top of page

Arama Sonuçları

Boş arama ile 99 sonuç bulundu

  • Bölüm 41:Hicrete Doğru Adımlar | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 41 HİCRETE DOĞRU ADIMLAR İsra Suresinde çerçevesi çizilen esaslar dahilinde hazırlanan anayasa hükümlerine dayalı bir İslam Cumhuriyeti kurulması konusunda Medinelilerle anlaşma sağlanmıştı. Anlaşma geceleyin ve Mekkeli müşriklerin haberi olmadan gerçekleşmişti. Ertesi günü bu anlaşmadan haberdar olan Mekkeli müşrikler Medinelileri basmış ve bu anlaşmaya dair teyit almak için çeşitli baskılar uygulamışlarsa da bir netice alamamışlardı. Fakat böylesine büyük bir olay elbette gizli kalmadı ve Medineliler selametle kendi yurtlarına ulaştıktan sonra anlaşma açık açık ilan edilmişti. Medine'de olsun Mekke’de olsun herkes bu anlaşmadan haberdar olmuştu. Aslında Fussilet Suresinde ilk defa ortaya konulan fakat tam olarak bağıtlanmamış sadece gelişmelerden haberdar edilmek amacıyla dile getirilen bu anlaşma artık kesinleşmiş olduğundan Nahl Suresi ve Tur – Gaşiye Sureleri ile açık açık Mekkelilere duyurulmuştu. Anlaşmanın gereği olarak Hz.Muhammed ve müminler Mekke’den Medine’ye göç edeceklerdi. Mekke müşrikleri müminlerin göç etmesini engellemek için sürekli tezvirat yapıyor ve peygamberimizi macera peşinde koşan çılgın bir kişi olduğunu söylüyorlardı. Mekkelilerin hayal kırıklığına uğrayacağı bir maceraya atılmamalarını propaganda ediyorlardı. Bu göç ile Hz.Muhammed@ yanlılarının kendilerine yazık edeceklerini, aç kalacaklarını, yurtlarından olacaklarını, perişan olacaklarını, kurda kuşa yem olacaklarını vb. söylemlerle korku veren psikolojik algı operasyonu yapıyorlardı. Mekkeli müşrik ileri gelenler Medine’ye hicreti engellemek için yaptıkları bütün tezviratlara Nahl Suresinde işlendiği gibi gerekli cevapların verildi. Müminlerin hicret konusunda yaşadıkları tereddüt ve endişelerinin Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği ayetlerle giderilmesi üzerine hicret hazırlıkları başladı. 41.1. Müminlerin Yaptıkları Her İşin Açık ve Meşru Zeminde Olduğunun Beyanı Durumun ciddiyetini kavrayan Mekke müşrik ileri gelenleri bu kez tezviratları bırakıp hicret edecek olanları zorla Mekke’de alıkoyacaklarını ilan ederler. Hiç kimsenin hicret etmesine izin verilmeyeceğini bildirirler. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, Mekkeli müşrik ileri gelenlerini tehdit etmek ve müminlere hicret konusunda taktik vermek için Duhan Suresini inzal eder. Bu surenin başlangıç ayetlerinde Son Akabe Biatının yapıldığı geceye ve Anayasal Sözleşmenin çerçevesini belirleyen İsra suresi / Kitaba ve sözleşmenin kendisine yeminle başlar. Bu surenin / kitabın ve sözleşmenin çok açık olduğu belirtilir. Yani yapılacakların, hedeflerin açık, şeffaf bir şekilde ortaya konduğu ve kimseden gizli saklı bir şeylerinin olmadığı belirtilir. Peygamberlik geldiğinden beri Resulü Ekrem insanları açık açık neye çağırıyorsa Medinelilerle yapılan Anayasal Sözleşmede de aynı hususların var olduğu ifade edilir. (Kur’an’ın / Çağrının Mübin olması) Ayrıca O gecenin çok bereketli geçtiği belirtildikten sonra Cenab-ı Hakk’ın katından vahiyle indirilen esaslar / düsturlar/ talimatlar çerçevesinde yapılacak işler ve uygulanacak hükümlerin o geceki toplantıda belirlendiği de ifade edilir. Yerlerin, göklerin ve içindekilerin Rabbi olduğu ve bu kainatta ondan başka hiçbir ilahın olmadığı, öldüren ve yaşatanın kendisi olduğu, geçmişin ve geleceğinde kendisine ait olduğu belirtilir. Medine’deki yeni oluşumunda kendi irade ve kudreti dahilinde olduğuna ve bunu engelleyecek hiçbir gücün olmadığına işaret edilir. Bu işaretten sonra da onların hala tereddüt içinde olmalarının şaşılacak bir durum olduğuna vurgu yapılarak Mekkeliler bu yeni oluşuma katılmaya çağrılır. Rahman Rahim Allah Adına 1-9-Ha. Mim. Kitab-ı Mübine / Apaçık Kitab’a ant olsun. Muhakkak ki Biz onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz Biz uyaranlarız. Muhakkak ki Katımızdan bizim gönderdiğimiz emirlere / hükümlere / düsturlara uygun olarak ve Rabbinden bir rahmet olarak bütün hükümler / bütün yapılacak işler o gece belirlendi. Şüphesiz O en iyi işiten ve en iyi bilendir. O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. Eğer yakinen biliyor olsaydınız. Ondan başka ilah yoktur. O, yaşatır ve öldürür, sizin Rabbinizdir, sizden önceki babalarınızın da Rabbidir. Fakat onlar, şek ve şüphe içinde oynayıp / oyalanıp duruyorlar. (Duhan Suresi 1-9) Mekkeliler şayet bu yeni oluşuma katılmayacak olursa, onları çok acı verecek sıkıntı ve kaosun beklediği müteakip ayetlerde bildirilir. Medine'de kurulacak İslam Cumuriyetinin yönetimi gök metaforu ile belirtilirken, Mekkeli inkarcıların hepsini kuşatacak kıtlık, sıkıntı ve kaos ise duman metaforu üzerinden haber verilir. Bu sıkıntı ve kaos onlara öylesine acı verecektir ki, sonunda, onlar azabın kaldırılmasını artık imana / yola gelecekleri konusunda yalvarmaya başlayacaklarını da ihbar eder. Halbuki onların iman etmeleri için bu azabı çekmelerine gerek yoktu. Ama onlar kendilerine gelen peygamberi yalanlamış ve onun hakkında “deli” ve bazen de “şeytanların yol gösterdiği sapık kişi” olarak yaftalamışlardı. Fakat sonunda onlardan intikam alınacağı ve onların şiddetle yakalanacağı ihbar edilir. 10-16- Artık sen, göğün, apaçık bir duman (kıtlık / sıkıntı / kaos) getireceği günü takip et./gözle. O (Duman; kıtlık/ sıkıntı / kaos) insanları (Mekkelileri) çepeçevre saracaktır. İşte bu, elem verici bir azaptır. İnsanlar (Mekkeliler) “Rabbimiz! Bizden azabı kaldır. Şüphesiz biz artık kesinlikle inananlarız.” diyecekler. Halbuki onlara her şeyi açıklayan bir elçi gelmişti. Buna rağmen onlar öğüt almamışlar ve onun için “şeytanların vahyettiği / öğrettiği” ve “deli” diyerek ondan yüz çevirmişlerdi. Muhakkak ki az bir süre sonra azabı kaldıracağız ve muhakkak ki bize döneceksiniz. Büyük bir hışımla yakalayacağımız gün, elbette intikam alacağız. (Duhan Suresi 10-16) 41.2. Mekke Müşriklerinin Meşru Olsa Bile Hicrete İzin Vermemesi Mekkeli müşrikler geleceğe yönelik karşılaşacakları azap ve sıkıntılarla tehdit edildikten sonra bunun boş bir tehdit olmadığı yani tehditleri gerçekleştirecek alt yapısının olduğu, Hz. Musa’nın@ Firavuna karşı konuşmaları metaforu üzerinden anlatılır. Şöyle ki; “Hz. Musa@ Firavuna hitaben “Allah’a karşı üstünlük taslamaması ve O’na boyun eğmesi gerektiğini zira kendisine (Musa’ya) Allah tarafından çok büyük hükümranlık yetkisinin verildiğini ve bu yetki ile çok büyük bir güce sahip olduğunu” ifade etmişti. Bu metaforla Hz.Muhammed’de@ aynı şekilde Mekke müşrik ileri gelenlerine Medine’de kurulmuş / kurulmakta olan İslam Cumhuriyetinin başkanı olarak yetkilendirildiğini ve bu yetki ile elde edeceği karşı konulmaz bir güce sahip olacağını söylüyordu. Hz. Musa@ Firavundan İsrailoğullarını kendisi ile birlikte gönderilmesine izin verilmesini talep etmişti. Resulü Ekrem de Mekkeli müminlerin hicretlerine mâni olunmamasını Mekkeli müşrik otoritelerden ister. Ve tıpkı Hz. Musa’nın@ firavuna “mademki bana iman etmiyorsunuz bari yolumdan çekilin” demesi gibi Hz.Muhammed’de@ Mekke müşriklerinden müminlerin yolundan çekilmelerini talep eder. Ama Mekkeliler peygamberimizin her iki talebini de geri çevirirler. Onlar peygamberimizin kendi yolundan gitmesine engel olmak için ellerinden geleni artlarına koymayacaklarını deklare ettikleri gibi Medine’ye hicret edecek müminleri de engellemek için her şeyi yapacaklarını bildirdiler. Bunun üzerine tıpkı Hz. Musa@ gibi Hz.Muhammed’de@ Cenab-ı Hakka sığındı ve suçlu Kureyş kavminden kurtulmak için kendisine yardım etmesi hususunda niyaz etti.” 17-22- Andolsun ki, Biz onlardan önce Firavun kavmini de sınamıştık. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti: “Allah’ın kullarını bana verin. / benimle gelmelerine müsaade edin. Şüphesiz ben sizin için gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah’a karşı üstünlük taslamayın. Çünkü ben size apaçık bir hükümranlık yetkisi / karşı konulmaz bir güç ile geliyorum. Muhakkak ki ben, beni taşlamanızdan / kovmanızdan sizin de Rabbiniz olan Rabbime sığınıyorum. Madem ki bana iman etmiyorsunuz bari benim önümden çekilin. / yolumdan çekilin.” Demişti. Daha sonra O peygamber, “Şüphesiz ki bunlar, suçlu bir kavimdir” diyerek Rabbine yalvardı. (Duhan Suresi 17-22) Müşriklerin Hicret Konusunda Müminleri Gizliliğe Mecbur Bırakmaları Cenab-ı Hak bu duaya icabet etti ve Hz. Musa’ya@ İsrailoğullarını geceleyin Mısır’dan çıkararak hicret etmesi için talimat verdi. Gündüz dikkat çekmemek ve engellenmemek için göçü mutlaka Firavun yönetiminden gizli olarak gerçekleştirmeleri gerektiği aksi takdirde göç etmelerine müsaade edilmeyeceği açıktı. Bu kıssaya muhatap olan Hz.Muhammed’de@ müminleri gizlice Mekke’den çıkarmanın yollarını araması gerektiğini öğrenecekti. Gecenin örtücülüğünden yararlanarak Mekke’yi terk etmenin yollarının, yöntemlerinin geliştirilmesi gerekiyordu. Sonraki surelerde işleneceği üzere müminler Mekke’den göç ederken çok çeşitli yöntemler kullandılar ve böylece göç etmek isteyen müminlerin hemen hepsi müşriklere görünmeden Mekke’den çıkmayı ve Medine’ye hicret etmeyi başardılar. Elbette birkaç vakada işlerin ters gittiği de oldu. Cenab-ı Hak yine Hz.Musa@ kıssası üzerinden Hz.Muhammed’e@ bir tembihte daha bulunur. Hz.Musa’ya@ denizi açık bırakması ve böylece Firavun ordusunun açık olan o denizde boğulacağı olayının bildirildiği ayet ile peygamberimize hicret yolunun Mekkeliler yenilinceye yani boğuluncaya kadar açık tutulması gerektiğine işaret etti. Yani hicret yolu açık bırakılacak ki Mekke’den insanlar Medine’ye gelmeye devam etsinler ve Medine İslam ordusu güçlensin, Mekke şirk ordusu ise zayıflasın ve böylece sonunda şirk yenilsin. Bu tembihi alan Resulü Ekrem, Mekke’nin fethine kadar hicret kapısını açık tuttu ve sonunda “fetihten sonra hicret yoktur” dedi. Zira artık Firavun timsali Mekke müşrikleri yenilmişlerdi. / boğulmuşlardı. Müşriklerin fetihten sonra Mekke’yi müminlere miras olarak bırakmak zorunda kalacakları ihbarı, yine Firavunun adamlarının Mısır’ı başkalarına miras bırakmaları üzerinden anlatılır. Onların bu hallerine de kimsenin üzülmeyeceği, merhamet göstermeyeceği ve ağlamayacağı ihbarı da yapılır ki, Mekke’nin fethinden sonra bu ihbar aynen tecelli ederek müşriklere Mekke’de yaşama hakkı verilmemiştir. Ya saflarını değiştirmişler ya da terk edip gitmişlerdir. Kimse onlara acımamış ve üzülmemişlerdir. 23-29- (Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu;) “Hadi kullarımı geceleyin yola çıkar. Çünkü takip edileceksiniz. Denizi açık halde bırak! Onlar elbette boğulacak olan bir ordudur.” Onlar, bahçelerden, pınarlardan, ekinlerden, saygın makam ve mekanlar içinde zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri bıraktılar. İşte böyle! Biz bunları sonraki bir kavme miras bıraktık. Ne gök ve ne de yer onlara ağladı. Onlara mühlet de verilmedi. (Duhan Suresi 23-29) Cenab-ı Hak, yine İsrailoğulları ve Firavun arasındaki kıssa üzerinden müminlerin Mekke müşriklerinin yaptıkları zulümlerden kurtulacağı ihbarını yaparken Mekke müşriklerinin yukarıdaki ayette zikredilen azabı hak ettiklerini, Firavun ve adamlarının haddi aşmaları ve kendilerini beğenmeleri metaforu üzerinden anlatır. Kendini beğenenlerin ve azgınlık yapanların daha sonra başlarına gelenlere kimsenin ağlamayacağını zira bu cezayı hak ettiklerini ifade eder. 30-31- Andolsun ki Biz İsrailoğulları’nı o aşağılayıcı / horlayıcı azaptan / Firavun’dan kurtardık. Çünkü o haddi aşanlardan, üstünlük taslayanlardan biriydi. (Duhan Suresi 30-31) 41.3. Müminlerin Büyük Bir medeniyet Yaratacaklarının İhbarı Cenab-ı Hak, hicret eden müminlerin seçilip alemlere üstün kılınacağının ihbarını İsrailoğulları üzerinden yapar. Bu seçkinliğin sebebinin ise onların ilahi vahye itibar ederek elde ettikleri ilim sayesinde olduğuna vurgu yapılır. Yani bu üstünlük sebepsiz değildir. Müminler Hz.Muhammed’in@ getirdiği vahyin onlara kazandırdığı ilim sayesinde ilkellikten kurtulup büyük bir medeniyete ulaşacaklarını ve çevrelerindeki tüm kabile, aşiret, topluluk ve milletlere egemen olacakları müjdesi verilir. Bu, aynı zamanda müminler için de birer imtihan aracıdır. Cenab-ı Hak ilkel, geri ve cahil bir şekilde yaşayan Arapların Elçisi vasıtasıyla gönderdiği ilim ile tüm milletlere üstün geleceğini müjdelerken Mekke müşrikleri ise böyle bir uyanış / dirilişin imkansızlığını savunmaktadırlar. Onlar, içinde yaşadıkları coğrafyada bu şekilde ölü, ilkel, vahşi ve geri vaziyette yaşamaya mahkûm olduklarını ve asla şahlanıp dirilmeyeceklerini iddia ediyorlardı. Geri dönüp bu coğrafyadaki atalarına baktıklarında onların asırlardır böyle yaşadıklarını dolayısıyla ilkel, geri ve cahil yaşamın kendi kaderleri olduğunu söylüyorlardı. 32-36- Biz bir ilim üzere / bir ilme istinaden tüm topluluklar / alemler arasından onları seçtik ve onlara sınav olduğu besbelli olan ayetler verdik. Fakat şunlar (Mekkeli müşrikler) diyorlar ki: “Biz ölmüşüz bir kere! Daha ötesi yok! Biz, yeniden diriltilecek değiliz. Eğer haklı olduğunuzu iddia ediyorsanız haydi dönüp atalarımız ne yapmış ona bir bakalım” (Duhan Suresi 32-36) Cenab-ı Hak onların bu iddialarına karşı Himyerlileri / Tübba kavmini örnek vererek geçmişte onların büyük bir medeniyet kurduğunu ve bu coğrafyada onlardan önceki bazı kavimlerin de aynı şekilde çok üstün medeniyetler kurduğunu hatırlatır. Bu nedenle atalara dönüldüğünde onların iddialarını ispatlayacak örnekler değil tam aksine Hz.Muhammed’in@ iddiasını destekleyecek tarihi örneklerin bu coğrafyadaki Arap toplumunun da çok üstün medeniyetler kurabileceklerini ispatladığı ifade edilir. Diğer taraftan onların yıkılışlarının esas sebebinin Mekkeli müşrikleri gibi azgınlık yapmaları ve günaha batmaları olduğu vurgulanır. Böylece Mekke müşriklerinin de tükenişlerinin mukadder olduğuna Cenab-ı Hakk’ın gösterdiği hedefe doğru yürüyen müminlerin yükselişlerinin ise kaçınılmaz bir kader olduğuna işaret edilir. Hz.Muhammed’in@ önderliğinde dirilişin gerçekleşeceği ve medeniyetin kesin ve kaçınılmaz bir kader oluşunun bir delilinin de Medine’de kurulmakta olan İslam Cumhuriyeti olduğu gösterilir. Yerlerin, göklerin ve içindekilerin oyun olsun diye yaratılmadığından hareketle Medine’deki İslam Cumhuriyeti Yönetiminin (gök metaforunda), oradaki mümin toplum (yer metaforunda) ile aradaki teslim olan diğer toplulukların meydana gelmesinin şaka ve oyun olmadığına işaret edilerek bu yeni oluşumun gelecekte kurulacak medeniyetin bir delili olduğu belirtilirken o müşriklerin bu gelişim ve değişimin farkında olmadıkları vurgulanır. 37- 39- Onlar mı daha hayırlıdır / kuvvetli, yoksa Tübba kavmi / Himyerliler / Yemenliler ile onlardan öncekiler mi? Biz, onları helâk ettik. Şüphesiz onlar, günahkârlar idiler. Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık. Biz o ikisini de hak, hukuk ve hikmete dayalı olarak yarattık. Fakat onların çoğu bilmiyorlar. (Duhan Suresi 37-39) Medine’deki yeni oluşumun Mekke şirk sistemine son verdiği zaman tıpkı Ahirette hesap günündeki gibi müşriklerin yüce mahkemede yargılanacaklarını ve haklarında hüküm verileceği bildirilir. Yine Cenab-ı Hakk’ın hesap günü insanları ilahi mahkemede yargıladığı zaman sadece kendisinin merhamet ettiklerinin kurtulacağını, O’nun dışında hiçbir gücün cezalandırmaya engel olamayacağı ve hiçbir dost, akraba, yakın gibi torpilin geçmeyeceği bildirilir. Bu metaforla tıpkı ahiretteki gibi Mekke’nin fethinden sonra da Resulü Ekrem’in kuracağı mahkemede de müşrikler hakkında verilecek hükümde akrabalık, arkadaşlık ve dostlukların geçmeyeceğine işaret vardır. Ahiretteki hesaptan sonra cehennemi hak edenlere çok şiddetli davranılacağı, cehenneme götürülürken en zelil ve acı bir şekilde muamele edilerek cezalandırılacağı, onların açlık ve susuzluklarında bile verilen şeylerin onlar için bir cezalandırma aracı olacağı belirtilir. 40-50- Muhakkak ki, Hüküm Günü, onların hepsinin duruşma günüdür.- O gün Allah’ın merhamet ettiği kimseler hariç, dostun dosta hiçbir faydası olmaz. Onlara yardım da edilmez. Şüphesiz ki O (Allah), Azizdir, Rahimdir. Muhakkak ki zakkum ağacı suçluların yiyeceğidir. O, erimiş maden gibidir, suyun kaynaması gibi karınlarda kaynar. Onlara; “Tutun şunu! Cehennemin ortasına sürükleyin. Sonra onun başının üstüne kaynar su azabından dökün.” “Tat bakalım! Hani sen, çok güçlü, çok üstün biriydin ya! İşte bu, sizin şüphe ettiğiniz şeydir.” Denilecek. (Duhan Suresi 40-50) Medine’ye hicret eden müminlerin geleceklerinin ise son derece güzel, konforlu, şerefli ve bin bir çeşit nimetler içerisinde bir yaşam olacağı ahiretteki mükemmel yaşamlarından örneklerle anlatılır. 51-59-Muhakkak ki takvalı davrananlar Rabbinden bir lütuf olarak içlerinde cennet gibi bahçelerin ve pınarların bulunduğu güvenli bir makam ve mekanlardadır. Onlar ince ipekten ve parlak atlastan elbiseler giyinerek karşılıklı otururlar. İşte böyle! Bunun yanı sıra Biz onları iri gözlü / güzel gözlü / güzel bakışlı arkadaşlarla eşleştireceğiz. Onlar orada güven içinde her çeşit meyveyi isteyip tadacaklar. Orada ilk ölümden başka bir ölüm tatmayacaklar. O (Allah böylece) onları cehennem azabından korumuştur. İşte bu, en büyük Zaferdir. / Kurtuluştur. İşte böylece onu senin dilinle kolaylaştırdık ki ibret alsınlar. Artık seyret bak! Şüphesiz onlar da seyrediyorlar. (Duhan Suresi 51-59)

  • Bölüm 7: Müşriklerin Uzlaşma Arayışları | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 7 MÜŞRİKLERİN UZLAŞMA ARAYIŞLARI Her ne kadar Mekke müşrik ileri gelenleri kendilerini çok güçlü görseler de biraz kafası çalışanları Kamer Suresindeki tehditlerin boş olmadığını ve gidişatın da kendi lehlerine değil Hz. Muhammed’in@ lehine olduğunu ve onu çevre kabile ya da devletlerin desteklemeleri halinde karşı koyamayacaklarının farkında idiler. Ayrıca Habeşistan ve çevre kabile temsilcileri ile Hz. Muhammed’in@ görüşmelerine engel olamamışlar, mesajları içeren sureler bir şekilde onların liderlerine ulaşmıştı. Böylece Hz. Muhammed’in @ Tevhidi Dünya Görüşü hareketi büyük bir diplomasi başarısı göstermekte ve hareket uluslararası boyut kazanmaktaydı. İşte sürekli büyüyen, büyüdükçe de Mekke yönetimi için bir tehdit oluşturan hareket, Mekke içerisinde bir rejim sorunu oluşturmuş ve bir türlü çözülemeyen bu siyasi duruma karşı Mekke dışındaki kabile ve devletlerin ilgisiz kalmayacakları muhakkaktı. Bu sebeple Mekke müşrik ileri gelenleri toplantı üzerine toplantı yapıyor ve çizilen karizmalarını yeniden düzeltmeleri gerekiyordu. Dahası bu şekilde devam ederse Hz. Muhammed @ yanlılarına yapılacak baskı ve şiddet uygulamaları onların hepsinin Mekke’den hicret etmelerine sebep olacak ve gittikleri yerde örgütlenip Mekke’nin üzerine yürümelerine neden olacaktı. Bu olumsuz gelişmeyi gayet iyi okumaktaydılar. Aralarında muhtemelen şu görüşmeleri yaptılar; Utbe b. Rebia gibi daha ılımlı düşünenlerin “Artık şu rejim bunalımına bir son verelim. Gittikçe kan kaybediyoruz. Bu adamın (Hz. Muhammed’i @ kast ederek) hareketi çok ileri gitti. Mekke sınırlarını da aştı ve Habeşistan dahil Arap yarımadasındaki ehli kitap kabileleri de etkisi altına aldı. Onun mesajı yarın bütün Arap kabilelerini etkileyecek. Direnmemize gerek yok. Biz ona tabi olalım, onun getirdiği tevhidi dünya görüşünü uygulayalım eğer başarır da büyük bir medeniyet kurarsa bu bizim de başarımız olur, yok eğer hareketinde başarısız olursa o takdirde diğer Arap kabileleri onu öldürür ve hareketinin defterini dürer, böylece biz de ondan kurtulmuş oluruz. Sonuçta her halükârda kazançlıyız” şeklindeki görüşüne karşılık Ebu Cehil gibi şirkte ısrar edilmesi gerektiğini düşünenler ise “Muhammed @, getirdiği dünya görüşü ve önerdiği sistem ile insanları büyülemekte, etkilemekte fakat söylediği şeylerin hakikatle bir ilgisi yok. Hayatın gerçekleri ile onun söyledikleri uyuşmuyor. O bol bol atıyor, yalan söylüyor. O, tek tek her kabileye ait ilahlara dayalı kabile yönetimleri yerine bütün kabilelerin bir araya geldiği bir tevhid toplumu öneriyor. Ona göre bütün kabilelerin bağlı olacağı tek ilah, tek millet, tek din ile birlik, beraberlik, dayanışma, bütünlük, adalet, merhamet, kardeşlik, tevhit… sistemi kurulması gerekiyormuş. O, sizden ilahlarınızı bırakmanızı istiyor, bütün ilahları tek ilah yapmak gibi tuhaf bir şey istiyor. Diğer bir ifadeyle o bütün otoritelerin tek bir otoriteye / başkana bağlandığı başkanlık sistemini istiyor. Fakat onun önerdiği bu sistem, gerçekleşmesi imkânsız acayip bir şey. Zira bütün Arap kabileleri özgürlüğe aşıktır. Hiç birisi muhtariyetini diğer hiçbir kabileye vermez. Her birisi kendi başına buyruk olarak yaşamak ister. Küçükte olsa kendilerine ait bağımsız bir egemenlik isterler. Onlar bu egemenliklerini asla paylaşmak istemezler. Her kabile kendi yönetimi olmasını, kendi kutsallarının olmasını, kendi silahlı gücünün olmasını ve her şeyin kendine has ayrı ayrı olmasını ister. Her kabile kendi yaşam biçimini, kendi kutsalını ve kendi kurallarını kabile anlayışı içerisinde kendisi belirlemek ister. Kendilerini bağlayıcı kayıtları kabul etmezler. ([1] ) Bu nedenle onların hepsini bir araya getirip bir iradeye boyun eğdirmek ve kendi iradelerini bir başkasına devrederek bir birliğin sağlanmasına razı olmayacaklarından Muhammed’in@ söyledikleri hayatın gerçeklerinden uzak ham hayalden öte bir şey değildir. Şimdiye kadar kabile bazında bağımsız, hür, kendi başına buyruk yaşamış kabileler için bu öneri kölelik demektir, bir tek otoriteye bağlanmak kabul edilebilecek şey değildir. Hem şimdiye kadar bu coğrafyada bu şekilde yaşadık. Hiçbir büyük devlet bizi işgal edemedi, bizi boyunduruk altına alamadı, özgürlüğümüzü bugüne kadar koruduk. Bundan sonra da bir şey yapamazlar. Dahası çağdaş ve çevremizdeki hiçbir yönetim, hiçbir devlet ve dünya görüşlerinden hiçbirisi onun dediği tevhidi dünya görüşünü savunmuyor ve onun önerdiği bir sistemi uygulamıyor. Yani önerdiği sistem tecrübe edilmemiş bir sistemdir. Şimdiye kadar kimsenin bilmediği bir şey olsa olsa uydurmadır/ saçmadır / uygulanabilir değildir.” Yapılan tartışmalardan sonra Mekke müşrik ileri gelenleri şu görüşte karar kıldırlar ve bu kararlarını Mekke halkına şöyle açıkladılar; “Yapılan müzakerelerde şu karara varılmıştır; sizler bütün kabilelerin bir araya gelip bir tevhit toplumu oluşturulması gibi gerçekleşmesi hayalden de öte imkânsız zırvalara kulak vermeyin. Çok ilahlı bu şirk sistemi bizim için en ideal yoldur. Bu yolu / şirk dinini / ilahlarınızı sakın bırakmayın, ilahlarınıza sımsıkı sarılın. Şirk sisteminize karşı yapılan saldırılara karşı sisteminize sahip çıkın ve onu koruyun. Ayrıca zaten de peygamberlik gibi yüce bir makam içimizdeki onca servet sahibi ve taraftarı çok olan kimseler dururken ona mı verilmiş? Üstelik onun (Hz. Muhammed’in @) merhametlilik, fakir / fukarayı kollayan /gözeten, sınıfsal ayrımları yok etmeye çalışan, totaliter olma karşıtı vb. liderliğe yakışmayan bir şahsiyeti var. O tamamen yalan söylüyor. Rabbimiz eğer bir tevhit sistemini bize önerecekse ve bu hususta bir başkana tabi olunacaksa, bunu uygulama güç ve kudreti olanlar eliyle yapmalıydı ve peygamberliği / başkanlığı bizlerden birine vermeliydi. Yoksa malı, makamı ve taraftarı yeterli olmayan biri eliyle yaptırması uygun değildir. Diğer taraftan sabırla biraz bekleyin, göreceksiniz bu sorunu mutlaka çözeceğiz. Yalnız siz biraz sabredin, hemen gevşemeyin, O’nun söylediği büyülü sözlere hemen aldanmayın ve O’nun saldığı korkulara hemen kapılmayın. Sizden beklenen budur.” Yukarıda özetlenen hususlar, Sa’d Suresinin giriş ayetlerinden şöyle ifade edilir; Rahman, Rahim Allah Adına 1-8-Sâd. Zikir / öğüt / şeref / uyarı dolu bu Kur’an’a andolsun ki o inkâr edenler boş bir gurura kapılmış ve (bu sebeple) yanlış yola sapmışlardır. Onlardan önce kaç nesli (bu günahlarından dolayı) yok ettik! Ve artık kaçmalarının mümkün olmadığını anladıklarında (Bize nasıl) yalvarıyorlardı! Şimdi bu kafirler de kendi içlerinden bir uyarıcının çıkmasına şaştılar da “Bu bir sihirbazdır, çok yalan söyleyen birisidir. O bunca ilâhı, bir tek ilâha indirgiyor ha! Bunun çok tuhaf bir görüş olduğunda hiç şüphe yok!” dediler. Ve içlerinden ileri gelenler / Konsey harekete geçti (ve dediler ki): “Yürüyün! İlâhlarınıza ısrarla sahip çıkın. Yapmanız gereken (sizden beklenen) şey budur! Doğrusu biz bunu (tevhidi dünya görüşünü / inancını) son dinde de (çağdaş inanç / dünya görüş ve sistemlerinin hiçbirinde) işitmedik, bu ancak bir uydurmadır. Ne yani! Aramızdan İlahi uyarının (Zikir) indirileceği bir o mu kaldı?” -Aslında onlar Benim uyarıma karşı bir kuşku içindeler. Fakat onlar henüz azabımı tatmadılar.- (Sad Suresi 1-8) Mekke müşrik ileri gelenlerin Mekke halkına karşı haklı ve güçlü bir görüntü sergilemek için yaptıkları bu deklarasyona karşı Cenab-ı Hak elçisine şu mesajları vahyeder ve Hz. Muhammed’de @ o müşrik liderlere cevap niteliğinde olan bu mesajları halka bildirir; “Onlar uyarıların ne anlama geldiğini hala anlayabilmiş değiller. Onlar hiç tatmadıkları için/ hiç başlarına gelmediği için, azap nedir bilmiyorlar. Allah kime peygamberliği / liderliği vereceğini kendisi belirler. İnsanların belirlediği kriterler / değer yargıları O’nu bağlamaz. O rahmet hazinelerini ki; “nübüvvet vasıtasıyla verilen ilahi bilgi / ilahi öğreti ve bu öğretiye sahip olanın makamı çok değerli bir hazinedir” sadece kendi seçtiği kullarına paylaştırır. Bu konuda kimse O’na müdahale edemez, ortak olamaz. Onlar kendilerini ne sanıyorlar? O rahmetini nasıl pay edeceğini onlara mı soracaktı? Şayet göklerin ve yerlerin yönetim ve hakimiyetinin kendilerine ait olduğunu iddia ediyorlarsa o zaman kendilerini bu gerici, ilkel pozisyondan kurtarıp yükselsinler de büyük medeniyet meydana getirsinler bakalım. Eğer akılları, bilgileri yetiyorsa toplumsal yükseliş için çözüm önerileri getirsinler bakalım. Onların yüksek medeniyetler, güçlü devletler kurmak için bilgi ve hikmet hazineleri olmadığı gibi onlar derme çatma kabilelerden oluşan bir topluluktur. Organize birlikler karşısında asla tutunamayacaklar ve yenileceklerdir. Onlar şu anda Allah Elçisi’ni hor ve hakir görerek reddediyorlar ama öyle bir zaman gelecek ki, Mekke’nin müşrik orduları tam bir bozgun yaşayacaklar ve Mekke’ye müminler hâkim olacak ve müşrikler silinip gideceklerdir. Çünkü onlar atomize topluluk olmaları nedeniyle derme çatma, döküntü ordulardan müteşekkildirler. Bir araya gelmiş düzenli birliklere karşı koyamazlar. Elçiye verilen ilahi öğreti kabilelerin bir araya gelmesini ve büyük düzenli ordular meydana getirmesini öngörüyor. İlahi öğretinin meydana getirdiği kuvvetler karşısında duracak hiçbir kabile yoktur. Daha önce de kendileri gibi zalim, jakoben, azgın, hak-hukuk tanımayan sistem ve düşünceleri olan kavimlerde bozguna uğrayıp yok olup gittiler. Mekke müşrik ileri gelenlerinin de alay olsun diye “acele gelmesini istedikleri azap” çok yakındır, onlar, “devenin iki sağımlığı kadar bile olmayan / gecikmesi olmayan bir anlık” kısa bir sürede yok olacaklar. Tarihte yok edilmiş eski milletler de uyarıcılarını yalanladılar, itham ettiler, alay ettiler, iftira attılar. Sen de sana yapılanlara sabret! Zafer ancak uğrunda çeşitli sıkıntı ve yorgunluklara katlanmakla elde edilebilir. Bu Cenab-ı Hakk’ın koyduğu sosyolojik bir kanunudur!” Bu mesajları Mekke halkına okunmak üzere Cenab-ı Hak Sad Suresinin müteakip ayetlerinde şöylece bildirir; 9-16-Yoksa çok güçlü ve çok bağışlayıcı Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? Ya da bütün o göklerin, yerin ve aralarında olanların mülkü (hakimiyet ve yönetimi) onlara mı aittir? Eğer öyle düşünüyorlarsa o zaman sebep ve vasıtaları kullanarak yükselsinler bakalım! (Bunu yapamayacakları gibi) Onlar, birtakım derme çatma kabilelerden oluşmuş ve burada bozguna uğratılacak bir ordudur! Onlardan önce Nuh’un kavmi, Ad, kazıklar sahibi Firavun, Semud, Lut’un kavmi ve Eyke ashabı (Şuayb’ın kavmi) da yalanladılar. İşte onlar da peygamberlere karşı birleşmiş hiziplerdi. Onların hepsi de elçileri yalanladılar ve bu sebeple azabımı hak ettiler. Ve bunlar “devenin iki sağımlığı kadar kısa bir süreyi” geçmeyen bir süre içerisinde gecikmeden gelecek bir çığlıktan başkasını beklemiyorlar. Ve dediler ki: “Rabbimiz! Hesap gününden önce bizim azaptan payımızı acele ver bize!” (diye alay ederler) (Sad Suresi : 9-16) Cenab-ı Hak, mesajlarının devamında elçisinden Mekke halkına şunları da bildirmesini vahyeder; “Ey Mekke halkı! Size güçlü görünmeye çalışıp hava atan bu yöneticileriniz son derece aciz, yetersiz, yeteneksiz ve sizin için hiçbir gelecek vaat etmeyen kişilerdir. Halbuki elçimiz Hz. Muhammed’e ise Biz çok büyük bir gelecek vereceğiz. İran, Mısır, Bizans, Suriye, Yemen, Habeşistan…gibi halihazırdaki büyük devletleri (Dağlar metaforu ile işaret edilmekte) ve Arabistan yarımadasındaki küçük kabileleri (Kuşlar metaforu ile işaret edilmekte) onun emrine vereceğiz. O, çok büyük bir devlet kuracak ve çok büyük bir medeniyet yaratacak. Ona verdiğimiz bilgi, hikmet, yetenek, vizyon, siyaset, isabetli karar verme ve güzel konuşması ile tıpkı Hz. Davud’a@ dağları ve kuşları boyun eğdirdiğimiz ve onun çağrısına ses vermeleri gibi Hz. Muhammed’e @ de o dağlar misali büyük otoriteler / devletler ve kuşlar misali kabileler boyun eğecekler. Bütün çevre devlet ve kabileler onun tevhit toplumuna katılacaklar, onunla birlikte tevhidi dünya görüşünü yüceltecekler. Böylece Alemlerin Rabbinin ismini birlikte tesbih edecekler. Daha şimdiden Habeşistan gibi (dağ misali) bir devlet otoritesinin ve Arabistan yarımadasındaki ehli kitap kabilelerin (kuş misali) onun mesajlarına kulak vermelerini görmüyor musunuz? Bu sebeple Ey Peygamber ve bağlıları! Sizler o müşrik liderlerin diklenmelerine, gurur ve kibirlerine, jakoben tavırlarına ve sözlerine aldırmayın! Her zaman Bize yönelin ve Bizden yardım isteyin! Ey Mekke halkı! Elçimizin mesajlarına çevre devlet ve kabileler duyarsız ve ilgisiz kalmamışken sizler neden ilgisiz kalıyorsunuz?” 17-20- Onlar ne derlerse desinler sen sabret ve güçlü bir iradeye sahip bulunan kulumuz Davad’u hatırla. Çünkü o, her zaman bize yönelirdi. Gerçekten Biz ona dağları boyun eğdirdik; akşam ve sabah (daima, her zaman) onunla birlikte tesbih ederlerdi. Kuşları da toplu olarak (ona boyun eğdirmiştik). Hepsi sürekli ona yönelirdi. Biz onun hakimiyetini güçlendirdik, ona hikmet, nübüvvet, isabetli karar verme ve meramını güzelce ifade etme / edebi ve güzel konuşma kabiliyeti verdik. (Sad Suresi 17-20) Hz. Muhammed’in @ neden elçi olarak seçildiği ve gelecekte de muhteşem bir geleceğin kendisine neden verileceği hususunu Cenab-ı Hak, yine Davut’un @ başından geçen başka bir kıssası üzerinden anlatan ayetlerini gönderir. Söz konusu kıssa da Davut @ mihrapta / mesciddeki makamında otururken toplumda kardeşlik hukuku içerisinde yaşayanlar birbirlerine hasım / düşman olmuşlar ve aralarındaki ihtilafı halletmesi içinde Davut’a @ başvurmuşlar. Davut @ kendi toplumunun birbirlerine hasım / düşman haline gelmiş olmasından son derece ürkmüştür. İhtilafın detayları ise taraflardan haksızlığa uğrayan tarafından dile getirilir ve haksız tarafın toplumdaki tüm ekonomik kaynakları kendi tekeline toplamak istediğini aktarır. Tekel oluşturmak isteyen haksız taraf sahip olduğu doksan dokuz koyunla yetinmeyip kardeşinin tek koyununa da sahip olmak ister ve bu isteğini kabul ettirmek için kardeşi ile yaptığı tartışmada kendisinin haklı olduğunu savunur. Bir koyunu olan kişi tartışmanın detaylarında haksız görünmektedir. Zira tekelci taraf onun bir koyunla ekonomik bir işletmecilik yapamayacağı, eğer o bir koyunu da kendisine verirse kendisinin daha menfaatine olacağı vb. iddialar ile kardeşinin koyununu da kendi sürüsüne katmıştır. Elinde hiçbir şeyin kalmadığını fark eden kardeş aslında tartışmadaki gerekçelerin hiçbir haklı tarafının olmadığını ve elindeki bir koyundan da mahrum olduğunu anlamış ve haksızlığı gidermek için Hz. Davud’a@ başvurmuştur. Hz. Davud@ bunun çok büyük bir haksızlık olduğuna hükmeder. Ancak daha vahim bir duruma doğru gidildiğini de fark etmiştir. Zira toplumdaki bu haksızlıklar ve tekelleşmeye doğru gidişin, kendi toplumu için çok büyük bir fitneye sebep olacağını anlar. Toplumun başkanı olarak kendisinin toplumda bu bozulmada en büyük sorumluluk sahibi olduğunu bildiğinde Cenab-ı Hakk’tan bağışlanma diler. Arkasından bu fitneyi bertaraf etmek için yine Cenab-ı Hakk’tan yardım ister, O’na yönelir ve O’nun emirlerine secde / itaat eder. Cenab-ı Hakk’ta kendisine yönelen bu kuluna yardımını esirgemez ve onun için ihtiyaç duyduğu her türlü bağışı yapar. İşte aynı durum şimdi Mekke’de mevcuttur. Mekke’de de şirk sisteminin getirdiği imtiyazlaşma ve tekel oluşturma almış başını gitmişti. Toplumun zayıf kesimleri her gün daha da zayıflıyor ve tekelci azgınların eline düşüyorlardı. Hz. Muhammed’e@ peygamberlik gelmeden önce Mekke’de kurulan “Hılful Fudul / Erdemliler Cemiyeti” bunun göstergesiydi. İmtiyaz sahibi olan müşrik ileri gelenler, kardeşlerinin malını, mülkünü ve sermayesini elinden alıp perişan duruma düşürüyorlardı. Böylece Mekke toplumu şirk sisteminin ayırıcı ve bölücü özelliği ile toplumdaki kardeşliği parçalayıp, kardeşleri birbirine düşman / hasım haline getiriyordu. Ölümcül rekabetler ve insanların birbirlerine olan düşmanlıkları Mekke toplumunu uçurumun eşiğine getirdiği o dönemlerde, bu durumu dert edinenler “Erdemliler Cemiyetini” kurmuşlardı. Hz. Muhammed @de bu cemiyetin aktif bir üyesiydi. Hatta Ebu Cehil’in Yemenli bir tüccarın malını gasp etmesi üzerine haksızlığa uğrayan zavallı adamın imdadına Hz. Muhammed @ yetişmişti ve mallarını Ebu Cehil’den almıştı. Mekke’nin bu gidişatından tıpkı Hz. Davud @ gibi Hz. Muhammed@ de çok tedirgin oluyor ve gerçekten çok korkuyordu. Her gün haksızlığa uğrayan ve fakirleşen insanların kendilerine başvurusuna dedesi Abdulmuttalip’ten bu yana şahit oluyordu. Bu durumu kendisine dert edinen en önde gelen şahsiyetti. Öyle ki bu sorunu nasıl çözeceğine ilişkin Hira mağarasına sık sık çekilen de kendisi idi. Yine Tıpkı Hz. Davud @ gibi Hz. Muhammed @ de Mekke toplumunun büyük bir fitne ile karşı karşıya olduğunu anlamış ve bu fitneden kurtuluşun da ancak Cenab-ı Hakk’a yönelmekte olduğunu bilmişti. Kendisine samimi bir kalple ve bağışlanma talebiyle yönelen Hz. Muhammed’e @ bu konuda elçilik vazifesini Cenab-ı Hak bağışlamıştı. İşte zengin oldukları için peygamberliğin kendilerine verilmesi gerektiğini iddia eden Mekke müşrik ileri gelenlerine Hz. Davut @ üzerinden verilen cevapta, Hz. Muhammed’in @ bu vazife için en fazla liyakatli kişi olduğu böylece vurgulanmış olur. Müşrik ileri gelenlerin toplumdaki fitnenin, haksızlığın ve sorunun esas kaynağının kendileri olması nedeniyle sırf zenginliklerine binaen peygamberlik verilmesi nasıl mümkün olabilir? Cenab-ı Hak elçilik konusundaki bu hakikatları böylece Hz. Davud @ kıssası ile ortaya koyar; 21-25- Ve sana şu hasımların haberi geldi mi? Hani onlar mihraba çıkıp varmışlardı. Davad’un yanına girdiklerinde o, onlardan ürkmüştü. / korkmuştu. (Ona,) “Korkma! (Biz) iki hasımız. Bazımız, bazımıza haksızlık etti. Şimdi sen aramızda hakk ile hüküm ver, aşırı gitme ve bizi doğru yola yönelt” dediler. (Birisi) dedi ki: “İşte bu benim kardeşim. Onun doksan dokuz koyunu var, benim ise bir tek koyunum var. Böyle iken, ‘Onu da bana ver’ dedi ve konuşmada bana üstün geldi. (tartışmada beni yendi.)” O (Davud) dedi ki: “Doğrusu senin bir koyununu kendi koyunlarına katmak istemesiyle o sana zulmetmiştir. Gerçekten de yakınların (ortakların, akrabaların, bir cemiyette yaşayanların) çoğu mutlaka birbirlerine haksızlık ederler. Ancak iman edenler ve sâlihâtı işleyenler haksızlık etmezler. Ama onlar da ne kadar azdır!” Ve Davud, kendilerinin fitneyle karşı karşıya olduklarını anladı. Hemen Rabbinden bağışlanma diledi, rükû ederek yere kapandı ve O’na yöneldi. Biz de onu bağışladık. İşte böyle! Şüphesiz Yanımızda onun yakınlığı ve güzel bir yeri vardır. (Sad Suresi 21-25) Tıpkı Hz. Davud’un@ Allah’a yönelmesi, haksızların heva ve heveslerine uymaması ve adaletle hükmetmesi gibi Hz. Muhammed’de @ Mekke müşrik ileri gelenlerinin arzu ve heveslerine uymayacağı, toplumda adaleti tesis edeceği yine Hz. Davud @ kıssası üzerinden ifade edildikten sonra Cenab-ı Hak, adaleti; iyiliği ve toplumu ıslah etmek isteyenleri, zulüm ve bozgunculuk yapan Mekke müşrik azgınları ile bir tutmasının asla mümkün olmayacağını belirtir. Bir taraf, toplumu felakete götürürken diğer taraf, selamete götürmeye çalışıyor. Bir taraf, toplumu ateş azabına sürüklerken diğer taraf, cennete götürmeye çalışıyor. Hiç bunlar aynı olur mu? Elbette ki iyiliği güzelliği isteyen, Cenab-ı Hakk tarafından da tercih edilecek ve elçi olarak seçilecektir. Elbette ki yeryüzünde iktidar vereceği kimselerin günahkâr, zalim ve fesatçı olanlar arasından değil adil, liyakatli, dürüst ve ıslah edici kimselerden olması gerekir. 26-29- “Ey Davud! Elbet Biz sana yeryüzünde bir iktidar verdik. O hâlde insanlar arasında adaletle hükmet, (kimsenin) arzu ve heveslerine kapılma, aksi takdirde onlar seni Allah yolundan saptırır: Allah yolundan sapanları ise, Hesap Günü'nü unuttuklarından dolayı şiddetli bir azap bekler!” Ve Biz inkarcıların zannettiği gibi, gökyüzünü, yeryüzünü ve aralarında olanları boş yere / amaçsız / anlamsız yaratmadık. Kendilerini ateşe soktukları için inkâr edenlere yazıklar olsun! Yoksa iman eden ve ıslah edenleri yeryüzünde fesat çıkaranlarla bir mi tutsaydık? Yoksa o takvâ sahiplerini azgın günahkârlarla bir mi tutsaydık? Biz sana feyizli ve bereketli bir kitap indirdik ki insanlar onun mesajları üzerinde iyice düşünsünler ve akıl-iz’an sahipleri ondan ders alsınlar. (Sad Suresi 26-29) 7.1. Mekkeli Müşriklerin Yeniden Uzlaşma Girişimleri Cenab-ı Hakk’ın bu mesajları Mekkelilere okununca Müşrik ileri gelenler karizmayı bir daha çizdirmiş oldular. Onlar şerefli, gururlu, kibirli, gösterişli ve güçlü görünmeye çalıştıkça kamuoyundaki itibarları daha da azalıyordu. Ne yapsalar Hz. Muhammed @ karşısında tutarlı ve haklı pozisyonda olamıyorlardı. Karşılık verdikçe batıyorlardı. Yeni durumu kendi aralarında tekrar müzakere ettiler ve Hz. Muhammed’in @ amcası Ebu Talib’e baskı yapmaya karar verdiler. Ebu Talip ve Haşimoğullarına yapılacak baskı O’nun hareketini engelleyebilirdi. Bu nedenle Ebu Talib’i ikna yoluna gitmeye ve O’nun da yeğenine baskı yapmasını denemenin en uygun yol olduğuna karar verdiler. Onların Haşimoğulları ve Ebu Talip üzerinden Hz. Muhammed’e @ uygulayacakları baskı iki aşamalı olacaktı. Birinci aşamada Hz. Muhammed’e @ daha önce yaptıkları uzlaşma tekliflerinde olduğu gibi çok geniş imkanlar, büyük makamlar, mal ve mülk vaad edilecekti. Eğer sorun bu teklifin kabulü ile çözülecek olursa Haşimoğulları kendi kabilelerinden olan birisinin (peygamberimizin) güçlü, yetkili ve etkili olmasından faydalanacaklardı. Ama uzlaşma teklifi reddedilecek olursa peygamberimizi himaye etmek zorunda kalacaklarından sıkıntılara gireceklerini görüyorlardı. Haşimoğullarının kolay ve kendileri açısından menfaatli olanı tercih etmesi için Hz. Muhammed’e @ toplumsal baskısı yapacakları açıktı. Eğer uzlaşma teklifi kabul edilmeyecek olursa da ikinci aşamaya geçilecek ve o aşamada ise Haşimoğullarına boykot uygulanacak, onlarla tüm ilişkiler kesilecek ve onlar Mekke’de yaşayamaz, barınamaz hale getirilecekti. Böylece Kureyş’in en soylu ve en ileri gelen aşireti perişan edilecekti. Buna ise aşiret gelenekleri gereği Hz. Muhammed’i @ himaye edip koruyan fakat ona gönülden iman etmeyen hiçbir haşimoğlu üyesi kolay kolay razı olmayacaktı. Zira Hz. Muhammed’i @ korumak uğruna kabile tümden yok olacaktı. Kabilesinin yaşamasını isteyen aşiret üyeleri, Ebu Talip üzerinde baskı yaratacak ve Hz. Muhammed @ üzerindeki himayesini kaldırma veya O’nu uzlaşmaya razı etme hususunda baskı uygulayacaklardı. Mekke’nin müşrik ileri gelenleri, ikinci aşamaya geçmeden önce birinci aşamayı belki birkaç kez de olsa denemeye karar verdiler. Hazırladıkları uzlaşma paketi teklifini iletmek üzere Ebu Talib’e bir heyet gönderdiler. Heyet, Ebu Talib’e kararı bildirince, uzlaşma olmadığı takdirde, bu teklifin ikinci aşamasının boykot olacağını Ebu Talip anlamıştı. Haşim oğulları ekonomik güç olarak oldukça zayıflamıştı. Zaten ekonomik olarak sıkıntılı durumda olan Haşimoğulları boykotla yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilirdi. Ebu Talip bu durumu Haşimoğullarına anlatmakta oldukça güçlük çekecekti. Çünkü sonunda açlığa, sefalete varan bir süreç onları bekliyordu. Ebu Talip ve Kureyş heyeti uzlaşma teklifini peygamberimize götürmeye karar verdiler. Çünkü bu sıkıntılı durumun tek çözüm merci ya da tek hakemi vardı, o da Hz. Muhammed’den @ başkası değildi. Mekkeliler uzlaşma önerilerinde her zaman yaptıkları gibi mal, kadın, makam, itibar verme tekliflerini getirmişler ama karşılığında peygamberimizin tevhidi dünya görüşü davasından vazgeçmesini istiyorlardı. Ebu Talip, peygamberimizi Mekke müşriklerinin yaptıkları bu teklifi kabul etmesi konusunda ikna etmeye çalıştı. Fakat peygamberimiz “Ey amcacığım! Ben onlara öyle bir tek kelimeyi (la ilahe illallah) kabul ettirmeye çalışıyorum ki, bu kelimeyi kabul ettikleri takdirde, onlara sadece Araplar değil, tüm dünya tâbi olur.” diyerek onları daha büyük bir medeniyete çağırdığını, onların iyiliğini istediğini ama onların bunu anlamaya yanaşmadığını böyle giderse bu zulmün tüm Kureyşi yok oluşa götüreceğini ifade etmeye çalıştı. Fakat peygamberimizin söylediği bu hususuların Haşimoğullarını ikna etmeyeceği açıktı. Çünkü Mekke müşrik ileri gelenlerinin teklif ettikleri kadın, mal-mülk ve saltanat onlar açısından çok değerliydi. Uzlaşma teklifi kabul edilecek olursa Mekke’nin hakimi pozisyonuna geleceklerdi. Fakat bunun aslında ne Hz. Muhammed’e @ ne de Haşimoğullarına bir fayda sağlamayacağını delilleri ile göstermek gerekiyordu. Cenab-ı Hak, elçisini teselli etmek ve O’nun yanında saf tutanlar ile Haşimoğullarını ikna etmek için Hz. Süleyman’ın @ iktidarda iken yaşamış olduğu iktidarsızlık kıssasını inzal etti. Kıssaya göre Hz. Süleyman @ babası Hz. Davud’dan @ devraldığı iktidar koltuğuna oturur. Her şey, önceleri gayet iyidir. Toplumun ileri gelenleri, sivil ve askeri bürokratlar Hz. Süleyman’a @ çok güzel kadınlar (rahvan kısrak metaforunda), mal, mülk ve güç sunmaktaydılar. Fakat daha sonra onu kadın, mal – mülk ve güçle oyalayarak öyle bir konuma getirdiler ki, sonunda O koltuğunda adeta bir ceset idi. Şekil olarak Hz. Süleyman@ iktidarda görünmekle birlikte mühür şeytanların elinde ve böylece esas iktidar ve devleti yönetenler şeytani dürtülerle hareket eden ileri gelenler, sivil ve askeri bürokratlardı. Hz.Süleyman’ın @ yönetimde hiçbir etkinliği yoktu. Cenab-ı Hak, içine düştüğü bu konfor, oyun ve eğlence yanlışından onu kurtarmak ve kendine getirmek için tahtına bir ceset bıraktı. Hz.Süleyman tahtındaki cesedi görünce kendisininde mevcut haliyle bu cesetten farkının olmadığını anladı. O makamda oturan kişinin asli görevi toplumun sorunlarını çözmek, onların itiyaçlarını gidermek olduğu halde kendisi oyun ve eğlenceye dalmıştı. Makama ait işler ise kendisini çevreleyen bürokratlar ve etkili kişiler tarafından yapılıyordu. Makamın mührü yetkisiz kişilerdeydi ve onlar istedikleri gibi keyflerince devleti idare ediyorlardı. Nasıl olsa sorumluluk Hz.Süleyman’da olduğu için idari işlerde onlar tüm şeytanlıkları sergiliyorlardı. Bu haliyle, Hz. Süleyman mührü şeytanlara kaptırmış kendisi sureta bir ceset gibi makamda oturuyordu. Cenab-ı Hakk’ın tahtına bir ceset bırakması olayı ile Hz. Süleyman @ hatasının nereden kaynaklandığını anladı ve kendisine sunulan kadın, mal, mülk ve imkanlara tamahı ve onların kendisine verdiği refah ortamını, oyun ve eğlence ortamını bıraktı. İşte o zaman gerçekten iktidar oldu ve ileri gelenlerin oyuncağı olmaktan kurtuldu. O, kendisine sunulan iktidar imkanlarını Allah’ın iktidarını hakim kılmak için sevmeye başlayınca o imkanları, Allah için milletin hayrı yönüne hasretti. Böylece Allah, ona öyle bir iktidar verdi ki; O, kendisine daha önce ileri gelenlerin sunduğu güç ve iktidarın çok fevkinde, başka imkanlara kavuştu. Çevredeki tüm yabancılar / ecnebiler (cinler), düşman topluluklar (şeytanlar metaforunda), bilim adamları, sanatkarlar ve mucitler onun emri altında çalışmaya başladı. O bunları kullanarak çok büyük bir medeniyet yaratma imkanına kavuştu. Cenab-ı Hakk’ın vahyettiği bu ibret verici yaşam öyküsü ile Mekke müşrik ileri gelenlerinin de Hz. Muhammed’e @ sundukları Mekke’nin en güzel kadınları, mal-mülk, güç ve imkanları hile için sundukları anlatılmak isteniyordu. Onların da bir oyunları vardı. Onlar Hz. Muhammed’i @ uzlaşmaya ikna ederek tevhidi dünya görüşünden vazgeçirecek olurlarsa hiçbir zaman iktidarı ona vermeyeceklerdi. O, göstermelik bir makam pozisyonunda olacak, kendisine sunulan mal, kadın, servet ve konforun içerisinde oyalanıp duracak, yönetimin esas sahipleri ise müşrik ileri gelenleri olacaklardı. Böylece Hz. Muhammed @ Mekke’nin reisi makamında fakat hiçbir etkinliği olmayan, makam koltuğuna oturtulmuş cansız, ruhsuz bir cesetten farklı olmayacaktı. Hatta bu öyle kötü bir pozisyon olacaktı ki yöneten kesimler müşrik ileri gelenler olmasına rağmen, yönetimin işlediği bütün pislik işler ve kötü yönetimin faturası Hz. Muhammed’e @ çıkarılacaktı. Böylece müşrik elitler bir taşla iki kuş vurmuş olacaklardı. Hem kendi zulüm yönetimleri, devam edecekti hem de bu kötü yönetimin sorumlusu kendileri değil Hz. Muhammed @ olacaktı. Şayet müşriklerin bu oyunlarına gelinmeyecek olunursa, o takdirde de Cenab-ı Hakk’ın vaat ettiği ve şimdiye kadar bu topraklarda kimsenin sahip olmadığı bir iktidara kavuşulacaktı. Bu nedenle Hz. Muhammed @ onların tekliflerini elinin tersiyle itti ve reddetti. Cenab-ı Hak, bunu Hz.Süleyman’ın @ kendisine sunulan atların boyunlarını ve bacaklarını kesmesi şeklinde bir metaforla anlatır. Peygamberimiz ilahi rehberlik çerçevesinde ilerleyerek iktidar olacak olursa, Cenab-ı Hakk’ın O’na tüm ecnebilerin / yabancıların (Arap olmayanların), tüm şeytanların (Peygamberimizin düşmanlarının / hakka ve akla aykırı hareket eden her türlü kişi, güç ve kurumların), bilginlerin, mimarların, mucitlerin, kölelerin, ezilmişlerin, tüccarların / korsanların (rüzgarlar), sanatkarların, … hizmet edecekleri bir saltanat vereceği müjdelendi. Bu kıssada anlatılan olay, referans gösterilerek Hz. Muhammed’in @ uzlaşma paketinde sunulan mal- mülk ve güç imkanlarını reddetmesinin altında yatan sebepleri müminlerin ve Haşimoğullarının anlamaları beklenmekteydi. 30-40- Davud’a bir de Süleyman’ı bahşettik. (O) ne güzel kuldu! Çünkü o sürekli bize yönelirdi. Hani kendisine akşamüstü (karanlık öncesi/ boykot öncesi) iyi cins ve rahvan atlar / kısrak / kadınlar sunulmuştu; “Ben, hayrı / malı / serveti / mülkü / gücü Rabbimi zikretmek / O’nun dinini hakim kılmak için severim.” onlar perdenin arkasına gizlenince “getirin onları bana!” (dedi). Hemen onların bacaklarını, boyunlarını kesti, kurban etti. And olsun ki Biz Süleyman’ı tahtının üzerine bir ceset bırakmak suretiyle fitnelendirmiştik / denemiştik / sınamıştık. Bunun ardından, O, da bize yönelmiş ve “Ey Rabbim! Beni koru / bağışla / maddi ve manevi pislik bulaştırma ve bana, benden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir mülk / iktidar ihsan et! Şüphesiz ki Sen, bol bol ihsan edensin” dedi. Bunun üzerine Biz de, onun emriyle istediği yere tatlı tatlı esip giden rüzgârı, şeytanları, tüm dalgıç ve yapı ustalarını ve zincirlere bağlanmış olan diğerlerini onun emrine verdik. İşte bu, Bizim hesaba gelmez ihsanımızdır. Artık ister dağıt ister yanında tut. Şüphesiz ki, onun yanımızda bir yakınlığı ve güzel bir yeri vardır. (Sad Suresi 30-40) Bu kıssa ile Hz. Muhammed’in @ uzlaşma paketini reddedişini müminlerin, Haşimoğullarının ve kararsız / araftaki Mekke halkı tarafından olumlu karşılanması ve desteklenmesi gerektiği anlatılmak isteniyordu. Fakat Mekke müşrik ileri gelenlerinin uyguladıkları baskı ve şiddetten bunalan insanlara bunun gerekçelerini anlatmak öyle kolay değildi. Cenab-ı Hak bu hususta örnek vermeye devam eder ve bu kez Hz. Eyyup @ kıssası üzerinden insanlar ikna edilmeye çalışılır. Nasıl ki Hz. Eyyüp @, kendi çevresindeki şeytani karakterli insanların hile ve desiseleri sonucunda bütün malını, mülkünü ve taraftarını kaybetmesi nedeniyle yaşadığı bunalımların meydana getirdiği hastalıklardan ve yaralardan kaynaklanan acı ve meşakkatlerden kurtulmak için Cenab-ı Hakk’a yalvardıysa Hz. Muhammed de @ Ebu Cehil ve onun gibi şeytanların uyguladıkları baskı ve şiddetin tevhit hareketine açtığı yaralardan kurtulmak için Rabbine yalvarmaktadır. Cenab-ı Hak, Hz. Eyyup’ün @ duasına icabet ederek onun acılardan ve sıkıntılardan kurtulması için harekete geçmesini, kurtulmak için çaba sarf etmesini, yola düşmesini ve hastalığına şifa olacak suyun bulunduğu yere gitmesini emretti. Cenab-ı Hak, aynı şekilde Hz. Muhammed’in @ ve taraftarlarının da sıkıntı, bunalım ve acılardan kurtulmaları için yola düşüp, hicret edip sulak ve bereketli toprakların bulunduğu çevre ülkelere göç etmesine kıssa üzerinden işaret verir. Bu ülkeler Habeşistan olur, Medine olur farketmez, kendilerine kucak açacak ve işkencelerden kurtulacakları bir diyar olsun yeter ki. Hz. Eyyup @ gibi tekrar eski güçlü, mal ve makam sahibi bir konumuna gelmek için baskılar karşısında ayağını yere sağlam basmasını, güçlü ve kararlı durmasını, davasından dönmemesini örnek göstererek Hz. Muhammed @ ve taraftarlarının da aynı şekilde davranması halinde güçlükleri aşıp zafere (suya) ulaşacağı ifade edilmiş olur. Aynı kıssa üzerinden devamla Hz. Eyyup’e @ dürüstlükte kararlı olmasını, haktan ayrılmamasını, birlik ve beraberlik içerisinde çaba göstermesini ve çalışmasını emreden Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed @ ve taraftarlarının da sabırla Haktan yana olmalarını ve birlik ve beraberlik içerisinde hareket etmelerini emreder. Bu emrini de yine Hz. Eyyup @ üzerinden verir. Nasıl ki Hz. Eyyup @ buğday saplarını deste şeklinde bir araya getirdiyse Hz. Muhammed’e @ de değişik kabilelerden müteşekkil tüm taraftarlarını bir araya getirip tevhidi sağlama konusunda gayret etmesini emreder. Böylece Hz. Muhammed’in @ etrafındaki mümin sayısı kadar insanların hicret ettiği yerde kendilerine katılım yapacağı, Hz. Eyyup’un @ kendisine geri verilen ailesi ve bir misli kadar daha taraftarının aileye katılım sağlaması örneklemesi üzerinden müjdelenir. Doğru yolda ve hak yolda gösterdiği kararlılık, sabır ve sebatla bir abide olmuş Hz. Eyyup’un @ hayat hikayesi ile de müminler ve Haşimoğulları Mekke müşrik ileri gelenlerinin uzlaşma tekliflerini Hz. Muhammed’in @ reddetmesini ve O’nun doğru yolda gösterdiği azim ve kararlılığa destek olmaları gerektiği anlatılır. 41-44- Kulumuz Eyyup’u da hatırla! Bir zaman o, Rabbine seslenmişti: “Şeytan bana meşakkat ve acı dokundurdu.” “Ayağın ile topukla / yere vur / düş yola / sefere çık / yaya olarak hemen oradan uzaklaş! İşte yıkanılacak bir yer, işte içecek soğuk bir su!” dedik. Ve Biz ona, ailesini ve onlarla birlikte olanların bir mislini daha tarafımızdan bir rahmet ve tüm akıl sahipleri için bir ibret olarak bahşettik. “Ve eline bir demet sap al, onunla hemen, çaba göster / gayret et ve hanis olma / kararsız olma / haktan sapma/ günah işleme.” Gerçekten Biz onu sabredici bulduk. O, ne güzel kuldu! Şüphesiz o bize sürekli yönelirdi. (Sad Suresi 41-44) Gelinen aşamada akıllara takılan bir diğer tereddüt, zulüm rejiminin devrilip yerine adalet sisteminin gelmesi için başka ülkelere hicret etmenin neden şart olmasıydı. Cenab-ı Hak hem Hz. Muhammed@ hem de müminlerin bu konudaki tereddütlerine İbrahim @, İshak @, Yakup @, İsmâîl@, Elyasa@, Zülkifl@ gibi peygamberler üzerinden cevap verir. Geçmişte zalim iktidarlarla mücadele etmiş bütün peygamberlerin kendi yurtlarını terk etmek zorunda kaldıklarını ve vatan hasreti çektiklerini bildirir. Anılan bu şahsiyetlerin kendi öz vatanlarından başka diyarlara hicret ettikleri ve gittikleri yerlerde sıkıntı çektikleri gibi vatan hasreti ile yanıp tutuşmuş olduklarını bildirir. Böylece bunun tevhit ve adalet mücadelesinin olmazsa olmaz bir şartı olduğunu vurgular. Bir medeniyet kurmak kolay değildir. Olgun, kaliteli ve eğitimli insan gerektirir. Medeniyetleri kuran peygamberlerin ve takipçilerinin olgunlaştırılması ve eğitilmesi için sıkıntı ve hasretlerin çekilmesi bu işin kuralıdır. Hicretin sıkıntı ve zorluklarına katlanarak olgunlaşan ve takva sahibi olanlar için muhteşem bir geleceğin var olduğunu müjdeler. Onlara zulmetmiş olanları ise, çok korkunç bir akıbet beklemektedir. Cehennem azabı, kaynar su ve irin. Bu ceza sadece zulmetmiş olanlara mı? Onların bu zulümlerine seyirci kalarak onlara destek sağlamış olanlar için bir ceza yok mu? Elbetteki var! Yapılanlara seyirci kalarak zulme ortaklık yapmak acı ve azapta da ortaklığı beraberinde getirmektedir. Sadece ahiretteki azapla yetinilmeyecek, onlara bu dünyada da şiddetli azap isabet edecek. Onlar her iki azap ile karşı karşıya geldiklerinde birbirlerini suçlayacaklar ve cezadan kurtulmaya çalışacaklar…. 45-68- Güç ve basiret sahibi kullarımız İbrahim’i, İshak’ı ve Yakup’u da hatırla! Şüphesiz Biz onların şahsiyetlerini yurt düşüncesi / yurt hasreti / vatan hasreti ile arı duru bir saflıkla olgunlaştırdık. Şüphesiz onlar, yanımızda seçilmiş en hayırlı kimselerdendir. İsmail’i, Elyasa’yı, Zülkifl’i de an. Hepsi de hayırlı kimselerdendir. İşte bu bir öğüttür /şereftir / hatırlatmadır. Şüphesiz ki takva sahipleri için güzel bir gelecek, kapıları kendilerine açılmış olan Adn cennetleri vardır. Orada konfor içinde bol meyve ve içecek isterler. Yanlarında gözlerinin içine bakan yaşıtları vardır. İşte hesap günü için size söz verilen budur. Hiç şüphesiz ki, işte Bizim verdiğimiz bu rızık tükenmez. İşte bu böyledir! Ama bir de haddini bilmez azgınlar var ki, onları da en kötü yer beklemektedir; Cehennem! Onlar da ona yaslanacaklar. Ama o ne berbat bir yataktır! İşte bu da böyledir! O halde, artık bırak da o kaynar su ve zehirli irin azabını ve aynı türden başka azap çeşitlerini de sonuna kadar tatsınlar! (İleri gelenlerine denilecek ki); “İşte bunlar da sizinle birlikte körü körüne arkanıza takılan bir grup.” (İleri gelenler şöyle cevap verecek); “Rahat yüzü görmesin onlar! Şüphesiz onların da ateşe atılmaları gerek.” (Körü körüne takip edenler ise); “Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin! Bunu başımıza siz getirdiniz ve gele gele en berbat yeri buldunuz!” diyerek şöyle yalvaracaklar; “Rabbimiz! Bunu kim bizim başımıza getirdiyse onun ateşteki azabını kat kat arttır!” Ve yine diyecekler ki: “Kendilerini kötülerden saydığımız adamlardan hiçbirini burada niye göremiyoruz? Biz onları alaya almıştık / aşağılamıştık. Yoksa (buradalar da) gözden kaybolup saklandılar mı?” Şüphesiz ki bu, ateş ehlinin birbiriyle tartışması / çekişmesi böyle gerçekleşecektir. De ki: “Ben sadece bir uyarıcıyım! Ve O, bir tek ve kahredici, göklerin, yerin ve ikisi arasında olan şeylerin Rabbi, çok güçlü, çok bağışlayıcı olan Allah’tan başka tanrı yoktur.” De ki: “Bu, çok büyük, önemli bir haberdir. Siz ise ondan yüz çeviriyorsunuz.” (Sad Suresi:45-68) Cenab-ı Hak, bu surenin sonunda Haşimoğullarına ve müminlere uzlaşma teklifinin reddedilme gerekçesini anlatmak için son bir örnekleme getirir. Bu örnekleme ile uzlaşma teklifinin aslında şeytanın aldatıcı hilesinden başka bir şey olmadığının müminlerce ve Haşimoğullarınca iyice anlaşılmasını murad eder. Örnek metaforu kozmik âlemde ilk insanın yaratılışı sırasında cereyan eden olayların canlandırıldığı sahnelerden seçer. ([2] ) O sahnelerde iblisin / şeytanın gerçek yüzü ve niyeti ortaya konularak, Mekke müşrik iblis ve şeytanlarının da aynı oyunları oynamak istedikleri ifade edilmiş olur. Surenin başında anlatıldığı üzere Hz. Muhammed’in @ hareketinin uluslararası boyut kazanmasından sonra krize giren ve bu soruna çözüm arayan Mekke kabilelerinin reisleri / aksaçlıları / mele’ler topluluğu Darün Nedve’de toplanır. Toplantıda Utbe bin Rebia’nın Hz. Muhammed’in @ serbest bırakılması ve davasını gerçekleştirmesine fırsat verilmesi teklifi ile aslında Mekke’nin başına önder olarak Hz. Muhammed’in getirilmesi ve tevhidi dünya görüşünün uygulanmasına razı olunması teklif edilmekteydi. Onun teklifine göre bu işte o engellenmeyecekti. Şayet o bu düşündüğünü gerçekleştirebilirse onun başarısı tüm Mekkelilerin başarısı olacak ve bu başarıdan ileri gelenlerde paylarını alacaklardı. Şayet beceremez ise diğer Arap kabileleri onu öldürecek ve kendileri de bu sorundan kurtulmuş olacaklardı. Utbe bin Rebia bu görüşünü anlatırken Hz. Muhammed’in @ tüm özelliklerinin de başkanlık için aranan nitelikleri taşıdığını ifade eder. Utbe bin Rebia, Hz. Muhammed’in@ güzel konuşması, akıllı kararlar vermesi, birleştirici, yatıştırıcı, sorunlara getirdiği pratik ve uygun çözümleri, asaleti, duruşu, güvenilirliği gibi bütün olumlu karakterleri ile bu işi yapabilecek yeteneklerle yaratıldığına da dikkat çeker. Dahası onun olgun, paylaşmacı, alçak gönüllü, vergili yani toprağa özgü karakterleri ile tüm halk tabanında ve kabileler arasında başarılı olmasının mümkün olduğunu da ileri sürer. Ayrıca kendisinin ağzından dökülen o sözlerin insan sözü olmasının mümkün olmadığını ve bu sözlerin çok etkileyici bir ruhunun olduğunu da ekler. (Hz. Adem’e ruhun üflenmesi metaforu) Utbe bin Rebia’nın Hz. Muhammed @ hakkında Mekke’nin Aksaçlılarına / mele’ler topluluğuna yönelik yaptığı bu konuşmasının sonunda getirdiği teklif, mele’ler topluluğunun hemen hemen tamamınca kabul edilir. (Meleklerin Hz. Adem’e @ secde etmesi metaforu) Tıpkı meleklerin kozmik âlemde Hz. Adem’e @ secde ettikleri / emre amade oldukları gibi Mekke’nin kabile reisleri / aksaçlıları / mele’ler topluluğu / melikleri de Hz. Muhammed’in @ tevhidi dünya görüşüne tabi olma teklifini kabul ederler. Fakat kabile reislerinden / aksaçlılarından / mele’ler topluluğundan / meliklerinden birisi vardı ki o tıpkı Kozmik alemdeki Mele-i Ala’da gerçekleşen olaydaki meleklerden olmasına rağmen Hz. Adem’e @ boyun eğmeyi reddeden İblis gibi Mekke’nin Yüce Konsey / Mele-i Alası sayılan Darün Nedve’nin kabul ettiği tercihe katılmadı ve Hz. Muhammed’in @ başkanlığı teklifini reddederek O’na boyun eğmeyeceğini söyledi. O iblis, Ebu Cehil’den başkası değildi. Ebu Cehil bu işin başından beri inkârcılıkta en önde gidiyordu. (İblisin kafirlerden olması gibi) Herkes Ebu Cehil’in verdiği bu tepkinin nedenini merak ediyordu. Bütün bakışlar Ebu Cehil’e çevrildi ve “Peki! Neden boyun eğmiyorsun? Hz. Muhammed’in başkanlığını neden kabul etmiyorsun?” diye soranlar olduğu gibi “Yoksa sen kendini Hz. Muhammed’den daha mı üstün görüyorsun?” bazıları da “Yoksa kibir ve gururundan dolayı mı boyun eğmiyorsun” hatta bazıları “Senin Mekke’nin içinde bulunduğu krize çözüm üretecek ideolojin veya önerilerin var mı? Sende bu konuda liyakat, bilgi, birikim ve vizyon var mı?” şeklindeki sorular Ebu Cehil’e yöneltilir. Utbe bin Rebia’nın getirdiği teklifi reddediş gerekçesini Ebu Cehil şöyle ortaya koyar; “Ben ondan daha iyiyim / daha liyakatliyim / daha hayırlıyım. Benim görüşüm şirk sisteminin devam etmesi. Bu sayede hepimiz daha çok nimetlere sahip olacağız. Bu sistem bizim için en fazla getirisi / hayrı olan bir sistem. Zira içinde yaşadığımız toplum ve çevre Arap kabileleri vahşi, bedevi bir toplumdur. Onlar yumuşaklıktan anlamaz. Onlara sert davranmak gerekir. (İblis’in ateşten yaratılmış olması metaforunda olduğu gibi) Benim topluma uyguladığım ateşten kinaye hiddet, şiddet, jakoben ve totaliter davranışlarla bu insanlar yönetilebilir. Onlara merhametli, şefkatli, vergili, paylaşmacı davranırsan tepene binerler ve asla hükmedemezsiniz. Kabilelerin diğer kabilelere karşı kendi güvenliğini sağlayabilmesi içinde mutlaka şiddeti esas alması gerekir. Aksi takdirde kabilelerin güvenlikleri tehlikeye girer. Benim görüşüm, şirk sisteminde devam etmemiz. Benim yolum daha hayırlı. Hz. Muhammed’in iddia ettiği tevhit toplumu ise asla gerçekleşemez. Çünkü (Hz. Adem’in @ çamurdan yaratılmış olması metaforunda olduğu gibi) Hz. Muhammed çamurdan (toprak+su) kinaye alçak gönüllü, cömert, paylaşmacı, halkın içinden, mütevazı, vergili, merhametli vb. özelliklere sahiptir. Önerdiği tevhidi dünya görüşünün temel paradigmaları da Allah’ın Rahman ve Rahim oluşundan kinaye olarak herkese merhametli, şefkatli, vergili ve mütevazı davranmayı öngörmektedir. Halbuki azgın, vahşi, laf anlamaz ve bedevi tabiattaki Arap kabileleri bu paradigmalarla itaat ettirilemez. Onlar ancak şiddetten, baskıdan, zor kullanmaktan, hiddetli, sert, eli sopalı ve celalli olmaktan anlarlar. Dolayısıyla Hz. Muhammed @ başkan olduğu takdirde bu kabilelere hâkim olunamaz, yönetilemez. Kabile anlayışında bu hususların yeri yoktur. Hz. Muhammed’in @ önerdiği sistem modeli ile kabilelerin güvenlikleri asla sağlanamaz. Bu nedenle Hz. Muhammed’in yolunda hayır yoktur.” Ebu Cehil’in bu sözleri kendi şirk ideolojisinden kaynaklı bakış açısına göre her ne kadar makul ve mantıklı gibi görünse de arkasında yatan gurur, kibir ve haset hemen herkes tarafından derhal fark ediliyordu. Ayrıca Ebu Cehil’in şirk sisteminde ısrar etmesi sorunu çözmediği gibi, haklı da değildi. Zira güvenlik endişesi ile savunduğu şirk sistemi aslında Mekke’nin güvenliğini tehlikeye atıyordu. Bu husus yakın zamanda Bizans ve Sasanilerin Arap yarımadasındaki işgalleri ile görülmüştü. Bu nedenle Darün Nedve’deki diğer aksaçlılar / mele’ler / melikler “Hadi oradan! Kendini beğenmiş, aşağılık herif! Kendini ne zannediyorsun?” (İblisin taşlanması metaforunda olduğu gibi) şeklinde görüşlerini belki içlerinden, belki yüzüne karşı ifade etseler de onların Ebu Cehil’i bu şekilde taşlamaları, sonucu değiştirmiyordu. Zira şirk sistemi ya da kabilelerin koalisyonu modelinde yönetilen Darün Nedve’den sorunu çözecek bir karara varılamıyordu. Kabilesi güçlü olan bir şeye itiraz ettiği zaman o teklif meclisten kolay kolay geçmiyordu. Böylece Mekke’nin krizden çıkış umutları, başka bahara erteleniyordu. Bunun başlıca sorumlusu da Ebu Cehil’den başkası değildi. Utbe bin Rebia teklifinin kabul edilmemesi üzerine ‘ben söyleyeceğimi söyledim / ben teklifimi yaptım, bundan sonrası size kalmış, ancak bundan sonra olacaklar için sen sorumlusun’ diye Ebu Cehil’e topu attı. Ebu Cehil ise “Tamam öyleyse, mademki çözümsüzlük konusunda beni suçluyorsunuz, o zaman işin hesabının görüleceği zamana kadar bana süre verin, ben de Hz. Muhammed ve taraftarlarının yanlış yolda olduklarını size ispat edeyim. (Diriliş gününe kadar mühlet verilmesi metaforu)” dedi. Toplantının sonuna doğru, tıpkı İblis’in Cenab-ı Hakk’ın izzet ve şerefine yemin etmesi gibi Ebu Cehil de Darünnedve mele’ler topluğunun şeref ve izzetleri adına yemin ederek Hz. Muhammed ve müminlerin samimi olmadıklarını, sahtekâr olduklarını iddia etti ve iddiasını gelecekte yapacağı planlarla onları azdırıp, saptırarak ispatlayacağını belirtti. Ayrıca aralarından elbette bazılarının Mekke’nin iyiliği için çalışanlardan, samimi, ihlaslı, temiz kalpli olması nedeniyle onları aldatamayacağını, onları azdıramayacağını da ekledi. Ebu Cehil’in diretmesi sonucunda Darün Nedve’den uzlaşma paketinin Hz. Muhammed’e @ teklif edilmesi kararı çıktı. Ebu Cehil’in niyeti bu teklif ile Hz. Muhammed’in@ kadın, servet, mal ve saltanat peşinde olduğunu gösterecekti. Şayet Hz. Muhammed @ uzlaşma paketini kabul ederse tevhidi dünya görüşü ve ilahi öğreti paradigmalarından kendisine sunulan nimet ve imkanlar karşılığı vazgeçmiş olacak ve böylece davasında samimi olmadığı ortaya çıkacaktı. Fakat Hz. Muhammed’in@ uzlaşma paketini reddetmesi sonucu Ebu Cehil’in azdırma planı da suya düştü. Hz. Muhammed @ uzlaşma teklifini reddederken kendisinin bu yaptığı hizmeti tüm Mekkeliler, Arap kabileleri, milletler kısaca tüm insanlık için yaptığını ve bu hizmetinden dolayı asla bir karşılık beklemediğini, ayrıca kimsenin başını belaya sokma gibi bir niyetinin olmadığını da bildirir. Hz. Muhammed’i @ azdırıp kandıracağını iddia eden Ebu Cehil’in planının suya düştüğünü gören Mekke’nin ileri gelenlerin Ebu Cehil için “canı cehenneme!” demekten başka çareleri de kalmamış görünüyordu. Fakat müminler ve Haşimoğulları uzlaşma teklifini reddedişin ne kadar isabetli olduğunu bu kıssa ve yaşananlarla anlamakla beraber yine de içleri rahat değildi. Zira gelecek günlerin kendileri için çok sıkıntılı geçeceği aşikardı. Bu anlatılanlar müteakip ayetlerde şöyle dile getirilir; 69-88- “Mele-i A'la'da olan tartışmalar hakkında benim bir bilgim yoktur. Ne var ki bana, sadece apaçık bir uyarıcı olduğum bildirilmektedir.” Hani Rabbin bir zaman meleklere, “Şüphesiz Ben çamurdan bir beşer yaratacağım. Onun şeklini tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim zaman derhal ona secdeye kapanın / itaat edin / emre amade olun” demişti. Bunun üzerine meleklerin tümü hep birlikte secde ettiler / itaat ettiler / emre amade oldular. Fakat İblis hariç. O büyüklük tasladı ve o kâfirlerdendi. (Allah,) “Ey İblis! O benim iki elimle yarattığıma secde etmene / itaat etmene / boyun eğmene ne engel oldu? Büyüklendin mi? Yoksa kendini herkesten üstün görenlerden birimisin?” buyurdu. (İblis) dedi ki: “Ben ondan hayırlıyım / iyiyim. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” (Allah,) “Öyleyse çık git oradan, artık sen racîmsin / kovuldun / taşlandın / aşağılık oldun” dedi. “Ve unutma ki Hesap gününe / karşılık gününe kadar lânetim, senin üzerinedir.” (İblis,) “Rabbim! Madem öyle, bana diriliş gününe kadar mühlet ver” dedi. (Allah) “Haydi sen belirli bir vakte kadar mühlet verilenlerdensin” buyurdu. (İblis) “Öyle ise izzet ve şerefine yemin ederim ki, ben onların hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak onlardan kendilerini sadece Sana adamış / içlerini temizlemiş kulların müstesnâ” dedi. (Allah) buyurdu ki: “İşte gerçek / Hakk budur. Ve Ben de bu gerçeği / hakkı söylüyorum: And olsun ki, cehennemi seninle ve onlardan seni izleyenlerin tümüyle dolduracağım.” De ki: “Ben bu mesajı iletmeme karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ben yükümlülük getirenlerden / külfet getirenlerden / başa iş çıkaranlardan da değilim. O (Kur’an) , bütün alemler için bir zikirdir/ bir öğüttür / bir mesajdır. Ve onun verdiği haberin (gerçek olduğunu) bir zaman sonra mutlaka öğreneceksiniz.” (Sad Suresi 69-88) 7.2. Habeşistan’a ilk Hicret Mekke müşrik elebaşıların Hz. Muhammed @ taraftarlarına uyguladığı şiddete çevre kabile ve ülkelerin ilgisi çekilmişti ancak onlardan henüz harekete bir destek gelmiş de değildi. Mekke’de işkence ve şiddetin bütün pervasızlığıyla devam etmesi harekete katılımda bir duraksama meydana getirmişti. Ayrıca Allah Resulü’nün ilahi emir gereği uzlaşma paketini reddetmesi de gelecekte uygulanacak şiddetin dozajının daha da artacağını gösteriyordu. Her ne kadar gelen ayetler bu hususta endişe edilmemesi gerektiğini, Cenab-ı Hakk’ın eninde sonunda elçisini muzaffer kılacağını müjdelese de bunlar Arafta / arada kalan halk tarafından fazla bir anlam ifade etmemekteydi. Zira onlar, gelecekteki vaatlere göre değil, hali hazırda yaşananlara göre hareket etmekteydiler. Dahası Haşimoğulları kabilesinin mensuplarının da ilahi mesajlarla ne kadar ikna edici örnekler verilirse verilsin yine de geleceğe yönelik vaatler konusunda kalplerinin mutmain olması oldukça zor görünmekteydi. Çünkü teklif edilen uzlaşma paketlerinin reddedilmesi halinde Mekke müşrik elitlerin şiddeti daha da ileri taşıyarak kabileye boykot uygulayacaklarına ilişkin tehditleri onları kara kara düşündürmekteydi. Bu durumda bir çıkar yol bulunmalıydı ve Hz. Muhammed @ safının seçilmesi halinde çaresiz kalınmadığı ve şiddetten korkanların o korkularından emin olabilecekleri bir yaşamın olduğu gösterilmeliydi. Cenab-ı Hak, inzal ettiği ayetlerde elçisine ve müminlere sadece moral, motivasyon ve vaat etmekle yetinmiyor aynı zamanda bu tıkanıklığı açma hususunda yol da gösteriyordu. Onlara Sa’d Suresinde Hz. Eyyub @ kıssası metaforu ile harekete geçin, bir şeyler yapın ve bereketli / sulak topraklara doğru hicret edin derken aynı surede diğer peygamberlerin hayat hikayelerine değinerek hicret olayının medeniyet yaratacak büyük hareketlerin doğası olduğuna vurgu yapıyordu. Rabbinden mesajı alan Allah Resulü, emniyetli olarak nereye hicret edilebileceğini araştırdı ve muhtemelen hareketine ilgi duyarak bilgi almak için elçi gönderen Habeşistan kralı Necaşi’nin ülkesini hicret için en uygun yer olarak seçti. Belki de birkaç defa elçi gidiş gelişi vuku bulduktan sonra bizzat Necaşi’nin ülkesine iltica etmek isteyenleri kabul edebileceğine dair haber göndermesi ihtimali bile vardır. ([3] ) Özellikle Habeşistan yönetimi Mekke’de gelişen bu harekete çok ilgi duymaktaydı. Zira bu gelişen hareketin bir peygamberi vardı ve o kendisine vahyedildiğini iddia ediyordu. Ehli kitap olan Habeşliler peygamber ve vahiy kavramına aşina idiler. Her ne kadar Mekke’deki ileri gelen aşiretler ile ticari ve dostane ilişkileri varsa da ve bu ilişkilerin bozulmasını istemeseler de yeni gelişen olay çok farklıydı. Çünkü olay, kabilelerle dostlukları aşan ve kendi inançlarında benzerlik olan bir düşünceye sahip bir muhalefetin gelişmesiydi. Bu muhalefet, bütün işkence ve şiddete rağmen direnişine devam ediyordu. Dolayısıyla şayet bu muhalefetten kendilerine bir imdat ve sığınma talebi gelecek olursa buna hayır demek imkansızdı. Ayrıca Habeşlilerin sözkonusu peygamberin ait olduğu kabile olan Haşimoğulları ile de dostane ilişkileri mevcuttu. Hz. Muhammed’e@ ve taraftarlarına yapılacak işkence, eziyet ve boykotların Habeş yönetimini rencide edeceği aşikardı. Bu nedenle sığınma talepleri olduğu takdirde onlara kucak açmaları krallığı açısından kaçınılmazdı. Ayrıca Haberşistan’ın muhacirleri kabul ile yeni hareketi kendine çekerek Ebrehe döneminde egemen olmadığı Mekke’ye bu yolla egemen olmayı Habeş yöneticilerinin düşünebileceklerinin de değerlendirilmiş olması olasıdır. Bütün bu hususları değerlendiren Hz. Muhammed @ Rabbinin hicret için gösterdiği yolu izleyerek kendi taraftarlarından 15 ya da 17 kişilik bir grubun Habeşistan’a hicret etmesine karar verdi. ‘Habeşistan’a ilk hicret’ olarak adlandırılan bu göç Osman bin Mazun liderliğinde yapıldı ve bu ilk grup gizlice Habeşistan’a hicret etmeyi başardı. Habeşistan kralı Necaşi hicret eden müminleri büyük bir hoşnutlukla karşıladı ve onları çok iyi ağırladı. Müminlerin küçük bir grubunun Mekke’den hicret etmeyi başarmış olması ve muhacirlerin Habeşistan yönetimi tarafından kabul görmeleri müminler açısından bir umut ışığı idi. Böylece Mekke müşrik elitlerin tevhit hareketine katılımlarını engellemek için uyguladıkları şiddet stratejisinin boşa çıkarılma imkânı doğdu. Bundan sonra şiddet nedeniyle harekete katılmakta tereddüt edenler için başka çarelerin varlığı gösterilmiş oldu. [1] ) Not: Kabilelerin bu karakterleri ile kendilerini müstağni görme hali. (A.A) ([2]) NOT: O dönem kabile Araplarında toplumsal hafıza, yaşanan hadiselerin kıssalar halinde anlatılması ile nesilden nesile aktarılıyordu. Ahbarlar ve şairler bu mesleği icra eden kişilerdi. Bu kişiler kabileyi ilgilendiren olayları şiirsel bir lisanla ve kıssalara dökerek anlatırlar ve böylece kabilenin arşivi oluşturulurdu. Zira olayların hafızada tutulmasının en iyi ve en sağlam yolu olayları insanların severek dinleyeceği, kalpten benimseyeceği ve herkese anlatmaktan zevk alacağı bir forma getirmektir. Sözlü kültürün egemen olduğu bir toplumda arşiv ancak olayların sözlü anlatımlarla kabile mensuplarının hafızasına kazınacak şekilde anlatılmasıdır ki bunu en iyi kıssalarla yapılan metaforik anlatımlardır. Bu nedenle Kur’an, o dönemki insanların hafızasına kazınacak şekilde dilden dile aktarılmasını sağlamak için tevhid mücadelesi sırasında yaşanan olayları, geçmiş peygamberlerin kıssalarını metafor yaparak anlatır. Anlatılan her kıssanın mutlaka Muhammed’in @ yaşadığı bir olayla izdüşümü vardır. Önemli olan Muhammed’in @ hayatının evrelerinde hangi surelerin ya da ayetlerin inzal edildiğini tespit edebilmektir. (A.A) [3] ) Not: Halihazırda ulaşabildiğimiz rivayetlerde böyle bir hususa rastlamasak da gelişmelerin bu şekilde olma ihtimalini göz ardı edemeyiz. (A.A) 7.3. Ebu Cehil İblisinin Habeşistan Muhacirlerini Geri Getirme Planı Maruz kaldığı tüm baskı ve şiddete rağmen, peygamberimizin geliştirdiği tevhit hareketi, Habeşistan’a gerçekleştirdiği başarılı hicret ile Mekke sınırlarını aşıp uluslararası bir boyuta kavuştu. Peygamberimizin hareketinin giderek kontrolden çıktığını gören Mekke müşrik elitleri Darün Nedve’yi toplantıya çağırdı. Yapılan toplantıda meclis üyelerinin / mele’ler topluluğunun geneli daha önce Utbe bin Rebia’nın teklif ettiği gibi Hz. Muhammed’i@ artık kabul etmek gerektiğini savundular. Fakat Ebu Cehil ve As bin Vail gibi iblisler grubu bu görüşe yeniden şiddetle karşı çıktılar. Bu iblisler grubunun niyeti, Habeşistan’a hicret eden muhacir müminlerin geri dönmesini sağlamaktı. Plana göre Darün Nedve’den peygamberimizle öncekine nazaran daha geniş tavizleri içeren yeni bir uzlaşma paketi / kitabı / sözleşmesi sunulması hususunda kendilerine bir daha yetki verilmesini sağlamaktı. Bu yetkiyi aldıktan sonra hazırlanacak uzlaşma paketi önce Ebu Talib’e sunulacak. Ebu Talip, yeni ve daha geniş kapsamlı tavizleri içerecek uzlaşma paketi / kitap / sözleşme hükümleri üzerinde çalışıp kendi değerlendirmelerini de ekledikten sonra yeğeni Hz. Muhammed’i bu uzlaşmaya ikna etmeye çalışacak. Bu uzlaşma görüşmeleri devam ederken Habeşistan’a Mekke’de uzlaşma sağlandığına dair haberler uçurulacak. Uzlaşmaya dair haberleri alan muhacir müminler sevinç içerisinde Mekke’ye dönecekler. Mekke’ye geldikleri zaman da tutuklanacaklar ve böylece hicret başarısını akamete uğratıp müminlerin ümitlerini yok edeceklerdi. Bu planı Mele’ler topluluğuna / Meclis üyelerine anlattılar ancak onlar bu konuya olumsuz görüş verdiler. Fakat Ebu Cehil iblisi ve yandaşı olan kabile reisleri bu konuda ellerinden gelen her şeyi yapacaklarına dair yemin ettiler. Mele’ler topluluğunun / Meclis üyelerinin onları engelleyecek herhangi bir yaptırımları yoktu. Planı uygulamaya koyan Ebu Cehil şeytanı ve avanesi her çeşit hileye başvurdu ve sonunda uzlaşıldığına dair yalan haberleri Habeşistan’a ulaştırdı. Bu konuda müminleri ikna edici şahitleri de ayarladı. Yalan habere inanan Habeşistan muhacirleri Mekke’ye geri döndüler. Fakat Mekke’ye geldikten sonra gördüler ki ortada taraflar arasında herhangi bir uzlaşma / sözleşme yoktu. Olay, Ebu Talip’e sunulan fakat Hz. Muhammed’in@ onayı alınmadan müşriklerle peygamberimiz arasında uzlaşma sözleşmesi yapıldığına dair Mekke’de yayılan asparagas bir haberden başka bir şey değildi. Müşrik iblisler mümin muhacirlerin Hanerşistan geri dönmesini sağlayarak büyük bir başarı elde ettiler. Hz. Muhammed @ bu durumdan son derece rahatsız oldu, sıkıntıya düştü. Amcasının, Haşimoğullarının ve Habeşistan’daki müminlerin bu konuda hataları büyüktü. Zira daha önceki uzlaşma paketi / sözleşmesi vesilesiyle yapılan uyarıların dikkate alınmamış olduğu görülüyordu. Cenab-ı Hak yaşanan olayları, Hz. Adem’in @ yaratılış ve şeytanın aldatma girişimlerinin anlatıldığı kıssa ile Araf Suresinde inzal eder. Cenab-ı Hak, kıssaya geçmeden önce elçisini teselli eder ve sıkıntıyı içinden atmasını ister. Kendisine müminleri ve Haşimoğullarını uyarması için bir kitap / sözleşme / ahit indirildiğini bildirir. Bu mesajla onlara şayet bir uzlaşma / sözleşme yapacaksanız işte size sözleşme / ahit / kitap! Yani Ey müminler! Cenab-ı Hak ile ahit yapın, o müşriklerle ahit yapmayın. O’nun size inzal ettiği ahitte onlara itaat etmeme şartı getirilmektedir. Araf Suresi ile verilen bu mesajlar şöyledir; “İşte sana kitap / sözleşme / ahit! Bu sözleşme / ahit ile müminleri ve insanları uyar, onları korkut ve yaşadığın sıkıntıya da son ver! Müminleri ve Haşimoğullarını (Mekkeli insanları) şöyle uyar: “Allah’ın size inzal ettiği ahdine / sözleşmesine sadakat gösterin ve bu yolda sabırla devam edin! Asla başka otoritelere boyun eğmeyin! Onların uzlaşma tekliflerine asla itibar etmeyin! Bu konuda onların tehditlerine kulak asmayın! Geçmişten ders alın ve kıt hafızalı olmayın! Onların hile ve tuzaklarına gelmeyin! Tarih olmuş toplumlar, hak karşısında böyle aldatmalara girişmişlerdi ama sonunda kaybeden onlar oldular. Onlar hak karşısında yenilince zalim ve haksız olduklarını itiraf edip af dilemek zorunda kaldılar. Mekke’nin iblisleri de yarın aynı şekilde haksız ve zalim olduklarını itiraf etmek zorunda kalacaklar ve önünüzde diz çökeceklerdir. Tarihteki örneklerden ders alın! Şayet onların teklif ettikleri uzlaşma paketini kabul edecek olursanız bunun hesabını veremezsiniz. Peygamberler bile kendisinden hesap sorulmayan değildir. Şimdiye kadar gönderilen bütün elçilerden hesap sorulacak. Bu nedenle Allah’ın ‘asla onlara boyun eğmeyin!’ emrine rağmen onlarla uzlaşıp şirk sistemine boyun eğerseniz bunun hesabını nasıl vereceksiniz? Bütün insanların yaptıkları tek tek kaydedilmekte, hesap günü bunlar önünüze serilecek ve herkes yaptıklarının hesabını verecek. Yaptığınız hata yüzünden elde edilen hicret başarısı, gösterdiğiniz zafiyet nedeniyle gölgelendi. Bundan sonra onların uzlaşma / sözleşme önerilerini değerlendirmeyi aklınızın ucundan bile geçirmeyeceksiniz.” Elçisini teselli ve müminlerle Haşimoğullarını uyarı niteliğindeki mesajları, Cenab-ı Hak Araf Suresinin (diğer adıyla Misak / Anlaşma / Sözleşme Suresi) ilk ayetlerinde şöyle bildirdi; Rahman, Rahim Allah Adına 1-9- Elif, lam, mim, sad. Artık göğsündeki sıkıntıyı at! İşte sana bir Kitab indirildi ki onunla insanları uyarman ve müminlere de şu öğüdü vermen için; “Rabbinizden size indirilene uyun! O’nun dışında birtakım başka otoritelere asla itaat etmeyin! Ne kadar da kıt hafızalısınız! Ve Biz nice kentleri helâk ettik. Kahredici gazabımız onlar gece uyurlarken yahut gündüz dinlenirlerken onlara gelivermişti. Kahredici gazabımız onlara geldiğinde de “Biz gerçekten zalimlermişiz! / Kesinlikle haksız olan bizlerdik!” itirafından başka bir savunmaları olmadı. Hem kendilerine elçi gönderilmiş olanları hem de gönderilen elçileri elbet hesaba çekeceğiz. Ve ardından onlara, olup biten her şeyi, kesin bir ilme / arşive / kayıtlara dayanarak bir bir anlatacağız. Öyle ya, Biz hiçbir zaman onlardan uzak olmadık ki! Hesap günü ölçü ve tartı hakkıyla gerçekleşir. Sonuçta Kimin sevapları tartıda ağır basarsa, işte onlar kurtulanlardır. Fakat kimin sevabı tartıda hafif kalırsa, işte onlar âyetlerimize karşı haksızlık etmelerinden dolayı kendilerini harcayan kimselerdir. (Araf Suresi 1-9) Cenab-ı Hak, inzal ettiği müteakip ayetlerde Ebu Cehil iblisi ve avenesinin yukarıda kısaca özetlenen planın uygulanması sırasında gerçekleşen olaylar zincirini Hz. Adem @ kıssası metaforuna uyarlayarak ve satır aralarında gerekli dersleri vererek anlatır; “Sizi bu ülkeye yerleştiren, sizin geçim kaynaklarınızı temin eden Rabbiniz olduğuna göre müşriklerin isteklerine değil O’nun isteklerine uymalısınız ve O’nun rehberliğinden sapmamalısınız. Sizin rızık kaynaklarınızı onlar (müşrikler) değil Allah sağlıyor. Bu nedenle onların boykot tehdidinden korkmayın! Dahası sizi yaratan da O, sizi şekillendiren de O. Ve en önemlisi de aranızdan birisini özenle seçip, yetiştiren, bilgi, birikim ve yeteneklerle donatan da O. Daha sonrada Mekke’yi içine düştüğü bataklıktan kurtaracak çözüm modelini gönderen de O. Daha önce olduğu gibi şimdi bir daha Mekke’nin mele’ler topluluğu / meclis üyeleri toplanmış ve Rabbinizin aranızdan seçip çıkardığı bu nadide şahsiyet olan Hz. Muhammed’i @ başkan yapmayı ve tevhidi dünya görüşünü kabul etmeyi (Meleklerin Hz.Adem’e secde etmesi gibi) gündeme getirmiş, ([1] ) ekseriyeti de bunu kabul etmişken ve aralarından sadece Ebu Cehil denen iblis bu teklife karşı çıkmışken (İblisin Hz.Adem’e secde etmemesi gibi) siz o iblisin size önerdiği uzlaşma teklifini kabul etmeyi nasıl düşünürsünüz?” “Hatta o mele’ler topluluğu / meclis üyeleri / melikler Ebu Cehil’in Hz. Muhammed’e @ tabi olmama gerekçesini bile ciddiye almadılar, onu haklı görmediler. Bildiğiniz gibi Ebu Cehil iblisi Hz. Muhammed’in @ başkan olmasına karşı çıkışını ve tevhidi dünya görüşünü inkâr edişini şöyle gerekçelendirmişti; Ebu Cehil’in ileri sürdüğü bu gerekçelerde de görüleceği üzere onun Hz. Muhammed’e @ bakış açısı çok açık olmasına rağmen sizler onun sizi kandırmaya yönelik tuzaklarına nasıl aldanırsınız?” 10-12- Ve hiç kuşkusuz Biz sizi yeryüzünde yerleştirdik ve orada size geçimlikler kıldık (sağladık). Ne kadar da az şükrediyorsunuz! Ve hiç kuşkusuz, sizi yarattık, sonra sizi biçimlendirdik, sonra da meleklere / meliklere, “Adem’e secde / itaat edin” dedik; İblis hariç onlar hemen secde / itaat ettiler; o secde / emre amade/ itaat edenlerden olmadı. (Allah,) “Sana emrettiğim zaman, seni secde etmekten ne alıkoydu? /seni secde etmemeye götüren şey nedir?” dedi. (İblis de) “Ben, ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın” dedi. (Araf Suresi 10-12) Hz. Muhammed @ yetişmişliği, olgunluğu, dirayeti, cesareti, oturması-kalkmasını yani protokol kurallarını bilmesi, güzel konuşması, akıllı ve ferasetli olması gibi bir yöneticide olması gerekli bütün özelliklere sahip olduğunu bilen Darün Nedve’nin üyeleri, Ebu Cehil iblisinin bu gerekçelerinin doğru olmadığını aksine kıskançlıktan, gurur ve kibirden kaynaklandığını bildiklerinden ona karşı çıktılar. Onların Ebu Cehil ve yandaşlarına karşı sözleri şöyle oldu; “Hadi oradan kendinizi ne sanıyorsunuz? Sizler Muhammed’in eline su dökemezsiniz. İçinde yaşadığımız sistem bunalımına ilişkin içimizden hiçbir kimse onun gibi çözümler getirememektedir. O’nun getirdiği çözümler daha makul ve faydalıdır. Bizi kurtaracak olan sözler onun tarafından ifade edilmektedir. Açık yüreklilikle itiraf etmeliyiz ki ona gelen öğretiyi / Kur’an’ı gizli gizli dinliyoruz, hepimiz ona ve getirdiğine büyük bir hayranlık duyuyoruz. Fakat sen sistem bunalımına çözüm konusunda herhangi bir öneri getiremiyorsun. Şirk sistemimiz geldi tıkandı. Bugün Muhammed @ bu tıkanıklığı gündeme getirdi. O getirmese yarın mutlaka bir şekilde karşımıza çıkacaktı. ……” Onlar belki bu ifadeleri doğrudan Ebu Cehil’in yüzüne karşı kullanamasalar da kendi içlerinden bu tür düşünceler geçmişti ve muhtemelen de bu düşüncelerini diğer kişilerle paylaştılar. Mele’ler topluluğunun / meclis üyelerinin genelinin Ebu Cehil’in görüşüne katılmamaları, sapık yolda görmeleri ve aşağılamaları nedeniyle o çileden çıkar. Kıssada bu durum iblisi rabbinin azdırması olarak ifade edilir. Darün Nedve’nin danışma kurulu gibi çalışması ve kabile reisleri üzerinde yaptırım gücü olmaması nedeniyle Ebu Cehil kafasına koyduğunu yapacağını ve bunu yaparken de Allah elçisi ve müminleri kandırarak doğru yoldan saptırmak için her türlü yolu deneyeceğini bildirir. Bunun üzerine Darün Nedve meclis üyeleri / mele’ler topluluğu dilediğini yapabileceğini ancak sonunda yaptıklarının cezasını azap ateşiyle çekeceğini bildirirken ‘canın cehenneme!’ diye huzurlarından kovmuşlardır. Cenab-ı Hak bu sahneyi kendisinin iblise diriliş zamanına kadar süre vermesi, iblisin insanları doğru yoldan saptırmak için sağdan, soldan, önden, arkadan yaklaşacağı, arkasından iblisin huzurdan kovulması, cehennem ile cezalandırılması temaları ile anlatır. ([2] ) 13-18- (Allah) “Öyleyse in o bulunduğun yerden, çünkü orada büyüklük taslamak senin haddin değil! Hemen çık git artık! Artık sen aşağılık birisin!” dedi. (İblis) “Yeniden diriltilecekleri güne kadar bana süre tanı!” dedi. (Allah) “Haydi sana süre tanınmıştır.” dedi. (İblis) “Mademki sen beni saptırdın yemin olsun ki, ben de Senin dosdoğru yoluna oturacağım, sonra onların önlerinden / doğrudan / açıktan, arkalarından / sinsice / dolaylıca, sağlarından / sureti haktan görünerek / haklıymış gibi göstererek, sollarından / zaaflarını ve güdülerini kullanarak onlara sokulacağım ve Sen, onların çoğunu şükredenler bulmayacaksın / beklediğini bulamayacaksın” dedi. (Allah) “aşağılanmış ve dışlanmış olarak defol oradan! Onlardan kim sana uyarsa, ant olsun ki, cehennemi tıka basa sizlerle dolduracağım!” dedi. (Araf Suresi 13-18) Darün Nedve’de yapılan konuşmalar gizli kalmadı ve Ebu Cehil’e karşı olan mele’ler topluluğundan / meclis heyetinden bazıları olan bitenlerden Hz. Muhammed’i @ haberdar etti. Ebu Cehil’in şeytani bir plan peşinde olduğu anlaşılmıştı. Bu şeytani planı kendi üzerinde oynanacağı için amcası Ebu Talib’e müşrik elebaşılarından gelecek herhangi bir uzlaşma teklifini asla kabul etmemesini ve tehditlere de asla boyun eğmemesini bildirdi. Şayet mal, mülk, makam vb. karşılığı tevhidi dünya görüşünden taviz verme karşılığı uzlaşmaya (ağaca yaklaşma metaforu) yanaşılacak olunursa işte o zaman zalimlerden olunacağını ve haklıyken kamuoyu nezdinde haksız konuma düşüleceğini de tembihledi. 19- Ve (sana gelince), “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette iskan edin, dilediğiniz yerden de yeyin ve şu ağaca / uzlaşma-sözleşme / iktidara mal-mülke / ihtişam ve debdebeye yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz” (dedi). (Araf Suresi 19) Fakat bütün bu uyarılara rağmen Ebu Cehil sağdan girdi, soldan girdi, arkadan, önden ve sonunda şeytani planını uygulama ortamını yakaladı. O, Mekke müşrik kabile reislerinden bir heyet oluşturdu ve Ebu Talip’le görüşmeye gittiler. Ebu Talip’i yeğenini durdurma konusunda aciz kaldığını, şayet onun hareketini durdurma konusunda ikna edemez ise Haşimoğulları ile topyekûn mücadele edeceklerini ve bu işe boykot uygulama ile başlayacakları tehdidini savurdular. Ama yeğeninin kendileriyle uzlaşmaya yanaşması halinde ona her türlü mal mülk ve imkânın verileceğini bildirdiler. Uzlaşmanın Haşimoğullarına son derece faydası olacağını, bu vesileyle kabilesinin Mekke’nin en güçlü kabilesi haline geleceğini belirttiler. Aksi halde de Haşimoğullarının yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacağını bildirdiler. Ebu Talip için Haşimoğullarının Mekke’nin en güçlü kabilesi olmak konusundaki teklif cezbedici değildi. Zira o da şirk sisteminin ve kabileciliğin karşısında idi. Fakat kabilesinin yok edilmesi şeklindeki ültimatom onun için çok kaygı vericiydi. Zira heyetin yaptığı tehdit gerçekleşirse hem kabilesini kaybedecek hem de yeğenini kaybedecekti. Tevhidi hareket yok olup gidecekti. Hangi tercihi yapacağını şaşırdı. Mekke’yi kurtaracak tek çözüm önerisi getiren yeğenini desteklemeye devam edecek olursa kendi kabilesine uygulanacak boykot ve arkasından gelecek çatışma kabilesini bitirecek yok edecekti. Böyle bir durumda yeğeni de yardımcısız ve korunaksız kalıp yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktı. Hem yeğenini korumak hem de kabilesini korumak için bu tehlikeyi göze alamadı ve uzlaşma seçeneğini tercih etmek en iyisiydi. Kendisine gelen heyete kabilesinin ileri gelenleri / mele’ler topluluğu ve yeğeni ile bu konuyu konuşacağını söyledi. Müşrik kabile reislerinden oluşan heyet, Ebu Talip’le görüşmeden ayrıldıktan sonra Ebu Cehil hemen uzlaşmanın gerçekleştiği yalan haberini tüm Mekke’ye yaydı. Asparagas habere göre kabileciliğe dayalı mevcut şirk sistemine dokunmamak ve tevhidi dünya görüşünden vazgeçmek kaydıyla Hz. Muhammed @ Mekke’nin başkanı olacaktı. Ebu Cehil bir taraftan da yalan haberi çok hızlı bir şekilde Habeşistan’daki hicret etmiş müminlere kadar ulaştırdı. Oradaki müminler Mekke’de uzlaşmanın sağlandığı yalan haberini alır almaz geri dönmek için yola koyuldular. Ebu Talip, heyet gittikten sonra durumu müzakere etmek üzere kabilesinin ileri gelenleri / mele’ler topluluğu / aksaçlıları / ihtiyarlar heyetini toplantıya çağırdı ve onlarla konuyu istişare etti. Onlar kabilelerinin boykota uğratılmasını ve arkasından Mekke’den sürülüp çıkarılmasını ya da yok edilmesini göze alamayacakları konusunda görüş bildirdiler. Diğer taraftan tıpkı Âdem @ kıssasındaki gibi ağaca yaklaşıp ve meyvesinden tatmaları gibi uzlaşmaya yanaşırlarsa kabileleri Mekke’de ebedi kalacakları ve Mekke’nin en üstün kabilesi haline geleceklerdi. Şeytanın ağacın yasaklanma sebebi olarak onların cennetin kralı olmalarını veya orada ebedi kalmalarını Rablerinin istememesine bağlaması metaforunda olduğu gibi Cenab-ı Hakk’ın uzlaşmayı yasaklama sebebini Ebu Cehil şeytanının Haşimoğullarının Mekke’nin kral kabilesi ve Mekke’nin ebedi yerleşimcisi olmasını istememesi olarak onlara yorumlamıştı. Cenab-ı Hak, daha önce ne kadar uyarıda bulunmuş olsa da Haşimoğulları uzlaşma yasağına uymadıkları takdirde içinde yaşadıkları ortamı terke mecbur kılınıp cennet metaforundaki yurtlarından çıkarılmaları tehdidiyle karşı karşıya kalmaları nedeniyle bir tercih yapmak zorunda kaldılar. Ya uzlaşma yasağını çiğneyip (ağaca yaklaşma yasağını çiğneme metaforu) uzlaşmaya yanaşacaklar ve Mekke’de yurtlarında kalıp normal yaşamlarına devam edecekler veya Rabblerinin emrine uyup asla müşrik sistemle uzlaşmayacaklar ve bu durumda da Mekke’deki yaşamlarına elveda demek zorunda kalacaklardı. Çünkü ilahi öğreti “asla uzlaşmayın” derken Ebu cehil şeytanı elinde uzlaşma teklifi ile gelmiş şayet kabul etmez iseniz size önce boykot uygularız sonra da Mekke’den sürer çıkarırız diye tehdit ediyordu. Şayet uzlaşma teklifini kabul edecek olurlarsa Hz. Muhammed’in @ Mekke’ye başkan olması ve böylece Haşimoğullarının da Mekke’nin başkanının kabilesi olması nedeniyle aynı saltanatı paylaşacağı gibi bir cazibesi de vardı. Ebu Cehil bu noktada “muz ve sopa” siyaseti güderek Şeytani karakterini ortaya koymuştu. Böylece Haşimoğullarının aksaçlıları uzlaşma yanlısı oldukları yönünde görüşlerini bildirdiler. Ebu Talip çok zor durumda kalmıştı. Bir tarafta kabilesi diğer tarafta yeğeni. Durumu yeğeni Hz. Muhammed@ ile de görüşmek için onu çağırtıp müşrik kabile reislerinin teklif ve tehditleri ile konu hakkında Haşimoğulları ileri gelenlerinin görüşlerini kendisine bildirdi. O yeğenine “hem kendisine hem kabilesine acımasını, bu baskı ve şiddete güç yetiremeyeceğini, ültimatom verilen hususların gerçekleşmesi halinde bunun altından kalkamayacağını bildirerek uzlaşmaya yanaşmasını” istedi. Hz. Muhammed @ amcasının bu sözlerinden Ebu Cehil şeytanının yaptığı tehditlerin sonuç verdiğini ve amcasının bu tehditlerle ve kabilesinin de kendisini desteklememesi nedeniyle fikir değiştirdiğini gördü ve şu meşhur sözleri söyledi; “Ey amca! Vallahi, bu işi bırakmam için Güneşi sağ elime ve Ayı sol elime koysalar da Allah tevhidi dünya görüşünü üstün kılıncaya ya da ben bu yolda ölüp gidinceye kadar bırakmam!" Bu sözler Ebu Talib’e cesaret vermenin yanında aynı zamanda amcasının oyuna geldiğini Ebu Cehil’in şeytani planına kandığını da ifade ediyordu. Ebu Cehil ve ekibinin yaptığı tehditlerin Haşimoğullarının üzerinde yarattığı korkunun Ebu Talip üzerinde yarattığı olumsuz etki de düşünüldüğünde Ebu Talip’in bu oyuna gelmesinin çok normal olduğu düşünülmelidir. Habeşistan’a kadar yayılan bu asparagas haber yüzünden muhacirler Habeşistan’dan geri döndüler ve hemen Mekke müşrik kabile reislerince tutuklandılar. Dahası Ebu Cehil şeytanının bu başarısının arkasından yaptığı tezvirat çok daha kötüydü. Çünkü Ebu Cehil’in yaptığı propaganda da “Hz. Muhammed ve kabilesinin davası iktidara gelmekmiş(!) mevcut sistemde başkanlığı kabul ettiler. (!) Onların derdi bütün kabileleri kendilerine bağlamak ve başa geçmekmiş(!), bize inanmıyordunuz ama şimdi anladınız mı? ….. vb.” tezviratlar yer almaktaydı. Yapılan tezviratlar Mekke kamuoyunda etkisini gösterdi ve halk, Hz. Muhammed’in @ peygamberlik, vahiy ve tevhidi dünya görüşü gibi iddialarının Haşimoğullarının Mekke’ye egemen olmak için çıkardıkları şeyler oldukları şüphesine düştü. Halk gözünde Hz. Muhammed @ ve Haşimoğullarının zaaflarını ve çirkinliklerinin ortaya döküldüğüne inanılmaya başlandı. Ebu Cehil yaptığı hile ile çok önemli bir siyasi zafer kazanmıştı. Hz. Muhammed @ Haşimoğullarının mele’ler topluluğunu / aksaçlılarını topladı ve onlara; “Beğendiniz mi yaptığınızı? Cenab-ı Hak, hepimizi Ebu Cehil şeytanı hakkında uyarmadı mı? Onların şeytani bir plan peşinde olduklarını, asla iyi niyetli olmadıklarını ve düşmanca hareket ettiklerini bu nedenle de onlardan gelecek tekliflere asla sıcak bakılmaması gerektiği hususunda uyarmadı mı?” diye onları sıkıştırdı. Haşimoğullarının aksaçlıları / ihtiyar heyeti çok büyük bir hata yaptıklarının farkında olmakla birlikte kendilerini savunmak için yapma niyetinde oldukları uzlaşma anlaşmasının kendilerine getireceği katkılardan bahsetmeye çalıştılar. (Cennet yapraklarından üstlerini örtme çabasına bir metafor.) Fakat Hz. Muhammed @ onlara ileri sürdükleri mazeretlerin hiçbirinin geçerliliği olmadığını zira gerçekten kabilecilik mantığıyla hareket ederek tercihlerini yaptıklarını, böylece ayıp / çıplak yerlerinin açığa çıkması gibi mala, mülke, servete ve kabilelerinin üstün olması arzu ve istekleriyle çirkinliklerinin açığa çıktığını belirtti. Ayrıca ileri sürülen hiçbir mazeretin Mekke Kamuoyunda oluşan aleyhte algıyı değiştirmeyeceğini belirtmesi üzerine onlar çok büyük hata yaptıklarını kabul ettiler. (Çıplaklıklarını / ayıplarını fark etmeleri metaforu.) Ebu Talip yeğeni Hz. Muhammed@ e her ne derse haklı olduğunu, bundan sonra böyle bir hata yapmayacaklarını ve daima kendisinin yanında yer alacaklarını şöyle ifade etti “"Gel ey kardeşimin oğlu Gel! Şimdi istediğini söyle, istediğini yap! Vallahi biz seni hiçbir zaman onlara teslim etmeyeceğiz ve onlarla bir daha hiçbir pazarlığa girmeyeceğiz!” dedi. 20-22- Derken o (şeytan), onların farkında olmadıkları çıplaklıkları/ eksiklikleri / zaafları / kendilerinden gizli kalan çirkinliklerini / kötü karakterlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi. Ve “Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikinizin de birer melek / melik / kral olursunuz ya da (burada) ebedi kalıcılardan olursunuz diye sizi şu ağaçtan / uzlaşmaktan-sözleşmekten / iktidardan, maldan-mülkten/ ihtişam ve debdebeden men etti” dedi. Ve “Elbette ben size öğüt verenlerdenim” diye de onlara yemin etti. (Karşılıklı sözleştiler) Böylece onları aldatarak zillete düşürdü. Ağacı / uzlaşmaya- sözleşmeye / ihtilafların halline / iktidara / mal-mülke / ihtişam ve debdebeye doğru adım atınca / yanaşınca / tadınca, eksiklikleri / açıkları / çıplakları / çirkinlikleri kendilerine belli oldu ve topladıkları cennet yapraklarından üst üste yamayıp üzerlerine almaya başladılar. Rableri onlara seslendi: “Ben sizi o ağaçtan / iktidardan / uzlaşmaktan- sözleşmekten / maldan-mülkten / ihtişam ve debdebeden men etmedim mi ve size, ‘Bu şeytan kesinlikle sizin için apaçık bir düşmandır’ demedim mi?” (Araf Suresi 20-22) Haşimoğulları Ebu Cehil’in tehdidine boyun eğip uzlaşma yaptıkları takdirde kabilelerinin zarar görmekten kurtulacaklarını ve Mekke’nin en üstün kabilesi olacaklarını sanmışlardı. Fakat uzlaşmaya / anlaşmaya yanaştıktan sonra asıl o zaman yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kaldıklarını anladılar. Zira esas şimdi Mekkeliler kendilerine cephe almışlardı. Şimdiye kadar çok başarılı bir şekilde yürütülmüş tevhidi dünya görüşü hareketi bu hata nedeniyle kamuoyu desteğini bir süreliğine de olsa yitirmişti. Peygamberimiz yanlış yapıldığını ve her ne pahasına olursa olsun bir daha böyle bir yanlışa düşmemek hususunda kendi kabilesinden söz alır. Haşimoğulları da yanlış yaptıklarını açık yüreklilikle kabul ederler ve Hz. Muhammed’i @ her halükârda koruyacaklarını beyan ederler. Hz. Muhammed’in @ ne yaparsa yapsın ve ne pahasına olursa olsun arkasında olmaya söz verirler. (Cenab-ı Hakk’a yönelerek bağışlanma dileme ve kusurlarını örterek bir şans vermesini dilemesi metaforu) Uyarılara rağmen işlenen bu hata nedeniyle peygamberimizin hareketi artık belli bir süre yükseliş trendini kaybedecektir. Bunun arkası da tehdit edildikleri gibi boykota uğramak olacaktır. Çünkü kamuoyu desteğini kaybeden Haşimoğullarına boykot uygulamak kolaylaşmıştır. Artık ister mümin olsun isterse olmasın Haşimoğulları mensupları boykot ile çetin bir mücadelenin içerisine gireceklerini görüyorlardı. Tıpkı Âdem @ kıssasındaki cennetten iniş metaforunda olduğu gibi Haşimoğulları artık Mekke’de iskân ettikleri yerlerden sürüleceklerdi. Mekke’deki üstün mertebelerini de kaybedeceklerdi. Ebu Talip tepesine sürgüne gönderilecekler ve boykota tabi tutulacaklardı. Bu hata nedeniyle Hz. Muhammed @ ve taraftarları bir süre daha Mekkeli müşrik şeytanlarla mücadele etmeleri gerekecektir. (Birbirleri ile düşman olma metaforu) Bu şehirde bir süre daha kalınacak, bir kısmı ise bu şehirde ölecek, ekonomik olarak perişan olacak ve bir süre sonra da bu şehirden çıkarılacaktı. Tıpkı Cenab-ı Hakk’ın Âdem kıssasında insanoğlunu yeryüzüne gönderip de orada yaşayıp, mücadele edip, orada ölüp sonunda da oradan çıkarılacağını haber vermesi gibi. 23-25- (Onlar) “Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik ve eğer bizi bağışlamazsan ve bize rahmetinle muamele etmezsen muhakkak kaybedenlerden oluruz!” dediler. (Allah) “Birbirinize düşman olarak alçalın / inin o makamdan! (Bundan böyle) sizin için yeryüzünde / ülkede bir süreye kadar kalmak ve faydalanmak vardır” dedi. (Allah) “Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan çıkarılacaksınız” dedi. (Araf Suresi 23-25) 7.4. Boykota Karşı Direnişe Hazırlık Mekke müşrik şeytanları, peygamberimize karşı ilk defa siyasi bir zafer kazanmanın sarhoşluğu içerisindedir ve Darün Nedve’nin ılımlı aksaçlı üyelerine karşı kendi kabiliyetlerini ispat etmişlerdir. Hz. Muhammed @ ve taraftarları açısından çok büyük bir prestij kaybı söz konusudur. Bu prestij kaybının telafi edilmesi ve başka hatalara, yanlışlara düşmemek için Cenab-ı Hakk’ın rehberliğine / yol göstericiliğine ihtiyaç vardır. Hz. Muhammed @ taraftarlarının müşrik elebaşları ile yapacakları çetin mücadele için yetiştirilmeleri gerekiyordu. Cenab-ı Hak, müteakip ayetlerde bu mücadelede gerekli olan donanıma ilişkin ilkeleri içeren ayetlerini inzal eder. Bu ayetlerde, arzulara göre hareket edilmemesi gerektiği ve ne kadar sıkıntı, acı ve çileye sebep olsa da vahye tabi olmak gerektiği bildirilir. Bundan sonra hataya düşmemek ve dış etkenlerden korunmak için Vahiy elbisesinin / takva elbisesinin giyilmesi gerektiği belirtilir. (Ayıpları, kusurları örtecek elbisenin indirilmesi metaforu). Dahası nasıl ki giyinilen elbiseler aynı zamanda süslenme ve güzel görünme aracıysa, tekrar kamuoyunda güzel görünmenin ve onların nezdinde itibarlı hale gelmenin yolunun vahiy elbisesinin kuşanılması olduğu bildirilir. 26- Ey Âdem oğulları! Size çirkinliklerinizi / ayıplarınızı / çıplaklığınızı örtecek / eksiklerinizi giderecek giysi, süslenecek / sizi daha donanımlı / gösterişli / güzel kılacak elbise indirdik. İşte takva elbisesi; o, daha hayırlıdır. İşte bu, düşünüp öğüt alırlar diye Allah’ın ayetlerindendir. (Araf Suresi 26) Cenab-ı Hak, yaşanan bu kötü tecrübe ve yanlış siyasetin Haşimoğulları ileri gelenlerinin vahiy elbisesinin öngördüğü prensibe uymamasından kaynaklandığını bildirir. Onların vahyi prensiplerden soyunup kendi heva heveslerine uymaları sonucunda Ebu Cehil şeytanının onları kamuoyu nezdinde kötü, çirkin göstermesine fırsat verilmişti. Nasıl ki Şeytan Hz. Âdem ve eşini aynı şekilde kandırıp elbiselerini soydurdu ve ayıp yerleri ortaya çıktıysa, bu olayın benzeri şimdi Haşimoğullarına Ebu Cehil şeytanı tarafından yaşatılmıştır. Böylece Hz. Muhammed @ ve Haşimoğulları kamuoyunda kötü niyetli olarak gösterilmiştir. Buna karşı Cenab-ı Hak da müminlere ve Haşimoğullarına aşağıdaki uyarılarda bulunur; “Eğer sizler vahyin rehberliğine değil de kendi arzu ve heveslerinize göre hareket edecek olursanız, karşınızdaki Ebu Cehil gibi şeytanlar sizi kötü karakterli, aşağılık, kirli ve çirkin gösterir. (Hz. Adem’in @ elbiselerinden soyulması ve kamuoyu nezdinde itibarsızlaştırma metaforu) Sizi üstün kılan temiz, dürüst, doğru, ahlaklı, şahsiyetli ve donanımlı karakterlerinizi soymak ve onların yerine sizin kendileri gibi ahlaksız, şerefsiz, haysiyetsiz, yalancı, sahtekar, düzenbaz, vb. çirkin ve eksiklik ifade eden karakterlere sahip göstermek için ellerinden geleni yaparlar. O sebeple sakın vahiy / takva elbisesinden vazgeçmeyin kendinizi daima vahiy / takva ile koruyun. Aksi takdirde onlar sizin sürekli boşluğunuzu arar dururlar ve bir boşluk yakalarlarsa oradan sizi ayartırlar. Onların sizin bilemeyeceğiniz, kapsamına muttali olamayacağınız çeşitli şeytani planlarının oldukları (Ebu Cehil şeytanı ve kabilesinin Haşimoğulları’nı gizli gizli sürekli izlemesi metaforu) ve bunları ancak vahyin rehberliğinde aşılabileceği bildirilir.” 27- Ey Âdem oğulları! Şeytan, ana-babanızı, kendi çirkinliklerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sakın sizi de bir fitneye düşürmesin! Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz, şeytanları, inanmayanlara veliler (yol gösteren, yardım eden ve koruyan yakınlar) yaptık. (Araf Suresi 27) Ebu Cehil şeytanının yapmış olduğu hareket aslında çok iğrenç bir hareketti. Hz. Muhammed @ kendisine çirkin ve iğrenç bir oyun oynanmaya çalışıldığını Mekke halkına duyurunca Ebu Cehil ve ekibi kendisini şöyle savundu; “Bunda bir kötülük yok. Haşimoğulları’nın ileri gelenleri kabilelerinin geleceğini düşündü ve uzlaşmayı kabul etti. İnsanların kendi kabilesinin menfaatini düşünmesinden daha doğal ne olabilir? Bu Allah’ın emrettiği ilahi bir kuraldır. Geçmişten beri bu hep böyle olmuştur. İşte şirk sisteminin doğru olduğu buradan çıkıyor.” Cenab-ı Hak, ise inzal ettiği müteakip ayetlerde Ebu Cehil şeytanının iddia ettiği şeyin yanlış olduğunu, put haline getirilmiş kabileciliğin iğrenç ve kötü olduğunu ve kendisinin de böyle kötülük ve iğrençliği asla emretmediğini bildirdi. Kendisinin hakkı, hukuku ve adaleti emrettiğini belirttiği gibi müşriklerin kendi arzu ve heveslerinin istediği kötü şeyleri meşrulaştırmak için Allah emretti diye kendisine iftira attıklarını da bildirdi. Allah için yapılacak her eylemde Allah’a gönülden bir sadakatle / samimiyetle / doğrulukla hareket edilmesi, O’nu yüreğinin derinliklerinde hissedilmesi ve O’nun öğretilerine bağlı kalınmasını belirtti. Sonunda ise Kendisine dönülüp hesap verileceğini bildirdi. Bu ayetlerde Ebu Cehil Şeytanının iddia ettiği gibi kabilecilik ve şirk sisteminin Allah’ın emrettiği bir yönetim tarzı olduğunu kabul edenlerin sapıklığı hak ettikleri bildirilirken aslında Ebu Cehil’in propagandasına iştirak edenlerin niyetlerinin de bozuk olduğu vurgulanır. Diğer taraftan iyi ve kötüyü ayırt edebilenlerin Allah’ın yolunu seçtikleri ifade edilir. 28-30- Onlar bir kötülük / iğrençlik yaptıkları zaman, “Babalarımızı bu yolda bulduk, dolayısıyla bunu bize Allah emretmiştir” derler. De ki: “Allah kötülüğü / iğrençliği emretmez. Yoksa Allah’ın size emrettiğini bilmediğiniz şeyleri Allah’a mı atfediyorsunuz?” De ki: “Rabbim adaleti / doğruluğu / hakkı emretti. O halde siz Allah için giriştiğiniz her eylemde (Her mescitte dini sadece O'na ait kılarak) bütün varlığınızla O’na yönelin ve dini / sisteminizi / yolunuzu yalnız O’na has kılarak ta yürekten yalvarın. Başlangıçta sizi yarattığı gibi sonunda yine O’na döneceksiniz.” (Allah) Bir grubu doğru yola iletti, bir gruba da sapıklık hak oldu; çünkü onlar, Allah’ı bırakıp şeytanları, dost edindiler. Üstelik de doğru yolda olduklarını sanarak. (Araf Suresi 28-30) Mekke müşrik elitler siyasi bir zafer sarhoşluğu ile Haşimoğulları’na boykot / muhasara yapmaya hazırlanıyorlardı. Çünkü uzlaşma teklifleri Haşimoğulları tarafından kabul edilse de Hz. Muhammed @ tarafından kabul edilmemişti. Ebu Talip’in önderliğinde Haşimoğulları da şimdi Hz. Muhammed’in @ yanında duruyorlardı. Onlar onu her halükârda destekleyeceklerine de ant içmişlerdi. Bu nedenle Mekke müşrik elitleri tehdit ettikleri boykotu gerçekleştirmek için harekete geçeceklerdi. Uygulanacak boykot ile Haşimoğulları ile diğer kabileler arasındaki tüm ticari ve insani ilişkiler kesilecekti. Onlara yiyecek, giyecek, her türlü eşya ve mal satışları yasaklanacaktı. Hatta evlilik ilişkileri de boykot kapsamında idi. Birlikte yaşanılan şehir halkından bazı kesimlere böyle bir boykotun yapılması son derece yanlıştı. Mekke gibi Haram / Serbest bir bölgede böyle bir uygulamanın yapılması ise iki kat yanlıştı. Çünkü Hz. İbrahim’in Kabe’yi inşa etme amacı hukuksuzluktan kaçan insanların bu bölgede toplanarak emniyet, güven, barış ve hukuk içerisinde yaşamasıdır. O nedenle Mekke haram / serbest bölgedir. Yani bu bölgede cana, mala, ırza tecavüz edilemez, insanların yaşam haklarına büyük hürmet vardır. İnsanlar ihtiyaçlarını serbestçe ve güven içerisinde temin ederler. Ticaretlerini bu serbestlik ve güven içerisinde gerçekleştirirler. Allah’ın verdiği tüm temiz rızıklar, ziynetler ve eşyalar burada serbestçe alınır satılır. Bundan kimse mahrum edilemez ve kimseye yasaklanamaz. Bu bölgede sadece israf / aşırı gitmek, sınırları aşmak, hakka tecavüz etmek, kötülüğü ve çirkinliği aramak yasaktır. Mekke’nin (Kabe’nin) statüsü ve kuruluş amacına yönelik bu hatırlatma ile asıl yanlışın bu nimetleri Haşimoğulları’na yasaklayacak olan ve / veya yasaklama tehdidini yapan Ebu Cehil gibi şeytanlarınca işlenmekte olduğu ortaya konulmalıydı. Şayet bu boykot uygulanacak olursa bunun Mekke’nin Haram Bölge statüsüne darbe vurulması olacaktı. Mekkelilere en büyük kötülük bu boykot darbesi ile yapılacaktı. Allah’ın insanlar için yarattığı her türlü yiyecek, giyecek, içecek, eşya, bilgi vb. rızık ve ziynetlerden insanları mahrum etmenin / yasaklamanın kimsenin haddi olmadığı ilan edilerek boykotun çok yanlış olduğu ve bu işin sonunda (kıyamette) asıl boykotçuların bu nimetlerden mahrum kalacaklarının tehdidi müteakip ayetlerle yapılır. 31-32- Ey Âdem oğulları! Mescidlerde ziynetlerinizi (elbise, takı, binit, eşya) takının ve yiyin-için fakat israf etmeyin. Muhakkak ki Allah israf edenleri sevmez. De ki: “Allah’ın kulları için çıkardığı ziynetleri ve tertemiz rızıkları kim haram / yasak edebilir?” De ki: “Bunlar, dünya hayatında müminler içindir –kıyamet gününde yalnız onlara has olmak üzere–.” İşte böylece Biz, ayetleri bilen bir topluluğa ayrıntılı olarak açıklıyoruz. (Araf Suresi 31-32) Daha sonra ki ayetlerde Cenab-ı Hak, asıl yasaklanması gereken şeyin, gizli ve açık her türlü günahı irtikap etmek, başkasının malına haksız olarak göz dikmek, halkı aldatıp kandırma iğrençliklerini işlemek, üstelik bu tür çirkin eylemleri kendisinin emrettiğini söyleyerek kendisine iftira atmak, O’na ortaklar koşmak ve kendi kafalarından kutsallıklar uydurmak olduğunu bildirdi. Fakat müşrik elebaşılar yasaklanması gereken bu şeyleri şirk sistemi ile meşru hale getirip rahatlıkla işliyorlardı. Cenab-ı Hak onların işledikleri bu suçlar nedeniyle sonlarını hazırladıklarını ifade eder. Her ümmetin bir ecelinin olduğunu ve bu tür günahlar nedeniyle yıkılma zamanları / ecelleri geldiğinde bir an bile gecikmeksizin yıkılıp gideceklerine vurgu yaparken Mekke şirk sisteminin de sonunun mutlaka geleceğine işaret etti. Ayetlerini kendilerine okuyan Resulüne uyarak kendini düzelten ve takva sahibi olanların ise tevhid sistemi kurulduğu zaman üzülmeyeceklerini ve korku duymayacaklarını bildirdi. Fakat kim de kibir / gurur yapar da Allah Resulünü inkâr ederse o kişinin her iki cihanda da azap ile cezalandırılacağını da bildirdi. 33-36- De ki: “Rabbim, sadece iğrençlikleri; onun açık ve gizli olanını, günahları, haksız yere başkasının malına göz dikmeyi, haklarında hiçbir delil indirmediği şeyleri Allah’a ortak koşmanızı ve hakkında bilmediğiniz şeyleri Allah’a iftira etmenizi yasaklamıştır.” Her ümmet (toplum) için bir ecel (süre) vardır. Onun için ecelleri geldiğinde ne bir an erteleyebilirler ne de öne alabilirler. Ey Âdem oğulları! Size, aranızdan, ayetlerimi anlatan elçiler geldiğinde, kim sorumluluk bilinciyle hareket eder ve kendini düzeltirse, işte onlara kaygı yoktur ve onlar üzülmeyecekler de. Ama ayetlerimizi yalanlayanlar ve onlara karşı büyüklük taslayanlar ise, işte onlar ateş ashabıdır. Onlar orada sürekli kalacaklardır. (Araf Suresi 33-36) Cenab-ı Hak, müteakip ayetlerde boykot tehdidinde öncülük yapan, onlara engel olmadığı gibi kendini onlara katılmak zorunda hissedenlere yönelik şiddetli uyarılar yaptı. Bu uyarılar ahirette karşılaşılacak ceza sahneleri ile korkutularak yapıldı. Söz konusu cezalandırma sahneleri aynı zamanda Mekke’li müşriklerin gelecekte başlarına gelecek toplumsal kıyametlerinde yaşayacakları sahnelerdi. Boykotun bayraktarlığını / önderliğini yapan müşrikler ile onlara uyup boykota katılan müşrikler hem gelecekteki toplumsal kıyamette hem de ahiretteki kozmik kıyamette karşılaşacakları azap sırasında birbirlerini suçlayacaklar ve boykot bayraktarlarına uyan müşriklerin kendilerini kurtarmak için Ebu Cehil gibi boykot önderlerini suçlayacakları ve onlara lanet okuyacakları sahnesi anlatıldı. Fakat o suçlamaların kendilerini azaptan kurtarmayacağı da ifade edildi. Çünkü onlar aslında boykotçulara karşı koyabilecek iken karşı olmayı göze alamayıp suça iştirak etmişlerdi. Yapılan uyarılar ile boykota gönülsüz olanların en azından gelecekte karşılaşacakları cezadan korkarak boykota iştirak etmemeleri sağlanmaya çalışıldı. Ama iştirak edecek olurlarsa bu işin şakasının olmadığı da vurgulanmış oldu. 37-41- Öyleyse, Allah’a karşı yalan uyduran veya ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Kitap’ta yazılan nasipleri onları bulacaktır. Resullerimiz, canlarını almak üzere onlara gelince; “Hani, nerede Allah'tan başka yardım istedikleriniz?” diyecekler. Onlar ise, “Bizi yüzüstü bıraktılar!” diye karşılık verecekler ve inkârcı olduklarına, bizzat kendileri tanıklık edecekler. (Allah onlara,) “Size önderlik eden / sizi sürükleyen (Ebu cehil gibi şeytanlar grubu) insden (tanıdığınız, ünsiyetiniz olan) ve cinnden (tanımadığınız, yabancı, ecnebi) toplumların arasına katılarak ateşe girin!” diyecek. Her toplum girdikçe kardeşine / yandaşına / yoldaşına lânet edecek. Nihayet hepsi oraya toplandığında, izleyenler / tabi olanlar önderler / öncüler / boykot bayraktarları hakkında, “Rabbimiz! İşte şunlar bizi saptırdı. Onlara ateşten iki kat azap ver” diyecek. (Allah ise) “Herkese iki kattır, fakat siz bilmiyorsunuz” diye cevap verecek. Bu kez önderler / öncüler / boykot bayraktarları, kendilerini izleyenlere / tabi olanlara “İşte gördünüz, sizin bizden bir farkınız yoktur. O hâlde yaptıklarınızdan dolayı azabı tadın” diyecekler. Şu, ayetlerimizi yalanlayan ve onlara karşı büyüklenenlere, işte onlara göğün (yüce alemlerin) kapıları açılmayacak ve halat (ya da deve) iğne deliğinden geçmedikçe onlar cennete girmeyeceklerdir. Biz suçluları işte böyle cezalandırırız. Onlar için cehennemden yataklar, üstlerinden de ateşten örtüleri vardır. Biz zalimleri işte böyle cezalandırırız. (Araf Suresi: 37-41) Cenab-ı Hak, ahiret yurdunun diğer sahnesinde ise müminlere ve boykota maruz kalan Haşimoğullarına, karşılaştıkları zulüm ve mahrumiyetin karşılıksız bırakılmayacağını ve çok büyük mükafatla ödüllendirileceğini anlattı. Bu ödül aynı zamanda Hz. Muhammed’in @ yanında yer alanlara bu dünyada verilecek ödülün de müjdesidir. Ayetlerin devamında Cenab-ı Hak, Ahiretteki cennette yaşanacakları örnek vererek Hz. Muhammed @ yanlılarının kuracakları medeniyette dünya cenneti misali müminlerin kalpleri Cenab-ı Hakk’ın kılavuzluğu ile kabilesel ve kişisel kıskançlıklardan, hasedden, kin ve garazdan, hainliklerden temizlenerek kardeşliğe, tevhide, barış yurduna kavuşulacağını müjdeler. Anlatılan bu sahnelerde, boykotla her türlü nimetten mahrum bırakılanlar ahirette boykotçulara tabi olanlarla alay edecekler ve adeta “nasılmış, kim haklıymış?” diyecekler. Boykotçulara tabi olanlar ise çok büyük bir pişmanlıkla boykot önderlerine / Ebu Cehil gibi iblislere lanet edecekler. İşte bunların hepsi hem bu dünyada hem de ahirette yaşanmış ve yaşanacaktır. 42-45- Fakat kim iman eder ve ıslah edici eylemlerde bulunursa –ki Biz hiç kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemeyiz– işte onlar cennet ehlidir ve onlar, orada ebedi olarak kalıcıdır. Onları içlerine işlemiş kötü duygu ve düşüncelerden tamamen arındıracağız. Onların altlarından ırmaklar akacak. (Ve onlar,) “Bize bunun için rehberlik eden Allah’a hamdolsun. Eğer Allah bize rehberlik etmeseydi biz doğru yola erişemezdik. Şüphesiz Rabbimizin peygamberleri bize gerçek ile gelmiştir” diyecekler. Onlara seslenilir: “İşte size yaptığınız iyiliklere karşılık mirasçısı olduğunuz Cennet!” Cennet halkı ateş halkına, “Biz, Rabbimizin bize vaat ettiğini gerçekleşmiş olarak bulduk. Peki, siz Rabbinizin size vaat ettiğini gerçekleşmiş olarak buldunuz mu?” diye seslenecekler. Onlar, “Evet” diyecekler. İçlerinden bir münadi haykıracak: “Allah lanet etsin tüm zalimlere! O zalimler ki insanları Allah’ın yolundan çevirirler ve onu çapraşık, dolambaçlı, zor göstermeye çabalarlar; üstelik onlar ahireti de inkâr ederler!” (Araf Suresi 42-45) Haşimoğullar ve müminler ise boykota karşı şanlı bir direniş sergileyeceklerdir. Öyle ki henüz iman etmemiş fakat müminlerin haklı olduklarını bilen kararsızlar /a’raftakiler / ortadakiler onlara gıpta edeceklerdir. Ayrıca mümin olmasalar da müşriklerin Haşimoğullarına ve müminlere yapacakları boykota gönlü razı olmayan, onların bu girişimlerini yanlış bulan ama elinden de bir şey gelmeyen araftaki Mekkelileri inkârcı müşrik Mekkelilerden ayrı tutmak gerekiyordu. Onlar korktuğu içinde müminlerin yanında yer almıyorlardı fakat müminlerin ve Haşimoğullarının onurlu direnişlerine de imreniyorlardı. Onlar diğer inkarcılardan farklıydı. Onlar müşrik elitlerin Haşimoğullarına ve müminlere yapacakları boykotun çok yanlış ve Mescid-i Haramın statüsüne aykırı olduğunu ve bu boykotun sonunun iyi olmayacağını biliyorlardı. Aslında bu boykotçu ileri gelenlerle beraber olmak ve onlarla birlikte bulunmak da istemiyorlardı. Arada kalmış bu kimselerin hem dünyadaki gelecekleri hem de ahiretteki akıbetleri yine kıyamet sahneleri ile tasvir edilir. Onlar sonunda Hz. Muhammed @ ve müminlerin yanında olmayı ve müşriklerden uzak olmayı tercih edeceklerinden dolayı hem bu dünya da hem de ahirette huzura, barışa ve cennete kavuşacakları müjdelenir. Cenab-ı Hak, araftakiler ayırdımı ile toplumda iyi ve kötüyü ayırt edebilen ama birtakım nedenlerle iyilerin yanında da yer alamayan insanları, toptancı bir anlayışla kötülerin arasına itmemeye ve onları kazanmaya çalışan müthiş bir stratejiyi Hz. Muhammed @ ve yanlılarına öğretti. 46-49- Aralarında da bir perde vardır. A’raftaki / ortadaki / iyilerle kötüleri ayırt edebilmiş kimseler, her iki kesimi de simalarından (belirtilerinden) tanırlar. Ve bunlar (a’raftaki kimseler), cennete girmek için can attıkları halde henüz girmemiş olmakla birlikte cennet halkına da “Selâm olsun size!” diye sesleneceklerdir. Gözleri ateş halkına çevrilince, “Rabbimiz! Bizi bu zalimlerin arasına katma” diye yalvaracaklar. A’raftaki / ortadaki / iyilerle kötüleri ayırt edebilmiş kimseler, simalarındaki belirtilerinden tanıdıkları kimselere seslenip, “Kalabalığınız ve büyüklenmenizin sebebi olan şeyler (malınız, mülkünüz, gücünüz,..) size hiçbir yarar sağlamadı, işte şunlar (müminleri işaret ederek) bir zamanlar “Allah rahmetini onlara asla ulaştırmaz!” diye yemin ettiğiniz kimseler değiller mi?” diyecekler ve kendilerine “Girin cennete! Sizin için gelecek endişesi yok, geçmiş dolayısı ile de hüzün duymak da yok!” denilecek.( Araf Suresi: 46-49) Cenab-ı Hak, bir diğer kıyamet sahnesini anlatırken Mekkeli müşrik elitlerin Haşimoğullarına ve müminlere reva görecekleri boykotun aynısı ile kendilerinin ahirette karşılaşacaklarını tasvir eder ve müminler ile Haşimoğullarına ise cennet nimetlerinin sunulacağını bildirir. Ayrıca peygamberimizin vaad ettiği toplumsal kurtuluş / diriliş / azap gününün hemen olmasa da mutlaka geleceğini ve bu nedenle önemli olanın o gün için hazırlıklı olmak gerektiği müteakip ayetlerde vurgulanır. 50–53-Ateş halkı, cennet halkına şöyle seslenecek: “(Ne olur) üzerimize biraz su dökün!” veya “Allah’ın size bahşettiği rızıklardan bize de verin”. Onlar ise, “Allah, dinlerini oyun ve eğlenceye çevirip dünya hayatının cazibesine aldanan inkârcılara suyu da yiyecekleri de yasaklamıştır!” diye cevap verecekler. Dahası onlar nasıl bugünle karşılaşacaklarını umursamadılar ve mesajlarımızı bile bile inkâr ettilerse, Biz de bu gün onları dikkate almayacağız. Zira Biz onlara, inanmaya gönüllü bir toplum için, bir yol haritası ve rahmet olarak, tam ve kesin bir bilgiye dayalı izahlarımız bulunan bir Kitap iletmiştik. (Şimdi) onlar ille de onun verdiği haberlerin hemen gerçekleşmesini mi bekliyorlar? Onun gerçekleştiği gün geldiğinde, önceleri onu dikkate almayanlar, “Doğrusu Rabbimizin elçileri bize hakikati söylemiş. Acaba şimdi bize şefaat edip bizi kayıracak birileri var mı? Veya geri gönderilip de yaptıklarımızdan başkasını yapabilir miyiz?” diyecekler. Doğrusu onlar işte böyle kişiliklerini yitirecekler ve uydurdukları şeyler de onları yüzüstü bırakacak. (Araf Suresi 50-53) Hz. Muhammed @ yanlılarının morale ihtiyacı vardır. Zira Habeşistan’a yapılan hicret başarılı olmuşken müşrik elitlerin yapmış oldukları siyasi bir manevra ile yanıltılarak tekrar Mekke’ye geri dönmeleri onların morallerini son derece bozmuştur. Toplumsal devrimin / dönüşümün ne zaman gerçekleşeceği, Cenab-ı Hakk’ın vaadini ne zaman yerine getireceği hususlarındaki tereddütlere cevaplar verilmesi gerekmektedir. Bu tereddütleri gidermek ve moral vermek için Cenab-ı Hak, yerleri ve gökleri aşama aşama belli bir süreçte yarattığını ve sonra da yarattığı kâinatı kontrolü altına aldığını belirtti. O bu benzetme ile tevhidi dünya görüşüne dönüşümün aşama aşama olacağını ve sonunda da ilahi öğretiye dayalı tevhit sisteminin bütün topluma hâkim olacağını anlatır. Zaferi hemen vermemesinin hikmeti olarak, hareketin belirli aşamalardan geçerek olgunlaşması gerektiğine işaret edilir. Güneş, ay ve yıldızların O’nun emrine amade olması misali bütün beşerî otoriteleri de emrine amade kılabilecek güç ve kudrete sahip olan Alemlerin Rabbinin her şeye hâkim olduğunu ve son derece de cömert olduğu belirtilir. Bu nedenle de müminlerin güvenmeleri ve dua / niyazla O’na yönelmeleri gerektiği ifade edilir. Ayrıca müminler O’nun verdiği söz / vaat yerine gelince yani ülkede dirlik, düzenlilik ve birlik sağlanıp toplum ıslah edildikten sonra sakın bozgunculardan olmamaları konusunda uyarılırlar. [1] ) Utbe bin Rebia’nın Resulullahın tevhidi dünya görüşünü tüm Mekke’nin kabul edip arkasından gidilmesini, başarırsa bu başarının Mekke’nin başarısı olacağı, şayet yenilirse o zamanda bu beladan kurtulmuş olacakları şeklindeki teklifine atıfla (A.A) [2] ) NOT: Kıssanın ayetlerdeki anlatımına dikkat edilecek olursa konuşan şahısların isimleri zikredilmez. Yeni konuşanların kimlikleri gizlenir. Böylece kıssa benzer olaylara çok rahat bir şekilde metafor yapılabilir. Sözlü kültürün anlatım şekli olan kıssa anlatımı tekniği ile Cenab-ı Hak, o dönemde olan olayları çok veciz ve edebi bir şekilde Hz. Adem kıssası metaforunda anlatmıştır. (A.A) Hatta şu uyarılarda eklenir; “Sadece kendi toplumunuzu ıslah etmeyeceksiniz başka diyarlara da gidip diğer toplumları ıslah etmek üzere O’nun size gönderdiği öğretiyi taşıyacaksınız ve bu ilahi öğretiyi onlara öğreteceksiniz. Böylece oralara da rahmet olacak çevrenizdeki ölü toplumları da bu rahmetle dirilteceksiniz. Tıpkı rüzgârın yağmur yüklü bulutları yüklenip taşıması ve o yağmuru / rahmeti kurak beldelere / ölmüş topraklara götürüp bırakması ve oraların o rahmet ile dirilmesi gibi.” Rüzgâr misali vahyi alıp başka diyarlara götüren müminler, bu ilahi öğretinin vereceği hayat ile dirilen toplumlar ile büyük bir medeniyet inşa edecektir. Cenab-ı Hak, müminlere şu görevleri de çeşitli benzetmelerle bildirir; “Sizlerin görevi insanlar için iyi bir ortam hazırlamaktır. İlahi öğretinin hâkim olduğu bir toplumdan güzel insanlar çıkacaktır ve güzel bir toplum inşa edilecektir. Ama kötü, çirkin ve sapık bir toplumun çıkaracağı insanlar da azgın, sapık ve zalim olacaktır. Şirk öğretisinin hâkim olduğu toplumdan iyi insan çıkmasını bekleyebilir misiniz? Bu, tıpkı bereketli ve verimli bir toprağın iyi bitki vermesi ve kurak, kıraç ve verimsiz bir toprağın da kötü, çelimsiz ve zayıf bitki vermesi misali gibidir.” İşte bu vazifeleri yapabilecek kıvama gelmesi için müminlerin bir süre daha yetişmeleri, olgunlaşmaları ve çilelere tahammülü öğrenmeleri gerekmektedir. 54-58- Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde /aşamada / çağda yaratan, sonra Arş üzerine istiva eden / otoritesini kuran / yönetimi altına alan, gündüzü, durmadan kovalayan gece ile bürüyen ve güneş, ay ve yıldızları emrine amade kılan Allah’tır. İyi biliniz ki yaratma da yönetme de sadece O’na aittir. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne cömerttir! Rabbinize alçak gönüllü olarak ve derin bir acziyet duygusu içinde yalvarın! Kesinlikle O, haddi aşanları sevmez. Bu nedenle düzen sağlandıktan sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. O’na, derin bir ürperti ve büyük bir iştiyakla dua edin. Muhakkak ki Allah’ın rahmeti, muhsinlere (erdemlilere / güzel davrananlara) çok yakındır. O’dur, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeciler olarak gönderen. Ki o rüzgârlar, yağmur yüklü bulutları yüklenince, onu kurak bir beldeye götürür ve bu yolla suyu indiririz. Böylece her türlü ürünün yeşerip boy vermesini sağlarız. İşte Biz, ölüleri de böyle dirilteceğiz. Belki düşünür de öğüt alırsınız. İyi / güzel / bereketli beldenin bitkisi, Rabbinin izniyle gür ve gümrah olur; ama kötü olandan ise yararsız bitkiden başka bir şey çıkmaz. İşte Biz, şükreden / elindeki nimetin değerini bilen bir toplum için ayetlerimizi böyle türlü türlü, tekrar tekrar dile getiriyoruz. (Araf Suresi 54-58) Mekke müşrik elitler siyasi bir zafer kazandıkları düşüncesiyle zafer sarhoşluğu içerisinde idiler. Habeşistan’a hicret eden müminlerin Mekke’ye geri dönmeleri onlarda çok büyük sevinç yaratmıştı. Ayrıca uzlaşmaya yanaşmayan Haşimoğulları ve müminlere boykot uygulama kararında ısrarlı idiler. Bütün bu olumsuzluklara rağmen Hz. Muhammed @ Rabbine olan sonsuz bir güven ile müşrik elitlerini hemen sevinmemelerini, tevhidi dünya görüşüne dönmedikleri takdirde kendilerini korkunç bir azap / yıkımın beklediği konusunda uyarıyordu. Onlar ise bu uyarılara Peygamberimiz için siyasetten anlamayan, sapık, yolunu şaşırmış, dalalet içinde olduğunu söylediler. Bu sözleriyle onlar kazandıkları siyasi zafere işaretle savundukları şirk ideolojilerinin daha üstün olduğunu ifade ediyorlardı. Onların bu sözlerine karşı Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’den @ onlara Hz. Nuh’un @ diliyle cevap vermesini istedi ve müteakip ayetlerini inzal etti. Bu ayetlerde Hz. Nuh’un@ mücadelesinde kavminin aynı sözleri kendisine sarf ettiğini kıssa olarak zikreder. Nasıl ki Hz. Nuh @ kendi kavminin azgınlarına karşı uyarılarını yaparken kendisinin gayet aklı başında ve ne dediğini bilen birisi olduğunu belirttikten sonra, bu uyarılarını Allah’ın elçisi olarak yaptığını, kendilerine öğüt verdiğini, ilahi vahiy sayesinde onların bilemediği şeyleri bildiğini ifade ettiyse, Hz. Muhammed’de @ aynı hususları Mekke müşrik ileri gelenlerine söyledi. “Kavminin faydasına olacak öğütlerde bulunmak neden yadırganıyor anlaşılacak gibi değil” diye de ekler. Hz. Nuh’un @ gemisine girenlerin kurtulduğu gibi Hz. Muhammed’in @ tevhid dünya görüşüne katılanlarında kurtulacağı müjdesi verilir ki; müminler bu müjde ile sevinsinler. Zira boykota gidilen bir süreçte böyle bir morale onların çok ihtiyaçları vardı. 59-64- And olsun ki Biz, Nuh’u kavmine elçi olarak gönderdik. O dedi ki; “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka bir ilâhınız yoktur. Ben, sizin korkunç bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum” dedi. Kavminin ileri gelenleri, “Biz seni apaçık bir sapıklık / dalalet içinde görüyoruz” diye karşılık verdiler. (Nuh) dedi ki: “Ey kavmim! Ben dalalette / sapık / yolunu kaybetmiş değilim, aksine ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Size Rabbimin gönderdiği mesajları tebliğ ediyor, size öğüt veriyorum; çünkü ben Allah’tan gelen vahiy sayesinde, sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum. Fakat takvalı / sorumluluk sahibi olmanız ve bu sayede rahmete nail olabilmeniz için, içinizden sizi uyaracak bir kişiye, Rabbiniz tarafından bir zikir (kitap)gelmesi neden acayibinize gidiyor / yadırgıyorsunuz?” (Bu uyarıya rağmen) onu yalanladılar. Bunun üzerine Biz de onu ve onunla beraber gemide bulunanları kurtardık, ayetlerimizi yalanlayanları da boğduk! Onlar gerçekten de kör bir kavim (topluluk) idiler. (Araf Suresi 59-64) Müşrik elebaşılara Hz. Nuh’un @ dilinden verilen cevaptan sonra bu kez Hz. Hud @ diliyle de cevaplar verilir. Ve bu cevaplarda Hz. Hud @ kıssası üzerinden peygamberimiz için “Kendisinde bir akılsızlık, basiretsizlik, şaşkınlık, gafillik olmadığını ve bunu da en iyi bilenlerin kendileri” olduğu belirtildi. Daha sonra ise “Cenab-ı Hak tarafından bilgiyle donatılmış, ne yapacağını bilen, akıllı ve bilge bir kişilikle sizlere öğüt veren, yol gösteren, önünüzdeki tehlikelere işaret ederek sorumlu olmaya davet eden ve böylece sizin iyiliğinizi isteyen birisinin yine O’nun tarafından size gönderilmesinden daha tabii ne olabilir? Bu olaydaki tuhaflık nerede?” şeklinde uyarıcı ve düşünmeye çağıran sorular yöneltildi. Hz. Hud @ diliyle verilmesi istenen mesajlara bir de Hz. Muhammed’in @ yaptığı uyarı ile alay etmelerine verilen cevaplarda eklenir. Çünkü onlar Hz. Muhammed’in @ sadece şahsiyeti ile alay etmemişlerdi aynı zamanda onun “toplumsal kıyametiniz / yıkımınız / azabınız yakındır” uyarısına karşı da şöyle alay etmişlerdi; “Hani bizim şirk rejimimizin ve bizim sonumuz geliyordu? Ne zaman olacak bu toplumsa kıyamet? / bu toplumsal yıkım? Ne zaman gelecek bu tehdit ettiğin azap?” Onların bu alaylarına karşı da peygamberimizin Hz. Hud @ diliyle şöyle cevap vermesi bildirildi; “Şu içinde yaşadığınız kokuşmuşluğunuz, geriliğiniz ve ilkelliğiniz size azap olarak yetmez mi? Azap olarak daha neyi bekliyorsunuz? Zaten hak ettiğiniz azabın içindesiniz. Bu ilkellik, gerilik ve kokuşmuşluğun sebebi olan boş-batıl gelenek, düşünce ve inançlarınızla bakalım nereye kadar gideceksiniz? Bu halinizin sizi nereye götüreceğini birlikte yaşayacağız ve göreceğiz?” 65-72- Ad’a da kardeşlerinden Hud’u (elçi olarak gönderdik). O, “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilah yoktur. Hâlâ sakınmayacak mısınız?” dedi. Kavminden, inkarda direnen ileri gelenler, “Biz seni beyinsizlik / ahmaklık / saflık / zekâ geriliği içinde görüyoruz ve üstelik biz senin yalan söylediğini düşünüyoruz” diye cevap verdiler. (Hud da) dedi ki “Ey kavmim! Ben beyinsiz / ahmak / saf / geri zekalı biri değilim. Tam aksine ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Size Rabbimin mesajlarını tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm. Sizi uyarması için içinizden birine Rabbinizden bir zikir (kitap) gelmesi neden acayibinize gidiyor / yadırgıyorsunuz? Hiç değilse Nuh kavminden sonra sizi nasıl halifeler / uygarlığın mirasçısı yaptığını ve yaratılış bakımından sizi nasıl üstünlüklerle takviye ettiğini düşünün! Allah’ın bu nimetlerini düşünün ki kurtuluşa erebilesiniz!” (Onlar da) dediler ki: “Sen bize Allah’a; tek olarak kulluk etmemiz ve atalarımızın kulluk ettiklerini bırakmamız için mi geldin? Tamam, eğer doğrulardan isen, haydi getir (de görelim) bizi tehdit edip durduğun azabı!” (Hud) dedi ki: “(Daha ne bekliyorsunuz ki?) Rabbinizin bir azap olarak müstehak gördüğü kokuşmuşluğun içindesiniz zaten! Şimdi, Allah’ın haklarında hiçbir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın yücelttiği isimler hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? Bekleyin öyleyse, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyeceğim!” Bunun üzerine onu ve onunla beraber olan kimseleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık ve ayetlerimizi yalanlayanların kökünü kazıdık. Çünkü onlar (tehdidimizin gerçekliğine) inanmamışlardı. (Araf Suresi 65-72) Hz. Muhammed’in @ müşrik elitlerin boykota asla yeltenmemeleri ve toplumun zayıf, kimsesiz, yoksul ve fakirlerine zalimce davranmamaları aksi takdirde acıklı bir cezaya çarptırılacakları konusunda uyarınca onlar geldikleri konumu siyasi zafer olarak gördüklerinden daha çok şımardılar ve şirk rejimlerini kimsenin yıkamayacağını ve asla tehditlere pabuç bırakmayacaklarını deklare ettiler. Böylece onlar rejimlerinin çok güçlü olduğunu, muhalifleri ezebilecek kudrette olduklarını ve bu konuda kural, ilke, kutsal vb. hiçbir değer tanımadıklarını ve yapacakları şeyler konusunda bir gün gelip yaptıklarının ve yapacaklarının hesabının sorulmasından korkmadıklarını gösteren mesajlarını verdiler. Hatta daha da ileri giderek müminlerin çok emin oldukları ve geleceğinden asla şüphe etmedikleri toplumsal yıkım / toplumsal devrim konusunda onların kanaatlerine asla katılmadıklarını ve onların bekledikleri bu devrimin / bu yıkımın hayalden öte bir şey olmadığını belirttiler. Bu nedenle de şirk sistemini aynen muhafaza edeceklerini, Hz. Muhammed @ yanlılarına ve Haşimoğullarına boykot uygulayacaklarını, Allah’ın verdiği nimetleri onlara yasaklayacaklarını ve bu hususta kimseden korkmayacaklarını duyurdular. (Allah’ın devesinin yeryüzünde otlamasına müsaade edilmemesine bir metafor) Mekke’nin müşrik elitleri bunlarla da yetinmeyeceklerini ve Hz. Muhammed’in @ safında yer alan köle ve kimsesizleri her türlü işkenceden geçirdiklerini, bazısını vahşice öldürdüklerini de anlatarak a’raftakiler ve Mekke’ye gelen yabancılar üzerinde baskı ve terör estirileceğini de söylediler. Mekke’ye gelen yabancılardan Hz. Muhammed’e @ iman ederek bağlanma kararı alanlar ya da onu desteklemek arzusunda olan olursa onlara da boykot, baskı, yıldırma, aşağılama ve hatta zayıf olanlarına karşı da aynı şeyleri yapmaktan çekinmeyeceklerini ifade ettiler. Onların bütün bu söylemleri Hz. Salih @ kıssasındaki “haydi getir şu tehdit ettiğin azabı” metaforu ile verilmektedir. Fakat Mekke müşrik ileri gelenleri yapacakları yanlışın farkında bile değildiler. Çünkü eğer boykot yapacak olurlarsa bu kendi sonları olacaktı. Cenab-ı Hak, boykot konusundaki uyarısını Hz. Salih @ kıssası ile yapar; 73-79- (And olsun ki) Semud’a da kardeşlerinden Salih’i (elçi olarak gönderdik). O dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilah yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil geldi. İşte şu, Allah’ın devesi, sizin için bir ayettir; o halde bırakın onu Allah’ın yeryüzünde otlasın, sakın ona bir kötülük etmeyin, yoksa sizi elem verici bir azap yakalayıverir. Ad’dan sonra O’nun sizi nasıl halifeler / uygarlığa varisler kıldığını ve yeryüzünde sizi nasıl yerleştirdiğini düşünün ki: Onun düzlüklerinde saraylar yapıyorsunuz, dağlarını evler halinde yontuyorsunuz. Öyleyse Allah’ın nimetlerini düşünün de yeryüzünde fesadı / kötülüğü yaygınlaştırarak taşkınlık yapmayın.” Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, aşağılayıp zulmettikleri müminlere dediler ki: “Siz, Salih'in gerçekten Rabbi tarafından gönderilmiş olduğunu nereden biliyorsunuz?” (Onlar da) “Biz onun getirdiği mesaja inanıyoruz!” dediler. O büyüklük taslayan kimseler, “sizin o kadar emin olduğunuz şeyi biz asla doğru bulmuyoruz!” dediler. Sonunda deveyi katlettiler ve Rablerinin emrine başkaldırdılar: üstelik dediler ki; “Ey Salih! Eğer gerçekten elçilerden birisi isen, haydi getir şu bizi tehdit ettiğin azabı!” Derken, onları, şiddetli sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. (Salih de) onları ardında bırakırken “Ey kavmim! And olsun ki ben size Rabbimin mesajını tebliğ etmiştim ve size öğüt vermiştim, fakat siz öğüt verenleri hiç sevmediniz!” diye söylenmişti. (Araf Suresi 73-79) Hz. Muhammed @ Mekkelileri temizliğe, dürüstlüğe, doğruluğa ve erdemliliğe davet etmişti. Getirdiği ilahi öğreti ile de onları yıkıma, azaba götürecek şirk sisteminden ve bu sistemin sonuçları olan sapkınlıklardan da kurtulmaya davet etmekteydi. Şirk sistemi onların cinsel sapkınlıklarını da meşru hale getirmişti. Halbuki Allah Resulü, tevhidi dünya görüşü ile onları livataya kadar varan azgınlık ve cinsel sapıklıklardan da kurtarmaya çalışıyordu. Mekkeli müşrik ileri gelenleri son kazandıkları siyasal zafer sarhoşluğuyla öylesine azdılar ki; cinsel sapkınlıklarının ve ahlaksızlıklarının dile getirilmesinden, yüzlerine vurulmasından utanacakları yerde pişkin pişkin Hz. Muhammed @ ve müminler için “namus budalası, temizlik budalası, ahlak budalası, temiz olmak istiyorlarmış vb.” ifadelerle onların temiz ve namuslu olmaya yönelik güzel ve övülecek hareketleriyle alay ettiler. Hatta iğrenç hareketlerine ortak olmadıkları için boykotla onları içlerinden atma, onları kendilerinden tecrit etme veya yurtlarından kovma tehdidinde bulundular. Kazandıkları siyasi zafer ile onların kendilerini ne kadar güçlü hissettiklerini ve kendilerini haklı olarak eleştirenleri bile Mekke’den sürüp çıkarma ve tecrit etme tehdidinde bulunabilecek kadar yüzsüz, arsız bir hale dönüştüklerini göstermektedir. Diğer taraftan Hz. Lut @ kıssasının cinsel sapkınlık anlatısı üzerinden Mekke’deki siyasal duruma da bir atıf vardır. Şöyle ki; “kadınları bırakıp erkeklere tecavüz ediyorsunuz” ifadesi ile tevhidi hareketin eril çıkışına, müşriklerin siyasal tecavüzü olarak da okunabilir. Zaten arkasından gelen uygulamanın temiz kalmaya çalışan müminleri şehirden sürüp çıkarmak tehdidi boykot ile örtüşmektedir. İşte Mekke’deki bu durum Hz. Lut @ kıssası ile tasvir edilmiş ve onlara Hz. Lut’un @ dili ile cevap verilmiştir; 80-84- (Ant olsun) Lut’u da (elçi olarak gönderdik). Hani o, kavmine şöyle çıkışmıştı: “Siz, sizden önce alemlerden hiçbirinin yapmadığı kötülüğü mü / fahşayı mı yapıyorsunuz? Sizler kadınlardan başka erkeklerin üzerine şehvetle geliyorsunuz. Aslında sizler haddi aşmış / çizmeyi çoktan aşmış bir kavimsiniz.” Ama kavminin cevabı yalnızca şundan ibaret oldu; “Sürün çıkarın şehrinizden onları! Besbelli bunlar pek temiz insanlarmış!” Bunun ardından Biz de o’nu ve ailesini / yakınlarını / yandaşlarını kurtardık, sadece karısı kalıp toprağa verilenlerden oldu. Sonunda sağanak (gibi bela) yağdırdık üzerlerine. Bak bakalım günahkârların sonu nasıl olurmuş! (Araf Suresi 80-84) Hz. Muhammed’in @ teklif ettiği tevhidi dünya görüşü, kabileci şirk sisteminin getirdiği hukuksuzluğu kaldırmayı öngörüyordu. Kabileci şirk sisteminde kabilelerin birbirinden bağımsız olması, bireylerin işlediklerinden sadece kendi kabile otoritelerine karşı sorumlu olmaları, kimsenin kendilerine hesap soramayacağı anlayışı ve kabilelerin de kendi mensuplarını aşırı şekilde kayırmaları nedeniyle şehir yaşamında muazzam hukuksuzluk ortaya çıkmıştı. Bu hukuksuzluk hayatın her alanında görülüyordu. İşte tevhidi sistemle bu hukuksuzluğun kaldırılması için kabileci şirk sisteminin yok edilmesi gerekiyordu. Allah Resulü@ şirk sisteminin terk edilmesini ve bu sistemin meşru hale getirdiği ticari yolsuzlukların kaldırılması gerektiğini bildirerek müşrik elebaşılarını en zayıf ve haksız oldukları yerden yakalıyordu. Yani onların yaptıkları ticari işlemlerde insanları aldatmamalarını, insanların haklarına tecavüz etmemelerini, ölçüyü ve tartıyı düzgün tutmalarını bildirirken aslında onların doğru olduğunu savundukları şirk sisteminin yanlışlığına işaret ediyordu. Zira onlar alışverişlerinde ölçerken ölçüyü kendi lehlerine olacak şekilde tutuyorlardı ve bunu da tekel konumlarını kullanarak yasal hale getirmişlerdi. İnsanlar çaresiz oldukları için yapılan haksızlığa karşı çıkamıyorlardı. Böylece onların kıssaların başında peygamberimizi suçladıkları sapıklığın aslında kendilerinde olduğu halka gösterilmiş oluyordu. Onları doğruluk, dürüstlük, hakkaniyet sistemi olan tevhid sistemine çağırıyordu. Ayrıca Mekke’nin Hz. İbrahim @ tarafından kurulurken ne kadar az bir topluluk olduklarını ama şimdi gelinen noktada Arabistan yarımadasının ana kenti konumuna geldiklerini belirttikten sonra bu durumun devam etmesi için hukuka, iyiliğe, ıslah olmaya, doğruluğa ve dürüstlüğe önem verilmesi gerektiğini aksi takdirde yok olacaklarını bildirir. Mekkeli müşrik elitler yolsuzluklarının deşifre edilmesinden ve bu yolsuzluklarının bir sistem sorunu olduğunun ifade edilmesinden son derece rahatsız oluyorlardı. Şimdi siyaseten bir üstünlük yakaladıklarını düşünerek peygamberimizi ve müminleri kendi yolsuzluklarını deşifre etmekten vazgeçmeye zorlamakta ve gittikleri yoldan vazgeçmeye çağırıyorlardı. Onları Mekke dışına sürgün etmekle ve boykot uygulamakla korkutmaya çalıştılar. Müminlerin önlerine iki seçenek sundular; “ya şirk sistemini benimseyecek ve tevhidi dünya görüşünü bırakacaksınız ya da Mekke’den sürülerek boykota maruz kalacaksınız.” Müminler bu çağrıyı kesin bir dille reddettiler ve Cenab-ı Hak kendilerini iğrençlik, pislik, yolsuzluk batağından kurtarmış ve temizlik, doğruluk, dürüstlük, fazileti bahşetmişken tekrar o iğrençliğe dönmelerinin mümkün olmadığını haykırdılar. Şayet tekrar şirk sistemine dönecek olurlarsa şimdiye kadar yaptıkları mücadele ve iddiaları ile Allah’a iftira etmiş olacaklarını bildirdiler. Ve onlara şayet kendilerinin haklı olduklarını, bu yaptıklarının doğru olduğunu düşünüyorlarsa eğer karşılarında da bu yaptıklarının yanlış olduğunu iddia eden bir kitle olduğunu değerlendirerek hiç olmazsa halkın hangi tarafı en son tercih edeceğini / Allah’ın nasıl hüküm vereceğini beklemelerini ve kendilerine karşı fikirde olanlara baskı yapmamalarını söylediler. Ama onların boykot konusunda kararlı olduklarını görünce de müşrik kavimleri ile aralarındaki sorunun çözümünde Allah’tan yardım niyaz ettiler. Cenab-ı Hak müşrik elebaşıların eninde sonunda kaybedeceklerini ve yıkıldıkları zaman da arkalarından kimsenin üzülmeyeceğini Hz. Şuayb @ kıssası üzerinden bildirerek müminlere moral verdi. Yukarıda anlatılan durum bir bütün halinde Hz. Şuayb @ kendi kavmi ile yaşadıkları diyalog üzerinden aktarıldı; 85-93- (And olsun ki) Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (elçi gönderdik). Dedi ki: “Ey kavmim, Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Size Rabbinizden apaçık belgeler geldi: Artık ölçüyü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyasının değerini eksiltmeyin, ülkede ıslahat yapıldıktan sonra bozgunculuk yapmayın; eğer Allah’a güvenen kimseler iseniz, bu sizin için daha hayırlıdır! Hem öyle Müminleri tehdit ederek Allah’ın yolundan döndürmeye ve O’nun yolunu yanlış göstermek için her türlü yola başvurmayın. Düşünün ki siz sayıca çok az iken O sizi çoğalttı. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bakın da ibret alın! Mademki aranızda getirdiğim mesaja inanan bir topluluk yanında inanmayan bir topluluk da var; o halde Allah aramızda hükmedinceye kadar bekleyin! Zira O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.” Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: “Ey Şuayb! Ya seni ve senin tarafını seçen müminleri kentimizden sürüp çıkarırız, ya da bizim milletimize / dinimize / yolumuza / inanç sistemimize dönersiniz!” (Şuayb da) dedi ki: “Peki ya razı olmazsak? Hem Allah bizi ondan kurtardıktan sonra kalkıp tekrar sizin milletinize / inanç sisteminize / dininize dönersek, o zaman Allah’a karşı düpedüz yalan yakıştırmış oluruz. Rabbimiz Allah istemediği sürece sizin inanç sistemine geri dönmemiz mümkün değildir. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır ve biz sadece Allah’a güveniyoruz.” “–Ey Rabbimiz! Bizimle şu halkımız arasındaki engelleri hakk ile (gerçek olarak, adilane bir şekilde, en güzel ve en uygun bir şekilde, hakkı-gerçeği açığa çıkaransın) kaldır. Sen elbette engelleri kaldıranların / hakkı- gerçeği açığa çıkaranların en iyisisin! –” Ve o’nun kavminden, kâfir olan ileri gelenler : “Eğer Şuayb’a uyacak olursanız, kesinlikle kaybeden siz olacaksınız!” diye (insanları) tehdit ettiler. Sonunda o müthiş sarsıntı onları yakalayıverdi, yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki orada hiç yaşamamış gibi / yalan oldular. Şuayb’ı yalanlayanlar var ya, işte gerçek kaybeden onlar oldu... Ve (Şuayb) onları ardında bırakırken şöyle söylendi: “Ey kavmim! Doğrusu ben size Rabbimin mesajlarını tebliğ etmiştim ve size öğüt vermiştim, (ama siz öğüt almadınız) şimdi hâl böyleyken ben (sizin gibi) nankör bir kavme / topluma nasıl üzüleyim?” (Araf Suresi 85-93)

  • Bölüm 45:Hicrete İkna Çabaları | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 45 HİCRETE İKNA ÇABALARI 45.1. İman Testi Hz.Muhammed@ Medineliler ile yaptığı son akabe görüşmesinde Medine’de bir İslam Cumhuriyeti kurulmasına karar verilmişti. Kurulacak Cumhuriyette Mekkeli müminler (muhacirler) kurucu unsur olarak yerlerini alacaklardı. Bu amaçla onların Mekke’yi terk edip Medine’ye hicret etmesi gerekiyordu. Müminler küçük gruplar halinde Medine’ye göç ediyorlardı. Fakat bir kısım müminler hicret etme konusunda isteksiz davranıyorlardı. Zira onların Mekke’deki ticari ve sosyal düzenleri bozulacak ve Medine’de muhacir olacaklardı. Göç nedeniyle yaşayacakları sıkıntılar, onları korkuyordu. Onlar kabile asabiyesi ile Mekke’de sahip oldukları korumadan mahrum kalarak Medine’de sahipsiz ve korumasız kalmaktan korkuyorlardı. Onlar yabancı bir ülkeye gurbete gidiyorlardı ve kendi akraba, aile ve kabilelerinden mahrum kalacaklardı. Bu müminler Medine'ye gittiklerinde yeni bir hayata başlayacaklardı. Her ne kadar yeni hayatlarında karşılaşacakları geçim ve barınma sorunlarının nasıl çözüleceği hususu Medinelilerle görüşülüp karara bağlanmış ise de bu konularda neyle karşılaşacaklarını bilemediklerinden onların içlerinde bir korku mevcuttu. Planlanan hususlarda bir aksilik olması halinde karşılaşacakları geçim ve barınma sıkıntısını nasıl aşacakları konusu onlar için karanlıktı. Başarısızlık durumunda Mekke’deki kabileleri ile aralarında meydana gelecek düşmanlık nedeniyle Mekke’ye geri dönememe endişesi, geleceğe güvenle bakmalarını engelliyordu. Müşrik anne babalarının bu ayrılık için yaptıkları ajitasyonlar ile müşrik kabile önderlerinin ve yakın arkadaşlarının onları kandırma çabaları da düşünüldüğünde hicret etmek isteyen Mekkelilerin hicret konusundaki isteksizlikleri ve korkuları anlaşılmaktaydı. Daha önceki surelerde Mekke müşriklerinin hicret konusunda yaptıkları menfi propagandalara cevap verilmişti. Ayrıca hicret sırasında karşılaşılacak sorunların üstesinden gelineceği ve her şeyin düşünüldüğüne dair güvenceler ayeti kerimeler ile anlatılmış olmasına rağmen bazı müminler hala yukarıda zikredilen korku, endişe, tereddüt ve hicreti engellemek isteyenlerin etkisi nedeniyle hicrete yanaşmıyorlardı. Onları hicret etmeye ikna etmek için Cenabı Hak, mesajlarını inzal etmeye Ankebut Suresi ile devam eder. Artık bu uyarılar son uyarılardır. Uyarı tonu daha da sertleşir. Öyle ki iman ettik diyenlerin bu sözlerinin gerçekten doğru olup olmadığı yani sadakatlerinin sınanacağı bildirilir. İnsanların bağlılık sözlerinin çeşitli zorluklarla test edileceği ve testte başarılı olanlar ile başarısız olanların ayırt edileceği bildirilir. Kim iman ettik dedikten sonra çetin sınavların zorluklarına dayanır, eza ve cefalara katlanırsa o zaman söylediği sözün arkasında olduğunu ispat etmiş olur. Kim bu çile, sıkıntı ve zorluklara tahammül etmeyi göze alamaz ise o kimse verdiği sözde yalancıdır. İşte bu hicret ile, Cenab-ı Hak verdiği sözde duranlar ile yalancı olanları ayırt edeceğini bildirir. Cenab-ı Hak, Allah’a ve ilahi öğretiye dayalı adil bir sisteme kavuşmayı umanlara vadettiği zaferin mutlaka geleceğini bildirir. Arkasından kim de cihat eder / gayret gösterirse sadece kendi yararına cihat ettiğini ifade ederek, sonunda zaferin olduğu bir mücadelede gösterilecek gayretlerin yine kendi menfaati için olacağını belirtir. Yoksa yapılacak mücadele ile Allah’a herhangi bir fayda sağlanmamaktadır. Kişi ne yapıyorsa ancak kendi çıkarına yapmaktadır. Cenab-ı Hak, o kişiye sadece kendi menfaatinin nerede olduğu ve mutlak zafere giden yol konusunda kuluna yardımcı olup yol göstermektedir. Artık tercih kullara kalmaktadır. Kişi ister tavsiye edilen yolu tercih eder ve faydasını görür, isterse de o yolu izlemez fakat o takdirde de bedelini öder. Diğer taraftan iman sözü verdikten sonra, ilahi rehberlik eşliğinde gösterilen yolda yürüyen ve bu yolda her türlü sıkıntıya katlanan kişinin bu yolda yaptığı hataların / yanlışların görmezden gelineceği ya da düzeltileceği ve ona bu çabasından dolayı büyük mükafat verileceği müjdelenir. Rahman Rahim Allah Adına 1-7- Elif, Lâm, Mim. İnsanlar, “İman ettik” demekle denenmeden / sınanmadan / fitnelendirilmeden / zorluklara katlanmadan / aldatma ve tuzakları bozmadan bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun ki Biz, onlardan öncekileri de denemiş / sınamış / fitnelendirmiş idik. Şimdi de Allah (sizi sınayacak) ve elbette imanına sadık doğru kimseleri de yalancıları da mutlaka ortaya çıkaracaktır. Yoksa hata / yanlış / kötülük yapanlar, Bizi atlatacaklarını mı sanıyorlar? Ne kadar yanlış düşünüyorlar! Kim Allah’a kavuşmayı umuyorsa, muhakkak ki, Allah’ın tayin ettiği vakit mutlaka gelecektir. O, en iyi duyandır, en iyi bilendir. Kim gayret gösterirse / cihat ederse, ancak kendisi için gayret / cihat etmiş olur. Şüphesiz ki Allah, kimseye muhtaç değildir / O alemlerden müstağnidir. İnanan ve sâlih amel işleyen kimselerin hatalarını / kusurlarını / yanlışlarını / kötülüklerini elbette örteceğiz ve onlara mutlaka yaptıklarının daha güzeli ile karşılık vereceğiz. (Ankebut Suresi 1-7) 45.2. Doğru İlkelerin Yanlışlara Alet Edilmemesi Mekke müşrikleri Medine’ye hicret etme niyeti olan evlatlarının hicret etmelerine mâni olmak için hapis dahil her türlü engellemeyi yaptıkları gibi annelik ve babalık hakları üzerinden psikolojik baskı da uyguluyorlardı. Bu konuda ilahi emirleri istismar ediyorlar ve “mademki Allah’ın emirlerine uyuyorsun o halde Allah’ın anne-babaya güzel davranılmasını, onların hatırlarının kırılmamasını evlatlara emrettiğini” söyleyerek iman eden evlatları tereddüde düşürüyorlardı. Cenab-ı Hak, bu şekilde ikilemde kalan müminlere yol göstermek ve onları tereddütten kurtarmak için nasıl davranacakları konusuna açıklık getiren ayetlerini inzal eder. O, anne-babanın evlatları üzerindeki hakkının kendilerine iyi davranılması ile sınırlı olduğu ama evlatlarını kötülüğe / şirke / yanlışa davet etmeleri halinde onlara itaat etme yükümlülüklerinin olmadığını belirterek hicret etmek isteyen evlatların bu konuda onların isteklerine uymalarının gerekmediğini bildirir. 8-9- Biz, insana, ana-babasına iyi davranmasını emrettik. Eğer o ikisi, hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seninle çekişirlerse, o takdirde onlara itaat etme. Dönüşünüz ancak Banadır. O zaman, size yapmış olduklarınızı haber vereceğim. İman eden ve ıslah edici eylemlerde bulunanları mutlaka salih / erdemli kişiler arasına dahil edeceğiz. (Ankebut Suresi 8-9) 45.3. Mekke’deki Münafıklık Mekke’de mümin olduğunu söyleyen bazı kimseler, hicret etmekten korkarlar ve hicret edecek olan müminlerin maruz kalacakları sıkıntı ve zorlukları bir sınama olarak değil de Allah’ın kendilerini cezalandırması olarak telakki ederler. Şayet hicret eden müminler Allah yolundaki mücadelelerinde Allah’ın inayeti ile zafere erişirlerse o zamanda biz de sizinle beraberdik diyeceklerdir. Cenab-ı Hak, bu tip insanları gayet iyi bilmekte ve sınamalardan sonra bunları mutlaka ortaya çıkaracaktır. Ama bu tip kimseler Allah’ın kalpleri bildiğini neden hatırlarına getirip de akıllarını başlarına almazlar? Cenab-ı Hak onlara böylece ikaz eder ve Allah yolunda hicret eden ve cihat eden müminlerin Allah’ın yardımı sayesinde galip gelmeleri halinde hicret etmeyen, eziyet çekmeyen ama diliyle mümin olduklarını söyleyenlerle bir tutulmayacağını bildirir. 10-11- İnsanlardan kimi de vardır ki, “Allah’a inandık” derler. Fakat Allah uğrunda eziyete maruz kaldıkları zaman insanların bu eziyetini Allah’ın cezalandırması olarak görürler. Eğer Rabbinden bir yardım gelecek olursa, o zaman da mutlaka, “Biz de sizinle beraberdik” derler. Hâlbuki Allah, onların göğüslerindekilerini en iyi bilen değil midir? Elbette Allah iman etmiş kişileri de münafıkları da bilir / ortaya çıkaracaktır. (Ankebut Suresi 10-11) 45.4. Mekke Müşriklerinin Müminleri Ayartma Çabaları Mekke müşrikleri müminlerin hicret etmesine mâni olmak için onları kendi yollarına dönmeye yani şirke geri dönmeye davet ederler. Özellikle hicret etme ve Allah yolunda cihadın zorluğuna göğüs germe hususunda tereddüt yaşayan müminleri kandırmak için şirke geri döndüklerinde ya da hicret etmedikleri takdirde bu günahlarını kendilerinin yükleneceğini beyan ederler. Yani onların Hz.Muhammed@ tarafında yer almaları nedeniyle işledikleri suçlarını affedeceklerini beyan ederler. Cenab-ı Hak, o müşriklerin asla böyle bir yükümlülüğün altına girmeyeceklerini, onların yalan söylediklerini belirtir. Onların bu yaptıklarının ve kandırdıkları müminlerin günahlarının da hesabının mutlaka sorulacağı ifade edilir. 12-13- Kâfirler müminlere: “Bizim yolumuza uyun da sizin hatalarınızı / günahlarınızı biz yüklenelim” dediler. Oysa onların günahlarından herhangi bir şeyi yüklenecek değillerdir. Onlar, kesinlikle yalancıdırlar. Onlar, elbette kendi yüklerini ve kendi yükleriyle birlikte başka yükleri de yükleneceklerdir. Ve uydurup durdukları şeylerden kıyâmet günü mutlaka sorgulanacaklardır. (Ankebut Suresi 12-13) 45.5. Hicretin Mücadelenin Kaderi Olduğuna Tarihten Örnekler: Hz. Nuh Müminlerin hicrete ikna edilmeleri için Cenab-ı Hak tarihten örnekler verir ve bu mücadelenin kaderinde / doğasında hicretin olduğunu vurgular. Tarih boyunca peygamberlerin yaptığı mücadelelerin neredeyse tümünde peygamberlerin ve bağlılarının yurtlarını terke mecbur kalmış olduklarını bildirir. Cenab-ı Hak bu örneklerine Hz.Nuh’tan başlar. Hz.Nuh 950 yıllık bir mücadelenin sonunda kendi toplumundan bir tufan neticesinde ayrılmıştır. Müminler, ne kadar uzun süre şirk toplumunun içerisinde kalırsa kalsın müşrikler bir türlü yola gelmezler. Yani şirk toplumundaki müşrik egemenler, ellerindeki zulüm araçlarını asla bırakmazlar. Önemli bir halk kitlesi de onların azabından korktukları için onları bırakmaz. Bu nedenle onlarla birlikte iyiliğe doğru bir gelişmeyi beklemek abestir. Mutlaka onlardan ayrılmak, onlarla mücadele etmek ve sonunda onların egemenliğine zor kullanarak son vermekten başka seçenek yoktur. İşte bu süreç toplumsal değişimlerin doğasında olan bir süreçtir. Hz. Nuh@ örneğinde belki bildiğimiz manada bir hicret yoktur ancak sonuçta Hz.Nuh@ ve bağlılarının kendi toplumlarından ayrılmaları ve geminin başka bir diyara oturmasından sonra da başka bir yurt edinilmesi, tıpkı bir hicreti andırır. Önemli olan bu olaydan sonra müminlerin şirk bataklığından ve müşriklerin baskıcı ve zalim egemenlikleri altında yaşamaktan kurtulması ve ilahi öğretinin egemen olduğu bir sistem içerisinde yaşamasıdır. Hz.Nuh@ örneği Mekkeli müminlerin hicret konusundaki tereddütlerini gidermek için çok önemli bir dersi içinde barındırır. 14- 15-Andolsun ki Biz, Nuh’u kendi kavmine peygamber olarak gönderdik de o bin seneden elli sene eksik (950 sene) bir süre onların içlerinde kaldı. Sonunda, onlar zulümlerini devam ettirirken tufan kendilerini yakalayıverdi. Böylece Biz, onu ve gemi halkını kurtardık ve bu kurtuluşu âlemlere bir âyet / ibret / işaret kıldık. (Ankebut Suresi 14-15) 45.6. Hicretin Mücadelenin Kaderi Olduğuna Tarihten Örnekler: Hz. İbrahim@ Cenab-ı Hak, Hz. İbrahim@ üzerinden verdiği örnek ile Mekkeli müminlerin hicret nedeniyle karşılaşacakları rızık ve geçim sıkıntısı konusundaki endişelerinin yersizliğini dile getirir. Nasıl ki Hz. İbrahim@ Allah yolunda mücadele ederken rızık ve geçim endişesi taşımaksızın ateşe atılacak kadar cesur davranmış ve sonunda ise Allah O’nu ateşten kurtardıysa Cenab-ı Hakk’ın kendi yolundan giden tüm müminleri aynı cesareti göstermeleri halinde ödüllendireceği vurgulanır. Ayrıca kıssada Hz.İbrahim’in@ dilinden “şirk ortaklarının insanlara rızık vermeye iktidar ve güçlerinin olmadığı” ifadesi ile Medine’ye gidecek olan müminlerin Mekke’nin Şam ticaretini engelleyecekleri göz önüne alınarak Mekke’deki ortakların da Mekke’de kalacak olanlara rızıklarını sağlamada iktidarlarını kaybedeceklerine işaret edilir. Bu işaret ile Mekke müşriklerinin Mekkelileri Medine'ye hicretten alıkoymak için iddia ettikleri rızık ve geçim sıkıntısının yalan bir iddia olduğu bilakis Mekke’de kalanlar açısından gelecekte rızık ve geçim sıkıntısı yaşanacağına vurgu yapılır. Zira Medine'ye yerleşecek müminler Şam’a gidecek olan Mekke kervanlarının güzergahlarını tutacaklar ve Mekke’nin en önemli gelir kaynağı olan Kuzey – Güney ticaretini engelleyeceklerdi. Dolayısıyla şayet rızık genişliği isteniyorsa bunu Allah katında yani Allah ve Resulünün devletinden yana tercihlerin yapılması gerektiği açıkça ortaya konur. Gidişatın Allah’ın devletine doğru olduğu “dönüşün Allah’a oluşu” ile güçlü bir şekilde belirtilir. Bunun için Cenab-ı Hak, ülkede / yeryüzünde gezip dolaşıp Allah’ın iktidarının yoktan nasıl varlık sahnesine çıktığını, nasıl gelişerek büyüdüğünü ve büyümekte olduğunu diğer canlıları yaratmaya başlaması ve bu yaratmayı nasıl sürdürdüğüne dikkatlerin çevrilmesini isteyerek anlatır. Yaratılan her şeyin önce çok küçük bir nüveden / çekirdekten başlamasına rağmen zamanla o varlığın nasıl geliştiğini, büyüdüğünü gözlemleyen her göz, toplumsal hareketlerin de önce bir kişi ile başlayıp arkasından nasıl büyüdüğünü ve geliştiğini de görebilir. Bu yeni oluşumları yaratmanın Allah için çok kolay olduğu vurgulandıktan sonra bu yeni gelişmelere / yeni oluşumlara engel olmaya kimsenin gücünün yetmeyeceği de vurgulanır. Geleceği Allah’ın ve dolayısıyla Resulü önderliğindeki Allah yanlılarının inşa edeceği ve müşriklerin buna asla mâni olamayacaklarına işaret edilir. Sonrasında da ilahi öğretinin hakim kılınacağı yine Hz.İbrahim’in soyuna verilen lütuflara işaretle anlatılır. Böylece Mekkeli müminlerin hicret nedeniyle yaşayacakları geçim ve rızık endişelerinin yersizliği ve Mekke müşriklerinin bu konudaki menfi propagandalarının absürtlüğü, Hz.İbrahim@ kıssası metaforu ile müteakip ayetlerde dile getirilir. 16-27- İbrahim’i de (elçi olarak gönderdik). Hani o, kavmine: “Allah’a ibadet / itaat edin ve O’nun kurallarına uymaya hassasiyet gösterin. Bilseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Fakat siz Allah’ı bırakıp birtakım putlara tapıyorsunuz ve yalan / düzmece iddialar ortaya atıyorsunuz. Halbuki Allah’ı bırakıp mabut diye taptıklarınız, size rızık vermeye iktidarları / güçleri yoktur. Öyleyse rızkı Allah katında arayın ve O’na kulluk / itaat edin ve O’na şükredin. Çünkü sonunda O’na döndürüleceksiniz.” demişti. Şayet yalanlarsanız bilin ki, sizden önceki birtakım ümmetler de / toplumlar da yalanlamıştı. Elçiye düşen apaçık tebliğden başka bir şey değildir. Allah’ın yaratmayı nasıl başlattığını ve bunu nasıl sürdürdüğünü görmüyorlar mı? Muhakkak ki bu, Allah’a göre çok kolaydır. De ki; “Yeryüzünde gezip dolaşın da O’nun yaratmaya nasıl başladığına bir bakın. İşte Allah bundan sonra geleceği de / son yapıyı da / ahireti de inşa edecektir. Şüphesiz Allah, her şeye kadirdir. O, dilediğine / hak edene azap eder, dilediğine de / hak edene de rahmet eder. Siz halden hale geçip sonunda O’na / O’nun sistemine döndürüleceksiniz. Siz ne yeryüzünde ne de gökyüzünde O’nu yenemeyeceksiniz. / aciz bırakamayacaksınız. Sizin Allah’tan başka velî / dost / müttefik ve yardımcınız da yoktur.” Allah’ın âyetlerini/ işaretlerini ve O’na / O’nun sistemine kavuşmayı inkâr eden kimseler; işte onlar Benim rahmetimden ümitlerini kesmişlerdir. Bu nedenle onlar için acıklı bir azap vardır. Kavminin cevabı ise; “Onu öldürün veya tahrik edin / yakın” demeleri oldu. Allah ise onu ateşten kurtardı. Şüphesiz bunda, iman edecek bir toplum için ibretler vardır. O (İbrahim), dedi ki; “Siz, dünya hayatında / menfaatleriniz doğrultusunda / çıkarlarınız ekseninde aranızda bir sevgi / birlik / beraberlik / dostluk / müttefiklik olsun diye Allah’tan başka birtakım putlar edindiniz. Fakat kıyâmet / savaş / zorluk / felaket günleri gelince, birbirinizi inkâr edecek ve birbirinize lanet okuyacaksınız. Varacağınız yer ise cehennem olacaktır. Üstelik size yardım eden hiç kimse de olmayacaktır.” Bunun üzerine Lut ona iman etti. O (İbrahim) dedi ki; “Ben, Rabbime hicret edeceğim”. Şüphesiz O, Aziz ve Hakimdir. Biz ona İshak ve Yakup’u bahşettik. Onun soyundan gelenlere Peygamberlik ve Kitabı hâkim kıldık / verdik. Biz, O’na yaptıklarının karşılığı olarak dünyada mükafatını verdik. Hiç şüphesiz o, ahirette de sâlihler / erdemliler arasında yerini alacaktır. (Ankebut Suresi 16-27) 45.7. Hicretin Mücadelenin Kaderi Olduğuna Tarihten Örnekler: Hz.Lut Cenab-ı Hak, Mekke’deki müminlerin hicret konusunda tereddüt ve endişelerini gidermek ve hicretin bu mücadelenin kaderinde / doğasında olduğunu bildirmek için verdiği üçüncü örnek Hz.Lut@ kıssasıdır. Bu kıssa ile Mekkeli müşriklerin şirretliklerine devam edecekleri, Allah’ın azabını görünceye kadar kötülük, fuhuş ve azgınlıklarından vaz geçmeyecekleri, Lut kavmi üzerinden verilirken, Mekkeli müminlere hicret etmeyerek bu azgın müşriklerin arasında kalmayı içlerine nasıl sindirdikleri sorgulanır. Ayrıca Mekkeli müşriklerin de tıpkı Lut kavmi gibi mutlaka yok edileceklerine işaret edilerek, Medine’ye hicret etmeyip Mekke’de kalanların tıpkı Hz.Lut’un karısı gibi cezalandırılmayı hak edeceği vurgulanır. Bu konuda Hz.Muhammed’e ve / veya arkadaşlarına yakınlığın, akraba olmanın bir faydasının olmayacağına da Hz.Lut’un eşi üzerinden mesaj verilir. Ama hicret edip Mekke’yi terk edenlerin kurtulacakları kıssanın esas mesajını teşkil eder. 28-35- Lut’u da (elçi olarak gönderdik). Hani o kavmine; “Gerçekten siz, sizden önce âlemlerde hiçbir kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapıyorsunuz! Siz, ille de erkeklere gidiyor, yol kesiyor ve toplantılarınızda edepsizlik yapıp duracak mısınız?” demişti. Bunun üzerine kavminin cevabı, “Doğru söyleyenlerden isen Allah’ın azabını bize getir bakalım!” demeleri oldu. O (Lut); “Rabbim! Şu bozguncu ve yozlaşmış topluma karşı bana yardım et!” dedi. Elçilerimiz, İbrahim’e müjde ile geldikleri zaman dediler ki; “Muhakkak Biz, bu şehrin halkını helak edeceğiz. Çünkü bu şehir halkı zalim oldular.” O (İbrahim) dedi ki; “Ama orada Lut var!” Onlar ise; “Orada kimler var, Biz çok iyi biliyoruz. Karısı hariç Onu ve ailesini kurtaracağız. O (karısı) geride kalanlardan olacak” dediler. Elçilerimiz Lut’a geldiklerinde o, onlar hakkında tasalandı ve göğsü daraldı. Onlar (elçiler); “Korkma, tasalanma! Biz, seni ve geride kalanlardan olan karın hariç yakınlarını mutlaka kurtaracağız. Muhakkak Biz, fasıklık yapıp durmaları nedeniyle bu şehir halkının üzerine gökten bir azap indireceğiz” dediler. Andolsun ki Biz, aklını kullanacak bir kavim için ondan apaçık bir ayet bıraktık. (Ankebut Suresi 28-35) 45.8. Hicretin Mücadelenin Kaderi Olduğuna Tarihten Örnekler: Hz. Şuayb Cenab-ı Hak, hicret etmek istemeyen Mekkelilere bu işin fıtratında hicretin zorunlu olduğuna dördüncü örnek olarak Hz.Şuayb@ kıssasını verir. Hz.Şuayb@ da Medyen kavmine Allah’a itaat etmeleri ve azgınlıktan vazgeçmeleri konusunda defalarca çağrı yapmış, fakat O’nun bu davetine olumsuz yanıt verilince onların yurtlarında helak edildikleri anlatılarak Resulü Ekrem’e uyanların Mekke’de kalmaları halinde müşriklerle birlikte helak olmayı / felakete uğramayı hak edeceklerine işaret edilir. 36-37- Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (elçi olarak gönderdik). O (Şuayb) onlara; “Ey kavmim! Allah’a itaat edin, geleceğe / ahiret gününe ümit bağlayın, yeryüzünde fesat çıkararak azgınlık yapmayın!” dedi. Fakat onu yalanladılar, bunun üzerine kendilerini bir sarsıntı yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. (Ankebut Suresi 36-37) 45.9. Hicretin Mücadelenin Kaderi Olduğuna Tarihten Örnekler: Ad ve Semud Beşinci ve altıncı örnekler Ad ve Semud kavimlerine kısa değiniler şeklinde yapılmıştır. Bu örneklerde söz konusu kavimlerin gerçeği görebilecek olmalarına rağmen şeytanların aldatmalarına kanmış oldukları ve peygamberleri Hz. Hud@ ve Hz. Salih’in@ peşi sıra gitmediklerinden cezalandırıldıkları ifade edilir. 38- Ad ve Semud kavimlerinin başlarına gelenler sizlere daha önce beyan edildi / anlatıldı. Kalıntılarından da sizler bunu anlamaktasınız. Şeytan onlara kendi işlerini süslemişti de onları Allah’ın yolundan alıkoymuştu. Hâlbuki onlar görüp anlayabilecek kimselerdi / gerçeği görebilirlerdi. (Ankebut Suresi 38) 45.10. Hicretin Mücadelenin Kaderi Olduğuna Tarihten Örnekler: Firavun, Karun ve Haman Cenab-ı Hak yedinci örneği Firavun, Karun ve Haman’ın yok edilmeleri üzerinden verir. Onlar yeryüzünde çok güçlü görünmelerine rağmen Allah’ın sisteminin kurulmasına ve kendilerinin yok edilmelerine engel olamamışlardı. Mekke müşriklerinin kendilerini çok güçlü görmelerine müminlerin aldanmamaları tarihteki firavun örnekliği üzerinden bildirilir. 39- Karun’u, Firavun’u ve Haman’ı da (helak ettik). Andolsun ki, Musa onlara apaçık deliller ile gelmişti de onlar yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Hâlbuki onlar, (gücümüzün) önüne geçemezlerdi! (Ankebut Suresi 39) Cenab-ı Hak tarihteki birçok azgın toplumu kâh fırtınalarla, kâh gürültü ve depremlerle, kâh sellerle ve bazen de yerin dibine geçirmek suretiyle yok ettiğini bildirerek Mekkeli müşriklerin de iflah olmaz bir azgınlık içerisinde olmaları nedeniyle yok edilmeyi hak ettiklerini ve bundan dolayı müminlerin artık onların arasında kalmaması gerektiğinin altını çizer. 40- İşte hepsini günahları sebebiyle yakaladık; onlardan kiminin üzerine taşlar savuran rüzgârlar gönderdik, onlardan kimini korkunç bir ses yakaladı, onlardan kimini yerin dibine geçirdik, onlardan kimini de suda boğduk. Allah, onlara zulmetmiyordu velâkin onlar kendilerine zulmediyorlardı. (Ankebut Suresi 40) 45.11. Mü’minlerin Hicrete İkna Edilmeleri için Tabiattan Örnekler Cenab-ı Hak Mekkeli müminleri Medine’ye hicret etmeye ikna etmek için verdiği tarihsel örnekleri müteakiben tabiattan örnek olarak örümceğin yuvasını verir. Yukarıda değinilen korku ve endişeler nedeniyle hicret etmeyen müminlerin Mekke Şirk Yönetimini daha güvenli görmekle ne kadar yanlış bir seçim yaptıkları “Dişi Örümceğin Yuvası” metaforu üzerinden anlatır. Bilindiği üzere erkek örümcek dişi örümceğin yaptığı ağı yuva edinirse kendi sonunu da hazırlamış demektir. Zira dişi örümcek erkek örümcekten alacağını aldıktan sonra erkeğini öldürür ve yer. Ayrıca örümcek ağı diğer canlılar için bir tuzaktır. Bu ağa takılarak kalan ya da bu ağı yurt tutan bir canlı sonunda kendini örümceğin midesinde bulur. Cenab-ı Hak, örümceğin ağını Mekke’ye benzetmekte ve bu ağı yurt tutanın eninde sonunda Mekke müşriklerine yem olacağını bildirmektedir. Özellikle dişi örümceğin yuvasını dile getirerek dişi örümcek karakterindeki Mekkelilerin hicreti önlemek için yaptıkları ayartmaları da dişil karakter olarak görmekte ve Mekke şirk sistemine karşı başkaldırarak eril karakter ortaya koyan müminlerin derhal Mekke’yi terk etmelerini aksi takdirde erkeklerini yiyen dişi örümcek misali müşrikler tarafından yok edilecekleri uyarısında bulunur. Mekke bu aşamadan sonra müminler açısından asla güvenli bir yurt değildir ve mutlaka terk edilmelidir. Mekke’nin velayeti / yönetimi altında yaşamayı tercih etmek Allah’tan başkasını veli edinmek demektir. İman edenlerin aklını başına alıp Medine’de inşa edilen Allah’ın velayetini / yönetimini yani Allah’ı veli edinmeyi seçmelidir. Allah Medine’de hak / hukuk / adalet üzere yaşayacak bir toplum (yer metaforunda) ve bir yönetim (gök metaforunda) yarattı. Doğru bilgiye sahip olanlar ve düşünüp aklını kullananlar bu örneklerdeki işaretleri / ayetleri mutlaka göreceklerdir. Onlar Mekke’nin sahtekâr, hilekâr ve üçkağıtçı müşriklerinin kurdukları ağlara / tezgahlara düşmemek için oradan uzaklaşacaklardır. 41-44- Allah’dan başkasının velayetini / yönetimini tercih edenlerin örneği (dişi) örümcek örneği gibidir; Bir ev edinmiştir fakat evlerin en çürüğü / en güvensizi / en zayıfı / en dayanıksızı da şüphesiz (dişi) örümcek evidir, keşke bilselerdi. Muhakkak ki Allah, onların, Kendisinden başka taptıkları şeylerin karakterlerini gayet iyi bilir. O, Aziz’dir, Hakim’dir. Biz, bu örnekleri insanlara veriyoruz. Onlara da alimlerden / bilginlerden başkası akıl erdiremez. Allah, gökleri ve yeri hak ile yarattı. Muhakkak ki bunda, iman edenler için mutlaka bir ayet vardır. (Ankebut Suresi 41-44) 45.12. Mekkelilere Yapılan Çağrılar Müminlerin Mekke’de kalmaları halinde güvensiz olacakları belirtildikten sonra onların hicret edip Allah’ın devletine sığınmaları gerektiği belirtilir. Bu çağrı sadece müminlere değil bütün Mekkelilere yapılır. Bütün insanların / Mekkelilerin Allah’a yani O’nun elçisinin Medine’de kuracağı İslam / Barış Cumhuriyetine sığınmaları istenir. Bu çağrının gerekçesi ise kıyametin gelmekte olduğudur. Şirk sistemi onları toplumsal yok oluşa ve büyük bir çöküşe doğru götürmektedir. Şirk sisteminin yarattığı ahlaksızlık, adaletsizlik ve zulüm toplumda çok büyük sarsıntılara neden olacaktır. Meydana gelecek kaos, anarşi ve kargaşa ile insanlar ne yapacaklarını ve bu sarsıntıdan nasıl kurtulacaklarını bilemeyecek bir sarhoşluğun içine yuvarlanacaklardır. Herkes kendi canını kurtarmanın telaşına düşecektir. Onları bu duruma sürükleyen şirk sisteminin savunucuları olan şeytan Ebu Cehillerden başkaları değildir. İnsanların bazıları ise kendilerini kurtaracak İslam / Barış sistemini bilmeden / Allah’ın istediği nizamı bilmeden o şeytan Ebu Cehillerin peşi sıra gitmektedir. Halbuki şu çok açıktır ki Ebu Cehil gibi şeytanlar, kendi yönetimlerini / velayetlerini tercih eden bu cahil insanları hem dünyevi hem de uhrevi cehennem azabına sürüklemektedir. Rahman Rahim Allah Adına 1-4- Ey İnsanlar! Rabbinize sığının; Çünkü o kıyamet gününün sarsıntısı şüphesiz çok büyük bir şeydir. Onu göreceğiniz gün, her emzikli kadın emzirdiğinden vaz geçer ve her hamile kadın çocuğunu düşürür. Sen insanlar sarhoş olmadıkları halde sarhoş gibi görürsün. Çünkü Allah'ın azabı çok şiddetlidir. İnsanlardan bazıları Allah hakkında bir bilgisi olmadığı halde tartışıyor da her azılı şeytanın ardına düşüyor. Halbuki kim o şeytanı yönetici / veli edinirse, o şeytanın muhakkak onu saptırıp doğruca cehennem azabına götüreceği çok açıktır. (Hac Suresi 1-4) Şirk sisteminden yana olan Mekkeliler toplumlarının ölü olduğunu ve Hz.Muhammed’in@ teklif ettiği gibi bir toplumsal dirilişin gerçekleşmesinin imkansız olduğuna inanıyorlardı. Böyle gelmiş böyle gider diyorlardı. Sadece onlar değil gönlü peygamberimizden yana olmasına rağmen onun teklif ettiği İslam / barış sisteminin gerçekleşmesinin mümkün olmadığını söyleyen Mekkeliler de vardı. Ama Akabe biatları gerçekleşmiş ve artık peygamberimizin iddia ettiği dirilişin temelleri Medine’de atılmıştı. Büyük bir medeniyete giden süreç başlamıştı. Toplumsal dirilişin mümkün olduğunu Mekkelilere anlatmak gerekiyordu. Bunun için Cenab-ı Hak, her zaman gözümüzün önünde cereyan eden insanın ve bitkilerin yaratılış serüveni üzerinden bu toplumsal dirilişin de imkan dahilinde olduğunu anlatan ayetlerini inzal eder. Arkasından kendisi için imkansız hiçbir şeyin olmadığının ve her şeye kadir olduğunun altını çizer. Sadece bu dünyadaki cari olan dirilişler değil kozmik olarak bütün kainatın yeniden yaratılacağı ve insanların da dünya da yaptıklarının hesabını vermek için yeniden diriltileceğini vurgular. Kozmik ve toplumsal dirilişi reddedenlerin ise ellerinde hiçbir delil olmamasına rağmen sırf işledikleri günahların hesabını vermek istememeleri nedeniyle bu dirilişleri kabul etmediklerini bildirir. Onların bu dünyada hakkın karşısında yenilip rezil olacaklarını ahirette de cehennem azabı ile cezalandırılacaklarını ifade eder. 5 -10- Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten şüphede iseniz, (bilin ki) ne olduğunuzu ortaya koymak için şüphesiz biz sizi topraktan, sonra nutfeden / spermden, sonra bir alakadan / embriyodan, sonra az çok şekillenmiş bir et parçasından yaratmışızdır. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkartırız, daha sonra sizi, olgunluk çağına eriştiririz. İçinizden bazıları erken ölür, bazılarınız da öylesine uzun yaşatırız ki daha önce bildiklerini unutacak bir ihtiyarlığa erişir. Yeryüzünü de ölü kupkuru görürsün; fakat biz onun üzerine su / yağmur indirdiğimiz zaman, canlanır, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir. İşte bunlar Allah’ın mutlak gerçek olduğunu gösteriyor. Muhakkak ki ölüleri O diriltir ve O her şeye kadirdir. Kıyamet ise mutlaka vuku bulacak ve muhakkak ki Allah bütün kabirlerde olanları tekrar diriltecektir. İnsanlardan kimi de vardır ki ne bir bilgiye ne bir delile ne de aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın Allah’ın yolu hakkında tartışır. İnsanları Allah’ın yolundan saptırmak için büyüklük taslayarak bu tartışmasını yapar. Dünyada onu rezil edeceğiz. Kıyamet günü ise ona cehennem azabını tattıracağız. Ona “Bunlar, senin ellerinle kazandığın günahlar sebebiyledir” denecek. Şüphesiz Allah kullarına asla zulmetmez. (Hac Suresi 5-10) Cenab-ı Hak, peygamberimizin getirdiği görüşü doğru kabul etmesine rağmen zorluklara göğüs germeyi göze alamayan kimseleri de uyarır. Onların peygamberimizin yanında yer almaya cesaret edememeleri nedeniyle hem dünyalarını hem de ahiretlerini mahvedeceklerini ifade ederek şirk sisteminin taraftarlarıyla beraber olmayı, onların yanında yer almanın kendilerine hiçbir fayda sağlamayacağını bildirir. Onların güya kendilerini emniyete almak için şirk sistemini terk etmemelerinin aslında kendilerine zarar verdiğini ve şirk sisteminin otoritelerinin kendileri için ne kadar kötü bir arkadaş olduklarını belirtir. Allah’a güvenerek Peygamberimizin yanında yer alıp toplumu ıslah edici eylemlerde bulunanların ise hem dünyalarının hem de ahiretlerinin mamur olacağını da bildirir. 11 -14- İnsanlardan bazısı da Allah'a ucundan kıyısından / yarım yamalak ibadet eder, eğer kendisine bir iyilik gelirse hoşnut olur fakat başına sınama için bir bela gelirse o zaman da yüz çevirir. Dünyasını da ahiretini de kaybeder. İşte apaçık ziyan / hüsran budur. Allah'ı bırakır da kendine ne zarar, ne menfaat vermeyecek şeylere yalvarır. İşte bu sapıklığın daniskasıdır. Aslında o, yarardan çok zarar verecek olana yalvarıyor. Yalvardığı kimse ne kötü yardımcı ve ne kötü yoldaştır. Muhakkak ki Allah, iman edip ıslah edici yararlı eylemlerde bulunanları altından ırmaklar akan cennetlere koyacak. Şüphe yok ki Allah dilediğini yapar. (Hac Suresi 11-14) Peygamberimizin taraftarlarının azlığı ve Mekke müşriklerinin ve etraftaki müşrik kabilelerin çokluğu karşısında peygamberimizin çıktığı yolda başarılı olamayacağını düşünen kimselerden yukarıda bahsedilmişti. Onlar Hz.Muhammed’in@ Medine’de kuracağı devletin yaşama şansının olmadığını, Kureyş’in Arap yarımadasındaki kabileler ile birlikte bu devleti yıkacağına inanıyorlardı. Cenab-ı Hak onların bu fikirlerinin yanlış olduğunu ifade ederken kullandığı benzetme ile onların o kadar uğraşmalarına rağmen ilahi vahyi kesemediklerini, elçisinin hareketinin zerre gibi küçük iken süreç içerisinde büyüyerek devam ettiğini anlatır. Böylece onların bu hareketi asla engelleyemeyeceklerini ve Kendisinin ona hem bugün hem de gelecekte yardım edeceğini belirttikten sonra engelleme girişimlerinin başarısızlığı karşısında öfkeden kudurmalarını söyleyerek onları aşağılar. 15-16- Allah'ın ona (peygambere) dünyada ve ahirette yardım etmeyeceğini sanan kimse elçimize gelen vahyi ve yardımı engelleyebiliyorsa engellesin bakalım. Ama engelleyemeyeceğinden dolayı öfkeden kudursun. İşte biz onu (Kur’an’ı) böylece, apaçık ayetler olarak indirdik. Şüphesiz Allah dilediğini doğru yola eriştirir. (Hac Suresi 15-16) 45.13. Kozmopolit Toplumsal Yapının Tevhit Olmaya Engel Teşkil Etmediği Mekke müşrik ileri gelenleri, halkın Medine’ye hicret etmesini engellemek için Medine’deki ağırlıklı nüfusa sahip Yahudileri ve müşrikleri gündeme taşıyarak onlarla birlik ve beraberlik oluşturmanın imkansızlığını iddia etmişlerdir. Orada Yahudi, Hristiyan, sabii, mecusi ve müşriklik gibi farklı dinlere sahip kozmopolit bir toplumsal yapının olduğunu özellikle Yahudi toplulukların tevhit olmaya yanaşmayacaklarını bu nedenle orada bir İslam / Barış Cumhuriyeti kurmanın hayalden öteye gitmeyeceğini ileri sürmüşlerdir. Gerekçe olarak her din topluluğunun kendilerini doğru yolda gördüklerini diğer dinlere sahip insanların ise yanlış yolda olduklarına inandıklarını dolayısıyla onlarla ortak bir noktada buluşmanın imkansız olduğunu söylemişlerdir. Cenab-ı Hak, onların bu savlarının yanlış olduğunu zira herkesin yaptığı amellerin karşılığını kıyamette kendisine vereceğini ve kimseye haksızlık yapılmayacağını bildirir. Bu ifade ile ahirette göreceği karşılığa göre kendilerini farklı konumlandıran din mensuplarının bu farklı inançlarının onların bir araya gelmesine engel teşkil etmeyeceği anlatılır. Göktekilerin, yerdekilerin, hasılı kainattaki tüm canlıların Kendisine itaat ettiğine dikkatler çevrilerek Medine’de Kendisinin ilkelerine uygun bir devlete herkesin boyun eğeceğine yer verilir. Kendisine boyun eğmeyenlerin bu dünyada hor ve hakir olacağını, ahirette de ateş azabı ile cezalandırılacağı vurgulanır. Diğer taraftan Kendisine iman eden / güvenen ve ıslah edici eylemlerde bulunanların ise hem dünyada hem de ahirette cennetle ödüllendirileceği belirtilir. Böylece Mekke müşrik ileri gelenlerinin menfi propagandasına karşılık verilir. 17-24-Şüphesiz kıyamet günü Allah iman edenlerin, yahudilerin, sabiîlerin, hristiyanların, mecusilerin ve müşriklerin arasında hükmünü açıklayacaktır. Çünkü Allah her şeyi hakkıyla görüp bilendir. Görmedin mi, göklerdeki kimseler, yerdeki kimseler, güneş, ay ve yıldızlar, dağlar, ağaçlar, bütün hayvanlar ve insanlardan birçoğu hep Allah’a secde ediyor. İnsanların birçoğu da azabı hak etmiştir. Allah kimi hor, hakir ve aşağılık kılarsa artık hiç kimse ona şeref kazandıramaz. Muhakkak ki Allah dilediğini yapar. İşte şu iki grup Rablerinin dini hakkında tartışan iki karşıt gruptur. İnkar edenler için ateşten elbiseler biçilecektir. Başlarının üstünden de kaynar su dökülecektir. Onunla karınlarındakiler ve derileri eriyip kavrulacaktır. Bir de bunlara demirden kamçılar vardır. Çektikleri acı nedeniyle ne zaman oradan çıkmak isteseler, her defasında oraya geri çevrilecekler ve “Yakıcı azabı tadın!” denilecek. Şüphesiz Allah iman edip ıslah edici yararlı eylemlerde bulunanları, altından ırmaklar akan cennetlere koyacak, orada altın bilezikler ve inciler takınacaklar. Oradaki elbiseleri de ipektendir. Hem sözün güzeline hem de övülmeye layık olan Allah'ın yoluna iletilmeyi hak etmişlerdir. (Hac Suresi 17-24) 45.14. Mekke Müşrik Yönetiminin Meşruluğu Tartışmaya Açılıyor Müşrikler Medine’de bir İslam / Barış Cumhuriyeti kurulmasını engelleme girişimlerine devam ederken, Cenab-ı Hak inzal ettiği ayetlerle Mekke yönetiminin meşru olmadığını ilan ettirir. Onlar peygamberimizin safındakileri Kabe’ye almıyor, haccetmelerine izin vermiyorlardı. Müminlerin kendi şirk sistemine geri dönmelerini isteyerek Allah’ın yolundan çevirmek istiyorlardı. Onların bu yaptıkları ahlaksızlık, sapıklık, azgınlıktan başka bir şey değildi. Halbuki Cenab-ı Hak bu mabedi bütün insanların gelip ilahi öğretiyi öğrenmeleri, ahlaklarını düzeltmeleri, manen arınıp temizlenmeleri, birliği, beraberliği, kardeşliği, paylaşmayı, dayanışmayı ve fedakarlığı burada öğrenmeleri için Hz.İbrahim’e@ inşa ettirmişti. Bu mabedi ziyarete gelen insanlar ırkı, rengi, dili, kabilesi, dini, mezhebi farklı da olsa sırf kestikleri kurbanları diğer insanlarla paylaşmaları, birlikte Kabe’yi tavaf etmeleri, ihramlıyken kimsenin kılına zarar vermemeleri, birbirleriyle yaptıkları ticari, bilimsel ve kültürel alışverişlerle muazzam kazançlar elde etmeleri amaçlanmıştır. Ama şimdi müşrikler, Mescid-i Haramı Cenab-ı Hakk’ın belirlediği bu amaçlar doğrultusunda kullanmadığı gibi kuruluş amaçlarına uygun olarak işletmek isteyen peygamberimize ve müminlere engel olmaktadırlar. Onları mabede almamakta ve haccetmelerine izin vermemektedirler. Müşrik yöneticiler böyle yaparak Kabe’yi kirletmektedirler. Kabe’ye kutsiyetini veren ilkeleri çiğnemektedirler. Bu nedenle onların Kabe üzerindeki egemenlikleri meşru değildir. Bu mabede ve şehre egemen olmaya layık olanlar ancak Allah’ın belirlediği ilkeler çerçevesinde hareket eden Hz.Muhammed@ ve müminlerdir. Fakat şimdi onlara bu şehirde hayat hakkı tanınmamaktadır. Mekke müşrikleri Kabe’yi manen temiz tutmaları gerekirken işledikleri günahlar ve azgınlıkları yüzünden kirletmişlerdir. Emanete ihanet ederek ehliyetlerini kaybetmiş olan bu müşrikler buranın yönetiminden derhal indirilmelidir. Bu hususların tüm Arap kabilelerine ilan ettirilmesi için Cenab-ı Hak ayetlerini şöylece inzal eder; 25-37- İnkârcılara, Allah’ın yolundan çevirmeye çalışanlara, yerli ve ziyaret için gelen bütün insanların eşit kılındığı mekan olarak yaptığımız Mescid-i Haram'dan alıkoyanlara ve orada zulüm ve sapıklık arayanlara can yakıcı bir azap tattıracağız. Bir zamanlar Kâbe’nin yerini İbrahim’e şu şekilde hazırlatmıştık; “Sakın bana hiçbir şeyi ortak koşma. Tavaf edenler, orada (kıyama) duranlar, ruku edenler ve secdeye varanlar için evimi tertemiz et. İnsanları hacca çağır. Yürüyerek veya binekler üzerinde uzak diyarlardan sana gelsinler. Gelsinler ki bir araya gelmenin kendilerine sağlayacağı sosyal, ekonomik, siyasi ve kültürel faydaları bizzat yaşasınlar. Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanları bayram günlerinde kurban ederken O’nun adını ansınlar. Siz de onlardan yiyin, yoksulu, fakiri de doyurun. Sonra yükümlülüklerini yerine getirerek kirlerden temizlensinler. Verdikleri sözlerini yerine getirsinler. Kâbe’yi tavaf etsinler.” İşte emir budur. Kim Allah’ın yasaklarına saygı gösterirse, şüphesiz kendisi için Rabbinin katında en hayırlısı budur. Size bildirilmekte olanlar hariç bütün hayvanlar helal kılınmıştır. O halde putperestliğin yarattığı pisliklerden kaçının ve yalan sözden sakının. Allah için, O’na eş koşmayan, tevhit ehli kimseler olun. Allah’a ortak koşan kimse, gökten düşmüş ve akbabaların parçaladığı veya şiddetli bir rüzgarın derin uçurumlara savurduğu kimseye benzer. İşte böyle! Her kim Allah’ın nişanelerine, kurbanlıklarına saygı gösterirse, şüphesiz bu kalplerin takvasındandır. Bu kurbanlıklardan kurban edeceğiniz vakte kadar elbette faydalanabilirsiniz. Sonunda bunlar Beyt-i atik (Kâbe) de kurban edilirler. Her ümmet için O’nun kendilerine rızık olarak verdiği hayvanların üzerine Allah’ın adını ansınlar diye bir mabed kılmışızdır. Hepinizin ilahı bir tek ilahtır. Onun için yalnız O’na teslim olun. (Ey Muhammed!) Allah’a itaat eden alçak gönüllüleri müjdele. Onlar ki Allah anıldığı vakit kalpleri titreyen, başlarına gelene sabreden, namazı dosdoğru kılan ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcayan kimselerdir. Bu kurbanlık büyükbaş hayvanları Allah’ın dininin nişanelerinden biri kıldık ki bunda sizin için nice faydalar vardır. Öyleyse kurban edilmek üzere saf halinde sıra sıra dizildiklerinde onları keserken Allah’ın adını anın. Yanları üstüne düşüp can verdikleri vakit de onların etlerinden yiyin, kanaat edip istemeyene de, isteyene de yedirin. İşte böylece onları size musahhar kıldı ki, şükredesiniz. Elbette onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır. Fakat O’na ulaşacak olan sizin takvanızdır. İşte böyle onları sizin buyruğunuza verdi ki, size yolunu gösterdiği için Allah’ı tekbir ile yüceltesiniz. Sorumluluklarını yerine getiren iyilik sevenleri müjdele. (Hac Suresi 25-37)

  • Bölüm 22:Boykotun Kaldırılması | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 22 BOYKOTUN KALDIRILMASI Boykotun son dönemlerine rastlayan zamanlarda müminleri üzen bir gelişme daha olmuştu. Rumlar (Bizans) başkentleri olan Konstantiniye’ye (İstanbul’a) en yakın yer olan Üsküdar-Kadıköy önlerinde İran-Sasani Kralı 2. Hüsrev karşısında tam bir yenilgiye uğratılmıştı. Bizans’ın bu yenilgisi Iran-Sasani Kralı 2. Hüsrevin altı yıl önce başlattığı işgal hareketinin son durağıydı. Önce Suriye (613), Filistin (614) ve Mısır’dan (616) sonra Libya (Tunusa kadar) (617) kadar gerçekleştirilen işgal daha sonra Anadolu’ya yönelmiş ve Üsküdar / Kadıköy’e kadar bütün Anadolu (619-620) İran-Sasani İmparatorluğu tarafından işgal edilmişti. Boykotun başlangıcı (616) Sasani / İran imparatorluğunun bu işgal hareketi ile paralel olarak gerçekleştiği gibi boykotun nihayete ermesi de aynı işgal hareketinin son durağı ile neredeyse eş zamanlıdır. Zira artık Mekkeli müşrikler de kendilerinden artık çok emin hale gelmişlerdir. Kendi aralarında gelişen boykota muhalif hareketlere de fazlaca tepki koymayı uygun görmemişte olabilirler. Fakat Cenab-ı Hak, Rum Suresi ile bu olaya değinirken Peygamberimize ve müminlere muazzam bir özgüven vermektedir. Sözkonusu sure hem imparatorlukların güçlerinin zirvelerine çıktıkları sırada yıkılışlarının da başladığını anlatmakta hem de ölmüş toplumların nasıl diriltildiğini tarihten ve tabiattan örneklerle anlatmaktadır. Ayrıca Cenab-ı Hak, İslam Devletinin mutlaka kurulacağı, müminlerin büyük bir fetih ile mükafatlandırılacağı ve müşriklerin bir gün yenileceği hususundaki vaadinin hak olduğu bu nedenle verilen söze güvenmeleri ve sabretmeleri gerektiğini yine aynı surede telkin etmektedir. Bunların yanı sıra Cenab-ı Hak öyle bir haber vermektedir ki bu apaçık bir mucizedir. İranlıların Kadıköy’e (Rumların başkentine en yakın yer / edna) kadar geldikleri ve Rumların neredeyse bitip tükendikleri yani yok oldukları / öldükleri bir demden başlamak üzere çok kısa bir zaman sonra galip geleceklerini iddia etmek son derece zordur. Dahası Kur’an Bizans’ın İranlıları yeneceğini ihbar ettiği zamanda müminlerin de sevineceklerini bildirmesi ise o zaman için tamamen deli saçması olarak görülecekti. Zira bir taraftan Bizans neredeyse çökmüşken boykota uğramış müminlerin durumu da perişanlık ve içler acısı idi. Müminlerin hallerine bakmadan böyle iddialar yapılması akıl dışı idi. Durum bu haldeyken tarihsel olarak hem Bizans’ın hem de peygamberimizin ve müminlerin hemen hemen aynı tarihlerde zafer kazanmaları büyük bir mucizedir. Kur’an’ın mucizevi olarak haber verdiği zafer, (624) tarihindeki Bedir zaferidir ve aynı tarihte Bizans da İran’ı bozguna uğratmıştır. Rahman Rahim Allah Adına 1-6- Elif, Lâm, Mim. Rumlar yenilgiye uğradılar. (Başkente) En yakın yerde. Ama onlar, bu yenilgilerinin ardından galip gelecekler. (Hem de) Birkaç yıl içerisinde, çünkü mutlak karar / emir önünde sonunda Allah’a aittir. O gün müminler sevinecekler. Allah’ın yardımı sayesinde. O, dilediğine yardım eder (galip kılar). Zira O Azîz'dir (çok güçlüdür, galiptir), Rahîm'dir (çok merhamet edicidir). Bu Allah’ın kesin vaadidir. Allah, vaadinden dönmez. Ne var ki insanların çoğu (bunu) bilmezler. (Rum Suresi 1-6) 22.1. Zulmeden Toplumların Ecelleri Yakındır Yukarıda belirtildiği gibi Rum Suresinin nazil olduğu vasat değerlendirilecek olursa surenin verdiği haber hem müminler hem de müşrikler açısından akıl dışı ve imkânsız bir iddia olarak değerlendirilebilir. Bu nedenle Cenab-ı Hak, inzal ettiği bu suredeki ihbarının hakk olduğunu ispatlamak için sure boyunca çeşitli kanıtlar gösterir. Mucize niteliği sonradan anlaşılan bu vaat aslında Cenab-ı Hakk’ın toplumların yaşamlarına koyduğu bir yasadan başka bir şey değildi. Bugün olduğu gibi o zaman da insanlar yaşamın görünen boyutuna bakarak karar verirler. Kısa vadeli düşünürler, olay ve gelişmeleri uzun vadeli olarak değerlendirmezler. Muhasebe ve analiz yapmazlar, tarihteki olayları gözden geçirip ders almazlar. Halbuki biraz iyi analiz yapsalar, göklerde ve yerlerde yaratılmış her ne varsa hepsinin maddi bir gerçekliği vardır ve fakat bunların belli bir ömrü vardır. Yani eninde sonunda yaşamları sona erecektir. Buna insan toplumları ve onların organizasyonları da dahildir. Nasıl ki yaratılan her şey ömürlerini tamamladıktan sonra Rabbe kavuşurlarsa toplumlar, devletler, medeniyetler de eninde sonunda kendilerine biçilen ecellerini tamamlar ve tarih olurlar. Tarihe gömülmüş bu toplumlar ve onların medeniyetlerine ait izler hala gözümüzün önünde durmaktadır. Öyle ki o dönemdeki Araplardan kat kat üstün medeniyet üretmiş ve nice sarsılmaz güce ve büyüklüğe sahip toplumlar ve devletler yıkılıp gitmişlerdir. Bunlar ilahi yasanın işlediğinin en açık göstergesidir. Hele ki zulümde zirveye çıkan ulusların ve devletlerin yıkılışı kaçınılmazdır. Aslında Cenab-ı Hakk’ın koyduğu bu sosyolojik yasa, toplumlara bir zulüm değil tam aksine hak ettiklerinin bir karşılığıdır. Zulüm ile hiçbir iktidar ayakta kalamaz ve bu insanların yaşamlarını sağlamaları için onların faydasına bir yasadır. Cenab-ı Hak, bunları bir ders ve vaadinin hak olduğunun delili olarak elçisine ve müminlere Rum Suresinin müteakip ayetlerinde şöyle bildirir; 7-18- Onlar (insanların çoğu), sadece bu dünya hayatının görünen yüzünü / zahirini bilirler. Ama onlar, ahiretten / uzun vadeli gelecekten gafildirler. (Şimdi) onlar kendi iç dünyalarında hiç muhasebe yapmazlar mı? Ki, Allah, göklerde, yerde ve bu ikisi arasında bulunan her şeyi ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre için yaratmıştır. Ne var ki insanların çoğu, Rabblerine kavuşmayı inatla inkâr etmektedirler. Onlar, yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar, kendilerinden daha güçlü idiler, yeryüzünde daha derin izler bırakmışlardı. Dahası onlar orayı bunların imar ettiklerinden daha çok imar etmişlerdi. Elçileri de onlara nice açık delilleri getirmişlerdi. O halde Allah onlara zulmedecek değildi, fakat onlar kendilerine zulmetmekteydiler. Sonunda Allah’ın ayetlerini yalanladıkları ve onlarla alay da ettikleri için, o kötülük eden kimselerin akıbetleri beterin beteri oldu. Yaratılışı başlatan, sonra onu tekrarlayan Allah’tır. Sonra da O’na döndürülürsünüz. O Saat geldiği vakit / gün suçlular ortak koştuklarından ümidi keserler. Onlar için şefaat edecek kimse de bulunmaz. Onlar, o zaman ortaklarını inkâr ederler. İşte o Saat'in geldiği gün onlar, birbirlerinden ayrılırlar. İman etmiş ve ıslah edici eylemlerde bulunmuş kimselere gelince; artık onlar, bir bahçe içinde neşelendirilirken şu küfreden, ayetlerimizi ve ahiret buluşmasını yalanlayanlar ise azap içine sokulurlar. O halde, Akşama erdiğinizde, sabah vaktine girdiğinizde, gece sırasında ve öğle vaktine girdiğinizde Allah’ı tesbih edin! / Namaz kılın! Göklerde ve yerde hamd / yönelim sadece O’na aittir. (Rum Suresi 7-18) 22.2. Diriliş Cenab-ı Hakk’ın Kullarına Sonsuz Rahmetidir Cenab-ı Hak, bütün insanları yaratmış ve binbir çeşit nimetlerle donatmıştır. Topraktan yaratıldıktan sonra bitkiler gibi o toprağa sabit kalmama ve yayılma nimeti, eşler yaratması, insanlar arasında sevgi ve muhabbet yaratması, birbirlerini tanımaları için onları renkleri ve dilleri itibari ile çeşitlendirmesi, yağmur / rahmet göndermesi, gece ve gündüz nimeti,…..Cenab-ı Hak insanları kendilerine verdiği bu nimetler üzerinde düşünmeye davet eder. Cenab-ı Hak, insanlara bahşettiği bu nimetlerin yanında en önemli nimeti ise toplumların ölümden sonra dirilmeleri ya da diri iken yaptıkları zulümler nedeniyle ölüp tarihe gömülmeleridir. O’nun yasası gereği hem kişilerin hem de toplumların ölümleri ve dirilmeleri O’nun kullarına çok merhametli oluşundan kaynaklanmaktadır. O, yeryüzünde ve gökyüzünde her şeye hâkim olduğunu böylece hiç kimsenin bu yasalardan kaçış imkânı olmadığı ve herkesin yasalara uymalarının kaçınılmazlığını vurgular. Böylece surenin başında verdiği mucizevi ihbarın kaçınılmaz olarak gerçekleşeceğini ve bunu hiçbir gücün engelleme imkanının olmadığını belirtmiş olur. 19-26- O, ölüden diriyi çıkarır, diriden ölüyü çıkarır ve yeryüzünü ölümünden sonra diriltir. Sizler de işte böyle çıkarılacaksınız. Sizi topraktan yaratması da Kendisinin ayetlerindendir. Sonra da siz, şimdi, dağılıp / yayılan bir beşersiniz. Yine O’nun ayetlerindendir ki, sizin için nefislerinizden kendilerine ısınırsınız diye eşler yaratmış, aranıza bir sevgi ve merhamet kılmıştır. Muhakkak ki, bunda tefekkür edecek bir kavim için nice ayetler vardır. Göklerin ve yerin yaratılışı, dillerinizin ve renklerinizin farklı oluşu da O’nun ayetlerindendir. Kuşkusuz bunda alimler için nice ayetler vardır. Gece uyumanız ve gündüz lütfundan rızık aramanız O’nun ayetlerindendir. Kuşkusuz bunda kulak verecek bir toplum için nice ayetler vardır. Size korku ve umut vermek için şimşeği göstermesi de O’nun ayetlerindendir. Gökten bir su indiriyor da onunla yeryüzüne ölümünden sonra hayat veriyor. Muhakkak ki, bunda aklını kullanacak bir kavim için nice ayetler vardır. Yine O’nun ayetlerindendir ki, gök ve yeryüzü O’nun emriyle durur. Sonra sizi yeryüzünden bir tek davetle çağırdığı zaman bir de bakarsınız ki yerden çıkarılıyorsunuz. Göklerde ve yerde kim varsa herkes / herşey O’na aittir. Hepsi de O’na boyun eğer. (Rum Suresi 19-26) 22.3. Şirk Sistemi İlahi Düzene / Sosyolojik Yasalara aykırıdır Cenab-ı Hak, kendisine ortak koşulması üzerine kurulu şirk sistemini reddederken müşriklerin kendi anlayışları üzerinden bir örnek verir. Bu örnekte müşrik ileri gelenlerin kendilerini köleleri ve hizmetçileri ile eşit görmezlerken, onlardan hiçbir şekilde korkmazlarken / çekinmezlerken, onları kendi egemenliklerine / hükümlerine asla ortak etmezlerken nasıl olurda Cenab-ı Hak yarattığı kullarını / kölelerini kendi egemenliğine ve hakimiyetine ortak edebileceğini, kendisine eşit hale getirebileceğini, onları oğul ya da kız edinerek kendisine ortakçı bir statüye getirebileceğini sorgular. Kendileri için uygun görmediklerini, aşağı gördüklerini, Rableri için nasıl düşünebildiklerine dikkat çeker. Bunun ne kadar yanlış olduğunu gösterdikten sonra onların aslında arzularına uyduklarını belirtir. Onların kendi çıkarlarına göre bir sistem ürettiklerini ve bu sistemin yaratılış kanunlarına aykırı olduğunu ifade eder. O elçisine ve müminlere yaratılış / fıtrat kanununa uymalarını öğütler ve batıl anlayışlarını terk etmelerini ister. İnsanlığı ayakta tutan en doğru yolun bu fıtrat yolu / sosyolojik kanun / ilahi kanun olduğunu belirtir. 27-30- O, yaratmayı başlatan, sonra onu çevirip yeniden yapandır. Bu O’na çok kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfatlar O’nundur. O, Azîz'dir, Hakîm’dir. Allah, size kendinizden bir örnek veriyor: Size rızık ve servet olarak verdiğimiz şeylerde köleleriniz / cariyeleriniz / işçileriniz arasında hiç ortağınız var mı? Servetinizin tasarrufunda onlarla kendinizi eşit sayar mısınız? Birbirinizden çekindiğiniz gibi onlardan da çekinir misiniz? İşte Biz, aklını kullanan bir toplum için ayetleri böyle açıklarız. Bilakis zulmedenler bir bilgiye dayanmaksızın sadece hevalarına uydular. Peki, Allah’ın şaşırttığını kim yola getirebilir? Onların yardımcıları da yoktur. O halde sen yüzünü, hanif olarak Dine, Allah’ın insanları yaratmış olduğu fıtrat üzerine doğru çevir. Allah’ın yaratmasında değişiklik söz konusu değildir. Dosdoğru / ayakta tutan Din, budur. Fakat insanların çoğu bilmiyorlar. (Rum Suresi 27-30) 22.4. Şımarıklık ve Nankörlük Toplumsal Yıkımı Kaçınılmaz Kılar Cenab-ı Hak, insanları çeşitli sıkıntılardan ve yoksulluktan kurtardıktan sonra kendilerine nimetler / servet bahşettiğinde onlardan bir kısmı bu nimetlere şükrederken bir kısmının ise şımardıklarını, nankörleştiklerini ve şirke yöneldiklerini bildirir. Onlar zannederler ki kendilerine bahşedilen bu nimetler kendilerinin Allah yanında iyi kimseler olmaları nedeni ile verildi. Halbuki Allah, nimetleri insanlara dilediği gibi tevsii etmektedir. Kimine az vermekte, kimine de çok vermektedir. Bu farklı tevsiinin esas amacı da insanların birbirleriyle dayanışmasını sağlamaktır. Yoksa insanların kendilerini diğerlerinden farklılaştırması ve sahip olduğu mülkiyetle diğerlerine baskı kurması, onlara karşı kibir, gurur ve gösteriş yapması değildir. Ekonomik üstünlüğünü sosyal statü haline getirip insanlara baskı ve adaletsiz davranışlar içinde bulunmak ve yaptığı yanlışlığı meşrulaştıracak hukuku da üretmek, azgınlık ve şımarıklıktan başka bir şey değildir. Şirk toplumdaki bu bölünmüşlüğün ve hukuksuzluğun legal hale getirilmesinden başka bir şey değildir. Cenab-ı Hak, ekonomik kazanç farklılığının sosyal statü üstünlüğü haline getirilmesi ve bunu da yasalaştıran şirk sisteminin doğruluğu konusunda en küçük bir delil dahi indirmemiştir. Ekonomik üstünlüğü olanların kazançlarında yoksulların, yolcuların, miskinlerin, yakın akraba ve dostlarında hakkı vardır. Zira toplumsal yaşamda herkes birbiri ile irtibatlıdır ve her bireyin bir fonksiyonu vardır. Servet sahibi servetini toplumdaki diğer insanlar olmasa nasıl edinecektir? Dağda ya da çölde toplumla hiçbir ilişkisi olmadan tek başına yaşayan bir kişinin servet edinmesi mümkün müdür? Elbette ki hayır. Bu nedenle edinilen servette diğer insanların da hakkı vardır. Toplumun hep birlikte müreffeh ve huzurlu bir hayat yaşamasının şartı, elde edilen servettin tabana yayılmasıdır. Toplumun felaha ermesi buna bağlıdır. Servet sahiplerinin servetlerine servet katmak için toplumun diğer fertlerinin elindekine de göz dikerek faiz yoluyla onları da alması görünürde o zenginin servetinde artış gibi görünür ama toplumun fakirleşmesi nedeniyle uzun vadede o servetin azalmasına neden olur. Toplumdaki bireylerin el emeği ile kazanma şevki azalır ve toplumun üreten kesiminde üretkenlik düşer. Böylece servet sahipleri de bu servetlerinden kaybetmeye başlarlar. Toplum katmanlarındaki uçurumlar arttıkça toplumsal çöküş buna paralel artar. Halbuki servet sahipleri zekat vererek servetlerini ve kendilerini temizleseler hem toplum katmanları arasında uçurumlar meydana gelmez hem de toplumsal dayanışma ve birlik sağlanır. Bu üretkenliği daha da arttırarak herkesin kazanmasını sağlar. Toplumda sevgi ve kardeşlik meydana gelir. Aksini yaparak toplumda şirki, bölünmeyi, parçalanmayı ve katmanlar arasında uçurumları derinleştirenler toplumda (karada ve denizde metaforu) fesadı, anarşi ve kargaşayı yaratırlar da toplumların perişan olmasına ve yıkımına neden olurlar. Tarihe gömülmüş ve kalıntılarına şahit olduğumuz geçmiş toplumların hemen hepsi bu nedenle aynı akıbeti yaşamışlardır. Mekke şirk toplumu da halihazırda aynı yanlışı yapmakta olduğundan Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin hareketi karşısında yenilmesi ve şirk sisteminin yıkılması kaçınılmazdır. Bu yıkılış mukadderdir ve hiç kimse bu yıkımı engelleyemez. Cenab-ı Hak, aşağıdaki ayetlerde bunları anlattıktan sonra Mekkelileri Hz.Muhammed’in@ şahsında doğru yola gelmeleri ve yanlıştan vazgeçmeleri konusuna uyarmaktadır; 31–45- O’na yönelin ve O’nun koruması altına girin / takvalı olun, salâtı ikame edin, müşriklerden, Dinlerinde partilere ayrılmış, grup grup olmuş kimselerden olmayın! Her hizip kendi yanlarındaki şeylerle böbürlenmektedir. İnsanlara bir zarar / sıkıntı dokununca Rablerine yönelerek O’na yalvarırlar. Sonra, onlara kendinden bir rahmet tattırınca, bir de bakarsın ki, içlerinden bir grup, kendilerine verdiğimiz nimetlere nankörlük ederek Rablerine şirk koşarlar. Haydi, bir süre eğlenin bakalım! Yakında göreceksiniz. Yoksa Biz, onlara bir sultan /delil indirmişiz de o sultan / delil, onlara O’na (Allah’a) ortak koşmalarını mı emrediyor? İnsanlara bir rahmet tattırdığımız zaman da, onunla sevinip şımarırlar. Kendi yaptıkları şeylerden dolayı başlarına bir kötülük gelirse, o zaman onlar hemen umutsuzluğa düşerler. Onlar, Allah’ın dilediği kimseye rızkı hesapsız verdiğini ve dilediğine de ölçülü (kısıtlı) verdiğini görmediler mi? Kuşkusuz bunda iman edecek bir kavim için ayetler vardır. Öyleyse, yakınlara, miskine ve yolcuya hakkını ver. Bu, Allah’ın yüzünü (rızasını) dileyenler için daha hayırlıdır. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir. İnsanların mallarında artış olsun diye faizli ödünç verdikleriniz, Allah yanında artmaz. Allah’ın rızasını dileyerek zekâttan verdikleriniz yok mu? İşte o kimseler, geleceğe yatırımlarını kat kat arttıranlardır. Allah, sizi yarattı, sonra size rızık verdi, sonra sizi öldürecek ve sonra da sizi diriltecektir. Sizin ortak koştuklarınızdan, bunlardan birini olsun yapacak olan var mı? Allah, onların ortak koştuklarından münezzeh ve çok yücedir. İnsanlar bizzat kendi elleriyle yaptıkları şeyler yüzünden karada ve denizde fesat / kargaşa ortaya çıktı. Pişman olup dönerler diye onlara yaptıklarının bir kısmının acısını tattıracaktır. De ki: Yeryüzünde gezin dolaşın da önceki nesillerin akıbetinin nasıl olduğuna bir bakın. Onların çoğu müşrik idiler. Öyleyse, Allah’tan, geri çevrilmesi mümkün olmayan gün gelmeden önce yüzünü dosdoğru Dine çevir. O gün insanlar bölük bölük ayrılacaklardır. Kim inkâr ederse, artık inkârı kendi aleyhinedir. Kim de ıslah edici eylemlerde bulunursa, artık onlar da kendileri için rahat bir yer hazırlamışlardır. Zira Allah iman eden ve ıslah edici eylemlerde bulunan kimselere lütfundan karşılık verecektir. Muhakkak ki O, kâfirleri sevmez. (Rum Suresi 31-45) 22.5. Peygamberler Şirk Sistemini yıkar ve Dirilişi Gerçekleştirir Cenab-ı Hak, Mekkelilerin toplumsal yapıyı şirke dönüştürerek zulmetmelerinin ve yıkılışlarının önüne geçmek için onlara rahmetinin (yağmur metaforunda) bir tecellisi olarak uyarıcı elçi gönderdiğini ve bu elçi vasıtasıyla Mekke toplumunu eninde sonunda mutlaka dirilteceğini, zulmedenlerden ise intikam alınacağını bildirir. O, uyarıcı elçinin diriliş için gösterdiği çabadan şirk zulmünün elebaşlarının, kalpleri ölmüş / kalpleri kararmış ve kaskatı kesilmiş zalimlerin nasipleri olmayacağını onların artık dirilmelerinin mümkün olmadığını da bildirir. Cenab-ı Hak, bu boykot süresince yapılan tüm baskı ve zulümlere rağmen Hz.Muhammed’in@ hareketinin ezilip yok edilemediğini tam aksine daha da olgunlaştığını (ekinlerin sarardığını görmeleri metaforu) görmelerine rağmen inkarlarında inat ettiklerini ve bu nedenle geleceği artık göremediklerini de bildirir. Rabbimiz, gelecekte zaferin müminlerin olacağını bildirdikten sonra elçisine ve müminlere sabretmelerini, mücadelelerinden asla vazgeçmemelerini ve kendilerine inanmış ancak zayıf kalan, basiretsiz kimselerin hayıflanmaları, sızlanmaları ve acınmaları karşısında zaafa düşmemelerini, onların tahriklerine kapılmamalarını, fevri hareketler yapmamalarını ikaz eder. 46-60-Rüzgârları müjdeciler olarak göndermesi de O’nun ayetlerindendir. O rüzgarlarla yağmuru gönderir de rahmetinden size tattırır, emriyle gemiler akıp gider ve lütfundan rızık ararsınız. Böylece belki şükredersiniz. Ant olsun ki senden önce kendi kavimlerine nice elçiler gönderdik de onlara, apaçık delilleri getirdiler. Suç işleyenlerden ise intikam aldık. Mü’minlere yardım etmek, Bizim üzerimize hak oldu. Allah, rüzgârları gönderendir. Rüzgârlar bulutları harekete geçirir. Sonra O (Allah), onu gökyüzünde dilediği şekilde yayar ve onu kısım kısım kılar. Bundan sonra onun arasından yağmurun çıktığını görürsün. Böylece onu kullarından dilediğine nasib edince onlar mutlu olur sevinirler. Hâlbuki onlar, yağmur yağdırılmadan önce ümitlerini gerçekten kesmişlerdi. Artık Allah’ın rahmetinin eserine bir bak; yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor? Muhakkak ki O, ölüleri işte böyle mutlaka diriltendir ve O’nun gücü her şeye yeter. Eğer Biz, bir rüzgâr göndersek böylece onu (ekini) sararmış / olgunlaşmış görseler bile yine de mutlaka küfretmeye devam ederler. Bu nedenle sen ölülere işittiremezsin. Arkalarını dönüp giderlerken sağırlara da daveti duyuramazsın. Sen körleri de sapıklıktan kurtarıp doğru yola getiremezsin. Sen ancak teslim olup ayetlerimize iman edeceklere işittirebilirsin. Allah, sizi güçsüzlükten / zayıflıktan yarattı. Sonra güçsüzlüğün arkasından kuvvetli kıldı. Sonra kuvvetliliğin ardından güçsüz ve yaşlı kıldı. O, dilediğini yaratır. O, en iyi bilendir, üstün kudret sahibidir. Saatin geldiği gün suçlular dünyada bir saatten fazla kalmadıklarına yemin ederler. Onlar işte böyle yanılıyorlardı. Kendilerine ilim ve iman verilen kimseler ise onlara şöyle diyecekler: “Ant olsun ki, Allah'ın kitabında belirttiği, diriliş gününe kadar kaldınız. İşte bu, diriliş günüdür. Fakat siz bunu tanımayıp reddediyordunuz.” O gün zalimlere mazeretleri fayda vermeyecek. Onlardan Allah’ı hoşnut etmeleri de istenmeyecek. Ant olsun ki Biz bu Kur’ân’da insanlar için her türlü misali verdik. Eğer onlara bir âyet getirsen o inkarcılar mutlaka: “Siz, ancak bâtıl şeylerle uğraşıyorsunuz” derler. Allah hakkı tanımak istemeyenlerin kalplerini işte böyle mühürler. Şimdi artık sen sabret. Muhakkak ki Allah’ın vaadi haktır. Kalpten iman etmemiş kimseler sakın seni fevri ve tepkisel davranışlara sürüklemesin. (Rum Suresi 46-60) 22.6. Boykotun Kaldırılması Siyer kaynaklarına göre boykotun kırılması Hişam bin Amr’ın çabaları ve kulisleri sonucu gerçekleşmiştir. Hişam bin Amr önce Mahzum oğulları reisi Züheyr bin Ümeyye ile görüşmüş ve onu boykota son vermeye ikna etmiş ama sadece kendilerinin yeterli olmayacağı üzerinde görüş birliğine varınca yanlarına destekçi aramışlardır. Hişam bu kez Nevfel oğulları reisi Mu’tim bin Adiyy ile kulis yapmış ve onu da ikna etmiştir. Son olarak Hişam, Esed oğulları reisi Ebul Bahteri ile görüşerek onu da boykotu kırma konusunda ikna ederek aralarında anlaşmışlar ve hep birlikte Kabe’ye giderek Boykot anlaşmasını iptal ettiklerini ilan etmişlerdir. Ebu Cehil bu çıkışa son derece sinirlenmiş ise de bu üç büyük kabileyi karşısına alamayacağından boykot sözleşmesinin sona erdirilmesine razı olmak zorunda kalmıştır. Böylece Haşim oğullarına karşı üç yıl süre ile uygulanan acımasız boykot / muhasara sonunda kaldırılmıştır. Boykotun kaldırılmasının sebepleri müşrik kabilelerin kalbinde yaratılan merhamet, Mekke dışından Kureyş’e karşı oluşturulan dezavantajları bertaraf etmek ve 2. Hüsrev’in Bizans’a karşı mutlak üstünlüğünün Mekke müşriklerine verdiği güven olabileceği gibi bunlara başka sebeplerde etki etmiş olabilir. Boykot süreci ve boykotun kaldırılması olayı İbrahim Suresinde anlatılır. Sure Hz.Musa’nın @ mücadelesini anlatarak başlar. Tıpkı Hz.Musa @ gibi Hz.Muhammed@ de kendi toplumunu karanlıklardan aydınlığa çıkarmak, Allah’ın yoluna iletmek için Allah’ın kitabına / ilahi sisteme davet etmişti. Rahman Rahim Allah adına 1 – 5- Elif, Lâm, Râ. Bu, Rablerinin izni ile karanlıklardan aydınlığa. Aziz ve Hamid olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır. O Allah ki göklerde ve yeryüzünde ne varsa hepsi O’nundur. Başlarına gelecek şiddetli bir azaptan dolayı, vay o inkarcıların haline! Çünkü onlar, dünya hayatını ahirete tercih ederler, insanları Allah’ın yolundan alıkoyarlar, onu çarpık ve çelişkili göstermek isterler. İşte onlar, çok derin bir sapıklık içindedirler. Onlara her şeyi iyice açıklaması için Biz her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik. Artık Allah dilediğini / dileyeni saptırır, dilediğini / dileyeni de doğru yola iletir. O, Aziz’dir, Hakim’dir. Ant olsun ki, Musa’yı “Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar, onlara Allah’ın günlerini hatırlat” diye ayetlerimizle gönderdik. Muhakkak ki bunda şükredip sabreden herkes için ayetler / ibretler vardır. (İbrahim Suresi 1-5) Tıpkı Hz.Musa’nın @ kavmini Firavunun zulmünden kurtarmak için mücadele ettiği gibi Hz. Muhammed’de @ Mekkelileri şirk zulmünden kurtarmak için mücadele ettiği bildirilir. Mekkelilerde tıpkı İsrailoğullarının imtihan edildiği gibi zorlu bir imtihana tabi tutulmaktadır. Cenab-ı Hak, eğer Kendisine yönelir ve elçisine uyarlarsa nimetlerini arttıracağını İsrailoğulları üzerinden ifade eder. Aksi takdirde yapacakları nankörlüğün kendilerini azaba duçar edeceğine işaret eder. 6-7-Musa kavmine demişti ki: “Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani O, sizi, azabın en kötüsüne uğratan, oğullarınızı öldüren ve kadınlarınızı sağ bırakan Firavun hanedanından kurtardı. İşte bunda Rabbinizden size çok büyük bir bela / imtihan vardır. Ve o zaman Rabbiniz size şöyle bildirmişti: ‘Ant olsun ki eğer şükrederseniz elbette nimetlerimi size arttıracağım. Eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.’” (İbrahim Suresi 6-7) Cenab-ı Hak, Mekkelileri Hz.Musa’nın @ ve Nuh, Ad ve Semud kavimlerinin peygamberlerinin diliyle ikaz etmeye devam eder. Onlar ve tüm insanlar peygamberimizi inkar etseler bile Kendisinin kimseye ihtiyacı olmadığını bildirir. Bu ifade ile önerilen / teklif edilen öğretiye insanların muhtaç olduğunu belirtmiş olur. İnsanlık tarihi boyunca gönderilen peygamberlere ve getirdikleri delillere insanların sırt çevirdiklerini, peygamberlerinin seslerini kesmeye çalıştıklarını bildirir. Halbuki Allah onların yanlışlarını düzelmek ve doğru bir istikamete sevkolmalarını istemektedir. Bu hususta da kanıtlarını ortaya koymakta ve onlara bu husus üzerine düşünmeleri için süre tanımaktadır. Fakat onlar yanlış olsa bile yerleşik hale gelmiş geleneklerinden vazgeçmek istememektedirler. Mekkeliler de aynı gerekçelerle Hz.Muhammed’in teklif ettiği sistemi / öğretiyi reddetmektedirler. Onlarda atalarının gittikleri yolu terk etmeyeceklerini söylüyorlardı. Atalarının izledikleri yolun yanlış olamayacağını iddia ediyorlardı. Onlar izledikleri yolun yanlış olup olmadığını analiz edip Hz.Muhammed’in getirdiği öğreti / sistem ile karşılaştıracakları yerde ondan mucize / sultan talep etmekteydiler. Peygamberin kendileri gibi insan olduğunu, kendilerinden herhangi bir üstünlüklerinin olmadığını belirterek peygamberin teklif ettiği öğretiyi / sistemi kabul edebilmeleri için bir güç / sultan gerektiğini belirttiler. Madem ki Allah elçi olarak seçti o halde bu sistemin uygulanabilmesi için gerekli gücü / sultanı da Allah’ın kendisine vermesi gerektiğini bildirdiler. Hz.Muhammed’de onlara ilahi öğreti ve sistemini uygulamak için düşmanları aciz bırakacak / yenecek bir askeri, sosyal, siyasal ve ekonomik gücü / sultanı vermenin Allah’ın izniyle olacağını ifade etti. O bu ifadesiyle eğer teklif ettiği ilahi öğretiye uyacak olurlarsa talep ettikleri bu mucizeleri / gücü / sultanı Allah’ın vereceğini belirtmiş oldu. Cenab-ı Hak, peygamberlerle toplumları arasında geçen bu sözlü atışmaların tarih boyunca hep aynı olduğunu kıssalar üzerinden anlatır; 8-12- Musa dedi ki: “Eğer siz ve yeryüzündeki herkes inkâr etse bile kuşkusuz Allah’ın kimseye ihtiyacı yoktur, O, Hamîd’dir.” Sizden önceki Nuh, Âd, Semud kavimlerinin ve onlardan sonra gelenlerin haberleri size gelmedi mi? Onları Allah’tan başkası bilemez. Onların peygamberleri onlara apaçık kanıtlarla gelmişti de onlar, peygamberlerinin ağızlarını elleriyle kapattılar ve “Biz sizinle gönderilen şeyi inkâr ediyoruz ve bizi çağırdığınız şeyden de kesinlikle şüphe ve endişe duyuyoruz” dediler. Peygamberleri dedi ki: “Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi duyuyorsunuz? Halbuki O sizi günahlarınızı bağışlamak için çağırıyor ve bunun için size belirli bir süre mühlet veriyor” Onlar da dediler ki: “Siz sadece bizim gibi bir beşersiniz, babalarımızın itaat ettiklerinden / ibadet ettiklerinden bizi alıkoymak istiyorsunuz. Madem öyle bize apaçık bir sultan / delil / mucize getirin!” Peygamberleri onlara dedi ki; “Evet. Biz de sadece sizin gibi bir beşeriz. Ancak Allah kullarından dilediğini nimetlendirir. Allah’ın izni olmaksızın size bir mucizevi delil / sultan getirmemiz mümkün değil. Artık müminler Allah’a tevekkül etsinler. Hem bize yollarımızı göstermişken, niçin Allah’a tevekkül etmeyelim! Elbette bize yaptığınız eziyetlere sabredeceğiz. Tevekkül edenler de yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” (İbrahim Suresi 8-12) Tıpkı tarihteki inkarcıların peygamberlerini davalarından vazgeçip mevcut statükoya boyun eğmedikleri takdirde sürgünle cezalandıracakları tehdidinde bulundukları gibi Ebu Cehil ve yandaşları da Hz.Muhammed’in @ İslami hareketten vazgeçmemesi halinde onu ve müminleri Mekke’den sürüp çıkarmakla tehdit etmişti. Cenab-ı Hak ise müminlere vaadini tekrarladı ve o zalimlerin mutlaka yok edileceğini ve Mekke’ye müminlerin varis olacağını, tevhidi dünya görüşünün eninde sonunda hakimiyetini tesis edeceğini müjdeledi. 13- 14- İnkârcılar peygamberlerine: “Ya sizi mutlaka yurdumuzdan çıkaracağız ya da mutlaka bizim milletimize döneceksiniz!” dediler. Rableri de onlara: “Biz zalimleri mutlaka helak edeceğiz ve onlardan sonra sizi mutlaka o yere yerleştireceğiz. Bu, makamımdan ve tehdidimden korkanlar içindir” diye vahyetti. (İbrahim Suresi 13-14) Geçmişte zor durumda olan peygamberlerin Cenab-ı Hak’tan fetih istemeleri gibi Peygamberimiz de Cenab-ı Hakk’tan fetih istedi. Rabbi de onu / onları destekledi ve eninde sonunda o inatçı zorba zalimlerin mutlaka yenileceğini bildirmekle kalmadı aynı zamanda o zalimleri yaptıklarına karşılık olmak üzere öbür dünya da şiddetli azapla cezalandıracağını da bildirdi. Gerekirse bütün bir toplumu yok eder ve yerlerine başka bir toplum getirir. Bunun Allah için hiçbir zorluğu yoktur. Mekkeliler bu tehditlerle uyarıldılar. Cenab-ı Hak, şeytan Ebu Cehil’e ve yandaşlarına uyanların pişman olacaklarını ve onun kendisine uyanları satacağını da bildirdi. Hem bu yaşamlarında hem de öbür alemde şeytan ve şeytani liderleri takip edenlerin, bizzat o şeytanlar tarafından aldatılacağını, onların zoru görünce hemen kendilerine uyanları satacağını bildirdiği gibi aslında o şeytan ve şeytani liderlerin takipçilerini kendisini izleme hususunda herhangi bir zorlayıcı gücü olmadığını yani takipçilerin kendi arzu ve istekleri ile onları izlediğini, bu nedenle suç ortağı olduklarını da bildirdi. Bu tehditlerin Ebu Cehil’in boykot uygulamasına (ister gönüllü olsun ister gönülsüz) katılan kabileler üzerinde etkili olacağı açıktır. Tarihte yanlış yapan / zulmeden liderlerin sonları hep hüsran olmuştur. İşler tersine döndüğünde o zalim zorbalar kendilerini destekleyenleri yalnız bırakmışlar ve suçu kendilerini destekleyenlere atarak yağın suyun üstüne çıkması gibi onlarda kendilerini suçsuz göstermeye çalışmışlardır. Cenab-ı Hak, tarihten verdiği örneklerle bu hususu Mekkelilerin önlerine serer ve onların zorba ve zalim Ebu Cehil ve tayfasının peşinden gitmemeleri konusunda uyarır. Peygamberimize ve müminlere boykot zulmüne iştirak eden kabileler bu uyarılardan nasiplerini mutlaka alacaktır. Zira gelecekte, Hz. Muhammed’in hareketi başarılı olacak olursa, Ebu Cehil bu zulmün suçunu onların üzerine atacak ve onlar bu suçtan dolayı cezalandırılacaklardır. Ayrıca Mekke’de gözü olan çevre kabileler Kureyşin üzerine yürümek için onların yaptıkları bu zulmü gerekçe gösterecekleri çok açıktır. Şayet çevre kabileler Mekke’yi Kureyş’in elinden almak için saldırdıklarında Mekkelilerin paçayı kurtarmalarının bir hayli zor olduğu da görülmektedir. Böyle bir duırumda Ebu Cehil de kendisini kurtaramayacağı gibi, onun kendini kurtaracak dönekliği yapmaması için hiçbir sebep de yoktur. 15- 23- Ve böylece peygamberler, fetih istediler. Bunun üzerine tüm inatçı zorbalar kaybettiler. Ardından onlara cehennem vardır ve kendilerine irinli su içirilecektir. Onu (irinli suyu) yutmaya çalışacak fakat boğazından geçirip yutamayacak. Ona her yandan ölüm gelecek, fakat o ölemeyecek. Arkasından da çok ağır bir azap gelecektir. Rablerini inkâr edenlerin işleri fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu bir kül gibidir. Kazandıklarından hiçbir şeyi ellerinde tutamazlar. İşte bu, derin bir sapıklıktır. Gökleri ve yeryüzünü Allah’ın hak ile yarattığını görmüyor musun? O dilerse sizi yok eder ve yerinize yepyeni bir halk yaratır. Bu, Allah için güç değildir. Hepsi Allah'ın huzuruna çıkacak ve toplumun ezilen kesimleri, kibirlenen ileri gelenlere: “Şüphesiz biz, sizlere tabi olmuştuk. Şimdi siz, Allah’ın azabından az bir şey olsun bizden savabilir misiniz?” dediler. Onlar; “Allah bizi doğru yola iletseydi biz de sizi doğru yola iletirdik, artık ağlayıp sızlasak da sabretsek de bizim için birdir. Çünkü sığınacak hiçbir yerimiz yoktur.” dediler. İş bitirilince şeytan onlara şöyle diyecek; “Muhakkak ki Allah size gerçeği vaat etti, ben de size vaat ettim, ama vaadimden dönerek size yalancı çıktım. Zaten benim sizi zorlayacak bir gücüm de yoktu. Ben sizi çağırdım siz de bana uydunuz. O halde beni kınamayın, kendinizi kınayın! Artık ne ben sizi kurtarabilirim ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Kuşkusuz ben, sizin beni Allah’a ortak koşmanızı daha önce de kabul etmemiştim” dedi. Muhakkak ki zalimlere elim bir azap vardır. İman edip, ıslah edici eylemlerde bulunanlar altlarından ırmaklar akan cennetlere sokulacaklar ve orada Rablerinin izniyle ebedi kalacaklar. Orada onların birbirlerine iltifatları, “Selam”dır. (İbrahim Suresi 15-23) Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’in@ hareketinin fetihle sonuçlanacağını yukarıda müjdeledikten sonra bu müjdenin en güzel göstergesinin tevhidi dünya görüşü hareketinin o kadar zulme, eziyet ve şiddete rağmen ayakta kalması olarak bildirir. Bu hareketin dayanağı olan ilahi öğretinin doğru, güzel ve hak söz olmasından kaynaklı olarak güçlü ve dimdik ayakta olduğunu belirtir. Allah’ın ilmi, bilgisi, desteği ve izni ile bu dünya görüşünün sonunda meyvelerini vereceğini deklare eder. Diğer taraftan şirkin / zulmün / kötülüğün köksüz, meyve vermeyen ve hafif bir rüzgârda hemen kökünden sökülüp atılacak bir bitki gibi dayanaksız bir ideoloji olduğunu vurgular. Böylece Mekke şirk sisteminin de hafif bir rüzgârda yıkılıp gideceğini müjdeler. Bu nedenle müminlerin şimdiki ve gelecekteki mücadelelerinde kararlı bir duruş sergileyeceklerini, zalimlerin ise daha da sapıtacağını bildirir. 24- 27- Allah’ın güzel bir söze nasıl bir benzetme yaptığını görmez misin? O, kökü / aslı (yerde) sağlam, dalları göğe yükselen, alımlı bir ağaç gibidir. Rabbinin izniyle o her an / her mevsim ürün verir. İşte Allah belki öğüt alırlar diye insanlara böyle misaller veriyor. “Kötü bir söz”ün durumu da (ekili olduğu) yerden kökünden sökülüp koparılmış, ayakta duramayan kötü / zayıf bir ağaca benzer. Allah, iman edenleri, bu dünyada ve ahirette sağlam bir söz üzere kararlı kılar. Allah, zalimleri ise saptırır. Allah dilediğini yapar. (İbrahim Suresi 24-27) Cenab-ı Hak, verdiği nimetlere nankörlük yapan geçmiş kavimlerin / ulusların nasıl azaba uğradıklarına ve yok olup tarihe gömüldüklerine ilişkin olarak onların kalıntılarına dikkat çeker. Mekkeli müşrik zalimlerin akıbetlerinin de farklı olmayacağını belirtir. Tarihi delil üzerinden verdiği müjdeden sonra Cenab-ı Hak, müminlerin elçisine desteğe / salata devam etmelerini ve bu yolda mallarından infak etmelerini talimatlandırır. Sayıya gelmeyen nimetleri insanlara bahşedenin kendisi olduğunu vurgular. 28- 34- Allah’ın nimetlerini inkarla karşılayan ve toplumlarını sonunda helak yurduna ve yaslanacakları cehenneme sürükleyenleri görmedin mi? O ne kötü bir yerleşim yeridir! Onlar (nankörler), O’nun yolundan saptırmak için Allah’a ortaklar koştular. De ki: “Keyfinize bakın bakalım! Nasıl olsa sonunda dönüşünüz ateşedir.” İman eden kullarıma söyle: “Alış-veriş ve dostluğun olmadığı o gün gelmeden önce salâtı ikame etsinler, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açık infak etsinler.” Allah, gökleri ve yeri yaratan, gökten yağmur indirip onunla size rızık olarak türlü meyveler çıkaran, emri gereğince denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize amade kılan, ırmakları da hizmetinize sunandır. Düzenli seyreden güneş ve ayı da size musahhar kıldı. Geceyi ve gündüzü de size musahhar kıldı. O, istediğiniz her şeyden size verdi. Allah’ın nimetini saymaya kalksanız sayamazsınız! Muhakkak ki insan çok zalim, çok nankördür. (İbrahim Suresi 28-34) Tehditler karşısında içlerinde korku yaşayan bazı Mekkeliler boykota son verilmesi gerektiği üzerinde düşünmeye başladılar. Mekke’nin kuruluş ilkelerine aykırı hareket edilmesinin sonunda başlarına büyük bela açacağını anlamışlardı. Ayrıca müminlere yapılan bu zulüm nedeniyle bazı Mekkeli kabilelerin ileri gelenlerinin vicdanları acımıştı. Boykot zulmüne maruz kalan müminlerin içerisinde kendi mensupları da bulunmaktaydı. Müminlere karşı kalpleri yumuşayan sözkonusu bu Mekkelilerin başında Hişam bin Amr, Mahzum oğulları reisi Züheyr bin Ümeyye, Nevfel oğulları reisi Mu’tim bin Adiyy ve Esed oğulları reisi Ebul Bahteri vardı. Bunlar açlık çektikleri zamanda çeşitli yollardan müminlere yiyecek göndererek onların yaşamlarını sağlamışlardır. Müminler salatı ikame etmek (iyiliği yeryüzüne hâkim kılmak ve insanları şirkten kurtarmak) için Ebu Talip tepesinde / vadisinde yerleşmek zorunda kalmışlardı. Burada kendilerine hayati olan her türlü ürün / gıda yasaklanmıştı. Ancak kendilerine karşı kalpleri yumuşayan bu kimselerin gönderdiği gıda ürünleri ile yaşamlarını sürdürmüşler ve davalarını bırakmamışlardır. Hatta bu boykot onlar için bir nimet olmuş ve geleceğe hazırlanmak için bir fırsat olarak değerlendirmişlerdir. Sonunda da aynı Mekkeli ileri gelenler Ebu Cehil’in muhalefetine rağmen müminlere boykotu kırmışlar ve boykot / muhasara anlaşmasını feshetmişlerdir. Cenab-ı Hak, bazı Mekkelilerin gönüllerini müminlere meylettirerek boykot / muhasara anlaşmasının iptal edilmesi olayını Hz. İbrahim’in duası üzerinden anlatır. Muhtemeldir ki Hz.Muhammed @ de tıpkı Hz.İbrahim @ gibi dua etmiş ve müminlerin üzerinden bu yaptırımın kalkması için Cenab-ı Hak’tan yardım talep etmiştir. 35 -41- Hani bir vakit İbrahim şöyle demişti: “Rabbim! Bu şehri emniyetli kıl! Beni ve oğullarımı ilah sayılan otoritelere / putlaştırılan otoritelere itaat etmekten koru! Rabbim! Gerçekten onlar (putlaştırılan otoriteler) insanların birçoğunu saptırdılar. Artık kim bana tabi olursa, o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, Sen muhakkak ki çok bağışlayan, çok merhamet edensin. Rabbimiz! Ben soyumun bir kısmını salatı ikame etmeleri / iyiliği yeryüzüne hâkim kılmak için senin Beyt-i Hareminin yanındaki ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Ey Rabbimiz! Artık Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir ve onları ürünlerden rızıklandır. Böylece onlar şükrederler. Rabbimiz! Muhakkak ki Sen bizim gizlediğimiz şeyleri de açığa vurduğumuz şeyleri de bilirsin. Çünkü ne yerde ne de gökte hiçbir şey Allah’a gizli değildir. Hamd / yönelimimiz ihtiyarlık halimde bana İsmail’i ve İshak’ı lütfeden Allah’adır. Muhakkak ki Rabbim duaları işitendir. Rabbim! Beni ve soyumu salatı ikame edenlerden kıl! Ey Rabbimiz! Duamı kabul eyle! Rabbimiz! Hesapların görüleceği gün beni, anamı-babamı ve müminleri bağışla!” (İbrahim Suresi 35-41) Cenab-ı Hak, müşrik zalimlerin yaptığı zulümlere asla kayıtsız kalınmayacağını bildirdikten sonra onların bütün yaptıklarını izlemekte olduğunu, onların her türlü oyun, tuzak ve hilelerinin kendisine ayan olduğunu bildirerek zalimler tehdit edilirken, müminlere de moral verilir ve motivasyonları sağlanır. 42 -46- Sakın Allah’ı zalimlerin yaptıklarından gafil sanma! O, sadece onları gözlerin dehşetten fal taşı gibi açılacağı bir güne erteliyor. O gün onların başları göğe çevrilmiş, gözlerini kendilerine bile çevirip bakamazlar ve yürekleri de bomboş olarak panik içinde koşturur dururlar. Sen insanları, kendilerine azabın geleceği gün ile uyar. Zira o gün zalimler şöyle diyecek; “Ey Rabbimiz! Bizi yakın bir süreye kadar ertele de senin çağrına icabet edelim ve peygamberlere tâbi olalım.” Onlara şöyle denilecek; “Daha önce sizin için bir zeval olmadığına dair yemin etmemiş miydiniz? Hem siz, kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturuyordunuz. Onlara neler yaptığımızı size örnekler vererek açık açık anlatmıştık.” Buna rağmen onlar, tuzaklarını kurdular. Onların tuzakları, dağları yerinden oynatacak olsa bile Allah onu bilir. (İbrahim Suresi 42-46) Daha sonra Cenab-ı Hak, müminlere diriliş ve fetih konusundaki vaadinden de asla caymadığını beyan eder. Vaadinin bir gün mutlaka gerçekleşeceğini ve zalim müşriklerin bir gün devrileceğini, onların yerine müminlerin geçeceğini “göklerin başka göklerle, yerlerin başka yerlerle değişeceği” kıyamet metaforu ile müjdeler. Müminlere yapılan bu müjdeler aynı zamanda Mekkeli müşrikler için tehdittir ki, boykotun kırılmasına taraftar olan kabilelerin yüreklerine korku salmış olmalıdır. 47- 52- Öyleyse sakın Allah’ın, elçilerine verdiği sözden cayacağını sanma! Muhakkak ki Allah, Azizdir, İntikam sahibidir. O gün, Allah yeryüzü başka bir yeryüzüyle değiştirilecek, gökler de başka göklerle değiştirilecek. Herkes, Bir ve Kahhar olan Allah’ın huzurunda toplanacaktır. O gün, suçluları zincire vurulmuş olarak görürsün. Gömlekleri katrandandır ve yüzlerini de ateş sarar. Bunlar Allah’ın herkese kazandığının karşılığını vermesi içindir. Muhakkak ki Allah, hesabı çabuk görendir. İşte bu insanlara bir bildiridir ki, ibret alsınlar. Allah’ın ancak tek ilâh olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye. (İbrahim Suresi 47-52)

  • Bölüm 20: HİZİPLER ORDUSU GİRİŞİMLERİ | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 20 HİZİPLER ORDUSU GİRİŞİMLERİ 20.1. Lanetlenen / Kovulan Yahudilerin Medine’yi Karıştırma Çabaları Cenab-ı Hak, Kaynuka oğulları ve Nadir oğulları Yahudilerinin Medine’den sürüp çıkarılma gerekçelerini anlatarak Kurayza oğullarına uyarılarda bulundu. Medine’den sürüp çıkarılan / lanetlenen bu iki Yahudi kabilesi, Medine Sözleşmesine / Anayasaya (Kitaba) imza atmış ve bu sözleşme kapsamında Hz.Muhammed’in@ Medine İslam Cumhuriyeti’nin Başkanı olduğunu kabul etmiş olmalarına rağmen daha sonra sözleşme / anayasa maddeleri üzerindeki ifadeleri kendi çıkarlarına ve kötü niyetlerine göre yorumlamaya başlamışlardı. Peygamberimiz ise onların bu tavırlarına karşı her seferinde onlara sözleşme maddelerinin esas anlamlarını izah ediyor ve onları sözleşme hükümlerine uymaya davet ediyordu. Onlar yapılan açıklamaları anlamalarına rağmen yine de karşı çıkmaya devam edeceklerini ifade etmek için “Raina” diyorlardı. Onlar bu kelimeyle “Tamam tamam anladık! Ama yine de karşı geliyoruz. Esas sen bizim yorumumuzu dinle / kabul et. Eğer sen hükümlere ilişkin bizim yorumumuzu kabul etmezsen / dinlemezsen / bizim çıkarlarımızı gözetmezsen / bizim isteklerimizi dikkate almazsan biz de senin açıklamalarını kabul etmeyiz / dinlemeyiz / sana uymayız” manasına gelen anlamını kastediyorlardı. Hâlbuki onlar peygamberimize “unzurna” yani “Tamam! Sözleşme / Anayasa hükümlerine ilişkin yaptığın açıklamaları anlıyoruz ve kabul ediyoruz ve bu hükümlerin uygulanmasında bize nezaret et / başımızda bakanlık yap işlerimizi sözleşmeye / anayasaya uygun mu, doğru mu yanlış mı yaptığımız konusunda bize yol göster” demeleri en uygun olanıydı. Cenab-ı Hak, Yahudilerin bu samimiyetsiz hareketlerini eleştirir ve «onlar dürüstçe davransalardı kendileri için daha hayırlı olacaktı» diye belirterek onların Medine’den sürülüp çıkarılmalarının kendi ihanetlerinden kaynaklandığını bu nedenle Medine’den kovulmayı hak ettiklerini ifade eder. Medine’de kalan Kurayza Yahudilerine de dönerek «eğer sizde Anayasayı ihlal edecek olursanız sizin de sonunuz aynı olacaktır» demeye getirir. Bunu da Cumartesi gününü ihlal eden Yahudi kabilesinden metafor yaparak belirtir. Onlara «Medine’den sürüp çıkarılmak istemiyorsanız Anayasaya / Kitaba riayet edin» uyarısında bulunur. 44-48-Şu kendilerine kitaptan bir pay verilmiş olanları (Medine Anayasasına dâhil edilerek kendilerini İslam Topluluğunun bir parçası yapılmış olanları) görmüyor musun? Kendileri sapıklığı satın aldıkları gibi sizin de yoldan çıkmanızı istediler. Allah düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Size bir velî / koruyucu / emrinde olduğunuz bir otorite olarak Allah yeter. Size yardımcı olarak da Allah kafidir. Yahudilerden bir kısmı kelimelerin öz anlamlarını değiştirdiler ve sözleri asıl bağlamından kopararak Peygamber’e karşı, “Raina” dediler. Eğer onlar, “(Sözleşme hükümleri konusunda yaptığın açıklamaları) işittik, anladık, kabul edip itaat ediyoruz, / unzurna: sen bizim bu hükümlere doğru bir şekilde uyup uymadığımızı gözet / bize nezaret et” deselerdi şüphesiz kendileri için daha hayırlı ve daha dürüstçe olacaktı; fakat inkâr etmeleri sebebiyle Allah, onları lanetlemiştir. / (Medine’den) sürüp çıkarmıştır. / (Medine’den) kovmuştur. / (Medine’den) uzaklaştırmıştır. Artık onların çok azı inanırlar. Ey kendilerine Kitap verilenler! (Kurayza oğulları) Gelin! Sizleri zelil ve perişan bir hale getirmeden önce tıpkı Cumartesi yasağını çiğneyen halkı lanetleyip / sürgün ettiğimiz gibi sizleri de kovmadan / sürgün edip uzaklaştırmadan önce müktesebatınız olan ilahi değerleri tasdik etmek üzere indirdiğimiz bu kitaba iman edin. Zira Allah’ın emri yerine gelecektir. Şüphe yok ki Allah, Kendisine şirk / ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bundan başka diğer günahları istediği kimse için bağışlar. Kim Allah’a ortak / eşler koşarsa, muhakkak ki çok büyük bir günahla iftira etmiş olur. (Nisa Suresi 44-48) 20.2. Nadiroğulları Liderlerinin Hayberliler Nezdinde Kendilerini Temize Çıkarma Gayretleri Kur’an’ın şeytanlar ([1] ) dediği Huyey bin Ahtab başta olmak üzere Nadir oğulları liderleri, sürgün olarak gittiği Hayber’de şeytanlıklarına devam ederler. Medine’den sürgün edilmelerinde esas suçlu kendileri olmasına rağmen Hayber’li dindaşlarına sürgünde kendilerinin hiç kabahatlerinin olmadığını anlatıp kendilerini temize çıkartmaya çalıştılar. Bu sürgünde esas suçlunun Hz.Muhammed@ olduğunu iddia ederek O’nun kendilerini haksız yere Medine’deki yurt ve yuvalarından çıkarıp kovduğunu anlattılar. Fakat kendi yaptıkları ihanetten ve çıkardıkları anarşi/ fitne / bozgunculuktan söz etmediler. Hayberliler de dindaşlık tarafgirliği ile onların sözlerine inanıp onları bağırlarına bastılar. Huyey bin Ahtab öylesine şeytandı ki kendisini Hayberlilere kabul ettirmek için kızı Safiye’yi ([2] ) Hayber reisine nikahladı. 49-50-Kendilerini temize çıkaranlara baksana! Hayır! Tam tersine! Allah, dilediği kimseyi temize çıkarır. / çıkaracaktır. Onlara kıl kadar haksızlık edilmez. / edilmeyecektir. Bak hele, Allah’a (elçisine) nasıl iftira atıyorlar, ona yalan isnat ediyorlar. Apaçık bir suç olarak bu yeter! (Nisa Suresi 49-50) 20.3. Huyey bin Ahtab ve Arkadaşlarının Mekke Müşrikleriyle Yaptığı İttifak Anlaşmasının İhbarı Nadir oğullarının Medine’den sürülmesinden / lanetlenmesinden sonra Medine İslam Cumhuriyetini yıkmak için Hayber’den bir heyet Mekke’ye giderek Ebu Süfyan ile müttefiklik anlaşması yaptılar. Giden heyetin başında Huyey Bin Ahtab vardı. Heyetin diğer üyeleri ise Nadir oğulları reisi Sellam bin Mişkem, Hevze b. Kays el-Vaili, Ebu Ammar el-Vaili, Sellam b. Ebi’l Hukayk, Kinane b. Ebi’l-Hukayk, Rebi’ b. Ebi’l Hukayk ve Hevze b. Ebi’l Hukayk olduğu rivayet edilir. Bu Yahudi heyeti Medine İslam Cumhuriyetine karşı ittifak anlaşması yapmak için Ebu Süfyan’la görüşür. Ebu Süfyan onların teklif ettikleri müttefiklik anlaşmasına çok olumlu yaklaşır. Ancak Mekke yönetimi ileri gelenleri Yahudilerin verdikleri sözlere güvenilemeyeceğini belirterek onlardan güvence istediler. Bunun üzerine Yahudiler sözlerinde duracaklarına dair nasıl bir güvence istediklerini sordular. Mekke Yöneticileri onlardan şirk sisteminin Hz.Muhammed’in getirdiği İslami / tevhidi sistemden daha doğru ve üstün olduğunu söylemelerini istediler. Müşriklerin bu talepleri aslında Yahudilerin kendi dinlerini inkâr etmeleriydi. Yahudi heyeti kendi din ve inançlarını inkâr pahasına Mekkeli müşriklerin müminlerden daha doğru yolda olduklarını herkesin önünde ilan ettiler. Bunun üzerine Mekke Yöneticileri ile Yahudi heyeti Kâbe’nin örtüsü altında müttefiklik anlaşması yaptılar. Anlaşma uyarınca Hayberliler ile Mekke Yönetimi Medine İslam Cumhuriyetine karşı birlikte hareket edecekler ve Hz.Muhammed’in iktidarı yıkılıncaya kadar birlikte savaşacaklardı. Medine İslam Cumhuriyeti Hayber’in üzerine ordu gönderdiğinde Mekke yardım için ordu gönderecek ve Medine’nin üzerine gidecekti. Şayet Medine İslam Cumhuriyeti Mekke’nin üzerine gidecek olursa Hayberliler Medine’ye saldıracaklar ve böylece birbirlerinin güvenliklerini sağladıkları gibi Medine’nin elini kolunu bağlamış olacaklardı. (Harita 21) [1] ) Bakara Suresindeki ayet “İnananlara rastladıkları zaman, "İnandık" derler, şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında, "Biz şüphesiz sizinleyiz, onlarla sadece alay etmekteyiz" derler. [2] ) Hayberin fethinden sonra peygamberimiz Safiye’yi eş olarak almış ve validelerimizden birisi olmuştur. 2 Harita 21: Yahudilerin Mekke ile Yaptıkları Müttefiklik Anlaşması İle Medine’nin Kıskaca Alınması(https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Anlaşmanın bir diğer maddesine göre Mekke Yönetiminin liderliğinde Arap kabilelerden müteşekkil bir hizipler ordusu teşkil etmek için Yahudiler gerekli organizasyonu üstlenecekler ve Medine İslam Cumhuriyeti ile gerçekleşecek savaşın finansmanını yine Yahudiler temin edeceklerdi. Ancak kendileri savaşa iştirak etmeyeceklerdi. Yahudilerin bu anlaşma öncesi şirk ideolojisinin Allah’ın otoritesine dayalı tevhidi dünya görüşünden daha doğru olduğunu ilan ederek Mekke müşrik yönetiminin egemenliğini de kabul ettiklerini bütün Arap Yarımadasına ilan etmiş oldular. Onlar bu beyanları ile Hz.Muhammed’in@ İslami idaresi yıkıldıktan sonra Mekke müşrik yönetiminin ideolojik egemenliği altında yaşamayı da kabul ettiklerini ilan etmiş oluyorlardı. Onlar bu anlaşma ile sadece ihtiraslarını tatmin edeceklerdi. Ancak bu tatmin için canları dahil çok fazla fedakârlık yapmaları gerekiyordu. Halbuki ihanet etmeyip Hz. Peygamberle birlikte olmuş olsalardı yönetime ortak olmuş olacaklar, İslam / barış topluluğunun bir paydaşı olarak şeref ve izzetten pay alacaklardı. Ancak onlar ihanet ederek bu nimeti teptiler. Şimdi yaptıkları ittifaklarda onların ne kadar aşağılık ve şerefsiz bir karaktere sahip olduklarını göstermektedir. İyi ki erken vakitte kötü karakterlerini ortaya koydular. Böyle düşük karakterli insanlara yönetimden pay verilir mi hiç? Eğer İslam Cumhuriyetinde iktidardan payları olsaydı onlar sahip oldukları düşük ahlak, gurur, kibir ve seçkinlik iddiaları nedeniyle diğer insanlara zırnık koklatmayacaklardı. Zaten İslam Cumhuriyeti kurulmadan önce Medine halkını ve kendi halklarını sömürmekten başka bir icraatları yoktu. İslam Cumhuriyetine karşı çıkışlarının altında da İslami idarenin onların sömürülerine taş koyması yatıyordu. 51-53- Şu kendilerine kitaptan bir pay verilmiş olanları (Medine Anayasasına dâhil edilerek kendilerini İslam Topluluğunun bir parçası yapılmış olanları) görmüyor musun? Onlar, cibt (Huyey bin Ahtab gibi şeytanlara) ve tağuta (Sellam bin Mişkem gibi başkaldıranlara) inanıyorlar / güveniyorlar da müşrik inkârcılar için, “Bunlar, müminlerden daha doğru yoldadır” diyorlar. İşte onlar, Allah’ın lanetlediği / Medine’den kovduğu / Medine’den uzaklaştırdığı / Medine’den sürüp çıkardığı kimselerdir. Allah kimi lanetlerse / kovarsa / uzaklaştırırsa, artık ona asla bir yardımcı bulamazsın. Onlara (İslami) iktidardan / yönetimden / mülkten bir pay verilir mi hiç? Eğer bir payları olsaydı, insanlara bir hurma çekirdeğinin zerresini bile vermezlerdi. (Nisa Suresi 51-53) 20.4. Yahudiler İhanetlerinin Cezasını Çekiyorlar / Çekecekler Huyey bin Ahtab başta olmak üzere bir kısım Yahudi lider, Hz.Muhammed’in@ liderliğine / peygamberliğine hicretin başından itibaren karşı tavır almışlardı.([1] ) Onlar peygamberimizin liderliğini / peygamberliğini kabul etmeyip ona karşı durdular, ihanet ettiler. Bu nedenle mensup oldukları Kaynuka oğulları ve Nadir oğulları kabilelerinin Medine’den sürülüp çıkarılmalarına sebep oldular. Yurtları ve malları da müminlere kaldı. Onlar bu durumu bir türlü hazmedemediler. Hasetlerinden çatlıyorlardı. Oysa onların da çok iyi bildikleri gibi Cenab-ı Hak, Hz. İbrahim@ soyuna çok büyük bir hükümranlık verdiğini / vereceğini de müjdelemişti. O’nun vaadi Hz. İsmail@ soyundan gelen Hz.Muhammed@ için gerçekleşmişti. Fakat onlardan bir kısmı buna inandı, önemli bir kısmı da kıskançlıklarından dolayı onun hükümranlığını kabul etmediler. Cenab-ı Hak, Hz.Muhammed’i@ ve iktidarını tanımayanların yakında cehennem ateşiyle cezalandırılacağını bildirir. Derileri yandıkça yeni deriler giydirileceğinin ve onlara azap üzerine azap verileceğini söyledi. Cenab-ı Hak, onlara Ahirette yaşatacağı azabın benzerini bu dünya da yaşattı. Şöyle ki onların Hz.Muhammed’e@ karşı giriştikleri her oyun başlarına geçti. Onların kurdukları her hile ve desise kendilerini yaktı. Onlar kaybettikçe yeni yeni oyunlar kurdular, fakat oyunları kendilerine zarar verdi, kendilerini yakıp kavurdu. Onlar içlerini yakıp kavuran haset, kin ve nefretle sürgünde de boş durmamaktaydılar. Yeni bir oyunun peşindeydiler. Bütün müşrikleri toplayıp Medine İslam Cumhuriyetinin üzerine çullanmayı planladılar. Bunun için Mekke Müşrik liderlerle müttefiklik anlaşması yaptılar. Fakat onların bu oyunlarının da boşa çıkarılacağı ve çok yakın bir zamanda yaptıklarının kendilerine yürek acısı olacağı Cenab-ı Hak tarafından bildirildi. Oysa iman edip ıslah edici eylemlerde bulunan Yahudiler ise ahirette cennetle ödüllendirileceği gibi bu dünya da Medine’de kalıp huzurlu bir hayat yaşayacaklardı. Cenab-ı Allah bu hususları aşağıdaki ayetlerde şöyle bildirdi; 54-57-Yoksa onlar Allah’ın lütfundan sizlere bahşettiği şeylerden dolayı haset mi ediyorlar? Oysa Biz, İbrahim soyuna kitap ve hikmet verdik. Ayrıca onlara büyük bir hükümranlık verdik. / vereceğiz. Fakat onlardan (Yahudilerden) bir kısmı ona (Muhammed’e) iman etti. Bir kısmı da ondan yüz çevirdi. İşte onlar (inkâr edenler) için çılgın alevli ateş olarak cehennem yeter. Şüphe yok ki ayetlerimizi / yasalarımızı tanımayanları yakında ateşe atacağız. Derileri kavruldukça, azabı iyice tatsınlar diye, derilerini yenileri ile değiştireceğiz. Muhakkak ki Allah, mutlak galiptir, en iyi yasa koyandır. Fakat iman edip ıslah edici eylemler yapanları ise içinde ebedi kalmak üzere, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Onlara orada tertemiz eşler verecek ve onları serin gölgeliklerde ağırlayacağız. (Nisa Suresi 54-57) 20.5. Müttefiklik Anlaşmasının Medine’deki Yankıları Huyey bin Ahtab başkanlığındaki Yahudi heyetinin Mekke Yönetimi ile yaptığı anlaşmayla Medine’yi haritadan silecek topyekûn bir savaş haberi Medine’ye ulaşır ulaşmaz Medineli taraflar arasında büyük bir korku, telaş ve panik havası esti. Medine çalkalanmaya başladı. Münafıklar Abdullah bin Übey önderliğinde Hz.Muhammed’in Kaynuka ve Nadir oğulları Yahudilerini Medine’den çıkarmakla yanlış yaptığını, Medine’yi büyük bir felaketin eşiğine getirdiğini dillendirdiler. Medine halkına gelmekte olan bu felaketten kurtulmak için tek çözüm yolunun çok ivedi olarak Mekke Yönetimine teslim olmak olduğunu söylediler. Kurayza oğulları Yahudileri ise bekle-gör politikasını takip etmeyi tercih ediyorlardı. Müminler ise bu işten sıyrılmanın yolunun Hz.Muhammed’in@ yanında saf tutmak ve onun çizeceği politikanın izlenmesinden geçtiğini savunuyorlardı. Fakat münafıklar işin bu aşamaya geleceğini daha önce kendilerinin öngördüklerini fakat Hz.Muhammed’in@ kendilerini dinlemediğini belirterek bundan sonra onun politikalarının izlenemeyeceğini yüksek sesle telaffuz ettiler. Münafık ve mümin ileri gelenler arasındaki bu ihtilaflar kavgalara, çekişmelere kadar vardı. Suçlamalar ve dedikodular alıp başını gitti. Medine Yönetiminde Kontrol kaybedilmeye başladı. Akl-ı selim ile düşünme kayboldu. Münafıklar düşmanın hakimiyetine «evet» diyecek ve onlara sığınacak kadar ileri gittiler. Panik içerisinde her kafadan bir ses çıkmaya başladı. Peygamberimizin duruma vaziyet etmesi ve kontrolü ele alması gerekiyordu. Her kafadan ses çıkmasını engellemeli, korku ve paniği önlemeli, halka ve ileri gelenlere cesaret vermeliydi. Cenab-ı Hak, elçisinin ihtiyaç duyduğu söylemi kendisine inzal etti. O da kendisine vahyedilen aşağıdaki ayetleri onlara okuyarak verdiği söylev ile duruma vaziyet etti ve kontrolü sağladı. Cenab-ı Hak, bu ayetlerde elçisine emanetleri ehline vermeleri gerektiğini bildirerek kendilerini bekleyen tehlikeden ancak bu işleri iyi bilen ehil kimseler eliyle kurtulacaklarını bildirir. Bununla onlara içinizde en ehil olanın Hz.Muhammed’den@ başka kimsenin olmadığı ve bugüne kadar nice zor durumlardan onları çıkardığı gibi bu zor durumdan da çıkaracak olanın yine O / Elçi olduğu ifade edildi. Aynı zamanda Medine halkına Allah’a, elçisine ve mümin komutanlara itaat edilmesi gerektiğini bildirdi. İhtilafa düştükleri her durumda ihtilaf konusu olan hususu çözmesi için Allah’ın ilkeleri ve rehberliği ile hareket eden elçisine konuyu havale etmeleri gerektiğini bildirdi. Eğer Allah’a ve Ahiret gününe inanıyorlarsa bu şekilde davranmalarının şart olduğunu vurguladı. Bu şekilde izlenecek yolun sorunların çözümünde en uygun yol olduğunu ifade etti. Münafıkların ise hem Allah’ın yasalarına uyduğunu iddia ettiklerini hem de başkaldıran Yahudilerin ve inkarcıların hakimiyeti altına girmeye çağırarak şeytanın oyununa alet olduklarını belirtti. 58- 60- Allah size, emanetleri / işleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Allah bununla size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz ki Allah, her şeyi işiten ve her şeyi görendir. Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizin gibi hak ve adaletten yana olan yöneticilerinize itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah’a ve Peygamberine arz edin; Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız. Böyle yapmanız, daha hayırlı ve en uygun çözümü bulmak bakımından daha güzeldir. Sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını zanneden şu kişilere bir baksana! Birbirlerini tağutun hakimiyetine çağırıyorlar, oysa onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı. Şeytan da onları derin ve dönüşü olmayan bir sapıklığa düşürmek istiyor. (Nisa Suresi 58-60) 20.6. Münafıkların Allah ve Elçisinin Çizdiği Siyasete Davet Edilmesi Hz.Muhammed’in@ yaptığı bu söylevden sonra Medinelileri paniğe sevk eden münafıklara Allah ve Elçisinin izleyeceği stratejiye uymaları çağrısı yapıldı. Onlar ise bu çağrıyı reddettiler ve gelinen durumun zaten Hz.Muhammed’in@ siyasetini izlemekten kaynaklandığını iddia ettiler. Artık işledikleri suçlar da hatırlatılarak onlara sert bir söylemle cevap verilmesi gerekiyordu. Peygamberimiz onlara bugüne kadar gelen musibetlerin sebebinin münafıkların kendilerinin yaptıkları tezgahlardan kaynaklandığını, başarıların ise Cenab-ı Hakk’ın rehberliği ile kendi izlediği siyaset sayesinde kazanıldığını söyledi. Peygamberimiz söyleminde aşağıdaki hususlara değindi; “Gerek Uhud savaşını terk etmeleri gerekse Nadir oğullarının isyan etmesinde onların ihanete varan ilişkileri ve çabaları cezasız kalmaması gereken suçlardı. Ancak onlar girişimlerinde başarılı olamayınca hemen gelip “niyetlerinin iyilik ve uzlaştırmak” olduğunu söyleyerek suçlarından temize çıkmaya çalıştılar. Hele en son Nadir oğullarını İslam Cumhuriyetine karşı isyan etmeleri için yaptıkları kışkırtmalar, affedilemez bir suçtu. Buna rağmen onlar gelip af bile dilemediler. Hemen savunmaya geçip yaptıkları işbirliğinin iyi niyetli ve arabulucu olmanın dışında bir girişim olmadığını belirttiler. Fakat kalplerinde sakladıkları şey iktidarı devirmek ve İslam Cumhuriyetini yok etmekti. Cenab-ı Hak, onların bütün entrikalarını bana bildirdi ve oyunlarını başlarına geçirdi. Onlar işledikleri bu suçların affedilmesi için gelip af dileseydiler Cenab-ı Hak onları affedecekti. Fakat onlar kibir ve gururlarından dolayı Allah’a boyun eğmek yerine kendilerini temize çıkarmaya çalıştılar. Onların bütün bu aşağılık hareketlerine rağmen Cenab-ı Hak onlara ceza vermeyi emretmedi. Tam tersine onlara kalplerine etki edecek güzel sözlerle öğüt verilmesini istedi. Ama artık yeter! Durum çok ciddi! Düşman topyekûn Medine’nin üzerine gelecek! Bundan sonra çekiştikleri ihtilaflı konularda beni hakem yapıp verdiğim kararı tam bir teslimiyetle gönülden / itirazsız kabul etmedikleri takdirde iman etmiş sayılmayacaklardır.” Verdiği söylevde Peygamberimiz, münafıkların neden cezalandırılmadıkları hususunu da şöyle özetledi; “Eğer bu münafıklara işledikleri suçların cezası olarak “ölüm ya da sürgün” cezası verilmiş olsaydı ne kendileri ne de kabilelerinden çoğu kişi bu cezaya razı olmayacaklardı. Eğer cezanın uygulanmasında ısrar edilseydi o takdirde de birlik ve beraberlik bozulacak ve inkârcıların beklentileri gerçekleşmiş olacaktı. Fakat verilecek cezayı müminim diyenler uygulasalardı bugün daha sağlam ve daha güçlü durumda olunacaktı. Neyse geçen geçti! Ama bundan sonra her kim Allah’a ve Peygambere itaat edecek olursa işte onlar peygamberlerin, sıddıkların, şehitlerin ve salihlerin arkadaşlarıdır. Arkadaşlığı en güzel olan bu kimselerle birlikte olanlar Allah’ın sonsuz lütuf ve ikramlarına mazhar olacaklardır.” Peygamberimizin konuşmasındaki bu sert söylem mescitte bulunanlar üzerinde etkili olmuştu. Her ne kadar münafıklar yine de söylenenleri kulak ardı edecek ve işi yavaştan alacak olsalar da en azından suçluluk duygusu ile peygamberimize karşı çıkmadılar. Peygamberimiz hizipler ordusuna katılımları engelleyecek stratejisini şöyle ortaya koydu. Onun stratejisine göre öncelikle daha önce Medine İslam Cumhuriyeti ile müttefiklik ya da saldırmazlık anlaşması yapan kabilelerle bu anlaşmalar yenilenecek, daha sonra müşrik hizipler ordusuna katılması muhtemel kabileler üzerine askeri birlik gönderip etkisiz hale getirilecek ya da İslam Cumhuriyetinin müttefiki haline getirilmeye çalışılacak şekilde proaktif bir siyaset uygulanacaktı. Böylece Mekke liderliğinde oluşturulmaya çalışılan hizipler ordusuna katılımlar engellenmeye çalışılacaktı. Cenab-ı Hakk’ın rehberliği ile elçisinin yaptığı konuşmaya taban teşkil eden ayetler aşağıdaki gibidir; 61-70- Onlara: “Allah’ın indirdiğine ve Elçi’ye gelin!” denildiği zaman, o münafıkların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün. Kendi elleriyle yaptıkları (kötülükler / tezgahlar) yüzünden başlarına bir musibet geldiği zaman vakit kaybetmeksizin “Biz, sadece iyilik etmek ve uzlaştırmak istemiştik” diye yemin ederek sana nasıl da gelirler. Halbuki Allah onların kalplerindekini bilir. Artık sen, onları kendi hallerine bırak, onlara öğüt ver ve onların kalplerini derinden etkileyecek güzel söz söyle! Biz, her elçiyi ancak, Allah’ın izniyle / bilgisi ile kendisine itaat olunsun diye gönderdik. Şayet onlar (inkarcılarla yaptıkları iş birliği nedeniyle) kendilerine zulmettikleri zaman sana gelip Allah’tan bağışlanmalarını isteselerdi ve Peygamber de onların bağışlanmasını dileseydi, elbette Allah’ı tevbeleri çokça kabul eden, çok merhamet eden olarak bulacaklardı. Ama artık, hayır! Rabbine andolsun ki, (bundan sonra) aralarındaki çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın tam bir teslimiyetle itaat etmedikçe iman etmiş sayılmayacaklardır. Eğer Biz, onlar (münafıklar) için “Kendinizi öldürün veya yurtlarınızı terk edin” diye hüküm vermiş olsaydık, (gerek kabilelerinden gerekse kendilerinden) çok az kişi dışında çoğu bu emri yerine getirmeyecekti. Oysa kendilerine verilen öğüdün gereğini yerine getirselerdi elbette kendileri için daha hayırlı olacak ve durumlarını daha da sağlamlaştırmış olacaklardı. Biz de o vakit onlara nezdimizden çok büyük bir ödül verirdik. Ve onları mutlaka doğru yola yöneltirdik. Her kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, doğru kimseler, şehitler ve salihlerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştırlar! Bu, Allah’ın bir lütuf ve ikramıdır. Her şeyi en iyi bilen olarak Allah yeter! (Nisa Suresi 61-70) 20.7. Münafıkların İşi Ağırdan Alarak Akınlara / Seriyyelere Katılımı Engellemeye Çalışmaları Uhud savaşından sonra Nadir oğullarının Medine’den kovulmasına kadar geçen sürede çevre Arap kabileleri üzerine iki başarılı akın yapılmıştı. Fakat bu başarılı akınları müteakiben gönderilen iki seriyyede ise çok büyük kayıplar yaşanmıştı. İlk iki akında elde edilen başarı ve ganimetler nedeniyle müminler sevinmiş, münafıklar ise ganimetten ve zaferden pay alamadıkları için hayıflanmıştı. Son iki akında (Reci ve Bi’ri maune faciaları) ise müminler musibetle / katliamla karşılaşınca müminler çok üzülmüş münafıklarsa bu akınlara katılmadıklarına ve katliamdan kurtulduklarına çok sevinmişlerdi. Nadirlilerin Medine’den çıkarılmasını / lanetlenmesini müteakiben Yahudilerin müşrik kabilelerden oluşacak bir hizipler ordusu teşkil etmek üzere Mekke yönetimi ile müttefiklik anlaşması yapması üzerine Cenab-ı Hak müminlere çevre kabileler üzerine tekrar askeri birlikler gönderilmesini emretti. Fakat münafıklar bu stratejiye karşı oldukları için askeri birliklere katılma hususunda işi yine ağırdan almaya devam ettiler. Onlar bu akınları sırf başarı ve ganimet eksenli düşünmekteydiler. Hâlbuki bu akınların amacı ganimet elde etmek değil, üzerlerine gönderilecek inkârcı hizipler ordusunun bertaraf edilmesi ve şirk / zulüm iktidarı olan Mekke müşrik iktidarının düşürülerek her yere Allah’ın merhametinin egemen olmasıydı. Cenab-ı Hak bu akınların / savaşların amacını onlara şöyle ifade etti; “Mekke’deki zayıf ve çaresiz mümin erkek, kadın ve çocuklar zulüm sisteminden kurtulmak için feryat edip durmakta ve yardım beklemektedirler. Çevre müşrik Arap kabilelere ve şirkin merkezine yapılacak akın ve topyekûn savaşlar bu mazlumları kurtarmak içindir. Allah yolunda bu mazlumlar için neden savaşmıyorsunuz? Mümin iseniz bu uğurda savaşmalısınız. Bakın! Mekke müşrikleri Sellam bin Mişkem gibi tağutlar / zalim isyancıların teklif ettikleri ittifakı kabul edip onun yolunda savaşacaklar. Huyey bin Ahtab gibi bir şeytanın çizdiği stratejiye uyan / uyacak olan bütün müşrik Arap kabileleri ile siz de savaşın. Onun toplayacağı hizipler ordusu ile müminlere kuracağı tuzaklara karşı mücadele edin. Ve bilin ki onların kuracakları tezgahlar, hileler ve tuzaklar zayıftır. Eğer peygamberin belirlediği stratejiyi takip edecek olursanız onların tuzaklarını başlarına geçirmeniz muhakkaktır.” 71-76-Ey iman edenler! Silahlarınızı alın ve küçük birlikler halinde veya topyekûn orduyla sefere / savaşa gidin. Aranızda muhakkak işi ağırdan alanlar var. Onlar size bir musibet gelecek olursa: “Allah bana acıdı da onlarla beraber savaşa katılmadım / yırttım” der. Eğer size Allah’tan bir zafer ve ganimet ihsan edilecek olursa, sanki sizinle kendisi arasında beraberlik / birliktelik bağı (sözleşmesi) yokmuş gibi: “Ah ne olurdu, onlarla beraber olsaydım da çok büyük bir kazanç ve zafer elde etseydim!” der. Dünya hayatı karşılığında ahiret hayatını satın alan kimseler, Allah yolunda savaşsınlar. Her kim, Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse, muhakkak ki Biz, ona çok büyük bir ödül vereceğiz. Size ne oluyor da Allah yolunda; “Ey Rabbimiz! Bizleri bu halkı zalim olan memleketten kurtar, katından bize sahip çıkacak bir veli / yönetici / lider gönder ve katından bize bir yardımcı gönder” diye feryat eden çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? İman edenler, Allah yolunda savaşır. İnkârcılar ise tağutun (Sellam bin Mişkem’in) yolunda savaşırlar. O halde siz de şeytanın (Huyey bin Ahtab’ın) dostlarıyla / / müttefikleriyle / yandaşlarıyla savaşın. Muhakkak ki şeytanın (Huyey bin Ahtab’ın) tuzağı çok zayıftır. (Nisa Suresi 71-76) 20.8. Münafıkların Akınları engellemek İçin Korku Verme Söylemlerine Cevaplar Yukarıda belirtildiği gibi Huyey bin Ahtab başkanlığındaki Yahudi heyetinin Mekke yönetimi ile müttefiklik anlaşması yaparak Medine İslam Cumhuriyeti üzerine yürüyecek büyük bir ordu toplanması kararı alındıktan sonra Hz.Muhammed@ çevre Arap kabileler üzerine yeni akınlar yapmayı planlamıştı. Peygamberimizin proaktif siyasetinin amacı müşrik kabilelerden teşkil edilmesi planlanan bu ordunun toplanmasını engellemekti. İzlenecek siyaset sonucunda en azından bazı kabilelerin katılımına mâni olunabilirse düşman ordusu karşı konulamayacak büyüklüğe ulaşamayacaktı. Fakat peygamberimizin bu stratejisinin önündeki en büyük engel, münafıkların söylemleri ile diğer ileri gelenler üzerinde yaratmaya çalıştıkları tereddüt ve korkulardı. Onlar, Medine çevresindeki Arap kabileler üzerine yapılması planlanan akınlara ilişkin olarak şu minvale tezviratlarda bulunuyorlardı; “Mekke ve çevremizdeki Arap kabileleri bize topyekûn saldırmaya hazırlanıyorlar. Biz ise çevre Arap kabileleri üzerine akınlar / harekât yapıyoruz. Bu akınları / harekatları bir süreliğine son verip Medine’nin savunmasına yönelik hazırlıklar yapsak daha iyi olacak.” “Şimdi akın / harekât yapmanın zamanı değil. Her an bir tuzağa düşebiliriz ve gücümüzü kaybederiz. Bu nedenle akınlara biraz ara vermek yerinde olacak.” “Sürekli akın / harekat yapıyoruz. Bu şekilde nereye kadar sürecek? Hiç durmaksızın akına / harekata çıkılıyor, biraz ara verilse”……vb. Onlar buna benzer tezviratlarla mümin Medinelileri de akınlar / harekâtlar konusunda isteksizliğe sevk etmek istiyorlardı. Fakat bu tezviratlardan etkilenmeyen müminler onlara şiddetle karşı çıkıyorlar ve aralarında çatışmaya varan tartışmalar yaşanıyordu. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, “aranızdaki çekişme ve çatışmaya varan tartışmalara artık son verin! Allah’ın emrine uyun da elçisine (İslami İktidara) destek olun. / salatı ikame edin. / Medine halkının (kamunun) bu güvenlik sorununu çözmek için sorumluluk üstlenin. İslami idareye vergilerinizi / zekâtı vererek bu mücadeleye finansal destek verin” emrini vermişti. Yukarıdaki bölümlerde de değinildiği üzere peygamberimiz bu çekişmelere vaziyet etmiş ve durumu kontrol altına almıştı. Cenab-ı Hak maraza çıkaran münafıkların Medineliler arasında çalkantılara neden olan bu tezviratlarını gündeme getirerek, onları kınayan aşağıdaki ayetlerini inzal eder. Onların Allah’tan korkmak yerine düşmandan korkmalarını ayıplar. Onların huzur, barış, adalet ve selamete karşı göstermedikleri haşyeti / saygı ve hassasiyeti, zulme, alçaklığa, şirke ve haksızlığa karşı gösterdiklerini belirterek onları eleştirir. Onların kısa vadeli menfaatler peşinde olduklarını, çok sığ görüşlü olduklarını ve günü birlik planlar yaptıklarını “dünya hayatını tercihleri” metaforu ile anlatır. Hâlbuki peygamberimizin uyguladığı stratejinin uzun vadeli olarak düşünülmüş, geleceği öngörerek yapılmış planlar olduğunu “ahiret hayatı” metaforu ile anlatır. Geniş ufuklardan geleceğe bakan bu stratejinin daha hayırlı olduğunu belirttikten sonra kimseye kıl kadar haksızlık yapılmayacağını vurgular. 77- Kendilerine, “(birbirinizle çekişmekten) elinizi çekin, salatı ikame edin (İslami iktidara destek verin), / Namazı müteakip Medine halkının (kamunun) bu güvenlik sorununu çözmek için sorumluluk üstlenin, zekâtı / vergiyi verin (bu mücadeleye finansal destek verin)” denilenlere bir bakar mısın? (Allah yolunda) savaş yapmaları emredildiğinde, onlardan bir grup, Allah’a duydukları haşyet / korku gibi hatta daha da şiddetli olarak insanlardan (düşmanlardan) haşyet /korku duymaya başladılar da dediler ki; “Rabbimiz, ne diye şimdi bize savaşmamızı emrettin, bize verdiğin bu emri bir süre erteleyemez miydin?” Onlara de ki: “Dünya hayatının zevki çok azdır. Ahiret ise Allah’tan korkanlar için daha hayırlıdır ve siz “bir hurma çekirdeğinin zarı kadar” bile haksızlığa uğratılmayacaksınız. (Nisa Suresi 77) Cenab-ı Hak, korkunun ecele faydası olmadığını ve en sağlam kalelerde olsalar da ölümün eceli gelen herkese mutlaka ulaşacağını belirterek, şayet akınlara devam edilmez ise ne kadar sağlam bir pozisyonda olunursa olunsun, sonunda toplumsal ölümle karşı karşıya kalınacağına işaret etti. Esas felaketin akınlara / harekâtlara son verilir ya da ertelenirse yaşanacağını vurguladı. Münafıklar, Reci ve Bi’rimaune gibi başarısız akınları / harekâtları örnek göstererek bundan sonra yapılacak akınların / harekâtların hatalı bir politika olacağını belirtmişlerdi. Başarısız harekâtlardaki kayıplar nedeniyle Hz.Muhammed’in suçlu olduğunu iddia etmişlerdi. Fakat diğer taraftan onlar başarılı ve ganimetlerle dönülen akınlardaki / harekâtlardaki başarının ise Allah’tan geldiğini belirtmişlerdi. Cenab-ı Hak ise akınlardaki / harekâtlardaki başarının da başarısızlığın da Kendisinin koyduğu kurallar çerçevesinde gerçekleştiğini vurguladı. Bu çerçevede bazı akınlardaki / harekâtlardaki başarısızlıklarda Hz.Muhammed dâhil herkesin kusuru, tedbirsizliği ve hatası olduğunu bildirdi. Bu nedenle, akın / harekât yapma politikasında herhangi bir yanlışlık olmadığı, yanlışlığın bu politikayı uygulamadaki hata ve kusurlardan kaynaklandığını belirtti. Böylece bazı akınlarda / harekâtlarda karşılaşılan musibetler bahane edilerek akın / harekât yapma politikasından vazgeçilmemesi gerektiğini bildirdi. Ayrıca peygamberimizin ilahi mesajları aktaran bir elçi olmanın ötesinde bir kudreti olmadığını, kendisinin de uygulamada hatalarının olabileceğini fakat bu durumun ilahi rehberliğin belirlediği akın / harekât politikasının yanlış olduğu anlamına asla gelmeyeceğini belirtti. Onların olan biteni işlerine geldiği gibi yorumlamasına yukarıdaki gibi cevap verdikten sonra Cenab-ı Hak, peygamberimizin çizdiği stratejiye uymanın Kendisine itaat olacağını, yan çizenler için yapacak bir şey olmadığını belirtti. 78-80-Nerede olursanız olun, ölüm size ulaşır. Hatta sağlam kalelerde olsanız bile! Onlara bir iyilik isabet ederse: “Bu Allah'tandır.” derler, başlarına bir musibet gelirse: “Bunun suçlusu sensin.” derler. De ki: “Hepsi Allah’tandır.” Bu topluluğa ne oluyor ki artık hiçbir sözü anlamaya çalışmıyorlar? Sana (size) iyilikten her ne isabet ederse Allah’tandır. Sana (size) kötülükten her ne isabet ederse de o da kendin(iz)dendir. / tedbirsizliğin(iz)dendir. / hataların(ız)dandır. / kusurların(ız)dandır. Biz seni insanlara bir elçi olarak gönderdik. Olan biten olaylara şahit olarak Allah yeter. Kim Elçi’ye itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse bilsin ki, Biz seni onlara koruyucu / bekçi olarak göndermedik. (Nisa Suresi 78-80) Müşrik müttefik ordularına karşı izlenecek strateji üzerine yeterli tartışmaları yapılmıştır. Artık bundan sonra peygamberimizin peşinden gidecek olan müminlerle yola devam edileceği Mescittekilere deklare edilmiştir. 20.9. Korku ve Panik Havası İle Münafıkların Yaptıkları Yanlışlar Bütün müşrik güçler toplanırken Medine’deki herkes korku yaşıyordu. Fakat Hz.Muhammed@, Cenab-ı Hakk’ın vaadine güvenerek kararlı bir duruş sergiliyor, planlanan akınları yapmakta hiçbir tereddüt göstermiyordu. Herkesin panik içerisine girdiği bir vasatta Onun çağrısında hiçbir çelişki ve tutarsızlık yoktu. O, bu hengâmede hiçbir korkulu davranış sergilemedi, paniklemedi ve yalpalamadı. Şayet çevre kabilelere sefer / akın yapın emri / çağrısı Allah’tan başkasından gelmiş olsaydı ya da bu emir / çağrı haşa kendi uydurması olsaydı O da beşeri bir güdü ile herkesin yaşadığı korkudan biraz olsun etkilenir ve yalpalama, korku, çelişki ve tereddüt yaşardı. Ayrıca böyle bir ortamda o stratejisinde tavizler de verebilirdi. Ama o stratejisinden asla ne taviz verdi ne de söyleminde herhangi bir değişiklik yaptı. Onun çağrısında herhangi bir çelişki ve tutarsızlık yer almadı. Bu da O’nun çağrısının kendi uydurduğu değil vahiy kaynaklı olduğunun en güzel deliliydi. Peygamberimizin yaptığı konuşmadan sonra Cenab-ı Hakk’ın emrettiği ve Hz.Muhammed’in@ de bu emir çerçevesinde planladığı akınların / harekâtların devam edilmesine karar verildi. Fakat alınan karara “baş üstüne” demelerine rağmen bazı ileri gelenler / münafıklar, toplantıdan çıktıktan hemen sonra geceleyin başka bir yerde toplanıp mescitte alınan kararları boşa çıkaracak eylem planlarının kararlarını alma girişiminde bulundular. Cenab-ı Hak, münafıkların kendilerini gizlediklerini ve yaptıkları hareketlerden elçisinin haberinin olmadığını sanmalarının boş olduğunu bildirdi. O aynı zamanda elçisinin onlara karşı gereken tedbirleri almasını ve sonrasında Allah’a güvenmesini bildirdi. Bunun üzerine Hz.Muhammed@ onların bu ayrılıkçı hareketlerini bazı müminlere izlettirdi ve onların her adımını takip ettirdi. Ayrıca onların kurdukları tuzak ve oyunları ile gizli görüşmelerini Cenab-ı Hak bir şekilde elçisine ulaştırıyordu. Böylece onların yaptıkları her hareketten Hz.Muhammed’in@ haberi vardı. Alınan kararlardan ve kararlara uyacaklarını beyan ettikten sonra onların bu nifak hareketleri ne kadar yanlış, dürüstlükten ne kadar uzaktı. Cenab-ı Hak onları emredilen akın politikasına yapılan çağrı / okuma / davet / Kur’an üzerine düşünmeye davet etti. Bu çağrının / okumanın / davetin / Kur’an’ın Kendisinden geldiğini bu nedenle elçisine güvenmelerini / iman etmelerini bildirdi. O bir karar veriyorsa ve kararlı bir duruş sergiliyorsa bunun mutlaka sonunda başarıya ulaşacağına güvenmelerini zira bu hareketin arkasında Kendisinin olduğunu bilmelerini istedi. Dahası onların bu politika hakkında makul olmayan hiçbir şey olmadığını görmeleri bu politikayı desteklemek için yetmiyor muydu? Şayet bu politika Allah’tan gelmeseydi mutlaka bir olumsuzluk / yanlışlık bulacaklardı. Ama emredilen politikada bir yanlışlık / tutarsızlık / çelişki yoktu. Çizilen strateji doğru idi. 81-82-Onlar sana, “Baş üstüne! Emrin yerine getirilecek!” dediler. Fakat senin yanından ayrılınca, onlardan bir grup, geceleyin, senin emrettiğinin tersini kurdular. Ama Allah, onların gizlice kurduklarını yazıyor. Sen onlardan yüz çevir / gereken tedbirlerini al ve işin sonucunu Allah’a havale et, O’na güven. Vekil olarak Allah yeter. Onlar hâlâ, Kur’an / Çağrı / Verilen emir üzerine gereği gibi düşünmezler mi? Eğer ki o emir / çağrı, Allah’tan başkası tarafından olsaydı, muhakkak ki onda birçok karışıklıklar / çelişkiler/ ihtilaflar / ahenksizlikler bulacaklardı. (Nisa Suresi 81-82) 20.10. Güvenliğe İlişkin Aldıkları Haberler Konusunda Müminlerin Uyarılmaları Huyey bin Ahtab’ın Mekke müşrikleri ile müttefiklik anlaşması yapması ve onun bu anlaşma çerçevesinde diğer bütün Arap kabilelerini toplayıp Medine İslam Cumhuriyetini yıkmak için çok büyük bir müttefikler ordusu oluşturduğu haberleri Medine’ye ulaştığı zaman münafıklar bu haberi hemen halk arasında yaymışlardı. Bu haber halkta büyük korku ve panik yaratmıştı. Yukarıdaki bölümlerde işlendiği üzere münafıklar bu durumu Hz.Muhammed@ aleyhine kullanmaya çalışmışlardı. Onların tezviratı İslam Cumhuriyeti Meclisindeki / Mescid-i Nebevideki toplantıda müminler arasında çok şiddetli tartışmalara yol açmıştı. Peygamberimiz duruma çok zor hâkim olmuştu. Bütün bunlara sebep olan Mekke’deki ittifak anlaşması haberinin İdare bildirilmesi yerine halk arasında yayılması ve halkta büyük tedirginlik yaratılmış olmasıydı. Bu nedenle Cenab-ı Hak bundan böyle müminlere aldıkları bir istihbarat konusunda nasıl davranacaklarına ilişkin stratejik bir uyarıda bulundu; “Medine İslam Cumhuriyetinin ve Medine halkının güvenliği ile ilgili bir haber almanız halinde bunu hemen halka yayarak halk içerisinde panik ve korku yaratmayın. Alınan haberin sizde yaratacağı korku ile hareket ederek İslami İdarenin aldığı kararları / izlediği politikayı boşa çıkarıcı paralel toplantı yapmayın ve alternatif kararlar almayın. Söz konusu haberleri öncelikle Hz.Muhammed@ ve onun önderliğindeki yetkili otoritelerle paylaşın ve onlarla yapılan değerlendirmelerden sonra nasıl hareket edileceğine karar verilmesini sağlayın. Bu güvenliğiniz açısından daha doğru olacaktır.” Cenab-ı Hak uyarısının dikkate alınmaması halinde toplumdaki kol gezen şeytanların insanları ayartmalarına neden olunacağı ve idarenin durumu yönetemez hale gelip doğru karar alınmasının daha da zorlaşabileceğine işaret etti. Bu uyarılar özellikle münafıkların sözlerine kanarak onları takip eden mümin önderlere yapıldı. Bilinçli münafıklar zaten Hz.Muhammed’i@ iktidardan indirmek için her şeyi yapmaktaydılar. Fakat samimi müminlerin onlara uymamaları gerektiği vurgulandı. Son yaşanan olayda eğer Cenab-ı Hakk’ın rahmeti olmamış olsaydı Mescitteki toplantı yönetilemeyecek ve İslam Cumhuriyeti savaşsız olarak tehlikeye girecekti. Belki de Hz.Muhammed@ tek başına kalacaktı. Şayet herkes münafıkları takip edecek olurlarsa o takdirde Cenab-ı Hak elçisine bu yolda tek başına da olsa gösterdiği yolda mücadele etmesini ve onlara asla uymamasını tembihledi. Cenab-ı Hak, inkârcıların bu hücumlarını kırmaya muktedir olduğunu bildirdi. 83- 85-Onlar (münafıklar) güvenlik veya tehlike ile ilgili bir haber aldıklarında onu hemen yayarlar. Hâlbuki onu Peygambere veya başlarındaki kendi yetkililerine (hükumete, savunma ve istihbarat görevini yürüten yetkili otoritelere) götürselerdi, onlardan sonuç çıkarmaya yetki ve yeteneği olan kimseler onu bilir ve sağlıklı değerlendirme yaparlardı. Eğer Allah’ın üzerinizdeki lütfu ve rahmeti olmasaydı, içinizden çok azınız müstesna hepiniz şeytana uymuş ve aldatılmıştınız. (Ey Muhammed bu yolda tek başına kalsan da sen) Allah yolunda savaş! Sen ancak kendi yaptığından sorumlusun. Müminleri de savaşa teşvik et. Allah, o inkârcıların gücünü yakında kıracaktır. Allah, kahredici gücü ile cezalandırması çok çetin olandır. Kim iyi bir işe yardımcı (şefaatçi) olursa, bundan kendisine bir pay vardır. (Kim müşriklere karşı mücadelede peygamberi desteklerse (şefaat ederse) Allah’tan gelecek ödülde payı olacaktır.) Kim de kötü bir işe destek olursa, ondan kendisine bir pay vardır. (Kimde müşrikleri destekler ve münafıklarla birlikte hareket ederse gelecek azaptan kendisine bir pay olacaktır.) Allah’ın gücü her şeye yeter. (Nisa Suresi 83-85) 20.11. Münafıklara Karşı Takınılacak Tavır Münafıklar müşriklerin Yahudilerin girişimiyle büyük bir ordu kurma hazırlığı içerisinde olduğu haberini şehirde yaymalarından bekledikleri sonucu alamamışlardı. Onların şehirde yarattıkları korku ve panik, peygamberimizin kararlı ve sert duruşu ile kontrol altına alınmıştı. Onun söylevi sonucunda önerdiği politika Medine İslam Cumhuriyeti Meclisinde / Mescitte kabul edilmişti. Bu politika uyarınca akınlara / harekâtlara devam edilmesine karar verilmesine rağmen münafıklar bu karara karşı harekete geçmişler ve kendi aralarında gizli gizli toplanarak bu politikayı boşa çıkarmanın yollarını aradılar. Yaptıkları toplantılarda onların bir kısmı doğrudan Hz.Muhammed’le@ savaşmayı savundular, bir kısmı Mekke müşrik yönetimine katılmayı teklif ettiler, bir kısmı da hâlihazırda yaptıkları gibi Mecliste / Mescitte alınan kararların yanında duruyormuş ve iman etmiş gibi davranıp olayların gelişimine göre fırsat kollayarak, en uygun zamanda İslami İktidara darbe vurulmasını savundular. Fakat onlar bu toplantılarında hangi stratejiyi izleyeceklerine karar veremediler. Her grup kendi fikrinde sabit kaldı. Bu nedenle çok az da olsa bazı münafıklar Mekke’ye gittiler ve müşriklere katıldılar. Diğerleri Medine’de kalmaya devam ettiler. Münafıkların yaptıkları bu toplantılarda tartıştıkları konulardan haberdar olan peygamberimiz tedbir almak için güvendiği mümin ileri gelenleri Mescitte / Mecliste topladı ve konuyu tartışmaya açtı. Bedir ve Uhud savaşları öncesi / sonrası ile Kaynuka oğulları ve Nadir oğullarının Medine’den çıkarılması hadiselerinde münafıkların ihanete varan tavır ve davranışlarına herhangi bir ceza verilmemişti. Onların cezalandırılamamasının sebebi ise kabilelerinin onların arkasında durması olduğu daha önceki ayetlerde belirtilmişti. Fakat artık onlar kendi aralarında İslam Cumhuriyetine karşı açıktan savaşmayı konuşuyorlardı. Onlara karşı İslami İdarenin nasıl bir tavır takınacağı ve hangi tedbirlerin alınacağının açıklığa kavuşturulması gerekiyordu. Peygamberimizin tartışmaya açtığı bu konuda mümin ileri gelenler iki gruba ayrıldılar. Bir grup açıktan savaşa yeltenmedikçe gizliden yaptıkları ihanet hareketleri için onlara hiçbir şey yapılmamasını savunurken diğer grup iman ettiklerini söyleseler de onların idare aleyhine gizli gizli yaptıkları faaliyetler nedeniyle onların ölümle cezalandırılmasını savundular. Her grup kendi görüşlerini çeşitli gerekçelerle destekledirler. Birinci grup, eğer iman ettiğini iddia edip açıktan savaş açmayan kimseler öldürülecek olursa peygamberin müminleri öldürdüğü şeklinde propagandanın yapılmasının kuvvetle muhtemel olduğunu belirttiler. Böyle bir durumda maktulün mensup olduğu kabilelerin harekete geçebileceği, toplumsal iç kargaşa ve çatışmanın önünün açılabileceğini ifade ettiler. İkinci grup ise münafıkların ihanetlerine bundan sonra da devam edeceklerinin açık olduğunu belirttikten sonra yaklaşmakta olan büyük savaşta onların İslam Cumhuriyetine yıkıcı darbeler vuracaklarını söylediler. Bu nedenle onların şimdiden etkisiz hale getirilmesi gerektiğini ifade ettiler. Münafıklara karşı nasıl tavır alınması gerektiği konusunda yapılan bu tartışmalar mümin ileri gelenleri arasında öylesine şiddetlendi ki müminler birbirlerine düştüler. Cenab-ı Hak, müminlerin birbirleriyle çekiştikleri bu hususta inzal ettiği ayetlerle onlara hükümlerini bildirerek en doğru yolu gösterdi. Şöyle ki; bu münafıklardan müminlere selam verenlere yani barış, dostluk ve yardımlaşma isteğini belirtenlere aynı şekilde hatta daha kucaklayıcı karşılık verilmesini emretti. 86- 87- Siz bir selam ile selâmlandığınız zaman, ondan daha güzeliyle selâm verin yahut aynıyla karşılık verin. (Karşı taraf barış / dostluk ve yardımlaşma teklifi ile size geldiğinde sizde en az onlar kadar hatta onlardan daha fazla barış / dostluk ve yardımlaşma yanlısı olunuz.) Kuşkusuz Allah, yaptığınız her şeyin hesabını bilen ve sorandır. Allah öyle bir ilahtır ki, O’ndan başka ilah olamaz. O, kendisinde şüphe olmayan kıyamet gününde sizi toplayacaktır. Allah’tan daha doğru sözlü kimdir? (Nisa Suresi 86-87) İnkâr eden yani İslam Cumhuriyetini tanımayan ve savaş açan münafıklara takınılacak tavır konusunda bir çözüm yolu arayan peygamberimizin imdadına Cenab-ı Hak yetişti. Onlarla ilgili hükmünü bildirmeden önce Cenab-ı Hak, inkârları nedeniyle aşağılık hale gelmiş münafıklar hakkında müminlerin neden bu kadar birbirlerini kırıcı şiddette tartıştıklarını sorguladı. Tartışılan kişileri yola getirmelerinin mümkün olmadığını belirttikten sonra onların müminleri kendi kulvarlarına çekmek istediklerini söyleyerek onların ne kadar alçak olduklarına işaret etti. Ayrıca onlar hakkında müminlerin birbirleriyle çekişmelerinin yersiz olduğunu, onların inkârları nedeniyle yanlış bir tercihte bulunduklarını ve müşriklerle beraber baş aşağı gideceklerini bildirdi. Bundan dolayı gerçekten Allah’ın yoluna dönünceye kadar onların asla veli / yönetici / müttefik olarak tanınmamasını emretti. Dahası açık bir şekilde düşmanlıkla İslami İdareye savaş açmaları halinde onların nerede yakalanırlarsa öldürülmeleri talimatını verdi. 88- 89- İşledikleri kötülüklerin sonucu olarak Allah onları baş aşağı etmişken / inkârcı kimliklerine döndürmüşken, size ne oluyor ki o münafıklar hakkında iki gruba ayrıldınız? (İşledikleri suçlar nedeniyle) Allah'ın saptırdıklarını doğru yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah'ın saptırdığı kimseler için sen de bir çıkış yolu bulamıyorsun. / bulamazsın. Onlar, kendileri inkâr ettikleri gibi sizin de inkâr etmenizi ve böylece kendileriyle beraber olmanızı arzu ettiler. O halde onlar Allah’ın yoluna hicret edinceye / Allah’ın yoluna dönünceye kadar onları veli / dost / müttefik edinmeyin. Eğer sizden yüz çevirirlerse / size açık bir düşmanlığa yönelirlerse onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün. Onlardan hiçbirini dost, müttefik ve yardımcı (işlerinizin başına getirdiğiniz yetkililerden) edinmeyin. (Nisa Suresi 88-89) Münafıklardan inkâr etmesine / İslam Cumhuriyetini tanımamasına rağmen müminlerle ve kendi kabilesi ile de savaşmayı göze alamayıp İslami İdareye sığınanlar ile İdarenin anlaşma içerisinde olduğu bir kabileye sığınanlara ise dokunulmaması emredildi. Onların müşriklerle mücadelede saf dışı kalmış olmasının iyi bir şey olduğu belirtildi. En azından düşman saflarına kuvvet vermemiş olmaları nedeniyle onlara zarar vermek için bir yol aranmaması talimatı verildi. 90- Ancak, aranızda antlaşma olan bir kavme sığınanlar ile ne sizinle ne de kendi kavimleriyle savaşmayı göze alamayıp içi darlanarak size sığınma başvurusu yapanlar müstesnadır. (Onlara dokunmayın). Allah dileseydi onları başınıza musallat ederdi de sizinle savaşırlardı. Artık onlar sizi bırakıp bir kenara çekilir de sizinle savaşmaktan vazgeçer ve size barış teklif ederlerse o takdirde Allah size, onların aleyhine olacak bir yol izlemenize müsaade etmez. (Nisa Suresi 90) Münafıklardan iman ettiğini / İslam Cumhuriyetini tanıdığını ifade ederek kendilerini emniyete alan fakat fitne çıkarmaktan, ortalığı karıştırmaktan ve müşriklere yardımcı olup da müminlerin kanını dökmekten geri durmama niyeti olan tiplerin ise bu tavır, davranış ve niyetlerinden vaz geçmedikleri takdirde nerede yakalanırlarsa öldürülmeleri talimatı verildi. Bu talimat ile açıktan inkâr / tanımama ve çatışma içerisine girmeyen fakat fırsat kollayan münafıklar tehdit edilirken müminlere ise bunlar hakkında açık bir yetki verilmiş oldu. 91- (Münafıklardan) diğerlerini de hem sizden hem de kendi kavimlerinden emin olmak istediğini göreceksin. Fakat bunlar fitne çıkarmak / ortalığı bulandırmak / inkârcılara yardımcı olmak / müslümanların kanına girmek için davet aldıkları zaman hiç durmaz hemen bu çağrıya balıklama uyarlar. (Düşmandan böyle bir çağrı aldıkları zaman) sizden çekinmez ve sizin barışınızı reddedip size saldırmaktan ellerini çekmezlerse, onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün. İşte size, onların aleyhinde verdiğimiz apaçık bir yetki! (Nisa Suresi 91) Cenab-ı Hak, münafıklar hakkında müminlerin nasıl davranacaklarına ilişkin hükmünü bildirdikten sonra uygulamada yaşanabilecek muhtemel sorunları gideren hükümlerini de inzal eder. Şöyle ki, münafıklar, mümin olduklarını sözle ifade etmeleri nedeniyle mümin kabul edilirler. Fakat onların açık bir şekilde İslam Cumhuriyeti ile savaşa girişip girişmediği / inkâra kalkışıp kalkışmadığı kesinleşmeden bir öldürme olayı vukua gelmesi ihtimali mümin ileri gelenleri endişeye sevk eder. Çünkü inkârcı münafık diye öldürülen kişinin aslında inkârcı olmadığı daha sonra iddia edilebilir. Böyle bir durumda öldürülen kişinin açık bir inkârı / savaşı öldüren kişi tarafından ispatlanamaz ise bir mümin yanlışlıkla öldürülmüş olacaktır. Bu tür durumlar Medine içinde büyük bir kargaşaya yol açabilecektir. Bunu engellemenin yolu ise öldüren kimseye bir cezanın belirlenmesidir. Cenab-ı Hak, böyle durumlar için verdiği hükmü açıklamadan önce hiçbir müminin diğer bir mümini kasten öldürmesinin kabul edilemez olduğunu belirtti. Eğer bir mümin kasten bir mümini öldürecek olursa ona Cehennemde ebedi kalma cezası vereceğini bildirdi. Bu cezayı hiçbir müminin göze alamayacağı aşikâr olduğu için müminlerin gerçek müminleri kasten öldürmeleri olacak şey değildir. Diğer taraftan bir mümin başka bir mümini hata ile öldürecek olması halinde ise öldüren müminin kasten öldürmeden farklı olarak cezalandırılması gerekir. Mümin sayılan bir münafığın hatalı olarak öldürülmesi de aynı kapsamda cezalandırılması ile müminlerin öldürme hususunda kendilerine verilen yetkilerini kötüye kullanmasının önü alınmış olacaktır. İslam toplumunu anarşi ve kaosa sürükleyecek olumsuz durumlara meydan vermemek için eğer öldürülen münafığın inkârcı olmadığı (İslam Cumhuriyetine açık bir savaş açmadığı) iddia edilirse o takdirde öldüren kimseye verilecek ceza miktarı hatalı olarak bir müminin öldürülmesi halinde verilecek ceza miktarı olarak belirlendi. Böyle bir öldürme olayında öldüren kişiye mümin bir köleyi azat etmesi ve maktulün ailesine diyet ödemesi hükmü getirildi. Eğer maktulün ailesi düşman bir kabileden ise sadece bir mümin köleyi azat etmesi yeterli olacaktır. Şayet öldüren kimsenin diyet vermeye ve köle azat etmeye gücü yetmiyorsa iki ay oruç tutarak cezasını çekeceği hükme bağlandı. Bu hükümlerle hiçbir mümin kasıtlı olarak yetkisini aşan bir öldürmeye kalkışamayacaktır. Böylece hatalı olarak öldürülecek bir münafık için yasaya uygun olan diyet ödeneceği için maktulün kabilesi de bu öldürme olayı nedeniyle herhangi bir kaos çıkaramayacaktır. 92-93-Hata ile olması dışında bir müminin, diğer bir mümini öldürmesi olacak şey değildir. Kim bir mümini, hatayla / kaza ile öldürürse, mümin bir köleyi özgürlüğe kavuşturması ve ölenin ailesine / varislerine diyet vermesi gerekir. Ancak ölünün ailesi bağışlarsa o başka. Eğer öldürülen mümin size düşman olan bir topluluktan ise o zaman öldürenin mümin bir köleyi özgür bırakması gerekir. Eğer öldürülen kimse sizinle aralarında antlaşma olan bir topluluktan ise öldürenin, ölenin ailesine diyet vermesi ve mümin bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması gerekir. Bunlara imkân bulamayan ise Allah tarafından tövbesinin kabulü için arka arkaya iki ay oruç tutar. Allah, her şeyi hakkıyla iyi bilendir, en hikmetli yasa koyandır. Her kim de bir mümini kasten /bile bile / planlayarak öldürürse onun cezası, içinde ebedi kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, ona lanet etmiş / rahmetinden mahrum bırakmış ve onun için çok büyük bir azap hazırlamıştır. (Nisa Suresi 92-93) Bu hükümler sadece Medine içinde vuku bulacak hatalı öldürmelere uygulanmayacak aynı zamanda Medine İslam Cumhuriyetiyle müttefiklik anlaşması yapmış çevre kabilelerdeki münafık inkârcılar içinde uygulanacaktı. Çünkü Mekke’nin çok büyük bir hizipler ordusu oluşturmakta oldukları o zamana kadar Medine İslam Cumhuriyetine tabi olmuş ve birlikte müttefiklik oluşturmuş yani müslim (teslim olmuş) kabileleri de korkutmuştu. Gelinen aşamaya kadar Hz.Muhammed’in@ yapmış olduğu akın ve savaşlarda Medine İslam Cumhuriyeti ile birlik olma görüntüsü veren, savunma işbirliği yapan, müttefiklik anlaşması yapan ve böylece dostluk / velayet ilişkisi tesis etmiş bazı kabilelerin önderleri, Mekke Müşrik Yönetimi ile Medine İslam Cumhuriyeti arasında tercih yapma noktasına geldiler. Onlar müşrik hizipler ordusunun büyüklüğü karşısında Mekke Müşrik Yönetiminden yana tavır koydular. Böylece daha önce müslim / müttefik olmuş bu kabilelerden korkularına yenilip Medine İslam Cumhuriyetini (Hz.Muhammed’i@ ) inkâr cihetine gidenler saflarını değiştirip müşriklerle beraber müttefik oldular. O kabilelerden bazıları vardı ki, onlar aslında Medine İslam Cumhuriyetini ve ilkelerini asla sevmemişlerdi. Bir yerde zoraki müslim olmuşlardı. Onlar daima güçlü tarafı dikkate almışlar ve Medine İslam Cumhuriyetine zayıf gördükleri bu vasatta da hemen ihanet ettiler. Diğer taraftan Hz.Muhammed’in@ üzerlerine kuvvet göndermesinden tırstıkları için Medine İslam Cumhuriyetine de şirin görünmek ve böylece başlarına bir zarar gelmesinden emniyette olmak istemekteydiler. Bunlar faydacı bir anlayışla hareket ettiklerinden dürüst değillerdi. Onlar Hz.Muhammed’in@ iktidarının aleyhine ve Mekke Müşrik İktidarının lehine olacak bir fitne, bir başkaldırı, bir anarşi yaratmak için onlardan yardım talep edildiğinde hemen o çağrıya icabet ediyorlardı. Onlara ahitlerine ihanet etmelerinin cezası verilmeliydi. Bu nedenle Cenab-ı Hak, müminlere bu tip davranan kabileler için uygulanacak apaçık bir yetki verdi. Bu yetki ile Medine İslam Cumhuriyeti bundan sonra ikircikli davranış gösteren, münafıkça hareketler sergileyen çevre kabile yöneticilerinin üzerlerine gidip yakaladıkları yerde onları öldürerek cezalandıracaktı. İnkârcı münafıklar hakkında Cenab-ı Hakk’ın verdiği bu yetkinin çevre kabilelerine duyurulduğu zaman herkes kendisine çeki düzen verecekti. Bu işin şakasının olmadığını herkes görecekti. Bu hükümlerin bir faydası da şimdiye kadar kazanılmış olan kabilelerin düşman tarafına geçmesine mâni olmaya çalışılmış olmasıdır. [1] ) Bu husustaki rivayetlerin en önemlisi Huyey bin Ahtabın kızı ve Hz. Muhammed’in daha sonra zevcesi olan Hz.Safiyye validemizden gelen rivayettir

  • Bölüm 39:Son Akabe Biatı | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 39 SON AKABE BİATI Medine İleri gelenleri adına seçilen kişilerden oluşan heyet ile peygamberimiz ve ekibinde oluşan heyet arasında gerçekleştirilen görüşmeler sonucunda İsra Suresinde belirtilen esaslar çerçevesinde yapılacak bir Anayasal Sözleşme üzerinde mutabakata varılmıştı. Artık sıra bu sözleşmenin Medine toplumununa sunulmasına ve onların bu sözleşmeye onay vermesine gelmişti. Hacca gelen yaklaşık 80 kişilik Medineli topluluk Hz.Muhammed’in @ huzuruna çıkarlar. Bu toplantıda O’na nasıl ve hangi şartlar üzerine biat / bağlılık yemini edeceklerini sorarlar. Peygamberimiz onlara aşağıdaki biat / bağlılık yemini hükümlerini bildirir; Allah’ın nizamının temel paradigması olarak “Allah'tan başka hiçbir ilah olmadığına, Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna” şehadette bulunmak, Namaz kılmak, / İslam Cumhuriyeti Yöneticilerinin kamusal hizmetlerine (Devlete) bizzat destek vermek, Zekât vermek, / İslam Cumhuriyetinin kamusal hizmetlerine (Devlete) finansal destek vermek, Hz.Muhammed’in @ Başkanlık görev ve yetkisi hususunda tartışmamak yani O’na bu hususta tam yetki vererek ister gönüllü isterse gönülsüz O`na tam itaat etmek, Darlıkta ve bollukta Hz.Muhammed @ ve muhacirlerin geçimleri için ekonomik kaynakları paylaşmak, İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak, Allah’ın nizamının tesisi ve korunması konusunda kimseden çekinmeden / korkmadan peygamberimize destek olmak, Saldırı durumunda Allah’ın nizamını, dolayısıyla Hz.Muhammed’i @ koruma hususunda candan, maldan ve evladu iyalden vazgeçmeyi taahhüt etmek, 39.1. Es'ad b. Zürâre'nin Biat / Bağlılık Yemini Hakkındaki Son Uyarısı Medineliler beyat etmeden once Es’ad b. Zürâre onlara yapacakları biat / bağlılık yemini hükümlerinin onlara ne getirip ne götüreceğini bilmeleri için biatın / bağlılık yemininin sonuçları hakkında son uyarısını yapar. Onlara bu biatla Arapların büyük bölümüyle yollarının ayrılacağı, onları karşılarına alacaklarını ve bunun sonucu olarak da en kıymetli şahsiyetlerini bile kaybedebileceklerini, canlarını, mallarını ve evlatlarını bu uğurda feda etmek zorunda kalacaklarını bildirir. Müteakiben şayet başlarına geldiğinde söz konusu fedakarlıkları yapmak hususunda korkuya kapılarak sözlerinden vazgeçme noktasına geleceklerse bunu şimdiden açıkca deklare etmeleri gerektiğini ifade eder. Daha sonra peygamberimizin amcası Hz. Abbas, Medinelilere hitaben yapacakları biatla Allah’a karşı taahhüt ve zimmette bulunduklarını ve Resulullah’a yapılacak bu biatın / bağlılık yemininin Allah’a yapılmış bir biat / bağlılık yemini olduğunu vurguladı. Medineliler taahhütlerine uydukları takdirde bunun karşılığının ne olacağını Hz.Muhammed’e @ sorunca aldıkları cevap “Allah’ın rızası ve cennet” oldu. Bunun üzerine Medineliler yapacakları biat / bağlılık yemini sonunda başlarına gelecek olan her türlü bela ile mücadele edeceklerini söylediler. Savaşa da barışa da hazır olduklarını ifade ettiler. Hz. Abbas onların bu taahhütlerine Cenab-ı Hakkı şahit tuttu. Allah’ın elinin biat / bağlılık yemini edenlerin ellerinin üzerinde olduğunu ve Cenab-ı Hakk’ın onların üzerinde murakıp ve vekil olduğunu da ifade etti. Savaş biatı / bağlılık yemini olarak da anılan bu son Akabe Biatı / bağlılık yemini çadırda bulunan bütün Medineliler tarafından yapıldıktan sonra katılımcılar hemen gizlice kendi çadırlarına döndüler. Fakat toplantıyı izleyen Mekkeli şeytanlardan / ajanlardan İbni Uzeyb (ya da Münebbih bin Haccac) olayı deşifre etti. Biat / bağlılık yemini töreninden Mekke ileri gelenlerini haberdar etti. 39.2. Mekkelilerin Biat / bağlılık Yemini Olayını Soruşturmaları İhbarı alan Mekke ileri gelenleri ertesi günü sabahleyin soluğu Medinelilerin yanında aldılar. Medine ileri gelenlerine aldıkları istihbari bilgiyi dile getirdiler ve Hz.Muhammed’le @ yapılan biatlaşma / bağlılık yemini olayı eğer doğruysa Medinelilerin baş düşman ilan edileceğini bildirdiler. Abdullah bin Ubey ve bazı Medineliler Allah’a yemin ederek böyle bir olayın olmadığını ifade etmekle birlikte Abdullah bin Ubey bir şeylerin döndüğünü hissetmişti. Ancak kendi kabilesini ele vermemek için istihbaratın asılsız olduğunu zira kendi kabilesinin kendisinden habersiz asla böyle bir şeye kalkışamayacağını belirtti. Böylece Mekkelileri başlarından savmaya çalıştı. Fakat Mekkeliler ihbarın doğruluğu konusunda gayet emindiler. Bu haberin doğruluğunu ispat için bu işin peşini bırakma niyetinde değillerdi. Mekkelilerin olayı açığa çıkarmak için çalışacaklarını iyi bilen Medineli müminler Hz.Muhammed’den @ Mekkelilere kılıçlarıyla karşı koyma izni istediler. Fakat O buna izin vermedi. Hacılar memleketlerine gitmek üzere Mina’dan ayrılmaya başladılar. Mekkeliler ise biata / bağlılık yeminine katılan Medine ileri gelenlerden birisini yakalayıp işkence ile biat olayını kanıtlamayı planladılar. Tespit ettikleri iki ismi yolda yakalamak üzere operasyona başladılar. Operasyon sonucunda Mekke müşrikleri Sa’d bin Ubade’yi Ezahir mevkiinde yakaladılar ve derdest edip Mekke’ye getirdiler. İşkence ettiler ve biat olayı hakkında bilgi almak istediler. Fakat Sa’d bin Ubade hiçbir bilgi vermedi. O sırada Sa’d bin Ubade ile himaye sözleşmesi olan Cubeyr bin Mutim ve Haris bin Harb yetişti ve Sa’d bin Ubade’yi Mekkeli işkencecilerin elinden kurtardı. 39.3. Biat / Bağlılık Yemini Sonrası Mekke ve Medine’deki Durum Abdullah bin Ubey kabilesini Mekkelilerden korumuştu. Fakat Medine’ye geldikleri zaman O Medine içinde fırtına koparır. Kendisinden habersiz arkasından iş çevrilmesine çok kızar. Her ne kadar bu gelişmelerden tamamen habersiz değildir. Son aşamaya kadar hep işin içindedir ve her seferinde bu İslam / tevhit oluşa karşı olduğunu bildirmiştir. Fakat Medine’nin sorununu çözmeye yönelik herhangi bir politika da ortaya koyamamıştır. Bu nedenle kavminin Sa’d bin Ubade ve Esad bin Zürare gibi etkin insanları, Abdullah bin Ubey’i hesaba katmadan Medine’nin geleceği hakkında kararların altına imza atmışlardır. Bir nevi oldubittiye getirmişlerdir. İşte bu nedenle Abdullah bin Ubey kendinden habersiz gerçekleşen oluşuma şiddetle karşı koymaya çalışmıştır. Devlete giden bu oluşumun Medine’ye felaket getireceğini iddia etmiştir. İleri sürdüğü tezviratlar ile Medine’nin diğer müşriklerini ve bazı ileri gelenleri etkilemeye çalışmış ve bu konuda bir hayli de başarılı olmuştur. Ayrıca Mekkeliler biat / bağlılık yemini hakkında bir kanıta ulaşamamış olsalar da şayet böyle bir anlaşma yapıldıysa Medinelilere en büyük düşmanlığı yapacaklarına ve onları Medine’den sürüp çıkaracaklarına dair tehditlerde bulunmuşlardı. Bu tehditler etkisini göstermiş ve Abdullah b. Ubey ve yandaşlarını yeni oluşumu yeniden gözden geçirmeye sevk etmiştir. Diğer taraftan Mekke’deki müminlerde de hicret konusunda tekrar tereddütler hasıl olmuştur. Zira Mekke yönetiminin işin ciddiyetini idrak etmesi ve Medine Islam Cumhuriyetinin oluşumunu engellemek için baskılarını artırması ve Medine’deki yukarıda bahsi geçen çalkantı haberlerinin alınması onları endişeye sevk etmiştir. Bunun üzerine Cenab-ı Hak Nahl Suresini hem Mekkeli müminlerin gönlünü ferahlatmak için hem de Medine’deki çalkantıyı gidermek için inzal eder. “Nahl: Balarısı” ismiyle adlandırılan bu sure ile hicret edecek müminlere bundan sonra nasıl bir strateji ile çalışacakları konusunda rehberlik eder. Bundan sonra müminler balarısı misali insanlığa faydalı olacak bir çabanın içerisine gireceklerdir. Allah’ın emri gelmiştir artık. Medine de ilahi ideolojiye uygun anayasal çerçevede bir devlet sistemi kuruldu / kurulacak. Bu nedenle telaşe kapılmayın! Allah’ın sistemi o müşriklerin sisteminden üstündür ve yücedir. Allah kendi sistemini galip getirecektir. 1 – Allah’ın emri geldi. / mutlaka gelecektir. Artık onda acele etmeyin! O (Allah), onların ortak koştukları her şeyden üstündür, yücedir. (Nahl Suresi 1) Bundan sonra Allah peygamberi aracılığıyla Medine çevresindeki kullarına / kabile mensuplarına emir ve talimatlarını yağdırmak için elçilerini / meleklerini gönderecek ve onları Allah’a karşı (Allah’ın) devletine karşı kendilerini korumak için tevhit (Allah’tan başka ilah’ın kabul edilmediği) toplumuna katılmaya davet edecek ve onları ilahi otoriteye tabi olma hususunda uyarıda bulunacaktır. Bundan böyle uygulanacak politika / strateji bu olacaktır. 2- O (Allah), kullarından dilediğine buyruğunu iletmek üzere ruh / vahiy ile: “Benden başka ilâh yok, o halde Bana karşı takvalı davranın / Kendinizi korumak için Bana uyun” diye uyarması için melekleri indirir. (Nahl Suresi 2) Tıpkı yeryüzü ve gökyüzünün hak ile yaratılması gibi halk ve yönetim otoriteleri ile birlikte mükemmel bir toplumsal yapı Medine’de teşekkül ettirilmiştir. / ettirilecektir. Cenab-ı Hakk’ın tüm güç ve otoritelerden üstün ve yüce oluşu gibi O’nun öğretisine dayalı olarak kurulan toplumsal yapı / devlet de şirk sisteminin otoritelerinden üstün ve yücedir. 3-O (Allah), gökleri ve yeryüzünü şaşmaz ölçülere uygun bir düzende gerçekleştirdi. / hak ile yarattı. O, onların ortak koştukları şeylerden üstündür, yücedir. (Nahl Suresi 3) İnsanlar Allah tarafından bir damla sudan yaratılmış olmasına rağmen öyle vasıflar ve öyle mükemmel özellikler / yeteneklerle donatılmıştır ki, kendi iradeleri ile iyiyi ya da kötüyü seçebilirler, seçtikleri yolun karşıtları ile mücadele edebilirler, onlara karşı düşmanlık yapabilirler. Nasıl ki müşrikler Allah yanlılarına karşı düşmanlık yapıyorlar ve onlarla mücadele ediyorlarsa aynı şekilde müminlerde inkarcılarla mücadele edebilirler. Nasıl ki, yukarıdaki ayette belirtildiği gibi Allah’ın emri gelmiştir. Allah o emri müminler eliyle gerçekleştirecektir. Allah müminleri nutfe misali çok küçük bir azınlık iken büyütmüş geliştirmiş ve sonunda Medine’de bir devlet kurabilecek noktaya getirmiştir. Artık onlar Mekke müşrikleri ile mücadele edecek güce, kuvvete ve donanıma kavuşmuşlardır. Bundan sonra onlar Mekke müşriklerine karşı koyabilecek seviyeye gelmişlerdir. Bu Cenab-ı Hakk’ın mümin insana büyük bir lütfudur, ihsanıdır. 4-O (Allah), insanı bir nutfeden / bir damla sudan yarattı. Çok açık ki artık o karşı çıkma / karşı koyma güç ve kudreti ile donatılmıştır! (Nahl Suresi 4) Allah, insanları sadece bir damla sudan yaratıp onu iradeli varlık kılmakla kalmamış aynı zamanda onların sıcaktan ve soğuktan korunmaları sağlayan giysiler, açlıklarını gidermek için besin kaynağı hayvanları da yaratmıştır. Sadece maddi yaşamlarını devam ettirmek için değil aynı zamanda psikolojik yaşamlarındaki ihtiyaçlarını karşılamak içinde bu hayvanlar yaratılmıştır ki, onları sabahları sürüye katıldığında sürü sahipleri bundan büyük haz alırlar. Aynı zamanda binek hayvanlarıyla nakliyat ihtiyacı da giderilir. Dahası bu hayvanların bir kısmı hem binektir hem de gösteriş aracıdır. Yani insanın tüm ihtiyaç duyduğu şeyleri karşılamak için Cenab-ı Hak, çeşit çeşit hayvanlar yaratmıştır. Yaratma olarak sadece burada hayvanlar zikredilmiştir ama daha bilmediğimiz ve dile getirilmeyen sayısız nimetler insan için yaratılmış. O’nun bütün bunları iyi olsun kötü olsun bütün insanlar için ihsan etmişken kendi yanlıları için ihsan etmemesi düşünülebilir mi? Elbette ki hayır! Cenab-ı Hak kendi yolunda gidenlerin hicret ve sonrasındaki yaşamları için ihtiyaç duydukları geçim kaynaklarını ve nakil vasıtalarını da lütfetmiştir. Son Akabe biatından sonra, Hz.Muhammed@, Mekkelilerin hicret sırasındaki besin ve nakil ihtiyaçları için gerekli tedbirleri almış ve aldırmıştır. Bu nedenle hicret edeceklerin bu konuda endişe etmelerine hacet yoktur. Bu konuda organizasyonlar tamamlanmıştır. 5- 8- Hayvanları O yaratmıştır. Onlarda sizi ısıtan giysileri elde ediyorsunuz ve daha birçok faydaların yanında onlardan elde ettiğiniz besinleri de yiyorsunuz. Ve onlarda (hayvanlarda), akşam vakti getirdiğinizde ve sabahleyin saldığınızda sizin için bir güzellik vardır. Onlar (hayvanlar), kendinizi sıkıntıya sokmadan ulaşamayacağınız memleketlere yüklerinizi taşırlar. Şüphesiz sizin Rabbiniz, kesinlikle çok şefkatlidir, çok merhametlidir. O (Allah), hem kendilerine binesiniz hem de zinet olsun diye, atları, katırları ve eşekleri yarattı. Ve O, bilmediğiniz şeyleri yaratıyor. (Nahl Suresi 5-8) Alemlerin Rabbi insan için hadsiz hesapsız nimetleri yaratıp hizmetine sunmuşken onun en önemli ihtiyacı olan sosyal yaşam kuralları ile ilgili ona yol göstermemesi düşünülebilir mi? Severek yarattığı kulunun kılına bile zarar gelmesine razı olmayan ve ona karşı son derece merhametli olan Rabbimizin kullarının yaşamına dair izleyeceği yol konusunda rehberlik yapmaması hiç düşünülebilir mi? Elbette düşünülemez. İnsanın her türlü ihtiyacını düşünmüş bir tanrı için onun doğru yol ihtiyacını göstermek de sadece ona düşer. Çünkü onun yaratılması ve ihtiyaçlarını karşılamada dahli olmayan diğer otoritelerin onun sosyal ihtiyaçları konusunda söz söyleme yetkileri olmayacağı gibi, önerecekleri yolun gerçekten insanın faydasına olup olmayacağı şüphelidir. Özellikle Allah’ın önerdiği yolu seçmiş müminlerin hicretten sonraki sosyal yaşamlarında doğru stratejiye ihtiyacı vardır. Hicret öncesinde de müminlerin Medine’ye kadar nasıl gidecekleri, hangi yolu kullanacakları, nerede konaklayacakları vb. konularda da rehberliğe ihtiyaçları vardır. İşte onların bu ihtiyaçlarını karşılamakta ilahi ideolojinin sahibi Allah’a ve O’nun adına hareket eden elçisi Hz.Muhammed’e @ düşer. Bu nedenle peygamberimiz hicret için her türlü hazırlığı, lojistiği ve yoldaki rehberlik sorunlarını çözmüştür. Artık müminler güven içerisinde Medine’ye taşınabileceklerdir. Diğer taraftan Allah insanı bu denli düşünürken onun ihtiyarı / iradesi konusunda da son derece titiz davranmış ve onu seçimlerinde özgür bırakmıştır. Onu ideolojisini / dinini seçmede serbest bıraktığı gibi müminlerin de hicret edip etmeme konusundaki seçimleri hususunda zorlamamış kendi iradesi ile seçim yapmasını dilemiştir. Ancak nasıl ki müşrikleri iman etmeye teşvik ediyorsa aynı şekilde müminleri de hicret etmeye teşvik etmiştir. Hicret edecek müminlerin ihtiyaçlarını temin için her şeyi seferber etmiştir. Hicret etmenin neredeyse iman etmeyle eşit olduğunu ve hicret etmeyip yerinde çakılı kalmanın da müşriklikle eş oluşu şeklinde teşvikler yapmıştır. 9 -Yolun doğrusunu göstermekte yalnızca O’na düşer. Zira bazı yollar saptırıcıdır. Eğer O (Allah) dileseydi, hepinizi hidayete erdirirdi. (Nahl Suresi 9) O, kulları için gökten yağmur da indirmekte ve o yağmurla her türlü meyve, sebze ve tahıl yaratmaktadır. Bu yağmurdan hayvanlar da faydalanır, insanlar da. Cenab-ı Hak, bu anlatımdan hicret edecek müminler için metaforik bir anlatımla gıda ihtiyaçlarının karşılanacağını bildirmiştir. Şöyle ki; hicret sırasında çevre kabilelerle gerekli bağlantılar sağlanmış ve yolculuk boyunca muhacirlerin ihtiyaç duyacakları lojistik destekler temin edilmiştir. Hicret sonrasında da Medine’ye yerleşecek olan muhacirlerin geçim kaynakları konusunda her türlü tedbirler alınmıştır. Muhacirlerin endişe etmesine gerek yoktur. 10- 11- O, sizin için gökten bir su indirdi. İçecekleriniz ondandır. Hayvanları otlattığınız ağaçlar-bitkiler de ondandır. O (Allah), onunla (su ile) sizin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve tüm meyvelerden bitiriyor. Şüphesiz bunda tefekkür eden bir toplum için kesinlikle birer ayet vardır. (Nahl Suresi 10-11) Seyahatler sırasında iklime ve hava durumuna göre gece ya da gündüz tercih edilir. İnsanlar güneşin yakıcı olduğu gündüz vakitlerinde değil de sabah ya da akşam serinliğinde yol almayı tercih ederler. Veya ayın ışığında gece serinliğinde de yol alabilirler. Ancak o takdirde yön bulmak için yıldızlardan istifade ederler. Cenab-ı Hak, Güneşi, ayı, yıldızları ve buna bağlı gece ve gündüzü insanların yaşamsal ihtiyaçlarını karşılaması için emre amade kıldığını belirtir. Buradan hareketle hicret edecek müminlerin de hicret sırasında akıllarını kullanarak bunlardan faydalanmaları gerektiğini bildirir. Şöyle ki hicret sırasında kendinizi gizlemek için gece yolculuğunu tercih edin ki gecenin karanlığı sizi saklasın, yolunuzu da yıldızlara bakarak rehberiniz vasıtasıyla bulun. Bu konuda da endişe etmenize korkmanıza gerek yoktur denilmektedir. 12- Ve O (Allah), geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin emrinize verdi. Bütün yıldızlar da O’nun emrine boyun eğmişlerdir. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir toplum için ayetler vardır. (Nahl Suresi 12) Yine nasıl ki Cenab-ı Hak, yeryüzünde her çeşit renkte yarattığı şeyleri insanların emrine sunduysa aynı şekilde müminlerin gerek yolculuk sırasında gerekse hicretten sonraki yaşamlarında hizmetlerine sunacağı çok çeşit nimetler olacaktır. Her renkten insanlar, her renkten ve çeşitten nimetler, çeşit çeşit sebepler, birbirinden farklı saikler müminlerin yolunu kolaylaştıracak hizmetleri ifa edecektir. Elçisi de bundan sonraki her durum için çok çeşitli imkanları değerlendirme hususunda kafa yormaktadır. O, müminlerin ihtiyaçları için bu imkân ve sebepleri seferber edecektir. İslam devletinin yöneticileri de yönetimi altında olan kimselerin geçimleri, rahatları ve mutlulukları için her çeşit sebebe başvuracak ve bunlardan yararlanacaklardır. Bu nedenle de müminlerin hicretten korkmamaları gerekir. 13- Yeryüzünde sizin için renklerini değişik olarak yarattığı şeyleri de (sizin hizmetinize / emrine sunmuştur). Şüphesiz bunda öğüt alan bir toplum için kesinlikle bir ayet vardır. (Nahl Suresi 13) Cenab-ı Hakk’ın insanlar üzerindeki nimetleri çok fazladır. Sayıya gelmez. Bunlardan bir diğer sınıf ise denizlerden elde edilen nimetlerdir. İnsanlar denizden gıda maddesi olarak binbir çeşit deniz ürünleri elde ederken, denizlerden süs eşyaları da elde ederler. Denizler aynı zaman da hem malların hem de kendilerinin nakliyatları için en önemli vasıtadır. Müminlerin hicret sırasında ve hicretten sonraki hayatlarında denizlerden faydalanma yoluyla da geçimlerini temin edebilecekleri ifade edilerek hicret konusundaki isteksizlikleri giderilmeye çalışılır. 14-Ve O, denizden taze et yiyesiniz ve ondan takındığınız süs eşyasını çıkarasınız diye lütfundan rızık aramanız için ve şükretmeniz için denizi sizin emrinize verendir. -Gemilerin denizde suyu yararak gittiklerini görüyorsun.- (Nahl Suresi 14) Cenab-ı Mevla insanların seyahatleri sırasında menzillerine en doğru şekilde ulaşmalarını temin için çeşitli kilometre taşlarını yerleştirdiğini müteakip ayetlerde dile getirir. Güzergâh üzerinde yerleştirilen sabit dağların en önemli kilometre taşı olduğunu belirtir. Öyle ki bu dağlar asla insanlar tarafından yerlerinden kaydırılamadığından en doğru referansı verir. İnsanlar bildikleri dağlar sayesinde güzergahlarında asla yanılmazlar. Zira bu dağlar tam bir referans noktasıdır. Bu referansları kullanan insanlar asla yollarını kaybedip çölde dönüp durmazlar, yolda çalkalanıp sarsılmazlar ve hedeflerine doğru istikamette giderler. Nehirler, yollar ve geceleyin yıldızlar ve bazı coğrafi işaretlerde insanların yollarını bulmada kullandıkları diğer referanslar noktalardır. Hicret edecek müminlerin de hicret sırasında yakalanmamak için normal yolları kullanamayacak olmaları nedeniyle korkmamalarını Medineye ulaşmak için kullanacakları arazideki bu işaret taşlarından faydalanmaları gerektiği belirtilir. Hicret sırasında arazileri gayet iyi bilen rehberler temin ederek yollarını bulacakları ve bu yolla asla kaybolmayacakları ifade edilmiş olur. Bu ayetlerle Cenab-ı Hak, nasıl ki insanların yollarını bulmaları ve menzillerine ulaşmaları için bu kilometre taşlarını yarattıysa bundan sonraki hayatlarında da yollarını göstermek için hayatın işaret taşlarını inzal edeceğine de işaret edilir. 15- 16- Yeryüzüne sizin için referans olsun / yolunuzun işaret taşları olsun diye dağlar, nehirler, yollar, yıldızlar ve daha nice işaretler yerleştirdik. İnsanlar bunları kullanarak yollarını bulurlar. (Nahl Suresi 15-16) Bir damla sudan yarattığı insanın biyolojik, fizyolojik, psikolojik ve sosyal yaşamı için ihtiyaç duyduğu her türlü nimeti yaratan ile onun bu ihtiyaçlarını teminde hiç dahli olmayan kimse aynı olur mu? Yine elçisinin liderliğinde küçücük bir nüve şeklinde başlayıp büyütülen hareketin ihtiyaçlarını karşılama hususunda da Cenab-ı Hakk’ın her türlü nimeti, yardımı ve rehberliği esirgemeyeceği muhakkaktır. Müminler Allah’ın ihsan ettiği sayılması imkânsız nimetleri üzerinde biraz düşünecek olurlarsa, hicret etme konusunda endişelenmelerinin yersiz olduğunu göreceklerine işaret edilir. 17- 19- Öyleyse yaratan, yaratmayan gibi olur mu? Hala düşünmeyecek misiniz? Eğer Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız, onları sayamazsınız. Muhakkak ki Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir. Allah gizlediğinizi de bilir, açığa vurduğunuzu da. (Nahl Suresi 17-19) Cenab-ı Hak, hem Mekke hem de Medine halkına seslenerek kendisinin sayısız nimetler yaratıp emre amade kılmasına karşılık şirk otoritelerinin halka hiçbir hizmet sunmamalarına rağmen halkın yinde onlara itaati tercih etmelerinin yanlışlığına vurgu yapar. Nasıl oluyor da insanlar kendilerine bunca fayda sağlayana, bunca nimeti sunana değil de kendilerini sömürene sevgi duyuyorlar ve onlara bağlanıyorlar? Bu anlaşılması oldukça güç bir durumdur. Ayrıca Cenab-ı Hak, hem Mekke halkını hem de Medine halkını dirilişe, yükselişe davet ederken şirk ilahları halkı ölü, ilkel ve zayıf bir toplum olarak kalmaya davet etmektedir. Ayrıca bu ilahlar halka gelecek için herhangi bir umut da vadetmemelerine rağmen onlar yine de o ilahların peşinden gitmektedirler. Peşinden gittikleri o ilahların toplumun içinde yaşadığı ilkellikten nasıl kurtulacağı hususunda herhangi bir plan ve projeleri de yoktur. Onların toplumun üzerindeki ölü toprağını nasıl kaldıracakları, onlara nasıl bir ruh vererek diriltecekleri konusunda da herhangi öngörüleri mevcut değildir. Onların bu konuda herhangi bir düşünceleri, hayalleri ve şuurları da bulunmamaktadır. Halbuki bütün ihtiyaçlarını karşılayan Allah onların yegâne ilahlarıdır. Toplumsal dirilişe ve kozmik dirilişe inanmayan müşrikler kendilerini büyük, üstün ve seçkinci gören kimselerdir. Cenab-ı Hak ise kibirlenenleri asla sevmez. O onların içlerinden ne geçirdiklerini ve aleni söylediklerini de gayet iyi bilir. 20- 23- Onların Allah’a değil de itaat ettikleri diğer şirk ilahları herhangi bir şey yaratamazlar, çünkü kendileri yaratılmışlardır. O ilahlar ölüdürler, diri değildirler. Ne zaman dirileceklerini de bilmezler. Halbuki sizin ilâhınız tek bir ilahtır. Fakat şu ahirete inanmayan kimselerin kalpleri inkârcıdır ve onlar kibirlenen / büyüklük taslayan kimselerdir. Allah’ın, onların gizlediklerini ve açığa vurduklarını bildiğine hiç şüphe yoktur. Şüphesiz O (Allah), büyüklük taslayanları sevmez. (Nahl Suresi 20-23) Gerek Mekke’nin gerekse de Medine’nin kibirli ileri gelenlerine Cenab-ı Hakk’ın elçisi aracılığı ile ne indirdiği sorulduğunda onlar, indirilenleri “eskilerin masalları / eskilere ait öğretiler / eskilere ait yazılı metinler” diyerek vahiyle gelen tarihi bilgileri küçümserler. İlahi öğretiye dayalı hareketlerin büyük medeniyetler yarattığını eskide kalmış tarihi vakalar olarak değerlendirirler. Onlar bu sözleriyle günümüzde bu öğretilere yer olmadığı artık zamanın değiştiğini ve mevcut şirk sisteminin öncekilerden farklı olduğunu dolayısıyla geçmişteki yıkımlar gibi yıkımlarla karşılaşılmayacağını ileri sürerek halkı kandırmaya çalışırlar. Üstelik bu kibirli ileri gelenler kurdukları şirk düzenlerini korumak için halkı kandırmada ilahi öğretiyi “eskilerin masalları / eskilere ait öğretiler / eskilere ait yazılı metinler” olarak nitelerler. Onlar bu nitelemeyle Hz.Muhammed’e @ inzal edilen ilahi öğretiyi zamanı / modası geçmiş, çağdışı kalmış olarak göstermeye çalışırlar. Hak ve adaleti, şerefi, hukuku, merhameti, paylaşmayı, fakir- fukaraya – yetime sahip çıkmayı, vb. iyilik değerlerini savunan ve bu güzel değerlere uygun düzen kurmayı öngören ilahi öğretiyi eskilerin öğretileri olarak görürler. Çağdaş öğreti ve düzenlerde ise bunlara yer olmadığını belirterek halkı etkilemeye çalışırlar. Kurdukları zulüm düzeni ile hem kendileri büyük günahlara dalarlar hem de peşlerinden sürükledikleri halkın günahlara / zulümlere girmelerine sebep olurlar. Böylece kendi toplumlarının kıyametini hazırlarlar. Tarihte böyle yaparak yıkımlarını hazırlamış ve tarihin çöplüğüne atılmış bir çok toplum vardır. Kurdukları zulüm düzenleri Cenab-ı Hak tarafından başlarına yıkılmıştır. Yıkım azabı onları hem de hiç beklemedikleri yerden kendilerine isabet etmiştir. Onlar sadece bu dünyada tattıkları yıkım azabıyla kalmayacaklar, ahirette de onları çok büyük bir azap beklemektedir. Ahirette karşılaşacakları rezil edici azapla yüzyüze geldiklerinde kötü bir niyetlerinin olmadığını ve halkın kötülüğüne yönelik bir çaba içerisinde olmadıklarını iddia edecekler. Fakat Allah onların yaptıklarını ve kalplerini gayet iyi bildiği için o kendini beğenmiş kibirli ileri gelenleri cehennemine atacaktır. Cenab-ı Hak, hicret konusunda tereddüt yaşayan ve arafta kalan Mekkeliler ile Akabe görüşmeleri ile kurulacak Medine Islam Cumhuriyeti konusunda tereddüt yaşayan Medinelilere, yukarıda akıbeti anlatılan bu kibirli kesimin sözlerine ve oyunlarına kanmamaları için müteakip ayetleri şöylece bildirir; 24–29-Onlara: “Rabbiniz ne indirdi?” diye sorulduğu zaman, onlar, “eskilerin masallarını / eskilerin öğretilerini” derler. Böylece onlar, kıyamet günü, bu söyledikleri sözün vebalini yüklenecekler ve ayrıca cehalet içerisindeki, bu sözle saptırdıkları kimselerin vebalini de taşıyacaklar. Hele bir bakın şunlara yüklendikleri şeyler ne kadar kötü! Şüphesiz onlardan önceki kimseler de benzer şekilde düzen ve oyun kurmuşlardı da Allah, onların düzenlerini temellerinden gelip yıktı ve böylece tavanı başlarına çöktü. Azap onlara beklemedikleri yerden geldi. Sonra kıyamet günü Allah, onları rezil rüsvay edecek ve “Hani onlar için ayrılığa düştüğünüz / uğrunda mücadele ettiğiniz ortaklarım nerede?” diyecektir. Kendilerine ilim verilmiş olan kimseler ise; “Muhakkak ki bugün rezillik-rüsvaylık ve azap kâfirler üzerinedir” diyecekler. Melekler kendilerine zulmeden kimselerin canlarını alacakları zaman o zalimler; “Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk” diyerek teslim olacaklar. Hayır! (Yalan söylüyorsunuz!) Bilakis, Allah, sizin neyi ne maksatla yaptığınızı elbette çok iyi bilendir. “Haydi o halde içinde sürekli kalanlar olarak cehennemin kapılarından girin!” denir. İşte, büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür! (Nahl Suresi 24-29) Hz.Muhammed’in@ safında yer alan müminler ise ilahi öğretinin öngördüğü temel değerlerin insanların hayrına (mal, mülk), iyiliğine ve faydasına olduğunu görürler ve bu öğreti çerçevesinde bir sistem inşası için çalışırlar. Böylece onların kuracakları düzen insanların haklarının korunduğu, güvenliklerinin temin edildiği ve mutlu müreffeh bir hayat yaşayacakları bir nizam olacaktır. Bu öğreti onlara bu dünyada müthiş bir medeniyetin, büyük bir saltanatın, muhteşem bir zenginliğin yollarını öğrettiği gibi aynı zamanda ahiretteki saltanat, mülk ve nimetlerin yollarını da gösterir. Böylece onlar, bu dünyada güzel bir yurda yerleştirilecekleri için geleceğe (ahirete) umutla bakacakları gibi, onların kozmik gelecekteki (kozmik ahiretteki) ödülleri de çok büyük olacaktır. Cenab-ı Hak, onlar için Adn cennetlerini hazırlamıştır ve oraya görkemli bir hoşamedi ile kabul edileceklerdir. 30- 32- Takvalı davranan kimselere: “Rabbiniz ne indirdi?” denilince onlar: “Hayır (mal, mülk) / iyilik / güzellik” dediler. Bu dünyada güzelleştirenlere-iyileştirenlere iyilik-güzellik vardır. Ahiret yurdu ise kesinlikle daha hayırlıdır. Elbet takvalı davrananların yurdu olan Adn cennetleri ise çok çok daha güzeldir! Onlar oraya girecekler. Onun altından ırmaklar akar. Orada onlar için diledikleri şeyler vardır. Allah, takva sahiplerini işte böyle ödüllendirir. (Takva sahipleri) O kimselerdir ki, melekler, onları hoş ve rahat ettirerek vefat ettirirler. “Selam size, yapmış olduğunuz işlerin karşılığı olarak girin cennete!” derler. (Nahl Suresi 30-32) Cenab-ı Hak, hitabını tekrar Mekke’nin zalim kibirli takımının peşinden giden halka çevirir ve onlara peygamberimizin safına geçerek Medine’ye hicret etmek için neyi beklediklerini sorar. Vakit varken kararlarını vermeleri konusunda uyarır ve şayet geç kalacak olurlarsa kendilerine yazık edeceklerini bildirir. Allah’ın emri geldiğinde herkes hak ettiği ile karşılaşacaktır. Bu uyarı aynı zamanda Medine’deki müşriklerin tezviratlarına kanan Medine halkına da bir uyarıdır. Zira gelinen aşamada İslam Cumhuriyeti teşekkül etmektedir fakat hala halktan bazılarının tereddütleri vardır. Onlar bu birlikteliğe çekinceli yaklaşmaktadır. 33-34-Onlar başka değil, sadece meleklerin veya Rabbinin emrinin kendilerine gelmesini bekliyorlar, öyle mi? Kendilerinden öncekiler de böyle yapmışlardı. Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendilerine zulmetmişlerdi. Bunun için, sonunda yaptıklarının kötülüğü (cezası) kendilerine isabet etti. Alay edip durdukları şey de kendilerini kuşattı. (Nahl Suresi 33-34) Halkı kandırmak için kullandıkları argümanlarına gerekli cevabı alınca, her iki şehrin müşrik ileri gelenleri, hemen başka bir argüman daha ileri sürerler. Onlar şöyle dediler; “Tamam! İlahi öğretiye dayalı sistemi savunanlar geçmişte efsaneler yaratmış ve haktan hukuktan ayrılanları devirmiş geçmişlerdir. Ama bunlar tarihte kalmıştır artık. Şimdi ise bizlerin Arap yarımadasına gönderilmesini Allah takdir etmiş ve böyle bir yaşam biçimini seçmemizi dilemiştir. Bu Allah’ın takdiridir. Biz bunu istemedik. Yoksa İran, Mezopotamya, Mısır, Bizans’taki gibi büyük bir devlet olmayı biz istemez miyiz? Ancak bizler zaten o bölgelerden gelip buralara yerleştik. Bu coğrafyada güvenliğimizi ve varlığımızı ancak şirk sisteminin öngördüğü geri ve vahşi kabileler şeklindeki yaşam biçimimizle sağlamaktayız. Kendimizi ölü toplum olarak göstermek suretiyle yaşamaya çalışıyoruz. Kimsenin teveccüh etmediği bu coğrafyada ölü gibi yaşayarak yok olmamaya çalışıyoruz. Bu yaşam biçimimiz Allah’ın takdirinden / yasasından başka bir şey midir? Şayet Allah dileseydi biz böyle bir yaşamın içine düşmezdik. Mezopotamya’daki eski şanlı tarihimizde ifadesini bulan muhteşem bir medeniyetin (eskilerin masallarındaki) yaşam tarzını sürdürürdük. Fakat Allah böyle murat etmiş, böylece biz bu şirk sistemi ile atomize topluluklar halinde yaşamımızı sürdürüyoruz. Her bir kabilemizin ayrı birer kutsal putu var ve her kabile kendi kutsalı çerçevesinde kararlarını alıyor ve o kararlara göre hareket ediyor (putlara kulluk ediyor). Her kabile de kendi yasak (haram) ve serbestliklerini (helallerini) kendi kutsal öğretisine göre belirliyor. Bu Allah’ın bizler için öngördüğü ve bu coğrafya için fıtrata en uygun yoldur.” Onların bu argümanları ise bir önceki argümanları ile tam bir çelişki arz etmekteydi. Çünkü, onlar ilahi öğretiye eskilere indirilen öğretiler ve bu öğretiler çerçevesinde hareket edenlerin efsanevi hayat hikayeleri diyerek bunların eskide kaldığını iddia ederlerken şimdi ileri sürdükleri argümanları ile içinde yaşadıkları aşağılık yaşamın faturasını Allah’a kesmektedir. Halbuki Allah, elçisi ve inzal ettiği Kur’an ile onları bu aşağılık yaşamdan kurtarmak istemektedir. Fakat onlar bu rezil yaşamdan kurtulmak istememektedirler. Onlar aslında içinde yaşadıkları aşağılık ve rezil şirk yaşamlarına devam etme arzusundalar. Şerefli bir yaşamı tercih etmemektedirler. Dahası onlar bu argümanları ile halka çarpık bir kader anlayışı empoze etmektedirler. Yaşamakta oldukları yaşamın yanlış, sapkın, zulüm ve toplumu yıkıma götüren bir ideolojiye dayandığını görmek yerine, bu şirk ideolojisinin yıllardır uygulanagelmesinden hareketle onları meşru kabul ederek (atalarından yüzyıllardır miras kalan uygulamalar) Cenab-ı Hakk’ın da bunları onayladığını iddia ederler. Onların kötülüğü / sapkınlığı / zulmü meşru gören ve Allah’ın kaderi olarak gören bu tercihleri karşısında elçilerin artık tebliğ ve uyarıdan başka ellerinden bir şey gelmemektedir. 35- Allah’a ortak koşanlar: “Eğer Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız O’ndan başka hiçbir şeye kul olmaz ve O’nsuz / O’ndan başkasının sözüyle hiçbir şeyi de haram kılmazdık” dediler. Kendilerinden önceki kimseler de böyle yapmışlardı. Şu hâlde elçilere düşen apaçık bir tebliğden başkası mı? (Nahl Suresi 35) Onların bu hareketleri yeni değildir. Zira Cenab-ı Hak, tarihte şirk içerisinde yaşamış diğer toplumların da aynı tarzda hareket etmiş olduğunu bildirir. O her ümmete sadece kendisine itaat edilmesi ve azgın ileri gelenlere uyulmaması konusunda elçiler gönderdiğini ancak bu çağrıya her topluluktan kulak verenlerin olduğu gibi karşı çıkanlarında olduğunu, ama sapıklığı ve yanlış yolu tercih edenlerin hep kaybettiklerini bildirir. O, tarihi kalıntılar incelenecek olursa bunu yakinen görmenin mümkün olduğunu ifade eder. Peygamberlerin inkârcı insanları ne kadar doğru yola çekmeye çalışsa da şayet onlar sapıklığı tercih ediyorlarsa Allah’ın takdiri artık onların sapıklıkta kalması yönünde tecelli eder ve onların yıkımı kaçınılmaz olup kimse engelleyemez. Böylece Cenab-ı Hak, müşrik ileri gelenlerin çarpık kader anlayışlarının hiçbir doğruluğunun olmadığını, bu şekilde kaderine razı olanların sonlarının feci olacağını bildirirken bu anlayışın asla kendi takdiri olmadığı, bunun onların kendi tercihlerinin bir sonucu olduğunu da vurgular. Elçisi / elçileri aracılığı ile onları doğru tercih yapma yönünde takdirini kullanan Cenab-ı Hakk’ın bütün uyarılarına rağmen tercihini ileri gelenlerin / tağutların sapkın, zulüm ve şirk yolunda kullanan halka yapılacak bir şey olmadığı bildirilmiş olur. Bu nedenle Mekke ve Medine halklarının aklını başına alması ve Hz.Muhammed’in@ safında yer alarak kurulacak İslam Cumhuriyetini desteklemeleri, isyana teşvik eden tağutlara / müşrik ileri gelenlere boyun eğmekten sakınmaları dile getirilir. Mekkelilere ise bu devlet için hicrete yönelmeleri gerektiği aksi takdirde gelmekte olan felaket karşısında kimsenin kendilerine yardım elini uzatmayacağı belirtilir. 36-37- Doğrusu, Biz (geçmiş) her ümmete / millete / topluma “Allah’a kulluk edin ve tağuttan sakının” diye bir elçi gönderdik. Bu ümmetlerden / toplumlardan bir kısmı Allah’ın hidayetini seçti, bir kısmına da sapıklık hak olmuştur. Haydi yeryüzünde bir gezip dolaşın da bakın bakalım yalanlayanların sonu nasıl olmuş? Sen onların hidayete ermelerini ne kadar istersen iste, sapıklığı tercih eden kimseleri Allah hidayete erdirmez. Onlara yardım eden de bulunmaz! (Nahl Suresi 36-37) Müşrik ileri gelenleri, kozmik ahiret, biyolojik dirilme ve dünya hayatındaki eylemlerin hesabının verilmesine inanmadıkları gibi şirk ve zulüm içerisinde yüzen ilkel Arap kabilelerinin toplumsal olarak dirilmelerini de reddediyorlardı. Böylece halka peygamberimizin peşine takılıp da boşuna bir maceraya gitmemelerini bu coğrafyada yaşayan Arap toplumların dirilmelerinin imkansızlığını iddia ediyorlardı. Cenab-ı Hak ise nasıl ki, kozmik manada diriliş kesinlikle gerçekleşecekse aynı şekilde toplumsal dirilişin de kesinlikle gerçekleşeceğini bildirir. O, bu dirilişin inkarcıların reddedişlerini boşa çıkarıp onların yalancılıklarını göstermek ve hakkı ispatlamak için gerçekleşeceğini ifade eder. Gerek biyolojik / kozmik diriliş olsun, gerekse toplumların sosyolojik olarak dirilişleri olsun Cenab-ı Hak için asla zor değildir, sadece O, dilesin yeter. Ne zaman ki O, bir şeye “ol!” desin o hemen olur. Buna kimse mâni olamaz. Dolayısıyla müşrik ileri gelenlerin dirilişe yönelik olumsuz argümanlarının herhangi bir hükmü yoktur. Onlara aldanılmaması gerekir. 38-40-Üstelik onlar; “Allah ölmüş olanı diriltmez!” diye en kuvvetli yeminleriyle Allah’a yemin ediyorlar. Hayır! Diriltecek! Bu O’nun verdiği gerçek bir sözdür. Fakat insanların çoğu bunu bilmiyor. Hakkında ihtilaf ettikleri şeyi onlara açıkça göstermek ve inkâr eden o kimselerin yalancı olduklarını kendilerinin anlamaları için diriltecektir. Biz bir şeyi dilediğimiz zaman, bizim ona sözümüz sadece “ol” dememizdir. O hemen oluverir. (Nahl Suresi 38-40) Cenab-ı Hak, hicret edecek kimselerin çok güzel bir yurda yerleştirileceğini de bildirir. Diriliş için yaptıkları mücadelenin ve katlandıkları eziyetlerin bir mükafatı olarak hicret ettikleri yer çok güzel bir yer olacaktır. Dahası onların daha sonraki yaşamlarında elde edecekleri güzellikler ve nimetler tanımlanamaz. Bunlar onlara bu dünyada bahşedilecek mükafatlarıdır. Ancak kozmik kıyametteki (ahiretteki) mükafatları öylesine muhteşemdir ki onları anlatmaya kelimeler yetmez. Onlar bu mükafatları fazlasıyla hak ettiler zira onlar bu uğurda eziyetlere katlandılar ve Rabblerine tevekkül etmekten geri durmadılar. 41-42- Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenlere gelince; elbette onları bu dünyada güzel bir yurda yerleştireceğiz. Bir bilseler Ahiretteki / gelecekteki mükafatlarının daha büyük olduğunu! Onlar ki sabrettiler ve yalnızca Rabblerine güvenip tevekkül ettiler. (Nahl Suresi 41-42) Müşrik ileri gelenlerin halkı Resulü Ekrem’in@ safından ayırmak için kullandıkları bir diğer ayartıcı argümanları, peygamberliğin / toplumsal önderliğin toplumdaki en soylu, aristokrat, melik, kral ve en zengin birisine gelmesi gerektiği iddiaları idi. Onlara göre toplumdaki zenginler, aristokratlar, soylular, melikler, krallar vb. ileri gelenler Allah’ın sevdiği ve seçtiği kullardır. Yine onlara göre bu sayılan seçkin insanlar statülerini Allah’ın kendilerini sevmesi nedeniyle kazanmışlardır. Toplumdaki zayıflar, yoksullar ve köleler ise Allah’ın sevmediği kullarıdır ve onların konumlarının böyle düşük olmasının nedeni de Allah’ın onları sevmemesidir. Müşriklerin bu anlayışına göre; “Peygamberin mutlaka toplumdaki en zengin ve en güçlü ileri gelenler arasından çıkması kaderdir. Muhammed ise Mekke toplumunun en zengini ve en güçlüsü değildir. Her ne kadar soylu bir aileden gelmekte ise de halihazırda varlıklı olanlar Haşimoğullarını geçmişlerdir. Haşimiler artık Mekke toplumunda zenginlik ve güçlülük açısından diğerlerine göre geri planda kalmışlardır. Medine toplumu için ise Abdullah bin Ubey gibi zengin ileri gelenler dururken peygamberlik / önderlik / devlet başkanlığı Muhammed’e verilemez. Zira Allah zengini ve güçlüyü sever. Bu nedenle Allah sevmediği kullarından kendisine bir elçi seçmez. Şayet Allah bir elçi gönderecek ise ve bu elçi toplumun üst sınıfındakiler arasından olmayacaksa o takdirde de bu elçinin mutlaka daha da bir üst sınıf olan meleklerden olması gerekir.” Cenab-ı Hak, müşriklerin bu anlayışlarının yanlış olduğunu müteakip ayette ifade eder ve kendisi adına hareket edecek olan elçisinin onların değerlendirdiği gibi soylulardan, meliklerden, krallardan, zenginlerden vb. değil ahlak ve iyi hasletlerini beğendiği olgun kimseler arasından seçtiği kişiler olduğunu bildirir. Bunun insanlık tarihi boyunca da hep böyle olduğunu, şayet inanmıyorlarsa eski ilahi öğretileri / eski ilahi hüküm ve hikmetleri bilen (ehli Zikr / Yahudi / hristiyan) bilginlere sorabileceklerini söyler. Arkasından Medine İslam Cumhuriyetine neden Abdullah bin Ubey’in değil de Hz. Muhammed’in@ başkan olması gerektiği açıklanır. Kurulacak İslam Cumhuriyetinin anayasası inzal edilen ilahi öğretiye uygun olarak hazırlanmış ve taraflar bu konuda uzlaşmışlardı. Fakat bu anayasal hükümlerin uygulamalı olarak gösterilmesi ve detaylandırılması yani anayasa hükümlerine uygun yasamaların yapılması için yine ilahi öğretiye ihtiyaç vardı. Bu yasamaları da Cenab-ı Hak Abdullah bin Ubey’e değil Hz.Muhammed’e@ inzal etmekteydi. / edecekti. Bu nedenle İslam Cumhuriyetinin başında zorunlu olarak peygamberimizin olması gerekiyordu. Abdullah bin Ubey’in bu konularda hiçbir yetkinliği yoktu. Bu nedenle Cenab-ı Hak, Resulu Ekrem’e@ inzal etmekte olduğu hüküm ve hikmetler ile anayasal hükümlerin açıklanacağını ve uygulamalı olarak hayata geçirileceğini beyan eder. 43-44- Biz, senden önce de sadece kendilerine açık delillere dayalı hükümler ve hikmetleri içeren kitapları vahyettiğimiz ricali / olgun / kâmil insanları elçi olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız, haydi Ehlizikr’e (Tevrat ve İncil’i bilen bilginlere) sorun. Biz sana da o zikri / hüküm ve hikmeti kendilerine indirilmiş olanı açıklaman / tebyin etmen / uygulamalı olarak göstermen için indirdik. Böylece onlar da bu sayede düşünürler belki. (Nahl Suresi 43-44) Cenab-ı Hak, toplumun önderliğini kendilerinden başkasına layık görmeyen bu kendini beğenmiş kibirli kesime müteakip ayette şöyle cevap verilmesini bildirir; “Bunlar kendilerini ne zannediyorlar? Elçime sinsi sinsi tuzaklar hazırlayan bu zavallıları yerin dibine geçirmeyeceğimden nasıl emin olabiliyorlar? Elçim ve müminler hicret ettikten sonra bu ekabirlerin yavaş yavaş eriyip gitmeyeceklerinin garantisi var mı? Beklemedikleri yönden başlarına bir belanın gelip kendilerini yok edecek olmasından nasıl emin oluyorlar? Fakat yine de kullarıma karşı çok şefkatli ve merhametli olduğum için bu tehditleri başlarına hemen getirmiyorum. Yeryüzü ve gökyüzündeki bütün mahlukat kibirlenmeksizin Bana boyun eğip itaat ederken bunlardaki kibir ve gurur neyin nesi? Neredeyse Medine’deki bütün otoriteler, bir çok kabile reisleri, ileri gelenler ve aklı başında tüm insanlar talimatlarıma uyarken bazı kendini bilmez müşriklerin bu kibir ve gururları da ne? Kendilerini ne sanıyorlar bunlar? Bizim merhamet, şefkat ve rahmetimizden endişe mi ediyorlar?” 45- 50- Peki sinsice kötülükler planlayanlar, Allah’ın kendilerini yerin dibine geçirmeyeceğinden yahut bilemeyecekleri bir yerden azabın gelmeyeceğinden eminler öyle mi? Veya onlar dolaşıp dururlarken asla savuşturamayacakları bir belanın kendilerini yakalamayacağından emin midirler? Yahut belirli bir süreçte onları içten içe çözülmeye mahkum edip ortadan kaldırmayacağından emin midirler? Mamafih sizin Rabbiniz, kesinlikle çok şefkatlidir, çok merhametlidir. Göklerde ve yeryüzünde bulunan canlılar ve melekler, kibirlenmeden Allah’a boyun eğerler. Üzerilerinde egemen olan Rabblerinden korkarlar ve verilen komutları uygularlar. (Nahl Suresi 45-50) 39.4. İslam Devletinde Vatandaşların Görev ve Sorumlulukları Akabe görüşmeleri neticelenmiş, İsra Suresinde belirtilen anayasal ilkelere dayalı olarak Medine’de bir İslam Cumhuriyeti kurma konusunda anlaşma sağlanmıştı. Kısa süre içerisinde hicret tamamlanıp Hz.Muhammed@ de Medine’ye hicret edecek ve Devletin başına geçecekti. İslam Cumhuriyeti idarecilerinin Anayasal ilkeleri uygulama hususundaki görev, yetki ve sorumlulukları da bildirilmişti. Fakat İslam Cumhuriyeti vatandaşlarının da bu sistem içerisinde görev ve sorumlulukları vardı. Cenab-ı Hak Nahl suresinin devamında bu görev ve sorumluluklara ilişkin emir ve talimatlarını bildirir. İlk emir sadece Allah’ı ilah kabul edip ikinci bir otoritenin egemenliğinin asla kabul edilmemesidir. Egemenliğin sadece Allah’a hasredilmesi bildirilerek sadece O’ndan gelecek emir ve talimatlara boyun eğilmesi emredilir. Bunun böyle olmasının gerekçesi olarak da Cenab-ı Hakk’ın göklerdeki ve yeryüzündeki her şeye sahip olması ve dinin / yönetimin sahibinin de kendisi olması olarak gösterilir. Mademki göklerin, yeryüzünün ve içindekilerin sahibi ve yaratıcısı Allah’tır o halde yönetimde de Allah’tan başkasına boyun eğmek olur mu? Hele ki Cenab-ı Hakk’ın kendisi kendisinden başka kimsenin tanrı / ilah edinilmemesini emretmişken aksini yapmak ne kadar büyük yanlıştır. 51-52- Allah, buyurdu ki: “İki (birden fazla) ilah edinmeyin. O, ancak tek bir ilahtır. Yalnız benden korkun / yalnız bana kulluk edin.” Göklerde ve yeryüzünde olan şeyler de yalnız O’nundur. Din de daima O’nundur. Böyle iken, şimdi siz kalkıp Allah’tan başkasına saygı duyacaksınız / hürmet göstereceksiniz / takvalı davranacaksınız öyle mi? (Nahl Suresi 51-52) Cenab-ı Hak talimatlarına şöyle devam eder; Yararlandığınız bütün nimetler Allah’tandır. O halde O’na değil de başkalarının egemenliğini kabul etmeyeceksiniz. Başınız dara düşünce kurtuluşu yalnızca O’ndan bekleyeceksiniz. Sosyal, ekonomik, siyasal her türlü sıkıntı ve krizlerle karşılaşınca sadece Allah’a yani O’nun adına hareket eden elçisine başvuracaksınız. Söz konusu krizleri ve sıkıntıları atlatmak için başka kişi ve otoritelere yönelmeyeceksiniz. Mamafih böyle durumlarla karşılaştığınızda ve krizler aşıldığında içlerinizden bazı zümreler yine de başka otoritelere yönelecekler, onların velayetine girecek ve onlara itaat edecekler. Bu gruplar yapacakları bu tür yanlış hareketlerle ilahi öğreti ve Cenab-ı Hakk’ın rehberliği sonucu lütfedilen nimetlere nankörlük etmiş olacaklardır. Ama çok geçmeden yaptıkları yanlışın farkına da varacaklar fakat bedelini de ağır ödeyeceklerdir. Cenab-ı Hak o grupların yapacakları nankörlüğün hesabını soracak ve onlara günlerini gösterecektir. Bu emir ile Cenab-ı Hak, kurulmakta olan İslam Cumhuriyetinde hükümetin / iktidarın yetki ve otoritesinin tekliğini vurgular. İslam iktidarına karşı yabancı hükümetlerle yapılacak bağlantı ve kurulacak ilişkilerin ihanet olacağı ve cezasız kalmayacağı vurgulanmış olur. 53- 55- Yararlandığınız her nimet Allah’tandır. Nitekim, bir sıkıntıya / krize girdiğinizde sadece O’na yalvarır sadece O’ndan imdat dilersiniz. Ama daha sonra, sizden o sıkıntıyı / krizi giderecek olsa, içinizden bir zümre Rabblerine hemen şirk koşarlar. Böylece kendilerine verdiğimiz nimetlere nankörlük ederler. Şimdilik faydalanın bakalım! Ama yakında gününüzü görürsünüz. (Nahl Suresi 53-55) O zümre ki daha sonra münafıklar olarak adlandırılacak olan gruptur ve daha çok eski müşrik sistemin devamından yana olan ileri gelenlerindendir. Onlar daha önce birbirlerini öldürdükleri ve kendilerini yok oluşa götüren toplumsal krizleri atlattıktan sonra Hz.Muhammed’in@ önderliğindeki Allah’ın otoritesine / Hükümetine karşı muhalif güçlerle ittifak kurarak İslami iktidarı devirmeye çalışacakları için Allah’ın verdiği nimetlere nankörlük yapmış olacaklardır. Onlar İslam Cumhuriyeti sayesinde toplumsal krizlerden çıkmalarına rağmen bu iktidarla elde edilecek zafer ve başarıya ait nimet ve rızıklarda şirk koştukları muhalif otoritelerin payı olduğunu iddia edecekler ve onları güçlendirmeye çalışacaklardır. Onlar bu krizlerin atlatılmasında destekledikleri paralel otoritelerin de payı olduğunu iddia edip elde edilen ganimet ve gelirlerden hisse almak isteyeceklerdir. Aslında onların hiçbir payları olmasa da hatta onların önerecekleri politikalar krizleri atlatmayı değil tam tersine İslami iktidarı tamamen yok etmeye yol açacak politikalar olmasına rağmen zafer elde edilince bu zafere ortak olmaya çalışacakları bildirilir. Onların eski şirk sisteminden kalma alışkanlıkları ve tecrübeleri vardı. Onlar halkı kandırmak ve halkın ürettiklerinden vergi toplamak için çok çeşitli kutsallar icat ederlerdi. Onların uydurdukları kutsallıkların gerçekle hiçbir ilgisi yoktu. Ama onlar halkı uydurdukları kutsallıklara inandırdıkları zaman onlar adına hareket ederek halkı sömürme operasyonları yaparlardı. Putlar onların uydurdukları ve kendilerine kutsallık payesi verdikleri nesnelerdi. Onlara güç, kudret ve yaratıcılık atfederlerdi. Medine Islam Cumhuriyeti kurulduktan sonra da yaşanacak ekonomik, siyasi, sosyal kriz ve sıkıntıları atlatmayı sadece Allah’tan ve Resulünden beklerlerken krizleri atlattıklarında ise bu başarıdan hemen kendi şirk / paralel otoritelerine bir pay çıkaracaklar. Halbuki krizi gideren ve onları sıkıntıdan kurtaran sadece Allah’ın göstereceği politika olacaktı. Bu nedenle de o zümrenin yönelmeleri gereken sadece Allah olması gerekirken onlar o şuursuz otoritelere yönelecekler ve krizi atlatmada onların da katkısının olduğunu iddia edeceklerdi. İşte onların bu iftiracı politikalarının elbette hesabının sorulacağı Cenab-ı Hak tarafından çok kuvvetli bir yeminle vurgulanarak İslam Cumhuriyeti vatandaşlarının dikkatleri çekilir. 56- (O zümre) rızık olarak verdiğimiz şeylerden / elde edilen gelirlerden / başarılardan şuursuz kimselere pay (çıkartıyorlar) kılıyorlar. -Allah’a ant olsun ki, bu iftiralarla / yalanlarla / uydurmalarla gerçekleştirdiğiniz aldatmalarınızın hesabını vereceksiniz. (Nahl Suresi 56) 39.5. Zayıf ve Aşağı Görülen Müminlerin Büyük Bir Medeniyet Yaratacağı Nasıl ki Mekke müşrik ileri gelenleri Hz.Muhammed@ ve müminleri zayıf görüyor ve onların Medine’ye hicret edip yeni bir devlet kursalar bile yine de Mekke’nin önderliğindeki şirk sistemine bir şey yapamayacağına inanıyorlarsa Abdullah b. Ubey gibi Medine’deki muhalifler de aynı görüşteydiler. Onlara göre de Hz.Muhammed@ ve taraftarlarının Mekke ve Arap yarımadasındaki müşriklerle boy ölçüşmesi imkansızdı. Onlar, bu görüşlerini “Allah’ın kızlar edindiği” şeklindeki sözleriyle ifade ediyorlardı. O zaman ki toplumda kızlar zayıflık, oğullar ise güçlülük göstergesi idi. Birinin kızının olması demek o kişinin kız çocuğunu besleyip büyütmesi, genç kız olduktan sonra ise ekonomik manada iş gücünden faydalanmadan evlenip başka aileye gidiyor olması, ekonomik bir güçsüzlük / zayıflık nedeniydi. Kız çocuğunun kabilenin güvenliği ile ilgili ise hiçbir faydası zaten yoktu. Fakat oğlan çocuğu büyüyünce savaşçı kimliği ile gücün ve güçlülüğün bir sembolü, barış zamanında da iş gücü nedeniyle ekonomik bir fayda aracı idi. Dahası evlendiği zaman eş olarak aileye getireceği kadın aynı zamanda ekonomik iş gücünü daha da artırmakta idi. Dolayısıyla erkek çocukları olmak güçlülüktü. Kız ve erkek çocuklarla ile ilgili bu anlayışları onların birbiriyle savaşan / mücadele eden tarafların güçlülüğü ya da zayıflığını ifade etmesinde bir araçtı. Bu nedenle Hz.Muhammed’in@ ve taraftarlarının Medine İslam Cumhuriyeti ile meydana getirecekleri yeni oluşumun zayıflığını ifade etmek için “Allah kızlar edindi” diyorlardı. Kendilerini ise oğullar / askerler / ordular sahibi güçlü olan taraf olarak ifade ediyorlardı. 57-Onlar, Allah’a kızlar / güçsüzlük / zayıflık / yumuşaklık (soft) yakıştırıyorlar. – Fesubhanallah!- Beğendikleri gücü / kuvveti ve kudreti / oğulları / orduları ise kendilerine ait olarak görüyorlardı. (Nahl Suresi 57) Cenab-ı Hak, bu durumu anlatmak için onların geleneğine uygun bir temsil getirir. Temsilde onlardan birisinin kız çocuğu olduğu müjdelendiğinde onların bu müjde karşısında sevinmek yerine üzüldüklerini ve hatta öfkelendiklerini anlatır. Bu olayın onun toplumdaki seviyesini düşürdüğünü ifade eder. O kişi ya toplumdaki itibarını / gücünü / statüsünü kaybetmemek için o kız çocuğunu hiç acımadan diri diri toprağa gömerek statüsünü koruyacaktır. Ya da merhamet edip ekonomik olarak zayıflamak ve toplumdaki statüsünü kaybetmek pahasına da olsa o kız çocuğunu istemeyerek de olsa kabullenecektir. Medineli müşrik kodamanlar da Mekke’den gelecek olan muhacirleri şehirlerine kabul edip onları besleyecek, geliştirecek ve kendileri de bu nedenle ekonomik olarak zaafa uğrayacaklar. Hatta onlar için savaştıklarında büyük kayıplara uğrayacak ve sonunda ise Resulü Ekrem ve beraberindeki muhacirler Medine’yi terk edip memleketlerine dönecekleri görüşüne sahip idiler. Onların bu görüşleri bir ailenin kız çocuğunun olması gibi bir olaydı. İşte bazı müşriklerin Allah ve Allah yanlıları hakkındaki bu bakış açıları gerçekten çok çirkindi. Onlar yeni oluşumun Medine’ye getireceği faydaları ve vaad ettiği güzel geleceği değil de muhacirleri barındırma nedeniyle uğrayacakları ekonomik kayıplarını hesap etmekteydiler. Böylece ne kadar kötü düşünmekte ve geleceklerini de tehlikeye atmaktaydılar. Halbuki Cenab-ı Hakk’ın onlara önerdiği sistem / dünya görüşü onlara çok güzel bir gelecek hazırlamaktaydı. Onların bütün kötü düşüncelerine rağmen Cenab-ı Hak yine de onları hemen sorgulayıp cezalandırmamaktadır. Onların bu kötü düşüncelerinin birgün gelecek ne kadar hatalı olduklarını görmeleri için mühlet vermektedir. Ayrıca varılan Anayasal anlaşma gereğince geçiş için makul süreler öngörülmüş olup o süreler dolmadan herhangi bir karşılık verilmeyeceği hükme bağlanmıştır. Ancak bu belirlenen süreler dolduktan sonra artık onlar için herhangi bir ilave / ek sure tanınması sözkonusu olmayacaktır. Onlara hak ettikleri cezalandırma uygulanacaktır. Halbuki Allah, toplumun felaha ermesi için rehberlik etmekte ve yol gösterici mesajlarını elçisi vasıtasıyla insanlara ulaştırmaktaydı. 58- 63- Öyle ki onlardan birine bir kız çocuğu olduğu müjdelense içi öfkeyle dolarak yüzü kapkara kesilir. Kendisine verilen haberin kötülüğü dolayısıyla kavminden gizlenmeye çalışır. Şimdi utana utana ve toplumda horlanması pahasına onu (kızı) yanında mı tutsun yoksa toprağa mı gömsün! Dikkat edin, onların görüşleri / hükümleri ne kötüdür! Kötü ve çirkin görüşler ahirete iman etmeyen kimselere aittir. En yüce, en güzel görüşler ise Allah’a aittir. Çünkü O, Aziz’dir, Hakim’dir. Bununla birlikte, eğer Allah zulümleri nedeniyle insanları hemen sorgulayıp cezalandıracak olsaydı, yeryüzündeki / ülkedeki hiçbir ileri geleni / dabbeyi / zalimi sağ bırakmazdı. Velâkin onları adı konulmuş bir süreye kadar erteler. Artık onların ecelleri gelince de ne bir saat ertelenebilirler ne de öne alınabilirler. Beğenmediklerini Allah’a layık görerek en güzel akıbetin kendilerine ait olacağı yalanını söyleyerek aldatırlar. Hiç şüphesiz onlar için ancak ateş vardır ve onlar, önden buyur edileceklerdir. Allah’a yemin olsun ki, Biz senden önceki ümmetlere elçiler gönderdik de şeytan onlara amellerini süslü ve güzel göstermişti. O, bugün de onların velisidir. Bu nedenle yarın onlar için acı bir azap vardır. (Nahl Suresi 58-63) 39.6. Medeniyete Giden Yolda İlahi Vahyin Müminlere Rehberlik yapması Cenab-ı Hak Medine’de oluşan yeni yönetim içerisindeki ihtilafların çözümünde Anayasa / Kitabın hükümlerinin rehberlik yapacağını ve sorunların çözümünde beyan edilecek hususların topluma rahmet getireceğini belirtir. İnsanların faydalanması için yarattığı nimet örneklerini bunun ispatı olarak verir. Örnek verdiği bu güzel nimetleri insanlara sunan Rabbin toplumsal sorunların çözümü için sunduğu hükümlerinde insanların faydasına olmaması düşünülebilir mi? 64- Biz, sana Kitab’ı hakkında ihtilafa düştükleri şeyleri beyan edip sorunlarını çözmen ve iman edecek bir topluma bir rehber / yol haritası, bir rahmet olması için indirdik. (Nahl Suresi 64) Cenab-ı Hak inzal ettiği Kitab / anayasa hükümlerinin de insanların hayrına olduğunu göstermek için insanların hizmetine emre amade kıldığı mahlukata dikkat çeker. Süt, bal, meyve ve şerbet gibi yiyecek, içecek ve şifalı şeylerin nasıl yaratıldığına ve insanların hizmetine sunulduğuna dikkat çekildikten sonra bunların her biri üzerinde düşünülmesi ve bu nimetlerdeki ayetin / işaretin / ibretin tespit edilmesi istenir. Önce gökten indirilen yağmur ile yeryüzünün dirilip canlanması metaforu kullanılarak Resulü Ekrem’e indirilen vahiy ile toplumun diriltileceğine işaret edilir. Medine İslam Cumhuriyeti oluşumu için hicret edecek muhacirleri “Allah’ın kız edinmesi” olarak niteleyip müminlere zayıflık atfedilmesi şeklinde benzetme yapan müşrik ileri gelenlerinin bu kötü nitelemelerine karşın vahyin bu ülkede toplumun dirilişine, güçlenmesine ve ayağa kalkmasına vesile olacağına atıf yapılır. Derin düşünen kişilerin vahyin toplumu nasıl dirilteceğini göreceği vurgulanır. 65- Allah gökten bir su / yağmur indirdi de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti. Şüphesiz ki bunda (aklını başına alıp öğüt / tavsiyeyi) dinleyen bir kavim için kesinlikle bir ayet vardır. (Nahl Suresi 65) Cenab-ı Hak, güzel örneklerinden ikincisini keçi, koyun, deve ve sığır gibi hayvanlardan elde edilen faydaların en önemlisi olan sütün yaratılması metaforu üzerinden verir. Söz konusu ayette sütün hayvanın dışkısı ile kanından elde edilmesini ve insanların severek içtiği bir içecek olmasını gündeme taşır. İnsanların sevmediği pis / aşağı gördüğü dışkı ve kandan insanların severek içtiği bir içecek örneği ile hor ve hakir gördükleri, aşağıladıkları müminlerin yarın toplum için ne kadar sevecekleri medeniyet ürünleri, ganimetleri ve nimetleri sunacağına işaret eder. 66- Şüphesiz sizin için sağmal hayvanlarda (keçi, koyun, deve sığır vb.) size bir ibret vardır. Biz, size onların karnındaki dışkı ile kan arasındaki şeylerden, içenlerin boğazından kolaylıkla geçen halis süt içiriyoruz. (Nahl Suresi 66) Cenab-ı Hak üçüncü güzel örnekliği hurma ve üzümlerden elde edilen içki ve güzel rızıklar üzerinden metaforik bir anlatım ile verir. Nasıl ki hurma ve üzüm uzun uğraşlar sonucunda ve belirli işlemlerden geçirilerek şarap, pekmez, peksimet vb. katma değeri fazla olan ürünlere dönüştürülüyorsa İslam Cumhuriyetinde de vaat edilen zaferler, ganimetler, zenginlikler, huzur, medeniyet, barış, vb. üstün sosyal ve ekonomik nimetleri elde etmek için uzun uğraşlar vermeye, belirli proseslere ve zamana ihtiyaç vardır. Cenab-ı Hakk’ın vaat ettiği bu güzel nimetler insanların gösterecekleri çabaya, gereğinin acele etmeden sabırla yapılmasına ve zamana bağlı olduğuna işaret edilir. 67- Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden -ki, siz ondan içki ve güzel rızık edinirsiniz- Şüphesiz bunda aklını kullanan bir toplum için kesinlikle bir ayet vardır. (Nahl Suresi 67) Dördüncü örnek ise sureye adını veren bal arısından verilir. Cenab-ı Hak bal arısına dağlarda, ağaçlarda, çardaklarda vb. çeşitli yerlerde yuvalar edinmesini ve her çeşit çiçek özlerini toplamasını vahyettiğini bildirirken Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin hicret edilecek olan Medine’de özel yerler aramadan buldukları mekanlardan yurt edinmeleri ve eriştikleri her yerin güzelliklerinden, adetinden, geleneğinden, örfünden, sanatından ve bilgisinden faydalanmalarına işaret eder. Daha sonra da Cenab-ı Hakk’ın kendileri için uygun gördüğü planları / yolları / usulleri aynen takip etmelerini bildirir. Nasıl ki bal arısı topladığı bitki özlerinden Cenab-ı Hakk’ın kendisine öğrettiği metodları / yolları izleyerek bal yapıyor ve bu bal insanlar için şifa oluyorsa, müminlerin de tıpkı bal arıları gibi topladıkları bilgi, birikim, örf, sanat ve güzel adetleri Cenab-ı Hakk’ın gösterdiği yolu/ metodu / planı izleyerek insanların sosyal, siyasal ve ekonomik alanlarda sorunlarını çözecek, dertlerine şifa / derman olacak çeşitli metodlar / yöntemler / politikalar üretmeleri gerektiğine işaret edilir. 68-69- Rabbin bal arısına dağlarda, ağaçlarda ve yapacakları çardaklarda evler / yuvalar edinmesini, sonra “meyvelerin hepsinden ye ve Rabbinin (sana) emre amade kıldığı yollarını / planlarını aynen izle” diye vahyetti. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir içecek çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Şüphesiz ki bunda düşünen bir millet için, kesinlikle bir ayet vardır. (Nahl Suresi 68-69) Medine’nin bazı müşrik ileri gelenlerinin Islam Cumhuriyetinin kurulmasına karşı gösterdikleri ayak direme ve gönülsüz davranışları hakkında da bir uyarı yapılır; “Nasıl ki Allah sizi yarattı ve varlık dünyasına çıkardı ve bir kısmınız bilinçsizliğin / şuursuzluğun / idraksizliğin hâkim olduğu en kötü ihtiyarlık dönemini yaşayacak olsa da sonunda hepiniz vefat edecekse aynen bu misal gibi toplumsal olarak da Allah’ın sayesinde mükemmel bir oluşumla yaratılarak tevhidi bir devlet oluyorsunuz. Yeniden yaratılmış iken şayet bir kısmınızın bu isteksizliği devam edecek olursa Allah da sizi tekrar toplumsal olarak vefat ettirir / ölü bir toplum olursunuz da o en rezil ve aşağılık hayatınıza geri dönmüş olursunuz. Bu sonuç sizin beyinsizliğinizden / idraksizliğinizden kaynaklanan bir sonuçtan başka bir şey olmayacaktır. Her şeyi en iyi bilen Allah sizi uyarmaktadır.” 70-Sizi Allah yarattı, sonra da sizi vefat ettirecektir. Sizden kim, ömrünün en rezil devresine / dalalet / cahiliyye / şirk devresine döndürülürse, bu ilim sahibi olduktan sonra tekrar bir şey bilmez / cahil / idraksiz olmayı seçtiği içindir. Şüphesiz ki Allah en iyi bilendir ve çok kudretlidir. (Nahl Suresi 70) 39.7. Medine Halkının Muhalefetin Ayartmalarına Karşı Uyarılmaları Medine’nin bazı müşrik ileri gelenlerinin Medine Islam Cumhuriyetine karşı oluşlarının sebebi muhacirler nedeniyle ekonomik kayıplara uğrayacaklarına inanmalarıydı. Onları bu düşünceye iten husus ise Anayasal sözleşmeye göre Medineliler muhacirlerin geçimleri için sahip oldukları pazar ve üretim imkanlarını paylaşacak olmaları idi. Anayasal Sözleşmeye göre “Muahat (Kardeşlik) kurumu” oluşturulacak ve Ensardan varlıklı her mümin aile bir muhacir ile kardeş olacaktı. Tevhit için bu gerekli idi. Şayet bu imkân verilmez ise muhacirler Medine’ye geldikleri zaman mülteci ve dilenci konumuna düşeceklerdi. Bu nedenle Medineliler geçimleri için onların üretime ve pazara girişlerine yardımcı olacaklar ve onların Medine piyasasında rızıklarını kazanmaları için ellerindeki sermayelerini ve Pazar payını paylaşacaklardı. Çünkü Anayasal sözleşme uyarınca muhacirlerde Medineliler gibi rızıklanma konusunda aynı / eşit haklara sahip olacaklardı. Mekkeli muhacirler Medineliler için Anayasal Sözleşme (eyman) ile sahip oldukları (meleket) kardeşleridir. (meleket eyman) Birlik ve beraberliğin en önemli göstergesi olan ekmeğini paylaşma ilkesini Medineli bazı müşrik ileri gelenler uygulamak istemiyorlardı. Zira bu paylaşım ile yukarıda “Allah kızlar edindi” ifadesi çerçevesinde işlendiği üzere mevcut statükolarını kaybetmelerine ve fakirleşmelerine yol açacağı düşüncesinde olmaları idi. Halbuki birbirlerini yiyen ve yok oluşun kenarına gelen Medine için bu kardeşlik / muahat kurumu ile barışa, huzura, istikrara ve nizama kavuşma en büyük nimet olmasına rağmen Abdullah bin Ubey gibi müşrik ileri gelenler fakirleşeceğiz korkusu ile bu nimeti tepmek / inkâr etmek istiyorlardı. 71-Allah, sizin bir kısmınızı, rızık olarak bir kısmınıza üstün tuttu. Kendilerine fazla rızık verilenler, sözleşme yaptıkları kimseleri rızıklandırmaktan / sahip olduklari üretim ve pazar imkanlarını paylaşmaktan kaçınıyorlar. Halbuki rızıklanma hususunda eşittiler. / aynı haklara sahiptirler. Onlar Allah’ın nimetini / iman ve devlet nimetini inkâr mı ediyorlar? (Nahl Suresi 71) Allah’ın nimetini inkâr ediyorsunuz çünkü bu düşünceniz son derece yanlıştır. Nasıl ki Allah size eşler verdi ve bu eşlerden güç devşirdiğiniz oğullar ve torunlar yaratıyorsa ve böylece güce kavuşuyorsanız aynı şekilde hicret edecek müminlerle yapılacak kardeşlik eşleştirmesi sonucunda da sizler daha güçlü olacaksınız. Bu birlik ve beraberliğin getirdiği güç ve kuvvetle düşmanlarınıza meydan okuyacaksınız. Yine nasıl ki evlatlarınız ve torunlarınız olduğunda çoğalmanıza rağmen rızıklarınız / gelirleriniz artıyorsa herkesi doyuracak rızık / gelir yine temin ediliyorsa hatta güçlendikçe rızıklarınız / gelirleriniz artıyorsa muhacirler size katılınca artan gücünüzle mütenasip olarak gelirlerinizde de artış yaşanacaktır. Bu durumu göre göre hala batıl düşüncelerin peşinden mi gideceksiniz? Allah size bu güç ve kudret artışından kaynaklı tevhit olmanın büyük bir nimet olduğunu göstermesine rağmen o nimeti ret mi edeceksiniz? 72- Allah, sizin için kendinizden eşler kıldı, o eşlerinizden de oğullar ve torunlar kıldı. Sizi tayyibattan (hoş, güzel, yararlı şeylerden) da rızıklandırdı. Şimdi onlar hala bâtıla mı inanıyorlar? Ve Allah'ın nimetini inkâr mı ediyorlar? (Nahl Suresi 72) Allah’a ve Allah’ın devletine karşı olanların görüşlerine kanacak ve onlara uyacak olursanız kaybedenler olursunuz. Onların size verecekleri herhangi bir rızık / gelir yoktur. Onlar sizi sömürmek için çalışmaktadırlar. Halbuki Allah ve Allah yanlıları sizi yerden ve gökten çeşit çeşit rızık / gelirle rızıklandırmak istiyor. 73- Onlar, Allah’a karşı göklerden ve yeryüzünden kendileri için rızık olarak herhangi bir şeye malik olmayan ve buna asla güç yetiremeyecek olan şeylere tapıyorlar. (Nahl Suresi 73) Sakın Allah’ı şirk otoriteleri ile kıyaslamayın. Onlar sizinle gelirlerini paylaşmazken Allah size çok büyük rızık / gelir vaat etmekte ve elde edilecek gelir / rızıkları da sizlere bol bol ihsan edecektir. Elde edilecek gelirlerin büyük kısmı sizlere verilecektir. 74-Artık Allah’ı şirk koştuğunuz varlıklara benzetmeyin. Şüphesiz Allah bilir, siz bilmezsiniz. (Nahl Suresi 74) Halbuki küresel ortakların (şirk otoritelerinin) kölesi / kulu olmuş olanlar sizlere bir şey vermezler / veremezler. Halbuki Hz.Muhammed@ gibi yalnız Allah’a kul olan ve böylece bağımsız hareket ederek elde edilen rızık / gelirleri istediği gibi herkese dağıtan / infak eden kimse, şirk otoritelerine bağımlı olan kimse ile aynı olur mu? Abdullah bin Ubey gibi şirk otoritelerine köle olan müşrikler, / münafıklar, sömürgeci efendilerinin emirlerini yerine getiriyor ve onlar sömürgecilerin uşakları olarak hareket ediyorlar. Halkın yararına hiçbir şey yapmıyorlar. Ama Resulü Ekrem öyle mi? O, sömürgeci güçlerden / şirk otoritelerinden uzaktır ve onlarla hiçbir bağı yoktur. O, kuracağı devlette elde edilecek gelirleri halk için dağıtacak. Çünkü Allah böyle emrediyor. / istiyor. Cenab-ı Hak, halkın / kullarının yararına çalışan yönetimler olmasını istiyor. Halkın genel eğilimi / yönelişi de Allah’a doğrudur. O’nun iktidarı sağlamlaşıyor. Fakat müşrik / münafık olanların çoğu bunu bir türlü bilemiyorlar. / göremiyorlar. 75- Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının malı olmuş bir köle ile, Bizim kendisine güzel bir rızk verip de ondan gizli ve açık olarak harcayan bir kimseyi misal verdi: Bunlar hiç eşit olurlar mı? Yöneliş / hamd Allah’adır.- Fakat onların çoğu bunu bilmiyorlar. (Nahl Suresi 75) Abdullah bin Ubey, her ne kadar Medine’nin en büyük kabilesi Hazreç’in reisi ise de elinden bir şey gelmeyen beceriksizin birisi idi. Kabilesine hiçbir faydası dokunmuyordu. Kabilesinin kendisinden beklediği hiçbir şeyi beceremedi. Zaten bu nedenle de Hazreçliler onun yerine Hz.Muhammed’in@ kendilerine başkan olmasını kabul ettiler. Daha önce Medine’nin huzura kavuşturulması için kendisinden çözüm beklediler, ancak o çözüm adına hiçbir politika ortaya koyamadı. Bunun üzerine kabilenin diğer etkin şahsiyetleri çözümü onu saf dışı bırakmada / by-pass etmede buldular. Akabe görüşmeleri ile Hz.Muhammed@ ile anlaşmaya vardılar. Zira O teklif ettiği sistem ve dünya görüşü modeli ile hem Medine’nin sorunlarına akla yatkın çözümler sunuyor hem de bunun kendisi tarafından nasıl uygulanacağını ispatlıyordu. Bu noktada taraflara adil davranmayı emrediyordu ve gösterdiği yolun en doğru yol olduğunu herkes apaçık görüyordu. Cenab-ı Hak aşağıda verdiği iki adam örneği ile Abdullah b. Ubey ile Hz.Muhammed’i@ kıyaslar ve tüm Medinelilere yanlış tercih yapmamaları konusunda uyarıda bulunur. 76- Allah iki adamı da örnek verdi: Bunlardan birisi bir iş yapabilecek yeteneğe sahip olmayıp beceriksizin birisidir ve tamamen sahibine bir yüktür. Sahibi onu nereye gönderse hiçbir işi beceremez. İşte böyle bir meymenetsiz adam ile adaletle emreden ve doğru yolda olan bir adam hiç aynı olur mu? (Nahl Suresi 76) Cenab-ı Hak, Medine İslam Cumhuriyeti kurulduğu zaman bu devletin eninde sonunda muzaffer olacağını ve vaat ettiği bu zafer (saat emri) konusunda “kim bilir ne zaman gelecek o saat? Hem gerçek mi yalan mı? vb.” gibi söylemlerle tereddüt yaratarak Medine’de İslam Cumhuriyetinin oluşumunu engellemek isteyen Medineli bazı ileri gelenlere cevap olarak gaybın / geleceğin kendisine ait olduğunu dolayısıyla geleceğin mutlaka vaat edildiği gibi gerçekleşeceğini ve bunun zamanının ise öyle uzak olmadığı / yakın olduğunu bildirir. 77- Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir. Saatin emri de yalnızca göz açıp kapama gibi veya daha kısadır. Şüphesiz Allah her şeye güç yetirendir. (Nahl Suresi 77) Cenab-ı Hak, Abdullah b. Ubey gibi müşriklerin Medine İslam Cumhuriyeti ile “yeniden doğuşu” engellemek isteyenlere karşı insanın bebek olarak dünyaya doğması ve dünyayı tanıması metaforunu dile getirir. Medineliler kendi kabuklarına çekilmiş kendi içlerinde birbirleri ile çekişirken, hiçbir şeyden anlamaz, hiçbir şey bilmezken Allah’ın yardımı sayesinde bu devlet vesilesi ile kabuklarını kırdılar ana rahmi misali rahimlerden çıktılar ve dünyayı tanıdılar. / tanıyacaklar. Devlet kurulmakta… Dünyanın nasıl döndüğünü / işlediğini anlayacaklar. Kendilerini içlerine kapatan ablukadan kurtulma fırsatını yakaladılar. Dünyayı tanımaya yönelik her türlü işitme, görme (istihbarat, izleme) ve idrak (devlet aklı, divan) hassaları ile donatıldılar. Tıpkı insanın çocukken anne karnından doğması ve dünyayı tanıması gibi. Tüm bunlar şükredilmeye değer nimetlerken, onlar hala bu doğuşu engelleme çabasındalar. 78- Siz hiçbir şey bilmezken Allah, sizi annelerinizin karnından çıkardı ve sizi işitme, görme (duyularını) ve idrak / anlama yetisi verdi. Umulur ki; böylece şükredersiniz. (Nahl Suresi 78) Başta Abdullah b. Ubey olmak uzere bazı Medine müşrik ileri gelenleri Medine’de İslam Cumhuriyeti için yapılan Anayasal Sözleşmeyi kabul etmek istemeyişlerinin altında yatan bir diğer sebep de Mekke ve Arap yarımadasındaki müşrik kabilelere karşı durmalarının, onlara karşı dayanmalarının mümkün olmadığı idi. Hepsi birden üzerlerine gelecek olurlarsa Medine’nin gücünün buna yetmeyeceği üzerine oluşturdukları algıyı bertaraf etmek gerekiyordu. Onların bu algılarına karşı Cenab-ı Hak, Medine’deki yeni oluşumun yalnız olmadığını, Medine İslam Cumhuriyetine (gökyüzü metaforunda) boyun eğmiş birçok habercinin / istihbarat elemanlarının (kuşlar metaforunda) Allah’ın egemenliğinin tesisine yardımcı olduklarını belirtir. Böylece çevre kabilelerden birçok kişinin İslam Cumhuriyetinin emrine / hakimiyetine girdiklerini / gireceklerini kuşların havada uçması metaforu ile belirterek Medine’nin savunulması konusunda endişe edilmemesi gerektiği ifade edilir. Bu çıkarımın yapılması için verilen metaforik örnek üzerinde müminlerin düşünmeleri ve işaret edilen bu hususu yakalamaları istenir. 79- Gökyüzünde / gökle yer arasında, emre amade olan kuşları görmüyorlar mı? Onları Allah’tan başkası tutmuyor. Bunda, inanan bir toplum için elbette ki ayetler (işaretler) vardır. (Nahl Suresi 79) Medine’nin güvenliği huzuru konusunda endişe edilmemesi gerektiğine değindikten sonra bunun sadece çevre kabilelerin egemenliği altına alınması ile değil aynı zamanda Medine’nin stratejik konumu ile de bağlantılı olduğu müteakip ayetlerde bildirilir. Şöyle ki; “Allah sizi öyle stratejik bir yerde (Medine) iskân ettirmiş ki sizin güvenliğinizi sağlamış ve sizin emrinize amade Yahudilerden sanatkârlar vermiş, böylece onlar sizin için deriden eşyalar imal ederler ve ticaretini de yaparsınız. Bu durum size hem ticari hem de can güvenliği temin eder. Zira bu sanatlar ve sanat ürünleri bölge için son derece stratejik ürünlerdir. Şayet bunlarda sizin güvenliğinize katkı sağlamadı diyelim o zaman yani çok tehlikede kalırsanız dağlara sığınabilme imkanlarınız var. Dibinizde Uhud dağı vb. dağlar mevcut. Oralara kolayca sığınırsınız ve düşmanlarınız sizleri asla yenemezler. Endişe etmenize gerek yok. Ayrıca düşmanlarınıza karşı korunacak zırhlarınız da mevcut. Allah bu kadar nimet vermiş O’nun öğretisine, O’nun sistemine ve Resulune teslim olmak icin daha neyi bekliyorsunuz?” 80-81-Allah evlerinizi bir huzur ve dinlenme yeri kıldı. Ve sizin için hayvanların derilerinden yolculukta ve konakladığınız günlerde evler / çadırlar kıldı. Ve onların yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından döşeme eşyası ve bir süreye kadar geçim vasıtası kıldı. O (Allah), yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı ve sizin için dağlardan barınaklar kıldı. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve düşmanın şiddetli darbelerine karşı sizi koruyan zırhlar kıldı. İşte böylece Allah, müslüman olasınız diye üzerinizdeki nimetini tamamlamaktadır. (Nahl Suresi 80-81) Bunlara rağmen hala yüz çevirerek Anayasal çerçevede barış ve güvenlik devletine ayak direyecek olurlarsa onlara gereken uyarı yapılmıştır artık. Bundan sonra ki inkarları cehaletten değil Allah’ın nimetini bile bile inkâr demektir. Ayak direyenlerin çoğu zaten kafirlerdir. 82- 83- Buna rağmen eğer yüz çevirirlerse, artık sana düşen sadece apaçık bir tebliğdir. Onlar, Allah'ın nimetini bilirler, sonra onu inkâr ederler. Onların çoğu kâfir kimselerdir. (Nahl Suresi 82-83) İleri gelenlerden bazıları ayak direye dursun, Medine’deki bütün ümmetler / aşiretler / kabileler bu barış ve güvenlik devletine katılacaklar ve onlardan birer temsilci atanarak İslam Cumhuriyeti teşekkül edecektir. İşte o katılım sağlandığı zaman bu ayak direyenlerden şimdi yaptıkları için özür beyanları kabul edilmeyecek ve onlara asla göz açtırılmayacaktır. 84 -85- Her ümmetten bir şahit getireceğimiz gün, artık kâfirlere izin verilmez. Onların özür dilemeleri de kabul edilmez ve o zulmeden kimseler, azabı gördükleri zaman, artık onlardan azap hafifletilmez ve onlara mühlet de tanınmaz. (Nahl Suresi 84-85) Medine’nin ileri gelen inkarcılarının yaptıkları ayak diremeleri başarısız olup da teslim oldukları zaman onların izinden gitmiş kimseler de hemen efendilerini / önderlerini satacaklar fakat önderleri onlardan yine baskın çıkacaktır. Zira onlar gelişmeleri daha erken görmüş ve onlardan önce teslim olacaklardır. Dolayısıyla sonraya kalmış olan şakşakçıları o aşamada da silleyi yiyeceklerdir. Efendileri onlardan önce teslim olacak ve uydurdukları şeyleri kendileri hemen terk edeceklerdir. Cenab-ı Hak bu uyarısıyla Abdullah bin Ubey gibi ayak direyenleri takip etme niyetinde olan Medinelilerin dikkatini çekmektedir. Onlara “Dikkatli olun! Gelecekte sizi satacak olanların peşinden gitmeyin! Şimdiden seçiminizi doğru yapın, ileride pişman olacağınız bir yola girmeyin!” denilmektedir. 86 -88- O, ortak koşan kimseler, ortak koştukları şeyleri gördükleri zaman: “Rabbimiz! İşte sana ortak koştuklarımız. Seni bırakıp da yalvardıklarımız bunlardı!”, dediler. Onlar (koştukları ortaklar) da hemen onlara; “Şüphesiz siz kesinlikle yalancılarsınız” diye sözü ağızlarına tıkarlar. Onlar, o gün, uydurdukları şeyleri terk etmiş / onlardan uzaklaşmış olarak Allah’a teslimiyetlerini sunarlar. İnkâr ederek Allah yolundan çeviren kimselere gelince; Biz yapmakta oldukları bozgunculuk nedeniyle onlara azap üstüne azap edeceğiz. (Nahl Suresi 86-88) Cenab-ı Hak bu uyarısının gerekçesi olarak şöyle devam eder; “Bir gün gelecek tüm Medine topluluklarından / kabilelerinden birer temsilci atayacağız ve o temsilcileri de Resulü Ekrem’e bağlayacağız. İslam Cumhuriyetine teslim olanlar (müslümanlar) için bu Kitab ile her şeyi açıklayarak onları rahmet ve müjdelere gark edecek bir yola iletmek üzere rehberlik edeceğiz. Onlar ilahi vahyin rehberliği ile sizlere örnek olacaklar ve sizleri rahmet ve nimetlerin bol olduğu bir medeniyete götürecekler.” 89- Biz o gün, her ümmet içinde, kendilerinden bir şahit göndereceğiz. Seni de onların üzerine şahit getireceğiz. Biz bu kitabı da her şeyi açıklayan ve müslümanlara bir kılavuz, bir rahmet ve bir müjde olarak sana indirdik. (Nahl Suresi 89) Surenin başında da belirtildiği gibi Son Akabe beyatından / Anayasal Sözleşmenin yapılmış olmasından Medineli müşriklerin haberlerinin olmamış olması, onlarda çok büyük bir rahatsızlık yaratmıştı. Her ne kadar Mekkeliler konu hakkında bir kanıta ulaşamamış olsalar da Medineli ileri gelenleri tehdit etmekten geri durmamışlardı. Şayet böyle bir anlaşma yapıldıysa en büyük düşmanlığı yapacaklarını ve onları Medine’den sürüp çıkaracakları vb. tehditlerde bulunmuşlardı. Mekkelilerin tehditleri Medineli ileri gelenlerde büyük etki uyandırmıştı. Medine’ye döndükleri zaman Hz.Muhammed@ ile böyle bir beyatın / Anayasal sözleşmenin gerçekten yapıldığını öğrenince deliye dönmüşlerdi. Her ne kadar bu konu birkaç senedir Medine’nin gündeminde sürekli tartışılıyor ve Anayasal Sözleşmenin taraftarları da sürekli artarken bir yandan da Musab bin Umeyr İslam devletinin teşkilat alt yapısı hazırlamaktaysa da bu Son Akabe beyatından / Anayasal Sözleşmeden Abdullah bin Ubey’in haberdar edilmemesi ona çok ağır gelmişti. Üstelik Mekkelilerin çok ağır tehditlerde bulunması da onda büyük bir tedirginliğe yol açmıştı. Bu ve benzeri nedenlerle Abdullah bin Ubey başta olmak üzere Medineli muhaliflerin Medine’de bir İslam Devleti kurulmasına engel olmak için başlattıkları tezvirattan ve psikolojik harekattan Medineli ileri gelen bazıları etkilenmişti. Nahl Suresinin başından beri anlatıldığı üzere Cenab-ı Hak yapılmakta olan psikolojik operasyonu bertaraf etmek için ayetlerini peşpeşe inzal eder. Yürütülen algı operasyonundan etkilenerek yapılan Anayasal Sözleşmeyi / Beyatı bozmak isteyen ya da bir kısım hükümlerini ihlal etmek isteyen veya sözleşmeye ihanet etmek isteyen kişilerin uyarılması ve sözleşmeye bağlı kalmaya ikna edilmeleri gerekmektedir. Onların içine düşürüldükleri korku, şüphe ve endişelerden sıyrılmalarına yardımcı olunmasına ihtiyaç vardır. Bu amaçla onlar marufa / iyiliğe / güzelliğe ve adil olmaya davet edilirler. Bir kaç yıldır görüşmeleri devam eden akabe görüşmelerinde kurulacak barış ve huzur devletinin iyilik, güzellik ve adaletten başka hedefinin olmadığı ifade edilmiş olur. Muhacirlerle kardeşlik, Medine içindeki kabilelerle kardeşlik ve kabileler arasındaki öldürücü çatışmalara bir son vermek, iyilikten başka bir şey değildir. Kardeşlik için ekmeğini paylaşmaya davet edilirler. Kötülükleri engellemek ve kötülüklerden sakınmaya da davet edilirler. Güvenli, huzurlu bir devlet ve toplum için de bunlar gereklidir. Medineliler azgınlıktan, aşırı gitmekten, tuğyan ve isyandan da uzak durmaya davet edilirler. Altına imza atılan sözleşmenin Medine ve Medinelilerin iyiliğinden başka bir şey olmadığı ve Allah’ın bu emirlerinin de herkesin iyiliğine olduğu hususunu akletmeye davet edilir. 90- Hiç şüphesiz Allah, adaleti, iyileştirmeyi-güzelleştirmeyi ve yakınlara vermeyi emreder! Hayâsızlıktan / fahşadan, kötülükten / münkerden / selim akla ve sağduyuya aykırı çirkinliklerden ve azgınlıktan / bağiy / sınırları hiçe sayan taşkınlıktan nehyeder! O, size sorumluluklarınızı aklınızda tutabilesiniz diye öğüt verir. (Nahl Suresi 90) Onlara yaptıkları Anayasal Sözleşmenin / beyatın Allah’ın ahdi yani Allah ile yapılan bir sözleşme olduğu belirtildikten sonra bu sözleşmeye uymaları istenir. Sözleşmeye imza attıktan sonra taahhütlerini bozmaya kalkmamaları konusunda şiddetli bir uyarı yapılır. Sözleşme imzalanırken / beyat yapılırken Allah’ı kefil / şahit tuttuklarını unutmamaları sıkı sıkı tembihlenir. Zira Cenab-ı Hakk onların ne yaptığını gayet iyi bildiği ifade edilir. 91- Sözleşme yaptığınızda Allah’ın ahdini / Allah ile yaptığınız sözleşmeyi yerine getirin! Yeminlerinizi / Sözleşmelerinizi / taahhütlerinizi kesinleştirdikten sonra bozmaya kalkmayın! Unutmayın ki Allah’ı kendinize kefil kılmıştınız. Şüphesiz ki Allah yaptığınız her şeyi biliyor. (Nahl Suresi 91) Cenab-ı Hak, Medinelileri ahitlerine sadık kalmaları noktasında kesin uyarısını yaptıktan sonra onların anlaşmayı bozmalarına neden olabilecek hususlara değinir; “Mekkelilerin tehditleri nedeniyle Mekke ve bütün Arap kabilelerinin Medine’ye saldıracakları ve onların kalabalık olmaları, büyüklüğü ve güçlülüğü karşısında dayanamayacaklarını, onlarla başa çıkmalarının imkansızlığını işleyen Abdullah bin Ubey ve arkadaşlarının saldıkları korku sonucunda anlaşmadan vazgeçmemeleri konusunda uyarıda bulunur.” “Abdullah bin Ubey ve Medineli diğer müşriklerin psikolojik harp taktikleri ile anlaşmaya imza koyan müminleri korkutup sözleşmeden vazgeçirmeye çalıştıklarını ifade eder.” “Yıllardır üzerinde ilmek ilmek çalışılan ve her türlü durumu değerlendirerek hazırlanan Anayasal Sözleşmenin iptal edilerek bütün emeklerin boşa gitmesine izin verilmemesi gerektiğini bildirir. Bu hususta yünden ip eğiren kadının ipini eğirip tamamladıktan sonra tekrar o ipi çözmesi örneği verilerek şayet anlaşmayı iptal edecek olurlarsa örnekteki kadın gibi boş ve saçma bir iş yapmış olacakları ve başa döneceklerini vurgular. Yani Medinelilerin tekrar birbirini yiyen toplumu uçurumun kenarına götüren eski konumuna geri döneceklerine işaret edilmiş olur. Bunun bir imtihan olduğunu belirterek onların sınandığını şayet bu sınamayı geçecek olurlarsa endişe ettikleri hususun aslında bir algıdan ibaret olduğunun ve gerçeği yansıtmadığının kıyamet günü / zafer günü açıkça görüleceğini bildirir.” 92-Sakın bir ümmet / topluluk, diğer bir ümmetten / topluluktan daha çoktur / daha güçlüdür diye, yeminlerinizi / söz ve taahhütlerinizi aranızda aldatma aracı edinerek, ipliğini sağlamca eğirdikten sonra, onu söküp bozan kişinin (kadının) durumuna düşmeyin! Şüphesiz Allah, sizi bununla sınıyor. Hakkında ihtilaf ettiğiniz şeyi kıyamet günü size ayan beyan ortaya koyacaktır. (Nahl Suresi 92) “Bu imtihanı geçerseniz hepiniz bir tek ümmet oluşturacaksınız. Bu tevhit / tek ümmet oluşumunu Allah dilediyse kimse buna engel olamayacaktır. Fakat bu gidişatın dışında kalmak isteyen için yapacak bir şey yoktur. Onlar eski sapıklıkları içerisinde bırakılacaklardır. Tevhit / tek ümmet olmak isteyene de Allah hidayet edecek ve bu tevhide nasıl ulaşılacağı konusunda rehberlik yapacaktır. Sonunda ise herkes yaptığının hesabını verecektir.” 93- Eğer Allah dilerse hepiniz tek bir ümmet olacaksınız / oldunuz. (Bunu kimse engelleyemez) fakat dalalette kalmak isteyeni dalalette bırakacak, doğru yola yönelmek isteyeni de hidayete ulaştıracak. Elbette yaptıklarınızdan hesap sorulacak. (Nahl Suresi 93) Cenab-ı Hak, Medinelilere yönelik tehdit ve uyarılarına yapılan sözleşmeyi insanları aldatma, psikolojik etki altına alma aracı olarak kullanmamaları hususu ile devam eder. Yapılan Anayasal Sözleşme ile yere sağlam basan bir durumda iken verilen sözlerden vazgeçilecek olunursa ayaklarının kayacağını ve Allah’ın yolundan uzaklaşmanın getireceği kötü akibetle karşılaşacakları ikazında bulunur. Üstelik ahirette Allah’ın ahdinden dönmenin azabı ile de cezalandırılacağı tehdidini de yapar. 94-Ahitlerinizi / taahhütlerinizi / Yeminlerinizi aranızda aldatma ve fesat konusu yapmayın! Aksi takdirde yere sağlam bastıktan sonra ayağınız kayıverir ve Allah’ın yolundan uzaklaşmanızın kötü sonuçlarını tadarsınız. Üstelik (ahirette) sizi bekleyen daha büyük / korkunç bir azap bulursunuz. (Nahl Suresi 94) Abdullah bin Ubey başta olmak üzere Medineli bazı müşrikler, Anayasal Sözleşmeden / son akabe beyatından vazgeçmeleri için Medineli müminleri korkutmakla kalmıyorlar aynı zamanda onlara bazı nimetleri de vaad ediyorlardı. Onların korkutmalarından etkilenmeyen cesur yürekli Medinelilerden bazıları ise nimetlerin büyüklüğü karşısında etkileniyorlardı. Cenab-ı Hak onları bu zaaflarına yenik düşmekten korumak için hemen ayetlerini inzal etti. Onlara ne kadar büyük nimetler vaat edilse de o nimetler Allah’ın vaat ettiğinin yanında hiç hükmünde olduğunu bildirdi. Son Akabe beyatına / Anayasal Sözleşmeye sadık kalanlara ve anlaşmaya ihanet etmeleri için üzerlerine yapılan baskı, şiddet, aldatma ve algı operasyonlarına karşı duran / sabreden / direnen kimselerin mükafatının hayal bile edilmeyeceğini belirtti. İhanet etmeleri için rüşvet kabilinden maddi menfaatler vaat ederek kandırmaya çalışanların sahip oldukları servetlerin sınırlı olduğunu ama Allah’ın ahdine sadık kalındığında elde edilecek nimetlerin hem en güzel hem de daimî olduğunu vurguladı. Kim aklı başında hareket ederek ahdettiği sözleşmesi gereği Allah’ın eymanına girerse yani Allah’ın devletinde onun emniyetine girerse ve bu yeni oluşum için Anayasal sözleşmenin gereğini yerine getirirse onun geleceğinin çok güzel olacağını bildirdi. 95-97- Allah’ın ahdini / Allah ile yaptığınız sözleşmeyi az bir bedel karşılığında satmayın! (Bu sözleşmenin) Allah katındaki karşılığının ne kadar değerli / hayırlı / çok olduğunu ah bir bilseniz. Zira sizin yanınızdaki tükenir, Allah’ın katındaki ise kalıcıdır / bakidir. Ve Biz kesinlikle sabredenlere / sözünden dönmeyenlere / vazgeçmeyenlere ecirlerini, yaptıklarının daha güzeli ile ödüllendireceğiz. İster erkek ister kadın olsun, kim iman ederek imanın gereği fiiller ortaya koyarsa muhakkak onu güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve kesinlikle onların ücretlerini, yapmış oldukları amellerin daha güzeliyle ödüllendireceğiz. (Nahl Suresi 95-97) Cenab-ı Hak, Son akabe beyatını / Anayasal Sözleşmeyi yapmış olan müminlere Abdullah bin Ubey gibi Medineli müşrik ve Yahudi şeytanların tezvirat, korkutma ve algı operasyonlarına karşı Allah’a sığınmalarını emreder. Onlardan uzak durmalarını, sözlerini dinlememelerini ve onların toplum üzerindeki meşruiyetlerini reddetmelerini talimatlandırır. Cenab-ı Hak, müminlerden Medineli bu şeytanların argümanlarını, söylemlerini ve propagandalarını şiddetle reddetmelerini (şeytanları taşlamalarını) ve Rahman’ın gösterdiği yolu takip etmelerini, rahmet ve bereketlere kavuşturacak öğretiye (Kur’an’a) kulak vermelerini ve elçisi Hz.Muhammed’in@ yönetimini meşru yönetim olarak kabul edip o yönetimin şemsiyesi altına girmelerini ister. Kurulmakta olan İslam / Allah’ın devletine sığınmaları halinde şeytan ve şeytanın dostlarının kendilerine asla bir zarar veremeyeceğini bildirir. İslam Cumhuriyeti kurulduktan sonra onların müminler üzerinde hakimiyetlerinin / egemenliklerinin olamıyacağını / olmaması gerektiğini belirtir. Onların müminlere sözlerinin geçmeyeceğini / geçmemesi gerektiğini bildirir. O, şeytanların sözünün onların hakimiyetini / velayetini kabul edenlere geçeceğini ifade eder. Yani kim hala onların velayetini kabul ederse o şeytanların egemenlikleri sadece onların yönetimini meşru kabul edenler üzerine olacağı ortaya konulur. 98- 100- (Ey müminler!) Artık (Elçimiz size) Kur’an okuduğu / Kur’an’a çağırdığı zaman (Siz de) hemen Racim / kovulmuş Şeytan’dan uzaklaşıp doğruca Allah’a sığının! / Allah’ın egemenliği altına girin! Şüphesiz ki iman etmiş ve Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde onun (Şeytanın) hiçbir hakimiyeti / meşruiyeti yoktur. Onun hakimiyeti / meşruiyeti, ancak kendisini veli / dost / müttefik / meşru / yönetici edinenler ve Allah’a ortak koşanlar üzerindedir. (Nahl Suresi 98-100) Hz.Muhammed’in getirdiği ilahi öğreti İslam / barış / esenlik / kardeşlik paradigması ile özelde Mekkelilerin genelde ise tüm kabilelerin kardeşçe bir araya gelmiş bir toplumsal yapıyı öngörüyordu. Ama gelinen aşamada Akabe beyatı Medine’ye barış, kardeşlik ve selamet getirirken bu anlaşma Medine ile Mekke yönetimleri arasında yaşanacak savaşlar nedeniyle kardeşi kardeşe kırdıracak oğulu babaya, babayı oğula öldürtecek bir pozisyon ortaya çıkarmıştı. Bu nedenle son akabe biatının / Anayasal sözleşmesinin diğer adı “Savaş Beyatı” idi ve adından da anlaşıldığı üzere bu oluşumu istemeyen müşriklere karşı kendi varlıklarını korumak için gerekirse savaşmak bu anlaşma kapsamında yer almaktaydı. Abdullah bin Ubey önderliğindeki Medineli şeytanlar, Hz.Muhammed’in@ hareketine bu söylem ve politika değişikliği üzerinden darbe vurmak isterler. Muhtemel olarak onlar Mekkeli müttefiklerinin verdikleri katkı ve destek ile geliştirdikleri şu tezvirat ve propagandaları yapıyorlardı; “Muhammed önce bütün Arap kabilelerini birleşmeye, tevhide çağırırken şimdi kendi kardeşlerine karşı savaş anlaşmaları yaptı.” “Bu söylem ve politika değişikliği esas paradigmaya yani tevhid / barış / selamet/ huzur paradigmasına zıt bir politika getiriyor. Barış mı savaş mı?” “Muhammed hangisini getiriyor? Önce barış / İslam / selamet derken şimdi politika değiştirerek savaş diyor” “Bu tutarsızlık ve çelişki nasıl izah edilebilir? Bu çelişki bir tutarsızlık değil mi? Allah (CC) böyle tutarsızlık emredebilir mi? Elbetteki emretmez. O halde bu sözler sadece Allah’a iftira olabilir. Allah bir öyle, bir böyle ve birbirine zıt söylem ve politikalar dilemez.” “O halde Muhammed’in bu sözleri olsa olsa kendi sözleridir ya da ona birisi öğretiyor” Bu tezvirat ve kara propagandaya karşı Cenab-ı Hak, inzal ettiği bu sistemin ve ideolojinin “Ruhul kudüs” yani ilahi esinti, canlandıran, hayat veren bir ruh olduğunu bildirir. Bu ilahi ruhun temiz-doğru bilgi olduğunu, insanları doğru istikamete yönlendirmeye çalıştığını, gerçekliği ifade ettiğini, sanallıktan, şeytanilikten ve her türlü hile, aldatma, sahtekarlık, yalan ve üçkağıtçılıktan uzak olduğunu belirtir. Cenab-ı Hak, elçisine bildirdiği politika değişikliklerinin de tamamen ölü bir toplumu diriltmek, ona bir ruh vermek, onu canlandırmak amacına matuf olduğunu ve şimdiye kadar gelen bu temel ilkelerin hiçbir yanlışının olmadığını, asla kötülüğü istemediğini ve daima iyiliği, güzelliği, doğruluğu istediğini müteakip ayetlerde vurgular. Ruhul kudüs olarak adlandırılan temiz, doğru ve canlandırıcı bilgi ile iman edenlerin, doğruların, iyi insanların ve iyiliklerin köklü hale getirilmek istendiği, yeryüzüne doğruluğun ve doğru insanların yerleştirilmek / iktidara getirilmek istendiği ve onlara teslim olanlarında müjdelenmesi için mesajların indirildiği bildirilir. Dolayısıyla bu ayetlerin Hz. Muhammed’in@ kendi uydurduğu sözler olamayacağı aksine onların tamamen ilahi kaynaklı olduğu vurgulanır. 101-102- Ve Biz bir âyet yerine başka bir âyet (bir hüküm yerine başka bir hüküm/ bir politika yerine başka bir politika) getirdiğimiz zaman -Allah ne indirdiğini gayet iyi biliyor olmasına rağmen– onlar, “Sen, ancak bir uydurucusun / iftiracısın” dediler. İşin doğrusu onların çoğu bilmiyorlar. De ki: “iman etmiş kimseleri güçlendirip kökleştirmek / tutundurmak için ve müslümanlara / teslim olanlara bir müjde ve kılavuz olmak üzere, senin Rabbinden birçok Ruhü’l-Kudüs / Allah’ın ruhu / kaynağı Allah olan tertemiz / sahih / doğru bilgiler (ona) hakk ile inmiştir. (Nahl Suresi 101-102) Diğer taraftan Mekkeli müşriklerin iddia ettikleri ve Medineli müşrik şeytanlara aktardıkları hususlardan peygamber için “Ona bir insan öğretiyor” savına karşılık Cenab-ı Hak, kastedilen kişinin acem / yabancı / Arap olmayan bir şahıs olduğu, dolayısıyla bu ruhi temiz bilgileri çok özlü ve belağatli bir arapça ile kastedilen şahsın peygambere öğretmesinin imkansızlığını bildirir. Zira bunları öğreten başka birisi ise o takdirde öğreticinin öğrencisinden her konuda daha üstün olması gerekir. Kastedilen kölenin ise böyle bir öğreticilik yapmaya ne bilgisi ne dili ve ne de yetenekleri mevcuttur. Bunu Müşrikler gayet iyi bilmektedirler. Ayrıca kastedilen kişi bir yabancıdır. Arapları canlandıracak, onlara hayat verecek, onları yüceltecek, onları üstün bir konuma getirecek söylemleri o köle niye üretsin ki? Şayet bu konuda yeterliliği varsa bunu ancak kendi kavmi için kullanır. Asla kölesi olduğu kavimler için kullanmaz. Cenab-ı Hak inzal ettiği ayetlerde Elçisinin kendisine iftira atmadığını bilakis Allah’a iftira atanların müşriklerin bizzat kendileri olduklarını ve bunu kendi kötü arzuları / kötü emellerini halka kabul ettirebilmek için yaptıklarını bildirir. 103- 105- Hiç kuşkusuz onların, “Ona (bütün) bunları mutlaka bir insan öğretiyor!” dediklerini pekâlâ biliyoruz. Oysa onların karalamak amacıyla ima ettikleri kimsenin dili bütünüyle yabancı bir dil olduğu halde, bu mesaj (hem kendisi) açık olan, (hem de gerçeğin özünü) apaçık gösteren Arapça bir söylemdir. Şüphesiz Allah’ın ayetlerine inanmayan kimseleri Allah hidayete ulaştırmaz ve onlar için pek acı bir azap vardır. Zaten yalan uydurup iftira atma işini ancak Allah’ın ayetlerine inanmayan kimseler yapar. Zira onlar yalanı meslek edinenlerin ta kendileridir. ([1] ) (Nahl Suresi 103-105) Cenab-ı Hak, Akabe’de beyat ederek Allah’ın eymanına dahil olmuş / iman etmiş yani Anayasal sözleşmeyi imzalayarak Medine İslam Cumhuriyetinin kuruluşunu kabul etmiş kişilerden kim kısa vadeli / dünya nimetlerini düşünerek sözleşmelerini bozarsa işte onlara Allah’ın hışmı ve azabının olacağını bildirir. Dahası onların kalpleri, kulakları ve gözleri mühürlenecek uzun vadeli düşünemeyecek ve önlerini bile göremeyecekler. Kendilerini bekleyen tehlikeyi fark edemeyecekler. Uyarıları duyamayacaklar ve kafaları da basmayacak. Gelecekte hem dünyada yaptıklarının karşılığını azap olarak görecekler hem de ahirette cezaya çarptırılacaklardır. Ama kısa vadede acı çekmeyi göze alan, uzun vadeli düşünen, zorluk karşısında asla pes etmeyen, doğrudan / haktan vazgeçmeyen ve bu uğurda vatanlarını terk eden / hicret eden, mücadele veren, cihad edenler ise yanlarında Cenab-ı Hakkı bulacaklardır. Herkes yaptığı icraatın karşılığını görecektir. 106- 111- Kim iman ettikten sonra Allah’ı inkâr ederse -ki, bundan kasıt, kalbi imanla dolu olduğu halde baskı altında inkâr etmiş görünen kimse değil, fakat kalbini bilerek ve isteyerek hakkın inkarına açan kimsedir- işte Allah’ın gazabı böylelerinin üzerinedir ve onlar için çok büyük bir azap vardır. Bu, onların dünya hayatını / kısa vadeli ve günü kurtarmayı ahirete / uzun vadeli ve kalıcı olana tercih etmeleri ve Allah’ın da hakkı inkâr eden bir topluluğu hidayete erdirmemesi nedeniyledir. Onlar, Allah’ın, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini damgaladığı / mühürlediği kimselerdir. Onlar gafil olanların ta kendileridir. Şüphesiz, onlar ahirette de ziyana uğrayanların ta kendileridir. Sonra şüphesiz senin Rabbin, eziyet / işkence edildikten sonra hicret eden, sonra da cihad edip ve sabreden / vazgeçmeyen kimselerin yanındadır. Şüphesiz senin Rabbin bundan sonra kesinlikle çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Gün gelecek herkes kendini kurtarmak için mücadele edecek ve herkes yapıp ettiklerinin karşılığını tastamam bulacak. Ve onlar zulme uğratılmayacaktır. (Nahl Suresi 106-111) Akabe beyatı (savaş beyatı) ile yapılan politika değişikliğinin yanlış olmadığının da anlatılması gerekiyordu. Barıştan savaşa evrilen bu politika değişikliği Peygamberimize gelen ideolojinin esprisine asla aykırı değildi. Zira Mekke Allah’ın nimeti sayesinde her taraftan çeşitli nimetlerle beslenip güven ve huzur içerisinde bir yaşam sürerken nankörlük ettiler, şükretmediler, nimetlerin bedelini ödemediler, şirk sistemine geçmeyi tercih ettiler ve böylece zulmettiler. Bu zulüm, nankörlük, şükürsüzlük / bedel ödememek ve şirk sistemi ile; Kendileri çalışıp, kendi el emekleri ile üretip kazanmayı veya ticaretle kazanmayı değil de başkalarının ürettiği, başkalarının avladığı ürünlere göz diktiler, başkalarının piyasadan çekilmesini sağlayacak imtiyazlar peşinde koşarak hazır ve kolay kazancı aradılar, Akbaba, çakal ve leş kargaları gibi başkalarının avladıklarından geçinen hazır yiyiciler oldular, izzeti değil zilletli iğrenç yolları seçtiler, Kabileleri birbirine kırdırıp onların çatışmaları ve kan dökmeleri üzerinden beslendiler, Fuhuş, kumar, faiz, hırsızlık, gasp gibi pislik ve pis işlerden kazanç sağlamaya yöneldiler, Allah’a iftira ederek O’na ortaklar ittihaz ettiler ve onlar adına kutsallar oluşturup normalde haram, haksız ve yanlış olan kazanç yollarını ya da vergi, yardım ve hayırları kendi çıkarlarına kanalize edip meşru ve kutsal bir hale getirerek kazanç kapıları oluşturdular, hatta onları kullanarak toplumda sınıfsal farklılıklar yarattılar. Hz. İbrahim’in@ bu şehri kurma amacı dışına çıkan bu nankör toplum, azabı hak etmektedir. Zira bu şehrin kurucusu olan Hz. İbrahim@, şirk sisteminin tüm zulümlerine / kötülüklerine karşı ateşe atılma pahasına mücadele etmiş ve temizlik, doğruluk, adalet, iyilik ve güzellik üzerine örnek bir şehir / örnek bir toplum inşa etmeyi hedeflemişken Mekke müşrikleri kötülüklerin / zulmün kaynağı olan şirk sistemini bu şehre ikame etmişlerdir. Dahası Cenab-ı Hak onlara yaptıklarının kötü ve yanlış olduğunu beyan eden / açıkça ortaya koyan bir elçi göndermiş fakat onlar bu elçiyi de reddetmiş kötülük ve zulümde ısrar ederek azabı hak etmişlerdir. Dolayısıyla onları yaptıkları zulümden vazgeçirecek, bu temiz şehri (Mekke’yi) tekrar kuruluş amacına kavuşturacak ve zalimlere de cezalarını verecek bir politika değişikliği asla İslamın / barışın / selamet ve esenlik öğretisinin ruhuna aykırı değildir. Erdemli / iyilik yanlısı / Allah yanlısı insanların biraraya gelip bir ittifak oluşturarak zalimlere hak ettikleri azabı / cezayı vermek, iyiliği, güzelliği, barışı, esenliği, adaleti tesis etmek amacıyla gerekirse savaş yapma üzerine sözleşme yapmalarının neresi yanlış / kötü olabilir ki? Cenab-ı Hak, Mekke’nin Müşrik Yönetimini yaptıkları bu nankörlük nedeniyle cezalandırmak ve onları zulümlerinden vazgeçirmek için açlık ve korku ile terbiye edecektir. Bunu da Medine’de teşekkül ettirilecek İslam Cumhuriyeti eliyle gerçekleştirecektir. Şöyle ki; “Medine İslam Cumhuriyeti Mekke’nin can damarlarını teşkil eden ticaret yollarını kesecektir. Özellikle Şam istikametindeki ticaretin engellenmesi Mekke’nin açlıkla terbiye edilmesini sağlayacaktır. Halbuki bugüne kadar Mekkeliler ticaret yolları üzerindeki kabileler ile yaptıkları ilaflar / imtiyaz sözleşmeleri ile güvenli bir şekilde ticaret yapabiliyorlardı. Hiçbir kabile onlara dokunmuyor, onlara zarar vermiyordu. Bu nedenle her taraftan ticari mallar Mekke’ye akıyordu. Fakat bundan sonra sadece Mekkelilere mahsus olan bu ayrıcalığı / imtiyazı tanımayacak olan bir iktidar (Medine İslam Cumhuriyeti) Mekkelilerin kuzey yönündeki ticaret yolları üzerinde teşekkül etmekteydi. Artık onlar için güvenli bir ticaret imkanı olmayacaktı. Böylece onlar açlık ve korku ile cezalandırılacaklar ve zulümlerinin bedeli ödetilecekti.” 112- 113- Allah bir şehri misal olarak verdi; O (şehir), güvenli ve huzurlu idi. Oraya rızıkları her yerden bol bol geliyordu. Fakat onlar Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Bundan sonra Allah da onlara, yapmış oldukları şeyler yüzünden açlık ve korku azabını tattırdı. / tattıracak. Zira onlara kendi içlerinden bir elçi geldi de onlar, o elçiyi yalandı. Onlar zulümlerine devam ederlerken azap onları yakaladı. / yakalayacak. (Nahl Suresi 112-113) Aslında yukarıdaki ayet ile Cenab-ı Hak, Medinelilere Hz.Muhammed@ ile imzaladıkları Anayasal Sözleşme sonucunda Mekkelilere karşı çok önemli stratejik bir pozisyon yakaladıklarını ifade eder. Zira Medineliler peygamberimizin önderliğinde kuracakları İslam Cumhuriyeti ile Mekke’nin tüm ticari seferlerini kontrolleri altına almış oluyorlardı. Arap yarımadasındaki kabileler eşkıya ve saldırılar nedeniyle haram aylar dışında ticaret yapamaz iken “Ehlullah” oldukları için imtiyaz kazanmış olan Mekkeliler güney-kuzey, doğu-batı her yöne ve her zaman ticaret yapabilmekteydiler. Onlara kimse dokunamıyordu. Medineliler Hz.Muhammed@ ve diğer Mekkeli muhacirleri yanlarına almasalar Mekke’nin ticaret kervanlarına yine dokunamazlardı. Fakat kurulacak yeni devlet ile artık Mekkelilerin “ehlullah” kimliği ile bir imtiyazları söz konusu olamayacaktı. Böylece Medine İslam Cumhuriyeti Mekkelilerin ticari seferlerine engel olabilecekti. Böylece Medineliler Mekke’ye karşı coğrafi konumu ve muhacirlerle yaptıkları müttefiklik ile stratejik bir üstünlük yakalıyorlardı. Fakat bu üstünlük kavmi bir üstünlükten kaynaklanmamalı idi. Nasıl ki Mekke Cenab-ı Hakk’ın kendilerine sunduğu tevhit ve adalet öngören ilahi öğretiyi (en büyük nimeti) kabul etmeyip şirk sistemi ile sosyal, siyasi ve ekonomik olarak hayatın her alanında zulüm yaparak nankörlüğü seçmesi nedeniyle bu cezayı hak etmiş ise de Medine’ye verilen bu stratejik üstünlük de onların kavmi olarak üstünlüğü değil, kabul ettikleri ilahi öğretinin bir sonucuydu. Bu nedenle ilahi öğretinin bir gereği olarak sosyal ve ekonomik hayatlarına da artık bir çeki düzen vermeliydiler ki bu üstünlüğü hak edebilsinler. Aksi takdirde Mekkelilerden hiçbir farkları olmayacaktı. Medineliler imzaladıkları Anayasal Sözleşme gereği İlahi öğreti ile gelen emirleri uygulayarak Cenab-ı Hakk’a kulluk edeceklerine söz vermişlerdi. Şimdi Cenab-ı Hak onların kendisine kulluk etmeleri için nasıl bir ekonomik ve sosyal yapıya sahip olmaları gerektiğine ilişkin haram ve helalleri müteakip ayetlerde bildirmeye başlar. Şirkin getirdiği anlayış ve uygulamalara yeni sistemde son verileceğini ve bu husustaki yasaklamalara riayet / secde edilmesi gerektiğinin altını çizerek bunun sunulan ilahi öğreti nimetine şükretmek olduğunu belirtir. Getirilen yasağın ana esası olarak Cenab-ı Hakk’ın verdiği rızıkların helal / meşru ve temiz olmasına dikkat edilmesi belirtilir ve bu esas çerçevesinde; Ekonomide üretim ve ticaretin esas olacağı bildirildi. Bu kapsamda başkasının ürettiği ya da elde ettiği mal ve hizmetlere göz dikilmeyecek, rant olarak devşirilmeyecek, hazıra konmak yasaklanacaktı. Başkalarının piyasadan çekilmesini sağlayacak imtiyazlar peşinde koşarak hazır ve kolay kazanç peşinde koşulmayacaktı. Bu yasak Cenab-ı Hak tarafından “leş yenilmemesi” yasağı kapsamında bir metafor ile ifade edildi. Herkes elde ettiği nimetlerin bedelini (şükür) ödeyecekti. Yani akbaba, çakal ya da leş kargası gibi hazır yiyici ve zilletli kazanç değil Aslan örnek alınacak ve herkes kendi gayret, çaba, ticaret ve emeğinin ürününü yiyecek, şerefli ve izzetli kazanca talip olunacaktı. Fitne, anarşi, terör, kışkırtma, şirk, şeref / haysiyetleri kullanma, gaza getirme, bölme, kin ve nefret tohumları ekme vb. metotlarla kavimleri birbiri ile çatıştırıp insanların kanı üzerinden ekonomik gelir elde etmek yasaklanacaktı. Bu yasak Cenab-ı Hakk tarafından “Kan içici olmama” yasağı kapsamında bir metafor ile ifade edildi. Fuhuş, uyuşturucu, faiz, kumar, gasp, spekülasyon, emeğin hakkını vermeme, hırsızlık, vb. pis / kirli işlerden ekonomik gelir elde etmek ve bu tür pislik işlerden elde edilen gelirlerle semirmek, büyümek yasaklanacaktı. Cenab-ı Hak bu yasağı da “Domuz eti yememe” yasağı kapsamında bir metafor ile özetledi. Vergi, harç, hayır ve hasenat için toplanan meblağlar, yardımlar vb. ekonomik girdiler Allah için / kamu yararına harcanacak ve bunlar toplumda seçkinler / ilahlar / tanrılar yaratmak için asla kullanılmayacaktı. Ayrıca haram yollardan, yanlış yollardan gelir temin etme yolları yasaklanacaktı. Bu yasak ise Cenab-ı Hak tarafından “Allah’tan başkasına adanmış kurbanların etinden yenilmemesi” yasağı kapsamında bir metafor ile ifade edildi. Cenab-ı Hak bu esasların mecbur kalınmadıkça çiğnenmemesini fakat çaresiz kalındığında aşırıya gidilmeden bu yasakların ihlal edilmesi halinde bağışlanacağını / cezalandırılmayacağını da bildirir. 114- 115- Şimdi siz yalnız O’na itaat / kulluk edecekseniz Allah’ın nimetine şükredin ve Allah’ın size rızık olarak verdiği şeylerden helal ve temiz olarak yiyin! Fakat O (Allah), size leşi, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası için adananları haram kıldı. Ancak kim mecbur kalırsa saldırmamak ve aşırı gitmemek koşuluyla bunlardan (yerse), bilsin ki, şüphesiz Allah, Gafûr’dur / bağışlayacaktır, Rahîm’dir / merhamet edecektir. (Nahl Suresi 114-115) Ayrıca Cenab-ı Hak, cahiliye dönemlerinde yapılan ve Allah’ın emri olmadığı halde Allah’ın emri diye gösterilerek insanların inanç, duygu ve düşüncelerini istismar edip aslında kendi çıkarları için yasak / haram ve serbest bırakma / helaller icat edilmesinin de yasak olduğunu şiddetle vurguladı. Öyle ki kendisine bu şekilde iftira edenlerin asla iflah olmayacaklarını belirtti. Onların kısa vadede kazanım elde etmiş görünseler bile uzun vadede onları çok acı bir azabın beklediğini ifade etti. 116 –117- Ayrıca dillerinizin yalana alışkanlığını kullanarak Allah’a iftira atmak / isnad etmek için “Şu helaldir, şu haramdır” diye yalanlar söylemeyin. Şüphesiz Allah’a iftira atan kimseler asla iflah olmazlar. (Onlar bu dünyada / kısa vadeli olarak) pek az bir kazanım yapsalar da (ahirette / uzun vadede) onlar için çok acıklı bir azap vardır. (Nahl Suresi 116-117) 39.8. Anayasa Sonrasında Yahudilerle İlişkilerin Niteliğinin Ne olacağı Konusu Cenab-ı Hak, hem yukarıdaki düzenlemeler hem de Anayasal Sözleşme kapsamında getirilen yasakların Medine’deki Yahudileri de kapsadığını müteakip ayetlerde bildirir. Bu yasaklamanın onlara baskı ve zulüm olmadığını bilakis şimdiye kadar onların uygulamalarının kendileri için bir zulüm olduğunu ve getirilen düzenlemelerle onların üzerindeki bu zulmün kaldırılacağını ifade eder. Ancak şimdiye kadar bilmeden / cahillikle yapılan haksızlıklar konusunda herhangi bir şey yapılamayacağını belirtir. Bundan sonra yani eski uygulamalardan vazgeçildikten sonra (tevbe edildikten sonra) yeni getirilen düzenlemelerin iyiliğinin / rahmetinin / bereketinin mutlaka görüleceğini ve bunun kendisinin (Cenab-ı Hakk’ın) eşsiz merhametli, bağışlayıcı ve rahmet sahibi oluşundan kaynaklı olduğunu vurgular. 118-119- Biz bundan evvel sana haram olduğunu bildirdiklerimiz Yahudiler için de haram kılınmıştır. (Bu düzenlemeler ile) Biz onlara zulmetmiyoruz. Tam aksine (bundan önceki uygulamalarında) onlar kendilerine zulmediyorlardı. Fakat şüphesiz ki senin Rabbin, cehalet nedeniyle kötülük işleyen ama bunun ardından tövbe edip ve kendisini düzelten kimselerden yanadır. Çünkü senin Rabbin, böylesi bir tevbenin ardından kesinlikle çok bağışlayıcı ve çok merhamet edici olduğunu mutlaka gösterecektir. (Nahl Suresi 118-119) Cenab-ı Hak, bu düzenlemelerin Yahudilerin de yararına olduğu gibi bunların yabancısı olmadıklarını belirtmek için Hz.Muhammed’in@ Hz. İbrahim’in@ yolundan gittiğini ifade eder. İlave olarak O’nu kendi başkanları olarak kabul etmelerinin kendileri için hiçbir sorun teşkil etmemesi gerektiğini O’nun Hz. İbrahim@ gibi oluşuna ve Ibrahimi çizgiyi takip etmesine bağlar. Nasıl ki Yahudilerin de benimsediği peygamberlerden olan Hz.İbrahim@ Allah’a itaati ile kendileri için çok güzel bir örnek teşkil ediyor ise bütün içtenliği ile Allah’a boyun eğen Hz.Muhammed@ de Hz.İbrahim@ ile aynı karakteri taşımaktadır. O da Hz. İbrahim@ gibi müşrik değildir ve asla şirki benimsememiştir, O da Hz. İbrahim@ gibi daima şükredecidir. Şimdi Hz.Muhammed’de@ Hz.İbrahim@ gibi iyi bir makama gelmektedir. Cenab-ı Hak, peygamberimize her türlü kötülükten yüz çeviren ve asla müşrik olmayan Hz.İbrahim’in@ yolundan gitmeyi emrettiğini bildirmek suretiyle Medine İslam Cumhuriyetinin başına geçtiğinde Hz.Muhammed’@ itaat konusunda Yahudilerin tereddüt göstermemeleri gerektiğine işaret eder. 120- 123- Hiç şüphesiz İbrahim tüm güzellikleri kendinde toplamış başlı başına örnek bir önder, her türlü kötülükten yüz çevirip bütün varlığıyla / içtenliğiyle Allah’a boyun eğen biriydi. Ve o, asla müşriklerden olmadı. O’nun nimetlerine şükredendi. (O), Onu seçmiş ve Onu sırat-ı müstakime yönlendirmişti. Biz de ona (İbrahim’e) dünyada iyi makamlar / dereceler bahşettik. Şüphesiz O, ahirette de kesinlikle salihler arasında yerini alacaktır. Sonra da sana: “Hanif olan / her türlü kötülükten yüz çeviren ve müşriklerden olmayan İbrahim’in milletine / dinine / çizgisine tabi ol” diye vahyettik. (Nahl Suresi 120-123) Cenab-ı Hak Yahudileri de kapsayan Medine toplumu için yeni sosyo-ekonomik modelin temel ilkelerini böylece ortaya koyar. Akabe görüşmeleri sırasında İslam Cumhuriyeti yönetiminin icraatlarını halka sunarak halkın onayını ve görüşlerini aldığı günün, haftanın hangi gün olacağı konusu da gündeme gelmişti. Evs, Hazreç ve Mekkeli müminler devletin halkla buluşarak yaptığı toplantı günü olarak Cuma gününü belirlediler. Fakat bu belirlemeye Yahudiler karşı çıktılar ve ihtilaf çıkardılar. Onlar toplantı gününün Cumartesi günü olmasını istiyorlardı. Çünkü onlar için Cumartesi (Sebt) günü çok önemliydi. Onlara göre Cumartesi gününün toplantı / ibadet günü olmasını Allah kesin olarak emretmişti. Yine onlar, şayet toplanma / ibadet günü olarak farklı bir gün belirlenecek olursa ve kendileri de buna uyacak olurlarsa bunun dünya ve ahiretteki cezasının kendileri için çok büyük olacağından korktuklarını ifade ettiler. Aslında Cenab-ı Hak yukarıdaki ayetlerde Allah’ın emretmediği fakat zamanla insanların dilleriyle uydurup Allah’a isnat ettikleri ve geçmişten beri uygulanarak şeriat olmuş birtakım düzenlemeleri kaldırılacağına işaret etmişti. Bu tür uydurulmuş düzenlemeleri Allah’a iftira ederek ilahi öğreti gibi sunulmamasını emretmişti. Fakat bu tür düzenlemeler arasında ilahi öğreti gibi görünmekle birlikte gerçekte ilahi öğreti olduğu kesin olmayan bazı hükümlerde bulunmaktaydı. Bu hükümler insanlar arasında kesin bir ilahi öğreti niteliği kazanmıştı. Sonuç olarak Cumartesi gününün Yahudiler nezdindeki konumu da böyle idi. Yani her ne kadar Yahudilerin iddia ettikleri gibi Cumartesi günü Allah’ın emri olduğu ve uyulmadığı takdirde de çok büyük cezalandırmayla karşılaşacakları hususu kesin olmasa da onların bu korkularını dikkate alarak Yahudilerin Cumartesi günü sadece kendileri için toplantı günü olması uygun görüldü ve sadece onlara farz kılındı. Ancak Cenab-ı Hak, bu hususun esasında kıyamette herkesin önüne konacağının tehdidini de onlara yaptı. Yahudiler aslında Allah’ın emretmediği fakat kendilerinin istekleri doğrultusunda Allah’ın onların bu isteklerini kabul ettiği Cumartesi (Sebt günü) gününü şimdi Allah’ın emri gibi gösterip Medine’deki yeni oluşan birliğe beraberliğe darbe vurmak için çıkardıkları ihtilafın gerçeğini Ahirette göstereceği ile tehdit edilmişlerdi. 124- Sebt / Cumartesi toplantı günü / ibadet günü, sadece kendisinde ihtilaf çıkaranlar üzerine farz kılındı. Elbette senin Rabbin onların ihtilaf edip durdukları şeyler hakkında kıyamet günü, aralarında hükmünü verecektir. (Nahl Suresi 124) Böylece Yahudiler İslam Cumhuriyeti içerisinde özerk / federal bir kimliği elde ettiler. Yani Yahudiler kendi içlerinde serbest / özerk bir yönetime sahip olacaklardı. Ancak onların Evs, Hazreç, Muhacirler ve Medine dışı ilişkilerinde Medine İslam Cumhuriyeti Yönetimine tabi olacaklardı. Böyle bir yönetim tarzında ise Medine İslam Cumhuriyeti Yönetimi ile Yahudiler arasındaki ilişki biçimi nasıl olacaktı? Cenab-ı Hak bu konuyu da aydınlığa kavuşturmuş ve sözleşmenin taraflarına Yahudilerle ilişkilerde hak, hukuk, hikmet, doğruluk, güzel öğüt ve medeni davranış, nezaket, kibarlık yolunu seçmesini emretmiş ve onlarla ilişkilerde en güzel metodu kullanmasını öğütlemiştir. Bununda en doğru yol olduğunu aksi davranışın yanlış olacağını bildirmiştir. Ayrıca Yahudilerden gelecek herhangi bir kötü muamaleye karşı da ancak o kötü muamele nispetince karşılık verilmesini asla aşırıya kaçılmamasını ve hatta sabreder de affedici olunursa bunun daha iyi, daha medeni ve daha olgun bir davranış olacağını vurgulamıştır. Hatta onların yeni yönetim ve birlik / beraberlik aleyhine girişecekleri hile, tuzak ve operasyonlar konusunda da endişe ve üzüntü duyulmamasını da öğütlemiştir. Cenabı Hak, kendisinin doğru davranışta bulunanların yanında yer alacağından Elçisinin ve müminlerin bu konularda korku ve endişe taşımamaları gerektiğini bildirmiştir. 125 -128- Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır! Onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayette olanları da en iyi bilendir. Eğer ceza verecek olursanız da mutlaka sizin maruz kaldığınız miktarı aşmadan cezalandırınız. Yok eğer sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır. Sen sabret! Senin sabrın da ancak Allah’ın sayesindedir. Onlardan yana üzülme! Hele onların kuracakları tuzaklardan / entrikalardan dolayı için hiç daralmasın! Çünkü Allah, takvalı davrananlarla ve kendilerini iyileştiren / güzelleştirenlerle beraberdir. (Nahl Suresi 125-128) [1] ) NOT: Aslında müşriklerin peygamberimiz için söyledikleri bu sözler kendilerinin Allah’a ortak koşmalarındaki yalan ve Allah’a olan iftiralarını ifade ediyor. Onlar kendi suçlarını itiraf ediyorlar. Bu ayetteki ifade ile onların suçları yüzlerine vuruluyor. (A.A)

  • Bölüm 2:İSLAM CUMHURİYETİNİN KURULUŞU | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 2 İSLAM CUMHURİYETİNİN KURULUŞU Peygamberimiz Anayasanın ilanı ile İslam Cumhuriyetinin Kuruluşunu ilan ettikten sonra Cumhuriyetin teşkilatlanmasında aşağıdaki uygulamaları hayata geçirdi. 2.1. İslam Cumhuriyeti Başkentinin İsimlendirilmesi Peygamberimiz İslam Cumhuriyetinin başkentinin ismini “Yesrib” yerine “Medine” olarak değiştirdi. O tarihe kadar Yesrib olarak anılan bu şehirin adı, artık bundan sonra Medine’ydi. Bu şehirde yepyeni bir anlayış ve dünya görüşünün egemen olduğunu insanlara göstermenin bir yolu da şehrin isminde yapılacak değişikliktir. Peygamberimiz Yesrib şehrinde bir devrimin, bir dönüşümün olduğunu, bu şehrin medeniyete adım attığını ifade etmek için bu değişikliği gerçekleştirdi. 2.2. Akdi (Sözleşme / Antlaşma / Yemin) Kardeşlik (Muahat) Kurumunun Tesisi Bütün malını mülkünü Mekke’de bırakıp Medine’ye hicret etmiş olan muhacirlerin barınma ve geçim gibi yaşamsal ihtiyaçlarının Medineliler tarafından karşılanması gerekiyordu. Ancak bu konuda fedakârca malını mülkünü ve evini paylaşacak olan Medineliler sadece mümin Medineliler olabilirdi. Diğer Medinelilerin bu fedakârlığa yanaşmayacağı çok açıktı. Peygamberimiz muhacirlerin kendi ayakları üzerinde duracak ekonomik büyüklüğe sahip olacakları zamana kadar olmak üzere onlarla mümin Medineliler arasında akdi bir kardeşlik tesis etti. Bu kardeşlik, her şeylerini Mekke’de bırakıp hayata sıfırdan başlamak üzere Medine’ye hicret eden muhacirlerle, onları barındıracak ve geçimlerini sağlayacak mümin Medinelilerin maddî ve manevi yardımlaşmalarını esas alıyordu. Bu ilişki ile kurulan kurumun adına ise sonraları “Muahat Kurumu” denildi. Öz kardeşliğe yakın hatta daha ileri bir kardeşliği öngören bu ilişki biçimine göre kardeş ilan edilen kişiler birbirlerinin mirasçısı bile olabiliyorlardı. Peygamberimiz muhacirleri Medineli Ensar arasından belirlenen müminlerle kardeş ilan etti. Kardeş ilan edilen muhacirler Ensar’dan olan kardeşlerinin evlerinde barınmaya başladılar. Kardeşler yemeklerini ve zaruri ihtiyaçlarını paylaştılar. Muhacirler de kardeşleri ile birlikte çalışıp onların ekonomik gelirlerini artırma hususunda çaba sarf ettiler. Böylece onlar asalak olmadıklarını gösteriyorlardı. Bu şekildeki kardeşliğin 160 aileyi bulduğu rivayet edilmektedir. Kardeşlik / muahat kurumunun en önemli özelliği, tesis edilen birlik, beraberlik ve dayanışmanın iman / din / ideoloji ([1] ) bağı ile tesis edilmesiydi. Dolayısıyla daha geniş kitleleri, kabileleri, ulusları, inanç gruplarını kapsayabilecek kısaca alemleri, Allah’ın inzal ettiği değerler çerçevesinde tevhit etmenin en güzel modeli uygulanmaya başlamış oluyordu. Kardeşlik kurumu ile “İslam insanı” teşekkül etmişti. Dikkate alınması için onüç yıl gibi uzun bir süre boyunca mücadele veren ve eğitilen bu “İslam insanı”, Cumhuriyeti kurduktan sonra artık varlık sahnesinde yerini almıştı. Ensardan ve Muhacirlerden meydana gelen bu insanlık tipini çok zorlu sınavlar beklemekteydi. Şayet Allah’ın gösterdiği yolda gidecek olursa kimsenin hayal bile edemeyeceği nice nimetlerle mükafatlandırılacak, doğru yoldan saparak nankörlük edecek olursa da kendisini zincirler, demir halkalar ve çılgınca yanan cehennem ateşi bekleyecekti. Cenab-ı Hak “İslam İnsanı”nın bu oluşumunu İnsan Suresinin ilk ayetlerinde şöylece anlattı; 1-5-Hakikat şu ki (İslam) İnsanının dikkate alınarak tarihteki yerini almasından önce çok uzun bir süre geçmedi mi? Şüphesiz Biz, bu (İslam) insanını karışık bir nutfeden (eril ve dişil tohumlardan oluşan bir damla sudan / Birbirine kenetlenmiş Ensar ve Muhacir müminlerden müteşekkil küçük bir gruptan) yarattık. Ona yükümlülükler vereceğiz / zorlu sınavlarla sınayacağız. Bu amaçla onu işiten ve gören / iyi ve kötüyü ayıracak feraset sahibi yaptık. Böylece Biz ona doğru yolu gösterdik. Artık bu mücadele sırasında ya şükredici olur ya da nankör. (Eğer nankörlüğü seçerse) Biz, elbette o nankör inkarcılar için zincirler, tasmalar ve alevli bir ateş hazırladık. (Ama şükredeci olan) İyi kimseler ise içerisine kâfur katılmış bir kadehten içecekler. (İnsan Suresi 1-5) Kötülüğün yayılarak her tarafı kaplayacağı bir günden korktukları için bir araya gelen bu müminler Anlaşmalarına sadakat göstererek Allah’ın has kulları olurlarsa o takdirde Allah onları öyle bir pınardan içirecek ki o pınar, gürül gürül akan bir pınar olacaktır. Müminler tıpkı bu coşkun pınar misali gürül gürül akacaklar, coştukça coşacaklardır. Mallarını hiçbir karşılık beklemeksizin kardeşleriyle paylaşan müminlere mükafatları Rabbleri tarafından verilecektir. Değil mi ki onlar kendilerini perişan edecek, uçurumdan yuvarlayıp yok edecek şiddetli anarşi ve kargaşadan Allah’ın sistemi sayesinde korundular, onlar da sırf bu nimeti veren Allah’ın rızası için çok sevdikleri geçimliklerini yoksun, arkasız (yetim) ve adeta esaret durumundaki muhacir kardeşleri ile paylaştılar. Onların bu sabırları, fedakarlıkları ve çabaları elbette karşılıksız kalmayacak ve Cenab-ı Hak onları bu dünya da cennet gibi bir yaşamla ahirette de cennetle ödüllendirecektir. İnsan Suresinin müteakip ayetlerinde bunlar şöyle anlatılır; 6-22- Allah’ın has kulları öyle bir pınardan içecekler ki o pınar coştukça coşan bir pınardır. Onlar kötülüğün her tarafa salgın olan bir günden korktukları için ahitlerine sıkı sıkı bağlanırlar ve çok sevmelerine rağmen geçimliklerini yoksullarla, yetimlerle ve esirlerle paylaşırlar. Onlar: “Biz sizi, ancak Allah rızası için yediriyoruz, sizden herhangi bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Çünkü, biz asık suratlı ve azabı şiddetli bir günle karşılaşmamak için, Rabbimizden korkarız. (Rabbimizin teklif ettiği İslam Sisteme uyuyoruz.)” derler. Allah da, bu yüzden onları, o günün kötülüğünden korudu. Yüzlerine aydınlık ve gönüllerine sevinç verdi. Sabretmelerine karşılık onlara cennet'i ve ipekli elbiseleri verecek. Onlar orada tahtlara kurulacaklar ve orada ne güneşin yakıcılığını ne de dondurucu bir soğuk görecekler. O cennet bahçelerinin gölgelikleri onların üzerlerine sarkacak ve meyveleri de kolayca erişilebilecek şekilde alçaltılacak. Onların aralarında gümüş kaplar ve billûr kadehlerle servis yapılacak, öyle ki kendilerinin seçtikleri billûrlar gümüşten olacaktır. Onlara orada sunulan kadehlerdeki içeceğin karışımı zencefildir ki, selsebil denilen bir pınardan (doldurulmuştur.) Onların aralarında ölümsüz gençler dolaşarak servis yapacaklar. Baktığın zaman onları, saçılmış birer inci sanacaksın. Orada nereye bakarsan bak mutluluk ve muhteşem bir saltanat göreceksin. Onların üzerlerinde ince, yeşil ipekli ve parlak atlastan giysiler ve gümüş bilezikler olacak. Rableri, onlara tertemiz bir içecek içirecek. İşte bu, sizin mükafatınızdır. Çabalarınıza ve fedakarlıklarınıza karşılıktır. (İnsan Suresi 6-22) Bu model ile oluşan kardeşlik sayesinde kardeşler deneyimlerini birbiriyle paylaşacaklar ve toplumsal gelişme sağlanacaktı. Halbuki şirk sisteminin egemen olduğu kabilecilikte kabile dışından gelen ve kabileye katılanlar için “mevlalık” kurumu vardı. Bu kurumsal yapıda ise kabileye katılan mevaliler o kabilenin hizmetçisi olurdu. Bu tür kurumsal yapı, kabilenin gelişmesine katkı sağlamazdı. Sadece mevcut işler mevalilere devredilmiş olurdu. 2.3. Medine İslam Cumhuriyeti Hudutlarının (Medine Hareminin ) Belirlenmesi Bir Cumhuriyet varlığını ancak hudutları belirli bir ülke toprakları üzerinde tesis eder ve egemenliği altındaki bölgeyi her türlü tecavüzden koruma altına alır. Kısaca buna haremleştirme denilmektedir. Peygamberimiz de Ka'b b. Mâlik'i Medine İslam Cumhuriyetinin egemen olacağı vatan hudutlarının tespiti için görevlendirdi. Ülke hudutlarının / İdarî /egemenlik sınırını belirlemek için Zatu'l-Ceyş, Muşeyrib, Mahid tepeleri ile Hufeyya, el-Uşeyre, Teym yükseltileri üzerine sınır taşlarını ona diktirdi. Tespit edilen vatan hudutları Medine halkına ve çevre kabilelere bildirildi. Medine İslam Cumhuriyeti için çizilen ülke sınırlarının harem bölge / koruma altına alındığını bu bölgede yabancıların otları biçemeyeceği, ağaçları kesemeyeceği, savaşmak için silah taşıyamayacağı, kötülük için bulunamayacağı Hz.Muhammed tarafından ilan ettirildi. Böylece Medine şehri koruma altına alınmış oldu. Aynı zamanda Medine’nin korunma ve egemenlik statüsünü Mekke’nin korunma ve egemenlik statüsü ile eşit olduğunu “Hz. İbrahim’in Mekke'yi haremleştirdiği gibi ben de Medine’yi haremleştiriyorum” şeklindeki ifadesiyle belirtti. Yani Cumhuriyet olduğunu ve bu devletin meşru sınırları kapsamındaki egemenliğine saygı duyulması gerektiğini bildirmiş oldu. 2.4. Nüfus Sayımı ve Medine’nin Demografik Yapısının Tespiti Peygamberimiz, İslam Cumhuriyetinin insan kaynakları açısından mevcut durumunu tespit etmek amacıyla Medine’de nüfus sayımı yaptırdı. Devlet olmanın bir gereği olarak yapılan bu ilk nüfus sayımında Cumhuriyetin vatandaşları erkek, kadın, çocuk, yaşlı, Yahudi, müslim, müşrik olarak kayıtlara geçirildi. Böylece Cumhuriyetin insan kaynakları envanteri çıkarılmış oldu. Yapılan bu sayıma göre yaklaşık 10.000 kişilik bir nüfusa sahip olan Medine’de 1.500 mümin, 4.000 Yahudi ve 4.500 müslim (iman etmese de İslami sistemin uygulanmasına razı olmuş kitle) Arap yaşamaktaydı. 2.5. Devlet Merkezinin (Mescit [İtaat] Merkezi / Yönetim Merkezi) İnşası Medine Anayasası ile şirke dayalı kabileci yönetim yapısından Tevhit Cumhuriyetine ulaşmış bir toplumun yönetileceği bir de Yönetim Merkezi inşa edilmesi gerekli idi. Toplumun bütün bireylerince hükümlerine boyun eğdiği / secde ettiği ([2] ) / itaat ettiği bu yönetim merkezinin o zaman ki adı mescitti. Medine Anayasası gereği ‘Cumhuriyet’ Peygamberimiz tarafından temsil edildiğinden O’nun adı ile anılan bir mescit (Mescid-i Nebevi) inşasına başlandı. İnşa edilecek mescit bugün ki tabirlerle ifade edilecek olursa yasama, yürütme ve yargı organlarının bağlı ve ilgili tüm teşkilatlarını içinde barındırdığı gibi sivil toplum kuruluşlarını da kapsayacaktı. Yani Hz.Muhammed’in@ mescidi; bugün için Meclis, bakanlıklar, Genel Müdürlükler, Genel Kurmay, Kuvvet Komutanlıkları, mahkemeler, yüksek yargı organları, Diyanet, Kızılay, Dar’ül aceze, ilk, orta, lise ve yüksekokullar gibi eğitim kurumları vb. adlarla anılan bütün kamu kurum ve kuruluşların fonksiyonlarını uhdesinde toplayacak bir yapı olarak inşa edilecekti. Böylece mescid bütün vatandaşların sorunlarının çözüm yeri olacaktı. Medine İslam Cumhuriyetinin bu ve buna benzer faaliyetleri için günde beş defa bu mescitte toplanılacak, namaz kılındıktan sonra yasama, yönetim, eğitim, muhakeme, sosyal yardımlaşma, güvenlik vb. faaliyetlerden meydana gelen “salat” yerine getirilecekti. Böylece mesciddeki dünyevi faaliyetler ve kararlar daima Allah’ın huzurunda olduğu bilinci ile gerçekleştirilecekti. Diğer bir ifade ile maneviyat ve maddiyat birleştirilecek ve yönetim her yaptığı her eylemin sonucunda Allah’a hesap vereceğinin bilinci ile hareket edeceklerdi. Cumhuriyet Merkezinin (Mescidi Nebevinin) yeri, Hz.Muhammed’in@ devesi Kusva’nın çöktüğü alan olarak belirlenmişti. Belirlenen bu arazi Neccar oğullarından iki yetim çocuğa aitti. Onlar bu araziyi hibe etmek istedilerse de peygamberimiz kabul etmedi ve arazinin bedeli olarak tespit edilen 10 miskal (40.9 gr) altın Hz. Ebu Bekir tarafından Neccar oğullarına ödendi. Böylece mescidin / yönetimin tarafsız ve ayrımsız olarak kapılarını herkese açık olması garanti edildi. Cumhuriyet Merkezinin (Mescid-i Nebevinin) inşasına başlamadan önce arazide bulunan kabirler başka yere nakledildi, hurma ağaçları kesildi ve arazinin tesviyesi sağlandı. Yapımında ise bütün Muhacir ve Ensar’dan olan müminler büyük bir coşku ile adeta birbirleriyle yarışırcasına çalıştılar. Peygamberimiz de müminlerle birlikte bir işçi gibi canla başla çalıştı. O’nun çalışmasına sahabelerin gönlü yoktu ve onu bir köşede oturtmaya çalışsalar da O onları dinlemedi ve üstün bir gayretle inşaatta çalıştı, çabaladı. Cumhuriyet Merkezinin (Mescid-i Nebevinin) zemini toprak, temeli taş, duvarları kerpiç ve direkleri hurma ağaçları olmak üzere inşa edildi. Çatısı ise hurma dallarıyla örtülmek suretiyle yapıldı. Kıblesi ise Yahudilerle birliğin, beraberliğin bir sembolü olarak ve onların bu birliğe ve beraberliğe gönül vermelerini sağlamak için yani tevhit Cumhuriyetinde onların da kendilerinin temsil edildiğini ya da onlara değer verildiğini hissetmeleri için Kudüs olarak seçildi. 2.6. Medine Ticari Piyasasını Adil bir Düzene Kavuşturma Girişimleri Hicret öncesinde Medine'de Zebale, el- Cisr, el-Asbah ve İbn Hayyeyn olmak üzere dört çarşısından oluşan bir piyasası vardı. Söz konusu Çarşıların (Alış Veriş merkezi- AVM) / Pazarların kontrolü büyük ölçüde Yahudilerin elindeydi. Ticari faaliyetlerin ilkelerini onlar belirliyor, kira ve vergilerini onlar topluyorlardı. Toplanan hasılat, işbirlikçi Medineli bazı ileri gelen Araplarla birlikte aralarında pay ediliyordu. Böylece Medine’nin ticari piyasasında İşbirlikçi Medinelilerle Yahudiler tekel oluşturmuşlardı. Hz.Muhammed @ mevcut Çarşılara (Alış Veriş merkezi- AVM) / Pazarlara gitti ve oradaki piyasayı inceledi. Gerçi önceki bilgi birikimi nedeniyle Medine piyasasının da nasıl işlediğini gayet iyi biliyordu. Fakat bildiklerini teyit etmek için bizzat yerinde incelemelerde bulundu ve tekelci piyasa yapısının ve piyasaya hâkim olanların açmazlarını, yanlışlarını ve zararlarını tespit etti. Bilindiği üzere tekelci, soyguncu ve ahlaksız piyasa yapıları geri kalmanın en önemli sebeplerindendir. Dahası onlar yaptıkları bu sahtekârlıkların, ölçüsüzlüklerin ve insanların hukukuna tecavüz etmenin bedelini çok kötü ödeyeceklerdir. Onlara bunun maliyeti çok ağır olacaktır. Hem bu dünyada hem de ahirette. Hz.Muhammed @ Medine ticari piyasasında hâkim olan Yahudi tüccarların da tıpkı Mekke’deki müşrik tüccarlar gibi insanları aldatan bir uygulamaya sahip olduklarını tespit etti. Bu tüccarlar oluşturdukları tekelci yapılarla üreticinin malını alırken dolgun/ fazla ölçmekte (ya da ucuz bir fiyata almakta) elbirliği ediyorlardı. Fakat İnsanlara aynı malı pazarlarken yine tekelci yapının elbirliği ile eksik ölçerek (ya da fahiş fiyattan) satıyorlardı. Bunu ölçü ve tartıda kullandıkları farklı ölçeklerle yapıyorlardı. Onların bu uygulaması tekelcilikleri nedeniyle halk tarafından çaresizce kanıksanmıştı. Medine Piyasasını düzeltmek için kamuoyu oluşturmak gerekiyordu. Bu aşamada Cenab-ı Hak, mevcut piyasa yapısını ortaya koyan ve kamuoyunu yeni düzenlemelere hazırlayan Mutaffifin Suresini inzal etti. Peygamberimiz Medine Piyasasına yönelik adil bir düzenleyici uygulamayı bu surenin inzalini müteakip kamuoyu oluşturduktan sonra (yaklaşık olarak hicretin 6. ve 7. Aylarında) ancak gerçekleştirebilmiştir. Rahman Rahim Allah Adına 1- 3- Eksik ölçüp tartanların vay haline! Onlar insanlardan kendilerine bir şey aldıkları zaman tam ölçerler, dolgun ölçerler. Kendileri başkalarına bir şey ölçtükleri veya tarttıkları zaman eksik ölçer ve tartarlar. (Mutaffifin Suresi 1-3) Mutaffifin Suresinin müteakip ayetleriyle peygamberimiz @ Medineli tekelci tüccarlara bu zalimce uygulamadan vazgeçmeleri gerektiği, bu tür zulümlerin bir memleketin gelişmesine en önemli engel olduğu ve şayet toplumun dirilmesi, yükselmesi isteniyorsa adil bir ticari yapının ortaya konulması gerektiği uyarısında bulunur. Böyle devam edilmesi halinde toplumun yıkılıp perişan olacağı, azaba uğramanın kaçınılmaz olacağı ve bu yapılanların bedelinin çok ağır ödeneceği ifade edildi. Peygamberimiz ayrıca Medineli tekelci tüccarlara bu yaptıkları aldatmalar için halkın ses çıkaramadığını ama onların ses çıkarmamalarının bunu kabul ettikleri anlamına gelmediğini, insanların kendilerine yapılan kötülük ve aldatmaları asla unutmadıklarını ve bir yerlere kaydettiklerini aynı surenin müteakip ayetlerini onlara okuyarak ifade etti. Tıpkı Cenab-ı Hakk’ın kullarının işledikleri eylemlerin tümünü kaydettirmesi gibi milletin de kendisine yapılan sahtekârlıkları kaydederken zamanı gelince o sahtekârlardan intikam alacak şekilde akıllarının bir köşesinde ayrı bir yerde kaydettiklerine işaret etmiş oldu. 4- 10- Onlar tekrar diriltileceklerini zannetmiyorlar mı? Büyük bir gün için. Âlemlerin Rabbi için insanların kıyam edeceği (kalkacağı) gün. Aman, dikkatli olun! Büyük günah işleyenlerin kaydı, Siccin'dedir. / hapishaneye, cehenneme girenlerin kayıtları arasındadır. Siccin nedir, bilir misin? O, (silinmez şekilde) tutulan bir kayıttır! O gün, yalanlayanların vay haline! (Mutaffifin Suresi 4-10) Fakat Hz.Muhammed’in bu uyarısına karşılık olarak Medineli tekelci tüccarlardan aldığı cevap, tıpkı Mekkeli Müşrik tekelci tüccarların verdikleri cevap gibidir; “senin bahsettiğin şeyler eskidendi, o söylediklerin geçmişte kaldı, çağımızda artık piyasa böyle işliyor, kim bize hesap sorabilecek, senin bahsettiğin gelecekte bu yapılanların mutlaka bir hesabının olacağı hususu ise eskilerin hikâyeleridir.” Onların bu şekilde karşılık vermelerine cevap olarak Peygamberimiz surenin ahiret sahneleri üzerinden “dürüst davranmaları, iyilik yapmaları, hakkaniyeti gözetmeleri halinde insanların nezdinde kredilerinin yükseleceğini, insanların bunu da kaydedeceklerini ama bu kayıtların o tacirlerin itibarını yükselteceğini, diğer insanlarında o tacirlerle ticaret yapmak için akın edeceğini” anlattı. Hz.Muhammed@ kredisi yükselen tacirlerin ve o tacirlerin bulunduğu ülkenin müreffeh bir hayata kavuşacağının altını çizdi ve sahip oldukları makamlarından piyasaya nezaret etmeleri için onları vahyin tescilli / damgalı / ispatlı bu ilkelerinden (mühürlü yıllanmış şarap benzetmesi) içmeye / kullanmaya davet etti. Şayet bu ilkelerden içecek / kullanacak olurlarsa sonucun çok güzel olacağı, etrafa bu ilkelerin güzel kokusunun (misk kokusu benzetmesi) yayılacağı, çevre ülkelerdeki insanlara bunun reklam edilerek yayılacağı ve insanların Medine’ye doğru, bu güzel kokuya doğru akın akın geleceğini belirtti. Peygamberimiz onlara iyilik ve ihsan olarak en asgarisinden adil davrandıkları takdirde bu güzelliklere, refaha ereceklerini söyledi. O “Mukarreb / en yüksek fazilete sahip insanların uyguladıkları ilkelerin (tesnim) sadece bir kısmını size tavsiye ediyorum” diye de ekledi. 11-28- Ki onlar, din / ceza / hesap / karşılık gününü yalanlıyorlar. Oysa onu, haddini bilmez, saldırgan, günahkâr olandan başkası yalanlamaz. Onlara ayetlerimiz okunduğu zaman: “eskilerin masalları.” derler. Hayır! Bilakis onların işlemekte oldukları (kötülükler) kalplerini kirletmiştir / karartmıştır. Elbette onlar, o gün Rablerin (in rahmetin)den yoksun bırakılacaklar. Akabinde de onlar kesinlikle ateşe gireceklerdir. Ve kendilerine: “İşte bu, yalanlayıp durduğunuz şeydir” denilecek. Fakat iyilerin yazısı İlliyyin'dedir. İlliyyin nedir, bilir misin? O, (silinmez şekilde) tutulan bir kayıttır. Allah’a yakın olanlar ona şahitlik ederler. Şüphe yok ki Ebrar / iyi kimseler, elbette nimetler içindedir. Makamlarından çevreye nezaret ederler /korur, gözetir, izler ve denetlerler. Yüzlerinde nimetin aydınlığını / parıltısını / sevincini görürsün. Onlara, mühürlü / korunmuş / yıllarca kapağı açılmamış halis şaraptan sunulur / içirilir. Ki onun hitamı (sonu) misk'tir. . . Yarışanlar işte onda yarışsınlar! Onun karışımı / katkısı Tesnim'dendir. O öyle bir kaynaktır ki ondan, mukarrebin / Allah’a yakın olanlar içer. (Mutaffifin Suresi 11-28) Medine piyasasındaki bozuklukların düzeltilerek adil bir piyasa yapısının kurulması sonucunda piyasaların canlanacağı, zenginliğin ve refahın artacağı, cennet hayatı metaforu ile müjdelenmesine rağmen Medine’nin şımarık ileri gelenleri Hz.Muhammed’in uyarı ve müjdelerini hiç dikkate almadılar. Halk tarafından zorla kanıksatılmış aldatmaya dayalı piyasa yapısının devamından yana tavır koydular. Piyasaya adalet, güven ve istikrarın gelmesinin çıkarlarına zarar vereceğini düşünerek peygamberimizin öğütlerine kulak vermediler. Halkın peygamberimizin yanında yer almasını engellemek için de birbirleri ile kaş göz işareti yaparak peygamberimiz ve çevresindeki mukarreb müminlerle alay edip onları eğlence konusu yaptılar. Kendi aralarında peygamberimizin bu tavsiyeleri ile alay ettiler. Müminlerin erdemli, iyiliksever, paylaşmacı ve vergili hareket ve ahlaklarını sapıklık, delilik, ahmaklık ve aptallık olarak niteleyip eğlendiler. Peygamberimizin bu öğütleri bir fayda sağlamamıştı. Ama Medine piyasasının mutlaka düzeltilmesi gerekiyordu. Önce işe öğüt vermekle başlanmıştı. Bu öğütlerin halk tabanında tartışılması ve halkın desteği alındıktan sonra piyasaya adil bir düzeni getirecek düzenleme ve uygulamalara zemin hazırlamak gerekiyordu. 29-36- (Halkı aldatarak) Suç işleyen o kimseler, müminlerden kimine gülüyorlardı. Onlara rastladıkları zaman da birbirlerine kaş göz işareti yaparak alay ederlerdi. Kendi yandaşlarına döndükleri zaman da müminlerle alay etmenin zevki ile eğlenirlerdi. Onları (müminleri) gördükleri zaman; “İşte bunlar, kesinlikle şaşkın sapıklardır” diyorlardı. Hâlbuki artık onların (suçluların), bunların (müminlerin) üzerinde hâkimiyetleri yoktur. Bugün artık iman edenler makamlarına oturmuş piyasaya / çevreye nezaret ederek / denetleyerek, korur ve gözeterek kafirlere / suçlulara gülerler. Nasıl, kafirler / suçlular yapmakta olduklarının karşılığını buldular mı? (Mutaffifin Suresi 29-36) 2.7. Mekke’den Gelen Mektupların Medinelileri Olumsuz Etkilemesi Hz.Muhammed’i @ ellerinden kaçıran Mekke Yönetimi, O’nun Medine’de Tevhidi Dünya Görüşü Hareketini teşkilatlayıp gelecekte güçlü bir şekilde karşılarına dikilmemesi için acilen harekete geçti ve Ebu Süfyan ile Ubey b. Halef adına Medinelilere bir mektup gönderdi. Tehdit dolu mektuplarında onlar şöyle diyorlardı: “Şurası kesin ki, Araplar arasında çıkacak hiçbir savaş, sizinle bizim aramızda çıkacak savaştan daha yakıcı olmaz. Gerçekte siz, bizim aramızdan çıkmış asil ve güvenilir bir kimseyi destekliyorsunuz. O'nu himayenize aldınız. Fakat bizim O'nunla bir düşmanlığımız var. Bizimle O'nun arasına girmeyin. Eğer O doğru yolda ve doğru iş yapıyorsa bunun şerefi herkesten önce bize aittir. Yok yanlış yolda ve yanlış işler yapıyorsa O'nu engellemek ve cezasını vermek herkesten çok bize aittir.” Medineliler bu tehdit mektubuna Ka'b b. Mâlikin yazdığı bir şiirle cevap vererek Hz.Muhammed'ı desteklemeye devam edeceklerini bildirdiler.( [3] ) Mekkeliler bu mektupla Medinelilerin birlik ve beraberliğini bozamamışlardı ama peygamberimize karşı olan Arap ve Yahudi ileri gelenlerin ellerine koz vermişlerdi. Onların Medine halkının içerisine kurt düşürecek fitneler ile uğraşacakları açıktı. Bekledikleri fırsatı da Mekke müşrik / pagan ileri gelenlerinin gönderdikleri ikinci mektup ile yakaladılar. Üstelik Hz.Muhammed’in İslam Cumhuriyetini teşkilatladıktan sonra Medine piyasasına el atması onların peygamberimize karşı muhalif hareketlerini daha da hızlandırdı. Medine’deki mevcut piyasa yapısının değiştirilmesi gerektiği, piyasa işleticilerinin kendilerini düzeltmeleri, bozgunculuk yapmamaları ve insanları aldatmamaları gerektiği mesajları Mutaffifin Suresi ile verilince Medineli tekelci tüccarlar bu işin burada kalmayacağını ve sonunda adil bir piyasa yapısı tesis etmek için mutlaka bir düzenleme / yasama getirileceğini anladılar. Kısaca bu işin ucu kendilerine dokunacaktı. Ayrıca onlar söz konusu surede ifade edilen tespitler çok haklı gerekçelere dayandığından halkın peygamberimizin tarafını tutacağını da gayet iyi biliyorlardı. Bu nedenle Hz. Peygamberden @ yana görünerek İslam Cumhuriyetini içeriden yıkma faaliyetlerine başladılar. Onlar bu yıkıcı ve bozguncu faaliyetlerini ıslah edici rollerde yapmaya çalıştılar. Mekke Yönetiminden Abdullah b. Ubey’e gelen ikinci mektup ile onlar bu yıkıcı ve bozguncu faaliyetlerine hız verdiler. Çünkü mektup bir ültimatom niteliğindeydi; Mektupta “Aramızdan kaçıp gelen birisine sığınma hakkı tanımış bulunuyorsunuz. Allah'a yemin ederiz ki, şayet O'na karşı çıkmaz ve O'nu memleketinizden çıkarıp atmazsanız, adamlarınızı öldürmek ve kadınlarınızı cariye edinmek için üzerinize geleceğiz.” deniyordu. ([4] ) Onlara göre Mekke Yönetiminin gönderdiği bu ikinci mektup ile Medine çok büyük bir tehdit altına girmişti. Şöyle ki: Hz.Muhammed @ kendilerine teslim edilmedikçe Medinelilerle savaş halinde olunacaktı, Medine, Mekke yönetimi ve onların kışkırtması ile diğer kabilelerin de tehditleri ile karşı karşıya kalacaktı, Medineliler hac yapamayacak ve haccın ticari gelirinden mahrum kalacaklardı, Medinelilere hac dışındaki normal yollardan yapılmakta olan ticaretine ambargo uygulanacak ve halk sıkıntılı günler geçirecekti. Ültimatom niteliğindeki bu mektup bütün Medine halkını etkiledi ama bazı Medineli muhalifleri ve müslüman olmakla birlikte iman henüz kalbine tam yerleşmemiş kişileri derinden etkiledi. Özellikle onlar için çok büyük bir korku yarattı. Mekkelileri karşılarına almakla büyük bir tehlikeye kapı araladıklarını, başlarına bela geleceğini konuşmaya başladılar. Yahudi ve münafık muhalifler gelecekte meydana gelecek çalkantılı dönemde çok zarar göreceklerini ifade ediyorlardı. Onlar, bir taraftan peygamberimizin daha gelir gelmez çarşı ve pazarlardaki yanlışlara el atması ve böylece onların imtiyazlarına ve ölçüsüzlüklerine bir ölçü getirmeye yönelik adımları diğer taraftan ise Mekke yönetiminin mektuplarında bahsi geçen yaptırımlar sonucu uğrayacakları kayıplarını düşündükçe anayasal / kitaba dayalı bir tevhit sistemini kabul etmekle yanlış yaptıklarını düşünmeye başladılar. Fakat bir defa yaptıkları bu kitabi / anayasal / toplumsal sözleşmeyi bozamıyorlardı. Zira peygamberimiz çok erken davranmış ve İslam Cumhuriyetinin teşkilatını kurmuş ve bu sistemin insan altyapısını oluşturmuştu. Kendi bağlıları arasında kardeşlik tesis etmiş, Cumhuriyetin merkezi inşa edilmiş, müesseseler kurulmuş ve kurulan müesseseler faaliyetlerine başlamıştı. Bu çerçevede olmak üzere Cuma namazları / toplantıları, vakit namazları / toplantıları ile dua, sorunları çözme, yardımlaşma, strateji geliştirme özetle yasama, yürütme ve yargı faaliyetleri başlamış ve bu faaliyetler için müminler canla başla çalışmaları yürütmekteydi. Her ne kadar yapılan nüfus sayımında müminlerin sayısı 1500 kişi olsa da birlik ve beraberlik içerisinde yaptıkları faaliyetlerin ağırlığı ve organize olmanın verdiği güç, Medine’deki en büyük kabilenin tek başına sahip olduğu güçten kat kat fazla idi. Medine’nin geri kalan 4000’i Yahudi olmak üzere 8500 kişilik mümin olmayan nüfus, kabilelerin boylara/ aşiretlere bölündüğü zaman, bu aşiret nüfusları müminlerin nüfusuna oranla pek bir ağırlıkları bulunmuyordu. Zaten peygamberimizden önce bir araya gelemeyen ve bir araya gelmenin formülünü bulamayan bu kabileler şimdi peygamberimize karşı ciddi bir muhalefet geliştirmeye, O’nu iktidardan indirip Mekkelilere teslim etmeye güçleri yoktu. Onların yaptıkları sadece kargaşa çıkartmak, dedikodu üretmek ve iktidarı yıpratıcı karşı çıkışlar ortaya koymaktı. Onlar peygamberimizin iktidarını yıpratmaya yönelik, halkta korku ve panik yaratarak O’ndan soğumasını ve O’na olan desteğini çekmesini sağlayacağını sandıkları söylentiler yayıyorlardı. Onlar ancak yapacakları nifak hareketlerinden medet ummaktaydılar. Cenab-ı Hak, Mekke müşrik elebaşların tehdit ve yaptırımlarından korkarak onların isteklerine uymanın yanlışlığını anlatmak için Hud Suresinin 96 ncı ayetinden başlayarak Hz. Musa ve Firavun kıssasını inzal etti. Söz konusu kıssa ile Firavun’un kavmini ateşe sürükleyen politikalar uyguladığından hareketle Mekke’nin Firavunu Ebu Süfyan’ın gönderdiği mektuplarda dikte ettirmeye çalıştığı siyaset (politika) izlenecek olursa Medinelileri felakete götürecekleri anlatılır. Nasıl ki Hz. Musa’nın uyarılarına kulak asmayarak Firavun’u takip etmekle dünyevi iktidarlarını kaybederek azaba duçar olan kavmi ahirette de ateş azabını hak ettiyse, Medine halkı da Ebu Süfyan’ın tehdit ve yaptırımlarına kanarak Medine’nin Yahudi ve Arap ileri gelenlerin politikalarına uyacak olurlarsa Firavunun yaşadıkları felaketlere maruz kalacakları ifade edilir. Bu nedenle onlara itaat / ibadet edilmemesi konusunda uyarı yapılır. 96-109 – Ant olsun ki Biz Musa`yı da ayetlerimizle ve yetkili bir otorite ile Firavun ve ileri gelenlerine gönderdik. Ama onlar Firavun’un emrine / siyasetine / politikasına uydular. Hâlbuki Firavun’un emri/ politikası akıllıca olmadığı gibi doğru bir politika da değildi. O [Firavun] kıyamet günü, kavmine önderlik etmiş ve kavmini ateşe götürmüştür. O varılan yer de ne kötü bir yerdir! Sonunda bu dünyada da lanetlendiler, kıyamet gününde de. Kavminin Firavuna verdiği destek ne kötü bir destektir! İşte bu, kentlerin ciddi haberlerindendir. Biz onları sana anlatıyoruz; onlardan ayakta olan da vardır biçilmiş ekin gibi olan da vardır. Biz onlara zulmetmedik; fakat onlar kendilerine zulmettiler. Onun için Rabbinin emri / siyaseti / politikası uygulandığında, Allah’tan başka itaat ettikleri otoriteler, onları kurtaramadı ve onlara ziyandan başka bir şey vermediler. İşte Rabbinin medeniyetleri / kentleri zulmederken yakaladığı vakit böyle yakalayıp çarpar. Şüphesiz O’nun yakalaması pek acıklıdır, çok çetindir! Muhakkak ki ahiret azabından korkan kimseler için bunda kesinlikle bir ayet /ibret vardır. O, öyle bir gündür ki insanların kendisi için toplandığı bir gündür ve mutlaka görülecek bir gündür. Biz onu sadece belli bir süreye kadar erteliyoruz. O gün geldiğinde O’nun (Allah’ın) izni olmadan hiç kimse konuşamaz. Artık onlardan bir kısmı bedbaht ve bir kısmı da mutludur. Bedbaht olanlar cehennem ateşi içindedirler. Onlar orada iç çekip inlerler. Gökler ve yer durdukça onlar o ateşte kalacaklardır. Ancak Rabbinin dilediği müstesna. Şüphe yok ki Rabbin dilediğini dilediği gibi yapandır. Mutlu olanlara gelince, onlar da gökler ve yer durdukça ebedi bir ikram olarak cennette kalacaklardır. Ancak Rabbinin dilediği müstesna. O halde sakın şunların ibadet ettikleri şeylerin kendilerini felakete götüreceğinden şüphen olmasın! Onların ataları da daha önce nasıl ibadet / itaat ediyorlarsa bunlar da öyle ibadet / itaat ediyorlar. Şüphesiz Biz de kendilerine hak ettikleri cezayı kesinlikle vereceğiz. (Hud Suresi 96-109) [1] )NOT: Buradaki “ideoloji” kavramını vahiy kaynaklı dünya görüşü bağlamında kullanıyorum (A.A.) [2] ) NOT: “Secde” itaat etme ve boyun eğme anlamında olup bunun en temel şekilsel ifadesi namazda yapılan harekettir. [3] ) Hz. Muhammed'in Hayalı ve İslâm Daveti-Medine Dönemi - Celaleddin Vatandaş sahife 40 [4] ) Hz. Muhammed'in Hayalı ve İslâm Daveti-Medine Dönemi - Celaleddin Vatandaş sahife 40 Cenab-ı Hakk’ın Hz. Musa ve Firavun kıssası üzerinden yapmış olduğu uyarılar yerini bulmuş ve Mekke’den gelen tehdit mektuplarını kullanarak halk arasında korku yaratmaya çalışan Abdullah bin Ubey ve yandaşlarının çabaları boşa çıkarıldı. Medine Anayasası (Kitap) ile sağlanan birliğin Mekke’den gelen mektup ile bozulmasının önüne geçildi. Şayet yerinde ve zamanında bu uyarılar yapılmamış olsaydı Medine’nin varlığını tehdit eden Mekkelilerin yarattığı korku nedeniyle Anayasa (kitap) ile oluşturulan Tevhidin (birliğin) doğru bir siyaset / politika olup olmadığı konusunda ortaya çıkan ihtilaf İslam Cumhuriyetini daha doğmadan öldürecekti. Cenab-ı Hakk’ın anlattığı kıssa ile Medine halkı İslam Cumhuriyetine bağlılıklarını yinelediler. Abdullah bin Ubey ve yandaşları ise bu Anayasal (kitabi) birliktelik konusunda şüphe ve endişelerine devam ettiler. Onlar içlerinde bu korkuyu hayatları boyunca taşıdırlar. Onların saldığı korkuya kapılan Medineli müminler ise Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği uyarıları dikkate alarak her seferinde kendilerini düzelttiler (tövbe ettiler). Diğer taraftan Mekkelilerin gönderdikleri tehdit mektupları ile Medine’nin birliği konusunda oluşan bu ihtilafın düzeltilmesi için Medineli Yahudi bilginlerinin olumlu yönde müdahale etmeleri bekleniyordu ancak onların çok azı bu girişimde bulundu. Çoğu Huyey bin Ahtab, Abdullah bin Ubey gibi zengin şımarık ileri gelenlerin ayartmalarına uydular. Abdullah bin Selam vb. gibi birkaç kişi Medine’nin Anayasal birlikteliğinin devamı gerektiği ve Mekke’nin bu tehditlerine pabuç bırakılmaması gerektiğini savundu. Cenab-ı Hakk’ın uyarılarına kulak verenlerin çoğunlukta olması ile Medine İslam Cumhuriyetinin devamından yana tavır koyan yani Medine toplumunun ıslah edilmesi, düzeltilmesi, doğruluk ve dürüstlüğün ön planda olması gerektiğine inanan halk kitlesinin Hz.Muhammed’in@ yanında olması sebebiyle Allah onların helakına izin vermeyeceğini bildirdi. Cenab-ı Hak, peygamberimize ve beraberindeki müminlere dosdoğru olmaları, emrettiği siyasetten (politikadan) asla sapmamalarını öğütledikten sonra şayet bu politikadan sapacak olurlarsa işte o zaman azaba uğrayacaklarını bildirdi. Ama verdiği öğütlere uyarak emrettiği politikayı takip edip halkı ıslah ederlerse, kendilerini düzeltirlerse, birlik ve beraberliklerini korurlarsa İslam / Barış Cumhuriyetinin ilelebet payidar olacağını, büyük bir ümmet olacaklarını ve herkesin sonunda Allah’ın nizamına dönüş yapacağını müjdeledi. Bununla beraber elbette halkın içerisinden kendileri ile anlaşmazlık / muhalefet içerisinde olanların da olacağını ve bunun tabii olduğunu bildirdi. Zira hakkın karşısında batılın yer almasının yaratılış kanunu olduğunu cehennemin bu muhalif olan insanlar ve cinlerle (Medineli Arap ve Yahudilerle) doldurulacağı sözüyle ifade etti. O muhaliflere ellerinden geleni artlarına koymamasını söyledikten sonra, onların ne yaparlarsa yapsınlar Medine’nin Yönetimi (gökler metaforunda) ve halkının (yerler metaforunda) Allah’a dönmesine engel olamayacaklarını, geleceğin (gaybın) Allah’ın nizamına ait olduğunu ve toplumsal dönüşümün Allah’a doğru kaçınılmaz olarak gerçekleşeceğini bildirdi. Yukarıda açıklanmaya çalışılan bütün bu hususlar Hud Suresinin aşağıdaki ayetlerinde veciz bir şekilde ifade edildi; 110 – 123- Ant olsun ki, Biz Musa’ya Kitab’ı verdik fakat onda ihtilâfa düşüldü. Eğer Rabbinden daha önce verilmiş bir Söz olmasa idi, elbette aralarında hüküm verilirdi. (Ihanetin cezası gerçekleştirilirdi). Onlar şüphesiz, bunda da (Kur’an öğretilerinden oluşturulan Anayasa / Vesika / Kitap) kuşkulu bir şüphe içindedirler. Şüphesiz Rabbin onların yaptıklarına tam bir karşılık verecektir. Muhakkak ki O, onların yaptıkları şeylerden tümüyle haberdardır. Artık sen emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Beraberindeki tövbe edenler de [Kitaba / Anayasaya uyarak dosdoğru davransınlar]. (Anayasal hükümleri çiğneyerek) haddi aşmayın! / aşırı gitmeyin! Muhakkak ki O [Allah], bütün yaptıklarınızı hakkıyla görendir. Zalimlere meyletmeyin, yoksa size ateş dokunur. Sonra Allah’tan başka veliyler / yardımcılar da bulamaz ve kurtulamazsınız. (Siz) gündüzün iki tarafında ve gecenin yakın saatlerinde salatı ikame edin. (Namazı müteakiben kamu hizmetlerini yapın ve kamunun sorunlarını çözmeye çalışın, bu uğurda her türlü faaliyeti icra edin.) Çünkü iyilikler kötülükleri giderir. İşte bu, aklını çalıştıranlar için bir öğüttür. (Sen) sabret! / (Siz) Sabredin! Çünkü Allah muhsinlerin ecirlerini zayi etmez. Sizden önceki devirlerden bakıyye sahipleri [daha önceki zamanlardan kalan ilahi öğretilere sahip bilginler / kitap ehli bilginleri] insanları ülkede / yeryüzünde bozgunculuktan vazgeçirmeye çalışsalardı ya! Fakat onların içinden kurtardığımız pek az kimse bunu yaptı. Zalimler ise şımartıldıkları refahın ardına düştüler ve suçlular oldular. Rabbin, halkları ıslahatçı [düzeltici] iken, o memleketleri haksız yere helâk edecek değildir. Eğer Rabbinin dileğine uysalardı, insanlar (Medineliler) elbette tek bir ümmet olurlardı. Ama Rabbinin rahmetine erdirdiği kişiler hariç, onlar hala anlaşmazlığı sürdürmektedirler. Onları işte bunun için yarattı ve Rabbinin şu sözü yerine gelecektir: “Ant olsun, cehennemi (azabı hak eden) cinler ve insanlarla tamamen dolduracağım.” Kalbini yatıştıracak elçilerin haberlerinden her türlüsünü sana kıssa olarak anlatıyoruz. Bunda da sana bir hakikat, müminlere de bir öğüt ve hatırlatma gelmiştir. İman etmeyen o kişilere de ki: “Durmayın! Elinizden geleni yapın! Biz elimizden geleni yapacağız! (Sonuçta ne olacak?) Bekleyin, görün bakalım! Şüphesiz biz de (sonucu) bekleyip göreceğiz!” Göklerin ve yerin gaybı / geleceği / sırrı ancak Allah’a aittir. Tüm iş/oluşlar / olgular yalnızca O’na döndürülür. O hâlde O’na kulluk et, O’na tevekkül et. Rabbin, sizin yapmakta olduklarınızdan gafil [habersiz, duyarsız] değildir. (Hud Suresi 110-123)

  • Bölüm 31:Akabe Görüşmelerinin Başlaması | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 31 AKABE GÖRÜŞMELERİNİN BAŞLAMASI Akabe görüşmeleri süreci, Peygamberimizin Medine’ye hicretinden önceki yaklaşık son üç yılı kapsar. İlgili dönemde sadece Hazreçlilerden 6-8 kişi ile yapılan ilk görüşme, ertesi yıl 12 kişi ile yapılan ve Birinci Akabe Biatı olarak adlandırılan ikinci görüşme ve en son olarak Evs ve Hazreçlilerden oluşan 75 kişilik toplulukla yapılan İkinci Akabe Biatı görüşmesi tarih kitaplarında kayıtlara geçmiştir. Bu süreç içerisinde yapılan diğer görüşmeler ve meydana gelen olaylar hakkında siyer kitaplarında yeterli bilgiye ulaşılamamıştır. Bahsi geçen dönemde çok fazla sure nazil olmasına karşın siyer kaynaklarında anlatılan olaylar sınırlıdır. Ancak tarihi kayıtların sustuğu bu dönemi Kur’an kayıt altına almıştır. Kur’an’ın kayıtlarından bu dönemin çok hareketli geçtiğini gözlemlemek mümkündür. Yani bu dönemde Medinelilerle çok fazla görüşmeler olmuştur. Bu görüşmeler kimi zaman Medine’deki Hz.Muhammed@ taraftarlarıyla olduğu gibi kimi zamanda Medine muhalifleriyle de gerçekleşmiştir. Zira Medine kendi iç sorununu çözmek isterken ortaya çıkan çözüm seçeneğine, sadece ilahi öğretiye dayalı tevhit sistemini kabul etmek değil aynı zamanda bu sistemi uygulamak için Hz.Muhammed’in@ Medine’nin lideri olarak kabul edilmesi seçeneği de dahil edilmiştir. Dışarıdan bir kişinin Medine’ye başkan olarak seçilmesi Medine’deki kabilelerin ileri gelenleri arasında sorun yaratmıştır. Bu şekildeki bir çözüm önerisine taraftar olanlar olduğu gibi karşı çıkanlar da olmuştur. Onlar, bu sorunlar üzerinde araştırma yapmak için Mekke’ye gelmekte, tereddüt ve korkularını Hz.Muhammed@ ile açık yüreklilikle tartışıyorlardı. Dahası onların bu müzakerelerine ve kendi aralarındaki tartışmalarına Mekkeli müşriklerin tezviratlarını da ekleyecek olursak, Medinelilerin her açıdan tatmin edilmesi gerekmektedir. Bu nedenle akabe biatları adı verilen anayasal / toplumsal sözleşme görüşmelerinin oluş süreçleri sırasında yapılan onlarca görüşmenin kapsamları bu sırada nazil olan surelerde görülmektedir. Akabe süreci müzakereleri genel olarak metaforlar ile anlatılırken sorunların ve tereddütlerin giderilmesinde de aynı metodun kullanıldığını görmek mümkündür. Bunlar genel olarak; Hz. Nuh @ üzerinden Gemi yapımı / Devletin teşkilatlanması, Hz. İbrahim@ ve Hz. Lut@ üzerinden anlatılan kıssalarla çeşitli elçilerin gelip gitmesi, Hz. Musa@, Hz. İsa@ ve Hz. Şuayb@ üzerinden Medinelilerle (Yahudiler dahil) peygamberimiz (ya da temsilcisi Mus’ab Bin Umeyr) arasındaki ilişkiler, Hz. İbrahim@ tarafından Hz. İsmail’in@ kıssası üzerinden biat anlaşması(ları), Hz. Adem’in@ yaratılışı kıssası üzerinden Mekke’de yapılan son toplantılar, Hz. İbrahim’in@ putları kırması ve ateşe atılması kıssası üzerinden Peygamberimiz ile Mekke müşrikleri arasında gelinen noktadaki ilişkiler, şeklinde anlatılmıştır. Ancak bu ilişkileri ve yaşanan olayları Kur’an kayıtları üzerinden bir kronolojiye oturtmak eldeki tarihi kayıtların yokluğu nedeniyle hayli zordur. Bu nedenle bu çalışmada olayların kronolojik sıralaması hususunda elden geldiğince mantıklı ve hayatın akışına uygun kurgu oluşturulmaya çalışılmıştır. Bir önceki bölümde Hz.Muhammed@ ile yapılan ilk görüşmeden sonra Medine’den gelen kişileri Hz.Muhammed’den@ uzak tutmak amacıyla Mekke müşrik ileri gelenlerince yapılan menfi propagandalara verilen cevaplar işlenmişti. Bu bölümde ise yine Medine’den Hz.Muhammed@ ile görüşmek için gelen ve altı kişilik temsil heyetiyle yapılan görüşmeler konu edilir. Bu görüşmenin önemi ise sadece Medineli Araplar değil Medineli Yahudi kabileler de Hz.Muhammed’in@ Medine lideri olarak kabul edilmesi ve O’nun getirdiği sistem önerisinin kabul edilişi yönünde bir meyil ve tartışma gündeminin oluştuğu hususunun bildirilmesidir. Artık vahyin ağırlığı her tarafta hissedilmeye başlanmıştı. İlahi vahyin öngördüğü sistemin bu coğrafyadaki insanların kurtuluşu için tek çare olacağı gündeme oturmuştu. İlahi öğretiye dayalı sistem bütün çevre kabileler arasında paylaşılır olmuştu. Medine’den gelen altı (veya sekiz) kişilik bu heyetin getirdiği haber, artık hareketin önlenemez yükselişine işaret ediyordu. İlahi mesaj gittiği yerde etkisini gösteriyor, bir atlının dörtnala gittiğindeki ilerleyişinin toz kaldırması gibi ilerliyordu. İlahi Vahyin mesajına muhtaç gönüllere kolayca akıyor ve kalpleri fethediyordu. Kalplerini ilahi vahye açanlar, mesajları başka gönüllere ulaştırmak için onları herkesle paylaşmaya çalışıyorlardı. Artık bu hareketin durdurulması imkansızdı ve Cenab-ı Hakk’ın müminlere zafer vereceğinin ve müşriklerin ise kaybederek Hakkın egemen olacağı vaadinin kesinlikle gerçekleşeceğinin işaretleri iyice belli olmuştu. Rahman Rahim Allah Adına 1- 6-Tozu dumana katarak fırtına gibi esenlere, yüklendiği mesajın ağır yükünü taşıyanlara, kolayca gönüllere akanlara, İlahi mesajı / emri herkese paylaştıranlara ant olsun ki, size vaad edilen kesinlikle doğrudur ve hesaplaşma muhakkak gerçekleşecektir. (Zariyat Suresi 1-6) Medine’den gelen haberler ile gelecekte teşekkül edeceği mukadder olan ve gökler metaforu ile ifade edilen İslami Yönetimin, insanların sorunlarını çözmek için çok çeşitli ve güzel yolları / metotları vardır. Fakat gerek Medine’deki gerekse de Mekke’deki bilinçsiz ve azgın insanlar, bu yönetimin / devletin gerçekleşmesi konusunda hala tereddütler yaşamaktadır. Bu nedenle özellikle Medine’deki ileri gelenler bu hususta farklı görüşlere sahiptir. Onlar ilahi sistemin kendi sistemlerinde meydana getireceği değişiklik ile statükolarının bozulacağı endişesi taşımaktadır. Fakat takva sahipleri ise toplumdaki sorunları çözmeyi ve toplumu rahat ettirmeyi düşünmektedir. Onlar gece gündüz insanların sorunları için çaba sarf etmekte, muhtaçların ihtiyaçlarını temin etmeye çalışmakta ve bu amaçla kendi mallarından sarf etmektedir. Cenab-ı Hak, bu vaadin gerçek olduğunu yakından görmek isteyenlere yeryüzü metaforunu kullanarak halktaki değişimi ve bu husustaki istekliliğe bakmalarının yeteceğini bildirir. Şayet onlar halka (yeryüzü metaforu) inip onların taleplerine kulak verseler ilahi öğretiye dayalı bir sistemi ne kadar arzu ettiklerini görürlerdi. Böylece toplumsal inkılabın nasıl kaçınılmaz olduğunun işaretlerini halkta / yeryüzünde müşahede ederlerdi. Ayrıca endişe ve tereddüt ettikleri yoksunluğun yersiz olduğunu, zira ilahi öğretiye dayalı olarak kurulacak devlet ile bolluk ve bereketlere kavuşulacağı, rızıkların gökten geldiği metaforu ile bildirilir. Onların bu hususu bir hakikat olarak bildiklerini ve kaçınılmaz olarak gerçekleşeceğini de aslında gayet iyi bildiklerini ve aralarında konuştukları da ifade edilir. 7- 23- Mükemmel güzellikte yollara sahip semaya ant olsun ki, sizler farklı görüşlerinizle derin bir ayrılık içindesiniz. Bu kaostan / ayrılıktan dönen güzel yola dönmüş olur. Fakat cehalet içerisinde gaflete dalmış ve “Din / Hesap / Hesaplaşma Günü ne zaman?” diyen o yalancılar mahvolacak. O gün, onlar ateş üzerinde azap görecekler ve kendilerine; “Yalanladığınız şeyin azabını tadın! İşte bu, sizin kendisini acele istediğiniz şeydir!” denilecek. Muhakkak ki takva sahipleri Rablerinin kendilerine verdiği şeyleri alarak cennetlerde pınar başlarındadır. Zira onlar, muhsinler / iyi ve güzel davranış sergileyenler idiler. Onlar geceleyin çok az uyurlardı. Onlar, seherlerde bağışlanma dilerlerdi ve onlar mallarından isteyen ve sıkıntı içerisinde olanlar için bir pay ayırırlardı. Kesin / yakiyn olarak inanacaklar için, yeryüzünde ve kendi içinizde nice ayetler vardır. Hala görmüyor musunuz? Sizin maddi manevi yaşam gıdanız da semadadır / göktedir, size vaat edilen şeyler de göktedir. Göklerin ve yeryüzünün Rabbine yemin olsun ki, o (size vaat edilen şey), kesinlikle, tıpkı sizin konuştuğunuz şekilde gerçekleşecektir. (Zariyat Suresi 7-23) 31.1.Akabe Görüşmeleri Sürecinde Medine’den Gelen İlk Heyet ve Müjdeleri Akabe görüşmeleri peygamberimizin sadece hac zamanındaki kabileleri dolaşarak onları İslam’a / barışa / tevhit ideolojisine davet etme ve sonrasında gelişen bir süreç olarak sınırlandırılamaz. Zira O’nun Taif dönüşünde karşılaştığı yabancılara / cinlere yaptığı davete icabet eden Medineliler kendi kabilelerini de İslam’a davet etmişlerdir. Medineli bu yabancılar / cinler arasında bulunan Yahudiler, kendi kabilelerini etkilerken, Hazreçli Araplar da kendi kabilelerini etkilemişler ve böylece İslamı kendi şehirleri için bir sistem olarak benimseme hususunda kendi aralarında tartışmaları başlatmışlardı. Hazreçli Araplar bu tartışmaların sonunda Mekke’ye bir heyet göndermeye karar verirler. Bu heyet Medine’deki kabilelerin aralarında yaptıkları tartışmalar sonucunda peygamberimizin liderliğini ve teklif ettiği İslam Cumhuriyeti teklifini kabul ettiklerini bildirmek ve bu hususta müzakereleri başlatmak niyetinde olduklarını bildirmek için gönderilir. Ancak Medine’de sadece Araplar yaşamıyordu. Medine’nin neredeyse yarıya yakın nüfus ağırlığını Yahudiler oluşturuyordu. Bu nedenle İslam / Barış Devleti kurma ve başkanlığına geçme olayına onlarında muvafakat vermesi çok önemliydi. Sözkonusu heyet böyle bir oluşuma ilişkin tartışmaların Medineli Yahudi kabileler arasında da başladığını müjdeleyecekti. Rivayetlere göre Medineli Yahudiler “bize bir peygamber gelecek ve biz o peygamber ile size üstünlük sağlayacağız” diyorlardı. Peygamberimize iman edilmesi konusunda yapılan tartışmalara ilişkin rivayetlerde ise onların “o peygambere onlardan (Medineli Evs ve Hazreçten) önce biz tabi olalım da onlar bize üstün gelmesin” şeklindeki ifadeleri bu peygamberin kendi içlerinden çıkması gibi bir şartı içermediği görülmektedir. Onlar peygamberimiz ve ilahi öğreti ile diğer Araplara üstün gelmeyi daha da öncelemektedirler. Yahudilerden samimi olanlar peygamberimizin getirdiği sisteme teslim olmayı tercih ederken samimi olmayanlar ise Araplara üstünlük kurmak ve Kureyş’in Arap yarımadasındaki hakimiyetine son vermek için peygamberimizi Medine’ye davet etme ve böylece Arapları da ikiye ayırma politikasını benimsemiş olabilirler. Sonuçta ister iman etsin ister etmesin bütün Yahudiler için peygamberimizin Mekke’den ayrılması ve Medine’ye gelmesi uygun bir politika olmuştur. Yani politikalar Yahudilerin kendi içlerinde bir örtüşme göstermiştir. Medine’deki bu gelişmeleri müjdelemek üzere Medine’den bir heyetin Mekke’de peygamberimizi ziyaret ederek durum hakkında bilgi vermesini Kur’an Zariyat Suresindeki Hz. İbrahim@ kıssası ile haber vermiştir. Bu kıssa metaforunda peygamberimize gelen heyet üyelerini / elçileri peygamberimiz tanımaz ama izzet ve ikram etmekten de geri durmaz. Fakat o dönem geleneklerine göre sunulan ikram ve yemeklerin yenilmesi dostluğu / müttefikliği, ikramın yenilmeyip reddedilmesi ise düşmanlığı ifade ettiğinden, heyetin müttefikliği gizlemek için böyle bir oyuna başvurduklarını görüyoruz. Zira peygamberimiz tarassut / baskı altındadır ve O’nun her türlü hareketi sürekli izlenmektedir. Bu hususta yapılacak numaranın da gerçekçi olması için peygamberimizin de durumdan haberdar olmaması gereklidir. Heyet üyeleri / elçiler daha sonra peygamberimizi ve yanındaki arkadaşlarını teskin ederek onlara Yahudi kabileler dahil Medineli kabilelerin kendisine destek vereceği müjdesini verirler. Kur’an bunu “bilgin bir oğul” metaforunda sunar. Kabile geleneğinde oğul kişinin kendi davasının sürdüren kişi olduğundan bu metafor kullanılır. Peygamberimizin davasına destek verileceği müjdesinin hem Medineli Araplardan hem de Yahudilerden gelmesi O’nun davasının devam edeceğinin bir işaretiydi. Bu nedenle tıpkı kabile geleneğinde kandan gelen bir oğulla davanın devam etmesi gibi, peygamberimizin davası da kandan gelmese de bağlılarının vereceği destekle devam edecekti. Nasıl ki Kevser suresindeki müjde ile davasının devamı kan / soy yoluyla değil de kendisini sevenler ve bağlanan eliyle sağlanacağı haber verildiyse burada da bilgin bir oğul metaforu ile peygamberimizin davasına destek verileceği müjdelenmektedir. Peygamberimizin etrafında bulunan müminlere – ki bu müminler kıssada “Hz. İbrahim’in@ karısı” temsili ile anlatılır- bahtsız, şansı kapanmış, bütün kapıların artık tek tek yüzlerine kapandığı aşamada böyle bir müjdenin verilmiş olması onların sevinç ve şaşkınlığı bir arada yaşamasına neden olur. Bu kıssa metaforu ile farklı bir olay da anlatılmak istenmiş olabilir. Şöyle ki; gelen heyet üyeleri / elçiler huzura alındıktan sonra Hz.Muhammed@ kendi arkadaşları / ehli ile görüşür ve önceden hazırlanmış, donanımlı-sağlam maddeleri olan, detaylandırılmış ve anlaşma taraflarının uyması halinde kendilerine çok güç verecek bir anayasal metni, onlara sunar. Fakat elçiler ilk etapta bu anlaşma / anayasal metinle pek ilgilenmezler. Çünkü onlar bundan daha önemli gelişmeleri haber vermek üzere gelmişlerdir. Onlar anlaşma metni üzerinde çalışmak için daha erken olduğunu ama Medine’de kendisine tabi olacak önemli kişi ve kişilerin olduğundan bahsederler. Medine de Yahudiler de dahil olmak üzere kendisine tabi olacak önemli kişilerin olduğu müjdesini verirler. Hz.Muhammed’in@ yanındaki arkadaşları bu haber karşısında çok şaşırırlar. Zira Mekke’de içinde yaşadıkları zorluk baskı ve ümitsizlik onlarda çok büyük bir karamsarlığa neden olmuştu. Onlar İslami hareketin bir daha ayağa kalkmasının mümkün olmadığını düşünürlerken bu haber onlarda çok büyük bir umut ışığı yakmıştır. 24-30-İbrahim’in şerefli / saygın misafirlerinin haberi sana geldi mi? Hani onlar, onun (İbrahim’in) huzuruna girmiş ve “Selâm!” demişlerdi. O da onlara “Selâm size, yabancı topluluk!” demişti. O (İbrahim), sonra ehline / arkadaşlarına gitti ve semiz bir buzağı / detaylı bir anlaşma (anayasa) metni ile geldi. Sonra onu (buzağıyı / anlaşma (anayasa) metnini) onlara sundu; “Buyurmaz mısınız?” dedi. Derken içinde onlardan yana bir korku / tereddüt hasıl oldu. Onlar; “Korkma!” dediler ve onu bilgin bir oğul ile müjdelediler. Bunun üzerine karısı ileri atıldı ve elini yüzüne vurarak: “Bir bahtsız, bir kısırdan öyle mi?” diye feryat etti. Onlar; “Rabbin işte böyle buyurdu. Şüphesiz O hikmet sahibidir. O her şeyi hakkıyla bilendir.” dediler. (Zariyat Suresi 24-30) 31.2. Medinelilerin Kureyşle Mücadele Etmeye Kararlı Oluşları Hz.Muhammed’in@ Medinelilerin kendisini neden destekleyeceklerini ve onların bu desteklerinin altında yatan politikanın ne olduğunu sorması üzerine heyet üyeleri, Kureyş’in bunu hak ettiğini, onların bu güne kadar yaptığı azgınlıkların, zulümlerin, aldatmaca, haksızlık ve adaletsizliklerin mutlaka sert bir karşılığı / cezası olması gerektiğini ifade ederler. Heyet üyeleri, Mekke’deki müminlerin ise bu şehirden kurtarılması gerektiği ve zaten bu kurtarılacak nüfusun öyle çok kalabalık olmadığı da dikkate alındığında Medine’ye hicret edecek muhacir müminlerin Medine üzerinde fazla bir yük olmayacağı, onlara Medine olarak yardım etmenin kendileri için şeref olacağını da ilave ederler. 31- 37- Bunun üzerine o (İbrahim); “Ey Elçiler! Sizin asıl işiniz nedir? / Sizin bu olağan dışı ziyaretinizin sebebi nedir? / Sizin asıl politikanız nedir?” dedi. Onlar; “Muhakkak ki biz, Rabbin katında haddini bilmezler için işaretlenmiş, çamurdan pişirilmiş sert taşları üzerlerine yağdırmamız için suçlu bir kavime gönderildik” dediler. Bu arada müminlerden orada bulunanları çıkardık. Zaten orada, bir ev halkından başka müslüman da bulamadık. Ve böylece acı azaptan korkan kimseler için orada ibretlik bir manzara bıraktık. (Zariyat Suresi 31-37) Tıpkı geçmiş kavimlerin yaptıkları kötülükleri ve azgınlıkları nedeniyle yok edildikleri gibi sosyolojik / ilahi kural gereği Mekke müşrikleri de yok edilecektir. “Sihirbaz ve deli” diyerek Hz.Musa@ ile dalga geçmesi nedeniyle güçlü orduya sahip Firavun bile tarih sahnesinden feci bir akıbetle silinmiştir. Aynı şekilde Ad kavmi, Semud kavmi ve Nuh kavmi de ilahi öğreti dışına çıkıp azgınlaştıkları için yıkılıp gitmişlerdir. Gök kubbe hepsinin başına geçirilmiştir. Gökyüzü nasıl bina edilmiş ise aynı şekilde İlahi öğretiye dayalı İslam Cumhuriyeti de öyle bina edilecek ve egemenliği geniş bir alana yayılacaktır. Yeryüzü nasıl tanzim edildiyse aynı şekilde ilahi öğretiye dayalı İslam toplumu da öyle tanzim edilecektir. Mekke müşriklerinin sistemleri de yani onların gök kubbeleri de başlarına yıkılacaktır. 38-55- Musa’da da ibretler vardır. Bir zamanlar onu apaçık bir yetki ve donanımla Firavuna gönderdik. Fakat Firavun, hükümetiyle beraber karşı çıktı ve “Bu, bir sihirbaz, bir mecnundur” dedi. Bunun üzerine Biz de onu ve ordularını yakaladık ve denize fırlatıp attık. Bu sonucu hak etmişti o. Âd’da da ibretler vardır. Bir zamanlar onların üzerine kasıp kavuran bir rüzgâr göndermiştik. O rüzgâr uğradığı yerde hiçbir şey bırakmadı ve her şeyi kül edip savurdu. Semud’da da ibretler vardır. Bir zamanlar onlara, “Belirli bir süre daha keyfinizi sürün bakalım!” denmişti. Fakat onlar Rablerinin emrine başkaldırdılar da göz göre göre yıldırım onları yakalayıverdi. İşte o zaman onlar ne ayağa kalkmaya muktedir olabildiler ne de yardım görebildiler. Bunlardan önce de Nuh kavmini (helâk etmiştik). Onlar da yoldan çıkmış bir topluluk idiler. Semayı kudretimizle sağlamca bina ettik ve onu sürekli genişletiyoruz. Yeryüzünü de Biz döşedik. Biz ne güzel döşeyen / düzenleyeniz! Her şeyden çift çift yarattık. Umulur ki iyice düşünür öğüt alırsınız. Öyleyse Allah’a kaçın. Muhakkak ki ben, O’nun tarafından görevlendirilmiş sizin için apaçık bir uyarıcıyım. Allah ile beraber başka bir tanrı kılmayın. Gerçekten ben sizin için O’ndan apaçık bir uyarıcıyım. İşte böyle! Onlardan öncekiler de kendilerine gelen her peygambere mutlaka ya “Bu bir sihirbazdır!” ya da “Bu bir mecnundur!” dediler. Onlar, bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler? Hayır! Hayır! onlar azgın bir toplum idiler. Bu nedenle sen onlara karşı dur. Bundan dolayı sen kınanacak değilsin. Sen öğüt ver. Çünkü şüphesiz öğüt vermek / hatırlatmak, müminlere fayda verir. (Zariyat Suresi 38-55) Şirk sisteminin yıkılması ve tevhit sisteminin gelmesi için müminlerin, mazlumların ve adalet savunucularının Allah’a yönelmeleri ve O’na sığınmaları gereklidir. Medine’deki cinlerin (Yahudilerin) ve insanların (Evs, Hazreç ve muhacirlerin) bir araya getirilecek olması, onların tevhit oluşturarak yeniden yaratılacak olmaları Cenab-ı Hakk’ın ilahi bir lütfu olacaktır. Onlar başka değil Yalnızca O’na itaat etmek üzere bir araya gelecekler. Böyle bir oluşum ise sadece kendi menfaatlerinedir. Şimdi sıra Medine’deki mümin olmayan (muhalif olan) ileri gelenlerin bu oluşuma ilişkin endişelerini gidermeye gelmiştir. Onların ağırlıklı tereddütleri, böyle bir oluşum sırasında Mekke’den gelecek muhacirleri Medine ekonomisine getireceği yüktür. Cenab-ı Hak, elçisinin dili ile ifade ederek, Hz.Muhammed@ bu tevhit oluştan herhangi bir menfaat beklemediğini, onlardan ne bir rızık ve ne yemek beklentisi olmadığını ifade eder. Böylece Mekke’den gelecek muhacirlerin de Medine’deki kabilelerden herhangi bir beklenti içerisinde olmadıkları bildirilerek mümin olmayan Medinelilerin maddi kayıplara uğrayacaklarına yönelik tereddüt ve endişeleri izale edilir. 56-60- Ben, cinleri ve insanları bana itaat / ibadet etmeleri için yarattım. (oluşturdum.) Ben onlardan herhangi bir rızk istemiyorum. Ben, onların Beni yedirmelerini de istemiyorum. Muhakkak ki Allah, rızık verenin ta kendisidir, çok çetin kuvvet ve güç sahibidir. Elbette zulmeden kimseler için geçmişteki yoldaşlarının payı gibi bir pay vardır. Bu nedenle acele etmesinler. O vaat edilen günlerinden dolayı vay o kafirlerin haline! (Zariyat Suresi 56-60)

  • Bölüm 15:Sabırların Tükenmesi | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 15 SABIRLARIN TÜKENMESİ 15.1-Allah Hakkındaki Vesveseler Bir taraftan uzayıp giden bir boykot, diğer tarafta Mekkeli müşriklerin müminlere ve arafta olan Mekkelilere peygamberimizin vaadi aleyhine yaptıkları tezvirat ([1] ) müminlerin sabırlarını tükenme noktasına getrmişti. Dayanılmaz hale gelen bu karanlık havaya müminlerin bir süre daha tahammül etmeleri için morale ihtiyaçları vardı. Peygamberimiz müminlere ders veriyor, onları yetiştiriyor ama şeytani vesveseler ve tezviratların oluşturduğu umutsuzluk da müminler ve araftakiler üzerinde kendini hissettiriyordu. Onlar bir mucize bekliyorlardı. Peygamberimiz Rabbi’nden istese, O’na yalvarıp yakarsa, niyaz ve dua da bulunsa bir mucize meydana gelip de müminlerin içinde yaşadıkları bu olumsuz hava olumluya dönemez miydi? Bazı müminler “Mademki O Allah elçisi, o halde biraz gayret etse Rabbi onun hatırını kırmaz, bir mucize gönderebilir ve kötü gidişatımız düzelebilir” diyorlardı. Hem Cenab-ı Hak; “bir gün mutlaka bu şirk sisteminin yok olacağını, müşriklerin büyük bir azapla karşı karşıya kalacaklarını ve o gün müminlerin zaferle sevineceklerini” vaadetmemiş miydi? Elbette vaadetmişti ama bu ne zaman vuku bulacaktı? O saat ne zaman gelecekti? Durum gittikçe kötüye gidiyor, hiçbir umut ışığı da görünmüyordu. Fakat Cenab-ı Hak, onlara seslenerek bu tür düşünceler şeytanın aldatmaları olup bu düşünceleri terk etmelerini ve bu düşüncede ısrar edenleri yani Allah’ı yanlış telakki edenleri de terk etmelerini, hak ve adaleti ayakta tutmak isteyenlerin yanında yer almalarını istedi. Şirk sisteminin derece derece / yavaş yavaş sonunun geleceğini bildirdi. Cenab-ı Hak onların entrikalarını / tuzaklarını boşa çıkaracağını müjdeledi. Böylece Cenab-ı Hakka yanlış telakkilerle yaklaşılamayacağı belirtilerek O’na en güzel isimlerle ve en güzel düşüncelerle yaklaşılması gerektiği bildirilmiş olur. 180-183- En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na o güzel isimlerle dua edin. O’nun isimleri hakkında yanlışa saptıranlardan uzak durun. Onlar yaptıklarının cezasını yakında görecekler. Yarattıklarımızdan hakka rehberlik eden ve onunla adaletle hükmedenler de vardır. Ayetlerimizi yalanlayanları ise farkına varamayacakları bir şekilde yavaş yavaş helâke götüreceğiz. Ben onlara mühlet veririm. Fakat tuzağım / planım / düzenim çok sağlamdır. (Araf Suresi 180-183) 15.2-Peygamberimiz Hakkındaki Vesveseler Şirk sisteminin sonunun geleceğinin delili olarak Peygamberimizin ne dediğini bilen gayet aklı başında bir kimse oluşuna ek olarak, Cenab-ı Hakk’ın kozmik sistemdeki hükümranlığı verilir. Nasıl gökler ve yer birbiriyle uyumlu, tek merkezden ve birlik içerisinde Cenab- Hak tarafından idare ediliyorsa, aynı şekilde Arap coğrafyasındaki kabileler de atomize kabile yapısını terk ederek tevhidi dünya görüşü çerçevesinde birlik ve beraberliğe giderlerse / tevhid olurlarsa çok güçlü bir devlet vücuda getireceklerdir. Aksi takdirde ise şirk sisteminin yarattığı bozukluk ve kötü gidişat nedeniyle İran ya da Bizans imparatorluklarının karşısında yenilmeye mahkûm olacakları gerçeği üzerinde düşünülmesi gerektiği bildirilir. Bu nedenle ivedilikle şirk sisteminin terk edilmesi ve kabileler arasında barışın sağlanarak birlik / tevhit sistemine geçilmesi zaruret arz etmektedir. Kaçınılmaz çöküş yaşanmadan derhal tedbir alınıp sistem değişikliğine gidilmelidir. 184-186- Arkadaşlarında (Muhammed’de) hiç cinnet hali bulunmadığını düşünmezler mi? O, ancak apaçık bir uyarıcıdır. Hem göklerin ve yerin hükümranlığına, Allah’ın yaratmış olduğu her şeye ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine de bakmazlar mı? Artık bundan sonra hangi söze inanacaklar? Allah kimi dalalette bırakırsa, artık ona doğru yolu kimse gösteremez. Azgınlıkları nedeniyle Allah onları şaşkın bir halde bırakacaktır. (Araf Suresi 184-186) 15.3- Kurtuluş ve Zafer Vaadinin Zamanı Konusundaki Vesveseler İçinde yaşadıkları zorluklar nedeniyle bazı müminler toplumsal kıyamet / inkılap saatinin ne zaman geleceğini sorma ihtiyacı duyuyorlardı. Zira sıkıntılar artık çekilmez, tahammül sınırlarını zorlayan hale gelmekteydi. Artık bir an önce Cenab-ı Mevla’nın vaadinin tecelli etmesini veya en azından daha ne kadar tahammül etmeleri gerektiğini bilmek istiyorlardı. Dahası arafta olanlar da aynı soruları sormaktaydılar. Eziyetleri çekmeyi göze alamayan ama gönülleri Hz.Muhammed’den@ yana olan kişiler de bir an önce şirk sisteminin yıkılmasını istemekteydiler. Ama iş uzadıkça onlarında umutları tükenmekteydi. Cenab-ı Hak, onların serzenişlerine karşılık bu konudaki bütün bilgilerin kendi katında olduğunu ve bunu kendisinden başka kimsenin açıklayamayacağını bildirir. Fakat onların dayanma gücünü artırmak için bu vaktin artık iyice yaklaşmış olduğunu belirtir. Bunu “göklerde ve yerde ağır bastığı” şeklindeki betimleme ile göklerin (yöneticilerin) ve yerin (halkın) tahammül sınırlarını aşan bir noktaya geldiğine değinerek ifade eder. Böylece inkılap vaktinin yakın olduğuna değinir. Artık dayanılamayacak bir ağırlığa ulaşan bu zulmün yıkılmasının kaçınılmazlığı vurgulandıktan sonra bunun ansızın geleceğini söyler. Daha sonra elçisinin toplumsal kıyamet / inkılap vakti konusunda bir iradesinin olmadığı gibi hiçbir bilgisinin de olmadığına ve onun sadece bir uyarıcıdan ibaret olduğuna işaret eder. Peygamberler dahil kimsenin geleceği / gaybı bilemeyeceğini kesin bir dille ifade eder. O elçisine hem kozmik kıyametin hem de toplumsal kıyametin mutlaka gerçekleşeceğini bildirmiş fakat zamanı konusunda bilgi vermemiştir. Cenab-ı Hak, bu bilgiye ek olarak peygamberimize “Gelecek konusunda her şeyi bilmiş olsaydı kendisine hiçbir zarar verilemeyeceği ve her türlü iyilik / fayda / hayrı kendisine yönlendireceğini” bildirmesini söyledi. Böylece doğası gereği bu mücadelenin inanan insanların kendi iradeleri ve gayretleri ile yapılacağı ve olayların Cenab-ı Hakk’ın sosyal kanunları çerçevesinde seyredeceği vurgulanarak kimsenin bir ayrıcalık beklemeksizin kendi üzerine düşeni yapması gerektiği belirtilmiş olur. Cenab-ı Hak elçisine bile gelecek konusunda temel bilgiler dışında ayrıntıları bildirmediğine göre insanlar her şeyi kendi çaba, gayret ve tedbirleri ile yapacaklardır. 187-188- Sana soruyorlar: “Saat ne zaman gelip çatacak?” De ki: “Onun bilgisi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun vaktini Ondan başkası açıklayamaz. Göklerde ve yerde ağır basmıştır. O size ansızın gelecektir.” Sanki sen onu biliyormuşsun da gizliyorsun gibi sana soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi ancak Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler.” De ki: “Ben kendim için Allah’ın dilediğinden başka ne bir menfaat elde etmeye ne de bir zararı önlemeye mâlik değilim. Ben eğer gaybı bilseydim, elbette ben hayırdan daha çok pay almak isterdim. Bana hiçbir kötülük de dokunmazdı. Ben sadece bir uyarıcı ve iman edecek olan bir kavme müjdeleyenim.” (Araf Suresi 187-188) 15.4- Tevhid Sisteminin Kurulmasından Önce İlahi Öğretinin Tedris Edilmesinin Gerekliliği Boykotun verdiği çile ve yokluklar nedeniyle serzenişte bulunan bazı müminlere ve araftaki Mekkelilere bu işin yolunun böyle olması gerektiğine Cenab-ı Hak bir başka açıdan daha örnek verir; “İnsanın tek nefisten / kişilikten yaratılmıştır. Yani bütün insanların genel karakterleri / kişilikleri aynıdır. Sükûn bulması / huzurlu bir yuva kurması için yaratılan eşi de aynı nefistendir. / kişiliktendir. Farklı cinsten olmasına rağmen aynı nefisten / kişilikten yaratılmıştır. Her iki cinsin genel karakterleri / kişilikleri aynıdır. Onların bir araya gelmesi sonunda eşi gebe kalmış, onlar evlatlarının salih / sağlam evlat olması için Allah’a yalvarmışlar. Zira doğacak çocuklarının kusursuz olması ve salih bir evlat olması hususunda ellerinden bir şey gelmediğini onlar gayet iyi bilmektedirler. Bu noktada şirk otoritelerinden bir talepte bulunmazlar. Ama Allah onların dualarına icabet edip salih / sağlam bir evlat verdikten sonra onlar yine şirk otoritelerine yönelirler, şirk sisteminin hükümlerine tabi olurlar. Allah’ın hükümlerini bir kenara bırakırlar. Sanki aynı özden / kişilikten yaratılmamış gibi evlatlarına din, dil, renk, ırk, cinsiyet, kabile ve ulus ayrımcılığını öğretirler. İnsanların birliğini değil farklılığını ve birbirlerine düşmanlığını öğretirler. Cenab-ı Hak bu örneği aslında İslam topluluğu / İslam Cumhuriyeti oluşması için ihtiyaç duyulan hususu anlatmak için verir. Şöyle ki; Kabileler birleşir ve tevhit oluştururlarsa huzur ve sükûn bulurlar. Birbirlerinden farklı cinstenmiş / kültürdenmiş gibi görünen bu kabileler insan olmaları nedeniyle aslında aynı özdendirler. Biraraya gelerek tevhit olup iskân ederlerse / şehirler kurarlarsa kavgalar, çekişmeler ve düşmanlıklar sona erer. Fakat bu oluşum aynı zamanda yeni bir hayata da gebedir. (Hafif bir yük yüklenme metaforu) Onlar bir süre bu şekilde tevhit olma ve yükün hafifliği ile yaşamlarına devam ederler. (Gebe olanın bir süre böyle yürümesi metaforu) Ancak tevhit olmuş toplumun yönetimi zordur. Zira yeni doğacak yaşamın bu zorluklarını aşmak / ağırlıklarını taşımak için kabileleri ıslah edecek hükümlere ihtiyaç vardır. (Gebenin yükü iyice ağırlaşınca benzetmesi) Onlar yeni yaşamı düzenleyecek ve toplumu ıslah edici / salih / sağlam hükümleri Allah’tan isterler. (Eşlerin Allah’tan salih / sağlam evlat istemeleri metaforu) Cenab-ı Hak onların bu dualarına icabet edip elçileri vasıtasıyla yeni hayat için ıslah edici salih / sağlam hükümler gönderir. Fakat onlar süreç içerisinde Cenab-ı Hakk’ın gönderdiği bu ıslah edici salih / sağlam hükümlere şirk hükümlerini karıştırırlar. (Karı kocanın salih evlata kavuştuktan sonra tekrar şirke dönmeleri metaforu) İşte bu temsilde anlatıldığı gibi sizlerin kabileleri de hemen birleşip tevhit olacak olursa ve yeni yaşamınız için ıslah edici salih / sağlam hükümleri alacak olursanız hemen tekrar ayrılık / şirk yoluna gideceksiniz. Zira felsefesini tedris etmeden sahip olacağınız ıslah edici hükümleri sindiremezsiniz, bu hükümler size ağır gelir, anlayamazsınız. Halbuki tevhit toplumu / İslam Cumhuriyeti kurulmadan önce bu ıslah edici hükümlerin felsefesini öğrenir, içinize sindirir ve bu uğurda çile çekerseniz tevhid toplumu oluştuğunda yeni yaşama uyumunuz kolay olur. Böylece eski şirk adet, gelenek ve törelerinize dönmezsiniz. Bu nedenle boykot süresince ıslah edici hükümler ve bu hükümlerin felsefesini tedris edeceksiniz ve bunun için yoğun çaba sarf edeceksiniz. Ayrıca bu zorlu süreçte edindiğiniz şeylerin ileride kıymetini bilmeniz için bunların kolay elde edilmediğini, bunlar için ne çileler çekildiğini yaşamanız gerekmektedir. Aksi takdirde kolay elde edilmiş salihat / nimetlerin kıymeti bilinmeyecek ve tevhit olunduktan sonra geçmiş toplumlar gibi hemen tekrar ayrılığa / şirke gidersiniz. Bundan dolayı o saat neden hemen gelmiyor diye serzenişte bulunmayın ve Allah hakkında yanlış telakkilere gitmeyin. Cenab-ı Hakk’ın tabii yoluna / rehberliğine uyun ve şikâyet etmeyin.” 189-190- O, sizi bir nefisten yaratan ve ondan da kendisiyle sükûn bulsun / iskân etsin / mutlu yuva kursun diye eşini yaratandır. ([2] ) O, onunla birleştiği zaman o hafif bir yük yüklendi. Onunla bir süre yürüdü. (Gebeliği) ağırlaştığı zaman onlar (o ikisi) Rablerine dua ettiler: “Eğer bize salih /sağlam (bir çocuk) verirsen, and olsun ki şükredenlerden olacağız.” Onlara salihi verince, o ikisine verdiği şey hakkında O’nun için ortaklar kıldılar. Onların ortak koştuğu şeylerden Allah münezzehtir, yücedir. (Araf Suresi 189-190) 15.5- Şirk Sisteminin Toplumun Sorunlarını Çözmedeki Acizliği Cenab-ı Hak şirk sisteminin sorunları çözemediğini ve dertlerine çare üretemediğini bildirir. Dahası şirk sistemi onları geri, ilkel, zayıf ve yardımsız bırakır. Onların şirk koştukları ortaklardan / statükodan hiçbir şey beklenemez. Çünkü onlar / statüko putlar gibi donmuş bir akıl yapısına sahip oldukları için hiçbir faydalı icraat yapamazlar. Mekke şirk sisteminde de görüldüğü üzere onlardaki bu düşünce donması / akıl tutulması / şirk ahlakı onların bütün organlarını felç etmiştir. Öyle ki; Onların kulaklarına laf girmez, onlar laftan anlamazlar, hakikat namına hiçbir şey işitmezler. Onlar acı çeken insanların sızlanmalarını, iniltilerini, feryatlarını işitmezler. Onlar bu halleriyle ve bu düşünce yapılarıyla ne ileri gidebilirler ve ne de faydalı bir iş / icraat gerçekleştirebilirler. Onlar yanlışları ve doğruları göremezler, hakikatı göremezler, gittikleri yolun sonunun uçurum olduğunu göremezler. Onlar karşısında kendisine itaat / ibadet eden bir kulun iç dünyasında çalkalanan acılarını, gönlünden geçen arzu ve isteklerini, ümit ve dileklerini işitmez ve görmezler. Putların karakterleri gibi düşüncelerini dondurmuş ve akıllarına set çekmiş olanlar insanların beklentilerine nasıl cevap vereceklerdir? Onlar akılsız, şuursuz heykellere dönmüşlerdir. Onlar önlerini bile göremezler, hiçbir uyarıyı işitmezler. Dahası içinde yaşadıkları bu şirk sistemi onlara öyle kötü bir ahlak vermiştir ki onlar ellerini ve ayaklarını bile kullanamazlar, insanlara fayda sağlayacak hiçbir projeleri yoktur. Onlar insanların faydasını düşünmezler sadece kendilerini, kendi çıkarlarını düşünürler. Dolayısıyla onlardan herhangi bir fayda beklemek abestir. Çünkü onların kitaplarında / literatüründe insanların faydasına / hayrına bir girişimde bulunmak yoktur. Bu nedenle de bu amaçla planladıkları tasarıları, projeleri de bulunmamaktadır. Onlar kendilerine karşı duran tevhidi harekete bile karşı koymada acz içerisindedir. Her ne yaparlarsa yapsınlar bu hareketi asla engelleyemeyeceklerdir. 191-195- Kendileri yaratılmış oldukları halde hiçbir şey yaratamayan şeyleri mi eş koşuyorlar? Hâlbuki bunlar, sizlere (tapınanlara) yardım edemeyecekleri gibi kendilerine de yardım edemezler. Siz onları doğru yola çağırsanız bile size tabi olmazlar. Onları çağırsanız da çağırmayıp sessiz kalsanız da size karşı (tavırları) birdir (hiç fark etmez). Muhakkak ki Allah’ı bırakıp da yakardığınız kimseler, tıpkı sizin gibi kullardır. Eğer iddianız doğru ise haydi onları çağırın da size (isteklerinize) karşılık versinler. Onların yürüyecek ayakları, tutacak elleri, görecek gözleri veya işitecek kulakları mı var? De ki: “Çağırın ortaklarınızı, sonra bana tuzak kurun ve haydi elinizden geliyorsa bana göz açtırmayın.” (Araf Suresi 191-195) 15.6- Tevhidi Hareketin Arkasındaki Gücün Cenab-ı Hak Oluşu Boykottan bunalmış ve serzeniş yapan müminlere ve araftaki Mekkelilere müşrikler hangi tuzakları kurarlarsa kursunlar ve ellerinden geleni ardlarına koymasınlar yine de bu hareketi durduramayacakları vurgulandıktan sonra bunun sebebinin tevhidi hareketin rehberi, koruyucusu ve yardım edeninin Allah olmasıdır. Hz.Muhammed’in@ ağzından bu meydan okuma yapılır ve velisi / yardımcısı / rehberi / koruyucusu Allah olan kimselere diğer insanlar ne yapabilirler ki? Allah’tan başka otoriteleri veli edinenlerin yardım umdukları kimselerin kendilerine bile hayırları yoktur ki kendisini veli edinmiş kimselere yardım etsinler. Onlar put ve heykeller gibidirler. Onlardan herhangi bir yardım, iyilik, fayda gelmesi mümkün değildir. Onlar kendi sonlarını hazırladıklarının farkında bile değiller. Onlar insanlara hiçbir fayda sağlamazlar. İnsanların ihtiyaçlarını gözettikleri sanılır fakat onlar asla bunları dikkate almazlar / görüp gözetmezler. Doğru istikamete çağırılsalar bu çağrılara hiç kulak bile vermezler. 196-198- “Muhakkak ki benim velîm, o kitabı indiren Allah’tır. O, tüm ıslah edici / salih kimselere velilik eder. Sizin O’ndan başka çağırdığınız kimseler ise, size yardıma güç yetiremedikleri gibi kendilerine de yardım edemezler. Siz onları doğru yola / hidayete çağırsanız da duymazlar / kulak vermezler. Onların sana baktıklarını / dikkate aldıklarını zannedersin, hâlbuki onlar görmezler. / dikkate almazlar” (Araf Suresi 196-198) 15.7-Vesveseye Kapılan Müminlerin Affedilmeleri ve Onlara Yol Gösterilmesi Cenab-ı Mevla elçisine araftakilerin ve bazı müminlerin içinde bulundukları durumun zorluğundan ve diğer müşriklerin bunları etkilemek için vermiş oldukları vesveselerden dolayı onların tereddütlü hale gelmelerini affetmesini, hoşgörmesini emreder. Ayrıca yine Cenab-ı Mevla onlara iyiliği, güzelliği, faydalı, örf olanı (Marufu) emretmesini bildirirken kalplerine düşen şeytani vesvese ve vehimlerden kurtuluş yolunu onlara gösterir; Allah’a sığınmak, Verilen sözü / ahdi hatırlamak, Vesvese / vehim konusu üzerinde biraz salim kafa ile / bilinçli bir şekilde düşünmek. Bu şekilde takva sahibi müminlerde vesveseye kapıldıkları takdirde verdikleri sözü / ahitlerini düşünürler ve Allah’a sığınarak gerçeği görürler. Fakat bu muttakilerin müşrik olan akrabaları / kardeşleri ise onları saptırmaya / azgınlığa sürüklemekten ellerini çekmezler. 199-202- Sen af yolunu tut, iyiliği / güzelliği / irfanı / örfü emret ve cahillerden / haddini bilmezlerden de yüz çevir. Şayet sana şeytandan bir vesvese gelirse hemen Allah’a sığın. Muhakkak ki O, en iyi işiten, en iyi bilendir. Şüphesiz takva sahiplerine şeytandan bir vesvese geldiği zaman, iyice düşünürler ve o verdikleri sözü / ahdi hatırlarlar. İşte o zaman gerçeği görürler! Fakat müşrik kardeşleri ise onları (mümin muttakileri) azgınlığa / sapıklığa sürüklemeye çalışırlar ve yakalarından asla düşmezler. (Araf Suresi 199-202) 15.8- Mucize Talepleri Yerine Vahye Uyulması Halinde Mucizelerin Gerçekleşeceği Müminlerden bazılarına ve araftakilere gelen vesveselerden bir diğeri de boykot, baskı ve şiddet nedeniyle yaşadıkları sıkıntılı durumdan kurtulmak için bir mucizenin gelmesi idi. Cenab-ı Hakk’ın kurtuluş ve zafer vaadine rağmen durumları daha kötüye gittiği için onlar peygamberimizden bir mucize getirerek kendilerini bu durumdan kurtarmasını isterler. Dahası kendisinin Cenab-ı Hakk’ın elçisi olması nedeniyle O’ndan bunu isteyebileceği ve bu isteğine ilişkin biraz çaba gösterse, niyaz etse, yalvarsa yakarsa Cenab-ı Hakk’ın da onu kırmayacağı düşüncesindeydiler. Cenab-ı Hak ise bu düşüncenin yanlışlığını şöyle ortaya koyar; “Size gelen bu Kur’an, sizin zafere nasıl ulaşacağınızın işaret taşlarını veriyor, kurtuluş için size bir yol haritası sunuyor, size bir bilinç veriyor ve sizin için bu kitap aynı zaman da bir rahmet kaynağıdır.” Böylece iman edenlerin mucizelerle değil ilahi öğretinin rehberliğini izleyerek kendi gayret ve çabalarıyla zafere ulaşacakları ve bu sıkıntıları çekmeleri gerektiği mesajı veriliyor. Bunun kendileri için bir rahmet olduğu da vurgulanıyor. 203- Onlara bir mucize getirmediğin zaman, “(mademki elçisin) Onu (Rabbinden) elde etmek için çabalasan olmaz mı?” derler. De ki: “Ben ancak Rabbimden bana vahyolunana uyuyorum.” İşte bu (Kur’an), Rabbinizden gelen basiretlerdir (kalp gözünü açacak beyanlardır / bilinç kaynağıdır), iman eden bir toplum için bir yol haritası ve bir rahmettir. (Araf Suresi 203) Böylece iman edenlerin ve araftakilerin mucize beklemeleri yerine aşağıdaki eylemleri yapmaları halinde Rabblerinin vaad ettiği zafer ve kurtuluşun geleceği bildirilir; Onların bekledikleri zafer ve kurtuluş nimetine nail olabilmeleri için Kur’an’ın çağrısına içtenlikle ve sessizce kulak vermeleri, onun ayetleri üzerine düşünmeleri, Rablerini, sabah-akşam daima ve yalvara yakara, içtenlikle ve gönülden anmaları ve akıllarından hiç çıkarmamaları, Eğer onlar Cenab-ı Hakk’ın yanında / tarafında iseler yukarıda belirtilen hususları yerine getirme noktasında gurur kibir yapmazlar, sürekli O’nun yolunu takip ederler ve başkalarına değil sadece O’na boyun eğerler. 204-206- Artık Kur’an okunurken onu can kulağıyla ve sessizce dinleyin ki rahmete nail olabilesiniz. Rabbini gönülden, korkarak ve yalvararak, yüksek olmayan bir sesle sabah-akşam (her zaman) an ve umursamazlardan / gafillerden olma! Şüphe yok ki Rabbinin yanında / tarafında olanlar, O’na kullukta kibre kapılmazlar, O’nu tesbih ederler ve yalnızca O’na boyun eğerler. (Araf Suresi 204-206) [1] ) NOT:Cenab-ı Hakk’ın müşriklere gazap ile korkutması ve müminlere de kurtuluş müjdesi kapsamında ifade edilen kurtuluş, zafer, tevhidi dünya görüşüne dayalı devlet olma, şirkin yok olması, birliğin tesis edilmesi şeklindeki vaadleri karşısında mü’minlerin boykotla çok kötü duruma düşmeleri üzerine yapılan tezviratlar (A.A) [2] ) Tefsirlerde buradaki eşler Hz.Adem ve Hz.Havva’ya nispet edilir. Fakat bu metaforik bir ifadedir. Aksi takdirde Hz.Adem ve Hz. Havva’yı şirke bulaşmış olmakla itham etmek zorunda kalınır ki buda en büyük yanlış olur.

  • Bölüm 10: İLK REFORMLAR | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 10 İLK REFORMLAR Kıble değişikliği salt şekilsel bir değişiklik değildi. Bu değişiklik aynı zamanda Yahudilerin Medineli Araplara da kabul ettirdiği ve Medine’de cari hale gelen bazı yasa ve uygulamaların da köklü değişikliklere tabi kılınacağı anlamına geliyordu. Nasıl ki Medine İslam Cumhuriyetinin ilk yılında namazlarda kıble olarak Kudüs istikameti seçildiyse, bu seçim ile aynı zamanda onların mevcut bu yasa ve uygulamalarının kabul edilmesi / değer yargılarının da kabul edilmesi demekti. Kıble değişikliği ile Medine içerisinde Arapların kendi aralarındaki ve Yahudilerle Araplar arasındaki hukuki uygulamalarda artık reformlar yapılacaktı. Yahudilerin kendi aralarında uyguladıkları hukuka ise karışılmayacaktı. Ancak şu bir gerçekti ki Yahudi halkı İslam Cumhuriyetinde yapılacak reformlardan etkilenecekti. Yapılacak reformların halka getirdiği güzellikleri gören Yahudi halkı bu reformların kendilerine de uygulanasını ileri gelenlerinden talep edeceklerdi. Bu nedenle Yahudi ileri gelenler kıble değişikliğine şiddetle karşı çıktılar. Onlar kendi çıkarlarına uygun olarak değiştirdikleri ve yıllardır uyguladıkları bu yasa ve uygulamaların değişmesi halinde nüfuzlarını kaybetmekten korkuyorlardı. Fakat artık kıble değişikliği ilan edilmişti. Bundan sonra Cenab-ı Hak, Bakara suresinin müteakip ayetleri ile yapılacak reformlara ilişkin hükümlerini inzal edecektir. Söz konusu ayetler ile İslam toplumunda ekonomik ve sosyal yaşamına dair hukuki ve ahlaki ilkelerde yapılacak reformlar / değişiklikler bildirilir. 10.1. Ekonomik Kazanç Yollarının Meşruluğu Cenab-ı Hak, ekonomik yaşamda kazanç yollarının meşru olması için müminleri temiz, güzel ve helal yollarla edinilen nimetleri tüketmeye davet eder. Ekonomik yaşam için leşci / ölücü olmama, kandan beslenmeme, pislikten ve pis işleri kullanarak geçinme yoluna başvurmama ve Allah’ın yasak ettiği yollara tevessül etmemeleri konusunda uyarır. Bunun için leş, kan ve domuz etini yasaklar. Bunlar toplumlarda pis ve iğrenç görülen nimetlerdir. Söz konusu pis ve iğrenç şeyler ile onların ekonomideki karşılıkları olan pis ve kirli yollardan elde edilecek nimetleri tüketmeleri de yasaklanır. Cenab-ı Hak, bu hususlarda mecbur kalınması durumuna istisna getirir. Ancak bu istisnayı sadece yaşamı sürdürme şartına bağlar. Yaşamı sürdürmek için yapılacak bu faydalanmada bile aşırı gidilmemesi ve başkasının hakkına tecavüz edilmemesi şartları getirilir. Cenab-ı Hak, insanların mecbur / çaresiz kaldıkları durumlarda pis ve iğrenç yollardan ekonomik kazanç elde etmelerini bağışlanabilir görmekte, fakat kendi bildirdiği öğretileri ekonomik kazanç elde etmek için saklamayı, saptırmayı, değiştirmeyi asla affedilebilir bulmamaktadır. 172-173- Ey iman edenler! Eğer yalnızca O'na kulluk ediyorsanız, size verdiğimiz rızıkların temiz ve helal olanlarını tüketin ve sadece Allah'a şükredin. O, size leşi, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı. Fakat kim mecbur kalırsa, başkasının hakkına tecavüz etmemek, severek yememek ve haddi aşmamak koşuluyla ona bir günah yoktur. Hiç şüphesiz ki Allah çok bağışlayan, çok merhametli olandır. (Bakara Suresi 172-173) 10.2. Yahudilerin Doğru ile Yanlışı Birbirine Karıştırmaları ve Zihinleri Bulandırmaları Yahudi ileri gelenleri kendi kitaplarında yazan ilahi öğretileri halklarından gizlemiş ya da o öğretilerin içini boşaltmışlar ve asıl anlamlarını menfaatleri karşılığı değiştirmişlerdi. İlahi öğretileri / hükümleri kendi çıkarlarına göre yorumlayanların uygulamalarına razı olarak onları takip etmek elbette çok yanlış olacaktı. Onlar bu hareketleriyle çok büyük bir günah işliyorlar ve menfaatleri kendilerini yakan ateş oluyordu. Onların doğru yolu değiştirip sapık yolu halka doğru yolmuş gibi sunmaları nedeniyle Allah onları affetmeyecek, onları muhatap almayacaktı. Onlar doğru yolu verip sonunda kendilerini azaba götüren sapıklığı satın almışlardı. Diğer taraftan Yahudi halkından bazıları bu azgın ileri gelenlere karşı çıkıyor ve onların menfaatleri için doğru yolu sattıklarını ifade ediyorlardı. Onların doğru yol hakkında kendi aralarındaki tartışmaları ise içine düştüğü açmazı gözler önüne sermekteydi. Doğruyla yanlışın birbirine karıştığı Yahudi toplumunda doğru yolu arayanlar için tek çıkar yolun Hz.Muhammed’e inzal olunan arı, duru, katışıksız, bozulmamış ve asıl manalarını muhtevi hükümlerine sarılmaktı. Cenab-ı Hak, kendi öğretilerini asli amaç ve manalarına uygun bir şekilde elçisine inzal ederek Medine İslam toplumunda reformlarını bildiriyordu. Ama Yahudi muhalifler inzal edilen reformları kabul etmemek için peygamberimize şiddetle karşı çıkıyorlardı. 174-176- Allah'ın indirdiği Kitaptan (Tevrat’tan) bir hükmü / öğretiyi gizleyen ve bunu çok az bir bedel karşılığı yapanlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmazlar. Kıyamet günü Allah, onlara konuşmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlara çok acıklı bir azap vardır. İşte onlar, doğru yolu bırakıp sapıklığı, bağışlanma yerine azabı satın almış kimselerdir. Bunlar, ateşe karşı ne kadar da dayanıklıdırlar(!)Bu azap elbette sebepsiz değildir, Zira Allah şimdi Kitab'ını (Kur’an’ı) bir gerçek / hak / doğru olarak indiriyor olmasına rağmen o Kitap (Kur’an) hakkında tartışma çıkaranlar derin bir muhalefet ve düşmanlık içindedirler. (Bakara Suresi 174-176) Cenab-ı Hak, kıble değişikliği konusunda Yahudilerin yaptıkları tezvirata cevap olarak son noktayı koymak için müteakip ayeti inzal etti. Bu ayetle onlara medeni bir toplum yaratmak için doğru yolu / ilahi öğretinin esaslarını gizleyip şekil ve usulleri ön plana çıkarmanın yanlış olduğunu ve sonuç getirmeyeceğini belirtti. Öğretilerin uygulama şekillerinin / usullerinin amaç olmadığını, asıl amacın o öğretilerin ruhunu, manasını, esasını uygulamak olduğunu vurguladı. Bu çerçevede seçilecek kıblenin herhangi bir yöne şekilsel olarak yönelme olmaması gerektiğini, asıl amacın iyilikte, güzellikte, hayırlarda ve paylaşımda yarışmak olduğunu bildirdi. Ayrıca şekilsel olarak doğu ya da batı toplumlarındaki kültür ve öğretilerinden birini seçerek taklit etmenin insanları doğruya ve iyiliğe götürmeyeceğine de işaret edildikten sonra insanların erdemli yapmanın yolunun körü körüne taklitçilik değil zorluklara sabretmek, ihlaslı olmak, sözünde durmak, dürüst olmak gibi sıfatları ve eylemleri kuşanmak olduğu vurgulanır. 177-Erdemlilik, yüzlerinizi doğuya veya batıya çevirmeniz değildir. Gerçek erdemlilik kişinin Allah'a, Ahiret Günü'ne, meleklere, Kitaba ve peygamberlere inanması, sevdiği mallarından yakınlara, yetimlere, miskinlere / yoksullara, yolda kalmışa, dilenciye ve özgürlüğünü kazanmak isteyen kölelere vermesi, salatı ikame etmesi, zekâtı vermesi, antlaşma yaptığında, sözlerini tastamam yerine getirmesi ve sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabretmesidir. Samimi / iyi niyetli / ihlaslı olanlar işte bunlardır. İşte onlar, takvalı olanların ta kendileridir. (Bakara Suresi 177) 10.3. Reformlar / İnkılaplar Medine İslam Cumhuriyeti şehirdeki farklı din ve ırklardaki toplulukların birlikte yaşama iradesi üzerine yaptıkları bir anlaşma olan Medine Anayasa / Medine Vesikası ile kurulmuştu. Şimdi sıra bu toplulukların adalet, barış ve huzur içerisinde tevhit olmalarını sağlamak için birlikte uyacakları yeni ekonomik, hukuki, sosyal ve ahlaki düzenlemelere gelmişti. Medinelilerin şirk sistemi içerisinde yaşarken toplumu bölen, parçalayan, ayrımcılığa neden olan paradigmalar kaldırılmıştı. Güçlülerin haklılığı, üstünlüğü, fazileti ve sorumsuzluğunu / hesap vermemesini esas alan şirk sisteminin paradigmalarına dayalı toplumsal ve idari yasa ve düzenlemeler toplumda yağmaya, saldırganlığa, cinayetlere, intikam ve kan davalarına, kadınların ezilmesine, yoksulluğa, acımasızlığa, sömürüye ve fuhşa neden oluyordu. Halbuki toplumsal yasa ve düzenlemeler toplumun can, mal, akıl / düşünce, inanç, namus / nesil emniyetini sağlayıp topluma huzur, mutluluk ve güven vermesi gerekirken şirk paradigmalarından neşet eden yasa ve düzenlemeler tam tersine olarak toplumu felakete götürmekteydi. Bu nedenle şirk sisteminin paradigmalarına dayalı yasa ve düzenlemelerde esaslı değişimlere ihtiyaç vardı. Allah’ın bütün insanların Rabbi olması, Rahman ve Rahim olması, herkesin yaptıkları eylemlerin hesabının sorulması ve müminlerin yolunun iyiyi, güzeli tercih etmeleri ve kötülüklerden kaçınması şeklinde özetlenebilecek paradigmalar üzerine kurulan İslam dini Medine’de Cumhuriyete kavuşarak ete kemiğe bürünmüştü. İslam Cumhuriyeti vatandaşlarına huzur ve güven tesis edilmesi için yeni toplumsal ve idari düzenlemelerin ihdas edilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde kurucu iradenin paradigmaları havada kalacaktı. Mademki Allah Rahman, Rahim ve âlemlerin / herkesin Rabbidir, o halde O’nun öngördüğü sistemdeki yasa ve düzenlemeler herkese adaleti, barışı, hak ve hukuku, merhameti, paylaşmayı, güven ve huzuru getirmeliydi. Mademki Allah kullarından iyiliği ve güzelliği tercih etmelerini ve kötülükten şiddetle kaçınmalarını istiyordu, o halde O’nun sistemini uygulayan idarecilerin ve vatandaşlarının da tüm eylemlerinde iyiliği ve güzelliği seçmeleri ve kötülükten uzaklaşmaları gerekiyordu. Cenab-ı Hak, kullarının uygulayacağı yasa ve düzenlemeler konusunda yardımcı olmak için onlara rehberlik yaptı ve elçisi vasıtasıyla onlara ihtiyaç duydukları reform / inkılapları içeren ayetlerini bildirdi. Bu reformlar / inkılaplar aynı zamanda toplumsal dönüşümleri sağlayacak yapısal reformlardı. Şayet toplumsal dönüşümü sağlayacak yapısal reformlar yapılmayacak olursa peygamberimizden sonra toplumda tekrar şirkin hortlaması kaçınılmaz olacaktı. Toplum bu reformlar / inkılapları içselleştirdiği takdirde yönetimdekiler değişse de toplumda yerleşen ilahi öğreti hükmünü sürdürecekti. Söz konusu inkılapların/ reformların ilk aşamada vasiyet, tüketim alışkanlıkları, kadın hakları, kısas / adil karşılık, rüşvetin yasaklanması, ayrımcılığın yasaklanması, infak / zekât / sadaka, boşanma, savaş, hac, faiz, oruç, fidye, içki ve kumar vb. konularında olması öngörüldü. Reform ve İnkılaplara ilişkin yasa ve düzenlemelerin toplum tarafından sindirilmesi ve alıştırılarak uygulanması için tedricilik yani zamana yayılarak aşama aşama yasalaşması ve tatbik edilmesi esas alındı. Bu nedenle söz konusu reformları içeren ayetler kısa zaman aralıkları içerisinde inzal oldu ve yasalaşarak uygulamaya girdi. Bu metot bile Cenab-ı Hakk’ın kullarına karşı çok merhametli oluşunun bir göstergesinden başka bir şey değildir. 10.3.1-Adil Mukabele / Kısas Bir öldürme olayında cahiliye yasalarına / töresel uygulamaya göre katile verilecek cezayı maktulün ait olduğu kabilenin gücü belirliyordu. Şayet maktulün kabilesi güçlüyse katilin kabilesinden sadece katilin öldürülmesiyle yetinilmeyip yanında birçok kişinin de öldürülerek cezalandırılması istenebilir ve infazı da o kabilenin kendisi gerçekleştirebilirdi. Maktulün kabilesinin zayıf olması durumunda ise katile hiçbir ceza uygulanmayabiliyordu. Bu törenin / yasanın sonuçları ise bitmez tükenmez kan davaları, suikastlar, düşmanlıklar, toplumsal parçalanma ve toplu katliamlardı. Cenab-ı Hakk’ın toplumsal parçalanmışlığa sebep olan bu uygulamayı önlemek için öngördüğü en önemli yapısal reform “Adil Mukabele/ Kısas” idi. Bu prensibe göre toplumda meydana gelebilecek bir cinayet olayında katilden başkası cezalandırılmayacaktı. Katilin ise mutlaka adil bir karşılık olarak cezalandırılması yani katilin de «öldürülerek» cezalandırılması hükme bağlandı. Bununla beraber maktulün kardeşleri (hak sahipleri) istedikleri takdirde katile verilecek bu cezayı «diyete» çevirme hakkına sahip olacaklardı. Bu düzenleme ile öncelikle adil bir karşılık öngörülmüş sonrasında ise yaşamın devamı için affedicilik hedeflenmiştir. Böylece intikamcı bir toplum değil affedici / merhametli bir toplumun yaratılması amaçlanmıştır. Şayet bu düzenlemeden / yasadan sonra kim adil karşılığı değil de eskiden olduğu gibi haddi aşan bir cezalandırmaya başvurursa onunda şiddetle cezalandırılacağı hükme bağlandı. Cenab-ı Hak emrettiği bu reform ile topluma hayatiyet kazandırmaktaydı. Hem cinayetlerin ilelebet devam etmesi engellenecek hem de sadece suçlu cezalandırılacağı için toplumun diğer bireyleri arasında birbirlerine düşmanlık değil kardeşlik ve tevhit meydana gelecek, düşmanlıklar, kan davaları sona erecekti. Böylece toplum huzurlu bir yaşama kavuşacaktı. 178-179- Ey iman edenler! Ölümlü olaylarda “kısas / adil mukabele” size farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Fakat kim, öldürülenin kardeşi / velisi / mirasçısı tarafından bağışlanırsa, o zaman örfe uymak ve öldürülenin kardeşine / velisine / mirasçısına güzellikle diyet ödemelidir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve bir rahmettir. Bundan böyle kim haddi aşarsa ona da şiddetli bir cezalandırma uygulanacaktır. Ey akıl sahibi erdemli kişiler! “Kısasta / adil mukabelede” sizin için hayat vardır. Umulur ki takva sahibi olursunuz. / korunursunuz.(Bakara Suresi 178-179) 10.3.2-Vasiyet Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği bu reform öncesinde, toplum bireylerinden birinin vefat etmesi halinde ölen kişinin bıraktığı miras paylaşılırken varisleri ya da velileri arasındaki güçlü kişiler daha fazla pay almakta, zayıflar ise sülaledeki güçlü kimselerin onlar için takdir ettikleri payı alırlardı. Kadınlar ya da kızlar ise mirastan hiç pay alamazlardı. Güçlü şahsiyetler aldıkları miras payları ile güçlerine güç katarak daha da güçlü bir pozisyona sahip olurken zayıf ve yoksullar ilelebet zayıflığa ve yoksulluğa mahkûm olarak hayatlarını sürdürmekteydiler. Bu paylaşım ile toplumda dayanışma, birlik ve beraberlik asla mümkün olmadığı gibi yakın akrabalar arasında bile kin ve husumet kök salıyordu. Cenab-ı Hak, toplumda tevhidi, huzuru ve güveni sağlamak için miras paylaşımında bir yenilik getirdi ve vefata hazırlanan kişilerin vasiyet etmelerini farz kılarken bu vasiyetin gereğinin yerine getirilmesinde ana, baba ve yakın akrabaları sorumlu kıldı. Böylece mirastan kadınların / kızların da pay almasını ve zayıf erkek çocuklarının da hukukunun korunmasını sağladı. Zira ölmeye hazırlanan kişi evlatlar ve eşler arasında daha az ayrımcılık yapar. Kız olsun erkek olsun bütün evlatlarını seveceğinden evlatlarını kabilenin zalim olan güçlü kişilerin insafına terk etmez. Bunun için vasiyet yapan kişi bırakacağı malı kendi çocuklarına ve eşlerine adilane paylaştıracaktır. Ancak bazı istisnai hallerde vasiyet edenin haksızlık veya paylaştırmada hata yapabileceği öngörülerek böyle bir durumda haksızlığın önüne geçilmesi için şahitlere müdahale hakkı getirildi. Böyle durumlarda vasiyete şahit olanların varisler arasında uzlaşma sağlamak koşuluyla vasiyette değişiklik yapmasında sakınca olmadığı bildirildi. Mirasa ilişkin getirilen yeni yasal düzenleme ile kadınlarında mal edinmelerinin önü açıldı, kabilenin güçlü ileri gelenlerinin ve güçlü kardeşlerin zayıf kardeşleri ezmesinin önüne geçildi. Yakın akrabalara bile vasiyet yoluyla mirastan pay verilerek akrabalar arasında dayanışma ve kardeşliğin geliştirilmesinin önündeki engeller de kaldırıldı. 180-182- Sizden birinize ölüme yaklaştığında, eğer bir mal bırakıyorsa, babasına-anasına ve en yakın akrabasına, maruf bir şekilde vasiyet etmesi farz kılındı. Bu vasiyetin gereklerinin yerine getirilmesi de muttakiler üzerine bir borçtur. Bundan böyle her kim, herhangi bir vasiyete şahit olduktan sonra onu değiştirirse, onun günahı ancak onu değiştirenlerin üzerinedir. Muhakkak ki Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir. Fakat kimde vasiyet edenin mirası paylaştırmada bir hata yaptığından veya bilerek ya da bilinçsizce bir kusur işlediğinden endişe eder ve bunun üzerine mirasçılar arasında bir uzlaşma sağlarsa bundan dolayı kendisine bir günah yoktur. Doğrusu Allah çok affedici ve çok merhametlidir. (Bakara Suresi 180-182) 10.3.3-Oruç ve Toplumsal Dayanışma İslam Cumhuriyeti öncesi cahiliye döneminde oruç ile nefsin terbiyesi biliniyordu. Zira şekilleri ve süreleri farklı da olsa oruç insanlık tarihi boyunca bütün toplumlarda uygulanmıştır. Gelenek olarak Yahudiler ve Hristiyanlar Ramazan ayı öncesinde 10 gün ve sonrasında da 10 gün olmak üzere 50 günlük oruç tutabiliyorlardı. Araplarda ise her ayın ilk üç günü şeklinde uygulandığı rivayet edilmektedir. Ancak Cahiliye Araplarının bu eğitime ne kadar değer verdikleri ve uyguladıkları konusunda net bir bilgi mevcut değildir. Muhtemelen dini değerlere sıkı sıkıya bağlı olan hanifler haricinde de pek fazla uygulanmıyordu. Yahudiler ise bu ibadeti sıkı sıkıya uyguluyorlardı. Fakat hem onların hem de Arapların bu ibadet ile ilgili uygulamaları tıpkı bugünkü gibi ritüelleri ağır basan ancak anlamını yitirmiş haldeydi. Ritüellerin baskın olduğunu, Bedir Savaşı sırasında müminlerin oruçlarını bozmak istememesinde görmek mümkündür. Fakat ne olursa olsun oruç yine de insanların nefislerini terbiye etmesinde çok önemli bir eğitim metodudur. Bu nedenle Cenab-ı Hak, Tevhidi Dünya Görüşünün uygulamasını temin için Hz.Adem’den bu yana tüm insanlara orucu nasıl farz kıldıysa Medine İslam Cumhuriyeti daha iki yaşına girmeden ve Bedir Savaşı öncesinde oruç eğitimini sayılı günler için farz kılar. Cenab-ı Hak hasta ve yolcu olanların ise tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutmasını emretti. Oruç tutmanın kişiye yoksul insanların halini anlama fırsatı vermesi nedeniyle oruç tutanların aynı zamanda bir yoksulu doyurmasını da emretti. Yoksulların halini anlayan oruçlulardan ekonomik gücü yerinde olanların daha fazla yoksulu doyurmasının ise daha iyi ve faziletli bir eylem olacağını belirtti. Böylece oruç tutanlar tuttukları oruç ile hem yoksulların halleriyle hallenirler hem de onların bu yoksunlukları ile çektikleri sıkıntıları giderecek paylaşımda bulunarak toplumsal dayanışma gerçekleşir. Cenab-ı Hak, insanların bildiği ve o zaman için bilemediği başkaca hikmetleri nedeniyle oruç tutulmasını kuvvetli bir şekilde önerdi. Oruç tutmanın insanların kendi nefisleri ve toplumsal yaşamları için çok çok hayırlı olduğunu vurguladı. 183-184-Ey iman edenler! Kötülüklerden kendinizi koruyabilmeniz için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı. Sayılı günlerde... Hasta olanlarınız veya yolculukta bulunanlarınız tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutar. Oruç tutanlar aynı zamanda (günlük) bir yoksulu doyurarak fidye versinler. Kim bu yükümlü olduğundan daha fazla (yoksulu doyurmak için) iyilik yaparsa bu kendisi için daha iyidir. Bir bilseniz, oruç tutmanız sizin için çok hayırlıdır. (Bakara Suresi 183-184) Cenab-ı Hak orucun sayılı günler için farz oluşunu ve önemini belirttikten sonra oruca ilişkin yeni usul ve esasları da getirdi. Zira çevre ve geleneklerin getirdiği süre ve şekillerde revizyon yapma ihtiyacı vardı. Rabbimiz bu revizyonlarda toplumun maslahatını dikkate alıyordu. Cenab-ı Hak oruç eğitimi için sayılı günlerin kapsamı olarak Ramazan Ayını bildirdi. Ve bu ayı Kur’an ile özdeşleştirdi. Böylece Ramazan ayında yapılacak nefis terbiyesi eğitiminin hedefleri ile Kur’an’ın gösterdiği hedeflerin birliğini ifade etmiş oldu. Mazereti olanlara da Ramazandan sonra yine oruçla borçlarını ödemeleri emredildi. 185-Ramazan ayı ki, insanlara yol gösterici apaçık bir öğreti ve yasaları içeren Kur’an, bu ayda indirilmiştir. Sizden bu ayı idrak eden, o ayda oruç tutsun. Hasta veya yolcu olanlarınız, tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde tutsun. Allah sizin için kolaylık diler, zorluk istemez. (Allah bunları açıklıyor ki) oruç günlerinin sayısını tamamlayasınız, sizi doğruya ulaştıran Allah'ı yüceltip şükredesiniz.(Bakara Suresi 185) Geleneksel usullere göre tutulan orucun usul ve şekilleri, insanları zorlamakta ve kimsenin olmadığı yerde nefislere hainlik edip bu usulleri ihlal etmelerine yol açmaktaydı. Zira geleneksel oruç sahuru olmayan tek iftarla tutuluyordu ve sayılı gün sayısınca kişinin eşiyle cinsel ilişkide bulunması mümkün değildi. Geleneksel yöntemlere dayalı olarak uygulanmakta olan orucun bu usullerine uymakta bazı müminler oldukça zorlandılar ve özellikle eşleriyle cinsel ilişki bağlamında zaafa düştüler. Aslında oruç eğitiminin amacı insanları birbirine yaklaştırmak tevhit oluşturmak iken oruçlu kişinin kendisinin elbisesi yani dış dünyada elbise gibi kendisinin en yakını olan eşinden belirli bir süre uzaklaşması tevhit ilkesine aykırı bir durumdu. Diğer taraftan bütün gün çalışıp yorulup iftarı beklerken uyuyakalan insanların iftarı kaçırmaları da orucu bir nefis terbiyesi / eğitimi olmaktan çıkarıp eziyete dönüştürmesi insanların bu eğitimden kaçmasına neden oluyordu. Cenab-ı Hak, müminlerin karşılaştıkları bu zorlukları, içlerinden geçirdikleri düşünceleri ve kendi nefislerine yaptıkları ihanet ve kaçamakları çok iyi bildiğinden üzerlerindeki yükü hafifletmek için geleneksel oruç usul ve esaslarına revizyon getirmek istiyordu. Ancak gerek Yahudilerin, gerekse Arapların geçmişten gelen usullerin kendileri için şeriat oluşturması ve orucun zorlaştırıcı yönlerinin daha çok sevap kazandıracağı varsayımıyla şartları kolaylaştıracak revizyonlara sıcak bakmayacakları malumdu. Cenab-ı Hak, onların bu yaklaşımlarının yanlış olduğunu eğer kendisine yönelecek ve kendisinden bu konuda talepte bulunacak olurlarsa bu isteklerini kabul edeceğini, “kendisine yalvarıp yakaran / dua eden / istekte bulunan kullarının bu yönelimlerini asla karşılıksız bırakmayacağı” ifadesiyle bildirdi. Eğer kullar Rablerine yönelecek olurlarsa O’nun kullarının bu yönelimine asla kayıtsız kalmayacağını ve kendisinin ulaşılamaz olmadığı, tam aksine çok yakın olduğunu belirterek taleplerini yerine getireceğini ifade eder. Müşriklerin taptıkları ilahlar ve onlar adına hareket eden dini otoriteler ise kendilerine tapanların isteklerini yerine getirmede asla istekli değillerdir. Onlar kullarına karşı kibirlenir de kibirlenirler, kasıldıkça kasılırlar. Kendilerine kul olanların yalvarmaları arttıkça onların gurur ve kibirleri daha da artar. Halbuki Allah kullarının yalvarma ve yakarmalarına çok büyük şefkat, sevgi ve merhametle karşılık verir. Şimdi de oruç dolayısıyla müminlerin yaşadıkları zorlukları hafifleterek kullarının yararına düzenleme getirmek istemektedir. Onlar oruç tutma usullerinde getirilecek yeniliklere / revizyonlara uyacak olurlarsa ve Hz.Muhammed’in tebliğ edeceği bu yeniliklere inanacak olurlarsa doğru yolu bulmuş olacaklardır. Şayet elçisi tarafından bildirilecek bu revizyonları / yenilikleri kabul etmeyecek (inkâr edecek) olurlarsa o zamanda kendilerine eziyet etmeye / zulmetmeye devam edecekler ve kendileri için doğru yolu da bulamamış olacaklardır. 186- Kullarım sana beni sorarlarsa bilsinler ki ben onlara çok yakınım. Dua edenin taleplerine daima karşılık veririm; öyleyse onlar da Benim çağrıma icabet etsinler ve Bana inansınlar. / güvensinler. Böyle yaparlarsa doğru yolu bulacaklardır. (Bakara Suresi 186) Cenab-ı Hak, müminleri oruç tutmanın usullerinde yapılacak revizyon / değişiklik konusunda kalplerinde yaşayacakları sıkıntı ve stresi bertaraf ettikten sonra söz konusu revizyonları bildirdi. Bundan sonra oruç gecelerinde yemek içmek ve cinsel ilişki serbest olacak, orucun kural ve kaideleri sadece gündüzleri uygulanacaktı. Fakat mescitlerde itikafa çekilmiş olanların eşleriyle cinsel ilişkiye girmeleri yasak olarak muhafaza edildi. 187- Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılınmıştır. Onlar sizin için giysidir, siz de onlar için giysisiniz. / Birbirinizin sırlarını örtersiniz. Ancak Allah sizin nefislerinize ihanet ettiğinizi / nefsinizin arzularına yenik düştüğünüzü gayet iyi bildiği için tövbelerinizi kabul edip sizi affetmiştir. Artık bundan böyle onlarla ilişkide bulunun ve Allah'ın sizin için takdir ettiğini arayın. Tan yerinde aydınlık fark edilinceye / seçilinceye kadar yiyin için; sonra da orucu akşam / gece oluncaya değin tamamlayın. Mescitlerde itikâfa girdiğiniz zaman zevcelerinizle cinsel ilişkiye girmeyin. İşte bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır / yasaklardır, sakın bu sınırlara / yasaklara yaklaşmayın. Allah, ayetlerini insanlara işte böyle açıklıyor ki korunsunlar. (Bakara Suresi 187) 10.3.4-Tüketim Alışkanlıkları ve Rüşvetin Yasaklanması Tevhit toplumunun önündeki en önemli engellerden birisi insanların tüketim alışkanlıkları bir diğeri de başkalarının mallarına haksız bir şekilde sahip olmak için hakimlere / otorite sahiplerine rüşvet vermektir. Mal sahipleri mülkiyetlerinde bulunan mallar üzerinde diledikleri gibi tasarruf edemezler. Haram / batıl / yanlış yollarda ve kötülük yapmak için mallarını harcayamayacakları gibi saçıp savurma, gösteriş, gurur ve kibir ile davranıp o maldan yoksun olanların kıskançlığını, kin ve husumetini celp edecek şekilde tüketimde bulunamazlar. Ayrıca bir başkasının malına konmak için hâkim otoritelere rüşvet vermeleri de yasaklanmıştır. Cenab-ı Hak, tüketim alışkanlıklarını ve rüşvet konusunu düzenleyerek toplumdaki ayrılığın, düşmanlığın, çürümenin ve çatışmanın en önemli iki kaynağını kurutmuş olur. 188- Mallarınızı aranızda haksız / batıl / boş / yanlış şekilde yiyip tüketmeyin. İnsanların mallarını bile bile ve haksızlıkla tüketmek için hâkimlere / idarecilere / otoritelere aktarmayın. (Bakara Suresi 188) 10.3.5-Faydalı, Doğru ve Kolay Usulleri Takip Etmek Şirk sistemi otoriteleri, halkı kendi egemenliği altında tutmak için doğal ve normal yolları halka tavsiye etmek yerine, yanlış, faydasız ve zor usulleri önermekteydi. Bunu meşru kılmak için de doğal işleyişlere yanlış anlamlar yükleyip halk üzerinde yanlışın doğru kabul edilmesini sağlayacak algıyı oluşturuyorlardı. Bu noktada hilalin bir aylık süre içerisinde şekil değiştirmesine farklı anlamlar yüklemekte ve bu anlamlar üzerinden hareketle halkın onların yanlış telakkilerini benimsemeleri sağlanıyordu. Halbuki hilalin her gün farklı bir şekil alması insanların zamanı ölçmesi ve bazı faydaları olmasından başka bir şey değildi. Ama şirk otoriteleri bu değişimlere astrolojik anlamlar yükleyerek halkın hayatlarında uyguladıkları süreçleri otoritelerin kendi belirledikleri saçma, zor ve dolambaçlı yollara sokuyorlardı. Nasıl ki ayın evreler geçirerek aşamadan aşamaya geçmesi bir zamanı belirlemede insanlara bir ölçü aracı oluyorsa yaratılan her şeyin doğal seyrini izlemek, ölçülere göre hareket etmekde insanlar için en faydalı ve en doğru usullerdi. Ama şirk otoriteleri toplumu zor, faydasız ve yanlış işlere sevk etmekle kalmıyor yanlış işleri daha faziletli gösterebiliyorlardı. Mesela insanların hac ya da seyahatten geldikleri zaman evlerine normal, kolay ve doğru bir yol olan kapılarından girmek yerine arka pencere ya da baca gibi oyuklardan girmelerini fazilet olarak empoze etmişlerdi. Aslında şirk otoriteleri kendi hâkimiyetlerini pekiştirmek için halkın tüm işlerinde zor ve yanlış usulleri uyguluyorlar ve halka da bunu fazilet olarak sunuyorlardı. Ayrıca onlar sürekli lafları evirip çeviriyor, sözün doğrusunu değil batıl ve boş şeyleri anlatıyor, işleri doğru bir şekilde değil de tersten yapmayı (arkadan dolanmak şeklinde) tavsiye ederek halkı yanlışa sevk ediyorlardı. Bu yanlış usuller toplumu ikiyüzlülüğe itiyor, dürüstlükten uzaklaştırıyordu. Cenab-ı Hak, toplumda dürüstlüğün hâkim olması, işlerin kolay, doğru ve faydalı bir şekilde yapılması için şirkin getirdiği bu alışkanlığın terk edilmesini ve doğru, kolaylaştırıcı ve normal yolların takibini öngören usullerin benimsenmesini öğütledi. 189- Sana, hilalin evrelerini soruyorlar. De ki: Onlar, insanların faydalanması ve bir de hac için vakit ölçüleridir. İyi davranış, evlere arkalarından gelip girmeniz / lafı dolandırmak değildir. Lakin iyi davranış, dürüstlük, ölçülü olmak, en iyi, faydalı ve doğru olanı yapmaktır. Doğru usulleri uygulayın, / Evlere kapılarından girin, Allah'ın emirlerini yerine getirmede hassasiyet gösterin ki kurtuluşa eresiniz. (Bakara Suresi 189) 10.3.6- Savaş Hukuku Mekke müşrik yönetimi Medine’yi çevreleyen kabileleri kışkırtarak Medine İslam Cumhuriyetini önce içine hapsetmek ve sonra da boğmak arzusundadır. Cenab-ı Hak ise kuşatılmışlığı kırmak için müminlere savaş iznini daha önce vermişti. Aynı zamanda Medine’ye yapılması muhtemel saldırıları engellemek için de daha aktif bir politika izlemeleri gerektiğini bildirmişti. Çevre kabilelerin üzerine askeri birlikler gönderilecek ve onlar Medine İslam Cumhuriyeti ile barış topluluğu oluşturmaya ikna edilecekti. En azından Mekke ile yapılacak çatışmalarda onların tarafsız kalmaları sağlanacaktı. Cenab-ı Hak gerek Mekke gerekse de çevre kabilelerin Medine İslam Cumhuriyetine savaş açmaları durumunda barış yanlısıyız diye eli kolu bağlı oturulmamasını, tam aksine şiddete karşı şiddetle karşılık verilmesi talimatını verdi. Esas olanın barış, hoş görülmeyenin de çatışma olmasına rağmen eğer bir topluluk barış yanlısı müminlere savaş açıyorsa, çatışmadan asla geri durulmaması ve misliyle mukabelede bulunulması emredildi. Ancak karşılık vermede aşırı gidilmemesi de İslam Cumhuriyeti yetkililerine ve ordu komutanlarına bildirildi. Şöyle ki savaş açan topluluklara mukabelede bulunurken çocuk, kadın ve savaşmayan sivil unsurlara asla zarar verilmemesine işaret edildi. 190- Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Ancak sakın aşırı gidip azgınlık yapmayın, çünkü Allah azgınlık yapanları sevmez. (Bakara Suresi 190) Cenab-ı Hak, müminlerin savaş halinde oldukları müşrikleri nerede yakalarlarsa öldürmelerini emretti. Zira o müşrikler sırf barış, adalet ve huzur istedikleri için müminleri yurtlarından sürüp çıkarmışlardı. O müşrikler, şehirde / ülkede fitne / kargaşa / anarşi ve zulmün devam etmesini istiyorlardı. Cenab-ı Hak, toplumda anarşi/ fitne / kargaşa çıkarmanın ve insanlara zulmetmenin öldürülmesinden başka çare olmadığını bildirdi. Onlar yok edilmedikçe kötülüğün kökü kurumayacaktı. Bu nedenle onların öldürülmelerinin asla kötülük sayılamayacağını belirtti. Araplar, Mekkelilerin Ehlullah kabul edilmeleri ve Beytullah’ın hizmetçileri olmaları nedeniyle onlarla savaşılamayacağına inanıyorlardı. Cenab-ı Hak ise onların en temel hak olan insanların yurtlarında yaşam hakkını ellerinden alarak müminleri Mekke’den sürdüklerini ve bu sürgünün tam bir zalimlik olması nedeniyle Beytullah’ın hizmetçileri de olsa Mekke müşrikleri ile savaşmanın caiz olduğunu bildirdi. Böylece Arapların bu inanışının yanlış olduğunu ortaya koydu. Ayrıca o dönemde Mescid-i Haram’da savaş yapmanın çok büyük günah olduğu düşüncesi hâkimdi. Bu nedenle Medine İslam Cumhuriyeti vatandaşlarının gerek hac için olsun gerekse ticari amaçlarla olsun Mekke’ye yapılacak ziyaretlerde herhangi bir saldırıya maruz kalacak olurlarsa onlara karşılık verip veremeyecekleri konusunda tereddüt hâsıl olmuştu. Cenab-ı Hak, müminlerin bu tereddütlerinin yersiz olduğunu, şayet Mescid-i Haram çevresinde ya da içinde bir saldırıya uğrayacak olurlarsa karşılık vermede asla tereddüt göstermemelerini bildirdi. Ancak onlar saldırmayacak olurlarsa müminlerin de saldırmamalarını emreder. Eğer düşmanlar saldırganlıklarına son verip Medine İslam Cumhuriyetinin oluşturduğu barış topluluğuna girerlerse (yani müslüman olurlarsa) o takdirde onların kusurlarının kendisi tarafından bağışlanacağını bildirdi. Ama onlar ısrarla bu saldırgan tutumlarını devam ettirecek olurlarsa müminlerin de onlara karşı savaşçı stratejiyi devam ettirmelerini emretti. Ta ki onlar bu zulüm, baskı ve saldırgan tutumlarından vazgeçip barışı tercih ederek Allah’ın tercih ettiği merhamet, birlik ve beraberlik, adalet ve hukuk yani kısaca Allah’ın dini hâkim olsun. Zira onlar zoru görmeyince bu zalimliklerinden vazgeçecek görünmemektedirler. Ancak onlar vazgeçecek olurlarsa o takdirde müminlerin de savaşı kesmelerini emretti. Cenab-ı Hak zalim olanlardan başkasına saldırıya izin olmadığını da bildirdi. 191-193- Onları (size karşı savaşanları) yakaladığınız yerde öldürün. / Onlarla nerede karşılaşırsanız orada savaşın. Sizi çıkardıkları yerden / Mekke’den siz de onları çıkarın. Fitne/ baskı / zulüm / anarşi, adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram'da onlar sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla savaşmayın. Eğer onlar size karşı savaş açarlarsa siz de onları öldürün. / onlarla savaşın. İnkârcıların cezası işte böyledir. Allah bağışlayandır ve sonsuz merhametlidir. Fitne / baskı / zulüm / anarşi tamamen yok edilinceye ve din (düzen/ sistem / devlet) de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur. (Bakara Suresi 191-193) Arap geleneklerine göre haram aylarda savaşmak yasaktı. Bütün kabileler bu aylarda serbestçe ticaret yaparlardı ve yarımada sadece bu aylarda güvenli idi. Diğer aylarda yol güvenliği sadece Mekkeliler için sağlanıyordu. Fakat söz konusu müminler olunca Mekke müşrikleri ve müttefikleri Medine İslam Cumhuriyetine karşı haram ay falan dinlemiyor ve müminlere saldırmakta kendileri için bir sakınca görmüyorlardı. Onlar haram aylarda ve hac için Medine’den müminler gelecek olurlarsa bunlara saldırıda bulunacaklarını ve haram ayların dokunulmazlığını müminler için uygulamayacaklarını deklare ediyorlardı. Ancak diğer taraftan müminler haram ayların bu dokunulmazlığını çiğneyecek olurlarsa o takdirde de müminlerin bu noktada hiçbir kutsiyet tanımadıkları konusunda menfi propaganda yapacaklardı. İşte bu durum karşısında Cenab-ı Hak da müminlere haram aylar konusunda dokunulmazlık ya da çatışmasızlığın karşılıklı olduğunu ilan etti ve şayet Mekke yönetimi bu kurala uymayacak olursa Medine’nin de bu kuralı çiğneme ve kendini savunma hakkının bulunduğunu bildirdi. Onların haram aylarda müminlere saldırmaları halinde hiç çekinmeden angajman kuralı olarak onlara misliyle karşılık vermelerini müminlere emretti. Bu konuda tereddüt edilmemesi ve korkulmaması gerektiğini bildirdikten sonra kendisinin mümin ve muttakilerle beraber olduğunu vurguladı. Kendisinden korkmayan ve kendisine saygı duymayan müşriklere elbette yardımcı olmayacağını da belirtti. 194- Haram ay haram aya karşılıktır. Dolayısıyla hürmetler / dokunulmazlık / çatışmasızlık / saldırmazlık karşılıklıdır. O halde kim size saldıracak olursa siz de ona misliyle karşılık verin (aynı şekilde saldırın). Haddi aşma konusunda Allah'tan korkun ve bilin ki Allah muttakilerle beraberdir. (Bakara Suresi 194) Cenab-ı Hak bu savaş stratejisinin kendini savunma ve hakkı hâkim kılma amaçlı olduğunu bu nedenle tüm müminlerin bu yolda (Allah’ın yolunda) harcama yaparak bu stratejiye destek olmaları, savaşacak ordunun donatılması için gerekli katkının yapılması talimatını verdi. Şayet bu desteği vermeyecek olurlarsa kendilerini kendi elleriyle tehlikeye atmış olacakları uyarısında bulundu. Cenab-ı Hak ayrıca müminlerden işlerini tam ve eksiksiz yapmaları emrini verdi. Allah yolunda savaşanların maddi ihtiyaçlarının da karşılanması için diğer müminlerin savaşçıları desteklemeleri zorunludur. Aksi takdirde birileri mücadele ederken diğerlerinin bu mücadeleden geri kalmaları düşünülemez. Mücadele işinin tam ve noksansız olması için topyekûn olması gereklidir. 195- Allah yolunda infak / harcama yapın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İhsan edin; Allah ihsan edenleri sever. (Bakara Suresi 195) 10.3.7-Hac / Umre İbadetinde yapısal değişiklikler Müminler cahiliye dönemlerinden beri yapılmakta olan ve hali hazırda Mekke müşrikleri ile Arap yarımadasındaki diğer müşriklerin de yapmakta oldukları hac ve umre ibadetlerinin meşruluğu konusunda tereddüt yaşamaktadır. Ayrıca eğer hac ve umre için niyetlenip Mekke’nin yolunu tuttuklarında Mekke yönetimi onları Mekke’ye sokmayacak olurlarsa ne yapacaklar ve nasıl bir tavır ortaya koyacaklardır? Zira Mekke yönetimi ile Medine yönetimi birbirine düşman ve savaş halinde olan iki devlet olduğundan Medinelilerin hac ve umre yapmalarına müsaade edip etmeyecekleri belirsizdi. Cenab-ı Hak müminlere bu hususlarda yol göstermek için aşağıdaki ayetlerini inzal etti. Önce hac ve umre ibadetlerinin Allah için olduğunu ve tam olarak yapılması gerektiğini belirtti. Ancak Mekke yönetimi müşriklerin elinde olduğu için müminlerin hac ve umre ibadetlerini tamamlamalarına onların müsaade edip etmeyecekleri belirsizdi. Şayet onlar müminleri Mekke’ye ve hac bölgelerine girmeye müsaade etmeyecek olurlarsa o takdirde onlarla kavga / çatışmaya girilmemesi ve kurban keserek müteakiben tıraş olarak hac ve umreyi kısa yoldan tamamlamaları şeklinde bir yol gösterilir. Böylece müminlerin çatışmacı değil hac ve umrenin esas amacı olan barış ve kardeşlikten yana oldukları gösterilmiş olacaktı. 196- Haccı ve umreyi Allah için tam yapın. Eğer bu ibadetlerinizden alıkonursanız kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Söz konusu kurban, yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Sizden kim hasta olursa yahut başından bir rahatsızlığı varsa, fidye olarak oruç tutması veya sadaka vermesi veya kurban kesmesi gerekir. Hac için engellemelerin kalkarak emniyetin sağlandığı vakit kim hac günlerine kadar umre ile faydalanmak isterse, kolayına gelen bir kurban kesmesi gerekir. Kurban kesemeyen / bulamayan kimse ise hac günlerinde üç gün, yurduna döndüğü zaman yedi gün olmak üzere tamamı on gün oruç tutması gerekir. Bu hususlar, ailesi Mescid-i Haram civarında oturmayanlar içindir. Allah'tan korkun. Aksi takdirde Allah'ın vereceği cezanın ağır olduğunu bilin. (Bakara Suresi 196) Cenab-ı Hak, müteakip ayetlerde hac ibadetinin insanı kemale erdirme eğitimi olduğuna değindi. Hac için ihrama giren kişi, mal, mülk, rütbe, makam vb. sosyal statülerini bir kenara bırakarak hac ibadetini yapan herkesle eşit statüye geldiğini göstermiş olur. Böylece makam, mevki ve statülerin bir öneminin olmadığı yaşatılarak kişinin nefsi terbiye edilir. Ayrıca hac ibadeti, kişiyi helaline bile olsa şehvetten uzaklaştırır, günah olan tavır ve davranışlara yönelmekten men eder, kavga çatışma ve rekabeti yasaklar. Böylece hacceden kimseyi yurduna döndüğünde hayır işlemeye yöneltir. Sayılı günlerde yaşanan bu haleti ruhiye hacıları olgunlaştırır ve eğitir. Hz. İbrahim’in Kâbe’yi inşa ediş amacı insanları kâmil hale getirmek için eğitime tabi tutmak olduğu halde zamanla şirke bulaşan Araplar hac ibadeti sırasındaki bu olgunlaştırma eğitimleri yerine haccı panayırlarla zevkü sefa, eğlence ve her türlü fuhşu işleme aracı haline getirmişlerdi. Cenab-ı Hak müminlere yaptığı rehberlikle haccı tekrar asıl amacına uygun ibadet haline getirmek için talimatlarını gönderdi; 197-Hac, bilinen aylardadır. Kim o aylarda (ihramını giyerek) hac için niyet ederse, hac ibadeti süresince kadına yaklaşmak, günah sayılan davranışlara yönelmek, kavga etmek yasaktır. Ne hayır işlerseniz Allah onu bilir. (Ey müminler! Hac yolculuğu boyunca yetecek) azığınızı yanınıza alın. Mamafih azığın en hayırlısı takvadır. Ey akıl sahipleri! Benden (emirlerime karşı gelmekten) sakının. (Bakara Suresi 197) Diğer taraftan müminlerde hac sırasında ticaret, fikir ve bilgi alışverişi, kültürel alışveriş yapılıp yapılmayacağı konusunda tereddüt hâsıl olmuştu. Cenab-ı Hak, insanların hayrına olan bu alışverişlerin hac ve umre süresince yapılmasında hiçbir sakınca olmadığını bildirdi. Çok çeşitli coğrafyalardan insanların bir araya geldiği bir ortamda insanların faydasına olacak her türlü bilgi, düşünce, mal, fikir, kültürel değerlere ilişkin alışverişlerin olmasının asla yasak olamayacağına böylece vurgu yapılmış oldu. Hatta böylece bu türden alışverişler ile insanlar birbirlerinin sorunlarını çözmüş olacaklardır. Hâlbuki şirk içerisindeki toplumların yaptıkları hac ibadetlerinde her kabile kendi tanrısının değerlerini yüceltmekte diğer kabilelerin tanrılarına karşı üstünlük taslamaktadır. Bu noktada hac esnasında her kabile atalarının geçmişte diğer kabilelere karşı elde ettikleri zaferleri anarak düşmanlıkları, rekabetleri canlı tutmaktadırlar. Şirk öğretisi ile hac ibadeti insanlar arasında kardeşlik, barış tesis edecek iken tam aksine kin, öfke, ayrılık ve düşmanlık yaratmaktaydı. Cenab-ı Hak ise halkı kin ve düşmanlığa sürükleyen şirk uygulamalarını yasaklayarak müminlere hac sırasında Allah’ın öğretisi olan barış, kardeşlik, adalet, hakkaniyet, doğruluk, dürüstlük vb. ilahi düsturları zikretmelerini emretti. Hatta Allah’ın bu ilahi düsturlarını cahiliye şirki içerisinde gösterdikleri çabadan / babalarını anma çabalarından daha fazla etkinlik yaparak Kendisinin anılmasını emretti. 198- 203 (Hac mevsiminde ticaret / fikri alışveriş / kültürel alışveriş / bilgi alışverişi yaparak) Rabbinizin vereceği bir lütfu / kazancı aramanızda bir sakınca yoktur. Arafat'tan ayrılıp hep birlikte Müzdelife’ye akın ettiğinizde Meş'ar-i Haram'da Allah'ı zikredin. O'nu zikrederken size gösterdiği şekilde zikredin. Şüphesiz siz daha önce yanlış yapıyordunuz. Sonra insanların (sel gibi) aktığı yerden siz de (Kâbe’ye doğru) akıp gelin. Allah'tan mağfiret dileyin. Çünkü Allah çok affedici ve çok merhamet edicidir. Hac ibadetlerinizi bitirdikten sonra, cahiliye döneminde babalarınızı andığınız gibi, hatta ondan daha kuvvetli bir şekilde Allah'ı anın. İnsanların bir kısmı: “Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver.” derler. (Kısa vadeli düşünen) bu kimselerin ahiretten hiç nasibi yoktur. Onlardan bir kısmı da: “Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik / güzellik ver, ahirette de iyilik / güzellik ver. Bizi cehennem azabından koru.” derler. İşte (uzun vadeli düşünen) bu kimselerin, kazançları büyük bir nasip olacaktır. Muhakkak ki Allah’ın hesap görmesi çok hızlıdır. Sayılı hac günlerinde (eyyam-ı teşrikte telbiye ve tekbir getirerek) Allah'ı anın. Kim acele edip iki gün içinde Mina'dan dönmek isterse, ona günah yoktur. Kim de geri kalırsa ona da günah yoktur. Önemli olan haccın yasaklarına uyulmasıdır. Allah'tan korkun ve bilin ki hepiniz O'nun huzurunda toplanacaksınız. (Bakara Suresi 198-203) 10.4. Cenab-ı Hakk’ın Bildirdiği Reformlara Karşı Münafıklıkların Alternatif Önerileri Cenab-ı Hak ilk reformlara ilişkin hükümleri inzal ettikten sonra reform hükümlerine bir süre ara verir ve elçisinin ve müminlerin dikkatlerini münafıklara çeker. Zira bu münafıklar yeni düzenlemeler inzal oldukça eski düzenlerinin bozulacağını gördükleri için yeni reformlara karşı kendi alternatif çözüm önerilerini sunmaktaydılar. Onlar şirk sisteminin toplumda kabul görmüş alışkanlıklarının ve anlayışlarının ilahi öğretiye dayalı yapısal reformlar ile değiştirilmesi durumunda bir daha şirk sistemine dönmenin çok zor olacağının farkındaydılar. Cenab-ı Hak ise inzal ettiği reform kanunları ile toplumsal dönüşümü gerçekleştirmeyi diliyordu. Elçisinin görevini yaptıktan sonra ahirete göç etmesini müteakiben topluma yeniden müşrik tabiatlı insanların hâkim olmaları durumunda bile toplumda ilahi öğretilerin uzun süre egemen olması için bu dönüştürücü reformları gönderiyordu. Münafık ve Yahudi işbirlikçileri peygamberimize önerdikleri alternatif reformlarında samimi olduklarına dair Allah’ı da şahit tutmaktaydılar. Şayet onlar ileri sürdükleri alternatif çözüm önerileri ile Cenab-ı Hakk’ın getirdiği reformları hedefinden saptıracak olurlarsa bir nebzede olsa eski sistemlerini korumada başarılı olacaklardı. Bunun için sürekli peygamberimize şirin görünecek sözler sarf ediyorlar, toplumun huzuru, barışın tesisi ve toplumsal sorunlara çözümler sunuyor ve kendilerinin, iyilik ve hayır için çalıştıklarını ifade ediyorlardı. Onların getirdikleri çözüm önerileri hem peygamberimizi hem de müminlerin hoşuna gidecek şekilde olduğu gibi onlar peygamberimizin ve müminlerin gönüllerini fethetmek için samimiyetlerine dair Allah adına yeminler ediyor, antlar içiyorlardı. Hatta kalplerinde peygamberimize karşı son derece nefret ve öfke beslemelerine rağmen onu çok sevdiklerini ve kendisine ölümüne bağlı olduklarına dair Allah’ı şahit tutuyorlardı. Böylelikle peygamberimizi ve müminleri kandırmaya çalışıyorlardı. Cenab-ı Hak bu tiplerin peygamberimizi ve müminleri inandırmak için yaptıkları yeminlerden yola çıkarak onların gerçek yüzlerini ortaya koydu. Peygamberimizi bile aldatabilecek bu tür tavır ve davranışlara aldanılmaması gerektiği Rabbimiz tarafından müminlere öğretildi. Onların iktidarı ele geçirmeleri halinde ülkeyi fesada boğacakları, ekonomiyi mahvedecekleri ve nesillerin geleceklerini karartacaklarını belirtti ve onlara asla fırsat verilmemesi konusunda müminleri ikaz etti. Bu tip insanların tatlı sözlerle yöneticileri yanıltacaklarına, kendilerine inanmalarını sağlamak için de sürekli Allah’ı şahit tutacaklarına dikkat çekildi. Hâlbuki samimi müminler yaptıkları eylemler, gösterdikleri fedakârlıklar ve Cenab-ı Hakk’ın koyduğu yasalara itaatleri ile bağlılıktaki samimiyetlerini ispat ederler ve samimiyetlerini göstermek için yemine ihtiyaç duymazlar. Şayet onlar samimi mümin iseler Allah’ın bildirdiği yeni reformlara, emir ve talimatlara harfiyen uymaları yeterlidir. Ama onlar Allah’ın inzal ettiği bu düzenlemelere uymaya davet edildikleri zaman yüzleri ekşir, gurur ve kibirle başlarını yukarı dikerler. Allah’ın emir ve talimatlarına uymaları konusunda kendilerine “Allah’tan kork” denilse kibirlenerek hemen burun kıvırırlar. “Canları cehenneme o kibirli insanların!” Ama samimi müminler gelen yeni düzenlemelere gönülden boyun eğerler ve o düzenlemelerin hükümlerine hemen riayet ederler. Cenab-ı Hak böyle samimi müminlere karşı çok esirgeyici ve çok merhametlidir. 204-207-İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatı ile ilgili söyledikleri senin hoşuna gider. Üstelik böyle tipler bütün kalbiyle samimi olduklarına Allah'ı da şahit tutar. Hâlbuki o, düşmanların önde gidenidir. Böyle tipler iş başına geçtiği / iktidara geldiği zaman bozgunculuk yaparak ülkeyi fesada boğmak, ekonomiyi mahvetmek ve nesillerin geleceğini karartmak için çalışır. Allah ise bozgunculuğu sevmez. Bu tiplere «Allah'tan kork!» denilse onun gurur ve kibri kendisini günaha sevk eder. (Ceza olarak) ona cehennem yeter. O ne kötü yerdir! Fakat insanlardan öyleleri de vardır ki, Allah'ın rızasına ulaşmak için kendini feda eder. Allah da bu kullarına karşı çok şefkatlidir. (Bakara Suresi 204-207) Cenab-ı Hak, müminlere İslam Cumhuriyetinin sunmuş olduğu güvenliğe / barışa / birlik ve beraberliğe girmelerini bildirir. Şayet kendi indirdiği düzenlemelere tabi olacak olurlarsa can, mal, inanç, akıl emniyetinin sağlanacağı böylece ifade edilmiş olur. Fakat münafık şeytanların ileri sürdükleri alternatif düzenlemeleri kabul edip onlara uyacak olurlarsa o takdirde de hüsrana uğrayacakları ifade edilir. Zira o şeytan münafıklar müminlerin düşmanıdırlar ve müminlerin kaybetmeleri için çalışmaktadırlar. İndirilen yeni reform düzenlemeleri İslam toplumunu barışa, huzura ve mutluluğa götürecek yasaları içermektedir. Şirk sisteminin toplumda yarattığı sıkıntıları, krizleri, anarşi ve kaosu giderecek yegâne yolun Cenab-ı Hakk’ın bildirdiği toplumsal reformları izlemekten geçmektedir. Münafık şeytanların teklif ettikleri alternatif düzenlemeler ise kulağa hoş gelse de arka planda muazzam şeytani hile ve desiseler barındırmaktadır. Buna rağmen Medine halkı ille de o şeytanların izinden gitmeyi tercih ederek yanlışa kayacak olurlarsa Allah mutlak galiptir ve hakimler hakimidir. Diğer taraftan bu münafık şeytanların Yahudi işbirlikçileri ile birlikte hareket ettikleri belirtilir. Nasıl ki geçmişte o Yahudiler kendilerine indirilen ilahi düzenlemelere uymama konusunda direnç göstermişler ve Cenab-ı Hak elçileri ile hangi mucizeyi göstermiş olursa olsun yine de o elçilere uymamışlarsa aynı şekilde şimdide işbirlikçi ortaklarını kışkırtarak Hz.Muhammed’e inzal edilen düzenlemelere uymamakta direnmektedirler. Onlar bu düzenlemelere uymak için Allah’ın ve meleklerinin gökten inmelerini bekliyorlar. Bir başka ifadeyle eğer Allah lütfedip elçisini askeri ve ekonomik güçlerle, içeriden ve dışarıdan bazı güçlü melikler ve otoritelerce destekleyecek olursa onlar da reform yasalarına uyacaklardır. O vakit geldiğinde zaten onların bu yasalara uymaktan başka çareleri kalmayacaktır. 208-212- Ey iman edenler! Hep birlikte barışa / İslam’a girin. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o, sizi birbirinize düşüren apaçık düşmanınızdır. (Sorunlarınızı çözecek) bunca ayetler /deliller / yasa ve düzenlemeler size geldikten sonra, yine de (şeytanın izinde gitmeyi tercih ederek) kayarsanız, şunu iyi bilin ki Allah azizdir, hakimdir. Onlar, ille de buluttan gölgelikler içinde Allah'ın ve meleklerinin gelmesini mi bekliyorlar? Hâlbuki (o vakit geldiğinde) iş bitirilmiş olacaktır. Zaten bütün işler sonunda yalnızca Allah'a döndürülür. İsrail oğullarına sor bakalım: Biz kendilerine nice açık ayetler / yasa ve düzenlemeler göndermiştik. Fakat kim kendisine gelen Allah'ın nimetini /ayetlerini / yasa ve düzenlemelerini değiştirirse bilsin ki Allah'ın azabı şiddetlidir. İnkâr edenler (münafık şeytanlar ve bazı Yahudi ileri gelenler) için dünya hayatı cazip kılındı. (Bu yüzden) onlar, müminlerle alay ederler. Oysaki (inzal olan ayetlere / yasa ve düzenlemelere iman eden) müminler kıyamet günü onlardan üstün konumda olacaklardır. Allah dilediğine hesapsız lütufta bulunur. (Bakara Suresi 208-212) Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği yenilik / değişim / inkılap yasaları, münafıkları rahatsız ettiği gibi esas itibariyle Yahudi ileri gelenlerini de fazlasıyla rahatsız ediyordu. Zira peygamberimiz Medine’ye gelmeden önce onlar kendi toplumlarında egemen oldukları gibi Evs ve Hazreç üzerinde de son derece etkin ve üstün konumda idiler. Fakat peygamberimizin Medine’ye gelip İslam Cumhuriyeti kurmasından sonra durum değişmeye başlamıştı. Peygamberimize inzal edilen yasal düzenlemeler ile toplumda yapısal dönüşümler gerçekleşmeye başlayınca topluma egemen olan bazı Yahudi ileri gelenler ile işbirlikçi münafıklar bu hâkimiyetlerinin ayaklarının altından kaydığını fark ettiler. Onlar şirk siteminde iken şirkin yasaları ile toplumu ifsat ediyorlar ve bu bozgunculuktan nemalanıyorlardı. Üstünlüklerini bu yanlış, batıl ve bozguncu yasa ve düzenlemeler sayesinde elde etmişlerdi. Ama şimdi Cenab-ı Hakk’ın elçisi aracılığıyla inzal ettiği yeni yasa ve düzenlemeler (kitaplar) onların bu egemenliklerine son veriyordu. Kendi aleyhlerine gelişen bu değişim nedeniyle onlar ihtiraslarına ve ırkçı kıskançlıklarına yenik düştüler. Onların bu ihtiras ve kıskançlıkları onları toplumsal birlik ve beraberlikten ayrılmaya itti. Medine Anayasası ile yaratılan tek ümmetten ayrılmayı kafalarına koydular. Onlar bu dinden / devletten / yoldan / ümmetten yollarını ayırmaya doğru giderken muhacirlerden, Evs’ten, Hazreç’ten ve hatta Yahudilerden iman edenlerle anlaşmazlık yaşamaya başladılar. Müminler Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği yenilik / değişim / inkılap düzenlemelerini kabul ederek doğru yolda ilerlemeyi sürdürürken ümmetten ayrılmayı kafaya koyanlar peygamberimize indirilen hükümlere uymaya direndiler. Hâlbuki Medine Anayasasına imza atarken onlar tek ümmet olmayı ve Hz.Muhammed’in@ İslam Cumhuriyetinin başkanı olarak vereceği hükümlere uyacaklarına söz vermişlerdi. Cenab-ı Hak, bu durumun insanlık tarihinde defalarca gerçekleşmiş olduğunu aşağıdaki ayetle ifade etti; 213- İnsanlar bir tek ümmet idi. Allah, müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi ve onlarla beraber insanların anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için hak yolu gösteren kitapları da gönderdi. Ancak kendilerine kitap verilmiş olanlar, apaçık deliller geldikten sonra, sırf ihtiras ve kıskançlıkları nedeniyle (dinde /ümmet olmakta / birlik ve beraberlikte) anlaşmazlığa düştüler. Fakat Allah izni ilahisiyle iman edenlere, ihtilaf ettikleri hususta doğru yolu / hakkı gösterdi. Allah dilediğini doğru yola iletir. (Bakara Suresi 213) Cenab-ı Hakk’ın insanlık tarihinde defalarca gerçekleşmiş yukarıdaki durumun Medine İslam Cumhuriyetinde de yaşanacağını, dünyada cennet gibi huzurlu bir toplumsal yapıya ulaşmak ve ahrette de cennete girebilmek için bu sıkıntılı süreçleri yaşamanın zorunlu olduğunu müteakip ayette bildirir. Öyle ki bu sıkıntılı süreçlerden bizar olan müminler “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek kadar zorluklar yaşayacaklardır. İşte o noktaya ulaşıldığı o vakit, Allah’ın yardımının yakın olduğu vakittir. 214. (Ey müminler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin hali başınıza gelmeden / onların yaşadığı süreçleri sizde yaşamadan cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlar öyle yoksulluk ve sıkıntılar yaşamışlar öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve beraberindeki müminler: “Allah’ın yardımı ne zaman!” dediler. Bilesiniz ki Allah'ın yardımı yakındır. (Bakara Suresi 214) 10.5. Medine Toplumunda Sorunların Gündeme Getirilmesi ve Çözüm Talepleri Medine toplumunda yapısal değişiklikler getirecek yenilik / inkılap yasalarına münafıklar karşı çıkarken müminler sahip çıktığı gibi içinde yaşadıkları diğer toplumsal sorunları gündeme taşıyarak bu sorunlara da çözümlerin getirilmesini peygamberimizden talep etmişlerdir. Cenab-ı Hak, müminlerin bu taleplerine çeşitli zamanlarda cevabi çözüm önerilerini müteakiben zikredilecek ayetlerle göndermiştir. 10.5.1-İnfakın Toplumun Hangi Kesimlerine Yapılacağı Müminler yeni sistemde toplumsal dayanışmanın sözde kalmaması ve bunun ete kemiğe bürünmesi gerektiğini biliyorlardı. Hemen harekete geçtiler ve mallarından infak etmek için girişimde bulundular. Ancak infakın kimlere verileceği konusunda tereddütler oluştu. Bu hususun açıklığa kavuşturulması için peygamberimize sordular. Cenab-ı Hak infakın kimlere yapılacağı konusunda hükmünü bildirdi. Bilindiği üzere infak, barış ve tevhit toplumunun inşasında araçların en önemlisidir. Cenab-ı Hak, infakı emrederken şirk anlayışlarını yok etmeyi dilemektedir. O bu amaçla infak edilecek malların kimlere verileceği sorusuna verdiği cevapla, eski sistemin anlayış tarzı olan «sadece kendi kabilene yönelme, toplumda aşağı görülenlere asla merhamet edilmemesi» anlayışını toplumun hafızasından söküp atmak istedi. Rabbimiz, infak edilecek toplumsal sınıfları sayarken kadın cinsi olarak analardan başlayarak kadının sosyal statüsünün yükseltilmesini istedi. Daha sonra diğer toplumsal sınıflar arasında yer alan yetimler, miskinler, yoksullar ve yolcu olup da herhangi bir nedenle yolda muhtaç duruma düşenleri sayarak bunların durumlarının düzeltilmesi, ihtiyaçlarının karşılanmasını istedi. 215- Onlar, sana infakı nereye yapacaklarını soruyorlar. De ki: “Mallarınızdan yapacağınız infak, ana-baba, yakınlar, yetimler, miskinler ve yolda kalmışlar içindir.” Yapacağınız her hayrı / iyiliği şüphesiz Allah, en iyi bilendir. (Bakara Suresi 214) 10.5.2-Bilmeden Haram Ayı İhlal Etmenin Hükmü ve Nahle Harekâtı (Ocak 624) Hac ve Umreye ilişkin yukarıdaki yenilikler / değişimler / inkılaplar geldikten sonra bir tartışma başladı. Özellikle münafıkların başlattıkları bu tartışmanın konusu “haram aylarda savaş olup olmayacağı” noktasındaydı. Onlar Mekkeliler müminlere saldırsa bile karşılık verilmemesi gerektiği iddiasında bulundular. Hâlbuki Cenab-ı Hak müminlerin hac ya da umreye gittikleri zaman Mekkeliler tarafından saldırıya uğrarlarsa karşılık vermeleri hükmünü getiriyordu. Bu konuda tartışmalar sürerken hac zamanı yaklaşmış ve peygamberimizde Nahle Vadisine askeri bir harekât düzenlemişti. Zira Mekke’nin Şam ticaret yolunun kontrol altına alınmasından sonra sıra Mekke’nin doğu istikametindeki ticaret yolunun kontrol altına alınmasına gelmişti. Medine’ye uzak olması nedeniyle Mekke’nin doğu ticaret yolunun denetim altına alınması öyle kolay olmayacağı açıktı. Ancak peygamberimiz her ne pahasına olursa olsun Mekke’nin ticaret yollarını bir an önce kontrol altına almak ve böylece Mekke’yi en hassas olduğu noktadan yani ticari kayıplara uğramaktan korkmaları noktasından vurmak istiyordu. Bu amaçla peygamberimiz Nahle vadisine askeri bir harekât düzenlemeye karar verdi ve Abdullah b. Cahş'ın komutasında 12 kişiden oluşan bir askeri birliği Nahle'ye gönderdi. (Harita 9) Söz konusu askeri birlik, Nahle vadisine ulaştığı zaman Taif’ten Mekke’ye doğru yol almakta olan bir kervanla karşılaştı. Birlik hemen kervana saldırdı ve kervanın muhafızları ile yaptıkları çarpışmada müşrik bir muhafız öldürüldü, iki müşrik muhafızda esir alındı. İslam ordusu kervanın mallarını ganimet olarak ele geçirdi ve esirlerle birlikte Medine’ye geri döndü. Fakat peygamberimiz bu operasyondan hiç hoşnut olmadı. Zira çarpışma haram aylara tam girildiği zaman vuku bulmuştu. Bilindiği üzere o dönemdeki geleneklere göre haram aylarda kan dökmek, ticari kervanlara saldırmak çok büyük suçtu / günahtı. Bu olayın Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine büyük bir propagandaya dönüşeceği açıktı. Harita 9: Nahle Harekatı ) (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Nitekim bu olayla Medine’deki muhaliflerin eline büyük koz geçmişti. Onlar peygamberimizin aktif dış politikasına karşı çıkışlarının ne kadar haklı olduğunu savunmaya başladılar. Onlar, yapılan operasyonu delil göstererek Medine İslam Cumhuriyetini hiçbir kutsalı tanımayan, barış karşıtı, saldırgan ve tecavüzkâr olmakla suçlayacaklarını belirttiler. Onların bu söylemlerle yürüttükleri menfi propaganda halk arasında çok etkili oldu ve peygamberimiz ve müminler bu durumdan son derece müteessir oldular. Kendilerini nasıl savunacaklarını bilemediler. Ancak Cenab-ı Hak onların imdadına yetişti ve muhalif kesimlere nasıl cevap verilmesi gerektiği hususunda müminlere yol gösterdi; 216-218- Savaş sizin için hoş olmayan bir şey olmasına rağmen, size yazıldı / zorunlu kılındı / farz kılındı. Fakat Olabilir ki siz bir şeyden hoşlanmazsınız, hâlbuki o şey sizin için hayırlıdır. Yine olabilir ki, siz bir şeyi seversiniz, hâlbuki o şey sizin için şerlidir. Allah bilir, siz bilemezsiniz. Sana haram ayı ve o ayda savaşmayı soruyorlar / tartışmaya açıyorlar. De ki: “Onda savaşmak, büyük suçtur. / günahtır. Fakat Allah yolundan alıkoymak, O'nu (peygamberi ve getirdiği ideolojiyi) ve Mescid-i Haram'ı (Mescid-i Haram’ın kuruluş ilkelerini) inkâr etmek ve onun (Mescid-i Haram'ın) halkını oradan çıkarmak, Allah yanında daha büyük suçtur. / günahtır. Çünkü fitne / Mescid-i Haram’ın kuruluş ilkelerini inkâr ederek toplumsal düzeni bozmak, (çarpışma da adam) öldürmekten daha büyük suçtur / günahtır.” (Onların sizi suçlamalarına bakmayın) eğer onların gücü yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan asla geri durmayacaklardır. Bu hususları bile bile sizden kim dininden döner ve kâfir olarak can verirse, işte onların bütün amelleri, dünyada ve ahirette boşa gitmiştir. Onlar, ateş halkı olacaktır ve onlar orada sürekli kalacaklardır. Şüphesiz ki iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihat edenler, işte bunlar Allah'ın rahmetini umabilirler. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. (Bakara Suresi 216-218) Bu ayetlerle aşağıdaki hususlara da vurgu yapılmıştır; “Müşrikler sadece haram aylarda barışın sağlanmasına önem verirler fakat toplumda adalet, barış ve huzuru sağlayan diğer değerlere önem vermezler. Hatta Mescid-i Haram’ın kuruluş değerleri olarak adlandırılan bu değerleri yok etmişlerdir. Onların barışı haram aylara hasretmelerinin sebebi de sadece kendi çıkarları içindir. Ama toplumdaki diğer değerleri ayaklar altına alarak toplumda fitne çıkarmak bütün toplumu öldürmekle eş anlamlıdır. Dahası barışı sadece birkaç ay değil bütün zamanlara yaymak, toplumsal değerleri yaşatmak ve toplumu diriltmek için çalışan kimseleri yurtlarından sürgün etmek, onlara işkence etmek, onları yok etmeye çalışmak çok ama çok büyük bir suçtur, günahtır. Birkaç aylığına olsa da barışın saplanması pozitif bir şey olduğu gibi bu barış ortamını ihlal etmek elbette suçtur, büyük bir günahtır. Ancak bu suç, toplumda adalet, merhamet, paylaşım, dayanışma, kardeşlik, tevhit gibi değerleri Mescidi Haram’ın kurucu ilkeleri olarak belirleyen Hz. İbrahim’in izinden gidenleri yurtlarından çıkarmak ve bu kurucu değerleri yok ederek toplumu ilkelliğe, fesada, fitneye sevk etme suçunun büyüklüğü ile kıyaslanamaz. Değil ki barış kuralını ihlal eden / haram ay kuralını bozan İslam askerlerinin niyetleri ihlal değil tam aksine daha büyük suçu işleyen müşriklerle mücadele ederek Kâbe’nin kurucu değerlerini toplumda tesis etmektir. Müslümanlar aleyhinde kara propaganda yapanların öncelikle kendilerini gözden geçirmeleri gerekir. Müşrikler kendi saldırganlıklarını, zalim oluşlarını ve suçluluklarını bastırmak için Müslümanların harekât sırasında yaptıkları ihlali bahane etmektedirler. Onların Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine yapmakta oldukları menfi propagandaya kanılmayın. Zira o müşrikler kendilerinde gerekli güç ve cesareti buldukları zaman ne haram ay dinlerler ne de kutsal dinlerler ve müslümanlara saldırıp hepsini kılıçtan geçirirler.” Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği ayetlerle yaptığı açıklamalar sonucu Nahle harekâtını bahane ederek Peygamberimiz ve yandaşları aleyhinde ileri geri konuşan Medine muhalefeti susturuldu ve harekât ile elde edilen ganimet malları ve esirler peygamberimiz tarafından kabul edildi. 10.5.3- İçki ve Kumarın Fayda ve Zararlarının Tartışılması Müminler içki ve kumarın toplumsal barış ve tevhidin önünde bir engel teşkil ettiğini düşünüyorlardı. Ancak münafıklar ise içki ve kumarın toplumsal faydalarını ileri sürüyorlardı. Onlar içkinin insanların sosyalleşmesi ve bunalımlarını unutması için iyi bir araç olduğunu belirtiyorlardı. Piyango tarzı olan fal okları kumarının da toplumda bir nevi dayanışmayı sağladığını ileri sürüyorlardı. Böylece her iki konunun da toplumun faydasına olup olmadığı hususunda müminlerin zihninde tereddüt meydana getiriyorlardı. Konu peygamberimizin gündemine taşındı. Bunun üzerine Cenab-ı Hak içki ve kumarın insanlara ve topluma birtakım faydaları olsa da zararlarının faydasından daha fazla olduğunu bildirdi. İçkinin insanların sosyalleşmesinde birtakım faydaları vardır. Biyolojik faydaları da vardır. Ancak insanların arasında yarattığı ayrılık, kavga, çatışma, kin ve nefret gibi olumsuzluklar faydalarından daha fazladır. Aynı şekilde kumarın da özellikle fal oklarının insanların faydasına olan yönleri var olmakla birlikte yarattığı kıskançlık, kin, nefret ve ayrılık gibi olumsuzlukları daha fazladır. Şayet insanların kumar ve içki gibi sosyalleşme ve sosyal yardımlaşma araçlarına kaynak ayıracak birikimleri varsa yani zaruri ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra birikimleri ellerinde kalıyorsa bu birikimlerini ihtiyaç sahiplerine doğrudan infak ederlerse işte o zaman gerçek dostluklar ve dayanışma meydana gelir. Bu tür dostluklar da gerçek dostluklardır. Cenab-ı Hak, muhaliflerin içki ve kumar konusunda ileri sürdükleri faydaları doğrudan reddetmedi, fakat bunların toplumu parçalayan büyük günaha yol açan zararlarına vurgu yaptıktan sonra toplumsal dayanışmada ve dostlukların oluşmasındaki kısmi faydalarının da yetersiz kaldığını belirtti. Bu nedenle gerçek manada dostlukların ve dayanışmanın gerçekleşmesi için insanların infak etmek amacıyla ayırdıkları ihtiyaç fazlası malların doğrudan samimi olarak ve karşılığında hiçbir şey beklemeden ihtiyaç sahiplerine vermelerinin en uygun yol olduğunu bildirdi. Böylece içki ve kumara kaynak ayrılmaması, bunlara ayıracak kaynağı olanların bu kaynakları doğrudan infak etmelerini emrederken içki ile kumarın terk edilmesi gerektiğine işaret etti. 219- Sana içki ve kumar hakkında soruyorlar. De ki: “Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için bazı faydalar vardır. Ancak yol açtıkları kötülükleri, sağladıkları yararlardan daha büyüktür." Bu durumda sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: “(içki ve kumara diye ayırdığınız) ihtiyaç fazlasını infak edin.” Allah, düşünesiniz diye ayetlerini işte böyle açıklıyor. (Bakara Suresi 219) 10.5.4- Yetim Hakkı Hassasiyeti İle Yetimlerin Sahiplenilmemesi Sorunu Şirk sisteminin egemen olduğu cahiliye döneminde yetimlerin hakları korunmamakta, onlar itelenmekte ve horlanmaktaydılar. Yetimlerin babalarından kalan miras, kabilenin ileri gelen güçlü şahısları tarafından paylaşılıyordu. Bu haksızlıklar yetimlerin bizzat kendi kabile ve akrabalarınca yapılmaktaydı. Yani kabileciliğin esas olduğu şirk sisteminde aynı kabileden ve akraba olmalarına rağmen yetimlere bunlar yapılıyordu. İslam toplumu oluşmaya başlayınca müminler yetimlerin hakkı konusunda çok hassas davranmaya başlamış ve onların hakkına en ufak bir tecavüzün ahirette çok şiddetle cezalandırılacağı korkusu kalplerinde yer etmişti. Bu durum müminlerin yetimlerin hukukuna tecavüz etmemek için onları aralarına almamaya, kaynaklarını işletmede ve kullanmada ayrı tutmaya kadar vardırdı. Bu hassasiyet diğer taraftan başka bir olumsuz durumun ortaya çıkmasına yol açtı. Toplumsal dayanışma ve tevhidi sağlaması gereken uygulama bu hassasiyet ile yetimin akrabalarıyla arasında soğukluğa, mahzunluğa ve boynu büküklüğe yol açıyordu. Bu olumsuzluğu gidermek için Cenab-ı Mevla, yetimlerin onların bakımını üstlenen akrabaları ile kardeşliğine vurgu yaparak böyle ayrımcılık yapmamalarını, onları içlerine almalarını, onları ıslah etmelerini belirttikten sonra onların mallarını sadece kötü niyetle tüketmemelerini, iyi niyetle yapılacak her türlü tasarrufun kendisince olumlu değerlendirileceğini bildirdi. 220- Dünya hayatındaki davranışlarınızı, ahirette hesabını vereceğinizi düşünerek belirleyin. Bu minvalde sana yetimlerden soruyorlar. De ki: “Onları ıslah ederek durumlarını düzeltmek daha hayırlıdır. Eğer onları aranıza alırda bir arada yaşarsanız onlar sizin kardeşlerinizdir. Şüphesiz Allah, fesatla zarar vermek isteyeni de bilir ıslah ile faydalı olmak isteyeni de bilir. Eğer Allah dileseydi, elbette sizi de onlar gibi zor durumda bırakırdı. Muhakkak ki Allah, Aziz'dir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Bakara Suresi 220) 10.5.5-Müşriklerle Aile Bağı Oluşturmanın Yasaklanması ve Köleliği Kaldırmaya Yönelik Bir Adım Cenab-ı Hakk’ın, tevhit toplumunu oluşturmak için önerdiği reformlardan bir diğeri de köleliğin kaldırılması noktasındaki gösterdiği hedeftir. Bu hedef için Cenab-ı Hak, ilk adım olarak müşrik olup da tevhit değerlerine karşı çıkan hür bir eş seçmek yerine köle dahi olsa tevhidi değerleri benimsemiş bir kişiyi eş olarak seçmeyi emreder. Bu talimat ile yapılacak seçimler sonucunda hem kölelerin statüleri yükseltilip eş statüsüne çıkacak hem de kurulacak yuvanın farklı değer yargıları nedeniyle kavga ve huzursuzlukların kaynağı olmaması sağlanacaktır. Zira birbirine taban tabana zıt olan değer yargılarına sahip eşlerin oluşturacağı bir yuva ile reformların yerleşmesi mümkün değildir. Bu talimat, ayrımcılık gibi görünse de, sonunda birlik ve tevhidi sağlamayıp tam tersine ayrılığa kapı açacak bir yuvanın baştan kurulmaması noktasında bir önlemdir. 221- Müşrik kadınları, iman etmedikçe nikâhlamayın. Hoşunuza gitse bile müşrik bir kadından iman etmiş bir cariye daha hayırlıdır. Müşrik erkekleri de iman etmedikçe mümin kadınlarla nikâhlamayın. Hoşunuza gitse bile müşrik bir erkekten iman etmiş bir köle daha hayırlıdır. Onlar sizi ateşe çağırırlar. Allah ise izni ilahisiyle sizleri cennete ve mağfirete çağırıyor. O, belki öğüt alır düşünürler diye, insanlara ayetlerini böyle açıklıyor. (Bakara Suresi 221) 10.5.6-Kadınların Topluma Kazandırılması Yahudiler ve müşrikler ay hali süresince kadınlardan uzak dururlardı. Onları kirli görüp pişirdiğini yemezler ve dokunduğunu kirlenmiş sayarlardı. Onlarla birlikte aynı ortamda bulunmazlardı. Aile içerisinde kadının yaşadığı bu uygulamalar kadına yapılan en büyük aşağılama ve onu toplumdan dışlama idi. Cenab-ı Hak, kadınların bu dışlanmışlığına ve aşağılanmasına son veren talimatlarını gönderdi ve ay halindeki kadınlarla sadece cinsel ilişki yapılamayacağını bildirdi. Dahası onların bu hallerinin kendisine eziyet ve sıkıntı verdiğini bildirerek onların bu sıkıntılı durumlarında onlara daha ihtimamlı davranılmasını, onlara cinsel ilişki hariç daha yakın ve sevgi ile davranılmasını getirdi. Ayrıca cinsel ilişkinin şekli konusunda da Cenab-ı Hak serbestlik getirerek çiftlerin mutluluğuna engel olacak tüm geleneksel yasakları da kaldırdı. Böylece Cenab-ı Hak, kadınların erkekleriyle birlikte oldukları takdirde manevi bahçeleri inşa edebilecekleri ve bu birliktelikten tevhidin meyvelerini meydana getirebilecekleri müjdesini verdi. Kadınların en önemli sıkıntısını giderdi. Onların eşleriyle muhabbetlerinin daimî olmasını sağladı. Erkeklerin kadınlarından ayrı olması, onları dışlaması ile toplumsal birliktelik sağlanamayacağına işaret etti. İster ay hali ister lohusa onların her hallerinde (cinsel ilişki hariç) onlarla birliktelik içerisinde olunması gerektiğini belirtti. Geleceği onlarla birlikte inşa etmelerini emretti. 222- 223- Sana kadınların aybaşı halinden soruyorlar. De ki; “O sıkıntılı bir dönemdir. Bu nedenle âdet kanamaları süresi sonunda temizleninceye kadar kadınlarla cinsel ilişkiye girmeyin. Temizlendikten sonra Allah'ın hükmettiği yerden onlara yaklaşabilirsiniz. Muhakkak ki Allah çok tövbe edenleri ve çok arınanları sever. Kadınlarınız sizin için bir tarladır. Tarlanıza nasıl dilerseniz öyle varın ve kendiniz için ilişki öncesi uygun davranışlarla hazırlık yapın. Allah'tan korkun ve bilin ki siz mutlaka O'na kavuşacaksınız.” Müminleri müjdele! (Bakara Suresi 222-223) 10.5.7- Kadın Hakları ve Aile Hukuku Cahiliye döneminde erkekler eşlerine yaklaşmayacaklarına dair yemin ederler ve bu yemin ile bir yıldan az olmamak üzere eşleri ile cinsel temasta bulunmazlardı. Bu süre bazen iki yıl veya daha fazla süreyi de alabilirdi. Böylece kadınlar ne boş olurlardı ki başkası ile evlensinler ne de evli gibi bir yaşam sürerlerdi. Yani erkekler bu yolla kadınları cezalandırırlarken bu durum kadınlar için tam bir işkenceye dönüşürdü. Bu nedenle kadınlar böyle bir durumla karşılaşmamak için kocalarının her türlü eziyetine katlanırlardı. Çevreden gelecek barışma baskılarına karşı erkekler yeminlerini bir kalkan olarak kullanırlar ve barışa yanaşmazlardı. Toplumsal barışı ve tevhidi özelde ise aile yapısını zedeleyen bu kötü uygulama, çözülmesi gereken önemli bir sorun olarak peygamberimizin gündemine getirilir. Cenab-ı Hak bu sorunun çözümünü içeren ayetlerini elçisine inzal eder. Cenab-ı Hak, önce yeminlerin iyiliklerin, dostlukların ve barışın önünde bir engel olarak kullanılamayacağını hükme bağlar. Müteakiben ağız alışkanlığı nedeniyle yapılan yeminlerin geçerli olmadığı, kalpten ciddiyetle yapılan yeminlerin geçerli olduğu belirtilir. Sonrasında ise erkeklerin eşlerine yaklaşmamak adına ciddiyetle yaptıkları bir yeminle meydana gelen küslük durumuna dört aylık bir süre sınırı getirir. Eşine yaklaşmamaya yemin eden erkek bu süre içerisinde kararından dönerde aile kurumunu devam ettirirse kendisini bağışlayacağını bildirir. Cenab-ı Hak barış ve birliktelikten yana olduğu için ailenin devamını isteyenlerin bağışlanacağına vurgu yapar. Fakat boşanma konusunda ciddi ise o takdirde yapacak bir şey yoktur. Ancak süreç içerisinde bütün olan biteni, haklı ya da haksızı Allah gayet iyi bildiğini ifade ederek haksızlık yapılmaması konusunda uyarısını yapar. 224-227- Allah’ın adını kullanarak yaptığınız yeminlerinizi, iyilerden olmanıza, takvalı davranmanıza ve insanların arasını düzeltmenize engel kılmayın. Allah her şeyi işitir ve bilir. Allah, düşüncesizce rastgele yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutmaz; ama bilinçli olarak kalpten yaptığınız yeminlerden sorumlu tutar. Allah, çok bağışlayıcıdır, yumuşak davranandır. Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler için, dört ay bekleme süresi vardır. Sonra eğer dönerlerse, şüphe yok ki Allah, suçlarını bağışlar, O çok merhamet edicidir. Eğer boşamaya karar verirlerse de Şüphe yok ki Allah, işitendir, bilendir. (Bakara Suresi 224-227) Boşamaya karar verilmesi halinde kadınların üç ay beklemeleri ve bu sürenin onların hamile olup olmadıklarının anlaşılması için olduğu bildirilir. Diğer taraftan kadınların da hamile olmaları halinde bu durumu kocalarından gizlememeleri hükme bağlanır. Ayrıca bekleme süresi içerisinde kocasının boşanmaktan vaz geçme hakkı olduğu vurgulanır. 228-Boşanmış kadınlar üç adet süresi boyunca evlenmeksizin beklerler. Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorlarsa Allah'ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helâl olmaz. Bu süre içerisinde barışmak isterlerse onları geri almaya kocaları daha çok hak sahibidirler. Adalet ve iyilik ölçülerine uygun örf uyarınca Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi kadınlarında erkekler üzerinde hakları vardır. Yalnız erkekler için onların üzerinde sadece bir derece vardır. Allah mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Bakara Suresi 228) Cahiliye döneminde erkekler boşadıkları kadınları bekleme süreleri içerisinde boşamaktan vazgeçtiklerini belirterek geri dönerler ve böylece kadınlara eziyet ederlerdi. Bunun herhangi sayı sınırı da yoktu. Kadınlar sürekli bu yöntemle aşağılanır ve erkeklerin kölesi haline getirilirdi. Cenab-ı Hak, kadınlara yapılan bu eziyete dur dedi ve boşanmaya iki kere olma sınırı getirdi. Ayrıca boşandıktan sonra kadınlara verilen malların geri alınmasını da yasakladı. Belki de bunların hepsinden önemlisi kadınlara da erkekleri boşama hakkı getirilmesidir. Söz konusu bu reform, o dönem için kadınlara verilen statünün büyüklüğünü gösterir. 229-Boşamak iki keredir. Bundan sonra ya iyilikle tutmak veya güzellikle salmak gerekir. Onlara verdiğiniz bir şeyi geri almanız da size helâl olmaz. Ancak ikisinin de Allah'ın sınırlarını çiğnemekten korkmaları durumu istisnadır. Eğer sizde boşanmış karı kocanın mal paylaşımı konusunda Allah'ın sınırlarını çiğnemelerinden korkacak olursanız, kadının ayrılmak için hakkından vazgeçmesinde ikisine de günah yoktur. İşte bunlar, Allah'ın sınırlarıdır. Sakın bunları aşmayın. Her kim Allah'ın sınırlarını aşarsa, işte zalimler onlardır. (Bakara Suresi 229) Cenab-ı Hakk’ın erkekleri terbiye etmek ve kadınlara değer verilmesini sağlamak için getirdiği en önemli uygulama ise iki kere boşanmış kadınların bir daha eski kocalarına dönüş yolunu tıkamış olmasıdır. Bu reform ile erkeklerin kadınlar üzerinde oyun oynama imkânları ellerinden alındığı gibi boşanmayı bir oyuncak haline getirmeleri engellenmiştir. Böylece bu şekilde boşanmış kadınların başka erkeklerle evlenmelerinin de önü açılmıştır. Kadın belki yeni hayatında aradığı mutluluğu başka bir erkekte bulabilecekken boşayan erkek yaptığı eylem nedeniyle son derece pişman olabilecektir. Bununla beraber şayet kadın başka bir erkekle evlendikten sonra ondan da boşanacak olursa, tekrar eski kocasına dönebileceği hükme bağlanarak kadınlara son derece büyük bir yetki ve imkân tanınmıştır. 230-Eğer erkek kadın üçüncü kere boşarsa, o kadın başka birisiyle evlenmedikçe bundan sonra ona helâl olmaz. Sonra eğer ikinci kocası da o kadını boşarsa, önceki eşlerin Allah'ın sınırlarını sağlam tutacakları kanaatine varmaları halinde birbirlerine geri dönmelerinde her ikisine de günah yoktur. İşte bunlar Allah'ın belirlediği sınırlarıdır. Bilip anlamak isteyen bir toplum için bunları beyan ediyor. (Bakara Suresi 230) Cenab-ı Hak, boşanmaya karar verilmesi halinde de boşanmaktan vazgeçilmesi halinde de taraflara medeni olunmasını emreder. Kadınların haklarına tecavüz etmek ve onlara zarar vermek için onları alıkoymamaları konusu tekrar emredilir. Ayrıca erkeklere boşanma konusunda yapılan düzenlemeleri boşa çıkaracak girişimlerde bulunarak ayetlerin / yasaların oyuncak edilmemesini emreder. 231-Kadınları boşadığınız zaman iddetlerini / bekleme sürelerini de tamamladıkları zaman, artık onları ya iyilikle tutun veya iyilikle salın, haklarına tecavüz edip zarar vermek için onları yanınızda tutmayın. Kim böyle yaparsa kendi nefsine zulmetmiş olur. Sakın Allah'ın ayetlerini oyuncak edinip hafife almayın. Allah'ın size olan nimetini, öğüt vermek için size indirdiği kitap ve hikmeti hatırınızdan çıkarmayın. Allah'a karşı gelmekten sakının ve Allah’ın her şeyi en iyi bilen olduğunu bilin. (Bakara Suresi 231) Cahiliye anlayışıyla zihinleri şekillenen erkekler boşadıkları kadınların başka erkeklerle evlenmelerine tahammül edemiyorlardı. Aralarındaki nikâh akdi sona eren erkekler başka kadınlarla nikâh akdi yapmayı kendileri için normal ve hatta bir hak olarak görürken boşadıkları kadınların başka erkeklerle nikâh akdi yapmalarını kıskanıyorlardı. Erkeklerin bu tavırları hem haksız hem de gayri medeni bir davranıştı. Bu nedenle Cenab-ı Hak, medeni toplumun oluşması için kadın hakları ile ilişkili çok önemli bir reform hükmünü elçisine inzal etti. İndirilen bu hükme göre boşanmış kadınlara eşlerini özgürce seçme hakkı getirilmiş ve kadınlar bu özgürlüğünü kullanırken eski kocalarının kendilerine baskı ve engelleme yapması yasaklanmıştır. Cenab-ı Hak, kadınların bu haklarını kullanmaları karşısında erkeklerin bu durumu medeni bir şekilde anlayışla karşılamalarının kendileri açısından çok nezih bir tavır olduğunu vurgulamıştır. 232-Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme süreleri sona erdiği zaman, aralarında örfe uygun olarak anlaştıkları erkek adaylarla evlenecekler diye onlara baskı yaparak, engellemeyin. İşte bu, sizden Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimselere öğüttür. Sizin için bu daha uygun ve daha nezihtir. Allah biliyor, ama siz bilmiyorsunuz. (Bakara Suresi 232) Şirk sisteminin oluşturduğu kültürde, boşanan çiftlerin küçük çocukları olması halinde bu çocukların beslenip büyütülmesi sorumluluğu kadınların üzerine yüklenirdi. Erkekler bu yükü üzerlerine almak istemezler, sanki çocuklar kendi çocukları değilmiş gibi davranırlardı. Onlar “nasıl olsa anneler annelik şefkat ve merhametiyle fedakârlık yapacaklar ve çocukları bir şekilde büyütecekler» diye düşünerek kadınların üzerine ilave yük yüklüyorlardı. Cenab-ı Hak, evlatlarına karşı annelere verdiği bu fedakârlık duygusuna karşı onları yalnız bırakmayarak medeni bir toplumda bu yükü erkeklerin omuzlarına da yükleyerek kadınların yüklerini hafifletmeye yönelik yeni bir yasal düzenleme inzal etti. Bu yasal düzenlemeye göre çocuğun bakımı ve yetiştirilmesi için kadının ihtiyacı olan maddi geçim imkânlarının tüm sorumluluğu erkeğe yüklendi. Ancak boşanmış çiftler aralarında anlaşırlarsa, erkeğin ekonomik geliri nispetince belirlenecek nafakanın verilmesi şartıyla çocuğun bakım ve yetiştirilmesini kadının üstlenebileceği hükme bağlandı. Diğer taraftan yeni düzenlemede, taraflar anlaştıkları takdirde ve ücreti verilmek kaydıyla, evlatlarının bakım ve yetiştirmesi başka bir kadına devredilerek boşanan kadının tamamen serbest kalması dahi öngörüldü. Böylece şirk sisteminin egemen olduğu cahiliye toplumunda itilen, aşağılanan, ezilen kadınlar, Cenab-ı Hakk’ın verdiği haklar ile statüleri erkeklerin statüleriyle aynı seviyeye yükseltilmiş ve onların da Allah’ın kulları olduğu vurgulanarak takvalı davranış yani Allah’ın bu emirlerine uymaları emredilmiştir. 233- Emzirme süresini tamamlamak isteyenler için anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler. Annenin rızkını ve giyeceğini adetlere uygun ve güzel bir şekilde çocuğun babası karşılamalıdır. Kimse gücünden fazla bir şeyle yükümlü tutulamaz. Ne anne evladı yüzünden ne de babası evladı yüzünden zarara uğratılmasın. Bunu gerçekleştirmek mirasçısının da görevidir. Eğer ikisi (ana ve baba) aralarında görüşüp anlaştıktan sonra çocuğu sütten ayırmak isterlerse, onlara bir günah yoktur. Eğer çocuklarınızı sütanneye emzirtmek isterseniz, ücretini adetlere uygun ve güzel bir biçimde ödediğiniz sürece, size bir günah yoktur. Allah'tan sakının ve O’nun emirlerini dinleyin. Bilin ki Allah bütün yaptıklarınızı çok iyi görmektedir. (Bakara Suresi 232) Şirk sisteminin egemen olduğu cahiliye döneminde kocası ölen kadınların yeni bir evlilik yapabilmek için bekleme süreleri bir yıldı. Bu bir yıllık bekleme süresince kocası için yas tutar, koku sürünmez, süslenmez ve çeşitli toplantılara / etkinliklere katılamazdı. Cenab-ı Hak, bu konuda da kadınlara kolaylık getirerek bu süreyi dört ay on günle sınırlandırmıştır. Bu sürenin sonunda yeni evlilik yapmasında sakınca olmadığını belirterek şirk geleneğinin getirdiği sıkıntıyı gidermiştir. Yine cahiliye döneminde kocası ölen kadınlarla evlenmek arzusunda olan erkekler bekleme süresi tamamlanmadan onlarla gizli evlilik sözleşmesi tesis etmeye ya da gizli ilişki içerisine girmeye çabalıyorlardı. Bunlar boşanmış kadının daha dünyasını / çevresini görmeden, evlenebileceği adaylar arasında mantıklı bir tercih yapmasına fırsat bırakmıyordu. Cenab-ı Hak, bu konuda da hem kocası ölen kadınları hem de onlarla evlenmek isteyen erkekleri uyararak bekleme süreleri dolmadan gizli olarak kadınlardan evlilik sözü almaya yeltenmemelerini emretti. Böylece kadınların ufuklarını daha net görmelerini sağladı. Bu düzenleme ile istekli erkeklerin bu kadınlara evlenme arzularını bir işaretle belli etmelerinin mahsuru olmadığını bildirerek, kadınların adayları görmesini sağlarken gizli akit yapmayı önleyerek kadının erkek adaylar arasında serbestçe seçim yapma şansını kazandırmıştır. 234-235- İçinizden vefat eden kimselerin geride bıraktığı hanımları, evlenmeksizin dört ay, on gün beklerler. Bekleme süreleri sona erdiği zaman, artık kendileri için uygun olanı meşru dairede yaptıkları işlerde size bir günah yoktur. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Bu durumda olan kadınlara evlenme isteğinizi üstü kapalı biçimde çıtlatmanızda veya açığa vurmaksızın içinizde böyle bir niyeti taşımanızda size bir günah yoktur. Allah, sizin onları kalbinizde anacağınızı bilir. Fakat sakın meşru bir şekilde güzel bir söz söylemenin dışında kendileriyle gizlice sözleşmeyin ve farz olan bekleme süresi dolmadan nikâh akdine yeltenmeyin. Şunu iyi bilin ki Allah içinizden geçenleri çok iyi bilir. O halde O'ndan sakının ve O’nun emirlerine uyun. Ve yine bilin ki Allah bağışlayandır ve kusurlarınızın karşılığını vermede acele etmeyendir. (Bakara Suresi 234-235) Cahiliye döneminde evlenmek üzere nişanlanan çiftler eğer nikâhtan önce ayrılırlarsa yani nişan atarlarsa o takdirde erkek kadına verdiği tüm ziynetleri ve yaptığı tüm harcamaları talep ediyordu. Kadın sınıfının haklarının korunmadığı bu dönemde erkekler nişan bozulması nedeniyle kadının uğramış olduğu manevi zararı değil kendilerinin uğradığı maddi zararı düşünüyorlardı. Şirk sisteminde her şey maddi menfaat üzerine kurulu olduğundan insan şeref ve haysiyeti dikkate alınmıyordu. Cenab-ı Hak, kadınların şahsiyetlerinin yükseltilmesi ve haklarının korunması bağlamında bu soruna da uygun çözüm getiren yasal düzenlemeleri inzal buyurur. İnzal edilen yasal düzenleme uyarınca, nişanlanan çiftlerin nikâh akdinden önce ayrılmaları durumunda erkeğe daha fazla sorumluluk yüklenmesi öngörülür. Zira kadın nişanın bozulması ile manen en fazla incinen ve en fazla yıkıma uğrayan taraf olduğundan bu incinmeyi ve yıkımı tazmin etme yükümlülüğü erkek tarafına getirilir. Bu yükümlülük ise erkeğin ekonomik gücüne göre kadına ihsanlarda bulunması ve gönlünü alması şeklinde düzenlenir. Bu bir nevi manevi tazminattır ve muhsin erkekler en iyisinden ve en güzelinden karşı tarafı tatmin edici bir şekilde tazminat verilmelidir. Cenab-ı Hak aslında bu emirle erkeği de onurlandırmakta ve ona şahsiyet kazandırmaktadır. Şirk sisteminde malını seviyesizce geri almak uyanıklık, şeref ve haysiyet olarak görülürken, İlahi öğreti ile malın zayıf kimseye verilmesi ve ihsan edilmesi şerefliliğin, şanın ve haysiyetin nişanesi olarak görülür. 236-Eğer nişanlandığınız kadınları, kendileriyle cinsel ilişkiye girmeden ve onlara bir mehir takdir etmeden boşarsanız size bir günah yoktur. Bu durumda onlara ödemede bulunun / malınızdan faydalandırın. Zengin olan gücüne göre, fakir olan da kendi haline göre bir tazminat versin. Bu güzel davrananların / ihsan edenlerin üzerine bir borçtur. (Bakara Suresi 236) Cenab-ı Hak, nişanlı iken düğün öncesi ayrılmalara ilişkin düzenlemeleri inzal etmeye devam eder. Eğer nişanlı taraflar nikâh akdinin koşullarını belirledikten sonra tam nikâh / düğün öncesi ayrılacak olurlarsa o takdirde nikâh akdi ile kadına verilen sosyal güvence bedeli olan mihrin yarısının kadına ait olacağı düzenlemesi getirilir. Ayrıca bu bedelin tamamının erkek tarafından kadına bağışlanmasının Allah’tan korkma nişanesi ve O’na yakınlık olacağı vurgulanır. Nişan atıncaya kadar geçen süreçte taraflar arasında gerçekleşen ünsiyet, yakınlık ve sevginin bir hatırının olduğu ve bu nedenle fedakârlığın daha şerefli, haysiyetli ve yüce bir davranış olduğu belirtilir. Taraflar ayrılırken bile araya nefret, kin, garez ve düşmanlık yerine sevgi ve muhabbet sokulmaya çalışılması ilahi öğretinin yüceliğini ve eşsizliğini gösterir. Hâlbuki şirk öğretisi daima insanlar arasına kin, nefret, nifak ve düşmanlık sokar. 237-Eğer onları, kendilerine dokunmadan önce boşar ve mihri de kesmişseniz / nikâh akdini yapmışsanız, o zaman belirlediğiniz mihrin yarısı onlarındır. Ancak, kadın hakkından vazgeçerse veya koca mihrin tümünü vermek isterse o başka. Bağışlamanız ise daha faziletli / şerefli / haysiyetli bir davranıştır. Aranızdaki ünsiyeti /ülfeti / sevgiyi / yakınlığı unutmayın. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir. (Bakara Suresi 237) Cenab-ı Hak, aile hukukuna ilişkin yasal düzenlemelerini inzal ettikten sonra indirilen hükümlerin o dönemde yerleşik olan cahiliye adet ve geleneklerin yerine ikame edilmesinin insanlara bir hayli zor geleceğini gayet iyi bilmektedir. Gerek bireysel olarak müminlerin ve gerekse de İslam Cumhuriyet Yönetiminin bu reformları yerleştirmesinin önünde münafıkların ve gelenekçi toplum bireylerinin direnç gösterecekleri, hatta kadınlara verilen bu haklar nedeniyle özellikle erkeklere ağır geleceği aşikârdı. Bu noktada Cenab-ı Hak müminleri Allah’ın hükümlerini uygulamada elçisini yani İslami yönetimi desteklemeye (salavata) davet eder. Medeni bir toplum oluşturulmasına yönelik indirilen hükümlerin hayat bulması için çaba gösterilmesi (salavat) istenir. Mutlu, huzurlu ve barış içerisinde yaşayan bir toplum yaratmada aile hukukunun çok sağlam temellere dayanması gerektiği gerçeğinden hareketle kadınlara verilen hakları kıskanmamaları ve onların hukukuna tecavüzden sakınarak inzal edilen yasa ve düzenlemelerin arkasında durmaya (salavata) çağrılır. Özellikle mal ile yapılacak fedakârlık ve desteğe (salat-ı vusta) çok ama çok dikkat edilmesi emredilir. Bunun mutlu yuvaların teşekkülü, huzurlu ve medeni toplumun yaratılması ve şahsiyetli bireylerin yetişmesi için en hayırlı destek olduğu vurgulanır. Bunu Allah için yapmaları gerektiği belirtilir. Bu desteklerin, çabaların (salavatın) ve mal ile yapılacak fedakarlıkların (salat-ı vustanın) uygulanması neticesinde idari ve sosyal muhalefetin üzerinize tehlikeli bir şekilde geleceğinden ve bu nedenle yönetimi kaybedeceğinizden korkarsanız bir süre öylece geçiştirin tıpkı namazlarınızı yürürken veya bineğinizde imalarla kıldığınız gibi bu reformları uygulamayı da tam olarak yerine getiremeseniz de imalarla yapmaya çalışın. Tehlike geçtikten sonra güvenliği sağladığınızda sözkonusu yenilikleri / değişimleri / inkılapları Rabbinizin size öğrettiği şekilde Allah’ın hükümlerini uygulayın. (zikredin). 238-239- (Diğer düzenlemelere destek olduğunuz gibi bu yasal düzenlemelerin uygulanmasına verdiğiniz) desteğe / salavata devam edin. Özellikle de mal ile yapacağınız desteğe / salat-ı vusta'ya özen gösterin. Allah’a gönülden boyun eğin! Eğer (bu hükümleri uygulama neticesinde herhangi bir tehlikeye maruz kalacağınızdan) korkarsanız (o zaman tıpkı namazlarınızı) yürürken veya bineğiniz üstünde (icra ettiğiniz gibi bu hükümleri imalı olarak) kılın. Güvene kavuştuğunuz zaman, bilmediklerinizi öğretenin öğretisince Allah'ın hükümlerini icra edin. / zikredin. (Bakara Suresi 238-239) Cenab-ı Hak, yasal düzenlemelere uyulması konusunda müminlere yaptığı uyarıdan sonra aile hukuku hakkında yasal düzenlemeleri inzal etmeye devam eder. Kocaları vefat eden kadınların yeni bir evlilik yapabilmek için bekleme sürelerini kısaltan iyileştirici düzenlemeyi bu kez onların evleninceye kadar sosyal güvencelerinin sağlanması için kocalarının bu konuda vasiyet etmeleri şeklindeki düzenleme takip etti. Böylece kadınların hem bekleme süresinde hem de evlenerek yeni bir hayata geçinceye kadar sosyal güvencesi kocasının bırakacağı mal ve ev ile temin edilmiş oldu. Bu konuda ölen kocasının aile efradının da dul kalan kadının evsiz yurtsuz bırakmamaları gerektiği hususu hükme bağlandı. Şayet dul kalan kadın kendi isteği ile ölen kocasının evinden ayrılırsa o takdirde onun kendi başına / kendi seçimiyle meşru dairede yapacağı icraattan kimsenin sorumlu olmayacağı Cenab-ı Mevla tarafından bildirilir. Dahası Cenab-ı Hak, dul kadınların yaşamlarını sürdürebilmek için ihtiyaçlarının temininde takva sahibi insanlara da sorumluluk yüklemiştir. 240-242- İçinizden kendisine ölüm yaklaşmış ve geride de eşler bırakacak olan erkekler, hanımlarının evlerinden çıkarılmaksızın senesine kadar ya da başka birisiyle evleninceye kadar geçimlerinin temin edilmesini vasiyet etsinler. Eğer onlar kendi istekleriyle evden çıkarlarsa, meşru bir şekilde kendilerinin yaptıklarında sizin için bir günah yoktur. Allah aziz'dir, hüküm ve hikmet sahibidir. Boşanmış kadınların örfe uygun bir şekilde geçimlerinin sağlanması muttakilerin bir görevidir. İşte akıl erdiresiniz diye Allah ayetlerini size böyle açıklıyor. (Bakara Suresi 240-242)

  • Bölüm 32:Müminlerde Toparlanma | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 32 MÜMİNLERDE TOPARLANMA Medine’den gelen 6-8 kişilik heyet ile yapılan görüşmeler olumlu neticelenmiş ve heyettekilerin tamamı Hz.Muhammed’in@ davet ettiği İslam / Barış topluluğu sistemini kabul etmişlerdir. Heyettekiler Zariyat Suresi ile verilen mesajları gayet iyi anlamışlar ve kendi toplumlarına bu mesajları ulaştırmak için Medine’nin yolunu tutmuşlardır. Onların Hz.Muhammed’in@ yaptığı teklifi kabul etmeleri ve iman etmeleri hususunda getirdikleri müjdeli haberler Mekke’deki müminlerde büyük bir umut yaratmıştır. Hz.Muhammed@ Rabbinin vaadini gerçekleştireceğinin en kuvvetli işaretini verdiğini anlamış ve artık bu hareketin yürüme zamanının geldiğini görerek yüzü gülmektedir. Cenab-ı Hak Mekkelilerin şirki terk edip tevhide girmemeleri halinde kıyametlerinin yakın olduğunu bildirmek için yine elçisine vahyederek onları uyarır. O, Hakkın hakim olmasının kaçınılmaz oluşunu vurgulayan mesajında Semud ve Ad milletlerinin de şirk sisteminde ısrar etmeleri nedeniyle tepelerine inen felaketlerle yok oluşlarından kinaye olarak Mekkelilerin de inatçılığı bırakmamaları halinde büyük felaketlerle yok olacaklarına işaret eder. Nasıl ki, Semud kavmi büyük bir sarsıntı ile yıkıldı ise Mekke’yi de Medine’den gelecek büyük bir sarsıntı beklemektedir. Aynı şekilde Ad kavminin büyük bir fırtına sonucu yıkılmasının benzerini Medine yönünden müminlerin koparacağı kasırga ile Mekkeliler de yaşayacaktır. Cenab-ı Mevla, Firavun ve önceki medeniyetlerin de Mekkeliler gibi günah üstüne günah işledikleri ve kendilerine gönderilen uyarıcı elçilerin ikazlarına kulak tıkadıkları için yerin dibine geçirildiklerinden bahisle Mekkelilerin akıbetinin onlarınkinden farklı olmayacağına işaret eder. Nasıl ki Hz.Nuh @ döneminde sular kabardığında elçilerinin davetine icabet etmeyenlerin sulara gark olduysa Hz.Muhammed’in@ gemisine binmeyen Mekkelilerin de şirk bataklığında boğulacaklarını bildirir. Rahman Rahim Allah Adına 1-12- Kesin gerçekleşecek olan! Evet nedir o gerçekleşecek olan? Gerçekleşecek olanı sen nereden bileceksin? İşte Semûd ve Âd milletleri de (tepelerine inecek) o anî felaket haberini yalan saymışlardı. Bunlardan Semûd o korkunç sarsıntı ile yok edildi. Âd ise azgın bir kasırga ile imha edildi. Allah, onların kökünü kurutmak üzere üzerlerinde o kasırgayı yedi gece sekiz gün estirdi; öyle ki insanların (kökünden şökülmüş) hurma kütükleri gibi yere yıkıldıklarını görürdün. Şimdi onlardan geri kalan bir şey görebilir misin? Firavun da ondan öncekiler de altüst edilip yerin dibine geçirilenler de hep günah üstüne günah işlemişlerdi. Rabblerinin elçisine isyan ettiler, Allah da onları şiddetli cezaya çarptırdı. Unutmayın ki (Nuh zamanında), sular taştığı vakit, sizi gemide Biz taşımıştık! Onu sizin için hem bir ibret vesilesi kılalım hem de can kulağı ile dinleyenler ders alsınlar diye böyle yapmıştık. (Hakka Suresi 1-12) Nasıl ki Kıyamet vaktinin geldiğinde artık dünya yaşamının sona erdiğini ilan eden düdük öttürüldüğünde, yeryüzü ve dağlar paramparça edilecek, gökyüzü parçalanıp dağılacak ve yaşananların hesabını vermek için Yüce Mahkeme kurulacak ve Hakimler Hakimi Rabbimizin huzurunda herkes duruşmaya alınacaksa, aynı şekilde vakti saati geldiğinde Medine’de kurulacak İslam Devleti de Mekke Şirk sistemini paramparça edecek ve yaptıklarının hesabını soracağı mahkemeyi kuracak ve müşrik Mekkelilere hesap sormak için yüce divan kurulacaktır. Bunun en büyük işareti, Hz. Muhammed’i@ Medine’nin en büyük makamına taşıyacak sekiz Medinelinin Mekke’de onunla görüşmüş olmasıdır. Artık Hz.Muhammed@ Medine’nin Başkanlığına doğru yol almaktadır. Mekkelilere hesap sorma zamanı geldiğinde O’nun yanında yer almış sağduyu sahibi kişiler cennet gibi bir yaşama kavuşacaklardır. Tıpkı ahirette akıllarını kullanmış sağduyulu davranmış müminlerin cennette ağırlanmaları gibi. Ama Hz.Muhammed’in@ karşısında yer almış inkarcılar / akıllarını kullanmayan / sol duyu sahibi olanlar hiç istemedikleri ölümü tekrar isteyeceklerdir. Yaptıklarının hesabını vermeyi hiç arzu etmeyeceklerdir. 13- 27- Artık sûra kuvvetle üflendiğinde, yer ve dağlar yerlerinden kaldırılıp bir tek darbe ile çarpılıp paramparça edildiğinde, işte o gün olan olur, (kıyamet o gün kopar!) O gün gök yarılır, parçalanır, çünkü o gün iyice güçten düşer. Melekler de göğün etrafındadırlar. O gün Rabbinin Arş’ını, sekiz melek taşır. O gün hesaba çekileceksiniz; en gizli işiniz (bile) gizli kalmayacak. Sicili sağ eline tutuşturulan, haykıracak: “Gelin, hepiniz gelin! Şu sicilimi okuyun! Zaten ben hesabımla karşılaşacağımı biliyordum!” der. O artık mutluluk veren bir yaşam içindedir. (Yaptıklarının) meyvelerine kolayca ulaşabileceği çok güzel ve pek kıymetli cennet bahçelerindedir. Kendilerine şöyle denilir; “Geçmiş günlerinizde yaptığınız güzel işlerden dolayı afiyetle, yiyin, için!” Sicili sol eline tutuşturulana gelince; (o) “Eyvah!” diye feryad edecek, “Keşke sicilim bana gösterilmeseydi, (keşke) şu hesabımı görmemiş olsaydım! Keşke bu (ölümüm) benim sonum olsaydı!” (Hakka Suresi 13-27) Nasıl ki ahiretteki Yüce Mahkemede hesaba çekilen inkarcı zalimler suçluluğu kesinleştikten sonra bu dünyada iken sahip olduğu mal, servet, makam ve iktidarının kendisine fayda vermediğine tanık olacak ve tutuklanıp elleri bağlanacak ve zincirlere vurulup cehennem azabına atılacak ise Hz.Muhammed’in@ Başkanlığındaki Medine İslam Cumhuriyetine yenilecek Mekke’nin müşrik kodamanları da iman etmedikleri takdirde ya sürgün edilecekler, ya ölümle cezalandırılarak azaba duçar edileceklerdir. Onların ne malları ne servetleri ve ne iktidarları kendilerine bir fayda sağlamayacaktır. Zira tüm zalim nankörler bu tür muameleyi hem ahirette hem de bu dünya da hak ediyorlar. Onların bu dünya hayatında yaptıkları yanlarına bırakılacak türden değildir. Onlar ilahi değerleri tanımıyorlardı, Allah’a inanmıyorlardı, fakirleri doyurmayı istemedikleri gibi başkalarının yardımına da engel oluyorlardı, onların hiçbir erdemli işleri yoktu. Şimdi onların burada ellerinden tutacak ve onlara yardım edecek hiçbir dostları olmayacağı gibi onların burada ki yiyecekleri pislikten başka bir şey olmayacaktır. Devrildikten sonra Mekke’nin azgın inkarcılarına kimse sahip çıkmayacak ve onların çok zor bir geçimleri olacaktır. 28-39- “Servetim, malım bana fayda etmedi! Bütün gücüm, iktidarım yok oldu gitti!” der. (Ona denilir ki) “Tutun bağlayın onu, kelepçeleyin! Sonra da onu cehenneme fırlatın. Onu, yetmiş arşın uzunluğundaki zincire vurun!” Çünkü o, yüce Allah’a inanmazdı. Çünkü o, fakiri doyurmayı teşvik etmezdi. Bugün artık burada O’nun ne bir dostu var. Ne de pislikten başka bir yiyeceği. Onu, suçlulardan başkası yemez. Evet! Görebildiğiniz her şeyi tanıklığa çağıracağım, bütün göremediklerinizi de! (Hakka Suresi 28-39) Bütün bunlar gerçekleşecektir. Bu okunanlar hayal aleminde gezen bir şairin sözü değildir. Bunlar atıp tutan bir kâhinin sözü de değildir. Bu vaatler Kerim bir elçinin ağzından çıkmaktadır. O da bu sözleri ve vaatleri kendiliğinden uydurmamakta, Alemlerin Rabbinden almaktadır. Zaten kendisi uydursaydı şimdiye kadar hiçbir gücü kuvveti kalmaz, perişan olur, öldürülür ve bir kenara atılırdı. Fakat O Allah’ın korumasında ve kendisine vaad edilen de adım adım gerçekleşmektedir. O Allah’ın yardım ve inayeti sayesinde imkansızı başarmaktadır. Onun söylediği şeyler mutlak hakikatlerdir. Bunları neden düşünmüyorsunuz? Şayet biraz erdemli olsanız bunları düşünürdünüz ve bu uyarıları dikkate alırdınız. Bu dünya ve ahirette başına gelebileceklerden kendini korumak isteyen takvalı kimseler bu uyarılara kulak vermektedirler. 40-52-Bu Kur’an, pek kerim bir Resulün sözüdür. O, bir şairin sözü değildir, Ne kadar az inanıyorsunuz.! O bir kâhinin sözü de değil! Ne kadar az düşünüyorsunuz! O, Alemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. Eğer o Resul bizim adımıza birtakım sözler uydursaydı, onun gücünü kuvvetini alır ve sonra da onun şah damarını keserdik. Sizden kimse de buna mâni olamazdı. Şüphesiz o muttakiler için bir öğüt ve uyarıdır. Elbette sizden bazılarının Peygamberi “yalancı” saydığını biliriz. Ama bu reddediş o kâfirler için büyük bir pişmanlık olacaktır, çünkü o, mutlak hakikattir! O halde, (ey şanlı Elçi)! Haydi sen de Rabbinin yüce adını zikret! (Hakka Suresi 40-52)

  • Bölüm 12:Boykot Kararı | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 12 BOYKOT KARARI Miladi 616- 617 yıllarıdır. Peygamberimizin hareketi, 6. yılına kadar birçok badire atlatmış ancak sonunda Mekke müşrik yöneticilerinin boykotu ile yüzyüze gelmiştir. Boykot sürecine kadar yaşanan her türlü baskı, işkence ve şiddet Hz.Muhammed’in @ hareketini durduramamıştır. Peygamberimiz her seferinde bir çıkış yolu bulmuştur. Kimsesiz ve yoksullara yapılan şiddet daha sonra aşiret mensubu olan müminlere yönelince çözüm olarak Habeşistan’a göç edilmiştir. Habeşistan’a göç edenlerin bu ülkede tutunmaları Mekkelilerden arafta / kararsız olanlarının cesaretlenmelerine neden olmuştu. Bu durum hareketin uluslararası desteğe kavuşmuş olmasını da beraberinde getirmişti. Mekke müşrik elitleri boykot tehditlerini defalarca yinelemiş olmalarına rağmen bir türlü uygulama ortamı bulamamışlardı. Zira kendi sakinlerinden olan kimselere boykot uygulamak Kabe’nin kuruluş statüsüne ve ilkelerine aykırı idi. Mekke’yi büyüten ve geliştiren en önemli sebep Kabe nedeniyle bölgenin “harem” yani “serbest bölge” olmasından kaynaklanıyordu. Harem bölgeye sığınan her kim olursa olsun emniyette olup dokunulmazken iyilik, doğruluk ve adalet isteyen kimseleri bir takım yaşamsal imkanlardan mahrum etmek bölgenin “haremlik / serbest bölgelik” statüsüne aykırıydı. Diğer taraftan tevhidi hareketin Habeşistan hicreti ile uluslararası desteğe kavuşması nedeniyle boykotun uygulanması zora girmişti. Zira Habeşistan’ın desteği demek Mısır’ın ve Bizans’ın desteği demekti. Hatta Arap yarımadasındaki ehli kitap kabilelerin desteğini de arkaya almak demekti. Bu destek nedeniyle Mekke Yönetimi çok zor duruma düşmüş oluyordu. Ayrıca bunların desteğini almak için Mekke’deki gelişmeleri edebi bir dille anlatan surelerin Cenab-ı Hakk tarafından inzal edilmesi ve bunların çevre topluluklara iletilmesi Mekke müşrik yöneticilerini zor durumda bırakıyordu. Mekke müşrikleri elitleri Hz.Muhammed’in @ hareketini serbest bırakmayı ve şayet bu hareket Mekke dışındaki Arap kabilelerini tevhid etmeyi başarırsa bu başarıya ortak olacaklarını bile gündemlerine getirmişlerdi. Fakat tam o sıralarda Arap yarımadasının çevresindeki başka gelişmeler durumu Mekke müşrik elitlerinin lehine çevirdi. Sasani / İran Kralı 2.Hüsrevin Bizans’a karşı peş peşe kazandığı zaferler ile Mekke müşrikleri dengenin kendi lehlerine döndüğünün haberlerini aldılar. Böylece onlar Hz.Muhammed’e @ ve müminlere boykot uygulama konusunda aradıkları fırsatı Sasani / İran kralı 2. Hüsrev’in yayılma hareketiyle yakaladılar. İran kralı 2. Hüsrev çok kısa zamanda Suriye ve Filistin’i işgal etmişti. Aynı yıl içerisinde Mısır’ı da zaptetti. Hz.Muhammed’in @ hareketi ehli kitap olan ülke ve kabilelerce desteklenirken birden dengelerin değişmesi Mekke müşrik yöneticilerine ümit verdi. Zira onlar bu gelişme ile üzerlerine yapılan diplomatik ve siyasi baskıyı tolere edebilecek bir vasatı elde ettiler. Hatta kendilerini şirk ideolojisi açısından İran / Sasani şirk ideolojisine daha yakın buldukları için bu gelişmeleri kendi lehlerine çevirebileceklerinden boykot uygulama konusunda cesaretleri de arttı. Dahası bu gelişmeler, boykot uygulanmasına karşı çıkacak kabileleri ve mele’ topluluklarını ikna etmek için gerekçe bile oluşturmaktaydı. Zira Sasani / İran Mekke’ye Bizans’ın egemen olmasına asla razı olmazdı. Sasani / İran’ın Bizans’ı yenerek Arap yarımadasını kuzeyden kuşatmış olması onların yeni hedefinin Mekke olmasına hiçbir mâni kalmamıştı. Şayet onlar Mekke üzerine yürüyecek olurlarsa Bizans ve Habeşistan’dan bir yardımın gelmesi mümkün gözükmüyordu. Bunun tek yolu Hz.Muhammed’in @ hareketinin üzerine çullanmak ve hareketi bitirerek bu bölgede ehli kitabın etkinliğinin olmadığını Sasani / İran yönetimine göstermekti. Mekke müşrik elebaşıları için bu gerekçe bile Hz.Muhammed’e @ ve müminlere boykot uygulamaya diğer kabileleri razı etme hususunda tek başına yeterliydi. Aynı zamanda bu durum onlara oldukça büyük siyasi bir güç vermişti. Hatta Arap yarımadasındaki ehli kitap kabilelerden bazıları bile Hz.Muhammed’in @ hareketi için verdikleri desteklerini çekerek Mekke müşriklerine siyasi baskı uygulamaya son vermişlerdi. Darün Nedve Ebu Cehil’in önderliğinde toplandı ve boykotu görüştüler. Daha önce gündeme geldiği zaman boykota razı olmayan mele’ topluluğu / ihtiyarlar heyeti ve bazı kabile reisleri yeni gelişmeler nedeniyle boykot teklifine karşı duramadılar. Toplantıdan Haşimoğullarına ve müminlere boykot uygulanması kararı çıktı. Boykot kararı Haşimoğulları dışında diğer Mekke ve çevresindeki kabilelerin onayladığı bir sözleşme metni haline getirilip Kabe’nin içine asıldı ve kararlar Mekkelilere ilan edildi. Böylece Mekke müşrik yönetimi, peygamberimizin hareketini iyice zayıflatmak / yok etmek için boykotu başlatmış oldu. Boykot kararı uyarınca Haşimoğulları ve diğer kabilelerden olan müminler muhasara altına alınacak, onlara karantina uygulanacaktır. Onlarla hiçbir ticari ve sosyal ilişki içerisinde bulunulmayacaktır. Tam bir tecrit yapılacaktır. Müminler ve Haşimoğulları uğradıkları boykot nedeniyle şaşkın, üzgün ve endişelidirler. Onlar durumun kötüye gitmesinin hikmetini anlamaya çalışmaktadırlar. Cenab-ı Hak onlara yardımcı olmak için içine düşülen bu durumun hikmetini Kehf suresinde anlatılan kıssalar ile özetle şöyle anlatır; “Sizin hareketiniz henüz olgunlaşmadı, yeterince güç, kuvvet ve donanıma sahip değilsiniz. Bu nedenle iktidara gelmeniz halinde iç ve dış tehdit ve saldırılara karşı koyamazsınız. Bu tehditler karşısında hemen yenilirsiniz ve yok edilirsiniz. Tevhidi hareketin egemenliği için iç tehditleri bertaraf edebilirsiniz fakat özellikle dış tehditlerin ortadan kaldırılması veya zayıflaması gereklidir. Sizler bu süreç içerisinde zorlu koşullar altında mücadele ederek yetişecek, güçlenecek ve yeterli donanıma sahip olacaksınız. Daha sonra mücadele edeceksiniz ve sonunda iç egemenliği sağladıktan sonra dışarıya açılacak ve bu davayı dünyanın en ücra köşelerine kadar taşıyacaksınız. Bu atılımı ve fütühatı gerçekleştirecek kadroların yetişmesi ve olgunlaşması için boykotu bir fırsat olarak telakki edin.” Artık bu boykotla müminlerin yetişme, olgunlaşma sürecine girilecektir. Bu süreçte neler yapılacağı hususunda Cenab-ı Hak rehberlik yapacaktır. Müminlerin yapacağı sadece O’nun rehberliği çerçevesinde hareket etmek olacaktır. Cenab-ı Hak, gelecek için nasıl hazırlanılması gerektiğinin ip uçlarını Kehf Suresinde “MAĞARA ARKADAŞLARI / ASHAB-I KEHF” kıssası ile peygamberimize inzal eder. Mekke müşrik yönetimi boykot kararını alıp uygulamaya koyması üzerine Hz.Muhammed’i @, Haşimoğullarını ve müminleri zorlu günler beklemektedir. Cenab-ı Mevla Kehf Suresin ilk ayetlerinde Hz.Muhammed’in @ ve müminlerin boykot nedeniyle içine düştükleri haleti ruhiyeyi anlatır. Bu ilk ayetlerde üstünlüğün, yüceliğin ve yönelimin (hamd) Allah’a ait olduğunu ve olacağını bildirir. Zira O bu topluma böyle giderse geleceklerinin şiddetli bir yıkım ve azap olduğunu, şayet durumlarını değiştirip ıslah edici /güzel / erdemli eylemlerde bulunacak olurlarsa ebedi mutluluk içerisinde yaşayacak ödülleri olacağını bildirmek için Kitap indirmiştir. Hem o kitap ile gelen mesaj son derece isabetli sosyolojik yasalar içermekte ve getirdiği paradigma, hüküm, öğreti ve vizyon açısından asla hiçbir çelişki ve tutarsızlık barındırmamaktadır. Halbuki Mekke müşrikleri ise meleklerin Allah’ın kızları olduğu tezine oturtarak melekler için putlardan temsillere ve onlar adına hareket eden rahiplerden oluşan bir şirk yönetimi icat etmişlerdir. Onların bu tür görüş ve tezlere oturan sistemleri yalana ve aldatmaya dayalı bir sistemdir. Sistemlerinin bu temel paradigması konusunda hiçbir delilleri yoktur. Tamamen uydurmadır. Dahası onlar Allah’ın evlat edinmesi iddiaları son derece çirkin, cahilce, mesnetsiz, mantıksız ve haddi aşan bir iddiadır. Buna rağmen Mekke müşrik halkı asılsız ve cahilce düşüncelerin peşinden gitmeyi bırakıp delilli, ispatlı ve mantıklı bir düşünceye gelmemektedir. Ayrıca ehli kitap olan topluluklar yani “Allah çocuk edindi” diyen topluluklar Sasani / İran tehdidinden korkarak müşriklerin yanında yer almakta ya da en azından desteklerini çekmektedirler. Bu durum Hz.Muhammed’i @ son derece müteessir etmektedir. Cenab-ı Hak ise elçisini bu ilk ayetlerle teselli ederken hayatın bir sınav olduğunu ve onların yanlış yapma konusunda serbest bırakıldığını bildirirken onların göz göre göre bu yanlış tercihleri nedeniyle kendini harap etmemesini de ifade eder. Rahman Rahîm Allah Adına 1- 8 – Hamd (tüm övgüler, üstünlükler ve yönelimler), katından şiddetli azaba karşı uyarmak, ıslah edici eylemlerde bulunan müminlere içinde sonsuz dek kalacakları güzel bir mükafat bulunduğunu müjdelemek ve “Allah çocuk edindi” diyenleri uyarmak için, kuluna Kitabı indiren ve onda (kitapta) hiçbir tutarsızlığa yer vermeyen Allah içindir. Ne kendilerinin ve ne de atalarının buna dair bilgileri vardır. Ağızlarından çıkan söz ne kadar büyük! Onlar, sadece yalan söylüyorlar. Onlar bu söze, Kur’an’a inanmazlarsa, onların peşinde, üzüntüden kendini mi harap edeceksin? Şüphesiz Biz yeryüzündeki, ona süs olan şeyleri onların hangisinin daha güzel amel edeceğini sınamamız için yaptık. (Bununla beraber) biz mutlaka oradaki her şeyi kupkuru bir toprak yapacağız. (Kehf Suresi 1-8) 12.1. Ebu Talip Tepesindeki Muhasara / Hapis / Boykot: Boykot kararını içeren belge Kabe’ye asıldıktan sonra boykot hükümleri uygulanmaya başladı. Haşimoğulları Ebu Talip tepesine sığındılar. Bütün Haşimoğullarına ve müminlerin sığınması için yeterli olmasa da bu tepede Ebu Talip’in kendi mülkü olan bir yaşam mekânı vardı. Bu yaşam mekânında mesken bulamayanlar da tepede bulunan mağara ve oyuklara sığındılar. Tıpkı Kehf Suresindeki mümin gençlerin ([1] ) mağaraya sığınmaları gibi onlar da Ebu Talip tepesindeki mağara ve oyuklara girip inançları uğruna zorluklara göğüs geriyorlardı. Boykot hükümlerine göre muhasara altında olanlara hiçbir şekilde yiyecek, içecek, giyecek, mal / mülk satılmayacak ve onlardan bir şey satın alınmayacaktı. Yine müminlerle ve Haşimoğulları ile hiçbir şekilde evlilik ilişkisine girilmeyecek, ticari ve sosyal hayata girmelerine izin verilmeyecekti. Tıpkı Ashab-ı Kehf olarak bilinen mümin gençlerin kulaklarının vurulması / dünya ile irtibatlarının kesilmesi metaforunda olduğu üzere Hz.Muhammed’in @ ve müminlerin de dünya ile irtibatları kesilecek, tecrit edilecekler ve tam bir muhasara uygulaması yapılacaktır. Nasıl ki Ashab-ı Kehf çekildikleri mağarada uzun yıllar boyu dış dünyayla irtibatlarını kesmişler ve mağarada oluşturdukları manastırda eğitim çalışmalarında bulunmuşlar ise müminler de tecrit altına alındıkları Ebu Talip tepesindeki mağaralarda eğitim faaliyeti yaparak kadrolarını yetiştireceklerdi. Cenab-ı Hak, elçisine Ashab-ı Kehf’in ve Kitabede adı yazılı kişilerin hikayelerinin şaşılacak bir ayet olmadığını bildirirken Ebu Talip tepesindeki mağaralara sığınan müminlerin içine düştükleri durumun onların yaşamları ile hemen hemen aynısı olduğuna bir atıf olarak bakılmasını bildirmiş olur. Şayet Ashab-ı Kehf kıssası doğru anlaşılacak olursa Mekke müşriklerinin kendilerine uyguladıkları bu muhasaranın da tevhit hareketi mensuplarının olgunlaşması için bir fırsata dönüşeceğine vurgu yapılır. 9 -11- Yoksa sen, Kehf /Büyük Mağara ve Rakim Ashabını / Kitabedeki adı yazılı kişileri şaşılacak ayetlerimizden mi sandın? (Hayır şaşırma!) Hani bir zaman O yiğit gençler, mağara’ya sığınınca: “Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve şu işimizde / hareketimizde bizim reşid olmamızı / olgunlaşmamızı sağla” dediler. Böylece Biz de, onların kulaklarını yıllarca (dış dünyaya) kapalı tuttuk. (Kehf Suresi 9-11) 12.2. Muhasara / Hapis Ortamının Medreseye / Eğitim Kampına Dönüştürülmesi Belli bir alanda bir nevi hapsedilen müminler yaşam için gerekli ihtiyaçlarını nasıl karşılayacaklar ve nasıl bir yaşam sürdüreceklerdi? Boykota maruz kalmış bu insanlar ne yiyecekler ne içeceklerdi? Boykot öncesi yapageldikleri ticaretleri, sanatları, bir yığın işleri varken şimdi hapisteydiler. Belki bir hücrede değillerdi ama dış dünyaya kapalı bir yaşam sürdürmek zorunda idiler. Tıpkı mülteciler gibi belirli bir alanda yaşamlarını sürdürecek olan müminler şimdi ne yapacaklardı? Neyle meşgul olacaklardı? Boykot sürecinde müminlerin yaşamları için zorunlu olan yiyecek ve içecek malzemeleri boykota taraftar olmayan ve Haşimoğulları ile akrabalık bağları olan kabile mensupları ile müminlerin mensup oldukları kabilelerin bazı fertleri tarafından gizli gizli tedarik ediliyordu. Fakat boykotu destekleyen Ebu Cehil ve avanesi boykottakilere yardım edilmesine şiddetle karşı çıkıyorlardı. Boykota maruz kalan müminler her ne kadar açlıktan kuru deri parçaları ve ağaç kabukları bile yemiş olsalar da bu boykot nedeniyle açlıktan herhangi bir ölüm rivayeti bulunmamaktadır. Sonuçta müminlerin üç yıllık boykot süresince yarı günü aç yarı günü tok da olsa yaşamları için gerekli olan gıda maddeleri bir şekilde muhasara altındakilere ulaşıyordu. Hz.Muhammed @, olumsuz görünen bu durumu avantaja dönüştürdü. Zira Darül Erkamda geceleri “teheccüd namazı” olarak yapılan Kur’an okuma, ezberleme ya da tevhidi dünya görüşü üzerine eğitim çalışması gün içerisindeki yoğun çalışma ve/veya alış veriş temposu ve uzun ticari yolculuklar nedeniyle aksıyordu ve sadece geceleri verilen ders yeterli olmuyordu. Cenab-ı Hakk’ın ilahi ikramı olarak Hz.Muhammed’e @ ihsan ettiği bilgi, beceri ve deneyimlerini müminlere de aktarması ve böylece onların da bu imkan ve kabiliyetlerle donanması, onların da olgunlaşmaları için önlerindeki en büyük engel olan geçim meşgaleleri ortadan kalkmıştı. Özellikle gençleri yetiştirmek, eğitmek ve geleceğe hazırlamak için bu fırsatı iyi değerlendirmek gerekiyordu. Bu sebeple içine düşülen bu durumun şaşkınlık ve ne yapacağını bilmezlikle değerlendirilmesi uygun değildi. Boykota maruz kalanların ortamı tıpkı bir çalışma/ eğitim kampı gibiydi. Dünyevi ihtiyaçlar için çalışıp çabalamak, sosyal ilişkiler, sosyal hizmetler gibi günün tamamını işgal eden faaliyetler artık yoktu. Sadece zaruri ferdi ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra kalan zaman tamamen eğitime, olgunlaşmaya, bilgi-beceri kazanmaya ve tecrübelerin aktarılmasına ayrılabilirdi. Toplumun sorunları üzerinde kafa yorulabilir ve bu sorunların çözümüne yönelik projeler geliştirilebilirdi. Bu nedenle Cenab- Hak, Hz. Muhammed’e boykot / muhasara altına alınan müminleri ve özellikle de gençleri (sınırlı sayıda kişiyi) nasıl yetiştirmesi gerektiğini anlatmak için Ashab-ı Kehf ve Rakim ashabının / kitabede adı yazılı şahısların başından geçen hadiseyi kıssalaştırarak anlatır. Böylece Hz.Muhammed @ Kehf Suresinde anlatılan Ashab-ı Kehf kıssasındaki yönlendirme ile mümin gençleri yetiştirdi. Yetiştirilen bu kişiler arasından bazıları (Mus’ab bin Umeyr gibi) kalpleri imanla pekişerek kabileci şirk sistemini inkâr edip mevcut statükoya başkaldırma, kavim / kabilelerinden ayrılma ve sadece Allah’a güvenme hususunda kendilerini ispat etmiş kişilerdi. (Kehf / Rakim ashabından kinaye) Hz.Muhammed @ sığındıkları Ebu Talip tepesindeki mağaralarda kurduğu akademisinde bu gençlere kendi tecrübe, birikim ve bilgisini boykot / muhasara süresince (yaklaşık üç yıl) aktardı. Onlara gece gündüz ders verdi ve onları gerekli donanıma kavuşturdu. 12-16- Sonra da onları geri (aktif dünya hayatına) gönderdik / dirilttik / uyandırdık ki geçip giden süreci iki guruptan hangisinin daha iyi değerlendirdiğini seçip ortaya çıkaralım. Biz sana onların haberlerini sahih bir amaca uygun olarak / bütün gerçekliğiyle/ aslına uygun olarak / gerçek halini kıssalaştıracağız / hisse çıkaracak hale getirip aktaracağız. Şüphesiz onlar, Rablerine iman etmiş birkaç genç yiğitler idi. Biz de onların hidayetlerini arttırmış ve kalplerini pekiştirmiştik. Onlar başkaldırdıklarında (aralarında) şöyle konuşmuşlardı: “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir! Asla, O’nu bırakıp da ilah olarak başkalarına yalvarıp yakarmayız, Doğrusu eğer öyle yaparsak asıl o zaman haktan uzaklaşıp haddi aşmış oluruz. Oysa şu bizim kavmimiz, inançlarını destekleyen açık ve akla uygun bir delil getiremedikleri halde O’ndan başka varlıkları tanrı ediniyorlar: Allah hakkında yalan uyduran kimseden daha zalim kim olabilir?” Şimdi “Mademki siz, onlardan ve Allah’tan başka taptıkları şeylerden ayrıldınız, o halde o büyük mağaraya sığının ki, rabbiniz size rahmetinden bir pay versin ve sizi işiniz / hareketiniz için ihtiyaç duyduğunuz (maddi- manevi) donanıma sahip kılsın.” (Kehf Suresi 12-16) 12.3. Eğitim Kampındaki Çalışma Metodu Hz.Muhammed @ boykot süresince vereceği eğitimde müminlere İlahi Öğreti ile bakış açısı kazandıracaktı. Onlar tıpkı Kehf / rakim ashabından olan gençler gibi Ebu Talip tepesinde sığındıkları mağaralarda toplumsal sorunları Kur’an’ın verdiği bakış açısı ile değerlendirmeyi ve bu sorunlara çözüm üretmeyi öğreneceklerdi. Böylece onlar Kur’an / ilahi öğreti perspektifi ile toplumsal sorunlara en uygun ve en güzel çözümler getirmeyi öğreneceklerdi. Tıpkı Ashab-ı Kehf’in üzerine güneşin doğması ve onların mağaralarında sağ yana yönelmesi metaforunda olduğu gibi boykotta eğitilecek müminler de Kur’an güneşi üzerlerine doğacak, nazil olan surelerin nuruyla aydınlanacaklar ve toplumsal sorunlara sağdan / doğrudan / sağduyudan / en doğru ve en güzel olandan yana çözümler getirmeye yönelik bakış açısı kazanacaklardı. Diğer taraftan tıpkı Ashab-ı Kehf kıssasında olduğu gibi güneşin battığı zamanda mağara sakinlerinin sol tarafa yönelmeleri metaforundan hareketle boykottaki müminlere de Kur’an Güneşi / ilahi öğreti olmaksızın yapılan çözümlemelerde batıl / sol / yanlış çözümlere ya da çözümsüzlüğe gidileceği öğretilecekti. Fakat gençlerin bu değerlendirme ve çözümlemelerde çok geniş bir alanda hareket imkanına sahip oldukları Ashab-ı Kehf’in mağaranın geniş boşluğunda olmaları metaforu ile anlatılacaktı. Yani çözüm üretirken Kur’an, onlara çok geniş bir serbestlik / perspektif sunmaktaydı. Böylece Hz.Muhammed’in @ eğiteceği bu gençler çok geniş, serbest ve özgür bir düşünce alanına sahip olacaklardı. Onlara toplumsal proje ve çözüm üretirlerken düşüncelerini sınırlayan putlar / idoller / ikonlar ve gelenekler gibi dar kalıplardan sıyrılmaları gerektiği öğretilecekti. 17- Sen, Güneş / Kur’an doğduğu zaman (olaylara /sorunlara Kur’an güneşi/ ışığı ile bakıldığı zaman) onların o mağaralarından sağ yana yöneldiğini /doğru çözüm üretildiğini/ hakka, doğruya ulaştıklarını, battığı zaman da (olayları / sorunları değerlendirmek için Kur’an güneşi / ışığı olmadığı zaman) ise onların sol yanından kesip geçtiğini / yanlışlığa / sapıklığa / batıla ulaştıklarını göreceksin. Kendileri de ondan geniş bir boşluktadırlar. (Sorunları / olayları değerlendirmek, çözümler üretmek için insana çok geniş bir alan / serbesti vardır.) Bu, Allah’ın ayetlerindendir. Allah kime kılavuzluk ettiyse artık o, doğruyu bulmuştur. Ama kimi de sapıklığa terk ederse, artık sen ona yol gösteren bir dost, bir mürşit asla bulamazsın. (Kehf Suresi 17) 12.4. Eğitim Kampındaki Çalışma Temposu Hz.Muhammed’in @ eğiteceği bu gençler öylesine yetiştirileceklerdi ki günümüz ifadesi ile “zıpkın gibi” delikanlı olacaklardı. Çok ağır bir sorumluluğu üstlenecek olan bu gençlerin sorumluluklarını yerine getirmeleri için yeterli donanıma sahip olmaları gerekiyordu. Nasıl ki Ashabı Kehf gençleri uyudukları zamanda bile daima teyakkuz halinde idiler ve dışarıdan bakan kimseler onları uyanık sanacak ölçüde müteyakkızdılar. (Belki de ayakta, oturarak ve çok az bir süreliğine kendilerinden geçecek şekilde uyurlardı.) Aynen öyle de Hz. Muhammed’in @ yetiştireceği gençlerin de daimi bir teyakkuz içerisinde olmaları gerekiyordu. Onlar da uykularından son derece ferağat edeceklerdi. Onlar da çok çok az uyuyacaklar ve/veya uykuları uyuklama şeklinde olacaktı. Kendilerini yetiştirmeye öylesine adayacaklardı ki kendilerinden geçercesine çalışacaklardı. Mağara içerisinde bir sağa bir sola volta atarken öğrendiklerini tekrar edecekler ve kendi aralarında tartışacaklardı. Onların eğitilmelerini şöyle değerlendirmek de mümkündür; Mekke müşriklerine ve çevre topluluklara göre tevhidi hareket kontrol altına alınmış gözükmektedir. Artık bir daha bellerini doğrultamaz diye inanılmaktadır. Hazır onlar da bu kanıya varmışken geleceğin kadroları yetiştirilecek ancak kimseye hissettirilmeyecekti. Onlar toplum içerisinde yaşayacaklar ve sağa sola koşturacaklar ve normal hayat yaşıyorlarmış gibi görüneceklerdi. Yani tevhidi hareket olarak uykuda imiş gibi görünecekler ama aslında son derece yoğun bir şekilde çalışacaklardı. Mekanları ayrı olduğu için onlar gözden ırak olacaklar ve kimse onların çalıştıklarını fark etmeyeceklerdi. Böylece onlar tevhidi hareketin uyuyan hücreleri olacaklardı. Ne zaman Hz.Muhammed’den @ emir gelir de uyandırılırlarsa bu uyuyan hücreler harekete geçeceklerdi. Ama boykot süreci boyunca onlar uyur gözükecekler ve geleceğe hazırlanacaklardı. 18-Onlar uykuda oldukları halde bile sen onları uyanık sanırdın. Ve Biz onları sağ yana ve sol yana çevirip duruyorduk. …..(Kehf Suresi 18) 12.5. Eğitim Kampının Güvenliği Diğer taraftan bu gençleri ve bunların eğitmeni olan Hz.Muhammed’i @ herhangi bir saldırıya karşı korumak amacıyla sığınılan mağaranın / dershanenin / medresenin önüne nöbetçilerin yerleştirilmesi gerektiği yine bu kıssa ile bildirildi. Ashabı Kehf’in oldukça yırtıcı ve vahşi bir niteliğe sahip nöbetçi köpekleri ön ayaklarını ileri doğru uzatmış uyurken bile her an tetikte onları beklediği bildirilerek, Hz.Muhammed’in @ de yetiştirilecek mümin gençlerin güvenliği için gerek insandan gerekse de yırtıcı köpeklerden nöbetçileri Ebu Talip tepesinin / eğitim kampının muhtelif yerlerine yerleştirmesi gerektiğine işaret edildi. Boykot süresince müminlerin haleti ruhiyeleri tıpkı Ashab-ı Kehf’in mağaraya bakan kişileri korkutup kaçıracak cinsten olacaktı. Zira onlar aşiretlerinin kendilerine yaptıkları muameleyi de bir türlü içlerine sindiremiyecekler, volta atarken haksızlığa ve zulme uğramanın verdiği can sıkıntısı, hırs, öfke ve hırçınlık yüzlerine de yansıyacaktı. Ayrıca çektikleri çile, açlık ve perişanlığın izleri de üzerlerinde olacaktı. Böylece boykot mahalline dışarıdan bakan birisi (onların üzerine peygamberimizin gelmesi metaforu) onların bu halinden son derece etkilenecek, korku ve acıma ile karışık bir ürperti ile onların yanlarına yaklaşmaya cesaret edemeyecekti. Onları izlemeye çalışacak kişinin içini bir ürperti kaplayacak ve ardına bakmadan kaçacaktı. Hz.Muhammed@ Ashab-ı Kehf kıssası ile geleceğin siyasi bilinci yüksek, muhakemesi güçlü, entelektüel, tebliğci ve operasyonel kadrolarını büyük bir gizlilik içinde ve kimsenin yaklaşamadığı bir güvenlik çemberi içinde yetiştirmesi gerektiğini öğrendi. 18-…… ………. Köpekleri ise girişte ön ayaklarını ileri doğru uzatmış vaziyetteydi. Eğer sen onların üzerine çıkagelseydin, içini kaplayan korku nedeniyle kesinlikle dönüp ardına bakmadan kaçardın. (Kehf Suresi 18) 12.6. Eğitim Kampının Sona Ermesi ve Eğitim Süresi konusundaki Değerlendirmeler Cenab-ı Hak, elçisine Ashab-ı Kehf kıssası ile şu hususları da bildirdi; Hiçbir boykot / muhasara ilelebet devam etmediği gibi Kureyş’in uyguladığı bu kuşatma / boykot da bir gün mutlaka sona erecektir. Müminler de bu hapis hayatından sonra yeniden dünyayla bağlantı kuracak, yeniden dünyaya döneceklerdir. Dışarıdan bakan ve/veya bu geçen zamanı faydalı olarak değerlendirememiş kişiler için asırlar gibi uzun gelen boykot yılları faydalı, amaçlı ve yoğun tempolu bir yetiştirme kampına dönüştürülmesi halinde kampa tabi tutulan kişiler için sanki bir gün ya da bir günden daha az gibi gelecektir. Zira insanların zamanın uzunluğu ya da kısalığına ilişkin değerlendirmeleri içinde yaşanılan sürede yaşanılan olayların önemine, heyecanına, sıkıntısına, sevincine vb. duygulara göre farklı farklıdır. Bu sebepten mümin gençler motive edilirken yoğun tempolu bir çalışma içerisinde olunması halinde içinde yaşamakta oldukları bu sıkıntılı sürecin çok kısa, bir nevi göz açıp kapayıncaya kadar geçeceği kıssadaki Ashab-ı Kehf gençlerinin zaman algılamaları üzerinden anlatılmıştır. Onlar mağarada uzun yıllar kalmış olmalarına rağmen mağara hayatlarının sonuna geldiklerinde geçen süre konusunda “bir gün ya da daha az” demişlerdir. Yani o kadar uzun sürenin göz açıp kapayıncaya kadar geçtiğini vurgulamışlardır. 19– İşte durum böyleyken, onları geri (aktif dünya hayatına) gönderdik / dirilttik / uyandırdık; Derken aralarında konuşmaya başladılar. İçlerinden biri: “(Burada) bu şekilde ne kadar kaldınız?” diye sordu. Diğerleri: “Bir gün ya da günün bir parçası kadar” dediler. (Onlardan tartışmaya katılan) daha başkaları ise: “Ne kadar kaldığınızı, Rabbiniz daha iyi bilir…. …..(Kehf Suresi 19) 12.7. Eğitim Kampında yapılan çalışmanın ve Eğitilen Kadroların gizli tutulması Cenab-ı Hak, elçisine Boykotun bir gün mutlaka biteceğini, müminlerin tekrar şehir hayatına döneceklerini ve elde avuçta kalan cüzi sermayeleri (gümüş para metaforu) ile sadece zaruri ihtiyaçları için alışveriş yapacaklarını aynı kıssa içerisinde bildirir. Fakat o dönem geldiğinde Mekke müşriklerine karşı çok hassas davranılması gerekeceğini de bildirir. Zira boykottan sonra Mekke’ye inip normal hayata dönüldüğünde boykot süresince sınırlı sayıda yetiştirilmiş kadrolardan asla bahsedilmemesi gerekmektedir. Onların çevre kabilelere gönderilecek siyasi / aktif / tebliğci kadrolar oldukları, tevhidi dünya görüşünün yaygınlığını sağlayacak yetişmiş kişiler oldukları hissettirilmeyecekti. Aksi takdirde onlar bu az sayıdaki kadroları ya öldürecekleri ya da kendi dinlerine döndürmeye zorlayacakları açıktı. Her şey normal seyrindeymiş gibi hayata devam edilecekti. Onlardan kimseye bahsedilmeyecekti geleceğe hazırlandığı gibi bir izlenim verilmeyecekti. 19–20.………. …………. ………..Şimdi (onu bunu bırakın) da içinizden birini, şu gümüş paralarla şehre gönderin de bir baksın, hangi yiyecek daha temiz ise, ondan size yiyecek getirsin. Fakat çok hassas / dikkatli davransın ve sizi kimseye sezdirmesin! Çünkü eğer onlar (şehir yönetimi) sizin varlığınızı öğrenirlerse / sizin durumunuzu anlarlarsa ya sizi taşlayarak öldürürler ya da sizi kendi milletlerine / inanç sistemlerine döndürürler. O zaman da siz, ebedi olarak, asla kurtuluşa eremezsiniz.” dediler. (Kehf Suresi 19-20) 12.8. Müşriklerin Derin Planlarının İhbarı Cenab-ı Mevla, Ashab-ı Kehf olayı ile vaadinin hak olduğunu ve gerek ölümden sonra diriliş gerekse de toplumsal ölümden sonra toplumsal diriliş konusunda insanların şüphelerini gidermiştir. O aynı kıssa ile boykot / muhasara sürecinde gösterilecek sabır ve direnişin zaferle sonuçlanacağını ve vaadinin hak olduğuna herkesin şahit olacağını da bildirir. Kıssanın devamında Ashab-ı Kehf’i bulan toplumda bazı insanların Ashab-ı Kehf’in mücadelesini amacından saptırıp onların anısına kitabeler / mezar taşları / anıtsal binalar dikerek hayatlarına aynen devam etmek istemiş oldukları anlatılır. Mekke müşrikleri de boykot / muhasaraya maruz bıraktıkları Hz.Muhammed ve müminlerin hangi amaçla mücadele ettiklerini insanlara unutturup onları Ebu Talip tepesinde ölüme terk ettikten sonra onlar için anıtsal kitabeler dikmeyi planlamışlardı. Fakat gelecekte meydana gelecek gelişmelerin Mekke müşriklerinin beklentilerini karşılamayacağını ve tıpkı Ashab-ı Kehf’i bulan toplumun hidayete eren ve öbür guruba galip gelen kısmının Ashab-ı Kehf’in mücadelesinden ders alarak onların mücadelesini sürdürüp toplumda Allah’ın hakimiyetini tesis ettikleri gibi (mescid / secde / itaat merkezleri inşa etmeden kinaye olarak) Hz.Muhammed@ ve müminlerin mücadelesini idrak edecek insanların Mekke müşriklerine galip geleceklerine ve İlahi öğretiye uygun tevhit sistemini (yani mescidi / Allah’ın hakimiyetini inşa edeceklerine([2] )) kuracaklarına işaret edilir. Böylece gelecekte müminlerin iktidara mutlaka geleceğini ve Cenab-ı Hakk’ın söz verdiği zaferin mutlaka gerçekleşeceğini bildirirken Mekke müşriklerinin müminleri Ebu Talip tepesinde ölüme mahkûm edip daha sonrasında da onların anısına mezar taşları ve kitabeler dikerek onları da putlarının arasına katmayı planladıklarını da açık eder. 21 – İşte bu yöntemle onların hikayesini aktardık ki, Allah’ın vaadinin hak / gerçek olduğunu ve son saatin gelip çatacağından kuşku duyulmaması gerektiğini bilip anlasınlar. Hani o zamanlar halk aralarında işlerini tartışıyorlardı. Onlardan bir kısmı “Üstlerine bir duvar / kitabe / mezar taşı dikin.(onların gerçek konumunu) Rableri daha iyi bilir.” Onların durumuna vakıf olanlar / Düşmanlarına karşı galip gelenler ise: “Biz mutlaka onların üzerine bir mescit yapacağız!” dediler. (Kehf Suresi 21) 12.9. Eğitilen Kadroların Geleceğe Etkisi Nasıl ki Ashab-ı Kehf’den haberdar olan toplumdaki bir kısım insanlar onların mücadelelerinin büyüklüğünü örtmek ve böylece onların mücadelelerinin geleceğe yansımalarını engellemek için onları az sayıda gösteriyor ve olaydan ders almak yerine konuyu onların sayısı konusundaki belirsizliğe getiriyorsa aynı şekilde Mekke müşrikleri de boykota maruz bıraktıkları müminlerin sayısını az göstermeye ve onları önemsiz kayda değer bir çoğunluk olmadıkları izlenimi vermeye çalışacaklardır. Bu yolla müminlerin geleceğini (gaybı) taşlamak (kötülemek / öldürmek) amacındadırlar. Halbuki onlar belki o gün için az sayıda olabilirler ama mücadelelerinin büyüklüğü nedeniyle geleceğe etkileri çok fazla olacağından onların mücadelesine gelecekteki katılımcıların sayısını Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği Cenab-ı Hak tarafından elçisine iletilir. Böyle hak mücadelesi yapanlara gelecekte büyük desteğin verileceğini ve katılımların fazla olacağı hususunu az sayıda da olsa ilahi öğretiye vukufiyet sahibi olanların da bildiği ayrıca vurgulanır. Bu nedenle boykota maruz kalmış ve destansı bir direniş öyküsü yazmakta olan müminler topluluğunun azlığı / çokluğu konusunda Mekke müşrikleri ile tartışmaya girilmemesi ve onlara itibar edipte bu müminler için herhangi bir talepte bulunulmaması Hz.Muhammed’e ve müminlere tembihlenir. 22- Geleceği (gaybı) taşlayarak “Onlar, üç kişidirler, dördüncüleri köpekleridir” diyecekleri gibi, (diğer bazıları ise) “beş kişidirler, altıncıları köpekleridir" diyecekler, (diğer bir kısmı ise) “yedi kişidirler; sekizincileri köpekleridir” diyecekler … De ki: “Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Onlar hakkında gerçek bilgiye sahip olanların sayısı çok azdır.” Bu sebeple artık onlar hakkında bilinen / zahir olanın haricinde bir münakaşaya girişme ve onlar hakkında itibar edip onlardan (Mekke Müşriklerinden) bir şey isteme! (Kehf Suresi 22) 12.10. Her mücadele İlahi Sosyolojik Yasalar (Toplumsal Sünnetullah) çerçevesinde gerçekleşir Boykota maruz kalan müminler, Allah elçisinin yanında yer almanın bedelini çok ağır bir şekilde ödüyorlardı. Bu durum onlarda yanlış düşüncelere de yol açıyordu. Zira Allah’tan ve elçisinden yana tavır koymaları nedeniyle Cenab-ı Hakk’ın kendilerine destek vermesi ve çarçabuk / erken / yarın bir zafere kavuşmaları gerektiği fikri zihinlerini meşgul ediyordu. Cenab-ı Hak ise, bu fikrin yanlış olduğunu, her işin bir oluş seyri olduğunu, bu mücadelenin de ilahi kanunlarla (sosyolojik yasalarla) belirlenmiş bir oluş seyri olduğunu ve bu seyrin dışında hemen / yarın gerçekleşecek mucizevi bir oluş beklenmemesi gerektiğini elçisi şahsında müminlere öğretir. Cenab-ı Hak inzal ettiği müteakip ayetlerle tevhidi dünya görüşünün hâkim olması için yapılan mücadelede erken ve alt yapısız bir başarının talep edilmemesini emreder. Önce altyapının kurulmasını ve her mücadelenin izlemesi gereken evreleri izlemesi gerektiğini vurgular. Gerçi Kendisi dilerse bu evreleri atlayarak da mücadele zafere erişebilir. Ama normal şartlarda bunun olmayacağını bildirir. Bu nedenle insanlar her işi mutlaka Cenab-ı Hakk’ın evrene koyduğu yasalar çerçevesinde gerçekleştirmeye çalışılmalıdırlar. Şayet bu noktada işin oluş seyrinin gereği unutulursa yani acele nedeniyle normal yolun dışına çıkılacak olunursa hemen Rabbin hatırlanması ve yapılacak işin ilmi, yolu, yordamı, usul ve esaslarının öğrenilmesinin O’ndan talep edileceği ve başarının yine O’ndan niyaz edileceği bildirilir. Şöyle ki; “Yapılacak iş ve eylemleri açıkça söyleme, gizliliğe riayet et! Özellikle de yapacağın eylemler için vakit verme! Tarih vererek söylediğin eylemler için müşriklerin bu eylemler konusunda karşı tedbir almasının önüne geç! Sana önerilen ya da sorulan işler konusunda da tarih verme! Tedbirli davran! Yapacağın işleri yapacağını ama Allah izin verdiği / dilediği zamanda yapacağını söyleyerek onların tedbir almalarına engel ol!” Dahası Cenab-ı Hak elçisinin şahsında müminlere şunları da öğretir; “Yapılacak eylemlerde Allah yokmuş gibi davranılmayacak. Her işte Allah’ın müdahil olduğu hesaba katılacak ve O’nun izni talep edilecek. Çünkü yarının ne getireceğini O’ndan başka kimse bilemez.” 23-24-Hiçbir şey için, “Ben bu işi yarın kesinlikle yapacağım” deme. Ancak “Allah dilerse” de. Bunu terk ettiğin / unuttuğun vakit hemen Rabbini hatırla ve de ki “Umarım Rabbim beni, bundan daha yakın / üstün bir bilgi ve bilinç düzeyine / başarıya eriştirir.” (Kehf Suresi 23-24) 12.11. Allah’ın Vaad Ettiği Zaferin Tarihlendirilmesi Nasıl ki Ashab-ı Kehf’ten sonra onların mücadelelerini önemsizleştirmek ve amacından saptırmak isteyen toplumdaki bazı kesimler, onların mağarada kalış süreleri üzerinde spekülasyon yaparak üç asır ya da üç asır artı dokuz yıl şeklinde tartışmalar geliştirdilerse aynı şekilde Mekke müşrikleri de boykot / muhasara ettikleri müminlerin mücadelelerini basitleştirip önemsiz göstermek için onların bu şekilde muhasara altında asırlarca tutulacağını iddia ediyorlardı. Onların bu muhasaradan / boykottan asla çıkamayacaklarını iddia ediyorlardı. Cenab-ı Hak, bu durumu anlattıktan sonra elçisine yerlerin ve göklerin geleceği kendisinin bildiğini ve kimsenin kendi hakimiyetini kurmasına engel olamayacağını ve müminlere sadece kendisinin yardım edeceğini (veli olduğunu) eninde sonunda müminlerin ilahi öğretiye dayalı sistemi tesis edeceğini müjdeler. Ve gerçekten de Cenab- Mevla’nın bu müjdesi, üç asra bedel bir üç yıllık sıkı eğitim kampı / zorunlu hapis ve bu süreye ilave olarak 9 yıllık Medine İslam Cumhuriyeti’nin mücadesi sonunda tecelli edecektir. ([3] ) Boykotun sona ermesinden sonra hem Mekke’de hem de uluslararası çevrede durum / şartlar tıpkı mağaraya sığınan gençlerde olduğu gibi müminler lehine değişmeye başlayacaktır. Bu kıssa ile birgün bu hapis hayatından kurtulacakları diğer bir ifadeyle uykudan uyanacakları ve gösterdikleri çabaların sonucu bambaşka bir aleme uyanacakları müjdelenir. Cenab-ı Hak bu süreçte zamanı müminlerin lehine çevireceğini bildirir ve başlarına gelene sabırla direnmeleri çağrısında bulunur. Geleceğin müjdelerle dolu olduğunu anlatır. 25-26- Onlar mağaralarında üç asır kaldılar ve dokuz da ilave ettiler. De ki: “Allah, onların ne kadar kaldıklarını en iyi bilendir.” Göklerin ve yerin gaybı yalnızca O’nun içindir. O, ne güzel görür, O ne güzel işitir! Onlar için, O’ndan başka bir veli (yardım eden, yol gösteren, koruyan / yöneten) yoktur. O (Allah), kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez. (Kehf Suresi 25-26) Bu müjdeyi verdikten sonra Cenab-ı Hak, elçisine kendisine bildirildiği şekilde hareket etmesini ve müminlerle birlikte sabırla direnmesi gerektiğini bildirir. Boykot nedeniyle maddi imkânsızlık, yoksulluk ve açlık yaşanacağını ama bunları göğüslemesi gerektiğini belirtir. Ebu Cehil gibi nefsinin arzusuna uyan, işi aşırılık olan kişilere asla boyun eğmemesini emreder. 27- 31- Sen Rabbinin kitabından sana vahyolunanı oku / izle! Rabbinin sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O’ndan başka bir sığınak da bulamazsın. Sabah-Akşam / Daima Rablerinin rızasını isteyerek O’na yalvaran kişiler ile beraber kendini sabreden biri kıl. Dünya hayatının ziynetini / servetini arzu ederek sakın onlardan gözlerini ayırma. Bizim öğretimizden / zikrimizden nefret eden, nefsinin arzusuna uymuş ve işi de aşırılık olan kimseye asla itaat etme. Ve de ki: “O hak olan öğreti, Rabbinizdendir. O nedenle dileyen iman etsin, dileyen bilerek reddetsin / inanmasın.” Şüphesiz Biz, şirk koşarak yanlış, kendi zararlarına iş yapanlar için duvarları, çepeçevre onları içine almış bir ateş hazırladık. Şayet yağmur isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su yağdırılır. O, ne kötü bir içecektir! Ve kötü bir sondur! Şüphesiz iman eden ve ıslah edici işler yapanlar; şüphe yok ki Biz, işi güzel yapanların mükafatını kaybetmeyiz. İşte onlar, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, orada koltuklarına yaslanmış olarak altından bileziklerle süslenecekler, ince ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyecekler. O ne güzel mükafattır! Ve ne güzel bir sondur! (Kehf Suresi 27-31) [1] ) NOT: Ashab-ı Kehf olarak bilinen gençler, Yahudi kaynaklarda “kumran Cemaati” olarak bilinen ve eğitim yapmak üzere ıssız mağara ve vadilere çekilen mü’minlerdir. Bu olay daha sonra Hristiyan kaynaklarda yüzyıllarca uyuyan mü’min gençler metaforuna büründürülmüştür. Bunların bugün için mevcut rejimlere muhalif olan hareketlerin / yapıların uyuyan hücrelerine benzediği şeklinde okumamız da mümkündür. (A.A) [2] ) NOT: Nitekim bunu mescidi nebeviyi inşa ederek gerçekleştirmişlerdir. (A.A) [3] ) NOT: Müminler Allah’ın yardımıyla M 617 yılında başlayan ve üç yıl süren bir boykotu müteakiben 9 yıllık bir mücadele sonunda Ocak- M 630 yılında Mekke’yi fethetmişlerdir. Böylece Allah’ın hakimiyeti / iktidarı Mekke’de gerçekleşmiştir. 12.12. Boykota İştirak Eden Mekke’nin Zenginlerinin Uyarılmaları Boykot sırasında müminler sıkıntı içerisinde iken Velid b. Muğire gibi Mekke’nin müşrik ileri gelenleri müreffeh bir hayat yaşayacaklardı. Onların Ebu Cehil’in boykot çağrısına iştirak etmelerinin nedeni piyasadaki rakiplerden birisinin piyasadan çekilmesi, onların da piyasaya egemen olmaları ve servetlerini katlamaları demekti. Diğer taraftan şayet boykota iştirak etmezlerse bu kez sahip oldukları zenginlik ve servetlerini kaybetme tehlikesi vardı. Her ne kadar onlar bu durumu servetlerini katlamak için bir fırsat olarak görseler de bunun gelecekte kendilerine faturasının ağır olacağını göstermek gerekiyordu. Zira gerek kendi kabilesindeki kişiler gerekse diğer kabileler bunu utanmaları gereken büyük bir ayıp olarak anlatacak ve yüzlerine vuracaktı. Ayrıca Cenab-ı Hak onların Ebu Cehil’in kuyruğuna takılarak böyle yanlış işler içerisinde olmalarının karşılıksız kalmayacağını zengin ve yoksul iki adamın öyküsünü konu alan bir kıssa inzal ederek bildirir. Velid b. Muğire gibi kişilerin bir diğer özelliği dindar / muhafazakâr olmaları idi. Onlar kendilerine bahşedilen servet ve zenginliği gurur, kibir ve üstünlük vesilesi olarak kullanıyorlar ve bunları kaybetmeyi asla istemiyorlardı. Bu nedenle Hz.Muhammed’in @ önerdiği tevhidi dünya görüşü sistemini servetlerinde azalma olacağı ve bu servetlerini toplumda üstünlük vesilesi kılamayacakları için kabul etmiyorlardı. Ayrıca kendilerine verilen bu servet nimetini kendilerinin Allah’ın sevgili kulları oldukları için bahşedildiğine inanıyorlardı. Bu düşünce onları seçkinciliğe ittiği için şayet dünyada toplumsal devrim olacak olursa da yine kendilerinin seçkin ve zengin bir konumda olacaklarını, ahirette ise Cenab-ı Hakk’ın kendilerini yine güzel nimetlerle karşılayacağına inanıyorlardı. Cenab-ı Hak, onların bu kanaatlerinin yanlış olduğunu, Allah’tan yana olup, elçisine ve müminlere destek vermedikleri takdirde gelecekte bu nimetleri rüyalarında bile göremeyeceklerini bildirmesini elçisinden ister. Boykota maruz kalacak müminlerin bu nimetlere kavuşacağını ama müşrik elitlerin zenginliklerinin yerle bir olacağı uyarısında bulunmasını ister. Şu andaki servetlerinin yağmurun meydana getirdiği bir yeşillik gibi olduğunu ama yaz sıcakları ile birlikte bunların kavrulup çerçöpe döneceğini ve savrulacağını bildirir. Dağların ahirette yürütülmesi ve yeryüzünde yükseltilerin yok edilip dümdüz edilmesi gibi mevcut şirk egemenliklerinin / iktidarlarının devrildiği ve seçkinci yapıların yok edildiği zaman bu muhafazakâr zenginlerden de yaptıklarının tek tek hesabının sorulacağını bildirir. Bu uyarılarla Velid b. Muğire gibi gururlu, kibirli zengin muhafazakarların müminlere yapılmakta olan boykota / muhasaraya karşı kayıtsız kalmamasına yönelik mesajlar verilir. Diğer taraftan boykot neticesinde bütün servetlerini kaybedecek olan Haşimoğulları ve müminlere de zengin ve yoksul iki adamın öyküsünü konu alan aynı kıssa ile moral verilir. Boykotun ve arkasından gelecek mücadelenin sonunda boykotçu kibirli zengin Mekke müşriklerinin sahip oldukları bütün servetin yok olacağı ve müminlerin zenginleşeceği bildirilir. 32- 44- Ve onlara, iki adamı örnek ver: Bunlardan birine üzümlerin her çeşidinden iki bağ kıldık ve iki bağın etrafını da hurmalıklarla kuşattık. İkisinin (iki bağın / iki bahçenin) arasında ekinler bitirdik. Her iki bahçe de hiçbir şeyi eksiği olmaksızın, ürünlerini verdiler. Aralarından da ırmak akıttık. Bu kişinin (iki bağın sahibinin] ayrıca başka gelirleri / serveti de vardı. Bundan dolayı bu adam arkadaşına: “Ben, malca senden daha zengin, insan sayısı bakımından da senden daha güçlüyüm” dedi. Ve bu adam, kendine zulmederek bağına girdi: “Ben, bunun hiç yok olacağını sanmıyorum. Ben Saat’in vukubulacğını da zannetmiyorum. Velev ki Rabbime döndürüldüm, kesinlikle orada bundan daha iyi bir sonuç bulurum” dedi. Arkadaşı ona “Seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, daha sonra da seni olgun insan haline getireni mi inkâr ediyorsun? Fakat O, benim Rabbim Allah’tır. Ve ben Rabbime kimseyi ortak koşmam. Kendi bağına girdiğin zaman: ‘Maşallah, güç kudret ve kuvvet yalnızca Allah’a aittir.’ deseydin ya! Sen beni, malca ve evlatça kendinden az görüyorsun ama belki Rabbim, bana, senin bağından daha hayırlısını verir. Seninkinin üstüne de gökten bir felaket indirir de kupkuru bir toprak haline geliverir. Yahut bağının suyu yerin dibine çekilir de bir daha onu aramaya bile güç yetiremezsin” dedi. Derken onun serveti kuşatılıp yok edildi. Bunun üzerine onun (bağı) için yaptığı harcamalar nedeniyle ellerini ovuşturmaya başladı. O bağlar çardakları üzerine yıkılıp kalmıştı, O da “Ah! Keşke Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmasaydım” diyordu. Ona Allah’tan başka yardım edecek bir topluluk da olmadığı gibi kendi kendisini de kurtaramadı. İşte o zaman velayet / vilayet / Yönetim / egemenlik / yardımcılık ve koruyuculuk / yol göstericilik yalnızca Allah’a aittir. O, ödüllendirme bakımından en iyi olduğu gibi en güzel geleceği veren de yine O’dur. (Kehf Suresi 32-44) Boykotu fırsat bilip Haşimoğullarının ve müminlerin çekilmek zorunda oldukları piyasadan pay kapma yarışında olan Velid bin Muğire gibi kodaman müşriklere elde edecekleri mal ve zenginlikleri Tevhidi dünya görüşü hâkim olduğunda kaybedecekleri tehdidinde bulunulduktan sonra bunun bir de ahirette faturasının çıkacağı uyarısı yapılır. Onlara bu dünyanın kısa zamanda geçip gideceğini ve Cenab-ı Hakk’ın herkesi ahirette hesaba çekeceği belirtilir. Onların mal ve güç biriktirmeye çalışmalarının küçük hesaplar olduğu ve kısa zamanda ellerinden çıkıp gideceği, ıslah edici güzel eylemlerde bulunmanın ise hem bu dünya da hem de ahirette kalıcı mükafatı olduğu ifade edilir. Onların Cenab-ı Hakk’ın huzuruna toplanıp hesap vermeyi inkâr ettikleri dile getirilir. Halbuki ahirette herkesin hesabının kılı kırk yaran bir hesap ile görüleceği ve küçük olsun büyük olsun işlenen her amelin mutlaka karşılığının olacağı belirtilir. 45-49-Sen onlara dünya hayatının / günü birlik yaşamın misalini ver: O (dünya hayatı / kısa vadeli / günü birlik yaşam), gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, bu su sebebiyle yeryüzünün bitkileri birbirine karışmış sonra da rüzgârın savurup durduğu bir çer çöp oluvermiştir. Allah her şeye muktedirdir. Mal ve oğullar, dünya hayatının / kısa vadeli / günü birlik yaşamın süsüdür. Baki / kalıcı / uzun vadeli ıslah edici eylemler ise, Rabbinin katında, sevapça daha hayırlıdır, ümit bağlama yönünden de daha hayırlıdır. Bizim dağları yürüttüğümüz gün sen yeryüzünü açık ve net göreceksin. Onları haşredip huzurumuza toplayacağız ve onlardan hiçbir kimseyi bırakmayacağız. Onlar, saflar halinde Rabbine sunulacaklar. And olsun ki sizi ilk yarattığımız gibi Bize geleceksiniz. Aslında siz, size vaad edileni yapmayacağımıza inanıyordunuz.” Kitap / amel defteri ortaya konulmuştur. Suçluların ondan korktuğunu / aklı başına geldiğini göreceksin. “Eyvah bize! Bu nasıl kitapmış ki, büyük küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış” derler. Onlar, yaptıklarını hazır bulurlar. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez. (Kehf Suresi 45-49) Cenab-ı Hak, zengin muhafazakarlara uyarılarına devam eder ve geçmişte Hz.Muhammed’in @ önderliğinde tevhit olunmasına bir çok Mekke ileri geleni (Mele’ topluluğu, ihtiyarlar heyeti üyeleri) evet demişken Ebu Cehil gibi olan iblislerin buna karşı çıktığının hatırlatılmasını ister. O iblislerin aslında Mekke ve Mekkeliler için ne kadar tehlikeli olduklarını ve kendilerini yok oluşa götürdüğünü görmelerini ve Hz.Muhammed’den @ yana tavır koymalarını belirtir. O bu emirlerini Hz. Âdem @ kıssası metaforunda elçisine inzal eder. Şayet onlar bu tavırlarından vazgeçmeyecek olurlarsa da tarihte yıkıma uğramış nice toplumlar gibi onların da zamanı gelince yıkılıp gideceği uyarısını yine aynı kıssayı takip eden ayetler ile yapar. 50- 59-Hani Biz meleklere, “Âdem’e secde edin” demiştik de İblis hariç hepsi hemen secde etmişti. O (İblis), cinlerdendi. Böylece Rabbinin emrinin dışına çıktı. Hala siz, bana karşı onu ve onun soyunu evliyalar (Yöneticileriniz, Önderleriniz) mı ediniyorsunuz? Hem de onlar sizin düşmanınızken. Zalimler için ne kötü bir değişimdir bu! Ben, onları, göklerin ve yeryüzünün yaratılışına ve kendilerinin yaratılışına şahit tutmadım ve Ben hiçbir zaman saptıranları yardımcı edinmiş değilim. O gün şöyle diyecek: “Benim ortaklarım olduğuna inandığınız kişileri hadi çağırın” der. Onlar onları çağırdılar fakat onlar bu çağrıya icabet etmediler. Biz, onların arasına ateşten bir engel kıldık / kılacağız. Suçlular ateşi görünce artık kendilerinin ona düşeceklerine iyice kani olacaklar fakat ondan kaçıp sığınacak bir yer de bulamayacaklar. And olsun ki bu Kur'an'da insanlar için bütün konuları geniş geniş açıkladık. Fakat insan tartışmaya her şeyden daha düşkündür. Kendilerine hidayet (doğru yol, kitap, elçi) geldiği zaman insanların iman etmelerine ve Rablerinden günahlarının bağışlanmasını dilemelerine mâni olan şey, evvelkilerin sünnetlerinin kendilerine gelmesini ya da azabın göz göre göre gelmesini beklemekten başka ne olabilir ki? Biz, elçileri ancak müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. İnkarcılar ise hakkı, batılla iptal etmek (ortadan kaldırmak) için mücadele ediyorlar ve ayetlerimi ve uyarıldıkları şeyleri alaya alırlar. Rablerinin ayetleriyle öğüt verilip / hatırlatma yapıldığı zaman ondan yüz çeviren ve elleriyle yaptığını unutan kimseden daha zalim kim olabilir? Muhakkak ki Biz onların anlamamaları için kalplerine bir engel, kulaklarına da ağırlık koyduk. Sen onları doğru yola çağırsan da bundan sonra onlar asla hidayete eremezler. Bununla beraber senin rahmet sahibi Rabbin çok bağışlayıcıdır. Eğer onları sorgulasaydı, elbette onlara azap etmede acele ederdi. Lakin onlara vaat edilen bir zaman vardır. Onlar, O’na karşı asla bir sığınak bulamazlar. İşte, zulmettikleri zaman helak ettiğimiz ülkeler! / şehirler! Biz onların helâkleri için de belirli bir zaman tayin etmiştik. (Kehf Suresi 50-59) 12.13. Bölgedeki Güç Dengelerinin Değişmesi ve Müminlerin Karamsarlığı Arap yarımadasının üç tarafı denizlerle çevrili ve iki tarafındaki denizler Çin ve Hindistanı Avrupaya bağlayan iç denizler olması nedeniyle bu bölgede sürekli birbirleri ile nüfuz mücadelesi yapan iki süper güç vardı. Doğuda İran Sasani imparatorluğu ipek yolunu ve Basra körfezini kontrol etmekte idi. Batıda ise Bizans / Doğu Roma imparatorluğu Kızıl denizi yani Habeşistan ve Mısır ile devamında Suriye, Filistin ve Anadolu ile bölgeyi kontrol etmekteydi. Bu bölümün başlangıcında değinildiği üzere Hz.Muhammed’in @ Habeşistan’ın desteğini almış olması Mekke müşrik yönetiminin kendilerine boykot uygulamasını imkansız kılıyordu. Zira Habeşistan’ın ticari ilişki ve ehli kitap olmasından Bizans’a yakınlıkları vardı. Ayrıca Mekke tüm Arap kabileleri arasında ticaretin serbestçe yapıldığı ‘Serbest Bölge’ niteliğindeydi. Bunlara bir de müminlerin de Mekke’nin sakinleri olmaları ayrıcalığı eklenince müşriklerin Hz.Muhammed’e @ ve müminlere boykot yaparak bu ayrıcalıklı statüye aykırı davranmayı ve dengeleri aleyhlerine değiştirmeyi göze almalarını imkansız kılıyordu. Yine daha önceki bölümlerde değinildiği üzere boykotun yapılması halinde Mekke müşrik yöneticilerinin yıkımının hızlanacağı ve bunun Mekke’nin statüsüne çok zarar vereceği Cenab-ı Hakk tarafından elçisine bildirilmiş ve Hz. Muhammed @ de bununla Mekke müşrik elebaşılarını uyarmıştı. Onlar da siyasi dengelerin boykotla kendi aleyhlerine değişeceğinin farkında olduklarından sürekli boykot tehdidi yapıyorlar fakat bir türlü buna bir fırsat bulamıyorlardı. Ancak onlara bu fırsatı İran Sasani İmparatorluğunun Bizans’a karşı yürüttüğü işgal hareketi verdi. İran Sasani İmparatoru 2. Hüsrev MS 614 yılında başlattığı savaş ile iki yıl içerisinde Suriye, Filistin ve Mısır’ı kendi topraklarına kattı. ([1] ) Böylece Arap Yarımadasının kuzeyi ve Kızıl deniz ticaret yolları da İran Sasani imparatorluğunun kontrolüne geçmiş oldu. Mekke müşrik yöneticileri açısından Hz.Muhammed@ ve taraftarlarına boykot uygulamasının önünde artık hiçbir engel kalmamıştı. Hz.Muhammed’in @ müminleri Habeşistan’a hicret ettirerek kazandığı uluslararası destek birden kaybolmuştu. Arap Yarımadasının Kuzeyinde meydana gelen bu gelişmeler Mekke müşriklerini cesaretlendirmiş ve Hz.Muhammed@ ve taraftarlarına boykotu uygulamaya başlamışlardı. Diğer taraftan müminler açısından bu olumsuz gelişmeler müminleri büyük bir karamsarlığı itmişti. Zira tüm baskı, şiddet ve işkencelere rağmen hareket gelişmiş, güçlenmiş, uluslararası desteğe de kavuşmuş ve Mekke müşriklerinin bile artık yönetimi devretmeyi tartışma noktasına geldikleri bir sırada böyle olumsuz bir gelişmeyle boykota maruz kalmaları onlarda çok büyük bir ümitsizlik yaratmıştı. Bu aşamaya kadar hareketin seyri açısından gayet olumlu seyreden gelişmelerin birdenbire olumsuz seyre dönüşmesinin nedenini bir türlü anlayamıyorlardı. Cenab-ı Hakk’ın kendilerine yardım ve zafer vaadi konusunda içlerine şüpheler düşmektedir. Onların içlerinden geçen “Neler Oluyor?”, “Neden Böyle Oluyor?”, “Neden Yüce Rabbimiz Elçisine yardım etmiyor?”, “Tam vaat edilene erişmek üzereyken şimdi neden birden hareket kan kaybediyor?”, “İman eden bizlere bu bir ceza mı?”, “ Neden?” vb. sorulara ve tereddütlere cevap verilmesi ve müminlerin teskin edilmesi gerekmektedir. Müminlerin içlerindeki bu şüpheleri ortadan kaldırmak, sorularına cevap vermek, mücadele azim ve gayretini kaybetmemeleri için Cenab-ı Hak Kehf Suresi 60-82 ayetlerini içeren Musa-Bilgin Kul (Hızır) kıssasını inzal eder. Müminlerin karşılaştıkları bu sıkıntılı durumun sebebi hikmetini bu kıssa ile anlatmak onların bunalımlarını ve tereddütlerini giderecektir. Önce gelinen noktaya kadar olan kısmın kıssa diliyle bir özeti anlatılır. Şöyle ki Hz.Muhammed @ kabilelerin birleşip tevhit olmaları (iki denizin birleşmesi metaforu) için Cenab-ı Hakk’ın yol göstericiliğinde bir yola koyulmuştu. Böylece hem Kızıl Deniz hem de Basra Körfezi birleşecek ve kontrol Bizans ya da İran / Sasanilerin değil İslam Cumhuriyetinin olacaktı. Tıpkı Hz.Musa @ gibi Hz.Muhammed’de @ bu yolda yıllarca mücadele etmesi ve sıkıntı çekmesi gerekse de yılmadan mücadelesine devam etmeye söz vermişti. Çünkü peygamberlik görevi bunu gerektiriyordu. Bugüne gelinceye kadar O çok sıkıntılı / bunalımlı günler geçirmişti. Taraftarlarına yapılan işkence ve şiddet, kendisine yapılan hakaret, aşağılama ve şiddet uygulamaları O’nun bu yolda çektiği çile ve meşakkatlerdi. Taraftarlarından büyük bölümünün Cenab-ı Hakk’ın yardımı ve inayeti ile mucizevi bir şekilde Mekke müşriklerinin elinden kurtularak Habeşistan’a deniz yoluyla hicret etmeyi başarması (kıssa da bu husus denizin içinden bir yol bulunması neticesinde sıkıntıların / bunalımların unutulması / kaybolması metaforu ile anlatılır.) ve orada Habeşistan Yönetimince kabul görmelerinden sonra elde edilen uluslararası destek sayesinde hareketin kısa zamanda hedeflerine ulaşacaklarına kanaat getirdikleri sırada İran Sasani İmparatoru 2. Hüsrevin bölge dengelerini alt üst eden işgal harekatı nedeniyle boykotla yüz yüze gelmişlerdi. Bu durum hareketin geri dönmesine ve tekrar mücadelenin / hareketin Mekke içerisinde devam etmesi gerektiğine neden oldu. (Hz.Musa @ ve yardımcısının gerisin geri sahraya / kayaya dönmeleri metaforu) 2. Hüsrevin işgal hareketinin zamanlaması öylesine enteresandı ki Hz.Muhammed @ ve yanında kalan müminler (özel de Hz.Ömer) tevhid hareketinin uluslararası destek sağladığı, Mekke müşriklerinin yönetimi Hz.Muhammed’e devretmeyi düşündükleri böylece sıkıntılarının gittiğini zannettikleri bir zaman dilimiydi. Hz. Muhammed’in @ yol arkadaşları artık bundan sonra sıkıntıların yaşanmayacağı, bunalımların (sıkıntıların / bunalımların denize dalıp gittiği nokta) kaybolduğu zehabına kapıldılar. Fakat, İran Sasani imparatoru 2.Hüsrevin Suriye, Filistin, Mısır işgal edip Anadolu’ya yönelmesi Mekke müşriklerine özellikle Ebu Cehil’e (Şeytan kimliği ) cesaret vermiş ve onlar, değil Hz.Muhammed’e@ iktidarı teslim etmek O’nu, taraftarlarını ve Haşimoğullarını boykota / muhasara altına almış ve her türlü alış verişi yasak etmişlerdi. Şeytan Ebu Cehil bu boykot ile Hz.Muhammed’in@ hareketini engeller yani onları kabilelerin tevhit olması noktasından uzaklaştırır. (Bu durum kıssa da aslında eğitim için aranan şeyin sıkıntı ve çile olduğu ama Şeytanın bu sıkıntıları unutturması metaforu ile anlatılır.) Bölgesel güç dengelerinin 2.Hüsrev’in işgal hareketiyle Mekke’deki dengenin de müşrikler lehine değişmesine ve kendilerine boykot uygulanmasına müminler bir anlam veremez. Fakat tıpkı Hz.Musa’nın @ sahraya / kayaya geri dönüp orada bu uğurda öğreneceği daha çok ilahi hikmetler olduğunu bilmesi ve bunun için bilgin bir kuldan ders alması örneğinde olduğu gibi Hz.Muhammed’in@ ve özellikle de müminlerin bu yolda öğrenecekleri daha çok şeyler olduğu, yaşadıkları bu boykotun elbette çok hikmeti olduğu bu kıssa üzerinden anlatılacaktır. Yani bu işin öyle kolay olmadığı, uzun soluklu bir mücadele gerektirdiği ve daha öğrenilecek çok şeyler olduğu kıssalar ile anlatılır. 60-64- Hani bir vakit Musa, genç yardımcısına demişti ki; “İki denizi biraraya getiren şeye (yer, tevhid,) Ulaşıncaya kadar durmayacağım / yoluma devam edeceğim;[bu yolda] yıllar harcamam gerekse bile!” Böylece onlar iki denizi biraraya getiren şeye (yere, tevhide) ulaştıklarında hutularını (sıkıntı, bunalım, balık) unuttular / terk ettiler / bıraktılar / kaybettiler. Çünkü denizin içinden kendi yolunu bulmuştu. Bu şekilde mesafe aldıktan sonra o (Musa), yardımcısına: “Getir kuşluk / sabah yemeğimizi; gerçekten biz bu yolculuğumuzda yorulduk” dedi. O (yardımcısı): “Bak sen şu işe! Hani kendisine sığındığımız Kaya vardı ya! İşte orada ben hutuyu (sıkıntıyı, bunalımı) unutmuştum / kaybetmiştim / bırakmıştım. Mucizevi bir şekilde denizin içinde kendi yolunu bulup gittiği zaman o hutuyu (sıkıntıyı, bunalımı) muhakkak şeytan unutturdu. / terk ettirdi. / bıraktırdı." dedi. O (Musa), “İşte aradığımız şey bu!” dedi. Hemen izlerini takip ederek gerisin geri döndüler. (Kehf Suresi 60-64) Dikkat edilirse, içine düştükleri durumun sebepleri konusunda müminlerin ileriyi göremedikleri / göremeyecekleri aşikardır. Zira onlar gelinen aşamaya kadar uğradıkları zararlardan ve çektikleri eziyetlerden kurtulacaklarına ve zafere kavuşacaklarına dair Cenab-ı Hakk’ın sürekli tekrarladığı vaadini düşündüklerinden boykot nedeniyle birden içine düştükleri kötü durumun hikmetini kavrayamadılar. Tabi ki burada Haşimoğullarının ve müminlerin içinde bulundukları şartlarda geleceği görebilmeleri ve hikmetli düşünebilmeleri beklenemez. Çünkü bütün toplumlar o andaki durum ve içinde yaşanılan hale göre tepki verir. Diğer taraftan müminler için uygun görünmese de bazı olay ve oluşumlar garip ve ters gelse de Cenab-ı Hak iradesi ile kendisine yakışanı yaratır. İşte bu prensipler çerçevesinde Haşimoğullarına ve müminlere “olan bitende bir hayrın / bir hikmetin var olduğu” anlatılmalıydı. Şu anda her şeyin tersine dönmesinin de bir hikmeti olduğunu ve peygambere tabi olunacak olunursa bu olayların içerdiği hikmetleri yaşayarak göreceklerinin ifade edilmesi gerekiyordu. Bu hikmetlere ilişkin çeşitli örnekler bu kıssalar ile verilecekti. Diğer taraftan olayların derinliğini kavramalarının imkânsız olması nedeniyle sabırsızlıklarının normal karşılandığı da bu kıssalarda vurgulanır. Böylece boykot ile başa gelen sıkıntıların yaşanması gerektiği ifade edilir. Ayrıca bazı olayların göründüğü gibi olmadığı ve birçok boyutunun olduğu da bildirilmeliydi. Olayları bütün boyutları ile görebilenlerin çok az olduğu da anlatılmalıydı. Bu nedenle Cenab-ı Hakk’ın rehberliği şarttı ve bir an olsun O’nun yol göstericiliğinden uzak olunmaması gerekiyordu. İlahi rehberlik ile yönlendirilen Hz. Muhammed’e@ müminlerin çok zor olsa bile yine de tabi olmaları gerekiyordu ki içinde bulundukları sıkıntılardan kurtulabilsinler. Bu hususlar Hz. Musa @ ve Alim Kul (Hızır) arasında geçen sözleşme kıssası ile anlatılır. Buradaki sözleşmede taraflar, Hz. Musa @ metaforunda Hz. Muhammed @ ve taraftarları ile Alim Kul metaforunda Cenab-ı Hakk’ın görevlendirdiği ve O’nun ilahi emirlerini yerine getiren diğer elçiler / kullardır. (Cenab-ı Hakk’ın takdirini / kaderini / emirlerini gerçekleştiren Cebrail, Azrail vb. Melekut alemindeki ve dünya alemindeki her türlü kullar, yaratılmış varlıklar). Cenab-ı Hak bu kıssada müminlere başlarına gelen bu boykot ve muhasara olayı ile bundan sonra da çok çeşitli zorlukların yaşanacağını, onların bunlara da katlanmaları ve ilahi emirlere itaat etmeleri konusunda tereddüt etmemeleri gerektiğini anlatır. Bütün yaşanacakların ve emirlerin bir hikmete matuf olduklarını ve bu hikmetleri ileride göreceklerini vurgular. 65-70- Derken kendisine katımızdan bir rahmet verdiğimiz ve tarafımızdan bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul buldular. Musa ona: “Sana öğretilen bilgiden, aydınlatıcı prensipleri / rüşdü / olgunlaştırıcı bilgileri bana da öğretmen için sana tabi olabilir miyim?” dedi. O (Âlim kul): “Korkarım ki sen benimle beraberliğe sabredemezsin! Bütün yönleriyle kavrayamadığın meseleler karşısında nasıl sabredebilirsin ki? / kendini tutabilirsin ki?” dedi. O (Musa): “İnşallah beni sabırlı bulacaksın ve senin hiçbir işine karşı gelmeyeceğim” dedi. O (Âlim kul): “O halde eğer bana uyacaksan, ben sana anlatmadıkça bana hiçbir şey hakkında soru sorma.” (Kehf Suresi 65-70) Şayet boykot öncesi Utbe bin Rebia’nın tavsiyesine Ebu Cehil de muvafakat edip Hz.Muhammed’in @ önünü açsalardı kolay ve eğitilmemiş kadrolarla kurulacak bir tevhit devleti çok uzun ömürlü olmayacaktı. Bunu gelinen aşamada Arap Yarımadası etrafında yaşanan diğer önemli gelişmeler ispat etmektedir. Miladi 613 de Suriye’nin alınmasıyla başlayan İran Sasani İmparatorluğunun işgal hareketi 614 yılında Filistin, 616 yılında Mısır ile devam etmiş ve 619- 620 yıllarında Anadolu’yu geçerek Kadıköy’e kadar dayanmıştır. İran Sasani Kralı 2. Hüsrev’in Ehli Kitap olan Bizans’a ve Bizans’ın müttefiki olan ülkelere karşı yaptığı bu işgal hareketi sırasında Mekke’de gelişen tevhit hareketinden bu işgalci kralın haberdar olmaması düşünülemez. Habeşistan gibi ehli kitap bir yönetim ve ehli kitap kabilelerce desteklenen Hz.Muhammed’in@ tevhidi dünya görüşü hareketinin şirk sistemine karşı başarı kazanması ve iktidara gelmesi İran Sasani İmparatorluğunun asla razı olmayacağı bir durumdur. Zira bu durum Çin ve Hindistan ile Avrupa arasındaki ticaret yollarının kendi elinden çıkması ve kendisinin bu bölgedeki ticaretten pay alamaması demektir. Bizans’ı yok edebilecek kudrete sahip bir süper gücün elindeki ticaret yollarının alınması demek olan bu iktidar değişikliği, hiç de bağışlanacak bir hareket değildir. Bu nedenle Hz. Muhammed’in @ o dönemde iktidara gelmesi tevhidi hareketin 2. Hüsrev’in ordularının ayakları altında ezilip yok edilmek ile aynı anlama geleceği çok açıktır. Sonuç olarak; Hz. Muhammed’in@ böyle bir vasatta Arap yarımadasına hâkim olması demek, İran Sasani Kralınca Mekke’nin işgal edilerek tevhid hareketinin (kıssada yoksul gençlere ait gemiye benzemesi) çok vahşi bir şekilde yok edilmesi (kıssadaki zorba bir kral tarafından gemiye el konulması metaforu) anlamına gelmektedir. Bu nedenle ilahi bir tedbirle Hz. Muhammed’in@ o vasatta iktidara gelmemesi ve hareketinin boykot uygulanarak zayıflatılması yani hareketin ilahi bir tedbirle defolu gösterilmesi (Kıssadaki geminin delinmesi metaforu) zorunluluk arz etmektedir. Tabi ki bunu müminlerin içinde yaşadıkları durumda anlamaları, kabullenmeleri ve sabretmeleri oldukça zordur. Zira boykot ile müminler ve Haşimoğulları ile birlikte tevhid hareketi de yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalmışlardır. (Kıssadaki geminin içindekilerin boğulma tehlikesi ile karşı karşıya kalmaları metaforu) Hz. Musa @ üzerinden Hz.Muhammed @ ve müminlerin bu hayıflanmalarına ve itirazlarına Cenab-ı Hakk’ın azarlamaması ve takdir ettiği / emrettiği işlerde zorluk yüklememesi duası / isteği vardır. 71-73- Derken ikisi (Bilgin kul ile Musa) yola koyuldular; Nihayet bir gemiye rastlayıp ona bindiler ve o zat gemiyi deldi. Musa dayanamayıp: “Ne yaptın öyle?” dedi “İçindeki yolcuları boğmak için mi yaptın bunu? Vallahi çok korkunç bir iş yaptın!” O (Âlim kul): “Ben, ‘Kesinlikle sen benimle beraber olmaya sabredemezsin?’ demedim mi?” dedi. O (Musa): “(Ne olur) Unutmam nedeniyle beni azarlama ve bana verdiğin emirlerde bana güçlük yükleme!” dedi. (Kehf Suresi 71-73) Hz. Muhammed@ Mekke müşriklerinden iktidarı alma noktasına gelmiş iken Arap yarımadası çevresindeki süper güç dengelerinin müşrikler lehine dönmesinin müminler açısından hayal kırıklığı yarattığı aşikardı. Fakat Hz.Muhammed’in hareketi herhangi bir dış desteğe dayanmamalıydı. Tamamen yerli ve milli olursa başarı şansı vardı. Şayet Sasani kralı 2. Hüsrev ezeli rakibi olan Bizans’ın dünya görüşüne yakın bir gelişmenin Arap yarımadasında hâkim olduğunu görürse yönünü Mekke’ye çevireceği çok açıktı. Cenab-ı Hak İslami hareketin Habeşistan’ın desteğiyle gelişmesinin yanlış olduğunu ve bu politikanın öldürülmesi gerektiğini böylece takdir etmişti. Ebu Cehil önderliğindeki müşrikler, Sasani kralının işgal hareketinden cesaret alarak Habeşistan’ın desteğini almış olan Hz.Peygamberin hareketini boykot kararıyla sıfırlamış görünüyorlardı. Halbuki Cenab-ı Hakk’ın muradı ise Hz. Peygamberin İslami hareketinin Medine Hicreti politikası ile daha hayırlı ve başarılı bir döneme evrileceğini, yetişkin delikanlının öldürülüp yerine daha hayırlı bir evladın verilmesi metaforuyla göstermektedir. (Kıssadaki bir kişiyi öldürme suçu işlememiş ancak gidişatı da buna ve daha fazla suça meyilli tavır ve davranışlar sergileyen bir delikanlının alim kul tarafından öldürülmesi metaforu). 74-76- Derken bir delikanlıya rast gelinceye kadar gittiler; O (Âlim kul) onu öldürüverdi. O (Musa): “Bir can karşılığı olmaksızın suçsuz bir kimseyi niçin öldürdün? And olsun ki sen çok kötü bir şey yaptın!” dedi. O (Âlim kul): “Sen benimle arkadaşlık etmeye katlanamazsın dememiş miydim?” diye tekrarladı. O (Musa): “Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam, artık benimle arkadaşlık etme! Benden yeterli özür dinledin.” dedi. (Kehf Suresi 74-76) Mekke’nin şirk sistemi neredeyse yıkılacak noktaya gelmişti ki, Cenab-ı Hakk’ın takdiri gereğince Arap yarımadasının kuzeyindeki ülkeleri İran Sasani Kralı 2. Hüsrev’in işgali ile gelişen olaylar sonucunda yıkılmak yerine daha da tahkim oldu. (Kıssadaki şehirde yıkılmak üzere olan bir duvarın Alim kul tarafından sağlamlaştırılması metaforu) Üstelik Mekke müşrik elebaşıları Hz.Muhammed’e @ ve yandaşlarına her türlü yiyecek ve geçimlik ihtiyacını vermeyi kesti ve onlara boykot uyguladı. (Kıssadaki şehir yönetiminin Hz. Musa ve Alim Kulun yiyecek ihtiyacını karşılamaması metaforu) hem de boykot uygulamasından önce Mekke müşrik yöneticilerinin bütün uzlaşma tekliflerini ve uzlaşma için vermeyi taahhüt ettikleri mal, makam, kadın ve serveti Hz. Muhammed @, ilahi emir gereği reddetti. (Alim Kulun ücret talep etmemesi metaforu) 77- Bunun üzerine yine yola koyuldular. Nihayet bir şehir halkıyla karşılaştılar ve onlardan yiyecek bir şeyler istediler. Fakat onlar bu ikisini ağırlamayı reddettiler. Derken orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular. O (Âlim kul), onu doğrultuverdi /onarıverdi. O (Musa): “İsteseydin bunun karşılığında mutlaka bir ücret alırdın” dedi. (Kehf Suresi 77) Cenab-ı Hakk’ın ilahi takdiri ile tevhidi dünya görüşü hareketinin neden sekteye uğratıldığı, neden perişan bir hale getirildiği soruları müminleri meşgul ederken onların bu sorularına cevap Hz.Musa @ ile Alim Kul yolculuğunda yaşananlar üzerinden cevaplar verilir, bu gelişmelerin neden böyle takdir edildiğinin anlatımına geçilir. 78- O (Alim kul): “İşte bu, seninle benim aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana o, üzerine sabra takat getirmediğin şeylerin tevilini haber vereyim: (Kehf Suresi 78) Şayet böyle bir vasatta Hz.Muhammed @ ve tevhidi dünya görüşü Mekke’de hakim olsaydı bu iktidarın sürdürülebilir olması oldukça zordu. Zira; Ehli Kitap bloku ülkelerinden olan Suriye, Filistin ve Mısır’ı işgal edip bu blokun lider ülkesi olan Bizans’ın üzerine yürümekte olan ve Mekke müşrikleri ile de şirk açısından dini bir yakınlığı olan İran Sasani imparatoru 2. Hüsrev Mekke’deki bu iktidar değişikliğine sıcak bakmayacaktı. Çünkü O Arap yarımadasındaki kabilelerin tevhid olup üçüncü bir süper güç olarak karşısına çıkmasını istemeyecekti. Dahası bu iktidarın ehli kitaba yakın olması yine kendi aleyhine gelişen bir güç dengesi oluşturacaktı. Böylece bölgedeki ticaretten elde edeceği pay son derece azalacaktı. Belki de hiç alamayacaktı. Bu nedenle tıpkı kıssadaki her sağlam gemiye zorbalıkla el koyan bir kralın hikayesinde olduğu gibi 2.Hüsrev’de zorbalıkla bölge ülkelerini işgal ediyordu. Bu kapsamda olmak üzere Mekke’de kendi menfaatlerine karşı gelişen ve iktidara gelen tevhidi dünya görüşü hareketine (gemi metaforunda) dur demek için Mekke’yi de işgal etmesi muhakkaktı. Mekke şehri vakti zamanında Mezopatamya’dan kaçmış Hz.İbrahim’in kurduğu bir şehirdi. Bizans ve İran ile kıyaslandığında oldukça yoksul ve ilkel şartlarda yaşayan kabilelerden oluşmaktaydı. Geçimlerini Mekke’nin stratejik konumundan kazanıyorlardı. (Yoksullar metaforu). Cenab-ı Hak, Ebu Cehil eliyle elçisini ve taraftarlarını boykota uğratmakla onların aslında güvenliklerini sağlamış olmaktaydı. Ayrıca boykot sürecinde de eğitilerek donanımlarını tamamlamalarını takdir etti. Hz. Muhammed’in@ ve müminlerin başlattığı tevhid hareketinin defolu görünmesi, su alan ve batmakta olan bir gemi gibi boğulup yok olması mukadder görünen bir hareket sanılması için boykota uğratılması bu durumun hikmetini ifade etmekteydi. 79- “O Gemi var ya; o, denizde çalışan yoksullarındı. İşte o nedenle ben onu kusurlu hale getirmek istedim. Çünkü ötelerinde de her sağlam gemiye zorbalıkla el koyan diktatör / zorba bir kral vardı.” (Kehf Suresi 79) O aşamaya kadar yaşananlar göstermekteydi ki daha Hz.Muhammed’in@ yandaşları olgunlaşmamıştı. Onların yetişmeleri için daha çok ders almaları, çile çekmeleri, sıkıntılara göğüs gerebilecek metanete erişmeleri ve İlahi öğretiyi iyi özümsemeleri gerekiyordu. Aksi takdirde az bir zorlukla karşılaşıldığında hemen ilahi düsturları terk eder ve yine sapıklığa giderek tüm kabileleri peşlerinden sürükleyebilirlerdi. Bu zamana kadar harekette meydana gelen olumlu gelişmeler müminlerde bir özgüven ve bir miktar romantizm oluşturmuştu. Fakat daha alınacak çok mesafe vardı. Bu hissiyat ve özgüvenin fikriyata dönüşmesi gerekiyordu. Aksi takdirde tevhidi dünya görüşü hareketi sadece heyecanla başlarsa, zor karşısında bu heyecan sürdürülemez ve sönüp giderdi. Mekke’nin sorunu heyecan ve söylem sorunu değil sistem ve değerler sorunuydu. Özgüven yüklü canlanan heyecan ve hissiyatla gelen egemenlik, mevcut şirk sistemine eklemlenecek olursa retorikten ileri geçemeyeceği açıktır. Bu durum Habeşistan’a hicret eden müminler üzerinde görülmekteydi. Hicret eden müminler birtakım hatalar işliyorlar ve hatta bazıları oradaki Hristiyan keşiş ve papazların ayartmaları ile Hristiyan bile olmaktaydılar. Aynı zamanda Habeşistan’ın desteğiyle gelişecek İslami hareketin Bizans’ın etkisinde kalacağı da açıktı. Bu nedenle Habeşistan’a hicret politikasına son verilmesi gerekiyordu. Boykot sürecinde hareketin kendisini ölü hale getirip / öldürüp boykot süresince fikriyatın geliştirilmesine gayret edilecek olursa sağlıklı bir harekât geliştirilmiş olacaktır. Zaten de boykot dönemi ve sonrasında gelen sureler incelendiğinde tamamen bir düşünce / fikriyatın tesis edildiği görülecektir. Arkasında geliştirilecek daha yerli ve milli bir politika ile hayırlı başarılar elde edilecekti. 80- “Delikanlıya gelince; onun anne-babası mümin kimselerdi. İşte o nedenle biz, onun, o ikisini azdırmasından ve inkâra sürüklemesinden korktuk.” (Kehf Suresi 80) Tıpkı bir insanın ölüp yerine yenilerinin gelmesi metaforunda anlatıldığı üzere bu hareketin de gelişmişliği sıfırlanarak tekrar başa dönülmesi ve bu hareket temsilcilerinin zorluk, sıkıntı, yokluk ve acıyla yoğrulmasını sağlayacaktı. Dahası bu boykot döneminde ilahi öğreti ile verilecek dersler / fikriyat çerçevesinde yetişecek müminlerin yapacağı tevhit hareketi daha hayırlı, daha sağlam, daha ayağı yere basan ve daha rahmetli / merhametli / paylaşımcı olacaktı. Fedakârlık yapan bir hareketin üyeleri uzun soluklu bir mücadeleyi yürütebilecekleri gibi büyük bir medeniyeti de yaratabileceklerdir. Bu düşüncenin doğruluğunu ispatlayan husus, Hz.Muhammed’in@ vefatından sonra Medine’deki müminlerin ([2] ) haricindeki neredeyse tüm iman etmiş kabilelerin şirke dönmeleri / irtidat etmeleridir. Çünkü irtidat eden bu kabileler iman ederken Hz.Muhammed’in@ askeri üstünlüğünün verdiği heyecan ve hissiyatla iman etmişlerdi. Onların imanının düşünceye / fikriyata dayanan bir yönü yoktu. Şirk zihniyeti devam ediyordu. Hz. Muhammed’in@ vefat etmesi üzerine onlarda bu hissiyat ve heyecan sona erdi ve üzerlerinde bir baskının da olmaması onları inkara sürükledi. Hz. Ebu Bekir’in üzerlerine ordu göndermesinden sonra tekrar iman etmek zorunda kaldılar. Onların bu imanları zaman içerisinde düşünce / fikriyat ile buluşunca asırlarca süren bir kalıcılığa kavuştu. 81- “Sonra da ‘Rableri onun yerine kendilerine daha temiz, daha hayırlı ve merhamet bakımından daha merhametlisini versin’ istedik.” (Kehf Suresi 81) Müminler gelinen aşamada rüşde ermiş değillerdi. Yukarıdaki örnek işlenirken açıklandığı üzere onlar özgün bir medeniyet yaratmak ve süper güçlerle boy ölçüşebilmek için henüz çok zayıf, donanımsız ve yetersiz idiler. (Kıssada belirtilen şehirdeki yetimler metaforu) Şayet İran Sasani süper gücü ile karşı karşıya gelecek olurlarsa yok olmaları muhakkaktı. Bu nedenle kendilerine boykot uygulayan (yemek vermeme, aç bırakma metaforu) Mekke’nin şirk sisteminin kendiliğinden yıkılmasına bile müsaade edilmemeli idi. (Kıssadaki yıkılmak üzere olan duvar metaforu) Gerçi bunu müminler yapamazlardı, yapmaları da meşru değildi ama Cenab-ı Hak bu hikmetin tecelli etmesi için müşrik iktidarın ayakta durmasını hatta güçlendirilmesini irade etti. (Kıssadaki duvarın doğrultulması / onarılıp ayağa kaldırılması metaforu) Bunun için de İran Sasani kralı 2. Hüsrev’in arka arkaya kazandığı zaferlerle Suriye, Filistin ve Mısır’ın işgal etmesi ve Anadolu üzerinden Bizans’ın üzerine yürümesi Mekke müşriklerine cesaret verdi ve Ebu Cehil’in bu cesaretle Utbe bin Rebia tarafından gündeme getirilen iktidarı Hz.Muhammed’e@ devretme düşüncesinden vazgeçtikleri gibi Hz.Muhammed @ ve yanlılarına boykot uygulayarak iktidarlarını sağlamlaştırdılar. Ancak onların bu boykot hareketleri müminlerin fikri / düşünce temelli olarak yetişmelerine, güçlenmelerine ve rüşdlerine ermelerine olanak sağladı. Onlar bu süreçte her açıdan donanımlı hale geldiler. Ta ki Mekke şirk sistemi kendiliğinden değil bizzat müminler eliyle yıkılsın. (Kıssadaki duvarın yetimler eliyle yıkılması metaforu) Böylece müminler iktidar nimetinin değerini bilsinler ve bir medeniyet ortaya koyacak değerler üretebilsinler. (Kıssadaki yetimlerin kendilerine ait hazineleri çıkarmaları metaforu) Bütün yukarıdaki olaylar Cenab-ı Hakk’ın takdiri ile gerçekleşti. (Alim kul namıyla Hızır, Cebrail, Azrail, vb melekler ile çeşitli tabii güçlerin bunları kendi isteğiyle değil Cenab-ı Hakk’ın emriyle gerçekleşmiş olduğunu belirtmesi metaforu) 82- “Ve Duvar ise şehirde iki yetim oğlana aitti. Onun altında onlara ait bir hazine vardı. Babaları da salih bir zat idi. İşte onun için, -Rabbinden bir rahmet olmak üzere- Rabbin onların reşit / güçlü / kuvvetli / olgun olacakları çağa gelip, hazinelerini çıkarmalarını diledi. Ben bunları kendi emrimle / irademle / isteyerek yapmadım. İşte bunlar, dayanamadığın şeylerin açıklamasıdır.” (Kehf Suresi 82) Bu kıssa aynı zamanda Hz.Muhammed’in@ İslam Cumhuriyetini kurduğu zaman devletin yaşaması ve halkının huzurlu bir yaşam sürdürebilmesi için istihbarat, operasyon ve politika üretecek bir akıl merkezine / istihbarat merkezine ihtiyacının olduğunu da öğretmektedir. Nasıl ki böyle merkezler toplumun huzurunu bozacak büyük kötülükleri engellemek ya da daha büyük maslahatı gerçekleştirmek için yapacakları bilgi toplama ve operasyonlarında cari hukuka aykırı hareket ederek faaliyet yürütüyorlarsa, Hz.Muhammed’in @ kuracağı İslam Cumhuriyetinde de bu tür merkezler faaliyetleri sırasında bir takım ihlaller gerçekleştireceklerdir. Fakat onların faaliyetleri merkezin analiz ve değerlendirmesine göre maslahatı temin veya şerri def etme yönünde birtakım hikmetlere binaen yapılacaktır. Cenab-ı Hak elçisini ve müminleri İslam Cumhuriyetinin mükemmel bir sistem ile kurulması için bu kıssa ile onlara ders vermektedir. [1] ) Not: Sasaniler daha sonra İstanbul Kadıköye kadar bütün Anadolu’yu da istila etmiştir.(M619-620) NOT: Rum suresi M619-620 yıllarında inmeye başlamıştır. (A.A) [2] )NOT: Mekke’nin fethinden sonra iman edenler bile peygamberimizin irtihalini takiben irtidata yeltenmişler fakat Vali Addas’ın uyarı ve tehditleri ile irtidattan vazgeçmişlerdir. (A.A)

© 2022 AAYDIN

bottom of page