetir. Onlar öyle kullardır ki; “Rabbimiz! Şüphesiz biz inandık, artık bizim günahlarımızı bağışla ve bizi ateşin azabından koru!” derler. Aynı zamanda onlar, sabreden, dürüst olan, gönülden itaat eden, infakta bulunan ve seher vakitlerinde istiğfar eden kimselerdir. Allah kendisinden başka ilah olmadığına şehadet etti. Melekler ve adaleti ayakta tutan ilim sahipleri de şahitlik ettiler. Ki O’ndan başka ilah yoktur. O, kudret sahibi ve hakimdir. (Al-i İmran Suresi 14-18) Peygamberimiz@ Necran heyetine Medine’deki Kaynuka Yahudileriyle aralarının bozulma sebeplerini şöylece belirtti; “Başlangıçta tüm Medinelilerle Allah’ın istediği gibi barış / İslam / huzur, adalet, merhamet ve tevhit üzerine Anayasal bir Cumhuriyet kurduk. Fakat daha sonra kıskançlık, bencillik, haset ve azgınlıkları sebebiyle Kaynukalılar kurulan anayasal sistemin doğru, adil ve hakkaniyet çerçevesinde işlemesine bir türlü razı olmadılar ve ayrılık çıkardılar. Dahası haktan yana olanları katlederek isyan ettiler. Kendilerini üstün görmeleri fakat gerçekte ise başkalarının kendilerinden üstün olmalarını hazmedemediler. Kendilerini o kadar üstün ve seçilmiş görüyorlardı ki ne yaparlarsa yapsınlar Ahirette Allah’ın kendilerine çok az bir süre ateş azabıyla cezalandırdıktan sonra mutlaka cennete koyacağına, diğer insanların ise böyle bir ayrıcalığa sahip olmadığına inanmaları onları her türlü kötülüğe sürüklüyordu. Bu tür anlayışta olan kimselerle nasıl adil bir sistem kurup işletebileceksiniz? Sizde olsanız bunlarla düzgün bir birliktelik yapamazsınız.” Cenab-ı Hak, elçisinin Kaynuka Yahudileri ile aralarının bozulma gerekçeleri olarak ortaya koyduğu hususları şöyle kayıt altına aldırır; 19-25- Şüphe yok ki Allah’ın nezdinde din, İslam'dır. / Barıştır. Fakat kitap verilenler kendilerine o ilim geldikten sonra sırf aralarındaki kıskançlık / haset ve haddi aşmak / azgınlık nedeniyle anlaşmazlığa düştüler. Allah'ın ayetlerini kim inkâr ederse bilsin ki şüphesiz Allah hesabı çabuk görendir. Buna rağmen eğer seninle tartışırlarsa de ki: “Ben bana uyanlarla birlikte yönümü tamamen Allah’a doğru dönerek O’na teslim oldum ve böylece kendimi sağlama aldım. Kitap verilenlere ve Ümmilere “Siz de O’na teslim olup kendinizi sağlama almaz mısınız?” de. Eğer İslam oldularsa o zaman doğru yola ermişlerdir. Yok, eğer sırt çevirirlerse sana düşen sadece tebliğ etmektir. Allah, kullarını çok iyi görendir. Şüphesiz Allah'ın ayetlerini inkâr eden, haksız yere peygamberleri öldüren ve insanlardan hak ve adaleti emreden kimseleri katledenleri acıklı bir azapla müjdele! İşte bunların dünyada da ahirette de amelleri boşa gitmiştir. Onlara yardım edende olmayacaktır. Kendilerine Kitap'tan bir pay verilmiş olan şu kimselere bir baksana. Aralarında hüküm vermek için Allah'ın kitabına başvurmaları yolunda çağrı yapılmış olmasına rağmen onlardan bir kısmı, inatla ondan yüz çeviriyor. Bu, onların, “Sayılı birkaç gün dışında ateş bize asla dokunmayacaktır” demeleri nedeniyledir. Onların iftira ile uydurdukları gerçek dışı kabulleri dinlerine ihanettir. Bakalım, geleceğinde hiç şüphe olmayan o günde onları bir araya topladığımız ve hiç kimseye haksızlık edilmeden herkese kazandıkları tastamam ödendiği zaman onların halleri nice olacaktır? (Al-i İmran Suresi 19-25) 15.4. Necran Heyetiyle Müzakerelerde İkinci Aşama Peygamberimiz@ müzakerelerin ikinci aşamasında Necran Heyetinin teklif ettiği Manda Yönetimini kabul edemeyeceğini ve kendilerinin de bu manda yönetiminden vazgeçmeleri gerektiğini şöyle ifade etti; “Yeryüzünün mülkü Allah’ındır. O yeryüzünde dilediği gibi tasarruf eder. Dolayısıyla O kimi iktidara getirecek ise ne yapar eder onu iktidara getirir. Kimi de iktidardan indirecekse onu da o makamdan indirir.Hangi toplumu diriltecek ve yeryüzüne egemen kılacaksa onu yapar ve kimse de engel olamaz. Hangi toplumdaki zulmü ve karanlıkları kaldıracak ve o topluma aydınlık getirecekse onu da gerçekleştirmesine kimse mani olamaz. Hangi topluma da zenginlik ve servet verecekse onu da O verir. Bu nedenle bize düşen doğru yola giderken bile doğru metotları kullanmaktır. Sizlerin Bizans ve Mısır’ın desteğini almak için teklif ettiğiniz mal, mülk, servet ve silah sadece Allah’a bağlı olmakla da elde edilerek bağımsız bir güç olunabilir. Fakat sizin teklifinizi kabul edecek olursak, onlara bağlı / manda olmak zorunda kalacağız. Onlar ise bize yeni bir zulüm sistemi dayatmış olacaklar. Hal böyle olunca müminlerin kâfirlerin / müşriklerin mandası, velayeti ve yönetimi altına girmesi kabul edilemez.Şayet böyle bir teklif kabul edersek bu bizi Allah’tan uzaklaştırır. Bu ancak herhangi bir tehlikeden korunma koşuluyla olabilir. Şimdi ise öyle bir durum yoktur. Bu nedenle sizin manda teklifinizi kabul etmiyoruz. Gelin siz de Hristiyanlık ekseninde Bizans’a bağlı olmaktan vazgeçin ve sadece Allah’a bağlı olun. Gelin bağımsız bir birlik oluşturalım. Bana uyun, beni takip edin ve bağımsız sadece Allah’a bağlı tevhidi bir Cumhuriyet oluşturalım.” Cenab-ı Hak, peygamberimizin Necran Heyetinin manda yönetimi teklifini kabul edemeyeceğine ilişkin ortaya koyduğu yukarıdaki gerekçeleri şöyle kayıt altına aldırır; 26-32- De ki: “Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden de çeker alırsın, dilediğin aziz eder güçlü kılarsın, dilediğini de zelil eder alçaltırsın. Hayır, Senin elindedir. Hiç kuşkusuz Senin her şeye gücün yeter! Sen geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü de gecenin içine sokarsın. Sen ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü çıkarırsın. Dilediğine de hesapsız rızık verirsin.” Müminler, müminleri bırakıp kâfirlerin velayeti / yönetimi / mandaları altına girmesinler. Her kim böyle yaparsa Allah ile bağını koparmış olur. Bu ancak kendinizi onlardan koruma amaçlı olabilir. Allah sizi emirlerine karşı gelmekten sakındırıyor. Zira sonunda Allah'a dönüp hesap vereceksiniz. De ki: “İçinizde taşıdığınız düşünceleri gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde olan şeyleri de yerde olan şeyleri de bilir. Allah, her şeye kadirdir.” O gün herkes yaptığı iyilikleri ve kötülükleri karşısında hazır bulacak. Kendisi ile yaptığı kötülükler arasında çok uzak bir mesafe bulunmasını ister. Allah, sizi emirlerine karşı gelmekten sakındırıyor. Zira Allah, kullarına karşı çok şefkatlidir. De ki: “Eğer Allah'ı seviyorsanız o zaman bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. De ki: “Allah'a ve Peygambere itaat edin!” Şayet yüz çevirirlerse bilsinler ki, Allah inkârcı nankörleri sevmez. (Al-i İmran Suresi 26-32) 15.5. Necran Heyetiyle Müzakerelerde Üçüncü Aşama Peygamberimiz@ müzakerelerin üçüncü aşamasında Necran Heyetine Yönetimde Teslis Modelinin yanlışlığı ve onların da Teslis sisteminden vazgeçmeleri gerektiğini Hz. Zekeriya, Hz. Meryem ve Hz. İsa’nın hayat hikâyeleri metaforu / müteşabihatı üzerinden şöyle ifade etti; “Tıpkı Hz. Meryem’in Allah’a adanmış olması ve Allah’ın da onu tertemiz kılması, temizliğini koruması, çok çeşitli rızıklarla rızıklandırması ve âlemdeki diğer kadınlar arasında seçkinlerden kılınması gibi, Beni kendi kabilemin içlerinden çıkardı ve bana inanan müminler topluluğu da kendilerini Allah’a adadılar. Onlar, Allah’ın öğretisi sayesinde arındılar, temizlendiler, bütün engelleme ve zorluklara rağmen Alla onları hem Mekke’de hem Habeşistan’da ve hem de Medine’de çok çeşitli rızıklarla rızıklandı ve şimdi Arap yarımadasındaki tüm kabileler arasında onlar seçkin bir konuma geldiler. Öyle ki tıpkı Hz. Zekeriya’nın Hz. Meryem’e bakıp gıpta etmesi gibi sizler de müminlere gıpta ile bakmaktasınız ve onlar gibi olan bir nesil arzuluyorsunuz. Allah size bağımsızlığınızı ve çok değerli / temiz / soylu bir hükümranlık verir. Belki siz bu topraklarda bunu imkânsız görüyorsunuz ama Cenab-ı Hak için imkânsız yoktur. Sadece O’ndan isteyin Bizans’tan ya da Mısır’dan değil. Yolunuzu doğru tutun. Bunun gerçekleşmesi için Allah’ın yolunda istikrarlı bir şekilde gitmeniz, O’nu tespih etmeniz ve kısa bir süreliğine Mekke’ye karşı harekete geçmemeniz ve yapılacak ittifak konusunda bir şey söylememeniz yeterlidir. Böyle yaptığınız takdirde Cenab-ı Hak size sürekli hayat sahibi / Yahya bir iktidar verecektir. Bu iktidar beni tasdik eden ve bana gönderileni tasdik eden bir iktidar olacaktır.” Cenab-ı Hak, elçisinin Teslis modelinin yanlışlığına ilişkin yaptığı bu açıklamaları şöyle kayıt altına aldırır; 33-47- Gerçek şu ki Allah, birbirinin soyundan gelmek üzere Âdem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini âlemler üzerine seçkin kıldı. Allah, her şeyi işiten, her şeyi bilendir. Hani bir zaman İmran’ın karısı, “Rabbim! Karnımdakini hür olarak Sana adadım. Benden bunu kabul buyur. Şüphesiz Sen her şeyi işiten, her şeyi bilensin” demişti. Fakat onu doğurunca, “Rabbim! Ben onu kız olarak doğurdum. –Hâlbuki Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilir– erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu lanetlenmiş Şeytandan şerrinden korumanı diliyorum” dedi. Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir surette kabul etti. Onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi ve onu Zekeriyya’nın himayesine verdi. Zekeriyya ne zaman onun yanına mihraba girse, onun hemen yanı başında yeni bir rızık bulurdu. O, “Ey Meryem! Bu sana nereden?” diye sorar, Meryem de “O, Allah tarafındandır” derdi. Şüphe yok ki Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır. İşte o zaman Zekeriyya, Rabbine şöyle yakardı: “Rabbim! Bana katından temiz bir nesil ver. Şüphesiz Sen, duayı hakkıyla işitensin” dedi. Bunun üzerine mihrabda salatı ikame ederken melekler ona, “Allah sana, Allah'tan bir sözün gerçekleşeceğini doğrulayacak, efendi, iffetli, ıslah edici peygamberlerden Yahya'yı müjdeliyor” diye seslendiler. O, dedi ki; “Rabbim! Bana ihtiyarlık gelip çatmış, karım da kısır iken benim nasıl oğlum olabilir?” dedi. (Allah) “Öyle de olsa, Allah dilediğini yapar” buyurdu. O; “Ey Rabbim! Bana bir işaret / ayet göster” dedi. (Allah); “İşte sana işaret: üç gün boyunca imayla anlaşma dışında insanlarla konuşmamandır. Rabbini çok an, sabah-akşam / daima tespih et” dedi. Ve o zaman melekler, “Ey Meryem! Şüphesiz Allah seni seçti, seni tertemiz kıldı ve seni âlemlerin kadınları arasından seni seçti. Ey Meryem! Rabbine saygıda kusur etme, O'na boyun eğ ve rükû edenlerle beraber sen de rükû et!” demişlerdi. İşte bu, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Yoksa sen Meryem'i kimin himayesine alacağına dair kura çekmek için kalemlerini atarlarken onların yanlarında değildin. Onlar birbirleriyle tartışırlarken de yanlarında değildin. Hani bir gün melekler, “Ey Meryem! Allah seni, Kendi indinde kararlaştırılmış bir söz olarak ismi Meryem oğlu İsa Mesih’i müjdeliyor. O dünya ve ahirette saygın, / şerefli, Allah’a yakın kullarındandır. O, ıslah etmek için yüksek makamda ve olgun biri olarak insanlarla konuşacak.” (Meryem) “Rabbim! Bana hiçbir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olabilir?” dedi. (Melekler) “Öyle de olsa, Allah dilediği şeyi yaratır. O, bir şeyin olmasına karar verdiği zaman onun için ‘Ol!’ der, o şey hemen olur” dediler. (Al-i İmran Suresi 33-47) Peygamberimiz@ müzakerelerin söz konusu bu üçüncü aşamasında Necran Heyetine Teslis Yönetiminin yanlışlığı ve onlarında Teslis sisteminden vazgeçmeleri gerektiği hususundaki açıklamalarına Hz. İsa’nın hayat hikâyesi metaforu / müteşabihatı üzerinden şöyle devam etti; “Tıpkı Hz. İsa’nın doğup yetişkin bir hale geldikten sonra seçkin ve üst düzey insanlarla / tapınağın ileri gelenleri ile çok önemli meseleleri konuşup görüşebilen üstün makamda bir insan haline gelmesi, çamurdan bir kuş yapıp üfleyince canlanıp uçması, ölüleri diriltmesi, körü görür hale getirmesi, evde sakladıklarını ve tükettiklerini bilmesi gibi BEN de bütün kabilelerin reisleri, devletlerin yöneticileri ve her toplumun ileri gelenleri ile konuları müzakere edebilir, idaresini üstlendiğim toplumun kaderini / stratejisini çizer ve o kader / strateji çerçevesinde toplumu harekete geçirerek o toplumu uçururum, ölmüş toplumları bana verilen Kitapla diriltir, geleceği ve hakikati göremeyen körleşmiş toplumların gözlerini açarım ve sizlerin yaşam için ihtiyaçlarınızı ve sahip olduğunuz imkânları gayet iyi bilir ve size bildiririm. Ayrıca tıpkı Hz. İsa’nın elde kalan Tevrat müktesebatını inkâr etmediği, ondaki ilahi öğretiyi kabul ettiği, fakat toplumun kendi kendisine din diye yüklediği ağır yükleri ve haramları kaldırıp yaşamı kolaylaştırdığı, dahası apaçık bir mucize ile geldiği gibi BEN de elde bulunan tüm ilahi öğreti müktesebatını kabul ediyorum, sizin kendinize süreç içerisinde din diye yasaklar getirerek hayatı kendinize çekilmez hale getirdiğiniz hükümleri de kaldırıyorum ve hayatı sizin için kolaylaştırıyorum, dahası Bedir Zaferi gibi mucizede bana verildi ki Mekke’yi ve bana karşı çıkan kabileleri devirecek durumdayım.” Cenab-ı Hak, elçisinin Teslis modelinin yanlışlığına ilişkin devam eden açıklamalarını şöyle kayıt altına aldırır; 48-51- (Melekler sözlerine şöyle devam edecekler;) “(Allah) ona Kitabı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil'i öğretecek. Onu İsrail oğulları'na peygamber olarak gönderecek. Onlara şöyle diyecek: ‘Muhakkak ki, ben size Rabbinizden bir mucize / kanıt getirdim. Çamurdan kuş görünümünde bir şey yapar, ona üflerim de Allah'ın izniyle o kuş oluverir. Körü ve alacalı cüzzamlıları iyileştirir, ölüleri Allah'ın izniyle diriltirim. Ayrıca evlerinizde yediklerinizi ve biriktirdiklerinizi size haber veririm. Eğer inananlarsanız bunda sizin için yeterli bir mucize / kanıt vardır. Tevrat'tan günümüze kadar sağlam kalan öğretiyi tasdik ediyorum ve size yasaklanmış olanların bir kısmını serbest kılmak için gönderildim. Bu hususta Rabbinizden size bir mucize de / kanıt da getirmiş bulunuyorum. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Şüphesiz Allah, benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O'na kulluk edin! İşte bu, doğru yoldur’” (Al-i İmran S uresi 48-51) Fakat Necran Heyeti Hz. Peygamberin@ bu anlattıklarını hayal mahsulü olarak değerlendirdi ve şöyle söylediler; “Sen kendinin Peygamber olduğuna inanıyor ve kendine çok fazla güveniyorsun ancak gerçek öyle değildir. Mekke gelecekte Medine’yi müminlere dar edecek ve mutlaka hepinizi öldürüp yok etmek için çok büyük planlar yapacaklardır. Aklınızı başınıza alın ve böyle ham hayallere kapılmayın, bütün kabileler üzerlerinize çullanmadan size sunduğumuz Manda teklifini kabul edin.” Hz. Peygamber@ Necran Heyetinin bu sözleri üzerine onlara vahiy çerçevesinde şöyle hitap etti; “Tıpkı Hz. İsa’nın çağrıda bulunduğu fakat çevresindeki insanların da O’nun çağırdığı şeyleri reddettiklerini görünce gelecekte başına gelecek tehlikeli saldırılara karşı kendi safında kimlerin yer alacağını sorması gibi BEN de şimdi sizlere soruyorum ‘şayet tüm kabileler ve Mekke bizleri yok etmek için saldırdıkları zaman bana yani Allah yoluna destek verecek olanlar kimlerdir?’” Hz. Peygamberin@ bu sorusu üzerine Ensar’dan iman edenler ve muhacirler Allah’ın yardımcılarının kendileri olduğunu yüksek bir tonda haykırdılar. Bunun üzerine Hz.Muhammed@ de Necran Heyetine dönüp şöyle söyledi; “Yine tıpkı Hz. İsa’ya Cenab-ı Hakk’ın seslenip de inkârcıların korkutmalarına kulak asmaması, onların kurdukları suikast planlarını şimdiye kadar nasıl boşa çıkardıysa bundan sonrada boşa çıkaracağı ve onların kendisini asla öldüremeyeceği ve kendisinin vadesi ile öleceğini, kendisiyle birlikte olanların şanını yücelteceği, kıyamete kadar kendisinin ve takipçilerinin diğer toplumlara üstün geleceği gibi BENİ de Cenab-ı Hak koruyacak, şimdiye kadar giriştikleri tüm suikastları nasıl boşa çıkardıysa bundan sonra da boşa çıkaracak ve asla Mekkeliler beni öldüremeyecekler, ben ecelimle öleceğim, ben ve benimle birlikte olanların şanı çok yüce olacak ve Mekke’nin kıyametine kadar karşıtlarımıza karşı üstün geleceğiz. Cenab-ı Hak onlara bizim elimizle çok büyük azaplar verecek. Ayrıca O onlara ahirette de acı bir azap verecektir. Bunlar Cenab-ı Hakk’ın Hz. İsa’ya vaadi gibi bana da vaadidir.” Cenab-ı Hak, peygamberimizle Necran Heyeti arasında geçen bu diyaloğu Hz. İsa’nın hayatı üzerinden şöyle kayıt altına aldırır; 52-58- İsa, onlardaki inkârcılığı sezince dedi ki; “Allah yolunda benim yardımcılarım kimlerdir?” (Bu soruya topluluğun arasındaki) İsa yanlıları / havariler; “Allah'ın yardımcıları biziz; biz, Allah'a iman ettik. Sen de bizim Müslüman / teslim olduğumuza şahit ol.” diye cevap vermişlerdi. (Bunun üzerine diğer müminler de) “Rabbimiz! Biz Senin indirdiğine iman ettik, bu Elçi'ye tabi olduk / uyduk. Artık bizi şahitlerle beraber yaz” dediler. Onlar (inkârcılığa meyledenler) bir düzen kurdular, Allah da bir düzen kurdu. Allah, düzen kuranların en hayırlısıdır. İşte o zaman Allah İsa’ya şöyle demişti; “Ey İsa! Seni ben vefat ettireceğim. (seni kimse öldüremeyecek, vadenle seni ben, vefat ettireceğim.) Seni kendime yükselteceğim. (Senin şanını yükselteceğim.) Seni inkârcılardan temizleyip kurtaracağım ve sana uyanları Diriliş Gününe kadar inkârcıların üzerinde tutacağım. Sonra dönüşünüz yalnızca Bana olacak. O vakit ayrılığa düştüğünüz hususlarda hükmü ben vereceğim. Ve şu inkâr edenler yok mu? İşte onlara dünyada ve ahirette şiddetli bir azapla azap edeceğim. Onlara yardım edecek kimse de olmayacak. Ancak iman eden ve ıslah edici eylemlerde bulunan kimselere gelince, onların yaptıklarının karşılığı tastamam verilecektir.” Allah, zalimleri sevmez. İşte Biz bunları sana kanıt olsun ve hikmetle öğüt alınsın diye okuyoruz. (Al-i İmran Suresi:52-58) Necran Heyeti bu sefer tartışmayı Hz. İsa’nın doğasına ve Teslise getirerek şöyle dediler; “Hz. İsa’nın Allah’ın bir kelimesi olduğunu Sen de (Hz. Peygamber’e yönelik olarak söylüyorlar) tasdik ediyorsun yani o Allah’tan bir parçadır böylece Allah’tan bir ruhtur. Bu nedenle O’nun oğlu olarak bu dünyaya maddi bir ceset içerisinde inzal olmuştur. O Allah’tan ayrılma bir parçadır. Dolayısıyla Hz. İsa normal bir insan değil o ikincil bir tanrıdır. Allah (Baba) yeryüzünde var olan bütün kötülük ve pisliklerden münezzeh olması sebebiyle dünyadaki bu kötülük, pislik ve günahları oğlu Hz. İsa acı çekerek üstlenmiştir. Kilise ise Hz. İsa’nın misyonunu üstlenmiş, onu temsil eder. Bu nedenle Yönetimde Teslis yapısı oldukça mantıklı ve uygun bir yapıdır. Bu yapı rengi, dili, ırkı farklı toplumları / kabileleri bir araya getirerek toplumsal tevhidi sağlayan bir yapıdır.” Fakat peygamberimiz@ onların Teslis Sisteminin doğru olduğu iddialarına karşı Teslis fikrinin yanlış olduğu beyan etti ve dedi ki; “Hz. İsa’nın yaratılış olarak Hz. Âdem’den asla bir farkı yoktur. Nasıl ki Hz. Âdem değil babasız, aynı zamanda annesiz olarak ve doğrudan doğruya topraktan yaratılmıştır. Sizler buna inanıyorsunuz. O zaman sadece babasız dünyaya geldi diye Hz. İsa’ya Allah’ın oğlu demek Allah’a iftiradır. Hz. İsa’nın yaratılış olarak bizlerden hiçbir farkı yoktur. O asla bir ilah değildir. Hz. İsa’nın Allah’ın kelimesi olarak belirtilmesi bir müteşabihattır.Bu oluşumun nasıl, ne şekilde olduğu, gerçeğinin nasıl olduğu (tevili) bizce meçhuldür. Bunu en iyi Allah bilir. Bizim şu andaki bilgi birikimimiz bunu anlamaya yetmez. Bu nedenle Allah bunu nasıl ifade ediyorsa bizim için o doğrudur. Aynen olmasa da o müteşabih olarak doğrudur. Biz bunun Allah’ın bildirdiği şekliyle öyle olduğuna inanırız. Ama bunun peşine düşüp kendi arzularımıza göre ve kendi çıkarlarımıza uygun gelecek şekilde tevil / yorumlayıp Teslis Sistemi oluşturamayız. Bunu ancak kalbinde hastalık olanlar yapar. Şimdi siz Teslis ideolojisinin toplumlar arasında tevhit oluşturacağını iddia ediyorsunuz fakat bu teslis inancı toplumsal tevhidi oluşturmakta yetersiz kalıyor. Zira ırk, dil, renk farkları giderilse de ekonomik, siyasi ve hukuki olarak ayrım oluşturarak toplumda sınıflar oluşmakta ve bu sınıflar arasında da uçurum derecesinde farklar teslis sisteminde devam ediyor. Şöyle ki toplum içerisinde kilise mensuplarına ayrıcalıklı bir yer veriyorsunuz ve onları sorumsuz, hesap vermeyen bir konuma getiriyorsunuz. Aynı şekilde kralı ve avenesini de Allah’ı ve melekleri temsil ettirerek kutsal bir konuma getiriyor ve onları da hesap vermeyen yüce bir pozisyona oturtuyorsunuz. Bu şirk zulmünün devamı değil de nedir?” Cenab-ı Hak, peygamberimizle Necran Heyeti arasında geçen bu diyaloğu Hz. İsa’nın yaratılışı / doğası üzerinden şöyle kayıt altına aldırır; 59-60- Şüphesiz Allah nezdinde İsa'nın yaradılış örnekliği, Âdem’in yaradılışı gibidir; O, onu topraktan yarattı, sonra ona “Ol!” dedi, o da hemen oldu. İşte gerçek, Rabbinin açıkladığı gibidir, o halde şüphecilerden olma. (Al-i İmran Suresi:59-60) 15.6. Necran Heyetiyle Müzakerelerde Dördüncü Aşama Peygamberimiz@ Teslis Sisteminin yanlışlığını delilleriyle ortaya koymasına rağmen Necran Heyetinin bu delilleri kabul etmeye yanaşmaması üzerine Cenab-ı Hak elçisinden heyet üyelerini lanetleşmeye çağırmasını emreder. Rabbinden bu talimatı alan peygamberimiz hemen Necran Heyetini lanetleşmeye davet etti; “Şayet ortaya koyduğum delillerden sonra sizler hala Teslis ideolojisinin doğru olduğunu ve zulüm yaratmadığını iddia ediyorsanız gelin o zaman lanetleşelim. Ben bu Teslisin fikrinin ve idari uygulamasının büyük bir yalan ve zulüm olduğunu iddia ediyorum. Siz doğru olduğunu, hak ve adalet üzerine olduğunu iddia ediyorsanız o zaman haydi gelin! Kadınlarımız, evlatlarımız ve kendimiz üzerine lanetleşelim.” Peygamberimizin@ Necran Heyetine lanetleşme restini çekmesi üzerine Heyet üyeleri korktukları için lanetleşmeyi göze alamadılar. Zira kendileri de gayet iyi biliyorlardı ki Teslis Sistemi ile toplumun üzerine çok kolay bir yolla egemenlik kurmuşlardı. Onlar Kral’ın Allah (Baba) adına, Kilise’nin Hz. İsa (oğul) ve Parlamento’nun Kutsal Ruhlar adına hareket ettiklerini söyleyerek toplumu istedikleri gibi kolayca ve kimseye hesap vermeksizin yönetiyorlardı. Hem yetkiliydiler hem de sorumsuz. Bunun çok açık bir zulüm olduğunu gayet iyi bildikleri için peygamberimizin lanetleşme teklifine yanaşmadılar. Cenab-ı Hakk’ın, elçisine verdiği talimat Kur’an’da aşağıdaki şekilde ifade edilmiştir; 61- Artık sana gelen bu gerçek bilgiden sonra hala bu konuda seninle tartışırlarsa onlara deki; “Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra da lanetleşelim; Allah'ın lanetinin yalancılar üzerine olmasını dileyelim.” (Al-i İmran Suresi:61) Peygamberimizin lanetleşme restine karşı iddialarına devam edemeyen Heyet üyelerine karşı Cenab-ı Hak bu kez peygamberimize şöyle bir teklifte bulunmasını emretti; “Gelin! Beraber olalım. Bırakın Bizans ve Mısır’ın himayesine girmeyi /mandasına girmeyi. Hristiyan blokun içinde yer almayı bırakın. Onların sistemlerini kendimize alarak birbirimizi rab edinmeyelim. Onların Teslis Sistemi olan kral – Allah (baba), kilise- İsa (oğul) ve meclis-ruhul kudus, üçlemesi ile birbirimizi rabler edinmeyelim. Böyle yaparsak bir kısmımız, Allah'ı bırakıp, kulları durumundaki bazılarını helâller ve haramlar ortaya koyan itaati zaruri otoriteler kabul edip onları ilahlaştırmış oluruz. İlahların çokluğu durumu da yönetimde çok başlılığı meydana getirir. Kuvvetler ayrılığı prensibi değil de kuvvetler birliği prensibi olan hepimiz sadece Allah’a kulluk etme şeklinde Tevhidi sistemini gerçekleştirelim. Böylece aşamayacağımız engel yoktur.” Cenab-ı Hakk’ın, elçisine verdiği talimat Kur’an’da aşağıdaki şekilde ifade edilmiştir; 62-64- (İşte bakın lanetleşmeye gelemediler) Çünkü İsa hakkında işin gerçeği budur. Allah'tan başka hiçbir tanrı yoktur. Şüphesiz Allah, yegâne galip, hüküm ve hikmet sahibidir. Yine de yüz çevirirlerse, bilinsin ki, Allah, bozguncuları çok iyi bilir. De ki: “Ey Kitap Ehli! Sizinle bizim aramızda (geçerli olmak üzere) şöyle ortak bir ilkeye gelin; “Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi ortak tutmayalım ve Allah'ı bırakıp bazımız bazımızı / birbirimizi rabler edinmeyelim.” Buna rağmen eğer onlar yine yüz çevirirlerse artık “Şahit olun ki biz gerçekten müslimleriz / Allah’a teslim olanlarız” deyin. . (Al-i İmran Suresi:62-64) 15.7. Necran Heyetiyle Müzakerelerde Son Aşama Peygamberimizin@ lanetleşme restine karşı Necran Heyeti üç günlük süre istediler. Bu süre içerisinde onlar lanetleşme konusunu Medine’deki Yahudilerle istişare ettiler. Yahudiler onlara lanetleşmeden kaçınmalarını tavsiye ettiler. Hz.Muhammed’in gerçekten peygamber olması halinde başlarına büyük felaketler geleceğini söylediler. Bu görüşmeler sırasında Heyet üyeleri Yahudilerden Hz.Muhammed@ ile aralarında geçen ihtilaf konuları hakkında bilgi edindiler. Necran Heyeti Yahudilerden edindikleri bu bilgileri kullanarak fitne düşünceleri peygamberimizle yaptıkları son müzakerelerde gündeme taşıdılar. Onlar Yahudilerden peygamberimizle aralarında geçen gerilime ilişkin onların fitne çıkarıcı fikir ve iddialarını almışlardı. Medineli Yahudiler özellikle kıble değişimine ilişkin olarak Necran Heyetine Hz.Muhammed’in@ Kâbe merkezli bağımsız bir Arabistan düşüncesinde olduğunu ve bu ülkede ehli kitaba yer vermeyeceğini bu nedenle Kıbleyi Kudüs’ten Kâbe’ye çevirdiğini söylediler. Heyet üyeleri bu konuyu toplantıda gündeme getirince peygamberimiz@ hem bu konuya cevap verdi hem de kendi teklifini ortaya koydu; “Hz. İbrahim’in ülkesi olan bu topraklarda yine onun ilkesi olan Tevhit öğretisi etrafında / Kâbe eksenli olarak bir araya gelelim. Niye illa ki başka bir otorite ve sistem arıyoruz? Çağırdığınız Hristiyan dininin kökü Hz. İbrahim’e kadar gitmiyor mu? Yahudiliğin de Hristiyanlığın da temeli Hz. İbrahim’e dayanmıyor mu? O halde neden köklerimize dönmüyoruz da onun türevleriyle uğraşıyoruz? Artı onların o türev olarak ürettikleri hakkında da çok şey bilmediğiniz halde onların doğru olduğunu düşünüyorsunuz. Yani sanki bugün elinizde bulunan bu dinler saflığını, temizliğini ve orijinalliğini ne kadar korumuş? Biliyor musunuz? Elbette bilmiyorsunuz! Ama şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki Hz. İbrahim ne Yahudi’ydi ve ne de Hristiyan’dı o Hanif bir Müslümandı (Allah’a teslim olmuş bir şahsiyetti) ve asla müşriklerden (toplumda ayrımcılık, bölücülük yapan, ırkçılık, kabilecilik ya da kuvvetler ayrılığı yapan) değildi. Dolayısıyla benim elimde Hz. İbrahim’in ideolojisinin kökleri / orijinali / aslı varken, ben niye gidip Yahudilerin şirke bulaşmış, bozulmuş düşünce ve sistemlerine (kıblelerine) yöneleyim ki / öyküneyim ki? Bizler Hz. İbrahim dururken başkasına gitmeyiz. Bizim yolumuz, ideolojimiz ve düşüncemiz Hz. İbrahim’in yolu, ideolojisi ve düşüncesidir. Bizler ona en yakın kimseleriz.” Cenab-ı Hak, peygamberimizle Necran Heyeti arasında Kıble tartışması üzerine geçen bu diyaloğu şöyle kayıt altına aldırır; 65-68- Ey Kitap Ehli! Niçin İbrahim hakkında tartışıyorsunuz? Hâlbuki hem Tevrat hem de İncil ondan sonra indirilmiştir. Siz hiç aklınızı kullanmaz mısınız? İşte siz böylesiniz. Biraz bilginiz olan şey hakkında tartışıyorsunuz ama hiç bilginiz olmayan şey hakkında ne diye tartışıyorsunuz? Oysa Allah bilir, siz bilmezsiniz. İbrahim ne Yahudi idi ne de Hristiyan. Fakat o, sadece Allah’ı bir tek ilah olarak tanıyan bir Müslümandı. O, asla müşriklerden olmadı. Muhakkak ki, İbrahim'e en yakın olanlar onun izinden gidenler, bu Peygamber ve şu müminlerdir. Allah müminlerin velisidir. /yardımcısıdır. /yol gösterenidir. / yöneticisidir. (Al-i İmran Suresi:65-68) Müzakerelerin sonunda Necran Heyeti, peygamberimizin lanetleşme ve İslam / Barış topluluğuna girme tekliflerin kabul etmeseler de tamamen reddetmemişlerdir. Onunla lanetleşmemeleri zımni olarak peygamberliğini kabul manasına geldiği gibi her yıl Safer ve Recep aylarına birer takım elbise göndermeyi kabul eden bir anlaşmaya imza atmaları da aslında peygamberimizin teklifine sıcak bakma meylinde olduklarını göstermektedir. Zira Necranlılar her ne kadar Roma Hristiyan blokuna katılma çağrısı yapsalarda kendileri geçmişte Roma blokunda yer almanın çok acı tecrübesini de yaşamışlardı. Kızıldeniz ticaretini kontrol altında tutmak isteyen Romalıların Necranlılar vasıyasıyla Yemen’i ele geçirmeye çalışması karşısında Sasani (Pers – İran) Devletinin Zünuvas komutasında 30.000’e yakın Necranlıyı çukurlara doldurup yakarak katlettikleri Ashab-ı Uhdud olayının acıları hala taze idi. Zünuvas ve adamlarından bu katliamın intikamı alınmış olsa da herhangi bir blokta yer almanın aslında ne kadar tehlike arz ettiğini çok iyi biliyorlardı. Bu durumu iyi bilen Necran Heyetinden bazılarının peygamberimize iman ettikleri de rivayet edilmiştir.

  • Bölüm 24: REFORMLARLA TAHKİMATA DEVAM | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 24 REFORMLARLA TAHKİMATA DEVAM 24.1. İç Tahkimata Devam: Makam ile Görüşmelerin Düzenlenmesi Münafıklar Hz.Muhammed’e@ ne kadar komplo, plan ve desise kurdularsa başarılı olamamışlardı. Onların tüm planları boşa çıkarılmıştı. Hendek savaşına yaklaştıkça onlar da taktiklerinde değişikliğe gittiler. Daha önceleri karşı oldukları askeri harekâtlara / akınlara katılmazlarken Beni Mustalik harekâtından / akınından itibaren katılım sağlamaya başladılar. Onlar daha önceleri Hz.Muhammed@ ile ilgilenmezlerken şimdilerde daha sık görüşme yapmaya çalışıyorlardı. Fakat onlar bu görüşmelerini özel görüşme olarak gerçekleştiriyorlardı. Yaptıkları bu özel görüşmelerde ya Hz.Muhammed’e@ karşı çıkıyorlar ya da onu etkileyici ve kendi amaçları doğrultusunda karar vermesi için manipülatif / yalan ve yanıltıcı bilgiler paylaşıyorlardı. Dahası onlar Hz.Muhammed’i@ yalnız bırakmıyorlar, etrafını çevreleyip yanından ayrılmıyorlardı. Çevreden alınan istihbaratın peygamberimize ulaşmasına mani olmaya çalışıyorlardı. Eğer gelen istihbarata engel olamazlarsa en azından istihbaratı getirenlerin Hz.Muhammed@ ile ne konuştuklarından haberdar olmak için çaba sarf ediyorlardı. Münafıkların Hz.Muhammed’e@ uyguladıkları bu çevreleme / kuşatma ve böylece onu etkisizleştirme planlarının bozulması gerekiyordu. Aksi takdirde Müttefik / Hizipler ordusu Medine’ye saldırdığı zaman yapılacak savunma stratejileri düşmanın eline geçebilir veya düşmandan toplanacak istihbarat yanlış aksettirilebilecekti. Bu nedenle Hendek savaşına çok yaklaşıldığı vasatta münafıkların Hz.Muhammed’i@ çevreleme taktiklerinin boşa çıkarılması gerekiyordu. Bu amaçla onların peygamberimizle gizli görüşmelerinin yasaklanması, onun etrafından uzak tutulmaları ve böylece Hz.Muhammed’in@ çevresinin münafıklardan boşaltılmasına yönelik tedbirlerin alınması şarttı. Bunun yanında onların Hz.Muhammed@ ile yaptıkları özel görüşmelerin Allah tarafından bilindiğinin kendilerine deklare edilerek peygamberimizi kandırmaya çalışmalarının boş bir çaba olduğunun kendilerine bildirilmesi uygun olacaktı. Ayrıca onların Hz.Muhammed@ ile görüşmelerini samimi niyetlerle ve gerçekten sorunları çözmek amacıyla yapmaları hususunda uyarılmaları da gerekiyordu. Bunun için o sırada Hz.Muhammed ile Havle binti Malik arasında geçen görüşme örnekliğinden yola çıkarak bu hususlarda hem gerekli dersler verilmiş hem de gerekli düzenlemeler yapılmıştır. 24.2. Havle binti Malik’in Hz.Muhammed@ ile Görüşmesi Havle binti Malik’in kocası Evs bin Samit kendisine zıhar yapmıştır. (kendisini annesi gibi gördüğünü söyleyerek ilişkiyi kesmiştir.) Havle binti Malik bundan son derece rahatsız olmuş ve bu geleneğin yanlış olduğunu, değiştirilmesi gerektiğini söylemek için peygamberimizle görüşmeye gelir. O, peygamberimize durumu bütün açıklığıyla anlatır. Bu geleneğin yanlışlığından ve bu uygulamanın kadınlara bir zulüm olduğundan bahseder. Bunun zulüm olduğunu da şöyle açıklar; “vallahi talak vermedi ki boşanmış olup başka birisiyle evlenip yoluma devam edeyim. Zıhar yapmakla beni askıda bıraktı. Bu bana yapılan büyük bir zulümdür.” Hz.Muhammed@ önce bu geleneğin arkasında yatan sahtekârlığı ve iğrençliği düşünemediğinden olsa gerek kadına kocasının zulmetmediğini tam tersine kendisini annesinin seviyesine getirerek değer verdiğini söyleyerek kocasına itiraz etmemesi gerektiğini bildirir. Fakat Havle Hz.Muhammed’e@ itiraz eder ve mevcut durumun zulüm boyutunu anlatmaya çalışır. Zıhar geleneğinin toplumsal bir yara olduğunu ve bu yanlışın düzeltilmesi gerektiğini belirtir. Hz.Muhammed ise Havle binti Malik ile tartışmasının nihayetinde bu konuda herhangi bir düzenleyici hükmün kendisine bildirilmemiş olmasından dolayı elinden bir şey gelmediğini söyler. Kadın bu hususta defalarca peygamberimize başvurur ve bunun yanlışlığını, kötülüğünü dile getirir. Havle binti Malik’in peygamberimizle yapmış olduğu görüşmeler özel görüşmelerdir ve toplumsal bir sorunun çözülmesine yöneliktir. O toplumda doğru ve güzel görülen ancak aslında yanlış, kötü ve yalan olan bir geleneğin düzeltilmesi için peygamberimizle mücadele etmektedir. Cenab-ı Hak da kadının bu talebini haklı bulur ve bu yanlışı düzelten hükümlerini şöylece bildirir; Rahman Rahim Allah Adına 1-4- Kocası hakkında sana başvuran / seninle tartışan ve Allah’a şikâyet eden kadının sözünü Allah işitti. / haklı buldu. Hiç şüphesiz ki Allah, ikinizin arasındaki o konuşmayı işitiyordu. Allah, her şeyi işitir ve görür. Sizden eşlerine "Zıhar yapanların / sen artık bana annem gibisin diyenlerin / seni artık annem olarak kabul ediyorum diyerek hanımını eşlik statüsünden çıkarıp annelik statüsü verdiğini iddia edenlerin" hanımları hiçbir zaman kendilerinin “anneleri” değildir. Onların anneleri, yalnızca kendilerini doğuran kadınlardır. Onlar böyle yaparak iğrençlik / kötülük yapıyor ve yalan söylüyorlar. Hiç şüphesiz ki Allah, kendisini ıslah edenlerin günahlarını affeden ve onları, o günahlara tekrar düşmekten koruyandır. Kadınlarına “Zıhar yapmış olanlar / sen artık bana annem gibisin diyenler / seni artık annem olarak kabul ediyorum diyerek hanımını eşlik statüsünden çıkarıp annelik statüsü verdiğini iddia edenler” bu sözlerinden derhal geri dönsünler ve eşleri ile ilişkiye girmeden önce bir köleyi azat etsinler. Size emredilen budur. Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Ancak kim de bu imkanlara sahip değilse, eşleri ile ilişkiye girmeden önce kesintisiz iki ay boyunca oruç tutsun. Buna da dayanamayanlar, altmış fakiri doyursun. İşte bu kolaylık, Allah'a ve O'nun Peygamberine inanmanız / güvenmeniz içindir. Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır. Bu emirlere karşı çıkanlar / inkar edenler ise acı bir azaba mahkum edileceklerdir. (Mücadele Suresi 1-4) 24.3. Zıharın Mahiyeti Hendek Savaşı yaklaşırken Cenab-ı Hak elçisini ve müminleri münafıkların tezgâh ve ayartmalarına karşı korumaktadır. Bu korumayı da çeşitli sosyal problemler ve bu problemler için getirilen çözümler üzerinden yapmaktadır. Böylece toplum Allah’ın nuru ile aydınlatılmasına devam edilmektedir. Cahiliye döneminden gelen sosyal problemlerden birisi de “Zıhar” geleneği idi. “Zıhar” geleneği, cahiliye Araplarının özellikle yaşı ilerlemiş eşlerine “ Vallahi artık senin sırtın bana annemin sırtı gibidir / Sen artık bana annem gibisin / Sen artık benim validemle aynı statüdesin / seni artık validem gibi kabul ediyorum ” diyerek onlar ile ilişkiyi kesmeleri demekti. Bunu yapan kocalar eşleri ile artık asla ilişkiye girmezler, fakat zıhar yapılan kadınlar başka bir erkekle de evlenemezdi. Bu durumda olan kadın ne tam olarak boşanmış vaziyettedir ne de evlidir. Zıhar yapan erkekler, karısını annesi gibi gördüğünü söyleyerek güya karısına üstün bir değer atfettiğini göstermiş oluyordu. Bu geleneğe göre zıhara tabi olan kadınlar kocalarının annesi statüsüne kavuşturulması nedeniyle görünüşte herhangi bir haksızlığa uğramamış gibi görünüyorlardı. Kocaları ise böyle yapmakla zıhar yaptıkları kadınlarını güya yücelterek kendileri faziletli bir davranış sergiliyorlarmış gibi görünüyorlardı. Ancak bu uygulama ile kadının aile içindeki pozisyonuna son verilmiş oluyordu. Kadına değer vermeyen cahiliye geleneğinin bu uygulamasında kadına kocalarının anneleri gibi değer vermeleri aslında cahiliye şartlarına göre takdir bile edilebilir. Fakat kadınların kocaları tarafından onların anneleri gibi görülmeye değil hanımları gibi görülmeye, onların aile içindeki hanımlık pozisyonlarının korunması ve ihtiyaçlarının ona göre karşılanmasına ihtiyaçları vardı. Aslında bu uygulama erkeklerin beğendikleri başka kadınları almak için içlerinde besledikleri esas niyetlerini gizlemede geliştirdikleri bir formül ve tam bir sahtekarlıktı. Bundan dolayı zıhar iğrençlik ve aldatmadan başka bir şey değildi. Fırsat bulduklarında onları perişan halde bıraktıkları ve annelerine gösterdikleri ilgi ve alakayı onlara göstermedikleri / gösteremedikleri için de yalandır. Fakat bu uygulamayı neden boşayarak değil de bu yolu izlemeyi tercih ettikleri hususunda şunlar söylenebilir; Kabile ileri gelenlerinin kızlarını eş olarak alan erkekler, onları boşamak istedikleri takdirde eşlerinin babasından korku duymakta / çekinmekteydiler. Karısının kabilesinden / babasından korktuğu için onları boşayamayan erkekler, zıhar formülü ile problemi çözmüşlerdi. Erkekler içlerinde kötü niyeti gizleyerek yaptıkları zıharı çok ulvi olarak gösterme yoluna gitmişlerdi. Yani içlerindeki niyet başka, fakat dışarıya karşı ifade edilen başka idi. Zıhar formülü ile hem eşlerinin kabilelerini / babalarını küstürmemiş oluyorlar hem de kadınlarından ayrı durarak başka eşler almalarının önünü açmış oluyorlardı. Çok evliliğin serbest olduğu bir toplumda erkeklerin başka kadınlarla evlenmesinde böyle bir çekince / korku duymaları anlamsız olarak değerlendirilebilir. Fakat güçlü ve zengin kabilelerin kızları ile evli kişilerin genelde eşlerinin yaşamı boyunca tek eşli oldukları gerçeğini unutmamak gerekiyor. Buna en güzel örnek yine peygamberimizin kendisidir. Ayrıca peygamberimizin Hz. Ali’yi Hz. Fatıma’nın üzerine evlenmesini engellemesi yine en güzel delildir. 24.4. Havle binti Malik’in Peygamberimizle Görüşmesi / Tartışması Üzerinden Münafıklara Verilen Dersler Cenab-ı Hak, Havle binti Malik’in peygamberimizle yaptığı görüşmede yaptığı tartışma üzerinden münafıklara dersler verdi. Ama önce onları Nadir ve Kaynuka Yahudilerine verilen ceza üzerinden tehdit etti. Kısa bir süre önce inkâra kalkışmış / başkaldırmış Nadir oğulları ve Kaynukalılar nasıl aşağılık bir şekilde sürgün edildiyse münafıklarda inkârları nedeniyle aynı akıbete mahkûm olacaklardır. Bütün bu inkârcılar / başkaldıranlar, İslami idarenin onları sürgüne gittikleri yerde de bulup onları yakaladıkları gün sorguya alınacaklar ve hak ettikleri cezaya çarptırılacaklardır. Tıpkı ahirette diriltilip hesap sorulmak üzere sorguya alındıkları gün yaptıkları kötü fiiller kendilerine tek tek hatırlatılarak sorgulanacakları ve cezalandırılacakları gibi. Çünkü onlar Allah’a ve peygamberine karşı gelmek için kendi aralarında gizli görüşmeler yapıyorlardı. Onlar ne Hz.Muhammed@ ile yaptıkları gizli görüşmelerinde ne de kendi aralarında yaptıkları gizli görüşmelerinde iyi niyetli değillerdi. Hâlbuki Havle binti Malik gibi iyi niyetli olup toplumdaki bir sorunu çözmek için peygamberimizle özel görüşme yapsalardı, Allah da onların bu yaptıklarına karşılık mükâfatlarını verirdi. Ama onlar, kararlaştırdıkları kötü planlarını gerçekleştirmek için peygamberimizle özel görüşmeler yaptılar. Onlara tıpkı bu kadın gibi iyi niyetli olmalarını, Hz.Muhammed@ ile özel görüşmelerinde toplumsal sorunlara çözüm getiren konuları gündeme getirmelerini ve bu konularda topluma faydalı olan seçenekler / çözümler üzerinde durmaları öğütlendi. Öncelikle onların kendi aralarında yaptıkları gizli toplantılarında görüştükleri konuların hiçbirisinin Allah’tan gizli kalmayacağı bildirildi. Allah’ın da onların konuştuklarını elçisine bildirmesi nedeniyle Hz.Muhammed’den@ hiçbir şeyi saklayamayacakları belirtildi. Böylece onlara Hz.Muhammed@ aleyhindeki gizli görüşmelerden vazgeçmeleri gerektiği uyarısı yapıldı. Onlar, gizli toplantılarında kurdukları hile, desise ve planlarını realize etmek için peygamberimizle özel görüşme yapmak üzere geldiklerinde onu tahrik etmek / öfkelendirmek için üst perdeden konuşuyorlar hatta küstahça davranıyorlardı. Öyle ki peygamberimiz onların Allah’ın tesis ettiği barışı bozmaya yönelik sözlerine (Allah’ın peygamberini selamlamadığı şekilde selamlama yapan sözlerine) karşı onları cezalandırma yoluna gitsin istiyorlardı. Yani tahrik ediyorlardı. Fakat peygamberimiz onların tahriklerine kapılmıyordu. Eğer O onların tahriklerine kapılarak onları cezalandırma yoluna gitmiş olsaydı, eski dönemlerde olduğu gibi rakip kabileleri sevindirecek ve bu durumda cezalandırılan münafığın kabilesi karşı harekete geçebilecekti. Böylece kabileler arasında yeniden çatışmalar yaşanabilecekti. Çıkacak böyle bir fitnenin müsebbibi de peygamberimiz olacaktı. Medine’de sağlanan barış bozulacak ve yaklaşan düşman saldırısı karşısında Medine İslam Cumhuriyeti savunmasız kalacaktı. Münafıkların haince tuzaklarını, peygamberimiz, sakin ve basiretli davranışları ile bertaraf etti. Böylece Allah, peygamberini ve müminleri onların bu tuzaklarından korurken onların cezalarını ahirette cehennemle vereceğini bildirdi. 5-8- Apaçık ayetler indirdiğimiz halde, Allah'a ve Peygamberine karşı çıkanlar / başkaldırarak “meydan okuyanlar”, kendilerinden öncekilerin alçaltıldığı gibi alçaltılacaklardır. İnkarcılar / başkaldıranlar rezil edici bir azaba mahkum edileceklerdir. Allah, onların hepsini dirilteceği gün, yapıp ettikleri her şeyi kendilerine haber verecektir. Onlar yaptıklarının çoğunu unutmuşlardır. Fakat Allah hepsini tek tek sayarak onlara hatırlatacaktır. Allah, her şeye en iyi şahit olandır. Allah'ın göklerde ve yeryüzünde olan her şeyi en ince ayrıntısına kadar bildiğini görmüyor musun? Gizli görüşme / fısıldaşma yapan üç kişi varsa “dördüncüleri” mutlaka Allah’tır. Onlar beş kişi olsalar “altıncıları” mutlaka O'dur. Bunlardan az veya çok olsalar ve her nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah mutlaka onlarla beraberdir. Sonra bütün yapıp ettiklerini, Kıyamet Günü kendilerine haber verecektir. Hiç şüphesiz ki Allah, her şeyi bilir. Kendi aralarında gizli görüşme yapmaktan men edildikten sonra yine de o yasaklananı yapmaya kalkışanlara ve günah, düşmanlık ve Peygambere karşı gelmek için gizli görüşme / kulis yapanlara bak hele! Onlar sana geldiklerinde, Allah'ın seni selamlamadığı gibi seni selamlıyorlar. Sonra da kendi aralarında "söylediklerimizden dolayı Allah bizi cezalandırsaydı ya!” derler. Onlara cehennem yeter! Onlar orada cezalandırılacaklar. Ne kötü bir yerdir orası. (Mücadele Suresi 5-8) Cenab-ı Hak, müminlere kendi aralarında yapacakları gizli görüşmeleri sadece toplumun faydası ve İdarenin / Hz.Muhammed’in@ lehine ve O’nun işini kolaylaştırmak için yapmaları gerektiğini bildirir. Onlara iyi niyetli olmalarını, salih / erdemli eylemler yapmalarını, kendilerini temizlemelerini ve Allah’ın emirlerini büyük bir titizlikle yerine getirme konusunda gizli toplantılar yapmaları gerektiğini bildirdi. Münafıkların kendi aralarında yaptıkları gizli toplantıları Huyey bin Ahtab şeytanının kışkırtması ile yaptıklarını belirttikten sonra, onların konuştukları konuların, yaptıkları planların tamamen Huyey bin Ahtab şeytanının bildirdiği planlar olduğunu ifade ederek bir ihbarda daha bulundu. Böylece konuşulan ve planlanan her şeyden haberdar olunduğundan hareketle o şeytanın müminlere hiçbir zarar veremeyeceği bildirildi. Onun niyetinin müminleri mahzun ederek zayıf düşürmek olduğu ifade edildi. 9-10- Ey müminler! Gizli toplantılar yaptığınız zaman günah / kötülük, düşmanlık ve Peygamber'e karşı gelme üzerine gizli toplantı yapmayın. Gizli görüşmelerinizi sadece iyilik yapmak ve Allah’ın emirlerini hassasiyetle uygulamak için yapın. Hesap vermek için huzurunda toplanacağınız Allah'a karşı gelmekten sakının. Münafıklar gizli toplantılarını Şeytan’nın ( Huyey bin Ahtab’ın) kışkırtması ile yapmaktadırlar. O şeytan (Huyey bin Ahtab) bu toplantıları, sırf müminleri kederlendirmek için yaptırıyor. Fakat Allah'ın izni olmadan onlara hiçbir şekilde zarar veremez. Bu nedenle müminler, yalnızca Allah’ı Vekil kılsınlar. / Allah’a güvensinler. (Mücadele Suresi 9-10) 24.5. Hz.Muhammed@ ile Özel Görüşme Protokolünün Düzenlenmesi ve Çevresinin Boşaltılması Sıra münafıkların Hz.Muhammed’i@ çevreleme taktiklerinin bozulmasına gelmiştir. Bu konuda Cenab-ı Hak aşağıdaki protokol kurallarını getirir; Mecliste / Mescitte Hz.Muhammed@ ile görüşme yapmak isteyen başka insanlara imkân tanımak için onun çevresinin boşaltılması, onlara yer verilmesi, Hz.Muhammed@ ile görüşmesini tamamlayanların oturmaya devam etmemeleri ve mescitten derhal ayrılmaları, Hz.Muhammed@ ile özel görüşme yapmak isteyenlerin görüşme öncesi ekonomik gücü nispetince sadaka vermeleri. Bu protokol kuralları ile Hz.Muhammed’in etrafını çevrelemiş münafıkların kuşatmaları kırılmış oluyordu. Hz.Muhammed’in@ başkaları ile görüşmesini onun etrafında oturarak engelleyen münafıklara oturdukları yerleri boşaltmaları emredildi. Bu kural sayesinde Hz.Muhammed@ ile özel görüşme yapmak isteyenlerin onun yanına kadar yaklaşmalarına imkân sağlanmış oldu. Böylece istihbarat taşıyan ve/veya stratejik bilgiye / düşünceye sahip kişilerin Hz.Muhammed@ ile uygun bir ortamda konuşmaları sağlanacaktır. Münafıkların ortamdan uzaklaştırılmasıyla Hz.Muhammed’in stratejik ve istihbari bilgilere ulaşması ve bu bilgileri samimi mümin ileri gelenlerle paylaşarak düşmana karşı savunma taktiklerini birlikte geliştirmelerinin önü açılacaktır. Geliştirilecek taktiklerden münafıkların haberdar olmalarına da mani olunacaktır. Hz.Muhammed@ ile görüşmesini tamamlayan samimi müminler de derhal mescidi boşaltarak onu meşgul etmeyecekler ve kendilerine verilen talimatları yerine getireceklerdir. Böylece Hz.Muhammed’in@ makamı olan Mescit daha işlevsel olacağı gibi ondan aldığı talimatları vakit geçirmeden uygulayan müminlerin makamları / rütbeleri daha üst mertebelere çıkacaktır. Ayrıca münafıkların sık sık Hz.Muhammed@ ile özel görüşme yapmalarının engellenmesi için getirilen sadaka verme kuralı çok işlevseldir. Zira münafıkların canlarından değerli olan mal varlıklarından sadaka vermek onlara çok zor gelecektir. Sırf Hz.Muhammed’i@ kontrol altında tutmak için önemli önemsiz çeşitli konuları bahane ederek onunla görüşme yapmak, bu kuraldan sonra onlara pahalıya patlayacaktır. Böylece onlar maddi kayıp yaşamamak için sık sık özel görüşme talebinde bulunamayacaklardır. Diğer taraftan bu protokol kuralı samimi müminlerin ihlasını daha da artıracaktır. Onlar da görüşme öncesi konuyu enine boyuna düşünecekler ve gündeme getirecekleri konunun sırf Allah için olmasına dikkat edeceklerdir. Hz.Muhammed’i@ kendi çıkarları için manipüle etme yoluna gitmeyeceklerdir. ([1] ) 11-12- Ey müminler! Mescitte / mecliste size birbirinize yer açın denildiği zaman, birbirinize yer açın ki Allah da size “yer açsın”. Size: "Kalkın / boşaltın burayı" denildiği zaman da kalkın / boşaltın ki, Allah da sizden iman edenleri ve kendisine ilim (bilgi) verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Ey müminler! Peygamberle özel bir konuyu görüşeceğiniz / gizli bir konuyu konuşacağınız zaman, bu görüşmeden önce sadaka verin. Böyle yapmanız, kendiniz için daha hayırlı ve kalbinizi temizleyecek bir davranıştır. Eğer bunu yapacak imkânınız yoksa hiç şüphesiz ki Allah, kendisini ıslah edenleri bağışlayan ve onlara karşı çok merhametli olandır.(Mücadele Suresi 11-12) 24.6. Münafıkların Hz.Muhammed’i@ Çevreleme Planlarının Suya Düşmesinden Sonra Münafıkların Hendek Savaşı öncesinde Hz.Muhammed’i@ çevreleme yaparak haber kaynaklarını kesmek ve onun savunma planlarına vakıf olup Şeytan ( Huyey bin Ahtab) ile bu planları paylaşmak, dahası peygamberimizi gereksiz, lüzumsuz sorunlarla meşgul etmek ya da yanlış yöne kanalize etmek için planladıkları taktikleri getirilen bu protokol kuralları ile boşa çıkarılır. Söz konusu protokol kurallarının yürürlüğe girmesinden sonra münafıklar, Hz.Muhammed’in@ çevresini boşalttılar, meclisi / mescidi terke ettiler. Özellikle görüşme yapacakların sadaka vermelerinin şart koşulması onlara çok zor gelmişti. Bu nedenle onların sık sık yaptıkları özel görüşmeler, bir anda bıçak gibi kesilmişti. Böylece onlar iyot gibi açığa çıktılar. Asıl niyetlerinin Hz.Muhammed’in etrafında toplanıp onunla sık sık özel görüşmeler yaparak müminlerde ona çok yakın oldukları kanaatini oluşturmak olduğu açığa çıktı. Yine asıl niyetlerinin Hz.Muhammed’e değer vermek değil, değer veriyor görüntüsü vererek onu etkisizleştirmek olduğu anlaşıldı. Cenab-ı Hak, onların tüm bu yaptıklarına karşın yine de eğer onlar durumlarını düzeltir, Hz.Muhammed’e salat eder / destek verir, İslami idareyi destekler, kendilerini arındırır ve her konuda Kendisine ve elçisine itaat ederlerse bağışlanacaklarını bildirdi. 13- Peygamberle yapacağınız her özel görüşmeden önce infak yapmak size ağır geldi değil mi! Bunu yapamadınız. Fakat Allah yine de tevbenizi kabul edecek. Öyleyse artık salatı ikame edin / Peygambere destek olun ve zekatı verin ve Allah'a ve O'nun Peygamberine her konuda itaat edin. Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.(Mücadele Suresi 13) [1] ) Not: Mücadele Suresi ile getirilen bu protokol kuralları aynı zamanda İslam Cumhuriyetinin devlet işleyişi mekanizmasını da düzenlemektedir. 24.7. Münafıkların Artık Fark Edilmesi Konusunda Müminlere Yapılan Uyarılar Cenab-ı Hak k, gerçek müminlere dönüp bütün bu kumpasları kuran ve her seferinde de foyaları açığa çıkan ikiyüzlü ileri gelenleri artık görmeleri ve onlara dikkat etmelerini öğütledi. Onların hastalıklı bir ruh yapısına sahip olduklarını, Medine’den sürülen Yahudilerle işbirliği yaptıklarını, böylece ihanet suçu işlediklerini artık müminlerin görmelerini istedi. Yine o münafıkların Medinelileri Allah’ın yolundan çevirmeye çalıştıklarını, İslami İdareye / Hz.Muhammed’e karşı mücadele ettiklerini gizlemek için tam tersini yaptıklarına yönelik yeminler edip yalanlar uydurarak kendilerini samimi göstermeye çalıştıklarını müminlerin artık fark etmelerini istedi. Bu ihanetleri nedeniyle onları bu dünyada şiddetli bir cezalandırmanın, ahirette de acıklı bir azabın beklediğini belirttikten sonra onların kendi kendilerini kandırdıklarını öyle ki; ahirette Cenab-ı Hakk’ın huzuruna çıktıklarında bile kendilerinin haklı olduğunu iddia edecek kadar ileri gideceklerini belirtti. Onların çok güvendikleri oğullarının (güçlerinin) ve servetlerinin kendilerini koruyamayacağına vurgu yaptı. 14-18- Allah’ın gazablandığı kavimle (Medine’den sürülen Nadir Yahudileriyle) müttefiklik / dostluk / işbirliği yapanlara bakın! / görün! Gerçekte onlar, ne sizden taraftadırlar ne de onlardan. Fakat (müminleri kandırmak için) bile bile yalan yere yeminler ediyorlar. Allah, onlara çok şiddetli bir azap hazırlamıştır. Muhakkak ki onların yapmış oldukları şey çok kötü. Onlar, yeminlerinin arkasına saklanarak insanları Allah'ın Yolundan engellemeye çalışıyorlar. Bu nedenle onları alçaltıcı bir azap beklemektedir. Oysa ne servetleri, ne de oğulları onları Allah'ın vereceği cezaya karşı asla koruyamayacaktır. Onlar içinde ebedi kalacakları ateşin halkıdır. Allah’ın hepsini dirilteceği o gün, tıpkı şimdi size yemin ettikleri gibi O'na da yemin edecekler. Çünkü onlar kendilerinin haklı olduklarını zannetmektedirler. Bakın! / Görün! Asıl yalancı kendileridir. (Mücadele Suresi 14-18) 24.8. Yakın Akraba da Olsa Münafıkların Artık Desteklenmemesi Hakkında Müminlerin Uyarılması Cenab-ı Mevla, müminlerin artık kendi içlerindeki bu düşmanlarını görmelerini sağlamak için uyarılarına devam eder. Münafıkların Huyey bin Ahtab şeytanının oyuncağı olduğunu, o şeytanın gönderdiği ayartıcı iğvalarla / haberlerle hareket ettiklerini, onun kurduğu oyun ve planların birer piyonu olarak hareket ettiklerini bildirdi. Bununla beraber Huyey bin Ahtab Şeytanı ile birlikte hareket edenlerin mutlaka yenileceğini ve sefil olacaklarını da ifade etti. Allah’ın rehberliğinde ve Peygamberin önderliğindeki Medine İslami Yönetiminin mutlaka kazanacağını bildirdikten sonra müminlere seslenerek en yakın akrabaları dahi olsa iç düşmanlardan olan münafıklardan artık desteklerini çekmelerini, onlara sevgi beslememelerini, onların velayet makamlarından indirilmesi gerektiğini bildirdi. Yakın akraba dahi olsa münafıklara destek vermeyenlerden, onları yönetici / veli kabul etmeyenlerden Allah’ın razı olacağını ve zafere de ancak Allah’ın taraftarı olan müminlerin erdirileceğini belirtti. 19-22- Şeytan (Huyey bin Ahtab) onlar üzerine egemenlik kurmuş ve sonunda kendilerini Allah’tan gafil kılmıştır. İşte onlar şeytanın yandaşlarıdır. Şeytanın yandaşları ise mutlaka kaybedecek ve kendilerine yazık edeceklerdir. Allah'a ve Peygamberine karşı gelenler var ya! İşte onlar, mutlaka rezil edilen aşağılık kimselerin arasındadır. Zira Allah, “Elbet Ben ve Peygamberlerim kesinlikle galip geleceğiz.” diye hükmetmiştir. Hiç şüphesiz ki Allah, her şeye gücü yeten ve her şeye galip gelendir. Allah'a ve Ahiret Gününe gerçekten inananların / güvenenlerin, Allah’a ve Peygamberine karşı çıkan / başkaldıran kimselere bir aidiyet sevgisi beslediklerini asla göremezsin. Bunlar ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi kabileleri olsun, fark etmez. İşte Allah onların kalplerine imanı nakşetmiş ve onları kendinden bir ruh / vahiy ile desteklemiştir. Onları, içinden ırmaklar akan cennetlere sokacak ve orada ebedi kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın taraftarıdırlar. İyi bilin ki büyük kurtuluş ve zafere ulaşacak olanlar Allah’ın taraftarlarıdır. (Mücadele Suresi 19-22) 24.9. Münafıkların Ortalığı Karıştırması Babası da olsa, evladı da olsa en yakın akrabadan da olsa münafıkların velayet makamından / yönetim makamından indirilmesi hükmü gelince kıyamet kopar. Münafıklar kendilerinin yönetim makamlarından indirilerek itibarsızlaştırılmalarını hazmedemezler ve Hz.Muhammed’in@ akraba bağlarını kopardığı şeklinde menfi propaganda yaptılar. Kabilecilik halihazırda çok kuvvetli bir asabiye olduğu için bu menfi propagandanın Medine toplumunda etkisini göstereceği muhakkaktı. Münafıklar kan bağının / rahim sahiplerinden olmanın / karındaşlığın İlahi bir kanun olduğunu yani Allah’ın yaratılışımıza koyduğunu ve bu nedenle de kan bağına sahip insanların birbirlerine sevgi bağı ile bağlı olduğunu ve bu sevgi bağını da kimsenin söküp atamayacağını ifade ettiler. Onlar “mademki Cenab-ı Hak insanların arasındaki sevgi bağını, kan bağına / akrabalığa hasretmiş o halde şimdi nasıl oluyor da kan bağı hiçe sayılıp din / inanç bağı ön plana çıkartılıyor?” şeklinde bir söylemle bu hükme karşı çıktılar. Onlar bu söylemlerini desteklemek için bu suredeki “zıhar” olayına Cenab-ı Hakk’ın bakış açısından da yaklaşarak “mademki annelik karındaşlıkla / rahim sahipliğiyle oluyor ve insanların ürettikleri değer yargılarının bir anlamı yoktur, bunlar boş, yanlış, yalan şeylerdir, o halde din / iman kardeşlikleri de boştur, yanlıştır, yalandır” argümanını kullanmaya başladılar. Kabile / aşiret asabiyesinin güçlü olduğu toplumda bu propaganda gerekli yankıyı da buldu. Bir kısım insanlar Allah ve Peygamberine karşı çıkanlara velayet verilmesinin ve onlara sevgi / dostluk gösterilmesinin mümkün olmadığı hususunun sınırlarının ne olduğunu kavrayamamanın saikiyle ve münafıkların yukarıda anlatılan argümanları nedeniyle tereddüte kapıldılar. Zira mümin halkın münafık da olsa ileri gelen bu kimselerle akrabalık bağları ve çok kuvvetli sevgi bağları vardı. Ama şimdi yeni gelen hükümlerle bu bağların koparılması ve onların sahip oldukları makamlardan indirilmesi isteniyordu. Bu onlar için bir hayli zor bir durumdu. Hendek Savaşının yaklaştığı vasatta münafıkların kendilerini savunma argümanlarının taban bulmuş olması Hz.Muhammed’i@ de etkilemişti. Münafık liderleri yanına tekrar çekmeyi ve onların görüşlerine değer vermeyi bile düşünmeye başlamıştı. İşte tam bu noktada Cenab-ı Hak, elçisinin yardımına koştu. Ahzab Suresinin başlangıç ayetleriyle Elçisine kararlı olmasını, münafıkların bu propagandalar yoluyla oluşturduğu baskı nedeniyle onlara boyun eğmeyi aklından bile geçirmemesini ve Allah’a sığınmasını emretti. Devamında da onların toplumu etkileyen argümanlarına cevap olacak mesajlarını inzal buyurdu. Rahman Rahim Allah Adına 1-3- Ey Peygamber! Allah’ın koruması altına gir! / Allah’a karşı takva sahibi ol! / Kararlı ol! O kafirlere ve münafıklara asla boyun eğme! Hiç şüphesiz ki Allah, her şeyi biliyor ve her şeye mutlak hakim olandır. Sen sadece, Rabbinden sana vahyedilene uy. Hiç şüphesiz ki Allah, yaptığınız her şeyden haberdardır. Sen Allah'a tevekkül et! / güven! Koruyucu olarak Allah yeter. (Ahzab Suresi 1-3) 24.10. Münafıkların İddialarına Cevap Cenab-ı Hak, münafıkların menfi propagandalarında kullandıkları argümanlarına karşı ise şu cevapları inzal etti; “Elbette Allah insanda iki kalp yaratmamıştır. Gerçek anne ile anne olarak ittihaz edilen eşe aynı sevgi beslenemez. Gerçek evlat ile evlatlığa da aynı sevgi beslenemez. Zaten bunlar aynı şeylerde değildir. Hele ki insanların ürettiği değer yargıları ile oluşturulan statüleri kan bağı ile meydana gelen statüler gibi görmek zaten bir hatadır. İnsan eşini ayrı sever, annesini ayrı sever. Bunların sevgisi birbirinden farklıdır. Her ikisinin yerleri ve statüleri de farklıdır. Aynı şekilde evlatlığın yeri ayrıdır, evladın yeri ayrıdır. Hiçbir zaman bunlar birbirlerinin yerine geçemezler.” 4- Allah, hiç bir adamın göğsünde iki kalp yaratmadı, yani Zıhar ile kendinize haram kıldığınız eşlerinizi sizin anneleriniz kılmamıştır. Evlatlıklarınızı da sizin öz çocuklarınız kılmamıştır. Bunlar, sizin ağızlarınız ile iddia ettiğiniz boş laflarınızdır. Allah ise Hak olanı söyler ve Kendine tabi olanı dosdoğru yola iletir. (Ahzab Suresi 4) Cenab-ı Hak münafıkların argümanlarına toplumun evlatlıklara davranışları üzerinden cevap vermeye devam etti; “Evlatlıklarınızı babalarına nispet edin. Eğer babalarını bilmiyorsanız onları cahiliyede yaptığınız gibi “piç” diye aşağılamayın. Onlar sizin velayetinizde ve kan bağınız olmasa da din / iman bağı ile kardeşlerinizdir.” Bu emir ile Cenab-ı Hak babası belli olmayan evlatlıklara yapılagelen kötü aşağılamaları kaldırarak iman / din bağı ile getirilen velayetleri toplumun faydasına olarak düzenlemekte ama toplumun zararına olan velayetleri ise kan bağıda olsa kaldırmanın haklılığını ortaya koydu. 5-Evlatlıklarınızı babalarının ismi ile çağırın, bu Allah katında daha doğru bir davranıştır. Eğer onların gerçek babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, o zaman onlar sizin dinde kardeşleriniz ve velayetiniz altındadır. Kasıt olmaksızın yaptığınız hatada size bir vebal yoktur. Fakat kalplerinizde kasıt gözeterek / bilinçli olarak yaptığınız kötü işerde günah vardır. Hiç şüphesiz ki Allah, kendisini ıslah edenleri bağışlayan ve çok merhametli olandır. (Ahzab Suresi 5) Cenab-ı Hak, münafıkların argümanlarına karşı yukarıdaki cevapları da toparlayarak sonuç cümlesini söyledi. En yakın akraba da olsa Allah ve Peygamberine karşı olan münafıklara sevgi / muhabbet duyulamayacağı meselesini şöyle sonuca bağladı; “Elbette bir insanın babası münafıkta olsa yine de babasıdır ve onu babası olarak ayrı sever fakat Allah, Peygamberi ve iman bağı ile birbirine bağlanan müminlere olan sevgi farklıdır. Bunlar birbirine karıştırılmamalıdır. Müminler Hz.Muhammed’i@ / İslam Cumhuriyetini / Hakkı ve Adaleti babalarından, annelerinden, yakın akrabalarından ve hatta kendilerinden bile daha fazla severler / sevmeliler. Yine O’nun eşleri de müminlerin valideleri hükmündedir. Bunu Allah böyle kılmıştır. Bu Allah’ın koyduğu değer yargısıdır ve toplumun yararınadır. Ama sizin geliştirdiğiniz / ürettiğiniz değer yargıları (zıhar anneliği ve evlatlık) topluma zarar vermektedir. Müminlerin Hz.Muhammed’i@ / İslam Cumhuriyetini / Hakkı ve Adaleti kendi canlarından bile çok sevmeleri gerektiği değer yargısı, müminlerin yararına ve kurtuluşuna neden olacak bir değer yargısıdır. Halbuki Cenab-ı Hakk’ın akrabalık / kan bağı ile fıtri olarak koyduğu asabiye ve sevgi, iman / ideolojik sevgiden daha fazla ön plana çıkarılırsa bu davranış toplumun felaketine yol açmaktadır. Bu nedenle Allah’ın kitabındaki / yaratılıştaki / fıtri sevginin yeri ayrıdır ve bu bağın yeri veraset vb. hukuki alanlarda değerlendirilmiştir. Ancak sizin biatlarınızla, Anayasal Sözleşmede yazıldığı üzere verdiğiniz söz / ahit / misak ile yöneticilerinize destek olmanız ve onlara daha fazla sevgi beslemeniz fıtri / doğal / yaratılıştaki sevgiden farklıdır ve bundan istisnadır. Allah’ın koyduğu değer yargıları sizlerin menfaatinedir. Sizin ürettiğiniz ve size zarar veren değer yargılarınız ile kıyaslanamaz.” 6-8- Peygamber, müminlere kendi nefislerinden daha değerlidir ve onun eşleri de onların anneleri hükmündedir. Allah'ın Kitabına / Yaratılış Kanuna göre rahim sahipleri (akrabalar), birbirlerine diğer mümin ve muhacirlerden daha yakındır. Ancak bunun istisnası Velayetine girdiklerinize / Yönetici olarak kabul ettiklerinize / Valilerinize / Velilerinize marufa uygun olarak yardım etmenizdir, destek vermenizdir. Çünkü bu husus Kitap’ta / Anayasada / Anayasal anlaşmada satır satır yazılıdır. Hani biz peygamberlerden Misak / Anayasal Söz / Ahid almıştık, senden, Nuh'tan, İbrahim'den, Musa'dan ve Meryem oğlu İsa'dan. Evet, biz, onlardan/ hepinizden / sizlerden sapa sağlam bir Misak / Anayasal Söz / Ahid aldık ki vakti gelince (Allah), bu ahitlerine sadakat gösterenlere Misaklarına / Ahidlerine bağlılıklarını sorsun. Ama ahitlerine ihanet eden inkarcılara ise korkunç bir azap hazırlanmıştır. (Ahzab Suresi 6-8)

  • Bölüm 30: HAYBER ÇEVRESİ FETİHLERİ | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 30 HAYBER ÇEVRESİ FETİHLERİ 30.1. Fedek’in Fethi (Haziran 628) Fedek küçük bir Yahudi yerleşimiydi. Fedekliler, her fırsatta Hayberlilerle ve Gatafanlılarla birlikte Medine'ye saldıran topluluklar içerisinde yer almışlardı. Hayber’in Fethi öncesinde Hz.Muhammed@ Fedeklilere elçi göndermiş ve onların teslim olmalarını istemişti. Fakat onlar teslim olmayı reddetmişlerdi. Zira fetih öncesinde herkesin Hayber’in fethedilemeyeceği düşüncesi onlarda da hâkim olan bir düşünceydi. Cenab-ı Hak fethi nasip edince Fedeklileri büyük bir korku kapladı. Hayber’den sonra Medine İslam Ordusunun kendi üzerlerine gelmesinin mutlak olduğunu anlayan Fedekliler hemen peygamberimize bir heyet gönderdiler ve anlaşma yoluna gittiler. Anlaşma için yapılan görüşmelerden sonra Hayber Yahudileri ile yapılan anlaşma şartlarında bir anlaşmayı kabul ettiler. Savaşsız fethedilen Fedek, Hz.Muhammed’e / Cumhuriyete ait oldu ve buradaki ganimetten mücahitlere herhangi bir pay verilmedi. Harita 41: Fedek Heyetinin Teslimiyet İçin Hayber’e Gelmeleri (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 30.2. Vadi’l Kura’nın Fethi (Haziran 628) Vadi'l-Kuralılar da Hayberliler ve Fedekliler gibi Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine faaliyetlerde bulunmuşlardı. Bu nedenle Medine İslam Ordusu Hayber’den çıkarak Vadi’l Kura üzerine yürüdü. Hz.Muhammed@ onlara teslim olmalarını ve barış anlaşması yapmayı teklif etti. Fakat onlar bu teklifi (ok atarak) reddettiler ve savaşmayı tercih ettiler. Savaşın başlangıcında geleneğe uygun olarak yapılan ikili çarpışmalar oldu ve bu çarpışmalarda Yahudiler 12 kişi kaybettiler. Hz.Muhammed@ ise ısrarla onları teslim olmaya davet etmesine rağmen onlar O’nun tekliflerini reddettiler. Nihayet savaşın ikinci (ya da dördüncü günü) günü Vadi’l Kuralılar teslim olmaya razı oldular ve silahlarını bıraktılar. Hz.Muhammed@ Hayberlilerle yapılan anlaşmanın aynısını Vadil Kuralılarla da yaptı. Harita 42:İslam Ordusunun Vadi’l Kura Seferi (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 30.3. Teyma’nın Fethi (Haziran 628) Vadi’l Kura ele geçirildikten sonra Hz.Muhammed@ Ordusu ile birlikte orada dört gün kaldı. Bu süreçte Teymalılar sıranın kendilerine geldiğini ve direnmenin boşuna olduğunu anladıkları için anlaşma yapmak için elçilerini Vadi’l Kura’ya gönderdiler. Hz.Muhammed@ Teymalılarla da anlaşma yaparak Yahudilerin egemen oldukları bölgenin tümünü Medine İslam Cumhuriyeti’nin sınırları içerisine kattı. Daha da önemlisi Yahudilerin Medine’yi kuzeyden aldıkları kumpası yok etti. Artık bundan sonra hedef Mekke olacaktı ve Mekke’nin gelecekte fethedilmesinin önündeki en önemli engel kalkmış oldu. Allah'ın kendilerine Fetih Suresi ile vaat ettiği “yakın fethin” birinci basamağını tamamlayan Hz.Muhammed@ komutasındaki Medine İslam Ordusu Medine'ye dönüş hazırlıklarına başladı. Harita 43:Teyma Heyetinin Teslimiyet İçin Vadi’l Kura’ya Gelmeleri (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 30.4. Hayber’in Fethinden Sonra Medine’deki Gelişmeler 30.4.1- Hz.Cafer ve Habeşistan Muhacirlerinin Gelişi Hayber’in fethi sırasında Habeşistan’da bulunan Muhacir müminler Hz. Cafer liderliğinde Medine’ye döndüler. ([1] ) Habeşistan heyetinin içerisinde bizzat Necaşi’nin gıyabi olarak Hz.Muhammed@ ile nikahlarını kıydığı Hz.Ümmü Habibe de yer almaktaydı. Hz.Ümmü Habibe Ebu Süfyan’ın kızıydı ve kocası orada ölünce dul kalmıştı. Şimdi ise Hz.Muhammed’in@ zevcesi olmuştu. Böylece Hz.Muhammed@ Ebu Süfyan’ın damadı olurken Hz. Hamza’nın şehadetine sebep olan ve kalbini / ciğerini yemeye çalışan Hind ise Hz.Muhammed’in@ kayın validesi olmuştu. Hayber seferi öncesi Hz. Ümmü Habibe için peygamberimizin zevcelerinin odalarının yanına bir oda inşa edilmişti. Hz. Ümmü Habibe validemiz kendisi için hazırlanan odasına yerleştirildi. Bu evlilik, Mekke Yönetiminin Medine’ye karşı yumuşamasına neden olacak ve Mekke’nin kan dökülmeden / savaşsız fethine giden yolda önemli bir adımı oluşturacaktı. 30.4.2- Mısır Kralına gönderilen Elçinin Dönüşü Mısır Kralı (Mukavkıs) Hz.Muhammed’in@ Elçisi ile birlikte çeşitli hediyeler gönderdi. Bu hediyeler; İki cariye (Mariye ile kızkardeşi Şirin), bin miskal altın, bir katır, bir merkep, yirmi kat Mısır işi ince elbise, bal, sarık, koku, baston vb. çeşitli hediyelerden oluşuyordu. Hz.Muhammed@ Mariye’yi azat ederek kendisine nikahladı. Fakat Mescidin yanında boş oda olmadığı için Medine içerisinde bir eve yerleştirildi. Hz.Muhammed’in@ Hz.Mariye’yi (Mary) nikahlamasının sebebi, Mısır Kralının jestine jest ile karşılık vererek onu first laydi yapmasıydı. Böylece Mısır Yönetiminin Medine İslam Cumhuriyetine karşı düşmanlığı sözkonusu olmayacaktı. Her iki yönetimin birbirlerine karşılıklı jestlerle karşılık vermesi sonucunda Hz. Ömer döneminde Mısır’ın fethi de çok kolay olmuştur. 30.4.3- Sasanilerin Ninova’da büyük bir bozguna uğradıklarının haberinin gelmesi Hayber’in fethini müteakiben müminler müjde üzerine müjdeler almaktaydılar. Bunlardan birisi de Sasani İmparatoru 2. Hüsrev’in ordusu Bizans’a karşı Ninova’da yaptığı meydan savaşını kaybetmesi haberiydi. Medine İslam Cumhuriyeti’nin bölgede büyümesini istemeyecek devletlerin başında Sasani İmparatorluğu gelmekteydi. Şimdi ise Bizans karşısında aldıkları mağlubiyetle onlar Medine İslam Cumhuriyeti için tehdit olmaktan çıkmış bulunuyorlardı. Onların bundan sonra artık kendi dertleri ile uğraşacakları açıktı. Zira İstanbul’a kadar gerçekleştirilen büyük fetihlerden sonra peşpeşe yaşanan mağlubiyetlerin faturasının 2. Hüsreve çıkarılacağı ve uzun sürecek taht kavgaları ile imparatorluğun yıkılacağını tahmin etmek zor değildi. Bu durumda Medine İslam Cumhuriyetine kuzey-doğudan ve güney-batıdan (Sasani hakimiyetindeki Yemen’den) muhtemel bir saldırının gelmesi olası gözükmüyordu. Bu nedenle Sasani kralının Hz.Muhammed’in@ mektubunu götüren elçiye kötü davranması ve mektubu yırtması haberini getiren elçiye bu kralın sonunun iyi olmayacağı bilgisini Allah elçisi söylemişti. Olayların peygamberimizin söylediği gibi gerçekleşmesi karşısında Medine’liler büyük sevinç yaşadılar. 30.4.4- Hz.Safiyenin Medine İçerisinde Bir Eve Yerleştirilmesi Hayber dönüşü Hz.Muhammed’in@ Başkanlık konutunda / ehli beytte Hz. Safiye için yer yoktu. Bu nedenle onu geçici olarak Medine içerisindeki Harise binti Numan'ın evine yerleştirdiler. 30.4.5- Kardeşlik Bağı İle Alınan Hurma Bahçelerinin Ensara Geri Verilişi Hayber ganimetinden Mekke muhacirlerinin hisselerine mal ve hurmalıklar düştüğü ve artık malî durumları oldukça düzeldiği için, Ensar’ın onlara önceden emaneten vermiş oldukları hurma bahçelerini, Peygamberimiz Ensar’a geri verdi. 30.5. Hz. Ömer'in Türabe Akını / Askeri Harekatı (Aralık 628) Türabe Mekke'den San’a ve Necran'a giden yol üzerindedir. Türabe’ye askeri harekât düzenlenmesinin sebebi Hevazin kabilesinden dört oymağın (Cüşem b. Muaviye b. Bekr, Nasr b. Muaviye b. Bekr, Sa'd b. Bekr, Sakf b. Münebbih b. Bekr b. Hevazin oğullarının) Hayber’in fethi sırasında Hayber Yahudilerine yardım etmek için Türabe'de toplandıklarına ilişkin istihbaratın alınmasıydı. Hevazinlilerin Hayber Yahudileri ile savunma iş birliği anlaşması olduğu için onlar da bu anlaşmalarının gereği olarak Hayberlilere yardıma hazırlık yapmışlardı. Ancak onlar yardıma gelemeden Hayber fethedildi. Şimdi onlara bir ders verilmesi gerekiyordu. Hz.Muhammed, Hz. Ömer'i 30 kişilik bir birliğin başına komutan tayin ederek Türabe’ye gönderdi. Hevazinliler Medine İslam Ordusundan bir birliğin kendilerine doğru gelmekte olduğunu haber alınca, hemen kaçtılar. Hz. Ömer ve birliği Hevâzinlerin yurtlarında hiç kimseye rastlayamadığından, Medine'ye geri döndü. [1] ) Hz.Cafer ve beraberindeki müminlerin Medine’ye geldikten sonra Hayber’e gittikleri ve Hz.Muhammedle orada karşılaştıkları da rivayet edilir. Hatta elde edilen ganimetlerden geri dönen Habeşistan muhacirlerine pay verildiği de söylenmektedir. Harita 44: Hz. Ömer’in Turabe Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 30.6. Hz. Ebu Bekir'in Necd Akını / Askeri Harekâtı (Aralık 628) Hz.Muhammed@, Fezareoğulları üzerine de Hz. Ebu Bekir'i gönderdi. Bu aşamadan sonra Medine’nin güvenliğini sağlamak için tehdit oluşturan ve yakın geçmişte Hendek savaşında müttefik / hizipler ordusunda yer almış kabileler korkutulup sindirilmeli veya anlaşmaya razı ederek teslim alınmalı ve İslam / barış topluluğuna katılmaya razı edilmeliydi. Bu politika çerçevesinde Hz.Muhammed@ muhtemel tehdit odaklarına karşı askeri harekâtlara devam etti. Hz. Ebu Bekir’in komutasındaki askeri birlik, Fezareoğulları’nın bulunduğu bölgeye geldiğinde su kaynağının yanında baskına uğradılar. Fakat çabuk toparlandılar ve Fezareoğulları savaşçılarının saldırılarını püskürttükleri gibi karşı saldırıya geçerek onları mağlup ettiler. Onlardan hem esir aldılar hem de ganimet elde ettiler. Harekâtı başarıyla tamamlayan İslam Ordusu Birliği, elde ettikleri esir ve ganimetlerle Medine’ye geri döndüler. Harita 45:Hz.Ebu Bekir’in Necd Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 30.7. Beşir b. Sa'd'ın Fedek Akını / Askeri Harekâtı (Aralık 628) Hz.Muhammed@, Hendek savaşında müttefik / hizipler ordusu içerisinde yer alan Mürre oğullarının üzerine 30 kişilik bir askeri birlik gönderdi. Birliğin komutasına Beşir b. Sad’ı getirdi. Mürre oğulları, Fedek'e komşu bir kabile idi. Beşir b. Sa'd komutasındaki birlik, Fedek yakınlarına geldiklerinde, Mürre oğullarının davar, deve ve sığır sürülerine rastladılar. Hemen bu sürüleri ganimet olarak alıp Medine’ye doğru yol aldılar. Çölde sürekli yer değiştiren bedevi kabileleri bulmanın ve onlarla çarpışmanın bir yolu da buydu. Yani onların en kıymetli mallarını ganimet olarak alınca çobanların hemen kabilelerine haber verecekleri çok açıktı. Nitekim çobanlar kabilelerine sürülerinin İslam birliğince ele geçirildiği haberini kabile reislerine ulaştırınca onlar hemen harekete geçti. Mürre oğulları sürülerini geri almak için İslam birliğini takip ettiler ve geceleyin İslam birliğine yetiştiler. Geceden başlayıp sabaha kadar Mürre oğulları ile İslam Birliği arasında çarpışma yaşandı. Yapılan bu çarpışmada Beşir bin Sa’d yaralandı ve İslam askerlerinin bir kısmı şehit olurken bir kısmı da Medine’ye kaçıp canını zor kurtardı. Düşman çok dişli çıkmıştı. Harekât başarısız olmuştu. Beşir bin Sa’d ise Fedekli Yahudilere sığındı. Yaraları iyileştikten sonra O da Medine’ye döndü. Harita 46:Beşir b.Sa’d’ın Fedek Akını / Harekatı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 30.8. Galib b. Abdullah el-Leysi'nin Meyfaa Akını / Askeri Harekâtı (Ocak 629) Meyfaa da eyleşen Gatafanların Sa'lebe oğulları kolu, Medine için her zaman tehdit oluşturmuşlardı. Hatta Medine İslam Ordusu birliklerinin belalısı olmuşlardı. Zulkassa’da on İslam askerini şehit etmişlerdi. Üzerlerine gönderilen İslam birlikleri de yaptıkları baskınlarda bir netice alamamışlar ve onlar hemen dağlara kaçmışlardı. Hayber’in fethi sırasında Gatafan kabilesi içerisinde Yahudilere destek vermek için gidenler arasında idiler. Artık Sa'lebe oğullarına bir darbe indirmenin sırası gelmişti. Hz.Muhammed@ Galib b. Abdullah'ı 130 kişilik askeri bir birlikle onların üzerine gönderdi. Birliğe bölgeyi ve Gatafanlıları çok iyi bilen Yesar’ı rehber olarak tayin etti. Yesar, Küdr gazvesinde esir alınmış ve müslüman olunca, Peygamberimiz tarafından azad edilmişti. Yesar’ın rehberliğindeki askeri birlik, Sa’lebe oğullarının yerini bulmayı başardı ve ansızın baskın yaptı. Sa’lebe oğullarının reisleri ve önemli savaşçı adamları öldürüldü. Diğerleri ise kaçtılar. Önemli ölçüde ganimet elde edildi. Böylece Sa’lebe oğullarına da iyi bir darbe vurulmuş oldu. Harita 47: Galib b. Abdullah’ın Meyfaa Akını / Harekatı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 30.9. Beşir b. Sa'd'ın Cinab (Cehra) Akını / Askeri Harekâtı ( Şubat 629) Gatafan kabilesinin en önde gelen liderlerinden olan Uyeyne bin Hısn, Cinab’da bir grup Gatafanlı ile toplantı yapıp onları Medine İslam Cumhuriyetine karşı kışkırtmaya çalıştı. Gatafanların en önemli boyları bir araya gelip İslam Cumhuriyetine karşı savaşma konusunda anlaştılar. Bu haberi alan Hz.Muhammed@ hemen Beşir bin Sa’d komutasında 300 kişilik askeri birliği Cinab’a gönderdi. İslam Ordusu birliği Gatafanlıların yurduna vardığında onların sürüleri ile karşılaştı ve hemen sürüleri ganimet olarak ele geçirdiler. Sürülerini İslam askerlerine kaptıran çobanlar kaçıp Gatafan reislerine haber verdiler. Gatafanlar sürülerini geri almak için önce çarpışmayı düşündüler ve ona göre hazırlık yaptılar. Fakat İslam askerlerinin sürüleri ele geçirmek için değil kendileri ile çarpışmaya geldiklerini görünce savaş yapmaya cesaret edemediler ve dağlara kaçıp yurtlarını terk ettiler. İslam birliği onların yerleşkelerine geldiklerinde hiç kimseyi bulamadılar. İslam Birliği Medine’ye geri dönmeye başladığı sırada Uyeyne bin Hısn savaşçıları ile İslam askerlerinin karşısına dikildi. Her iki taraf kıyasıya bir savaşa tutuştu. Çarpışmanın sonunda İslam askerleri Gatafan savaşçılarını bozguna uğrattı. Uyeyne bin Hısn ve adamları kaçtılar. İslam askerleri iki esir ve ganimet olarak aldıkları sürülerle birlikte Medine’ye döndüler. Hz.Muhammed@ bu iki esir müslüman olunca onları serbest bıraktı. Harita 48:Beşir b. Sa’d’ın Cinab Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 30.10. Medine İslam Cumhuriyeti’nin Büyümesi Medine İslam Cumhuriyeti Hudeybiye Anlaşması ile bölgede yasal meşruiyet kazanmış ve tanınmıştır. Bu en büyük fetihtir. Mekke ile Hayber arasında sıkışmışlık ise Hayber’in fethi ile aşılmıştır. Sürekli yapılan askeri harekatlarla Medine’ye çevre kabilelerden gelecek tehditler bertaraf edilmiştir. Gönderilen elçilerle çevre ülkelerden Habeşistan ve Mısır Medine İslam Cumhuriyeti’nin yanında yer almış, Bizans ise şimdilik tarafsız kalmıştır. Medine İslam Cumhuriyeti’ne karşı çıkan sadece İran Sasani İmparatorluğudur. Fakat Ninova bozgunu nedeniyle İran Kisrası 2.Hüsrev kendi derdi ile uğraştığından İran Sasani Devleti Medine İslam Cumhuriyeti için tehdit olmaktan çıkmıştır. Böylece İran Sasani Devletinin Medine için tehdit oluşturması artık söz konusu değildir. Gelinen durumda Medine İslam Cumhuriyeti’nin artık önü açıktır. Medine İslam Cumhuriyeti büyümektedir ve her geçen gün bölgesel güç olmaya doğru adım adım ilerlemektedir. 30.11. Büyümenin Getirdiği Değişimler ve Bunalımlar / Sorunlar Medine İslam Cumhuriyeti’nin büyümesi, beraberinde bunalımları ve sıkıntıları da getirmekteydi. Zira büyümeyi sağlayan unsurlar, yönetimde, ekonomide ve hukukta değişimi zorunlu kılmaktaydı. Ayrıca egemenliğe katılan toplumlar kendilerinin yönetimde temsil edildiğini görmek isterler. İslam Cumhuriyeti’nin topluluğa katılan toplumlar tarafından benimsenmesi için de en iyi yol, onların da yönetimde temsil edilmesiydi. Diğer bir ifadeyle İslam / Barış topluluğuna katılacak olan toplumlar, kendi içlerinden çıkmış birilerinin yönetimde yer alması halinde kendi haklarının korunup gözetildiği ve güvenliklerinin sağlandığı hissini taşıyacaklardı. Aksi takdirde söz konusu toplumlar kendilerini güven içerisinde hissetmeyecekler ve kendilerine ait yönetim peşinde koşacaklardı. Fakat diğer taraftan onların yönetimde temsil edilmelerinden en fazla rahatsız olacak olan taraflar ise mevcut / muhafazakâr / statükocu kesimlerdi. Medine İslam Cumhuriyeti de bundan ari değildir. Fetih sonucu ülke egemenliğine katılan toplumların idarede temsiliyetine önem veren Hz.Muhammed’i@ en fazla bunaltanlar, mevcut eşleri Hz. Ayşe ve Hz. Hafsa idi. Zira peygamberimizin büyümeyi sürdürülebilir kılmak ve yönetimin bekasını sağlamak için egemenliği altına aldığı toplumların liderlerinin kızları ile yaptığı evlilikler, Başkanlık Konutunda yeni eşlere yer açmak demekti. Bu sadece yeni eşler için bir oda yapılması değil aynı zamanda liderin / başkanın / peygamberin kalbinde bir oda açmak, yönetim erkinde bir makam açmak demekti. Dolayısıyla statükoyu temsil eden lider / peygamber eşleri bu durumdan rahatsızlık duyacaklar ve yeni gelen ortaklara yer açmamak için direneceklerdi. Nitekim de öyle oldu. Hz. Ayşe ve Hz. Hafsa aralarındaki kıskançlık ve rekabeti bırakarak yeni gelen eşlere karşı birlik olup «ortak bir cephe» oluşturdular. Onlar, önce Hz. Zeynep ile yapılan izdivacı kıskandılar; Hz. Zeynep bu mücadelede kendini savunurken kullandığı argüman «Sizleri Resulullah ile babalarınız evlendirdi beni ise Allah evlendirdi» idi. Hz. Zeyneb’in Hz.Muhammed’e ikram ettiği bal şerbeti nedeniyle Hz. Ayşe ve Hz. Hafsa’nın Hz.Muhammed’e kötü koktuğunu söylemeleri ve bu söylemleri nedeniyle Hz.Muhammed’in bal şerbetini kendine yasaklaması ve bu kötü kokma olayının kıskanç statükocu eşlerin bir komplosu olması, Başkanlık konutundaki gidişatın boyutlarına dair ip uçlarını vermektedir. Hayber’in fethinden sonra ise Hz. Ayşe ve Hz. Hafsa için yeni bir rakip daha gelmişti; Hz. Safiye. O peygamberimizle evlenip Medine’ye yerleştirildiğinde onlar onu çok merak ettiler ve kaldığı eve gizlice ziyarete gittiler. Onun çok akıllı, zeki ve güzel bir kadın olması, ayrıca Nadir oğullarının lideri Huyey gibi bir şeytanın kızı olmasının yanında Hayber’in liderlerinden birinin eşi olması nedeniyle Hz.Muhammed’i@ etkileyip kendilerinden uzaklaştırabileceği endişesine kapıldıkları söylenebilir. Zira birbirlerine Hz. Safiye’nin ne kadar zeki, akıllı olduğunu ifade etseler de Hz.Muhammed’e tersini söyleyip onu peygamberimizin gözünden düşürmeye çalışmışlardı. Hatta onlar Hz. Safiye ile alay etme ve küçümseme konusunda o kadar ileri gitmişlerdi ki Yahudi kökenli olmasını onunla alay ve aşağılama konusu yapmışlardı. Bu konuda şikâyeti alan Hz.Muhammed’de@ Hz. Safiye’ye «sende onlara benim babam Harun, amcam Musa peygamberdi diye cevap verseydin» şeklinde yol gösterecek kadar çekişmeler ileri gitmişti. Ayrıca Hz. Ayşe’nin onu Yahudi kadını diye aşağıladığı zamanlarda Hz.Muhammed’in@ «Ya Ayşe! böyle söyleme! Ben kendisine İslam'ı anlattım ve o da müslüman oldu. Üstelik dinini / teslimiyetini de güzelleştirdi» diye öğütlemesine rağmen kıskançlığı devam etti. Öyle ki, bir defasında Hz. Ayşe’nin Hz. Safiye’nin yapıp gönderdiği yemeği tabağıyla beraber yere çaldığı ve tabağın parçalandığı Hz.Muhammed’in@ ise Hz. Ayşe’yi teskin etmeye çalıştığı ve çevresindekilere «anneniz kızdı» dediği rivayet edilir. Kısa bir süre sonra Mısır Kralının hediyesi Hz. Mariye’nin de karşı kampa dahil olması bardağı taşıran son damlalardandır; Rivayete göre Hz. Mariye’nin evi Medine içerisinde Mescide / Başkanlık konutuna / Ehli beyte uzak bir yerdeydi. Hz. Hafsa’nın odasında bulunmadığı (ziyaret için babasının yanına gittiği) bir gün Hz.Muhammed@ Hz. Mariye ile Hz. Hafsa’nın odasında buluştu. Fakat bir şekilde Hz. Hafsa erken döndü ve odasının kendisinden izinsiz kullanıldığını görünce çılgına döndü. Hz.Muhammed’e@ kendisine değer vermediği, sevmediği vb. sözlerle çıkıştı. ([1] ) Bu çıkışmalar / çekişmeler öylesine şiddetli olmuştu ki Hz.Muhammed’i@ öfkelendirecek boyutlara ulaşmıştı. Bir keresinde Hz. Hafsa’nın yakışıksız söz ve tavırları nedeniyle Hz.Muhammed@ ona «Allah’tan kork Ey Hafsa!» şeklinde çıkıştığı rivayet edilmektedir. Fakat bütün bunlara rağmen Hz.Muhammed@ onu teskin etmek için izinsiz odasını bir daha kullanmayacağını, (rivayetin bazısına göre bir daha Hz. Mariye ile asla buluşmayacağını, onu kendisine haram ettiğini vb.) belirtir. Hanımlarının gönlünü almak için kendisine helal olmasına rağmen bal şerbetini ve diğer hanımlarını haram etmesinin yanlış olduğu ve bu hususta yaptığı yemini bozması gerektiği Cenab-ı Hak tarafından aşağıdaki ayetlerle elçisine bildirilmiştir; RAHMAN, RAHİM ALLAH ADINA 1-2- Ey Peygamber! Hanımlarının gönlünü almak için Allah’ın helal kıldığını niçin kendine haram ediyorsun? (Mamafih bu hatandan dolayı üzülme. Çünkü) Allah gafurdur, rahimdir. Allah, (gerektiğinde) yeminlerinizi bozmayı size meşru / farz kılmıştır. Allah, sizin Mevla’nız / yardımcınız / yol göstericiniz / koruyucunuzdur ve O, her şeyi bilen, en iyi yasa koyandır. (Tahrim Suresi 1-2) Yeni eşlerle yaşanan olaylardan sonra Hz. Hafsa’nın Hz.Muhammed’i@ bu davaya omuz vermiş, İslami hareketi birlikte yükseltmiş ve en samimi arkadaşları olan babalarını ihmal etmekle suçlamış olabileceğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Onların peygamberimizin yeni hanımları olan Hz. Safiye’ye ve Hz. Mariye’ye değer vermesini eski hanımları olarak kendilerine değer vermemek olarak algılamaları ve buradan yola çıkarak babalarına da değer vermemek olarak gördükleri düşünülebilir. Hz. Ayşe ve Hz. Hafsa’nın yeni kumalarına tahammül edememeleri sadece kadınsı kıskançlık olarak algılamamak gerekir. Onların bu tepkileri aynı zamanda mülkiyetin / yönetimin paylaşımına karşı her statükonun tepkisiyle aynı tepkidir. Hiçbir statüko mevcut yapının değişimini istemez ve yeni yapılara / yeni ortaklara karşı daima karşı çıkarlar. Bu nedenle Hz. Ayşe’nin ve Hz. Hafsa’nın statükoyu koruma güdülerini çok iyi anlayan peygamberimiz onlara ne babaları olan Hz. Ebu Bekir’i ve Hz. Ömer’i ve ne de kendilerini asla ihmal etmediğini, vefasızlığın kitabında yazmadığını onlara söyledi. Ayrıca Hz.Muhammed@, yaptığı yeni evliliklerin cinsel bir tercih ile olmadığını tamamen Medine İslam Cumhuriyeti’nin egemenliğini sürdürülebilir kılmak için olduğunu onların anlamalarını bekledi. Fakat onlar anlamamakta ısrar ettiler. Özellikle Hz. Hafsa bu hususta peygamberimizin başını çok ağrıtınca peygamberimiz onun gönlünü almak ve kendisini teskin etmek için Cenab-ı Hakk’ın bildirdiği geleceğe ilişkin bilgilerden bazılarını onunla paylaştı ve bu bilgiyi bir sır olarak saklamasını istedi. Rivayetlerde de zikredildiği üzere bu sır, Hz.Muhammed’den sonra yerine kimin geçeceğine ilişkindi. Ayetten anladığımız itibari ile O, bu sırrın bir kısmını söylemiş diğer kısmını saklamıştır. Yani ya kendisinden sonra Hz. Ömer’in de Devlet Başkanlığına geleceğini ya da Hz. Ayşe’nin babası Hz. Ebu Bekir’in halife olacağını söylemiş olsa gerektir. Her iki olasılıkta muhtemeldir. Eğer peygamberimiz Hz. Ebu Bekir’in kendisinden sonra halife olacağını söyledi ise Hz. Hafsa bu sırrı müjdelemek için müttefiki Hz. Ayşe ile paylaşmış olabilir. Şayet babasının halifelerden birisi olacağı sırrı paylaşıldıysa o zamanda müttefiki de olsa eski rakibi olan Hz. Ayşe’ye cay etmek için bu sırrı paylaşmış olabilir. Fakat Hz. Hafsa’nın kendisine bildirilen bu sırrı paylaşması Cenab-ı Hak tarafından peygamberimize bildirildi. Hz.Muhammed@ hemen harekete geçti ve Hz. Hafsa’ya bu yaptığının ne kadar tehlikeli ve yanlış olduğunu bildirdi. Zira Cumhuriyetin bekasını ilgilendiren bu ve buna benzer sırların paylaşılması son derece tehlikeliydi. Eğer bu tür sır niteliğindeki bilgiler toplumda yayılacak olursa Medine İslam Cumhuriyeti’nde iç kargaşalar alıp başını gidecek ve devlet yönetilemez olacaktır. Tam yükselişe geçmişken Medine İslam Cumhuriyeti’nin istikbalini ilgilendiren gizli bilgiler açık edilecek olursa devlet anarşiye sürüklenecek ve daha yükseliş aşamasındayken yıkılıp gidebilecektir. 3- Hani, (eşinin gönlünü almak için yaptığı yemin olayından dolayı) Peygamber bir sırrını eşlerinden biriyle paylaşmıştı. Fakat eşi bu sırrı (kumasına) ifşa edince Allah da onu (Peygamberine) bildirdi. (Mamafih Peygamber) o sırrın sadece bir kısmını anlatmıştı, diğer kısmına ise hiç değinmemişti. (Peygamber sır tutmayan) eşine yaptığı (bu yanlışı) bildirince, “Bunu sana kim söyledi?” dedi. (Peygamber de), “Her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan haber verdi” diye cevap verdi. (Tahrim Suresi 3) 30.12. Validelerimizin Vazgeçilmez Olmadıkları ve Babalarına Yapılan Öğütler Kıskançlık ve rekabet nedeniyle eşlerinin işi bu aşamaya kadar getirmiş olması nedeniyle artık Hz.Muhammed@ çareyi bütün kadınlarından uzaklaşmakta buldu. Hz.Muhammed’in@ bu tutumu çevredekiler tarafından O’nun eşlerini boşadığı şeklinde algılanmıştı. Hz. Ömer durumun vahametini anlayınca kızına (Hz. Hafsa ’ya) çok kızdı ve Hz.Muhammed’i@ üzdüğü için azarladı. Diğer taraftan emek emek, acı, çile ve çabalarla bu noktaya kadar getirilmiş İslam Cumhuriyetini iç kargaşaya yuvarlayacak buna benzer anlamsız çekişmelere artık bir dur demenin vakti gelmiştir. Bu amaçla Cenab-ı Hak, duruma müdahale etti ve Tahrim Suresinin müteakip ayetleri ile Hz.Muhammed’in@ eşlerini terbiye etti. Bu karşı duruşlarına devam edecek olurlarsa elçisinin kendilerini boşayacağı tehdidinde bulundu. Onların bu yaptıkları hareketlerin inkarcıların / düşmanların yaptıkları hareketlerle aynı olduğunu tarihteki inkârcı / düşman kadınlar örneği ile anlattı. Validelerimize kıskançlıklarının ve rekabetlerinin Cumhuriyete verdiği zararın vahim boyutlara ulaştığını anlatmak için en iyi yol ya onların bu hareketlerinden vazgeçmeleri ya da Hz.Muhammed’in@ onları boşayacağı ve yerlerine başka kadınlarla evleneceği tehdidiydi. Diğer taraftan müminlerin de ailelerine, çocuklarına sahip çıkmaları ve onların yanlışlarını düzeltmeleri için gereğinin yapılması istendi. Zira bu işin sonu kötüye gitmekte azaba / ateşe doğru gitmekteydi. Bu ikazla Hz. Ebu Bekir’in ve Hz. Ömer’in kızlarını uyarmaları ve onların Hz.Muhammed’in@ yanında yer almaları için ellerinden ne gerekiyorsa yapmaları istendi. 4-7- Ey Peygamber’in iki eşi (Ayşe ve Hafsa!) Eğer hatalarınızdan tevbe edip Allah’a dönerseniz sizin için iyi olur. Çünkü kalpleriniz kaydı, bozuldu; yok eğer Peygamber’e karşı birbirinizi desteklerseniz O’nun Mevla’sı (koruyucusu / efendisi) Allah’tır. Cibril, erdemli müminler ve melekler de o’na arka çıkarlar. Eğer o sizi boşarsa (Sizler ona olan eziyetlerinize devam edecek olurda Allah da ona sizi boşama yetkisi / emri verirse), Rabbi ona, sizin yerinize sizden daha iyi, müslime / teslim olan, inanan, kendini adayan, yönelen, kulluk eden, aktif, dul ve genç eşler verir. Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi / ehlinizi / yönetiminiz altında olanları / yakınlarınızı öyle bir ateşten koruyun ki o ateşin yakıtı insanlar ve taşlardır. O ateşin başında, Allah’a karşı gelmeyen, kendilerine emredileni yerine getiren çetin ve güçlü melekler vardır. (İşledikleri yüzünden o ateşe girecek olanlara) “Ey İnkarcılar; Bugün özür dilemeyin. Siz ancak işlediklerinizin cezasını çekeceksiniz.” (denilir) (Tahrim Suresi 4-7) 30.13. Nurun Tamamlanması İçin Dikkatli Olmaya Davet Cenab-ı Hak, özelde Hz. Ayşe ve Hz. Hafsa olmak üzere müminlerin yaptıkları hatalardan dönmelerini ve Allah’a (dolayısıyla Hz.Muhammed’e@) yönelmelerini istedi. Onlardan aydınlık günlere kavuşmak, nurun tamamlanması yani tam bir zafere / fethe ulaşmak için dua etmelerini ve yaptıkları hataların da affedilmelerini istemelerini istedi. Cenab-ı Hak, elçisinden ise eşlerinin birbirleri ile ve eşlerinin kendisi ile arasındaki bu gerilimi fırsat bilip çeşitli entrikalar peşinde olan münafıklar ve inkarcılara karşı asla yumuşak davranmamasını onlara karşı sert davranmasını ve onlarla mücadele etmesini emretti. 8-9-Ey iman edenler! Samimi / halisane olarak tevbe ederek Allah’a dönün. Olur ki Rabbiniz, kötülüklerinizi örter ve sizi içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyar. O gün Allah, Peygamber’i ve O’nunla birlikte iman edenleri utandırmayacaktır. Onların nurları önlerinden ve sağlarından parlayacak ve diyecekler ki; “Rabbimiz! Nurumuzu tamamla, bizi bağışla, çünkü Sen her şeye güç yetirensin.” Ey Peygamber! İnkarcılarla ve münafıklarla mücadele et / cihat et, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. Orası varılacak ne kötü bir yerdir.(Tahrim Suresi 8-9) 30.14. Hz. Ayşe’ye ve Hz. Hafsa’ya En Ağır Uyarılar Cenab-ı Hak, validelerimizin kıskançlık ve yönetsel rekabet nedeniyle elçisine karşı yaptıkları komplolar, baş ağrıtıcı hareketler ve en sonunda devletin çivisini çıkartmaya kadar varan hareketlerin sonunda İslam Cumhuriyetini sona erdirebilecek girişimler olması nedeniyle, inkarcıların hareketleri ile aynı paralelde hareketler olarak değerlendirdi ve onları Hz. Nuh ve Hz. Lut Peygamberlerin eşlerinin muhalefetlerine / ihanetlerine benzetti. Nasıl ki onların eşleri peygamber olsa da onlar azaptan kurtulamadılar / kurtulamayacaklar ise aynı şekilde validelerimiz için de eşlerinin peygamber olmasının kendilerinin ne bu dünya da ne de ahirette azaptan kurtaramayacağının açık olduğunu bildirdi. 10-(Ey Peygamberin Hanımları!)([2] ) Allah inkarcılar / başkaldıranlar için Nuh'un karısı ile Lut'un karısını örnek veriyor. Onlar iki erdemli kulumuzun nikahı altında bulunuyorlardı. Ancak onlara hainlik ettiler. / karşı geldiler. Kocaları (peygamber olmalarına rağmen) Allah'tan gelen azabı hiç bir şekilde o ikisinden savamadı. İkisine de “Haydi ateşe girenlerle birlikte siz de girin!” denildi. (Tahrim Suresi 10) 30.15. Hz. Safiye’nin Hz. Asiye’ye Hz. Mariye’nin de Hz. Meryem’e Benzetilmesi Cenab-ı Hak, Hz. Ayşe ve Hz. Hafsa’ya yaptıkları nedeniyle kötü örneklere benzedikleri uyarısını yaptıktan sonra onların rekabet ettikleri Hz. Safiye ile Hz. Mariye’yi de iyi kadınlara örnek olarak göstererek onları kabul etmeleri için ikna kabilinden ayetlerini gönderdi. Hz. Safiye’yi zalim topluluktan kurtulmak isteyen, Firavundan ve Firavunun yaptıklarından kurtulmak isteyen Asiye’ye benzetti. Gerçekten de Hz. Safiye daha çocukluğundan itibaren babası Huyey bin Ahtab’ın yaptıklarını asla tasvip etmemiş ve Hz.Muhammed’i@ çok sevmiştir. Hz. Mariye (Mary) de ne tevafuktur ki ismi de Hz. Meryem ile aynıdır. Cenab-ı Hak, onun için Medine de atılan iftira ile ilgili olarak kendisini temizlemekle kalmamakta aynı zamanda Mısır Sarayından Medine fakirhanesine geldikten sonra Vahyi İdeolojiyi / İslam Cumhuriyetini hemen benimsemesi ve gönülden bağlanması nedeniyle onu övmektedir. Tarihten verilen iki iyi kadın örnekliğinde Hz. Safiye ve Hz. Mariye validelerimizi, Hz. Ayşe ve Hz. Hafsa validelerimizin de sevmelerini istedi. 11-12- Allah, inanan kimseler için de Firavun ’un karısını örnek gösterdi. Hani o (hanım: Asiye), “Rabbim! Bana katında cennette bir ev yap, beni Firavundan ve onun yaptıklarından kurtar. Beni şu zalimler topluluğundan kurtar!” demişti. Ve Allah, ırzını bir kale gibi koruyan İmran kızı Meryem’i de (inanan kadınlar için) örnek verdi. İşte Biz onu vahyimizden bilgilendirince / ruhumuzdan üfleyince O da Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik etti / inandı ve gönülden içtenlikle bağlı olanlardan oldu. (Tahrim Suresi 11-12) [1] ) Not: Hatta o sıralarda Medine muhalefetinin Hz. Muhammed’i@ siyaseten yıpratmak için «ikinci bir ifk» hadisesi olarak Hz. Mariye ile ilgili ortaya atılan iftirayı bile Hz. Hafsa’nın diline dolama ihtimalinden ya da Hz. Muhammed’e@ bu hususla çıkışmış olabileceğinden bahsetmek bile mümkündür. [2] ) Razi

  • Bölüm 43:Hicretin Başlaması | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 43 HİCRET BAŞLIYOR Akabe görüşmeleri sonuçlandırılmış ve Medine’de kurulacak İslam Cumhuriyeti için anayasal sözleşme şartları üzerine mutabakat sağlanmış ve biat alınmıştı. Şimdi sıra Mekke’den Medine'ye hicret etmeye gelmiştir. Mekkeliler Medine’deki yeni oluşuma katılmaya davet edilecektir. Bu davet; iman eden, iman ettikten sonra geri dönen ve arafta kalan Mekke halkına yapılmaktaydı. Onlara önce Kur’an’ın hikmetli yasalar içerdiği ve hükümranlık sağlayan bir kitap olduğu vurgulanır. Daha sonra safını Hz.Muhammed’den@ yana olarak seçen ve yeni oluşumda yer alacak olanların hem Rabbleri katında hem de yeni yönetimde üstün makamlara kavuşacağı müjdesi verilir. Bu müjde bazı Mekkeliler için çok cezbedici idi. Bazı Mekkelilerin ise tuhafına gitmiş ve şaşkınlığa uğramışlardı. Zira cezbedici teklifler karşısında Hz.Muhammed’in@ yandaşlarında artış olacağı muhakkaktı. Bu nedenle Mekke müşrik ileri gelenleri de halkın saf değiştirmesine mâni olmak için bu müjdelemenin göz boyama / sihir / kandırma olduğunun propagandasını yaparlar. Cenab-ı Hak, bu durumu Yunus Suresinin ilk ayetlerinde şöyle bildirir. Rahman, Rahim Allah Adına 1-2- Elif, lam, ra. İşte bunlar, içinde hikmetli yasaların bulunduğu ve hükümranlık sağlayan kitabın ayetleridir. Kendi içlerinden bir adama “insanları uyar ve iman edenlere Rabbleri nezdinden üstün makamların verileceğini müjdele” diye vahyetmemiz insanların tuhafına mı gitti? O kâfirler “Muhakkak ki bu apaçık bir sihirbazdır / sihirdir” dediler. (Yunus Suresi 1-2) Müşrik ileri gelenlerin bu propagandasına karşılık Cenab-ı Hak nasıl gökleri ve yeri altı günde / evrede yarattı ve bu kainatın yaratılmasını müteakiben işleyişinin kontrolünü de eline aldıysa Hz.Muhammed’in@ de ilahi rehberlik ile kuracağı Toplumsal Barış, Birlik ve Güvenlik (İslam) Evreninin en kısa aşamada yaratılacağı ve bu evrenin yönetiminin başına geçeceğini müteakip ayetlerde vurgular. Bu vurguda gökyüzü metaforu ile ifade edilen yönetim üst yapısı ile yeryüzü metaforu ile ifadesini bulan toplumsal alt yapının tüm kurum ve kuruluşları ile teşekkül ettirilmekte olduğuna işaret vardır. Sonunda meydana gelecek İslam / Barış, Birlik ve Güvenlik ortamının belirli bir süre içerisinde (altı gün benzetmesi ile) Medine’de tesis edileceğine ve başına da Hz.Muhammed’in@ geçeceğine de işaret edilir. Bu yeni oluşumda egemenlik Allah’a ait olacak ve O’nun öğretisi uygulanacaktır. O nedenle insanlar yalnızca Allah’a kul olmaya davet edilir. Bu oluşum ve gelişim hakkında düşünmeleri istenir. 3- Şüphesiz sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arş üzerinde egemenlik / hükümranlık kuran, kainattaki bütün iş ve oluşları yöneten Allah’tır. O’nun emri ve hükmü olmadıkça hiçbir şey meydana gelemez, hiç kimse bir tasarrufta bulunamaz. / Her şeyin yaratılışı, hareketi ve tasarrufu ancak O’nun emir ve hükümlerine göredir. ([1] ) İşte Bu, Rabbiniz Allah’tır. O hâlde O’na kulluk ediniz! Hâlâ düşünüp ibret almaz mısınız? (Yunus Suresi 3) Mekkeli müşrikler ne kadar direnirlerse dirensinler eninde sonunda Allah’ın sistemine dönüşün gerçekleşeceği, ahiretteki dönüş ile temsil edilir. Nasıl ki kozmik ahiret kesin ve kaçınılmaz olarak gerçekleşecek ise Mekke’deki şirk sisteminin de bir gün yok olacağı ve yerine ilahi öğretiye dayalı Barış, Güvenlik ve Birlik sisteminin / İslamın egemen olacağı bildirilir. Bunun kaçınılmazlığı Cenab-ı Hakk’ın yarattığı kainattaki her şeyin yerli yerinde ve hakkaniyetli olması, dolayısıyla haklının, ıslah edici eylemlerde bulunanların hakkını alacağı diğer taraftan ise zalim ve haksızlık yapanların hak ettikleri cezalarını alacağı bir sistemin var olmasındandır. Cenab-ı Hakk’ın öğretisine göre kurulacak ve işletilecek bu sistemde hiç kimseye en ufak bir haksızlık yapılmayacak, kimsenin kimsede asla hakkı kalmayacak. Eninde sonunda hak ve adalet tecelli edecek. Ama bugün, ama yarın veya ahirette, fakat eninde sonunda herkes hak ettiğini görecektir. 4- Sonunda hepinizin dönüşü O’nadır. Bu Allah’ın kesinlikle gerçekleştireceği bir vaadidir. Şüphesiz ki O, iman eden ve ıslah edici amel işleyenlere adaletle karşılık vermek için yaratmayı başlatan ve sonra onu sürdürülebilir kılacak olandır. İnkarcılar için, inkarları / reddedişleri nedeniyle, kaynar sudan bir içki ve acıklı azap vardır. (Yunus Suresi 4) İnsanlara ısı ve ışık kaynağı olarak güneşi yaratan, geceleri bile aydınlık kılmak için ayı yaratan ve senelerin hesabını bilebilmek için aya evreler tayin eden Cenab-ı Hak, toplumsal yaşamlarında onları karanlıklarda bırakır mı hiç? Elbette hayır! O şirk ve zulüm karanlığına yuvarlanmış Mekke müşriklerini ve onlarla beraber diğer insanları da kurtarmak için Kur’an’ı bir güneş gibi göndermiş, o kitaptan aldığı ışığı tıpkı ayın güneş ışığını yansıtması gibi bir nur olarak insanlara yansıtan Resulü Hz.Muhammed’i@de göndermiştir. O elçi, zaman içerisinde tıpkı ay gibi kendisine takdir edilen çeşitli menzillere varır. Böylelikle Mekkeliler ve onların ardından gelen insanlar toplumsal yaşamlarında huzurlu, mutlu ve aydınlık bir yaşam sürsünler istenmiştir. Bu da ancak ilahi öğretiyi izlemek, cahilliği terke etmek ve hakikat bilgisine ermek ile mümkündür. İlahi öğretinin rehberliğinde gerçek bilgiye eren bilgi toplumu için bu örneklemelere işaret edilir. 5- O, Güneş’i bir ışık kaynağı, Ay’ı da bir nur yapan ve senelerin sayısını ve hesabı bilesiniz diye, Ay’a menziller takdir edendir. Bunları belli bir ölçü ile yaratan Allah, hakikati bilmek isteyen bir toplum için ayetleri böyle detaylandırır. (Yunus Suresi 5) Yine nasıl ki karanlık gecenin ardından aydınlık bir gündüzün gelmesi Cenab-ı Hakk’ın koyduğu bir yasadır, aynı yasa toplumların yaşamı içinde geçerlidir. Zalimlerin hâkim olduğu karanlık günler bir gün mutlaka yerini hakkın, adaletin ve rahmetin egemen olduğu aydınlık günlere terk edecektir. Bu nedenle Allah’ın yasalarının egemen olmasını isteyen ve bu konuda hassasiyet sahibi kimseler, gece ile gündüzün birbirini kovalamasının ilahi bir yasa olduğundan hareketle, karanlık baskıcı günlerin ebedi olmadığını, aydınlık günlerin gelmesinin yakın ve kaçınılmaz olduğunu görürler. 6- Hiç şüphesiz gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde ve Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde takva sahibi / ilahi yasalara uyma konusunda hassasiyet gösteren bir toplum için nice deliller vardır. (Yunus Suresi 6) Diğer taraftan ilahi yasalara dayalı bir sistemi istemeyen ve rezil / aşağılık / süfli bir yaşamla tatmin bulan kimselerin sonu ise dünya da acı bir azap, ahirette de ateş azabıdır. 7- 8-Bize kavuşmayı dilemeyen, dünya hayatına / süfli yaşama razı olup, onunla tatmin bulan ve ayetlerimizden gafil olan kimseler var ya; işte onların varacakları yer, kendi elleriyle yaptıkları kötülükler yüzünden ateştir. (Yunus Suresi 7-8) Halbuki iman edip salih / ıslah edici eylemlerde bulunanlar Cenab-ı Hak tarafından doğru yola sevk edilecekler ve sonunda onlar bu dünya da cennet gibi bir yaşama kavuşacakları gibi ahiretteki mükafatları nimet cennetleri olacaktır. Onların kuracakları ilahi sistemde, Allah egemen olacak ve O’na hiçbir eksiklik atfedilemeyecek ve O’na şirk koşulmayacaktır. Orada barış, huzur, selamet ve esenlik egemen olacaktır. Barış ve birlik ekseninde bir araya gelen bu inanmış toplulukların hepsi tesis edilen barış, huzur, güvenlik ve birlik ikliminin devamı için gayret göstereceklerdir. Onların yönelimleri Alemlerin Rabbi Allah’a olacaktır. Hiçbir kimse ya da topluluk, kendi grubu ya da topluluğu için ayrı bir baş çekmeyecek ve kendilerini seçip diğerlerini ötekileştirmeyecektir. Hiç kimsenin ayrı bir kutsalı ve bu kutsalın peşinden gittikleri ayrı bir yönetimi olmayacaktır. Madem ki Allah herkesin ilahı ve herkes O’nun kulu, o halde topluluğun tüm bireyleri yönelimlerini sadece Allah’a yapacaklardır. Allah kulları arasında ayrım yapmadığından bütün alemleri, bütün ırkları, bütün soy sop ve kabileleri yarattığından Allah’a yönelerek ilahi sistemi baz alan bir toplumda rahmet, barış ve güven hâkim olacaktır. Böylece herkes bu sistemi benimseyecek ve üzerlerinde daim olmasını dileyecektir. 9 -10- Hiç şüphesiz iman eden ve salih / ıslah edici amel işleyenleri ise imanlarından dolayı Rabbleri onları hidayete erdirir. Onlar altlarından ırmaklar akan naim cennetlerindedir. Onların oradaki duaları “Allah’ım, Sen her türlü eksiklikten münezzehsin!” dir. Onların oradaki hayatları barıştır. / selamettir. / esenliktir. / selâmdır. Dualarının sonu da “Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun!” dur. / “Yönelimimiz Alemlerin Rabbi Allah’a”dır. (Yunus Suresi 9-10) Mekkeli müminler bu sistemin tesis edilmesinde çok aceleci bir istek içerisindeydiler. Müminler bu konuda çok aceleci olsalar da Cenab-ı Hak kendi sisteminin / hayrın tecelli etmesini yine bir kurala bağlamıştır. Şayet insanların duygu ve heveslerine göre ilahi kurallar cereyan etseydi Mekkeli müşriklerin hemen sonları getirilirdi. Fakat Cenab-ı Hak kullarına karşı çok merhametli olduğundan sürekli onlara mühlet tanır. Hataları, yanlışları nedeniyle hemen ceza vermez. Onları zulümlerinden ve hatalarından dönmeleri için uyarıcılar gönderir. Hatta bazen onların hatalarını anlamaları için başlarına çeşitli sıkıntılar verir ki gittikleri yanlış yoldan dönsünler. Böylece bir süre geçer. 11-Eğer Allah, insanlara, hayrı çarçabuk istedikleri gibi şerri de acele verseydi, kesinlikle onların ecellerini getirirdi. Fakat Bize kavuşmayı istemeyenleri azgınlıkları içinde bocalar bir halde bırakırız. (Yunus Suresi 11) İnsanlar Cenab-ı Hak tarafından çeşitli sıkıntılara / krizlere maruz bırakılır. Onlar bu tür sıkıntılar / krizler yaşadıklarında hemen Cenab-ı Hakk’a yönelirler ve sıkıntılarının giderilmesi için sürekli yalvarır yakarırlar. Fakat sıkıntıları giderildiği zaman sanki hiç yalvarmamış gibi davranırlar. Kendilerini düzeltmeye yanaşmazlar. Sıkıntı / kriz içindeyken anladıkları hatalarından vazgeçmeye yanaşmazlar. Bu durumlara bizzat Mekkelilerin üzerinden birkaç örnek vermek gerekirse; 1) Mekkeliler Hz.Muhammed’in@ doğduğu zamanda Fil hadisesi ile çok büyük sıkıntı yaşamışlar ve Ebrehe’nin saldırısından kendilerini koruması için Cenab-ı Hakk’a yalvarmışlardı. Şirk içerisindeki yaşamları, onların kalplerini parça parça etmişken Ebrehe’nin Fil ordusu ile karşı karşıya gelince hatalarından dönmüşler ve tekrar tevhit / birlik olup Ebrehe’nin ordusuna karşı direnmişlerdi. Cenab-ı Hakk’ın yardımı ile Fil ordusu perişan olmuş ve Mekkeliler helak olmaktan kurtulmuşlardı. Fakat Mekke müşrikleri bu olaydan sonra tekrar şirk sistemine geri dönmüşlerdi. 2) Hz.Muhammed’e@ elçilik geldikten sonra O’nun risaletine ve getirdiği tevhit sistemine karşı koymuşlar, O’na ve O’nu destekleyenlere boykot uygulamışlardı. Hz.Muhammed@ ve yandaşlarına uygulanan boykot zamanlarında Mekkeliler de büyük kıtlık / ekonomik krizler yaşadılar. Cenab-ı Hakk’ın inayeti ve Resulüne yol göstermesi ile izlenen politikalar sonucunda Mekke'nin yaşadığı ekonomik krizler adeta “karşı boykota” dönüşmüştü. Mekkeli müşrikler yaşadıkları bu sıkıntının / ekonomik krizin giderilmesi için Hz.Muhammed’e@ gelip yalvarıp yakarmışlar ve kıtlıktan kurtulmak için dua / yardım etmesini istemişlerdi. Hz.Muhammed’in@ girişimleri ve duası sonuç getirmiş böylece Mekkeliler bu kıtlıktan kurtulmuşlardı. Ancak Mekkeliler rahata erdikten sonra sanki daha önce iman edeceklerine dair söz veren kendileri değilmiş gibi şirkte kalmaya devam etmişlerdi. Cenab-ı Hak, geçmişteki toplulukların da aynı şekilde davrandığını ama Cenab-ı Hakk’ın onlara olan merhametinden hemen onları yok etmediğini bildirirken sonunda onların acı sonla yüzyüze gelmelerinin kaçınılmaz olduğunu vurgulamıştır. Zira onlar inat edip yola gelmeyi reddetmektedirler. Bu gibi davranan kimselere artık yapacak bir şey yoktur. Verilen mühletin sonuna gelindiğinde suçlular helak edilirken müminlerin devri başlayacak ve onlar da imtihan edilmek için ülkenin / yeryüzünün yönetimine getirileceği / halifeler kılınacağı belirtilir. Zaten Akabede varılan anlaşma ile de bu egemenliğin ayak sesleri iyiden iyiye hissedilir olmuştur. 12-14- İnsana sıkıntı dokunduğu zaman, yan yatarken, otururken, dikilirken Bize yalvardı. Kendisinden sıkıntısını gideriverdik mi de sanki kendisine dokunan o sıkıntı için Bize hiç yalvarmamış gibi aldırmadan geçip gitti. Haddi aşanlara yaptıkları şeyler işte böyle süslenmiştir. Ant olsun ki, sizden önceki kuşakları zulmettikleri zaman helâk ettik. Onlara elçilerimiz açık belgeler ile gelmişlerdi. Fakat onlar inanmadılar. İşte Bizde suçlu toplulukları böyle cezalandırırız. Sonra nasıl amel edeceğinize bakalım diye onların ardından sizi yeryüzünde halifeler kıldık. / kılacağız. (Yunus Suresi 12-14) Akabe’de varılan anlaşmadan sonra Medine’de kurulacak İslam Cumhuriyeti eliyle Mekkeli müşriklerin cezalandırılacağı bildirildikten sonra onların bu cezalandırmayı hak ettikleri şöyle detaylandırılır; “Kendilerine teklif edilmiş olan İslam Cumhuriyeti ve İslami yaşamı reddeden Mekkeliler boykot yıllarında kendileri ekonomik krizle / kıtlıkla karşı karşıya kalınca hemen Hz.Muhammed’in@ teklifini kabul ederek bu krizden çıkmayı amaçlamışlardı. O’nun dua ve girişimleri sonucunda krizden kurtulan Mekkeliler sözlerinde durmamış ve şirk sisteminde devam etmişlerdi. Kıtlık / Ekonomik krizden kurtulmaları halinde O’na ve getirdiği ilahi öğretiye iman edeceklerine söz veren Mekkelilerin yönetici elitleri kriz sonrasında ilahi öğretinin değiştirilmesi halinde iman edeceklerini bildirdiler ve öğretinin değiştirilmesini talep ettiler. Cenab-ı Hak ise elçisinden onların bu taleplerinin mantıksızlığını ortaya koyan ayetlerini okumasını istedi. Hz.Muhammed@, ilahi öğretiyi içeren ve kendilerine okunan Kur’an’ın kendi uydurması olmadığı, Cenab-ı Hakk’ın vahyettiği ilkeler olduğu, bu ilkeleri Allah’ın sistemini arzu etmeyen ileri gelenlerin isteğine uyarak kendisinin değiştirmesinin mümkün olmadığını bildirdi. Böylece bütün yaratılmışların ilahının bildirdiği ilkelere insanların itaat etmesinin zorunluluğu elçinin kendi şahsı üzerinden ifade edildi. Rabbi katında seçilmiş bir elçinin yani çok değerli bir kul olmasına rağmen kendisinin de bu yasalara uymaktan başka bir seçeneğinin olmadığı belirtilmiş oldu. Zaten bir insanın Rabbine karşı takınması gereken tavrının O’ndan gelen emirlere ve yasalara büyük bir saygıyla itaat etmesinden başka ne olabilir ki? Bu ayetlerde Resulü Ekrem’den şayet kendiliğinden böyle bir şeye kalkışırsa Rabbi tarafından korkunç bir azapla cezalandırılacağının bildirilmesi istenir. Tarih göstermiştir ki Allah’a iftira ederek O’nun adına milleti kandırmaya çalışanlar asla iflah olmamışlardır. Sonunda hile / yalan / iftira / sahtekarlıkları açığa çıkmış sahip oldukları iktidarlarından indirilmiş, rezil olmuş ve çok feci şekilde cezalandırılmışlardır.” Aslında sıkıntının / krizlerinin esas kaynağı da zaten o müşrik ileri gelenlerin kendi arzularına göre bir sistem oluşturmalarından başka bir şey değildir. Onları krizden kurtaracak ilahi sistemi kabul edecekleri yerde kendi arzularına göre tekrar yeni bir şirk sisteminin kurulması derde derman olmayacaktır. Yeni krizleri / sıkıntıları beraberinde getirecektir. Ama müşrikler için önemli olan kendi statülerinin yeni sistemde de korunması ve sömürü çarklarının devam etmesi idi. Halbuki o güne kadar inzal olunan Kur’an ayetlerine bakıldığında önerilen ilahi sistem, onların zulüm sistemine yer vermiyordu. 15- Onlara açık belge ve delilleri içeren ayetlerimiz okunduğunda, Bize kavuşmayı istemeyenler; “Bundan başka bir Kur’an getir yahut bunu değiştir!” dediler. De ki: “Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değil! Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Şayet Rabbime isyan edersem, muhakkak ki ben büyük bir günün azabından korkarım. (Yunus Suresi 15) Cenab-ı Hak, elçisinden şu hususu da onlara bildirmesini ister; “Ben aranızda elli küsur yıllık bir ömür geçirdim ve bu yaşamım sırasında Mekke'nin sorunlarına çözüm getiren ve kendimin icat ettiği böyle bir sistem getiremediğimi gayet iyi biliyorsunuz. Mekke'nin sorunlarını birlikte yaşadık, bu sorunlara çözüm üretmek için birlikte çok kafa patlattık fakat peygamberlik öncesi Kur’an benzeri sözlerin ve böyle bir sistem önerisinin ağzımdan çıktığına hiç şahit oldunuz mu? Ama ne zaman ki Allah Kur’an’ı bana vahyetti, ben de size vahyolunan bu Kur’an’ı sizlere bildirdim, sizleri onun öngördüğü sisteme uymaya davet ettim. Allah şayet böyle murat etmeseydi ben size bu ilahi öğretiyi asla okuyamazdım ve sizler böylece bu öğretiden asla haberdar da olamazdınız. Bu sizin için bir lütuftur. Hala anlamayacak ve ayağınızı denk almayacak mısınız? Sorunlarınıza çözüm getiren, sizleri gelecekte karşı karşıya kalacağınız yıkım ve ahiret azabından koruyacak ilahi sistemin kadrini kıymetini bilmeyecek misiniz?” “Şayet ben kendi icat ettiğim öğretileri Allah’a atfedersem o takdirde Allah’a iftira etmiş olmaz mıyım? O takdirde de zulümlerin en büyüğünü işlemiş olurum. Allah’ın adına yalan uyduran ve insanları Allah adına kandırmaya çalışandan daha zalim kim olabilir ki? Diğer taraftan gerçekten O’nun inzal ettiği ayetlerini inkâr edenler de en büyük zulmü işlemiş olmazlar mı? Her iki yanlışı yapan günahkârlar elbette kurtuluşa eremezler.” 16- 17- De ki: “Allah dileseydi, ben onu (Kur’an’ı) size okumazdım ve O (Allah), onu size bildirmemiş olurdu. Ben de ondan (Kur’an inzal olmadan) önce içinizde bir ömür geçirmiştim. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? Hem uydurduğu yalanı Allah’a iftira atandan ve/veya O’nun ayetlerini yalanlayan kişiden daha zalim kim olabilir? Şu muhakkak ki böyle günaha batmış olanlar asla iflah olmazlar.” (Yunus Suresi 16-17) Cenab-ı Hak, Mekke halkının kendilerine inzal edilen öğretiye uyacakları yerde kendilerinin faydasına, menfaatine ve kendilerini zarardan korumak için hiçbir şekilde kıllarını dahi kıpırdatmayan şirk sisteminin yöneticilerine itaat ettiklerini belirtir. Dahası onların şirk otoritelerini (ruhbanlarını / politikacılarını) Allah katında kendilerini kayırıcı torpil makamı olarak gördüklerini bildirerek ne kadar büyük bir hata ve gafletin içerisinde olduklarına işaret eder. Halbuki o ileri gelenler Mekke halkının yararı için hiçbir çaba göstermemekte, onları zarardan korumak için de hiçbir gayret içerisinde değillerdir. Dünyada halkın sorunlarını çözme hususunda hiçbir çabası olmayan ancak kendi menfaatlerini düşünen bu şirk otoritelerinin ahirette Allah’ın indinde insanların menfaatlerini koruyacağını düşünmek ne kadar büyük bir gaflettir. Diğer taraftan Cenab-ı Hak böyle kişilere asla değer vermediği gibi ahirette onlara böyle bir izin verdiğine dair en ufak bir bilgi / ahit / sözleşme de yoktur. Bu nedenle Cenab-ı Hak elçisine Allah’ın asla tasvip etmediği bir şeyi ona yakıştırmayı reddederek müşrikleri azarlar. Onlara “Allah bilmiyor ama siz biliyorsunuz öyle mi?” denir. 18- Onlar, Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar ve ne de yarar sağlamayan kişilere tapıyorlar ve “Bunlar Allah yanında bizim şefaatçilerimizdir / kayırıcımızdır / torpilimizdir” diyorlar. De ki: “Siz Allah’ın göklerde ve yerde kendisinin bilmediği bir şeyi mi O’na bildiriyorsunuz?” O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir ve çok yücedir. (Yunus Suresi 18) Toplumlar tarihin belirli dilimlerinde tek bir topluluk olarak yaşamışlar fakat sonra kendi aralarında bazı nedenlerden dolayı ihtilafa düşmüşlerdir. Onların ihtilafları derinleşmiş ve sonunda ayrılık, bölünme ve çatışmalara kadar varmıştır. İhtilaf / ayrılığa düşen topluluklar aynı zamanda ahlaksızlık ve zulüm batağına da saplanmışlardır. Zira toplumların bölünmeleri / parçalanmaları, rekabet ve ötekileştirme ile zulmü de beraberinde getirir. Her grup kendini üstün kılmak için yapacağı hareketlerle karşı gruba büyük zulümler yapar. Birlik ve beraberliğin getirdiği bereket, bolluk, verimlilik, performans ve güç kaybolur. Giderek zayıflık, güçsüzlük, her alanda darlık ve sıkıntılar baş gösterir. Zulmün ve adaletsizliğin yayıldığı toplumlarda yönetimler kendi toplumsal desteklerini de kaybederler. Bu nedenle şirk en büyük zulümdür. Ancak Cenab-ı Hak insanların bu bozulmalarını hemen cezalandırmamış, onlara belki hatalarını anlarlar da tekrar tevhit olurlar diye mühlet tanımıştır. Fakat hatalarında ısrar edenler sonunda acı azaplarla karşılaşmışlardır. Mekkeliler de aynı süreci yaşamışlardır. Hz.İbrahim’in@ kuruluşunu yaptığı ve kuruluş felsefesini de tevhit olarak belirlediği Mekke, başlangıçta tek bir ümmetti. Ancak özellikle şirk sistemi ve bu sistemin öngördüğü parçalanmışlık / atomize toplum yapısı Mekkelileri birbirine düşürmüş ve birbirini yiyen zulüm içerisinde yaşayan bir toplum olmuşlardır. Sadece Mekkeliler değil, şirk sistemini benimseyen diğer Arap kabileleri de aynı ayrılık ve bölünmüşlüğü yaşamışlardır. Onların parça bölük toplumsal yapıları ise ülkelerini düşman kuvvetlerinin saldırılarına karşı korumasız ve zayıf bir hale getirmiştir. Fil olayında Ebrehe’nin ordusunu hiçbir kabile durduramamıştır. Mekke’ye kadar gelip Kabe’yi yıkmak için saldırıya geçen bu orduyu tekrar tevhit olup yek vücud karşı koyan Mekkeliler, Cenab-ı Hakk’ın da yardım ve inayeti ile perişan etmiştir. Ama tehlike / sıkıntı / kriz geçtikten sonra tekrar yine parça bölük şirk yapısına dönen Mekkeliler, tekrar tehlikelere açık hale geldiler. Hz.Muhammed’in@ davetine uyarak tevhit sistemine girmedikleri takdirde başlarına çok büyük felaketlerin gelmesi kaçınılmazdır. Şayet felaket gelmiyorsa bu Cenab-ı Hakk’ın mühlet vermesinden dolayıdır. 19- İnsanlar (Mekkeliler) bir tek ümmettiler, sonra ihtilâfa düştüler. Eğer Rabbinden bir Söz geçmemiş olsa idi, onların aralarında ihtilâfa düştükleri şey hakkında mutlaka hüküm icra edilirdi. (Yunus Suresi 19) Hz.Muhammed’in sürekli olarak Mekkeliler için yıkım azabı ve felaket uyarısı yapması karşısında onlar bu hususta ondan azabın hemen gelmesini talep etmişlerdir. Onların peygamberimizden bu tür taleplerine karşı Cenab-ı Hak, elçisine bu uyarıların zamanı konusunda bir bilgisinin olmadığını söylemesini emreder. Toplumsal yaşam içinde koyduğu yasa gereği bu yıkım azabının kaçınılmaz olduğunu bildiren Cenab-ı Hak, bu yasanın işlemesindeki bir diğer kuralın ise bu felaket ve yıkımın ne zaman gerçekleşeceğinin kendisine ait olduğudur. Bir toplumun yanlış siyaseti nedeniyle ne zaman yıkılacağını kim bilebilir ki? Cenab-ı Hak, onların “haydi bu bahsettiğin yıkım azabı gelsin bakalım” şeklindeki alaycı sözlerine karşılık “Bekleyin! Size vaat edilen mutlaka gelecek. Nasıl olsa ben de sizinle beraber bekleyeceğim” şeklinde cevap vermesini emreder. 20- Onlar “Ona Rabbinden bir ayet (yıkım azabı / felaket) gelse ya ?!” diyorlar. (De ki); “Gayb / gelecek Allah’a aittir. Bekleyin! Şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim” (Yunus Suresi 20) Cenab-ı Hak, şirk sisteminin yol açtığı sıkıntıdan / krizden / tehlikelerden Mekkelileri kurtarmak için kendilerine rehber göndermesine rağmen onların gönderilen rehberi yok edici tuzaklar kurduklarını dile getirir. Mekkeli müşriklerin bu yaptıklarına cevabın gecikmeyeceği ve çok hızlı bir karşılık verileceğini Cenab-ı Hak bildirir. 21- İnsanlara dokunan bir sıkıntıdan sonra kendilerine rahmetimizi / ilahi mesajlarımızı/ kurtarıcı elçiyi gönderdiğimiz zaman onlar ayetlerimiz ve mesajlarımız hakkında bir plân / tuzak kurdular. De ki; “Plan / tuzak kurmak bakımından Allah daha hızlıdır.” Muhakkak ki elçilerimiz plânladığınız şeyleri yazıp duruyorlar. (Yunus Suresi 21) Fil vakasından önce Mekkelilerin işleri gayet iyi gidiyordu. Ticaretleri yerindeydi. Zenginlikleri artıyor servetlerine servet katıyorlardı. Gidişat onların yüzünü güldürüyordu. Ancak Ebrehe, ordusu ile birdenbire bir fırtına estiriverdi. Öyle ki tüm kazançlarını, evlerini yurtlarını, mabetlerini ve tüm aile efratlarını kaybetme riskiyle yüz yüze gelmişlerdi. İşte tam o zaman şirk sisteminin bütün değerlerini terk edip tevhit sisteminin değerlerine ve bu dinin ilahı olan Alemlerin Rabbine sığındılar. Çünkü tam o anda başka hiçbir değer ve başka hiçbir güç onları kurtaramazdı. Cenab-ı Hak, onları tekrar gerçek dine / tevhide yani bir ve beraber olmaya döndükleri zaman kurtarmıştı. Bu durum Mekkelilerin başına belki daha sonra da gelmişti. Ya da Mekkeli bazı tüccarların ticaret seferleri sırasında gerçekten fırtınaya yakalanmaları şeklinde de gerçekleşmişti. Ancak kurtuluşun hemen ardından onlar nankörlük etmişler ve hemen tekrar şirk sistemine dönmüşlerdi. Böylece doğru yolu, adaleti ve iyilik yolunda devam etmek yerine tekrar azgınlık yoluna devam etmişlerdi. Cenab-ı Hak, onların bu seçimini kısa dünya yaşamlarında süfli bir yaşamı tercih etmeleri olarak değerlendirir ancak sonunda dönüşün kendisine olacağı ve yaptıklarının hesabını verecekleri uyarısında bulunur. Ayrıca daha bu dünyada iken bile eninde sonunda ilahi öğretiye dayalı bir sistemin kurulmasının kaçınılmazlığını belirterek herkesin yaptıklarının kendilerine bir bir anlatılacağını ve hesap sorulacağını bildirir. Bu hesap sormayı, kıyametten sonra gerçekleşecek olan hesap günündeki hesap sorma üzerinden anlatır. 22 -23- Sizi karada ve denizde seyrettiren O’dur. Hatta bir seferinde siz gemilerde idiniz. Gemiler içindekileri tatlı bir rüzgârla götürüyordu. Yolcular neşe içerisindeyken, şiddetli bir fırtına gelip çattı, dev dalgalar her tarafı sardı. Onlar, çepeçevre kuşatıldıklarını anlayınca, dini yalnızca O’na halis kılarak “Bizi bundan kurtarırsan, biz mutlaka, şükredenlerden olacağız.” diye O’na yalvardılar. Fakat ne zaman ki O onları kurtardı, görüyorsun ki onlar yeryüzünde haksız yere azgınlık yapıyorlar. -Ey insanlar! Azgınlığınız kendi aleyhinizedir. Bununla sadece dünya hayatının menfaatini elde edersiniz. Sonunda dönüşünüz yine Bizedir. O zaman yapmış olduklarınızı size haber vereceğiz. (Yunus Suresi 22-23) Cenab-ı Hak, yüce ilahi sistemle beslenerek gelişen ve büyük medeniyetlere kavuşan milletlerin daha sonra kısa ve geçici dünya hayatının süfli yaşamını tercih ederek yüce değerlere sırt dönmelerinin getireceği felaket aşağıdaki ayetlerde şöyle anlatır; “Yağmurun yağmasıyla yetişen bitkiler gelişir, serpilir, en güzel kıvama geldikten ve meyveleri de olgunlaşıp tam toplanma aşamasına geldiğinde aniden gelen bir felaketle bütün meyvelerin yok olup gitmesi, üretici açısından nasıl bir felaket ise tevhit sistemi ile elde edilen nimetler ve zenginliklerin şirk sistemi ile bir anda elden çıkması mukadderdir. Zira şirk sistemine evrilmiş toplumların toplumsal desteğini yitirmesi ve kendi içinde birbiri ile çatışmalı topluma yani toplumsal kaosa, anarşiye düşmesi sonucunda iktidarın bir inkılap ile devrilmesi ya da düşman kuvvetleri ile yıkıma uğraması çok kolaydır. Böyle bir durumla karşılaşılması halinde sahip olunan nimet ve zenginlikler aniden elden çıkar gider.” 24- Dünya hayatının misali, “Gökten indirdiğimiz su gibidir ki insanların ve hayvanların yedikleri yeryüzü bitkileri o suyla büyüyüp gürleşir ve birbirine girer. Nihayet yeryüzü süslerini takınıp süslendiği, sahipleri de onun üzerinde her türlü tasarrufa muktedir olduklarını sandıkları bir sırada, gece veya gündüz vakti ansızın ona emrimiz geliverir de sanki dün orada hiçbir renk cümbüşü yokmuş gibi onu ta kökünden biçivermiştir.” Biz ayetlerimizi düşünecek bir toplum için işte böyle detaylandırırız. (Yunus Suresi 24) Halbuki Allah Mekkelileri felakete ve yok oluşa değil esenliğe, barışa, kurtuluşa, huzura, selamete çağırıyor. Onlar eğer Medine’ye İslam yurduna / barış, selamet, birlik ve beraberlik yurduna hicret edecek olurlarsa orada huzurlu ve mutlu bir yaşama kavuşacaklardır. İlahi öğreti çerçevesinde tevhit olmuş toplumun asla yenilmeyeceği ve zillet yaşamayacağı bildirilir. Ahirette de cennetle ödüllendirilme ile müjdelenirler. 25-26- Allah sizi selam yurduna çağırıyor. O dileyen kimseyi doğru yolu bulması hususunda rehberlik eder. Onlar için çok güzel bir karşılık ve ziyadesi vardır. Onların yüzleri keder görmez, asla zillete de düşmezler. İşte bunlar cennet ashabıdırlar. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar. (Yunus Suresi 25-26) Ama Mekke şirk sistemi içerisinde kalmayı tercih edenler, işledikleri zulüm ve kötülüklere karşılık mutlaka yıkım ve yenilgi azabı ile cezalandırılacaklardır. Gelecekte karşılaşacakları aşağılanma ve zilletten kimse onları kurtaramayacaktır. Müminler eliyle Allah’tan gelecek azap karşısında onların yardımcıları ve koruyucuları da bulunmayacaktır. Onların ahiretteki cezaları ise ateş olacak ve orada ebedi kalacaklardır. 27- Kötülük yapan kimselere ise işledikleri kötülüğe denk bir ceza verilir. Onların yüzünü zillet kaplar. Onları Allah’a karşı koruyacak kimse de yoktur. Onların yüzleri sanki karanlık geceden bir parça ile bürünmüş gibidir. İşte onlar ateş halkıdır. Onlar orada ebedî kalacaklardır. (Yunus Suresi 27) Ahirette insanlar hesap günü için toplandıkları zaman, şirk sistemi içerisinde yaşamayı tercih ederek zulme ortak olanlar o gün ikiye ayrılacaklar. Şirk sisteminin yöneticileri / önderleri ile onlara uyanlar şeklinde ayrılacaklar. Azabın kaçınılmaz olduğunu gören yöneticiler / liderler halkın kendilerine olan itaatlerini reddederek azaptan yırtmanın yollarını arayacaklar. Onlar “Biz sizin bize itaatinizden / ibadetinizden gafildik” diyerek onları satmaya ve esas suçlunun halk olduğunu yani “halk ne istiyorsa kendilerinin o yolu uyguladıkları” şeklinde mazeret ileri sürecekler. Hatta onlar bu hususta Allah’ı şahit olarak gösterecekler. Ama onların bu uyanıklık çabaları boşa gidecek ve mazeretleri kendilerini kurtarmayacak. Şirk sisteminde kalmayı tercih eden halkta kendilerini kurtaramayacak. Böylece herkes geçmişte yaptıklarının cezasını çekecektir. Nasıl ki ahirette böyle bir sahne ile karşılaşılacaksa, benzeri bir sahne de Medine’de kurulan İslam Cumhuriyetinin ileride Mekke’yi mağlubiyete uğratmasından sonra yaşanacağını bu ayetler işaret etmektedir. Müşrik yöneticiler mağlup olacakları ve Allah’ın sistemine gidişatın kaçınılmaz olduğunu gördükleri zaman Mekke’nin müşrik halkını terk edip İslam Cumhuriyetine / Allah’a teslim olacaklar ve halkı satacaklardır. Mekke’nin yöneticisi olmayı, halkın lideri olmayı reddedecekler ve gelip Hz.Muhammed’in@ dizi dibinde O’na teslim olmayı seçeceklerdir. (Amr b. As, Halid b. Velid vb. liderler gibi) işte gelecekte böyle bir duruma düşmeden şimdiden O’na iman etmeleri için bu ayetler uyarı niteliğinde inzal edilir. 28-30-O gün onların hepsini toplayacağız. Sonra şirk koşanlara şöyle diyeceğiz; “Siz ve ortaklarınız yerlerinize!” Böylece onları birbirinden ayıracağız. Onların ortak koştukları; “Siz zaten bize tapmıyordunuz ki!” dediler. (diyecekler.) Şimdi bizimle sizin aranızda Allah şahittir ki “Biz sizin tapınmanızdan / itaatinizden gerçekten gafildik” dediler (diyecekler). O an ve işte orada herkes geçmişte yaptıklarının hesabını verecek. Herkes gerçek mevlâları olan Allah’a döndürülecek ve iftira edip uydurdukları şeyler de onları yüzüstü bırakıp kaybolacaklardır. (Yunus Suresi 28-30) Cenab-ı Hak, gelecekte başlarına gelecek olan felaketlere değinerek Mekke müşriklerinin akıllarını başlarına devşirmeleri konusunda uyarılarını yaptıktan sonra bakışlarını Kendisinin onların hayatlarındaki yerine işaretle soruları sıralar. Onların yaşamları için zorunlu rızıkları yerden ve gökten kimin verdiği, görmeyi ve işitmeyi kimin sağladığı -ki yaşamsal gerekliliklerin en başında gelmektedir- tabiattaki işleyişe kimin egemen olduğu şeklindeki sorulara onların verdikleri “Allah” cevabından sonra onlara hala neden Hz.Muhammed’in@ teklif ettiği ilahi öğretiyi takip etmediklerini sorgulayan ayetlerini inzal eder. Onlara yaşamsal olarak her türlü ihtiyaçlarını karşılayan bir tanrının yine kendilerinin hayatiyetlerini huzur, emniyet ve selametle geçirmeleri için sunduğu tevhit sisteminden neden kaçtıklarının anlaşılmaz oluşuna vurgu yapar. Bu ayetlerde onların hayret verici ve anlaşılmaz bir şekilde hak, hukuk ve gerçeklikten uzak durup da sapıklığı tercih etmelerinin karşılığında şiddetle cezalandırılmalarının bir hak olduğu belirtilir. Elbette hakkı bu denli inkâr edip yanlışta bu denli ısrar etmelerinin mutlaka bir bedeli olacaktır. 31- 33- De ki: “Sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor? İşitmenizi ve görmenizi kim sağlıyor? Ölüden diriyi ve diriden ölüyü kim çıkarıyor? Tabiattaki bu mükemmel düzenin işleyişindeki talimatları kim veriyor?” Onlar “Allah” diyecekler. O zaman de ki: “O hâlde neden hâlâ O’nun yolunu takip etmeye yanaşmıyorsunuz? Halbuki sizin gerçek Rabbiniz işte O Allah’tır. Artık “bu gerçek”ten sonra sapıklıktan başka ne olabilir? O hâlde nasıl da çevriliyorsunuz?” Bu gerçeğe rağmen yoldan çıkmış / fasıklık eden kimseler hakkında Rabbinin azap sözü hak olmuştur. / gerçekleşecektir. Çünkü onlar artık iman etmezler. (Yunus Suresi 31-33) Cenab-ı Hak, müşrik ileri gelenlerden sonra elçisinden hitabını Mekke halkına yöneltmesini ister; “Onlara kendisi gibi kâinatı yaratan ve işleten / sürdüren şirk otoritelerinden herhangi bir sözde ilahın / kimsenin olup olmadığı sorulur. Aynı şekilde kendisinin yönlendirmesiyle elçisinin tevhide dayalı bir sistemi / hükümeti Medine’de yaratmaya başladığı ve o sistemi / hükümeti sürdürülebilir kılacağı gibi müşrik liderlerin arasından da benzer bir sistemi / hükümeti yaratabilecek ve sürdürebilecek olup olmadığı sorulur. Tabi ki onlar böyle bir şeyi becerebilecek kabiliyetlerden ve kudretten yoksun olmalarına rağmen müşrik halk neden onları takip ederek yanlışı işlemekte ısrar ettikleri sorgulanır.” “Allah insanların sosyal yaşamlarında elçisi ve mesajları aracılığıyla rehberlik edip yol gösteriyor. Şirk otoritelerinden benzer şekilde halka yol gösterecek kimsenin olup olmadığı sorulur. Şirk otoritelerinin değil halka yol göstermek, kendilerine rehberlik edilmedikçe doğru siyaseti ve doğru sosyal yaşam ilkelerini bile bulamayacak kimseler oldukları belirtildikten sonra halkın o otoritelerin peşinden niye gittikleri sorgulanır. Halkın çoğunun peşlerinden gittikleri yani itaat / ibadet ettikleri şirk otoritelerinin halkı itaat ettirmek için uydurdukları şirk felsefesine / öğretisine dair her şeyin gerçeklikten uzak teori bile olmayan fikirlerden ibaret olduğu belirtilir.” 34-36-De ki; “Ortaklarınızdan, yaratmayı başlatıp daha sonra da onu sürdürülebilir kılan var mı?" De ki; “Halbuki Allah yaratmayı başlatır daha sonra da onu sürdürür. / sürekli kılar. O hâlde nasıl oluyor da hala yanlışı tercih ediyorsunuz?” De ki; “Ortaklarınızdan doğru yolu gösterecek olan kimse var mı?” De ki; “Allah, doğru yola hidayet eder. Öyleyse doğru yola ileten mi tabi olunmaya daha layıktır? Yoksa kendisine rehberlik edilmedikçe doğru yolu bulamayan kimse mi? O hâlde size ne oluyor? Nasıl böyle yanlış bir yargıya varıyorsunuz?” Onların çoğu zandan / teoriden başkasına tabi olmuyorlar. Halbuki zan / teori gerçekliği / doğruluğu ispatlanmamış iddiadan başka bir şey değildir. Şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çok iyi bilir. (Yunus Suresi 34-36) Mekkelilerin peşlerinden gittikleri batıl şirk ideolojisi Mekke toplumunun hiçbir sorununu çözmezken Hz.Muhammed’e@ indirilen Kur’an’ın öngördüğü tevhit ideolojisi ise Mekkelileri her türlü tehlikeden emin kılacak, toplumsal sorunlarını çözecek ve onlara barış, huzur ve selamet getirecek bir yol önermektedir. Bu niteliklere sahip bir öğreti, başkasına izafe edilemez. O olsa olsa Alemlerin Rabbindendir. Hem bu öğretiye Mekkeliler yabancı da değiller. Zira Kabe’nin kurucu ideolojisinin sahibi olan Hz.İbrahim’e inzal edilen sahifelerde yer alan ilkeler ile Hz.Muhammed’e inzal edilen ilkeler birbiriyle örtüşmektedir. Hatta Resulü Ekrem’in getirdiği ilahi ideoloji Hz. İbrahim’in yolunu açıklamaktadır. Kur’an kapsamında inzal edilen bu öğreti, ne Hz.Muhammed’in@ düşüncesinin ürünü ne de başka bir insanın düşünce ürünüdür. Şayet bu öğretinin Hz.Muhammed’in@ kendisinin uydurduğu bir ideoloji olduğu iddia ediliyorsa –ki Mekke müşrik ileri gelenleri tarafından söylenmektedir- o takdirde bunun gibi bir öğretiyi kendileri de üretebilirler. Fakat onlar benzer bir öğreti üretemiyorlar, üretemezler de. Zira onlar arzuları doğrultusunda sadece kendi menfaatlerine olan ilkeler üretebilirler. Ürettikleri bu öğreti toplumun yararına olmayacağından Hz.Muhammed’e@ indirilen ilahi öğreti gibi olmayacaktır. Bu nedenle onların ortaya koydukları ideoloji toplumun sorunlarına asla çözüm sunamayacaktır. Aslında onlarda gayet iyi biliyorlar ki kendi menfaatlerinden vazgeçseler varacakları sonuç ilahi öğretinin öngördüğü ilkelerden başkası olmayacak. Ama onlar kendi çıkarlarından vazgeçemeyecekleri için ilahi öğreti gibi ilke ve düsturları içeren bir sure / ideoloji / öğreti üretemezler. Onlar bu halleri ile yıkılışa doğru gitmektedirler. Ancak onlar yıkılışa doğru gittiklerine dair ilahi ihbarı inkar etmektedirler. Onlara göre gidişat öyle çok vahim değildir. Fakat Allah, onların gidişatının hiç te iyi olmadığını, bu dünya da yıkım azabı ile karşı karşıya kalacaklarını, ahirette ise yaptıkları zulüm nedeniyle ateş azabı ile cezalandırılacaklarını bildirir. Onlar ise ilmini kavrayamadıklarından ve gelecek konusunda vizyonsuz olduklarından Cenab-ı Hakk’ın uyarılarını anlayamıyorlar ve yalanlıyorlardı. Ama geçmişteki zalimlerin akıbeti ne olmuşsa Mekkeli zalimleri de aynı akıbet beklemektedir. 37-39- Bu Kur’an, Allah’tandır. Başkasına izafe edilemez. Lâkin onların elleri arasında olanı (Hz.İbrahimin kitabını / sahifelerini) onaylar / tasdik eder / kabul eder ve o kitabı ayrıntılı olarak açıklar. Bunda hiç şüphe yoktur. Âlemlerin Rabbindendir. Yoksa onu kendisi uydurdu mu diyorlar? De ki; “Öyleyse siz de benzeri bir sure meydana getirin bakalım. Eğer iddianızda samimi iseniz Allah’tan başka çağırabileceğiniz kim varsa onları da yardıma çağırın.” Hayır aksine, onlar ilmini kavrayamadıkları ve tevili / sonucu henüz başlarına gelmemiş olan şeyi yalanladılar. Bunlardan önceki kişiler de böyle yalanlamışlardı. İşte bak zalimlerin sonu nasıl olmuştur. (Yunus Suresi 37-39) Cenab-ı Hak Mekke halkından ilahi öğretiyi benimseyeceklerin olacağı gibi inanmayan kimselerin de olacağını belirtir. Fakat müşrik ileri gelenlerin yolunu tercih etmede halka baskı ve korkutma yaparak fesat çıkardıklarını da belirtir. Cenab-ı Hak, Mekke halkından Hz.Muhammed’in@ çağrısına kulak verenlerin ve O’na icabet edenlerin olduğunu belirterek ilahi öğretinin doğruluğunu kabul eden bu kimselerin akıl sahibi kişiler olduğunu, kafasını kullanan ve gelecekte karşılaşacağı tehlikeleri görüp o tehlikelerden kendilerini emniyete almak isteyen kişiler olduğuna işaret eder. Bu kimseler doğruyu arayan ve toplumun selametini isteyen, huzuru, istikrarı isteyen insanlardır. Onlar ahmakça hareket etmezler. Fakat aklını kullanmayan ve gelecekte başlarına gelecek felaketi / azabı göremeyen kimseler ise kafalarını çalıştırmayan kimseler, hakka ve hakikate kulaklarını tıkayan kimselerdir. Onlar için yapacak bir şey yoktur. Onların yakın gelecekte yaşayacakları azap ise yaptıklarının karşılığı olacaktır. Cenab-ı Hak asla kullarına zulmetmez. Kulları belayı ve azabı kendi istek, arzu ve tercihleri sonucu başlarına getirirler. 40- 44- Onlardan ona inanan da olacak, inanmayan da. Senin Rabbin fesat çıkaranları en iyi bilendir. Eğer seni yalanlamaya kalkacak olurlarsa o zaman de ki: “Benim amelim bana, sizin ameliniz de size aittir. Benim yaptıklarımdan siz sorumlu değilsiniz, ben de sizin yaptıklarınızdan sorumlu değilim.” Onlardan sana kulak veren kimseler de vardır. Fakat onlardan akletmeyen ve seni de dinlemeyen sağırlara, sen mi duyuracaksın? Onlardan sana bakanlar da var. Fakat görme yeteneklerini kaybetmiş olan bu körlere sen mi doğru yolu göstereceksin? Şüphesiz ki Allah, insanlara hiçbir şekilde zulmetmez. Fakat insanlar kendi kendilerine zulmediyorlar. (Yunus Suresi 40-44) O inkılap / değişim gününün gelmesi çok yakındır. Hatta o güne kavuşulduğunda zamanın ne kadar hızlı aktığına onlarda çok şaşıracaklar ve geçmişin sanki bir saatlik bir zaman dilimi gibi gelip geçtiğini görecekler. İlahi sistemin gelmesini istemeyen kimseler için o gün ziyan günü olacak. Şirk sistemi yıkılacak ve onlar o yıkım azabını yaşayacaklar. Bu kaçınılmaz olarak gerçekleşecek. İnsanlar eninde sonunda Allah’a yani ilahi sisteme teslim olacaklar. Şirk sisteminin yıkılıp insanların ilahi sisteme kavuşması Hz.Muhammed’in@ hayatta kalmasına bağlı da değildir. Resulü Ekrem vefat edecek olsa dahi bu zulüm sistemi mutlaka yıkılacaktır ve o zalimlerin yaptıklarına şahit olan Allah, onların hesabını görecektir. Şayet onlar Resule uyarak hallerini düzeltecek olurlarsa o elçi onlara adaletle muamelede bulunacak ve onlara asla zulmedilmeyecektir. 45-47- Onları toplayacağı gün, onlar gündüzden ancak bir saat kalmışlar gibidirler. Kendi aralarında birbirlerini gayet iyi tanıyor olacaklar. Allah’a kavuşmayı yalanlayanlar, doğru yoldan gidenler olmadıklarından ziyana uğramış olacaklardır. Onlara vaat ettiğimiz azabın bir kısmını sana göstersek de yahut seni vefat ettirsek de sonunda onların dönüşü yalnızca Bize olacak. Allah da onların yapacaklarına şahittir. Her ümmetin bir peygamberi vardır. O elçileri geldiği zaman aralarında adaletle hükmolundu. / hükmolunacak. Onlara asla zulmedilmez. / zulmedilmeyecek. (Yunus Suresi 45-47) Mekkeliler şirk sisteminin yıkılıp yerine İlahi öğretiye dayalı İslam / barış / birlik ve beraberlik / tevhit sisteminin kurulacağına ilişkin inkılabın ne zaman gerçekleşeceğini sorunca Hz.Muhammed@ onlara; “Allah ne zaman dilerse o zaman bu inkılap gerçekleşecek. Ben kendime bile O’nun nasıl bir fayda ya da zarar murat ettiğini bilemezken onun vakti konusunda size nasıl tarih verebilirim ki? Ama şu bir gerçek ki her sistemin bir sonu vardır. Sizin kurulu şirk sisteminizin de bir ömrü vardır. O ömür bittiği zaman artık onu yaşatmak mümkün değildir. Sizin için tehlike çanları çalmaktadır. Bunu çevrenizdeki gelişmelerden bakıp anlayabilirsiniz. Tevhit sistemini kabul etmediğiniz takdirde şerefiniz, izzetiniz elinizden gidecek perişan olacaksınız. Şirk sisteminin size verdiği bu gerilik ve zayıflık nedeniyle azapla yüz yüze geleceksiniz. Bu azap sizi belki gece uykuda ya da güpegündüz ansızın yakalayacak. Bu akıbetle karşılaşmanız kaçınılmazdır. Uyarılara kulak vermediğiniz takdirde azapla karşılaşınca bu hak edilmiş bir azap olmaz mı?” İşte tüm bunlar Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği aşağıdaki ayetlerde zikredildiği şekilde gerçekleşti. 48-52- Onlar; “Eğer iddianızda samimi iseniz bu vaat ne zamandır?” diyorlar. De ki; “Ben kendime bile Allah’ın dilediğinin dışında ne zarar ve ne de faydaya muktedir değilim.” Her ümmetin bir eceli vardır. Onların ecelleri gelince artık ne bir saat (an) geri kalabilir ve ne öne alabilirler. De ki; “Hiç düşündünüz mü? Ya O’nun azabı size geceleyin uykuda veya gündüzün gelecek olursa!” Suçlular bunu ne diye acele isterler ki? O azap başınıza geldikten sonra mı iman edeceksiniz? İşte o vakit onlara; “Halbuki onun acele gelmesini istiyordunuz” denilecek. Sonra o zulmedenlere; “Tadın ebedi azabı!” denilecek. -Kazanmış olduğunuz şeylerden başkası ile mi cezalandırılacaksınız? - (Yunus Suresi 48-52) Hz.Muhammed@ Mekkelilere bu uyarıları yaparken onlar hala bu yıkım / inkılabın gerçek olup olmayacağını tartışmaya açtılar. Onlar böyle bir değişimin olmayacağını iddia ettiler. Resulü Ekrem ise onlara bunun kaçınmaz olduğunu ve mutlaka gerçekleşeceğini Allah adına yeminle ifade ettikten sonra bu inkılaptan kurtuluşlarının olamayacağını vurgular. Bu inkılap gerçekleştikten sonra iş işten geçmiş olacağından onların yakalarını kurtarmak için ellerinde ne varsa fidye olarak vermek isteyeceklerini belirtir. Fakat o zaman onlar arasında adaletle hükmedileceği ve hak ettiklerinin karşılığının verileceğini ama asla zulmedilmeyeceğini belirtir. Peygamberimiz onlara bu cevabı verdikten sonra Allah’ın vaadinin gerçek oluşunu yerlerin ve göklerin kendisine ait oluşuna bağlar. Madem ki Allah tüm kâinatın sahibi ve işleticisi, her şeyi yerli yerince yaratmış ve işlettiği bu kâinatta hiçbir zulüm yoktur o halde O insanların kendi ilişkilerinde de zulme razı olmaz. Kendi iradeleri ile hareket etmelerine müsaade ettiği insanların birbirlerine zulmetmeleri halinde denge bozulacağından Allah’ın koyduğu yasa gereği insan ilişkileri tekrar bir dengeye gelinceye kadar mevcut sistemin yıkılıp yerine yeni bir sistemin gelmesi mukadderdir. Bu süreçte de toplumlar arasında bir kaosun, çatışmanın yaşanması kaçınılmazdır. Bu kaosun sonunda ise ilahi sistemin öngördüğü yeni bir sistem inşa edilir ve zulmedenler yaptıkları yanlışın bedelini öderler. Allah toplumları hem diriltir hem de öldürür. Zulmeden toplumlar ölür ve tarihin çöplüğüne atılırlar, yerlerine ise adaletli olan yeni toplumlar gelir. Toplumsal yaşamda bu döngü sürekli böyle sürer gider. Peygamberimiz sosyolojinin / ilahi toplumbilimin bu yasasını Mekkelilere ifade ederken onların artık uyanmaları ve gözlerini açmaları gerektiğini söyler. Tabii ki Hz.Muhammed’in@ yukarıdaki bu tebliği Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği aşağıdaki Kur’an ayetleri ile gerçekleşti. 53-56- “O (azap) gerçek mi?” diye senden soruyorlar. De ki: “Evet. Rabbime ant olsun ki o, kesinlikle bir gerçektir. Ve siz bundan yakayı kurtaramazsınız.” Eğer ki, zulüm yapan herkes yeryüzünde ne varsa kendisinin olsa azabı gördüğü zaman pişmanlığını gizler ve onların hepsini feda ederdi / fidye olarak verirdi. Artık aralarında adaletle hükmedildi. / hükmedilecek. Onlar asla haksızlığa uğramazlar. / uğramayacaklar. Uyanın artık! Muhakkak ki göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır ve şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir. Velâkin onların çoğu bilmiyorlar. O hem diriltir hem de öldürür. Sonunda kaçınılmaz olarak O’na döndürüleceksiniz. (Yunus Suresi 53-56) Cenab-ı Hak, Mekkelilerin artık uyanmaları ve başlarına gelecek inkılap / değişim konusunda yaptığı uyarıdan sonra onlara kurtuluş yolunu da gösterir; “Ey İnsanlar! (Ey Mekkeliler!) Rabbinizden size öğüt verilmektedir. Sapkın ideolojik hastalıklarınızı tedavi etmek için size ilahi ideoloji gelmiştir. O ideolojiyi kabul eder ve ona bağlanırsanız tüm toplumsal krizlerinizin çözüm yollarına erişeceksiniz. Bu ilahi ideoloji sizin için bir rahmettir. Bunun sayesinde Allah’ın nimetlerine / fazlına / erdemli değerlerine kavuşacak ve hem maddi hem de manevi refaha ereceksiniz. Size gelen bu öğreti / ilahi ideoloji sizin toplayıp durduğunuz mal ve servetten daha değerlidir. Sizin esas zenginliğiniz budur. Sizi hem maddeten hem de manen refaha erdirecek olan bu zenginliğiniz olacaktır.” [1] ) Not: Ayetteki “şefi’” sözcüğünü “çift, ikincil, yani ikinci olan, yaratılan, yaratıklar” anlamında olarak “Şefaat ancak Allah’ın izninden sonradır” ifadesinin “her var olanın, her meydana gelenin ancak Allah’ın izni ya da emir ve hükmü ile var olup meydana geleceği” anlamına geldiğini söylemek de mümkündür. (A.A) 57-58- Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, kalplere şifa, inananlara bir kılavuz ve bir rahmet gelmiştir. De ki: “Allah’ın fazlı ve rahmeti ile artık ferahlasınlar (sevinsinler). O, onların toplayıp durduklarından daha hayırlıdır.” (Yunus Suresi 57-58) Cenab-ı Hak, Mekkeliler için yıkım / inkılabın mutlaka gerçekleşeceği konusunda delillerini anlatmaya aşağıdaki ayetlerde devam eder: “Şirk sisteminin yıkılması zorunludur. Zira bu sistemde şirk otoriteleri Allah’ın verdiği helal nimetleri haram yaptılar. Allah bu nimetleri faydalanmanız için vermişti ama şirk otoritelerinin koyduğu kurallarla bu nimetleri yasakladınız. Şirk otoriteleriniz bunu kimi zamanda Allah adına / Allah’a iftira atarak yaptılar. Elde ettiğiniz bu nimetleri bazılarınıza yasaklarken bazılarınız bundan faydalandı. Bu haksız uygulamalar toplumdaki bazı grupların birbirini kıskanmasına, hasedine, sebep oldu. Toplumsal grupların birbiriyle dayanışmasını ortadan kaldırdı. Toplumda gruplar, sınıflar, kabileler vb. ayrıştırıcı ve bölücü özellikler yarattı. Üstelik bu ayrılıkları şirk otoriteleri batıl düşüncelerle kutsadılar. Birbirini yiyen, iç çatışma, çekişme ve bölünmüşlük ile toplum, geri ve ilkel duruma yuvarlandı. Bir toplumun ilerlemesi ve gelişmesi için en önemli özellik olan barış, kardeşlik, huzur, güven ve dayanışma yok oldu. Böyle bir toplumun akıbeti hakkında ne düşünülebilir ki? Allah böyle bir toplumu selamete çıkarır mı? İçten çürümüş toplumun ayakta kalması mümkün mü? Halbuki Allah insanlara büyük lütuflarda bulunmakta, onlara yol gösterici rehberlik nimeti dahil her türlü nimeti lütfetmekte fakat insanların / Mekkelilerin çoğu O’na yönelmiyor / hamdetmiyor. Böyle bir toplumun ayakta kalması çok zordur. İlahi öğretiye göre kurulmuş bir tevhit toplumu / Medine İslam Cumhuriyeti karşısında da direnmesi mümkün değildir.” 59- 60- De ki; “Baksanıza! Allah size nice rızklar indirdi de siz onlardan bir kısmını haram ve bir kısmını helâl yaptınız.” De ki; “Allah mı size izin verdi yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz? / Allah adına yalan mı uyduruyorsunuz?” Allah’a yalanla iftira atanların / Allah adına yalan uyduranların kıyamet günü akıbetleri hakkında kanaatleri nedir? Gerçek şu ki Allah, insanlara lütfedendir velâkin onların çoğu şükretmiyorlar. (Yunus Suresi 59-60) Diğer taraftan Cenab-ı Hak, kendi sistemini benimseyip mümin olan ve Medine’ye hicret edecek Mekkelilerin içlerini ferahlatan mesajlarını da şöyle inzal eder; “Sizler iman edip ilahi sisteme uyma hususunda hassas davranmayı seçtiğiniz için sizin korkmanıza, endişe etmenize gerek yoktur. Akıbetiniz konusunda içinizde herhangi bir tereddüt taşımayın. Sizler güvende olacaksınız. Sizin için hem bu dünya hayatında hem de ahiretteki yaşamınızda müjdeler vardır. İçinde bulunduğunuz durumu Rabbiniz gayet iyi biliyor. Siz ne yaparsanız yapın, hangi durumda olursanız olun, Rabbinizin gözetimi altındasınız. O Rabbinizden göklerde de yerde de zerre kadar bile olsa hiçbir şey kontrol dışında değildir ki sizler gözetim dışı olasınız. Dolayısıyla sizlerin halihazırda içinde bulunduğunuz güçsüz ve zayıf durum Allah’ın bilgisi dahilindedir. Sizler Allah’ın velayetini / koruması / dostluğunu tercih ettiğiniz için güvende olacaksınız. Kimse size bir zarar veremeyecek. Her şeye hâkim olan Allah’ın korumasında olan sizlerin hicret sırasında ve sonrasında yapacağınız mücadele sırasında başınıza gelebilecek bela ve musibetler konusunda endişe etmeyin. Sizler kurtulacak ve müşriklere galip geleceksiniz. Her şey Cenab-ı Hakk’ın kâinata koyduğu yasalarına / kitabına göre cereyan etmektedir.” “Bir de müşrik Mekkelilerin aşağılayıcı, alay edici ve tehdit edici sözlerini de fazla dikkate almayın. Sonunda mutlaka sizler muzaffer olacaksınız. Zira bütün izzet, şeref ve üstünlük Allah’a aittir. Böylece bu mücadelenin sonunda Allah’tan yana olanlar galip gelecekler ve Allah onları şereflendirecektir. Onlar peşine düştükleri şirk otoritelerinin kışkırtmalarıyla sadece saçmalıyorlar. Gökte ve yerde kim varsa hepsi Allah’ındır. Üzülmeyin! Endişe etmeyin! Gevşemeyin! Her şey Allah’ın kudret elindedir. Geceyi de gündüzü de yaratan O’dur. Nasıl ki gece karanlığı aynı zamanda insanların dinlenmesi hikmetini içinde barındırıyor, gündüz aydınlığı da çalışıp üretme fırsatını veriyorsa şirk zulmünün karanlıklarının bir süre egemen olmasının da elbette insanlar için bir hikmeti vardır. Aydınlık tevhit günleri gelince insanlar nimete kavuşma fırsatını yakalayacaklardır. Allah’ın yarattığı her şeyde bir hikmet vardır.” 61-67- Hangi durumda olursanız olun, Kur’an’dan ne okursanız okuyun ve ne iş yaparsanız yapın, bunları yapmaya koyulduğunuzda biz sizi görmekteyiz. Göklerde ve yerde olan en küçük bir zerre dahi Rabbinin kontrolünün dışına çıkamaz. Hatta ondan daha küçük olsun veya daha büyük olsun her şey apaçık bir kitaptadır. Açın gözünüzü! Allah’a dost / yakın / evliya / veli olanların korkmaları için bir sebep yoktur. Onlar azap ve üzüntü de çekmeyecekler. Zira onlar iman etmiş ve O’nun emirlerine / sistemine uyma hususunda hassas davranmışlardır. Onlara dünya hayatında ve ahirette müjdeler vardır. Allah’ın sözü değişmez. İşte bu, en büyük kurtuluştur. Onların sözleri seni üzmesin. Muhakkak ki izzet / hâkimiyet / şan ve şeref / üstünlük tamamen Allah’a aittir. O, en iyi işiten, en iyi bilendir. Dikkat edin! Göklerde kim var yerde kim varsa hepsi Allah’ındır. (O halde) Allah’tan başka ortaklara tapanlar, neyin ardına düşüyorlar öyle? Doğrusu onlar, kuruntularının peşine düşmüş sadece saçmalıyorlar. O, içinde dinlenesiniz diye geceyi, göresiniz diye de gündüzü kılandır. Muhakkak ki bunda kulak verecek bir toplum için ayetler vardır. (Yunus Suresi 61-67) Hz.Muhammed’in@ Mekkelilere karşı yaptığı yukarıdaki tebliğden sonra Mekkeli müşrikler hemen karşı propagandaya geçtiler ve “Medine’de bir İslam devleti doğdu. Muhammed@ de bu devletin başına geçecek ve zamanla bu devlet içerisinde Hristiyanlıktaki kilise kurumu gibi bir kurum oluşacak ve Muhammed@ tıpkı Hz.İsa gibi Allah’ın oğlu addedilecek, kilise de Allah’ın oğlunun temsilcisi sayılacak. Muhammed böylece bizi halihazırdaki şirk sisteminden çıkartacak fakat bize Hristiyanlık benzeri bir şirk sistemini getirecek” şeklinde bir söylem ürettiler. Onlar bu söylemlerini Hz.Muhammed’i@ kastederek kısaca “Allah bir oğul edindi” diye ifade ettiler. Onlar bu söylemleri ile Mekkelileri peygamberimizin yanından uzak tutmaya çalıştılar. Onlara göre Muhammed@ de tıpkı Hz.İsa gibi önce peygamberim diye meydana çıkacak fakat daha sonra O’nun tabileri tarafından ilahlaştırılacak ve sonunda Allah’ın oğlu seviyesine çıkarılacak. Böylece Muhammed@, Allah’ın oğlu addedilirken etrafındaki yakın arkadaşlarının oluşturacakları idari yapı, tıpkı kilise gibi kutsal sayılacak ve toplumu tanrının oğlu Muhammed@ adına yöneteceklerdi. Cenab-ı Hak onların bu söylemlerine karşı Kendisinin bu ve benzeri yakıştırmalardan münezzeh olduğunu belirttikten sonra geleceğin onların iddia ettikleri gibi olacağına dair ellerinde bir delilleri olup olmadığını sorgular. Onlara bu hususta hiçbir kanıtlarının olmadığı vurgusundan sonra böyle iftira atanların asla iflah olmayacaklarını belirtir. Onların kısa bir süre daha böyle şımarık davranacaklarını ama sonunda gerçekleşecek inkılabın altında kalacaklarını ve ilahi sistemin kendilerini teslim alacağını vurgular. Onların tüm kanıtlara rağmen inatla inkâr yolunu seçmelerinin karşılıksız / cezasız kalmayacağı da bildirir. 68- 70- “Allah, çocuk edindi.” dediler. O, bundan münezzehtir. O, Ğaniyy’dir (O’nun çocuğa ihtiyacı yoktur). Göklerde ve yerde olan şeyler O’nundur. Buna dair bir deliliniz yoktur! Allah’a karşı bilemeyeceğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz? De ki; “Muhakkak ki şu, Allah’a yalan uyduran kimseler asla iflah olmayacaklar.” Onlar şu dünyada az bir müddet daha faydalansınlar bakalım! Ama sonunda dönüşleri yalnızca Bize olacaktır. Sonra da inkâr etmiş olmalarından dolayı onlara şiddetli azabı tattıracağız. (Yunus Suresi 68-70) Medine’ye hicret başlamadan Mekkelilere son uyarıların yapılması için Cenab-ı Hak Nuh kıssası üzerinden ayetlerini inzal etmeye devam eder. Resulünden Mekkelilere son çağrısını şöylece yapmasını ister; “Ey Mekkeliler! Şayet benim sizleri selam yurduna, barışa, esenliğe, huzura, birliğe ve beraberliğe, izzet ve şerefli olmaya çağırmam size ağır geliyorsa / zor geliyorsa yapacak bir şey yok. O takdirde ben Allah’a tevekkül ediyor ve yoluma devam ediyorum. Bundan sonra sizde artık son kararınızı verin ve bu kararınızı derhal uygulayın. Şayet şirk sisteminden döner de İslamı / Selam-barış yurdu içerisinde olmayı seçerseniz benim bundan herhangi bir menfaatim olmaz. Bu dönüşten siz yararlanırsınız, sizin menfaatiniz olur. İman etmeniz halinde sizden herhangi bir ücret talep etmiyorum. Benim mükafatım ve ücretim ancak Allah’a aittir. Tamamen sizin faydanıza olan bu teklifi reddetmekte hala inat ediyorsanız bilin ki Allah tıpkı Nuh’u@ ve yandaşlarını kurtardığı gibi beni de sizin tasallutunuzdan kurtaracaktır. Yine tıpkı Nuh’u@ iktidar sahibi kıldığı gibi bizi de iktidar sahibi / halifeler / yöneticiler yapacak. Sizleri ise işlediğiniz kötü amelleriniz nedeniyle boğup yok edecektir. Medine’de iktidara geldikten sonra da İslam ideolojisine girmeniz için buraya (Mekke’ye) elçiler göndermeye devam edeceğiz. Fakat sizler yine başından beri inkârcı olmaya devam etme kararınız nedeniyle bir türlü yola gelmeyeceksiniz. Bu inadınız ve haddi aşmanız nedeniyle kalpleriniz mühürlenmiştir.” 71-74- Onlara Nuh’un başından geçenleri anlat; Hani o kavmine; “Ey kavmim, eğer benim duruşum / size karşı çıkışım ve Allah’ın ayetleriyle öğüt verişim size ağır geliyorsa, artık ben yalnızca Allah’a tevekkül ediyorum. Bundan sonra siz ve ortaklarınız toplanın ve sonradan pişman olmayacağınız son kararınızı verin. Aldığınız bu kararı da bekletmeden uygulayın. Artık şayet dönerseniz sizden bir ücret de istemiyorum. Benim ücretim yalnız Allah’a aittir. Ben müslümanlardan olmakla emrolundum” demişti. Buna rağmen yine de onu yalanladılar. Biz de hem onu hem de gemide onunla beraber olanları kurtardık. Ve onları halifeler / iktidar sahibi yaptık. Ayetlerimizi inkâr edenleri de suda boğduk. O uyarılanların akıbetinin nasıl olduğuna bir bak! Sonra onun ardından kavimlerine elçiler gönderdik de onlar, onlara apaçık belgeler getirdiler. Fakat daha önce onu yalanlamış olmaları nedeniyle bir türlü inanmak istemediler. İşte Biz, haddi aşanların kalplerini böyle damgalarız / mühürleriz. (Yunus Suresi 71-74) Mekkelilere yapılan son uyarılardan sonra şimdi sıra hicret edecek müminlere rehberlik edecek öğütlere gelmişti. Önce müminlerin Mekke’den hicret etmekten başka seçeneklerinin kalmadığı Hz.Musa@ ve Hz.Harun@ kıssası üzerinden ortaya konur. Nasıl ki Cenab-ı Hak Firavun ve Mısır’ın ileri gelen yöneticilerini uyguladıkları yanlış politikayı terk etmeleri konusunda uyarmak için Hz.Musa@ ve Hz.Harun’u@ gönderdiyse, aynı şekilde Hz.Muhammed’i@ de Mekke müşrik ileri gelenlerini yanlış politikalarından / şirk sisteminden vaz geçirmek için göndermişti. Ama Mekke müşrik ileri gelenleri tıpkı Firavun ve adamları gibi kibirlerine yediremediler ve yanlış politikalarından geri dönmediler. Hz. Musa’nın@ teklif ettiği doğru politikayı göz boyama, sihir, insanları kandırma, hayalperestlik olarak niteleyen firavun ve adamları gibi Mekke müşrik ileri gelenleri de Hz.Muhammed’in@ getirdiği tevhit sistemini / politikasını sihir, hayal aleminde gezmek ve uygulanması imkansız olarak nitelediler. Hatta daha da ileri giderek tıpkı firavun ve avanesinin Hz. Musa ve kardeşi için söyledikleri “iktidarı ele geçirmek arzusu taşıdıkları” iftirası gibi Mekkeli müşrik ileri gelenleri de peygamberimiz için Mekke’de iktidarı ele geçirme sevdasında olmakla suçladılar. Hz.Muhammed@ kendisine inzal edilen İslam ideolojisinin Mekkelilerin sorunlarına çözüm getireceğini müşriklerin siyasileri, ideologları ve entelektüelleri ile herkesin huzurunda tartışarak ispat etmesinde olduğu gibi Hz. Musa da firavunun ideologları, entelektüelleri ve siyasileriyle yaptıkları açık tartışmalarda Firavun ideolojisinin yanlışlığı, toplumu fesada götürdüğü, halkı kandırmaktan başka bir şey olmadığını defalarca ispatlamıştır. Fakat ne firavun ne de Mekkeli müşrik ileri gelenler bu doğru politikayı benimsemişlerdir. Ancak nasıl ki Allah, kendi ideolojisini Mısır’a o dönemde egemen kılmış ve firavunluk rejimini yıkıma uğrattıysa aynı şekilde Mekke’deki şirk ideolojisi ve sistemini tevhit ideolojisi ve sistemi karşısında yenilgiye uğratacaktır. 75- 82-Sonra bunların arkasından Musa ve Harun’u ayetlerimizle Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar büyüklendiler ve suçlu bir kavim oldular. Kendilerine tarafımızdan gerçek gelince, “Muhakkak ki bu, apaçık bir sihirdir” dediler. Musa dedi ki; “Size gelen bu Hakkı / gerçeği böyle mi değerlendiriyorsunuz? Bu bir sihir midir? Halbuki sihirbazlar asla iflah olmazlar.” Onlar; “Sen atalarımızın takip ettikleri ideolojiyi bırakmamız ve ülkenin yönetimi ikinizin olsun diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmayız” dediler. Firavun, “Bana bütün bilgin sihirbazları / entelektüelleri / ideologları getirin!” dedi. Nihâyet sihirbazlar / entelektüeller / ideologlar gelince, Musa onlara, “Fikirleriniz / İdeolojileriniz neyse onları ortaya koyun! / Ne atacaksanız atın!” dedi. Onlar ideolojilerini ortaya koyunca Musa, “Sizin getirdiğiniz şey sihirdir. / fesat çıkarmadır / kandırmacadır. Muhakkak, Allah onu iptal edecektir (boş, batıl, yanlış ve asılsız olduğunu ortaya çıkaracaktır). Muhakkak ki, Allah fesatçıların işini düzeltmez. Allah, suçluların hoşuna gitmese de hakkı / gerçeği / doğruyu kendi kelimeleri / kendi ideolojisi / kendi siyaseti ile gerçekleştirecektir.” dedi. (Yunus Suresi 75-82) Firavunun azgın- zalim bir diktatör olması, hiçbir hak hukuk tanımaması nedeniyle İsrail oğullarından Hz.Musa’ya@ iman eden az sayıda bir insan topluluğu idi. Aynı durum Hz.Muhammed@ içinde geçerliydi. Mekke müşrik ileri gelenlerinden gelecek işkence ve azaptan korkan Mekkeliler Resulü Ekrem’in getirdiği İslam ideolojisinin doğruluğu akıllarına yatsa da iman etmediler. Medine’de bir İslam Cumhuriyeti kurulma aşamasına gelinmiş olmasına rağmen yine de bu devletin Mekke ile başa çıkamayacağı, en sonunda yenileceği kanaatinde olanlar çoğunluktaydı. Hatta O’nun getirdiği politikaya inansa da onunla birlikte hareket etmeye cesaret edemeyen ve böylece arafta kalan önemli bir kitle mevcuttu. Cenab-ı Hak, Hz.Muhammed’e@ iman eden Mekkelilere Hz. Musa’nın@ dilinden seslenerek “şayet iman edip İslam oldunuz ise sadece Allah’a tevekkül edin” mesajını gönderdi. Mekkeli müminlerde tıpkı iman eden İsrailoğulları gibi sadece Allah’a tevekkül ettiklerini ve zalim müşriklerin elinden kurtulması için Cenab-ı Hakk’ın kendilerine yardım etmesini ve zalimlerin işkence ve azaplarından korumasını talep ettiler. Cenab-ı Hakk da onlara kurtuluş yollarını gösterdi. Bu amaçla Hz.Musa@ ve Hz. Harun’un@ şahsında tüm mümin İsrailoğullarına şehirde yeni yönetim için yönetim merkezi olacak binalar hazırlamalarını / evlerini bu tür merkeze dönüştürmelerini ve oralarda yönetim / yardımlaşma / itaat/ yasama / secde/ namazı ikame etmesini emretti. Bu hususlar Hz.Muhammed@ ve müminler için Mekke’den kurtuluş yolları konusunda rehberlik eden emirlerdi. Cenab-ı Hak, Mekkeli müminlere bu kıssa üzerinden Medine'ye hicret edin ve orada bazı evler hazırlayın ve bu evleri yönetim merkezi / kıble haline getirin. O merkezlerde İslam devletinin tüm yasama, yargı, yürütme işlerini yani kısaca salatı ikame edin diye emretti. Aynı zamanda bu, müminlere bir müjde idi. 83- 87- Fakat Firavun ve adamlarının kendilerine işkence edeceği korkusundan dolayı Musa’ya kendi kavminden bir avuç insandan başkası iman etmedi. Çünkü Firavun ülkede tam bir diktatör ve hak hukuk tanımayan zalimlerdendi. Musa; “Ey kavmim! Eğer Allah’a iman ettiyseniz ve O’na teslim / müslüman olduysanız o zaman sadece O’na tevekkül edin!” dedi. Onlarda; “Biz Allah’a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz, bizi o zalim kavmin zulümlerine uğratarak sınama ve bizi rahmetinle o kafirler topluluğundan kurtar!” dediler. Biz Musa ile kardeşine; “Toplumunuz için şehirde evler / yönetim binaları hazırlayın ve evlerinizi / yönetim yerlerini kıble / merkez kılın ve salatı ikame (namazı müteakip kamu hizmetlerini gerçekleştirin) edin. Müminlere müjdele!” diye vahyettik. (Yunus Suresi 83-87) Cenab-ı Hakk’ın rehberliği müminlerin devletleşmesi ile sınırlı kalmamaktadır. O aynı zaman da Mekke yönetiminin nasıl yenileceği ve İslam idaresine nasıl teslim olacağının ip uçlarını da Hz.Musa’nın@ duasında verir. Hz. Musa@ firavun ve adamlarının sahip oldukları zenginlikleri toplumu sapık ve yanlış politikalarında tutmak için kullandığından (yani ekonomik üstünlüklerini halka baskı aracı yaptıklarından) onların sahip oldukları mal ve servetlerinin yok olması ve böylece onların içlerini buhran / sıkıntı / bunalımın kaplaması için dua eder. Böylelikle onların azabı görünce halk üzerinde etkilerinin olamayacağını söyler. Bu aynı zamanda müminler için izleyecekleri startejiyi işaret eder. Medine’ye hicret edecek olan müminler Mekke’yi sıkıştırmak ve onların İslam ideolojisine teslim olmaları için kullanacakları en iyi enstrümanın onları ekonomik olarak sıkıntıya sokmak ve onların ellerinden ekonomik üstünlüklerini almak olduğunu gösterir. Medine’nin coğrafi konumu da bu husus için son derece uygun bir konumdur. Zira Mekke müşrik ileri gelenlerinin zenginliklerinin esas kaynağı Şam ticaret yoludur. Bu yol Medine’ye çok yakın bir güzergahtır. Şayet Mekkelilerin bu yoldan ticaret yapmalarına mâni olunursa onların teslim olmaları son derece kolay olacaktır. Bu nedenle müminlerin Mekke müşriklerinin ticaret yollarını kesmelerine müsaade edilmesi hususunda dua etmeleri ve sonrasında da bu minvalde politika takip etmeleri konusunda taktik verilir. Cenab-ı Hak yine Hz. Musa@ kıssası üzerinden müminlerin taleplerinin kabul edildiğine işaret eder. Yani hicretten sonra Mekke müşriklerinin ekonomik olarak bitirilmesi için operasyon yapılması konusunda izin verildiği, Hz. Musa’nın duasının kabul olduğu şeklinde verilir. Artık bundan sonra yapılması gereken, ivedilikle Medine’de İslam Cumhuriyetinin teşkilatlandırılması ve Allah’ın yolundan / politikasından asla sapılmamasıdır. 88-89- Musa; “Rabbimiz! Muhakkak ki Sen Firavun’a ve ileri gelenlerine dünya hayatının ziynet ve mallarından verdin. – Ey Rabbimiz! Onlar bu mal ve servetleri halkı doğru yoldan saptırmak için kullanıyorlar. – Ey Rabbimiz! Onların mallarını yok et / sil, süpür ve kalplerine sıkıntı ver. Çünkü onlar acıklı azabı görmedikçe iman etmeyecekler” dedi. O (Allah) “Duanız kabul olundu. Artık dininizi / devletinizi ikame edin / kurun / teşkilatlandırın. Sakın cahillerin benden uzaklaştırıcı yoluna uymayın!” dedi. (Yunus Suresi 88-89) Cenab-ı Hak, müminlere hicret ve sonrasına yönelik olarak da tavsiyelerde bulunur. İsrail oğulları üzerinden yapılan yol gösterici tavsiyelerle müminlerin başına gelecek olaylara işaret edilir. Öyle ki müminlerin yaşayacağı bu olaylar onların geleceğine ışık tutacak mucize kabilinden olaylardır. Tıpkı İsrail oğullarının denizi geçerek kurtuldukları gibi müminlerin de hicret sırasında çok büyük zorluklar yaşayacakları ama sonunda zorlukları yenerek kurtuluşa ereceklerini müjdeler. Ancak firavunun ordusuyla birlikte İsrail oğullarını kin ve nefretle takip etmesi gibi Mekke müşrik ileri gelenlerinin de ordularıyla Medine’de müminlerin üzerine yürüyecekleri bildirilir. Onların düşmanca yapacağı saldırılarda başarılı olamayacağı, sonunda yenileceği ve boğulma aşamasına geldiğinde de İslam Cumhuriyetine teslim olmayı kabul edeceği firavunun son anda teslim olmayı kabul etmesi ile anlatılır. 90- İsrailoğullarını denizden geçirdik. Ama Firavun ve askerleri azgınlık ve düşmanlıkla onları takip etti. Nihayet firavun boğulma aşamasına geldiği zaman, “Gerçekten, İsrailoğullarının inandığı Tanrı’dan başka tanrı olmadığına ben de inandım, ben de teslim olanlardanım” dedi. (Yunus Suresi 90) Eğer Mekke şirk yönetimi tam yenilip yok edilecekleri sırada teslim olursa (Müslüman olursa) her ne kadar biraz aşağılansalar da bu teslimiyetleri yine de kabul edilecektir. Zira Mekke’nin diğer Arap kabileleri nezdindeki itibarı, yüksek konumu ve dokunulmazlığı o kabileler üzerinde etkili olacağı ve onlarında iman edip teslim olmalarını sağlayacağından Mekke müşrik ileri gelenlerinin yaşamalarına izin verileceği hususu Firavunun yüksek mevkisi nedeniyle bedeniyle kurtarılması şeklinde anlatılmıştır. Tarihi süreçte de Mekke müşriklerinin İslam devletine boyun eğmesi bütün diğer Arap kabilelerini de çok etkilemiş ve Mekke'nin fethinden sonra bütün kabileler fevç fevç Resulü Ekrem’e biat etmek için Medine’nin yolunu tutmuştur. Mekke gibi güçlü bir şehrin yönetimi Medine İslam devletinin hakkından gelemeyip ona yenik düştüyse kendilerinin direnmesinin imkansızlığını görmüşler ve teslim olmayı seçmişlerdir. Firavunun tam boğulacağı bir anda iman edip teslim olması kıssası, Arabistan’daki tüm müşrik kabilelerin ibret almaları ve boşuna direnmemelerinin mesajlarını içerirken, müminlerin ana hedeflerinin de Mekke Şirk Yönetimini devirmek olduğu vurgulanır. Cenab-ı Hak, bu kıssa ile aynı zamanda elçisine ve müminlere gelecekte Mekke Yönetiminin teslim olmasını sağlamayı hedeflemelerini şayet bu hedefi gerçekleştirirlerse tüm Arap yarımadasını İslam / Barış topluluğuna katmanın yolunun açılacağını öğretmiştir. 91-92- Ya demek şimdi ha? Hâlbuki daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun. Mamafih Biz senden sonraki nesillere ibret olman için bugün seni yüksek mevkiin / yüksek konumun / dokunulmazlık zırhın / imtiyazlı bir konumun nedeniyle bedenini kurtaracağız. / yaşamana izin vereceğiz. Muhakkak ki insanlardan çoğu âyetlerimizden gafildirler. (Yunus Suresi 91-92) Diğer taraftan İsrailoğulları örneğinden yola çıkarak Muhacir müminlerin gittikleri yerde (Medine’de) çok bereketler ile karşılaşacakları müjdesi de verilir. Cenab-ı Hak müminlerin Medine’deki mutlu yaşamlarının müşriklerin tamamen yenilip yok edildikten sonra kendi aralarındaki ihtilaflar çıkıncaya kadar süreceğini de bildirir. O, ayrıca aşağıdaki hususları da bildirerek müminleri uyarır; “İşte o zaman geldiğinde şayet bu ilahi öğretiden şüpheye düşecek olursanız o zaman hemen daha önce kendilerine kitap verilmiş diğer toplumların geçirdikleri evreleri, onların tarihi kayıtlarından inceleyin, bu hususları onlarla görüşün ve değişimleri analiz edin. Böylece nerede yanlışa düşmekte olduğunuzu görecek ve tekrar doğru istikameti yakalayacaksınız. İhtilafa düştüğünüzde yaptığınız / yapmakta olduğunuz yanlışlara bakarak bu ilahi öğretinin doğruluğu hakkında sakın şüphe edenlerden olmayın. Şayet bir yanlışlık ve bozuk bir gidişat varsa o ilahi öğretinin yanlışlığından değil sizin onu yanlış anlamanızdan kaynaklanmakta olduğunu bilin. Bu yanlışlığı tespit etmenin yolu da diğer kitaplı dinlerin yaşadıkları tarihi değişim serüvenini inceleyerek onların düştükleri yanlışa düşmekten sakınmanızdır. Böyle yapmayıp da ilahi öğretinin yanlışlığına hükmederseniz o takdirde çok büyük bir hüsran yaşarsınız. Bu nedenle ilahi öğretiye sıkı sıkı sarılın.” 93-95- Ant olsun İsrailoğullarını güzel bir yurda yerleştirdik ve onları helal ve temiz nimetlerle rızıklandırdık. Ta ki kendilerine ilim gelene kadar ihtilâfa düşmediler. Muhakkak ki Rabbin, o anlaşmazlığa düştükleri şeyde, kıyamet günü, aralarında hükmünü verecektir. Bundan sonra sana indirdiğimiz şey hakkında şüphe içine düşecek olursan o zaman senden önce Kitabı okuyan kimselere sor! Ant olsun ki, Rabbinden sana hak gelmektedir. Bu nedenle sakın şüphe edenlerden olma! / sakın şüpheli tereddütlü bir vaziyette kalma! Sakın Allah’ın ayetlerini yalanlayanlardan da olma, sonra hüsrana uğrayanlardan olursun. (Yunus Suresi 93-95) Bütün bunlara rağmen Ebu Cehil gibi azabı / cezalandırılmayı hak etmiş olan müşrikler ise azabı görünceye kadar asla iman etmeyecekleri ya da asla teslim olmayacakları bildirilir. Çünkü onlar o zamana kadar yanlıştan dönmelerini gerektiren ne kadar işaret görseler bile yine de inatlarından asla vazgeçmemişlerdir. Beka sorunuyla karşı karşıya kaldıklarını fark ettiklerinde Hz.Yunus’un@ halkının kendisinin yokluğunda bile ilahi öğretiye boyun eğmeleri gibi Mekke halkının da Hz.Muhammed’e@ inzal olunan ilahi öğretiye teslim olmaları için hala şansları vardır. Peygamberimiz Mekke’den hicret ettikten sonra Mekkeliler hatalarını anlayıp Yunus’un@ kavmi gibi ilahi öğretiye dönebilirler. Aksi takdirde yok olup gidebilirler. Mekkeliler şu an tam bir beka problemi ile karşı karşıyadır. Ya Resulü Ekrem’e uyacak ve yok oluş azabını tatmayacaklar ya da onu inkâr etmeyi inatla sürdürecekler ve yok olup tarihin çöplüğüne atılacaklar. Tercih kendilerinin. Resulü Ekrem onları zorlayacak değil. Zaten O’nun onları zorlayacak gücü de yok. Ama Allah’ın emri geldiğinde azabı hak etmeyenler, iman edip kurtulacaklardır. İnatla direnenler ise şirk pisliği içerisinde bırakılacaklardır. Onlar İslam / barış topluluğundan dışarı atılacaklar ve yok olup gidecekler. Onlar inatları üzere oldukları müddetçe göklerdeki ve yerlerdeki apaçık işaretler, deliller ya da Medine’deki tevhit devletinin teşekkülü, tevhit toplumunun oluşması vb. kendi sonlarının gelmekte olduğuna dair işaretler onlara hiçbir fayda sağlamayacaktır. Keşke Yunus’un@ kavmi gibi bunlarda hatalarını anlayıp geri dönüş yapsalardı ne olurdu? Onlar daha önceki toplumların yaptıkları hatalar nedeniyle başlarına gelenden başka bir şey mi bekliyorlar? Cenab-ı Hakk’ın uyarılarını dikkate almadıkları için Mekkeli müşriklerini de tarihin çöplüğüne atılmış diğer toplumların akıbetine benzer bir akıbet beklemektedir. Cenab-ı Hak, elçisine kendisinin de onlarla birlikte bekleyip iddia edilenlerin başlarına gelip gelmeyeceğini göreceklerini söylemesini emreder. Bu bekleyişin sonunda Cenab-ı Hakk’ın ikaz ettiği toplumsal yok oluş azabı geldiğinde iman edenlerin kurtulacağı bildirilir. Zira müminleri kurtarmayı Cenab-ı Hakk kendi üzerine almıştır. O’nun kâinatın yaratılış ve toplumların varoluş yasalarına uygun hareket eden müminlerin elbette emniyetli tarafta olacağı kuşkusuzdur. 96-103-Muhakkak ki Rabbinin üzerlerine azap sözünü hak etmiş olanlar, bütün ayetler / işaretler / mucizeler kendilerine gelse bile yine de o acıklı azabı görünceye kadar iman etmezler. Bundan sonra bile keşke bu şehir halkı iman edip de imanları kendilerine fayda vermiş bir şehir halkı olsaydı ne olurdu? İşte Yunus’un kavmi iman ettikleri vakit, dünya hayatında rezilliği getiren azabı üzerlerinden kaldırdık ve onları bir süre daha yararlandırdık. Eğer Rabbin dileseydi elbette yeryüzündekilerin hepsi topluca inanırdı. Öyleyse, inananlar olmaları için, insanları sen mi zorlayacaksın? Allah’ın izni / emir ve hükmü olmaksızın, hiç kimse için iman etme yoktur. (Allah izin vermedikçe hiç kimse iman etmeye zorlanamaz.) O (Allah), aklını kullanmayanları pislik içerisinde bırakır. De ki: “Göklerde ve yerde ne var bir bakın!” –Fakat iman etmeyen bir topluluğa apaçık ayetler ve uyarmalar hiçbir fayda sağlamaz. Yoksa onlar kendilerinden önce gelmiş geçmiş olanların uğradıkları günlerin benzerinden başkasını mı bekliyorlar? De ki: “Bekleyin bakalım, şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.”. Sonunda Biz, elçilerimizi ve iman edenleri kurtarırız. İşte böyle! Müminleri kurtarmak üzerimizde bir hakktır. (Yunus Suresi 96-103) Cenab-ı Hak, elçisine son olarak Mekkelilere iletilmek üzere şu mesajları iletmesini de talimatlandırır; “Ey Mekkeliler! Şayet benim politikamın / dinimin doğru politika / din olduğu konusunda tereddüt yaşıyorsanız ben sizin peşinden gittiğiniz şirk politikasını asla takip etmem. Zira sizi zayıflatan, ilkel ve geri bıraktıran, sonunda da yokluğa sürükleyecek olan bu politikaya asla tapmam. Ben bizi kurtuluşa götürecek, bizi güçlü kılacak, bizi medeniyete götürecek tevhit politikasını inzal eden Allah’a taparım. Ben buna inanıyorum. Ve yine O bana hanif olmamı yani yalandan, şirkten, küfürden, sahtekarlıktan uzak olmayı, doğruluğu, dürüstlüğü, adaleti, çalışmayı öngören bir politika takip etmemi emrediyor. Ayrılığı, şirki, birbirini yemeyi, kavgayı, anarşiyi, zulmü yasaklıyor. O, benden fayda vermeyen ve kötülüklerden korumayan şirk politikasından uzak durmamı istiyor. Şayet bunlardan uzak durmayacak olursam zalimlerden olacağımı bildiriyor. Ayrıca bu hususta yapacağım mücadelede O bana rehberlik edecek ve başıma gelecek tüm sıkıntıları giderecek yolları O gösterecektir. O, bu yolda nimetlere ve hayırlara kavuşmanın yollarını da ancak kendisinin göstereceğini bildirmektedir.” “Ey Mekkeliler! Sizlere hak, doğru politika / din gelmiştir. Artık kim bu doğru politikayı izlerse kendi yararınadır, kimde şirk dini / politikasının peşinden gitmeyi tercih ederse o da kendi zararınadır. Artık ayrılma vakti gelmiştir. Ben sizin başınızı bekleyip duracak değilim. Tercihinizi buna göre yapın!” 104-108- De ki; “Ey insanlar! Eğer benim dinimden şüphe içinde olsanız da iyi bilin ki, Ben sizin Allah’tan başka taptıklarınıza tapmam. Velâkin sizin hayatiyetinize son verecek olan Allah’a taparım. Ve ben müminlerden olmakla emrolundum. Ve yine bana şöyle emredildi; “Yüzünü / yönünü / politikanı hanif olarak (yalandan, sahtekarlıktan, şirkten, küfürden doğruluğa dürüstlüğe, tevhide dönen biri olarak) Din’e döndür ve sakın müşriklerden olma! Allah’ı bırakıp da sana fayda vermeyen, zararı da dokunmayacak olan şeylere yönelme! “Buna rağmen eğer öyle yaparsan, o zaman hiç şüphesiz zalimlerden olursun. Eğer Allah, sana bir zarar / sıkıntı verecek olursa, artık onu O’ndan başka giderecek kimse yoktur. Ve eğer sana bir hayır / iyilik dilerse, o zaman da O’nun fazlını / hayrını geri çevirecek kimse de yoktur. O, onu (fazlını, hayrını lütfunu) kullarından dilediğine verir. O (Allah) çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. De ki: “Ey insanlar! Rabbinizden size hakk gelmiştir. Artık doğru yola giren, ancak kendisi için girmiş ve gerçekten sapan da kendi aleyhine sapmıştır. Ben, sizin üzerinize vekil (sizi ayakta tutan; sizden sorumlu biri) değilim.” (Yunus Suresi 104-108) Surenin sonunda Cenab-ı Hak, elçisine (elçisi üzerinden müminlere) seslenerek kendisine verilen talimatlara harfiyyen uymasını ve kendisinin vereceği hükme / vaat ettiği hüküm gelinceye kadar sabırla mücadele etmesini emreder. 109-Sen sana vahyolunana uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır. (Yunus Suresi 109)

  • Bölüm 5:Müminlere Şiddet | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 5 MÜMİNLERE ŞİDDET 5.1. Kimsesiz, Köle, Zayıf ve Yoksul Alt Tabakaya Sahip Çıkılması Mekke müşrik ileri gelenleri, Hz. Muhammed’in @ hareketinin büyümesine engel olmak için bağlılarına şiddet uygulama konusunda artık karar vermiştir. Ancak elbette bu şiddet öncelikle sahipsizler, yoksullar, fakirler, garipler ve köleler üzerine uygulanacaktı. Onlara haddini bildirmek için işkence ve zulümler yapılacak ve böylece sahipli yani arkasında kabile gücü olan Hz. Muhammed @ taraftarlarına gözdağı verilecekti. Şayet önce arkasında kabilelerinin desteği olan Hz. Muhammed @ taraftarları şiddete maruz kalacak olursa bu şiddet ters tepebilir ve kabileler arası savaşa yol açabilirdi. Zira kabilecilik Araplarda aynı zamanda bir onur vesilesiydi ve kabile üyelerinden birisine hangi sebeple olursa olsun bir zarar, aşağılama ve fiziki bir darp yapılacak olursa çatışma çıkması kaçınılmazdı. Bunun tek istisnası her kabilenin kendi üyelerini kendisinin cezalandırması idi. Bu nedenle şiddet eylemine önce toplumdaki sahipsiz, zayıf ve yoksul kimselerden başlatmaya karar verdiler. Ayrıca her kabile kendi kabilesine ait kölelerden mümin olanları da şiddet uygulanacaklar kapsamına aldılar. Hz. Muhammed @ ise kendisine bildirilen dünya görüşünün paradigmalarını Mekke’nin ileri gelenlerine anlatmak için onlarla diyalog kapısını kapatmadı. Onları kendi safına kazandırmak için sürekli onlarla ilgileniyordu. Ona göre, eğer Şehrin ileri gelenlerini kendi tarafına katmayı başaracak olursa tevhidi dünya görüşünü ikame etmek daha kolaylaşacaktı. Diğer taraftan şirkin egemen olduğu bir toplumda yaşayanların şirk düşüncesinden etkilenmemiş olduğu düşünülemezdi. Dolayısıyla gerek Hz. Muhammed @ ve gerekse de taraftarları, içinde yaşadıkları şirk toplumunun pratikleri arasında yer alan güce ve güçlülere daha fazla itibar etme geleneğinin kendi üzerlerinde de etkilerinin görüleceği muhakkaktı. İşte bu nedenle Cenab-ı Hak hem elçisini hem de müminleri tevhit hareketine katılmış olan zayıflara, sahipsizlere, yoksullara ve kölelere ilgisiz ve duyarsız olmamaları konusunda uyardı. Zira ayak sesleri iyiden iyiye duyulmaya başlanan işkence ve şiddet uygulamaları sırasında onlar kayıtsız kalabilirlerdi. Neticede insandılar ve belirli zaafları vardı. Rableri ise onları bu yolda iyiye, doğruya ve güzele doğru gitmeleri konusunda rehberlik ediyordu, onları eğitiyordu. Hareket zorlu bir aşamaya doğru gidiyordu. Bu aşamada hareketin taraftarlarının birbiriyle dayanışma içerisine olmaları şarttı. Tevhit / kardeşlik paradigmasının sözde kalması halinde hareketin daha başlamadan tükenme tehlikesi meydana gelebilirdi. Ayrıca eziyet gören, acı ve çile çeken müminlerin maruz kalacakları şiddet karşısında fiziki tepki göstererek hareketin terörize edilme tehlikesi mevcuttu. İşte tam o sırada meydana gelen bir olay, bu amaca yönelik uyarılar için çok uygundu ve Cenab-ı Hak, Abese Suresini Hz. Muhammed’i @ ve O’nun şahsında diğer mü’minleri eğitmek için inzal etti. Söz konusu olayda Hz. Muhammed @, müşriklerin önderleri olan Velid bin Muğire, Utbe bin Rebia ve Hişam ile oturmuş ve onları tevhidi dünya görüşüne kazandırmak için tebliğde bulunduğu bir sırada görme özürlü olan İbn-i Ümmü Mektum çıkagelir. İbn-i Ümmü Mektum onların yanına oturur ve Allah elçisinden kendisini tevhidi dünya görüşü konusunda aydınlatmasını ister. Hz. Muhammed@ ile toplantı halinde olan müşrik ileri gelenlerden Velid bin Muğire, kendisini çok elit olarak gördüğünden, toplumun alt sınıfından ve üstelik de özürlü birisinin kendi aralarına girmesinden hiç hoşnut olmaz ve hoşnutsuzluğunu surat asıp, sırtını dönmesiyle ortaya koyar. İleri gelenleri ikna etmek için uğraştığı bir sırada, özürlü birisinin araya girmesi ve Velid Bin Muğire’nin de bu durumdan hoşnutsuz olması nedeniyle Hz. Muhammed @ İbn-i Ümmü Mektum’a cevap vermez. Toplantı yaptığı müşrik önderlere tebliğe devam etmeye çalışır. Her ne kadar surat asan ve sırtını dönen kişi Hz. Muhammed @ değilse de onun bu ahlaksızlığı yapan kişi ve kişilerle birlikte oturmaya devam etmesi ve aşağılanan özürlü kişiye ilgisiz davranarak ilgisini müşrik ileri gelenlerden yana göstermesi Rabbinin O’nu azarladığı Abese Suresini göndermesine sebep oldu. Bu sure ile Cenab-ı Hak elçisine ve taraftarlarına öyle bir ders verdi ki; bu yolda gidecek olanların sözlerinin davranışlarına yansıması, teorinin uygulama ile bir olması, kısacası sözlerin havada kalmaması ve pratiğe geçmesi gerektiğinin altı çizilmiştir. Bu hususta çok hassas olunması ve en ince ayrıntılara dahi dikkat edilerek özellikle hareketin bağlılarına karşı çok büyük bir hassasiyet gösterilmesi gerektiği ifade edilmiştir. Zira nasıl ki Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği bu dünya görüşünün mesajlarını ve paradigmalarını yani kitabını yazılı hale getirecek müminlerin yüce, değerli, şaibesiz, doğru, dürüst, saygın ve güvenilir olmaları gerekmektedir. Tevhidi dünya görüşünü ileri taşıyacak ve yükseltecek olanlar da bu yüce gönüllü müminler olacaktır. Saygınlığa, yüceliğe ve şaibesizliğe layık olmanın yolu da Cenab-ı Hakk’ın mesajlarından ders alıp onları kayda geçirmekten ve onların hayata geçmesi için çalışıp çabalamaktan geçmektedir. Sırf varlıklı ve zengin diye insanlara saygı göstermek ilahi öğretiye terstir. Ayrıca o servet sahipleri kendisini temizlemeyen, toplumun yolsuz, soyguncu ve azgınları iseler onlara asla saygı gösterilmemesi gerekir. Velid bin Muğire gibi azgın ve şımarık servet sahipleri sırf varsıllıkları nedeniyle toplumda kendilerine itibar edilmesini beklerler. Cenab-ı Hak, bu surede onları çok fena haşlar: “Onlar servetleri var diye kendilerini ne zannediyorlar? Onu ve onun gibi olanları daha önce hiçbir şey değilken bir damla sudan yaratmadık mı? Onlara yetenekler bahşetmedik mi? O serveti kazanacak imkanlar bahşetmedik mi? Ayrıca doğru yolu gösteren elçi ve mesajlarımızı gönderdiğimiz gibi doğru yolu seçtiği takdirde akıbetinin daha hayırlı olacağı, yanlış yolda diretirse de azap ve yıkımla karşılaşacağını bildirmedik mi? Seçim konusunda muhakeme ve temyiz yeteneği ile birlikte tercihinde özgürlük seçeneği de verdik. Ancak bütün bunlardan sonra hayatına son vereceğiz, kabre girdireceğiz ve daha sonra da tekrar dirilteceğiz.” Cenab-ı Hak daha sonra eleştiri oklarını elçisine ve müminlere çevirir; “O ve onun gibiler hiç bizden yana olmadı. Bizim emirlerimizi yerine getirmedi. Şimdi bu karakteri bozuk ve Bizim isteklerimizi yerine getirmeyen, işi gücü kötülük olan kişiye mi itibar ediyorsunuz? Neden O’nun yola gelmesi için bu kadar çaba harcıyorsunuz? Onlar öylesine aşağılık kimselerdir ki, sizin göstereceğiniz çaba ve ilgiye değmez.” Bu hususları Cenab-ı Hak, Abese Suresinde mükemmel bir belağatle bildirir; RAHMAN VE RAHİM ALLAH ADINA 1- 23- Surat astı ve sırtını döndü, yanına, o görme özürlü / ama geldi diye. Ne bilirsin, belki arınıp temizlenecek, Belki alacağı öğüt kendisine yararlı olacak. O, kendini beğenene / varlıklı kodamana gelince; Sen bütün ilgini ona yönelttin. Oysa ki, onun arınmamasının sorumlusu sen değilsin. Amma! Koşarak sana gelen var ya; Haşyet duyarak / Allah’a saygıda kusur etmeyen, işte sen onu ihmal ediyorsun. Hayır… Hayır… Bu, bir öğüt ve uyarıdan ibarettir. Arzu eden onu düşünüp öğüt alır. Kutsal ve değerli sayfalarda yazılıdır, Yüce ve şaibesiz, elçilerin elleriyle, saygın, güvenilir. Halbuki o canı çıkasıca insan! (Velid bin Muğire)! Ne kadar da inkarcıdır o? (Hiç düşünmedi mi? Allah) onu hangi şeyden yarattı? Onu bir nutfeden (basit bir hayat tohumundan / bir damla sudan) yarattı, sonra ona takdir yeteneği bahşetti, Sonra, ona “yol”u kolaylaştırdı, En sonunda onun canını aldı / alacak ve kabre soktu / sokacak. Nihayet dilediği zaman onu tekrar diriltecektir. Hayır… Hayır… (O), O’nun emirlerini bugüne kadar hiç yerine getirmedi. (Abese Suresi 1-23) Cenab-ı Hak surenin devamında ise insanların maddi hayatlarını idame ettirebilmeleri için ihtiyaç duyduğu yiyeceklerin oluşumunu anlatırken vahiyle bir benzetme yapar. Nasıl ki insanın maddi hayatı için yiyeceğe ihtiyacı varsa, sosyal yaşamın meyvelerine, ürünlerine de ihtiyacı vardır. Sosyal yaşamın ürün ve meyvelerin yetişmesi için gerekli şey ise Vahiydir. Cenab-ı Hak, sebze ve meyvelerin yetişmesi için gerekli olan su / yağmuru insanların sosyal yaşamı için gerekli olan vahye metafor olarak kullanılır. Nasıl ki yağmur cömertçe Cenab-ı Hak tarafından gökten indiriliyorsa vahiy de yine O’nun tarafından cömertçe indirilir ve insanların hayati ihtiyaçları giderilir. Gökten inen rahmet, toprağı incelikle yararak içine işler, tohumu besler, tohum o suyla gelişir, büyür ve aynı suyla çeşit çeşit meyveler veren bitkiler, ağaçlar yetişir. Vahiyde aynı şekilde içlerinde potansiyel olan insanları besleyecek, onları geliştirecek, büyütecek, olgunlaştıracak, çoğalacak, güçlenecek ve her birini çeşit çeşit meyveler veren medeniyetin birer ağacı yapacak. 24- 32- Hadi, bakıversin insan kendi yiyeceğine! Biz suyu tarifsiz bir cömertlikle indirmekteyiz, Sonra toprağı incelikle yarmaktayız, Böylece, yeryüzünde tohumu yetiştirmekteyiz; Mesela üzüm bağları, sebze bahçeleri, zeytinlik ve hurmalıklar, balta girmemiş, sık ağaçlı ormanlıklar, meyveli ve meyvesiz bitkiler, Sizin ve hayvanlarınızın beslenmesi için...(Abese Suresi 24-32) Ve sonunda yetişen, gelişen, çoğalan ve güçlenen Hz. Muhammed’in @ taraftarları müşrikleri iktidardan devirdikleri zaman tıpkı kıyamet ve hesap günündeki gibi akrabalık bağları, kabile bağları işe yaramayacak ve müşrik işkenceciler kendilerini kurtarmak için kaçacak delik arayacaklar. Diğer taraftan müminlerin yüzleri gülecek. Onların yüzleri sevinçten pırıl pırıl olurken, işkenceci ve onların takipçileri olan müşrikler için o hesap günü çok zor bir gün olacak. Onların yüzleri perişanlık, pişmanlık, nankörlük, korku ve dehşetten kararacak. İbn-i Ümmü Mektum’dan kaçanlar onu yanında istemeyenler ve yanlarına sadece kendi aşiretini ve kendisi gibi zengin insanları kabul edenler o gün kendi yandaşlarından kaçacak fakat İbn-i Ümmü Mektum gibi temiz iman sahibi insanlar ise kendi yandaşları ile birlikte olmaktan büyük mutluluk duyacaklardır. O toplumsal ve kozmik kıyamet günü geldiğinde müşrikler değerli gördükleri kimselerden kaçarken değersiz gördükleri insanlarla beraber olmadıklarına çok pişman olacaklardır ama iş işten geçmiş olacaktır. 33- 42- Nihayet, şiddetle çarpanın çıkardığı korkunç ses geldiği zaman; Bir gün ki o gün, Kişi kaçar kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden, oğullarından. O gün onlardan her birinin başından aşkın derdi ve tasası vardır. Yüzler vardır ki o gün, pırıl pırıl, güleçtir, sevinç doludur. Ve yüzler vardır ki o gün, üzerlerinde toz-toprak, karardıkça kararan. İşte bunlar, evet bunlardır dibine kadar nankör olanlar ve yoldan sapan sorumsuz kişiler. (Abese Suresi 33-42) 5.2. Kimsesiz, Köle ve Yoksulların Baskılı ve Şedit Günlere Hazırlanması Ümmü mektum olayını müteakip Abese Suresi nazil olunca bu sure Erkam’ın evinde Hz. Muhammed @ tarafından evde salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantısı için bir araya gelen müminlere okundu ve güçlü kabilelere mensup müminlere şiddet zamanında toplumun alt kesiminden olan yandaşlarına, kardeşlerine sahip çıkmaları mesajı verilmiş oldu. Önümüzdeki günlerde özellikle Mekke’nin alt tabakasından olan müminlere karşı işkence ve şiddet uygulamalarının başlayacağı ve bu nedenle de toplumdaki güçlü ve varlıklı müminlerin kardeşlerine sahip çıkmak için ellerinden geleni yapmaları öğretilmiş oldu. Şimdi sıra bu mücadele sırasında şiddete birinci derecede maruz kalacak olanların eğitilmesine gelmişti. Ammar bin Yasir (ra), Bilal Habeşi(ra), Habbab bin Eret(ra) gibi sahipsiz ve köle olan kişilerin başlarına gelecek şiddete ve işkencelere hazırlanması gerekiyordu. Esas yükü bu kişiler çekecekti ve toplumun alt sınıfından olan bu kişilerin maruz kalacağı her türlü eziyetlere karşı psikolojik olarak hazır olmaları şarttı. İşte onların ihtiyacını da bilen Rabbimiz onlar için Kadir Suresini inzal etti. Bu suredeki mesajlarla zorlu, baskıcı ve şedit günlerin geçeceğini duyurdu. Ve bu gecenin değerini anlattı. Kendi elçisinin şahsında müminlere seslenerek; “Ey Resulüm! Ey onun etrafında toplanmış müminler! Cahiliye, zulüm, sıkıntı, acı, çile, şiddet, baskı, aşağılanma ve horlanmalarla geçen / geçmekte olan bu zaman dilimini ifade eden kadir gecesinde / zalimlerin orantısız güç kullandığı gecede yapılan mücadelenin değerini siz idrak edemezsiniz. Bu gecede yapılan mücadele ve direniş, idraklerin çok ötesinde muhteşem bir değere sahiptir. Zira gelecekte tarihe altın harflerle yazılacak bu mücadelenin esas sebebi ilahi hidayet rehberinin indirilmesi ve o rehberin geleceğe miras olarak taşınması insanlık adına muazzam bir kazanımdır. Bunun değeri ancak şöyle anlatılabilir: Kadir / zalimlerin orantısız güç kullandığı gecede çekilecek acı, sıkıntı ve çileler, vahiysiz ama konforlu, rahat, neşeli, zevkü sefa içerisinde geçireceğiniz bir ömürden daha hayırlıdır. Sıkıntılar ve acılar çekeceksiniz / çekiyorsunuz ama hakikat uğruna yapılan bu mücadele günleri ve sahip olduğunuz bu rehber sizin için gelecekte hayırla yad edilecek, gıpta edilecek, imrenilecek ve sizleri gökteki yıldızlar mertebesine çıkaracaktır. “Neydi o günler!” diyeceğiniz bir gece! Şu anda idrak etmeniz oldukça zor ama gelecekte bu mücadelenin ve rehberin ne kadar değerli olduğunu anlayacaksınız, göreceksiniz. Zalimlerin orantısız güç kullandığı bu karanlık sürecin zararınıza olduğunu zannetmeyin. Aksine bu zorluklar ve acılar içindeki mücadeleniz normal zamanlarda zahmetsiz ve acısız bin ayda yapacağınız mücadeleye bedeldir.” Bu zorlu, şiddet ve işkence zamanlarını Kadir Gecesi olarak adlandıran Rabbimiz, bu karanlık ve baskıcı gecelerin gelip geçici ve çok değerli zaman dilimleri olduğunu bildirmekle kalmadı aynı zamanda bu zamanların gelecekte şanlı bir geçmiş olarak anlatılacağını hatta altın harflerle yazılacak çok değerli bir hatıra olarak tarihe geçeceğini bildirdi. Neden değerli ve tarihe altın harflerle yazılacak bir olay olduğunu da bu işkence ve şiddete maruz kalmalarının sebebinin insanların kurtuluş reçetesi olan ilahi mesajın indirilmesi ve kendilerinin de bu mesajı savunmalarında saklı olduğunu ifade etti. Bu şiddete maruz kalacak müminlere müjde vermeyi Cenab-ı Hak surenin devamında şöyle sürdürdü; “Ey Resulum! Ey iman edenler! Korkmayın! Endişe etmeyin! Rabbiniz içinde bulunduğunuz bu geceden aydınlığa çıkıncaya kadar / baskılı gece sona erinceye kadar / zulüm, acı, sıkıntı, baskı ve şiddet sona erip sizler kurtuluşa erinceye kadar sizi yardımsız ve desteksiz bırakmayacak. Sizleri güvende kılmak, her tehlike anında sizleri esenliğe çıkarmak, sizlerin güvenliğini sağlamak için meleklerini gönderecek ve sizlere hayat ve umut bahşedecek ruhu (vahyi) sürekli olarak art arda gönderecek.” Rahman Rahim Allah Adına. 1-5- Muhakkak ki, biz onu Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesi nedir, sana ne idrak ettirdi? Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve ruh Rabblerinin izniyle iner dururlar, her bir iş için. Esenlik verirler şafak sökene kadar /aydınlığa kavuşuncaya kadar. (Kadir Suresi 1-5) 5.3. Müşriklerin Şiddet Uygulamaya Başlaması Hz. Muhammed @ zorlu günler başlamadan önce Mekke müşrik elitlerinin meclisine gitmiş ve onlara kimsesiz, köle, yoksul ve zayıf müminlere Allah’ın vahiy çeşmesinden içiyorlar diye dokunmamalarını, onlara zarar vermemelerini, eziyet ve işkence etmemelerini söylemiş ve bir sorunları varsa işte kendisinin karşılarında olduğunu belirterek onlara karşı durmuştu. Ama onlar bir defa karar vermişlerdi ve diğer kabilelerden çekinmeleri nedeniyle dokunamadıkları güçlü, sahipli kişiler yerine zayıf ve kimsesiz kişilere baskı ve şiddet uygulayacaklardı. Bu nedenle onunla alay ettiler, ayak takımına baskı ve şiddetin mutlaka yapılacağını, bu hususta da kimseden çekinmediklerini hatta kimsenin kendilerine engel olamayacağını ve kimsenin kendilerini hesaba da çekemeyeceğini söylediler. Mekke müşriklerinin en azılısı olan Ebu Cehil, ilk şiddet uygulamasına Mekke’nin sahipsiz ailesi olan Yasir ailesinden başladı. Yemenli bir kimsesiz olan Yasir(ra) ve Ebu Huzeyfenin azatlı kölesi olan Sümeyye(ra), oğulları Ammar’ın(ra) Hz. Muhammed’in @ saflarına aktif bir şekilde katılmış olmaları nedeniyle Ebu Cehil tarafından işkenceye tabi tutuldu. Bu ailenin Mekke’de kendilerini koruyacak kimseleri yoktu. O zalim müşrikler Ammar bin Yasir’e(ra) iyi bir ders vermek için onun gözleri önünde annesi Sümeyye’nin(ra) el ve ayakları develere bağlandıktan sonra develer zıt istikametlere doğru sürülmüş ve tevhidi dünya görüşünün ilk şehidi olan bu kadın, parçalanarak can verdi. Arkasından Ammar’ın(ra) yaşlı babası yine onun gözü önünde şehit edildi ve Ammar’ın(ra) kendisine de çok şiddetli işkenceler tatbik edildi. Ebu Cehil ve avanesi bu katliamı Mekke’nin kuytu ve ıssız bir yerinde gerçekleştirdiler. Olay duyulduktan sonra Mekke çalkalandı. Ebu Cehil, işlediği cinayet nedeniyle hiç kimseden çekinmediğini, işkence, zulüm ve katliamlarına Hz. Muhammed’in @ harekâtı devam ettiği sürece devam edeceğini, kimsenin kendisini engellemeye gücünün yetmeyeceğini ve kimseden korkmadığını Kâbe içerisinde ilan etti. Bu onun azgınlığını ilanından başka bir şey değildi. Ammar bin Yasir(ra), işkenceden nasıl kurtulduğunu Hz. Muhammed’e @ anlattı ve kendisine tatbik edilen işkencelerin dayanılmazlığı nedeniyle kalben olmasa da dil ile tevhidi dünya görüşünü inkâr ederek canını kurtardığını belirterek kendisinden özür diledi. Dayanılmaz acılar çeken Ammar bin Yasir’e(ra) Hz. Muhammed @ moral verdi ve kalpten olmayan beyanın geçerli olmadığını, zorlayarak yaptırılan seçimin bir şey ifade etmediğini, bu nedenle benzer olayla bir daha karşılaşacak olursa hiç çekinmeden aynısını dil ile yapabileceğini buyurdu. Cenab-ı Hak, Ammar ailesine yapılan saldırıyı ve katliamı Şems Suresi ile dile getirdi. Bu surede Cenab-ı Hak, Tevhidi Dünya Görüşünü Güneşe benzeterek izleyicilerinin ay misali pırıl pırıl aydınlandığını, dünyanın bu güneşin (tevhidi dünya görüşünün) aydınlatması ile aydınlığa, barışa ve huzura kavuşacağına vurgu yaptı. Halihazırdaki şirkin ise dünyayı zulüm ve kötülükle karanlığa boğduğunu anlattı. Ama yeri ve göğü yaratanın insanı da yarattığını ve ona iyilik ve kötülük tercihi yapma serbestisi verdiğini bildirdikten sonra iyiliği, güzelliği tercih edenin kurtulacağı müjdesini verirken tercihini kötülükten yana kullananların ise mutlaka zarar ve ziyana uğrayacağını bildirdi. Devamında ise Ebu Cehil’i ve avanesini Semud’lu ileri gelen azgınlara benzetti. Nasıl ki Semud kavminin ileri gelen azgınları kendilerine gelen elçiyi inkar edip o elçinin Allah’ın devesinin su içmesine müsaade etmeleri gerektiği uyarısını yapmasına karşın o azgınların onu hiç dinlemeyerek deveyi ayaklarından keserek yere yıkıp öldürdülerse aynı şekilde Hz. Muhammed’in @ toplumun alt kesiminden olan Allah yanlılarına dokunmamalarını onların vahiy çeşmesinden içmelerine karışmamaları hususundaki ikaz ve uyarılarına rağmen Ebu Cehil’in bu uyarılara hiç aldırmadan kimsesiz ve Allah’ın garibi olan Sümeyye ve Yasir’i bacaklarından kopartarak işkence ile öldürmeleri birbirine çok benzer hadiselerdir. Cenab-ı Hak, Yasir ailesine yapılan katliamı Arap yarımadasında herkesin bildiği Semudlu azgınların olayı ile yaptığı muhteşem metafor, Mekke müşriklerinin kuytu yerlerde işledikleri katliamın Mekke dışındaki kabilelere duyurulmasını sağladı. Ve surenin sonunda da Semudlu azgınların yaptıkları katliamların asla karşılıksız kalmadığını ve onların yerle bir olduğu benzetmesinden hareketle Mekkeli müşrik azgınların işledikleri bu cinayetlerin de asla karşılıksız kalmayacağı tehdidini yaptı. İşte bütün bunlar, Şems Suresi ile çok veciz ifadelerle anlatıldı; Rahman Rahim Allah Adına 1- 15- Güneşe / vahye / tevhidi dünya görüşüne ve onun parıltısına, onu izlediği zaman Aya / peygamber ve izleyicilerine, Dünyayı aydınlatan gündüze, / Dünyaya barış, huzur getiren vahye / tevhidi dünya görüşüne ve onu (dünyayı) karanlığa boğan geceye / zulme / şirke, Göğe ve onu bina edene, Yeryüzüne ve onu yayıp döşeyene, Nefse ve ona birtakım kabiliyetler verene, Sonra da ona kötülük ve iyilik kabiliyetlerini verene yemin olsun ki; Onu arındıran gerçekten kurtulmuştur. (Yasir, Sümeyye, Ammar, vd. gibi.) Nefsini azdıran / kötülük ile donatan kimse ise kesinlikle zarara uğramıştır. (Ebu Cehil, Velid b. Muğire, As b. Vail, vd gibi) Semûd azgınlığı sebebiyle yalanladı; İçlerinden en onulmaz azgınları ileri atıldığı zaman, (Ebu Cehil ve Ekibi gibi) Allah'ın Elçisi (Salih @ şahsında peygamberimiz gibi) onlara: “Şu Allah'ın dişi devesini (Allah’ın garibi Sümeyye gibi) bırakın (ve ona bir zarar vermeyin), suyunu içsin / vahiy çeşmesinden içsin!” demişti. Fakat onlar, onun (elçinin) talebini reddettiler ve onu (Allah’ın devesini / Allah’ın garibi Sümeyye’yi) inciklerini keserek / işkenceyle öldürdüler. Rabbleri de günahları dolayısıyla onları düzleyiverdi / yerle bir etti. Onlardan hiçbiri başlarına gelecek şeyin korkusunu taşımıyordu. (Şems Suresi 1-15) Mekke müşriklerinin Yasir ailesine yaptıkları işkence ve katliam müminler nezdinde derin sarsıntılar yarattı. Hz. Muhammed @ Şems Suresi nazil olunca bu sureyi hem müminlere hem de Kabe’de Mekkeli müşriklere okudu. Onları tarihteki bu örnekle uyardı. Fakat kan akmıştı bir kere. Yaptıkları katliamın akıbetinden korkmayan müşrik azgınlar artık daha da azgınlaşacağa benziyordu. Bu nedenle kamuoyu etkilenmişti. Halka korku vermeyi başarmışlardı. Gerçi Hz. Muhammed’in @ ve taraftarlarının yollarında istikrarlı direnişlerini sürdürecekleri her hallerinden belliydi ancak Mekkeli müşriklerin kararlılıkları da ortadaydı. Bu işin gidişatı bakalım nereye gidecekti ve sırada kim vardı? 5.4. Ashab-ı Uhdud Benzetmesi ve Habbab b. Eret’e Yapılanlar Ve bir müddet sonra Habbab Bin Eret’e (ra) yapılan işkence haberleri geldi. Aslen Iraklı olup, köle olarak Mekke'ye getirilen ve daha sonra azat edilen Habbab bin Eret (ra) Mekke’nin demirci ustasıydı. Mekkelilerin kılıç ve silahları ile diğer demir alet ve eşyalarını imal ederdi. Hz. Muhammed’in @ saflarına katılan Habbab bin Eret’e (ra) Mekke müşrik elitleri yaptırdıkları kılıç ve silahların ücretini ödemeyerek zalimce bir tutum içerisine girdikleri gibi daha da ileri giderek fiziki işkence de yaptılar. Onu işkencelerin en ağırı olan ateşe attılar. Onu kendi dükkanında demiri eritmek için kullandığı ocağa yatırıp sırtını kızgın korlarda dağladılar. Bu hareketleri ile Mekke müşrik azgınlarının ne kadar ileri gittikleri görülüyordu. Cenab-ı Hak, onların bu vahşice hareketleri karşısında Büruc Suresini inzal etti ve tarihte geçen bir olaya işaret ederek yaptıkları vahşetin hesabının mutlaka sorulacağını onlara bildirdi. İşaret edilen tarihi olay, Ashab-ı Uhdud olarak meşhur olmuş olup kısaca şöyle özetlenebilir; “Yemen (Himyer) kralı Zûnuvas Arabistan’ın güneyinde Hıristiyanların en kuvvetli merkezlerinden biri olan Necrân’ı ele geçirir ve yöre halkını dinlerini / dünya görüşlerini değiştirmeleri için zorlamaya başlar. Fakat din / dünya görüşü / ideolojilerini değiştirme konusunda zorlamaları reddeden halk çok büyük bir katliama uğratılır. Halkın büyük bölümü ateş dolu hendeklerde yakılarak katledilir. MS 523 yılında meydana gelen bu soykırımda yaklaşık 30.000 kişi öldürülür. Necran halkından bir şahıs, bu katliamdan kendini kurtarır ve yapılan soykırımı Habeşistan ve Bizans krallarına bildirir. Bunun üzerine Bizans’ın da desteğini alan Habeşistan, 20.000 kişilik bir askeri birliği Yemen’e gönderir. MS 525 yılında gerçekleştirilen bir askeri harekatla katliamı gerçekleştiren Zûnuvas ve askerleri öldürülür. Böylece dinlerini / dünya görüşlerini / ideolojilerini değiştirmeyi reddettikleri için yakılan Necran halkının intikamı alınmış olur.” Büruc suresinde Habbab bin Eret’e (ra) uygulanan ateş işkencesi, Ashab- Uhdud olayına benzetilerek Mekke müşrikleri uyarılır. Onlara yaptıklarının Zunüvas’ın yaptıklarından farkı olmadığı ve bu işkencelerine son vermeyecek olurlarsa sonlarının da onun gibi olacağı tehdidi yapılır. Cenab-ı Hakk’ın Habbab bin Eret’e yapılan yangın azabı / işkencesi üzerine gönderdiği Buruc Suresi, Hz. Muhammed @ tarafından Kabe’deki muhalefetin konuşma yaptığı kürsüden Mekke’nin müşrik azgınlarına okunur. Hz. Muhammed’in @ Buruc Suresi kapsamında yaptığı konuşmada bu benzetme / metafor şöyle özetlenebilir; “Nasıl ki Ashabı- Uhdud olarak nam salan Zunüvas ve yönetimi Necranlılara dinlerinden / ideolojilerinden / dünya görüşlerinden döndürmek için baskı ve katliam yaptıysa ve onların bu yaptıkları gizli kalmadıysa, Allah’ın bütün her şeyi gördüğü ve dilediği zamanda onları açığa çıkaran sebepleri bir şekilde gönderiyorsa, aynı şekilde sizin Mekke’nin kuytu yerlerinde yaptığınız işkence ve zulümlerin de gizli kalacağını sanmayın. Zira gökyüzündeki burçlarda / gözetleme mevkiinde olanlarla birlikte yeryüzünde de kale burçları gibi gözetleme yerlerinden sizin yaptığınız işkence olaylarına şahid olanlar her zaman vardır. Bu yaptıklarınız gizli kalmayacak ve Mekke dışına, hatta Bizans’a, Habeşistan’a, Mısır’a kadar duyulacaktır. Hiçbir ülke yanı başında meydana gelen siyasal bunalıma ilgisiz kalmaz. Mekke’deki siyasi bunalımın haberi de şimdiye kadar çoktan çevre ülkelere ulaştı ve onların ilgi alanlarına girdi. Tıpkı kale burçlarındaki gözetleme yerlerinden ileriyi gözetleyen nöbetçi askerler gibi o ülkeler, buradaki gelişmeleri gözetlemekte ve şahit olmaktadırlar. Bunları gelecekte sizlerin önüne koymak için kayıt tutmaktadırlar. Bunlar sosyolojinin, diplomasinin kurallarıdır. Bunlar doğal / ilahi kurallardır.” Rahman Rahim Allah Adına 1- Burûçlar sahibi gökyüzüne yemin olsun ki, Vaad olunan o güne, Şahitlik edene ve şahit olunana, (yemin olsun ki) (Buruc Suresi 1-3) “İşte bakın! Zunüvas ve yönetimi nasıl öldürüldü? Onlar öldürülmeyi hak ettiler! Çünkü onlar insanları hendeklere doldurup diri diri yaktılar, sadece bununla kalmadılar o hendeklerin etrafına oturup, yaptıkları işkence ve zulmü keyifle seyrettiler. O zavallı insanların suçu neydi? Onların suçu Aziz ve Hamid olan Allah’a şirk koşmaksızın iman etmeleri, yani tevhidi dünya görüşünü savunmaları değil miydi? Fakat onlara yapılan zulüm ve katliamlar gizli kaldı mı? Elbetteki gizli kalmadı. Onların işledikleri soykırım çevre ülkelerde duyulunca Zunüvas ve yönetimi için kıyamet kopmadı mı? Bizans ve Habeşistan müttefikliğinde gönderilen ordu bu zulmü yapanların hepsini kılıçtan geçirmedi mi? Ey Mekke’nin ileri gelenleri! Ashab-ı Uhdud olayında olduğu gibi sizlerin de yaptığınız işkence ve zulümler asla gizli kalmayacak ve yaptıklarınızın hesabını vereceksiniz. Kendi içimizdeki siyasi bunalımı kendi içimizde çözmemiz gerekirken, siz işlediğiniz katliamlarla şehrimizi dışarının müdahalesine açık hale getiriyorsunuz. Diğer taraftan işkence ettiğiniz insanların suçu nedir? Onlar, huzurlu, barış ve esenlik içerisinde, güçlü, güvenli, müreffeh bir ülke olalım derdinde değiller mi? Ama onların bu inançları nedeniyle sizin onlara reva gördüklerinize bakın! Allah sizin yaptığınız bu zulmü asla cezasız bırakmaz! Bir idare, zulüm ve baskı ile asla ayakta duramaz, yıkılır. Bu yıkılışın sorumluları ise yaptıklarının karşılığını mutlaka görür. Dahası zulümleri işleyenlerin cezasının bu dünyada çektikleri azapla kalacağını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Mazlum halka işkence edenlere Cenab-ı Hakk’ın dünyadaki azap ve cezaya ilaveten ahirette vereceği azap ise yangın azabıdır / cehennem azabıdır. İyiliği, doğruluğu, güzelliği yol edinen kimselere ise dünyada cennet gibi bir hayatı, ahirette de cenneti bahşedecektir. O, vaad ettiklerini mutlaka en iyi şekilde yerine getirir. O’nun yasalarından bir değişiklik yoktur. Sosyoloji ve diplomasi yasaları da aynen ilk insan topluluklarından bugüne aynıdır ve tekrar ederek devam eder. Fakat bununla beraber O, çok seven ve merhametlidir de. Şayet bu vahşeti durduracak olursanız o zaman azaptan kurtulursunuz.” 4- 16- Ashâb-ı Uhdud öldürüldü! / Hendeği kazanlar öldürüldü! O Şiddetli ateşi yakanlar. Hani onlar onun üzerine oturmuşlar müminlere yaptıklarını seyrediyorlardı. Müminlere kızmalarının sebebi de onların çok güçlü ve övgüye lâyık olan Allah'a iman etmeleri idi. O ki, göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur ve Allah her şeye şahittir. Şüphesiz ki inanan erkek ve kadınları ateşlere salıp / işkence edip sonra da tövbe etmeyenler için cehennem azabı vardır, yangın azabı da onlar içindir. Muhakkak ki, inanan ve ıslah edici işler yapanlar için altından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte bu büyük kurtuluştur. Şüphesiz ki Rabbinin yakalayışı olağanüstü şiddetlidir. O, yoktan yaratır ve tekrar diriltir. Bununla beraber çok bağışlayandır, çok sevendir. Arş’ın sahibidir, Mecîd’dir. Dilediğini en ileri derecede yapandır. (Buruc Suresi 4-16) “Yok eğer, ‘biz ne sizden ne de size destek verecek Bizans, Habeşistan, Mısır ya da herhangi bir ülke fark etmez, hiçbirinden korkmayız’ diyerek kendinizi çok güçlü ve büyük görüyorsanız, o zaman tarihteki Firavun ve Semud ordularının başına neler geldiğini bir hatırlayın. O süper güçler de zamanında kendilerini yenilmez görüyorlardı. Ama ne oldu onlara? Bugün onların gücünden, otoritesinden bir şey kaldı mı? Bunları bir düşünün bakalım.” “Fakat siz yapılan tüm uyarılara kulak tıkıyorsunuz. Halbuki Allah, siz hiç farkında olmadan sizi kuşatıyor. Bu size okunan / söylenen şeyler çok değerli bilgilerdir ve insanlık tarihinden beri aynen korunan ve tabletlere kazınmış bilgilerdir. Tüm çağlar boyunca da geçerlidir. Bu hep böyle olmuş ve bundan sonra da böyle olacaktır. Zulmetmeye devam ettiğiniz ve uyarılara aldırmadığınız sürece eskilerin başına ne geldiyse sizin de başınıza gelecektir.” 17- 22- O orduların haberi sana gelmedi mi? Yani Firavun ve Semûd’un. Tüm uyarılara rağmen o inkârcılar hâlâ bir yalanlama içindedirler. Allah ise onları, fark etmeden kuşatmaktadır. İş onların iddialarının aksinedir! O, mesajları, korunmakta olan levhalarda da / tabletlerde de / yazıtlarda da yer alan, çok şerefli / yüce bir Kur’an’dır. (Buruc Suresi 17-22) 5.5. Mekke Müşrik Elitlerin Şiddetin Dozunu İyice Arttırmaları Bütün uyarılara rağmen Mekke müşrik azgınları işkence ve zulümlerine bütün şiddeti ile devam ettiler. Hz. Muhammed’in @ taraftarı olan köleler, zayıflar ve kimsesizleri yola getirmek için sopayla (Kar: sopayla dövülerek yola getirmeye çalışma) kovalanıyordu. Onlar sopa darbelerinden kurtulmak için pervaneler gibi kaçışıyorlar ancak yakalandıkları yerde sopayla öldüresiye dövülüyorlardı. Dağların yün gibi atılması misali, iri cüsseli bu zavallı insanlarda sopayla yünlerin atılması gibi zalimler tarafından sopayla kemikleri kırılmakta, her tarafları kan revan içinde kalmakta ve mosmor kesilmekteydi. Zalimler dayak atmaktan yorulduktan sonra mazlumlar yatırılıp karınlarına ağır taşlar konulmakta, daha da olmadı, çukurlara yatırılıp üzerleri kızgın kumlarla örtülmekteydi. İşte Bilal’e (ra), Suheyb’e (ra) ve Ebu Fuheyre (ra) vd. yapılan şiddet ve işkenceler hız kesmeden devam ederken Cenab-ı Hak, hem müminlere moral destek vererek onların direnişlerini sağlamak hem de müşrikleri tehdit etmek için peş peşe sureleri elçisi Hz. Muhammed’e @ inzal etti. İnzal edilen sureler, Hz. Muhammed’in @ bizzat kendisi ya da görevlendirdiği kişilerce Kabe’nin muhalefet mahfilinden insanlara okundu. Karia Suresi de kölelerin yola getirilmeleri için sopayla öldüresiye dövülmesi şeklindeki işkenceyi mümin kölelere uygulayan müşriklere ahirette / gelecekte aynıyla mukabele edileceğini anlatır. Nasıl ki Bilal-i Habeşi’yi(ra) müşrik elitler sopalarla dövmüşler, her tarafını rengarenk bulutlar gibi yara bere içerisinde bırakmışlar ve karnının üzerine taşlar yığıp üzerine de kendileri çıkarak işkenceye tabi tuttularsa, kıyametten sonra aynı akıbetle müşrik elitler de yüz yüze geleceklerdir. Öyle bir zaman gelecek ki, bu müşrik elitler işkence ettikleri köle ve zayıf müminlerden köşe bucak kaçacaklar. İşte müşrik işkencecilerin mümin zayıflara ve kölelere reva gördükleri şiddet sahneleri Karia Suresinde çok belağatli bir şekilde betimlenir; “Şimdi sopayla kovalanma sırası size geldi! Pervaneler gibi kaçın bakalım! Fakat kaçışınız nafile! İlahi Sopa kafanızı parçalayacak! Yakalandığınız yerde yün atılması gibi sizler de sopalanacaksınız ve her tarafınız kıpkırmızı kan, her tarafınız mosmor, bütün vücutlarınız sopa darbelerinden rengarenk olacak ve bütün kemikleriniz kırılacak, un ufak olacaksınız…. Üzerlerine ağır taşlar koyduğunuz üzerine de sizin çıktığınız (tartıda ağırlığı fazla basıp altta olana kinaye ile) insanlara / müminlere ise o gün hoşnutluk var! Ama bütün bu işkenceleri, eziyetleri yapan, işkence yaptığı insanların üzerine çıkıp üstte olan (tartıda hafif olup üste çıkana kinaye ile) insanların ise anası ağlatılacak o gün! Onlar, sizin asla ve asla tahayyül / idrak bile edemeyeceğiniz kızgın ateşli cehennem çukurunun dibine yollanacaktır!” Rahman Rahim Allah adına 1- 11- Kâriah! Nedir o kâriah? Kâriah’ı sen nereden bileceksin ki! O gün, insanlar, darmadağın pervaneler gibi olurlar. Dağlar ise saçılmış renkli yün gibi olur. Ve o zaman kimin tartıları ağır basarsa, işte o, hoşnutluk veren bir yaşayış içindedir. Tartıları hafif gelen kimse ise, işte onun anası Haviye’dir. Onun ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? O, kızgın bir ateştir. (Karia Suresi 1-11) 5.6. Mekkeli Müşriklerin Azgınlıklarını Çevre Ülkelere Şikâyet Eden Mesaj Cenab-ı Hak Mekke müşriklerinin işledikleri katliamlar nedeniyle iyice azdıklarını onların ticaret için gittikleri Mısır, Filistin, Şam vb. yörelere mesaj olarak iletilmek üzere Tin suresini inzal eder. Bu sure ile Cenab-ı Hak insanların dikkatini bazı meyve ve coğrafi isimler ile nam salmış erdemli, seçkin ve üstün şahsiyetlere işaretle başlar. İncir ve zeytin denilince bu meyvelerin yetiştiği Mısır, Filistin ve Şam beldelerine ve oralarda yaşayan geçmiş peygamberlerin (Hz. İsa, Hz. Yahya, Hz. Süleyman, Hz. İshak, Hz. Yakub vb.) bağlılarına, Sina dağı ile de Hz. Musa’ya bağlı Yahudilere mesaj gönderilir. Gönderilen mesajda güvenli belde olan Mekke ile de Hz. İbrahim ve Hz. İsmail gibi şahsiyetlere işaret edilerek Mekke insanının Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in öğretilerine bağlı kaldığı dönemlerde çok yüksek ahlaka, en güzel karakterlere ve yaratılışa sahip iken Mekke’nin güvenli bir belde özelliğine sahip olduğu ifade edilir. Rahmân Rahîm Allah Adına 1-4- İncire, zeytine, Sina dağına ve bu güvenli beldeye yemin olsun ki, gerçekten Biz insanı en güzel biçimde yarattık. (Tin Suresi 1-4) Fakat gelinen noktada ise Mekke müşriklerinin yaptıklarına işaretle ne kadar aşağı ne kadar rezil ne kadar alçak bir konuma geldikleri bildirilir. İman eden ve güzel eylemlerde bulunan kişiler müstesna olmak üzere müşrik olan Mekke halkının bu şehrin kurucularının güzel karakterlerinden hiçbir nasiplerinin kalmadığına ve içlerindeki güzide / karakterli / ahlaklı ve şahsiyetli insanlara işkence uygulamaları ve katletmeleri nedeniyle geldikleri aşağılık duruma dikkat çekilir. 5- 6-Ve sonra onu aşağıların en aşağısına indirdik. Fakat iman edip doğru ve yararlı işler yapanlar hariç. Onlar için kesintisiz bir ödül vardır! (Tin Suresi 5-6) Cenab-ı Hak, Mekke müşriklerinin uyarılara kulak tıkadıklarını ve yaptıklarının hesabını vermeyi de reddettiklerini, işledikleri zulüm nedeniyle kimseden de korkmadıklarını, çekinmediklerini dile getirir. Böylece müşrik azgınların artık iyiden iyiye haddi aştıklarına işaret edilerek çevre ülkedeki temiz şahsiyetlere gelinen durum hakkında bilgi verilir. O müşrik azgınların inkâr, şiddet ve katliamlarında bu denli pervasız davranmalarının arkasında ne olduğu, diğer bir ifade ile onların neye ve kime güvenerek böyle davrandıkları dile getirilir. Sonunda da Allah’ın hakimler hâkimi olduğu bildirilerek hem Mekke müşriklerine yaptıklarının hesabının bir gün mutlaka sorulacağı mesajı verilir hem de çevre ülkelerdeki adalet yanlısı şahsiyetlere mazlumların yanında yer almaları gerektiği ve onlara sahip çıkılması için ellerinden geleni yapmaları mesajı iletilir. 7- 8- Öyleyse, (Ey Mekkeli müşrik insan!) Bundan sonra dini/ hesap vermeyi sana ne yalanlatıyor? Allah, hâkimler hâkimi değil midir? (Tin Suresi 7-8) 5.7. Müşriklere Kıyamet ve Mahkeme-i Kübra da Hesap Sorma Sahnelerinin Gösterilmesi Mekke müşrik baronlarının işkence ve şiddetine maruz kalan mümin köle ve zayıflara moral vermek, ayrıca işkencecileri tehdit edip korkutmak için Cenab-ı Hakk surelerini arka arkaya inzal eder. Bu surelerden birisi de Kıyamet suresidir ki bu surede müşrik elitler için Kıyamet sahneleri tasvir edilir. Bu tasvirler aynı zamanda gelecekte onların başlarına gelecek toplumsal kıyamete de bir misaldir / metafordur. Böylece Mekke müşrik elitlerin sadece uzak gördükleri bir kıyamet olayı ile değil aynı zamanda yakın bir gelecekte yaşayacakları toplumsal devrim / toplumsal yıkım / toplumsal kıyamet ile iktidarlarını kaybetmeleri ve işkence ettikleri kişilerin iktidara gelmeleri halinde hallerinin nice olacağı anlatılarak tehdit edilirler. Surede zikredildiği üzere, Mekke müşrikleri insanların öldükten sonra çürüyüp toz toprak olduktan sonra dağılan, un ufak olan kemiklerinin tekrar bir araya gelip dirilmesine nasıl inanmıyorlarsa aynı şekilde Hz. Muhammed’in @ iddia ettiği gibi toplumsal bir kıyametin gerçekleşeceğine ve bu kıyametten sonra da adeta atomize halde dağılmış bulunan kabilelerin bir araya geleceğine ve böylece toplumsal bir dirilişin gerçekleşeceğine de inanmıyorlardı. Onlar bunu Hz. Muhammed @ ve taraftarlarının gücüne bakarak mümkün görmüyorlarsa da Hz. Muhammed’in @ mesajlarının halk üzerindeki etkisine bakarak kalplerinde az çok bir korku ve tedirginlik yaşamıyor değillerdi. Cenab-ı Hak, kozmik kıyamette bütün insanların biyolojik olarak tekrar diriltmesine temsilen / metafor yaparak anlattığı toplumsal kıyametin akabinde toplumsal dirilişe referans vererek bu kıyamete yemine eder ve sonra da Mekkeli müşrik elitlerin yaptıkları zulüm ve işkenceler nedeniyle mutlaka pişman edileceği vurgulanır. Dahası aynı metafor kullanılarak, nasıl ki insanların parmak uçlarına kadar bütün organları bir araya getirilecekse aynı şekilde en büyüğünden en küçüğüne, en yakınından en uzağına kadar bütün kabilelerin bir araya getirileceği ve toplumsal dirilişin mutlaka gerçekleşeceğine işaret edilir. Mekke müşrik elitlerin kıyamet ve dirilişi inkâr etmelerinin altında yatan şey ise, onların günaha, soyguna, hile ve desiseye, aldatma ve zulme dayalı şirk sisteminin devam etmesini istemeleridir. Onlar işledikleri günah ve soygun düzeninden vazgeçmek istemiyorlardı. Kabilelerin birbirini kırması, kan dökmeleri, acı çekmeleri onları hiç ilgilendirmiyordu. Zira onlar bu ayrışma, kavga, kan ve acılardan besleniyorlardı. Şirk otoriteleri öyle bir sistem kurmuşlardı ki, zavallı kabileler birbirini yiyorlar ama bunun sebebini bir türlü bilemiyorlardı. Bilseler de çözüm üretemiyorlar, çare bulamıyorlardı. Şirk sistemi ile toplumun vahşi, geri, ilkel durumda kalması bile bu sistemden beslenen otoritelerin umurunda değildi. Çünkü onlar için çevirdikleri entrikaların sürüp gitmesi ve bu entrika siyaseti ile üstünlüklerinin devam etmesi önemliydi. Bu sistemde kimse onlardan hesap soramıyor ve her halükârda onlar kazanıyordu. Fakat onlar bir gün mutlaka bir kriz, devrim, bunalım veya yıkımla yüzyüze geleceklerine ihtimal vermiyorlardı. Onlar bu durumun böyle uzun süre gitmeyeceğini iddia eden Hz. Muhammed @ ile “madem bu böyle gitmez ne zaman olacakmış bu kıyamet” diye dalga geçiyorlardı. Böyle demekle hem kozmik kıyameti inkâr ediyorlar hem de toplumsal kıyameti kabul etmiyorlardı. Rahman Rahim Allah Adına 1- 2-Hayır, Yemin ederim / Andolsun kıyamet gününe ki (mutlaka gelecek ve) sizler (o gün yaptıklarınıza) pişman olacaksınız! O insan (Mekkeli müşrik insan) kendisinin kemiklerini asla bir araya toplayamayacağımızı mı sanıyor? Evet, Biz onun parmak uçlarına (varıncaya kadar tüm organlarını) düzeltmeye gücü yetenleriz. Aslında o insan, geleceğini fücûrla / günahla geçirmek istiyor / geleceğini karartıyor. (Ve alaylı bir şekilde) Soruyor: “Kıyamet günü ne zamanmış?” (Kıyamet Suresi: 1-6) Mekke müşriklerinin gerek ehli kitap kabilelerden öğrendikleri kadarıyla olsun gerekse Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’den miras kalan ilahi öğretiden öğrendikleri ile ahiret, kıyamet ve hesap günü hakkında bilgileri vardı. Fakat zamanla bu konulardaki inançları zayıflamış ve şirk sisteminin işleyişi içerisinde bunu inkâr ederek inanç sistemlerinden çıkarmışlardı. Her ne kadar müşriklerden bir kısmında ahiret inancı hala varlığını sürdürüyorsa da önemli bir kısmı bu inancı terk etmişti. Onların ahiret inancını terk edişlerindeki esas sebep, şirk sistemi ile ahiret inancının örtüşmemesi idi. Zira ahiret inancı, beraberinde hesap vermeyi de getiriyordu. Halbuki onlar kurdukları ve yerleştirdikleri şirk sisteminde yaptıkları zulmü, haksızlığı, hile ve soygunu kamufle etmek bir yana onları dini ve kutsal hale getirmişlerdi. Şayet öldükten sonra hesap vermeyi ve yeni bir hayatı kabul edecek olurlarsa, o takdirde hesabı, kalpleri ve niyetleri dahil her şeyi bilen Allah soracağı için onların bu işledikleri kötülükler nedeniyle cezalandırılacakları apaçıktı. Ama bu inancın yerine tıpkı ticari ilişkilerinde yaptıkları gibi sosyal hayatta da işlenen cürümlerin, günahların bedelini ödeyerek cezadan kurtulma şeklinde bir inanç geliştirilirse ve her şeyin bu dünyada olup bittiğini, öldükten sonrası için herhangi bir hesap verme gibi bir durumun asla olmayacağı inancı getirilirse sorun da çözülmüş olacaktı. Onlarda böyle yaptılar ve şirk sisteminin insanları aldatan bu düşünce modelini esas aldılar. Fakat Cenab-ı Hak, gönderdiği mesajlarla onlara kozmik kıyametin mutlaka olacağını bildirdiği gibi nasıl olacağını en detaylı sahnelerle tasvir etti. Öyle ki tasvir için kullanılan sözler muhataplarını adeta o anda yaşadığı sahneler olarak canlandırdı. Bu canlandırma sözleri, muhataplarında büyüleyici bir etki yarattı. Nazil olan surelere muhatap olan kimseler, bu canlandırma ile aynı zamanda bu dünyadaki hayatlarında da bir kıyametin ve hesap vermenin zorunlu olduğuna inandılar. İşte Kıyamet suresinin devam eden ayetlerinde yukarıda anlatıldığı şekilde benzer bir canlandırma örneği, Mekke müşriklerinin uyarılıp korkutulması için gösterilir. Önce kozmik kıyamet sahneleri tasvir edilir ve gözlerin yerinden fırlayacakmış gibi (fal taşı gibi) açılmasına neden olan bir ay tutulması olayında olduğu gibi her ikisinin de kaybolmasının bir ifadesi olan “Güneş ile ayın bir araya gelmesi” ya da her ay yaşanan mihâk gecesi (her Arabî ayın son üç gecesi) gibi ay ve güneş bir araya gelir ve fakat sadece ay değil, güneş de yokluk deryasına dalar, görünmez olur. Güneş vahiyle, Ay ise Hz. Muhammed @ ile metafor yapıldığında, Hz. Muhammed’in @ hicret veya herhangi bir sebeple Mekke’yi terk etmesi halinde işte o zaman Mekkeli müşriklerin hali perişan olacaktır. Zira o zaman Mekke’nin kıyameti kopmuş olacak ve azgın müşrik elitler kaçıp sığınacak delik arayacaklar ama hiçbir yere kaçamayacaklardır. Çünkü onlar nasıl kozmik kıyamette Cenab-ı Hakk’ın huzurunda kurulacak Mahkem-i Kübra da (o büyük mahkemede) hesap vermek üzere toplanacak ise, aynı şekilde toplumsal kıyamet koptuğunda da alay eden, müminlere işkence eden müşrik elitler Hz. Muhammed’in @ önderliğinde kurulacak tevhidi sistemin mahkemesinde ve milletin huzurunda toplanacak ve kendilerinden hesap sorulacaktır. İlahi savcılık, onların tüm işledikleri kötülükleri ve yapması gerekirken yapmadıkları şeyleri yüzüne okuyacaktır. Öyle ki, müşrikler tüm yaptıklarını bizzat kendileri en ince ayrıntılarına varıncaya kadar göreceklerdir. Böylece yaptıklarını asla inkâr edemeyeceklerdir. Hz. Muhammed @ ve taraftarlarının da gelecekte işkenceci müşrik elitlerin aynı şekilde sorgulanacağının ve yaptıklarının da kendilerine ayrıntılı olarak bildirileceğine ilişkin işaretlerini aşağıdaki ayetler verir. 7- 14- Gözlerin fal taşı gibi açıldığı zaman, Ay tutulduğu zaman, Güneş ve Ayın bir araya getirildiği zaman, işte o gün insan, “Kaçacak yer neresi?” der. Hayır… Hayır… Sığınacak bir yer yoktur! O gün varılıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur. O gün insana, yaptığı ve yapmadığı ne varsa bildirilir / yüzüne okunur. Böylece o insan, kendi işlediklerini kendisi de görecektir. (Kıyamet Suresi: 7-14) Cenab-ı Hak, Mahkeme-i Kübradaki sahneleri anlatmaya devam eder; “Nasıl ki kurulacak o büyük mahkemede zulüm yapan ve müminlerle alay eden müşrik azgınlara işledikleri yüzlerine okunduktan ve bizzat kayıtlarda kendilerine gösterilip de bu yaptıklarını inkâr etmelerinin asla mümkün olamayacağı ortaya çıktıktan sonra onların tek yapacakları şey, çeşitli mazeretler ileriye sürmek olacaktır.” 15. Birtakım mazeretler ortaya atsa da... . (Kıyamet Suresi: 15) “İlahi Mahkemede, yaptıklarına mazeret bulmaya çalışan müşriklere, ilahi savcılığın verdiği cevap çok sert olacak ve kendilerine; ‘dur hele! Mazeret uydurmak için acele etme ve boşuna çeneni yorma’ denilecek. Mekke’nin fethinden sonra da Müminler, o işkenceci müşriklerin yaptıkları zulümler için boşuna mazeret ileri sürüp çenelerini yormamalarını ve suçlu olduklarını beyan ederler.” ([1] ) 16- O konuda acele edip çeneni yorma! / dilini depretme! (Kıyamet Suresi: 16) “Çünkü ilahi savcılık o müşriklerin yaptıkları her şeyi, işledikleri tüm kötülükleri, niyetleri de dahil olmak üzere toplamış, kaydetmiş ve arşivlemiştir. Şimdi onların tek tek yüzlerine okunması yapılacaktır. Bu nedenle mazeret ileri sürmek için ‘boşuna çeneni yorma! her şeyin kaydı var!’ diye suçluya bildirilecektir. İşte bu hesap günü sahnesi aynı zamanda Müminler zafer kazandıktan sonra da gerçekleşecek ve müşriklerin yaptıkları zulüm, işkence ve şiddet bugün bizzat şiddete uğrayanların hafızalarına kazınıyor ve o zafer gününde de onlara hatırlatılacaktır.” 17- Muhakkak ki onun (yaptıkları her türlü kötülüklerin) toplanması / kaydederek arşivlenmesi ve okunması Bize aittir. (Kıyamet Suresi: 17) “Ey suçlu! Ey Zalim! Şimdi sana düşen, yaptıkların yüzüne okunduğu zaman sesini çıkarmadan, mazeret için uğraşmadan, sessizce dinlemen ve iddianamenin okunmasını sonuna kadar takip etmendir. Bu iddianamede yer alan iddiaların ayrıca açıklamaları, kanıtları, delilleri de ilahi savcılık tarafından yapılacaktır. İşte nasıl ki ilahi mahkemede suçlulara böyle muamele yapılacak, işte bu dünyada Hz. Muhammed’in @ iktidarı da şimdi işkenceci olan müşrik elitlerin yaptıklarının kayıtları, arşivleri tutulmakta ve aynı şekilde zamanı gelince onlara bu kayıtlar okunacak ve onlara asla mazeret ileri sürmelerine bile fırsat verilmeyecektir. Çünkü onların suçları ayan beyan ortadadır. / ispatlı- delillidir.” 18-19-O halde Biz onu okuduğumuz zaman sen onun okunmasını takip et! Sonra, onun beyanı [kanıtlarıyla ortaya konması] da bize aittir. (Kıyamet Suresi: 18-19) “Siz sadece bu dünyayı düşünüyorsunuz, kısa vadeli düşünüyorsunuz. Ve sadece günü kurtarmaya çalışıyorsunuz da geleceğinizi hiç önemsemiyorsunuz. Uzun vadeli düşünmüyorsunuz. Halihazırdaki yaşadığınız hazları, keyifleri, rahatlığı düşünüyorsunuz ve konforunuzu bozmak istemiyorsunuz. Geleceğinizin tehlikede olduğunu bildirenlere de yapmadığınızı bırakmayarak başınıza gelecek azap ve felaketleri, bunalım ve krizleri çabuklaştırıyorsunuz. Bu yaptığınız zulüm ve işkenceler nedeniyle gelecekte başınıza gelecek felaketleri hiç önemsemiyorsunuz. Ama sizler işlediklerinizin cezası olarak o gün insanın belini kıran şiddet uygulanacağını anladığınızda yüzleriniz asılacaktır. Bugün işkence ve zulüm yaptığınız müminlerin ise o gün yüzleri gülecek zira onlar yaptıklarının karşılığı olarak verilecek mükafat için Rabblerine nazar edecekler. Ahirette gerçekleşecek bu hesap görme olayı aynı zamanda bu dünyada da gerçekleşecek ve toplumsal diriliş gerçekleştiği ve Hz. Muhammed @ ve taraftarları zafer kazanarak iktidara geldiklerinde de müminler sevinç içerisinde olacaklar ve Rabblerinden yana olmanın mükafatını beklerken müşrik azgınların yüzleri ise korku ve üzüntüden asılacaktır. Zira yaptıklarının cezası olarak çok şiddetli bir karşılık verileceğini düşünecekler.” 20-25- Hayır! Hayır! Siz dünyayı seviyor fakat ahireti önemsemiyorsunuz. Yüzler var ki o gün apaydınlıktır. Rabblerine nazar edicidirler. Ve yüzler de var ki o gün asıktırlar. Anlar ki kendilerine bel kıran (bel kemiklerini kıran bir cezalandırma) yapılacak. (Kıyamet Suresi: 20-25) Cenab-ı Hak, ahireti umursamayan Mekkeli müşriklere bir önemli hatırlatmada daha bulunur ve onların dikkatlerini ölüm anına çeker; “Madem ki ahireti önemsemiyorsunuz, geleceğinizden endişe etmiyorsunuz o zaman can çıkmaya başladığı, sekaret haline geldiğiniz zaman ki bu konuda hiç şüphe yoktur, herkes bu hali yaşayacak, işte o canın çıkmaya başladığı zaman bacaklarınız birbirine dolanır, ölümden geri dönüş için, ölümden geri döndürecek kurtarıcı ararsınız fakat nafile. Artık ayrılık vaktinin geldiğini ve bu seferki gidişin Rabbe olduğunu anlarsınız. Ama iş işten geçmiştir artık. Zira bir gün yaptıklarınızın hesabını vereceğinizi reddetmiştiniz ve salat etmemiş (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri yapmadığınız) ya da en azından destek vermediğiniz gibi hakkı savunanlarla alay edip onlara işkence ettikten sonra çalım sata sata arkadaşlarınızla eğlenmiştiniz. Fakat çok yakında göreceksiniz. Sizler başıboş bırakılacağınızı mı zannediyordunuz. Hesap vermeyeceğinizi mi sanıyordunuz? Bu yaptıklarınızın hesabını hem ahirette hem de dünyada vereceksiniz. Göreceksiniz siz! Hem de çok yakında.” 26-36- Hayır… Hayır… Can köprücük kemiklerine dayandığı zaman, “Kim tedavi edicidir! / şefaatçi kimdir? / kurtarıcı var mıdır?” diye sorulur. Fakat! Anlar ki, artık bu bir ayrılış anıdır. Bacak bacağa dolaşır. İşte o gün sevk, sadece Rabbinedir. Fakat o ne tasdik etmiş ne namaz kılmıştı. Fakat o, yalanlamış ve geri durmuştu. Sonra da çalım sata sata ehline / arkadaşlarına gitmişti. Çok yakında göreceksin sen, hem de çok yakında! Yine, Çok yakında göreceksin sen, hem de çok yakında! Yoksa o insan başıboş bırakılacağını mı sanır? (Kıyamet Suresi: 26-36) Bütün bu uyarılara rağmen hala inanmayan Müşrik baronlara Cenab-ı Hak bir uyarı daha yapar; “Siz daha önce bir damla su değil miydiniz? Sonra döllenmiş bir yumurtaya dönüştünüz daha sonra çeşitli organlar ile donatıldınız ve erkek ya da dişi olarak dünyaya geldiniz. Şimdi bütün bu yaratmayı gerçekleştiren, öldükten sonra sizi tekrar diriltemez mi? Aynı şekilde sizin toplumunuz Mekke’ye gelen Hz. İbrahim ve Hz. İsmail ile oluşmaya başladı ve sonra büyüdünüz, çeşitli kabileler halinde çoğaldınız ve Mekke’yi oluşturdunuz. İlk önceleri Hz. İbrahim’i takip ederek tevhidi dünya görüşünü savunurken canlı ve diri idiniz. Ama şimdi şirk nedeniyle toplumsal olarak öldünüz, geri kaldınız, ilkel ve şirkin parçaladığı toz gibi atomize topluluklar oldunuz. Birliğiniz gitti. Hayatiyetiniz gitti. Ama sizi ilk defa yaratan Rab, toplumsal olarak öldükten sonra yine toplumsal olarak sizi yeniden diriltip tarih sahnesinde yerinizi almaya kadir değil midir? O yaratıcı, çürümüş, kokuşmuş ve ölü toplumları temizleyip arındırıp tekrar diriltemez mi? Onlara tekrar hayat veremez mi?” 37-40- O, bir damla su / nutfe değil miydi? Sonra bir döllenmiş yumurta oldu, sonra O, onu yaratmış sonra da düzene koymuştur ki ondan da erkek ve dişi olmak üzere iki çift var etmiştir. Peki, bütün bunları yapan, ölüleri diriltmeye güç yetiren değil midir? (Kıyamet Suresi: 37-40) [1] ) NOT: Tevhid Mesajı- Prof. Dr. Hasan Elik & Muhammed Coşkun. Fahrettin Razi’nin Keffal’den yaptığı alıntıya göre tercih edilen görüş burada da paylaşılmıştır. (A.A) 5.8. Ruh Hastası İşkenceci Müşrik Elitlerden İntikam Alınacağının İlanı Mekke’nin müşrik elitlerin uyguladıkları şiddet ve baskının dozu arttıkça, mücadeledeki direnişin dozajı da artmaktadır. Cenab-ı Hak, inzal ettiği surelerde müşrik elitleri aynı şekilde şiddetle cezalandıracağı tehdidinde bulunarak bir taraftan onları korkutmakta diğer taraftan ise Hz. Muhammed @ ve taraftarlarına moral vermektedir. Arka arkaya nazil olan bu sureler, Kabe’nin muhalefet kürsüsünden müşrik elitlerine karşı okunurken müminlere ise özgüven vermektedir. Öyle ki bu surelerdeki hitabette, Cenab-ı Hak müminleri arkasına almış onları koruyor ve müşrik işkencecilerin suçlarını ifşa ediyor ve daha sonra onları aşağılıyor, tehdit ediyor ve korkutuyordu. Aynı zamanda o işkenceci zalim müşrik elebaşıların patalojik bir hastalığın içerisinde olduklarını, bu nedenle değer yargılarının kalmadığını ve insan olma özelliklerini kaybettiklerinin vurgusunu yapar. Velid b. Muğire, Ümeyye b. Halef, Ahnes b. Şüreyk gibi Mekke’nin azgın ileri gelenleri Hz. Muhammed’in @ taraftarlarından zayıf, kimsesiz ve köle olanlarına şiddet uygularken Hz. Muhammed@ ve güçlü aşiret mensubu olan taraftarlarına ise sözlü taciz, aşağılama, kaş-göz işaretleri ile alay etme vb. hareketlerle şimdilik psikolojik şiddet uygulamaktaydılar. Cenab-ı Hak, onların bu yaptıklarının hesabını vereceklerini bildirmek için Hümeze Suresini inzal etti. Bu yapılanların intikamının mutlaka alınacağını şu veciz ifadelerle bildirdi; Rahman, Rahim Allahın Adına 1- Sıkıntıya sokanların / Kırıp dökenlerin / Vuranların / Dövenlerin / Arkadan kınayarak, ayıplayanların / Arkadan çekiştirenlerin, kaş-göz hareketleriyle alay edenlerin hepsinin vay hâline! (Hümeze Suresi 1) Kabe’de müşriklere karşı okunan bu surede işkenceci zalim müşrik elebaşıların patolojik kişilik bozuklukları olduğu, edindikleri mal veya emtia ile kendilerini her şeye gücü yeten, ölümü dahi baştan savıp ölümsüzlük sağlayan bir ilâh olarak görme eğilimleri ile ifade edilir. Mal tutkusunun esiri olup iyice yozlaşan bu kişilik, elindeki ekonomik varlığı, hesaba çekilme ve yaptıklarının karşılığını verme zamanı olan ahirette Allah’ın vereceği cezayı bertaraf edebilecek bir güç zannedecek kadar da akılsızdır. Onun bu beyinsizliği iki de bir para sayması ve saydıkça da bundan zevk alması şeklinde tezahür eden çocukça davranışları onun komikliğini ortaya koyar. 2–3. O ki malı toplayıp ve malının gerçekten kendisini ebedîleştirdiğini sanarak onu tekrar tekrar sayandır. (Hümeze Suresi 2-3) Ne var ki, bu davranışlarının kendilerine pek pahalıya mal olacak ağır bir sonuç içermekte olduğu Cenab-ı Hak tarafından bildirilir. Hem de onlara öyle ağır maliyeti olacak ki onların önemsiz bir paçavra gibi aşağılanarak fırlatıp atılacakları çok kesin bir dille vurgulanır. Bu işin şakasının olmadığı ve mutlaka sonunda gerçekleştirileceği bildirilir. O azgın ve zalim kodamanlar tevhidi hareket başarıya ulaştığında malsız mülksüz perişan olacaklar ve meteliğe kurşun atar hale geleceklerdir. 4. Hayır… Hayır… Kesinlikle o, Hutame’ye fırlatılıp atılacaktır. (Hümeze Suresi 4) Cenab-ı Hak onların fırlatılıp atılacağı ortamı cehennem ateşi metaforunu kullanarak açıkladı. Nasıl ki ahirette Cenab-ı Hakk’ın tutuşturduğu ateş o müşrik elebaşıların yüreklerine işleyecek şiddetteyse bu dünya hayatında Hz. Muhammed’in@ Allah’ın vahyi ile yaktığı ateş de o müşrik elitlerin yüreklerine işleyecektir. Hz. Muhammed’in @ başlattığı tevhit hareketi, Allah tarafında tutuşturulmuş bir ateştir ki, bu ateş şirk / bölücülük sisteminin liderlerini, azgın kodamanlarını yakacaktır. Hem de öyle bir yakışla yakacaktır ki onun ateşi ciğerlere işleyen bir ateş olacak ve onların yürekleri yanacaktır. Hiçbir şey bu ateşi söndüremeyecektir. Bugün sürekli malını parasını sayan o azgın kodamanlar yarın malları ellerinden gidip meteliksiz kaldıkları zaman, işte o zaman onların içlerine ateş düşmüş olacaktır. 5-7- Hutame’nin ne olduğunu sen idrak edebilir misin? (O,) Allah’ın tutuşturulmuş bir ateşidir. O, gönüllerin üzerine tırmanıp çıkar. / ciğerlere işleyen - yürekler yakan bir ateştir o. (Hümeze Suresi 5-7) Dahası nasıl ki, onlar ahirette cehennem ateşinin içerisindedir ve cehennemden kaçışı engellemek için yüksek kapılar vardır ve bu kapılar bir yere kaçamasınlar diye onların üzerlerine kilitlenmiştir, işte aynen bunun gibi Mekke’nin kodamanları da yarın o meteliksizlik yüreklerine dert olduğu zaman, o perişan hallerinden kurtulmaları da mümkün olmayacak şekilde izole edilecekler, adeta bir zindan hayatı yaşayacaklardır. 8-9- O, onların üzerine kilitlenmiştir/kapatılmıştır; Uzatılmış direkler / kafesler içinde. (Hümeze Suresi 8-9) 5.9. İşkenceci Müşrik Kodamanlara İlahi Tehditlere Devam İşkence ve şiddetin hiç aralık vermeden devam ettiği bu vasatta peş peşe gönderdiği surelerle müşrik kodamanları tehdit eden Cenab-ı Hak, bu tehditlerine bir yenisini daha ekler ve Mürselat Suresini gönderir. Bu sure de Kabe’nin muhalefet köşesinden müşrik elitlere okunur. Müşriklere yapılan tehditlerin sık sık tekrar edildiği bu sure, azıp sapmış toplumları tekrar yola getirmek için birbiri arkasına gönderilen elçilere ve onlara vahyedilen öğretilere yemin edilerek başlar. Rahman, Rahim Allah Adına 1-Andolsun, birbiri ardınca dalga dalga gönderilenlere (Mürselat Suresi 1) Gönderilen bu elçiler ve onların öğretilerinin fırtına gibi esip sonunda gönderildiği kokuşmuş ve çürümüş toplumların iktidarlarını devirdiği ifade edilirken bundan Mekke müşrik elitlerin istisna tutulmayacağına ve bir gün gelecek onların da Hz. Muhammed’in @ tevhidi dünya görüşünü oluşturan ilahi mesajın fırtınası karşısında savrulup gideceğine işaret eder. 2- Andolsun, Fırtına gibi esip devirenlere. (Mürselat Suresi 2) Nasıl ki yağmurun kurumuş tabiatı canlandırıp hayat vermesi ve dirilişi sağladığı örneğinde olduğu gibi Cenab-ı Hakk’ın da gönderdiği bu elçilerin ölmüş toplumları yeniden dirilteceği ve onlara hayat vereceğine işaret edilir. Böylece Hz. Muhammed @ ve tevhidi dünya öğretisi de ölmüş Mekke toplumunu diriltecek, onları ayağa kaldıracak ve harekete geçirecektir. Çürümüş diğer toplumlar da bu öğreti ile yeniden hayat bulacaktır. 3- Andolsun, Diriltip ayağa kaldıranlara; / Diriltip harekete geçirenlere (Mürselat Suresi 3) Daha önceki toplumlarda olduğu gibi Mekkelilere gönderilen ilahi öğreti de hakla batılı ayıracak ve fark yaratacaktır. 4- Andolsun, (Hak ile batılı) kesin şekilde ayıranlara / (Hak ile batılı) kesin şekilde ayırıp fark yaratanlara (Mürselat Suresi 4) Hz. Muhammed @ ve tevhidi dünya öğretisi ile daha önce gönderilen peygamber ve öğretilerin müşriklerin uyarılmaları ve yaptıkları kirli işlerden, işledikleri zulümlerden vazgeçmeleri için öğüt verdikleri belirtilir. Onların bu öğütlere kulak tıkamaları halinde ise tehdit olundukları yıkımın / devrimin / kıyametin başlarına mutlaka geleceği yeminle ifade edilir. 5-7- Gerek özür dilemeleri gerek uyarılmaları için öğüt bırakanlara / öğüt verenlere Andolsun ki tehdit olunduğunuz şey mutlaka meydana gelecektir. (Mürselat Suresi 5-7) Mekkelilerin tehdit edildikleri bu kıyametin ne zaman gerçekleştirileceği ise kozmik kıyamet tasvirleri metaforu eşliğinde anlatılır. Şöyle ki; mevcut gökyüzü ve yeryüzü kıyamette Cenab-ı Hak tarafından nasıl yok edilecekse aynı şekilde halihazırda kurulu şirk sistemi de Cenab-ı Hakk’ın gönderdiği elçi ve öğretisi ile yok edilecek. Kozmik kıyamette nasıl yıldızlar söndürülecek, silinecek, gökyüzü yarılıp, yırtılacak ve dağlar toz duman edilip savrulacak ise Hz. Muhammed’de @ kendisine bağlı müminler eliyle ilahi öğretinin rehberliğinde şirk sistemini yıkacak, söndürecek, dağıtacak ve toz duman edip savuracaktır. Yine nasıl ki kozmik kıyametin Cenab-ı Hak tarafından belirlenmiş bir vakti varsa aynı şekilde toplumsal kıyametin de Cenab-ı Hak tarafından belirlenmiş bir vakti vardır. O belirlenen vakte kadar müşriklerin öğüt almaları için süre tanınacaktır. Ancak o vakit geldiği zaman artık ayrılık kaçınılmaz olarak gerçekleşecektir. Fakat o ayrılık günü inkarcılar / müşrikler için çok zor ve acı bir gün olacaktır. 8-15- Hani o yıldızlar silindiği zaman, Gök yarıldığı zaman, Dağlar savrulduğu zaman, Elçiler, vakitlendirildikleri zaman, Bunlar hangi gün için ertelendiler ise! Ayırt etme günü için… Ayırt etme gününün ne olduğunu sana ne bildirdi! O gün, inkârcı müşriklerin vay hâline! (Mürselat Suresi 8-15) Müşriklerin tehdit edildikleri kozmik ve toplumsal kıyametin en büyük delili olarak önceki zalim toplumların yok edilmeleri gösterilir. Cenab-ı Hak, bütün zalim sistemlerin ne kadar büyük ve güçlü olurlarsa olsunlar mutlaka yıkılmalarını sosyolojik bir kanun olarak ifade eder. Bu kanun geçmişte nasıl geçerli ve uygulandıysa bugün de geçerli ve uygulanacaktır, gelecekte de kozmik kıyamete kadar aynen uygulanacaktır. Bu sosyolojik kanun uyarınca da “suçlular mutlaka cezalandırılacaktır.” Vakit gelince, zalimler ve müşrikler perişan edilecektir. 16-19- Biz, öncekileri helâk etmedik mi? Sonra geridekileri de onların arkasına takacağız. Biz, suçlulara, işte böyle yaparız. O gün inkârcı müşriklerin vay hâline! (Mürselat Suresi 16-19) Cenab-ı Hak, müşrik sistemi yıkacak, yerine yepyeni bir toplum, yepyeni bir medeniyet yaratacağı taahhüdünün delili olarak insanın yaratılış aşamalarını bir metafor olarak verir. Nasıl ki insan, önce bir damla sudaki sperm olup ana rahmi gibi fevkalade korumalı bir yere yerleştirilir ve orada belli bir zaman için muhafaza edilir, ondan sonra dünyaya doğduysa; Hz. Muhammed’in @ tevhidi hareketi de şimdi çok küçük ve sayıları az bir topluluk olarak görülüyorsa da Cenab-ı Hak, onları da belirli bir süre sağlam bir şekilde koruyacak ve sonunda onlar yepyeni bir dünyaya doğacaktır. Cenab-ı Hakk’ın bunu gerçekleştirmeye elbette gücü yeter. Fakat işte o zaman şirk sistemi savunucularının vay haline! 20-24- Biz sizi basit bir sıvıdan yaratmadık mı? Sonra onu belli bir vakte kadar sağlam bir yerin içinde muhafaza ettik. Demek ki Bizim gücümüz yetti. Ne güzel güç yetirenleriz Biz. O gün, inkârcı müşriklerin vay hâline! (Mürselat Suresi 20-24) Yeryüzü insanlık tarihi boyunca yıkılan ve dirilen toplumların örnekleri ile doludur. Özellikle orta doğu sürekli ölen ve dirilen toplumların bulunduğu bölgedir. İlahi öğreti ile dirilen toplumlar dağlar gibi yükselecek ve kuracakları medeniyet ile insanlara ihtiyaçlarını ve hayat kaynağı eserlerini verecektir. Onlara dağların depoladıkları su ile hayat kaynağını sunması gibi tevhidi dünya görüşü ile kurulan medeniyetler insanların hayat kaynakları olacak ve onların ihtiyaçlarını temin edecektir. Ama ilahi öğretiye karşı olanlar için o gün çok zor olacak, pişmanlık onlar için olacaktır. 25–28-Yeryüzünü dirilere ve ölülere bir toplanma yeri yapmadık mı? Orada sapasağlam, yüksek dağlar kıldık ve size tatlı sular içirdik. O gün inkârcı müşriklerin vay hâline! (Mürselat Suresi 25-28) Cenab-ı Hak, işkenceci müşrik elebaşılarına şöyle seslenilmesini ister; “İnkar ettiğiniz toplumsal kıyamete doğru gidiyorsunuz. Bu kıyamet kaçınılmaz olarak başınıza gelecektir. Nasıl ki kozmik kıyamet olunca siz suçlular cehennem ateşine doğru sürülecekse aynı şekilde toplumsal kıyamet gerçekleşince de şu anda işkence ettiğiniz müminler size cehennem hayatı yaşatacaktır. Yine nasıl ki kozmik kıyametten sonra cehennem ateşinin dumanları sizin gibi cehennemlikler için bir gölge ve serinlik oluşturmayacaksa aynı şekilde toplumsal kıyamette de sizleri koruyacak hiçbir gölge, hiçbir şefaatçi ve sığınılacak kimse bulamayacaksınız. Üstelik nasıl ki kozmik kıyametten sonraki cehenneme doğru sürülürken daha cehenneme girmeden o cehennemin içinden sıçrayıp etrafa saçılan korkunç büyüklükteki dev kıvılcımlar üzerinize üzerinize doğru gelecekse aynı şekilde toplumsal kıyamette de müminler sizler için ateş topu olup üzerinize yağacaktır. O gün siz inkarcılar için çok zorlu ve çok acı bir gün olacaktır.” 29-34- Haydi, yalanlayıp durduğunuz şeye doğru gidin! Haydi gidin üç katlı gölgeye doğru gidin! Hiçbir [serinliği] olmayan ve ateşten korumayan (gölgeye), gidin! Gerçekten o, saray gibi kıvılcımlar atar / yağdırır; Sanki o [kıvılcımlar] sarı erkek develer gibidir. O gün, inkârcı müşriklerin vay hâline! (Mürselat Suresi 29-34) Cenab-ı Hak, ahiretteki duruşmada, işkenceci müşriklerin mazeret beyan etmelerine müsaade etmeyeceğini, onları konuşturmayacağını müteakip ayetlerde bildirirken, zımnen Mekke şirk iktidarının devrilmesinden sonra da bu müşriklerin kendilerini savunmaları için fırsat verilmeyeceğini bildirir. Zira bu zalimlerin suçları o kadar açıktır ki, onların savunma yapmalarına ve mazeret ileri sürmelerine bile ihtiyaç yoktur. Her şey, ayan beyan ortadır. Onların suçları sabittir. Ve durumları da çok vahimdir. Yine Cenab-ı Hak ahretteki duruşma örneğini vererek zımnen şuna da işaret ediyor; “Toplumsal kıyamette şirk iktidarının devrilmesinden sonra kurulacak yüce divanda herkes toplanacak ve suçlu müşrikler ile masum müminler ayrılacaklar ve kendilerine ‘haydi şimdi yaptığınız gibi insanları kandırmak için hileleriniz ya da bahaneleriniz varsa onları kullanın da yeni iktidarı kandırmaya çalışın’ denilecek ama ne mümkün. O gün onların durumu gerçekten çok acıklı olacak.” 35-40- Bu, onların konuşamayacakları gündür. (Çünkü) Kendilerine izin de verilmez ki, özür dilesinler. O gün, inkârcı müşriklerin vay hâline! Bu, Ayırma Günü’dür. Sizi ve öncekileri topladık. Ve eğer bir bahaneniz / sinsi plânınız varsa haydi (onu kullanıp) Beni atlatmaya çalışın! O gün, inkârcı müşriklerin vay hâline! (Mürselat Suresi 35-40) Diğer taraftan nasıl ki kozmik kıyamette Cenab-ı Hak tarafından takva sahibi olan insanlara cennetlerde bin bir çeşit ikramlarda bulunulacak ise aynı şekilde tevhit sistemine geçildiğinde de Hz. Muhammed @ yanlısı olanlar, gösterdikleri sabır, yaptıkları mücadele ve erdemli davranışları nedeniyle Cenab-ı Hak tarafından çok zengin nimetlerle ödüllendirilecektir. Onlar bu dünyada müreffeh bir yaşam süreceklerdir. Ama zalim müşriklerin hali ise yaman olacaktır. 41–45. Kuşkusuz muttakiler [takva sahipleri] gölgeler, pınarlar ve canlarının çektiği meyveler içindedirler. “Yaptıklarınızın karşılığı olarak afiyetle yiyin, için!” denilecek. İşte Biz güzel davrananları böyle ödüllendiririz. O gün, inkârcı müşriklerin vay hâline! (Mürselat Suresi 41-45) Cenab-ı Hak surenin sonunda Mekke müşriklerine şöyle hitap edilmesini bildirir; “Bakın! Bugün için siz üstün görünüyorsunuz, bugün için hâkim durumda, iktidardasınız ve nimetlerden yararlanıyorsunuz. Ama gidişiniz sizi felakete doğru götürüyor. Siz yanlış yoldasınız. Ve sizi gittiğiniz bu yanlış yoldan çevirmeye çalışan, sizin iyiliğinizi isteyen insanlara işkence ediyor, şiddet uyguluyorsunuz. Böylece çok büyük bir suç işliyorsunuz. Ama bu böyle gitmeyecek yarın bunun hesabı sorulacak ve yaptıklarınızın bedelini çok ağır bir şekilde ödeyeceksiniz. Gelin inadı bırakın! Hakka dönün! Suç işlemeyi bırakın! Sizi iyiliğe, tevhide ve adalete çağıran insanlara işkence yapmayı bırakın! Rabbe boyun eğin de şu zulüm düzeninden vazgeçin! Bu çağrıya uymayanların akıbeti çok fena olacak. Her şey açıklandı. Kapalı hiçbir şey kalmadı. Akıbetinizin mutlak olarak kötüye gittiği her türlü delileri ile ispat edildi. İşlemiş olduğunuz zulümlerden vazgeçmeniz ve gittiğiniz yanlış yoldan dönmeniz için daha nasıl açıklamalar, deliller bekliyorsunuz? Size daha ne söylenmesini bekliyorsunuz.?” 46-49- Şimdilik yiyin, faydalanın biraz. Şüphesiz siz suçlularsınız. O gün, inkârcı müşriklerin vay hâline! Onlara, “Rükû edin” denildiği zaman, rükû etmezler. O gün inkârcı müşriklerin vay hâline! Artık bundan sonra daha hangi söze inanacaklar? (Mürselat Suresi 46-49)

  • Bölüm 37:Müzakerelerin Duyurulması | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 37 MÜZAKERELERİN DUYURULMASI Akabe görüşmeleri ile Medine İslam Cumhuriyetinin anayasal ilkeleri üzerinde ve Devletin teşkilat alt yapısının kurulması hususunda bir hayli mesafe alınmıştı. Bu müzakereler sırasında Medine’den peygamberimize iman bağıyla bağlananların sayılarında da bir hayli artış sağlanmıştı. Özellikle Mus’ab b. Umeyr’in sahadaki çalışmaları meyvesini vermiş ve Medine’nin ileri gelenlerden de katılımlar gerçekleşmişti. Medine’nin diğer ileri gelenleri ise tabandan gelen tazyik karşısında bu oluşuma razı olmaktan başka çarelerinin olmadığı kanaatine varmaktaydı. Mekke’nin müşrik ileri gelenlerinde ise endişe başlamıştı. Zira onlar önceleri böyle bir oluşumu imkansız olarak görmüşlerdi. Onlar kimsenin peygamberimize prim vermeyeceğini düşünürlerken gelen istihbarat gelişmelerin hiç de öyle olmadığını gösteriyordu. Müzakerelerin gayet iyi gittiğinin, Medine’de yeni devletin teşkilatlandığının ve anlaşmaya ramak kaldığının bilgisi onları endişeye sevk etmişti. Durumun ciddiyetini kavrayan Mekke ileri gelenleri gelinen aşamayı değerlendirmek için bir toplantı yapmaya karar verdiler ve Dar’ün Nedve’de toplandılar. Yapılan toplantıda Hz.Muhammed’@ bu girişiminden vazgeçirmek için yeni ve çok kapsamlı bir teklif sunmaya karar verdiler. Bu teklifte ona krallık dahil çok büyük mal, servet, güzel kadın(lar) ve en yüksek paye / şeref verme karşılığında Medine ile sürdürdüğü müzakerelere son vermesini isteyeceklerdi. Hatta peygamberlik iddiasından vazgeçmesi için en meşhur ruhbilimci hekimler tarafndan tedavi edilmeyi kabul etmesini talep edeceklerdi. Onların yapacakları bu teklifte şirk öğretisi / sistemi ile yönetmesi kaydıyla Mekke’nin idaresinin peygamberimize verilmesi öngörülüyordu. Darün Nedve’de yapılan bu görüşmelerde belirlenen formüle uygun teklifi Hz.Muhammed’e@ sunması için sözcü olarak Utbe b. Rebia seçildi. Utbe b. Rebia hem siyasi derinliği olan hem de söz ustası olan bir şahsiyetti. Rivayetlere göre, Hz.Muhammed@ ile yapılan görüşmede Utbe önce övücü sözler söyledi. Sonra peygamberimizin getirdiği öğretinin ve onun mücadelesinin Mekke Yönetiminde yarattığı derin krizi dile getirdi. Bu kapsamda onun mevcut kurulu şirk sistemini ve değerlerini ayaklar altına alması nedeniyle Mekke’nin itibarının çevre kabileler ve devletler nezdinde beş paralık olduğunu söyledi. Hz.Muhammed’in@ davasından ve girişimlerinden vazgeçmesi için Dar’ün Nedve’nin kendisini Mekke’nin kralı, en zengini ve en ulusu yapmayı ve en ünlü ruhbilimcilere tedavi ettirmeyi kabul ettiklerini iletti. Bu teklifin kabul edilmemesi halinde ise Mekke Yönetiminin artık tahammüllerinin son noktasına geldiğini, davet ettiği şeyi bir daha duymak istemediklerini ifade etti. Artık safların iyice ayrıldığını, tevhit ideolojisini gerçekleştirmek için yapacağı tüm girişimlerin beyhude olacağını zira Mekke ileri gelenlerinin bu girişimleri sonuçsuz kılmak için ellerinden ne geliyorsa yapacaklarını ve sonunda işini bitirecekleri tehdidinde bulundu. Utbe b. Rebia’nın peygamberimize yaptığı bu tehditler artık yolun sonuna gelindiğini ifade ediyordu. Hz.Muhammed@, Utbe b. Rebi'a'nın bu tehditkar sözlerini hiç kesmeden sabırla sonuna kadar dinledi. Utbe b. Rebia’nın üst perdeden yaptığı bu konuşma ve tehditlere karşı o kendinden emin ve kararlı bir duruş sergiledi. Bu amaçla önce “konuşman bitti mi?” diye sormuş “evet” cevabın aldıktan sonra “ şimdi beni iyi dinle!” diyerek onun konuşmasında dile getirdiği tehditlere Fussilet Suresini okuyarak cevap verdi. Söz konusu sure ile verilen cevap, özetlenecek olursa Mekke müşriklerine artık bu tehditlere pabuç bırakılmayacağı, Hz.Muhammed’i@ durdurma konusunda iş işten geçtiği, Medine İslam Cumhuriyetinin alt yapısının kurulduğu, bu mücadelenin sonunda zaferin müminlerin olacağı ve müşriklerin perişan edileceği (büyük bir azapla karşı karşıya kalacağı) ifade edilir. İslam Devletinin teşkilat alt yapısının kurulduğunu kainatın yaratılışına dair metaforlarla anlatan ayetleri işiten Utbe b. Rebia, ihbar edilen hususlardaki ciddiyeti ve tehdide karşı kararlı bir duruşu görünce, iş işten geçtiğini anlamış ve çok korkmuştur. Öyle ki Utbe’nin korkusu peygamberimizin ağzını elleriyle kapayarak susturmaya çalışacak boyutlara kadar ulaşmıştır. O’nun “Akrabalığımızın aşkına yeter. Ne olursun sus!” sözleri korkusunu son derece açık ve net olarak ortaya koymaktadır. Utbe b. Rebia’yı böylesine korku ve telaşa sevk eden sözler / ayetler neyi anlatmaktaydı? Hz.Muhammed@, Fussilet Suresini okuduktan sonra Utbe’ye “teklif ve tehditlerinize karşılık cevabım budur! Bundan sonrasını siz bilirsiniz!” dedi. Utbe, bu sure ile öğrendiklerinden öylesine etkilendi ki, Darün Nedve’ye döndüğünde arkadaşları onun bu haline bakıp kendisinde çok büyük bir değişiklik olduğunu fark ettiler. Hatta Ebu Cehil onun da Hz.Muhammed’e@ iman etmiş olabileceği zannına kapılmıştı. Müşrik ileri gelenleri Utbe’den peygamberimizle yaptığı görüşmenin sonucunu anlatmasını isteyince o şunları anlattı; “Vallahi şimdiye kadar duymadığım sözleri / haberleri işitmiş bulunuyorum. Vallahi bunlar muhatabını büyüleyerek / etkileyerek kandırmak için söylenmiş sözler değildir. (bunlar kehanet ya da şiir değildir. Yani bu sözler/ haberler gerçektir, hakikattir.)” “Ey Kureyş! Gelin beni dinleyin. Bu adama engel olmayalım. İddia ettiği ideolojisi ve girişimlerine karışmayalım. O’nu serbest bırakalım. Yapacağını yapsın. Biz aradan çekilelim.” “Vallahi ondan duyduğum sözler çok büyük bir haber olacaktır. Şayet O girişiminde başarılı olamaz da Araplar onu öldürürse, biz elimizi vurmadan ondan kurtulmuş oluruz.” “Yok eğer O’nun iddia ettiği ideoloji Araplar tarafından benimsenir ve O onlara hakim olursa O’nun hakimiyeti sizin hakimiyetiniz ve O’nun kudret ve şerefi sizin kudret ve şerefiniz olacaktır.” Utbe’nin bu sözlerine karşılık olarak Darun-Nedve’nin üyeleri “Vallahi o, seni de sözleriyle büyülemiş / kandırmış” dediler. Utbe ise onlara “Ben diyeceğimi dedim. Neyi istiyorsanız onu yapın” şeklinde cevap verdi. Bu diyalog göstermektedir ki Hz.Muhammed’in Utbe’ye okuduğu Fussilet Suresi ayetleri için o bunların daha önce hiç duymadığı sözler olduğunu ve bunların şiir ya da kehanet değil “Gerçek” olduğunu söylemektedir. Utbe b. Rebia daha önce hiç duymadığı sözler ile neyi kastetmektedir? Dahası bu sözlerin insanlarda yalancı bir algı yaratan / büyüleyici sözler değil de bir hakikat olması sonucuna götüren husus nedir? Utbe b. Rebia “Peygamberimize engel olunmaması ve O’nun Araplara hakim olabilirse büyük bir devlet / medeniyet inşa edeceği, böylece Kureyş’in de büyük bir kudrete ve şerefe kavuşabileceği” fikrine bu suredeki hangi mesajlar ile ulaşmaktadır? Utbe’nin sözlerine ve tavsiyelerine Dar’ün Nedve’de Velid b. Muğire de destek verdi. Fakat Ebu Cehil tavrını ortaya koyarak panik yapmayı gerektirecek bir durum olmadığını her şeyin kontrol altında olduğunu ifade etti. O Hz.Muhammed’in@ her şeyi abartılı anlatarak herkesi etkilemeye / büyülemeye çalıştığını gerçekte ise O’nun bahsettiği gelişmelerin olmasının imkansız olduğunu söyledi. Aslında Ebu Cehil’in akabe görüşmelerinden haberi vardı, fakat bu görüşmelerden Hz.Muhammed’in@ olumlu bir sonuç alacağına inanmıyordu. Zira kendi ülkesinde başarısız olmuş bir kişinin dışarıda kabul görmesini ‘imkansız’ olarak değerlendiriyordu. Ama gerçek öyle miydi? Elbette ki hayır! Zira yaklaşık 3-4 senedir yapılan müzakereler ve Mus’ab b. Umeyr’in sahada yaptığı çalışmalar meyvelerini vermiş ve Medine de İslam Devleti için Anayasa taslakları neredeyse tamamlanma aşamasına gelmişti. Kurulacak devlette nasıl bir hukuk uygulanacağı, devlet teşkilatının esasları, hizmet birimleri, makamlar, otoriteler ve bunlara ilişkin görev ve yetki tahsisatları belirlenmiş, bunların sorumlulukları tespit edilmişti. Kısaca Medine’de yeni kurulacak yönetime / devlete ilişkin neredeyse her şey belirlenmiş, iş bitirilmişti. Söz ustası Utbe bin Rebia, Peygamberimizin okuduğu Fussilet Suresinden bütün bu anlamları yakalamış ve paniğe kapılmıştır. Onun tüm korkusunun kaynağı kendisine okunan bu ayetlerin verdiği mesajda peygamberimizin artık karşılarına çıkabilecek ve kendileri ile savaşabilecek bir teşekkülün alt yapısını fark ettirmeden gerçekleştirmiş olmasıydı. Küçük gördükleri, önemsemedikleri, zayıf ve çaresiz gördükleri Hz.Muhammed’in aşama aşama / fasıl fasıl gerçekleştirilen toplantılar sonucunda kendilerine kafa tutacak bir güce ve organizasyona erişmesi Utbe bin Rebia’yı korkutmuş, onu şaşkına çevirmişti. Hz.Muhammed’in Fussilet Suresinde haber verdiği bu durum kendisini etkilemek / büyülemek için söylenmiş abartma sözler değil tamamen gerçekti. Artık peygamberimiz Mekke ile savaşacak bir devlete doğru gitmekteydi. İş sadece müzakerelerde mutabakata varılan hususların sonuçlandırılarak anlaşmaya dönüştürülmesine ve akabinde de Mekke’deki müminlerin ve peygamberimizin Medine’ye göç ederek vazifelerinin başına geçmesine kalmıştı. Tehlike çok yakındı ve onun haber verdiği azap tehdidini Utbe ilk defa gerçek olarak ensesinde hissetmişti. Fussilet Suresi, Mekkelilerin inkarları nedeniyle safların iyice ayrıldığını ve tarafların birbirine karşı elinden geleni ardına koymayacağını ifade eden ayetlerle konuya girerek müminlerin tercihleri ve yaptıkları nedeniyle çok büyük ödülle ödüllendirileceğini, müşriklerin akıbetlerinin ise çok feci olacağını “onların vay haline” diye belirtir. Rahman Rahim Allah Adına 1- 8- Hâ, Mîm. O Rahman ve Rahim’den muhteşem bir indiriliş! Bilen bir topluluk için ayetleri ayrıntılı olarak açıklanmış ve Arapça okunan bir kitaptır. Müjdeleyici ve uyarıcı olarak. Buna rağmen onların çoğu yüz çevirmişlerdir. Artık onlar kulak vermezler. (Bir de dönüp) “Kalplerimiz çağırdığın şeye kapalıdır, kulaklarımızda tıkalıdır, dahası aramızda aşılmaz bir engel vardır. Artık sen, yapabileceğini yap, biz de gerçekten yapıyoruz” dediler. De ki: “Ben sadece sizin gibi bir beşerim. Bana, ‘Sizin ilahınızın bir tek ilah olduğu’ vahyediliyor. Öyleyse O’na yönelin ve O’ndan bağışlanma dileyin.” Şu müşriklerin vay haline! Onlar ki arınmak için ödenmesi gereken bedeli / zekâtı gönüllü olarak ödemezler, işte onlar evet onlardır ahireti inkâr edenler. Ama iman eden ve ıslah edici eylemlerde bulunanlara gelince; onları bitmez tükenmez bir ödül beklemektedir. (Fussilet Suresi 1-8) Hz.Muhammed@ Utbe b. Rebia’ya Medine’de bir yurt / ülke edinildiğini ve bunu engellemek için Mekkelilerin Medine’den gelenlere yönelik yaptıkları tüm tezvirat ve girişimlerinin boşa çıktığını, zira alemlere / toplumlara hakim olanın Allah olduğu hususu ve O’nun yeryüzünü iki günde yaratması metaforu kullanılarak anlatılır. 9 - De ki: “Siz arzı / yeryüzünü / ülkeyi iki günde yaratanı inkâr edip O’na karşı rakip güçler mi oluşturuyorsunuz? Halbuki O Alemlerin Rabbidir” (Fussilet Suresi 9) Sözkonusu ülkede (Medine’de) İlahi ideolojiye uygun olarak kurulacak İslam Cumhuriyetindeki toplumsal dengenin sağlanabilmesi için kabilelerin konumlarının ve otoritelerinin belirlendiği, çok bereketli olan bu ülkede geçim kaynaklarının ve üretim araçlarının taraflar arasında dengeli ve eşit bir şekilde paylaşımlarının yapıldığına işaret edilir. Sözkonusu işaret / ayet, yeryüzünde denge unsuru olarak dağların yaratılması, bereketlerin verilmesi, geçim kaynaklarının paylaştırılması ve bütün bu yaratmanın dört günde yaratılması şeklinde ifade edilir; 10- O, arz / yeryüzü / ülke üzerinde sarsılmaz dağlar / otoriteler / güçler yerleştirdi. Onu / Orayı verimli / bereketli kıldı. Ayrıca geçim-ihtiyaç araç ve kaynaklarını istekliler arasında eşit ve dengeli şekilde paylaştırdı. (Ve bütün bunları) dört günde gerçekleştirdi. (Fussilet Suresi 10) Daha sonra Medine’de kaos halinde bulunan yönetim / üst yapıya bir düzen getirerek kaostan kurtarmak için Medine’deki kabilelerin ileri gelenlerin (sema metaforu) ve toplumsal tabandaki etkin kişilerin (yeryüzü/ arz metaforu) ilahi sistemin öngördüğü yeni düzene davet edilmeleri ve onların da kendi arzuları ile yapılan davete icabet etmeleri, müteakip ayette kaos içerisindeki gökyüzünün ve yeryüzünün ilahi sisteme kendi istekleri ile boyun eğmeleri metaforu ile anlatılır. 11- Sonra duman / kaos halinde bulunan göğe / semaya / üst yapıya yöneldi de ona ve arza / yeryüzüne / alt yapıya “İsteyerek veya istemeyerek gelin!” dedi. İkisi de “Biz isteyerek geldik” dediler. (Fussilet Suresi 11) Hz.Muhammed@, o zamana kadar gerçekleşen müzakerelerde Medine’de kurulacak İslam / Barış Cumhuriyetinin oluşumuna ilişkin olarak neler yapıldığını Utbe b. Rebia’ya tek tek anlatmaya devam etti. Yeni bir yönetim inşa edilmesi konusunda kendi istekleri ile gelen Medinelilerle gerçekleştirilen oturumlarda Anayasal Kurumlar belirlenmişti. Yedi kurum olarak belirlenen yönetim yapısında her kurumun görev ve fonksiyonları tespit edilmişti. Devlet Başkanına en yakın kurumsal yapıya Hz.Ebu Bekir, Hz.Ömer, Hz. Ali gibi en gözde, en parlak yıldız şahsiyetlerin yerleştirilmesi öngörülmüştü. Ayrıca bu toplantılarda yeni yönetimi korumak için bir güvenlik sistemi de teşekkül ettirilmişti. Bütün bunlar gökyüzünün yedi gök olarak tanzim edilmesi ve her gök katmanına görev ve fonksiyonlarının tevdi edilmesi, en yakın göğün yıldızlarla süslenmesi ve güvenlik duvarının oluşturulması metaforu kullanılarak aşağıdaki şekilde ifade edilmiştir; 12-Böylece O (Allah), onları iki günde yedi gök katmanı / Anayasal Kurumları olmak üzere gerçekleştirdi ve her gök katmanına / Anayasal Kuruma kendi işini / görevini vahyetti / bildirdi. En yakın göğü / En önemli kurumu kandillerle süsledik ve bir güvenlik sistemi oluşturduk. İşte bu, Aziz, Alim’in takdiridir. / belirlemesidir. (Fussilet Suresi 12) Hz.Muhammed@ Utbe b. Rebia’nın şahsında tüm Mekkelileri tehdit etti. Onlar o zamana kadar inzal edilen ilahi öğretiye karşı çıkmış ve bu öğretiye dayalı İslami sistemi reddetmişlerdi. Fakat bu sistemin başka bir şehirde vücut bulmasına engel olamadılar. Şayet bundan sonra da bu karşı çıkışları devam edecek olursa Ad ve Semud kavimlerinin başına gelen yıkımların Mekkelilerin başına gelmesinin kaçınılmaz olduğu konusunda onlar 13. Ayette şöyle uyarıldılar; 13-Eğer hala inkâr ile karşı durmaya / yüz çevirmeye devam ederlerse de ki: “Ben sizi Ad ve Semud’un yıldırımının benzeri bir yıldırıma karşı uyarıyorum.” (Fussilet Suresi 13) Bu iki kavimden Ad kavmi tıpkı Mekkeliler gibi kendilerini yenilmez ve güçlü görüp kibirlenerek Allah’ın inzal ettiği ilahi öğretiyi tanımamışlardı. İlahi öğretiyi ve elçileri reddetmelerinin gerekçesi olarak da Allah’ın elçi olarak melekleri göndermesi gerektiğini ileri sürmüşlerdi. Onların kendini beğenmiş bu tavır ve davranışlarına karşılık Cenab-ı Hak, onların üzerine felaket üstüne felaketler gönderdiğini ve onları bu dünyada rezil rüsvay ederek cezalandırdığını, ahirette ise çok daha rezil edici azapla cezalandırılacağını bildirerek Mekkelileri uyardı. 14-16- Allah’tan başkasına ibadet / kulluk etmemeleri için elçiler onlara her yönden yaklaştığı halde onlar; “Eğer Rabbimiz (bizden böyle bir şey) isteseydi, kesinlikle melekler indirirdi. Bu yüzden biz size gönderildiğini iddia ettiğiniz şeyleri inkâr ediyoruz” dediler. Onlardan Âd kavmi, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamış ve; “Bizden daha güçlü, daha çetin kim var?” demişlerdi. Onlar şüphesiz kendilerini yaratan Allah’ın kendilerinden daha güçlü ve çetin olduğunu görmediler mi? Onlar bizim âyetlerimizi bile bile inkâr ediyorlardı. Bu yüzden Biz de onlara bu dünya hayatında rezillik azabını tattırmak için o felaket yüklü / uğursuz günlerde dondurucu bir kasırga gönderdik. Ahiret azabı ise elbette daha çok rezil edicidir. Onlara yardım da edilmez. (Fussilet Suresi 14-16) Semud kavminin takındığı sapık tavırda Mekkelilerin tavırlarıyla aynıdır. Bu nedenle Semud kavminin karşılaştığı azap ile Mekkelilerin karşılaşacakları azap aynı olacaktır. Bu azabın kaçınılmaz olarak gerçekleşeceğini Cenab-ı Hak şöyle bildirir; 17-Onlardan Semud kavmine de doğru yolu göstermemize rağmen onlar körlüğü / sapıklığı doğru yola tercih ettiler. Bunun üzerine kazandıkları şeyler sebebiyle alçaltıcı azabın yıldırımı onları da yakalayıverdi. (Fussilet Suresi 17) Utbe b. Rebia bu ayetler okunurken ilahi / sosyolojik yasaların Mekkeliler için tecelli edeceğini hissettiği için peygamberimizi susturmaya çalıştı. Onun susması için yalvardı. Fakat peygamberimiz sureyi okumaya devam etti. Yıkım azabından kurtulmanın tek yolunun kendisine inzal olunan ilahi sisteme iman ederek yanlış yapmaktan korunmak olduğunu aşağıdaki ayetle bildirdi. 18- Biz iman eden ve takvalı olan kimseleri kurtardık. (Fussilet Suresi 18) Hz.Muhammed@ müteakip ayetlerle kendisine karşı gelerek ilahi sistemi reddeden ve böylece Allah’a düşmanlık eden Mekkelilerin bir gün gelecek mutlaka mağlup olacaklarını ve tutuklanacaklarını daha sonra yargılanacaklarını ifade etti. Söz konusu ayetlerde hesap sorma zamanı gelince derileri gibi kendilerine yapışık yakın korumaların, gözleri mesabesindeki danışmanlarının, entelektüellerinin ve kulakları mesabesindeki istihbarat elemanlarının kendilerini satacağı iddia ediliyordu. Onların kendi aleyhlerine şahitlik yapacakları belirtiliyordu. Onların efendilerini asla satmayacaklarını sanmalarına rağmen o hesap gününün ve Cenab-ı Hakk’ın sisteminin azameti karşısında onların dillerinin çözüleceği ve yaptıkları her türlü pislik, yolsuz, zulümleri bülbül gibi bir bir anlatacakları ifade ediliyordu. Onların bu yanlış işleri yaparken kendilerini nasıl haklılaştırdıkları anlatılırken yaptıklarının kendilerini yıkıma götürdüğü dile getiriliyordu. Mekkeli müşriklerin gelecekte başına gelmesi mukadder olan bütün bu azap sahneleri, kıyamet sahneleri metaforundaki ayetler peygamberimizin ağzından Utbe b. Rebia’nın yüzüne okundu. Böylece onların sadece ahirette değil bu dünyada da benzer bir cezalandırmaya muhatap olacakları ifade edilmiş oldu. 19-24-Gün gelir Allah’ın düşmanları ateşe sürülmek üzere tutuklanırlar. Nihayet oraya geldiklerinde, onların kulakları, gözleri ve derileri yaptıkları şeyler hakkında kendi aleyhlerinde şahitlik ederler. / edecekler. Onlar kendi derilerine, “Niye aleyhimize şahitlik ettiniz?” diye çıkışacaklar. Onlar ise şöyle karşılık verecekler; “Her şeyi konuşturan Allah, bizi konuşturdu.” Sizi ilk defa O yarattı ve işte O’na döndürülmektesiniz. Siz, kulaklarınızın, gözlerinizin ve derileriniz aleyhinize şahitlik yapmasından sakınmadınız. Üstelik yapmakta olduklarınızdan birçoğunun Allah’ın indinde makbul olduğuna inandınız. İşte Rabbiniz hakkında beslediğiniz bu zannınız, sizi yıkıma uğrattı, böylelikle hüsrana uğrayanlardan oldunuz. Şimdi eğer onlar dayanabilirlerse dayansınlar bakalım onların konaklama yeri ateştir. Bundan sonra özür bildirseler bile onlar affedilmeyeceklerdir. (Fussilet Suresi 19-24) Mekkelilerin başlarına gelecek azabı haber veren ayetler, Utbe b. Rebia’ya okunduktan sonra onların şeytani karaktere sahip bazı müşrik arkadaşlarınca çevrelendikleri ve böylece onlara hakikati görmelerine mâni oldukları, dahası yaptıkları yanlışları ve kendilerini yıkıma / azaba götüren tavır ve davranışları iyi / güzel / doğru olarak gösterdikleri belirtilir. Şayet akıllarını başlarına almayacak olurlarsa gerek kendi yakın çevrelerinden gerekse kendilerine yabancı olan ancak tarihi anlatılardan öğrendikleri yıkımların benzeri akıbetin kendilerini beklediği uyarısı da yapılır. 25- Onların çevrelerine musallat ettiğimiz bir takım yakın arkadaşları onları öylesine çevrelediler ki onların geçmişlerini ve geleceklerini güzel gösterdiler. Böylece yerli olsun ecnebi olsun kendilerinden önce gelmiş geçmiş bütün toplumlar için geçerli olan “söz / kural / hüküm / kanun” onlar içinde uygulandı. Şüphesiz onlar, hüsrana uğrayanlar idiler. (Fussilet Suresi 25) Cenab-ı Hak, şeytani karaktere sahip müşrik ileri gelenlerin Mekke müşrik halkını nasıl çevrelediklerini müteakip ayette daha da açar. Onların Kur’an’ın çağrısına muhataplığını engellemek için bu çağrıya kulak verilmemesini, çağrıyı yapanlara karşı yaygara koparmalarını, gürültü yapmalarını ve şamata çıkararak onların mesajları düşünüp anlamalarını engelleyerek çevreleme yaptıklarını bildirir. Halkın hak ve hakikat mesajlarını idrak etmelerini engellemeyi de cahiliyenin en önemli algı operasyonu olan üstün gelmek, egemen olmak ve baskı kurmak güdüsünü kullanarak gerçekleştirdiklerine işaret eder. Şayet bu güdü ve hislerle hareket ederek hak ve hakikatten yüz çevirecek olurlarsa yarın çok geç olacağını belirtir. Azapla yüz yüze geldikleri zaman azaba uğramalarına sebep olan bu şeytan karakterli yakın arkadaşlarını ayaklarının altında ezmek için onları arayacaklarını ama iş işten geçmiş olacağına vurgu yapar. 26- 29- İnkârcılar; “Bu Kur’an’ı dinlemeyin! Onun hakkında yaygara koparın! Onları ancak böyle yaparak kontrol altına alabilirsiniz.” dediler. Bundan sonra inkârcılara mutlaka şiddetli bir azap tattıracağız ve yapmakta olduklarının en kötüsü ile karşılık vereceğiz. İşte bu, Allah düşmanlarının cezası; Ateş! Ayetlerimizi bile bile inkâr etmelerinin bir karşılığı olarak orası onların ebedi yurdu olacaktır. O inkarcılar; “Rabbimiz! Yerli ve ecnebi (tanıdık ve yabancı) her kim olursa olsun bizi doğru yoldan saptıranları bize göster. Onları en alçak / rezillerden kılmak için ayaklarımızın altına alalım” dediler. /diyecekler ([1] ) (Fussilet Suresi 26-29) Cenab-ı Hak, Fussilet Suresinin müteakip ayetleri ile kendisini yegâne rehber olarak seçen müminlere ise göndereceği ayetler / melekler ile yol göstereceğini onları hem bu dünya da hem de ahirette cennet yaşamına yönlendireceğini bildirir. 30-32- Şüphesiz, “Rabbimiz Allah’tır” diyerek istikamet üzere olanlara sürekli melekler iner ([2] ) ve onlara ; “Korkmayın, üzülmeyin. Size vaat edilen cennetle sevinin. Biz, dünya hayatında ve ahirette sizin velileriniziz / dostlarınızız. Orada Gafûr ve Rahîm olan Allah’tan bir ikram olarak sizin için nefislerinizin arzuladığı ve talep ettiğiniz her şey vardır.” derler. (Fussilet Suresi 30-32) Allah’a davet eden, ıslah edici güzel eylemlerde bulunan, kötülüğü engellemeye çalışanların ve bu uğurda başına gelenlere sabreden, kötülüklere ve zulme direnen kimselerin sonunda başarılı olacağı belirtilir. Onların iyi bir örneklik göstermeleri nedeniyle düşmanlarının bile teveccühlerini kazanacakları böylece bir süre sonra düşmanlarının da faziletli / erdemli olmayı, iyi insanlardan olmayı seçecekleri ([3] ) ifade edilir. Kötülüğü engelleme de sebat gösteren kişilerin bu eylemleri kendilerinin şahsi menfaatleri için değil büyük haz aldıkları için yaptıklarına işaret edilir. Şeytan tabiatlı insanların kendilerini engelleme hususunda mutlaka vesvese verecekleri vurgulanır fakat onların verecekleri vesveseden kurtulmak için Allah’a sığınılması öğütlenir. 33-36- Allah’a davet eden, ıslah edici eylemlerde bulunan ve “Ben müslümanlardanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır? İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel bir şekilde önlersen düşmanların da sana candan dost olur. Buna (bu olgun davranışa) sabreden ve faziletli / erdemli düşünce ve davranıştan büyük haz duyandan başkası kavuşturulmaz. Fakat şeytandan sana kötü bir düşünce / vesvese mutlaka gelecektir. O takdirde hemen Allah’a sığın. Şüphesiz ki O, en iyi işiten ve en iyi bilendir. (Fussilet Suresi 33-36) Utbe b. Rebia’nın peygamberimiz için “fitneci, ayrılıkçı, Mekke halkını birbirine düşürdün, anarşi çıkarttın” şeklindeki ifadelerine karşı Cenab-ı Hak şöyle cevap vermesini ister; “Asıl fitne, ayrılıkçı, bölücü olan ve ülkede anarşi yaratan sizin şirk sisteminizdir. Yaratılanlarda hiçbir kutsiyet olmamasına karşın siz onlara kutsiyet atfediyor ve onlara tapıyorsunuz. Halbuki onları yaratana kulluk ederseniz o tekdir. Dolayısıyla tek bir otoriteye kulluk ederseniz tevhidi sağlamış olursunuz. Böylece toplumda ikilikler, çokluklar ve bölünmeler çıkmaz. Kabileler birbiri ile çarpışmaz/ çekişmez. Siz ise Güneş ve Ayı kendilerine bayrak yapmış Roma, Mısır, Mezopotamya toplumlarının ideolojilerini benimsediniz. Sadece Allah’a kulluk etmek için Hz.İbrahim@ tarafından inşa edilen Kabe’yi ideolojilerini benimsediğiniz bu toplumların panteonlarına çevirdiniz. Her kabilenin bir putunu Kabe’ye yerleştirdiniz. Her kabileyi kendi başına buyruk yaptınız. Yönetimi kabile bazına indirgeyerek kabileler arasında rekabet, çatışma ve savaşların yolunu açtınız. Bu ülkede barış / İslam içerisinde yaşamak istiyorsak bu panteonları / putları yok etmemiz ve birliği, beraberliği, tevhidi sağlamamız kaçınılmazdır. Bütün kabilelerin bir araya geldiği ve tek merkeze bağlandığı bir yönetim bizim tek kurtuluş yolumuzdur. Can, mal, ırz, namus, ticaret, sosyal yaşam vb. emniyetimiz ancak hepimizi yaratan, kullarına karşı çok merhametli olan Allah’ın inzal ettiği ilahi ideolojiye bağlanmakla mümkündür.” 37- Gece, gündüz, Güneş ve Ay O’nun ayetlerindendir. Güneş’e ve Ay’a secde / itaat etmeyin. Eğer Allah’a kulluk yapacaksanız, sadece onları yaratan Allah’a secde / itaat edin. (Fussilet Suresi 37) Cenab-ı Hak, yapılacak bu davete Mekkelilerin kibirleri nedeniyle olumsuz cevap vermeleri halinde müminlerin toplumun huzuru, mutluluğu, birlik ve beraberliği ile barış içerisinde yaşayabilmesi için yılmadan çalışıp çabalayacağını ilan etmesini bildirir. Ayrıca müminlerin bu çabalarının sonuçsuz kalmayacağını, mutlaka başarıya eriştirileceği müjdesi, yağmurun susuzluktan kurumuş yeryüzünü nasıl kabartıp canlandırdığı metaforu ile verilir. Bu metafor ile aynı zamanda Medine’deki dirilişe de metafor yapılır. Yağmurun toprağa hayat vermesi gibi ilahi ideolojinin düştüğü Medine toprağına nasıl bir hayat getirdiğine işaret edilir. Birbirini kıran Medine toplumunun ilahi ideoloji ile nasıl tevhit olup diriltileceği Mekke müşriklerinin gözleri önüne getirilir. 38-39- Bu çağrıya karşı büyüklük taslarlarsa bilsinler ki, Rabbleri ile birlikte olan kişiler gece gündüz (her zaman) O’nun yolunda çalışır, çabalar, uğraşır, tesbih ederler; hem de hiç bıkıp usanmadan / yılmadan. Boynu bükük, kurumuş, solmuş olarak gördüğün yeryüzünün indirdiğimiz suyla titreyip kabarması / hareketlenip ayağa kalkması, O’nun ayetlerindendir. Onu dirilten ölüleri de elbette diriltir. Doğrusu O’nun gücü her şeye yeter. (Fussilet Suresi 38-39) Bu açık işaretlere rağmen ilahi ideolojiye dil uzatanların gelecekte kaçacak delik arayacakları ama saklanacak yer bulamayacakları, dünya ve ahirette acı bir azapla karşı karşıya kalacakları bildirilir. Diğer taraftan peygamberimizin safında yer alanların ise her iki cihanda da güven içerisinde olacakları belirtilir. Medinelilerle imzalanacak olan Anayasa / kitap / sözleşmenin müminlere geniş yetkilere haiz bir iktidar verdiği dolayısıyla yapılan tehditlerin havada kalmayacağı çok açık bir şekilde ortaya konulur. Medine’deki bu oluşumu engellemek için inkarcıların dahili ve harici, gizli ya da açık yapacakları her türlü girişimin başarısızlıkla sonuçlanacağı söylenir. 40-42- Ayetlerimize dil uzatanlar Bizden saklanamayacaklar. Şimdi söyleyin bakalım ateşe atılmak mı daha iyidir, yoksa kıyamet günü tam bir güven içinde gelmek mi? İstediğinizi yapın. Şüphesiz ki O (Allah), yaptıklarınızı en iyi görendir. Kendilerine uyarı / zikir gelmesine rağmen onu inkâr edenler bunun sonucuna katlanacaklardır. Muhakkak ki o kudretli ve hükümran bir kitaptır / sözleşmedir. Onu hükümsüz / batıl kılmak için gizli veya açık yapılacak her türlü girişim boşa çıkacaktır. Zira o Hakîm ve Hamîd tarafından indirilmiştir. (Fussilet Suresi 40-42) Cenab-ı Hak, inkarcıların yeni oluşumu engelleyemeyeceklerinin gerekçesi olarak bu anayasal sözleşme hükümlerinin ilahi vahiyden / ilahi ideolojiden alınmasını gösterir. Bunu Hakim ve Hamid olan kendisi tarafından indirilmesi ile ifade eder. Devamında ise indirilen bu hükümlerin kimsenin bilmediği şeyler olmadığı daha önceki peygamberlere de bildirilmiş hususlar olduğu söylenir. Cenab-ı Hak kullarına karşı çok şefkatli ve merhametli olduğundan sürekli elçileri vasıtasıyla kullarını gittikleri yanlış yoldan döndürme konusunda ikaz etmektedir. Ancak bu ikazlara uymayanları çok acı bir azabın beklediğini de bildirir. 43-Sana söylenen, senden öncekilere söylenmiş olandan başka bir şey değildir. Muhakkak ki senin Rabbin, mağfiretin ve elîm azabın sahibidir. (Fussilet Suresi 43) Cenab-ı Hak, konuyu tekrar Mısır, Roma, Bizans, Pers ve Mezopotamya gibi yabancı ülkelerden ithal edilen şirk ideolojisinin toplum için ne kadar yanlış olduğunu bir başka açıdan ele alır. Şayet ilahi kitabın dili ve prensipleri itibariyle yabancı / ecnebi kaynaklı olsaydı Mekkeliler bu kez onun kendilerine yabancı olduğunu ileri sürerek reddedeceklerdi. Ama onların Kabe’ye yerleştirdikleri putlar ve şirk ideolojisi ecnebi / yabancı kaynaklı olmasına rağmen bunu hiç sorgulamamaktaydılar. Halbuki Hz.Muhammed’e@ gelen Kur’an’ın ihtiva ettiği öğreti Arap toplumuna en uygun, onların dilinde, açık, anlaşılır, bireysel ve toplumsal sorunlara en iyi çözümler getirmesine rağmen onlar bu öğretiye kulak tıkamaktadırlar. İnkarcılar bu hareketleri ile çok büyük bir çelişki içerisindedirler. 44- Şayet Biz onu yabancı dilde bir “Kur’an / çağrı” yapsaydık, onlar; “onun ayetleri neden apaçık ve anlaşılır değil? Arapça konuşan Arap toplumuna yabancı dilde bir hitap olur mu?” diyeceklerdi. De ki: “O (Kur’an), iman eden kimseler için bir rehber ve (bireysel ve toplumsal hastalıklar için) bir şifadır.” Fakat inkarcıların sanki kulaklarında bir ağırlık var olduğu için O (Kur’an) onlara kapalıdır. Veya sanki kendilerine çok uzak bir yerden sesleniliyormuş gibi onlar bu çağrıyı işitmiyor ve anlamıyorlar. (Fussilet Suresi 44) Hz.Muhammed@ Medine İslam Cumhuriyetinin teşkilatlanma sürecindeki gelişmelere ilişkin Fussilet Suresinin yukarıdaki ayetlerini Utbe b. Rebia’ya okuduktan sonra sıra bu devletin ne zaman faaliyete geçeceği ve böylece Mekke’nin kıyametinin ne zaman kopacağına ilişkin haberleri anlatmaya gelmişti. Mekkeliler biliyorlardı ki yeni oluşuma Medine’deki Yahudi kabileleri taş koyuyorlardı. Onların Medine’deki Yahudi kabileleri ileri gelenlerinden aldıkları bilgilere bakılırsa peygamberimizin Mus’ab b. Umeyr eliyle gerçekleştirmeye çalıştığı teşkilatlanmaya Yahudi kabileler katılmak istemiyorlardı. Bu nedenle onları bu oluşuma katılmaya ikna etmek için görüşmeler devam ediyordu. Cenab-ı Hak, Medine Yahudilerinin bu oluşum hususundaki tereddütlerinin giderilmesi için ikna sürecinin devam ettiğini bildirirken, onların kendi kitaplarında bile ihtilaf ettiklerini bu nedenle ikna sürecinin zorlu geçeceğine değinerek akabe görüşmelerinde onların ikna edilmeleri için belirli bir süre öngörülmüş olduğunu vurgular. Diğer taraftan şayet onlar da bu birliğe / tevhide gelirlerse kendi iyilikleri için gelmiş olacakları, yok eğer karşı dururlarsa o takdirde de kendi aleyhlerine davranmış olacaklarına değinilir. 45-46-Doğrusu Biz Musa’ya da kitap vermiştik. Onun hakkında bile ihtilaf edilmişti. Eğer Rabbin tarafından daha önce konulmuş kesin bir söz olmasaydı, haklarında hüküm hemen verilirdi. Fakat onlar, bundan (Kitaptan / Anayasadan) şüpheci bir şekk / tereddüt içindedirler. Her kim iyilik / ıslah etme yolunu tutarsa, kendi lehinedir. Kim de bir kötülük yolunu tutarsa, kendi aleyhinedir. Senin Rabbin kullarına zulmedici değildir. (Fussilet Suresi 45-46) Bu konuda Medine Yahudilerinin tereddütleri giderilince Medine İslam Cumhuriyeti için anayasa sözleşmesi imzalanmasının önünde herhangi bir engel kalmayacağı, ancak bunun zamanı konusunda herhangi şey söylenemeyeceği, bunu ancak Allah’ın bilebileceği müteakip ayetlerde bildirilir. Medine İslam Cumhuriyetinin kurulmasının Mekkeliler için bir kıyamet olacağı ve tıpkı kozmik kıyametin saatinin ancak Allah tarafından bilinmesi gibi Mekke’nin toplumsal kıyamet saatinin da yine ancak Allah tarafından bilineceği ifade edilir. Diğer taraftan kâinatta her türlü oluşumun Allah’ın bilgisi dışında gerçekleşemeyeceği hususu ‘tomurcukların çiçek açmasının, dişilerin gebe kalması ve doğurmasının O’nun bilgisi dışında gerçekleşmeyeceği’ ifadeleri ile dile getirilir. Anayasal sözleşme imzalanıp Medine İslam Cumhuriyeti kurulduktan sonra Mekkeli müşriklerin vay haline! Cenab-ı Hak, Mekkeli müşriklerin o zaman kaçacak delik arayacaklarını, şirk sisteminin otoritelerinin / ortaklarının ise sıvışıp gideceklerini söyler. Onların Mekke müşrik halkını yalnız bırakacaklarını müteakip ayetlerde ahiret sahneleri ile anlatır. O zaman geldiğinde inkarcılara “Hadi bakalım! Şimdide şirk koşun bakalım!” denileceği fakat onların gücü görünce zelil bir şekilde şirk koşmaktan vaz geçecekleri ve huzura çıkıp büyük bir saygı ile sadece Allah’a ve O’nun ilahi sistemine boyun eğecekleri yönündeki beyan sahnelerine müteakip ayetlerde yer verilir. 47-48- Saat konusundaki bilgiyi ancak Allah bilir. Onun bilgisi dışında hiçbir meyve kabuğundan çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz da. O saat geldiğinde ise O (Allah), onlara; “Hani nerede Benim sözde ortaklarım? / Hadi şimdi de şirk koşun bakalım” diye çıkışacak, onlar; “Sana ortak koşma hususunda içimizden hiçbir kimse artık şehadet etmeyecektir. Arz ederiz.” diyecekler. Çünkü o zamana kadar taptıkları / boyun eğdikleri / itaat ettikleri otoriteler onları yalnız bırakıp ortadan kaybolduğundan onların kaçıp sığınacak bir yerleri kalmadığını iyiden iyiye anlamış olacaklardır. (Fussilet Suresi 47-48) Cenab-ı Hak, Mekkeli müşriklere bunun nasıl olacağını da müteakip ayetlerde ihbar eder. Hz.Muhammed’in@ ağzından bu mesajları alan Utbe b. Rebia artık iyice renkten renge girmeye başlamıştır. Bu son ihbar mesajları ile Mekke Yönetiminin kıyametinin nasıl gerçekleşeceği ona şöyle bildirilir; “Ey Mekkeliler! Siz malı çok seviyorsunuz ve sürekli mal / hayır edinmek istiyorsunuz. Fakat bir felaket / sıkıntı başınıza geldiği zamanda hemen ümitsizliğe kapılıyorsunuz. Sıkıntıya karşı göğüs germeyi / tahammülü hiç istemiyorsunuz. Ekonominizin sürekli iyi gitmesini bekliyorsunuz. Şayet ekonominiz kötüye giderse o takdirde hemen yönetiminizi eleştiriyor ve feryat figan ediyorsunuz. İşte sizin zayıf noktanız burası. Bu kötü karakteriniz sizin aynı zamanda sonunuzu hazırlayacak. Göreceksiniz Medine İslam Cumhuriyeti kurulduğunda sizin ekonominizi felç edeceğiz. Böylece Mekke Yönetimi aciz kalacak ve halkta bu sıkıntılar nedeniyle şirk sistemi ve yönetimi hakkında desteklerini gözden geçirecekler. Bir süre sonra da fethin kapıları bu yolla açılacak. Fakat sizler kendinizi çok değerli görüyorsunuz. Kureyş’in diğer kabileler nezdinde ‘Ehlullah’ adıyla anılması ile kendinizin çok büyük bir değere sahip olduğunu düşünüyorsunuz. Bu nedenle Medine İslam Cumhuriyeti kurulduğunda ekonomik çıkarlarınıza herhangi bir zarar veremeyeceğimizi sanıyorsunuz. Sizlere dokunamayacağımızı ya da sizlerin Arap yarımadası ölçeğindeki itibarlı pozisyonunuz nedeniyle dokunulmazlığınızın olduğunu ve kimsenin size dokunamayacağını sanıyorsunuz. Medine İslam Cumhuriyeti kurulsa bile onların da sizlere hizmet edeceğini ve sizlere çok güzel nimetler, ekonomik kazançlar sunacağını düşünüyorsunuz. Bunların sizin ‘Ehlullah’ olmanız ve Kabe’nin ev sahipliğini yapmanız nedeniyle hakkınız olduğunu vehmediyorsunuz. Sizlerin haddini bilmez derecede kendinizi beğenmeniz o kadar ileriki -her ne kadar inanmasanız da- şayet kozmik kıyamet olursa Allah’ın o zaman da sizlere bol nimetler sunacağını iddia ediyorsunuz. Siz kendinizi ne zannediyorsunuz? Değil nimetlerin size bol bol sunulması, tam aksine, sizler perişan edileceksiniz! Sizin kuzey ve doğu eksenindeki hatta güney yönündeki ticaretinize sekte vurulacak ve yaptığınız kötü amellerinizin hesabını bir bir vereceksiniz. Zaman zaman sizlere iyi davranılıp ekonomik olarak biraz rahatlama imkanı verilecek ancak siz hemen yan çizecek ve tekrar hainlik yapacaksınız. Ancak o zaman da sizlere tekrar ekonomik yaptırımlar uygulanacak ve sizler o zaman diz çöküp yalvaracak, yakaracak ve yaltaklanacaksınız.” 49-51- (Mekkeli müşrik) insan ([4] ), daima mal mülk ve zenginlik ister fakat başına bir felaket / şer / sıkıntı gelmeye görsün hemen ümitsizliğe kapılır, yıkılır. Şayet kendisine dokunan bu sıkıntıyı giderip tarafımızdan bir rahmet/ nimet tattıracak olursak, o zaman da “Bu benim hakkımdır / başarımdır. Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Şayet kıyamet koparda Rabbime döndürülecek olursam, şüphesiz benim için o zaman da Rabbimin nezdinde güzellikler olacağından eminim.” diyecek. Fakat tam tersine biz o zaman inkarcıların yüzlerine karşı işledikleri suçları bir bir okuyacağız ve sonunda onları şiddetli bir azapla cezalandıracağız. Şayet Biz o Mekkeli müşrik insana o zaman nimet verecek olursak o nankörlük yapacak, bizden yüz çevirecek ve yan çizecektir. Fakat ona kötü davranılacak olursa o takdirde de bize yalvarıp, yakarıp, yaltaklanıp duracaktır. (Fussilet Suresi 49-51) Cenab-ı Hak, onları böyle bir akıbetin beklemesinin sebebi olarak kendisinin onların iyiliğini istemesine rağmen onların bunu reddetmeleri olduğunun bildirilmesini ister. İlave olarak başlarına gelecek felaketlerden korumak ve onları iyiye, güzele ve doğruya iletmek isteyene karşı inkâr tutumu takınmanın ne kadar büyük bir sapıklık, aymazlık ve aptallık olduğunun yüzlerine haykırılmasını da ister. 52- De ki; “Gördünüz mü? (Hiç düşünmüyor musunuz?) Allah katından olan o Kur’an’ı siz inkâr etmişseniz eğer, böyle bir durumda, hak ve hakikatten bu kadar uzak düşmüş birinden daha sapık kim olabilir?” (Fussilet Suresi 52) Fakat Cenab-ı Hak, onların inkarlarının ve ilahi öğretiye uygun barış / İslam sisteminin kurulmasını engelleme çabalarının başarılı olamayacağını surenin son ayetlerinde bildirir. Onların tereddüt ettikleri ve asla inanmak istemedikleri İslam / barış sisteminin gerçekleşmesinin kaçınılmaz oluşunu herkesin bir gün yüzünü Rabbe dönmesi şeklinde ifade eder. Vakit geldiği zaman gerek Mekke’de ve gerekse de Mekke çevresini kapsayan tüm bölgelerde kendisinin vaad ettiği zaferi müminlere nasib edeceğini bildirir. Mekkeli müşriklerin hepsinin de bu zafere şahit olacaklarını dahası o gün şimdi reddettikleri bu ilahi öğretiye dayalı İslam / barış sisteminin hak olduğunu kendi nefislerinin de kabul edeceği ifade edilir. Cenab-ı Hak bu hususa kendisinin bizzat şehadet ettiğini / destek verdiğini ve bu şahitliğin/ desteğin Resul için (dolayısıyla müminler için) yeterli olduğunu bildirir. 53-54- Gerçek şu ki vakti gelince o Mekkeli müşrik insana Mekke’de / enfüste ve Mekke’nin çevresinde / afakta müminlere zafer vererek vaadimizin hak olduğunu apaçık göstereceğiz. Rabbinin şahitliği sana yeter. İyi Bilin ki, gerçekten onlar Rablerine dönme hususunda bir tereddüt yaşamaktadırlar. Ve yine iyi bilin ki O (Allah), her şeyi kuşatmıştır. (Fussilet Suresi 53-54) Hz.Muhammed’in@ bu sureyi okumasından sonra Utbe b. Rebia’nın yüzü sap sarı kesilir, rengi solar ve kendisini bekleyen Mekke müşrik ileri gelenlerinin yanına perişan bir vaziyette döner. Onların Utbe’nin bu haline bakarak “herhalde o da Muhammed’e iman etti” demelerine sebep olan işte bu mesajlardır. Yine bu bölümün başında zikredildiği gibi Utbe b. Rebia’nın kendi yandaşlarına aşağıdaki sözleri söylemesine sebep olan mesajlar bu mesajlardır; “Ey Kureyş! Gelin beni dinleyin. Bu adama engel olmayalım. İddia ettiği ideolojisi ve girişimlerine karışmayalım. O’nu serbest bırakalım. Yapacağını yapsın. Biz aradan çekilelim. Vallahi ondan duyduğum sözler çok büyük bir haber olacaktır. Şayet O girişiminde başarılı olamaz da Araplar onu öldürürse, biz elimizi vurmadan ondan kurtulmuş oluruz. Yok eğer O’nun iddia ettiği ideoloji Araplar tarafından benimsenir ve Onun tarafından onlara hakim olursa O’nun hakimiyeti sizin hakimiyetiniz ve O’nun kudret ve şerefi sizin kudret ve şerefiniz olacaktır.” Artık Mekkeliler durumun vehametini öğrenmişlerdir. Resulü Ekrem’in Medine’de çok büyük bir ilerleme kaydettiğine vakıf olmuşlardır. Ancak onlar yine de Ebu Cehil’in etkisinden kurtulamazlar ve onun rehberliğinde ilahi sistemi engellemek için ellerinden ne geliyorsa yapma hususunda ant içerler. [1] ) Not: burada bir ihbar var! Peygamberimizin Hudeybiye anlaşmasından sonra güçlenmesi, meşru ve geleceği çok parlak bir devlete gittiğini gören Mekke Müşriklerinin oğullarının yani yeni neslin eskileri çiğneyip müslüman olacaklarının ihbarı daha Mekke’de iken yapılır. (A.A) [2] ) NOT: “... onlara sürekli melekler iner” ayetinde geçen “meleklerin inmesi” ifadesi, Kur’an ayetlerinin sürekli müminlerin hatırına geldiği, Kur’an ayetlerinin hep hatırlarında olduğu anlamındadır. Kur’an ayetleri insanlara müjdeler getirir. Bu durumdaki insanlar, Rabbimizin müjde ayetlerini hatırlarlar ve mutlu olurlar. İstikamet üzere bulunan ve Allah’tan başka Rabb edinmeyenler, Kur’an’daki bu nimetlere nail olurlar. Ayetlerin onların ezberlerinde olmaları da şart değildir; Rabbimiz o anda onlara hatırlatır, öğretir, onları motive eder. (A.A) [3] )Not: Gelecekte Mekkeli müşrik insanların uyanacağı ve şeytani karakterli müşrik önderlerini dinlemeyip iman edeceği ihbar ediliyor. Yeter ki müminler kendilerine yapılan kötülükleri güzel bir şekilde savuştursunlar ve sebat etsinler. (A.A) [4] )Not: Buradaki muhtap insan her ne kadar Mekke müşrikleri de olsa genel olarak onların konumundaki ve onların kötü karakterindeki diğer insanların da genel karakterlerini yansıtır. Cenab-ı Hakk, bizlere bu vasıftaki insanların bu kötü karakterlerinin o toplumun / o yönetimin sonunu hazırlayan faktörler olduğunu bizlere öğretir. Aynı zamanda bu karakterdeki düşman toplumlarının zaaflarından yararlanarak onların yönetiminin acze nasıl düşürüleceği konusunda bizlere strateji öğretmektedir. (A.A)

  • Bölüm 14:MEKKE'NİN YENİ GÜZERGAH ARAYIŞI | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 14 MEKKE’NİN YENİ GÜZERGÂH ARAYIŞLARI Bedir Savaşından sonra Mekkelilerin sahil yolundan Şam’la ticaret yapması imkânsız hale gelmişti. Mekkeliler, Şam ile ticaret yapabilmek için alternatif güzergâh olarak Irak Yolu’nu denemeyi gündemlerine getirdiler. Bu konuda Mekke’de yapılan müşavereler de Safvan b. Ümeyye Kureyş'in yaşadığı sıkıntıyı ve çözüm yolunu şöyle dile getirmişti: “Muhammed ile adamları ticaretimizi felce uğrattılar. O'na ve adamlarına karşı ne yapacağımızı, nasıl davranacağımızı bilemez olduk. Sahil yolunu kontrollerine aldılar. Oradan onların izni olmadan geçmek mümkün değil. Bölgedeki bütün kabilelerle de anlaşmışlar; onlar da Muhammed'e yardımcı oluyorlar. Nereye gideceğimizi ne yapacağımızı bilemez olduk. Eğer Mekke'de oturup duracak olursak, bütün sermayemizi yiyip bitireceğiz. Ben size Irak Yolunu alternatif güzergâh olarak öneriyorum.” ([1] ) Safvan Bin Ümeyye’nin önerisi Darün Nedve de kabul görür. Fakat önce güzergâh üzerindeki kabilelerle görüşüp yol güvenliğinin sağlanması gerekmektedir. Zira gerek yağmacı kabileler gerekse de Medine İslam Cumhuriyetinin saldırılarına karşı kervanın güvenliği mutlaka sağlanmalıydı. [1] ) Celaleddin Vatandaş “Hz. Muhammed'in Hayatı ve İslâm Daveti-Medine Dönemi” sahife 141 Harita 12: Mekke'nin Şam Ticaret Yolları (--- Sahil Yolu ---Alternatif Irak Güzergâhı) (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Yol güvenliği için güzergâh üzerindeki iki büyük kabile olan Beni Süleym ve Gatafanlılarla görüşülerek onlarla müttefiklik anlaşması yapılmalıydı. Ayrıca Medine’deki alan Yahudi kabileler kışkırtılarak Medine’de iç kargaşa / anarşi çıkartmak yerinde olacaktı. Kaynuka Yahudileri sürüldüğü için diğer Yahudi kabileleri olan Kurayza ve Nadir’i kışkırtmak uygun olacaktı. Zaten Ka’b Bin Eşref bu süreci başlatmış ve Bedir savaşından sonra Mekke’ye kadar gelmiş, Mekkelileri intikam için kışkırtmıştı. Kaynukalıların sürülmesi ve Ka’b bin Eşref’in bu hareketi Peygamberimizin@ Yahudilerle başının ağrıdığının en temel göstergesiydi. Dahası Medine’deki yeni düzenlemelerden ve gelişmelerden şehirdeki Yahudi ileri gelenlerinin bir hayli rahatsız olduğu bilgisi Mekkelilerce malumdu. 14.1. Ebu Süfyan’ın Alternatif Güzergâh Oluşturma Girişimi ve Sevuk Harekâtı Alternatif Şam ticaret güzergâhının kullanabilmesi için düşünülen planlar uygulamaya konulur. Bu amaçla Ebu Süfyan 40 kişilik bir süvari birliği ile Medine’ye doğru yola çıkar. ([1] ) Ebu Süfyan Medine’ye geldiğinde gizlice önce Ka’b b Eşrefe uğrar. O zaten böyle bir başkaldırıya katılacağını Mekke’ye gelerek deklare etmişti. O yüzen ikinci etkili şahıs olan Beni Nadirin Liderlerinden Huyey bin Ahtab’ın kapısını çalar fakat Huyey kapısını açmaz. Ebu Süfyan bu kez Sellam bin Mişkem’in kapısını çalar. Sellam, Ebu Süfyan’ı çok iyi bir şekilde ağırlar. [1] ) Not: Siyer kaynakları bu harekâtı Bedir’in intikamını almak için yapılmış bir harekât olarak değerlendirir. 40 kişilik bir süvari birliği ile Medine’ye intikam almaya gitmek hiç de akıllıca bir hareket olamaz. Şekil 2: Ebu Süfyan'ın Sevuk Harekâtı Ertesi günü Ebu Süfyan, Gatafan Kabilesine doğru yönelmişken yolda Ensar’dan bir kişi ve iki işçisi onları fark eder. Ebu Süfyan’ın askerleri onları hemen orada katlederler. Olay hemen peygamberimize@ haber verilir. Hz.Muhammed@ vakit kaybetmeksizin 200 kişilik bir orduyla Ebu Süfyan kuvvetlerinin peşine düşer. Ebu Süfyan Gatafan kabilesine gitmek için Henakiye’ye doğru yol alır. Fakat takip edildiklerini haber alınca hızla bölgeden kaçmak için yanlarına aldıkları sevuk ([1] ) denilen erzak torbalarını atarak yüklerini hafifletirler. Ebu Süfyan Beni Süleym kabilesi üzerinden Mekke’ye doğru yol alır. Muhtemelen geri dönüş yolunda Beni Süleym kabilesi ile müttefiklik anlaşması yapmış olmalıdır. Yine çok büyük bir ihtimalle görüşme yapmasa da Gatafan kabilesine gönderdiği haberci ile onların da Irak Yolu üzerinden Şam ticaretini gerçekleştirmede onların olumlu görüşünü almış olmalıdır. Zaten Mekkelilerin ticaret için bu yolu tercih etmesi, her iki kabilenin de menfaatine olacağı gayet açıktır. Çünkü sahil yolu ne kadar uzun süre kapalı kalırsa Mekkelilerin kullanmak zorunda kalacakları bu alternatif güzergâh sözkonusu bu kabilelere çok büyük ekonomik gelir getirecektir. Bu nedenle Ebu Süfyan büyük ölçüde hedeflerine ulaşmış olarak Mekke’ye döner. Hz.Muhammed @ ise Ebu Süfyan’ın bu harekâtına anlam vermeye çalışır ve O’nun niyetini çözer. Ebu Süfyan Irak Yolunu yeni ticari güzergâh olarak kullanacaktır. Beş gün bölgede kaldıktan sonra Medine İslam Ordusu sevuk torbaları ile birlikte Medine’ye geri döner. [1] ) Sevuk: un, yağ ve bal karışımı bir yiyecek Harita 13: Ebu Süfyan'ın Sevuk Harekatı Rotası ve Hz.Muhammedin Sevuk Harekatı(https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Ebu Süfyan’ın niyetini anlayan Peygamberimiz@ izlenecek karşı stratejiyi paylaşmak için mümin ileri gelenlerini Mescid-i Nebevi’de toplantıya davet etti. Onlara Sevuk Harekatıyla ilgili olarak Ebu Süfyan’ın niyetinin alternatif bir ticaret yolu denemek istediğini ve bu amaçla güzergâh üzerindeki Gatafan ve Beni Süleym kabileleri ile anlaşmalar yapmak için geldiğin anlattı. Onun Medine’deki Yahudi liderlerle görüşme amacının da Medine’de iç karışıklık çıkarmak olduğunu belirtti. Onun bu planlarını bozmak için harekete ivedilikle geçilmesi gerektiğini söyledi. O bu amaçla Gatafan ve Beni Süleym kabilelerinin Medine İslam / Barış Topluluğu bünyesine katılmaya davet edilmesi ve bu daveti kabul etmedikleri takdirde onları Mekke ile müttefik olmamaları hususunda tarafsızlığa zorlanması için onların üzerine kuvvet gönderilmesini teklif etti. Fakat konunun önemini idrak edemeyen bazı mümin ileri gelenler Gatafan ve Beni Süleym kabilelerinin üzerine ordu gönderilmesi teklifini kabul etmek istemediler. Zira bu kabileler büyük ve güçlü kabilelerdi. Onları korkutmak için yapılacak harekât hem büyük ölçüde mal ve para harcamayı gerektirecek hem de yaya veya binekli savaşçılara ihtiyaç olacaktı. Tıpkı Bedir Savaşına gidişteki isteksizlik gibi müminlerde bir isteksizlik meydana geldi. Onlar, bu kabilelerin güçlü ve tehlikeli olmasının yanında çöl şartlarını çok iyi bildiklerini, bu nedenle bu şartları kendi lehlerine kullanarak İslam ordusunun üzerine ani bir baskın yapmaları halinde büyük bir yenilgi alma ihtimali olduğunu ifade ettiler. Hz.Muhammed@ ise başka çarenin olmadığını, gerekli tedbirleri alarak bu iki kabilenin üzerine gidilmesinin kaçınılmazlığını anlattı. Ama onlara yapılacak operasyonlardan önce Medine’nin iç bütünlüğünü sağlamanın ivedilik arz ettiğini belirtti. Bunun için planın birinci basamağı olarak Ka’b bin Eşref’in etkisiz hale getirilmesi kararının alınmasını gündeme getirdi. Hz.Muhammed’in@ planına göre önce Medine Anayasasının şartlarını ihlal etmiş olan Ka’b bin Eşref ortadan kaldırılacaktı. Zira o Mekke’ye kadar gitmiş ve onları Medine’ye saldırı yapmaları ve Bedir’in intikamını almaları için onları teşvik etmişti. Zaten Ka’b bin Eşref anlaşmayı ihlal ettiğini de açıkça deklare ediyordu. Bu nedenle onun öldürülmesinin önünde hukuken hiçbir engel yoktu. Peygamberimiz@ onun öldürülmesi ile Beni Nadir ve Beni Kurayza Yahudilerine bu işin hiç şakasının olmadığı mesajının verileceğini belirtti. Kim anlaşma şartlarını ihlal ederse onlarla savaşmaktan çekinilmeyeceği bir daha ortaya konacaktı. Ebu Süfyan’ı evinde misafir eden Sellam bin Mişkem de sorgulanmıştı. Fakat o Anayasaya bağlılık yemini ediyor ve Anayasayı ihlal etmediğini, Ebu Süfyan’la herhangi bir gizli anlaşmaya girmediğini, onu sadece misafir olarak ağırladığını ifade etmişti. Bu nedenle onun için herhangi bir girişimde bulunmak planlanmadı. Toplantı sonunda Kab bin Eşrefin öldürülmesi ve Gatafan ile Beni Süleym kabileleri üzerine askeri kuvvet gönderilmesi kararı alındı 14.2. Ka’b Bin Eşref’in Öldürülmesi Ka’b bin Eşref’in ortadan kaldırılması kararının yerine getirilmesi için peygamberimiz@ Muhammed bin Mesleme’yi görevlendirdi. O, beş kişilik bir operasyon timi oluşturdu ve nasıl bir operasyon tatbik edeceğini de planlandı. Ka’b bin Eşref’in kalesi Beni Nadir kabilesinin yerleşim yerinin arkasındaydı ve çok güvenlikli bir kaleydi. Kaleye girebilmek için tasarlanan hile uyarınca Muhammed bin Mesleme dost görüntüsü içerisinde Ka’b bin Eşref’e misafir oldu. Onunla yenilen yemekten sonra dostane bir havada gelişen sohbet sırasında Muhammed bin Mesleme operasyonunu yaptı ve Ka’b Bin Eşref’i öldürdü. Şekil 3: Ka'b bin Eşref'in Katli için Muhammed bin Mesleme Harekâtı 14.3. Gatafan ve Beni Süleym Kabileleri Üzerine Yapılacak Askeri Harekât İçin İnfaka Davet Ka’b bin Eşref suikastının başarıyla neticelenmesi ile Mescid-i Nebevideki toplantıda belirlenen birinci adım gerçekleşmişti. Şimdi aynı toplantıda kararlaştırılan ikinci adıma sıra gelmişti. Şimdi Gatafan kabilesi ve Süleym kabilesi üzerine ordu gönderilecek ve onlar korkutulacaktı. Tıpkı Bedir Savaşı öncesi Sahil Yolu ticaret güzergâhında bulunan Damran ve Müdlic kabilelerinin üzerine yürüyüp onları korkuttuktan sonra onlarla müttefiklik ya da saldırmazlık sözleşmesi yaptıkları gibi Mekke’nin alternatif ticaret yolu üzerindeki Gatafan ve Süleym kabileleriyle de müttefiklik sözleşmesi yapılmaya çalışılacaktı. Ancak ilk etapta onlar korkutulup Mekke Yönetimiyle yaptıkları müttefiklikten vaz geçirmek gerekiyordu. Gerçi bunu yapmak da oldukça zor görünüyordu. Zira Bedir zaferinden sonra bu iki kabilenin Mekke’nin kışkırtmasıyla Medine üzerine saldırmaya hazırlandığı duyumu alınınca üzerlerine bir ordu gönderilerek Karkaratül Küdr Harekâtı düzenlenmişti. Bu harekâtta herhangi çatışma olmamakla birlikte 500 devenin üzerinde bir ganimet elde edilmişti. Önemli miktarda mallarını kaptırmaları nedeniyle Gatafanlılar Medine İslam Cumhuriyetine karşı iyice hınçlıydılar. Onların Medine İslam Cumhuriyeti ile müttefiklik anlaşması yapmaya yanaşmayacaklarının bir diğer sebebi de onların kabile sisteminin devamını istiyor olmaları ve asla merkezi bir idareye bağlı olmak istememeleriydi. Dahası Mekkelilerin Irak alternatif ticaret yolunu tercih etmeleri kendilerinin çok menfaatine geliyordu. Dolayısıyla Medine İslam Cumhuriyeti ile müttefik olmayı değil Mekke müşrik yöneticileri ile müttefik olmayı tercih edecekleri açıktı. Bu nedenle Medine İslam Cumhuriyetinden gelecek baskılara karşı direnecekleri açık olan bu kabilelerin üzerlerine gönderilecek ordunun tam teçhizatlı ve uzun süre bölgede gövde gösterisi yapabilecek bir ordu olması gerekiyordu. Uzun soluklu ve tam teçhizatlı bir ordunun oluşturulması içinde müminlerin infakta bulunmaları şarttı. Cenab-ı Hak, Medinelileri orduyu donatma hususunda teşvik etmek için Allah Yolunda infakın karşılığının çok büyük ödülle mükâfatlandırılacağını bildirdi. Bu mükâfatlandırma müjdesi için onların çok kolay anlayabileceği güzel bir örneği metafor olarak verdi. Yapılacak fedakârlığın / infakın karşılığının çok büyük olacağını bire yedi yüz veren bir buğday örneği ile anlattı. Gatafan ve Süleym kabilelerinin üzerine ordu gönderme kararına her ne kadar bazı itirazlar olsa da sonunda tezkere karara bağlanmıştı. Fakat nasıl Bedir Savaşına giderken bazıları savaşa katılmaya karşı isteksizlik gösterdilerse bu harekât için de fedakârlık yapmaya ve infakta bulunmaya bazıları gönülsüz yaklaşıyorlardı. Özellikle münafık şeytan Abdullah b. Ubey orduyu donatmak için infak yapılması halinde giderek fakirleşecekleri söylemini yayıyordu. Bu şekilde sürekli akınlar / askeri hareketler olacak olursa bunları finanse etmenin mümkün olamayacağı, Medine ekonomisinin bunu kaldıramayacağını söylüyordu. Onun Medinelileri fakirlikle korkutması, halk üzerinde etkili oluyor halktan bazıları gerekli teçhizatları getirseler de sürekli söyleniyorlar, harekâtı yanlış buluyorlar ve peygamberimizi @ ve samimi müminleri üzüyorlardı. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, onları uyardı; “Eğer peygamberinize eziyet edecekseniz ve böyle söylenip durarak infak edecekseniz hiç infak etmeyin! Böyle yaparak samimi insanların şevkini kırıyorsunuz. Güzel sözlerle bu hareketi desteklemeniz gerekirken söylenip duruyorsunuz. Böyle söylenerek ve gönülsüzce yapacağınız infaka Allah’ın (dolayısıyla Medine İslam Cumhuriyetinin) ihtiyacı yoktur. Samimi bir şekilde güzel sözlerle bu harekete destek vermeniz bile, arkasından eziyet veren infaktan daha hayırlıdır.” 261-263- Mallarını Allah yolunda harcayanların örneği, yedi başak bitiren ve her başağında yüz tane bulunan tohum örneği gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah’ın lütfu geniştir ve O her şeyi bilir. Mallarını Allah yolunda bağışlayan, sonra verdiklerini minnet konusu yapmayan ve eziyet etmeyenler var ya! İşte o kimselerin Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de. Güzel söz ve kusur bulmamak, peşinden eziyet gelen sadakadan daha hayırlıdır. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, cezalandırmada acele etmeyendir. (Bakara Suresi 261-263) Bu mesajlara muhatap olan münafıklar orduyu donatma hususunda bu kez riyaya başvurdular. Onlar niyetlerini gizlemek ve sırf isim yapıp gözdelerden olabilmek için infak etmeye başladılar. Aslında onlar Hz.Muhammed’e@ ve O’nun stratejisi ile gelecekte başarı kazanılacağına inanmıyorlardı. Yani Allah’ın gelecekteki zafer vaadine ve ahretteki hesap gününe inanmıyordu. Fakat onlar İslam Cumhuriyetinde sözü dinlenen ileri gelenler / makam sahipleri / en önde olanlardan olma statülerini de korumak istiyorlardı. Cenab-ı Hak, ise onları çok güzel bir metaforla uyardı. Onlara bu hareketlerinin kendilerine bir faydası olmayacağını bildirdikten sonra, eğer Kendisinin rızasını kazanmaya yönelik infak ederlerse o zaman statülerini güçlendireceklerini belirtmek için başka bir örneği metafor olarak verdi. 264-265- Ey iman edenler! Malını insanlara riya / gösteriş için harcayan ve Allah'a ve gelecekte yaşanacak sürece (ahrete) iman etmeyen kişinin yaptığı gibi, sadakalarınızı minnet ve eziyet ederek iptal etmeyin. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunup da üzerine bir sağanak yağmur yağdığı zaman, o şiddetli sağanağın kendisini çıplak olarak bıraktığı kayanın durumu gibidir. Öyle kimseler yaptıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah inkârcılar topluluğunu doğru yola iletmez. Sadece Allah'ın rızasını kazanmak ve kendilerini güçlendirip sağlamlaştırmak için mallarını bağışlayanların durumu ise kendisine bol yağmur isabet edip de ürününü iki kat veren, verimli topraklardaki bir bahçenin durumuna benzer. Böyle bir bahçeye bol yağmur yağmasa da bir çisenti bile yeter. Allah, yapmakta olduklarınızı görmektedir. (Bakara Suresi 264-265) İslam Ordusunun donatılması için aşağıdaki ayetle verilen örnekle de herkesin aklını başına almasını aksi takdirde hâlihazırdaki kazanımların boşa gideceği uyarısı yapıldı. Söz konusu örnekte Medine İslam Cumhuriyetinin kuruluşundan bu yana geçen kısa süre içerisinde kazandığı zafer ve ganimetlerle kavuştuğu birtakım imkânlar, bahçe ve üzüm bağlarına benzetilirken Cumhuriyetin kurum ve düzenlemeler bakımından hâlihazırda zayıf ve güçsüz olmasını ise bahçe sahibinin ihtiyarlık nedeniyle yüz yüze geldiği zayıflığa ve güçsüzlüğe benzetildi. Cumhuriyetin bekasını sağlayacak kadroların henüz yetişmemiş olmasını ise verilen örnekteki ihtiyarın küçük çocuklarına metafor yapılmaktadır. Mevcut duruma yapılan benzetmeden sonra nasıl ki ihtiyarın bahçesinin bir fırtınada aniden yok olması onun için bir felaket olacaksa, Medine İslam Cumhuriyetinin de sahip oldukları imkân, zafer ve stratejik konumunu kaybetmesinin bir felaket olacağı vurgulanarak Gatafan ve Beni Süleym kabileleri üzerine sefere çıkacak İslam ordusunu herkesin desteklemesi ve donatması konusunda ikaz edildi. 266- Sizden biriniz ister mi ki; kendisine ait hurmalık ve üzüm bağlarından bir bahçesi olsun, içerisinden ırmaklar aksın, içinde her türlü meyve yetişsin, kendisine de ihtiyarlık çökmüş ve küçük çocukları olduğu bir zamanda ateşli bir fırtına kopsun ve bahçesini kavurup yakıversin? İşte Allah, düşünesiniz diye ayetlerini böyle açıklıyor. (Bakara Suresi 266) Bir kısım münafıklar da İslam Ordusunun donatılması için yaptıkları infakta en kötü ve en değersiz ürünlerini / mallarını veriyorlardı. Onların böyle yapmaktaki amacı halkı etkileyerek onların da en kötü ve en değersiz ürünlerini / mallarını infak için getirmelerini sağlayarak harekâtın finanse edilmesini engellemekti. Böylece peygamberimizin politikasını boşa çıkarmak niyetindeydiler. Onların bu girişimlerinden etkilenerek ürünlerinin en kötüsünü ve / veya en değersizini bağış için getiren insanlar vardı. Bu gelişmeye karşı derhal bir önlem alınması gerekiyordu. Cenab-ı Hak, Medinelileri bu konuda hemen uyardı ve Allah yolunda infak edecekleri malların / ürünlerin, gözden çıkardıkları ya da zaten atacakları değersiz olanlarından vermeye kalkışmamalarını bildirdi. 267-Ey iman edenler! Kazandığınız mallardan / servetten ve sizin için yerden çıkardıklarımız ürünlerin en helalinden ve en iyilerinden infak edin / Allah yolunda verin. Kendinizin göz yummadan alıcısı olamayacağınız kötü malı ve ürünleri vermeye yeltenmeyin. Biliniz ki Allah çok zengin / hiçbir şeye muhtaç olmayan, övülen / övgüye layık olandır. (Bakara Suresi 267) Abdullah b. Übey şeytanı da bu askerî harekâtlara karşı olduğu için mümin halkın infak etmemeleri için onları fakirlikle korkutuyordu. Hz.Muhammed’in@ bu politikaları devam ettiği sürece bu harekâtların sonunun gelmeyeceğini ve Medinelilerin de sınırlı bir ekonomik güce sahip olduğunu, eğer bütün harekâtları finanse edecek olurlarsa sahip oldukları servetlerini / varlıklarını kaybedeceklerini dillendiriyordu. O bu propagandası ile Hz.Muhammed’in@ öngördüğü politikalarını icra etmesi için ihtiyaç duyduğu mali desteği bulamadığından dolayı başarısız olmasını ve sonunda da İslam Cumhuriyetinin yıkılıp gitmesini istiyordu. Eğer istediği gerçekleşecek olursa eski şirk zulüm sistemine geri dönülecek ve kendisi tekrar iktidara gelmeye muvaffak olacaktı. Cenab-ı Hak, Medine halkını Abdullah b. Übey’in bu propagandasına karşı uyardı. Onlara elçisinin politikaları izlendiği takdirde rahmetinden çok büyük zenginlikleri vereceğini bildirdi. Abdullah b. Übey şeytanının ileriyi göremediğini ama Hz.Muhammed’in@ kendi ihsan ettiği ferasetle geleceği gören hikmetli politikalar uyguladığını belirtilerek şayet elçisinin hikmetli politikaları desteklenecek olursa çok büyük hayırlara / mallara / zenginliklere kavuşacaklarını belirtti. 268-269-Şeytan, sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkinliği / hayâsızlığı / cimriliği emrediyor. Allah ise, size Kendisinden bağışlama ve bol ihsan vaat ediyor. Allah, bilgisi ve rahmeti / ihsanı sonsuz geniş olandır. Allah, dilediğine hikmet (hâkimiyet, yasa, bilgelik ve ilkeler) verir. Kime de hikmet verilmişse, gerçekten ona pek çok hayır / mal / mülk / servet verilmiş demektir. Bunu, derin düşünebilen akıl sahiplerinden gayrısı anlamaz. (Bakara Suresi 268-269) Abdullah b. Übey Şeytanının sadakaları / infakı engellemek için yaptığı bütün girişimler Cenab-ı Hakk’ın uyarıları ile boşa çıkarılıyordu. Medineli halk, askeri operasyonları desteklemek için ürünlerinin / mallarının en iyilerini vermeye başladıkları gibi fakirlik korkusunu da yenip fazla fazla veriyorlardı. Fakat münafıklar ve kalbi hastalıklı olan bazı kimseler infakı engelleme girişimlerinden vazgeçmemişlerdi. Onlar bu kez sadakaların gizli verilmesi gerektiği propagandasını yapmaya başladılar. Onlar bu propaganda ile Allah yolunda halkın verecekleri sadakaların / infakın gizli olmasını sağlamaya çalışıyorlardı. Böylece en kötü ürünleri verenlerin kimler olduğu belli olmayacağı ve kimin ne kadar verdiği belli olmayacağı için kendileri amaçlarına kavuşacakları gibi kötü niyetli / mal sevgisine yenilen bazılarına da imkân sağlanmış olacaklardı. Bilindiği üzere sadaka terimi Allah yolunda verilecek infak, sadaka, zekât, vergi, bağış vb. her türlü harcamayı kapsamaktadır. Cenab-ı Hak, münafıkların yaptıkları bu menfi propaganda ile hedeflerine ulaşmalarını engellemek için İslam Cumhuriyetine verilecek infak, zekât ve / veya sadakat vergileri ile insanların yoksullar için yapacakları infak ve sadakaların verilme şekillerine ilişkin usul ve esasları belirledi. Bu noktada İslam Cumhuriyetine / Allah yolunda verilecek zekât / sadakat vergisi ve infak gibi harcamaların açıktan yapılmasını, yoksullara doğrudan / elden verilecek sadakaların ise gizli olmasının daha hayırlı olacağını hükme bağladı. Cenab-ı Hak, bu hükümlerle İslam Cumhuriyeti için / Allah yolunda yapılacak harcamaların açıktan yapılmasının güzelliğine vurgu yaparken fakirlere verilecek sadakaların gizli verilmesinin onların incinmemeleri açısından daha uygun olduğuna işaret etti. Böylece münafık şeytanların halk nezdinde yaratmaya çalıştığı menfi algı bertaraf edildi. İnsanların her ne infak ederlerse ve kalplerinde nereye, kime ve hangi niyetle infak etmeyi murat ediyorsa Kendisinin onu bildiğini ve karşılığını vereceğini de bildirdi. Zalim münafıkların böyle yaparak İslam Ordusunu ve elçisini yardımsız bırakacağını umuyorlarsa boşuna uğraşmamalarını Kendisinin elçisine yardım edeceğini ama zalim münafıkların hiçbir yardımcılarının olmadığına işaret etti. Diğer taraftan Hz.Muhammed@ Medinelilerin hayrına, onların yararına ne kadar çaba gösterirse göstersin münafıkların ve bazı kalbi hastalıklı insanların hala menfi davranmaları karşısında üzüntü duymaktadır. Cenab-ı Hak elçisini bu noktada da teselli etti ve onların doğru yola girmemesinden kendisini sorumlu tutmamasını ve üzülmemesini istedi. Kim Allah yolunda harcama yaparsa kendi yararına yapacağını ve karşılığını alacağını bildirdi. 270-272- Allah yolunda ne infak ettiyseniz ve/ veya ne vermeyi adadıysanız, muhakkak Allah onu bilir (ve karşılığını verir). Ama zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur. En güzeli Sadakat Vergilerinizi / Zekâtlarınızı (İslam Cumhuriyeti için yapacağınız harcamalarınızı / Allah yolundaki harcamalarınızı) açıktan vermenizdir. Fakat yoksullara vereceğiniz sadakalarınızı ise gizlice vermeniz sizin için daha hayırlı olur. Bu şekildeki davranış sizin günahlarınızın bir kısmının bağışlanmasına sebep olur. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Onları doğru yola getirmek senin boynuna borç değildir, ancak Allah dilediği kimseyi doğru yola getirir. Allah yolunda yaptığınız tüm harcamalar yine kendi yararınızadır. Fakat Siz yalnızca Allah rızasını gözeterek verirsiniz. Böyle yaptığınız her harcamanın / iyiliğin karşılığı size tastamam ödenecek ve siz hiçbir şekilde haksızlığa uğratılmayacaksınız. (Bakara Suresi 270-272) Abdullah b. Übey şeytanının yaptığı bir diğer menfi propaganda sadakat vergilerinin / zekâtın / infakın Hz.Muhammed’in@ yandaşlarına / arkadaşlarına gittiği yönündeydi. İslam Cumhuriyetinde toplumun işlerini görmeye memur edilen müminlere ve güvenliği sağlamak için savaşan askerlere / mücahitlere Cumhuriyetin hazinesinden yapılan harcamalar münafıkların dillerinde dolaşıyor ve Medinelilere verdikleri paraların birilerine menfaat sağladığı şeklinde algı yaratan propagandaya dönüşüyordu. Cenab-ı Hak, İslam Cumhuriyeti hazinesine verilen sadakat vergilerinin / infak / zekâtların İslam Cumhuriyetinin memurlarına ve savaşçılarına harcanmasının gayet doğal olduğunu zira onların yaptıkları hizmetler nedeniyle kendi geçimleri için ne ticaret yapmaya ne de çalışmaya vakitlerinin olmadığını bildirdi. Halkın hizmetinde bulunup dünyevi kazanç peşinde koşmaya fırsat bulamayan bu insanların ihtiyaçları bir yerlerden karşılanmazsa yaşamlarını nasıl idame ettireceklerdir? Şayet geçimleri için çalışacak veya ticaretle uğraşacak olurlarsa o takdirde de Cumhuriyetin hizmetleri aksayacaktır. Bu nedenle İslam Cumhuriyetinin memurları ve askerlerinin geçimleri için hazinede toplanan sadakat vergilerinden / infaktan / zekâttan onlara maaş verilmesi gerektiği müteakip ayetlerle bildirildi. Ayrıca onlar öylesine izzetli ve şerefliydiler ki yaptıkları hizmetlere karşılık olmak üzere halktan herhangi bir şey asla istemediklerine söz konusu ayetlerde işaret edildi. Dışarıdan bakanların onların ihtiyaçları olsa dahi onurlu duruşları nedeniyle zengin sanıldığı belirtildi. Dahası onlar dünyevi ihtiyaçları için kamu / devlet gücünü kullanıp halktan arsızca bir şey talep etmediklerine de değinildi. Böylece münafıkların bir menfi propagandalarının da önüne geçilmiş oldu. 273-274-Sadakat Vergileriniz / zekâtlarınız, kendilerini Allah yoluna adadıklarından dolayı rızıklarını temin amacıyla yeryüzünde gezip dolaşamayan ve böylece fakru zarurette olanlar içindir. İstemekten çekindikleri için durumlarını bilmeyenler onları zengin zannederler. Onları şu özellikleriyle tanırsın / tanırsınız; şereflidirler, haysiyetlidirler, yüzsüzlük yaparak kimseden bir şey istemezler. Allah yolunda mallarınızdan yapacağınız her harcamayı, muhakkak Allah bilir. Mallarını gece gündüz / her zaman, gizli ve aşikâr Allah yolunda infak edenlerin mükâfatlarını Rableri verecektir. Onlara korku yoktur, onlar üzülmezler de. (Bakara Suresi 273-274) 14.4. Gatafan Kabilesi Üzerine Zu Emer Harekâtı (Haziran –Temmuz 624) Gatafan kabilesi üzerine yapılacak Zu Emer harekâtı için 450 askerden oluşan bir ordu teşekkül ettirildi. İslam Ordusuna bizzat Hz.Muhammed@ komuta etmekteydi. Peygamberimiz@ Medine’nin Başkanlık vekâletini Hz. Osman’a bıraktı. İslam Ordusu Gatafan kabilesinin genel olarak gezip dolaştığı Necid bölgesine hareket etti. Söz konusu bölgede 40 gün süreyle dolaşıldı. Fakat Gatafanlar İslam ordusunun karşısına çıkmaya cesaret edemediler. Peygamberimizin@ orduyu sürekli teyakkuzda tutması nedeniyle Gatafanlar onları gaflet içerisinde yakalama şansı da elde edemediler. Gatafanların kaçıp dağlara saklanmaları nedeniyle bu 40 günlük süreçte herhangi bir çatışma yaşanmadı. Ancak bu harekât sırasında Gatafanları kışkırtan ve onlara Medine İslam Cumhuriyetine karşı yapılacak muhtemel harekâtlar için mali destek sağlayan kişinin Hayber yakınlarında bir kalede oturan Yahudi finansörü Ebu Rafi olduğu öğrenildi. Zu Emer Harekâtı ile Gatafanların gözünün korkutulmuş olması nedeniyle Medine’ye saldırı yapmaları ihtimalinin ortadan kaldırılmıştır. Düşmana karşı caydırıcı bir hareket sonrasında beklenen sonuç elde edilmiş olduğundan İslam ordusu Medine’ye geri döndü. Harita 14: Zu Emer / Gatafan Harekâtı(https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 14.5. Ebu Rafi’nin Öldürülmesi Zu Emer harekâtıyla elde edilen istihbarat uyarınca Gatafanları Medine İslam Cumhuriyetine karşı örgütleyen ve gerekli finansmanı sağlayanın Ebu Rafi olduğu anlaşılınca, peygamberimiz@ Abdullah b. Atik komutasında beş kişilik bir suikast timini Ebu Rafi’yi öldürmek üzere Hayber’e gönderdi. Abdullah bin Atik ve ekibi halkın arasına karışarak Ebu Rafi’nin kalesine girdi. O gecenin ilerleyen saatlerinde ve gecenin sessizliğinde Ebu Rafi’nin odasına kadar girmeyi başardı ve onu öldürmek için hamle yaptı. Yaptığı hamle ile onu ağır yaraladı. Abdullah bin Atik, Ebu Rafi’ye öldürücü darbe vurduğu için onun öldüğünü sanıp kaleden kaçmaya çalışken merdivenden düştü ve ayağı kırıldı. O, kırık ayağıyla kaleden kaçmaya da muvaffak oldu ve sabah olduğunda ise Ebu Rafi’nin öldüğünü öğrendiler ve müjdeyi peygamberimize ulaştırdılar. Böylece Medine İslam Cumhuriyetine karşı düşmanlık için hem menfi propaganda yapan hem çevre Arap kabilelerini kışkırtan ve hem de onları finanse eden bir çıbanbaşı daha ortadan kaldırılmış oldu. 14.6. Beni Süleym Kabilesi Üzerine Buhran Harekâtı (Ağustos 624) Zu Emer Harekâtında ve Ebu Rafi suikastında başarıyı yakalayan Peygamberimiz, bu kez Beni Süleym kabilesi üzerine harekât düzenledi. Bu harekât için 300 kişilik bir ordu teşekkül ettirdi. Buhran Harekâtı adı verilen bu harekât 10 gün sürdü ve Gatafan kabilesi gibi Beni Süleym kabilesi de İslam Ordusunun karşısına çıkmaya cesaret edemedi. Hâlbuki bu harekât öncesi Mekkelilerin kışkırtmasıyla Medine’ye saldırı yapmayı bile planlıyorlardı. Beni Süleym kabilesinin de korkutularak tesirsiz hale getirilmesi nedeniyle harekât amacına ulaştığından İslam Ordusu Medine’ye geri döndü. Artık Mekke’nin alternatif Şam ticaret yolunu denemeleri halinde onları koruyacak herhangi bir güç / kabile yoktu. Kimse onları koruyamazdı. Fakat Mekke Yönetimi anlaşma yaptıkları bu kabilelere güveniyorlar ve kervanlarının saldırıya uğramayacağını düşünüyorlardı. Harita 15: Buhran Harekâtı(https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 14.7. Zeyd Bin Harise Harekâtı (Kasım Aralık 624) Mekkeliler Sevuk Harekâtı sırasında yol güzergâhı üzerindeki Beni Süleym ve Gatafan kabileleriyle yaptıkları güvenlik anlaşmalarına güvenerek bu alternatif yol üzerinden Şam’a ticari bir kervan denemesi yaptı. Bu Kervan altın ve gümüş açısından oldukça zengindi. Kervanda Ebu Süfyan, Safvan bin Ümeyye, Abdullah bin Ebi Rebia gibi Mekke’nin önde gelenleri de bulunuyordu. Kervana Furat bin Hayyan rehberlik ediyordu. Kervanın istihbaratını alan peygamberimiz, Zeyd bin Harise komutasında 100 kişilik bir ordu hazırlattı ve kervanı ele geçirmek için gönderdi. Ordu kervanı Karde denilen yerde yakaladı. Üzerlerine Medine İslam Ordusunun geldiğini gören kervanın muhafızları kaçıp canlarını kurtardılar. Beni Süleym ve Gatafan kabilelerinden de yardım alamadılar. Zeyd bin Harise kervan rehberi olan Furat bin Hayyanı esir etti ve tüm kervan mallarını ganimet olarak Medine’ye getirdi. Bu harekât ile sadece Medine İslam Cumhuriyetine kalan beşte bir hissenin miktarı 20.000 dirhem olduğu rivayet edilir. Böylece Cenab-ı Hakk’ın vaat ettiği bire yedi yüz örneği daha şimdiden gerçekleşmişti. Fakat daha önemli sonuç ise Mekke’nin kuzey ile ticaret yolu artık tamamen kontrol altına alınmıştı. Artık Medine’nin üzerine gitmekten başka çareleri kalmamıştı. Uhud savaşı kaçınılmaz hale gelmişti. Harita 16: Zeyd Bin Harise Harekâtı(https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ )

  • Bölüm 21:Ahlak Normları Eğitimi | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 21 AHLAK NORMLARI EĞİTİMİ Boykot sürecinde peygamberimiz özellikle geleceğin genç operasyonel elemanlarını yetiştirmeye çalıştı. Bu amaçla O, Ebu Talip tepesinin mağara ve oyuklarında oluşturduğu ders halkasında Cenab-ı Hakk’ın gönderdiği sureleri ve bu surelerin açıklamalarını ihtiva eden kendi bilgi ve tecrübe birikimini genç kadrolara aktarıyordu. Sıra genç mümin kadroların (muhsinlerin) ahlaki yapılarının oluşturulmasına gelmişti. Büyük bir medeniyet kuracak kadroların sahip olacağı ahlaki normlar, Lokman Suresi ile inzal edilir. Cenab-ı Hak, bu surenin başlangıcında (1-11 Ayetler arası) gönderilen ilahi mesajın hikmetli hükümleri ile bir medeniyet yaratacak kimselere yol göstereceğini ve rehberlik yapacağını bildirir. Yetiştirilen bu kadroların sahip olmaları gereken ahlaki karakterler ise şöyle sıralar; Hesap vermekten kaçmamak, Tavır ve davranışlarında kendine güvenli, şeffaf ve alınları açık olmak, İnsanlara yardımcı olmak, Arınmak, temizlenmek için vermek, bedel ödemek, Eğitimi, dayanışmayı ve sadece Allah’a kul olmayı seçmek. Fakat müşrikler için bu karakterler asla kabul edilebilir değildi. Bunlar şirk düşüncesinin temel ilkelerine aykırı idi. Bu nedenle onlar bunlara karşı çıkmışlar ve mesajın anlamını saptırmaya çalışmışlardır. Surede onların bu hareketlerinin kendilerine çok pahalıya patlayacağını sonunda onların çok kötü / acı bir şekilde cezalandıracağı da bildirilir. Surenin bu ilk kısmında, Cenab-ı Hak muhteşem bir edebi uslüp ile tabiattaki varlık ve oluşları metafor olarak kullanarak mevcut durumu ve geleceği şöyle anlatır; “Nasıl gökleri sizin göremediğiniz bir şekilde üzerinize yükselttikse, rehberliğime uyan sağlam karakterli müminleri de sizlerin göremediğiniz şekilde yükseltiyoruz ama siz fark etmiyorsunuz.” “Nasıl sarsılmamanız için yeryüzüne kalkmaz kıpırdamaz dağları yerleştirdikse, müminlere öyle büyük devlet(ler) kurduracağız ki bu büyük devlet(ler) insanlara huzur, mutluluk, sükun verecek.” “Nasıl ki bu dağlarda çok çeşitli dabbeler / debelenen canlılar ürettikse, oluşacak devlet / medeniyet ile çok değerli liderler, bilginler, sanatçılar, edebiyatçılar, düşünürler, aydınlar vb. abide şahsiyetleri çıkaracağız ve yaratılacak bu medeniyet çok görkemli olacak.” “Nasıl ki gökten indirdiğimiz yağmur ile çok çeşitli ürünler çıkartıyorsak, yaratacağımız bu görkemli medeniyette vahyimizin / rehberliğimizin yol göstericiliğinde yetişen insanlar medeniyetin çeşitli ürünlerini / eserlerini verecektir.” “İşte bu Allah’ın yaratmasıdır.” “Haydi gösterin bakalım O’nun dışındaki taptıklarınız şimdiye kadar ne yaratabilmişlerdir? Hangi göğü, hangi dağı, hangi canlıyı, hangi yağmuru ve hangi bitkiyi yaratabilmişlerdir? Onlar hangi eseri, hangi aydını, hangi sanatçıyı, hangi bilgini, hangi lideri, hangi medeniyeti, hangi büyük devleti yaratabilmişlerdir?” Rahman Rahîm Allah Adına 1-11-Elif, Lâm, Mîm. İşte bunlar, her hükmünde tam isabet kaydeden ilahi kelamın ayetleridir. (Ki bu ayetler) Allah’ı görür gibi hareket edenler / muhsinler / iyilik yapan mümin genç kadrolar için bir rehber ve bir rahmettir. Onlar ki salatı ikame ederler, arınıp yücelmek için ödenmesi gereken bedeli öderler. Onlar, ahirete de kesin olarak inanırlar. İşte onlar, Rablerinden gelen kusursuz bir rehberliğe uyarlar. İşte onlar evet onlardır ebedi mutluluğa erenler. Ama insanlardan kimi de vardır ki, cahilce Allah yolundan saptırmak ve onu alay / eğlence konusu yapmak için boş sözleri satın alır. / sözlerin asli anlamını değiştirirler. İşte onlar için aşağılayıcı bir azap vardır. Böyle birine ayetlerimiz okunduğu zaman sanki kulaklarında kurşun gibi ağırlık vardır da hiç işitmemiş gibi, büyüklük taslayarak sırtını döner. İşte ona, can yakıcı bir azabı müjdele. Bir de iman eden ve imanına uygun eylemler ortaya koyan kimseler var ki, her tür nimet dolu olan cennetler onların olacak. Onlar orada Allah’ın mutlaka gerçekleşecek olan vaadi uyarınca ebedi kalacak. Zira O, Aziz’dir, Hakîm’dir. O, gökleri gördüğünüz bir dayanak / direk olmaksızın yarattı ve sizi sarsmasın diye yeryüzüne sarsılmaz dağlar yerleştirdi ve orada her çeşit dâbbenin / canlı varlığın üremesini sağladı. Biz gökten suyu indirir ve böylece orada her kerim çiftten bitki bitiririz. İşte bu, Allah’ın yaratmasıdır. Haydi, gösterin Bana! O’nun dışındaki kimseler neyi yaratmıştır? Aslında o zalimler, apaçık bir sapıklık içindedirler. (Lokman Suresi 1-11) 21.1-Şükran ve Adalet Duygusu Eğitim kampında yetiştirilen kadroların (muhsinlerin) dava ahlakını ders olarak alırken aynı zamanda onların sorunları da bu derslerle çözüme kavuşturulmalı ve içinde bulundukları duruma en uygun davranış kalıpları öğretilmeliydi. Zira Sa’d bin Ebi Vakkas, Mus’ab bin Umeyr ve Abdullah bin Cahş gibi gençlerden oluşan bu kadrolar, delikanlılığın verdiği heyecanla, radikal, kırıcı, yıkıcı ve tahrip edici davranışlar sergileme ihtimali vardı. Bu genç kadroları bu tür yanlış tavır ve davranışlardan uzak tutmak ve radikalliğin sınırlarını iyi belirlemek gerekmekteydi. Şöyle ki; bu gençler kabilelerin ileri gelen ailelerinin evlatlarıydı. Bunlar peygamberimizin safını seçtiklerinden dolayı aile efradından kimi zaman eziyet, boykot, hapis gibi caydırıcı yaptırımlarla karşı karşıya kaldıkları gibi kimi zamanda anne- babalarının onları eski dinlerine dönmeleri için açlık grevine gitmeleri gibi psikolojik baskıları ile de yüz yüze kalmaktaydılar. Bu gençlerin ailelerinin kendilerine reva gördüğü bu uygulamalarla saflarını değiştirmek şöyle dursun daha keskinleşiyor daha da bileniyorlardı. Bu nedenle sertleşmeler de yaşanıyordu. Karşılıklı sertleşmeleri belki onların ebeveynlerine karşı yanlış hareket etmelerine de yol açacaktı. Zaten aile içerisinde yaşanan bu gerilimler Mekke müşrik ileri gelenlerinin “Muhammed aileleri parçalıyor, birbirine düşman ediyor, ebeveyn ile çocuklar arasına fitne / anarşi sokuyor. O bu yaptıklarıyla kavim ve kabileleri nasıl birleştirecek? Nasıl toplumsal tevhidi sağlayacak?” şeklinde kara propagandasına neden oluyordu. Halbuki peygamberimizin getirdiği mesajın amacı aileleri parçalamak, aile fertleri arasına fitne, fesat ve anarşi sokmak değildi ve olamazdı da. Tevhidi savunan bir dünya görüşünün lideri “bölücülükle” suçlanıyordu. Bu nedenle toplumun, selameti, barışı, huzuru ve mutluluğunu amaç edinen ilahi bir öğretinin mensuplarının bu kara propagandaya meydan verecek yanlış / hatalı davranışlardan kaçınması gerekmekteydi. Cenab-ı Hak bu nedenle, mümin kadroların (muhsinlerin) anne babalarına güzel davranmalarını emreder. “Yapılan iyiliklere karşı nankör olunmamasının” müminlerin genel karakterlerinden olduğunu belirtir. İyiliklerin mutlaka bir karşılığı olması gerektiğinden hareketle mümin kadroların ana-babalarının kendilerine yaptıkları iyililere karşı iyilikle davranılmasını ifade eder. Fakat yapılan iyiliklere verilecek karşılıklar ise iyiliklerin büyüklükleri nispetince olması gerekir. Bu nedenle de bir kişi için Rabbi ile anne-babasının yaptığı iyilikler karşılaştırılırsa Rabbinin kişiye yaptığı iyilikler kıyas kabul etmez. Bununla beraber anne-babaya nankör davranılmaması, onlara da şükredici olunması gerektiği emrediliyordu. Fakat ebeveynin kişiden kendisine daha büyük iyilikler yapana karşı nankör olması istenmesi halinde ise onlara itaat edilmemesi emrediliyordu. 12- 15- Ant olsun ki Biz, Lokman’a “Allah’a şükret!” diye hikmet (hüküm ve ilkeler) verdik. Kim şükrederse kendisi için şükreder. Fakat kim de nankörlük ederse, kuşkusuz Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, daima yönelinmesi gereken hamiddir. Lokman, oğluna öğüt verirken şöyle demişti, “Yavrucuğum! Allah’tan başkasına ilahlık yakıştırma, hiç şüphesiz ki şirk, gerçekten korkunç bir zulümdür. Nitekim (Allah şöyle buyurur): “Biz insana anne ve babasına iyi davranmasını emrettik. Annesi onu ağır acılara katlanarak karnında taşıdı ve onun sütten kesilmesi iki yılda gerçekleşti. Şu hâlde (ey insan) Bana ve anne-babana şükret, (ama sonunda) dönüş yalnızca Banadır!” Yine (Allah şöyle buyurur) “Şayet o ikisi (annen-baban) hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşman için seni zorlarlarsa, asla onlara itaat etme! Yine de onlara şu dünya hayatında iyi davran ve bana yönelen kimselerin yolunu tut. Sonra dönüşünüz ancak banadır. O zaman yapmakta olduğunuz şeyleri size haber vereceğim.” (Lokman Suresi 12-15) 21. 2- Ciddiyet, Hesap Verilebilirlilik ve Şeffaflık / Açıklık / Dürüstlük Mümin kadroların (muhsinlerin) yaptıkları işe önem vermeleri ve işin büyüğüne küçüğüne bakmadan büyük bir titizlilik ve ciddiyetle işlerini düzgün yapmaları gerektiği öğretiliyor. Ayrıca mümin kadrolar (muhsinler) şunu akıllarından hiç çıkarmamaları da gerekiyor; iktidara gelince yapacakları yanlış / hatalı icraatları küçük / önemsiz görmemelidirler. Hele bunları gizlemeye hiç çalışmamalıdırlar. Ne kadar gizlerlerse gizlesinler ve ne kadar önemsiz / küçük görürlerse görsünler bu hatalar / yanlışlar bir gün önlerine konulur. Hiçbir şey gizli kalmaz. Bugün ya da yarın ama o gizlenen ve önemsenmeyen şey mutlaka açığa çıkar. Bu yüzden onlar icraatlarında dürüst, şeffaf ve hesap verilebilir olmalıdırlar. Dolayısıyla Allah mümin kadrolara (muhsinlere) yönetim erkini nasip ettiğinde onlar hatalı ve kusurlu icraat yapmamak için son derece titiz davranmalı ve bir gün hesap sorulacağını bilerek “hesap verilebilirlik” prensibine göre icraatlarını gerçekleştirmeli ve yapacakları icraatın hesabını önce kendilerine vermeli, önce kendileri beğenmeli ve ondan sonra gerçekleştirmelidirler. 16- (Lokman oğluna): “Ey oğulcuğum! Kuşkusuz işlediğiniz ameller bir hardal tanesi ağırlığında olup da bir kayanın içinde yahut göklerde ya da yerin derinliklerinde bile olsa, Allah onu bulup getirecektir. Muhakkak ki Allah latif / ilmiyle her şeye nüfuz eden ve her şeyden hakkıyla haberdar olandır.” (Lokman Suresi 16) 21.3- Ehli Salat olmak Mümin kadroların (muhsinlerin) “salatı ikame etmeleri” karakter olarak belirtiliyor. Müminler (muhsinler) Cenab-ı Hak karşısında “esas duruşlarını” asla kaybetmemelidir. İnsanları da buna davet etmelidirler. Kamunun sorunlarını çözmek için çaba göstermeli ya da çaba gösterenlere destek olmalıdırlar. Onlar günün belirlenmiş vakitlerinde toplanıp yaptıkları bu icraatlarının / çabalarının hesabını Rablerine vermelidirler. Yani muhasebelerini Cenab-ı Hakk’ın huzurunda yapmalıdırlar. Bu içtima ya da denetleme sırasında hayatta yapacakları icraatlar için de Rablerinin desteğini talep etmelidirler. 21.4- İyiliği emretmek / iş edinmek ve Kötülüğü men etmek Mümin kadrolar (muhsinler) “iyi, güzel, hoş, maruf” olan adet, gelenek, görenek, alışkanlık, töre, örf ne varsa onları yapmalı, onlardan yana tavır koymalı, onları istemeli ve onların toplumda uygulanması ya da sürdürülmesinden yana olmalıdırlar. Yine bu kadrolar (muhsinler) “kötü, çirkin, pis, iğrenç, münker” olan adet, gelenek, görenek, alışkanlık, töre, örf ne varsa onların karşısında olmalı, onları yasaklamalı, onların toplumdan uzaklaştırılması için ne gerekiyorsa yapmalıdırlar. Bu ahlaki karakterle peygamberimizin getirmeye çalıştığı dünya görüşü hakkında müşriklerin yaptıkları anti propaganda da berhava olmuş oluyordu. Şöyle ki; “Peygamberimizin Mekkelileri “Ataların şimdiye kadar peşinden gittikleri şirk sistemini bırakın ve Allah’ın yoluna gelin” diye davet ederken müşrikler bütün adet, örf, töre, gelenek, vb. ne varsa toptan değiştirileceği propagandası yaparak peygamberimizin insanları karanlığa, ne olduğu belli olmayan bir geleceğe götürdüğü algısı oluşturmuşlardı. Böylece onlar insanların önlerini görememesi nedeniyle peygamberimizden yana olmalarını engellemeye çalışmışlardı. Fakat Cenab-ı Hak toplumda geçerli olan örf, gelenek, görenek, adet ve kurallar konusunda seçici olunacağı iyi, güzel, hoş, rahatsız edici olmayan ve zarar vermeyenlerin İlahi dünya görüşünce de benimsenerek korunacağı ama kötü, zarar verici, rahatsız edici, iğrenç, pis ve çirkin olanların ise kaldırılacağının müminlerin ahlaki karakterleri olacağını vurgular. Böylece müşriklerin kara propagandasının önüne geçildiği gibi müminlere de bundan sonraki ufukları çizilmiş olur. Yani kısaca hangi toplumda olursa olsun iyi ve güzel adet, örf, geleneklerin korunacak hatta emredilecektir. Zira bunlar insanların mirasıdır. Mirası toptan reddetmek olamaz. Ama çirkin, kötü, pis, iğrenç olanlar da ayıklanıp atılacaktır.” 21.5- Kararlı ve Sabırlı olmak Bir toplumda “iyiliği emretmek ve kötülüğü men etmek” kolay bir iş değildir. Zira bu, bir toplumu dönüştürmek demektir. Toplumlarda yerleşmiş, kabul görmüş, kanıksanmış kötü, çirkin, iğrenç adetler, töreler, örfler o toplumların ileri gelenleri tarafından halka benimsetildiği için bunların değiştirilmesinin gündeme gelmesi halinde, ileri gelenler ve ileri gelenlerin kışkırttığı halk, reformcu kadrolara direnecekdir. Bu tür durumlarda reformcu kadrolar (muhsinler), halkı ikna etme hususunda oldukça zorlanacaklardır. Bu nedenle mümin kadrolar (muhsinler), karşılaşacakları tüm zorluklara rağmen yapılacak mücadelede zik zak yapmadan, geri dönmeden kararlı ve büyük bir sabırla yollarına devam etmelidirler. Özetle mümin kadroların (muhsinlerin) toplumları dönüştürme faaliyetlerinde kararlı, azimli ve sabırlı olmaları gerekmektedir. 17- (Lokman oğluna): “Yavrucuğum! Salâtı ikame et, iyiliği (marufu) emret / iş edin, kötülükten sakındır, başına gelenlere de göğüs ger! Şüphesiz bütün bunlar, kararlılık ve direnç isteyen işlerdendir.” (Lokman Suresi 17) 21.6- Mütevazı / Alçak Gönüllü, Olgun / Sakin, Ölçülü / Dengeli Olmak Sadece ebeveyne yönelik davranışların değil, Cenab-ı Hakk’ın kesin vaadi yerine geldiğinde iktidara gelecek bu kadroların (muhsinlerin) halka karşı nasıl bir tavır / duruş / davranış içerisinde olması gerektiği de düzenlenmeliydi. Müşrik ve zalim yöneticilerin halka karşı sergiledikleri asık suratlı, kibirli, öfkeli, bağırıp-çağıran, korkutucu, aşağılayıcı …. vb. tavır ve davranışların aynısını mümin yöneticiler de tekrar ederlerse nasıl “alemlere rahmet” olabilirlerdi? Bu çerçevede Cenab-ı Hak, büyük medeniyet kurmaya talip mümin kadroların (muhsinlerin) kendi halkına karşı; Alçak gönüllü olması, Mütevazı davranışlar sergilemesi, Asla gururlu, kibirli ve kendini beğenmiş tavır ve davranışlar içerisinde bulunmaması, Asla küstah ve böbürlenen davranışlar sergilememesi, Davranışlarında ölçülü ve dengeli olması, Bağırıp çağırmaması, zorba olmaması, Olgun bir şekilde davranması gerektiğini öğütler. 18-19- “Kasıntılık yapıp insanlara karşı böbürlenme / suratını asma ve yeryüzünde çalım satarak / kibirli kibirli yürüme. Zira unutma ki Allah kendini beğenmiş kibirliyi sevmez. Yürüyüşünde dengeli ol ve bağırıp çağırma. Unutma ki insanları rahatsız eden ve başkalarına saygı göstermeyen kendini beğenmişlerin davranışları çok çirkindir (seslerin en çirkini eşeklerin sesidir)” demişti. (Lokman Suresi 18-19) Cenab-ı Hak, mümin kadroların eğitiminde çok önemli bir noktaya daha değinir. Yerlerde ve göklerde yaratılan her şeyin insanlara hizmet için emre amade olduğunu ve gizli açık sayısız nimetlerin yine insanların faydasına olarak hizmetine sunulduğu müşahade edilmesine rağmen insanların herhangi bir kitabi bilgisi olmaksızın Allah hakkında tartışmaları eleştirilir. Onlar Allah’ın indirdiği kitaba uymaya davet edildikleri halde atalarından kendilerine miras kalan birikime körü körüne uyacaklarını beyan ederler. Allah bütün kâinatı insanların hizmetine sunmuş olmakla, kullarının sürekli iyiliğini istediğini göstermesine rağmen onlar Allah’ın bildirdiğine değil de kendi kötülük ve zararlarına da olsa atalarına uymayı yeğlemektedirler. Bu yaman bir çelişkidir. Kendi menfaatlerini görememektir. Aptallıktır. Halbuki ana-baba ve ataların üretmiş oldukları değerler, ürünler, kültürler birer mirastır, birikimdir, kullanılabilir ama körü körüne taklit edilmez. Tetkik edilir. Şayet onlar kendilerine fayda sağlamıyorsa hatta topluma zarar veriyorsa, toplumu azaba, yok oluşa, cehenneme götürüyorsa derhal terk edilmesi lazım gelir. Hele ki, kullarının sürekli iyiliğini isteyen Cenab-ı Hakk’ın öğretisi geldiyse vakit kaybetmeksizin o öğretiye sahip çıkıp izlenmesi, insanların kendi menfaati icabıdır. Böyle yapanlar sağlam bir kulpa yapışmış, kendini kurtarmış kimselerdir. Ama tersine davranıp kendi zararlarına olarak atalarından miras kalan eski gerici öğretilere yapışıp kalanlar da tercihlerinin karşılığını mutlaka acı bir şekilde ödeyeceklerdir. Onların ödeyecekleri acı bedel sadece ahiretteki bedel olmayacak bu dünyada da ağır bedeller ödeyeceklerdir. 20-24- Allah’ın, göklerde ve yeryüzünde ne varsa hepsini sizin menfaatiniz için birer sebep kıldığını görmediniz mi? Ve O (Allah), gizli ve açık olarak nimetlerini üzerinize yaymıştır. Buna rağmen İnsanlar içerisinden, herhangi bir bilgiye, yol gösterici bir kılavuza ve aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın Allah hakkında tartışan kimseler çıkabilmektedir. İşte böylelerine: “Allah'ın indirdiğine uyun!” denildiği zaman: “Asla, biz sadece babalarımızın hayat tarzına uyarız” derler. Ne yani şeytan onları cehennem azabına çağırmış olsa da mı? Ama her kim muhsin olarak yüzünü (kendini) Allah’a teslim ederse, işte o, gerçekten en sağlam kulpa yapışmıştır. Bütün işler döner dolaşır sonucunu takdir etmesi için Allah’a varır. Kim de inkâr ederse, artık onun inkârı seni üzmesin. (Nasıl olsa) onların dönüşü yalnızca Bizedir. O zaman Biz onlara yaptıkları şeyleri kendilerine bir bir haber vereceğiz. Çünkü Allah, göğüslerin özünü çok iyi bilendir. Biz onları biraz yararlandırırız. Sonra kendilerini yoğun bir azaba mahkûm ederiz. (Lokman Suresi 20-24) 21.7. Yerlerin ve Göklerin Hakiminin Sesini Kimse Kesemez Boykotun sonlarına doğru iyice yaklaşıldığında eğitilen kadroların gücünü fark etmeyen müşrikler, tevhidi dünya görüşünün artık tehdit olmaktan çıktığını ve İslami hareketin söndüğünü söylediler. Hz.Muhammed’in@ sesini de kestiklerini iddia ettiler. Onlara göre üç yıllık boykot süresince hareketin en büyük koruyucusu olan Haşimoğulları ekonomik olarak sıfırı tüketmişti. Olaylara sadece ekonomi ve güç olarak bakan müşrikler, peygamberimizin destekçilerinin ekonomik olarak zayıflamasını ve taraftar kazanmadaki hızının düşmesini hareketin tamamen bittiği şeklinde değerlendirdiler. Halbuki hareket bu süreçte geleceğe hazırlanmış ve daha da güçlenmiştir. Ama onlar yamuk bakışları nedeniyle bu gelişmenin farkında değillerdi. Çünkü artık peygamberi temsil edebilecek kadrolar yetiştirilmiştir. Bundan sonra peygamberin sesi daha gür çıkacaktır. Davası daha uzak diyarlara daha kısa zamanda ulaştırılacaktır. Onun adına hareket edecek naibler ile hareketin kuvveti onla belki yüzle çarpılmıştır. İlahi öğretinin sesi kesilemeyecektir. Her yere gidecektir. Müşrikler Hz. Muhammed’i@ muhasara altına almakla ve kabilesini ekonomik olarak bitirmekle her şeye hâkim olduklarını sanmaktadırlar. Fakat yerlerin ve göklerin yaratıcısı ve her şeyin sahibi ve hakimi Cenab-ı Hak, ilahi öğretisini inzal etmeye devam edeceğini ve buna kimsenin engel olamayacağını bildirir. İnsanlar sonunda O’na yönelecekler / hamd edecekler. Cenab-ı Hak her işini mükemmel yapar ve mutlak galiptir. Bu nedenle müşrikler O’nun sözlerine son vermek için ne kadar çaba sarf ederlerse etsinler O’nun sesini kesemeyeceklerdir. Ağaçlar kalem olsa, denizler de mürekkep bu denizlere yedi / daha çok denizler ilave edilse yine de Rabbin sözleri yazılacak ve her tarafa gönderilecektir. İlahi sözlerin sürekli inzal olması ve onların yazımı, çoğaltılması ile çevreye yayılması devam edecektir. Her türlü imkânın seferber edilmesi bile bu faaliyetlere yetmeyecektir. 25-27-Ant olsun ki, onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, hiç tereddütsüz “Allah’tır” derler. Sen de: “Hamd / yönelim Allah'adır!” de! Ne var ki onların çoğu bunu dahi kavramaktan acizdirler. Göklerde ve yerde olan şeyler ancak Allah'ındır. Muhakkak ki Allah, Ğaniyy’dir (hiçbir şeye muhtaç değildir), Hamîd’dir (yönelmeye layıktır). Eğer, dünyanın tüm ağaçları kalem olsa, denizleri de mürekkep, buna yedi deniz daha eklense, Allah'ın sözleri yine de tükenmez. Çünkü Allah’tır her işinde mükemmel olan ve her hükmünde tam isabet kaydeden. (Lokman Suresi 25-27) 21.8. Diriliş Allah’a Kolaydır Müminlerin içine düştükleri boykot / muhasara tahammülü çok zor bir durumdu. Zira her ne kadar eğitiliyor olsalar da kendilerine yeni katılımların arkası neredeyse kesilmişti. İşte böyle bir vasatta gelen müjdeli ayetlerle moraller yüksek tutulmaya çalışılsa da bu müjdelerin desteklenmesi de gerekiyordu. Cenab-ı Hak bu müjdeleri ispat etmek ve müminlerin kalplerinin mutmain olması için çeşitli örnekler verir. Bunlardan birisi de “Nasıl kendileri gibi bir kişi hidayete eriyor ve diriliyorsa diğer insanların dirilmesi de mümkündür. Çünkü onlarda kendileri gibi birer insandır. Onları yaratan Allah onları gayet iyi bilmektedir. Bu Allah’a göre kolaydır.” Ayrıca Cenab-ı Hakk’ın yasası sürekli bir değişimi gerektiriyor. Sürekli bir hak batıl mücadelesi hüküm sürecek yeryüzünde. Dolayısıyla batıl bir gün mutlaka sona erecek. Şimdi hakkın doğma zamanı. 28 -30- Sizin yaratılmanız ve ölümden sonra diriltilmeniz ancak bir tek kişininki gibidir. Muhakkak ki Allah en iyi işiten, en iyi görendir. Allah’ın geceyi gündüze, gündüzü geceye soktuğunu görmez misin? O Güneşi ve Ayı bir yasaya tabi kılmıştır. Böylece her biri adı belirlenmiş bir ecele akıp gidiyor. Kuşkusuz Allah, yaptığınız her şeyden hakkıyla haberdardır. İşte bu yüzdendir ki, Allah mutlak hakikatin ta kendisidir. Onların, O'nun dışında yakardıkları her şey bütünüyle batıldır. Muhakkak ki, Allah, yüceler yücesi ve en büyüktür. (Lokman Suresi 28-30) İnsanlar Cenab-ı Hakk’ın nimetlerinden faydalanırlarken herhangi bir sorunla karşılaşmadıkları takdirde yanlış / batıl uygulamalarına devam ederler. Ama ne zaman işler bozulur, kötüye gitmeye başlar ve bir felaket sonucu ölümle / yok olmayla karşı karşıya kalırlarsa işte o zaman batıl / yanlış uygulamalarını ve düşüncelerini bırakıp ilahi yasalara/ emirlere sarılırlar / Allah’a yalvarır, yakarırlar. Acizliklerini itiraf edip kul olduklarını hatırlarlar. O felaketten kurtulduktan sonra bir kısım insanlar derslerini aldıkları için aşırılıklarını bırakıp mutedil bir yol tutar. Fakat zalim ve nankör olanlar tekrar eski batıl / yanlış yollarına dönerler. Bu nedenle Cenab-ı Hak bütün insanlığı şöylece uyarır; “İlahi yasalardan sapmayın. Arkasından gitmekte ısrar ettiğiniz ana- baba ve atalarınız yarın size fayda edemez. Yıkım başladığında onlar size bir katkı sağlayamaz. Dahası ahirette hiçbir şekilde onlardan bu yaptıklarınız dolayısıyla herhangi bir destek bulamayacaksınız. Süfli, kısa vadeli, eğlenceli dünya hayatı sizi aldatmasın sakın! Sakın ha sakın! Çok çeşitli yollardan gelip de sizi ayartamayan o ayartıcılar tüm yolları denedikten sonra başka seçenekleri kalmayınca sonunda Allah’ı ve O’nun yolunu kullanarak sizi aldatmasın! Çok uyanık olun! Siz çalışmanıza devam edin! Sizlerin kurtuluşu, dirilmesi ve düşmanlarınızın ölmesinin / yıkılmasının vakti saatini ancak O bilir. Vahyi / yağmuru O indiriyor. Rahimlerin ne gizlediğini / gizli çalışmaların sonucu ne doğacağını o bilir. Yarının nelere gebe olduğunu ancak O bilir. Kimse nerede öleceğini bilemez.” 31- 34- (Ey insanlar!) Görmez misiniz ki O’nun ayetlerini size göstermek için, gemilerin denizde Allah’ın nimetiyle kayıp gittiğini? Elbet bütün bunlarda, derin bir şükran duygusuyla O’na kullukta direnenler için mesajlar vardır. Derken, dalgalar onları zifiri gölgeler gibi bürüdüğünde, yalnız O’na yönelerek başlarlar Allah’a yalvarıp yakarmaya. Onları sağ salim karaya çıkarır çıkarmaz, onlardan bir kısmı aşırılığı bırakıp orta yolu tutar. Zaten bizim ayetlerimizi çok hain ve çok nankörlerden başkası bile bile inkâr etmez. Ey insanlar! Rabbinize karşı takvalı davranın. Dahası ne anne- babanın çocuğuna ne de çocuğun anne- babasına hiçbir fayda sağlamayacağı bir günün dehşetinden sakının. Şüphesiz Allah'ın vaadi gerçekleşecektir. O halde bu dünya hayatı sizi aldatmasın. Ve sakın aldatıcının hiçbir türü sizi Allah ile aldatmasın. Şu da bir gerçek ki sadece Allah, saatin (kıyametin kopuş zamanının) bilgisi yanında olandır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olan şeyleri O bilir. Kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Kimse nerede öleceğini de bilmez. Muhakkak ki Allah en iyi bilendir, en iyi haberdar olandır. (Lokman Suresi 31-34)

  • Bölüm 1: Peygamberlik Öncesi

    BÖLÜM 29 MEDİNE İLE İLK TEMAS Hz.Muhammed@ gördüğü Miraç rüyasını Kabe’ye giderek herkese anlatmıştı. Bu rüyada gösterilen sembollerin anlamları dikkate alındığında müşrik azgınların onunla alay edecekleri çok açıktı. Zira onlar zayıf, çaresiz ve sığınacak yer arayan peygamberimizin gelecekte çok parlak bir medeniyet kuracağına ilişkin rüyalar görmesi ve bu rüyada işaret edilenleri hak ve hakikat olarak algılaması müşrikleri açısından “aç tavuğun kendisini buğday ambarında görmesi” ata sözünü çağrıştırmaktaydı. Müşrik azgınlar bu konuda alaylarını çok ileri boyutlara taşıdılar ve peygamberimizden Miraç rüyasına konu yolculuğundan dönerken iddialarını tasdik etmesi için beraberinde bir melek getirmesi gerektiği şeklinde alaylı sözler sarf ettiler. Onlar bu sözleri ile hem Hz.Muhammed’in@ melekut alemi ile ilişkisi konusundaki iddialarını yalanlamakta hem de gelecekte kendisine vaad edilen zafer iddiasını yalanlamakta idiler. Onlara göre; “madem ki O kendisinin melekut alemi ile ilişkisinin var olduğunu iddia ediyor, o halde o alemden melekler kendisini tasdik etmek amacıyla pek ala O’nun yanında yer almalıdır. O’nu destekleyen herhangi bir melek de olmadığına göre O’nun iddialarının hiçbir geçerliliği yoktur” şeklinde bir mantık yürüterek Hz.Muhammed’in@ cinlenmiş, mecnun, kafayı sıyırmış bir deli olduğunu söyleyerek alay etmekteydiler. Hz.Muhammed’in@ içinde bulunduğu kötü şartlar dikkate alındığında müşriklerin yaptıkları menfi propaganda, öylesine güçlüydü ki etkisini müminler üzerinde bile gösteriyordu. Miraç rüyası ile verilmek istenen mesaja sadece Hz.Ebu Bekir inanmıştı, diğer müminler ise kararsızlık göstermişler ve hatta bazı müminler “böyle şey olmaz” diyerek irtidat etmişlerdi. / müşrikliğe geri dönmüşlerdi. ([1] ) Tam bu aşamada Cenab-ı Hak, mümin zihinlerdeki bu menfi algıyı bertaraf etmek için peşpeşe gönderdiği vahiyle mesajlarını inzal etmeye başladı. Müminlere moral veren bu mesajlarda; bir gün gelecek müşriklerin iman etmediklerine çok pişman olacaklarını, zira eninde sonunda müşriklerin egemenliklerine son verileceğinin onların toplumsal bir eceli olarak takdir edildiğini ve o ecel geldiğinde mutlaka helak olacaklarını bildirir. Ayrıca gönderilen bu mesajlarda, alaycı müşrikler de tehdit edilirler. Onların Allah elçisine “iyice delirdi, kafayı yedi” şeklindeki aşağılamaları ve “miraçtan dönerken yanında melekleri getirseydi ya” şeklindeki alaylarına karşılık o meleklerin vakti saati gelince ineceğini ama o müşriklerin tepelerine ineceğini ve onların iktidarlarını yerlebir etmek için indirileceği şeklinde cevap verilir. Onların yok edilecekleri vakit geldiğinde onlara hiç göz açtırılmayacağı vurgulanırken Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin vahyin şahsında koruma altına alınacağı üzerine basa basa vurgulanır. Müminlere onların bu alaycılıklarının adetleri olduğu, geçmişteki inkarcıların da aynı şekilde davrandıkları, bu nedenle onların alay etmelerinden etkilenmemeleri istenir. Dahası onlara her türlü delil ve hatta göklere çıkarılarak her türlü sırlar onlara mucize olarak gösterilse dahi bu alay ve inkarlarından asla vazgeçmeyecekleri ifade edilerek müminlere algı operasyonlarına gelmemeleri bildirilir. Rahman Rahim Allah Adına 1 -15- Elif, lam, ra. Bunlar, Kitab’ın ve apaçık / açıklayıcı Kur’an’ın ayetleridir.- Zaman gelecek şu inkâr etmiş olan kişiler, ‘Keşke önceden müslüman olsaydık!’ diye hayıflanacaklardır. Bırak onları yesinler, yararlansınlar ve emeller (boş umutlar) onları oyalasın. Fakat yakında bilecekler. Biz hiçbir memleketi yazılı bir eceli olmaksızın helak etmedik. Hiçbir ümmet, ecelinin önüne geçemez ve tehir de edemez. Onlar; “Ey kendisine zikir / vahiy indirilen kişi! Sen gerçekten tam bir mecnun / cinlenmiş bir delisin. Eğer doğru söylüyorsan, bize melekleri getirseydin ya!” dediler. Ancak (hiç merak etmeyin) Biz o melekleri hakkı egemen kılmak (ve sizin gibi inkarcıları yok etmek) için indireceğiz de işte o zaman onlara göz açtırılmayacaktır. Muhakkak ki o Zikr’i Biz indirdik! Ve Biz mutlaka onu koruyacağız! Ant olsun ki, Biz, senden önce geçmiş topluluklara da elçiler göndermiştik. Ne var ki onlara ne zaman bir elçi gelse, mutlaka onunla alay etmişlerdir. İşte bu nedenle Biz onu (alaycılığı), suçlu günahkârların kalplerine / gönüllerine hoş gösterdik. Onlar (Mekkeli müşrikler de) ona asla inanmayacaklar, zira onlardan önceki inkarcılar da aynı şekilde inanmamışlardı. Eğer Biz onlara göklerin kapısını açsak da onlar oradan yukarı yükselseler bile yine de inanmayacaklar ve mutlaka diyecekler ki; “Bu sadece bir göz aldatmacası / görsel bir aldatmaca. Herhalde birileri bize büyü yaptı.” (Hicr Suresi 1-15) Hz.Muhammed’in@ Miraç rüyasına / temaşasına inanmayan müşriklere “sizi gerçekten göğün kapılarını açıp aynı elçimizin yükseldiği gibi daha yukarılara yükseltsek bile siz yine de inanmazsınız ve bu yükselmenin bir göz aldatmacası ya da bunun bir büyülenme olduğunu söylersiniz “ denildikten sonra onlara göklerin, kalelerin burçları gibi burçlarla donatıldığı ve kendileri gibi aşağılık kişilerin asla oralara yükseltilmeyeceği metafor ile ifade edilir. Hatta müşrik şeytanların oralara çıkmaya değil, o burçların sınırlarından içeride neler olup bittiğini anlamaya çalışmalarına bile müsaade edilmeyeceği anlatılırken aslında Hz.Muhammed’in@ yükselteceği devlette bu alaycı aşağılık müşriklerin asla yer almayacağı ve onların bu devletin sınırlarına bile yanaşamayacağı metaforik olarak anlatılır. O müşriklerin bu halleri ile yükseltilmeyeceği, o parlak medeniyete yaklaşamayacakları belirtildikten sonra, onların bu devlette neler olup bittiğini anlamak için ancak dinleme yani ajanlık yapabilecekleri bildirilir. Müşriklerin korka korka yapacakları dinleme faaliyetleri bile sıkı bir takip altında tutulacağına da yine gökteki ateş toplarının şeytanları takip etme olayları üzerinden metafor yapılarak anlatılır. 16-18- And olsun, Biz, gökte birtakım burçlar kıldık ve gözetleyenler için onu güzelce donattık. Göklerin bu nizamını bütün kovulmuş / bozguncu / anarşist şeytani güçlere karşı koruma altına aldık. Öyle ki göklerin sakinlerinden bilgi çalmaya kalkışacak olanları parlak bir ateş topu izleyip kovalar. (Hicr Suresi 16-18) Cenab-ı Hak yeryüzünün yaratılışı metaforunu kullanarak Hz.Muhammed@ için öyle bir sistem kurulacak ki bu sistemde herkesin rızıklarının temin edileceği, itelenen, zayıf, yoksul ve kölelerin kurulacak yeni dünyada çeşitli rızıklarla besleneceği ve toplumdaki bütün kesimlerin dengeli bir yapı ile gelir kaynaklarını paylaşacakları bildirilir. Bu husus, yeryüzünde yetişen bitkilerin ve kaynakların tüm insanlık için yaratıldığı ifadesi ile anlatılır. Yine kurulacak bu sistemde sosyal yapının sağlamlığını / muhkemliğini anlatmak için, yeryüzünün sarsılmazlığını ve dengesini sağlayan dağların yeryüzüne kazık gibi çakılması metaforu kullanılmıştır. Cenab-ı Hak her şeyin hazinesinin kendi katında olduğunu bildirdikten sonra doğa olayları metafor olarak kullanılarak Mekke’deki olaylar anlatılmaktadır. Şöyle ki; Nasıl ki rüzgarlar yağmurun / rahmetin habercisidir Mekke’deki bu çalkantılar, boykotlar, hicretler, çatışmalarda bu topluma gelecek rahmetin habercisidir. Toplumdaki bu çalkantı, bunalım ve krizler olmadan rahmet, huzur ve yüksek medeniyet gelmez. Müminlerin çektikleri tüm sıkıntılar, acı ve çileler, topluma rahmetin yağması içindir. Tıpkı rüzgarlar gibi. Mekke toplumundaki bu çalkantılar da / vahyin oluşturduğu bu rüzgarlar da toplumu diriltecek olan rahmeti getirecektir. Allah’ın hazinelerinden olan vahiy sayesinde, bu toplum hayat bulacak ve diriliş gerçekleşecektir. Her şeyin hazineleri elinde olan Allah, nasıl ki doğa olaylarındaki varoluş ve yok oluşları / diriliş ve ölümleri yaratıyorsa aynı şekilde sosyal olaylardaki toplumların yükselişlerini ve çöküşlerini de belirlediği sosyal yasalar (kader) ile gerçekleştirmektedir. Her şey eninde sonunda O’nun yasasına göre şekil almakta, her şey sonunda O’na kalmaktadır. Yegâne varis O’dur. Bu nedenle Mekke şirk sistemi de sonunda yıkılıp gidecek ve yerine ilahi sistem gelecektir. Şimdi bu toplumsal oluşum ve dönüşümde önder olanlar Allah’ın vahyine sarılanlardır. O’nun vahyine sarılmayanlar da bu oluşumda/ dirilişte geri kalanlar olacaktır. 19-25-Yeryüzünü de enine boyuna döşedik de üzerine sabit kazıklar (dağlar) yerleştirdik ve orada canlı bir yaşam için her tür bitkinin dengeli bir şekilde gelişmesini sağladık. Böylece hem sizin için ve hem de rızkı size bağlı olmayanlar için geçim vasıtaları kıldık. Her şeyin hazineleri sadece Bizim yanımızdadır. Ama Biz onu ancak belirli bir ölçüde / bir kaderle indiririz. Aşılayıcı ve bereket getiren rüzgarları gönderiyor ve su ihtiyacınızı karşılamak için gökten su indiriyoruz. O suyun kaynağını da elinde tutan siz değilsiniz. Muhakkak ki dirilten de öldürende sadece Biziz Biz! Sonunda vâris olacak olanlar da yine Biziz. And olsun ki, Biz, sizlerden önder olmak isteyenleri de biliriz ve yine and olsun ki, sizden geri kalmak isteyenleri de biliriz. Muhakkak senin Rabbin, onların hepsini bir araya toplayacaktır. Muhakkak ki O, Hakîm’dir, en iyi bilendir. (Hicr Suresi 16-25) Tabi ki bu sistemin kurulabilmesi için o sistemin kurucularının toprak karakterli yani paylaşmacı, merhametli, vergili olma vasıflarının yanısıra ilave özellikler, yetenekler ve karakterlerle donanması ve olgunlaşması zorunludur. Bu ilave yetenek ve karakterler ise Mekke’de müşriklerle yapılan mücadelelerle kazanılacaktır. Başta Ebu Cehil ve onun gibi olan müşrikler zehir gibi nüfuz eden, akrep gibi sokan ve yakıp kavuran şahsiyetlerdir ki onların bu karakterleri ateş metaforu ile ifade edilir. Fakat onların Hz.Muhammed@ ve müminlere yaptıkları eziyetler, provokasyonlar ve işkenceler tıpkı toprak kapların ateşte pişmesi sonucunda yumuşak karakterden sert bir karaktere dönüşmesi gibi etki etmekte ve müşriklerin uyguladıkları eziyetler ve işkenceler ile müminlerin yetenekleri, karakterleri gelişmekte ve olgunlaşmaktadırlar. Kur’an’daki kuru balçıktan ses veren kilden ve işlenebilen çamurdan, ateşte pişirilmiş balçıktan, seramiğin ateşte pişmiş, kurumuş, belli bir şekil almış, kuvvetlenmiş, sertleşmiş, evrilmiş, gelişmiş, dönüşmüş, güzel şekil verilmiş ve süslenmiş olma hali gibi anlam verilen “Salsalin min hamein mesnun” ifadesi ile metaforik olarak müminlerin iliklere işleyen yakıp kavurucu bir hararete sahip ateş karakterli Ebu Cehillerin (Cahillerin babası) eziyetleri ile bu özel yeteneklere kavuştukları anlatılır. Kısaca müminler, bu mücadelede düşmanların reva gördükleri her türlü zorluklarla göğüs gererek, pişmiş ve tecrübeli şahsiyetler olmaktadırlar. 26- 27- And olsun ki, Biz, insanı kuru balçıktan / ses veren kilden / ateşte pişmiş kilden, işlenebilen çamurdan yarattık. Cannı / cinlerin babasını / Cahillerin babasını da daha önce, iliklere işleyen yakıp kavurucu bir harareti olan ateşten yaratmıştık. (Hicr Suresi 26-27) Hz.Muhammed’in@ Taif dönüşünde Nahle vadisinde yabancılarla / ecnebilerle (Medineli toplulukla) görüştükten sonra durumun çok vahim bir hal alma sürecine girdiğini fark eden Mekke müşrik azgınları konuyu müzakere etmek üzere Darün Nedveyi topladılar. Mekke’nin ileri gelenleri / mele topluluğu ile yaptıkları toplantıda Medine’deki gelişmeler masaya yatırıldı. Aldıkları istihbarat gösteriyorduki Medineli Yahudi ve Arap kabileler kendilerine bir lider aramakta ve bu konuda aradıkları / bekledikleri lider konusunda da Hz.Muhammed’in@ kendilerine lider / peygamber olup olamayacağı konusunu müşavere etmekteydiler. Şayet Medineliler devreye girer de Hz.Muhammed@ ile anlaşma yoluna gidecek olurlarsa, o takdirde peygamberimiz Medine’de bir devlet kurabilecek ve kendisine inzal edilen ideolojisini / sistemini / dünya görüşünü uygulama şansı bulabilecekti. Böyle bir oluşum ise Mekke ile savaşılacak bir yapının ortaya çıkması demekti. Medinelilerle gerçekleştirilecek böyle bir birliktelikte Hz. Muhammed’in@ Mekkelilere karşı eskisi gibi mütevazı, toprak gönüllü, yumuşak, zayıf, naif ve hoşgörülü bir tutum içerisinde olmayacağı, tam tersine özü toprak ta olsa artık ateşte pişmiş kaya gibi sert bir karakterle savaşacağı açıktı. Dahası 10 yıldır müminlere tatbik edilen her türlü eziyet, acı, işkence, tuzak, psikolojik harekat, oyun ve entrika Hz.Muhammed’i@ ve onun şahsında müminleri pişirmişti. Bundan sonra O’ndan merhamet, yumuşaklık, hoşgörü beklenmesi abesti ve eline güç geçtiği takdirde bu gücü bütün şiddetiyle kullanmaktan asla çekinmeyecekti. O, edindiği tecrübeleri böyle bir oluşum sonrasında kendilerine uygulayacağı da belliydi. Mekke’nin ileri gelenleri şu istihbaratı da edinmişti; Medineli Yahudi kabilelerinden bazıları bölgede hakim olmak için bir lider arayışı içerisindeydiler ve Taif dönüşü Hz.Muhammed@ ile görüşenler ise bu görüşmeyi kendi kabileleri arasında paylaşmışlar ve aradıkları / bekledikleri kişinin Hz.Muhammed’den@ başkası olamayacağı sonucuna varmışlardı. Zira Hz.Muhammed @, onların sorunlarına çözüm getirecek, güzel projeler ortaya koyabilecek, vahşi Arapları da dize getirebilecek sert bir liderlik kıvamına da ermiş bir şahsiyettir. Peygamberliğinin başlangıcındaki yumuşak karakteri, Mekkeli müşriklerin uyguladıkları eziyetler ve baskılar sonucu mücadeleci sert bir karaktere evrilmiştir. Özünde yine o yumuşak toprak karakteri vardır ama müşrik ve vahşi tabiatlıların hakkından gelecek bir sert mizaca da kavuşmuştur artık. O tıpkı ateşte pişmiş toprak kaplar gibi sertleşmiştir. Kısaca O, hayatın her türlü zorlukları ile mücadele ederek pişmiş / tecrübe sahibi olmuş bir kişiliktir. Gidişat, bu endişeler doğrultusunda gelişecek olursa Mekke için iyi olmayacaktı. Hz.Muhammed’in@ Medine’lilerle buluşmaması ve onlarla herhangi bir uzlaşmaya girmemesi için bu soruna ivedilikle çözüm bulunması gerekiyordu. Bu hususları tartışan Mekke Darün Nedve meclisi, Hz. Muhammed@ ile yeni bir uzlaşma paketi üzerinde tartışmaya başladı. Mekke ileri gelenlerinin / Mele topluluğunun önemli bir kısmı, O’na tam teslimiyetle teslim olunması gerektiği ve O’nun getirdiği sistemi / ideolojiyi / dünya görüşünü kabul etmeleri gerektiğini tekrar gündeme taşıdılar. Daha önceki yıllarda da aynı konu gündeme gelmiş, fakat Ebu Cehil Hz.Muhammed’in@ yumuşak huylu, vergili, şefkatli ve merhametli olması nedeniyle bedevi Arap kabilelerine liderlik yapmakta aciz kalacağı gerekçesi ile onun liderliği kabul edilmemişti. Gelinen aşamada Ebu Cehil tekrar ağırlığını koydu ve Hz.Muhammed’in@ yıllar içerisinde yaşadığı tecrübe ile edindiği üstün karakterlere dayalı değişim / dönüşüm sonucu elde ettiği güç ve imkanları dikkate almadan sırf bencilliğinden teklifi yine reddetti. O her ne olursa olsun, hangi pozitif gerekçe getirilirse getirilsin Hz.Muhammed’in@ liderliğine karşı çıktı. Bilindiği üzere, Mekke Yönetimi kabilelerin koalisyonudur ve gündeme gelen herhangi bir konuda bir kabilenin itiraz etmesi ya da veto hakkını kullanması diğerlerini de bağladığından Hz.Muhammed’in@ getirdiği dine teslimiyet ekseninde bir çözüme gitme konusu tekrar reddedilir. Mekke’nin ileri gelenleri / mele topluluğu Ebu Cehil’in bu inkarcı hareketini lanetleseler de Hz.Muhammed’in@ tarafına doğru saf değiştirmeye de cesaret edemiyorlardı. Bu nedenle onlar kıyamet / din / hesaplaşma gününe kadar şirk içerisinde kalmayı yeğlediler. Bu konu Hicr Suresindeki yaratılış kıssası temsilinde şöyle anlatıldı; 28- 50-Rabbin meleklere, “Ben kuru balçıktan / ses veren kilden, işlenebilen çamurdan bir beşer yaratacağım. ([2] ) Ben, onu dizaynettiğim (güzel karakterlerini verip) ve ona ruhumdan üflediğim (vahyettiğim) zaman, derhal secde edip onun (hizmetine) amade olun! / itaat edin!” demişti. Bunun üzerine meleklerin hepsi hep birlikte secde ettiler. / itaat ettiler. / emre amade oldular. İblis hariç. O, (emre) amade olanlarla / secde edenlerle / itaat edenlerle beraber hareket etmekten kaçındı. O (Allah) dedi ki: “Ey İblis! Sana ne oluyor da secde edenlerle / itaat edenlerle beraber olmuyorsun?” O (İblis); “Ben kuru balçıktan / ses veren kilden / işlenebilen çamurdan yarattığın bir beşere secde etmem / itaat etmem.” dedi. O (Allah); “Öyle ise oradan çık git! Çünkü sen, kendi kendini aşağıladın ve unutma ki Din / Hesap gününe kadar tüm lanet senin üzerindedir” dedi. O (İblis); “Rabbim! Öyle ise onların yeniden dirilecekleri güne kadar bana mühlet ver!” dedi. O (Allah); “Peki, sen zaten bilinen vaktin gününe kadar mühlet verilenlerdensin” dedi. O (İblis) dedi ki: “Rabbim! Beni azdırdığın için, mutlaka ben de yeryüzünde (azgınlık yapmayı) onlara süsleyeceğim ve ihlaslı, saf ve temiz kulların hariç onların hepsini mutlaka azdıracağım / yoldan çıkaracağım!” O (Allah) dedi ki: “İşte bu (ihlâs, samimiyet ve teslimiyet) yolu, Bana yönlendirilmiş (Bana ulaştıran) yoldur. Bu nedenle ihlaslı, saf ve temiz kullarımın üzerinde hiçbir zorlayıcı gücün yoktur. Muhakkak ki sana uyan azgınların hepsine vaat edilen yer cehennemdir. Oranın yedi kapısı vardır. O kapıların her biri, azgınlıklarına göre tasnif edilmiş gruplara tahsis edilmiştir.” Muhakkak ki muttakiler, cennetlerde ve pınar başlarında olacaklar ve onlar “Selametle güven içinde oraya girin!” diyerek karşılanacaklardır. Biz onların (muttakilerin) göğüslerindeki kinleri çıkarıp atacağız ve onlar kardeşçe karşılıklı makamlarında oturacaklar. Orada (cennette) kendilerine hiçbir yorgunluk dokunmayacak. Onlar oradan asla çıkarılmayacaklar. Kuşkusuz Benim çok bağışlayıcı ve merhametli olduğumu, azabımın da çok acıklı olduğunu kullarıma haber ver! (Hicr Suresi 28-50) Medine’de durum çok kritikti ve siyasi kriz had safhaya ulaşmış, kabileler birbirlerini yok etmek için fırsat kolluyorlardı. Zira iki yıl önce birbirleri ile giriştikleri kanlı Buas Savaşı sonrasında Medineli Arap kabilelerinden Evs ve Hazreç ile müttefikleri Yahudi kabilelerin arasındaki kin ve nefret nedeni ile Medine artık yaşanmaz hale gelmişti. Bu savaşta her iki kabile de liderlerini ve en önemli adamlarını kaybetmişlerdi. Hazreç sayıca daha üstün olmasına rağmen savaşı kaybeden taraftı. Bu nedenle Hazreçliler kendilerine Medine dışından da müttefikler arıyorlardı. Medine’de iki kabilenin de güvenlikleri kalmamıştı. Her an patlayacak yeni bir savaş her iki kabileyi yok olma tehlikesine götürebilirdi. Birbirlerine karşı sürekli tetikte bekliyorlardı. Şehrin idaresi konusunda her iki kabile yöneticilerinin bir araya gelmeleri artık neredeyse imkânsız hale gelmişti. Şehre huzurun gelmesi için gerilimli ortama artık bir son verilmesi gerekiyordu. Ama bu barış nasıl sağlanacaktı? Sistem tıkanmıştı. Kabileler şirk sisteminin öngördüğü ilkelere göre düşünüyor ve bu sorunu birbirlerine üstün gelerek, diğer ifadeyle biri diğerini yok ederek çözmeyi düşünüyordu. Onlar bu amaçlarını gerçekleştirmek için kendilerine bölgesel müttefikler arıyorlardı. Hazreçliler geçen sene aynı amaçla Kureyşle görüşmek için ileri gelenlerden bir heyet oluşturup Mekke’ye göndermişlerdi. Fakat Kureyş liderleri kervanlarının geçiş yolunda olan Medine’deki bu çatışmada hiçbir taraf ile müttefiklik yapmak istemiyordu. Zira neredeyse 150 yıldır birbirleri ile çatışan ve bir türlü birbirlerine üstünlük sağlayamayan Medineli kabilelerden herhangi biri arasında bir tercih yapmak, diğerinin hışmına uğramak demekti. Ancak Hz.Muhammed@ bu heyetten haberdar olmuş ve gizlice onlarla görüşme fırsatı bulmuştu. Hazreçlileri Mekke müşrikleri ile Evslere karşı düşmanlıkta müttefiklik arayışına girmek yerine, birbirleri ile dost ve kardeş olmaya, barışa, islama davet etmişti. Aralarındaki sorunun en iyi çözüm yolunun barış / İslam ideolojisini benimsemek olduğunu teklif etmişti. Şayet İslam / barış ideolojisini seçerler ve kendisini de Medine’nin lideri olarak benimserlerse Medine’nin kurtulacağını vadetmişti. Halbuki Mekke’deki müttefik arayışları aslında Medine’deki çatışmayı körüklemekten ve gelecekte daha fazla kan dökülmesine ve Medine’nin yok olmasına hizmet etmekten başka bir şeye yol açmayacaktı. Hz.Muhammed’in@ bu teklifine onlar o zaman sıcak bakmamışlardı. Fakat aradan geçen bir sene içerisinde Hz.Muhammed’in@ teklifi üzerine Esad bin Zürare ve Zekvan b. Abdi Kays düşünmüşler ve oldukça olumlu bir teklif olduğunu değerlendirmişlerdir. Hatta kendi şehirlerindeki Yahudi kabilelerden bazılarının da bu düşünceyi tartıştıklarına ve bazılarının Hz.Muhammed’i@ kendilerine lider seçmeyi düşündüklerine şahit olmuşlardı. Hatta Yahudi kabilelerden bazıları Hz.Muhammed’in@ kendilerine lider olarak gelmesi halinde önlerinde kimsenin duramayacağı ve bölgenin tüm hakimiyetini ellerine geçirecekleri konusunda ki hava atmalarına da şahit olmuşlardı. Yahudi kabileler bile Yahudi asıllı olmayan ve Arap olan Hz.Muhammed’i@ kendilerine lider olarak seçmeyi düşünebiliyorlardı. Şayet Yahudiler onu kendilerine lider yaparlarsa bütün üstünlüğün ve Medine’nin yönetiminin onlara geçeceği açıktı. Bu nedenle onlar Yahudilerden önce davranmayı ve asıl kendilerinin çok ihtiyaç hissettikleri liderliği kendi kabilelerine getirmelerinin daha yerinde olacağını tartıştılar. Hazreçli bu iki şahsiyet Yahudilerden önce davranıp peygamberimizi sorunlarının çözümü için kendilerine lider olarak benimsememeleri için bir neden olmadığını düşündüler. Bu hususta önlerindeki tek engel ise Evs kabilesine karşı üstün ve güçlü olmaktan başka bir şey düşünmeyen kendi kabile liderleri idi. Onları bu anlamsız ve kendilerini uçurumun kenarına kadar getiren rekabet ve savaş fikirlerinden vazgeçirerek barış / İslam ile birlik ve beraberlik / tevhit fikrine getirdikleri takdirde sorun çözülmüş olacaktı. Esad bin Zürare ve Zekvan bin Abdikays Mekke müşriklerinin kendileri ile asla müttefiklik anlaşması yapmayacaklarını ama sürekli oyalama taktiği güttüklerini ve bunun altında yatan sebebinde ekonomik / ticari kervan olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Bu nedenle onlar, kendi kabile liderlerini ve Evsli kabile liderlerini Hz.Muhammed’in@ teklif ettiği ve kendilerinin de süreç içerisinde benimsedikleri seçeneğe razı edeceklerini düşündüler. Onlar Yahudi kabilelerinin Hz.Peygamberi kendilerine lider olarak seçmeyi düşünmelerini ve Mekke müşriklerinin ise kendilerini oyalamasını diğer ileri gelenleri ikna etmekte kullanmayı da tasarladılar. Zaman alsa da sonunda onları ikna edecekleri konusunda başarı sağlayacaklarına inandılar. Bu düşüncelerini samimiyetine güvendikleri bazı Hazreçli ileri gelenler ile de paylaştılar. Sonunda bu iş için görüşmelere başlamaya karar verdiler. Bu görüşmelerin Mekke müşrikleri aleyhine ve Mekke’ye düşmanlığa ve çatışmaya götürecek bir sürecin ilk adımları olacağı çok açıktı. Şirk rejimini yıkıp yerine İslam rejiminin gelmesini savunan Hz.Muhammed ve müminleri dost edinmek demek Mekke ile düşman olmak demekti. Hz.Muhammed@ ile görüşmeye gidecek elçileri kamufle etmek için Mekke müşrik ileri gelenleri ile müttefiklik görüşmesi yapmaya gönderilmiş elçiler olarak göstermeyi planladılar. Gönderilen elçiler bir yolunu bulup peygamberimizle görüşeceklerdi. Peygamberimizle yapacakları görüşmede O’na Nahle vadisindeki ve geçen sene yaptığı teklifinin çok dar bir kadroda kabul gördüğü müjdesi verilecekti. Soya bağlı Arap kabile anlayışına göre, bir kimsenin oğlunun olması, kabilenin dolayısıyla kabile ideolojisinin de devam edeceği manasına gelmekteydi. Kevser Suresinde ifade edildiği gibi Hz.Muhammed’in@ erkek çocuğu olmadığı için davasının da kendi ölümünden sonra sona ereceğine dair müşriklerin iddiasına karşı Hz.Muhammed’in@ bağlılarının çok büyük olacağı vurgulanır. Yani peygamberimizin oğlu yok ama, O’nu kendi oğullarından fazla seven müminlerin olacağı hususu, “oğul evlat” metaforu üzerinden ifade edilir. Medine’nin gönderdiği elçiler Mekke’ye gelir ve Mekke müşrik elebaşılarla müttefiklik üzerine görüşmelerde bulunurlar. Mekkeliler yine ipe un serer ve herhangi anlaşmaya ulaşılamaz. Elçilerin Mekke’de kaldıkları süre içerisinde Hz.Muhammed@ ile görüşmenin bir yolunu buldular ve O’na misafir oldular. Elçiler huzura girerken İslam olacaklarını, barışı tercih edeceklerini işaret eden “selamlama” ile peygamberimizi selamladılar. Fakat onların Mekkeli müşriklerle müttefiklik görüşmelerine geldiğini bilen peygamberimiz, Medineli elçiler konusunda kaygılandı. Her ne kadar selam vererek huzura girmiş olsalar da yine de onların bir komplo peşinde olup olmadıklarını kestiremediğinden çekinceli davrandı. Elçiler ise Hz.Muhammed’in@ tereddüdünü izale etmek için kendilerinin Mekke müşrikleri ile müttefiklik görüşmeleri yapmak için gönderilmiş olmakla birlikte gönderiliş amaçlarının bu olmadığı, asıl vazifelerinin kendisinin yaptığı teklifi kabul ettiklerini bildirmek olduğunu söylediler. Bu nedenle kendilerinden çekinmelerinin yersiz olduğunu sözlerine eklediler. Onlar bu sözleri ile Hz.Muhammed’@ davasının ve hareketinin devam etme şansının olduğu müjdesini verdiler. Arap geleneğindeki bir kişinin oğul evlatla neslinin ve iddiasının sürdürülmesi ifadesi ile anlatılabilecek husus, Medineli elçilerce Hz.Muhammed’in@ davasının Medine’nin liderliğini üstlenmesi ile devam ettirileceği müjdesi şeklinde verilir. Hz.Muhammed’in@ Mekke’deki on yıllık mücadelesinde artık neredeyse tüm ümitlerini yitirdiği bir aşamada, böyle bir teklif alması O’nu son derece şaşırtır. Kulaklarına inanamaz. Mekke’deki hareketin hem mal hem de eleman olarak çok zayıfladığı, güçsüzleştiği (ihtiyarlık metaforu ile) bir aşamada böyle bir teklifin gelmesi karşısında kendisinde hareketi tekrar ayağa kaldırma gücünü göremez. Elçiler O’na Allah’tan ümit kesilmeyeceği konusunda ikazda bulunurken tekliflerinin gerçek olduğunu söylerler. Bunun üzerine Hz.Muhammed@ kendini toparlar ve Allah’tan ancak sapıkların ümit keseceğini ifade ederek Medineli elçiler ile görüşmelere başlar. Hz.Muhammed @ ile Esad bin Zürare ve Zekvan bin Abdikays arasında geçen bu hadise Kur’anda Hz.İbrahim’in misafirleri ile olan kıssaya metafor yapılarak anlatılır; 51- 56-Onlara İbrahim’in misafirlerinden de haber ver. Hani Onun yanına girdiklerin de “Selam!” demişlerdi. O da (İbrahim de); “Gerçekten biz sizden endişe ediyoruz. / Bizim sizin hakkınızda çekincelerimiz var! / sizinle ilgili korkularımız var!” demişti. Onlar (misafirler); “Bizden endişe etme! / Bizim hakkımızda çekince beslemen yersiz! / bizim hakkımızda korkma! Çünkü kuşkusuz biz sana bilgin bir oğul ([3] ) müjdeliyoruz” dediler. O (İbrahim) dedi ki: “Bana ihtiyarlık gelmişken siz beni ne ile müjdeliyorsunuz? Onlar; “Seni hak ile müjdeliyoruz. Artık ümidini kesenlerden olma!” dediler. O (İbrahim) dedi ki: “Sapıklardan başka, kim Rabbinin rahmetinden ümit keser?” (Hicr Suresi 51-56) Hz.Muhammed@ ve Medineli elçiler arasında yapılan görüşmelerde Hz.Muhammed’in@ liderliği ile şekillenecek Medine’nin yeni yönetim yapısı üzerine konuşulur. Bunun nasıl gerçekleştirileceği daha sonra ki görüşmelere bırakılır. Fakat konuşulması gereken en önemli konulardan birisi de Mekke’deki müminler ile ilgili neler yapılabileceği idi. Hz.Muhammed@ kendisini kurtarıp müminleri bırakıp gidemezdi. Kendisine inananları da birlikte götürmesi gerekiyordu. Medineli elçiler bu konuya hazırlıklı gelmişlerdi. Onların çözümüne göre müminleri de Mekke müşriklerinin zulmünden kurtaracaklarını ve onları da Medine’de misafir edip ağırlayacaklarını ifade ettiler. Hicret edileceği zaman müminlerin geceleyin kimseye belli etmeden gizlice yola düşmelerini ve arkada bıraktıkları malı- mülkü düşünmemelerini belirttiler. Bu şekilde Mekkeli müminler ile Medineliler birleştiği zaman Mekkeli müşriklerin kıyametlerinin kopacağının bilinmesini istediler. Bu karanlık gecelerin sabahına erişildiği zamanda o müşrik Mekkelilerin kökünün kazınacağının müjdesini verdiler. Genel olarak üzerinde anlaşmaya varılacak taslak mutabakat metni bunları içeriyordu. Bu mutabakat metni anlaşmaya dönüşünceye kadar Medineli elçilerle yapılacak görüşmeler sırasında Mekkeli müşrikler toplantıyı basmaları durumunda nasıl bir yol izleneceği de belirlendi. Böyle bir baskın durumunda Hz.Muhammed’in@ Mekkeli müşriklere çıkışmasını ve elçileri korumak için kabile asabiyesi ve şerefini ileri sürmesi kararlaştırıldı. Zira Arap kabileleri şereflerine çok düşkün kimselerdi. Bir kişinin emniyetinde olan / emanında olan ya da misafiri durumunda olan kişiye üçüncü şahıslar zarar verecek olurlarsa bu ev sahibi için çok büyük bir onursuzluk sayılıyordu. Aslında günümüzde de aynı kural geçerlidir. Bir kimsenin hanesinde olan konuğuna üçüncü bir şahıs tarafından zarar verilmesi o hane sahibine hakaret ve aşağılama demektir. Mekke müşriklerinin ev sahibi konumunda olan Hz.Muhammed’i@ Mekke dışındaki kabilelerle bu türden gizli toplantılarla irtibat kurmasını yasaklamış olmasını gündeme getirerek O’nun Mekke dışına kaçacağının planlarını yapmak için mi bu toplantının yapıldığını sorgulamaları durumunda, onlara asla böyle bir planlarının olmadığı Mekke’de yaşamaya devam ettikleri ve bunun en büyük kanıtının da kendi kızlarının işinde, gücünde olduğuna bakmalarının yeterli olduğunu söylemeleri tembihlenir. Dolayısıyla misafirlerine yapmayı düşündükleri kötülüğü yapmamaları gerektiğinin ifade edilmesi istenir. Şayet misafirlere “bir şey yapacak olursanız…” o zaman yapılan kötülüğün sonuçlarına da katlanmaları gerekeceği, tehdidinin yapılması istenir. Zira bu misafirlerin Mekke ticari kervan yollarının üzerindeki Medine’den olduğunun hatırlatılması, onları düşündükleri kötülükten vazgeçirmeye yetmesi beklenmektedir. Yukarıda anlatılan hususlar yine Hz.İbrahim @ve Hz.Lut @ ile elçilere ilişkin metafor üzerinden verilir. 57 -77-O (İbrahim); “Ey gönderilmiş elçiler! Bundan sonra konuşacağınız konu nedir?” dedi. Onlar (elçiler): “Muhakkak ki, biz suçlu bir kavme gönderildik. Ancak Lut ailesi hariç. Kuşkusuz Biz, onların (Lut ehlinin) hepsini muhakkak kurtaracağız. Onun hanımı (kadını) hariç. Biz onun mutlaka geride kalanlardan olmasını takdir ettik. Derken elçiler, Lut’un ailesine gelince, O (Lut); “Siz gerçekten tanımadığım kimselersiniz” dedi. Onlar (elçiler) dediler ki: “Bilakis biz sana onların kuşku duyup durdukları / şüphe edip durdukları şeyi getirdik. Sana gerçek bir haber getirdik ve biz şüphesiz doğru söyleyenleriz. Hemen gece yarısından sonra aileni yola çıkar, sen de arkalarından izle. Sizden hiç kimse arkasına bakmasın / oyalanmasın / geride bırakılanları düşünmesin ve emrolunduğunuz yere doğru geçin gidin.” Biz, ona (Lut’a) hükmümüzü şöyle bildirdik: “Şüphesiz sabaha çıkarken onların kökleri kazınmış olacaktır.” Şehir halkı, sevinerek geldiler. O (Lut); “Bunlar benim misafirlerimdir, o nedenle sakın beni mahcup etmeyin ve Allah’a karşı gelmekten sakının da beni rezil etmeyin!” dedi. Onlar; “Biz seni elâlemden (irtibat kurmaktan / misafir etmekten ) men etmemiş miydik?” dediler. O (Lut); “İşte bunlar, benim kızlarım! Eğer bir şey yapacak olursanız…...” dedi. Ömrüne and olsun ki, gerçekten onlar, sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlardı. Güneş doğarken o korkunç çığlık o-müşrikleri yakalayıverdi. Böylece Biz, onların üstünü altı kıldık ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. Muhakkak ki bunda düşünen, akıllı ve anlayışlılar için ayetler vardır. Kuşkusuz bu (işlediklerinin karşılığı olarak) yerine getirilmesi gereken bir yoldu. Muhakkak ki, bunda iman edenler için bir ayet vardır. (Hicr Suresi 57-77) Cenab-ı Hak, bu yeni gelişmelere işaret ederek Mekke ve Taiflilerden tıpkı geçmişte Eykelilerden intikam alındığı gibi intikam alınacağını bunun sebebinin de onların diğer şehirlere kötü örnek olmaları olarak gösterir. Ayrıca Arap yarımadasındaki kabilelerden Bizans ve İran’ın müttefikliğini tercih ederek bu devletlerin koruması altına girenler de tehdit edilir ve büyük devletlerin koruması altına girmenin kendilerini korumayacağı bildirilir. Rivayetlere göre, Hz.Muhammed@ hac mevsiminde bu kabilelerin temsilcilerini tevhidi dünya görüşüne davet ettiğinde, onlar bu ideolojinin doğru olduğunu kabul etmelerine rağmen ittifak içerisinde oldukları büyük devletin korumasından çıktıkları takdirde, bu devletlerin gazabına uğramaktan çekindikleri anlatılır. Onlar bu korku ve endişelerden dolayı Hz.Muhammed’in@ teklifini kabul etmezler. Cenab-ı Hak da onların kendilerini güvende hissettikleri, sığındıkları o büyük devletlerin onları asla koruyamayacağı uyarısında bulunur. Bu hususta da Hicr halkını örnek gösterir. Hicr halkının güvenlikleri için dağlardan yontarak kendileri için sağlam, korunaklı evler yapmalarının kendilerini Allah’tan koruyamayacağı örneğinden yola çıkarak dağlar gibi büyük güvenli sanılan süper güçlerin de kendilerine sığınana koruma yapmadığı / yapamadığı bildirilir. Nasıl ki Hicr halkını bir sabah bir ses / sayha / çığlık yok ettiyse, vahyin egemen olmasıyla karanlıkların dağılacağı ve sabahın olmaya başlayacağı bir zamanda, Mekke’den çıkan bu ilahi çığlık, daveti kabul etmeyen kabileleri yok edecek ve süper güçlerin koruması onlara bir fayda sağlamayacaktır. Nitekim tarih göstermiştir ki, Hz.Muhammed’in@ o dönemde davetini kabul etmeyerek İran veya Bizans devletlerine sığınmaya devam eden kabileleri bu süper güçler İslam devletine / Allah’a karşı koruyamamışlardır. 78- 84- Eyke halkı da doğrusu inkarda ısrar eden zalimlerdi. Bizde onlardan, yaptıkları zulmün intikamını aldık. Her iki toplumda yaptıkları kötülükler ile diğer toplumlara kötü örnek olmuşlardı. Andolsun! Hicr halkı da gönderilen elçileri inkâr edip reddetmişlerdi. Biz, onlara ayetlerimizle mesajlarımızı ilettiğimiz halde onlar, bu mesajlardan yüz çeviriyorlar ve kendilerini güvende hissedecekleri dağlardan emniyetli evler yontuyorlardı. Ama sonunda bir sabah erkenden onları korkunç bir çığlık yakalayıverdi de sığındıkları emniyetli evleri, kendilerini koruyamadı. (Hicr Suresi 78-84) Cenab-ı Hak, müşrikleri bu tehditlerden sonra Hz.Muhammed@ ve müminlerin kalplerinin teskin olması için ve kurtuluşa kadar nasıl davranmaları gerektiği konusunda bir strateji verir. Yeryüzü, gökyüzü ve içindekilerin hak ve adalet üzere olması için yaratıldığından hareketle, içinde yaşadıkları toplumdaki haksızlık ve adaletsizliklerin bir gün mutlaka sona ereceğine ve müsebbiplerin hesaba çekilmesinin kaçınılmazlığına vurgu yapar. Onlarla yapılacak bu hesaplaşma gününe kadar da Hz.Muhammed’in@ şahsında müminlerin müşriklere karşı müsamahalı ve güzel davranmalarını öğütler. 85-86- Biz gökleri, yeryüzünü ve aralarındaki şeyleri ancak hakk ve adalet üzere olması için yarattık. Şüphe yok ki, o hesaplaşma vakti mutlaka gelecektir. Şimdilik sen onlara müsamahalı davran ve güzel muamele et. Mukakkak ki Rabbin hakkıyla yaratandır ve en iyi bilendir. (Hicr Suresi 85-86) Hesaplaşma zamanına kadar geçecek zamanda ise o müşriklerin sahip oldukları mal ve servetin çokluğuna bakarak seçilen hak yoldan şüpheye düşülmemesi gerektiği, Cenab-ı Hakk’ın gönderdiği Kur’an mesajlarının hem dünya hem de ahiret kurtuluşuna götüren bir rehberlik içermesi nedeniyle onların mal ve servetlerinden daha değerli olduğuna işaret edilir. Cenab-ı Hak elçisine bu zor günlerde müminlere sahip çıkmasını, onları koruma altına almaya çalışmasını tembih ederken, kendisinin yanlış yolda gidenlerin karşılaşacakları felaket konusunda uyarıcı olduğunu bildirmesini emreder. Müşriklerin tehditlerine ve baskılarına da aldırmadan yoluna devam etmesini, eninde sonunda onlardan hesap sorulacağını hiç aklından çıkartmamasını da bildirir. Cenab-ı Hak, elçisini teskin etmek için de o müşriklerin söyledikleri sözler nedeniyle göğsünün son derece daraldığının bilindiğini ifade ettikten sonra vaad edilen ve gelmesi yakın olan zaferin gelmesi için Rabbine yönelmesi, O’na itaat etmeye devam etmesi gerektiğini bildirir. 87-99- Andolsun ki, Biz sana dünya ve ahiret saadetinin yollarını gösteren ilkeleri, öğretileri ve kıssaları içeren / ikili anlam katmanlarına sahip yediliyi (Fatiha Suresini) ve yüce Kur’an’ı verdik. Sakın onlardan bazılarına meta olarak bol bol verdiğimiz şeylere (mal ve servete) heveslenip gözlerini dikme. Onlar hakkında da hiç üzülme! Sen müminlere kanatlarını indir / koruma altına al ve “Şüphesiz ben apaçık bir uyarıcıyım” de. Nitekim Biz komplo kurarak / baskın yaparak Kur’an’ı parçalayanlara (azabı) indirmişizdir / indireceğiz. And olsun Rabbine ki, Biz mutlaka onların hepsini yaptıkları şeylerden hesaba çekeceğiz. Şimdi sen emrolunduğun şeyi açıkça bildir ve o müşriklere aldırış etme. Muhakkak ki Biz şu alay eden kimselere karşı sana yeteriz. Allah ile beraber başka ilâh ihdas edenler, artık yakında bileceklerdir. And olsun ki, Biz onların söylediklerinden dolayı senin göğsünün daraldığını biliyoruz. Fakat şimdi sen sana “Yakin / sana vaad edilen zafer” gelmesi için ([4] )Rabbine yönelmeyi ısrarla sürdür, secde edenlerden / boyun eğenlerden ol ve Rabbine kulluk et! (Hicr Suresi 87-99) [1] ) İbn Hişam, c. II, s. 45. [2] )NOT: Salsalin min hamein mesnun :seramiğin ateşte pişmiş, kurumuş, belli bir şekil almış, kuvvetlenmiş, sertleşmiş, evrilmiş, gelişmiş, dönüşmüş ve güzel şekil verilmiş ve süslenmiş olma karakterlerinden hareketle peygamberimizin geldiği son aşamada sahip olduğu mütevazılığa, toprak gönüllülüğe, yumuşaklığa, güçsüzlüğe ilave olarak yöneticilik için gerekli olan karakterlerden aklı başında olmak, güzel konuşmak, güzel projeler geliştirmek, olgun, kıvamlı, güzel şekillenmiş ve değişmiş olmak gibi iyi özelliklere sahip olmuş, güzel karakterlere evrilmiştir. [3] ) Oğul: gelecek demektir. Dava ve hareketler söz konusu olduğunda ise bunların devamının sağlanacağı anlamına gelir. [4] ) “Hatta” edatının “için” anlamı şeklindeki kullanımı için Hakkı Yılmaz’ın Tebyinül Kur’an adlı eserine müracaat edilebilir.

© 2022 AAYDIN

bottom of page