top of page

Arama Sonuçları

"" için 92 öge bulundu

  • Bölüm 46:Hicrete Son Çağrı | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 46 HİCRETE SON ÇAĞRI Artık Hz.Muhammed’in@ de hicret etme vakti gelmiştir. Mekke’yi terk etmeden önce son çağrılarını yapması için Nuh Suresi inzal edilir. Hala Mekke’de kalma ve Resulü Ekrem’in saflarına katılma konusunda inat eden Mekkelilere son bir uyarının daha yapılması gereklidir ki onların hiçbir mazeretleri kalmasın. Yıkılış / Inkılab sonunda gelecek azabın vakti artık iyice yaklaşmıştır. Bundan sonra onların başına gelecekler Resulü Ekrem'in sorumluluğunda olmayacaktır. Dahası hicretten sonra her iki şehir devleti arasında yaşanacak savaş ve mücadelelerde müminlere yardım etmesi için Cenab-ı Hakk’ın yardımı talep edilir. Surede Hz.Muhammed’in@ serüveni Hz. Nuh@ üzerinden anlatır. Nasıl ki Hz. Nuh@ azap gelmeden önce kavmini uyarmak için elçi gönderildiyse, Hz.Muhammed@ de azap gelmeden önce Mekkelileri uyarmak için gönderilmiştir. Tıpkı Hz. Nuh@ gibi O da kendi kavmini Allah’ın bağışlaması ve rahmeti içine alması için ilahi öğretiye uygun hareket etmeleri ve kendisini takip etmeleri hususunda 13 yıl boyunca sürekli uyarılarda bulundu. Rahman Rahim Allah Adına 1- 4- Şüphesiz Biz, kendilerine çok acıklı bir azap gelmezden önce, kavmini uyar diye Nuh’u kavmine elçi gönderdik. O (Nuh), dedi ki; “Ey kavmim! Muhakkak ki ben, sizin için apaçık bir uyarıcıyım. Allah’a kulluk edin, O’na takvalı davranın ve bana itaat edin ki Allah da sizin günahlarınızı bağışlasın ve sizi belirlenmiş bir zamana kadar süre tanısın / yaşatsın. Şüphesiz Allah’ın tanıdığı süre gelince ertelenmez. Bir bilseydiniz.” (Nuh Suresi 1-4) Hz.Muhammed’de@ aynı Hz. Nuh@ gibi kendi kavmini gece gündüz ilahi öğretiye davet etmişti fakat onlar tıpkı Hz.Nuh’un kavmi gibi davet edildikleri öğretiden uzak durmuşlar ve Resulü Ekrem’den kaçmışlardır. O’nun çağrısına kulaklarını tıkamışlar, sırtlarını dönmüşler, kibir / gurur ile çalım satmışlar ve ilahi öğretiyi dikkate almamışlardır. Hz.Muhammed@ tıpkı Hz. Nuh@ gibi kendi kavmini açık / aleni olarak ilahi öğretiye davet ettiği gibi bu daveti ilanen de yapmıştır. Hatta kimi zaman gizli gizli tebliğ etmiştir. 5-9- O (Nuh) dedi ki, “Rabbim! Muhakkak ki ben, kavmimi gece gündüz (sürekli) davet ettim. Fakat benim çağırmam, onların sadece kaçışlarını artırdı. Ben, onları, Senin onları bağışlaman için her davet ettiğimde, onlar mutlaka parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, direndiler, kibirlendikçe kibirlendiler. Gün oldu ben onları yüksek sesle açık açık davet ettim. Gün oldu davetimi kendilerine ilan ettim. Bazı zamanlarda onları gizli gizli de davet ettim.” (Nuh Suresi 5-9) Artık hicret zamanı geldiğinde ise Hz.Muhammed@ tıpkı Hz. Nuh’un kendi kavmine yaptığı son çağrısında olduğu gibi O da Mekkelilere son çağrısını yapar. Bol bol bereketlere kavuşmak, mallar ve oğullar / servet, zenginlik ve ordu güçlerine sahip olmak için onların Cenab-ı Hakk’a yönelmelerini ister. Dahası onların Cenab-ı Hak tarafından izzetli, azametli ve vakarlı kılacağı vaadine neden sarılmadıklarını ve bu vaadi O’ndan neden ümit etmediklerini sorgular. Fakat onlar bunun boş bir hayal olduğunu ifade ederek karşı çıkıyorlardı. Halbuki nasıl Allah yedi göğü yarattıysa, güneşi bir ışık kaynağı ve ayıda bir lamba kıldıysa aynı şekilde, Medine’de kurulan İslam devletinin de kuruluşuna imkan verdi. Kur’an’ı da tıpkı güneş gibi o devletin aydınlatıcı kaynağı olarak inzal etmekte. Yine tıpkı ayın güneş ışınlarını yansıttığı gibi Resulü Ekrem de Kur’an ışığını insanlara yansıtmakta. Şayet bu harekete katılıp Medine’ye hicret ederlerse zaferden sonra tekrar Mekke’ye geri dönülecek ve bu kez toplumsal bir dirilişle yücelmiş ve yükselmiş olarak neşvü nema olunacaktır. İslam’ın yükseliş ile Mekke'nin yolları sadece Arabistan yarımadasındaki ticaret ve kabilelerin oraya hac için gelişleri ile sınırlı kalmayacak, çok geniş bir coğrafyaya yayılacak olan İslam hakimiyetindeki toplumların hac ve umre ziyaretleri için geldikleri bir yer olacaktır. Böylece Mekke çok geniş ve kolay ulaşılabilir yollara haiz ve çevresi son derece genişlemiş bir yurt haline gelecektir. 10-20-Son olarak onlara dedim ki: “Rabbinizin sizi bağışlamasını isteyin. Kesinlikle O, çok bağışlayıcıdır. Üzerinize gökten bol yağmur yağdırsın. Size mallar ve oğullar ile refahınızı artırsın, sizin için bahçeler kılsın, ırmaklar kılsın. Hem Siz niçin, Allah’tan bir vakar / izzet / azamet ummuyorsunuz? Halbuki O, sizi uzun süreçler içinde aşamalardan geçirerek yaratandır. Allah’ın yedi göğü tabakalar halinde nasıl yarattığını ve Ay’ı onların içinde bir ışık kıldığını, güneşi de bir lamba kıldığını görmediniz mi? Allah, sizi yerden / bu ülkeden/ bu şehirden bir bitki gibi bitirdi. /çıkardı. / yarattı. (Hicretten) sonra sizi oraya / bu ülkeye / bu şehre tekrar geri döndürecek ve yeni bir dirilişle ortaya çıkaracaktır. Allah sizin için yeryüzünü / bu ülkeyi / bu şehri genişletecek ki çok geniş imkanlara / yollara / bağlantılara kavuşasınız.” (Nuh Suresi 10-20) Fakat bütün bu çağrılara rağmen tıpkı Hz. Nuh’a kendi kavminin yaptığı gibi Mekke müşrik ileri gelenleri de Resulü Ekrem’in safına geçme hususunda inatla direndiler ve O’nu yok etmek için büyük tuzaklar kurdular. İlahları olan Vedd, Suva, Yagus, Yeuk ve Nesri asla bırakmadılar. Mekke halkını da yoldan çıkardılar. Gelinen noktada ise Resulü Ekrem’i yok etmenin planını kurmaktalar. Artık umut kesilmiştir. Hz.Muhammed@ en kısa zamanda Mekke’yi terk edecektir. Bundan sonra Medine İslam Cumhuriyeti ile Mekke müşrikleri arasında savaş kaçınılmazdır. Cenab-ı Hakk’ın vaat ettiği gibi müşrikler yaptıkları kötü fiilerinin günahında boğulacaklar, Medine İslam Cumhuriyeti karşısında yenilecekler ve acı bir azap ateşine atılacaklar. Hiçbir kabile ve hiçbir kimse de onlara yardıma gelmeyecektir. 21-25- O (Nuh); “Rabbim! Şüphesiz onlar (Kavmim) bana karşı direndiler. Malı ve evlâdı kendisine hüsranını artıran kimselere uydular. Onlar büyük tuzaklar kurdular. Ve ‘Sakın ilahlarınızı bırakmayın. Sakın Vedd, Suva, Yagus, Yeuk ve Nesr’i bırakmayın’ dediler. Doğrusu böylece onlar birçoklarını da yoldan çıkardılar. Sen de o zalimleri hedeflerine ulaştırma / hedeflerinde daha fazla saptır” dedi. Onlar, hatalarından dolayı suda boğuldular sonra da ateşe sokuldular / sokulacaklar. Artık kendileri için Allah’tan başka bir yardımcı da bulamadılar. / bulamayacaklar. (Nuh Suresi 21-25) İşte tam da bu noktada Hz.Muhammed@ tıpkı Hz. Nuh@ gibi Rabbine şöyle dua etme makamındadır; “ Rabbim bu ülkede kafirlerden mostralık bile olsa hiç kimseyi bırakma. Zira sen onları bırakırsan onlar kafir doğururlar ve diğer insanları azıp saptırırlar. Beni, ana, babamı ve tüm bana katılanları / bana güvenenleri / müminleri bağışla. Zalimlerin soyunu kurut” ​ 26- 28- Nuh dedi ki: “Rabbim! Bu ülkede kâfirlerden mostralık bir tek kişi bile bırakma! Çünkü Sen onları bırakırsan kullarını yoldan çıkarırlar ve onlardan ahlâksız ve küfre saplananlardan başkası doğmayacaktır. Rabbim! Beni, ana-babamı, mümin olarak evime giren herkesi yani tüm mümin erkekler ve mümin kadınları bağışla! Zalimlerinse sadece tükenişini arttır.” (Nuh Suresi 26-28) Bundan sonra artık haber beklenir. Ne zaman ki Mekke müşrik ileri gelenleri Hz.Muhammed’e@ yapacakları suikastın ihbarı gelir hemen hicret için harekete geçilir. Peygamberimiz Hz. Ali’ye daha önce planladıkları gibi davranmasını bildirdikten sonra hemen Hz.Ebû Bekir'e de haber gönderir ve hicret için vaktin geldiğini bildirir. Hazırlıklar zaten önceden yapılmıştı. Sadece haber beklenmektedir. Haber gelir gelmez Hz.Muhammed @ hemen Hz.Ebu Bekir’in evine gitti ve birlikte yaya olarak Mekke’nin güney istikameti (Yemen’e doğru) boyunca yola koyuldular. Hz.Muhammed’in@ Medine’ye gideceğini Mekke yönetimi gayet iyi biliyordu. Bu nedenle Mekke’nin kuzey yani Medine’ye doğru olan istikametinde tedbir almışlardı. Resulü Ekrem ise Mekke’den çıkışını ters istikametten gerçekleştirdi. Kimse güney istikametindeki çıkışlara dikkat etmedi. Böylece kimseye görünmeden Mekke’den çıkan Hz.Muhammed@ ve Hz.Ebu Bekir, önce Mekke’nin güneyindeki Sevr dağında bulunan bir mağaraya sığındılar. Hz.Muhammed’in@ evine baskın yapıldığı gecenin sabahında başarısız olduklarını anlayan Mekke müşrikleri peygamberimizi önce Hz.Ebu Bekir’in evinde aradılar. Ebu Cehil arama yapan ekibin başında idi. Hz.Ebu Bekir’in de evde olmadığı anlaşılınca Ebu Cehil, Hz.Ebu Bekir’in kızı Esma’yı tartakladı ve onların nereye gittikleri konusunda bilgi almaya çalıştı. Fakat Esma onlara istedikleri bilgiyi vermedi. Müşrikler, sürekli Mekke’nin kuzey istikametinde arama yaptılar. Ama o istikamette hiçbir ize rastlamadılar. Hz.Muhammed@ Sevr dağındaki mağarada birkaç gün kalmayı planlamıştı. Zira takipçilerin iz sürerek kuzeyden güneye yöneleceklerini biliyordu. Medine’ye doğru yola koyulmak için Mekkelilerin O’nu ellerinden kaçırdıklarını düşünerek aramayı bırakmalarını bekleyecekti. Nitekim Mekke müşrikleri profesyonel iz sürücüleri yardımıyla peygamberimizin güney istikametinde Sevr dağına doğru gittiğini tespit ettiler. Onların dağdaki mağaralara sığındıklarını anladılar ve aramalarını dağdaki mağaralarda yoğunlaştırdılar. Bütün mağaraları aradılar. Hz.Muhammed’in@ ve Hz.Ebu Bekir’in sığındığı mağaraya geldiklerinde mağara girişinin dar olması, içinin de iki kişinin sığınacağı kadar büyük olmamasının bilinmesi, arayanların yorulmuş olmaları, örümceğin ağ örmesi, arayanların arasında belki de mümin bir kişinin olması vb. bir ve birden fazla nedenden dolayı mağarayı detaylı olarak aramadılar. Hz.Muhammed@ peygamber olmasına rağmen Cenab-ı Hakk’ın mucizevi yardımlarını beklemeyip beşeri tüm tedbirlere başvurduktan sonra O’na sığınmasını müteakiben O’nun mucizevi yardımı gelir. O’nun yardım ve inayeti, yukarıda sayılmaya çalışılan sebeplerin ya da başka sebeplerin mucizevi olarak devreye girmesi ile tecelli etmiştir. Cenab-ı Hak, bu olaydan yıllar sonra Medine’de müminlerin karşılarındaki Bizans gücünden korkmaları vb. nedenlerle Hz.Peygamber’i yardımsız ve desteksiz bırakma meyli gösterdikleri sırada Sevr Mağarasındaki bu İlahi Yardımı örnek olarak gösterir.” “Siz ona yardım etmezseniz hatırlayın o zamanı ki Allah, ona (Resul’e) yardım etmişti. Kâfir olanlar, onu (Mekke’den) çıkardığı (çıkmaya mecbur ettikleri) zaman iki (kişi)nin ikincisi idi. İkisi mağarada iken arkadaşına şöyle demişti; “Mahzun olma! Muhakkak ki Allah bizimle beraber.” O zaman Allah, onun üzerine sekinetini indirdi. Ve onu göremediğiniz bir ordu ile destekledi. Kâfirlerin sözünü aşağılık / süfli / değersiz kıldı. Ve Allah’ın sözü ‘O, çok yücedir.’ Ve Allah; Azîz'dir (üstündür), Hakîm'dir (hüküm sahibi ve hikmet sahibidir).” (Tevbe Suresi :40) Müşrikler Hz.Muhammed@ ve Hz.Ebu Bekir'i bulamayınca bu kez onları bulana ödül vereceklerini ilan ettiler. Peygamberimiz ve Hz. Ebu Bekir, üç gün süreyle Sevr ma­ğarasında kaldılar. Üçüncü gün Abdullah b. Uraykıt adında müşrik bir yol rehberi, iki deveyi mağaraya yakın bir yere getirdi ve Medine yolculuğu Abdullah b. Uraykıt'ın rehberliğinde başladı. Abdullah b. Uraykıt müşrik olmakla birlikte o Hz. Ebu Bekir'in güvendiği, dürüstlüğüne itimat ettiği birisiydi. Böylesine önemli bir yolculuk ve hayati bir konuda rehber olarak müşrik bir kişinin rehber olarak seçilmiş olması üzerine düşünmek gereklidir. Şöyle ki Abdullah bin Uraykıt’ın yolculuk güzergahını çok iyi bilmesi bir yana müşrik bir kişinin develeri oraya Sevr dağına getirmesi dikkat çekmeyeceği hususları kaçış planının ne kadar akıllıca yapıldığını ve inceden inceye her şeyi hesap etmeyi ihmal etmediklerini dikkate almak gerekmektedir. İlahi yardım olmakla birlikte Hz.Muhammed’in@ beşeri tüm tedbirlere başvurması müminler için çok önemli bir derstir. Peygamberimizin de Medine’ye yolculuğu böylece başlamıştır.

  • Bölüm 22:Boykotun Kaldırılması | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 22 BOYKOTUN KALDIRILMASI Boykotun son dönemlerine rastlayan zamanlarda müminleri üzen bir gelişme daha olmuştu. Rumlar (Bizans) başkentleri olan Konstantiniye’ye (İstanbul’a) en yakın yer olan Üsküdar-Kadıköy önlerinde İran-Sasani Kralı 2. Hüsrev karşısında tam bir yenilgiye uğratılmıştı. Bizans’ın bu yenilgisi Iran-Sasani Kralı 2. Hüsrevin altı yıl önce başlattığı işgal hareketinin son durağıydı. Önce Suriye (613), Filistin (614) ve Mısır’dan (616) sonra Libya (Tunusa kadar) (617) kadar gerçekleştirilen işgal daha sonra Anadolu’ya yönelmiş ve Üsküdar / Kadıköy’e kadar bütün Anadolu (619-620) İran-Sasani İmparatorluğu tarafından işgal edilmişti. Boykotun başlangıcı (616) Sasani / İran imparatorluğunun bu işgal hareketi ile paralel olarak gerçekleştiği gibi boykotun nihayete ermesi de aynı işgal hareketinin son durağı ile neredeyse eş zamanlıdır. Zira artık Mekkeli müşrikler de kendilerinden artık çok emin hale gelmişlerdir. Kendi aralarında gelişen boykota muhalif hareketlere de fazlaca tepki koymayı uygun görmemişte olabilirler. Fakat Cenab-ı Hak, Rum Suresi ile bu olaya değinirken Peygamberimize ve müminlere muazzam bir özgüven vermektedir. Sözkonusu sure hem imparatorlukların güçlerinin zirvelerine çıktıkları sırada yıkılışlarının da başladığını anlatmakta hem de ölmüş toplumların nasıl diriltildiğini tarihten ve tabiattan örneklerle anlatmaktadır. Ayrıca Cenab-ı Hak, İslam Devletinin mutlaka kurulacağı, müminlerin büyük bir fetih ile mükafatlandırılacağı ve müşriklerin bir gün yenileceği hususundaki vaadinin hak olduğu bu nedenle verilen söze güvenmeleri ve sabretmeleri gerektiğini yine aynı surede telkin etmektedir. Bunların yanı sıra Cenab-ı Hak öyle bir haber vermektedir ki bu apaçık bir mucizedir. İranlıların Kadıköy’e (Rumların başkentine en yakın yer / edna) kadar geldikleri ve Rumların neredeyse bitip tükendikleri yani yok oldukları / öldükleri bir demden başlamak üzere çok kısa bir zaman sonra galip geleceklerini iddia etmek son derece zordur. Dahası Kur’an Bizans’ın İranlıları yeneceğini ihbar ettiği zamanda müminlerin de sevineceklerini bildirmesi ise o zaman için tamamen deli saçması olarak görülecekti. Zira bir taraftan Bizans neredeyse çökmüşken boykota uğramış müminlerin durumu da perişanlık ve içler acısı idi. Müminlerin hallerine bakmadan böyle iddialar yapılması akıl dışı idi. Durum bu haldeyken tarihsel olarak hem Bizans’ın hem de peygamberimizin ve müminlerin hemen hemen aynı tarihlerde zafer kazanmaları büyük bir mucizedir. Kur’an’ın mucizevi olarak haber verdiği zafer, (624) tarihindeki Bedir zaferidir ve aynı tarihte Bizans da İran’ı bozguna uğratmıştır. Rahman Rahim Allah Adına 1-6- Elif, Lâm, Mim. Rumlar yenilgiye uğradılar. (Başkente) En yakın yerde. Ama onlar, bu yenilgilerinin ardından galip gelecekler. (Hem de) Birkaç yıl içerisinde, çünkü mutlak karar / emir önünde sonunda Allah’a aittir. O gün müminler sevinecekler. Allah’ın yardımı sayesinde. O, dilediğine yardım eder (galip kılar). Zira O Azîz'dir (çok güçlüdür, galiptir), Rahîm'dir (çok merhamet edicidir). Bu Allah’ın kesin vaadidir. Allah, vaadinden dönmez. Ne var ki insanların çoğu (bunu) bilmezler. (Rum Suresi 1-6) 22.1. Zulmeden Toplumların Ecelleri Yakındır Yukarıda belirtildiği gibi Rum Suresinin nazil olduğu vasat değerlendirilecek olursa surenin verdiği haber hem müminler hem de müşrikler açısından akıl dışı ve imkânsız bir iddia olarak değerlendirilebilir. Bu nedenle Cenab-ı Hak, inzal ettiği bu suredeki ihbarının hakk olduğunu ispatlamak için sure boyunca çeşitli kanıtlar gösterir. Mucize niteliği sonradan anlaşılan bu vaat aslında Cenab-ı Hakk’ın toplumların yaşamlarına koyduğu bir yasadan başka bir şey değildi. Bugün olduğu gibi o zaman da insanlar yaşamın görünen boyutuna bakarak karar verirler. Kısa vadeli düşünürler, olay ve gelişmeleri uzun vadeli olarak değerlendirmezler. Muhasebe ve analiz yapmazlar, tarihteki olayları gözden geçirip ders almazlar. Halbuki biraz iyi analiz yapsalar, göklerde ve yerlerde yaratılmış her ne varsa hepsinin maddi bir gerçekliği vardır ve fakat bunların belli bir ömrü vardır. Yani eninde sonunda yaşamları sona erecektir. Buna insan toplumları ve onların organizasyonları da dahildir. Nasıl ki yaratılan her şey ömürlerini tamamladıktan sonra Rabbe kavuşurlarsa toplumlar, devletler, medeniyetler de eninde sonunda kendilerine biçilen ecellerini tamamlar ve tarih olurlar. Tarihe gömülmüş bu toplumlar ve onların medeniyetlerine ait izler hala gözümüzün önünde durmaktadır. Öyle ki o dönemdeki Araplardan kat kat üstün medeniyet üretmiş ve nice sarsılmaz güce ve büyüklüğe sahip toplumlar ve devletler yıkılıp gitmişlerdir. Bunlar ilahi yasanın işlediğinin en açık göstergesidir. Hele ki zulümde zirveye çıkan ulusların ve devletlerin yıkılışı kaçınılmazdır. Aslında Cenab-ı Hakk’ın koyduğu bu sosyolojik yasa, toplumlara bir zulüm değil tam aksine hak ettiklerinin bir karşılığıdır. Zulüm ile hiçbir iktidar ayakta kalamaz ve bu insanların yaşamlarını sağlamaları için onların faydasına bir yasadır. Cenab-ı Hak, bunları bir ders ve vaadinin hak olduğunun delili olarak elçisine ve müminlere Rum Suresinin müteakip ayetlerinde şöyle bildirir; 7-18- Onlar (insanların çoğu), sadece bu dünya hayatının görünen yüzünü / zahirini bilirler. Ama onlar, ahiretten / uzun vadeli gelecekten gafildirler. (Şimdi) onlar kendi iç dünyalarında hiç muhasebe yapmazlar mı? Ki, Allah, göklerde, yerde ve bu ikisi arasında bulunan her şeyi ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre için yaratmıştır. Ne var ki insanların çoğu, Rabblerine kavuşmayı inatla inkâr etmektedirler. Onlar, yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar, kendilerinden daha güçlü idiler, yeryüzünde daha derin izler bırakmışlardı. Dahası onlar orayı bunların imar ettiklerinden daha çok imar etmişlerdi. Elçileri de onlara nice açık delilleri getirmişlerdi. O halde Allah onlara zulmedecek değildi, fakat onlar kendilerine zulmetmekteydiler. Sonunda Allah’ın ayetlerini yalanladıkları ve onlarla alay da ettikleri için, o kötülük eden kimselerin akıbetleri beterin beteri oldu. Yaratılışı başlatan, sonra onu tekrarlayan Allah’tır. Sonra da O’na döndürülürsünüz. O Saat geldiği vakit / gün suçlular ortak koştuklarından ümidi keserler. Onlar için şefaat edecek kimse de bulunmaz. Onlar, o zaman ortaklarını inkâr ederler. İşte o Saat'in geldiği gün onlar, birbirlerinden ayrılırlar. İman etmiş ve ıslah edici eylemlerde bulunmuş kimselere gelince; artık onlar, bir bahçe içinde neşelendirilirken şu küfreden, ayetlerimizi ve ahiret buluşmasını yalanlayanlar ise azap içine sokulurlar. O halde, Akşama erdiğinizde, sabah vaktine girdiğinizde, gece sırasında ve öğle vaktine girdiğinizde Allah’ı tesbih edin! / Namaz kılın! Göklerde ve yerde hamd / yönelim sadece O’na aittir. (Rum Suresi 7-18) 22.2. Diriliş Cenab-ı Hakk’ın Kullarına Sonsuz Rahmetidir Cenab-ı Hak, bütün insanları yaratmış ve binbir çeşit nimetlerle donatmıştır. Topraktan yaratıldıktan sonra bitkiler gibi o toprağa sabit kalmama ve yayılma nimeti, eşler yaratması, insanlar arasında sevgi ve muhabbet yaratması, birbirlerini tanımaları için onları renkleri ve dilleri itibari ile çeşitlendirmesi, yağmur / rahmet göndermesi, gece ve gündüz nimeti,…..Cenab-ı Hak insanları kendilerine verdiği bu nimetler üzerinde düşünmeye davet eder. Cenab-ı Hak, insanlara bahşettiği bu nimetlerin yanında en önemli nimeti ise toplumların ölümden sonra dirilmeleri ya da diri iken yaptıkları zulümler nedeniyle ölüp tarihe gömülmeleridir. O’nun yasası gereği hem kişilerin hem de toplumların ölümleri ve dirilmeleri O’nun kullarına çok merhametli oluşundan kaynaklanmaktadır. O, yeryüzünde ve gökyüzünde her şeye hâkim olduğunu böylece hiç kimsenin bu yasalardan kaçış imkânı olmadığı ve herkesin yasalara uymalarının kaçınılmazlığını vurgular. Böylece surenin başında verdiği mucizevi ihbarın kaçınılmaz olarak gerçekleşeceğini ve bunu hiçbir gücün engelleme imkanının olmadığını belirtmiş olur. 19-26- O, ölüden diriyi çıkarır, diriden ölüyü çıkarır ve yeryüzünü ölümünden sonra diriltir. Sizler de işte böyle çıkarılacaksınız. Sizi topraktan yaratması da Kendisinin ayetlerindendir. Sonra da siz, şimdi, dağılıp / yayılan bir beşersiniz. Yine O’nun ayetlerindendir ki, sizin için nefislerinizden kendilerine ısınırsınız diye eşler yaratmış, aranıza bir sevgi ve merhamet kılmıştır. Muhakkak ki, bunda tefekkür edecek bir kavim için nice ayetler vardır. Göklerin ve yerin yaratılışı, dillerinizin ve renklerinizin farklı oluşu da O’nun ayetlerindendir. Kuşkusuz bunda alimler için nice ayetler vardır. Gece uyumanız ve gündüz lütfundan rızık aramanız O’nun ayetlerindendir. Kuşkusuz bunda kulak verecek bir toplum için nice ayetler vardır. Size korku ve umut vermek için şimşeği göstermesi de O’nun ayetlerindendir. Gökten bir su indiriyor da onunla yeryüzüne ölümünden sonra hayat veriyor. Muhakkak ki, bunda aklını kullanacak bir kavim için nice ayetler vardır. Yine O’nun ayetlerindendir ki, gök ve yeryüzü O’nun emriyle durur. Sonra sizi yeryüzünden bir tek davetle çağırdığı zaman bir de bakarsınız ki yerden çıkarılıyorsunuz. Göklerde ve yerde kim varsa herkes / herşey O’na aittir. Hepsi de O’na boyun eğer. (Rum Suresi 19-26) 22.3. Şirk Sistemi İlahi Düzene / Sosyolojik Yasalara aykırıdır Cenab-ı Hak, kendisine ortak koşulması üzerine kurulu şirk sistemini reddederken müşriklerin kendi anlayışları üzerinden bir örnek verir. Bu örnekte müşrik ileri gelenlerin kendilerini köleleri ve hizmetçileri ile eşit görmezlerken, onlardan hiçbir şekilde korkmazlarken / çekinmezlerken, onları kendi egemenliklerine / hükümlerine asla ortak etmezlerken nasıl olurda Cenab-ı Hak yarattığı kullarını / kölelerini kendi egemenliğine ve hakimiyetine ortak edebileceğini, kendisine eşit hale getirebileceğini, onları oğul ya da kız edinerek kendisine ortakçı bir statüye getirebileceğini sorgular. Kendileri için uygun görmediklerini, aşağı gördüklerini, Rableri için nasıl düşünebildiklerine dikkat çeker. Bunun ne kadar yanlış olduğunu gösterdikten sonra onların aslında arzularına uyduklarını belirtir. Onların kendi çıkarlarına göre bir sistem ürettiklerini ve bu sistemin yaratılış kanunlarına aykırı olduğunu ifade eder. O elçisine ve müminlere yaratılış / fıtrat kanununa uymalarını öğütler ve batıl anlayışlarını terk etmelerini ister. İnsanlığı ayakta tutan en doğru yolun bu fıtrat yolu / sosyolojik kanun / ilahi kanun olduğunu belirtir. 27-30- O, yaratmayı başlatan, sonra onu çevirip yeniden yapandır. Bu O’na çok kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfatlar O’nundur. O, Azîz'dir, Hakîm’dir. Allah, size kendinizden bir örnek veriyor: Size rızık ve servet olarak verdiğimiz şeylerde köleleriniz / cariyeleriniz / işçileriniz arasında hiç ortağınız var mı? Servetinizin tasarrufunda onlarla kendinizi eşit sayar mısınız? Birbirinizden çekindiğiniz gibi onlardan da çekinir misiniz? İşte Biz, aklını kullanan bir toplum için ayetleri böyle açıklarız. Bilakis zulmedenler bir bilgiye dayanmaksızın sadece hevalarına uydular. Peki, Allah’ın şaşırttığını kim yola getirebilir? Onların yardımcıları da yoktur. O halde sen yüzünü, hanif olarak Dine, Allah’ın insanları yaratmış olduğu fıtrat üzerine doğru çevir. Allah’ın yaratmasında değişiklik söz konusu değildir. Dosdoğru / ayakta tutan Din, budur. Fakat insanların çoğu bilmiyorlar. (Rum Suresi 27-30) 22.4. Şımarıklık ve Nankörlük Toplumsal Yıkımı Kaçınılmaz Kılar Cenab-ı Hak, insanları çeşitli sıkıntılardan ve yoksulluktan kurtardıktan sonra kendilerine nimetler / servet bahşettiğinde onlardan bir kısmı bu nimetlere şükrederken bir kısmının ise şımardıklarını, nankörleştiklerini ve şirke yöneldiklerini bildirir. Onlar zannederler ki kendilerine bahşedilen bu nimetler kendilerinin Allah yanında iyi kimseler olmaları nedeni ile verildi. Halbuki Allah, nimetleri insanlara dilediği gibi tevsii etmektedir. Kimine az vermekte, kimine de çok vermektedir. Bu farklı tevsiinin esas amacı da insanların birbirleriyle dayanışmasını sağlamaktır. Yoksa insanların kendilerini diğerlerinden farklılaştırması ve sahip olduğu mülkiyetle diğerlerine baskı kurması, onlara karşı kibir, gurur ve gösteriş yapması değildir. Ekonomik üstünlüğünü sosyal statü haline getirip insanlara baskı ve adaletsiz davranışlar içinde bulunmak ve yaptığı yanlışlığı meşrulaştıracak hukuku da üretmek, azgınlık ve şımarıklıktan başka bir şey değildir. Şirk toplumdaki bu bölünmüşlüğün ve hukuksuzluğun legal hale getirilmesinden başka bir şey değildir. Cenab-ı Hak, ekonomik kazanç farklılığının sosyal statü üstünlüğü haline getirilmesi ve bunu da yasalaştıran şirk sisteminin doğruluğu konusunda en küçük bir delil dahi indirmemiştir. Ekonomik üstünlüğü olanların kazançlarında yoksulların, yolcuların, miskinlerin, yakın akraba ve dostlarında hakkı vardır. Zira toplumsal yaşamda herkes birbiri ile irtibatlıdır ve her bireyin bir fonksiyonu vardır. Servet sahibi servetini toplumdaki diğer insanlar olmasa nasıl edinecektir? Dağda ya da çölde toplumla hiçbir ilişkisi olmadan tek başına yaşayan bir kişinin servet edinmesi mümkün müdür? Elbette ki hayır. Bu nedenle edinilen servette diğer insanların da hakkı vardır. Toplumun hep birlikte müreffeh ve huzurlu bir hayat yaşamasının şartı, elde edilen servettin tabana yayılmasıdır. Toplumun felaha ermesi buna bağlıdır. Servet sahiplerinin servetlerine servet katmak için toplumun diğer fertlerinin elindekine de göz dikerek faiz yoluyla onları da alması görünürde o zenginin servetinde artış gibi görünür ama toplumun fakirleşmesi nedeniyle uzun vadede o servetin azalmasına neden olur. Toplumdaki bireylerin el emeği ile kazanma şevki azalır ve toplumun üreten kesiminde üretkenlik düşer. Böylece servet sahipleri de bu servetlerinden kaybetmeye başlarlar. Toplum katmanlarındaki uçurumlar arttıkça toplumsal çöküş buna paralel artar. Halbuki servet sahipleri zekat vererek servetlerini ve kendilerini temizleseler hem toplum katmanları arasında uçurumlar meydana gelmez hem de toplumsal dayanışma ve birlik sağlanır. Bu üretkenliği daha da arttırarak herkesin kazanmasını sağlar. Toplumda sevgi ve kardeşlik meydana gelir. Aksini yaparak toplumda şirki, bölünmeyi, parçalanmayı ve katmanlar arasında uçurumları derinleştirenler toplumda (karada ve denizde metaforu) fesadı, anarşi ve kargaşayı yaratırlar da toplumların perişan olmasına ve yıkımına neden olurlar. Tarihe gömülmüş ve kalıntılarına şahit olduğumuz geçmiş toplumların hemen hepsi bu nedenle aynı akıbeti yaşamışlardır. Mekke şirk toplumu da halihazırda aynı yanlışı yapmakta olduğundan Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin hareketi karşısında yenilmesi ve şirk sisteminin yıkılması kaçınılmazdır. Bu yıkılış mukadderdir ve hiç kimse bu yıkımı engelleyemez. Cenab-ı Hak, aşağıdaki ayetlerde bunları anlattıktan sonra Mekkelileri Hz.Muhammed’in@ şahsında doğru yola gelmeleri ve yanlıştan vazgeçmeleri konusuna uyarmaktadır; 31–45- O’na yönelin ve O’nun koruması altına girin / takvalı olun, salâtı ikame edin, müşriklerden, Dinlerinde partilere ayrılmış, grup grup olmuş kimselerden olmayın! Her hizip kendi yanlarındaki şeylerle böbürlenmektedir. İnsanlara bir zarar / sıkıntı dokununca Rablerine yönelerek O’na yalvarırlar. Sonra, onlara kendinden bir rahmet tattırınca, bir de bakarsın ki, içlerinden bir grup, kendilerine verdiğimiz nimetlere nankörlük ederek Rablerine şirk koşarlar. Haydi, bir süre eğlenin bakalım! Yakında göreceksiniz. Yoksa Biz, onlara bir sultan /delil indirmişiz de o sultan / delil, onlara O’na (Allah’a) ortak koşmalarını mı emrediyor? İnsanlara bir rahmet tattırdığımız zaman da, onunla sevinip şımarırlar. Kendi yaptıkları şeylerden dolayı başlarına bir kötülük gelirse, o zaman onlar hemen umutsuzluğa düşerler. Onlar, Allah’ın dilediği kimseye rızkı hesapsız verdiğini ve dilediğine de ölçülü (kısıtlı) verdiğini görmediler mi? Kuşkusuz bunda iman edecek bir kavim için ayetler vardır. Öyleyse, yakınlara, miskine ve yolcuya hakkını ver. Bu, Allah’ın yüzünü (rızasını) dileyenler için daha hayırlıdır. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir. İnsanların mallarında artış olsun diye faizli ödünç verdikleriniz, Allah yanında artmaz. Allah’ın rızasını dileyerek zekâttan verdikleriniz yok mu? İşte o kimseler, geleceğe yatırımlarını kat kat arttıranlardır. Allah, sizi yarattı, sonra size rızık verdi, sonra sizi öldürecek ve sonra da sizi diriltecektir. Sizin ortak koştuklarınızdan, bunlardan birini olsun yapacak olan var mı? Allah, onların ortak koştuklarından münezzeh ve çok yücedir. İnsanlar bizzat kendi elleriyle yaptıkları şeyler yüzünden karada ve denizde fesat / kargaşa ortaya çıktı. Pişman olup dönerler diye onlara yaptıklarının bir kısmının acısını tattıracaktır. De ki: Yeryüzünde gezin dolaşın da önceki nesillerin akıbetinin nasıl olduğuna bir bakın. Onların çoğu müşrik idiler. Öyleyse, Allah’tan, geri çevrilmesi mümkün olmayan gün gelmeden önce yüzünü dosdoğru Dine çevir. O gün insanlar bölük bölük ayrılacaklardır. Kim inkâr ederse, artık inkârı kendi aleyhinedir. Kim de ıslah edici eylemlerde bulunursa, artık onlar da kendileri için rahat bir yer hazırlamışlardır. Zira Allah iman eden ve ıslah edici eylemlerde bulunan kimselere lütfundan karşılık verecektir. Muhakkak ki O, kâfirleri sevmez. (Rum Suresi 31-45) 22.5. Peygamberler Şirk Sistemini yıkar ve Dirilişi Gerçekleştirir Cenab-ı Hak, Mekkelilerin toplumsal yapıyı şirke dönüştürerek zulmetmelerinin ve yıkılışlarının önüne geçmek için onlara rahmetinin (yağmur metaforunda) bir tecellisi olarak uyarıcı elçi gönderdiğini ve bu elçi vasıtasıyla Mekke toplumunu eninde sonunda mutlaka dirilteceğini, zulmedenlerden ise intikam alınacağını bildirir. O, uyarıcı elçinin diriliş için gösterdiği çabadan şirk zulmünün elebaşlarının, kalpleri ölmüş / kalpleri kararmış ve kaskatı kesilmiş zalimlerin nasipleri olmayacağını onların artık dirilmelerinin mümkün olmadığını da bildirir. Cenab-ı Hak, bu boykot süresince yapılan tüm baskı ve zulümlere rağmen Hz.Muhammed’in@ hareketinin ezilip yok edilemediğini tam aksine daha da olgunlaştığını (ekinlerin sarardığını görmeleri metaforu) görmelerine rağmen inkarlarında inat ettiklerini ve bu nedenle geleceği artık göremediklerini de bildirir. Rabbimiz, gelecekte zaferin müminlerin olacağını bildirdikten sonra elçisine ve müminlere sabretmelerini, mücadelelerinden asla vazgeçmemelerini ve kendilerine inanmış ancak zayıf kalan, basiretsiz kimselerin hayıflanmaları, sızlanmaları ve acınmaları karşısında zaafa düşmemelerini, onların tahriklerine kapılmamalarını, fevri hareketler yapmamalarını ikaz eder. 46-60-Rüzgârları müjdeciler olarak göndermesi de O’nun ayetlerindendir. O rüzgarlarla yağmuru gönderir de rahmetinden size tattırır, emriyle gemiler akıp gider ve lütfundan rızık ararsınız. Böylece belki şükredersiniz. Ant olsun ki senden önce kendi kavimlerine nice elçiler gönderdik de onlara, apaçık delilleri getirdiler. Suç işleyenlerden ise intikam aldık. Mü’minlere yardım etmek, Bizim üzerimize hak oldu. Allah, rüzgârları gönderendir. Rüzgârlar bulutları harekete geçirir. Sonra O (Allah), onu gökyüzünde dilediği şekilde yayar ve onu kısım kısım kılar. Bundan sonra onun arasından yağmurun çıktığını görürsün. Böylece onu kullarından dilediğine nasib edince onlar mutlu olur sevinirler. Hâlbuki onlar, yağmur yağdırılmadan önce ümitlerini gerçekten kesmişlerdi. Artık Allah’ın rahmetinin eserine bir bak; yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor? Muhakkak ki O, ölüleri işte böyle mutlaka diriltendir ve O’nun gücü her şeye yeter. Eğer Biz, bir rüzgâr göndersek böylece onu (ekini) sararmış / olgunlaşmış görseler bile yine de mutlaka küfretmeye devam ederler. Bu nedenle sen ölülere işittiremezsin. Arkalarını dönüp giderlerken sağırlara da daveti duyuramazsın. Sen körleri de sapıklıktan kurtarıp doğru yola getiremezsin. Sen ancak teslim olup ayetlerimize iman edeceklere işittirebilirsin. Allah, sizi güçsüzlükten / zayıflıktan yarattı. Sonra güçsüzlüğün arkasından kuvvetli kıldı. Sonra kuvvetliliğin ardından güçsüz ve yaşlı kıldı. O, dilediğini yaratır. O, en iyi bilendir, üstün kudret sahibidir. Saatin geldiği gün suçlular dünyada bir saatten fazla kalmadıklarına yemin ederler. Onlar işte böyle yanılıyorlardı. Kendilerine ilim ve iman verilen kimseler ise onlara şöyle diyecekler: “Ant olsun ki, Allah'ın kitabında belirttiği, diriliş gününe kadar kaldınız. İşte bu, diriliş günüdür. Fakat siz bunu tanımayıp reddediyordunuz.” O gün zalimlere mazeretleri fayda vermeyecek. Onlardan Allah’ı hoşnut etmeleri de istenmeyecek. Ant olsun ki Biz bu Kur’ân’da insanlar için her türlü misali verdik. Eğer onlara bir âyet getirsen o inkarcılar mutlaka: “Siz, ancak bâtıl şeylerle uğraşıyorsunuz” derler. Allah hakkı tanımak istemeyenlerin kalplerini işte böyle mühürler. Şimdi artık sen sabret. Muhakkak ki Allah’ın vaadi haktır. Kalpten iman etmemiş kimseler sakın seni fevri ve tepkisel davranışlara sürüklemesin. (Rum Suresi 46-60) 22.6. Boykotun Kaldırılması Siyer kaynaklarına göre boykotun kırılması Hişam bin Amr’ın çabaları ve kulisleri sonucu gerçekleşmiştir. Hişam bin Amr önce Mahzum oğulları reisi Züheyr bin Ümeyye ile görüşmüş ve onu boykota son vermeye ikna etmiş ama sadece kendilerinin yeterli olmayacağı üzerinde görüş birliğine varınca yanlarına destekçi aramışlardır. Hişam bu kez Nevfel oğulları reisi Mu’tim bin Adiyy ile kulis yapmış ve onu da ikna etmiştir. Son olarak Hişam, Esed oğulları reisi Ebul Bahteri ile görüşerek onu da boykotu kırma konusunda ikna ederek aralarında anlaşmışlar ve hep birlikte Kabe’ye giderek Boykot anlaşmasını iptal ettiklerini ilan etmişlerdir. Ebu Cehil bu çıkışa son derece sinirlenmiş ise de bu üç büyük kabileyi karşısına alamayacağından boykot sözleşmesinin sona erdirilmesine razı olmak zorunda kalmıştır. Böylece Haşim oğullarına karşı üç yıl süre ile uygulanan acımasız boykot / muhasara sonunda kaldırılmıştır. Boykotun kaldırılmasının sebepleri müşrik kabilelerin kalbinde yaratılan merhamet, Mekke dışından Kureyş’e karşı oluşturulan dezavantajları bertaraf etmek ve 2. Hüsrev’in Bizans’a karşı mutlak üstünlüğünün Mekke müşriklerine verdiği güven olabileceği gibi bunlara başka sebeplerde etki etmiş olabilir. Boykot süreci ve boykotun kaldırılması olayı İbrahim Suresinde anlatılır. Sure Hz.Musa’nın @ mücadelesini anlatarak başlar. Tıpkı Hz.Musa @ gibi Hz.Muhammed@ de kendi toplumunu karanlıklardan aydınlığa çıkarmak, Allah’ın yoluna iletmek için Allah’ın kitabına / ilahi sisteme davet etmişti. Rahman Rahim Allah adına 1 – 5- Elif, Lâm, Râ. Bu, Rablerinin izni ile karanlıklardan aydınlığa. Aziz ve Hamid olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır. O Allah ki göklerde ve yeryüzünde ne varsa hepsi O’nundur. Başlarına gelecek şiddetli bir azaptan dolayı, vay o inkarcıların haline! Çünkü onlar, dünya hayatını ahirete tercih ederler, insanları Allah’ın yolundan alıkoyarlar, onu çarpık ve çelişkili göstermek isterler. İşte onlar, çok derin bir sapıklık içindedirler. Onlara her şeyi iyice açıklaması için Biz her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik. Artık Allah dilediğini / dileyeni saptırır, dilediğini / dileyeni de doğru yola iletir. O, Aziz’dir, Hakim’dir. Ant olsun ki, Musa’yı “Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar, onlara Allah’ın günlerini hatırlat” diye ayetlerimizle gönderdik. Muhakkak ki bunda şükredip sabreden herkes için ayetler / ibretler vardır. (İbrahim Suresi 1-5) Tıpkı Hz.Musa’nın @ kavmini Firavunun zulmünden kurtarmak için mücadele ettiği gibi Hz. Muhammed’de @ Mekkelileri şirk zulmünden kurtarmak için mücadele ettiği bildirilir. Mekkelilerde tıpkı İsrailoğullarının imtihan edildiği gibi zorlu bir imtihana tabi tutulmaktadır. Cenab-ı Hak, eğer Kendisine yönelir ve elçisine uyarlarsa nimetlerini arttıracağını İsrailoğulları üzerinden ifade eder. Aksi takdirde yapacakları nankörlüğün kendilerini azaba duçar edeceğine işaret eder. 6-7-Musa kavmine demişti ki: “Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani O, sizi, azabın en kötüsüne uğratan, oğullarınızı öldüren ve kadınlarınızı sağ bırakan Firavun hanedanından kurtardı. İşte bunda Rabbinizden size çok büyük bir bela / imtihan vardır. Ve o zaman Rabbiniz size şöyle bildirmişti: ‘Ant olsun ki eğer şükrederseniz elbette nimetlerimi size arttıracağım. Eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.’” (İbrahim Suresi 6-7) Cenab-ı Hak, Mekkelileri Hz.Musa’nın @ ve Nuh, Ad ve Semud kavimlerinin peygamberlerinin diliyle ikaz etmeye devam eder. Onlar ve tüm insanlar peygamberimizi inkar etseler bile Kendisinin kimseye ihtiyacı olmadığını bildirir. Bu ifade ile önerilen / teklif edilen öğretiye insanların muhtaç olduğunu belirtmiş olur. İnsanlık tarihi boyunca gönderilen peygamberlere ve getirdikleri delillere insanların sırt çevirdiklerini, peygamberlerinin seslerini kesmeye çalıştıklarını bildirir. Halbuki Allah onların yanlışlarını düzelmek ve doğru bir istikamete sevkolmalarını istemektedir. Bu hususta da kanıtlarını ortaya koymakta ve onlara bu husus üzerine düşünmeleri için süre tanımaktadır. Fakat onlar yanlış olsa bile yerleşik hale gelmiş geleneklerinden vazgeçmek istememektedirler. Mekkeliler de aynı gerekçelerle Hz.Muhammed’in teklif ettiği sistemi / öğretiyi reddetmektedirler. Onlarda atalarının gittikleri yolu terk etmeyeceklerini söylüyorlardı. Atalarının izledikleri yolun yanlış olamayacağını iddia ediyorlardı. Onlar izledikleri yolun yanlış olup olmadığını analiz edip Hz.Muhammed’in getirdiği öğreti / sistem ile karşılaştıracakları yerde ondan mucize / sultan talep etmekteydiler. Peygamberin kendileri gibi insan olduğunu, kendilerinden herhangi bir üstünlüklerinin olmadığını belirterek peygamberin teklif ettiği öğretiyi / sistemi kabul edebilmeleri için bir güç / sultan gerektiğini belirttiler. Madem ki Allah elçi olarak seçti o halde bu sistemin uygulanabilmesi için gerekli gücü / sultanı da Allah’ın kendisine vermesi gerektiğini bildirdiler. Hz.Muhammed’de onlara ilahi öğreti ve sistemini uygulamak için düşmanları aciz bırakacak / yenecek bir askeri, sosyal, siyasal ve ekonomik gücü / sultanı vermenin Allah’ın izniyle olacağını ifade etti. O bu ifadesiyle eğer teklif ettiği ilahi öğretiye uyacak olurlarsa talep ettikleri bu mucizeleri / gücü / sultanı Allah’ın vereceğini belirtmiş oldu. Cenab-ı Hak, peygamberlerle toplumları arasında geçen bu sözlü atışmaların tarih boyunca hep aynı olduğunu kıssalar üzerinden anlatır; 8-12- Musa dedi ki: “Eğer siz ve yeryüzündeki herkes inkâr etse bile kuşkusuz Allah’ın kimseye ihtiyacı yoktur, O, Hamîd’dir.” Sizden önceki Nuh, Âd, Semud kavimlerinin ve onlardan sonra gelenlerin haberleri size gelmedi mi? Onları Allah’tan başkası bilemez. Onların peygamberleri onlara apaçık kanıtlarla gelmişti de onlar, peygamberlerinin ağızlarını elleriyle kapattılar ve “Biz sizinle gönderilen şeyi inkâr ediyoruz ve bizi çağırdığınız şeyden de kesinlikle şüphe ve endişe duyuyoruz” dediler. Peygamberleri dedi ki: “Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi duyuyorsunuz? Halbuki O sizi günahlarınızı bağışlamak için çağırıyor ve bunun için size belirli bir süre mühlet veriyor” Onlar da dediler ki: “Siz sadece bizim gibi bir beşersiniz, babalarımızın itaat ettiklerinden / ibadet ettiklerinden bizi alıkoymak istiyorsunuz. Madem öyle bize apaçık bir sultan / delil / mucize getirin!” Peygamberleri onlara dedi ki; “Evet. Biz de sadece sizin gibi bir beşeriz. Ancak Allah kullarından dilediğini nimetlendirir. Allah’ın izni olmaksızın size bir mucizevi delil / sultan getirmemiz mümkün değil. Artık müminler Allah’a tevekkül etsinler. Hem bize yollarımızı göstermişken, niçin Allah’a tevekkül etmeyelim! Elbette bize yaptığınız eziyetlere sabredeceğiz. Tevekkül edenler de yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” (İbrahim Suresi 8-12) Tıpkı tarihteki inkarcıların peygamberlerini davalarından vazgeçip mevcut statükoya boyun eğmedikleri takdirde sürgünle cezalandıracakları tehdidinde bulundukları gibi Ebu Cehil ve yandaşları da Hz.Muhammed’in @ İslami hareketten vazgeçmemesi halinde onu ve müminleri Mekke’den sürüp çıkarmakla tehdit etmişti. Cenab-ı Hak ise müminlere vaadini tekrarladı ve o zalimlerin mutlaka yok edileceğini ve Mekke’ye müminlerin varis olacağını, tevhidi dünya görüşünün eninde sonunda hakimiyetini tesis edeceğini müjdeledi. 13- 14- İnkârcılar peygamberlerine: “Ya sizi mutlaka yurdumuzdan çıkaracağız ya da mutlaka bizim milletimize döneceksiniz!” dediler. Rableri de onlara: “Biz zalimleri mutlaka helak edeceğiz ve onlardan sonra sizi mutlaka o yere yerleştireceğiz. Bu, makamımdan ve tehdidimden korkanlar içindir” diye vahyetti. (İbrahim Suresi 13-14) Geçmişte zor durumda olan peygamberlerin Cenab-ı Hak’tan fetih istemeleri gibi Peygamberimiz de Cenab-ı Hakk’tan fetih istedi. Rabbi de onu / onları destekledi ve eninde sonunda o inatçı zorba zalimlerin mutlaka yenileceğini bildirmekle kalmadı aynı zamanda o zalimleri yaptıklarına karşılık olmak üzere öbür dünya da şiddetli azapla cezalandıracağını da bildirdi. Gerekirse bütün bir toplumu yok eder ve yerlerine başka bir toplum getirir. Bunun Allah için hiçbir zorluğu yoktur. Mekkeliler bu tehditlerle uyarıldılar. Cenab-ı Hak, şeytan Ebu Cehil’e ve yandaşlarına uyanların pişman olacaklarını ve onun kendisine uyanları satacağını da bildirdi. Hem bu yaşamlarında hem de öbür alemde şeytan ve şeytani liderleri takip edenlerin, bizzat o şeytanlar tarafından aldatılacağını, onların zoru görünce hemen kendilerine uyanları satacağını bildirdiği gibi aslında o şeytan ve şeytani liderlerin takipçilerini kendisini izleme hususunda herhangi bir zorlayıcı gücü olmadığını yani takipçilerin kendi arzu ve istekleri ile onları izlediğini, bu nedenle suç ortağı olduklarını da bildirdi. Bu tehditlerin Ebu Cehil’in boykot uygulamasına (ister gönüllü olsun ister gönülsüz) katılan kabileler üzerinde etkili olacağı açıktır. Tarihte yanlış yapan / zulmeden liderlerin sonları hep hüsran olmuştur. İşler tersine döndüğünde o zalim zorbalar kendilerini destekleyenleri yalnız bırakmışlar ve suçu kendilerini destekleyenlere atarak yağın suyun üstüne çıkması gibi onlarda kendilerini suçsuz göstermeye çalışmışlardır. Cenab-ı Hak, tarihten verdiği örneklerle bu hususu Mekkelilerin önlerine serer ve onların zorba ve zalim Ebu Cehil ve tayfasının peşinden gitmemeleri konusunda uyarır. Peygamberimize ve müminlere boykot zulmüne iştirak eden kabileler bu uyarılardan nasiplerini mutlaka alacaktır. Zira gelecekte, Hz. Muhammed’in hareketi başarılı olacak olursa, Ebu Cehil bu zulmün suçunu onların üzerine atacak ve onlar bu suçtan dolayı cezalandırılacaklardır. Ayrıca Mekke’de gözü olan çevre kabileler Kureyşin üzerine yürümek için onların yaptıkları bu zulmü gerekçe gösterecekleri çok açıktır. Şayet çevre kabileler Mekke’yi Kureyş’in elinden almak için saldırdıklarında Mekkelilerin paçayı kurtarmalarının bir hayli zor olduğu da görülmektedir. Böyle bir duırumda Ebu Cehil de kendisini kurtaramayacağı gibi, onun kendini kurtaracak dönekliği yapmaması için hiçbir sebep de yoktur. 15- 23- Ve böylece peygamberler, fetih istediler. Bunun üzerine tüm inatçı zorbalar kaybettiler. Ardından onlara cehennem vardır ve kendilerine irinli su içirilecektir. Onu (irinli suyu) yutmaya çalışacak fakat boğazından geçirip yutamayacak. Ona her yandan ölüm gelecek, fakat o ölemeyecek. Arkasından da çok ağır bir azap gelecektir. Rablerini inkâr edenlerin işleri fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu bir kül gibidir. Kazandıklarından hiçbir şeyi ellerinde tutamazlar. İşte bu, derin bir sapıklıktır. Gökleri ve yeryüzünü Allah’ın hak ile yarattığını görmüyor musun? O dilerse sizi yok eder ve yerinize yepyeni bir halk yaratır. Bu, Allah için güç değildir. Hepsi Allah'ın huzuruna çıkacak ve toplumun ezilen kesimleri, kibirlenen ileri gelenlere: “Şüphesiz biz, sizlere tabi olmuştuk. Şimdi siz, Allah’ın azabından az bir şey olsun bizden savabilir misiniz?” dediler. Onlar; “Allah bizi doğru yola iletseydi biz de sizi doğru yola iletirdik, artık ağlayıp sızlasak da sabretsek de bizim için birdir. Çünkü sığınacak hiçbir yerimiz yoktur.” dediler. İş bitirilince şeytan onlara şöyle diyecek; “Muhakkak ki Allah size gerçeği vaat etti, ben de size vaat ettim, ama vaadimden dönerek size yalancı çıktım. Zaten benim sizi zorlayacak bir gücüm de yoktu. Ben sizi çağırdım siz de bana uydunuz. O halde beni kınamayın, kendinizi kınayın! Artık ne ben sizi kurtarabilirim ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Kuşkusuz ben, sizin beni Allah’a ortak koşmanızı daha önce de kabul etmemiştim” dedi. Muhakkak ki zalimlere elim bir azap vardır. İman edip, ıslah edici eylemlerde bulunanlar altlarından ırmaklar akan cennetlere sokulacaklar ve orada Rablerinin izniyle ebedi kalacaklar. Orada onların birbirlerine iltifatları, “Selam”dır. (İbrahim Suresi 15-23) Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’in@ hareketinin fetihle sonuçlanacağını yukarıda müjdeledikten sonra bu müjdenin en güzel göstergesinin tevhidi dünya görüşü hareketinin o kadar zulme, eziyet ve şiddete rağmen ayakta kalması olarak bildirir. Bu hareketin dayanağı olan ilahi öğretinin doğru, güzel ve hak söz olmasından kaynaklı olarak güçlü ve dimdik ayakta olduğunu belirtir. Allah’ın ilmi, bilgisi, desteği ve izni ile bu dünya görüşünün sonunda meyvelerini vereceğini deklare eder. Diğer taraftan şirkin / zulmün / kötülüğün köksüz, meyve vermeyen ve hafif bir rüzgârda hemen kökünden sökülüp atılacak bir bitki gibi dayanaksız bir ideoloji olduğunu vurgular. Böylece Mekke şirk sisteminin de hafif bir rüzgârda yıkılıp gideceğini müjdeler. Bu nedenle müminlerin şimdiki ve gelecekteki mücadelelerinde kararlı bir duruş sergileyeceklerini, zalimlerin ise daha da sapıtacağını bildirir. 24- 27- Allah’ın güzel bir söze nasıl bir benzetme yaptığını görmez misin? O, kökü / aslı (yerde) sağlam, dalları göğe yükselen, alımlı bir ağaç gibidir. Rabbinin izniyle o her an / her mevsim ürün verir. İşte Allah belki öğüt alırlar diye insanlara böyle misaller veriyor. “Kötü bir söz”ün durumu da (ekili olduğu) yerden kökünden sökülüp koparılmış, ayakta duramayan kötü / zayıf bir ağaca benzer. Allah, iman edenleri, bu dünyada ve ahirette sağlam bir söz üzere kararlı kılar. Allah, zalimleri ise saptırır. Allah dilediğini yapar. (İbrahim Suresi 24-27) Cenab-ı Hak, verdiği nimetlere nankörlük yapan geçmiş kavimlerin / ulusların nasıl azaba uğradıklarına ve yok olup tarihe gömüldüklerine ilişkin olarak onların kalıntılarına dikkat çeker. Mekkeli müşrik zalimlerin akıbetlerinin de farklı olmayacağını belirtir. Tarihi delil üzerinden verdiği müjdeden sonra Cenab-ı Hak, müminlerin elçisine desteğe / salata devam etmelerini ve bu yolda mallarından infak etmelerini talimatlandırır. Sayıya gelmeyen nimetleri insanlara bahşedenin kendisi olduğunu vurgular. 28- 34- Allah’ın nimetlerini inkarla karşılayan ve toplumlarını sonunda helak yurduna ve yaslanacakları cehenneme sürükleyenleri görmedin mi? O ne kötü bir yerleşim yeridir! Onlar (nankörler), O’nun yolundan saptırmak için Allah’a ortaklar koştular. De ki: “Keyfinize bakın bakalım! Nasıl olsa sonunda dönüşünüz ateşedir.” İman eden kullarıma söyle: “Alış-veriş ve dostluğun olmadığı o gün gelmeden önce salâtı ikame etsinler, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açık infak etsinler.” Allah, gökleri ve yeri yaratan, gökten yağmur indirip onunla size rızık olarak türlü meyveler çıkaran, emri gereğince denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize amade kılan, ırmakları da hizmetinize sunandır. Düzenli seyreden güneş ve ayı da size musahhar kıldı. Geceyi ve gündüzü de size musahhar kıldı. O, istediğiniz her şeyden size verdi. Allah’ın nimetini saymaya kalksanız sayamazsınız! Muhakkak ki insan çok zalim, çok nankördür. (İbrahim Suresi 28-34) Tehditler karşısında içlerinde korku yaşayan bazı Mekkeliler boykota son verilmesi gerektiği üzerinde düşünmeye başladılar. Mekke’nin kuruluş ilkelerine aykırı hareket edilmesinin sonunda başlarına büyük bela açacağını anlamışlardı. Ayrıca müminlere yapılan bu zulüm nedeniyle bazı Mekkeli kabilelerin ileri gelenlerinin vicdanları acımıştı. Boykot zulmüne maruz kalan müminlerin içerisinde kendi mensupları da bulunmaktaydı. Müminlere karşı kalpleri yumuşayan sözkonusu bu Mekkelilerin başında Hişam bin Amr, Mahzum oğulları reisi Züheyr bin Ümeyye, Nevfel oğulları reisi Mu’tim bin Adiyy ve Esed oğulları reisi Ebul Bahteri vardı. Bunlar açlık çektikleri zamanda çeşitli yollardan müminlere yiyecek göndererek onların yaşamlarını sağlamışlardır. Müminler salatı ikame etmek (iyiliği yeryüzüne hâkim kılmak ve insanları şirkten kurtarmak) için Ebu Talip tepesinde / vadisinde yerleşmek zorunda kalmışlardı. Burada kendilerine hayati olan her türlü ürün / gıda yasaklanmıştı. Ancak kendilerine karşı kalpleri yumuşayan bu kimselerin gönderdiği gıda ürünleri ile yaşamlarını sürdürmüşler ve davalarını bırakmamışlardır. Hatta bu boykot onlar için bir nimet olmuş ve geleceğe hazırlanmak için bir fırsat olarak değerlendirmişlerdir. Sonunda da aynı Mekkeli ileri gelenler Ebu Cehil’in muhalefetine rağmen müminlere boykotu kırmışlar ve boykot / muhasara anlaşmasını feshetmişlerdir. Cenab-ı Hak, bazı Mekkelilerin gönüllerini müminlere meylettirerek boykot / muhasara anlaşmasının iptal edilmesi olayını Hz. İbrahim’in duası üzerinden anlatır. Muhtemeldir ki Hz.Muhammed @ de tıpkı Hz.İbrahim @ gibi dua etmiş ve müminlerin üzerinden bu yaptırımın kalkması için Cenab-ı Hak’tan yardım talep etmiştir. 35 -41- Hani bir vakit İbrahim şöyle demişti: “Rabbim! Bu şehri emniyetli kıl! Beni ve oğullarımı ilah sayılan otoritelere / putlaştırılan otoritelere itaat etmekten koru! Rabbim! Gerçekten onlar (putlaştırılan otoriteler) insanların birçoğunu saptırdılar. Artık kim bana tabi olursa, o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, Sen muhakkak ki çok bağışlayan, çok merhamet edensin. Rabbimiz! Ben soyumun bir kısmını salatı ikame etmeleri / iyiliği yeryüzüne hâkim kılmak için senin Beyt-i Hareminin yanındaki ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Ey Rabbimiz! Artık Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir ve onları ürünlerden rızıklandır. Böylece onlar şükrederler. Rabbimiz! Muhakkak ki Sen bizim gizlediğimiz şeyleri de açığa vurduğumuz şeyleri de bilirsin. Çünkü ne yerde ne de gökte hiçbir şey Allah’a gizli değildir. Hamd / yönelimimiz ihtiyarlık halimde bana İsmail’i ve İshak’ı lütfeden Allah’adır. Muhakkak ki Rabbim duaları işitendir. Rabbim! Beni ve soyumu salatı ikame edenlerden kıl! Ey Rabbimiz! Duamı kabul eyle! Rabbimiz! Hesapların görüleceği gün beni, anamı-babamı ve müminleri bağışla!” (İbrahim Suresi 35-41) Cenab-ı Hak, müşrik zalimlerin yaptığı zulümlere asla kayıtsız kalınmayacağını bildirdikten sonra onların bütün yaptıklarını izlemekte olduğunu, onların her türlü oyun, tuzak ve hilelerinin kendisine ayan olduğunu bildirerek zalimler tehdit edilirken, müminlere de moral verilir ve motivasyonları sağlanır. 42 -46- Sakın Allah’ı zalimlerin yaptıklarından gafil sanma! O, sadece onları gözlerin dehşetten fal taşı gibi açılacağı bir güne erteliyor. O gün onların başları göğe çevrilmiş, gözlerini kendilerine bile çevirip bakamazlar ve yürekleri de bomboş olarak panik içinde koşturur dururlar. Sen insanları, kendilerine azabın geleceği gün ile uyar. Zira o gün zalimler şöyle diyecek; “Ey Rabbimiz! Bizi yakın bir süreye kadar ertele de senin çağrına icabet edelim ve peygamberlere tâbi olalım.” Onlara şöyle denilecek; “Daha önce sizin için bir zeval olmadığına dair yemin etmemiş miydiniz? Hem siz, kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturuyordunuz. Onlara neler yaptığımızı size örnekler vererek açık açık anlatmıştık.” Buna rağmen onlar, tuzaklarını kurdular. Onların tuzakları, dağları yerinden oynatacak olsa bile Allah onu bilir. (İbrahim Suresi 42-46) Daha sonra Cenab-ı Hak, müminlere diriliş ve fetih konusundaki vaadinden de asla caymadığını beyan eder. Vaadinin bir gün mutlaka gerçekleşeceğini ve zalim müşriklerin bir gün devrileceğini, onların yerine müminlerin geçeceğini “göklerin başka göklerle, yerlerin başka yerlerle değişeceği” kıyamet metaforu ile müjdeler. Müminlere yapılan bu müjdeler aynı zamanda Mekkeli müşrikler için tehdittir ki, boykotun kırılmasına taraftar olan kabilelerin yüreklerine korku salmış olmalıdır. 47- 52- Öyleyse sakın Allah’ın, elçilerine verdiği sözden cayacağını sanma! Muhakkak ki Allah, Azizdir, İntikam sahibidir. O gün, Allah yeryüzü başka bir yeryüzüyle değiştirilecek, gökler de başka göklerle değiştirilecek. Herkes, Bir ve Kahhar olan Allah’ın huzurunda toplanacaktır. O gün, suçluları zincire vurulmuş olarak görürsün. Gömlekleri katrandandır ve yüzlerini de ateş sarar. Bunlar Allah’ın herkese kazandığının karşılığını vermesi içindir. Muhakkak ki Allah, hesabı çabuk görendir. İşte bu insanlara bir bildiridir ki, ibret alsınlar. Allah’ın ancak tek ilâh olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye. (İbrahim Suresi 47-52)

  • Bölüm 38:Biat Öncesi Son Müzakereler | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 38 AKABE BİATI ÖNCESİ MÜZAKERELER Peygamberimizin Medinelilerle yapmış olduğu görüşmelerin olumlu neticelenmesi, miraç görüntülerinin gerçekleşmesinin ilk adımını oluşturmaktaydı. Cenab-ı Hak ayetlerini Kuluna / Elçisine göstermekteydi. Mucize gerçekleşiyordu artık. O’nun vaadettiği mucizeler artık bir bir tecelli edecekti. Bu görüşmelerin ilk somut tecellisi “1. Akabe Biatı” olarak bilinen ve “İsra Suresi”ndeki şartları kapsayan ve 6-8 Hazreçli ile Peygamberimiz arasında yapılan Mutabakat Zaptıdır. Ulaşabildiğimiz tarihi kayıtlarda Medineli Yahudi kabilelerle yapılan müzakerelere ilişkin herhangi bir bilgi mevcut olmamakla birlikte, Kur’an bizlere onlarla bu müzakerelerin Evs ve Hazreçliler üzerinden yapıldığı bilgisini kayıt altına aldırmıştır. Peygamberimizin kabileleri ziyaretlerinden sonra Mutabakat Zaptının (Biat) yapıldığı yer olarak Mescid-i Haram’dan en uzak bir mekân (Mescid-i Aksa) seçilmiştir. Vakıdi ve Ezrakiye göre bu mescid Cirane Vadisindeki mesciddir. Bu vadi Arafata yakın bir yerdir. Medinelilerle gerçekleştirilen görüşmeler gecenin belli bir vaktinde gerçekleştirilmiştir. Hz.Muhammed@ son biatın yapılacağı gece Mescid-i Haram’dan kalkar ve yürüyerek Cirane Vadisindeki Mescid-i Aksaya gider. Mescid-i Aksa da o gece yapılan görüşmeler olumlu neticelenir ve Medineliler Hz.Muhammed’e@ biat ederek kutlu bir değişimin ilk adımı atılır. Böylece O’nun getirdiği ilahi sisteme intisap edecek olan herkes Hz.Nuh’un@ gemisine binenlerin kurtulması misali Hz.Muhammed’in@ yönetiminde inşa edilecek Cumhuriyete katılan herkes kurtuluşa erecektir. Cenab-ı Hak, kutlu değişimi Mescid-i Aksa’daki biat ile gerçekleştirmektedir. İsrailoğulları temsilinde Medineli Yahudilerin de kurtuluşa ermeleri için Kur’an rehberlik yapacaktır. Böylece peygamberimizin Yükseliş / Miraç müjdesine mazhar kılındığı sürecin ilk adımları gerçekleşiyor ve Cenab-ı Hak ayetlerini gösteriyordu. Rahman Rahim Allah Adına 1-3- Ayetlerimizi göstermek ([1] ) için, Kulunu gecenin bir vaktinde, Mescid-i Haram’dan kutlu değişimi gerçekleştireceğimiz Mescid-i Aksa’ya yürüten Zat, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Muhakkak ki O, en iyi işiten, en iyi görendir. Musa’ya da kitap verdik ve Benden başkasını vekil edinmeyin diye onu (Kitap’ı), İsrailoğullarına bir rehber yaptık. (Ey!) Nuh’la beraber gemiye taşıyarak kurtardığımız kimselerin soyundan olanlar! Şüphesiz o (Nuh) çok şükredici bir kuldu. (İsra Suresi 1-3) 38.1. Yahudilerin Anlaşmaya Sadık Kalmaları Konusunda Uyarılmaları Biat (Anlaşma) görüşmelerinde tartışılan konular Yahudi kabilelerle farklı, Arap kabilelerle farklıdır. İsra suresi aynı zamanda “Beni İsrail Suresi” olarak da adlandırılmaktadır. Surede tartışılan konuların geneli Yahudilerle ilgilidir. Zira Yahudiler, 1. Akabe biatının (anlaşmasının) muhatabı olan Medinelilerin önemli unsurlarındandır. Medineli Yahudi kabileler, Medine ekonomisinin ve askeri gücünün önemli bir büyüklüğünü elinde bulundurduklarından biatın (anlaşmanın) sonunda oluşturulacak Anayasanın en önemli taraflarındandır. Fakat Yahudi kabileler bu görüşmelerin ve anlaşmanın tarafları olarak siyer kaynaklarında yer almaz. Zira bu kabileler doğrudan muhatap olmamışlardır. Yahudileri vekaleten Hazreçliler temsil etmektedir. Medine Vesikası olarak adlandırılan Medine Anayasası, Yahudileri de kapsamakta iken onlar doğrudan muhatap değil müttefikleri olan Medineli Evs ve Hazreç kabileleri velayetinde anlaşmanın tarafı olmaları bu görüşü desteklemektedir. Yani Medineli Yahudi kabileler Evs ve Hazreç’in velayetinde temsil edilmektedir. Dolayısıyla Evs ve Hazreç’in yapacağı anlaşmalar Medine Yahudilerini de bağlar. Ancak böyle önemli konularda Evs ve Hazreç kabile ileri gelenleri Yahudi kabilelerin ileri gelenlerinin görüşlerini de mutlaka dikkate alıyor olmaları gereklidir. Diğer taraftan Medine’nin dolayısıyla peygamberimizin kuracağı devletin savunulması ve devletin yönetiminde peygamberimizin tam yetkili olması hususunda mutabakata varacak olsalar da Yahudi kabilelerini biat (anlaşma) öncesi uyarmak gerekmektedir. Bu uyarma, Yahudilerin geçmiş tarihleri anımsatılarak yapılır. Onların geçmişte çok büyük bir devlet haline geldikleri, fesat çıkarmaları nedeniyle bu hâkim konumlarını kaybettikleri ve büyük bir diasporaya maruz kaldıkları belirtilir. Söz konusu biat (anlaşma) ile halihazırda sahip oldukları konumlarını tekrar büyütecek ve üstün bir konuma gelecek fırsat doğmuştur. Ancak fesat çıkarmaya ve kurulacak düzeni bozmaya çalışacak olurlarsa, ikinci sefer büyük bir diasporaya maruz kalacakları uyarısı yapılır. 4-7- Biz İsrail oğullarına Kitap’ta / yazgıda şunu hükmettik: “Muhakkak ki siz, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız / fesat bulacaksınız (bozguna uğrayacaksınız) ve (bu arada) parlak bir yükselişle yükseleceksiniz.” İşte o ikisinden birincisinin zamanı geldiğinde, üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik de onlar, evlerin aralarına girip araştırdılar. O (İlk uyarı), vakti geldiğinde böylece yerine getirilmiş oldu. Sonra sizi tekrar onların üzerine galip kıldık ve sizi mallarla ve oğullarla güçlendirdik. Ve sizin askerî açıdan sayınızı artırdık. Eğer iyilik ederseniz faydası kendinize, eğer kötülük ederseniz yine kendinize kötülük etmiş olursunuz. Artık diğer fesadınızın zamanı gelince yine yüzünüzü karartacaklar, ilk defa girdikleri gibi yine mescide girecekler ve elde ettiğiniz her şeyi mahvedip, helâk edecekler. (İsra Suresi 4-7) Medine Yahudileri Anlaşmadan sonra fesat çıkaracak olurlarsa, onlara cehennemin yaşatılacağı şeklinde tehdit edilir. Kur’an’ın rehberliğine uyarak ona göre hareket edenlere mükafat olduğu belirtildikten sonra vaad edilen bu geleceği inkâr edenlere ise acı bir azap hazırlandığı bildirilir. 8-10- Rabbinizin size merhamet etmesi umulur. Fakat eğer siz (fesada) dönecek olursanız Biz de (cezalandırmaya) döneriz. Biz cehennemi, kâfirler için kuşatıcı bir zindan kıldık. Muhakkak ki bu Kur’an, insanları en doğru ve en sağlam yola sevk eder ve ıslah edici eylemlerde bulunan inanmış kimselere, büyük bir mükâfata nail olacaklarını müjdeler. Vaad edilen bu geleceğe inanmayan kimselere ise elemli bir azap hazırladık. (İsra Suresi 8-10) 38.2. Anlaşmanın Yeni Bir Milat Olacağı Yahudiler kurulacak bu tevhit sisteminde güzel davranışlara davet edildikten sonra tüm Medineliler bu birlik ve beraberlikten meydana gelecek kazanç ve üstünlük için acele etmemeleri ve kurulacak yeni devlete biraz süre tanımaları gerektiği vurgulanır. Bu husus karanlık günlerin geçeceği, aydınlık ve güzel günlerin mutlaka geleceği şeklinde ifade edilir. Dahası kurulacak İslam Cumhuriyeti ile çok büyük lütuflara mazhar olunacağı ve bu kuruluşun bir “milat” olacağı belirtilir ki “hicret” yani İslam Cumhuriyetinin kuruluşu hicri takvimin başlangıcı olarak belirtilmiştir. Böylece müminler yılları bu kuruluş / hicret tarihi itibari ile saymaya başlamışlardır. Kur’an bu hususu da aşağıdaki şekilde ifade eder; ​ 11-12-Böyle iken insan, tıpkı hayrı istercesine şerri ister. Doğrusu insan çok aceleci olmuştur. Halbuki biz geceyi, gündüzü iki ayet yaptık. Gecenin karanlığını gidereceğiz ve sonra gündüzün aydınlığını getireceğiz ki rabbinizden lütuf ve ihsan talep edesiniz ve senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz. Biz, her şeyi apaçık anlatmaktayız. (İsra Suresi 11-12) Cenab-ı Hak, acele ederek yapılacak yanlış hareketin sonuçlarını ve cezasını da başkası değil yine bu sabırsız ve asabi hareketleri yapanların çekeceğini Surenin ilgili ayetlerinde “insanın kendi kuşunun kendi boynuna dolanması” tabiri ile dile getirir. Hiç kimsenin bir başka kimsenin yaptıkları ile hesaba çekilmeyeceği prensibi ortaya konur. Bunun hem bu dünyada kurulacak ilahi sistemde geçerli olacağı hem de ahiretteki ilahi yargılamanın düsturu olduğu ifade edilir. 13-15-Biz her insanın kendi kuşunu (iyiliklerini ve kötülüklerini) boynuna doladık. Biz kıyamet günü kendisinin önünde açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkarırız. “Oku kendi kitabını! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter!” denilecek. Kim doğru yolu bulursa sırf kendi iyiliği için doğru yolu bulmuştur. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Hiç kimse, bir başkasının yaptığı yanlışların yükünü taşımaz! Biz bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık. (İsra Suresi 13-15) Devamında ise bu kabilelerin kodamanlarına / önderlerine çok dikkat edilmesi gerektiği zira fesatın kaynaklandığı odakların onların olacağı ve o kodamanlara engel olunmayacak olursa tüm toplumun felakete sürükleneceği belirtilir. Geçmişte bunun hep böyle olduğu şimdi de aynı şeylerin olacağı konusunda uyarı yapılır. Dolayısıyla aceleci olunmaması ve günü kurtarma düşüncesi ile hareket edilmemesi gerektiği aksi takdirde kodamanların tahrikleriyle yapılacak yanlışlarla çok acı azaplarla karşı karşıya kalınacağı vurgulanır. 16-18-Biz bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz zaman, onun varlık ve güç sahibi kodamanlarına emrederiz. Fakat buna rağmen onlar orada fesat çıkarırlar. Böylece o ülke, helâke müstahak olur; biz de orayı darmadağın ederiz. Biz Nuh’tan sonraki nesillerden nicelerini helâk ettik. Kullarının günahlarını hakkıyla haberdar olan ve en iyi gören olarak Rabbin yeter. Her kim aceleyi isterse, orada istediğimiz kimseye, dilediğimizi çabucak veririz. Sonra onun için cehennemi hazırlarız; kınanmış ve kovulmuş olarak oraya girer. (İsra Suresi 16-18) Ama vaad edilen geleceği / ahireti ister ve ona göre çaba sarf eden kim olursa olsun, onların Cenab-ı Hakk’ın ihsanına nail olacağı ve bu ihsanının asla kimseye özel bir imtiyaz olarak tahsis edilmediği belirtilerek ne Medine’nin ileri gelenlerine ne de Yahudilere herhangi bir imtiyazlarının olamayacağı vurgulanmaktadır. Böylece Medine İslam Cumhuriyetinde vatandaşlığın Anayasal eşitlik çerçevesinde olacağı herkese hak ettiğinin karşılığının mutlaka verileceği hüküm altına alınır. Kozmik ahirette verilecek rütbe, makam ve ihsanların çok daha büyük olacağı bildirilir. 19-21- Kim de vaad edilen geleceği / ahireti isterse ve mümin olarak ona (vaad edilen gelecek / ahiret) için ciddi bir çaba gösterirse, işte öylelerinin çalışmalarının karşılığı verilir. Hepsine; onlara da bunlara da veririz. Bunlar Rabbinin ihsanındandır. Rabbinin ihsanı kısıtlanmış değildir. Onların bir kısmını bir kısmı üzerine nasıl üstün kıldığımıza bir bak! Elbette Ahiret, dereceler bakımından daha büyüktür, üstünlük bakımından da daha büyüktür. (İsra Suresi 19-21) 38.3. Anlaşmanın / Anayasal Uzlaşmanın Temel Çerçevesi Medinelilerle uzlaşmanın esaslarının / Anayasa maddelerinin Yahudilere emredilen “On Emri” (Cumartesi günü yasağı hariç) kapsayacak ve bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla diğer güzel emirleri / hükümleri de içereceği belirtilir. Üzerinde uzlaşma sağlanan bu emirler / hükümler dikkatle incelenecek olursa bunlar her mükemmel anayasada olması gereken en temel ilkeleri olduğu görülecektir. Bunlar; Devletin şekli, yaşam hakkı, fikir ve düşünce hürriyeti, nesil emniyeti, ailenin korunması, mal edinme hakkı ve korunması, şahsiyetlerin / kişiliğin korunması, yardımlaşma, paylaşma ve dayanışma, sosyal devlet, zayıfları koruma ve kollama, ölçü ve tartıda doğruluk- dürüstlük, tecavüzü engelleme, paylaşma….gibi hayati temel ilkelerdir. Böylece Yahudiler dahil Medinelilerle birlikte yaşamın Anayasal hükümleri aşağıdaki ayetlerle belirlenir; 22-36- Allah ile birlikte başka bir ilâh kılma (tanıma)! Yoksa aşağılanır ve yalnızlığa mahkûm olarak kalırsın. Rabbin şunları kaza etti / gerçekleştirdi / hüküm altına aldı; Kendisinden başkasına kul olmayın. Anne ve babaya ihsanla davranın. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlığa ererse, sakın onlara “öf” deme, onları azarlama. Onlara kerim (yumuşak, tatlı ve güzel) söz söyle. Onlara merhametle alçak gönüllülük kanatlarını indir. Ve de ki; “Rabbim! Onların beni küçükken koruyup gözeterek yetiştirdikleri gibi, sen de onlara rahmet et.” Rabbiniz kalplerinizdekini çok iyi bilir. Eğer siz salihlerden / iyi kişilerden olursanız elbette O tövbe edip kendine yönelenleri bağışlayıcıdır. Yakınlara, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver. Sakın saçıp savurarak israf etme! - Şüphesiz saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.- Eğer Rabbinden umduğun bir rahmeti beklerken onlara bir şey veremez, yüz çevirmek zorunda kalırsan, o vakit de onlara güzel sözler söyle ve onların gönüllerini al. Elini boynuna bağlanmış kılma! / Cimri olma! Büsbütün eli açık da olma! Aksi hâlde kınanmış ve sıfırı tüketip yaptığına pişman olur kalırsın. Gerçekten senin Rabbin, kullarından dilediği için rızkı genişletir ve daraltır. Şüphesiz ki O, kullarından gerçekten haberdardır, hakkıyla görendir. Yoksulluk kaygısıyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da sizi de Biz rızıklandırırız. Onları öldürmek gerçekten büyük bir suç ve cinayettir. Zinaya yaklaşmayın! Çünkü o, iğrençliktir ve sonu kötü bir yoldur. Haklı bir gerekçeye dayanmadıkça, Allah’ın haram kıldığı nefsi öldürmeyin. Kim zulmen öldürülürse, Biz onun velisine (hakkını alması için) bir güç / yetki verdik. Fakat o da öldürmede aşırı gitmesin. Çünkü kendisine tanınan o yetki ile zaten o yardıma mazhar olmuştur. Rüşdüne erinceye kadar yetimin malına yaklaşmayın! Ancak çok güzel bir tarzda o malı idare edebilirsiniz. Ahitlerinizi yerine getirin! Çünkü ahit / anlaşma / verilen söz sorumluluğu gerektirir. Ölçtüğünüz zaman tam ölçün ve dosdoğru terazi ile tartın! Böylesi sizin için daha iyi, daha yararlı ve tevil / sonuç olarak daha güzel olacaktır. İlmin olmayan bir şeyin ardına düşme! / karışma! / Yalana şahitlik yapma! Muhakkak ki kulak, göz, gönül, bunların her biri ondan sorumludurlar. (İsra Suresi 22-36) ​ Birlikte yaşamın en temel ilkesinin kimsenin kimseye kötü davranmaması ve kendisini beğenmemesi, gurur ve kibirden uzak olunması öğütlenir. Özellikle yöneticilerin halka karşı mütevazı davranması gerekliliği vurgulanır. Kibirli davranışların Cenab-ı Hak tarafından asla tasvip edilmediği belirtildiği gibi büyüklenmenin adice ve çocukça olduğu hususu “sen boyuna posuna bakmadan kendini büyük görmekle aslında kendini küçültüyorsun. Çünkü bu büyüklenmenle ne yeri delebilirsin ne de dağlara erişebilirsin” ifadesi ile anlatılır. Hiç kimsenin kimseden üstün olmadığı, kibirlilerin kendilerinden başkasına zarar veremeyeceği vurgulandıktan sonra yukarıda zikredilen Anayasal ilkeler / düsturlar / hüküm ve hikmetlere uymayanların Medine İslam Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkarılacağı ve Medine’den kovulacağı hususu da “lanetlenerek ve aşağılanarak cehenneme atılacağı” metaforu ile belirtilir. 37-39-Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme! Çünkü sen ne yeri yarabilirsin ne de boyca dağlara erişebilirsin. Kötü olan bütün bunlar, Rabbinin katında hoşlanılmayan şeylerdir. İşte bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerden (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerden) bazılarıdır. Allah’la beraber başka bir ilah tanıma. Aksi halde kınanmış ve kovulmuş olarak cehenneme atılırsın. (İsra Suresi 37-39) Ayrıca hiçbir şeyi Allah’a eş koşmama, putlaştırmama, dondurmama ve statüko yaratmama ve değişimin önünü tıkamama konusunda uyarılar Anayasal Mutabakatın taraflarına yapılıyor. Yaratılmış bütün mahlukatın Allah’ı tesbih ettiği yani yaratılış kanunlarına uyarak O’nun sistemine uyduğu ama müşriklerin insanların bireysel ve toplumsal yaşamları için Kur’an ile indirilen ilahi kanunlara uymamakta direndikleri, bu kanun ve ilkelere kulak tıkadıkları dahası çıkarlarına gelmediği için bunları duydukları zaman nefretle karşı çıktıkları hususuna değinilerek mutabakatın taraflarının bu ilkelere uyma konusunda müşrikler gibi davranmamaları belirtilir. 40-46- Rabbiniz, size oğulları tahsis etti de kendisi meleklerden kadınlar mı edindi? Muhakkak ki siz çok büyük bir söz söylüyorsunuz. Andolsun ki Biz, akıllarını başlarına almaları için bu Kur’an’da (hakikatleri) türlü şekillerde evirip çevirdik (açıkladık). Fakat bu (açıklamalar) ancak onların nefretini artırmaktadır. De ki; “Eğer dedikleri gibi O’nun (Allah) ile birlikte ilahlar olsaydı, o zaman bunlar da (ilahlar da) Arş’ın sahibine bir yol ararlardı.” O (Allah), onların dediklerinden büyük bir yücelikle münezzeh ve pek yücedir. Yedi gök, yeryüzü ve bunların içinde bulunanlar, Allah’ı tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz, onların tesbihlerini iyi kavramıyorsunuz. Şüphesiz ki O, halimdir, çok bağışlayandır. Kur’an okuduğun zaman seninle ahirete inanmayanlar arasında görünmez / gizli bir perde kıldık. Ve onların kalpleri üzerine, onu kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar, kulaklarına da bir ağırlık kıldık. Sen, Kur’an’da Rabbinin tekliğini anlattığın zaman nefretle arkalarına dönüp giderler. (İsra Suresi 40-46) 38.4. Anlaşmanın Medine’ye Birlik, Beraberlik, Barış ve Huzur Getirerek Dirilişin Gerçekleşeceğine İnanmayanlara Cevaplar Gerek Arap kabileleri gerekse de Yahudi kabileleri içinde bulundukları bu parçalanmışlık hallerinin yerini birliğe bırakacağına asla inanmıyorlardı. Onlar atomize hale gelmiş topluluklarının bir araya gelerek birlik oluşturmalarının ve böylece dirilmelerinin imkânsız olduğunu düşünüyorlardı. Onlar kendilerinin böyle bir uyanışla dirilecekleri konusunda tereddütlerini ifade ediyorlardı. Ama peygamberimiz nasıl ve ne halde olurlarsa olsunlar Cenab-ı Hakk’ın bu toplumları dirilteceğini açık bir şekilde bildirir. Bunun üzerine onlar bu dirilişin ne zaman vuku bulacağını sorarlar. Onların sorusuna söz konusu diriliş zamanının yakın olduğu belirtilir. Diriliş konusunda tereddütleri bazen Mekkeli müşrik ileri gelenler yarattığı gibi Medine’deki statükonun devamından yana olan bazı ileri gelenler de yaratmaktaydı. Mekkeli müşrik ileri gelenler, peygamberimiz ile görüşen her yabancıyı peygamberimiz ile birlikte olmama hususunda tehdit ettikleri gibi onları peygamberimizin davet ettiği tevhit anlayışının imkânsız oluşu konusunda tereddüde düşürüyorlardı. Onlar Hz.Muhammed’in@ süslü sözlerle algı operasyonu yaptığını, insanları büyülediğini / etkilediğini söyleyerek tezvirat yapıyorlardı. Ama peygamberimizle görüşen akıllı insanlardan bazıları bu tezviratlara aldanmıyorlar ve “şayet bu adam insanları büyülemede / etkilemede çok mahir ise o zaman sizi de etkilemesi lazım gelmez mi? Siz akıllısınız, etkilenmiyorsunuz da biz geri zekalı mıyız? Vb.” diyerek onları tersliyorlardı. Böylece Hz.Muhammed@ ile görüşen kimseler Mekkeli müşriklerin akıllarını kullanmadıkları, heva ve heveslerinin peşinden gittikleri için mesaja kulak vermediklerini değerlendirebiliyorlardı. Cenab-ı Hak ahirete (dünyevi ve uhrevi geleceğe) ilişkin aşağıdaki ayetlerle bu durumu edebi şekilde anlatır; 47-52- Biz onların sana kulak verdiklerinde aslında neye kulak kesildiklerini ve o zalimlerin gizli konuşmalarında da “Siz büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz” dediklerini çok iyi biliriz. Senin için nasıl misaller verdiklerine bir bak! Böylece sapıklığa düştüler! Artık çıkış yolu bulmaya güçleri de yetmez. Dediler ki; “Biz, bir kemik yığını olduğumuz ve ufalanıp toz olduğumuz vakit mi, gerçekten biz, yeni bir yaratılışla diriltilecek miyiz?” De ki; “İster taş olun, ister demir. Veyahut gönlünüzde büyüyen başka bir yaratık olun.” Sonra onlar; “Bizi kim geri döndürecek? / diriltecek?” diyecekler. De ki; “Sizi ilk defa yaratmış olan.” Bunun üzerine sana başlarını sallayacaklar ve “Ne zamandır bu?” diyecekler. De ki; “Çok yakın olması muhtemeldir! Sizi çağıracağı gün, O’na hamd ederek / yönelerek çağrıya uyacaksınız ve çok kısa bir süre kalmış olduğunuzu anlarsınız.” (İsra Suresi 47-52) ​ Kurulacak devlette insanların birbirlerine çok nezaketli davranması ve bedevi davranışları terk ederek medeni davranış ve sözler sarf edilmesi öğütlenir. Zira yeni oluşan toplulukta farklı kabilelerden olan müminler birbirlerine nezaketli davranmazsa münafık şeytanlar bu insanları birbirine düşürebilir. O şeytanlar bu birlikten asla hoşnut değillerdir. Şayet ilişkiler medeni davranış ve sözlere dayanmayacak olursa Cenab-ı Hakk’ın uyarısına uymamanın cezası olarak azaba uğranılacaktır. Bu uyarılara rağmen birbirlerine bedevi davranış ve sözler sergilenmesi nedeniyle yaşanacak olumsuzluklardan (anarşi, kaos, kavga ve çatışma) Hz.Muhammed@ sorumlu tutulamaz. 53 -54- Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır. Rabbiniz ne olduğunuzu, (neye layık olduğunuzu) tam olarak bilmektedir. Dilerse size acıyıp esirgeme gösterir, dilerse azap eder. Biz seni onların davranışlarının sorumlusu olarak göndermedik. (İsra Suresi 53-54) 38.5. Anlaşmaya Uymamak İçin Dini Gerekçeler İleri Sürenlere Verilen Cevaplar Biat için yapılan müzakerelerde peygamberlerden / liderlerden bir kısmının diğer bir kısmından çeşitli yönlerden üstünlüklerinin olabileceği ama bunun mevcut peygambere / lidere itaat edilmemesi için bahane teşkil etmemesi gerektiği konusunda da uzlaşma sağlanır. Yahudilerin peygamberimizi kendi peygamberlerinden üstün görüp görmeme hususunda mevcut inanç ve kültürlerinden kaynaklanan endişeleri / tereddütleri bulunmaktadır. Bu noktada kendi peygamberlerinden başka üstün peygamber tanımaları zor görülmektedir. Onlar kendi kutsal kitabı olan Tevrat’tan başka düzenleyici kanun ve kuralı da tanımak istememektedirler. Ayrıca onlar peygamberimizin sadece bir aziz olmasını istiyorlardı. Onun yönetimde bir erk sahibi olmasını istemiyorlardı. Bu isteklerini de kendi dini anlayışlarına dayandırıyorlardı. Onların bu düşüncelerinin yanlış olduğu, kendi tarihlerinden verilen Hz.Davut@ örneği ile anlatılır. Nasıl ki geçmişte Hz. Davud @ hem kral hem de peygamber olarak gönderilmiş ve kamu yönetiminde Tevrat’ın kanun ve kurallarından ayrı olarak “Zebur” İsrail toplumunu düzenleyici kanun ve kurallar olarak gönderilmiştir. Bu nedenle şimdi de ayrı bir kitap olarak Kur’an ayrı bir peygamber olarak da Hz.Muhammed@ gönderilmiştir. Dolayısıyla Yahudilerin kendi dinlerine dayandırdıkları gerekçeleri batıldır. Allah (cc) kullarının ihtiyacı için kanun ve kurallar bildirmekte ve bunları uygulamak için de elçiler göndermektedir. Çünkü insanların içinde bulundukları sıkıntıları gidermek ve sorunlarını çözmek için mevcut kutsanan otoritelerin elinden hiçbir şey gelmemektedir. Onların bu sorunları çözmeye kafaları çalışmamakta, güçleri ve ufukları yetmemektedir. ​ 55-56-Rabbin göklerde ve yerde olan kimselerin hepsini en iyi bilendir. Andolsun ki biz, peygamberlerin kimini kimine üstün kıldık. Davud’a da Zebur’u verdik. De ki; “O’ndan başka kendisinde yetki ve kudret olduğunu düşündüğünüz otoriteleri şeyleri çağırın / onlara başvurun. Göreceksiniz ki onlar, sizden sıkıntıyı kaldırmaya da sizin halinizi değiştirmeye de güç yetiremezler. (İsra Suresi 55-56) ​ Halbuki kutsal kabul edilen şahsiyetlerin insanların sorunlarını çözmek için Allah’tan yardım istedikleri, O’nun rahmetini umdukları ve O’nun azabından korktukları belirtilir. Dolayısıyla Yahudilerin Allah’ı bırakıp o kutsal kabul edilen şahsiyetlerden medet ummayı bırakmaları gerektiğine vurgu yapılır. Yukarıda belirtilen anayasal ilkeler çerçevesinde kurulacak Medine İslam Cumhuriyeti ile Mekke’nin devrileceği, kıyamet gününe kadar çevredeki yerleşim yerlerine sürekli hücumlar gerçekleştirileceği ve birliğe dahil olmayı reddenlerin yıkıma uğratılacağı şeklinde bir strateji uygulanacağı bildirilir. Bu strateji, Kitap / Anayasanın en temel prensibi olarak yazılmıştır. Bu stratejinin doğru olduğuna dair hiçbir mucize / işaret beklenmemesi gerektiği de belirtilir. Semud kavmine gönderilen dişi deve işareti gibi geçmiş kavimlere çeşitli işaretler / mucizeler gönderilmiş fakat onlar bu işaretleri görmesine rağmen peygamberlerinin gösterdiği stratejiyi takip etmemiş olmaları nedeniyle kurulacak Medine İslam Cumhuriyetinin çevre kabilelere yönelik cihatçı stratejisinin doğruluğu hususunda herhangi bir mucizevi işaretin gönderilmeyeceği ifade edilir. Bu anlaşmadan çok önce Hz.Muhammed’e@ gösterilen miraç rüyasının doğruluğu şimdi yapılan bu anlaşma ile ispatlanmaktadır. Fakat o miraç rüyası anlatıldığı zaman içlerinde müminlerin de olduğu birçok kimse bu rüyaya inanmamıştı. Şimdi o rüya gerçekleşmektedir. Şu unutulmasın ki, Allah bütün insanları / kabileleri kuşatmıştır. Hele bu anlaşma ile kabilelerin kuşatılacağı / teslim alınacağı artık neredeyse kesinlik derecesindedir. 57-60- Onların dua ettikleri / çağırdıkları (şahsiyetler de), Rablerine yakınlaşmak için vesile ararlar (dı). O’nun rahmetini umarlar(dı) ve O’nun azabından korkarlar(dı)! Gerçekten senin Rabbinin azabı korkunçtur. Kıyamet gününden önce, yıkıma uğrattığımız veya şiddetli bir azap ile cezalandırdığımız hiçbir şehir / ülke yoktur ki, onların bunu hakkettikleri Kitap’ta satırlaştırılmış olmasın. / yazılmış olmasın. Bizi bu hususta bir işaret / ayet göndermekten alıkoyan tek sebep, önceki toplumların onları hep yalanlamış olmalarıdır. Nitekim, Semud kavmine uyarıcı bir işaret / ayet olarak o dişi deveyi vermiştik, ama onlar bunu kaale almadılar. Oysa biz bu kabil işaretleri / ayetleri yalnızca korkutup uyarmak amacıyla göndeririz. Hani Biz sana; “Şüphesiz Rabbin insanları kuşatmıştır” demiştik. Sana gösterdiğimiz o rüyayı da / görüntüyü de Kur’an’da lânet edilen ağacı da insanlara sırf bir imtihan kıldık. Biz onları, korkutuyoruz, fakat bu, onların tuğyanından / taşkınlığından / azgınlığından başka bir şey arttırmıyor. (İsra Suresi 57-60) ​ 38.6. Medine İleri Gelenlerinden Bazılarının Yapılan Anlaşmaya Karşı Çıkmaları Hz.Muhammed’i@ Medine’ye getirip başkan yapma teklifini müminler kendi kabileleri içerisinde tartışmaya açtıkları zaman ileri gelenlerden Abdullah b. Übey gibi iblisler şiddetle karşı koymuşlardı. Aynı teklif Medine’nin Yahudi kabileleri arasında da tartışılmış Huyey b. Ahtab ve Ka’b b. el-Eşref gibi Yahudi iblisler de peygamberimizin Medine’ye başkan olmasına şiddetle karşı çıkmışlardı. Onlar, Hz.Muhammed’in@ başkan olması teklifini reddederken O’nun çamurdan kinaye mütevazı, paylaşmacı, vergili ve iyiliksever sıfatları ile alay ettiklerini, Kur’an Hz. Adem@ kıssası üzerinden anlatır. Sorunların çözümü ve Medine’ye barış ve huzurun gelmesi için Medineli her kabilede ileri gelenlerin aklı selim olanları bu teklife olumlu bakarken bazı iblis ruhlu ileri gelenler kendilerini Hz.Muhammed’den@ üstün görerek Ona itaat / secde etmeyeceğini deklare ederler. O iblisler, sadece boyun eğmeyeceklerini haykırmakla kalmadıkları gibi kabile meclisinin aklı selim üyelerinin Hz.Muhammed’i@ kendilerine üstün / şerefli tuttukları için onlara kızarlar. Mekke ile yaşanacak kıyamete kadar Hz.Muhammed’in@ arkasından gidenleri kendi emri / hakimiyeti / boyunduruk altına alacaklarını ifade ederler. Diğer ifade ile Medine’nin kurtuluşu için Hz.Muhammed’i@ başkan edinme fikrine kapılanların yanıldıklarını kendilerine göstereceklerini ve böylece kendi fikirlerine çekeceklerini iddia ederler. Onların bu sözlerine karşı Hz.Muhammed’i@ kendilerine lider seçmeyi kabul eden aklı selim Medineliler ise onlara “size uyacak olanlarla birlikte ‘canınız cehenneme!’” derler. Dahası o iblislere “istediğiniz kadar uğraşın, ister tehdit, şantaj ve ayartma yapın, ister atlı ve yaya bütün askeri gücünüzü seferber ederek korkutmaya çalışın, ister onların mallarıyla kendi malınızı karıştırıp ya da akrabalık kurarak onları kendinize uydurmaya çalışın ve isterseniz bol bol vaadlerde bulunarak onları aldatmaya çalışın! Hiç farketmez! Onlar öyle ihlaslı kimseler ki, Hz.Muhammed’e@ öylesine bağlılar ki asla onları ayartamaz, kandıramaz ve saptıramazsınız. Onları hakimiyetiniz altına alamazsınız” dediler. Böylece Abdullah b. Übey, Huyey b. Ahtab, Ka’b b. El-Eşref gibi iblisler Hz.Muhammed’e iman etmiş müminlerle uğraşmanın öyle kolay olmadığını ve bu anlaşmayı engelleyemeyeceklerini anlarlar. Bu anlatı gösteriyor ki; Medine Anayasasının Medine meclisinde kabul edilmesi öyle sanıldığı gibi kolay olmamıştır. Çok şiddetli tartışmalar, kavga ve gürültüler olmuş olup sonunda iblisler pes etmişlerdir. İslam tarihinde “münafıklar” olarak isimlendirilmiş bu iblislerin peygamberimize nasıl muhalefet ettikleri ileride işlenecek konularda detaylarıyla görülecektir. Anayasal Anlaşma çerçevesinde uzlaşarak Hz.Muhammed’e@ biat eden Medinelilerin bu konu üzerinde kendi meclislerinde yaşadıkları tartışmaları Cenab-ı Hak Hz.Adem@ kıssası ile anlatır; ​ 61-65- Biz meleklere; “Adem’e secde edin” dediğimiz zaman İblis’ten başka hepsi secde ettiler. O; “Ben çamurdan yarattığın kimseye mi secde edeceğim?” dedi. (İblis devamla) “Benden şerefli / üstün kıldığın şu kimseye bak! Andolsun ki, eğer bana kıyamet gününe kadar zaman verirsen onun neslini, pek azı hariç, mutlaka boyunduruğum /emrim / yönetimim altına alacağım” dedi. (Allah) buyurdu: “Defol git! Eğer onlardan kim sana tâbi olur ise, o zaman muhakkak ki hepiniz cehennemle cezalandırılacaksınız. Bu sizin yaptığınızın sonucudur! (Yaptıklarınızın) Tam karşılığıdır!” “(Haydi durma!) Onlardan gücünü yetirdiklerini sesinle sars! / korkut! / tehdit et! Atlılarınla ve yayalarınla onların üzerine yaygara kopar! / korkut! / tehdit et! Mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol! Onlara vaatlerde bulun! / vaatlerle ayartmaya çalış!” - (Ne var ki) şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaad etmez.- Muhakkak ki Benim gerçek kullarım üzerinde, senin bir sultanlığın (yaptırım gücün / hakimiyetin) yoktur. / olmayacaktır. Senin Rabbin, vekil olarak kâfidir (yeter). (İsra Suresi 61-65) ​ Cenab-ı Hak, Anayasal Sözleşme çerçevesinde biat edecek olan Medinelilere bir uyarıda bulunur. Şöyle ki; “Şimdi anlaşmayı yaparak Allah’ın size sunduğu İslam Sistemi gemisine bindiniz. Allah elçisi de bu geminin kaptanı misali sizi içinde bulunduğunuz anarşi ortamından Allah’ın göstereceği yol ve metotlarla kurtaracak ve sizleri çeşitli lütuflara mazhar kılacak. Ancak uçurumun kenarından, denizdeki fırtına ve kasırgalardan kurtulma örneklerinde olduğu gibi sizi yok olmaktan kurtaracak olan Allah elçisini, işiniz yoluna girdikten sonra yalnız bırakacak olursanız, yani Allah’ın sistemini terk ederek tekrar eski şirk sisteminin yasa ve kurallarına geri dönerseniz, o takdirde Allah sizi yerin dibine batırabilir, sorunlarınız çözüldükten sonra gerisin geri zulme dönerseniz kendinizi emniyette hissetmeyin! Zira Allah kendi yolundan döneni ve elçisini yalnız bırakanı asla affetmez, başınıza türlü türlü belalar getirir ve sizi eski anarşi içerisindeki halinize tekrar döndürür de sizi o anarşide boğar yok eder. Tıpkı deniz yolculuğunda yakalandığınız fırtınadan kurtulduktan sonra yeni bir deniz yolculuğuna çıktığınızda yine bir fırtınaya yakalanıp bu kez boğulmak gibi.” 66-69- Sizin Rabbiniz, kendi lütfundan nasip arayasınız diye, sizin için denizde gemileri yürüten zattır. Şüphesiz ki O, size çok merhametlidir. Denizde bir tehlikeyle karşılaştığınız zaman, O’ndan başka bütün o yalvarıp yakardığınız kişiler sizi yüzüstü bırakır. Ama ne zamanki O sizi sağ salim karaya çıkararak kurtarınca, hemen yüz çevirirsiniz (O’nu unutuverirsiniz.) İnsan gerçekten çok nankördür! Peki karaya çıkınca O’nun sizi orada yerin dibine geçirmesinden yahut üzerinize bir kasırga göndermesinden güvende misiniz? O takdirde kendinize bir Vekil de bulamazsınız. / O takdirde kendinizi koruyacak bir melce’ de bulamazsınız. Yahut sizi tekrar oraya (denize) döndürüp de üzerinize kasırgalar göndermesinden ve böylece ettiğiniz nankörlük sebebiyle sizi boğmasından güvende misiniz? O zaman bu yaptığımıza karşı, bizden öcünüzü alacak bir kimse de bulamazsınız kendinize. (İsra Suresi 66-69) ​ Yapılan anlaşma ile oluşturulacak devlet ve toplumun çok şanlı ve şerefli olacağı, her taraftan karadan, denizden çok çeşitli nimetlere mazhar olacağı ve diğer toplumlardan üstün hale gelecekleri Cenab-ı Hak tarafından bildirilir. 70-71- Ant olsun ki Biz, Ademoğullarını şan ve şeref sahibi kıldık. / kılacağız. Onları karada ve denizde taşıdık ve onları temiz-hoş yiyeceklerle rızıklandırdık. / rızıklandıracağız. Onları yarattığımız diğer canlıların çoğundan üstün kıldık. / kılacağız. (İsra Suresi 70-71) Medine İslam Cumhuriyeti kurulduğu zaman kabileleri önderleri temsil edecek. Anayasaya / Kitaba sımsıkı sarılan ve hükümlerine bağlı kalanlara asla hiçbir haksızlık yapılmayacağı, onlara ayrımcı ve ötekileştirici politikaların asla uygulanmayacağı deklare edildikten sonra anlaşmaya karşı olan ve gelecekte de İslam Cumhuriyetine gözü kapalı isyan eden kimselere ise aynı güvencenin verilmeyeceği belirtilir. Bu hususlar ahirette yaşanacak sahnelere yapılan benzetmelerle şöyle anlatılır; 72- O gün Biz bütün insanları önderleriyle çağıracağız. Ki o gün, kimin kitabı sağ eline verilirse, işte onlar kendi kitaplarını okuyacaklar ve onlar zerre kadar bir haksızlığa uğratılmayacaklar. Her kim de burada kör ise işte o, ahirette de kördür. Çünkü o yoldan çok sapmıştır. (İsra Suresi 72) 38.7. Yahudilerin Anayasal Sözleşmeye Kendi İlkelerini Sokuşturma Çabaları Anayasa maddeleri hazırlanırken Yahudiler kendi çıkarlarına uygun buldukları bazı hususları sanki kendi kitaplarındanmış yani ilahi öğretiye aitmiş gibi göstererek Anayasa taslağına derç ettirmeye niyet etmişlerdi. Onlar, ilahi öğretiye aitmiş gibi gösterdikleri bazı ilkelerin anayasa metninde yer alması konusunda Hz. Muhammed’i@ aldatmaya çalıştılar ve kısmen de başarılı oldular. Fakat sağlam duran Hz.Muhammed@ onların sokuşturmaya çalıştıkları maddelerin ilahi öğretiye ait olmadığını anladı ve o maddeleri taslaktan çıkarttırdı. Böylece onların oyunları son anda fark edilerek bozuldu. Anayasa Yahudilerin sokuşturdukları şekilde çıksaydı Hz. Muhammed@ Medine’deki sorunları çözemeyecek ve çok zorluklar, sıkıntılar yaşayacaktı, adeta ölüp ölüp dirilecekti. Yahudilerin derç ettirmeye çalıştıkları maddeler kendi çıkarlarına hizmet eden ve haksızlık oluşturacak hususlar içeriyordu. Halbuki Cenab-ı Hakk’ın ilahi öğretisinin öngördüğü sistem ise nasıl ahirette herkesin işledikleri her şeyin zerresine varıncaya kadar karşılığı verilecekse dünyadaki ilahi sistemde de aynı şekilde olması gerektiği, herkese yaptıklarının karşılığının adil bir şekilde verilmesi, kimseye haksızlık yapılmaması ve kimsenin ayrıcalıklı olmaması gerektiği hususlarını içeriyordu. Şayet onların sokuşturmaya çalıştıkları maddeler taslağa girseydi o zaman onlar Hz. Muhammed’i@ dost edineceklerdi. Zira halka kurdukları sömürü tezgâhları devam edecekti. Ancak o takdirde de sorunları çözme vaadiyle gelen Hz. Muhammed@ çok büyük sıkıntılar içerisinde kalacaktı. 73-75- Onlar, sana vahyettiğimizden başka şeyler düzüp bize iftirâ etmen için az kalsın seni bile fitneye düşüreceklerdi. İşte o takdirde seni halil / yoldaş / dost edinirlerdi. Eğer Biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, gerçekten neredeyse onlara birazcık meyledecektin! İşte o takdirde biz sana hayatın da ölümün de (sıkıntılarını) kat kat tattırırdık da bize karşı kendine yardım edecek hiç kimseyi bulamazdın. (İsra Suresi 73-75) 38.8. Hicretin Kesinleşmesi Mekke ileri gelenlerinin Hz.Muhammed’in@ Cirane’deki Mescid-i Aksa’da Medinelilerle görüştüğünden haberdar olur olmaz onu tedirgin etmeye başlayacakları açıktır. Nitekim öyle de oldu ve onlar Hz.Muhammed’i@ Mekke’den atmakla tehdit ettiler. Yani vatandaşlıktan çıkararak vatansız bırakmak ve kurda kuşa yem etmekle korkutmaya çalıştılar. Aslında bu tehdidi her zaman yapmaktaydılar. Fakat artık bu tehdit ve korkutmaların hiçbir anlamı kalmamıştı. Zira kuş zaten yuvadan uçma noktasına gelmişti. Hz.Muhammed’in@ kendi vatanından sürüp çıkarılması halinde artık gideceği, sığınacağı yeni bir vatanı daha olmuştur. Onu bağrına basacak hatta baş tacı edecek bir vatanı vardır artık. O’nun vatanından ayrılması Mekkelilerin kurtuluşu, başlarındaki belayı savmaları değil tersine başlarına tam bir bela almaları demekti. Hz.Muhammed’in@ Mekke’den çıkarılması aslında kendilerinin Mekke’den sürüp çıkarılmaları ya da kendilerinin sonunun geldiğinin habercisi demekti. Zira İlahi yasa hep böyle işlemişti. Cenab-ı Hak her nereye bir peygamber gönderdi ise o ülkenin şımarık ileri gelenleri mutlaka o peygamberi ya öldürmüşler ya da ülkeden sürüp çıkarmış olsalar da aslında onlar bu hareketleri ile kendi sonlarını getirmişlerdir. Bu değişmez ilahi / sosyolojik bir kuraldır. 76-77- Yakında seni bu yerden / yurdundan çıkarmak için kesinlikle rahatsız edecekler. Ama, sen ayrıldıktan sonra, onların kendileri de pek fazla kalamayacaklar. Senden önce gönderdiğimiz tüm elçiler için öngördüğümüz sünnet / usul / yöntem budur. Sünnetimizde / usulümüzde / yöntemimizde herhangi bir değişiklik göremezsin. (İsra Suresi 76-77) ​ 38.9. Hz.Muhammed’in@ Kamusal Mesaisinin düzenlenmesi Anlaşma (biat) yapılmış, biatlar alınmış ve artık Medine’de bir devlet kurulacaktır. Kurulacak devlette Hz.Muhammed’in@ bir kamu otoritesi olarak neler yapması gerektiği konusunda da Cenab-ı Hak elçisine rehberlik yapar; Elçisine kamu otoritesi olarak kamunun ihtiyaçlarını gidermek, onların sorunlarını çözmek, onları eğitmek, onların kamu ile ilgili işlerini görmek için günün belirli vakitlerini tahsis etmesi gerektiği belirtilir. Bu vakitler öğle, ikindi, akşam ve yatsı vakitleridir. Kamu otoritesi olarak sabah daha gün doğmadan mesainin başlatılması ve zihinlerin en berrak olduğu, öğrenmenin en kolay ve kalıcı olduğu fecir vaktinde ilahi öğretinin çağrısı / Kur’an ile kamuyu eğitmesi emredilir. Böylece halk işlerini görmeye başlamadan önce ilahi öğretinin düsturları ile donanacak ve gün içerisinde işlerinde bu düsturlara uyma konusunda daima diri ve müteyakkız olacaktır. Daha sonraki zamanlarda sabah namazı olarak adlandırılan bu eğitimin amacı islam toplumunun bireylerini kötülükten uzaklaştırmak, iyiliğe yöneltmek, dürüst, doğru, namuslu ve şerefli şahsiyetler yapmaktır. Fecirde Kur’an okunması olarak emredilen bu eylem sonucu yetişen bireyler ilahi sistemin / hakkın birer şahitleri olacaklardır. Devlet başkanlığı makamına / çok üstün bir makama / makam-ı Mahmud’a oturmanın çok yakın olduğu bir zaman dilimine girildiği, bu nedenle de Hz.Muhammed’in@ artık ne uyku ne de rahat yüzü görmesinin mümkün olmadığı bildirilir. Zira artık bundan sonra yükü daha da artmakta ve bu yükü üstlenen bir devlet başkanının gecesini gündüzüne katması gerekmektedir. Toplumun sorunlarının çözülmesi, emniyetinin sağlanmasını, düşmana karşı vatanın savunulması vb. kamusal işler için artık gece gündüz çalışması gerekmektedir. Bu sebeple Hz.Muhammed’e@ geceleri teheccüde kalkıp İlahi öğreti / Kur’an çerçevesinde bu sorunlarla boğuşup, onları çözmesi emredilir. Ayrıca yapılan bu anayasal sözleşme (biatlaşmadan) sonra Mekke’den Medine’ye hicretin mutlaka gerçekleşeceği bilindiğinden bu hicretin hayırlısı ile ve güvenle gerçekleşmesi konusunda Cenab-ı Hakk’ın inayet ve yardımının talep edilmesi öğretilir. Mekkeliler, müminlerin hicret etmesine kolay kolay müsaade etmeyeceklerdi. Diğer taraftan Medine’deki muhalif ileri gelenlerin çıkaracağı engeller de düşünüldüğünde Medine’ye girişin de öyle göründüğü gibi kolay olmayacağı açıktı. Bu nedenle Mekke’den çıkışın da Medine’ye girişin de hayırlı ve güvenli olması için Cenab-ı Hakk’a sığınılması, O’nun inayetinin talep edilmesi, gerekli her türlü tedbire başvurulması ve her türlü yardımcı kuvvetin / güç / yetki / otoritenin desteğini temin için gereği neyse yapılması tavsiye ediliyor. Hatta Medine’ye gidildiğinde toplumu ıslah için ve devletin ayakta kalabilmesi için yardımcı güç, kuvvet, destek ve otoritenin kendisine bahşedilmesi için duacı olması öğütlenir. Bu hususlarda meşru olan her türlü yola başvurulması istenir. 78-80- Güneşin dönmesinden, gecenin kararmasına kadar salat et. (Namazı müteakip kamu hizmetlerinde bulun, kamunun sorunlarını çözmek için uğraş.) Fecr Kur’an’ını da ikame et (yerine getir)! Çünkü fecrin Kur’an’ı şahitlidir. Ayrıca gecenin bir kısmında, yararını göreceğin, Kur’an’la teheccüde kalk! Rabbinin seni Makam-ı Mahmud’a ulaştırması yakındır. Ve de ki; “Rabbim! (Gireceğim yere) doğruluk ve güvenlikle girmemi, (terk edeceğim yerden de) doğruluk ve güvenlikle çıkmamı sağla, bana katından yardımcı bir kuvvet ver.” (İsra Suresi 78-80) ​ )Not: Ayet / mucize / destek tecelli ediyor. (A.A) 38.10. Vahyin Medine İslam Devletinin Yönetimindeki Yeri ve Ağırlığı Anayasal sözleşme (biat) müzakerelerinde tartışılan en önemli konulardan birisi de vahyin / ruhun yönetimdeki ağırlığının ne olacağı hususu idi. Hz.Muhammed@ Medine İslam Cumhuriyetinin Başkanı olacaktı ancak O’nun yönetme / yürütme yetkisi yanında Vahiy / Ruh ile gelen emir / yasa / talimatlara mutlak itaat konusunda Yahudiler başta olmak üzere diğer Medinelilerde tedirginlik vardı. Zira Hz.Muhammed’in@ kendi beşeri sıfatı ile verdiği emir ve talimatlar, ileri gelenler tarafından kritik edilebilir ve karşı görüşler verilebilirdi. Fakat gelen emir / yasa / talimat Vahiy / Ruh olarak geldiği söylendiğinde bu talimatın kritiği olamayacaktı ve mutlak itaat istenecekti. Bu durum onları ürkütmekteydi. Ne tür emir / yasa / talimatların geleceğini bilemediklerinden yarın neyle karşılaşacakları konusunda endişelerini anayasal sözleşme (biat) müzakerelerinde dile getirdiler. Bunun üzerine Cenab-ı Hak onlara şöyle cevap verilmesini bildirdi; “Hak gelince batıl yok olur. Zaten batıl yok olmaya mahkumdur. Şayet halihazırdaki bazı düzenlemeler batıl / yanlış ise bunların kaldırılması ve yerine doğru olan düzenleme ve yasamaların getirilmesi gerekmez mi? Barışı, huzuru, iyiliği, güzelliği istiyorsak doğruyu getirmek ve batılı / yanlışı kaldırmamız şarttır. Batılın / yanlışın yok edilmesi hak değil midir? Batılın / yanlışın yerine doğru / hak geldiği zaman buna kim karşı çıkar?” “Bu nedenle Kur’an kapsamında vahiyle / ruhla gelen herhangi bir emir / yasa / talimat toplumsal hastalıklara şifa olacak ve rahmet içerecek reçeteler hükmünde olacaktır. Hepimizin Rabbi olan Allah, kulları için kötü şeyler diler mi? O’ndan gelecek emir / yasa / talimatlar anayasal güvence (iman / emniyet / teminat) içerisine giren herkesin zihinlerini tatmin eden hükümler içerir, onların sıkıntı ve bunalımlarını giderir, ahlaklarını yükseltir ve böylece toplumda dirlik, birlik, düzen ve huzuru sağlar. Bu nedenle Kur’an / Vahiy / Ruh sayesinde gelen emir ve talimatlar rahmettir, şifadır.” “Bu emir ve talimatlar ancak zalimlerin yıkımını artırır, onların sömürü ve zulüm düzenlerini yıkar. Dolayısıyla doğru olan namuslu ve şerefli insanların Kur’an’la /Vahiyle / Ruhla gelecek emirlerden / yasalardan / talimatlardan endişe etmesine gerek yoktur.” “Allah’ın sizlere Kur’an’la / Vahiyle / ruhla indirdiği emir ve talimatlar, sizleri doğruya / hakka götürecek bir nimettir ve doğru kişiler bunun kıymetini bilir. Fakat zalimler bu nimetin kıymetin bilmezler ve onlar sorumluluktan kaçar, yan çizerler.” “Dahası o zalimler hakk geldiği zaman kendi yanlış / batıl sömürü düzenleri kalkacağı için herkes için nimet olan emir / yasa / talimat ve düzenlemelere nankörlük eder / inkara kalkışırlar. Herkes kendi mizacına göre iş yapar. Bu nedenle elbette zalimler Kur’an / vahiy / ruh ile gelen emir ve talimatlara karşı çıkacaklarıdır.” “Ayrıca mademki toplumsal sorunlarınızı siz kendiniz çözeceksiniz o halde neden çözmüyorsunuz? Sıkıntılarınıza, bunalımlarınıza uygun çözümler getirebiliyorsanız buyrun getirin. Ama getiremezsiniz. Zira sizin bu konularda bilgileriniz yeterli değildir. Bütün alimlerinizi, siyasilerinizi, entellektüellerinizi, büyücülerinizi, vizyonerlerinizi, tanıdık tanımadık ne kadar yetenekli adamlarınız varsa hepsini bir araya getirin de toplumsal sorunlarınızı çözecek Kur’an’ın getirdiği / getireceği uygun formüllere benzer formüller geliştirin bakalım. Yapabilir misiniz? Hayır yapamazsınız. Kur’an’ın / Vahyin / Ruhun getirdiği çözümlerin benzerlerini yapabilseniz zaten şimdiye kadar yapar ve sıkıntılarınızı, bunalımlarınızı giderirdiniz.” “Bütün bu sayılan nedenlerden dolayı Vahiy / Ruh ile gelen düzenlemeler konusunda doğrudan / haktan yana olanlarsanız endişe etmenize hacet yoktur.” 81-88- De ki; “Hakk geldi, batıl yok oldu. Muhakkak ki batıl yok olacaktır.” Kur’an’dan, Mü’minler için şifa ve rahmet olan şeyleri indiriyoruz. Bu, sadece zalimlerin yıkımını artırıyor. İnsana nimet verdiğimiz zaman, yüz çevirir ve sorumluluklarından yan çizer! Ona fenalık dokununca da ümitsizliğe düşer. De ki; “Herkes kendi mizaç ve meşrebine göre iş yapar. İşte bu yüzden Rabbin, yol olarak kimin en doğru olduğunu daha iyi bilendir.” Sana ruhtan soruyorlar. De ki; “Ruh Rabbimin emirlerindendir / işlerindendir. Size ise pek az bilgi verilmiştir. Ant olsun ki, dilersek sana vahyettiğimizi / Ruhu ortadan kaldırır yok ederiz. Sonra Bize karşı kendine bir Vekil bulamazsın. Ancak Rabbin’den bir rahmet olarak böyle yapmıyoruz. Çünkü O’nun sana olan lütfu büyüktür.” De ki: “Eğer ins ve cinn (herkes), bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, birbirlerine yardımcı da olsalar, onun benzerini, kesinlikle getiremezler.” (İsra Suresi 81-88) ​ Anayasal sözleşme (biat) müzakerelerinde İlahi öğretinin / Kur’an’ın önerdiği maddeler ve Yahudilerin Tevrat’ında yer alan 10 Emirden Cumartesi / Sebt günü hariç 9 Emiri de kapsayan maddeler üzerinde uzlaşma sağlanmaktaydı. Fakat bunlara rağmen Medine’deki gerek Yahudi liderlerinden gerekse Ensar’ın ileri gelenlerinden Anayasal Sözleşmeyi kabul etmeyecek / iman etmeyecek / imza koymayacak kişiler vardı. Zira son biat müzakeresine gelmeden önce Medine’de yapılan toplantılarda bu kişiler tavırlarını ortaya koymuşlardı. Onlar hep kendileri için birtakım imtiyazlar / ayrıcalıklar / menfaatler olsun istiyorlardı. Kurulacak sistemde kaynakların kendilerine akıtılmasını istiyorlardı. Kur’an ifadesi ile “kendileri için pınarlar fışkırtılmadıkça iman etmeyeceklerdi / anayasal nizamın teminatını tanımayacaklardı” Onların bu imtiyaz talepleri yanında başka istekleri de vardı. Onlar Kur’an’ın ifadesiyle “Hz.Muhammed’in@ sarayları, köşkleri, bağları, bahçeleri, hazineleri olmazsa ”yahut” madem ki Allah elçisi olduğunu iddia ediyor o halde bu dünyaya ait olmayan, göklere ait bir takım şeyler getirmezse veya Allah’ı ve Melekleri şahit olarak getirmezse ”yahut” göklere yükselip oradan kendilerinin çıkar ve menfaatleri için yasalar / düzenlemeler getirmezse” mutabakata varılan anayasaya iman etmeyeceklerdi. Kur’an ifadesi ile belirtilen bu hususlar ile neyi kastettikleri şöyle özetlenebilir; Hz.Muhammed’in@ kuracağı sistemde devlet başkanının büyük, görkemli ve altın işlemeli saraylara sahip olmadıkça dahası köşk, bağ-bahçe ve servetlere sahip olmadıkça kısaca yönetimde “imparatorluk” modeli öngörülmedikçe anayasaya imza koymayacakları, İlahi öğreti ile kurulacak sistem ile çok güçlü bir tevhid / birlik oluşturulacağını iddia ediyorsa, o takdirde bunu gerçekleştirip gök kubbeyi başımıza yıkmadıkça (mevcut otoriteleri kendi gücü ile devirmedikçe) önerdiği anayasal sistemi kabul etmeyecekleri, Öngörülecek Anayasal sistemde Allah’ı ve Melekleri temsil eden dini otorite ve kurumlarının oluşturulması yani yönetimde Teslis modeli (“Allah= İmparator”: “Allah’ın Oğlu İsa= Kilise”: “Ruhul Kudüs / Melekler = Melikler / Asiller / Kontlar”) gibi bir model öngörülmedikçe Anayasal sözleşmeyi imzalamayacakları, Bu dini kurumun (kilise gibi) başındaki kişinin devlet yönetiminde en yüksek mertebede olması kabul edilebilir ancak ilahi kaynaklı olduğunu iddia ettiği düzenlemelerden / kitaplardan biz ileri gelenlerin (Meliklerin, Kabile Reislerinin) çıkarlarını gözeten kitap / düzenleme getirmedikçe yine kabul etmeyecekleri. Aslında Medineli ileri gelenlerinin bu taleplerini daha önceleri Mekkeli müşrikler de gündeme getirmişlerdi. Cenab-ı Hak, Mekkelilerin de aynı taleplerle peygamberimize karşı çıktıklarını açıklayan ayetleri zikrettikten sonra onlara da verdiği cevabında Türkçede şaşkınlık ifadesi olarak kullanılan “fesubhanallah!” şeklinde oldu. Zira Hz.Muhammed@ onlara fıtratı bozulmamış, dürüst, namuslu, kötülük bilmeyen, halkın içinden çıkan, halk gibi yiyen içen, onlar gibi yaşayan, kendini onlardan ayrı ve üstün görmeyen, onlarla ağlayan - onlarla gülen, onlardan biri olacak bir başkanlık sistemi teklif etmekteydi. Fakat Medine’deki inkarcılar toplumdaki sorunların çözüm yanlısı olmadıkları gibi toplumdaki sorunların esas kaynağı olan seçkincilik, ayrımcılık, haksızlık ve adaletsizliğin devam etmesini şart koşmaktaydılar. Onların bu talepleri gerçekten çok şaşırtıcıydı. Kendi menfaatlerini gözetme uğruna bütün toplumu yıkıma götürdüklerini göremiyorlardı. 89–93- And olsun ki Biz bu Kur’an’da insanlar için her türlü misali değişik şekillerde açıkladık. Buna rağmen insanların çoğu sadece inkâr ederek direndi. “Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı. Onların aralarında şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi göğü parçalar halinde üzerimize düşürmelisin yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin. Yahut senin altın süslemeli bir evin olmalı yahut göğe yükselmelisin. Ancak, senin bu yükselişine, okuyacağımız bir kitabı bize indirmene kadar, asla inanmayız.” dediler. Sen de ki; “Fesubhanallah! Ben beşer bir elçiden başka bir şey miyim ki!” (İsra Suresi 89-93) Cenab-ı Hak, insanlara rehberlik / hidayet amacıyla peygamberler gönderildiğinde onların bu rehberleri reddettiklerini bildirir. Onların reddediş gerekçelerinden bir diğeri de; “Allah’ın peygamber / rehber olarak neden melek değil de insan göndermesidir.” Daha önce Mekkelilerin gündeme taşıdıkları bu gerekçeyi Medine’nin bazı ileri gelenleri de ileri sürerler. Onlar Hz.Muhammed’in@ insan cinsinden bir peygamber oluşuna itiraz ederler. “Allah eğer bize rehberlik yapacak bir peygamber gönderecekse bunun melekler arasından olması gerekmez mi?” diye Hz.Muhammed’in elçiliğine / liderliğine dolayısıyla anayasal sözleşmeye karşı çıkarlar. Cenab-ı Hak, onların bu itirazına karşılık “eğer yeryüzündekiler insan cinsi değilde melek cinsi varlıklar olsalardı, o takdirde onlara kendi cinslerinden bir elçi gönderirdik” diye cevap verir. ([1] ) Din dilindeki bu tartışmanın reel hayattaki karşılığı şu şekilde yorumlanabilir; Anayasal Sözleşmeye karşı olan Medine meliklerinin karşı çıkış nedenlerinden birisi de Hz.Muhammed’in@ kendi aralarından olmamasıdır. Şayet O, Medine ileri gelenleri / melikleri arasından, kendileri gibi şeytani karakterli, çıkarcı, halkın kanını emen, … kötü vasıfları üzerinde toplamış birisi olsa hemen kabul edeceklerdi. Ama O fıtratı tertemiz, kötülük bilmeyen, doğal ve daima iyilik peşinde koşan bir beşerdir. Cenab-ı Hak, onlara aşağıdaki ayette yer alan metaforik ifadelerle cevap verirken şu anlamları çağrıştırır; “Eğer ülkenizde / Medine’de (yeryüzü metaforu) iskân eden fıtratı tertemiz, adam gibi adam olan melikler (melekler metaforu) olsaydı o zaman elçinizi / liderinizi yönetimdeki (gök metaforu) o meliklerden (melek metaforu) birini seçer gönderirdik. Ama maalesef aranızda böyle melikler bulunmamaktadır. Şimdi Abdullah bin Übey gibi adi, aşağılık, şerefsiz ve yetersiz kimseler mi lider olacak bu ülkeye. / yeryüzüne. / Medine’ye.” 94-95-Onlara hidayet geldiği zaman insanların inanmalarına, “Allah, beşer bir resul mü gönderdi?” demelerinden başka bir şey mâni olmadı. De ki; “Eğer yeryüzünde yerleşik olan yürüyen melekler olsaydı, elbette Biz onlara gökten elçi olarak bir melek indirirdik.” (İsra Suresi 94-95) Müzakereler sonunda mutmain olan Medinelilerle Hz.Muhammed@ arasında mutabakata varılır ve Anayasal Sözleşme (biat) yapılır. Medineliler Hz.Muhammed’e@ biat ederler. Anlaşmaya karşı çıkanlar ise azınlıkta kaldıklarından istemeseler de kabul etmek zorunda kalırlar. Taraflar sonunda mutabakata varılan anlaşmaya Allah’ı şahit tutarlar ve peygamberimize biat tamamlanır. 96-De ki; “sizinle benim aramda şahit olarak Allah yeter. Şüphesiz O kullarından haberdar olan, onları görendir.” (İsra Suresi 96) ​ Anlaşma yapılmıştır. Şimdi anlaşmanın tarafı olan Medinelilerden kendi içlerindeki anlaşmaya muhalefet gösterecek olanlara gereken uyarılarda bulunulması istenir. Çoğunluğun kabul ettiği bir anlaşmaya muhalifler hayır demiş olsalar da çoğunluğa karşı koyabilecek güçleri yoktur. Ancak onların kurulacak İslam devletinde fesat çıkaracakları ve Hz.Muhammed’i@ ve yanında hicret eden muhacirleri Medine’den çıkarmaya çalışacaklarıda açıktır. Bu nedenle Cenab-ı Hak hem Ensardan olan inkarcı muhaliflerin hem de Yahudi kabilelerden olan inkarcı muhaliflerin fesat çıkarmamaları hususunda uyarılması için onlara okunacak ayetlerini gönderir. Tıpkı Mekke müşrikleri gibi Medine’nin muhalifleri de parça parça olmuş birbirini yiyen kabilelerin tevhid olup yeniden dirilmelerinin imkânsız olduğunu iddia ediyorlardı. Onlara göre çürüyüp un ufak olmuş kemikler misali atomize haldeki birbirine düşmüş kabileleri hiçbir öğreti bir araya getiremezdi. Fakat şimdi Hz.Muhammed’in@ önderliğinde bu kabileler bir araya geliyor ve barış içerisinde yaşama iradesi gösteriyorlardı. Mutabakata varılan anlaşma ölü hale gelmiş bu toplumların dirilip ayağa kalkmasının ilk adımıydı. Ancak inkarcılar bu gelişmeleri göremeyecek kadar kördüler. Onlar Mutabakat ilkelerinin doğru olduğunu ve Medine’ye barışı getirebileceğini bildikleri halde hakkı ikrar etmeyecek kadar dilsiz ve yine toplumsal sorunları çözecek yegâne yolun bu anayasal uzlaşma olduğu konusundaki çağrılara kulak tıkayacak kadar sağır idiler. Cenab-ı Hak onların ahirette cehennem azabı ile cezalandırılacakları gibi bu dünyada da büyük bir yıkım ile devrilmek suretiyle cehennemi yaşayacakları konusunda uyarılmalarını bildirir. Ayrıca onlara yerleri ve gökleri yaratan alemlerin rabbinin bu toplumu da diriltmeye, ayağa kaldırmaya kadir olduğunu vahyeder. Ama o inkarcıların bu hususta hiçbir fedakarlığa yanaşmaya niyetlerinin olmadığını, sahip oldukları varlıklarını kaybetme endişesi taşımakta olduklarını ve çok cimri olduklarını (o kadar ki Allah’ın rahmet hazineleri onların elinde olsaydı tükenir korkusu ile hiç kimse ile paylaşmayacaklarını) ifade eder. ​ 97 -100 Allah kime kılavuz olursa, işte o doğru yoldadır. Kimi de saptırırsa, artık bunlar için Allah’tan başka hiçbir veliy bulamazsın. Biz, onları kıyamet günü kör, dilsiz ve sağır oldukları hâlde, yüzleri üstü haşredeceğiz. Onların varacakları yer cehennemdir. Alevi söndükçe, onlara ateşi artırırız! İşte bu, onların, ayetlerimizi inkâr etmiş olmaları ve “Bizler, bir yığın kemik ve ufalanmış toz olduğumuz zaman mı, biz yepyeni bir yaratılışla mutlaka diriltilmiş mi olacağız?” demiş olmaları nedeniyle onların cezasıdır. Gökleri ve Yeri yaratmış olan Allah’ın kendilerinin mislini yaratmağa kadir olduğunu görmediler mi? Kendileri için de bir ecel tayin etmiş, onda hiç şüphe yok? Fakat zalimlerin gâvurluktan başkasına baktıkları yok. De ki; “Eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, harcanır endişesiyle kesinlikle elinizde tutardınız (kimseye bir şey vermezdiniz). İnsan çok cimridir. (İsra Suresi 97-100) ​ Huyey b. Ahtab gibi Yahudi liderlerden bazıları, üzerinde mutabakata varılan Anayasal sözleşmeye karşı çıkarak kurulacak İslam Cumhuriyetinin işleyişine engel olmaya çalışacaklarını ifade edince o inkârcı Yahudi liderlere iletilmek üzere aşağıdaki uyarı / tehdit yapılır; “Üzerinde mutabakata vardığımız anayasal sözleşmedeki 9 madde, sizin “10 Emir” olarak bildiğiniz Hz.Musa’ya@ indirilen toplumsal uzlaşma metni ile aynıdır. Buna rağmen muhalefet edecek olursanız Firavunun pozisyonuna düşeceksiniz. Hani bildiğiniz üzere Firavun Hz.Musa’ya@ bildirilen ve Mısır için öngörülen toplumsal uzlaşma metnini inkar etmişti. Hz. Musa’yı@ büyülenmiş bir kişi olarak görmüştü. O’nu ve taraftarlarını Mısırdan / ülkeden sürüp çıkarmak istemişti. Fakat Allah Firavunu ve taraftarlarını suda boğarak yok etmişti. Şimdi ise siz Firavunlaşarak Hz.Muhammed’e@ inzal edilen vahiy çerçevesinde mutabakata varılan anayasal sisteme karşı durup O’nunla mücadele edecek olursanız sizin de sonunuz Firavun gibi olur ve Medine’den sürülür çıkarılırsınız. Hz. Muhammed@ ve arkadaşları ise Medine’ye yerleşirler. Gelecekteki bir günde (ahiret vaadi gelince / Hayber’in fethinden sonra) ise hepinizi yine bir araya getirececeğiz.” 101-104- Ant olsun ki Biz Musa’ya apaçık dokuz ayet verdik. -İşte bunu İsrailoğullarına (Medine Yahudilerine) ilet.- Hani o (Musa), kendilerine geldi de Firavun ona “Ey Musa! Ben senin kesinlikle büyülenmiş olduğuna inanıyorum” demişti. O da “sen de biliyorsun ki” demişti, “bunları, insanlara apaçık deliller olmak üzere ancak göklerin ve yeryüzünün Rabbi indirmiştir ve şüphe yok ki ey Firavun, ben de senin helâk olacağına kesin şekilde inanıyorum.” Bunun üzerine o (Firavun), onları (Musa’yı ve İsrailoğullarını) Mısır’dan / şehirden sürmek istedi de Biz onu ve beraberindekilerin hepsini suda boğduk. Ondan sonra Biz İsrailoğullarına, “O arza (topraklara) siz iskân edin! Sonra ahiret vaadi geldiği vakit, sizi toplayıp bir araya getireceğiz” dedik. (İsra Suresi 101-104) Kur’an’ın çerçevesinde hazırlanan Anayasal sözleşmenin Medinelilerin sorunlarını çözüme kavuşturacak en doğru ilkeler / hakk ilkeler olduğunu ve bu anayasaya uygun kurulacak İslam Cumhuriyetinin başkanı olarak Hz.Muhammed’e@ destek olunacak olursa güzel bir geleceğin kendilerini beklediğini müjdelenir. Karşı çıkmaları halinde ise çok şiddetli bir azap ile karşılaşacakları uyarısı yapılır. Bundan sonra gelecek Kur’an vahyinin Medinelilerin sorunlarını çözmek için peyderpey inzal olacağı belirtilir. Ayrıca Medineli inkarcılar bu aşamadan sonra ister inansınlar / anayasal sistemi kabul etsinler ister inanmasınlar / anayasal sistemi kabul etmesinler artık bu gidişatı engelleyemeyecekleri belirtilir. Zira iman ederek Hz.Muhammed’e@ bağlanmış Medinelilerin bu devleti kurup yürütecekleri, bundan sonra gelecek ilahi öğretilere de büyük bir saygıyla karşılayıp itaat / secde edecekleri beyan edilir. Onların gönülden coşkuyla yapacakları itaatleri, Allah’ın devletine bağlılıklarını daha da güçlendirecektir. Kısaca sözleşmeye karşı çıkanların artık bu oluşumu engelleyemeyecekleri beyan edilir. Atı alan Üsküdar’ı geçmiştir artık. Cenab-ı Hak, surenin sonunda Medineli Ensar ve Yahudilerden olan inkarcıları tekrar uyarmak için yukarıdaki mesajları içeren şu ayetleri inzal eder; 105-109- Biz onu (Kur’an’ı) hakça bir sistemi tesis etmek için indirdik, O bütün ihtiyaçları içeren ve bütün sorunları hak ve adalet ölçüsünde çözümleyen hükümleri ihtiva edecek şekilde indi. / geldi. Seni de müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Biz Kur’an’ı insanlara ağır ağır okuyasın diye kısımlara ayırdık ve Onu peyderpey indirdik! De ki; “Siz ona (Kur’an’a) ister inanın ister inanmayın.” Şu daha önce kendilerine ilim verilenlere (hak hukuk bilen erdemli kimselere) o (Kur’an) okunduğunda onlar, secde ederek (teslimiyet göstererek) çeneleri üstü kapanırlar. Ve “Rabbimizi tenzih ederiz. Rabbimizin vaadi mutlaka gerçekleşecektir / gerçekleşmiştir” derler. Ve onlar, ağlayarak çeneleri üstü kapanırlar. Ve bu (Kur’an) onların huşuunu (bağlılıklarını / tevazularını) artırır. (İsra Suresi 105-109) ​ ​ Cenab-ı Hak, artık devlete giden bu süreçte elçisine de bir uyarıda bulunur; “İslam Cumhuriyetinin yapacağı icraatlar, Allah adına ya da Rahman adına olacak ama mutlaka Allah’ın isimleri baz alınarak yapılacak. İcraatın niteliğine göre Allah’ın hangi ismi baz alınırsa alınsın hepsi de güzeldir. Dolayısıyla İslam Cumhuriyetinin icraatları Esmaül Hüsna baz alındığında hep güzel olacak ve güzel netice verecektir.” “Ayrıca Devlet başkanı olarak yapılacak icraatların görüşüleceği toplantılarında (salatlarında) ve talimatların bildirimini yaparken ne öfkeli, hiddetli, celalli ve yüksek perdeden bir ses tonu ile hitab et! Ne de alçak, sessiz, fısıltılı, uyuz ve kendine güvensizlerin ifade tarzını andıran bir ses tonu ile hitab et! Normal, doğal, samimi ve arkadaşça bir ses tonu ile hitab et!” Cenab-ı Hak elçisine İman edenlere / Anayasaya imza koyan bağlılarına Allah’ın güvencesine girdiklerini ve O’nun hiçbir gücün desteğine ve yardımına ihtiyacı olmadığını, yegâne yüce ve güçlü olduğunu bildirmesini vahyeder. 110- 111- De ki; “Allah diye çağırın veyahut Rahman diye çağırın. Hangi şeyle çağırırsanız çağırın en güzel isimler O’nundur. Salatında (sesini) çok yükseltme, çok alçaltma da. Bu ikisi arasında bir yol ara.” Ve de ki; “Hamd (yönelim / övgü), hiçbir çocuk edinmeyen, mülkte kendisi için herhangi bir ortağı bulunmayan, düşkünlükten dolayı yardımcısı olmayan, Allah’a özgüdür.” Ve O’nu (Allah’ı) ululadıkça ulula! (İsra Suresi 110-111) ​ [1] )NOT: Medinelilerin itirazları öğrenmek için de olabilir. Zira muhalif Medinelilerin ve çevre müşriklerin ileri sürecekleri bu tür argümanlara karşı kendilerini savunmak için bu hususu öğrenmeleri icap eder. (A.A)

  • Bölüm 12:BEDİR SAVAŞI | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 12 BEDİR SAVAŞI 12.1. Ebu Cehil ve Ebu Süfyan’ın Kurduğu Tuzak Mekke Yönetimi Hz.Muhammed’in@ Bedir çevresindeki kabileler üzerine yaptığı askeri operasyonları müteakiben imzaladığı savunma işbirliği anlaşmalarına bakarak peygamberimizin ne yapmak istediğini anlamıştı. Hz.Muhammed’in@ Mekke’yi çevreleme harekatına karşı şayet onu ve taraftarlarını tamamen yok etmeyecek olurlarsa Mekke’nin yaşam kaynaklarının kurutulacağını görmüşlerdi. Mekke’nin teslimiyetine kadar gidecek bu sürece dur demek için Ebu Cehil ve Ebu Süfyan şeytani bir plan hazırlığına giriştiler. Hz.Muhammed’i@ ve müminleri bertaraf ederek Medine İslam Cumhuriyetini yıkmayı hedefleyen bu plan şöylece özetlenebilir; “Bütün Mekke’lilerin katılım sağladığı ve hicret etmiş müminlerin Mekke Yönetimince el konulan mallarla birlikte zengin bir kervan düzenleyip Şam’a gönderilecek. Söz konusu kervandan haberdar olan Hz.Muhammed@ ve müminler harekete geçecek ve gasp edilen mallarını Mekkelilerden geri almayı hesap edecekler ve Bedir’e sadece muhacirlerden oluşan askeri bir birlik gönderecekler. Bu harekât sadece muhacirlerin gasp edilen mallarını geri almak için düzenlenecek bir harekât olacağı için Medinelilerin bu harekâta iştirak etmeyeceklerini düşündüler. Kervan yem olarak kullanılmak suretiyle Hz.Muhammed@ ve az sayıdaki muhacirden oluşan İslam Ordusu Medine’den çıkacak ve Bedir’e gelecekti. Diğer taraftan kervana Hz.Muhammed’in@ saldıracağı haberi Mekke’ye yayılacak ve kervanı kurtarma, Hz.Muhammed’in@ Şam ticaret yolundaki kontrolüne (çevrelemeyi kırma) son verme adına tüm Mekkelilerin ve çevresindeki kabilelerin iştirak edeceği büyük bir Mekke ordusu oluşturulacak ve Bedir’e gönderilecek. Hazırlanacak bu büyük orduya Hz.Muhammed’in@ ordusu karşı koyamayacak veya kaçıp canlarını kurtaracaklar ya da orada imha edilecekler. Hz.Muhammed@ ve muhacirlerden oluşan İslam Ordusu savaştan kaçarsa veya Medine’den hiç çıkmazsa o takdirde Hz.Muhammed’in@ çevreleme politikası boşa çıkarılmış olacaktı. Böylece Medine Yönetimi itibarsızlaştırılacak, İslam iktidarı yıkılacaktı. Bedir bölgesindeki kabileler yeniden Mekke’ye bağlanarak Şam yolunun güvenliği yeniden sağlanacaktı. Hz.Muhammed@ ve müminler öldürülecek olurlarsa kendileri açısından büyük bir sorun ortadan kaldırılmış olacaktı. Sonuç hangisi olursa olsun Mekke müşrik yönetimi Şam ticaret yolunun güvenliğini yeniden tesis etmiş olacaktı.” Mekke müşrik yönetimi planı uygulamaya koydu. Şam’a tüm Mekkelilerin iştirak ettiği büyük bir kervan tertip etti. Kervanın başına Ebu Süfyan geçti. Kervanın cazibesini artırmak için mali değeri çok yüksek mallar yüklendi. İlave olarak Medine’ye göç etmiş müminlerin gasp ettikleri mallarını da kervana dâhil ettiler. Yaklaşık 1500 devenin bulunduğu kervana sayıları 40 civarında bir muhafız birliği eşlik ediyordu. Kervan Şam’a giderken gizliliğe önem verilmesine karşın Şam’dan dönerken kervan hakkında sürekli çevreye reklam yapıldı. Amaç Hz.Muhammed’in@ bu kervandan haberdar olması, aynı zamanda bu kervanda müminlerin gasp edilen mallarının mali değerinin yer aldığı bilgisi ile muhacir müminlerin kervana saldırmalarının sağlanması idi. Kervan hakkında reklamı yapılan bilgiler ulaşır ulaşmaz Hz.Muhammed@ Talha bin Ubeydullah ve Said bin Zeydi gerekli istihbaratı almak için bölgeye gönderdi. Elde edilen istihbarata göre kervan Şam’dan hareket etmişti. Muhacir müminler hemen harekete geçip gasp edilen mal ve servetlerini Mekkelilerden geri almak ve Medine’deki durumlarını düzeltmek istediler. Medineliler ise geri durdular. Zira kendilerini ilgilendiren bir durum yoktu. Mal kendilerinin değildi. Kervan muhafızları sayısının azlığı da muhacir müminlerin rahatlıkla hakkından gelebilecek seviyede olduğu için önemsemediler. Onlar herhangi bir harekât hazırlığında olmadıkları gibi katılmaya yönelik söylemlere de “bize bu harekâttan bir fayda çıkmaz veya bizi ilgilendirmez zira mal onların (muhacirlerin) …” şeklinde karşılık veriyorlardı. Ebu Süfyan ve Ebu Cehil’in birlikte yaptıkları plan çalışmaya başlamıştı. Ebu Süfyan Kervan hakkında bilgilerin Medine’ye ulaştığı ve Medine’deki muhacirlerin kervana saldırma niyetinde olduğu bilgisini alır almaz Dumdum bin Amr el Gifari’yi Mekke’ye gönderdi. Kervanın Medinelilerin eline geçtiğini ve derhal Mekke ordusunun harekete geçmesini istedi. Dumdum bin Amr Mekke’ye gelir gelmez büyük bir felaket tellallığı yaptı. Hz.Muhammed@ Mekke’nin tüm mal varlığına çökmüştü. Mekkeliler de büyük bir öfke patlaması yaşandı. Ebu Cehil bu öfkeyi daha da körükledi ve Mekkelileri savaşa teşvik etti. Artık bu sorunu kökten çözmenin vaktinin geldiğini ve bu ayak bağından kurtulmanın kaçınılmazlığını haykırdı. Mekke’nin müşrik ileri gelenlerinin kışkırtması sonucunda Dumdum’un Mekke’ye haber getirmesini takip eden 2 gün içerisinde Mekkeliler savaş hazırlıklarını tamamladılar ve büyük bir ordu teşekkül ettirdiler. Ebu Cehil’in komutasında olacak Mekke ordusu 1300 kişi ([1] ) ile yola çıkmaya hazırdır. Orduda 700 develi süvari ve 100 atlı süvari mevcuttur. Teçhizat ve mühimmat açısından oldukça zengin bir ordu hazırlanmıştır. Mekke ordusu büyük bir gurur, kibir ve şaşa ile Mekke’den ayrılır. Bu durumu Cenab-ı Hak savaştan sonra Enfal Suresinde şu ayetlerle anlatır; ​ 47 –48- Allah yoluna engel koymak için çalım satarak ve halka gösteriş yaparak memleketlerinden çıkanlar (Mekke müşrikleri) gibi olmayın. Allah onların bütün yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır. Hani o zaman Şeytan, onlara memleketlerinden bu çıkışlarını güzel göstermişti de "Bu gün insanlardan size galip gelecek yoktur, ben de sizin yanınızdayım." demişti……(Enfal Suresi 47-48) 12.2. Cenab-ı Hakk’ın Elçisine Tuzağı Fark Ettirmesi ve Müminlerin Uyarılmaları Muhacir müminler kervanla ilgili haberler üzerine heyecanla hazırlık yapmakta iken Mekke Ordusunun hazırlandığı ve yola çıkmak üzere olduğu haberi Medine’ye ulaşır. Hz.Muhammed@ bunun bir tuzak olduğunu anlamıştır. Mekke, kervanı yem olarak kullanıp Hz.Muhammed’i@ ve muhacirleri Medine’den çıkartıp imha etmek istemektedir. Durum anlaşılınca artık kervana saldırmanın bir anlamı kalmamıştır. Hatta kervana saldırmak yenilgiyi beraberinde getirecektir. Bu tuzağı boşa çıkarmanın yolu Medineli müminleri de İslam Ordusuna dahil ederek Mekke ordusu ile çarpışmaktır. Hz.Muhammed@ yeniden bir durum değerlendirmesi yapmak için Ensar ve Muhacirin ileri gelenlerini Mescid-i Nebevide toplar. Toplantıda konuyu müzakereye açar. Muhacir müminler kervanın peşine düşülmesine odaklanmışlardır. Kervan vurulacak olursa zahmet az, kayıp az, düşman zayıf fakat getirisi fazla olacaktır. Böylece onlar müşriklerin gasp ettikleri mallarını geri almış olacaklardı. Fazlası da ganimet olarak kendilerine kalacaktı. Ayaklarına kadar gelen fırsatı kaçırmak istemiyorlardı. Medineli Ensar ise Medine’de kalmak istediler. Hz. Peygamberi koruma sözü verdiklerini şayet Mekkeliler Medine’ye saldırırsa bu sözlerine sadık kalacaklarını ancak kervanlarını korumak için Bedir’e doğru gelmekte olan Mekke ordusu ile savaşmak istemediklerini belirttiler. Peygamberimiz ise Ensar ve Muhacirler hep birlik olup kervan yerine Mekke ordusu ile savaşılması gerektiğini söyledi. Kervanın bir tuzak / yem olduğunu ve savaşın kaçınılmazlığını ifade etti. Önce kervana saldırmanın tehlikelerini de anlattı. Kervana saldırırken güvenliğin kaybolacağı, ordunun güçten düşeceğini, ele geçen ganimet malları ile sevinip, onu kaybetme korkusu ile mümin askerlerin savaşa asılmayacağını ([2] ) belirtti. Mekke ordusunun çok güçlü geldiğini ve onların devreye girmesiyle ganimeti kazanmak şöyle dursun canlarının dahi tehlikede olacağını sözlerine ekledi. Peygamberimiz aldığı istihbaratı mümin ileri gelenlerle paylaştı ve bu istihbarat uyarınca kervanın bir tuzak olduğu sonucuna vardığını söyledi. Söz konusu istihbarata göre; “kervanın müminlerce ele geçirildiği Mekke’ye acilen ulaştırılmıştı ve bu haber uyarınca Mekkeliler gaza getirilerek büyük bir ordu teşekkül ettirilmişti” peygamberimiz yalan habere göre Mekke’nin bir ordu oluşturma amacının kervanı korumak olamayacağını ifade etti. Onların hedeflerinin Medine İslam Cumhuriyetini yıkmak olduğunu söyledi. Bu durumda İslami Yönetimi korumanın temel amaç olması ve bu savaşa herkesin iştirak etmesi gerekliliğini ortaya koydu. Kervanın asla hedefe alınmamasını, şayet Mekke ordusunu yenecek olurlarsa Medine İslam Yönetiminin bölgedeki meşruiyetinin fiilen sağlanacağını vurguladı. Kervana saldırılacak olursa bunun yok oluş manasına geleceğini söyledikten sonra hiçbir hareket yapılmayacak olursa Medine İslam Cumhuriyetinin zaaf içerisinde olduğu propagandası yapılacağı gibi büyük emeklerle vücuda getirilen Mekke’yi çevreleme politikasının da çökeceğini belirtti. Mekke ordusu ile savaşmaktan başka çarenin olmadığı ve bu savaşın bir varoluş savaşı olduğunu vurguladı. Müminleri içinde bulundukları durumu anlamaya ve Allah ve Resulünün tercihine uymaya davet etti. Emredersiniz deyip de emre itaatsizlik yapan münafık ve Yahudiler gibi olmamalarını istedi. Cenab-ı Hak elçisini desteklemek için Enfal Suresinin aşağıdaki ayetlerini inzal etti; 20 – 23- Ey iman edenler, Allah'a ve Resul’üne itaat edin. İşitip durduğunuz halde onun emirlerinden yüz çevirmeyin! Emre kulak asmadıkları halde “emredersin!” / "işittik" diyenler gibi olmayın! Çünkü yeryüzünde dolaşan canlıların Allah katında en aşağılık olanı aklını kullanmadığı için Allah ve Resulünün emirlerine sağır ve dilsiz kesilenlerdir. Allah onlarda hayır görseydi onlara emirlerini dinletirdi. Fakat buna rağmen onlar emirlere yine de aldırmaz arka dönerlerdi. (Enfal Suresi 20-23) Hz.Muhammed@, kervana saldırmanın kendilerini yok oluşa götüreceğini ama Mekke müşrik ordusu ile yapılacak bir savaştan zafer ile çıkılacak olursa bunun Medine İslam Cumhuriyeti için fiili meşruiyetlerinin garantisi olacağını müminlere bildirir. Fakat kervana saldırılacak olursa yaşanacak hezimeti müteakiben çevreden ve Medine içinden gelecek baskılar ile yaşanacak fitne ve kargaşadan herkesin nasibini alacağını belirtir. Mekke’de iken müşrikler karşısındaki güçsüz pozisyon nedeniyle yaşanan eziyet ve işkencelerden sonra Cenab-ı Hakk’ın Medine’de bir İslam Cumhuriyeti ile onları Mekke Yönetimine karşı savaşacak güçlü bir pozisyona yükseltmesinin büyük bir lütuf olduğu üzerinde düşünülmesini ister. Cenab-ı Hak, müminleri Kendisinin ve peygamberinin çağrısına icabet etmeye çağırdı. Bu çağrının onları dirilişe götüreceğini bildirdi. Peygamberimiz bütün bu hususları aşağıdaki ayetlerle müminlere bildirir; 24 -26- Ey iman edenler! Sizi diriltecek hususlara çağırdığı zaman, Allah'a ve Resul’üne icabet edin. İyi bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. (İyilik veya kötülüğü tercihlerinize göre size yol verir.) Ve siz muhakkak O'nun huzurunda toplanacaksınız. (Sonunda da yaptığınız tercihlerinizin bedelini ödemek üzere O’nun huzurunda toplanacaksınız.) Öyle bir fitneden / kargaşadan/ anarşiden sakının ki, içinizden yalnızca zulüm yapanlara dokunmakla kalmaz. İyi bilin ki, Allah'ın cezası çok şiddetlidir. Yakın geçmişinizi hatırlayın, hani o zamanlar siz ülkenizde / yeryüzünde güçsüzdünüz, hor görülen bir azınlıktınız. İnsanların sizi ortadan kaldırmasından korkuyordunuz, Böyle bir pozisyondayken O, size barınacağınız yurt verdi, sizi yardımıyla destekleyip güçlü bir hale getirdi ve temiz rızıklar verdi ki şükredesiniz. (Enfal Suresi 24-26) Müminlerin gasp edilen mallarını Mekkeli müşriklerden geri almak için kervana saldırmak istediklerini peygamberimiz elbette bilmektedir. Ancak peygamberimiz bunun yanlış bir tercih olduğunu, mal ve evlatların imtihan olduğunu, Cenab-ı Hakk’ın emirlerine uymanın ve O’nun dininin egemen olmasının kendileri için daha hayırlı olduğunu belirtir. Hz.Muhammed@, şayet O’nun lütfettiği vatan ve egemenlik emanetine hıyanet etmeyip sahip çıkılacak olursa kervandaki mallardan daha hayırlısına kavuşulacağını ifade eder. Mekke müşrik ordusu ile savaşmayı değil de kervana saldırmayı tercih edecek olurlarsa bunun Allah ve resulüne hainlik yapma ve emanete ihanet olacağını vurgular. Müminlerin böyle bir hainlik yapmayıp Allah’ın tercihi doğrultusunda Mekke ordusu ile savaşılacak olursa O’nun kendilerine Furkan’ı (hakkın, haklının üstün geleceği ayrımı) ihsan edeceğini ve hatalarını görmezden geleceğini bildirir. Hz.Muhammed@ bütün bu hususları Cenab-ı Hakk’ın kendisine inzal ettiği aşağıdaki ayetler ile ifade eder. ​ 27 – 29- Ey iman edenler! Allah'a ve Resul’üne hainlik etmeyin. Aksi takdirde size bahşedilmiş (vatan ve egemenlik) emanetlerinize bile bile hıyanet etmiş olursunuz. İyi bilin ki, mallarınıza ve evlatlarınıza yönelik tercihleriniz fitneye / kargaşaya / anarşiye sebep olacaktır. Allah katından olan (emirler) ise büyük mükâfata erişmenize sebep olacaktır. Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakınarak kendinizi korursanız, O, size bir furkan (hakkın batıla galip geldiği bir zafer) verir, günahlarınızı örter ve sizi bağışlar. Çünkü Allah büyük lütuf sahibidir. (Enfal Suresi 27-29) 12.3. Müminlerin İtirazlarına Karşı Peygamberimizin İkna Gayretleri Hz.Muhammed@ Mekke müşriklerinin sürekli tuzak peşinde olduğunu ve Mekke’deyken kurdukları tuzakları hatırlatır. Onların özellikle hareketin lideri olarak kendisini ortadan kaldırmak için uğraş verdiklerini ama Rabbinin inayetiyle onların kurdukları tuzakların hepsinin boşa çıktığını belirtir. Şimdi de onların yeni bir tuzak hazırladıklarını ve bu tuzak ile hedefin yine kendisi olduğu ve planlarına göre peygamberi Medine’den çıkarıp yakalamayı veya öldürmeyi ya da sürgüne göndermeyi amaçladıklarını ifade eder. Bu nedenle müminlerin akıllarını başlarına alıp kervan yemine kanmamalarını ister. 30- O kafirler, seni tutuklamak veya öldürmek veya sürgüne göndermek için sana tuzak kuruyorlar. (Daha önce de) onlar tuzak kurarlarken Allah da onların tuzaklarını boşa çıkarıyordu. Allah tuzakları boşa çıkaranların en iyisidir. (Enfal Suresi 30) Hz.Muhammed @ ve müminlerin Mekke’deki yaşamları sırasında müşrik inkarcılar öylesine azmış öylesine şımarmışlardı ki, peygamberimize inzal olan ilahi hakikatleri alaya alıyorlar ve onları küçümseyerek peygamberimizin yeni ve orijinal bir şey getirmediğini, isteseler bunları kendilerinin de söyleyebileceklerini / gündeme getirebileceklerini ama gerek olmadığını, onun söylediği değerlerin eskiden efsaneler yaratmış olmakla birlikte bugün için hiçbir değerinin olmadığını belirtiyorlardı. Hatta daha da ileri giderek bu değerlerin ilahi olamayacağını şayet bu değerler ilahi ise ve kendisi de Allah’ın bir elçisi ise gökten üzerlerine taş yağdırılmasını istiyorlardı. İlahi hakikatleri inkarları, hakka karşı azgınca tutumları, gurur ve kibirleri nedeniyle Cenab-ı Hakk’ın Mekke müşriklerini cezalandırması muhakkaktı ancak bunu elçisi onların içinde yaşarken yapması onun sünneti değildi. Ama şimdi elçisi ve müminler Mekke’yi terk ettikleri için artık onlara bizzat müminler eliyle bir ceza vermesinin zamanı gelmişti. Müminlere mallarının peşinde koşmak değil, Allah’a karşı edepsizlikte sınır tanımayan bu inkârcı topluluğa bir ders verme ve onların Allah’tan istedikleri acıklı azabı kendilerine getirme zamanı gelmişti. Onların artık Mescidi Haram’daki egemenliklerine bir son vermek gerekiyordu. Mescidi Haram’ın kurucu ruhuna uygun olarak yönetim işlerini ancak Allah’ın değerlerine saygılı olan müminlerce gerçekleştirilmesi gerekiyordu. Allah’ın ilkelerini tanımayan, hak- hukuk bilmeyen, zulümde sınır tanımayan müşriklerin hükümeti meşru olamazdı ve derhal ortadan kaldırılmalıydı. Bedir’e gelmekte olan müşrik ordusu ile karşı karşıya gelmek, onların oradaki gayri meşru egemenliklerine son vermek için bir fırsattı. 31 –34- Onlara ayetlerimiz okunduğu zaman, “Anladık / işittik, İstersek bu öğretiler gibi öğretileri biz de getirebiliriz, senin getirdiğin bu öğretiler geçmişte efsaneler yaratmış olabilir ama şimdi değil.” diyorlardı. Hatta yine onlar “Ey Allah’ımız, eğer bu Senin katından gelmiş gerçek değerler ise, başımıza gökten taşlar yağdır veya bize acıklı bir azap gönder” demişlerdi. Fakat sen onların içlerinde iken Allah, onlara azap edecek değildi. Ayrıca yanlışlarından geri dönmek için verdiği süre içerisinde de Allah onlara azap edecek değildi. Ama şimdi Allah onları neden cezalandırmasın ki? Onlar müminleri Mescid-i Haram'dan men ettikleri için onlar oranın yöneticisi / velisi olamazlar. (Onların hükümetleri gayri meşrudur.) Oranın yöneticisi / velisi olmaya ancak muttakiler layıktır. / ehildir. Fakat onların çoğu bunu bile fark edemezler. (Enfal Suresi 31-34) ​ Mescidi Haram’ın Mekke müşriklerinden oluşan hükümet işleri (salatları) gayri meşru idi. Çünkü onlar Mescid-i Haram’ın kuruluş ilkelerine uygun davranmıyorlardı. Onlar yönetici olarak halkın menfaatine kararlar ve uygulama yapacaklarına (gerçek manada salat edeceklerine) halkı kandırıyor / ıslık çalıyorlar, iyiliklere ve hayırlara engel oluyorlardı. / el çırpıyorlardı. Yolsuz olarak yığdıkları servetlerini de halkın iyiliklerine, hayrına çalışan (yani Allah yolunda çalışan) insanları engellemek için sarf ediyorlardı. Şimdi bu zalimler Bedir’e geliyorlardı. Allah yolunda ilerlemek isteyen müminleri durdurmak için servetlerini Mekke ordusunun donatılması için sarf etmişlerdi. Ama savaşı kaybettikleri zaman onların bu harcamaları kendilerine yürek acısı olacaktı. Haklı olan müminlerle / temizlerle zalim olan müşrikleri / murdarları Bedir savaşı ile birbirinden ayırdıktan sonra onlar Ahirette de yaptıklarının karşılığı olarak cehennem azabıyla cezalandırılacaktır. 35 – Onların Beyt’te (Mescid-i Haramda) yönetim işleri (salat)[3] olarak yaptıkları, halkı aldatıcı hileler kurmak (ıslık çalmak)[4] ve hayırlara, iyiliklere, vahye ve kamu yararı olan şeylere engel olmaktan (el çırpmak)[5] başka bir şey değildir. O halde ilahi öğretiyi reddetmeniz nedeniyle bu azabı tadın bakalım. Bakın servetlerini insanları Allah’ın yolundan alıkoymak için harcayan o kâfirler, şimdi yine harcayacaklar. Fakat bu harcamaları sonunda onlara yürek acısı olacak ve ardından mağlup olacaklardır. İnkârlarında ısrar edenler ise toplanıp cehenneme gönderileceklerdir. Böylece Allah, murdarı temizden ayırt edecek, murdar olan inkârcıları üst üste yığıp topunu birden cehenneme yollayacaktır. İşte hüsran içinde kalacak olanlar bunlardır. (Enfal Suresi 35-37) 12.4. Müminlerin İleri Gelenlerinin Savaşın Zaruretine İkna Olmaları Yukarıda özetlendiği minvalde yapılan müzakerelerin sonunda Hz.Muhammed’in@ ortaya koyduğu görüş ve tercihi muhacir mümin liderler tarafından anlaşıldı. Mikdad bin Amr muhacirler adına peygamberimizin görüşünü desteklediklerini şöyle ifade etti; “Ey Allah'ın Resulü! Allah sana ne emrettiyse onu yap. Biz seninle beraberiz. Biz İsrail oğullarının Hz. Musa'ya dedikleri gibi 'Git Rabbin ve sen savaş; biz burada oturup bekleyeceğiz' demeyiz. Biz deriz ki; 'Git Rabbin ve sen onlarla savaş; bizde sizinle birlikte onlarla savaşacağız' seni hak olan bir ki­tapla gönderen Allah'a yemin ederim ki, sen bizi Birkü'l-Gımad'a([6] ) kadar yürüte­cek olsan, seninle birlikte oraya kadar yürür, senin sağında, solunda, önünde, ar­kanda çarpışırız”([7] ) Sa’d bin Muaz da Ensar adına Hz. Peygamberin sonuna kadar arkasında olduğunu şöyle ifade etti; “Ey Allah'ın Resulü! Biz sana iman edip, seni tasdik ettik. Bize getirdiğin şeyin hak ve gerçek olduğuna şahitlik yaptık. Sana itaat etmek ve sözünü tutmak konu­sunda söz verdik. Ey Allah'ın Resulü! Ne istiyorsan onu yap, biz seninle berabe­riz. Seni hak din ve kitapla gönderen Allah'a yemin olsun ki, sen şu denize dala­cak olsan, bir an tereddüt etmeden biz de seninle birlikte dalarız. Bizden bir kişi bile geride kalmaz. Savaşta direnmek, zorlukları göğüslemek, düşmanla karşılaştığımızda emirle­rine uymak; hepsi bizim içindir, biz bunları yapacak bir topluluğuz. Umuyoruz ki Allah sana bizden gözünü aydın edecek kahramanlıklar gösterecektir. Allah'ın be­reketi ile yürüt bizi. Sonuna kadar seninle beraber olacağız.” ([8] ) Hz.Muhammed@ Ensar’ında kendisini desteklemesine sevindi. Fakat bu kararın tüm taraflara bildirilmesinden sonra bütün müminleri kendi ileri gelenleri gibi aynı kararlılıkta görmek mümkün olmadı. Müminlerin bir kısmı Mekke müşrik ordusu ile savaşılacağını öğrenince bütün dünyaları yıkıldı. Zira gelen haberlere göre Mekke’den gelen ve karşılarına dikilecek ordu öyle sıradan bir ordu değildi. Kendilerinin çıkarabileceği ordunun üç katı büyüklükte ve tam teçhizatlı bir ordu idi. Muhacir müminler ise önce kendi mal servetlerine kavuşacakları hevesiyle hazırlıklara başladıkları için işin renginin değişmesini bir türlü kabul etmek istemiyorlardı. Sürekli bu kararı sorgulayarak kervanın hedeflenmesini istiyorlardı. Bedir’e doğru giderken bile zihinlerinin bir köşesinde kervanı ele geçirmek vardı. Gasp edilen mallarını onlardan geri almayı çok arzu ediyorlardı. Alınan kararı uygulamak mecburiyetiyle hazırlıklarına devam eden Medineli Ensar müminleri ise o kadar büyük korku ve isteksizlik içerisinde idiler ki Medine’den çıkarken Hz.Muhammed’in kendilerini ölüme sürüklediğini düşünüyorlardı. Bakışları kalplerinde yaşadıkları korkuyu ele veriyordu. Sürekli yardım etmesi için Allah’a yalvarıyorlardı. Hz. Peygamber onların bu korkularını gidermek ve onları cesaretlendirmek için orduya hitaben bir konuşma yaptı. Yaptığı konuşmada Cenab-ı Hakk’ın bu savaşa son derece önem verdiğini ve müminlerin zafer kazanması için «ardı ardına bin meleği» yardıma göndereceğinin Cenab-ı Hak tarafından müjdelendiğini bildirdi. O bununla bu savaş için Cenab-ı Hakk’ın her türlü yardımı yapacağını ve mutlaka müminleri zafere kavuşturacağını bu nedenle de korkuya ve endişeye kapılmalarına gerek olmadığını bildirmiş oluyordu. Bu teşvik müminlerin kalbinde yankı buldu ve moralleri son derece yükseldi. ​ 5-10- Nitekim Rabbin seni, hak uğruna savaşmak için evinden çıkarmıştı. Oysa müminlerin bir kısmı o zaman bundan hoşlanmamışlardı. Gerçek, apaçık ortaya çıktıktan sonra bile seninle tartışmaya devam ediyorlardı; sanki göz göre göre ölüme sürükleniyorlardı. Allah size iki taifeden (kervan veya Mekke ordusundan) birine (Mekke ordusuna) karşı galip geleceğinizi vaat etmişti. Siz ise şanı ve şerefi olmayanın / kuvvetsiz olanın (kervanın) sizin olmasını arzu ediyordunuz. Hâlbuki Allah, ayetleriyle hakkı egemen kılmak ve kâfirlerin kökünü kesmek istiyordu. Amaç, suçlu günahkârlar istemese de hakkın tanınması / kabul edilmesi ve batılın da ortadan kaldırılmasıydı. O vakit siz Rabbinizden yardım dilerken O da: "Ben size birbiri ardınca gelen bin melekle yardım edeceğim" diye duanızı kabul buyurmuştu. Bunu da Allah sırf size bir müjde olsun ve bununla içinizdeki korku yatışsın ve böylece moraliniz yükselsin diye yaptı. Zaten yardım ve zafer ancak ve ancak Allah katındandır. Gerçekten Allah mutlak galiptir ve hikmet sahibidir. (Enfal Suresi 5-10) ​ 12.5. Medine Ordusunun Teşekkülü ve Bedir’e Sefere Çıkması Müzakerelerin sonunda muhacirler ve Ensar’ın sadece müminlerinden oluşan Medine İslam Ordusu teşekkül eder. Peygamberimizin komutasında teşekkül ettirilen İslam Ordusunda 314 kişilik savaşçı asker vardı. Bunların içerisinde sadece 2 atlı süvari ve 70 deve bulunuyordu. Teçhizat açısından da oldukça zayıf görünüyordu. Peygamberimiz, İslam Ordusunun zayıflığı karşısında şöyle dua etti; “Allah’ım! Bunlar yaya ve yalın ayaklar; sen onları donat Allah’ım! Onlar açık ve çıplaklar; sen onları giydir. Allah’ım! Onlar açlar; sen onları doyur. Allah’ım! Onlar yoksullar; sen onları fazl-ı kereminle zenginleştir Allah’ım!” ([9] ) Medine İslam Ordusu Bedir’e doğru (5 Mart 624) yola çıktı. Hz.Muhammed @ Medine Yönetimi Başkanlığına Ümmü Mektum’u vekil olarak bıraktı. Ramazan ayında olduğu için müminler oruçluydular. Hz.Muhammed@ askerlerin oruçlarını bozmasını emretti. Askerler biraz direndiyse de peygamberimiz orucu açmada öncülük ederek örnek oldu ve tüm ordu oruçlarını bozdular. Medine ordusu Bedir ovasına yakın bir yerde konakladı ve Hz.Muhammed@ iki gözcüyü keşif için önden gönderdi. Gözcüler bölgedeki bedevilerden Ebu Süfyan’ın kervanının henüz geçmediği bilgisini aldılar. Ebu Süfyan da Bedir ovasına varmadan kafilesini durdurmuş ve mola verdirmiştir. Ayrıca planladıkları tuzağı icra etmek için Mekke ordusunun da bölgeye gelmesini bekleyecekti. Bir taraftan da Bedir ovasındaki durumu görmek için bizzat keşfe çıktı. O da bölgedeki bedevilerden Medine İslam Ordusu hakkında bedevilerden bilgi almaya çalıştı. Gerek bedevilerden topladığı bilgilerden ve gerekse de Medine İslam Ordusu keşif güçlerinin bölgede bıraktıkları izlerden Medine İslam Ordusunun bölgeye yakın bir yere geldiğini anladı. Mekke ordusu bölgeye intikal edinceye kadar kervanı konakladığı yerde durdurdu. Medine İslam Ordusu Bedir ovasına Mekke ordusundan önce geldi ve peygamberimizin talimatı ile Bedir bahçelerinin yakınında bulunan bir bölgeye yerleşti. Ordunun konuşlandığı yerin stratejik açıdan uygun olmadığını gören Hubab bin Münzir peygamberimize ordunun konuşlanması talimatının vahiyle mi bildirildiğini sordu. Hz.Muhammed’in@ bu seçimin kendi düşüncesi olduğunu söylemesi üzerine Hubab bin Münzir bu tercihin yanlış olduğunu, ordunun Bedir kuyularına hâkim olacak şekilde konuşlanmasının stratejik açıdan en doğrusu olacağını bildirdi. Bu strateji ile Mekke ordusunun susuz kalacağını ve suya ulaşmak için yapacakları saldırılarda onların savaş düzenlerinin ve savaş taktiklerinin bozulacağını ifade etti. Müşriklerin kervanı göstererek Medine İslam Ordusunun kervana saldırmasını sağlaması ve bu suretle savaş düzenlerini bozmaları şeklindeki tuzakları, su kuyularına hâkim olan bir konuşlanma ile tersine çevrilecekti. Müşrikler müminlerin savaş düzenini bozmak için kervanı yem olarak göstermeyi planlamışken, müminler de su kuyularını göstererek müşriklerin savaş düzenlerini bozmayı planladılar. Müminler Medine’den çıkmadan onların tuzaklarını anladıkları için kervan seçeneğini akıllarından çıkarmaları nedeniyle Mekke müşriklerinin taktikleri tutmayacaktı. Ama Hubab bin Münzir’in önerdiği stratejinin tutmaması imkânsızdı. Zira uzak yoldan gelmiş Mekke ordusunun hem kendilerinin hem de hayvanlarının şiddetle suya ihtiyaçları olacaktı. Hubab bin Münzir’in önerdiği şekilde konuşlanan Medine İslam Ordusu Mekke ordusunu beklemeye başladı. Ordu komutanı olarak peygamberimizin karargâhı için ovanın hâkim bir yükseltisinin / tepesinin üzerine gölgelik yapıldı. 12.6. Bedir’e Gelen Her İki Ordunun Durumu Mekke ordusu Bedir’e yaklaştığı zaman Medine İslam Ordusunun kervana saldırmayıp Mekke Ordusunu beklediğini ve kervanın emniyette olduğunu öncü keşif kolları öğrendiler. Ve bu haberi hemen Mekke ordusuna ilettiler. Haberi getiren bu keşif elemanları Medine İslam Ordusu hakkında edindikleri bilgileri de Mekke ordusunun ileri gelenlerine aktardılar. Medine İslam Ordusunun sadece muhacirlerden oluşmadığı, Medinelilerinde orduya iştirak ettiğini ve ordunun tüm askerlerinin savaş hazırlıkları yaptığını, ölümü göze almış bir topluluk olduklarını, sayılarının 300 civarında olduğunu vb. keşif bilgilerini ilettiler. Bunun üzerine Mekke müşrik ordusundaki Ümeyye bin Halef ve Utbe bin Rebia gibi ileri gelenler madem ki kervan emniyette o halde savaşmadan geri dönülmesi fikrini ortaya attılar. Zira bu savaş ateşi, kervanın Hz.Muhammed’in@ ve taraftarlarının eline geçtiği bilgisi üzerine yakılmıştı. Ama şimdi gelen bilgilere göre bu haber yalandı ve kervan emniyetteydi. Dolayısıyla savaşmaya gerek yoktu. Şayet sadece muhacirler küçük bir ordu olarak karşılarına çıksaydı işleri kolaydı. Hz.Muhammed’i@ ve taraftarlarını yok etmeleri halinde problem kökten çözülecekti. Fakat şimdi muhacirlerle birlikte Medineliler öldürülecek olursa Mekke’nin gelecekteki ticaretleri ebedi tehlike altına girecekti. Hz.Muhammed’in@ bertaraf edilmesiyle iş bitmeyecekti. Medinelilerle yaşanacak bir kan davası Mekkelilerin ticaretini uzun yıllar olumsuz etkileyecekti. Medineliler zayiatlarının bedelini çok ağır ödetebilirlerdi. Durum çok kritikti. Ayrıca biliyorlardı ki Medineli Ensar savaşçı bir kabileydi yenilseler bile Mekke ordusuna da büyük zayiatlar verdirecekleri çok açıktı. Kendilerinden üç kat daha az olsalar da kararlı duruşları ve çılgınca savaşmaları halinde savaştan galip çıkma ihtimalleri bile olabilirdi. İşte bu ihtimalleri gören Müdliç kabilesinden Şeytan Suraka Mekke’den çıkarken methettiği Mekke müşrik ordusunun yenileceğini bağırmaya başlamıştı. Zira o Ebu Cehil’in Ebu Süfyan’la planladıkları tuzağın boşa çıktığını görmüş ve Medinelilerin kararlı duruşlarını da hesaba katıldığında durumun vahim olduğunu anlamıştı. Bunu üzerine savaşa girmeden hemen kaçtı. Onu gören ve durumun kritik olduğunu fark eden Zühre oğulları ve Adiy oğulları da Medine ordusu ile savaşı göze alamadı ve yaklaşık 300 kişilik bir savaşçı grubu ile Mekke ordusundan ayrıldılar. 48-..….Fakat iki orduda birbirinin görüş alanına girince o şeytan arkasını dönüp kaçtı ve (kaçarken Mekke Ordu Komutanlarına ) şöyle dedi: “Ben sizden ayrılıyorum. Zira ben sizin görmediğiniz şeyleri görüyorum. Ben Allah'tan (Allah’ın ordusundan) korkuyorum. Allah'ın (bu savaşı) sonuçlandırması çok şiddetli olacaktır.” (Enfal Suresi 48) ​ Fakat Ebu Cehil Mekke ordusundaki bu dağılmayı engellemek ve kurduğu tuzağın işlemesini istiyordu. Hala tuzağı uygulama şanslarının var olduğuna inanıyordu. Kervanın çok yakınlarında olduğunu öğrenirse Medine İslam Ordusunun kervana saldırmaktan imtina etmeyeceklerini düşünüyordu. Kervanı yem olarak kullanıp Medine İslam Ordusunun savaş nizamını bozmayı ve böylece kolay bir galibiyet almayı hesaplıyordu. Çünkü onun derdi peygamberimizden kurtulmaktı. Ne olursa olsun bu savaşın yapılması ve peygamberimizin yok edilmesini istiyordu. Bu amacını gerçekleştirmek için ordudan ayrılmaları engellemesi ve Ümeyye bin Halef ve Utbe bin Rebia gibi ileri gelenleri savaşmaya ikna etmesi gerekiyordu. Önce Ümeyye bin Halefi kandırmaya çalıştı. Onu Nahle harekâtında öldürülen Hadrami’nin intikamının alınması için Hadrami’nin kabilesinden birisini kışkırttı. Daha sonra Utbe ve Şeybe kardeşleri gaza getirmek için onları korkaklıkla suçladı. Her ikisi de gururlarına yenilerek Ebu Cehil’in ayartmalarına kandılar ve savaşmaya razı oldular. Ebu Cehil bu girişimleri ile ordu içerisindeki tartışmalara son verdi. Ebu Cehil, Mekke ordusunu Bedir ovasına doğru hareket ettirdi. Mekke ordusu, büyük bir şaşaa ve debdebe içerisinde Bedir ovasına girdi. Onların büyük görünmek için çıkardıkları gürültü ve tamtamlar müminlerin arasında bulunan bir kısım münafıklar ve hastalıklı kalpliler arasında tesirini gösterdi ve onlar kendileri korktukları gibi sözleriyle mümin askerlerin morallerini de bozdular. 49- O sırada (Medine ordusundaki) münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar, (müminler hakkında) “bunları dinleri fena aldatmış ve şımartmış” diyorlardı. Oysa kim Allah'a güvenirse bilsin ki, Allah mutlak galiptir, güçlüdür ve hikmet sahibidir. (Enfal Suresi 49) Fakat Hz.Muhammed Mekke şirk ordusunu görünce yüksek sesle aşağıdaki duayı okuyarak müminleri cesaretlendirdi ve onların Allah’a tevekkül etmesini sağladı; “Allah’ım! İşte bunlar Kureyş müşrikleri. Olanca kibir ve gururlarıyla; olanca büyüklenme ve övünmeleriyle geldiler. Başkası­na değil, Sana meydan okuyor, Resul’ünü yalanlıyorlar. Allah’ım! Bana yapmış oldu­ğun vaadini gerçekleştir ve bunları burada helak et. Allah’ım.' Sen bana kitap verdin. Müşriklerle savaşmayı emrettin.” ([10] ) Hz. Peygamber savaşı engellemek için Hz. Ömer’i elçi olarak gönderdi. Mekke Ordusunun geri dönmelerini teklif ettirdi. Bu hareket hem Medine İslam Ordusuna haklılık kazandırdı hem de Mekke ordusunda zafiyet oluşturdu. Çünkü onlardan bazıları teklifi kabul etmek istediler. Fakat Ebu Cehil yeniden devreye girerek; “Allah bize onu yok etme imkânı verdikten sonra, bu işten vazgeçmek doğru olmaz. Hayır! Kesinlikle geri dönmeyeceğiz. Onlara hadlerini bildireceğiz. Hadlerini bildireceğiz ki, bundan sonra ne bize karşı bir harekete girişsinler, ne de kervanlarımızın önünü kes­sinler.” ([11] ) Ebu Cehil’in bu kararlılığı ile savaş artık kaçınılmazdı. Bedir ovasının bir tarafında Medine İslam Ordusu diğer tarafında ise Mekke Ordusu konuşlanmıştı. Ebu Süfyan da orduların Bedir ovasında vaziyet aldıklarını öğrenince Kervanı Bedir ovasının aşağısına getirdi. Kervan ovanın aşağı kenarından sahile doğru bir rota izleyerek Medine İslam Ordusunu tahrik etmek ve müminleri kendi üzerine çekmek istiyordu. Ebu Cehil’le birlikte yaptıkları plana göre Medine İslam Ordusu kendilerine yem olarak sunulan kervana mutlaka saldıracak ve savaş pozisyonu alamadıklarından dolayı Mekke ordusu tarafından dağıtılıp imha edilecekti. Ancak Cenab-ı Hakk’ın rehberliği ile basireti açık olan Peygamberimiz, tuzağı daha Medine’de iken görmüş ve ordusunu kervana değil Ebu Cehil’in komutasındaki Mekke şirk ordusuna yönlendirmişti. Hz.Muhammed’in@ bu stratejisi ile Ebu Cehil ve Ebu Süfyan ikilisinin kurduğu tuzak boşa çıktı ve İslam ordusu kervanla hiç ilgilenmedi ve bütün dikkatlerini Mekke ordusu ile savaşmaya yoğunlaştırdılar. Bu nedenle Ebu Süfyan’ın kervanı savaş meydanının aşağısından sahil boyunca yol alıp Mekke’nin yolunu tutarken her iki ordu savaş pozisyonu almıştı. (Harita:10) Allah kendi dinin egemen olması ve davasının hak olduğunu herkese göstermesi için elçisine yaptığı rehberlik ile böyle bir pozisyonu takdir buyurmuştur. 42- O vakit siz vadinin Medine tarafındaki yamacında idiniz, onlarsa uzak tarafındaki yamacında idiler. Kervan da sizin biraz daha aşağınızda idi. Şayet böyle bir buluşma için sözleşmiş olsaydınız bile yine de değişiklik yapardınız. (Her iki orduda da savaşmak istemeyen önemli topluluklar olmasından dolayı daha önceden savaşmak için böyle bir buluşma konusunda sözleşmiş olsaydınız bile yine de savaşma konusunda ihtilaf ederdiniz.) Lakin olması gereken (zafer)in olması için Allah böyle takdir etti. Ta ki küfrü seçen açık bir delil olan bu sonuca bakıp helaki seçsin, imanı seçen de yine bu sonuca bakıp ebedi hayatı tercih etsin. Kesindir ki Allah, işitendir, bilendir. (Enfal Suresi 42) 12.7. Bedir Savaşında Medine Ordusuna İlahi Yardımlar İslâm ordusu, Bedir'e önceden gelip, kuyuların olduğu yere yerleştiği için avantajlı görü­nüyordu. Fakat yerleşilen alanın dezavantajı ise kumluk olmasıydı. Müminlerin tuttuğu yerin kumluk olması, müminlerin hareketlerini oldukça kısıtlıyordu. Ama bu durumu avantaja çeviren İlâhî yardım, gece yağan yağmur ile yetişti. O gecenin sabahında yağmur nedeniyle kumluk olan zemin sertleşmiş ve böylece müminlerin ayaklarını yere sağlam basması sağlanmıştı. Bunlar somut yardımlardı. Fakat Cenab-ı Hak elçisinin ve müminlerin zafer kazanması için her türlü sebebi seferber edeceğini taahhüt etmişti. En büyük yardım ise müminlere cesaret verici vahyi yardımlardı. [1] ) Adiy ve Zühre oğullarından 300 kişi Bedir savaşı öncesi ordudan ayrılır [2] ) Not: Tıpkı Uhud savaşında yaşanan durum gibi bir duruma düşüleceği Bedirde öngörülmüştü. Ama Uhud’da savaşı bırakıp ganimet derdine düşen İslam askerleri büyük bir hezimeti yaşadılar. [3] )Evrensel Çağrı – Mustafa Sağ- Sahife 582 [4] )Evrensel Çağrı – Mustafa Sağ- Sahife 582 [5] )Evrensel Çağrı – Mustafa Sağ- Sahife 582 [6] )Not:Mekke ile sahil arasında, Medine'ye beş günlük mesafede bir yer. Burada uzaklık ifa­desi olarak kullanılmıştır. [7] )Celaleddin Vatandaş “Hz. Muhammed'in Hayatı ve İslâm Daveti-Medine Dönemi” sahife 101 [8] )Celaleddin Vatandaş “Hz. Muhammed'in Hayatı ve İslâm Daveti-Medine Dönemi” sahife 102 [9] )Celaleddin Vatandaş “Hz. Muhammed'in Hayatı ve İslâm Daveti-Medi ne Dönemi” sahife 98 [10] )Celaleddin Vatandaş “Hz. Muhammed'in Hayatı ve İslâm Daveti-Medine Dönemi” sahife 106 [11] )Celaleddin Vatandaş “Hz. Muhammed'in Hayatı ve İslâm Daveti-Medine Dönemi” sahife 106 Harita 10: Bedir Savaşı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Yağmur gibi yağan Vahyi bilgiler (dualar, rüyalar, haberler, hitabetler) ile müminlerin kalpleri temizleniyor, vesveselerden arındırılıyor ve sakin/ kararlı olmaları sağlanıyordu. Şöyle ki; peygamberimizin düşman ordusu hakkında verdiği bilgiler ve Cenab-ı Hakk’ın zafer müjdesi ile o gece müminlerin üzerine hafif bir uyku çöker. Kalpleri sükûn bulmuş, endişeleri bertaraf olmuş, korkuları gitmiş, moralleri yükselmiş ve kalpleri güvene ermiş müminler ulaştıkları bu sükûnet sonucunda hafifçe dinlenmişler ve böylece artık savaşa hazır hale gelmişlerdi. 11- O sırada Allah kendi katından bir güven ve esenlik olmak üzere sizi hafif bir uyku bürüyordu. Sizi manen tertemiz yapmak, sizi şeytanın vesvesesinden arındırmak, yüreklerinize kuvvet vermek ve ayaklarınızı sağlam bastırmak için gökten üzerinize yağmur indiriyordu. (Enfal Suresi 11) Cenab-ı Hak, elçisine müşrik ordusunun zayıflığını göstermek için onların sayılarını rüyasında az olarak gösterdi. Hz.Muhammed bu rüyasını müminlere anlattığında müminler mesajı almışlar Rablerinin kendilerine zaferi bahşedeceğini anlamışlardı. Böylece cesaretleri artmış kalpleri itminan bulmuştu. 43 –Yine o vakit Allah sana uykunda (rüyanda) onları az gösteriyordu. Eğer Allah sana onları kalabalık, çok gösterseydi korkacaktınız ve savaşıp savaşmama konusunda anlaşmazlığa düşecektiniz. Fakat Allah böyle bir duruma düşmekten sizi korudu. Çünkü O, gönüllerde saklananı bilir. (Enfal Suresi 43) ​ Cenab-ı Hakk’ın elçisine gösterdiği bu rüya ve sonrasında yaptığı cesaretlendirici telkinler nedeniyle müminler düşmanla gerçekten karşı karşıya geldiklerinde onları gözlerinde büyütmediler. Bu rüya ile müminlerde bir nevi şartlanmışlık / önyargı / algı oluşmuş öyle ki gerçekte üç kat büyük olan müşriklerin ordusu müminlerin gözünde az görünüyordu. 44 –Karşı karşıya geldiğiniz vakit onları gözünüze az gösteriyordu, (onları gözünüzde büyütmemenizi sağlamıştı.) sizi de onlara az göstermişti ki Allah o planlanmış olan işi yerine getirsin. Bütün işler Allah'a döndürülür. (Enfal Suresi 44) 12.8. Savaş Başlıyor Hz.Muhammed@ karargâh çadırında savaşta izlenecek strateji konusunda kurmay heyetiyle istişare etti. Yapılan toplantıda geleneksel olarak her iki taraftan da yiğit savaşçıların bireysel karşılaşmalarından sonra savaşa ok atarak başlanacaktı. Taraflar birbirine iyice yaklaştıkları zaman taş atarak düşmana zayiat verdirilecek, daha sonra mızraklar devreye girecek ve düşmanla arada mesafe kalmadığında kılıçlarla savaşılacaktı. Hz.Muhammed orduyu savaş için vaziyet aldırıp hizaya soktuktan sonra askerleri yüreklendiren bir konuşma yap­tı. Sonra karargâh çadırına / komuta merkezine geçti ve dua etmeye başladı. Peygamberimiz dua ederken kollarını öylesine açtı ki sırtındaki abası yere düştü. Hz. Ebu Bekir peygamberimizin abasını yerden aldı ve duasını tamamladıktan sonra tekrar peygamberimizin omuzlarına koydu. Hz.Muhammed@ duasının sonunda daha Mekke’deyken inzal olan Kamer Suresindeki “O topluluk yakında bozulacak ve onlar arkalarını dönüp kaçacaklardır” ayetini okudu. Söz konusu ayet bugünü işaret ediyordu ve bugün ki karşılaşmada müminleri zaferle müjdeliyordu. İslam askerlerinin bu müjdeyle sevinçleri iyice arttı daha da cesaretlendiler. Zira zaferin Cenab-ı Hak tarafından çok önceden haber verilmiş olması onların savaşı kazanacaklarına, müşriklerin bozguna uğrayacaklarına olan güvenlerini iyice artmıştı. Diğer taraftan Mekke müşrik ordusunun komutanı Ebu Cehil de kendi askerlerine cesaret veren bir konuşma yaptı ve o da Cenab-ı Hakk’a şöyle yalvardı; “Allah’ım! Bizimle akrabalık ilişkisini keseni, bize bilmediğimiz şeyleri getireni ve adamlarını helak et. Bugün burada haklı olanı galip kıl, haksız olanı perişan et.” ([1] ) Artık her iki ordu da savaşa hazırdı. O dönemdeki savaş geleneklerine göre savaş öncesinde her iki ordunun en ünlü savaşçı şahsiyetleri bireysel olarak çarpışırlar ve bu çarpışmanın neticesine göre tarafların moralleri ya bozulur ya da yükselirdi. Bedir Savaşında da bireysel karşılaşmalar için Mekke ordusundan Utbe, Şeybe ve Velid meydana çıkarken bunlara rakip olarak Medine İslam Ordusundan Hz.Hamza, Hz.Ali ve Hz.Ubeyde çıktılar. Yapılan bireysel çarpışmalar sonucunda Hz. Ubeyde başarısız oldu ve yaralandı, Hz. Ali ve Hz. Hamza rakiplerini öldürdükten sonra Hz. Ubeyde’nin yardımına koştular ve onun rakibi Utbe’yi de öldürdüler. Savaşın başlangıcında Mekke müşriklerinin sadece savaşçıları değil aynı zamanda ileri gelenlerinden üç kişinin öldürülmesi Medine İslam Ordusunda büyük bir sevinç yaratırken, Mekke müşrik ordusunda büyük bir üzüntüye yol açtı. Sıra orduların karşılaşmasına gelmişti. Hz.Muhammed@ yerden bir avuç kum aldı ve Mekke müşrik ordusuna doğru atarak müminlere topyekûn saldırı emri verdi. Hz.Muhammed@ savaş süresince müminlerin yiğitçe savaşmalarını sağlayan cesaretlendirici sözler haykırdı. O bu haykırışları ile mümin askerlere müthiş bir ruh veriyor ve onların aslanlar gibi düşman askerlerin üzerine saldırmalarını sağlıyordu. Onun İslam askerlerine sarf ettiği bu sözler Cenab-ı Hakk’ın melekleri vasıtasıyla kendisine vahyettiği çağrılardan başka bir şey değildi. ​ 12- İşte o anda Rabbin meleklere (müminlere iletilmek üzere) şöyle vahyediyordu: “Ben sizinle beraberim, müminlere direnç ve moral verin. İnkârcıların yüreklerine korku salacağım, durmayın vurun boyunlarına, vurun parmaklarına, parmaklarına.” (Enfal Suresi 12) ​ Hz. Peygamber müminlere sürekli Allah’ın kendileri ile beraber olduğunu, zaferin müminlerin olacağını, düşmanın üzerine saldırılmasını ve boyunlarını vurmalarını haykırıyordu. Savaş iyice kızıştı. Mekke ileri gelenlerinden Ümeyye bin Halefi Hz. Bilal öldürdü. Muaz bin Amr ise Mekke ordusunun komutanı Ebu Cehil’in bacağını kopardı, İbni Mesud kafasını kesti. Komutansız kalan Mekke ordusu dağılmaya başladı ve kısa bir müddet sonra da bozguna uğrayarak kaçmaya başladılar. Müminler düşmanın bozguna uğraması sonucu bıraktıkları ganimetleri ve esir olarak teslim aldıkları müşrikleri muhafaza etmeye çalışıyorlardı. Hz.Muhammed@ çarpışmaya devam etmelerini istemesine rağmen müminleri yine ganimet sevdası ve zafer sarhoşluğu sarmıştı. Fidye almak amacıyla tuttukları esirleri muhafaza etmeye çalışmaları Medine İslam Ordusunun üçte birini savaş dışı bırakıyordu. Ordunun üçte biri karargâhı korurken kalan üçte bir yani yüz kişi de bozguna uğrayan 750 kişiye karşı mücadele ediyordu. Onların da kendilerini tehlikeye atmamaları gerekiyordu. Bu nedenle düşmanı biraz geriden takip edip Mekke’ye dönmelerine fırsat verdiler. Cenab-ı Hakk’ın inayeti sayesinde Mekke ordusu toparlanma fırsatı yakalayamadı. Ayrıca neredeyse ileri gelenlerin büyük bölümünün öldürülmesi ve orduyu toparlayacak liderlerinin kalmaması onların savaşa geri dönmelerini engelledi. Düşman ordusu Mekke’ye doğru kaçarken müminler de ganimet yüzünden birbirleriyle çekişmeye başlamışlardı. Bu çekişme Medine İslam Ordusunda da başıbozukluk yaratıyordu. Hâlbuki yakalanan çok önemli bir fırsat, ganimet sevdası yüzünden elden kaçırılmıştı. Ganimet ve esir peşine düşmeyip hazır bozguna uğramış düşman ordusu kırılmış olsalardı Mekke bir daha belini doğrultamayacaktı. Ayrıca Cenab-ı Hakk’ın vaadi olmasaydı onların bu ganimet düşkünlükleri nedeniyle orduda disiplinsizliğin oluştuğu ve savaş düzeninin bozulduğu anda Mekke ordusu toparlanıp geri gelseydi büyük bir bozgun yaşanabilirdi. Fakat Cenab-ı Hakk’ın düşman ordusu mensuplarına korku vermesi nedeniyle onlarda savaşa geri dönme düşüncesi oluşmadı. 67 –68- Hiçbir peygamberin, yeryüzünde ağır basmadıkça (kesin zafere ulaşıp üstün gelmedikçe) esir alması yakışık almaz. Siz dünya malını istiyorsunuz, oysa Allah (dünyada zafer ve ahirette cennet ile) geleceğinizi kazanmanızı istiyor. Allah azizdir, hâkimdir. Eğer Allah'tan bir yazgı (vaat) bulunmasa idi ele geçirdikleriniz yüzünden başınıza korkunç bir felaketin gelmesi kaçınılmaz olurdu. (Enfal Suresi 67-68) 12.9. Bedir Savaşının Sonucu: Müminlerin Zaferi Savaş çok kısa sürdü. Birkaç saatte sona eren savaşta Ebu Cehil, Ümeyye bin Halef, Utbe ve Şeybe gibi Mekke’nin en azılı müşrik ileri gelenleri öldürülmüştü. Savaşın bilançosuna bakıldığında Mekke ordusundan 70 kişi ölmüş, 70 ten fazla müşrikte esir alınmıştı. Medine İslam Ordusundan ise 14 kişi şehit olmuştu. Şehit olan müminler defnedildi. Daha sonra müşriklerin ölüleri de toprağa defnedildi. Normalde geleneklere göre düşmanların ölüleri vahşi hayvanlara (akbabalara, kurtlara, çakallara vb.) yem olmaları için toprağa gömülmezdi. Ancak peygamberimiz onların da toprağa gömülmesini emretti. Müşriklerin ölüleri toprağa gömüldükten sonra Hz. Peygamber başlarına gelerek “Ey Ebu Cehil! Ey Ümeyye bin Halef! Ey Utbe! Ey Şeybe!… ben Rabbimin vaadini gerçek buldum, sizde buldunuz mu?” diye seslendi. O’nun bu seslenişine Cenab-ı Hak daha sonra şöyle mukabelede bulunmuştur; 50 –Melekler o kâfirlerin yüzlerine ve sırtlarına vura vura canlarını aldığı sırada onlara “tadın bakalım cehennem azabını!” derken bir görmeliydin. (Enfal Suresi 50) Hz. Peygamber esirlere eziyet edilmemesini emretti. Esirler arasında Hz.Muhammed’in ve müminlerin en azılı düşmanlarından Nadir bin Haris ve Ukbe bin Muayt da vardı. Bunlar Mekke’deyken müminlere çok acılar çektirmişler ve peygamberimizi öldürmeye çalışmışlardır. Özellikle Ukbe bin Muayt peygamberimizi mutlaka öldüreceğine dair en ağır yeminleri etmiştir. Esirlerden sadece bu ikisi daha önce yaptıklarının cezası olarak öldürüldüler. Zafer müjdesi Medine’ye ulaşınca şehirde bayram havası yaşandı. Yahudiler, müşrikler ve münafıklar ise zafere inanamadılar. Onların beklentileri müminlerin orada büyük bir bozgun yaşayacakları idi. Medine İslam Ordusunun şehre girişi sırasında muhteşem bir coşku vardı. İslam Ordusu Medine’ye müşrik esirlerle birlikte dönünce zafere inanmayan Yahudi ve münafıklar bu kez burun kıvırıp zaferi küçümsemeye çalıştılar. Fakat diğer taraftan da Hz.Muhammed’in kızı ve Hz. Osman’ın hanımı Rukiye vefat etmişti. Peygamberimiz kızının vefatı ile üzüntüsünü ve Medine halkı ile Bedir zaferinin sevincini birlikte yaşadı. Mekke’de ise matem vardı. Bedir’de muhteşem donanımlı ordularının çok küçük gördükleri bir avuç Medineliler karşısındaki bozgunu, Mekke’nin tüm havasını söndürmüştü. Onların Arap yarımadasındaki tüm saygınlıklarını yitirmişlerdi. Tuzakları boşa çıkmıştı. Gurur, kibir, tantana ve şatafatla çıktıkları savaştan zillet içerisinde dönüyorlardı. Mutlak Zafer / fetih için çıktıkları seferden mutlak yenilgi ile dönüyorlardı. Mekke neredeyse bütün ileri gelen adamlarını kaybetmişti. Bu inanılması zor bir durumdu. Bozgun haberi geldiğinde Mekke adeta şoka uğramıştı. Cenab-ı Hak, Ebu Cehil ve Ebu Süfyan ikilisinin kurduğu Bedir tuzağının nasıl boşa çıkarıldığını belirttikten sonra onların bu tuzakla çok büyük bir zafer kazanacakları beklentisi ile alay etti. Eğer yola gelmezlerse orduları ne kadar güçlü, askerleri ne kadar çok olursa olsun benzer hezimetleri bir daha yaşayacaklarını ihbar etti. 18 –19- İşte gördünüz, Allah, kâfirlerin kurduğu tuzağı işte böyle bozar. (Ey Kâfirler) Zafer istiyordunuz, Alın işte size Zafer(!). Eğer saldırmaktan vaz geçerseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Yok, eğer saldırganlığa geri dönerseniz, biz de döneriz. O vakit askeriniz ne kadar çok olursa olsun size hiçbir yarar sağlamaz. Çünkü Allah müminlerle beraberdir. (Enfal Suresi 18-19) 12.10. Zafer Sarhoşluğunun Önlenmesi Medineliler bayram ediyordu. Mekkelilere büyük bir ders vermenin mutluluğunu yaşıyorlardı. Müminler eski cahiliye / kabilecilik alışkanlıklarıyla hareket ederek zafer kutlamalarını gurur, kibir ve taşkınlık seviyesine getiriyorlardı. Sanki kendileri savaşın başlangıcında kervanı tercih etmemişler de kendilerinden üç misli büyük Mekke müşrik ordusuyla savaşmaya can atıyorlarmış gibi savaş sahnelerini anlatıyorlardı. Çarpışma esnasında gösterdikleri yiğitlikleri anlatırken her şeyi kendilerinden menkul görüyorlar ve Allah’ı unutuyorlardı. Hatta bir kısım müminlerin (Hz. Hamza dâhil) kutlama hususunda fazla ileri gittikleri ve içip eğlendiklerine dair rivayetler de mevcuttur. Şayet bir uyarı yapılmayacak olursa müminler savaşta yaptıkları kahramanlıklarını bire bin katarak şiirlerle süsleyecekler ve Allah’ın unutup kendilerini bu zaferin öznesi yapabileceklerdi. Hâlbuki bu zaferin başından beri mimarı Cenab-ı Hak idi. Zira müminler kervanı tercih etmişlerken bunun bir tuzak olduğunu elçisine gösteren ve bu tuzağı kâfirlerin başına geçirmenin tek çaresinin Mekke ordusu ile savaşmak olduğu fikrini elçisine tercih ettiren Cenab-ı Hak idi. Savaşa giderken de müminler ölüme sürükleniyor zannı ile son derece yılgın, korkak ve isteksiz olmalarına rağmen onları Bedrin Arslanları haline getiren ve savaşta onlara yağmurla, elçisinin söylevleriyle ve sadece kendisinin bildiği melekuti yardımlarla destek vererek kâfirleri öldürmelerini sağlayan Cenab-ı Hak’tan başkası değildi. Hal böyleyken Cenab-ı Hak, müminlerin zafer sarhoşluğu ile hatalarında ileri gitmemeleri, zafer kutlamasının makul bir çerçevede kutlanması için onlara aşağıdaki uyarıları yapar; 17- Sonra onları siz öldürmediniz, lâkin Allah öldürdü. (Mekke ordusu ile savaş fikrini ortaya) Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allah attı. (Siz ise bu fikri tercih etmiyordunuz) Bunu da müminleri güzel bir imtihandan geçirtmek için yaptı. Allah işitendir, bilendir. (Enfal Suresi 17) Bu uyarıdan sonra Bedir zaferinin kutlaması Ramazan Bayramı olarak kutlanır ve müminler sevinçlerinde de Allah’ı unutmadan ve toplumun birbirine kaynaşması, birbirini sevmesini sağlayacak ritüelleri bu bayramda uygulamaya koydular. Bunun için Ramazan ayı sonunda verilen fıtır sadakası ile yoksulların, ihtiyaç sahiplerinin sevinmesini sağlayıp onların sadakayı verenlerle birlikte bayram yapmasına vesile olacak bir gün ve aynı zamanda bu zafer coşkusunun her yıl tekrar yaşanmasını sağlayacak bir gün olması için peygamberimiz ramazanın bitimini fıtır bayramı olarak müminlere hediye etti. Böylece zafer kutlamasını müminlerde gurur ve kibir yaratacak bir haleti ruhiyeden çıkarıp onların toplumsal bir dayanışma ve yardımlaşması ile ortak bir sevince dönüştüğü ve ramazan ile birlikte bunun sürekliliğinin sağlandığı bir bayrama dönüştürülmüş oldu. 12.11. Ganimet Paylaşımı Sıra ganimetleri paylaşmaya gelmişti. Bazı müminler ganimetin geleneklere göre paylaşılmasını istiyorlardı. Buna göre savaşa katılmış olan ve yakaladıkları esirlere kim sahipse ganimetler de onun olacaktı. Savaş sırasında karargâhı korumuş, nöbet beklemiş, geri hizmetlerde bulunmuş olanlara ise ne kalırsa. Medine’de geri kalanlar ve savaşa katılamamış olanlar ise hiçbir şey alamayacaklardı. Diğer müminler ise cahiliyeye ait bu paylaşımın yerine adil bir paylaşım yapılmasını istiyorlardı. Hz. Peygamber de bu paylaşımı eski kabilecilik usulünden çıkartmak istiyordu. Artık bir devlet vardı. Bu devlet vatandaş olan herkesi kapsıyordu. Medine İslam Cumhuriyeti kabile tarzı yönetim usullerinden kurtulmalı ve eski kabile zihniyeti de terk edilmeliydi. Hz.Muhammed@ ganimetin paylaşımının Allah ve Resulüne ( devlete) bırakılması gerektiğini savunsa da eski cahiliye alışkanlığını isteyen müminlere söz dinletemedi. Ganimet paylaşımı gündeme gelince onlar savaşın başındaki tavır ve davranışlarını gösteriyorlar ve peygamberimizle münakaşaya giriyorlardı. Onların bu hareketleri O’nu çok üzüyordu. İhtilafa neden olan bu sorunu, Cenab-ı Hak, elçisine aşağıdaki şekilde vahyederek çözdü; 1 –4- Seninle savaş ganimetlerinin nasıl paylaşılacağını tartışıyorlar. De ki; “ganimetlerin (paylaşım usul ve esaslarını belirlemek) Allah'a ve Resulüne aittir. Öyleyse eğer gerçekten müminseniz Allah'tan korkun da birbirinizle çekişmeyin ve ganimet nedeniyle bozulan aranızı düzeltin. Allah'a ve Resul’üne itaat edin. Gerçek müminler ancak o müminlerdir ki, (Allah’a değil muhalefet etmek) Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, O’nun ayetleri (hükümleri) bildirilince onların imanları (bağlılıkları) artar ve hemen o hususta sadece Rablerine güvenip O’nu vekil tayin ederler. Onlar ki, namazı gereği gibi kılarlar (salatı ikame ederler / adil hakkaniyetli yönetimi gerçekleştirirler / hak ve hukuka destek verirler) ve Allah’ın kendilerine verdiği rızıktan Allah yolunda harcarlar. İşte gerçek mümin bunlardır. Onlara Rablerinin katında üstün makamlar vardır, onlar bağışlanacaklar ve bitmez tükenmez rızıklarla ödüllendirileceklerdir. (Enfal Suresi 1-4) Ganimetin paylaştırılmasında müminlerin peygamberimize karşı gösterdikleri direnç, tıpkı Bedir savaşı öncesinde yaşanan “Kervanın mı hedef alınması gerektiği yoksa Mekke ordusunun mu hedef alınması gerektiği” tartışmasına benzemekteydi. Cenab-ı Hak, surenin devamındaki 5. ayette buna değinir ve Mekke ordusu ile savaşın tercih edilmesi gerektiği savında nasıl Hz. Peygamber haklı çıktıysa, ganimetlerin taksiminde de O’nun tercihine güvenilmesi gerektiğini bildirir. Bunun değerlendirmesini yapmak için, savaş süreci enine boyuna yukarıdaki şekilde anlatıldıktan sonra, müminleri Hz. Peygambere itaate davet eder. Cenab-ı Hak daha sonra ganimet gelirlerinin nasıl pay edileceğini bildirir. Savaşta elde edilen silah araç gereçleri ile birlikte Mekke’den esirlerin iadesine karşılık alınacak fidyelerden oluşan ganimet gelirlerinin taksimini aşağıdaki şekilde belirtir; 41 –İyi bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri mutlaka Allah’a, Resul’üne, yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Eğer siz Allah'a iman etmiş, iki ordunun karşı karşıya geldiği ve hak ile batılın ayrıldığı o (Bedir) gün kulumuza indirdiğimiz mucizevi yardımlara inandıysanız paylaşımı buna göre yapın. Bilin ki, Allah, her şeye kadirdir. (Enfal Suresi 41) Bu taksimat emrine göre ganimetin beşte dördü savaşa katılan müminler arasında taksim edilmesi öngörülüyordu. Bedir savaşından esir edilenlerin zengin olanlarından kurtulmalık fidye olarak yüklü miktarda bedeller talep edildi. Öyle ki esirlerin iadesi için elde edilen fidye gelirleri, Ebu Süfyan’ın kaçıp kurtardığı kervanın gelirlerine yakın bir tutarı idi. Söz konusu bedel Mekkelilerden tahsil edildi. Böylece müminler ellerinden kaçırdıkları kervanın mallarını esir fidyeleri ile geri almış oldular. Bu ganimet Medine İslam Cumhuriyetini dolayısıyla muhacirleri önemli ölçüde rahatlattı. Hz.Muhammed@ fidye miktarlarının belirlenmesinde de önemli rol oynadı. Fidyesini ödeyemeyecek kadar yoksul olan esirleri müminlere okuma yazma öğretmesi ya da Medine İslam Cumhuriyeti ile bir daha savaşmama taahhüdü karşılığında serbest bıraktı. Fidyesini ödeyemeyen hiçbir esiri köleleştirmedi. Kızı Zeyneb’in kocası yani damadı Ebul As’ın fidyesi olarak kızının gönderdiği gerdanlığın Hz. Hatice’nin gerdanlığı olması nedeniyle gerdanlığın kızına geri verilmesi ve kızının Medine’ye hicret etmesine müsaade etmesi karşılığında Ebul As’ın serbest kalması konusunu müminlere teklif etti. Müminlerde bu teklifi kabul ettiler. Cenab-ı Hak, ayrıca, elçisinden hiçbiri köleleştirilmeyen esirlere şu tebliği yapmasını istedi; 70 –71- Ey Peygamber! Ellerinizdeki esirlere de ki: “Eğer Allah kalplerinizde bir hayır görürse, sizden alınandan daha hayırlısını size verir ve günahlarınızı bağışlar. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.” Eğer sana hıyanet etmeyi düşünüyorlarsa, bundan önce de Allah'a hainlik ettiklerinden dolayı Allah onların yenilip ezilmeleri için sana imkân verdi. Allah her şeyi hakkıyla bilen her şeyi yerli yerince yapandır. (Enfal Suresi 70-71) 12.12. Mekke’ye Bedir Zaferi Sonrası Gönderilen Mesajlar Cenab-ı Hak, fidyeleri verip esirleri teslim almak için gelen Mekkeli müşriklere de Mekke Yöneticilerine iletilmek üzere şu mesajların bildirilmesini elçisine emreder; 38- O kâfirlere de ki: Eğer saldırganlıklarından vazgeçerlerse daha önce yaptıkları bağışlanacak. Yok, saldırganlığa yine dönerlerse, önceki ümmetlere uygulanan yasalar kendilerine de uygulanacaktır. (Enfal Suresi 38) Mekkeli müşriklerin intikam yemini ettikleri öğrenilince onların bu yanlış ve azgınca tutumlarına karşı aşağıdaki mesaj gönderilir. 59- O kâfirler kurtulduklarını sanmasınlar. Onlar bizi asla aciz bırakamazlar. / bizi asla atlatamazlar. (Enfal Suresi 59) 12.13. Müminlere Zafer Sonrası Rehavete Kapılmamaları ve Muhtemel Saldırılara Karşı Hazırlıklı Olma Uyarısı Cenab-ı Hak, Mekkelilere tehdit dolu mesajlarını göndermiş olsa da onların uslu durmayacakları ve bu yenilginin intikamı peşinde koşacaklarını bildiği için müminlere bu müşrikleri / fitneyi ortadan kaldırmak için savaşmaları gerektiği ve onların saldırmaları halinde savaş için hazırlık yapmaları gerektiğini bildirir; 39 –40- Saldırganlık, zulüm ve baskı kalmayıp, din / yönetim tamamıyla Allah'ın dini / yönetimi (barış, esenlik ve adalet dini / yönetimi) oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse onlarla savaşmayın. Muhakkak ki, Allah yaptıklarını görür. Yok, eğer tekrar savaşmaya geri dönerlerse artık bilin ki, Allah sizin yardımcınızdır. O ne güzel Mevla ne güzel yardımcıdır. (Enfal Suresi 39-40) …. 60 –O zaman siz de toplayabildiğiniz kadar onlara karşı her tür kuvvet ve savaş için atlar hazırlayın ki, bununla hem Allah'ın düşmanlarını hem de kendi düşmanlarınızı, ayrıca Allah'ın bilip de sizin bilmediğiniz daha başkalarını (henüz karşınıza çıkmayan muhtemel düşmanlarınızı) korkutup gözdağı veresiniz. Allah yolunda her ne harcarsanız onun karşılığı size eksiksiz ödenir ve asla haksızlığa uğratılmazsınız. (Enfal Suresi 60) ​ Cenab-ı Hak onların barışa yanaşmaları halinde müminlerin de barış yapmalarını emreder. Müşriklerin hile ve tuzak kurmalarından korkarak barışa yanaşmama gibi bir tutum içerisinde olunmamalarını bildirir. Müminlerin bu konuda herhangi bir tereddüt ve korku yaşamamasını öğütlerken, şayet onlar barış teklifleri ile hile yapma girişiminde bulunacak olurlarsa kendisinin yardım edeceği vaadinde bulunur. Nasıl müminlerin kalplerini kendisinin nasıl birbirine ısındırdıysa müşriklerden bazılarının da kalplerinin ısınabileceği böylece hilelerinin açığa çıkacağını veya başka yollarla kendisinin yardım edeceğini bildirir; 61 –64- Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de barıştan yana ol! Allah'a güven. Çünkü O işiten ve bilendir. Eğer sana hile yapmak isterlerse, muhakkak ki Allah sana yeter. O, seni yardımıyla ve müminlerle güçlendirecektir. Müminlerin kalplerini birbirlerine O kaynaştırmıştır. Yoksa yeryüzünde bulunan her şeyi harcasaydın yine de onların kalplerini (böylesine) kaynaştıramazdın. Ama Allah, onların kalplerini birbirine ısındırdı. Muhakkak ki, O mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir. Ey Nebi! Sana ve seni izleyen inananlara ALLAH yeter! (Enfal Suresi 61-64) ​ Cenab-ı Hak, müteakip ayetlerde elçisine müminleri savaşa hazırlaması ve onları yüreklendirmesini bildirir; ​ 65 – 66- Ey Nebi! Müminleri savaşa (şöyle) teşvik et / yüreklendir; eğer sizden sabırlı / kararlı / eğitimli yirmi kişi, onların iki yüzüne galip gelir ve eğer sizden böyle yüz kişi çıkarsa kafirlerden bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar yüce gayeleri olmayan anlayışsız bir topluluktur. Fakat mevcut şartlarda Allah yükünüzü hafifletti, zira sizin güçsüz olduğunuzu iyi biliyor. O halde sizden sabredecek / kararlı olacak / eğitimli yüz kişi çıkarsa düşmandan iki yüzüne galip gelir, sizden böyle bin kişi çıkarsa Allah'ın izniyle düşmandan iki binine galip gelir. Allah sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi 65-66) 12.14. Çevredeki ve Mekke’deki hicret Etmemiş Müminlere Mesajlar Cenab-ı Hak gerek esirlerin içerisinde olsun ve gerekse de Mekke’de olsun mümin olup da evin barkını terk etmeyi göze alamamış ve böylece Medine’ye hicret etmemiş kimseler içinde aşağıdaki mesajlarını gönderir; 72 –75- Gerçek şu ki iman edip hicret eden, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda savaşanlar ile onları barındırıp yardım edenler, işte bunlar birbirlerinin velisidir. / dostlarıdır. (koruma, kollama ve yönetme yükümlülükleri vardır.) İman ettiği halde henüz hicret etmemiş olanlar, (İslam ülkesine) hicret edinceye kadar sizin onlar üzerinde herhangi bir velayetiniz (yönetim, koruma ve kollama yükümlülüğünüz) yoktur. Bununla beraber dinde (içinde yaşadıkları zulümden kurtulmak için) sizden yardım isterlerse, sizinle onlar arasında antlaşma bulunanlar aleyhine bir durum olmadıkça, onlara yardım etmeniz de üzerinize borçtur. Allah bütün yaptıklarınızı görüp duruyor. İnkarcılar birbirlerinin dostu ve yardımcısıdır. Eğer siz de böyle yapmazsanız, yeryüzünde / ülkenizde büyük bir fitne ve bozgun meydana gelir. İman edip, hicret eden ve Allah yolunda cihada katılanlar ile onları barındırıp yardım edenler (Ensar), işte bunlar gerçek müminlerdir. Bunlar için mağfiret ve cömertçe bitmez tükenmez bir rızık vardır. Bundan sonra hicret edip sizinle beraber savaşa katılanlar da sizdendirler. Allah'ın kitabına göre, birbirine yakınlık tesis etmiş olanlar (kardeş ilan edilenler), birbirleri üzerinde hak sahibidirler. Şüphe yok ki, Allah her şeyi bilir. (Enfal Suresi 72-75) 12.15. Bedir Zaferinden Rahatsız Olan İç ve Dış Düşmanlar Bedir zaferi Medine’deki Yahudileri huzursuz etmişti. Özellikle Medine’nin altın ve para piyasasını ellerinde tutan Beni Kaynuka Yahudilerini fazlasıyla rahatsız etmişti. Zira Hz.Muhammed’in@ piyasalarda yaptığı düzenlemeler, kendi kurdukları tekel yapıyı bozuyor ve onları piyasada dürüstlüğe zorluyordu. Bu durumun kendilerinin Medine’deki üstünlüklerine son vereceğini düşünüyorlardı. Bu nedenle Hz.Muhammed’in@ iktidarını hedef alan tezviratlar yaparak O’nun iktidarını sarsmaya çalışıyorlardı. Tam onların bu menfi tutumlarının başladığı sırada Hz.Muhammed’in@ iktidarını sağlamlaştıracak Bedir zaferinin yaşanması onların morallerini iyiden iyiye bozmuştu. Bedir zaferinden sonra Hz.Muhammed’in@ fiili otoritesi daha da artacağından onların planladıkları yıkıcı tezviratları yapmaları hususunda çekincelerinin olacağı açıktı. Yahudilerin Medine’deki fiili otoritelerinde zaafların meydana geleceği de belli olmuştu. Bundan dolayı onlar Hz.Muhammed’in@ Bedir zaferini küçümseyerek onun iktidarını itibarsızlaştırma gayretine girdiler. Normal olarak Medine Vesikasına / Anayasal sözleşmeye imza atarak beraber yaşamaya anlaşmış olan Yahudilerin Hz.Muhammed’i@ kutlamaları / tebrik etmeleri, müminlerin sevincine ortak olmaları gerekirken zaferi küçümsemeleri ve hoşnutsuzluk sergilemeleri yakın gelecekte beraber yaşama anlaşmasına uymayacaklarının bir işareti idi. Dahası onların Kureyşi savaş bilmez görüp şayet rakipleri kendileri olsaydı müminlere büyük bir bozgun yaşatacaklarını söylemeleri anlaşmayı bozduklarını ya da bozmaya ramak kaldığını gösteriyordu. Cenab-ı Hak onların yapacakları ilk isyan girişiminde hainlik yaptıkları için anlaşmayı bozduklarının onlara bildirilmesinin talimatını peygamberimize emreder. Şayet böyle bir durum olur da anlaşma bozulacak ve savaşa girilecek olursa ibret-i alem için onlara en ağır cezayı verileceğinin bildirilmesinin talimatını verir; ​ 56 –58-Kendileriyle antlaşma yaptığın halde her seferinde (alışkanlıkları olduğu üzere) sorumsuzca ve sakınmadan antlaşmalarını bozanlara gelince; Eğer onları savaşta yakalarsan (sana harp açarlarsa), kendilerinden sonrakilere de gözdağı olacak şekilde ağır bir cezaya çarptır ki, belki ibret alırlar. Eğer (aranızda sözleşme/ antlaşma olan) bir kavmin, sözleşmeye / antlaşmaya aykırı bir hainlik yapmasına yönelik somut kanıtlar ele geçirirsen, bu kanıtlarla antlaşmayı adil ve açık bir şekilde iptal ettiğini kendilerine bildir. Doğrusu Allah hainleri sevmez. (Enfal Suresi 56-58) 12.16. Karkaratül Küdr Askeri Harekâtı ​ Bedir Zaferi, Medine İslam Toplumunun / İslam Cumhuriyetinin meşruiyetinin fiili olarak ispatı demekti. Bu zaferle müminler Arap yarımadasındaki diğer kabilelere tevhidi dünya görüşünün ete kemiğe bürünmüş bir devletinin artık var olduğunu ve bu varoluşunu devam ettirmek için savaşacakları mesajını vermiş oldular. Artık onlar küçük bir cemaat, küçük bir grup değildiler. Onlar en büyük rakipleri olan Mekke müşriklerinin en ileri gelenlerini, büyüklerini yok etmek suretiyle rüştlerini ispat etmişlerdi. Cenab-ı Hak, Bedir Savaşı, öncesi ve sonrasında yaşananları yukarıda işlendiği gibi Enfal Suresi ile raporlayarak anlattı. Fakat bu zafer Arap yarımadasındaki bazı güçlü kabileleri rahatsız etmişti. Zira onlar şirk sistemi içerisinde yaşamak istiyorlardı. Hiçbir otoriteye boyun eğmek istemiyorlardı. Kendi kabilelerinin kutsalları / putları vardı ve kendi oluşturdukları kutsallar çerçevesinde bağımsız bir şekilde yaşamlarını sürdürme arzusunda idiler. Hz.Muhammed’in@ getirdiği din ise tevhidi, birlik ve beraberliği öngördüğü için Medine İslam Cumhuriyeti’nin egemenlik alanı kendi bölgelerine kadar genişlediği zaman bu özgürlüklerini kaybedeceklerdi. İstedikleri gibi yaşayamayacaklardı. Putları / kutsalları adına uydurdukları kural ve yasalara göre keyfi yaşamları son bulacaktı. Özetle küçükte olsa kendi hâkimiyetlerini kaybedip İlahi öğretilere dayalı kural ve yasalarla kayıtlı bir yönetimi kabul etmek istemiyorlardı. Bu nedenle çevredeki güçlü kabileler Mekkelilerin başaramadıklarını başarmak arzusuyla ansızın Medine’ye baskın yapmak için planlar kurmaya başladılar. İlk saldırı girişimini de Süleym ve Gatafan kabileleri yapmak üzere Karkaratül Küdr adlı bölgede toplandıkları haberi Medine’ye ulaştı. Hz. Peygamber hemen harekete geçti ve 200 kişilik bir kuvvetle Karkaratül Küdr’e sefere çıktı. (27 Mart 624) Bölgeye ulaştıklarında oldukça büyük bir sürüyü otlatan bir grup çobandan baş­ka hiç kimseyi göremediler. [1] )Celaleddin Vatandaş “Hz. Muhammed'in Hayatı ve İslâm Daveti-Medine Dönemi” sahife 109 Harita 11: Karkaratül Küdr Seferi (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Medine İslam Ordusunun üzerlerine geldiğini duyan Gatafan ve Süleym kabilelerinin savaşçı adamları arazide dağılmış ve peygamberimizin ordusu ile savaştan kaçmıştı. Peygamberimizin ordusu söz konusu bölgede üç gün kaldı. Onların saldırmalarını bekledi. Bu­nunla, onlardan korkmadıklarının ve gerekirse savaşmaya hazır olunduklarının mesajlarını onlara vermiş oldu. Çevrede araştırma yapan İslam askerleri Süleym kabilesinin hayvan sürülerinin kaçırılamadığını tespit etti. Medine İslam Ordusu Süleym kabilesine ait söz konusu hayvan sürülerine el koyarak Medine'ye döndü. Böylece müminler bu sefer ile önemli miktarda ganimet elde ettikleri gibi iki önemli vahşi kabileye karşı Medine’nin güvenliğini bir süre için sağlamış oldular.

  • Bölüm 40:Akabe Anlaşmasının İlanı | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 40 AKABE ANLAŞMASININ İLANI Akabe görüşmeleri anlaşmaya neticelenmiş ve Medine İslam Cumhuriyetinin kurulması konusunda mutabakat sağlanmıştı. Bu gelişme uzun süre saklanamazdı. Zira bu anlaşmadan sonra Mekke’deki müminler Medine'ye hicret edeceklerdi. Halihazırda Mus’ab b. Umeyr peygamberimizin vekili olarak aldığı yetki ile Medine’de İslam Cumhuriyetini teşekkül ettirmekteydi. Hz.Muhammed@ hicret edinceye kadar orada sistemin alt yapısı hazır hale getirilecekti. Gelinen bu durum Mekke’de ilan edilirken Mekke müşriklerine uyarılarda da bulunulması gerekiyordu. Nasıl ki Hz. Musa@ ilahi öğretiye dayalı bir sistem kurulması ve bu sisteme göre yaşanması hususunda İsrail oğullarından bir söz aldıysa, diğer bir deyişle onlarla anayasal bir sözleşme imzaladıysa ve bu sözleşmenin akdedilmesine / imzalanmasına Tur Dağını şahit olarak tuttuysa (Tur dağının kaldırılması) aynı şekilde Hz.Muhammed’in@ Medinelilerle yaptığı sözleşme Tur Suresi ile ilan edilir. Sure “Tur” üzerine yemin ederek başlar. Böylece İsrailoğullarının Tur dağı şahitliğindeki toplumsal sözleşmelerine bir atıf yapılarak Medine İslam Cumhuriyeti için Akabe’de gerçekleştirilen Medine Sözleşmesinin akdedilmesi konusunda andlaşmaya / biata Tur dağı şahit tutulur. Rahman Rahim Allah Adına 1– Tur’a andolsun, (Tur Suresi 1) Metnin kendisinde adına Kitab denilen ve hükümlerinin satır satır yazıldığı Medine Sözleşmesine yemin edilir. 2- 3- Yayılmış ince deri (parşömen) sayfalar üzerine satır satır yazılmış Kitab’a andolsun, (Tur Suresi 2-3) Bu toplumsal sözleşme / anayasa / kitap ekseninde teşkilatlanan / teşkilatlanacak devletin merkezine de yemin edilir. Nasıl ki her devletin merkez binası ev / saray (White House türkçesiyle Beyaz Saray, Topkapı Sarayı, Beytül Makdis, Beytül Haram vb..) olarak adlandırılıyorsa yeni imar edilecek Medine İslam Cumhuriyetinin merkezi olacak ev için de Tur Suresinde “Mamur Ev” olarak yemin edilir. 4- Mamur Ev’e, (Tur Suresi 4) ​ Medine'de kurulmakta olan bu devletin tavanı yani üst yönetimi belirlenmiş ve yüce bir konuma gelmiştir. Peygamberimiz Medine İslam Cumhuriyetinin üst yönetimi olarak belirlenmiştir. Belirlenen bu üst yönetime de yemin edilir. ​ 5- Yükseltilmiş (yüceltilmiş) tavana (yeryüzünün tavanına), (Tur Suresi 5) ​ Artık kabarıp taşma noktasına gelmiş deniz örneğindeki gibi gelişip büyüyen ve kabına sığmayan “İslami harekete” / “yeni oluşuma” da yemin edildikten sonra bu oluşumun yaratıcısı olan Rabbin azabının Mekke müşriklerinin başına mutlaka geleceği vurgulanır. Dahası Mekke müşrik yönetiminin başına gelecek bu yıkım azabını hiç kimsenin engelleyemeyeceği de belirtilir. 6-8- Kabarıp taşan denize andolsun ki, Rabbinin azabı mutlaka vukû bulacaktır ve ona engel olacak hiçbir şey de yoktur. (Tur Suresi 6-8) Yıkım azabının yaşanacağı gün, kıyamette gökyüzünün şiddetle sarsılıp çökmesi gibi Mekke şirk sisteminin de şiddetle sarsılacağı ve dağlar gibi sağlam görülen şirk otoritelerinin yerlerinden oynatılıp yürütüleceği ve dümdüz edilecekleri ihbar edilir. 9-10- O gün gök şiddetle sarsılıp çökecek, dağlar da yerlerinden kalkıp yürüyecek. (Tur Suresi 9-10) Yıkım azabının geldiği gün, şirk içerisinde kalmayı tercih ederek Hz.Muhammed’in@ getirdiği ilahi öğretiyi reddedenlerin durumlarının hiç iç açıcı olmayacağı bildirilir. İnkarcıların o gün düşecekleri durum kozmik kıyametteki durumları üzerinden anlatılır. Onların cehennem ateşine sürüklenirken karşılaşacakları bu akıbetlerine ilişkin peygamberimizin ihbarlarını onların sihir diye alay etmeleri dile getirilerek onlara “bu uyarılar sihir miymiş yoksa gerçek miymiş” diye çıkışılacağı bildirilir. Onların bu azgınlıkları nedeniyle azaplarının çok şiddetli olacağı zira bunu hak ettikleri vurgulanır. 11-16- İşte o gün batıla dalıp eğlenen yalanlayıcıların vay hâline! O gün onlar (yalanlayıcılar), cehennem ateşine sürüklenip atılırlarken onlara; “İşte bu, yalanlayıp durduğunuz ateştir! Söyleyin bakalım, Acaba bu da bir sihir mi yoksa siz mi görmüyorsunuz? Şimdi girin o ateşe! İster sabredin ister sabretmeyin, artık sizin için birdir. Siz sadece yaptıklarınızın karşılığını görüyorsunuz! (Tur Suresi 11-16) Diğer taraftan peygamberimizin davetine icabet eden müminlere ise verilecek nimetler detaylı olarak anlatılır. Onlara ikram edilecek bu nimetler yine kozmik kıyamet sonrasındaki cennet ve cennet yaşamı üzerinden anlatılır. Onlar kendi yurtlarında ve aşiretleri içerisindeyken sırf Resulü Ekrem’e iman ettikleri için korku içerisinde yaşıyorlardı. Ama şimdi Allah’ın Devletinde ve O’nun lütfuyla o korku azabından kurtuldukları kendi dillerinden ifade edilir. ​ 17–28- Muhakkak ki takvâlı davrananlar cennetlerde ve nimetler içindedirler. Rablerinin kendilerine verdiği şeylerle mutludurlar ve Rableri onları alevli ateş azabından korumuştur. Onlara “Yaptıklarınıza karşılık afiyetle yiyin, için!” denilir. Onlar özenle dizilmiş koltuklara yaslanırlar ve Biz onları iri gözlü eşlerle evlendireceğiz. İman edenleri ve iman ederek onların izinden giden soylarını da onların yanlarına katarız ve biz hiçbir kimsenin yaptıklarını eksiltmeyiz. Herkesin geleceği kendi kazandığına bağlıdır. Onlara canlarının istediği meyveler ve etlerden bol bol verdik. Orada kadeh kaldırırlar ama bu içtikleri şaraptan ne saçmalarlar ne de günaha girerler. Sedefteki inciler gibi pırıl pırıl tertemiz genç hizmetçiler onların etrafında dolaşır durur ve kendilerine hizmet ederler. Birbirlerine dönüp konuşurlarken derler ki; “Gerçekten biz daha önce kendi vatanımızda kendi ehlimiz içindeyken bile korkuyorduk. Allah bize lütfetti de iliklere işleyen azaptan bizi korudu. Gerçekten biz daha önce de O’nu çağırıyor idik. Çünkü iyilik yapan ve esirgeyen ancak O’dur.” (Tur Suresi 17-28) ​ 40.1. Mekke Müşriklerinin Yeni Oluşum ile Alay Etmeleri ve Onlara Verilen Cevaplar ​ Mekke müşrikleri, Hz.Muhammed’e@ peygamberlik vazifesi verildiğinden itibaren kahin, mecnun, deli, büyücü, şair gibi yakıştırmalar yapıyorlar ve böylece halkın ona yönelmesinin önünü kesmeye çalışıyorlardı. Halk bu yaftalamalar nedeniyle O’ndan uzak kalırsa mesajına da uzak kalır ve O’nun hareketi akim kalır diye düşünüyorlardı. Cenab-ı Hak elçisine ilahi öğretiyi hem kendisi hem de tüm insanlar için bir nimet olarak verdiğini ifade eder. Elçisinin getirdiği vahyi bilgilerle kahinlerin ve mecnunların cinlerden edindiği bilgiler arasında çok büyük fark olduğunu, ayrıca kahinler, şairler ve mecnunların hal ve hareketleri ile peygamberimizin davranışlarının birbirine hiç benzemediğinden hareketle O’nun ne mecnun, ne şair ve ne de kahin olduğunu belirtir. Zaten halktan aklını kullananların da bu ayrımı yapabilecek bir temyiz kabiliyetine sahip olmaları nedeniyle Mekke müşriklerinin halkı O’ndan uzak tutma çabaları boşa çıkmıştır. Öyle ki O’na tabi olanlar ile birlikte sonunda ilahi öğretiye dayalı bir devlet kurma başarılmıştır. Halbuki hiçbir şair, mecnun ya da kahin bir devlet kurmaya muvaffak olamaz. Ayrıca onlar getirdiği bu öğreti nedeniyle zaman içerisinde Hz.Muhammed’in@ başına bazı felaketlerin geleceği beklentisi içerisindeydiler. Ancak onların beklentilerinin boşa çıktığı, bundan sonra da boşa çıkacağı belirtilir. Mekke müşriklerinin Hz.Muhammed@ hakkında bir diğer menfi propagandası ise O’nun getirdiği ilahi öğretinin kendi uydurması olduğu ve uydurduğu bu şeyleri sanki Allah’tanmış gibi gösterdiği şeklindeki iftiralarıydı. Bu iftiraları öbürlerinden çok daha ağır bir iftira idi. Zira bununla peygamberimize doğrudan sahtekar demiş oluyorlar. Cenab-ı Hak onların bu iftiralarına şöyle cevap vermesini söyler; “Mademki bu ayetler öyle herkesin uyduracağı sözlerdir o halde sizde uydurabilirsiniz. Haydi sizde o sözlere benzer sözler söyleyin bakalım.” ​ 29-34- Şimdi Sen onlara hatırlat / uyar bakalım! Rabbinin nimeti / vahyi nedeniyle sana kâhin veya mecnun diyorlardı. İşte görüldüğü üzere sen ne kâhinsin ne de mecnûn. Yoksa onlar: “O bir şairdir, zamanın felaketinin ona ansızın gelmesini gözlüyoruz” mu diyorlar? De ki: “Bekleyin bakalım, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.” Onların akılları mı bunu emrediyor yoksa onlar azgın bir topluluk mudur? Yoksa “Onu kendisi uydurup (Allah’a isnat ediyor)” mu diyorlar? Hayır onlar inanmıyorlar. Öyleyse, onun gibi bir söz getirsinler, eğer doğru kimseler iseler. (Tur Suresi 29-34) Medinelilerle yapılan anlaşmanın ve kuruluşu gerçekleştirilmekte olan Medine İslam Cumhuriyetinin Mekke’ye bu şekilde açıkça ilan edilmesini müteakiben Hz.Muhammed’in@ hareketine destek verenlerin kurtulacağı, inkar edenlerin / reddedenlerin ise hem bu dünyada hem de ahirette şiddetli azaba uğrayacağının bildirilmesi karşısında Mekke müşriklerinin her zaman yaptıkları gibi alaycı üsluplarla bu oluşumu küçümseyecekleri açıktı. Ve nitekim bu bildirgeden sonra onların risaletin başlangıcından beri yaptıkları alaycı ve aşağılayıcı sözler sarf ettikleri, şımarık, kibirli tavır ve davranış sergiledikleri müteakip ayetlerin vurgularından anlaşılmaktadır. Onların Hz.Muhammed’in@ hareketini ve yeni oluşumu aşağılamalarına karşılık olarak Cenab-ı Hak onları aşağılayan mesajlarını müteakip ayetlerde inzal eder. Onlara “siz kendinizi ne zannediyorsunuz?” tarzındaki ifadelerle onların aslında hiçbir şey olmadıklarını vurgular. Önce onların hem biyolojik yaradılışlarının hem de toplumsal var oluşlarının kendi iradeleri ile olmadığı, bu hususta kendilerinin hiçbir katkılarının da bulunmadığını açıkça ortaya koyar. Mekke’nin oluşumunda zerre kadar kendilerinin katkıları olmamasına rağmen onlar Medine’deki oluşuma karşı kendilerini nasıl böyle büyük görebiliyorlar ve nasıl bu yeni oluşumu hemen yok edeceklerini iddia edebiliyorlardı. Onlar kendilerini ne zannediyorlardı. Onlar nasıl biyolojik olarak Allah tarafından bir ana babadan yaratıldılarsa Mekke toplumu da aynı şekilde başlangıcı Hz. İbrahim’e kadara giden bir geçmişten yaratılmışlardı. Mekke’nin oluşumunda / kuruluşunda kurucu ideoloji / düşünce şirk ideolojisi değil Allah’ın tevhit ideolojisi idi. Dolayısıyla Mekke müşriklerinin, Mekke toplumunun yaratılmasında hiçbir katkıları yoktur. Kendi kendilerine var olmamışlardır. Onların varoluşlarının esas sebebi geçmişteki ilahi ideoloji idi. 35- Yoksa onlar, hiçbir şeysiz / sebepsiz mi yaratıldılar? Yoksa kendi yaratıcıları kendileri midir? (Tur Suresi 35) ​ Onlara Medine’deki yeni devletin üst yönetiminin teşekkül ettiğini ve bunlar arasındaki ilişkilerin anayasal bir toplumsal sözleşme ile belirlendiği bildirildikten sonra müşriklerin oluşuma burun kıvırma ve küçümsemelerine cevap vermek için “yerleri ve gökleri kendilerinin mi yarattığı” sorularak onlar küçümsenir. 36- Yoksa gökleri ve yeryüzünü kendileri mi yarattılar? Hayır, onlar kesin bilgiye erişemiyorlar. / erişemezler. (Tur Suresi 36) Mekke müşrikleri Hz.Muhammed’in@ Medine’deki oluşumun başına geçmesini ve ilahi öğretiyi Medinelilerin kabul ederek Cenab-ı Hakk’ın ihsan edeceği hazinelere talip olmalarını küçümsüyorlardı. Onlar bu oluşumun asla başarıya ulaşmayacağını, müminlerin bekledikleri hazinelere / maddi ve manevi zenginliğe asla kavuşamayacağını alaycı ifadelerle ifade ediyorlardı. Cenab-ı Hak onların bu alaycı ifadelerine aşağıdaki sözlerle karşılık vererek esas onları aşağılar; “Onlar kendilerini ne zannediyor? Rabbinin dünya ve ahiret hazineleri onların tasarrufunda mı? Onlar mı paylaştırıyorlar? O’nun kendilerine ihsan ettiği az bir miktar mal, servet ve iktidara dayanarak tüm kâinatın servetinde de söz sahibi olduklarını mı zannediyorlar? Sanki Cenab-ı Hak hazinelerini / servetini / kainattaki tüm egemenlikleri kendilerine vermiş de kendileri diledikleri şekilde tasarruf ettiklerini mi düşünüyorlar?” 37- Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? veya o hazinelerin sahibi / hâkimi onlar mı? (Tur Suresi 37) Müteakip ayetlerde Mekke müşriklerinin aşağılanmasına şöyle devam edilir; “Onlar Cenab-ı Hakk’ın kainattaki işleyişin nasıl olduğunun / nasıl olacağının takdir edildiği, vazifelerin taksim ve tahsis edildiği meclislerde kendilerine bir makam tahsis edildiğini mi zannediyorlar? Madem ki onlar Medine’deki yeni oluşumun dağılıp gideceğini ve hem Resulü Ekrem hem de müminlerin helak olacaklarını iddia ediyorlar, o halde ilahi / sosyolojik kuralları o meclislerde dinleyerek iyi öğrenmiş olanlar bu iddialarını destekleyecek deliller getirsinler bakalım.” Diğer bir ifadeyle, müşriklerin sosyolojiyi iyi bildiklerini söyleyen ileri gelenlerinin Medine’deki oluşumun sürdürülebilir olmadığı konusundaki iddialarını desteklemek için kanıtlarını ortaya koymaları gerektiği bildirilir. ​ 38- Yoksa onların orada konuşulanları dinledikleri merdivenleri mi / makamları mı var? Öyleyse dinleyenler, açık bir delil getirsin bakalım. (Tur Suresi 38) ​ Mekke müşriklerinin bir diğer büyüklenme aracı müminlerin zayıf ve kendilerinin çok güçlü oldukları savıydı. Bunu Allah yanlılarının kızlar gibi zayıf, kendilerinin ise güçlü olduklarını ifade etmek için güç sembolü olan oğulların kendilerine ait olmasıydı. Melekler Allah’ın kızlarıydı, onlara taptıklarını söylerlerdi ama kendi kızları olunca güç kaybedeceklerini düşünerek yüzleri kızarır ve onlardan kurtulmak isterlerdi. Ama oğul müjdelenince güç kazanacakları için mutlu olurlardı. İşte kız ve oğulların değerlendirmesinde kendilerini güçlü görmelerinin sembolü olarak oğulları kendilerine nisbet ederken savaşçı ve üretim gücünün kendilerine ait olduğunu, müminlerin ise zayıflığını kız metaforu ile Allah’a nisbet etmekteydiler. Cenab-ı Hak, onların bu değerlendirmeleri ile alay edilmesini aşağıdaki ayet ile dile getirir; 39- Yoksa kızlar O’nun, oğullar sizin mi? (Tur Suresi 39) Mekke müşriklerinin Hz.Muhammed@ ve müminleri aşağılamak için söyledikleri bir diğer husus; O’nun çağırdığı ilahi nizama uymanın bir bedeli vardı ve onlar bu bedeli ödemeye kalkacak olurlarsa çok büyük bir yükün altına gireceklerdi. Peygamberimizin onlardan talep ettiği bedel onlara çok ağır bir yük getiriyordu. Onlar Hz.Muhammed’in@ aslında doğru söylediğini biliyorlardı. Fakat iman ettikleri takdirde ödeyecekleri bedel onları korkutuyordu. Onlar O’na iman ettikleri takdirde bedevi Araplara karşı savaşmayı göze alabilirlerdi fakat bu işin (tevhit olma) Arap yarımadası ile sınırlı kalmayacağını biliyorlardı. İslam Cumhuriyetinin sınırları zamanın süper güçleri olan Bizans ve Sasani (Pers) imparatorluğunun sınırlarına dayandığı zaman bu süper güçlerle nasıl boy ölçüşeceklerdi. Cenab-ı Hak, aşağıdaki ifade ile müşrikler kendilerini müminlerden ne kadar üstün görerek kibirlenseler de aslında ne kadar zayıf ve aşağılık olduklarını ortaya koyar. Zayıf gördükleri müminler Resulü Ekrem’in çağrısına uyarak bu bedeli ödemeyi göze alırken kendilerini güçlü gören müşrikler ise bu bedeli ödemeyi göze alamamaktadırlar. Halbuki iman etseler Cenab-ı Hak onlara yardımını esirgemez ve işlerini kolay kılar. Böylece onlara yine “siz kendinizi ne zannediyorsunuz?” denilmektedir. 40- Yoksa sen onlardan bir ücret mi istiyorsun? Bu yüzden onlar, borçtan dolayı ağır bir yük altına mı girdiler? (Tur Suresi 40) Cenab-ı Hak, müminlerin geleceği ile ilgili Mekke müşriklerinin karanlık tablolar çizmelerine cevap olması ve onlarla alay etmek için geleceği kendilerinin belirlemediğini ifade eden aşağıdaki ayeti de inzal eder. Bu ayetle onlara “siz kendinizi ne sanıyorsunuz? Sanki geleceği siz mi belirliyorsunuz? Geleceğe yönelik karar vermede kendinizi yetkili mi görüyorsunuz?” şeklinde çıkışılır ve onlar büyüklenmeleri nedeniyle aşağılanır. 41- Yoksa gayb / gelecek onların yanındadır da onlar mı yazıyorlar? (Tur Suresi 41) Gelinen aşamada Hz.Muhammed’in@ Medine'de yeni bir oluşumun başına geçeceği ortaya çıkınca O’nu engellemek için O’na bir suikast yaparak öldürmeyi konuşmaktadırlar. Cenab-ı Hakk, onların bu girişimlerinden elçisini ve tüm Mekkelileri aşağıdaki ve başka ayetlerle haberdar ettiği gibi onların bu girişimlerinin kendi ayaklarına dolanacağını ihbar eder. 42- Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Fakat tuzağa düşecek olanlar o kafirlerdir. (Tur Suresi 42) Mekke müşriklerinin kendilerini büyük ve güçlü görmelerine rağmen Allah’ın gücü karşısında hiçbir şey olmadıklarını ifade eden sözlerin sonuncusunda Cenab-ı Hak, onlara kendisinden başka ilah / ilahları olup olmadığı sorusu ile onları aşağılar. Onların ilah olarak vehmettikleri güç, ordu ve otoriteler ile Allah kıyaslandığında Cenab-ı Hakk’ın kıyas kabul etmez bir şekilde ortak koşulan şeylerden yüce olduğu bildirilir. Böylece onların o noktada hiçbir tutunacak dalları kalmaz ve onların büyüklenmeleri ile alay edilerek onlar aşağılanmış olurlar. ​ 43- Yoksa onların Allah'tan başka bir ilahı mı var? Allah, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir. (Tur Suresi 43) Cenab-ı Hak, Mekke müşriklerinin kapıldıkları bu kibir ve gururlarının kendilerini helak oluşa götüreceğini ihbar eder. Onlar bu büyüklenmenin sarhoşluğuna kendilerini öyle kaptırırlar ki Medine İslam Cumhuriyeti ile yapacakları mücadele sırasında onların başlarına göz göre göre azap / yıkım / mağlubiyet gelecek olsa bile onların bunu göremeyeceklerini ifade eder. Hatta onların bu azabı rahmet (üst üste yığılmış yağmur bulutları metaforu) sanacaklarını bildirir. 44- Eğer onlar gökten bir parçanın / azabın inmekte olduğunu görseler bile, “Üst üste yığılmış bulutlardır” derler. (Tur Suresi 44) Bu nedenle Cenab-ı Hak Elçisine ve müminlere Mekke müşrikleri ile aralarını ayırmaları, onlardan uzaklaşıp onları terk etmelerini emreder. Ta ki onların şirk sistemlerinin yıkılıp devrilecekleri güne (Mekke'nin fethine) kadar onlarla herhangi bir birlikteliklerinin olamayacağını / olmaması gerektiğini bildirir. Onların yıkım azabına çarptırılacakları güne kadar kuracakları hiçbir tuzak, hile ve baskınların kendilerine hiçbir fayda vermeyeceğini ve onlara hiçbir şekilde yardım da yapılmayacağını belirtir. Cenab-ı Hak, onların şirk sistemleri ile birlikte yıkılıp yok edilecekleri bu azaptan önce daha yakın azap / yenilgi (Bedir yenilgisi) tadacakları ihbarını da yapar. 45-47- Artık yıkılıp devrilecekleri günlerine kavuşuncaya kadar onları terk et. O gün onlara tuzakları hiçbir fayda vermez ve onlara yardım da edilmez. Muhakkak ki zulmedenlere bundan daha yakın / önce bir azap daha var. Ama onların çoğu bilmiyor. (Tur Suresi 45-47) ​ Cenab-ı Hak, Mekke müşriklerinin yıkım azabına ilişkin ihbar ettiği hükmün gerçekleşeceği güne kadar elçisinin ve müminlerin sabrederek mücadele etmeleri talimatını verir. Bu mücadele neticeleninceye kadar da Hz.Muhammed@ ve müminlerin koruma altında olacağı kendisinin gözü önünde olması ile anlatılır. O, elçisinden hicret ederek Medine İslam Cumhuriyetinin başına geçip Mekke yönetimine karşı harekete geçeceği zaman, kendisine yönelmesi ve daima kendisini tesbih etmesini talimatlandırır. Cenab-ı Hak, karanlık günler geçerken ve yıldızlar batıp aydınlık gün başlarken de Rabbe yönelmekten geri durmamasını yani her zaman kendisine yönelip her zaman kendisini tesbih ederek mücadelesini yürütmesini emreder. ​ 48-49- Şimdi sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle. Çünkü muhakkak ki sen Bizim gözümüzün önündesin. Kalktığın zaman / harekete geçtiğin zaman Rabbine yönelerek O’nu tesbih et. Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışında da Rabbine yönelerek O’nu tesbih et! (Tur Suresi 48-49) 40.2. İslam Cumhuriyetinin Kuruluşu Engellenemez Son Akabe biatı sonrasındaki gelişmeler Mekkeli müşriklerin kıyametini haber vermektedir. Tıpkı kozmik kıyamet ile insanlar nasıl kuşatılacak ve dehşetli bir yok oluşla karşı karşıya geleceklerse aynı şekilde Medine İslam Cumhuriyetinin kuruluşuna ilişkin bu gelişmelerle Mekkelilerin de yok oluş / yıkılışları gerçekleşecektir. Böyle bir olaydan Mekke’lilerin haberi olmuştu ve bu haber herkese ulaşmıştı. Cenab-ı Hak Gaşiye Suresini inzal eder ve elçisine “sana böyle bir haber geldi mi” diye vahyederek konuya girmesini bildirir. Surenin girişindeki bu soru, aslında herkesin gayet iyi bildiği bu gelişmeler üzerinden Mekke müşriklerinin karşılaşacağı sonuçlara / akıbete işaret ederek onlara yapılacak ikazların giriş cümlesidir. ​ Rahman Rahim Allah Adına 1 – Herkesi kuşatan olayın haberi sana geldi mi? (Gaşiye Suresi 1) ​ Cenab-ı Hak, Mekkeli müşrikleri uyararak onların Hz.Muhammed@ ve müminlere karşı yürüttükleri muhalefetin başarısız kalacağını, yenilip zelil olacaklarını haber verir. Onların bu mücadelenin sonunda içlerini kasıp kavuran mağlubiyetin ateşine atılacakları ifade edilir. Onların kendilerini asla geliştirmeyecek, büyütmeyecek ve acı verecek kuru diken gibi rızıklarla ancak varlıklarını sürdüreceklerine işaret edilir. Bu dünya da böyle azapla yüzyüze gelecek olan müşrikler ahirette de cehennem ateşi ve kaynar su azabına ek olarak açlığı gidermeyen acı diken verileceği ve acı üzerine acı ile cezalandırılacağı bildirilir. ​ 2-7- Yüzler var ki, o gün zillet içerisinde öne eğilmiş. O kişiler çalışmış, çabalamışlar ama boşa yorulmuşlardır. Çünkü onlar kızgın bir ateşe atılacaklar, kızgın bir kaynaktan su içirilecekler. Onlara beslemeyen ve açlığı da gidermeyen kuru bir dikenden başka yiyecek yoktur. (Gaşiye Suresi 2-7) ​ Diğer taraftan Cenab-ı Hak, elçisinin izini takip edenleri ise mutlu bir geleceğin beklediğini müjdeler. Bu müjde kapsamında; “Onlar hak, adalet, merhamet, tevhit ve doğruluk için yaptıkları mücadelenin karşılığı olarak bu dünya da üstün makamlar elde edecekler. Onlar sahip oldukları makamın hakkını verecekler ve batıl / boş / insanların kötülüğüne işlerle uğraşmayacaklar. Onlar insanların ihtiyaçlarını giderecek, sorunlarını çözecek toplantılar yapacaklar ve toplantılarında sürekli hayırlı işleri konuşacaklar. Onlar bu hizmetleri nedeniyle elde ettikleri makamlarında her türlü konforu yaşayacaklardır. Bu konforlu yaşam bütün müminler için sağlanacaktır. Ahirette ise cennetlerde ağırlanacaklar. Dünya da iken edindikleri konforun çok üzerinde bir konfor ve mükemmelliklerle karşılaşacaklardır.” ​ 8-16- Yüzler de var ki, o gün mutluluktan parıldayan. O kişiler çalışıp çabalamalarından dolayı sevinçlidirler. Çünkü onlar yüksek bir cennettedirler / makamdadırlar. Orada boş / batıl / kötü / faydasız söz işitilmez. Orada sürekli akan bir kaynak vardır. Orada yüksek / yüce divanlar, makamlar, önlerine sunulmuş kadehler, sıra sıra dizilmiş yastıklar, serilmiş halılar vardır. (Gasiye Suresi 8-16) ​ Cenab-ı Hak, Mekke müşriklerinin Medine’deki oluşumlar nedeniyle felaketlerin kapıda olduğunu ve toplumsal yıkılış azabı ile kuşatılmışlıklarını anlamaları için tabiattaki yaratılış örnekleri üzerinden çevrelerindeki toplumsal gelişme ve değişikliklere dikkatlerini çeker. Tıpkı bereket getiren bulutların meydana gelmesi gibi gittikleri topluluğa bereket veren / verecek olan, onlara hayat veren müminler yetişmiş ve çevreye yayılmıştır. Onlar gittikleri / gidecekleri Medine’ye barış, selamet, huzur, bolluk, bereket ve medeniyet getireceklerdir. Yine gökyüzünün yükseklerde yaratılması gibi Medine’de İslam Cumhuriyetinin yönetimi kurulmaktadır. Bu devlette dağların kazıklar gibi yeryüzüne çakılması ve yeryüzünde denge oluşturması misalindeki gibi müminlerin yetişmiş ileri gelenleri de Medine ülkesinde güçlü otoriteler olarak yerlerini alacaklar ve İslam / barış toplumunda dengeyi oluşturacaklardır. Mekke’deki müminlerinde önce Habeşistan’a arkasından Medine'ye hicret ederek ülkeye / arza yayılmaları, yeryüzünün yayılması metaforunda anlatılır. Tabiattaki olaylar üzerinden anlatılan Medine’deki bu oluşumları, Mekkelilerin neden dikkate almadıkları sorgulanır. Halbuki hicret eden müminlerin orada yaptıklarını Mekkeliler dikkate alsalar kendilerini kuşatmakta olan felaketi de kavrayacaklar ve ona göre hareket edeceklerdir. Fakat onlar bu gelişmelerden ibret almıyorlar. Gururları onların gözlerini adeta kör etmiştir. 17- 20- Peki onlar (yeniden dirilişe inanmayanlar) yağmur yüklü bulutlara bakmıyorlar mı, nasıl yaratılmış? Gökyüzüne bakmıyorlar mı, nasıl yükseltilmiş? Dağlara bakmıyorlar mı, nasıl dikilmiş? Yeryüzüne bakmıyorlar mı, nasıl yayılmış? (Gasiye Suresi 17-20) Cenab-ı Hak, elçisine yine de hatırlatmayı bırakmaması, her halükârda uyarısını sonuna kadar yapmasını bildirir. O elçisinden insanlara kendilerine verilen iradeyi kullanmaları ve serbest bir seçimle tercihlerini yapmaları için daima fırsat tanınmasını ister. Muhatapların zorla, zorlayarak fikirlerini, düşüncelerini değiştirmelerini değil serbest bir seçimle akıl, mantık çerçevesinde seçimlerini yapmalarını ister. Bu husus Hz.Muhammed’in@ zorba olmadığını ve sadece bir hatırlatıcı olduğunu bildirerek ifade eder. Fakat diğer taraftan elçisinin onları bekleyen feci akıbetlerini haber vererek uyarmaya devam etmesi konusunda talimatını da verir. Ayrıca onlar tüm uyarılara rağmen inatla zulümlerinde devam etseler bile toplumsal dönüşüme engel olamayacaklarını, sonunda dönüşün Allah’ın nizamına olacağını ve hesaba çekildikten sonra onların şiddetli bir azapla cezalandırılacaklarını bildirir. Bu bildirim ahirette insanların Allah’a dönüşlerinin kaçınılmaz oluşu ve ilahi mahkemede yargılanıp büyük bir azapla cezalandırılacakları haberi ile anlatılır. 21-26- Sen hatırlat! Çünkü sen sadece bir hatırlatıcısın. Sen onların üzerinde bir zorba değilsin. Dikkat edin! Kim yüz çevirir ve inkâr ederse o takdirde Allah, onu en büyük azap ile cezalandıracak. Muhakkak ki onların dönüşleri yalnızca Bizedir. Sonra, onların hesabı da muhakkak ki Bize aittir. (Gasiye Suresi 21-26)

  • Bölüm 38: VEDA ZAMANI | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 38 VEDA ZAMANI 38.1. Taifliler / Sakif Kabilesi Heyetinin Medine’ye Gelmesi ve Teslim Olmaları Mekke’nin fethinden sonra Taif kuşatılmış fakat alınamamıştı. Hz.Muhammed’in@ uyguladığı politika ile Taifliler / Sakif Kabilesi bölge kabilelerince kuşatılmış vaziyette yaşadı. Mekke pazarını kaybettiler, sulama yaptıkları vadiyi kaybettiler, kendilerine ait tarım arazilerini peygamberimiz Hevazinlilere verdiği için bu arazilerin mahsullerinden de mahrum kaldılar. Kısaca şehirlerine hapsoldular ve uzun süre tahammül edemeyecekleri bir boykota tutuldular. Bu kuşatılmışlık onları teslim olmaya zorladı. Bu nedenle teslim şartlarını görüşüp karara bağlamak üzere Abd. Yalil’in başkanlığında bir heyeti Medine’ye gönderdiler. Tebük Seferinden dönüşten kısa bir süre sonra Medine’ye ulaşan Taif Heyeti İslam’ı aşağıdaki şartlarla kabul etmeye / teslim olmaya razı olduklarını bildirdiler; Namazdan muaf olmak, Zekâttan muaf olmak, Cihattan muaf olmak, Faizin Taifliler için serbest olması Fuhşun Taifliler için serbest olması İçkinin Taifliler için serbest olması Taif şehrinin haram bölge kabul edilmesi Taiflilere ait Lat putuna dokunulmaması Taraflar arasında yapılan görüşmeler sonucunda Taiflilerin teslimiyet için şart koştukları hususlardan Taif’in haram bölge kabul edilmesi, faiz, zekât ve cihattan muaflık şartları kabul edildi, içkinin serbestiyetine hiç değinilmedi (muhtemelen zaten namaz ile kontrol edilecek bir husus olmasından kaynaklı olarak) diğer şartlar ise reddedildi. Yukarıda belirtilen şartlar çerçevesinde Taiflilerle anlaşma yapıldı ve böylece Taifliler de İslam Cumhuriyetine katılmış oldu. Taiflilerle yapılan anlaşmada onların muaf tutulduğu hususlar ekonomik gelirlere ilişkindi. Onlar talep ettikleri muafiyetlerle şirk sisteminin cari olduğu süreçte tesis ettikleri ekonomik sistemlerini korumayı amaçlamışlardı. Fakat Hz.Muhammed@ onların namaz kılıp putlara ilişkin sistemlerini bozduğu zaman çok kısa bir süre sonra bu muafiyetlerin de ortadan kalkacağını öngörmüştür. Zira Taif halkı müslüman olduktan sonra ekonomik şartların kendi aleyhlerine ve ileri gelenlerin lehine olduğunu zamanla görecekler ve bu muafiyetlerin kaldırılması hususunda yöneticilerini zorlayacakları açıktı. Yeter ki önce toplumsal olarak şirk ideolojisinden vazgeçilsin, çok kısa süre sonra taban tavanı zorlayacaktı. Taif halkını uyandıracak olan bir diğer husus, onların kendilerini İslam Cumhuriyeti içerisinde ilahi yasaları uygulayan diğer şehirlerle kıyaslayarak farkı görmeleri olacaktı. Ve nitekim öyle de oldu. Kesin yasak henüz gelmemiş olsa da Mekke ve Medine’de uygulamadan kaldırılan ancak muafiyet dolayısıyla hala Taif’te uygulanmaya devam edilen faizin kendi zararlarına olduğunu gören halk faizi kesin yasaklayan ayetlerin nazil olduğu zaman Taifli ileri gelenler bu yasağa şiddetle karşı çıktıklarında arkalarında Taif halkından kendilerini destekleyen kimseyi bulamamaları bunun en güzel delilidir. Daha önce o ileri gelenlerin kışkırtmaları ile peygamberimizi taşlayan Taif halkı, faiz kesin yasaklandığında o taşladıkları peygamberin yanında yer aldılar. Taif’in kutsal / haram bölge olması ise onların topraklarından başkalarının istifade etmemesi bağlamında geçerliliğini korusa da genel olarak toplumların bu şehri Mekke gibi kutsal kabul etmemesi nedeniyle herhangi bir ayrıcalık / imtiyazlı statü kazanamadı. Taiflilerin zekât / sadakat vergisinden muafiyetlerinin kaldırılması da halkın yöneticilerine baskısı ile olmuştur. Taif halkı zekât / sadakat vergilerinin ilgili şehirlerdeki halka paylaştırılması ile İslam Cumhuriyetinin sosyal bir devlet olduğunu görünce bir süre sonra bu muafiyetin kaldırılması için ileri gelenlerini zorlamışlardır. Zaten zekât / sadakat vergisi zenginlerin servetlerinden alınıyor ve halka dağıtılıyordu. Taif halkı bu uygulamanın kendi menfaatlerine olduğunu gördükleri için ileri gelenlerini bu muafiyete son verilmesi hususunda kamuoyu baskısı oluşturdular. Taif heyetinin teslimiyet için fuhuş ve putlara ilişkin muafiyet taleplerinin Hz.Muhammed@ tarafından reddediliş nedeni ise bunların bir toplumda olduğu müddetçe Taif’in sadece siyasal olarak Medine’ye bağlanmasının pek bir anlamı olmayacağı ve bunların toplumdaki bozukluğu devam ettirmesinin ana etkenlerinden olacağı idi. Taiflilerin namaz muafiyeti taleplerinin reddediliş nedenleri ise toplumun namazla günde beş vakit terbiye edilmesini, onların İslam Cumhuriyetine bağlılığını sağlaması, Allah’a itaate alıştıran bir eğitim olması, kötülüklerden alıkoyması, içkiden alıkoyması, toplumu siyasallaştırması ve farkındalık yaratmasıydı. 38.2. Hz.Ebu Bekir’in Hac Emirliği Mekke’nin fethinden sonra Arabistan yarımadasındaki kabilelerin büyük bölümü fevc fevc Medine’ye gelip müslüman / teslim olmuşlar ve İslam Cumhuriyetine katılmışlardı. Fakat bazı müşrik kabileler vardı ki bunlar Mekke’nin fethinden önce Medine İslam Cumhuriyeti ile Mekke müşrik yönetimine karşı ittifak yapmışlardı. Mekke’nin fethinden ve Taif’inde İslam Cumhuriyeti topluluğuna katılmasından sonra yani ortada düşman kalmadıktan sonra bu ittifak anlaşmalarının bir hükmü kalmamıştı. Dahası Medine İslam Cumhuriyeti bir şehir devleti olmaktan çıkıp artık Medine Başkentli neredeyse tüm Arap yarımadasını içine alan büyük bir İslam / Barış / Tevhid Cumhuriyeti olmuştu. Gelinen aşamada bu müşrik kabilelerin de İslam Cumhuriyeti bünyesine katılması ve şirk sistemini terk etmeleri gerekmekteydi. Zira bütünlüğü / tevhidi sağlamış olan bir devletin içerisinde atomize farklı yapıların olması bütünlüğü bozmaktaydı. Şöyle ki; söz konusu müşrik kabileler, yasama, yürütme ve yargı dahil kendi yönetimleri şirk otoriteleri tarafından icra edilen kabilelerdi. Bunların Medine İslam Cumhuriyeti ile ittifak kurmaları sadece ortak düşmana karşı bir birliktelik içindi. Yani sadece dış politika olarak İslam Cumhuriyeti ile birlikte hareket etmekteydiler. Ama iç işlerinde şirk sistemini uygulamaktaydılar. Bu nedenle İslam Cumhuriyetine vergi vermedikleri gibi yasama, yürütme ve yargılarında İslam Cumhuriyetinden bağımsızdılar. Teslim olan / Müslüman olan kabileler ise yasama, yürütme ve yargı da tamamen İslam Cumhuriyetine bağlıydılar ve İslam Cumhuriyetine zekât / sadakat vergilerini vermek zorundaydılar. İslami Dünya Görüşüne uygun devlet yapılanması içerisinde sistemi bozacak unsurlara müsaade edilmeyeceği gibi en büyük zulüm olan şirk sisteminin kabile bazında da olsa İslam Cumhuriyeti topraklarında müsaade edilmesi uygun değildi. Bu nedenle o sene yapılacak Hac da (Hz. Ebu Bekir’in yönettiği Hacda) söz konusu müşrik kabilelerle daha önce yapılmış olan müttefiklik sözleşmelerinin hükümsüz kaldığı ilan edildi. İlan bildirisinde Allah ve Resul’ünün şahsında İslam Cumhuriyetinin söz konusu müşrik kabilelerle daha önce yapılan müttefiklik sözleşmelerinin hükümsüz kaldığı ve onların da şirk sistemini terk ederek İslam Cumhuriyetine katılımı / teslim olmaları / Müslüman olmaları için de dört aylık bir süre tanındığı ilan edildi. Aksi takdirde ölümle ya da sürgünle tehdit edildiler. Anlaşmaların muhatabı olan müşrik kabileler buna çok kızdılar, fakat bütün Arap yarımadası sathında herkes İslam / Barış birliğine katılmışken yani çevrelenmişken savaşmayı göze alamadılar ve teslim olmayı / müslüman seçtiler. Fakat bu kabilelerin teslim olmasının esas nedeni kabile halklarının kabile reislerini ve ileri gelenlerini zorlamalarıydı. Zira müşrik sistemin cari olduğu kabilelerin halkları, İslam olmuş diğer kabile halkının İslam olmakla edindiği kazanımları gördükçe bu kazanımlara kendileri de sahip olmayı istediler. İslam Cumhuriyetine katılan kabile halklarındaki yoksullar, muhtaçlar, yolda kalmışlar İslam Cumhuriyetinin hazinesindeki zekât gelirlerinden pay aldıkça sosyal dayanışmanın kendilerine çok büyük kazanç sağladığını gördüler. İslam yasaları ile sosyal güvenliklerinin temin edildiğini, özellikle kadınlara verilen haklar ve miras paylaşımında zayıfların haklarının korunması bağlamında edinilen kazanımlar, halk tarafından çok hoş karşılanmıştı. Hepsinden önemlisi insanların can ve mal güvenliğinin İslam Cumhuriyeti tarafından garanti edilmesi İslam olan kabile halklarının elde ettikleri en büyük kazanımlardı. Bu kazanımlardan hala mahrum olan müşrik kabile halkları ise İslam olan kabilelerin halklarına özenerek kendi kabilelerinin de İslam Topluluğuna katılması konusunda kabile liderleri üzerinde baskı oluşturmuşlardı. Böylece Arap yarımadası ölçeğinde haccı müteakip hemen hemen bütün kabileler Medine’ye gelip katılım sözleşmesi yaptılar. / teslim olup müslüman oldular. Söz konusu hac mevsiminden sonra İslam Cumhuriyetine katılım yapan kabilelerin bazılarının isimleri şöyle sıralanabilir; Benî Ezd, Ebnâ, Benî Tay, Benî Âmir b. Sa’saa, Benî Kinde, Benî Tücîb, Benî Rehaviyyîn, Benî Gafik, Benî Mehre, Benî Hanîfe, Benî Ans, Benî Murâd, Benî Abdülkays, Benî Hilâl, Benî Ruhâ ve Benî Zübeyde… 38.3. İslam Topluluğuna katılmamakta Direnen Kabileler Arap yarımadasının en uç noktalarında yaşayan ve henüz sosyal baskılara muhatap olmamış bazı kabileler de halen mevcuttu. Bunlar Yemenliler ve Necranlılar idi. Necranlılar genel olarak Hristiyan olan ve aynı dinden olmaları ve Arabistan topraklarında etkinlik sağlamaya çalışan Habeşistan üzerinden destekleniyorlardı. Necranlılardan bazı kabileler daha ilk dönemlerde cizye vererek Medine İslam Cumhuriyetine katılmış olsalar da katılmayan kabileler de vardı. Tıpkı Habeşistan’daki iktidar otoritelerinden bazılarının Hz.Muhammed’in@ hareketini destekleyen olduğu gibi karşı olanların da olduğu gibi. 38.4. Halid bin Velid’in Necran Seferi İşte karşı duran bazı Necranlı kabileler üzerine Hz.Muhammed@ Halid bin Velid komutasında bir ordu gönderdi. 400 kişilik birlikten oluşan bu akında Halid bin Velid Necranlıların üzerine yürüdü. Necranlılar durumun ciddiyetini görünce teslim oldular ve İslam Cumhuriyetine katılım yapmayı / müslüman olmayı kabul ettiler. 38.5. Hz. Ali’nin Yemen Akını İslam Cumhuriyetine katılım yapmayan diğer kabileler ise Yemen’de yerleşik olan kabileler idi. Hz.Muhammed@ veda haccının vakti yaklaşırken Hz. Ali komutasında 300 kişilik bir askeri birliği Yemenli Müzhic kabilesi üzerine gönderdi. Mezhiçliler önce direndiler. İlk çarpışmada 20 kişi kayıp verince Müzhicliler teslim olmaya razı oldular. Teslim olmayı / müslüman olmayı kabul eden Müzhicliler ellerindeki malları zekât / sadakat vergisi olarak Hz. Ali’ye sundular. Onların verdikleri bu mal ve servet Hz. Ali tarafından mücahitlere paylaştırılmadan Mekke’ye doğru yola çıkıldı. Zira Hz.Muhammed@ de o sıralarda İslam (Veda) Haccı için Mekke’ye hareket etmişti. Hz. Ali Müzhiçlilerden alınan mal ve serveti mücahitler arasında paylaştırmadı. Çünkü alınan bu mallar ganimet mi? Yoksa zekat mı? / Sadakat vergisi mi? olduğu net olmayan bir durumdu. Taraflar arasında savaş olmuştu fakat savaşta Müzhicler tam yenilmeden teslim olmayı / müslüman olmayı kabul etmişlerdi. Mal ve servetlerini de zekât / sadakat (bağlılık) vergisi olarak vermişlerdi. Ama mücahitler bunun savaş sonunda alındığını ve ganimet olduğunu bu nedenle kendilerinin hakkı olduğunu iddia ediyorlar ve paylarını istiyorlardı. Hz. Ali ise savaşın başlangıcında teslimiyet tekliflerinin kabul edilmesi nedeniyle bu malların ganimet olamayacağını ancak zekât / sadakat vergisi olabileceğini bu nedenle de İslam Cumhuriyetine ait olacağını iddia ediyordu. Ancak bu konuda kendisi de tam emin değildi. Böylece öncelikle bu malların niteliği konusunda karar verilmesi gerektiğini ve bu kararı da ancak Hz.Muhammed’in@ verebileceğini söyledi. Bundan dolayı Hz. Ali elde edilen mal ve servetleri mücahitlere paylaştırmadan Mekke’nin yolunu tuttu. Fakat mücahitler bu uygulamadan son derece hoşnutsuz oldular. Hz. Ali’yi çok üzdüler ve rahatsız ettiler. Onu öylesine üzdüler ki Mekke’ye geldiklerinde Hz. Ali haccetmek için Kabe’ye gittiğinde bu malları emanet edilen mümin kişinin elinden alıp kendi aralarında paylaşanlar bile oldu. Üstelik bir de gelip sanki haklılarmış gibi Hz. Ali’yi Hz.Muhammed’e@ şikâyet ettiler. Hz.Muhammed@ İslam (Veda) haccından sonra bu konuyu Gadir-i Hum denilen yere geldiğinde çözüme kavuşturdu. Hz. Ali’nin uygulamasını ve hassasiyetini övdü aynı zamanda onu üzenlere de sitem etti. Mücahitlere yaptıklarının yanlış olduğunu söyledi. Kendisinin İslam Cumhuriyeti’nin yegâne yöneticisi / müminlerin velisi / valisi / mevlası olarak kendi adına hareket etmek üzere tam bir yetkiyle yetkilendirdiği Hz. Ali’ye onların yaptıkları itaatsizliklerini kınadı. Hz. Ali aldığı yetki ile Yemen Seferi boyunca emrindekilerin velisi / valisi / emiri / komutanı / mevlası iken mücahitlerin onun emirlerine boyun eğmeyip başkaldırmalarının yanlışlığını ifade etti. 38.6. İslam (Veda) Haccı Hz.Muhammed@ bir önceki yıl müşriklerle birlikte yapılan (Hz. Ebu Bekir’in yönettiği) hacca gitmemiş ve müşriklerin ayrımcılığa, bölücülüğe ve zulme dayalı sistemlerini ve inançlarını terk etmeleri için ültimatom niteliğindeki mesajını yollamıştı. Artık O barışın, kardeşliğin, emniyetin, adaletin ve huzurun temin edildiği tevhid toplumuna katılmış insanlarla birlikte bu sene hacc yapmaya karar vermişti. Hz.Muhammed@ yirmiüç yıldır verdiği mücadelenin sonunda insanları gittikleri yanlış yoldan döndürmeyi başarmış ve hedefine önemli ölçüde ulaşmıştır. Şimdi barış, huzur ve kardeşliği seçmiş müminlerle kucaklaşma zamanıdır. Onlara bu ortamı ilelebet sürdürmeleri için önemli mesajlar verme zamanıdır. Sadece mesaj verme değil, sosyal barışın önündeki en önemli engellerden olan faiz belasının kaldırılması da gerekiyordu. Dahası bunu yaparken sosyal dayanışmanın da tesis edilmesi gerekiyordu. O bu haccı yüzbinlere ulaşmış taraftarı ile birlikte gerçekleştirdi. Tarihe mal olmuş ve çağları aşan mesajlarını «İslam (Veda) Hutbesi» ile tüm insanlığa iletti. Kur’an’ın hükümleri ile daha önce düzenlenen önemli hususların bu nutukla halka ilan edildiği sözkonusu mesajlardan bazıları şöyleydi; “İnsanların eskiden beri mukaddes ve dokunulmaz gördükleri hac günleri, haram ayları ve Mekke şehri gibi insanların canlarının, mallarının, namuslarının mukaddes ve dokunulmaz olduğu ve her türlü tecavüzden korunduğunu bildirdi. Peygamberimiz bu sözleriyle mukaddes ve dokunulmaz ilan edilen insan hayatının, mallarının ve namuslarının İslam Cumhuriyeti’nin güvencesinde olduğunu ifade etti. Halbuki daha önce cari olan şirk sisteminde insanların can, mal ve namusları konusunda hiçbir güvenceleri mevcut değildi.” “Peygamberimiz bütün insanların Allah’a kavuşup işlediklerinden dolayı hesaba çekileceğini söyledi. Şirk sistemindeki inançlara göre insanlar bu dünyada yaptıklarından dolayı kimseye hesap vermeyeceklerine inanıyorlardı. Bu inanç onları bu dünyada istediği gibi yaşamaya, gücü yettiği her şeyi yapmaya, hiçbir kural, değer, ahlak tanımamaya götürüyordu. Böylece müşrik insanlar fırsatını buldukları ve güçlerinin yettiği her şeyi yapmayı kendileri için caiz görüyorlardı. Bu nedenle kimsenin ne canı ne malı ne namusu ne aklı … hiçbir şeyi güvende değildi. Ama İslam Cumhuriyeti / Dini ile herkes yaptığı her hareketin sonucundan hem bu dünyada hem de ahirette sorumlu olacağı ve hesabını vereceği bir sistemin geldiği insanlara ilan edildi. Artık Arap yarımadasına huzur, güven, hukuk ve istikrar gelmişti. Peygamberimiz sakın eski sapıklığınıza dönmeyin diye insanlara hitap ederek onların tekrar eski zulüm sistemine dönmekten şiddetle kaçınmalarını bildirdi.” “Peygamberimiz bu nutkunda toplumu geri bıraktıran, üretimi baltalayan, tefecilerin sömürü silahı olan faizin yasaklandığını da ilan etti. Faiz yasağını da ilk kendi amcası Hz. Abbas’ın alacağı faiz ile uyguladı. Böylece toplumu tepeden tırnağa faiz pisliğinden arındırma işleminin başlatıldığını ilan etti.” “Peygamberimiz, eski şirk sisteminde cari olan kan davaları gibi bütün batıl / yanlış / kötü adetlerin kaldırıldığını ilan etti.” “Peygamberimiz, İslam Cumhuriyeti ile kadın haklarının güvence altına alındığını, bu nedenle müslüman erkeklerin kadınların haklarını korumaları hususunda titiz davranmaları gerektiğini bildirdi. Eşlerin birbiri üzerindeki haklarını açıkladı ve her iki cinsi de birbirlerinin hukuklarını korumaya özen göstermelerini istedi.” “Peygamberimiz, hiçbir ırkın diğer bir ırka, hiçbir kavmin diğer bir kabileye üstünlüğünün olmadığını / olamayacağını tüm insanlığın bir kökten geldiğini hepsinin eşit olduğunu ilan ederken üstünlüğün ancak hukuka / ahlaka / değer yargılarına yani Allah’ın emirlerine uyma hususunda göstereceği hassasiyet ile kazanılacağını bildirdi.” “O, İslam Cumhuriyetinin egemenliğindeki vatandaşların hukuklarının garanti edildiği ve hiç kimsenin başkasının işlediği suç nedeniyle yargılanamayacağını ilan etti. Eski şirk sisteminde cari olduğu gibi babasının ya da kavminin işlediği suç nedeniyle oğlunun ya da kavmi nedeniyle o kavimden olan bir suçsuzun cezalandırılması prensibinin / yasasının kaldırıldığı yerine suçun şahsiliği prensibinin getirildiğini bildirdi.” “Peygamberimiz bu nutkunda müslümanlara İslam Cumhuriyetinin / Dininin kaynağı olan Kitab’a ve bu Devletin / Dinin Başkanlık Erkanını (ehli beyt) ([1] ) korumalarını da söyledi. Bu iki şeyi müslümanlara emanet olarak bıraktığını eğer bunlara sahip çıkarlarsa asla sapmayacaklarını bildirdi.” Sayıları yüzbinleri bulan müslümanlara hitab eden Hz.Muhammed@ nutkunun sonunda hacılara elçilik görevini layıkıyla yapıp yapmadığını sordu ve hacıların verdiği olumlu cevap üzerine peygamberimiz şehadet parmağını kaldırdı, sonra da hacıların üzerine indirerek ve üç defa : “Şahid ol, ya Rab! Şahid ol, ya Rab! Şahid ol, ya Rab!" diyerek Rabbimizin de şahitliğinde söylevine son verdi. 38.7. Faizin İslam Cumhuriyetine Katılan Tüm Bölgelerde Yasaklanması Tevhit toplumunun oluşması için toplumda sosyal dayanışma şarttır. Toplumdaki zengin azınlığın sırf servetini üretenlere borç vererek risksiz bir getiriye sahip olması ve bu yolla üreten çoğunluğu sömürmesi, elbette ki barış toplumunun oluşmasının önündeki en önemli engellerdendir. Huzurlu, birbirine güvenen, birbirini seven ve birbirine yardım eden bir toplumun oluşması için bu engelin de kaldırılması gerekmekteydi. Bu engel faizdi ve İslam Cumhuriyetinin egemen olduğu diğer şehirlerde yasaklanmasının zamanı gelmişti. Faizle borç para veren tefeciler ise halkı sömürdüklerini inkâr ediyorlar ve faizli işlemlerin tıpkı ticaretteki alışveriş gibi olduğunu iddia ediyorlardı. Onlar hiçbir risk almaksızın parayı ya da sermayeyi satıyorlar ve çalışanın, üretenin emeğine risksiz olarak ortak oluyorlardı. Ticaret yapan ya da üreten ihtiyaç duyduğu sermayeyi bulamadığı zaman tefecilerin onlara sermaye sağlamaları sosyal yardım gibi telakki edilse bile bunun şekli tek yönlü risksiz getiri olduğu için yatırımcının işleri kötü gittiği zaman tüm varlığı yok olmaktaydı. Fakat tefeci borç verdiği bedelin karşılığını yatırımcıdan ipotek ettiği için yatırımcı ister kazansın ister kaybetsin tefeci her halükârda kazanmaktaydı. İşlerin iyi gittiği durumlarda ise yatırımcı ürettiği ürünün maliyetine finans giderlerini de yansıttığı için faiz bedeli tüm halk tarafından ödenmekteydi. Bütün halkın bedelini ödediği bu maliyet ise tefecinin cebine girmekteydi. Tefeci, verdiği borç ile risksiz, çalışmadan, üretmeden tüm üretenlerin kazançlarına haksız bir şekilde konmaktadır. Üreten halk, sürekli tefeciye çalışırken tefeci servetine servet katarak sürekli zenginleşmektedir. Bu durum toplumda yeni mütegallibe sosyal sınıflar oluşturarak hem sosyal barışı bozmakta hem de üretimi engelleyerek ekonominin gelişmesini baltalamaktadır. Dahası faiz nedeniyle insanlarda oluşan mal hırsı erdemli bir toplumun oluşmasını da engellemektedir. Bu nedenle faiz Uhud savaşından sonra Medine İslam Cumhuriyetinde yasaklanmıştı. İslam Cumhuriyetinin sınırları Arap yarımadasının neredeyse bütününü kapsayacak büyüklüğe kavuşmasıyla beraber Medine’de cari olan hükümlerin İslam Cumhuriyetine yeni katılan bölgelerde de uygulanmasına başlanmıştı. Ancak faiz gibi bazı uygulamaların kaldırılması öyle kolay süreçler değildi. Zira bu uygulamaya karşı çıkanlar o bölgelerin zengin ileri gelenleri idi ve servetlerini tefecilikten kazanmaktaydılar. Bu sömürü çarkının devam etmesini onlar şiddetle istiyorlardı. Bununla beraber İslam / Barış toplumunun oluşması için zulümlere müsaade edilmemesi gerekiyordu. Faiz ise halkı sömürmenin en önemli enstrümanıydı ve yeni yerlerde de yasaklanması gerekiyordu. Bu nedenle Peygamberimiz Veda Hutbesinde faizin yasak olduğunu tüm İslam Topluluğuna duyurdu. Bu konuda ilk adımı da amcası Hz. Abbas’ın faizini yasakladığını ilan ederek attı. Böylece Mekke ile birlikte İslam Cumhuriyetinin egemenliğine girmiş diğer şehirlerde de faizin yasaklandığını duyurdu. Bunun üzerine Mekke’deki Muğire oğulları Taifli tefecilerden almış oldukları kredinin faizlerinin de kaldırılmasını istediler. Bunun üzerine Peygamberimiz Taiflilere verdiği faizle işlem yapma muafiyetini kaldırdı ve Taifliler de aynı yasak kapsamına alındı. Bir sene önce kendilerine faizle işlem yapma muafiyeti verilmesine rağmen şimdi bu muafiyetin kaldırıldığını duyan Taifli tefeciler öfkelerinden deliye döndüler, kudurdular adeta. Tefeciliğin kazancı olan faizin / ribanın mal satışında kazanılan para gibi olduğunu, nasıl mal el değiştirince para kazanılıyorsa faiz / ribada da paranın satıldığını iddia ederek tefeciliğin kaldırılmasına şiddetle karşı çıktılar. Bu hükmü uygulamayacaklarını bildirdiler. Tefeciliğin tıpkı alışveriş gibi olduğunu iddia ettiler. Onların bu itirazlarına ve başkaldırmalarına karşın Cenab-ı Hak, ticaretin yasal / helal / serbest olduğunu, faizin / tefeciliğin ise yasak / haram olduğunu, Kendisinin sadakat vergisine / zekâta / sosyal dayanışmaya dayalı ekonomik sistemi desteklediğini ama faize / tefeciliğe / haksız kazanca dayalı ekonomik sistemi kaldırdığını bildirip kestirip attı. Kim bu hükümlere uymazsa onun cezalandırılacağını da bildirdi. Ama kim de iman edip ıslah edici eylemlerde bulunup yasalara itaat ederse ve İslam Cumhuriyetine sadakat vergisi / zekât verip idareye destek olursa o takdirde de mükafatlandırılacağını bildirdi. 275-277- Tefecilikle / faizle para yiyenler ise şeytanın çarptığı (yani azgın, saldırgan, şımarık, edepsiz, hayasız, delirmiş, çılgına dönmüş, aklı başından gitmiş) ([2] ) kimse gibi ayaklanırlar. Böyle davranmalarının sebebi onların, “Tefecilik / faiz de alışveriş gibidir.” demeleridir. / tefeciliğin alışveriş gibi olduğunu iddia etmeleridir. Halbuki Allah alışverişi helal, tefeciliği / faizi ise haram kıldı. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de vazgeçerse, geçmişte kazandıklarını tutabilir; işi de Allah’a kalmıştır. Devam edenler ise cehennem halkıdır ve orada sürekli kalırlar. Allah tefeciliğe / faize dayalı ekonomik sistemi yok eder, Sadakat Vergisine / zekâta / sosyal dayanışmaya dayalı ekonomik sistemi destekler. / yaygınlaştırır. Allah hiçbir günahkâr nankörü sevmez. Şüphesiz iman edip ıslah edici işler yapan, salatı ikame eden / İslam Cumhuriyetine destek olan ve zekâtı veren / İslam Cumhuriyetine bağlılık vergisini veren kişilerin Rableri katında mükafatları vardır. Onlara korku yoktur, onlar üzülmezler de. (Bakara Suresi 275-277) Taifli tefecilerin faiz yasağını dinlemeyeceklerini deklare etmeleri İslam Cumhuriyetini tanımama ve onu inkâr anlamına geliyordu. Onların İslam Cumhuriyetine karşı şiddete başvuracakları, ayaklanacakları ve isyan edip savaşacakları anlamına geliyordu. Onlar bunu yasağa karşı gösterdikleri tepki ile ifade etmişlerdi. Cenab-ı Hak, onları aynı şiddette uyardı ve tefeciliği / faizi ivedilikle terk etmelerini emretti. Sadece verdikleri ana parayı alabileceklerini bildirdi. Ayrıca faiz kaldırıldı diye verdikleri ana parayı hemen vermeleri için darda olan borçluyu zorlamamalarını onlara eli genişleyinceye kadar süre tanımalarını da emretti. Hatta şayet borçlunun durumu el vermiyorsa bağışlamalarının daha hayırlı olduğunu tavsiye etti. Şayet tefecilik / faiz yasağına uymayacak olurlarsa onların bu hareketleri ile İslam Cumhuriyetine / Allah ve Peygamberine savaş açmış sayılacağını ve üzerlerine kuvvet gönderilip perişan edileceklerini bildirdi. 278-281-Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve eğer gerçekten iman ettiyseniz, faiz alacaklarınızdan vazgeçerek tefeciliği / faizi terk edin. Şayet böyle yapmazsanız, o zaman Allah ve Elçisi’nden size savaş açıldığını / bozguna uğratılacağınızı / perişan edileceğinizi bilin. Eğer tevbe edip vazgeçerseniz, o takdirde verdiğiniz anapara / sermaye sizindir. Böylece haksızlık etmemiş ve haksızlığa da uğramamış olursunuz. Eğer borçlu, darlık içindeyse, eli genişleyinceye kadar ona mühlet verin. Bir bilseniz, alacağınızı sadaka olarak bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır. Öyle bir günden sakının ki, o gün herkes Allah'a döndürülür ve herkese kazandığının karşılığı tastamam ödenir ve kimseye haksızlık yapılmaz. / zulmedilmez. (Bakara Suresi 278-281) Bu şiddetli uyarıyı alan Taifli tefeciler İslam Cumhuriyeti / Allah ve Resulü ile savaşmayı göze alamadılar. Zira onların savaş yükünü taşımaları artık mümkün değildi. Taif bir yıl önceki Taif değildi. Taif halkı müslüman olduktan sonra putları Lat yıkılmış, namaz eğitimine başlanmış ve fuhuştan uzaklaşmışlardı. Taif halkı namaz eğitimi sonucunda içkiden de uzaklaşmışlar ve faizin kendileri için ne kadar büyük bir sömürü aracı olduğunu anlamışlardı. Dolayısıyla Taif halkı kendilerini uyuşturan, gözlerini kör eden bu unsurlardan kurtulunca uyanmışlardı artık. Bu nedenle Taifli tefecilerin arkasında kendileri için savaşacak bir halk yoktu. Bundan sonra Taif halkı tefecilerin safında değil ancak Hz.Muhammed’in@ safında yer alabilirdi. Dahası hac sırasında tüm Arap yarımadasından gelen ve sayıları 100.000leri aşmış Müslüman toplum Hz.Muhammed’in@ arkasındayken az sayıdaki Taifli tefecilerin İslam Cumhuriyetiyle savaşmayı göze alması mümkün değildi. Taifli tefeciler ([3] ) şeytanın dokunuşu ile şımarıkça, azgınca, ahlaksızca Allah ve Peygamberine / İslam Cumhuriyetine karşı ayaklanıp başkaldırdılarsa da savaşacak tabanları / destekçileri kalmadığından yeni düzenlemelere uymak zorunda kaldılar. 38.8. Tefecilerin Faiz Yasağını Delme Planlarının Boşa Çıkarılması İslam Cumhuriyeti / Allah ve Peygamberi ile savaşmayı göze alamayan Taifin tefecileri faiz yasağını delecek başka sahtekârlık peşinde koşmaya başladılar. Verdikleri borçları kaydetmezlerse ve borçludan anapara haricinde fazla para tahsil etmeleri mümkündü. Nasıl olsa borç veren güçlü konumda ve borç alan ise zayıf konumda olduğu için tefeci borçluluk ilişkisini yazmayacak ve borç alan da buna itiraz edemeyecekti. Zira borç alan taraf zayıftır ve muhtaç durumdadır. Güçlü durumdaki tefeciler ise verdiği borcu kayda geçirmeyerek borcun tahsilatında kat kat tahsilat yapacak ve bu haksız tahsilata borçlu itiraz ettiğinde de elde kayıt olmadığından borcun ödenmediğini ya da borç miktarının gerçek değerinden kat kat fazla olduğunu iddia ederek yapacaktı. Şayet borç alacak olan borç aldığı miktarı kayda geçirtmek isterse o takdirde borç veren kayıt sırasında hile yapacaktı. Kayda geçirdiği borçluluk sözleşmesinde hep kendine yontacak ve borçluyu sömürebildiği kadar sömürmeye çalışacaktı. ([4] ) İşte tefecilerin bu planları duyulunca borçluluk ve vadeli alışverişlerde faizin kaldırılmasıyla birlikte tefecilerin kurguladıkları sahtekârlık girişimlerinin de önü alınması gerekmekteydi. Cenab-ı Hak, kredi işlemlerinde ve vadeli alışverişleri kayda geçirerek tefecilerin faizli işlemlerine başka adlar altında ya da başka metotlarla devam etmelerine mâni olacak talimatlarını inzal etti. Toplumdaki ekonomik gücü elinde bulunduran tefecilerin vadeli alışveriş ve borçlanmalarda faiz yerine başka hilelerle borçluları sömürmesini engellemek için işlemin adil bir noter / kâtip tarafından senede bağlanmasını emrederken işlemin şahitlendirilmesini ve bu şahitler ile kâtiplere / notere asla tehdit / baskı / şantaj yapılmamasını emretti. Kredilendirme işlemlerini kayda geçirecek kâtiplerin / noterlerin adaletli olmalarını, güvenilir olmalarını ve hiçbir şeyi çarpıtmadan yazmaları talimatını verdi. Borçluyu da aldığı borcu mutlaka yazdırması sorumluluğunu verdi. Şahitlere de hakka / doğruya şahitlik etme sorumluluğunu yükledi. Borç alacak ilişkisi sırasında miktarın az olsun çok olsun yazma hususunda üşenilmemesini emrederek kaydın önemini vurguladı. Cenab-ı Hak toplumsal barış için alışverişlerde ve borç alıp vermede hakların korunmasına öylesine önem verdi ki; peşin alışverişlerde bile tarafların birbirlerini aldatmamaları için yapılan işlemlerin şahitlendirilmesini istedi. Bu şahitlendirmenin kişiler ile olabileceği gibi belge (fatura, senet vb.) ile de olabilir ama bir şekilde bu ilişkinin mutlaka şahitlendirilmesi toplumda birçok ihtilafı giderecektir. 282-Ey iman edenler! Birbirinize vadeli olarak borçlandığınız durumlarda, içinizden bir kâtip / noter bunu tam ve doğru bir şekilde kayda geçirsin. O kâtip / noter, Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın / Allah’ın kendisine lütfettiği yazı yazma kabiliyetini tarafgirlik yapmakta kullanmasın, yazarken adaletli olsun, hiçbir şeyi çarpıtmasın. Borçlanan kişi de onu yazdırsın ve Rabbi olan Allah'tan korksun, onda sahtekârlık yapmasın. Şayet borçlanan kişi aklı ermez / yaşı küçük veya çaresiz ya da kendisi yazdırmaktan aciz ise onun adına velisi bu işi üstlensin ve doğru olarak yazdırsın. Bu işlemi yaparken aranızdan iki erkeği de tanık tutun. Şayet iki erkek şahit bulamazsanız bir erkek ve iki kadın seçiniz ki kadınlardan biri yanıldığında diğeri ona hatırlatsın. Şahitler, kendisine güveneceğiniz ve doğru şahitlik yapacağına inandığınız kimselerden olsun. Şahitler, çağrıldıkları vakit şahitlik yapmaktan çekinmesinler. Az olsun, çok olsun, ödeme tarihi ile birlikte onu yazmaktan üşenmeyin. Bu, Allah katında en adil olduğu kadar şahitlik için daha sağlam olan ve herhangi bir anlaşmazlık / tereddüt / şüphe durumunda problemin çözümü için en uygun yoldur. Peşin yaptığınız alışverişlerinizde bu şekilde kayıt tutmaya gerek yoktur ama alışverişlerinizi yine de şahitlendirin. İşlemlerinizde yazan kâtibe / notere ve şahitlere en ufak bir zarar verilmesin. Aksi halde kendinize kötülük edersiniz / günaha girmiş / suç işlemiş olursunuz. Allah'ın emirlerine uyma hususunda hassasiyet gösterin. Allah size öğretiyor. Allah her şeyi kemaliyle bilir. (Bakara Suresi 282) 38.9. Borca Karşılık İpotek Verilmesi ve Şahitlerin Uyarılmaları Yukarıdaki yasal düzenlemeler daha çok borçluyu korumaya yönelikti ve borç verenin istismarını önlemeye yönelikti. Eğer borçlanma / kredilendirme işlemi seyahat veya başka bir nedenle kayıt altına alınamayacak ve şahitlendirilemeyecek olursa o takdirde borç alanın borç verene borcuna karşılık gelecek bir malı rehin verebileceğini Cenab-ı Hak hükme bağladı. Bu durumda eğer taraflar birbirine güveniyorlarsa bu güvene uygun davranmalarını ve Allah’ın emrine uymada hassasiyet göstererek tarafların birbirlerine verdikleri emanetleri geri vermelerini emretti. Yani borçlu borcunu ödediğinde alacaklının da rehin / ipotek ettiği malı geri vermesini talimatlandırdı. Cenab-ı Hak, yukarıda zikredilen işlemlerde şahit olanları ikaz etti ve onların şahitliklerinde hiçbir şeyi gizlememelerini emretti. Eğer gizleyecek olurlarsa büyük günaha gireceğini ve tüm gizlilikleri çok iyi bilen olarak Kendisinin onu hesaba çekeceğini bildirdi. 283- 284- Eğer yolculukta olursanız ve bir kâtip / noter de bulamazsanız, o vakit alacağınıza karşılık bir rehin de yeterlidir. Şayet birbirinize güveniyorsanız kendisine güvenilen kimseler olarak emanetleri (rehnedilen mal ve borçları) birbirinize geri verin. Rabbiniz olan Allah’tan sakının. Bu tür işlemlerde şahitlik edenler de hiçbir gerçeği gizlemesin. Kim gizlerse, artık şüphesiz o kalben / bile isteye / gönülden büyük günaha girmiş demektir. Allah, bütün yaptıklarınızı çok iyi bilendir. Nitekim göklerde ve yeryüzünde ne varsa Allah’ındır. (Siz şahitlik ederken) içinizdekileri açığa vursanız da gizli tutsanız da Allah onunla sizi hesaba çeker. Sonra dilediği kimseyi bağışlar, dilediği kimseyi de azaplandırır. Allah, her şeye en Kadirdir. (Bakara Suresi 283-284) 38.10. Cenab-ı Hakk’ın Elçisine Veda Zamanının Geldiğini Bildirmesi ve Müminlere Uyarılar Cenab-ı Hak, elçisine artık ayrılık vaktinin geldiğini bildirdi ve müminlere / ümmete son mesajlarını inzal etti. Bu mesajlar ile müminlerin Hz.Muhammed@ sonrasında izleyecekleri stratejiyi ve her peygamberin arkasından ümmetlerin düştüğü hatayı gündeme taşıyarak müminlerin de aynı hataya düşmemeleri konusunda ikazlarını iletti. Hz.İsa kıssası üzerinden verilen bu mesajlar özetlenecek olursa; “Önce Hz.Muhammed’den@ sonra müminlerin ne yapacakları sorulur ve bir nevi Hz.Muhammed’in@ Rabbinin huzuruna gidildiği zaman yüzünün kara çıkarılmaması tembihlenir. Daha sonra Hz.Muhammed’in@ Rabbinin inayet ve yardımı ile ümmete yaptığı hizmetler sayılır ve bütün bunların aslında Cenab-ı Hakk’ın elçisine yaptırdığı faaliyetler olduğu belirtilerek asıl faile yani Allah’a işaret edilir. Böylece peygamberimiz vefat ettiğinde de müminlerin sığınacağı makam ve merciin yine Allah olduğu bildirilmiş olur. Cenab-ı Hak, elçisine vaat ettiği fetihleri / zaferleri ve Arap yarımadası ölçeğindeki kabilelerin tevhidini o hayattayken gerçekleştirmeyi nasip etmişti. Fakat peygamberimizin dilinden vaat ettiği Bizans, Mısır ve İran’ın fetihleri ise o hayatta iken gerçekleşmemişti. Mümin ileri gelenler bu vaatlerin de gerçekleşmesi için Hz.Muhammed’den@ dua etmesini istediler. Cenab-ı Hak, takvalı davranmaları halinde bu vaadin de gerçekleşeceği müjdesini verdi. Fakat bu müjde gerçekleştirildikten sonra yani bütün bu ülkeler fethedildikten sonra eğer «İlahi yoldan» sapılacak olursa bunun cezasının da çok korkunç olacağını ve âlemlerde hiçbir topluluğun yaşamadığı azabın doğru yoldan sapan müminlere yaşatılacağı tehdidi yapıldı. Arkasından ilahi yoldan sapmaya yol açan yanlışlardan en fazla yapılan yanlış olarak geçmiş ümmetlerin düştüğü hata zikredildi. Söz konusu yanlış, geçmiş ümmetlerin peygamberlerini ilahlaştırmalarıydı. Müminler de aynı yanlışı tekrar ederek Hz.Muhammed’i@ ilahlaştırmamaları konusunda uyarıldı. Zira bunun kendilerini bekleyen en büyük tehlike olduğunu ve geçmiş toplulukların bu tehlikeyi atlatamadıkları bilgisi verildi. Müminlerin eski şirk sistemine “şekil” açısından düşme tehlikelerinin olmayacağı fakat şirkin başka bir formu ile bu yanlışı tekrar edebileceklerine değinildi. Böyle bir durumda vefat etmiş olan Hz.Muhammed’in@ elinden hiçbir şey gelmeyeceği bilgisi de paylaşıldı.” Yukarıda özetle sunulan müminlere yapılan uyarılar, Cenab-ı Hakk’ın bütün peygamberleri hesaba çekeceği gün yapılan konuşmalar ve özellikle Hz.İsa ile arasında geçen temsili konuşma üzerinden Maide Suresinin son ayetleri eşliğinde verildi. 109- Allah, bütün Peygamberleri huzurunda topladığı gün onlara: “Sizden sonra ideolojinize /dininize / dünya görüşünüze / davetinize ne derece uyuldu / icabet edildi?” diye sorar. Peygamberler: “Bizim bu konuda hiçbir bilgimiz yoktur, hiç şüphesiz ki gaybı bilen yalnızca Sen'sin, Sen” diyeceklerdir. (Maide Suresi 109) Cenab-ı Hak peygamberimiz dâhil bütün peygamberleri huzurunda toplayıp kendilerinden sonra kendisine iman eden ümmetlerinin kendileri vefat ettikten sonra onlara getirdiği dine / ideolojiye / öğretiyi ne kadar uyduklarını sormakla peygamberimizin de bu soruya muhatap olacağı ve müminlerin peygamberimizden sonra İslam Dinine / ilahi öğretiye ne kadar sahip çıktıklarının sorulacağı ifade edildi. Ama peygamberimiz dâhil tüm peygamberlerin kendileri vefat ettikten sonra ümmetlerinin doğru yolda gidip gitmedikleri konusunda herhangi bir bilgilerinin olamayacağını söyleyecekleri belirtildi. Bu ifade ile aynı zamanda peygamberimizin ümmeti üzerinde herhangi bir tasarrufunun olmayacağına da vurgu yapıldı. Daha sonra Hz.İsa’nın hayatı ve ahirette karşılaşacağı sorgulama üzerinden müminleri bekleyen tehlikeye işaret edildi. Müminler de tıpkı Hristiyanlar gibi peygamberimizi tanrılaştırma tehlikesi ile karşı karşıyadırlar. Ama söz konusu uyarıyı yapmadan önce Hz.İsa’nın ümmeti için yaptığı fedakârlıklar ve gösterdiği mucizeler ile inkârcılara karşı yapılan mücadele anlatıldı. Bu mücadelenin sonunda havarilerin Hz.İsa’dan Cenab-ı Hakk’ın mucizevi olarak gökten bir sofranın indirmesi için dua etmesine ilişkin talepleri anlatıldı. Onların taleplerinin Cenab-ı Hak tarafından yerine getirileceğini ama bu talep yerine geldikten sonra buna rağmen doğru yoldan sapacak olurlarsa can yakan azap ile cezalandırılacakları vurgulanır. 110-115- Allah şöyle diyecek: “Ey Meryem oğlu İsa, sana ve annene verdiğim nimetimi düşün. Seni Kutsal Ruh / vahiy ile desteklemiştim de beşikteyken de olgunluk çağında da insanlara konuşuyordun. Sana Kitabı, Hikmeti, Tevrat ve İncili öğrettim. İznimle, çamurdan bir kuş yapıyordun ve yine iznimle ona üflediğinde o canlı bir kuş oluyordu. Doğuştan körü, cüzzamlıyı iznimle iyileştiriyor, yine benim iznimle ölüleri diriltiyordun. İsrail oğullarına apaçık deliller/ ayetler ile geldiğinde onlardan inkârcı olanlar: “Bu apaçık bir sihirdir” demişlerdi de o inkârcı İsrail oğulları sana saldırdıklarında onlara engel oldum ve sana hiçbir zarar veremediler.” Havarilere de: “Bana ve Peygamberime iman edin / güvenin” diye vahyetmiştim. Onlar da: “İman ettik / güvendik, gerçekten müslüman / teslim olduğumuza Sen de şahit ol” demişlerdi. Havariler: “Ey Meryem oğlu İsa, Rabbin, bize gökten bir maide / sofra indirebilir mi?” dediler. O da: “Eğer inanıyorsanız / güveniyorsanız Allah'ın emirlerine uymakta hassasiyet gösterin” dedi. Havariler: “Biz istiyoruz ki ondan yiyelim kalplerimiz yatışsın / mutmain olsun. Hem de senin bize doğru söylediğini (vaadinin hak olduğunu) bilelim ve ona şehadet edenlerden olalım” dediler. Bunun üzerine Meryem oğlu İsa: “Ey Rabbimiz olan Allah’ım, Bize gökten öyle bir sofra indir ki hem bizim için hem şu andaki neslimiz için hem de sonradan gelecek nesillerimiz için bir bayram ve Sen’den açık bir mucize / işaret olsun. Bizi onunla rızıklandır. Sen, rızık verenlerin en hayırlı ve en cömert olanısın.” dedi. Allah da şöyle buyurdu: “Ben onu size şüphesiz indireceğim. Ama ondan sonra içinizden kim inkâr ederse, âlemlerde hiçbir kimseye etmediğim azabı ona edeceğim!” (Maide Suresi 110-115) Cenab-ı Hak yukarıdaki ayetlerle aslında Hz.Muhammed’in@ ve ashabının / yakın arkadaşlarının yaptığı mücadele ve elde ettikleri kazanımları Hz.İsa kıssası üzerinden anlatmış oluyordu. Şöyle ki: "Ey Muhammed, sana ve ashabına verdiğim nimetimi an /hatırla. Seni Vahiy (Kutsal Ruh) ile destekledim de böylece hem Mekke’deki zayıflık döneminde (Hz. İsa’nın beşikte konuşması metaforu) hem de Medine’deki olgunluk çağında (Hz. İsa’nın yetişkinliği metaforu) insanlara dini / dünya görüşünü anlattın (onlara konuştun), insanları davet ettin / çağırdın / müzakere ettin. Sana Kitabı ve Hikmeti / yasa ve hükümleri verdim. Medine’deki yaşamında sana Yahudilerin ve Hristiyanların şeriatlarını / yasalarını öğrettim. (Hz.İsa’ya Tevrat ve İncili öğretmesi metaforu) Sana verdiği İlahi Öğreti sayesinde idaresini/ başkanlığını üstlendiğin Medine toplumunun kaderini çiziyor / politikasını belirliyor ve o kader/ politika çerçevesinde Medine’deki İslam Toplumunu harekete geçirip o toplumu yükseltiyor, uçuruyordun. (Hz.İsa’nın çamurdan bir kuş yapması ve ona üfürdüğünde onun canlı bir kuş olması metaforu). Atalarından tevarüs eden körlükle geleceği ve hakikati göremeyen kabilelerin / toplumların İlahi öğreti ile gözlerini açıyordun. (Hz.İsa’nın doğuştan kör olan kimselerin gözlerini açması metaforu) Şirk toplumunda kendisinden cüzzamlı gibi kaçılan fakir, yoksul ve sahipsizlerin durumlarını İslam Toplumundaki sosyal düzen ile düzeltiyordun. (Hz.İsa’nın cüzzamlıları iyileştirmesi metaforu) Şirk sistemi ve öğreti nedeniyle ölmüş toplumları / kabileleri verdiğimiz İlahi öğreti / Kitapla diriltiyordun. (Hz.İsa’nın ölüleri diriltmesi metaforu) Mekkeli müşriklere apaçık deliller ile geldiğinde onlardan inkârcı olanlar: "Bu apaçık bir sihirdir" dediler. Sana zarar vermek / seni öldürmek istediklerinde, Ben onlara engel oldum ve sana hiçbir zarar veremediler." (İsrail oğullarının Hz.İsa’ya hiçbir zarar verememiş olmalarına bir metafor) Tıpkı Hz.İsa’nın Havarilerine seslendiğim gibi senin ashabına / yakın arkadaşlarına da: “Bana ve Peygamberime iman edin / güvenin” diye vahyettim. Onlar da: “İman ettik / güvendik, gerçekten teslim olduğumuza Sen de şahit ol” dediler ve devamında şöyle bir talepte bulundular: “Ey Allah’ın Peygamberi, bize peygamberliğin süresince sürekli vadettiğin üzere kendisinden her türlü rızık temin edeceğimiz Bizans, Suriye, Irak, Mısır, İran gibi büyük bir ülke(leri) fethetmeyi Rabbinden isteyebilir misin?” dediler. (Havarilerin Hz. İsa’dan içinden yiyecekleri bir sofra istemelerine bir metafor) Peygamberde: “Eğer inanıyorsanız / güveniyorsanız Allah'ın emirlerine / ilkelerine uyma hususunda hassasiyet gösterirseniz / Allah’ın çizdiği politika ve benim izlediğim politikayı takip ederseniz işte o zaman bu arzunuz da yerine getirilecektir.” dedi. Ashab / Yakın Arkadaşları: “Biz istiyoruz ki senin bize vadettiğin o büyük ülke(ler)nin ürettiği binbir çeşit rızıklardan yiyelim / istifade edelim ve böylece kalplerimiz bize vaat ettiğin hususta mutmain / tatmin olsun ve senin bize doğru söylediğini bilelim ve ona şehadet edenlerden olalım” dediler. (Havarilerin istedikleri sofradan rızıklanmaları ile Hz.İsa’nın kendilerine yaptığı vaatlerin doğru olduğuna kalplerinin tatmin olması ve şahitlik yapmalarına bir metafor) Bunun üzerine Allah’ın peygamberi Muhammed@ : “Ey Allah'ım! Ey Rabbimiz! Bize büyük bir ülke(leri) (gökten bir sofranın indirilmesi metaforu) ver de, bizim için, hem şu andaki neslimiz hem de sonradan gelecek nesillerimiz için bir bayram ve Sen’den bir mucize olsun. Bizi o ülkenin (ülkelerin) ürünleri ile rızıklandır. Sen, her zaman en hayırlı rızık veren ve en cömert olansın.” diye dua etti. Allah bu duaya şöyle cevap verdi: “Ben onu size muhakkak indireceğim / nasip edeceğim, ama bundan sonra içinizden kim inkâr ederse / doğru yoldan saparsa, dünya da hiçbir kimseye etmediğim azabı ona edeceğim!” buyurdu. ([5] ) Daha sonra Cenab-ı Hak, Hz. İsa’ya kendisini ve anasını kendi takipçilerine ilah edinmelerini kendisinin söyleyip söylemediğini soracağını bildirdi. Elbette ki böyle bir şey söylemediğini Cenab-ı Hak bilmektedir. Yüce Rabbimizin böyle bir şeyden haberdar olmaması düşünülemez. Ama Hz.İsa’dan sonra takipçilerinin onu ve annesini tanrı edinmeleri üzerinden müminlere mesaj vermek için ahirette yaşanacak bir sahne niteliğinde sorgulamayı anlattı. Zaten Hz.İsa’da bu hususu ifade ettikten sonra kendisinin hayattayken takipçilerine / havarilerine sadece Allah’a kulluk etmelerini istediği belirtir. Hayattayken bunu emreden bir peygamberin vefat ettikten sonra kendisini ululaştırarak ilahlaştırmalarını istemesi zaten olacak şey değildir. Hz.İsa yaşarken kendi havarileri üzerinde kontrol sahibiydi. Ancak öldükten sonra onların üzerinde herhangi bir tasarrufu olmadığından havarilerinin / takipçilerinin yaptıkları yanlışlardan da sorumlu olmayacakları açıktır. Hz.İsa bunları ifade ettikten sonra takipçilerinin sapıp sapmadıklarını en iyi bilenin kendisi olduğunu Rabbimize söyler ve arkasında onların neyi hak ediyorlarsa karşılığını Cenab-ı Hakk’ın bizzat vereceğini ifade ediyor. Bu hususlar aslında Hz.Muhammed’in@ vefatından sonra müminlere yönelik Hz.İsa ve havarileri üzerinden verilen mesajlardır. Bu mesajlar Maide Suresinin müteakip ayetlerinde şöyle ifade edildi; 116-120- Allah: “Ey Meryem oğlu İsa, insanlara “beni ve annemi Allah'ın yanında iki ilah edinin” diye sen mi söyledin?” deyince, İsa diyecek ki: “Seni tenzih ederim, hak / doğru / gerçek olmayan bir sözü ben nasıl söylerim? Zaten böyle bir şey söylediysem muhakkak Sen onu bilirsin. Sen benim bütün söylediklerimi ve düşündüklerimi / içimdekileri bilirsin, fakat ben asla Senin zatında olanı bilemem. Hiç şüphesiz ki Sen gaybı her şeyiyle bilensin. Ben onlara, sadece Senin bana emrettiğin üzere “Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin” dedim. Onların arasındayken ben onların yaptıklarına şahittim. / kontrol ediyordum. Fakat Sen beni vefat ettirdikten sonra, onların ne yaptıklarını gözetleyen sadece Sen oldun. Zaten Sen, her şeye hakkıyla şahitsin. Eğer onlara azap edersen, hiç şüphesiz onlar Senin kullarındır. (Dilediğini yaparsın). Eğer onları bağışlarsan, yine şüphe yok ki sen mutlak galip ve hikmet sahibisin.” Allah şöyle diyecek: “Bugün sözlerinde sadık olanların sadakatlarının fayda vereceği gündür. Onlara, içinde ebedî kalacakları, ağaçlarının altından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O'ndan razıdır. İşte büyük başarı ve mutluluk budur.” Göklerin, yeryüzünün ve içlerinde bulunan her şeyin mutlak egemenlik ve hükümranlığı yalnızca Allah'a aittir. O, her şeye kadirdir. (Maide Suresi 116-120) Hz.İsa ile Cenab-ı Hak arasında ahirette cereyan edecek muhavere üzerinden aynı şekilde müminlere aşağıdaki hususlar anlatılmak istenildi; “Eğer müminler peygamberimizi ilahlaştıracak olurlarsa Cenab-ı Hak peygamberimizi şöyle sorgulayacak: Allah: “Ey Muhammed, sen mi insanlara, “beni ve yakınlarımı Allah'tan başka ilahlar edinin” dedin?” diye sorunca, Muhammed diyecek ki: “Seni tenzih ederim, ben böyle hak olmayan bir sözü nasıl söylerim? Zaten böyle bir şey söyleseydim hiç şüphesiz ki Sen bunu bilirdin. Sen benim söylediklerimin ve düşündüklerimin hepsini bilirsin, fakat ben asla Senin ilminde olanı bilemem. Hiç şüphesiz ki gaybı / geleceği bilen yalnızca Sen'sin, Sen. Ben onlara, sadece Senin bana emrettiklerini söyledim, yani: “Yalnızca, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin” dedim. Onların arasındayken ben onların yaptıklarına şahittim / kontrol ediyordum. O zamanlar böyle sapıkça doğru yoldan çıkan eylem ve söylem içerisinde değillerdi. Fakat Sen beni vefat ettirdikten sonra, onların ne yaptıklarını gözetleyen sadece Sen oldun. Çünkü Sen, her şeye hakkıyla şahitsin.” Şayet onlar bu şekilde azıp saptılarsa ve eğer Sen de onlara azap edersen, hiç şüphesiz onlar Senin kullarındır. (Dilediğini yaparsın). Eğer onları bağışlarsan da hiç şüphesiz ki sen izzet ve hikmet sahibisin" dedi. (Bu konuşmadan sonra) Allah şöyle buyurdu: “Bu, verdikleri ahide sadakatle bağlı olup doğru yolda istikrarlı bir şekilde gidenlere ahitlerine bağlılığın /doğru yolda sebat etmelerinin mükâfatlarının verileceği gündür. Onlara, içinde ebedi kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş ve zafer budur. Göklerin, yeryüzünün ve içlerinde bulunan her şeyin mutlak egemenlik ve hükümranlığı yalnızca Allah'a aittir. O, her şeye kadirdir.” 38.11. Yalancı Peygamberlerin Çıkması Peygamberimiz atomize halde bölünmüş bir toplum yapısı arz eden Arap kabilelerini bir araya getirerek İslam Cumhuriyeti olarak büyük bir devlet kurmayı başarmıştı. O, söz konusu bu cumhuriyetin içerisine İran, Mısır, Bizans ve hatta tüm insanlığı (âlemleri) dâhil ederek Allah’ın inzal ettiği öğretinin egemenliği altında barış içerisinde bir insanlık ailesi oluşturmaya çalışıyordu. Fakat eski şirk sisteminin güya Müslüman olmuş ileri gelenleri tekrar eski şirk sistemine döndürmeye çalışıyorlardı. Söz konusu bu ileri gelenler İslam Cumhuriyetinin / Allah ve Peygamberinin hâkimiyetine karşı duramayıp yenilmişlerdi. Onlar İslam Cumhuriyeti ile doğrudan mücadele yerine İslam’ın nübüvvet ilkesini kullanarak şeytani bir hileye başvurdular. Onlar İslam öğretisinin temel öğretilerini inkâr edip karşı çıkmak yerine kendilerini bu öğretinin peygamberi ilan ettiler. Bu şeytani yöntemle ya Arap yarımadası bütününde oluşan ulusal birliğin liderliğini ele geçirmeyi hedeflediler ya da en azından oluşan bu birliğin mülkiyetinde / yönetiminde bölünme yaratma gayreti içine girdiler. Peygamberimizin daha sağlığında başlayan İslam Cumhuriyetini bölme çabalarında Yemen tarafında Esvedül Ansi ve Yemame taraflarında da Müseyleme başı çekmekteydi. Her ikisi de peygamberlik iddiasında bulunmaktaydılar. Çevresindeki kabilelerin şirkten yana olan diğer liderleri / ileri gelenleri de bu sahte peygamberlerin şeytaniliklerini anladılar ve hemen onların tarafında yer almaya başladılar. Peygamberlik iddiası ile ortaya çıkan bu iki sahtekar isyancıya Tuleyha b. Huveylid de katılarak peygamberlik iddiasında bulunan lider sayısı üçe çıktı. Sahte peygamberlerin insanları kandırmaları kolay oluyordu. Onlar çeşitli hokkabazlık numaraları ile cahil halkı mucize gösterdiğine inandırdıkları gibi Kur’an’dan bazı surelerin bazı ayetlerini aynen ya da biraz değiştirerek kullandıkları benzer sureler üretiyorlardı. Kur’an’daki surelere benzer olarak uydurdukları sureleri halka okuyarak kendilerine vahiy geldiğine halkı inandırıyorlardı. Onların peygamberlik iddialarına kanarak çevrelerine bazı kabileleri toplamaları, gelecekte İslam Cumhuriyeti yöneticilerinin başının çok ağrıyacağına bir işaretti. Bu nedenle Hz.Muhammed@ hemen tedbir alınması için valilere talimatlarını gönderdi. Alınan tedbirlerle peygamberimiz vefat etmeden önce Esvedül Ansi öldürüldü. Fakat Müseyleme ve Tuleyha kolay lokma değildiler. Müseyleme çevresinde topladığı kabileler ile büyük bir güç oluşturmuştu ve bu güce dayanarak peygamberimize mektup yazmıştı. Müseyleme mektubunda kendisinin de peygamber olduğunu ve İslam Cumhuriyetini birlikte oluşturacakları bir koalisyon ile yönetmeyi teklif ediyordu. Onun niyeti İslam Cumhuriyetinin hükümetine ve hazinesine ortak olmaktı. Daha önceleri sadece kabile bazında gelirleri olan kabile liderleri İslam Cumhuriyetinin topladığı zekât ve cizye gelirlerinin kabile gelirleri ile kıyaslandığında devasa bir büyüklüğe sahip olduğunu görmüşlerdi. Onlar peygamberlik iddiası ile koalisyona dâhil olurlarsa muazzam büyüklüğe kavuşmuş bir İslam Cumhuriyetinin hazinesini yoksullar, yolda kalmışlar, acizler, kamu hizmetinde bulunan memurlar için kullanmak yerine eskiden olduğu gibi kendi menfaatlerine kullanmayı düşünüyorlardı. Peygamberimiz İslam Cumhuriyetinin hazinesini kamu için kullanarak halkın gönlünü fethetmişken onlar İslam Cumhuriyetinin iktidar ve hazinesine sahip olarak elde ettikleri gücü zulüm ve baskı aracı kullanmak suretiyle halkı kendilerine zorunlu boyun eğdirmeyi istiyorlardı. Peygamberimiz Müseyleme’nin bu koalisyon teklifini şiddetle reddetti ve onun sahtekâr / yalancı olduğunu bildiren cevabi bir mektup gönderdi. Fakat İslam Cumhuriyetini ele geçirmek ya da eski şirk sistemine dönmek isteyen eski müşrik efendiler bu şeytani metoda sarılacak olurlarsa İslam Cumhuriyeti yöneticilerinin başının çok ağrıyacağı muhakkaktı. Bu sahte peygamberler şiddet kullanılarak yok edilmeliydi. Aksi takdirde bu furya yayılır ve tekrar eski şirk sistemine dönülürdü. Bu kez herkesin kendi tanrısı yerine kendi peygamberi olur ve kabileler bağımsızlıklarını kendi peygamberleri aracılığıyla ilan ederlerdi. Sonunda yine birbirini yiyen kabilelerden oluşan şirk / bölünmüşlük tekrar geri gelirdi. Bu nedenle İslam Cumhuriyetinin geleceğini tehdit eden bu tehlike derhal bertaraf edilmeliydi. 38.12. İslam Cumhuriyetinin Kuzey Sınırında Hareketlenmeler İslam Cumhuriyetini tehdit eden bir diğer tehlike ise Kuzeydeki Bizans ve Gassanlılardı. Tebuk Seferi ile onlara kılıç gösterilmişti ama onlarda burunlarının dibinde meydana gelen ve sürekli büyüyen İslam Cumhuriyetinin önünü alamazlar ise bu hareketin başlarına büyük bela açacağını görüyorlardı. Bu nedenle Gassanlılar Hz.Muhammed’in@ Tebük Seferi ile egemenliğine kattığı şehirlere rahatsızlık veriyorlardı ki böylece kendi egemenlikleri altındaki halkın İslam Cumhuriyetinden etkilenerek İslam Topluluğuna katılma istekleri yok olsun. Bir gün Hz.Muhammed’in@ gönderdiği valiyi Gassanlıların öldürdüklerine dair bir haber Medine’ye ulaşır. Bu siyasi cinayet haberi alınır alınmaz, Hz.Muhammed@ sınır bölgelerinin güvenliğinin sağlanması için bir sefer düzenlenmesi talimatını verdi. Ordu Filistin taraflarına kadar gidecekti. Hz.Muhammed@ İslam Ordusunun başına Usame bin Zeydi komutan olarak tayin ettiğini bildirdi ve sefer hazırlıklarına başlandı. [1] ) NOT: Burada “Beyt” kavramını “Başkanlık” olarak anlarsak ehli beyti sadece peygamberimizin aile efradı olarak değerlendirmek mümkün olmaz. Başkanlık kadrosunda bulunan yani İslam Devletinin tüm idari kadrosu Ehli Beyt kavramının kapsamına girer. Dolayısıyla peygamberimiz Veda hutbesinde İslam Devletinin tüm vatandaşlarına Kur’an’a / İlahi Öğretiye ve İslam Devletinin Başkanlık Kadrosuna / Ehli Beyte sahip çıkılmasını istiyor. Kendisinden sonra bunlara sahip çıkılırsa kurulan sistem yıkılmaz ve daha ileri gider diyor. (A.A.) [2] ) NOT:Kur’ân’ın bildirdiği şeytân çarpması, insanın ağzının burnunun eğilip büzülmesi değil şeytânî karakterdeki insanların kötü özelliklerini bir kişiye telkin edip onu kontrol altına almasıdır. Yani, şeytânî özellikte olan şeylerin bir kişiyi ele geçirmesidir ki bu durumda o kişiyi şeytân çarpmış demektir. (A.A.) [3] ) NOT: Burada başkaldırının esas aktörleri Taifli tefeciler olduğu için sadece onlardan bahsedilmiştir. Elbetteki Mekke ve diğer şehirlerde de tefeciler vardı. Ama Taifliler neredeyse tüm bölgenin tefecileriydi. Tefecilik onların esas iştigal alanıydı ve bunu meslek edinmişlerdi. Onlar tefecilikleriyle ünlenmişlerdi. Bir diğer ifadeyle faizli sermaye piyasasının merkezi Taifti. Diğer şehirdeki tefeciler onların ancak şubeleri olabilirdi. (A.A.) [4] ) NOT: Bankalardaki kredi sözleşmelerinin karınca duası gibi ve borçlunun hiç anlamadığı hükümler kimin menfaatinedir? Değil ki Devlet bu konuda borçluyu koruyan düzenlemeler koysa da bankalar kendi alacaklarını ve faiz tutarlarını hatta dosya masrafı vb adlar altında daha fazla getirilerini garantiye almak için kredi sözleşmelerine çok çeşitli hükümler koymaları aynı faizci zihniyeti göstermektedir. (A.A.) [5] ) Nitekim bu dua da kabul oldu ve müminler İran’ı, Bizans’ı, Suriye’yi, Irak’ı, Mısır’ı….. fethettiler. 38.13. Hz.Muhammed’in@ İslam Cumhuriyeti İleri Gelenleriyle / Sahabelerle Son Toplantısı Peygamberimiz ileri gelen sahabelerini son gelişmeleri değerlendirmek için toplantıya çağırdı. Bu toplantı peygamberimizin mescitte kıldıracağı yani imamlık yapacağı bir diğer ifadeyle başkanlık yapacağı son salattı / namazdı/ toplantıydı. Zira sefer yapmaya karar verildikten bir gün sonra hastalandı. Kendisi durumunun iyi olmadığını anladığından dolayı devletin işlerinin devam ettirilmesi için gerekli tedbirleri bu toplantıda almayı planladı. Bu toplantıda hastalığı sürecinde ve vefatından sonra İslam Cumhuriyetini bekleyen tehlikeleri nasıl yok edecekleri değerlendirilecekti. Vefat etmesi durumunda Peygamberimiz Devletin başına geçmesini istediği kişinin işaretlerini de vermek istemişti. Yapılan toplantıda / kılınan salatta hem Suriye tarafındaki gelişmeler hem de sahte peygamber adı altında kabilelerin girişecekleri isyan hareketlerini görüştüler. Durum çok kritikti. İslam Cumhuriyeti ani büyümesinin getirdiği sancıları yaşıyordu ve gerekli tedbirler alınmazsa kazanımlar birden yok olabilirdi. Durumun vahametini kavrayan sahabelere nasıl davranmaları gerektiğini göstermek için Cenab-ı Hak Bakara Suresinin son iki ayetini inzal ederek yol gösterdi. Bu son ayetler Hz.Muhammed’in Rabbine yükseldiği zamanda nazil oldu ve kapanış ayetleri idi. 23 yıllık bir mücadelenin sonunda mücadeleyi özetleyen ayetlerdi. Hem Hz.Muhammed@ hem de müminler Allah’ın vahyine güvenmişler ve o güvenle hareket etmişlerdi. Bu son iki ayet ile yapılan ve bundan sonra yapılacak hizmetler sırasında unutarak ya da bilmeyerek yapılan / yapılacak hata ve kusurların bağışlanmasının Cenab-ı Hak’tan niyaz edilmesi öğretilir. Elbette hizmetler sırasında hatalar ve kusurlar olacaktır. Ama her zaman yapılan / yapılacak eylemlerde Allah’ın rızası gözetilir ve O’nun şimdiye kadar öğrettiği ilke ve usullere samimiyetle riayet etmeye çabalandığı takdirde şimdiye kadar olduğu gibi Cenab-ı Hak kendilerine yine başarıyı nasip edecektir. Cenab-ı Hak, hiç kimseye gücünün üzerinde bir yük yüklemeyeceğini ve kim iyilik yolunda mücadele ederse onun mükâfatını ve kim de mükellefiyetlerini yerine getirmezse onun cezasını göreceğini bildirdi. Dolayısıyla içinde bulundukları kritik durumu doğru davranış gösterdikleri takdirde atlatabileceklerine işaret edildi. Yeter ki bundan sonra ki mücadele de başarı ve zaferlere erişmek için Allah’a güvenip, O’na sığınıp yine O’ndan yardım talep edilsin. Bu son ayetler hem peygamberimizin bir vedası hem de Cenab-ı Hakk’ın öğrettiği şekliyle peygamberimizin müminlere bir vasiyeti idi. ([6] ) Samimiyetle Allah için yaptığınız harekette hata da yapsanız Rabbiniz sizi bağışlar ve samimiyetle O’na sığınırsanız O size başarı ve zaferleri nasip eder diye müminler eğitiliyordu. 285-286- Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti / güvendi, müminler de. Onların hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandılar. / güvendiler. “Peygamberleri birbirinden ayırt etmeyiz. İşittik ve itaat ettik, Ey Rabbimiz affını dileriz! Dönüş sanadır!” dediler. “Rabbimiz! Unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan / kastımız olmaksızın yaptığımız hatalarımızdan dolayı bizi sorguya çekme! / cezalandırma! Rabbimiz! Yüklediğin sorumlulukları üstlenmekten kaçınan bizden önceki toplumların durumuna düşmekten bizi koru!” -Hâlbuki Allah hiç kimseye gücünün üstünde / yapamayacağı bir sorumluluk yüklemez. Böylece sorumluluğunu yerine getiren herkesin kazandığı iyilik kendi lehine, işlediği kötülük de kendi aleyhinedir.- “Rabbimiz, takat (güç) yetiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme! Bizi affet! Bağışla bizi, merhamet et bize! Bizim Mevlamız / yardımcımız / yol göstericimiz / koruyucumuz / Kralımız / Egemenimiz Sensin. Kâfir / İnkâr eden/ İsyan eden / Karşı duran kavimlere karşı bize yardım et!” (Bakara Suresi 285-286) Toplantıdan / salattan / namazdan sonra peygamberimiz hasta olduğu süreçte toplantılara / salatlara / namazlara imamlık yani başkanlık yapma görevini Hz. Ebu Bekir’e vererek tüm müminlere kendisinden sonra İslam Cumhuriyetinin başına onun geçmesi gerektiğine işaret etmiş oldu. Her ne kadar bu konuyu kesin bir kural / yasa haline getirmediyse de o sırada gösterdiği bir işaret ile en uygun adayın Ebu Bekir olduğuna dikkat çekti. Dahası sadece işaret etmekle yetinerek İslam Cumhuriyeti başkanının nasıl seçileceği hususunda ümmetin kendisinin zamana ve şartlara göre başkanlarını belirlemesinin doğru olacağını ortaya koydu. Ayrıca Ensar’ın faziletlerini zikrederek onlara iyi davranılmasını vasiyet etmesi de kendisinden sonra başkanlığa gelecek kimselerin muhacirlerden olacağına işaretle onların Ensar’a değer vermelerini istedi. Bu toplantıdan / salattan yaklaşık on iki gün sonra da peygamberimiz vefat etti. Usame b Zeyd peygamberimiz vefat etmeden hemen önce vedalaşmak için gelmişti. Ancak peygamberimizin çok ağırlaştığını görünce işi ağırdan aldı. Hz. Ebu Bekir ve Hz.Ömer gibi İslam Cumhuriyetinin ileri gelenleri de işi ağırdan alıyorlardı. Zira hastalığı iyice ağırlaşmış olan peygamberimizin vefat etmesi halinde yalancı peygamberlerin peşinden giden kabilelerin Medine’ye saldırma ihtimaline karşı Medine’nin savunulması için bu orduya ihtiyaç var olduğunu düşünüyorlardı. Peygamberimiz ise bu sefere çok önem veriyordu. Ve bu seferin mutlaka gerçekleştirilmesini hastalığı boyunca her kendine geldiğinde tekrarlıyordu. 38.14. Hz.Muhammed’in@ Vefatı O gün akşama doğru peygamberimiz ruhunu teslim etti. Ordu karargâhında bulunduğu sırada peygamberimizin vefat haberini alan Hz. Ömer, derhal Mescide gitti. Vefat haberini alan tüm Medineliler Mescide akın akın geliyorlar ve ağıtlar yakıyorlardı. Peygamberimizin vefat haberinin Medine dışına çıkmaması gerekiyordu. Zira durum çok kritikti. Eğer peygamberimizden sonra İslam Cumhuriyeti’nin Başkanı belli olmadan vefat haberi Medine dışındaki kabilelere ulaşacak olursa, pusuda isyan için fırsat kollayan kabilelerin Medine’ye saldırı tehlikesi mevcuttu. Özellikle peygamberliğini ilan etmiş sahte peygamberlerin liderliğindeki kabileler Medine’ye saldıracak olurlarsa ve o zamana kadar peygamberimizin yerine geçecek başkan belirlenmemiş olursa devletin yıkılması işten bile değildi. Bu nedenle Hz.Ömer hemen tedbir aldı ve kimsenin Hz.Muhammed’in@ öldüğüne dair tek bir kelime etmemesini emretti. Eğer bu emre aykırı davranacak olan olursa onun kellesini almakla tehdit etti. Bu tedbire ek olarak Medine’ye giriş çıkışları yasakladı. Öncelikle başkanlığın belirlenmesi gerekmekteydi. Bu sorun halledilmeden vefat haberi uçarsa çevredeki kabilelerin saldırı tehlikesinin yanında onların başkanlık seçimine çeşitli müdahaleleri olacağı gibi bu müdahaleleri sırf Medine’yi içerden karıştırma amaçlı olarak da yapacakları açıktı. İslam Cumhuriyeti başkanlık kavgalarıyla başsız kalacak olursa kaosa yuvarlanması kaçınılmazdı. Kaos içindeki bir devletin hem içeriden hem de dışarıdan saldırılara açık olduğu aşikârdı. Öncelikle yapılması gereken şey Devleti başsız olmaktan kurtarmak ve karar mekanizmalarını tesis ederek kaosa meydan vermemekti. Bu amaçla ileri gelenlerin kendi aralarında uzlaşarak kabul ettikleri bir devlet başkanının hemen seçilmesi en elzem işti. ([7] ) Bu nedenle Hz.Ömer Hz.Muhammed’in@ vefat haberinin Medine dışına yayılmasını engellemek için «Muhammed öldü diyenin kellesini alacağı» tehdidinde bulunmuştu. Böylece Hz.Ömer son derece basiretle hareket ederek bu haberin yayılmasını engellemiştir. O’nun bu hareketi duygusal ve akıl dışı hareket eden insanların davranışlarını yansıtıcı şekilde aktarılan rivayetlere kurban edilemez. Hz.Muhammed’in@ hücresine kimsenin alınmaması tedbiri de getirilir. Hz.Aişe’nin hücresinde ve cenazenin başında sadece Hz.Ali, Hz.Abbas, Zübeyr b. Avvam…….,Hz.Aişe vb. kalmasına müsaade edildi. Sadece Hz.Ebu Bekir gelince cenaze ona gösterildi. Fakat elbette ki vefat haberini Medine içerisinde saklamak mümkün değildi. Haberi duyanlar mescide gelmişlerdi. Önemli olan devletin kaosa yuvarlanmasını önleyip otorite sağlanıncaya kadar vefat haberinin Medine dışına geç gitmesiydi. Ayrıca cenazenin defin işlemleri ve töreni konusunda alınacak kararlar için de Devlet Başkanının seçilmesi ivedilik arz etmektedir. Bu nedenle İslam Cumhuriyetini bekası için önce başkanlığın belirlenmesi sonrasında ise Medine’nin çevreden gelecek isyan saldırılarına karşı savunma hazırlıkları yapılmalıydı. 38.15. Hz.Ebu Bekir’in Halife Seçilmesi Öncelikle ileri gelenlerin kendi aralarında seçecekleri bir başkan / halife nizamı sağlayacak daha sonra bu başkan / halife halkoyuyla resmiyet kazanacak ve ilan edilecekti. Hazreçliler bu amaçla hemen kendi aralarında istişareye başlamışlardı. Onlar Beni Saide adı ile anılan gölgelikte / çardakta toplanmışlar ve başkanlık / halifelik seçimi için muhacirlerin ileri gelenleriyle yapılacak toplantı öncesi kulis faaliyeti yapmaktaydılar. Onlar kulis faaliyetini tamamladıktan sonra Hz.Ömer ve Hz.Ebu Bekir’e başkanlık / halife seçimine ilişkin müşaverelerde bulunmak üzere haber gönderdiler. Haberci mesajı Hz.Ömer’e iletince o da konuyu Hz.Ebu Bekir’e iletmiş ve hemen Beni Saide çardağına doğru yola çıktılar. Onlar Beni Saide çardağına gitmeden önce konunun ehemmiyetini de bildirerek Hz.Ali ve Hz.Abbası cenazenin başında kalmalarını tembihlemişlerdi. Onlar da kendilerinin cenaze başında kalacaklarını, cenazenin yıkanması ve kefenlenmesi işlemlerini gerçekleştireceklerini söylediler. Halife ön seçim işinin mescitte yapılması imkânsızdı. Zira vefat olayını duyan Medineliler mescidi doldurmuşlardı. Ağıtların, feryatların mescidin her tarafını kapladığı bir ortamda seçim görüşmelerinin ve seçimin yapılması elbette mümkün değildi. Medineliler Beni Saide çardağında yaptıkları kulis görüşmelerinde muhacirlere halifenin Medinelilerden olması gerektiğinin iddia edilmesine, şayet bu görüş kabul görmeyecek olursa o takdirde «Eş başkanlık» formülünün önerilmesine ve bu formülden de asla geri adım atılmamasına karar almışlardı. Hz.Ömer, Hz.Ebu Bekir ve diğer muhacir ileri gelenleri Beni Saide çardağındaki toplantıya iştirak ettikten sonra Genel Kurul toplantısı başladı. Toplantıda ilk önce Medineliler söz aldı ve aldıkları kararı savunmak üzere Hazreçlilerin lideri Sa’d b. Ubade bir konuşma yaptı ve konuşmasında başkanlığın / halifenin Medinelilerden olması gerektiğini savundu. Onların konuşmasından sonra Hz.Ebu Bekir söz aldı ve uzun bir nutuk irat etti. O bu nutkunda muhacirlerin yaptıkları hizmetleri dile getirdikten sonra Medinelilerin faziletlerini de tasdik etti ve onların yaptıkları hizmetleri de övdü. Fakat gayet hassas bir süreçten geçilmekte olduğunu “Atalarının dinini bırakmak Araplara çok ağır geldi.” ifadeleri ile vurgular. Yani çevre Arap kabilelerinin irtidat etmek için bahaneye baktıklarını ve şayet Mekkeli / Kureşten değil de Medineli Ensardan birisi başkan / halife olacak olursa onların eski dinlerine döneceklerini, Medineli bir başkana / halifeye asla boyun eğmeyeceklerini bu sözlerle ifade etti. Daha sonra bu bedevi Arapların İslam Cumhuriyetine katılmalarının Mekke’nin fethinden sonra yani Kureyş’in teslim olmasından sonra olduğuna dikkat çekerek Arap yarımadasındaki bütün Arapların Kureyş’in statüleri, sahip oldukları yurdun kutsallığı ki aynı zamanda ticaretin merkezi olması ile Kureyş’in gücü nedeniyle başkanın / halifenin Kureyş’ten olması gerektiğini ortaya koydu. O bu argümanları ile zaten irtidat için bahane arayan bedevi Arap kabilelerine malzeme verilmemesi gerektiğini ayrıca İslam Cumhuriyeti’nin başkanlığına Medineli Ensar’dan birisinin gelmesi halinde Mekke’yi de kaybetme riski olduğunu şayet böyle bir durum olursa tekrar en başa dönüleceğini ifade etmiş oldu. Hz.Ebu Bekir’in bu nutku Medineli Ensar üzerinde olumlu etkisini gösterdi ve Medineli Ensardan başkan / halife seçilmesi iddialarından vazgeçtiler. Fakat bu kez kendi aralarındaki kulis görüşmelerinde karar verdikleri üzere «Eşbaşkanlık: bir emir siz seçin, bir emir biz seçelim» modelini Hubab b Munzir’in sözleriyle ileri sürdüler. Bunun üzerine Hz. Ömer «eş başkanlık» modelinin işlemeyeceğini «iki kılıcın bir kında olamayacağı» benzetmesi ile reddetmesi üzerine Hubab b. Munzir ile Hz.Ömer arasında şiddetli tartışmalar yaşandı. Aslında Hz.Ebu Bekir’in nutku ile Medineli Ensar’ın ileri gelenleri ikna olmuşlardı. Hubab b. Munzir, tamamen asabi bir anlayışla ve Hz. Ömer’le önceye dayalı bir husumetten kaynaklı olarak tartışmayı sürdürüyordu. O, Sa’d b. Ubade’nin başkanlıkta pay sahibi olmasını kendi istikbali için daha uygun görüyordu. Hz.Ömer ve Hubab b. Munzir arasındaki tartışmadan bunalan Medineli Ensar’dan Sa’d b. Ubade’nin amcaoğlu olan Beşir b. Sa’d ile Zeyd b. Sabitin Başkanın / halifenin muhacirlerden olması gerektiği yönündeki kanaatlerini ([8] ) ortaya koymaları ile Hubab b. Munzir’in direnişi kırıldı. Böylece İslam Cumhuriyeti Meclis üyelerinin çoğunluğu Başkanlığın / halifenin muhacirlerde olması kanaatini benimsedi. Şimdi sıra Başkanın / halifenin kim olacağının belirlenmesine gelmişti. Hz.Ebu Bekir iki yanında bulunan Hz.Ömer ve Hz. Ebu Ubeyde b. Cerrah’ın ellerini kaldırarak başkanlığa / halifeliğe iki aday gösterdi. Onların faziletlerini dile getirdi. Onun gösterdiği adaylar ise Hz.Ebu Bekir’in üstün vasıflarını ve Hz.Muhammed’in en yakın arkadaşı olması ile son namazlarında imamet / başkanlık için onu işaret ettiğini ifade ederek kendi adaylıklarını kabul etmediler ve Hz. Ebu Bekir’i aday gösterdiler. Hz.Ömer ve Beşir b. Sa’dın Hz.Ebu Bekir’e biat etmeleri ile başlayan seçim Beni Saide çardağındaki hemen herkesin biat etmesiyle Hz.Ebu Bekir gayri resmi olarak halife / başkan seçildi. İslam Cumhuriyetinin ileri gelenlerinin bu seçiminin tescil edilmesi için halkın bu seçimi onaylaması gerekmekteydi. Pazartesi gecesi başkanlık / halife seçimi için birinci aşama işlemler tamamlanırken Hz.Muhammed’in cenazesi de Hz.Ali tarafından yıkanmıştı. Cenaze yıkama işlemi gömleği çıkarılmadan gerçekleştirildi. Cenaze namazı ise bireysel olarak kılınmaya başlandı. Zira henüz İslam Cumhuriyetinin onaylanmış bir başkanı / halifesi / imamı yoktu. Her ne kadar Hz.Ebu Bekir Meclisin ileri gelenlerince seçilmiş olsa da Müslüman halkın güvenoyunu / biatını almadığından resmi olarak İslam Cumhuriyeti başsızdı. Bu nedenle önce Hz.Ali, Hz.Abbas Hz.Muhammed’in hücresine girip cenaze namazını kıldılar. Bireysel olarak cenaze namazının kılınıp kılınmayacağı hususundaki olumlu tavır ilk olarak Hz.Ali’den gelmiştir. O bireysel olarak cenaze namazının kılınacağını bildirdi. Daha sonra Hz.Ebu Bekir ve Hz.Ömer Salı sabahında cenaze namazını kıldılar. Diğer müminler ise onların arkasından grup grup hücreye girip cenaze namazını kıldılar. Cenaze namazı kılma işlemi ertesi gün yani çarşamba günü akşamına kadar devam etti. Nereye defnedileceği hususu ise Devlet Başkanının resmi seçiminden sonra kararlaştırılacaktı. Beni Saide çardağında İslam Cumhuriyeti Meclisinin Hz.Ebu Bekir’in Başkan olarak seçilmesine yönelik kararı, Salı günü öğle vaktinde Mescitte halk oylamasına sunuldu. Meclisin verdiği karar Hz.Ömer tarafından halka okundu ve karar halkoyuna sunuldu. Mescitteki halk, tercihlerini Hz.Ebu Bekir’in başkan olması yönünde olumlu olduğunu bildirdiler ve ona biat ettiler. Böylece İslam Cumhuriyeti Meclisince seçilen Hz.Ebu Bekir’in Devlet Başkanlığı Medine halkı tarafından da güvenoyu alarak resmiyet kazandı. 38.16. Hz.Muhammed’in@ Defnedilmesi Bir taraftan da Hz.Muhammed’in@ cenaze namazı grup grup devam etmektedir. Şimdi sıra Hz.Muhammed’in@ nereye defnedileceğinin kararlaştırılmasına gelmiştir. Hz.Ebu Bekir ileri gelenleri topladı ve konuyu müzakere etti. Mescidin içerisine minberin yanına gömülmesi yanlısı olanlar olduğu gibi Cennetül Bakıye gömülmesini savunanlar da olmuştu. Hz.Ebu Bekir bu iki görüşü değerlendirdi ve arkasından kendi görüşünü bildirdi. Mescidin içine gömülmesi halinde insanların Hz.Muhammed’e@ tapmaya başlayacak olmaları, Cennetül bakıye gömülmesi halinde ise Hz.Muhammed’in@ sıradanlaştırılacağı görüşünü bildirerek onun vefat ettiği odasına defnedilmesini teklif etti. Hz.Ebu Bekir’in bu teklifi kabul edildi. Hz.Muhammed’in@ cenaze namazının kılma işlemi Çarşamba günü akşamına kadar sürdü. Cenaze artık bozulmaya başladığından bir an önce gömülmesi gerekmekteydi. Bu nedenle çarşamba günü geceleyin Hz. Peygamberin vefat ettiği yer kazıldı ve olduğu yere defnedildi. Hz.Ali ve Evs kabilesinden Havli, Kuşem bin Abbas, Fadl b. Abbas ve Şüran (Salih) defin işlemini gerçekleştirdiler. 38.17. Usame b. Zeyd Komutasındaki İslam Ordusunun Sefere Gönderilmesi İslam Cumhuriyetine Başkan seçilmesiyle bir kaos tehlikesinin önüne geçilmişti. Artık bundan sonra Hz.Muhammed’in vefat haberi Medine dışına gidebilirdi. Fakat peygamberimizin vefatını duyan Medine çevresindeki bedevi Arap kabilelerinin isyana kalkışacakları aşikârdı. Daha peygamberimizin sağlığında peygamberlik iddialarıyla Devlete başkaldırma hareketleri görülmüştü. Peygamberimizin vefatı ile İslam Cumhuriyeti başkanlığının bir peygamber olarak kendilerine geçmesi gerektiğini iddia edecek bu sahtekârlar / isyancı bedevi kabile liderleri Medine’ye saldıracak ve İslam Cumhuriyetinin başkanlığı konusunda yetkiyi zorla almak isteyeceklerdi. Medine’yi savunmasız yakalayacak olan bu isyancıların İslam Cumhuriyetinin tüm kadrolarını da kılıçtan geçirmeleri mümkündü. Bu nedenle Hz.Ebu Bekir ileri gelenleri topladı ve bu tehlikeye karşı ne tedbirler alınacağını görüştü. Yukarıda belirtilen tehlike nedeniyle Medine’nin savunulması için Usame b Zeyd’in Bizans ve Gassanlılara karşı gönderilmek üzere hazır durumda olan İslam ordusunun gönderilmemesi görüşü ağırlık kazanıyordu. Fakat Hz.Ebu Bekir İslam Ordusunun sefere çıkmasını peygamberimizin vefat etmeden önce ısrarla istediğini belirtti ve eğer bu sefer yapılmayacak olursa Kuzey sınırlarındaki kazanımların elden çıkma tehlikesi olduğunu bildirdi. Ülkenin en uzak sınırlarından başlayacak çözülmeler içerideki diğer kabilelerde tekrar şirk sistemine dönmek için isyanlara kapı aralayacağını söyledi. Zaten Arap yarım adasının özellikle uzak noktalarındaki kabile ileri gelenlerinin İslam Cumhuriyeti egemenliğinden çıkmak için yalancı peygamberlerin etrafında toplandıkları / toplanmayı düşündükleri bir vasatta olduklarını, onlara bu fırsatın verilmemesi gerektiğini belirtti. Eğer Suriye tarafına ordu gönderilecek olursa isyanı düşünen kabilelere gözdağı verilmiş olacağını, onların İslam Cumhuriyeti kendine çok güveniyor ki, Medine savunmasız kalsa da en ücra köşelere ordu gönderebiliyor, demek ki bir güvencesi var fikrine itecek ve Medine’ye saldırma cesareti gösteremeyecekleri noktasında görüş bildirdi. İslam Ordusu seferden döndükten sonra da isyancı kabilelerin üzerine kuvvet gönderilmesinin uygun olacağını da sözlerine ekledi. Hz.Ebu Bekir isyancılarla baş edebilecek küçük bir kuvveti Medine’de bırakmanın yeterli olacağını, esas büyük orduyu Suriye üzerine göndermenin isyanları bastırma harekâtından önce yapılmasının önemi üzerinde de durdu. Şöyle ki ülke genelinde patlak veren isyan hareketlerine karşı savunmada kalınırsa ya da önce isyan hareketlerini bastırmaya yönelik harekât düzenlenecek olursa esas o zaman büyük bir tehlike ile karşı karşıya kalınacaktı. Çünkü bu isyan hareketleri kendi başlarına çıkmış, ülke dışından bağımsız hareketler olarak düşünülemezdi. Yani bu isyan hareketlerinde Bizans’ın ve Sasani devletlerinin parmağı olduğu muhakkaktı. Onların planına göre ülkede iç karışıklıklar ve isyanlar başlatılacak ve İslam Cumhuriyeti bu iç isyanlarla boğuşurken Bizans desteğindeki Suriye Gassan ordusu Medine’ye girecekti. Böylece yanı başlarında büyüyen ve kendilerini de yutacak olan İslam Cumhuriyeti tehlikesini bertaraf edeceklerdi. Ülkelerin içlerinde meydana gelen hareketlenmeler, yeni oluşumlar ve değişimler her zaman komşu ülke yönetimlerince mutlaka takip edilir ve bu değişimlerin kendilerine yansımaları değerlendirilerek vaziyet alınır. Hiçbir ülke komşusunda meydana gelen oluşum ve değişimlere bigâne kalmaz, kalamaz. Şayet bu değişimler kendileri için bir tehdit oluşturacaksa bu tehdidi yok etmenin yolları aranır ve değişimin olduğu ülkede müttefik gruplar harekete geçirilerek değişim ve oluşumların kendi lehlerine doğru evrilmesine çalışılır. Bu nedenle Bizans’a bağlı Suriye Gassan devleti ile Sasani Devleti dirilmekte olan bir toplumu tekrar öldürmenin yollarını aramaktadır. Hz.Muhammed@ ise vefat etmeden önce İslam Cumhuriyetinde kaos çıkmasını gözetleyen en büyük dış güç olan Bizans’ın umutlarını ve gücünü kırmayı hedeflemiş ve büyük bir orduyu Suriye üzerine göndermeyi planlamıştı. Onların gücünün kırılmasından sonra ya da onları sindirdikten sonra yani en büyük tehdidi bertaraf ettikten sonra ülkenin içerisindeki isyancılarla uğraşmayı/ isyanları bastırmayı hedeflemişti. Esas büyük düşman sindirilirse isyancıların bastırılıp yok edilmesi oldukça kolaydır. Hz.Ebu Bekir’de bu derin stratejiyi çok iyi okumuş ve Hz.Muhammed’in@ vefatından sonra devletin ileri gelenlerinin tüm karşı çıkışlarına rağmen seferin yapılmasında ısrarcı oldu ve orduyu sefere gönderdi. Hz. Usame komutasındaki İslam Ordusu harekete geçti ve önce Tebük üzerine yürüdü. Ordu daha sonra Cevf Bölgesine doğru ilerledi. Hristiyan Arap Beni Kel p kabilesi ile Gassanilere saldırdı. Yapılan başarılı operasyonlar sonucunda düşman yıldırıldı. Ve İslam Ordusu 40 günlük bir aradan sonra büyük bir ganimetle Medine'ye döndü. 38.18. İsyancılara Karşı İzlenecek Stratejinin Belirlemesi ve Uygulanması Hz.Usame komutasındaki İslam Ordusu, Kuzey istikametine doğru yola çıktıktan sonra Hz.Ebu Bekir isyancı kabileleri isyandan vazgeçmeleri ve tekrar teslim olmaları / İslam Cumhuriyetine bağlanmaları konusunda uyarmak için elçiler gönderdi. Onların bir kısmı isyanlarında direttiler ve asla bağlanmayacaklarını ve bağımsız yaşayacaklarını bildirirken bazıları ise bağlı olsalar da zekât / bağlılık vergisini vermeyeceklerini bildirdiler. İslam Cumhuriyeti Yöneticileri arasında yapılan müşaverelerde İslam Cumhuriyetine bağlı olduklarını yani İslam olmaya devam edeceklerini deklare edipte bağlılık vergisi olan zekat vermeyi reddedenlerin üzerine gidilmemesi tıpkı Hz.Muhammed’in Taiflilere yaptığı gibi bu konuda muafiyet tanınması görüşü ön plana çıktı. Fakat Hz.Ebu Bekir Taiflilerle ilgili durumun tamamen farklı olduğunu, onların zaten o dönemde kapana kısıldığını ve eninde sonunda zekat vermeyi de kabul edeceklerinin tahmin edilmesi nedeniyle onlara bu muafiyetin getirildiğini söyledi. İsyancıların zekât verme hususundaki muafiyet taleplerinin ise bağımsızlık yolunda atacakları bir adım olduğunu ve şayet böyle bir taviz verilecek olursa bunun arkasının geleceğini ifade etti. Bu nedenle onlara asla taviz verilemeyeceğini, devletin bekası için onlarla teslim (İslam) oluncaya / hizaya gelinceye kadar savaşılması gerektiğini belirtti. Usame’nin ordusunun Medine’den ayrılıp Tebuk’e kadar yol aldığını bilen isyancılar, şehri savunacak savaşçı sayısındaki azlığı hesaba katarak Medine’ye saldırmaya hazırlandılar. Kendini Peygamber ilan eden Tuleyha, topladığı ordu ile Medine’ye iyice yaklaştı. Hz.Ebu Bekir isyancıların Medine'ye saldırmak için yaklaştığı istihbaratını alınca şehri savunmak için isyancıların geliş yolları üzerine Hz.Ali , Hz.Talha, Hz.Zübeyr ve Hz. Ibn Mes'ud gibi cengaver savaşçı önderlerin içinde bulunduğu bir birliği yerleştirdi. Üç gün sonra isyancılar geceleyin harekete geçerek Medine’ye saldırıya geçtiler. Onların geliş yolları üzerinde konuşlanan İslam Ordu birliği isyancılara çok büyük zayiatlar verdirdiler. Merkezden gelen Hz.Ebu Bekir komutasındaki diğer birlik de isyancıların üzerine saldırınca yalancı peygamber Tuleyha komutasındaki isyancılar Medine’ye 40 km uzaklıktaki Zül Kassa’nın gerisine kadar geri püskürtüldü. Fakat isyancılar bir manevra ile Hz.Ebu Bekir’in birliğini burada durdurdu. Hz.Ebu Bekir birliğini hemen Medine’ye geri çekti. İsyancılar tekrar saldırmak için hazırlık yaparken İslam Ordusunun korktuğu için Medine’ye geri çekildiğini zannettiler. Ertesi günü saldırıp son darbeyi vurmayı düşündüler. Halbuki Hz.Ebu Bekir o gece yeni bir püskürtme harekatı için ordusunu hazırlamaktaydı. O, Usame’nin ordusu geri dönünceye kadar bu tür vur kaç taktikleri ile zaman kazanmayı planlamıştı. Ertesi günü sabahın ilk ışıklarında isyancılar daha saldırıya geçmeden Hz.Ebu Bekir’in birliği onların üzerine saldırdı ve onları yeniden Zül Kassa denilen yerin öte tarafına püskürtmeyi başardı. Bu saldırıdan yaklaşık üç gün sonra Hz.Usame’nin ordusu Medine’ye döndü ve geri dönen İslam ordu birlikleri Hz.Ebu Bekir’in birliğine yardıma gittiler. İslam Ordusu yalancı peygamber Tuleyha’nın isyancı ordusu üzerine yürüdü ve isyancıları bozguna uğratıp dağıttı. Tuleyha orduyu bırakıp kaçtı. İsyancıların bir kısmı tekrar teslim oldular / İslam’a döndüler. Fakat yalancı peygamber Tuleyha, tekrar toparlanmak için bölgedeki diğer isyancı kabileler ile görüşmelere başladı. Bu arada isyancılara katılmamış ve İslam Cumhuriyetine bağlılığını / imanını koruyanları Tuleyha’nın isyancı birlikleri katlettiler. Hz.Ebu Bekir’de Medine’ye dönerek isyanları bastırmak için yeni bir strateji izledi. Mekke, Medine ve çevredeki bazı kabileler hariç Hz.Muhammed’in@ zamanında Mekke’nin fethinden sonra teslim olan hemen hemen bütün kabileler isyan bayrağını açmışlardı. İsyanları bastırmak için Hz.Ebu Bekir elindeki silahlı güçleri on bir ayrı birliğe ayırdı. En güçlü birlik Halid bin Velid komutasına verildi. Bu birlik en güçlü isyancı ordulara karşı gönderilecek, diğer birlikler görece daha zayıf ayaklanmaları bastıracaklardı. Hz.Ebu Bekir birliklerin her birinin görev mahallini şöyle belirledi; Halid bin Velid: Önce Tuleyha sonra Esed kabilesi, daha sonra Malik bin Nuveyre üzerine yürüyecekti. En son olarak da Müseyleme üzerine yürünecekti. İkrime bin Ebu Cehil: Museyleme ile Yemame'de temas kuracak ancak destek gelmeden muharebeye girmeyecekti. Sadece oyalama amaçlı çatışmalar yapacaktı. Amr bin al-As: Tebük civarındaki Kuza'a ve Vadi'a kabilelerinin üzerine yürüyecekti Şurahbil Bin Hasene: İkrime'yi takip edecekti. Halid bin Seyit: Suriye sınırını temizleyecekti. Tureyfe bin Haciz: Mekke ve Medine doğusundaki Hevazin ve Beni Süleym kabilelerinin üzerine yürüyecekti. Ala bin Al Hadrami: Bahreyn'deki ayaklanmanın üzerine yürüyecekti. Hüzeyfe bin Mihsan: Umman'daki ayaklanmanın üzerine yürüyecekti. Afece Bin Herseme: Mehre'deki ayaklanmanın üzerine yürüyecekti. Muhacir bin Ebu Umeyye: Yemen'deki ayaklanmanın üzerine yürüyecek ve Hadramut'a geçecekti. Said bin Mukarrin: Kuzey Yemen'deki ayaklanmanın üzerine yürüyecekti. Hz.Ebu Bekir’in bu planı başarıyla uygulandı ve bir yıllık süreçte bu isyanlar ancak bastırıldı ve yeniden ulusal birlik sağlanabildi. Böylece Hz.Muhammed’in@ vefatıyla başlayan ve İslam Cumhuriyetinin beka meselesi olan isyanlar Cenab-ı Hakk’ın Bakara Suresinin son ayetiyle öğrettiği duaya sarılan sahabelerin cansiperane gayretleri ile bastırılmış oldu. Bu sırada sahabeler elbette hata ve kusur işlemiş olabilirler ancak yine aynı ayetlerde Cenab-ı Hakk’ın kendilerine öğrettiği ve affına mazhar olacağı duaya sarıldıkları için başardılar. ​ [6] )NOT: Bu ayetler tüm müminlerin her mücadeleden sonra hatta her günün sonunda yapacakları değerlendirme toplantısı olan yatsı namazı / günün kapanış toplantısı sonrasında bir dua olarak okunması gelenek haline geldi. [7] )NOT: Hatta gerekirse vefat eden başkanın vefatının ilanı bile geciktirilir. Yani yeni başkanın devletin ileri gelenleri arasında belirlenmesine kadar eski başkanın vefatı ilan edilmez. Bütün devletlerde bu böyledir. Devlet başkanlarının görevleri sırasındaki ölümlerinde beyin ölümü geciktirilir. Yani gerçekte hemen ölse bile öldüğü saklanır taki yeni devlet başkanı ileri gelenler nezdinde gayri resmi olarak da olsa seçilene kadar. Ya da devlet karar mekanizmaları tesis edilene kadar. (A.A.) [8] )İslam Tarihi Mustafa Asım Köksal

  • Bölüm 24: REFORMLARLA TAHKİMATA DEVAM | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 24 REFORMLARLA TAHKİMATA DEVAM 24.1. İç Tahkimata Devam: Makam ile Görüşmelerin Düzenlenmesi Münafıklar Hz.Muhammed’e@ ne kadar komplo, plan ve desise kurdularsa başarılı olamamışlardı. Onların tüm planları boşa çıkarılmıştı. Hendek savaşına yaklaştıkça onlar da taktiklerinde değişikliğe gittiler. Daha önceleri karşı oldukları askeri harekâtlara / akınlara katılmazlarken Beni Mustalik harekâtından / akınından itibaren katılım sağlamaya başladılar. Onlar daha önceleri Hz.Muhammed@ ile ilgilenmezlerken şimdilerde daha sık görüşme yapmaya çalışıyorlardı. Fakat onlar bu görüşmelerini özel görüşme olarak gerçekleştiriyorlardı. Yaptıkları bu özel görüşmelerde ya Hz.Muhammed’e@ karşı çıkıyorlar ya da onu etkileyici ve kendi amaçları doğrultusunda karar vermesi için manipülatif / yalan ve yanıltıcı bilgiler paylaşıyorlardı. Dahası onlar Hz.Muhammed’i@ yalnız bırakmıyorlar, etrafını çevreleyip yanından ayrılmıyorlardı. Çevreden alınan istihbaratın peygamberimize ulaşmasına mani olmaya çalışıyorlardı. Eğer gelen istihbarata engel olamazlarsa en azından istihbaratı getirenlerin Hz.Muhammed@ ile ne konuştuklarından haberdar olmak için çaba sarf ediyorlardı. Münafıkların Hz.Muhammed’e@ uyguladıkları bu çevreleme / kuşatma ve böylece onu etkisizleştirme planlarının bozulması gerekiyordu. Aksi takdirde Müttefik / Hizipler ordusu Medine’ye saldırdığı zaman yapılacak savunma stratejileri düşmanın eline geçebilir veya düşmandan toplanacak istihbarat yanlış aksettirilebilecekti. Bu nedenle Hendek savaşına çok yaklaşıldığı vasatta münafıkların Hz.Muhammed’i@ çevreleme taktiklerinin boşa çıkarılması gerekiyordu. Bu amaçla onların peygamberimizle gizli görüşmelerinin yasaklanması, onun etrafından uzak tutulmaları ve böylece Hz.Muhammed’in@ çevresinin münafıklardan boşaltılmasına yönelik tedbirlerin alınması şarttı. Bunun yanında onların Hz.Muhammed@ ile yaptıkları özel görüşmelerin Allah tarafından bilindiğinin kendilerine deklare edilerek peygamberimizi kandırmaya çalışmalarının boş bir çaba olduğunun kendilerine bildirilmesi uygun olacaktı. Ayrıca onların Hz.Muhammed@ ile görüşmelerini samimi niyetlerle ve gerçekten sorunları çözmek amacıyla yapmaları hususunda uyarılmaları da gerekiyordu. Bunun için o sırada Hz.Muhammed ile Havle binti Malik arasında geçen görüşme örnekliğinden yola çıkarak bu hususlarda hem gerekli dersler verilmiş hem de gerekli düzenlemeler yapılmıştır. 24.2. Havle binti Malik’in Hz.Muhammed@ ile Görüşmesi Havle binti Malik’in kocası Evs bin Samit kendisine zıhar yapmıştır. (kendisini annesi gibi gördüğünü söyleyerek ilişkiyi kesmiştir.) Havle binti Malik bundan son derece rahatsız olmuş ve bu geleneğin yanlış olduğunu, değiştirilmesi gerektiğini söylemek için peygamberimizle görüşmeye gelir. O, peygamberimize durumu bütün açıklığıyla anlatır. Bu geleneğin yanlışlığından ve bu uygulamanın kadınlara bir zulüm olduğundan bahseder. Bunun zulüm olduğunu da şöyle açıklar; “vallahi talak vermedi ki boşanmış olup başka birisiyle evlenip yoluma devam edeyim. Zıhar yapmakla beni askıda bıraktı. Bu bana yapılan büyük bir zulümdür.” Hz.Muhammed@ önce bu geleneğin arkasında yatan sahtekârlığı ve iğrençliği düşünemediğinden olsa gerek kadına kocasının zulmetmediğini tam tersine kendisini annesinin seviyesine getirerek değer verdiğini söyleyerek kocasına itiraz etmemesi gerektiğini bildirir. Fakat Havle Hz.Muhammed’e@ itiraz eder ve mevcut durumun zulüm boyutunu anlatmaya çalışır. Zıhar geleneğinin toplumsal bir yara olduğunu ve bu yanlışın düzeltilmesi gerektiğini belirtir. Hz.Muhammed ise Havle binti Malik ile tartışmasının nihayetinde bu konuda herhangi bir düzenleyici hükmün kendisine bildirilmemiş olmasından dolayı elinden bir şey gelmediğini söyler. Kadın bu hususta defalarca peygamberimize başvurur ve bunun yanlışlığını, kötülüğünü dile getirir. Havle binti Malik’in peygamberimizle yapmış olduğu görüşmeler özel görüşmelerdir ve toplumsal bir sorunun çözülmesine yöneliktir. O toplumda doğru ve güzel görülen ancak aslında yanlış, kötü ve yalan olan bir geleneğin düzeltilmesi için peygamberimizle mücadele etmektedir. Cenab-ı Hak da kadının bu talebini haklı bulur ve bu yanlışı düzelten hükümlerini şöylece bildirir; Rahman Rahim Allah Adına 1-4- Kocası hakkında sana başvuran / seninle tartışan ve Allah’a şikâyet eden kadının sözünü Allah işitti. / haklı buldu. Hiç şüphesiz ki Allah, ikinizin arasındaki o konuşmayı işitiyordu. Allah, her şeyi işitir ve görür. Sizden eşlerine "Zıhar yapanların / sen artık bana annem gibisin diyenlerin / seni artık annem olarak kabul ediyorum diyerek hanımını eşlik statüsünden çıkarıp annelik statüsü verdiğini iddia edenlerin" hanımları hiçbir zaman kendilerinin “anneleri” değildir. Onların anneleri, yalnızca kendilerini doğuran kadınlardır. Onlar böyle yaparak iğrençlik / kötülük yapıyor ve yalan söylüyorlar. Hiç şüphesiz ki Allah, kendisini ıslah edenlerin günahlarını affeden ve onları, o günahlara tekrar düşmekten koruyandır. Kadınlarına “Zıhar yapmış olanlar / sen artık bana annem gibisin diyenler / seni artık annem olarak kabul ediyorum diyerek hanımını eşlik statüsünden çıkarıp annelik statüsü verdiğini iddia edenler” bu sözlerinden derhal geri dönsünler ve eşleri ile ilişkiye girmeden önce bir köleyi azat etsinler. Size emredilen budur. Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Ancak kim de bu imkanlara sahip değilse, eşleri ile ilişkiye girmeden önce kesintisiz iki ay boyunca oruç tutsun. Buna da dayanamayanlar, altmış fakiri doyursun. İşte bu kolaylık, Allah'a ve O'nun Peygamberine inanmanız / güvenmeniz içindir. Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır. Bu emirlere karşı çıkanlar / inkar edenler ise acı bir azaba mahkum edileceklerdir. (Mücadele Suresi 1-4) ​ 24.3. Zıharın Mahiyeti Hendek Savaşı yaklaşırken Cenab-ı Hak elçisini ve müminleri münafıkların tezgâh ve ayartmalarına karşı korumaktadır. Bu korumayı da çeşitli sosyal problemler ve bu problemler için getirilen çözümler üzerinden yapmaktadır. Böylece toplum Allah’ın nuru ile aydınlatılmasına devam edilmektedir. Cahiliye döneminden gelen sosyal problemlerden birisi de “Zıhar” geleneği idi. “Zıhar” geleneği, cahiliye Araplarının özellikle yaşı ilerlemiş eşlerine “ Vallahi artık senin sırtın bana annemin sırtı gibidir / Sen artık bana annem gibisin / Sen artık benim validemle aynı statüdesin / seni artık validem gibi kabul ediyorum ” diyerek onlar ile ilişkiyi kesmeleri demekti. Bunu yapan kocalar eşleri ile artık asla ilişkiye girmezler, fakat zıhar yapılan kadınlar başka bir erkekle de evlenemezdi. Bu durumda olan kadın ne tam olarak boşanmış vaziyettedir ne de evlidir. Zıhar yapan erkekler, karısını annesi gibi gördüğünü söyleyerek güya karısına üstün bir değer atfettiğini göstermiş oluyordu. Bu geleneğe göre zıhara tabi olan kadınlar kocalarının annesi statüsüne kavuşturulması nedeniyle görünüşte herhangi bir haksızlığa uğramamış gibi görünüyorlardı. Kocaları ise böyle yapmakla zıhar yaptıkları kadınlarını güya yücelterek kendileri faziletli bir davranış sergiliyorlarmış gibi görünüyorlardı. Ancak bu uygulama ile kadının aile içindeki pozisyonuna son verilmiş oluyordu. Kadına değer vermeyen cahiliye geleneğinin bu uygulamasında kadına kocalarının anneleri gibi değer vermeleri aslında cahiliye şartlarına göre takdir bile edilebilir. Fakat kadınların kocaları tarafından onların anneleri gibi görülmeye değil hanımları gibi görülmeye, onların aile içindeki hanımlık pozisyonlarının korunması ve ihtiyaçlarının ona göre karşılanmasına ihtiyaçları vardı. Aslında bu uygulama erkeklerin beğendikleri başka kadınları almak için içlerinde besledikleri esas niyetlerini gizlemede geliştirdikleri bir formül ve tam bir sahtekarlıktı. Bundan dolayı zıhar iğrençlik ve aldatmadan başka bir şey değildi. Fırsat bulduklarında onları perişan halde bıraktıkları ve annelerine gösterdikleri ilgi ve alakayı onlara göstermedikleri / gösteremedikleri için de yalandır. Fakat bu uygulamayı neden boşayarak değil de bu yolu izlemeyi tercih ettikleri hususunda şunlar söylenebilir; Kabile ileri gelenlerinin kızlarını eş olarak alan erkekler, onları boşamak istedikleri takdirde eşlerinin babasından korku duymakta / çekinmekteydiler. Karısının kabilesinden / babasından korktuğu için onları boşayamayan erkekler, zıhar formülü ile problemi çözmüşlerdi. Erkekler içlerinde kötü niyeti gizleyerek yaptıkları zıharı çok ulvi olarak gösterme yoluna gitmişlerdi. Yani içlerindeki niyet başka, fakat dışarıya karşı ifade edilen başka idi. Zıhar formülü ile hem eşlerinin kabilelerini / babalarını küstürmemiş oluyorlar hem de kadınlarından ayrı durarak başka eşler almalarının önünü açmış oluyorlardı. Çok evliliğin serbest olduğu bir toplumda erkeklerin başka kadınlarla evlenmesinde böyle bir çekince / korku duymaları anlamsız olarak değerlendirilebilir. Fakat güçlü ve zengin kabilelerin kızları ile evli kişilerin genelde eşlerinin yaşamı boyunca tek eşli oldukları gerçeğini unutmamak gerekiyor. Buna en güzel örnek yine peygamberimizin kendisidir. Ayrıca peygamberimizin Hz. Ali’yi Hz. Fatıma’nın üzerine evlenmesini engellemesi yine en güzel delildir. 24.4. Havle binti Malik’in Peygamberimizle Görüşmesi / Tartışması Üzerinden Münafıklara Verilen Dersler Cenab-ı Hak, Havle binti Malik’in peygamberimizle yaptığı görüşmede yaptığı tartışma üzerinden münafıklara dersler verdi. Ama önce onları Nadir ve Kaynuka Yahudilerine verilen ceza üzerinden tehdit etti. Kısa bir süre önce inkâra kalkışmış / başkaldırmış Nadir oğulları ve Kaynukalılar nasıl aşağılık bir şekilde sürgün edildiyse münafıklarda inkârları nedeniyle aynı akıbete mahkûm olacaklardır. Bütün bu inkârcılar / başkaldıranlar, İslami idarenin onları sürgüne gittikleri yerde de bulup onları yakaladıkları gün sorguya alınacaklar ve hak ettikleri cezaya çarptırılacaklardır. Tıpkı ahirette diriltilip hesap sorulmak üzere sorguya alındıkları gün yaptıkları kötü fiiller kendilerine tek tek hatırlatılarak sorgulanacakları ve cezalandırılacakları gibi. Çünkü onlar Allah’a ve peygamberine karşı gelmek için kendi aralarında gizli görüşmeler yapıyorlardı. Onlar ne Hz.Muhammed@ ile yaptıkları gizli görüşmelerinde ne de kendi aralarında yaptıkları gizli görüşmelerinde iyi niyetli değillerdi. Hâlbuki Havle binti Malik gibi iyi niyetli olup toplumdaki bir sorunu çözmek için peygamberimizle özel görüşme yapsalardı, Allah da onların bu yaptıklarına karşılık mükâfatlarını verirdi. Ama onlar, kararlaştırdıkları kötü planlarını gerçekleştirmek için peygamberimizle özel görüşmeler yaptılar. Onlara tıpkı bu kadın gibi iyi niyetli olmalarını, Hz.Muhammed@ ile özel görüşmelerinde toplumsal sorunlara çözüm getiren konuları gündeme getirmelerini ve bu konularda topluma faydalı olan seçenekler / çözümler üzerinde durmaları öğütlendi. Öncelikle onların kendi aralarında yaptıkları gizli toplantılarında görüştükleri konuların hiçbirisinin Allah’tan gizli kalmayacağı bildirildi. Allah’ın da onların konuştuklarını elçisine bildirmesi nedeniyle Hz.Muhammed’den@ hiçbir şeyi saklayamayacakları belirtildi. Böylece onlara Hz.Muhammed@ aleyhindeki gizli görüşmelerden vazgeçmeleri gerektiği uyarısı yapıldı. Onlar, gizli toplantılarında kurdukları hile, desise ve planlarını realize etmek için peygamberimizle özel görüşme yapmak üzere geldiklerinde onu tahrik etmek / öfkelendirmek için üst perdeden konuşuyorlar hatta küstahça davranıyorlardı. Öyle ki peygamberimiz onların Allah’ın tesis ettiği barışı bozmaya yönelik sözlerine (Allah’ın peygamberini selamlamadığı şekilde selamlama yapan sözlerine) karşı onları cezalandırma yoluna gitsin istiyorlardı. Yani tahrik ediyorlardı. Fakat peygamberimiz onların tahriklerine kapılmıyordu. Eğer O onların tahriklerine kapılarak onları cezalandırma yoluna gitmiş olsaydı, eski dönemlerde olduğu gibi rakip kabileleri sevindirecek ve bu durumda cezalandırılan münafığın kabilesi karşı harekete geçebilecekti. Böylece kabileler arasında yeniden çatışmalar yaşanabilecekti. Çıkacak böyle bir fitnenin müsebbibi de peygamberimiz olacaktı. Medine’de sağlanan barış bozulacak ve yaklaşan düşman saldırısı karşısında Medine İslam Cumhuriyeti savunmasız kalacaktı. Münafıkların haince tuzaklarını, peygamberimiz, sakin ve basiretli davranışları ile bertaraf etti. Böylece Allah, peygamberini ve müminleri onların bu tuzaklarından korurken onların cezalarını ahirette cehennemle vereceğini bildirdi. 5-8- Apaçık ayetler indirdiğimiz halde, Allah'a ve Peygamberine karşı çıkanlar / başkaldırarak “meydan okuyanlar”, kendilerinden öncekilerin alçaltıldığı gibi alçaltılacaklardır. İnkarcılar / başkaldıranlar rezil edici bir azaba mahkum edileceklerdir. Allah, onların hepsini dirilteceği gün, yapıp ettikleri her şeyi kendilerine haber verecektir. Onlar yaptıklarının çoğunu unutmuşlardır. Fakat Allah hepsini tek tek sayarak onlara hatırlatacaktır. Allah, her şeye en iyi şahit olandır. Allah'ın göklerde ve yeryüzünde olan her şeyi en ince ayrıntısına kadar bildiğini görmüyor musun? Gizli görüşme / fısıldaşma yapan üç kişi varsa “dördüncüleri” mutlaka Allah’tır. Onlar beş kişi olsalar “altıncıları” mutlaka O'dur. Bunlardan az veya çok olsalar ve her nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah mutlaka onlarla beraberdir. Sonra bütün yapıp ettiklerini, Kıyamet Günü kendilerine haber verecektir. Hiç şüphesiz ki Allah, her şeyi bilir. Kendi aralarında gizli görüşme yapmaktan men edildikten sonra yine de o yasaklananı yapmaya kalkışanlara ve günah, düşmanlık ve Peygambere karşı gelmek için gizli görüşme / kulis yapanlara bak hele! Onlar sana geldiklerinde, Allah'ın seni selamlamadığı gibi seni selamlıyorlar. Sonra da kendi aralarında "söylediklerimizden dolayı Allah bizi cezalandırsaydı ya!” derler. Onlara cehennem yeter! Onlar orada cezalandırılacaklar. Ne kötü bir yerdir orası. (Mücadele Suresi 5-8) ​ Cenab-ı Hak, müminlere kendi aralarında yapacakları gizli görüşmeleri sadece toplumun faydası ve İdarenin / Hz.Muhammed’in@ lehine ve O’nun işini kolaylaştırmak için yapmaları gerektiğini bildirir. Onlara iyi niyetli olmalarını, salih / erdemli eylemler yapmalarını, kendilerini temizlemelerini ve Allah’ın emirlerini büyük bir titizlikle yerine getirme konusunda gizli toplantılar yapmaları gerektiğini bildirdi. Münafıkların kendi aralarında yaptıkları gizli toplantıları Huyey bin Ahtab şeytanının kışkırtması ile yaptıklarını belirttikten sonra, onların konuştukları konuların, yaptıkları planların tamamen Huyey bin Ahtab şeytanının bildirdiği planlar olduğunu ifade ederek bir ihbarda daha bulundu. Böylece konuşulan ve planlanan her şeyden haberdar olunduğundan hareketle o şeytanın müminlere hiçbir zarar veremeyeceği bildirildi. Onun niyetinin müminleri mahzun ederek zayıf düşürmek olduğu ifade edildi. 9-10- Ey müminler! Gizli toplantılar yaptığınız zaman günah / kötülük, düşmanlık ve Peygamber'e karşı gelme üzerine gizli toplantı yapmayın. Gizli görüşmelerinizi sadece iyilik yapmak ve Allah’ın emirlerini hassasiyetle uygulamak için yapın. Hesap vermek için huzurunda toplanacağınız Allah'a karşı gelmekten sakının. Münafıklar gizli toplantılarını Şeytan’nın ( Huyey bin Ahtab’ın) kışkırtması ile yapmaktadırlar. O şeytan (Huyey bin Ahtab) bu toplantıları, sırf müminleri kederlendirmek için yaptırıyor. Fakat Allah'ın izni olmadan onlara hiçbir şekilde zarar veremez. Bu nedenle müminler, yalnızca Allah’ı Vekil kılsınlar. / Allah’a güvensinler. (Mücadele Suresi 9-10) 24.5. Hz.Muhammed@ ile Özel Görüşme Protokolünün Düzenlenmesi ve Çevresinin Boşaltılması Sıra münafıkların Hz.Muhammed’i@ çevreleme taktiklerinin bozulmasına gelmiştir. Bu konuda Cenab-ı Hak aşağıdaki protokol kurallarını getirir; Mecliste / Mescitte Hz.Muhammed@ ile görüşme yapmak isteyen başka insanlara imkân tanımak için onun çevresinin boşaltılması, onlara yer verilmesi, Hz.Muhammed@ ile görüşmesini tamamlayanların oturmaya devam etmemeleri ve mescitten derhal ayrılmaları, Hz.Muhammed@ ile özel görüşme yapmak isteyenlerin görüşme öncesi ekonomik gücü nispetince sadaka vermeleri. Bu protokol kuralları ile Hz.Muhammed’in etrafını çevrelemiş münafıkların kuşatmaları kırılmış oluyordu. Hz.Muhammed’in@ başkaları ile görüşmesini onun etrafında oturarak engelleyen münafıklara oturdukları yerleri boşaltmaları emredildi. Bu kural sayesinde Hz.Muhammed@ ile özel görüşme yapmak isteyenlerin onun yanına kadar yaklaşmalarına imkân sağlanmış oldu. Böylece istihbarat taşıyan ve/veya stratejik bilgiye / düşünceye sahip kişilerin Hz.Muhammed@ ile uygun bir ortamda konuşmaları sağlanacaktır. Münafıkların ortamdan uzaklaştırılmasıyla Hz.Muhammed’in stratejik ve istihbari bilgilere ulaşması ve bu bilgileri samimi mümin ileri gelenlerle paylaşarak düşmana karşı savunma taktiklerini birlikte geliştirmelerinin önü açılacaktır. Geliştirilecek taktiklerden münafıkların haberdar olmalarına da mani olunacaktır. Hz.Muhammed@ ile görüşmesini tamamlayan samimi müminler de derhal mescidi boşaltarak onu meşgul etmeyecekler ve kendilerine verilen talimatları yerine getireceklerdir. Böylece Hz.Muhammed’in@ makamı olan Mescit daha işlevsel olacağı gibi ondan aldığı talimatları vakit geçirmeden uygulayan müminlerin makamları / rütbeleri daha üst mertebelere çıkacaktır. Ayrıca münafıkların sık sık Hz.Muhammed@ ile özel görüşme yapmalarının engellenmesi için getirilen sadaka verme kuralı çok işlevseldir. Zira münafıkların canlarından değerli olan mal varlıklarından sadaka vermek onlara çok zor gelecektir. Sırf Hz.Muhammed’i@ kontrol altında tutmak için önemli önemsiz çeşitli konuları bahane ederek onunla görüşme yapmak, bu kuraldan sonra onlara pahalıya patlayacaktır. Böylece onlar maddi kayıp yaşamamak için sık sık özel görüşme talebinde bulunamayacaklardır. Diğer taraftan bu protokol kuralı samimi müminlerin ihlasını daha da artıracaktır. Onlar da görüşme öncesi konuyu enine boyuna düşünecekler ve gündeme getirecekleri konunun sırf Allah için olmasına dikkat edeceklerdir. Hz.Muhammed’i@ kendi çıkarları için manipüle etme yoluna gitmeyeceklerdir. ([1] ) 11-12- Ey müminler! Mescitte / mecliste size birbirinize yer açın denildiği zaman, birbirinize yer açın ki Allah da size “yer açsın”. Size: "Kalkın / boşaltın burayı" denildiği zaman da kalkın / boşaltın ki, Allah da sizden iman edenleri ve kendisine ilim (bilgi) verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Ey müminler! Peygamberle özel bir konuyu görüşeceğiniz / gizli bir konuyu konuşacağınız zaman, bu görüşmeden önce sadaka verin. Böyle yapmanız, kendiniz için daha hayırlı ve kalbinizi temizleyecek bir davranıştır. Eğer bunu yapacak imkânınız yoksa hiç şüphesiz ki Allah, kendisini ıslah edenleri bağışlayan ve onlara karşı çok merhametli olandır.(Mücadele Suresi 11-12) 24.6. Münafıkların Hz.Muhammed’i@ Çevreleme Planlarının Suya Düşmesinden Sonra Münafıkların Hendek Savaşı öncesinde Hz.Muhammed’i@ çevreleme yaparak haber kaynaklarını kesmek ve onun savunma planlarına vakıf olup Şeytan ( Huyey bin Ahtab) ile bu planları paylaşmak, dahası peygamberimizi gereksiz, lüzumsuz sorunlarla meşgul etmek ya da yanlış yöne kanalize etmek için planladıkları taktikleri getirilen bu protokol kuralları ile boşa çıkarılır. Söz konusu protokol kurallarının yürürlüğe girmesinden sonra münafıklar, Hz.Muhammed’in@ çevresini boşalttılar, meclisi / mescidi terke ettiler. Özellikle görüşme yapacakların sadaka vermelerinin şart koşulması onlara çok zor gelmişti. Bu nedenle onların sık sık yaptıkları özel görüşmeler, bir anda bıçak gibi kesilmişti. Böylece onlar iyot gibi açığa çıktılar. Asıl niyetlerinin Hz.Muhammed’in etrafında toplanıp onunla sık sık özel görüşmeler yaparak müminlerde ona çok yakın oldukları kanaatini oluşturmak olduğu açığa çıktı. Yine asıl niyetlerinin Hz.Muhammed’e değer vermek değil, değer veriyor görüntüsü vererek onu etkisizleştirmek olduğu anlaşıldı. Cenab-ı Hak, onların tüm bu yaptıklarına karşın yine de eğer onlar durumlarını düzeltir, Hz.Muhammed’e salat eder / destek verir, İslami idareyi destekler, kendilerini arındırır ve her konuda Kendisine ve elçisine itaat ederlerse bağışlanacaklarını bildirdi. 13- Peygamberle yapacağınız her özel görüşmeden önce infak yapmak size ağır geldi değil mi! Bunu yapamadınız. Fakat Allah yine de tevbenizi kabul edecek. Öyleyse artık salatı ikame edin / Peygambere destek olun ve zekatı verin ve Allah'a ve O'nun Peygamberine her konuda itaat edin. Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.(Mücadele Suresi 13) [1] ) Not: Mücadele Suresi ile getirilen bu protokol kuralları aynı zamanda İslam Cumhuriyetinin devlet işleyişi mekanizmasını da düzenlemektedir. 24.7. Münafıkların Artık Fark Edilmesi Konusunda Müminlere Yapılan Uyarılar Cenab-ı Hak k, gerçek müminlere dönüp bütün bu kumpasları kuran ve her seferinde de foyaları açığa çıkan ikiyüzlü ileri gelenleri artık görmeleri ve onlara dikkat etmelerini öğütledi. Onların hastalıklı bir ruh yapısına sahip olduklarını, Medine’den sürülen Yahudilerle işbirliği yaptıklarını, böylece ihanet suçu işlediklerini artık müminlerin görmelerini istedi. Yine o münafıkların Medinelileri Allah’ın yolundan çevirmeye çalıştıklarını, İslami İdareye / Hz.Muhammed’e karşı mücadele ettiklerini gizlemek için tam tersini yaptıklarına yönelik yeminler edip yalanlar uydurarak kendilerini samimi göstermeye çalıştıklarını müminlerin artık fark etmelerini istedi. Bu ihanetleri nedeniyle onları bu dünyada şiddetli bir cezalandırmanın, ahirette de acıklı bir azabın beklediğini belirttikten sonra onların kendi kendilerini kandırdıklarını öyle ki; ahirette Cenab-ı Hakk’ın huzuruna çıktıklarında bile kendilerinin haklı olduğunu iddia edecek kadar ileri gideceklerini belirtti. Onların çok güvendikleri oğullarının (güçlerinin) ve servetlerinin kendilerini koruyamayacağına vurgu yaptı. 14-18- Allah’ın gazablandığı kavimle (Medine’den sürülen Nadir Yahudileriyle) müttefiklik / dostluk / işbirliği yapanlara bakın! / görün! Gerçekte onlar, ne sizden taraftadırlar ne de onlardan. Fakat (müminleri kandırmak için) bile bile yalan yere yeminler ediyorlar. Allah, onlara çok şiddetli bir azap hazırlamıştır. Muhakkak ki onların yapmış oldukları şey çok kötü. Onlar, yeminlerinin arkasına saklanarak insanları Allah'ın Yolundan engellemeye çalışıyorlar. Bu nedenle onları alçaltıcı bir azap beklemektedir. Oysa ne servetleri, ne de oğulları onları Allah'ın vereceği cezaya karşı asla koruyamayacaktır. Onlar içinde ebedi kalacakları ateşin halkıdır. Allah’ın hepsini dirilteceği o gün, tıpkı şimdi size yemin ettikleri gibi O'na da yemin edecekler. Çünkü onlar kendilerinin haklı olduklarını zannetmektedirler. Bakın! / Görün! Asıl yalancı kendileridir. (Mücadele Suresi 14-18) 24.8. Yakın Akraba da Olsa Münafıkların Artık Desteklenmemesi Hakkında Müminlerin Uyarılması Cenab-ı Mevla, müminlerin artık kendi içlerindeki bu düşmanlarını görmelerini sağlamak için uyarılarına devam eder. Münafıkların Huyey bin Ahtab şeytanının oyuncağı olduğunu, o şeytanın gönderdiği ayartıcı iğvalarla / haberlerle hareket ettiklerini, onun kurduğu oyun ve planların birer piyonu olarak hareket ettiklerini bildirdi. Bununla beraber Huyey bin Ahtab Şeytanı ile birlikte hareket edenlerin mutlaka yenileceğini ve sefil olacaklarını da ifade etti. Allah’ın rehberliğinde ve Peygamberin önderliğindeki Medine İslami Yönetiminin mutlaka kazanacağını bildirdikten sonra müminlere seslenerek en yakın akrabaları dahi olsa iç düşmanlardan olan münafıklardan artık desteklerini çekmelerini, onlara sevgi beslememelerini, onların velayet makamlarından indirilmesi gerektiğini bildirdi. Yakın akraba dahi olsa münafıklara destek vermeyenlerden, onları yönetici / veli kabul etmeyenlerden Allah’ın razı olacağını ve zafere de ancak Allah’ın taraftarı olan müminlerin erdirileceğini belirtti. ​ 19-22- Şeytan (Huyey bin Ahtab) onlar üzerine egemenlik kurmuş ve sonunda kendilerini Allah’tan gafil kılmıştır. İşte onlar şeytanın yandaşlarıdır. Şeytanın yandaşları ise mutlaka kaybedecek ve kendilerine yazık edeceklerdir. Allah'a ve Peygamberine karşı gelenler var ya! İşte onlar, mutlaka rezil edilen aşağılık kimselerin arasındadır. Zira Allah, “Elbet Ben ve Peygamberlerim kesinlikle galip geleceğiz.” diye hükmetmiştir. Hiç şüphesiz ki Allah, her şeye gücü yeten ve her şeye galip gelendir. Allah'a ve Ahiret Gününe gerçekten inananların / güvenenlerin, Allah’a ve Peygamberine karşı çıkan / başkaldıran kimselere bir aidiyet sevgisi beslediklerini asla göremezsin. Bunlar ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi kabileleri olsun, fark etmez. İşte Allah onların kalplerine imanı nakşetmiş ve onları kendinden bir ruh / vahiy ile desteklemiştir. Onları, içinden ırmaklar akan cennetlere sokacak ve orada ebedi kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın taraftarıdırlar. İyi bilin ki büyük kurtuluş ve zafere ulaşacak olanlar Allah’ın taraftarlarıdır. (Mücadele Suresi 19-22) ​ 24.9. Münafıkların Ortalığı Karıştırması Babası da olsa, evladı da olsa en yakın akrabadan da olsa münafıkların velayet makamından / yönetim makamından indirilmesi hükmü gelince kıyamet kopar. Münafıklar kendilerinin yönetim makamlarından indirilerek itibarsızlaştırılmalarını hazmedemezler ve Hz.Muhammed’in@ akraba bağlarını kopardığı şeklinde menfi propaganda yaptılar. Kabilecilik halihazırda çok kuvvetli bir asabiye olduğu için bu menfi propagandanın Medine toplumunda etkisini göstereceği muhakkaktı. Münafıklar kan bağının / rahim sahiplerinden olmanın / karındaşlığın İlahi bir kanun olduğunu yani Allah’ın yaratılışımıza koyduğunu ve bu nedenle de kan bağına sahip insanların birbirlerine sevgi bağı ile bağlı olduğunu ve bu sevgi bağını da kimsenin söküp atamayacağını ifade ettiler. Onlar “mademki Cenab-ı Hak insanların arasındaki sevgi bağını, kan bağına / akrabalığa hasretmiş o halde şimdi nasıl oluyor da kan bağı hiçe sayılıp din / inanç bağı ön plana çıkartılıyor?” şeklinde bir söylemle bu hükme karşı çıktılar. Onlar bu söylemlerini desteklemek için bu suredeki “zıhar” olayına Cenab-ı Hakk’ın bakış açısından da yaklaşarak “mademki annelik karındaşlıkla / rahim sahipliğiyle oluyor ve insanların ürettikleri değer yargılarının bir anlamı yoktur, bunlar boş, yanlış, yalan şeylerdir, o halde din / iman kardeşlikleri de boştur, yanlıştır, yalandır” argümanını kullanmaya başladılar. Kabile / aşiret asabiyesinin güçlü olduğu toplumda bu propaganda gerekli yankıyı da buldu. Bir kısım insanlar Allah ve Peygamberine karşı çıkanlara velayet verilmesinin ve onlara sevgi / dostluk gösterilmesinin mümkün olmadığı hususunun sınırlarının ne olduğunu kavrayamamanın saikiyle ve münafıkların yukarıda anlatılan argümanları nedeniyle tereddüte kapıldılar. Zira mümin halkın münafık da olsa ileri gelen bu kimselerle akrabalık bağları ve çok kuvvetli sevgi bağları vardı. Ama şimdi yeni gelen hükümlerle bu bağların koparılması ve onların sahip oldukları makamlardan indirilmesi isteniyordu. Bu onlar için bir hayli zor bir durumdu. Hendek Savaşının yaklaştığı vasatta münafıkların kendilerini savunma argümanlarının taban bulmuş olması Hz.Muhammed’i@ de etkilemişti. Münafık liderleri yanına tekrar çekmeyi ve onların görüşlerine değer vermeyi bile düşünmeye başlamıştı. İşte tam bu noktada Cenab-ı Hak, elçisinin yardımına koştu. Ahzab Suresinin başlangıç ayetleriyle Elçisine kararlı olmasını, münafıkların bu propagandalar yoluyla oluşturduğu baskı nedeniyle onlara boyun eğmeyi aklından bile geçirmemesini ve Allah’a sığınmasını emretti. Devamında da onların toplumu etkileyen argümanlarına cevap olacak mesajlarını inzal buyurdu. Rahman Rahim Allah Adına 1-3- Ey Peygamber! Allah’ın koruması altına gir! / Allah’a karşı takva sahibi ol! / Kararlı ol! O kafirlere ve münafıklara asla boyun eğme! Hiç şüphesiz ki Allah, her şeyi biliyor ve her şeye mutlak hakim olandır. Sen sadece, Rabbinden sana vahyedilene uy. Hiç şüphesiz ki Allah, yaptığınız her şeyden haberdardır. Sen Allah'a tevekkül et! / güven! Koruyucu olarak Allah yeter. (Ahzab Suresi 1-3) ​ 24.10. Münafıkların İddialarına Cevap Cenab-ı Hak, münafıkların menfi propagandalarında kullandıkları argümanlarına karşı ise şu cevapları inzal etti; “Elbette Allah insanda iki kalp yaratmamıştır. Gerçek anne ile anne olarak ittihaz edilen eşe aynı sevgi beslenemez. Gerçek evlat ile evlatlığa da aynı sevgi beslenemez. Zaten bunlar aynı şeylerde değildir. Hele ki insanların ürettiği değer yargıları ile oluşturulan statüleri kan bağı ile meydana gelen statüler gibi görmek zaten bir hatadır. İnsan eşini ayrı sever, annesini ayrı sever. Bunların sevgisi birbirinden farklıdır. Her ikisinin yerleri ve statüleri de farklıdır. Aynı şekilde evlatlığın yeri ayrıdır, evladın yeri ayrıdır. Hiçbir zaman bunlar birbirlerinin yerine geçemezler.” 4- Allah, hiç bir adamın göğsünde iki kalp yaratmadı, yani Zıhar ile kendinize haram kıldığınız eşlerinizi sizin anneleriniz kılmamıştır. Evlatlıklarınızı da sizin öz çocuklarınız kılmamıştır. Bunlar, sizin ağızlarınız ile iddia ettiğiniz boş laflarınızdır. Allah ise Hak olanı söyler ve Kendine tabi olanı dosdoğru yola iletir. (Ahzab Suresi 4) Cenab-ı Hak münafıkların argümanlarına toplumun evlatlıklara davranışları üzerinden cevap vermeye devam etti; “Evlatlıklarınızı babalarına nispet edin. Eğer babalarını bilmiyorsanız onları cahiliyede yaptığınız gibi “piç” diye aşağılamayın. Onlar sizin velayetinizde ve kan bağınız olmasa da din / iman bağı ile kardeşlerinizdir.” Bu emir ile Cenab-ı Hak babası belli olmayan evlatlıklara yapılagelen kötü aşağılamaları kaldırarak iman / din bağı ile getirilen velayetleri toplumun faydasına olarak düzenlemekte ama toplumun zararına olan velayetleri ise kan bağıda olsa kaldırmanın haklılığını ortaya koydu. 5-Evlatlıklarınızı babalarının ismi ile çağırın, bu Allah katında daha doğru bir davranıştır. Eğer onların gerçek babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, o zaman onlar sizin dinde kardeşleriniz ve velayetiniz altındadır. Kasıt olmaksızın yaptığınız hatada size bir vebal yoktur. Fakat kalplerinizde kasıt gözeterek / bilinçli olarak yaptığınız kötü işerde günah vardır. Hiç şüphesiz ki Allah, kendisini ıslah edenleri bağışlayan ve çok merhametli olandır. (Ahzab Suresi 5) Cenab-ı Hak, münafıkların argümanlarına karşı yukarıdaki cevapları da toparlayarak sonuç cümlesini söyledi. En yakın akraba da olsa Allah ve Peygamberine karşı olan münafıklara sevgi / muhabbet duyulamayacağı meselesini şöyle sonuca bağladı; “Elbette bir insanın babası münafıkta olsa yine de babasıdır ve onu babası olarak ayrı sever fakat Allah, Peygamberi ve iman bağı ile birbirine bağlanan müminlere olan sevgi farklıdır. Bunlar birbirine karıştırılmamalıdır. Müminler Hz.Muhammed’i@ / İslam Cumhuriyetini / Hakkı ve Adaleti babalarından, annelerinden, yakın akrabalarından ve hatta kendilerinden bile daha fazla severler / sevmeliler. Yine O’nun eşleri de müminlerin valideleri hükmündedir. Bunu Allah böyle kılmıştır. Bu Allah’ın koyduğu değer yargısıdır ve toplumun yararınadır. Ama sizin geliştirdiğiniz / ürettiğiniz değer yargıları (zıhar anneliği ve evlatlık) topluma zarar vermektedir. Müminlerin Hz.Muhammed’i@ / İslam Cumhuriyetini / Hakkı ve Adaleti kendi canlarından bile çok sevmeleri gerektiği değer yargısı, müminlerin yararına ve kurtuluşuna neden olacak bir değer yargısıdır. Halbuki Cenab-ı Hakk’ın akrabalık / kan bağı ile fıtri olarak koyduğu asabiye ve sevgi, iman / ideolojik sevgiden daha fazla ön plana çıkarılırsa bu davranış toplumun felaketine yol açmaktadır. Bu nedenle Allah’ın kitabındaki / yaratılıştaki / fıtri sevginin yeri ayrıdır ve bu bağın yeri veraset vb. hukuki alanlarda değerlendirilmiştir. Ancak sizin biatlarınızla, Anayasal Sözleşmede yazıldığı üzere verdiğiniz söz / ahit / misak ile yöneticilerinize destek olmanız ve onlara daha fazla sevgi beslemeniz fıtri / doğal / yaratılıştaki sevgiden farklıdır ve bundan istisnadır. Allah’ın koyduğu değer yargıları sizlerin menfaatinedir. Sizin ürettiğiniz ve size zarar veren değer yargılarınız ile kıyaslanamaz.” 6-8- Peygamber, müminlere kendi nefislerinden daha değerlidir ve onun eşleri de onların anneleri hükmündedir. Allah'ın Kitabına / Yaratılış Kanuna göre rahim sahipleri (akrabalar), birbirlerine diğer mümin ve muhacirlerden daha yakındır. Ancak bunun istisnası Velayetine girdiklerinize / Yönetici olarak kabul ettiklerinize / Valilerinize / Velilerinize marufa uygun olarak yardım etmenizdir, destek vermenizdir. Çünkü bu husus Kitap’ta / Anayasada / Anayasal anlaşmada satır satır yazılıdır. Hani biz peygamberlerden Misak / Anayasal Söz / Ahid almıştık, senden, Nuh'tan, İbrahim'den, Musa'dan ve Meryem oğlu İsa'dan. Evet, biz, onlardan/ hepinizden / sizlerden sapa sağlam bir Misak / Anayasal Söz / Ahid aldık ki vakti gelince (Allah), bu ahitlerine sadakat gösterenlere Misaklarına / Ahidlerine bağlılıklarını sorsun. Ama ahitlerine ihanet eden inkarcılara ise korkunç bir azap hazırlanmıştır. (Ahzab Suresi 6-8)

  • Bölüm 17:Strateji Eğitimi | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 17 STRATEJİ EĞİTİMİ Boykotun son yılına doğru gelinmektedir. Müminlerin bu eğitim kampındaki eğitimleri bir hayli mesafe katetmiştir. Bundan sonra verilecek eğitimde mücadelede taktik, strateji, tavır, davranış ve hukuk konuları işlenecek ve bu konular Hz.Musa @ kıssası üzerinden devam etmektedir. Müminler için bu kıssaların önemi çok büyüktür. Zira bu kıssalar gelecekte karşılaşacakları olaylar konusunda yol işaretlerini içermektedir. Hemen hemen aynı olaylar müminlerin de başından geçecektir. Sadece şekiller farklı olacak olan bu olayların mahiyeti birbirinin aynıdır. Bu kıssalarla geleceğe simülasyon yapılmasının yanında verilen dersler ile de gelecekte nasıl bir hukuk tesis edileceği de ortaya konmaktadır. 17.1. Firavunun Toplumu Bölmesi ile Müşrik Toplumlarındaki Bölünmüşlük Kasas Suresinde Firavunun zorbalıkla baskı kurduğu ve halkını sınıflara / kastlara ayırdığı belirtilir. Mekke’de de durum farklı değildir. Mekke’deki elitler de aynı şekilde baskı ve zorbalıkları kendi kabilelerine yapmaktaydılar. Ayrıca her kabilenin kendi ilahları olması nedeniyle her kabile başına buyruk hareket etmekteydiler. Darün Nedve Mekke’nin şehir idaresini kabilelerin bir araya gelerek birlik içerisinde yürütmeleri için kurulmuş olmasına rağmen yetkisiz ve sadece danışma organı şeklinde vazife görmekteydi. Ayrıca Mekkedeki müşrik kabile yöneticileri, kendi halkını zenginler ve yoksullar olarak sınıflara ayırmış, fakirleri ezip, sömürüp onların üzerine zalimane bir otorite kurmuştur. Bu duruma karşı çıkan ve adaleti savunan müminlere de boykot uygulayarak onları zayıflatmış, ticaretlerini sıfırlamış, yaşam kaynaklarını kesmişti. Cenab-ı Hakk’ın murad-ı ilahisi ise toplumda birliğin sağlanarak sömürü, haksızlık, adaletsizlik ve zulmün ortadan kalkmasıydı. O, adaleti savunanları, haksızlığa karşı çıkanları iktidara getirmek, onları bu mücadelelerinde başarılı kılmak istiyordu. Sonunda O, zalim Mekke müşrik ileri gelenlerinin sürekli içlerinde yaşattıkları korkuyu başlarına getirmek dileğinde idi. Rahman, Rahim Allah Adına 1-6- Tâ, Sîn, Mîm. Bunlar, apaçık kitabın ayetleridir. İman eden bir kavim için Musa ve Firavun’un haberlerinden bir kısmını sana hak ile okuyoruz. Muhakkak ki Firavun, ülkesinde büyüklendi ve halkını sınıflara ayırdı. Onlardan bir kesimi güçsüzleştiriyor, onların oğullarını boğazlıyor, kızlarını ise sağ bırakıyordu. Kuşkusuz o, bozgunculardandı. Biz ise istiyorduk ki, yeryüzündeki / o ülkedeki güçsüz düşürülenlere lütufta bulunalım, onları önderler yapalım ve onları mirasçılar / iktidar yapalım, onları yeryüzünde / o ülkede yerleştirip kudretli hale getirelim, Firavun, Haman ve ordularının korktuklarını başlarına getirelim. (Kasas Suresi 1-6) 17.2. Cenab-ı Hakk’ın Koruması Bu ifadeler ile Cenab-ı Hak, asla zalimlerin yanında olmadığını, onlara karşı olduğunu ve zalim zorbalara karşı çıkan halkların en büyük destekçisi olduğunu bildirir. Böylece ilahi öğretinin müminlerine müjde verdiği gibi bundan sonra onlar iktidara geldikleri takdirde zalim olmamaları konusunda uyarıda bulunur. Aksi takdirde Cenab-ı Hakk’ın mazlumların tarafında yer alacağını bildirmiş olur. Yani İslami Yönetimin zalimlikle asla yan yana olamayacağı vurgulanır. Bu vurgulamadan sonra kıssaya devam edilir. Nasıl ki Hz. Musa’nın@ annesi hiç arzu etmemesine ve ona çok zor gelmesine rağmen Hz.Musa’yı@ denize bırakmak zorunda kaldı ise Haşimoğullarının önemli bir kısmı da hiç istememesine rağmen peygamberimizi himaye etmeyi bırakmak zorunda kalacağı, himaye konusunda ellerinden bir şey gelmeyeceği ve peygamberimizi Mekke müşrik elitlerin insafına bırakacakları bildirilir. İşaret edildiği şekilde de gerçekleşir ve Ebu Talib’in ölümünden sonra Ebu Leheb Haşimoğullarının reisi oldu. Ebu Leheb peygamberimizin en büyük düşmanlarından idi. Kabile kurallarına göre reis ne emrederse kabile üyeleri aynen itaat etmek zorunda idiler. Ebu Leheb de peygamberimize sahip çıkmadı. Fakat Cenab-ı Hak, bu kıssa ile vaadinin yerine geleceğinin bir göstergesi olarak yaşanılan boykotun bir gün sona ereceğini ve korumasız kalacak olan peygamberimizin korumasını bizzat düşmanlarına yaptıracağını bildiriyordu. Kısaca Hz.Muhammed@ azılı düşmanlarının kucağına atıldığı zaman, Cenab-ı Hak onu koruyacağını vaad ediyordu. Örnek olarak da Hz. Musa’nın @ Firavunun karısı vasıtasıyla bizzat Firavun, Haman ve ordularınca korumaya, himayeye ve bakıma alınması metafor olarak veriliyordu. Bu kıssa ile Cenab-ı Mevla’nın peygamberimiz ve müminlerin gerektiğinde düşman eliyle bile beslenip, büyütebileceği, desteklenebileceği müjdesi ve morali verilmektedir. Nitekim Ebu Talip’in vefatından sonra Haşimoğullarının başına Ebu Leheb geçti. Ebu Lehep bir süre daha korumayı devam ettirmekle beraber gelişen süreçte korumayı kaldırdı ve peygamberimizi korumasız bıraktı. Fakat Haşimoğullarının himayesi kalkmış olmasına rağmen Kureyş peygamberimizi öldürmedi / öldüremedi. Onların hareketi kendi lehlerine çevirmeye, kendilerine faydalı hale getirmenin yollarını aramalarını yani İslami hareketi enterne etmeye çalışmaları hususu ise kıssada “belki bize faydası dokunur ya da evlat ediniriz” şeklinde ifade edilmiştir. Yine bu kıssa ile ilahi öğretinin belli bir aşamadan sonra toplumda / toplumlarda yankı bulacağı ve tevhit ideolojisinin maya tutacağı, yaşanılan acı ve çilelerin müminlere karşı bir merhamet ve sevgi hissi yaratacağı bildirilir. Böylece Mekke müşrik ileri gelenlerinden bazılarının peygamberimize ve müminlere karşı yakınlık ve sevgi duymaya başlayacağına işaret edilir. Tıpkı Firavunun karısında Musa’ya karşı sevgi, şefkat ve merhamet yaratılması gibi. Bu nedenle Haşimoğullarının korumayı / himayeyi kaldırmak zorunda kaldıklarında (sabahlara kadar / aydınlığa kavuşuncaya kadar) duyacakları üzüntünün boş ve yersiz bir üzüntü olacağı Musa’nın annesinin üzüntüsünün de boşuna olduğu metaforu ile verilirken bu üzüntülerini açık etme noktasına gelebilecekleri de dile getirilmektedir. Yani kavminden bazılarını müşrik olmalarına rağmen kuralları ihlal ederek, peygamberimize olan sevgilerini az daha açık edeceklerini vurgular. Şayet öyle yapacak olurlarsa peygamberimize yakınlaşmış diğer müşrik kabilelerin kavim kabile asabiyelerinin tekrar hortlayacağı bildirilir. Ama peygamberimizi korumaya çok istekli görünürlerse o zaman peygamberimizi kendi kabilelerinin üstünlük kazanması için himaye ettikleri izlenimi yaratacakları düşüncesi açığa çıkacaktı. Cenab-ı Hak bu kıssa ile peygamberimizin kendi kabilesine böyle bir harekette bulunmamalarını telkin etmesini sağlattı. Ayrıca Haşimoğullarına geriden geriye peygamberimizi takip, izleme ve gözetme yapması gerektiği bildirildi. Tıpkı Musa’yı @ ablası vasıtasıyla annesinin takip ettirmesi ve uzaktan izleme yaptırması gibi. Peygamberimiz de amcası Abbas tarafından sürekli geriden geriye gözetilmiştir. Gelinecek bu aşamada Mekke yönetiminin kendi sonlarını hazırladıklarının farkında olamayacakları da kıssa da ihbar edilmektedir. 7-11-İşte (bunları gerçekleştirelim diye) Biz Musa’nın annesine şöyle vahyettik: “Onu emzir. Eğer onun başına bir şey gelmesinden korktuğun zaman onu denize (Nil’e) bırakıver, korkma ve üzülme. Muhakkak ki Biz onu sana döndüreceğiz ve kendisini peygamberlerden yapacağız.” Derken Firavun ailesi onu buldu ve sonunda kendileri için bir düşman ve üzüntü kaynağı olacak bu bebeğe sahiplendiler. Kuşkusuz Firavun, Haman ve onların orduları (kendi elleriyle kendilerini iktidardan edecek süreci başlatan bir ) yanılgı içinde idiler. Firavun’un karısı: “Benim ve senin için göz aydınlığı! Onu öldürmeyin, belki bize faydası olur veya onu evlât ediniriz” dedi. Oysaki onlar (olacakların) farkında değillerdi. (Diğer tarafta ise ) Musa’nın anası yüreği boşalmış olarak / boşu boşuna üzülerek sabahladı. Öyle ki (vaadimize ) inananlardan olması için onun kalbiyle bağ / rabıta kurmasaydık, neredeyse onu açığa vuracaktı. O (Musa’nın annesi) onun (Musa’nın) kız kardeşine, “Onu takip et” dedi. Bunun üzerine kız onlar farkına varmadan onu uzaktan izledi. (Kasas Suresi 7-11) Himayesiz kalacağı süreçte Mekke müşrik ileri gelenleri peygamberimizi rahatlıkla öldürebileceklerken Cenab-ı Hakk’ın bazı müşriklerin kalplerine verdiği merhamet ve sevgi nedeniyle öldürmeyeceği bu kıssa ile bildirildi. Hz.Muhammed@ himayesiz kalınca tevhidi dünya görüşü hareketini devam ettirebilmek için kendisinin himaye edileceği / korunacağı ve destekleneceği yeni bir yurt / melce arayışına girecekti. Bu amaçla peygamberimiz hac mevsimindeki panayırlarda onlarca kabile temsilcisi ile görüşme yapacağı ve onlardan kendisini koruma, kollama ve destek talebinde bulunacağı ancak peygamberimizin talebinin onların önerileriyle örtüşmeyeceği ve bir türlü uzlaşmanın sağlanamayacağı, Musa bebeğin aç, çaresiz, muhtaç kaldığı ve avaz avaz ağlayarak / bağırarak emmek istediği fakat süt annelerinin sunduğu süt ile Musa bebeğin talebinin örtüşmediği metaforu ile anlatılır. Hz. Abbas önce Taifteki Haşimoğullarına yakınlığı olan kabileleri daha sonrada Medine’deki akraba topluluk olan Evs ve Hazreç’i önerdi ki bu topluluk aynı zamanda peygamberimizin annesinin akrabaları idi.([1] ) Hicret öncesinde de (yine Hz. Abbas’ın çabaları sonucu) peygamberimizi himaye sorumluluğu, Ebu Leheb istemese de yine Haşimoğullarına verilmek zorunda kalınacağı ve böylece Haşimoğullarındaki onu sevenlerinin gönüllerinin mutmain olacağı, Musa bebeğin annesine geri verilerek onun korunması ve beslenmesi için kendi öz annesinin sütanne olarak tutulduğu kıssası ile bildirmektedir. Kur’an ayrıca bu süreçte hareketin olgunlaştığına yönelik vurguyu ise Hz.Musa’nın @ olgunlaşması metaforu ile yapar. 12-14- Biz ilk günlerde ona sütannelerini haram ettik. Bu durumu öğrenen Musa’nın kız kardeşi, “Size, onun himayesini / bakımını üstlenecek ve onu iyi yetiştirecek bir aile göstereyim mi?” dedi. Böylelikle gözü aydın olsun, üzülmesin ve Allah’ın vaadinin gerçek olduğunu bilsin diye onu annesine geri verdik. Fakat onların / insanların pek çoğu bilmezler. Derken Musa yiğitlik çağına girip olgunlaştığı zaman Biz ona hüküm ve ilim verdik. Biz dürüst ve erdemli davrananları işte böyle ödüllendiririz. (Kasas Suresi 12-14) 17.3. Muhalif Hareketlerin Terörize Edilme Tehlikesi Eğitim kampında / boykot döneminde müminlere verilen bir diğer önemli uyarı ve ihbar, Mekkeli şeytan ileri gelenlerin peygamberimizin hareketini “terörize etme”ye yönelik izleyecekleri politikalarıydı. Yani Mekke müşrik elitleri, yakın gelecekte boykotla da dize getiremedikleri peygamberimizin hareketini terör hareketine / anarşist bir harekete dönüştürmek için çeşitli politikalar devreye sokacaklardı. Bu politika ile peygamberimizin hareketi “haklı iken haksız” bir pozisyona düşecek ve yapılacak propaganda ile de peygamberimizin öyle tebliğ ettiği gibi barışcı, adalet yanlısı, paylaşmacı, ıslah edici, insanların / toplumun iyiliğini isteyen bir kişi olmadığı propaganda edilecekti. Onlar onun bütün Arap kabilelerini tevhit ettikten sonra başlarına geçip “despot bir kral” olma düşüncesinde olduğu iftirasını yayacaklardı. Cenab-ı Hak, onların kabilecilik duygularını harekete geçirerek tevhidi hareketi terörize edecekleri bu tür oyun ve entrikalara karşı Hz.Musa @ kıssası ile müminlerin dikkatini çeker ve gelecekte peygamberimize de aynı tezgahları uygulayabileceklerine işaret eder. Söz konusu kıssada Hz. Musa’nın @ bir prens olarak kazandığı başarılar, gösterdiği dirayet ve olgunlukla Mısır’ın başına hükümdar olmaya en kuvvetli aday iken başına gelen bir kaza ile soruşturmalık olmuş ve hatta yapılan soruşturmada idamına bile karar verilmiştir. Her ne kadar bunun “şeytani bir planın sonucu” olduğunu anlamış olsa da sonuçta “teröre bulaşmış” olmakla artık iş işten geçmiştir. Artık bundan sonra yapacağı tek şey, Cenab-ı Hakk’tan bağışlanma dilemek ve kendisine bir çıkış yolu göstermesi konusunda yardımını niyaz etmekti. Bu olay kısaca şöyle cereyan etmiştir; “Hz.Musa @ şehirde dolaşırken kavminden olan bir kişi ile Mısırlı bir kıptinin kavga etmekte olduğunu görür. Kavminden olan kişi Hz.Musa’dan @ yardım ister ve Hz.Musa @ milliyetçilik hislerinin saikiyle hemen onun yanında yer alır ona yardım etmek için kıptiyi eliyle iter. (Parmak uçları ya da avuç içiyle) ([2] ) Fakat bu hareket onun “aleyhine oldu” der Kur’an. Yani onu öldürdü demez. Fakat sonraki ifadelerden kaza ile ve istemeden de olsa adamın öldüğünü ve Hz.Musa’nın @ da adamı öldürdüğünü kabullendiğini görürüz. Sonuçta Hz.Musa @ terörün içine çekilmiş oluyordu. Yaptığı bu “hata” O’nun iktidara yürüyüşüne engel oldu. Hatta idam fermanını bile hazırladı.” Peygamberimizin hareketi de gelecekte öyle bir hal alacak ki özellikle boykot döneminde yapılanlar nedeniyle iman edenlerle müşrikler arasında çok kesin çizgiler oluşacak ve aradaki kin ve nefret toplumu çok hassas bir noktaya taşıyacaktır. Her iki topluluk arasındaki bu kutuplaşma gelecekte peygamberimizin hareketini teröre, anarşizme bulaştırılabilecektir. Öyle ki müminler tıpkı Hz.Musa’da @ ve kavmindeki kişilerde görüldüğü üzere kışkırtılarak yanlış yapmaya, terörize hareketlere karıştırılabilecekleri tehlikesiyle uyarılmaları gerekmektedir. Şayet peygamberimiz ya da müminler terörize edilecek olurlarsa kendilerini koruma saikiyle yanlış hareketlerde bulunabileceklerdir. Hatta bu hassas durumdan yararlanmak amacıyla bazı zayıf karakterli müminleri “zıvanadan çıkaran”, “iğva eden”, “azgınlaştıran” kışkırtıcı hareketlerde bulunacaklardır. Onları kavganın / anarşinin içerisine çekmeye çalışacaklar ve imdat isteyen bir müminin yardım çağrılarına dayanamayacak olan peygamberimiz ve arkadaşları kavganın içerisine çekilecekdi. Böylece peygamberimizin / müminlerin bir şekilde cinayet işlemesine ya da işlediğini sanmasına yol açacak suikastler tertip edeceklerdi. Onlar müminlerin de bir dayanma / direnme sınırının varolduğunu ve o sınır / eşik aşıldığı zaman müminlerin de zıvanadan çıkacağını gayet iyi biliyorlardı. Ayrıca terörize olan müminleri kontrol etmek de çok zordur. Zira onlar bir defa teröre bulaşırlarsa, bu sefer kendi aralarında da öldürme, kavga gibi yanlışlara kolaylıkla tevessül edeceklerdi. Her yaptıkları yanlıştan sonrada birbirlerini suçlamaya başlayacaklardı. Tıpkı terör örgütlerinin birbirlerini infaz ettikleri ve hemen parçalandıkları gibi. Eğer müminler böyle bir duruma düşecek olurlarsa Mekkelilerin eline muazzam bir koz geçecektir. Böylece müminlerin ve peygamberimizin yaptıkları kusurlu hareketler Mekke müşrik yöneticilerince büyütülecek ve onları yok etmek / öldürmek / idam etmek için deliller oluşacaktı. ([3] ) Mekke müşrik elitleri, her zaman bir fırsat kollayacak ve yapılan her yanlışı peygamberimizin hareketini yok etmeye vesile olarak kullanacaklardır. Peygamberimiz ve müminler bu uyarılarla yanlış yapmamaya ve onların istediği noktaya gelmemeye çalışacaklardır. Fakat ne yaparlarsa yapsınlar ne kadar sakınırlarsa sakınsınlar, toplumdaki kutuplaşma artık öyle bir noktaya gelecektir ki, Mekke’yi terk etmekten başka çıkar yol olmayacaktır. Bu kıssa ile Cenab-ı Hak gelecekte Mekke müşrik elitlerinin peygamberimizi idam etmeye yönelik karar alacağını bildirirken yine kendisine o karar mekanizmasında yer alan “ileri gelenlerden birisinin” ihbarda bulunacağını ve Mekke’yi bu ihbarı alır almaz terk etmesi gerekeceği de bildirilir. 15 –21- Musa, şehir halkının habersiz olduğu bir zamanda şehre girdi ve orada iki adamı birbiriyle kavga ederken buldu. Bunlardan biri kendi tarafından diğeri düşman tarafa mensuptu. Sonra kendi tarafından olan, düşman tarafa mensup olana karşı ondan (Musa’dan) yardım istedi. Musa da ötekine ani bir hareketle bir yumruk indirdi / parmak uçları ile itti ([4] ) de onun aleyhine gerçekleşti. (Işini bitirdi / o öldü). O (Musa); “Bu, şeytanın işidir, Muhakkak ki o, dalalete götürdüğünden düşman olduğu apaçıktır” dedi. O (Musa), “Rabbim! Kuşkusuz kendime zulmettim. Ne olur beni bağışla!” dedi. Bunun üzerine de O (Allah), onu bağışladı. Çünkü O, mutlak bağış sahibi ve merhamet edendir. (Yine) O (Musa), “Rabbim! Bana nimet olarak verdiğin şeyler sebebiyle, bundan böyle hiçbir zaman mücrimlere / günahkarlara / suçlulara / haksızlara arka çıkmayacağım” dedi. O (Musa) ertesi sabaha kadar şehirde korkuyla etrafı gözetleyerek dolaşırken bir de ne görsün, dün kendisinden yardım isteyen kimse feryat ederek ondan tekrar yardım istemiyor mu? Musa ona: “Besbelli ki sen, iyice zıvanadan çıkmışsın / azgınsın!” dedi. İkisinin de düşmanı olanı yakalamaya girişince, o dedi ki; “Ey Musa! Dün bir nefsi öldürdüğün gibi beni de mi öldürmek istiyorsun? Anlaşılan senin arzun; haksızlıkları gideren ve ıslah edenlerden / düzeltenlerden biri olmak değil, ülkenin başına bir zorba kesilmek.” Derken şehrin ileri gelenlerinden bir adam koşarak geldi. Dedi ki: “Ey Musa! İleri gelenler seni öldürmek / idam etmek hükmünü vermek hususunu aralarında görüşüyorlar. Derhal (burayı) terk et! Şüphesiz ki ben senin iyiliğini isteyenlerdenim / öğüt verenlerdenim.” Bunun üzerine o (Musa) korka korka, etrafı gözetleyerek orayı terk ederken bir taraftan da şöyle yakarıyordu; “Rabbim! Beni zalimler kavminden kurtar!” (Kasas Suresi 15-21) 17.4. Muhalif Hareketlerin Hicret Etmesi Peygamberimize bu kıssalardaki işaretlerle yapılan ilahi ihbarlardan bir diğeri de Mekke’yi terk ettikten sonra sulak bir yere gideceği idi. Gideceği bu sulak yerde zayıflıklarından dolayı zulme uğrayan bir toplum kesiminin yöneticisi, koruyucusu, hamisi olacağı temsili bir hikâye ile anlatılır ki temsili olayın kahramanı yine Hz. Musa’dır. Peygamberimizde tıpkı Hz.Musa @ gibi sulak bir yere hicret edecektir. Orada ürettikleri ürünleri cehaletleri / zayıflıkları nedeniyle birbiriyle çatıştırılarak ellerinden alınan Evs ve Hazrec kabilelerine yardım edecektir. Bu kabileler ile yapacağı sözleşme ile onlara yöneticilik yapacak ve onlarla kan bağı tesis edecektir ([5] ) Evs ve Hazreç tıpkı kıssadaki iki kız kardeş gibidir. Medine’deki Yahudi kabileler ise bunların ürünlerini ticari yollarla ellerinden almakta, zenginleşmelerini engellemektedir. Tıpkı kıssadaki çobanlar gibi. Söz konusu kız kardeşler çobanlar alacaklarını alıp çekilip gittikten sonra kalan ne varsa onu alabilmektedirler. Medine piyasasına egemen olan Yahudi kabileleri, Evs ve Hazreç’in ürettiği ürünleri pazar hakimiyeti ile ellerinden almaktadırlar. Anlatılan kıssada Hz.Musa @ Medyen’e gelir ve bu gidişe müdahele ederek haksızlıkları ortadan kaldırır. Bu olay aynı zamanda peygamberimizin de gelecekte böyle bir topluluğa liderlik yapacağına, oradaki gidişata müdahale ederek haksızlıkları gidereceğine ve adaleti tesisi edeceğine bir işarettir. Kızların / kadınların haklarını korumak, onları çobanlar ile eşit bir statüye getirmek ve bu amaç ile onları sevk ve idare etmek için Hz.Musa gibi bir kişiye ihtiyaçları varken Hz.Musa’nın da sığınacağı bir yurda ihtiyacı bulunmaktadır. Bu kıssa vasıtasıyla aynı zamanda hemen hemen bütün cahil toplumlarda ezilen ve itilen kadınların haklarının savunulması gerektiği müminlere öğretilmektedir. Kıssadaki Hz.Musa’nın Mısır’dan kaçması misali, Peygamberimiz de Mekke’de artık yaşayamayacağı ve sığınacağı bir yurt aradığı vasatta, Evs ve Hazreç kabilelerinin de kendilerini anarşi, savaş, sömürü ve haksızlıklardan koruyacak bir lidere ihtiyacı vardır. Peygamberimiz onlara barış / islamı / tevhidi teklif edecek, onları birbiriyle savaşmaktan koruyacak, onları tevhit edecek, Medine pazarını yahudilerin elinden alacak, Medinelilere ticareti öğretecek ve böylece onları diriltip medeni yapacaktı. Medinelilere verilecek bu hizmet karşılığında ise onlar peygamberimizi Mekke’ye karşı koruyacak ve O’nun için sığınacağı bir yurt olacaktı. 22 -26- Ve o (Musa) Medyen’e ([6] ) doğru yöneldiğinde, “Umarım Rabbim beni tanzim edilmiş doğru bir yola yönlendirir.” dedi. O (Musa), Medyen sularına varınca, orada hayvanlarını sulamak için kuyudan su çekmekte olan bir gurup insanla karşılaştı. Onların az ötesinde hayvanlarına sahip olmaya çalışan iki kadın vardı. Dedi ki: “Nedir derdiniz, ne bekliyorsunuz?” Dediler ki: “Çobanlar sulayıp çekilmeden biz sulamayız; Babamız da çok ihtiyardır bu işe gelemez!” Bunun üzerine o (Musa), onların hayvanlarını suladı. Sonra gölgeye çekildi ve “Rabbim! Bana bahşettiğin hayırdan sonra bu tür bir hayra öylesine muhtacım ki!” dedi. Derken, o iki kızlardan biri utana sıkıla yürüyerek ona (Musa’ya) geldi. Dedi ki: “Babam, bizim yerimize sürüyü sulamanın ücretini ikram etmek için seni çağırıyor.” O (Musa), onun (kızın babasının) yanına geldi ve olan biteni / başından geçeni ona bir bir anlattı. O (kızın babası) “Korkma, o zalim kavimden kurtuldun” dedi. Onun iki kızından biri; “Babacığım! Onu ücretle tut. Muhakkak ki ücretle tuttuğun kimselerin en iyisi, güçlü ve güvenilir olanı budur.” dedi. (Kasas Suresi 22-26) 17.5. Hicret Edilen Yerde Verilen Hizmetler Hz.Musa @ kızların babası ile kızlarından birini nikahlaması karşılığında sekiz yıllığına hizmet sözleşmesi yapar. Bu süreden sonra hizmetini on yıla tamamlarsa o da Hz.Musa’nın @ ihsanı olacaktır. Cenab-ı Hak bu kıssa ile peygamberimizin de hicret edeceği yerde sekiz yıl kalacağını ve o yerin halkına sekiz yıl boyunca yönetim hizmeti vereceğini, bu sürenin sonunda hizmete devam edip etmeme hususunda serbest kalacağını ama isterse hizmete devam edeceğini ve bu sürenin de on yıla tamamlanma şeklinde olacağını ihbar eder. Bu ihbar tam anlamıyla mucizevidir. Peygamberimiz (Medinelilerle) yapacağı sözleşme ile sekiz yıl hizmet etti. Sekizinci yılın sonunda Mekke fetholundu ama peygamberimiz Mekke’de kalmadı, Medine’ye geri döndü. O hizmetini vefatına kadar iki yıl daha yaparak on yıla tamamladı. Bu tamamlama tıpkı kıssada ki gibi peygamberimizin kendi isteğidir / tercihidir. O istese fetihten sonra anavatanı olan Mekke’de kalabilirdi. 27-28- O (Kızların babası) dedi ki: “Sekiz yıl bana çalışmana karşılık şu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum. Eğer on yıla tamamlarsan artık o kendinden. Ben seni mecbur etmek istemem. İnşallah beni salihlerden bulacaksın.” O (Musa); “Bu seninle benim aramdadır; bu iki ecelden (iki süreden) hangisini doldurursam doldurayım, artık bana kızıp darılmak yok. Ve söylediklerimize Allah vekildir” dedi. (Kasas Suresi 27-28) 17.6. Mücadelenin Belirli Aşamalarında Doktrin / Politika Değişikliği Peygamberimizin Medine’ye gideceğini ve Medine toplumu ile sözleşme yapacağına işaret edildikten sonra sözleşme yaptığı toplum ve Mekkeli arkadaşları (ehli) ile birlikte tevhit davasını gerçekleştirmek üzere bir yola çıkılacağı da bildirilir. Peygamberimizin yoldaşları / ehli ile birlikte çıktıkları bu yolculuk sonunda insanların kalplerini birbirine kardeş kılacak bir yolu Cenab-ı Hak gösterecektir. İnsanlığın içine düştüğü karanlıklardan kurtarmak için Elçisi vasıtasıyla gönderdiği bu din / yol / metot, Taha Suresinde Hz. Musa’nın @ ateş / nur / ışık görmesi metaforu ile anlatılmıştı. Peygamberimizin mücadelesinde geldiği bu aşamada Medine’de kuracağı İslam Cumhuriyeti sayesinde tesis edeceği kardeşlik yine Hz. Musa’nın@ ateş / nur / görmesi metaforu ile anlatılır. Hz. Musa @ ailesiyle / ehliyle / taraftarlarıyla yola çıkar. Yolculuk sırasında yollarını kaybederler ve karanlık bir gecede ayazda kaldıkları bir sırada Hz.Musa @ bir ateş / nur / ışık görür ve yol ehlini / yoldaşlarını ısıtacak, kendilerine yol gösterecek bir kılavuz bulmak için o ateşe / nura / ışığa doğru yönelir. Aynı şekilde peygamberimiz ve müminlerde gittikleri yolda onlara yollarını aydınlatacak bir ışık / nur / ateş gösterilecek ve bu ışığın / nurun / ateşin / vahyin sayesinde müminlerin kalpleri birbirine ısınacak ve kardeş olacaklardır. Diğer taraftan vahyin ihbarı ile gelecekte karşı karşıya kalınacak bu durum konusunda peygamberimizin ve müminlerin biraz korkup çekineceği de bildirilir. Zira kıssanın müteakip bölümleri ile peygamberimize mevcut tebliğ politikasını / asasını bırakması emredilecek ve o politikanın yerine yeni politika / doktrin / asayı izlemesi talimatı verilecek ki bu yeni doktrin / politika / asa savaş politikası olacak, öldürmeyi ve ölmeyi emredecek. Böylece bu yeni doktrin / politika / asa kendisiyle birlikte yola çıkan, kendisine bağlı olan yol ehlini / yoldaşları savaşçı yapacaktı. Onların bu yola çıktıktan sonra savaşan, çok hızlı hareket eden, sürekli akınlar yapan, tehlikeli, vurucu ve öldürücü bir güç olması gerektiğine işaret ediliyordu. Bu nedenle peygamberimizin de tıpkı Hz.Musa @ gibi yeni durumdan korkup ürpereceği çok açıktı. Fakat ilahi vahiy onun bu hususta korkmaması gerektiğini zira kendisinin ilahi gözetim ve himaye altında olduğunu yine aynı kıssa içerisinde bildirerek moral verir. Bu husus metaforik olarak Hz.Musa’nın @ asasını bırakması ve asanın da çok hızlı hareket eden küçük, kıvrak, hızlı, son derece zehirli ve savaşçı bir yılan olan “Cannuna” benzemesi üzerine Hz. Musa’nın @ korkup kaçması şeklinde anlatılır. “Cannun”, küçük, çok zehirli ve öldürmesinden sakınılan çok tehlikeli bir yılandır. Ve bu yılanın kıssada çok hızlı / kıvrak hareketinden söz edilmektedir. Bundan önceki aynı kıssanın anlatımında asanın “Su`bân” her şeyi yutan dev bir ejderha gibi bir yılana dönüşmesi ile peygamberimizin ortaya koyduğu ideolojinin / politikanın karşısındaki bütün diğer ideolojileri / politikaları çürüten onları da yutan, silip süpüren yönü anlatılmıştı. Kabilelerin vizyoner siyasetçileri ve özellikle de Ehli kitabın din temsilcileri ile yapılan müzakerlerdeki durumu anlatmak için “Su’ban” sembolü kullanılmıştı. Asanın dönüşme kıssasının Kur’an’da ilk defa geçtiği yerde de “hayye” olarak ifade edilen yılanın uzun ömürlü, hayat bulan, canlanan, uyanan, hayatdar, yedi canlı anlamı ön plana çıkarılarak peygamberimizin ideolojisinin hayat bulacağını ve uzun ömürlü olacağı ifade edilmişti. Böylece peygamberimizin dünya görüşünün ve hareketinin değişimi ortaya çıkmaktadır; 1-Kendi ailesinin geçimi ile sınırlı bir yaşam politikası ve felsefesi (asasıyla koyunlarına yaprak çırpması) 2- Çevresine hayat veren mesaj yüklü ve koşturan, tebliğci politikası ve felsefesi (hayye ile sembolize edilmesi) 3- Kimsenin karşı koyamadığı hepsini yutan-kapsayan tevhit ideolojisinin müzakere politikası (su’ban / ejderha) 4- Önerdiği sistemi gerçekleştirmek için savaşçı bir politika ve felsefesi (cannun/ zehirli ve çok tehlikeli, savaşçı) Cenab-ı Hak peygamberimizin hareketinin savaşçı bir niteliğe bürüneceğinin ihbarını Hz. Musa @ kıssası ile yaptıktan ve bu hususta korkmaması için moral desteği verdikten sonra eğer yüreğini / yeteneklerini / birikimini / usul ve esaslarını / yetkisini / meşruiyetini ortaya koyarsa bu zorlu mücadelenin üstesinden geleceğini ve bu işi kusursuz olarak gerçekleştireceğini bildirdi. Bu ihbarını da Hz.Musa’nın@ elini koynuna sokması ve çıkardığında bembeyaz çıkması (beyaz el metaforu) olayı ile yaptı. 29- 32- Artık Musa eceli (süreyi) gerçekleştirirken ([7] ) ehliyle birlikte (ailesiyle, yakınlarıyla, arkadaşlarıyla) ([8] ) yola koyulunca, Tur tarafından bir ateş hissetti. Ehline (ailesine, yakınlarına, arkadaşlarına) dedi ki, “Siz (burada) Durun! / Bekleyin! Ben bir ateş hissettim. Belki size ondan bir haber ya da ateşten bir parça köz getiririm de bu sayede ısınırsınız.” Derken oraya vardığında o bereketli mevkide, vâdinin sağ tarafındaki bir ağaçtan kendisine: “Ey Musa! Benim…, Ben âlemlerin Rabbi olan Allah!” diye seslenildi. Ve (o ses şöyle) devam etti: “Asanı yere at! / Elindeki politikanı bırak! “Bunun üzerine o (Musa) onun (asasının / doktrinin / politikasının) sanki küçük ve çevik, tehlikeli, savaşçı bir yılan gibi hareket ettiğini görünce, ardına bakmadan dönüp kaçmaya (başladı). “Ey Musa! Yaklaş ve korkma! Çünkü kesinlikle sen emniyette olanlardansın / korunanlardansın! Elini göğsüne sok! (Yüreğini, göğsünü, imanını, yeteneklerini ortaya koy! / uygulama usul ve esaslarını ortaya koy! / Meşruiyetini ortaya koy!) Ki her türlü kusurdan arınmış olarak bembeyaz, ışıl ışıl bir beyazlıkta çıkacaksın. Haydi tüm korku, hüzün ve kaygılardan uzaklaşarak kendini topla! İşte bu ikisi (Politika / doktrin ve inanç / birikim / yürek / meşruiyet) Firavun ve onun adamlarına karşı Rabbin tarafından verilen iki açık ayettir. Çünkü onlar, yoldan çıkan bir kavim olup çıktılar.” (Kasas Suresi 29-32) Hz. Muhammed’in@ politikasının / doktrininin artık savaşçı bir forma dönüşmesi demek bu davetin başından beri barış yoluyla tevhidi öngörmüş bir ideolojinin liderini elbette çok tedirgin edecektir. Zira bu durumda ölme vardır, öldürülme vardır. Yenme vardır yenilme vardır. Böyle bir durumda karşı tarafla kan davalı hale gelineceği ve belli bir aşamadan sonra barış imkanları neredeyse imkansızlaşacağı düşüncesi de peygamberimizde oluşacaktır. Çünkü kabile toplumlarında kan davaları sürdüren ve barışı imkânsız kılan şirk inancı ve şirk kurumları mevcuttur. Dolayısıyla kabileci / şirk içerisinde yaşayan Arap toplumunda kan davalarını, savaşları ve öldürmeleri sürekli besleyen bir kurumsal yapının devam ediyor olması halinde barışı isteyenlerle şirk içerisinde yaşayanların akan kandan sonra tekrar barışçı bir yaşama dönmeleri çok zordur. Ancak bundan daha önemlisi, Mekke’nin gücü ile savaşmanın zorluğudur. Zira Mekke müşrikleri en zayıf anlarında bile çok büyük güçler toplayabilir ve peygamberimizin tarafında yer alan kabile ve toplulukları yok edebilir. Bu doktrin değişikliği kendisinin ve hareketinin sonunu getirebileceğinden adeta bir idam fermanı gibidir. Bundan dolayı politika / doktrin değişikliği sonucunda böyle bir zorlukla başa çıkamayacağı endişesi ile Hz. Muhammed@ bu değişiklikten son derece korkacak ve bu değişiklikten kaçınmaya çalışacaktır. Bu durum Hz.Musa’nın @ asasını attığında asanın küçük, savaşçı ve zehirli bir yılana dönüşmesini görünce ardına bakmadan kaçması metaforu ile anlatılır. Ama Cenab-ı Hak, Hz.Musa’nın kendisine korkmaması ve güvende olduğunu belirtmesinden sonra bu değişikliği kabul etmesi metaforu ile peygamberimize de gelecekte yapılacak politika değişikliğinden korkmaması gerektiği ve kendisinin bizzat Rabbinin koruması altında olduğu bildirilir. Cenab-ı Hak peygamberimizi Kureyş’teki kan bağı olan kardeşlerinden ve diğer başka katılımlarla ve desteklerle destekleyeceğini böylece kendisine Mekke Yönetiminin herhangi bir zarar veremeyeceklerini ve kendisiyle beraber olanların sonunda galip geleceklerini ve Mekke’deki şirk sistemini devirecekleri müjdesini yine Hz.Musa @ kıssası ile bildirir. Nitekim bu ilahi ihbar da gerçekleşmiş ve peygamberimiz Medine hayatında Bedir savaşında Mekke’lilerden 70 kişiyi öldürmüş olsa da Uhud savaşında Mekkelilere bu öldürmenin imkanını / intikamını ilahi bir hikmetle sağlatmış hatta daha ileri giderek Biri Maun ve Reci de müminlerden toplamda yaklaşık 90 kişiyi tuzağa düşürerek şehid etmeleri müşriklerde intikam açısından fazlasıyla öç aldıkları hissini uyandırmıştır. Sonrasında ise Hendek savaşında peygamberimizi yenememeleri ve Hudeybiye seferinde zor durumda kalarak barış yapmak zorunda kalmışlardır. Savaş sürecinde yaşananların tevhide engel olacak intikam ve kan davalarına yol açamamıştır. Ayrıca çok güçlü görünen Mekke yönetimi de Hz.Muhammed@ ve müminleri yok edememişlerdir. Barış sürecinde de Mekkelilerden peygamberimize katılımlar sonucunda Mekke Yönetimi iyice zayıflarken peygamberimiz ve taraftarları son derece güçlenmişler ve sonunda Mekke’nin fethiyle müşrikler yenilmişlerdir. Tıpkı firavunun boğulması gibi Mekke şirk yönetimi de yenilip yok olmuştur. Ayrıca Mekke yönetiminin kendisini anlaması için davasını iyi bir dille anlatacak kişi / kişilerin iman etmesini peygamberimiz niyaz edecek ve bu duası da kabul edilerek Halid b. Velid, Amr bin As, Osman b. Talha……vb ileri gelen güçlü kişilerin bu süreçte İslamı kabul edeceği, müminlerin daha sonra sayıları onbinlere varan ordu kurabilecek bir seviyede güçleneceği kıssada Hz.Harun @ ile Hz. Musa’nın @ desteklenmesi ve Firavunun kendisine ilişemeyeceği kadar Hz.Musa @ taraftarlarının çok güçleneceği metaforu ile anlatılır. 33-35- O (Musa) dedi ki: “Rabbim! Kuşkusuz ben onlardan birini öldürdüm, şimdi onların beni öldürmelerinden korkuyorum.” (Musa devamla) “Kardeşim Harun’u da (vazifelendir). O dil itibariyle benden daha açık, daha fasih, daha düzgündür. O nedenle beni destekleyip doğrulayan bir yardımcı olarak onu da benimle birlikte gönder! Çünkü ben, onların beni yalanlamalarından korkuyorum.” O (Allah) dedi ki: “Senin pazunu kardeşinle güçlendireceğiz ve size öyle etkin bir güç ve iktidar vereceğiz ki, onlar size asla ilişemeyecekler ve ayetlerimiz sayesinde sizler ve sizi izleyenler galip gelecekler.” (Kasas Suresi 33-35) Hudeybiye barışı ile peygamberimizin liderliğindeki Medine Yönetiminin Mekke müşrikleri ile yapacağı diyaloglar Firavun ve Hz.Musa @ arasında geçen diyaloglar şeklinde verilmiştir. Firavun ve Hz.Musa @arasında geçen bu diyalogda zımnen Mekke Yönetiminin artık şirk sisteminden yavaş yavaş vazgeçmeye başlayacağı ve hatta ilahi kaynaklı tevhidi sisteme doğru meyletmeye başlayacağı ihbar edilmektedir. Şöyle ki; Hudeybiye barışı sonrası Mekke müşrik yönetimi ile diyaloğa giren peygamberimize Mekke müşrik elebaşıları yine aynı şeyleri bir nakarat olarak tekrarlayacağı bildirilir. Onlar peygamberimizin getirdiği tevhit sisteminin yanlışlığı konusunda elle tutulur ispatlı, delilli bir düşünce ortaya koyamayacaklarından peygamberimizin getirdiği ideolojinin insanları çok etkileyen, büyüleyen ama realitesi olmayan ve insanları aldatan bir sistem olduğunu iddia etmeye devam edecekler ve buna delilleri de daha önce geçmiş atalarından bu ideolojinin hiçbir uygulamasına rastlamadıklarının tekrarı olacaktır. Peygamberimiz ise asıl onların bu ağızlarında sakız yaptıkları argümanların hiçbir geçerliliğinin olmadığı ama kendi ortaya koyduğu düşüncenin yankı ve taraftar bulduğu gibi bu sistemin Medine’de uygulama alanı bulduğunu, yani uygulanmakta olduğunu artı kendilerinin Medine yönetiminin hakkından gelemediğini böylece tüm insanların kurtuluşunun tevhit sisteminde olduğunun en güzel ispatını ortaya koyduklarını bildirir. Ayrıca Mekke yönetiminin akıbetinin daha da kötüye gittiğini ama Tevhit sistemli Medine yönetiminin geleceğinin çok parlak olacağını ve bunu da bütün insanların göreceğini, sonunda Mekke’nin müminlere miras kalacağını Hz.Musa @ dilinden belirtilir. 36 – 37- Musa onların karşısına apaçık ayetlerimiz ile çıkınca, “Bu, sadece uydurulmuş bir sihirdir. Zira biz önceki babalarımızdan böyle bir şey işitmemiştik” dediler. Musa da dedi ki: “Benim Rabbim, kendi katından kimin hidayet rehberi ile geldiğini ve bu yurdun en sonunda kime kalacağını daha iyi bilendir. Şüphesiz ki zalimler, asla başarıya ulaşamazlar.” (Kasas Suresi 36-37) 17.7. Zalim İktidarların Yeni Doktrin / Politika Arayışları Hudeybiye barışından sonra, diğer Arap kabileleri arasında yayılmaya başlayan tevhidi / islami dünya görüşü karşısında zor durumda kalacak olan Mekke müşrik yönetiminin hakimiyetini terk etmeyeceği kıssada firavunun “sizin için benden başka rabb tanımıyorum” ifadesiyle bildirilmektedir. Böyle zor duruma düştükleri takdirde de hemen taktik değiştirip peygamberlerin savunduğu merhamet, alçak gönüllülük, vergili olma, paylaşmacı olma gibi güzel karakterleri sembolize eden toprak / çamurun hiddet, celal, öfke, hışım, sertlik gibi karakterleri sembolize eden ateşte pişirilerek halkın kandırılmasına matuf yeni bir sistem kurma / yeni politikalar geliştirme / yeni söylemler üretme girişiminde bulunacağını yani ilahi öğretileri de bir miktar içeren ancak yine kendilerinin rab / yönetici olacağı bir din / sistem / politika / söylem inşa etmeye çalışacağı ihbar edilir. Zira peygamberimizle başetmenin yolu onun getirdiği kaynaktan konuşmak, onun getirdiği sistem / söylem / politika benzeri bir sistemi / söylemi / politikayı halka önermektir. Böylece halkı kandıracaklarını ve kendilerinin rabbliklerinin devam edebileceği kanaatindedirler. Bu taktik değişimi olayının ihbarı Firavunun Hamana çamur / topraktan tuğlalar üretmesi ve ondan bir kule yapması böylelikle de Hz.Musa’nın @ Rabbine muttali olması metaforu ile anlatılır.[9] Fakat nasıl ki Firavun hangi taktiği uygularsa uygulasın sonunda suda boğuldu ise aynı şekilde Mekke Yönetimi de ne yaparlarsa yapsın devrilmekten kurtulamayacakları ve Mekke’den lanetlenecekleri (kovulacakları) mucizevi olarak ihbar edilir. 38-42- Firavun ise; “Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilâh tanımam. Ey Haman! Benim için çamur üzerine hemen ateş yak ve Musa’nın ilâhına muttali olmam için bana bir kule yap. / politika yarat. / söylem üret. Hoş, ben onun yalancının teki olduğundan eminim ya.” dedi. O (Firavun) ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve gerçekten Bize döndürülmeyeceklerini sandılar. Bunun üzerine Biz de onu ve askerlerini yakalayıp denize attık. Bak gör işte, zâlimlerin sonu nasıl olurmuş! Onları, ateşe çağıran imamlar / önderler / rehberler kıldık. Onlara Kıyamet günü yardım da edilmeyecek. Zira Biz, daha bu dünyada onların arkalarına lânet taktık. Kıyamet gününde ise aşağılık ve iğrenç olan yine onlar olacaklar. (Kasas Suresi 38-42) [1] ) NOT:Medine seçeneğini ölmeden önce Ebu Talip de önermişti. (A.A) [2] ) NOT: “Vekz”: parmak uçları ile itmek demektir- İmam Razi (A.A) [3] ) NOT: Nitekim Evs ve Hazreç’in ikinci akabe biatından sonra Kureyş’in müşrik önderlerinin üzerlerine gelmesi nedeniyle kılıçlarına davranmışlar fakat peygamberimiz onları bu hareketten uzak tutmuştur. (A.A) [4] ) İmam Razi [5] ) Peygamberimizin akabe biatında Ensar’a söylediği sözlerden “Hep beraber yaşayacağız ve hep beraber öleceğiz. Ben sizinim ve siz de benimsiniz…”ifadesi adeta tam bir kan bağının tesisidir. ( İmam ahmed, Beyhaki, Amir Şabinin rivayetleri) [6] ) Medyen ile Medine benzerliği çok entersan. ( her ne kadar Medine ismi sonradan konulmuş olsa da.) Ayrıca Medyenlilerin taptıkları şey ağaçtır, Medinelilerin geçim kaynağıda ağaçtır / hurma ağaçlarıdır. [7] ) Mücâhid, "Hz. Musa (a.s) bu süreyi on sene olarak tamamladı ve bundan sonra Şuayb (a.s)'in yanında bir on sene daha kaldı" demiştir. Ayetteki "Artık Musa müddetini tamamlayınca, ailesiyle yola çıktı. Tür yanında bir ateş farketti..." ifadesi, bu hissetme işinin, bu iki işten sonra olduğuna delalet eder. Fakat bunun, iki işin sadece birisinden sonra yani o müddetin tamamlanmasından sonra meydana geldiğine delalet etmez. [8] )Mücahid: Ayetteki, "Ailesiyle yola çıktı..." ifadesinde, Hz. Musa (a.s)'nın sadece hanımıyla yola çıktığına dair bir delalet yoktur. Çünkü ayette daha sonra gelen, 'bekleyin" ifadesinde, bunların iki kişiden fazla bir cemaat olduklarına bir işaret vardır. Medyen'den yola çıkan ve aralarında Musa peygamberin kardeşi Harun'un da bulunduğu kafile, (Kitab-ı Mukaddes'e göre kafilede Musa peygamberin kayınpederi de vardır;) Mısır'a doğru gitmektedir. Yani peygamberimiz ensar ve muhacirlerle beraber Mekke’nin fethine doğru yola koyulacağını gaybi olarak ihbar ediyor. [9] ) Not: Kule yapma için kullanılan “sarh” kelimesi aslında açıklama yapma, söylem üretme, politika yaratma olarak da kullanılır.

  • Bölüm 28: HUDEYBİYE ANLAŞMASI | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 28 HUDEYBİYE ANLAŞMASI 28.1. Hz.Muhammed’in@ Rüyası: Kumpastan Kurtulmanın Stratejisi Hendek Savaşından sonra müşrik kuvvetlere katılıp Medine’ye saldıran bedevi kabileler üzerine yapılan askerî harekâtlarla / akınlarla bu kabileler yıldırıldı. Şimdi bu savaşı tertip eden iki merkez Mekke ve Hayber’e sıra gelmişti. Bedevi kabileler üzerine yapılan askerî harekâtlarda onlar yerleşik olmamaları nedeniyle çadırlarını bırakıp dağlara kaçıyorlardı. Fakat şimdi askerî harekâtların / akınların yapılacağı Mekke ya da Hayber şehir merkezlerinde yaşayan kabileler yerleşik hayat yaşayan kabilelerdi. Bu merkezlere yapılacak saldırılarda onlar şehirlerini savunacaklar ya da teslim olacaklardı. Bedevi kabileler gibi şehri terke edip dağlara kaçacak değillerdi. İslam Ordusunun yapacağı saldırının / kuşatmanın başarısız olma ihtimali de vardı. Dahası bu şehirlerden birine yapılacak kuşatma harekâtında diğer şehrin ordusu yardıma gelebileceği gibi kuşatmayı başarısız kılmak için savunmasız durumda kalmış olan Medine’ye de saldırabilecekti. Bir başka ifadeyle Medine İslam Ordusu’nun Hayber’e saldırması halinde Mekke, Hayber’in yardımına gelebileceği gibi kuşatmayı kırmak için Medine şehrine de saldırabilir. Şayet Medine İslam Ordusu Mekke’ye saldıracak olursa Hayber Yahudileri Mekke’nin yardımına gelebileceği gibi doğrudan Medine’ye saldırarak Mekke’deki kuşatmayı kırabilirlerdi. Zira Hendek Savaşından önce Mekke ile Hayber arasında yapılan savunma iş birliği anlaşması birbirlerini Medine’nin saldırısına karşı korumayı da kapsıyordu. Onların bu savunma iş birliği anlaşması ile aslında Medine iki ateş arasında sıkışıp kalmıştı. Kuzeyinde Hayber merkezli Yahudiler güneyinde ise Mekke müşrikleri. Harita 40: Medine’nin Hayber ile Mekke Arasındaki Pozisyonu (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ Hz.Muhammed@ bu kumpastan kurtulmanın yollarını düşündü. Medine’nin güvenliği önemliydi. Fetih için yapacağı harekât önce hangi merkeze olmalıydı? Hayber’e mi yoksa Mekke’ye mi? Fakat önce bu iki şehir arasındaki savunma iş birliği anlaşmasını boşa çıkararak bu kumpastan kurtulmalıydı. Onların arasındaki savunma iş birliği anlaşmasını boşa çıkarmanın yolu ise ne yapıp edip bu iki düşman şehir otoritelerinden birisiyle bir barış anlaşması yapmaktan geçiyordu. Böylece barış anlaşması yapmadığı şehri fethetmek mümkün olacaktı. Fetih sırasında da Medine’ye herhangi bir saldırı söz konusu olmayacaktı. Bu çözüm seçeneğinde, önce hangi şehir otoriteleriyle barış yapma konusunda bir tercih yapmalıydı? Barış yapmak için Hayber Yahudileri seçeneğini öncesinde düşünmüş olabilirdi? Fakat Yahudilerin sözlerine güvenmek son derece riskli idi. Zira onlar sürekli ihanet etmişlerdi. Eğer onlarla barış yapıldıktan sonra bu barış anlaşmasına güvenerek Mekke’ye fetih için askeri bir harekât düzenlenecek olursa onların yine bir daha ihanet ederek Medine’ye saldırmayacaklarının garantisi yoktu. Zira Yahudilerle Medine’deki birlikte yaşam sırasında görüldü ki onların kendilerini beğenmişlikleri ve üstün / seçkinci anlayışları onlara hiçbir zaman güvenilemeyeceğini göstermişti. Dahası Medine’den sürgün giden Nadir oğulları intikam almanın yollarını arıyorlardı. Bu nedenle önce Mekke ile barış anlaşması yapıp Hayber’in fethedilmesi ve böylece kuzey tarafından gelecek tehlikenin bertaraf edilmesi en uygun strateji idi. Böylece Hz.Muhammed@ bütün düşüncesini, Mekke ile ne yapıp edip barış anlaşması yapmaya ve böylece Mekke ile Hayber arasındaki savunma işbirliği anlaşmasını boşa çıkarmanın yolunu aramaya teksif etti. Bu noktada Cenab-ı Hak elçisine bir rüya göstererek Medine’yi bu kumpastan kurtaracak barış formülüne işaret etti. Rüyaya göre Hz.Muhammed@ ve müminler umre yapıyorlardı. Bu rüya ile işareti alan Hz.Muhammed@ öncelikle Mekke ile barış anlaşması yapmanın yolunu bulmuştu. Arap geleneğine göre haram aylarda hac ya da umre için gelen hiç kimseye saldırılamazdı. Gösterilen rüya bu gelenekten faydalanılmasına işaret ediyordu. Şöyle ki; Hz.Muhammed@ Medine İslam Ordusu ile haram aylarda umre niyeti ile Mekke’ye sefer düzenleyecekti. Nasıl olsa Mekke Yönetimi onların umre ziyaretine izin vermeyeceklerdi. Zira halihazırda savaş halinde oldukları düşmanlarına Mekke’ye giriş izni verecek olurlarsa yenilgiyi kabul etmiş olacaklardı. Hendek savaşında kaybettikleri prestijlerinin üzerine bunu da ekleyecek olurlarsa bu durum onları tüm Araplar nezdinde iyice aşağılık hale getirecekti. Ama diğer taraftan umre ve hac için haram aylarda gelen hiçbir kimseyi Kabe’yi ziyaretten alıkoymaları da mümkün değildi. Geleneğe / Töreye göre haram aylarda düşmanlıklar bir tarafa bırakılıyordu ve yarımadaya barış geliyordu. Ziyaretçilerin engellenmesi ya da onlarla savaşılması yasaktı. Bu kuralı ihlal eden taraf ise tüm Araplar nezdinde büyük bir itibar kaybına uğruyordu. Hz.Muhammed@ bu geleneği kullanarak Mekke müşriklerini önce yalnız bırakmayı daha sonra da yalnız kalmış Mekkelilerin savaşı göze alamayacağı düşüncesiyle onları barışa zorlamayı planladı. Şöyle ki; Mekke müşrik yönetiminin çevresindeki müşrik müttefik kabileler bu geleneği çiğneyemezlerdi. Mekkeliler onlara bu geleneği çiğnemeyi emretse bile onlar bunu yapamazlardı. Çünkü bu gelenek öylesine güçlü bir gelenekti ki çiğnendiği takdirde yok olma tehlikesi vardı. Bu nedenle onlar Mekkelilerin yanında Medinelilere karşı savaşamazlardı. Onların Medinelileri umreden alıkoymak için talep ettikleri desteği vermeyecek olan müşrik kabileler, Mekke’yi bu konuda yalnız bırakacaklardı. Mekkelilerin kendi müttefiklerince terk edilmesi için Medine İslam Ordusunun umre için geldiği hususunda onların ikna edilmesi yeterliydi. Diğer taraftan sadece yolculuk kılıçları alınarak umre niyeti ile Mekke’ye girmek isteyecek olan Medine İslam Ordusu engellenecek olursa Araplar nezdinde Mekkelilerin büyük itibar kaybetmesine neden olacaktı ki Mekke müşrik yönetimi bunu göze alabilecek miydi? Hatta böyle bir engelleme durumunda müttefiklerince yalnız bırakılmış Mekke müşrik ordusu ölümü göze almış Medine İslam Ordusu ile savaşı göze alabilecek miydi? Eğer savaşı göze alacak olursa galip gelmesi mümkün olacak mıydı? Medine İslam Ordusuna umre ziyareti için müsaade etse yine büyük itibar kaybına uğrayacaktı. İşte Hz.Muhammed@ Mekke’yi böyle zor bir durumda bıraktıktan sonra onları Hayber’le yaptıkları savunma işbirliği anlaşmasından vazgeçirip kendileri ile bir barış anlaşması yapmaya razı edecekti. Bu plana göre Mekke eninde sonunda barış anlaşmasına yanaşacaktı. Fakat bu planın en tehlikeli tarafı Mekkelilerin yapacakları ağır tahriklere müminlerin dayanamayarak yanlış yapmaları ve böyle bir yanlışı işlemeleri sonucunda Mekkelilerin müttefik kabileleri ile birlikte Medine İslam Ordusunun üzerine saldırması idi. Diğer taraftan, Mekkeliler müminleri yok etmek için ayaklarına kadar gelmiş olan fırsatı tepmek istemeyeceklerdi ve müttefik güçleri ile birlikte saldırıp Medine İslam Ordusunun işini bitirmek isteyeceklerdi. Silahsız (sadece yolculuk kılıçları ile) olarak gelmiş Medine İslam Ordusunu ilk saldıran taraf haline getirmek için başvuracakları tahriklerle müminleri suçlu haline getirip kılıçtan geçirmek ve böylece baş düşmanlarından kolayca kurtulma şansı yakalamış olacaklardı. Bu nedenle Hz.Muhammed@ tahriklere gelmemeleri konusunda müminleri çok sıkı bir şekilde tembihleyecekti. Peygamberimiz emir vermedikçe tahriklere kapılıp kimseye asla saldırılmayacaktı. Fakat yine de çok riskli bir strateji idi. Her an ortalık karışabilir ve strateji tutmayabilirdi. 28.2. Umre Seferi Hz.Muhammed@ umre seferine silahsız gidileceğini açıklayınca Hz. Ömer gibi yakın çalışma arkadaşları hemen karşı çıktılar. Bunun ölümle eş olduğunu bildirdiler. Ancak Hz.Muhammed@ amaçlarının savaş değil umre olduğunu ne pahasına olursa olsun bu seferin silahsız yapılacağını söyledi. Müminler Hz.Muhammed’e@ bu konuda itaat ettiler. Medine İslam Ordusu 1500 kişi ile Mekke’ye doğru umre yolculuğuna çıktı. Ordu Zul Huleyfe’ye geldiğinde müminler umre için ihrama girdiler. Güzergah üzerinde bulunan ve Medine İslam Cumhuriyeti ile müttefik olan / müslim olan Cüheyne, Gıfar, Müzeyne ve Eşca kabileleri de umre yapmaya davet edildiler. Fakat onlar silahsız olarak Mekke’nin karşısına çıkmaya cesaret edemediler. Hatta Medine İslam Ordusunun yok edileceğini ve asla geri dönemeyeceğini düşündüklerinden işlerini ve ailelerini bahane ettiler ve Medine İslam ordusuna katılmadılar. Hz.Muhammed@ amaçlarının savaş olmadığı, umre yapmak olduğunu bildirmek için Büşr b. Süfyan'ı Mekke müşrik yönetimine elçi olarak gönderdi. Elçi Mekke’ye haberi getirdikten sonra Mekke müşrik yönetimi toplandı ve konuyu kendi aralarında müşavere ettiler. Sonunda Hz.Muhammed@ ve ordusunun Mekke’ye girmesine müsaade edilmemesine karar verdiler. Bahaneleri ise Hz.Muhammed’in@ niyetinin umre değil Mekke’yi işgal etmek olduğu iddiasıydı. Bu iddia ile diğer Arap kabileler nezdinde itibarlarını kurtaracakları gibi gerekirse onları Mekke’yi savunmak için kendi saflarında savaştırabileceklerini düşündüler. Bu amaçla hemen müttefikleri olan Ehabiş kabilelerine ve Sakif kabilesine elçiler gönderdiler ve Medine İslam Ordusunun Mekke’yi işgal etmek için geldiğini haber verip onları kendi yanlarında çarpışmaya hazır olmaları çağrısında bulundular. Mekke’nin müttefiki olan bu kabileler orduları ile birlikte Mekke’ye geldiler. Bu arada Mekke müşrik yönetimi Halid Bin Velid komutasında 200 ( iki yüz) kişilik bir süvari birliğini Medine İslam Ordusunu yakın takip ve kontrol altında tutmak için görevlendirdi. Mekke’ye gönderilen elçi Büşr bin Süfyan, Mekke müşrik yönetiminin olumsuz kararını Hz.Muhammed’e@ bildirdi. Fakat Hz.Muhammed@ kararlı tutumundan vazgeçmedi ve İslam Ordusunun Mekke’ye doğru ilerleyişini sürdürdü. Mekke’ye 80 km mesafedeki Usfana vardıkları zaman Halid bin Velid’in komutasındaki süvari birliği ile karşılaştılar. Süvari birliğinin takip, kontrol ve korku vermek amaçlı olduğu anlaşıldı. Hz.Muhammed@, Hz. Ebu Bekir ve ordu komutanları ile durumu müzakere ederek kontrollü bir şekilde hareket ediyordu. Peygamberimiz onlarında desteğini alıyor ve Mekke müşrik yönetimi kendilerini Kabe’yi ziyarete müsaade etmeyecek olursa, Mekke müşrik ordusu ve müttefikleri ile savaşma konusunda kararlar alıyordu. Nihayet Medine İslam Ordusu Mekke’ye bir konaklık mesafede olan Hudeybiye’ye gelip orada kamp kurdu. Zaten Mekke ve müttefik kabile orduları Hudeybiye’den sonra dar bir geçitten geçildikten sonraki geniş yerine ki «Beldeh» olarak adlandırılan bu yerde ordu birliklerini konuşlandırmışlardı. 28.3. Hudeybiye’deki Müzakereler Hz.Muhammed’in@ asıl niyeti barış anlaşması yapmak olduğundan orduyu daha ileriye sevk etmedi ve Mekke’yi barışa zorlayacağı görüşmeleri kamp kurduğu Hudeybiye’den yapmaya karar verdi. Mekkeliler Hz.Muhammed@ ile görüşüp geri dönmeye ikna etmesi için önce Huzaa lideri Büdeyl bin Verka’yı aracı olarak gönderdi. Huzaalılar her ne kadar müşrik olsalar da Hz.Muhammed’e@ yakınlığı olan bir kabileydi. Hz.Muhammed@ Büdeyl’e umre için geldiklerini, yolculuk kılıcı hariç savaş teçhizat ve donanımlarını getirmediklerini söyledi ve umreden sonra kurban edilecek develeri ve onların nişanlarını gösterdi. Büdeyl Medine İslam Ordusunu ve kurbanlık nişanlı develeri gördükten sonra müminlerin gerçekten umre ve barış için geldiklerine ve asla Mekke’yi işgal etme amacı taşımadıklarına ikna oldu. Mekkelilerin yanına geri dönen Büdeyl, Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin gerçekten umre yapmak için geldiklerine kendisinin ikna olduğunu Mekkelilere söyledi. Mekkeliler umreye izin verecek olurlarsa kaybedilecek prestiji de düşündüklerinden Büdeyl’in arabuluculuğu ile alay ettiler. Büdeyl ise durumun çok ciddi olduğunu, her ne kadar Hz.Muhammed@ umre amaçlı gelmiş ise de umreye müsaade edilmediği takdirde kılıçlarla da olsa savaşma kararlılığında olduğunu bildirince Mekke müşrik yöneticileri Budeyl ile alay etmeyi sürdürdü. Çünkü kendilerine çok güveniyorlardı. Kendi müttefik güçleriyle oluşturdukları ordunun büyüklüğü karşısında Medine İslam Ordusunun hele ki silahsız (sadece kılıçlı) olarak bir varlık göstermesinin mümkün olmadığını düşünüyorlardı. İşin ciddiyetini henüz anlayamamış olan Mekke müşrik yönetimi gurur, kibir ve gösteriş içerisinde alaylarına devam ederken Mekkelilerin müttefikleri olan Sakif kabilesi lideri Urve bin Mes’ud, Medine İslam Ordusunu geri dönmeye razı etmek için kendisinin elçi olarak gönderilmesini talep etti. Mekke müşrik yönetimi onun bu teklifini kabul etti ve elçi olarak Hz.Muhammed’e@ gönderdiler. Urve Hz.Muhammed’in@ huzuruna çıktı ve bütün Ehabiş kabileler ile Hevazin dâhil kendi kabilesi olan Sakif kabilesi ve Kureyş bir araya gelerek çok büyük bir ordu ile Medine İslam Ordusunu beklemekte olduğunu ve buradan bir adım daha ileri gidecek olurlarsa hepsini imha edecekleri ve müminleri Kâbe’ye asla sokmayacakları tehdidini savurdu. Hz.Muhammed@ gayet sakin bir şekilde kendilerinin umre niyeti ile yola çıktıklarını ziyaretlerini tamamlayıp kurbanlarını kestikten sonra geri dönüp gideceklerini ve Kâbe’nin kuruluş kanunu uyarınca da bunu yapmayı kimsenin engellemeye hakkının olmadığını bildirdi. Ayrıca savaşın Mekke ve çevresindeki müttefik kabileleri çok zor durumlara soktuğunu, Şam’la ticaretlerinin yıllardır yapılamaması nedeniyle onların fakirleşmeye başladıklarını, bu kavgaya artık bir son verme zamanının geldiğini bu nedenle bir barış anlaşmasının yapılması gerekliliğini de gündeme taşıdı. Peygamberimiz aksi takdirde ölümüne kadar savaşmaktan çekinmeyecekleri tehdidinde de bulundu. Bunun üzerine Urve Medine İslam Ordusunun peygamberimize bağlılığının boyutlarını test etti. Bu amaçla Hz.Muhammed’in@ kararında ısrar etmesi durumunda Kureyş’ten birçok kimsenin öleceğini bunun kendi kavim ve kabilesine ihanet olacağını, diğer taraftan başına topladığı Medinelilerin çapulcu olduklarını ve gelecekte kendisini terk edip gideceklerini ifade edince hemen Hz. Ebu Bekir’in tepkisi ile karşılaştı. Urve’nin yaptığı bu test karşısında aldığı tepki ile Medine İslam Ordusundaki disiplin ve nizamı görünce yapılacak bir savaşın kendilerine çok pahalıya patlayacağını iyice anladı. Urve durumun ciddiyetini ve Medine İslam Ordusunun lideri etrafındaki kenetlenişini ve muhtemel bir savaşta Mekke’nin çok büyük kayıplar verebileceğine yönelik görüşlerini geri dönüp Mekke yöneticilerine aktardı. Medine İslam Ordusuna umre yapmaları için izin verilmesinin yerinde olacağını söyledi. Urve ayrıca Hz.Muhammed’in@ barış isteğini ve kendisinin de bu anlamsız ve kendi zararlarına yol açan çatışmaya artık bir son verilmesi gerektiği görüşünde olduğunu bildirince Mekkeliler çıldırdı. Mekke yöneticilerinden bazıları Urve’nin Hz.Muhammed’in@ etkisi altına girdiğini, O’na destek olduğunu, O’nun yanında yer aldığını söylediler. Bunun üzerine Urve sinirlendi ve ordusunu / Sakif kabilesinin ordusunu toplayıp Mekke’yi terk etti. Daha sonra Hz.Muhammed@ Hiras bin Umeyye’yi Mekke yönetimine elçi olarak gönderdi. Hiras Mekke yönetimine Hz.Muhammed’in@ talebini iletince Ebu Cehil’in oğlu İkrime Hiras’ın devesinin ayaklarını kesti. Müşrikler onu tartaklamaya başlayınca Hiras’ın akrabaları devreye girdi ve onu daha fazla hırpalanmaktan alıkoydular. Hiras Hudeybiye’ye geri döndü ve başından geçenleri Hz.Muhammed’e@ anlattı. Bu arada Urve’nin Ordusu ile birlikte Mekke’yi terk ettiği bilgisini de getirdi. Gelişmeler Hz.Muhammed’in@ beklediği şekilde gelişiyordu. Zira Mekke’de durum kötüleşmeye başlamıştı. Mekke yönetimi bu kararında yalnızlaşmaya başlamıştı. Mekke Yönetimi bu kez Ehabiş kabile liderlerinden Huleys bin Alkame’yi elçi olarak gönderdi. Huleys geleneklere çok bağlı birisiydi. Hz.Muhammed@ onun geldiğini öğrenince, hemen kurbanlık develeri ön plana çıkardı ve bütün orduyu telbiye getirmeye çağırdı. O kurbanlık develeri, müminlerin telbiye getirdiklerini ve yolculuk kılıçlarından başka silahları olmayan Hz.Muhammed’in@ ordusunu görünce ve peygamberimizle de görüşünce Mekke yönetiminin yaptığının yanlış olduğunu değerlendirdi. Huleys Mekkelilere döndü ve umre yapmak isteyenleri engellemenin yanlış olacağını vurgulayınca Mekke yöneticileri onu da aşağıladılar, hakaret ettiler. Bunun üzerine Huleys ordusunu toplayıp Mekke’den ayrılıp çekip gitti. Mekkelilerin böyle ayrılıp gitmelerinde peygamberimizin kararlı bir tutum sergilemesi ve bu seferden önce Medine çevresindeki Arap kabileleri üzerine yürüyüp onları yıldırmasının etkili olduğunu belirtmekte yarar vardır. Bu kabileler Mekkelilerin paralı askerleri oldukları için menfaatlerini ön planda tutmaktaydılar. Hz.Muhammed’in şakasının olmadığını ve kendisine karşı olan kabilelere askeri harekâtlar düzenleyerek onları perişan ettiğini bildiklerinden kendi aleyhlerine olan bir duruma destek vermemeyi yeğledikleri için Mekkelileri yalnız bıraktılar. Her savaşta yanlarında yer alan Ehabiş kabileleri de gidince Mekkeliler yalnız kaldı. Savaş teçhizatı haricinde Medine İslam Ordusu ile neredeyse asker gücü açısından eşitlenmişlerdi. Savunma iş birliği anlaşması yaptığı Hayber’den de herhangi bir yardım gelmesi imkânsızdı. Zira Hz.Muhammed savaş için çıkmadığını umre için çıktığını ve savaş teçhizatlarını Medine’de bıraktığını daha seferin en başında cümle âleme duyurmuştu. Mekke tam bir açmazın içerisine girmişti. Artık çevre kabileler de Hz.Muhammed’in@ umre için geldiğine inanmaktaydı. Dolayısıyla bundan sonra Mekke yönetiminin Medine İslam Ordusuna saldırmasına gerekçe oluşturacak ve böyle bir saldırı için kendini haklı çıkarmaya yarayacak herhangi bir oyun, tahrik tutmayacaktı. Şayet Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin üzerine saldıracak ve onları katledecek olursa, haklı olduğuna çevre kabilelerini inandırması oldukça zor olacaktı. Böyle bir durumda hem savaş suçu işlemiş hem de Kabe’nin kutsiyetini ihlal etmiş olması nedeniyle onların Mekke’den sürüp çıkarılarak cezalandırılması içten bile değildi. Ayrıca bu savaşta Mekkelilerin kaybetmesi de çok büyük bir ihtimal dahilindeydi. Zira karşılarında ölümü göze almış bir ordu duruyordu. Bütün bu açmazlar içerisinde bocalayıp dururken Mekke müşrik yönetimi son bir defa daha şanslarını denemek amacıyla Mikrez bin Hasf’ı elçi olarak peygamberimize gönderdiler, umreye izin vermeyeceklerini ve derhal Medine’ye geri dönmeleri gerektiğini bildirdiler. Fakat Hz.Muhammed@ Mikreze de aynı cevabı verdi; “Ya umre, ya savaş ya da barış.” Mekke Yönetimi iyice zor durumda kaldı. Son bir kez de Hz.Muhammed@ elçi gönderme seçeneğini deneme yoluna gitti. Hatta bu elçi seçimi aslında yapılacak bir savaşta Mekke’yi haksız bir konumda bırakmak için kurban seçimi bile denebilirdi. Bu amaçla Hz. Ömer’i elçi olarak seçti fakat O, kendisini koruyacak kabilesinden hiç kimsesi olmadığını söyleyerek kendisinin affını istedi. Bunun üzerine müşriklerden bol miktarda akrabası olan Hz. Osman’ı elçi olarak seçti ve gönderdi. Hz. Osman’ın iki görevi vardı. Birincisi Hz.Muhammed’in ya umre, ya savaş ya da barış teklifini Mekke yönetimine sunmak, bir diğeri ise Mekke şehrine gidip kripto / gizli müminlere savaş için hazır olmaları talimatını bildirmekti. Hz. Osman Mekke Yönetimi ile görüştü ve Hz.Muhammed’in@ teklifini sundu. Onlar Hz. Osman’ı iyi karşıladılar. Getirdiği teklifteki barış seçeneğini de artık iyiden iyiye dikkate almaktan başka çarelerinin olmadığını da görmeye başladılar. Aslında onlar bu barış seçeneğinin kendi aleyhlerine olacağını çok iyi biliyorlardı. Fakat çaresiz oldukları için yapacakları bir şeyde yoktu. Zira çevredeki müttefik kabileleri onları yalnız bırakmışlar ve karşılarında çok kararlı bir ordu vardı. Savaşsalar kaybedecekler, umreye izin verseler yine kaybedecekler. Belki de Hz.Muhammed Mekke’yi ele geçirecek ve onları bertaraf edecekti. Bu nedenle uzatmaları oynamak en iyi seçenekti ve barışa yanaşacaklardı. Fakat son kozlarını da oynadıktan sonra bu seçeneği uygulamaya geçmeye karar verirler. Şöyle ki; Onlar sadece Hz. Osman’a Kâbe’yi tavaf etmesine izin verebileceklerini söylediler. Hz. Osman bu teklifi reddetti. O «Ya bütün Medine İslam Ordusu için bu izni vereceksiniz ya da bana özel izninizi kabul etmiyorum» dedi. Hz. Osman için şimdi sıra ikinci görevini yerine getirmeye gelmişti. Bu görev için Mekke’deki akrabalarını görmek istedi. Onlar bu teklifi kabul ettiler ve onu Mekke şehrine gönderdiler. O kripto / gizli müminlerle görüşme yaparak Hz.Muhammed’in@ fetih için hazırlık yapmaları mesajını iletti. Fakat Mekke müşrikleri durumu hemen fark ettiler ve Hz. Osman’ı hapsettiler. Mekkeliler son koz olarak Medine İslam Ordusunda nifak yaratma girişiminde bulundular. Bu iş için Medine İslam Ordusunda yer alan münafıkların başı Abdullah b. Ubey’e haber salarak kendisinin ve yandaşlarının umre yapabileceğini bildirdiler. Ancak Abdullah b. Ubey’in artık eskisi gibi serbest / rahat hareket etme şansı olmadığı gibi kabilesi içerisinde etkisini de yitirdiğinden Mekkeli müşriklerin bu bölme / nifak hareketi başarısız oldu. Mekkelilerin giriştiği bu nifak hareketinin akim kalmasında bir diğer etken de Hz. Osman’ın öldürüldüğüne ilişkin asparagas haber olmuştur. Bu haberin nereden geldiği, kim tarafından üretildiği bilinmemekle birlikte Medine İslam Ordusunun değil bölünmek tam tersine Hz.Muhammed’in@ etrafında kenetlenmesine sebep oldu. Hz.Muhammed@ artık bütün müzakere yollarının tıkandığını ve savaşmaktan başka çıkar yol olmadığını ilan ederek, Medine İslam Ordusunun bütün fertlerinin tek tek savaş için biatlarının alınacağını ilan etti. Böylece Abdullah b. Ubey’in Mekke müşrik yönetiminden gelen umre için bazılarına has olarak özel izin çıktığına dair haberi bütün ordu mensuplarına yayılmadan Hz.Muhammed@ Rıdvan ağacının altında herkesten savaş biatlarını aldı. Bu kararlılık harekâtı ile savaş için haklı pozisyonda olma durumu Hz.Muhammed’e geçti. Zira Hz.Muhammed’in@ bütün barışçıl girişimleri sonuçsuz kaldığı gibi gelen haberlere göre Mekke Yönetimi Hz. Osman’ı öldürmüştür. Bu durumda savaş meşrudur ve Mekke Yönetimi bu meselede haksız pozisyondadır. Yapılacak savaşta Mekke müşrik ordusunun hiç şansı yoktur. Kesin kaybeden taraf olacağı bellidir artık. 28.4. Hudeybiye Barış Anlaşması Artık savaş için son hazırlıkların yapıldığı konusunda ihbar alan Mekke müşrik yönetimi, telaş içerisinde hemen barış için Suheyl bin Amr başkanlığında bir heyeti daha önce hazırladıkları barış anlaşması taslağı ile birlikte Hz.Muhammed’e@ gönderdiler. Heyetin barış müzakereleri için geldiği anlaşılınca Hz.Muhammed@ hedefine ulaşmanın sevincini yaşadı. Öncelikle Hz. Osman’ın yaşayıp yaşamadığını öğrendi. Sağ oluşu onu çok mutlu etti. Anlaşma Taslağı üzerinde müzakerelere başlandı. Mekke yönetiminin olmazsa olmaz şartları arasında olan aşağıdaki dört şartı da Hz.Muhammed@ hemen kabul etti. Zira bu şartlar Mekke yönetiminin çevre kabilelere ve Mekke halkına «onurlu bir barış yaptık, büyük olduğumuzu gösterdik, onların dayatmalarına boyun eğmedik, dediğimizi yaptırdık ve yenilmedik» diyebilmek için şartlardı. Onlar hala onur / şeref / üstünlük / gurur / kibir mücadelesi yapıyorlardı. Halbuki ayaklarının altındaki zemin kaymaktaydı da bunu fark edemediler ya da fark etseler de onlar günü kurtarmanın yoluna bakıyorlardı. Mekke müşrik yönetiminin olamazsa olmaz dört şartı; Bu sene Medine İslam Ordusu umre yapmaksızın geri dönecek, On yıl süreyle taraflar birbirleri ile savaş yapmayacak ve ticaret kervanlarının geçişlerini asla engellemeyecek, Şayet Mekke’de yaşayan bir kişi mümin olup Medine İslam Cumhuriyetine sığınırsa Mekke yönetimine iade edilecek ama Medine’de yaşarken Mekke müşrik yönetimine sığınan kimse ise Medine İslam Cumhuriyetine iade edilmeyecek, Çevre kabileler müttefik olmak istedikleri tarafı kendileri seçecek ve tarafını seçmiş olan kabilelere tarafını değiştirmeye yönelik olarak asla zorlama yapılmayacak. Mekke müşrik yönetiminin dayattığı bu dört şartın dördü de Medine İslam Cumhuriyetinin aleyhine görünüyordu. Şöyle ki; Birinci şart ile bu sene umre yapılmadan geri dönüş yapmak Medine İslam Cumhuriyeti için aşağılanma, istediğini alamama ve Mekke müşrik yönetiminin üstünlüğünü kabul etme olarak algılanabilecekti. İslam Ordusunun bütün savaşçıları umre yapmaya izin verilmediği takdirde ölümüne savaş yapacaklarına dair Hz.Muhammed’e@ biat vermişken ve sonunda Mekke müşrik ordusu ile eşit hale gelen bir pozisyon yakalanmış ve onları yenmeleri mukadder / muhtemel hale gelmiş iken bundan vazgeçilmesi müminler açısından çok onur kırıcı görülüyordu. İkinci şartta ise hâkimiyet alanları sürekli gelişen ve büyüyen İslam Cumhuriyetinin Mekke’yle olan savaşına on yıllığına ara vermesi Allah’ın vaadi olan fethin ve müşriklerin cezalandırılmasının da on yıllığına ertelenmesi manasına geliyordu. Sanki müminler hedeflerini kaybediyorlardı. Üçüncü şart ise tam bir yenilgi ve Medine İslam Cumhuriyetinin büyümesinin önündeki en önemli engel olarak görülüyordu. Zira düşman taraftaki müminler düşmana destek vermek zorunda kalacak ve Medine İslam Cumhuriyetine bir faydası olamayacakken müşrik olmayı seçenlerin Medine’den Mekke’ye sığınması halinde Medine İslam Cumhuriyeti zayıflayacaktı. Yani çift yönlü bir zarar söz konusu idi. Dördüncü şart ile Medine İslam Cumhuriyetinin askeri harekatları / akınları durdurması ile Mekke’nin müttefiki olan kabilelerin Medine İslam Cumhuriyeti saflarına geçmesi engellenmiş oluyordu. Bu şart ile Medine İslam Cumhuriyetinin gelişmesi ve büyümesinin önü de kesilmiş oluyordu. Hz.Muhammed@ Mekkelilerin dayattığı bu maddeleri çok kolaylıkla kabul etti. Müminler ise bu şartları bir türlü kabul etmek istemiyorlar, içlerine sindiremiyorlardı. Hz.Muhammed’in@ kabul etmesine de çok şaşırıyorlardı. Şartlarda anlaşma sağlandıktan sonra anlaşma metninin yazıya dökülmesi sırasında da bazı anlaşmazlıklar yaşandı. Şöyle ki; Hz.Muhammed@ Anlaşma metninin girişine «Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla» yazılmasını istedi. Fakat Süheyl buna itiraz etti. Kendilerinin Allah’ı Rahman olarak kabul etmediklerini bu nedenle sadece «Allah’ın adı ile» yazılmasını istedi. Hz.Muhammed onun bu isteğini de kabul etti. Anlaşmayı imzalayacak otoriteler tanımlanırken «Allah’ın Resulü Muhammed.» ibaresine de Süheyl itiraz etti. Kendisini Allah’ın resulü olarak tanısalardı zaten savaşa ve bu barışa da gerek olmayacaktı diye gerekçe bildirdi. Hz.Muhammed@ Suheyl’in bu itirazını da kabul etti ve Anlaşmaya Allah’ın Resulü ibaresi yerine Abdullah oğlu Muhammed ibaresi yazıldı. Anlaşmanın yazımı sırasında müminlerin hoşnutsuzlukları ayyuka çıktı. Onlar « bu kadar da aşağılanma olmaz ki!», «biz savaşı göze almışken şimdi düştüğümüz hale bak!» vb. tepkiler veriyorlardı. Fakat hiç kimse Hz.Muhammed’e@ doğrudan karşı çıkmıyordu, O’na söz söyleyemiyordu. Fakat Hz.Muhammed@, ne yaptığının farkında olan bir bilinçle hareket ediyor ve son derece sakin bir şekilde anlaşmanın imzalanmasına çalışıyordu. Anlaşma neredeyse tamamlanmıştı ki, Süheyl bin Amr’ın oğlu Ebu Cendel Mekke’den kaçıp geldi ve müminlere sığındı ya da özellikle onun kaçmasına müsaade edildi ki anlaşma konusunda Hz.Muhammed’i@ test etmek ve müminleri de birbirine düşürmek istediler. Müthiş bir psikolojik savaş yaşanıyordu. Süheyl anlaşma uyarınca oğlunun geri verilmesini istedi. Aksi takdirde anlaşmayı imzalamayacağını bildirdi. Hz.Muhammed@ Ebu Cendel’in teslim edilmesini istedi. İşte o zaman müminler tarafında kıyamet koptu! Ebu Cendel bir taraftan feryat ediyor, kendisinin müşriklere teslim edilmemesini istiyor. Onun bu feryadına müminlerin ciğerleri parçalanıyor ve neredeyse anlaşmayı bozacak fevri davranışlar sergileyecek duygusal boyutlar yaşanıyordu. Ortam son derece gergindi. Müminler infial içerisinde idiler. Hz.Muhammed@ Ebu Cendel’i karşısına alıp sakinleştirdi ve sabretmesini, anlaşmaya onun da uyması gerektiğini, anlaşmalara vefasızlık yapamayacağını, bunun doğru olmadığını bildirdi. Ebu Cendel, Hz.Muhammed’in isteğini kabul etti. Hz.Muhammed@ Ebu Cendel’e kötü muamele, işkence yapılmaması şartı ile teslim edileceğini söyledi. Müşrik heyet bunu kabul etti ve ortalık biraz olsun yatıştı. Anlaşma taraflarca imzalandı ve Huzaa kabilesi Hz.Muhammed’in@ müttefiki olmayı seçerken Beni Bekir kabilesi ise Mekke yönetiminin müttefiki olmayı seçti ve anlaşmaya onlarda şahitlik ettiler. Yapılan anlaşmayı müminler bir türlü içlerine sindiremiyorlardı. Söyleniyorlar, fakat doğrudan Hz.Muhammed’e bir şey söyleyemiyorlardı. Bu hususta Hz. Ömer cesaretle Hz.Muhammed’e@ itirazını iletti. Aslında onun sözleri tüm müminlerin sesi idi. Hz.Muhammed@ bunun Allah’ın bir emri olduğunu söyleyince O da sustu. Hz.Muhammed@ izlediği stratejiyi sadece Hz. Ebu Bekir ve Ubeyde bin Cerrah ile paylaşmıştı. Ya da sadece onlar anlamışlardı. Diğerleri anlayamadılar. Stratejinin amacı çok iyi gizlenmişti. Şayet müşriklerce anlaşmanın amacı anlaşılsaydı, barış yapma şansı olmayabilirdi. Strateji aslında fetih stratejisi idi. Müttefik olan Mekke ile Hayber şehirleri birbirinden koparılacak ve önce Hayber fethedilecek sonra sıra Mekke’nin fethine gelecekti. Bunun için de aralarındaki ittifakın bozulması gerekiyordu. Bu amaçla en uygun seçenek ne pahasına olursa olsun Mekke ile barış yapmaktan geçiyordu. İşte Hz. Ömer ve müminlerin anlayamadıkları buydu. Onlar olaylara yüzeysel bakıyorlardı. Onlar aynı Mekkeliler gibi anlaşmaya kabilesel onur, şeref ve başka kabilelerin kendilerine bakış açıları, aşağılanma gibi duygusal / hissi bakıyorlardı. Hatta o kadar hissi bakıyorlardı ki Hz.Muhammed@ onlara kurbanlarını kesip tıraşlarını olmalarını ve ihramdan çıkmalarını ve geri dönüş hazırlıklarına başlamalarını emretmesine rağmen onlar ne yaptıklarının farkında olmadan sivil itaatsizlik yapıp emri yerine getirmiyorlardı. Hz.Muhammed@ bu duruma çok kızdı. Fakat Hz. Ümmü Seleme imdadına yetişti ve Hz.Muhammed’e@ “önce sen kurbanını kes, ihramdan çık ve dönüş hazırlıklarına başla! Onlar arkandan geleceklerdir.” şeklindeki tavsiyesini yerine getiren Hz.Muhammed’i@ tüm müminler izlediler. Müminlerin takva ile itaat etmeleri ve sükûnete ererek Hz.Muhammed’i@ izlemeleri ile buhran da aşılmış oldu. Anlaşma imzalanıp, bütün kabilelere ilan edildikten sonra, yani Mekke yönetimi açısından anlaşmadan cayma imkânları kalmadıktan sonra izlenen stratejinin bir fetih stratejisi olduğu Cenab-ı Hak tarafından Fetih Suresi ile açıklandı. Müminler ilahi rehberlik ile elçisine öğretilen stratejideki derinliği böylece öğrendiler. Cenab-ı Mevla hem bu açıklamayı hem de anlaşma sürecini anlatan bu sureyi Medine’ye dönüş yolunda inzal etti. FETİH SURESİ Rahman Rahim Allah Adına 1-9-Muhakkak ki Biz, sana çok yakın bir zamanda gerçekleşecek apaçık / eşsiz / göz kamaştırıcı bir zaferin kapılarını açtık. / fethi (açılımı) gerçekleştirdik. Böylece Allah, geçmişte yaptığın ve gelecekte yapacağın icraatların / politikaların yanlış olduğu şeklindeki suçlamalardan seni korusun, sana olan nimetini tamamlasın / İslamı hakim kılsın ve dosdoğru olan bu yolda karşı konulmaz bir zafere ulaştırsın diye, (bu fethi / açılımı ihsan etti.) Allah’ın bu zafer vaadine olan inançlarının / güvenlerinin daha da artması için (tahriklere kapılmayı engelleyen ve tartışmaya son verilmesini sağlayan) sükûneti / huzuru / itminanı müminlerin kalplerine indiren O'dur. Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah her şeyi en iyi bilendir, her işinde hikmetlidir. (Allah’ın müminlerin kalplerine sükûneti / huzuru / itminanı indirerek tahriklere gelmemelerini ve barışa razı olmalarını sağlaması) Mümin erkeklerin ve mümin kadınların günaha girmelerine mani olması (onların Mekke’ye girmesini engelleyerek orada yanlış ve hatalı davranışlarla günahsızları öldürmelerine mani olması) ve içinde ebedi yaşayacakları, aralarından ırmaklar akan cennetlere onları sokması içindir. İşte bu, Allah’ın onlara büyük lütfudur. (Allah’ın zaferin yollarını açması diğer taraftan) Allah’ın (vadettiği zaferin hayal olduğu şeklinde) kötü zanda bulunan münafık erkek ve kadınlara, müşrik erkek ve kadınlara (bu dünyada yenilgi ile rezillik ve rüsvaylık, ahirette de cehennem) azabını tattırması içindir. Ta ki, (onların besledikleri) kötü zanlar kendi başlarına geçsin. Zira (bu kötü zanları ve inkarları nedeniyle) Allah onlara gazap etmiş, lanetlemiş ve onlar için cehennemi hazırlamıştır. Orası ne kötü bir varış yeridir. (Bu Allah’a çok kolaydır. Zira) Göklerin ve yeryüzünün orduları Allah'ın emrindedir. Allah, yücedir ve O, her şeyin üzerinde mutlak hakimdir. Doğrusu Biz seni, bir Şahit / Örnek, bir Müjdeci ve bir Uyarıcı olarak gönderdik. Ki (bu barış ile muhteşem zaferin kapısının aralandığını müjdeleyen) Allah'a ve Peygamberine güvenesiniz, onu destekleyip savunasınız ve ona karşı derin bir saygı ile sürekli itaat edesiniz. (Fetih Suresi 1-9) 10- 17-Sana beyat edenler, gerçekte Allah'a beyat etmiştir. Allah'ın eli (güç-kuvvet, yardım ve desteği), onların güçlerine güç katacak ve onlara her türlü yardım ve desteği verecektir. O halde kim bu verdiği sözden cayarsa / yeminini bozarsa ancak kendisine yazık etmiş olur. Kim de Allah'a verdiği sözüne sadık kalırsa, O da ona çok büyük bir ödül verecektir. (Hudeybiye / umre seferine) katılmayan bedeviler, sana şöyle diyecekler: “Mallarımız ve çoluk çocuğumuz ile ilgilenmek zorunda oluşumuz bizi seninle gelmekten alıkoydu. Bu nedenle bizim için bağışlanma dile.” Onlar, kalplerinde olmayan şeyi sadece ağızlarıyla / dilleriyle söyleyecekler. (Ey Resulüm, sen de onlara) de ki: “Eğer Allah size bir musibet ya da bir fayda isabet ettirmek isterse, onu kim engelleyebilir ki? Hayır! Yalan söylemeyin! Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Aslında siz, Peygamberin ve müminlerin, bir daha ailelerinin yanına asla dönemeyeceklerini zannetmiştiniz. Bu durum / düşünce hoşunuza gitmişti. Kötü hayaller kurup durdunuz ve sonunda aşağılık bir topluluk oldunuz.” Kim Allah'a ve Peygamberine güvenmezse, bilsin ki Biz o kafirler için korkunç bir ateş hazırlamışızdır. Ve o kimse yine bilsin ki Göklerin ve yeryüzünün hükümranlığı (mülkü) yalnızca Allah'a aittir. O dilediğini / hak edenleri bağışlar, dilediğine / günah, kötülük ve zulüm işleyenleri ise azap eder. Allah, gafur / bağışlayan ve rahim / merhametli olandır. (Hudeybiye / umre) Seferine katılmayanlar, sizin ganimet alacağınızı düşündükleri yeni sefere çıkmaya hazırlandığınızda: “İzin verin biz de sizinle birlikte gelelim” diyecekler. Onlar, Allah'ın sözünü / yasasını değiştirebileceklerini zannediyorlar! Onlara de ki: “Siz, asla bizimle gelemezsiniz, çünkü Allah, sizin için daha önce böyle buyurdu.” Onlar bu defa: “Hayır! Siz bizi kıskanıyorsunuz / (ganimetleri) bizimle paylaşmak istemiyorsunuz!” diyecekler. Doğrusu onlar kafası basmayan / anlayışsız kimselerdir. (Hudeybiye / umre) seferinde geri kalmış o bedevilere de ki: “(İşte size bir fırsat!) Yakın bir zamanda çok güçlü savaşçılar olan bir kavme karşı savaşa çağırılacaksınız. Onlar teslim olana kadar onlarla savaşacaksınız! Eğer bu kez itaat ederseniz, Allah sizi güzel bir şekilde mükafatlandıracak, yok eğer bundan önce yaptığınız gibi yine sırtınızı döner giderseniz, işte o zaman Allah sizi acı bir azapla cezalandıracaktır! Sadece kör, topal, hasta olana (yakın zamanda çağrısı yapılacak bu seferlere katılmamasından) dolayı bir sorumluluk yoktur. Kim Allah'a ve Peygamberine itaat ederek cihat ederse, Allah onu içinden ırmaklar akan cennetlere sokacaktır. Kim de itaatten yüz çevirip cihattan kaytarırsa, acı bir azapla cezalandırılacaktır!” (Fetih Suresi 10-17) 18-21- ( Ey Muhammed!), O ağacın altında sana bağlılıklarını bildirince, işte o zaman Allah o müminlerden razı oldu. Böylece Allah onların kalplerindeki samimiyet ve ihlası gördüğü için onlara sükunet / huzur / güven / cesaret indirdi. Kendilerini çok yakında bir fetihle ve elde edecekleri birçok ganimetle mükafatlandırmıştır. (mükafatlandıracaktır). Kuşkusuz Allah, çok yücedir ve O, her şeyin üzerinde mutlak hakim olandır. Allah, size ileride daha pek çok ganimetler vaat etti. Müjdesini verdiği bu pek yakındaki fetih (Hayber) mükafatını ise size erkenden verdi. / verecek. O insanların / Mekkelilerin size saldırmasının engellenmesini (Hudeybiye barışı ile) sağladı. Bütün bunlar, (Allah’ın size yardım ettiğinin) bir işareti olması ve böylece sizi hedefinize ulaştırması içindir. Size bundan başka bir ganimet vaadi / fetih vaadi daha var ki sizin henüz ona gücünüz yetmez. Ama o Allah’ın bilgisi ve kudretindedir. Kuşkusuz Allah, her şeye kadirdir. (Fetih Suresi 18-21) 22-26- Eğer (Mekkeli) müşrikler orada sizinle (anlaşmaya yanaşmayıp) savaşsalardı, bozguna uğrayıp kaçacaklardı. Onlar, kendilerini koruyan ve yardım eden kimse de bulamayacaklardı. Bu Allah'ın öteden beri süregelen yasasıdır. Sen, Allah'ın yasasında bir değişiklik bulamazsın. (Ancak Hudeybiye’de) Müşrikler sizin karşınızda zayıf bir duruma düşmüşken ve eğer saldıracak olsanız onları bozguna uğratacak duruma gelmişken, Mekke vadisinde sizin birbirinize saldırmanızı engelleyen Allah’tır. Allah bütün yapıp ettiklerinizi en ince ayrıntısına kadar bilmektedir. Evet, (Mekkeli) Müşrikler, sizi Mescid-i Harama girmekten engellediler ve kurbanlarınızı yerine ulaştırmaktan sizi men ettiler. (Dolayısıyla onlar bozgun ile cezalandırılmayı hak ettiler) Fakat Mekke’de kendilerini tanımamanız nedeniyle ezip geçeceğiniz ve bu sebeple korkunç bir vicdan azabı çekeceğiniz mümin erkekler ve mümin kadınlar olmasaydı (işte o zaman Allah sizin Mekkeli müşriklerle savaşmanıza izin verirdi.) Allah, sırf o müminleri böyle bir tehlikeden korumak ve rahmetine almak için sizin onlarla savaşmanızı engellemiştir. Eğer o müminler orada müşrik kafirlerle iç içe olmasalardı, elbette o Mekkeli kafirlere acı bir azap tattırırdık. (Mekkeli) Müşriklerin kalplerindeki o öfke dolu cahiliye kibriyle sizleri kışkırttıkları zaman, Allah, Peygamberinin ve müminlerin üzerine indirdiği sekinet / sükûnet / sakinlik ile birbirinizle savaşmayı engellemiştir. O onların takva sözünü tutmalarını sağladı. Zaten onlar da buna layık kimselerdir. Kuşkusuz Allah, her şeyi bilendir. (Böylelikle O, Mekke’de yaşayan müminleri muhafaza etmiştir.) (Fetih Suresi 22-26) 27-29- Andolsun ki Allah, Peygamberinin o rüyasını doğru çıkarmıştır. İnşaAllah, sizler (haccınızı yapıp) başlarınızı tıraş etmiş, saçlarınızı kısaltmış olarak, güven içinde ve korkmadan Mescid-i Harama mutlaka gireceksiniz. Allah, sizin bilmediklerinizi bildiğinden bundan (Mekke’nin fethinden ) önce size yakın bir fetih (Hayber’in fethini) verdi./ verecek. Nitekim Allah, peygamberini bütün şirk dinlerini sona erdirsin / onlara galip gelsin diye hidayetle hak olarak gönderdi. Allah buna şahittir ve bu yeterlidir. ( Müşriklerin barış anlaşması metnine O’nu Allah elçisi olarak yazdırmamalarının bir önemi yoktur.) Muhammed, Allah'ın Peygamberidir. Onunla birlikte olanlar Kafirlere karşı serttir, kendi aralarında ise çok merhametlidirler. Onları, Allah’a gönülden boyun eğen ve daima itaatli olarak görürsün. Onlar, Allah'ın rızasını ve lütfunu kazanmak için çırpınırlar. Allah’a itaatleri / secdeleri / takvalı / erdemli yaşantıları, onların karakterleri, kişilikleri olmuştur. Bu onların Tevrat’ta anlatılan özellikleridir. İncil’de anlatılan örneklikleri de şöyledir: Onlar, filizini vermiş, kuvvetlenerek dolgunlaşmış ve uzun / kalın sapları üzerinde doğrulmuş bir ekin gibidir ki ziraatçıların / çiftçilerin çok hoşuna gider. İşte bu örnekleme (Mekkeli) müşrikleri öfkelendirmek içindir. Allah, iman eden ve salih amel işleyen ashaba mağfiret ve büyük bir mükâfat vermeyi vaat etmiştir. (Fetih Suresi 27-29)

  • Bölüm 9:Habeşistan'a Hicret | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 9 HABEŞİSTAN’A HİCRET Peygamberimiz başlattığı hareketinin geleceği konusunda endişelenmektedir. Zira 1. Habeşistan hicretinden sonra yaşanan siyasi başarısızlığın sonrasında Mekke halkından kendi saflarına geçiş azalmış ve müşriklerin baskısı daha da artmıştır. Bir taraftan halk üzerinde şiddet uygulamaları diğer taraftan müminlere boykot tehditleri Mekkeliler üzerinde derin etki yapmakta ve davete icabet etme konusunda onlarda tereddütler yaratmaktadır. Bu bunalımı aşmanın iki yolu vardı. Birincisi Mekke’nin müşrik elebaşılarından bazı şahsiyetlerin Hz. Muhammed @ safına geçmesi. Diğeri ise Mekke’deki baskı ve zorlayıcı ortamdan kurtulmak için başka mekanlara hicret etmek. Birinci seçeneğin gerçekleşmesi için Hz. Muhammed @ kendisine yardımcı göndermesini Cenab-ı Hak’tan niyaz eder. Mücadelesini devam ettirebilmek için kendisine destek olacak müşrik elitlerin ağır toplarından olan iki Ömer’den birisinin (birisi Ebu Cehil diğeri Hz. Ömer) iman etmesi için dua eder. İkinci seçenek ise Mekke halkından “kararsızların / araftakilerin” iman etmeleri halinde baskı ve zorluklara muhatap olmayacakları bir ortamın hazırlanmasıdır. Daha önce 1. Habeşistan hicretinde yaşananlar da dikkate alınarak 2. Habeşistan hicreti hazırlıklarına başlanır. Bu hazırlıklar hicret edecek müminlerin gittikleri yerde nasıl davranacakları ve hangi bilgi birikimine sahip olmaları gerektiği kapsamında idi. Bu kez de Mekke müşriklerinin oyununa gelinirse ikinci bir siyasi yenilgiyi bu hareketin kaldırması mümkün değildi. Muhakkak başarılı olunması gerekliydi. Diğer taraftan Mekke müşrik elebaşıların yalan haberlerle aynı numarayı yaparak muhacirleri geri getirmeyi denemeyeceği açıktı. Zira mümin muhacirler aynı numarayı yutmayacaktı. Fakat bu kez Mekke müşrik elebaşıların Habeşistan kralını ve çevresini muhacirler aleyhine kışkırtıp onların sığınma taleplerini reddetmesini ve muhacirleri kendilerine teslim etmesini isteyecekleri aşikardı. Bunu sağlamak için onlar önce hediyeler, ticari ilişkilerde iyileştirmeler teklif ederek Habeşistan yöneticilerinin huzuruna çıkacaklar, daha sonra ise müminlerin dünya görüşlerinin hem Mekke hem de Habeşistan’ın dünya görüşlerine ters olduğu üzerinden hareket edileceği görülüyordu. Bu nedenle Rabbimiz elçisine rehberlik edip muhacirlerin hazırlıklı olmalarını sağladı ve Meryem suresini inzal etti. Meryem suresinde Hz. Muhammed’in @ kendisine yardımcı göndermesine yönelik niyazına cevap verildiği gibi Hz. İsa’nın babasız doğumunun Cenab-ı Hak açısından yaratmanın türlerinden bir tür olduğu konusu işlenir. Bu fikirden yola çıkarak Hz. İsa’ya asla ilahlık sıfatının verilemeyeceğini anlatmak için sure Hz. Yahya’nın @ doğum olayını anlatan Hz. Zekeriyya @ kıssası ile başlar. Hz. Yahya’nın @ doğum olayının Hz. İsa’nın @ mucizevi doğum olayı ile bağlantısı incelenecek olursa; bu kıssa ile Cenab-ı Hakk’ın yaratma hususunda bir tek yolunun olmadığı, O’nun yaratma şekillerine sınır konulamayacağı anlaşılır. Nasıl ki Hz. Adem’i @ topraktan, babasız ve anasız yaratmışsa, Hz. İsa’yı @ da babasız olarak neden yaratamasın? Ya da nasıl ki Hz. Zekeriya @ gibi yaşlanmış ve cinsel gücü kalmamış bir erkekten ve gençliğinden beri kısır olan artık menapoza girmiş karısından çocuk olması imkânsız görünse de tarihte böyle bir olay vuku bulmuşsa, Hz. İsa @ da babasız dünyaya gelebilir. Bu tür olaylar Cenab-ı Hak açısından kolaydır. Fakat asıl şaşılması gereken, bu olay sonucunda yaratılanı yaratana nispet edip ilahlaştırmaktır. Nasıl ki ne Hz. Âdem @ ne de Hz. Yahya @ mucizevi (normal doğum harici) doğumları nedeniyle insanlarca ilahlaştırılmıyorsa Hz. İsa’nın @ ilahlaştırılması da yanlıştır. Aslında bu kıssalar aynı zamanda Hz. Muhammed’in @ tevhit hareketinin geleceğinden endişe etmesi nedeniyle Cenab-ı Hakk’tan destekçi göndermesi için yaptığı duanın kabul olunduğu ve destekçilerin gönderileceğinin bir ihbarı şeklinde de görülebilir. Söz konusu ihbar çok kısa bir süre sonra Hz. Hamza ile Hz. Ömer’in iman etmeleri şeklinde tecelli etmiştir. Müminlerin Habeşistan’a ikinci kez hicret hazırlıkları kapsamında inzal olan bu sure, hicret eden Cafer bin Ebu Talip tarafından Necaşi ve Hristiyan otoritelere müminlerin Hz. İsa’nın @ doğasına bakış açısını izah etmek için okunmuştur. Sure önce Hz. Zekeriya @ kıssasını anlatmayla başlar. Bu kıssada Hz. Zekeriya @ davasını devam ettirecek bir oğul vermesi için Allah’a niyazı eder. Aynı endişe Hz. Muhammed’de @ vardır ve o Cenab-ı Hak’ka tevhit hareketine destek olması için bir yardımcı vermesini yürekten dua eder. Hz. Zekeriya @ niyazda bulunurken bu niyazının neredeyse imkansızlığını da düşünmektedir. Zira hem kendisi ihtiyarlamış hem de karısı gençliğinden beri kısır ve şimdi de ihtiyardır. Yani oğlunun olması biyolojik olarak normal şartlarda imkânsız görünmektedir. Hz. Zekeriya’nın @ oğul istemesinin asıl sebebi bir evladının olmasından ziyade, davasını devam ettirecek, yoluna varis olacak bir şahsiyeti istemesidir. Hz. Muhammed’de @ oldukça zor durumdadır. Zira hareketine katılımlar neredeyse durma noktasına gelmiştir. Bu duraksamayı açmak için imkânsız olduğunu düşünse de Ebu Cehil’in ya da Hz. Ömer’in yani Mekke’de güçlü bir otoriteye sahip olan kişi ve/veya kişilerin kendisine destekçi olmasını istemektedir. Ebu Cehil, müşriklerin baş aktörü, Hz. Ömer ise Mekke müşrik yönetiminin Dışişleri Bakanı pozisyonunda ve kendisinin en azılı düşmanlarından birisi idi. Hz. Hamza ise kendi amcası olmakla birlikte kendi saflarına katılmamış ama ‘aslan avcısı’ sıfatıyla Mekke’de kendisinden çekinilen bir şahsiyetti. Yani Hz. Muhammed @ aynı Hz. Zekeriya @ gibi normal şartlarda imkânsız olanı istemektedir. Fakat davasının devamı için başka yapacağı bir şey yoktur. Allah için ise hiçbir şey imkânsız değildir. Rahman Rahim Allah Adına 1-6- Kaf. Ha. Ya. Ayn. Sad. (Bu,) Rabbinin, kulu Zekeriya’ya olan rahmetinin anılmasıdır. Hani o, yürekten Rabbine seslenerek şöyle demişti: “Ey Rabbim! Doğrusu, artık kemiklerim gevşedi, saçlarım ağardı. Ama ey Rabbim, şimdiye kadar Sana yönelttiğim duada cevapsız bırakıldığım hiç olmadı. Doğrusu ben, arkamdan iş başına geçecek olan yakınlarımdan endişe ediyorum. Karım da kısırdır. Tarafından bana bir veli (yardımcı) bağışla. Ki o bana varis olsun; Yakup hanedanına da varis olsun. Rabbim, onu rızana layık kıl! (Meryem Suresi 1-6) Cenab-ı Hak, Zekeriya’ya @ Yahya adında bir evlat vereceğini müjdelediği zaman O bu müjdeye inanamaz ve bunun için bir işaret vermesini ister. Cenab-ı Hak da üç gün süre ile hiçbir şey konuşmamasını bildirir. O’da bu emri yerine getirir ve kavminden kime rast gelirse ve kendisine ne söylenirse söylensin karşılık vermez ve susar. Bu kıssadan aldığı talimat ile Hz. Muhammed’de @ Ebu Cehil’in kendisine en ağır hakaretlerde bulunmasına rağmen ona karşılık vermeyip susar. Cenab-ı Hak, tıpkı Hz. Zekeriya’ya @ Hz. Yahya’yı @ davasını sürdürmesi için ihsan ettiği gibi Hz. Muhammed’e @ de Hz. Hamza’yı ihsan etti ve onun iman etmesi için gereken ortamı hazırladı ve iman etmesini sağladı. 9.1. Hz. Hamza’nın İman etmesi Siyer kaynakları ([1] ) Hz. Hamza’nın Hz. Muhammed @ ın saflarına katılışı olayını şöyle anlatır; “Hz. Muhammed @ bir gün Safa tepeciğinin yanında oturduğu sırada, Ebu Cehil ile Adiyy b. Hamrâ ve İbn Es da oraya uğradılar. Ebu Cehil Peygamberimiz (a.s.) a sövüp sayarak kendisini çok incitti. Peygamberimiz (a.s.) ise ona hiçbir şey söylemedi, kalkıp evine gitti. Abdullah b. Cüd'an'ın azadlı kölesi bir hatun, evinden, Ebu Cehil'in bütün söylediklerini işitmişti. Çok geçmeden, Hz. Hamza, yayı omzunda olduğu halde, avlanmaktan dönüp oraya geldi. Kendisi avcı idi, daima avlanmaya giderdi. Avlanmaktan döndüğü zaman, Kâbe’yi tavaf etmedikçe, sonra da Kureyşlilerin toplantı yerine uğrayarak onları selamlayıp kendileriyle biraz konuşmadıkça, evine gitmezdi. Hz. Hamza, Kureyş yiğitleri arasında en şerefli ve en güçlü olanı ve kendisinden en çok korkulanları arasında idi. Hz. Hamza Kâbe’ye doğru giderken, azadlı cariye ona: ‘Ey Umâre'nin babası! Kardeşinin oğlu Hz. Muhammed'e biraz önce Ebu'l-Hakem Amr b. Hişam tarafından yapılan kötülüğü görmüş olsaydın, sen hiç dayanamazdın. Onu orada otururken bulup sövdü saydı, hoşuna gitmeyecek şeyler söyledi, sonra da dönüp gitti. Hz. Muhammed ise ona hiçbir şey söylemedi’ dedi. Yüce Allah Hz. Hamza'nın iyiliğini dilediği için, kendisi, kadının söylediği şeylerden son derece öfkelendi ve hemen Ebu Cehili bulmak için Mescid-i Haram'a girdi. Ebu Cehil'in Kureyş’lilerden bir cemaat arasında oturduğunu gördü, ona doğru vardı. Başucuna dikildi, hemen yayını kaldırıp onun başına şiddetle vurdu. Başını fena halde yaraladı. ‘Sen misin ona sövüp sayan? İşte, ben de onun dinindeyim! Onun söylediğini söylüyorum! Gücün yetiyorsa, o yaptıklarını bana da yap bakayım’ dedi. Ebu Cehil'in mensup bulunduğu Mahzum oğullarından bazı kimseler, Hz. Hamza'ya karşı Ebu Cehil'e yardım etmek üzere ayağa kalktılar, Fakat Ebu Cehil kendi kavminden olanlara: ‘Bırakın Ebu Umâre'yi Vallahi ben onun kardeşinin oğluna çok kötü sövüp saymıştım’ dedi Hz. Hamza ertesi günü, sabahleyin Peygamberimiz (a.s.) ın yanına vardı. Ve müslüman oldu.” Yukarıdaki anlatımda da görüldüğü üzere Hz. Hamza’nın iman etmesi tamamen kabile asabiyesinin verdiği hissi bir olay üzerine gerçekleşmiştir. Kabile asabiyesi nedeniyle ilan edilen tarafgirlik daha sonra Hz. Hamza’nın yeğenine karşı yüreğinin yumuşamasına neden oldu. Onun kalbi merhametle doldu ve gerçekten iman ettiğini gelip yeğenine bildirdi. Bu olaylar zincirinde susma orucu talimatını Hz. Muhammed @ yerine getirmiş ve Hz. Zekeriya’ya @ davasını devam ettirecek oğul nasıl mucizevi bir şekilde ihsan edildiyse Hz. Muhammed’e @ de hareketini devam ettirecek Hz. Hamza ihsan edilmiştir. 7-11- (Allah şöyle buyurdu:) “Ey Zekeriya! Biz sana bir delikanlı müjdeleriz ki, onun adı Yahya’dır. Daha önce ona kimseyi adaş yapmadık.” Zekeriya: “Rabbim!” dedi “karım kısır olduğu, ben de ihtiyarlığın son sınırına vardığım halde, benim nasıl delikanlım olabilir?” Allah: “İşte böyle, dedi; Rabbin: O bana kolaydır. Daha önce, sen hiçbir şey değilken seni de Ben yaratmıştım” buyurdu. O (Zekeriya): “Rabbim!” dedi, “(delikanlım olacağına dair) bana bir işaret ver.” Allah: “Sana işaret, sapasağlam olduğun halde üç gün insanlarla konuşmamandır” buyurdu. Bunun üzerine Zekeriya, mabette kavminin karşısına çıkarak onlara: Sabah akşam / her zaman tesbih etmelerini vahyetti. (işaret etti) (Meryem Suresi 7-11) İlginçtir Hz. Hamza ile Hz. Yahya’nın @ karakterleri birbirine çok benzediği gibi sonları da birbirine çok benzer. Her ikisi de şehit olmuştur. Her ikisi de düşman saflarındaki ve emir sahiplerinden olan bir kadının kışkırtması sonucu şehit edilmiştir. Her ikisi de takvalı / vakarlı şahsiyetlerdi fakat asla zorba değillerdi. 12-15- “Ey Yahya! Kitab’a vargücünle sarıl!” (dedik) ve henüz sabi / şirki terk etmiş iken ona (ilim ve) hikmet verdik. Tarafımızdan ona sevgi / kalp yumuşaklığı / merhamet ve arınmışlık da (verdik). O, çok takvalı bir kimse idi. Ana-babasına çok iyi davranırdı; o, isyankâr bir zorba değildi. Doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağı gün ona selam olsun! (Meryem Suresi 12-15) Hz. Muhammed’in @ duasına karşılık güçlü bir şahsiyetin mümin olacağının müjdesi Hz. Zekeriya’ya @ verilen müjde metaforunda verildikten sonra sıra Hz. İsa’nın mucizevi doğumu kıssasına gelir. Habeşistan’a yapılan ilk hicrette muhacirlerin en büyük zorluk çektiği husus Habeşistan rejiminin temelini oluşturan Kilisenin yapısı ve bu yapının bağrından doğduğu teslis düşüncesi idi. Bu düşünce Hz. İsa’nın @ doğası ile ilgiliydi. Bu düşünceye göre, Kilise Hz. İsa’nın @ temsilcisi idi ve Hz. İsa da @ Allah’ın oğlu idi. Her ne kadar bu düşünce Bizans’taki kadar güçlü değilse de yine de yönetimde hayli etkin olan Habeşistan kilisesi, bu düşünceyi oldukça benimsemişti. Zira bu düşünce sayesinde Habeşistan iktidarına Allah’ın oğlu adına ortaktı. Kilise ruhbanları açısından bu düşünce devlet yönetiminden pay almak için çok önemliydi. Fakat diğer taraftan Necaşi ve onun gibi bu teslis inancına dolayısıyla kilisenin iktidara ortak olmasına karşı çıkan siyasi otoriteler de mevcuttu. Hatta kendi aralarında bir çekişmenin / mücadelenin var olduğu da söylenebilir. Daha önce hicret edip geri dönmüş müminler, Hz. İsa’nın @ doğasına getirilen yorumdan kaynaklanan ve yönetime yansıyan bu konu hakkında net bir bilgiye sahip değillerdi. İlk hicretlerinde karşılaştıkları bu duruma ait bilgi ve yapıları Mekke’ye geri döndüklerinde Hz. Muhammed’e @ bildirmişlerdi. Cenab-ı Hak ikinci kez hicret için müminleri tekrar Habeşistan’a göndermeye hazırlanan elçisine bu konuda müminleri donanımlı hale getirmesi için Hz. İsa’nın @ doğum olayı konusunda Meryem suresindeki ilgili ayetleri inzal etti. Çünkü hicret gerçekleştiğinde Mekke müşriklerinin bu kez Necaşiye elçiler gönderip muhacirleri geri iade etmesini talep edeceklerdi. Taleplerinin Necaşi tarafından kabul edilmesi için Necaşi’ye ve çevresindeki etkin kimselere hediyeler sunacaklar, ticaret hacimlerinin artırılması teklifinde bulunacaklar ve sonunda muhacirlerin dünya görüşlerinin her iki taraf için de zararlı görüşler olduğu üzerinde duracaklardı. Necaşi’nin muhacirlere sahip çıkması için Mekke müşriklerinin bu taleplerini reddetmesinin sağlanması gerekli idi. Bunu yaparken Necaşinin kendi çevresindeki otoriteler karşısında da zayıf kalmaması gerekmekteydi. Bu nedenle muhacir müminlerin hem kendilerini gayet iyi bir şekilde savunmaları hem de Necaşi’nin devletteki diğer otoritelere karşı kendi inançlarını / dinlerini doğru bir şekilde savunmaları şarttı. Bu konudaki sahip olunacak bilgi ve donanım Habeşistan’a gidecek muhacirler için çok önemliydi. Hz. İsa’nın @ doğasına yönelik sorulacak sorulara verilecek cevaplar müminlerin oradaki kaderlerini belirleyecekti. Cenab-ı Hak, Meryem suresinde nazil ettiği kıssa ile müminlerin ihtiyacını giderdi ve gerçeğin ne olduğunu da ortaya koydu. Anlatılan kıssa ile hem hristiyanları Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu inancına sürükleyen onun mucizevi doğum olayı anlatıldı hem de bu mucizevi doğumun Allah’ın yaratma çeşitlerinden birisi olduğu vurgusu ile Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olmasının yanlış olduğu belirtildi. Cenab-ı Hakk’ın yaratıcı olması nedeniyle oğul edinmekten münezzeh olduğu, Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu inancının da şirk olduğu belirtildi. Böylece O’nun oğlu iddiası ile Kilisenin Hz. İsa’yı @ temsilen kutsal bir statü ile yönetimde yer almasının da yönetimde oluşan bir şirk olduğu belirtilmiş oldu. Şirk sisteminin hangi formda olursa olsun doğru olmadığı net bir şekilde ifade edildiği için bu suredeki anlatımlardan her ne kadar Kilise otoriteleri hoşnut olmayacak olsa da söylemin dayandığı argüman kuvvetli olunca muhalefet etmek için ellerinde bir delil de bulunmayacaktı. Zira işin hakikatı buydu. Bu durumda hicret eden müminler Necaşi’nin yanında yer almış olacaklar ve Necaşi’nin eli bu ayetlerle güçlenmiş olacaktı. Hz. Muhammed @ Habeşistan Kralı olan Necaşi’yi gayet iyi tanıyordu. O’nun adalet sahibi ve tevhit ehli olduğunu bildiği için mümin muhacirlerin orada güvende olacaklarından ve diğer maddi ihtiyaçlarının da karşılanacağından emindi. Ayrıca muhacir müminler bir şekilde Kral Necaşi’nin huzuruna çıkmak ve Habeşistan’a hicret etmelerinin nedenleri sorulduğunda bu nedenleri devlet erkanı huzurunda açıklamak durumunda kalırlarsa, ellerinde bu nedenleri açıklayan bir metin olması gerekiyordu. Meryem Suresi hicret edecek müminlerin ihtiyaç duyduğu bu metni de içerecek şekilde Cenab-ı Hak tarafından elçisine inzal edildi. Meryem suresi bir yönüyle Mekke’de olup bitenleri anlatırken diğer bir yönüyle de muhacirlere karşı gerek Mekke’den gelecek müşrik elçilerin gerekse de Kilise mensuplarının kışkırtıcı argümanlarına cevap verebilecek muhtevaya sahip olarak nazil oldu. Habeşistan’a hicret edildiği zaman Hz. İsa’nın @ doğası hakkında nasıl bir inanca sahip oldukları herhangi bir şekilde gündeme geleceği zaman okunmak üzere inzal olan mucizevi doğum olayı özetle şöyle anlatılır; “Hz. Meryem tapınağın doğu tarafında inzivaya çekilir. Cenab-ı Hak kendisine bir meleği elçi olarak gönderir. Bu melek Hz. Meryem’e insan suretinde görünür. Hz. Meryem çok korkar. Elçi melek kendisinden ona bir zarar gelmeyeceğini sadece Cenab-ı Hakk’ın kendisine bir oğlu olacağının müjdesini vermek için gönderildiğini bildirir. Bu kez Hz. Meryem büyük bir şaşkınlık yaşar ve hayret içinde bunun imkânsız olduğunu zira hiçbir erkekle ilişkisinin olmadığını belirtir. Ama elçi melek bu oluşun normal yollardan değil mucizevi bir oluş olacağını bildirir. İlave olarak da bu varoluş nedeniyle doğacak oğlanın insanlara önder olacağını insanlara rahmet olacağını da bildirdikten sonra bunun Allah tarafından kararlaştırılmış bir şey olduğunu ve kimsenin bunu engelleyemeyeceğini ifade eder ve gider. Hz. Meryem bir süre sonra hamile kalmıştır. Hamileliği ilerleyince insanlardan uzak ıssız bir yere çekilir ve doğum sancıları tuttuğunda doğumdan sonra bu çocuğu insanlara nasıl açıklayacağının endişe ve korkusu içindedir. Ölüp gitmeyi ve bunları hiç yaşamamış olmayı arzular. Fakat Cenab-ı Hak, onu yalnız ve çaresiz bırakmaz. Hemen ona moral ve motivasyon için şöyle seslenilir; ‘Sen kendinin kötü kadın olarak anılacağın ve çirkin bir iş işlediğin zannedilerek lanetle aşağılanarak anılacağın düşüncesini bir kenara at. Bu düşünce ile ölmeyi falan dileme. Sen bütün çağlar boyu çok iyi olarak ve övgüyle anılacaksın. Bu nedenle sakın tasalanma. Hemen yanında ikram edilen hurma ağacının meyvelerinden ye, iç’ denilir. Kısa bir süre sonra doğum gerçekleşir ve ‘Hadi gözün aydın olsun kurtuldun, geçmiş olsun’ diye seslenilir. ‘Şayet birisiyle karşılaşacak olursan da onun sorularına asla yanıt verme. Sadece oğlunu işaret et. Susma hakkını kullan.’ diye de ilave edilir. Hz. Meryem kendisine verilen talimatları yerine getirir. Çocuğunu alıp şehre döner. İnsanlar onun zina sonucu bir çocuk doğurduğunu zannederler ve hemen aile efradına leke getirdiği şeklinde suçlamalara başlarlar. O ise suçlamalara cevap vermez ve susma hakkını kullanarak sadece çocuğunu işaret eder. Onlar ise bu cevap karşısında çok şaşırırlar. Suçladıkları Hz. Meryem susuyor, konuşmuyor ve soruların cevabı için doğurduğu çocuktan en iyi cevabı alacaklarını işaret ediyordu. Zaman içerisinde Hz. İsa @ büyür, yetişir ve Peygamber olarak seçilip gönderilir. O, kendilerini üstün, yüce ve aziz gören fakat her türlü günah ve pis işlerin içine batmış kavminin ileri gelenlerine karşı kendisinin Allah tarafından elçi olarak seçilip gönderildiğini ve kendisine rehber olarak da kitap verildiğini söyler. O, kendisinin elçiliğine rağmen Allah’ın bir kulu olduğunu, daima iyilik, ıslah, güzellik yolunda ve arınma yolunda olduğunu haykırır. Asla gururlu, kibirli, zorba olmadığını ve annesine saygılı olduğunu söyler. Hz. İsa’nın @ bu sözleri aslında muhatabı olan kendi zamanındaki zorbalara, kendini tanrı gören zalim, aşağılık, çirkin ve kirli işler yapanlara bir cevap teşkil eder. Böylece annesine yıllar önce yaptıkları suçlamalara cevap verilmiş olur. Hz. Meryem’in ona sorun diye çocuğa işaret etmesinin sebebi de böylece anlaşılır.” Anlatılan bu kıssa ile hem kendini kutsal, hatasız ve dolayısıyla gurur ve kibir içerisinde yönetimden pay almak isteyen kilise mensuplarına bir cevap verilecekti hem de mucizevi doğumu bahane ederek Hz. İsa’nın ilahi bir doğaya yani Allah’ın oğlu olduğu düşüncesine ulaşılamayacağı ortaya konulacaktı. 16-34- (Resulüm!) Kitap’ta Meryem’i de an. Hani o, ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmişti. Meryem, onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Derken, biz ona ruhumuzu / elçimizi gönderdik de o, kendisine tastamam bir insan şeklinde göründü. Meryem dedi ki: “Senden, çok esirgeyici olan Allah’a sığınırım! Eğer Allah’tan sakınan bir kimse isen (bana bir zararın dokunmaz)”. (Elçi:) “Ben, yalnızca, sana tertemiz bir delikanlı armağan etmek için Rabbinin bir elçisiyim,” dedi. Meryem: “Benim nasıl oğlum olabilir? Bana hiçbir insan dokunmadı. Ben bağy / isyankâr / azgın da değilim” dedi. (Elçi:) “Öyledir,” dedi; (zira) Rabbin buyurdu ki: “Bu bana kolaydır. Hem biz onu insanlara bir delil / şahit / önder ve bir rahmet kılacağız.” Bu, hüküm ve karara bağlanmış bir iş idi. Sonunda o(Meryem) ona (delikanlıya) hamile kaldı. Bunun üzerine onunla (karnındaki çocukla) uzak bir yere çekildi. Doğum sancısı onu bir hurma ağacına (dayanmaya) sevk etti. “Keşke” dedi, “bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!” Aşağısından ona şöyle seslenildi: “Tasalanma! Rabbin senin alt yanında bir su arkı vücuda getirmiştir. Hurma dalını kendine doğru silkele ki, üzerine taze, olgun hurma dökülsün. Ye, iç. Gözün aydın olsun! Eğer insanlardan birini görürsen de ki: ‘Ben, çok merhametli olan Allah’a oruç adadım; artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım.’” Nihayet onu (kucağında) taşıyarak kavmine getirdi. Dediler ki: “Ey Meryem! Hakikaten sen acayip / şaşırtıcı bir şey yaptın! Ey Harun’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir insan değildi; annen de bağy / azgın değildi.” Bunun üzerine Meryem çocuğu gösterdi. “Biz, dediler, beşikteki bir sabi ile nasıl konuşuruz?” Dedi ki “Ben, Allah’ın kuluyum. O, bana Kitab’ı verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, O beni mübarek kıldı; yaşadığım sürece bana salatı (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetlerini üstlenmeyi) ve zekâtı emretti. Beni anneme saygılı kıldı; beni bedbaht bir zorba yapmadı. Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağım gün esenlik banadır.” İşte İsa, Meryemoğlu. . . Hakkında şüpheye düştükleri gerçek budur! (Meryem Suresi 16-34) Hz. İsa’nın mucizevi doğumundan yola çıkarak O’nun ilahlaştırılmasının yanlış olduğu ve Cenab-ı Hakk’a evlat edinme gibi bir eksikliğin yakıştırılamayacağı Meryem Suresinin müteakip ayetlerinde zikredilir ki Habeşistan’a hicret edecek müminler bunları gittikleri yerde okusunlar. Böylece oradaki Hristiyan grupların tartışmalarında müminlerin hangi tarafta durduğu da net olarak bildirilsin. Bu ayetlerde daha da ileri gidilerek Hz. İsa’nın “Allah’ı yegâne rab edindiğini ve herkesin rabbi olduğunu” bildirdikten sonra herkesin sadece O’na kulluk etmesi gerektiği vurgulanır. Böylece Habeşistan’daki Kilise otoritesinin Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu ve kendilerinin de Hz. İsa’nın temsilcisi olduğu iddiası ile iktidardan pay alarak yönetimde tevhit yerine şirk oluşturma sevdasına yol verilmemesi gerektiği bildirilecektir. Yani yönetimde ne Mekke’deki gibi Allah’ın kızları anlayışıyla Tanrıçalar modelli bir şirk sistemi ne de Allah’ın oğlu anlayışıyla teslis modelli bir şirk sistemine yeşil ışık yakılmaz. 35-40- Bir oğul edinmek Allah'a asla yakıştırılamaz; sınırsız yüceliğiyle O böyle bir şeyin üstünde, ötesindedir! O bir şeyin olmasına hükmettiği zaman, ona yalnızca “Ol!” der -ve o (şey hemen) oluverir! (İsa şunu da söyledi:) Muhakkak ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O'na kulluk ediniz. İşte doğru yol budur. Sonra guruplar kendi aralarında ayrılığa düştüler. Büyük güne şahit olunduğu zamanda vay o kafirlerin haline! Onlar, bizim huzurumuza çıkacakları gün, neler görüp işitecekler! Fakat o zalimler bugün açık bir sapıklık içindedirler. (Resulüm!) Sen onları pişmanlık ve üzüntü günü hakkında uyar. Çünkü onlar hâlâ umursamazlık gösteriyor ve (o Gün'ün geleceğine) inanmıyorlar. Yeryüzüne ve onun üzerindekilere ancak biz varis oluruz (her şey gider, biz kalırız) ve onlar ancak bize döndürülürler. (Meryem Suresi 35-40) Habeşistan’a hicret edecek müminlerin gittikleri yerde Hz. Muhammed’i @ de anlatmaları ve kendilerinin onu izlemeleri nedeniyle memleketlerinde baskıya maruz kaldıklarını ve yurtlarını terk etmek zorunda kaldıklarını muhataplarına anlatmaları gerekiyordu. Bu anlatımlar için Cenab-ı Hak, onlara yine aynı surenin müteakip ayetlerinde Hz. İbrahim’in @ mücadelesini kıssa olarak nakleder. Bu kıssa ile Mekke’deki mücadele arasında metafor yapar; “Nasıl ki Hz. İbrahim @ doğruluk ve dürüstlük abidesi bir peygamberdir, Hz. Muhammed’de @ aynı özelliklere sahip bir peygamberdir. O öylesine doğru ve dürüsttür ki daha ona peygamberlik görevi verilmeden önce onun Mekke’deki lakabı “Hz. Muhammed’ül Emin” dir. Hz. Muhammed @ de tıpkı Hz. İbrahim @ gibi kavminin son derece nazik bir üslup ile şirk sistemini terk etmesini ister. Bu sistemin kendilerine bir fayda getirmediği, toplumun sorunlarını çözmediği gibi, kavimlerini felakete götürdüğünü bildirir. Bu nedenle toplumunu felaketten kurtarmak için kendisine inzal edilen tevhidi dünya görüşünü benimsemelerini ister. Yine nasıl ki Hz. İbrahim @ babasına en nazik hitabıyla şeytana itaat etmemesini ve onun Allah’a asi olduğunu ve Allah’ın ise insanlara son derece merhametli olduğunu söylediyse aynı şekilde Hz. Muhammed @ de kendi kavminin büyüklerine Şeytan Ebu Cehil ve onun gibilere itaat etmemesini bu metaforla bildiriyor. Cenab-ı Hakk’ın Mekke insanına merhameti nedeniyle gönderdiği ilahi öğretiye uymalarını, Allah’a asi olan Şeytan Ebu Cehil’i takip etmemelerini aynı metafor ile öğütler. Aksi takdirde O’nun Mekke halkının zarar görmesinden korktuğunu bildirir. Bunun üzerine Mekke’nin müşrik elebaşıları, şirk sisteminin devamından yana tavır koyduklarını ve Hz. Muhammed’in @ rejimi değiştirmek istemesine karşı durduklarını bildirirler. O’nun Tevhidi Dünya Görüşünü rejim olarak getirmeye çalışmasına onların engel olmaya çalıştıklarına değinirler. Bu amaçla o müşrik elitlerin ona ve bağlılarına olmadık işkence, baskı ve şiddeti uyguladıklarını belirtirler. Mekke elitlerinin bu hareketleri babasının Hz. İbrahim’i taşlaması metaforu ile bildirilir. Fakat tıpkı Hz. İbrahim’in @ babasının esenliğini ve bağışlanarak zarar görmesini istememesi gibi Hz. Muhammed @ de kendi kavminin selametini, esenliğini ve mutluluğunu istediğine ve onlara bir zarar gelmesini asla arzu etmediğine değinir. Ayrıca Hz. İbrahim’in hicret etmesi ile müminlerin Mekke’den uzaklaşmalarının ve Habeşistan’a hicret etmelerinin birbirine oldukça benzeştiğini belirtir. Nasıl ki Hz. İbrahim @ kendi vatanını ve kendi kavmini terk ederek hicret etti ve bu hicret nedeniyle çok büyük lütuflara mazhar olduysa aynı şekilde müminlerin de Mekke’yi terk ederek gidecekleri yerlerde çok büyük nimetlere kavuşacaklarını ve çok büyük bir şöhrete / makama erişeceklerini müjdeler.” 41-50- Kitap'ta İbrahim'i de an. Zira o, doğruluk ve dürüstlük abidesi bir peygamberdi. Bir zaman o babasına dedi ki: “Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin kulluk ediyorsun? Babacığım! Hakikaten sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Öyle ise bana uy ki, seni düz bir yola çıkarayım. Babacığım! Şeytana kulluk etme! Çünkü şeytan, çok merhametli olan Allah'a asi oldu. Babacığım! Allah tarafından sana azap dokunup da şeytanın yakını olmandan korkuyorum.” (Babası:) “Ey İbrahim”! dedi, “sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, ant olsun seni taşlarım! Uzun bir zaman benden uzak dur!” İbrahim: “Selam sana” dedi, “Rabbimden senin için mağfiret dileyeceğim. Çünkü O bana karşı çok lütufkardır. Sizden de Allah’ın dışında taptığınız şeylerden de uzaklaşıyor ve Rabbime yalvarıyorum. Umulur ki (senin için) Rabbime dua etmemle bedbaht (emeği boşa gitmiş) olmam.” Nihayet İbrahim onlardan ve Allah’tan başka taptıkları şeylerden uzaklaşıp bir tarafa çekildiği zaman biz ona İshak ve Yakup’u bağışladık ve her birini peygamber yaptık. Onlara rahmetimizden bağışta bulunduk; kendilerine haklı ve yüksek bir şöhret nasip ettik. (Meryem Suresi 41-50) Habeşistan’a hicret edecek müminlerin hicret ediş gerekçelerini de ortaya koymak için geliştirilecek söylem konusunda da Cenab-ı Hak müteakip ayetlerde yol gösterir. Sözkonusu ayetlerde; “Tıpkı Hz. Musa @, Hz. Harun @, Hz. İsmail @ ve Hz. İdris @ gibi Hz. Muhammed’de @ doğruluk ve dürüstlük timsali bir şahsiyet olup kendisine ilahi öğreti vahyedilmekte ve ona vahyedilen mesajlarda da insanlara salatı ikame (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetlerini üstlenme) ve zekât emredilmektedir. O Hz. Adem’den @ beri gelen seçkin insanların yolunu izlemektedir. Fakat Mekke’nin müşrik elitleri ise bu peygamberlerin çizgisini bırakmış, salatı terk etmiş ve nefislerinin arzuları peşinde koşturmaktalar. Hicret ederek Habeşistan’a sığınmış müminler ise kavimleriyle beraber oldukları zamanda yaptıkları kötülüklere tövbe etmiş ve gittikleri yanlış yoldan Hz. Muhammed’in@ çağrısı ile dönmüş kimselerdir. Onlar kendi kavimlerini içine düştükleri sapıklık ve zulüm ortamından kurtarıp onları diriltmek arzusundadırlar. Onlar toplumsal bir diriliş ile dirilip cennet gibi bir yaşam arzusu içindedirler. Onlar hem bu dünyada hem de ahirette cenneti arzulamaktadırlar. Ama şirk zulmü içerisinde olan kendi kavimleri ise içinde bulundukları ortamı benimsemişler ve bu ortamdan çıkmayı asla arzu etmemektedirler. Onlar ölü bir toplum olduklarını ve bir daha asla dirilmeyeceklerini, dirilmelerinin de imkânsız olduğunu iddia etmektesdirler. Onlar “böyle gelmiş böyle gider”, “bu gidişatı kimse tersine çeviremez” şeklindeki iddialara benzer iddiaları öldükten sonra dirilmenin imkansızlığı metaforu ile ifade ederler. Onların bu iddialarına karşı biyolojik ve toplumsal ölümden sonra dirilişin mutlak olduğu belirtilir.” 51-72- (Resulüm!) Kitap’ta Musa’yı da an. Gerçekten o ihlas sahibi idi ve hem resul hem de nebi idi. O’na Tur’un sağ tarafından seslendik ve gizemli bir konuşma için onu (kendimize) yaklaştırmıştık. Rahmetimizin bir sonucu olarak ona kardeşi Harun’u bir peygamber olarak armağan ettik. (Resulüm!) Kitap'ta İsmail’i de an. Gerçekten o, sözüne sadıktı, resul ve nebi idi. Halkına salatı (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetlerini üstlenmeyi ya da destek olmayı) ve zekâtı emrederdi; Rabbi nezdinde de hoşnutluk kazanmış bir kimse idi. Kitapta İdris’i de an. Hakikaten o, pek doğru bir insan ve bir peygamberdi. Onu üstün bir makama yücelttik. İşte bunlar, Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerden, Âdem’in soyundan, Nuh ile birlikte (gemide) taşıdıklarımızdan, İbrahim ve İsrail (Yakup)’in soyundan, doğruya ulaştırdığımız ve seçkin kıldığımız kimselerdendir. Onlara, çok merhametli olan Allah’ın ayetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı. Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar “salatı” (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetlerini üstlenmeyi ya da destek olmayı) bıraktılar; nefislerinin arzularına uydular. Bu yüzden ileride sapıklıklarının cezasını çekecekler. Ancak tövbe edip, iman eden ve ıslah edici eylemlerde bulunan kimseler hariçtir. Bunlar cennete girecekler. Ve hiçbir haksızlığa uğratılmayacaklardır. O cennet, çok merhametli olan Allah’ın, kullarına gıyaben vadettiği Adn cennetleridir. Şüphesiz O’nun vaadi yerine gelecektir. Orada onlar asla boş ve yararsız bir söz işitmeyecekler; iç huzuru ve esenlik dileğinden başka hiçbir söz! Orada, sabah-akşam / her zaman kendilerine ait rızıkları vardır. Kullarımızdan, takva sahibi kimselere verdiğimiz cennet işte budur. Biz ancak Rabbinin emri ile ineriz. Önümüzde, arkamızda ve bunlar arasında olan her şey O’na aittir. Senin Rabbin unutkan değildir. (O) göklerin, yerin ve ikisi arasındaki şeylerin Rabbidir. Şu hâlde O’na kulluk et; O’na kulluk etmek için sabırlı ve metanetli ol. Hiç, ismi O’nunla birlikte anılmaya değer bir başkasını tanıyor musun? İnsan der ki: “Öldüğüm zaman sahi diri olarak çıkarılacak mıyım?” İnsan düşünmez mi ki, daha önce o hiçbir şey olmadığı halde biz kendisini yaratmışızdır? Öyle ise, Rabbine and olsun ki, muhakkak surette onları şeytanlarıyla birlikte mahşerde toplayacağız; sonra onları diz üstü çökmüş vaziyette cehennemin çevresinde hazır bulunduracağız. Sonra her milletten, rahman olan Allah’a en çok asi olanlar hangileri ise çekip ayıracağız. Çünkü orayı boylamaya daha çok müstahak olanları elbette biz daha iyi biliriz. Sizin her biriniz onu görebilecek bir noktaya varacaksınız. Bu, Rabbin için kesinleşmiş bir hükümdür. Sonra biz, Allah’tan sakınanları kurtarırız; zalimleri de diz üstü çökmüş olarak orada bırakırız. (Meryem Suresi 51-72) Necaşi’nin huzuruna çıkıldığında okunacak olan metinde yer alması gereken en önemli konulardan birisi de haklı olan tarafı belirleme kriteri idi. Bir tarafta hicret edenler mülteci konumundaki kimseler diğer tarafta ise onların iade edilmesini isteyecek olan Mekke müşrik elitlerinin elçileri olacaktı. Necaşi ve çevresindeki devlet görevlilerinin dünyevi çıkarları gözeterek ve siyasi rant hesabı yaparak muhacirler yerine Mekke’nin güçlü, zengin ve elit müşriklerinden yana tavır koyması pek tabii bir durum olacaktır. Bu nedenle onların dikkatlerini hakka ve haklının yanında olmaya çekmek gerekmektedir. Doğruluk ve haklılığın, güçte, makamda, taraftar çoğunluğunda ve malda değil doğruluk, dürüstlük ve hakta olduğu vurgulanmalıydı. Gerçek haklının, Hakk’ın safında olanların eninde sonunda mutlaka galip geleceğini, şayet onlar bu dünyada galip gelemeseler de herkesin ahirette Cenab-ı Hakk’ın huzurunda hesaba çekileceği dile getirilmeliydi. O büyük mahkemede inkarcıların / zalimlerin hiçbir torpil ve yardımcılarının olmayacağına işaret edilerek Necaşi ve çevresindeki devlet görevlileri uyarılmalıydı. Böylece Necaşi’nin etrafındaki bürokratların Mekkeli müşrik elçilerin sundukları hediyelere aldanmalarının önünü geçilebilirdi. Müşriklerin sahip oldukları mal / mülk ve evlat / işgücü / askeri güçlerini toplumda hak ve adaleti tesis etmek yerine zulüm yapma aracı olarak kullandıklarına değinilerek onların haksızlıklarının ortaya konması Necaşi ve etrafındaki devlet yetkililerinin mümin muhacirlerden yana tavır koymasını sağlayacaktı. Bu noktada Cenab-ı Hak, müşrik elitlerin yaptıkları bir zulüm örneğini elçisine hatırlattı. Yakın geçmişte şöyle bir olay yaşanmıştı. Müşrik elitlerden birisinden bir mümin alacağını istemişti. O azgın müşrik borcunu ödememek için alaycı bir üslupla “madem ki öldükten sonra diriltileceğiz ve orada hesaplaşacağız borcumu o zaman ödeyeyim. Nasıl olsa Allah bana daha fazla mal / mülk ve evlat / işgücü verecek” demişti. Böylece o azgın müminlerin ahiret / hesap günü inancıyla alay etmiş ve sahip olduğu ekonomik ve sosyal üstünlüğünü halka zulüm yapmada kullanmıştı. Necaşi’nin huzurunda yapılacak tartışmada müşrik elitlerin bu yaptıkları gündeme getirilirse Necaşi ve etrafındaki yetkililer kendi inançları da olan hesap / ahiret günü ile müşriklerin dalga geçtiklerini öğrenecekler ve mümin muhacirlere sahip çıkabileceklerdi. Müşriklerin Ebu Cehil gibi şeytanların kışkırtmalarına kapılarak toplumda huzuru bozduklarını ve bu huzursuzlukta zulüm gören Mekkelilerin kendilerine sığındıklarını anlayacaklardı. Bu örnek, mümin muhacirlerin Habeşliler gözünde haklı olmalarını ve oraya kabul edilmelerini sağlayacak en önemli unsurlardan biri olacaktı. Bu hususları içeren mesajlar aynı surenin devam eden ayetlerinde şöyle nazil olur; 73-87- Kendilerine ayetlerimiz ayan beyan okunduğu zaman inkâr edenler, iman edenlere: “(bu) iki insan topluluğundan konum olarak hangisi daha üstün ve güçlü, topluluk olarak hangisi dahi iyi / daha seçkindir?” Dediler. Onlardan önce de dünyevî güç ve dış görünüş olarak daha güzel olan nice nesilleri yıkıp yok ettik. De ki: “Kim sapıklıkta ise, çok merhametli olan Allah ona mühlet verir! Ama sonunda kendilerine vaad olunan şeyi -ya azabı (müminler karşısında yenilgiyi) veya kıyameti- gördükleri zaman, mevki ve makamı daha kötü ve askeri daha zayıf olanın kim olduğunu öğreneceklerdir.” Allah, doğru yola gidenlerin hidayetini artırır. Sürekli kalan iyi işler, Rabbinin nezdinde hem mükafat bakımından daha hayırlı hem de akıbetçe daha iyidir. (Resulüm!) Âyetlerimizi inkâr eden ve “Muhakkak surette bana mal ve evlat verilecek” diyen adamı gördün mü? O, gaybı mı biliyor, yoksa Allah’ın katından bir söz mü aldı? Kesinlikle hayır! Biz onun söylediğini yazacağız ve azabını uzattıkça uzatacağız. Onun dediğine biz varis oluruz, (malı ve evladı bize kalır); kendisi de bize yapayalnız gelir. Çünkü böyleleri kendilerine bir itibar ve kuvvet (vesilesi) olsun diye Allah’tan başka tanrılar edinirler. Hayır, hayır! (Taptıkları), kendilerine yapılan kulluğu tanımayacaklar ve onlara hasım olacaklar. Şeytanları kafirlerin üzerine gönderdiğimizi ve onları kışkırttıklarını görmüyor musun? Öyle ise onlar hakkında acele etme. Biz onlar için (günlerini) teker teker sayıyoruz. Takva sahiplerini heyet halinde çok merhametli olan Allah’ın huzurunda toplayacağımız gün ve günahkarları da suvarmaya götürülen susuz bir sürü gibi cehenneme sürüklediğimiz gün, (İşte o gün, bu dünyadayken) O sınırsız rahmet Sahibiyle bir bağ, bir bağlantı içine girmemiş kimse şefaatten pay alamayacaktır. (Meryem Suresi 73- 87) Habeşistan’a gidecek müminlerin donanımlarını tamamlamak için Cenab-ı Hak, son bir hususu daha bildirir. O husus surenin başında yer alan konu ile bağlantılıdır. Necaşi ve Habeşistan yöneticileri huzurunda bildirge olarak okunacak bu surenin konu bütünlüğü son kısımla sağlanır. Tıpkı Hz. İsa’nın @ Allah’ın oğlu olduğu iddiası ile Necaşi’nin otoritesine ortak olmak isteyen Kilise mensupları gibi Mekke müşrik elitleri de Hz. Muhammed @ için aynı tarzda bir söylem ürettikleri bildirilecekti. Müminlerin Habeşistan’a birinci hicretlerinde Habeşistan yönetiminin desteğini almaları ve Arap Yarımadasındaki Ehli Kitap kabilelerin de Hz. Muhammed’e @ destek vermeleri Mekke müşrik elitlerini Hz. Muhammed’in @ de Bizans modelinde bir yönetim istediği şeklinde bir iftira atmalarına neden olmuştu. Onlara göre, madem ki Hz. Muhammed’i @ ehli kitap kabileler destekliyor ve Habeşistan yönetimi müminlere kucak açıyor o halde onun istediği tevhidi dünya görüşü hristiyan dünya ile aynı blokta olmak ve onların teslis inancının oluşturduğu yönetim modeline dönmektir. Yani nasıl hristiyan dünya Hz. İsa @ Allah’ın oğlu diye teslis inancını benimsedi ve Kiliseyi de Hz. İsa’nın @ temsilcisi olarak yönetime ortak ettilerse, Hz. Muhammed @ de Rahman’ın oğlu olarak Mekke yönetiminde yerini almak istiyor şeklinde Hz. Muhammed’in @ mesajını saptırmak istiyorlardı. Habeşistan’a gerçekleştirilecek ikinci hicrette müminlerin bu söylemi asla kabul etmedikleri ve şirkin hiçbir türüne prim vermediklerini ortaya koymak için Meryem Suresinin son kısmında bu hususa işaret edildi. Cenab-ı Hak, bu kısımdaki ayetlerle istisnasız bütün insanların Allah’a kul olduğunu belirterek peygamberler dahil hiç kimsenin ayrıcalıklı olmadığı, herkesin ahirette hesaba çekileceği ve hiç kimsenin sorumsuz olmadığını vurgular. Ayrıca Mekke müşrik elebaşıların Hz. Muhammed @ için yaptıkları çirkin iftiranın büyüklüğünü ifade etmek için bu iftira nedeniyle az kalsın yerlerin, göklerin ve dağların parçalanıp yok olacağını bildirir. Bu ifade ile eğer Habeşistan teslis modelinde bir şirki kabul edecek olursa mevcut yönetimin bölüneceğini toplumun parçalanacağını ve otoritenin yıkılacağına da işaret ederek uyarısını yapar. Böylece Hz. İsa’nın @ da Allah’ın oğlu olamayacağı ve Kilise mensuplarının ilahi bir misyon payesi kazanarak Necaşi’nin otoritesine ortak olamayacağının ve yönetimdeki kuvvetleri farklı otoritelere bölerek şirk oluşturmanın yanlışlığı ortaya konulur. Daha sonra Allah’ın kâinatta yegâne hâkim oluşu metaforundan yola çıkarak insanların yönetimlerinde de kuvvetler birliği olması gerektiğinin altı çizilir. Ayrıca insanların hangi makamda olurlarsa olsunlar mutlaka hesap vereceklerini ve bu nedenle de yönetim şeklinin hesap verilebilirlik üzerine kurulması gerektiği ifade edilir. 88-98- “Rahman çocuk edindi” dediler. Hakikaten siz, pek çirkin bir şey ortaya attınız. Bundan dolayı, neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp düşecektir! Rahman’a çocuk isnadında bulunmaları yüzünden. Halbuki çocuk edinmek Rahman’ın şanına yakışmaz. Göklerde ve yerde olan herkes istisnasız, kul olarak Rahman’a gelecektir. O, bunların hepsini kuşatmış ve sayılarını tesbit etmiştir. Bunların hepsi de kıyamet gününde O’nun huzuruna tek başına (yapayalnız) gelecektir. İman edip de iyi davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için çok merhametli olan Allah, (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır. (Resulüm!) Biz Kur’an’ı, sadece, onunla Allah’tan sakınanları müjdeleyesin ve şiddetle karşı çıkan bir topluluğu uyarasın diye senin dilinle (indirilip okutarak) kolaylaştırdık. Biz, onlardan önce nice nesilleri helak ettik. Sen, onlardan herhangi birinden (bir varlık emaresi) hissediyor veya onlara ait cılız bir ses işitiyor musun? (Meryem Suresi 88-98) 9.2. Habeşistan’a Hicret Edeceklerin Hazırlıkları Habeşistan’a yapılacak hicretin bilgi alt yapısı Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği surelerle hazırlanmaktaydı. Bu kapsamda olmak üzere Taha süresi de inzal oldu. Bu sure hicret edeceklere Mekke’deki gelişmeleri Hz. Musa’nın @ kıssası üzerinden özetlediği gibi onların hicret ettikleri yerde nasıl davranmaları gerektiği hususunda uyarıları da içermektedir. Böylece muhacir müminler Habeşistan’a tam donanımlı olarak gideceklerdir. Sure bir diğer yönüyle Hz. Ömer’in iman etmesi ve sonrasındaki gelişmelere de aynı kıssa kapsamında işaret etmektedir. Cenab-ı Hak kıssaları öyle anlatmaktadır ki hem o andaki yaşanmışlıklara hem de hicret edecek müminlerin yaşayacakları olaylara yönelik mesaj içermektedir. Hicret edecek müminler, göç için gerekli olan maddi ihtiyaçları sağlamak üzere de hazırlıklar yapmaktaydı. Hatta bu hususta şu rivayet hem Habeşistan’a göç hazırlıklarını hem de Hz. Ömer’in psikolojik durumunu anlatır. Leylâ Hatun der ki: "Habeş ülkesine doğru gitmeye hazırlandığımız sırada, (kocam) Âmir, bazı ihtiyaçlarımızı sağlamak üzere yanımdan ayrılıp (çarşıya) gitmişti. Ömer b. Hattab, beni görünce, gelip başucuma dikildi. Kendisi o zaman müşrikti, daha Müslüman olmamıştı. Bize karşı çok sert ve katı davranırdı. Kendisinden hep eza ve cefa çeker dururduk. Bana: 'Ey Ümmü Abdullah [Ey Abdullah'ın annesi]! Demek, buradan gidiş var ha?' dedi. Ben de: 'Evet! Vallahi, artık Allah'ın yerlerinden bir yere çıkıp gideceğiz. Siz bizi işkencelere uğrattınız ve ezdiniz! Allah bize bir kurtuluş ve çıkış yolu açıncaya kadar, oralarda kalacağız dedim. Bana: 'Allah size yoldaş olsun!' dedi. Kendisinden o güne kadar hiç görmediğim bir yumuşaklık ve yufka yüreklilik gördüm. Sonra dönüp gitti. Sanırım ki, bizim gidişimiz ona üzüntü vermişti. O sırada, Âmir işini bitirip yanıma gelince, kendisine: 'Ey Abdullah'ın babası! Biraz önce Ömer'in bize karşı gösterdiği yumuşaklığı ve yufka yürekliliği, gideceğimize duyduğu üzüntüyü bir görmeliydin!’ dedim. Amir 'Sen onun Müslüman olacağını mı umuyorsun?' dedi. Ben: 'Evet! Umuyorum' deyince, Âmir: 'Şunu iyi bil ki; sen Hattab'ın eşeğinin Müslüman olduğunu görünceye kadar, o kişi Müslüman olmaz!' dedi. Ömer'den o zamana kadar görülegelen sertlik ve Müslümanlığa karşı kaskatı yüreklilik, kendisinden böylece ümit kestirmişti. ([2] ) Bu rivayette belirtildiği üzere Hz. Ömer Leyla Hatuna yumuşak davranmıştı. Çünkü dış ilişkileri gayet iyi bilen Hz. Ömer, bu göç ile sosyal krizin Mekke Yönetiminin yıkılmasına kadar gidebilecek uluslararası boyut kazanacağından korkuyordu. Bu göçlerin gerçekleşmesi halinde sorunun ne kadar büyüyeceğini ve çözülemez noktaya geleceğini tahmin etmekteydi. ​ 9.3. Muhacirlerin Bilgice Donatılması Kapsamında Hz. Muhammed’in @ Mücadelesinin Özetlenmesi Habeşistan’a hicret edecek müminlere gittikleri yerde neden muhacir olduklarını anlatmaları gerekiyordu. O dönemde bir konuyu / olayı en iyi anlatım şekli, bir olayı başka bir olayın kıssasına metafor yaparak anlatmaktı. Cenab-ı Hak Hz. Muhammed’in @ peygamberliği, peygamberlik öncesi ve mücadelesini Hz. Musa’nın @ hayat hikayesine metafor yaparak anlatmak için Taha suresini inzal eder. Muhacirlerin kendi peygamberlerini Habeşlilerin de peygamberlerinden biri olan Hz. Musa @ üzerinden anlatması onlarda olumlu etki edecekti. Zira onlar ile aynı kaynaktan gelen bir dinin mücadelesini yapan kişileri yurtlarında misafir etmeleri kolaylaşacaktı. Yani özellikle Habeş halkının Mekkeli muhacirleri benimsemeleri bu kıssalarda anlatılan kendi dini şahsiyetleri ile muhacirlerin mücadele kahramanı arasında bağ kurmaları ile mümkün olacaktı. Aynı peygamberlere inandıklarını gören Habeşliler muhacirleri Mekkeli müşriklere karşı yaptıkları mücadelede yalnız bırakmayacaklardı. Diğer taraftan Taha suresi aynı zamanda Hz. Muhammed’in @ iki Ömer’den birinin iman edip bu yolda kendisine yardımcı olması için yaptığı duaya cevaptı. O, tevhidi dünya görüşünün Mekkelilerce benimsenmesindeki tıkanıklığın Mekke’nin güçlü şahsiyetlerinin kazanılması ile aşılabileceğini düşünmekteydi. Cenab-ı Hak kendisine destek vermeye söz vermişti ve O bu hususta söz verdiği yardımın müjdesini Taha Suresinin ilk 40 ayeti ile verdi. Bu surenin başlangıcında elçisine Kur’an’ın sıkıntı çekmek, çaresiz ve mutsuz olmak için indirilmediğini onun Allah’tan korkanlara öğüt vermek için indirildiği belirtilerek moral verilir. Ayrıca her şeyin Allah’ın kontrolü altında olduğunu ve O’nun bu hakimiyetini Rahman isminin tecellisi ile merhamet, rahmet ve şefkatiyle gerçekleştirdiğini, şiddete ve işkenceye maruz kalanların çektikleri çile ve acılara Cenab-ı Hakk’ın kayıtsız kalmayacağı zira O’nun merhameti bütün arşı kapladığı ve olan biten her şeyi bildiği, sonunda bütün bu acılardan kurtulacakları ve bu nedenle de canını sıkmaması belirtilir; Rahman ve Rahim Allah Adına 1-8- Ta. Ha. Biz, Kur’an’ı sana, güçlük çekesin (çaresiz, sıkıntılı, bunalımlı ve mutsuz olasın) diye değil, ancak Allah’tan korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik. / indirmekteyiz. (Kur’an) yeri ve yüce gökleri yaratan Allah tarafından indirilmiştir / indirilmektedir. Rahman, Arş’a istiva etmiştir. Göklerde, yerde ve ikisi arasında bulunan şeyler ile toprağın altında olanlar hep O’nundur. Sözü (ister gizle ister) açığa vur, O [insanın] gizli [düşüncelerini de] bilir, gizlinin gizlisi (duygularını) da. Allah, kendisinden başka ilah olmayandır. En güzel isimler O’na mahsustur. (Taha Suresi 1-8) Cenab-ı Hak bu girişten sonra Hz. Muhammed’e @ elçilik görevi verilmesini Hz. Musa’nın peygamberlik görevinin verildiği sahne ile anlatır. Nasıl ki Hz. Musa @ geceleyin çölde ailesiyle giderken yolunu kaybettiği zaman kendisine rehber ya da yolunu aydınlatacak meşale ararken uzak bir yerden bir ateş / ışık gördüyse ve hemen o ateşe / ışığa doğru gittiyse aynı şekilde Hz. Muhammed @ de Mekke’yi içine düştüğü buhrandan kurtaracak yol ararken Hira mağarasında kendisi bir ateş / ışık / nur görmüştür. Bu ateşten / ışıktan / nurdan alınacak meşale insanların yolunu aydınlatacak ve onları doğru yola götürecekti. İşte o ışık / nur / ateş Cenab-ı Hakk’ın yoludur, O’nun ideolojisidir. Böylece Hz. Muhammed @ ilahi rehberlik ile yönlendirilecek bir elçidir artık. Tıpkı Hz. Musa @ gibi. 9-10-Musa’nın haberi sana ulaştı mı? Hani o, bir ateş görmüş ve ailesine: “Bekleyin! Eminim ki bir ateş gördüm. Belki ondan size bir meşale getiririm veya ateşin yanında bir rehber bulurum,” demişti. (Taha Suresi 9-10) Nasıl ki Hz. Musa @ ateşin / ışığın yanına geldiğinde Cenab-ı Hak kendisine seslenmiş ve onun kutsal bir vadi Tuva’da (kutsal bir yol üzerinde) olması nedeniyle bütün işlerini, malını mülkünü bir tarafa bırakıp harekete geçmesi (pabuçlarını çıkarması deyimiyle anlatılmıştır) ve bu uğurda gerekirse vatanını, ailesini, kavmini, malını, mülkünü ve işini bırakması / terk etmesi ve sadece bu yolda ilerlemeye seferber olması gerektiği emredilmiş ise Hz. Muhammed @de Kutsal bir vadi olan Bekke’de yaşamaktadır ve Cenab-ı Hak kendisine Kabe’nin kutsal kuruluş ilkelerine / kutsal yola geri dönüş için kolları / paçaları sıvayıp harekete geçmesini ve bu uğurda her şeyinden vazgeçmesini emreder. Yani kutsal yolda ilerleme konusunda kendisine ayak bağı olacak ne varsa onlardan kurtulması gerektiği emredilir. Yine Hz. Musa @ örnekliği üzerinden Hz. Muhammed’e @; “zamanı insanlardan gizlense de vaat edilen son saatin (toplumsal ve / veya kozmik kıyametin) mutlaka geleceği ve o son saat geldiğinde bütün herkesin hesap vereceği bildirilir. Şayet O’nun rehberliğinden ayrılarak birilerinin arzularına uyulacak olursa mahvolunacağının altı çizilir. Kendisinin elçisi olarak elinden gelen her türlü çaba ve gayreti göstermesi emredilir.” 11-16-Oraya vardığında kendisine (tarafımızdan): “Ey Musa!” diye seslenildi: “Muhakkak ki ben, evet ben senin Rabbinim! Hemen pabuçlarını çıkar! (her şeyini bir kenara bırakıp sadece bu işe koyul) Çünkü sen kutsal vadi Tuva’dasın!” “Ben seni seçtim. Şimdi vahyedilene kulak ver.” “Muhakkak ki ben, yalnızca ben Allah’ım. Benden başka ilah yoktur. Sadece bana kulluk et ve adımın anılıp şanımın yücelmesi için tüm destek ve çabanı seferber et. (salat et) (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetlerini üstlen)” “Çünkü her ne kadar (herkesten) gizli tutmuşsam da, herkese çabasının karşılığı verilsin diye son saat kesinlikle gelecektir.” “Ona inanmayan ve nefsinin arzularına uyan kimseler sakın seni ondan (kıyamete inanmaktan) alıkoymasın; sonra mahvolursun!” (Taha Suresi 11-16) Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’in @ peygamberlik öncesi izlemiş olduğu hayat felsefesinde ve yaşam biçiminde peygamberlik görevi ile birlikte bir evrilme olması gerektiğini Hz. Musa’nın @ Asası metaforu ile anlatır. Bilindiği üzere geçmiş toplumlarda bütün krallar ellerinde “asa” taşırlardı. Başlığına kurt, kartal, yılan vb. şekiller verilen bu asalar kralların ideolojilerini ve bu ideolojiye göre uyguladıkları politikayı (bugünkü ifade ile politik partilerin amblemini) sembolize ederdi. “Asa” aynı zamanda sahibinin birikimini ve tecrübesini de ifade etmekteydi. Hz. Musa @ Medyen diyarına gitmeden önce Mısır’ın en gözde prensiydi. Mısır’ın tüm imar, bayındırlık ve üretim işlerini başarıyla yürütüyordu. Bu nedenle devleti yönetme konusunda bir hayli bilgi birikimi ve tecrübe elde etmişti. Ancak kıptiyi öldürmesi nedeniyle Mısır’dan kaçmak zorunda kalmış ve Medyen diyarına gitmişti. Orada çöl hayatının zorlukları ile yeni bir hayata atılmıştı. O, çobanlık yapıp koyunlarına bakıyor ve ailesi ile birlikte hayatını sürdürüyordu. Onun hayatına ilişkin politikası, asasının bu işler için kullanımı ile ilgiliydi. Bu durum kıssada Hz. Musa’nın @ asası ile davarlarına yaprak silkmesi ve kendisi için faydalı işlerde kullanması şeklinde ifade edilir. Aynı zamanda şehir dışında çölde yaşamanın inceliklerini de tecrübesine katmıştı. Fakat Hz. Musa’nın @ aklı fikri arkasında bıraktığı Mısır’da idi. Zira kendi kavmi orada köle vaziyetteydi. Firavun iyice azmıştı ve kavmine zulmediyordu. Cenab-ı Hak, Hz. Musa’nın @ Mısır’a geri dönüp Firavun ile mücadele etmesini ve İsrailoğullarını zulümden kurtarmasını diliyordu. Bu amaçla Hz. Musa’yı @ elçi olarak seçti. Ancak O’nun bu vazifeye seçildiğini bildirmek ve bu görev için yeterli donanıma sahip olduğunu göstermesi kendisine gerekiyordu. Zira Hz. Musa @ Firavun rejimiyle mücadele etmenin ne kadar zor olduğunun farkındaydı. Tek başına mücadele edemeyeceğini düşünüyordu. Bu nedenle Cenab-ı Hak, Hz. Musa’nın @ geldiği aşamaya kadar edindiği birikim ve tecrübesinin Firavun ile mücadelede yeterli olduğu konusunda kendisini ikna etmek için asasını “Hayye”ye dönüştürerek işaretini vermişti. Hz. Muhammed @ de Darün Nedve’de bulunduğu yıllarda yönetim tecrübesini kazanmıştı. Zaten dedesi Abdülmuttalip zamanında Darün Nedve’nin kültürünü teneffüs etmişti. Hz. Hatice ile evliliğinden Hira mağarasında vahiy gelinceye kadar olan süreçte de tıpkı Hz. Musa @gibi ailesini geçindirmek için çalışıp çabalıyordu. Onun asasını ifade eden hayat felsefesi ailesinin geçimi için ticaret yapmaktı. Ancak o da ne zaman ki Mekke’yi içinde yaşadığı zulümden ve gelecekte bekleyen tehditlerden kurtarmak için kutsal bir vadide / yolda / davada kafa yormaya başladığı için Hira mağarasına çekilmişti. İşte o zaman Cenab-ı Hak, O’nu da elçi olarak seçip davasında yol göstermeye başladı. Cenab-ı Hak, “Hz. Musa’ya @ asasını attırması ve asanın oradan oraya koşturup duran uzun ömürlü bir yılan / hayyeye dönüştürmesi” ifadesiyle onun şimdiye kadar elde ettiği birikim ve tecrübesini bundan sonra kendi ailesinin geçinmesi için değil kutsal davası için koşturan ve kendi toplumuna hayat vermeye çalışan bir politika için kullanmasını anlatır. Bu anlatım tarzı ile Hz. Muhammed’in @ de artık kendi geçimi için yaptığı ticarete dayalı pasif politikasını terk ederek sahip olduğu birikim ve tecrübesini Mekkelilerin kurtuluşunu sağlayacak bir politika ortaya koymak için devinip durmada kullanması ifade edilir. Sözkonusu bu ideoloji ve politikanın simgesi olarak seçilen “hayye yılanı” ile topluma hayat vermek sembolize edilir. Normal hayatın içerisinde giderken birden Firavun ile mücadele stratejisinin izlenmesi hususunda politika değişikliği emri verilince Hz. Musa @ korkar. Cenab-ı Hak, onun korkmamasını zira bu mücadelenin sonunda kavminin başarılı olacağını bildirerek onu cesaretlendirir. Bu mesaj ise hayye yılanı haline getirilen asanın tekrar ilk halini alma yolunda bir seyir izleyeceği ifadesiyle verilir. Kıssanın bu sahnesi ile de Hz. Muhammed’in @ Hira’da ilk vahyi aldıktan sonra yaşadıklarına metafor yapılır. O da aynı şekilde korkmuştur. Ve aynı şekilde Cenab-ı Hak gönderdiği surelerle onu cesaretlendirmiş ve korkularını gidermiştir. Ona da mücadelesinin sonunda kavminin kurtulacağını / hayat bulacağını ve Hz. İbrahim’in @ Kabeyi inşa ettiği dönemdeki gibi ilk haline doğru bir yol izleyeceğinin müjdesini verir. Böylece Hz. Musa’ya @ yapmış olduğu cesaretlendirmeyi peygamberimiz için de yapmış olur. 17-21- “Ey Musa! Şu sağ elindeki nedir?” O, “benim asamdır,” dedi, “ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkelerim, onda benim için başka yararlar da vardır.” Allah “At onu Musa!” dedi. Onu atınca, Bir de ne görsün, o değil mi! Allah buyurdu; “Al onu! Korkma! Biz onu ilk önceki konumuna siret ettireceğiz.” (Taha Suresi 17-21 ) Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’e @ ve müminlere verdiği mesajına yine Hz. Musa @ kıssası üzerinden devam eder. Hz. Musa’ya @ elini koynuna sokup saklamasının ve zamanı gelince çıkarmasının ve söz konusu sakladığı elin bembeyaz, ışıl ışıl çıkmasının en büyük ayetlerinden biri olacağını belirtir. Firavunlar dönemindeki Mısır’da iktidarda olanları ifade etmek için beyaz el kullanılırdı. Yani Mısır firavunları sağ ellerini beyaza boyayarak iktidarda tek yetkili olduklarını, asaları ile ifade ettikleri ideolojilerini / politikalarını uygulama hususunda meşru olduklarını ifade ederlerdi. İktidara gelen firavun meşruiyeti aldıktan sonra kendi politikasına / ideolojisine uygun uygulamalar yapacaktır. Bu konuda her türlü güç, kudret ve meşruiyet kendi elindedir. Bu da beyaz el ile sembolize edilir. Kıssanın bu bölümündeki sembollerin Hz. Muhammed’e @ olan mesajına gelince; Cenab-ı Hak, müşriklerin işledikleri zulümler ve pis işler nedeniyle Mekke yönetiminde meşru olmadıklarını fakat Hz. Muhammed’in @ birikimi, dürüstlüğü, temiz karakter ve kabiliyetleri ile Mekke’nin yönetimine en layık kişi olduğunu ifade etmiş olur. Yapacağı mücadele sonunda onun tam yetkiyle meşru bir şekilde iktidara geleceğini ve insanların onun iktidarıyla temiz, bembeyaz / pırıl pırıl parlayan aydınlık bir dönemi göreceğini anlatır. ([3] ) Böylece Cenab-ı Hak elçisine ve müminlere en büyük mucizelerinden birisini göstermiş olacaktır. Burada aynı zamanda Hz. Muhammed’in @ şahsında tüm müminlerin gerek boykot ve gerekse Habeşistan’a hicret etmeleri ile hareketin zayıflığı konusunda müşriklerin yaptıkları propagandalara aldırış etmemelerini bunların geleceğe hazırlık olduğu vurgusu yapılır. 22-23- “Bir de elini koltuğunun altına sok. Daha sonra bir başka ayet olmak üzere pırıl pırıl parlayan / ışıklar saçan / bembeyaz olarak çıkar. Böylece sana en büyük ayetlerimizden birini göstermiş olalım.” (Taha Suresi 22-23) Cenab-ı Hak, Hz. Musa’ya @ verdiği görev, Firavuna gitmesi ve onu azgınlıktan vaz geçmeye, merhamete, paylaşmaya, hakka ve hukuka riayet etmeye davet etmesidir. Hz. Muhammed’e @ de verilen görev emri, Mekke müşrik elebaşılarının merhamete, hakka ve hukuka riayet etmeye “okunmaları / davet edilmeleri” dir. Zira onlar, iyice azgınlaşmışlar, haddi aşmışlar ve hiçbir değer tanımaz olmuşlardır. 24- “Firavun'a git. Çünkü o iyice azdı.” (Taha Suresi 24) Hz. Musa’ya @ Firavunun karşısına çıkması ve onu zulmünden vazgeçirmeye davet için görev verilmiş olsa da bu görevin yerine getirilmesi öyle kolay değildir. Bu nedenle Hz. Musa @ Cenab-ı Hakk’tan kendisine yardım etmesini talep eder. Öncelikle bu görev için kendisinin içine genişlik vermesini yani mangal gibi yürek vermesini ister ki, zalimlere karşı çıktığında başına geleceklerden korkmasın. İkinci olarak güzel bir hitap kabiliyeti vermesini ister. Böylece davet ettiği konuyu en güzel şekilde anlatabilsin. Üçüncü olarak mücadelesinde karşılaşacağı zorlukların üstesinden gelmek için kolaylıklar ihsan etmesini ister. Dördüncü olarak kendisine kardeşi Hz. Harun’un @ yardımcı olarak verilerek arkasının kuvvetlendirilmesini talep eder. Cenab-ı Hak, elçisinin taleplerini kabul ettiğini ve yerine getirileceğini bildirir. Kıssada sanki aynı anda bu talepler yapılmış gibi bir anlam çıkarılabilir. Ancak yapılan taleplerin ve taleplere verilen cevapların zamanının aynı anda olması gerekmez. Bunlar farklı zamanlarda gerçekleşmiş olabilir. Aynı şekilde Hz. Muhammed’de @ elçilik görevini üstlendikten sonra tıpkı Hz. Musa @ gibi Rabbinden çeşitli zamanlarda çeşitli taleplerde bulundu. Mekke müşrik azgınlarına karşı “okuma / davet / çağrı” yapabilmek için İnşirah suresi ve diğer surelerde onun göğsünü genişleten, çevresinde saf tutmuş müminleri yüreklendiren mesajlar verilerek onlardan korkmaması sağlanmıştır. Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’i @ çocukluğundan beri güzel bir dil ile mücehhez kılmasının yanında Kur’an ayetlerinin belağatini öylesine mükemmel yapmıştır ki muhatapları bu ayetlerin söz güzelliği karşısında acze düşmüşler ve çok etkilenmişlerdir. Azgın müşrikler sevmeseler de inkar da etseler Hz. Muhammed’in @ dilinden dökülen Kur’an ayetlerinin edebi yönünü kendi aralarında takdir etmekten kendilerini alamıyorlardı. Ayrıca bundan sonra inzal olunan sureler, insanların daha kolay anlayacağı kıssa anlatımı metoduna döndürülmüştür. Cenab-ı Hak, elçisinin mücadelesi sırasında karşılaşılan zorlukları aşması için inzal edeceği surelerle rehberlik yaparak işini kolaylaştırır. Şimdi de Hz. Muhammed @ iki Ömerden birinin kendi saflarına katılmasını talep etmektedir ki arkası kuvvetlensin, gücü artsın. Zira müşriklerin yaptıkları baskı ve şiddet nedeniyle iman edenlerin sayısında gözle görülür bir azalma meydana gelmişti. Bu tıkanıklığın açılması için, tıpkı Hz. Musa’nın @ arkasının Firavuna karşı kuvvetli olması için Hz. Harun’u @ yardımcı olarak verilmesi gibi peygamberimiz de Rabbinden Ebu Cehil ya da Hz. Ömer’in iman etmelerini talep etmiştir. Cenab-ı Hak’da elçisinin bu duasını karşılıksız bırakmadı ve isteğinin kabul edildiğini bu kıssa üzerinden bildirdi. Bu duanın ardından Hz. Ömer’in iman edenler safına katıldığına şahit olundu. 25-36- Musa: “Rabbim!” dedi, “yüreğime genişlik (inşirah) ver. İşimi bana kolaylaştır. Dilimden bağı çöz. Ki sözümü anlasınlar. Bana ailemden bir de vezir (yardımcı) ver, Kardeşim Harun'u. Onunla gücümü artır. / arkamı kuvvetlendir. Ve onu işime ortak kıl. Böylece seni bol bol tesbih edelim. Ve çok çok analım seni. Şüphesiz sen bizi görmektesin.” Allah: “Ey Musa!” dedi, “istediğin sana verildi.” (Taha Suresi 25-36) Cenab-ı Hak, Hz. Musa’yı doğumundan itibaren çok badirelerden geçirmiş, çok imtihanlara tabi kılmış ve her defasında da O’nu koruyarak bu makama layık hale getirmiş olduğunu anlatır. Kıssanın bu kısmı ile benzer imtihanlar ve yetiştirme aşamalarına Hz. Muhammed’in @ kendisinin de tabi tutulduğuna işaret edilir. Hz. Muhammed @ daha doğmadan babasını kaybetmişti. Vahşi Arap kabilelerinde babasız olmanın ezikliği, bastırılmışlığı, korumasızlığı ve sahipsizliği gibi olumsuzlukların kendisine hiç yaşatılmayıp babasından alacağı sevgi, şefkat, koruma ve her türlü eğitimler önce dedesinden daha sonra amcası Ebu Talip’ten alması tamamen Cenab-ı Hakk’ın onların kalbine kendisi hakkında sevgi hissi vermesinden başka bir şey değildir. O, altı yaşında annesini ve sekiz yaşında da dedesi Abdulmuttalib’i kaybetmesine rağmen amcası Ebu Talib’in koruma ve gözetiminde en iyi bir şekilde yetişmiştir. Bu günlere gelinceye kadar da sahip olduğu tüm bilgi, beceri, birikim ve tecrübeyi çevresinden cömertçe almıştır. Girdiği her ortamda kendisine son derece büyük teveccüh ve sevgi gösterilmiştir. Bu ilgi ve sevgi O’nun gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Gerek müşrikler olsun gerek Yahudiler olsun ve gerekse de Hristiyanlar olsun her kesimden kendisine çok büyük bir teveccüh olmuştur. Hz. Musa’nın @ yetişmesi aşamalarında olduğu gibi çok çeşitli tehlikelerle yüz yüze gelmesine rağmen her seferinde korunmuştur. En sonunda da Rabbinin takdiri gereği peygamberlik makamına getirilmiştir. Peygamberlik gelmeden önce Cenab-ı Hakk’ın kalplere verdiği bu ilgi ve sevgi peygamberlik geldikten sonrada müşrikler düşmanlık gösterse bile kendisine olan hayranlık asla bitmemiştir. Şirk sisteminin asabiye / kabilecilik kuralları da O’nun korunmasında yardımcı olmuştur. Cenab-ı Hak peygamberimizi korumasını Hz. Musa’yı koruması üzerinden aşağıdaki ayetlerde şöyle anlatır; 37-40-“Andolsun biz sana bir defa daha lütufta bulunmuştuk. Bir zaman, vahyedilecek şeyi annene (şöyle) vahyetmiştik: ‘Musa’yı sandığa koy. Sonra onu denize bırak. Deniz onu kıyıya atacaktır. Benim de düşmanım, onun da düşmanı olan biri ona sahip çıkacaktır.’ (Ey Musa! Sevilmen) ve benim nezaretimde yetiştirilmen için sana kendimden sevgi verdim. Hani, kız kardeşin gidip ‘Ona bakacak birini size bulayım mı?’ diyordu. Böylece seni, gözü gönlü mutluluk dolsun ve üzülmesin diye annene geri verdik. Ve sen, birini öldürdün de seni endişeden kurtardık. Seni iyiden iyiye denemeden geçirdik. Daha sonra yıllarca Medyen halkı arasında kaldın. En Sonunda takdire göre (bu noktaya / makama) geldin ey Musa!” (Taha Suresi 37-40) Hz. Muhammed’in @ peygamberlik makamına getiriliş serüvenini Hz. Musa’nın @ peygamberlik makamına getirilişine metafor yapılarak kıssalaştırılması ile müminlere muhacir olmalarının sebebini Habeşistanlılara bu kıssa üzerinden kolayca anlatabilecek malzeme ellerine verilmiş olur. Peygamberlik görevini yerine getirirken karşılaşılan olaylar da Hz. Musa’nın @ mücadelesi üzerinden verilir ki neden Habeşistan’a hicret etmek zorunda kaldıkları iyice anlaşılsın. Ayrıca ehli kitap olan Habeşlilerle aynı tarihi köklere sahip olmalarından kaynaklı olarak onların muhacirlere karşı bir muhabbetleri olsun. Yani Hz. Muhammed @ ile Hz. Musa @ aynı değerler için mücadele etmeleri nedeniyle bütünleştirilerek ehli kitap Habeşlilerin mümin muhacirlere sahip çıkması için fikri birlik sağlanır. Diğer taraftan bu kıssaların Mekke’deki mücadeleye bakan yönleri de vardır. Hz. Ömer’in Resülü Ekremin duasına icabet bağlamında ve Taha Suresinden etkilenerek iman etmesi gibi. Surenin yukarıda geçen bölümünde geçtiği üzere Cenab-ı Hak, elçisinin duasına icabet ederek Mekke’nin ileri gelen en güçlü, en sert ve en korkulan şahsiyetinin Hz. Muhammed’e @ yardımcı olması için iman nimetini ihsan edecek olaylar zincirini başlatır. [1] ) İslam Tarihi – Hz. Hamza ve Hz. Ömer’in Müslüman Olmaları Bölümü- Mustafa Asım Köksal (http://islamiyontem.net/kitaplar/Islam%20Tarihi/islamtarihi/islamtarihiasim/indexana.htm) [2] ) Mustafa Asım Köksal-İslam Tarihi- http://islamiyontem.net/kitaplar/Islam%20Tarihi/islamtarihi/islamtarihiasim/indexana.htm) [3] ) Not: Günümüzde iktidara yeni gelenlerin “beyaz sayfa açma” söylemleri de aynı zamanda metaforik bir anlatımdır.(A.A) Hz. Ömer’in İman Ederek Hz. Muhammed’in @ Veziri / Yardımcısı Olacağının İhbarı Hz. Ömer, Mekke yönetiminde “Dışişleri Bakanı” pozisyonunda bir şahsiyettir. Sert mizaçlı, hemen öfkelenen, müminlere karşıda oldukça şedid davranan bir kişidir. Fakat diğer taraftan da sağlam karakterli, onuruna, şerefine düşkün bir kişidir. İbn İshak, İbn Hişam; Hz. Ömer'in Müslüman oluşunu şöyle anlatırlar ([1] ); “Hz. Ömer'in kızkardeşi Fâtıma binti Hattab Hatun, Saîd b. Zeyd ile evli olup, ikisi de Müslüman olmuşlardır. Fakat, Müslümanlıklarını Hz. Ömer'den gizli tutuyorlardı. Yine Hz. Ömer'in mensup bulunduğu Adiyy b. Ka'b oğullarından Nuaym b. Abdullah da Müslüman olmuştu. O da, kavminden korktuğu için, Müslümanlığını gizli tutuyordu. Habbab b. Eret, Fâtıma Hatuna gelip gidip Kur'ân okur ve okuturdu. Bir gün, Hz. Ömer, Peygamberimiz (a.s.) ile ashabından bir cemaata saldırmak üzere, kılıcını kuşanmış olarak evinden çıkmıştı. Nuaym b. Abdullah Hz. Ömer'e rastladı ve: "Ey Ömer! Nereye gitmek istiyorsun?" diye sordu. Hz. Ömer: "Kureyşlilerin işlerini darmadağın eden, akıllarını akılsızlık sayan, dinlerini ayıplayan, ilahlarına dil uzatan, şu ata dinini bırakıp yeni din tutan Hz. Muhammed'e gitmek istiyorum. Öldüreceğim onu!" dedi. Nuaym b. Abdullah: "Vallahi ey Ömer! Seni nefsin aldatmıştır, nefsin! Sen Hz. Muhammed'i öldürünce Abdi Menaf oğullarının seni yeryüzünde gezer bırakacağını mı sanıyorsun?! Sen kendi ev halkına dönsen de, onların işi üzerinde dursan olmaz mı?" dedi. Hz. Ömer: "Sen benim ev halkından, hangisini kastediyorsun?" diye sordu. Nuaym b. Abdullah:"Amcanın oğlu enişten Saîd b. Zeyd ile kızkardeşin Fâtımayı kastediyorum! Vallahi, onların ikisi de Müslüman oldular, Sana önce onlarla ilgilenmek düşer" dedi. Hz. Ömer, hemen geri dönüp kız kardeşinin evine gitti. O sırada, onların yanında Habbab b. Eret onlara Kur’an okuyordu. Hz. Ömer'in sesini işittikleri zaman, Habbab evin bir köşesinde gizlendi. Fâtıma Hatun sahifeleri sakladı. Fakat Hz. Ömer, Habbab'ın Kur'ân okuduğunu işitmişti. Eve girince: "İşitmiş olduğum o şey ne idi?" diye sordu. Kızkardeşiyle eniştesi:"Sen bir şey işitmedin!" dediler. Hz. Ömer:"Evet! Vallahi, ikinizin de Hz. Muhammed‘in dinine girdiğinizi haber aldım!" dedi ve hemen eniştesi Saîd b. Zeyd'in üzerine çullandı. Fâtıma Hatun da kalkıp onu kocasının üzerinden ayırmak, uzaklaştırmak isteyince, Hz. Ömer vurup Fâtıma Hatunun başını yardı! Hz. Ömer bunu yapınca, kızkardeşi de, eniştesi de: "Evet! Biz Müslüman olduk! Sen istediğini yap!" dediler. Hz. Ömer kızkardeşini kanlar içinde görünce, yaptığına pişman oldu ve Kızkardeşine: "Demin okuduğunuz sahifeleri bana ver de, Hz. Muhammed'in getirdiği şeyin ne olduğuna bir bakayım?" dedi. Kızkardeşi: "Biz senin sahifelere bir şey yapmandan korkarız!" dedi. Hz. Ömer: "Korkma!" dedi ve onu okuduktan sonra geri vereceğine, ilahları üzerine yemin etti. Bunun üzerine, Fatma Hatun: "Ey kardeşim! Sen, puta taptığın müddetçe, pissin (temiz değilsin)! Halbuki, onlara pâk olandan başkası dokunamaz!" dedi. Hz. Ömer abdest alınca, Fâtıma Hatun ona sahifeleri verdi. Verdiği sahifelerde Tâhâ sûresinin ilk bölümü yazılı idi. "Bu sözler ne kadar güzel! ne kadar değerli!" demekten, kendini alamadı. Habbab, bunu işitince, saklandığı yerden çıkıp Hz. Ömer'in yanına geldi ve: "Ey Ömer! Vallahi, Allah'ın, Peygamberinin duasını sana nasip edeceğini umuyorum. Ben dün Peygamber (a.s.)dan işittim ki; o, 'Ey Allah’ım! İslâm'ı, Ebu'l-Hakem b. Hişam veya Ömer b. Hattab ile güçlendir!' diyerek dua etmişti. Ey Ömer! Artık Allah'tan kork, Allah'tan" dedi. Hz. Ömer; "Ey Habbab! Sen bana Hz. Muhammed'in bulunduğu yeri göster de, yanına varıp Müslüman olayım!" dedi. Hz. Ömer ve Hz. Habbab Darül Erkam’a gittiler ve kapıyı çaldı. Hz. Ömer'in sesini işitince, Peygamberimiz (a.s.)ın yanında bulunan Bilal-i Habeşi kapıya baktı. Hz. Ömer'i kılıcını kuşanmış olarak görünce, korktu. Peygamberimiz (a.s.)ın yanına döndü: Bilal-i Habeşi: "Yâ Rasûlallah! Bu, Ömer b. Hattab'dır! Kılıcını kuşanmış bir haldedir!" dedi. Hz. Hamza: "Ona izin ver! Eğer iyilik için geldiyse, kendisine bol bol iyilik ederiz! Eğer kötülük için geldiyse, onu kendi kılıcıyla öldürürüz!" dedi. Peygamberimiz (a.s.): "Ona izin veriniz!" buyurdu. Bilal-i Habeşî ona izin verdi. Peygamberimiz (a.s.) kalkıp ona doğru vardı ve: "Ey Hattab'ın oğlu! Neye geldin?! Vallahi, Allah'ın senin başına bir musibet indirmesine kadar duracağını sanmıyorum" buyurdu. Hz. Ömer: "Ey Allah'ın Resûlü! Ben Allah'a, Allah'ın Resûlüne ve ona Allah'tan gelen şeylere iman edeyim diye senin yanına geldim" dedi. Bunun üzerine, Peygamberimiz (a.s.) "Allahuekber" diyerek tekbir getirdi. Peygamberimiz (a.s.)ın ashabından olan ve evde bulunan halk da tekbir getirdiler.” Yukarıdaki rivayette de anlatıldığı gibi Hz. Ömer aslında onlara göre Mekke Yönetiminin başına dert açmış olan Hz. Muhammed’den @ Mekke’yi kurtarmak için onu öldürmeye giderken gelişen olaylar ile kalbi yumuşamış ve yine duygusal bir haleti ruhiye ile saf değiştirmiştir. Hz. Musa @ kıssasında kardeşi Hz. Harun’u @ kendisine yardımcı olarak vermesi duasına paralellik arzeden Hz. Muhammed’in @ duasına da Cenab-ı Hak icabet ederek kıssada ki gibi onun istediği kendisine verileceğine işaret edilmiştir. Bu surenin inzalinden sonra tevhidi dünya görüşü hareketinin en zor zamanında Hz. Ömer gibi güçlü bir şahsiyetin iman edip harekete katılması hem Hz. Muhammed @ hem de müminlere çok büyük destek sağlamıştır. Tevhidi hareketin yaşadığı tıkanıklık onun iman etmesiyle kısmi olarak aşılacaktı. Onun saf değiştirdiği tüm Mekkelilere ilan edilecek ve araftaki / tarafsız kalan Mekkeliler yüreklendirilecekti. Bilindiği üzere Hz. Ömer iman ettikten sonra müminler Darül Erkam’dan çıkıp Kabe’ye doğru yürüyüşe geçmişlerdi. Yürüyüş yapan müminlerin sağ tarafında Hz. Ömer, sol tarafında ise Hz. Hamza bulunuyordu. Kabe’ye kadar yürüdüler ve onları tüm Mekkeliler izlediler. Bu yeni katılımlar Mekke müşrik elitlerinde büyük hayal kırıklığı yarattı. İki güçlü şahsiyetin arasında kırk kişilik mümin grubun yürüyüşü sırasında yapabilecekleri taşkınlık ve kendine olan güvenden kaynaklanan sert hareketlere karşı Cenab-ı Hak gerekli uyarıyı yapar. Hz. Musa kıssası metaforu ile Firavun gibi azan Mekke müşrik elitlerine karşı yumuşak davranılması öğütlenir. Gerekçesi olarak da onların belki bir ihtimal öğüt alabilecekleri ya da en azından korkacaklarını bildirir. Şayet sertlik gösterilecek olursa bu ihtimalin de ortadan kalkacağını ve davaya düşmanlık, kin, nefret ve öfke ile bakılacağı bildirilir. 41-44- (Allah dedi ki;) “Seni, kendim için elçi seçtim. Sen ve kardeşin ayetlerimle gidin. Beni anmakta zayıflık göstermeyin. Firavun'a gidin. Çünkü o, iyiden iyiye azdı. Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, aklını başına alır veya korkar.” (Taha Suresi 41-44) Hz. Musa @ ve Hz. Harun @yapacakları tebligattan sonra Firavunun hışmına uğrayıp daha da azgınlık ve taşkınlık yaparak çok büyük zulümler işlemesinden endişe ediyorlardı. Cenab-ı Hak ise onların bu endişesini yumuşak davranma emriyle gidermiş oluyordu. Firavuna İsrailoğullarına zulmetmekten vazgeçmesi ve İsrailoğullarının kendilerine katılmalarına engel olmaması çağrısı yapmalarını emretti. Anlatılan bu hususun aynısı Mekke’de de yaşanıyordu. Hz. Muhammed @ inzal olunan sureleri Mekkelilere tebliğ ettikçe müşrik elitlerin azgınlık ve taşkınlıkları sürekli artıyordu. Tevhid hareketi bağlılarına karşı olmadık işkencelere başvuruyorlar ve gelecekte de onlara boykot yaptırımı uygulamakla tehdit ediyorlardı. Müşrik elitlerin taşkınlıklarından korkan Hz. Muhammed @ bu endişeyi Hz. Ömer müslüman olduktan sonra bile taşımaktaydı. Zira onların şiddetin dozunu kaçırıp ortalığı kan gölüne döndürmelerinden korkuyordu. Cenab-ı Hak ise elçisine hak ne ise söylemekten kaçınmamasını ama üslubunun şiddete kaçmaması konusunda Hz. Musa @ üzerinden uyarır. Tıpkı Hz. Musa @ gibi Hz. Muhammed’de @ Mekke’nin firavunlaşmış elitlerine iman edenlerin kendi safına geçmelerine ve / veya Habeşistan’a hicret etmelerine müsaade etmeleri ve olara işkence etmemeleri konusunda uyarıda bulunur. 45-48-Dediler ki: “Rabbimiz! Doğrusu biz, onun bize aşırı derecede kötü davranmasından yahut iyice azmasından endişe ediyoruz.” Buyurdu ki: “Korkmayın, çünkü ben sizinle beraberim; işitir ve görürüm. Haydi, ona gidin de deyin ki: ‘Biz, senin Rabbinin elçileriyiz. İsrail oğullarına yaptığın baskı / işkenceye artık son ver ve/veya onları bizimle gönder. Biz, senin Rabbinden bir ayet getirdik. Kurtuluş, hidayete uyanlarındır.’ Hakikaten bize vahyolundu ki: (Peygamberleri) yalanlayan ve yüz çevirenlere azap edilecektir.” (Taha Suresi 45-48) 9.4. Muhacirlerin Bilgice Donatılması Kapsamında Hz. Muhammed’in @ Mücadelesinin Anlatımına Devam Hz. Muhammed @ Mekkeli müşrikleri tevhidi dünya görüşüne davet ettiği ilk zamanlarda müşrikler, onun davetini sanki anlamaya çalışıyormuş gibi yapıp sarfettikleri alaycı sözleri tıpkı firavunun Hz. Musa’ya @ teklif ettiği ideolojiyi ve sistemi anlamak için “Rabbiniz kimdir? Bir anlat hele” demesi ile başlayan tartışmalara çok benzerdir. Hz. Muhammed @ ise onların alaycı ifadelerine aldırış etmeden teklif ettiği ideoloji ve sistemi Mekkelilere tebliğ etmiştir. Hz. Muhammed’in @ Mekkeli müşrik elitlere yaptığı tebliğde; “Önerdiğimiz tevhidi dünya görüşünün esasları yaratanın yarattığı şeylerin fıtratına koyduğu yasalardır. Zira bir şeyin doğasını en iyi onu yaratan bilir. İnsanların toplumsal hayatta nasıl bir yol izleneceğini de en iyi bilen yine bizleri yaratan Rabbimiz’dir. Doğru yolu en iyi O gösterir. Allah’tan başka hiçbir rab kabulümüz değildir. Yaratmada hiçbir tasarrufu olmayan ve kendileri yaratılmış olan şirk otoritelerinin bizlerin üzerinde hiçbir hakimiyeti olamaz. Çünkü bu şirk otoriteleri insanların faydalarını değil sadece kendi çıkarlarını düşünürler.” Cenab-ı Hak, peygamberimizin bu tebliğini Hz. Musa’nın @ Firavun’a yaptığı tebliğ üzerinden şöyle anlatır; 49- Firavun: “O halde şimdi sizin Rabbiniz kim, ey Musa?” dedi. O da: “Bizim Rabbimiz, her şeye hılkatini (varlık ve özelliğini) veren, sonra da doğru yolu gösterendir” dedi. (Taha Suresi 49) Nasıl ki Firavun Hz. Musa’nın @ verdiği bu cevaba karşı eski nesillerin birikimlerinin, müktesabatlarının, gelenek ve törelerin durumunun önerilen sistemde yerinin ne olacağını sorduysa aynı soruyla Hz. Muhammed ‘de @ muhatap olmuştu. Yapılan tartışmalarda Mekke müşrikleri de geçmiş atalardan kalan törenin, geleneğin, müktesebatın ve birikimin ne olacağını sormuşlardı. 50- Firavun: “Öyle ise, önceki nesillerin durumu nedir?” dedi. (Taha Suresi 50) İşte böyle bir soru karşısında Mekkeli müşriklere nasıl bir cevap verildiği yine Hz. Musa @ kıssası üzerinden bildirilir. Onun bu soruya “her şeyin kitapta yazılı olduğunu yani ilahi / tabiat / sosyolojik / fıtrat kanunlarının keyfi olmadığını ve bu kanunları Cenab-ı Hakk’ın belirlediğini, şayet bu kanunlar dikkate alınacak olursa her durum için bir çözümün var olduğunu, dahası Cenab-ı Hakk’ın kullarını asla çözümsüz bırakmayacağını, karşılaşılacak tüm sorunlara çözüm yollarının gösterileceğini, O’nun asla hiçbir şeyi unutmadığını ve yanlış yapmadığını” belirterek cevap verdiği ifade edilir. 51-Musa: “Onun ilmi, Rabbimin yanında bir kitaptadır. Benim Rabbim yanlış yapmaz ve unutmaz.” dedi. (Taha Suresi 51) Peygamberimizin müşriklere tebliği şöyle devam eder; “Nasıl ki O bizleri topraktan yaratmış ve bizlerin ayağına serdiği yeryüzünü bir beşik gibi yaratmış ve rahat etmemiz için her türlü konforu sağladığı gibi her türlü ihtiyacımızı temin etmişse, sosyal yaşamımız için de ihtiyaç duyduğumuz rehberliği, ilahi öğretiyi vahyederek yapmaktadır.” Bu mesajlar Hz. Musa’nın Firavun’a verdiği cevaplar üzerinden verilir. 52-55- O, yeri size beşik yapan ve onda size yollar açan, gökten de su indirendir. Onunla biz çeşitli bitkilerden çiftler çıkardık. Yiyiniz; hayvanlarınızı otlatınız. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için (Allah'ın kudretine) işaretler vardır. Sizi ondan (topraktan) yarattık; yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız. (Taha Suresi 52-55) Tıpkı Hz. Musa’nın @ toplumun idaresinin Cenab-ı Hakk’ın koymuş olduğu ilahi öğreti / sosyolojik yasalara göre olması konusunda Firavuna her türlü delili getirmesine rağmen o yine de inkar ettiyse Hz. Muhammed @ de Mekkeli müşrik ileri gelenlere ne söylerse söylesin onlar da ikna olmamışlardı. Onlar Hz. Muhammed’in @ teklif ettiği tevhidi dünya görüşünün halk üzerinde büyüleyici / sihirli bir etkisi olduğunu, ancak Kureyş kabile reisleri olarak bu görüşü benimseyecek olurlarsa Mekke dışındaki Arap kabilelerinin Kureyş’i Mekke’den sürüp çıkaracaklarını iddia etmişlerdi. Bunun gerekçesini de Arap kabilelerinin kabile yaşamını sevdiklerini, tevhidi dünya görüşü ile oluşacak merkezi idareye bağlanmayı asla kabul etmeyeceklerini iddia etmişlerdi. Kabilelerin başına buyruk yaşaması esasına dayanan şirk sistemi Mekkelilerce terkedilecek olursa bütün kabilelerin Kureyşin üzerine geleceğini belirttikten sonra peygamberimize “büyülü / sishirli sözlerinle halkı kandırıp bizi Mekke’den sürülüp çıkarılmamız için mi geldin” diye çıkışmışlardı. Hatta bu hususta amcası Ebu Leheb ilk başı çekenlerden olmuştu. 56-57- Andolsun biz ona bütün delillerimizi gösterdik; yine de yalanladı ve diretti. Dedi ki: “Bizi, yaptığın sihir ile yurdumuzdan çıkarasın diye mi geldin, ey Musa?” (Taha Suresi 56-57) Yapılan tartışmalardan birinde Firavun Hz. Musa’ya @ “bizde senin getirdiğin gibi bir sihir ortaya koyacağız” demişti. Benzer şekilde Mekkeli müşrik elitleri de Hz. Muhammed’e @ “madem öyle, biz de senin bize önerdiğin dünya görüşüne benzeyen ve halka da çok cazip gelecek, onları çok etkileyecek bir dünya görüşü ortaya koyacağız” demişlerdi. Onlar ortaya koyacakları dünya görüşü ile Mekke halkının karşısına çıkıp halk oylaması sonucunda kimin dünya görüşü halk tarafından kabul edilirse onun dünya görüşü geçerli olsun diye teklifler getirmişlerdi. Hz. Muhammed @ onların bu tekliflerini her defasında kabul etmişti. Dünya görüşlerinin halkoyuna sunulması için yer ve zaman belirlemişlerdi. Mekke’nin müşrik kabile reisleri hemen girişimde bulunmuş ve vizyon sahibi, hitabeti düzgün, bilge ve sözü dinlenir entelektüellerini toplamışlardı. Onlara Hz. Muhammed’in @ teklif ettiği dünya görüşüne / öğretilerine benzer bir dünya görüşü / öğretileri hazırlamalarını istemişlerdi. Onlar da halkın huzurunda yapılacak tartışma için ilahi öğretiye benzer ve halkı etkileyecek / büyüleyecek bir dünya görüşü hazırlamaya çalışmışlardı. Fakat onların hazırladıkları dünya görüşleri yine şirk sistemiydi sadece biraz süslemişler ve tevhidi dünya görüşünün temel paradigmalarının halkın hoşuna gidecek olan kısımlarını kendi şirk sistemlerine adapte etmeye çalışmışlardı. Kendi tanrılarının da insanların ihtiyaçlarını giderdiği, vergili olduğu, bağışlayıcı olduğu, şefaat ettiği vb. 58-60- “Öyle ise, muhakkak surette biz de sana, onun gibi benzer bir sihir getireceğiz. Şimdi sen, seninle bizim aramızda ne senin ne de bizim muhalefet etmeyeceğimiz uygun bir yerde buluşma zamanı ayarla.” Musa: “Buluşma zamanınız, bayram günü, kuşluk vaktinde insanların toplanma zamanı olsun”, dedi. Bunun üzerine Firavun dönüp gitti. Hilesini hazırladı ve sonra (buluşma zamanı) geri geldi. (Taha Suresi 58-60) 9.5. Muhacirlerin Bilgice Donatılması Kapsamında Kabe’de İdeolojilerin / Öğretilerin Tartışıldığı Açık Oturumların Anlatılması Tıpkı Firavunun entellektülleri / büyücüleri ile Hz. Musa @ arasında yapılan açık oturumlardaki gibi Hz. Muhammed @ ve Mekke müşriklerinin topladığı müşrik bilgeler / entelektüeller Kabe’de halkın huzurunda tartışmak üzere toplanmışlardı. Mekke müşrik liderleri açısından bu karşılaşma çok önemli olurdu ve mutlaka kazanılmalıydı. Bunun önemini anlatmak için müşrik sihirbazlara / bilgelere / enteletüellere Hz. Muhammed’in@ teklif ettiği tevhidi dünya görüşünün bütün Kureyşi Mekke’den atacak bir ideoloji olduğunu, şirkin ise Kureyş için en ideal bir ideoloji olduğunu söylemişlerdi. Bu nedenle ona üstün gelmek için her türlü hile, kandırma, yalan aldatma, göz boyama vb. her türlü yolun serbest olduğunu bildirdikten sonra söz birliği içerisinde hareket etmelerini, hep birlikte ve tek saf halinde hareket etmelerini ve birbirleriyle asla tenakuza / çelişkiye düşmemelerini öğütlemişlerdi. Hz. Muhammed @ ise Mekke’den ya da çevreden toplanan bu bilge / entelektüel kişilere Allah’ın indirmediği yani kendi uydurdukları fikirleri sanki Allah’ın istediği şeylermiş gibi yapmamaları konusunda uyarmıştı. Onlara ilahi öğretiye benzer olarak uydurdukları şeylerle sanki Allah’ın emirleri imiş gibi göstererek halkı kandırmaya çalışmamaları aksi takdirde O’nun azabına uğrayarak perişan olacaklarını ihtar etmişti. Hatırlanacak olursa Araf suresinde müşrikler şirk sisteminin atalarının eskiden beri uyguladığını ve bunları Allah’ın emrettiğini iddia etmişlerdi. Cenab-ı Hak da elçisine kendisinin çirkin şeyleri emretmeyeceğini, Allah’a iftira attıklarını söylemesini emretmişti. İşte Hz. Musa da karşısına çıkarılan sihirbazlara Hz. Muhammed’in @ söylediklerine benzer sözler söylemişti. 61-64- Musa onlara: “Yazıklar olsun size!” dedi, “Allah hakkında yalan uydurmayın! Sonra O, bir azap ile kökünüzü keser! İftira eden, muhakkak perişan olur.” Bunun üzerine onlar aralarında tartışarak planlarını yaptılar ve bu planlarını aralarında fısıldaştılar (gizlediler). Şöyle dediler: “Bu ikisi, muhakkak ki, sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve sizin örnek yolunuzu ortadan kaldırmak isteyen iki sihirbazdırlar sadece. Öyle ise hilenizi kurun; sonra tek saf halinde üzerlerine gidin! Muhakkak ki bugün, üstün gelen kazanmıştır.” (Taha Suresi 61-64) Mekke halkının huzurunda yapılan bu tartışmalarda / açık oturumlarda her zaman Mekke’nin bilge / entelektüel / kâhin kişileri önce kendi fikirlerini ortaya atmışlar sonra Hz. Muhammed onlara gerekli cevabı vermiştir. Zira onların argümanlarına nasıl cevap verileceğini Cenab-ı Hak vahiyle bildirmiş ve “de ki” diye başlayan ayetlerle onlara Allah namına gereken cevaplar verilmiştir. Bu tartışmalar bugün için siyasi parti liderlerinin meclisteki grup toplantılarında yaptıkları konuşmalara benzemektedir. Her grup kendi tezini ortaya koyar ve böylece kamuoyu bu konuşmalarda yapılan fikirleri değerlendirir. Kabe’de yapılan toplantılarda müşrik bilge / entelektüel / kâhin kişiler şirk sistemini öylesine süsleyerek anlatmışlardı ki Mekkeliler bu güzel sunumlardan çok etkilenmişlerdi. Çok özenle hazırlanmış, halkın ihtiyaçları ve sorunlarının çözümü konusunda ilahi öğretiye de biraz benzeyen ama yine de esas itibariyle şirk sistemi içerisinde sorunları çözmeye çalışan bu sunumların halkı etkisi altına alacağı konusunda Hz. Muhammed @ tedirgin olmuştur. Tıpkı Hz. Musa’nın sihirbazların iplerinin ve asalarının koşturuyormuş gibi görünmesinden halkın etkileneceği konusunda tedirgin olduğu gibi. Fakat Cenab-ı Hak O’na korkmamasını söylemiş ve bu tartışmada kendisinin galip geleceğini bildirmişti. 65-68-Dediler ki: “Ey Musa! Ya sen at veya önce atan biz olalım.” “Hayır, siz atın” dedi. Bir de baktı ki, sihirleri sayesinde ipleri ve asaları, kendisine gerçekten hızla koşuyor / hareket ediyor gibi göründü. Musa, birden içinde bir korku duydu. "Korkma!” dedik, “üstün gelecek olan kesinlikle sensin.” (Taha Suresi 65-68) Cenab-ı Hak, elçisine kendisine verilen ilahi ideolojiyi halka sunmasını bildirdiği zaman tıpkı Hz. Musa’nın @ sağ elindeki asayı atması gibi Hz. Muhammed’de @ tevhidi dünya görüşünü halka anlatmıştı. Halk Hz. Muhammed’in @ sunduğu ideolojiden / politikasından çok etkilenmişti. Zira O’nun teklif ettiği dünya görüşü halkın sorunlarını çözmede ve onların ihtiyaçlarını gidermede rakiplerinin ortaya koydukları / savundukları şirk ideolojisinden / politikasından fersah fersah ilerdeydi. Öyle ki Hz. Musa’nın @ asasının ejderha olup büyücülerin asalarını yutması gibi Hz. Muhammed’in @ teklif ettiği tevhidi dünya görüşü de, müşrik bilgelerin / büyücülerin / entelektüellerin sundukları çözüm önerilerini de içinde barındıran görüşlerini kapsamaktaydı. / yutmaktaydı. Hz. Muhammed’in@ ortaya attığı ideoloji / politika daha özgün, gerçekçi, somut ve ayağı yere basan ilkeler içermekteydi. Onların sundukları şirk ideolojisi / politikası halkın sorunlarını çözmede ilahi ideolojinin yanında sanal ve soyut kalıyordu. Sadece halkın gözlerini boyuyordu. Müşrik bilge entelektüellerin sundukları ideoloji halihazırda politika olarak uygulanmasına rağmen toplumun güvenliğini sağlayamıyor, toplumdaki hukuksuzluk devam ediyordu. Onların süslü, etkili ve cazip kelime ve ilkelerle bezendirilmiş şirk ideolojisinin pratikteki karşılığının sunulduğu gibi güzel olmadığını halk yaşayarak görüyordu. Halbuki Hz. Muhammed’in @ teklif ettiği ideoloji / politika ise gerçekçiydi ve hayatın pratiklerine çok uygundu. Uygulanması halinde topluma hukukun, barışın, huzurun ve güvenliğin geleceği açık bir şekilde müşahede ediliyordu. Bu nedenle Mekke’nin müşrik bilgeleri / entellektüelleri / kahinleri bile açık oturumların sonunda pes etmişler ve Hz. Muhammed’in@ teklif ettiği dünya görüşünün üstünlüğünü kabul etmişlerdi. Mesela Utbe bin Rebia’nın Hz. Muhammed @ ile görüştükten sonra Darün Nedve’de Hz. Muhammed’i @ engellemekten vaz geçilmesi konusunda ileri gelenlere yaptığı konuşmada olduğu gibi. 69-70- “Sağ elindekini at da onların yaptıklarını yutsun. Yaptıkları, sadece bir sihirbaz hilesidir. Kaldı ki sihirbaz ise, ne amaç güderse gütsün asla başarıya ulaşamaz.” Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapandılar; “Harun’un ve Musa’nın Rabbine iman ettik” dediler. (Taha Suresi 69-70) Mekke’nin Firavunu Ebu Cehil ise bu tartışmaların her seferinde Hz. Muhammed’in @ teklif ettiği dünya görüşünün üstün gelmesi sonucunda Utbe bin Rebia gibi önde gelen müşrik bilgelerin / entelektüellerin ilahi dünya görüşünün üstünlüğünü kabul etmelerine son derece öfkelenmiş, onlara şiddetle çıkışmış ve onları tehdit etmişti. Tıpkı Firavunun büyücülere çıkışması ve onları tehdit etmesi gibi. Onlar ise Ebu Cehil’in tehdidine kulak asmamışlardı. O’na verdikleri cevapta Hz. Muhammed’in @ getirdiği dünya görüşünün mükemmelliği karşısında aciz kaldıklarını itiraf etmişlerdir. Savundukları şirk sisteminin halkı aldatmaya, onların gözünü boyamaya yönelik olması nedeniyle kendilerinin çok gülünç duruma düştüklerini belirtmişlerdi. 71-73-(Firavun) Şöyle dedi: “Ben size izin vermeden önce ona inandınız öyle mi! Hakikat şu ki, O, size büyü öğreten ulunuzdur. Şimdi elleriniz ile ayaklarınızı tereddüt etmeden çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım! Böylece, hangimizin azabının daha şiddetli ve sürekli olduğunu iyice anlayacaksınız.” Dediler ki: “Seni, bize gelen apaçık kanıtları / beyyine ve bizi yaratana tercih edemeyiz. Öyle ise yapacağını yap! Sen, ancak bu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin.” “Bize, hatalarımızı ve senin bize zorla yaptırdığın büyüyü bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Allah, (mükafatı) en hayırlı ve (cezası) en sürekli olandır.” (Taha Suresi 71-73) Cenab-ı Hak, hicret edecek müminlerin donanımı için yukarıda peygamberimizin mücadelesini Hz. Musa’nın @ mücadelesi ile bütünleştirerek anlattıktan sonra müteakip ayetlerde şu dersleri de verir; 74-76-Şurası muhakkak ki, kim Rabbine günahkar olarak varırsa, cehennem sırf onun içindir. O ise orada ne ölür ne de yaşar! Kim de iyi davranışlarda bulunmuş bir mümin olarak O'na varırsa, üstün dereceler işte sırf bunlar içindir. İçinde ebedi kalacakları, zemininden ırmaklar akan Adn cennetleri! İşte arınanların mükafatı budur. (Taha Suresi 74-76) [1] ) İslam Tarihi – Hz. Hamza ve Hz. Ömer’in Müslüman Olmaları Bölümü- Mustafa Asım Köksal (http://islamiyontem.net/kitaplar/Islam%20Tarihi/islamtarihi/islamtarihiasim/indexana.htm) 9.6. Habeşistan’a Hicret Edeceklere Talimatlar Cenab-ı Hak, Habeşistan’a hicret edecek müminlere yine Hz. Musa @ kıssası üzerinden yol gösterir ve onlara gecenin karanlığından yararlanarak sessizce ve gizlice yola çıkmalarını tavsiye eder. Hicret edenlerin yokluğu fark edilir edilmez peşlerine düşüleceği gayet açıktı. Bu nedenle arkalarından yetişileceği de muhakkaktı. Ancak Cenab-ı Hak takip edilip yetişileceği konusunda tereddüt etmemelerini, bir şekilde Kendisinin onlara yardım edip onları saklayacağını bildirmesi ve kaçışın sonunda denize ulaşıldığında kendileri için bekleyen gemilere binip gideceklerinin müjdesini verir. 77- Andolsun ki biz Musa'ya: “Kullarımla birlikte geceleyin yola çık da (size) yetişilmesinden korkmaksızın ve endişe etmeksizin onlara denizde kuru bir yol aç” diye vahyetmiştik. (Taha Suresi 77) Nitekim bu sureden sonra ki gelişmeler Cenab-ı Hakk’ın bu kıssa üzerinden haber verdiği gibi gerçekleşti. Habeşistan’a hicret edecek müminler bu rehberlik uyarınca sessizce, fark ettirmeden, bölük bölük ve geceleyin yola çıktılar. Mekkeli müşrikler de peşlerine düştüler. Ancak müminler kendilerini bekleyen gemilere binip denize açıldıkları sırada müşrikler çıkageldiler fakat çok geç kalmışlardı. İşte surenin devamında bu olayın / olayların böyle olacağını Cenab-ı Hak önceden aynı kıssa üzerinden vermeye devam eder; 78- Bunun üzerine o, askerleri ile birlikte onların peşine düştü. Denizden onları kaplayacak olan şey kaplayıverdi. (Taha Suresi 78) Hatta daha da ilerisini de ihbar eder. Muhacir müminlerin peşine düşüp takip eden Mekke müşrikleri onları yakalamada başarısız olunca Mekke’ye geri döneceklerdi. Bu başarısızlık Mekke müşrik kabile reisleri ve özelde Ebu Cehil için son derece onur kırıcı olacaktı. Karizmaları çok kötü çizilecekti. Bu siyasi başarısızlığı kamuoyu nezdinde kapatmak için yalanlar uydurulacak ve halk yine kandırılacaktı. Tıpkı Firavunun kavmini kandırması gibi. 79- Firavun, kavmini saptırdı, doğru yola sevketmedi. (Taha Suresi 79) 9.7. Habeşistan Muhacirlerine Tenbihler / öğütler Cenab-ı Hak, Habeşistan’a hicret edecek müminlerin adil bir yönetici olan Habeş hükümdarının ülkesinde rahat edeceklerini, tevhidi dünya görüşüne dayalı bir devlete kavuşuncaya kadar geçecek süre için her türlü ihtiyaçlarının karşılanacağını bildirir. Bunu Firavunun zulmünden kurtulan İsrail oğulları metaforunda anlatır. Nasıl ki İsrailoğulları Firavunun zulmünden kurtulduktan sonra Tur dağının eteklerine gelip Anayasal bir sözleşme ile devletlerini kuruncaya kadar yaşamlarını sürdürmeleri için Cenab-ı Hak tarafından kudret helvası ve bıldırcın gibi lütuflara mazhar oldularsa aynı şekilde Mekke müşrik yönetiminin zulmünden Habeşistan’a hicret ederek kurtulacak müminlerin de Medine Anayasal Sözleşmesi ile Medine İslam Cumhuriyeti kurulup güçleninceye kadar orada rahat bir yaşam sürecekleri ihbar edilir. 80- Ey İsrailoğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık; Tur’un sağ tarafına (gelmeniz için) size vade tanıdık ve size kudret helvası ile bıldırcın eti (men ve selva) lütfettik. (Taha Suresi 80) Fakat Cenab-ı Hak, hicret edecek müminlere gittikleri yerde helal olan, meşru nimetlere tevessül etmeleri, geçimleri için asla yasal olmayan yollara başvurmamaları, taşkınlık yapmamaları, aşırı gitmemeleri konusunda da aynı kıssanın devamı üzerinden uyarıda bulunur. Aksi davranışların şiddetle cezalandırılacağını da bildirir. 81-82- Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyiniz, bu hususta taşkınlık ve nankörlük de etmeyiniz; sonra sizi gazabım çarpar. Her kim ki kendisini gazabım çarparsa, hakikaten o, yıkılıp gitmiştir. Şu da muhakkak ki ben, tevbe eden, inanan ve yararlı iş yapan, sonra (böylece) doğru yolda giden kimseyi bağışlarım. (Taha Suresi 81-82) Müteakip ayetlerde yine israiloğulları kıssası üzerinden metafor yapılarak Habeşistan’a hicret edecek müminler, orada karşılaşacakları menfi durumlar karşısında nasıl davranmaları gerektiği hususunda eğitilir. Çünkü Habeşistan’da onları bekleyen tehlikeler vardı. Yeni bir ortam, yeni bir yaşam biçimi, yeni ilişkiler, her şey onlar için yeniden başlıyordu. Özellikle geçim için ihtiyaç duyulacak gelirin elde ediliş yol ve yöntemleri çok önemliydi. Çünkü, her ne kadar Necaşi onları ağırlasa da bu ağırlama neticede mültecilerin ağırlanması şeklinde olacaktı. Bu nedenle mümin muhacirler Habeşistan’ın piyasasına girmek ve ticari yeteneklerini konuşturmak isteyeceklerdi. Daha iyi bir geçim koşulları elde etmek isteyeceklerdi. Bunun için de piyasada yerlerini almaları gerekiyordu. Fakat diğer taraftan, muhacir müminler birdenbire Habeşistan ticari piyasasına giremeyecekleri için ya da yerli piyasa aktörlerince piyasaya sokulmayacakları için onların da geçim için gayri meşru yollara başvurmaları olası idi. Ayrıca, muhacir müminler Habeşistan’a giderken elleri boş gitmediler. Kabileleri onları gidecekleri yerde perişan duruma düşmemeleri ve onların orada köle olmamaları için ziynet eşyaları ve belirli bir servetle gönderdiler. Ellerindeki bu servetlerin İsrailoğulları kıssasındaki samiri gibilerinin dikkatini çekeceği muhakkaktı ve bu servetlerden en kolay kazanma yolu olan faizle borç verme, kumar vb. yanlış işlere girişmeleri de bir diğer tehlikeydi. Yurtsuz kalan muhacirler için bu tür yollar oldukça da cazip bir yol olarak görünebilirdi. Şeytan ayaklarını kaydırabilir ve çok kazanma uğruna hırsa kapılmaları mümkündü. Her ne kadar başlarına atanacak imam kendilerini uyaracak olsa da geleceğini güven altına almak isteğinin sonucunda bu muhacir topluluğun en azından bir kısmının bu tür yolların cezbesine kapılmaları tehlikesi mevcuttu. Başlarında Hz. Muhammed’in @ bulunmaması demek onları gittikleri yanlış yoldan geri çevirecek bir önderin olmaması demekti. Hz. Muhammed’de @ onların yanlış yola sapacağına hiç ihtimal vermeyecekti. Zira Mekke’de o kadar zorluklara, baskı ve şiddete tahammül etmiş ve asla direnişinden taviz vermemiş arkadaşlarının geçim kaynakları için yanlış yollara sapacağını aklının ucundan bile geçirmeyecekti. Bütün bu tehlikeleri gayet iyi bilen Cenab-ı Mevla hicret edecek müminlerin gittikleri yerde yanlışa sapmamaları için Hz. Musa’nın @ Samiri ile olan kıssası ile onlara gerekli derslerini vererek eğitir. Nasıl ki Hz. Musa @ kavminden ayrılarak Tur dağına gitmesi gibi Hz. Muhammed’de @ müminleri Habeşistan’a göndererek bağlılarından ayrılacaktı. Yine nasıl ki Cenab-ı Hak Hz. Musa’nın @ ayrılmasını müteakiben İsrailoğullarını Samiri ile imtihan ettiyse, Habeşistan muhacirleri de hayatın içerisinde çeşitli sınavlara tabi tutulacaktı. Ve yukarıda belirtildiği gibi Habeşistan muhacirlerini bekleyen tehlikeler vardı. Oradaki Samiriler, muhacir müminleri Mekke’deki şirk sisteminin benzerleri olan fakat içerisine biraz ilahi öğreti sosu katılmış yanlış işlere sokabilirlerdi. Tıpkı Samiri’nin Mısırdaki boğa ile sembolize edilen Firavunların sömürüye / şirke dayalı piyasa sistemine benzer fakat daha küçük bir modelini buzağı sembolü ile israiloğullarına yapması ve insanları bu piyasaya cezbedici bir ses ile çağırması gibi ([1] ) aynı şekilde birtakım Samiriler de Habeşistan’a hicret etmiş müminlere cazip gelen ancak gayri meşru piyasa yapılarına ([2] ) çekmeye çalışacakları muhakkaktı. Elbette Samiri’nin yaptığı buzağı sembolünün işaret ettiği anlamı piyasa ile sınırlamak mümkün değildir. Bu, bir devrimden sonra halkın savaştığı ve terk ettiği yanlış / batıl / şirk değerlerinin yerine sanki devrimin ideolojisine uygunmuş gibi görünen fakat aslında eski şirk ideolojisinin farklı bir modelini öngören değerlere de işaret eder. 83-89- “Seni acele ile kavminden ayrılmaya sevk eden nedir, ey Musa!” Musa: “İşte, dedi, onlar benim izimde gidiyorlar. Ben, memnun olasın diye sana acele ile geldim Rabbim.” Allah buyurdu: “Senden sonra biz, kavmini (Harun ile kalan İsrailoğullarını) imtihan ettik ve Samiri onları yoldan çıkardı.” Bunun üzerine Musa, öfke ve üzüntüyle dolu olarak kavmine döndü. “Ey kavmim!” dedi, “Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı? Şu hâlde size zaman mı çok uzun geldi, yoksa üstünüze Rabbinizin gazabının inmesini mi istediniz ki, bana verdiğiniz sözden döndünüz?” Dediler ki: “Biz sana verdiğimiz sözümüzden kendi isteğimizle dönmedik. Fakat biz, o kavmin ziynet eşyasından birtakım ağırlıklar yüklenmiş, sonra da onları attık; aynı şekilde Samiri de attı.” Bu adam, onlar için, böğüren bir buzağı heykeli icat etti. Bunun üzerine: “İşte”, dediler, “bu, sizin de Musa’nın da tanrısıdır. Fakat (O) onu unuttu.” O şeyin, onların hitabına cevap vermediğini, onlara ne bir zarar ne de bir fayda vermek gücünde olmadığını görmezler mi? (Taha Suresi 83-89) Eğer, bu topluluğun başlarına atanacak İmam-başkan onları yaptıkları yanlış işlerden vazgeçirmeye çalışırsa topluluğun bir kısmı kendisine karşı duracak ve diğerleri ise imam-başkanı destekleyecekti. Bu durumda da müslüman topluluk bölünecek, tevhidleri bozulacaktı, belki de birbiriyle kavgaya tutuşacaktı. Bu tür ihtilafları çözmede ilahi vahyin rehberliğini ve Hz. Muhammed’in @ problemi çözmesi gerektiğini düşüneceklerdi. Bunun içinde en azından ticari kervanlarla gidip gelen mümin köleler vasıtasıyla bir haber bekleyeceklerdi. Ancak bu zaman alacaktı. Bu süreçte topluluk zarar görebilirdi ve topluluğun bir kısmını kaybetmek de mümkündü. Cenab-ı Mevla, bu tehlikeyi Hz. Musa’ya @ vekil olarak İsrailoğullarının başına Hz. Harun’un @ bırakıldıktan sonra Samiri’nin toplumu yanlış yola sevketmesi karşısında Hz. Harun’un @ onları yanlış yoldan engelleme çabaları metaforunda anlatır. 90-91- Hakikaten Harun, onlara daha önce: “Ey kavmim!” demişti, “siz bununla ancak ayartılmaktasınız / kandırılıyorsunuz / sınanıyorsunuz. Sizin Rabbiniz şüphesiz çok merhametli olan Allah'tır. Şu hâlde bana uyunuz ve emrime itaat ediniz.”. Onlar: “Biz,” dediler, “Musa aramıza dönünceye kadar buna tapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz!” (Taha Suresi 90-91) Hz. Muhammed’in @ Habeşistan’a hicret eden müminlerin başına atayacağı imam-başkanın sorumluluğuna verilecek topluluğu yanlış yola gitmesini engelleyip engellemediği hususunda bizzat kendisine hesap vereceği yine aynı kıssa ile anlatılır. Hz. Muhammed @ muhacir müminlerin başlarına atanacak imam-başkana dürüst ve erdemli olmaları, azgınlık etmemeleri, nankörlük yapmamaları vb. hususunda emirler verir. 92-94- (Musa, döndüğünde) Dedi: “Ey Harun! bunların dalalete düştüklerini gördüğün vakit seni engelleyen ne oldu?” “(Neden) benim yolumu takip etmedin? Emrime asi mi oldun?” (Harun:) “Ey annemin oğlu! dedi, saçımı sakalımı, yolma! Ben, senin: ‘İsrailoğullarının arasına ayrılık düşürdün; sözümü tutmadın!’ demenden korktum.” (Taha Suresi 92-94) Hz. Muhammed’in @ sadece atayacağı imama-başkana hesap sormayacağı, topluluk içerisinde yanlış yollara sapmaya önderlik edene de hesap soracağı Samir’i ve Hz. Musa @ diyaloğu ile verilir. Şayet yanlış yollara tevessül etmede kim önderlik edecek olursa onun müminler topluluğundan atılacağı, ilişkilerin kesileceği, yalnız bırakılarak perişan edileceği ve teşekkül ettiği yanlış yolun idolünü de yok edeceği bildirilir. ([3] ) Cenab-ı Hak, bu hususta bir ihbarda bulunmuştur ki o da tıpkı Samiri’nin icad ettiği sapık yolun o dönemdeki İsrailoğullarınca meşru olarak görülmesi için Hz. Musa’nın @ öğretisinden bir parça alıp onu kendi kurduğu sisteme karıştırması gibi Habeşistan’daki Samiri rolündeki kişinin de Hz. Muhammed’in @ getirdiği öğretinin paradigmalarından bir kısmını alıp kendi kurduğu sisteme karıştırarak elde edeceği yanlış yolu meşru göstermeye çalışacağı bildirilir. ([4] ) 95-99-Musa: “Ya senin zorun nedir, ey Samiri?” dedi. O da: “Ben, onların görmediklerini gördüm. Zira, o elçinin öğretisinden bir miktar alıp onu attım. Bunu böyle nefsim bana hoş gösterdi” dedi. Musa: “Defol!” dedi, “artık hayatın boyunca sen: ‘Bana dokunmayın!’ diyeceksin. Ayrıca senin için, kurtulamayacağın bir ceza günü var. Tapmakta olduğun tanrına da bak! Yemin ederim, biz onu yakacağız; sonra da onu parça parça edip denize savuracağız!” Sizin ilahınız, yalnızca, kendisinden başka ilah olmayan Allah'tır. O'nun ilmi her şeyi kuşatmıştır. (Resulüm!) İşte böylece geçmiştekilerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. (Taha Suresi 95-99) Ayrıca genelde tüm müminler özelde ise hicret edecek mümin muhacirler geçim için bu tür yanlış yollara tevessül etmemeleri için kıyamet sahnesi ile de uyarılırlar. Bu sahnede dünya da geçirilecek sürenin azlığına işaret edilerek çok kısa sürecek sıkıntıları atlatmak için yanlış yolları tercih etmenin feci sonu dile getirilir. Bu dünya da rahat ve konforlu fakat kısa bir ömür için ahireti mahvetmenin akıllılık olmayacağı vurgulanır. Cenab-ı Hak, kozmik kıyamet metaforu ile Habeşistan’a hicret edecek olan müminlerin akıbetlerine ilişkin endişelerine de cevap verir. Şöyle ki; nasıl ki bu dünya hayatı çok kısa sürede geçip bitecek, aynı şekilde Habeşistan’daki göç serüveni ve bu çileli Mekke hayatı kısa bir süre sonra bir gün mutlaka sona erecek. Kozmik kıyamette dağların savrulup dümdüz edilmesi gibi bu dünyada da şirk / zulüm otoriteleri bir gün yerle bir olacak ve yeryüzüne sadece Cenab-ı Hak hükümdar olacak. Böylece şirk toplumundaki hukuksuzluk yok olacak ve yeryüzüne adalet hâkim olacaktır. Kim tevhidi dünya görüşüne iman ederse ahirette zulüme, haksızlığa, baskı ve şiddete uğrama korkusu yaşamayacağı gibi bu dünyada da Allah’ın hâkim olduğu sistemde zulüm, baskı ve haksızlığa uğrama korkusu yaşamayacaktır. Bu kısımdaki uyarılar ile aynı zamanda Habeşistan’daki ehli kitap mensuplarının da ahiret sahneleri ile korkutulması amaçlandığı söylenebilir. Aynı zamanda muhacirlerle ehli kitap arasında ahiret inancındaki ortak inanca vurgu yapıldığı da söylenebilir. Böylece Habeşistan’da ehli kitap ile mümin muhacirler arasında ortak bir inanç bağı ile birliktelik sağlanacaktır. 100-114- Şüphesiz ki, sana katımızdan hatırlatıcı / uyarıcı bir öğreti bahşettik. Kim ondan yüz çevirirse, şüphesiz ki kıyamet gününde o, ağır bir günah yükünü yüklenecektir. Bu kimseler, onda (o günah yükünün altında) ebedi kalırlar. Onlar için kıyamet gününde bu ne kötü bir yüktür! O günde Sur’a üflenir ve biz o zaman günahkarları, gözleri (korkudan) gömgök bir halde mahşerde toplarız. Aralarında birbirlerine gizli gizli şöyle derler: “Dünyada sadece on gün kaldınız.” Aralarında konuştukları konuyu biz daha iyi biliriz. Onların en olgun ve akıllı olanı o zaman: “Bir günden fazla kalmadınız” der. (Resulüm!) Sana “dağlar”ın ne olacağı hakkında sorarlar. De ki: “Rabbim onları ufalayıp savuracak.” “Böylece yerlerini dümdüz, bomboş bırakacaktır.” Orada ne bir iniş ne de bir yokuş görebileceksin. O gün insanlar, davetçiye uyacaklar. O’na karşı yan çizmek yoktur. Artık, çok esirgeyici Allah hürmetine sesler kısılmıştır. Bu yüzden, fısıltıdan başka bir ses işitemezsin. O gün, Rahman’ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığından başkasının şefaati fayda vermez. O, insanların geleceklerini de geçmişlerini de bilir. Onların ilmi ise bunu kapsayamaz. Bütün yüzler (insanlar), diri ve her şeye hâkim olan Allah için eğilip boyun bükmüştür. Zulüm yüklenen ise, gerçekten perişan olmuştur. Her kim, mümin olarak iyi olan işlerden yaparsa, artık o ne zulümden ne de hakkının çiğnenmesinden korksun. (Resulüm!) Biz onu böylece Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve onda ikazları tekrar tekrar açıkladık. Umulur ki onlar (bu sayede günahtan) korunurlar. Yahut da o (Kur’an) kendileri için bir ibret ortaya koyar. Gerçek hükümdar olan Allah, yücedir. Sana O’nun vahyi tamamlanmazdan önce Kur’an hakkında acele etme ve “Rabbim, benim ilmimi artır” de (Taha Suresi 100-114) Cenab-ı Hak, Habeşistan’a gidecek olan müminlere Hz. Âdem @ kıssası üzerinden de bir takım uyarılarda bulunur. Şöyle ki; “Şimdi sizler gittiğiniz yerlerde Allah’ın sınırlarına, emir ve yasaklarına uyacağınıza dair Resulullah’a söz veriyorsunuz. Hz. Adem’de @ aynı hususlar için söz vermişti. Ancak o daha sonra sözünde durmadı, verdiği sözleri unuttu. Sizler de Hz. Âdem @ gibi yapıp verdiğiniz sözleri unutup yanlış yollara sapmayın. Bu uyarıyı hafife almayın zira gittiğiniz yerde karşılaşacağınız durumlar sizin ayağınızı kolaylıkla kaydırabilir. Hz. Adem’e @ iblis hariç bütün melekler boyun eğmiş ve emre amade olmuşlar ve cennette mutlu / mesut bir yaşam sürüyorlardı. Onlar şeytanın ayartmalarına karşı uyanık olmaları konusunda uyarılmışlar aksi takdirde cennet yaşamlarından çıkarılıp sıkıntılı bir yaşama gitmek zorunda kalacakları kendilerine bildirilmişti. Onlar açık bir şekilde ikaz edilmelerine rağmen şeytanın ayartmasına kandılar ve cennetten çıkarıldılar. Şimdi sizde Habeşistan’a gittiğinizde tüm devlet erkanı sizi el üstünde tutacak size hizmet edecekler. Orada rahat bir yaşam sürdüreceksiniz. Fakat orada da iblisler ve şeytanlar var ve sizin gördüğünüz bu ilgiyi kıskanan ve sizin ayağınızı kaydırıp sizi o memleketten çıkarmak isteyenler olacak. Bu nedenle ayağınızı denk alın ve sakın o şeytanların ayartmalarına gelmeyin! Onlar sizi bu rahat yaşamınızı sürdürmek ve belki de daha iyi bir yaşamı ebedi olarak yakalamak adına yanlış yolları, yanlış tarafgirlikleri, yanlış safları seçme konusunda ve bir dostmuş gibi yaklaşımlarda bulunabilirler. Şayet bu ayartmalara kanacak olursanız sizinle ortak ilkelere / paradigmalara / dünya görüşüne sahip olmalarından dolayı Habeşistan yönetiminin size sağladığı imkanlar geri alınacaktır. Çünkü siz oraya sığınırken inancınız ve değerlerinizden dolayı zulüm ve baskı gördüğünüz iddiası ile sığınmış olacaksınız. Fakat sizler dünya nimetleri hırsınız nedeniyle gittiğiniz ülkede fesat çıkarır ve yanlış yollara tevessül edecek olursanız sizin samimi olmadığınız düşünülecektir ve hemen bu yanlışlarınız Habeşistan hükümdarına iletilecektir. Bu durumda hükümdar size verdiği imkanları elinizden alacaktır. Hatta sizi ülkesinden kovacak, Mekke Yönetimine teslim edecek ve siz yeniden çok büyük sıkıntılara maruz kalabileceksiniz. Pişmanlık duymanız ve bir daha yapmamaya yönelik söz verseniz bile Hükümdar, çevresinin baskısından çekinecek ve sizi kapı dışarı edecektir. Orada yapacağınız yanlışlar nedeniyle oradan çıkarılacak olursanız çok sıkıntı çekersiniz. Sadece dünya hayatında değil ahirette de çok sıkıntıyla karşılaşırsınız. Orada kör olarak haşredilirsiniz. Rabbinize dünyada iken gerçeği gördüğünüzü ve peygambere iman ettiğinizi belirtseniz bile, Rabbiniz size çıkışacak ve ‘Evet hakikati görmüş ve elçime de iman etmiştin. Hatta bu uğurda hicrette ettin. Ama gittiğiniz yerde yapacaklarınız konusunda sana ayetlerimle uyarılarda bulunulduğu halde sen o uyarıları unutuverdin. Bugün de sen böyle unutulursun işte’ diyecek. Bu nedenle sakın şeytanın adımlarını izlemeyin ve daima uyanık olun. Ayrıca size orada iken ulaştırılacak ilahi öğreti ve mesajların gereğini mutlaka yerine getireceksiniz.” Habeşistan’a hicret edecek müminlere yapılan bu uyarılar, aşağıda verilen Hz. Âdem @ kıssası üzerinden yapılır. 115-126- Andolsun biz, daha önce de Âdem’e ahit (emir ve vahiy) vermiştik/ söz almıştık. Ne var ki o, unuttu. Onda azim de bulmadık. Bir zaman biz meleklere: “Âdem'e secde edin!” demiştik. Onlar hemen secde ettiler; yalnız İblis hariç. O, diretti. Bunun üzerine: “Ey Âdem!” dedik, “bu hem senin için hem de eşin için büyük bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra yorulur, sıkıntı çekersin!” “Şimdi burada senin için ne acıkmak vardır ne de çıplak kalmak.” “Yine burada sen, susuzluk çekmeyecek, sıcaktan da bunalmayacaksın.” Derken şeytan onun aklını karıştırıp “Ey Âdem! dedi, sana ebedilik ağacını ve sonu gelmez bir saltanatı göstereyim mi?” Nihayet ondan yediler. Bunun üzerine kendilerine ayıp yerleri göründü. Üstlerini cennet yaprağı ile örtmeye çalıştılar. (Bu suretle) Âdem Rabbine asi olup yolunu şaşırdı. Sonra Rabbi onu seçkin kıldı; tevbesini kabul etti ve doğru yola yöneltti. Dedi ki: “Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan (cennetten) inin! Artık benden size hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz.” “Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.” O: “Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim!” der. (Allah) buyurur ki: “İşte böyle. Çünkü sana ayetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun!” (Taha Suresi 115-126) Cenab-ı Hak, Habeşistan’a hicret edecek muhacirlere yönelik uyarılarına / öğütlerine tüm müminlere hitap ederek ve kimi yerde de elçisinin üzerinden devam eder. Şöyle ki; “Cenab-ı Hak, kendi yolundan sapanı bu dünya da asla cezasız bırakmayacağını ahirette ise çok daha şiddetle cezalandıracağının vurgusunu yaptıktan sonra dünyadaki cezalandırmaya yönelik kanıt olarak geçmiş kavimlerin ve medeniyetlerin yok oluşlarını ve kalıntılarını gösterir. Daha sonra Mekke müşrik elitlerin de cezasız kalmayacağını ancak onlara belli bir mühlet tanındığını belirtir. O vade dolunca olacaklar olacaktır. Bu nedenle müminlerin o süre gelinceye kadar sabretmeleri ve direnmeleri gerektiğini bildirdikten sonra bu direniş için sabah akşam ve gece gündüz daima tevhidi dünya görüşünü insanlara anlatmasını, mesajlarını insanlara bildirmesini ve Kendisini tanıtmasını emreder. Aynı zamanda sabah akşam ve gecenin belirli vakitlerinde olmak üzere beş vakit namaz kılmasını emreder. Dünya geçimliği ve nimetlerine gözünü dikmekten de şiddetle sakındırır. Bütün benliğini vahiyle bildirdiği tevhidi dünya görüşü nimetine vermesini ve bakışlarını bu ilahi nimete odaklamasını ve maiyetindeki insanlara da bunu emretmesini bildirir. Ayrıca geçim konusunda endişe etmemeleri konusunda uyarır. Şayet gayret ve çabalarını ilahi öğreti / tevhidi dünya görüşü noktasına teksif edecek olurlarsa geçimlerinin Kendisi tarafından sağlanacağını bildirir. Bu husus özellikle yurdunu terk eden muhacirler için çok önemlidir. Çünkü onlar bilinmezliğe doğru yelken açacaklardır. Dolayısıyla geçimleri konusu onları bir hayli endişelendirmektedir. Cenab-ı Mevla, onların bu endişelerinin yersiz olduğunu Habeşistan Necaşi’si tarafından bütün ihtiyaçlarının karşılanacağını ve kendilerinden bu dünya görüşünün yaygınlaşması için çaba sarf etmekten başka bir şey istemediğini bildirir. Hele geçimlerini temin etmek için yanlış yollara başvurmak ise asla kabul edilebilir bir şey değildir.” 127-135-Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin ayetlerine inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Ahiret azabı, elbette daha şiddetli ve daha süreklidir. Bizim, onlardan önce nice nesilleri helak etmiş olmamız kendilerini yola getirmedi mi? Halbuki onların yurtlarında gezip dolaşırlar. Bunda, elbette ki akıl sahipleri için nice ibretler vardır. Eğer Rabbinden, daha önce sadır olmuş bir söz ve tayin edilmiş bir vade olmasaydı, (ceza onlar için de dünyada) kaçınılmaz olurdu. (Resulüm!) Sen, onların söylediklerine sabret. Güneşin doğmasından önce de batmasından önce de Rabbini övgü ile tesbih et / namaz kıl; gecenin bir kısım saatleri ile gündüzün etrafında (iki ucunda) da tesbih et / namaz kıl ki, sen, Allah'tan hoşnut olasın, (Allah da senden!). Sakın, kendilerini denemek için onlardan bir kesimi faydalandırdığımız dünya hayatının çekiciliğine gözlerini dikme! Rabbinin nimeti hem daha hayırlı hem de daha süreklidir. Ailene salatı (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetlerini üstlenmeyi ya da destek olmayı) emret; kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık istemiyoruz, biz seni rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç, takva iledir. Onlar: “(Hz. Muhammed) bize Rabbinden bir ayet getirmeli değil miydi?” dediler. “Önce gelen kitaplardaki apaçık kanıtlar onlara gelmedi mi?” “Eğer biz, bundan (Kur’an’dan) önce onları bir azapla helak etseydik, muhakkak ki şöyle diyeceklerdi: ‘Ya Rabbi! Bize bir elçi gönderseydin de şu aşağılığa ve rüsvaylığa düşmeden önce ayetlerine uysaydık!’” De ki: “Herkes beklemektedir: Öyle ise siz de bekleyin. Yakında anlayacaksınız; doğru düzgün yolun yolcuları kimmiş ve hidayette olan kimmiş!” (Taha Suresi 127-135) Habeşistan’a hicret edecek müminlere seyahatları sırasında ve sonrasında uyacakları kurallar bildirildikten ve orada karşılaşacakları durumlara karşı gerekli bilgilerle donatıldıktan sonra ilk grup Cafer bin Ebu Talip başkanlığında olmak üzere küçük gruplar halinde ve gizlice yola çıkarlar. Kısa zaman içerisinde Habeşistan’a göç edenlerin sayısı 100 ü geçer. [1] ) Cazip oluşunu Buzağının böğürtüsü (Huvar) kelimesinin anlamından anlıyoruz; Huvar: Avcı, geyik yavrusunu yakalar, onu bir yere bağlar ve onun kulaklarını ovalar. İşte o zaman geyik yavrusu böğürür (acı bir şekilde bağırır). Bunu duyan yavrusunu kaybetmiş olan ana geyik, yavrusunun yanına koşar ve avcıya yakalanır. Lîsânü'l-Arab'ın verdiği bu bilgiye göre huvâr, bir hayvanın normal böğürmesi değil, bir hayvanı tuzağa düşürmek için başka bir hayvana çıkartılan sestir. Yani "çeken, aldatan bir ses"tir. (istekuran.com/index.php/45-ta-ha-suresi) [2] ) Buzağı heykelinin müslüman muhacirlerin Habeşistan’da oluşturacakları ya da içine girecekleri yanlış bir ekonomik modeli temsil ettiği çok açıktır. Fakat bu ekonomik model; faizle para satma mı? Spekülasyonlu ve haram olan şekliyle küçük bir borsa oyunu mu? Kumar oyunu mu? Hristiyan keşişleri gibi zühd ve takvaya ulaşmak için fakir bir yaşantıyı seçme mi? Hangisi olabileceği tartışılabilir. Fakat model çok caziptir. Sonuçta, cazip olsa da gayri ahlaki ve peygamberimizin öğretisiyle uyuşmayan bir model olduğu çok açıktır. (A.A) [3] ) NOT: Ubeydullah bin Cahş’ın Habeşistan’a hicretten sonra Hristiyan din adamlarının ayartmaları ile orada İslam’dan ayrılıp Hristiyan olması bu tehlikenin varlığına en büyük kanıttır. Ubeydullah bin Cahş Hristiyan olunca ihbar edildiği gibi yalnız bırakılmış, perişan edilmiş, o da kendini içkiye vermiş ve sonunda da sarhoş vaziyette ölmüştür.(A.A) [4] ) NOT: Ubeydullah bin Cahş’ın şeçtiği yol Hristiyan papazların ayartmaları ile olmuştu. O bu yolu seçerken peygamberimize gelen öğretiden bazılarını almıştı. Ancak daha sonra o papazların kendisine verdiği imkanlar hoşuna gittiğinden aldığı öğretiyi papazların öğretisi ile karıştırdı. (A.A)

  • Bölüm 33:Akabe Görüşmeleri | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 33 AKABE GÖRÜŞMELERİ Daha önceki bölümlerde zikredildiği üzere Akabe görüşmeleri / müzakereleri aslında birinci ve ikinci Akabe biatları şeklinde sınırlandırılamaz. Zira bu görüşmeler birçok defa olmuştur. Ancak birinci ve ikinci Akabe biatları çeşitli zamanlarda yapılan bu görüşmelerden sonra varılan mutabakatları ifade ettiği için kayıtlara geçmiştir. Akabe ise hac mevsiminde Medinelilerin Mina’da toplanma bölgesidir. Muhtemel olarak Medinelilerin putu olan Menat’ın da bulunduğu yerdir. Bu biatlara Akabe adı verilmesinin nedeni de mutabakata varılan görüşmelerin hac mevsiminde ve Medinelilerin toplanma bölgesi olan bu yerde gerçekleşmiş olmasındandır. Hac mevsiminin dışındaki diğer zamanlarda bu biatlara altlık teşkil edecek görüşmeler ise pek zikredilmez. 33.1. Birinci Akabe Bîatı (Zilhicce 621 M.) / Kadınlar Bîatı Akabe’de 8-6 kişi ile gerçekleşen görüşmeden sonra Medine’ye dönen Hazreçliler bir sene sonraki hac mevsiminde Hz. Muhammed@ ile tekrar görüşmek üzere Mekke’ye geldiler. Bu heyette Hazrec kabilesinden 10, Evs kabilesinden 2 temsilci olmak üzere 12 kişi bulunuyordu. Hazreçlilerden 5 temsilci, bir yıl önceki görüşme heyetinin arasında yer alanlardandı. Heyetin başkanı, birinci görüşmede olduğu gibi yine Esad b. Zürâre idi. Bu ikinci görüşme sonunda bir mutabakata varıldı ve Medineli heyetin üyeleri Hz.Muhammed’in@ teklif ettiği mutabakat maddeleri üzerine biat ettiler. Bundan sonra Yahudi kabileler de dahil olmak üzere Medine’nin bütün kabilelerinin ikna edilerek mutabakata onları da dahil etmeye sıra gelmişti. Fakat işin bu safhası için İslam’ın / dinin / tevhidi sistemin prensiplerini çok iyi bilen bir temsilciye ihtiyaç vardı. Zira biat edenler diğer Medinelilerin kendilerine yönelteceği sorulara tam olarak ya da yeterli ve tatmin edici cevaplar veremeyeceği gibi yanlış cevaplar da verebilirlerdi. Ayrıca bilindiği üzere heyettekiler konuyu bu birinci biattan önce de Medine ileri gelenleri arasında tartışmışlardı. Fakat Hz.Muhammed’in@ teklif ettiği sistemi benimseyen olduğu gibi karşı çıkanlar da vardı. Bir kısmı da çeşitli konulardaki çekinceleri nedeniyle arafta kalmayı tercih etmekteydiler. İşte Medine’de yaratılacak bu yeni oluşuma karşı olanları ve arafta kalanları ikna etmek için ilahi öğretinin temel prensiplerini gayet iyi bilen bir kimsenin gelen heyetle birlikte Medine’ye gitmesi gerekmekteydi. Hz.Muhammed@ bu konuda en yetkin kişi olarak Mus’ab b. Umeyr’i seçti ve onu onlarla birlikte Medine’ye yolladı. Mus’ab b. Umeyr, oradaki muhalefet ve araftakilerin tereddütlerini gideren müzakereleri yürüteceği gibi, 1.Akabe biatı kapsamında mutabakata varılan hükümler doğrultusunda hareket edilmesini de sağlayacaktı. O aynı zamanda kurulacak Medine İslam Cumhuriyetinin / Ümmetinin / Topluluğunun alt yapısını da hazırlayacaktı. Bu kapsamda söz konusu devletin / topluluğun içerisinde yer alacak tüm tarafları içerecek anayasal bir sözleşme taslağında bulunması gereken hususlarda bilgi toplayacaktı. Hatta bu devletin / topluluğun esasları, teşkilatı, ilkeleri, görevleri, yetkileri, özgürlükler, savunma vb. konularda anayasaya derç edilecek hususlar için detaylı müzakereleri yapmak, ihtiyaç duyulan verileri hazırlamak gerekiyordu. Kurulacak İslam Cumhuriyeti / İslam Topluluğu’nun, Arabistan coğrafyasında hakim olan şirk ideolojisinden farklı bir ideoloji ile kurulacağı için başta Mekkeliler olmak üzere tüm Arabistan kabilelerinin saldırısına maruz kalacağı çok açıktı. Bu nedenle Medinelilerle yapılacak müzakerelerde tarafların bir savunma / savaş anlaşması taslağı üzerinde görüşmelerin yapılması gerekiyordu. Cenab-ı Hak, 1.Akabe biatından sonra gerek Mus’ab b.Umeyr’in Medine’de yapacağı görüşmelerde kullanacağı söylemlere destek olması, gerekse Mekke’deki hem müminlere hem de müşriklere gelinen aşamada verilecek mesajlar için Hud Suresini inzal etti. Cenab-ı Hak, bu surede Medineli muhaliflere ve Mekkeli araftakilere öncelikle şu mesajların verilmesini bildirir; “Teklif edilen sistemde, Allah egemen olacaktır. Allah’ın getireceği hükümler ise insanların hayrına, iyiliğine ve erdemli bir yaşam sürmesine götürecek hükümlerdir. Teklif edilen sistemde Hz.Muhammed’in@ Başkanlığı ise gelen hükümleri bildirmek ve uygulamak suretiyle ortaya koyacağı örneklikten başka bir şey değildir. Şayet bu sistemi kabul ederseniz iyi bir gelecek sizi bekliyor. Aksinde ise içine düştüğünüz durum hiç te iç açıcı değildir. Büyük bir yok oluş / azap sizleri beklemektedir.” Rahman Rahim Allah Adına 1-4 – Elif, Lam, Ra. Bu, Allah’tan başkasına kulluk etmeyin diye ayetleri sağlam esaslara ve doğru hükümlere dayandırılan ve Hakim (her şeyi hikmetli yapan ve her şeye hakim olan), Habir (her şeyden haberdar olan Allah) tarafından detaylarıyla açıklanmış bir kitaptır. De ki: “Kuşkusuz ben de O’nun tarafından size gönderilmiş bir uyarıcı ve bir müjdeciyim. Haydi Rabbinizden bağışlanma dileyin ve O’na tövbe edin ki, O da sizi tayin edilmiş bir süreye kadar güzel bir şekilde yaşatsın ve fazilet sahibi herkese lütfunu versin. Fakat bu teklifi kabul etmediğiniz takdirde ben sizin başınıza gelecek büyük bir günün azabından korkarım. Dönüşünüz yalnızca Allah’adır. O’nun gücü her şeye yeter.” (Hud Suresi 1-4) ​ Mekke’deki müşriklerden bazıları içlerinde hakikatin cevherlerini taşımalarına rağmen Hz.Muhammed’in@ safına geçmekten korkmaları nedeniyle Hz.Muhammed@ ile karşı karşıya gelmekten imtina ediyorlardı. Zira O’nu görünce içlerindeki hakikat nedeniyle vicdani bir sıkıntı yaşamak istemiyorlardı. Bu nedenle O’nunla karşılaşmamak için O’nu gördükleri zaman yollarını değiştiriyorlar ya da yüzlerini gözlerini bürüyüp tanınmayarak yanından geçip gidiyorlardı. Aynı türden davranışlara Hz.Muhammed’in@ Medine’ye elçisi / temsilcisi olarak göndereceği Mus’ab b. Umeyr de muhatab olacağından Cenab-ı Hak, O’nu bu duruma hazırlamaktadır. Onların bu davranışları ile nasıl bir psikoloji içerisinde olduklarını bildirir. 5-Baksanıza! Onlar, ondan (elçiden) gizlemek için içlerinde taşıdıkları düşüncelerini örter, dürüp bükerler. Haberiniz olsun! Onlar örtülerine bürünürler ama O, onların gizledikleri şeyleri, açığa vurdukları şeyleri biliyor. Şüphesiz O (Allah), göğüslerdekileri en iyi bilendir. (Hud Suresi 5) Birinci akabe biatından sonra gelişmelerin hicreti gerektirdiği açığa çıkmıştır artık. Fakat bu göçün hem göç edecek olanlar hem de ev sahibi olanlar açısından en büyük sıkıntısı ekonomiktir. Göç edecek olanlar gittikleri yerde nasıl geçineceklerinin endişesini taşırlarken, göçmenleri kabul edecek olanların endişesi ise ekmeklerini göçmenlerle paylaşmaları halinde geçim sıkıntısı yaşayacak olmalarıdır. Nasıl ki Cenab-ı Hak yer yüzündeki tüm canlıların rızıklarının kefili ise İslam Cumhuriyeti yöneticileri de egemen olacağı ülkede / arzda yaşayan insanların (vatandaşlarının) geçimlerinden sorumlu olacak ve onların geçimlerini sağlayacaktır. Hicret edecek Hz.Muhammed@ ve muhacirlerin Medine’de kalıcı mı?, yoksa geçici mi?, oldukları veya kalıcı olarak nerede ikamet edecekleri, geçici olarak nerede kalacakları konusunda da her iki taraf açısından belirsizlikler olduğu muhakkaktır. Bu belirsizliklerin hazırlanacak anayasada açık olarak belirtileceği ifade edilir. Kimsenin bu hususta endişe etmesine gerek olmadığı bildirilir. Cenab-ı Mevla bu konudaki mesajlarını aşağıdaki ayeti ile verir. 6-Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. O (Allah), onun yerleşik yerini de geçici yerini de bilir. Hepsi apaçık bir kitaptadır. (Hud Suresi 6) Yeniden dirilişin gerçekleştirileceği söylendiği zaman, Mekke müşrik ileri gelenleri bunun Mekke halkını etkilemek için Hz.Muhammed@ tarafından uydurulan bir şey olduğunu söylediler. Şayet bu diriliş için Hz.Muhammed@ takip edilmeyecek olursa azabın / yıkımın muhakkak geleceği uyarısı yapılınca da onlar “bu azap / yıkım için sürekli uyarı yapmana rağmen, kaç yıldır sözünü ettiğin azabın / yıkımın bir türlü gerçekleşmemesinin sebebinin ne olduğunu ” alaycı bir ifade ile sordular. Hem Mekkeli müşriklere cevap vermek hem de Medineli muhaliflerden de gönderilen temsilcilere yöneltilebilecek aynı soruya verilecek cevaba ilişkin Cenab-ı Hak aşağıdaki mesajları bildirir; “Allah ‘ol’ deyince hemen dilediğini yaratma güç ve kudretine sahip olmasına rağmen yerleri ve gökleri bile altı günde yaratmıştır. Yeni bir toplum oluşana kadar ve bu oluşum içerisinde kimin nasıl tavır ve davranış göstereceğinin ortaya çıkması için belirli bir sürecin yaşanmasını O ilahi bir yasa olarak koymuştur. Toplumlar için öngördüğü bu yasa bir gün mutlaka gerçekleşecektir, bundan kaçış yoktur. Fakat bu yeni oluşumu kabul etmeyen ve kendilerinin azab / yok oluş tehlikesini ihbar edenlerle alay edenlerin alay ettikleri şey mutlaka başlarına gelecektir. Tıpkı ahirette insanların yeniden yaratılması gibi bu dünyadaki ölü toplumlar da ilahi mesajla dirileceklerdir / ayağa kalkacaklardır.” 7-8- O (Allah), hanginizin en güzel amel işleyeceğini imtihan etmek için gökleri ve yeri altı günde yaratandır. O’nun arşı su üstündeydi. Şayet onlara “Gerçekten siz öldükten sonra diriltileceksiniz” dersen, o inkarcılar mutlaka sana, “Bu apaçık sihirden başka bir şey değildir” derler. Eğer Biz bunlardan azabı belli bir ümmete (yeni bir toplum oluşana) kadar erteleyecek olursak, o zaman da “onu engelleyen nedir ki?” diyecekler. İyi bilin ki, onlara o yıkım azabı geldiği gün kendilerinden geri çevrilecek değildir. O alay ettikleri şey, kendilerini kuşatmıştır. (Hud Suresi 7-8) Onların böyle hareket etmelerinin sebebi nankör olmalarıdır. Onlara nimetlerle geçim genişliği verildiği zaman hoşlarına gider fakat o nimetten mahrum edildiği yani geçim darlığı verildiği zaman hemen ümitsizleşip nankörlüğe başlar ve kendisine o nimetleri vereni inkar eder. (karşı durur.) Onlar bu geçim darlığından sonra tekrar nimetlere / bol geçimliklere kavuşturulacak olursa, bunu kendinden menkul olduğunu zanneder ve kendi aklı, yetenekleri sayesinde bela ve musibetlerden kurtulduğunu söyleyerek şımarıkça böbürlenir. Gelecekte İslam Cumhuriyeti çatısı altına girecek olan Medineli muhaliflerin İslam Cumhuriyetinin faaliyetleri sonucu elde edilecek nimetler karşısındaki tavırları ile bazen de kaybedilecek nimetler karşısında onların tavırları anlatılarak müminler eğitilmektedir. Onların Hz.Muhammed’in@ idaresine karşı tutum ve davranışlarının müminler gibi olmayacağı da belirtilir. Bütün bu hususlar aşağıdaki ayetlerle veciz bir şekilde ifade edilir; 9-11- Şayet insana, tarafımızdan bir rahmet tattırıp sonra da onu kendisinden çekip alırsak, muhakkak o ümitsiz bir nankör olur çıkıverir. Şayet kendisine isabet eden bu geçim darlığından sonra, ona tekrar nimetlerden tattırırsak, mutlaka, “kendi aklımla kötülüklerden / musibetlerden kurtuldum” der ve şımarıkça kibirlenip böbürlenen biri olur. Ancak sabreden ve ıslah edici eylemlerde bulunan kişiler müstesnadır. İşte bunlar için mağfiret ve büyük ödül vardır. (Hud Suresi 9-11) Mus’ab b. Umeyr’in Medine muhaliflerini ikna etmek için yapacağı tartışma ve müzakerelerde ilahi öğretinin öngördüğü sistem modeline aykırı olarak onlardan gelecek model dayatmaları ile karşı karşıya kalınacağı açıktı. Zira Mekke’deki mücadele sürecinde benzer durumlar yaşanmış ve Hz.Muhammed@ Mekke müşrik ileri gelenlerinden uzlaşma için benzer dayatmalara muhatap olmuştu. Medineli muhalifler kurulacak İslam devletinde yönetim modelinin zengin hazinelere sahip bir saltanat şeklinde olmasını talep edebilirler ya da devletin Bizans veya İran gibi bir büyük devletin mandası altında bir yönetim modeli şeklinde olmasını isteyebilirlerdi. Onların “Mademki O bir peygamberdir, Allah O’nu sevmiş ve elçi olarak seçmiş o halde Allah sevdiği kuluna çok büyük hazineler bağışlamaz mı? Ya da O’nu desteklemek için büyük kralları / melikleri emrine veremez mi? Cenab-ı Hakk’ın buna elbette gücü yettiğine göre seçtiği elçisine bunları verse olmaz mı?” şeklinde açıklanabilecek olan talepleri “Ona bir hazine indirilse ya da beraberinde bir melek gelse ya “ifadesi ile anlatılmıştır. Onların bu talepleri nedeniyle Hz.Muhammed’in@ içi çok daralmış ve vahyedilen modelin şekline ilişkin bir kısmını neredeyse terk edip bildirmeme yoluna gitmeyi bile nasıl düşündüyse aynı şekilde Mus’ab b. Umeyr de anayasa taslağı hazırlama müzakereleri sırasında muhalifleri ikna etmek için bazı hususları geriye bırakmayı düşünebileceğinden bu ikaz yapılır. O’na her şeyin açık açık konuşulması gerektiği ve Allah’a sığınarak hiçbir şeyi gizlememesi, ilahi öğreti hangi modeli öngörüyorsa onu açıkça ortaya koyması gerektiği vurgulanır. 12- Şimdi sen, “Ona bir hazine indirilse ya da beraberinde bir melek gelse ya!” dedikleri için göğsün daralır ve belki de sen bu nedenle sana vahyolunan vahyin bir kısmını terk edecek olursun. Halbuki Sen sadece bir uyarıcısın. Allah ise her şeye Vekil’dir. (Hud Suresi 12) Mekkelilerin iddiası gibi Medineli muhalifler de Allah’ın inzal ettiği öğreti ve sistemin Hz.Muhammed@ tarafından uydurulduğunu iddia edeceklerdir. O türden iddia sahiplerine cevaben Cenab-ı Hak aşağıdaki ayetler çerçevesinde şu mesajı verir; “Madem ki bu öğreti insan uydurmasıdır o halde sizlerde uydurabilirsiniz. Hz.Muhammed’e@ gelen öğretilerin ve insanların sorunlarını çözebilen ilke ve düsturların yer aldığı surelere benzer on sure de siz uydurun bakalım. Bu çabanızda bütün birikimli ve güvendiğiniz kimseleri de yardıma çağırın.” Onlara yapacağınız bu çağrıya olumlu yanıt veremeyecekleri kesindir. Bundan dolayı onları Hz.Muhammed’e@ inzal edilen öğretinin ilahi kaynaklı olduğunu kabul etmeye ve O’na teslim olmaya davet edilmesi emredilir. ​ 13-14- Yoksa “Onu kendisi uydurdu” mu diyorlar? De ki; “Eğer iddianızda doğru iseniz o zaman uydurma olarak da olsa, benzeri on sure getirin, Allah’a karşı çağırabildiğiniz başka kimseleri de yardıma çağırın.” Fakat onlar bu çağrınıza icabet etmezlerse / edemezlerse, o takdirde iyice bilin ki, o (Kur’an) ancak Allah’ın ilmiyle indirilmiştir. O’ndan başka ilâh yoktur. O halde artık teslim olmaz mısınız? (Hud Suresi 13-14) İnsanlardan her kim kısa vadeli düşünür de kısa günün karı şeklinde hareket ederek bu düşünce ve hareketinin cazibesine kapılırsa bunun karşılığını/ mükafatını hemen görür fakat uzun vadede zarar eder, çok acılar çeker ve çok sorunla karşılaşır. Zira toplumsal sorunlar öyle hemen çözülecek sorunlar değildir. Uzun vadeli düşünmeyi, uzun erimli plan yapmayı ve sabırla bu planları uygulamayı gerektirir. Dünya hayatının nimetlerinden faydalanmayı düşünüp de ağustos böceği hikayesinde olduğu gibi ahireti / geleceği düşünmeyenlerin durumu da kısa vadeli, gününü gün etmeye ve günü kurtarmayı düşünen, gelecekte bu yaptıkları nedeniyle hangi sonuçla yüzleşeceklerini düşünmeyen akılsızları bekleyen akıbet de aynıdır. Onlar kısa vadeli hesaplarının neticesini alırlar, fakat uzun vadede kaybedenlerdir. Kısa vadeli düşünen ve plan yapanların yaptıkları şeylerin sonuçları hemen tükenir ve yaptıkları kısa zamanda boşa gider. Zaten onların kısa vadeli çözümleri batıl / boş önlem ve tedbirden başka bir şey değildir. Kur’an’da yer alan bu esası Hz.Musa’ya@ indirilen kitap da teyit etmektedir. Bu nedenle Medine’ye gidecek Mus’ab b. Umeyr’e özellikle Medineli Yahudi muhaliflere bu konuda söylenecek hususlar aşağıdaki ifadeler ile bildirilir. 15-17- Her kim dünya hayatını / kısa vadeli düşünürse ve onun süsünü / cazibesini isterse, yaptıklarının karşılığını onlara orada tastamam öderiz ve asla hiçbir zarara uğratılmazlar. İşte onlar öyle kimselerdir ki, ahirette onlara ateşten başka bir şey yoktur. Yaptıkları şeyler orada boşa gitmiştir. Zaten yaptıkları şeyler batıl / geçersiz idi. Öyleyse onlar (kısa vadeli düşünen ve günü kurtarmaya çalışanlar), hiç Rabbinden açık bir belgeye dayanan kimseyle bir olabilir mi? Şimdilerde O’nun katından bir şahidin (elçinin) duyurduğu o belgeyi (Kur’an’ı) daha önce de bir önder / imam ve bir rahmet olarak Musa’nın kitabı temsil ediyordu. İşte ancak bu hakikati anlayan kimseler ona (Kur’an’a) inanırlar. Hangi hizipten / gruptan / zümreden olursa olsun kim onu inkâr ederse, ona vaat edilen yer ateştir. Bundan hiç şüphen olmasın. Şüphesiz o, Rabbin tarafından bildirilmiş bir gerçektir. Fakat insanların çoğu inanmıyorlar. (Hud Suresi 15-17) ​ Müşrikler toplumu kandırmak amacıyla kendi uydurdukları hükümleri Allah’ın emrettiğini söyleyerek O’na iftira ediyorlardı. Onlar bunu kendi arzuladıkları şeyleri halka daha kolay kabul ettirmek için yapıyorlardı. Kendi uydurduğu şeyi Allah’a izafe etmek ne kadar büyük bir zulümdür. Bunu yapan zalimlerin Cenab-ı Hakk’a verecekleri hesabın çok çetin olacağı da açıktır. Kendi uydurdukları ve Allah’a izafe ettikleri hükümleri kullanarak Allah’ın yolundan döndürmeye çalışan ve O’nun gösterdiği doğru yolu yanlış göstererek