top of page

Arama Sonuçları

Boş arama ile 99 sonuç bulundu

  • Bölüm 20: HİZİPLER ORDUSU GİRİŞİMLERİ | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 20 HİZİPLER ORDUSU GİRİŞİMLERİ 20.1. Lanetlenen / Kovulan Yahudilerin Medine’yi Karıştırma Çabaları Cenab-ı Hak, Kaynuka oğulları ve Nadir oğulları Yahudilerinin Medine’den sürüp çıkarılma gerekçelerini anlatarak Kurayza oğullarına uyarılarda bulundu. Medine’den sürüp çıkarılan / lanetlenen bu iki Yahudi kabilesi, Medine Sözleşmesine / Anayasaya (Kitaba) imza atmış ve bu sözleşme kapsamında Hz.Muhammed’in@ Medine İslam Cumhuriyeti’nin Başkanı olduğunu kabul etmiş olmalarına rağmen daha sonra sözleşme / anayasa maddeleri üzerindeki ifadeleri kendi çıkarlarına ve kötü niyetlerine göre yorumlamaya başlamışlardı. Peygamberimiz ise onların bu tavırlarına karşı her seferinde onlara sözleşme maddelerinin esas anlamlarını izah ediyor ve onları sözleşme hükümlerine uymaya davet ediyordu. Onlar yapılan açıklamaları anlamalarına rağmen yine de karşı çıkmaya devam edeceklerini ifade etmek için “Raina” diyorlardı. Onlar bu kelimeyle “Tamam tamam anladık! Ama yine de karşı geliyoruz. Esas sen bizim yorumumuzu dinle / kabul et. Eğer sen hükümlere ilişkin bizim yorumumuzu kabul etmezsen / dinlemezsen / bizim çıkarlarımızı gözetmezsen / bizim isteklerimizi dikkate almazsan biz de senin açıklamalarını kabul etmeyiz / dinlemeyiz / sana uymayız” manasına gelen anlamını kastediyorlardı. Hâlbuki onlar peygamberimize “unzurna” yani “Tamam! Sözleşme / Anayasa hükümlerine ilişkin yaptığın açıklamaları anlıyoruz ve kabul ediyoruz ve bu hükümlerin uygulanmasında bize nezaret et / başımızda bakanlık yap işlerimizi sözleşmeye / anayasaya uygun mu, doğru mu yanlış mı yaptığımız konusunda bize yol göster” demeleri en uygun olanıydı. Cenab-ı Hak, Yahudilerin bu samimiyetsiz hareketlerini eleştirir ve «onlar dürüstçe davransalardı kendileri için daha hayırlı olacaktı» diye belirterek onların Medine’den sürülüp çıkarılmalarının kendi ihanetlerinden kaynaklandığını bu nedenle Medine’den kovulmayı hak ettiklerini ifade eder. Medine’de kalan Kurayza Yahudilerine de dönerek «eğer sizde Anayasayı ihlal edecek olursanız sizin de sonunuz aynı olacaktır» demeye getirir. Bunu da Cumartesi gününü ihlal eden Yahudi kabilesinden metafor yaparak belirtir. Onlara «Medine’den sürüp çıkarılmak istemiyorsanız Anayasaya / Kitaba riayet edin» uyarısında bulunur. 44-48-Şu kendilerine kitaptan bir pay verilmiş olanları (Medine Anayasasına dâhil edilerek kendilerini İslam Topluluğunun bir parçası yapılmış olanları) görmüyor musun? Kendileri sapıklığı satın aldıkları gibi sizin de yoldan çıkmanızı istediler. Allah düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Size bir velî / koruyucu / emrinde olduğunuz bir otorite olarak Allah yeter. Size yardımcı olarak da Allah kafidir. Yahudilerden bir kısmı kelimelerin öz anlamlarını değiştirdiler ve sözleri asıl bağlamından kopararak Peygamber’e karşı, “Raina” dediler. Eğer onlar, “(Sözleşme hükümleri konusunda yaptığın açıklamaları) işittik, anladık, kabul edip itaat ediyoruz, / unzurna: sen bizim bu hükümlere doğru bir şekilde uyup uymadığımızı gözet / bize nezaret et” deselerdi şüphesiz kendileri için daha hayırlı ve daha dürüstçe olacaktı; fakat inkâr etmeleri sebebiyle Allah, onları lanetlemiştir. / (Medine’den) sürüp çıkarmıştır. / (Medine’den) kovmuştur. / (Medine’den) uzaklaştırmıştır. Artık onların çok azı inanırlar. Ey kendilerine Kitap verilenler! (Kurayza oğulları) Gelin! Sizleri zelil ve perişan bir hale getirmeden önce tıpkı Cumartesi yasağını çiğneyen halkı lanetleyip / sürgün ettiğimiz gibi sizleri de kovmadan / sürgün edip uzaklaştırmadan önce müktesebatınız olan ilahi değerleri tasdik etmek üzere indirdiğimiz bu kitaba iman edin. Zira Allah’ın emri yerine gelecektir. Şüphe yok ki Allah, Kendisine şirk / ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bundan başka diğer günahları istediği kimse için bağışlar. Kim Allah’a ortak / eşler koşarsa, muhakkak ki çok büyük bir günahla iftira etmiş olur. (Nisa Suresi 44-48) 20.2. Nadiroğulları Liderlerinin Hayberliler Nezdinde Kendilerini Temize Çıkarma Gayretleri Kur’an’ın şeytanlar ([1] ) dediği Huyey bin Ahtab başta olmak üzere Nadir oğulları liderleri, sürgün olarak gittiği Hayber’de şeytanlıklarına devam ederler. Medine’den sürgün edilmelerinde esas suçlu kendileri olmasına rağmen Hayber’li dindaşlarına sürgünde kendilerinin hiç kabahatlerinin olmadığını anlatıp kendilerini temize çıkartmaya çalıştılar. Bu sürgünde esas suçlunun Hz.Muhammed@ olduğunu iddia ederek O’nun kendilerini haksız yere Medine’deki yurt ve yuvalarından çıkarıp kovduğunu anlattılar. Fakat kendi yaptıkları ihanetten ve çıkardıkları anarşi/ fitne / bozgunculuktan söz etmediler. Hayberliler de dindaşlık tarafgirliği ile onların sözlerine inanıp onları bağırlarına bastılar. Huyey bin Ahtab öylesine şeytandı ki kendisini Hayberlilere kabul ettirmek için kızı Safiye’yi ([2] ) Hayber reisine nikahladı. 49-50-Kendilerini temize çıkaranlara baksana! Hayır! Tam tersine! Allah, dilediği kimseyi temize çıkarır. / çıkaracaktır. Onlara kıl kadar haksızlık edilmez. / edilmeyecektir. Bak hele, Allah’a (elçisine) nasıl iftira atıyorlar, ona yalan isnat ediyorlar. Apaçık bir suç olarak bu yeter! (Nisa Suresi 49-50) 20.3. Huyey bin Ahtab ve Arkadaşlarının Mekke Müşrikleriyle Yaptığı İttifak Anlaşmasının İhbarı Nadir oğullarının Medine’den sürülmesinden / lanetlenmesinden sonra Medine İslam Cumhuriyetini yıkmak için Hayber’den bir heyet Mekke’ye giderek Ebu Süfyan ile müttefiklik anlaşması yaptılar. Giden heyetin başında Huyey Bin Ahtab vardı. Heyetin diğer üyeleri ise Nadir oğulları reisi Sellam bin Mişkem, Hevze b. Kays el-Vaili, Ebu Ammar el-Vaili, Sellam b. Ebi’l Hukayk, Kinane b. Ebi’l-Hukayk, Rebi’ b. Ebi’l Hukayk ve Hevze b. Ebi’l Hukayk olduğu rivayet edilir. Bu Yahudi heyeti Medine İslam Cumhuriyetine karşı ittifak anlaşması yapmak için Ebu Süfyan’la görüşür. Ebu Süfyan onların teklif ettikleri müttefiklik anlaşmasına çok olumlu yaklaşır. Ancak Mekke yönetimi ileri gelenleri Yahudilerin verdikleri sözlere güvenilemeyeceğini belirterek onlardan güvence istediler. Bunun üzerine Yahudiler sözlerinde duracaklarına dair nasıl bir güvence istediklerini sordular. Mekke Yöneticileri onlardan şirk sisteminin Hz.Muhammed’in getirdiği İslami / tevhidi sistemden daha doğru ve üstün olduğunu söylemelerini istediler. Müşriklerin bu talepleri aslında Yahudilerin kendi dinlerini inkâr etmeleriydi. Yahudi heyeti kendi din ve inançlarını inkâr pahasına Mekkeli müşriklerin müminlerden daha doğru yolda olduklarını herkesin önünde ilan ettiler. Bunun üzerine Mekke Yöneticileri ile Yahudi heyeti Kâbe’nin örtüsü altında müttefiklik anlaşması yaptılar. Anlaşma uyarınca Hayberliler ile Mekke Yönetimi Medine İslam Cumhuriyetine karşı birlikte hareket edecekler ve Hz.Muhammed’in iktidarı yıkılıncaya kadar birlikte savaşacaklardı. Medine İslam Cumhuriyeti Hayber’in üzerine ordu gönderdiğinde Mekke yardım için ordu gönderecek ve Medine’nin üzerine gidecekti. Şayet Medine İslam Cumhuriyeti Mekke’nin üzerine gidecek olursa Hayberliler Medine’ye saldıracaklar ve böylece birbirlerinin güvenliklerini sağladıkları gibi Medine’nin elini kolunu bağlamış olacaklardı. (Harita 21) [1] ) Bakara Suresindeki ayet “İnananlara rastladıkları zaman, "İnandık" derler, şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında, "Biz şüphesiz sizinleyiz, onlarla sadece alay etmekteyiz" derler. [2] ) Hayberin fethinden sonra peygamberimiz Safiye’yi eş olarak almış ve validelerimizden birisi olmuştur. 2 Harita 21: Yahudilerin Mekke ile Yaptıkları Müttefiklik Anlaşması İle Medine’nin Kıskaca Alınması(https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Anlaşmanın bir diğer maddesine göre Mekke Yönetiminin liderliğinde Arap kabilelerden müteşekkil bir hizipler ordusu teşkil etmek için Yahudiler gerekli organizasyonu üstlenecekler ve Medine İslam Cumhuriyeti ile gerçekleşecek savaşın finansmanını yine Yahudiler temin edeceklerdi. Ancak kendileri savaşa iştirak etmeyeceklerdi. Yahudilerin bu anlaşma öncesi şirk ideolojisinin Allah’ın otoritesine dayalı tevhidi dünya görüşünden daha doğru olduğunu ilan ederek Mekke müşrik yönetiminin egemenliğini de kabul ettiklerini bütün Arap Yarımadasına ilan etmiş oldular. Onlar bu beyanları ile Hz.Muhammed’in@ İslami idaresi yıkıldıktan sonra Mekke müşrik yönetiminin ideolojik egemenliği altında yaşamayı da kabul ettiklerini ilan etmiş oluyorlardı. Onlar bu anlaşma ile sadece ihtiraslarını tatmin edeceklerdi. Ancak bu tatmin için canları dahil çok fazla fedakârlık yapmaları gerekiyordu. Halbuki ihanet etmeyip Hz. Peygamberle birlikte olmuş olsalardı yönetime ortak olmuş olacaklar, İslam / barış topluluğunun bir paydaşı olarak şeref ve izzetten pay alacaklardı. Ancak onlar ihanet ederek bu nimeti teptiler. Şimdi yaptıkları ittifaklarda onların ne kadar aşağılık ve şerefsiz bir karaktere sahip olduklarını göstermektedir. İyi ki erken vakitte kötü karakterlerini ortaya koydular. Böyle düşük karakterli insanlara yönetimden pay verilir mi hiç? Eğer İslam Cumhuriyetinde iktidardan payları olsaydı onlar sahip oldukları düşük ahlak, gurur, kibir ve seçkinlik iddiaları nedeniyle diğer insanlara zırnık koklatmayacaklardı. Zaten İslam Cumhuriyeti kurulmadan önce Medine halkını ve kendi halklarını sömürmekten başka bir icraatları yoktu. İslam Cumhuriyetine karşı çıkışlarının altında da İslami idarenin onların sömürülerine taş koyması yatıyordu. 51-53- Şu kendilerine kitaptan bir pay verilmiş olanları (Medine Anayasasına dâhil edilerek kendilerini İslam Topluluğunun bir parçası yapılmış olanları) görmüyor musun? Onlar, cibt (Huyey bin Ahtab gibi şeytanlara) ve tağuta (Sellam bin Mişkem gibi başkaldıranlara) inanıyorlar / güveniyorlar da müşrik inkârcılar için, “Bunlar, müminlerden daha doğru yoldadır” diyorlar. İşte onlar, Allah’ın lanetlediği / Medine’den kovduğu / Medine’den uzaklaştırdığı / Medine’den sürüp çıkardığı kimselerdir. Allah kimi lanetlerse / kovarsa / uzaklaştırırsa, artık ona asla bir yardımcı bulamazsın. Onlara (İslami) iktidardan / yönetimden / mülkten bir pay verilir mi hiç? Eğer bir payları olsaydı, insanlara bir hurma çekirdeğinin zerresini bile vermezlerdi. (Nisa Suresi 51-53) 20.4. Yahudiler İhanetlerinin Cezasını Çekiyorlar / Çekecekler Huyey bin Ahtab başta olmak üzere bir kısım Yahudi lider, Hz.Muhammed’in@ liderliğine / peygamberliğine hicretin başından itibaren karşı tavır almışlardı.([1] ) Onlar peygamberimizin liderliğini / peygamberliğini kabul etmeyip ona karşı durdular, ihanet ettiler. Bu nedenle mensup oldukları Kaynuka oğulları ve Nadir oğulları kabilelerinin Medine’den sürülüp çıkarılmalarına sebep oldular. Yurtları ve malları da müminlere kaldı. Onlar bu durumu bir türlü hazmedemediler. Hasetlerinden çatlıyorlardı. Oysa onların da çok iyi bildikleri gibi Cenab-ı Hak, Hz. İbrahim@ soyuna çok büyük bir hükümranlık verdiğini / vereceğini de müjdelemişti. O’nun vaadi Hz. İsmail@ soyundan gelen Hz.Muhammed@ için gerçekleşmişti. Fakat onlardan bir kısmı buna inandı, önemli bir kısmı da kıskançlıklarından dolayı onun hükümranlığını kabul etmediler. Cenab-ı Hak, Hz.Muhammed’i@ ve iktidarını tanımayanların yakında cehennem ateşiyle cezalandırılacağını bildirir. Derileri yandıkça yeni deriler giydirileceğinin ve onlara azap üzerine azap verileceğini söyledi. Cenab-ı Hak, onlara Ahirette yaşatacağı azabın benzerini bu dünya da yaşattı. Şöyle ki onların Hz.Muhammed’e@ karşı giriştikleri her oyun başlarına geçti. Onların kurdukları her hile ve desise kendilerini yaktı. Onlar kaybettikçe yeni yeni oyunlar kurdular, fakat oyunları kendilerine zarar verdi, kendilerini yakıp kavurdu. Onlar içlerini yakıp kavuran haset, kin ve nefretle sürgünde de boş durmamaktaydılar. Yeni bir oyunun peşindeydiler. Bütün müşrikleri toplayıp Medine İslam Cumhuriyetinin üzerine çullanmayı planladılar. Bunun için Mekke Müşrik liderlerle müttefiklik anlaşması yaptılar. Fakat onların bu oyunlarının da boşa çıkarılacağı ve çok yakın bir zamanda yaptıklarının kendilerine yürek acısı olacağı Cenab-ı Hak tarafından bildirildi. Oysa iman edip ıslah edici eylemlerde bulunan Yahudiler ise ahirette cennetle ödüllendirileceği gibi bu dünya da Medine’de kalıp huzurlu bir hayat yaşayacaklardı. Cenab-ı Allah bu hususları aşağıdaki ayetlerde şöyle bildirdi; 54-57-Yoksa onlar Allah’ın lütfundan sizlere bahşettiği şeylerden dolayı haset mi ediyorlar? Oysa Biz, İbrahim soyuna kitap ve hikmet verdik. Ayrıca onlara büyük bir hükümranlık verdik. / vereceğiz. Fakat onlardan (Yahudilerden) bir kısmı ona (Muhammed’e) iman etti. Bir kısmı da ondan yüz çevirdi. İşte onlar (inkâr edenler) için çılgın alevli ateş olarak cehennem yeter. Şüphe yok ki ayetlerimizi / yasalarımızı tanımayanları yakında ateşe atacağız. Derileri kavruldukça, azabı iyice tatsınlar diye, derilerini yenileri ile değiştireceğiz. Muhakkak ki Allah, mutlak galiptir, en iyi yasa koyandır. Fakat iman edip ıslah edici eylemler yapanları ise içinde ebedi kalmak üzere, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Onlara orada tertemiz eşler verecek ve onları serin gölgeliklerde ağırlayacağız. (Nisa Suresi 54-57) 20.5. Müttefiklik Anlaşmasının Medine’deki Yankıları Huyey bin Ahtab başkanlığındaki Yahudi heyetinin Mekke Yönetimi ile yaptığı anlaşmayla Medine’yi haritadan silecek topyekûn bir savaş haberi Medine’ye ulaşır ulaşmaz Medineli taraflar arasında büyük bir korku, telaş ve panik havası esti. Medine çalkalanmaya başladı. Münafıklar Abdullah bin Übey önderliğinde Hz.Muhammed’in Kaynuka ve Nadir oğulları Yahudilerini Medine’den çıkarmakla yanlış yaptığını, Medine’yi büyük bir felaketin eşiğine getirdiğini dillendirdiler. Medine halkına gelmekte olan bu felaketten kurtulmak için tek çözüm yolunun çok ivedi olarak Mekke Yönetimine teslim olmak olduğunu söylediler. Kurayza oğulları Yahudileri ise bekle-gör politikasını takip etmeyi tercih ediyorlardı. Müminler ise bu işten sıyrılmanın yolunun Hz.Muhammed’in@ yanında saf tutmak ve onun çizeceği politikanın izlenmesinden geçtiğini savunuyorlardı. Fakat münafıklar işin bu aşamaya geleceğini daha önce kendilerinin öngördüklerini fakat Hz.Muhammed’in@ kendilerini dinlemediğini belirterek bundan sonra onun politikalarının izlenemeyeceğini yüksek sesle telaffuz ettiler. Münafık ve mümin ileri gelenler arasındaki bu ihtilaflar kavgalara, çekişmelere kadar vardı. Suçlamalar ve dedikodular alıp başını gitti. Medine Yönetiminde Kontrol kaybedilmeye başladı. Akl-ı selim ile düşünme kayboldu. Münafıklar düşmanın hakimiyetine «evet» diyecek ve onlara sığınacak kadar ileri gittiler. Panik içerisinde her kafadan bir ses çıkmaya başladı. Peygamberimizin duruma vaziyet etmesi ve kontrolü ele alması gerekiyordu. Her kafadan ses çıkmasını engellemeli, korku ve paniği önlemeli, halka ve ileri gelenlere cesaret vermeliydi. Cenab-ı Hak, elçisinin ihtiyaç duyduğu söylemi kendisine inzal etti. O da kendisine vahyedilen aşağıdaki ayetleri onlara okuyarak verdiği söylev ile duruma vaziyet etti ve kontrolü sağladı. Cenab-ı Hak, bu ayetlerde elçisine emanetleri ehline vermeleri gerektiğini bildirerek kendilerini bekleyen tehlikeden ancak bu işleri iyi bilen ehil kimseler eliyle kurtulacaklarını bildirir. Bununla onlara içinizde en ehil olanın Hz.Muhammed’den@ başka kimsenin olmadığı ve bugüne kadar nice zor durumlardan onları çıkardığı gibi bu zor durumdan da çıkaracak olanın yine O / Elçi olduğu ifade edildi. Aynı zamanda Medine halkına Allah’a, elçisine ve mümin komutanlara itaat edilmesi gerektiğini bildirdi. İhtilafa düştükleri her durumda ihtilaf konusu olan hususu çözmesi için Allah’ın ilkeleri ve rehberliği ile hareket eden elçisine konuyu havale etmeleri gerektiğini bildirdi. Eğer Allah’a ve Ahiret gününe inanıyorlarsa bu şekilde davranmalarının şart olduğunu vurguladı. Bu şekilde izlenecek yolun sorunların çözümünde en uygun yol olduğunu ifade etti. Münafıkların ise hem Allah’ın yasalarına uyduğunu iddia ettiklerini hem de başkaldıran Yahudilerin ve inkarcıların hakimiyeti altına girmeye çağırarak şeytanın oyununa alet olduklarını belirtti. 58- 60- Allah size, emanetleri / işleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Allah bununla size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz ki Allah, her şeyi işiten ve her şeyi görendir. Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizin gibi hak ve adaletten yana olan yöneticilerinize itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah’a ve Peygamberine arz edin; Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız. Böyle yapmanız, daha hayırlı ve en uygun çözümü bulmak bakımından daha güzeldir. Sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını zanneden şu kişilere bir baksana! Birbirlerini tağutun hakimiyetine çağırıyorlar, oysa onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı. Şeytan da onları derin ve dönüşü olmayan bir sapıklığa düşürmek istiyor. (Nisa Suresi 58-60) 20.6. Münafıkların Allah ve Elçisinin Çizdiği Siyasete Davet Edilmesi Hz.Muhammed’in@ yaptığı bu söylevden sonra Medinelileri paniğe sevk eden münafıklara Allah ve Elçisinin izleyeceği stratejiye uymaları çağrısı yapıldı. Onlar ise bu çağrıyı reddettiler ve gelinen durumun zaten Hz.Muhammed’in@ siyasetini izlemekten kaynaklandığını iddia ettiler. Artık işledikleri suçlar da hatırlatılarak onlara sert bir söylemle cevap verilmesi gerekiyordu. Peygamberimiz onlara bugüne kadar gelen musibetlerin sebebinin münafıkların kendilerinin yaptıkları tezgahlardan kaynaklandığını, başarıların ise Cenab-ı Hakk’ın rehberliği ile kendi izlediği siyaset sayesinde kazanıldığını söyledi. Peygamberimiz söyleminde aşağıdaki hususlara değindi; “Gerek Uhud savaşını terk etmeleri gerekse Nadir oğullarının isyan etmesinde onların ihanete varan ilişkileri ve çabaları cezasız kalmaması gereken suçlardı. Ancak onlar girişimlerinde başarılı olamayınca hemen gelip “niyetlerinin iyilik ve uzlaştırmak” olduğunu söyleyerek suçlarından temize çıkmaya çalıştılar. Hele en son Nadir oğullarını İslam Cumhuriyetine karşı isyan etmeleri için yaptıkları kışkırtmalar, affedilemez bir suçtu. Buna rağmen onlar gelip af bile dilemediler. Hemen savunmaya geçip yaptıkları işbirliğinin iyi niyetli ve arabulucu olmanın dışında bir girişim olmadığını belirttiler. Fakat kalplerinde sakladıkları şey iktidarı devirmek ve İslam Cumhuriyetini yok etmekti. Cenab-ı Hak, onların bütün entrikalarını bana bildirdi ve oyunlarını başlarına geçirdi. Onlar işledikleri bu suçların affedilmesi için gelip af dileseydiler Cenab-ı Hak onları affedecekti. Fakat onlar kibir ve gururlarından dolayı Allah’a boyun eğmek yerine kendilerini temize çıkarmaya çalıştılar. Onların bütün bu aşağılık hareketlerine rağmen Cenab-ı Hak onlara ceza vermeyi emretmedi. Tam tersine onlara kalplerine etki edecek güzel sözlerle öğüt verilmesini istedi. Ama artık yeter! Durum çok ciddi! Düşman topyekûn Medine’nin üzerine gelecek! Bundan sonra çekiştikleri ihtilaflı konularda beni hakem yapıp verdiğim kararı tam bir teslimiyetle gönülden / itirazsız kabul etmedikleri takdirde iman etmiş sayılmayacaklardır.” Verdiği söylevde Peygamberimiz, münafıkların neden cezalandırılmadıkları hususunu da şöyle özetledi; “Eğer bu münafıklara işledikleri suçların cezası olarak “ölüm ya da sürgün” cezası verilmiş olsaydı ne kendileri ne de kabilelerinden çoğu kişi bu cezaya razı olmayacaklardı. Eğer cezanın uygulanmasında ısrar edilseydi o takdirde de birlik ve beraberlik bozulacak ve inkârcıların beklentileri gerçekleşmiş olacaktı. Fakat verilecek cezayı müminim diyenler uygulasalardı bugün daha sağlam ve daha güçlü durumda olunacaktı. Neyse geçen geçti! Ama bundan sonra her kim Allah’a ve Peygambere itaat edecek olursa işte onlar peygamberlerin, sıddıkların, şehitlerin ve salihlerin arkadaşlarıdır. Arkadaşlığı en güzel olan bu kimselerle birlikte olanlar Allah’ın sonsuz lütuf ve ikramlarına mazhar olacaklardır.” Peygamberimizin konuşmasındaki bu sert söylem mescitte bulunanlar üzerinde etkili olmuştu. Her ne kadar münafıklar yine de söylenenleri kulak ardı edecek ve işi yavaştan alacak olsalar da en azından suçluluk duygusu ile peygamberimize karşı çıkmadılar. Peygamberimiz hizipler ordusuna katılımları engelleyecek stratejisini şöyle ortaya koydu. Onun stratejisine göre öncelikle daha önce Medine İslam Cumhuriyeti ile müttefiklik ya da saldırmazlık anlaşması yapan kabilelerle bu anlaşmalar yenilenecek, daha sonra müşrik hizipler ordusuna katılması muhtemel kabileler üzerine askeri birlik gönderip etkisiz hale getirilecek ya da İslam Cumhuriyetinin müttefiki haline getirilmeye çalışılacak şekilde proaktif bir siyaset uygulanacaktı. Böylece Mekke liderliğinde oluşturulmaya çalışılan hizipler ordusuna katılımlar engellenmeye çalışılacaktı. Cenab-ı Hakk’ın rehberliği ile elçisinin yaptığı konuşmaya taban teşkil eden ayetler aşağıdaki gibidir; 61-70- Onlara: “Allah’ın indirdiğine ve Elçi’ye gelin!” denildiği zaman, o münafıkların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün. Kendi elleriyle yaptıkları (kötülükler / tezgahlar) yüzünden başlarına bir musibet geldiği zaman vakit kaybetmeksizin “Biz, sadece iyilik etmek ve uzlaştırmak istemiştik” diye yemin ederek sana nasıl da gelirler. Halbuki Allah onların kalplerindekini bilir. Artık sen, onları kendi hallerine bırak, onlara öğüt ver ve onların kalplerini derinden etkileyecek güzel söz söyle! Biz, her elçiyi ancak, Allah’ın izniyle / bilgisi ile kendisine itaat olunsun diye gönderdik. Şayet onlar (inkarcılarla yaptıkları iş birliği nedeniyle) kendilerine zulmettikleri zaman sana gelip Allah’tan bağışlanmalarını isteselerdi ve Peygamber de onların bağışlanmasını dileseydi, elbette Allah’ı tevbeleri çokça kabul eden, çok merhamet eden olarak bulacaklardı. Ama artık, hayır! Rabbine andolsun ki, (bundan sonra) aralarındaki çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın tam bir teslimiyetle itaat etmedikçe iman etmiş sayılmayacaklardır. Eğer Biz, onlar (münafıklar) için “Kendinizi öldürün veya yurtlarınızı terk edin” diye hüküm vermiş olsaydık, (gerek kabilelerinden gerekse kendilerinden) çok az kişi dışında çoğu bu emri yerine getirmeyecekti. Oysa kendilerine verilen öğüdün gereğini yerine getirselerdi elbette kendileri için daha hayırlı olacak ve durumlarını daha da sağlamlaştırmış olacaklardı. Biz de o vakit onlara nezdimizden çok büyük bir ödül verirdik. Ve onları mutlaka doğru yola yöneltirdik. Her kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, doğru kimseler, şehitler ve salihlerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştırlar! Bu, Allah’ın bir lütuf ve ikramıdır. Her şeyi en iyi bilen olarak Allah yeter! (Nisa Suresi 61-70) 20.7. Münafıkların İşi Ağırdan Alarak Akınlara / Seriyyelere Katılımı Engellemeye Çalışmaları Uhud savaşından sonra Nadir oğullarının Medine’den kovulmasına kadar geçen sürede çevre Arap kabileleri üzerine iki başarılı akın yapılmıştı. Fakat bu başarılı akınları müteakiben gönderilen iki seriyyede ise çok büyük kayıplar yaşanmıştı. İlk iki akında elde edilen başarı ve ganimetler nedeniyle müminler sevinmiş, münafıklar ise ganimetten ve zaferden pay alamadıkları için hayıflanmıştı. Son iki akında (Reci ve Bi’ri maune faciaları) ise müminler musibetle / katliamla karşılaşınca müminler çok üzülmüş münafıklarsa bu akınlara katılmadıklarına ve katliamdan kurtulduklarına çok sevinmişlerdi. Nadirlilerin Medine’den çıkarılmasını / lanetlenmesini müteakiben Yahudilerin müşrik kabilelerden oluşacak bir hizipler ordusu teşkil etmek üzere Mekke yönetimi ile müttefiklik anlaşması yapması üzerine Cenab-ı Hak müminlere çevre kabileler üzerine tekrar askeri birlikler gönderilmesini emretti. Fakat münafıklar bu stratejiye karşı oldukları için askeri birliklere katılma hususunda işi yine ağırdan almaya devam ettiler. Onlar bu akınları sırf başarı ve ganimet eksenli düşünmekteydiler. Hâlbuki bu akınların amacı ganimet elde etmek değil, üzerlerine gönderilecek inkârcı hizipler ordusunun bertaraf edilmesi ve şirk / zulüm iktidarı olan Mekke müşrik iktidarının düşürülerek her yere Allah’ın merhametinin egemen olmasıydı. Cenab-ı Hak bu akınların / savaşların amacını onlara şöyle ifade etti; “Mekke’deki zayıf ve çaresiz mümin erkek, kadın ve çocuklar zulüm sisteminden kurtulmak için feryat edip durmakta ve yardım beklemektedirler. Çevre müşrik Arap kabilelere ve şirkin merkezine yapılacak akın ve topyekûn savaşlar bu mazlumları kurtarmak içindir. Allah yolunda bu mazlumlar için neden savaşmıyorsunuz? Mümin iseniz bu uğurda savaşmalısınız. Bakın! Mekke müşrikleri Sellam bin Mişkem gibi tağutlar / zalim isyancıların teklif ettikleri ittifakı kabul edip onun yolunda savaşacaklar. Huyey bin Ahtab gibi bir şeytanın çizdiği stratejiye uyan / uyacak olan bütün müşrik Arap kabileleri ile siz de savaşın. Onun toplayacağı hizipler ordusu ile müminlere kuracağı tuzaklara karşı mücadele edin. Ve bilin ki onların kuracakları tezgahlar, hileler ve tuzaklar zayıftır. Eğer peygamberin belirlediği stratejiyi takip edecek olursanız onların tuzaklarını başlarına geçirmeniz muhakkaktır.” 71-76-Ey iman edenler! Silahlarınızı alın ve küçük birlikler halinde veya topyekûn orduyla sefere / savaşa gidin. Aranızda muhakkak işi ağırdan alanlar var. Onlar size bir musibet gelecek olursa: “Allah bana acıdı da onlarla beraber savaşa katılmadım / yırttım” der. Eğer size Allah’tan bir zafer ve ganimet ihsan edilecek olursa, sanki sizinle kendisi arasında beraberlik / birliktelik bağı (sözleşmesi) yokmuş gibi: “Ah ne olurdu, onlarla beraber olsaydım da çok büyük bir kazanç ve zafer elde etseydim!” der. Dünya hayatı karşılığında ahiret hayatını satın alan kimseler, Allah yolunda savaşsınlar. Her kim, Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse, muhakkak ki Biz, ona çok büyük bir ödül vereceğiz. Size ne oluyor da Allah yolunda; “Ey Rabbimiz! Bizleri bu halkı zalim olan memleketten kurtar, katından bize sahip çıkacak bir veli / yönetici / lider gönder ve katından bize bir yardımcı gönder” diye feryat eden çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? İman edenler, Allah yolunda savaşır. İnkârcılar ise tağutun (Sellam bin Mişkem’in) yolunda savaşırlar. O halde siz de şeytanın (Huyey bin Ahtab’ın) dostlarıyla / / müttefikleriyle / yandaşlarıyla savaşın. Muhakkak ki şeytanın (Huyey bin Ahtab’ın) tuzağı çok zayıftır. (Nisa Suresi 71-76) 20.8. Münafıkların Akınları engellemek İçin Korku Verme Söylemlerine Cevaplar Yukarıda belirtildiği gibi Huyey bin Ahtab başkanlığındaki Yahudi heyetinin Mekke yönetimi ile müttefiklik anlaşması yaparak Medine İslam Cumhuriyeti üzerine yürüyecek büyük bir ordu toplanması kararı alındıktan sonra Hz.Muhammed@ çevre Arap kabileler üzerine yeni akınlar yapmayı planlamıştı. Peygamberimizin proaktif siyasetinin amacı müşrik kabilelerden teşkil edilmesi planlanan bu ordunun toplanmasını engellemekti. İzlenecek siyaset sonucunda en azından bazı kabilelerin katılımına mâni olunabilirse düşman ordusu karşı konulamayacak büyüklüğe ulaşamayacaktı. Fakat peygamberimizin bu stratejisinin önündeki en büyük engel, münafıkların söylemleri ile diğer ileri gelenler üzerinde yaratmaya çalıştıkları tereddüt ve korkulardı. Onlar, Medine çevresindeki Arap kabileler üzerine yapılması planlanan akınlara ilişkin olarak şu minvale tezviratlarda bulunuyorlardı; “Mekke ve çevremizdeki Arap kabileleri bize topyekûn saldırmaya hazırlanıyorlar. Biz ise çevre Arap kabileleri üzerine akınlar / harekât yapıyoruz. Bu akınları / harekatları bir süreliğine son verip Medine’nin savunmasına yönelik hazırlıklar yapsak daha iyi olacak.” “Şimdi akın / harekât yapmanın zamanı değil. Her an bir tuzağa düşebiliriz ve gücümüzü kaybederiz. Bu nedenle akınlara biraz ara vermek yerinde olacak.” “Sürekli akın / harekat yapıyoruz. Bu şekilde nereye kadar sürecek? Hiç durmaksızın akına / harekata çıkılıyor, biraz ara verilse”……vb. Onlar buna benzer tezviratlarla mümin Medinelileri de akınlar / harekâtlar konusunda isteksizliğe sevk etmek istiyorlardı. Fakat bu tezviratlardan etkilenmeyen müminler onlara şiddetle karşı çıkıyorlar ve aralarında çatışmaya varan tartışmalar yaşanıyordu. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, “aranızdaki çekişme ve çatışmaya varan tartışmalara artık son verin! Allah’ın emrine uyun da elçisine (İslami İktidara) destek olun. / salatı ikame edin. / Medine halkının (kamunun) bu güvenlik sorununu çözmek için sorumluluk üstlenin. İslami idareye vergilerinizi / zekâtı vererek bu mücadeleye finansal destek verin” emrini vermişti. Yukarıdaki bölümlerde de değinildiği üzere peygamberimiz bu çekişmelere vaziyet etmiş ve durumu kontrol altına almıştı. Cenab-ı Hak maraza çıkaran münafıkların Medineliler arasında çalkantılara neden olan bu tezviratlarını gündeme getirerek, onları kınayan aşağıdaki ayetlerini inzal eder. Onların Allah’tan korkmak yerine düşmandan korkmalarını ayıplar. Onların huzur, barış, adalet ve selamete karşı göstermedikleri haşyeti / saygı ve hassasiyeti, zulme, alçaklığa, şirke ve haksızlığa karşı gösterdiklerini belirterek onları eleştirir. Onların kısa vadeli menfaatler peşinde olduklarını, çok sığ görüşlü olduklarını ve günü birlik planlar yaptıklarını “dünya hayatını tercihleri” metaforu ile anlatır. Hâlbuki peygamberimizin uyguladığı stratejinin uzun vadeli olarak düşünülmüş, geleceği öngörerek yapılmış planlar olduğunu “ahiret hayatı” metaforu ile anlatır. Geniş ufuklardan geleceğe bakan bu stratejinin daha hayırlı olduğunu belirttikten sonra kimseye kıl kadar haksızlık yapılmayacağını vurgular. 77- Kendilerine, “(birbirinizle çekişmekten) elinizi çekin, salatı ikame edin (İslami iktidara destek verin), / Namazı müteakip Medine halkının (kamunun) bu güvenlik sorununu çözmek için sorumluluk üstlenin, zekâtı / vergiyi verin (bu mücadeleye finansal destek verin)” denilenlere bir bakar mısın? (Allah yolunda) savaş yapmaları emredildiğinde, onlardan bir grup, Allah’a duydukları haşyet / korku gibi hatta daha da şiddetli olarak insanlardan (düşmanlardan) haşyet /korku duymaya başladılar da dediler ki; “Rabbimiz, ne diye şimdi bize savaşmamızı emrettin, bize verdiğin bu emri bir süre erteleyemez miydin?” Onlara de ki: “Dünya hayatının zevki çok azdır. Ahiret ise Allah’tan korkanlar için daha hayırlıdır ve siz “bir hurma çekirdeğinin zarı kadar” bile haksızlığa uğratılmayacaksınız. (Nisa Suresi 77) Cenab-ı Hak, korkunun ecele faydası olmadığını ve en sağlam kalelerde olsalar da ölümün eceli gelen herkese mutlaka ulaşacağını belirterek, şayet akınlara devam edilmez ise ne kadar sağlam bir pozisyonda olunursa olunsun, sonunda toplumsal ölümle karşı karşıya kalınacağına işaret etti. Esas felaketin akınlara / harekâtlara son verilir ya da ertelenirse yaşanacağını vurguladı. Münafıklar, Reci ve Bi’rimaune gibi başarısız akınları / harekâtları örnek göstererek bundan sonra yapılacak akınların / harekâtların hatalı bir politika olacağını belirtmişlerdi. Başarısız harekâtlardaki kayıplar nedeniyle Hz.Muhammed’in suçlu olduğunu iddia etmişlerdi. Fakat diğer taraftan onlar başarılı ve ganimetlerle dönülen akınlardaki / harekâtlardaki başarının ise Allah’tan geldiğini belirtmişlerdi. Cenab-ı Hak ise akınlardaki / harekâtlardaki başarının da başarısızlığın da Kendisinin koyduğu kurallar çerçevesinde gerçekleştiğini vurguladı. Bu çerçevede bazı akınlardaki / harekâtlardaki başarısızlıklarda Hz.Muhammed dâhil herkesin kusuru, tedbirsizliği ve hatası olduğunu bildirdi. Bu nedenle, akın / harekât yapma politikasında herhangi bir yanlışlık olmadığı, yanlışlığın bu politikayı uygulamadaki hata ve kusurlardan kaynaklandığını belirtti. Böylece bazı akınlarda / harekâtlarda karşılaşılan musibetler bahane edilerek akın / harekât yapma politikasından vazgeçilmemesi gerektiğini bildirdi. Ayrıca peygamberimizin ilahi mesajları aktaran bir elçi olmanın ötesinde bir kudreti olmadığını, kendisinin de uygulamada hatalarının olabileceğini fakat bu durumun ilahi rehberliğin belirlediği akın / harekât politikasının yanlış olduğu anlamına asla gelmeyeceğini belirtti. Onların olan biteni işlerine geldiği gibi yorumlamasına yukarıdaki gibi cevap verdikten sonra Cenab-ı Hak, peygamberimizin çizdiği stratejiye uymanın Kendisine itaat olacağını, yan çizenler için yapacak bir şey olmadığını belirtti. 78-80-Nerede olursanız olun, ölüm size ulaşır. Hatta sağlam kalelerde olsanız bile! Onlara bir iyilik isabet ederse: “Bu Allah'tandır.” derler, başlarına bir musibet gelirse: “Bunun suçlusu sensin.” derler. De ki: “Hepsi Allah’tandır.” Bu topluluğa ne oluyor ki artık hiçbir sözü anlamaya çalışmıyorlar? Sana (size) iyilikten her ne isabet ederse Allah’tandır. Sana (size) kötülükten her ne isabet ederse de o da kendin(iz)dendir. / tedbirsizliğin(iz)dendir. / hataların(ız)dandır. / kusurların(ız)dandır. Biz seni insanlara bir elçi olarak gönderdik. Olan biten olaylara şahit olarak Allah yeter. Kim Elçi’ye itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse bilsin ki, Biz seni onlara koruyucu / bekçi olarak göndermedik. (Nisa Suresi 78-80) Müşrik müttefik ordularına karşı izlenecek strateji üzerine yeterli tartışmaları yapılmıştır. Artık bundan sonra peygamberimizin peşinden gidecek olan müminlerle yola devam edileceği Mescittekilere deklare edilmiştir. 20.9. Korku ve Panik Havası İle Münafıkların Yaptıkları Yanlışlar Bütün müşrik güçler toplanırken Medine’deki herkes korku yaşıyordu. Fakat Hz.Muhammed@, Cenab-ı Hakk’ın vaadine güvenerek kararlı bir duruş sergiliyor, planlanan akınları yapmakta hiçbir tereddüt göstermiyordu. Herkesin panik içerisine girdiği bir vasatta Onun çağrısında hiçbir çelişki ve tutarsızlık yoktu. O, bu hengâmede hiçbir korkulu davranış sergilemedi, paniklemedi ve yalpalamadı. Şayet çevre kabilelere sefer / akın yapın emri / çağrısı Allah’tan başkasından gelmiş olsaydı ya da bu emir / çağrı haşa kendi uydurması olsaydı O da beşeri bir güdü ile herkesin yaşadığı korkudan biraz olsun etkilenir ve yalpalama, korku, çelişki ve tereddüt yaşardı. Ayrıca böyle bir ortamda o stratejisinde tavizler de verebilirdi. Ama o stratejisinden asla ne taviz verdi ne de söyleminde herhangi bir değişiklik yaptı. Onun çağrısında herhangi bir çelişki ve tutarsızlık yer almadı. Bu da O’nun çağrısının kendi uydurduğu değil vahiy kaynaklı olduğunun en güzel deliliydi. Peygamberimizin yaptığı konuşmadan sonra Cenab-ı Hakk’ın emrettiği ve Hz.Muhammed’in@ de bu emir çerçevesinde planladığı akınların / harekâtların devam edilmesine karar verildi. Fakat alınan karara “baş üstüne” demelerine rağmen bazı ileri gelenler / münafıklar, toplantıdan çıktıktan hemen sonra geceleyin başka bir yerde toplanıp mescitte alınan kararları boşa çıkaracak eylem planlarının kararlarını alma girişiminde bulundular. Cenab-ı Hak, münafıkların kendilerini gizlediklerini ve yaptıkları hareketlerden elçisinin haberinin olmadığını sanmalarının boş olduğunu bildirdi. O aynı zamanda elçisinin onlara karşı gereken tedbirleri almasını ve sonrasında Allah’a güvenmesini bildirdi. Bunun üzerine Hz.Muhammed@ onların bu ayrılıkçı hareketlerini bazı müminlere izlettirdi ve onların her adımını takip ettirdi. Ayrıca onların kurdukları tuzak ve oyunları ile gizli görüşmelerini Cenab-ı Hak bir şekilde elçisine ulaştırıyordu. Böylece onların yaptıkları her hareketten Hz.Muhammed’in@ haberi vardı. Alınan kararlardan ve kararlara uyacaklarını beyan ettikten sonra onların bu nifak hareketleri ne kadar yanlış, dürüstlükten ne kadar uzaktı. Cenab-ı Hak onları emredilen akın politikasına yapılan çağrı / okuma / davet / Kur’an üzerine düşünmeye davet etti. Bu çağrının / okumanın / davetin / Kur’an’ın Kendisinden geldiğini bu nedenle elçisine güvenmelerini / iman etmelerini bildirdi. O bir karar veriyorsa ve kararlı bir duruş sergiliyorsa bunun mutlaka sonunda başarıya ulaşacağına güvenmelerini zira bu hareketin arkasında Kendisinin olduğunu bilmelerini istedi. Dahası onların bu politika hakkında makul olmayan hiçbir şey olmadığını görmeleri bu politikayı desteklemek için yetmiyor muydu? Şayet bu politika Allah’tan gelmeseydi mutlaka bir olumsuzluk / yanlışlık bulacaklardı. Ama emredilen politikada bir yanlışlık / tutarsızlık / çelişki yoktu. Çizilen strateji doğru idi. 81-82-Onlar sana, “Baş üstüne! Emrin yerine getirilecek!” dediler. Fakat senin yanından ayrılınca, onlardan bir grup, geceleyin, senin emrettiğinin tersini kurdular. Ama Allah, onların gizlice kurduklarını yazıyor. Sen onlardan yüz çevir / gereken tedbirlerini al ve işin sonucunu Allah’a havale et, O’na güven. Vekil olarak Allah yeter. Onlar hâlâ, Kur’an / Çağrı / Verilen emir üzerine gereği gibi düşünmezler mi? Eğer ki o emir / çağrı, Allah’tan başkası tarafından olsaydı, muhakkak ki onda birçok karışıklıklar / çelişkiler/ ihtilaflar / ahenksizlikler bulacaklardı. (Nisa Suresi 81-82) 20.10. Güvenliğe İlişkin Aldıkları Haberler Konusunda Müminlerin Uyarılmaları Huyey bin Ahtab’ın Mekke müşrikleri ile müttefiklik anlaşması yapması ve onun bu anlaşma çerçevesinde diğer bütün Arap kabilelerini toplayıp Medine İslam Cumhuriyetini yıkmak için çok büyük bir müttefikler ordusu oluşturduğu haberleri Medine’ye ulaştığı zaman münafıklar bu haberi hemen halk arasında yaymışlardı. Bu haber halkta büyük korku ve panik yaratmıştı. Yukarıdaki bölümlerde işlendiği üzere münafıklar bu durumu Hz.Muhammed@ aleyhine kullanmaya çalışmışlardı. Onların tezviratı İslam Cumhuriyeti Meclisindeki / Mescid-i Nebevideki toplantıda müminler arasında çok şiddetli tartışmalara yol açmıştı. Peygamberimiz duruma çok zor hâkim olmuştu. Bütün bunlara sebep olan Mekke’deki ittifak anlaşması haberinin İdare bildirilmesi yerine halk arasında yayılması ve halkta büyük tedirginlik yaratılmış olmasıydı. Bu nedenle Cenab-ı Hak bundan böyle müminlere aldıkları bir istihbarat konusunda nasıl davranacaklarına ilişkin stratejik bir uyarıda bulundu; “Medine İslam Cumhuriyetinin ve Medine halkının güvenliği ile ilgili bir haber almanız halinde bunu hemen halka yayarak halk içerisinde panik ve korku yaratmayın. Alınan haberin sizde yaratacağı korku ile hareket ederek İslami İdarenin aldığı kararları / izlediği politikayı boşa çıkarıcı paralel toplantı yapmayın ve alternatif kararlar almayın. Söz konusu haberleri öncelikle Hz.Muhammed@ ve onun önderliğindeki yetkili otoritelerle paylaşın ve onlarla yapılan değerlendirmelerden sonra nasıl hareket edileceğine karar verilmesini sağlayın. Bu güvenliğiniz açısından daha doğru olacaktır.” Cenab-ı Hak uyarısının dikkate alınmaması halinde toplumdaki kol gezen şeytanların insanları ayartmalarına neden olunacağı ve idarenin durumu yönetemez hale gelip doğru karar alınmasının daha da zorlaşabileceğine işaret etti. Bu uyarılar özellikle münafıkların sözlerine kanarak onları takip eden mümin önderlere yapıldı. Bilinçli münafıklar zaten Hz.Muhammed’i@ iktidardan indirmek için her şeyi yapmaktaydılar. Fakat samimi müminlerin onlara uymamaları gerektiği vurgulandı. Son yaşanan olayda eğer Cenab-ı Hakk’ın rahmeti olmamış olsaydı Mescitteki toplantı yönetilemeyecek ve İslam Cumhuriyeti savaşsız olarak tehlikeye girecekti. Belki de Hz.Muhammed@ tek başına kalacaktı. Şayet herkes münafıkları takip edecek olurlarsa o takdirde Cenab-ı Hak elçisine bu yolda tek başına da olsa gösterdiği yolda mücadele etmesini ve onlara asla uymamasını tembihledi. Cenab-ı Hak, inkârcıların bu hücumlarını kırmaya muktedir olduğunu bildirdi. 83- 85-Onlar (münafıklar) güvenlik veya tehlike ile ilgili bir haber aldıklarında onu hemen yayarlar. Hâlbuki onu Peygambere veya başlarındaki kendi yetkililerine (hükumete, savunma ve istihbarat görevini yürüten yetkili otoritelere) götürselerdi, onlardan sonuç çıkarmaya yetki ve yeteneği olan kimseler onu bilir ve sağlıklı değerlendirme yaparlardı. Eğer Allah’ın üzerinizdeki lütfu ve rahmeti olmasaydı, içinizden çok azınız müstesna hepiniz şeytana uymuş ve aldatılmıştınız. (Ey Muhammed bu yolda tek başına kalsan da sen) Allah yolunda savaş! Sen ancak kendi yaptığından sorumlusun. Müminleri de savaşa teşvik et. Allah, o inkârcıların gücünü yakında kıracaktır. Allah, kahredici gücü ile cezalandırması çok çetin olandır. Kim iyi bir işe yardımcı (şefaatçi) olursa, bundan kendisine bir pay vardır. (Kim müşriklere karşı mücadelede peygamberi desteklerse (şefaat ederse) Allah’tan gelecek ödülde payı olacaktır.) Kim de kötü bir işe destek olursa, ondan kendisine bir pay vardır. (Kimde müşrikleri destekler ve münafıklarla birlikte hareket ederse gelecek azaptan kendisine bir pay olacaktır.) Allah’ın gücü her şeye yeter. (Nisa Suresi 83-85) 20.11. Münafıklara Karşı Takınılacak Tavır Münafıklar müşriklerin Yahudilerin girişimiyle büyük bir ordu kurma hazırlığı içerisinde olduğu haberini şehirde yaymalarından bekledikleri sonucu alamamışlardı. Onların şehirde yarattıkları korku ve panik, peygamberimizin kararlı ve sert duruşu ile kontrol altına alınmıştı. Onun söylevi sonucunda önerdiği politika Medine İslam Cumhuriyeti Meclisinde / Mescitte kabul edilmişti. Bu politika uyarınca akınlara / harekâtlara devam edilmesine karar verilmesine rağmen münafıklar bu karara karşı harekete geçmişler ve kendi aralarında gizli gizli toplanarak bu politikayı boşa çıkarmanın yollarını aradılar. Yaptıkları toplantılarda onların bir kısmı doğrudan Hz.Muhammed’le@ savaşmayı savundular, bir kısmı Mekke müşrik yönetimine katılmayı teklif ettiler, bir kısmı da hâlihazırda yaptıkları gibi Mecliste / Mescitte alınan kararların yanında duruyormuş ve iman etmiş gibi davranıp olayların gelişimine göre fırsat kollayarak, en uygun zamanda İslami İktidara darbe vurulmasını savundular. Fakat onlar bu toplantılarında hangi stratejiyi izleyeceklerine karar veremediler. Her grup kendi fikrinde sabit kaldı. Bu nedenle çok az da olsa bazı münafıklar Mekke’ye gittiler ve müşriklere katıldılar. Diğerleri Medine’de kalmaya devam ettiler. Münafıkların yaptıkları bu toplantılarda tartıştıkları konulardan haberdar olan peygamberimiz tedbir almak için güvendiği mümin ileri gelenleri Mescitte / Mecliste topladı ve konuyu tartışmaya açtı. Bedir ve Uhud savaşları öncesi / sonrası ile Kaynuka oğulları ve Nadir oğullarının Medine’den çıkarılması hadiselerinde münafıkların ihanete varan tavır ve davranışlarına herhangi bir ceza verilmemişti. Onların cezalandırılamamasının sebebi ise kabilelerinin onların arkasında durması olduğu daha önceki ayetlerde belirtilmişti. Fakat artık onlar kendi aralarında İslam Cumhuriyetine karşı açıktan savaşmayı konuşuyorlardı. Onlara karşı İslami İdarenin nasıl bir tavır takınacağı ve hangi tedbirlerin alınacağının açıklığa kavuşturulması gerekiyordu. Peygamberimizin tartışmaya açtığı bu konuda mümin ileri gelenler iki gruba ayrıldılar. Bir grup açıktan savaşa yeltenmedikçe gizliden yaptıkları ihanet hareketleri için onlara hiçbir şey yapılmamasını savunurken diğer grup iman ettiklerini söyleseler de onların idare aleyhine gizli gizli yaptıkları faaliyetler nedeniyle onların ölümle cezalandırılmasını savundular. Her grup kendi görüşlerini çeşitli gerekçelerle destekledirler. Birinci grup, eğer iman ettiğini iddia edip açıktan savaş açmayan kimseler öldürülecek olursa peygamberin müminleri öldürdüğü şeklinde propagandanın yapılmasının kuvvetle muhtemel olduğunu belirttiler. Böyle bir durumda maktulün mensup olduğu kabilelerin harekete geçebileceği, toplumsal iç kargaşa ve çatışmanın önünün açılabileceğini ifade ettiler. İkinci grup ise münafıkların ihanetlerine bundan sonra da devam edeceklerinin açık olduğunu belirttikten sonra yaklaşmakta olan büyük savaşta onların İslam Cumhuriyetine yıkıcı darbeler vuracaklarını söylediler. Bu nedenle onların şimdiden etkisiz hale getirilmesi gerektiğini ifade ettiler. Münafıklara karşı nasıl tavır alınması gerektiği konusunda yapılan bu tartışmalar mümin ileri gelenleri arasında öylesine şiddetlendi ki müminler birbirlerine düştüler. Cenab-ı Hak, müminlerin birbirleriyle çekiştikleri bu hususta inzal ettiği ayetlerle onlara hükümlerini bildirerek en doğru yolu gösterdi. Şöyle ki; bu münafıklardan müminlere selam verenlere yani barış, dostluk ve yardımlaşma isteğini belirtenlere aynı şekilde hatta daha kucaklayıcı karşılık verilmesini emretti. 86- 87- Siz bir selam ile selâmlandığınız zaman, ondan daha güzeliyle selâm verin yahut aynıyla karşılık verin. (Karşı taraf barış / dostluk ve yardımlaşma teklifi ile size geldiğinde sizde en az onlar kadar hatta onlardan daha fazla barış / dostluk ve yardımlaşma yanlısı olunuz.) Kuşkusuz Allah, yaptığınız her şeyin hesabını bilen ve sorandır. Allah öyle bir ilahtır ki, O’ndan başka ilah olamaz. O, kendisinde şüphe olmayan kıyamet gününde sizi toplayacaktır. Allah’tan daha doğru sözlü kimdir? (Nisa Suresi 86-87) İnkâr eden yani İslam Cumhuriyetini tanımayan ve savaş açan münafıklara takınılacak tavır konusunda bir çözüm yolu arayan peygamberimizin imdadına Cenab-ı Hak yetişti. Onlarla ilgili hükmünü bildirmeden önce Cenab-ı Hak, inkârları nedeniyle aşağılık hale gelmiş münafıklar hakkında müminlerin neden bu kadar birbirlerini kırıcı şiddette tartıştıklarını sorguladı. Tartışılan kişileri yola getirmelerinin mümkün olmadığını belirttikten sonra onların müminleri kendi kulvarlarına çekmek istediklerini söyleyerek onların ne kadar alçak olduklarına işaret etti. Ayrıca onlar hakkında müminlerin birbirleriyle çekişmelerinin yersiz olduğunu, onların inkârları nedeniyle yanlış bir tercihte bulunduklarını ve müşriklerle beraber baş aşağı gideceklerini bildirdi. Bundan dolayı gerçekten Allah’ın yoluna dönünceye kadar onların asla veli / yönetici / müttefik olarak tanınmamasını emretti. Dahası açık bir şekilde düşmanlıkla İslami İdareye savaş açmaları halinde onların nerede yakalanırlarsa öldürülmeleri talimatını verdi. 88- 89- İşledikleri kötülüklerin sonucu olarak Allah onları baş aşağı etmişken / inkârcı kimliklerine döndürmüşken, size ne oluyor ki o münafıklar hakkında iki gruba ayrıldınız? (İşledikleri suçlar nedeniyle) Allah'ın saptırdıklarını doğru yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah'ın saptırdığı kimseler için sen de bir çıkış yolu bulamıyorsun. / bulamazsın. Onlar, kendileri inkâr ettikleri gibi sizin de inkâr etmenizi ve böylece kendileriyle beraber olmanızı arzu ettiler. O halde onlar Allah’ın yoluna hicret edinceye / Allah’ın yoluna dönünceye kadar onları veli / dost / müttefik edinmeyin. Eğer sizden yüz çevirirlerse / size açık bir düşmanlığa yönelirlerse onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün. Onlardan hiçbirini dost, müttefik ve yardımcı (işlerinizin başına getirdiğiniz yetkililerden) edinmeyin. (Nisa Suresi 88-89) Münafıklardan inkâr etmesine / İslam Cumhuriyetini tanımamasına rağmen müminlerle ve kendi kabilesi ile de savaşmayı göze alamayıp İslami İdareye sığınanlar ile İdarenin anlaşma içerisinde olduğu bir kabileye sığınanlara ise dokunulmaması emredildi. Onların müşriklerle mücadelede saf dışı kalmış olmasının iyi bir şey olduğu belirtildi. En azından düşman saflarına kuvvet vermemiş olmaları nedeniyle onlara zarar vermek için bir yol aranmaması talimatı verildi. 90- Ancak, aranızda antlaşma olan bir kavme sığınanlar ile ne sizinle ne de kendi kavimleriyle savaşmayı göze alamayıp içi darlanarak size sığınma başvurusu yapanlar müstesnadır. (Onlara dokunmayın). Allah dileseydi onları başınıza musallat ederdi de sizinle savaşırlardı. Artık onlar sizi bırakıp bir kenara çekilir de sizinle savaşmaktan vazgeçer ve size barış teklif ederlerse o takdirde Allah size, onların aleyhine olacak bir yol izlemenize müsaade etmez. (Nisa Suresi 90) Münafıklardan iman ettiğini / İslam Cumhuriyetini tanıdığını ifade ederek kendilerini emniyete alan fakat fitne çıkarmaktan, ortalığı karıştırmaktan ve müşriklere yardımcı olup da müminlerin kanını dökmekten geri durmama niyeti olan tiplerin ise bu tavır, davranış ve niyetlerinden vaz geçmedikleri takdirde nerede yakalanırlarsa öldürülmeleri talimatı verildi. Bu talimat ile açıktan inkâr / tanımama ve çatışma içerisine girmeyen fakat fırsat kollayan münafıklar tehdit edilirken müminlere ise bunlar hakkında açık bir yetki verilmiş oldu. 91- (Münafıklardan) diğerlerini de hem sizden hem de kendi kavimlerinden emin olmak istediğini göreceksin. Fakat bunlar fitne çıkarmak / ortalığı bulandırmak / inkârcılara yardımcı olmak / müslümanların kanına girmek için davet aldıkları zaman hiç durmaz hemen bu çağrıya balıklama uyarlar. (Düşmandan böyle bir çağrı aldıkları zaman) sizden çekinmez ve sizin barışınızı reddedip size saldırmaktan ellerini çekmezlerse, onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün. İşte size, onların aleyhinde verdiğimiz apaçık bir yetki! (Nisa Suresi 91) Cenab-ı Hak, münafıklar hakkında müminlerin nasıl davranacaklarına ilişkin hükmünü bildirdikten sonra uygulamada yaşanabilecek muhtemel sorunları gideren hükümlerini de inzal eder. Şöyle ki, münafıklar, mümin olduklarını sözle ifade etmeleri nedeniyle mümin kabul edilirler. Fakat onların açık bir şekilde İslam Cumhuriyeti ile savaşa girişip girişmediği / inkâra kalkışıp kalkışmadığı kesinleşmeden bir öldürme olayı vukua gelmesi ihtimali mümin ileri gelenleri endişeye sevk eder. Çünkü inkârcı münafık diye öldürülen kişinin aslında inkârcı olmadığı daha sonra iddia edilebilir. Böyle bir durumda öldürülen kişinin açık bir inkârı / savaşı öldüren kişi tarafından ispatlanamaz ise bir mümin yanlışlıkla öldürülmüş olacaktır. Bu tür durumlar Medine içinde büyük bir kargaşaya yol açabilecektir. Bunu engellemenin yolu ise öldüren kimseye bir cezanın belirlenmesidir. Cenab-ı Hak, böyle durumlar için verdiği hükmü açıklamadan önce hiçbir müminin diğer bir mümini kasten öldürmesinin kabul edilemez olduğunu belirtti. Eğer bir mümin kasten bir mümini öldürecek olursa ona Cehennemde ebedi kalma cezası vereceğini bildirdi. Bu cezayı hiçbir müminin göze alamayacağı aşikâr olduğu için müminlerin gerçek müminleri kasten öldürmeleri olacak şey değildir. Diğer taraftan bir mümin başka bir mümini hata ile öldürecek olması halinde ise öldüren müminin kasten öldürmeden farklı olarak cezalandırılması gerekir. Mümin sayılan bir münafığın hatalı olarak öldürülmesi de aynı kapsamda cezalandırılması ile müminlerin öldürme hususunda kendilerine verilen yetkilerini kötüye kullanmasının önü alınmış olacaktır. İslam toplumunu anarşi ve kaosa sürükleyecek olumsuz durumlara meydan vermemek için eğer öldürülen münafığın inkârcı olmadığı (İslam Cumhuriyetine açık bir savaş açmadığı) iddia edilirse o takdirde öldüren kimseye verilecek ceza miktarı hatalı olarak bir müminin öldürülmesi halinde verilecek ceza miktarı olarak belirlendi. Böyle bir öldürme olayında öldüren kişiye mümin bir köleyi azat etmesi ve maktulün ailesine diyet ödemesi hükmü getirildi. Eğer maktulün ailesi düşman bir kabileden ise sadece bir mümin köleyi azat etmesi yeterli olacaktır. Şayet öldüren kimsenin diyet vermeye ve köle azat etmeye gücü yetmiyorsa iki ay oruç tutarak cezasını çekeceği hükme bağlandı. Bu hükümlerle hiçbir mümin kasıtlı olarak yetkisini aşan bir öldürmeye kalkışamayacaktır. Böylece hatalı olarak öldürülecek bir münafık için yasaya uygun olan diyet ödeneceği için maktulün kabilesi de bu öldürme olayı nedeniyle herhangi bir kaos çıkaramayacaktır. 92-93-Hata ile olması dışında bir müminin, diğer bir mümini öldürmesi olacak şey değildir. Kim bir mümini, hatayla / kaza ile öldürürse, mümin bir köleyi özgürlüğe kavuşturması ve ölenin ailesine / varislerine diyet vermesi gerekir. Ancak ölünün ailesi bağışlarsa o başka. Eğer öldürülen mümin size düşman olan bir topluluktan ise o zaman öldürenin mümin bir köleyi özgür bırakması gerekir. Eğer öldürülen kimse sizinle aralarında antlaşma olan bir topluluktan ise öldürenin, ölenin ailesine diyet vermesi ve mümin bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması gerekir. Bunlara imkân bulamayan ise Allah tarafından tövbesinin kabulü için arka arkaya iki ay oruç tutar. Allah, her şeyi hakkıyla iyi bilendir, en hikmetli yasa koyandır. Her kim de bir mümini kasten /bile bile / planlayarak öldürürse onun cezası, içinde ebedi kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, ona lanet etmiş / rahmetinden mahrum bırakmış ve onun için çok büyük bir azap hazırlamıştır. (Nisa Suresi 92-93) Bu hükümler sadece Medine içinde vuku bulacak hatalı öldürmelere uygulanmayacak aynı zamanda Medine İslam Cumhuriyetiyle müttefiklik anlaşması yapmış çevre kabilelerdeki münafık inkârcılar içinde uygulanacaktı. Çünkü Mekke’nin çok büyük bir hizipler ordusu oluşturmakta oldukları o zamana kadar Medine İslam Cumhuriyetine tabi olmuş ve birlikte müttefiklik oluşturmuş yani müslim (teslim olmuş) kabileleri de korkutmuştu. Gelinen aşamaya kadar Hz.Muhammed’in@ yapmış olduğu akın ve savaşlarda Medine İslam Cumhuriyeti ile birlik olma görüntüsü veren, savunma işbirliği yapan, müttefiklik anlaşması yapan ve böylece dostluk / velayet ilişkisi tesis etmiş bazı kabilelerin önderleri, Mekke Müşrik Yönetimi ile Medine İslam Cumhuriyeti arasında tercih yapma noktasına geldiler. Onlar müşrik hizipler ordusunun büyüklüğü karşısında Mekke Müşrik Yönetiminden yana tavır koydular. Böylece daha önce müslim / müttefik olmuş bu kabilelerden korkularına yenilip Medine İslam Cumhuriyetini (Hz.Muhammed’i@ ) inkâr cihetine gidenler saflarını değiştirip müşriklerle beraber müttefik oldular. O kabilelerden bazıları vardı ki, onlar aslında Medine İslam Cumhuriyetini ve ilkelerini asla sevmemişlerdi. Bir yerde zoraki müslim olmuşlardı. Onlar daima güçlü tarafı dikkate almışlar ve Medine İslam Cumhuriyetine zayıf gördükleri bu vasatta da hemen ihanet ettiler. Diğer taraftan Hz.Muhammed’in@ üzerlerine kuvvet göndermesinden tırstıkları için Medine İslam Cumhuriyetine de şirin görünmek ve böylece başlarına bir zarar gelmesinden emniyette olmak istemekteydiler. Bunlar faydacı bir anlayışla hareket ettiklerinden dürüst değillerdi. Onlar Hz.Muhammed’in@ iktidarının aleyhine ve Mekke Müşrik İktidarının lehine olacak bir fitne, bir başkaldırı, bir anarşi yaratmak için onlardan yardım talep edildiğinde hemen o çağrıya icabet ediyorlardı. Onlara ahitlerine ihanet etmelerinin cezası verilmeliydi. Bu nedenle Cenab-ı Hak, müminlere bu tip davranan kabileler için uygulanacak apaçık bir yetki verdi. Bu yetki ile Medine İslam Cumhuriyeti bundan sonra ikircikli davranış gösteren, münafıkça hareketler sergileyen çevre kabile yöneticilerinin üzerlerine gidip yakaladıkları yerde onları öldürerek cezalandıracaktı. İnkârcı münafıklar hakkında Cenab-ı Hakk’ın verdiği bu yetkinin çevre kabilelerine duyurulduğu zaman herkes kendisine çeki düzen verecekti. Bu işin şakasının olmadığını herkes görecekti. Bu hükümlerin bir faydası da şimdiye kadar kazanılmış olan kabilelerin düşman tarafına geçmesine mâni olmaya çalışılmış olmasıdır. [1] ) Bu husustaki rivayetlerin en önemlisi Huyey bin Ahtabın kızı ve Hz. Muhammed’in daha sonra zevcesi olan Hz.Safiyye validemizden gelen rivayettir

  • Bölüm 39:Son Akabe Biatı | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 39 SON AKABE BİATI Medine İleri gelenleri adına seçilen kişilerden oluşan heyet ile peygamberimiz ve ekibinde oluşan heyet arasında gerçekleştirilen görüşmeler sonucunda İsra Suresinde belirtilen esaslar çerçevesinde yapılacak bir Anayasal Sözleşme üzerinde mutabakata varılmıştı. Artık sıra bu sözleşmenin Medine toplumununa sunulmasına ve onların bu sözleşmeye onay vermesine gelmişti. Hacca gelen yaklaşık 80 kişilik Medineli topluluk Hz.Muhammed’in @ huzuruna çıkarlar. Bu toplantıda O’na nasıl ve hangi şartlar üzerine biat / bağlılık yemini edeceklerini sorarlar. Peygamberimiz onlara aşağıdaki biat / bağlılık yemini hükümlerini bildirir; Allah’ın nizamının temel paradigması olarak “Allah'tan başka hiçbir ilah olmadığına, Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna” şehadette bulunmak, Namaz kılmak, / İslam Cumhuriyeti Yöneticilerinin kamusal hizmetlerine (Devlete) bizzat destek vermek, Zekât vermek, / İslam Cumhuriyetinin kamusal hizmetlerine (Devlete) finansal destek vermek, Hz.Muhammed’in @ Başkanlık görev ve yetkisi hususunda tartışmamak yani O’na bu hususta tam yetki vererek ister gönüllü isterse gönülsüz O`na tam itaat etmek, Darlıkta ve bollukta Hz.Muhammed @ ve muhacirlerin geçimleri için ekonomik kaynakları paylaşmak, İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak, Allah’ın nizamının tesisi ve korunması konusunda kimseden çekinmeden / korkmadan peygamberimize destek olmak, Saldırı durumunda Allah’ın nizamını, dolayısıyla Hz.Muhammed’i @ koruma hususunda candan, maldan ve evladu iyalden vazgeçmeyi taahhüt etmek, 39.1. Es'ad b. Zürâre'nin Biat / Bağlılık Yemini Hakkındaki Son Uyarısı Medineliler beyat etmeden once Es’ad b. Zürâre onlara yapacakları biat / bağlılık yemini hükümlerinin onlara ne getirip ne götüreceğini bilmeleri için biatın / bağlılık yemininin sonuçları hakkında son uyarısını yapar. Onlara bu biatla Arapların büyük bölümüyle yollarının ayrılacağı, onları karşılarına alacaklarını ve bunun sonucu olarak da en kıymetli şahsiyetlerini bile kaybedebileceklerini, canlarını, mallarını ve evlatlarını bu uğurda feda etmek zorunda kalacaklarını bildirir. Müteakiben şayet başlarına geldiğinde söz konusu fedakarlıkları yapmak hususunda korkuya kapılarak sözlerinden vazgeçme noktasına geleceklerse bunu şimdiden açıkca deklare etmeleri gerektiğini ifade eder. Daha sonra peygamberimizin amcası Hz. Abbas, Medinelilere hitaben yapacakları biatla Allah’a karşı taahhüt ve zimmette bulunduklarını ve Resulullah’a yapılacak bu biatın / bağlılık yemininin Allah’a yapılmış bir biat / bağlılık yemini olduğunu vurguladı. Medineliler taahhütlerine uydukları takdirde bunun karşılığının ne olacağını Hz.Muhammed’e @ sorunca aldıkları cevap “Allah’ın rızası ve cennet” oldu. Bunun üzerine Medineliler yapacakları biat / bağlılık yemini sonunda başlarına gelecek olan her türlü bela ile mücadele edeceklerini söylediler. Savaşa da barışa da hazır olduklarını ifade ettiler. Hz. Abbas onların bu taahhütlerine Cenab-ı Hakkı şahit tuttu. Allah’ın elinin biat / bağlılık yemini edenlerin ellerinin üzerinde olduğunu ve Cenab-ı Hakk’ın onların üzerinde murakıp ve vekil olduğunu da ifade etti. Savaş biatı / bağlılık yemini olarak da anılan bu son Akabe Biatı / bağlılık yemini çadırda bulunan bütün Medineliler tarafından yapıldıktan sonra katılımcılar hemen gizlice kendi çadırlarına döndüler. Fakat toplantıyı izleyen Mekkeli şeytanlardan / ajanlardan İbni Uzeyb (ya da Münebbih bin Haccac) olayı deşifre etti. Biat / bağlılık yemini töreninden Mekke ileri gelenlerini haberdar etti. 39.2. Mekkelilerin Biat / bağlılık Yemini Olayını Soruşturmaları İhbarı alan Mekke ileri gelenleri ertesi günü sabahleyin soluğu Medinelilerin yanında aldılar. Medine ileri gelenlerine aldıkları istihbari bilgiyi dile getirdiler ve Hz.Muhammed’le @ yapılan biatlaşma / bağlılık yemini olayı eğer doğruysa Medinelilerin baş düşman ilan edileceğini bildirdiler. Abdullah bin Ubey ve bazı Medineliler Allah’a yemin ederek böyle bir olayın olmadığını ifade etmekle birlikte Abdullah bin Ubey bir şeylerin döndüğünü hissetmişti. Ancak kendi kabilesini ele vermemek için istihbaratın asılsız olduğunu zira kendi kabilesinin kendisinden habersiz asla böyle bir şeye kalkışamayacağını belirtti. Böylece Mekkelileri başlarından savmaya çalıştı. Fakat Mekkeliler ihbarın doğruluğu konusunda gayet emindiler. Bu haberin doğruluğunu ispat için bu işin peşini bırakma niyetinde değillerdi. Mekkelilerin olayı açığa çıkarmak için çalışacaklarını iyi bilen Medineli müminler Hz.Muhammed’den @ Mekkelilere kılıçlarıyla karşı koyma izni istediler. Fakat O buna izin vermedi. Hacılar memleketlerine gitmek üzere Mina’dan ayrılmaya başladılar. Mekkeliler ise biata / bağlılık yeminine katılan Medine ileri gelenlerden birisini yakalayıp işkence ile biat olayını kanıtlamayı planladılar. Tespit ettikleri iki ismi yolda yakalamak üzere operasyona başladılar. Operasyon sonucunda Mekke müşrikleri Sa’d bin Ubade’yi Ezahir mevkiinde yakaladılar ve derdest edip Mekke’ye getirdiler. İşkence ettiler ve biat olayı hakkında bilgi almak istediler. Fakat Sa’d bin Ubade hiçbir bilgi vermedi. O sırada Sa’d bin Ubade ile himaye sözleşmesi olan Cubeyr bin Mutim ve Haris bin Harb yetişti ve Sa’d bin Ubade’yi Mekkeli işkencecilerin elinden kurtardı. 39.3. Biat / Bağlılık Yemini Sonrası Mekke ve Medine’deki Durum Abdullah bin Ubey kabilesini Mekkelilerden korumuştu. Fakat Medine’ye geldikleri zaman O Medine içinde fırtına koparır. Kendisinden habersiz arkasından iş çevrilmesine çok kızar. Her ne kadar bu gelişmelerden tamamen habersiz değildir. Son aşamaya kadar hep işin içindedir ve her seferinde bu İslam / tevhit oluşa karşı olduğunu bildirmiştir. Fakat Medine’nin sorununu çözmeye yönelik herhangi bir politika da ortaya koyamamıştır. Bu nedenle kavminin Sa’d bin Ubade ve Esad bin Zürare gibi etkin insanları, Abdullah bin Ubey’i hesaba katmadan Medine’nin geleceği hakkında kararların altına imza atmışlardır. Bir nevi oldubittiye getirmişlerdir. İşte bu nedenle Abdullah bin Ubey kendinden habersiz gerçekleşen oluşuma şiddetle karşı koymaya çalışmıştır. Devlete giden bu oluşumun Medine’ye felaket getireceğini iddia etmiştir. İleri sürdüğü tezviratlar ile Medine’nin diğer müşriklerini ve bazı ileri gelenleri etkilemeye çalışmış ve bu konuda bir hayli de başarılı olmuştur. Ayrıca Mekkeliler biat / bağlılık yemini hakkında bir kanıta ulaşamamış olsalar da şayet böyle bir anlaşma yapıldıysa Medinelilere en büyük düşmanlığı yapacaklarına ve onları Medine’den sürüp çıkaracaklarına dair tehditlerde bulunmuşlardı. Bu tehditler etkisini göstermiş ve Abdullah b. Ubey ve yandaşlarını yeni oluşumu yeniden gözden geçirmeye sevk etmiştir. Diğer taraftan Mekke’deki müminlerde de hicret konusunda tekrar tereddütler hasıl olmuştur. Zira Mekke yönetiminin işin ciddiyetini idrak etmesi ve Medine Islam Cumhuriyetinin oluşumunu engellemek için baskılarını artırması ve Medine’deki yukarıda bahsi geçen çalkantı haberlerinin alınması onları endişeye sevk etmiştir. Bunun üzerine Cenab-ı Hak Nahl Suresini hem Mekkeli müminlerin gönlünü ferahlatmak için hem de Medine’deki çalkantıyı gidermek için inzal eder. “Nahl: Balarısı” ismiyle adlandırılan bu sure ile hicret edecek müminlere bundan sonra nasıl bir strateji ile çalışacakları konusunda rehberlik eder. Bundan sonra müminler balarısı misali insanlığa faydalı olacak bir çabanın içerisine gireceklerdir. Allah’ın emri gelmiştir artık. Medine de ilahi ideolojiye uygun anayasal çerçevede bir devlet sistemi kuruldu / kurulacak. Bu nedenle telaşe kapılmayın! Allah’ın sistemi o müşriklerin sisteminden üstündür ve yücedir. Allah kendi sistemini galip getirecektir. 1 – Allah’ın emri geldi. / mutlaka gelecektir. Artık onda acele etmeyin! O (Allah), onların ortak koştukları her şeyden üstündür, yücedir. (Nahl Suresi 1) Bundan sonra Allah peygamberi aracılığıyla Medine çevresindeki kullarına / kabile mensuplarına emir ve talimatlarını yağdırmak için elçilerini / meleklerini gönderecek ve onları Allah’a karşı (Allah’ın) devletine karşı kendilerini korumak için tevhit (Allah’tan başka ilah’ın kabul edilmediği) toplumuna katılmaya davet edecek ve onları ilahi otoriteye tabi olma hususunda uyarıda bulunacaktır. Bundan böyle uygulanacak politika / strateji bu olacaktır. 2- O (Allah), kullarından dilediğine buyruğunu iletmek üzere ruh / vahiy ile: “Benden başka ilâh yok, o halde Bana karşı takvalı davranın / Kendinizi korumak için Bana uyun” diye uyarması için melekleri indirir. (Nahl Suresi 2) Tıpkı yeryüzü ve gökyüzünün hak ile yaratılması gibi halk ve yönetim otoriteleri ile birlikte mükemmel bir toplumsal yapı Medine’de teşekkül ettirilmiştir. / ettirilecektir. Cenab-ı Hakk’ın tüm güç ve otoritelerden üstün ve yüce oluşu gibi O’nun öğretisine dayalı olarak kurulan toplumsal yapı / devlet de şirk sisteminin otoritelerinden üstün ve yücedir. 3-O (Allah), gökleri ve yeryüzünü şaşmaz ölçülere uygun bir düzende gerçekleştirdi. / hak ile yarattı. O, onların ortak koştukları şeylerden üstündür, yücedir. (Nahl Suresi 3) İnsanlar Allah tarafından bir damla sudan yaratılmış olmasına rağmen öyle vasıflar ve öyle mükemmel özellikler / yeteneklerle donatılmıştır ki, kendi iradeleri ile iyiyi ya da kötüyü seçebilirler, seçtikleri yolun karşıtları ile mücadele edebilirler, onlara karşı düşmanlık yapabilirler. Nasıl ki müşrikler Allah yanlılarına karşı düşmanlık yapıyorlar ve onlarla mücadele ediyorlarsa aynı şekilde müminlerde inkarcılarla mücadele edebilirler. Nasıl ki, yukarıdaki ayette belirtildiği gibi Allah’ın emri gelmiştir. Allah o emri müminler eliyle gerçekleştirecektir. Allah müminleri nutfe misali çok küçük bir azınlık iken büyütmüş geliştirmiş ve sonunda Medine’de bir devlet kurabilecek noktaya getirmiştir. Artık onlar Mekke müşrikleri ile mücadele edecek güce, kuvvete ve donanıma kavuşmuşlardır. Bundan sonra onlar Mekke müşriklerine karşı koyabilecek seviyeye gelmişlerdir. Bu Cenab-ı Hakk’ın mümin insana büyük bir lütfudur, ihsanıdır. 4-O (Allah), insanı bir nutfeden / bir damla sudan yarattı. Çok açık ki artık o karşı çıkma / karşı koyma güç ve kudreti ile donatılmıştır! (Nahl Suresi 4) Allah, insanları sadece bir damla sudan yaratıp onu iradeli varlık kılmakla kalmamış aynı zamanda onların sıcaktan ve soğuktan korunmaları sağlayan giysiler, açlıklarını gidermek için besin kaynağı hayvanları da yaratmıştır. Sadece maddi yaşamlarını devam ettirmek için değil aynı zamanda psikolojik yaşamlarındaki ihtiyaçlarını karşılamak içinde bu hayvanlar yaratılmıştır ki, onları sabahları sürüye katıldığında sürü sahipleri bundan büyük haz alırlar. Aynı zamanda binek hayvanlarıyla nakliyat ihtiyacı da giderilir. Dahası bu hayvanların bir kısmı hem binektir hem de gösteriş aracıdır. Yani insanın tüm ihtiyaç duyduğu şeyleri karşılamak için Cenab-ı Hak, çeşit çeşit hayvanlar yaratmıştır. Yaratma olarak sadece burada hayvanlar zikredilmiştir ama daha bilmediğimiz ve dile getirilmeyen sayısız nimetler insan için yaratılmış. O’nun bütün bunları iyi olsun kötü olsun bütün insanlar için ihsan etmişken kendi yanlıları için ihsan etmemesi düşünülebilir mi? Elbette ki hayır! Cenab-ı Hak kendi yolunda gidenlerin hicret ve sonrasındaki yaşamları için ihtiyaç duydukları geçim kaynaklarını ve nakil vasıtalarını da lütfetmiştir. Son Akabe biatından sonra, Hz.Muhammed@, Mekkelilerin hicret sırasındaki besin ve nakil ihtiyaçları için gerekli tedbirleri almış ve aldırmıştır. Bu nedenle hicret edeceklerin bu konuda endişe etmelerine hacet yoktur. Bu konuda organizasyonlar tamamlanmıştır. 5- 8- Hayvanları O yaratmıştır. Onlarda sizi ısıtan giysileri elde ediyorsunuz ve daha birçok faydaların yanında onlardan elde ettiğiniz besinleri de yiyorsunuz. Ve onlarda (hayvanlarda), akşam vakti getirdiğinizde ve sabahleyin saldığınızda sizin için bir güzellik vardır. Onlar (hayvanlar), kendinizi sıkıntıya sokmadan ulaşamayacağınız memleketlere yüklerinizi taşırlar. Şüphesiz sizin Rabbiniz, kesinlikle çok şefkatlidir, çok merhametlidir. O (Allah), hem kendilerine binesiniz hem de zinet olsun diye, atları, katırları ve eşekleri yarattı. Ve O, bilmediğiniz şeyleri yaratıyor. (Nahl Suresi 5-8) Alemlerin Rabbi insan için hadsiz hesapsız nimetleri yaratıp hizmetine sunmuşken onun en önemli ihtiyacı olan sosyal yaşam kuralları ile ilgili ona yol göstermemesi düşünülebilir mi? Severek yarattığı kulunun kılına bile zarar gelmesine razı olmayan ve ona karşı son derece merhametli olan Rabbimizin kullarının yaşamına dair izleyeceği yol konusunda rehberlik yapmaması hiç düşünülebilir mi? Elbette düşünülemez. İnsanın her türlü ihtiyacını düşünmüş bir tanrı için onun doğru yol ihtiyacını göstermek de sadece ona düşer. Çünkü onun yaratılması ve ihtiyaçlarını karşılamada dahli olmayan diğer otoritelerin onun sosyal ihtiyaçları konusunda söz söyleme yetkileri olmayacağı gibi, önerecekleri yolun gerçekten insanın faydasına olup olmayacağı şüphelidir. Özellikle Allah’ın önerdiği yolu seçmiş müminlerin hicretten sonraki sosyal yaşamlarında doğru stratejiye ihtiyacı vardır. Hicret öncesinde de müminlerin Medine’ye kadar nasıl gidecekleri, hangi yolu kullanacakları, nerede konaklayacakları vb. konularda da rehberliğe ihtiyaçları vardır. İşte onların bu ihtiyaçlarını karşılamakta ilahi ideolojinin sahibi Allah’a ve O’nun adına hareket eden elçisi Hz.Muhammed’e @ düşer. Bu nedenle peygamberimiz hicret için her türlü hazırlığı, lojistiği ve yoldaki rehberlik sorunlarını çözmüştür. Artık müminler güven içerisinde Medine’ye taşınabileceklerdir. Diğer taraftan Allah insanı bu denli düşünürken onun ihtiyarı / iradesi konusunda da son derece titiz davranmış ve onu seçimlerinde özgür bırakmıştır. Onu ideolojisini / dinini seçmede serbest bıraktığı gibi müminlerin de hicret edip etmeme konusundaki seçimleri hususunda zorlamamış kendi iradesi ile seçim yapmasını dilemiştir. Ancak nasıl ki müşrikleri iman etmeye teşvik ediyorsa aynı şekilde müminleri de hicret etmeye teşvik etmiştir. Hicret edecek müminlerin ihtiyaçlarını temin için her şeyi seferber etmiştir. Hicret etmenin neredeyse iman etmeyle eşit olduğunu ve hicret etmeyip yerinde çakılı kalmanın da müşriklikle eş oluşu şeklinde teşvikler yapmıştır. 9 -Yolun doğrusunu göstermekte yalnızca O’na düşer. Zira bazı yollar saptırıcıdır. Eğer O (Allah) dileseydi, hepinizi hidayete erdirirdi. (Nahl Suresi 9) O, kulları için gökten yağmur da indirmekte ve o yağmurla her türlü meyve, sebze ve tahıl yaratmaktadır. Bu yağmurdan hayvanlar da faydalanır, insanlar da. Cenab-ı Hak, bu anlatımdan hicret edecek müminler için metaforik bir anlatımla gıda ihtiyaçlarının karşılanacağını bildirmiştir. Şöyle ki; hicret sırasında çevre kabilelerle gerekli bağlantılar sağlanmış ve yolculuk boyunca muhacirlerin ihtiyaç duyacakları lojistik destekler temin edilmiştir. Hicret sonrasında da Medine’ye yerleşecek olan muhacirlerin geçim kaynakları konusunda her türlü tedbirler alınmıştır. Muhacirlerin endişe etmesine gerek yoktur. 10- 11- O, sizin için gökten bir su indirdi. İçecekleriniz ondandır. Hayvanları otlattığınız ağaçlar-bitkiler de ondandır. O (Allah), onunla (su ile) sizin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve tüm meyvelerden bitiriyor. Şüphesiz bunda tefekkür eden bir toplum için kesinlikle birer ayet vardır. (Nahl Suresi 10-11) Seyahatler sırasında iklime ve hava durumuna göre gece ya da gündüz tercih edilir. İnsanlar güneşin yakıcı olduğu gündüz vakitlerinde değil de sabah ya da akşam serinliğinde yol almayı tercih ederler. Veya ayın ışığında gece serinliğinde de yol alabilirler. Ancak o takdirde yön bulmak için yıldızlardan istifade ederler. Cenab-ı Hak, Güneşi, ayı, yıldızları ve buna bağlı gece ve gündüzü insanların yaşamsal ihtiyaçlarını karşılaması için emre amade kıldığını belirtir. Buradan hareketle hicret edecek müminlerin de hicret sırasında akıllarını kullanarak bunlardan faydalanmaları gerektiğini bildirir. Şöyle ki hicret sırasında kendinizi gizlemek için gece yolculuğunu tercih edin ki gecenin karanlığı sizi saklasın, yolunuzu da yıldızlara bakarak rehberiniz vasıtasıyla bulun. Bu konuda da endişe etmenize korkmanıza gerek yoktur denilmektedir. 12- Ve O (Allah), geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin emrinize verdi. Bütün yıldızlar da O’nun emrine boyun eğmişlerdir. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir toplum için ayetler vardır. (Nahl Suresi 12) Yine nasıl ki Cenab-ı Hak, yeryüzünde her çeşit renkte yarattığı şeyleri insanların emrine sunduysa aynı şekilde müminlerin gerek yolculuk sırasında gerekse hicretten sonraki yaşamlarında hizmetlerine sunacağı çok çeşit nimetler olacaktır. Her renkten insanlar, her renkten ve çeşitten nimetler, çeşit çeşit sebepler, birbirinden farklı saikler müminlerin yolunu kolaylaştıracak hizmetleri ifa edecektir. Elçisi de bundan sonraki her durum için çok çeşitli imkanları değerlendirme hususunda kafa yormaktadır. O, müminlerin ihtiyaçları için bu imkân ve sebepleri seferber edecektir. İslam devletinin yöneticileri de yönetimi altında olan kimselerin geçimleri, rahatları ve mutlulukları için her çeşit sebebe başvuracak ve bunlardan yararlanacaklardır. Bu nedenle de müminlerin hicretten korkmamaları gerekir. 13- Yeryüzünde sizin için renklerini değişik olarak yarattığı şeyleri de (sizin hizmetinize / emrine sunmuştur). Şüphesiz bunda öğüt alan bir toplum için kesinlikle bir ayet vardır. (Nahl Suresi 13) Cenab-ı Hakk’ın insanlar üzerindeki nimetleri çok fazladır. Sayıya gelmez. Bunlardan bir diğer sınıf ise denizlerden elde edilen nimetlerdir. İnsanlar denizden gıda maddesi olarak binbir çeşit deniz ürünleri elde ederken, denizlerden süs eşyaları da elde ederler. Denizler aynı zaman da hem malların hem de kendilerinin nakliyatları için en önemli vasıtadır. Müminlerin hicret sırasında ve hicretten sonraki hayatlarında denizlerden faydalanma yoluyla da geçimlerini temin edebilecekleri ifade edilerek hicret konusundaki isteksizlikleri giderilmeye çalışılır. 14-Ve O, denizden taze et yiyesiniz ve ondan takındığınız süs eşyasını çıkarasınız diye lütfundan rızık aramanız için ve şükretmeniz için denizi sizin emrinize verendir. -Gemilerin denizde suyu yararak gittiklerini görüyorsun.- (Nahl Suresi 14) Cenab-ı Mevla insanların seyahatleri sırasında menzillerine en doğru şekilde ulaşmalarını temin için çeşitli kilometre taşlarını yerleştirdiğini müteakip ayetlerde dile getirir. Güzergâh üzerinde yerleştirilen sabit dağların en önemli kilometre taşı olduğunu belirtir. Öyle ki bu dağlar asla insanlar tarafından yerlerinden kaydırılamadığından en doğru referansı verir. İnsanlar bildikleri dağlar sayesinde güzergahlarında asla yanılmazlar. Zira bu dağlar tam bir referans noktasıdır. Bu referansları kullanan insanlar asla yollarını kaybedip çölde dönüp durmazlar, yolda çalkalanıp sarsılmazlar ve hedeflerine doğru istikamette giderler. Nehirler, yollar ve geceleyin yıldızlar ve bazı coğrafi işaretlerde insanların yollarını bulmada kullandıkları diğer referanslar noktalardır. Hicret edecek müminlerin de hicret sırasında yakalanmamak için normal yolları kullanamayacak olmaları nedeniyle korkmamalarını Medineye ulaşmak için kullanacakları arazideki bu işaret taşlarından faydalanmaları gerektiği belirtilir. Hicret sırasında arazileri gayet iyi bilen rehberler temin ederek yollarını bulacakları ve bu yolla asla kaybolmayacakları ifade edilmiş olur. Bu ayetlerle Cenab-ı Hak, nasıl ki insanların yollarını bulmaları ve menzillerine ulaşmaları için bu kilometre taşlarını yarattıysa bundan sonraki hayatlarında da yollarını göstermek için hayatın işaret taşlarını inzal edeceğine de işaret edilir. 15- 16- Yeryüzüne sizin için referans olsun / yolunuzun işaret taşları olsun diye dağlar, nehirler, yollar, yıldızlar ve daha nice işaretler yerleştirdik. İnsanlar bunları kullanarak yollarını bulurlar. (Nahl Suresi 15-16) Bir damla sudan yarattığı insanın biyolojik, fizyolojik, psikolojik ve sosyal yaşamı için ihtiyaç duyduğu her türlü nimeti yaratan ile onun bu ihtiyaçlarını teminde hiç dahli olmayan kimse aynı olur mu? Yine elçisinin liderliğinde küçücük bir nüve şeklinde başlayıp büyütülen hareketin ihtiyaçlarını karşılama hususunda da Cenab-ı Hakk’ın her türlü nimeti, yardımı ve rehberliği esirgemeyeceği muhakkaktır. Müminler Allah’ın ihsan ettiği sayılması imkânsız nimetleri üzerinde biraz düşünecek olurlarsa, hicret etme konusunda endişelenmelerinin yersiz olduğunu göreceklerine işaret edilir. 17- 19- Öyleyse yaratan, yaratmayan gibi olur mu? Hala düşünmeyecek misiniz? Eğer Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız, onları sayamazsınız. Muhakkak ki Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir. Allah gizlediğinizi de bilir, açığa vurduğunuzu da. (Nahl Suresi 17-19) Cenab-ı Hak, hem Mekke hem de Medine halkına seslenerek kendisinin sayısız nimetler yaratıp emre amade kılmasına karşılık şirk otoritelerinin halka hiçbir hizmet sunmamalarına rağmen halkın yinde onlara itaati tercih etmelerinin yanlışlığına vurgu yapar. Nasıl oluyor da insanlar kendilerine bunca fayda sağlayana, bunca nimeti sunana değil de kendilerini sömürene sevgi duyuyorlar ve onlara bağlanıyorlar? Bu anlaşılması oldukça güç bir durumdur. Ayrıca Cenab-ı Hak, hem Mekke halkını hem de Medine halkını dirilişe, yükselişe davet ederken şirk ilahları halkı ölü, ilkel ve zayıf bir toplum olarak kalmaya davet etmektedir. Ayrıca bu ilahlar halka gelecek için herhangi bir umut da vadetmemelerine rağmen onlar yine de o ilahların peşinden gitmektedirler. Peşinden gittikleri o ilahların toplumun içinde yaşadığı ilkellikten nasıl kurtulacağı hususunda herhangi bir plan ve projeleri de yoktur. Onların toplumun üzerindeki ölü toprağını nasıl kaldıracakları, onlara nasıl bir ruh vererek diriltecekleri konusunda da herhangi öngörüleri mevcut değildir. Onların bu konuda herhangi bir düşünceleri, hayalleri ve şuurları da bulunmamaktadır. Halbuki bütün ihtiyaçlarını karşılayan Allah onların yegâne ilahlarıdır. Toplumsal dirilişe ve kozmik dirilişe inanmayan müşrikler kendilerini büyük, üstün ve seçkinci gören kimselerdir. Cenab-ı Hak ise kibirlenenleri asla sevmez. O onların içlerinden ne geçirdiklerini ve aleni söylediklerini de gayet iyi bilir. 20- 23- Onların Allah’a değil de itaat ettikleri diğer şirk ilahları herhangi bir şey yaratamazlar, çünkü kendileri yaratılmışlardır. O ilahlar ölüdürler, diri değildirler. Ne zaman dirileceklerini de bilmezler. Halbuki sizin ilâhınız tek bir ilahtır. Fakat şu ahirete inanmayan kimselerin kalpleri inkârcıdır ve onlar kibirlenen / büyüklük taslayan kimselerdir. Allah’ın, onların gizlediklerini ve açığa vurduklarını bildiğine hiç şüphe yoktur. Şüphesiz O (Allah), büyüklük taslayanları sevmez. (Nahl Suresi 20-23) Gerek Mekke’nin gerekse de Medine’nin kibirli ileri gelenlerine Cenab-ı Hakk’ın elçisi aracılığı ile ne indirdiği sorulduğunda onlar, indirilenleri “eskilerin masalları / eskilere ait öğretiler / eskilere ait yazılı metinler” diyerek vahiyle gelen tarihi bilgileri küçümserler. İlahi öğretiye dayalı hareketlerin büyük medeniyetler yarattığını eskide kalmış tarihi vakalar olarak değerlendirirler. Onlar bu sözleriyle günümüzde bu öğretilere yer olmadığı artık zamanın değiştiğini ve mevcut şirk sisteminin öncekilerden farklı olduğunu dolayısıyla geçmişteki yıkımlar gibi yıkımlarla karşılaşılmayacağını ileri sürerek halkı kandırmaya çalışırlar. Üstelik bu kibirli ileri gelenler kurdukları şirk düzenlerini korumak için halkı kandırmada ilahi öğretiyi “eskilerin masalları / eskilere ait öğretiler / eskilere ait yazılı metinler” olarak nitelerler. Onlar bu nitelemeyle Hz.Muhammed’e @ inzal edilen ilahi öğretiyi zamanı / modası geçmiş, çağdışı kalmış olarak göstermeye çalışırlar. Hak ve adaleti, şerefi, hukuku, merhameti, paylaşmayı, fakir- fukaraya – yetime sahip çıkmayı, vb. iyilik değerlerini savunan ve bu güzel değerlere uygun düzen kurmayı öngören ilahi öğretiyi eskilerin öğretileri olarak görürler. Çağdaş öğreti ve düzenlerde ise bunlara yer olmadığını belirterek halkı etkilemeye çalışırlar. Kurdukları zulüm düzeni ile hem kendileri büyük günahlara dalarlar hem de peşlerinden sürükledikleri halkın günahlara / zulümlere girmelerine sebep olurlar. Böylece kendi toplumlarının kıyametini hazırlarlar. Tarihte böyle yaparak yıkımlarını hazırlamış ve tarihin çöplüğüne atılmış bir çok toplum vardır. Kurdukları zulüm düzenleri Cenab-ı Hak tarafından başlarına yıkılmıştır. Yıkım azabı onları hem de hiç beklemedikleri yerden kendilerine isabet etmiştir. Onlar sadece bu dünyada tattıkları yıkım azabıyla kalmayacaklar, ahirette de onları çok büyük bir azap beklemektedir. Ahirette karşılaşacakları rezil edici azapla yüzyüze geldiklerinde kötü bir niyetlerinin olmadığını ve halkın kötülüğüne yönelik bir çaba içerisinde olmadıklarını iddia edecekler. Fakat Allah onların yaptıklarını ve kalplerini gayet iyi bildiği için o kendini beğenmiş kibirli ileri gelenleri cehennemine atacaktır. Cenab-ı Hak, hicret konusunda tereddüt yaşayan ve arafta kalan Mekkeliler ile Akabe görüşmeleri ile kurulacak Medine Islam Cumhuriyeti konusunda tereddüt yaşayan Medinelilere, yukarıda akıbeti anlatılan bu kibirli kesimin sözlerine ve oyunlarına kanmamaları için müteakip ayetleri şöylece bildirir; 24–29-Onlara: “Rabbiniz ne indirdi?” diye sorulduğu zaman, onlar, “eskilerin masallarını / eskilerin öğretilerini” derler. Böylece onlar, kıyamet günü, bu söyledikleri sözün vebalini yüklenecekler ve ayrıca cehalet içerisindeki, bu sözle saptırdıkları kimselerin vebalini de taşıyacaklar. Hele bir bakın şunlara yüklendikleri şeyler ne kadar kötü! Şüphesiz onlardan önceki kimseler de benzer şekilde düzen ve oyun kurmuşlardı da Allah, onların düzenlerini temellerinden gelip yıktı ve böylece tavanı başlarına çöktü. Azap onlara beklemedikleri yerden geldi. Sonra kıyamet günü Allah, onları rezil rüsvay edecek ve “Hani onlar için ayrılığa düştüğünüz / uğrunda mücadele ettiğiniz ortaklarım nerede?” diyecektir. Kendilerine ilim verilmiş olan kimseler ise; “Muhakkak ki bugün rezillik-rüsvaylık ve azap kâfirler üzerinedir” diyecekler. Melekler kendilerine zulmeden kimselerin canlarını alacakları zaman o zalimler; “Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk” diyerek teslim olacaklar. Hayır! (Yalan söylüyorsunuz!) Bilakis, Allah, sizin neyi ne maksatla yaptığınızı elbette çok iyi bilendir. “Haydi o halde içinde sürekli kalanlar olarak cehennemin kapılarından girin!” denir. İşte, büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür! (Nahl Suresi 24-29) Hz.Muhammed’in@ safında yer alan müminler ise ilahi öğretinin öngördüğü temel değerlerin insanların hayrına (mal, mülk), iyiliğine ve faydasına olduğunu görürler ve bu öğreti çerçevesinde bir sistem inşası için çalışırlar. Böylece onların kuracakları düzen insanların haklarının korunduğu, güvenliklerinin temin edildiği ve mutlu müreffeh bir hayat yaşayacakları bir nizam olacaktır. Bu öğreti onlara bu dünyada müthiş bir medeniyetin, büyük bir saltanatın, muhteşem bir zenginliğin yollarını öğrettiği gibi aynı zamanda ahiretteki saltanat, mülk ve nimetlerin yollarını da gösterir. Böylece onlar, bu dünyada güzel bir yurda yerleştirilecekleri için geleceğe (ahirete) umutla bakacakları gibi, onların kozmik gelecekteki (kozmik ahiretteki) ödülleri de çok büyük olacaktır. Cenab-ı Hak, onlar için Adn cennetlerini hazırlamıştır ve oraya görkemli bir hoşamedi ile kabul edileceklerdir. 30- 32- Takvalı davranan kimselere: “Rabbiniz ne indirdi?” denilince onlar: “Hayır (mal, mülk) / iyilik / güzellik” dediler. Bu dünyada güzelleştirenlere-iyileştirenlere iyilik-güzellik vardır. Ahiret yurdu ise kesinlikle daha hayırlıdır. Elbet takvalı davrananların yurdu olan Adn cennetleri ise çok çok daha güzeldir! Onlar oraya girecekler. Onun altından ırmaklar akar. Orada onlar için diledikleri şeyler vardır. Allah, takva sahiplerini işte böyle ödüllendirir. (Takva sahipleri) O kimselerdir ki, melekler, onları hoş ve rahat ettirerek vefat ettirirler. “Selam size, yapmış olduğunuz işlerin karşılığı olarak girin cennete!” derler. (Nahl Suresi 30-32) Cenab-ı Hak, hitabını tekrar Mekke’nin zalim kibirli takımının peşinden giden halka çevirir ve onlara peygamberimizin safına geçerek Medine’ye hicret etmek için neyi beklediklerini sorar. Vakit varken kararlarını vermeleri konusunda uyarır ve şayet geç kalacak olurlarsa kendilerine yazık edeceklerini bildirir. Allah’ın emri geldiğinde herkes hak ettiği ile karşılaşacaktır. Bu uyarı aynı zamanda Medine’deki müşriklerin tezviratlarına kanan Medine halkına da bir uyarıdır. Zira gelinen aşamada İslam Cumhuriyeti teşekkül etmektedir fakat hala halktan bazılarının tereddütleri vardır. Onlar bu birlikteliğe çekinceli yaklaşmaktadır. 33-34-Onlar başka değil, sadece meleklerin veya Rabbinin emrinin kendilerine gelmesini bekliyorlar, öyle mi? Kendilerinden öncekiler de böyle yapmışlardı. Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendilerine zulmetmişlerdi. Bunun için, sonunda yaptıklarının kötülüğü (cezası) kendilerine isabet etti. Alay edip durdukları şey de kendilerini kuşattı. (Nahl Suresi 33-34) Halkı kandırmak için kullandıkları argümanlarına gerekli cevabı alınca, her iki şehrin müşrik ileri gelenleri, hemen başka bir argüman daha ileri sürerler. Onlar şöyle dediler; “Tamam! İlahi öğretiye dayalı sistemi savunanlar geçmişte efsaneler yaratmış ve haktan hukuktan ayrılanları devirmiş geçmişlerdir. Ama bunlar tarihte kalmıştır artık. Şimdi ise bizlerin Arap yarımadasına gönderilmesini Allah takdir etmiş ve böyle bir yaşam biçimini seçmemizi dilemiştir. Bu Allah’ın takdiridir. Biz bunu istemedik. Yoksa İran, Mezopotamya, Mısır, Bizans’taki gibi büyük bir devlet olmayı biz istemez miyiz? Ancak bizler zaten o bölgelerden gelip buralara yerleştik. Bu coğrafyada güvenliğimizi ve varlığımızı ancak şirk sisteminin öngördüğü geri ve vahşi kabileler şeklindeki yaşam biçimimizle sağlamaktayız. Kendimizi ölü toplum olarak göstermek suretiyle yaşamaya çalışıyoruz. Kimsenin teveccüh etmediği bu coğrafyada ölü gibi yaşayarak yok olmamaya çalışıyoruz. Bu yaşam biçimimiz Allah’ın takdirinden / yasasından başka bir şey midir? Şayet Allah dileseydi biz böyle bir yaşamın içine düşmezdik. Mezopotamya’daki eski şanlı tarihimizde ifadesini bulan muhteşem bir medeniyetin (eskilerin masallarındaki) yaşam tarzını sürdürürdük. Fakat Allah böyle murat etmiş, böylece biz bu şirk sistemi ile atomize topluluklar halinde yaşamımızı sürdürüyoruz. Her bir kabilemizin ayrı birer kutsal putu var ve her kabile kendi kutsalı çerçevesinde kararlarını alıyor ve o kararlara göre hareket ediyor (putlara kulluk ediyor). Her kabile de kendi yasak (haram) ve serbestliklerini (helallerini) kendi kutsal öğretisine göre belirliyor. Bu Allah’ın bizler için öngördüğü ve bu coğrafya için fıtrata en uygun yoldur.” Onların bu argümanları ise bir önceki argümanları ile tam bir çelişki arz etmekteydi. Çünkü, onlar ilahi öğretiye eskilere indirilen öğretiler ve bu öğretiler çerçevesinde hareket edenlerin efsanevi hayat hikayeleri diyerek bunların eskide kaldığını iddia ederlerken şimdi ileri sürdükleri argümanları ile içinde yaşadıkları aşağılık yaşamın faturasını Allah’a kesmektedir. Halbuki Allah, elçisi ve inzal ettiği Kur’an ile onları bu aşağılık yaşamdan kurtarmak istemektedir. Fakat onlar bu rezil yaşamdan kurtulmak istememektedirler. Onlar aslında içinde yaşadıkları aşağılık ve rezil şirk yaşamlarına devam etme arzusundalar. Şerefli bir yaşamı tercih etmemektedirler. Dahası onlar bu argümanları ile halka çarpık bir kader anlayışı empoze etmektedirler. Yaşamakta oldukları yaşamın yanlış, sapkın, zulüm ve toplumu yıkıma götüren bir ideolojiye dayandığını görmek yerine, bu şirk ideolojisinin yıllardır uygulanagelmesinden hareketle onları meşru kabul ederek (atalarından yüzyıllardır miras kalan uygulamalar) Cenab-ı Hakk’ın da bunları onayladığını iddia ederler. Onların kötülüğü / sapkınlığı / zulmü meşru gören ve Allah’ın kaderi olarak gören bu tercihleri karşısında elçilerin artık tebliğ ve uyarıdan başka ellerinden bir şey gelmemektedir. 35- Allah’a ortak koşanlar: “Eğer Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız O’ndan başka hiçbir şeye kul olmaz ve O’nsuz / O’ndan başkasının sözüyle hiçbir şeyi de haram kılmazdık” dediler. Kendilerinden önceki kimseler de böyle yapmışlardı. Şu hâlde elçilere düşen apaçık bir tebliğden başkası mı? (Nahl Suresi 35) Onların bu hareketleri yeni değildir. Zira Cenab-ı Hak, tarihte şirk içerisinde yaşamış diğer toplumların da aynı tarzda hareket etmiş olduğunu bildirir. O her ümmete sadece kendisine itaat edilmesi ve azgın ileri gelenlere uyulmaması konusunda elçiler gönderdiğini ancak bu çağrıya her topluluktan kulak verenlerin olduğu gibi karşı çıkanlarında olduğunu, ama sapıklığı ve yanlış yolu tercih edenlerin hep kaybettiklerini bildirir. O, tarihi kalıntılar incelenecek olursa bunu yakinen görmenin mümkün olduğunu ifade eder. Peygamberlerin inkârcı insanları ne kadar doğru yola çekmeye çalışsa da şayet onlar sapıklığı tercih ediyorlarsa Allah’ın takdiri artık onların sapıklıkta kalması yönünde tecelli eder ve onların yıkımı kaçınılmaz olup kimse engelleyemez. Böylece Cenab-ı Hak, müşrik ileri gelenlerin çarpık kader anlayışlarının hiçbir doğruluğunun olmadığını, bu şekilde kaderine razı olanların sonlarının feci olacağını bildirirken bu anlayışın asla kendi takdiri olmadığı, bunun onların kendi tercihlerinin bir sonucu olduğunu da vurgular. Elçisi / elçileri aracılığı ile onları doğru tercih yapma yönünde takdirini kullanan Cenab-ı Hakk’ın bütün uyarılarına rağmen tercihini ileri gelenlerin / tağutların sapkın, zulüm ve şirk yolunda kullanan halka yapılacak bir şey olmadığı bildirilmiş olur. Bu nedenle Mekke ve Medine halklarının aklını başına alması ve Hz.Muhammed’in@ safında yer alarak kurulacak İslam Cumhuriyetini desteklemeleri, isyana teşvik eden tağutlara / müşrik ileri gelenlere boyun eğmekten sakınmaları dile getirilir. Mekkelilere ise bu devlet için hicrete yönelmeleri gerektiği aksi takdirde gelmekte olan felaket karşısında kimsenin kendilerine yardım elini uzatmayacağı belirtilir. 36-37- Doğrusu, Biz (geçmiş) her ümmete / millete / topluma “Allah’a kulluk edin ve tağuttan sakının” diye bir elçi gönderdik. Bu ümmetlerden / toplumlardan bir kısmı Allah’ın hidayetini seçti, bir kısmına da sapıklık hak olmuştur. Haydi yeryüzünde bir gezip dolaşın da bakın bakalım yalanlayanların sonu nasıl olmuş? Sen onların hidayete ermelerini ne kadar istersen iste, sapıklığı tercih eden kimseleri Allah hidayete erdirmez. Onlara yardım eden de bulunmaz! (Nahl Suresi 36-37) Müşrik ileri gelenleri, kozmik ahiret, biyolojik dirilme ve dünya hayatındaki eylemlerin hesabının verilmesine inanmadıkları gibi şirk ve zulüm içerisinde yüzen ilkel Arap kabilelerinin toplumsal olarak dirilmelerini de reddediyorlardı. Böylece halka peygamberimizin peşine takılıp da boşuna bir maceraya gitmemelerini bu coğrafyada yaşayan Arap toplumların dirilmelerinin imkansızlığını iddia ediyorlardı. Cenab-ı Hak ise nasıl ki, kozmik manada diriliş kesinlikle gerçekleşecekse aynı şekilde toplumsal dirilişin de kesinlikle gerçekleşeceğini bildirir. O, bu dirilişin inkarcıların reddedişlerini boşa çıkarıp onların yalancılıklarını göstermek ve hakkı ispatlamak için gerçekleşeceğini ifade eder. Gerek biyolojik / kozmik diriliş olsun, gerekse toplumların sosyolojik olarak dirilişleri olsun Cenab-ı Hak için asla zor değildir, sadece O, dilesin yeter. Ne zaman ki O, bir şeye “ol!” desin o hemen olur. Buna kimse mâni olamaz. Dolayısıyla müşrik ileri gelenlerin dirilişe yönelik olumsuz argümanlarının herhangi bir hükmü yoktur. Onlara aldanılmaması gerekir. 38-40-Üstelik onlar; “Allah ölmüş olanı diriltmez!” diye en kuvvetli yeminleriyle Allah’a yemin ediyorlar. Hayır! Diriltecek! Bu O’nun verdiği gerçek bir sözdür. Fakat insanların çoğu bunu bilmiyor. Hakkında ihtilaf ettikleri şeyi onlara açıkça göstermek ve inkâr eden o kimselerin yalancı olduklarını kendilerinin anlamaları için diriltecektir. Biz bir şeyi dilediğimiz zaman, bizim ona sözümüz sadece “ol” dememizdir. O hemen oluverir. (Nahl Suresi 38-40) Cenab-ı Hak, hicret edecek kimselerin çok güzel bir yurda yerleştirileceğini de bildirir. Diriliş için yaptıkları mücadelenin ve katlandıkları eziyetlerin bir mükafatı olarak hicret ettikleri yer çok güzel bir yer olacaktır. Dahası onların daha sonraki yaşamlarında elde edecekleri güzellikler ve nimetler tanımlanamaz. Bunlar onlara bu dünyada bahşedilecek mükafatlarıdır. Ancak kozmik kıyametteki (ahiretteki) mükafatları öylesine muhteşemdir ki onları anlatmaya kelimeler yetmez. Onlar bu mükafatları fazlasıyla hak ettiler zira onlar bu uğurda eziyetlere katlandılar ve Rabblerine tevekkül etmekten geri durmadılar. 41-42- Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenlere gelince; elbette onları bu dünyada güzel bir yurda yerleştireceğiz. Bir bilseler Ahiretteki / gelecekteki mükafatlarının daha büyük olduğunu! Onlar ki sabrettiler ve yalnızca Rabblerine güvenip tevekkül ettiler. (Nahl Suresi 41-42) Müşrik ileri gelenlerin halkı Resulü Ekrem’in@ safından ayırmak için kullandıkları bir diğer ayartıcı argümanları, peygamberliğin / toplumsal önderliğin toplumdaki en soylu, aristokrat, melik, kral ve en zengin birisine gelmesi gerektiği iddiaları idi. Onlara göre toplumdaki zenginler, aristokratlar, soylular, melikler, krallar vb. ileri gelenler Allah’ın sevdiği ve seçtiği kullardır. Yine onlara göre bu sayılan seçkin insanlar statülerini Allah’ın kendilerini sevmesi nedeniyle kazanmışlardır. Toplumdaki zayıflar, yoksullar ve köleler ise Allah’ın sevmediği kullarıdır ve onların konumlarının böyle düşük olmasının nedeni de Allah’ın onları sevmemesidir. Müşriklerin bu anlayışına göre; “Peygamberin mutlaka toplumdaki en zengin ve en güçlü ileri gelenler arasından çıkması kaderdir. Muhammed ise Mekke toplumunun en zengini ve en güçlüsü değildir. Her ne kadar soylu bir aileden gelmekte ise de halihazırda varlıklı olanlar Haşimoğullarını geçmişlerdir. Haşimiler artık Mekke toplumunda zenginlik ve güçlülük açısından diğerlerine göre geri planda kalmışlardır. Medine toplumu için ise Abdullah bin Ubey gibi zengin ileri gelenler dururken peygamberlik / önderlik / devlet başkanlığı Muhammed’e verilemez. Zira Allah zengini ve güçlüyü sever. Bu nedenle Allah sevmediği kullarından kendisine bir elçi seçmez. Şayet Allah bir elçi gönderecek ise ve bu elçi toplumun üst sınıfındakiler arasından olmayacaksa o takdirde de bu elçinin mutlaka daha da bir üst sınıf olan meleklerden olması gerekir.” Cenab-ı Hak, müşriklerin bu anlayışlarının yanlış olduğunu müteakip ayette ifade eder ve kendisi adına hareket edecek olan elçisinin onların değerlendirdiği gibi soylulardan, meliklerden, krallardan, zenginlerden vb. değil ahlak ve iyi hasletlerini beğendiği olgun kimseler arasından seçtiği kişiler olduğunu bildirir. Bunun insanlık tarihi boyunca da hep böyle olduğunu, şayet inanmıyorlarsa eski ilahi öğretileri / eski ilahi hüküm ve hikmetleri bilen (ehli Zikr / Yahudi / hristiyan) bilginlere sorabileceklerini söyler. Arkasından Medine İslam Cumhuriyetine neden Abdullah bin Ubey’in değil de Hz. Muhammed’in@ başkan olması gerektiği açıklanır. Kurulacak İslam Cumhuriyetinin anayasası inzal edilen ilahi öğretiye uygun olarak hazırlanmış ve taraflar bu konuda uzlaşmışlardı. Fakat bu anayasal hükümlerin uygulamalı olarak gösterilmesi ve detaylandırılması yani anayasa hükümlerine uygun yasamaların yapılması için yine ilahi öğretiye ihtiyaç vardı. Bu yasamaları da Cenab-ı Hak Abdullah bin Ubey’e değil Hz.Muhammed’e@ inzal etmekteydi. / edecekti. Bu nedenle İslam Cumhuriyetinin başında zorunlu olarak peygamberimizin olması gerekiyordu. Abdullah bin Ubey’in bu konularda hiçbir yetkinliği yoktu. Bu nedenle Cenab-ı Hak, Resulu Ekrem’e@ inzal etmekte olduğu hüküm ve hikmetler ile anayasal hükümlerin açıklanacağını ve uygulamalı olarak hayata geçirileceğini beyan eder. 43-44- Biz, senden önce de sadece kendilerine açık delillere dayalı hükümler ve hikmetleri içeren kitapları vahyettiğimiz ricali / olgun / kâmil insanları elçi olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız, haydi Ehlizikr’e (Tevrat ve İncil’i bilen bilginlere) sorun. Biz sana da o zikri / hüküm ve hikmeti kendilerine indirilmiş olanı açıklaman / tebyin etmen / uygulamalı olarak göstermen için indirdik. Böylece onlar da bu sayede düşünürler belki. (Nahl Suresi 43-44) Cenab-ı Hak, toplumun önderliğini kendilerinden başkasına layık görmeyen bu kendini beğenmiş kibirli kesime müteakip ayette şöyle cevap verilmesini bildirir; “Bunlar kendilerini ne zannediyorlar? Elçime sinsi sinsi tuzaklar hazırlayan bu zavallıları yerin dibine geçirmeyeceğimden nasıl emin olabiliyorlar? Elçim ve müminler hicret ettikten sonra bu ekabirlerin yavaş yavaş eriyip gitmeyeceklerinin garantisi var mı? Beklemedikleri yönden başlarına bir belanın gelip kendilerini yok edecek olmasından nasıl emin oluyorlar? Fakat yine de kullarıma karşı çok şefkatli ve merhametli olduğum için bu tehditleri başlarına hemen getirmiyorum. Yeryüzü ve gökyüzündeki bütün mahlukat kibirlenmeksizin Bana boyun eğip itaat ederken bunlardaki kibir ve gurur neyin nesi? Neredeyse Medine’deki bütün otoriteler, bir çok kabile reisleri, ileri gelenler ve aklı başında tüm insanlar talimatlarıma uyarken bazı kendini bilmez müşriklerin bu kibir ve gururları da ne? Kendilerini ne sanıyorlar bunlar? Bizim merhamet, şefkat ve rahmetimizden endişe mi ediyorlar?” 45- 50- Peki sinsice kötülükler planlayanlar, Allah’ın kendilerini yerin dibine geçirmeyeceğinden yahut bilemeyecekleri bir yerden azabın gelmeyeceğinden eminler öyle mi? Veya onlar dolaşıp dururlarken asla savuşturamayacakları bir belanın kendilerini yakalamayacağından emin midirler? Yahut belirli bir süreçte onları içten içe çözülmeye mahkum edip ortadan kaldırmayacağından emin midirler? Mamafih sizin Rabbiniz, kesinlikle çok şefkatlidir, çok merhametlidir. Göklerde ve yeryüzünde bulunan canlılar ve melekler, kibirlenmeden Allah’a boyun eğerler. Üzerilerinde egemen olan Rabblerinden korkarlar ve verilen komutları uygularlar. (Nahl Suresi 45-50) 39.4. İslam Devletinde Vatandaşların Görev ve Sorumlulukları Akabe görüşmeleri neticelenmiş, İsra Suresinde belirtilen anayasal ilkelere dayalı olarak Medine’de bir İslam Cumhuriyeti kurma konusunda anlaşma sağlanmıştı. Kısa süre içerisinde hicret tamamlanıp Hz.Muhammed@ de Medine’ye hicret edecek ve Devletin başına geçecekti. İslam Cumhuriyeti idarecilerinin Anayasal ilkeleri uygulama hususundaki görev, yetki ve sorumlulukları da bildirilmişti. Fakat İslam Cumhuriyeti vatandaşlarının da bu sistem içerisinde görev ve sorumlulukları vardı. Cenab-ı Hak Nahl suresinin devamında bu görev ve sorumluluklara ilişkin emir ve talimatlarını bildirir. İlk emir sadece Allah’ı ilah kabul edip ikinci bir otoritenin egemenliğinin asla kabul edilmemesidir. Egemenliğin sadece Allah’a hasredilmesi bildirilerek sadece O’ndan gelecek emir ve talimatlara boyun eğilmesi emredilir. Bunun böyle olmasının gerekçesi olarak da Cenab-ı Hakk’ın göklerdeki ve yeryüzündeki her şeye sahip olması ve dinin / yönetimin sahibinin de kendisi olması olarak gösterilir. Mademki göklerin, yeryüzünün ve içindekilerin sahibi ve yaratıcısı Allah’tır o halde yönetimde de Allah’tan başkasına boyun eğmek olur mu? Hele ki Cenab-ı Hakk’ın kendisi kendisinden başka kimsenin tanrı / ilah edinilmemesini emretmişken aksini yapmak ne kadar büyük yanlıştır. 51-52- Allah, buyurdu ki: “İki (birden fazla) ilah edinmeyin. O, ancak tek bir ilahtır. Yalnız benden korkun / yalnız bana kulluk edin.” Göklerde ve yeryüzünde olan şeyler de yalnız O’nundur. Din de daima O’nundur. Böyle iken, şimdi siz kalkıp Allah’tan başkasına saygı duyacaksınız / hürmet göstereceksiniz / takvalı davranacaksınız öyle mi? (Nahl Suresi 51-52) Cenab-ı Hak talimatlarına şöyle devam eder; Yararlandığınız bütün nimetler Allah’tandır. O halde O’na değil de başkalarının egemenliğini kabul etmeyeceksiniz. Başınız dara düşünce kurtuluşu yalnızca O’ndan bekleyeceksiniz. Sosyal, ekonomik, siyasal her türlü sıkıntı ve krizlerle karşılaşınca sadece Allah’a yani O’nun adına hareket eden elçisine başvuracaksınız. Söz konusu krizleri ve sıkıntıları atlatmak için başka kişi ve otoritelere yönelmeyeceksiniz. Mamafih böyle durumlarla karşılaştığınızda ve krizler aşıldığında içlerinizden bazı zümreler yine de başka otoritelere yönelecekler, onların velayetine girecek ve onlara itaat edecekler. Bu gruplar yapacakları bu tür yanlış hareketlerle ilahi öğreti ve Cenab-ı Hakk’ın rehberliği sonucu lütfedilen nimetlere nankörlük etmiş olacaklardır. Ama çok geçmeden yaptıkları yanlışın farkına da varacaklar fakat bedelini de ağır ödeyeceklerdir. Cenab-ı Hak o grupların yapacakları nankörlüğün hesabını soracak ve onlara günlerini gösterecektir. Bu emir ile Cenab-ı Hak, kurulmakta olan İslam Cumhuriyetinde hükümetin / iktidarın yetki ve otoritesinin tekliğini vurgular. İslam iktidarına karşı yabancı hükümetlerle yapılacak bağlantı ve kurulacak ilişkilerin ihanet olacağı ve cezasız kalmayacağı vurgulanmış olur. 53- 55- Yararlandığınız her nimet Allah’tandır. Nitekim, bir sıkıntıya / krize girdiğinizde sadece O’na yalvarır sadece O’ndan imdat dilersiniz. Ama daha sonra, sizden o sıkıntıyı / krizi giderecek olsa, içinizden bir zümre Rabblerine hemen şirk koşarlar. Böylece kendilerine verdiğimiz nimetlere nankörlük ederler. Şimdilik faydalanın bakalım! Ama yakında gününüzü görürsünüz. (Nahl Suresi 53-55) O zümre ki daha sonra münafıklar olarak adlandırılacak olan gruptur ve daha çok eski müşrik sistemin devamından yana olan ileri gelenlerindendir. Onlar daha önce birbirlerini öldürdükleri ve kendilerini yok oluşa götüren toplumsal krizleri atlattıktan sonra Hz.Muhammed’in@ önderliğindeki Allah’ın otoritesine / Hükümetine karşı muhalif güçlerle ittifak kurarak İslami iktidarı devirmeye çalışacakları için Allah’ın verdiği nimetlere nankörlük yapmış olacaklardır. Onlar İslam Cumhuriyeti sayesinde toplumsal krizlerden çıkmalarına rağmen bu iktidarla elde edilecek zafer ve başarıya ait nimet ve rızıklarda şirk koştukları muhalif otoritelerin payı olduğunu iddia edecekler ve onları güçlendirmeye çalışacaklardır. Onlar bu krizlerin atlatılmasında destekledikleri paralel otoritelerin de payı olduğunu iddia edip elde edilen ganimet ve gelirlerden hisse almak isteyeceklerdir. Aslında onların hiçbir payları olmasa da hatta onların önerecekleri politikalar krizleri atlatmayı değil tam tersine İslami iktidarı tamamen yok etmeye yol açacak politikalar olmasına rağmen zafer elde edilince bu zafere ortak olmaya çalışacakları bildirilir. Onların eski şirk sisteminden kalma alışkanlıkları ve tecrübeleri vardı. Onlar halkı kandırmak ve halkın ürettiklerinden vergi toplamak için çok çeşitli kutsallar icat ederlerdi. Onların uydurdukları kutsallıkların gerçekle hiçbir ilgisi yoktu. Ama onlar halkı uydurdukları kutsallıklara inandırdıkları zaman onlar adına hareket ederek halkı sömürme operasyonları yaparlardı. Putlar onların uydurdukları ve kendilerine kutsallık payesi verdikleri nesnelerdi. Onlara güç, kudret ve yaratıcılık atfederlerdi. Medine Islam Cumhuriyeti kurulduktan sonra da yaşanacak ekonomik, siyasi, sosyal kriz ve sıkıntıları atlatmayı sadece Allah’tan ve Resulünden beklerlerken krizleri atlattıklarında ise bu başarıdan hemen kendi şirk / paralel otoritelerine bir pay çıkaracaklar. Halbuki krizi gideren ve onları sıkıntıdan kurtaran sadece Allah’ın göstereceği politika olacaktı. Bu nedenle de o zümrenin yönelmeleri gereken sadece Allah olması gerekirken onlar o şuursuz otoritelere yönelecekler ve krizi atlatmada onların da katkısının olduğunu iddia edeceklerdi. İşte onların bu iftiracı politikalarının elbette hesabının sorulacağı Cenab-ı Hak tarafından çok kuvvetli bir yeminle vurgulanarak İslam Cumhuriyeti vatandaşlarının dikkatleri çekilir. 56- (O zümre) rızık olarak verdiğimiz şeylerden / elde edilen gelirlerden / başarılardan şuursuz kimselere pay (çıkartıyorlar) kılıyorlar. -Allah’a ant olsun ki, bu iftiralarla / yalanlarla / uydurmalarla gerçekleştirdiğiniz aldatmalarınızın hesabını vereceksiniz. (Nahl Suresi 56) 39.5. Zayıf ve Aşağı Görülen Müminlerin Büyük Bir Medeniyet Yaratacağı Nasıl ki Mekke müşrik ileri gelenleri Hz.Muhammed@ ve müminleri zayıf görüyor ve onların Medine’ye hicret edip yeni bir devlet kursalar bile yine de Mekke’nin önderliğindeki şirk sistemine bir şey yapamayacağına inanıyorlarsa Abdullah b. Ubey gibi Medine’deki muhalifler de aynı görüşteydiler. Onlara göre de Hz.Muhammed@ ve taraftarlarının Mekke ve Arap yarımadasındaki müşriklerle boy ölçüşmesi imkansızdı. Onlar, bu görüşlerini “Allah’ın kızlar edindiği” şeklindeki sözleriyle ifade ediyorlardı. O zaman ki toplumda kızlar zayıflık, oğullar ise güçlülük göstergesi idi. Birinin kızının olması demek o kişinin kız çocuğunu besleyip büyütmesi, genç kız olduktan sonra ise ekonomik manada iş gücünden faydalanmadan evlenip başka aileye gidiyor olması, ekonomik bir güçsüzlük / zayıflık nedeniydi. Kız çocuğunun kabilenin güvenliği ile ilgili ise hiçbir faydası zaten yoktu. Fakat oğlan çocuğu büyüyünce savaşçı kimliği ile gücün ve güçlülüğün bir sembolü, barış zamanında da iş gücü nedeniyle ekonomik bir fayda aracı idi. Dahası evlendiği zaman eş olarak aileye getireceği kadın aynı zamanda ekonomik iş gücünü daha da artırmakta idi. Dolayısıyla erkek çocukları olmak güçlülüktü. Kız ve erkek çocuklarla ile ilgili bu anlayışları onların birbiriyle savaşan / mücadele eden tarafların güçlülüğü ya da zayıflığını ifade etmesinde bir araçtı. Bu nedenle Hz.Muhammed’in@ ve taraftarlarının Medine İslam Cumhuriyeti ile meydana getirecekleri yeni oluşumun zayıflığını ifade etmek için “Allah kızlar edindi” diyorlardı. Kendilerini ise oğullar / askerler / ordular sahibi güçlü olan taraf olarak ifade ediyorlardı. 57-Onlar, Allah’a kızlar / güçsüzlük / zayıflık / yumuşaklık (soft) yakıştırıyorlar. – Fesubhanallah!- Beğendikleri gücü / kuvveti ve kudreti / oğulları / orduları ise kendilerine ait olarak görüyorlardı. (Nahl Suresi 57) Cenab-ı Hak, bu durumu anlatmak için onların geleneğine uygun bir temsil getirir. Temsilde onlardan birisinin kız çocuğu olduğu müjdelendiğinde onların bu müjde karşısında sevinmek yerine üzüldüklerini ve hatta öfkelendiklerini anlatır. Bu olayın onun toplumdaki seviyesini düşürdüğünü ifade eder. O kişi ya toplumdaki itibarını / gücünü / statüsünü kaybetmemek için o kız çocuğunu hiç acımadan diri diri toprağa gömerek statüsünü koruyacaktır. Ya da merhamet edip ekonomik olarak zayıflamak ve toplumdaki statüsünü kaybetmek pahasına da olsa o kız çocuğunu istemeyerek de olsa kabullenecektir. Medineli müşrik kodamanlar da Mekke’den gelecek olan muhacirleri şehirlerine kabul edip onları besleyecek, geliştirecek ve kendileri de bu nedenle ekonomik olarak zaafa uğrayacaklar. Hatta onlar için savaştıklarında büyük kayıplara uğrayacak ve sonunda ise Resulü Ekrem ve beraberindeki muhacirler Medine’yi terk edip memleketlerine dönecekleri görüşüne sahip idiler. Onların bu görüşleri bir ailenin kız çocuğunun olması gibi bir olaydı. İşte bazı müşriklerin Allah ve Allah yanlıları hakkındaki bu bakış açıları gerçekten çok çirkindi. Onlar yeni oluşumun Medine’ye getireceği faydaları ve vaad ettiği güzel geleceği değil de muhacirleri barındırma nedeniyle uğrayacakları ekonomik kayıplarını hesap etmekteydiler. Böylece ne kadar kötü düşünmekte ve geleceklerini de tehlikeye atmaktaydılar. Halbuki Cenab-ı Hakk’ın onlara önerdiği sistem / dünya görüşü onlara çok güzel bir gelecek hazırlamaktaydı. Onların bütün kötü düşüncelerine rağmen Cenab-ı Hak yine de onları hemen sorgulayıp cezalandırmamaktadır. Onların bu kötü düşüncelerinin birgün gelecek ne kadar hatalı olduklarını görmeleri için mühlet vermektedir. Ayrıca varılan Anayasal anlaşma gereğince geçiş için makul süreler öngörülmüş olup o süreler dolmadan herhangi bir karşılık verilmeyeceği hükme bağlanmıştır. Ancak bu belirlenen süreler dolduktan sonra artık onlar için herhangi bir ilave / ek sure tanınması sözkonusu olmayacaktır. Onlara hak ettikleri cezalandırma uygulanacaktır. Halbuki Allah, toplumun felaha ermesi için rehberlik etmekte ve yol gösterici mesajlarını elçisi vasıtasıyla insanlara ulaştırmaktaydı. 58- 63- Öyle ki onlardan birine bir kız çocuğu olduğu müjdelense içi öfkeyle dolarak yüzü kapkara kesilir. Kendisine verilen haberin kötülüğü dolayısıyla kavminden gizlenmeye çalışır. Şimdi utana utana ve toplumda horlanması pahasına onu (kızı) yanında mı tutsun yoksa toprağa mı gömsün! Dikkat edin, onların görüşleri / hükümleri ne kötüdür! Kötü ve çirkin görüşler ahirete iman etmeyen kimselere aittir. En yüce, en güzel görüşler ise Allah’a aittir. Çünkü O, Aziz’dir, Hakim’dir. Bununla birlikte, eğer Allah zulümleri nedeniyle insanları hemen sorgulayıp cezalandıracak olsaydı, yeryüzündeki / ülkedeki hiçbir ileri geleni / dabbeyi / zalimi sağ bırakmazdı. Velâkin onları adı konulmuş bir süreye kadar erteler. Artık onların ecelleri gelince de ne bir saat ertelenebilirler ne de öne alınabilirler. Beğenmediklerini Allah’a layık görerek en güzel akıbetin kendilerine ait olacağı yalanını söyleyerek aldatırlar. Hiç şüphesiz onlar için ancak ateş vardır ve onlar, önden buyur edileceklerdir. Allah’a yemin olsun ki, Biz senden önceki ümmetlere elçiler gönderdik de şeytan onlara amellerini süslü ve güzel göstermişti. O, bugün de onların velisidir. Bu nedenle yarın onlar için acı bir azap vardır. (Nahl Suresi 58-63) 39.6. Medeniyete Giden Yolda İlahi Vahyin Müminlere Rehberlik yapması Cenab-ı Hak Medine’de oluşan yeni yönetim içerisindeki ihtilafların çözümünde Anayasa / Kitabın hükümlerinin rehberlik yapacağını ve sorunların çözümünde beyan edilecek hususların topluma rahmet getireceğini belirtir. İnsanların faydalanması için yarattığı nimet örneklerini bunun ispatı olarak verir. Örnek verdiği bu güzel nimetleri insanlara sunan Rabbin toplumsal sorunların çözümü için sunduğu hükümlerinde insanların faydasına olmaması düşünülebilir mi? 64- Biz, sana Kitab’ı hakkında ihtilafa düştükleri şeyleri beyan edip sorunlarını çözmen ve iman edecek bir topluma bir rehber / yol haritası, bir rahmet olması için indirdik. (Nahl Suresi 64) Cenab-ı Hak inzal ettiği Kitab / anayasa hükümlerinin de insanların hayrına olduğunu göstermek için insanların hizmetine emre amade kıldığı mahlukata dikkat çeker. Süt, bal, meyve ve şerbet gibi yiyecek, içecek ve şifalı şeylerin nasıl yaratıldığına ve insanların hizmetine sunulduğuna dikkat çekildikten sonra bunların her biri üzerinde düşünülmesi ve bu nimetlerdeki ayetin / işaretin / ibretin tespit edilmesi istenir. Önce gökten indirilen yağmur ile yeryüzünün dirilip canlanması metaforu kullanılarak Resulü Ekrem’e indirilen vahiy ile toplumun diriltileceğine işaret edilir. Medine İslam Cumhuriyeti oluşumu için hicret edecek muhacirleri “Allah’ın kız edinmesi” olarak niteleyip müminlere zayıflık atfedilmesi şeklinde benzetme yapan müşrik ileri gelenlerinin bu kötü nitelemelerine karşın vahyin bu ülkede toplumun dirilişine, güçlenmesine ve ayağa kalkmasına vesile olacağına atıf yapılır. Derin düşünen kişilerin vahyin toplumu nasıl dirilteceğini göreceği vurgulanır. 65- Allah gökten bir su / yağmur indirdi de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti. Şüphesiz ki bunda (aklını başına alıp öğüt / tavsiyeyi) dinleyen bir kavim için kesinlikle bir ayet vardır. (Nahl Suresi 65) Cenab-ı Hak, güzel örneklerinden ikincisini keçi, koyun, deve ve sığır gibi hayvanlardan elde edilen faydaların en önemlisi olan sütün yaratılması metaforu üzerinden verir. Söz konusu ayette sütün hayvanın dışkısı ile kanından elde edilmesini ve insanların severek içtiği bir içecek olmasını gündeme taşır. İnsanların sevmediği pis / aşağı gördüğü dışkı ve kandan insanların severek içtiği bir içecek örneği ile hor ve hakir gördükleri, aşağıladıkları müminlerin yarın toplum için ne kadar sevecekleri medeniyet ürünleri, ganimetleri ve nimetleri sunacağına işaret eder. 66- Şüphesiz sizin için sağmal hayvanlarda (keçi, koyun, deve sığır vb.) size bir ibret vardır. Biz, size onların karnındaki dışkı ile kan arasındaki şeylerden, içenlerin boğazından kolaylıkla geçen halis süt içiriyoruz. (Nahl Suresi 66) Cenab-ı Hak üçüncü güzel örnekliği hurma ve üzümlerden elde edilen içki ve güzel rızıklar üzerinden metaforik bir anlatım ile verir. Nasıl ki hurma ve üzüm uzun uğraşlar sonucunda ve belirli işlemlerden geçirilerek şarap, pekmez, peksimet vb. katma değeri fazla olan ürünlere dönüştürülüyorsa İslam Cumhuriyetinde de vaat edilen zaferler, ganimetler, zenginlikler, huzur, medeniyet, barış, vb. üstün sosyal ve ekonomik nimetleri elde etmek için uzun uğraşlar vermeye, belirli proseslere ve zamana ihtiyaç vardır. Cenab-ı Hakk’ın vaat ettiği bu güzel nimetler insanların gösterecekleri çabaya, gereğinin acele etmeden sabırla yapılmasına ve zamana bağlı olduğuna işaret edilir. 67- Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden -ki, siz ondan içki ve güzel rızık edinirsiniz- Şüphesiz bunda aklını kullanan bir toplum için kesinlikle bir ayet vardır. (Nahl Suresi 67) Dördüncü örnek ise sureye adını veren bal arısından verilir. Cenab-ı Hak bal arısına dağlarda, ağaçlarda, çardaklarda vb. çeşitli yerlerde yuvalar edinmesini ve her çeşit çiçek özlerini toplamasını vahyettiğini bildirirken Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin hicret edilecek olan Medine’de özel yerler aramadan buldukları mekanlardan yurt edinmeleri ve eriştikleri her yerin güzelliklerinden, adetinden, geleneğinden, örfünden, sanatından ve bilgisinden faydalanmalarına işaret eder. Daha sonra da Cenab-ı Hakk’ın kendileri için uygun gördüğü planları / yolları / usulleri aynen takip etmelerini bildirir. Nasıl ki bal arısı topladığı bitki özlerinden Cenab-ı Hakk’ın kendisine öğrettiği metodları / yolları izleyerek bal yapıyor ve bu bal insanlar için şifa oluyorsa, müminlerin de tıpkı bal arıları gibi topladıkları bilgi, birikim, örf, sanat ve güzel adetleri Cenab-ı Hakk’ın gösterdiği yolu/ metodu / planı izleyerek insanların sosyal, siyasal ve ekonomik alanlarda sorunlarını çözecek, dertlerine şifa / derman olacak çeşitli metodlar / yöntemler / politikalar üretmeleri gerektiğine işaret edilir. 68-69- Rabbin bal arısına dağlarda, ağaçlarda ve yapacakları çardaklarda evler / yuvalar edinmesini, sonra “meyvelerin hepsinden ye ve Rabbinin (sana) emre amade kıldığı yollarını / planlarını aynen izle” diye vahyetti. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir içecek çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Şüphesiz ki bunda düşünen bir millet için, kesinlikle bir ayet vardır. (Nahl Suresi 68-69) Medine’nin bazı müşrik ileri gelenlerinin Islam Cumhuriyetinin kurulmasına karşı gösterdikleri ayak direme ve gönülsüz davranışları hakkında da bir uyarı yapılır; “Nasıl ki Allah sizi yarattı ve varlık dünyasına çıkardı ve bir kısmınız bilinçsizliğin / şuursuzluğun / idraksizliğin hâkim olduğu en kötü ihtiyarlık dönemini yaşayacak olsa da sonunda hepiniz vefat edecekse aynen bu misal gibi toplumsal olarak da Allah’ın sayesinde mükemmel bir oluşumla yaratılarak tevhidi bir devlet oluyorsunuz. Yeniden yaratılmış iken şayet bir kısmınızın bu isteksizliği devam edecek olursa Allah da sizi tekrar toplumsal olarak vefat ettirir / ölü bir toplum olursunuz da o en rezil ve aşağılık hayatınıza geri dönmüş olursunuz. Bu sonuç sizin beyinsizliğinizden / idraksizliğinizden kaynaklanan bir sonuçtan başka bir şey olmayacaktır. Her şeyi en iyi bilen Allah sizi uyarmaktadır.” 70-Sizi Allah yarattı, sonra da sizi vefat ettirecektir. Sizden kim, ömrünün en rezil devresine / dalalet / cahiliyye / şirk devresine döndürülürse, bu ilim sahibi olduktan sonra tekrar bir şey bilmez / cahil / idraksiz olmayı seçtiği içindir. Şüphesiz ki Allah en iyi bilendir ve çok kudretlidir. (Nahl Suresi 70) 39.7. Medine Halkının Muhalefetin Ayartmalarına Karşı Uyarılmaları Medine’nin bazı müşrik ileri gelenlerinin Medine Islam Cumhuriyetine karşı oluşlarının sebebi muhacirler nedeniyle ekonomik kayıplara uğrayacaklarına inanmalarıydı. Onları bu düşünceye iten husus ise Anayasal sözleşmeye göre Medineliler muhacirlerin geçimleri için sahip oldukları pazar ve üretim imkanlarını paylaşacak olmaları idi. Anayasal Sözleşmeye göre “Muahat (Kardeşlik) kurumu” oluşturulacak ve Ensardan varlıklı her mümin aile bir muhacir ile kardeş olacaktı. Tevhit için bu gerekli idi. Şayet bu imkân verilmez ise muhacirler Medine’ye geldikleri zaman mülteci ve dilenci konumuna düşeceklerdi. Bu nedenle Medineliler geçimleri için onların üretime ve pazara girişlerine yardımcı olacaklar ve onların Medine piyasasında rızıklarını kazanmaları için ellerindeki sermayelerini ve Pazar payını paylaşacaklardı. Çünkü Anayasal sözleşme uyarınca muhacirlerde Medineliler gibi rızıklanma konusunda aynı / eşit haklara sahip olacaklardı. Mekkeli muhacirler Medineliler için Anayasal Sözleşme (eyman) ile sahip oldukları (meleket) kardeşleridir. (meleket eyman) Birlik ve beraberliğin en önemli göstergesi olan ekmeğini paylaşma ilkesini Medineli bazı müşrik ileri gelenler uygulamak istemiyorlardı. Zira bu paylaşım ile yukarıda “Allah kızlar edindi” ifadesi çerçevesinde işlendiği üzere mevcut statükolarını kaybetmelerine ve fakirleşmelerine yol açacağı düşüncesinde olmaları idi. Halbuki birbirlerini yiyen ve yok oluşun kenarına gelen Medine için bu kardeşlik / muahat kurumu ile barışa, huzura, istikrara ve nizama kavuşma en büyük nimet olmasına rağmen Abdullah bin Ubey gibi müşrik ileri gelenler fakirleşeceğiz korkusu ile bu nimeti tepmek / inkâr etmek istiyorlardı. 71-Allah, sizin bir kısmınızı, rızık olarak bir kısmınıza üstün tuttu. Kendilerine fazla rızık verilenler, sözleşme yaptıkları kimseleri rızıklandırmaktan / sahip olduklari üretim ve pazar imkanlarını paylaşmaktan kaçınıyorlar. Halbuki rızıklanma hususunda eşittiler. / aynı haklara sahiptirler. Onlar Allah’ın nimetini / iman ve devlet nimetini inkâr mı ediyorlar? (Nahl Suresi 71) Allah’ın nimetini inkâr ediyorsunuz çünkü bu düşünceniz son derece yanlıştır. Nasıl ki Allah size eşler verdi ve bu eşlerden güç devşirdiğiniz oğullar ve torunlar yaratıyorsa ve böylece güce kavuşuyorsanız aynı şekilde hicret edecek müminlerle yapılacak kardeşlik eşleştirmesi sonucunda da sizler daha güçlü olacaksınız. Bu birlik ve beraberliğin getirdiği güç ve kuvvetle düşmanlarınıza meydan okuyacaksınız. Yine nasıl ki evlatlarınız ve torunlarınız olduğunda çoğalmanıza rağmen rızıklarınız / gelirleriniz artıyorsa herkesi doyuracak rızık / gelir yine temin ediliyorsa hatta güçlendikçe rızıklarınız / gelirleriniz artıyorsa muhacirler size katılınca artan gücünüzle mütenasip olarak gelirlerinizde de artış yaşanacaktır. Bu durumu göre göre hala batıl düşüncelerin peşinden mi gideceksiniz? Allah size bu güç ve kudret artışından kaynaklı tevhit olmanın büyük bir nimet olduğunu göstermesine rağmen o nimeti ret mi edeceksiniz? 72- Allah, sizin için kendinizden eşler kıldı, o eşlerinizden de oğullar ve torunlar kıldı. Sizi tayyibattan (hoş, güzel, yararlı şeylerden) da rızıklandırdı. Şimdi onlar hala bâtıla mı inanıyorlar? Ve Allah'ın nimetini inkâr mı ediyorlar? (Nahl Suresi 72) Allah’a ve Allah’ın devletine karşı olanların görüşlerine kanacak ve onlara uyacak olursanız kaybedenler olursunuz. Onların size verecekleri herhangi bir rızık / gelir yoktur. Onlar sizi sömürmek için çalışmaktadırlar. Halbuki Allah ve Allah yanlıları sizi yerden ve gökten çeşit çeşit rızık / gelirle rızıklandırmak istiyor. 73- Onlar, Allah’a karşı göklerden ve yeryüzünden kendileri için rızık olarak herhangi bir şeye malik olmayan ve buna asla güç yetiremeyecek olan şeylere tapıyorlar. (Nahl Suresi 73) Sakın Allah’ı şirk otoriteleri ile kıyaslamayın. Onlar sizinle gelirlerini paylaşmazken Allah size çok büyük rızık / gelir vaat etmekte ve elde edilecek gelir / rızıkları da sizlere bol bol ihsan edecektir. Elde edilecek gelirlerin büyük kısmı sizlere verilecektir. 74-Artık Allah’ı şirk koştuğunuz varlıklara benzetmeyin. Şüphesiz Allah bilir, siz bilmezsiniz. (Nahl Suresi 74) Halbuki küresel ortakların (şirk otoritelerinin) kölesi / kulu olmuş olanlar sizlere bir şey vermezler / veremezler. Halbuki Hz.Muhammed@ gibi yalnız Allah’a kul olan ve böylece bağımsız hareket ederek elde edilen rızık / gelirleri istediği gibi herkese dağıtan / infak eden kimse, şirk otoritelerine bağımlı olan kimse ile aynı olur mu? Abdullah bin Ubey gibi şirk otoritelerine köle olan müşrikler, / münafıklar, sömürgeci efendilerinin emirlerini yerine getiriyor ve onlar sömürgecilerin uşakları olarak hareket ediyorlar. Halkın yararına hiçbir şey yapmıyorlar. Ama Resulü Ekrem öyle mi? O, sömürgeci güçlerden / şirk otoritelerinden uzaktır ve onlarla hiçbir bağı yoktur. O, kuracağı devlette elde edilecek gelirleri halk için dağıtacak. Çünkü Allah böyle emrediyor. / istiyor. Cenab-ı Hak, halkın / kullarının yararına çalışan yönetimler olmasını istiyor. Halkın genel eğilimi / yönelişi de Allah’a doğrudur. O’nun iktidarı sağlamlaşıyor. Fakat müşrik / münafık olanların çoğu bunu bir türlü bilemiyorlar. / göremiyorlar. 75- Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının malı olmuş bir köle ile, Bizim kendisine güzel bir rızk verip de ondan gizli ve açık olarak harcayan bir kimseyi misal verdi: Bunlar hiç eşit olurlar mı? Yöneliş / hamd Allah’adır.- Fakat onların çoğu bunu bilmiyorlar. (Nahl Suresi 75) Abdullah bin Ubey, her ne kadar Medine’nin en büyük kabilesi Hazreç’in reisi ise de elinden bir şey gelmeyen beceriksizin birisi idi. Kabilesine hiçbir faydası dokunmuyordu. Kabilesinin kendisinden beklediği hiçbir şeyi beceremedi. Zaten bu nedenle de Hazreçliler onun yerine Hz.Muhammed’in@ kendilerine başkan olmasını kabul ettiler. Daha önce Medine’nin huzura kavuşturulması için kendisinden çözüm beklediler, ancak o çözüm adına hiçbir politika ortaya koyamadı. Bunun üzerine kabilenin diğer etkin şahsiyetleri çözümü onu saf dışı bırakmada / by-pass etmede buldular. Akabe görüşmeleri ile Hz.Muhammed@ ile anlaşmaya vardılar. Zira O teklif ettiği sistem ve dünya görüşü modeli ile hem Medine’nin sorunlarına akla yatkın çözümler sunuyor hem de bunun kendisi tarafından nasıl uygulanacağını ispatlıyordu. Bu noktada taraflara adil davranmayı emrediyordu ve gösterdiği yolun en doğru yol olduğunu herkes apaçık görüyordu. Cenab-ı Hak aşağıda verdiği iki adam örneği ile Abdullah b. Ubey ile Hz.Muhammed’i@ kıyaslar ve tüm Medinelilere yanlış tercih yapmamaları konusunda uyarıda bulunur. 76- Allah iki adamı da örnek verdi: Bunlardan birisi bir iş yapabilecek yeteneğe sahip olmayıp beceriksizin birisidir ve tamamen sahibine bir yüktür. Sahibi onu nereye gönderse hiçbir işi beceremez. İşte böyle bir meymenetsiz adam ile adaletle emreden ve doğru yolda olan bir adam hiç aynı olur mu? (Nahl Suresi 76) Cenab-ı Hak, Medine İslam Cumhuriyeti kurulduğu zaman bu devletin eninde sonunda muzaffer olacağını ve vaat ettiği bu zafer (saat emri) konusunda “kim bilir ne zaman gelecek o saat? Hem gerçek mi yalan mı? vb.” gibi söylemlerle tereddüt yaratarak Medine’de İslam Cumhuriyetinin oluşumunu engellemek isteyen Medineli bazı ileri gelenlere cevap olarak gaybın / geleceğin kendisine ait olduğunu dolayısıyla geleceğin mutlaka vaat edildiği gibi gerçekleşeceğini ve bunun zamanının ise öyle uzak olmadığı / yakın olduğunu bildirir. 77- Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir. Saatin emri de yalnızca göz açıp kapama gibi veya daha kısadır. Şüphesiz Allah her şeye güç yetirendir. (Nahl Suresi 77) Cenab-ı Hak, Abdullah b. Ubey gibi müşriklerin Medine İslam Cumhuriyeti ile “yeniden doğuşu” engellemek isteyenlere karşı insanın bebek olarak dünyaya doğması ve dünyayı tanıması metaforunu dile getirir. Medineliler kendi kabuklarına çekilmiş kendi içlerinde birbirleri ile çekişirken, hiçbir şeyden anlamaz, hiçbir şey bilmezken Allah’ın yardımı sayesinde bu devlet vesilesi ile kabuklarını kırdılar ana rahmi misali rahimlerden çıktılar ve dünyayı tanıdılar. / tanıyacaklar. Devlet kurulmakta… Dünyanın nasıl döndüğünü / işlediğini anlayacaklar. Kendilerini içlerine kapatan ablukadan kurtulma fırsatını yakaladılar. Dünyayı tanımaya yönelik her türlü işitme, görme (istihbarat, izleme) ve idrak (devlet aklı, divan) hassaları ile donatıldılar. Tıpkı insanın çocukken anne karnından doğması ve dünyayı tanıması gibi. Tüm bunlar şükredilmeye değer nimetlerken, onlar hala bu doğuşu engelleme çabasındalar. 78- Siz hiçbir şey bilmezken Allah, sizi annelerinizin karnından çıkardı ve sizi işitme, görme (duyularını) ve idrak / anlama yetisi verdi. Umulur ki; böylece şükredersiniz. (Nahl Suresi 78) Başta Abdullah b. Ubey olmak uzere bazı Medine müşrik ileri gelenleri Medine’de İslam Cumhuriyeti için yapılan Anayasal Sözleşmeyi kabul etmek istemeyişlerinin altında yatan bir diğer sebep de Mekke ve Arap yarımadasındaki müşrik kabilelere karşı durmalarının, onlara karşı dayanmalarının mümkün olmadığı idi. Hepsi birden üzerlerine gelecek olurlarsa Medine’nin gücünün buna yetmeyeceği üzerine oluşturdukları algıyı bertaraf etmek gerekiyordu. Onların bu algılarına karşı Cenab-ı Hak, Medine’deki yeni oluşumun yalnız olmadığını, Medine İslam Cumhuriyetine (gökyüzü metaforunda) boyun eğmiş birçok habercinin / istihbarat elemanlarının (kuşlar metaforunda) Allah’ın egemenliğinin tesisine yardımcı olduklarını belirtir. Böylece çevre kabilelerden birçok kişinin İslam Cumhuriyetinin emrine / hakimiyetine girdiklerini / gireceklerini kuşların havada uçması metaforu ile belirterek Medine’nin savunulması konusunda endişe edilmemesi gerektiği ifade edilir. Bu çıkarımın yapılması için verilen metaforik örnek üzerinde müminlerin düşünmeleri ve işaret edilen bu hususu yakalamaları istenir. 79- Gökyüzünde / gökle yer arasında, emre amade olan kuşları görmüyorlar mı? Onları Allah’tan başkası tutmuyor. Bunda, inanan bir toplum için elbette ki ayetler (işaretler) vardır. (Nahl Suresi 79) Medine’nin güvenliği huzuru konusunda endişe edilmemesi gerektiğine değindikten sonra bunun sadece çevre kabilelerin egemenliği altına alınması ile değil aynı zamanda Medine’nin stratejik konumu ile de bağlantılı olduğu müteakip ayetlerde bildirilir. Şöyle ki; “Allah sizi öyle stratejik bir yerde (Medine) iskân ettirmiş ki sizin güvenliğinizi sağlamış ve sizin emrinize amade Yahudilerden sanatkârlar vermiş, böylece onlar sizin için deriden eşyalar imal ederler ve ticaretini de yaparsınız. Bu durum size hem ticari hem de can güvenliği temin eder. Zira bu sanatlar ve sanat ürünleri bölge için son derece stratejik ürünlerdir. Şayet bunlarda sizin güvenliğinize katkı sağlamadı diyelim o zaman yani çok tehlikede kalırsanız dağlara sığınabilme imkanlarınız var. Dibinizde Uhud dağı vb. dağlar mevcut. Oralara kolayca sığınırsınız ve düşmanlarınız sizleri asla yenemezler. Endişe etmenize gerek yok. Ayrıca düşmanlarınıza karşı korunacak zırhlarınız da mevcut. Allah bu kadar nimet vermiş O’nun öğretisine, O’nun sistemine ve Resulune teslim olmak icin daha neyi bekliyorsunuz?” 80-81-Allah evlerinizi bir huzur ve dinlenme yeri kıldı. Ve sizin için hayvanların derilerinden yolculukta ve konakladığınız günlerde evler / çadırlar kıldı. Ve onların yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından döşeme eşyası ve bir süreye kadar geçim vasıtası kıldı. O (Allah), yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı ve sizin için dağlardan barınaklar kıldı. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve düşmanın şiddetli darbelerine karşı sizi koruyan zırhlar kıldı. İşte böylece Allah, müslüman olasınız diye üzerinizdeki nimetini tamamlamaktadır. (Nahl Suresi 80-81) Bunlara rağmen hala yüz çevirerek Anayasal çerçevede barış ve güvenlik devletine ayak direyecek olurlarsa onlara gereken uyarı yapılmıştır artık. Bundan sonra ki inkarları cehaletten değil Allah’ın nimetini bile bile inkâr demektir. Ayak direyenlerin çoğu zaten kafirlerdir. 82- 83- Buna rağmen eğer yüz çevirirlerse, artık sana düşen sadece apaçık bir tebliğdir. Onlar, Allah'ın nimetini bilirler, sonra onu inkâr ederler. Onların çoğu kâfir kimselerdir. (Nahl Suresi 82-83) İleri gelenlerden bazıları ayak direye dursun, Medine’deki bütün ümmetler / aşiretler / kabileler bu barış ve güvenlik devletine katılacaklar ve onlardan birer temsilci atanarak İslam Cumhuriyeti teşekkül edecektir. İşte o katılım sağlandığı zaman bu ayak direyenlerden şimdi yaptıkları için özür beyanları kabul edilmeyecek ve onlara asla göz açtırılmayacaktır. 84 -85- Her ümmetten bir şahit getireceğimiz gün, artık kâfirlere izin verilmez. Onların özür dilemeleri de kabul edilmez ve o zulmeden kimseler, azabı gördükleri zaman, artık onlardan azap hafifletilmez ve onlara mühlet de tanınmaz. (Nahl Suresi 84-85) Medine’nin ileri gelen inkarcılarının yaptıkları ayak diremeleri başarısız olup da teslim oldukları zaman onların izinden gitmiş kimseler de hemen efendilerini / önderlerini satacaklar fakat önderleri onlardan yine baskın çıkacaktır. Zira onlar gelişmeleri daha erken görmüş ve onlardan önce teslim olacaklardır. Dolayısıyla sonraya kalmış olan şakşakçıları o aşamada da silleyi yiyeceklerdir. Efendileri onlardan önce teslim olacak ve uydurdukları şeyleri kendileri hemen terk edeceklerdir. Cenab-ı Hak bu uyarısıyla Abdullah bin Ubey gibi ayak direyenleri takip etme niyetinde olan Medinelilerin dikkatini çekmektedir. Onlara “Dikkatli olun! Gelecekte sizi satacak olanların peşinden gitmeyin! Şimdiden seçiminizi doğru yapın, ileride pişman olacağınız bir yola girmeyin!” denilmektedir. 86 -88- O, ortak koşan kimseler, ortak koştukları şeyleri gördükleri zaman: “Rabbimiz! İşte sana ortak koştuklarımız. Seni bırakıp da yalvardıklarımız bunlardı!”, dediler. Onlar (koştukları ortaklar) da hemen onlara; “Şüphesiz siz kesinlikle yalancılarsınız” diye sözü ağızlarına tıkarlar. Onlar, o gün, uydurdukları şeyleri terk etmiş / onlardan uzaklaşmış olarak Allah’a teslimiyetlerini sunarlar. İnkâr ederek Allah yolundan çeviren kimselere gelince; Biz yapmakta oldukları bozgunculuk nedeniyle onlara azap üstüne azap edeceğiz. (Nahl Suresi 86-88) Cenab-ı Hak bu uyarısının gerekçesi olarak şöyle devam eder; “Bir gün gelecek tüm Medine topluluklarından / kabilelerinden birer temsilci atayacağız ve o temsilcileri de Resulü Ekrem’e bağlayacağız. İslam Cumhuriyetine teslim olanlar (müslümanlar) için bu Kitab ile her şeyi açıklayarak onları rahmet ve müjdelere gark edecek bir yola iletmek üzere rehberlik edeceğiz. Onlar ilahi vahyin rehberliği ile sizlere örnek olacaklar ve sizleri rahmet ve nimetlerin bol olduğu bir medeniyete götürecekler.” 89- Biz o gün, her ümmet içinde, kendilerinden bir şahit göndereceğiz. Seni de onların üzerine şahit getireceğiz. Biz bu kitabı da her şeyi açıklayan ve müslümanlara bir kılavuz, bir rahmet ve bir müjde olarak sana indirdik. (Nahl Suresi 89) Surenin başında da belirtildiği gibi Son Akabe beyatından / Anayasal Sözleşmenin yapılmış olmasından Medineli müşriklerin haberlerinin olmamış olması, onlarda çok büyük bir rahatsızlık yaratmıştı. Her ne kadar Mekkeliler konu hakkında bir kanıta ulaşamamış olsalar da Medineli ileri gelenleri tehdit etmekten geri durmamışlardı. Şayet böyle bir anlaşma yapıldıysa en büyük düşmanlığı yapacaklarını ve onları Medine’den sürüp çıkaracakları vb. tehditlerde bulunmuşlardı. Mekkelilerin tehditleri Medineli ileri gelenlerde büyük etki uyandırmıştı. Medine’ye döndükleri zaman Hz.Muhammed@ ile böyle bir beyatın / Anayasal sözleşmenin gerçekten yapıldığını öğrenince deliye dönmüşlerdi. Her ne kadar bu konu birkaç senedir Medine’nin gündeminde sürekli tartışılıyor ve Anayasal Sözleşmenin taraftarları da sürekli artarken bir yandan da Musab bin Umeyr İslam devletinin teşkilat alt yapısı hazırlamaktaysa da bu Son Akabe beyatından / Anayasal Sözleşmeden Abdullah bin Ubey’in haberdar edilmemesi ona çok ağır gelmişti. Üstelik Mekkelilerin çok ağır tehditlerde bulunması da onda büyük bir tedirginliğe yol açmıştı. Bu ve benzeri nedenlerle Abdullah bin Ubey başta olmak üzere Medineli muhaliflerin Medine’de bir İslam Devleti kurulmasına engel olmak için başlattıkları tezvirattan ve psikolojik harekattan Medineli ileri gelen bazıları etkilenmişti. Nahl Suresinin başından beri anlatıldığı üzere Cenab-ı Hak yapılmakta olan psikolojik operasyonu bertaraf etmek için ayetlerini peşpeşe inzal eder. Yürütülen algı operasyonundan etkilenerek yapılan Anayasal Sözleşmeyi / Beyatı bozmak isteyen ya da bir kısım hükümlerini ihlal etmek isteyen veya sözleşmeye ihanet etmek isteyen kişilerin uyarılması ve sözleşmeye bağlı kalmaya ikna edilmeleri gerekmektedir. Onların içine düşürüldükleri korku, şüphe ve endişelerden sıyrılmalarına yardımcı olunmasına ihtiyaç vardır. Bu amaçla onlar marufa / iyiliğe / güzelliğe ve adil olmaya davet edilirler. Bir kaç yıldır görüşmeleri devam eden akabe görüşmelerinde kurulacak barış ve huzur devletinin iyilik, güzellik ve adaletten başka hedefinin olmadığı ifade edilmiş olur. Muhacirlerle kardeşlik, Medine içindeki kabilelerle kardeşlik ve kabileler arasındaki öldürücü çatışmalara bir son vermek, iyilikten başka bir şey değildir. Kardeşlik için ekmeğini paylaşmaya davet edilirler. Kötülükleri engellemek ve kötülüklerden sakınmaya da davet edilirler. Güvenli, huzurlu bir devlet ve toplum için de bunlar gereklidir. Medineliler azgınlıktan, aşırı gitmekten, tuğyan ve isyandan da uzak durmaya davet edilirler. Altına imza atılan sözleşmenin Medine ve Medinelilerin iyiliğinden başka bir şey olmadığı ve Allah’ın bu emirlerinin de herkesin iyiliğine olduğu hususunu akletmeye davet edilir. 90- Hiç şüphesiz Allah, adaleti, iyileştirmeyi-güzelleştirmeyi ve yakınlara vermeyi emreder! Hayâsızlıktan / fahşadan, kötülükten / münkerden / selim akla ve sağduyuya aykırı çirkinliklerden ve azgınlıktan / bağiy / sınırları hiçe sayan taşkınlıktan nehyeder! O, size sorumluluklarınızı aklınızda tutabilesiniz diye öğüt verir. (Nahl Suresi 90) Onlara yaptıkları Anayasal Sözleşmenin / beyatın Allah’ın ahdi yani Allah ile yapılan bir sözleşme olduğu belirtildikten sonra bu sözleşmeye uymaları istenir. Sözleşmeye imza attıktan sonra taahhütlerini bozmaya kalkmamaları konusunda şiddetli bir uyarı yapılır. Sözleşme imzalanırken / beyat yapılırken Allah’ı kefil / şahit tuttuklarını unutmamaları sıkı sıkı tembihlenir. Zira Cenab-ı Hakk onların ne yaptığını gayet iyi bildiği ifade edilir. 91- Sözleşme yaptığınızda Allah’ın ahdini / Allah ile yaptığınız sözleşmeyi yerine getirin! Yeminlerinizi / Sözleşmelerinizi / taahhütlerinizi kesinleştirdikten sonra bozmaya kalkmayın! Unutmayın ki Allah’ı kendinize kefil kılmıştınız. Şüphesiz ki Allah yaptığınız her şeyi biliyor. (Nahl Suresi 91) Cenab-ı Hak, Medinelileri ahitlerine sadık kalmaları noktasında kesin uyarısını yaptıktan sonra onların anlaşmayı bozmalarına neden olabilecek hususlara değinir; “Mekkelilerin tehditleri nedeniyle Mekke ve bütün Arap kabilelerinin Medine’ye saldıracakları ve onların kalabalık olmaları, büyüklüğü ve güçlülüğü karşısında dayanamayacaklarını, onlarla başa çıkmalarının imkansızlığını işleyen Abdullah bin Ubey ve arkadaşlarının saldıkları korku sonucunda anlaşmadan vazgeçmemeleri konusunda uyarıda bulunur.” “Abdullah bin Ubey ve Medineli diğer müşriklerin psikolojik harp taktikleri ile anlaşmaya imza koyan müminleri korkutup sözleşmeden vazgeçirmeye çalıştıklarını ifade eder.” “Yıllardır üzerinde ilmek ilmek çalışılan ve her türlü durumu değerlendirerek hazırlanan Anayasal Sözleşmenin iptal edilerek bütün emeklerin boşa gitmesine izin verilmemesi gerektiğini bildirir. Bu hususta yünden ip eğiren kadının ipini eğirip tamamladıktan sonra tekrar o ipi çözmesi örneği verilerek şayet anlaşmayı iptal edecek olurlarsa örnekteki kadın gibi boş ve saçma bir iş yapmış olacakları ve başa döneceklerini vurgular. Yani Medinelilerin tekrar birbirini yiyen toplumu uçurumun kenarına götüren eski konumuna geri döneceklerine işaret edilmiş olur. Bunun bir imtihan olduğunu belirterek onların sınandığını şayet bu sınamayı geçecek olurlarsa endişe ettikleri hususun aslında bir algıdan ibaret olduğunun ve gerçeği yansıtmadığının kıyamet günü / zafer günü açıkça görüleceğini bildirir.” 92-Sakın bir ümmet / topluluk, diğer bir ümmetten / topluluktan daha çoktur / daha güçlüdür diye, yeminlerinizi / söz ve taahhütlerinizi aranızda aldatma aracı edinerek, ipliğini sağlamca eğirdikten sonra, onu söküp bozan kişinin (kadının) durumuna düşmeyin! Şüphesiz Allah, sizi bununla sınıyor. Hakkında ihtilaf ettiğiniz şeyi kıyamet günü size ayan beyan ortaya koyacaktır. (Nahl Suresi 92) “Bu imtihanı geçerseniz hepiniz bir tek ümmet oluşturacaksınız. Bu tevhit / tek ümmet oluşumunu Allah dilediyse kimse buna engel olamayacaktır. Fakat bu gidişatın dışında kalmak isteyen için yapacak bir şey yoktur. Onlar eski sapıklıkları içerisinde bırakılacaklardır. Tevhit / tek ümmet olmak isteyene de Allah hidayet edecek ve bu tevhide nasıl ulaşılacağı konusunda rehberlik yapacaktır. Sonunda ise herkes yaptığının hesabını verecektir.” 93- Eğer Allah dilerse hepiniz tek bir ümmet olacaksınız / oldunuz. (Bunu kimse engelleyemez) fakat dalalette kalmak isteyeni dalalette bırakacak, doğru yola yönelmek isteyeni de hidayete ulaştıracak. Elbette yaptıklarınızdan hesap sorulacak. (Nahl Suresi 93) Cenab-ı Hak, Medinelilere yönelik tehdit ve uyarılarına yapılan sözleşmeyi insanları aldatma, psikolojik etki altına alma aracı olarak kullanmamaları hususu ile devam eder. Yapılan Anayasal Sözleşme ile yere sağlam basan bir durumda iken verilen sözlerden vazgeçilecek olunursa ayaklarının kayacağını ve Allah’ın yolundan uzaklaşmanın getireceği kötü akibetle karşılaşacakları ikazında bulunur. Üstelik ahirette Allah’ın ahdinden dönmenin azabı ile de cezalandırılacağı tehdidini de yapar. 94-Ahitlerinizi / taahhütlerinizi / Yeminlerinizi aranızda aldatma ve fesat konusu yapmayın! Aksi takdirde yere sağlam bastıktan sonra ayağınız kayıverir ve Allah’ın yolundan uzaklaşmanızın kötü sonuçlarını tadarsınız. Üstelik (ahirette) sizi bekleyen daha büyük / korkunç bir azap bulursunuz. (Nahl Suresi 94) Abdullah bin Ubey başta olmak üzere Medineli bazı müşrikler, Anayasal Sözleşmeden / son akabe beyatından vazgeçmeleri için Medineli müminleri korkutmakla kalmıyorlar aynı zamanda onlara bazı nimetleri de vaad ediyorlardı. Onların korkutmalarından etkilenmeyen cesur yürekli Medinelilerden bazıları ise nimetlerin büyüklüğü karşısında etkileniyorlardı. Cenab-ı Hak onları bu zaaflarına yenik düşmekten korumak için hemen ayetlerini inzal etti. Onlara ne kadar büyük nimetler vaat edilse de o nimetler Allah’ın vaat ettiğinin yanında hiç hükmünde olduğunu bildirdi. Son Akabe beyatına / Anayasal Sözleşmeye sadık kalanlara ve anlaşmaya ihanet etmeleri için üzerlerine yapılan baskı, şiddet, aldatma ve algı operasyonlarına karşı duran / sabreden / direnen kimselerin mükafatının hayal bile edilmeyeceğini belirtti. İhanet etmeleri için rüşvet kabilinden maddi menfaatler vaat ederek kandırmaya çalışanların sahip oldukları servetlerin sınırlı olduğunu ama Allah’ın ahdine sadık kalındığında elde edilecek nimetlerin hem en güzel hem de daimî olduğunu vurguladı. Kim aklı başında hareket ederek ahdettiği sözleşmesi gereği Allah’ın eymanına girerse yani Allah’ın devletinde onun emniyetine girerse ve bu yeni oluşum için Anayasal sözleşmenin gereğini yerine getirirse onun geleceğinin çok güzel olacağını bildirdi. 95-97- Allah’ın ahdini / Allah ile yaptığınız sözleşmeyi az bir bedel karşılığında satmayın! (Bu sözleşmenin) Allah katındaki karşılığının ne kadar değerli / hayırlı / çok olduğunu ah bir bilseniz. Zira sizin yanınızdaki tükenir, Allah’ın katındaki ise kalıcıdır / bakidir. Ve Biz kesinlikle sabredenlere / sözünden dönmeyenlere / vazgeçmeyenlere ecirlerini, yaptıklarının daha güzeli ile ödüllendireceğiz. İster erkek ister kadın olsun, kim iman ederek imanın gereği fiiller ortaya koyarsa muhakkak onu güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve kesinlikle onların ücretlerini, yapmış oldukları amellerin daha güzeliyle ödüllendireceğiz. (Nahl Suresi 95-97) Cenab-ı Hak, Son akabe beyatını / Anayasal Sözleşmeyi yapmış olan müminlere Abdullah bin Ubey gibi Medineli müşrik ve Yahudi şeytanların tezvirat, korkutma ve algı operasyonlarına karşı Allah’a sığınmalarını emreder. Onlardan uzak durmalarını, sözlerini dinlememelerini ve onların toplum üzerindeki meşruiyetlerini reddetmelerini talimatlandırır. Cenab-ı Hak, müminlerden Medineli bu şeytanların argümanlarını, söylemlerini ve propagandalarını şiddetle reddetmelerini (şeytanları taşlamalarını) ve Rahman’ın gösterdiği yolu takip etmelerini, rahmet ve bereketlere kavuşturacak öğretiye (Kur’an’a) kulak vermelerini ve elçisi Hz.Muhammed’in@ yönetimini meşru yönetim olarak kabul edip o yönetimin şemsiyesi altına girmelerini ister. Kurulmakta olan İslam / Allah’ın devletine sığınmaları halinde şeytan ve şeytanın dostlarının kendilerine asla bir zarar veremeyeceğini bildirir. İslam Cumhuriyeti kurulduktan sonra onların müminler üzerinde hakimiyetlerinin / egemenliklerinin olamıyacağını / olmaması gerektiğini belirtir. Onların müminlere sözlerinin geçmeyeceğini / geçmemesi gerektiğini bildirir. O, şeytanların sözünün onların hakimiyetini / velayetini kabul edenlere geçeceğini ifade eder. Yani kim hala onların velayetini kabul ederse o şeytanların egemenlikleri sadece onların yönetimini meşru kabul edenler üzerine olacağı ortaya konulur. 98- 100- (Ey müminler!) Artık (Elçimiz size) Kur’an okuduğu / Kur’an’a çağırdığı zaman (Siz de) hemen Racim / kovulmuş Şeytan’dan uzaklaşıp doğruca Allah’a sığının! / Allah’ın egemenliği altına girin! Şüphesiz ki iman etmiş ve Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde onun (Şeytanın) hiçbir hakimiyeti / meşruiyeti yoktur. Onun hakimiyeti / meşruiyeti, ancak kendisini veli / dost / müttefik / meşru / yönetici edinenler ve Allah’a ortak koşanlar üzerindedir. (Nahl Suresi 98-100) Hz.Muhammed’in getirdiği ilahi öğreti İslam / barış / esenlik / kardeşlik paradigması ile özelde Mekkelilerin genelde ise tüm kabilelerin kardeşçe bir araya gelmiş bir toplumsal yapıyı öngörüyordu. Ama gelinen aşamada Akabe beyatı Medine’ye barış, kardeşlik ve selamet getirirken bu anlaşma Medine ile Mekke yönetimleri arasında yaşanacak savaşlar nedeniyle kardeşi kardeşe kırdıracak oğulu babaya, babayı oğula öldürtecek bir pozisyon ortaya çıkarmıştı. Bu nedenle son akabe biatının / Anayasal sözleşmesinin diğer adı “Savaş Beyatı” idi ve adından da anlaşıldığı üzere bu oluşumu istemeyen müşriklere karşı kendi varlıklarını korumak için gerekirse savaşmak bu anlaşma kapsamında yer almaktaydı. Abdullah bin Ubey önderliğindeki Medineli şeytanlar, Hz.Muhammed’in@ hareketine bu söylem ve politika değişikliği üzerinden darbe vurmak isterler. Muhtemel olarak onlar Mekkeli müttefiklerinin verdikleri katkı ve destek ile geliştirdikleri şu tezvirat ve propagandaları yapıyorlardı; “Muhammed önce bütün Arap kabilelerini birleşmeye, tevhide çağırırken şimdi kendi kardeşlerine karşı savaş anlaşmaları yaptı.” “Bu söylem ve politika değişikliği esas paradigmaya yani tevhid / barış / selamet/ huzur paradigmasına zıt bir politika getiriyor. Barış mı savaş mı?” “Muhammed hangisini getiriyor? Önce barış / İslam / selamet derken şimdi politika değiştirerek savaş diyor” “Bu tutarsızlık ve çelişki nasıl izah edilebilir? Bu çelişki bir tutarsızlık değil mi? Allah (CC) böyle tutarsızlık emredebilir mi? Elbetteki emretmez. O halde bu sözler sadece Allah’a iftira olabilir. Allah bir öyle, bir böyle ve birbirine zıt söylem ve politikalar dilemez.” “O halde Muhammed’in bu sözleri olsa olsa kendi sözleridir ya da ona birisi öğretiyor” Bu tezvirat ve kara propagandaya karşı Cenab-ı Hak, inzal ettiği bu sistemin ve ideolojinin “Ruhul kudüs” yani ilahi esinti, canlandıran, hayat veren bir ruh olduğunu bildirir. Bu ilahi ruhun temiz-doğru bilgi olduğunu, insanları doğru istikamete yönlendirmeye çalıştığını, gerçekliği ifade ettiğini, sanallıktan, şeytanilikten ve her türlü hile, aldatma, sahtekarlık, yalan ve üçkağıtçılıktan uzak olduğunu belirtir. Cenab-ı Hak, elçisine bildirdiği politika değişikliklerinin de tamamen ölü bir toplumu diriltmek, ona bir ruh vermek, onu canlandırmak amacına matuf olduğunu ve şimdiye kadar gelen bu temel ilkelerin hiçbir yanlışının olmadığını, asla kötülüğü istemediğini ve daima iyiliği, güzelliği, doğruluğu istediğini müteakip ayetlerde vurgular. Ruhul kudüs olarak adlandırılan temiz, doğru ve canlandırıcı bilgi ile iman edenlerin, doğruların, iyi insanların ve iyiliklerin köklü hale getirilmek istendiği, yeryüzüne doğruluğun ve doğru insanların yerleştirilmek / iktidara getirilmek istendiği ve onlara teslim olanlarında müjdelenmesi için mesajların indirildiği bildirilir. Dolayısıyla bu ayetlerin Hz. Muhammed’in@ kendi uydurduğu sözler olamayacağı aksine onların tamamen ilahi kaynaklı olduğu vurgulanır. 101-102- Ve Biz bir âyet yerine başka bir âyet (bir hüküm yerine başka bir hüküm/ bir politika yerine başka bir politika) getirdiğimiz zaman -Allah ne indirdiğini gayet iyi biliyor olmasına rağmen– onlar, “Sen, ancak bir uydurucusun / iftiracısın” dediler. İşin doğrusu onların çoğu bilmiyorlar. De ki: “iman etmiş kimseleri güçlendirip kökleştirmek / tutundurmak için ve müslümanlara / teslim olanlara bir müjde ve kılavuz olmak üzere, senin Rabbinden birçok Ruhü’l-Kudüs / Allah’ın ruhu / kaynağı Allah olan tertemiz / sahih / doğru bilgiler (ona) hakk ile inmiştir. (Nahl Suresi 101-102) Diğer taraftan Mekkeli müşriklerin iddia ettikleri ve Medineli müşrik şeytanlara aktardıkları hususlardan peygamber için “Ona bir insan öğretiyor” savına karşılık Cenab-ı Hak, kastedilen kişinin acem / yabancı / Arap olmayan bir şahıs olduğu, dolayısıyla bu ruhi temiz bilgileri çok özlü ve belağatli bir arapça ile kastedilen şahsın peygambere öğretmesinin imkansızlığını bildirir. Zira bunları öğreten başka birisi ise o takdirde öğreticinin öğrencisinden her konuda daha üstün olması gerekir. Kastedilen kölenin ise böyle bir öğreticilik yapmaya ne bilgisi ne dili ve ne de yetenekleri mevcuttur. Bunu Müşrikler gayet iyi bilmektedirler. Ayrıca kastedilen kişi bir yabancıdır. Arapları canlandıracak, onlara hayat verecek, onları yüceltecek, onları üstün bir konuma getirecek söylemleri o köle niye üretsin ki? Şayet bu konuda yeterliliği varsa bunu ancak kendi kavmi için kullanır. Asla kölesi olduğu kavimler için kullanmaz. Cenab-ı Hak inzal ettiği ayetlerde Elçisinin kendisine iftira atmadığını bilakis Allah’a iftira atanların müşriklerin bizzat kendileri olduklarını ve bunu kendi kötü arzuları / kötü emellerini halka kabul ettirebilmek için yaptıklarını bildirir. 103- 105- Hiç kuşkusuz onların, “Ona (bütün) bunları mutlaka bir insan öğretiyor!” dediklerini pekâlâ biliyoruz. Oysa onların karalamak amacıyla ima ettikleri kimsenin dili bütünüyle yabancı bir dil olduğu halde, bu mesaj (hem kendisi) açık olan, (hem de gerçeğin özünü) apaçık gösteren Arapça bir söylemdir. Şüphesiz Allah’ın ayetlerine inanmayan kimseleri Allah hidayete ulaştırmaz ve onlar için pek acı bir azap vardır. Zaten yalan uydurup iftira atma işini ancak Allah’ın ayetlerine inanmayan kimseler yapar. Zira onlar yalanı meslek edinenlerin ta kendileridir. ([1] ) (Nahl Suresi 103-105) Cenab-ı Hak, Akabe’de beyat ederek Allah’ın eymanına dahil olmuş / iman etmiş yani Anayasal sözleşmeyi imzalayarak Medine İslam Cumhuriyetinin kuruluşunu kabul etmiş kişilerden kim kısa vadeli / dünya nimetlerini düşünerek sözleşmelerini bozarsa işte onlara Allah’ın hışmı ve azabının olacağını bildirir. Dahası onların kalpleri, kulakları ve gözleri mühürlenecek uzun vadeli düşünemeyecek ve önlerini bile göremeyecekler. Kendilerini bekleyen tehlikeyi fark edemeyecekler. Uyarıları duyamayacaklar ve kafaları da basmayacak. Gelecekte hem dünyada yaptıklarının karşılığını azap olarak görecekler hem de ahirette cezaya çarptırılacaklardır. Ama kısa vadede acı çekmeyi göze alan, uzun vadeli düşünen, zorluk karşısında asla pes etmeyen, doğrudan / haktan vazgeçmeyen ve bu uğurda vatanlarını terk eden / hicret eden, mücadele veren, cihad edenler ise yanlarında Cenab-ı Hakkı bulacaklardır. Herkes yaptığı icraatın karşılığını görecektir. 106- 111- Kim iman ettikten sonra Allah’ı inkâr ederse -ki, bundan kasıt, kalbi imanla dolu olduğu halde baskı altında inkâr etmiş görünen kimse değil, fakat kalbini bilerek ve isteyerek hakkın inkarına açan kimsedir- işte Allah’ın gazabı böylelerinin üzerinedir ve onlar için çok büyük bir azap vardır. Bu, onların dünya hayatını / kısa vadeli ve günü kurtarmayı ahirete / uzun vadeli ve kalıcı olana tercih etmeleri ve Allah’ın da hakkı inkâr eden bir topluluğu hidayete erdirmemesi nedeniyledir. Onlar, Allah’ın, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini damgaladığı / mühürlediği kimselerdir. Onlar gafil olanların ta kendileridir. Şüphesiz, onlar ahirette de ziyana uğrayanların ta kendileridir. Sonra şüphesiz senin Rabbin, eziyet / işkence edildikten sonra hicret eden, sonra da cihad edip ve sabreden / vazgeçmeyen kimselerin yanındadır. Şüphesiz senin Rabbin bundan sonra kesinlikle çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Gün gelecek herkes kendini kurtarmak için mücadele edecek ve herkes yapıp ettiklerinin karşılığını tastamam bulacak. Ve onlar zulme uğratılmayacaktır. (Nahl Suresi 106-111) Akabe beyatı (savaş beyatı) ile yapılan politika değişikliğinin yanlış olmadığının da anlatılması gerekiyordu. Barıştan savaşa evrilen bu politika değişikliği Peygamberimize gelen ideolojinin esprisine asla aykırı değildi. Zira Mekke Allah’ın nimeti sayesinde her taraftan çeşitli nimetlerle beslenip güven ve huzur içerisinde bir yaşam sürerken nankörlük ettiler, şükretmediler, nimetlerin bedelini ödemediler, şirk sistemine geçmeyi tercih ettiler ve böylece zulmettiler. Bu zulüm, nankörlük, şükürsüzlük / bedel ödememek ve şirk sistemi ile; Kendileri çalışıp, kendi el emekleri ile üretip kazanmayı veya ticaretle kazanmayı değil de başkalarının ürettiği, başkalarının avladığı ürünlere göz diktiler, başkalarının piyasadan çekilmesini sağlayacak imtiyazlar peşinde koşarak hazır ve kolay kazancı aradılar, Akbaba, çakal ve leş kargaları gibi başkalarının avladıklarından geçinen hazır yiyiciler oldular, izzeti değil zilletli iğrenç yolları seçtiler, Kabileleri birbirine kırdırıp onların çatışmaları ve kan dökmeleri üzerinden beslendiler, Fuhuş, kumar, faiz, hırsızlık, gasp gibi pislik ve pis işlerden kazanç sağlamaya yöneldiler, Allah’a iftira ederek O’na ortaklar ittihaz ettiler ve onlar adına kutsallar oluşturup normalde haram, haksız ve yanlış olan kazanç yollarını ya da vergi, yardım ve hayırları kendi çıkarlarına kanalize edip meşru ve kutsal bir hale getirerek kazanç kapıları oluşturdular, hatta onları kullanarak toplumda sınıfsal farklılıklar yarattılar. Hz. İbrahim’in@ bu şehri kurma amacı dışına çıkan bu nankör toplum, azabı hak etmektedir. Zira bu şehrin kurucusu olan Hz. İbrahim@, şirk sisteminin tüm zulümlerine / kötülüklerine karşı ateşe atılma pahasına mücadele etmiş ve temizlik, doğruluk, adalet, iyilik ve güzellik üzerine örnek bir şehir / örnek bir toplum inşa etmeyi hedeflemişken Mekke müşrikleri kötülüklerin / zulmün kaynağı olan şirk sistemini bu şehre ikame etmişlerdir. Dahası Cenab-ı Hak onlara yaptıklarının kötü ve yanlış olduğunu beyan eden / açıkça ortaya koyan bir elçi göndermiş fakat onlar bu elçiyi de reddetmiş kötülük ve zulümde ısrar ederek azabı hak etmişlerdir. Dolayısıyla onları yaptıkları zulümden vazgeçirecek, bu temiz şehri (Mekke’yi) tekrar kuruluş amacına kavuşturacak ve zalimlere de cezalarını verecek bir politika değişikliği asla İslamın / barışın / selamet ve esenlik öğretisinin ruhuna aykırı değildir. Erdemli / iyilik yanlısı / Allah yanlısı insanların biraraya gelip bir ittifak oluşturarak zalimlere hak ettikleri azabı / cezayı vermek, iyiliği, güzelliği, barışı, esenliği, adaleti tesis etmek amacıyla gerekirse savaş yapma üzerine sözleşme yapmalarının neresi yanlış / kötü olabilir ki? Cenab-ı Hak, Mekke’nin Müşrik Yönetimini yaptıkları bu nankörlük nedeniyle cezalandırmak ve onları zulümlerinden vazgeçirmek için açlık ve korku ile terbiye edecektir. Bunu da Medine’de teşekkül ettirilecek İslam Cumhuriyeti eliyle gerçekleştirecektir. Şöyle ki; “Medine İslam Cumhuriyeti Mekke’nin can damarlarını teşkil eden ticaret yollarını kesecektir. Özellikle Şam istikametindeki ticaretin engellenmesi Mekke’nin açlıkla terbiye edilmesini sağlayacaktır. Halbuki bugüne kadar Mekkeliler ticaret yolları üzerindeki kabileler ile yaptıkları ilaflar / imtiyaz sözleşmeleri ile güvenli bir şekilde ticaret yapabiliyorlardı. Hiçbir kabile onlara dokunmuyor, onlara zarar vermiyordu. Bu nedenle her taraftan ticari mallar Mekke’ye akıyordu. Fakat bundan sonra sadece Mekkelilere mahsus olan bu ayrıcalığı / imtiyazı tanımayacak olan bir iktidar (Medine İslam Cumhuriyeti) Mekkelilerin kuzey yönündeki ticaret yolları üzerinde teşekkül etmekteydi. Artık onlar için güvenli bir ticaret imkanı olmayacaktı. Böylece onlar açlık ve korku ile cezalandırılacaklar ve zulümlerinin bedeli ödetilecekti.” 112- 113- Allah bir şehri misal olarak verdi; O (şehir), güvenli ve huzurlu idi. Oraya rızıkları her yerden bol bol geliyordu. Fakat onlar Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Bundan sonra Allah da onlara, yapmış oldukları şeyler yüzünden açlık ve korku azabını tattırdı. / tattıracak. Zira onlara kendi içlerinden bir elçi geldi de onlar, o elçiyi yalandı. Onlar zulümlerine devam ederlerken azap onları yakaladı. / yakalayacak. (Nahl Suresi 112-113) Aslında yukarıdaki ayet ile Cenab-ı Hak, Medinelilere Hz.Muhammed@ ile imzaladıkları Anayasal Sözleşme sonucunda Mekkelilere karşı çok önemli stratejik bir pozisyon yakaladıklarını ifade eder. Zira Medineliler peygamberimizin önderliğinde kuracakları İslam Cumhuriyeti ile Mekke’nin tüm ticari seferlerini kontrolleri altına almış oluyorlardı. Arap yarımadasındaki kabileler eşkıya ve saldırılar nedeniyle haram aylar dışında ticaret yapamaz iken “Ehlullah” oldukları için imtiyaz kazanmış olan Mekkeliler güney-kuzey, doğu-batı her yöne ve her zaman ticaret yapabilmekteydiler. Onlara kimse dokunamıyordu. Medineliler Hz.Muhammed@ ve diğer Mekkeli muhacirleri yanlarına almasalar Mekke’nin ticaret kervanlarına yine dokunamazlardı. Fakat kurulacak yeni devlet ile artık Mekkelilerin “ehlullah” kimliği ile bir imtiyazları söz konusu olamayacaktı. Böylece Medine İslam Cumhuriyeti Mekkelilerin ticari seferlerine engel olabilecekti. Böylece Medineliler Mekke’ye karşı coğrafi konumu ve muhacirlerle yaptıkları müttefiklik ile stratejik bir üstünlük yakalıyorlardı. Fakat bu üstünlük kavmi bir üstünlükten kaynaklanmamalı idi. Nasıl ki Mekke Cenab-ı Hakk’ın kendilerine sunduğu tevhit ve adalet öngören ilahi öğretiyi (en büyük nimeti) kabul etmeyip şirk sistemi ile sosyal, siyasi ve ekonomik olarak hayatın her alanında zulüm yaparak nankörlüğü seçmesi nedeniyle bu cezayı hak etmiş ise de Medine’ye verilen bu stratejik üstünlük de onların kavmi olarak üstünlüğü değil, kabul ettikleri ilahi öğretinin bir sonucuydu. Bu nedenle ilahi öğretinin bir gereği olarak sosyal ve ekonomik hayatlarına da artık bir çeki düzen vermeliydiler ki bu üstünlüğü hak edebilsinler. Aksi takdirde Mekkelilerden hiçbir farkları olmayacaktı. Medineliler imzaladıkları Anayasal Sözleşme gereği İlahi öğreti ile gelen emirleri uygulayarak Cenab-ı Hakk’a kulluk edeceklerine söz vermişlerdi. Şimdi Cenab-ı Hak onların kendisine kulluk etmeleri için nasıl bir ekonomik ve sosyal yapıya sahip olmaları gerektiğine ilişkin haram ve helalleri müteakip ayetlerde bildirmeye başlar. Şirkin getirdiği anlayış ve uygulamalara yeni sistemde son verileceğini ve bu husustaki yasaklamalara riayet / secde edilmesi gerektiğinin altını çizerek bunun sunulan ilahi öğreti nimetine şükretmek olduğunu belirtir. Getirilen yasağın ana esası olarak Cenab-ı Hakk’ın verdiği rızıkların helal / meşru ve temiz olmasına dikkat edilmesi belirtilir ve bu esas çerçevesinde; Ekonomide üretim ve ticaretin esas olacağı bildirildi. Bu kapsamda başkasının ürettiği ya da elde ettiği mal ve hizmetlere göz dikilmeyecek, rant olarak devşirilmeyecek, hazıra konmak yasaklanacaktı. Başkalarının piyasadan çekilmesini sağlayacak imtiyazlar peşinde koşarak hazır ve kolay kazanç peşinde koşulmayacaktı. Bu yasak Cenab-ı Hak tarafından “leş yenilmemesi” yasağı kapsamında bir metafor ile ifade edildi. Herkes elde ettiği nimetlerin bedelini (şükür) ödeyecekti. Yani akbaba, çakal ya da leş kargası gibi hazır yiyici ve zilletli kazanç değil Aslan örnek alınacak ve herkes kendi gayret, çaba, ticaret ve emeğinin ürününü yiyecek, şerefli ve izzetli kazanca talip olunacaktı. Fitne, anarşi, terör, kışkırtma, şirk, şeref / haysiyetleri kullanma, gaza getirme, bölme, kin ve nefret tohumları ekme vb. metotlarla kavimleri birbiri ile çatıştırıp insanların kanı üzerinden ekonomik gelir elde etmek yasaklanacaktı. Bu yasak Cenab-ı Hakk tarafından “Kan içici olmama” yasağı kapsamında bir metafor ile ifade edildi. Fuhuş, uyuşturucu, faiz, kumar, gasp, spekülasyon, emeğin hakkını vermeme, hırsızlık, vb. pis / kirli işlerden ekonomik gelir elde etmek ve bu tür pislik işlerden elde edilen gelirlerle semirmek, büyümek yasaklanacaktı. Cenab-ı Hak bu yasağı da “Domuz eti yememe” yasağı kapsamında bir metafor ile özetledi. Vergi, harç, hayır ve hasenat için toplanan meblağlar, yardımlar vb. ekonomik girdiler Allah için / kamu yararına harcanacak ve bunlar toplumda seçkinler / ilahlar / tanrılar yaratmak için asla kullanılmayacaktı. Ayrıca haram yollardan, yanlış yollardan gelir temin etme yolları yasaklanacaktı. Bu yasak ise Cenab-ı Hak tarafından “Allah’tan başkasına adanmış kurbanların etinden yenilmemesi” yasağı kapsamında bir metafor ile ifade edildi. Cenab-ı Hak bu esasların mecbur kalınmadıkça çiğnenmemesini fakat çaresiz kalındığında aşırıya gidilmeden bu yasakların ihlal edilmesi halinde bağışlanacağını / cezalandırılmayacağını da bildirir. 114- 115- Şimdi siz yalnız O’na itaat / kulluk edecekseniz Allah’ın nimetine şükredin ve Allah’ın size rızık olarak verdiği şeylerden helal ve temiz olarak yiyin! Fakat O (Allah), size leşi, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası için adananları haram kıldı. Ancak kim mecbur kalırsa saldırmamak ve aşırı gitmemek koşuluyla bunlardan (yerse), bilsin ki, şüphesiz Allah, Gafûr’dur / bağışlayacaktır, Rahîm’dir / merhamet edecektir. (Nahl Suresi 114-115) Ayrıca Cenab-ı Hak, cahiliye dönemlerinde yapılan ve Allah’ın emri olmadığı halde Allah’ın emri diye gösterilerek insanların inanç, duygu ve düşüncelerini istismar edip aslında kendi çıkarları için yasak / haram ve serbest bırakma / helaller icat edilmesinin de yasak olduğunu şiddetle vurguladı. Öyle ki kendisine bu şekilde iftira edenlerin asla iflah olmayacaklarını belirtti. Onların kısa vadede kazanım elde etmiş görünseler bile uzun vadede onları çok acı bir azabın beklediğini ifade etti. 116 –117- Ayrıca dillerinizin yalana alışkanlığını kullanarak Allah’a iftira atmak / isnad etmek için “Şu helaldir, şu haramdır” diye yalanlar söylemeyin. Şüphesiz Allah’a iftira atan kimseler asla iflah olmazlar. (Onlar bu dünyada / kısa vadeli olarak) pek az bir kazanım yapsalar da (ahirette / uzun vadede) onlar için çok acıklı bir azap vardır. (Nahl Suresi 116-117) 39.8. Anayasa Sonrasında Yahudilerle İlişkilerin Niteliğinin Ne olacağı Konusu Cenab-ı Hak, hem yukarıdaki düzenlemeler hem de Anayasal Sözleşme kapsamında getirilen yasakların Medine’deki Yahudileri de kapsadığını müteakip ayetlerde bildirir. Bu yasaklamanın onlara baskı ve zulüm olmadığını bilakis şimdiye kadar onların uygulamalarının kendileri için bir zulüm olduğunu ve getirilen düzenlemelerle onların üzerindeki bu zulmün kaldırılacağını ifade eder. Ancak şimdiye kadar bilmeden / cahillikle yapılan haksızlıklar konusunda herhangi bir şey yapılamayacağını belirtir. Bundan sonra yani eski uygulamalardan vazgeçildikten sonra (tevbe edildikten sonra) yeni getirilen düzenlemelerin iyiliğinin / rahmetinin / bereketinin mutlaka görüleceğini ve bunun kendisinin (Cenab-ı Hakk’ın) eşsiz merhametli, bağışlayıcı ve rahmet sahibi oluşundan kaynaklı olduğunu vurgular. 118-119- Biz bundan evvel sana haram olduğunu bildirdiklerimiz Yahudiler için de haram kılınmıştır. (Bu düzenlemeler ile) Biz onlara zulmetmiyoruz. Tam aksine (bundan önceki uygulamalarında) onlar kendilerine zulmediyorlardı. Fakat şüphesiz ki senin Rabbin, cehalet nedeniyle kötülük işleyen ama bunun ardından tövbe edip ve kendisini düzelten kimselerden yanadır. Çünkü senin Rabbin, böylesi bir tevbenin ardından kesinlikle çok bağışlayıcı ve çok merhamet edici olduğunu mutlaka gösterecektir. (Nahl Suresi 118-119) Cenab-ı Hak, bu düzenlemelerin Yahudilerin de yararına olduğu gibi bunların yabancısı olmadıklarını belirtmek için Hz.Muhammed’in@ Hz. İbrahim’in@ yolundan gittiğini ifade eder. İlave olarak O’nu kendi başkanları olarak kabul etmelerinin kendileri için hiçbir sorun teşkil etmemesi gerektiğini O’nun Hz. İbrahim@ gibi oluşuna ve Ibrahimi çizgiyi takip etmesine bağlar. Nasıl ki Yahudilerin de benimsediği peygamberlerden olan Hz.İbrahim@ Allah’a itaati ile kendileri için çok güzel bir örnek teşkil ediyor ise bütün içtenliği ile Allah’a boyun eğen Hz.Muhammed@ de Hz.İbrahim@ ile aynı karakteri taşımaktadır. O da Hz. İbrahim@ gibi müşrik değildir ve asla şirki benimsememiştir, O da Hz. İbrahim@ gibi daima şükredecidir. Şimdi Hz.Muhammed’de@ Hz.İbrahim@ gibi iyi bir makama gelmektedir. Cenab-ı Hak, peygamberimize her türlü kötülükten yüz çeviren ve asla müşrik olmayan Hz.İbrahim’in@ yolundan gitmeyi emrettiğini bildirmek suretiyle Medine İslam Cumhuriyetinin başına geçtiğinde Hz.Muhammed’@ itaat konusunda Yahudilerin tereddüt göstermemeleri gerektiğine işaret eder. 120- 123- Hiç şüphesiz İbrahim tüm güzellikleri kendinde toplamış başlı başına örnek bir önder, her türlü kötülükten yüz çevirip bütün varlığıyla / içtenliğiyle Allah’a boyun eğen biriydi. Ve o, asla müşriklerden olmadı. O’nun nimetlerine şükredendi. (O), Onu seçmiş ve Onu sırat-ı müstakime yönlendirmişti. Biz de ona (İbrahim’e) dünyada iyi makamlar / dereceler bahşettik. Şüphesiz O, ahirette de kesinlikle salihler arasında yerini alacaktır. Sonra da sana: “Hanif olan / her türlü kötülükten yüz çeviren ve müşriklerden olmayan İbrahim’in milletine / dinine / çizgisine tabi ol” diye vahyettik. (Nahl Suresi 120-123) Cenab-ı Hak Yahudileri de kapsayan Medine toplumu için yeni sosyo-ekonomik modelin temel ilkelerini böylece ortaya koyar. Akabe görüşmeleri sırasında İslam Cumhuriyeti yönetiminin icraatlarını halka sunarak halkın onayını ve görüşlerini aldığı günün, haftanın hangi gün olacağı konusu da gündeme gelmişti. Evs, Hazreç ve Mekkeli müminler devletin halkla buluşarak yaptığı toplantı günü olarak Cuma gününü belirlediler. Fakat bu belirlemeye Yahudiler karşı çıktılar ve ihtilaf çıkardılar. Onlar toplantı gününün Cumartesi günü olmasını istiyorlardı. Çünkü onlar için Cumartesi (Sebt) günü çok önemliydi. Onlara göre Cumartesi gününün toplantı / ibadet günü olmasını Allah kesin olarak emretmişti. Yine onlar, şayet toplanma / ibadet günü olarak farklı bir gün belirlenecek olursa ve kendileri de buna uyacak olurlarsa bunun dünya ve ahiretteki cezasının kendileri için çok büyük olacağından korktuklarını ifade ettiler. Aslında Cenab-ı Hak yukarıdaki ayetlerde Allah’ın emretmediği fakat zamanla insanların dilleriyle uydurup Allah’a isnat ettikleri ve geçmişten beri uygulanarak şeriat olmuş birtakım düzenlemeleri kaldırılacağına işaret etmişti. Bu tür uydurulmuş düzenlemeleri Allah’a iftira ederek ilahi öğreti gibi sunulmamasını emretmişti. Fakat bu tür düzenlemeler arasında ilahi öğreti gibi görünmekle birlikte gerçekte ilahi öğreti olduğu kesin olmayan bazı hükümlerde bulunmaktaydı. Bu hükümler insanlar arasında kesin bir ilahi öğreti niteliği kazanmıştı. Sonuç olarak Cumartesi gününün Yahudiler nezdindeki konumu da böyle idi. Yani her ne kadar Yahudilerin iddia ettikleri gibi Cumartesi günü Allah’ın emri olduğu ve uyulmadığı takdirde de çok büyük cezalandırmayla karşılaşacakları hususu kesin olmasa da onların bu korkularını dikkate alarak Yahudilerin Cumartesi günü sadece kendileri için toplantı günü olması uygun görüldü ve sadece onlara farz kılındı. Ancak Cenab-ı Hak, bu hususun esasında kıyamette herkesin önüne konacağının tehdidini de onlara yaptı. Yahudiler aslında Allah’ın emretmediği fakat kendilerinin istekleri doğrultusunda Allah’ın onların bu isteklerini kabul ettiği Cumartesi (Sebt günü) gününü şimdi Allah’ın emri gibi gösterip Medine’deki yeni oluşan birliğe beraberliğe darbe vurmak için çıkardıkları ihtilafın gerçeğini Ahirette göstereceği ile tehdit edilmişlerdi. 124- Sebt / Cumartesi toplantı günü / ibadet günü, sadece kendisinde ihtilaf çıkaranlar üzerine farz kılındı. Elbette senin Rabbin onların ihtilaf edip durdukları şeyler hakkında kıyamet günü, aralarında hükmünü verecektir. (Nahl Suresi 124) Böylece Yahudiler İslam Cumhuriyeti içerisinde özerk / federal bir kimliği elde ettiler. Yani Yahudiler kendi içlerinde serbest / özerk bir yönetime sahip olacaklardı. Ancak onların Evs, Hazreç, Muhacirler ve Medine dışı ilişkilerinde Medine İslam Cumhuriyeti Yönetimine tabi olacaklardı. Böyle bir yönetim tarzında ise Medine İslam Cumhuriyeti Yönetimi ile Yahudiler arasındaki ilişki biçimi nasıl olacaktı? Cenab-ı Hak bu konuyu da aydınlığa kavuşturmuş ve sözleşmenin taraflarına Yahudilerle ilişkilerde hak, hukuk, hikmet, doğruluk, güzel öğüt ve medeni davranış, nezaket, kibarlık yolunu seçmesini emretmiş ve onlarla ilişkilerde en güzel metodu kullanmasını öğütlemiştir. Bununda en doğru yol olduğunu aksi davranışın yanlış olacağını bildirmiştir. Ayrıca Yahudilerden gelecek herhangi bir kötü muamaleye karşı da ancak o kötü muamele nispetince karşılık verilmesini asla aşırıya kaçılmamasını ve hatta sabreder de affedici olunursa bunun daha iyi, daha medeni ve daha olgun bir davranış olacağını vurgulamıştır. Hatta onların yeni yönetim ve birlik / beraberlik aleyhine girişecekleri hile, tuzak ve operasyonlar konusunda da endişe ve üzüntü duyulmamasını da öğütlemiştir. Cenabı Hak, kendisinin doğru davranışta bulunanların yanında yer alacağından Elçisinin ve müminlerin bu konularda korku ve endişe taşımamaları gerektiğini bildirmiştir. 125 -128- Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır! Onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayette olanları da en iyi bilendir. Eğer ceza verecek olursanız da mutlaka sizin maruz kaldığınız miktarı aşmadan cezalandırınız. Yok eğer sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır. Sen sabret! Senin sabrın da ancak Allah’ın sayesindedir. Onlardan yana üzülme! Hele onların kuracakları tuzaklardan / entrikalardan dolayı için hiç daralmasın! Çünkü Allah, takvalı davrananlarla ve kendilerini iyileştiren / güzelleştirenlerle beraberdir. (Nahl Suresi 125-128) [1] ) NOT: Aslında müşriklerin peygamberimiz için söyledikleri bu sözler kendilerinin Allah’a ortak koşmalarındaki yalan ve Allah’a olan iftiralarını ifade ediyor. Onlar kendi suçlarını itiraf ediyorlar. Bu ayetteki ifade ile onların suçları yüzlerine vuruluyor. (A.A)

  • Bölüm 2:İSLAM CUMHURİYETİNİN KURULUŞU | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 2 İSLAM CUMHURİYETİNİN KURULUŞU Peygamberimiz Anayasanın ilanı ile İslam Cumhuriyetinin Kuruluşunu ilan ettikten sonra Cumhuriyetin teşkilatlanmasında aşağıdaki uygulamaları hayata geçirdi. 2.1. İslam Cumhuriyeti Başkentinin İsimlendirilmesi Peygamberimiz İslam Cumhuriyetinin başkentinin ismini “Yesrib” yerine “Medine” olarak değiştirdi. O tarihe kadar Yesrib olarak anılan bu şehirin adı, artık bundan sonra Medine’ydi. Bu şehirde yepyeni bir anlayış ve dünya görüşünün egemen olduğunu insanlara göstermenin bir yolu da şehrin isminde yapılacak değişikliktir. Peygamberimiz Yesrib şehrinde bir devrimin, bir dönüşümün olduğunu, bu şehrin medeniyete adım attığını ifade etmek için bu değişikliği gerçekleştirdi. 2.2. Akdi (Sözleşme / Antlaşma / Yemin) Kardeşlik (Muahat) Kurumunun Tesisi Bütün malını mülkünü Mekke’de bırakıp Medine’ye hicret etmiş olan muhacirlerin barınma ve geçim gibi yaşamsal ihtiyaçlarının Medineliler tarafından karşılanması gerekiyordu. Ancak bu konuda fedakârca malını mülkünü ve evini paylaşacak olan Medineliler sadece mümin Medineliler olabilirdi. Diğer Medinelilerin bu fedakârlığa yanaşmayacağı çok açıktı. Peygamberimiz muhacirlerin kendi ayakları üzerinde duracak ekonomik büyüklüğe sahip olacakları zamana kadar olmak üzere onlarla mümin Medineliler arasında akdi bir kardeşlik tesis etti. Bu kardeşlik, her şeylerini Mekke’de bırakıp hayata sıfırdan başlamak üzere Medine’ye hicret eden muhacirlerle, onları barındıracak ve geçimlerini sağlayacak mümin Medinelilerin maddî ve manevi yardımlaşmalarını esas alıyordu. Bu ilişki ile kurulan kurumun adına ise sonraları “Muahat Kurumu” denildi. Öz kardeşliğe yakın hatta daha ileri bir kardeşliği öngören bu ilişki biçimine göre kardeş ilan edilen kişiler birbirlerinin mirasçısı bile olabiliyorlardı. Peygamberimiz muhacirleri Medineli Ensar arasından belirlenen müminlerle kardeş ilan etti. Kardeş ilan edilen muhacirler Ensar’dan olan kardeşlerinin evlerinde barınmaya başladılar. Kardeşler yemeklerini ve zaruri ihtiyaçlarını paylaştılar. Muhacirler de kardeşleri ile birlikte çalışıp onların ekonomik gelirlerini artırma hususunda çaba sarf ettiler. Böylece onlar asalak olmadıklarını gösteriyorlardı. Bu şekildeki kardeşliğin 160 aileyi bulduğu rivayet edilmektedir. Kardeşlik / muahat kurumunun en önemli özelliği, tesis edilen birlik, beraberlik ve dayanışmanın iman / din / ideoloji ([1] ) bağı ile tesis edilmesiydi. Dolayısıyla daha geniş kitleleri, kabileleri, ulusları, inanç gruplarını kapsayabilecek kısaca alemleri, Allah’ın inzal ettiği değerler çerçevesinde tevhit etmenin en güzel modeli uygulanmaya başlamış oluyordu. Kardeşlik kurumu ile “İslam insanı” teşekkül etmişti. Dikkate alınması için onüç yıl gibi uzun bir süre boyunca mücadele veren ve eğitilen bu “İslam insanı”, Cumhuriyeti kurduktan sonra artık varlık sahnesinde yerini almıştı. Ensardan ve Muhacirlerden meydana gelen bu insanlık tipini çok zorlu sınavlar beklemekteydi. Şayet Allah’ın gösterdiği yolda gidecek olursa kimsenin hayal bile edemeyeceği nice nimetlerle mükafatlandırılacak, doğru yoldan saparak nankörlük edecek olursa da kendisini zincirler, demir halkalar ve çılgınca yanan cehennem ateşi bekleyecekti. Cenab-ı Hak “İslam İnsanı”nın bu oluşumunu İnsan Suresinin ilk ayetlerinde şöylece anlattı; 1-5-Hakikat şu ki (İslam) İnsanının dikkate alınarak tarihteki yerini almasından önce çok uzun bir süre geçmedi mi? Şüphesiz Biz, bu (İslam) insanını karışık bir nutfeden (eril ve dişil tohumlardan oluşan bir damla sudan / Birbirine kenetlenmiş Ensar ve Muhacir müminlerden müteşekkil küçük bir gruptan) yarattık. Ona yükümlülükler vereceğiz / zorlu sınavlarla sınayacağız. Bu amaçla onu işiten ve gören / iyi ve kötüyü ayıracak feraset sahibi yaptık. Böylece Biz ona doğru yolu gösterdik. Artık bu mücadele sırasında ya şükredici olur ya da nankör. (Eğer nankörlüğü seçerse) Biz, elbette o nankör inkarcılar için zincirler, tasmalar ve alevli bir ateş hazırladık. (Ama şükredeci olan) İyi kimseler ise içerisine kâfur katılmış bir kadehten içecekler. (İnsan Suresi 1-5) Kötülüğün yayılarak her tarafı kaplayacağı bir günden korktukları için bir araya gelen bu müminler Anlaşmalarına sadakat göstererek Allah’ın has kulları olurlarsa o takdirde Allah onları öyle bir pınardan içirecek ki o pınar, gürül gürül akan bir pınar olacaktır. Müminler tıpkı bu coşkun pınar misali gürül gürül akacaklar, coştukça coşacaklardır. Mallarını hiçbir karşılık beklemeksizin kardeşleriyle paylaşan müminlere mükafatları Rabbleri tarafından verilecektir. Değil mi ki onlar kendilerini perişan edecek, uçurumdan yuvarlayıp yok edecek şiddetli anarşi ve kargaşadan Allah’ın sistemi sayesinde korundular, onlar da sırf bu nimeti veren Allah’ın rızası için çok sevdikleri geçimliklerini yoksun, arkasız (yetim) ve adeta esaret durumundaki muhacir kardeşleri ile paylaştılar. Onların bu sabırları, fedakarlıkları ve çabaları elbette karşılıksız kalmayacak ve Cenab-ı Hak onları bu dünya da cennet gibi bir yaşamla ahirette de cennetle ödüllendirecektir. İnsan Suresinin müteakip ayetlerinde bunlar şöyle anlatılır; 6-22- Allah’ın has kulları öyle bir pınardan içecekler ki o pınar coştukça coşan bir pınardır. Onlar kötülüğün her tarafa salgın olan bir günden korktukları için ahitlerine sıkı sıkı bağlanırlar ve çok sevmelerine rağmen geçimliklerini yoksullarla, yetimlerle ve esirlerle paylaşırlar. Onlar: “Biz sizi, ancak Allah rızası için yediriyoruz, sizden herhangi bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Çünkü, biz asık suratlı ve azabı şiddetli bir günle karşılaşmamak için, Rabbimizden korkarız. (Rabbimizin teklif ettiği İslam Sisteme uyuyoruz.)” derler. Allah da, bu yüzden onları, o günün kötülüğünden korudu. Yüzlerine aydınlık ve gönüllerine sevinç verdi. Sabretmelerine karşılık onlara cennet'i ve ipekli elbiseleri verecek. Onlar orada tahtlara kurulacaklar ve orada ne güneşin yakıcılığını ne de dondurucu bir soğuk görecekler. O cennet bahçelerinin gölgelikleri onların üzerlerine sarkacak ve meyveleri de kolayca erişilebilecek şekilde alçaltılacak. Onların aralarında gümüş kaplar ve billûr kadehlerle servis yapılacak, öyle ki kendilerinin seçtikleri billûrlar gümüşten olacaktır. Onlara orada sunulan kadehlerdeki içeceğin karışımı zencefildir ki, selsebil denilen bir pınardan (doldurulmuştur.) Onların aralarında ölümsüz gençler dolaşarak servis yapacaklar. Baktığın zaman onları, saçılmış birer inci sanacaksın. Orada nereye bakarsan bak mutluluk ve muhteşem bir saltanat göreceksin. Onların üzerlerinde ince, yeşil ipekli ve parlak atlastan giysiler ve gümüş bilezikler olacak. Rableri, onlara tertemiz bir içecek içirecek. İşte bu, sizin mükafatınızdır. Çabalarınıza ve fedakarlıklarınıza karşılıktır. (İnsan Suresi 6-22) Bu model ile oluşan kardeşlik sayesinde kardeşler deneyimlerini birbiriyle paylaşacaklar ve toplumsal gelişme sağlanacaktı. Halbuki şirk sisteminin egemen olduğu kabilecilikte kabile dışından gelen ve kabileye katılanlar için “mevlalık” kurumu vardı. Bu kurumsal yapıda ise kabileye katılan mevaliler o kabilenin hizmetçisi olurdu. Bu tür kurumsal yapı, kabilenin gelişmesine katkı sağlamazdı. Sadece mevcut işler mevalilere devredilmiş olurdu. 2.3. Medine İslam Cumhuriyeti Hudutlarının (Medine Hareminin ) Belirlenmesi Bir Cumhuriyet varlığını ancak hudutları belirli bir ülke toprakları üzerinde tesis eder ve egemenliği altındaki bölgeyi her türlü tecavüzden koruma altına alır. Kısaca buna haremleştirme denilmektedir. Peygamberimiz de Ka'b b. Mâlik'i Medine İslam Cumhuriyetinin egemen olacağı vatan hudutlarının tespiti için görevlendirdi. Ülke hudutlarının / İdarî /egemenlik sınırını belirlemek için Zatu'l-Ceyş, Muşeyrib, Mahid tepeleri ile Hufeyya, el-Uşeyre, Teym yükseltileri üzerine sınır taşlarını ona diktirdi. Tespit edilen vatan hudutları Medine halkına ve çevre kabilelere bildirildi. Medine İslam Cumhuriyeti için çizilen ülke sınırlarının harem bölge / koruma altına alındığını bu bölgede yabancıların otları biçemeyeceği, ağaçları kesemeyeceği, savaşmak için silah taşıyamayacağı, kötülük için bulunamayacağı Hz.Muhammed tarafından ilan ettirildi. Böylece Medine şehri koruma altına alınmış oldu. Aynı zamanda Medine’nin korunma ve egemenlik statüsünü Mekke’nin korunma ve egemenlik statüsü ile eşit olduğunu “Hz. İbrahim’in Mekke'yi haremleştirdiği gibi ben de Medine’yi haremleştiriyorum” şeklindeki ifadesiyle belirtti. Yani Cumhuriyet olduğunu ve bu devletin meşru sınırları kapsamındaki egemenliğine saygı duyulması gerektiğini bildirmiş oldu. 2.4. Nüfus Sayımı ve Medine’nin Demografik Yapısının Tespiti Peygamberimiz, İslam Cumhuriyetinin insan kaynakları açısından mevcut durumunu tespit etmek amacıyla Medine’de nüfus sayımı yaptırdı. Devlet olmanın bir gereği olarak yapılan bu ilk nüfus sayımında Cumhuriyetin vatandaşları erkek, kadın, çocuk, yaşlı, Yahudi, müslim, müşrik olarak kayıtlara geçirildi. Böylece Cumhuriyetin insan kaynakları envanteri çıkarılmış oldu. Yapılan bu sayıma göre yaklaşık 10.000 kişilik bir nüfusa sahip olan Medine’de 1.500 mümin, 4.000 Yahudi ve 4.500 müslim (iman etmese de İslami sistemin uygulanmasına razı olmuş kitle) Arap yaşamaktaydı. 2.5. Devlet Merkezinin (Mescit [İtaat] Merkezi / Yönetim Merkezi) İnşası Medine Anayasası ile şirke dayalı kabileci yönetim yapısından Tevhit Cumhuriyetine ulaşmış bir toplumun yönetileceği bir de Yönetim Merkezi inşa edilmesi gerekli idi. Toplumun bütün bireylerince hükümlerine boyun eğdiği / secde ettiği ([2] ) / itaat ettiği bu yönetim merkezinin o zaman ki adı mescitti. Medine Anayasası gereği ‘Cumhuriyet’ Peygamberimiz tarafından temsil edildiğinden O’nun adı ile anılan bir mescit (Mescid-i Nebevi) inşasına başlandı. İnşa edilecek mescit bugün ki tabirlerle ifade edilecek olursa yasama, yürütme ve yargı organlarının bağlı ve ilgili tüm teşkilatlarını içinde barındırdığı gibi sivil toplum kuruluşlarını da kapsayacaktı. Yani Hz.Muhammed’in@ mescidi; bugün için Meclis, bakanlıklar, Genel Müdürlükler, Genel Kurmay, Kuvvet Komutanlıkları, mahkemeler, yüksek yargı organları, Diyanet, Kızılay, Dar’ül aceze, ilk, orta, lise ve yüksekokullar gibi eğitim kurumları vb. adlarla anılan bütün kamu kurum ve kuruluşların fonksiyonlarını uhdesinde toplayacak bir yapı olarak inşa edilecekti. Böylece mescid bütün vatandaşların sorunlarının çözüm yeri olacaktı. Medine İslam Cumhuriyetinin bu ve buna benzer faaliyetleri için günde beş defa bu mescitte toplanılacak, namaz kılındıktan sonra yasama, yönetim, eğitim, muhakeme, sosyal yardımlaşma, güvenlik vb. faaliyetlerden meydana gelen “salat” yerine getirilecekti. Böylece mesciddeki dünyevi faaliyetler ve kararlar daima Allah’ın huzurunda olduğu bilinci ile gerçekleştirilecekti. Diğer bir ifade ile maneviyat ve maddiyat birleştirilecek ve yönetim her yaptığı her eylemin sonucunda Allah’a hesap vereceğinin bilinci ile hareket edeceklerdi. Cumhuriyet Merkezinin (Mescidi Nebevinin) yeri, Hz.Muhammed’in@ devesi Kusva’nın çöktüğü alan olarak belirlenmişti. Belirlenen bu arazi Neccar oğullarından iki yetim çocuğa aitti. Onlar bu araziyi hibe etmek istedilerse de peygamberimiz kabul etmedi ve arazinin bedeli olarak tespit edilen 10 miskal (40.9 gr) altın Hz. Ebu Bekir tarafından Neccar oğullarına ödendi. Böylece mescidin / yönetimin tarafsız ve ayrımsız olarak kapılarını herkese açık olması garanti edildi. Cumhuriyet Merkezinin (Mescid-i Nebevinin) inşasına başlamadan önce arazide bulunan kabirler başka yere nakledildi, hurma ağaçları kesildi ve arazinin tesviyesi sağlandı. Yapımında ise bütün Muhacir ve Ensar’dan olan müminler büyük bir coşku ile adeta birbirleriyle yarışırcasına çalıştılar. Peygamberimiz de müminlerle birlikte bir işçi gibi canla başla çalıştı. O’nun çalışmasına sahabelerin gönlü yoktu ve onu bir köşede oturtmaya çalışsalar da O onları dinlemedi ve üstün bir gayretle inşaatta çalıştı, çabaladı. Cumhuriyet Merkezinin (Mescid-i Nebevinin) zemini toprak, temeli taş, duvarları kerpiç ve direkleri hurma ağaçları olmak üzere inşa edildi. Çatısı ise hurma dallarıyla örtülmek suretiyle yapıldı. Kıblesi ise Yahudilerle birliğin, beraberliğin bir sembolü olarak ve onların bu birliğe ve beraberliğe gönül vermelerini sağlamak için yani tevhit Cumhuriyetinde onların da kendilerinin temsil edildiğini ya da onlara değer verildiğini hissetmeleri için Kudüs olarak seçildi. 2.6. Medine Ticari Piyasasını Adil bir Düzene Kavuşturma Girişimleri Hicret öncesinde Medine'de Zebale, el- Cisr, el-Asbah ve İbn Hayyeyn olmak üzere dört çarşısından oluşan bir piyasası vardı. Söz konusu Çarşıların (Alış Veriş merkezi- AVM) / Pazarların kontrolü büyük ölçüde Yahudilerin elindeydi. Ticari faaliyetlerin ilkelerini onlar belirliyor, kira ve vergilerini onlar topluyorlardı. Toplanan hasılat, işbirlikçi Medineli bazı ileri gelen Araplarla birlikte aralarında pay ediliyordu. Böylece Medine’nin ticari piyasasında İşbirlikçi Medinelilerle Yahudiler tekel oluşturmuşlardı. Hz.Muhammed @ mevcut Çarşılara (Alış Veriş merkezi- AVM) / Pazarlara gitti ve oradaki piyasayı inceledi. Gerçi önceki bilgi birikimi nedeniyle Medine piyasasının da nasıl işlediğini gayet iyi biliyordu. Fakat bildiklerini teyit etmek için bizzat yerinde incelemelerde bulundu ve tekelci piyasa yapısının ve piyasaya hâkim olanların açmazlarını, yanlışlarını ve zararlarını tespit etti. Bilindiği üzere tekelci, soyguncu ve ahlaksız piyasa yapıları geri kalmanın en önemli sebeplerindendir. Dahası onlar yaptıkları bu sahtekârlıkların, ölçüsüzlüklerin ve insanların hukukuna tecavüz etmenin bedelini çok kötü ödeyeceklerdir. Onlara bunun maliyeti çok ağır olacaktır. Hem bu dünyada hem de ahirette. Hz.Muhammed @ Medine ticari piyasasında hâkim olan Yahudi tüccarların da tıpkı Mekke’deki müşrik tüccarlar gibi insanları aldatan bir uygulamaya sahip olduklarını tespit etti. Bu tüccarlar oluşturdukları tekelci yapılarla üreticinin malını alırken dolgun/ fazla ölçmekte (ya da ucuz bir fiyata almakta) elbirliği ediyorlardı. Fakat İnsanlara aynı malı pazarlarken yine tekelci yapının elbirliği ile eksik ölçerek (ya da fahiş fiyattan) satıyorlardı. Bunu ölçü ve tartıda kullandıkları farklı ölçeklerle yapıyorlardı. Onların bu uygulaması tekelcilikleri nedeniyle halk tarafından çaresizce kanıksanmıştı. Medine Piyasasını düzeltmek için kamuoyu oluşturmak gerekiyordu. Bu aşamada Cenab-ı Hak, mevcut piyasa yapısını ortaya koyan ve kamuoyunu yeni düzenlemelere hazırlayan Mutaffifin Suresini inzal etti. Peygamberimiz Medine Piyasasına yönelik adil bir düzenleyici uygulamayı bu surenin inzalini müteakip kamuoyu oluşturduktan sonra (yaklaşık olarak hicretin 6. ve 7. Aylarında) ancak gerçekleştirebilmiştir. Rahman Rahim Allah Adına 1- 3- Eksik ölçüp tartanların vay haline! Onlar insanlardan kendilerine bir şey aldıkları zaman tam ölçerler, dolgun ölçerler. Kendileri başkalarına bir şey ölçtükleri veya tarttıkları zaman eksik ölçer ve tartarlar. (Mutaffifin Suresi 1-3) Mutaffifin Suresinin müteakip ayetleriyle peygamberimiz @ Medineli tekelci tüccarlara bu zalimce uygulamadan vazgeçmeleri gerektiği, bu tür zulümlerin bir memleketin gelişmesine en önemli engel olduğu ve şayet toplumun dirilmesi, yükselmesi isteniyorsa adil bir ticari yapının ortaya konulması gerektiği uyarısında bulunur. Böyle devam edilmesi halinde toplumun yıkılıp perişan olacağı, azaba uğramanın kaçınılmaz olacağı ve bu yapılanların bedelinin çok ağır ödeneceği ifade edildi. Peygamberimiz ayrıca Medineli tekelci tüccarlara bu yaptıkları aldatmalar için halkın ses çıkaramadığını ama onların ses çıkarmamalarının bunu kabul ettikleri anlamına gelmediğini, insanların kendilerine yapılan kötülük ve aldatmaları asla unutmadıklarını ve bir yerlere kaydettiklerini aynı surenin müteakip ayetlerini onlara okuyarak ifade etti. Tıpkı Cenab-ı Hakk’ın kullarının işledikleri eylemlerin tümünü kaydettirmesi gibi milletin de kendisine yapılan sahtekârlıkları kaydederken zamanı gelince o sahtekârlardan intikam alacak şekilde akıllarının bir köşesinde ayrı bir yerde kaydettiklerine işaret etmiş oldu. 4- 10- Onlar tekrar diriltileceklerini zannetmiyorlar mı? Büyük bir gün için. Âlemlerin Rabbi için insanların kıyam edeceği (kalkacağı) gün. Aman, dikkatli olun! Büyük günah işleyenlerin kaydı, Siccin'dedir. / hapishaneye, cehenneme girenlerin kayıtları arasındadır. Siccin nedir, bilir misin? O, (silinmez şekilde) tutulan bir kayıttır! O gün, yalanlayanların vay haline! (Mutaffifin Suresi 4-10) Fakat Hz.Muhammed’in bu uyarısına karşılık olarak Medineli tekelci tüccarlardan aldığı cevap, tıpkı Mekkeli Müşrik tekelci tüccarların verdikleri cevap gibidir; “senin bahsettiğin şeyler eskidendi, o söylediklerin geçmişte kaldı, çağımızda artık piyasa böyle işliyor, kim bize hesap sorabilecek, senin bahsettiğin gelecekte bu yapılanların mutlaka bir hesabının olacağı hususu ise eskilerin hikâyeleridir.” Onların bu şekilde karşılık vermelerine cevap olarak Peygamberimiz surenin ahiret sahneleri üzerinden “dürüst davranmaları, iyilik yapmaları, hakkaniyeti gözetmeleri halinde insanların nezdinde kredilerinin yükseleceğini, insanların bunu da kaydedeceklerini ama bu kayıtların o tacirlerin itibarını yükselteceğini, diğer insanlarında o tacirlerle ticaret yapmak için akın edeceğini” anlattı. Hz.Muhammed@ kredisi yükselen tacirlerin ve o tacirlerin bulunduğu ülkenin müreffeh bir hayata kavuşacağının altını çizdi ve sahip oldukları makamlarından piyasaya nezaret etmeleri için onları vahyin tescilli / damgalı / ispatlı bu ilkelerinden (mühürlü yıllanmış şarap benzetmesi) içmeye / kullanmaya davet etti. Şayet bu ilkelerden içecek / kullanacak olurlarsa sonucun çok güzel olacağı, etrafa bu ilkelerin güzel kokusunun (misk kokusu benzetmesi) yayılacağı, çevre ülkelerdeki insanlara bunun reklam edilerek yayılacağı ve insanların Medine’ye doğru, bu güzel kokuya doğru akın akın geleceğini belirtti. Peygamberimiz onlara iyilik ve ihsan olarak en asgarisinden adil davrandıkları takdirde bu güzelliklere, refaha ereceklerini söyledi. O “Mukarreb / en yüksek fazilete sahip insanların uyguladıkları ilkelerin (tesnim) sadece bir kısmını size tavsiye ediyorum” diye de ekledi. 11-28- Ki onlar, din / ceza / hesap / karşılık gününü yalanlıyorlar. Oysa onu, haddini bilmez, saldırgan, günahkâr olandan başkası yalanlamaz. Onlara ayetlerimiz okunduğu zaman: “eskilerin masalları.” derler. Hayır! Bilakis onların işlemekte oldukları (kötülükler) kalplerini kirletmiştir / karartmıştır. Elbette onlar, o gün Rablerin (in rahmetin)den yoksun bırakılacaklar. Akabinde de onlar kesinlikle ateşe gireceklerdir. Ve kendilerine: “İşte bu, yalanlayıp durduğunuz şeydir” denilecek. Fakat iyilerin yazısı İlliyyin'dedir. İlliyyin nedir, bilir misin? O, (silinmez şekilde) tutulan bir kayıttır. Allah’a yakın olanlar ona şahitlik ederler. Şüphe yok ki Ebrar / iyi kimseler, elbette nimetler içindedir. Makamlarından çevreye nezaret ederler /korur, gözetir, izler ve denetlerler. Yüzlerinde nimetin aydınlığını / parıltısını / sevincini görürsün. Onlara, mühürlü / korunmuş / yıllarca kapağı açılmamış halis şaraptan sunulur / içirilir. Ki onun hitamı (sonu) misk'tir. . . Yarışanlar işte onda yarışsınlar! Onun karışımı / katkısı Tesnim'dendir. O öyle bir kaynaktır ki ondan, mukarrebin / Allah’a yakın olanlar içer. (Mutaffifin Suresi 11-28) Medine piyasasındaki bozuklukların düzeltilerek adil bir piyasa yapısının kurulması sonucunda piyasaların canlanacağı, zenginliğin ve refahın artacağı, cennet hayatı metaforu ile müjdelenmesine rağmen Medine’nin şımarık ileri gelenleri Hz.Muhammed’in uyarı ve müjdelerini hiç dikkate almadılar. Halk tarafından zorla kanıksatılmış aldatmaya dayalı piyasa yapısının devamından yana tavır koydular. Piyasaya adalet, güven ve istikrarın gelmesinin çıkarlarına zarar vereceğini düşünerek peygamberimizin öğütlerine kulak vermediler. Halkın peygamberimizin yanında yer almasını engellemek için de birbirleri ile kaş göz işareti yaparak peygamberimiz ve çevresindeki mukarreb müminlerle alay edip onları eğlence konusu yaptılar. Kendi aralarında peygamberimizin bu tavsiyeleri ile alay ettiler. Müminlerin erdemli, iyiliksever, paylaşmacı ve vergili hareket ve ahlaklarını sapıklık, delilik, ahmaklık ve aptallık olarak niteleyip eğlendiler. Peygamberimizin bu öğütleri bir fayda sağlamamıştı. Ama Medine piyasasının mutlaka düzeltilmesi gerekiyordu. Önce işe öğüt vermekle başlanmıştı. Bu öğütlerin halk tabanında tartışılması ve halkın desteği alındıktan sonra piyasaya adil bir düzeni getirecek düzenleme ve uygulamalara zemin hazırlamak gerekiyordu. 29-36- (Halkı aldatarak) Suç işleyen o kimseler, müminlerden kimine gülüyorlardı. Onlara rastladıkları zaman da birbirlerine kaş göz işareti yaparak alay ederlerdi. Kendi yandaşlarına döndükleri zaman da müminlerle alay etmenin zevki ile eğlenirlerdi. Onları (müminleri) gördükleri zaman; “İşte bunlar, kesinlikle şaşkın sapıklardır” diyorlardı. Hâlbuki artık onların (suçluların), bunların (müminlerin) üzerinde hâkimiyetleri yoktur. Bugün artık iman edenler makamlarına oturmuş piyasaya / çevreye nezaret ederek / denetleyerek, korur ve gözeterek kafirlere / suçlulara gülerler. Nasıl, kafirler / suçlular yapmakta olduklarının karşılığını buldular mı? (Mutaffifin Suresi 29-36) 2.7. Mekke’den Gelen Mektupların Medinelileri Olumsuz Etkilemesi Hz.Muhammed’i @ ellerinden kaçıran Mekke Yönetimi, O’nun Medine’de Tevhidi Dünya Görüşü Hareketini teşkilatlayıp gelecekte güçlü bir şekilde karşılarına dikilmemesi için acilen harekete geçti ve Ebu Süfyan ile Ubey b. Halef adına Medinelilere bir mektup gönderdi. Tehdit dolu mektuplarında onlar şöyle diyorlardı: “Şurası kesin ki, Araplar arasında çıkacak hiçbir savaş, sizinle bizim aramızda çıkacak savaştan daha yakıcı olmaz. Gerçekte siz, bizim aramızdan çıkmış asil ve güvenilir bir kimseyi destekliyorsunuz. O'nu himayenize aldınız. Fakat bizim O'nunla bir düşmanlığımız var. Bizimle O'nun arasına girmeyin. Eğer O doğru yolda ve doğru iş yapıyorsa bunun şerefi herkesten önce bize aittir. Yok yanlış yolda ve yanlış işler yapıyorsa O'nu engellemek ve cezasını vermek herkesten çok bize aittir.” Medineliler bu tehdit mektubuna Ka'b b. Mâlikin yazdığı bir şiirle cevap vererek Hz.Muhammed'ı desteklemeye devam edeceklerini bildirdiler.( [3] ) Mekkeliler bu mektupla Medinelilerin birlik ve beraberliğini bozamamışlardı ama peygamberimize karşı olan Arap ve Yahudi ileri gelenlerin ellerine koz vermişlerdi. Onların Medine halkının içerisine kurt düşürecek fitneler ile uğraşacakları açıktı. Bekledikleri fırsatı da Mekke müşrik / pagan ileri gelenlerinin gönderdikleri ikinci mektup ile yakaladılar. Üstelik Hz.Muhammed’in İslam Cumhuriyetini teşkilatladıktan sonra Medine piyasasına el atması onların peygamberimize karşı muhalif hareketlerini daha da hızlandırdı. Medine’deki mevcut piyasa yapısının değiştirilmesi gerektiği, piyasa işleticilerinin kendilerini düzeltmeleri, bozgunculuk yapmamaları ve insanları aldatmamaları gerektiği mesajları Mutaffifin Suresi ile verilince Medineli tekelci tüccarlar bu işin burada kalmayacağını ve sonunda adil bir piyasa yapısı tesis etmek için mutlaka bir düzenleme / yasama getirileceğini anladılar. Kısaca bu işin ucu kendilerine dokunacaktı. Ayrıca onlar söz konusu surede ifade edilen tespitler çok haklı gerekçelere dayandığından halkın peygamberimizin tarafını tutacağını da gayet iyi biliyorlardı. Bu nedenle Hz. Peygamberden @ yana görünerek İslam Cumhuriyetini içeriden yıkma faaliyetlerine başladılar. Onlar bu yıkıcı ve bozguncu faaliyetlerini ıslah edici rollerde yapmaya çalıştılar. Mekke Yönetiminden Abdullah b. Ubey’e gelen ikinci mektup ile onlar bu yıkıcı ve bozguncu faaliyetlerine hız verdiler. Çünkü mektup bir ültimatom niteliğindeydi; Mektupta “Aramızdan kaçıp gelen birisine sığınma hakkı tanımış bulunuyorsunuz. Allah'a yemin ederiz ki, şayet O'na karşı çıkmaz ve O'nu memleketinizden çıkarıp atmazsanız, adamlarınızı öldürmek ve kadınlarınızı cariye edinmek için üzerinize geleceğiz.” deniyordu. ([4] ) Onlara göre Mekke Yönetiminin gönderdiği bu ikinci mektup ile Medine çok büyük bir tehdit altına girmişti. Şöyle ki: Hz.Muhammed @ kendilerine teslim edilmedikçe Medinelilerle savaş halinde olunacaktı, Medine, Mekke yönetimi ve onların kışkırtması ile diğer kabilelerin de tehditleri ile karşı karşıya kalacaktı, Medineliler hac yapamayacak ve haccın ticari gelirinden mahrum kalacaklardı, Medinelilere hac dışındaki normal yollardan yapılmakta olan ticaretine ambargo uygulanacak ve halk sıkıntılı günler geçirecekti. Ültimatom niteliğindeki bu mektup bütün Medine halkını etkiledi ama bazı Medineli muhalifleri ve müslüman olmakla birlikte iman henüz kalbine tam yerleşmemiş kişileri derinden etkiledi. Özellikle onlar için çok büyük bir korku yarattı. Mekkelileri karşılarına almakla büyük bir tehlikeye kapı araladıklarını, başlarına bela geleceğini konuşmaya başladılar. Yahudi ve münafık muhalifler gelecekte meydana gelecek çalkantılı dönemde çok zarar göreceklerini ifade ediyorlardı. Onlar, bir taraftan peygamberimizin daha gelir gelmez çarşı ve pazarlardaki yanlışlara el atması ve böylece onların imtiyazlarına ve ölçüsüzlüklerine bir ölçü getirmeye yönelik adımları diğer taraftan ise Mekke yönetiminin mektuplarında bahsi geçen yaptırımlar sonucu uğrayacakları kayıplarını düşündükçe anayasal / kitaba dayalı bir tevhit sistemini kabul etmekle yanlış yaptıklarını düşünmeye başladılar. Fakat bir defa yaptıkları bu kitabi / anayasal / toplumsal sözleşmeyi bozamıyorlardı. Zira peygamberimiz çok erken davranmış ve İslam Cumhuriyetinin teşkilatını kurmuş ve bu sistemin insan altyapısını oluşturmuştu. Kendi bağlıları arasında kardeşlik tesis etmiş, Cumhuriyetin merkezi inşa edilmiş, müesseseler kurulmuş ve kurulan müesseseler faaliyetlerine başlamıştı. Bu çerçevede olmak üzere Cuma namazları / toplantıları, vakit namazları / toplantıları ile dua, sorunları çözme, yardımlaşma, strateji geliştirme özetle yasama, yürütme ve yargı faaliyetleri başlamış ve bu faaliyetler için müminler canla başla çalışmaları yürütmekteydi. Her ne kadar yapılan nüfus sayımında müminlerin sayısı 1500 kişi olsa da birlik ve beraberlik içerisinde yaptıkları faaliyetlerin ağırlığı ve organize olmanın verdiği güç, Medine’deki en büyük kabilenin tek başına sahip olduğu güçten kat kat fazla idi. Medine’nin geri kalan 4000’i Yahudi olmak üzere 8500 kişilik mümin olmayan nüfus, kabilelerin boylara/ aşiretlere bölündüğü zaman, bu aşiret nüfusları müminlerin nüfusuna oranla pek bir ağırlıkları bulunmuyordu. Zaten peygamberimizden önce bir araya gelemeyen ve bir araya gelmenin formülünü bulamayan bu kabileler şimdi peygamberimize karşı ciddi bir muhalefet geliştirmeye, O’nu iktidardan indirip Mekkelilere teslim etmeye güçleri yoktu. Onların yaptıkları sadece kargaşa çıkartmak, dedikodu üretmek ve iktidarı yıpratıcı karşı çıkışlar ortaya koymaktı. Onlar peygamberimizin iktidarını yıpratmaya yönelik, halkta korku ve panik yaratarak O’ndan soğumasını ve O’na olan desteğini çekmesini sağlayacağını sandıkları söylentiler yayıyorlardı. Onlar ancak yapacakları nifak hareketlerinden medet ummaktaydılar. Cenab-ı Hak, Mekke müşrik elebaşların tehdit ve yaptırımlarından korkarak onların isteklerine uymanın yanlışlığını anlatmak için Hud Suresinin 96 ncı ayetinden başlayarak Hz. Musa ve Firavun kıssasını inzal etti. Söz konusu kıssa ile Firavun’un kavmini ateşe sürükleyen politikalar uyguladığından hareketle Mekke’nin Firavunu Ebu Süfyan’ın gönderdiği mektuplarda dikte ettirmeye çalıştığı siyaset (politika) izlenecek olursa Medinelileri felakete götürecekleri anlatılır. Nasıl ki Hz. Musa’nın uyarılarına kulak asmayarak Firavun’u takip etmekle dünyevi iktidarlarını kaybederek azaba duçar olan kavmi ahirette de ateş azabını hak ettiyse, Medine halkı da Ebu Süfyan’ın tehdit ve yaptırımlarına kanarak Medine’nin Yahudi ve Arap ileri gelenlerin politikalarına uyacak olurlarsa Firavunun yaşadıkları felaketlere maruz kalacakları ifade edilir. Bu nedenle onlara itaat / ibadet edilmemesi konusunda uyarı yapılır. 96-109 – Ant olsun ki Biz Musa`yı da ayetlerimizle ve yetkili bir otorite ile Firavun ve ileri gelenlerine gönderdik. Ama onlar Firavun’un emrine / siyasetine / politikasına uydular. Hâlbuki Firavun’un emri/ politikası akıllıca olmadığı gibi doğru bir politika da değildi. O [Firavun] kıyamet günü, kavmine önderlik etmiş ve kavmini ateşe götürmüştür. O varılan yer de ne kötü bir yerdir! Sonunda bu dünyada da lanetlendiler, kıyamet gününde de. Kavminin Firavuna verdiği destek ne kötü bir destektir! İşte bu, kentlerin ciddi haberlerindendir. Biz onları sana anlatıyoruz; onlardan ayakta olan da vardır biçilmiş ekin gibi olan da vardır. Biz onlara zulmetmedik; fakat onlar kendilerine zulmettiler. Onun için Rabbinin emri / siyaseti / politikası uygulandığında, Allah’tan başka itaat ettikleri otoriteler, onları kurtaramadı ve onlara ziyandan başka bir şey vermediler. İşte Rabbinin medeniyetleri / kentleri zulmederken yakaladığı vakit böyle yakalayıp çarpar. Şüphesiz O’nun yakalaması pek acıklıdır, çok çetindir! Muhakkak ki ahiret azabından korkan kimseler için bunda kesinlikle bir ayet /ibret vardır. O, öyle bir gündür ki insanların kendisi için toplandığı bir gündür ve mutlaka görülecek bir gündür. Biz onu sadece belli bir süreye kadar erteliyoruz. O gün geldiğinde O’nun (Allah’ın) izni olmadan hiç kimse konuşamaz. Artık onlardan bir kısmı bedbaht ve bir kısmı da mutludur. Bedbaht olanlar cehennem ateşi içindedirler. Onlar orada iç çekip inlerler. Gökler ve yer durdukça onlar o ateşte kalacaklardır. Ancak Rabbinin dilediği müstesna. Şüphe yok ki Rabbin dilediğini dilediği gibi yapandır. Mutlu olanlara gelince, onlar da gökler ve yer durdukça ebedi bir ikram olarak cennette kalacaklardır. Ancak Rabbinin dilediği müstesna. O halde sakın şunların ibadet ettikleri şeylerin kendilerini felakete götüreceğinden şüphen olmasın! Onların ataları da daha önce nasıl ibadet / itaat ediyorlarsa bunlar da öyle ibadet / itaat ediyorlar. Şüphesiz Biz de kendilerine hak ettikleri cezayı kesinlikle vereceğiz. (Hud Suresi 96-109) [1] )NOT: Buradaki “ideoloji” kavramını vahiy kaynaklı dünya görüşü bağlamında kullanıyorum (A.A.) [2] ) NOT: “Secde” itaat etme ve boyun eğme anlamında olup bunun en temel şekilsel ifadesi namazda yapılan harekettir. [3] ) Hz. Muhammed'in Hayalı ve İslâm Daveti-Medine Dönemi - Celaleddin Vatandaş sahife 40 [4] ) Hz. Muhammed'in Hayalı ve İslâm Daveti-Medine Dönemi - Celaleddin Vatandaş sahife 40 Cenab-ı Hakk’ın Hz. Musa ve Firavun kıssası üzerinden yapmış olduğu uyarılar yerini bulmuş ve Mekke’den gelen tehdit mektuplarını kullanarak halk arasında korku yaratmaya çalışan Abdullah bin Ubey ve yandaşlarının çabaları boşa çıkarıldı. Medine Anayasası (Kitap) ile sağlanan birliğin Mekke’den gelen mektup ile bozulmasının önüne geçildi. Şayet yerinde ve zamanında bu uyarılar yapılmamış olsaydı Medine’nin varlığını tehdit eden Mekkelilerin yarattığı korku nedeniyle Anayasa (kitap) ile oluşturulan Tevhidin (birliğin) doğru bir siyaset / politika olup olmadığı konusunda ortaya çıkan ihtilaf İslam Cumhuriyetini daha doğmadan öldürecekti. Cenab-ı Hakk’ın anlattığı kıssa ile Medine halkı İslam Cumhuriyetine bağlılıklarını yinelediler. Abdullah bin Ubey ve yandaşları ise bu Anayasal (kitabi) birliktelik konusunda şüphe ve endişelerine devam ettiler. Onlar içlerinde bu korkuyu hayatları boyunca taşıdırlar. Onların saldığı korkuya kapılan Medineli müminler ise Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği uyarıları dikkate alarak her seferinde kendilerini düzelttiler (tövbe ettiler). Diğer taraftan Mekkelilerin gönderdikleri tehdit mektupları ile Medine’nin birliği konusunda oluşan bu ihtilafın düzeltilmesi için Medineli Yahudi bilginlerinin olumlu yönde müdahale etmeleri bekleniyordu ancak onların çok azı bu girişimde bulundu. Çoğu Huyey bin Ahtab, Abdullah bin Ubey gibi zengin şımarık ileri gelenlerin ayartmalarına uydular. Abdullah bin Selam vb. gibi birkaç kişi Medine’nin Anayasal birlikteliğinin devamı gerektiği ve Mekke’nin bu tehditlerine pabuç bırakılmaması gerektiğini savundu. Cenab-ı Hakk’ın uyarılarına kulak verenlerin çoğunlukta olması ile Medine İslam Cumhuriyetinin devamından yana tavır koyan yani Medine toplumunun ıslah edilmesi, düzeltilmesi, doğruluk ve dürüstlüğün ön planda olması gerektiğine inanan halk kitlesinin Hz.Muhammed’in@ yanında olması sebebiyle Allah onların helakına izin vermeyeceğini bildirdi. Cenab-ı Hak, peygamberimize ve beraberindeki müminlere dosdoğru olmaları, emrettiği siyasetten (politikadan) asla sapmamalarını öğütledikten sonra şayet bu politikadan sapacak olurlarsa işte o zaman azaba uğrayacaklarını bildirdi. Ama verdiği öğütlere uyarak emrettiği politikayı takip edip halkı ıslah ederlerse, kendilerini düzeltirlerse, birlik ve beraberliklerini korurlarsa İslam / Barış Cumhuriyetinin ilelebet payidar olacağını, büyük bir ümmet olacaklarını ve herkesin sonunda Allah’ın nizamına dönüş yapacağını müjdeledi. Bununla beraber elbette halkın içerisinden kendileri ile anlaşmazlık / muhalefet içerisinde olanların da olacağını ve bunun tabii olduğunu bildirdi. Zira hakkın karşısında batılın yer almasının yaratılış kanunu olduğunu cehennemin bu muhalif olan insanlar ve cinlerle (Medineli Arap ve Yahudilerle) doldurulacağı sözüyle ifade etti. O muhaliflere ellerinden geleni artlarına koymamasını söyledikten sonra, onların ne yaparlarsa yapsınlar Medine’nin Yönetimi (gökler metaforunda) ve halkının (yerler metaforunda) Allah’a dönmesine engel olamayacaklarını, geleceğin (gaybın) Allah’ın nizamına ait olduğunu ve toplumsal dönüşümün Allah’a doğru kaçınılmaz olarak gerçekleşeceğini bildirdi. Yukarıda açıklanmaya çalışılan bütün bu hususlar Hud Suresinin aşağıdaki ayetlerinde veciz bir şekilde ifade edildi; 110 – 123- Ant olsun ki, Biz Musa’ya Kitab’ı verdik fakat onda ihtilâfa düşüldü. Eğer Rabbinden daha önce verilmiş bir Söz olmasa idi, elbette aralarında hüküm verilirdi. (Ihanetin cezası gerçekleştirilirdi). Onlar şüphesiz, bunda da (Kur’an öğretilerinden oluşturulan Anayasa / Vesika / Kitap) kuşkulu bir şüphe içindedirler. Şüphesiz Rabbin onların yaptıklarına tam bir karşılık verecektir. Muhakkak ki O, onların yaptıkları şeylerden tümüyle haberdardır. Artık sen emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Beraberindeki tövbe edenler de [Kitaba / Anayasaya uyarak dosdoğru davransınlar]. (Anayasal hükümleri çiğneyerek) haddi aşmayın! / aşırı gitmeyin! Muhakkak ki O [Allah], bütün yaptıklarınızı hakkıyla görendir. Zalimlere meyletmeyin, yoksa size ateş dokunur. Sonra Allah’tan başka veliyler / yardımcılar da bulamaz ve kurtulamazsınız. (Siz) gündüzün iki tarafında ve gecenin yakın saatlerinde salatı ikame edin. (Namazı müteakiben kamu hizmetlerini yapın ve kamunun sorunlarını çözmeye çalışın, bu uğurda her türlü faaliyeti icra edin.) Çünkü iyilikler kötülükleri giderir. İşte bu, aklını çalıştıranlar için bir öğüttür. (Sen) sabret! / (Siz) Sabredin! Çünkü Allah muhsinlerin ecirlerini zayi etmez. Sizden önceki devirlerden bakıyye sahipleri [daha önceki zamanlardan kalan ilahi öğretilere sahip bilginler / kitap ehli bilginleri] insanları ülkede / yeryüzünde bozgunculuktan vazgeçirmeye çalışsalardı ya! Fakat onların içinden kurtardığımız pek az kimse bunu yaptı. Zalimler ise şımartıldıkları refahın ardına düştüler ve suçlular oldular. Rabbin, halkları ıslahatçı [düzeltici] iken, o memleketleri haksız yere helâk edecek değildir. Eğer Rabbinin dileğine uysalardı, insanlar (Medineliler) elbette tek bir ümmet olurlardı. Ama Rabbinin rahmetine erdirdiği kişiler hariç, onlar hala anlaşmazlığı sürdürmektedirler. Onları işte bunun için yarattı ve Rabbinin şu sözü yerine gelecektir: “Ant olsun, cehennemi (azabı hak eden) cinler ve insanlarla tamamen dolduracağım.” Kalbini yatıştıracak elçilerin haberlerinden her türlüsünü sana kıssa olarak anlatıyoruz. Bunda da sana bir hakikat, müminlere de bir öğüt ve hatırlatma gelmiştir. İman etmeyen o kişilere de ki: “Durmayın! Elinizden geleni yapın! Biz elimizden geleni yapacağız! (Sonuçta ne olacak?) Bekleyin, görün bakalım! Şüphesiz biz de (sonucu) bekleyip göreceğiz!” Göklerin ve yerin gaybı / geleceği / sırrı ancak Allah’a aittir. Tüm iş/oluşlar / olgular yalnızca O’na döndürülür. O hâlde O’na kulluk et, O’na tevekkül et. Rabbin, sizin yapmakta olduklarınızdan gafil [habersiz, duyarsız] değildir. (Hud Suresi 110-123)

© 2022 AAYDIN

bottom of page