Arama Sonuçları
Boş arama ile 99 sonuç bulundu
- Bölüm 10: İLK REFORMLAR | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 10 İLK REFORMLAR Kıble değişikliği salt şekilsel bir değişiklik değildi. Bu değişiklik aynı zamanda Yahudilerin Medineli Araplara da kabul ettirdiği ve Medine’de cari hale gelen bazı yasa ve uygulamaların da köklü değişikliklere tabi kılınacağı anlamına geliyordu. Nasıl ki Medine İslam Cumhuriyetinin ilk yılında namazlarda kıble olarak Kudüs istikameti seçildiyse, bu seçim ile aynı zamanda onların mevcut bu yasa ve uygulamalarının kabul edilmesi / değer yargılarının da kabul edilmesi demekti. Kıble değişikliği ile Medine içerisinde Arapların kendi aralarındaki ve Yahudilerle Araplar arasındaki hukuki uygulamalarda artık reformlar yapılacaktı. Yahudilerin kendi aralarında uyguladıkları hukuka ise karışılmayacaktı. Ancak şu bir gerçekti ki Yahudi halkı İslam Cumhuriyetinde yapılacak reformlardan etkilenecekti. Yapılacak reformların halka getirdiği güzellikleri gören Yahudi halkı bu reformların kendilerine de uygulanasını ileri gelenlerinden talep edeceklerdi. Bu nedenle Yahudi ileri gelenler kıble değişikliğine şiddetle karşı çıktılar. Onlar kendi çıkarlarına uygun olarak değiştirdikleri ve yıllardır uyguladıkları bu yasa ve uygulamaların değişmesi halinde nüfuzlarını kaybetmekten korkuyorlardı. Fakat artık kıble değişikliği ilan edilmişti. Bundan sonra Cenab-ı Hak, Bakara suresinin müteakip ayetleri ile yapılacak reformlara ilişkin hükümlerini inzal edecektir. Söz konusu ayetler ile İslam toplumunda ekonomik ve sosyal yaşamına dair hukuki ve ahlaki ilkelerde yapılacak reformlar / değişiklikler bildirilir. 10.1. Ekonomik Kazanç Yollarının Meşruluğu Cenab-ı Hak, ekonomik yaşamda kazanç yollarının meşru olması için müminleri temiz, güzel ve helal yollarla edinilen nimetleri tüketmeye davet eder. Ekonomik yaşam için leşci / ölücü olmama, kandan beslenmeme, pislikten ve pis işleri kullanarak geçinme yoluna başvurmama ve Allah’ın yasak ettiği yollara tevessül etmemeleri konusunda uyarır. Bunun için leş, kan ve domuz etini yasaklar. Bunlar toplumlarda pis ve iğrenç görülen nimetlerdir. Söz konusu pis ve iğrenç şeyler ile onların ekonomideki karşılıkları olan pis ve kirli yollardan elde edilecek nimetleri tüketmeleri de yasaklanır. Cenab-ı Hak, bu hususlarda mecbur kalınması durumuna istisna getirir. Ancak bu istisnayı sadece yaşamı sürdürme şartına bağlar. Yaşamı sürdürmek için yapılacak bu faydalanmada bile aşırı gidilmemesi ve başkasının hakkına tecavüz edilmemesi şartları getirilir. Cenab-ı Hak, insanların mecbur / çaresiz kaldıkları durumlarda pis ve iğrenç yollardan ekonomik kazanç elde etmelerini bağışlanabilir görmekte, fakat kendi bildirdiği öğretileri ekonomik kazanç elde etmek için saklamayı, saptırmayı, değiştirmeyi asla affedilebilir bulmamaktadır. 172-173- Ey iman edenler! Eğer yalnızca O'na kulluk ediyorsanız, size verdiğimiz rızıkların temiz ve helal olanlarını tüketin ve sadece Allah'a şükredin. O, size leşi, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı. Fakat kim mecbur kalırsa, başkasının hakkına tecavüz etmemek, severek yememek ve haddi aşmamak koşuluyla ona bir günah yoktur. Hiç şüphesiz ki Allah çok bağışlayan, çok merhametli olandır. (Bakara Suresi 172-173) 10.2. Yahudilerin Doğru ile Yanlışı Birbirine Karıştırmaları ve Zihinleri Bulandırmaları Yahudi ileri gelenleri kendi kitaplarında yazan ilahi öğretileri halklarından gizlemiş ya da o öğretilerin içini boşaltmışlar ve asıl anlamlarını menfaatleri karşılığı değiştirmişlerdi. İlahi öğretileri / hükümleri kendi çıkarlarına göre yorumlayanların uygulamalarına razı olarak onları takip etmek elbette çok yanlış olacaktı. Onlar bu hareketleriyle çok büyük bir günah işliyorlar ve menfaatleri kendilerini yakan ateş oluyordu. Onların doğru yolu değiştirip sapık yolu halka doğru yolmuş gibi sunmaları nedeniyle Allah onları affetmeyecek, onları muhatap almayacaktı. Onlar doğru yolu verip sonunda kendilerini azaba götüren sapıklığı satın almışlardı. Diğer taraftan Yahudi halkından bazıları bu azgın ileri gelenlere karşı çıkıyor ve onların menfaatleri için doğru yolu sattıklarını ifade ediyorlardı. Onların doğru yol hakkında kendi aralarındaki tartışmaları ise içine düştüğü açmazı gözler önüne sermekteydi. Doğruyla yanlışın birbirine karıştığı Yahudi toplumunda doğru yolu arayanlar için tek çıkar yolun Hz.Muhammed’e inzal olunan arı, duru, katışıksız, bozulmamış ve asıl manalarını muhtevi hükümlerine sarılmaktı. Cenab-ı Hak, kendi öğretilerini asli amaç ve manalarına uygun bir şekilde elçisine inzal ederek Medine İslam toplumunda reformlarını bildiriyordu. Ama Yahudi muhalifler inzal edilen reformları kabul etmemek için peygamberimize şiddetle karşı çıkıyorlardı. 174-176- Allah'ın indirdiği Kitaptan (Tevrat’tan) bir hükmü / öğretiyi gizleyen ve bunu çok az bir bedel karşılığı yapanlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmazlar. Kıyamet günü Allah, onlara konuşmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlara çok acıklı bir azap vardır. İşte onlar, doğru yolu bırakıp sapıklığı, bağışlanma yerine azabı satın almış kimselerdir. Bunlar, ateşe karşı ne kadar da dayanıklıdırlar(!)Bu azap elbette sebepsiz değildir, Zira Allah şimdi Kitab'ını (Kur’an’ı) bir gerçek / hak / doğru olarak indiriyor olmasına rağmen o Kitap (Kur’an) hakkında tartışma çıkaranlar derin bir muhalefet ve düşmanlık içindedirler. (Bakara Suresi 174-176) Cenab-ı Hak, kıble değişikliği konusunda Yahudilerin yaptıkları tezvirata cevap olarak son noktayı koymak için müteakip ayeti inzal etti. Bu ayetle onlara medeni bir toplum yaratmak için doğru yolu / ilahi öğretinin esaslarını gizleyip şekil ve usulleri ön plana çıkarmanın yanlış olduğunu ve sonuç getirmeyeceğini belirtti. Öğretilerin uygulama şekillerinin / usullerinin amaç olmadığını, asıl amacın o öğretilerin ruhunu, manasını, esasını uygulamak olduğunu vurguladı. Bu çerçevede seçilecek kıblenin herhangi bir yöne şekilsel olarak yönelme olmaması gerektiğini, asıl amacın iyilikte, güzellikte, hayırlarda ve paylaşımda yarışmak olduğunu bildirdi. Ayrıca şekilsel olarak doğu ya da batı toplumlarındaki kültür ve öğretilerinden birini seçerek taklit etmenin insanları doğruya ve iyiliğe götürmeyeceğine de işaret edildikten sonra insanların erdemli yapmanın yolunun körü körüne taklitçilik değil zorluklara sabretmek, ihlaslı olmak, sözünde durmak, dürüst olmak gibi sıfatları ve eylemleri kuşanmak olduğu vurgulanır. 177-Erdemlilik, yüzlerinizi doğuya veya batıya çevirmeniz değildir. Gerçek erdemlilik kişinin Allah'a, Ahiret Günü'ne, meleklere, Kitaba ve peygamberlere inanması, sevdiği mallarından yakınlara, yetimlere, miskinlere / yoksullara, yolda kalmışa, dilenciye ve özgürlüğünü kazanmak isteyen kölelere vermesi, salatı ikame etmesi, zekâtı vermesi, antlaşma yaptığında, sözlerini tastamam yerine getirmesi ve sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabretmesidir. Samimi / iyi niyetli / ihlaslı olanlar işte bunlardır. İşte onlar, takvalı olanların ta kendileridir. (Bakara Suresi 177) 10.3. Reformlar / İnkılaplar Medine İslam Cumhuriyeti şehirdeki farklı din ve ırklardaki toplulukların birlikte yaşama iradesi üzerine yaptıkları bir anlaşma olan Medine Anayasa / Medine Vesikası ile kurulmuştu. Şimdi sıra bu toplulukların adalet, barış ve huzur içerisinde tevhit olmalarını sağlamak için birlikte uyacakları yeni ekonomik, hukuki, sosyal ve ahlaki düzenlemelere gelmişti. Medinelilerin şirk sistemi içerisinde yaşarken toplumu bölen, parçalayan, ayrımcılığa neden olan paradigmalar kaldırılmıştı. Güçlülerin haklılığı, üstünlüğü, fazileti ve sorumsuzluğunu / hesap vermemesini esas alan şirk sisteminin paradigmalarına dayalı toplumsal ve idari yasa ve düzenlemeler toplumda yağmaya, saldırganlığa, cinayetlere, intikam ve kan davalarına, kadınların ezilmesine, yoksulluğa, acımasızlığa, sömürüye ve fuhşa neden oluyordu. Halbuki toplumsal yasa ve düzenlemeler toplumun can, mal, akıl / düşünce, inanç, namus / nesil emniyetini sağlayıp topluma huzur, mutluluk ve güven vermesi gerekirken şirk paradigmalarından neşet eden yasa ve düzenlemeler tam tersine olarak toplumu felakete götürmekteydi. Bu nedenle şirk sisteminin paradigmalarına dayalı yasa ve düzenlemelerde esaslı değişimlere ihtiyaç vardı. Allah’ın bütün insanların Rabbi olması, Rahman ve Rahim olması, herkesin yaptıkları eylemlerin hesabının sorulması ve müminlerin yolunun iyiyi, güzeli tercih etmeleri ve kötülüklerden kaçınması şeklinde özetlenebilecek paradigmalar üzerine kurulan İslam dini Medine’de Cumhuriyete kavuşarak ete kemiğe bürünmüştü. İslam Cumhuriyeti vatandaşlarına huzur ve güven tesis edilmesi için yeni toplumsal ve idari düzenlemelerin ihdas edilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde kurucu iradenin paradigmaları havada kalacaktı. Mademki Allah Rahman, Rahim ve âlemlerin / herkesin Rabbidir, o halde O’nun öngördüğü sistemdeki yasa ve düzenlemeler herkese adaleti, barışı, hak ve hukuku, merhameti, paylaşmayı, güven ve huzuru getirmeliydi. Mademki Allah kullarından iyiliği ve güzelliği tercih etmelerini ve kötülükten şiddetle kaçınmalarını istiyordu, o halde O’nun sistemini uygulayan idarecilerin ve vatandaşlarının da tüm eylemlerinde iyiliği ve güzelliği seçmeleri ve kötülükten uzaklaşmaları gerekiyordu. Cenab-ı Hak, kullarının uygulayacağı yasa ve düzenlemeler konusunda yardımcı olmak için onlara rehberlik yaptı ve elçisi vasıtasıyla onlara ihtiyaç duydukları reform / inkılapları içeren ayetlerini bildirdi. Bu reformlar / inkılaplar aynı zamanda toplumsal dönüşümleri sağlayacak yapısal reformlardı. Şayet toplumsal dönüşümü sağlayacak yapısal reformlar yapılmayacak olursa peygamberimizden sonra toplumda tekrar şirkin hortlaması kaçınılmaz olacaktı. Toplum bu reformlar / inkılapları içselleştirdiği takdirde yönetimdekiler değişse de toplumda yerleşen ilahi öğreti hükmünü sürdürecekti. Söz konusu inkılapların/ reformların ilk aşamada vasiyet, tüketim alışkanlıkları, kadın hakları, kısas / adil karşılık, rüşvetin yasaklanması, ayrımcılığın yasaklanması, infak / zekât / sadaka, boşanma, savaş, hac, faiz, oruç, fidye, içki ve kumar vb. konularında olması öngörüldü. Reform ve İnkılaplara ilişkin yasa ve düzenlemelerin toplum tarafından sindirilmesi ve alıştırılarak uygulanması için tedricilik yani zamana yayılarak aşama aşama yasalaşması ve tatbik edilmesi esas alındı. Bu nedenle söz konusu reformları içeren ayetler kısa zaman aralıkları içerisinde inzal oldu ve yasalaşarak uygulamaya girdi. Bu metot bile Cenab-ı Hakk’ın kullarına karşı çok merhametli oluşunun bir göstergesinden başka bir şey değildir. 10.3.1-Adil Mukabele / Kısas Bir öldürme olayında cahiliye yasalarına / töresel uygulamaya göre katile verilecek cezayı maktulün ait olduğu kabilenin gücü belirliyordu. Şayet maktulün kabilesi güçlüyse katilin kabilesinden sadece katilin öldürülmesiyle yetinilmeyip yanında birçok kişinin de öldürülerek cezalandırılması istenebilir ve infazı da o kabilenin kendisi gerçekleştirebilirdi. Maktulün kabilesinin zayıf olması durumunda ise katile hiçbir ceza uygulanmayabiliyordu. Bu törenin / yasanın sonuçları ise bitmez tükenmez kan davaları, suikastlar, düşmanlıklar, toplumsal parçalanma ve toplu katliamlardı. Cenab-ı Hakk’ın toplumsal parçalanmışlığa sebep olan bu uygulamayı önlemek için öngördüğü en önemli yapısal reform “Adil Mukabele/ Kısas” idi. Bu prensibe göre toplumda meydana gelebilecek bir cinayet olayında katilden başkası cezalandırılmayacaktı. Katilin ise mutlaka adil bir karşılık olarak cezalandırılması yani katilin de «öldürülerek» cezalandırılması hükme bağlandı. Bununla beraber maktulün kardeşleri (hak sahipleri) istedikleri takdirde katile verilecek bu cezayı «diyete» çevirme hakkına sahip olacaklardı. Bu düzenleme ile öncelikle adil bir karşılık öngörülmüş sonrasında ise yaşamın devamı için affedicilik hedeflenmiştir. Böylece intikamcı bir toplum değil affedici / merhametli bir toplumun yaratılması amaçlanmıştır. Şayet bu düzenlemeden / yasadan sonra kim adil karşılığı değil de eskiden olduğu gibi haddi aşan bir cezalandırmaya başvurursa onunda şiddetle cezalandırılacağı hükme bağlandı. Cenab-ı Hak emrettiği bu reform ile topluma hayatiyet kazandırmaktaydı. Hem cinayetlerin ilelebet devam etmesi engellenecek hem de sadece suçlu cezalandırılacağı için toplumun diğer bireyleri arasında birbirlerine düşmanlık değil kardeşlik ve tevhit meydana gelecek, düşmanlıklar, kan davaları sona erecekti. Böylece toplum huzurlu bir yaşama kavuşacaktı. 178-179- Ey iman edenler! Ölümlü olaylarda “kısas / adil mukabele” size farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Fakat kim, öldürülenin kardeşi / velisi / mirasçısı tarafından bağışlanırsa, o zaman örfe uymak ve öldürülenin kardeşine / velisine / mirasçısına güzellikle diyet ödemelidir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve bir rahmettir. Bundan böyle kim haddi aşarsa ona da şiddetli bir cezalandırma uygulanacaktır. Ey akıl sahibi erdemli kişiler! “Kısasta / adil mukabelede” sizin için hayat vardır. Umulur ki takva sahibi olursunuz. / korunursunuz.(Bakara Suresi 178-179) 10.3.2-Vasiyet Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği bu reform öncesinde, toplum bireylerinden birinin vefat etmesi halinde ölen kişinin bıraktığı miras paylaşılırken varisleri ya da velileri arasındaki güçlü kişiler daha fazla pay almakta, zayıflar ise sülaledeki güçlü kimselerin onlar için takdir ettikleri payı alırlardı. Kadınlar ya da kızlar ise mirastan hiç pay alamazlardı. Güçlü şahsiyetler aldıkları miras payları ile güçlerine güç katarak daha da güçlü bir pozisyona sahip olurken zayıf ve yoksullar ilelebet zayıflığa ve yoksulluğa mahkûm olarak hayatlarını sürdürmekteydiler. Bu paylaşım ile toplumda dayanışma, birlik ve beraberlik asla mümkün olmadığı gibi yakın akrabalar arasında bile kin ve husumet kök salıyordu. Cenab-ı Hak, toplumda tevhidi, huzuru ve güveni sağlamak için miras paylaşımında bir yenilik getirdi ve vefata hazırlanan kişilerin vasiyet etmelerini farz kılarken bu vasiyetin gereğinin yerine getirilmesinde ana, baba ve yakın akrabaları sorumlu kıldı. Böylece mirastan kadınların / kızların da pay almasını ve zayıf erkek çocuklarının da hukukunun korunmasını sağladı. Zira ölmeye hazırlanan kişi evlatlar ve eşler arasında daha az ayrımcılık yapar. Kız olsun erkek olsun bütün evlatlarını seveceğinden evlatlarını kabilenin zalim olan güçlü kişilerin insafına terk etmez. Bunun için vasiyet yapan kişi bırakacağı malı kendi çocuklarına ve eşlerine adilane paylaştıracaktır. Ancak bazı istisnai hallerde vasiyet edenin haksızlık veya paylaştırmada hata yapabileceği öngörülerek böyle bir durumda haksızlığın önüne geçilmesi için şahitlere müdahale hakkı getirildi. Böyle durumlarda vasiyete şahit olanların varisler arasında uzlaşma sağlamak koşuluyla vasiyette değişiklik yapmasında sakınca olmadığı bildirildi. Mirasa ilişkin getirilen yeni yasal düzenleme ile kadınlarında mal edinmelerinin önü açıldı, kabilenin güçlü ileri gelenlerinin ve güçlü kardeşlerin zayıf kardeşleri ezmesinin önüne geçildi. Yakın akrabalara bile vasiyet yoluyla mirastan pay verilerek akrabalar arasında dayanışma ve kardeşliğin geliştirilmesinin önündeki engeller de kaldırıldı. 180-182- Sizden birinize ölüme yaklaştığında, eğer bir mal bırakıyorsa, babasına-anasına ve en yakın akrabasına, maruf bir şekilde vasiyet etmesi farz kılındı. Bu vasiyetin gereklerinin yerine getirilmesi de muttakiler üzerine bir borçtur. Bundan böyle her kim, herhangi bir vasiyete şahit olduktan sonra onu değiştirirse, onun günahı ancak onu değiştirenlerin üzerinedir. Muhakkak ki Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir. Fakat kimde vasiyet edenin mirası paylaştırmada bir hata yaptığından veya bilerek ya da bilinçsizce bir kusur işlediğinden endişe eder ve bunun üzerine mirasçılar arasında bir uzlaşma sağlarsa bundan dolayı kendisine bir günah yoktur. Doğrusu Allah çok affedici ve çok merhametlidir. (Bakara Suresi 180-182) 10.3.3-Oruç ve Toplumsal Dayanışma İslam Cumhuriyeti öncesi cahiliye döneminde oruç ile nefsin terbiyesi biliniyordu. Zira şekilleri ve süreleri farklı da olsa oruç insanlık tarihi boyunca bütün toplumlarda uygulanmıştır. Gelenek olarak Yahudiler ve Hristiyanlar Ramazan ayı öncesinde 10 gün ve sonrasında da 10 gün olmak üzere 50 günlük oruç tutabiliyorlardı. Araplarda ise her ayın ilk üç günü şeklinde uygulandığı rivayet edilmektedir. Ancak Cahiliye Araplarının bu eğitime ne kadar değer verdikleri ve uyguladıkları konusunda net bir bilgi mevcut değildir. Muhtemelen dini değerlere sıkı sıkıya bağlı olan hanifler haricinde de pek fazla uygulanmıyordu. Yahudiler ise bu ibadeti sıkı sıkıya uyguluyorlardı. Fakat hem onların hem de Arapların bu ibadet ile ilgili uygulamaları tıpkı bugünkü gibi ritüelleri ağır basan ancak anlamını yitirmiş haldeydi. Ritüellerin baskın olduğunu, Bedir Savaşı sırasında müminlerin oruçlarını bozmak istememesinde görmek mümkündür. Fakat ne olursa olsun oruç yine de insanların nefislerini terbiye etmesinde çok önemli bir eğitim metodudur. Bu nedenle Cenab-ı Hak, Tevhidi Dünya Görüşünün uygulamasını temin için Hz.Adem’den bu yana tüm insanlara orucu nasıl farz kıldıysa Medine İslam Cumhuriyeti daha iki yaşına girmeden ve Bedir Savaşı öncesinde oruç eğitimini sayılı günler için farz kılar. Cenab-ı Hak hasta ve yolcu olanların ise tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutmasını emretti. Oruç tutmanın kişiye yoksul insanların halini anlama fırsatı vermesi nedeniyle oruç tutanların aynı zamanda bir yoksulu doyurmasını da emretti. Yoksulların halini anlayan oruçlulardan ekonomik gücü yerinde olanların daha fazla yoksulu doyurmasının ise daha iyi ve faziletli bir eylem olacağını belirtti. Böylece oruç tutanlar tuttukları oruç ile hem yoksulların halleriyle hallenirler hem de onların bu yoksunlukları ile çektikleri sıkıntıları giderecek paylaşımda bulunarak toplumsal dayanışma gerçekleşir. Cenab-ı Hak, insanların bildiği ve o zaman için bilemediği başkaca hikmetleri nedeniyle oruç tutulmasını kuvvetli bir şekilde önerdi. Oruç tutmanın insanların kendi nefisleri ve toplumsal yaşamları için çok çok hayırlı olduğunu vurguladı. 183-184-Ey iman edenler! Kötülüklerden kendinizi koruyabilmeniz için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı. Sayılı günlerde... Hasta olanlarınız veya yolculukta bulunanlarınız tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutar. Oruç tutanlar aynı zamanda (günlük) bir yoksulu doyurarak fidye versinler. Kim bu yükümlü olduğundan daha fazla (yoksulu doyurmak için) iyilik yaparsa bu kendisi için daha iyidir. Bir bilseniz, oruç tutmanız sizin için çok hayırlıdır. (Bakara Suresi 183-184) Cenab-ı Hak orucun sayılı günler için farz oluşunu ve önemini belirttikten sonra oruca ilişkin yeni usul ve esasları da getirdi. Zira çevre ve geleneklerin getirdiği süre ve şekillerde revizyon yapma ihtiyacı vardı. Rabbimiz bu revizyonlarda toplumun maslahatını dikkate alıyordu. Cenab-ı Hak oruç eğitimi için sayılı günlerin kapsamı olarak Ramazan Ayını bildirdi. Ve bu ayı Kur’an ile özdeşleştirdi. Böylece Ramazan ayında yapılacak nefis terbiyesi eğitiminin hedefleri ile Kur’an’ın gösterdiği hedeflerin birliğini ifade etmiş oldu. Mazereti olanlara da Ramazandan sonra yine oruçla borçlarını ödemeleri emredildi. 185-Ramazan ayı ki, insanlara yol gösterici apaçık bir öğreti ve yasaları içeren Kur’an, bu ayda indirilmiştir. Sizden bu ayı idrak eden, o ayda oruç tutsun. Hasta veya yolcu olanlarınız, tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde tutsun. Allah sizin için kolaylık diler, zorluk istemez. (Allah bunları açıklıyor ki) oruç günlerinin sayısını tamamlayasınız, sizi doğruya ulaştıran Allah'ı yüceltip şükredesiniz.(Bakara Suresi 185) Geleneksel usullere göre tutulan orucun usul ve şekilleri, insanları zorlamakta ve kimsenin olmadığı yerde nefislere hainlik edip bu usulleri ihlal etmelerine yol açmaktaydı. Zira geleneksel oruç sahuru olmayan tek iftarla tutuluyordu ve sayılı gün sayısınca kişinin eşiyle cinsel ilişkide bulunması mümkün değildi. Geleneksel yöntemlere dayalı olarak uygulanmakta olan orucun bu usullerine uymakta bazı müminler oldukça zorlandılar ve özellikle eşleriyle cinsel ilişki bağlamında zaafa düştüler. Aslında oruç eğitiminin amacı insanları birbirine yaklaştırmak tevhit oluşturmak iken oruçlu kişinin kendisinin elbisesi yani dış dünyada elbise gibi kendisinin en yakını olan eşinden belirli bir süre uzaklaşması tevhit ilkesine aykırı bir durumdu. Diğer taraftan bütün gün çalışıp yorulup iftarı beklerken uyuyakalan insanların iftarı kaçırmaları da orucu bir nefis terbiyesi / eğitimi olmaktan çıkarıp eziyete dönüştürmesi insanların bu eğitimden kaçmasına neden oluyordu. Cenab-ı Hak, müminlerin karşılaştıkları bu zorlukları, içlerinden geçirdikleri düşünceleri ve kendi nefislerine yaptıkları ihanet ve kaçamakları çok iyi bildiğinden üzerlerindeki yükü hafifletmek için geleneksel oruç usul ve esaslarına revizyon getirmek istiyordu. Ancak gerek Yahudilerin, gerekse Arapların geçmişten gelen usullerin kendileri için şeriat oluşturması ve orucun zorlaştırıcı yönlerinin daha çok sevap kazandıracağı varsayımıyla şartları kolaylaştıracak revizyonlara sıcak bakmayacakları malumdu. Cenab-ı Hak, onların bu yaklaşımlarının yanlış olduğunu eğer kendisine yönelecek ve kendisinden bu konuda talepte bulunacak olurlarsa bu isteklerini kabul edeceğini, “kendisine yalvarıp yakaran / dua eden / istekte bulunan kullarının bu yönelimlerini asla karşılıksız bırakmayacağı” ifadesiyle bildirdi. Eğer kullar Rablerine yönelecek olurlarsa O’nun kullarının bu yönelimine asla kayıtsız kalmayacağını ve kendisinin ulaşılamaz olmadığı, tam aksine çok yakın olduğunu belirterek taleplerini yerine getireceğini ifade eder. Müşriklerin taptıkları ilahlar ve onlar adına hareket eden dini otoriteler ise kendilerine tapanların isteklerini yerine getirmede asla istekli değillerdir. Onlar kullarına karşı kibirlenir de kibirlenirler, kasıldıkça kasılırlar. Kendilerine kul olanların yalvarmaları arttıkça onların gurur ve kibirleri daha da artar. Halbuki Allah kullarının yalvarma ve yakarmalarına çok büyük şefkat, sevgi ve merhametle karşılık verir. Şimdi de oruç dolayısıyla müminlerin yaşadıkları zorlukları hafifleterek kullarının yararına düzenleme getirmek istemektedir. Onlar oruç tutma usullerinde getirilecek yeniliklere / revizyonlara uyacak olurlarsa ve Hz.Muhammed’in tebliğ edeceği bu yeniliklere inanacak olurlarsa doğru yolu bulmuş olacaklardır. Şayet elçisi tarafından bildirilecek bu revizyonları / yenilikleri kabul etmeyecek (inkâr edecek) olurlarsa o zamanda kendilerine eziyet etmeye / zulmetmeye devam edecekler ve kendileri için doğru yolu da bulamamış olacaklardır. 186- Kullarım sana beni sorarlarsa bilsinler ki ben onlara çok yakınım. Dua edenin taleplerine daima karşılık veririm; öyleyse onlar da Benim çağrıma icabet etsinler ve Bana inansınlar. / güvensinler. Böyle yaparlarsa doğru yolu bulacaklardır. (Bakara Suresi 186) Cenab-ı Hak, müminleri oruç tutmanın usullerinde yapılacak revizyon / değişiklik konusunda kalplerinde yaşayacakları sıkıntı ve stresi bertaraf ettikten sonra söz konusu revizyonları bildirdi. Bundan sonra oruç gecelerinde yemek içmek ve cinsel ilişki serbest olacak, orucun kural ve kaideleri sadece gündüzleri uygulanacaktı. Fakat mescitlerde itikafa çekilmiş olanların eşleriyle cinsel ilişkiye girmeleri yasak olarak muhafaza edildi. 187- Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılınmıştır. Onlar sizin için giysidir, siz de onlar için giysisiniz. / Birbirinizin sırlarını örtersiniz. Ancak Allah sizin nefislerinize ihanet ettiğinizi / nefsinizin arzularına yenik düştüğünüzü gayet iyi bildiği için tövbelerinizi kabul edip sizi affetmiştir. Artık bundan böyle onlarla ilişkide bulunun ve Allah'ın sizin için takdir ettiğini arayın. Tan yerinde aydınlık fark edilinceye / seçilinceye kadar yiyin için; sonra da orucu akşam / gece oluncaya değin tamamlayın. Mescitlerde itikâfa girdiğiniz zaman zevcelerinizle cinsel ilişkiye girmeyin. İşte bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır / yasaklardır, sakın bu sınırlara / yasaklara yaklaşmayın. Allah, ayetlerini insanlara işte böyle açıklıyor ki korunsunlar. (Bakara Suresi 187) 10.3.4-Tüketim Alışkanlıkları ve Rüşvetin Yasaklanması Tevhit toplumunun önündeki en önemli engellerden birisi insanların tüketim alışkanlıkları bir diğeri de başkalarının mallarına haksız bir şekilde sahip olmak için hakimlere / otorite sahiplerine rüşvet vermektir. Mal sahipleri mülkiyetlerinde bulunan mallar üzerinde diledikleri gibi tasarruf edemezler. Haram / batıl / yanlış yollarda ve kötülük yapmak için mallarını harcayamayacakları gibi saçıp savurma, gösteriş, gurur ve kibir ile davranıp o maldan yoksun olanların kıskançlığını, kin ve husumetini celp edecek şekilde tüketimde bulunamazlar. Ayrıca bir başkasının malına konmak için hâkim otoritelere rüşvet vermeleri de yasaklanmıştır. Cenab-ı Hak, tüketim alışkanlıklarını ve rüşvet konusunu düzenleyerek toplumdaki ayrılığın, düşmanlığın, çürümenin ve çatışmanın en önemli iki kaynağını kurutmuş olur. 188- Mallarınızı aranızda haksız / batıl / boş / yanlış şekilde yiyip tüketmeyin. İnsanların mallarını bile bile ve haksızlıkla tüketmek için hâkimlere / idarecilere / otoritelere aktarmayın. (Bakara Suresi 188) 10.3.5-Faydalı, Doğru ve Kolay Usulleri Takip Etmek Şirk sistemi otoriteleri, halkı kendi egemenliği altında tutmak için doğal ve normal yolları halka tavsiye etmek yerine, yanlış, faydasız ve zor usulleri önermekteydi. Bunu meşru kılmak için de doğal işleyişlere yanlış anlamlar yükleyip halk üzerinde yanlışın doğru kabul edilmesini sağlayacak algıyı oluşturuyorlardı. Bu noktada hilalin bir aylık süre içerisinde şekil değiştirmesine farklı anlamlar yüklemekte ve bu anlamlar üzerinden hareketle halkın onların yanlış telakkilerini benimsemeleri sağlanıyordu. Halbuki hilalin her gün farklı bir şekil alması insanların zamanı ölçmesi ve bazı faydaları olmasından başka bir şey değildi. Ama şirk otoriteleri bu değişimlere astrolojik anlamlar yükleyerek halkın hayatlarında uyguladıkları süreçleri otoritelerin kendi belirledikleri saçma, zor ve dolambaçlı yollara sokuyorlardı. Nasıl ki ayın evreler geçirerek aşamadan aşamaya geçmesi bir zamanı belirlemede insanlara bir ölçü aracı oluyorsa yaratılan her şeyin doğal seyrini izlemek, ölçülere göre hareket etmekde insanlar için en faydalı ve en doğru usullerdi. Ama şirk otoriteleri toplumu zor, faydasız ve yanlış işlere sevk etmekle kalmıyor yanlış işleri daha faziletli gösterebiliyorlardı. Mesela insanların hac ya da seyahatten geldikleri zaman evlerine normal, kolay ve doğru bir yol olan kapılarından girmek yerine arka pencere ya da baca gibi oyuklardan girmelerini fazilet olarak empoze etmişlerdi. Aslında şirk otoriteleri kendi hâkimiyetlerini pekiştirmek için halkın tüm işlerinde zor ve yanlış usulleri uyguluyorlar ve halka da bunu fazilet olarak sunuyorlardı. Ayrıca onlar sürekli lafları evirip çeviriyor, sözün doğrusunu değil batıl ve boş şeyleri anlatıyor, işleri doğru bir şekilde değil de tersten yapmayı (arkadan dolanmak şeklinde) tavsiye ederek halkı yanlışa sevk ediyorlardı. Bu yanlış usuller toplumu ikiyüzlülüğe itiyor, dürüstlükten uzaklaştırıyordu. Cenab-ı Hak, toplumda dürüstlüğün hâkim olması, işlerin kolay, doğru ve faydalı bir şekilde yapılması için şirkin getirdiği bu alışkanlığın terk edilmesini ve doğru, kolaylaştırıcı ve normal yolların takibini öngören usullerin benimsenmesini öğütledi. 189- Sana, hilalin evrelerini soruyorlar. De ki: Onlar, insanların faydalanması ve bir de hac için vakit ölçüleridir. İyi davranış, evlere arkalarından gelip girmeniz / lafı dolandırmak değildir. Lakin iyi davranış, dürüstlük, ölçülü olmak, en iyi, faydalı ve doğru olanı yapmaktır. Doğru usulleri uygulayın, / Evlere kapılarından girin, Allah'ın emirlerini yerine getirmede hassasiyet gösterin ki kurtuluşa eresiniz. (Bakara Suresi 189) 10.3.6- Savaş Hukuku Mekke müşrik yönetimi Medine’yi çevreleyen kabileleri kışkırtarak Medine İslam Cumhuriyetini önce içine hapsetmek ve sonra da boğmak arzusundadır. Cenab-ı Hak ise kuşatılmışlığı kırmak için müminlere savaş iznini daha önce vermişti. Aynı zamanda Medine’ye yapılması muhtemel saldırıları engellemek için de daha aktif bir politika izlemeleri gerektiğini bildirmişti. Çevre kabilelerin üzerine askeri birlikler gönderilecek ve onlar Medine İslam Cumhuriyeti ile barış topluluğu oluşturmaya ikna edilecekti. En azından Mekke ile yapılacak çatışmalarda onların tarafsız kalmaları sağlanacaktı. Cenab-ı Hak gerek Mekke gerekse de çevre kabilelerin Medine İslam Cumhuriyetine savaş açmaları durumunda barış yanlısıyız diye eli kolu bağlı oturulmamasını, tam aksine şiddete karşı şiddetle karşılık verilmesi talimatını verdi. Esas olanın barış, hoş görülmeyenin de çatışma olmasına rağmen eğer bir topluluk barış yanlısı müminlere savaş açıyorsa, çatışmadan asla geri durulmaması ve misliyle mukabelede bulunulması emredildi. Ancak karşılık vermede aşırı gidilmemesi de İslam Cumhuriyeti yetkililerine ve ordu komutanlarına bildirildi. Şöyle ki savaş açan topluluklara mukabelede bulunurken çocuk, kadın ve savaşmayan sivil unsurlara asla zarar verilmemesine işaret edildi. 190- Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Ancak sakın aşırı gidip azgınlık yapmayın, çünkü Allah azgınlık yapanları sevmez. (Bakara Suresi 190) Cenab-ı Hak, müminlerin savaş halinde oldukları müşrikleri nerede yakalarlarsa öldürmelerini emretti. Zira o müşrikler sırf barış, adalet ve huzur istedikleri için müminleri yurtlarından sürüp çıkarmışlardı. O müşrikler, şehirde / ülkede fitne / kargaşa / anarşi ve zulmün devam etmesini istiyorlardı. Cenab-ı Hak, toplumda anarşi/ fitne / kargaşa çıkarmanın ve insanlara zulmetmenin öldürülmesinden başka çare olmadığını bildirdi. Onlar yok edilmedikçe kötülüğün kökü kurumayacaktı. Bu nedenle onların öldürülmelerinin asla kötülük sayılamayacağını belirtti. Araplar, Mekkelilerin Ehlullah kabul edilmeleri ve Beytullah’ın hizmetçileri olmaları nedeniyle onlarla savaşılamayacağına inanıyorlardı. Cenab-ı Hak ise onların en temel hak olan insanların yurtlarında yaşam hakkını ellerinden alarak müminleri Mekke’den sürdüklerini ve bu sürgünün tam bir zalimlik olması nedeniyle Beytullah’ın hizmetçileri de olsa Mekke müşrikleri ile savaşmanın caiz olduğunu bildirdi. Böylece Arapların bu inanışının yanlış olduğunu ortaya koydu. Ayrıca o dönemde Mescid-i Haram’da savaş yapmanın çok büyük günah olduğu düşüncesi hâkimdi. Bu nedenle Medine İslam Cumhuriyeti vatandaşlarının gerek hac için olsun gerekse ticari amaçlarla olsun Mekke’ye yapılacak ziyaretlerde herhangi bir saldırıya maruz kalacak olurlarsa onlara karşılık verip veremeyecekleri konusunda tereddüt hâsıl olmuştu. Cenab-ı Hak, müminlerin bu tereddütlerinin yersiz olduğunu, şayet Mescid-i Haram çevresinde ya da içinde bir saldırıya uğrayacak olurlarsa karşılık vermede asla tereddüt göstermemelerini bildirdi. Ancak onlar saldırmayacak olurlarsa müminlerin de saldırmamalarını emreder. Eğer düşmanlar saldırganlıklarına son verip Medine İslam Cumhuriyetinin oluşturduğu barış topluluğuna girerlerse (yani müslüman olurlarsa) o takdirde onların kusurlarının kendisi tarafından bağışlanacağını bildirdi. Ama onlar ısrarla bu saldırgan tutumlarını devam ettirecek olurlarsa müminlerin de onlara karşı savaşçı stratejiyi devam ettirmelerini emretti. Ta ki onlar bu zulüm, baskı ve saldırgan tutumlarından vazgeçip barışı tercih ederek Allah’ın tercih ettiği merhamet, birlik ve beraberlik, adalet ve hukuk yani kısaca Allah’ın dini hâkim olsun. Zira onlar zoru görmeyince bu zalimliklerinden vazgeçecek görünmemektedirler. Ancak onlar vazgeçecek olurlarsa o takdirde müminlerin de savaşı kesmelerini emretti. Cenab-ı Hak zalim olanlardan başkasına saldırıya izin olmadığını da bildirdi. 191-193- Onları (size karşı savaşanları) yakaladığınız yerde öldürün. / Onlarla nerede karşılaşırsanız orada savaşın. Sizi çıkardıkları yerden / Mekke’den siz de onları çıkarın. Fitne/ baskı / zulüm / anarşi, adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram'da onlar sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla savaşmayın. Eğer onlar size karşı savaş açarlarsa siz de onları öldürün. / onlarla savaşın. İnkârcıların cezası işte böyledir. Allah bağışlayandır ve sonsuz merhametlidir. Fitne / baskı / zulüm / anarşi tamamen yok edilinceye ve din (düzen/ sistem / devlet) de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur. (Bakara Suresi 191-193) Arap geleneklerine göre haram aylarda savaşmak yasaktı. Bütün kabileler bu aylarda serbestçe ticaret yaparlardı ve yarımada sadece bu aylarda güvenli idi. Diğer aylarda yol güvenliği sadece Mekkeliler için sağlanıyordu. Fakat söz konusu müminler olunca Mekke müşrikleri ve müttefikleri Medine İslam Cumhuriyetine karşı haram ay falan dinlemiyor ve müminlere saldırmakta kendileri için bir sakınca görmüyorlardı. Onlar haram aylarda ve hac için Medine’den müminler gelecek olurlarsa bunlara saldırıda bulunacaklarını ve haram ayların dokunulmazlığını müminler için uygulamayacaklarını deklare ediyorlardı. Ancak diğer taraftan müminler haram ayların bu dokunulmazlığını çiğneyecek olurlarsa o takdirde de müminlerin bu noktada hiçbir kutsiyet tanımadıkları konusunda menfi propaganda yapacaklardı. İşte bu durum karşısında Cenab-ı Hak da müminlere haram aylar konusunda dokunulmazlık ya da çatışmasızlığın karşılıklı olduğunu ilan etti ve şayet Mekke yönetimi bu kurala uymayacak olursa Medine’nin de bu kuralı çiğneme ve kendini savunma hakkının bulunduğunu bildirdi. Onların haram aylarda müminlere saldırmaları halinde hiç çekinmeden angajman kuralı olarak onlara misliyle karşılık vermelerini müminlere emretti. Bu konuda tereddüt edilmemesi ve korkulmaması gerektiğini bildirdikten sonra kendisinin mümin ve muttakilerle beraber olduğunu vurguladı. Kendisinden korkmayan ve kendisine saygı duymayan müşriklere elbette yardımcı olmayacağını da belirtti. 194- Haram ay haram aya karşılıktır. Dolayısıyla hürmetler / dokunulmazlık / çatışmasızlık / saldırmazlık karşılıklıdır. O halde kim size saldıracak olursa siz de ona misliyle karşılık verin (aynı şekilde saldırın). Haddi aşma konusunda Allah'tan korkun ve bilin ki Allah muttakilerle beraberdir. (Bakara Suresi 194) Cenab-ı Hak bu savaş stratejisinin kendini savunma ve hakkı hâkim kılma amaçlı olduğunu bu nedenle tüm müminlerin bu yolda (Allah’ın yolunda) harcama yaparak bu stratejiye destek olmaları, savaşacak ordunun donatılması için gerekli katkının yapılması talimatını verdi. Şayet bu desteği vermeyecek olurlarsa kendilerini kendi elleriyle tehlikeye atmış olacakları uyarısında bulundu. Cenab-ı Hak ayrıca müminlerden işlerini tam ve eksiksiz yapmaları emrini verdi. Allah yolunda savaşanların maddi ihtiyaçlarının da karşılanması için diğer müminlerin savaşçıları desteklemeleri zorunludur. Aksi takdirde birileri mücadele ederken diğerlerinin bu mücadeleden geri kalmaları düşünülemez. Mücadele işinin tam ve noksansız olması için topyekûn olması gereklidir. 195- Allah yolunda infak / harcama yapın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İhsan edin; Allah ihsan edenleri sever. (Bakara Suresi 195) 10.3.7-Hac / Umre İbadetinde yapısal değişiklikler Müminler cahiliye dönemlerinden beri yapılmakta olan ve hali hazırda Mekke müşrikleri ile Arap yarımadasındaki diğer müşriklerin de yapmakta oldukları hac ve umre ibadetlerinin meşruluğu konusunda tereddüt yaşamaktadır. Ayrıca eğer hac ve umre için niyetlenip Mekke’nin yolunu tuttuklarında Mekke yönetimi onları Mekke’ye sokmayacak olurlarsa ne yapacaklar ve nasıl bir tavır ortaya koyacaklardır? Zira Mekke yönetimi ile Medine yönetimi birbirine düşman ve savaş halinde olan iki devlet olduğundan Medinelilerin hac ve umre yapmalarına müsaade edip etmeyecekleri belirsizdi. Cenab-ı Hak müminlere bu hususlarda yol göstermek için aşağıdaki ayetlerini inzal etti. Önce hac ve umre ibadetlerinin Allah için olduğunu ve tam olarak yapılması gerektiğini belirtti. Ancak Mekke yönetimi müşriklerin elinde olduğu için müminlerin hac ve umre ibadetlerini tamamlamalarına onların müsaade edip etmeyecekleri belirsizdi. Şayet onlar müminleri Mekke’ye ve hac bölgelerine girmeye müsaade etmeyecek olurlarsa o takdirde onlarla kavga / çatışmaya girilmemesi ve kurban keserek müteakiben tıraş olarak hac ve umreyi kısa yoldan tamamlamaları şeklinde bir yol gösterilir. Böylece müminlerin çatışmacı değil hac ve umrenin esas amacı olan barış ve kardeşlikten yana oldukları gösterilmiş olacaktı. 196- Haccı ve umreyi Allah için tam yapın. Eğer bu ibadetlerinizden alıkonursanız kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Söz konusu kurban, yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Sizden kim hasta olursa yahut başından bir rahatsızlığı varsa, fidye olarak oruç tutması veya sadaka vermesi veya kurban kesmesi gerekir. Hac için engellemelerin kalkarak emniyetin sağlandığı vakit kim hac günlerine kadar umre ile faydalanmak isterse, kolayına gelen bir kurban kesmesi gerekir. Kurban kesemeyen / bulamayan kimse ise hac günlerinde üç gün, yurduna döndüğü zaman yedi gün olmak üzere tamamı on gün oruç tutması gerekir. Bu hususlar, ailesi Mescid-i Haram civarında oturmayanlar içindir. Allah'tan korkun. Aksi takdirde Allah'ın vereceği cezanın ağır olduğunu bilin. (Bakara Suresi 196) Cenab-ı Hak, müteakip ayetlerde hac ibadetinin insanı kemale erdirme eğitimi olduğuna değindi. Hac için ihrama giren kişi, mal, mülk, rütbe, makam vb. sosyal statülerini bir kenara bırakarak hac ibadetini yapan herkesle eşit statüye geldiğini göstermiş olur. Böylece makam, mevki ve statülerin bir öneminin olmadığı yaşatılarak kişinin nefsi terbiye edilir. Ayrıca hac ibadeti, kişiyi helaline bile olsa şehvetten uzaklaştırır, günah olan tavır ve davranışlara yönelmekten men eder, kavga çatışma ve rekabeti yasaklar. Böylece hacceden kimseyi yurduna döndüğünde hayır işlemeye yöneltir. Sayılı günlerde yaşanan bu haleti ruhiye hacıları olgunlaştırır ve eğitir. Hz. İbrahim’in Kâbe’yi inşa ediş amacı insanları kâmil hale getirmek için eğitime tabi tutmak olduğu halde zamanla şirke bulaşan Araplar hac ibadeti sırasındaki bu olgunlaştırma eğitimleri yerine haccı panayırlarla zevkü sefa, eğlence ve her türlü fuhşu işleme aracı haline getirmişlerdi. Cenab-ı Hak müminlere yaptığı rehberlikle haccı tekrar asıl amacına uygun ibadet haline getirmek için talimatlarını gönderdi; 197-Hac, bilinen aylardadır. Kim o aylarda (ihramını giyerek) hac için niyet ederse, hac ibadeti süresince kadına yaklaşmak, günah sayılan davranışlara yönelmek, kavga etmek yasaktır. Ne hayır işlerseniz Allah onu bilir. (Ey müminler! Hac yolculuğu boyunca yetecek) azığınızı yanınıza alın. Mamafih azığın en hayırlısı takvadır. Ey akıl sahipleri! Benden (emirlerime karşı gelmekten) sakının. (Bakara Suresi 197) Diğer taraftan müminlerde hac sırasında ticaret, fikir ve bilgi alışverişi, kültürel alışveriş yapılıp yapılmayacağı konusunda tereddüt hâsıl olmuştu. Cenab-ı Hak, insanların hayrına olan bu alışverişlerin hac ve umre süresince yapılmasında hiçbir sakınca olmadığını bildirdi. Çok çeşitli coğrafyalardan insanların bir araya geldiği bir ortamda insanların faydasına olacak her türlü bilgi, düşünce, mal, fikir, kültürel değerlere ilişkin alışverişlerin olmasının asla yasak olamayacağına böylece vurgu yapılmış oldu. Hatta böylece bu türden alışverişler ile insanlar birbirlerinin sorunlarını çözmüş olacaklardır. Hâlbuki şirk içerisindeki toplumların yaptıkları hac ibadetlerinde her kabile kendi tanrısının değerlerini yüceltmekte diğer kabilelerin tanrılarına karşı üstünlük taslamaktadır. Bu noktada hac esnasında her kabile atalarının geçmişte diğer kabilelere karşı elde ettikleri zaferleri anarak düşmanlıkları, rekabetleri canlı tutmaktadırlar. Şirk öğretisi ile hac ibadeti insanlar arasında kardeşlik, barış tesis edecek iken tam aksine kin, öfke, ayrılık ve düşmanlık yaratmaktaydı. Cenab-ı Hak ise halkı kin ve düşmanlığa sürükleyen şirk uygulamalarını yasaklayarak müminlere hac sırasında Allah’ın öğretisi olan barış, kardeşlik, adalet, hakkaniyet, doğruluk, dürüstlük vb. ilahi düsturları zikretmelerini emretti. Hatta Allah’ın bu ilahi düsturlarını cahiliye şirki içerisinde gösterdikleri çabadan / babalarını anma çabalarından daha fazla etkinlik yaparak Kendisinin anılmasını emretti. 198- 203 (Hac mevsiminde ticaret / fikri alışveriş / kültürel alışveriş / bilgi alışverişi yaparak) Rabbinizin vereceği bir lütfu / kazancı aramanızda bir sakınca yoktur. Arafat'tan ayrılıp hep birlikte Müzdelife’ye akın ettiğinizde Meş'ar-i Haram'da Allah'ı zikredin. O'nu zikrederken size gösterdiği şekilde zikredin. Şüphesiz siz daha önce yanlış yapıyordunuz. Sonra insanların (sel gibi) aktığı yerden siz de (Kâbe’ye doğru) akıp gelin. Allah'tan mağfiret dileyin. Çünkü Allah çok affedici ve çok merhamet edicidir. Hac ibadetlerinizi bitirdikten sonra, cahiliye döneminde babalarınızı andığınız gibi, hatta ondan daha kuvvetli bir şekilde Allah'ı anın. İnsanların bir kısmı: “Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver.” derler. (Kısa vadeli düşünen) bu kimselerin ahiretten hiç nasibi yoktur. Onlardan bir kısmı da: “Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik / güzellik ver, ahirette de iyilik / güzellik ver. Bizi cehennem azabından koru.” derler. İşte (uzun vadeli düşünen) bu kimselerin, kazançları büyük bir nasip olacaktır. Muhakkak ki Allah’ın hesap görmesi çok hızlıdır. Sayılı hac günlerinde (eyyam-ı teşrikte telbiye ve tekbir getirerek) Allah'ı anın. Kim acele edip iki gün içinde Mina'dan dönmek isterse, ona günah yoktur. Kim de geri kalırsa ona da günah yoktur. Önemli olan haccın yasaklarına uyulmasıdır. Allah'tan korkun ve bilin ki hepiniz O'nun huzurunda toplanacaksınız. (Bakara Suresi 198-203) 10.4. Cenab-ı Hakk’ın Bildirdiği Reformlara Karşı Münafıklıkların Alternatif Önerileri Cenab-ı Hak ilk reformlara ilişkin hükümleri inzal ettikten sonra reform hükümlerine bir süre ara verir ve elçisinin ve müminlerin dikkatlerini münafıklara çeker. Zira bu münafıklar yeni düzenlemeler inzal oldukça eski düzenlerinin bozulacağını gördükleri için yeni reformlara karşı kendi alternatif çözüm önerilerini sunmaktaydılar. Onlar şirk sisteminin toplumda kabul görmüş alışkanlıklarının ve anlayışlarının ilahi öğretiye dayalı yapısal reformlar ile değiştirilmesi durumunda bir daha şirk sistemine dönmenin çok zor olacağının farkındaydılar. Cenab-ı Hak ise inzal ettiği reform kanunları ile toplumsal dönüşümü gerçekleştirmeyi diliyordu. Elçisinin görevini yaptıktan sonra ahirete göç etmesini müteakiben topluma yeniden müşrik tabiatlı insanların hâkim olmaları durumunda bile toplumda ilahi öğretilerin uzun süre egemen olması için bu dönüştürücü reformları gönderiyordu. Münafık ve Yahudi işbirlikçileri peygamberimize önerdikleri alternatif reformlarında samimi olduklarına dair Allah’ı da şahit tutmaktaydılar. Şayet onlar ileri sürdükleri alternatif çözüm önerileri ile Cenab-ı Hakk’ın getirdiği reformları hedefinden saptıracak olurlarsa bir nebzede olsa eski sistemlerini korumada başarılı olacaklardı. Bunun için sürekli peygamberimize şirin görünecek sözler sarf ediyorlar, toplumun huzuru, barışın tesisi ve toplumsal sorunlara çözümler sunuyor ve kendilerinin, iyilik ve hayır için çalıştıklarını ifade ediyorlardı. Onların getirdikleri çözüm önerileri hem peygamberimizi hem de müminlerin hoşuna gidecek şekilde olduğu gibi onlar peygamberimizin ve müminlerin gönüllerini fethetmek için samimiyetlerine dair Allah adına yeminler ediyor, antlar içiyorlardı. Hatta kalplerinde peygamberimize karşı son derece nefret ve öfke beslemelerine rağmen onu çok sevdiklerini ve kendisine ölümüne bağlı olduklarına dair Allah’ı şahit tutuyorlardı. Böylelikle peygamberimizi ve müminleri kandırmaya çalışıyorlardı. Cenab-ı Hak bu tiplerin peygamberimizi ve müminleri inandırmak için yaptıkları yeminlerden yola çıkarak onların gerçek yüzlerini ortaya koydu. Peygamberimizi bile aldatabilecek bu tür tavır ve davranışlara aldanılmaması gerektiği Rabbimiz tarafından müminlere öğretildi. Onların iktidarı ele geçirmeleri halinde ülkeyi fesada boğacakları, ekonomiyi mahvedecekleri ve nesillerin geleceklerini karartacaklarını belirtti ve onlara asla fırsat verilmemesi konusunda müminleri ikaz etti. Bu tip insanların tatlı sözlerle yöneticileri yanıltacaklarına, kendilerine inanmalarını sağlamak için de sürekli Allah’ı şahit tutacaklarına dikkat çekildi. Hâlbuki samimi müminler yaptıkları eylemler, gösterdikleri fedakârlıklar ve Cenab-ı Hakk’ın koyduğu yasalara itaatleri ile bağlılıktaki samimiyetlerini ispat ederler ve samimiyetlerini göstermek için yemine ihtiyaç duymazlar. Şayet onlar samimi mümin iseler Allah’ın bildirdiği yeni reformlara, emir ve talimatlara harfiyen uymaları yeterlidir. Ama onlar Allah’ın inzal ettiği bu düzenlemelere uymaya davet edildikleri zaman yüzleri ekşir, gurur ve kibirle başlarını yukarı dikerler. Allah’ın emir ve talimatlarına uymaları konusunda kendilerine “Allah’tan kork” denilse kibirlenerek hemen burun kıvırırlar. “Canları cehenneme o kibirli insanların!” Ama samimi müminler gelen yeni düzenlemelere gönülden boyun eğerler ve o düzenlemelerin hükümlerine hemen riayet ederler. Cenab-ı Hak böyle samimi müminlere karşı çok esirgeyici ve çok merhametlidir. 204-207-İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatı ile ilgili söyledikleri senin hoşuna gider. Üstelik böyle tipler bütün kalbiyle samimi olduklarına Allah'ı da şahit tutar. Hâlbuki o, düşmanların önde gidenidir. Böyle tipler iş başına geçtiği / iktidara geldiği zaman bozgunculuk yaparak ülkeyi fesada boğmak, ekonomiyi mahvetmek ve nesillerin geleceğini karartmak için çalışır. Allah ise bozgunculuğu sevmez. Bu tiplere «Allah'tan kork!» denilse onun gurur ve kibri kendisini günaha sevk eder. (Ceza olarak) ona cehennem yeter. O ne kötü yerdir! Fakat insanlardan öyleleri de vardır ki, Allah'ın rızasına ulaşmak için kendini feda eder. Allah da bu kullarına karşı çok şefkatlidir. (Bakara Suresi 204-207) Cenab-ı Hak, müminlere İslam Cumhuriyetinin sunmuş olduğu güvenliğe / barışa / birlik ve beraberliğe girmelerini bildirir. Şayet kendi indirdiği düzenlemelere tabi olacak olurlarsa can, mal, inanç, akıl emniyetinin sağlanacağı böylece ifade edilmiş olur. Fakat münafık şeytanların ileri sürdükleri alternatif düzenlemeleri kabul edip onlara uyacak olurlarsa o takdirde de hüsrana uğrayacakları ifade edilir. Zira o şeytan münafıklar müminlerin düşmanıdırlar ve müminlerin kaybetmeleri için çalışmaktadırlar. İndirilen yeni reform düzenlemeleri İslam toplumunu barışa, huzura ve mutluluğa götürecek yasaları içermektedir. Şirk sisteminin toplumda yarattığı sıkıntıları, krizleri, anarşi ve kaosu giderecek yegâne yolun Cenab-ı Hakk’ın bildirdiği toplumsal reformları izlemekten geçmektedir. Münafık şeytanların teklif ettikleri alternatif düzenlemeler ise kulağa hoş gelse de arka planda muazzam şeytani hile ve desiseler barındırmaktadır. Buna rağmen Medine halkı ille de o şeytanların izinden gitmeyi tercih ederek yanlışa kayacak olurlarsa Allah mutlak galiptir ve hakimler hakimidir. Diğer taraftan bu münafık şeytanların Yahudi işbirlikçileri ile birlikte hareket ettikleri belirtilir. Nasıl ki geçmişte o Yahudiler kendilerine indirilen ilahi düzenlemelere uymama konusunda direnç göstermişler ve Cenab-ı Hak elçileri ile hangi mucizeyi göstermiş olursa olsun yine de o elçilere uymamışlarsa aynı şekilde şimdide işbirlikçi ortaklarını kışkırtarak Hz.Muhammed’e inzal edilen düzenlemelere uymamakta direnmektedirler. Onlar bu düzenlemelere uymak için Allah’ın ve meleklerinin gökten inmelerini bekliyorlar. Bir başka ifadeyle eğer Allah lütfedip elçisini askeri ve ekonomik güçlerle, içeriden ve dışarıdan bazı güçlü melikler ve otoritelerce destekleyecek olursa onlar da reform yasalarına uyacaklardır. O vakit geldiğinde zaten onların bu yasalara uymaktan başka çareleri kalmayacaktır. 208-212- Ey iman edenler! Hep birlikte barışa / İslam’a girin. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o, sizi birbirinize düşüren apaçık düşmanınızdır. (Sorunlarınızı çözecek) bunca ayetler /deliller / yasa ve düzenlemeler size geldikten sonra, yine de (şeytanın izinde gitmeyi tercih ederek) kayarsanız, şunu iyi bilin ki Allah azizdir, hakimdir. Onlar, ille de buluttan gölgelikler içinde Allah'ın ve meleklerinin gelmesini mi bekliyorlar? Hâlbuki (o vakit geldiğinde) iş bitirilmiş olacaktır. Zaten bütün işler sonunda yalnızca Allah'a döndürülür. İsrail oğullarına sor bakalım: Biz kendilerine nice açık ayetler / yasa ve düzenlemeler göndermiştik. Fakat kim kendisine gelen Allah'ın nimetini /ayetlerini / yasa ve düzenlemelerini değiştirirse bilsin ki Allah'ın azabı şiddetlidir. İnkâr edenler (münafık şeytanlar ve bazı Yahudi ileri gelenler) için dünya hayatı cazip kılındı. (Bu yüzden) onlar, müminlerle alay ederler. Oysaki (inzal olan ayetlere / yasa ve düzenlemelere iman eden) müminler kıyamet günü onlardan üstün konumda olacaklardır. Allah dilediğine hesapsız lütufta bulunur. (Bakara Suresi 208-212) Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği yenilik / değişim / inkılap yasaları, münafıkları rahatsız ettiği gibi esas itibariyle Yahudi ileri gelenlerini de fazlasıyla rahatsız ediyordu. Zira peygamberimiz Medine’ye gelmeden önce onlar kendi toplumlarında egemen oldukları gibi Evs ve Hazreç üzerinde de son derece etkin ve üstün konumda idiler. Fakat peygamberimizin Medine’ye gelip İslam Cumhuriyeti kurmasından sonra durum değişmeye başlamıştı. Peygamberimize inzal edilen yasal düzenlemeler ile toplumda yapısal dönüşümler gerçekleşmeye başlayınca topluma egemen olan bazı Yahudi ileri gelenler ile işbirlikçi münafıklar bu hâkimiyetlerinin ayaklarının altından kaydığını fark ettiler. Onlar şirk siteminde iken şirkin yasaları ile toplumu ifsat ediyorlar ve bu bozgunculuktan nemalanıyorlardı. Üstünlüklerini bu yanlış, batıl ve bozguncu yasa ve düzenlemeler sayesinde elde etmişlerdi. Ama şimdi Cenab-ı Hakk’ın elçisi aracılığıyla inzal ettiği yeni yasa ve düzenlemeler (kitaplar) onların bu egemenliklerine son veriyordu. Kendi aleyhlerine gelişen bu değişim nedeniyle onlar ihtiraslarına ve ırkçı kıskançlıklarına yenik düştüler. Onların bu ihtiras ve kıskançlıkları onları toplumsal birlik ve beraberlikten ayrılmaya itti. Medine Anayasası ile yaratılan tek ümmetten ayrılmayı kafalarına koydular. Onlar bu dinden / devletten / yoldan / ümmetten yollarını ayırmaya doğru giderken muhacirlerden, Evs’ten, Hazreç’ten ve hatta Yahudilerden iman edenlerle anlaşmazlık yaşamaya başladılar. Müminler Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği yenilik / değişim / inkılap düzenlemelerini kabul ederek doğru yolda ilerlemeyi sürdürürken ümmetten ayrılmayı kafaya koyanlar peygamberimize indirilen hükümlere uymaya direndiler. Hâlbuki Medine Anayasasına imza atarken onlar tek ümmet olmayı ve Hz.Muhammed’in@ İslam Cumhuriyetinin başkanı olarak vereceği hükümlere uyacaklarına söz vermişlerdi. Cenab-ı Hak, bu durumun insanlık tarihinde defalarca gerçekleşmiş olduğunu aşağıdaki ayetle ifade etti; 213- İnsanlar bir tek ümmet idi. Allah, müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi ve onlarla beraber insanların anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için hak yolu gösteren kitapları da gönderdi. Ancak kendilerine kitap verilmiş olanlar, apaçık deliller geldikten sonra, sırf ihtiras ve kıskançlıkları nedeniyle (dinde /ümmet olmakta / birlik ve beraberlikte) anlaşmazlığa düştüler. Fakat Allah izni ilahisiyle iman edenlere, ihtilaf ettikleri hususta doğru yolu / hakkı gösterdi. Allah dilediğini doğru yola iletir. (Bakara Suresi 213) Cenab-ı Hakk’ın insanlık tarihinde defalarca gerçekleşmiş yukarıdaki durumun Medine İslam Cumhuriyetinde de yaşanacağını, dünyada cennet gibi huzurlu bir toplumsal yapıya ulaşmak ve ahrette de cennete girebilmek için bu sıkıntılı süreçleri yaşamanın zorunlu olduğunu müteakip ayette bildirir. Öyle ki bu sıkıntılı süreçlerden bizar olan müminler “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek kadar zorluklar yaşayacaklardır. İşte o noktaya ulaşıldığı o vakit, Allah’ın yardımının yakın olduğu vakittir. 214. (Ey müminler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin hali başınıza gelmeden / onların yaşadığı süreçleri sizde yaşamadan cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlar öyle yoksulluk ve sıkıntılar yaşamışlar öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve beraberindeki müminler: “Allah’ın yardımı ne zaman!” dediler. Bilesiniz ki Allah'ın yardımı yakındır. (Bakara Suresi 214) 10.5. Medine Toplumunda Sorunların Gündeme Getirilmesi ve Çözüm Talepleri Medine toplumunda yapısal değişiklikler getirecek yenilik / inkılap yasalarına münafıklar karşı çıkarken müminler sahip çıktığı gibi içinde yaşadıkları diğer toplumsal sorunları gündeme taşıyarak bu sorunlara da çözümlerin getirilmesini peygamberimizden talep etmişlerdir. Cenab-ı Hak, müminlerin bu taleplerine çeşitli zamanlarda cevabi çözüm önerilerini müteakiben zikredilecek ayetlerle göndermiştir. 10.5.1-İnfakın Toplumun Hangi Kesimlerine Yapılacağı Müminler yeni sistemde toplumsal dayanışmanın sözde kalmaması ve bunun ete kemiğe bürünmesi gerektiğini biliyorlardı. Hemen harekete geçtiler ve mallarından infak etmek için girişimde bulundular. Ancak infakın kimlere verileceği konusunda tereddütler oluştu. Bu hususun açıklığa kavuşturulması için peygamberimize sordular. Cenab-ı Hak infakın kimlere yapılacağı konusunda hükmünü bildirdi. Bilindiği üzere infak, barış ve tevhit toplumunun inşasında araçların en önemlisidir. Cenab-ı Hak, infakı emrederken şirk anlayışlarını yok etmeyi dilemektedir. O bu amaçla infak edilecek malların kimlere verileceği sorusuna verdiği cevapla, eski sistemin anlayış tarzı olan «sadece kendi kabilene yönelme, toplumda aşağı görülenlere asla merhamet edilmemesi» anlayışını toplumun hafızasından söküp atmak istedi. Rabbimiz, infak edilecek toplumsal sınıfları sayarken kadın cinsi olarak analardan başlayarak kadının sosyal statüsünün yükseltilmesini istedi. Daha sonra diğer toplumsal sınıflar arasında yer alan yetimler, miskinler, yoksullar ve yolcu olup da herhangi bir nedenle yolda muhtaç duruma düşenleri sayarak bunların durumlarının düzeltilmesi, ihtiyaçlarının karşılanmasını istedi. 215- Onlar, sana infakı nereye yapacaklarını soruyorlar. De ki: “Mallarınızdan yapacağınız infak, ana-baba, yakınlar, yetimler, miskinler ve yolda kalmışlar içindir.” Yapacağınız her hayrı / iyiliği şüphesiz Allah, en iyi bilendir. (Bakara Suresi 214) 10.5.2-Bilmeden Haram Ayı İhlal Etmenin Hükmü ve Nahle Harekâtı (Ocak 624) Hac ve Umreye ilişkin yukarıdaki yenilikler / değişimler / inkılaplar geldikten sonra bir tartışma başladı. Özellikle münafıkların başlattıkları bu tartışmanın konusu “haram aylarda savaş olup olmayacağı” noktasındaydı. Onlar Mekkeliler müminlere saldırsa bile karşılık verilmemesi gerektiği iddiasında bulundular. Hâlbuki Cenab-ı Hak müminlerin hac ya da umreye gittikleri zaman Mekkeliler tarafından saldırıya uğrarlarsa karşılık vermeleri hükmünü getiriyordu. Bu konuda tartışmalar sürerken hac zamanı yaklaşmış ve peygamberimizde Nahle Vadisine askeri bir harekât düzenlemişti. Zira Mekke’nin Şam ticaret yolunun kontrol altına alınmasından sonra sıra Mekke’nin doğu istikametindeki ticaret yolunun kontrol altına alınmasına gelmişti. Medine’ye uzak olması nedeniyle Mekke’nin doğu ticaret yolunun denetim altına alınması öyle kolay olmayacağı açıktı. Ancak peygamberimiz her ne pahasına olursa olsun Mekke’nin ticaret yollarını bir an önce kontrol altına almak ve böylece Mekke’yi en hassas olduğu noktadan yani ticari kayıplara uğramaktan korkmaları noktasından vurmak istiyordu. Bu amaçla peygamberimiz Nahle vadisine askeri bir harekât düzenlemeye karar verdi ve Abdullah b. Cahş'ın komutasında 12 kişiden oluşan bir askeri birliği Nahle'ye gönderdi. (Harita 9) Söz konusu askeri birlik, Nahle vadisine ulaştığı zaman Taif’ten Mekke’ye doğru yol almakta olan bir kervanla karşılaştı. Birlik hemen kervana saldırdı ve kervanın muhafızları ile yaptıkları çarpışmada müşrik bir muhafız öldürüldü, iki müşrik muhafızda esir alındı. İslam ordusu kervanın mallarını ganimet olarak ele geçirdi ve esirlerle birlikte Medine’ye geri döndü. Fakat peygamberimiz bu operasyondan hiç hoşnut olmadı. Zira çarpışma haram aylara tam girildiği zaman vuku bulmuştu. Bilindiği üzere o dönemdeki geleneklere göre haram aylarda kan dökmek, ticari kervanlara saldırmak çok büyük suçtu / günahtı. Bu olayın Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine büyük bir propagandaya dönüşeceği açıktı. Harita 9: Nahle Harekatı ) (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Nitekim bu olayla Medine’deki muhaliflerin eline büyük koz geçmişti. Onlar peygamberimizin aktif dış politikasına karşı çıkışlarının ne kadar haklı olduğunu savunmaya başladılar. Onlar, yapılan operasyonu delil göstererek Medine İslam Cumhuriyetini hiçbir kutsalı tanımayan, barış karşıtı, saldırgan ve tecavüzkâr olmakla suçlayacaklarını belirttiler. Onların bu söylemlerle yürüttükleri menfi propaganda halk arasında çok etkili oldu ve peygamberimiz ve müminler bu durumdan son derece müteessir oldular. Kendilerini nasıl savunacaklarını bilemediler. Ancak Cenab-ı Hak onların imdadına yetişti ve muhalif kesimlere nasıl cevap verilmesi gerektiği hususunda müminlere yol gösterdi; 216-218- Savaş sizin için hoş olmayan bir şey olmasına rağmen, size yazıldı / zorunlu kılındı / farz kılındı. Fakat Olabilir ki siz bir şeyden hoşlanmazsınız, hâlbuki o şey sizin için hayırlıdır. Yine olabilir ki, siz bir şeyi seversiniz, hâlbuki o şey sizin için şerlidir. Allah bilir, siz bilemezsiniz. Sana haram ayı ve o ayda savaşmayı soruyorlar / tartışmaya açıyorlar. De ki: “Onda savaşmak, büyük suçtur. / günahtır. Fakat Allah yolundan alıkoymak, O'nu (peygamberi ve getirdiği ideolojiyi) ve Mescid-i Haram'ı (Mescid-i Haram’ın kuruluş ilkelerini) inkâr etmek ve onun (Mescid-i Haram'ın) halkını oradan çıkarmak, Allah yanında daha büyük suçtur. / günahtır. Çünkü fitne / Mescid-i Haram’ın kuruluş ilkelerini inkâr ederek toplumsal düzeni bozmak, (çarpışma da adam) öldürmekten daha büyük suçtur / günahtır.” (Onların sizi suçlamalarına bakmayın) eğer onların gücü yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan asla geri durmayacaklardır. Bu hususları bile bile sizden kim dininden döner ve kâfir olarak can verirse, işte onların bütün amelleri, dünyada ve ahirette boşa gitmiştir. Onlar, ateş halkı olacaktır ve onlar orada sürekli kalacaklardır. Şüphesiz ki iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihat edenler, işte bunlar Allah'ın rahmetini umabilirler. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. (Bakara Suresi 216-218) Bu ayetlerle aşağıdaki hususlara da vurgu yapılmıştır; “Müşrikler sadece haram aylarda barışın sağlanmasına önem verirler fakat toplumda adalet, barış ve huzuru sağlayan diğer değerlere önem vermezler. Hatta Mescid-i Haram’ın kuruluş değerleri olarak adlandırılan bu değerleri yok etmişlerdir. Onların barışı haram aylara hasretmelerinin sebebi de sadece kendi çıkarları içindir. Ama toplumdaki diğer değerleri ayaklar altına alarak toplumda fitne çıkarmak bütün toplumu öldürmekle eş anlamlıdır. Dahası barışı sadece birkaç ay değil bütün zamanlara yaymak, toplumsal değerleri yaşatmak ve toplumu diriltmek için çalışan kimseleri yurtlarından sürgün etmek, onlara işkence etmek, onları yok etmeye çalışmak çok ama çok büyük bir suçtur, günahtır. Birkaç aylığına olsa da barışın saplanması pozitif bir şey olduğu gibi bu barış ortamını ihlal etmek elbette suçtur, büyük bir günahtır. Ancak bu suç, toplumda adalet, merhamet, paylaşım, dayanışma, kardeşlik, tevhit gibi değerleri Mescidi Haram’ın kurucu ilkeleri olarak belirleyen Hz. İbrahim’in izinden gidenleri yurtlarından çıkarmak ve bu kurucu değerleri yok ederek toplumu ilkelliğe, fesada, fitneye sevk etme suçunun büyüklüğü ile kıyaslanamaz. Değil ki barış kuralını ihlal eden / haram ay kuralını bozan İslam askerlerinin niyetleri ihlal değil tam aksine daha büyük suçu işleyen müşriklerle mücadele ederek Kâbe’nin kurucu değerlerini toplumda tesis etmektir. Müslümanlar aleyhinde kara propaganda yapanların öncelikle kendilerini gözden geçirmeleri gerekir. Müşrikler kendi saldırganlıklarını, zalim oluşlarını ve suçluluklarını bastırmak için Müslümanların harekât sırasında yaptıkları ihlali bahane etmektedirler. Onların Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine yapmakta oldukları menfi propagandaya kanılmayın. Zira o müşrikler kendilerinde gerekli güç ve cesareti buldukları zaman ne haram ay dinlerler ne de kutsal dinlerler ve müslümanlara saldırıp hepsini kılıçtan geçirirler.” Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği ayetlerle yaptığı açıklamalar sonucu Nahle harekâtını bahane ederek Peygamberimiz ve yandaşları aleyhinde ileri geri konuşan Medine muhalefeti susturuldu ve harekât ile elde edilen ganimet malları ve esirler peygamberimiz tarafından kabul edildi. 10.5.3- İçki ve Kumarın Fayda ve Zararlarının Tartışılması Müminler içki ve kumarın toplumsal barış ve tevhidin önünde bir engel teşkil ettiğini düşünüyorlardı. Ancak münafıklar ise içki ve kumarın toplumsal faydalarını ileri sürüyorlardı. Onlar içkinin insanların sosyalleşmesi ve bunalımlarını unutması için iyi bir araç olduğunu belirtiyorlardı. Piyango tarzı olan fal okları kumarının da toplumda bir nevi dayanışmayı sağladığını ileri sürüyorlardı. Böylece her iki konunun da toplumun faydasına olup olmadığı hususunda müminlerin zihninde tereddüt meydana getiriyorlardı. Konu peygamberimizin gündemine taşındı. Bunun üzerine Cenab-ı Hak içki ve kumarın insanlara ve topluma birtakım faydaları olsa da zararlarının faydasından daha fazla olduğunu bildirdi. İçkinin insanların sosyalleşmesinde birtakım faydaları vardır. Biyolojik faydaları da vardır. Ancak insanların arasında yarattığı ayrılık, kavga, çatışma, kin ve nefret gibi olumsuzluklar faydalarından daha fazladır. Aynı şekilde kumarın da özellikle fal oklarının insanların faydasına olan yönleri var olmakla birlikte yarattığı kıskançlık, kin, nefret ve ayrılık gibi olumsuzlukları daha fazladır. Şayet insanların kumar ve içki gibi sosyalleşme ve sosyal yardımlaşma araçlarına kaynak ayıracak birikimleri varsa yani zaruri ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra birikimleri ellerinde kalıyorsa bu birikimlerini ihtiyaç sahiplerine doğrudan infak ederlerse işte o zaman gerçek dostluklar ve dayanışma meydana gelir. Bu tür dostluklar da gerçek dostluklardır. Cenab-ı Hak, muhaliflerin içki ve kumar konusunda ileri sürdükleri faydaları doğrudan reddetmedi, fakat bunların toplumu parçalayan büyük günaha yol açan zararlarına vurgu yaptıktan sonra toplumsal dayanışmada ve dostlukların oluşmasındaki kısmi faydalarının da yetersiz kaldığını belirtti. Bu nedenle gerçek manada dostlukların ve dayanışmanın gerçekleşmesi için insanların infak etmek amacıyla ayırdıkları ihtiyaç fazlası malların doğrudan samimi olarak ve karşılığında hiçbir şey beklemeden ihtiyaç sahiplerine vermelerinin en uygun yol olduğunu bildirdi. Böylece içki ve kumara kaynak ayrılmaması, bunlara ayıracak kaynağı olanların bu kaynakları doğrudan infak etmelerini emrederken içki ile kumarın terk edilmesi gerektiğine işaret etti. 219- Sana içki ve kumar hakkında soruyorlar. De ki: “Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için bazı faydalar vardır. Ancak yol açtıkları kötülükleri, sağladıkları yararlardan daha büyüktür." Bu durumda sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: “(içki ve kumara diye ayırdığınız) ihtiyaç fazlasını infak edin.” Allah, düşünesiniz diye ayetlerini işte böyle açıklıyor. (Bakara Suresi 219) 10.5.4- Yetim Hakkı Hassasiyeti İle Yetimlerin Sahiplenilmemesi Sorunu Şirk sisteminin egemen olduğu cahiliye döneminde yetimlerin hakları korunmamakta, onlar itelenmekte ve horlanmaktaydılar. Yetimlerin babalarından kalan miras, kabilenin ileri gelen güçlü şahısları tarafından paylaşılıyordu. Bu haksızlıklar yetimlerin bizzat kendi kabile ve akrabalarınca yapılmaktaydı. Yani kabileciliğin esas olduğu şirk sisteminde aynı kabileden ve akraba olmalarına rağmen yetimlere bunlar yapılıyordu. İslam toplumu oluşmaya başlayınca müminler yetimlerin hakkı konusunda çok hassas davranmaya başlamış ve onların hakkına en ufak bir tecavüzün ahirette çok şiddetle cezalandırılacağı korkusu kalplerinde yer etmişti. Bu durum müminlerin yetimlerin hukukuna tecavüz etmemek için onları aralarına almamaya, kaynaklarını işletmede ve kullanmada ayrı tutmaya kadar vardırdı. Bu hassasiyet diğer taraftan başka bir olumsuz durumun ortaya çıkmasına yol açtı. Toplumsal dayanışma ve tevhidi sağlaması gereken uygulama bu hassasiyet ile yetimin akrabalarıyla arasında soğukluğa, mahzunluğa ve boynu büküklüğe yol açıyordu. Bu olumsuzluğu gidermek için Cenab-ı Mevla, yetimlerin onların bakımını üstlenen akrabaları ile kardeşliğine vurgu yaparak böyle ayrımcılık yapmamalarını, onları içlerine almalarını, onları ıslah etmelerini belirttikten sonra onların mallarını sadece kötü niyetle tüketmemelerini, iyi niyetle yapılacak her türlü tasarrufun kendisince olumlu değerlendirileceğini bildirdi. 220- Dünya hayatındaki davranışlarınızı, ahirette hesabını vereceğinizi düşünerek belirleyin. Bu minvalde sana yetimlerden soruyorlar. De ki: “Onları ıslah ederek durumlarını düzeltmek daha hayırlıdır. Eğer onları aranıza alırda bir arada yaşarsanız onlar sizin kardeşlerinizdir. Şüphesiz Allah, fesatla zarar vermek isteyeni de bilir ıslah ile faydalı olmak isteyeni de bilir. Eğer Allah dileseydi, elbette sizi de onlar gibi zor durumda bırakırdı. Muhakkak ki Allah, Aziz'dir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Bakara Suresi 220) 10.5.5-Müşriklerle Aile Bağı Oluşturmanın Yasaklanması ve Köleliği Kaldırmaya Yönelik Bir Adım Cenab-ı Hakk’ın, tevhit toplumunu oluşturmak için önerdiği reformlardan bir diğeri de köleliğin kaldırılması noktasındaki gösterdiği hedeftir. Bu hedef için Cenab-ı Hak, ilk adım olarak müşrik olup da tevhit değerlerine karşı çıkan hür bir eş seçmek yerine köle dahi olsa tevhidi değerleri benimsemiş bir kişiyi eş olarak seçmeyi emreder. Bu talimat ile yapılacak seçimler sonucunda hem kölelerin statüleri yükseltilip eş statüsüne çıkacak hem de kurulacak yuvanın farklı değer yargıları nedeniyle kavga ve huzursuzlukların kaynağı olmaması sağlanacaktır. Zira birbirine taban tabana zıt olan değer yargılarına sahip eşlerin oluşturacağı bir yuva ile reformların yerleşmesi mümkün değildir. Bu talimat, ayrımcılık gibi görünse de, sonunda birlik ve tevhidi sağlamayıp tam tersine ayrılığa kapı açacak bir yuvanın baştan kurulmaması noktasında bir önlemdir. 221- Müşrik kadınları, iman etmedikçe nikâhlamayın. Hoşunuza gitse bile müşrik bir kadından iman etmiş bir cariye daha hayırlıdır. Müşrik erkekleri de iman etmedikçe mümin kadınlarla nikâhlamayın. Hoşunuza gitse bile müşrik bir erkekten iman etmiş bir köle daha hayırlıdır. Onlar sizi ateşe çağırırlar. Allah ise izni ilahisiyle sizleri cennete ve mağfirete çağırıyor. O, belki öğüt alır düşünürler diye, insanlara ayetlerini böyle açıklıyor. (Bakara Suresi 221) 10.5.6-Kadınların Topluma Kazandırılması Yahudiler ve müşrikler ay hali süresince kadınlardan uzak dururlardı. Onları kirli görüp pişirdiğini yemezler ve dokunduğunu kirlenmiş sayarlardı. Onlarla birlikte aynı ortamda bulunmazlardı. Aile içerisinde kadının yaşadığı bu uygulamalar kadına yapılan en büyük aşağılama ve onu toplumdan dışlama idi. Cenab-ı Hak, kadınların bu dışlanmışlığına ve aşağılanmasına son veren talimatlarını gönderdi ve ay halindeki kadınlarla sadece cinsel ilişki yapılamayacağını bildirdi. Dahası onların bu hallerinin kendisine eziyet ve sıkıntı verdiğini bildirerek onların bu sıkıntılı durumlarında onlara daha ihtimamlı davranılmasını, onlara cinsel ilişki hariç daha yakın ve sevgi ile davranılmasını getirdi. Ayrıca cinsel ilişkinin şekli konusunda da Cenab-ı Hak serbestlik getirerek çiftlerin mutluluğuna engel olacak tüm geleneksel yasakları da kaldırdı. Böylece Cenab-ı Hak, kadınların erkekleriyle birlikte oldukları takdirde manevi bahçeleri inşa edebilecekleri ve bu birliktelikten tevhidin meyvelerini meydana getirebilecekleri müjdesini verdi. Kadınların en önemli sıkıntısını giderdi. Onların eşleriyle muhabbetlerinin daimî olmasını sağladı. Erkeklerin kadınlarından ayrı olması, onları dışlaması ile toplumsal birliktelik sağlanamayacağına işaret etti. İster ay hali ister lohusa onların her hallerinde (cinsel ilişki hariç) onlarla birliktelik içerisinde olunması gerektiğini belirtti. Geleceği onlarla birlikte inşa etmelerini emretti. 222- 223- Sana kadınların aybaşı halinden soruyorlar. De ki; “O sıkıntılı bir dönemdir. Bu nedenle âdet kanamaları süresi sonunda temizleninceye kadar kadınlarla cinsel ilişkiye girmeyin. Temizlendikten sonra Allah'ın hükmettiği yerden onlara yaklaşabilirsiniz. Muhakkak ki Allah çok tövbe edenleri ve çok arınanları sever. Kadınlarınız sizin için bir tarladır. Tarlanıza nasıl dilerseniz öyle varın ve kendiniz için ilişki öncesi uygun davranışlarla hazırlık yapın. Allah'tan korkun ve bilin ki siz mutlaka O'na kavuşacaksınız.” Müminleri müjdele! (Bakara Suresi 222-223) 10.5.7- Kadın Hakları ve Aile Hukuku Cahiliye döneminde erkekler eşlerine yaklaşmayacaklarına dair yemin ederler ve bu yemin ile bir yıldan az olmamak üzere eşleri ile cinsel temasta bulunmazlardı. Bu süre bazen iki yıl veya daha fazla süreyi de alabilirdi. Böylece kadınlar ne boş olurlardı ki başkası ile evlensinler ne de evli gibi bir yaşam sürerlerdi. Yani erkekler bu yolla kadınları cezalandırırlarken bu durum kadınlar için tam bir işkenceye dönüşürdü. Bu nedenle kadınlar böyle bir durumla karşılaşmamak için kocalarının her türlü eziyetine katlanırlardı. Çevreden gelecek barışma baskılarına karşı erkekler yeminlerini bir kalkan olarak kullanırlar ve barışa yanaşmazlardı. Toplumsal barışı ve tevhidi özelde ise aile yapısını zedeleyen bu kötü uygulama, çözülmesi gereken önemli bir sorun olarak peygamberimizin gündemine getirilir. Cenab-ı Hak bu sorunun çözümünü içeren ayetlerini elçisine inzal eder. Cenab-ı Hak, önce yeminlerin iyiliklerin, dostlukların ve barışın önünde bir engel olarak kullanılamayacağını hükme bağlar. Müteakiben ağız alışkanlığı nedeniyle yapılan yeminlerin geçerli olmadığı, kalpten ciddiyetle yapılan yeminlerin geçerli olduğu belirtilir. Sonrasında ise erkeklerin eşlerine yaklaşmamak adına ciddiyetle yaptıkları bir yeminle meydana gelen küslük durumuna dört aylık bir süre sınırı getirir. Eşine yaklaşmamaya yemin eden erkek bu süre içerisinde kararından dönerde aile kurumunu devam ettirirse kendisini bağışlayacağını bildirir. Cenab-ı Hak barış ve birliktelikten yana olduğu için ailenin devamını isteyenlerin bağışlanacağına vurgu yapar. Fakat boşanma konusunda ciddi ise o takdirde yapacak bir şey yoktur. Ancak süreç içerisinde bütün olan biteni, haklı ya da haksızı Allah gayet iyi bildiğini ifade ederek haksızlık yapılmaması konusunda uyarısını yapar. 224-227- Allah’ın adını kullanarak yaptığınız yeminlerinizi, iyilerden olmanıza, takvalı davranmanıza ve insanların arasını düzeltmenize engel kılmayın. Allah her şeyi işitir ve bilir. Allah, düşüncesizce rastgele yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutmaz; ama bilinçli olarak kalpten yaptığınız yeminlerden sorumlu tutar. Allah, çok bağışlayıcıdır, yumuşak davranandır. Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler için, dört ay bekleme süresi vardır. Sonra eğer dönerlerse, şüphe yok ki Allah, suçlarını bağışlar, O çok merhamet edicidir. Eğer boşamaya karar verirlerse de Şüphe yok ki Allah, işitendir, bilendir. (Bakara Suresi 224-227) Boşamaya karar verilmesi halinde kadınların üç ay beklemeleri ve bu sürenin onların hamile olup olmadıklarının anlaşılması için olduğu bildirilir. Diğer taraftan kadınların da hamile olmaları halinde bu durumu kocalarından gizlememeleri hükme bağlanır. Ayrıca bekleme süresi içerisinde kocasının boşanmaktan vaz geçme hakkı olduğu vurgulanır. 228-Boşanmış kadınlar üç adet süresi boyunca evlenmeksizin beklerler. Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorlarsa Allah'ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helâl olmaz. Bu süre içerisinde barışmak isterlerse onları geri almaya kocaları daha çok hak sahibidirler. Adalet ve iyilik ölçülerine uygun örf uyarınca Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi kadınlarında erkekler üzerinde hakları vardır. Yalnız erkekler için onların üzerinde sadece bir derece vardır. Allah mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Bakara Suresi 228) Cahiliye döneminde erkekler boşadıkları kadınları bekleme süreleri içerisinde boşamaktan vazgeçtiklerini belirterek geri dönerler ve böylece kadınlara eziyet ederlerdi. Bunun herhangi sayı sınırı da yoktu. Kadınlar sürekli bu yöntemle aşağılanır ve erkeklerin kölesi haline getirilirdi. Cenab-ı Hak, kadınlara yapılan bu eziyete dur dedi ve boşanmaya iki kere olma sınırı getirdi. Ayrıca boşandıktan sonra kadınlara verilen malların geri alınmasını da yasakladı. Belki de bunların hepsinden önemlisi kadınlara da erkekleri boşama hakkı getirilmesidir. Söz konusu bu reform, o dönem için kadınlara verilen statünün büyüklüğünü gösterir. 229-Boşamak iki keredir. Bundan sonra ya iyilikle tutmak veya güzellikle salmak gerekir. Onlara verdiğiniz bir şeyi geri almanız da size helâl olmaz. Ancak ikisinin de Allah'ın sınırlarını çiğnemekten korkmaları durumu istisnadır. Eğer sizde boşanmış karı kocanın mal paylaşımı konusunda Allah'ın sınırlarını çiğnemelerinden korkacak olursanız, kadının ayrılmak için hakkından vazgeçmesinde ikisine de günah yoktur. İşte bunlar, Allah'ın sınırlarıdır. Sakın bunları aşmayın. Her kim Allah'ın sınırlarını aşarsa, işte zalimler onlardır. (Bakara Suresi 229) Cenab-ı Hakk’ın erkekleri terbiye etmek ve kadınlara değer verilmesini sağlamak için getirdiği en önemli uygulama ise iki kere boşanmış kadınların bir daha eski kocalarına dönüş yolunu tıkamış olmasıdır. Bu reform ile erkeklerin kadınlar üzerinde oyun oynama imkânları ellerinden alındığı gibi boşanmayı bir oyuncak haline getirmeleri engellenmiştir. Böylece bu şekilde boşanmış kadınların başka erkeklerle evlenmelerinin de önü açılmıştır. Kadın belki yeni hayatında aradığı mutluluğu başka bir erkekte bulabilecekken boşayan erkek yaptığı eylem nedeniyle son derece pişman olabilecektir. Bununla beraber şayet kadın başka bir erkekle evlendikten sonra ondan da boşanacak olursa, tekrar eski kocasına dönebileceği hükme bağlanarak kadınlara son derece büyük bir yetki ve imkân tanınmıştır. 230-Eğer erkek kadın üçüncü kere boşarsa, o kadın başka birisiyle evlenmedikçe bundan sonra ona helâl olmaz. Sonra eğer ikinci kocası da o kadını boşarsa, önceki eşlerin Allah'ın sınırlarını sağlam tutacakları kanaatine varmaları halinde birbirlerine geri dönmelerinde her ikisine de günah yoktur. İşte bunlar Allah'ın belirlediği sınırlarıdır. Bilip anlamak isteyen bir toplum için bunları beyan ediyor. (Bakara Suresi 230) Cenab-ı Hak, boşanmaya karar verilmesi halinde de boşanmaktan vazgeçilmesi halinde de taraflara medeni olunmasını emreder. Kadınların haklarına tecavüz etmek ve onlara zarar vermek için onları alıkoymamaları konusu tekrar emredilir. Ayrıca erkeklere boşanma konusunda yapılan düzenlemeleri boşa çıkaracak girişimlerde bulunarak ayetlerin / yasaların oyuncak edilmemesini emreder. 231-Kadınları boşadığınız zaman iddetlerini / bekleme sürelerini de tamamladıkları zaman, artık onları ya iyilikle tutun veya iyilikle salın, haklarına tecavüz edip zarar vermek için onları yanınızda tutmayın. Kim böyle yaparsa kendi nefsine zulmetmiş olur. Sakın Allah'ın ayetlerini oyuncak edinip hafife almayın. Allah'ın size olan nimetini, öğüt vermek için size indirdiği kitap ve hikmeti hatırınızdan çıkarmayın. Allah'a karşı gelmekten sakının ve Allah’ın her şeyi en iyi bilen olduğunu bilin. (Bakara Suresi 231) Cahiliye anlayışıyla zihinleri şekillenen erkekler boşadıkları kadınların başka erkeklerle evlenmelerine tahammül edemiyorlardı. Aralarındaki nikâh akdi sona eren erkekler başka kadınlarla nikâh akdi yapmayı kendileri için normal ve hatta bir hak olarak görürken boşadıkları kadınların başka erkeklerle nikâh akdi yapmalarını kıskanıyorlardı. Erkeklerin bu tavırları hem haksız hem de gayri medeni bir davranıştı. Bu nedenle Cenab-ı Hak, medeni toplumun oluşması için kadın hakları ile ilişkili çok önemli bir reform hükmünü elçisine inzal etti. İndirilen bu hükme göre boşanmış kadınlara eşlerini özgürce seçme hakkı getirilmiş ve kadınlar bu özgürlüğünü kullanırken eski kocalarının kendilerine baskı ve engelleme yapması yasaklanmıştır. Cenab-ı Hak, kadınların bu haklarını kullanmaları karşısında erkeklerin bu durumu medeni bir şekilde anlayışla karşılamalarının kendileri açısından çok nezih bir tavır olduğunu vurgulamıştır. 232-Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme süreleri sona erdiği zaman, aralarında örfe uygun olarak anlaştıkları erkek adaylarla evlenecekler diye onlara baskı yaparak, engellemeyin. İşte bu, sizden Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimselere öğüttür. Sizin için bu daha uygun ve daha nezihtir. Allah biliyor, ama siz bilmiyorsunuz. (Bakara Suresi 232) Şirk sisteminin oluşturduğu kültürde, boşanan çiftlerin küçük çocukları olması halinde bu çocukların beslenip büyütülmesi sorumluluğu kadınların üzerine yüklenirdi. Erkekler bu yükü üzerlerine almak istemezler, sanki çocuklar kendi çocukları değilmiş gibi davranırlardı. Onlar “nasıl olsa anneler annelik şefkat ve merhametiyle fedakârlık yapacaklar ve çocukları bir şekilde büyütecekler» diye düşünerek kadınların üzerine ilave yük yüklüyorlardı. Cenab-ı Hak, evlatlarına karşı annelere verdiği bu fedakârlık duygusuna karşı onları yalnız bırakmayarak medeni bir toplumda bu yükü erkeklerin omuzlarına da yükleyerek kadınların yüklerini hafifletmeye yönelik yeni bir yasal düzenleme inzal etti. Bu yasal düzenlemeye göre çocuğun bakımı ve yetiştirilmesi için kadının ihtiyacı olan maddi geçim imkânlarının tüm sorumluluğu erkeğe yüklendi. Ancak boşanmış çiftler aralarında anlaşırlarsa, erkeğin ekonomik geliri nispetince belirlenecek nafakanın verilmesi şartıyla çocuğun bakım ve yetiştirilmesini kadının üstlenebileceği hükme bağlandı. Diğer taraftan yeni düzenlemede, taraflar anlaştıkları takdirde ve ücreti verilmek kaydıyla, evlatlarının bakım ve yetiştirmesi başka bir kadına devredilerek boşanan kadının tamamen serbest kalması dahi öngörüldü. Böylece şirk sisteminin egemen olduğu cahiliye toplumunda itilen, aşağılanan, ezilen kadınlar, Cenab-ı Hakk’ın verdiği haklar ile statüleri erkeklerin statüleriyle aynı seviyeye yükseltilmiş ve onların da Allah’ın kulları olduğu vurgulanarak takvalı davranış yani Allah’ın bu emirlerine uymaları emredilmiştir. 233- Emzirme süresini tamamlamak isteyenler için anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler. Annenin rızkını ve giyeceğini adetlere uygun ve güzel bir şekilde çocuğun babası karşılamalıdır. Kimse gücünden fazla bir şeyle yükümlü tutulamaz. Ne anne evladı yüzünden ne de babası evladı yüzünden zarara uğratılmasın. Bunu gerçekleştirmek mirasçısının da görevidir. Eğer ikisi (ana ve baba) aralarında görüşüp anlaştıktan sonra çocuğu sütten ayırmak isterlerse, onlara bir günah yoktur. Eğer çocuklarınızı sütanneye emzirtmek isterseniz, ücretini adetlere uygun ve güzel bir biçimde ödediğiniz sürece, size bir günah yoktur. Allah'tan sakının ve O’nun emirlerini dinleyin. Bilin ki Allah bütün yaptıklarınızı çok iyi görmektedir. (Bakara Suresi 232) Şirk sisteminin egemen olduğu cahiliye döneminde kocası ölen kadınların yeni bir evlilik yapabilmek için bekleme süreleri bir yıldı. Bu bir yıllık bekleme süresince kocası için yas tutar, koku sürünmez, süslenmez ve çeşitli toplantılara / etkinliklere katılamazdı. Cenab-ı Hak, bu konuda da kadınlara kolaylık getirerek bu süreyi dört ay on günle sınırlandırmıştır. Bu sürenin sonunda yeni evlilik yapmasında sakınca olmadığını belirterek şirk geleneğinin getirdiği sıkıntıyı gidermiştir. Yine cahiliye döneminde kocası ölen kadınlarla evlenmek arzusunda olan erkekler bekleme süresi tamamlanmadan onlarla gizli evlilik sözleşmesi tesis etmeye ya da gizli ilişki içerisine girmeye çabalıyorlardı. Bunlar boşanmış kadının daha dünyasını / çevresini görmeden, evlenebileceği adaylar arasında mantıklı bir tercih yapmasına fırsat bırakmıyordu. Cenab-ı Hak, bu konuda da hem kocası ölen kadınları hem de onlarla evlenmek isteyen erkekleri uyararak bekleme süreleri dolmadan gizli olarak kadınlardan evlilik sözü almaya yeltenmemelerini emretti. Böylece kadınların ufuklarını daha net görmelerini sağladı. Bu düzenleme ile istekli erkeklerin bu kadınlara evlenme arzularını bir işaretle belli etmelerinin mahsuru olmadığını bildirerek, kadınların adayları görmesini sağlarken gizli akit yapmayı önleyerek kadının erkek adaylar arasında serbestçe seçim yapma şansını kazandırmıştır. 234-235- İçinizden vefat eden kimselerin geride bıraktığı hanımları, evlenmeksizin dört ay, on gün beklerler. Bekleme süreleri sona erdiği zaman, artık kendileri için uygun olanı meşru dairede yaptıkları işlerde size bir günah yoktur. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Bu durumda olan kadınlara evlenme isteğinizi üstü kapalı biçimde çıtlatmanızda veya açığa vurmaksızın içinizde böyle bir niyeti taşımanızda size bir günah yoktur. Allah, sizin onları kalbinizde anacağınızı bilir. Fakat sakın meşru bir şekilde güzel bir söz söylemenin dışında kendileriyle gizlice sözleşmeyin ve farz olan bekleme süresi dolmadan nikâh akdine yeltenmeyin. Şunu iyi bilin ki Allah içinizden geçenleri çok iyi bilir. O halde O'ndan sakının ve O’nun emirlerine uyun. Ve yine bilin ki Allah bağışlayandır ve kusurlarınızın karşılığını vermede acele etmeyendir. (Bakara Suresi 234-235) Cahiliye döneminde evlenmek üzere nişanlanan çiftler eğer nikâhtan önce ayrılırlarsa yani nişan atarlarsa o takdirde erkek kadına verdiği tüm ziynetleri ve yaptığı tüm harcamaları talep ediyordu. Kadın sınıfının haklarının korunmadığı bu dönemde erkekler nişan bozulması nedeniyle kadının uğramış olduğu manevi zararı değil kendilerinin uğradığı maddi zararı düşünüyorlardı. Şirk sisteminde her şey maddi menfaat üzerine kurulu olduğundan insan şeref ve haysiyeti dikkate alınmıyordu. Cenab-ı Hak, kadınların şahsiyetlerinin yükseltilmesi ve haklarının korunması bağlamında bu soruna da uygun çözüm getiren yasal düzenlemeleri inzal buyurur. İnzal edilen yasal düzenleme uyarınca, nişanlanan çiftlerin nikâh akdinden önce ayrılmaları durumunda erkeğe daha fazla sorumluluk yüklenmesi öngörülür. Zira kadın nişanın bozulması ile manen en fazla incinen ve en fazla yıkıma uğrayan taraf olduğundan bu incinmeyi ve yıkımı tazmin etme yükümlülüğü erkek tarafına getirilir. Bu yükümlülük ise erkeğin ekonomik gücüne göre kadına ihsanlarda bulunması ve gönlünü alması şeklinde düzenlenir. Bu bir nevi manevi tazminattır ve muhsin erkekler en iyisinden ve en güzelinden karşı tarafı tatmin edici bir şekilde tazminat verilmelidir. Cenab-ı Hak aslında bu emirle erkeği de onurlandırmakta ve ona şahsiyet kazandırmaktadır. Şirk sisteminde malını seviyesizce geri almak uyanıklık, şeref ve haysiyet olarak görülürken, İlahi öğreti ile malın zayıf kimseye verilmesi ve ihsan edilmesi şerefliliğin, şanın ve haysiyetin nişanesi olarak görülür. 236-Eğer nişanlandığınız kadınları, kendileriyle cinsel ilişkiye girmeden ve onlara bir mehir takdir etmeden boşarsanız size bir günah yoktur. Bu durumda onlara ödemede bulunun / malınızdan faydalandırın. Zengin olan gücüne göre, fakir olan da kendi haline göre bir tazminat versin. Bu güzel davrananların / ihsan edenlerin üzerine bir borçtur. (Bakara Suresi 236) Cenab-ı Hak, nişanlı iken düğün öncesi ayrılmalara ilişkin düzenlemeleri inzal etmeye devam eder. Eğer nişanlı taraflar nikâh akdinin koşullarını belirledikten sonra tam nikâh / düğün öncesi ayrılacak olurlarsa o takdirde nikâh akdi ile kadına verilen sosyal güvence bedeli olan mihrin yarısının kadına ait olacağı düzenlemesi getirilir. Ayrıca bu bedelin tamamının erkek tarafından kadına bağışlanmasının Allah’tan korkma nişanesi ve O’na yakınlık olacağı vurgulanır. Nişan atıncaya kadar geçen süreçte taraflar arasında gerçekleşen ünsiyet, yakınlık ve sevginin bir hatırının olduğu ve bu nedenle fedakârlığın daha şerefli, haysiyetli ve yüce bir davranış olduğu belirtilir. Taraflar ayrılırken bile araya nefret, kin, garez ve düşmanlık yerine sevgi ve muhabbet sokulmaya çalışılması ilahi öğretinin yüceliğini ve eşsizliğini gösterir. Hâlbuki şirk öğretisi daima insanlar arasına kin, nefret, nifak ve düşmanlık sokar. 237-Eğer onları, kendilerine dokunmadan önce boşar ve mihri de kesmişseniz / nikâh akdini yapmışsanız, o zaman belirlediğiniz mihrin yarısı onlarındır. Ancak, kadın hakkından vazgeçerse veya koca mihrin tümünü vermek isterse o başka. Bağışlamanız ise daha faziletli / şerefli / haysiyetli bir davranıştır. Aranızdaki ünsiyeti /ülfeti / sevgiyi / yakınlığı unutmayın. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir. (Bakara Suresi 237) Cenab-ı Hak, aile hukukuna ilişkin yasal düzenlemelerini inzal ettikten sonra indirilen hükümlerin o dönemde yerleşik olan cahiliye adet ve geleneklerin yerine ikame edilmesinin insanlara bir hayli zor geleceğini gayet iyi bilmektedir. Gerek bireysel olarak müminlerin ve gerekse de İslam Cumhuriyet Yönetiminin bu reformları yerleştirmesinin önünde münafıkların ve gelenekçi toplum bireylerinin direnç gösterecekleri, hatta kadınlara verilen bu haklar nedeniyle özellikle erkeklere ağır geleceği aşikârdı. Bu noktada Cenab-ı Hak müminleri Allah’ın hükümlerini uygulamada elçisini yani İslami yönetimi desteklemeye (salavata) davet eder. Medeni bir toplum oluşturulmasına yönelik indirilen hükümlerin hayat bulması için çaba gösterilmesi (salavat) istenir. Mutlu, huzurlu ve barış içerisinde yaşayan bir toplum yaratmada aile hukukunun çok sağlam temellere dayanması gerektiği gerçeğinden hareketle kadınlara verilen hakları kıskanmamaları ve onların hukukuna tecavüzden sakınarak inzal edilen yasa ve düzenlemelerin arkasında durmaya (salavata) çağrılır. Özellikle mal ile yapılacak fedakârlık ve desteğe (salat-ı vusta) çok ama çok dikkat edilmesi emredilir. Bunun mutlu yuvaların teşekkülü, huzurlu ve medeni toplumun yaratılması ve şahsiyetli bireylerin yetişmesi için en hayırlı destek olduğu vurgulanır. Bunu Allah için yapmaları gerektiği belirtilir. Bu desteklerin, çabaların (salavatın) ve mal ile yapılacak fedakarlıkların (salat-ı vustanın) uygulanması neticesinde idari ve sosyal muhalefetin üzerinize tehlikeli bir şekilde geleceğinden ve bu nedenle yönetimi kaybedeceğinizden korkarsanız bir süre öylece geçiştirin tıpkı namazlarınızı yürürken veya bineğinizde imalarla kıldığınız gibi bu reformları uygulamayı da tam olarak yerine getiremeseniz de imalarla yapmaya çalışın. Tehlike geçtikten sonra güvenliği sağladığınızda sözkonusu yenilikleri / değişimleri / inkılapları Rabbinizin size öğrettiği şekilde Allah’ın hükümlerini uygulayın. (zikredin). 238-239- (Diğer düzenlemelere destek olduğunuz gibi bu yasal düzenlemelerin uygulanmasına verdiğiniz) desteğe / salavata devam edin. Özellikle de mal ile yapacağınız desteğe / salat-ı vusta'ya özen gösterin. Allah’a gönülden boyun eğin! Eğer (bu hükümleri uygulama neticesinde herhangi bir tehlikeye maruz kalacağınızdan) korkarsanız (o zaman tıpkı namazlarınızı) yürürken veya bineğiniz üstünde (icra ettiğiniz gibi bu hükümleri imalı olarak) kılın. Güvene kavuştuğunuz zaman, bilmediklerinizi öğretenin öğretisince Allah'ın hükümlerini icra edin. / zikredin. (Bakara Suresi 238-239) Cenab-ı Hak, yasal düzenlemelere uyulması konusunda müminlere yaptığı uyarıdan sonra aile hukuku hakkında yasal düzenlemeleri inzal etmeye devam eder. Kocaları vefat eden kadınların yeni bir evlilik yapabilmek için bekleme sürelerini kısaltan iyileştirici düzenlemeyi bu kez onların evleninceye kadar sosyal güvencelerinin sağlanması için kocalarının bu konuda vasiyet etmeleri şeklindeki düzenleme takip etti. Böylece kadınların hem bekleme süresinde hem de evlenerek yeni bir hayata geçinceye kadar sosyal güvencesi kocasının bırakacağı mal ve ev ile temin edilmiş oldu. Bu konuda ölen kocasının aile efradının da dul kalan kadının evsiz yurtsuz bırakmamaları gerektiği hususu hükme bağlandı. Şayet dul kalan kadın kendi isteği ile ölen kocasının evinden ayrılırsa o takdirde onun kendi başına / kendi seçimiyle meşru dairede yapacağı icraattan kimsenin sorumlu olmayacağı Cenab-ı Mevla tarafından bildirilir. Dahası Cenab-ı Hak, dul kadınların yaşamlarını sürdürebilmek için ihtiyaçlarının temininde takva sahibi insanlara da sorumluluk yüklemiştir. 240-242- İçinizden kendisine ölüm yaklaşmış ve geride de eşler bırakacak olan erkekler, hanımlarının evlerinden çıkarılmaksızın senesine kadar ya da başka birisiyle evleninceye kadar geçimlerinin temin edilmesini vasiyet etsinler. Eğer onlar kendi istekleriyle evden çıkarlarsa, meşru bir şekilde kendilerinin yaptıklarında sizin için bir günah yoktur. Allah aziz'dir, hüküm ve hikmet sahibidir. Boşanmış kadınların örfe uygun bir şekilde geçimlerinin sağlanması muttakilerin bir görevidir. İşte akıl erdiresiniz diye Allah ayetlerini size böyle açıklıyor. (Bakara Suresi 240-242)
- Bölüm 32:Müminlerde Toparlanma | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 32 MÜMİNLERDE TOPARLANMA Medine’den gelen 6-8 kişilik heyet ile yapılan görüşmeler olumlu neticelenmiş ve heyettekilerin tamamı Hz.Muhammed’in@ davet ettiği İslam / Barış topluluğu sistemini kabul etmişlerdir. Heyettekiler Zariyat Suresi ile verilen mesajları gayet iyi anlamışlar ve kendi toplumlarına bu mesajları ulaştırmak için Medine’nin yolunu tutmuşlardır. Onların Hz.Muhammed’in@ yaptığı teklifi kabul etmeleri ve iman etmeleri hususunda getirdikleri müjdeli haberler Mekke’deki müminlerde büyük bir umut yaratmıştır. Hz.Muhammed@ Rabbinin vaadini gerçekleştireceğinin en kuvvetli işaretini verdiğini anlamış ve artık bu hareketin yürüme zamanının geldiğini görerek yüzü gülmektedir. Cenab-ı Hak Mekkelilerin şirki terk edip tevhide girmemeleri halinde kıyametlerinin yakın olduğunu bildirmek için yine elçisine vahyederek onları uyarır. O, Hakkın hakim olmasının kaçınılmaz oluşunu vurgulayan mesajında Semud ve Ad milletlerinin de şirk sisteminde ısrar etmeleri nedeniyle tepelerine inen felaketlerle yok oluşlarından kinaye olarak Mekkelilerin de inatçılığı bırakmamaları halinde büyük felaketlerle yok olacaklarına işaret eder. Nasıl ki, Semud kavmi büyük bir sarsıntı ile yıkıldı ise Mekke’yi de Medine’den gelecek büyük bir sarsıntı beklemektedir. Aynı şekilde Ad kavminin büyük bir fırtına sonucu yıkılmasının benzerini Medine yönünden müminlerin koparacağı kasırga ile Mekkeliler de yaşayacaktır. Cenab-ı Mevla, Firavun ve önceki medeniyetlerin de Mekkeliler gibi günah üstüne günah işledikleri ve kendilerine gönderilen uyarıcı elçilerin ikazlarına kulak tıkadıkları için yerin dibine geçirildiklerinden bahisle Mekkelilerin akıbetinin onlarınkinden farklı olmayacağına işaret eder. Nasıl ki Hz.Nuh @ döneminde sular kabardığında elçilerinin davetine icabet etmeyenlerin sulara gark olduysa Hz.Muhammed’in@ gemisine binmeyen Mekkelilerin de şirk bataklığında boğulacaklarını bildirir. Rahman Rahim Allah Adına 1-12- Kesin gerçekleşecek olan! Evet nedir o gerçekleşecek olan? Gerçekleşecek olanı sen nereden bileceksin? İşte Semûd ve Âd milletleri de (tepelerine inecek) o anî felaket haberini yalan saymışlardı. Bunlardan Semûd o korkunç sarsıntı ile yok edildi. Âd ise azgın bir kasırga ile imha edildi. Allah, onların kökünü kurutmak üzere üzerlerinde o kasırgayı yedi gece sekiz gün estirdi; öyle ki insanların (kökünden şökülmüş) hurma kütükleri gibi yere yıkıldıklarını görürdün. Şimdi onlardan geri kalan bir şey görebilir misin? Firavun da ondan öncekiler de altüst edilip yerin dibine geçirilenler de hep günah üstüne günah işlemişlerdi. Rabblerinin elçisine isyan ettiler, Allah da onları şiddetli cezaya çarptırdı. Unutmayın ki (Nuh zamanında), sular taştığı vakit, sizi gemide Biz taşımıştık! Onu sizin için hem bir ibret vesilesi kılalım hem de can kulağı ile dinleyenler ders alsınlar diye böyle yapmıştık. (Hakka Suresi 1-12) Nasıl ki Kıyamet vaktinin geldiğinde artık dünya yaşamının sona erdiğini ilan eden düdük öttürüldüğünde, yeryüzü ve dağlar paramparça edilecek, gökyüzü parçalanıp dağılacak ve yaşananların hesabını vermek için Yüce Mahkeme kurulacak ve Hakimler Hakimi Rabbimizin huzurunda herkes duruşmaya alınacaksa, aynı şekilde vakti saati geldiğinde Medine’de kurulacak İslam Devleti de Mekke Şirk sistemini paramparça edecek ve yaptıklarının hesabını soracağı mahkemeyi kuracak ve müşrik Mekkelilere hesap sormak için yüce divan kurulacaktır. Bunun en büyük işareti, Hz. Muhammed’i@ Medine’nin en büyük makamına taşıyacak sekiz Medinelinin Mekke’de onunla görüşmüş olmasıdır. Artık Hz.Muhammed@ Medine’nin Başkanlığına doğru yol almaktadır. Mekkelilere hesap sorma zamanı geldiğinde O’nun yanında yer almış sağduyu sahibi kişiler cennet gibi bir yaşama kavuşacaklardır. Tıpkı ahirette akıllarını kullanmış sağduyulu davranmış müminlerin cennette ağırlanmaları gibi. Ama Hz.Muhammed’in@ karşısında yer almış inkarcılar / akıllarını kullanmayan / sol duyu sahibi olanlar hiç istemedikleri ölümü tekrar isteyeceklerdir. Yaptıklarının hesabını vermeyi hiç arzu etmeyeceklerdir. 13- 27- Artık sûra kuvvetle üflendiğinde, yer ve dağlar yerlerinden kaldırılıp bir tek darbe ile çarpılıp paramparça edildiğinde, işte o gün olan olur, (kıyamet o gün kopar!) O gün gök yarılır, parçalanır, çünkü o gün iyice güçten düşer. Melekler de göğün etrafındadırlar. O gün Rabbinin Arş’ını, sekiz melek taşır. O gün hesaba çekileceksiniz; en gizli işiniz (bile) gizli kalmayacak. Sicili sağ eline tutuşturulan, haykıracak: “Gelin, hepiniz gelin! Şu sicilimi okuyun! Zaten ben hesabımla karşılaşacağımı biliyordum!” der. O artık mutluluk veren bir yaşam içindedir. (Yaptıklarının) meyvelerine kolayca ulaşabileceği çok güzel ve pek kıymetli cennet bahçelerindedir. Kendilerine şöyle denilir; “Geçmiş günlerinizde yaptığınız güzel işlerden dolayı afiyetle, yiyin, için!” Sicili sol eline tutuşturulana gelince; (o) “Eyvah!” diye feryad edecek, “Keşke sicilim bana gösterilmeseydi, (keşke) şu hesabımı görmemiş olsaydım! Keşke bu (ölümüm) benim sonum olsaydı!” (Hakka Suresi 13-27) Nasıl ki ahiretteki Yüce Mahkemede hesaba çekilen inkarcı zalimler suçluluğu kesinleştikten sonra bu dünyada iken sahip olduğu mal, servet, makam ve iktidarının kendisine fayda vermediğine tanık olacak ve tutuklanıp elleri bağlanacak ve zincirlere vurulup cehennem azabına atılacak ise Hz.Muhammed’in@ Başkanlığındaki Medine İslam Cumhuriyetine yenilecek Mekke’nin müşrik kodamanları da iman etmedikleri takdirde ya sürgün edilecekler, ya ölümle cezalandırılarak azaba duçar edileceklerdir. Onların ne malları ne servetleri ve ne iktidarları kendilerine bir fayda sağlamayacaktır. Zira tüm zalim nankörler bu tür muameleyi hem ahirette hem de bu dünya da hak ediyorlar. Onların bu dünya hayatında yaptıkları yanlarına bırakılacak türden değildir. Onlar ilahi değerleri tanımıyorlardı, Allah’a inanmıyorlardı, fakirleri doyurmayı istemedikleri gibi başkalarının yardımına da engel oluyorlardı, onların hiçbir erdemli işleri yoktu. Şimdi onların burada ellerinden tutacak ve onlara yardım edecek hiçbir dostları olmayacağı gibi onların burada ki yiyecekleri pislikten başka bir şey olmayacaktır. Devrildikten sonra Mekke’nin azgın inkarcılarına kimse sahip çıkmayacak ve onların çok zor bir geçimleri olacaktır. 28-39- “Servetim, malım bana fayda etmedi! Bütün gücüm, iktidarım yok oldu gitti!” der. (Ona denilir ki) “Tutun bağlayın onu, kelepçeleyin! Sonra da onu cehenneme fırlatın. Onu, yetmiş arşın uzunluğundaki zincire vurun!” Çünkü o, yüce Allah’a inanmazdı. Çünkü o, fakiri doyurmayı teşvik etmezdi. Bugün artık burada O’nun ne bir dostu var. Ne de pislikten başka bir yiyeceği. Onu, suçlulardan başkası yemez. Evet! Görebildiğiniz her şeyi tanıklığa çağıracağım, bütün göremediklerinizi de! (Hakka Suresi 28-39) Bütün bunlar gerçekleşecektir. Bu okunanlar hayal aleminde gezen bir şairin sözü değildir. Bunlar atıp tutan bir kâhinin sözü de değildir. Bu vaatler Kerim bir elçinin ağzından çıkmaktadır. O da bu sözleri ve vaatleri kendiliğinden uydurmamakta, Alemlerin Rabbinden almaktadır. Zaten kendisi uydursaydı şimdiye kadar hiçbir gücü kuvveti kalmaz, perişan olur, öldürülür ve bir kenara atılırdı. Fakat O Allah’ın korumasında ve kendisine vaad edilen de adım adım gerçekleşmektedir. O Allah’ın yardım ve inayeti sayesinde imkansızı başarmaktadır. Onun söylediği şeyler mutlak hakikatlerdir. Bunları neden düşünmüyorsunuz? Şayet biraz erdemli olsanız bunları düşünürdünüz ve bu uyarıları dikkate alırdınız. Bu dünya ve ahirette başına gelebileceklerden kendini korumak isteyen takvalı kimseler bu uyarılara kulak vermektedirler. 40-52-Bu Kur’an, pek kerim bir Resulün sözüdür. O, bir şairin sözü değildir, Ne kadar az inanıyorsunuz.! O bir kâhinin sözü de değil! Ne kadar az düşünüyorsunuz! O, Alemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. Eğer o Resul bizim adımıza birtakım sözler uydursaydı, onun gücünü kuvvetini alır ve sonra da onun şah damarını keserdik. Sizden kimse de buna mâni olamazdı. Şüphesiz o muttakiler için bir öğüt ve uyarıdır. Elbette sizden bazılarının Peygamberi “yalancı” saydığını biliriz. Ama bu reddediş o kâfirler için büyük bir pişmanlık olacaktır, çünkü o, mutlak hakikattir! O halde, (ey şanlı Elçi)! Haydi sen de Rabbinin yüce adını zikret! (Hakka Suresi 40-52)
- Bölüm 12:Boykot Kararı | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 12 BOYKOT KARARI Miladi 616- 617 yıllarıdır. Peygamberimizin hareketi, 6. yılına kadar birçok badire atlatmış ancak sonunda Mekke müşrik yöneticilerinin boykotu ile yüzyüze gelmiştir. Boykot sürecine kadar yaşanan her türlü baskı, işkence ve şiddet Hz.Muhammed’in @ hareketini durduramamıştır. Peygamberimiz her seferinde bir çıkış yolu bulmuştur. Kimsesiz ve yoksullara yapılan şiddet daha sonra aşiret mensubu olan müminlere yönelince çözüm olarak Habeşistan’a göç edilmiştir. Habeşistan’a göç edenlerin bu ülkede tutunmaları Mekkelilerden arafta / kararsız olanlarının cesaretlenmelerine neden olmuştu. Bu durum hareketin uluslararası desteğe kavuşmuş olmasını da beraberinde getirmişti. Mekke müşrik elitleri boykot tehditlerini defalarca yinelemiş olmalarına rağmen bir türlü uygulama ortamı bulamamışlardı. Zira kendi sakinlerinden olan kimselere boykot uygulamak Kabe’nin kuruluş statüsüne ve ilkelerine aykırı idi. Mekke’yi büyüten ve geliştiren en önemli sebep Kabe nedeniyle bölgenin “harem” yani “serbest bölge” olmasından kaynaklanıyordu. Harem bölgeye sığınan her kim olursa olsun emniyette olup dokunulmazken iyilik, doğruluk ve adalet isteyen kimseleri bir takım yaşamsal imkanlardan mahrum etmek bölgenin “haremlik / serbest bölgelik” statüsüne aykırıydı. Diğer taraftan tevhidi hareketin Habeşistan hicreti ile uluslararası desteğe kavuşması nedeniyle boykotun uygulanması zora girmişti. Zira Habeşistan’ın desteği demek Mısır’ın ve Bizans’ın desteği demekti. Hatta Arap yarımadasındaki ehli kitap kabilelerin desteğini de arkaya almak demekti. Bu destek nedeniyle Mekke Yönetimi çok zor duruma düşmüş oluyordu. Ayrıca bunların desteğini almak için Mekke’deki gelişmeleri edebi bir dille anlatan surelerin Cenab-ı Hakk tarafından inzal edilmesi ve bunların çevre topluluklara iletilmesi Mekke müşrik yöneticilerini zor durumda bırakıyordu. Mekke müşrikleri elitleri Hz.Muhammed’in @ hareketini serbest bırakmayı ve şayet bu hareket Mekke dışındaki Arap kabilelerini tevhid etmeyi başarırsa bu başarıya ortak olacaklarını bile gündemlerine getirmişlerdi. Fakat tam o sıralarda Arap yarımadasının çevresindeki başka gelişmeler durumu Mekke müşrik elitlerinin lehine çevirdi. Sasani / İran Kralı 2.Hüsrevin Bizans’a karşı peş peşe kazandığı zaferler ile Mekke müşrikleri dengenin kendi lehlerine döndüğünün haberlerini aldılar. Böylece onlar Hz.Muhammed’e @ ve müminlere boykot uygulama konusunda aradıkları fırsatı Sasani / İran kralı 2. Hüsrev’in yayılma hareketiyle yakaladılar. İran kralı 2. Hüsrev çok kısa zamanda Suriye ve Filistin’i işgal etmişti. Aynı yıl içerisinde Mısır’ı da zaptetti. Hz.Muhammed’in @ hareketi ehli kitap olan ülke ve kabilelerce desteklenirken birden dengelerin değişmesi Mekke müşrik yöneticilerine ümit verdi. Zira onlar bu gelişme ile üzerlerine yapılan diplomatik ve siyasi baskıyı tolere edebilecek bir vasatı elde ettiler. Hatta kendilerini şirk ideolojisi açısından İran / Sasani şirk ideolojisine daha yakın buldukları için bu gelişmeleri kendi lehlerine çevirebileceklerinden boykot uygulama konusunda cesaretleri de arttı. Dahası bu gelişmeler, boykot uygulanmasına karşı çıkacak kabileleri ve mele’ topluluklarını ikna etmek için gerekçe bile oluşturmaktaydı. Zira Sasani / İran Mekke’ye Bizans’ın egemen olmasına asla razı olmazdı. Sasani / İran’ın Bizans’ı yenerek Arap yarımadasını kuzeyden kuşatmış olması onların yeni hedefinin Mekke olmasına hiçbir mâni kalmamıştı. Şayet onlar Mekke üzerine yürüyecek olurlarsa Bizans ve Habeşistan’dan bir yardımın gelmesi mümkün gözükmüyordu. Bunun tek yolu Hz.Muhammed’in @ hareketinin üzerine çullanmak ve hareketi bitirerek bu bölgede ehli kitabın etkinliğinin olmadığını Sasani / İran yönetimine göstermekti. Mekke müşrik elebaşıları için bu gerekçe bile Hz.Muhammed’e @ ve müminlere boykot uygulamaya diğer kabileleri razı etme hususunda tek başına yeterliydi. Aynı zamanda bu durum onlara oldukça büyük siyasi bir güç vermişti. Hatta Arap yarımadasındaki ehli kitap kabilelerden bazıları bile Hz.Muhammed’in @ hareketi için verdikleri desteklerini çekerek Mekke müşriklerine siyasi baskı uygulamaya son vermişlerdi. Darün Nedve Ebu Cehil’in önderliğinde toplandı ve boykotu görüştüler. Daha önce gündeme geldiği zaman boykota razı olmayan mele’ topluluğu / ihtiyarlar heyeti ve bazı kabile reisleri yeni gelişmeler nedeniyle boykot teklifine karşı duramadılar. Toplantıdan Haşimoğullarına ve müminlere boykot uygulanması kararı çıktı. Boykot kararı Haşimoğulları dışında diğer Mekke ve çevresindeki kabilelerin onayladığı bir sözleşme metni haline getirilip Kabe’nin içine asıldı ve kararlar Mekkelilere ilan edildi. Böylece Mekke müşrik yönetimi, peygamberimizin hareketini iyice zayıflatmak / yok etmek için boykotu başlatmış oldu. Boykot kararı uyarınca Haşimoğulları ve diğer kabilelerden olan müminler muhasara altına alınacak, onlara karantina uygulanacaktır. Onlarla hiçbir ticari ve sosyal ilişki içerisinde bulunulmayacaktır. Tam bir tecrit yapılacaktır. Müminler ve Haşimoğulları uğradıkları boykot nedeniyle şaşkın, üzgün ve endişelidirler. Onlar durumun kötüye gitmesinin hikmetini anlamaya çalışmaktadırlar. Cenab-ı Hak onlara yardımcı olmak için içine düşülen bu durumun hikmetini Kehf suresinde anlatılan kıssalar ile özetle şöyle anlatır; “Sizin hareketiniz henüz olgunlaşmadı, yeterince güç, kuvvet ve donanıma sahip değilsiniz. Bu nedenle iktidara gelmeniz halinde iç ve dış tehdit ve saldırılara karşı koyamazsınız. Bu tehditler karşısında hemen yenilirsiniz ve yok edilirsiniz. Tevhidi hareketin egemenliği için iç tehditleri bertaraf edebilirsiniz fakat özellikle dış tehditlerin ortadan kaldırılması veya zayıflaması gereklidir. Sizler bu süreç içerisinde zorlu koşullar altında mücadele ederek yetişecek, güçlenecek ve yeterli donanıma sahip olacaksınız. Daha sonra mücadele edeceksiniz ve sonunda iç egemenliği sağladıktan sonra dışarıya açılacak ve bu davayı dünyanın en ücra köşelerine kadar taşıyacaksınız. Bu atılımı ve fütühatı gerçekleştirecek kadroların yetişmesi ve olgunlaşması için boykotu bir fırsat olarak telakki edin.” Artık bu boykotla müminlerin yetişme, olgunlaşma sürecine girilecektir. Bu süreçte neler yapılacağı hususunda Cenab-ı Hak rehberlik yapacaktır. Müminlerin yapacağı sadece O’nun rehberliği çerçevesinde hareket etmek olacaktır. Cenab-ı Hak, gelecek için nasıl hazırlanılması gerektiğinin ip uçlarını Kehf Suresinde “MAĞARA ARKADAŞLARI / ASHAB-I KEHF” kıssası ile peygamberimize inzal eder. Mekke müşrik yönetimi boykot kararını alıp uygulamaya koyması üzerine Hz.Muhammed’i @, Haşimoğullarını ve müminleri zorlu günler beklemektedir. Cenab-ı Mevla Kehf Suresin ilk ayetlerinde Hz.Muhammed’in @ ve müminlerin boykot nedeniyle içine düştükleri haleti ruhiyeyi anlatır. Bu ilk ayetlerde üstünlüğün, yüceliğin ve yönelimin (hamd) Allah’a ait olduğunu ve olacağını bildirir. Zira O bu topluma böyle giderse geleceklerinin şiddetli bir yıkım ve azap olduğunu, şayet durumlarını değiştirip ıslah edici /güzel / erdemli eylemlerde bulunacak olurlarsa ebedi mutluluk içerisinde yaşayacak ödülleri olacağını bildirmek için Kitap indirmiştir. Hem o kitap ile gelen mesaj son derece isabetli sosyolojik yasalar içermekte ve getirdiği paradigma, hüküm, öğreti ve vizyon açısından asla hiçbir çelişki ve tutarsızlık barındırmamaktadır. Halbuki Mekke müşrikleri ise meleklerin Allah’ın kızları olduğu tezine oturtarak melekler için putlardan temsillere ve onlar adına hareket eden rahiplerden oluşan bir şirk yönetimi icat etmişlerdir. Onların bu tür görüş ve tezlere oturan sistemleri yalana ve aldatmaya dayalı bir sistemdir. Sistemlerinin bu temel paradigması konusunda hiçbir delilleri yoktur. Tamamen uydurmadır. Dahası onlar Allah’ın evlat edinmesi iddiaları son derece çirkin, cahilce, mesnetsiz, mantıksız ve haddi aşan bir iddiadır. Buna rağmen Mekke müşrik halkı asılsız ve cahilce düşüncelerin peşinden gitmeyi bırakıp delilli, ispatlı ve mantıklı bir düşünceye gelmemektedir. Ayrıca ehli kitap olan topluluklar yani “Allah çocuk edindi” diyen topluluklar Sasani / İran tehdidinden korkarak müşriklerin yanında yer almakta ya da en azından desteklerini çekmektedirler. Bu durum Hz.Muhammed’i @ son derece müteessir etmektedir. Cenab-ı Hak ise elçisini bu ilk ayetlerle teselli ederken hayatın bir sınav olduğunu ve onların yanlış yapma konusunda serbest bırakıldığını bildirirken onların göz göre göre bu yanlış tercihleri nedeniyle kendini harap etmemesini de ifade eder. Rahman Rahîm Allah Adına 1- 8 – Hamd (tüm övgüler, üstünlükler ve yönelimler), katından şiddetli azaba karşı uyarmak, ıslah edici eylemlerde bulunan müminlere içinde sonsuz dek kalacakları güzel bir mükafat bulunduğunu müjdelemek ve “Allah çocuk edindi” diyenleri uyarmak için, kuluna Kitabı indiren ve onda (kitapta) hiçbir tutarsızlığa yer vermeyen Allah içindir. Ne kendilerinin ve ne de atalarının buna dair bilgileri vardır. Ağızlarından çıkan söz ne kadar büyük! Onlar, sadece yalan söylüyorlar. Onlar bu söze, Kur’an’a inanmazlarsa, onların peşinde, üzüntüden kendini mi harap edeceksin? Şüphesiz Biz yeryüzündeki, ona süs olan şeyleri onların hangisinin daha güzel amel edeceğini sınamamız için yaptık. (Bununla beraber) biz mutlaka oradaki her şeyi kupkuru bir toprak yapacağız. (Kehf Suresi 1-8) 12.1. Ebu Talip Tepesindeki Muhasara / Hapis / Boykot: Boykot kararını içeren belge Kabe’ye asıldıktan sonra boykot hükümleri uygulanmaya başladı. Haşimoğulları Ebu Talip tepesine sığındılar. Bütün Haşimoğullarına ve müminlerin sığınması için yeterli olmasa da bu tepede Ebu Talip’in kendi mülkü olan bir yaşam mekânı vardı. Bu yaşam mekânında mesken bulamayanlar da tepede bulunan mağara ve oyuklara sığındılar. Tıpkı Kehf Suresindeki mümin gençlerin ([1] ) mağaraya sığınmaları gibi onlar da Ebu Talip tepesindeki mağara ve oyuklara girip inançları uğruna zorluklara göğüs geriyorlardı. Boykot hükümlerine göre muhasara altında olanlara hiçbir şekilde yiyecek, içecek, giyecek, mal / mülk satılmayacak ve onlardan bir şey satın alınmayacaktı. Yine müminlerle ve Haşimoğulları ile hiçbir şekilde evlilik ilişkisine girilmeyecek, ticari ve sosyal hayata girmelerine izin verilmeyecekti. Tıpkı Ashab-ı Kehf olarak bilinen mümin gençlerin kulaklarının vurulması / dünya ile irtibatlarının kesilmesi metaforunda olduğu üzere Hz.Muhammed’in @ ve müminlerin de dünya ile irtibatları kesilecek, tecrit edilecekler ve tam bir muhasara uygulaması yapılacaktır. Nasıl ki Ashab-ı Kehf çekildikleri mağarada uzun yıllar boyu dış dünyayla irtibatlarını kesmişler ve mağarada oluşturdukları manastırda eğitim çalışmalarında bulunmuşlar ise müminler de tecrit altına alındıkları Ebu Talip tepesindeki mağaralarda eğitim faaliyeti yaparak kadrolarını yetiştireceklerdi. Cenab-ı Hak, elçisine Ashab-ı Kehf’in ve Kitabede adı yazılı kişilerin hikayelerinin şaşılacak bir ayet olmadığını bildirirken Ebu Talip tepesindeki mağaralara sığınan müminlerin içine düştükleri durumun onların yaşamları ile hemen hemen aynısı olduğuna bir atıf olarak bakılmasını bildirmiş olur. Şayet Ashab-ı Kehf kıssası doğru anlaşılacak olursa Mekke müşriklerinin kendilerine uyguladıkları bu muhasaranın da tevhit hareketi mensuplarının olgunlaşması için bir fırsata dönüşeceğine vurgu yapılır. 9 -11- Yoksa sen, Kehf /Büyük Mağara ve Rakim Ashabını / Kitabedeki adı yazılı kişileri şaşılacak ayetlerimizden mi sandın? (Hayır şaşırma!) Hani bir zaman O yiğit gençler, mağara’ya sığınınca: “Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve şu işimizde / hareketimizde bizim reşid olmamızı / olgunlaşmamızı sağla” dediler. Böylece Biz de, onların kulaklarını yıllarca (dış dünyaya) kapalı tuttuk. (Kehf Suresi 9-11) 12.2. Muhasara / Hapis Ortamının Medreseye / Eğitim Kampına Dönüştürülmesi Belli bir alanda bir nevi hapsedilen müminler yaşam için gerekli ihtiyaçlarını nasıl karşılayacaklar ve nasıl bir yaşam sürdüreceklerdi? Boykota maruz kalmış bu insanlar ne yiyecekler ne içeceklerdi? Boykot öncesi yapageldikleri ticaretleri, sanatları, bir yığın işleri varken şimdi hapisteydiler. Belki bir hücrede değillerdi ama dış dünyaya kapalı bir yaşam sürdürmek zorunda idiler. Tıpkı mülteciler gibi belirli bir alanda yaşamlarını sürdürecek olan müminler şimdi ne yapacaklardı? Neyle meşgul olacaklardı? Boykot sürecinde müminlerin yaşamları için zorunlu olan yiyecek ve içecek malzemeleri boykota taraftar olmayan ve Haşimoğulları ile akrabalık bağları olan kabile mensupları ile müminlerin mensup oldukları kabilelerin bazı fertleri tarafından gizli gizli tedarik ediliyordu. Fakat boykotu destekleyen Ebu Cehil ve avanesi boykottakilere yardım edilmesine şiddetle karşı çıkıyorlardı. Boykota maruz kalan müminler her ne kadar açlıktan kuru deri parçaları ve ağaç kabukları bile yemiş olsalar da bu boykot nedeniyle açlıktan herhangi bir ölüm rivayeti bulunmamaktadır. Sonuçta müminlerin üç yıllık boykot süresince yarı günü aç yarı günü tok da olsa yaşamları için gerekli olan gıda maddeleri bir şekilde muhasara altındakilere ulaşıyordu. Hz.Muhammed @, olumsuz görünen bu durumu avantaja dönüştürdü. Zira Darül Erkamda geceleri “teheccüd namazı” olarak yapılan Kur’an okuma, ezberleme ya da tevhidi dünya görüşü üzerine eğitim çalışması gün içerisindeki yoğun çalışma ve/veya alış veriş temposu ve uzun ticari yolculuklar nedeniyle aksıyordu ve sadece geceleri verilen ders yeterli olmuyordu. Cenab-ı Hakk’ın ilahi ikramı olarak Hz.Muhammed’e @ ihsan ettiği bilgi, beceri ve deneyimlerini müminlere de aktarması ve böylece onların da bu imkan ve kabiliyetlerle donanması, onların da olgunlaşmaları için önlerindeki en büyük engel olan geçim meşgaleleri ortadan kalkmıştı. Özellikle gençleri yetiştirmek, eğitmek ve geleceğe hazırlamak için bu fırsatı iyi değerlendirmek gerekiyordu. Bu sebeple içine düşülen bu durumun şaşkınlık ve ne yapacağını bilmezlikle değerlendirilmesi uygun değildi. Boykota maruz kalanların ortamı tıpkı bir çalışma/ eğitim kampı gibiydi. Dünyevi ihtiyaçlar için çalışıp çabalamak, sosyal ilişkiler, sosyal hizmetler gibi günün tamamını işgal eden faaliyetler artık yoktu. Sadece zaruri ferdi ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra kalan zaman tamamen eğitime, olgunlaşmaya, bilgi-beceri kazanmaya ve tecrübelerin aktarılmasına ayrılabilirdi. Toplumun sorunları üzerinde kafa yorulabilir ve bu sorunların çözümüne yönelik projeler geliştirilebilirdi. Bu nedenle Cenab- Hak, Hz. Muhammed’e boykot / muhasara altına alınan müminleri ve özellikle de gençleri (sınırlı sayıda kişiyi) nasıl yetiştirmesi gerektiğini anlatmak için Ashab-ı Kehf ve Rakim ashabının / kitabede adı yazılı şahısların başından geçen hadiseyi kıssalaştırarak anlatır. Böylece Hz.Muhammed @ Kehf Suresinde anlatılan Ashab-ı Kehf kıssasındaki yönlendirme ile mümin gençleri yetiştirdi. Yetiştirilen bu kişiler arasından bazıları (Mus’ab bin Umeyr gibi) kalpleri imanla pekişerek kabileci şirk sistemini inkâr edip mevcut statükoya başkaldırma, kavim / kabilelerinden ayrılma ve sadece Allah’a güvenme hususunda kendilerini ispat etmiş kişilerdi. (Kehf / Rakim ashabından kinaye) Hz.Muhammed @ sığındıkları Ebu Talip tepesindeki mağaralarda kurduğu akademisinde bu gençlere kendi tecrübe, birikim ve bilgisini boykot / muhasara süresince (yaklaşık üç yıl) aktardı. Onlara gece gündüz ders verdi ve onları gerekli donanıma kavuşturdu. 12-16- Sonra da onları geri (aktif dünya hayatına) gönderdik / dirilttik / uyandırdık ki geçip giden süreci iki guruptan hangisinin daha iyi değerlendirdiğini seçip ortaya çıkaralım. Biz sana onların haberlerini sahih bir amaca uygun olarak / bütün gerçekliğiyle/ aslına uygun olarak / gerçek halini kıssalaştıracağız / hisse çıkaracak hale getirip aktaracağız. Şüphesiz onlar, Rablerine iman etmiş birkaç genç yiğitler idi. Biz de onların hidayetlerini arttırmış ve kalplerini pekiştirmiştik. Onlar başkaldırdıklarında (aralarında) şöyle konuşmuşlardı: “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir! Asla, O’nu bırakıp da ilah olarak başkalarına yalvarıp yakarmayız, Doğrusu eğer öyle yaparsak asıl o zaman haktan uzaklaşıp haddi aşmış oluruz. Oysa şu bizim kavmimiz, inançlarını destekleyen açık ve akla uygun bir delil getiremedikleri halde O’ndan başka varlıkları tanrı ediniyorlar: Allah hakkında yalan uyduran kimseden daha zalim kim olabilir?” Şimdi “Mademki siz, onlardan ve Allah’tan başka taptıkları şeylerden ayrıldınız, o halde o büyük mağaraya sığının ki, rabbiniz size rahmetinden bir pay versin ve sizi işiniz / hareketiniz için ihtiyaç duyduğunuz (maddi- manevi) donanıma sahip kılsın.” (Kehf Suresi 12-16) 12.3. Eğitim Kampındaki Çalışma Metodu Hz.Muhammed @ boykot süresince vereceği eğitimde müminlere İlahi Öğreti ile bakış açısı kazandıracaktı. Onlar tıpkı Kehf / rakim ashabından olan gençler gibi Ebu Talip tepesinde sığındıkları mağaralarda toplumsal sorunları Kur’an’ın verdiği bakış açısı ile değerlendirmeyi ve bu sorunlara çözüm üretmeyi öğreneceklerdi. Böylece onlar Kur’an / ilahi öğreti perspektifi ile toplumsal sorunlara en uygun ve en güzel çözümler getirmeyi öğreneceklerdi. Tıpkı Ashab-ı Kehf’in üzerine güneşin doğması ve onların mağaralarında sağ yana yönelmesi metaforunda olduğu gibi boykotta eğitilecek müminler de Kur’an güneşi üzerlerine doğacak, nazil olan surelerin nuruyla aydınlanacaklar ve toplumsal sorunlara sağdan / doğrudan / sağduyudan / en doğru ve en güzel olandan yana çözümler getirmeye yönelik bakış açısı kazanacaklardı. Diğer taraftan tıpkı Ashab-ı Kehf kıssasında olduğu gibi güneşin battığı zamanda mağara sakinlerinin sol tarafa yönelmeleri metaforundan hareketle boykottaki müminlere de Kur’an Güneşi / ilahi öğreti olmaksızın yapılan çözümlemelerde batıl / sol / yanlış çözümlere ya da çözümsüzlüğe gidileceği öğretilecekti. Fakat gençlerin bu değerlendirme ve çözümlemelerde çok geniş bir alanda hareket imkanına sahip oldukları Ashab-ı Kehf’in mağaranın geniş boşluğunda olmaları metaforu ile anlatılacaktı. Yani çözüm üretirken Kur’an, onlara çok geniş bir serbestlik / perspektif sunmaktaydı. Böylece Hz.Muhammed’in @ eğiteceği bu gençler çok geniş, serbest ve özgür bir düşünce alanına sahip olacaklardı. Onlara toplumsal proje ve çözüm üretirlerken düşüncelerini sınırlayan putlar / idoller / ikonlar ve gelenekler gibi dar kalıplardan sıyrılmaları gerektiği öğretilecekti. 17- Sen, Güneş / Kur’an doğduğu zaman (olaylara /sorunlara Kur’an güneşi/ ışığı ile bakıldığı zaman) onların o mağaralarından sağ yana yöneldiğini /doğru çözüm üretildiğini/ hakka, doğruya ulaştıklarını, battığı zaman da (olayları / sorunları değerlendirmek için Kur’an güneşi / ışığı olmadığı zaman) ise onların sol yanından kesip geçtiğini / yanlışlığa / sapıklığa / batıla ulaştıklarını göreceksin. Kendileri de ondan geniş bir boşluktadırlar. (Sorunları / olayları değerlendirmek, çözümler üretmek için insana çok geniş bir alan / serbesti vardır.) Bu, Allah’ın ayetlerindendir. Allah kime kılavuzluk ettiyse artık o, doğruyu bulmuştur. Ama kimi de sapıklığa terk ederse, artık sen ona yol gösteren bir dost, bir mürşit asla bulamazsın. (Kehf Suresi 17) 12.4. Eğitim Kampındaki Çalışma Temposu Hz.Muhammed’in @ eğiteceği bu gençler öylesine yetiştirileceklerdi ki günümüz ifadesi ile “zıpkın gibi” delikanlı olacaklardı. Çok ağır bir sorumluluğu üstlenecek olan bu gençlerin sorumluluklarını yerine getirmeleri için yeterli donanıma sahip olmaları gerekiyordu. Nasıl ki Ashabı Kehf gençleri uyudukları zamanda bile daima teyakkuz halinde idiler ve dışarıdan bakan kimseler onları uyanık sanacak ölçüde müteyakkızdılar. (Belki de ayakta, oturarak ve çok az bir süreliğine kendilerinden geçecek şekilde uyurlardı.) Aynen öyle de Hz. Muhammed’in @ yetiştireceği gençlerin de daimi bir teyakkuz içerisinde olmaları gerekiyordu. Onlar da uykularından son derece ferağat edeceklerdi. Onlar da çok çok az uyuyacaklar ve/veya uykuları uyuklama şeklinde olacaktı. Kendilerini yetiştirmeye öylesine adayacaklardı ki kendilerinden geçercesine çalışacaklardı. Mağara içerisinde bir sağa bir sola volta atarken öğrendiklerini tekrar edecekler ve kendi aralarında tartışacaklardı. Onların eğitilmelerini şöyle değerlendirmek de mümkündür; Mekke müşriklerine ve çevre topluluklara göre tevhidi hareket kontrol altına alınmış gözükmektedir. Artık bir daha bellerini doğrultamaz diye inanılmaktadır. Hazır onlar da bu kanıya varmışken geleceğin kadroları yetiştirilecek ancak kimseye hissettirilmeyecekti. Onlar toplum içerisinde yaşayacaklar ve sağa sola koşturacaklar ve normal hayat yaşıyorlarmış gibi görüneceklerdi. Yani tevhidi hareket olarak uykuda imiş gibi görünecekler ama aslında son derece yoğun bir şekilde çalışacaklardı. Mekanları ayrı olduğu için onlar gözden ırak olacaklar ve kimse onların çalıştıklarını fark etmeyeceklerdi. Böylece onlar tevhidi hareketin uyuyan hücreleri olacaklardı. Ne zaman Hz.Muhammed’den @ emir gelir de uyandırılırlarsa bu uyuyan hücreler harekete geçeceklerdi. Ama boykot süreci boyunca onlar uyur gözükecekler ve geleceğe hazırlanacaklardı. 18-Onlar uykuda oldukları halde bile sen onları uyanık sanırdın. Ve Biz onları sağ yana ve sol yana çevirip duruyorduk. …..(Kehf Suresi 18) 12.5. Eğitim Kampının Güvenliği Diğer taraftan bu gençleri ve bunların eğitmeni olan Hz.Muhammed’i @ herhangi bir saldırıya karşı korumak amacıyla sığınılan mağaranın / dershanenin / medresenin önüne nöbetçilerin yerleştirilmesi gerektiği yine bu kıssa ile bildirildi. Ashabı Kehf’in oldukça yırtıcı ve vahşi bir niteliğe sahip nöbetçi köpekleri ön ayaklarını ileri doğru uzatmış uyurken bile her an tetikte onları beklediği bildirilerek, Hz.Muhammed’in @ de yetiştirilecek mümin gençlerin güvenliği için gerek insandan gerekse de yırtıcı köpeklerden nöbetçileri Ebu Talip tepesinin / eğitim kampının muhtelif yerlerine yerleştirmesi gerektiğine işaret edildi. Boykot süresince müminlerin haleti ruhiyeleri tıpkı Ashab-ı Kehf’in mağaraya bakan kişileri korkutup kaçıracak cinsten olacaktı. Zira onlar aşiretlerinin kendilerine yaptıkları muameleyi de bir türlü içlerine sindiremiyecekler, volta atarken haksızlığa ve zulme uğramanın verdiği can sıkıntısı, hırs, öfke ve hırçınlık yüzlerine de yansıyacaktı. Ayrıca çektikleri çile, açlık ve perişanlığın izleri de üzerlerinde olacaktı. Böylece boykot mahalline dışarıdan bakan birisi (onların üzerine peygamberimizin gelmesi metaforu) onların bu halinden son derece etkilenecek, korku ve acıma ile karışık bir ürperti ile onların yanlarına yaklaşmaya cesaret edemeyecekti. Onları izlemeye çalışacak kişinin içini bir ürperti kaplayacak ve ardına bakmadan kaçacaktı. Hz.Muhammed@ Ashab-ı Kehf kıssası ile geleceğin siyasi bilinci yüksek, muhakemesi güçlü, entelektüel, tebliğci ve operasyonel kadrolarını büyük bir gizlilik içinde ve kimsenin yaklaşamadığı bir güvenlik çemberi içinde yetiştirmesi gerektiğini öğrendi. 18-…… ………. Köpekleri ise girişte ön ayaklarını ileri doğru uzatmış vaziyetteydi. Eğer sen onların üzerine çıkagelseydin, içini kaplayan korku nedeniyle kesinlikle dönüp ardına bakmadan kaçardın. (Kehf Suresi 18) 12.6. Eğitim Kampının Sona Ermesi ve Eğitim Süresi konusundaki Değerlendirmeler Cenab-ı Hak, elçisine Ashab-ı Kehf kıssası ile şu hususları da bildirdi; Hiçbir boykot / muhasara ilelebet devam etmediği gibi Kureyş’in uyguladığı bu kuşatma / boykot da bir gün mutlaka sona erecektir. Müminler de bu hapis hayatından sonra yeniden dünyayla bağlantı kuracak, yeniden dünyaya döneceklerdir. Dışarıdan bakan ve/veya bu geçen zamanı faydalı olarak değerlendirememiş kişiler için asırlar gibi uzun gelen boykot yılları faydalı, amaçlı ve yoğun tempolu bir yetiştirme kampına dönüştürülmesi halinde kampa tabi tutulan kişiler için sanki bir gün ya da bir günden daha az gibi gelecektir. Zira insanların zamanın uzunluğu ya da kısalığına ilişkin değerlendirmeleri içinde yaşanılan sürede yaşanılan olayların önemine, heyecanına, sıkıntısına, sevincine vb. duygulara göre farklı farklıdır. Bu sebepten mümin gençler motive edilirken yoğun tempolu bir çalışma içerisinde olunması halinde içinde yaşamakta oldukları bu sıkıntılı sürecin çok kısa, bir nevi göz açıp kapayıncaya kadar geçeceği kıssadaki Ashab-ı Kehf gençlerinin zaman algılamaları üzerinden anlatılmıştır. Onlar mağarada uzun yıllar kalmış olmalarına rağmen mağara hayatlarının sonuna geldiklerinde geçen süre konusunda “bir gün ya da daha az” demişlerdir. Yani o kadar uzun sürenin göz açıp kapayıncaya kadar geçtiğini vurgulamışlardır. 19– İşte durum böyleyken, onları geri (aktif dünya hayatına) gönderdik / dirilttik / uyandırdık; Derken aralarında konuşmaya başladılar. İçlerinden biri: “(Burada) bu şekilde ne kadar kaldınız?” diye sordu. Diğerleri: “Bir gün ya da günün bir parçası kadar” dediler. (Onlardan tartışmaya katılan) daha başkaları ise: “Ne kadar kaldığınızı, Rabbiniz daha iyi bilir…. …..(Kehf Suresi 19) 12.7. Eğitim Kampında yapılan çalışmanın ve Eğitilen Kadroların gizli tutulması Cenab-ı Hak, elçisine Boykotun bir gün mutlaka biteceğini, müminlerin tekrar şehir hayatına döneceklerini ve elde avuçta kalan cüzi sermayeleri (gümüş para metaforu) ile sadece zaruri ihtiyaçları için alışveriş yapacaklarını aynı kıssa içerisinde bildirir. Fakat o dönem geldiğinde Mekke müşriklerine karşı çok hassas davranılması gerekeceğini de bildirir. Zira boykottan sonra Mekke’ye inip normal hayata dönüldüğünde boykot süresince sınırlı sayıda yetiştirilmiş kadrolardan asla bahsedilmemesi gerekmektedir. Onların çevre kabilelere gönderilecek siyasi / aktif / tebliğci kadrolar oldukları, tevhidi dünya görüşünün yaygınlığını sağlayacak yetişmiş kişiler oldukları hissettirilmeyecekti. Aksi takdirde onlar bu az sayıdaki kadroları ya öldürecekleri ya da kendi dinlerine döndürmeye zorlayacakları açıktı. Her şey normal seyrindeymiş gibi hayata devam edilecekti. Onlardan kimseye bahsedilmeyecekti geleceğe hazırlandığı gibi bir izlenim verilmeyecekti. 19–20.………. …………. ………..Şimdi (onu bunu bırakın) da içinizden birini, şu gümüş paralarla şehre gönderin de bir baksın, hangi yiyecek daha temiz ise, ondan size yiyecek getirsin. Fakat çok hassas / dikkatli davransın ve sizi kimseye sezdirmesin! Çünkü eğer onlar (şehir yönetimi) sizin varlığınızı öğrenirlerse / sizin durumunuzu anlarlarsa ya sizi taşlayarak öldürürler ya da sizi kendi milletlerine / inanç sistemlerine döndürürler. O zaman da siz, ebedi olarak, asla kurtuluşa eremezsiniz.” dediler. (Kehf Suresi 19-20) 12.8. Müşriklerin Derin Planlarının İhbarı Cenab-ı Mevla, Ashab-ı Kehf olayı ile vaadinin hak olduğunu ve gerek ölümden sonra diriliş gerekse de toplumsal ölümden sonra toplumsal diriliş konusunda insanların şüphelerini gidermiştir. O aynı kıssa ile boykot / muhasara sürecinde gösterilecek sabır ve direnişin zaferle sonuçlanacağını ve vaadinin hak olduğuna herkesin şahit olacağını da bildirir. Kıssanın devamında Ashab-ı Kehf’i bulan toplumda bazı insanların Ashab-ı Kehf’in mücadelesini amacından saptırıp onların anısına kitabeler / mezar taşları / anıtsal binalar dikerek hayatlarına aynen devam etmek istemiş oldukları anlatılır. Mekke müşrikleri de boykot / muhasaraya maruz bıraktıkları Hz.Muhammed ve müminlerin hangi amaçla mücadele ettiklerini insanlara unutturup onları Ebu Talip tepesinde ölüme terk ettikten sonra onlar için anıtsal kitabeler dikmeyi planlamışlardı. Fakat gelecekte meydana gelecek gelişmelerin Mekke müşriklerinin beklentilerini karşılamayacağını ve tıpkı Ashab-ı Kehf’i bulan toplumun hidayete eren ve öbür guruba galip gelen kısmının Ashab-ı Kehf’in mücadelesinden ders alarak onların mücadelesini sürdürüp toplumda Allah’ın hakimiyetini tesis ettikleri gibi (mescid / secde / itaat merkezleri inşa etmeden kinaye olarak) Hz.Muhammed@ ve müminlerin mücadelesini idrak edecek insanların Mekke müşriklerine galip geleceklerine ve İlahi öğretiye uygun tevhit sistemini (yani mescidi / Allah’ın hakimiyetini inşa edeceklerine([2] )) kuracaklarına işaret edilir. Böylece gelecekte müminlerin iktidara mutlaka geleceğini ve Cenab-ı Hakk’ın söz verdiği zaferin mutlaka gerçekleşeceğini bildirirken Mekke müşriklerinin müminleri Ebu Talip tepesinde ölüme mahkûm edip daha sonrasında da onların anısına mezar taşları ve kitabeler dikerek onları da putlarının arasına katmayı planladıklarını da açık eder. 21 – İşte bu yöntemle onların hikayesini aktardık ki, Allah’ın vaadinin hak / gerçek olduğunu ve son saatin gelip çatacağından kuşku duyulmaması gerektiğini bilip anlasınlar. Hani o zamanlar halk aralarında işlerini tartışıyorlardı. Onlardan bir kısmı “Üstlerine bir duvar / kitabe / mezar taşı dikin.(onların gerçek konumunu) Rableri daha iyi bilir.” Onların durumuna vakıf olanlar / Düşmanlarına karşı galip gelenler ise: “Biz mutlaka onların üzerine bir mescit yapacağız!” dediler. (Kehf Suresi 21) 12.9. Eğitilen Kadroların Geleceğe Etkisi Nasıl ki Ashab-ı Kehf’den haberdar olan toplumdaki bir kısım insanlar onların mücadelelerinin büyüklüğünü örtmek ve böylece onların mücadelelerinin geleceğe yansımalarını engellemek için onları az sayıda gösteriyor ve olaydan ders almak yerine konuyu onların sayısı konusundaki belirsizliğe getiriyorsa aynı şekilde Mekke müşrikleri de boykota maruz bıraktıkları müminlerin sayısını az göstermeye ve onları önemsiz kayda değer bir çoğunluk olmadıkları izlenimi vermeye çalışacaklardır. Bu yolla müminlerin geleceğini (gaybı) taşlamak (kötülemek / öldürmek) amacındadırlar. Halbuki onlar belki o gün için az sayıda olabilirler ama mücadelelerinin büyüklüğü nedeniyle geleceğe etkileri çok fazla olacağından onların mücadelesine gelecekteki katılımcıların sayısını Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği Cenab-ı Hak tarafından elçisine iletilir. Böyle hak mücadelesi yapanlara gelecekte büyük desteğin verileceğini ve katılımların fazla olacağı hususunu az sayıda da olsa ilahi öğretiye vukufiyet sahibi olanların da bildiği ayrıca vurgulanır. Bu nedenle boykota maruz kalmış ve destansı bir direniş öyküsü yazmakta olan müminler topluluğunun azlığı / çokluğu konusunda Mekke müşrikleri ile tartışmaya girilmemesi ve onlara itibar edipte bu müminler için herhangi bir talepte bulunulmaması Hz.Muhammed’e ve müminlere tembihlenir. 22- Geleceği (gaybı) taşlayarak “Onlar, üç kişidirler, dördüncüleri köpekleridir” diyecekleri gibi, (diğer bazıları ise) “beş kişidirler, altıncıları köpekleridir" diyecekler, (diğer bir kısmı ise) “yedi kişidirler; sekizincileri köpekleridir” diyecekler … De ki: “Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Onlar hakkında gerçek bilgiye sahip olanların sayısı çok azdır.” Bu sebeple artık onlar hakkında bilinen / zahir olanın haricinde bir münakaşaya girişme ve onlar hakkında itibar edip onlardan (Mekke Müşriklerinden) bir şey isteme! (Kehf Suresi 22) 12.10. Her mücadele İlahi Sosyolojik Yasalar (Toplumsal Sünnetullah) çerçevesinde gerçekleşir Boykota maruz kalan müminler, Allah elçisinin yanında yer almanın bedelini çok ağır bir şekilde ödüyorlardı. Bu durum onlarda yanlış düşüncelere de yol açıyordu. Zira Allah’tan ve elçisinden yana tavır koymaları nedeniyle Cenab-ı Hakk’ın kendilerine destek vermesi ve çarçabuk / erken / yarın bir zafere kavuşmaları gerektiği fikri zihinlerini meşgul ediyordu. Cenab-ı Hak ise, bu fikrin yanlış olduğunu, her işin bir oluş seyri olduğunu, bu mücadelenin de ilahi kanunlarla (sosyolojik yasalarla) belirlenmiş bir oluş seyri olduğunu ve bu seyrin dışında hemen / yarın gerçekleşecek mucizevi bir oluş beklenmemesi gerektiğini elçisi şahsında müminlere öğretir. Cenab-ı Hak inzal ettiği müteakip ayetlerle tevhidi dünya görüşünün hâkim olması için yapılan mücadelede erken ve alt yapısız bir başarının talep edilmemesini emreder. Önce altyapının kurulmasını ve her mücadelenin izlemesi gereken evreleri izlemesi gerektiğini vurgular. Gerçi Kendisi dilerse bu evreleri atlayarak da mücadele zafere erişebilir. Ama normal şartlarda bunun olmayacağını bildirir. Bu nedenle insanlar her işi mutlaka Cenab-ı Hakk’ın evrene koyduğu yasalar çerçevesinde gerçekleştirmeye çalışılmalıdırlar. Şayet bu noktada işin oluş seyrinin gereği unutulursa yani acele nedeniyle normal yolun dışına çıkılacak olunursa hemen Rabbin hatırlanması ve yapılacak işin ilmi, yolu, yordamı, usul ve esaslarının öğrenilmesinin O’ndan talep edileceği ve başarının yine O’ndan niyaz edileceği bildirilir. Şöyle ki; “Yapılacak iş ve eylemleri açıkça söyleme, gizliliğe riayet et! Özellikle de yapacağın eylemler için vakit verme! Tarih vererek söylediğin eylemler için müşriklerin bu eylemler konusunda karşı tedbir almasının önüne geç! Sana önerilen ya da sorulan işler konusunda da tarih verme! Tedbirli davran! Yapacağın işleri yapacağını ama Allah izin verdiği / dilediği zamanda yapacağını söyleyerek onların tedbir almalarına engel ol!” Dahası Cenab-ı Hak elçisinin şahsında müminlere şunları da öğretir; “Yapılacak eylemlerde Allah yokmuş gibi davranılmayacak. Her işte Allah’ın müdahil olduğu hesaba katılacak ve O’nun izni talep edilecek. Çünkü yarının ne getireceğini O’ndan başka kimse bilemez.” 23-24-Hiçbir şey için, “Ben bu işi yarın kesinlikle yapacağım” deme. Ancak “Allah dilerse” de. Bunu terk ettiğin / unuttuğun vakit hemen Rabbini hatırla ve de ki “Umarım Rabbim beni, bundan daha yakın / üstün bir bilgi ve bilinç düzeyine / başarıya eriştirir.” (Kehf Suresi 23-24) 12.11. Allah’ın Vaad Ettiği Zaferin Tarihlendirilmesi Nasıl ki Ashab-ı Kehf’ten sonra onların mücadelelerini önemsizleştirmek ve amacından saptırmak isteyen toplumdaki bazı kesimler, onların mağarada kalış süreleri üzerinde spekülasyon yaparak üç asır ya da üç asır artı dokuz yıl şeklinde tartışmalar geliştirdilerse aynı şekilde Mekke müşrikleri de boykot / muhasara ettikleri müminlerin mücadelelerini basitleştirip önemsiz göstermek için onların bu şekilde muhasara altında asırlarca tutulacağını iddia ediyorlardı. Onların bu muhasaradan / boykottan asla çıkamayacaklarını iddia ediyorlardı. Cenab-ı Hak, bu durumu anlattıktan sonra elçisine yerlerin ve göklerin geleceği kendisinin bildiğini ve kimsenin kendi hakimiyetini kurmasına engel olamayacağını ve müminlere sadece kendisinin yardım edeceğini (veli olduğunu) eninde sonunda müminlerin ilahi öğretiye dayalı sistemi tesis edeceğini müjdeler. Ve gerçekten de Cenab- Mevla’nın bu müjdesi, üç asra bedel bir üç yıllık sıkı eğitim kampı / zorunlu hapis ve bu süreye ilave olarak 9 yıllık Medine İslam Cumhuriyeti’nin mücadesi sonunda tecelli edecektir. ([3] ) Boykotun sona ermesinden sonra hem Mekke’de hem de uluslararası çevrede durum / şartlar tıpkı mağaraya sığınan gençlerde olduğu gibi müminler lehine değişmeye başlayacaktır. Bu kıssa ile birgün bu hapis hayatından kurtulacakları diğer bir ifadeyle uykudan uyanacakları ve gösterdikleri çabaların sonucu bambaşka bir aleme uyanacakları müjdelenir. Cenab-ı Hak bu süreçte zamanı müminlerin lehine çevireceğini bildirir ve başlarına gelene sabırla direnmeleri çağrısında bulunur. Geleceğin müjdelerle dolu olduğunu anlatır. 25-26- Onlar mağaralarında üç asır kaldılar ve dokuz da ilave ettiler. De ki: “Allah, onların ne kadar kaldıklarını en iyi bilendir.” Göklerin ve yerin gaybı yalnızca O’nun içindir. O, ne güzel görür, O ne güzel işitir! Onlar için, O’ndan başka bir veli (yardım eden, yol gösteren, koruyan / yöneten) yoktur. O (Allah), kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez. (Kehf Suresi 25-26) Bu müjdeyi verdikten sonra Cenab-ı Hak, elçisine kendisine bildirildiği şekilde hareket etmesini ve müminlerle birlikte sabırla direnmesi gerektiğini bildirir. Boykot nedeniyle maddi imkânsızlık, yoksulluk ve açlık yaşanacağını ama bunları göğüslemesi gerektiğini belirtir. Ebu Cehil gibi nefsinin arzusuna uyan, işi aşırılık olan kişilere asla boyun eğmemesini emreder. 27- 31- Sen Rabbinin kitabından sana vahyolunanı oku / izle! Rabbinin sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O’ndan başka bir sığınak da bulamazsın. Sabah-Akşam / Daima Rablerinin rızasını isteyerek O’na yalvaran kişiler ile beraber kendini sabreden biri kıl. Dünya hayatının ziynetini / servetini arzu ederek sakın onlardan gözlerini ayırma. Bizim öğretimizden / zikrimizden nefret eden, nefsinin arzusuna uymuş ve işi de aşırılık olan kimseye asla itaat etme. Ve de ki: “O hak olan öğreti, Rabbinizdendir. O nedenle dileyen iman etsin, dileyen bilerek reddetsin / inanmasın.” Şüphesiz Biz, şirk koşarak yanlış, kendi zararlarına iş yapanlar için duvarları, çepeçevre onları içine almış bir ateş hazırladık. Şayet yağmur isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su yağdırılır. O, ne kötü bir içecektir! Ve kötü bir sondur! Şüphesiz iman eden ve ıslah edici işler yapanlar; şüphe yok ki Biz, işi güzel yapanların mükafatını kaybetmeyiz. İşte onlar, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, orada koltuklarına yaslanmış olarak altından bileziklerle süslenecekler, ince ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyecekler. O ne güzel mükafattır! Ve ne güzel bir sondur! (Kehf Suresi 27-31) [1] ) NOT: Ashab-ı Kehf olarak bilinen gençler, Yahudi kaynaklarda “kumran Cemaati” olarak bilinen ve eğitim yapmak üzere ıssız mağara ve vadilere çekilen mü’minlerdir. Bu olay daha sonra Hristiyan kaynaklarda yüzyıllarca uyuyan mü’min gençler metaforuna büründürülmüştür. Bunların bugün için mevcut rejimlere muhalif olan hareketlerin / yapıların uyuyan hücrelerine benzediği şeklinde okumamız da mümkündür. (A.A) [2] ) NOT: Nitekim bunu mescidi nebeviyi inşa ederek gerçekleştirmişlerdir. (A.A) [3] ) NOT: Müminler Allah’ın yardımıyla M 617 yılında başlayan ve üç yıl süren bir boykotu müteakiben 9 yıllık bir mücadele sonunda Ocak- M 630 yılında Mekke’yi fethetmişlerdir. Böylece Allah’ın hakimiyeti / iktidarı Mekke’de gerçekleşmiştir. 12.12. Boykota İştirak Eden Mekke’nin Zenginlerinin Uyarılmaları Boykot sırasında müminler sıkıntı içerisinde iken Velid b. Muğire gibi Mekke’nin müşrik ileri gelenleri müreffeh bir hayat yaşayacaklardı. Onların Ebu Cehil’in boykot çağrısına iştirak etmelerinin nedeni piyasadaki rakiplerden birisinin piyasadan çekilmesi, onların da piyasaya egemen olmaları ve servetlerini katlamaları demekti. Diğer taraftan şayet boykota iştirak etmezlerse bu kez sahip oldukları zenginlik ve servetlerini kaybetme tehlikesi vardı. Her ne kadar onlar bu durumu servetlerini katlamak için bir fırsat olarak görseler de bunun gelecekte kendilerine faturasının ağır olacağını göstermek gerekiyordu. Zira gerek kendi kabilesindeki kişiler gerekse diğer kabileler bunu utanmaları gereken büyük bir ayıp olarak anlatacak ve yüzlerine vuracaktı. Ayrıca Cenab-ı Hak onların Ebu Cehil’in kuyruğuna takılarak böyle yanlış işler içerisinde olmalarının karşılıksız kalmayacağını zengin ve yoksul iki adamın öyküsünü konu alan bir kıssa inzal ederek bildirir. Velid b. Muğire gibi kişilerin bir diğer özelliği dindar / muhafazakâr olmaları idi. Onlar kendilerine bahşedilen servet ve zenginliği gurur, kibir ve üstünlük vesilesi olarak kullanıyorlar ve bunları kaybetmeyi asla istemiyorlardı. Bu nedenle Hz.Muhammed’in @ önerdiği tevhidi dünya görüşü sistemini servetlerinde azalma olacağı ve bu servetlerini toplumda üstünlük vesilesi kılamayacakları için kabul etmiyorlardı. Ayrıca kendilerine verilen bu servet nimetini kendilerinin Allah’ın sevgili kulları oldukları için bahşedildiğine inanıyorlardı. Bu düşünce onları seçkinciliğe ittiği için şayet dünyada toplumsal devrim olacak olursa da yine kendilerinin seçkin ve zengin bir konumda olacaklarını, ahirette ise Cenab-ı Hakk’ın kendilerini yine güzel nimetlerle karşılayacağına inanıyorlardı. Cenab-ı Hak, onların bu kanaatlerinin yanlış olduğunu, Allah’tan yana olup, elçisine ve müminlere destek vermedikleri takdirde gelecekte bu nimetleri rüyalarında bile göremeyeceklerini bildirmesini elçisinden ister. Boykota maruz kalacak müminlerin bu nimetlere kavuşacağını ama müşrik elitlerin zenginliklerinin yerle bir olacağı uyarısında bulunmasını ister. Şu andaki servetlerinin yağmurun meydana getirdiği bir yeşillik gibi olduğunu ama yaz sıcakları ile birlikte bunların kavrulup çerçöpe döneceğini ve savrulacağını bildirir. Dağların ahirette yürütülmesi ve yeryüzünde yükseltilerin yok edilip dümdüz edilmesi gibi mevcut şirk egemenliklerinin / iktidarlarının devrildiği ve seçkinci yapıların yok edildiği zaman bu muhafazakâr zenginlerden de yaptıklarının tek tek hesabının sorulacağını bildirir. Bu uyarılarla Velid b. Muğire gibi gururlu, kibirli zengin muhafazakarların müminlere yapılmakta olan boykota / muhasaraya karşı kayıtsız kalmamasına yönelik mesajlar verilir. Diğer taraftan boykot neticesinde bütün servetlerini kaybedecek olan Haşimoğulları ve müminlere de zengin ve yoksul iki adamın öyküsünü konu alan aynı kıssa ile moral verilir. Boykotun ve arkasından gelecek mücadelenin sonunda boykotçu kibirli zengin Mekke müşriklerinin sahip oldukları bütün servetin yok olacağı ve müminlerin zenginleşeceği bildirilir. 32- 44- Ve onlara, iki adamı örnek ver: Bunlardan birine üzümlerin her çeşidinden iki bağ kıldık ve iki bağın etrafını da hurmalıklarla kuşattık. İkisinin (iki bağın / iki bahçenin) arasında ekinler bitirdik. Her iki bahçe de hiçbir şeyi eksiği olmaksızın, ürünlerini verdiler. Aralarından da ırmak akıttık. Bu kişinin (iki bağın sahibinin] ayrıca başka gelirleri / serveti de vardı. Bundan dolayı bu adam arkadaşına: “Ben, malca senden daha zengin, insan sayısı bakımından da senden daha güçlüyüm” dedi. Ve bu adam, kendine zulmederek bağına girdi: “Ben, bunun hiç yok olacağını sanmıyorum. Ben Saat’in vukubulacğını da zannetmiyorum. Velev ki Rabbime döndürüldüm, kesinlikle orada bundan daha iyi bir sonuç bulurum” dedi. Arkadaşı ona “Seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, daha sonra da seni olgun insan haline getireni mi inkâr ediyorsun? Fakat O, benim Rabbim Allah’tır. Ve ben Rabbime kimseyi ortak koşmam. Kendi bağına girdiğin zaman: ‘Maşallah, güç kudret ve kuvvet yalnızca Allah’a aittir.’ deseydin ya! Sen beni, malca ve evlatça kendinden az görüyorsun ama belki Rabbim, bana, senin bağından daha hayırlısını verir. Seninkinin üstüne de gökten bir felaket indirir de kupkuru bir toprak haline geliverir. Yahut bağının suyu yerin dibine çekilir de bir daha onu aramaya bile güç yetiremezsin” dedi. Derken onun serveti kuşatılıp yok edildi. Bunun üzerine onun (bağı) için yaptığı harcamalar nedeniyle ellerini ovuşturmaya başladı. O bağlar çardakları üzerine yıkılıp kalmıştı, O da “Ah! Keşke Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmasaydım” diyordu. Ona Allah’tan başka yardım edecek bir topluluk da olmadığı gibi kendi kendisini de kurtaramadı. İşte o zaman velayet / vilayet / Yönetim / egemenlik / yardımcılık ve koruyuculuk / yol göstericilik yalnızca Allah’a aittir. O, ödüllendirme bakımından en iyi olduğu gibi en güzel geleceği veren de yine O’dur. (Kehf Suresi 32-44) Boykotu fırsat bilip Haşimoğullarının ve müminlerin çekilmek zorunda oldukları piyasadan pay kapma yarışında olan Velid bin Muğire gibi kodaman müşriklere elde edecekleri mal ve zenginlikleri Tevhidi dünya görüşü hâkim olduğunda kaybedecekleri tehdidinde bulunulduktan sonra bunun bir de ahirette faturasının çıkacağı uyarısı yapılır. Onlara bu dünyanın kısa zamanda geçip gideceğini ve Cenab-ı Hakk’ın herkesi ahirette hesaba çekeceği belirtilir. Onların mal ve güç biriktirmeye çalışmalarının küçük hesaplar olduğu ve kısa zamanda ellerinden çıkıp gideceği, ıslah edici güzel eylemlerde bulunmanın ise hem bu dünya da hem de ahirette kalıcı mükafatı olduğu ifade edilir. Onların Cenab-ı Hakk’ın huzuruna toplanıp hesap vermeyi inkâr ettikleri dile getirilir. Halbuki ahirette herkesin hesabının kılı kırk yaran bir hesap ile görüleceği ve küçük olsun büyük olsun işlenen her amelin mutlaka karşılığının olacağı belirtilir. 45-49-Sen onlara dünya hayatının / günü birlik yaşamın misalini ver: O (dünya hayatı / kısa vadeli / günü birlik yaşam), gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, bu su sebebiyle yeryüzünün bitkileri birbirine karışmış sonra da rüzgârın savurup durduğu bir çer çöp oluvermiştir. Allah her şeye muktedirdir. Mal ve oğullar, dünya hayatının / kısa vadeli / günü birlik yaşamın süsüdür. Baki / kalıcı / uzun vadeli ıslah edici eylemler ise, Rabbinin katında, sevapça daha hayırlıdır, ümit bağlama yönünden de daha hayırlıdır. Bizim dağları yürüttüğümüz gün sen yeryüzünü açık ve net göreceksin. Onları haşredip huzurumuza toplayacağız ve onlardan hiçbir kimseyi bırakmayacağız. Onlar, saflar halinde Rabbine sunulacaklar. And olsun ki sizi ilk yarattığımız gibi Bize geleceksiniz. Aslında siz, size vaad edileni yapmayacağımıza inanıyordunuz.” Kitap / amel defteri ortaya konulmuştur. Suçluların ondan korktuğunu / aklı başına geldiğini göreceksin. “Eyvah bize! Bu nasıl kitapmış ki, büyük küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış” derler. Onlar, yaptıklarını hazır bulurlar. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez. (Kehf Suresi 45-49) Cenab-ı Hak, zengin muhafazakarlara uyarılarına devam eder ve geçmişte Hz.Muhammed’in @ önderliğinde tevhit olunmasına bir çok Mekke ileri geleni (Mele’ topluluğu, ihtiyarlar heyeti üyeleri) evet demişken Ebu Cehil gibi olan iblislerin buna karşı çıktığının hatırlatılmasını ister. O iblislerin aslında Mekke ve Mekkeliler için ne kadar tehlikeli olduklarını ve kendilerini yok oluşa götürdüğünü görmelerini ve Hz.Muhammed’den @ yana tavır koymalarını belirtir. O bu emirlerini Hz. Âdem @ kıssası metaforunda elçisine inzal eder. Şayet onlar bu tavırlarından vazgeçmeyecek olurlarsa da tarihte yıkıma uğramış nice toplumlar gibi onların da zamanı gelince yıkılıp gideceği uyarısını yine aynı kıssayı takip eden ayetler ile yapar. 50- 59-Hani Biz meleklere, “Âdem’e secde edin” demiştik de İblis hariç hepsi hemen secde etmişti. O (İblis), cinlerdendi. Böylece Rabbinin emrinin dışına çıktı. Hala siz, bana karşı onu ve onun soyunu evliyalar (Yöneticileriniz, Önderleriniz) mı ediniyorsunuz? Hem de onlar sizin düşmanınızken. Zalimler için ne kötü bir değişimdir bu! Ben, onları, göklerin ve yeryüzünün yaratılışına ve kendilerinin yaratılışına şahit tutmadım ve Ben hiçbir zaman saptıranları yardımcı edinmiş değilim. O gün şöyle diyecek: “Benim ortaklarım olduğuna inandığınız kişileri hadi çağırın” der. Onlar onları çağırdılar fakat onlar bu çağrıya icabet etmediler. Biz, onların arasına ateşten bir engel kıldık / kılacağız. Suçlular ateşi görünce artık kendilerinin ona düşeceklerine iyice kani olacaklar fakat ondan kaçıp sığınacak bir yer de bulamayacaklar. And olsun ki bu Kur'an'da insanlar için bütün konuları geniş geniş açıkladık. Fakat insan tartışmaya her şeyden daha düşkündür. Kendilerine hidayet (doğru yol, kitap, elçi) geldiği zaman insanların iman etmelerine ve Rablerinden günahlarının bağışlanmasını dilemelerine mâni olan şey, evvelkilerin sünnetlerinin kendilerine gelmesini ya da azabın göz göre göre gelmesini beklemekten başka ne olabilir ki? Biz, elçileri ancak müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. İnkarcılar ise hakkı, batılla iptal etmek (ortadan kaldırmak) için mücadele ediyorlar ve ayetlerimi ve uyarıldıkları şeyleri alaya alırlar. Rablerinin ayetleriyle öğüt verilip / hatırlatma yapıldığı zaman ondan yüz çeviren ve elleriyle yaptığını unutan kimseden daha zalim kim olabilir? Muhakkak ki Biz onların anlamamaları için kalplerine bir engel, kulaklarına da ağırlık koyduk. Sen onları doğru yola çağırsan da bundan sonra onlar asla hidayete eremezler. Bununla beraber senin rahmet sahibi Rabbin çok bağışlayıcıdır. Eğer onları sorgulasaydı, elbette onlara azap etmede acele ederdi. Lakin onlara vaat edilen bir zaman vardır. Onlar, O’na karşı asla bir sığınak bulamazlar. İşte, zulmettikleri zaman helak ettiğimiz ülkeler! / şehirler! Biz onların helâkleri için de belirli bir zaman tayin etmiştik. (Kehf Suresi 50-59) 12.13. Bölgedeki Güç Dengelerinin Değişmesi ve Müminlerin Karamsarlığı Arap yarımadasının üç tarafı denizlerle çevrili ve iki tarafındaki denizler Çin ve Hindistanı Avrupaya bağlayan iç denizler olması nedeniyle bu bölgede sürekli birbirleri ile nüfuz mücadelesi yapan iki süper güç vardı. Doğuda İran Sasani imparatorluğu ipek yolunu ve Basra körfezini kontrol etmekte idi. Batıda ise Bizans / Doğu Roma imparatorluğu Kızıl denizi yani Habeşistan ve Mısır ile devamında Suriye, Filistin ve Anadolu ile bölgeyi kontrol etmekteydi. Bu bölümün başlangıcında değinildiği üzere Hz.Muhammed’in @ Habeşistan’ın desteğini almış olması Mekke müşrik yönetiminin kendilerine boykot uygulamasını imkansız kılıyordu. Zira Habeşistan’ın ticari ilişki ve ehli kitap olmasından Bizans’a yakınlıkları vardı. Ayrıca Mekke tüm Arap kabileleri arasında ticaretin serbestçe yapıldığı ‘Serbest Bölge’ niteliğindeydi. Bunlara bir de müminlerin de Mekke’nin sakinleri olmaları ayrıcalığı eklenince müşriklerin Hz.Muhammed’e @ ve müminlere boykot yaparak bu ayrıcalıklı statüye aykırı davranmayı ve dengeleri aleyhlerine değiştirmeyi göze almalarını imkansız kılıyordu. Yine daha önceki bölümlerde değinildiği üzere boykotun yapılması halinde Mekke müşrik yöneticilerinin yıkımının hızlanacağı ve bunun Mekke’nin statüsüne çok zarar vereceği Cenab-ı Hakk tarafından elçisine bildirilmiş ve Hz. Muhammed @ de bununla Mekke müşrik elebaşılarını uyarmıştı. Onlar da siyasi dengelerin boykotla kendi aleyhlerine değişeceğinin farkında olduklarından sürekli boykot tehdidi yapıyorlar fakat bir türlü buna bir fırsat bulamıyorlardı. Ancak onlara bu fırsatı İran Sasani İmparatorluğunun Bizans’a karşı yürüttüğü işgal hareketi verdi. İran Sasani İmparatoru 2. Hüsrev MS 614 yılında başlattığı savaş ile iki yıl içerisinde Suriye, Filistin ve Mısır’ı kendi topraklarına kattı. ([1] ) Böylece Arap Yarımadasının kuzeyi ve Kızıl deniz ticaret yolları da İran Sasani imparatorluğunun kontrolüne geçmiş oldu. Mekke müşrik yöneticileri açısından Hz.Muhammed@ ve taraftarlarına boykot uygulamasının önünde artık hiçbir engel kalmamıştı. Hz.Muhammed’in @ müminleri Habeşistan’a hicret ettirerek kazandığı uluslararası destek birden kaybolmuştu. Arap Yarımadasının Kuzeyinde meydana gelen bu gelişmeler Mekke müşriklerini cesaretlendirmiş ve Hz.Muhammed@ ve taraftarlarına boykotu uygulamaya başlamışlardı. Diğer taraftan müminler açısından bu olumsuz gelişmeler müminleri büyük bir karamsarlığı itmişti. Zira tüm baskı, şiddet ve işkencelere rağmen hareket gelişmiş, güçlenmiş, uluslararası desteğe de kavuşmuş ve Mekke müşriklerinin bile artık yönetimi devretmeyi tartışma noktasına geldikleri bir sırada böyle olumsuz bir gelişmeyle boykota maruz kalmaları onlarda çok büyük bir ümitsizlik yaratmıştı. Bu aşamaya kadar hareketin seyri açısından gayet olumlu seyreden gelişmelerin birdenbire olumsuz seyre dönüşmesinin nedenini bir türlü anlayamıyorlardı. Cenab-ı Hakk’ın kendilerine yardım ve zafer vaadi konusunda içlerine şüpheler düşmektedir. Onların içlerinden geçen “Neler Oluyor?”, “Neden Böyle Oluyor?”, “Neden Yüce Rabbimiz Elçisine yardım etmiyor?”, “Tam vaat edilene erişmek üzereyken şimdi neden birden hareket kan kaybediyor?”, “İman eden bizlere bu bir ceza mı?”, “ Neden?” vb. sorulara ve tereddütlere cevap verilmesi ve müminlerin teskin edilmesi gerekmektedir. Müminlerin içlerindeki bu şüpheleri ortadan kaldırmak, sorularına cevap vermek, mücadele azim ve gayretini kaybetmemeleri için Cenab-ı Hak Kehf Suresi 60-82 ayetlerini içeren Musa-Bilgin Kul (Hızır) kıssasını inzal eder. Müminlerin karşılaştıkları bu sıkıntılı durumun sebebi hikmetini bu kıssa ile anlatmak onların bunalımlarını ve tereddütlerini giderecektir. Önce gelinen noktaya kadar olan kısmın kıssa diliyle bir özeti anlatılır. Şöyle ki Hz.Muhammed @ kabilelerin birleşip tevhit olmaları (iki denizin birleşmesi metaforu) için Cenab-ı Hakk’ın yol göstericiliğinde bir yola koyulmuştu. Böylece hem Kızıl Deniz hem de Basra Körfezi birleşecek ve kontrol Bizans ya da İran / Sasanilerin değil İslam Cumhuriyetinin olacaktı. Tıpkı Hz.Musa @ gibi Hz.Muhammed’de @ bu yolda yıllarca mücadele etmesi ve sıkıntı çekmesi gerekse de yılmadan mücadelesine devam etmeye söz vermişti. Çünkü peygamberlik görevi bunu gerektiriyordu. Bugüne gelinceye kadar O çok sıkıntılı / bunalımlı günler geçirmişti. Taraftarlarına yapılan işkence ve şiddet, kendisine yapılan hakaret, aşağılama ve şiddet uygulamaları O’nun bu yolda çektiği çile ve meşakkatlerdi. Taraftarlarından büyük bölümünün Cenab-ı Hakk’ın yardımı ve inayeti ile mucizevi bir şekilde Mekke müşriklerinin elinden kurtularak Habeşistan’a deniz yoluyla hicret etmeyi başarması (kıssa da bu husus denizin içinden bir yol bulunması neticesinde sıkıntıların / bunalımların unutulması / kaybolması metaforu ile anlatılır.) ve orada Habeşistan Yönetimince kabul görmelerinden sonra elde edilen uluslararası destek sayesinde hareketin kısa zamanda hedeflerine ulaşacaklarına kanaat getirdikleri sırada İran Sasani İmparatoru 2. Hüsrevin bölge dengelerini alt üst eden işgal harekatı nedeniyle boykotla yüz yüze gelmişlerdi. Bu durum hareketin geri dönmesine ve tekrar mücadelenin / hareketin Mekke içerisinde devam etmesi gerektiğine neden oldu. (Hz.Musa @ ve yardımcısının gerisin geri sahraya / kayaya dönmeleri metaforu) 2. Hüsrevin işgal hareketinin zamanlaması öylesine enteresandı ki Hz.Muhammed @ ve yanında kalan müminler (özel de Hz.Ömer) tevhid hareketinin uluslararası destek sağladığı, Mekke müşriklerinin yönetimi Hz.Muhammed’e devretmeyi düşündükleri böylece sıkıntılarının gittiğini zannettikleri bir zaman dilimiydi. Hz. Muhammed’in @ yol arkadaşları artık bundan sonra sıkıntıların yaşanmayacağı, bunalımların (sıkıntıların / bunalımların denize dalıp gittiği nokta) kaybolduğu zehabına kapıldılar. Fakat, İran Sasani imparatoru 2.Hüsrevin Suriye, Filistin, Mısır işgal edip Anadolu’ya yönelmesi Mekke müşriklerine özellikle Ebu Cehil’e (Şeytan kimliği ) cesaret vermiş ve onlar, değil Hz.Muhammed’e@ iktidarı teslim etmek O’nu, taraftarlarını ve Haşimoğullarını boykota / muhasara altına almış ve her türlü alış verişi yasak etmişlerdi. Şeytan Ebu Cehil bu boykot ile Hz.Muhammed’in@ hareketini engeller yani onları kabilelerin tevhit olması noktasından uzaklaştırır. (Bu durum kıssa da aslında eğitim için aranan şeyin sıkıntı ve çile olduğu ama Şeytanın bu sıkıntıları unutturması metaforu ile anlatılır.) Bölgesel güç dengelerinin 2.Hüsrev’in işgal hareketiyle Mekke’deki dengenin de müşrikler lehine değişmesine ve kendilerine boykot uygulanmasına müminler bir anlam veremez. Fakat tıpkı Hz.Musa’nın @ sahraya / kayaya geri dönüp orada bu uğurda öğreneceği daha çok ilahi hikmetler olduğunu bilmesi ve bunun için bilgin bir kuldan ders alması örneğinde olduğu gibi Hz.Muhammed’in@ ve özellikle de müminlerin bu yolda öğrenecekleri daha çok şeyler olduğu, yaşadıkları bu boykotun elbette çok hikmeti olduğu bu kıssa üzerinden anlatılacaktır. Yani bu işin öyle kolay olmadığı, uzun soluklu bir mücadele gerektirdiği ve daha öğrenilecek çok şeyler olduğu kıssalar ile anlatılır. 60-64- Hani bir vakit Musa, genç yardımcısına demişti ki; “İki denizi biraraya getiren şeye (yer, tevhid,) Ulaşıncaya kadar durmayacağım / yoluma devam edeceğim;[bu yolda] yıllar harcamam gerekse bile!” Böylece onlar iki denizi biraraya getiren şeye (yere, tevhide) ulaştıklarında hutularını (sıkıntı, bunalım, balık) unuttular / terk ettiler / bıraktılar / kaybettiler. Çünkü denizin içinden kendi yolunu bulmuştu. Bu şekilde mesafe aldıktan sonra o (Musa), yardımcısına: “Getir kuşluk / sabah yemeğimizi; gerçekten biz bu yolculuğumuzda yorulduk” dedi. O (yardımcısı): “Bak sen şu işe! Hani kendisine sığındığımız Kaya vardı ya! İşte orada ben hutuyu (sıkıntıyı, bunalımı) unutmuştum / kaybetmiştim / bırakmıştım. Mucizevi bir şekilde denizin içinde kendi yolunu bulup gittiği zaman o hutuyu (sıkıntıyı, bunalımı) muhakkak şeytan unutturdu. / terk ettirdi. / bıraktırdı." dedi. O (Musa), “İşte aradığımız şey bu!” dedi. Hemen izlerini takip ederek gerisin geri döndüler. (Kehf Suresi 60-64) Dikkat edilirse, içine düştükleri durumun sebepleri konusunda müminlerin ileriyi göremedikleri / göremeyecekleri aşikardır. Zira onlar gelinen aşamaya kadar uğradıkları zararlardan ve çektikleri eziyetlerden kurtulacaklarına ve zafere kavuşacaklarına dair Cenab-ı Hakk’ın sürekli tekrarladığı vaadini düşündüklerinden boykot nedeniyle birden içine düştükleri kötü durumun hikmetini kavrayamadılar. Tabi ki burada Haşimoğullarının ve müminlerin içinde bulundukları şartlarda geleceği görebilmeleri ve hikmetli düşünebilmeleri beklenemez. Çünkü bütün toplumlar o andaki durum ve içinde yaşanılan hale göre tepki verir. Diğer taraftan müminler için uygun görünmese de bazı olay ve oluşumlar garip ve ters gelse de Cenab-ı Hak iradesi ile kendisine yakışanı yaratır. İşte bu prensipler çerçevesinde Haşimoğullarına ve müminlere “olan bitende bir hayrın / bir hikmetin var olduğu” anlatılmalıydı. Şu anda her şeyin tersine dönmesinin de bir hikmeti olduğunu ve peygambere tabi olunacak olunursa bu olayların içerdiği hikmetleri yaşayarak göreceklerinin ifade edilmesi gerekiyordu. Bu hikmetlere ilişkin çeşitli örnekler bu kıssalar ile verilecekti. Diğer taraftan olayların derinliğini kavramalarının imkânsız olması nedeniyle sabırsızlıklarının normal karşılandığı da bu kıssalarda vurgulanır. Böylece boykot ile başa gelen sıkıntıların yaşanması gerektiği ifade edilir. Ayrıca bazı olayların göründüğü gibi olmadığı ve birçok boyutunun olduğu da bildirilmeliydi. Olayları bütün boyutları ile görebilenlerin çok az olduğu da anlatılmalıydı. Bu nedenle Cenab-ı Hakk’ın rehberliği şarttı ve bir an olsun O’nun yol göstericiliğinden uzak olunmaması gerekiyordu. İlahi rehberlik ile yönlendirilen Hz. Muhammed’e@ müminlerin çok zor olsa bile yine de tabi olmaları gerekiyordu ki içinde bulundukları sıkıntılardan kurtulabilsinler. Bu hususlar Hz. Musa @ ve Alim Kul (Hızır) arasında geçen sözleşme kıssası ile anlatılır. Buradaki sözleşmede taraflar, Hz. Musa @ metaforunda Hz. Muhammed @ ve taraftarları ile Alim Kul metaforunda Cenab-ı Hakk’ın görevlendirdiği ve O’nun ilahi emirlerini yerine getiren diğer elçiler / kullardır. (Cenab-ı Hakk’ın takdirini / kaderini / emirlerini gerçekleştiren Cebrail, Azrail vb. Melekut alemindeki ve dünya alemindeki her türlü kullar, yaratılmış varlıklar). Cenab-ı Hak bu kıssada müminlere başlarına gelen bu boykot ve muhasara olayı ile bundan sonra da çok çeşitli zorlukların yaşanacağını, onların bunlara da katlanmaları ve ilahi emirlere itaat etmeleri konusunda tereddüt etmemeleri gerektiğini anlatır. Bütün yaşanacakların ve emirlerin bir hikmete matuf olduklarını ve bu hikmetleri ileride göreceklerini vurgular. 65-70- Derken kendisine katımızdan bir rahmet verdiğimiz ve tarafımızdan bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul buldular. Musa ona: “Sana öğretilen bilgiden, aydınlatıcı prensipleri / rüşdü / olgunlaştırıcı bilgileri bana da öğretmen için sana tabi olabilir miyim?” dedi. O (Âlim kul): “Korkarım ki sen benimle beraberliğe sabredemezsin! Bütün yönleriyle kavrayamadığın meseleler karşısında nasıl sabredebilirsin ki? / kendini tutabilirsin ki?” dedi. O (Musa): “İnşallah beni sabırlı bulacaksın ve senin hiçbir işine karşı gelmeyeceğim” dedi. O (Âlim kul): “O halde eğer bana uyacaksan, ben sana anlatmadıkça bana hiçbir şey hakkında soru sorma.” (Kehf Suresi 65-70) Şayet boykot öncesi Utbe bin Rebia’nın tavsiyesine Ebu Cehil de muvafakat edip Hz.Muhammed’in @ önünü açsalardı kolay ve eğitilmemiş kadrolarla kurulacak bir tevhit devleti çok uzun ömürlü olmayacaktı. Bunu gelinen aşamada Arap Yarımadası etrafında yaşanan diğer önemli gelişmeler ispat etmektedir. Miladi 613 de Suriye’nin alınmasıyla başlayan İran Sasani İmparatorluğunun işgal hareketi 614 yılında Filistin, 616 yılında Mısır ile devam etmiş ve 619- 620 yıllarında Anadolu’yu geçerek Kadıköy’e kadar dayanmıştır. İran Sasani Kralı 2. Hüsrev’in Ehli Kitap olan Bizans’a ve Bizans’ın müttefiki olan ülkelere karşı yaptığı bu işgal hareketi sırasında Mekke’de gelişen tevhit hareketinden bu işgalci kralın haberdar olmaması düşünülemez. Habeşistan gibi ehli kitap bir yönetim ve ehli kitap kabilelerce desteklenen Hz.Muhammed’in@ tevhidi dünya görüşü hareketinin şirk sistemine karşı başarı kazanması ve iktidara gelmesi İran Sasani İmparatorluğunun asla razı olmayacağı bir durumdur. Zira bu durum Çin ve Hindistan ile Avrupa arasındaki ticaret yollarının kendi elinden çıkması ve kendisinin bu bölgedeki ticaretten pay alamaması demektir. Bizans’ı yok edebilecek kudrete sahip bir süper gücün elindeki ticaret yollarının alınması demek olan bu iktidar değişikliği, hiç de bağışlanacak bir hareket değildir. Bu nedenle Hz. Muhammed’in @ o dönemde iktidara gelmesi tevhidi hareketin 2. Hüsrev’in ordularının ayakları altında ezilip yok edilmek ile aynı anlama geleceği çok açıktır. Sonuç olarak; Hz. Muhammed’in@ böyle bir vasatta Arap yarımadasına hâkim olması demek, İran Sasani Kralınca Mekke’nin işgal edilerek tevhid hareketinin (kıssada yoksul gençlere ait gemiye benzemesi) çok vahşi bir şekilde yok edilmesi (kıssadaki zorba bir kral tarafından gemiye el konulması metaforu) anlamına gelmektedir. Bu nedenle ilahi bir tedbirle Hz. Muhammed’in@ o vasatta iktidara gelmemesi ve hareketinin boykot uygulanarak zayıflatılması yani hareketin ilahi bir tedbirle defolu gösterilmesi (Kıssadaki geminin delinmesi metaforu) zorunluluk arz etmektedir. Tabi ki bunu müminlerin içinde yaşadıkları durumda anlamaları, kabullenmeleri ve sabretmeleri oldukça zordur. Zira boykot ile müminler ve Haşimoğulları ile birlikte tevhid hareketi de yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalmışlardır. (Kıssadaki geminin içindekilerin boğulma tehlikesi ile karşı karşıya kalmaları metaforu) Hz. Musa @ üzerinden Hz.Muhammed @ ve müminlerin bu hayıflanmalarına ve itirazlarına Cenab-ı Hakk’ın azarlamaması ve takdir ettiği / emrettiği işlerde zorluk yüklememesi duası / isteği vardır. 71-73- Derken ikisi (Bilgin kul ile Musa) yola koyuldular; Nihayet bir gemiye rastlayıp ona bindiler ve o zat gemiyi deldi. Musa dayanamayıp: “Ne yaptın öyle?” dedi “İçindeki yolcuları boğmak için mi yaptın bunu? Vallahi çok korkunç bir iş yaptın!” O (Âlim kul): “Ben, ‘Kesinlikle sen benimle beraber olmaya sabredemezsin?’ demedim mi?” dedi. O (Musa): “(Ne olur) Unutmam nedeniyle beni azarlama ve bana verdiğin emirlerde bana güçlük yükleme!” dedi. (Kehf Suresi 71-73) Hz. Muhammed@ Mekke müşriklerinden iktidarı alma noktasına gelmiş iken Arap yarımadası çevresindeki süper güç dengelerinin müşrikler lehine dönmesinin müminler açısından hayal kırıklığı yarattığı aşikardı. Fakat Hz.Muhammed’in hareketi herhangi bir dış desteğe dayanmamalıydı. Tamamen yerli ve milli olursa başarı şansı vardı. Şayet Sasani kralı 2. Hüsrev ezeli rakibi olan Bizans’ın dünya görüşüne yakın bir gelişmenin Arap yarımadasında hâkim olduğunu görürse yönünü Mekke’ye çevireceği çok açıktı. Cenab-ı Hak İslami hareketin Habeşistan’ın desteğiyle gelişmesinin yanlış olduğunu ve bu politikanın öldürülmesi gerektiğini böylece takdir etmişti. Ebu Cehil önderliğindeki müşrikler, Sasani kralının işgal hareketinden cesaret alarak Habeşistan’ın desteğini almış olan Hz.Peygamberin hareketini boykot kararıyla sıfırlamış görünüyorlardı. Halbuki Cenab-ı Hakk’ın muradı ise Hz. Peygamberin İslami hareketinin Medine Hicreti politikası ile daha hayırlı ve başarılı bir döneme evrileceğini, yetişkin delikanlının öldürülüp yerine daha hayırlı bir evladın verilmesi metaforuyla göstermektedir. (Kıssadaki bir kişiyi öldürme suçu işlememiş ancak gidişatı da buna ve daha fazla suça meyilli tavır ve davranışlar sergileyen bir delikanlının alim kul tarafından öldürülmesi metaforu). 74-76- Derken bir delikanlıya rast gelinceye kadar gittiler; O (Âlim kul) onu öldürüverdi. O (Musa): “Bir can karşılığı olmaksızın suçsuz bir kimseyi niçin öldürdün? And olsun ki sen çok kötü bir şey yaptın!” dedi. O (Âlim kul): “Sen benimle arkadaşlık etmeye katlanamazsın dememiş miydim?” diye tekrarladı. O (Musa): “Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam, artık benimle arkadaşlık etme! Benden yeterli özür dinledin.” dedi. (Kehf Suresi 74-76) Mekke’nin şirk sistemi neredeyse yıkılacak noktaya gelmişti ki, Cenab-ı Hakk’ın takdiri gereğince Arap yarımadasının kuzeyindeki ülkeleri İran Sasani Kralı 2. Hüsrev’in işgali ile gelişen olaylar sonucunda yıkılmak yerine daha da tahkim oldu. (Kıssadaki şehirde yıkılmak üzere olan bir duvarın Alim kul tarafından sağlamlaştırılması metaforu) Üstelik Mekke müşrik elebaşıları Hz.Muhammed’e @ ve yandaşlarına her türlü yiyecek ve geçimlik ihtiyacını vermeyi kesti ve onlara boykot uyguladı. (Kıssadaki şehir yönetiminin Hz. Musa ve Alim Kulun yiyecek ihtiyacını karşılamaması metaforu) hem de boykot uygulamasından önce Mekke müşrik yöneticilerinin bütün uzlaşma tekliflerini ve uzlaşma için vermeyi taahhüt ettikleri mal, makam, kadın ve serveti Hz. Muhammed @, ilahi emir gereği reddetti. (Alim Kulun ücret talep etmemesi metaforu) 77- Bunun üzerine yine yola koyuldular. Nihayet bir şehir halkıyla karşılaştılar ve onlardan yiyecek bir şeyler istediler. Fakat onlar bu ikisini ağırlamayı reddettiler. Derken orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular. O (Âlim kul), onu doğrultuverdi /onarıverdi. O (Musa): “İsteseydin bunun karşılığında mutlaka bir ücret alırdın” dedi. (Kehf Suresi 77) Cenab-ı Hakk’ın ilahi takdiri ile tevhidi dünya görüşü hareketinin neden sekteye uğratıldığı, neden perişan bir hale getirildiği soruları müminleri meşgul ederken onların bu sorularına cevap Hz.Musa @ ile Alim Kul yolculuğunda yaşananlar üzerinden cevaplar verilir, bu gelişmelerin neden böyle takdir edildiğinin anlatımına geçilir. 78- O (Alim kul): “İşte bu, seninle benim aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana o, üzerine sabra takat getirmediğin şeylerin tevilini haber vereyim: (Kehf Suresi 78) Şayet böyle bir vasatta Hz.Muhammed @ ve tevhidi dünya görüşü Mekke’de hakim olsaydı bu iktidarın sürdürülebilir olması oldukça zordu. Zira; Ehli Kitap bloku ülkelerinden olan Suriye, Filistin ve Mısır’ı işgal edip bu blokun lider ülkesi olan Bizans’ın üzerine yürümekte olan ve Mekke müşrikleri ile de şirk açısından dini bir yakınlığı olan İran Sasani imparatoru 2. Hüsrev Mekke’deki bu iktidar değişikliğine sıcak bakmayacaktı. Çünkü O Arap yarımadasındaki kabilelerin tevhid olup üçüncü bir süper güç olarak karşısına çıkmasını istemeyecekti. Dahası bu iktidarın ehli kitaba yakın olması yine kendi aleyhine gelişen bir güç dengesi oluşturacaktı. Böylece bölgedeki ticaretten elde edeceği pay son derece azalacaktı. Belki de hiç alamayacaktı. Bu nedenle tıpkı kıssadaki her sağlam gemiye zorbalıkla el koyan bir kralın hikayesinde olduğu gibi 2.Hüsrev’de zorbalıkla bölge ülkelerini işgal ediyordu. Bu kapsamda olmak üzere Mekke’de kendi menfaatlerine karşı gelişen ve iktidara gelen tevhidi dünya görüşü hareketine (gemi metaforunda) dur demek için Mekke’yi de işgal etmesi muhakkaktı. Mekke şehri vakti zamanında Mezopatamya’dan kaçmış Hz.İbrahim’in kurduğu bir şehirdi. Bizans ve İran ile kıyaslandığında oldukça yoksul ve ilkel şartlarda yaşayan kabilelerden oluşmaktaydı. Geçimlerini Mekke’nin stratejik konumundan kazanıyorlardı. (Yoksullar metaforu). Cenab-ı Hak, Ebu Cehil eliyle elçisini ve taraftarlarını boykota uğratmakla onların aslında güvenliklerini sağlamış olmaktaydı. Ayrıca boykot sürecinde de eğitilerek donanımlarını tamamlamalarını takdir etti. Hz. Muhammed’in@ ve müminlerin başlattığı tevhid hareketinin defolu görünmesi, su alan ve batmakta olan bir gemi gibi boğulup yok olması mukadder görünen bir hareket sanılması için boykota uğratılması bu durumun hikmetini ifade etmekteydi. 79- “O Gemi var ya; o, denizde çalışan yoksullarındı. İşte o nedenle ben onu kusurlu hale getirmek istedim. Çünkü ötelerinde de her sağlam gemiye zorbalıkla el koyan diktatör / zorba bir kral vardı.” (Kehf Suresi 79) O aşamaya kadar yaşananlar göstermekteydi ki daha Hz.Muhammed’in@ yandaşları olgunlaşmamıştı. Onların yetişmeleri için daha çok ders almaları, çile çekmeleri, sıkıntılara göğüs gerebilecek metanete erişmeleri ve İlahi öğretiyi iyi özümsemeleri gerekiyordu. Aksi takdirde az bir zorlukla karşılaşıldığında hemen ilahi düsturları terk eder ve yine sapıklığa giderek tüm kabileleri peşlerinden sürükleyebilirlerdi. Bu zamana kadar harekette meydana gelen olumlu gelişmeler müminlerde bir özgüven ve bir miktar romantizm oluşturmuştu. Fakat daha alınacak çok mesafe vardı. Bu hissiyat ve özgüvenin fikriyata dönüşmesi gerekiyordu. Aksi takdirde tevhidi dünya görüşü hareketi sadece heyecanla başlarsa, zor karşısında bu heyecan sürdürülemez ve sönüp giderdi. Mekke’nin sorunu heyecan ve söylem sorunu değil sistem ve değerler sorunuydu. Özgüven yüklü canlanan heyecan ve hissiyatla gelen egemenlik, mevcut şirk sistemine eklemlenecek olursa retorikten ileri geçemeyeceği açıktır. Bu durum Habeşistan’a hicret eden müminler üzerinde görülmekteydi. Hicret eden müminler birtakım hatalar işliyorlar ve hatta bazıları oradaki Hristiyan keşiş ve papazların ayartmaları ile Hristiyan bile olmaktaydılar. Aynı zamanda Habeşistan’ın desteğiyle gelişecek İslami hareketin Bizans’ın etkisinde kalacağı da açıktı. Bu nedenle Habeşistan’a hicret politikasına son verilmesi gerekiyordu. Boykot sürecinde hareketin kendisini ölü hale getirip / öldürüp boykot süresince fikriyatın geliştirilmesine gayret edilecek olursa sağlıklı bir harekât geliştirilmiş olacaktır. Zaten de boykot dönemi ve sonrasında gelen sureler incelendiğinde tamamen bir düşünce / fikriyatın tesis edildiği görülecektir. Arkasında geliştirilecek daha yerli ve milli bir politika ile hayırlı başarılar elde edilecekti. 80- “Delikanlıya gelince; onun anne-babası mümin kimselerdi. İşte o nedenle biz, onun, o ikisini azdırmasından ve inkâra sürüklemesinden korktuk.” (Kehf Suresi 80) Tıpkı bir insanın ölüp yerine yenilerinin gelmesi metaforunda anlatıldığı üzere bu hareketin de gelişmişliği sıfırlanarak tekrar başa dönülmesi ve bu hareket temsilcilerinin zorluk, sıkıntı, yokluk ve acıyla yoğrulmasını sağlayacaktı. Dahası bu boykot döneminde ilahi öğreti ile verilecek dersler / fikriyat çerçevesinde yetişecek müminlerin yapacağı tevhit hareketi daha hayırlı, daha sağlam, daha ayağı yere basan ve daha rahmetli / merhametli / paylaşımcı olacaktı. Fedakârlık yapan bir hareketin üyeleri uzun soluklu bir mücadeleyi yürütebilecekleri gibi büyük bir medeniyeti de yaratabileceklerdir. Bu düşüncenin doğruluğunu ispatlayan husus, Hz.Muhammed’in@ vefatından sonra Medine’deki müminlerin ([2] ) haricindeki neredeyse tüm iman etmiş kabilelerin şirke dönmeleri / irtidat etmeleridir. Çünkü irtidat eden bu kabileler iman ederken Hz.Muhammed’in@ askeri üstünlüğünün verdiği heyecan ve hissiyatla iman etmişlerdi. Onların imanının düşünceye / fikriyata dayanan bir yönü yoktu. Şirk zihniyeti devam ediyordu. Hz. Muhammed’in@ vefat etmesi üzerine onlarda bu hissiyat ve heyecan sona erdi ve üzerlerinde bir baskının da olmaması onları inkara sürükledi. Hz. Ebu Bekir’in üzerlerine ordu göndermesinden sonra tekrar iman etmek zorunda kaldılar. Onların bu imanları zaman içerisinde düşünce / fikriyat ile buluşunca asırlarca süren bir kalıcılığa kavuştu. 81- “Sonra da ‘Rableri onun yerine kendilerine daha temiz, daha hayırlı ve merhamet bakımından daha merhametlisini versin’ istedik.” (Kehf Suresi 81) Müminler gelinen aşamada rüşde ermiş değillerdi. Yukarıdaki örnek işlenirken açıklandığı üzere onlar özgün bir medeniyet yaratmak ve süper güçlerle boy ölçüşebilmek için henüz çok zayıf, donanımsız ve yetersiz idiler. (Kıssada belirtilen şehirdeki yetimler metaforu) Şayet İran Sasani süper gücü ile karşı karşıya gelecek olurlarsa yok olmaları muhakkaktı. Bu nedenle kendilerine boykot uygulayan (yemek vermeme, aç bırakma metaforu) Mekke’nin şirk sisteminin kendiliğinden yıkılmasına bile müsaade edilmemeli idi. (Kıssadaki yıkılmak üzere olan duvar metaforu) Gerçi bunu müminler yapamazlardı, yapmaları da meşru değildi ama Cenab-ı Hak bu hikmetin tecelli etmesi için müşrik iktidarın ayakta durmasını hatta güçlendirilmesini irade etti. (Kıssadaki duvarın doğrultulması / onarılıp ayağa kaldırılması metaforu) Bunun için de İran Sasani kralı 2. Hüsrev’in arka arkaya kazandığı zaferlerle Suriye, Filistin ve Mısır’ın işgal etmesi ve Anadolu üzerinden Bizans’ın üzerine yürümesi Mekke müşriklerine cesaret verdi ve Ebu Cehil’in bu cesaretle Utbe bin Rebia tarafından gündeme getirilen iktidarı Hz.Muhammed’e@ devretme düşüncesinden vazgeçtikleri gibi Hz.Muhammed @ ve yanlılarına boykot uygulayarak iktidarlarını sağlamlaştırdılar. Ancak onların bu boykot hareketleri müminlerin fikri / düşünce temelli olarak yetişmelerine, güçlenmelerine ve rüşdlerine ermelerine olanak sağladı. Onlar bu süreçte her açıdan donanımlı hale geldiler. Ta ki Mekke şirk sistemi kendiliğinden değil bizzat müminler eliyle yıkılsın. (Kıssadaki duvarın yetimler eliyle yıkılması metaforu) Böylece müminler iktidar nimetinin değerini bilsinler ve bir medeniyet ortaya koyacak değerler üretebilsinler. (Kıssadaki yetimlerin kendilerine ait hazineleri çıkarmaları metaforu) Bütün yukarıdaki olaylar Cenab-ı Hakk’ın takdiri ile gerçekleşti. (Alim kul namıyla Hızır, Cebrail, Azrail, vb melekler ile çeşitli tabii güçlerin bunları kendi isteğiyle değil Cenab-ı Hakk’ın emriyle gerçekleşmiş olduğunu belirtmesi metaforu) 82- “Ve Duvar ise şehirde iki yetim oğlana aitti. Onun altında onlara ait bir hazine vardı. Babaları da salih bir zat idi. İşte onun için, -Rabbinden bir rahmet olmak üzere- Rabbin onların reşit / güçlü / kuvvetli / olgun olacakları çağa gelip, hazinelerini çıkarmalarını diledi. Ben bunları kendi emrimle / irademle / isteyerek yapmadım. İşte bunlar, dayanamadığın şeylerin açıklamasıdır.” (Kehf Suresi 82) Bu kıssa aynı zamanda Hz.Muhammed’in@ İslam Cumhuriyetini kurduğu zaman devletin yaşaması ve halkının huzurlu bir yaşam sürdürebilmesi için istihbarat, operasyon ve politika üretecek bir akıl merkezine / istihbarat merkezine ihtiyacının olduğunu da öğretmektedir. Nasıl ki böyle merkezler toplumun huzurunu bozacak büyük kötülükleri engellemek ya da daha büyük maslahatı gerçekleştirmek için yapacakları bilgi toplama ve operasyonlarında cari hukuka aykırı hareket ederek faaliyet yürütüyorlarsa, Hz.Muhammed’in @ kuracağı İslam Cumhuriyetinde de bu tür merkezler faaliyetleri sırasında bir takım ihlaller gerçekleştireceklerdir. Fakat onların faaliyetleri merkezin analiz ve değerlendirmesine göre maslahatı temin veya şerri def etme yönünde birtakım hikmetlere binaen yapılacaktır. Cenab-ı Hak elçisini ve müminleri İslam Cumhuriyetinin mükemmel bir sistem ile kurulması için bu kıssa ile onlara ders vermektedir. [1] ) Not: Sasaniler daha sonra İstanbul Kadıköye kadar bütün Anadolu’yu da istila etmiştir.(M619-620) NOT: Rum suresi M619-620 yıllarında inmeye başlamıştır. (A.A) [2] )NOT: Mekke’nin fethinden sonra iman edenler bile peygamberimizin irtihalini takiben irtidata yeltenmişler fakat Vali Addas’ın uyarı ve tehditleri ile irtidattan vazgeçmişlerdir. (A.A)
