top of page

Arama Sonuçları

Boş arama ile 99 sonuç bulundu

  • Bölüm 26:Müşriklere Cevaplar | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 26 MÜŞRİKLERE CEVAPLAR Mekke müşrik ileri gelenlerinin peygamberimize ve taraftarlarına uyguladıkları boykot ile azgınlıkta zirve yapmışlardı. Peygamberimizin hareketi bu boykotla iyice zayıflamış ve harekete katılanlar çok azalmıştı. Müminler giderek ümitlerini kaybetmekte, Mekkeli müşrikler ise onların güçsüzlüklerine bakarak iktidarlarını garantiye aldıklarını zannediyorlardı. Onlara göre şirk sistemi artık emniyete alınmış, iktidarları da güç, kuvvet ve üstünlükleri ile sarsılmaz bir şekilde ayaktaydı. Cenab-ı Hak, hem elçisi ve müminlere moral vermek hem de müşriklerin akıbetlerini göstermek için Zuhruf Suresini boykot günlerinin sona ermesinin hemen akabinde inzal etti. Bu sure ile Mekke müşriklerinin güç zehirlenmesine kapıldıkları ifade edilerek onların güç olarak vehmettikleri servet, oğul / asker ve taraftar çokluklarının hak ve hakikat karşısında yenilmeye mahkûm olduğu ortaya konulur. Onların övündüğü güçten çok fazlasına sahip nice ulusların / kavimlerin peygamberlerin getirdikleri hak ve hakikat ideolojileri karşısında çöktüklerine ilişkin tarihten örnekler verilir. Bu örneklemeye ilk önce Hz.İbrahim’in@ kavmi ile başlanır, Hz.Musa’nın @ mücadele ettiği Firavun kavmi ile devam edilir ve sonunda da Hz.İsa’nın@ kavmi anlatılır. Bütün bu örneklemelerde ana tema, Allah elçilerine karşı azgınlık yapan kavimlerin ekonomik ve askeri gücü kendilerine eksen almalarının yanlışlığını ortaya koymaktır. Mekkeli müşriklerin de temel yanılgılarının bu yanlış fikir olduğu vurgulanarak onlar uyarılır. Zuhruf Suresi ile yapılan bu uyarılar, aklını kullanarak ders alacaklar için Kur’an’ın açık seçik, anlaşılır ve hitap ettiği toplumun dilinde indirildiği beyanı ile başlar. Aynı zamanda bunların Cenab-ı Hakk’ın indindeki ana kitaptan alıntılanan hikmetli ve üstün hükümleri içerdiği belirtilir. Müteakip ayette onlara azgınlıklarının karşılığının mutlaka verileceği uyarısı yapılır. Müşrik ileri gelenlerin kendilerini güçlü, kuvvetli görmeleri ve kimsenin kendilerine hesap soramayacağını zannetmeleri, büyük bir tehditle reddedilir. Tarihte bu şekilde düşünen nice azgınların nasıl perişan edildikleri hatırlatılır. O azgınların Mekkeli müşrik azgınlardan çok daha güçlü olmalarına rağmen yıkım azabından kurtulamadıkları vurgulanır. Rahman Rahim Allah Adına 1- 8- Hâ, Mîm. Apaçık / açıklayan kitaba and olsun ki, Biz onu aklınızı kullanasınız diye Arapça bir Kur’an (okuma / çağrı) olarak inzal ettik. Muhakkak ki o (Kur’an), Bizim nezdimizdeki ana kitaptan çıkmıştır. O gerçekten çok yüce ve hakîmdir. (Hikmetli yasalar içermektedir.) Azgınlık yapan bir kavimsiniz diye size azgınlığınızın karşılığının verilmeyeceğini mi sanıyorsunuz? Fakat şunu iyi bilin ki Biz öncekilere de nice peygamberler göndermiş, onlar ise kendilerine gelen her peygamberi alaya almışlardı da Biz de sizlerden daha güçlü olmalarına rağmen onları şiddetle yakalayıp helak edivermiştik. Öncekilere ait bu tür helak örnekleri daha önce de anlatılmıştı. (Zuhruf Suresi 1-8) Geçmişte azgınlık yapan toplumlar yıkım azabına uğrayıp tarihin çöplüğüne atıldılar da Mekke müşriklerini sanki farklı bir akıbet mi bekliyor? Elbette ki hayır! Çünkü onlar da gökleri ve yeri yaratan Aziz ve Alim olan rablerine ortaklar koşarak zulüm yapıyorlar. O Rab ki yeryüzünü onlar için bir beşik / döşek kılmış, yağmurlar göndererek onların hayat suyunu lütfetmiş, dahası onların sosyal yaşamda dirilişlerini sağlamak için yağmur gibi vahyi de indirmiş olmasına rağmen onlar O’nun birtakım kullarını O’na ortaklar koşmaktalar. Yine O öyle yüce bir ilah ki, her şeyi eşiyle yaratmış, insanların işlerini kolayca görmeleri ve sıkıntısız seyahat etmeleri için hayvanları ve denizleri onların hizmetine vermiş olmasına rağmen, onlar bu nimetler için Allah’a yönelecekleri / hamd edecekleri yerde, yaratmada hiçbir katkısı olmayan kullara tapıyorlar ve şükranlarını onlara sunuyorlar. Onların yaptıkları düpedüz nankörlükten başka bir şey değildir. Kendi faydalarına olarak, onları bu yanlıştan / nankörlükten döndürmeye çalışan Hz.Muhammed @ ve arkadaşlarına da olmadık eziyet ve zulmü yapan müşriklere hesap sorulmayacakta kime sorulacak? 9-15-Gerçek şu ki eğer sen onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan onlar elbette “Onları Azîz, Alîm yarattı” diyeceklerdir. Elbette ki O (Allah), yeryüzünü / ülkenizi sizin için bir döşek kıldı ve sizin için orada yollar kıldı. Umulur ki böylece artık hidayete erersiniz. O (Allah) ki, belirlenmiş bir takdire göre yağmuru / vahyi gökten indirdi. Böylece onunla ölü bir beldeyi / ülkeyi dirilttik. İşte sizde böyle diriltilip çıkarılacaksınız. O, bütün her şeyi zıddıyla / eşiyle birlikte yaratandır. Sizin üzerine binip gideceğiniz gemileri ve hayvanları hizmetinize verdi. Onlara binip yerinize yerleştiğinizde Rabbinizin nimetini zikredin ve “Bunları bizim hizmetimize veren Allah eksikliklerden münezzehtir. Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi. Muhakkak ki Biz mutlaka Rabbimize döneceğiz” deyin. Fakat onlar ise kullarından bir kısmını O’ndan bir cüz / parça saydılar. Muhakkak ki (Mekkeli müşrikler) bu tip insanlar gerçekten çok nankördür. (Zuhruf Suresi 9-15) Müşriklerin kendilerine sunulan bunca nimete yaptıkları nankörlükleri, öylesine ileri düzeydeydi ki, değil Allah’a teşekkür etmek, kendilerini Allah’tan daha üstün olarak bile değerlendirmektedirler. Onların Cenab-ı Hakka hiçbir saygıları yoktur. Kendilerini çok değerli ve üstün görmekteler. Varlığın merkezine kendilerini oturturlar. Güç ve üstünlük göstergesi olan servet ve oğulları kendilerine atfederken güçsüzlüğün, zayıflığın ve yoksulluğun göstergesi olarak bilinen kızları Allah’a atfederek çarpık ve ahlaksız bir tasavvur sergilerler. Onlara göre kızlar, faydası olmayan ancak yiyici / tüketici olan, ömrü süslenmeyle geçen, düşmanla mücadele etmek bir yana, kendisini dahi savunamayan bireylerdir. Bu nedenle kendilerine kız çocuklarının olduğu müjdelendiğinde yüzleri kararır ve çok kızarlar. Onlar bu anlayışları ile kendilerine yakıştıramadıkları kızların şahsında yoksulluğu, güçsüzlüğü ve zayıflığı Allah’a atfedeler. Cenab-ı Hakk’ın onlara ihsan ettiği kız çocuğu için bugünkü toplumumuzda “napayım Allah verdi”, “Allah’ın vereni, ne gelir elden?” tarzı serzenişlerde bulunurlar. Kız evlatların tüketici olmaları ve süslenmeleri nedeniyle kendilerini fakirliğe götüreceğini, zayıflatacağını ve güçsüzleştireceğini düşünürler. Cenab-ı Hakk’ın onlara daima güçlerini artırıcı, toplumda kendilerini güç ve zenginlik olarak hep ileri noktalara taşıyacak nimetler ihsan etmesini beklerler. Zararlarına olacak hususların kendilerine bulaşmamasını temenni ederler. Diğer taraftan hak, adalet, doğruluk ve merhamet yanlısı yani Allah taraftarlarının ise zayıf, güçsüz ve yoksul olmasını arzu ederler. Zira kendi keyfi yaşamlarına kimsenin engel olmamasını isterler. Bilirler ki hak, adalet ve doğruluk isteyen kimseler kuvvetli oldukları takdirde onların tekerine taş koyacaklardır. 16- 18- Demek O, yarattıkları arasından kızları / güçsüzleri / yoksulları / zayıfları kendisine aldı ama oğulları / güçlüleri / zenginleri size verdi öyle mi? Bak hele! Onlardan birine Rahman’a layık gördüğü (kız çocuğu) ile müjdelendiği zaman öfkeden yüzü simsiyah kesilir. Ona göre o (kız çocuğu) ömrünü süslenmeyle geçirip mücadelede kendisini savunamayacak birisidir. (Zuhruf Suresi 16-18) Onların bu çarpık, hasta ve ahlaksız düşünceleri, kozmik dünyaya ilişkin tasavvurlarına da yansımıştır. Sanki yaradılışlarını gözleriyle görmüşler gibi onlar melekleri de dişi olarak düşünüyorlardı. Kendi şirk sistemlerine meşruiyet kazandırmak için bu tür bir tasavvura sahiplerdi. Onlara göre Allah eril bir kişiliğe sahipken melekleri Allah’ın kızları olarak nitelendirmekte ve böylece onları dişi saymaktaydılar. Allah kendi kızları olan meleklerinin hatırını kıramazdı. Dolayısıyla Allah’ı ikna etmek için meleklerin şefaatinden faydalanmak en akıllıca yoldu. Bu saikle hareket eden müşrikler melekleri temsilen putlar yaptılar ve onlara taptılar. Şayet o melekleri tapınmaları ile memnun edebilirlerse o melekler de insanların istekleri konusunda Allah’ı ikna edebilirler. Meleklerin şefaati ile müşrikler yaptıkları yanlışların günahından kurtulacaklarına inanmaktaydılar. Ama bu sahte tezgahlarının altında yatan ise tamamen kendi çıkarları ve behimi arzuları idi. Asla iyi niyetli bir yaklaşım değildi. Sahte ve tezgahçı yaklaşımları nedeniyle Cenab-ı Hak onlara hesap soracağını bildirir. 19- Üstelik onlar Rahman’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onların yaratılışına şahit mi oldular? Onların şahitlikleri yazılacak ve onlar sorguya çekileceklerdir! (Zuhruf Suresi 19) Müşrik ileri gelenler içinde bulundukları şirk dininin ve kozmik tasavvurlarının dayanağı olarak geçmiş müktesabatlarını gösterirler. Onlar şirk düşüncesinin atalarından tevarüs eden bilgi birikimi olduğunu iddia ederler. Ataları çok değerli, takvalı ve yüce şahsiyetler olduğundan Allah’ın istemediği herhangi bir şeyi yapmayacakları fikrinden hareket etmektedirler. Dolayısıyla geçmişten beri uygulanagelen şirk dininin / ideolojisinin Allah’ın istediği / dilediği bir din / ideoloji olduğunu ve böylece bu dinin /ideolojinin Allah indinde makbul bir din/ ideoloji olduğunu iddia ederler. Bunun üzerine Cenab-ı Hak ise onların bu iddialarını doğrulatmak için geçmişte inzal olmuş ilahi kitaplarda yazılı olan bir ayet / delil getirmeleri gerektiğini bildirir. Ama onlar bu savlarına ilişkin olarak ellerinde herhangi bir yazılı / kayıtlı yasa olmadığını, fakat geleneksel olarak atalarının hep böyle yapmaları ve kendilerinin de onları takip etmelerini delil olarak gösterirler. Cenab-ı Hak ise geçmişten gelen yazılı herhangi bir kitaptan delillendirilemeyen, tahminlere dayalı ve doğruluğu sorgulanmayan şirk dininin / ideolojisinin ancak saçmalık olduğunu bildirir. 20-22- Bir de dediler ki; “Eğer Rahman dileseydi, biz onlara tapmazdık.” Onlar bu konuda bir ilme / bilgiye dayanmazlar. Onlar sadece saçmalıyorlar. Yoksa (bu iddialarına ilişkin olarak) daha önce onlara bir kitap verdik de ona mı dayanıyorlar? Maalesef öyle de değil! Çünkü onlar: “Gerçekten Biz babalarımızı böyle bir din / yol / ideoloji üzerinde bulduk, biz de onların izleri üzerinde gidiyoruz” diyorlar. (Zuhruf Suresi 20-22) Aslında müşriklerin bu şekildeki saçmalamaları yeni değildir. Daha önceki toplumlarda da aynı düşünce mevcuttur. Eski toplumlara bir elçi gelir de yanlış yolda oldukları kendilerine söylendiği zaman, onlar da hemen “Biz babalarımızın / atalarımızın izinden gidiyoruz. Onların yanlış yaptıklarını mı söylüyorsunuz? Onlar koca koca adamlar, çok değerli şahsiyetler olduğu halde şimdi biz onların yanlış yolda olduklarını nasıl söyleriz? Onların ayağının tozu bile olamayız. Hiçbir alanda onlara yetişemeyiz. Hele onların yanlış olduğunu iddia etmemiz olacak şey değil! Kimse onların yanlış yaptıklarını iddia edemez. Onlar çok kutlu şahsiyetlerdi. Kim onlardan daha iyi bildiğini iddia ederse esas o yanılmıştır, o hatalıdır. Böyle bir iddiada bulunan kimseler atalarına saygısız, atalarını çiğneyen kimselerdir, vb.” ifadeleri ile o elçilerin davetini reddediyorlardı. O elçiler ise onlara “babalarınızın / atalarınızın takip ettiği ideolojiden / dinden daha doğru bir ideoloji / din / yol getirmiş olsak bile yine de atalarınızı mı takip edeceksiniz?” diye sorduklarında onların verdikleri cevap onların samimi ve dürüst olmadıklarını ele veriyordu. Onların “boşuna bizi kendi ideolojinize davet edip durmayın! Ne kadar doğru olursa olsun yine biz sizinle gönderilen din / ideolojiyi kesin bir şekilde inkâr ediyoruz.” şeklindeki ifadeleri samimi olmadıklarının en açık belgesi niteliğinde idi. Onların yanlışta inat etmeleri üzerine Cenab-ı Hak da onlardan intikam aldığını beyan eder. Cenab-ı Hak geçmiş toplumlarla Mekke müşriklerinin arasındaki bu benzerliği aşağıdaki ayetlerle şöyle anlatır; 23-25- Tıpkı bunların dedikleri gibi, senden önce de biz hangi kente bir uyarıcı gönderdiysek mutlaka oranın şımarık varlıklı kimseleri: “Gerçekten biz babalarımızı bu din / yol / ideoloji üzerinde bulduk. Biz de onların izleri üzerinde gidiyoruz” demişlerdi. O gönderilen uyarıcılar ise; “Biz size babalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden / ideolojiden / yoldan daha doğrusunu getirmiş olsak yine de onlara mı uyacaksınız?” diye sorunca onlar: “Biz sizinle gönderilenleri kesinlikle kabul etmiyor inkâr ediyoruz” dediler. Bunun üzerine Biz de onlardan intikam aldık. İşte bak! Yalanlayanların sonu nasıl oldu? (Zuhruf Suresi 23-25) Mekke müşrik ileri gelenlerinin kendi görüşlerini atalarına ve geçmiş müktesebata dayandırdıklarına ilişkin iddialarının bile doğru olmadığı, Hz. İbrahim @ örnekliğinde ortaya konur. Mekke ve Kabe’nin kurucusu olan Hz. İbrahim’in@ şirk dini / ideolojisine şiddetle karşı çıkan birisi olduğu ve bu hususta kendi babası, atası ve kavmi ile ters düştüğü belirtildikten sonra O’nun Tevhit dini / ideolojisini ifade eden “Ben sadece beni yaratana taparım” sözünü kendisinden sonra gelecek nesillere aktarılacak bir atasözü haline getirdiği Mekkeli müşriklerce gayet iyi bilinmektedir. Cenab-ı Hak, elçisine bu hususu hatırlatması için müteakip ayetleri inzal ederek, onların atalarının izinde gittiklerine dair sözlerinde samimi olmadıklarının ifade edilerek yalancılıklarını yüzlerine vurur. Onlar eğer atalarının izinden gittikleri savlarında samimi iseler, Kabe’nin kurucusu Hz.İbrahim’in@ izinden gitmeleri gerekmez mi? Ama onlar Hz.İbrahim’in@ tevhit dinini / ideolojisini terk ettikleri gibi ona sahip çıkan Hz. Muhammed’e@ karşı çıkmakta ve onun getirdiği mesajların kandırmaca olduğunu iddia ederek onu reddetmektedirler. 26- 30-Bir zamanlar İbrahim babasına ve kavmine: “Benim kesinlikle sizin taptığınız şeylerle uzaktan yakından hiçbir ilişkim yoktur. Ancak Ben sadece beni yaratana taparım. Çünkü beni doğru yola iletecek olan sadece O’dur.” dedi. Ardından gelecek nesillerin hakka dönmeleri için O (İbrahim), bu ilkeyi kalıcı bir atasözü haline getirdi. Fakat Ben, kendilerine hakkı / tevhidi dünya görüşünü beyan eden bir elçi gelinceye kadar bunları da babalarını da geçindirmeme rağmen hakk / tevhidi dünya görüşü için şimdi onlar: “Bu, bir büyüdür ve biz onu tanımıyoruz / inkâr ediyoruz” dediler. (Zuhruf Suresi 26-30) Mekke müşrik ileri gelenlerinin bir diğer çarpık anlayışları ise sahip oldukları zenginliğin aynı zamanda dini / ideolojik önderlik konusunda da hak sahibi olması gerektiği idi. Onlara göre din / ideoloji ve yönetim mal ve servetçe en üstün olanlara ait olması gerekiyordu. Yani yasama, yürütme ve yargı alanında otorite olacak kişinin mutlaka bölgedeki en zengin kişinin olması gerektiğini iddia ediyorlardı. Cenab-ı Hak, onların bu iddialarının yanlışlığını çok sert bir şekilde ortaya koyar. İnsanların toplumsal yaşamda birbirlerine işlerini gördürmeleri ve böylece dayanışma içerisinde birbirlerinin ihtiyaçlarını görmeleri için oluşan mülkiyet farklılıklarını, sosyal ve siyasal alanda hak sahibi olarak görmenin, ne kadar büyük bir hadsizlik olduğunu belirtir. Onlar öyle bir hadsizlik gösteriyorlardı ki, Cenab-ı Hakk’ın kendilerine ihsan ettiği mal ve servet nimetleri ile yetinmiyorlar, bir de üzerine kamunun yönetimi konusunda ilahi vahyin / öğretinin de kendilerine gelmesi ve böylece ilahi tasarrufu da kendilerinin yapması gerektiğini iddia ederek Cenab-ı Hakk’ın işine karışma cüretini gösteriyorlardı. Onlar zengin olduktan sonra her şeye egemen olmaları gerektiğini, her şeye hükmetmeleri gerektiğini düşünüyorlardı. Bu, ilahlık iddia etmek ve haddi aşmaktan başka bir şey değildi. Bu durumu Cenab-ı Hak, “onlar kim oluyorlar? Benim kendi öğretilerimi / vahyimi / rahmetimi kime göndereceğime onlar mı karar verecekler? Onlar kendilerini ne sanıyorlar? Sosyal hayatın devamlılığı ve hayatın idamesi için son derece önemli olan yönetim ilkelerini içeren o rahmet / ilahi vahiy / ilahi ideoloji sırf onlar zengin diye onlara bırakılacağını mı zannediyorlar?” mealine gelecek sözleri aşağıdaki ayetlerle ifade eder. İnsanların hayatlarını tanzim edici ilkeleri içeren ilahi vahiy / ilahi ideoloji / ilahi rahmet, ancak Cenab-ı Hakk’ın kendisinin belirlediği ahlaklı, dürüst, halkın derdiyle hemdert olan, merhametli, … vb. güzel hasletlere sahip insanlara gönderilir. Cenab-ı Hakk’ın seçtiği elçiler incelendiğinde, elçilerin hepsinin bu güzel özelliklere / karakterlere sahip kişiler arasından seçildiği görülecektir. 31- 32- Onlar: “Bu Kur'an, şu iki şehirden bir büyük adama indirilmesi gerekmez miydi?” dediler. Dünya hayatında onların geçimliklerini bile aralarında Biz paylaştırıyor, birbirlerine işlerini gördürsünler diye onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle biz üstün kılıyorken Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştıracaklar? Hem de Rabbinin rahmeti onların dünyalık geçimlikleri için biriktirdikleri şeylerden çok daha hayırlıyken. / önemliyken. (Bu paylaştırma onlara hiç bırakılır mı?) (Zuhruf Suresi 31-32) Mekke müşrik ileri gelenlerinin haddi aşan bu tutumları böyle devam etmeyecek! Gelecekte insanlar Hz.Muhammed’e@ iman edecek ve O’nun etrafında tek bir ümmet oluşturacaklar. Böylece onların halihazırda sahip olmakla övündükleri mülkleri / servetleri ellerinden gidecek. Şayet böyle devam edecek olursa o zaman da Rahmanı inkâr eden bu kibirli azgın kişi (muhtemelen Velid b. Muğire) servetini son derece artıracak ve evlerinin tavanlarını ve kapılarını gümüşten yaptıracak, içlerini altından süs eşyaları ve ipek kaplamalı koltuklarla donatacak. Ama insanlar / Mekkeliler eninde sonunda peygamberimize iman edeceklerinden o kişi asla böyle bir servete ve malikanelere kavuşamayacaktır. Kavuşacak olsa bile elde ettiğini eninde sonunda kaybedecek. Onlar yıkılıp gidecekler ve gelecek / ahiret Allah’a saygılı olanların olacaktır. Bu Rabbinin indinde böyle belirlenmiş ve takdir edilmiştir. 33 -35- Eğer insanlar (iman edip) bir tek ümmet olmayacak olsalardı, Rahman’ı inkâr eden o kişinin evlerinin mutlaka gümüşten tavanları ve üzerinde yükseldikleri merdivenleri, gümüşten kapıları, üzerine yaslanacakları koltukları ve altından süs eşyaları olacaktı. Halbuki bunların hepsi geçici dünya hayatının metaından başka bir şey değildir. Rabbinin nezdinde ahiret / gelecek ise takva sahiplerinindir. (Zuhruf Suresi 33-35) Geleceğin / ahiretin Allah’a bağlı olanların olacağı ve şirk sisteminin yıkılıp gideceği bildirildikten sonra Mekke halkı, şeytanlaşmış müşrik ileri gelenlere karşı uyarılır. Şayet yapılan bu uyarılar dikkate alınmaz ve Hz.Muhammed’in@ çağırdığı harekete katılım olmaz ise şirk sisteminin şeytanları kendilerine musallat olacak ve onları yanlış yola sevk edecekler. Daha kötüsü onlar yanlış yolda gitmelerine rağmen kendilerini doğru yolda olduklarını zannedecekler. Fakat işin sonunda peygamberimizin yandaşları kazanacak ve müşrik ileri gelenler / şeytanlar kaybedeceklerinden o şeytanların peşi sıra gidenler çok pişman olacaklar. Son pişmanlık ise onlara hiçbir fayda sağlamayacak. Zira o zamana kadar izinden gittikleri şeytanlarla beraber çok zulmetmiş olacaklar. Onların hepsi bu dünyada yıkım azabını yaşayacakları gibi öbür alemde de cehennem azabını yaşayacaklar. 36- 39- Her kim Rahman’ın zikrini / uyarmasını görmezlikten gelir de umursamazsa Biz ona bir şeytan musallat ederiz. Böylece o, onun en yakın arkadaşı olur. Şüphesiz ki o şeytanlar, onları yoldan çıkarırlar. Onlar ise kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar. Sonunda o bize gelince yakın arkadaşına: “Keşke benimle senin aranda iki doğu (doğu ile batı) kadar bir uzaklık olsaydı. Sen ne kötü bir arkadaşmışsın” der. Onlara “bugün o (pişmanlığınız) size hiçbir fayda sağlamayacak. Çünkü siz çok zulmettiniz. Muhakkak ki azapta ortaksınız.” denilecek. (Zuhruf Suresi 36-39) Bütün bu uyarılara kulak tıkayanları, kendilerini bekleyen akıbeti görmek istemeyenleri ve tüm izahlara rağmen doğru yolu değil de sapıklığı tercih edenlere Hz.Muhammed’in@ yapabileceği bir şey yoktur. Onlar kendi tercihlerini yapmışlardır. Bu durumda onlar için kimse bir şey yapamayacaktır. İşte o zamana ulaşıldığında Cenab-ı Hak, elçisini ve harekete katılanları o müşriklerin arasından (Mekke’den) çekip çıkaracak ve selamette olacakları başka bir ülkeye (Medine’ye) götürecektir. Daha sonra da o Mekkeli müşriklerden intikam alınacak, onların tehdit edildikleri yıkım azabı başlarına mutlaka gelecektir. Sonunda Cenab-ı Hakk’ın dilediği / vadettiği gerçekleşecek ve peygamberimiz yandaşları ile birlikte iktidara gelecektir. Bu müjdeden sonra Cenab-ı Mevla elçisine (dolayısıyla müminlere) Kendisinden gelen yol gösterici talimatlara / vahye harfiyen uymasını emreder. Kendisinin dosdoğru bir yol üzerinde olduğunu ve sonunda ilahi vahyin onlara şan ve şeref kazandıracağını müjdeler. Peygamberimizin ve müminlerin gelecekte sorumlu olacakları mevkilere gelecekleri de müjde olarak verilir. 40 –44- Bütün uyarılara / çağrılara / Kur’an’a sağır kesilenlere sen mi işittireceksin? Yahut onları görmezden gelen körlere sen mi yol göstereceksin? Apaçık bir sapıklık içinde bulunanları sen mi doğru yola sevk edeceksin? Fakat mutlaka seni onların arasından çekip götüreceğiz ve işte o zaman onlardan intikam alacağız. Onlara vaad ettiğimiz azabı mutlaka sana göstereceğiz. Çünkü Biz, onların üzerinde mutlak bir iktidar sahibiyiz. Öyleyse sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz ki sen dosdoğru bir yol üzerindesin. Şüphesiz ki o (Kur’an), senin için de, kavmin için de gerçekten bir öğüttür / şan şereftir. Siz onunla sorumluluk sahibi kişiler olacaksınız. (Zuhruf Suresi 40-44) Cenab-ı Hak, Mekke halkının sırf zengin / kodaman oldukları için müşrik ileri gelenlerin peşinden gitmelerinin yanlışlığını göstermek amacıyla Firavun ve kavmi üzerinden bir kıssa anlatır. Kıssa da Hz. Musa’nın@ Firavun toplumu için çok büyük yararlılıklar gösterdiği, içinde bulundukları birçok ekonomik ve sosyal krizleri atlatıcı çözümler üretmiş olmasına rağmen onların Hz.Musa’nın@ değil de sırf zengin ve servet sahibi diye Firavunun peşinden gittikleri anlatılır. Toplumun yaşadığı kriz, bunalım ve sıkıntıların kaynağının onların Rahman’ın dışında başka ilahlar edinmiş olduklarında yattığını Hz.Musa@ ifade eder. O, ayrıca onların bu yanlıştan vazgeçmeleri halinde sorunlarının çözüleceğini de söyler. Krizler çok büyüdüğünde de firavun toplumu Hz.Musa’ya başvurur. Şayet yaşadıkları krizlerden kurtulacak çözümler üretirse, kendisine tabi olacaklarına söz verirler. Fakat Hz. Musa’nın@ soruna el atıp krizi çözmesinden sonra onlar her defasında sözlerinden cayarlar. Zira bunalımlar atlatıldıktan sonra Firavun onları kendi yoluna çağırır, onlar da Hz.Musa@ ile Firavunu kıyaslayarak en zengin, en varlıklı ve en çok servet sahibi olan Firavunu tercih ederler. Bu çok büyük bir çelişkidir / fasıklıktır / sapıklıktır. Maalesef insanların birçoğu da tercihlerini özellikle rahata erdikleri zamanlarda haktan ve haklıdan yana değil de varlıklı güçlü kişilerden yana kullanmaktadırlar. Fakat onlar bu tercihlerinin bedelini çok pahalıya ödedikleri kıssanın sonunda bildirilmektedir. Aslında aynı durum Mekke halkı içinde geçerlidir. Hz.Muhammed@ Mekke halkına yaşadıkları krizlerin ve bunalımların kaynağının şirk sistemi olduğunu, bu sistemi terk ederek Rahman’ın inzal ettiği tevhit sistemine uyacak olurlarsa sorunlarının çözüleceğini bildirir. Nasıl Kabe’nin tamirinden sonra Hacerül Esved taşının yerine yerleştirilmesinde birlik ve beraberlik içerisinde hareket edildiğinde, toplumsal kriz kolaylıkla çözüldüyse aynı şekilde bütün sorunlar, Rahman’dan başka kutsal kabul edilmeksizin insanların işlerini kendi aralarında müşavere etmesi ile rahatlıkla çözülebilir. Dahası peygamberimizin kendisine ve kabilesine uygulanan boykot sürecinde tüm Mekke’nin yaşadığı kıtlık ve ekonomik bunalımları çözme hususunda gösterdiği çaba ve girişimler ile krizden kurtuldukları halde Mekke halkı O’nun yanında durmamaktadır. Onlar sırf zengin, güçlü ve mülk sahibi oldukları için Ebu Cehil’lerin, Velid bin Muğire’lerin arkasından gitmeyi tercih etmektedirler. Halbuki yaşadıkları sosyal ve ekonomik krizlerin çözümü peygamberimizin getirdiği ilahi öğretiyi kabul edip O’nun yanında olmaktan geçmektedir. Onlar şayet ilahi öğretiyi tercih etmeyecek olursa firavun toplumunun yaşadığı yıkım ve yol oluş felaketi Mekke halkını da beklemektedir. Cenab-ı Hak, Mekke halkına bu gerçeği anlatmak için aşağıdaki ayetleri inzal eder. Öncelikle Hz.Muhammed’in@ teklif ettiği bu sistemin yeni olmadığı daha önceki peygamberlerin de aynı sistemi önerdiklerini ehli kitap mensuplarından sorabileceklerini peygamberimizin şahsı üzerinden bildirir. Onlara tarihte “hiç Rahmandan başkasını kutsal kabul edip onu / onları ilahlar kabul etmiş miyiz? Yani şirk sistemini hiç önermiş miyiz?” diye soruşturmalarını teklif eder. Elbette ki onlar ne kadar araştırırlarsa araştırsınlar Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği hiçbir dinde / ideolojide şirk sistemini önerdiğine ilişkin bir işaret bulamayacakları çok açıktır. Zira zalimlerin kendi çıkarlarına hizmet için dizayn ettikleri şirk sistemini, bütün insanların Rabbinin / alemlerin Rabbinin kabul etmesi asla mümkün değildir. Müteakip ayetlerde bu hususlar Hz.Musa@ ile Firavun ve toplumu arasında cereyan eden olaylar üzerinden anlatılır. 45- 56- Senden önce gönderdiğimiz peygamberlere (o elçilerin tabilerine) sor ya da sordur bakalım: “Biz Rahman’ın dışında tapılacak ilahlar kılmış mıyız? / kabul etmiş miyiz?” Mesela Biz Musa’yı ayetlerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine elçi olarak gönderdik de o (onlara): “Gerçekten ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim” demişti. Akabinde Musa onlara ayetlerimizi / delillerimizi getirir getirmez, onlar bu ayetlere / delillere gülüp alay ettiler. Halbuki onlara birbirinden büyük ayetler / deliller gösterdik ve belki dönerler diye onları türlü türlü belalara / sıkıntılara / krizlere uğrattık. Onlar ise her defasında: “Ey sihirbaz! / Ey Büyük Bilge! Sende olan ahdi hürmetine, bizim için Rabbine dua et. Gerçekten biz bundan sonra doğru yola gireceğiz” dediler. Fakat belayı / sıkıntıyı / krizi giderdiğimizde Firavun, kavmine seslendi: “Ey kavmim! Bütün Mısır’ın mülkü ve hükümdarlığı benim değil mi? Altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Yoksa benim, amacını dahi doğru düzgün anlatamayan şu zavallıdan daha hayırlı / zengin / mal sahibi olduğumu görmüyor musunuz? Hem ona altın bilezikler verilmeli ve ona yakın olan melekler / melikler onun yanında yer alması gerekmiyor muydu?” deyince onlar da hemen verdikleri sözlerinden dönüverdiler. Böylece Firavun kendi kavmini aptal yerine koydu. Ama yine de onlar ona itaat ettiler. Çünkü onlar fasık bir toplumdu. Böylece Bizi gazaplandırdılar, biz de onlardan intikam aldık. Onları topluca suda boğduk. Bu suretle onları gelecek nesiller için ibretli bir hatıra kıldık. (Zuhruf Suresi 45-56) Sadece Mekke toplumunda değil diğer toplumlarda da şirk öylesine yayılmıştı ki insanlar tevhidi unutmuştu. Ancak bazı ehli kitap mensupları tevhidi dünya görüşünü biliyor ve savunuyorlardı. Yukarıdaki ayette belirtildiği üzere peygamberimiz Varaka bin Nevfel gibi tevhit ehli Hristiyanlara geçmiş kitaplarda “Allah’ın kendisinden başka ilah kabul edip etmediğini” sorunca onlar “Rahman’dan başka ilahın kabul edilmediği” cevabını vermişlerdir. Bunun üzerine Mekke müşrik ileri gelenleri “Madem ki Allah daha önceki peygamberlerine asla ikincil bir ilaha tapmamaları talimatını vermişse, o zaman Bizans, Mısır gibi ülkelerde kabul edilen teslis inancına ne diyorsunuz? Onlara göre Hz.İsa@ Allah’ın oğlu olarak kabul ediliyor?” dediler. Her ne kadar Mekke’deki tevhit ehli Hristiyanlar bu inancı benimsemeseler de o günkü dünyada hâkim olan düşünce ve uygulama Hristiyanlığın teslis şirk dini / ideolojisine dayalı idi. Hristiyanlığın egemen olduğu ülkelerde Hz.İsa’nın@ Rahman’ın yanında ikincil bir tanrı / tanrının oğlu olarak tanınıyor ve idari mekanizmada Hz.İsa’yı@ Kilise temsil ediyordu. Bu durum Mekke’deki herkes tarafından bilindiği için Mekke müşrik ileri gelenleri bunu ileri sürerek tevhit ehli Hristiyanlarla ve müminlerle alay ettiler. Kendilerine eğlence çıkmıştı. Zira dünyada egemen olan Hristiyanlık inancı onların iddia ettikleri gibi değildi. Bu nedenle onlar sırf peygamberimizle tartışmak ve eğlenmek için “peygamberlerin geldiği ehli kitap dinler / ideolojiler bile şirk sistemini benimsemiş ise o zaman kimin ilahları ya da kimin şirk ideolojisi daha iyidir? Bizim şirk sistemimiz mi hayırlı? Yoksa teslis sistemi mi?” tarzında sözler sarfettiler. Cenab-ı Hak da onlara Hz.İsa’nın@ sadece ve sadece bir peygamber, örnek bir kul olduğunu ve Kendisinin ilah olan bir oğlu olduğu şeklinde asla bir söz ve telkini olmadığını belirtti. Cenab-ı Hak, ayrıca Hz.İsa’nın@ İsrailoğullarına gönderiliş amacının toplumda hukuku tesis etmek ve ihtilaflı / sorunlu konuları çözmek olduğunu da bildirdi. Böylece gerçek Hristiyanların Hz.İsa’yı@ ikincil bir ilah olarak benimsemelerinin ve idareyi de bu din / ideolojiye uygun şekillendirmelerinin kabul edilmediğinin altı çizilir. Yani kısaca onlara denilir ki “Siz şu andaki Hristiyan ülkelerin bozulmuş din / ideoloji anlayışı ve uygulamalarına bakarak Allah’ın bu durumu kabul ettiği gibi bir sanıya kapılmayın. Allah, şirki ve şirkin hiçbir çeşidini asla kabul etmez.” Fakat buna rağmen o zaman da şimdi olduğu gibi bazı gurupların bunu kabul ettiklerini bazılarının ise reddettiklerini de zikreder. Cenab-ı Hak inkâr eden / reddedenler için acı bir gelecek olduğunu bildirdikten sonra tevhide gelenler için ise müjde verdi. Tevhit toplumu tesis edildiğinde, iman edenlerin arasından yöneticilik / meliklik yapacak kişilerin çıkacağını müjdeledi. Bunun gerçek olduğunu yani Mekke'nin toplumsal kıyametinin mutlaka gerçekleşeceğini ve burada vaat edilenlerin de eninde sonunda mutlaka yaşanacağını beyan etti. Bunda asla kuşkuya düşülmemesi ve Ebu Cehil gibi şeytanların vereceği vesvese, tehdit ve korkutmalara kapılmamaları gerektiği konusunda müminleri uyardı. Şayet oyunlara gelinecek olunursa Şeytanın düşmanlıkla neler yapabileceğini hatırlattı. 57- 65- Buna Meryem oğlu İsa bir örnek olarak anlatılınca, senin kavmin kahkahalarla alay ettiler. “Bizim ilâhlarımız mı daha hayırlı, yoksa o mu?” dediler. Bunu sırf seninle tartışmak için / mücadele konusu olsun diye söylediler. İşte onlar tartışmayı / düşmanlığı seven bir toplumdur. O (İsa), sadece ve sadece kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğullarına örnek olarak gösterdiğimiz bir kuldur. İsa apaçık delillerle geldiği zaman demişti ki: “Ben size hikmeti / kanunları / hükümleri getirdim ve hakkında ihtilâfa düştüğünüz konulara açıklık getirmek için geldim. Onun için Allah’a karşı takvalı olun ve bana itaat edin. Muhakkak ki O Allah, benim de Rabbim sizin de Rabbinizdir. Ö halde O’na kulluk edin. İşte bu, Sırat-ı Müstakimdir / dosdoğru yoldur.” Fakat gruplar kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler. Artık acı bir günün azabından dolayı zulmedenlerin vay hâline! Eğer dilersek sizlerin arasından da ülkede / yeryüzünde yöneticilik yapacak melikler yaratırız. / kılarız. İşte bu Kur’an kesinlikle saate (toplumsal kıyamete) ilişkin mutlak bir bilgiyi getiriyor: Sakın bu konuda şüpheye düşmeyin ve bana tabi olun! İşte bu, sırat-ı Müstakimdir. Sakın şeytan sizi bu yoldan alıkoymasın. Muhakkak ki o, sizin apaçık düşmanınızdır.” (Zuhruf Suresi 57-65) Mekke halkına toplumsal kıyametlerinin mutlaka gerçekleşeceği bundan kaçışın olmadığı ve Ebu Cehil gibi ileri gelen müşrik şeytanların ayartmalarına gelinmemesi gerektiği konusunda uyarılar yapıldıktan sonra söz konusu toplumsal kıyametin kopuşunun onların farkına varmadan yani beklemedikleri bir zamanda gerçekleşeceği bildirilir. Kozmik kıyamet metaforu kullanılarak anlatılan toplumsal kıyamet günü müminlerin korku duymayacakları, üzüntülerden kurtulacakları ve cennet bahçelerinde ağırlanacakları haber verilir. Suçlu müşriklerin ise kesintisiz bir azapla cezalandırılacakları ihbar edilirken azaplarının derecesini ifade için onların ölerek kurtulmayı talep edecekleri belirtilir. Onların yaptıkları zulümler nedeniyle bu cezalandırmayı hak ettikleri de vurgulanır. Hatta onlar zalimlikte öylesine ileri gitmişlerdi ki zulümlerinin hep böyle devam edeceğini ve hakimiyetlerinin asla son bulmayacağına inanıyor, bunun için işlerini çok sıkı tuttukları ve zulüm sistemlerini çok sağlam kurduklarını düşünüyorlardı. Hiç kimsenin bu sistemi yıkamayacağını hesaplamışlardı. Cenab-ı Hak ise kendi sisteminin çok sağlam olduğunu, ayrıca onların tüm gizli ve açık her türlü planlarına ve fısıldaşmalarına vakıf olunduğunu belirterek ümit etmedikleri akıbetin mutlaka başlarına geleceğini belirtir. 66- 80- Onlar kendileri farkına varmadan, ansızın, Saat’in kendilerine gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? O gün muttakiler hariç tüm samimi dostlar birbirlerinin düşmanıdırlar. “Ey ayetlerimize iman etmiş ve müslüman olmuş olan kullarım! Bugün size korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz. Siz ve eşleriniz cennete girin. Orada ağırlanacaksınız.” O muttakilerin etrafında altın tepsiler, kadehler dolaştırılır. Orada nefislerin arzu duyacağı, gözlerin hoşlandığı her şey vardır. Ve siz orada sürekli kalacaksınız. İşte bu, yaptıklarınızın karşılığı olarak mirasçı kılındığınız cennettir. Orada sizin için birçok meyveler vardır. Onlardan yiyeceksiniz. Suçlular ise muhakkak ki cehennem azabında sürekli kalacaklardır. Azapları hafifletilmeyecek ve onların orada tüm ümitleri kesilecektir. Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar, zalim kimselerin ta kendileri idiler. Onlar oradan seslenecekler: “Ey Malik! / Ey Yönetici! Rabbine söyle de bizim işimizi bitirsin.” O (Malik / Yönetici) şöyle diyecek: “Siz hep böyle kalacaksınız” Ant olsun ki Biz size hakkı getirmiştik. Velâkin çoğunuz hakkı çirkin görüyordunuz. Yoksa onlar işi sağlam tuttuklarını / işi garantiye aldıklarını mı sanıyorlar? Muhakkak ki asıl biz işi sağlam tutmaktayız. Ya da onların sırlarını ve fısıltılarını Bizim işitmediğimizi mi sanıyorlar? Yanılıyorlar, elbette işitiyoruz. Yanlarında bulunan elçilerimiz de / ajanlarımız da herşeyi yazıyorlar. (Zuhruf Suresi 66-80) Mekkeli müşriklerin yaptıkları zulümleri nedeniyle cezalandırmayı hak ettikleri açıklandıktan sonra onların Allah’a saygılarının da olmadığı belirtilir. Diğer taraftan peygamberimizin Allah’a olan saygısı, itaati ve bağlılığı şöyle ifade edilir; “şayet Allah’ın bir evladı olsaydı ona boyun eğenlerin öncüsünün de kendisinin olacağı belirtilir.” Halbuki onların Allah’ın kızları olarak iddia ettikleri putlarına bile saygısı ve bağlılıkları yoktur. Onlar sadece kendi menfaatlerini dikkate almaktadırlar. Onların değer yargıları diye bir kaygıları mevcut değildir. Değil ki Allah onların niteledikleri eş ve ortaklardan münezzehtir / yücedir. Mekke müşriklerinin Hakka boyun eğmeme nedeninin yukarıda belirtilen hususları bilmediklerinden değil tamamen iman etmek istemediklerinden kaynaklı olduğu belirtilir. Daha sonra Hz.Muhammed’e@ onları kendi inkarları ile baş başa bırakması ve onlarla bu konuda tartışmaması tavsiye edilir. Kısa bir zaman sonra onlara günlerinin gösterileceği ifade edilir. 81- 89- De ki: “Eğer Rahman’ın bir çocuğu olsaydı, o takdirde ibadet edenlerin ilki ben olurdum.” / “Sizler her ne kadar Allah’a evlat isnat etseniz de ben bunu kesin olarak reddediyorum.” Göklerin ve yerin Rabbi, arşın da Rabbi olan Allah onların niteledikleri şeylerden münezzehtir. Sen bırak onları artık. Kendilerine vaad edilen günlerine kavuşuncaya kadar boşa uğraşsınlar ve oynayadursunlar. O, gökte de yeryüzünde de ilâhtır. O, hüküm ve hikmet sahibidir, Alîm’dir. Göklerin, yeryüzünün ve her ikisi arasındakilerin mülkü / yönetimi sadece kendisine ait olan o Zat (Allah) çok yüce ve çok cömerttir. O saat’in bilgisi de yalnızca O’nun yanındadır. Siz eninde sonunda mutlaka O’na döndürüleceksiniz. (O zaman da) Onların, O’ndan başkasına taptıkları kimseler onları kurtaramayacaktır. Ancak hakka şahit olan zat onları kurtaracaktır. Bunu onlar da gayet iyi biliyorlar. Ant olsun ki, onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan, mutlaka: “Allah” diyecekler. Buna rağmen haktan nasıl döndürülüyorlar? Onun “Ey Rabbim! Bunlar kesinlikle iman etmez bir kavimdir.” demesine karşılık olarak Allah: “Artık sen onlardan vazgeç / bırak onları / tartışmaya girme onlarla ve “Selam!” de. Onlar yakında bilecekler. (Zuhruf Suresi 81-89)

  • Bölüm 4:Müminleri Yüreklendirme | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 4 MÜMİNLERİ YÜREKLENDİRME Mekke müşrik ileri gelenlerinin Hz. Muhammed’e @ sundukları uzlaşma teklifi aslında bir hileydi. Bu hilenin amacı da tevhidi dünya görüşü hareketini sisteme entegre ederek bitirmek ve hareketin merkezi haline gelmiş olan Darül Erkamı merkez olmaktan çıkarmaktı. Fakat hileli oyunları tutmadı ve Cenab-ı Hakk’ın rehberliği ile onların uzlaşma teklifi, Kafirun Suresindeki şiddetli ifadelerle reddedildi. Oyunları tutmayan Mekkeli müşrik ileri gelenler çileden çıktılar ve bu reddiye olayının Mekke kamuoyundaki etkilerini Darün Nedve de değerlendirdiler. Yaptıkları değerlendirme sonucunda artık şiddete başvurma zamanının geldiğini, aksi takdirde Hz. Muhammed @ taraftarlarının çığ gibi büyüyeceğini tartıştılar. Onların toplumu yönetmedeki en önemli ilkelerinden birisi de otoritelerini göstermek için şiddet uygulamaktır. Onlara göre toplum ancak şiddetten anlar. Aksi takdirde bu harekete katılımı durdurmak mümkün değildir. Onların bu değerlendirmelerinin sonuçları Mekke kamuoyunda dalga dalga yayılır. Hz. Muhammed’in @ safında yer almış olan kimseler, artık Mekke yönetiminin üzerlerine geleceğini, alay ve aşağılama faslından dayak, işkence ve şiddet aşamasına doğru gidileceği haberini alırlar. Hz. Muhammed’in @ bağlılarının yüzyüze kalacakları şiddet karşısında çözülmemeleri ve saflara katılmaya niyetli diğer Mekkelileri cesaretlendirmek için Cenab-ı Hak yeni mesajlar gönderir. O bu amaçla Felak ve Nas surelerini birer kalkan olarak inzal etti. Bu sureler ile Hz. Muhammed @ taraftarları yaratılmışlardan gelecek her türlü baskı, zulüm ve şiddete karşı aydınlık günleri vaad eden Cenab-ı Hakk’a sığınırlar. Onların bundan sonra sahneleyecekleri provakatif ve karanlık eylemlere karşı yine O’na sığınırlar. Onların müminlere karşı girişecekleri sinsi, büyüleyici, korkutucu, şok edici her türlü yalan dolan ve medyatik hilelere karşı da Yaratıcıya sığınırlar. Ayrıca Hz. Muhammed’i @ çekemeyen, hasedinden çatlayan Velid b. Muğire ve Ebu Cehil gibi azılı Mekke müşrik ileri gelenlerinin kıskançlık ve hasetten kaynaklanacak her türlü kötülüklerine karşı da sadece Cenab-ı Hakk’a sığınılması belirtilir bu sureler ile. Hz. Muhammed @ Mekke müşrik elitlerinin kendilerine reva görecekleri her türlü baskı, zulüm, entrika, şiddet, korkutma ve kötülük karşısında yapılabilecek tek şey sadece ve sadece O’na sığınmaktır. Bu sığınma müminlerin psikolojilerini sağlam tutar. Ama daha da önemlisi bu sureler ile verilen daha büyük bir psikolojik destek vardır ki o da Hz. Muhammed @ taraftarlarına verdiği özgüven ve bu özgüvenin dışa vurumu için ihtiyaç duyulan sloganik söylemdir. Bu sureler ile Hz. Muhammed @ taraftarları Mekke müşrik yöneticilerine adeta şöyle bir söylemle karşı dururlar; “Ey Mekke’nin Müşrik Elitleri! Sizlerden korkmuyoruz! Sizin yapacağınız baskı, zulüm ve şiddetten korkmuyoruz. Sizin işkence, baskı ve terör zulümleriniz varsa, bizim de Allah’ımız var! Biz O’na sığınıyoruz! Sizin Entrikalarınıza, şantajlarınıza, psikolojik harekâtlarınıza, tehditlerinize, hile ve pusularınıza aldırış etmiyoruz. Çünkü sizin bu kötülüklerinizden bize aydınlık günleri vaat eden Allah’a sığınıyoruz. Sizin tehdit ve şantajlarınız bizi yolumuzdan döndüremez. Biz sizlerin de rabbi, sizlerin de kralı, sizlerin de ilahı olan Allah’a sığınıyoruz. Sizlerin her türlü karanlık, sinsi, büyüleyici, entrikacı ve şantajcı eylemlerinizden de çekinmiyoruz. Siz istediğinizi yapın. Bizi bunlarla korkutamazsınız. Çünkü biz size ve her şeye hükmeden Allah’a sığınıyoruz. Bizi yabancı güçlerle de korkutamazsınız. Çünkü onların da rabbi Allah’tır ve biz O’na sığınıyoruz.” “Tehdit ettiğiniz her şey, O’nun kontrolü altındadır. Sizlerin bize yapmayı planladığınız her türlü kötülük, işkence, şiddet ve sinsi tezgâhlara karşı korunmanın garantisi ve teminatı O’dur.” Bu sloganik ifadeler Mekke Müşriklerine karşı müminlerce haykırılarak onlara karşı bir direniş gösterileceği ifade edilmiştir. Rahman ve Rahim Allah adına. 1-5- De ki: “Sığınırım ben yükselen şafağın / aydınlığın Rabbine! O'nun yarattıklarının şerrinden / kötülüklerinden! Ve bastıran kapkara karanlığın şerrinden / karanlık işlerden! Karanlık işlere düşkün tüm insanların şerrinden/ kötülüklerinden! Ve kıskançlık duyduğunda kıskancın şerrinden!” (Felak Suresi 1-5) Rahman ve Rahim Allah adına. 1-6-Deki: “Sığınırım ben insanların Rabbine, insanların hükümdarına, insanların ilâhına! Sinsice kalplere vesvese / korku veren hannasın / medyanın / şantajcının şerrinden! O hannas ki / medya ki / şantajcı ki cinlerden / ecnebilerden / yabancılardan ve insanlardandır / yerlilerdendir. (Nas Suresi 1-6) 4.1. Şirk Paradigmasının Sorgulanması ve Tevhit Paradigmasının Sunulması Mekke müşrik ileri gelenlerinin kötü karakterleri öylesine deşifre edilmiştir ki onları müminlere karşı şiddet kullanmaya doğru bir yönelime sevk etmiştir. Fakat onların başvurdukları şiddet eylemleri Mekke halkı genelinde, Hz. Muhammed’in @ teklif ettiği tevhidi dünya görüşünün doğruluğu yönünde bir kanı oluşturmuştur. Artık kişisel karakterlerin tartışılmasından çok, ilkelerin özellikle de teklif edilen tevhidi dünya görüşünün detaylı olarak ortaya konması ve şirk sisteminin dayandığı temellerin sorgulanması aşamasına gelinmiştir. Zira her sistem mutlaka bir ilkeye / bir paradigmaya dayanır ve onun ekseninde sistem oluşur. Bu nedenle tüm insanlığın bunalım, kriz, acı ve ızdırabının reçetesi olan ve insanlığa barışı, esenliği, birlik ve beraberliği getirecek olan tevhid ilkesi / paradigması Mekkelilerin zihnine kazınmalıydı. Diğer taraftan da onların yaşadıkları acıların, bunalım ve krizlerin, zulüm ve adaletsizliklerin sebebinin şirk ilkeleri ve sistemi olduğu ortaya konmalıydı. Cenab-ı Hak bu amaçla hem kendini tanıtan hem de bu tanıtıma referansla insanların kendi hayatlarında kuracakları tevhidi dünya görüşünün paradigmalarını çok özlü ifadelerle anlatan ihlas suresini Hz. Muhammed @ a vahyetti. İhlas Suresinde, Cenab-ı Hak kendini tanıtırken, kendi hakkındaki yanlış tasavvurları düzeltmekte ve onların yerine doğrusunu dikte ettirmektedir. Surenin ilk ayetinde “O Allah ki eşsiz ve benzersiz, yeganedir.” denilerek şirk düşüncesinin temelindeki O’na denk ya da daha aşağı mertebelerde de olsa benzerlik atfetmenin yanlışlığı ifade edilmiş olur. Ne yerlerde ne de göklerde O’nun cinsinden, benzerinden bir varlık yoktur. O, parçalanmaz, bölünmez, eşsiz, çocuksuz, ortaksızdır. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktur ve her şey O’na muhtaçtır. O’nun ne oğlu / oğulları vardır, ne de kızı / kızları vardır. O doğurmamıştır. O kendi sıfatlarında ve karakterlerinde kendine benzer çocuklar üretmemiştir. / yaratmamıştır. Ayrıca O yine kendi sıfat ve karakterlerine haiz başka bir ilahın ürettiği ya da doğurduğu da değildir. Dolayısıyla O, hiçbir ilahın çocuğu olmadığı gibi hiçbir ilahın babası ya da annesi de değildir. Batında ve zahirde olan hiçbir şey kendisinden türetilmemiş veya ürememiştir. Bu kapsama ruh, cisim, ilim, malum, irade, murad, fiil, meful, mana, suret vb. her şey girer. O’nun haricindeki hiçbir şey asla O’nun benzeri ve dengi değildir. Yani ne kadar mükemmel ve üstün özelliklerle yaratılmış olursa olsun hiçbir mahluk O’nun gibi olamaz ve O’nun gibi ya da daha aşağıda olsa O’nun benzeri olarak addedilemez. Çünkü O, yarattıklarından hiçbir şeye benzemez. Bundan dolayı bütün kâinat, bütün âlemler ve içindekiler, yani gökler ve yer, afak ve enfüs, ruh ve cisim, madde ve suret, mekân ve zaman, kürsî ve arş, dünya ve ahiret O'na benzer veya denk değildir. İhlas Suresinde yer alan paradigmanın sosyal hayata izdüşümü ise ne Allah’ın kızları olarak telakki edilen melekleri sembolize eden Lat, Menat ve Uzza gibi putlar ne de bizzat meleklerin kendileri ilah olamazlar. Hz. İsa, Hz. Meryem, Hz. Uzeyr veya Allah’ın ruhundan üflediği / ruh verdiği / can verdiği herhangi bir varlık ilah olamaz. Allah’ın oğlu, kızı, yakın akrabası olamaz. Şirk temel paradigmasına dayalı sosyal ve siyasal dünya görüşleri de batıl ve yanlıştır. Şirk düşüncesinde insanlar Allah’ı birincil ilah olarak kabul ederler O’nun oğlu, kızı, yakın akrabası ya da O’na yakın olan birtakım otoriteleri ise ikincil ilahlar olduğunu iddia ederler. İkincil sözde ilahların birincil ilah olan Allah’ın yanında hatırları kırılamayacak kadar sevgili ve yakın olduklarına inanılır. Bu ikincil ilahlar gaybi alemde olduklarına ve maddi olarak değil ruhlar aleminde yaşadıklarına ama maddi alemde tasarruf ettiklerine inanılır. Onların yeryüzünde sembol, put, heykel ve yaşayan insanlar tarafından temsil edildiklerine iman edilir. Halka bunlar benimsetildikten sonra artık sistemin işleyişi oldukça kolaydır. Halka Allah indinde hatırı asla reddedilmeyecek ya da haşa Allah’ı kafalayıp O’nu razı edebilecek ikincil ilahların razı edilmesi için onların yeryüzündeki temsilcilerini hoşnut etmek gerektiği kanaati enjekte edilir. Böylece toplumsal yaşamda işlerinin olması ve ihtiyaçlarının görülmesi için halkın taleplerini / dualarını doğrudan Cenab-ı Hakk’a yapmak yerine ikincil ilahların yeryüzündeki temsilcilerine yapması istenir. Ayrıca bu taleplerin yerine getirilmesi ve ihtiyaçlarının görülmesi için ikincil ilahların yeryüzündeki temsilcilerinin memnun edilmesi gerekmektedir. Diğer taraftan toplumsal düzenleme ve yasamalar ikincil ilahların yeryüzündeki bu temsilcileri tarafından yapıldığından halk, kendi zararlarına bile olsa bu düzenlemelere seslerini çıkarmazlar, itiraz etmezler. Şayet böyle bir girişimde bulunulacak olurlarsa bu girişim, Allah’ın ortaklarının hışmına uğramak, onların hoşnutsuzluğunu üzerlerine çekmek demek olacağından itiraz eden için hem dünyadaki işlerin ters gitmesi hem de gelecekteki, ahiretteki gazaba uğramak veya şefaatinden mahrum olmak anlamına gelir. Cenab-ı Hak, şirk paradigmasının yanlış olduğunu, gerçekle uzaktan yakından hiçbir ilişkisi olmadığını bizzat kendisini tanıtarak yapar. Kendisinin asla eşi, benzeri ya da kendisinden daha aşağı olan ikincil ilah ve ortaklarının olmadığını deklere ederek, kendisinin eşsiz, yegâne olduğunu bildirir. Dolayısıyla yeryüzündeki bir kız evladının babasına veya kadının kocasına naz yaparak istediğini kolayca elde etmesine benzer bir ilişkinin kozmik tasarımda olduğuna dayanan şirk düşüncesinin batıl olduğunu anlatır. Yani Allah’ın kızları olarak iddia edilen melekler ile ikna edilmesine dayanan şirk modeli asla doğru değildir. Bu nedenle Allah’ın kızları olarak inanılan meleklerin yeryüzündeki temsilcisi Lat, Menat ve Uzza gibi semboller ve onların temsilcileri de uydurma ve halkı kandırmacadan ibarettir. Dolayısıyla uydurma olan ve asla hiçbir kutsallığı olmayan yaratılmışlara kutsallık atfedilmesi, onlar adına yasa ve düzenleme yapılması ve toplumun onlar adına yönetilmesi sahtekarlıktır, halka zulümdür. Allah’ın eşsiz, benzersiz, yegâne ve tek olması nedeniyle O’nun kullarının da bu birliğe, bu eşsizliğe katılması gerekir ve toplumda birlik ve beraberliği bozan ırk, sınıf, etnik, bölge, cins, dil vb. ayrılıklara müsaade edilmemelidir. Oluşturulacak tevhit toplumu eşsiz olacak, bu birliğe katılmayanların gıpta ile baktıkları bir toplum olacaktır. Böyle bir tevhit toplumu hiçbir etnik gruba, cinse, ırka, sınıfa, kabileye dayanmayacaktır Tevhit toplumu parçalanamaz, bölünemez bir bütündür / bir birliktir. Tevhit toplumu içerisindeki farklı topluluklar birbirlerini tanıyacaklardır. Zira toplumların farklı oluşu Allah’ın bir ayeti olup asla tevhidi bozucu bir ayrılık / seçkinlik olarak görülemez. Tevhit toplumunda insanların işleri Allah’ın koyduğu kanunlar (tabii, fıtri kanunlar) çerçevesinde kendilerince ve hesap verilebilirlik esasına göre yürütülecektir. Allah eşsiz ve benzersiz olduğu için kimse O’nun eşi, oğlu, kızı, velisi, dostu, yakını, vekili vb. uydurma kutsal ortakları adına insanları yönetemez. Bu nedenle tevhit toplumunda halk kandırılmayacak, kimse kendini O’nun ortakları namına hareket ettiğini iddia edemeyecek ve kimse kendini yönetimde sorumsuz, sorgulanamaz, hesap vermez ve kutsal göremeyecektir. Tevhit toplumunda yönetim seçkincilik, ayrımcılık, elit ve kutsal sınıf üzerine değil, “ihlas” üzerine kurulu olacaktır. İhlas Suresi Rahman ve Rahim Allah adına 1-4- O, Allah’tır; eşsiz-benzersiz yeganedir, tektir. Allah Samed’dir, O, doğurmamış ve doğmamıştır. Ve hiçbir şey O’na asla denk ve benzer değildir. (İhlas 1-4) 4.2. Hz. Muhammed’in @ Tarihi Garanik Mitingi / Garanik Salatı Cenab-ı Hak gönderdiği peş peşe sureler ile Mekke müşrik baronlarının kötü karakterlerini ortaya sermiş ve onların uzlaşma girişimi tezgahlarını boşa çıkarmıştı. Fakat son hamle ise hepsinden daha ileri giderek o zamana kadar yerleşik hale gelmiş ve asla sorgulanamayan bir konuya el atmıştı ki müşrikler açısından tahammül edilir gibi değildi. Zira “ihlas” suresi ile yapılan bu hamle ile şirkin bütün paradigmaları ayaklar altına alınıyor ve yerine tevhit paradigması ortaya konuyordu. Söz konusu sure ile şirk sisteminin halkı aldatan bir sömürü sistemi olduğunu deşifre eden Cenab-ı Hakk, yine aynı sure ile tevhit sisteminin hakka, hakikate, ihlasa ve samimiyete dayandığını ilan ettiriyordu. Müşrik elitlere göre Hz. Muhammed @ ilan ettiği “İhlas suresi” ile çok ileri gitmişti. Kendisine artık dur denilmesi gerekiyordu. Zira yıllardır atalarınca kendilerine öğretilen “Meleklerin Allah’ın kızları olduğu” inancı Hz. Muhammed @ tarafından inkâr ediliyordu ve bu inanca dayalı olarak yerleşmiş, asırlık kurum ve kuruluşların köküne kibrit suyu ekiliyordu. Bu söylemin vardığı nokta çılgınlıktı, çizmeyi aşmaktı ve haddini bilmezlikti. Kimsenin sorgulayamadığı ve bugüne kadar mutlak doğru olarak bilinen bu inanç ilkelerini inkâr etmek olsa olsa sapıklıktı, zındıklıktı. Bu yaftalamalar aslında bütün sömürücü ve halkını aldatan rejimlerin hile ve oyunlarını açığa çıkaranlara verdikleri isimlerdi. Şiddet ve saldırı oklarının Hz. Muhammed’e @ yöneltildiği bu aşamada Cenab-ı Hak, müthiş bir manevra yaparak elçisi Hz. Muhammed’i @ adeta sahneden çeken ve müşriklerin karşısına bizzat kendisine çıkaran bir söylem inzal etti. Necm Suresi ile gönderdiği söylemde müşriklerin bütün hile, oyun ve sahtekarlıklarını açığa çıkaranın Hz. Muhammed @ olmadığını söyledi. Onun sadece Kendisinden gelen bilgileri aktardığını dolayısıyla onun suçlanamayacağını, ona haddi aşma, ileri gitme, zındıklık gibi yaftalamaların haksızlık olduğunu ve onun sadece bir elçi olup, elçiye de zeval olmayacağını bildirdi. Necm Suresi öyle mesajlar içeriyordu ki bu surenin bütün Mekkelilerin toplandığı bir miting havasında ve bizzat Hz. Muhammed @ tarafından nutuk olarak okunmalıydı. Surenin verdiği mesajlar ile Mekke halkı kendi yöneticilerinin karakterlerinin kötü, uyguladıkları sistemin ve bu sistem paradigmalarının tamamen kendi aleyhlerine olduğunu anlayacak olan halk aydınlanmış olacaktı. Böylece Mekke halkı etkilenecek, Mekke Yöneticilerinin hışmından korkması nedeniyle Hz. Muhammed’in @ tarafına geçemeyecek olsa bile kendi içlerinde sorgulamalar yapacak ve onların müminlere uygulayacakları şiddetin haksızlık olduğunu bileceklerdi. Hz. Muhammed @, Mekkelilerin Kabe’de toplandıkları / salat ettikleri bir vakitte bu sureyi orada bulunan herkese bir nutuk olarak okudu. Hitabın sona ermesini takiben Mekke halkı hitabetten çok etkilendi ve Hz. Muhammed @ nutkunun sonunda onu tasdik manasına gelen secde ile salatı (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) mitingi tamamladılar. Tarihte bu salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantıya / mitinge “Garanik” adı verildi. Hz. Muhammed’in @ tarihi Garanik mitingi / salatında yaptığı konuşmada okuduğu Necm Suresi, vahyedilen sureler ya da pasajlar gökteki yıldızlara benzetilerek onların yol göstericiliğine vurgu ile başlar ve Hz. Muhammed’in @ azmadığını, sapmadığını ve yoldan çıkmadığını ifade ettikten sonra onun teklif ettiği tevhidi dünya görüşünün kendi heva ve hevesinin, şehvetinin emrettiği şeyler olmadığı bildirilir. Böylece Mekke müşriklerinin dediği gibi ona “azdı” denebilmesi için onun kendi arzu ve heveslerine hitap eden bir sistem önermesi gerekir. Fakat onun teklif ettiği sistem ve dünya görüşü kendisinin değil sadece Mekke halkının değil tüm insanlığın çıkarlarını koruyan ilke ve paradigmalar olduğu ortaya konur. Sure devamla onun sunduğu bu dünya görüşü ve sistem önerisinin sonsuz güç sahibi Alemlerin Rabbi tarafından ona öğretilmesinden başka bir şey olmadığını da bildirir. Halbuki Mekke’deki şirk sistemi ise müşrik ileri gelenlerin kendi heva ve heveslerini tatmin etmek için kurguladıkları bir sistemdi. Bu nedenle esas azgınlar ve haddi aşanlar onlardı. Rahman, Rahim Allah Adına 1 – 5- İnmekte olan yıldıza / Kur’an’ın mesajlarına andolsun ki, Arkadaşınız (Hz. Muhammed) sapmadı, azmadı, haddi aşmadı. O (Hz. Muhammed), hevâdan (arzularına göre) konuşmaz. O(nun konuşması / okuduğu şeyler kendisine) vahyedilenden başkası değildir. Kendisine onu muazzam kuvvetlerin sahibi öğretti. (Necm Suresi: 1-5) Hz. Muhammed’in @ tarihi garanik mitinginde Mekke halkına okuduğu Necm suresinde Cenab-ı Hak onu elçi olarak neden seçtiğini de anlatır; Hz. Muhammed’in @ aklı başında, insanların dertleriyle ilgilenen, onların sorunlarını çözmeye çalışan, sorumluluk sahibi ve kendisine görev ve sorumluluk verilebilecek bir şahsiyet olması nedeniyle vahyedilmeye açık birisi olduğu vurgulanır. Güzel ahlakı / yüksek karakteri nedeniyle onun çok yüksek, onurlu bir mertebeye / çok yüksek ufuklara yükseltildiği / geniş ufuklardan bakabilen bir vizyona sahip elçiliğe seçildiği belirtilir. Bu ifadelerle zımnen Mekke müşrik ileri gelenlerinin ne kadar aşağılık, sorumsuz, halkı / insanları düşünmeyen, sadece kendi arzu ve istekleri peşinde koşan beyinsiz kişiler oldukları da ifade edilmiş olur. 6 – 7- O (Hz. Muhammed) üstün akıl sahibidir /aklı başında birisidir. O, (Hz. Muhammed) hemen doğruldu / hemen toparlandı / istiva etti / vahye açık hâle geldi! O (Hz. Muhammed), en yüksek ufka /mertebeye yükseldi. (Necm Suresi: 6-7) Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’i @ neden elçi seçtiğini anlatmaya şöyle devam eder; “Onun bu yüksek ahlakı ve yüksek mertebelere doğru tırmanışı devam etti ve Rabbine yaklaştı, yaklaştı, yaklaştı, öyle yaklaştı ki neredeyse aralarında iki yay mesafesi kadar bir açıklık kaldı. İşte bu yakınlıktan sonra Rabbi ona bildirmek istediği şeyleri vahyetti. Yani ona vahyedilmesinin sebebi onun kendi gayret ve cehdleri ile Rabbine yaklaşma çabasıdır. O bu yolda bütün benliğini, bütün gayretlerini, ortaya koymuştur. O insanların sorunlarını çözmek için çile çekmiştir, onların dertlerini dert edinmiştir ve rabbinden bu hususta çözüm talep etmiştir. O, Mekke müşrik önderleri gibi yan gelip yatmamış, keyfini düşünmemiş ve kendi arzularını tatmin edip diğer insanlara karşı sorumsuz ve kayıtsız kalmamıştır. Bundan dolayı da Rabbi kendisine yaklaşan bu kuluna ihtiyacı olan şeyleri bildirmiş ve sıkıntılarına çözüm önerilerini vahyetmiştir. O da kendisine bildirilen bu çözüm önerileri, sistem teklifi ve paradigmalar üzerine iyice düşündükten sonra kalben mutmain olmuştur. O, Rabbinin kendisine bildirdiği bu şeyleri gönülden benimsemiştir. Çünkü bildirilen şeyler insanların sorunlarını çözebilecek cinstendir, dertlere derman olabilecek keyfiyettedir.” Kendisinin elçi seçilişinin gerekçeleri ifade edildikten sonra Mekkelilerin bu elçiye karşı çıkışlarının mantıksızlığını göstermek için Cenab-ı Hak, elçisinden Mekkelilere şu soruyu sormasını istedi; “Şimdi, bana gösterilen ve sizin tüm dertlerinize derman, hastalıklarınıza çare, sorunlarınıza çözüm olacak ve size adaleti, barışı, huzuru ve güveni getirecek olan tevhidi dünya görüşü hakkında mı benimle mücadele ediyorsunuz / tartışıyorsunuz?” 8 – 12- Sonra (Rabbine) yaklaştı derken daha da yaklaştırıldı. (O kadar ki) O’nunla arasındaki mesafe, iki yay kadar yahut daha da yakın oldu. (Allah ile Kulu arasında çok yakın bir dostluk meydana geldi.) Ve böylece (Allah), kuluna ne bildirilecekse onu vahyetti. Onun gördüğünü/ görüşünü kalbi yalanlamadı. / Gönülden benimsedi. / Yürekten inandı / Kalben mutmain oldu. Onun gördükleri / tevhidi dünya görüşü / gösterilen görüşler hakkında şimdi kendisi ile niye mücadele ediyorsunuz. / tartışıyorsunuz. (Necm Suresi:8-12) Hz. Muhammed @ garanik mitinginde yaptığı konuşmaya Necm Suresinin müteakip ayetleri ile devam eder; “Cenab-ı Hak beni öyle bir dostluğa kabul etti ki nasıl anlatsam bilemiyorum. O bana çok ama çok büyük ayetlerini gösterdi. O, bana öyle bir gelecek gösterdi ki tevhidi dünya görüşünü uygulamamız halinde gelinecek en son noktada (Sidretül Müntehada) cennet gibi bir yaşama kavuşulacaktır. İşte o zaman tüm bölgemizi / tüm ülkemizi büyük bir parlaklık / aydınlık kaplayacaktır. Bana gösterilen bu vizyon / görüş kesinlikle gerçekleşecektir. Bu vizyon şaşmaz bir gerçekliktir. Yemin olsun ki, Rabbim bana bu hususta en büyük işaretlerinden bir kısmını da göstermiştir.” 13 -18- Andolsun onu bir kez daha gördü. (O görüşünde de) en son noktada / Sidretü'l- Müntehâ indinde. Cennetül Me’va yaşanacaktır. / yaşanır. / vardır. İşte o zaman tüm bölgeyi büyük bir parlaklık kaplayacak. / Sidre'yi kaplayan kaplıyordu. / kaplayacak. (Peygamberin) bakışı /görüşü şaşmadı / şaşmaz ve O haddi aşmadı. Andolsun ki o, Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü. (Necm Suresi:13-18) Hz. Muhammed’e @ bildirilen gelecek vizyonundan sonra devamı ayetlerde şirk sisteminin gelecek vizyonu sorgulanır: “İşte benim rabbim sizlere bunları vaad ediyor. Şimdi Allah’ın kızları diye size empoze edilen Lat, Menat, Uzza sizlere ne vaad ediyor? Onların ve onların temsilcileri olan Mekke müşrik ileri gelenlerinin sizlere gelecek için olumlu, güzel vaatlerini gördünüz mü? Onların sıkı sıkı sarıldıkları şirk sistemi size ne veriyor? Onlardan acı ve ıstıraptan, zulüm ve adaletsizlikten, yokluk ve mahrumiyetten, haksızlık ve hukuksuzluktan başka ne gördünüz? Bunlar sizlere mutlu bir gelecek, huzurlu bir yaşam, emniyetli bir çevre, barışçıl bir ortam sağlayabildi mi? Veya en azından onların bu hususlarda güzel şeyler vaat ettiklerine hiç şahit oldunuz mu?” Şirk sisteminin temellerini sorgulayan bu cümleleri işiten Velid bin Muğire, Ebu Cehil ve Utbe bin Rebia gibi Mekke müşriklerinin şeytanları hemen atıldılar ve “Lat, Uzza ve Menat bizim için çok yücedir, çok uludurlar ve onlar Allah’ın kızlarıdır. Allah onları çok sever ve onların hatırını asla kırmaz. Sen onlara dil uzatamazsın…” şeklinde sloganik bağrışmalarla Hz. Muhammed’in @ sözünü kestiler bu şeytanlar. Hitabetinin arasına sloganlarla giren Mekke müşrik ileri gelenlerine karşı Hz. Muhammed @ alaycı bir şekilde onların sloganik ifadelerini tekrar etti ve “Lat, Uzza ve Menat çok yüce, çok ulu ve Allah’ın kızları öyle mi? Allah onları çok sevdiği içinde onların hatırını asla kırmaz ve onların şefaatini umarsınız öyle mi?” dedi. O şeytanlarda Hz. Muhammed’e @ cevap olarak “Evet! Aynen öyle!” dediler. Bunun üzerine Hz. Muhammed @ öyle bir cevap verdi ki Mekke Müşrik Şeytanlarının suratına bu cevap tokat gibi şakladı ([1] ); “Hadi oradan! Siz kızlara değer veriyor musunuz? Tabii ki Hayır! Sizler erkekleri kızlardan üstün tutmuyor musunuz? Elbette ki erkekler sizlere göre kızlardan daha değerli. Şimdi bakın! Beğenmediğiniz kızları Rabbinize atfetmekle ahlaksızca ve aşağılık bir tavır ve davranış içerisinde olmuyor musunuz? Bunun çok aşağılık bir değerlendirme olduğunu bilmiyor musunuz? Bunun vicdanla, adaletle, insafla, doğruluk ve dürüstlükle bağdaşır bir tarafı var mı? Meleklerin Allah’ın kızları olduğu, Allah’ın onların hatırını asla kıramadığı ve bundan dolayı da O’nun kızlarını hoşnut ederek onların şefaatlerine nail olmaya çalışmanın gerektiği gibi şeylerin hakikatle uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktur. Bütün bunlar sizin ve atalarınızın ileri gelenlerinin uydurduğu şeylerdir. Bu konuda hiçbir delil de yoktur. Bunlar; milleti dolandırmak, sömürmek ve nefsinizin heves ve şehvetlerini tatmin etmek amacıyla ileri gelenlerinizin uydurduğu şeylerdir. Fakat artık sizlere onların bu sömürü tezgahlarından kurtulmak için rabbimiz tarafından yol gösteren bir elçi gönderilmiş bulunmaktadır.” 19 –23- Peki Siz de gördünüz mü o Lât ve Uzza'yı? Ve üçüncü olarak da öteki Menat'ı? Size erkek O'na dişi öyle mi? Öyle ise bu çok zalimce bir taksim. Onlar hiçbir şey değil, sırf sizin ve babalarınızın taktığı (boş) isimlerdir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmedi. Onlar yalnız zanna ve nefislerin sevdasına uyuyorlar. Halbuki onlara Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir. (Necm Suresi:19-23) Hz. Muhammed @ yine aynı surenin müteakip ayetleri üzerinden nutkuna devam eder ve Mekkelilere şöyle seslenir; “Ey Mekkeliler! İnsanlar her istediğini elde edeceğini mi sanıyor da bu arzu ettiklerine sahip olmak için Meleklerin şefaatlerini ümit ediyorlar. Halbuki insanın her arzusu yerine gelmez. Zira ilk varlık âlemine geliş insanın kendi elinde olmayıp sırf Allah'ın hüküm ve iradesine bağlı olduğu gibi, dünya hayatı ve ahiret hayatı da yine O'nun hüküm ve kanunları çerçevesinde cereyan eder. Şu hâlde insanın muradına erebilmesi için yalnız kendi arzu ve hisleriyle değil, Allah'ın hüküm ve iradesine göre indirmiş olduğu delil ve hükümlere uygun hareket etmesi gerekir.” “Ayrıca, göklerde sayısız melek vardır fakat onlar isteseler bile şefaatleri hiçbir fayda sağlamaz. Zira izinsiz şefaat etmek hadleri değildir. Ancak Allah izin verdikten sonra faydalı olabilirler, destek olabilirler. O da herkes için değildir, Allah kime diler ve razı olursa onun için şefaat / yardım edilebilir. Bu nedenle eninde sonunda rızası aranacak olan mabud, melekler ya da onların yeryüzündeki temsilcileri değil, sadece Allah'tır. Bu nedenle şirkin temsilcilerine kanmayın ve ümit ettiğiniz şeylere erişmeniz için onlara kendinizi sömürttürmeyin. Ümit ettiğiniz şeylere kavuşmak için Allah’ın yaratılmışlar için koyduğu tabiat / ilahi yasalarına göre hareket edin. Böylece arzu ettiğiniz şeyleri O’ndan istemiş olursunuz. Arzuladığınız şeyleri Allah’tan dua ile isteyin. O razı olursa, tevessül ettiğiniz tabiat / ilahi yasalar çerçevesinde, sizin talep ettiğiniz hususlarda size yardım etmek için bildiğiniz ve bilemediğiniz her türlü melaikeyi devreye sokar.” 24 – 26- Yoksa her arzu ettiği şey, insanın kendisinin mi (olacak) dir? Son da ilk de (ahiret de dünya da) Allah'ındır. Göklerde nice melek var ki Allah'ın dileyip razı olduğuna izin vermeden önce onların şefaatları hiçbir işe yaramaz. (Necm Suresi 24-26) Hz. Muhammed @, şirkin temellerini sarsan konuşmasını yine Necm Suresinin devamını okuyarak sürdürür; “Ey Mekkeliler! Yaptıklarının hesabını vermeyi / ahireti düşünmeyenler sizi aldatıp, sömürerek günlerini gün etmek için şirk mekanizmasını ihdas etmişlerdir. Bu mekanizmada meleklere ve onların yeryüzündeki temsilcisi olan sembollere dişil isimler vermişler ve meleklerin Allah’ın kızları olduklarını uydurmuşlardır. Bir baba istediklerini yaptırtmak için kızları tarafından nazlanarak nasıl ayartıyorlarsa meleklerinde haşa Allah’ın öyle ayartarak, kandırarak istediklerini yaptırabilecekleri yalanını, sizlere inandırmışlardır. Dahası onların uydurdukları yalanlara göre Allah yeryüzü ve gökyüzündeki birtakım yetkilerini meleklere devretmiştir. Uydurdukları bu yalana göre, şayet insanlar melekleri hoşnut edecek olurlarsa işleri düzgün gidecek ve hayal ettikleri, arzu ettikleri şeylere kavuşabileceklerdir. Bu nedenle doğrudan Allah yerine melekleri razı etmenin gerekli olduğunu iddia ederler. Melekleri hoşnut ve razı etmek için de onların yeryüzündeki sembolleri ve temsilcileri olan putlar ve putların adına hareket eden ileri gelenlerinizi memnun etmeniz gerekmekte olduğunu sizlere inandırmışlardır. Ayrıca bu uydurma şirk sisteminin tezgahına göre; ‘İnsanların işledikleri günahlarını bağışlatma hususunda bu meleklerin işlevi son derece büyüktür. Şayet insanlar, meleklerin işbirlikçi yeryüzü ortaklarını razı edebilirlerse, işledikleri günahların Allah tarafından bağışlanmasını bu melekler çok büyük bir maharetle gerçekleştirirler. Bu nedenle hangi günahı, hangi hatayı işlersen işle ama mutlaka bağışlanmak için bu melekleri ve temsilcilerini razı edecek bir şeyler yapmalısın.’ İşte bu mekanizmayı kullanan yöneticileriniz çalışmadan, gayret göstermeden sizin kazandıklarınızı ceplerine indirirler.” “Ey Mekke halkı! İşte sömürü ve aldatma tezgâhı bu şekilde işliyor. Bunların hiçbir şekilde gerçekle ilgisi yoktur. Cenab-ı Hakk’ın evrenin işleyişinde koyduğu mekanizma asla böyle değildir. Bunlar, onların uydurmalarıdır. Allah göklerde ve yerde her şeye hakimdir. Hiçbir yetkisini, otoritesini ve işlerini kimseye devretmemiştir. Her şey O’nundur. Bu nedenle insanların iradelerini kullanarak yapacakları her türlü eylemin iyi veya kötü bir sonucu vardır. İyi iş yapanlar mutlaka mükafatını, kötü iş yapanlar da cezasını görür. Ve yine Cenab-ı Hakk’ın koyduğu kural gereği kimse çalışmadan, gayret göstermeden, ter dökmeden, risk almadan uydurma şeylerle ve insanları kandırarak kazanç sağlayamaz. Tevhidi dünya görüşünde bu tür sahtekarlıklara, haksız kazançlara, havadan para kazanmalara yer yoktur.” “Ey Mekkeliler! Şimdi bir düşünün bakalım! İleri gelenlerinizin yaptığı gibi yetimi iteceksin, yoksulu ezeceksin, her türlü vurgun, talan yapacaksın, insanları köleleştireceksin, fuhuş yaptıracaksın, onları faiz ve kumarla sömüreceksin, insanları öldüreceksin sonra da bu yaptıklarının karşılığını mükafat olarak mı alacaksın? Yoksa yıkım ve azap olarak mı alacaksın? Elbette yıkım ve azap olarak alacaksın ve bu cezalandırmadan da sizleri hiçbir melek kurtaramayacaktır. Çünkü onlar Allah’ın koyduğu yasalara göre hareket ederler sizin uydurduğunuz yalanlara göre değil. İşlediğiniz günahların sonu hüsrandır, toplumsal yıkım ve azaptır. Melekler bu cürümleri işleyenleri bu dünyadaki yıkım ve azap cezasından kurtaramayacakları gibi onları ahiretteki cezalandırmadan da kurtaramayacaktır. Bu nedenle de işlenen günahların, cürüm ve kötülüklerin bağışlanması için Meleklerin şefaati ve onların hoşnut edilmesi üzerinden yapılacak aldatmalara kanmayın ve bu yalanları kullanarak sizi sömürmek isteyen yalancılara fırsat vermeyin. Günlerini gün etmek isteyen, kısa vadeli düşünen, dünyalık elde etmekten başka bir düşünceleri olmayan ileri gelenlerinizin şirk sistemini terk edin ve onlardan yüz çevirin.” “Ey Mekke halkı! Şunu iyi bilin ki; iyi ve güzel davrananların mükafatlarını Allah daha güzeliyle verecektir. Ben sizin hayrınızı istiyorum. Önerdiğim tevhidi dünya görüşü sizleri iyiliğe, güzelliğe, hayırlara, yükselişe, barışa, adalete çağırmaktadır. Şayet işlerimizi güzel yapar ve mutluluğa, barış ve huzura giden yollara tevessül edersek, sonucunu da daha güzeliyle ve daha iyisiyle elde ederiz. Teklif ettiğim sistem ve görüşte ilerlerken elbette küçük hatalar, kusurlarımız olacaktır. Ama bunlar telafi edilebilir ve Cenab-ı Hak bunları affeder, O’nun affı geniştir. Yeter ki esas amacımız Müşrik elitlerin yaptıkları büyük günahlardan, büyük çirkinliklerden uzak durmak olsun. Zaten hiç kimse kusursuz da değildir. Bizler etten ve kemikten yaratılmışız. Rabbimiz bizi çok iyi biliyor. O, bizlerin bütün meyillerini, isteklerini, arzularını, şehvetlerini gayet iyi biliyor. Bu nedenle kendimizi temize çıkarmayalım. Ama esas amacımızı, hedefimizi de doğruluk, dürüstlük, adalet, barış, huzur, güven, şefkat, merhamet, sevgi, ihlas gibi güzellikler olarak belirleyelim ve kötülüklerden sakınmayı ana hedef olarak belirleyelim. O takdirde küçük kusurlarımız, hatalarımız yaşamımız içerisinde tolere edilecek ve araya kaynayarak affedilip gidecektir. Böylelikle şu dünya hayatımızı cennet hayatına çevirerek toplumsal yıkım ve azaptan kurtulacağız. Günahlarımızı, hata ve kusurlarımızı bağışlatmak için aracılara ihtiyacımız yoktur. Allah’ın razı olacağı bir hayatı yaşamak, O’nun istediği bir yaşamı hedeflemek ve O’nun koyduğu ilke ve yasalar çerçevesinde hareket etmek bizi kurtaracaktır. Diğer taraftan böyle hareket etmemiz bizi Ahiret hayatımızda da Cenab-ı Hakk’ın ikram ve mükafatına nail eyleyecektir.” 27 – 32- Ahirete iman etmeyenler meleklere dişilerin adlarını takıp duruyorlar. Onların bu hususta bir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise, şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez. Onun için bizi anmaktan yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlerden yüz çevir. İşte onların ilimden erişebilecekleri (son sınır) budur. Şüphesiz, Rabbin, yolundan sapanı da iyi bilir; O, hidayette olanı da iyi bilir. Göklerde ve yerde bulunanlar hep Allah'ındır. Akıbet (sonuçta) kötülük yapanları yaptıkları ile cezalandıracak, güzel davrananları da daha güzeliyle mükafatlandıracaktır. Onlar ki günahın büyüklerinden ve çirkin işlerden kaçınırlar, yalnız bazı küçük kusurlar hariç. Şüphesiz Rabbinin affı geniştir. O, sizi daha topraktan yarattığı zaman ve siz annelerinizin karınlarında bulunduğunuz sırada, sizi en iyi bilendir. Bunun için kendinizi temize çıkarmayın. Çünkü O, kötülükten sakınanı daha iyi bilir. (Necm Suresi:27-32) Necm suresinin bu ayetleri Mekke halkı üzerinde öylesine etkili olmuştu ki orada bulunan Mekke müşrik ileri gelenleri hariç diğer halk kitlesi, şirk sistemini terk etme ve Hz. Muhammed’in @ teklif ettiği tevhidi dünya görüşünü benimseme noktasına gelmişti. Müşrik elitlerin haricindeki herkes başlarıyla, sözleriyle, hal ve hareketleriyle bu anlatılanların doğru olduğunu tasdik ederler. Rivayetlerde bu durumun Velid Bin Muğire için bile geçerli olduğu zikredilir. Hz. Muhammed’in @ bu nutku sırasında araya girip hitabı bölerek itiraz edenler, karşı cevap olarak nutuk irad edenler ve hitabetin belli yerlerinde alay edip gülenler o mitingte hazır olan Mekke müşrik ileri gelenlerden başkası değildi. Mekke halkının etkilenmeye ve Hz. Muhammed @ saflarına katılmaya meylettiğini fark eden Mekke müşrik elitleri hemen harekete geçerler ve içlerinden birisi Kabe’deki mitingin konuşma kürsüsüne geçerek halka doğru şöyle seslenir; “Ey Mekkeliler! Biz sizlerin bütün yükünü üstleniyoruz. Hz. Muhammed, sizlerin sömürüldüğünden bahsediyor ama bizler aldığımız şeyleri, sahip olduğumuz malı-mülkü yine sizlerin güvenliğini, huzurunu, geçimini sağlamak için ediniyoruz. O yüzden onun sistemini tercih etmeyin, onun safına geçmeyin, bizleri tercih etmeye devam edin sizlerin sıkıntılarınızı giderecek, ihtiyacınızı temin edecek bir miktar iyileştirmelerde bulunacağız. Ayrıca bizim şirk sistemimiz ile toplumsal krizler, yıkımlar yaşayacağımız iddia edilmektedir. Asla böyle bir kriz, böyle bir azap ve kıyamet yaşanmayacaktır. Şayet başımıza bir felaket gelecek olursa da o zaman bizler sahip olduğumuz servet ve mülkümüzle sizlerin yükünü de üstleneceğiz ve size o kıyametin / krizin acılarını, sıkıntılarını çektirmeyeceğiz. Sizin üzerinizden o yükü alacağız bundan emin olun. Onun iddia ettiği gibi bu felaket, bu kıyamet başka bir alemde yani ahirette olacak olursa o zaman da size söz veriyoruz, sizin günahlarınızı biz üstleneceğiz. Allah’a söz veriyoruz ki size kesilecek cezayı bizler üzerimize alacağız. Öyleyse Ey Mekkeliler! Tanrılarınıza sahip çıkın, şirk sisteminize sahip çıkın ve asla şirk sisteminden vazgeçmeyin!” Bunun üzerine Cenab-ı Hak hemen Hz. Muhammed’e @ cevabi ayetleri nazil etmiş ve Hz. Muhammed’in @ nutkuna (Necm suresine) vahyedilen bu ayetler ile şöyle devam etmiştir; “Ey Mekke halkı! Şimdi düşünün bakalım şu haktan, hakikatten yüz çevirenin sözlerini. Soygun ve sömürü tezgâhları açığa çıkınca, hemen sizleri kaybetmemek için rüşvet verir gibi yeni bir oyunla sizleri kendi saflarında tutmaya çalışıyorlar. Sıkışınca ustaca yeni numaralara giriştiklerini görmüyor musunuz? Sizlere biraz ekonomik rahatlık sağlayacak, biraz iyileştirme yapacaklar daha sonra o verdiklerini kat kat geri alacaklar. Yani kaşıkla verip sapıyla da gözünüzü çıkaracaklar. Bu yalan vaatlerle sizi kendi saflarında tutmayı hesap ediyorlar. Fakat geleceğin / gaybın bilgisi kendi yanlarında mı onların? Onlar hiç görmüyorlar mı? İş onlar açısından felakete gidiyor. Ayaklarının kaydığını göremiyorlar. Artık bu tür vaatler, sistemin değişimini engelleyemeyecektir. Eninde sonunda insanlar tevhidi dünya görüşüne kayacaklar ve şirk sistemi yıkılacaktır.” “Ey Mekke halkı! Yine düşünün şu itiraz edenin sözlerini. Güya bu şirk sisteminin baronları ister ekonomik ister sosyal ve isterse kozmik olsun herhangi bir kriz, bunalım ve kıyamet anında sizin yanınızda olacaklarmış ve sizlerin sıkıntılarınızı giderecek, yüklerinizi ve günahlarınızı üstlenecek ve sizleri kurtaracaklarmış. Bunlar Musa @ ve İbrahim @ peygamberlerin öğretilerinde yer alan düsturları okumadılar mı? Onlara kriz ve bunalım günlerinde, hesap günü zamanlarında hiç kimsenin başka birisine ait olan yükü çekmeyeceği, hiç kimsenin kendi sorumluluğundan başka diğer insanların sorumluğunu üstlenmeyeceğini, hiçbir günahkarın başka bir günahkarın yükünü üstlenmeyeceği bildirilmedi mi? Elbette ki bu hususları onlar gayet iyi biliyorlar. Geçmiş öğretilerden elbette ki çok iyi haberleri var ama sizi yine de çocuk kandırır gibi kandırmaya çalışıyorlar.” “Ey Mekke halkı! Yine hepiniz Musa@ ve İbrahim@ peygamberlerin öğretilerinden gayet iyi biliyorsunuz ki; Sizler için ancak ve ancak çalışmanızın, gayretlerinizin, çabalarınızın ve samimi niyetlerinizin karşılığı vardır. Ve bu çabalarınızın, gayretlerinizin karşılığını eksiksiz olarak alırsınız. Mekke müşrik baronlarının yaptığı gibi faizden, fuhuştan, sahtekarlıktan, aldatmadan, hele ki insanların masum duygularını kullanarak sömürü yoluyla kazanç sağlamak yoktur. Herkes çalışarak, ter dökerek, risk alarak kazanacaktır. Herkesin emeğinin karşılığı eksiksiz ve derhal verilmelidir. İnsanların hataları ve günahları istismar edilerek kazanç elde edilemez.” “Ey Mekke halkı! Kimse kimsenin işlediğinin bedelini üstlenemez. Bu kural ister uhrevi olsun ister dünyevi olsun, değişmez. Tevhidi dünya görüşünde bu kural geçerlidir. Suçun şahsiliği esastır. Kimse kimsenin suçunu yüklenemez. Bir kimsenin yaptığı suçu başkasına yükleyemezsiniz. Sırf paranız, servetiniz, asaletiniz var diye işlediğiniz suç ve günahları mal ve servetinizi kullanarak başkalarına yükleyemezsiniz. Şunu iyi bilin ki bütün işlerin sonu Rabbimize dönecektir. Bu dünyadaki gidişatın sonu da Rabbimizin sistemine doğru gidiştir. Bu zulüm düzeni böyle devam edemez. Eninde sonunda bu zalim düzen yıkılacak ve yerine adalet, hak, barış ve huzur düzeni olan tevhidi dünya görüşü hâkim olacaktır. Kozmik kıyametin sonunda da tüm insanlar Rablerine dönecekler ve yaptıklarından dolayı hesap vereceklerdir.” “Ey Mekke halkı! Musa@ ve İbrahim’in@ öğretilerinden de bildiğiniz gibi Allah, her şeyimize hakimdir. Hayatımızda yaşadığımız her türlü olay, O’nun koyduğu kurallar çerçevesinde cereyan eder. O’nun yasaları çerçevesinde ölürüz, doğarız, yaratılırız, büyürüz, mal-mülk ve servet ediniriz. Yine O’nun yasaları çerçevesinde ölen toplumlarımız tekrar dirilir. O’nun yasaları çerçevesinde güleriz ya da ağlarız. Her şeye O hakimdir. Her şeye O hükmünü koymuştur. Her şey O’nun hükmü ve iradesi çerçevesinde meydana gelir. Sonuç olarak hayatımızda cereyan eden her şey, O’nun yasaları çerçevesinde ve O’nun izni ve yaratması ile gerçekleşmektedir. Bu nedenle Allah’ın kızları olarak inandığınız meleklerin bizim yaşamımızdaki etkileri de Allah’ın yaratması ve O’nun izni ile mümkün olmaktadır. Kimse O’na herhangi bir etkide bulunamaz ve kimse O’nun işlerine müdahale edemez ve kimse O’nun yetkilerini üstlenemez. Böyle bir iddiada bulunamaz.” 33 -49- Şimdi gördün mü O yüz çevireni? Azıcık verip (sonra vermemekte) direneni? / Kaşıkla verip sapıyla gözünü çıkaranı. Gaybın bilgisi kendi yanındadır da o mu görüyor? Yoksa haber verilmedi mi Musa'nın sahifelerinde yazılı olanlar? Ve çok vefakâr olan İbrahim'in sahifelerindekiler? Ki hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez. Doğrusu insana çalışmasından başka bir şey yoktur. Ve çalışması da yakında görülecektir. Sonra ona karşılığı tastamam verilecektir. Ve şüphesiz en son varış, Rabbinedir. Doğrusu güldüren de ağlatan da O'dur. Öldüren de dirilten de O'dur. Şüphesiz erkeği, dişiyi iki eş yaratan O’dur, atıldığı zaman bir nutfeden. Şüphesiz tekrar diriltmek de O'na aittir. Şüphesiz zengin eden de sermaye veren de O'dur. Doğrusu Şi'rânın Rabbi de O'dur. (Necm Suresi 33-49) Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’e @ Necm suresini inzal etmeye devam eder ve O da nazil olan ayetleri Ka’be’deki kalabalığa okuyarak nutkunu sürdürür; “Ey Mekke halkı! Yine Musa@ ve İbrahim’in@ öğretilerinden gayet iyi biliyorsunuz ki biraz önce söylediğim gibi şayet insanlara çalıştıklarının, emeklerinin karşılığını vermezseniz, insanları aldatarak ellerinde avuçlarında olanları da almaya kalkarsanız, işlediğiniz suçu başkalarına yüklemeye kalkarsanız, insanların masum duygularını kullanarak onları sömürmeye kalkarsanız, tüm işleriniz hile, entrika ve soygun üzerine olursa, yönetimi adalet yerine zulüm üzerine kurarsanız Ad, Semud, Nuh gibi geçmiş kavimlerin başına gelenler sizlerin de başına gelir. Bunlar nasıl ki Musa@ ve İbrahim’in@ öğretilerinde bildiriliyorsa şimdi bana gelen vahiyle de ben sizi uyarıyorum. Geçmiş kavimlerin yaptıkları gibi zulüm ve azgınlığınıza devam edecek olursanız onların uğradıkları akıbete hazır olun!” 50 – 56- O, helak etti önce gelen Âd’ı. Ve Semûd'u da bırakmadı. Önceden de Nuh kavmini (helak etmişti), çünkü onlar zulmetmiş ve azmıştı. Onların şehirlerini devirip yıktı ve altını üstüne getirdi. Onları neler kapladı neler! O halde Rabbinin hangi nimetinden kuşku duyuyorsun. Bu da (Hz. Muhammed) ilk (önceki) uyarıcılar gibi bir uyarıcıdır. (Necm Suresi 50-56) Hz. Muhammed @ hitabetinde bu uyarıları yaparken halkın etkilendiğini gören Mekke’nin ileri gelenleri uyarılarla ilgili alaylı ve hayret etmiş rolleri yaptılar ve kendi aralarında gülüşme, alay etme ve kahkahalar attılar. Ve “hadi bakalım ne zamanmış bu yıkım, bu azap getir de görelim” şeklindeki sözleriyle Hz. Muhammed @ ile dalga geçtiler. Böylece nutkun halk üzerindeki etkisini kırmak istediler. Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed @ vahyetmeye devam etti ve O’da vahyedilenleri okuyarak nutkunu sürdürdü; “Ey Mekke elitleri! Bakın süre azalıyor, kötü akıbete doğru hızla yaklaşıyorsunuz. O kötü akıbetin ne zaman olacağını ben bilemem. O’nu ancak Allah bilir. Fakat bundan kaçış yoktur. Şimdi siz bu sözlere mi şaşıyorsunuz. Hele bir bakın bakalım şu halinize. Sizler ağlanacak halinize gülüyorsunuz. Bir de tutmuş bu söylediğim şeyler sanki yanlış şeylermiş gibi Allah’a kafa tutuyorsunuz. Gelin, bırakın bu yanlış tutum ve davranışlarınızı, inadı bırakın ve terk edin şu şirk sistemini ve Tevhidi dünya görüşüne gelin. Sadece Allah’a boyun eğelim, sadece O’na kulluk edelim. Diğer ilahları bırakalım. Birlik ve beraberliğimizi sağlayalım.” 57 – 62-Yaklaşan yaklaştı. / Bakın süre azalıyor / Kötü akibete doğru yaklaşıyorsunuz. Onu Allah'tan başka açığa çıkaracak yoktur. / o kötü akıbet saatinin ne zaman ve nasıl olacağını ancak Allah bilir. Şimdi siz bu sözden mi hayret ediyorsunuz? Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz? Ve siz mi kafa tutuyorsunuz ey gafiller? Haydi Allah için secdeye kapanın ve O'na kulluk edin. (Necm Suresi 57-62) Mekke elitleri hariç diğer halk kitlesi bu nutuk karşısında öylesine etkilendiler ki nutkun sonunda söylenenleri tasdik manasına secdeye vardıkları rivayet edilmektedir. Bu sure onların ezberlerini bozdu, zihinleri alt üst oldu. Mesajın haklılığını, doğruluğunu gördüler. Hz. Muhammed’in @ safına geçmeyi düşündüler. Mekke’nin müşrik elitleri ile tartıştılar. Müşrik elitler telaşlandılar. Halkı bu etkiden kurtarmayı istiyorlardı. İman edenlere şiddet uygulayarak halkın geri kalan kısmının iman etmesine engel olmayı arzu ettiler. Ama bu nutuk üzerine şiddet politikasına hemen geçecek olurlarsa yanlış yapmış olacaklardı. O yüzden önce bu nutkun etkisini sıfırlamak daha sonra da şiddete başvurmak daha akıllı bir politika olurdu. Böylece Mekke müşrik önderleri Hz. Muhammed’in @ Necm Suresi ile yaptığı nutkun etkisini azaltmak için Mekke halkına şu mesajları vermenin yerinde olacağını düşündüler; “Bu şirk sistemi sadece bizimle yani Mekkelilerle ilgili değil. Bütün Arap kabilelerinin kabul ettiği ve uyguladığı bir sistem. Ve bu sistemden diğer kabilelerin bir şikâyeti yok. Hatta Arap kabilelerin ileri gelenleri bu sistemden ziyadesiyle de memnunlar. Mekkeliler olarak bizim şirk sisteminden vazgeçmemiz demek bütün Mekke dışı Arap kabilelerin hışmını ve düşmanlığını çekmemiz demektir. Bu kabileler bizim üzerimize gelecek olurlarsa onlara karşı durmamız mümkün olamaz ve onlar bizi Mekke’den sürüp çıkarırlar. Eğer çıkaramazlarsa ticaretimize engel olurlar, ticari kervanlarımıza saldırırlar veya haccı boykot ederler. Bu durumda bizler perişan oluruz. Bu nedenle şirk sistemi rejiminden asla vazgeçemeyiz. Diyelim ki Arap kabilelerinin önümüze çıkaracağı engelleri aştık ve tevhidi dünya görüşünün önerdiği sisteme geçtik ve bölgede güçlü bir devlet haline geldik. O takdirde de bizler İran, Mısır ya da Bizans imparatorluklarını karşımızda bulacağız. Bizim onlarla baş etmemiz mümkün değil. Onlar bizi bir kaşık suda boğarlar. O nedenle bizleri bu şirk sisteminin ön gördüğü küçük, zayıf, güçsüz, etkisiz, atomize şehir devletçikleri olarak görmeleri bizim hayatiyetimiz açısından daha önemli. Küçük olsun ama bizim olsun. Süper güçleri uyandırmamak lazım. Aksi takdirde bu süper güç imparatorluklarla yaptığımız anlaşmalar sonucu sahip olduğumuz ticari imtiyazlarımızı, güvenlik ve barış anlaşmalarımızı da kaybederiz.” Müşrik elitlerin bu düşüncelerle Mekke halkına yaptıkları propaganda etkisini gösterir ve Mekke halkı mitingdeki nutkun tesirinden kurtularak Hz. Muhammed’in @ safında yer almakta tereddütlü hale gelir. Mekke halkı bir taraftan Hz. Muhammed’in @ haklı olduğunu biliyor fakat diğer taraftan daha kötü sonuçlarla karşılaşmaktan korktuğu için halihazırda içinde bulundukları kötülükleri ehveni şer olarak kabul edip saflarını değiştiremiyorlardı. Yani Mekke müşrik elitleri halka ölümü gösterip sıtmaya razı ediyorlardı. Halkın tekrar tereddütlü hale geldiği konu hakkında Cenab-ı Hak, elçisi Hz. Muhammed’e @ Fil Suresi ve Kureyş Suresini vahyederek, halka müşrik baronlara kanmamaları gerektiğini, işin hiç de öyle olmadığı, tam tersine tevhit olunduğu zaman neleri başardıkları ve şu andaki güvenli ticaretlerinin bile bu tevhit sayesinde olduğuna ilişkin mesajlarını gönderdi. 4.3. Fil Olayının Kısa Tarihçesi; Bu olay, Hz. Muhammed’in @ doğduğu yıl olan MS 571 yılına tekabül etmektedir. Habeş kralı adına Yemen'i ele geçiren bölgenin valisi Ebrehe, Arap yarımadası ve Kızıldenizdeki ticareti kontrolü altına almak idealindeydi. Bu konuda hem Habeşistan hem de Bizans’ın desteğini almıştı. Ayrıca Mekke merkezli ticarî faaliyetleri ve Hac ibadetini kendi bölgesine kaydırmak arzusundaydı. Zira Doğu – Batı ve Kuzey-Güney eksenindeki karasal ticarette aslan payını Mekkeliler / Kureyşliler almaktaydı. Ebrehe bu arzusunu gerçekleştirmek için Mekke'deki Kâbe’ye rakip, Yemen'in başkenti San'a'da çok büyük bir kilise yaptırdı. Şimdi bir bahaneyle Kabe’yi yıkıp, kendi yaptırdığı mabedi / kiliseyi bütün yarımada Araplarının hac / ziyaret merkezi ve dolayısıyla San’a’yı da Mekke’nin yerine ikame edeceği ticari bir merkez yapmayı planladı. Plan Kabe’nin yıkılması ve Arapların Hristiyanlaştırarak tüm Arap yarımadasını Roma blokuna dahil edilmesini öngörüyordu. Planı uygulamak için kendi yaptırdığı kiliseye güya Mekkeli bir Arabın yaptığı sabotajı ([2] ) gerekçe göstererek Kabe’yi ve Mekke’yi yok etmek için 60.000 asker ve 13 filden oluşan ordusuyla, Mekke'ye doğru yola çıktı. Yol boyunca bölgedeki Arap kabileleri çok cılız mukavemet gösterebildirler. Tehlike geliyordu ve böylesine muazzam ve ağır silahlarla teçhiz edilmiş bir orduyu durdurmak için Kureyş’in gücü yetmeyeceğinden Abdülmuttalibin aklına tevhit olma fikri geldi. O, Arap yarımadasındaki bütün kabileleri Kabe’yi savunmaya davet etti. Bu davetini herkesin kendi kabilesine ait putlarını, kırmızı çizgilerini, kutsallarını koruması için değil Allah’ın evi Kabe’yi korumak için tevhit olunmak üzere yaptı. Kabilelerin bir kısmı bu çağrıya kuşlar gibi uçarcasına gelip icabet ettiler. Ebrehe’nin ordusu, Mekke yakınlarına kadar geldi. Mekkeliler ve Abdulmuttalibin çağrısına uyarak Kabe’yi savunmaya gelen kabilelerin sayısı ve silah gücü, Ebrehe’nin düzenli ve güçlü ordusunun karşısına çıkabilecek yeterli güce sahip değildi. Bu nedenle onlara karşı doğrudan savaşmak akıllıca olmadığından Abdulmuttalib’in önerisi ile Mekke boşaltılacak, aileler dağlara sığınacak, savaşçılar ise Ebrehe’nin ordusunun geçeceği geçitleri tutarak düşman ordusunun üzerine taşlar atmak suretiyle mukavemet gösterecekti. Düşman ordusunun en önemli silah gücünü oluşturan fillerin yürümelerine engel olmak için de sert zeminli geçiş yollarına sert ve sivri volkanik çakıl taşları serilecekti. Böylece fillerin ayaklarına batan çakıl taşları fillerin ilerlemesine engel olacaktı. Düşman ordusu bu çakıl taşlarını temizlemeye çalışırken yeni çakıl taşları dağ geçitlerinin yamaçlardan tekrar atılacaktı. Ebrehe’nin askerleri de atılan bu taşlardan nasibini alacaktı. Mekke’yi savunmak için bir araya gelmiş Araplar, Ebrehe’nin ordusunu dar geçitlerde kıstırıp taş ve ok yağmuruna tuttular. Yağmur gibi gelen taşlar karşısında filler ürktüğü gibi atılan ufak çakıllı sert taşların ayaklarına batması sonucunda ilerleyemediler ve geri dönüp kendi ordusunun üzerine yürüdüler. Mekkeliler ve yardıma gelmiş Arap kabilelerinin bu direnişlerinin altmış bin kişilik Ebrehe’nin ordusunu durdurması elbette mümkün değildi. Ancak Mekkelilerin şirki bırakıp Allah için tevhit olmaları ve direniş sırasında sadece Allah’a yönelmeleri, O’nun merhametini ve yardımını celbetti. Cenab-ı Hak, kendisine yönelen Abdulmuttalip ve Mekkelilerin dualarına icabet etti ve fırtınaları gönderdi. Hem de öyle şiddetli bir fırtına ki taşları yerinden söküp dağlardan aşağıya Ebrehenin ordusunun üzerine fırlatıyordu. Mekkeliler ise bu fırtınada dağlara çıktıkları ve fırtına başladığından hemen kuytu yerlere sığındıkları için zarar görmediler. Ama Ebrehenin ordusu vadide perişan oldu. Önemli komutanları isabet eden taşlar yüzünden öldü. Ordunun düzeni bozuldu. Komuta kademesi orduyu toparlayamadı ve ordu dağıldı. Fırtınadan yaralı olarak kurtulanlar Yemen’in yolunu tuttular. Ölenleri ise çöl akbabaları parçalamaya başladılar. Kabe’nin Rabbi için bir araya gelip tevhit olan ve direnen Mekkelilere Cenab-ı Hak yardım elini uzatmış ve gönderdiği fırtına ile Ebrehe’nin o muazzam ordusunu perişan etmişti. Düşman ordusunun ölülerinin cesetlerini çöl akbabaları ve diğer kuşlar didikleyerek parça parça ederek yediler. Öyle ki cesetlerin parçalanan etleri bu kuşlarca volkanik taşlar üzerinden saçıp savrularak yenildi ve sonunda bu cesetler yenilmiş, biçilmiş ekin gibi sadece iskeletleri kaldı. Böylece adaletin, hikmetin, barışın, kardeşliğin ve faziletin merkezi olsun diye kurulan Kabe’nin Ebrehe tarafından yıkılmasına, Cenab-ı Hak müsaade etmedi. O’nun adına tevhit olan Arap kabilelerine, Cenab-ı Hak yardımını esirgemedi. İşte Mekke müşriklerinin “şirki terk edersek diğer kabileler bizi burada yaşatmaz, bizi buradan sürüp çıkarır” diye menfi propaganda yapmalarının yalan olduğunun ve tam tersine Mekke’de varoluşun yegâne sebebinin ilahi ilkeler olduğunu göstermek için Cenab-ı Hak, Fil Suresi ile tarihteki bu meşhur fil olayını hatırlattı. Arkasından da yine mevcut imtiyazlı ve dokunulmaz olarak rahat bir şekilde ticaret yapılabiliyorsa onun da yine fil olayından sonra kazanıldığını, Kureyş Suresi ile anlatarak müşriklerin yalanlarını yüzlerine çarptı. Fil Suresinin ilk ayetlerinde Ebrehe’nin fil ordusunun nasıl bozguna uğratıldığına işaret edildi. Tevhid olmuş Arap kabilelerinin birlik olup tek bir liderlik etrafında organize hareket ettikleri ve Allah’a sığındıkları için Cenab-ı Hakk’ın gönderdiği mucizevi yardımlar sonucunda 60.000 kişilik fil ordusunun nasıl hezimete uğratıldığı anlatıldı. Rahman ve Rahim Allah Adına. 1- 2- Görmedin mi / bildiğin gibi nasıl etti Rabbin Ashâb-ı File! Başlarına geçirmedi mi tuzaklarını / Saldırılarını hezimete uğratmadı mı? (Fil Suresi 1-2) Müteakip ayetlerde ise Ebrehe’nin ordusundan ölen askerlerin cesetlerinin çöl akbabaları gibi kuşlarca nasıl parçalandığı ve cesetlere ait etlerin, bağırsakların vb. organların volkanik taşlara çarpa çarpa yenildiği anlatıldı. 3-4-Onların üzerlerine sıra halinde (öbek, öbek / sıra sıra / arka arkaya) peşpeşe uçanları göndermedi mi? Onları taşların üzerine saçıp savurup atıyorlardı. (Fil Suresi 3-4) Sonunda Allah’ın evini yıkmaya çalışanların cesetlerinden sadece iskeletleri kalmış ve biçilmiş ekin tarlasına dönmüşlerdi. İşte tevhit olununca ve Allah’a sığınınca Allah’ın inayeti ve yardımı ile kimsenin bir şey yapamayacağı böylece vurgulandı. 5- Sonunda onları yenilmiş (delik deşik edilmiş) yapraklara benzetti. / Ve böylece onları yenmiş ekin gibi perişan etmişti. / Sonunda onları yenilmiş ekin gibi paramparça yaptı. (Fil Suresi 5) Mekkeli müşrik ileri gelenlerin halkı kandırma girişimleri Fil suresi ile boşa çıkarılınca onların şirk sisteminin terk edilmesi halinde halihazırdaki ticaretlerini kaybedecekleri, Arap kabilelerinin kendilerine düşman olacakları savı ile ticaretlerine mâni olacakları iddialarının da boş ve dayanaksız olduğunu hatta halihazırdaki ticaretlerindeki rahatlığı fil olayı ile elde ettikleri imtiyazlı barış ve güvenlik sözleşmelerine borçlu olduklarını anlatmak için Kureyş Suresi inzal olur. Bu sure ile Mekke halkına şunlar anlatılmak istenir; “Ey Mekkeliler! Sizin şu anda kuzeye, güneye, doğuya ve batıya güvenlik içerisinde yaptığınız ticari seferlerinizin imtiyaz sözleşmeleri, güvenlik ve barış sözleşmeleriniz, sizin diğer Arap kabileleri nezdindeki itibarınız, imtiyazlarınız, güvenlik ve barış sözleşmeleriniz, Allah’ın evi Kabe’nin kuruluş mentalitesinden dolayı mı geliyor yoksa şirk sisteminin ilke ve usullerinden mi geliyor? Yani sizin bu ticaret ve ayrıcalıklarınızın kaynağı Hz. İbrahim döneminde kurulan ve temelinde insanlara takvayı, iyiliği, doğruluğu, şefkat, merhamet, sevgi ve kardeşlik gibi ilahi öğretilerin insanlara öğretildiği bir merkez ve sizlerin de bu merkezin halkı olması değil midir? Yani insanların size olan ülfeti, sizlerin Allah’ın öğretilerine, Allah’ın evine hizmet etmeniz değil midir? Elbetteki bu imtiyazlı konumunuzun ve diğer Araplara göre ayrıcalıklı, her türlü nimetin aktığı ve her türlü korunmanın sağlanmasının sebebi Kabe’dir, Allah’ın size verdiği öğretilerdir ve Fil olayında diğer ilahları bırakıp yalnızca Allah’ın ismi etrafında tevhit olmanızdır. Bu sebeple Arap kabileleri nezdinde “ehlullah” oldunuz. O halde şirk baronlarının yalan propagandalarına kanmayın ve Kabe’nin Rabbine kulluk edin ve bunun içinde gelin tevhidi dünya görüşünü destekleyin.” Rahman ve Rahim Allah Adına 1-4-Kureyş’in İlaf / imtiyazlı güvenlik ve iş birliği anlaşmaları sayesinde, yaz ve kış bütün yıl boyunca yaptıkları ticari seferlerini güvenlikli, emniyetli ve rahat olmalarını sağladığı için, Evet bu sebeple, bu Beytin (Kabe'nin) Rabbı'na ibâdet etsinler. O Rab ki, böylece onları doyurdu ve korkudan onların güvenliğini sağladı. (Kureyş Suresi: 1-4) Kureyş sûresi konu ve anlam bakımından bir önceki Fil sûresinin devamı gibidir. Fil sûresinde Kureyşliler'in Ebrehe ordusunun saldırısından nasıl korunduğu anlatılırken bu sûrede Kureyş'e verilen nimetler, güven ve refah dile getirilmektedir. Sûrede Kureyş adına yer verilmiş olması Hz. Muhammed’in@ ve ilk müslümanların bu kabileye mensup olmalarının yanı sıra Kâbe’nin bakımı, Kâbe ve hac işlerinin yönetimi, hacılara su ve yemek dağıtımı gibi hizmetlerin yine bu kabile tarafından yerine getirilmiş olmasıyla bağlantılıdır. Sûrenin başında Allah'ın Kureyşliler'i yaz ve kış yolculuklarına alıştırdığı ifade edilir. Kelimenin dostluk anlamı dikkate alındığında burada hem Kureyş'in kendi içindeki güven ve kaynaşmaya hem de komşu topluluklarla aralarındaki dostluğa dikkat çekildiği anlaşılır. Tefsirlerde, bu âyetlerde sözü edilen yolculuklarla Kureyşliler'in yaz mevsiminde Suriye bölgesine, kış mevsiminde Yemen taraflarına ticaret amacıyla düzenledikleri seyahatlere işaret ettiği belirtilmektedir. Kureyşliler bu ticari seferler sayesinde bir yandan ekonomik durumlarını düzeltiyor, diğer yandan da çeşitli medeniyet ve kültürleri tanıma imkânı buluyorlardı. Kureyş sûresinde daha sonra Allah'ın Kureyşliler'i doyurup açlıktan kurtardığı ve korkularından kurtardığı vurgulanarak bu nimetlerden dolayı Allah'a ibadet etmeleri emredilir. Çünkü Allah onları, hem ikamet ettikleri Mekke ve civarında hem de bu bölge dışına yaptıkları yolculuklarda emniyet içerisinde olmalarını sağlamış hem de Fil ordusunu onların başından savmıştır. Aynı şekilde tarıma elverişsiz olan Mekke ve çevresini Hz. İbrahim'in duası ve Kâbe’nin kutsallığı sayesinde insanların rağbet ettikleri bir yer haline getirmiştir. ([3] ) Mekke’nin bu özelliği sayesinde o dönemde ticaret gelişmiş ve Kureyş bolluğa kavuşmuştu. Sûrede "bu ev" (Kâbe) ifadesinden sonra Allah'ın verdiği nimetlerin hatırlatılması Kureyş'in sahip olduğu saygınlığa ve nimetlere Kâbe sayesinde ulaştığını ima eder. Kureyş sûresinin mesaj ı genel olarak ihsan edilen nimetlere lâyık olmaya ve yalnız ca Allah'a kulluk etmeye yöneliktir. [1] ) NOT: Bu husus Hasan-ı Basri, Cassas, İbni Teymiyye, Taberi, Begavi, Askalani, Suyuti, Kuşeyri, Kadı ibni Arabi, Kadı İyad eserlerinden çeşitli şekillerde rivayet edilmiştir. (A.A) [2] ) NOT: Rivayetlerde Ebrehenin yaptırdığı kiliseye Mekkeli bir Arabın işediği zikredilir. Onun yaptığı bu hareket Ebrehe’ye ve onun kutsalına çok büyük hakarettir, aşağılamaktır ve savaş sebebidir. (A.A) [3] ) Not: Ebrehe’nin başarısız seferinden sonra Sasani (Pers- İran) Devleti harekete geçmiş ve Yemen’de iktidarı yeniden ele geçirmiştir. Kızıldeniz Roma ticari gemilerine kapatılmış ve böylece Kureyş’e gündoğmuştur. Zira Roma ihtiyaç duyduğu ticari malları yeniden Mekke üzerinden tedarik etmek zorunda kalmıştır. Fil olayından sonra Kureyş kara ticaretinde tavan yapmıştır. Korkularından emin olmuştur. A.A.

  • Takdim | Allahın Rehberliği

    TAKDİM Öncelikle bu çalışmayı tamamlamayı nasip ettiği için bütün insanların Rabbi olan Allah’a sonsuz derecede hamd ediyorum. O bizi iradeli bir varlık olarak yaratmakla ve şükrünü eda edemeyeceğimiz binbir çeşit nimetlerini bahşetmekle kalmamış, bize bu dünyada huzurlu bir yaşam sürmemiz için elçileri aracılığıyla doğru yolu da göstererek rehberlik yapmıştır. “Medeniyet Yolunda Allah'ın Rehberliği- Kur'an ve Hz.Muhammed'in Hayatına Politik Bir Yaklaşım” olarak isimlendirdiğim bu çalışmam, izinde gittiğimiz kutlu elçi Hz.Muhammed’in mücadelesi ve onun bu mücadelesi sırasında Rabbimizin kendisine vahyederek bildirdiği yol gösterici sözlerin toplamı olan Kur’an’ı kapsamaktadır. İnsanlık, Hz.Adem ile başlayan tarihi boyunca, sürekli kriz ve bunalımlar yaşamıştır. Cenab-ı Hak ise insanları bu sıkıntılardan kurtarmak için çaba gösteren kimselere kurtuluş yollarını gösteren mesajlarını bildirmiştir. Hz.Muhammed de kendi toplumunu içine yuvarlandığı zulüm ve krizlerden çıkarmak için mücadele eden elçilerdendir. Rabbimiz, O’nu bu mücadelesinde yalnız bırakmamış ve Kur’an’daki mesajları ile yönlendirmiştir. Bu nedenle Kur’an’ı Hz.Muhammed’in yirmiüç yıllık siretinden / mücadele tarihinden ayırmak imkansızdır. Peygamberimizin mücadelesindeki olaylara değinen ayetlerle birlikte verilen mesajların doğru bir şekilde anlaşılması için ilgili ayetlerin vahyedildiği sıradaki bağlamının bilinmesi elzemdir. Kur’an, aslında peygamberimizin mücadelesini içinde barındırmaktadır. Ancak mevcut mushaflarda surelerin diziliş sırası onun mücadelesindeki tarihsel kronolojiyi takip etmemektedir. Bu eserde ise Hz.Muhammed’in mücadele öyküsü içerisine tarihsel kronoloji takip edilerek Kur’an’ın bütün ayetleri yerleştirilmeye çalışılmıştır. Böylece okuyucu bu eser ile Kur’an’ın peygamberimizin mücadelesiyle bütünlük arzettiğini görecek ve Kur’an’ın mesajlarını daha kolay anlayacaktır. Bu çalışmada genel kabul görmüş siyer kronolojisi takip edilmiştir. Kur’an surelerinin nüzul sıralamasında ise Cafer-i Sadık, Hz.Osman, İbni Abbas’tan gelen kronolojik sıralama dikkate alınmakla birlikte bu kronolojik sıralamaların peygamberimizin siretine uygunlukları tekrar gözden geçirilmiş ve siyer kronoljisine en uygun olan sıralamalar ve tarihlendirmeler tahmin edilmeye çalışılmıştır. Bu çalışmadaki metodolojinin bundan sonra yapılacak çalışmalara ışık tutacağına inanıyorum. Mamafih surelerin / ayetlerin tarihsel bir kronolojisinin doğru olarak yapılmasına imkan olmamakla birlikte gelecekte yapılacak benzer çalışmalarla en doğru kronolojiye kavuşma imkanı hasıl olacaktır. Bir mümin olarak bütün gayretim, Hz.Muhammed’in mücadelesi ve Kur’an’ın gelecek nesiller tarafından daha iyi anlaşılmasına kapı aralamaktır. Kur’an’ın Hz.Muhammed’e Cenab-ı Hakk’ın ihsan ettiği bir mucize olduğu söylenir ve bu husus mutlak doğrudur. Ancak O’nun mucize oluşu insanlara teklif ettiği öğreti ve öngördüğü sisteme yönelik mesajlarının gücü karşısında muhaliflerini aciz kılmasıdır./ muhaliflerinin bir varlık gösterememesidir. Kur’an öylesine mucizevi bir söylem gücüne sahiptir ki, bedevi, vahşi Arapları ıslah etmiş, onlara ayrılıkçı kabile anlayışını terk ettirmiş ve onlara birlik ve beraberlik ruhu vererek büyük bir medeniyet inşa etmelerine vesile olmuştur. Kur’an’ın mucizeler yaratan mesajlarının Hz.Muhammed’in mücadele pratiği ile ete kemiğe bürünmesi sayesinde İslam’ın manevi ve siyasi egemenliği bir asır bile geçmeden batıda Atlantik sahillerine, doğuda ise Çin’e ulaşmıştır. Kur’an’ın toplumları diriltici, dönüştürücü ve medeniyet yaratıcı mucizevi mesajları sadece o dönemle sınırlı olmayıp çağlar boyu tüm insanlar için geçerlidir. Bu noktada şu soru sorulabilir. Madem ki Kur’an çağlar boyu insanları karanlıklardan aydınlığa çıkaran mucizevi söylemlere sahip olan bir kitaptır, o halde neden ona inanan müslümanlar bugün geri kalmış ve karanlıklar içinde debelenip durmaktadırlar? Bu sorunun cevabı olarak, günümüz müslümanlarının Kur’an’ı toplumlara diriltici ruh veren mesajlarını adeta görmezden gelerek okumalarıdır. Hz.Muhammed’in mücadelesi ile birlikte okunmayan Kur’an’ın mesajlarını müslümanların anlamaları imkansız denecek derecede zordur. Dahası onu müşahhas bir mana ve muhtevadan yoksun kutsal bir metin olarak sadece güzel nağmeler olsun diye yapılan okumalar, ezberlemeler ve tekrarlar müminlerin aktif karakterlerinin gelişmesi için yeterli olmamıştır. Aydınlığa çıkaracak mesajlarından yoksun okunan ve sadece kutsal bir metin olarak sahiplenilen bir kitabın müslümanlara vereceği mucize olamaz. Hafızlar asırlarca okusalar, peygamberimizin mücadelesinden yoksun tefsirler binlerce kez tekrarlansa bile, müslümanların bu karanlıklardan kurtulma şansları yoktur. Tek çare, Kur’an’ı Hz.Muhammed’in mücadelesi ile birlikte okuyarak, onun mesajlarını doğru olarak anlamaktır. Bilindiği üzere Hz.Muhammed’in vahyin dışında yazdırmadığı sözleri ve hareketleri de vardır. Bunlar bizlere rivayetlerle intikal etmiştir ve oldukça zengin bir külliyat oluşturur. Ben bu çalışmamda sadece Kur’an’ı ve Resulullah’ın mücadelesine ilişkin tarihi verileri değerlendirmeye çalıştım. Elbette ki, peygamberimizin bizim bireysel yaşamımıza örneklik teşkil edecek kişisel bir yaşamı vardır. Eğer onun hayatın her alanındaki söz ve hareketlerini kapsayan bir çalışma yapmış olsaydık ciltler dolusu bir eser ortaya çıkardı. Fakat halihazırda bu konuda çok zengin kaynaklarımız mevcut olduğundan benim böyle bir çalışma yapmış olmam tekrardan başka bir şey olmayacaktı. Benim amacım, peygamberimizin ve Kur’an’ın daha önceki kaynaklarda zikredilmemiş, çeşitli sebeplerle ihmal edilmiş ya da gözden kaçmış diyebileceğimiz siyasal mücadele yönünü ortaya koymaktı. Bundan dolayı okuyucu bu eseri okurken peygamberimizin sadece siyasi liderliğinin ele alındığını fark edecektir. Böylece Hz.Muhammed’i sarıklı, cübbeli, sakallı ve sakin bir hayat yaşayan sadece öğütler vermekle yetinen bir piri fani gibi değil, zulmün karanlıklarından toplumunu kurtarmak için zalimlerle dişe diş mücadele eden bir lider olarak görecektir. Zaten kabile modelli bir yaşam süren toplumu tevhid edip ulusal bütünlüğü sağlayan dönüşümü ve rejim değişimini gerçekleştiren bir liderin siyasetten uzak olduğunu söylemek mümkün olabilir mi? Bu mücadesinde Ona yol gösteren Kur’an’ın da siyaset dışı bir kitap olmasına imkan var mıdır? ([1] ) Bu eserdeki metodoloji sayesinde, özellikle Kur’an’da diğer peygamberlere ait kıssaların Hz.Muhammed’in mücadelesi sırasında O’na nasıl rehberlik ettiği daha net olarak ortaya çıkmaktadır. Klasik tefsirlerde bu kıssalar kıssaya konu peygamberlerin yaşadığı döneme ilişkin olarak detaylı olarak incelenmekte fakat onların peygamberimizin yaşadığı döneme izdüşümü yapılmamaktadır. Halbuki Cenab-ı Hak, bu kıssaları Hz.Muhammed’e inzal ederken onun içinde bulunduğu hal ile benzerliğine metafor yaparak anlatmakta ve mesajlarını bu metaforlarla vermektedir. Kur’an’ın edebi mucizesi de bu anlatım tarzında belirginleşmektedir. Kıssanın anlatıldığı ortamdaki herkes anlatılan kıssaya uygun olarak kendi yerini ve konumunu bulmakta ve kıssa ile verilmek istenen mesaj da yerine ulaşmaktadır. Kıssaların doğrudan tarafı olmadığı için ortaya anlatılan kıssadan herkes payına düşeni almaktadır. Diğer taraftan geleceğe yönelik anlatılan kıssalarla da, toplum yaşanacak olaylara hazırlanmaktadır. Böylece toplum dönüşüme hazır hale getirilmektedir. Günümüzde toplumları hedeflenen dönüşüme hazırlamak için tarihteki yaşanmışlıkları sinema ya da dizi filim ya da bilim kurgu filimleri şeklinde işlemeleri gibi. Bu eserdeki metaforlar, toplumsal değişimi yapacak siyasetçilere, bürokratlara yol gösterici söylemler ve izleyeceği stratejileri üretmesi için ilham kaynağı olacaktır. Sadece devlet adamlarına değil sinema senaristlerine, yapımcılarına, sosyologlara, felsefecilere ve edebiyatçılara da ilham verecektir. Böylece Kur’an yine mucizeler yaratacaktır. / mucize olduğunu gösterecektir. Peygamberimizin mücadelesini yazarken Celaleddin Vatandaş’ın “Muhammed’in Hayatı ve İslam Daveti” adlı eserinden ve Mustafa Asım Köksal’ın “Hz.Muhammed ve İslamiyet” adlı eserinden ağırlıklı olarak yararlanmakla beraber Mevdudi’nin “Hz.Peygamberin Hayatı” adlı eseri ile Muhammed Hamidullah’ın “İslam Peygamberi” adlı eserinlerinden de yararlanılmıştır. Sami b. Abdullah b. Mağlusi’nin “Siyer Atlası” adlı eserinden de olayların kronolojisi konusunda faydalanılmıştır. Ayrıca tefsirlerdeki siyere yönelik olaylardan bir hayli yararlanılmıştır. Burada ismini zikretmediğim ancak hafızamda kaldığı kadarıyla faydalandığım birçok kaynak da mevcuttur. Bu eserde faydalanılan tefsirler ise Elmalılı Hamdi Yazır’ın “Hak Dini Kur’an Dili” adlı tefsiri başta olmak üzere Prof Dr. M.Said Şimşek’in “Hayat Kaynağı Kuran Tefsiri” adlı tefsiri, Muhammed Esed’in “Kur’an Mesajı” adlı tefsiri, Seyyit Kutub’un “Fizilalil Kur’an” adlı tefsiri, Mevdudi’nin “Tefhimül Kur’an” tefsiri, Muhammed Abid El Cabiri’nin “Fehmül Kur’an” başlıca yararlanılan tefsirler olmuştur. Ayrıca Kur’an ayetlerinin anlamı konusunda Elmalılı Hamdi Yazır ve Hakkı Yılmaz’ın Kur’an meallerinden ağırlıklı olarak faydalanılsa da “www.kuranmeali.com ” internet adresinde yer alan kırka yakın diğer meallerden de faydalanılmıştır. Ancak bu eserde ayetlere anlam verirken bahsi geçen meallerdeki gibi birebir tercüme yapmaya yönelik olmasına çalışılmamış siyerin gidişatına uygun ve toplumlara hayat soluğu olacak mesajları yansıtan anlamlar verilmeye çalışılmıştır. Bu çalışmada doğrudan alıntılara (kes-yapıştır tarzındaki alıntılara) ilişkin referanslar verilmiş bunun dışındaki faydalanmalarda kaynak referansı yapılmamıştır. Kur’an’ın ve Peygamberimizin siyasi yönü açısından anlaşılmasında giriş niteliğinde yaptığım bu çalışmanın gelecekte başka araştırmacılara ilham vermesini ve böylece onların bu yönde daha derinlikli çalışmalar yapararak peygamberimizin toplumlara nasıl liderlik yaptığını ve toplumsal dönüşümü nasıl gerçekleştirdiğini gösteren eserlerini gelecek nesillerin istifadesine sunmalarını Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyorum. Bu eserdeki doğrular Cenab-ı Hakk’a, yanlışlar ise bana aittir. Yanlışlarım ve kusurlarım için O’nun engin merhametine sığınıyorum. [1] ) Not: Bilebildiğimiz en eski tarihlerden bu yana çağlarca, yönetimlerin ideolojileri dine dayalıydı. Bu nedenle siyasetin dili de din dili idi. Bugün ise yönetimler seküler oldukları için siyasetin dili din dilinden soyutlanmıştır. Kur’an peygamberimizin mücadelesi ile birlikte incelendiğinde siyasetin dili ile din dilinin birlikte olduğu görülecektir. Böylece Kur’an’ı doğru anlamak mümkün olacaktır. Şayet Kur’an bu metodoloji dışında anlaşılmaya çalışılacak olunursa seküler bir anlayışla ele alınmış olunacak ve böylece din dili ile sınırlı bir anlayış ağırlık kazanacaktır. Bu nedenle Kur’an eksik ya da yanlış anlaşılacaktır.

  • Bölüm 33:Akabe Görüşmeleri | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 33 AKABE GÖRÜŞMELERİ Daha önceki bölümlerde zikredildiği üzere Akabe görüşmeleri / müzakereleri aslında birinci ve ikinci Akabe biatları şeklinde sınırlandırılamaz. Zira bu görüşmeler birçok defa olmuştur. Ancak birinci ve ikinci Akabe biatları çeşitli zamanlarda yapılan bu görüşmelerden sonra varılan mutabakatları ifade ettiği için kayıtlara geçmiştir. Akabe ise hac mevsiminde Medinelilerin Mina’da toplanma bölgesidir. Muhtemel olarak Medinelilerin putu olan Menat’ın da bulunduğu yerdir. Bu biatlara Akabe adı verilmesinin nedeni de mutabakata varılan görüşmelerin hac mevsiminde ve Medinelilerin toplanma bölgesi olan bu yerde gerçekleşmiş olmasındandır. Hac mevsiminin dışındaki diğer zamanlarda bu biatlara altlık teşkil edecek görüşmeler ise pek zikredilmez. 33.1. Birinci Akabe Bîatı (Zilhicce 621 M.) / Kadınlar Bîatı Akabe’de 8-6 kişi ile gerçekleşen görüşmeden sonra Medine’ye dönen Hazreçliler bir sene sonraki hac mevsiminde Hz. Muhammed@ ile tekrar görüşmek üzere Mekke’ye geldiler. Bu heyette Hazrec kabilesinden 10, Evs kabilesinden 2 temsilci olmak üzere 12 kişi bulunuyordu. Hazreçlilerden 5 temsilci, bir yıl önceki görüşme heyetinin arasında yer alanlardandı. Heyetin başkanı, birinci görüşmede olduğu gibi yine Esad b. Zürâre idi. Bu ikinci görüşme sonunda bir mutabakata varıldı ve Medineli heyetin üyeleri Hz.Muhammed’in@ teklif ettiği mutabakat maddeleri üzerine biat ettiler. Bundan sonra Yahudi kabileler de dahil olmak üzere Medine’nin bütün kabilelerinin ikna edilerek mutabakata onları da dahil etmeye sıra gelmişti. Fakat işin bu safhası için İslam’ın / dinin / tevhidi sistemin prensiplerini çok iyi bilen bir temsilciye ihtiyaç vardı. Zira biat edenler diğer Medinelilerin kendilerine yönelteceği sorulara tam olarak ya da yeterli ve tatmin edici cevaplar veremeyeceği gibi yanlış cevaplar da verebilirlerdi. Ayrıca bilindiği üzere heyettekiler konuyu bu birinci biattan önce de Medine ileri gelenleri arasında tartışmışlardı. Fakat Hz.Muhammed’in@ teklif ettiği sistemi benimseyen olduğu gibi karşı çıkanlar da vardı. Bir kısmı da çeşitli konulardaki çekinceleri nedeniyle arafta kalmayı tercih etmekteydiler. İşte Medine’de yaratılacak bu yeni oluşuma karşı olanları ve arafta kalanları ikna etmek için ilahi öğretinin temel prensiplerini gayet iyi bilen bir kimsenin gelen heyetle birlikte Medine’ye gitmesi gerekmekteydi. Hz.Muhammed@ bu konuda en yetkin kişi olarak Mus’ab b. Umeyr’i seçti ve onu onlarla birlikte Medine’ye yolladı. Mus’ab b. Umeyr, oradaki muhalefet ve araftakilerin tereddütlerini gideren müzakereleri yürüteceği gibi, 1.Akabe biatı kapsamında mutabakata varılan hükümler doğrultusunda hareket edilmesini de sağlayacaktı. O aynı zamanda kurulacak Medine İslam Cumhuriyetinin / Ümmetinin / Topluluğunun alt yapısını da hazırlayacaktı. Bu kapsamda söz konusu devletin / topluluğun içerisinde yer alacak tüm tarafları içerecek anayasal bir sözleşme taslağında bulunması gereken hususlarda bilgi toplayacaktı. Hatta bu devletin / topluluğun esasları, teşkilatı, ilkeleri, görevleri, yetkileri, özgürlükler, savunma vb. konularda anayasaya derç edilecek hususlar için detaylı müzakereleri yapmak, ihtiyaç duyulan verileri hazırlamak gerekiyordu. Kurulacak İslam Cumhuriyeti / İslam Topluluğu’nun, Arabistan coğrafyasında hakim olan şirk ideolojisinden farklı bir ideoloji ile kurulacağı için başta Mekkeliler olmak üzere tüm Arabistan kabilelerinin saldırısına maruz kalacağı çok açıktı. Bu nedenle Medinelilerle yapılacak müzakerelerde tarafların bir savunma / savaş anlaşması taslağı üzerinde görüşmelerin yapılması gerekiyordu. Cenab-ı Hak, 1.Akabe biatından sonra gerek Mus’ab b.Umeyr’in Medine’de yapacağı görüşmelerde kullanacağı söylemlere destek olması, gerekse Mekke’deki hem müminlere hem de müşriklere gelinen aşamada verilecek mesajlar için Hud Suresini inzal etti. Cenab-ı Hak, bu surede Medineli muhaliflere ve Mekkeli araftakilere öncelikle şu mesajların verilmesini bildirir; “Teklif edilen sistemde, Allah egemen olacaktır. Allah’ın getireceği hükümler ise insanların hayrına, iyiliğine ve erdemli bir yaşam sürmesine götürecek hükümlerdir. Teklif edilen sistemde Hz.Muhammed’in@ Başkanlığı ise gelen hükümleri bildirmek ve uygulamak suretiyle ortaya koyacağı örneklikten başka bir şey değildir. Şayet bu sistemi kabul ederseniz iyi bir gelecek sizi bekliyor. Aksinde ise içine düştüğünüz durum hiç te iç açıcı değildir. Büyük bir yok oluş / azap sizleri beklemektedir.” Rahman Rahim Allah Adına 1-4 – Elif, Lam, Ra. Bu, Allah’tan başkasına kulluk etmeyin diye ayetleri sağlam esaslara ve doğru hükümlere dayandırılan ve Hakim (her şeyi hikmetli yapan ve her şeye hakim olan), Habir (her şeyden haberdar olan Allah) tarafından detaylarıyla açıklanmış bir kitaptır. De ki: “Kuşkusuz ben de O’nun tarafından size gönderilmiş bir uyarıcı ve bir müjdeciyim. Haydi Rabbinizden bağışlanma dileyin ve O’na tövbe edin ki, O da sizi tayin edilmiş bir süreye kadar güzel bir şekilde yaşatsın ve fazilet sahibi herkese lütfunu versin. Fakat bu teklifi kabul etmediğiniz takdirde ben sizin başınıza gelecek büyük bir günün azabından korkarım. Dönüşünüz yalnızca Allah’adır. O’nun gücü her şeye yeter.” (Hud Suresi 1-4) Mekke’deki müşriklerden bazıları içlerinde hakikatin cevherlerini taşımalarına rağmen Hz.Muhammed’in@ safına geçmekten korkmaları nedeniyle Hz.Muhammed@ ile karşı karşıya gelmekten imtina ediyorlardı. Zira O’nu görünce içlerindeki hakikat nedeniyle vicdani bir sıkıntı yaşamak istemiyorlardı. Bu nedenle O’nunla karşılaşmamak için O’nu gördükleri zaman yollarını değiştiriyorlar ya da yüzlerini gözlerini bürüyüp tanınmayarak yanından geçip gidiyorlardı. Aynı türden davranışlara Hz.Muhammed’in@ Medine’ye elçisi / temsilcisi olarak göndereceği Mus’ab b. Umeyr de muhatab olacağından Cenab-ı Hak, O’nu bu duruma hazırlamaktadır. Onların bu davranışları ile nasıl bir psikoloji içerisinde olduklarını bildirir. 5-Baksanıza! Onlar, ondan (elçiden) gizlemek için içlerinde taşıdıkları düşüncelerini örter, dürüp bükerler. Haberiniz olsun! Onlar örtülerine bürünürler ama O, onların gizledikleri şeyleri, açığa vurdukları şeyleri biliyor. Şüphesiz O (Allah), göğüslerdekileri en iyi bilendir. (Hud Suresi 5) Birinci akabe biatından sonra gelişmelerin hicreti gerektirdiği açığa çıkmıştır artık. Fakat bu göçün hem göç edecek olanlar hem de ev sahibi olanlar açısından en büyük sıkıntısı ekonomiktir. Göç edecek olanlar gittikleri yerde nasıl geçineceklerinin endişesini taşırlarken, göçmenleri kabul edecek olanların endişesi ise ekmeklerini göçmenlerle paylaşmaları halinde geçim sıkıntısı yaşayacak olmalarıdır. Nasıl ki Cenab-ı Hak yer yüzündeki tüm canlıların rızıklarının kefili ise İslam Cumhuriyeti yöneticileri de egemen olacağı ülkede / arzda yaşayan insanların (vatandaşlarının) geçimlerinden sorumlu olacak ve onların geçimlerini sağlayacaktır. Hicret edecek Hz.Muhammed@ ve muhacirlerin Medine’de kalıcı mı?, yoksa geçici mi?, oldukları veya kalıcı olarak nerede ikamet edecekleri, geçici olarak nerede kalacakları konusunda da her iki taraf açısından belirsizlikler olduğu muhakkaktır. Bu belirsizliklerin hazırlanacak anayasada açık olarak belirtileceği ifade edilir. Kimsenin bu hususta endişe etmesine gerek olmadığı bildirilir. Cenab-ı Mevla bu konudaki mesajlarını aşağıdaki ayeti ile verir. 6-Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. O (Allah), onun yerleşik yerini de geçici yerini de bilir. Hepsi apaçık bir kitaptadır. (Hud Suresi 6) Yeniden dirilişin gerçekleştirileceği söylendiği zaman, Mekke müşrik ileri gelenleri bunun Mekke halkını etkilemek için Hz.Muhammed@ tarafından uydurulan bir şey olduğunu söylediler. Şayet bu diriliş için Hz.Muhammed@ takip edilmeyecek olursa azabın / yıkımın muhakkak geleceği uyarısı yapılınca da onlar “bu azap / yıkım için sürekli uyarı yapmana rağmen, kaç yıldır sözünü ettiğin azabın / yıkımın bir türlü gerçekleşmemesinin sebebinin ne olduğunu ” alaycı bir ifade ile sordular. Hem Mekkeli müşriklere cevap vermek hem de Medineli muhaliflerden de gönderilen temsilcilere yöneltilebilecek aynı soruya verilecek cevaba ilişkin Cenab-ı Hak aşağıdaki mesajları bildirir; “Allah ‘ol’ deyince hemen dilediğini yaratma güç ve kudretine sahip olmasına rağmen yerleri ve gökleri bile altı günde yaratmıştır. Yeni bir toplum oluşana kadar ve bu oluşum içerisinde kimin nasıl tavır ve davranış göstereceğinin ortaya çıkması için belirli bir sürecin yaşanmasını O ilahi bir yasa olarak koymuştur. Toplumlar için öngördüğü bu yasa bir gün mutlaka gerçekleşecektir, bundan kaçış yoktur. Fakat bu yeni oluşumu kabul etmeyen ve kendilerinin azab / yok oluş tehlikesini ihbar edenlerle alay edenlerin alay ettikleri şey mutlaka başlarına gelecektir. Tıpkı ahirette insanların yeniden yaratılması gibi bu dünyadaki ölü toplumlar da ilahi mesajla dirileceklerdir / ayağa kalkacaklardır.” 7-8- O (Allah), hanginizin en güzel amel işleyeceğini imtihan etmek için gökleri ve yeri altı günde yaratandır. O’nun arşı su üstündeydi. Şayet onlara “Gerçekten siz öldükten sonra diriltileceksiniz” dersen, o inkarcılar mutlaka sana, “Bu apaçık sihirden başka bir şey değildir” derler. Eğer Biz bunlardan azabı belli bir ümmete (yeni bir toplum oluşana) kadar erteleyecek olursak, o zaman da “onu engelleyen nedir ki?” diyecekler. İyi bilin ki, onlara o yıkım azabı geldiği gün kendilerinden geri çevrilecek değildir. O alay ettikleri şey, kendilerini kuşatmıştır. (Hud Suresi 7-8) Onların böyle hareket etmelerinin sebebi nankör olmalarıdır. Onlara nimetlerle geçim genişliği verildiği zaman hoşlarına gider fakat o nimetten mahrum edildiği yani geçim darlığı verildiği zaman hemen ümitsizleşip nankörlüğe başlar ve kendisine o nimetleri vereni inkar eder. (karşı durur.) Onlar bu geçim darlığından sonra tekrar nimetlere / bol geçimliklere kavuşturulacak olursa, bunu kendinden menkul olduğunu zanneder ve kendi aklı, yetenekleri sayesinde bela ve musibetlerden kurtulduğunu söyleyerek şımarıkça böbürlenir. Gelecekte İslam Cumhuriyeti çatısı altına girecek olan Medineli muhaliflerin İslam Cumhuriyetinin faaliyetleri sonucu elde edilecek nimetler karşısındaki tavırları ile bazen de kaybedilecek nimetler karşısında onların tavırları anlatılarak müminler eğitilmektedir. Onların Hz.Muhammed’in@ idaresine karşı tutum ve davranışlarının müminler gibi olmayacağı da belirtilir. Bütün bu hususlar aşağıdaki ayetlerle veciz bir şekilde ifade edilir; 9-11- Şayet insana, tarafımızdan bir rahmet tattırıp sonra da onu kendisinden çekip alırsak, muhakkak o ümitsiz bir nankör olur çıkıverir. Şayet kendisine isabet eden bu geçim darlığından sonra, ona tekrar nimetlerden tattırırsak, mutlaka, “kendi aklımla kötülüklerden / musibetlerden kurtuldum” der ve şımarıkça kibirlenip böbürlenen biri olur. Ancak sabreden ve ıslah edici eylemlerde bulunan kişiler müstesnadır. İşte bunlar için mağfiret ve büyük ödül vardır. (Hud Suresi 9-11) Mus’ab b. Umeyr’in Medine muhaliflerini ikna etmek için yapacağı tartışma ve müzakerelerde ilahi öğretinin öngördüğü sistem modeline aykırı olarak onlardan gelecek model dayatmaları ile karşı karşıya kalınacağı açıktı. Zira Mekke’deki mücadele sürecinde benzer durumlar yaşanmış ve Hz.Muhammed@ Mekke müşrik ileri gelenlerinden uzlaşma için benzer dayatmalara muhatap olmuştu. Medineli muhalifler kurulacak İslam devletinde yönetim modelinin zengin hazinelere sahip bir saltanat şeklinde olmasını talep edebilirler ya da devletin Bizans veya İran gibi bir büyük devletin mandası altında bir yönetim modeli şeklinde olmasını isteyebilirlerdi. Onların “Mademki O bir peygamberdir, Allah O’nu sevmiş ve elçi olarak seçmiş o halde Allah sevdiği kuluna çok büyük hazineler bağışlamaz mı? Ya da O’nu desteklemek için büyük kralları / melikleri emrine veremez mi? Cenab-ı Hakk’ın buna elbette gücü yettiğine göre seçtiği elçisine bunları verse olmaz mı?” şeklinde açıklanabilecek olan talepleri “Ona bir hazine indirilse ya da beraberinde bir melek gelse ya “ifadesi ile anlatılmıştır. Onların bu talepleri nedeniyle Hz.Muhammed’in@ içi çok daralmış ve vahyedilen modelin şekline ilişkin bir kısmını neredeyse terk edip bildirmeme yoluna gitmeyi bile nasıl düşündüyse aynı şekilde Mus’ab b. Umeyr de anayasa taslağı hazırlama müzakereleri sırasında muhalifleri ikna etmek için bazı hususları geriye bırakmayı düşünebileceğinden bu ikaz yapılır. O’na her şeyin açık açık konuşulması gerektiği ve Allah’a sığınarak hiçbir şeyi gizlememesi, ilahi öğreti hangi modeli öngörüyorsa onu açıkça ortaya koyması gerektiği vurgulanır. 12- Şimdi sen, “Ona bir hazine indirilse ya da beraberinde bir melek gelse ya!” dedikleri için göğsün daralır ve belki de sen bu nedenle sana vahyolunan vahyin bir kısmını terk edecek olursun. Halbuki Sen sadece bir uyarıcısın. Allah ise her şeye Vekil’dir. (Hud Suresi 12) Mekkelilerin iddiası gibi Medineli muhalifler de Allah’ın inzal ettiği öğreti ve sistemin Hz.Muhammed@ tarafından uydurulduğunu iddia edeceklerdir. O türden iddia sahiplerine cevaben Cenab-ı Hak aşağıdaki ayetler çerçevesinde şu mesajı verir; “Madem ki bu öğreti insan uydurmasıdır o halde sizlerde uydurabilirsiniz. Hz.Muhammed’e@ gelen öğretilerin ve insanların sorunlarını çözebilen ilke ve düsturların yer aldığı surelere benzer on sure de siz uydurun bakalım. Bu çabanızda bütün birikimli ve güvendiğiniz kimseleri de yardıma çağırın.” Onlara yapacağınız bu çağrıya olumlu yanıt veremeyecekleri kesindir. Bundan dolayı onları Hz.Muhammed’e@ inzal edilen öğretinin ilahi kaynaklı olduğunu kabul etmeye ve O’na teslim olmaya davet edilmesi emredilir. 13-14- Yoksa “Onu kendisi uydurdu” mu diyorlar? De ki; “Eğer iddianızda doğru iseniz o zaman uydurma olarak da olsa, benzeri on sure getirin, Allah’a karşı çağırabildiğiniz başka kimseleri de yardıma çağırın.” Fakat onlar bu çağrınıza icabet etmezlerse / edemezlerse, o takdirde iyice bilin ki, o (Kur’an) ancak Allah’ın ilmiyle indirilmiştir. O’ndan başka ilâh yoktur. O halde artık teslim olmaz mısınız? (Hud Suresi 13-14) İnsanlardan her kim kısa vadeli düşünür de kısa günün karı şeklinde hareket ederek bu düşünce ve hareketinin cazibesine kapılırsa bunun karşılığını/ mükafatını hemen görür fakat uzun vadede zarar eder, çok acılar çeker ve çok sorunla karşılaşır. Zira toplumsal sorunlar öyle hemen çözülecek sorunlar değildir. Uzun vadeli düşünmeyi, uzun erimli plan yapmayı ve sabırla bu planları uygulamayı gerektirir. Dünya hayatının nimetlerinden faydalanmayı düşünüp de ağustos böceği hikayesinde olduğu gibi ahireti / geleceği düşünmeyenlerin durumu da kısa vadeli, gününü gün etmeye ve günü kurtarmayı düşünen, gelecekte bu yaptıkları nedeniyle hangi sonuçla yüzleşeceklerini düşünmeyen akılsızları bekleyen akıbet de aynıdır. Onlar kısa vadeli hesaplarının neticesini alırlar, fakat uzun vadede kaybedenlerdir. Kısa vadeli düşünen ve plan yapanların yaptıkları şeylerin sonuçları hemen tükenir ve yaptıkları kısa zamanda boşa gider. Zaten onların kısa vadeli çözümleri batıl / boş önlem ve tedbirden başka bir şey değildir. Kur’an’da yer alan bu esası Hz.Musa’ya@ indirilen kitap da teyit etmektedir. Bu nedenle Medine’ye gidecek Mus’ab b. Umeyr’e özellikle Medineli Yahudi muhaliflere bu konuda söylenecek hususlar aşağıdaki ifadeler ile bildirilir. 15-17- Her kim dünya hayatını / kısa vadeli düşünürse ve onun süsünü / cazibesini isterse, yaptıklarının karşılığını onlara orada tastamam öderiz ve asla hiçbir zarara uğratılmazlar. İşte onlar öyle kimselerdir ki, ahirette onlara ateşten başka bir şey yoktur. Yaptıkları şeyler orada boşa gitmiştir. Zaten yaptıkları şeyler batıl / geçersiz idi. Öyleyse onlar (kısa vadeli düşünen ve günü kurtarmaya çalışanlar), hiç Rabbinden açık bir belgeye dayanan kimseyle bir olabilir mi? Şimdilerde O’nun katından bir şahidin (elçinin) duyurduğu o belgeyi (Kur’an’ı) daha önce de bir önder / imam ve bir rahmet olarak Musa’nın kitabı temsil ediyordu. İşte ancak bu hakikati anlayan kimseler ona (Kur’an’a) inanırlar. Hangi hizipten / gruptan / zümreden olursa olsun kim onu inkâr ederse, ona vaat edilen yer ateştir. Bundan hiç şüphen olmasın. Şüphesiz o, Rabbin tarafından bildirilmiş bir gerçektir. Fakat insanların çoğu inanmıyorlar. (Hud Suresi 15-17) Müşrikler toplumu kandırmak amacıyla kendi uydurdukları hükümleri Allah’ın emrettiğini söyleyerek O’na iftira ediyorlardı. Onlar bunu kendi arzuladıkları şeyleri halka daha kolay kabul ettirmek için yapıyorlardı. Kendi uydurduğu şeyi Allah’a izafe etmek ne kadar büyük bir zulümdür. Bunu yapan zalimlerin Cenab-ı Hakk’a verecekleri hesabın çok çetin olacağı da açıktır. Kendi uydurdukları ve Allah’a izafe ettikleri hükümleri kullanarak Allah’ın yolundan döndürmeye çalışan ve O’nun gösterdiği doğru yolu yanlış göstererek insanları o yoldan engellemeye çalışan hem bu dünya da hem de ahirette Allah’ın lanetine maruz kalacaktır. Bu kimseler yakalarını asla kurtaramayacak, kaçıp kurtulacak ya da sığınacakları hiçbir yer ve otorite olmayacaktır. Bu tehditler hem Mekke müşriklerine hem de Medine İslam devletinin oluşumuna engel olmak isteyen muhaliflere yapılır ki bazı iyi niyetli insanlar onlardan etkilenmesinler. Zira onlar yapacakları tezviratlarla insanları hak yolu tercih etmekten alıkoyarlar. Ayrıca kör ile gören kişilerin kıyaslaması yapılarak mesaja muhatap kişilerin gözlerini açmaları, kafalarını çalıştırmaları ve istikballerinin iyi olması için islam devletine olan ihtiyacı görmeleri sağlanmaya çalışılır. 18- 24- Yalan uydurarak Allah’a iftira edenden daha zalim kim olabilir? Bunlar Rablerine arz olunacaklar ve şahitler de “İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir” diyecekler. İyi bilin ki! Allah’ın lâneti, Allah yolundan döndürmeye çalışan ve o yolu eğriltmek, yanlış yola çevirmek isteyen ve ahirete de inanmayan bu zalimlerin üzerinedir. İşte bu tipler, yeryüzünde yakalarını asla kurtaramayacaklar / sıvışıp kaçamayacaklar. Kendilerinin Allah’ın dışında yardım edecek velileri (savunan, koruyan, yol gösteren, yardım edenleri) yoktur. Onların azabı katlandıkça katlanacak. (Değil mi ki) onlar (vahyi) işitmeye tahammül edemiyorlardı ve görmüyorlardı. İşte onlar kendilerine zarar vermiş olan kimselerdir. O uydurdukları şeyler de kendilerini yüzüstü bırakıp kaybolmuşlardır. Kuşkusuz, ahirette en çok hüsrana uğrayacak olanlar muhakkak ki onlardır. Kuşkusuz iman eden, ıslah edici eylemlerde bulunan ve Rablerine huşu ve tevazu ile bağlananlar; işte bunlar da cennet ashabıdırlar. Onlar orada ebedî kalırlar. Bu iki toplumun durumu, kör ve sağır ile gören ve işiten durumu gibidir. Örnekteki bu ikisi hiç eşit olurlar mı? Hâlâ düşünmeyecek misiniz / öğüt almayacak mısınız? (Hud Suresi 18-24) Mekke müşrik elebaşıların peygamberimize iman etmeyişlerinin bir gerekçesi de “toplumsal tevhide / toplum içi tevhide” razı olmamalarıydı. Onlar aynı toplum içindeki sosyal sınıf / tabakaların arasındaki uçurumları ortadan kaldırmak ve bu sınıfları birbirine yaklaştıracak bir tevhit anlayışını reddediyorlardı. Kendilerini elit / seçkin / üst sınıf olarak gören bu müşrik elebaşılar, peygamberimizin etrafında toplanan zayıf, köle, yoksul insanları kendi yanlarında görmek istemiyorlardı. Peygamberimizin önerdiği sistemi benimseyenlerin çoğunluğunun toplumun alt kesimden olması nedeniyle peygamberimizin güçsüzlüğünü, zayıflığını ifade ederek, onun önerdiği sistemin / ideolojinin de yanlışlığını ortaya koymaya çalışıyorlardı. Onların bu çabalarına daha önce cevap verilmiş olmasına rağmen bu surede bir daha tekrar edilmektedir. Bu kez muhataplar sadece Mekke’deki müşrik ileri gelenler değil aynı zamanda Medineli ileri gelenlerdir. Zira Mus’ab b. Umeyr ve diğer elçiler Medine’ye gidecek ve Medine’deki inkârcı kesim ile muhatap olacaklardır. Bu kesim gerek Evs, gerek Hazreç ve gerekse Yahudilerden olsun Hz.Muhammed’in@ önderliğinde kurulması öngörülen Medine İslam Cumhuriyetine karşı çıkan ileri gelen kişilerdir. Medine toplumu iç çatışmalar nedeniyle uçurumun kenarına gelmiş olmasına rağmen onlar içinde yaşadıkları şirk sisteminin devamından yana olan kimselerdir. Toplumu kurtarmaya çalışan vatansever kesimlerin çabalarına karşın, onlar sadece kendi menfaatleri peşinde koşan, kibirli ve şımarık kesimlerdir. Bu kesim ileriki zamanlarda Medine İslam Cumhuriyetinin / Topluluğunun kuruluşuna engel olamayacaklar ve İslam Cumhuriyetinin birer vatandaşı olacaklar yani teslim / müslim olacaklar fakat Hz.Muhammed’in@ iktidarına da sürekli muhalefet edecekler ve “münafıklar” olarak niteleneceklerdir. Bu surenin inzal olduğu vasatta hem Mekkelilere son uyarılar yapılmakta hem de müzakereler sürecinde Medineli muhalif ileri gelenlerle Hz.Muhammed’in@ gönderdiği elçiler arasında tartışmalar yapılmaktadır. İnsanlık tarihi boyunca tüm şirk sistemlerinde görülen seçkinci ve elitist sınıf anlayışları bütün toplumlarda vardı. Gönderilen bütün peygamberler bu anlayışın tehlikesine işaret etmiş ve toplumlarını uyarmışlardır. Tıpkı Hz.Nuh’un kavmine yaptığı teklif ve uyarı gibi Hz.Muhammed’in@ peygamberlik vazifesine başladığından bu yana geçen zamanda Mekkelilere yaptığı teklif ve uyarının bir benzeri Medinelilere de teklif edilmişti. Akabe müzakereleri kapsamında Medinelilere şirk sisteminin terk edilerek Hz.Muhammed’in@ liderliğinde, ilahi öğretiye dayalı tevhidi bir yönetime geçiş teklifi yapılmıştı. Onlara Medine’nin kurtuluşunun ancak bu yönetim modeli ile mümkün olduğu, aksi takdirde sonlarının çok acı olacağı konusunda net bir dille uyarı yapıldı. Bütün bunların anlatılması için Cenab-ı Hak Nuh’un@ kıssasını bir metafor olarak inzal eder; 25- 26- Ant olsun ki, Nuh’u kavmine peygamber olarak gönderdik: “Ben sizi apaçık bir ifade / net bir dille uyaran bir kişiyim; ‘Allah’tan başkasına itaat etmeyin! Ben, sizin adınıza, size gelecek acı bir günün azabından korkuyorum.’ ” (Hud Suresi 25-26) Fakat Medine’nin muhalif ileri gelenleri bu çağrı karşısında mevcut şirk sistemindeki statülerini kaybedecekleri endişe ve tereddütleri ile gösterdikleri tepkileri, Nuh kavminin peygamberlerine gösterdikleri tepki gibidir. Aynı husus Mekkeli müşrikler içinde geçerlidir. Her iki şehrin müşrik ileri gelenleri de tıpkı Nuh kavminin muhalif ileri gelenleri gibi Hz.Muhammed’in@ içinden çıktığı sınıfsal yapının kendilerine denk bir sınıftan olduğunu kabul ederler. Bu noktada Medinelilerin Hz.Muhammed’in@ yönetimin başına geçmesine herhangi bir itirazları yoktur. Ama etrafında bulunan yani O’nun taraftarı olan müminlere şöyle bir bakınca, onların sosyal statülerinin kendilerinden aşağı tabakadan olduğu hemen ilk bakışta görülür ve bu hor gördükleri kesimin kurulacak devlette yer almaması gerektiğini ifade ederler. Hatta onların böyle bir sistemi desteklemeleri nedeniyle teklif edilen bu sistemin kendilerini kurtaracak sistem olduğu konusunda endişe taşıdıklarını ve belki de kandırıldıklarını bile ifade ederler; “Şayet Hz.Muhammed@ doğru ise, kimseyi kandırmıyor ise neden kendi toplumundaki kendisi ile aynı sınıftan olan Mekke’nin ileri gelenleri kendisini desteklemiyor. Madem getirdiği öğreti, toplumu kurtaracak bir reçete sunuyor o halde ilk önce kendi toplumunun ileri gelen akıllı kişileri buna sahip çıkması gerekir. Fakat göründüğü kadarıyla onlar bunu desteklemiyorlarsa o zaman teklif edilen sistemin toplumu kurtaracağı konusu yalandır, en azından şüphelidir.” 27- Buna karşılık, kavminin inkârcı ileri gelenleri; “Bakıyoruz da ancak seni bizim gibi bir beşer olarak görüyoruz. Fakat sana tabi olanların bizden aşağı, ayak takımımızdan başkasının olmadığını görüyoruz. Dolayısıyla sizin bize üstün bir meziyetiniz olduğunu da görmüyoruz. Bilakis biz sizi yalancı kimseler olduğunuzu sanıyoruz” dediler. (Hud Suresi 27) Onların bu muhalif argümanlarına karşı tıpkı Hz.Nuh’un kendi kavminin ileri gelenlerine verdiği cevap gibi Mus’ab b. Umeyr’e de Medine’nin muhalif ileri gelenlerine Hz.Muhammed@ adına şu cevapları yapıştırması öğretilir (aslında bu cevap aynı zamanda Hz.Muhammed@ tarafından Mekke’nin ileri gelenlerine de verilmiştir.); “Neyi tercih edeceğiniz konusunda görüşünüz nedir? Artık tercihinizi yapın! Sizi kurtaracak sistem modelini açık açık ve delilleriyle ortaya koydum. Bu model üzerine iyice düşünün. Sizin zararınıza olacak ve sizi daha kötüye götürecek herhangi bir şey bulabilecek misiniz? Her şey apaçık ortada. Bakın bakalım sizi kandıracak en ufak bir şey bulabilecek misiniz? Bu modelin sizi kurtuluşa değil de yok oluşa götüreceğine dair en ufak bir hata görüyor musunuz? Teklif edilen öğreti ve sistem modelinde asla hata ve kusur bulamayacaksınız. Size önerdiğim bu öğreti ve sistem modeli Rabbimin bana olan rahmetinden başka bir şey değildir. Sizler bunu göremiyorsunuz. Peki madem öyle, siz neden içinde bulunduğunuz krize çare olabilecek bir sistem modeli ortaya koyamadınız? Cevabını ben vereyim. Çünkü Rabbim size bunu lütfetmedi ve size vermedi. Rabbim rahmetini dilediğine ve dileyene verir. Artık tercihinizi yapın! Size sunulan modeli kabul ediyor musunuz? Etmiyor musunuz? Fakat şunu da gayet iyi bilin ki şayet istemiyorsanız, size bu öğreti ve sistem modelini zorla kabul ettiremeyiz. İster kabul edin ister etmeyin sizin bileceğiniz bir şey.” 28- (Nuh) dedi ki: “Ey kavmim! Görüşünüz / Tercihiniz (nedir?) Ya Rabbimin kendi katından bana rahmet olarak bahşettiği benim apaçık bir delil (öğreti ve sistem modeli) üzere olduğum yol veya bundan yoksun oluşunuz (hangisini tercih ediyorsunuz?) İstemediğiniz takdirde Biz sizi ona zorlayacak değiliz. / zorlayabilir miyiz?” (Hud Suresi 28) Hz.Muhammed@ söylemine şöyle devam eder; “Teklifimi kabul ettiğiniz takdirde kurulacak İslam Devletinin lideri olarak topluma yapacağım diriltici hizmetlerden dolayı sizlerden herhangi bir mal ve ücret istemiyorum. Benim ve bana inanan taraftarlarımın geçimleri Allah’a aittir. Allah için verilen vergiler ile bizler geçimimizi sağlarız. Bu nedenle taraftarlarımın sizlere herhangi bir külfeti olmayacaktır. Onları yanımdan asla kovmayacağım. Zira onlar gayet iyi biliyorlar ki Rableri eninde sonunda kendi sisteminin hâkim olduğu bir idareyi kendilerine verecektir. Böylece onlarda Rablerinin kendileri için vaat ettiği düzene kavuşacaklardır. Şayet bu dünya da vermez ise ahirette ilahi hakimiyet ve ilahi adaletin olduğu bir düzen kendilerini bekliyor olacak ve onlar sonunda yine Rablerine kavuşmuş olacaklar. Fakat sizler ne bu dünya ne de ahiret için sonun Cenab-ı Hakka ait olduğunu düşünmeden cahilce tutum ve davranış içerisinde bulunuyorsunuz. Hala kendi çıkarınıza olan bu ilahi sistemi kabule yanaşmıyorsunuz. Sizlere yaptığım teklifi kabul etmemek için çok ucuz ve saçma gerekçeler ileri sürmektesiniz. Ayrıca hiç düşünmüyor musunuz? Şayet bana inanmış dava erlerini etrafımdan kovar da uzaklaştırırsam bu mücadeleyi nasıl sürdürebilirim? Beni düşmanlarıma karşı kim koruyacak? Dahası bu yanlışım dolayısıyla Cenab-ı Hakk’ın hışmından nasıl kurtulurum?” Hemen hemen aynı söylemi Hz.Peygamber adına Mus’ab b. Umeyr’in Medineli muhalif ileri gelenlere yapması öğretilir. Şöyle ki; “Beni Medine İslam Cumhuriyetinin lideri olarak kabul ettiğinizde sizin topluma yapacağım diriltici hizmetlerden dolayı sizlerden herhangi bir mal ve ücret istemiyorum. Benim ve beraberimde ülkenize gelecek olan taraftarlarımın geçimleri Allah’a aittir. Allah yanlıları ve Allah için verilenler bizlerin geçimi için yeterlidir. Bu nedenle benimle birlikte hicret edecek taraftarlarım sizlere herhangi bir külfet getirmeyecektir. Onları da yanımdan asla ayırmayacağım. Zira onlar gayet iyi biliyorlar ki Rableri eninde sonunda kendi sisteminin hâkim olduğu bir idareyi kendilerine verecektir. Böylece onlarda Rablerinin kendileri için vaat ettiği düzene kavuşacaklardır. Şayet bu dünya da vermez ise ahirette ilahi hakimiyet ve ilahi adaletin olduğu bir düzen kendilerini bekliyor olacak ve onlar sonunda yine Rablerine kavuşmuş olacaklar. Fakat sizler ise ne bu dünya ne de ahiret için sonun Cenab-ı Hakka ait olduğunu düşünmeden cahilce tutum ve davranış içerisinde bulunuyorsunuz. Kendi çıkarınıza olan bu ilahi sistemi kabule yanaşmıyorsunuz. Sizlere yaptığım teklifi kabul etmemek için çok ucuz ve saçma gerekçeler ileri sürmektesiniz. Ayrıca hiç düşünmüyor musunuz? Şayet bana inanmış dava erlerini etrafımdan kovar da uzaklaştırırsam bu mücadeleyi nasıl sürdürebilirim? Beni düşmanlarıma karşı kim koruyacak? Dahası bu yanlışım dolayısıyla Cenab-ı Hakk’ın hışmından nasıl kurtulurum?” Mekke ve Medineli ileri gelenlere yapılan bu söylemler, müteakip ayetlerde Hz.Nuh@ metaforu ile anlatılır; 29-30- (Nuh devamla dedi ki;) “Ey kavmim! Bu (yapacağım hizmete) karşılık sizden bir mal / bedel / ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak Allah’a aittir. Ben bana inanan / güvenen taraftarlarımı asla etrafımdan uzaklaştırmayacağım. Onlar eninde sonunda Rablerine kavuşacaklar / ilahi sisteme kavuşacaklar. Fakat size gelince, sizin cahilce davranan bir topluluk olduğunuzu görüyorum. (Çünkü) Ey kavmim! Ben onları kovarsam, Allah’tan başka / Allah’tan gelecek (azaba karşı) bana kim yardım edecek diye hiç düşünmüyor musunuz?” (Hud Suresi 29-30) Müşrik ileri gelenlerin yukarıdaki ayetlerde geçen hazine ve güç desteği taleplerine burada cevap verilir. Tıpkı Mekke müşrik ileri gelenleri gibi Medineli müşrik ileri gelenler de Hz.Muhammed’i@ kendilerine lider olarak kabul etmeleri için Cenab-ı Hakk’ın O’na çok büyük hazineler ve bir saltanat vermesini ya da güçlü saltanat sahibi meliklerin / imparatorların onun arkasında durmasını talep etmişlerdi. Dahası gelecekte (gaybde) toplumun sınıfsal yapısında bir değişim olmasını da istemiyorlardı. Ayrıca onlar, Hz.Muhammed@ ile hicret edecek olan müminlerin geçimleri için O’nun büyük bir hazineye sahip olmasını ve böylece Medine toplumuna mali külfet getirmemesini de istiyorlardı. Cenab-ı Hak, bu tür taleplerin saçmalığından öte, bunların olmasının bir zulüm olduğunun onlara bildirilmesini ister. Zira Rabbimizin bizlerden istediği hazıra konmamız değil, varoluşu kendimizin gerçekleştirmesidir. Allah’ın elbette her şeye gücü yeter ve elçisini desteklemek için O’na hazineler verebileceği gibi her türlü dünyevi ve melekuti güçleri de O’nun emrine amade kılabilir. Fakat Allah bunu yapmaz. Zira bunları verecek olursa o zaman insanların imtihanları nasıl olacaktır? Halbuki insanların sınavları ancak zorluk ve mücadele içerisinde aldıkları tavır ve davranış ile yapılır. Toplumsal değişim olacaksa, bu ancak insanların kendi istekleri ve gayretleri ile olacaktır. Hiçbir şey hazır olarak beklenmemelidir. Bu ilahi yasaya aykırıdır. İyi bir toplum, iyi bir düzen talep ediliyorsa mutlaka bunun için mücadele edilmelidir. Peygambere bu mücadelesinde gökten hazineler verilmeyecektir. Yine kurulacak devletin sistem modelinde mevcut saltanatların sahip olduğu ve etrafındaki ileri gelenlerin gözlerini diktikleri hazineleri olan bir saltanat öngörülmemektedir. Ya da ilahi sistemde, toplumun ileri gelenleri arkalarını büyük hükümdarlara / meliklere / krallara dayayamayacakları gibi kimsenin geleceğine garanti de verilmeyecektir. Ayrıca o dönemde yaygın bir anlayış olarak kralların tanrısal bir sıfata sahip olması gibi Hz. Muhammed’in@ Medine İslam Cumhuriyetinin liderliğinde tanrısal bir sıfatı olmayacaktır. O, milletin içerisinden çıkmış ve kendileri gibi bir insandır. O sadece bir elçidir. Bunun dışında ekstra bir vasfı bulunmamaktadır ve asla ona tanrısal bir vasıf atfedilmeyecektir. Bu bağlamda O bir melek değildir. Kurulacak sistemde herşey vatandaşların kendi çabalarına bağlı olacaktır. Bu sistemde kimsenin bir ayrıcalığı olmayacaktır. Aşağı tabakadan görülen kişilerin gelecekte büyük zenginliklere kavuşmasını önlemeye mâni olan herhangi bir düzenleme olmayacaktır. Bütün vatandaşlara eşit fırsatlar verilecektir. Böylece onların gelecekte (gaybde) nelere kavuşacağını, Cenab-ı Hakk’ın onlara neleri ihsan edeceğini bilmek mümkün değildir. Şayet bu hususların tersine bir yönetim modeli kurulacak olursa işte o zaman büyük bir zulüm doğmuş olacaktır; 31-(Nuh sözlerini şöyle sürdürdü “(Ben) size ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum. Geleceği de / gaybı da bilmiyorum. ‘Ben bir meleğim’ de demiyorum. Gözünüzde hor ve aşağı gördükleriniz için ‘Allah onlara hiçbir hayır / mal / servet vermez’ de demiyorum. Onların nefislerinde sahip oldukları meziyetleri, en iyi Allah bilir. Şayet bunların tersini söyleyecek olursam işte o zaman muhakkak zalimlerden olurum.” (Hud Suresi 31) Nasıl ki Hz.Nuh’un@ karşıtları peygamberlerine “Bizimle çok tartıştın, bu kadarı yeter artık! Vaat ettiğin şeyi gerçekleştir de görelim” diyerek onunla artık tartışmayı bitirmek ve tehdit ettiği hususlarda meydan okudularsa, aynı tarzdaki tavır ve davranışı Mekke müşrikleri peygamberimize gösterirler. Mekke müşrik ileri gelenleri; “Senin bize yaptığın felaket tellallığı yeter artık! İddia ettiğin azap gelecekse gelsin de görelim!” derlerken Medineli müşrikler (sonradan “münafık” olarak adlandırılacak olan kimseler) de Hz. Muhammed@ ve / veya temsilcisi ile yapılan müzakerelere bir son verilmesini isterler. Bu müzakerelerin çok uzadığını ve gönülsüz de olsa anlaşmayı kabul ettiklerini beyan ederler ve “Hadi görelim bakalım, iddia ettiğin gibi bir sistem inşa edebilecek misin?” şeklinde alaycı bir söylemle cevap verirler. Onlar peygamberimizin değil Medine’de bir İslam devletini kurmayı, onun Mekke’den Medine’ye hicreti bile beceremeyeceğini zannediyorlardı. 32-Onlar dediler ki: “Ey Nuh! Bizimle mücadele ettin / tartıştın ve üstelik bu mücadeleyi / tartışmayı çok ileri boyutlara taşıdın. İddialarında samimi ve doğruyu söylüyorsan o takdirde haydi vaat ettiğin şeyi bize getir!” (Hud Suresi 32) Kavminin inkârcı ileri gelenlerinin bu sözlerine karşı Hz. Nuh@; “İddia ettiğim felaketinizi / yıkımınızı / yok oluşunuzu / kıyametinizi getirmek benim elimde değil. Onu ancak Allah başınıza getirir ve O, bunu diledikten sonra, siz asla bu yıkılışınızı / felaketinizi durduramayacaksınız, engel olamayacaksınız. Ben sizin iyiliğiniz için çabalıyor, size nasihat veriyor ve yol gösteriyorum. Ama siz Allah’a asi olmayı tercih ediyorsunuz. Bu durumda benim çabalarımın bir yararı olmaz. Fakat sizin rabbiniz ancak Allah’tır ve er ya da geç O’na ve O’nun getirdiği ilahi sisteme dönecek / döndürüleceksiniz.” şeklinde cevap verir. Hz.Nuh’un@ kendi kavminin inkarcı ileri gelenlerine verdiği bu cevap metaforu üzerinden Hz.Muhammed’de@, Mekkelilere aynı minvalde cevaplar verir. Yani müşriklerin yıkılışı / tufanı / kıyameti demek olan ilahi öğreti çerçevesinde islami bir sistemin kurulmasına ve bu dünyada yaptıklarının ahirette hesabını vermeye kimsenin engel olamayacağını vurgular. Aynı vurguyu Medineli muhalifler için yapar ve onlar da ne yaparlarsa yapsınlar Medine’de şirk sisteminin yıkılmasına ve yerine ilahi bir sistemin kurulmasına asla engel olamayacaklarını ifade eder; 33- 34- O (Nuh) dedi ki: “Allah dilediği takdirde onu sizin başınıza getirir ve siz buna asla engel olamazsınız! Ben size öğüt vermek / yol göstermek istiyorum. Fakat siz Allah’a karşı azgınlığı seçiyorsanız, o takdirde benim öğüdüm / yol göstermem size bir fayda vermez. Ancak O, sizin Rabbinizdir ve eninde sonunda O’na / O’nun sistemine döndürüleceksiniz” (Hud Suresi 33-34) Hz. Muhammed’in@ ya da temsilcisi Mus’ab b. Umeyr’in Medineli inkarcı ileri gelenlerle yaptıkları müzakerelerde, Hz.Nuh@ üzerinden onlara verilen cevaplara karşılık, onların verdikleri yanıt “ileri sürdüğünüz bu ilahi öğreti ve tevhit sistemi senin uydurmandan başka bir şey değildir. Rabbimiz böyle bir şey indirmemiştir ama hadi neyse tartışmayı burada keselim zira teklifini kabul etmekten başka çaremiz kalmadı. Bakalım bu işin sonu nasıl olacak?” Bir diğer ifadeyle “Aslında bize teklif ettiğin ve Rabbimizden geldi diyerek O’na iftira ettiğin bu öğreti ve sistem kendi uydurmandan başka bir şey değil ama kabul etmekten başka çaremiz kalmadı” şeklinde olmuştur. Bunun üzerine Cenab-ı Hak onlara şöyle cevap verilmesini emreder; “Bana geldiğini söylediğim ilahi öğretiyi Rabbim vahyetmiyor da ben uyduruyor ve Rabbime iftira atıyorsam o takdirde bunun vebali, günahı, sorumluluğu ve ceremesi bana aittir. Uygulama esnasında başıma ne gelecekse ben buna razıyım. Ayrıca ahirette de Rabbimin vereceği acı azaba da razıyım. Fakat diğer taraftan bu sistemin işleyişi sırasında sizin yapacağınız suçlardan ve sizin zorladığınız uygulamalardan da sorumlu olmayı kabul etmiyorum. Şayet sizin dayattığınız şeyler nedeniyle yapılacak yanlış / hatalı uygulamalar olacaksa onun ceremesi de sizlere ait olacaktır.” 35- Yoksa “Onu / ilahi öğretiyi / ilahi sistemi kendisi uyduruyor mu diyorlar? De ki: “Eğer onu ben uyduruyorsam suçu / vebali / sorumluluğu / ceremesi bana aittir. Fakat ben sizin işlediğiniz suçların ceremesini taşımam ve sorumluluğunu üstlenmem.” (Hud Suresi 35) İçerisinde Evs kabilesinden de temsilcilerin bulunduğu Medine heyeti ile “Kadınlar biatı” adı verilen antlaşmadan sonra gerek peygamberimizin gerekse temsilcisi Mus’ab b. Umeyr’in Medine’nin diğer ileri gelenleri ile yapacakları müzakereler ve daha sonrasında takip edilecek yol haritası için rehber olacak aşağıdaki ayetler Cenab-ı Hak tarafından inzal edilmeye devam eder. Yol gösterme, yine Hz.Nuh@ kıssası üzerinden yapılır. Medineli inkarcılar (ileride münafıklar olarak anılacak) da ilahi öğreti çerçevesinde bir devlet kurulmasına gönülsüz de olsa razı olmasını müteakiben artık hazırlıklara başlanması gerekecektir. Bundan sonra Mekke’deki insanlardan ümit kesilecektir. Artık Mekke’de bir İslam Cumhuriyeti kurmanın imkânı kalmamıştır. Bu nedenle Cenab-ı Hak, elçisinden kendisine katılmış / inanmış kimselerden müteşekkil olacak Medine İslam Cumhuriyetinin inşa edilmesini ve bu amaçla hicret edilmesi için hazırlık yapılmasını (gemi inşa edilmesi metaforunda) emreder. İslam Cumhuriyetinin inşası sırasında dikkat edilmesi gereken en önemli hususun bazı ilkeleri / düsturları gözetmek olduğunu vurgular. Bu çerçevede, zalimlerin hicret (gemiye bindirilmemesi metaforu) kapsamına alınmaması ve onlara merhamet edilerek ayrıcalık / imtiyaz tanınması hususunda Cenab-ı Hakk’tan muafiyet talebinde bulunulmamasını ilk düsturlar / temel ilkeler olarak bildirir. Onların yıkımı hak ettikleri ve bundan kaçışın olmadığının müminlerce bilinmesini ister. 36- 37- Nuh’a şöyle vahyolundu: “Kavminden iman etmiş olanlardan başka artık kimse asla iman etmeyecektir. Bu nedenle onların yaptıkları şeylere üzülme. Bizim gözetimimiz altında ve vahyimize göre gemiyi yap. Zulüm yapan kimseler hakkında da Bana başvurma. Kesinlikle onlar suda boğulmuşlardır. / boğulacaklardır.” (Hud Suresi 36-37) Sözkonusu akabe görüşmeleri kapsamında “Kadınlar Biatından” sonra Mus’ab b. Umeyr’in Medine’ye gönderilerek Medinelilerle yaptığı müzakereler ve Medine Devletinin inşasına giden önemli olaylardan Mekkeli müşrik ileri gelenlerin habersiz olması düşünülemez. Ancak onlar bu girişimleri sonuca ulaşması imkânsız girişimler olarak görmekte ve peygamberimizin bu girişimleri ile alay etmektedirler. Tıpkı Hz.Nuh’un gemi inşası çalışmaları ile kavminin alay etmesi gibi Mekke’nin inkarcı ileri gelenlerinin peygamberimizle alay etmeleri karşısında Cenab-ı Hak, elçisine onlara şöyle mukabelede bulunmasını bildirir; “Bizim bu çabalarımızla alay edin bakalım! Fakat işin sonunda biz sizinle alay edeceğiz! İşte o zaman kaybedenler siz olacaksınız. Aşağılanmayı esas o zaman görün. Kim aşağılık bir azaba duçar olacak ve sürekli bir azabın kime geleceğini yakında göreceksiniz. Son gülen iyi güler!” 38- 39 – O (Nuh), gemiyi yapıyordu, kavminden bazı ileri gelenler, ona her uğrayışta onunla alay ediyorlardı. O dedi ki: “Bizimle alay ediyorsunuz, (fakat iyi bilin ki bir gün gelecek) biz de sizinle tıpkı bizimle alay ettiğiniz gibi alay edeceğiz.” -Artık o alçaltıcı azabın kime geleceğini ve o sürekli azabın kimin üzerine ineceğini ileride bileceksiniz.- (Hud Suresi 38-39) Hz.Muhammed@ girişimlerinden son derece emindi ve esas üzülecek olanların Mekkeli müşrikler olduğunu biliyordu. Bunu da onlara kendinden emin bir şekilde deklare etmekten çekinmiyordu. Medine’de müzakereler sonuçlanıp, Medine İslam Cumhuriyetinin esasları belirlenerek toplumsal sözleşme / Anayasa taslakları hazırlanıp tarafların taslak üzerinde mutabakat sağlamasını müteakiben hicret hazırlıkları (Gemi inşası) tamamlandığı zaman, işte o zaman kazan kaynamaya başlayacaktı. İşte o zaman peygamberimiz ve taraftarları Medine’ye hicret edecekler, Mekke müşrik ileri gelenleri ise hicreti engelleme girişimin bulunacak ve böylece tarafların çekişmesi iyice kızışacaktır. Bu çekişme öylesine şiddetli olacak ki tıpkı bir tufanı andıracaktır. Bu fırtınalı tufan müşriklerle müminlerin saflarını tam anlamıyla ayıracaktır. Nasıl ki Hz.Nuh’un taraftarları ve tufandan sonra hayatın devamı için diğer canlılardan temsilciler gemiye alınıyorsa, İslam Cumhuriyeti vatandaşlığına da (geminin içine alınması metaforu) Mekke’deki müminler ile Mekke dışındaki çevre kabilelerden (diğer canlı türler metaforunda) müminlerin alınması peygamberimize Ekrem’e emredilir. Peygamberimizin hareketinin ve kuracağı İslam Cumhuriyetinin izleyeceği yol haritası, Allah’ın adına olacaktır, Hak adına olacaktır, hakkın hâkim olması için olacaktır, Hakka tapan insanların, adaleti, merhameti, selameti, birliği ve dirliği talep eden insanların bu taleplerine uygun bir nizamın hâkim olması için olacaktır. Tıpkı Hz.Nuh’un@ gemisinin seyrinin Allah’ın adına olması gibi. 40- 41- Sonunda emrimiz geldiği ve kazan / tandır kaynadığı/ iş bittiği zaman Biz dedik ki: “Her cinsten / türden birer çifti ve aleyhlerinde hüküm verilmiş olanların dışında aileni ve iman etmiş olanları onun içine bindir.” -Zaten onunla birlikte çok az kişi iman etmişti.- O (Nuh) dedi ki: “Gemiye binin, onun yüzüp gitmesi de demir atması da (seyrü seferi) Allah adınadır. Rabbim gerçekten çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.” (Hud Suresi 40-41) Cenab-ı Hak Hz.Nuh’un@ oğlu örneği metaforunda Mekkeli arafta olanlara önemli bir çağrı yapar. Daha önce de ifade edildiği gibi arafta kalan Mekkeliler, içlerinde taşıdıkları erdemlilik nedeniyle peygamberimize ve müminlere kendilerini daha yakın bulmakla birlikte yine de içlerindeki korku ve Allah’a güvensizlik nedeniyle müminlerin safında yer almaktan çekiniyorlardı. Onlar Hz.Muhammed’i@ ve taraftarlarını güçsüz ve başarma şanslarını da zayıf görüyorlardı. Bu nedenle Mekke müşrik yönetiminin yanında yer almayı kendi güvenlikleri için daha uygun buluyorlardı. Diğer taraftan Medinelilerle yapılan müzakerelerin çok olumlu gittiğini ve bunun Medine’de bir İslam Cumhuriyeti ile neticeleneceğini gören Hz.Muhammed@ ve taraftarları kendi yakın akrabaları ve kendilerine yakın buldukları araftakilerin iman edip hicret ederek kendilerine katılmalarını çok arzu etmekteydiler.([1] ) Hz. Nuh’un@ oğlunu gemiye çağırması benzetmesi ile Mekkeli arafta kalan kimselerin İslam Cumhuriyetinin oluşumuna katılımı ve hicret etmeleri için Cenab-ı Hakk’ın emriyle bir çağrı yapılır. “Ey Mekkeli yakınlarımız! Gemi kalkıyor, tufan geliyor, kurtulmak istiyorsanız binin bu gemiye” diye bir çağrıdır bu. Hicret sırasında ve Medine İslam Cumhuriyetinin kuruluşu ve gelişmesi aşamasında Mekke yönetimi ve çevredeki müşrik kabileler ile yapılan mücadelelerin hepsi Nuh tufanına bir metafordur. Mekkeliler safında yer alan araftakiler ise Hz.Muhammed’in@ hicret çağrılarına kulak tıkamış ve Medine İslam Cumhuriyetinin vatandaşlığına katılmamışlardır. Onlar bu çalkantılı dönemde zarar görmemek için dağlar misali güçlü kişilere ya da otoritelere sığınarak kurtulacaklarını düşünmüşlerdir. Hz.Nuh@ kıssası üzerinden bu çalkantıdan / tufandan / hengameden safını Allah’tan yana olarak seçenler ve böylece O’nun merhametine sığınanlardan başkasının kurtulamayacağı bildirilir. 42 – 43- O (gemi) onlarla, dağlar gibi dalgalar arasında akıp gidiyordu. Nuh bir kenarda ayrı duran oğluna seslendi: “Yavrucuğum, bizimle birlikte gemiye bin, kâfirlerle beraber olma!” O (Nuh’un oğlu), dedi ki: “Ben bir dağa sığınacağım, o beni sudan korur.” O (Nuh); “Bugün Allah’ın emrinden koruyacak kimse yoktur. O’nun merhamet ettiği kimseler müstesna” dedi. Derken dalga aralarına girdi. O da suda boğulanlardan oldu. (Hud Suresi 42-43) Peygamberimizin ve taraftarlarının Mekke’den Medine’ye hicretini müteakiben Medine’de İslam Cumhuriyetinin kurulacağı ve onların bereketli topraklara sahip bir yer olan Medine’ye yerleşeceği “Gemi Cudi / cömertlik / bereketli bir yerin üzerine oturdu.” metaforik ifadesi ile anlatılır. Bu olay ile gemi misali İslami hareketin de Medine’ye yerleşeceği ve orada karar bularak devletini kuracağına işaret edilir. Ayrıca bu devletin Mekke müşrik zalimlerini gelecekte kahredeceğine de vurgu yapılır. 44 – Nihayet “Ey yeryüzü suyunu yut! Ey gökyüzü sen de tut!” denildi. Böylece sular çekildi. Emir / plan / iş de yerine gelmiş oldu. Gemi Cudi / cömertlik / bereketli bir yerin üzerine oturdu. / kuruldu. Ve o zalim kavim için, “Kahrolsun!” denildi. (Hud Suresi 44) İnsanların vatanlarını terk ederek başka bir ülkeye göç etmesi oldukça zordur. Zira gerek terk ettikleri vatanlarında bütün varlıklarını bırakmak, vatandaşlıktan çıkarılmak, dost, akraba, arkadaş kısaca sevdiklerini arkalarında bırakmak ve hatta hatıralarını bırakmak kolay olmadığı gibi gittiği ülkede yer edinmek, yeni bağlar kurabilmek oldukça zordur. Her şeye sıfırdan başlamak demektir. Ayrıca gerek göç sırasında gerekse yerleşilecek yerde neyle karşılaşılacağı konusundaki belirsizlik, insanların kolay kolay göze alabileceği bir şey değildir. Bu nedenle arafta kalan bazı Mekkelilerin ve hatta bazı müminlerin Medine’ye hicret konusunda büyük bir korku, tereddüt yaşayacakları çok açıktı. Onların hicret etme hakkında yaşayacakları bu endişeleri izale edici dersler verildikten sonra hicret etmeyi göze almış müminlerin geride kalacak olan sevdikleri hakkındaki hassasiyetleri konusunda da uyarılar yapılmaya sıra gelmişti. Sevdiklerini yanlarında görmek isteyen Hz.Muhammed@ ve müminlerin geride kalan Mekkeliler konusunda üzülecekleri malumdu. Çünkü onlar biliyorlardı ki Mekke’yi terk ettikten sonra hicret etmeyen müminleri ve araftakileri Mekke müşriklerine karşı kim koruyacaktı? Onlar çok büyük eziyetlere ve acılara maruz kalabilirlerdi. Fakat diğer taraftan onların Mekke’de varlıklarını sürdürebilmek ve eziyetlerden kurtulabilmek için tek seçeneği, yukarıda Hz. Nuh’un@ oğlunun dağlara sığınma metaforu ile verildiği gibi Mekke müşriklerinin ileri gelenlerine sığınmak kalıyordu. Onlar da bu yolu seçeceklerdi. Bu nedenle Cenab-ı Hak, elçisinin ve taraftarlarının hicret etmeyi göze alamayarak geride kalanlar hakkında üzülmemeleri gerektiğini yine Hz.Nuh’un@ oğlu konusundaki hassasiyetine verdiği cevap üzerinden anlatır. Onların böyle bir seçim yapmaları halinde müminlerden sayılmayacaklarını ve bu nedenle de onların hicreti seçmeleri konusunda Cenab-ı Hakk’ın yardımını istemenin yanlış bir hareket olacağı bildirilir. Zira insanlar kendi seçimlerini hür iradeleri ile yaparlar. Allah insanı iradeli varlık olarak yaratmıştır. İnsanlar hür iradeleri ile yaptıkları seçimlerin sonuçlarına / bedeline katlanmaları gereklidir. Üzülmeye gerek yoktur. Kimse seçimlerinde zorlanamaz. Diğer taraftan bu konuda şu hususlarda söylenebilir. Bazı müminlerin de Mekke’de kalması Cenab-ı Hakk’ın resulüne öğrettiği siyasetin bir parçası olarak değerlendirilebilir. Böylelikle peygamberimiz onlar kanalıyla Mekke’deki gelişmelerden haberdar olabilecektir. O müminlerin Mekke’de mümin olarak görülmemesi gereklidir. Onlar bir ajan gibi çalışacaklardır. Bu nedenle geride kalan müminler konusunda Hz.Muhammed’in@ Cenab-ı Hakk’tan, diğer müminlerin ise Hz.Muhammed’den@ ısrarcı olmamaları konusunda yapılan telkin aynı kıssa üzerinden anlatılır. Yani iç yüzü bilinmeyen hususta Cenab-ı Hakk’tan ve dolayısıyla resulünden istekte bulunulmaması öğretilir. Onların Mekke’de kalmalarının ve müşriklerden görünmelerinin bir hikmeti vardır. Bu durum yine Hz. Nuh@ kıssası üzerinden anlatılır; 45-47-Nuh Rabbine seslenip dedi ki; “Rabbim! Oğlum benim ehlimdendi. Senin vaadin de elbette haktır. Sen hâkimler hâkimisin.” O (Allah); “Ey Nuh! Kesinlikle o senin ehlinden olamaz! Bilmediğin bir konuda benden istekte bulunman erdemli / salih bir davranış değildir. Şüphesiz Ben, seni, cahillerden olmaktan sakındırırım” dedi. O (Nuh); “Ey Rabbim! Hakkında bilgim olmayan (içyüzünü bilmediğim) bir şeyi (yapmanı) istemiş olmaktan dolayı sana sığınırım. Eğer beni bağışlamazsan, bana merhamet etmezsen hüsrana uğrayanlardan olurum” dedi. (Hud Suresi 45-47) Onlara tıpkı Hz. Nuh@ ve beraberindeki müminlere denildiği gibi denildi ki; “Sizler gittiğiniz (gemiden inme metaforu üzerinden) Medine’de güven ve esenlik içerisinde olacak bereketlerle karşılaşacaksınız. Geçim sıkıntısı çekmeyeceksiniz. Medine’de can güvenliğiniz olacak. Fakat size karşı olan o Mekkeli müşrik zalimleri ise bir süre daha dünyada yaşatacağız, daha sonra onlara can yakıcı bir azabı sizin elinizle isabet ettireceğiz. Bu dünyada onların canını sizin elinizle çok yakacağız ve perişan edeceğiz. Ahirette ise cehennem azabı onları beklemektedir.” 48- Denildi ki: “Ey Nuh! Sana ve seninle birlikte olan topluluk ve ümmetler üzerine katımızdan esenlikle / selametle / mutlulukla ve bereketle / bollukla in. Ama sana karşı olan ümmetleri ise bir süre faydalandıracağız / yaşatacağız. Daha sonra onları can yakıcı bir azaba çarptıracağız” (Hud Suresi 48) Cenab-ı Hak, bu kıssa ile mucizevi gelecek haberlerini anlatır. Daha Mekke’de iken Hz.Muhammed’in@ ve taraftarlarının Mekke’den hicret etmeyi başararak Medine’de bir İslam Cumhuriyeti kurmayı başaracağını ve bu devletin Mekke müşrikleri ile yapacağı mücadeleleri de kazanacağını, zalimlerin yenileceğini / kahrolacağını müjdeler. Geleceğe (gaybe) yönelik bu müjdeli haberlerin daha önce kimse tarafından bilinmediğini ve şimdi vahyedildiğini bildirir. İstikbalin dünya ve ahirette kendi hak ve çıkarlarını koruyan muttakilere ait olacağının ilahi bir ilke olduğunu bildirerek Hz.Nuh@ kıssasını noktalar. 49-İşte bunlar (Nuh kıssası vesilesi ile anlatılanlar), sana vahyettiğimiz gayb (gelecek) haberlerindendir. Bundan önce sen ve kavmin bunları bilmiyordunuz. Şu halde sabret. Şüphesiz iyi gelecek / istikbal muttakilerindir. (İyi gelecek / istikbal dünya ve ahiretteki çıkar ve haklarını koruyanlarındır) (Hud Suresi 49) Hz.Muhammed@ iş işten geçmeden Mekke müşriklerine bir fırsat daha vermek ister. Zira gemi kalktıktan sonra yani Medine’ye hicret edildikten sonra artık geri dönüşü olmayan bir yola girilmiş olacaktır. Bu nedenle Mekke müşriklerini İlahi Öğreti çerçevesinde Tevhidi Sisteme bir daha davet eder. Bu sistemin kurulması ve işletilmesi için yapacağı hizmetlerden ve göstereceği çabadan herhangi bir menfaat / maddi karşılık beklemediğini bir daha yineler. Şayet inadı bırakır da Cenab-ı Hakka yönelirlerse uygulanacak ilahi sistemle çok büyük bereketlere kavuşacaklarını ve halihazırdaki güçlerine güç katacaklarını bildirir. Cenab-ı Hak, elçisinin bu çağrısını Hz.Hud @ kıssası üzerinden yaptırır; 50-52- Ad kavmine kardeşleri Hud şöyle dedi; “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka ilah yok. Siz ancak iftira ediyorsunuz. Ey kavmim! Ona (Peygamberliğime / Liderliğime / Yol göstericiliğime / Çabalarıma) karşılık sizden bir ücret / maddi karşılık beklemiyorum. Benim ücretimi/ mükafatımı ancak beni yaratan takdir edecektir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret dileyin ve müteakiben tevbe ederek O`na yönelin ki, üzerinize gökten bol bol bereketler göndersin ve sizin gücünüze güç katsın. Hadi artık, günahkârlar olarak sırt çevirmeyin.” (Hud Suresi 50-52) Fakat Hz.Muhammed’in@ bu davetini Mekke müşrikleri reddetmekle kalmaz alay da ederler. Onların peygamberimizin yaptığı teklifi reddetme gerekçesi olarak teklifinin başarılı olacağına dair herhangi bir kanıt / mucize getirememiş olmasını gösterirler. Açıkçası onlar peygamberimizin Mekke’deki mücadelesinde başarılı olamamasını, onun davetini reddediş gerekçesi olarak ifade ederler. Şayet başarılı olsaydı ve iktidara gelebilseydi o takdirde hemen kabul edeceklerdi. Başarılı olamadığı gibi Mekke’nin şirk otoriteleri uyguladıkları baskı, şiddet ve boykotla Hz.Muhammed’i@ ve hareketini perişan etmişlerdi. Cenab-ı Hak bunu Hz. Hud kıssasında müşriklerin (“Tanrılarımızdan bazısı seni çok fena çarpmışken biz sana daha ne diyelim”) sözlerine atıfla kinayeli olarak anlatır. Şirk otoritelerinin bazılarının kendisini çok kötü çarptığını görüp dururken yapılan bu davete icabet etmelerini beklemelerinin saflık olduğunu söyleyerek alay ederler. 53-54-Onlar dediler ki: “Ey Hud! Bize açık bir kanıt ile gelmedin. Bu yüzden senin sözünle ilâhlarımızı terk edecek değiliz. Sana inanmamızı asla bekleme! ‘Tanrılarımızdan bazısı seni fena çarpmışken’ biz sana daha ne diyelim.” (Hud Suresi 53-54) [1] ) NOT: Resulü Ekremin ve müminlerin akrabalarından olup da inkarcıların safında toplanan “araftaki” kimseleri Hz. Nuh’un oğlu metaforu kapsamında değerlendirebiliriz. Zira Kur’an o zaman ki Arap toplumu kabile anlayışına da uygun olarak “oğul / erkek evlat” gücü temsil etmektedir. Bu nedenle “erkek evlat” metaforu Kevser suresinde olduğu gibi kabile ya da bir ideoloji etrafında toplanan insan toplulukları için de kullanılmıştır. (A.A) Onların karşı çıkışlarına ve alaylarına karşı Hz. Muhammed@, Allah’ı ve kendilerini şahit tutarak daha yıkılmadığını, hala ayakta olduğunu ve kendisini çarpıp perişan ettiğini iddia ettikleri şirk otoritelerini tanımadığını / reddettiğini söyler. O, değil bazı şirk otoritelerinin saldırmaları, isterlerse bütün şirk otoritelerinin tüm güçleri ile üzerine saldırmalarını, ne kadar hile ve tuzakları varsa hepsini kurmalarını ve ellerinden ne geliyorsa yapmalarını ifade ederek onlara meydan okur. Bütün güçlerin toplanıp üzerine gelseler bile yine de kendisini yıkamayacaklarını, sırtını dayadığı Rabbinin yardımı ile hepsinin saldırılarını püskürteceğini bildirir. Çünkü O’nun yarattığı tüm mahlukata hâkim olduğunu, O’nun hakimler hâkimi olduğunu belirtir. Ama diğer taraftan O’nun kullarının yanlış yola gitmesine razı olmadığını ve onların dosdoğru yolda olmalarını arzu ettiğini bildirdikten sonra peygamberimiz yaptığı davet ile kendisine vahyedilen şeyleri bildirerek elçilik görevini yerine getirdiğini belirtir. Şayet yapılan bu son çağrıyı da reddederlerse Mekke’nin iktidarını başka bir kabilenin ele geçireceğini bildirir. Bu haberle Medinelilerle yapılan anlaşmaya atıf yapılır ve orada kurulacak devletin tüm kavim ve kabilelere egemen olacağı ihbar edilir. Yani bu ihbar ile Mekke’nin müşrik sisteminin ve elebaşılarının alaşağı edileceği ve egemenliğin kendisine inanan başka kavimlere geçeceği vurgulanır. O bu değişimi onların asla engelleyemeyeceği gibi onların yeni kurulacak devlete asla zarar veremeyecekleri de ifade edilir. 54-57-O (Hud) dedi ki: “Şüphesiz ben Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki, ben, Allah’tan başka otorite tanımıyorum. Hadi bakalım! Topunuz birden bana karşı tuzak kurun ve elinizden geleni ardınıza koymayın! Ben, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a güveniyorum. / tevekkül ediyorum. Zira, O’nun kontrolünde / denetiminde olmayan hiçbir canlı / güç yoktur. Şüphesiz ki benim Rabbim dosdoğru bir yol üzerinedir. Ben size benimle birlikte gönderileni size bildirmiş bulunuyorum. Buna rağmen yine de bana sırt çevirirseniz / karşı durursanız o takdirde benim rabbim, sizin yerinize başka bir kavmi iktidara getirecek / halife yapacak ve siz ona hiçbir şekilde zarar veremeyeceksiniz. Hiç şüphesiz Rabbim, her şeyi koruyup gözetendir.” (Hud Suresi 54-57) Fakat Hz.Muhammed’in@ teklifini kabul eden ve O’nun safına geçenlerin kurtulacağı ve Cenab-ı Hakk’ın merhamet ve rahmetine mazhar olacağı ifade edilirken, teklifi reddeden ve peygamberimize kafa tutan zorbaların tıpkı Ad kavmi inkarcılarının akıbetleri gibi hem dünya hem de ahiretlerinin mahvolacağı belirtilir. Onların her yerden kovulacağı sürgün edileceği bildirilir. 58 -60-Emrimiz geldiği zaman, Hud’u ve onunla birlikte iman etmiş olan kişileri tarafımızdan bir rahmet ile kurtardık, onları dehşetli bir azaptan da kurtardık. İşte bu, Rabblerinin ayetlerini tanımayan, O’nun elçilerine kafa tutan ve her azgın zorbanın emrine uyan Ad kavmidir! Bu dünyada ve kıyamet günü lanet onların peşlerini bırakmayacaktır. İyi bilin ki Hud’un kavmi Ad, Rablerini tanımadılar / inkâr ettiler ve bu nedenle yıkılıp gittiler. (Hud Suresi 58-60) Hz.Muhammed@, Mekke müşriklerine hitaben hicret öncesi yaptığı bu uyarılarına Hz.Salih@ kıssası üzerinden devam eder. Cenab-ı Hak ondan tıpkı Hz.Salih’in@ Semud kavmine verdiği nutuk gibi şöyle hitap etmesini ister; “Ey halkım, Mekke’deki Kâbe sayesinde var oldunuz. O’nun seçimi ve takdiri ile atanız Hz.İbrahim@ Kabe’nin yerini seçti ve Kabe’yi inşa ettirdi. Varoluşunuz bu mabed ile gerçekleşti ve sizi de bu mabedin ve bu şehrin mamuriyeti için yetkilendirdi. O sizden sadece O’na kulluk etmenizi istiyor. Hadi artık inat etmeyin de mevcut şirk düzenini terk edin ve bugüne kadar yaptığınız yanlışlardan bağışlanma dileyin ve tevbe ederek O’na yönelin. Böylece O sizin dualarınıza, isteklerinize icabet edecek ve sıkıntılarınızı giderecektir.” 61- Semud’a da kardeşleri Salih şöyle seslendi: “Ey halkım! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka ilâh yok. O, sizi bu ülke ile var etti ve bu ülkeyi de size imar ettirdi. Öyleyse O’ndan mağfiret isteyin. Sonra O’na yönelin. Şüphesiz Rabbim Karîb’dir / çok yakındır, Mucîb`dir / taleplerinize icabet edendir.” (Hud Suresi 61) Peygamberimizin bu çağrısına Mekke müşrikleri de tıpkı Semud kavminin müşrik ileri gelenlerinin Hz.Salih’e@ verdikleri cevap gibi cevap verirler; “Ey Muhammed! Senden çok şey bekliyorduk, çok parlak biriydin, senin bizim şirk sistemimizin başına geçmeni ve sistemimizdeki tıkanıklıkları gidermeni ümit ediyorduk. Bu şirk sisteminin iyi bir yöneticisi olmanı bekliyorduk. Fakat sen bütün umutlarımızı boşa çıkardın. Kalktın mevcut düzenimizi kökten kaldırıp atmamızı teklif ettin. Atalarımızın yıllarca uyguladığı ve bugüne kadar çok büyük bir tecrübe birikimi oluşturduğu bu sistemi kaldırıp atmamızı istiyorsun. Kurulu düzenimizin yerine önerdiğin tevhit sistemi konusunda ise kafalarımız çok karışık ve o sistem konusunda büyük bir tereddüt yaşıyoruz.” 62- Dediler ki: “Ey Salih! Sen, bundan önce aramızda aranan / ümit beslenen / gelecek vaat eden bir kişi idin. Şimdi kalkmış, atalarımızın kulluk ettiklerine kulluk etmemizi mi yasaklayacaksın? Biz, kesinlikle bizi çağırdığın şey hakkında kafalarımız karışık ve derin bir kuşku içindeyiz.” (Hud Suresi 62) Mekke müşriklerinin bu şekildeki cevaplarına karşılık olarak Hz.Muhammed@ yine Hz.Salih@ kıssası üzerinden şöyle cevap verir; “Ey Halkım! Şayet sizin benden beklentinizi gerçekleştirirsem Cenab-ı Hakk’a isyan etmiş olurum. Hem de bana doğru yolu göstermişken içinde bulunduğumuz sıkıntılı süreçlerden gerçek çıkış yolunu göstermişken sırf sizin benden şirk sisteminizi daha iyi uygulama beklentinizi gerçekleştirmek için çalışırsam o zaman beni Allah’ın azabından kim kurtaracak. O takdirde siz ancak benim ziyanımı artırır ve beni yıkıma götürürsünüz.” “Bu konuda kanıt istiyorsanız işte size kanıt; Tıpkı Hz.Salih’in@ dişi devesine Semudluların yaptıkları gibi Mekke’nin fakir ve kimsesiz alt tabaka insanlarının toplumda gelişmesine, ilerlemesine engel olduğunuz, asgari geçimlerini sağlamadığınız ve onlara kötü muamele yaptığınız için sizlerinde büyük felaketlerle karşılaşmanız kaçınılmazdır. İşte size ilahi / sosyolojik bir delil / kanıt / yasa.” 63- 64- O (Salih) dedi ki: Ey kavmim! Görmüyor musunuz? Ben Rabbimin bana verdiği rahmet sayesinde apaçık bir kanıt üzerinde isem ve buna rağmen O’na asi olursam beni Allah’tan kim korur? Öyle bir durumda sizin bana yıkım getirmekten başka katkınız olmaz. Ey kavmim! Delil mi istiyorsunuz? İşte size Allah’ın nâkası / dişi devesi / yoksul ve sahipsiz kimsesi. Onu serbest bırakıp, Allah’ın ülkesinde beslenip gelişmesine müsaade etmezseniz ve ona fena davranarak zarar verecek olursanız çok geçmez sizi bir azap yakalayıverir. (Hud Suresi 63-64) Nasıl ki Semudlular Hz.Salih’in@ bütün uyarılarına rağmen dişi deveyi ayaklarını kesmek suretiyle yere sererek öldürdülerse aynı şekilde Mekke müşrikleri de fakir, fukara, garip guraba ve sahipsiz kimselerin ayakta kalmasını sağlayan gelir kaynaklarını kesmek suretiyle Mekke’nin alt tabakasını sosyo-ekonomik olarak öldürmüşlerdi. Onların bu hareketleri artık kendi sonlarını getirecekti. Hz.Muhammed@ işte bu duruma işaret ederek artık bu son çağrılara da ret cevabı veren Mekkelilerin çok yakında sonlarının geleceğini onlara aynı kıssa üzerinden bildirir. 65- Fakat bu uyarıya rağmen, onlar, onu (nâkayı / dişi deveyi / yoksul ve sahipsiz kimseyi) ayaklarını / ayakta durmasını sağlayan gelir kaynaklarını keserek öldürdüler. Bunun üzerine o (Salih) dedi ki: “yurdunuzda ancak üç gün daha yaşarsınız. İşte bu, yalan çıkması mümkün olmayan bir tehdittir.” (Hud Suresi 65) Cenab-ı Hak, elçisine tıpkı Hz.Salih@ ve taraftarlarının kurtarıldığı gibi kendisinin ve müminlerinde ilahi yasa tahakkuk ettiği zaman rahmetinin bir eseri olarak kurtarılacağını müjdeler. Zira güç kuvvet, üstünlük ve mutlak galibiyet Cenab-ı Hakk’a aittir. 66-Ve sonunda emrimiz geldiği zaman, Salih’i ve onunla birlikte iman etmiş olan kişileri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Böylece izin verilen o günün utancından da kurtardık. Hiç şüphesiz ki Rabbin, güçlü ve mutlak üstün olandır. (Hud Suresi 66) İlahi yasa / sosyolojik yasa tahakkuk ettiği zaman, nasıl ki Semudlular kendi yurtlarında diz üstü çöke kaldılarsa aynı şekilde müşriklerin de peygamberimiz ve müminlerin karşısında diz üstü çökecekleri bildirilir. O zaman geldiğinde onların iktidarları öyle yıkılacak ki sanki bir zamanlar bu şehirde zengin ve caka satan, gururla ve kibirle dolaşan kendileri değilmiş gibi izlerinin silinip gideceği ifade edilir. 67-68- O zalimleri korkunç bir ses / patlama yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. Sanki orada hiç zengin ve müreffeh olarak yaşamamış gibi. İşte Semud kavminin Rabblerini inkâr etmeleri ve işte yıkılıp gitmeleri gerçek değil miymiş? (Hud Suresi 67-68) Mekkelilerin Hz.Hud’dan@ talep ettikleri kanıta bir cevap niteliğindeki cevaplar, hem Hz.Hud@ hem de Hz.Salih’in@ kıssaları üzerinden verilmişti. Bunlar tarihteki örneklerden yola çıkarak sosyolojik / ilahi yasalar ile verilen cevaplar niteliğinde idi. Mekke’nin gidişatı ile Ad ve Semud kavimlerinin gidişatlarının benzer niteliklerinden yola çıkarak verilen yanıtlardı. Cenab-ı Hak, şimdide Mekkelileri yaşanmakta olan olaylarla uyarıda bulunur. Her ne kadar bu yaşanmışlığı anlatmak için yine bir başka peygamberin kıssasını kullansa da bu kez bizzat Hz.Muhammed’in@ yaşadığı olay üzerinden tehdit eder. Peygamberimizin Medine temsilcileri ile görüşmeler yaptığını ve bu görüşmelerin olumlu bir seyir izlediğini, böylece Mekkeli müşriklerin cezalandırılması için önemli adımların atıldığını anlatır. Bu yaşanan olaylar müşrikler için bir uyarı / tehdit arz ederken, Mekkeli müminler için bir umut, bir müjdedir. Medinelilerle yapılan müzakereler sonucunda artık kimsenin korkmamaları gerektiği bildirilir. Kıssa ile artık ümitleri neredeyse tamamen kesilmiş müminlerin kaygı ve endişelerini bertaraf eden müjdeli haberler verilir. Müjdeli haberler öylesine sürprizleri içerisinde barındırır ki müminler inanmak istemezler ve hatta bu müjdeli habere konu olayın içine düştükleri zayıf ve aciz konumdan dolayı inanılması güç bir şey olduğunu ifade ederler. Bu durum Hud Suresinin müteakip ayetlerinde Hz.İbrahim@ kıssası ile şöyle anlatılır; 69 -73 –Ant olsun ki, İbrahim’e de elçilerimiz müjde ile geldiler ve “Selâm!” dediler. O da “Selâm!” dedi ve hemen kızartılmış bir buzağı getirdi. Fakat onlar ellerini ona uzatmadıklarını görünce, onları yadırgadı ve onlara karşı içinde bir korku duydu. Onlar: “Korkma / endişe etme, çünkü biz Lut kavmi için gönderildik” dediler. Onun (İbrahim’in) karısı ayaklanmıştı, fakat bu sözleri duyunca gülümsedi. Sonra ona İshak’ı, İshak’ın arkasından da Yakub’u müjdeledik. O (İbrahim’in karısı); “Vay be! Hayret bir şey! Ben bir “acuz” (aciz, zayıf, güçsüz, zavallı, elinden bir iş gelmez, kısır) bir kadın olduğum halde ben mi doğuracağım! Şu kocam da yaşlı bir adam iken! Gerçekten bu, çok şaşılacak bir şey!” dedi. Onlar (elçiler): “Allah’ın işine mi / emrine mi / dilediğini gerçekleştirmesine mi şaşıyorsun? Ey ev halkı! Allah’ın rahmeti ve bollukları üzerinizdedir! Muhakkak ki O, Hamid’tir (övülmeye lâyıktır), Mecid’tir (cömertliği boldur)” dediler. (Hud Suresi 69-73) Cenab-ı Hak, inzal ettiği bu ayetleri Hz.Muhammed@ Mekkelilere okur ve Hz.İbrahim@ kıssası üzerinden Mekkeliler uyarılır. Yapılan bu uyarı ve tehditler bir kıssa üzerinden ve detaylara girmeden yapılır. Asıl amaç olay hakkında kısa bilgi verdikten sonra tehdit ve uyarı yapmak ve onların akıllarını başlarını devşirmelerini sağlamaktır. Aşağıda detaylandırılarak verilmeye çalışılan olaylar her ne kadar bu kadar detay ve kişileştirilmese de mesaj muhataplarınca gayet iyi anlaşılır; “Medine’den 12 kişilik bir heyet / elçiler gelmiştir. Bu heyet tıpkı Hz.İbrahim’in@ elçileri ağırlaması gibi peygamberimiz tarafından da gayet iyi ağırlanmıştır. Ama onlar kendilerine sunulan ikramı kabul etmeyerek sanki düşmanmış gibi bir politika takip etmişler ([1] ) ve böylece yapılan görüşmenin bir ittifak / dostluk anlaşması görüşmesi olduğunu kamufle etmişlerdir. Bu kamuflaj öylesine gerçekçiydi ki Medineli heyet esas itibariyle Mekkeli müşrik ileri gelenlerle görüşmek için gönderilmiş gösterildiler. Zira Medine’deki kabileler arasındaki çatışma nedeniyle her kabile kendisi için Mekke’deki kabilelerden destek için müttefik arayışı içerisinde oldukları izlenimini veriyorlardı. Onlar sürekli Mekkeli kabileler ile görüşüyorlar ve kendilerine müttefik arıyorlardı. Ama onlarla da bir türlü anlaşmaya gidememişlerdi. Ayeti kerimede “Elçilerin Lut Kavmine gönderilmesi” metaforu ile değinilen bu husus aslında Mekkelilere azabı getirecek bir müttefiklik anlaşmasına giden ilk mutabakat anlaşmasını Medine elçileri peygamberimizle yapacaklardır. Onlar bu gelişlerinde peygamberimiz ile yaptıkları görüşmelerin sonucunda Anayasal bir sözleşme yapılması hususunda mutabakata varmışlar ve O’na biat etmişlerdir. Müminler ise 9 -10 yıllık bir mücadeleden sonra bu uğurda bütün ekonomik güçlerini, siyasi otoritelerini kaybederek içine düştükleri zayıf, güçsüz ve ellerinden hiçbir şey gelmeyen bir konum nedeniyle artık iyice ümitlerini kaybetmişlerdi. Öyle ki bazı müminler özellikle peygamberimizin gördüğü miraç rüyasından sonra müşriklerin safına bile geçmişlerdi. Bu onların ümitsizliklerinin derecesini göstermesi açısından son safhaydı. Ümitli olmaya yönelik verilmeye çalışılan öğüt ve söylevlere karşı da artık karşı çıkma noktasına gelmişlerdi. Tıpkı kıssadaki Hz.İbrahim’in@ hanımı Hz.Sare’nin çocuğu olmaması nedeniyle çocuğu olan Hz. Hacer’i kıskanması ve onları çöle göndermesi konusunda Hz. İbrahim’e karşı ayaklanması / karşı çıkması / başkaldırması gibi. Müminlerin durumu da böyle acizlik ve güçsüzlük nedeniyle ümitsizlik arz etmekte ve onların Hz.Muhammed’e@ bakışları da tıpkı Hz.Sare’nin kendisinin ve eşi Hz.İbrahim’in@ yaşlılık nedeniyle çocuğunun olmasının imkansızlığını düşünerek içlerinde besledikleri ümitsizlik ile eşine bakışı gibidir. Onlar da kendilerinin zayıflığı, acizliğinin yanında peygamberimize uzun mücadelesi ile yorulmuş, artık başarma sansı kalmamış bir şahsiyet olarak bakıyorlardı. Fakat akabe görüşmelerinde gelinen noktada Evs ve Hazreç’in temsilcilerinden alınan biat ve Mus’ab b. Umeyr’in devletin teşkilatlanması noktasında hazırlıklar yapılması için Medine’ye gönderilmesi, müminler nezdinde yeniden ümitleri yeşertir. Bu gelişme imkânsız, inanılması güç bir gelişmedir. Artık Resulü Ekrem’in@ ve müminlerin sığınacakları bir güçleri olacaktır. Bilindiği üzere o dönemde oğlan evlat güç demektir. Evs ve Hazreç gibi savaşçı kabileler Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin savunma gücünü oluşturacaktı. Ayette Hz.İshak@ ve Hz.Yakub’un@ müjdelenmesi metaforu ile anlatılan bu olay sonucunda Cenab-ı Hak, inayetiyle böyle ümit verici bir gelişmenin kapısını aralamıştır. Müminler için umutları yeniden canlandıran bu gelişme, Mekke müşrikleri açısından hareketin başından beri yapılan tehdit ve uyarıların gerçekleşmesinin işaret fişeğidir. Daha sonraki görüşmelerde peygamberimizin Medine’ye gelmesi halinde Mekke ile gelecekte savaş halinin yaşanacağı bildirilince peygamberimiz kendisinin islam / barış / esenlik ve tevhid / merhamet için gönderildiğini ileri sürerek itiraz eder. Fakat elçiler böyle bir durumun mutlaka savaşı beraberinde getireceğini ve buna hazırlıklı olunması gerektiğini bildirmesi üzerine peygamberimiz bunun savaşsız bir yolunun bulunması gerektiği üzerine ısrar eder. Zira politikayı savaş politikasına döndürmenin kendisinin şu ana kadar ortaya koyduğu tüm argümanlara ters düşeceği ve bunun da açıklanamaz bir şey olduğu üzerinde durur. Dahası peygamberimiz kendi kavmine gerçekten çok merhametli, içi sevgi dolu idi. Onlara karşı kılıç çekmek, onlardan birilerini öldürmek, onları kurtarmaya çalışırken onlara zarar vermek kendisine çok ters geliyordu. Medineli elçiler sonunda bu işin doğasının böyle olduğunu ve bunda ısrar etmemesi gerektiğini, onların yaptıkları kötülüklerin hesabını vermelerinin kaçınılmaz olduğunu bildirerek peygamberimizin ve arkadaşlarının yanından ayrılır ve Mekkeli müşrik ileri gelenlerle kamuflaj maksatlı görüşmeler yapmak üzere giderler.” Bu gelişmeleri Cenab-ı Hak Hz. İbrahim@ kıssası üzerinden anlatır; 74- 76- İbrahim’den korku gidip kendisine müjde gelince, Bizimle Lut kavmi hakkında mücadeleye başladı. Çünkü İbrahim, çok yumuşak huylu, yüreği yanık ve Allah’a yönelen biri idi. “Ey İbrahim! Bundan vazgeç. Çünkü Rabbinin emri kesin olarak gelmiştir. Muhakkak ki onlara geri çevrilmesi mümkün olmayan bir azap gelecektir.” (Hud Suresi 74-76) Bu ayetler müminlere Hz.Muhammed@ tarafından okunur ve Medinelilerle yapılmakta olan mutabakatın sonuçlarının nereye varacağını onlarında görmesi sağlanır. Onlar bu ayetlerle hicret ederek Medine’de bir devlet kurulduğu zaman Mekke müşrik ileri gelenleri ile savaşılacağı yani müminlerin her birinin yakın akrabaları ile savaşmak durumunda kalınacağı önceden haber verilmiş olur. Böylece kimsenin anası babası veya çocuğu gibi yakın akrabası da olsa kurulacak devlete katıldıktan sonra “ben böyle olacağını bilmiyordum ya da bilseydim ben böyle bir birliktelikte yer almazdım” dememesi için bunlar bildirilir. Tıpkı Hz.İbrahim’in yanık yürekliliği ve sevgi dolu olması ile Lut kavminin helak olmasına gönlünün razı olmaması gibi Hz.Muhammed’de@ hicret edildikten sonra Medine İslam Cumhuriyeti orduları ile yakın akrabalarından oluşan Mekke müşrik orduları ile savaşacak olmaları ona çok ağır gelmişti. Ama Cenab-ı Hak inzal ettiği yukarıdaki ayet ile tıpkı Hz.İbrahim’in@ de bu hususta ikna olması gibi peygamberimizi de ikna eder. Bu ayetlerin kendilerine okunması ile müminler de ikna olurlar. Devlet aşamasına geçildiği zaman bu durumun kaçınılmaz oluşu böylece özellikle müminlere Hz. İbrahim@ üzerinden verilen örnekleme ile gösterilmiş olur. Bundan sonra Hz.Lut@ üzerinden anlatılacak kıssa ile hicrete kadar yaşanacak süreç içerisinde yine Medine’den gelecek elçilerle gerçekleştirilecek görüşmeler sırasında izlenecek stratejiler Resulü Ekrem’e ve müminlere öğretilir. Daha önceki Hz.Lut@ kıssalarında «cinsel sapkınlık ve tecavüz» ön plandadır ve peygamberimiz bu kıssa üzerinden Mekkelilerin de aynı sapkınlıkları ve tecavüzleri yaptıklarının ve bunun toplumu yok oluşa götürdüğünü ön plana çıkaran vurguları içeren ayetleri onlara okumuştu. Bu kıssalarda Mekkeli müşriklerin “cinsel sapkınlıklarının ve tecavüzlerinin “ifşaatı vardı. Fakat Mekke’nin son dönemlerinde nazil olan Hz.Lut@ kıssalarında ise “cinsel sapkınlık ve tecavüz” boyutundan ziyade “ siyasal tecavüz” boyutu ağırlıklıdır. Söz konusu kıssalar “siyasal tecavüz” boyutuyla değerlendirildiğinde gelecekte karşılaşılacakları siyasal tecavüzlere karşı izlenecek strateji konusunda peygamberimize ve müminlere uyarılar yapıldığı görülecektir. Hicret edinceye kadar Medinelilerle daha bir dizi görüşmeler yapılacaktır. Her ne kadar Mus’ab b.Umeyr’in Medine’ye gönderilmesi ile bu görüşmeler güvenli bir alana taşınmış olsa da anlaşma imzalanıncaya / nihayete bağlanıncaya kadar yapılacak görüşmeler sırasında çıkacak pürüzleri gidermek için sürekli iletişim halinde olunması gerekmektedir. Hem bu görüşmeler sırasında hem de hicret sırasında Mekke Yönetimi ile yaşanacak olumsuzluklar / çatışmalar ya da provokasyonlara karşı nasıl bir tepki verileceği konusunda bazı taktiklere ihtiyaç vardır. Cenab-ı Hak, böyle durumlarda özellikle Medine’den gelecek heyet mensuplarına Mekkeli müşrik azgınların reva görecekleri eziyet, baskı ve tecavüzleri atlatma konusunda nasıl davranacaklarını Lut (as) kıssası üzerinden elçisine ve müminlere anlatır. Ayrıca yakın zamanda gündeme gelecek olan Mekke’den Medine’ye hicret etme hususunda peygamberimizin taraftarlarından ve araftakilerden kim tereddüt gösterirse müşrik azgınlarla birlikte yok olmaya mahkûm olacakları ikazı yapılır. 77- 83- Elçilerimiz Lut’a geldikleri zaman, onların elçilere yaptıkları kötü davranışları yüzünden o üzüldü, göğsü daraldı ve “Bu, zorlu bir gündür!” dedi. Daha sonra onun kavmi (Lut’un kavmi) hızlıca / hışımla onun (Lut’un) yanına geldiler. Onlar daha önce de böyle tecavüzler / çirkinlikler yaparlardı. O (Lut); “Ey kavmim! İşte bunlar kızlarım. Onlar sizin için daha temizdirler. Gelin Allah’tan korkun / takvalı davranın / kendinizi koruyun da beni misafirlerimle ilgili olarak rezil rüsvay etmeyin. Sizden hiç reşit / aklı başında bir kimse yok mu?” dedi. Onlar: “Sen gayet iyi biliyorsun ki, senin kızlarınla ilgili herhangi bir hak talebimiz yoktur. Ve yine sen bizim ne istediğimizi de gayet iyi biliyorsun.” dediler. O (Lut); “Keşke size karşı bir gücüm olsaydı, ya da çok güçlü bir topluma sığınabilseydim!” dedi. Onlar (misafir elçiler); “Ey Lut! Şüphesiz ki, biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla dokunamayacaklar / ulaşamayacaklar. Sen, gecenin bir vaktinde ailenle birlikte hemen yola çık. Sizden hiç kimse geriye bakmasın, fakat karın başka. Çünkü onların başına gelen onun da başına gelecektir. Onlar için belirlenmiş zaman, sabah vaktidir. Sabah vakti yakın değil mi?” dediler. Nihayet emrimiz gelince, oranın altını üstüne getirdik. Onların üzerlerine, istif edilmiş pişmiş çamurdan / seramik gibi sert taşlar yağdırdık. O taşlar ki Rabbinin katında işaretlenmiş ve zalimleri bulup onlara isabet eder. (Hud Suresi 77-83) Bilindiği üzere peygamberimiz Akabe görüşmeleri öncesinde birçok kabile ile görüşmeler yapmıştı. O’nun Mekke dışından destek arayışlarını Mekkeliler gayet iyi biliyorlardı. Fakat bu görüşmelerden bir netice alınamadığını da biliyorlardı. Kabileler peygamberimizin teklifini çok değerli bulsalar bile bazı nedenlerden dolayı teklifi kabul etmiyorlardı. Bu reddedişlerin en başında da hiçbir kabile Mekke müşrik ileri gelenleri ile karşı karşıya gelmek istemiyorlardı. Aksi takdirde ticari menfaatlerini kaybetmekten korkuyorlardı. Fakat Medineliler kendi içlerinde yaşadıkları ve kendilerini yok oluşa götürmek üzere olan anarşiden kurtulmak için peygamberimizin teklifini en uygun çözüm yolu olarak değerlendirmişler ve Akabe görüşmelerine başlamışlardı. Mekkeliler bu görüşmelerin ilk safhalarında peygamberimizin yine boş bir çaba içerisinde olacağını zannettiklerinden pek ciddiye almıyorlardı. Fakat Hz.Muhammed@ bu görüşmelere gayet önem verdi ve gizliliğe azami derecede dikkat etti. 12 kişilik bir heyet ile yapılan görüşmelerin biatla neticelenmesi ve heyetle birlikte devletin teşkilatlanması için Mus’ab b. Umeyr’in de Medine’ye gönderilmesi artık sürecin bundan sonraki kısmında Mekkelilerin de bu gelişmeleri dikkatle takip edeceği sonucunu doğurdu. Bundan sonra Mekkelilerin bu görüşmelere mani olmak için gerekirse bu görüşmeleri basacağı aşikardı. İşte süreç içerisinde gelecekte karşılaşılacak durumlara yönelik bir strateji vermek için Cenab-ı Hak resulüne Hz. Lut@ kıssası üzerinden taktikler öğretti. İşin önemini kavrayan Mekkeli müşrik ileri gelenlerin içeriden istihbarat alarak bir toplantıyı / görüşmeyi basmaları halinde Mekkelilerin Medineli elçilere eziyet etmeleri çok açıktı. Böyle bir durumda yapılacak ilk iş, elçilere zarar gelmesine mâni olmaktı. Zira onlara herhangi bir zarar gelecek olursa anlaşma sürecinin sonuçsuz kalması mukadderdi. Cenab-ı Hak, elçisine böyle bir durumla karşı karşıya kalındığında elçileri kurtarmak için kendinizi ortaya atarak elçilere zarar gelmesine mâni olunmasını öğretti. Hz.Lut’un@ kendi kızlarını teklif etmesi metaforunda anlatılan bu metod aynı zamanda Mekkeli azgınların bile zarar görmemesini öngörür. Zira Medineli elçilere verilecek zarar Mekkelilerin ticaret kervanlarının tehlikeye atılması demektir. Halbuki bu olay nedeniyle peygamberimize ve müminlere eziyet edilecek olursa böyle bir tehlike söz konusu olmayacaktır. Diğer taraftan Mekkeli azgınların asıl niyetleri ise dışarıdan gelen hiçbir kabilenin peygamberimiz ile ittifak yapmaya cesaret bile edememesi için korku vermektir. Onların bu amaçla bastıkları toplantıya katılan Medineli elçilere siyasal tecavüz uygulayacakları da kıssa da metaforik olarak verilir. Tam böyle bir durum meydana geldiğinde ise iş, Hz.Muhammed’e@ düşmekte ve bu nedenle nasıl bir söylem kullanması gerektiği ona öğretilmektedir. Mekke müşrik azgınlarının siyasal tecavüzlerini durdurmaları için kullanılacak söylem, onlarda öyle bir algı oluşturmalı ki bastıkları toplantının konusunun endişe ettikleri ya da düşündükleri gibi hicret etme, müttefiklik anlaşması vb. ile ilgisinin olmadığı zehabına varsınlar. Kıssada Hz. Lut’un “işte kızlarım!” ifadesi ile yukarıda zikredilen algı yaratmaya ek olarak peygamberimizin de hicret niyeti olmadığı izlenimi uyandırmak için kızlarının ve kadınlarının halihazırda yanında olduklarını ve onları bir yere göndermediklerini, şayet hicrete niyetleri olsaydı önce kızlarını ve kadınlarını göndereceğini, dolayısıyla bir yerlere gitmediği algısını da yaratacak bir söylem geliştirmesi öğretilir. Peygamberimizin Mekkeli azgınlara yönelik olarak “keşke sizi önleyecek bir gücüm kudretim olsaydı da sizin bu yanlış hareketinize mâni olsaydım” demesinin arkasında da “keşke çok güçlü bir kabile ile anlaşma yapmış olsaydım da size mâni olsaydım” şeklinde bir söylemi kullanabileceği öğretilir. Bu söylem ile Mekkeli azgınlar Hz.Muhammed’in@ bu görüşmelerde Medinelilere sığınmadığı, onlarla böyle bir anlaşma yapmadığı algısı oluşturulacaktı. Baskıncılar böylece hem Medine’den gelen elçilere zarar vermeyecek hem de korkularının / endişelerinin yersiz olduğunu düşüneceklerdi. Diğer taraftan Medinelilerin de savaşçı ve gözü pek insan olmaları ve kuzey ticaret yolu üzerinde yer almaları nedeniyle onlarında böyle bir baskın durumunda Mekke’nin azgın baskıncılarına karşı biraz sert davranmaları gerektiği de aynı kıssa ile öğretilir. Sözkonusu kıssada Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin nasıl hicret edecekleri de öğretilir. Onlara hicret edecekleri zaman gecenin karanlığından faydalanmaları bildirilir. Hicret edeceklerin arkalarına bakmamalarını yani ne kadar değerli olursa olsun geride bıraktıklarına bakmamalarını öğütler. Hicret etme vaktinin yaklaştığı ve aydınlık günlerin yakın olduğu da bu kıssa ile bildirilir. Nitekim bu kıssa da ihbar edilen hususlar gerçek olmuş ve Cenab-ı Hakk’ın önceden haber vermesi sayesinde alınan tedbirlerle akabe görüşmeleri kazasız belasız atlatılmıştır. Şöyle ki; “Akabe biatlarının sonuncusunda yani 73. kişilik Medineli topluluk ile yine akabe de gerçekleştirilen biatlaşmadan sonra hicret etme ve anayasal sözleşme konusunda antlaşma sağlandıktan sonra Medineli mü’minler sessizce kendi çadırlarına dönmüşler ve müşrik olan kendi kafile üyelerini uyandırmadan yatmışlardır. Ancak sabah olmadan Akabe biatına katılanlardan birileri yapılan anlaşmaya ilişkin istihbaratı Mekkelilere ulaştırmıştır. Haberi alan Mekke müşrik ileri gelenleri hemen Medine kafilesini basmış ve kafile yöneticilerini sorgulamışlardır. Sorgulanan Medineli kafile yöneticileri başta Abdullah bin Übey olmak üzere böyle bir hadisenin asla vuku bulmadığını söylemiş ve diğerleri de onu tasdik etmişlerse de istihbarat içeriden olduğu için Mekkeliler bu işin peşini bırakmamışlardır. Mekkeli müşrik yöneticileri Medinelileri sürekli gözetim altında tutmuşlar, olayı araştırmışlar ve yaptıkları soruşturma neticesinde böyle bir antlaşmanın kesinlikle yapıldığı kanaatine varmışlardır. Durumun kötüye gittiğini gören Medineliler Hz.Muhammed’e@ haber göndermişler ve gerekirse Mekkelilerle burada vuruşabilecekleri haberini iletmişlerdir. Peygamberimiz onları çatışma çıkarmamaları konusunda talimatlandırmıştır. Fakat Mekkeliler Ensar’dan Sa’d bin Ubade’yi yakalamışlar ve ona işkence yaparak konuşturmaya çalışmışlarsa da o asla bu olayı ikrar etmemiştir. Sonunda Sa’d bin Ubade’nin Kureyş’teki müttefik kabile temsilcileri yetişerek Sa’dı kurtarmıştır. İhtimaldir ki Mekkeli müşrik ileri gelenler peygamberimize de gelmişler, peygamberimiz de bütün ailesi / iman ailesi buradayken nereye gideceğini onlara sorarak onları atlatmış olmalıdır.” [1] ) NOT:Bilindiği üzere o dönem geleneklerine göre ikramın reddedilmesi düşmanlık, yenilmesi ise dostluk sayılıyordu. (A.A)

  • Bölüm 19:Dış Politika Eğitimi | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 19 DIŞ POLİTİKA EĞİTİMİ Boykot yıllarının sonuna doğru gelinmektedir. Hz.Muhammed@ müminleri eğitmeye devam etmektedir. Kasas Suresi ve Yusuf Suresi ile müminlere verilen mesajda Mekke’den başka bir şehre göç edileceği bildirilmişti. Kasas Suresinde ayrıca tevhidi mücadele stratejisinin farklı bir doktrine dönüşeceğine de işaret edilmişti. Bu dönüşmenin Hz.Musa’nın @ asasının savaşçı bir yılana dönüşmesi şeklinde sembolik bir anlatımla artık cihat etme, savaşma, düşmana sürekli saldırma, akın yapma yönüne doğru olacağı bildirilmişti. Şimdi o stratejinin daha da açılması ve sadece savaştan ibaret olmadığı ancak yapılacak akınların dinamik bir dış politikanın bir parçası olduğu bildirilir. Müminlerin hicret ettikten sonra nasıl bir dış politika izleneceğinin detaylandırılmasını istemeleri / sormaları üzerine Cenab-ı Hak konuyu daha detaylı olarak açıklamak için Zülkarneyn kıssasını anlatır. Bu kıssa ile Hz.Muhammed’in@ kuracağı devletin nasıl bir dış politika izleyeceği müminlere öğretilir. Hz.Muhammed’in@ devleti teşekkül ettirdikten sonra çevresine, komşularına karşı nasıl bir politika takip etmesi gerekiyordu? İçine mi kapanık? Yoksa dışarıya mı dönük? Sömürgeci bir dış politika mı? Yoksa yardım, hizmet ve hayır sunucu mu? Çatışmacı, kavgacı ve küskün bir dış politika mı? Yoksa barışçı, güven verici, kardeşçe mi? Vurdumduymaz, kayıtsız ve ilgisiz bir dış politika mı? Yoksa kendi sınırları dışında gördüğü zulümleri ve yanlışları düzeltmeye ve oralarda da adaleti sağlamaya yönelik olmak üzere müdahaleci mi? Edilgen, zayıf, korkak, çekingen ve pasif bir dış politika mı? Yoksa aktif, kuvvetli, hazırlıklı, caydırıcı ve etken bir dış politika mı? Peygamberimiz boykot döneminde eğittiği müminlere tevhidi hareketin çağlara damga vuracak bir hareket olacağından söz eder. Müminler çağlara damga vuracak bu hareketin niteliklerini sorarlar. Cenab-ı Hak bu hareketin dış politika esaslarını “Zülkarneyn Kıssası” ([1] ) ile anlatır. Böylece peygamberimiz uygulayacağı hareket metodunu mümin kadrolara öğretir. Onları İslami dış politika ve diplomasinin esasları konusunda eğitir. Cenab-ı Hak, bu kıssa ile Hz.Muhammed’e@ ve müminlere bir ufuk çizer ve gelecekte oluşturulacak devletin dış politikasını belirler. Bu kıssa ile dünyanın Arap yarımadasından insanlığın da Araplardan müteşekkil olmadığı ve tevhidi hareketin gelecekteki seyri sırasında çeşit çeşit toplumlarla karşılaşılacağı, kimisinin Kur’an’a / hakka / güneşe yakın olacağı fakat bazı kavimlerin ise Hakka uzak olacağı ifade edilir. Bu politika en kısa şekilde şöyle özetlenebilir; “Peygamberimizin kuracağı devlet önce çevre Arap kabileleri ile ilişkiye girecek ve onlar barış / İslam topluluğu içerisine dahil edilecek. Daha sonra Mekke bu barış / İslam topluluğu ile kuşatılacak. Sonra dış güvenlik ve iç güvenlik endişesi / korkusu / vehmi ile barışa / islama girmeye yanaşmayan Mekke müşriklerinin bu korku ve endişeleri giderilecek ve Mekke teslim alınacak. Sonunda iman edecek olan Mekke halkının katkı vermeleri ile toplumsal dönüşüm gerçekleştirilecek ve çok sağlam bir hukuki / sosyal / siyasal yapı oluşturulacak. Oluşturulacak topluluğun hukuki yapısı ve iktidar pratiği tüm insanlığı kucaklayacak şekilde barışı, adaleti ve fıtratı esas alacak.” Bu kıssanın başlangıcında Cenab-ı Hak müminlere aşağıdaki hususlar için hazır olmaları gerektiğini öğretir; “Tevhit hedefine ulaşmak için Zülkarneyn gibi her çeşit bilgi, deneyim ve araç / gereç / güç / ordu / devlet ile donanmak gereklidir. Sahip olunacak bu imkanlar azami ölçüde sonuna kadar kullanılmalıdır ve çok dinamik bir dış siyaset takip edilmelidir. Doğu, batı, kuzey, güney her yöne sürekli hareket halinde olunmalı ve karşılaşılan kabilelerin ilahi mesaja verdikleri tepkiye göre nasıl bir siyaset ortaya koymaları gerektiği bilinmelidir.” Öğretilen bu hususlara göre hareket edildiği takdirde kıssa da anlatılan başarıların müminler içinde gerçekleşeceği haberi ile bunlar aslında müminler için bir ihbar / müjde arz etmektedir. Hz.Muhammed’in@ Medine hayatına bakıldığında bu öğretilenlerin harfiyyen uygulandığını ve Medine’nin dört bir tarafına sürekli akınlar yapıldığına şahit olunmaktadır. 83 -84- Sana Zülkarneyn’den soruyorlar. De ki: Size onu hatırlatacak bir şey anlatacağım: “Şüphesiz Biz onun (Zülkarneyn) için yeryüzünde iktidar sağladık ve ona amacına ulaştıracak her türlü aracı / metodu / yolu / sebebi / imkânı verdik. 85 – Bu sayede o da bir yol tutturdu. (Batı) ….. ….. 89- Sonra o (Zülkarneyn), yine bir yol tuttu. (Doğu) …. …. 92- Sonra o (Zülkarneyn), yine bir yol tuttu. (Kuzey – güney) …. (Kehf Suresi 83-84, 85, 89, 92) 19.1. Kur’an Mesajına Olumsuz (Güneşe kapalı) Tepki Veren Kabileler Bahşedilen bu imkanları (kıssa da seriyyeler, ordular, elçiler metaforu ile verilir) kullanarak yola çıkacak olan peygamberimiz ve müminler çevre kabilelerden Kur’an güneşinden mahrum kalmış ya da Kur’an mesajına olumsuz tepki veren (Zülkarneyn kıssasında güneşin battığı yerde / batı istikametinde yaşayan ve kötülüklere batmış kabileler metaforu ile verilir.) ve bu nedenle kötülüklere batmış olanlarla karşılaştıkları takdirde onlarla nasıl bir ilişki içerisinde olacakları bildirilir. Cenab-ı Hak, Kur’an’ın mesajlarının şirk bataklığında kaybolması nedeniyle kötülüklere batmış bu kabilelerin başındaki zalimlerin cezalandırılabileceği ya da ıslah etme yoluna gidilebileceği konusunda peygamberimizin yetkilendirildiğini bildirdi. Peygamberimiz de zalimlerin cezalandırılacağını, ama Kur’an’ın mesajına olumlu tepki verip iman ederek erdemli, güzel eylemler ortaya koyanlara güzel karşılık verileceği ve yerine getirilmesi kolay olan sorumluluklarla yükümlü tutulacağını müminlere öğretti. Boykot sürecinde öğretilen bu hususlar Hz.Muhammed’in@ Medine yaşamında uygulanmış ve İslam orduları / akıncıları çevre kabileler üzerine yaptıkları akınlarda İslam’ın / Kur’an’ın getirdiği sisteme karşı çıkan kabilelerle çarpışmalar yaşanmıştır. Sonunda onlar ya teslim olarak İslam / barış topluluğu ile müttefiklik anlaşması yapmışlar ya da bulundukları mıntıkadan sürülmüş / kaçmışlardır. Böylece Medine İslam Cumhuriyeti kendi güvenliğini sağlama almaya çalışmış, kendisine düşmanca hareket eden ve kendisini inkâr edenleri cezalandırmıştır. Ama çağrıya olumlu tepki veren kabilelerde olmuştur. Onlarla müttefiklik anlaşmaları yapılmış ve İslam (barış) topluluğuna dahil edilmişlerdir. 85 –88- Bu sayede o da bir yol tutturdu. O, güneşin battığı yere (batı istikametine) vardığı zaman, onu (güneşi) kara / bulanık bir suda batıyor buldu. Ve orada bir kavim buldu. (Ona şöyle) dedik: “Ey Zülkarneyn! (Onların tercihlerine bakarak) onlara azap da edebilirsin / ceza da verebilirsin, onlara yüce gönüllü / iyi, güzel / ıslah edici de davranabilirsin.” O dedi ki: “Kim zalimlik ederse / ettiyse muhakkak ona azap edeceğiz / ceza vereceğiz. Sonra Rabbine geri döndürüldüğü zaman O da ona dehşetli bir azapla cezalandıracaktır. Ama her kim de iman eder ve ıslah edici eylemlerde bulunursa artık onun için de işlediklerinden daha güzel bir karşılık vardır. Ona emrimizden kolay olan yükümlülükleri yapmalarını söyleyeceğiz.” (Kehf Suresi 85-88) 19.2. Kur’an Mesajına Olumlu (güneşe açık) Tepki Veren Kabileler Kıssada güneş ile aralarında hiçbir engelin bulunmadığı şeklindeki metaforla, tıpkı Zülkarnen gibi Peygamberimizin de amacına ulaşmak için kendisine bahşedilecek devlet, iktidar, güç, ordu ve çok çeşitli imkanları kullanarak çıkacağı seferlerde / akınlarda / elçiliklerde karşılarına çıkan kabilelerden bazılarının ise Kur’an’ın öngördüğü sisteme razı olan topluluklar olacağı (veya onların mevcut hallerinin zaten Kur’an’ın öngördüğü sisteme uygun olacağı) ve onlarla kurulacak siyasi ilişkilerde onların o hallerinde devam etmesini sağlamak olduğu öğretilir. Yani onlara asla zarar vermek, onları sömürmek için uğraşmak, onlardan menfaat elde etmeye çalışmak gibi bir girişimde bulunulmaması gerektiği öğretilir. Peygamberimizin seriyyeler / akınlar ile yapacağı seferlerde karşılaşılan toplumlardan peygamberimize yakın duracak, Kur’an’ın mesajına aşina oldukları için onunla müttefiklik ilişkisi kuracak, Kur’an’ın çağrısına olumlu tepki vererek ilahi sistemi / Kur’anı benimseyecek kabileler, güneşin doğduğu yerde yaşayan ve güneş (Kur’an) ile aralarında hiçbir engelin olmadığı kabileler metaforu ile karşılanmıştır. Bu öğreti gerçek hayatta da uygulanmış ve Hz.Muhammed’in@ akınlarla / seriyyelerle üzerine gittiği kabilelerden Kur’an’ın öngördüğü İslam topluluğuna / güneşe kalbi açık olanlarla müttefiklik, dostluk anlaşmaları yapılmıştır. Böylece hem Medine’nin güvenliği sağlanmış hem Medine İslam Cumhuriyetinin hinterlandı genişlemiş ve hem de o kabilelerin bulunduğu yerlere kadar olan tüm coğrafya üzerinde ne olup bittiğine ilişkin haber ağı genişlemiştir. 89- 91- Sonra o (Zülkarneyn), yine bir yol tuttu. Güneşin doğduğu yere (doğu istikametine) vardığında onu (güneşi) bir toplum üzerine doğuyor buldu. Öyle ki Biz onlarla onun (güneşin) arasına herhangi bir engel / siper / örtü kılmamıştık. İşte böylece Biz onun yanında olan şeylerden haberdar olarak ihata ettik. (Kehf Suresi 89-91) Cenab-ı Hak, Zülkarneyn kıssası ile Hz.Muhammed’in @ hareketinin gelecekte elde edeceği gücü müjdeler ve bu güç sayesinde şimdi çeşitli korku ve endişeler nedeniyle iman etmeyen Mekkelilerin gelecekte iman edeceğine de işaret eder. Kıssa da Zülkarneyn, dört bir yana yapacağı akınlardan sonra sonunda iki dağ arasındaki vadide yaşayan bir topluluğa ulaşır ve onların kendisine tabi olması için korktukları Ye’cuc ve Me’cuc tehdidinden emin kılacak hareketi yapar. Onların fiilen destekleri alındıktan sonra bu tehditlerle onlar arasına aşılmaz bir set inşa eder. Bu kıssa aslında Hz.Muhammed’in@ izleyeceği / izlemesi gereken stratejiyi metaforik olarak anlatır. Şöyle ki; Peygamberimiz devletini kurduktan sonra çevresinde yer alan kabilelere seriyyeler / ordular / elçiler gönderecek ve onlara Kur’an’ın öngördüğü barış / esenlik / İslam topluluğu olma teklifini götürecektir. Bu akınlar / seriyyeler sonucunda barış / İslam topluluğunun hakimiyet alanı daha geniş bir alana taşınacak ve bu topluluğun tüm kuvvetleri ile sonunda Mekke’nin üzerine gidilecektir. Mekke iki set / iki dağ arasındaki vadi de kurulu bir şehirdir. (Kıssaya göre iki set / iki dağ arasındaki toplum metaforu) Mekke müşrikleri ilahi mesaj kendilerine yıllarca anlatıldığı halde bir türlü laf anlamamış, söz dinlemeyen ve mesajın içeriğini bir türlü anlayamamış bir toplumdur. (Kıssadaki hiç söz anlamayan topluma metaforik bir işaret) Mekke müşriklerinin peygamberimizin davetine olumlu cevap vermesinin önünde iki önemli engel / korku vardır. Bunlar; 1- Dış Güçler Korkusu (Ye’cuc metaforu): Bizans, Suriye, Mısır ve Habeşistan’dan oluşan Ehl-i Kitap Bloku ile İran, Irak, Yemen’den oluşan Zerdüşt Bloku arasında sıkışmış olan Mekke müşrik toplumunun en temel endişelerinden biri bu bloklardan gelecek dış tehdit korkusu. (kıssada Ye’cuc adıyla işaret edilmektedir) Zira, Mekke halkı müşrik elebaşıları tarafından Hz.Muhammed’in@ çağrısına icabet etmeleri halinde bu süper güçlerin kendilerini yaşatmayacağı düşüncesi ile korkutuluyordu. Onlara göre Arap kabilelerini güçsüz, etkisiz, birbirini boğazlayan, atomize kabileler halinde yaşamını sürdürmesi süper güçler açısında tehlike arz etmemesi güvenlikleri açısından en iyi yoldu. Şayet Hz.Muhammed’in@ davetine icabet edilerek Arap kabileleri bir araya getirilirse süper güç blokları kendilerine karşı rakip güçler çıkıyor endişesi ile buna müsaade etmeyecekleri ve mutlaka üzerlerine gelecekleri Mekke halkına anlatılıyordu. (Ebu Cehil “biz iman edersek bütün dünyayı karşımıza alırız. O takdirde onlarla nasıl baş ederiz” şeklindeki ifadesine istinaden) Aslında Mekke müşrik ileri gelenleri kendi otoritelerini / şirk sistemini devam ettirmek için bu argümanı kullanıyorlardı ve bu hususta da süper güçlerle iş birliği yapıp halkın üzerine onların korkusunu salıyorlardı. ([2] ) Halbuki peygamberimiz, dış güçlere karşı direniş ve onlara galip gelmenin yolunun şirk sistemini terk etmek ve tevhit sistemine girmek olduğunu anlatıyordu. O, tevhit olunursa süper güçlerin kendilerine asla zarar veremeyeceklerini dolayısıyla, İslam / barış sisteminde bir araya geldikleri takdirde bu endişelerinin / korkularının gideceğini bildiriyordu. Peygamberimiz bu iddiasının gerekçesini de muhtemelen şöyle ortaya koyuyordu; “Sizler şu halinizle elbette bu bloklara karşı koyamazsınız, onlar karşısında varlık gösteremezsiniz. Çünkü her kabilenin ayrı ilahı / putu / hedefi / ideolojisi var. Her kabile kendi ilahının / ideolojisinin / putunun yolundan gidiyor. Birliğiniz, olmadığı gibi birbirinizle sürekli savaş halindesiniz. Birbirinizi boğazlamaktasınız. Bu savaşlarla sürekli kuvvetinizi yitiriyorsunuz. Kabilecilik sizleri atomize ediyor, parçalıyor. Dolayısıyla sizler bu zayıflığınızla süper güçlerin oyuncağı oluyorsunuz. Sizlerin bu şirk sistemini bırakmanız ve her kabileye özgü tanrılar yerine tek bir Allah’a iman ederek şu parçalanmışlığınızı, birbirinizle kavgalı halinizi terk edip bütün kabileleri tevhit edip barışta / İslam’da bir araya gelmeniz zorunluluk arz etmektedir. Bunu gerçekleştirmeniz halinde çok büyük ve güçlü olacaksınız. Böylece de dış güçlere yönelik korkularınızdan kurtulacaksınız.” 2- İç Güçler Korkusu (Me’cuc metaforu): Mekke müşrik halkının iç güvenliğe ilişkin endişe ve korkuları müşrik elitleri oluşturan kabile reisleri ve tüccarlardı. Zira, mevcut toplum düzeni sosyal, ekonomik, kültürel ve dinî yönden önemli iki unsuru ihtiva etmekteydi. Bunlar putperestlik ve kabilecilik idiler ki, bunlar sayesinde sözü geçen kabile reisleri ile tüccarların Mekke toplumunda etkin statüleri vardı. Mekke önemli bir ticaret yolu üzerinde olan bir şehir olması ve din de tüccar sınıfının yararlandığı sosyo-ekonomik bir araç olarak kullanıldığından ayrıca ve en önemlisi de putperest Mekke toplumunda gerçek manada devlet otoritesi olmadığından Müşrik ileri gelenler yani kabile reisleri ile tüccarlar şehirde tek güç sahibi konumunda idiler. Yani bunlar kendi üzerlerinde bir hükümran, kanun koyucu ve denetleyici bulunmaksızın toplumun önderleriydiler ve toplum içerisinde kontrolsüz, sorumsuz, denetimsiz ve sınırsız bir iktidara sahiptiler. Onların yönetimdeki sorumsuzluklarının yanında kabilenin diğer mensupları üzerinde öylesine egemendiler ki bir kabile bireyinin kaderi egemenlerin iki dudağı arasında idi. Zira bir kabile bireyinin kabile dışına itilmesi (bugünkü tabirle vatandaşlıktan çıkarılması / mülteci olması) demek o bireyin ölmesi, yok olması veya köle olması demekti. Bu nedenle Mekke müşrik elitleri halkı toplum dışına itme ile korkutarak etkilemekte ve böylece halkın üzerinde psikolojik baskı kurmakta ve onların Hz.Muhammed’in@ hareketine katılımına engel olmaktadır. ([3] ) Aynı şekilde peygamberimiz; Mekke halkı için tehdit olan iç güçlere (Me’cuc) ilişkin tereddüt ve endişelerin kaynağının da yine şirk sistemi olduğunu ve bu sistemi terk edip tevhit sistemine geçilmediği takdirde iç güvenliğin de sağlanamayacağını bildirmekteydi. Bu iddiasının gerekçesini de muhtemelen şöyle anlatıyordu; “Sizlerin kaderi kendilerini doğuştan imtiyazlı sayan bu müşrik elitlerin keyfine göre belirlenemez. Kimsenin doğuştan gelen imtiyaz ve ayrıcalıkları da olamaz. Allah’ın imtihan için nimetlendirdiği bu ileri gelenler sahip oldukları zenginlikler nedeniyle Allah nezdinde de imtiyazlı değillerdir. Bütün insanlar Allah’ın kullarıdır ve Allah da kullarına yaratılıştan gelen haklar bahşetmiştir. Bu haklar sadece Allah’a kulluğun egemen olduğu, bütün herkesin kendisini O’nun kulu olarak gördüğü ve hiç kimsenin kendisine bir üstünlük, ayrıcalık, seçkinlik ve imtiyaz biçmediği Tevhit toplumunda verilir. İlahi öğretiye dayalı tevhidi dünya görüşü kimseye ayrıcalık ve seçkinlik tanımayan ve güçlünün haklılığına dayanmayan yeni bir sosyal ve politik sistem sunmaktadır. Bu sistem zenginlere zekât, sadaka ve yoksulluğu ortadan kaldırmak için yardımlaşma gibi önemli mali yükümlülükler getirmekte ve hiç kimseye doğuştan gelen dokunulmazlıklar ve imtiyazlar sağlamamaktadır. Yine bu sistem, yöneticiler ile yönetilenler arasında siyasî, sosyal ve ekonomik ilişkileri karşılıklı hukuki kurallara bağlamakta ve keyfiliği ortadan kaldırmaktadır. Toplumun bütün bireyleri bu kurallar ve yükümlülükler ile kayıtlı olmaktadır. Böyle bir toplumsal yapı oldukça güçlü olacaktır ve toplumun tüm bireyleri ezilmişlik, sindirilmişlik ve boyunduruktan kurtulmuş olacaktır. Şahsiyetli nesillerden müteşekkil olacak böyle bir toplum ise kuvvetli, üretken ve çok istikbal vaat eden bir yapıya kavuşacaktır.” Ayrıca peygamberimiz, dışarıdan ve içeriden gelecek tehdit ve tehlikelere (Kıssadaki Yecuc ve Mecuc tehlikelerine) karşı bu toplumları korumak için yapacağı çalışmalardan, göstereceği gayretlerden asla bir menfaat beklemeyecektir. Böylece İslam devletinin dış siyasetinin çerçevesi belirlenmiş oluyordu. Özetle, islam devletinin dış siyaseti oldukça dinamik bir siyaset olacaktı. İslam devletinin çevresinde yer alan toplumlar Kur’an’ın teklif ettiği barış / İslam topluluğuna katılmaya davet edilecek ve bu hususta toplumların endişeleri / tereddütleri / korkuları hiçbir menfaat beklenmeden yapılacak çalışma, gayret ve mücadele ile giderilecek ve bu toplumlar barış / İslam birliğine dahil edilecekti. Bu kıssadan dersini alan İslam halifeleri dillerine yabancı olan ülkeleri fethetme (Irak, İran, Suriye ve Mısır vd.) de onlar için içeriden ve dışarıdan (yecuc ve mecuc) gelecek tehditlere karşı onlara emniyet sağlamaları, onların bu tür korkulardan emin kılmış olmaları onların işlerini bir hayli kolaylaştırmıştır. Fethedilen ülkeler sağlam sözleşmelerle / ahitlerle İslam’a (barış ve güvenlik) girmişler ve hala da bu din üzere halkı devam etmektedir. Halklar bu dinin (barış ve güvenlik) yönetimlerinde tekrar egemen olmasını arzulamaktadırlar. 92- 95- Sonra o (Zülkarneyn), yine bir yol tuttu. Nihayet iki sed / iki dağ arasına ulaştığında daha önceki diğer iki tür kavimden farklı olan ve hemen hemen hiç söz anlamayan bir kavim buldu. Onlar (söz anlamaz kavim) dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Şüphesiz Ye’cuc ve Me’cuc ([4] ) bu ülkede bozgunculuk yapıyor. Onun için, bizimle onlar arasında bir sed karşılığında sana bir vergi versek olur mu?” O (Zülkarneyn) dedi ki: “Rabbimin beni içinde bulundurduğu imkânlar daha hayırlıdır. Haydin siz bana kuvvetle yardım edin de sizinle onların arasında çok sağlam bir sed yapayım.” (Kehf Suresi 92-95) 19.3. Yeni Bir Toplumsal Yapının Kurulması Mekke’nin müşrik yönetimi peygamberimizin yaptığı çevreleme harekâtından sonra teslim olacak ve Mekke fetholunacaktır. İslam topluluğuna katılan Mekke yeni bir toplumsal yapıya evrilecektir. İslam Cumhuriyeti yine durmayacak ve Arap yarımadasındaki tüm kabileleri bu topluluğa katılmaya davet edecektir. Onların katılımıyla iç güvenlik sağlanacak ve arkasından Arap yarımadasının kuzeyine yönelinecektir. Bizans, Mısır, İran, Suriye (Şam) tehditlerini engellemeye yönelik harekatlar düzenlenecektir. Tevhidi bir yapıya bürünen Arap kabileleri için artık Ye’cuc ve Me’cuc tehlikesi kalmayacaktır. İslam toplumundaki anayasal birliktelik / Kitabi birliktelik bunu sağlayacaktır. Böylece halkın İslam / barış topluluğuna girmesinin önündeki korkulardan (Kıssadaki Ye’cuc ve Me’cuc korkusundan) emin olunacaktır. Tabi bu toplumsal yapı için yani Kur’an / kitap çerçevesinde akıllıca / hikmetli / adaletli bir toplumsal yapı için hikmetli metinler (Kıssadaki demir kütleleri / Züberel Hadid ([5] ) taşıma metaforu) toplanacak, üstlenilip taşınacak ve onlara uygun toplumsal yapının oluşturulması için herkes bütün gücüyle çaba / gayret gösterecek (Kıssada üfürme / körükleme metaforu). Fakat yeni bir toplumsal yapı kurmak öyle kolay olmayacaktır. Çünkü kabile toplumunda kabile reislerinin otoritesini tam olarak ortadan kaldırmak oldukça zordur. Kabile reisleri ve zenginlerinin toplumsal dönüşüme direnişleri bir tarafa, kabilenin her üyesi kendisini reisleri ile özdeşleştiriyor ve onu kabile onurunun bir timsali olarak görüyordu. Kabile üyeleri, reislerini atalarıyla duydukları gurur ve kabilelerine bağlılıklarından dolayı diğer reisler arasında imtiyazlı görmek istiyorlardı. Ayrıca Kabile; üyeleri ekonomik, askerî ve sosyal yönden birbirine bağımlı en önemli sosyal organizasyondu. Fakat kabileciliği, kan bağını ve geleneği aşan, iman ve takvayı esas alan bir otoriteyi geçerli kılan bir devlet organizasyonuna dönüştürmek çok büyük çabayı, emeği ve fedakarlığı hatta sıcak gerilimli süreçleri gerektiriyordu. Hele ki şirk sisteminde toplumun aşağı tabakasından sayılanların İslam’ın öngördüğü yeni toplumsal yapıda önemli mevkilerde yer alması, topluluğa yeni katılacak kabile reisleri ve ileri gelenlerce kolay hazmedilecek bir durum değildi. Bu ve bunun gibi nedenlerle yeni toplumsal yapıya adaptasyon süreci sıkıntılı, sıcak ve stresli geçecektir. (Kıssada demirin kızgın akkor haline gelmesi metaforu) Fakat bu gerilimli, kızgın geçen süreçte oluşacak toplumsal bağlar yumuşayacak / gevşeyecek ve tarafların yeni sisteme göre yeni bağlar teşekkül edecektir. (Kıssada demirin kızgın iken yumuşaması metaforu) Nihayetinde ise ilişkilerin İslam’ın öngördüğü esaslara göre sağlamlaştırılması ve kopmaz bağların oluşturulması için Hz.Muhammed@ bu gerilimli, hararetli ortamı soğutacak hikmetli çözümleri üretecektir. (Kıssada su / bakır dökülmesi metaforu) Kur’an’ın / Kitab’ın esaslarına göre yapılacak toplumsal yapıdaki değişiklik sonucu oluşacak toplumsal birlik ve beraberlik (kıssada iki tepenin arasının eşitlenmesi metaforu) hem iç hem de dış tehditleri bertaraf edecektir. Böylece Mekke halkı “korktuklarından emin” olacaklardır. Yani ne İran ve ne de Bizans blokundan herhangi bir saldırı Mekke’ye yapılamayacaktır. (Kıssada set çekilmesi metaforu) Ayrıca peygamberimiz uygulayacağı siyaset ile şirk toplumundaki etkin ve güç sahiplerini yeni sisteme entegre etmeyi başaracak ve Mekke ileri gelenlerinin sınırsız otoritesi kırılmış olacak, bir hukuk devleti inşa edilecek ve toplumdaki sınıfsal uçurumlar yok edilecektir. (Yine kıssadaki iki tepenin arasının eşitlenmesi ile birbirine sağlamca bağlanması metaforu) 96-98- (Zülkarneyn) “Bana, demir kütlelerini / Züberel Hadid bana getirin.” Nihayet iki tepe eşitleştiği zaman “Üfürün!” dedi. Nihayet onu (demiri) bir ateş haline getirince, “getirin bana üzerine su / erimiş bakır boşaltayım” dedi. Artık onlar (Ye’cuc Me’cuc), onu aşmaya güç yetiremediler, onu delmeye de güç yetiremediler. O ([6] ) dedi ki: “Bu (Kitaba dayalı yapılan bu sağlam toplumsal yapı) Rabbimden bir rahmettir. Rabbimin vaad ettiği zaman geldiğinde onu (şirk sistemini) dümdüz / yerle bir yapacaktır. Rabbimin vaadi de haktır.” (Kehf Suresi 96-98) Cenab-ı Hak, müminlerin öğrettiği tarzda hareket etmeleri halinde şirk sistemi için vaat ettiği yıkımın mutlaka geleceğini bildirdikten sonra o yıkımın altında kalan müşriklerin akıbetlerini anlatır. Onların bu dünya da çok büyük bir sarsıntı ve yıkım yaşayacaklarını, arkasından ahirette cehennem ateşiyle cezalandırılacaklarını belirtir. Onların dünyada iken kendilerinin iyi şeyler yaptıklarını zannetmeleri ve doğru yolda olduklarına ait kanaatleri ile kendilerine şefaat edeceklerine inandıkları tüm görüşlerinin yanlış çıkacağını ifade eder. Rezil ve rüsvay bir şekilde cehenneme atılacaklarını haber verir. Diğer taraftan iman eden ve ıslah edici harekette bulunanların ise Firdevs cennetleri ile mükafatlandırılacağını bildirir. 99- 108- O gün onları (şirk koşan kimseleri) birbirini kıran dalgalar gibi çalkalanmaya bırakırız. Sûr’a da üfürülmüştür. Böylece onların (şirk koşan kimselerin) hepsini bir araya toplarız. O gün cehennemi o inkarcılara arz ederiz. Onlar öyle kimselerdi ki; Beni hatırlatan (her şeye) karşı gözlerine bir perde çekilmişti, üstelik onlar dinlemeye (vahye kulak vermeye) de yanaşmıyorlardı. Yoksa o inkarcılar, Benim kullarımı, Ben’den bağımsız olarak, kendilerini savunan veliler edineceklerini mi sandılar? Kuşkusuz cehennemi o inkarcılara bir misafirhane olarak hazırladık. De ki: “Ameller açısından en çok ziyana uğrayanları size haber vereyim mi? Onlar, dünya hayatında iyi işler yaptıklarını sandıkları halde yaptıkları bu çabaları boşa gitmiş olan kimselerdir.” İşte onlar, Rabblerinin ayetlerini ve O’na ulaşmayı inkâr etmiş kimselerdir ve bu yüzden yaptıkları bütün amelleri boşa gitti. Artık kıyamet günü yaptıkları işleri tartıya bile almayız kendilerine hiç değer vermeyiz. İşte bu cehennemi inkâr etmeleri, ayetlerimi ve elçilerimi alaya almaları sebebiyle onlara verilen cezadır. Muhakkak ki iman eden ve ıslah edici eylemlerde bulunanlara içlerinde sürekli kalmak üzere Firdevs cennetleri ikram edilecektir. Onlar, oradan hiç ayrılmak istemezler. (Kehf Suresi 99-108) 19.4. İlahi Sözler Bitmez / Tükenmez Ve İlahi Ses Kesilemez Boykot / muhasara boyunca Mekke’nin müşrik elebaşıları “Muhammed'in bu sözleri bitecek ve sonu gelecektir” Ya da “Sesini kestik, o bitti artık” demişlerdi. Cenab-ı Hak da onların bu sözlerine cevaben sözlerinin asla bitmeyeceğini, denizler mürekkep olsa onlara birçok deniz de ilave edilse yine de bitmeyeceğini ifade ederek İlahi sesin kesilemeyeceğini vurgular. 109-110- “De ki: Rabbimin sözleri için denizler mürekkep olsa hatta bir mislini daha ilave getirsek Rabbimin sözleri bitmeden önce denizler mutlaka tükenirdi.” De ki: “Ben sadece sizin gibi bir beşerim. Ne var ki Bana ilâhınızın ancak tek bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Artık kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa ıslah edici eylemlerde bulunsun ve Rabbine itaatinde, hiç kimseyi ona ortak koşmasın.” (Kehf Suresi 109-110) Sonuç olarak, peygamberimize bildirilen ve mümin kadrolara Zülkarneyn üzerinden öğretilen dış politika şöyle özetlenebilir; 1- İçe kapanık değil, dışa dönük dinamik bir dış politika takip etmek ve bu hususta her türlü imkânı (güç, silah, ordu, …) elde etmeye çalışmak, 2- Komşularıyla Barışta / İslam’da bir araya gelmeye davet ve bu amaçla her türlü imkânı seferber ederek Güç toplamak, 3- Barış / İslam topluluğuna girmeyi kabul edenlere ve kabilesinin mensuplarına zulüm uygulamayanlara dokunmamak, 4- Barış / İslam topluluğuna girmeyi reddedip, şirk ile kendi toplumlarına zulmedenleri bertaraf etmek ve o topluma barışı, huzuru, adaleti getirmek, 5- Tebliğ ile Barış / İslam topluluğuna girmenin gereğinin bir türlü anlatılamadığı Mekke toplumunu ise korktukları hususlarda emin hale getirmek. Bu amaçla; Her türlü iç ve dış tehdit algılarını ortadan kaldırmak. Güven ortamı oluşturmak. Toplumsal dönüşümleri gerçekleştirmek. 6- Barış / İslam topluluğu oluşturmada ve çevresindeki zulüm ve kötülükleri ortadan kaldırmada gerekirse güç / kuvvet kullanmak ama bundan asla menfaat / rant / temin etmemek, sömürmemek. [1] ) Zülkarneyn kimliği konusunda çok çeşitli rivayetler vardır. Ama Arapların literatürüne de girmiş bu destansı hükümdar / peygamber şahıs peygamberimizin hareketi için rol model teşkil etmiştir. Cenab-ı Hakk da O şahıs üzerinden peygamberimizin hareketini betimledi ve peygamberimizi “Zülkarneyn” yaptı. Resulullah’ın “Zülkarneyn [İki Çağ Sahibi/ çağlara damga vuran]” oluşu; geliştirdiği hareketin büyüklüğü ve hem kendi çağını hem de sonraki çağları etkilemiş olmasıdır. Öyle ki Müslümanlar daha sonraki yıllarda takvimlerini bile onun hareketine göre ayarlamışlardır ve Onun hicretini takvimlerinin başlangıç yılı olarak kabul etmişlerdir. Böylece olaylar “HÖ [Hicretten Önce]” ve “HS [Hicretten sonra]” diye sınıflandırılarak tarihe girdi. Tıpkı “MÖ [Milattan önce] ve “MS [Milattan sonra]” ifadelerindeki “Milat” gibi, “Hicret” olayı da tarih düzleminde iki ayrı çağa işaret eden bir referans noktası olarak kabul edildi. [2] ) Not:Grekçe’de Ye’cuc’ün anlamı da tanrıların / güçlerin kendi arzu ve istekleri doğrultusunda sevk edilmesidir.(A.A) [3] ) Not: Mekke müşrik elitleri Grekçe’deki “Me’cuc”ün etki altına almak ve psikolojik baskı uygulamak anlamını icra etmekteydiler. (A.A) [4] ) Yecuc: Grekçe kökenli kelime ve “Tanrıları kendi arzu ve istekleri doğrultusunda sevk eden” anlamına gelmektedir. Bizim tercih ettiğimiz anlamda ise süper güçler (İRAN / BİZANS) ve bu güçlerin korkusunu besleyen Kureyşin ileri gelenlerini temsil etmektedir. Mecuc: Grekçede “ İnsanlar üzerinde etki yapan, psikolojik baskı oluşturan” anlamına gelmektedir. Bizim tercih ettiğimiz anlamda ise Kureyş’in kabile ve şirk sistemindeki İleri gelenlerin toplum üzerindeki baskısını temsil etmektedir. Bugün için ise “ kendi silah ve para güçleri ile hem Allah’a başkaldıran (yecuc) hem de insanlara güç kullanarak tahakküm eden (mecuc) egemen güçler …”.( Ö.R. Doğrul- Tanrı buyruğu) [5] ) Züber” sözcüğü “parça, kütle” anlamında kullanıldığı gibi, “kitap, küçük kitap, broşür, yazılı notlar” anlamında da kullanılır. Davud peygambere verilen kitabın adı olan Zebur da bu sözcükle aynı kökten gelmektedir. Hadid” sözcüğü “demir” anlamında olduğu gibi, “keskin zeka, keskin görüş, göz keskinliği, basiretli ” anlamında da kullanılmaktadır. Böylece “Zübere’l-hadid” tamlamasını, bu anlam doğrultusunda değerlendirdiğimizde, cümlenin anlamı da “keskin zekânızın notlarını bana getirin” demek olur. Diğer bir ifadeyle “ keskin zekalı / basiretli / hikmetli teklif metinlerini bana getirin” demektir. ( Hakkı Yılmaz- http://www.istekuran.com/index.php/69-kehf-suresi) [6] ) NOT: Burası tam bir geçiş kısmıdır. Yani Zülkarneyn kıssasından peygamberimizin içinde bulunduğu topluma geçiştir. Bu nedenle O zamirinin Resulullaha raci kılınması pasajın akışına en uygun düşmektedir.(A.A)

  • Bölüm 9:Habeşistan'a Hicret | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 9 HABEŞİSTAN’A HİCRET Peygamberimiz başlattığı hareketinin geleceği konusunda endişelenmektedir. Zira 1. Habeşistan hicretinden sonra yaşanan siyasi başarısızlığın sonrasında Mekke halkından kendi saflarına geçiş azalmış ve müşriklerin baskısı daha da artmıştır. Bir taraftan halk üzerinde şiddet uygulamaları diğer taraftan müminlere boykot tehditleri Mekkeliler üzerinde derin etki yapmakta ve davete icabet etme konusunda onlarda tereddütler yaratmaktadır. Bu bunalımı aşmanın iki yolu vardı. Birincisi Mekke’nin müşrik elebaşılarından bazı şahsiyetlerin Hz. Muhammed @ safına geçmesi. Diğeri ise Mekke’deki baskı ve zorlayıcı ortamdan kurtulmak için başka mekanlara hicret etmek. Birinci seçeneğin gerçekleşmesi için Hz. Muhammed @ kendisine yardımcı göndermesini Cenab-ı Hak’tan niyaz eder. Mücadelesini devam ettirebilmek için kendisine destek olacak müşrik elitlerin ağır toplarından olan iki Ömer’den birisinin (birisi Ebu Cehil diğeri Hz. Ömer) iman etmesi için dua eder. İkinci seçenek ise Mekke halkından “kararsızların / araftakilerin” iman etmeleri halinde baskı ve zorluklara muhatap olmayacakları bir ortamın hazırlanmasıdır. Daha önce 1. Habeşistan hicretinde yaşananlar da dikkate alınarak 2. Habeşistan hicreti hazırlıklarına başlanır. Bu hazırlıklar hicret edecek müminlerin gittikleri yerde nasıl davranacakları ve hangi bilgi birikimine sahip olmaları gerektiği kapsamında idi. Bu kez de Mekke müşriklerinin oyununa gelinirse ikinci bir siyasi yenilgiyi bu hareketin kaldırması mümkün değildi. Muhakkak başarılı olunması gerekliydi. Diğer taraftan Mekke müşrik elebaşıların yalan haberlerle aynı numarayı yaparak muhacirleri geri getirmeyi denemeyeceği açıktı. Zira mümin muhacirler aynı numarayı yutmayacaktı. Fakat bu kez Mekke müşrik elebaşıların Habeşistan kralını ve çevresini muhacirler aleyhine kışkırtıp onların sığınma taleplerini reddetmesini ve muhacirleri kendilerine teslim etmesini isteyecekleri aşikardı. Bunu sağlamak için onlar önce hediyeler, ticari ilişkilerde iyileştirmeler teklif ederek Habeşistan yöneticilerinin huzuruna çıkacaklar, daha sonra ise müminlerin dünya görüşlerinin hem Mekke hem de Habeşistan’ın dünya görüşlerine ters olduğu üzerinden hareket edileceği görülüyordu. Bu nedenle Rabbimiz elçisine rehberlik edip muhacirlerin hazırlıklı olmalarını sağladı ve Meryem suresini inzal etti. Meryem suresinde Hz. Muhammed’in @ kendisine yardımcı göndermesine yönelik niyazına cevap verildiği gibi Hz. İsa’nın babasız doğumunun Cenab-ı Hak açısından yaratmanın türlerinden bir tür olduğu konusu işlenir. Bu fikirden yola çıkarak Hz. İsa’ya asla ilahlık sıfatının verilemeyeceğini anlatmak için sure Hz. Yahya’nın @ doğum olayını anlatan Hz. Zekeriyya @ kıssası ile başlar. Hz. Yahya’nın @ doğum olayının Hz. İsa’nın @ mucizevi doğum olayı ile bağlantısı incelenecek olursa; bu kıssa ile Cenab-ı Hakk’ın yaratma hususunda bir tek yolunun olmadığı, O’nun yaratma şekillerine sınır konulamayacağı anlaşılır. Nasıl ki Hz. Adem’i @ topraktan, babasız ve anasız yaratmışsa, Hz. İsa’yı @ da babasız olarak neden yaratamasın? Ya da nasıl ki Hz. Zekeriya @ gibi yaşlanmış ve cinsel gücü kalmamış bir erkekten ve gençliğinden beri kısır olan artık menapoza girmiş karısından çocuk olması imkânsız görünse de tarihte böyle bir olay vuku bulmuşsa, Hz. İsa @ da babasız dünyaya gelebilir. Bu tür olaylar Cenab-ı Hak açısından kolaydır. Fakat asıl şaşılması gereken, bu olay sonucunda yaratılanı yaratana nispet edip ilahlaştırmaktır. Nasıl ki ne Hz. Âdem @ ne de Hz. Yahya @ mucizevi (normal doğum harici) doğumları nedeniyle insanlarca ilahlaştırılmıyorsa Hz. İsa’nın @ ilahlaştırılması da yanlıştır. Aslında bu kıssalar aynı zamanda Hz. Muhammed’in @ tevhit hareketinin geleceğinden endişe etmesi nedeniyle Cenab-ı Hakk’tan destekçi göndermesi için yaptığı duanın kabul olunduğu ve destekçilerin gönderileceğinin bir ihbarı şeklinde de görülebilir. Söz konusu ihbar çok kısa bir süre sonra Hz. Hamza ile Hz. Ömer’in iman etmeleri şeklinde tecelli etmiştir. Müminlerin Habeşistan’a ikinci kez hicret hazırlıkları kapsamında inzal olan bu sure, hicret eden Cafer bin Ebu Talip tarafından Necaşi ve Hristiyan otoritelere müminlerin Hz. İsa’nın @ doğasına bakış açısını izah etmek için okunmuştur. Sure önce Hz. Zekeriya @ kıssasını anlatmayla başlar. Bu kıssada Hz. Zekeriya @ davasını devam ettirecek bir oğul vermesi için Allah’a niyazı eder. Aynı endişe Hz. Muhammed’de @ vardır ve o Cenab-ı Hak’ka tevhit hareketine destek olması için bir yardımcı vermesini yürekten dua eder. Hz. Zekeriya @ niyazda bulunurken bu niyazının neredeyse imkansızlığını da düşünmektedir. Zira hem kendisi ihtiyarlamış hem de karısı gençliğinden beri kısır ve şimdi de ihtiyardır. Yani oğlunun olması biyolojik olarak normal şartlarda imkânsız görünmektedir. Hz. Zekeriya’nın @ oğul istemesinin asıl sebebi bir evladının olmasından ziyade, davasını devam ettirecek, yoluna varis olacak bir şahsiyeti istemesidir. Hz. Muhammed’de @ oldukça zor durumdadır. Zira hareketine katılımlar neredeyse durma noktasına gelmiştir. Bu duraksamayı açmak için imkânsız olduğunu düşünse de Ebu Cehil’in ya da Hz. Ömer’in yani Mekke’de güçlü bir otoriteye sahip olan kişi ve/veya kişilerin kendisine destekçi olmasını istemektedir. Ebu Cehil, müşriklerin baş aktörü, Hz. Ömer ise Mekke müşrik yönetiminin Dışişleri Bakanı pozisyonunda ve kendisinin en azılı düşmanlarından birisi idi. Hz. Hamza ise kendi amcası olmakla birlikte kendi saflarına katılmamış ama ‘aslan avcısı’ sıfatıyla Mekke’de kendisinden çekinilen bir şahsiyetti. Yani Hz. Muhammed @ aynı Hz. Zekeriya @ gibi normal şartlarda imkânsız olanı istemektedir. Fakat davasının devamı için başka yapacağı bir şey yoktur. Allah için ise hiçbir şey imkânsız değildir. Rahman Rahim Allah Adına 1-6- Kaf. Ha. Ya. Ayn. Sad. (Bu,) Rabbinin, kulu Zekeriya’ya olan rahmetinin anılmasıdır. Hani o, yürekten Rabbine seslenerek şöyle demişti: “Ey Rabbim! Doğrusu, artık kemiklerim gevşedi, saçlarım ağardı. Ama ey Rabbim, şimdiye kadar Sana yönelttiğim duada cevapsız bırakıldığım hiç olmadı. Doğrusu ben, arkamdan iş başına geçecek olan yakınlarımdan endişe ediyorum. Karım da kısırdır. Tarafından bana bir veli (yardımcı) bağışla. Ki o bana varis olsun; Yakup hanedanına da varis olsun. Rabbim, onu rızana layık kıl! (Meryem Suresi 1-6) Cenab-ı Hak, Zekeriya’ya @ Yahya adında bir evlat vereceğini müjdelediği zaman O bu müjdeye inanamaz ve bunun için bir işaret vermesini ister. Cenab-ı Hak da üç gün süre ile hiçbir şey konuşmamasını bildirir. O’da bu emri yerine getirir ve kavminden kime rast gelirse ve kendisine ne söylenirse söylensin karşılık vermez ve susar. Bu kıssadan aldığı talimat ile Hz. Muhammed’de @ Ebu Cehil’in kendisine en ağır hakaretlerde bulunmasına rağmen ona karşılık vermeyip susar. Cenab-ı Hak, tıpkı Hz. Zekeriya’ya @ Hz. Yahya’yı @ davasını sürdürmesi için ihsan ettiği gibi Hz. Muhammed’e @ de Hz. Hamza’yı ihsan etti ve onun iman etmesi için gereken ortamı hazırladı ve iman etmesini sağladı. 9.1. Hz. Hamza’nın İman etmesi Siyer kaynakları ([1] ) Hz. Hamza’nın Hz. Muhammed @ ın saflarına katılışı olayını şöyle anlatır; “Hz. Muhammed @ bir gün Safa tepeciğinin yanında oturduğu sırada, Ebu Cehil ile Adiyy b. Hamrâ ve İbn Es da oraya uğradılar. Ebu Cehil Peygamberimiz (a.s.) a sövüp sayarak kendisini çok incitti. Peygamberimiz (a.s.) ise ona hiçbir şey söylemedi, kalkıp evine gitti. Abdullah b. Cüd'an'ın azadlı kölesi bir hatun, evinden, Ebu Cehil'in bütün söylediklerini işitmişti. Çok geçmeden, Hz. Hamza, yayı omzunda olduğu halde, avlanmaktan dönüp oraya geldi. Kendisi avcı idi, daima avlanmaya giderdi. Avlanmaktan döndüğü zaman, Kâbe’yi tavaf etmedikçe, sonra da Kureyşlilerin toplantı yerine uğrayarak onları selamlayıp kendileriyle biraz konuşmadıkça, evine gitmezdi. Hz. Hamza, Kureyş yiğitleri arasında en şerefli ve en güçlü olanı ve kendisinden en çok korkulanları arasında idi. Hz. Hamza Kâbe’ye doğru giderken, azadlı cariye ona: ‘Ey Umâre'nin babası! Kardeşinin oğlu Hz. Muhammed'e biraz önce Ebu'l-Hakem Amr b. Hişam tarafından yapılan kötülüğü görmüş olsaydın, sen hiç dayanamazdın. Onu orada otururken bulup sövdü saydı, hoşuna gitmeyecek şeyler söyledi, sonra da dönüp gitti. Hz. Muhammed ise ona hiçbir şey söylemedi’ dedi. Yüce Allah Hz. Hamza'nın iyiliğini dilediği için, kendisi, kadının söylediği şeylerden son derece öfkelendi ve hemen Ebu Cehili bulmak için Mescid-i Haram'a girdi. Ebu Cehil'in Kureyş’lilerden bir cemaat arasında oturduğunu gördü, ona doğru vardı. Başucuna dikildi, hemen yayını kaldırıp onun başına şiddetle vurdu. Başını fena halde yaraladı. ‘Sen misin ona sövüp sayan? İşte, ben de onun dinindeyim! Onun söylediğini söylüyorum! Gücün yetiyorsa, o yaptıklarını bana da yap bakayım’ dedi. Ebu Cehil'in mensup bulunduğu Mahzum oğullarından bazı kimseler, Hz. Hamza'ya karşı Ebu Cehil'e yardım etmek üzere ayağa kalktılar, Fakat Ebu Cehil kendi kavminden olanlara: ‘Bırakın Ebu Umâre'yi Vallahi ben onun kardeşinin oğluna çok kötü sövüp saymıştım’ dedi Hz. Hamza ertesi günü, sabahleyin Peygamberimiz (a.s.) ın yanına vardı. Ve müslüman oldu.” Yukarıdaki anlatımda da görüldüğü üzere Hz. Hamza’nın iman etmesi tamamen kabile asabiyesinin verdiği hissi bir olay üzerine gerçekleşmiştir. Kabile asabiyesi nedeniyle ilan edilen tarafgirlik daha sonra Hz. Hamza’nın yeğenine karşı yüreğinin yumuşamasına neden oldu. Onun kalbi merhametle doldu ve gerçekten iman ettiğini gelip yeğenine bildirdi. Bu olaylar zincirinde susma orucu talimatını Hz. Muhammed @ yerine getirmiş ve Hz. Zekeriya’ya @ davasını devam ettirecek oğul nasıl mucizevi bir şekilde ihsan edildiyse Hz. Muhammed’e @ de hareketini devam ettirecek Hz. Hamza ihsan edilmiştir. 7-11- (Allah şöyle buyurdu:) “Ey Zekeriya! Biz sana bir delikanlı müjdeleriz ki, onun adı Yahya’dır. Daha önce ona kimseyi adaş yapmadık.” Zekeriya: “Rabbim!” dedi “karım kısır olduğu, ben de ihtiyarlığın son sınırına vardığım halde, benim nasıl delikanlım olabilir?” Allah: “İşte böyle, dedi; Rabbin: O bana kolaydır. Daha önce, sen hiçbir şey değilken seni de Ben yaratmıştım” buyurdu. O (Zekeriya): “Rabbim!” dedi, “(delikanlım olacağına dair) bana bir işaret ver.” Allah: “Sana işaret, sapasağlam olduğun halde üç gün insanlarla konuşmamandır” buyurdu. Bunun üzerine Zekeriya, mabette kavminin karşısına çıkarak onlara: Sabah akşam / her zaman tesbih etmelerini vahyetti. (işaret etti) (Meryem Suresi 7-11) İlginçtir Hz. Hamza ile Hz. Yahya’nın @ karakterleri birbirine çok benzediği gibi sonları da birbirine çok benzer. Her ikisi de şehit olmuştur. Her ikisi de düşman saflarındaki ve emir sahiplerinden olan bir kadının kışkırtması sonucu şehit edilmiştir. Her ikisi de takvalı / vakarlı şahsiyetlerdi fakat asla zorba değillerdi. 12-15- “Ey Yahya! Kitab’a vargücünle sarıl!” (dedik) ve henüz sabi / şirki terk etmiş iken ona (ilim ve) hikmet verdik. Tarafımızdan ona sevgi / kalp yumuşaklığı / merhamet ve arınmışlık da (verdik). O, çok takvalı bir kimse idi. Ana-babasına çok iyi davranırdı; o, isyankâr bir zorba değildi. Doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağı gün ona selam olsun! (Meryem Suresi 12-15) Hz. Muhammed’in @ duasına karşılık güçlü bir şahsiyetin mümin olacağının müjdesi Hz. Zekeriya’ya @ verilen müjde metaforunda verildikten sonra sıra Hz. İsa’nın mucizevi doğumu kıssasına gelir. Habeşistan’a yapılan ilk hicrette muhacirlerin en büyük zorluk çektiği husus Habeşistan rejiminin temelini oluşturan Kilisenin yapısı ve bu yapının bağrından doğduğu teslis düşüncesi idi. Bu düşünce Hz. İsa’nın @ doğası ile ilgiliydi. Bu düşünceye göre, Kilise Hz. İsa’nın @ temsilcisi idi ve Hz. İsa da @ Allah’ın oğlu idi. Her ne kadar bu düşünce Bizans’taki kadar güçlü değilse de yine de yönetimde hayli etkin olan Habeşistan kilisesi, bu düşünceyi oldukça benimsemişti. Zira bu düşünce sayesinde Habeşistan iktidarına Allah’ın oğlu adına ortaktı. Kilise ruhbanları açısından bu düşünce devlet yönetiminden pay almak için çok önemliydi. Fakat diğer taraftan Necaşi ve onun gibi bu teslis inancına dolayısıyla kilisenin iktidara ortak olmasına karşı çıkan siyasi otoriteler de mevcuttu. Hatta kendi aralarında bir çekişmenin / mücadelenin var olduğu da söylenebilir. Daha önce hicret edip geri dönmüş müminler, Hz. İsa’nın @ doğasına getirilen yorumdan kaynaklanan ve yönetime yansıyan bu konu hakkında net bir bilgiye sahip değillerdi. İlk hicretlerinde karşılaştıkları bu duruma ait bilgi ve yapıları Mekke’ye geri döndüklerinde Hz. Muhammed’e @ bildirmişlerdi. Cenab-ı Hak ikinci kez hicret için müminleri tekrar Habeşistan’a göndermeye hazırlanan elçisine bu konuda müminleri donanımlı hale getirmesi için Hz. İsa’nın @ doğum olayı konusunda Meryem suresindeki ilgili ayetleri inzal etti. Çünkü hicret gerçekleştiğinde Mekke müşriklerinin bu kez Necaşiye elçiler gönderip muhacirleri geri iade etmesini talep edeceklerdi. Taleplerinin Necaşi tarafından kabul edilmesi için Necaşi’ye ve çevresindeki etkin kimselere hediyeler sunacaklar, ticaret hacimlerinin artırılması teklifinde bulunacaklar ve sonunda muhacirlerin dünya görüşlerinin her iki taraf için de zararlı görüşler olduğu üzerinde duracaklardı. Necaşi’nin muhacirlere sahip çıkması için Mekke müşriklerinin bu taleplerini reddetmesinin sağlanması gerekli idi. Bunu yaparken Necaşinin kendi çevresindeki otoriteler karşısında da zayıf kalmaması gerekmekteydi. Bu nedenle muhacir müminlerin hem kendilerini gayet iyi bir şekilde savunmaları hem de Necaşi’nin devletteki diğer otoritelere karşı kendi inançlarını / dinlerini doğru bir şekilde savunmaları şarttı. Bu konudaki sahip olunacak bilgi ve donanım Habeşistan’a gidecek muhacirler için çok önemliydi. Hz. İsa’nın @ doğasına yönelik sorulacak sorulara verilecek cevaplar müminlerin oradaki kaderlerini belirleyecekti. Cenab-ı Hak, Meryem suresinde nazil ettiği kıssa ile müminlerin ihtiyacını giderdi ve gerçeğin ne olduğunu da ortaya koydu. Anlatılan kıssa ile hem hristiyanları Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu inancına sürükleyen onun mucizevi doğum olayı anlatıldı hem de bu mucizevi doğumun Allah’ın yaratma çeşitlerinden birisi olduğu vurgusu ile Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olmasının yanlış olduğu belirtildi. Cenab-ı Hakk’ın yaratıcı olması nedeniyle oğul edinmekten münezzeh olduğu, Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu inancının da şirk olduğu belirtildi. Böylece O’nun oğlu iddiası ile Kilisenin Hz. İsa’yı @ temsilen kutsal bir statü ile yönetimde yer almasının da yönetimde oluşan bir şirk olduğu belirtilmiş oldu. Şirk sisteminin hangi formda olursa olsun doğru olmadığı net bir şekilde ifade edildiği için bu suredeki anlatımlardan her ne kadar Kilise otoriteleri hoşnut olmayacak olsa da söylemin dayandığı argüman kuvvetli olunca muhalefet etmek için ellerinde bir delil de bulunmayacaktı. Zira işin hakikatı buydu. Bu durumda hicret eden müminler Necaşi’nin yanında yer almış olacaklar ve Necaşi’nin eli bu ayetlerle güçlenmiş olacaktı. Hz. Muhammed @ Habeşistan Kralı olan Necaşi’yi gayet iyi tanıyordu. O’nun adalet sahibi ve tevhit ehli olduğunu bildiği için mümin muhacirlerin orada güvende olacaklarından ve diğer maddi ihtiyaçlarının da karşılanacağından emindi. Ayrıca muhacir müminler bir şekilde Kral Necaşi’nin huzuruna çıkmak ve Habeşistan’a hicret etmelerinin nedenleri sorulduğunda bu nedenleri devlet erkanı huzurunda açıklamak durumunda kalırlarsa, ellerinde bu nedenleri açıklayan bir metin olması gerekiyordu. Meryem Suresi hicret edecek müminlerin ihtiyaç duyduğu bu metni de içerecek şekilde Cenab-ı Hak tarafından elçisine inzal edildi. Meryem suresi bir yönüyle Mekke’de olup bitenleri anlatırken diğer bir yönüyle de muhacirlere karşı gerek Mekke’den gelecek müşrik elçilerin gerekse de Kilise mensuplarının kışkırtıcı argümanlarına cevap verebilecek muhtevaya sahip olarak nazil oldu. Habeşistan’a hicret edildiği zaman Hz. İsa’nın @ doğası hakkında nasıl bir inanca sahip oldukları herhangi bir şekilde gündeme geleceği zaman okunmak üzere inzal olan mucizevi doğum olayı özetle şöyle anlatılır; “Hz. Meryem tapınağın doğu tarafında inzivaya çekilir. Cenab-ı Hak kendisine bir meleği elçi olarak gönderir. Bu melek Hz. Meryem’e insan suretinde görünür. Hz. Meryem çok korkar. Elçi melek kendisinden ona bir zarar gelmeyeceğini sadece Cenab-ı Hakk’ın kendisine bir oğlu olacağının müjdesini vermek için gönderildiğini bildirir. Bu kez Hz. Meryem büyük bir şaşkınlık yaşar ve hayret içinde bunun imkânsız olduğunu zira hiçbir erkekle ilişkisinin olmadığını belirtir. Ama elçi melek bu oluşun normal yollardan değil mucizevi bir oluş olacağını bildirir. İlave olarak da bu varoluş nedeniyle doğacak oğlanın insanlara önder olacağını insanlara rahmet olacağını da bildirdikten sonra bunun Allah tarafından kararlaştırılmış bir şey olduğunu ve kimsenin bunu engelleyemeyeceğini ifade eder ve gider. Hz. Meryem bir süre sonra hamile kalmıştır. Hamileliği ilerleyince insanlardan uzak ıssız bir yere çekilir ve doğum sancıları tuttuğunda doğumdan sonra bu çocuğu insanlara nasıl açıklayacağının endişe ve korkusu içindedir. Ölüp gitmeyi ve bunları hiç yaşamamış olmayı arzular. Fakat Cenab-ı Hak, onu yalnız ve çaresiz bırakmaz. Hemen ona moral ve motivasyon için şöyle seslenilir; ‘Sen kendinin kötü kadın olarak anılacağın ve çirkin bir iş işlediğin zannedilerek lanetle aşağılanarak anılacağın düşüncesini bir kenara at. Bu düşünce ile ölmeyi falan dileme. Sen bütün çağlar boyu çok iyi olarak ve övgüyle anılacaksın. Bu nedenle sakın tasalanma. Hemen yanında ikram edilen hurma ağacının meyvelerinden ye, iç’ denilir. Kısa bir süre sonra doğum gerçekleşir ve ‘Hadi gözün aydın olsun kurtuldun, geçmiş olsun’ diye seslenilir. ‘Şayet birisiyle karşılaşacak olursan da onun sorularına asla yanıt verme. Sadece oğlunu işaret et. Susma hakkını kullan.’ diye de ilave edilir. Hz. Meryem kendisine verilen talimatları yerine getirir. Çocuğunu alıp şehre döner. İnsanlar onun zina sonucu bir çocuk doğurduğunu zannederler ve hemen aile efradına leke getirdiği şeklinde suçlamalara başlarlar. O ise suçlamalara cevap vermez ve susma hakkını kullanarak sadece çocuğunu işaret eder. Onlar ise bu cevap karşısında çok şaşırırlar. Suçladıkları Hz. Meryem susuyor, konuşmuyor ve soruların cevabı için doğurduğu çocuktan en iyi cevabı alacaklarını işaret ediyordu. Zaman içerisinde Hz. İsa @ büyür, yetişir ve Peygamber olarak seçilip gönderilir. O, kendilerini üstün, yüce ve aziz gören fakat her türlü günah ve pis işlerin içine batmış kavminin ileri gelenlerine karşı kendisinin Allah tarafından elçi olarak seçilip gönderildiğini ve kendisine rehber olarak da kitap verildiğini söyler. O, kendisinin elçiliğine rağmen Allah’ın bir kulu olduğunu, daima iyilik, ıslah, güzellik yolunda ve arınma yolunda olduğunu haykırır. Asla gururlu, kibirli, zorba olmadığını ve annesine saygılı olduğunu söyler. Hz. İsa’nın @ bu sözleri aslında muhatabı olan kendi zamanındaki zorbalara, kendini tanrı gören zalim, aşağılık, çirkin ve kirli işler yapanlara bir cevap teşkil eder. Böylece annesine yıllar önce yaptıkları suçlamalara cevap verilmiş olur. Hz. Meryem’in ona sorun diye çocuğa işaret etmesinin sebebi de böylece anlaşılır.” Anlatılan bu kıssa ile hem kendini kutsal, hatasız ve dolayısıyla gurur ve kibir içerisinde yönetimden pay almak isteyen kilise mensuplarına bir cevap verilecekti hem de mucizevi doğumu bahane ederek Hz. İsa’nın ilahi bir doğaya yani Allah’ın oğlu olduğu düşüncesine ulaşılamayacağı ortaya konulacaktı. 16-34- (Resulüm!) Kitap’ta Meryem’i de an. Hani o, ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmişti. Meryem, onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Derken, biz ona ruhumuzu / elçimizi gönderdik de o, kendisine tastamam bir insan şeklinde göründü. Meryem dedi ki: “Senden, çok esirgeyici olan Allah’a sığınırım! Eğer Allah’tan sakınan bir kimse isen (bana bir zararın dokunmaz)”. (Elçi:) “Ben, yalnızca, sana tertemiz bir delikanlı armağan etmek için Rabbinin bir elçisiyim,” dedi. Meryem: “Benim nasıl oğlum olabilir? Bana hiçbir insan dokunmadı. Ben bağy / isyankâr / azgın da değilim” dedi. (Elçi:) “Öyledir,” dedi; (zira) Rabbin buyurdu ki: “Bu bana kolaydır. Hem biz onu insanlara bir delil / şahit / önder ve bir rahmet kılacağız.” Bu, hüküm ve karara bağlanmış bir iş idi. Sonunda o(Meryem) ona (delikanlıya) hamile kaldı. Bunun üzerine onunla (karnındaki çocukla) uzak bir yere çekildi. Doğum sancısı onu bir hurma ağacına (dayanmaya) sevk etti. “Keşke” dedi, “bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!” Aşağısından ona şöyle seslenildi: “Tasalanma! Rabbin senin alt yanında bir su arkı vücuda getirmiştir. Hurma dalını kendine doğru silkele ki, üzerine taze, olgun hurma dökülsün. Ye, iç. Gözün aydın olsun! Eğer insanlardan birini görürsen de ki: ‘Ben, çok merhametli olan Allah’a oruç adadım; artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım.’” Nihayet onu (kucağında) taşıyarak kavmine getirdi. Dediler ki: “Ey Meryem! Hakikaten sen acayip / şaşırtıcı bir şey yaptın! Ey Harun’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir insan değildi; annen de bağy / azgın değildi.” Bunun üzerine Meryem çocuğu gösterdi. “Biz, dediler, beşikteki bir sabi ile nasıl konuşuruz?” Dedi ki “Ben, Allah’ın kuluyum. O, bana Kitab’ı verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, O beni mübarek kıldı; yaşadığım sürece bana salatı (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetlerini üstlenmeyi) ve zekâtı emretti. Beni anneme saygılı kıldı; beni bedbaht bir zorba yapmadı. Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağım gün esenlik banadır.” İşte İsa, Meryemoğlu. . . Hakkında şüpheye düştükleri gerçek budur! (Meryem Suresi 16-34) Hz. İsa’nın mucizevi doğumundan yola çıkarak O’nun ilahlaştırılmasının yanlış olduğu ve Cenab-ı Hakk’a evlat edinme gibi bir eksikliğin yakıştırılamayacağı Meryem Suresinin müteakip ayetlerinde zikredilir ki Habeşistan’a hicret edecek müminler bunları gittikleri yerde okusunlar. Böylece oradaki Hristiyan grupların tartışmalarında müminlerin hangi tarafta durduğu da net olarak bildirilsin. Bu ayetlerde daha da ileri gidilerek Hz. İsa’nın “Allah’ı yegâne rab edindiğini ve herkesin rabbi olduğunu” bildirdikten sonra herkesin sadece O’na kulluk etmesi gerektiği vurgulanır. Böylece Habeşistan’daki Kilise otoritesinin Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu ve kendilerinin de Hz. İsa’nın temsilcisi olduğu iddiası ile iktidardan pay alarak yönetimde tevhit yerine şirk oluşturma sevdasına yol verilmemesi gerektiği bildirilecektir. Yani yönetimde ne Mekke’deki gibi Allah’ın kızları anlayışıyla Tanrıçalar modelli bir şirk sistemi ne de Allah’ın oğlu anlayışıyla teslis modelli bir şirk sistemine yeşil ışık yakılmaz. 35-40- Bir oğul edinmek Allah'a asla yakıştırılamaz; sınırsız yüceliğiyle O böyle bir şeyin üstünde, ötesindedir! O bir şeyin olmasına hükmettiği zaman, ona yalnızca “Ol!” der -ve o (şey hemen) oluverir! (İsa şunu da söyledi:) Muhakkak ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O'na kulluk ediniz. İşte doğru yol budur. Sonra guruplar kendi aralarında ayrılığa düştüler. Büyük güne şahit olunduğu zamanda vay o kafirlerin haline! Onlar, bizim huzurumuza çıkacakları gün, neler görüp işitecekler! Fakat o zalimler bugün açık bir sapıklık içindedirler. (Resulüm!) Sen onları pişmanlık ve üzüntü günü hakkında uyar. Çünkü onlar hâlâ umursamazlık gösteriyor ve (o Gün'ün geleceğine) inanmıyorlar. Yeryüzüne ve onun üzerindekilere ancak biz varis oluruz (her şey gider, biz kalırız) ve onlar ancak bize döndürülürler. (Meryem Suresi 35-40) Habeşistan’a hicret edecek müminlerin gittikleri yerde Hz. Muhammed’i @ de anlatmaları ve kendilerinin onu izlemeleri nedeniyle memleketlerinde baskıya maruz kaldıklarını ve yurtlarını terk etmek zorunda kaldıklarını muhataplarına anlatmaları gerekiyordu. Bu anlatımlar için Cenab-ı Hak, onlara yine aynı surenin müteakip ayetlerinde Hz. İbrahim’in @ mücadelesini kıssa olarak nakleder. Bu kıssa ile Mekke’deki mücadele arasında metafor yapar; “Nasıl ki Hz. İbrahim @ doğruluk ve dürüstlük abidesi bir peygamberdir, Hz. Muhammed’de @ aynı özelliklere sahip bir peygamberdir. O öylesine doğru ve dürüsttür ki daha ona peygamberlik görevi verilmeden önce onun Mekke’deki lakabı “Hz. Muhammed’ül Emin” dir. Hz. Muhammed @ de tıpkı Hz. İbrahim @ gibi kavminin son derece nazik bir üslup ile şirk sistemini terk etmesini ister. Bu sistemin kendilerine bir fayda getirmediği, toplumun sorunlarını çözmediği gibi, kavimlerini felakete götürdüğünü bildirir. Bu nedenle toplumunu felaketten kurtarmak için kendisine inzal edilen tevhidi dünya görüşünü benimsemelerini ister. Yine nasıl ki Hz. İbrahim @ babasına en nazik hitabıyla şeytana itaat etmemesini ve onun Allah’a asi olduğunu ve Allah’ın ise insanlara son derece merhametli olduğunu söylediyse aynı şekilde Hz. Muhammed @ de kendi kavminin büyüklerine Şeytan Ebu Cehil ve onun gibilere itaat etmemesini bu metaforla bildiriyor. Cenab-ı Hakk’ın Mekke insanına merhameti nedeniyle gönderdiği ilahi öğretiye uymalarını, Allah’a asi olan Şeytan Ebu Cehil’i takip etmemelerini aynı metafor ile öğütler. Aksi takdirde O’nun Mekke halkının zarar görmesinden korktuğunu bildirir. Bunun üzerine Mekke’nin müşrik elebaşıları, şirk sisteminin devamından yana tavır koyduklarını ve Hz. Muhammed’in @ rejimi değiştirmek istemesine karşı durduklarını bildirirler. O’nun Tevhidi Dünya Görüşünü rejim olarak getirmeye çalışmasına onların engel olmaya çalıştıklarına değinirler. Bu amaçla o müşrik elitlerin ona ve bağlılarına olmadık işkence, baskı ve şiddeti uyguladıklarını belirtirler. Mekke elitlerinin bu hareketleri babasının Hz. İbrahim’i taşlaması metaforu ile bildirilir. Fakat tıpkı Hz. İbrahim’in @ babasının esenliğini ve bağışlanarak zarar görmesini istememesi gibi Hz. Muhammed @ de kendi kavminin selametini, esenliğini ve mutluluğunu istediğine ve onlara bir zarar gelmesini asla arzu etmediğine değinir. Ayrıca Hz. İbrahim’in hicret etmesi ile müminlerin Mekke’den uzaklaşmalarının ve Habeşistan’a hicret etmelerinin birbirine oldukça benzeştiğini belirtir. Nasıl ki Hz. İbrahim @ kendi vatanını ve kendi kavmini terk ederek hicret etti ve bu hicret nedeniyle çok büyük lütuflara mazhar olduysa aynı şekilde müminlerin de Mekke’yi terk ederek gidecekleri yerlerde çok büyük nimetlere kavuşacaklarını ve çok büyük bir şöhrete / makama erişeceklerini müjdeler.” 41-50- Kitap'ta İbrahim'i de an. Zira o, doğruluk ve dürüstlük abidesi bir peygamberdi. Bir zaman o babasına dedi ki: “Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin kulluk ediyorsun? Babacığım! Hakikaten sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Öyle ise bana uy ki, seni düz bir yola çıkarayım. Babacığım! Şeytana kulluk etme! Çünkü şeytan, çok merhametli olan Allah'a asi oldu. Babacığım! Allah tarafından sana azap dokunup da şeytanın yakını olmandan korkuyorum.” (Babası:) “Ey İbrahim”! dedi, “sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, ant olsun seni taşlarım! Uzun bir zaman benden uzak dur!” İbrahim: “Selam sana” dedi, “Rabbimden senin için mağfiret dileyeceğim. Çünkü O bana karşı çok lütufkardır. Sizden de Allah’ın dışında taptığınız şeylerden de uzaklaşıyor ve Rabbime yalvarıyorum. Umulur ki (senin için) Rabbime dua etmemle bedbaht (emeği boşa gitmiş) olmam.” Nihayet İbrahim onlardan ve Allah’tan başka taptıkları şeylerden uzaklaşıp bir tarafa çekildiği zaman biz ona İshak ve Yakup’u bağışladık ve her birini peygamber yaptık. Onlara rahmetimizden bağışta bulunduk; kendilerine haklı ve yüksek bir şöhret nasip ettik. (Meryem Suresi 41-50) Habeşistan’a hicret edecek müminlerin hicret ediş gerekçelerini de ortaya koymak için geliştirilecek söylem konusunda da Cenab-ı Hak müteakip ayetlerde yol gösterir. Sözkonusu ayetlerde; “Tıpkı Hz. Musa @, Hz. Harun @, Hz. İsmail @ ve Hz. İdris @ gibi Hz. Muhammed’de @ doğruluk ve dürüstlük timsali bir şahsiyet olup kendisine ilahi öğreti vahyedilmekte ve ona vahyedilen mesajlarda da insanlara salatı ikame (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetlerini üstlenme) ve zekât emredilmektedir. O Hz. Adem’den @ beri gelen seçkin insanların yolunu izlemektedir. Fakat Mekke’nin müşrik elitleri ise bu peygamberlerin çizgisini bırakmış, salatı terk etmiş ve nefislerinin arzuları peşinde koşturmaktalar. Hicret ederek Habeşistan’a sığınmış müminler ise kavimleriyle beraber oldukları zamanda yaptıkları kötülüklere tövbe etmiş ve gittikleri yanlış yoldan Hz. Muhammed’in@ çağrısı ile dönmüş kimselerdir. Onlar kendi kavimlerini içine düştükleri sapıklık ve zulüm ortamından kurtarıp onları diriltmek arzusundadırlar. Onlar toplumsal bir diriliş ile dirilip cennet gibi bir yaşam arzusu içindedirler. Onlar hem bu dünyada hem de ahirette cenneti arzulamaktadırlar. Ama şirk zulmü içerisinde olan kendi kavimleri ise içinde bulundukları ortamı benimsemişler ve bu ortamdan çıkmayı asla arzu etmemektedirler. Onlar ölü bir toplum olduklarını ve bir daha asla dirilmeyeceklerini, dirilmelerinin de imkânsız olduğunu iddia etmektesdirler. Onlar “böyle gelmiş böyle gider”, “bu gidişatı kimse tersine çeviremez” şeklindeki iddialara benzer iddiaları öldükten sonra dirilmenin imkansızlığı metaforu ile ifade ederler. Onların bu iddialarına karşı biyolojik ve toplumsal ölümden sonra dirilişin mutlak olduğu belirtilir.” 51-72- (Resulüm!) Kitap’ta Musa’yı da an. Gerçekten o ihlas sahibi idi ve hem resul hem de nebi idi. O’na Tur’un sağ tarafından seslendik ve gizemli bir konuşma için onu (kendimize) yaklaştırmıştık. Rahmetimizin bir sonucu olarak ona kardeşi Harun’u bir peygamber olarak armağan ettik. (Resulüm!) Kitap'ta İsmail’i de an. Gerçekten o, sözüne sadıktı, resul ve nebi idi. Halkına salatı (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetlerini üstlenmeyi ya da destek olmayı) ve zekâtı emrederdi; Rabbi nezdinde de hoşnutluk kazanmış bir kimse idi. Kitapta İdris’i de an. Hakikaten o, pek doğru bir insan ve bir peygamberdi. Onu üstün bir makama yücelttik. İşte bunlar, Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerden, Âdem’in soyundan, Nuh ile birlikte (gemide) taşıdıklarımızdan, İbrahim ve İsrail (Yakup)’in soyundan, doğruya ulaştırdığımız ve seçkin kıldığımız kimselerdendir. Onlara, çok merhametli olan Allah’ın ayetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı. Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar “salatı” (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetlerini üstlenmeyi ya da destek olmayı) bıraktılar; nefislerinin arzularına uydular. Bu yüzden ileride sapıklıklarının cezasını çekecekler. Ancak tövbe edip, iman eden ve ıslah edici eylemlerde bulunan kimseler hariçtir. Bunlar cennete girecekler. Ve hiçbir haksızlığa uğratılmayacaklardır. O cennet, çok merhametli olan Allah’ın, kullarına gıyaben vadettiği Adn cennetleridir. Şüphesiz O’nun vaadi yerine gelecektir. Orada onlar asla boş ve yararsız bir söz işitmeyecekler; iç huzuru ve esenlik dileğinden başka hiçbir söz! Orada, sabah-akşam / her zaman kendilerine ait rızıkları vardır. Kullarımızdan, takva sahibi kimselere verdiğimiz cennet işte budur. Biz ancak Rabbinin emri ile ineriz. Önümüzde, arkamızda ve bunlar arasında olan her şey O’na aittir. Senin Rabbin unutkan değildir. (O) göklerin, yerin ve ikisi arasındaki şeylerin Rabbidir. Şu hâlde O’na kulluk et; O’na kulluk etmek için sabırlı ve metanetli ol. Hiç, ismi O’nunla birlikte anılmaya değer bir başkasını tanıyor musun? İnsan der ki: “Öldüğüm zaman sahi diri olarak çıkarılacak mıyım?” İnsan düşünmez mi ki, daha önce o hiçbir şey olmadığı halde biz kendisini yaratmışızdır? Öyle ise, Rabbine and olsun ki, muhakkak surette onları şeytanlarıyla birlikte mahşerde toplayacağız; sonra onları diz üstü çökmüş vaziyette cehennemin çevresinde hazır bulunduracağız. Sonra her milletten, rahman olan Allah’a en çok asi olanlar hangileri ise çekip ayıracağız. Çünkü orayı boylamaya daha çok müstahak olanları elbette biz daha iyi biliriz. Sizin her biriniz onu görebilecek bir noktaya varacaksınız. Bu, Rabbin için kesinleşmiş bir hükümdür. Sonra biz, Allah’tan sakınanları kurtarırız; zalimleri de diz üstü çökmüş olarak orada bırakırız. (Meryem Suresi 51-72) Necaşi’nin huzuruna çıkıldığında okunacak olan metinde yer alması gereken en önemli konulardan birisi de haklı olan tarafı belirleme kriteri idi. Bir tarafta hicret edenler mülteci konumundaki kimseler diğer tarafta ise onların iade edilmesini isteyecek olan Mekke müşrik elitlerinin elçileri olacaktı. Necaşi ve çevresindeki devlet görevlilerinin dünyevi çıkarları gözeterek ve siyasi rant hesabı yaparak muhacirler yerine Mekke’nin güçlü, zengin ve elit müşriklerinden yana tavır koyması pek tabii bir durum olacaktır. Bu nedenle onların dikkatlerini hakka ve haklının yanında olmaya çekmek gerekmektedir. Doğruluk ve haklılığın, güçte, makamda, taraftar çoğunluğunda ve malda değil doğruluk, dürüstlük ve hakta olduğu vurgulanmalıydı. Gerçek haklının, Hakk’ın safında olanların eninde sonunda mutlaka galip geleceğini, şayet onlar bu dünyada galip gelemeseler de herkesin ahirette Cenab-ı Hakk’ın huzurunda hesaba çekileceği dile getirilmeliydi. O büyük mahkemede inkarcıların / zalimlerin hiçbir torpil ve yardımcılarının olmayacağına işaret edilerek Necaşi ve çevresindeki devlet görevlileri uyarılmalıydı. Böylece Necaşi’nin etrafındaki bürokratların Mekkeli müşrik elçilerin sundukları hediyelere aldanmalarının önünü geçilebilirdi. Müşriklerin sahip oldukları mal / mülk ve evlat / işgücü / askeri güçlerini toplumda hak ve adaleti tesis etmek yerine zulüm yapma aracı olarak kullandıklarına değinilerek onların haksızlıklarının ortaya konması Necaşi ve etrafındaki devlet yetkililerinin mümin muhacirlerden yana tavır koymasını sağlayacaktı. Bu noktada Cenab-ı Hak, müşrik elitlerin yaptıkları bir zulüm örneğini elçisine hatırlattı. Yakın geçmişte şöyle bir olay yaşanmıştı. Müşrik elitlerden birisinden bir mümin alacağını istemişti. O azgın müşrik borcunu ödememek için alaycı bir üslupla “madem ki öldükten sonra diriltileceğiz ve orada hesaplaşacağız borcumu o zaman ödeyeyim. Nasıl olsa Allah bana daha fazla mal / mülk ve evlat / işgücü verecek” demişti. Böylece o azgın müminlerin ahiret / hesap günü inancıyla alay etmiş ve sahip olduğu ekonomik ve sosyal üstünlüğünü halka zulüm yapmada kullanmıştı. Necaşi’nin huzurunda yapılacak tartışmada müşrik elitlerin bu yaptıkları gündeme getirilirse Necaşi ve etrafındaki yetkililer kendi inançları da olan hesap / ahiret günü ile müşriklerin dalga geçtiklerini öğrenecekler ve mümin muhacirlere sahip çıkabileceklerdi. Müşriklerin Ebu Cehil gibi şeytanların kışkırtmalarına kapılarak toplumda huzuru bozduklarını ve bu huzursuzlukta zulüm gören Mekkelilerin kendilerine sığındıklarını anlayacaklardı. Bu örnek, mümin muhacirlerin Habeşliler gözünde haklı olmalarını ve oraya kabul edilmelerini sağlayacak en önemli unsurlardan biri olacaktı. Bu hususları içeren mesajlar aynı surenin devam eden ayetlerinde şöyle nazil olur; 73-87- Kendilerine ayetlerimiz ayan beyan okunduğu zaman inkâr edenler, iman edenlere: “(bu) iki insan topluluğundan konum olarak hangisi daha üstün ve güçlü, topluluk olarak hangisi dahi iyi / daha seçkindir?” Dediler. Onlardan önce de dünyevî güç ve dış görünüş olarak daha güzel olan nice nesilleri yıkıp yok ettik. De ki: “Kim sapıklıkta ise, çok merhametli olan Allah ona mühlet verir! Ama sonunda kendilerine vaad olunan şeyi -ya azabı (müminler karşısında yenilgiyi) veya kıyameti- gördükleri zaman, mevki ve makamı daha kötü ve askeri daha zayıf olanın kim olduğunu öğreneceklerdir.” Allah, doğru yola gidenlerin hidayetini artırır. Sürekli kalan iyi işler, Rabbinin nezdinde hem mükafat bakımından daha hayırlı hem de akıbetçe daha iyidir. (Resulüm!) Âyetlerimizi inkâr eden ve “Muhakkak surette bana mal ve evlat verilecek” diyen adamı gördün mü? O, gaybı mı biliyor, yoksa Allah’ın katından bir söz mü aldı? Kesinlikle hayır! Biz onun söylediğini yazacağız ve azabını uzattıkça uzatacağız. Onun dediğine biz varis oluruz, (malı ve evladı bize kalır); kendisi de bize yapayalnız gelir. Çünkü böyleleri kendilerine bir itibar ve kuvvet (vesilesi) olsun diye Allah’tan başka tanrılar edinirler. Hayır, hayır! (Taptıkları), kendilerine yapılan kulluğu tanımayacaklar ve onlara hasım olacaklar. Şeytanları kafirlerin üzerine gönderdiğimizi ve onları kışkırttıklarını görmüyor musun? Öyle ise onlar hakkında acele etme. Biz onlar için (günlerini) teker teker sayıyoruz. Takva sahiplerini heyet halinde çok merhametli olan Allah’ın huzurunda toplayacağımız gün ve günahkarları da suvarmaya götürülen susuz bir sürü gibi cehenneme sürüklediğimiz gün, (İşte o gün, bu dünyadayken) O sınırsız rahmet Sahibiyle bir bağ, bir bağlantı içine girmemiş kimse şefaatten pay alamayacaktır. (Meryem Suresi 73- 87) Habeşistan’a gidecek müminlerin donanımlarını tamamlamak için Cenab-ı Hak, son bir hususu daha bildirir. O husus surenin başında yer alan konu ile bağlantılıdır. Necaşi ve Habeşistan yöneticileri huzurunda bildirge olarak okunacak bu surenin konu bütünlüğü son kısımla sağlanır. Tıpkı Hz. İsa’nın @ Allah’ın oğlu olduğu iddiası ile Necaşi’nin otoritesine ortak olmak isteyen Kilise mensupları gibi Mekke müşrik elitleri de Hz. Muhammed @ için aynı tarzda bir söylem ürettikleri bildirilecekti. Müminlerin Habeşistan’a birinci hicretlerinde Habeşistan yönetiminin desteğini almaları ve Arap Yarımadasındaki Ehli Kitap kabilelerin de Hz. Muhammed’e @ destek vermeleri Mekke müşrik elitlerini Hz. Muhammed’in @ de Bizans modelinde bir yönetim istediği şeklinde bir iftira atmalarına neden olmuştu. Onlara göre, madem ki Hz. Muhammed’i @ ehli kitap kabileler destekliyor ve Habeşistan yönetimi müminlere kucak açıyor o halde onun istediği tevhidi dünya görüşü hristiyan dünya ile aynı blokta olmak ve onların teslis inancının oluşturduğu yönetim modeline dönmektir. Yani nasıl hristiyan dünya Hz. İsa @ Allah’ın oğlu diye teslis inancını benimsedi ve Kiliseyi de Hz. İsa’nın @ temsilcisi olarak yönetime ortak ettilerse, Hz. Muhammed @ de Rahman’ın oğlu olarak Mekke yönetiminde yerini almak istiyor şeklinde Hz. Muhammed’in @ mesajını saptırmak istiyorlardı. Habeşistan’a gerçekleştirilecek ikinci hicrette müminlerin bu söylemi asla kabul etmedikleri ve şirkin hiçbir türüne prim vermediklerini ortaya koymak için Meryem Suresinin son kısmında bu hususa işaret edildi. Cenab-ı Hak, bu kısımdaki ayetlerle istisnasız bütün insanların Allah’a kul olduğunu belirterek peygamberler dahil hiç kimsenin ayrıcalıklı olmadığı, herkesin ahirette hesaba çekileceği ve hiç kimsenin sorumsuz olmadığını vurgular. Ayrıca Mekke müşrik elebaşıların Hz. Muhammed @ için yaptıkları çirkin iftiranın büyüklüğünü ifade etmek için bu iftira nedeniyle az kalsın yerlerin, göklerin ve dağların parçalanıp yok olacağını bildirir. Bu ifade ile eğer Habeşistan teslis modelinde bir şirki kabul edecek olursa mevcut yönetimin bölüneceğini toplumun parçalanacağını ve otoritenin yıkılacağına da işaret ederek uyarısını yapar. Böylece Hz. İsa’nın @ da Allah’ın oğlu olamayacağı ve Kilise mensuplarının ilahi bir misyon payesi kazanarak Necaşi’nin otoritesine ortak olamayacağının ve yönetimdeki kuvvetleri farklı otoritelere bölerek şirk oluşturmanın yanlışlığı ortaya konulur. Daha sonra Allah’ın kâinatta yegâne hâkim oluşu metaforundan yola çıkarak insanların yönetimlerinde de kuvvetler birliği olması gerektiğinin altı çizilir. Ayrıca insanların hangi makamda olurlarsa olsunlar mutlaka hesap vereceklerini ve bu nedenle de yönetim şeklinin hesap verilebilirlik üzerine kurulması gerektiği ifade edilir. 88-98- “Rahman çocuk edindi” dediler. Hakikaten siz, pek çirkin bir şey ortaya attınız. Bundan dolayı, neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp düşecektir! Rahman’a çocuk isnadında bulunmaları yüzünden. Halbuki çocuk edinmek Rahman’ın şanına yakışmaz. Göklerde ve yerde olan herkes istisnasız, kul olarak Rahman’a gelecektir. O, bunların hepsini kuşatmış ve sayılarını tesbit etmiştir. Bunların hepsi de kıyamet gününde O’nun huzuruna tek başına (yapayalnız) gelecektir. İman edip de iyi davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için çok merhametli olan Allah, (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır. (Resulüm!) Biz Kur’an’ı, sadece, onunla Allah’tan sakınanları müjdeleyesin ve şiddetle karşı çıkan bir topluluğu uyarasın diye senin dilinle (indirilip okutarak) kolaylaştırdık. Biz, onlardan önce nice nesilleri helak ettik. Sen, onlardan herhangi birinden (bir varlık emaresi) hissediyor veya onlara ait cılız bir ses işitiyor musun? (Meryem Suresi 88-98) 9.2. Habeşistan’a Hicret Edeceklerin Hazırlıkları Habeşistan’a yapılacak hicretin bilgi alt yapısı Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği surelerle hazırlanmaktaydı. Bu kapsamda olmak üzere Taha süresi de inzal oldu. Bu sure hicret edeceklere Mekke’deki gelişmeleri Hz. Musa’nın @ kıssası üzerinden özetlediği gibi onların hicret ettikleri yerde nasıl davranmaları gerektiği hususunda uyarıları da içermektedir. Böylece muhacir müminler Habeşistan’a tam donanımlı olarak gideceklerdir. Sure bir diğer yönüyle Hz. Ömer’in iman etmesi ve sonrasındaki gelişmelere de aynı kıssa kapsamında işaret etmektedir. Cenab-ı Hak kıssaları öyle anlatmaktadır ki hem o andaki yaşanmışlıklara hem de hicret edecek müminlerin yaşayacakları olaylara yönelik mesaj içermektedir. Hicret edecek müminler, göç için gerekli olan maddi ihtiyaçları sağlamak üzere de hazırlıklar yapmaktaydı. Hatta bu hususta şu rivayet hem Habeşistan’a göç hazırlıklarını hem de Hz. Ömer’in psikolojik durumunu anlatır. Leylâ Hatun der ki: "Habeş ülkesine doğru gitmeye hazırlandığımız sırada, (kocam) Âmir, bazı ihtiyaçlarımızı sağlamak üzere yanımdan ayrılıp (çarşıya) gitmişti. Ömer b. Hattab, beni görünce, gelip başucuma dikildi. Kendisi o zaman müşrikti, daha Müslüman olmamıştı. Bize karşı çok sert ve katı davranırdı. Kendisinden hep eza ve cefa çeker dururduk. Bana: 'Ey Ümmü Abdullah [Ey Abdullah'ın annesi]! Demek, buradan gidiş var ha?' dedi. Ben de: 'Evet! Vallahi, artık Allah'ın yerlerinden bir yere çıkıp gideceğiz. Siz bizi işkencelere uğrattınız ve ezdiniz! Allah bize bir kurtuluş ve çıkış yolu açıncaya kadar, oralarda kalacağız dedim. Bana: 'Allah size yoldaş olsun!' dedi. Kendisinden o güne kadar hiç görmediğim bir yumuşaklık ve yufka yüreklilik gördüm. Sonra dönüp gitti. Sanırım ki, bizim gidişimiz ona üzüntü vermişti. O sırada, Âmir işini bitirip yanıma gelince, kendisine: 'Ey Abdullah'ın babası! Biraz önce Ömer'in bize karşı gösterdiği yumuşaklığı ve yufka yürekliliği, gideceğimize duyduğu üzüntüyü bir görmeliydin!’ dedim. Amir 'Sen onun Müslüman olacağını mı umuyorsun?' dedi. Ben: 'Evet! Umuyorum' deyince, Âmir: 'Şunu iyi bil ki; sen Hattab'ın eşeğinin Müslüman olduğunu görünceye kadar, o kişi Müslüman olmaz!' dedi. Ömer'den o zamana kadar görülegelen sertlik ve Müslümanlığa karşı kaskatı yüreklilik, kendisinden böylece ümit kestirmişti. ([2] ) Bu rivayette belirtildiği üzere Hz. Ömer Leyla Hatuna yumuşak davranmıştı. Çünkü dış ilişkileri gayet iyi bilen Hz. Ömer, bu göç ile sosyal krizin Mekke Yönetiminin yıkılmasına kadar gidebilecek uluslararası boyut kazanacağından korkuyordu. Bu göçlerin gerçekleşmesi halinde sorunun ne kadar büyüyeceğini ve çözülemez noktaya geleceğini tahmin etmekteydi. 9.3. Muhacirlerin Bilgice Donatılması Kapsamında Hz. Muhammed’in @ Mücadelesinin Özetlenmesi Habeşistan’a hicret edecek müminlere gittikleri yerde neden muhacir olduklarını anlatmaları gerekiyordu. O dönemde bir konuyu / olayı en iyi anlatım şekli, bir olayı başka bir olayın kıssasına metafor yaparak anlatmaktı. Cenab-ı Hak Hz. Muhammed’in @ peygamberliği, peygamberlik öncesi ve mücadelesini Hz. Musa’nın @ hayat hikayesine metafor yaparak anlatmak için Taha suresini inzal eder. Muhacirlerin kendi peygamberlerini Habeşlilerin de peygamberlerinden biri olan Hz. Musa @ üzerinden anlatması onlarda olumlu etki edecekti. Zira onlar ile aynı kaynaktan gelen bir dinin mücadelesini yapan kişileri yurtlarında misafir etmeleri kolaylaşacaktı. Yani özellikle Habeş halkının Mekkeli muhacirleri benimsemeleri bu kıssalarda anlatılan kendi dini şahsiyetleri ile muhacirlerin mücadele kahramanı arasında bağ kurmaları ile mümkün olacaktı. Aynı peygamberlere inandıklarını gören Habeşliler muhacirleri Mekkeli müşriklere karşı yaptıkları mücadelede yalnız bırakmayacaklardı. Diğer taraftan Taha suresi aynı zamanda Hz. Muhammed’in @ iki Ömer’den birinin iman edip bu yolda kendisine yardımcı olması için yaptığı duaya cevaptı. O, tevhidi dünya görüşünün Mekkelilerce benimsenmesindeki tıkanıklığın Mekke’nin güçlü şahsiyetlerinin kazanılması ile aşılabileceğini düşünmekteydi. Cenab-ı Hak kendisine destek vermeye söz vermişti ve O bu hususta söz verdiği yardımın müjdesini Taha Suresinin ilk 40 ayeti ile verdi. Bu surenin başlangıcında elçisine Kur’an’ın sıkıntı çekmek, çaresiz ve mutsuz olmak için indirilmediğini onun Allah’tan korkanlara öğüt vermek için indirildiği belirtilerek moral verilir. Ayrıca her şeyin Allah’ın kontrolü altında olduğunu ve O’nun bu hakimiyetini Rahman isminin tecellisi ile merhamet, rahmet ve şefkatiyle gerçekleştirdiğini, şiddete ve işkenceye maruz kalanların çektikleri çile ve acılara Cenab-ı Hakk’ın kayıtsız kalmayacağı zira O’nun merhameti bütün arşı kapladığı ve olan biten her şeyi bildiği, sonunda bütün bu acılardan kurtulacakları ve bu nedenle de canını sıkmaması belirtilir; Rahman ve Rahim Allah Adına 1-8- Ta. Ha. Biz, Kur’an’ı sana, güçlük çekesin (çaresiz, sıkıntılı, bunalımlı ve mutsuz olasın) diye değil, ancak Allah’tan korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik. / indirmekteyiz. (Kur’an) yeri ve yüce gökleri yaratan Allah tarafından indirilmiştir / indirilmektedir. Rahman, Arş’a istiva etmiştir. Göklerde, yerde ve ikisi arasında bulunan şeyler ile toprağın altında olanlar hep O’nundur. Sözü (ister gizle ister) açığa vur, O [insanın] gizli [düşüncelerini de] bilir, gizlinin gizlisi (duygularını) da. Allah, kendisinden başka ilah olmayandır. En güzel isimler O’na mahsustur. (Taha Suresi 1-8) Cenab-ı Hak bu girişten sonra Hz. Muhammed’e @ elçilik görevi verilmesini Hz. Musa’nın peygamberlik görevinin verildiği sahne ile anlatır. Nasıl ki Hz. Musa @ geceleyin çölde ailesiyle giderken yolunu kaybettiği zaman kendisine rehber ya da yolunu aydınlatacak meşale ararken uzak bir yerden bir ateş / ışık gördüyse ve hemen o ateşe / ışığa doğru gittiyse aynı şekilde Hz. Muhammed @ de Mekke’yi içine düştüğü buhrandan kurtaracak yol ararken Hira mağarasında kendisi bir ateş / ışık / nur görmüştür. Bu ateşten / ışıktan / nurdan alınacak meşale insanların yolunu aydınlatacak ve onları doğru yola götürecekti. İşte o ışık / nur / ateş Cenab-ı Hakk’ın yoludur, O’nun ideolojisidir. Böylece Hz. Muhammed @ ilahi rehberlik ile yönlendirilecek bir elçidir artık. Tıpkı Hz. Musa @ gibi. 9-10-Musa’nın haberi sana ulaştı mı? Hani o, bir ateş görmüş ve ailesine: “Bekleyin! Eminim ki bir ateş gördüm. Belki ondan size bir meşale getiririm veya ateşin yanında bir rehber bulurum,” demişti. (Taha Suresi 9-10) Nasıl ki Hz. Musa @ ateşin / ışığın yanına geldiğinde Cenab-ı Hak kendisine seslenmiş ve onun kutsal bir vadi Tuva’da (kutsal bir yol üzerinde) olması nedeniyle bütün işlerini, malını mülkünü bir tarafa bırakıp harekete geçmesi (pabuçlarını çıkarması deyimiyle anlatılmıştır) ve bu uğurda gerekirse vatanını, ailesini, kavmini, malını, mülkünü ve işini bırakması / terk etmesi ve sadece bu yolda ilerlemeye seferber olması gerektiği emredilmiş ise Hz. Muhammed @de Kutsal bir vadi olan Bekke’de yaşamaktadır ve Cenab-ı Hak kendisine Kabe’nin kutsal kuruluş ilkelerine / kutsal yola geri dönüş için kolları / paçaları sıvayıp harekete geçmesini ve bu uğurda her şeyinden vazgeçmesini emreder. Yani kutsal yolda ilerleme konusunda kendisine ayak bağı olacak ne varsa onlardan kurtulması gerektiği emredilir. Yine Hz. Musa @ örnekliği üzerinden Hz. Muhammed’e @; “zamanı insanlardan gizlense de vaat edilen son saatin (toplumsal ve / veya kozmik kıyametin) mutlaka geleceği ve o son saat geldiğinde bütün herkesin hesap vereceği bildirilir. Şayet O’nun rehberliğinden ayrılarak birilerinin arzularına uyulacak olursa mahvolunacağının altı çizilir. Kendisinin elçisi olarak elinden gelen her türlü çaba ve gayreti göstermesi emredilir.” 11-16-Oraya vardığında kendisine (tarafımızdan): “Ey Musa!” diye seslenildi: “Muhakkak ki ben, evet ben senin Rabbinim! Hemen pabuçlarını çıkar! (her şeyini bir kenara bırakıp sadece bu işe koyul) Çünkü sen kutsal vadi Tuva’dasın!” “Ben seni seçtim. Şimdi vahyedilene kulak ver.” “Muhakkak ki ben, yalnızca ben Allah’ım. Benden başka ilah yoktur. Sadece bana kulluk et ve adımın anılıp şanımın yücelmesi için tüm destek ve çabanı seferber et. (salat et) (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetlerini üstlen)” “Çünkü her ne kadar (herkesten) gizli tutmuşsam da, herkese çabasının karşılığı verilsin diye son saat kesinlikle gelecektir.” “Ona inanmayan ve nefsinin arzularına uyan kimseler sakın seni ondan (kıyamete inanmaktan) alıkoymasın; sonra mahvolursun!” (Taha Suresi 11-16) Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’in @ peygamberlik öncesi izlemiş olduğu hayat felsefesinde ve yaşam biçiminde peygamberlik görevi ile birlikte bir evrilme olması gerektiğini Hz. Musa’nın @ Asası metaforu ile anlatır. Bilindiği üzere geçmiş toplumlarda bütün krallar ellerinde “asa” taşırlardı. Başlığına kurt, kartal, yılan vb. şekiller verilen bu asalar kralların ideolojilerini ve bu ideolojiye göre uyguladıkları politikayı (bugünkü ifade ile politik partilerin amblemini) sembolize ederdi. “Asa” aynı zamanda sahibinin birikimini ve tecrübesini de ifade etmekteydi. Hz. Musa @ Medyen diyarına gitmeden önce Mısır’ın en gözde prensiydi. Mısır’ın tüm imar, bayındırlık ve üretim işlerini başarıyla yürütüyordu. Bu nedenle devleti yönetme konusunda bir hayli bilgi birikimi ve tecrübe elde etmişti. Ancak kıptiyi öldürmesi nedeniyle Mısır’dan kaçmak zorunda kalmış ve Medyen diyarına gitmişti. Orada çöl hayatının zorlukları ile yeni bir hayata atılmıştı. O, çobanlık yapıp koyunlarına bakıyor ve ailesi ile birlikte hayatını sürdürüyordu. Onun hayatına ilişkin politikası, asasının bu işler için kullanımı ile ilgiliydi. Bu durum kıssada Hz. Musa’nın @ asası ile davarlarına yaprak silkmesi ve kendisi için faydalı işlerde kullanması şeklinde ifade edilir. Aynı zamanda şehir dışında çölde yaşamanın inceliklerini de tecrübesine katmıştı. Fakat Hz. Musa’nın @ aklı fikri arkasında bıraktığı Mısır’da idi. Zira kendi kavmi orada köle vaziyetteydi. Firavun iyice azmıştı ve kavmine zulmediyordu. Cenab-ı Hak, Hz. Musa’nın @ Mısır’a geri dönüp Firavun ile mücadele etmesini ve İsrailoğullarını zulümden kurtarmasını diliyordu. Bu amaçla Hz. Musa’yı @ elçi olarak seçti. Ancak O’nun bu vazifeye seçildiğini bildirmek ve bu görev için yeterli donanıma sahip olduğunu göstermesi kendisine gerekiyordu. Zira Hz. Musa @ Firavun rejimiyle mücadele etmenin ne kadar zor olduğunun farkındaydı. Tek başına mücadele edemeyeceğini düşünüyordu. Bu nedenle Cenab-ı Hak, Hz. Musa’nın @ geldiği aşamaya kadar edindiği birikim ve tecrübesinin Firavun ile mücadelede yeterli olduğu konusunda kendisini ikna etmek için asasını “Hayye”ye dönüştürerek işaretini vermişti. Hz. Muhammed @ de Darün Nedve’de bulunduğu yıllarda yönetim tecrübesini kazanmıştı. Zaten dedesi Abdülmuttalip zamanında Darün Nedve’nin kültürünü teneffüs etmişti. Hz. Hatice ile evliliğinden Hira mağarasında vahiy gelinceye kadar olan süreçte de tıpkı Hz. Musa @gibi ailesini geçindirmek için çalışıp çabalıyordu. Onun asasını ifade eden hayat felsefesi ailesinin geçimi için ticaret yapmaktı. Ancak o da ne zaman ki Mekke’yi içinde yaşadığı zulümden ve gelecekte bekleyen tehditlerden kurtarmak için kutsal bir vadide / yolda / davada kafa yormaya başladığı için Hira mağarasına çekilmişti. İşte o zaman Cenab-ı Hak, O’nu da elçi olarak seçip davasında yol göstermeye başladı. Cenab-ı Hak, “Hz. Musa’ya @ asasını attırması ve asanın oradan oraya koşturup duran uzun ömürlü bir yılan / hayyeye dönüştürmesi” ifadesiyle onun şimdiye kadar elde ettiği birikim ve tecrübesini bundan sonra kendi ailesinin geçinmesi için değil kutsal davası için koşturan ve kendi toplumuna hayat vermeye çalışan bir politika için kullanmasını anlatır. Bu anlatım tarzı ile Hz. Muhammed’in @ de artık kendi geçimi için yaptığı ticarete dayalı pasif politikasını terk ederek sahip olduğu birikim ve tecrübesini Mekkelilerin kurtuluşunu sağlayacak bir politika ortaya koymak için devinip durmada kullanması ifade edilir. Sözkonusu bu ideoloji ve politikanın simgesi olarak seçilen “hayye yılanı” ile topluma hayat vermek sembolize edilir. Normal hayatın içerisinde giderken birden Firavun ile mücadele stratejisinin izlenmesi hususunda politika değişikliği emri verilince Hz. Musa @ korkar. Cenab-ı Hak, onun korkmamasını zira bu mücadelenin sonunda kavminin başarılı olacağını bildirerek onu cesaretlendirir. Bu mesaj ise hayye yılanı haline getirilen asanın tekrar ilk halini alma yolunda bir seyir izleyeceği ifadesiyle verilir. Kıssanın bu sahnesi ile de Hz. Muhammed’in @ Hira’da ilk vahyi aldıktan sonra yaşadıklarına metafor yapılır. O da aynı şekilde korkmuştur. Ve aynı şekilde Cenab-ı Hak gönderdiği surelerle onu cesaretlendirmiş ve korkularını gidermiştir. Ona da mücadelesinin sonunda kavminin kurtulacağını / hayat bulacağını ve Hz. İbrahim’in @ Kabeyi inşa ettiği dönemdeki gibi ilk haline doğru bir yol izleyeceğinin müjdesini verir. Böylece Hz. Musa’ya @ yapmış olduğu cesaretlendirmeyi peygamberimiz için de yapmış olur. 17-21- “Ey Musa! Şu sağ elindeki nedir?” O, “benim asamdır,” dedi, “ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkelerim, onda benim için başka yararlar da vardır.” Allah “At onu Musa!” dedi. Onu atınca, Bir de ne görsün, o değil mi! Allah buyurdu; “Al onu! Korkma! Biz onu ilk önceki konumuna siret ettireceğiz.” (Taha Suresi 17-21 ) Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’e @ ve müminlere verdiği mesajına yine Hz. Musa @ kıssası üzerinden devam eder. Hz. Musa’ya @ elini koynuna sokup saklamasının ve zamanı gelince çıkarmasının ve söz konusu sakladığı elin bembeyaz, ışıl ışıl çıkmasının en büyük ayetlerinden biri olacağını belirtir. Firavunlar dönemindeki Mısır’da iktidarda olanları ifade etmek için beyaz el kullanılırdı. Yani Mısır firavunları sağ ellerini beyaza boyayarak iktidarda tek yetkili olduklarını, asaları ile ifade ettikleri ideolojilerini / politikalarını uygulama hususunda meşru olduklarını ifade ederlerdi. İktidara gelen firavun meşruiyeti aldıktan sonra kendi politikasına / ideolojisine uygun uygulamalar yapacaktır. Bu konuda her türlü güç, kudret ve meşruiyet kendi elindedir. Bu da beyaz el ile sembolize edilir. Kıssanın bu bölümündeki sembollerin Hz. Muhammed’e @ olan mesajına gelince; Cenab-ı Hak, müşriklerin işledikleri zulümler ve pis işler nedeniyle Mekke yönetiminde meşru olmadıklarını fakat Hz. Muhammed’in @ birikimi, dürüstlüğü, temiz karakter ve kabiliyetleri ile Mekke’nin yönetimine en layık kişi olduğunu ifade etmiş olur. Yapacağı mücadele sonunda onun tam yetkiyle meşru bir şekilde iktidara geleceğini ve insanların onun iktidarıyla temiz, bembeyaz / pırıl pırıl parlayan aydınlık bir dönemi göreceğini anlatır. ([3] ) Böylece Cenab-ı Hak elçisine ve müminlere en büyük mucizelerinden birisini göstermiş olacaktır. Burada aynı zamanda Hz. Muhammed’in @ şahsında tüm müminlerin gerek boykot ve gerekse Habeşistan’a hicret etmeleri ile hareketin zayıflığı konusunda müşriklerin yaptıkları propagandalara aldırış etmemelerini bunların geleceğe hazırlık olduğu vurgusu yapılır. 22-23- “Bir de elini koltuğunun altına sok. Daha sonra bir başka ayet olmak üzere pırıl pırıl parlayan / ışıklar saçan / bembeyaz olarak çıkar. Böylece sana en büyük ayetlerimizden birini göstermiş olalım.” (Taha Suresi 22-23) Cenab-ı Hak, Hz. Musa’ya @ verdiği görev, Firavuna gitmesi ve onu azgınlıktan vaz geçmeye, merhamete, paylaşmaya, hakka ve hukuka riayet etmeye davet etmesidir. Hz. Muhammed’e @ de verilen görev emri, Mekke müşrik elebaşılarının merhamete, hakka ve hukuka riayet etmeye “okunmaları / davet edilmeleri” dir. Zira onlar, iyice azgınlaşmışlar, haddi aşmışlar ve hiçbir değer tanımaz olmuşlardır. 24- “Firavun'a git. Çünkü o iyice azdı.” (Taha Suresi 24) Hz. Musa’ya @ Firavunun karşısına çıkması ve onu zulmünden vazgeçirmeye davet için görev verilmiş olsa da bu görevin yerine getirilmesi öyle kolay değildir. Bu nedenle Hz. Musa @ Cenab-ı Hakk’tan kendisine yardım etmesini talep eder. Öncelikle bu görev için kendisinin içine genişlik vermesini yani mangal gibi yürek vermesini ister ki, zalimlere karşı çıktığında başına geleceklerden korkmasın. İkinci olarak güzel bir hitap kabiliyeti vermesini ister. Böylece davet ettiği konuyu en güzel şekilde anlatabilsin. Üçüncü olarak mücadelesinde karşılaşacağı zorlukların üstesinden gelmek için kolaylıklar ihsan etmesini ister. Dördüncü olarak kendisine kardeşi Hz. Harun’un @ yardımcı olarak verilerek arkasının kuvvetlendirilmesini talep eder. Cenab-ı Hak, elçisinin taleplerini kabul ettiğini ve yerine getirileceğini bildirir. Kıssada sanki aynı anda bu talepler yapılmış gibi bir anlam çıkarılabilir. Ancak yapılan taleplerin ve taleplere verilen cevapların zamanının aynı anda olması gerekmez. Bunlar farklı zamanlarda gerçekleşmiş olabilir. Aynı şekilde Hz. Muhammed’de @ elçilik görevini üstlendikten sonra tıpkı Hz. Musa @ gibi Rabbinden çeşitli zamanlarda çeşitli taleplerde bulundu. Mekke müşrik azgınlarına karşı “okuma / davet / çağrı” yapabilmek için İnşirah suresi ve diğer surelerde onun göğsünü genişleten, çevresinde saf tutmuş müminleri yüreklendiren mesajlar verilerek onlardan korkmaması sağlanmıştır. Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’i @ çocukluğundan beri güzel bir dil ile mücehhez kılmasının yanında Kur’an ayetlerinin belağatini öylesine mükemmel yapmıştır ki muhatapları bu ayetlerin söz güzelliği karşısında acze düşmüşler ve çok etkilenmişlerdir. Azgın müşrikler sevmeseler de inkar da etseler Hz. Muhammed’in @ dilinden dökülen Kur’an ayetlerinin edebi yönünü kendi aralarında takdir etmekten kendilerini alamıyorlardı. Ayrıca bundan sonra inzal olunan sureler, insanların daha kolay anlayacağı kıssa anlatımı metoduna döndürülmüştür. Cenab-ı Hak, elçisinin mücadelesi sırasında karşılaşılan zorlukları aşması için inzal edeceği surelerle rehberlik yaparak işini kolaylaştırır. Şimdi de Hz. Muhammed @ iki Ömerden birinin kendi saflarına katılmasını talep etmektedir ki arkası kuvvetlensin, gücü artsın. Zira müşriklerin yaptıkları baskı ve şiddet nedeniyle iman edenlerin sayısında gözle görülür bir azalma meydana gelmişti. Bu tıkanıklığın açılması için, tıpkı Hz. Musa’nın @ arkasının Firavuna karşı kuvvetli olması için Hz. Harun’u @ yardımcı olarak verilmesi gibi peygamberimiz de Rabbinden Ebu Cehil ya da Hz. Ömer’in iman etmelerini talep etmiştir. Cenab-ı Hak’da elçisinin bu duasını karşılıksız bırakmadı ve isteğinin kabul edildiğini bu kıssa üzerinden bildirdi. Bu duanın ardından Hz. Ömer’in iman edenler safına katıldığına şahit olundu. 25-36- Musa: “Rabbim!” dedi, “yüreğime genişlik (inşirah) ver. İşimi bana kolaylaştır. Dilimden bağı çöz. Ki sözümü anlasınlar. Bana ailemden bir de vezir (yardımcı) ver, Kardeşim Harun'u. Onunla gücümü artır. / arkamı kuvvetlendir. Ve onu işime ortak kıl. Böylece seni bol bol tesbih edelim. Ve çok çok analım seni. Şüphesiz sen bizi görmektesin.” Allah: “Ey Musa!” dedi, “istediğin sana verildi.” (Taha Suresi 25-36) Cenab-ı Hak, Hz. Musa’yı doğumundan itibaren çok badirelerden geçirmiş, çok imtihanlara tabi kılmış ve her defasında da O’nu koruyarak bu makama layık hale getirmiş olduğunu anlatır. Kıssanın bu kısmı ile benzer imtihanlar ve yetiştirme aşamalarına Hz. Muhammed’in @ kendisinin de tabi tutulduğuna işaret edilir. Hz. Muhammed @ daha doğmadan babasını kaybetmişti. Vahşi Arap kabilelerinde babasız olmanın ezikliği, bastırılmışlığı, korumasızlığı ve sahipsizliği gibi olumsuzlukların kendisine hiç yaşatılmayıp babasından alacağı sevgi, şefkat, koruma ve her türlü eğitimler önce dedesinden daha sonra amcası Ebu Talip’ten alması tamamen Cenab-ı Hakk’ın onların kalbine kendisi hakkında sevgi hissi vermesinden başka bir şey değildir. O, altı yaşında annesini ve sekiz yaşında da dedesi Abdulmuttalib’i kaybetmesine rağmen amcası Ebu Talib’in koruma ve gözetiminde en iyi bir şekilde yetişmiştir. Bu günlere gelinceye kadar da sahip olduğu tüm bilgi, beceri, birikim ve tecrübeyi çevresinden cömertçe almıştır. Girdiği her ortamda kendisine son derece büyük teveccüh ve sevgi gösterilmiştir. Bu ilgi ve sevgi O’nun gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Gerek müşrikler olsun gerek Yahudiler olsun ve gerekse de Hristiyanlar olsun her kesimden kendisine çok büyük bir teveccüh olmuştur. Hz. Musa’nın @ yetişmesi aşamalarında olduğu gibi çok çeşitli tehlikelerle yüz yüze gelmesine rağmen her seferinde korunmuştur. En sonunda da Rabbinin takdiri gereği peygamberlik makamına getirilmiştir. Peygamberlik gelmeden önce Cenab-ı Hakk’ın kalplere verdiği bu ilgi ve sevgi peygamberlik geldikten sonrada müşrikler düşmanlık gösterse bile kendisine olan hayranlık asla bitmemiştir. Şirk sisteminin asabiye / kabilecilik kuralları da O’nun korunmasında yardımcı olmuştur. Cenab-ı Hak peygamberimizi korumasını Hz. Musa’yı koruması üzerinden aşağıdaki ayetlerde şöyle anlatır; 37-40-“Andolsun biz sana bir defa daha lütufta bulunmuştuk. Bir zaman, vahyedilecek şeyi annene (şöyle) vahyetmiştik: ‘Musa’yı sandığa koy. Sonra onu denize bırak. Deniz onu kıyıya atacaktır. Benim de düşmanım, onun da düşmanı olan biri ona sahip çıkacaktır.’ (Ey Musa! Sevilmen) ve benim nezaretimde yetiştirilmen için sana kendimden sevgi verdim. Hani, kız kardeşin gidip ‘Ona bakacak birini size bulayım mı?’ diyordu. Böylece seni, gözü gönlü mutluluk dolsun ve üzülmesin diye annene geri verdik. Ve sen, birini öldürdün de seni endişeden kurtardık. Seni iyiden iyiye denemeden geçirdik. Daha sonra yıllarca Medyen halkı arasında kaldın. En Sonunda takdire göre (bu noktaya / makama) geldin ey Musa!” (Taha Suresi 37-40) Hz. Muhammed’in @ peygamberlik makamına getiriliş serüvenini Hz. Musa’nın @ peygamberlik makamına getirilişine metafor yapılarak kıssalaştırılması ile müminlere muhacir olmalarının sebebini Habeşistanlılara bu kıssa üzerinden kolayca anlatabilecek malzeme ellerine verilmiş olur. Peygamberlik görevini yerine getirirken karşılaşılan olaylar da Hz. Musa’nın @ mücadelesi üzerinden verilir ki neden Habeşistan’a hicret etmek zorunda kaldıkları iyice anlaşılsın. Ayrıca ehli kitap olan Habeşlilerle aynı tarihi köklere sahip olmalarından kaynaklı olarak onların muhacirlere karşı bir muhabbetleri olsun. Yani Hz. Muhammed @ ile Hz. Musa @ aynı değerler için mücadele etmeleri nedeniyle bütünleştirilerek ehli kitap Habeşlilerin mümin muhacirlere sahip çıkması için fikri birlik sağlanır. Diğer taraftan bu kıssaların Mekke’deki mücadeleye bakan yönleri de vardır. Hz. Ömer’in Resülü Ekremin duasına icabet bağlamında ve Taha Suresinden etkilenerek iman etmesi gibi. Surenin yukarıda geçen bölümünde geçtiği üzere Cenab-ı Hak, elçisinin duasına icabet ederek Mekke’nin ileri gelen en güçlü, en sert ve en korkulan şahsiyetinin Hz. Muhammed’e @ yardımcı olması için iman nimetini ihsan edecek olaylar zincirini başlatır. [1] ) İslam Tarihi – Hz. Hamza ve Hz. Ömer’in Müslüman Olmaları Bölümü- Mustafa Asım Köksal (http://islamiyontem.net/kitaplar/Islam%20Tarihi/islamtarihi/islamtarihiasim/indexana.htm) [2] ) Mustafa Asım Köksal-İslam Tarihi- http://islamiyontem.net/kitaplar/Islam%20Tarihi/islamtarihi/islamtarihiasim/indexana.htm) [3] ) Not: Günümüzde iktidara yeni gelenlerin “beyaz sayfa açma” söylemleri de aynı zamanda metaforik bir anlatımdır.(A.A) Hz. Ömer’in İman Ederek Hz. Muhammed’in @ Veziri / Yardımcısı Olacağının İhbarı Hz. Ömer, Mekke yönetiminde “Dışişleri Bakanı” pozisyonunda bir şahsiyettir. Sert mizaçlı, hemen öfkelenen, müminlere karşıda oldukça şedid davranan bir kişidir. Fakat diğer taraftan da sağlam karakterli, onuruna, şerefine düşkün bir kişidir. İbn İshak, İbn Hişam; Hz. Ömer'in Müslüman oluşunu şöyle anlatırlar ([1] ); “Hz. Ömer'in kızkardeşi Fâtıma binti Hattab Hatun, Saîd b. Zeyd ile evli olup, ikisi de Müslüman olmuşlardır. Fakat, Müslümanlıklarını Hz. Ömer'den gizli tutuyorlardı. Yine Hz. Ömer'in mensup bulunduğu Adiyy b. Ka'b oğullarından Nuaym b. Abdullah da Müslüman olmuştu. O da, kavminden korktuğu için, Müslümanlığını gizli tutuyordu. Habbab b. Eret, Fâtıma Hatuna gelip gidip Kur'ân okur ve okuturdu. Bir gün, Hz. Ömer, Peygamberimiz (a.s.) ile ashabından bir cemaata saldırmak üzere, kılıcını kuşanmış olarak evinden çıkmıştı. Nuaym b. Abdullah Hz. Ömer'e rastladı ve: "Ey Ömer! Nereye gitmek istiyorsun?" diye sordu. Hz. Ömer: "Kureyşlilerin işlerini darmadağın eden, akıllarını akılsızlık sayan, dinlerini ayıplayan, ilahlarına dil uzatan, şu ata dinini bırakıp yeni din tutan Hz. Muhammed'e gitmek istiyorum. Öldüreceğim onu!" dedi. Nuaym b. Abdullah: "Vallahi ey Ömer! Seni nefsin aldatmıştır, nefsin! Sen Hz. Muhammed'i öldürünce Abdi Menaf oğullarının seni yeryüzünde gezer bırakacağını mı sanıyorsun?! Sen kendi ev halkına dönsen de, onların işi üzerinde dursan olmaz mı?" dedi. Hz. Ömer: "Sen benim ev halkından, hangisini kastediyorsun?" diye sordu. Nuaym b. Abdullah:"Amcanın oğlu enişten Saîd b. Zeyd ile kızkardeşin Fâtımayı kastediyorum! Vallahi, onların ikisi de Müslüman oldular, Sana önce onlarla ilgilenmek düşer" dedi. Hz. Ömer, hemen geri dönüp kız kardeşinin evine gitti. O sırada, onların yanında Habbab b. Eret onlara Kur’an okuyordu. Hz. Ömer'in sesini işittikleri zaman, Habbab evin bir köşesinde gizlendi. Fâtıma Hatun sahifeleri sakladı. Fakat Hz. Ömer, Habbab'ın Kur'ân okuduğunu işitmişti. Eve girince: "İşitmiş olduğum o şey ne idi?" diye sordu. Kızkardeşiyle eniştesi:"Sen bir şey işitmedin!" dediler. Hz. Ömer:"Evet! Vallahi, ikinizin de Hz. Muhammed‘in dinine girdiğinizi haber aldım!" dedi ve hemen eniştesi Saîd b. Zeyd'in üzerine çullandı. Fâtıma Hatun da kalkıp onu kocasının üzerinden ayırmak, uzaklaştırmak isteyince, Hz. Ömer vurup Fâtıma Hatunun başını yardı! Hz. Ömer bunu yapınca, kızkardeşi de, eniştesi de: "Evet! Biz Müslüman olduk! Sen istediğini yap!" dediler. Hz. Ömer kızkardeşini kanlar içinde görünce, yaptığına pişman oldu ve Kızkardeşine: "Demin okuduğunuz sahifeleri bana ver de, Hz. Muhammed'in getirdiği şeyin ne olduğuna bir bakayım?" dedi. Kızkardeşi: "Biz senin sahifelere bir şey yapmandan korkarız!" dedi. Hz. Ömer: "Korkma!" dedi ve onu okuduktan sonra geri vereceğine, ilahları üzerine yemin etti. Bunun üzerine, Fatma Hatun: "Ey kardeşim! Sen, puta taptığın müddetçe, pissin (temiz değilsin)! Halbuki, onlara pâk olandan başkası dokunamaz!" dedi. Hz. Ömer abdest alınca, Fâtıma Hatun ona sahifeleri verdi. Verdiği sahifelerde Tâhâ sûresinin ilk bölümü yazılı idi. "Bu sözler ne kadar güzel! ne kadar değerli!" demekten, kendini alamadı. Habbab, bunu işitince, saklandığı yerden çıkıp Hz. Ömer'in yanına geldi ve: "Ey Ömer! Vallahi, Allah'ın, Peygamberinin duasını sana nasip edeceğini umuyorum. Ben dün Peygamber (a.s.)dan işittim ki; o, 'Ey Allah’ım! İslâm'ı, Ebu'l-Hakem b. Hişam veya Ömer b. Hattab ile güçlendir!' diyerek dua etmişti. Ey Ömer! Artık Allah'tan kork, Allah'tan" dedi. Hz. Ömer; "Ey Habbab! Sen bana Hz. Muhammed'in bulunduğu yeri göster de, yanına varıp Müslüman olayım!" dedi. Hz. Ömer ve Hz. Habbab Darül Erkam’a gittiler ve kapıyı çaldı. Hz. Ömer'in sesini işitince, Peygamberimiz (a.s.)ın yanında bulunan Bilal-i Habeşi kapıya baktı. Hz. Ömer'i kılıcını kuşanmış olarak görünce, korktu. Peygamberimiz (a.s.)ın yanına döndü: Bilal-i Habeşi: "Yâ Rasûlallah! Bu, Ömer b. Hattab'dır! Kılıcını kuşanmış bir haldedir!" dedi. Hz. Hamza: "Ona izin ver! Eğer iyilik için geldiyse, kendisine bol bol iyilik ederiz! Eğer kötülük için geldiyse, onu kendi kılıcıyla öldürürüz!" dedi. Peygamberimiz (a.s.): "Ona izin veriniz!" buyurdu. Bilal-i Habeşî ona izin verdi. Peygamberimiz (a.s.) kalkıp ona doğru vardı ve: "Ey Hattab'ın oğlu! Neye geldin?! Vallahi, Allah'ın senin başına bir musibet indirmesine kadar duracağını sanmıyorum" buyurdu. Hz. Ömer: "Ey Allah'ın Resûlü! Ben Allah'a, Allah'ın Resûlüne ve ona Allah'tan gelen şeylere iman edeyim diye senin yanına geldim" dedi. Bunun üzerine, Peygamberimiz (a.s.) "Allahuekber" diyerek tekbir getirdi. Peygamberimiz (a.s.)ın ashabından olan ve evde bulunan halk da tekbir getirdiler.” Yukarıdaki rivayette de anlatıldığı gibi Hz. Ömer aslında onlara göre Mekke Yönetiminin başına dert açmış olan Hz. Muhammed’den @ Mekke’yi kurtarmak için onu öldürmeye giderken gelişen olaylar ile kalbi yumuşamış ve yine duygusal bir haleti ruhiye ile saf değiştirmiştir. Hz. Musa @ kıssasında kardeşi Hz. Harun’u @ kendisine yardımcı olarak vermesi duasına paralellik arzeden Hz. Muhammed’in @ duasına da Cenab-ı Hak icabet ederek kıssada ki gibi onun istediği kendisine verileceğine işaret edilmiştir. Bu surenin inzalinden sonra tevhidi dünya görüşü hareketinin en zor zamanında Hz. Ömer gibi güçlü bir şahsiyetin iman edip harekete katılması hem Hz. Muhammed @ hem de müminlere çok büyük destek sağlamıştır. Tevhidi hareketin yaşadığı tıkanıklık onun iman etmesiyle kısmi olarak aşılacaktı. Onun saf değiştirdiği tüm Mekkelilere ilan edilecek ve araftaki / tarafsız kalan Mekkeliler yüreklendirilecekti. Bilindiği üzere Hz. Ömer iman ettikten sonra müminler Darül Erkam’dan çıkıp Kabe’ye doğru yürüyüşe geçmişlerdi. Yürüyüş yapan müminlerin sağ tarafında Hz. Ömer, sol tarafında ise Hz. Hamza bulunuyordu. Kabe’ye kadar yürüdüler ve onları tüm Mekkeliler izlediler. Bu yeni katılımlar Mekke müşrik elitlerinde büyük hayal kırıklığı yarattı. İki güçlü şahsiyetin arasında kırk kişilik mümin grubun yürüyüşü sırasında yapabilecekleri taşkınlık ve kendine olan güvenden kaynaklanan sert hareketlere karşı Cenab-ı Hak gerekli uyarıyı yapar. Hz. Musa kıssası metaforu ile Firavun gibi azan Mekke müşrik elitlerine karşı yumuşak davranılması öğütlenir. Gerekçesi olarak da onların belki bir ihtimal öğüt alabilecekleri ya da en azından korkacaklarını bildirir. Şayet sertlik gösterilecek olursa bu ihtimalin de ortadan kalkacağını ve davaya düşmanlık, kin, nefret ve öfke ile bakılacağı bildirilir. 41-44- (Allah dedi ki;) “Seni, kendim için elçi seçtim. Sen ve kardeşin ayetlerimle gidin. Beni anmakta zayıflık göstermeyin. Firavun'a gidin. Çünkü o, iyiden iyiye azdı. Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, aklını başına alır veya korkar.” (Taha Suresi 41-44) Hz. Musa @ ve Hz. Harun @yapacakları tebligattan sonra Firavunun hışmına uğrayıp daha da azgınlık ve taşkınlık yaparak çok büyük zulümler işlemesinden endişe ediyorlardı. Cenab-ı Hak ise onların bu endişesini yumuşak davranma emriyle gidermiş oluyordu. Firavuna İsrailoğullarına zulmetmekten vazgeçmesi ve İsrailoğullarının kendilerine katılmalarına engel olmaması çağrısı yapmalarını emretti. Anlatılan bu hususun aynısı Mekke’de de yaşanıyordu. Hz. Muhammed @ inzal olunan sureleri Mekkelilere tebliğ ettikçe müşrik elitlerin azgınlık ve taşkınlıkları sürekli artıyordu. Tevhid hareketi bağlılarına karşı olmadık işkencelere başvuruyorlar ve gelecekte de onlara boykot yaptırımı uygulamakla tehdit ediyorlardı. Müşrik elitlerin taşkınlıklarından korkan Hz. Muhammed @ bu endişeyi Hz. Ömer müslüman olduktan sonra bile taşımaktaydı. Zira onların şiddetin dozunu kaçırıp ortalığı kan gölüne döndürmelerinden korkuyordu. Cenab-ı Hak ise elçisine hak ne ise söylemekten kaçınmamasını ama üslubunun şiddete kaçmaması konusunda Hz. Musa @ üzerinden uyarır. Tıpkı Hz. Musa @ gibi Hz. Muhammed’de @ Mekke’nin firavunlaşmış elitlerine iman edenlerin kendi safına geçmelerine ve / veya Habeşistan’a hicret etmelerine müsaade etmeleri ve olara işkence etmemeleri konusunda uyarıda bulunur. 45-48-Dediler ki: “Rabbimiz! Doğrusu biz, onun bize aşırı derecede kötü davranmasından yahut iyice azmasından endişe ediyoruz.” Buyurdu ki: “Korkmayın, çünkü ben sizinle beraberim; işitir ve görürüm. Haydi, ona gidin de deyin ki: ‘Biz, senin Rabbinin elçileriyiz. İsrail oğullarına yaptığın baskı / işkenceye artık son ver ve/veya onları bizimle gönder. Biz, senin Rabbinden bir ayet getirdik. Kurtuluş, hidayete uyanlarındır.’ Hakikaten bize vahyolundu ki: (Peygamberleri) yalanlayan ve yüz çevirenlere azap edilecektir.” (Taha Suresi 45-48) 9.4. Muhacirlerin Bilgice Donatılması Kapsamında Hz. Muhammed’in @ Mücadelesinin Anlatımına Devam Hz. Muhammed @ Mekkeli müşrikleri tevhidi dünya görüşüne davet ettiği ilk zamanlarda müşrikler, onun davetini sanki anlamaya çalışıyormuş gibi yapıp sarfettikleri alaycı sözleri tıpkı firavunun Hz. Musa’ya @ teklif ettiği ideolojiyi ve sistemi anlamak için “Rabbiniz kimdir? Bir anlat hele” demesi ile başlayan tartışmalara çok benzerdir. Hz. Muhammed @ ise onların alaycı ifadelerine aldırış etmeden teklif ettiği ideoloji ve sistemi Mekkelilere tebliğ etmiştir. Hz. Muhammed’in @ Mekkeli müşrik elitlere yaptığı tebliğde; “Önerdiğimiz tevhidi dünya görüşünün esasları yaratanın yarattığı şeylerin fıtratına koyduğu yasalardır. Zira bir şeyin doğasını en iyi onu yaratan bilir. İnsanların toplumsal hayatta nasıl bir yol izleneceğini de en iyi bilen yine bizleri yaratan Rabbimiz’dir. Doğru yolu en iyi O gösterir. Allah’tan başka hiçbir rab kabulümüz değildir. Yaratmada hiçbir tasarrufu olmayan ve kendileri yaratılmış olan şirk otoritelerinin bizlerin üzerinde hiçbir hakimiyeti olamaz. Çünkü bu şirk otoriteleri insanların faydalarını değil sadece kendi çıkarlarını düşünürler.” Cenab-ı Hak, peygamberimizin bu tebliğini Hz. Musa’nın @ Firavun’a yaptığı tebliğ üzerinden şöyle anlatır; 49- Firavun: “O halde şimdi sizin Rabbiniz kim, ey Musa?” dedi. O da: “Bizim Rabbimiz, her şeye hılkatini (varlık ve özelliğini) veren, sonra da doğru yolu gösterendir” dedi. (Taha Suresi 49) Nasıl ki Firavun Hz. Musa’nın @ verdiği bu cevaba karşı eski nesillerin birikimlerinin, müktesabatlarının, gelenek ve törelerin durumunun önerilen sistemde yerinin ne olacağını sorduysa aynı soruyla Hz. Muhammed ‘de @ muhatap olmuştu. Yapılan tartışmalarda Mekke müşrikleri de geçmiş atalardan kalan törenin, geleneğin, müktesebatın ve birikimin ne olacağını sormuşlardı. 50- Firavun: “Öyle ise, önceki nesillerin durumu nedir?” dedi. (Taha Suresi 50) İşte böyle bir soru karşısında Mekkeli müşriklere nasıl bir cevap verildiği yine Hz. Musa @ kıssası üzerinden bildirilir. Onun bu soruya “her şeyin kitapta yazılı olduğunu yani ilahi / tabiat / sosyolojik / fıtrat kanunlarının keyfi olmadığını ve bu kanunları Cenab-ı Hakk’ın belirlediğini, şayet bu kanunlar dikkate alınacak olursa her durum için bir çözümün var olduğunu, dahası Cenab-ı Hakk’ın kullarını asla çözümsüz bırakmayacağını, karşılaşılacak tüm sorunlara çözüm yollarının gösterileceğini, O’nun asla hiçbir şeyi unutmadığını ve yanlış yapmadığını” belirterek cevap verdiği ifade edilir. 51-Musa: “Onun ilmi, Rabbimin yanında bir kitaptadır. Benim Rabbim yanlış yapmaz ve unutmaz.” dedi. (Taha Suresi 51) Peygamberimizin müşriklere tebliği şöyle devam eder; “Nasıl ki O bizleri topraktan yaratmış ve bizlerin ayağına serdiği yeryüzünü bir beşik gibi yaratmış ve rahat etmemiz için her türlü konforu sağladığı gibi her türlü ihtiyacımızı temin etmişse, sosyal yaşamımız için de ihtiyaç duyduğumuz rehberliği, ilahi öğretiyi vahyederek yapmaktadır.” Bu mesajlar Hz. Musa’nın Firavun’a verdiği cevaplar üzerinden verilir. 52-55- O, yeri size beşik yapan ve onda size yollar açan, gökten de su indirendir. Onunla biz çeşitli bitkilerden çiftler çıkardık. Yiyiniz; hayvanlarınızı otlatınız. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için (Allah'ın kudretine) işaretler vardır. Sizi ondan (topraktan) yarattık; yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız. (Taha Suresi 52-55) Tıpkı Hz. Musa’nın @ toplumun idaresinin Cenab-ı Hakk’ın koymuş olduğu ilahi öğreti / sosyolojik yasalara göre olması konusunda Firavuna her türlü delili getirmesine rağmen o yine de inkar ettiyse Hz. Muhammed @ de Mekkeli müşrik ileri gelenlere ne söylerse söylesin onlar da ikna olmamışlardı. Onlar Hz. Muhammed’in @ teklif ettiği tevhidi dünya görüşünün halk üzerinde büyüleyici / sihirli bir etkisi olduğunu, ancak Kureyş kabile reisleri olarak bu görüşü benimseyecek olurlarsa Mekke dışındaki Arap kabilelerinin Kureyş’i Mekke’den sürüp çıkaracaklarını iddia etmişlerdi. Bunun gerekçesini de Arap kabilelerinin kabile yaşamını sevdiklerini, tevhidi dünya görüşü ile oluşacak merkezi idareye bağlanmayı asla kabul etmeyeceklerini iddia etmişlerdi. Kabilelerin başına buyruk yaşaması esasına dayanan şirk sistemi Mekkelilerce terkedilecek olursa bütün kabilelerin Kureyşin üzerine geleceğini belirttikten sonra peygamberimize “büyülü / sishirli sözlerinle halkı kandırıp bizi Mekke’den sürülüp çıkarılmamız için mi geldin” diye çıkışmışlardı. Hatta bu hususta amcası Ebu Leheb ilk başı çekenlerden olmuştu. 56-57- Andolsun biz ona bütün delillerimizi gösterdik; yine de yalanladı ve diretti. Dedi ki: “Bizi, yaptığın sihir ile yurdumuzdan çıkarasın diye mi geldin, ey Musa?” (Taha Suresi 56-57) Yapılan tartışmalardan birinde Firavun Hz. Musa’ya @ “bizde senin getirdiğin gibi bir sihir ortaya koyacağız” demişti. Benzer şekilde Mekkeli müşrik elitleri de Hz. Muhammed’e @ “madem öyle, biz de senin bize önerdiğin dünya görüşüne benzeyen ve halka da çok cazip gelecek, onları çok etkileyecek bir dünya görüşü ortaya koyacağız” demişlerdi. Onlar ortaya koyacakları dünya görüşü ile Mekke halkının karşısına çıkıp halk oylaması sonucunda kimin dünya görüşü halk tarafından kabul edilirse onun dünya görüşü geçerli olsun diye teklifler getirmişlerdi. Hz. Muhammed @ onların bu tekliflerini her defasında kabul etmişti. Dünya görüşlerinin halkoyuna sunulması için yer ve zaman belirlemişlerdi. Mekke’nin müşrik kabile reisleri hemen girişimde bulunmuş ve vizyon sahibi, hitabeti düzgün, bilge ve sözü dinlenir entelektüellerini toplamışlardı. Onlara Hz. Muhammed’in @ teklif ettiği dünya görüşüne / öğretilerine benzer bir dünya görüşü / öğretileri hazırlamalarını istemişlerdi. Onlar da halkın huzurunda yapılacak tartışma için ilahi öğretiye benzer ve halkı etkileyecek / büyüleyecek bir dünya görüşü hazırlamaya çalışmışlardı. Fakat onların hazırladıkları dünya görüşleri yine şirk sistemiydi sadece biraz süslemişler ve tevhidi dünya görüşünün temel paradigmalarının halkın hoşuna gidecek olan kısımlarını kendi şirk sistemlerine adapte etmeye çalışmışlardı. Kendi tanrılarının da insanların ihtiyaçlarını giderdiği, vergili olduğu, bağışlayıcı olduğu, şefaat ettiği vb. 58-60- “Öyle ise, muhakkak surette biz de sana, onun gibi benzer bir sihir getireceğiz. Şimdi sen, seninle bizim aramızda ne senin ne de bizim muhalefet etmeyeceğimiz uygun bir yerde buluşma zamanı ayarla.” Musa: “Buluşma zamanınız, bayram günü, kuşluk vaktinde insanların toplanma zamanı olsun”, dedi. Bunun üzerine Firavun dönüp gitti. Hilesini hazırladı ve sonra (buluşma zamanı) geri geldi. (Taha Suresi 58-60) 9.5. Muhacirlerin Bilgice Donatılması Kapsamında Kabe’de İdeolojilerin / Öğretilerin Tartışıldığı Açık Oturumların Anlatılması Tıpkı Firavunun entellektülleri / büyücüleri ile Hz. Musa @ arasında yapılan açık oturumlardaki gibi Hz. Muhammed @ ve Mekke müşriklerinin topladığı müşrik bilgeler / entelektüeller Kabe’de halkın huzurunda tartışmak üzere toplanmışlardı. Mekke müşrik liderleri açısından bu karşılaşma çok önemli olurdu ve mutlaka kazanılmalıydı. Bunun önemini anlatmak için müşrik sihirbazlara / bilgelere / enteletüellere Hz. Muhammed’in@ teklif ettiği tevhidi dünya görüşünün bütün Kureyşi Mekke’den atacak bir ideoloji olduğunu, şirkin ise Kureyş için en ideal bir ideoloji olduğunu söylemişlerdi. Bu nedenle ona üstün gelmek için her türlü hile, kandırma, yalan aldatma, göz boyama vb. her türlü yolun serbest olduğunu bildirdikten sonra söz birliği içerisinde hareket etmelerini, hep birlikte ve tek saf halinde hareket etmelerini ve birbirleriyle asla tenakuza / çelişkiye düşmemelerini öğütlemişlerdi. Hz. Muhammed @ ise Mekke’den ya da çevreden toplanan bu bilge / entelektüel kişilere Allah’ın indirmediği yani kendi uydurdukları fikirleri sanki Allah’ın istediği şeylermiş gibi yapmamaları konusunda uyarmıştı. Onlara ilahi öğretiye benzer olarak uydurdukları şeylerle sanki Allah’ın emirleri imiş gibi göstererek halkı kandırmaya çalışmamaları aksi takdirde O’nun azabına uğrayarak perişan olacaklarını ihtar etmişti. Hatırlanacak olursa Araf suresinde müşrikler şirk sisteminin atalarının eskiden beri uyguladığını ve bunları Allah’ın emrettiğini iddia etmişlerdi. Cenab-ı Hak da elçisine kendisinin çirkin şeyleri emretmeyeceğini, Allah’a iftira attıklarını söylemesini emretmişti. İşte Hz. Musa da karşısına çıkarılan sihirbazlara Hz. Muhammed’in @ söylediklerine benzer sözler söylemişti. 61-64- Musa onlara: “Yazıklar olsun size!” dedi, “Allah hakkında yalan uydurmayın! Sonra O, bir azap ile kökünüzü keser! İftira eden, muhakkak perişan olur.” Bunun üzerine onlar aralarında tartışarak planlarını yaptılar ve bu planlarını aralarında fısıldaştılar (gizlediler). Şöyle dediler: “Bu ikisi, muhakkak ki, sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve sizin örnek yolunuzu ortadan kaldırmak isteyen iki sihirbazdırlar sadece. Öyle ise hilenizi kurun; sonra tek saf halinde üzerlerine gidin! Muhakkak ki bugün, üstün gelen kazanmıştır.” (Taha Suresi 61-64) Mekke halkının huzurunda yapılan bu tartışmalarda / açık oturumlarda her zaman Mekke’nin bilge / entelektüel / kâhin kişileri önce kendi fikirlerini ortaya atmışlar sonra Hz. Muhammed onlara gerekli cevabı vermiştir. Zira onların argümanlarına nasıl cevap verileceğini Cenab-ı Hak vahiyle bildirmiş ve “de ki” diye başlayan ayetlerle onlara Allah namına gereken cevaplar verilmiştir. Bu tartışmalar bugün için siyasi parti liderlerinin meclisteki grup toplantılarında yaptıkları konuşmalara benzemektedir. Her grup kendi tezini ortaya koyar ve böylece kamuoyu bu konuşmalarda yapılan fikirleri değerlendirir. Kabe’de yapılan toplantılarda müşrik bilge / entelektüel / kâhin kişiler şirk sistemini öylesine süsleyerek anlatmışlardı ki Mekkeliler bu güzel sunumlardan çok etkilenmişlerdi. Çok özenle hazırlanmış, halkın ihtiyaçları ve sorunlarının çözümü konusunda ilahi öğretiye de biraz benzeyen ama yine de esas itibariyle şirk sistemi içerisinde sorunları çözmeye çalışan bu sunumların halkı etkisi altına alacağı konusunda Hz. Muhammed @ tedirgin olmuştur. Tıpkı Hz. Musa’nın sihirbazların iplerinin ve asalarının koşturuyormuş gibi görünmesinden halkın etkileneceği konusunda tedirgin olduğu gibi. Fakat Cenab-ı Hak O’na korkmamasını söylemiş ve bu tartışmada kendisinin galip geleceğini bildirmişti. 65-68-Dediler ki: “Ey Musa! Ya sen at veya önce atan biz olalım.” “Hayır, siz atın” dedi. Bir de baktı ki, sihirleri sayesinde ipleri ve asaları, kendisine gerçekten hızla koşuyor / hareket ediyor gibi göründü. Musa, birden içinde bir korku duydu. "Korkma!” dedik, “üstün gelecek olan kesinlikle sensin.” (Taha Suresi 65-68) Cenab-ı Hak, elçisine kendisine verilen ilahi ideolojiyi halka sunmasını bildirdiği zaman tıpkı Hz. Musa’nın @ sağ elindeki asayı atması gibi Hz. Muhammed’de @ tevhidi dünya görüşünü halka anlatmıştı. Halk Hz. Muhammed’in @ sunduğu ideolojiden / politikasından çok etkilenmişti. Zira O’nun teklif ettiği dünya görüşü halkın sorunlarını çözmede ve onların ihtiyaçlarını gidermede rakiplerinin ortaya koydukları / savundukları şirk ideolojisinden / politikasından fersah fersah ilerdeydi. Öyle ki Hz. Musa’nın @ asasının ejderha olup büyücülerin asalarını yutması gibi Hz. Muhammed’in @ teklif ettiği tevhidi dünya görüşü de, müşrik bilgelerin / büyücülerin / entelektüellerin sundukları çözüm önerilerini de içinde barındıran görüşlerini kapsamaktaydı. / yutmaktaydı. Hz. Muhammed’in@ ortaya attığı ideoloji / politika daha özgün, gerçekçi, somut ve ayağı yere basan ilkeler içermekteydi. Onların sundukları şirk ideolojisi / politikası halkın sorunlarını çözmede ilahi ideolojinin yanında sanal ve soyut kalıyordu. Sadece halkın gözlerini boyuyordu. Müşrik bilge entelektüellerin sundukları ideoloji halihazırda politika olarak uygulanmasına rağmen toplumun güvenliğini sağlayamıyor, toplumdaki hukuksuzluk devam ediyordu. Onların süslü, etkili ve cazip kelime ve ilkelerle bezendirilmiş şirk ideolojisinin pratikteki karşılığının sunulduğu gibi güzel olmadığını halk yaşayarak görüyordu. Halbuki Hz. Muhammed’in @ teklif ettiği ideoloji / politika ise gerçekçiydi ve hayatın pratiklerine çok uygundu. Uygulanması halinde topluma hukukun, barışın, huzurun ve güvenliğin geleceği açık bir şekilde müşahede ediliyordu. Bu nedenle Mekke’nin müşrik bilgeleri / entellektüelleri / kahinleri bile açık oturumların sonunda pes etmişler ve Hz. Muhammed’in@ teklif ettiği dünya görüşünün üstünlüğünü kabul etmişlerdi. Mesela Utbe bin Rebia’nın Hz. Muhammed @ ile görüştükten sonra Darün Nedve’de Hz. Muhammed’i @ engellemekten vaz geçilmesi konusunda ileri gelenlere yaptığı konuşmada olduğu gibi. 69-70- “Sağ elindekini at da onların yaptıklarını yutsun. Yaptıkları, sadece bir sihirbaz hilesidir. Kaldı ki sihirbaz ise, ne amaç güderse gütsün asla başarıya ulaşamaz.” Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapandılar; “Harun’un ve Musa’nın Rabbine iman ettik” dediler. (Taha Suresi 69-70) Mekke’nin Firavunu Ebu Cehil ise bu tartışmaların her seferinde Hz. Muhammed’in @ teklif ettiği dünya görüşünün üstün gelmesi sonucunda Utbe bin Rebia gibi önde gelen müşrik bilgelerin / entelektüellerin ilahi dünya görüşünün üstünlüğünü kabul etmelerine son derece öfkelenmiş, onlara şiddetle çıkışmış ve onları tehdit etmişti. Tıpkı Firavunun büyücülere çıkışması ve onları tehdit etmesi gibi. Onlar ise Ebu Cehil’in tehdidine kulak asmamışlardı. O’na verdikleri cevapta Hz. Muhammed’in @ getirdiği dünya görüşünün mükemmelliği karşısında aciz kaldıklarını itiraf etmişlerdir. Savundukları şirk sisteminin halkı aldatmaya, onların gözünü boyamaya yönelik olması nedeniyle kendilerinin çok gülünç duruma düştüklerini belirtmişlerdi. 71-73-(Firavun) Şöyle dedi: “Ben size izin vermeden önce ona inandınız öyle mi! Hakikat şu ki, O, size büyü öğreten ulunuzdur. Şimdi elleriniz ile ayaklarınızı tereddüt etmeden çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım! Böylece, hangimizin azabının daha şiddetli ve sürekli olduğunu iyice anlayacaksınız.” Dediler ki: “Seni, bize gelen apaçık kanıtları / beyyine ve bizi yaratana tercih edemeyiz. Öyle ise yapacağını yap! Sen, ancak bu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin.” “Bize, hatalarımızı ve senin bize zorla yaptırdığın büyüyü bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Allah, (mükafatı) en hayırlı ve (cezası) en sürekli olandır.” (Taha Suresi 71-73) Cenab-ı Hak, hicret edecek müminlerin donanımı için yukarıda peygamberimizin mücadelesini Hz. Musa’nın @ mücadelesi ile bütünleştirerek anlattıktan sonra müteakip ayetlerde şu dersleri de verir; 74-76-Şurası muhakkak ki, kim Rabbine günahkar olarak varırsa, cehennem sırf onun içindir. O ise orada ne ölür ne de yaşar! Kim de iyi davranışlarda bulunmuş bir mümin olarak O'na varırsa, üstün dereceler işte sırf bunlar içindir. İçinde ebedi kalacakları, zemininden ırmaklar akan Adn cennetleri! İşte arınanların mükafatı budur. (Taha Suresi 74-76) [1] ) İslam Tarihi – Hz. Hamza ve Hz. Ömer’in Müslüman Olmaları Bölümü- Mustafa Asım Köksal (http://islamiyontem.net/kitaplar/Islam%20Tarihi/islamtarihi/islamtarihiasim/indexana.htm) 9.6. Habeşistan’a Hicret Edeceklere Talimatlar Cenab-ı Hak, Habeşistan’a hicret edecek müminlere yine Hz. Musa @ kıssası üzerinden yol gösterir ve onlara gecenin karanlığından yararlanarak sessizce ve gizlice yola çıkmalarını tavsiye eder. Hicret edenlerin yokluğu fark edilir edilmez peşlerine düşüleceği gayet açıktı. Bu nedenle arkalarından yetişileceği de muhakkaktı. Ancak Cenab-ı Hak takip edilip yetişileceği konusunda tereddüt etmemelerini, bir şekilde Kendisinin onlara yardım edip onları saklayacağını bildirmesi ve kaçışın sonunda denize ulaşıldığında kendileri için bekleyen gemilere binip gideceklerinin müjdesini verir. 77- Andolsun ki biz Musa'ya: “Kullarımla birlikte geceleyin yola çık da (size) yetişilmesinden korkmaksızın ve endişe etmeksizin onlara denizde kuru bir yol aç” diye vahyetmiştik. (Taha Suresi 77) Nitekim bu sureden sonra ki gelişmeler Cenab-ı Hakk’ın bu kıssa üzerinden haber verdiği gibi gerçekleşti. Habeşistan’a hicret edecek müminler bu rehberlik uyarınca sessizce, fark ettirmeden, bölük bölük ve geceleyin yola çıktılar. Mekkeli müşrikler de peşlerine düştüler. Ancak müminler kendilerini bekleyen gemilere binip denize açıldıkları sırada müşrikler çıkageldiler fakat çok geç kalmışlardı. İşte surenin devamında bu olayın / olayların böyle olacağını Cenab-ı Hak önceden aynı kıssa üzerinden vermeye devam eder; 78- Bunun üzerine o, askerleri ile birlikte onların peşine düştü. Denizden onları kaplayacak olan şey kaplayıverdi. (Taha Suresi 78) Hatta daha da ilerisini de ihbar eder. Muhacir müminlerin peşine düşüp takip eden Mekke müşrikleri onları yakalamada başarısız olunca Mekke’ye geri döneceklerdi. Bu başarısızlık Mekke müşrik kabile reisleri ve özelde Ebu Cehil için son derece onur kırıcı olacaktı. Karizmaları çok kötü çizilecekti. Bu siyasi başarısızlığı kamuoyu nezdinde kapatmak için yalanlar uydurulacak ve halk yine kandırılacaktı. Tıpkı Firavunun kavmini kandırması gibi. 79- Firavun, kavmini saptırdı, doğru yola sevketmedi. (Taha Suresi 79) 9.7. Habeşistan Muhacirlerine Tenbihler / öğütler Cenab-ı Hak, Habeşistan’a hicret edecek müminlerin adil bir yönetici olan Habeş hükümdarının ülkesinde rahat edeceklerini, tevhidi dünya görüşüne dayalı bir devlete kavuşuncaya kadar geçecek süre için her türlü ihtiyaçlarının karşılanacağını bildirir. Bunu Firavunun zulmünden kurtulan İsrail oğulları metaforunda anlatır. Nasıl ki İsrailoğulları Firavunun zulmünden kurtulduktan sonra Tur dağının eteklerine gelip Anayasal bir sözleşme ile devletlerini kuruncaya kadar yaşamlarını sürdürmeleri için Cenab-ı Hak tarafından kudret helvası ve bıldırcın gibi lütuflara mazhar oldularsa aynı şekilde Mekke müşrik yönetiminin zulmünden Habeşistan’a hicret ederek kurtulacak müminlerin de Medine Anayasal Sözleşmesi ile Medine İslam Cumhuriyeti kurulup güçleninceye kadar orada rahat bir yaşam sürecekleri ihbar edilir. 80- Ey İsrailoğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık; Tur’un sağ tarafına (gelmeniz için) size vade tanıdık ve size kudret helvası ile bıldırcın eti (men ve selva) lütfettik. (Taha Suresi 80) Fakat Cenab-ı Hak, hicret edecek müminlere gittikleri yerde helal olan, meşru nimetlere tevessül etmeleri, geçimleri için asla yasal olmayan yollara başvurmamaları, taşkınlık yapmamaları, aşırı gitmemeleri konusunda da aynı kıssanın devamı üzerinden uyarıda bulunur. Aksi davranışların şiddetle cezalandırılacağını da bildirir. 81-82- Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyiniz, bu hususta taşkınlık ve nankörlük de etmeyiniz; sonra sizi gazabım çarpar. Her kim ki kendisini gazabım çarparsa, hakikaten o, yıkılıp gitmiştir. Şu da muhakkak ki ben, tevbe eden, inanan ve yararlı iş yapan, sonra (böylece) doğru yolda giden kimseyi bağışlarım. (Taha Suresi 81-82) Müteakip ayetlerde yine israiloğulları kıssası üzerinden metafor yapılarak Habeşistan’a hicret edecek müminler, orada karşılaşacakları menfi durumlar karşısında nasıl davranmaları gerektiği hususunda eğitilir. Çünkü Habeşistan’da onları bekleyen tehlikeler vardı. Yeni bir ortam, yeni bir yaşam biçimi, yeni ilişkiler, her şey onlar için yeniden başlıyordu. Özellikle geçim için ihtiyaç duyulacak gelirin elde ediliş yol ve yöntemleri çok önemliydi. Çünkü, her ne kadar Necaşi onları ağırlasa da bu ağırlama neticede mültecilerin ağırlanması şeklinde olacaktı. Bu nedenle mümin muhacirler Habeşistan’ın piyasasına girmek ve ticari yeteneklerini konuşturmak isteyeceklerdi. Daha iyi bir geçim koşulları elde etmek isteyeceklerdi. Bunun için de piyasada yerlerini almaları gerekiyordu. Fakat diğer taraftan, muhacir müminler birdenbire Habeşistan ticari piyasasına giremeyecekleri için ya da yerli piyasa aktörlerince piyasaya sokulmayacakları için onların da geçim için gayri meşru yollara başvurmaları olası idi. Ayrıca, muhacir müminler Habeşistan’a giderken elleri boş gitmediler. Kabileleri onları gidecekleri yerde perişan duruma düşmemeleri ve onların orada köle olmamaları için ziynet eşyaları ve belirli bir servetle gönderdiler. Ellerindeki bu servetlerin İsrailoğulları kıssasındaki samiri gibilerinin dikkatini çekeceği muhakkaktı ve bu servetlerden en kolay kazanma yolu olan faizle borç verme, kumar vb. yanlış işlere girişmeleri de bir diğer tehlikeydi. Yurtsuz kalan muhacirler için bu tür yollar oldukça da cazip bir yol olarak görünebilirdi. Şeytan ayaklarını kaydırabilir ve çok kazanma uğruna hırsa kapılmaları mümkündü. Her ne kadar başlarına atanacak imam kendilerini uyaracak olsa da geleceğini güven altına almak isteğinin sonucunda bu muhacir topluluğun en azından bir kısmının bu tür yolların cezbesine kapılmaları tehlikesi mevcuttu. Başlarında Hz. Muhammed’in @ bulunmaması demek onları gittikleri yanlış yoldan geri çevirecek bir önderin olmaması demekti. Hz. Muhammed’de @ onların yanlış yola sapacağına hiç ihtimal vermeyecekti. Zira Mekke’de o kadar zorluklara, baskı ve şiddete tahammül etmiş ve asla direnişinden taviz vermemiş arkadaşlarının geçim kaynakları için yanlış yollara sapacağını aklının ucundan bile geçirmeyecekti. Bütün bu tehlikeleri gayet iyi bilen Cenab-ı Mevla hicret edecek müminlerin gittikleri yerde yanlışa sapmamaları için Hz. Musa’nın @ Samiri ile olan kıssası ile onlara gerekli derslerini vererek eğitir. Nasıl ki Hz. Musa @ kavminden ayrılarak Tur dağına gitmesi gibi Hz. Muhammed’de @ müminleri Habeşistan’a göndererek bağlılarından ayrılacaktı. Yine nasıl ki Cenab-ı Hak Hz. Musa’nın @ ayrılmasını müteakiben İsrailoğullarını Samiri ile imtihan ettiyse, Habeşistan muhacirleri de hayatın içerisinde çeşitli sınavlara tabi tutulacaktı. Ve yukarıda belirtildiği gibi Habeşistan muhacirlerini bekleyen tehlikeler vardı. Oradaki Samiriler, muhacir müminleri Mekke’deki şirk sisteminin benzerleri olan fakat içerisine biraz ilahi öğreti sosu katılmış yanlış işlere sokabilirlerdi. Tıpkı Samiri’nin Mısırdaki boğa ile sembolize edilen Firavunların sömürüye / şirke dayalı piyasa sistemine benzer fakat daha küçük bir modelini buzağı sembolü ile israiloğullarına yapması ve insanları bu piyasaya cezbedici bir ses ile çağırması gibi ([1] ) aynı şekilde birtakım Samiriler de Habeşistan’a hicret etmiş müminlere cazip gelen ancak gayri meşru piyasa yapılarına ([2] ) çekmeye çalışacakları muhakkaktı. Elbette Samiri’nin yaptığı buzağı sembolünün işaret ettiği anlamı piyasa ile sınırlamak mümkün değildir. Bu, bir devrimden sonra halkın savaştığı ve terk ettiği yanlış / batıl / şirk değerlerinin yerine sanki devrimin ideolojisine uygunmuş gibi görünen fakat aslında eski şirk ideolojisinin farklı bir modelini öngören değerlere de işaret eder. 83-89- “Seni acele ile kavminden ayrılmaya sevk eden nedir, ey Musa!” Musa: “İşte, dedi, onlar benim izimde gidiyorlar. Ben, memnun olasın diye sana acele ile geldim Rabbim.” Allah buyurdu: “Senden sonra biz, kavmini (Harun ile kalan İsrailoğullarını) imtihan ettik ve Samiri onları yoldan çıkardı.” Bunun üzerine Musa, öfke ve üzüntüyle dolu olarak kavmine döndü. “Ey kavmim!” dedi, “Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı? Şu hâlde size zaman mı çok uzun geldi, yoksa üstünüze Rabbinizin gazabının inmesini mi istediniz ki, bana verdiğiniz sözden döndünüz?” Dediler ki: “Biz sana verdiğimiz sözümüzden kendi isteğimizle dönmedik. Fakat biz, o kavmin ziynet eşyasından birtakım ağırlıklar yüklenmiş, sonra da onları attık; aynı şekilde Samiri de attı.” Bu adam, onlar için, böğüren bir buzağı heykeli icat etti. Bunun üzerine: “İşte”, dediler, “bu, sizin de Musa’nın da tanrısıdır. Fakat (O) onu unuttu.” O şeyin, onların hitabına cevap vermediğini, onlara ne bir zarar ne de bir fayda vermek gücünde olmadığını görmezler mi? (Taha Suresi 83-89) Eğer, bu topluluğun başlarına atanacak İmam-başkan onları yaptıkları yanlış işlerden vazgeçirmeye çalışırsa topluluğun bir kısmı kendisine karşı duracak ve diğerleri ise imam-başkanı destekleyecekti. Bu durumda da müslüman topluluk bölünecek, tevhidleri bozulacaktı, belki de birbiriyle kavgaya tutuşacaktı. Bu tür ihtilafları çözmede ilahi vahyin rehberliğini ve Hz. Muhammed’in @ problemi çözmesi gerektiğini düşüneceklerdi. Bunun içinde en azından ticari kervanlarla gidip gelen mümin köleler vasıtasıyla bir haber bekleyeceklerdi. Ancak bu zaman alacaktı. Bu süreçte topluluk zarar görebilirdi ve topluluğun bir kısmını kaybetmek de mümkündü. Cenab-ı Mevla, bu tehlikeyi Hz. Musa’ya @ vekil olarak İsrailoğullarının başına Hz. Harun’un @ bırakıldıktan sonra Samiri’nin toplumu yanlış yola sevketmesi karşısında Hz. Harun’un @ onları yanlış yoldan engelleme çabaları metaforunda anlatır. 90-91- Hakikaten Harun, onlara daha önce: “Ey kavmim!” demişti, “siz bununla ancak ayartılmaktasınız / kandırılıyorsunuz / sınanıyorsunuz. Sizin Rabbiniz şüphesiz çok merhametli olan Allah'tır. Şu hâlde bana uyunuz ve emrime itaat ediniz.”. Onlar: “Biz,” dediler, “Musa aramıza dönünceye kadar buna tapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz!” (Taha Suresi 90-91) Hz. Muhammed’in @ Habeşistan’a hicret eden müminlerin başına atayacağı imam-başkanın sorumluluğuna verilecek topluluğu yanlış yola gitmesini engelleyip engellemediği hususunda bizzat kendisine hesap vereceği yine aynı kıssa ile anlatılır. Hz. Muhammed @ muhacir müminlerin başlarına atanacak imam-başkana dürüst ve erdemli olmaları, azgınlık etmemeleri, nankörlük yapmamaları vb. hususunda emirler verir. 92-94- (Musa, döndüğünde) Dedi: “Ey Harun! bunların dalalete düştüklerini gördüğün vakit seni engelleyen ne oldu?” “(Neden) benim yolumu takip etmedin? Emrime asi mi oldun?” (Harun:) “Ey annemin oğlu! dedi, saçımı sakalımı, yolma! Ben, senin: ‘İsrailoğullarının arasına ayrılık düşürdün; sözümü tutmadın!’ demenden korktum.” (Taha Suresi 92-94) Hz. Muhammed’in @ sadece atayacağı imama-başkana hesap sormayacağı, topluluk içerisinde yanlış yollara sapmaya önderlik edene de hesap soracağı Samir’i ve Hz. Musa @ diyaloğu ile verilir. Şayet yanlış yollara tevessül etmede kim önderlik edecek olursa onun müminler topluluğundan atılacağı, ilişkilerin kesileceği, yalnız bırakılarak perişan edileceği ve teşekkül ettiği yanlış yolun idolünü de yok edeceği bildirilir. ([3] ) Cenab-ı Hak, bu hususta bir ihbarda bulunmuştur ki o da tıpkı Samiri’nin icad ettiği sapık yolun o dönemdeki İsrailoğullarınca meşru olarak görülmesi için Hz. Musa’nın @ öğretisinden bir parça alıp onu kendi kurduğu sisteme karıştırması gibi Habeşistan’daki Samiri rolündeki kişinin de Hz. Muhammed’in @ getirdiği öğretinin paradigmalarından bir kısmını alıp kendi kurduğu sisteme karıştırarak elde edeceği yanlış yolu meşru göstermeye çalışacağı bildirilir. ([4] ) 95-99-Musa: “Ya senin zorun nedir, ey Samiri?” dedi. O da: “Ben, onların görmediklerini gördüm. Zira, o elçinin öğretisinden bir miktar alıp onu attım. Bunu böyle nefsim bana hoş gösterdi” dedi. Musa: “Defol!” dedi, “artık hayatın boyunca sen: ‘Bana dokunmayın!’ diyeceksin. Ayrıca senin için, kurtulamayacağın bir ceza günü var. Tapmakta olduğun tanrına da bak! Yemin ederim, biz onu yakacağız; sonra da onu parça parça edip denize savuracağız!” Sizin ilahınız, yalnızca, kendisinden başka ilah olmayan Allah'tır. O'nun ilmi her şeyi kuşatmıştır. (Resulüm!) İşte böylece geçmiştekilerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. (Taha Suresi 95-99) Ayrıca genelde tüm müminler özelde ise hicret edecek mümin muhacirler geçim için bu tür yanlış yollara tevessül etmemeleri için kıyamet sahnesi ile de uyarılırlar. Bu sahnede dünya da geçirilecek sürenin azlığına işaret edilerek çok kısa sürecek sıkıntıları atlatmak için yanlış yolları tercih etmenin feci sonu dile getirilir. Bu dünya da rahat ve konforlu fakat kısa bir ömür için ahireti mahvetmenin akıllılık olmayacağı vurgulanır. Cenab-ı Hak, kozmik kıyamet metaforu ile Habeşistan’a hicret edecek olan müminlerin akıbetlerine ilişkin endişelerine de cevap verir. Şöyle ki; nasıl ki bu dünya hayatı çok kısa sürede geçip bitecek, aynı şekilde Habeşistan’daki göç serüveni ve bu çileli Mekke hayatı kısa bir süre sonra bir gün mutlaka sona erecek. Kozmik kıyamette dağların savrulup dümdüz edilmesi gibi bu dünyada da şirk / zulüm otoriteleri bir gün yerle bir olacak ve yeryüzüne sadece Cenab-ı Hak hükümdar olacak. Böylece şirk toplumundaki hukuksuzluk yok olacak ve yeryüzüne adalet hâkim olacaktır. Kim tevhidi dünya görüşüne iman ederse ahirette zulüme, haksızlığa, baskı ve şiddete uğrama korkusu yaşamayacağı gibi bu dünyada da Allah’ın hâkim olduğu sistemde zulüm, baskı ve haksızlığa uğrama korkusu yaşamayacaktır. Bu kısımdaki uyarılar ile aynı zamanda Habeşistan’daki ehli kitap mensuplarının da ahiret sahneleri ile korkutulması amaçlandığı söylenebilir. Aynı zamanda muhacirlerle ehli kitap arasında ahiret inancındaki ortak inanca vurgu yapıldığı da söylenebilir. Böylece Habeşistan’da ehli kitap ile mümin muhacirler arasında ortak bir inanç bağı ile birliktelik sağlanacaktır. 100-114- Şüphesiz ki, sana katımızdan hatırlatıcı / uyarıcı bir öğreti bahşettik. Kim ondan yüz çevirirse, şüphesiz ki kıyamet gününde o, ağır bir günah yükünü yüklenecektir. Bu kimseler, onda (o günah yükünün altında) ebedi kalırlar. Onlar için kıyamet gününde bu ne kötü bir yüktür! O günde Sur’a üflenir ve biz o zaman günahkarları, gözleri (korkudan) gömgök bir halde mahşerde toplarız. Aralarında birbirlerine gizli gizli şöyle derler: “Dünyada sadece on gün kaldınız.” Aralarında konuştukları konuyu biz daha iyi biliriz. Onların en olgun ve akıllı olanı o zaman: “Bir günden fazla kalmadınız” der. (Resulüm!) Sana “dağlar”ın ne olacağı hakkında sorarlar. De ki: “Rabbim onları ufalayıp savuracak.” “Böylece yerlerini dümdüz, bomboş bırakacaktır.” Orada ne bir iniş ne de bir yokuş görebileceksin. O gün insanlar, davetçiye uyacaklar. O’na karşı yan çizmek yoktur. Artık, çok esirgeyici Allah hürmetine sesler kısılmıştır. Bu yüzden, fısıltıdan başka bir ses işitemezsin. O gün, Rahman’ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığından başkasının şefaati fayda vermez. O, insanların geleceklerini de geçmişlerini de bilir. Onların ilmi ise bunu kapsayamaz. Bütün yüzler (insanlar), diri ve her şeye hâkim olan Allah için eğilip boyun bükmüştür. Zulüm yüklenen ise, gerçekten perişan olmuştur. Her kim, mümin olarak iyi olan işlerden yaparsa, artık o ne zulümden ne de hakkının çiğnenmesinden korksun. (Resulüm!) Biz onu böylece Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve onda ikazları tekrar tekrar açıkladık. Umulur ki onlar (bu sayede günahtan) korunurlar. Yahut da o (Kur’an) kendileri için bir ibret ortaya koyar. Gerçek hükümdar olan Allah, yücedir. Sana O’nun vahyi tamamlanmazdan önce Kur’an hakkında acele etme ve “Rabbim, benim ilmimi artır” de (Taha Suresi 100-114) Cenab-ı Hak, Habeşistan’a gidecek olan müminlere Hz. Âdem @ kıssası üzerinden de bir takım uyarılarda bulunur. Şöyle ki; “Şimdi sizler gittiğiniz yerlerde Allah’ın sınırlarına, emir ve yasaklarına uyacağınıza dair Resulullah’a söz veriyorsunuz. Hz. Adem’de @ aynı hususlar için söz vermişti. Ancak o daha sonra sözünde durmadı, verdiği sözleri unuttu. Sizler de Hz. Âdem @ gibi yapıp verdiğiniz sözleri unutup yanlış yollara sapmayın. Bu uyarıyı hafife almayın zira gittiğiniz yerde karşılaşacağınız durumlar sizin ayağınızı kolaylıkla kaydırabilir. Hz. Adem’e @ iblis hariç bütün melekler boyun eğmiş ve emre amade olmuşlar ve cennette mutlu / mesut bir yaşam sürüyorlardı. Onlar şeytanın ayartmalarına karşı uyanık olmaları konusunda uyarılmışlar aksi takdirde cennet yaşamlarından çıkarılıp sıkıntılı bir yaşama gitmek zorunda kalacakları kendilerine bildirilmişti. Onlar açık bir şekilde ikaz edilmelerine rağmen şeytanın ayartmasına kandılar ve cennetten çıkarıldılar. Şimdi sizde Habeşistan’a gittiğinizde tüm devlet erkanı sizi el üstünde tutacak size hizmet edecekler. Orada rahat bir yaşam sürdüreceksiniz. Fakat orada da iblisler ve şeytanlar var ve sizin gördüğünüz bu ilgiyi kıskanan ve sizin ayağınızı kaydırıp sizi o memleketten çıkarmak isteyenler olacak. Bu nedenle ayağınızı denk alın ve sakın o şeytanların ayartmalarına gelmeyin! Onlar sizi bu rahat yaşamınızı sürdürmek ve belki de daha iyi bir yaşamı ebedi olarak yakalamak adına yanlış yolları, yanlış tarafgirlikleri, yanlış safları seçme konusunda ve bir dostmuş gibi yaklaşımlarda bulunabilirler. Şayet bu ayartmalara kanacak olursanız sizinle ortak ilkelere / paradigmalara / dünya görüşüne sahip olmalarından dolayı Habeşistan yönetiminin size sağladığı imkanlar geri alınacaktır. Çünkü siz oraya sığınırken inancınız ve değerlerinizden dolayı zulüm ve baskı gördüğünüz iddiası ile sığınmış olacaksınız. Fakat sizler dünya nimetleri hırsınız nedeniyle gittiğiniz ülkede fesat çıkarır ve yanlış yollara tevessül edecek olursanız sizin samimi olmadığınız düşünülecektir ve hemen bu yanlışlarınız Habeşistan hükümdarına iletilecektir. Bu durumda hükümdar size verdiği imkanları elinizden alacaktır. Hatta sizi ülkesinden kovacak, Mekke Yönetimine teslim edecek ve siz yeniden çok büyük sıkıntılara maruz kalabileceksiniz. Pişmanlık duymanız ve bir daha yapmamaya yönelik söz verseniz bile Hükümdar, çevresinin baskısından çekinecek ve sizi kapı dışarı edecektir. Orada yapacağınız yanlışlar nedeniyle oradan çıkarılacak olursanız çok sıkıntı çekersiniz. Sadece dünya hayatında değil ahirette de çok sıkıntıyla karşılaşırsınız. Orada kör olarak haşredilirsiniz. Rabbinize dünyada iken gerçeği gördüğünüzü ve peygambere iman ettiğinizi belirtseniz bile, Rabbiniz size çıkışacak ve ‘Evet hakikati görmüş ve elçime de iman etmiştin. Hatta bu uğurda hicrette ettin. Ama gittiğiniz yerde yapacaklarınız konusunda sana ayetlerimle uyarılarda bulunulduğu halde sen o uyarıları unutuverdin. Bugün de sen böyle unutulursun işte’ diyecek. Bu nedenle sakın şeytanın adımlarını izlemeyin ve daima uyanık olun. Ayrıca size orada iken ulaştırılacak ilahi öğreti ve mesajların gereğini mutlaka yerine getireceksiniz.” Habeşistan’a hicret edecek müminlere yapılan bu uyarılar, aşağıda verilen Hz. Âdem @ kıssası üzerinden yapılır. 115-126- Andolsun biz, daha önce de Âdem’e ahit (emir ve vahiy) vermiştik/ söz almıştık. Ne var ki o, unuttu. Onda azim de bulmadık. Bir zaman biz meleklere: “Âdem'e secde edin!” demiştik. Onlar hemen secde ettiler; yalnız İblis hariç. O, diretti. Bunun üzerine: “Ey Âdem!” dedik, “bu hem senin için hem de eşin için büyük bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra yorulur, sıkıntı çekersin!” “Şimdi burada senin için ne acıkmak vardır ne de çıplak kalmak.” “Yine burada sen, susuzluk çekmeyecek, sıcaktan da bunalmayacaksın.” Derken şeytan onun aklını karıştırıp “Ey Âdem! dedi, sana ebedilik ağacını ve sonu gelmez bir saltanatı göstereyim mi?” Nihayet ondan yediler. Bunun üzerine kendilerine ayıp yerleri göründü. Üstlerini cennet yaprağı ile örtmeye çalıştılar. (Bu suretle) Âdem Rabbine asi olup yolunu şaşırdı. Sonra Rabbi onu seçkin kıldı; tevbesini kabul etti ve doğru yola yöneltti. Dedi ki: “Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan (cennetten) inin! Artık benden size hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz.” “Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.” O: “Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim!” der. (Allah) buyurur ki: “İşte böyle. Çünkü sana ayetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun!” (Taha Suresi 115-126) Cenab-ı Hak, Habeşistan’a hicret edecek muhacirlere yönelik uyarılarına / öğütlerine tüm müminlere hitap ederek ve kimi yerde de elçisinin üzerinden devam eder. Şöyle ki; “Cenab-ı Hak, kendi yolundan sapanı bu dünya da asla cezasız bırakmayacağını ahirette ise çok daha şiddetle cezalandıracağının vurgusunu yaptıktan sonra dünyadaki cezalandırmaya yönelik kanıt olarak geçmiş kavimlerin ve medeniyetlerin yok oluşlarını ve kalıntılarını gösterir. Daha sonra Mekke müşrik elitlerin de cezasız kalmayacağını ancak onlara belli bir mühlet tanındığını belirtir. O vade dolunca olacaklar olacaktır. Bu nedenle müminlerin o süre gelinceye kadar sabretmeleri ve direnmeleri gerektiğini bildirdikten sonra bu direniş için sabah akşam ve gece gündüz daima tevhidi dünya görüşünü insanlara anlatmasını, mesajlarını insanlara bildirmesini ve Kendisini tanıtmasını emreder. Aynı zamanda sabah akşam ve gecenin belirli vakitlerinde olmak üzere beş vakit namaz kılmasını emreder. Dünya geçimliği ve nimetlerine gözünü dikmekten de şiddetle sakındırır. Bütün benliğini vahiyle bildirdiği tevhidi dünya görüşü nimetine vermesini ve bakışlarını bu ilahi nimete odaklamasını ve maiyetindeki insanlara da bunu emretmesini bildirir. Ayrıca geçim konusunda endişe etmemeleri konusunda uyarır. Şayet gayret ve çabalarını ilahi öğreti / tevhidi dünya görüşü noktasına teksif edecek olurlarsa geçimlerinin Kendisi tarafından sağlanacağını bildirir. Bu husus özellikle yurdunu terk eden muhacirler için çok önemlidir. Çünkü onlar bilinmezliğe doğru yelken açacaklardır. Dolayısıyla geçimleri konusu onları bir hayli endişelendirmektedir. Cenab-ı Mevla, onların bu endişelerinin yersiz olduğunu Habeşistan Necaşi’si tarafından bütün ihtiyaçlarının karşılanacağını ve kendilerinden bu dünya görüşünün yaygınlaşması için çaba sarf etmekten başka bir şey istemediğini bildirir. Hele geçimlerini temin etmek için yanlış yollara başvurmak ise asla kabul edilebilir bir şey değildir.” 127-135-Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin ayetlerine inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Ahiret azabı, elbette daha şiddetli ve daha süreklidir. Bizim, onlardan önce nice nesilleri helak etmiş olmamız kendilerini yola getirmedi mi? Halbuki onların yurtlarında gezip dolaşırlar. Bunda, elbette ki akıl sahipleri için nice ibretler vardır. Eğer Rabbinden, daha önce sadır olmuş bir söz ve tayin edilmiş bir vade olmasaydı, (ceza onlar için de dünyada) kaçınılmaz olurdu. (Resulüm!) Sen, onların söylediklerine sabret. Güneşin doğmasından önce de batmasından önce de Rabbini övgü ile tesbih et / namaz kıl; gecenin bir kısım saatleri ile gündüzün etrafında (iki ucunda) da tesbih et / namaz kıl ki, sen, Allah'tan hoşnut olasın, (Allah da senden!). Sakın, kendilerini denemek için onlardan bir kesimi faydalandırdığımız dünya hayatının çekiciliğine gözlerini dikme! Rabbinin nimeti hem daha hayırlı hem de daha süreklidir. Ailene salatı (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetlerini üstlenmeyi ya da destek olmayı) emret; kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık istemiyoruz, biz seni rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç, takva iledir. Onlar: “(Hz. Muhammed) bize Rabbinden bir ayet getirmeli değil miydi?” dediler. “Önce gelen kitaplardaki apaçık kanıtlar onlara gelmedi mi?” “Eğer biz, bundan (Kur’an’dan) önce onları bir azapla helak etseydik, muhakkak ki şöyle diyeceklerdi: ‘Ya Rabbi! Bize bir elçi gönderseydin de şu aşağılığa ve rüsvaylığa düşmeden önce ayetlerine uysaydık!’” De ki: “Herkes beklemektedir: Öyle ise siz de bekleyin. Yakında anlayacaksınız; doğru düzgün yolun yolcuları kimmiş ve hidayette olan kimmiş!” (Taha Suresi 127-135) Habeşistan’a hicret edecek müminlere seyahatları sırasında ve sonrasında uyacakları kurallar bildirildikten ve orada karşılaşacakları durumlara karşı gerekli bilgilerle donatıldıktan sonra ilk grup Cafer bin Ebu Talip başkanlığında olmak üzere küçük gruplar halinde ve gizlice yola çıkarlar. Kısa zaman içerisinde Habeşistan’a göç edenlerin sayısı 100 ü geçer. [1] ) Cazip oluşunu Buzağının böğürtüsü (Huvar) kelimesinin anlamından anlıyoruz; Huvar: Avcı, geyik yavrusunu yakalar, onu bir yere bağlar ve onun kulaklarını ovalar. İşte o zaman geyik yavrusu böğürür (acı bir şekilde bağırır). Bunu duyan yavrusunu kaybetmiş olan ana geyik, yavrusunun yanına koşar ve avcıya yakalanır. Lîsânü'l-Arab'ın verdiği bu bilgiye göre huvâr, bir hayvanın normal böğürmesi değil, bir hayvanı tuzağa düşürmek için başka bir hayvana çıkartılan sestir. Yani "çeken, aldatan bir ses"tir. (istekuran.com/index.php/45-ta-ha-suresi) [2] ) Buzağı heykelinin müslüman muhacirlerin Habeşistan’da oluşturacakları ya da içine girecekleri yanlış bir ekonomik modeli temsil ettiği çok açıktır. Fakat bu ekonomik model; faizle para satma mı? Spekülasyonlu ve haram olan şekliyle küçük bir borsa oyunu mu? Kumar oyunu mu? Hristiyan keşişleri gibi zühd ve takvaya ulaşmak için fakir bir yaşantıyı seçme mi? Hangisi olabileceği tartışılabilir. Fakat model çok caziptir. Sonuçta, cazip olsa da gayri ahlaki ve peygamberimizin öğretisiyle uyuşmayan bir model olduğu çok açıktır. (A.A) [3] ) NOT: Ubeydullah bin Cahş’ın Habeşistan’a hicretten sonra Hristiyan din adamlarının ayartmaları ile orada İslam’dan ayrılıp Hristiyan olması bu tehlikenin varlığına en büyük kanıttır. Ubeydullah bin Cahş Hristiyan olunca ihbar edildiği gibi yalnız bırakılmış, perişan edilmiş, o da kendini içkiye vermiş ve sonunda da sarhoş vaziyette ölmüştür.(A.A) [4] ) NOT: Ubeydullah bin Cahş’ın şeçtiği yol Hristiyan papazların ayartmaları ile olmuştu. O bu yolu seçerken peygamberimize gelen öğretiden bazılarını almıştı. Ancak daha sonra o papazların kendisine verdiği imkanlar hoşuna gittiğinden aldığı öğretiyi papazların öğretisi ile karıştırdı. (A.A)

  • Bölüm 7:CUMHURİYETİN İLK AKTİVİTELERİ | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 7 İSLAM CUMHURİYETİNİN İLK AKTİVİTELERİ Hz.Muhammed’in@ aktif dış siyaset stratejisi üzerine yapılan tartışmalar sonunda Medine Yönetimindeki muhalefetin savaş karşıtı argümanlarının halk nezdindeki etkisi kırıldı. Böylece muhalefet peygamberimizin önerdiği aktif dış politika stratejisine gönülsüzce evet demek durumunda kalmışlardı. Bundan böyle Medine’nin güvenliği için çevre kabilelere akınlar yapılacak ve onlar Medine’nin müttefiki olmaya zorlanacak ya da en azından Mekke ile Medine arasındaki çatışmalarda onların tarafsız kalmaları istenecekti. Aksi takdirde Mekke’nin kışkırtmalarına kanan müşrik kabileler Medine üzerine saldıracaklardı. Şayet geç kalınacak olunursa onların yapacakları saldırılar sonucu Medine Yönetimi zayıflayacak ve sonunda Mekke’nin yıkıcı saldırıları ile yok olup gidecekti. Ama Medine İslam Cumhuriyeti önce davranıp çevre kabileleri sindirecek olursa Medine’nin güvenliğini temin etmiş olacaktı. Bu strateji peygamberimize ve muhacir müminlere daha önce Kehf suresinde Zülkarneyn kıssası ile öğretilmişti. Şöyle ki; söz konusu kıssadaki gibi kabilelerin üzerine gidilecek ve “güneşin doğduğu yerdeki güneşle arasına engel koymayan” şeklinde betimlenen kabileler yani Kur’an güneşini kabul ederek Müslüman / teslim olanlar İslam topluluğu kapsamına dahil edileceklerdi. Şayet “güneşin battığı yerdeki güneşe karşı koyan” diye betimlenen kabileler yani Kur’an güneşini reddederek İslam Cumhuriyetine karşı koyan kabileler ile de savaşılacaktı. Onlar ya kaçacaklar ya da teslim olacaklardı. Bu politika “Caydırıcılık” üzerine kurulu bir diplomasiydi ve Peygamberimiz de stratejisinde bunu kullanacaktı. Peygamberimiz çoğunluğu Mekkeli muhacirlerden oluşan ve seriyye adı verilen küçük askeri birlikler oluşturdu. Çevre kabilelere yapılacak akınların planlı ve stratejik olması önemliydi. Öncelikle hangi bölgeden başlanmalıydı? Peygamberimiz bu konuda çok stratejik bir yol izledi. Akınlara kızıl deniz tarafında bulunan Bedir kuyuları çevresindeki kabilelerden başlamayı planladı. Bu strateji ile Mekke’nin Suriye ticaret yolu güzergâhında bulunan ve ticari kervanların lojistiğini sağlayan kabileleri kendi safına çekmeyi tasarladı. İttifak ilişkisini kabul etmeyen kabilelerin ise tarafsız kalmasını sağlamak için onlarla saldırmazlık anlaşması yapacaktı. Böylece hem Medine’nin güvenliği sağlanacaktı hem de Mekke’nin Suriye ile ticaretini kesmek için yapılacak harekât sırasında bölge kabilelerinin İslam Cumhuriyetinin askeri birliklerine müdahalede bulunması engellenmiş olacaktı. 7.1. Sifü'l-Bahr (îs) Harekâtı (Mart 623) Peygamberimiz ilk akın için Hz. Hamza komutasında otuz (30) kişilik bir asker birliği Sifü’l Bahr’e gönderdi. (Harita 1) Miladi 623 yılının Mart ayında yapılan bu ilk askeri harekât ile Mekke kervanlarının geçtiği güzergâhta güç gösterisi yaparak güzergâh üzerindeki kabilelere mesaj vermek ve onlarla saldırmazlık ya da müttefiklik anlaşması yapılması hedeflenmişti. Ancak askeri birlik Sifü’l-Bahr bölgesine geldiği zaman, Ebu Cehil'in komutasındaki 300 (üç yüz) savaşçının koruduğu Mekke kervanıyla karşılaştı. Kervan, Şam'dan dönüyordu, iki taraf savaş düzeni aldı. İslam Ordusunun sayısı az olsa da savaşmayı göze almıştı. Fakat kervanda bulunan Mecdi b. Amr taraflar arasında elçilik yaptı ve savaşı önledi. Kervan Mekke'ye doğru yol alırken, İslam ordusu ise zayiatsız gövde gösterisi yapmış olarak Medine'ye döndü. Bu duruş ile düşmanın yüreğine korku salınmış olundu. Harita 1: Sifü'l-Bahr (îs) Harekâtı (Mart 623) ) (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) İslam ordusu Medine’ye geldiğinde sefer hakkında peygamberimize rapor verildi ve peygamberimiz, askeri birlikler arasından çarpışma olmamasını memnuniyetle karşıladı. Zira, Hz.Muhammed@ halihazırda ordunun savaşa hazır olmadığını bildiğinden erken bir yenilgi ve zayiatla karşılaşmanın hedefin gerçekleşmesine mani olacağını düşünüyordu. Zaten O’nun böyle küçük çaplı askerî harekâtlardaki amacı sadece yukarıda belirtildiği üzere güzergâh üzerindeki kabileler ile anlaşmalar yapabilmekti. Zira bölgede bulunan kabileler ile Mekkeliler arasında anlaşmalar vardı. Bu anlaşmalar gereğince kabileler Mekkelilerin hem her türlü ihtiyacını karşılıyor hem de koruma görevi yapıyorlardı. Karşılığında da kervandaki ticari mallardan ihtiyaçlarını temin ediyorlardı. Bu anlaşmalar müminler saldırdığı zaman en azından tarafsızlık anlaşmasına dönüşmediği takdirde Mekkelilerle savaşmak çok tehlikeli idi. 7.2. Râbiğ Harekâtı (Nisan 623) Peygamberimiz ikinci harekâtı yapmak üzere Ubeyde b. Haris komutasında yaklaşık altmış (60) kişilik bir birliği, Rabiğ'e gönderdi. (Harita 2) Sifü’l- Bahr harekatında olduğu gibi bu harekatta da İslam askeri birliği Rabiğ'e vardığı zaman yaklaşık iki yüz kişilik Mekkeli bir grupla karşılaştı. Mekkeliler savaşmayı göze alamadılar. Sa'd b. Ebî Vakkas onları ok yağmuruna tutunca dağılıp, kaçtılar. Bu arada Mekkelilerle birlikte aynı grupta bulunan fakat aslında mümin bir şahsiyet olan Mikdad b. Amr Mekkelileri terk ederek İslam Ordusuna katıldı. Sa'd b. Ebî Vakkas'ın bu harekât sırasında düşmana attığı oklar, müşriklerin yüreklerine korku salarken müminlerin İslam egemenliği konusundaki cesaretini ortaya koydu. Harita 2: Rabiğ Harekatı ( Nisan 623) ) (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 7.3.Harrar Harekâtı (Mayıs 623) Peygamberimiz üçüncü askeri birliği oldukça küçük sayıda tuttu. Sekiz (8) askerden oluşan ve Sa'd b. Ebî Vakkas’ın komuta ettiği bu askerî birliği, Bedir bölgesinin daha da aşağısında olan Harrâr bölgesine gönderdi. (Harita 3) Peygamberimiz bu harekatla Mekke’den yola çıkmış olan kervana saldırı görüntüsü içerisinde hem Mekke Kervanı ve dolayısıyla Mekkelileri tedirgin etmeyi hem de güzergâh üzerindeki kabileleri tedirgin etmeyi hedeflemişti. İslam askeri birliği Harrar’a vardığında Mekke kervanı bir gün önce bölgeden geçip gitmişti. Ama civar kabileler İslam askerlerinin kararlılığını görmüşler ve tedirgin olmuşlardı. Bu harekatla aynı zamanda Mekkeli kervanların sürekli takip edildiği ve her an bir saldırı / baskınla karşı karşıya kalabileceği haberi Mekke’ye ulaştırılmıştı. Birlik herhangi bir çatışmaya girmeden Medine'ye dönerken harekât amacına ulaşmıştı. Harita 3: Harrâr Harekâtı (Mayıs 623) ) (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 7.4.Ebvâ (Veddan) Harekâtı (Ağustos 623) Peygamberimiz dördüncü harekâtı 70 kişilik bir askeri birlikle ve bizzat kendi komutasında olmak üzere Ebva bölgesine gerçekleştirdi. (Harita 4) Bu harekât aynı zamanda kendisinin komuta ettiği ilk harekâttı. Sa’d bin Ubade’yi Medine’de yerine vekil tayin eden peygamberimiz, sefer güzergahı üzerinde bulunan Damra kabilesi ile saldırmazlık anlaşması yaptı. Böylece askerî harekâtlar ilk meyvesini vermiş oldu. Bu akitle iki taraf da birbirlerinin aleyhine olarak üçüncü bir tarafla anlaşma ve yardımlaşma içinde bulunmayacakları hususunda anlaştılar. Harita 4: Ebva (Veddan) Harekatı (Ağustos 623) ) (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 7.5.Buvat Harekâtı (Eylül 623) Peygamberimizin hicretinin bir yılı dolduktan sonra, Buvat'a bir harekâtın düzenlenmesine karar verildi. (Harita 5) Zira bu bölgelere yapılan daha önceki harekâtlarda o bölgede yaşayan kabileler tedirgin edilmiş ancak yeterince korkutulmamış olduğundan onları bir anlaşmaya zorlamak gerekiyordu. Bu kez daha kalabalık ve ordu niteliğinde bir askeri birlik ile gövde gösterisi yapmak için 200 kişiden oluşan bir birlik hazırlandı ve birliğe de bizzat Hz.Muhammed@ komuta etti. Peygamberimiz, harekât için Medine'den ayrılırken, Sa'd b. Muaz'ı kendisine vekil tayin etti. Ordu Buvat’a vardığı zaman bölgedeki kabileler büyük korkuya kapıldı. Onlara Medine İslam / Barış Topluluğuna katılma teklifi yapıldı. Her ne kadar herhangi bir anlaşma yapılmasa da kabileler işin ciddiyetini anladılar. Daha sonraki seferlerde cevap vermek üzere durumu muhasebe etme fırsatı verilmesini talep ettiler. Peygamberimiz de onlara teklifini değerlendirmeleri için onlara kısa bir süre düşünme fırsatı verdi ve orduyu toplayıp Medine’ye geri döndü. Harita 5: Buvat Harekatı (Eylül 623) ) (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 7.6.Safevan (I. Bedir) Harekâtı (Ekim 623) Safevan Harekâtı 1. Bedir Seferi ismiyle de anılan bir harekâttır. Bu harekât Medinelilerin deve ve sığırlarını çalan Kürz b. Hârise'yi yakalamak ve hayvanları geri almak için Bedir bölgesine yapılan bir seferdi. (Harita 6) Medine’yi güvenli kılmak için saldırgan bedevi lideri Kürz bin Harise’nin peşine düşen askeri birliğin başında bizzat peygamberimiz vardı. Kürz b. Harise Bedir bölgesinde arandı, ancak bulunamadı. Fakat bu harekâtla, Medine’ye yapılacak her türlü saldırılara sessiz kalınmayacağı ve misliyle karşılık verileceği mesajı tüm çevre kabilelere verilmiş oldu. Bu mesajın verilmesi bölgedeki kabileleri yıldırmak için oldukça önemliydi. Harita 6: Safevan (1.Bedir) Harekatı (Ekim 623) (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 7.7.Zül-Uşeyra Harekâtı (Kasım 623) Peygamberimizin 200 kişiden oluşan bir askeri birliğe bizzat komuta ederek Yanbu bölgesindeki Zül Uşeyra’ya 7. harekât düzenlendi. (Harita 7) Bu harekâtlardan önce yapılan harekâtlar etkisini göstermiş ve bu harekâtla peygamberimiz hedeflediği müttefiklik anlaşmasını bölgedeki Müdlic kabilesiyle yaptı. Yapılan dostluk / müttefiklik anlaşması ile Müdlic kabilesi İslam / barış topluluğuna katılmış oldu. Arkasından Müdlic kabilesi Damran kabilesi ile müttefik olduğundan Damran Kabilesi ile daha önce yapılan saldırmazlık / tarafsızlık anlaşması dostluk ve müttefiklik anlaşmasına çevrildi. Böylece Bedir bölgesinin hem Kuzeyi hem de Güneyi güvenlik altına alınmış oldu. Harita 7: Zul Uşeyra Harekatı ) (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 7.8. Mekke’nin Kuzey (Şam) Ticaret Yolunun Kontrol Altına Alınması Bedir bölgesinin kuzey ve güney tarafından güvenliğe alınmış olması ile (Harita 8) Mekke’nin Şam ticaret yolunu kesmek ve Mekke müşrik ordularına karşı gelecekte yapılacak esaslı harekâtlar için Bedir bölgesinde Mekkelilerin yardım alabilecekleri bölgesel kuvvetleri kalmamış oldu. Bedir savaşının zaferle sonuçlanmasında bu harekâtlar ve bölge kabileleri ile yapılan müttefiklik / dostluk anlaşmaları son derece önemli rol oynadı. Mekke müşrikleri sadece kendi güçleri ile savaşa katılacaktı ve çevre kabilelerden yardım göremeyecekti. 7.9. Yeni Alışveriş Merkezi (AVM) Kurulması Yukarıdaki bölümde incelendiği üzere Peygamberimiz bir taraftan dış politikayı yürütürken askeri sefere çıkmadığı zamanlarda iç siyaseti düzenliyordu. Bu noktada peygamberimiz Medine piyasasına da çeki düzen verecek uygulamalar yapıyordu. Mutaffifin Suresinde olduğu gibi piyasa aktörlerinin halkı aldatmaması konusunda gerekli uyarıcı düzenlemeler yapılmaktaydı. Fakat bu düzenlemelerin hayat bulması için örnek uygulamalara ihtiyaç vardı. Bu nedenle peygamberimiz Yahudilerin ağırlıklı olarak hâkim olduğu ve imtiyaz kurdukları, ölçü ve tartıda hile yapmayı meşru kıldıkları mevcut piyasa yapısına fiilen müdahale edemediğinden örnek bir piyasa oluşturarak bu tekel yapısını kırmayı ve arkasından da piyasaya hakkaniyete dayalı bir düzen vermeyi kararlaştırdı. Böylece Medine halkı doğal olarak en ucuz, en kaliteli ve en güvenilir olan pazarı tercih edecek ve mevcut Alışveriş Merkezleri (AVM) / Çarşılar / Pazarlar da kendilerine çeki düzen vermek zorunda kalacaklardı. Harita 8: Kuzeydeki ve Güneydeki kabilelerle yapılan anlaşmalarla Bedir Bölgesinin Güvenliğinin sağlanması) (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Diğer taraftan muhacirler ise ticarette oldukça uzmandılar. Mekke’nin en önemli geçim kaynağı ticaret olduğundan onlar Ensar gibi tarımdan anlamıyorlardı. Her ne kadar Ensardan olan kardeşlerine tarımsal faaliyetlerde yardımda bulunsalar da onların bu yardımları o işlerde uzman oldukları için değil geçimlerini temin etmek ve kardeşliğin gereği idi. Fakat onlar esas uzmanlık alanları olan ticari faaliyette bulunmak istiyorlardı. Üstelik geçimleri için ticari faaliyete çok ihtiyaçları vardı. Mevcut Alışveriş Merkezlerindeki (AVM) / Çarşılardaki / Pazarlardaki tekelin var olması ise onların ellerini kollarını bağlıyordu. Zira piyasa tekelini elinde bulunduranlar ticari alanda uzman olan muhacirleri piyasaya sokmamak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Peygamberimiz @ yeni bir Alışveriş Merkezi (AVM) kurulması düşüncesini gerçekleştirmek için önce Bakiüz-Zübeyr denilen yerde büyük bir çadır kurdurdu ve buranın yeni alışveriş merkezi olduğunu bildirdi. Tekelci piyasa aktörleri, Hz.Muhammed’in@ bu uygulamasına çok öfkelendiler. Nadîr Yahudilerinden Ka'b b. Eşref bu duruma çok sinirlendi ve hışımla çadırın iplerini keserek açılan yeni alışveriş merkezinin çadırını yıktı. Onların bu hareketi apaçık bir bozgunculuk ve kargaşa çıkarmaktı. Ancak daha yeni kurulmuş bir barış ortamında ve toplumsal mutabakatın anayasa ile sağlandığı bir ortamda Peygamberimiz @ bu sorunu çatışma ile çözmek istemedi. Fakat diğer taraftan da bu hususta pes edilmeyecek ve mutlaka iyi bir örneklik teşkil edecek uygulama gösterilecekti. Bu amaçla peygamberimiz @ yeni Alışveriş Merkezi (AVM) için daha uygun bir yer araştırdı. Bu yer piyasa tekelcilerinin itiraz etmeyecekleri / karşı koymayacakları hatta razı olacakları bir yer olmalıydı. Onların razı olabileceği yer ancak ve ancak peygamberimizin uygulamalarının başarısız olacağını düşündükleri bir yer olabilirdi. Peygamberimiz böyle bir Alışveriş Merkezi (AVM) yeri olarak Medine’nin dışında mezarlığa yakın bir seçti. Yeni seçilen yer, onların “nasıl olsa muhacir tüccarlar bu yeni Alışveriş Merkezi (AVM) yerinde başarılı olamaz ve piyasada bir varlık gösteremezler” diyecekleri bir yerdi. Peygamberimiz ticari faaliyetin canlanmasına imkân sağlamak için yeni açılan Alışveriş Merkezindeki (AVM) ticari faaliyetten vergi alınmayacağını ilan etti. Ayrıca bu yeni Alışveriş Merkezinde (AVM) hiçbir tüccarın imtiyazlı yeri olmayacağı düzenledi. Bu düzenleme ile Alışveriş Merkezinde (AVM) hiç kimse tekelci konuma gelemeyecekti. Böylece piyasa düzenlemelerinin üretici ve satıcılar için cazip olacak biçimde yapılacağını; neticede hem iktisadi hayata dinamizmin geleceğini hem de müşteri konumundaki halkın daha elverişli şartlarda mal temin edebileceğini gösterdi. Peygamberimiz alışveriş merkezleri dışındaki alış-verişleri ve piyasada manipülasyon yaparak haksız kazanç sağlamayı yasakladı. Tüccarların müşterilerle olan ilişkilerinde dürüstlüğün ve güvenin esas olduğunu ortaya koydu. Piyasanın bu ilkeler çerçevesinde sürekli denetleneceğini ilan etti. Bu çerçevede yeni açılan alışveriş merkezinin denetimini peygamberimiz bizzat kendisi yaptığı gibi Şifa Binti Abdullah adındaki bir kadını da yetkilendirdi. Peygamberimiz bu görevlendirmede atadığı kişide ehliyeti dikkate almakla beraber «adalet» görevini teminde «merhameti» de işaret eden «sembolik» bir algı oluşturdu. Yahudilerin bazı ileri gelenleri ile birlikte olan münafıkları bu yeni alışveriş merkezi karşısındaki tepkileri peygamberimizin iktidarını sarsmaya yönelik tezvirat üretmek oldu. Bunun için onlar peygamberimizle doğrudan mücadele yerine O’nu itibarsızlaştırma hareketlerini tercih ettiler. Özellikle Yahudilerin muhalif ileri gelenleri peygamberimizin peygamberliği üzerinde şüphe uyandırıcı kara propaganda yaptılar. Peygamberimiz bir taraftan Medine dışına askeri harekatlar düzenlerken içeride ise Yahudilerin estirdikleri kara propagandanın etkisini kırmaya çalışıyordu. Bakara Suresinin bundan sonraki kıblenin değiştirilmesine kadar nazil olan ayetleri onların bu söz ve kara propagandalarına bir cevap niteliğindedir. Onlar surenin başında yapılan uyarılara kulak asmadılar ve geçmişlerinde yaptıkları hataları fazlasıyla tekrar ettiler. Muhammed @ ve müminler onların tevhitten ayrılmamaları için ne kadar gayret gösterdilerse onlar da o nispette bu birlik ve beraberlikten ayrılmaya çalıştılar. Müminler ne kadar onlarla kardeş olmak istedilerse onlar da o kadar uzaklaşmaya ve nefret etmeye çalıştılar. Sonunda Cenab-ı Hak, onların asla iman etmeyeceklerini ve artık onların iman etmelerini ümit etmemelerini bildirdi. Onların bu şekilde hareket etme sebeplerini de izah etti. 7.10. Müminlerin Yahudilere Yakınlık Göstermeleri Müminlerle Yahudilerin sahip oldukları öğretinin aynı kaynaktan olması nedeniyle müminler Yahudilere yakınlık hissediyorlardı. Müminler, Medine Anayasası ile Yahudilerle yapmış oldukları ittifakın onların da müminlerden olması ve Hz.Muhammed’e bağlılığa dönüşmesini ümit ediyorlardı. Şayet Yahudiler Abdullah bin Selam gibi Hz.Muhammed’e@ bağlanacak olurlarsa güçleri çok artacaktı. Bu nedenle müminlerin gönüllerinden geçen husus onların da iman kardeşleri olmaları idi. Fakat Cenab-ı Hak, müminleri bu konuda ümitvar olmamaları gerektiği uyarısında bulunur. Böylece başkalarına değil kendi güçlerine dayanmaları gerektiği zımnen belirtilmiş olur. Yahudilerden bir grup vardı ki bunlar Hz.Muhammed’e@ nazil ilahi öğreti kapsamında gelen hükümleri duydukları zaman bu hükümlerin neyi amaçladığını, neyi ifade ettiğini gayet iyi biliyor olmalarına rağmen menfaatlerine aykırı geldiği için gelen hükmü gerçek amacının dışında ve menfaatlerine uygun olacak şekilde çarpıtıyorlardı. Üstelik onlar müminlerle beraber oldukları zaman aynı öğretiye katıldıklarını beyan da ediyorlardı. Hatta kendi öğretilerinden (Tevrat’tan) çeşitli örnekler vererek kendilerinin inandıkları şeylerle müminlerin öğretilerindeki hususların paralelliğini gösteriyorlardı. Böylece kendilerinin de müminlerden olduklarını ihsas ediyorlardı. Dolayısıyla müminlerle aynı kategoride görünmek istiyorlardı. Fakat müminlerden ayrılıp kendi kendilerine / baş başa kaldıkları zaman, kendi öğretilerini müminlerle paylaşmamaları konusunda birbirlerine telkinde bulunuyorlardı. Bunun gerekçesini de yaptıkları yanlış uygulamaların ortaya çıkarılması durumunda paylaştıkları bu öğreti / hükümlerin gelecekte önlerine konulması olarak gösteriyorlardı. Öğretileri sadece kendi tasarruflarında / kendi mülkiyetinde gören ve kimseyle paylaşmak istemeyen ayrıca ilahi öğretiyi istediği gibi yorumlamak / tasarruf etmek isteyen bu grubun içinde bulundukları halleri onların samimi olmadıklarının çok açık göstergesiydi ve onların iman etmemesinin en önemli nedeni idi. Dahası bu grup kendi heva ve heveslerine uygun kaleme aldıkları hükümleri / öğretileri dini kitaplar hüviyetinde ve ilahi öğreti olarak cahil halka sunuyorlardı. Uydurdukları bu hükümleri / öğretileri de dini yayınlar çerçevesinde «Allah böyle buyuruyor» diyerek insanları / halkı kandırıyorlardı. İnsanlar / halk ilahi öğretiden uzaklaştırılmaları ve böylece ilahi öğreti konusunda ümmi / cahil oldukları için ileri gelenlerinin yazdıkları kitaplardaki öğretileri /hükümleri Cenab-ı Hakk’ın emrettiğini zannediyorlardı. Yukarıda açıklanan hususlar Cenab-ı Hak tarafından aşağıdaki şekilde ifade edildi; 75-79- Peki siz, onların size inanacaklarını / bağlanacaklarını mı umuyorsunuz? (Hiç ümit etmeyin) çünkü onlardan bir grup, Allah'ın kelâmına kulak verip, onu iyice anladıktan sonra, bile bile onu tahrif ederler / çarpıtırlar. Onlar, iman edenlere rastladıkları zaman, “İnandık” derler, birbirleriyle baş başa kaldıkları zaman ise, “Allah'ın size açıkladığı şeyleri Rabbiniz indinde aleyhinize delil olarak göstersinler diye mi onlara anlatıyorsunuz? Bunu da düşünecek aklınız mı yok sizin?” dediler. Peki onlar bilmiyorlar mı ki Allah onların sır olarak sakladıkları şeyleri de bilir, açığa vurdukları şeyleri de. Onların içinde bir de ümmi cahiller var ki, Kitabı bilmezler, bütün bildikleri birtakım kuruntulardır / kulaktan dolma şeylerdir / başkalarının yazdığı şeylerdir. Böylece onlar sadece zanna dayalı şeylerle hareket ederler. Yazıklar olsun o kimselere ki, kendi elleriyle yazdıkları Kitapları biraz paraya satmak için, “Bu, Allah katındandır” derler. İşte elleriyle yazdıkları yüzünden onlara yazıklar olsun! Kazandıkları şeylerden dolayı vay haline onların! (Bakara Suresi 75-79) Cenab-ı Hak, müminlere Yahudilerin mümin olmalarını boş yere beklememelerinin gerekçesi olarak onların bir diğer batıl düşüncelerini açıklar. Onlar ahiretteki cenneti de kendi mülkleri olarak telakki ediyorlardı. Dünyada işledikleri hatalar ve günahlar nedeniyle kısa bir süre ateş yüzü görseler de bu kısa sürelik cezadan sonra hemen cennete gireceklerini iddia ediyorlardı. Sanki Cenab-ı Hak bunlara söz vermişti. Halbuki Cenab-ı Hak, kimseye böyle bir taahhütte bulunmamıştı. Onlar bu iddiaları ile kendilerini müminlerden üstün görüyorlardı. Onlar, tüm insanların rabbi olan Cenab-ı Hakk’ı sadece kendilerinin rabbi olduğunu, O’nun kendilerini diğer insanlardan çok sevdiğini ve tüm insanların üzerine seçkin kıldığını belirtiyorlardı. Cenab-ı Hak da onlara cevabi olarak seçkin ve üstün kılınanların, ancak iman edip salih amellerde bulunan kimseler olduğunu ve cenneti ancak onlara vadettiğini bildirir. 80-82- Dediler ki: “Sayılı birkaç gün hariç ateş bize asla dokunmayacaktır.” De ki: “Allah'tan böyle bir söz mü aldınız? Ki Allah, sözünden asla caymaz. Yoksa siz Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” Hayır, kim kötülük işlerse ve o kötülük onun karakteri haline geldiyse; işte onlar ateş halkıdır. Onlar, orada sürekli kalıcıdırlar. İman etmiş ve ıslah edici eylemlerde bulunmuş kimseler de işte onlar, cennet halkıdır ve onlar, orada sürekli kalıcıdırlar. (Bakara Suresi 80-82) 7.11. Yahudilerin İhanet ve Anayasayı ihlal Düşünceleri Peygamberimiz bir taraftan Medine dışına askeri birlikler gönderirken diğer taraftan Yahudilerin ihanet girişimlerini önlemeye çalışmaktadır. Bu noktada Cenab-ı Hak, onların ikaz edilmesine yönelik mesajlarını göndermektedir. Yapılan ikazlarda önce onların geçmiş tarihlerinde Allah’a verdikleri ahdin / anlaşmanın şartlarına dikkat çekilir. Onlar, şirk koşmayacaklarına, ana-babaya- yakınlara- yetim ve miskinlere iyilik yapacaklarına, insanlara medeni ölçüler içerisinde iyi davranacaklarına, salatı ikame edeceklerine ve zekatı vereceklerine dair ahit vermişlerdi. Ama onların bu ahitlerine ihanet ettikleri ve bu ihaneti bir alışkanlık haline getirdikleri hatırlatması yapılır. Bu hatırlatma aynı zamanda yakın geçmişte yaptıkları Medine sözleşmesi / Anayasa / Kitabı ile oluşturulan barış topluluğuna / ümmete dahil olduklarını ve bu sözleşme gereği sözleşmeye taraf olan muhacir ve Medineli Araplara asla kılıç çekmeyeceklerini ve onları yurtlarından çıkartmaya çalışmayacaklarına söz verdikleri ifade edilir. Onların daha önce Evs ve Hazreç’in birbirleriyle yaptıkları savaşlarda müttefiklik anlaşmaları nedeniyle birbirleriyle savaştıkları, birbirlerini öldürdükleri, esir aldıkları hatta fidyeleşerek esirleri saldıkları anlatılarak şimdi de aynı olaylara geri dönmek gibi bir meyillerinin olduğu vurgulanır. Böylece onlara “geçmişten gelen bu tür alışkanlıklarınızı tekrar edip şimdi anayasanın / Kitabın bu hükümlerini ihlal ederek aynı alışkanlıklarınıza geri mi dönmek istiyorsunuz? Şayet böyle yaparsanız bu dünya hayatınız kararacağı gibi ahirette de çok büyük bir azaba çarptırılırsınız” şeklinde ikaz yapılır; 83-86- Hani İsrail oğullarından şöyle bir misak / söz almıştık: “Allah'tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz, ana-babaya, yakınlığı olanlara, yetimlere, miskinlere iyilik yapacaksınız, insanlara güzelliği söyleyeceksiniz, salatı ikame edeceksiniz ve zekatı vereceksiniz.” Fakat verdiğiniz bu ahdinize / sözünüze rağmen pek azınız dışında hepiniz sözünüzden döndünüz. / ahdinize sadık kalmadınız. Böylece ihanet sizin karakteriniz olmuş. Hani, yakın zamanda da “Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız” diye sizden ahd /söz almıştık ve siz bu anlaşmayı onaylamıştınız. Kendiniz buna hâlâ şahitlik etmektesiniz. Bu ahdinize / sözünüze rağmen siz hâlâ birbirinizi öldürme, içinizden bir gruba karşı kötülük ve zulümde yardımlaşma, yasaklandığı halde onları yurtlarından çıkarma, sonra size esir olarak geldikleri takdirde de fidye verip kendilerini kurtarma alışkanlıklarınızı devam ettirmek istiyorsunuz. Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Artık bundan sonra sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine uğratılırlar. Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir. Onlar, ahirete karşılık dünya yaşamını satın almış kimselerdir. Bundan dolayı kendilerinden azap hafifletilmeyeceği gibi kendilerine yardım da edilmeyecektir. (Bakara Suresi 83-86) Bütün bu uyarılara karşın onların kalpleri son derece katılaşmıştır. Öyle ki aşağıdaki verildiği şekilde çok daha da ağır ve aşağılayıcı uyarılarda bulunulmasına rağmen, bu uyarılar da onlara hiçbir fayda vermez; “Hz. Musa’dan sonra size gönderilen peygamberler Hz. Musa’ya gelen Kitaba uygun ancak sizin hoşunuza gitmeyen bir hüküm getirecek olsa siz kibirleniyorsunuz ve hemen o elçiyi ya inkâr ediyorsunuz ya da öldürüyorsunuz. Bu alışkanlığınız hala devam ediyor ve şimdi de Hz.Muhammed @ bir elçi olarak geldi fakat aynı karakteri O’na karşı da sergiliyorsunuz. Siz ne biçim insanlarsınız?” Onların bu uyarılara karşı verdikleri cevap tam bir kibir göstergesidir; “Bizim kalbimiz kılıflı! / dolu!” Bu ifade ile onlar diyorlardı ki; “Sen bize ne anlatıyorsun? Biz kendi geçmişimizi, geçmiş elçilerimizi, öğretimizi, kitabımızı senden mi öğreneceğiz. Sen mi bize öğreteceksin? Bizim senin anlatacağın şeylere karnımız tok. Biz senin bildiğinin kaç katı şeyleri biliyoruz. Bizim kafamız o ilimlerle dopdolu. Geç bunları!” 87-88- Andolsun ki, Musa'ya Kitab'ı verdik ve ardından onu izleyen peş peşe başka elçiler gönderdik. Meryem oğlu Îsa’ya da apaçık deliller verdik ve kendisini Rûhu'l-Kudüs ile destekledik. Peki siz, bir Elçinin size, nefislerinizin hoşlanmadığı bir şey getirdiği her seferinde kafa tutacak, onların bir kısmını yalanlayacak ve bir kısmını da öldüreceksiniz öyle mi? Onlar ise buna karşılık “Bizim kalplerimiz kılıflıdır / doludur” dediler. Hayır! Aksine; Allah, inkarlarından dolayı onları lanetlemiştir. Bundan dolayı pek azı iman eder! (Bakara Suresi 87-88) 7.12. Yahudiler Ayaklarına Gelen Fırsatı Tepiyorlar Cenab-ı Hak, Yahudilerin tevhidi bozmaya, anayasayı ihlal etmeye ve İslam Cumhuriyetinin liderini öldürmeye yönelik girişimleri, onların Arap yarımadasında hakim bir pozisyon yakalama arzularına / dileklerine / dualarına bir cevap olarak verilen fırsatı tepmeleri olarak değerlendirmiştir. Onlar ayaklarına kadar gelen fırsatı tepmekteydiler. Zira Medine İslam Cumhuriyeti içerisinde yer alarak tüm Arap yarımadasına ve Ortadoğu’ya hâkim olabilme fırsatını yakalamışken şimdi bu fırsatı harcamaktaydılar. Üstelik bu peygamber@ kendi öğretileri ile son derece paralel öğretiler getirmesine rağmen onu inkâr etmekteydiler. Hatta o onların kitaplarını da tasdik eden, kabul eden bir peygamberdi. Buna rağmen O’nu inkâr etmekteydiler. Medine’de birlikte tesis ettikleri barışı, birlik ve beraberliği bozmaya çalışıyorlardı. Medine İslam Cumhuriyetinin kurucu unsurları arasında yer almalarına rağmen beyinsizlik yaparak elde ettikleri üstün pozisyonu kaybedecek ihanet girişimlerinde bulunuyorlardı. Ayaklarına kadar gelen fırsatı tepmişlerdi. Cenab-ı Hakk’ın onların dualarına yaptığı icabeti onlar ihanet girişimleri ile reddetmişlerdi. 89-90- Daha önce, inkarcılara karşı zafer kazanmak üzere bir açılım istediklerinde onlara (Yahudilere) Allah katından kendi ellerinde olanı tasdik eden bir Kitap ile birlikte o tanıdıkları / bildikleri elçi de geldi. Fakat onu inkâr ettiler! Artık onlar Allah'tan uzak bir halde yaşasınlar! / Allah’ın laneti kafirler üzerine olsun! Onların Allah'ın kullarından dilediğine kendi lütfundan indirmesine haset edip başkaldırarak Allah'ın indirdiğini tanımamakla kendilerini sattıkları şey ne iğrençtir! İşte bu yüzden gazap üstüne gazaba uğradılar. İnkarcılar için alçaltıcı bir azap vardır. (Bakara Suresi 89-90) Cenab-ı Hak, Yahudileri Medine İslam Cumhuriyeti çatısı altında ve Hz.Muhammed’in@ önderliğinde tevhide çağırıyordu. Bunun için sahip oldukları kendi öğretilerini tanıyan, kendilerine değer veren Kur’an’a / Yeni ilahi öğretiye onların da inanmalarını ve Hz.Muhammed’i@ tanımalarını, istiyordu. Ancak onlar ayrı kalmak istediklerini beyan ettiler. Onlar oluşturulan bu topluluk / ümmetten kendilerini ayrı tutmak istediler. Zira onlar kendilerini diğer toplumlardan üstün, seçkin ve farklı görüyorlardı. Şayet kendi öğretilerini doğrulayan Yeni ilahi öğretiye / Kur’an’a tabi olsalardı Medine’de ayrılık olmayacaktı ve Yahudilerde yönetime katılmış olacaklardı. Böylece Medine’de Yahudiler ve Araplar (Ensar ve muhacir) bütünleşmiş olacak ve Medine İslam Cumhuriyetinin içerisinde hem idari hem de toplumsal bir tevhit sağlanacaktı. Ama olmadı, onlar ayrı kalmayı seçtiler. Onlar kendilerini üstün ve seçkin gördükleri için kendi öğretilerini daha değerli ve üstün buluyorlardı. Cenab-ı Hak ise onların samimi olmadıklarını yüzlerine vurdu; «Madem kendi öğretinizi çok değerli buluyorsanız neden o öğretiyi savunan peygamberlerinizi öldürüyordunuz? Siz samimi değilsiniz.» «Siz o peygamberlerin size getirdiklerini değil sizin zaman içerisinde kendi istek ve arzularınıza göre geliştirdiğiniz şeriatı / hukuku /öğretiyi değiştirmek istemiyorsunuz. Sizin derdiniz başka» «Siz samimi olsaydınız en büyük peygamberiniz olan Musa @ size çok açık kanıtlar ile gelmiş olmasına rağmen siz yine de O’nun öğretisini bırakıp kendi arzularınızın gösterdiği istikamette gittiniz. Mısırdaki şirk sisteminin küçük bir modeli olan “BUZAĞI” sembollü yeni bir şirk sistemi benimsediniz.» 91-92- Onlara, haydi “Allah'ın indirdiğine iman edin” denildiğinde, onlar, “Biz, sadece kendimize indirilene iman ederiz” derler de ondan başkasını kabul etmezler. Halbuki Allah'ın indirdiği bu kitap, kendi ellerinde olan kitabı doğrulayan bir gerçektir. De ki: “Peki siz gerçekten size indirilen kitaplarınıza inanıyor idiyseniz, niçin daha önce Allah'ın Peygamberlerini öldürüyordunuz?” Andolsun Musa size açık-seçik kanıtlarla gelmişti. Ama siz, zalimlik yaparak onun arkasından buzağıyı tanrı edindiniz. (Bakara Suresi 91-92) 7.13. Yahudilerin İçten Pazarlıklı Oluşları Medine Vesikasının kabul edilerek / imzalanarak Medine İslam Cumhuriyeti kuruluşunun gerçekleşmesi esnasında bu sözleşme hükümlerine sadık kalınması ve titizlikle korunması üzerine ant içilir. / yemin edilir. Yahudiler de bu anayasanın / vesikanın okunmasından sonra anayasada geçen bütün maddeleri anladıklarına (işittiklerine) ve bu hükümlere itaat edeceklerine ant içtiler. Şimdi ise tevhidi bozucu tavır ve davranışları nedeniyle kendilerine bu yeminleri hatırlatılınca hemen yemin için kullandıkları kelimenin aynı zamanda «isyan ettik» anlamına da geldiğini ve bu yemin töreni sırasında kendilerinin yemin ederken aslında “kabul” değil “isyan” anlamını içlerinden geçirerek ant içtiklerini ifade ederler. Onların ortaya koydukları bu mazeret, yaptıklarından daha da iğrençtir, daha da aşağılıktır. Tıpkı Hz. Musa @ ın onlara getirdiği ilahi öğreti yerine «buzağı» modelli şirk ideolojisini benimserken içerisine birazda ilahi öğretiden katarak sahtekârlıklarını doğru göstermeye çalışmaları gibi. Bunun sebebi onların Mısır’da «inek / boğa» modelli şirk sistemini çok sevmiş ve o modelin benzeri olan “buzağı” yani daha küçük ölçekli bir şirk sistemini de sevmeleridir. Kısaca her türlü şirk sisteminin sevgisinin kalplerinde yer etmiş olmasıdır. Böylece onlar hak ve adalet esaslı ilahi öğretiyi reddederler. Cenab-ı Hakk onların kendilerine verilen ilahi öğretiyi ne hale getirdiklerini ve eğer bu iğrenç hareketlerini mevcut dinleri meşru görüyorsa bu dinin ne çirkin şeyi emrediyor olduğuna müteakip ayetlerde işaret ederek onları akıllarını başlarına almaya davet eder; 93- Hani bir zaman sizden, “Size verdiğimize (Kitab’a / Anayasaya) kuvvetle sarılın ve dinleyin” diye ahdinizi / sağlam bir söz aldık ve sizin bu ahidiniz üzerine Tûr’u da şahit tuttuk. Fakat onlar: “Dinledik ve isyan ettik / iyice sarıldık.” Dediler. Gerçeği örtmeleri yüzünden buzağı / şirk sistemi sevgisi kalplerine yerleştirildi. De ki: “Eğer böyle inan kimseler iseniz, inancınızın size emrettiği şey ne iğrençtir!” (Bakara Suresi 93)

  • Bölüm 8:YAHUDİLERİN AYRIMCI TEZVİRATLARI | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 8 YAHUDİLERİN AYRIMCI TEZVİRATLARI Medine’de İslam Cumhuriyeti kurulmuş ve müminler, müşrikler ve Yahudiler vahdet yapmışlarken Yahudilerin şeytanlaşmış bazı ileri gelenleri ayrımcı söylemlerle bu birlik ve beraberliği bozmaya çalışmaktadırlar. 8.1. Cennetin Sadece Kendilerine Ait Olduğunu İddia Ederek Üstünlük Taslamaları Yahudilerin bozguncu söylemlerinden kuşkusuz en etkilisi «Ahirette sadece Yahudilerin cennete gideceği diğer insanların ise cehenneme gidecekleri» iddiası idi. Onlar bu iddiaları ile Medineli Araplara karşı üstünlük taslamakta ve kendilerinin Allah katında “en sevgili kullar” olduklarını hatta daha da ileri giderek «Allah’ın çocukları» olduklarını ifade ederek ayrımcılık yapmaktaydılar. Onlar bu iddialarının doğruluğuna gerekçe olarak Tevrat’ın Kur’an tarafından tasdik edilmesini gösteriyorlardı. Ayrıca Hz.Muhammed’in @ ilk etapta Beytül Makdis’i kıble olarak belirlemesini kendilerinin üstün oluşlarının bir teyidi olduğunu dile getirmekteydiler. Onların bu şekildeki bölücü ve ayrılıkçı söylemleri özellikle müminleri çok derinden etkilemekteydi. Onların «sadece kendilerinin cennetlik olacağı» söylemine karşılık olarak Cenab-ı Mevla müthiş bir cevap verir; “Mademki mutlaka cennete gideceksiniz hadi ne duruyorsunuz? Bir an önce ölmeyi arzu edin de kavuşun cennetinize! Hadi durmayın!” 94-96- De ki: “Allah yanında ahiret yurdu başkalarının değil de yalnızca size ait ise, eğer doğrulardan iseniz hemen ölümü temenni etmeniz gerekmez mi?” Fakat onlar elleriyle işledikleri yüzünden onu hiçbir zaman temenni edemezler. Allah o zalimleri çok iyi bilir. Andolsun onları insanların yaşamaya en hırslısı hatta müşriklerden bile daha hırslı olarak bulacaksın. Onların her biri bin sene yaşamayı arzular, oysa uzun yaşaması onu azaptan uzaklaştıracak değildir. Çünkü Allah, onların yaptıklarını görüp durmaktadır. (Bakara Suresi 94-96) 8.2. Yahudilerin Allah’a, meleklere, Cibril ve Mikal’e ( Hz.Muhammed’e) Düşmanlıkları Yahudiler uzun süre kendi içlerinden kurtarıcı bir peygamberin / elçinin (Mikal’in) kendilerine gelmesini beklediler. Onların tarihlerinde ve kitaplarında Mikal Allah tarafından kendilerine gönderilmiş kurtarıcı bir elçi, hami, koruyucu ve büyük reisleri idi. Geçmişteki elçi Mikal onları Perslere karşı korumuştu. Fakat bu peygamber / elçi (Mikal) yani Hz.Muhammed@ kendilerinden değil Arapların arasından çıkmıştı. Onlar bunu bir türlü hazmedemediler. Zira bu tercih kendilerinin üstün / seçilmiş / Allah’ın sevgilileri / Allah’ın çocukları oluşu inançlarına tersti. Onlar kendilerinin vaktiyle Allah tarafından seçilmiş olmalarını ilahi öğretiye uymalarına değil de kandan gelen bağnaz bir ırk / soy anlayışına taşımışlardı. Bu nedenle onlara göre kurtarıcı peygamber Mikal’in sadece kendi soyları arasından gelmesi gerekiyordu. Cibril @ adresi şaşırmıştı. Kendilerine gelen ilahi öğretiye (Tevrat) paralel olan yeni ilahi öğreti (Kur’an) yanlış değildi ama geldiği adres yanlıştı. Onlar bunu şöyle dillendiriyorlardı; «Hak, kendi soylarından olan bir Mikal’indi ama Cibril şaşırdığı için Muhammed’e geldi.» Vahyin inmesi gereken kişiyi şaşırması nedeniyle Cibril’e / Cebrail’e @ düşman olduklarını söylediler. Zaten onlara göre İsrail oğullarının geçmişte başlarına hangi felaket geldiyse hep önceden Cibril@ haber vermişti. O hep felaket habercisi idi. Onlara göre seçkin, aziz olan milletlerinin başına gelen felaketlerin habercisi olması nedeniyle Cibril@ / Cebrail@ kendi milletlerine düşmanlık ediyordu. Onlar “dolayısıyla bizde O’nun düşmanıyız” diyorlardı. Onlar Muhammed @ın kendilerinin de kurtarıcıları / Mikal’i olduğu hususunu ret ederken aşağıdaki ifadeleri kullanıyorlardı; “Bizi kurtaracak, bize umduğumuz zaferi ve üstünlüğümüzü vereceğini iddia ettiğiniz yani bizim Mikal’imiz olduğunu iddia ettiğiniz Muhammed’e @ düşmanız. Bu Mikal bizim Mikal’imiz değil. Şayet bizim içimizden çıkmış bir Mikal olsaydı o zaman kabul ederdik. Dahası bu Mikal sürekli bizim inanç ve davranışlarımızı şiddetle eleştiriyor. Bizim üstünlüğümüzü elimizden alıcı uygulamalara gidiyor. Andımıza / ahdimize ve kendisine uymadığımız takdirde tıpkı Cibril in felaket haberleri vermesi gibi başımıza büyük felaket geleceğini bildiriyor. Bu bizim Mikal’imiz olamaz. Bizden olmayan, bizi sürekli eleştiren ve bize felaket senaryoları çizen bu Mikal’e düşmanız.” Bağnaz ırkçılıkları, onların gözlerini öylesine kör etmişti ki; onlar meleklerin mesajları kime indireceğini bilemediği, şaşırdığı düşüncesinde kalmadılar daha da ileri giderek Allah’ın ne yaptığını şaşırdığını «kendi soyları dururken Araplardan bir Mikal seçmesinin kendilerine yapılmaması gerektiğini» söyleyecek kadar ileri gittiler. Böylece Allah’ı bile kendilerini ihmal ettiği için düşman bellediler. Ayrıca onlar bu bağnazlıkları nedeniyle kendi yanlışlarını, başlarına gelen felaketlerin kendi ellerinin eseri olduğunu düşünmeyip; üstünlüğün ihlas, samimiyet, salih amel ve takvada değil de kandan / soydan geçen bir şey olduğu kanaatine sürüklendiler. Daha sonra bu kanaat onlarda inanç haline geldi. Bunda onların kendi kitaplarında yer alan “seçilmiş kavim” ifadesini literal / lafzi ([1] ) bir okuma yapmalarının payı büyüktür. 97-98- De ki: “Kim Cibril’e düşmansa, bilsin ki daha önce inen kitapları doğrulayıcı, inananlar için yol gösterici ve müjdeci olan Kur’an’ı Allah’ın bilgisi ve talimatıyla, senin kalbine Cibril indirmiştir. Artık kim Allah’a, meleklerine, Elçilerine, Cibril’e, Mikal’e düşmansa bilsin ki, Allah da o inkârcıların düşmanıdır.” (Bakara Suresi 97-98) 8.3. Yahudilerin Anlaşmaları Bozma Alışkanlıkları Cenab-ı Mevla, Yahudilerin bir kısmının ahitlerini / antlaşmalarını / yeminlerini bozmayı tarihleri boyunca tekrarlayarak bunu bir alışkanlık haline getirdiklerini vurgular. Müminlerin onlara güvenmemeleri hususunda yapılan uyarılardaki en önemli vurgu onların bu alışkanlıklarıdır. Aslında onlar iman etmezler. Onların inkarları bilmediklerinden / cehaletlerinden değildir. Onlar bu ihanetleri taammüden yaparlar. Onlar samimiyetsizdirler. Gerek kendi kitaplarında / müktesebatlarında ve gerekse de elçilere gönderilen beyanlarda hak ve hakikat çok açık bir şekilde bildirilmiş olmasına rağmen onlar bu ayetleri görmezlikten gelirler. 99-101- Andolsun Biz, sana apaçık ayetler indirdik. Yoldan çıkmış kimselerden / fasıklardan başkası onları inkâr etmez. Onlar, ne zaman bir antlaşma yapsalar, onlardan bir grup o antlaşmayı bozarlar, değil mi? Aslında onların çoğu anlaşma / ahit tanımaz imansızlardır. Ne zaman Allah tarafından onlara, yanlarındakini onaylayan bir Elçi gelse, Kitap verilenlerden bir grup, Allah’ın Kitab’ını sanki hiç bilmezlermiş gibi yüz çevirdiler. (Bakara Suresi 99-101) 8.4. Yahudilerin Psikolojik Harp Taktikleri Medine Yahudileri İleri gelenlerinden şeytanlaşmış olanları Peygamberimizin iktidarını devirmek için çeşitli girişimlerde bulunuyorlardı. Onlar imzaladıkları anayasa ile birlik ve beraberlik için söz vermiş olmalarına rağmen yeni rejimin kendi kurdukları statükoyu yok edeceğini gördüklerinden statükolarını korumak için peygamberimizin otoritesini sarsmaya yönelik örgütlenmeye başladılar. Bu örgütlenme ile halkın gözünü boyayacak kara propagandaya, etkileyici söylemlere, yanıltıcı komplolara, hile ve desiselere (Sihre, psikolojik harp tekniklerine) yönelmişlerdi. O şeytanlar, peygamberimizin insanların kalplerine, akıllarına tesir eden etkili / sihirli sözleri ile halkı kendisine bağladığını propaganda etmekteydiler. Onlar bu kara propagandayla peygamberimizin aslında peygamber olmayıp güzel konuşması ile insanları kandıran bir sahtekâr olduğuna yönelik toplumda bir algı oluşturmaya çalışmaktaydılar. Halbuki peygamberimiz anayasada yer alan hükümlere harfiyen uyuyor ve asla onları ihlal etmiyordu. Diğer bir ifade ile peygamberimiz anlaşma hükümlerini asla inkâr etmiyordu. O, Medine İslam Cumhuriyetinin büyümesi, gelişmesi ve halkın güvenliğinin sağlanması için çeşitli planlar yapmakta, seriyyeler düzenlemekte, çevre kabilelerle saldırmazlık ve müttefiklik anlaşmaları yapmakta, Medine’ye karşı yapılan saldırılara anında cevap vermekteyken Medine Yahudilerinin şeytanlaşmış bazı ileri gelenleri ise Peygamberimizin hükümetini devirmek için hile, desise, komplo ve kara propaganda (sihir, psikolojik harp teknikleri) peşindeydiler. Onlar bu hareketleriyle peygamberimizin kurduğu İslam Cumhuriyetini inkâr ediyorlar. / tanımıyorlardı. İnkâr politikaları onları kafir yapıyordu. Onların izledikleri bu inkâr politikalarının benzerini geçmişte atalarından şeytanlaşmış bazı Yahudi ileri gelenler Süleyman @ da yapmışlardı. O’na karşı da bu tür kara propaganda / sihir / psikolojik harp taktikleri uygulamışlar ancak Süleyman’ın@ iktidarını alaşağı edememişlerdir. Onlar, Süleyman’ın@ oğlunun zamanında hükümeti devirmeye muvaffak olmuşlardır. Süleyman @ tıpkı Hz.Muhammed@ gibi Cumhuriyeti büyütmek ve geliştirmek için her türlü çabayı göstermekle uğraşırken şeytanlaşmış Yahudi ileri gelenlerden bazıları, Süleyman @a iftiralar atarak zayıflatmaya çalışıyorlardı. O’nun evlendiği kadınların dinlerine göre tapınaklar inşa ettirmesi nedeniyle kendisinin de kadınlarının tanrılarına taptığı böylece kafir olduğu şeklinde iftiralar atıyorlardı. Halbuki farklı dinlerdeki hanımlarına tapınak yaptırtması, O’nun inkârı / müşrik olması değil tam tersine egemenliğindeki toplumların tevhit olması sonucunu veren politikalardı. O’nun asla inkârcı olmadığı Cenab-ı Hak tarafından müteakip ayetlerde ifade edilir. Medine’deki şeytanlaşmış bazı Yahudi ileri gelenleri de geçmişte Süleyman@ hakkında uydurulan yalanları esas alarak kendi halklarını kandırıyorlardı. Onların iftiralarına göre Hz. Süleyman, güya hanımları için yaptırdığı tapınaklardaki putlara taparak —haşa— kafir olmuştur. Onlar ayrıca şu iftirayı atıyorlardı. Güya Hz. Süleyman bütün kudret ve saltanatını sihir yoluyla cinlerden elde etmişti. Oysa Hz. Süleyman ne sihirle meşgul olmuş ne de putlara tapmıştı. Onlar Hz. Süleyman’ın İktidarı konusunda bu şekilde uydurdukları yalanlarla kendi halklarını kandırdıkları gibi Hz.Muhammed’in @ peygamberliği konusunda da halkın zihninde şüphe ve tereddütler yaratacak algı operasyonları yapıyorlardı. Onlar bu algı operasyonları ile Hz.Muhammed’in@ de peygamber olmadığına halkı inandırmak ve böyle peygamberimizin iktidarını devirmek istiyorlardı. Onların yaptıkları algı operasyonunda kullandıkları yıkıcı (Harut) ve bozucu (Marut) yöntemlerin kaynağı ise atalarının Babil’de sürgünde kaldıkları zaman iki melikten öğrendikleri yöntemlerdi. Onlar bu yöntemleri nesilden nesile aktarmışlardı. Bu yöntemlerde esas olarak onlar, sembolik ifadelerle insanların içlerine korku salıcı ve savunma mekanizmalarını dumura uğratan algı oluşturmaya çalışıyorlardı. Bunlardan bazıları; “Muhammed @ Peygamber olsaydı Esad Bin Zürare gibi en yakın arkadaşının hastalığını iyileştirirdi ve böylece o ölmezdi.” “Elif / 1 Lam 30 / Mim/ 40 gibi harflere EBCED hesabı ile rakamlar verip Hz. Peygamberin iktidarına ömür biçerek İslam Cumhuriyetinin ömrünün en fazla 71 yıl olacağı.” “Peygamberimizin sayılı günleri kaldığını ve yakın zamanda öldürüleceği.”; Babil Kralı Baltazara yapılan korkutma gibi (Mene= sayılı günlerin sona ermesi, Tekel = Teraziye hafif gelme, Ufarsin= öldürülme)…….vb Halbuki onlar Babil’de sürgünde oldukları zaman kurdukları gizli teşkilat ile esaretten kurtulmaya çalışıyorlardı. Bu örgüt vasıtasıyla Babil yönetimini devirmeyi planlamışlardı. Bu amaçla Babil yönetimini yıpratacak çeşitli sihir / psikolojik harp / komplo tekniklerini iki melikten öğrendiler. Fakat o melikler bu teknikleri öğretmeden önce onlara şöyle ikazlarda bulunmuştu; “Şimdi siz sürgündesiniz. Cenab-ı Hakk’ın çetin bir sınavından geçmektesiniz. Zalim Babil Yönetimine karşı direnin, sabredin ve sakın kafirlerden olmayın! Bu teknikleri esaretten kurtulmak için Zalim Babil Yönetimine karşı kullanın. Ama sakın bu teknikleri kötü yolda, adaletli yönetimlere, hakkaniyeti gözeten yönetimlere karşı kullanmayın. Yoksa kafirlerden olursunuz” Yıkıcı (Harut) ve Bozucu (Marut) Psikolojik harp tekniklerini / sihir / komplo öğrenen Yahudilerin Şeytanları ise bunları kendi özgürlükleri için zalim Babil yönetimine karşı kullanmak yerine toplumun en küçük birimi aileyi parçalamak için, karı ile koca arasını açmada kullanmışlardır. Medine’nin Yahudi şeytanları da şimdi aynısını Peygamberimizin iktidarına uygulamaktaydılar. Onların çok az bir menfaat için insanların doğru yoldan saptırılmasına çalışmaları ne kadar kötüdür. Bu geleceğini çok az bir bedele satmaktır. Halbuki takvalı olsalardı Allah onlara çok büyük bir ödül nasip edecekti. Çünkü Medine’de esarette olmadıkları gibi Medine Anayasasının önemli bir tarafını teşkil etmekte ve peygamberimiz ile birlikte hareket edecek olurlarsa Arabistan ölçeğinde hâkimiyetten pay almaları söz konusuydu. Fakat onlar kısa vadeli / günübirlik kazançlarını düşündüklerinden bu yaptıkları tavır ve davranışlarla gelecekteki büyük menfaati kaçırmaktaydılar. 102-103- Onlar (Yahudiler), Süleyman’ın mülküne / hakimiyetine / yönetimine karşı şeytanların uydurduğu sihr / yalan / desise / komploların peşine takıldılar. Halbuki Süleyman asla sözünden dönmedi / kafir olmadı. Tam aksine o şeytanlar kafir oldular. (Onlar) Babil'de iki meleğe / meliğe Harut (tahrip eden) ve Marut (bozan) adı ile indirilen yöntemleri öğreniyorlardı. / izliyorlardı. Halbuki o iki melik; “Biz (Babil esaretiyle) imtihan edilmekteyiz, (sabredin, az kaldı kurtulacağız) sakın ha küfre sapmayın!” demedikçe hiç kimseye hiçbir şey öğretmezlerdi. Fakat onlardan erkekle eşinin arasını açan / toplumu bölen ve parçalayan şeyleri öğreniyorlardı. –Ne var ki, onunla Allah'ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezlerdi. – Ama yine de kendilerine zarar verip, yarar sağlamayan şeyler öğreniyorlardı. Andolsun ki, onu satın alanın ahirette hiçbir nasibinin olmayacağını da gayet iyi biliyorlardı. Karşılığında kişiliklerini / şahsiyetlerini sattıkları o şey, ne çirkin bir şeydi! Keşke bilmiş olsalardı! Halbuki onlar eğer iman etseler ve takvalı olsalardı, Allah tarafından verilecek karşılık / ödül, daha hayırlı olacaktı. Keşke bilselerdi! (Bakara Suresi 102-103) 8.5. Yahudilerin Müminlerin İleri Gelenlerini Ayartma Çabaları Hz.Muhammed@ Cenab-ı Hakk’ın kendisine bildirdiği yasa ve prensipler çerçevesinde ıslah çalışmalarına (ikincil düzenleme ve uygulamalar) başlamıştı. Yeni sistemde yasa ve prensipler Allah tarafından elçisine bildiriliyor ve elçisi de bunları yazılı / kitabi hale getirerek İslam/ barış toplumuna uyguluyordu. Yani peygamberimiz bu yasa ve esaslar çerçevesinde yürütme görevini yerine getiriyordu. Bu noktada kendisine inzal edilen yasa ve prensiplerin detaylı açıklaması olan ikincil mevzuatları / yönetmelikleri / içtihatları oluşturma yetkisinin üzerinde bir yetkiye sahip değildi. İslam Cumhuriyeti liderinin / yöneticilerinin bugünkü anlamıyla nazırlıkların / bakanlıkların icra ettikleri türden görev ve yetkileri aşan bir yetkileri yoktu. İslam Toplumu bireyleri ise Allah’ın belirlediği yasa ve esaslara uymakla yükümlüydüler. Hz.Muhammed’in@ ilahi yasa ve prensiplere uygun olarak yaptığı ıslahat çalışmalarından münafıklar ve Yahudi ileri gelenler çok rahatsızdılar. Onlar halka zulmederek elde ettikleri imtiyazlarını kaybetmek istemiyorlardı. Fakat her yeni reform ve ıslahat düzenlemeleri ise onların zulümlerine engel oluyor ve haksız uygulamalarını ortadan kaldırıyordu. Onlar kendi çıkarlarını korumak için mümin ileri gelenlerini yanlarına çekerek Hz.Muhammed’in@ reformlarını gerçekleştirmede onu zor duruma düşürmeye çalıştılar. Bu amaçla onlar, mümin ileri gelenlere bu reformlarla sahip oldukları imtiyazları gittikçe kaybettiklerini söylediler. Böyle giderse yakın gelecekte mümin ileri gelenlerin de toplumdaki statülerini kaybedeceklerini belirttiler. Bu nedenle onların da kendilerine katılarak Hz.Muhammed’e@ “Raina” demelerini istediler. Onlar bu “Raina” sözüyle, peygamberimize “senin getirdiğin ilahi öğretiyi anlıyoruz. Fakat bu öğretileri yorumlayarak yapılacak ikincil düzenleme ve uygulamalarda bizi gözetirsen / bizim çıkarlarımızı gözetirsen ya da bizim isteklerimizi de dikkate alırsan o zaman biz de seni dinleriz, sana uyarız. Ama bizim çıkarlarımızı gözetmez ve bizim isteklerimizi dikkate almaz isen biz de seni dinlemeyiz.” diyeceklerdi. Yani onlar müminlerin ileri gelenlerinin yapılacak reformlarda peygamberimize dayatmada bulunmalarını ve pazarlık yapmaya zorlamalarını istediler. Müminler Yahudilerin bu ayartmalarına gelecek olurlarsa “Bizi güt” manasına da gelen “Raina” kelimesi ile onlar peygamberimizden krallık sistemini talep edeceklerdi. Bilindiği üzere krallık sistemlerinde toplumun ileri gelenleri ile kralın birlikte oluşturdukları bir koalisyon /bir yönetim tesis edilir. Toplumun ileri gelenleri taleplerini krala iletirler ve kral onların istekleri doğrultusundaki kararlar / düzenlemeler ile toplumu yönetir. Kral ileri gelenlerin çıkarlarına zarar verecek karar / düzenleme ihdas edecek olursa ileri gelenler buna itiraz edeceklerdir. Halbuki peygamberlerin getirdiği ilahi sistemler ise bütün toplumun çıkarlarını dikkate alır. Allah alemlerin Rabbidir. Herkes O’nun kuludur. Kimse ayrıcalıklı değildir. Bu nedenle kendini toplumdan ayrıcalıklı görenlerin çıkarlarını değil, Allah’ın bütün kullarının menfaatine olacak şekilde düzenlemelerin yapılması / kararların alınması gereklidir. Peygamberin ve İslam Cumhuriyeti yöneticilerinin yapmaları gereken toplumdaki herkesi ilahi yasa ve düzenlemelere göre işlerini yapıp yapmadıklarına nezaret etmektir. Cenab-ı Hak, müminleri münafık ve Yahudilerin ayartmalarına kanmamaları konusunda uyardı. Onlara “Raina” demeyin, “Unzura” deyin emri ile müminleri ilahi hükümlerin uygulanmasında kendilerine peygamberimizin nezaret etmesi / bakanlık yapması diğer bir ifade ile yaptıkları icraatların ilahi düzenlemelere uygun olup olmadığının denetlenmesini istemeleri talimatını verdi. Cenab-ı Hak, müminlere yukarıdaki ihtarda bulunduktan sonra münafık ve Yahudi inkarcıların müminlerin hayrını / iyiliğini asla istemeyeceklerini belirterek onların kendilerini ayartıcı söylemleri hakkında dikkatli olmaları gerektiğine işaret etti. 104-105- Ey Müminler! (Yöneticilerinize) “Raina” demeyin, “Unzurna / Bize Nazırlık (Bakanlık) yap / işlerimizin ilahi hükümlere uygun olup olmadığı konusunda bize nezaret et” deyin ve (yöneticileriniz ilahi yasa ve esaslar çerçevesinde yönetişim yaparak aldığı kararları uyguladığı müddetçe onları) dinleyin. (İyi bilin ki dinlemeyip) İsyan / inkâr edenler için çok acıklı bir azap vardır. Ne Kitap Ehlinden inkarcılar ne de müşrikler, Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler. Allah ise, rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah, büyük lütuf sahibidir. (Bakara Suresi 104-105) 8.6. Yahudilerin Hz.Muhammed’e @ İtaat Etmemek İçin Gerekçe Uydurmaları Yahudilerin şeytanlaşmış ileri gelenleri statükoyu korumak için kendilerine indirilen Yahudi dininin prensiplerini uygulamakta olduklarını bildirerek, Hz.Muhammed’e@ indirilen prensiplere uymak istememektedirler. Daha önce geçtiği üzere onlar «biz sadece bize indirilene uyarız» söylemi ile ifade ettikleri gibi peygamberimizin getirdiği düzenlemeleri reddediyorlardı. Bunu söylerken ilahi düzenlemelerin birbirini nakzedemeyeceği tam tersine destekleyeceği ve zıt düzenlemelerin olamayacağını iddia ediyorlardı. Kendi şeriatlarında haram olanların helal olamayacağı, helal olanlarında haram olamayacağını iddia ediyorlardı. Buna gerekçe olarak Allah’ın koyduğu hükümlerin birbiri ile zıtlık aykırılık teşkil etmemesi gerektiğini söylüyorlardı. Şayet bir aykırılık varsa o zaman bunlardan birisinin batıl, uydurma olduğunu ifade ediyorlardı. Onlar bu söylemlerinden sonra şöyle diyorlardı; “Mademki Muhammed’e indirilen Kitap bize indirilen Kitabı tasdik ediyor o halde onun hükümlerini de tasdik etmeli ve tasdik ettiği hükümleri ve uygulamaları değiştirmemelidir. Ama Muhammed bizim kendi müktesebatımıza dayanarak yaptığımız uygulamaları değiştiren düzenlemeler getirmekte ve bunu da Allah’ın bildirdiğini söylemektedir. Çelişki buradadır. Bizim kendi dinimizden kaynaklanan düzenlemelerimiz değiştiriliyorsa o zaman bu yeni din ilahi kaynaklı olamaz.” Cenab-ı Hak, Yahudilerin şeytanlaşmış ileri gelenlerinin bu iddialarına cevap olarak; “Eskiden kendilerine gelen yasa ve düzenlemelerin tarihsel süreç içerisinde kaybolduğu (unutturulduğu) ya da insanlar tarafından değiştirildiği fakat gönderilen elçiler vasıtasıyla orijinal haliyle veya zamanın değişen şartlarına uygun daha iyisinin gönderildiği, Hz.Muhammed’e@ indirilen yeni düzenlemelerin de bu minvalde toplum için eskisinden daha iyi olduğunu ya da dengi /benzeri olduğunu” belirtti. Böylece onların ellerindeki Tevrat’a dayalı düzenlemelerin orijinal olmadığı, zaman içerisinde insanların işlerine geldiği gibi değiştirildiği vurgulandı. Hz.Muhammed’e@ indirilen yeni düzenlemeler ile daha önceki peygamberlerin getirdiği düzenlemelerle benzerlik / paralellik ya da zamana ve şartlara göre daha iyisinin getirildiği belirtildi. 106-107- Biz, herhangi bir ayeti yürürlükten kaldırır veya unutturursak, ondan daha iyisini yahut benzerini getiririz. Sen, Allah'ın her şeye gücünün yettiğini bilmez misin? Göklerin ve yerin egemenliğinin yalnız Allah'a ait olduğunu bilmez misin? Sizin için Allah'tan başka ne bir veli / otorite ne de bir yardımcı vardır. (Bakara Suresi 106-107) 8.7. Yahudiler Tarafından Müminlerin Hz.Muhammed’e@ İtaat Etmemeye Yönelik Kışkırtılmaları Medine Yahudilerinin bazı şeytan ileri gelenleri, peygamberimizin yaptığı düzenlemeler ve uygulamalar konusunda müminlerin kalplerine fitne ve fesat tohumları ekiyorlardı. Onların zihinlerinde istifham oluşturacak şeyleri gündeme getiriyorlardı. Böylece müminler yeni düzenlemelerin ekonomilerine ve toplumsal yapılarına zarar verebileceği endişesine ve korkusunu kapılıyorlardı. Bunlara bir de seriyyeler ile çevre kabilelerin üzerine gidilmesi nedeniyle başlarına nelerin gelebileceği noktasında korku yaymaya çalışıyorlardı. Bu endişe ve korkuların verdiği telaş ile müminler peygamberimizin izlediği politika ve düzenlemeler konusunda kendisini sorgulamaya kadar işi vardırırlar. İşte bu noktada Cenab-ı Hak, müminlere izlenen politika konusunda elçisine güvenmeleri gerektiği ve kendilerini kışkırtan Yahudilerin kendi peygamberleri Hz. Musa’ya@ yaptıkları gibi yapmamaları gerektiğini bildirdi. Kendilerini kışkırtan Yahudi şeytanların ahlaksız olduğunu ve içlerindeki kıskançlık nedeniyle müminlerin ileri gitmelerini istemediklerini vurguladı. Peygambere tam bir güvenle itimat etmelerini emretti. Şayet güvenmeyip / inanmayıp onu inkara / reddetme yoluna giderlerse doğru yoldan sapmış olacaklarını belirtti. Müminlere Kendi vaadi yerine gelinceye kadar doğru yolda azimle yürümelerini, sıkı durmalarını ve Yahudi şeytanların ayartmalarına gelmemelerini tembihledi. 108-110- Yoksa siz, evvelce Musa'nın sorgulandığı gibi Resulünüzü sorguya çekmek mi istiyorsunuz? Halbuki her kim imanı küfürle değiştirirse doğru yoldan sapmış olur. Kitap Ehlinin büyük bir çoğunluğu, hakikat / gerçek kendilerine açıklandıktan sonra, sırf içlerindeki kıskançlıktan dolayı sizi imanınızdan çevirip inkara döndürmek isterler. Fakat siz, Allah'ın emri / zaferi gelinceye kadar onlara uymayın ve sıkı durun. Şüphesiz Allah’ın her şeye gücü yeter. Salatı ikame edin ve zekâtı verin! Kendiniz için ne hayır / iyilik yaparsanız, Allah katında onu bulursunuz. Muhakkak ki Allah, bütün yaptıklarınızı görmektedir. (Bakara Suresi 108-110) 8.8. Kitap Ehlinin Cenneti Kendi İnhisarlarında Görmeleri Yahudilerin kendilerini cennetlik olarak görüp müminleri aşağılamaları (daha önce de gündeme gelmişti ve ‘öyleyse ölümü temenni edin’ diye cevaplanmıştı) müminleri çok derinden etkiliyordu. Dinleri kabul / tasdik edilmesine ve onların kıblesine dönülmesine rağmen Yahudiler yine de müminleri aşağılamaya çalışıyordu. Peygamberimiz Medine’ye geldiğinde Yahudilere çok değer vermişti. Onları kazanabilmek ve onların desteğini alabilmek için kıbleyi Beytül Maktis olarak belirlemişti. Bütün bunlara rağmen Yahudi şeytanların peygamberimizin iktidarını sarsmak için yaptıkları yıkıcı kara propaganda ve alaylar müminlerin çok zoruna gidiyordu. Şimdi de sadece Yahudilerin cennete gideceği savına iyi bir cevap verilmeliydi. Onların bu iddialarının ne kadar mesnetsiz olduğu ortaya konulmalı ve ayrıca varsa iddialarını ispata davet edilmeliydiler. Bunun için Cenab-ı Mevla onların karşısına müminlerin şu mealdeki savlarla çıkmalarını istedi; “Onlar sadece kendilerinin cennete gireceğini mi söylüyorlar? Hristiyanlar da aynı iddiada bulunuyorlar, onlar da sadece Hristiyan olanların cennete gireceğini söylüyorlar. Sadece kendileri cennete gidecek olan grup hangisi? Yahudiler mi? Hristiyanlar mı? Bu soruya karşılık Yahudiler hemen «Hristiyanlar bu konuda hiçbir şeye dayanmıyorlar» diyecekler. O zaman siz de onlara «aynı şeyi Hristiyanlar sizin için söylüyorlar ve Yahudiler bu konuda hiçbir delile dayanmıyorlar diyorlar» diyeceksiniz. Onlara «Hatta müşrikler bile aynı konuda kendilerinin en doğru yolda olduklarını ve cennete sadece kendilerinin gideceğini iddia ediyorlar. Kim doğru söylüyor? Hadi müşriklerin bir kitapları yok ama Yahudi ve Hristiyanlar ilahi kitaba aşina oldukları halde bunu iddia ediyorlar.» diyeceksiniz. En sonunda da şunu söyleyin «hayır bu konuda hiçbir deliliniz yoktur. Kimseye üstünlük taslamayın. Cennete gideceğinizin hiçbir garantisi yoktur. Kimse böyle bir şey iddia edemez. Cenab-ı Hak o mükafatı iyilerden olan, güzel eylemlerde bulunan ve kendini O’na adayan kimselere verecektir.» deyin” 111-113- Yahudi veya Hıristiyanlar “Bizden başkası asla cennete giremeyecek” dediler. Bu, onların kendi kuruntularıdır. De ki: “Eğer doğru kimseler iseniz, kanıtınızı getirin.” Hayır, kim güzel davranış ve iyiliklerde bulunarak varlığını Allah’a adarsa, işte onun, Rabbi katında mükafatı vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar. Yahudiler, “Hıristiyanların (cennete sadece kendilerinin gireceği konusunda) hiçbir dayanakları yoktur” dediler. Hıristiyanlar da “Yahudilerin (cennete sadece kendilerinin gireceği konusunda) hiçbir dayanakları yoktur.” dediler. Oysa onlar, Kitab'ı okuyorlar. Kitabı bilmeyen kimseler (müşrikler) de onların sözünün benzerini söylediler. Artık Allah kıyamet günü onların anlaşamadıkları hususlarda aralarında hüküm verecektir. (Bakara Suresi 111-113) 8.9. Yahudilerin Müminleri Aşağılamalarına Verilen Cevap Bir Cuma günü peygamberimiz Mescidde müminlere hitap ederken ticari bir kervanın geldiği haberi mesciddekilere ulaşır. O zamanki adet gereği kervanlar büyük coşku ve eğlencelerle karşılanırdı. Zira kervan şehrin ihtiyaçlarını karşılayan malları getiriyordu. Şehir halkı ihtiyaçlarını tedarik etmek için kervanı karşılıyor ve gelen mallardan ihtiyaçlarını satın alıyordu. Bu nedenle müminler hutbe okunurken mescidi terk ederek kervana koşmuşlardı. Mescid bir anda boşalmıştı ve Peygamberimiz hutbede ayakta kalakalmıştı. Bu hareket eski alışkanlıkları / gelenekleri itibariyle Arap müminler için normaldi fakat bir medeniyet oluşturacak toplum için yanlış bir hareketti. Zira İslam Cumhuriyetinde Cuma salatı / toplantısı yönetimin halka hesap verdiği ve yapacağı icraatları da halkın onayına sunduğu son derece önemli bir yönetişim aktivitesiydi. Acil durumlar hariç bu yönetişim aktivitesinin önününe hiçbir şey geçmemeliydi. Ama bunun önemini kavrayamamış ve yaptıklarının yanlış olduğunun farkında olmayan bazı müminler eski geleneklerine / alışkanlıklarına uyarak bu hatayı yapmışlardı. Olaydan haberdar olan Yahudilere alay etmek için gün doğmuştu. Onlar müminlerin bedevi, medeniyetten yoksun, ilkel, vahşi, kaba, görgüsüz vb. sıfatlara haiz Araplardan oluştuğunu ifade ederek onları aşağıladılar. Liderlerini / peygamberlerini hutbede ayakta bırakan insanların büyük bir medeniyet kurmalarının inkansız olduklarını söylediler. Diğer taraftan kendilerinin kültürel, entelektüel açıdan en üst seviyede olduklarını söyleyerek medeniyet kuracak toplumun ancak kendileri gibi birikime sahip kimselerden oluşması gerektiğinden dem vurdular. Onların bu alaycı söylemlerine Cenab-ı Hak şu mealde cevap verilmesini elçisine bildirdi; “Göklerde ve yerde bulunan herşeye Allah hükümrandır ve O’nun mutlak gücüne kimse karşı koyamaz. O her şeye hükmünü geçiren yegane hakimdir. Dolayısıyla O’nun vaad ettiği medeniyetin oluşumuna kimse engel olamaz / olamayacaktır. Evet, bu Arap toplumu medeniyetten uzak bir toplumdur ama gönderdiğimiz elçimiz emir ve talimatlarımızı onlara bildirdikten sonra onlar hatalarını anlamakta ve derhal yanlışlarını düzeltmektedirler. Kendilerini arındıran / ıslah eden bu topluluğu örnek alarak kendilerini düzelten diğer Arap kabileleri de Allah’ın dinine girerek karşı konulmaz bir güce ulaşacaklardır. Peki, Ey Yahudiler! Siz ne yapıyorsunuz? Kitap ehli olmakla, ikahi kanunları bilmekle ve entelektüelliğinizle övünüp durmaktan öte bir şey yapmıyorsunuz. Allah size bu yasaları sadece kültürünüzü geliştirin diye mi indirdi? Tevratla bildirdiği yasalarını hayatınıza uygulamadıktan sonra onları bilgi olarak zihninizde taşımanızın bir önemi var mı? Bu halinizle sizin kitapları sırtında taşıyan eşeklerle bir farkınız olabilir mi? Onlar kültür hazinelerini içeren kitapları sırtında taşıyor, siz ise zihninizde taşıyorsunuz. Her ikinizde o bilgilerin öneminden haberiniz yok ve yaşam pratiğine aktarmıyorsunuz. Üstelik hayatınızda hiçbir göstergesi olmayan ve sadece zihninizde taşıdığınız bu bilgi hazinelerine sahip olmakla Allah’a herkesten daha yakın olduğunuzu iddia ediyorsunuz. Eğer bu iddianızda samimi iseniz o takdirde Allah’a bir an önce kavuşmayı arzu edin. Ama Allah’ın emir ve talimatlarını yerine getirmede hiçbir gayretiniz olmadığının ve O’nun yolundan uzak bir yaşam sürdürdüğünüzün farkında olmanız nedeniyle O’na kavuşmayı asla istemiyorsunuz, O’na hesap vermekten kaçıyorsunuz. Fakat bu hayatınız elbet bir gün sona erecek ve hesap vermek üzere O’nun huzuruna götürüleceksiniz. Hesaptan asla kaçamayacaksınız.” Cenab-ı Hak, yukarıda ifade edilemeye çalışılan söz konusu hususları Cumua Suresinin ilk sekiz ayetinde şöyle inzal eder; Rahman, Rahim Allah Adına 1-8- Göklerde ve yeryüzünde olan her şey, mutlak egemen, mukaddes, mutlak güç sahibi ve herşeye hükmünü geçiren ve her şeyi hikmetli yapan Allah’ı tesbih etmektedir. Ümmi (Araplar) arasından bir elçi gönderen O’dur. Onlar, önceden açık bir sapıklık içinde olsalarda gönderilen bu elçi onlara Allah’ın ayetlerini okumakta, onları arındırmakta, onlara kitabı ve hikmeti öğretmektedir. Bu elçi, iman etmiş bu ümmi araplara henüz katılmamış olanlara da gönderilmiştir. Ve O, karşı konulmaz bir güç sahibi ve herşey hükmünü geçirendir. Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği bir lütfudur. Allah, büyük lütuf sahibidir. Kendilerine Tevrat verilipde onu uygulamakla mükellef tutulmalarına rağmen onu karşı yükümlülüklerini yerine getirmeyenlerin durumu, ciltlerle kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini yalanlayan toplumun hali gerçekten çok fenadır! Allah, zalimler toplumunu doğru yola iletmez. De ki: “Ey Yahudiler! Eğer insanlar arasında imtiyazlı olarak yalnız kendinizin Allah’ın velîleri / dostları olduğunuzu sanıyorsanız ve bunda da samimiyseniz o zaman hemen ölümü isteyin bakalım.” Oysa onlar, işledikleri kötü fiiller nedeniyle ölümü asla istemezler. Allah, zalimleri çok iyi bilir. De ki: “Kendisinden kaçtığınız ölüm, mutlaka sizi bulacaktır. Sonra gizliyi de aşikarı da bilen Allah’ın huzuruna getirileceksiniz. O, size yapmış olduğunuz şeyleri bir bir haber verecektir.” (Cumua Suresi 1-8) Cenab-ı Hak, daha sonra müminlere dönerek onlara yaptıkları yanlış hareketi bir daha tekrarlamamaları hususunda uyarır ve yapmaları gerekenleri bildirir. Medeni insanların toplumun sorunlarının görüşüldüğü, yöneticilerin hesap verdiği ve icraatlarının denetlendiği Cuma salatlarına azami dikkat göstermeleri gerektiğini belirtir. Yönetişimin kendi yararlarına olduğunu vurgular. Cuma toplantısından sonra yeniden herkesin işinin başına geçmesine ve alım satıma devam ederek nasibini aramalarını talimatlandırır. Kurtuluşa ermenin formülünün Kendisini çokça anmak olduğunu ifade eder. 9-11-Ey iman edenler! Cuma günü salat için (namazdan sonra toplum sorunlarının görüşüldüğü, yöneticilerin hesap verdiği, yönetim ve halkın sorunları çözmek için yönetişim yaptığı haftalık olağan toplantı için) çağrıldığınız zaman, alış-verişi bırakın ve derhal Allah’ı anmaya koşun. Eğer bilirseniz, sizin için en hayırlı / faydalı olan budur. Cuma salatı (namazdan sonra toplum sorunlarının görüşüldüğü, yöneticilerin hesap verdiği, yönetim ve halkın sorunları çözmek için yönetişim yaptığı haftalık olağan toplantı) bittikten sonra yeryüzünde dağılın ve Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın. Kurtuluşa ermek için Allah’ı çokça anın. Onlar bir ticaret ve eğlence görünce seni ayakta bırakarak ona koşmuşlardı. De ki: “Allah’ın yanında olanlar, eğlenceden de ticaretten de daha hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” (Cumua Suresi 9-11)

  • Bölüm 26: BAŞKANLIK KONUTU SAKİNLERİ | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 26 BAŞKANLIK KONUTU SAKİNLERİ 26.1. Hz.Muhammed’in@ Başkanlık Konutunda (Ehli Beytte) Başgösteren Muhalefet Hendek Savaşı başarılı bir savunma ile atlatılmıştı. Artık Mekke müşriklerinin bir daha Medine’ye saldıramayacakları gibi diğer müşrik kabileleri de kışkırtamayacaklardı. Hendek Savaşı ile Medine İslam Cumhuriyeti bölgedeki varlığını fiilen perçinlemiş ve İstiklalini kazanmıştı. Bundan sonraki sürecin Mekke müşrik yönetiminin aleyhine gelişeceği çok açıktı. Medine İslam Cumhuriyeti için dış tehdit artık büyük ölçüde yok edilmişti. Medine içerisinde bulunan son Yahudi kabilesi olan Kurayza oğullarının varlığına da son verilince artık iç tehdit de önemli ölçüde bertaraf edilmişti. Şimdi sıra devletin kendi içerisinde gelişecek muhalefetin bertaraf edilmesine gelmişti. Zira Kurayzalıların bıraktıkları bütün mallarına, servetlerine ve mülklerine el konulmuş ve bu ganimetler Medineliler arasında paylaşılmıştı. Medine’de bayram coşkusu vardı. Medineli kadınlar elde edilen ganimetlerden takıp takıştırıyorlar ve birbirlerine gösteriş yapıyorlardı. Birbirlerine caka satıyorlardı. Hz.Muhammed@ ise Allah ve Resulü / İslam Cumhuriyeti Maliyesi için ayrılan beşte bir payı almış ve kamu harcamalarında kullanmak üzere Cumhuriyetin hazinesine koymuştu. Fakat Hz.Muhammed’in@ eşleri hazineye konulan bu ganimetten pay almak için Hz.Muhammed’i@ sıkıştırdılar. Onlar da bu servetten pay almak, takıp takıştırmak, süslenip Medineli kadınların içerisinde Başkanlık Konutunun hanımları (first leydiler) olarak yerlerini almak istiyorlardı. Hz.Muhammed@ ise onların bu isteklerine karşı çıkıyor ve onların saltanat özlemlerine olumsuz karşılık veriyordu. Bunun üzerine onlar Hz.Muhammed’i@ üzmeye başladılar; “Bizim neyimiz eksik? Biz de diğer kadınlar gibi süslenip püslenip arz-ı endam etmek istiyoruz. Hem Devlet Başkanının eşleri olacağız hem de diğer kadınlardan mal ve servet açısından aşağı kalacağız. Bu kabul edilebilir bir şey değil. Diğer kadınlar bizleri aşağılarken biz bunun altında nasıl kalırız. Vb.” sözler sarf etmeye başladılar. Hz.Muhammed@ onlara peygamberliğin misyonunu, İslami idarenin ve idarecilerin aile efradının / başkanlık konutunda / Ehli Beytte yer alanların nasıl olması gerektiğini anlatmaya çalıştı. O eşlerine İslam Cumhuriyetinin herkesin Rabbi olan Allah’ın egemenliğinde olan bir devlet olduğunu, yetkililerin cumhuriyetin imkânlarını kendi keyfi arzularına göre kullanamayacağını anlatmaya çalıştı. Fakat onların heves ve arzuları üstün geldi ve anlatılanları anlamaya yanaşmadılar. Cumhuriyet iç ve dış güvenliğini temin ettikten sonra muhalefet kendi içinden yeşermeye başladı. Yeni bir imtihan başlamıştı. Sözle yapılan iman iddiaları maddi imtihan araçlarıyla test ediliyordu. Peygamberliğin / Cumhuriyetin saltanatla ilgisinin olmadığı ve olamayacağı ilkesi maddi imkânlar yok iken çok cazip ve güzel bir argümandı. Ancak şimdi pekiştirilmiş bir iktidar meydana gelmiş, ilave olarak bu iktidarın tasarruf edeceği bir hazine de oluşmuştu. Bu hazineden iktidar sahiplerinin kendi heveslerine yönelik tasarruf etmelerinin önünde hiçbir engel de yoktu. Şimdi söylemin eylemle doğrulanması ve ellerinin altındaki hazinenin saltanatları / keyifleri / zevkleri için değil İslam’ın idealleri / halkın ihtiyaçları için harcanması ve yöneticilerin (siyasetçilerin ve bürokratların) heves / arzularına kurban edilmemesi gerekiyordu. Halk bu siyasi iradenin politikaları sayesinde çok zengin olmuş olsa da İslami idarenin yöneticilerinin (siyasetçilerin ve bürokratların) bu zenginliğe özenmemeleri gerekiyordu. Halk sahip olduğu servet ve zenginlik ile İslami idarenin yöneticilerinin (siyasetçilerinin ve bürokratlarının) ailelerini de tahrik edici hal, hareket ve davranışlar sergileseler de İslami idarenin yöneticileri (siyasetçileri ve bürokratları) gaza gelmemeli ve İslami söylemlerine uygun hareketler ortaya koymaları gerekiyordu. Hicretten önce Mekke müşriklerinin Hz.Muhammed’den@ iman etmek için talep ettikleri “şayet senin önerdiğin yönetim modelinde saltanat yapısı olursa, yani senin modeline göre kabileler tevhit olduktan sonra kurulacak yönetimin görkemli bir şatafat, saray ve ihtişamlı bir zenginliğe sahip bir saltanata bürünmesini kabul edersen bizde o zaman sana iman ederiz” şeklinde şartları reddedilmiş iken şimdi imkânlar ele geçince bizzat başkanlık çevresinin / ehlibeytin İslam Cumhuriyetini saltanata dönüştürme baskılarına Hz.Muhammed@ şiddetle karşı koyuyordu. Onları ikna etmek için peygamberliğin bir saltanat olmadığı, saltanat peşinde koşmadıklarını ve dolayısıyla saltanatın debdebe, şaşaa ve şatafatından kaçınılması gerektiğini anlattı. Hazinenin ümmetin malı olduğu kendi malları gibi keyfi tasarruf edemeyeceklerini de belirtti. Fakat eşleri bir türlü anlamak istemediler. Artık onların baskılarına dayanamayan Hz.Muhammed Cenab-ı Hakk’ın yönlendirmesi ile son çareye başvurdu ve eşlerine; “şayet mal-mülk, takıp takıştırmak ve diğer Medineli kadınlar gibi gösteriş yapmak istiyorsanız o zaman size istediğiniz malları / mehirlerinizi vereyim. Ama bunu isterseniz o zaman da ehli beyt olmaktan / first leydilikten vazgeçmek zorunda kalacaksınız. Hem ehli beyt olmak /first leydilik hem de hazine imkanlarından yararlanarak zengin ve bohem bir yaşam sürmek asla mümkün değildir. Sizi boşayayım, varın gidin arzu ettiğiniz şeyleri devlet ricali olarak değil sivil vatandaş olarak gerçekleştirin. Yok, eğer sade, mütevazı, vakarlı ve onurlu bir şekilde yaşayacak olursanız, yani Allah’ı ve Resulünü tercih edecek olursanız o takdirde gelecekte / ahirette çok büyük mükâfata nail olacaksınız.” diyerek onları tercihlerinde muhayyer bıraktı. Tercihlerini yapmaları için de onlara bir miktar süre tanıdı. 28-29- Ey Peygamber! (Ganimetlerden pay almak için ısrar eden ve maddi beklentileri nedeniyle seni üzen) o eşlerine de ki: “Eğer sizler bu dünya hayatını / dünya malını ve onun çekici güzelliklerini tercih ediyorsanız, gelin size mallar / mehirlerinizi vereyim ve güzel bir şekilde sizi boşayayım. Yok, eğer Allah'ı, Peygamberini ve ahiret yurdunu istiyorsanız, bilin ki Allah sizden, iyilik yapan ve güzel davrananlar için çok büyük ödül hazırlamıştır.” (Ahzab Suresi 28-29) Cenab-ı Hak, peygamberimizin eşlerini muhayyer bıraktırırken onlara ehli beyt / başkanlık konutu makamında olmayı yani peygamberimizin eşi olarak kalmayı tercih ederlerse uymaları gereken kuralları bildirdi. Onlara içinde yaşadıkları evin / Başkanlık Konutunun normal bir ev olmadığı, bir yönetim merkezi olduğu belirtilerek onların Ehl-i Beytin / Başkanlık Konutu sakinleri olarak vakarlı, resmi, ciddi davranışlar içerisinde bulunmaları gerektiğini belirtti. Onların İslam Cumhuriyeti Başkanlık makamını temsil ettiklerinden dolayı hal ve hareketlerine, tavır ve davranışlarına azami dikkat göstermeleri gerektiğini bildirdi. Peygamberimizin eşleri, ehli beyt / first leydi / başkanlık konutunun sakinleri olarak kalmayı tercih etmeleri halinde peygamberi üzecek tavır ve davranışlardan şiddetle kaçınmaları gerekecekti. Eğer onu üzecek bir terbiyesizlik, fuhşiyat, haddini aşan eylemler yapacak olurlarsa, bu hareket halk tarafından İslam Cumhuriyetinin / İslami İdarenin yaptığı bir hareket olarak algılanacağından cezasının da katmerli olacağı belirtildi. Hz.Muhammed’in@ eşlerinin / devlet ricalinin ailelerinin normal vatandaşlardan konumları gereği farklı olduğu bu nedenle onların her hareketine dikkat etmeleri gerektiği, konuşmalarına, ses tonlarına, mimiklerine tavır ve davranışlarına çok dikkat etmeleri gerektiği uyarısı yapıldı. Aksi takdirde halktan insanlar ve hele kötü niyetli kişiler onların yapacakları hareketlerden yanlış sonuçlar çıkaracakları ve çeşitli beklentilere gireceklerine de işaret edildi. Onlara evlerinde / beytte / başkanlık konutunda vakarla ciddiyetle oturmaları, resmi davranış sergilemeleri, eskiden kendi evlerinde yaptıkları serbest hareketleri bu makamda yapmamaları gerektiği, zira halkın gözlerinin onların üzerinde olduğu belirtildi. Onlar beyt / konut dışına çıktıkları zaman da aynı resmi tavır ve davranışlarını devam ettirmeleri gerektiği, eskiden olduğu gibi süslenip püslenip kendilerini teşhir edici, caka satan, gösteriş yapan hal- hareket ve davranışlar içerisinde bulunmamaları gerektiği bildirildi. Kendilerinin tertemiz, şaibesiz ve arınmış bir şahsiyetle başkanlığı temsil etmeleri için namaz kılıp / kamusal hizmetleri yerine getirmek için çalışıp, zekât verip / kamusal hizmetlere finansal destek verip Allah ve Elçisinin kurallarına uyulması emredildi. Cenab-ı Hak, bu kurallarla devlet ricalini / ehli beyti tertemiz kılmak istediğini bildirdi. Ehli Beytin / Başkanlık Konutundakilerin ıslahına yönelik bu düzenlemeler Cenab-ı Hak tarafından şöylece bildirildi; 30-34- Ey Peygamberin hanımları! İçinizden kim haddini aşan edepsiz bir davranışta bulunursa, onun azabı / cezası iki kat daha ağır olur. Bu, Allah için gayet kolay ve basit bir iştir. Ama içinizden kim Allah ve Peygamberine gönülden itaat edip salih / iyi / ıslah edici ameller işlerse onun ödülü de iki kat fazla olacaktır. Ona çok cömert bir ödül de verilecektir. Ey peygamberin hanımları! Sizler konumunuz gereği diğer kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer korunmak istiyorsanız (kendinize bir zarar gelmesini istemiyorsanız) yumuşak / edalı- işveli / şımarık / kadınsı / cazibedar / laubali bir şekilde konuşmayın ki art niyetli kimseler sizin hakkınızda kötü düşüncelere kapılmasın. Konuştuğunuzda ciddi, vakarlı ve yanlış anlaşılmayacak tarzda konuşun. Evlerinizde / Başkanlık Konutunda vakarınızla oturun. / vakarlı / istikrarlı olun. (Nasıl ki bugüne kadarki hayatınızda sade yaşadıysanız şimdide aynı şekilde yaşayın.) Cahiliye dönemindeki gibi süslenerek kendinizi teşhir edici davranışlardan sakının. Namazı kılın / kamusal hizmetleri yerine getirmek için çalışın, zekâtı verin / kamusal hizmetlere finansal destek verin, Allah’a ve Peygamberine itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! / Ey Başkanlık Konutu Sakinleri! Hiç şüphesiz ki Allah, çirkinliklerden ve şaibeden uzak tutarak sizi lekesiz tertemiz kılmak istiyor. Evlerinizde / Başkanlık Konutunda (insanları doğruluğa ve dürüstlüğe çağıran) Allah'ın ayetlerinin okunduğunu ve verilen hikmetli öğütleri aklınızdan çıkarmayın. Şüphe yok ki Allah, her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilir ve her şeyden de haberdardır. (Ahzab Suresi 30-34) 26.2. Hz.Muhammed’in@ Eşlerinin Tercih Yapmadaki Bekleyişleri Peygamberimizin eşleri olan Hz. Aişe ve Hz. Hafsa hangi seçeneği seçecekleri konusunda mütereddittiler. Onlar, ehl-i beyt (first leydilik) / Başkanlık Konutundaki makamlarında oturup Medineli kadınlar gibi davranma arzularından yani kadınlara özgü isteklerinden vazgeçmek ya da Peygamberimizden ayrılıp başka birileri ile evlenip diğer kadınlar gibi davranma özgürlüğüne sahip olmak arasında gidip geliyorlardı. Bu nedenle karar vermek için bir süre beklemeyi seçtiler. Diğer taraftan onlar Hz.Muhammed’in kendilerini boşayamayacağını da düşünmüş olabilirler. Zira babalarının Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in peygamberimizin en yakın arkadaşları olması, onlara bir güven duygusu da verebilir. Onlar, Hz.Muhammed’in@ kendilerini boşaması halinde İslami İdarenin çekirdek kadrosunda çatlak meydana geleceğinden böyle bir durumu peygamberimizin göze alamayacağını da düşünmüş olabilirler. Diğer taraftan onların kadınlara özgü gösteriş yapma, beğenilme duyguları da onları yukarıda belirlenen kuralların bir kısmına uyma hususunda direnç göstermeye itmiş de olabilir. Dahası içinden çıktıkları şirk toplumunun gelenek ve görenekleri de onları etkilemiş olabilir. Yahut şartlar değişip Cenab-ı Hak bu kurallarda bir esnetmeye gidebilir umudunu taşıyor da olabilirler. Bu ve başka nedenlerle onlar Hz.Muhammed’e@ direnirlerse süslenmeleri, takıp takıştırmaları için Hazineden kendilerine pay alma isteklerini kabul ettireceklerini zannedebilirler. Hangi saikle olursa olsun onların tercih noktasında beklemeleri nedeniyle kendileri çok yanılıyorlardı. Zira Cenab-ı Hak elçisini asla çaresiz bırakmayacak ve ona mutlaka yol gösterecekti. Cenab-ı Hak, elçisini en zor anlarında bile yalnız bırakmamış ve mutlaka en uygun ve hikmetli yollar ile kendisine yardım etmiştir. O, elçisine çözüm yolunu gösterirken çoğu zaman da aşılması imkansız görülen yolları takip ettirerek çözüme kavuşturmuştur. Ama ilahi ilkeleri ihlal etmesine asla müsaade etmemiştir. Bu konuda da elçisine yardım edecek ve ehli beytin / başkanlık konutunun saltanata dönüşmesine izin vermeyecektir. Elçisine takip ettireceği yollarla hem toplumdaki bir yanlışı düzeltecek hem de eşlerinin dize gelmesini sağlatacaktır. 26.3. Cenab-ı Hakk’ın Peygamberimizi Hz. Zeynep ile Evlendirmesi Cenab-ı Hak, elçisinin eşlerini doğru bir tercihe zorlamak için peygamberimizi yakın akrabası olan Zeynep binti Cahş ile evlenmesini emretti. Bu evlilik emri ile peygamberimizin hanımlarına ilk tehdit mesajı verildi. Öyle ki bu mesajla kendilerinin vazgeçilmez olmadığı ve doğru yolu izlemede Allah’ın elçisini çözümsüz bırakmayacağı gösterildi. Böylece Peygamberimizin onların arzularına uymaya zorlanamayacağı onlara anlatılmaya çalışıldı. Fakat Cenab-ı Hakk’ın bu emri peygamberimiz içinde çok zorlu bir süreçti. Zira Zeynep binti Cahş evlatlığı Zeyd bin Harise’nin zevcesi idi. Her ne kadar Zeyd ile Zeynep arasında geçimsizlik var idiyse de ve Zeyd onu boşamak için defalarca peygamberimize başvurmuşsa da peygamberimiz onların evliliğinin devam etmesi için çok çaba sarf ediyordu. Ancak gelinen aşamada ilahi emir onun Zeynep’le evlenmesini öngörüyordu. Peygamberimizin bu emri yerine getirmesi için Zeyd’in boşanması gerekiyordu. O Zeyneb’i boşasa da peygamberimizin Zeynep ile evlenmesi mevcut toplum da çok çirkin görülecekti. Zira Zeynep evlatlığının boşadığı karısı idi ve o da evladı olarak görülüyordu. Dolayısıyla bu emirle peygamberimiz evladı mesabesinde bir kadınla evlenmiş olacaktı. Günümüz toplumunda bile böyle bir evliliğin hoş karşılanmayacağı açıktır. Ancak Zeyd peygamberimizin evladı değil evlatlığı idi ve aralarında herhangi bir kan bağı ya da süt kardeşliği gibi sıhriyet yoktu. Evlilikteki haramlık sınırları ise kan bağı ve süt kardeşliği gibi biyolojik engellerden gelmesi gerekiyordu. Cenab-ı Hak bu evlilik emri ile bir taraftan peygamberimizin mevcut eşlerini terbiye edecek diğer taraftan da toplumda cari olan yanlış bir yasak anlayışını yıkacaktı. Bunun uygulamalı örnekliği için bizzat elçisini seçmişti. Peygamberimizin uygulaması ile o dönemdeki toplumsal anlayış yıkılmaya çalışılmıştı. Çağları aşan bir mesajın toplumlara verilebilmesi için bizzat peygamber tarafından uygulanması gerekmektedir. Peygamber şahsında bizzat uygulamamış olsaydı toplumların kendi yarattıkları bu yasağı çiğnemeleri asla mümkün olamayacaktı. Böylesine güçlü bir geleneğin yıkılabilmesi için konu gündeme gelmeden önce müminlerin her hal ve şart altında peygamberimizin arkasında durması ve desteklerini esirgememesi gerektiği mesajı verildi. Erkek olsun kadın olsun Allah’a gönülden bağlı olan tüm müminlerin Allah ve Elçisi bir konuda hüküm verdiği zaman onlara hiçbir muhalefet göstermeksizin itaat etmeleri gerektiği bildirildi. Daha sonra Zeyd’in boşadığı Zeynep binti Cahş ile peygamberimizin evlendirilmesi olayının gelişimi ve bu evlilik emrinin bizzat ilahi bir emir olduğu, peygamberimizin bu emri yerine getirmekten başka bir seçeneğinin olmadığı vurgulandı. Bundan dolayı kendisinin kınanamayacağı ve emri yerine getirmemesi halinde kendisinden ahirette hesap sorulacağı belirtildi. Peygamberin kimsenin kan bağına dayalı gerçek babası olmaması nedeniyle bu evliliğe hiçbir engelin bulunmadığı ifade edildi. Bu ifade ile kan bağıyla bağı olmayan evlatlıklarla ya da onların eşleriyle evlenmenin haram kabul edilmesine yönelik bu geleneğin yanlış olduğuna vurgu yapılmıştır. Bu yanlış geleneğin ancak bir peygamberin örnekliğinde kaldırılabileceği belirtilir. Peygamberler arasında son derece önemli bir yere sahip peygamberimizin Zeynep binti Cahş ile nikahının bu köklü yanlışa son vereceğine işaret edildi. 35- 40- Allah’a yürekten teslim olan erkekler ve kadınlar, iman eden / güvenen erkekler ve kadınlar, gönülden itaat eden erkekler ve kadınlar, dosdoğru erkekler ve kadınlar, bu dava yolunda başlarına gelenlere sabreden erkekler ve kadınlar, Allah'ın emirlerini yerine getirmede hassasiyet gösteren erkekler ve kadınlar, sadakatini / bağlılığını gösteren erkekler ve kadınlar, oruç tutan / kendilerini günah ve azgınlıklardan koruyan erkekler ve kadınlar, iffetlerini koruyan erkekler ve kadınlar, Allah’ı çokça anan erkekler ve kadınlar… İşte Allah bunlar için geçmişini bağışlama ve büyük bir ödül hazırlamıştır. Allah ve Peygamberi, bir işi emrettiğinde, mümin erkek ve kadınlar için o emre muhalif bir yol tercih etme hakkı yoktur. Kim (emre aykırı tercihte bulunarak) Allah'a ve Peygamberine isyan ederse, o apaçık bir sapıklığa düşmüş olur. Hani sen, Allah'ın kendisine nimet verdiği ve senin de kendisine çok iyilik ettiğin kimseye: “Eşini boşama ve Allah'a karşı gelmekten sakın” diyordun. Allah'ın açıklayacağı bir konuyu, insanlardan çekinerek içinde tutuyordun. Halbuki asıl çekinilmesi gereken Allah’tır. Zeyd, eşini boşayıp onunla ilişkisi kesilince, biz onu seninle nikahladık ki bundan sonra evlatlıkları hanımlarını boşadıkları zaman onlarla evlenmek konusunda müminler için bir sakınca olmadığı bilinsin. Böylece Allah’ın emri yerine getirilmiştir. Allah'ın emrettiği bir işi yerine getirmesinden dolayı Peygamber kınanamaz. Daha önce gelip geçen tüm peygamberler (ve ümmetleri) hakkında Allah'ın sünneti / yasası böyledir. Allah'ın emri, kesinleşmiş bir yazgıdır. Ki o peygamberler, Allah'ın emir ve yasaklarını tebliğ ederler, sadece O’dan korkarlar ve Allah’tan başka kimseden korkmazlar. (Çünkü bilirler ki hesap soracak olan sadece Allah’tır.) Hesap görücü olarak Allah kafidir. Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. O, Allah’ın Resulüdür ve Peygamberler arasında peygamberliğe mührünü vurmuş en önemli ve son şahsiyettir. Hiç şüphesiz ki Allah, her şeyi bilendir. (Ahzab Suresi 35-40) 26.4. Cenab-ı Hakk’ın, Müminleri Elçisine Arka Çıkmaya / Sahip Çıkmaya Çağırması Cenab-ı Hakk’ın, Kendisinin ve elçisinin hükmettiği bir konuda müminlerin kayıtsız şartsız itaat emri öncelikle peygamberimizi bağlar. Toplumda “evlatlığının boşanmış karısı ile evleniyor” şeklinde yapılacak ayıplamalardan korkarak O’nun Hz. Zeynep’le evlenmesi emrini peygamberimizin yerine getirmemesi olacak şey değildi. Tarih boyunca gelen tüm peygamberlerin Rablerinden gelen emirlere derhal uyduğu ve isyan etmesinin mümkün olmadığı yukarıdaki ayetlerle bildirildi. Aynı şekilde bu emirlere tüm müminlerinde gönülden boyun eğmesi gerektiği bildirildi. Fakat peygamberimize fırsat buldukça karşı çıkan münafıkların toplumda gizliden gizliye yayacakları dedikodular ile peygamberimizi yıpratacakları da açıktı. Nitekim onlar bunun Allah’ın bir emri değil peygamberimizin kendi şehveti ile yaptığı bir uygulama olduğu, toplumdaki evlatlık kurumunu yıprattığı vb. kulaktan kulağa söylemlerle halkı peygamberimize karşı kışkırtmaya çalıştılar. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, müminlere yayılmaya çalışılan bu dedikodulara kulak asmamaları ve peygamberlerinin yanında durmalarını emretti. Zeynep binti Cahş’la elçisinin evliliğinin basit bir cinsel tercih olmadığı, bu evliliğin toplumu karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için peygamberin şahsında ümmete yol gösterici / aydınlatıcı bir örneklik olduğunu vurguladı. Peygamberin geleceğe ışık tutan bir kandil, numune ve müjdeci olduğunu belirtti. Eski gelenekleri kaldıran bu yeni düzenlemenin Kendisinin ve meleklerinin müminleri kurtarmak / felaha erdirmek amacı taşıdığını vurguladı. Bu nedenle sonu çok hayırlı olacak ve hikmetler içeren bu evliliğin önündeki engelleri ve tezviratları aşmak için, müminleri Hz.Muhammed’e@ destek vermeye / arka çıkmaya / sahip çıkmaya çağırdı. 41-48- Ey müminler! Allah'ı çokça anın. O’nu sabah akşam tespih edin. / Her işinizde O’na itaat edin. Çünkü Allah, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için her türlü yardımını / salatını / rahmetini gönderiyor. Melekleri de size yardım / salat / rahmet ediyor. Hiç şüphesiz ki O, müminleri çok esirgeyicidir. O'na kavuşacakları gün, esenlik ile karşılanacaklar ve onlara pek değerli ve çok cömertçe bir ödül hazırlanmıştır. Ey Peygamber! Biz seni bir şahit / örnek / numune, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Böylece seni, Allah’ın izniyle O’nun yolunu aydınlatan bir kandil kıldık. Müminlere Allah'tan çok büyük bir lütuf ve ihsanın olacağını müjdele! Sana inanmayan ve görünüşte inanmış gibi yapan münafıkların söz, dedikodu, iftira ile eziyetlerine aldırma, onlara boyun eğme. Sen yalnızca Allah'a güven. Çünkü koruyucu olarak Allah yeter. (Ahzab Suresi 41-48) Cenab-ı Hakk’ın emrini yerine getirmek için peygamberimizin Hz. Zeynep’le hemen evlenmesi gerekiyordu. Fakat Hz. Zeyd’in onu boşamasından sonra üç ay iddet süresince beklemesi bir diğer düzenleme / yasa kapsamında idi. peygamberimizin eşleri için tanıdığı süre ise kısıtlıydı ve bu sürenin uzamadan sorunun bir an önce halledilmesi için tehdidin gerçekleşmesi gerekiyordu. Yani peygamberimizin eşlerinin yola gelmesi için Hz.Muhammed’in@ çaresiz kalmadığının ve O’nu kendi arzularına uyduramayacaklarının gösterilmesi gerekiyordu. Diğer taraftan Hz. Zeynep Hz. Zeyd ile kendi rızası olmadan sırf peygamberimizin isteği üzerine evlendiği için Hz. Zeyd’i kendisine yanaştırmamıştı. Bu nedenle nikahlı eşler olmalarına rağmen zifaf gerçekleşmemişti. Zaten Hz. Zeyd’de bu durumdan oldukça rahatsız olduğu için defalarca boşanmak için peygamberimize başvurmuştu. Bu durum bilgisi dâhilinde olan Cenab-ı Hak, elçisinin Hz. Zeynep’le evlilik emrinin yerine getirilmesi için Hz. Zeyneb’in iddet süresini beklemeye gerek olmadığını bildirdi. 49- Ey iman edenler! Mümin kadınları nikahladıktan sonra, onlarla ilişkiye girmeden onları boşayacak olursanız bu durumda onlardan iddet süresini bekleme hakkınız yoktur. Belirlenmiş mehri verin ve onları hemen serbest bırakın. (Ahzab Suresi 49) 26.5. Cenab-ı Hakk’ın Peygamberimize Verdiği Ayrıcalıklar Peygamberimiz Cenab-ı Hakk’ın rehberliği ile hareket etti ve Zeynep binti Cahş ile evlendi. Bu evlilik ile Hz. Aişe ve Hz. Hafsa’ya peygamberimizin onların arzuları doğrultusunda zorlanamayacağı mesajı verildi. Ancak onları peygamberimizle evliliğe devam ettirmeye ikna etmek için Cenab-ı Hak elçisine yeni bir kapı daha açtı. Ona mehirlerini verdiği kadınlarla, savaşlarda esir edilmiş kadınlarla, kendi akrabalarından olan kadınlarla ve daha da önemlisi eşliğe kabul ettiği takdirde kendisinden mehir talep etmeyen başka kadınlarla evlenebileceği serbestisini getirdi. Bu ayrıcalık ile peygamberimiz başka kadınlarla evlenecek olursa ehli beyt / başkanlık konutunun first leydilik makamı o kadınlara geçecekti. Bu durum peygamberimizin muhayyer bırakılan eşleri için tahammül edilemez bir durumdu. Böylece onlarda İslam Cumhuriyetinin Hazinesinden istedikleri zenginlik ve gösteriş araçlarından vazgeçip sade bir hayat sürmeyi tercih etme düşüncesi ağır basmaya başlamıştı. Onların korkularını, endişelerini, duygularını vb. her şeyi en iyi bilen Cenab-ı Hak, onlara rahmetle muamele edip boşanmayı ve serveti değil takvayı tercih etmelerine yardımcı olmak için elçisine bu serbestliği getirmişti. Özellikle mehirsiz eşliğe kabulün önünün açılmış olmasıyla Hz.Muhammed’in@ elini çok güçlendirdi. Zira İslam Cumhuriyeti Hazinesine dokunmadan yeni eşler edinme imkânı muhayyer bırakılan eşlerin boşanmayı tercih etmeleri halinde onların peygamberimizin eşsiz kalacağı beklentilerini de boşa çıkardı. Dahası akrabası olan kadınlardan yeni eşler alma imkânı ise ehli beyt / Başkanlık Konutu makamındaki ağırlığın Hz.Muhammed’in aşiretine doğru kayacağı korkusu onları daha da endişelendirdi. 50-Ey Peygamber! Biz sana mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah'ın sana savaş esiri olarak verdiği kadınları ve seninle birlikte hicret eden amca, hala, dayı ve teyze kızlarından istediklerinle evlenmeyi helal kıldık. Ayrıca hiçbir mehir talep etmeksizin kendisini Peygambere hibe eden mümin kadınlardan istediğin ile nikahlanmayı sana helal kıldık. Bu müminler için değil sadece sana has bir ayrıcalıktır. Biz, onların evlenmek istedikleri hür ve esir kadınlar konusunda farz kıldığımız hükümleri daha önce bildirmiştik. Böylelikle onlar seni kınayamasınlar, seni zor durumda bırakamasınlar. Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir. (Ahzab Suresi 50) 26.6. Muhayyer Bırakılan Validelerimizin Tercihlerini Peygamberimizden Yana Kullanmaları Hz.Muhammed@ Zeynep binti Cahş ile evlenince ve başka eşler alabileceğine dair ayrıcalıklar kendisine verilince muhayyer bırakılan Hz. Aişe ve Hz. Hafsa’nın içlerine bir korku düşer. Sonunda babaları Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer de gelip kızları ile görüşür ve onların yanlış yolda olduklarını söyledikten sonra inatları kırıldı. Bir ay süren muhayyerlik süreci sonunda onlar Hz.Muhammed@ ile beraberliğin devamına karar verdiler. Böylece onlar Cenab-ı Hakk’ın Ehli Beyt / Başkanlık Konutu sakinleri için öngördüğü onurlu, vakarlı, debdebesiz, gösterişsiz ve sade bir yaşamı tercih ettiler. Bu onlar açısından kolay bir şey değildi ama onlar sade ve şerefli bir yaşamı tercih ederek doğruyu tercih etmeleri ile imtihanı kazandılar ve üstün bir makamı hak ettiler. Hz.Muhammed Cenab-ı Hakk’ın yönlendirmesi ile eşlerini tekrar kabul etti. Böylece onların yerlerine başka eşler alınması tehdidi yerini bulmuş oldu. Saltanat tarzı bir yaşam ile sade ama onurlu bir yaşam arasında tercih yapmak için muhayyer bırakılan validelerimiz, bir aylık ayrılıktan sonra hatalarını anlayarak Hz.Muhammed@ ile birlikte olmayı / sade ve onurluluğu seçmişlerdi. Fakat Cenab-ı Hak, yine de elçisine onlar arasında isterse tercih kullanabileceğini, onları bir ayıklamaya tabi tutabileceğini de bildirdi. Yani dilediği eşini tekrar kabul edebileceğini, dilediğini de geri bırakıp boşayabileceğini bildirdi. Bununla beraber eşliğe devamına karar veren eşlerin affedilmesi ve gönüllerinin alınması için onlarla birlikte olmasının en iyi yol olduğunu da bildirdi. Artık onlar yenilgiyi kabul ettikten sonra onların üzerine gidilmemesi ve gerilime son vermesi gerektiğini bildirdiği gibi onların gönüllerinin alınması için onlar gibi olmayan hiçbir kadını ([1] ) güzelliği hoşuna gitse bile onlarla değiştirmesini yasakladı. Ancak mevcut hanımların üzerine onlar gibi takvalı olan başka hanımlarla evlenmesine yasak getirmedi. 51-52- Eşlerinden dilediğinin bırakabilir, dilediğini de alabilirsin. Bıraktıklarından istediğini (tekrar) yanına almanda sana günah yoktur. Böyle davranman onları boşayacağın korkusundan kurtularak üzülmemeleri ve hepsinin kendilerine gösterdiğin ilgiyle mutluluk duymaları için en uygun yol budur. Allah, kalplerinizde ne varsa bilir. Hiç şüphesiz ki Allah, her şeyi bilir ve cezalandırmada acele etmez. / merhametiyle muamele eder. Bunlar gibi olmayan başka kadınlar sana helal olmadığı gibi güzellikleri ilgini çekse bile eşlerinden herhangi birisini de onlarla değiştiremezsin. Ancak elinin altındakiler ile yetin. Allah her şeyi görür ve gözetir. (Ahzab Suresi 51-52) 26.7. Halkın Ehl-i Beyt / Başkanlık Konutu Sakinleri ile İlişkilerinin Düzenlenmesi Ehli Beyt / Başkanlık konutu sakinlerinin uyması gereken kurallara ilişkin usul ve esaslar belirlendikten sonra sıra müminlerin Ehl-i Beyt / Başkanlık konutu sakinleri ile olan ilişkilerinin düzenlenmesine gelmişti. Eski cahiliye alışkanlıkları ile müminler herhangi bir eve izinsiz olarak girmekteydiler. Aynı uygulamayı Hz.Muhammed’in@ evi için de yapmakta ve rastgele girip çıkmaktaydılar. Medeniyetsizliğin / bedeviliğin bir göstergesi olan bu alışkanlık peygamberimiz ve eşleri için oldukça rahatsız ediciydi. Dahası onlar eve bir görüşme için davet edilirlerse görüşme sona erdikten sonra kalkıp gitmemekte ve yemek vaktine kadar beklemekteydiler. Şayet yemek için davet edilirlerse o zamanda yemek vaktinden saatler önce gelip yemek vaktine kadar oturup sohbet etmekte, yemek yedikten sonra da oturmaya ve sohbete devam etmekte idiler. Sohbet onlara çok tatlı gelmekte ve asla o ortamdan ayrılmak istememekte idiler. Bu durumlar hem Hz.Muhammed’i@ hem de eşlerini bir hayli rahatsız etmekteydi. Ancak Hz.Muhammed@ ümmetine bu rahatsızlığını aktaramıyordu. Onların kırılmalarından endişe ediyordu. Cenab-ı Hak ise bu bedeviliğe bir son verecek kurallarını bildirdi. Onların davet edilmeden Beyte / Başkanlık Konutuna gelmemelerini, davet edildiklerinde de vaktinde gelip yemekten hemen sonra Beyti / Başkanlık konutunu terk etmelerini protokol kuralları olarak düzenledi. Ayrıca Ehl-i Beyt / Başkanlık Konutu sakinleri ile müminlerin yapacakları görüşmelerin perde arkasından olması kuralını getirdi. Böylece ilişkilere devlet ciddiyeti getirildi. Hz.Muhammed’in@ eşleri üzerinden bazı kişilerin iş yapmaya çalışma imkânı ortadan kaldırıldı. Kadınların duygularını istismar ederek iş yaptırma engellendiği gibi dedikodular üzerinden fitne ve fesat çıkarmaları da engellenmiş oldu. Dahası Hz.Muhammed vefat ettikten sonra O’nun geride bıraktığı eşlerinin yönetimdeki etkinliklerini kullanarak yönetimden pay kapmayı ve onlar üzerinden iş yapmayı önlemek için onlarla diğer erkeklerin evlenmeleri yasaklandı. Peygamberimizin eşlerinin yakın aile efradının ise Ehl-i Beyt / Başkanlık Konutu için belirlenen bu protokol kurallarından istisna olduğu bildirildi. Onlarla ilişkilerde resmiyetin aranmayacağı hükme bağlandı. Medeniliği getiren bu kurallar elbette ki sadece Ehli Beyt / Başkanlık Konutu için değildi. Peygamberimizin örnekliğinde tüm müminlerin birbirleriyle olan ilişkileri bu hükümlerle düzenlenmiş oldu. 53-55- Ey müminler! Peygamberin evlerine / Konuta izinsiz girmeyin. Toplantı ve görüşme yapmak için davet edildiğiniz zaman ille de yemek vaktine kadar oturup beklemeyin. Yemeğe davet edildiğiniz vakit saatler öncesinde gitmeyin / vaktinde gidin ve yemek bitince de kalkıp gidin, lafa dalmayın. Bu durum Peygamberi rahatsız etmekte ama o sizi kırmaktan çekinmektedir. Fakat Allah, doğruyu söylemekten çekinmez. Peygamberin eşlerinden bir şey isteyeceğiniz zaman, kapının arkasından / perdenin arkasından isteyin. Böyle davranmanız hem sizin hem onların kalplerinin temiz kalması için en uygun yoldur. Allah'ın Peygamberini incitmeniz caiz değildir. O öldükten sonra eşlerini nikahlamanız da size ebedi olarak helal değildir. Çünkü böyle yapmanız, Allah katında pek büyük bir günahtır. Bir şeyi açıklasanız da içinizde saklı tutsanız da fark etmez. Çünkü Allah her şeyi bilmektedir. Peygamber eşlerinin babaları, oğulları, kardeşleri, erkek ve kız kardeşlerinin oğulları, mümin kadınlar ve yanlarında çalışan hizmetçi köleleri için evlere / Konuta girme ve eşleri ile serbestçe görüşmelerinde bir sakınca yoktur. Allah'a karşı gelmekten sakının. Hiç şüphesiz Allah, her şeye şahittir. (Ahzab Suresi 53-55) [1] )Taberi tefsirinde denilir ki: Übey b. Kâ´b, İkrime, Dehhak ve Ebu Salih bu âyeti şöyle izah etmişlerdir. "Ey Muhammed, sana helal olduğunu zikrettiğimiz hanımlar dışındaki hanımlarla evlenmen helal değildir." Bu izah tarzına göre, Resulullahın, bu surenin ellinci âyetinde zikredilen hanımlar dışındaki kadınlarla evlenmesi yasaklanmış fakat bu zikredilen hanımlar gibi kadınlarla evlenmesi serbest bırakılmıştır. Taberi bu görüşü tercih etmiştir. Dahhak ise şöyle izah etmiştir: "Ey Muhammed, halen senin nikahın altında bulunan hanımlarını, güzellikleri hoşuna gitse dahi başka hanımlarla değiştirmen helal değildir. Yani hanımlarından birini boşayıp yerine başkasını alamazsın." Taberi de bu görüşü tercih etmiştir. Bu izah şekline göre Resulullah, kendisiyle beraber kalmayı tercih eden hanımlarım boşayıp yerlerine başka hanımlar alamayacaktır. Ancak bu hanımlarının üzerine başka hanımlarla evlenmesi mümkündür. Nitekim Hz. Aişe (r.anh.) şöyle demektedir: "Resulullah (s.a.v.) vefat etmeden önce kadınlar ona helal kılınmıştı. (Yani kadınlardan dilediği ile evlenebilirdi.) Taberi bu âyet-i kerimenin, bundan önce geçen ellinci ve elli birinci ayetlerle izahını bağdaştırabildiği için bu son âyetin neshedildiğini iddia etmenin doğru olmayacağım söylemiştir. Fakat bir kısım âlimler, bundan önce geçen âyetin bu âyeti neshettiğini, dolayısıyla Resulullahın, dilediği kadınla evlenmesinin serbest bırakıldığını söylemişlerdir. 26.8. Hz.Muhammed’in@ Desteklenmesi ve Ona Karşı Hassas Davranılması Cenab-ı Hak, hem Kendisinin hem de Meleklerinin peygamberimize karşı olabildiğince hassas davrandığını, O’na değer verdiğini ve O’na destek verdiğini belirttikten sonra müminlerinde aynı şekilde elçisine hassas davranmalarını, O’nu incitmemelerini ve O’na destek vermelerini emretti. Böylece Cenab-ı Hakk’ın ve meleklerinin bu kadar önem verdiği bir şahsiyete müminlerin de önem vermeleri gerektiğine vurgu yapıldı. Ayrıca nasıl ki Hz.Muhammed@ ümmetine karşı ne kadar hassas ve ince davranıyor, ümmeti kırılmasın, üzülmesin diye ne kadar hassasiyet gösteriyorsa müminlerinde O’na karşı aynı hassasiyetle davranmaları ve O’nu desteklemeleri gerektiğine işaret edildi. Onu incitecek hareketlerde bulunanların bu dünya da tıpkı Yahudi kabileleri gibi lanetlendiği / sürgün edildiği bundan sonrada eziyet edenlerin aynı akıbete uğrayacağı belirtildi. Onların ahiretteki cezalarının sürgün olacağı gibi ayrıca acı bir azabın da kendileri için hazırlandığı bildirildi. 56-57- Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamberi desteklemektedir. / arka çıkmaktadır. / sahip çıkmaktadır. / salat etmektedir. Ey müminler, siz de ona destek olun / arka çıkın / sahip çıkın /salat edin ve ona tam bir teslimiyetle itaat edin. / selam verin. Gerçek şu ki Allah’a (itaat etmeyen) ve Peygamberini incitenlere / eziyet edenlere Allah dünyada lanet etmiş / sürgün etmiş Ahirette de rahmetinden mahrum edecek ve onlar için horlayıcı, aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır. (Ahzab Suresi 56-57) 26.9. Münafıkların İslam Toplumunda Fitne Çıkarma Planlarının “Cilbab” Tedbiri İle Boşa Çıkarılması Müminlerin başarıları münafıkları çileden çıkarmaktaydı. Kendilerinin sonlarının geldiğini hissettikçe daha bir çıldırmakta ve ne yapacaklarını bilememektedir. İslam Cumhuriyeti içindeki etkinlikleri de sona erdikçe ve kendilerini destekleyen işbirlikçileri olan Yahudi Kabileleri Medine’den sürüldükten sonra anarşi çıkarmak için ellerinden geleni yapma hususunda artık hiçbir değer tanımamaktaydılar. Fitne çıkarıp toplumu birbirine düşürmek için erkek kadın tüm müminler için iftiralar düzmeyi, uydurma haberler çıkarmayı planladılar. Hz. Aişe’ye attıkları iftira ile Evs ve Hazreç kabilelerini çatışmanın eşiğine getirmiş olmaları onlar için iyi bir tecrübeydi. Onlar artık bundan sonra ancak bu yolla İslam Cumhuriyetini devirebileceklerini düşünüyorlardı. Bu amaçla iftira ve yalan haberleri dilden dile aktaracaklar ve toplumda kaos, kavga, endişe, yılgınlık ve üzüntü meydana getireceklerdi. Masa başında üretecekleri yalan, iftira ve uydurma haberleri yaymak için de çok sofistike bir metot uygulamayı planladılar; “Sokakların çarşı ve pazarların köşe başlarına adamlar yerleştireceklerdi. Mümin kadınlar o köşe başlarından geçerken buralara yerleştirilen adamlar o mümin kadınların kocaları, oğulları veya diğer yakınları hakkında uydurdukları iftira ya da yalan haberleri yüksek sesle dile getireceklerdi. Duydukları bu yalan haber ve iftiraları gerçek sanan mümin kadınlar, evlerine döndüklerinde yalan haber ya da iftiraya konu yakınları ile çekişmeye başlayacaklar ve mümin ailelerde huzursuzluk ve fitne ateşi yakılmış olacaktı. Bu fitneye inanan kişi / kişiler / kabileler arasında husumet oluşacak ve bu husumet kavga ve çatışmalara varacak boyutlara ulaşabilecekti.” Cenab-ı Hak, onların yapıkları bu alçakça planlarını boşa çıkarmak için müminlerin alması gereken önlemleri bildirdi. Mümin kadınların tanınmalarını engelleyen «cilbab» adı altında bir örtüyü yüzlerini de örtecek şekilde üzerlerine almalarını bir tedbir olarak getirdi. Bu tedbir ile münafıklar cilbablı kadınların kim olduklarını tanıyamayacakları için uydurdukları / ürettikleri yalan haberleri ya da iftiraları yayma imkanı bulamayacaklardı. Uydurdukları / ürettikleri yalan haber ve iftiraları ilgi kurdukları kimseye değil de başka birisine seslendirmelerinin ise bir anlamı ve etkisi de olmayacaktı. İlgilisi olmayan bir kişiye söylenecek yalan haber ya da iftiranın etkisi olmayacağı da çok açıktı. Eğer yalan ya da iftira olan bir haber ilgisi olmayan bir mümin kadına laf atmaya söylenecek olursa bunun iftira olduğunu o mümin kadın anlayacaktı. Yani bunun bir komplo olduğunu kendisine seslenilen mümin kadın bilecekti. Böylece münafıkların yaratmak istedikleri fitne ateşi yakılamayacaktı. Fakat daha da önemlisi o mümin kadın bu iftira ve yalan haberi yaymaya çalışan adamların kimliğini İslam Cumhuriyeti yetkililerine bildirecekti. Böylece fitne çıkarmak isteyen kişiler İslam Cumhuriyeti tarafından tespit edilip gereken cezaya çarptırılacaklardı. Cenab-ı Hak, münafıkların fitne ve anarşi çıkarmak için kurdukları bu tezgâhlarını boşa çıkaran tedbirini müteakiben, eğer münafıklar bu bozguncu planlarına son vermeyecek olurlarsa elçisine onların üzerine yürüme emrini verdi. Kimlikleri mümin kadınlar tarafından tespit edilip İslam Cumhuriyetine / peygamberimize bildirilecek olan münafık şahıslar, Yahudiler gibi Medine’den sürgün edilerek cezalandırılacağı tehdidini yaptı. Sürgüne tabi olan Yahudi kabileler Hayber, Fedek, … vb yerlerde kendilerine sığınacak yurtlar bulmuşlardı. Fakat eğer münafıklar sürgüne tabi tutulursa bunların sığınabilecekleri hiçbir yer bulamayacakları ve çölde başka kabileler tarafından da teker teker yakalanıp öldürülecekleri bildirildi. Cenab-ı Hak, kendi toplumlarında fitne fesat çıkaranların akıbetlerinin sahipsiz kalarak kurda kuşa yem olmasının geçmişten beri uygulanagelen ilahi / doğal bir kanun olduğunu vurguladı. 58-62- Mümin erkekler ve mümin kadınları, yapmadıkları bir şeyle suçlayarak onları üzenler, gerçekten büyük bir iftira atmış ve açık bir günahın vebalini yüklenmişlerdir. Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına / kızlarına evlerinden çıkarken, cilbablarını (yüzleri dahil baştan aşağıya örten örtülerini) üzerlerine almalarını söyle. Bu, onların tanınıp da incitilmemeleri için en uygun yoldur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan ve çok merhametli olandır. Medine’de asılsız haberler / dedikodular yayarak kışkırtıcılık yapan münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar, eğer bu fitne çıkarmalarına bir son vermeyecek olursa, yemin olsun ki biz de seni onların üzerine göndereceğiz ve onları perişan edeceğiz. Artık bu aşamadan sonra onlar seninle aynı şehirde / “komşu” olarak daha fazla kalamayacaklar ve lanetlenip / kovulup sürülecekler. Sonra da onlar nerede ele geçirilirlerse yakalanır ve mutlaka öldürülürler. Allah’ın, geçmiş insanlık tarihi boyunca bütün fesatçılara uyguladığı sünneti / kanunu budur. Sen Allah’ın sünnetinde / kanununda asla bir değişiklik bulamazsın. (Ahzab Suresi 58-62) 26.10. Münafıkların “Cilbab” Tedbiri ve “Sürgün” tehdidi İle Alay Etmelerine Cevap Verilmesi Cenab-ı Hakk’ın münafıkları Medine’den sürgün edilmeleri ile tehdit etmesi karşısında münafıklar bu tehditle alay etmeye başladılar. Onlar, “madem öyle bu kıyamet / ayrılma / sürgün ne zamanmış?” diye peygamberimiz ve müminlerle alay ettiler. Cenab-ı Hak da onlara “kıyametlerinin / sürgünlerinin belki de çok yakın olduğu” şeklinde cevap verilmesini bildirdi. Diğer taraftan aynı münafıkların masa başında ürettikleri yalan haber ve iftiraların yayılması için kurdukları tezgâhın “cilbab” tedbiri ile boşa çıkarılması üzerine, bu kerre cilbab için “acaba bu örtülerin altında ne saklıyorlar, bu örtülere bürünme ile hangi kusurlarını örtmeye çalışıyorlar?” şeklinde ithamlarda bulunmaya başladılar. Cenab-ı Hak, geçmişte İsrail oğullarının da Hz. Musa’yı benzer türden ithamlarla üzdükleri gibi müminlerin de münafıkların bu ithamlarının arkasından giderek Hz.Muhammed’i@ ve diğer müminleri üzmemeleri konusunda uyardı. 63-71- İnsanlar / münafıklar sana Kıyamet’in ne zaman geleceğini soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi yalnızca Allah'ın katındadır.” Ne bilirsin? Belki de o saat çok yaklaşmıştır. Muhakkak ki Allah inkâr edenleri / karşı çıkanları lanetlemiş / sürgün etmiş ve onlara çılgın bir ateş hazırlamıştır. Onlar orada ebedi kalacaklar ve kendilerine sahip çıkıp yardım edecek kimse de bulamayacaklar. O gün onların yüzleri cehennem ateşine doğru çevrilirken “Yazıklar olsun bize. Ah keşke Allah'a itaat etseydik. Peygambere de.” diyecekler. Yine onlar: “Rabbimiz, biz liderlerimize, büyüklerimize uyduk. Onlar da bizi doğru yoldan saptırdılar. Rabbimiz onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lanetle rahmetinden uzak tut.” diye yalvaracaklar. Ey iman edenler! Musa'ya eziyet edenler gibi olmayın. Hiç şüphesiz Allah, Musa’yı onların ithamlarından / iftiralarından temize çıkardı. Çünkü Musa, Allah katında çok değerli biriydi. Ey iman edenler! Allah'ın emirlerine uymakta hassasiyet gösterin ve doğru söz söyleyin ki Allah da sizin işlerinizi düzeltip muvaffakiyet versin ve geçmiş günahlarınızı bağışlasın. Artık her kim Allah'a ve Peygamberine itaat ederse o, gerçekten büyük bir kurtuluşa ermiştir. (Ahzab Suresi 63-71) 26.11. Emanete / Yükümlülüklerine Karşı Hassasiyet Gösterenler ile İhanet Edenler Cenab-ı Hak, surenin sonunda münafıklar ve kalpleri hastalıklı olanların peşine düşenleri eleştirmek ve peygamberimize bağlı müminleri de övmek için bir benzetme yaptı. Münafıkların ve kalbi hastalıklı olanların Peygamberimize karşı fitne ve fesat çıkararak Medine Anayasası ile ahdettikleri sözlerine / emanetlerine / yükümlülüklerine sadık kalmadıklarını, ihanet ettiklerini ve zalimlik yaparak cahilce / ukalaca / azgınca davrandıklarını bildirdi. Onların emaneti yüklenmekten kaçındıklarını ifade etti. Müminler ise tıpkı dağlar, gökler ve yeryüzünün ilahi emirleri / emanetleri / mükellefiyetlerini yerine getirmede hassas davrandıkları gibi söz konusu Anayasal Sözleşmedeki sözlerini / emanetlerini / sorumluluklarını yerine getirmede son derece hassas davrandıklarını bildirdi. Onlar bu konuda öylesine hassastılar ki bu yükümlülükleri / sözleri / sorumluluklarını yerine getirememe endişesi ve korkusu taşıdıklarını bir metaforla ifade etti. Hatırlanacağı üzere İslam Toplumu oluşturma / İslami İdare (emanet) teklifini peygamberimiz hicretten önce Mekke’ye gelen bütün Arap kabilelerine teklif etmişti. Fakat onlar buna cesaret edememişlerdi. Muhacirler ve Medine’deki bilinen kimseler / ünsiyet edilenler (insanlar) bu teklife “evet” dediler ve böylece Medine’de İslam Cumhuriyeti kuruldu. Fakat gelinen aşamada münafıklar ve kalbinde hastalık olanlar ile onları izleyenler, bu emanete sahip çıkma ve sözlerini / taahhütlerini yerine getirme hususunda gereğini yerine getirmiyorlar. Zalimlik ve cahillik yapıyorlar. Diğer taraftan teklifi kabul ederek sözlerinde durma ve yükümlülüklerini yerine getirmede büyük bir hassasiyet gösteren, hatta bu noktada görevlerini yerine getirememe endişe ve korkusu taşıyanlar ise gökler, yeryüzü ve dağlar misali müminlerdir. Nasıl ki gökler, dağlar ve yeryüzü kendilerine emredilen ilahi emirlere itaat noktasında hiçbir eksiklik / aksama yapmıyorlarsa müminlerde peygambere ve Allah’a itaat noktasında görev ve sorumluluklarını harfiyen yerine getirmektedirler. Cenab-ı Hak, müminler ve münafıklar için verdiği bu metaforik kıyaslamanın sonunda münafıkların ihanetleri nedeniyle kıyamette cezalandırılacaklarını, sorumluluklarına titiz ve hassas davranan müminlerin ise mükafatlandırılacağını bildirdi. 72-73-Biz göklere, yere ve dağlara da emanetler, mükellefiyetler, sorumluluklar verdik. Onlar bu mükellefiyetlerinin, sorumluluklarının hakkını verememekten, görevlerini aksatmaktan ve böylece emanete ihanet etmekten korktular, çekindiler. İnsanlar / münafıklar / kalbinde hastalık olanlar da bu ağır sorumluluğu üstlendi. Fakat onlar üstlendikleri emanetlere, mükellefiyetlere ve sorumluluklara ihanet ederek asi oldular. Gerçekten onlar çok asi, inkârcı, zalim, bilgi ve muhakemeden uzaktırlar. Bu nedenledir ki Allah münafık erkekler ve münafık kadınları, müşrik erkekler ve müşrik kadınları, azap edecektir. Mümin erkekler ve mümin kadınların ise tevbelerini kabul buyuracaktır. Şüphesiz ki Allah, tevbe edenlerin geçmişini bağışlayan ve çok merhametli olandır. (Ahzab suresi 72-73)

  • Bölüm 1:KUBA'DA ANAYASA HAZIRLANMASI | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 1 KUBA’DA ANAYASA HAZIRLANMASI 1.1 Mekke’den Medine’ye Yolculuk ve Kuba Köyüne Varış Hz.Muhammed ve yol arkadaşı Hz. Ebu Bekir, hicretleri sırasında emniyetli ama uzun bir yolu tercih ettiler. Önce Mekke'nin güneyine doğru yolculuk yaptılar. Sevr Mağarasında üç gün kaldılar. Mekkeli müşriklerin iz takipçilerinden Cenab-ı Hakk’ın yardımı ile kurtulan peygamberimiz ve Hz. Ebu Bekir, üçüncü günün sonunda Abdullah b. Uraykıt adında bir rehber eşliğinde hicret yolculuklarına başladılar. Abdullah b. Uraykıt müşriklerdendi. Ancak dürüst ve güvenilir bir kişiydi. Bir diriliş önderinin yapacağı yolculukta müşrik bir rehberin seçilmesi son derece stratejikti. Zira onun yolculuk için gerekli erzak ile yüklü develeri Sevr mağarasının yakınlarına kadar getirmesi kimsenin dikkatini çekmeyecekti. Hicret sırasında da karşılaşılacak takipçileri ve başka yolcuları atlatma ve yol boyunca yerleşim yerlerinden yapılacak lojistik destekler aynı müşrik rehberce gerçekleştirilecekti. On iki günlük yolculuğun sonunda Uraykıt, ödül avcılarına yakalanmamak için gece karanlığında yolculuk yaparak ve normal olmayan yolları takip ederek Allah elçisi ve Hz. Ebu Bekir’i Medine’ye sağ salim ulaştırmayı başardı. Medine'de ise heyecanlı ve endişeli bir bekleyiş hâkimdi. Medine’deki müminler sabah serinliğinde ve ikindi sonrasında gözleri ufukta peygamberimizi bekliyorlar, öğle vaktinin yakıcı sıcağında gölgeliklere çekiliyorlardı. Yolculuğun on ikinci günü öğle saatlerinde Medineli Yahudilerden birisi ufukta birtakım karaltıların olduğunu haber verdi. Allah Resulünü bekleyen müminlerde bir hareketlenme başladı ve sevinç çığlıkları, tekbir sesleri, şarkılar birbirine karıştı. Allah elçisi, Kuba'ya gelince, Medine'nin eşrafından Evs'li Gülsüm b. Hidm'in davetini kabul ederek, onun evine yerleşti. Daha önce hicret eden Müslümanlardan Ebu Ubeyde b. Cerrah, Mikdad b. Amr, Habbab b. Eret, Süheyl b. Beyza, Safvan b. Beyza, Iyaz b. Zübeyr, Vehb b. Sa'd, Ma'mer b. Ebi Şerh, Arar b. Ebi Amr, Umeyr b. Avf, Abdullah b. Mahreme de Gülsüm b. Hidm'in evinde kalıyorlardı. Medine’ye girmeden bir süre burada konaklanılacaktı. Zira son Akabe biatı ile müminlerle yapılan anlaşmanın Medine’nin diğer otoriteleri ile de yapılması gerekiyordu. Onların da muvafakati ile yapılacak Anayasal bir sözleşme ile peygamberimiz Medine’de güçlü bir iktidarı tesis etmiş olacaktı. Gerçi biat eden müminler diğerlerine karşı üstünlüğü sağlamış olsalar da herkesin katılımı ile yapılacak bir anayasa herkesi bağlayacak ve gelecekte karşılaşılacak zorluklarda bu anayasal metin (Kitap) referans metin olarak kullanılacaktı. Böylece Medine’ye girmeden önce Kuba’da Medine Anayasasının / Medine Vesikasının hazırlık süreci başlamış oldu. Bu süreçte taraflar görüşmeler yapacaklar ve anayasal metin nihai haline kavuşturulacaktı. Anayasal Sözleşme metni üzerinde anlaşma sağlandıktan sonra Medine’ye girilecek ve İslam Cumhuriyeti teşkilatlanarak çalışmaya başlayacaktı. 1.2. Kuba Köyünde Geçici Konaklama Süreci Bu süreçte Peygamberimizin Medineliler arasında çözdüğü ilk sorun, Esad Bin Zürare’nin Gülsüm b. Hidm evine girişini sağlaması idi. Gülsüm b. Hidm Evsli, Esad bin Zürare ise Hazreçli idi. Bu iki kabilenin arasındaki kan davası nedeniyle her ikisi de mümin olmalarına rağmen birbirlerinin evine giremiyorlardı. Fakat görüşmeler – toplantılar için bir araya gelinmesi de gerekiyordu. Hz. Peygamber Esad b.Zürare’yi himayesine alarak bu sorunu çözdü. Kimseyi rahatsız etmeyecek daha köklü bir çözüm için ise Sa'd b. Hayseme’nin evi toplantı mekânı olarak seçildi. Ziyaretçilerin ağırlanması ve kalabalık toplantılar, Sa’d b. Hayseme’nin evinde gerçekleştirildi. Gülsüm b. Hidm’in evi ise ikamet amaçlı kullanıldı. Bütün kabilelerin bir araya getirilmesi ve ilk tevhidi topluluğun oluşturulması için Gülsüm b. Hidm’e ait arazi üzerine Kuba Mescidi inşa edildi. Salat (Allah’ın yardımını talep ederek Kamu hizmetlerini ve sorunlarını çözmeyi üstlenmek veya üstlenenlere destek olmak) için inşa edilen bu mescit amacına uygun bir şekilde hemen faaliyete geçti ve salata (Allah’ın yardımını talep ederek Kamu hizmetlerini ve sorunlarını çözmeyi üstlenmek veya üstlenenlere destek olma faaliyetine) başlandı. Peygamberimiz Hicret ettikten sonra ilk Cuma Toplantısını / Cuma Salatını (Allah’ın yardımını talep ederek Kamu hizmetlerini, sorunlarını ve çözüm önerilerini halk ile paylaşma toplantısını) inşa edilen bu mescitte icra etti. Gerçi peygamberimiz Medine'ye gelmeden önce Cuma toplantılarını / salatını Mus’ab b. Umeyr başlatmıştı. Hatta bazı Cuma Toplantılarında imamlığı / başkanlığı Esad bin Zürare icra etmişti. 45- Kitaptan sana vahyedileni oku / izle; Salatı ikame et (Allah’ın yardımını talep ederek ([1] ) Kamu hizmetlerini ve sorunlarını çözmek için her türlü faaliyeti üstlen). Muhakkak ki salat (Allah’ın yardımını talep ederek Kamu hizmetlerini ve sorunlarını çözmek için her türlü faaliyeti üstlenmek insanı) fahşadan ve kötülükten alıkoyar. (Salatı ikame etmeden önce) Allah'ın anılması / Zikrullah / namaz ([2] ) / Allah’ın yardımını talep etmek elbette en büyüktür. / çok önemlidir. Allah, yaptığınız şeyleri bilir. (Ankebut Suresi 45) 1.3. Anayasal Müzakerelerin Medeni Bir Şekilde Yürütülmesi Talimatı Kuba köyünde geçirilecek süreçte Medine Anayasası / Vesikası üzerinde müzakereler yürütülecekti. Bu müzakereler sırasında Ehli Kitap (Yahudi ve Hristiyan) mensuplarıyla müzakerelerin en güzel bir şekilde yürütülmesi peygamberimizden istenir. Onların değerlerinin kendi değerleri olduğunun vurgulanması istenir. Böylece onların kurulacak yeni sistemde kendilerine yer edinmeleri, kendilerinin ve değerlerinin temsil edildiğini bilmeleri sağlanır. Ortak yönlerin çok olduğu, bir araya gelmemek için hiçbir nedenlerinin olmadığının vurgulanması emredilir. Mademki aynı tanrıya inanılıyor ve sadece O’na itaat ediliyor, mademki her iki tarafa da indirilen değerler ortaktır ve kaynağı birdir o halde tek bir çatı altında birleşmek için hiçbir engel de yoktur. Cenab-ı Hakk bu talimatla Medine İslam Cumhuriyeti’nin Ehli Kitap dâhil tüm Medinelilerce sahiplenilmesini sağladı. Diğer taraftan Medine'ye hicret eden müminlerin yönetmek zorunda oldukları topluluklardan en önemlisi Yahudi kabilelerdi ve İslam Cumhuriyetini en fazla zorlayacak kesim onlar idi. Çünkü onların Medine'de hâkimiyet hevesleri vardı ve kendilerini seçkinci / üstün bir sınıf olarak görmeleri nedeniyle kurulacak yeni düzeni kolay kolay kabullenemeyecekleri açıktı. Bu nedenle Cenab-ı Hak, onlardan zalimce hareket edenler hariç samimi olanların muhalefetlerine karşı güzellikle / medeni bir şekilde karşılık verilmesini de ister. Böyle bir metot ile Rabbimiz müminlerin kendilerine yapılacak muhalefeti karşılamada güzel bir üslup kullanmalarını öğretti. Onlarla asla lüzumsuz ve faydasız çekişmelere girilmemesi, araya nifak ve düşmanlık sokacak tartışmalardan uzak durulmasını önerdi. Şayet onlarla tartışma yapacak olurlarsa en güzel bir şekilde, nazik, naif ve medeni bir tavır sergilemelerini emretti. Yahudilerin sahip oldukları ilahi öğretiye de sahip çıkılarak onların şereflendirilmesi ve böylece ayrımcılığa meydan verilmemesi de sağlanacaktır. Onlara indirilen ilahi öğreti ile Hz.Muhammed’e nazil olan öğretinin aynı kaynaktan olması nedeniyle onların ilkelerine de sahip çıkılması, sahiplenilmesi ve inanılması tevhidi / birliği sağlamada en önemli araçtır. Arkasından da müminlerin Allah’tan gelen bütün ilahi öğretilere harfiyen uyma konusunda teslimiyet gösterenler oldukları deklare edilir ki böylece dindar ve iyi niyetli Yahudiler bundan etkilensinler ve kurulacak yeni sisteme onların da destek vermeleri sağlansın. Ama zalimce davranana hak ettiği şekilde davranma konusunda da asla tereddüt edilmemesi ayrıca belirtilir. 46- İçlerinden zulmedenler hariç olmak üzere Kitap ehli ile ancak en güzel bir şekilde tartışın / müzakere edin ve deyin ki: “Biz, bize indirilene ve size indirilene inandık. Bizim ilahımız ve sizin ilahınız birdir. Şu kadar ki biz sadece O’na teslim olmuş kimseleriz.” (Ankebut Suresi 46) Kuba köyüne gelindiğinde Medineli müminler Hz.Muhammed’i karşılamışlardı. İslam / Barış toplumu tesis etmek için yapılacak Anayasal Sözleşme / Vesika için müzakereler yürütülecek ve bu müzakerelere müminlerin yanında şehrin yönetiminde söz sahibi olan ama mümin olmayan Araplar ve Yahudiler de katılacaktı. Anayasal Sözleşme / Vesikanın bütün tarafların kabulü için ortak ilkelerin olması önem arz etmekteydi. Özellikle Yahudiler ile ortak ilkelerin olduğu ve müminlerin Yahudilerin değerlerini kabul ettikleri ve onları benimsedikleri ifade edildi. Müminlerin Yahudilere indirilene ve onların ilahına iman etmeleri sözde kalan bir husus değildi. Zira Akabe görüşmelerinde üzerinde anlaşmaya varılan hususları içeren Kitabın (Anayasanın) öngördüğü esaslar doğrultusunda hazırlandı. Anayasanın temel ilkeleri hiçbir grubun menfaatine ve üstünlüğüne göre değil tamamen Allah’ın tüm âlemlerin / toplumların Rabbi olduğu prensibine göre hazırlanmıştı. Yani bu anayasa / kitap ile kurulacak Barış / İslam Cumhuriyetinde herkesin can ve mal güvenliği temin ediliyordu. Herkesin akıl ve din emniyeti garanti ediliyordu. Herkese adil davranılacağı, herkese merhametle muamele edileceği ve bunun yanında yönetimin sorumsuz olmayacağı ve yapılan icraatın hesabının mutlaka halka verileceği yer alıyordu ki bunlar Fatiha Suresi ile İslami öğretinin temel esaslarını teşkil ediyordu. Bu esaslar samimi Yahudilerin de kolaylıkla kabul edecekleri esaslardı zira onlar bu prensiplere aşinaydılar. Ancak şaşırtıcı olan kendileri bu prensipleri uzun yıllar kendi midraslarında / medreselerinde eğitim alıp, senelerce Tevrat yazarak onun tahsilini yaparak öğrenirlerken Hz.Muhammed bu esaslara hiçbir tahsil almadan sahip olmuş ve bunları da en güzel şekilde ifade ediyor olmasıydı. Her ne kadar peygamberimizin okuryazarlığı olsa da bu ancak kendi ticaretini yapacak kadardı. O’nun okuryazarlığı mükemmel bir barış topluluğu oluşturacak anayasal hükümler dikte ettirmeye etmeye ve hikmetli sözler söylemeye asla yeterli değildi. Bu tür bir Anayasa hükümleri dikte ettirmek ancak Yahudilerin midraslarında / medreselerinde tahsil görmüş ve yıllarca hukuk, ilahiyat, hikmet, siyaset ve ekonomi eğitimi almış kimselerin harcı iken onlar bunu becerememişlerdi. Hiçbir eğitim kurumundan tahsil almamış ümmi olan Hz.Muhammed, öyle bir anayasa ortaya çıkarıyor ki Medine’nin idari sorununu kökten çözüyor ve herkesin kabul edebileceği / hiç kimsenin itiraz edemeyeceği adil bir sistem getiriyordu. Öylesine mükemmel ve adil bir çözüm sunuyordu ki bu çözümü ancak zalim olanlar, çözümsüzlüğü arayanlar / batılın peşinde koşanlar ve kötü niyetli olanlar reddedebilirdi. 47- 49- İşte biz sana böyle bir Kitap indirdik. Bundan dolayı kendilerine kitap verdiklerimiz ona iman ediyorlar. Onlardan (müşriklerden ve Yahudilerden) da ona iman edenler vardır. Bizim ayetlerimizi ancak inkârcılar bile bile reddeder. Sen bundan evvel Kitaptan (Tevrat’tan ya da başka bir Kutsal Kitaptan) okumuyordun; sen onu (Tevrat’ı ya da başka bir Kutsal Kitabı) elinle de yazmıyorsun. ([3] ) Eğer böyle olsaydı batılcılar (batıl /şirk sistemini arayanlar) mutlaka kuşku duyacaklardı. Bilakis o, kendilerine ilim verilenlerin sinelerinde apaçık ayetlerdir. Bizim ayetlerimizi de ancak zalimler bile bile reddederler. (Ankebut Suresi 47-49) Medine’nin içine yuvarlandığı anarşi ve kaostan kurtarmak için Hz.Muhammed’in önerdiği İslam / Barış Cumhuriyeti projesi hiç kimsenin reddedemeyeceği bir teklif olmasına rağmen onlar (müşrik Araplar ve inkâra meyilli Yahudiler) Barış / İslam toplumu oluşturma hususunda Hz.Muhammed’in getirdiği teklifi reddetmek için O’nun mucize getirmesini talep ettiler. Onlar bu talepleriyle Allah’ın (cc) Hz.Muhammed’e mucizevi olarak gökten zembille doğrudan yardım göndermesi ve böylece kurulacak İslam Cumhuriyetinin hazinesinin altınlarla dolu olmasını, çok güçlü ordulara sahip olmasını ifade etmek istiyorlardı. Hâlbuki İslam / Barış Cumhuriyeti ile büyük bir medeniyete gidileceğini hatta zamanın süper güçleri Sasani / İran ve Bizans imparatorluklarını vaat eden ve üstelik Allah (cc) elçisi olduğunu iddia eden bir kişinin elinde bunları yapacak hiçbir askeri ve ekonomik güç yoktu. Mademki bu kadar büyük hedefleri vardı o takdirde bu hedefe ulaşacak söz konusu araçların Allah (cc) tarafından elçisine bahşedilmesi gerekmiyor muydu? Onların bu taleplerine Cenab-ı Hak, elçisine bu konuda doğrudan herhangi bir güç ve zenginlik verilmediğini bildirmesini istedi. Yani “armut piş ağzıma düş” deyişinde olduğu gibi kendileri hiçbir çaba göstermeden hazıra konmanın kendi yasasında yer yoktu. Onlar ayetler / mucizeler istiyorlarsa onların Allah katından gelen öğretileri kabul edip uygulamaları ile elde edebileceklerini bildirdi. Bunu ifade etmek için “mucizelerin kendi katında olduğu” yani kendi katından göndereceği vahyi takip etmek olduğunu söyledi. Şayet onlar Allah katından gelen öğretilere iman eder ve hayatlarına aktaracak olurlarsa ne büyük mucizelerin meydana geldiğine şahit olacakları belirtilmiş olur. Bunun için de Hz.Muhammede inzal edilen öğreti bu büyük mucizeleri yaratmak için kâfidir. Bu öğretilerde kendisine inanan toplumlar için büyük bir rahmet ve mucizeler yaratmak için yol gösterici ilkeler yer almaktadır. 50-51- Onlar, “Ona Rabbinden ayetler (mucizeler) indirilmeli değil miydi?” dediler. De ki: “Ayetler (mucizeler) ancak Allah'ın katındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım.” Bizim sana indirdiğimiz ve kendilerine okunan bu Kitap onlara kâfi gelmiyor mu? Şüphesiz bunda, inanan bir toplum için bir rahmet ve bir öğüt vardır. (Ankebut Suresi 50-51) 1.4. İslam Cumhuriyetinin Kurulmasına Karşı Çıkan Muhaliflere Verilen Cevaplar: Anayasa Tartışmaları Ancak yine de Huyey bin Ahtab gibi Yahudi önderler ve Abdullah bin Ubey gibi müşrik Arap önderler Hz.Muhammed’in teklif ettiği bir İslam / Barış içerisinde yaşama modelini kabul etmeye yanaşmıyorlardı. Zira bu modelde onların Medine’de kurdukları şeytani düzen yok olacaktı. Huyey bin Ahtab Medineli Arapları ve Yahudileri kendi parmağında oynatıyor, istediği zaman kabileleri birbiriyle savaştırıyor ve bu anarşiden besleniyordu. Onun işbirlikçisi Abdullah bin Ubey de Medine liderliğini ele geçirmeye çalışıyordu. Hatta Hz.Muhammed Medine’ye hicret etmeseydi kendi liderliğini Evs kabilesine de kabul ettirme noktasına gelmişti. Hz.Muhammed’in Medine’ye gelmesi ile Onun işbirlikçileri ile geliştirdikleri plan boşa çıkmış ve Abdullah bin Ubey’in Medine’nin başına geçmesi iyice zora girmişti. Abdullah bin Ubey’in Hz.Muhammed hicret etmeden çok kısa bir süre önce Medine’nin başına geçeceğine karar verildiği ve taç giyeceği ama Hz.Muhammed’in gelmesinin bunu engellemesi nedeniyle O’nun Hz.Muhammed’e muhalefet ettiği rivayet edilir. Hz. Safiye’nin babası olan Huyey bin Ahtab’ın ise Hz.Muhammed Medine’ye teşrif ettiğinde kardeşi Ebu Yasir ile aralarında şöyle bir konuşmanın geçtiği bizzat Hz. Safiye’den rivayet edilir; “Babam ile amcam Ebu Yasir, Hz. Peygamber Medine’ye hicret ettiğinde O’nu izlemeye gitmişlerdi. Sabah erken saatlerde evden çıkmışlar ve eve çok geç vakitlerde dönmüşlerdi. Eve geldiklerinde babam ile amcam arasında şöyle bir konuşma geçtiğini hatırlıyorum; “Amcam Ebu Yasir, babama: “O mu?” diye sordu. Babam: “Evet, vallahi odur.” dedi. Amcam: “O olduğundan emin misin?” diye sorduğunda, babam: “Eminim” diye cevap verdi. Amcam bu sefer babama; “Ona karşı ne hissediyorsun?” dedi. Babam: “Vallahi eski halimde kalacağım, nefsimde uyanan ise, ona düşmanlık hisleridir. Sağ kaldığım müddetçe ona düşmanlık edeceğim” demiştir.” ([4] ) Muhalif olan bu ileri gelenler Hz.Muhammed ile görüştükten sonra O’nun gerçekten peygamber olduğunu ve Medine’ye barışı, huzuru getirebileceğini, birlik ve beraberliği sağlayabileceğini fark etmişlerdi. O’nun Medine’de liderliği eline alması halinde kendilerinin hâkimiyetinin yok olacağı kaçınılmazdı. Fakat Medine’de kendilerine karşı koyamayacakları mümin bir kesim de O’nun liderliğinde bir İslam Cumhuriyetinin kurulmasını istiyorlardı. Onları bu taleplerinden vazgeçirmek için başta Mekke olmak üzere bütün Arapların Medine’yi karşılarına aldığı bir ortamda O’nun bu işi başaramayacağı üzerine bir söylem geliştirmeye çalışacakları açıktı. Şayet İslam Cumhuriyetinin kuruluşuna engel olamayacak olurlarsa o takdirde onlar Hz.Muhammed’i başarısız kılmak için ellerinden geleni yapacaklar ve Cumhuriyeti içeriden çökertmeye çalışacaklardı. Yukarıdaki rivayetler gösteriyor ki Medine Anayasasını tüm Medinelilere kabul ettirerek Medine İslam / Barış Cumhuriyetini kurmak öyle kolay olmamıştır. Akabe görüşmelerinde yapılan müzakereler ve arkasından yapılan biat / sözleşmelere rağmen Medine’de bir İslam / Barış Cumhuriyeti kurulmasına muhalefet eden ileri gelenler bulunmaktadır. Bundan dolayı Hz.Muhammed’in “her tarafından yıkılmış, harap olmuş bu şehir nasıl dirilecek Rabbim?” diye içinden geçirmiş olmalı ki, Cenab-ı Hak Bedir Zaferi ve bu muhaliflerin önderliğini yapanlardan Beni Kaynuka Yahudilerinin Medine’den sürgün edilmesi ile bu şehrin dirilişinin nasıl olacağını göstermiştir. Elçisinin içinden geçirdiği bu endişe ve tereddüdü daha sonra Bakara Suresi 259 uncu ([5] ) ayetiyle hatırlatmıştır. İslam / Barış Cumhuriyetinin kuruluşuna muhalif olanların ikna edilmeleri içinde Kuba köyünde bir süreç yaşanmıştır. Sonunda gönülden ikna olmasalar da ellerinden bir şey gelmemesi nedeniyle onlar sonunda teslim olmuşlardır. Muhaliflerin teslim olmalarına kadar olan süreçte yaşanan tartışmalara Casiye Suresindeki anlatımlar en iyi örnek olarak verilebilir. Hz.Muhammed, İslam/ Barış Cumhuriyeti kurulduğunda toplum ile yönetimin gökler ve yer gibi gayet uyumlu bir birlikteliklerinin olacağını, kendisinin kavim kabile farkı gözetmeksizin birlik, beraberlik ve huzur için çaba sarf edeceğini, yağmurun ölü toprağı yeşertip canlandırdığı gibi ilahi öğretilerin bu topluluğu dirilteceğini ve böylece gece karanlığı gibi cahiliye karanlıkları içerisinde kalmış kabilelere aydınlık gündüzlerin geleceğini Medinelilere vaat etmişti. O, vaat ettiği şeylerin mutlaka gerçekleşeceğini, hak olduğunu bildirmişti. Bunu sağlayacak olan öğretinin / hükümlerin /Kitabın ise kendisinin bir kanaati / fikri olmayıp Aziz, hüküm ve Hikmet sahibi Allah’ın kendisine vahyetmesi ile olduğunu bildirmişti. Fakat Medineli muhalifler bunu kabul etmek istemiyorlardı. Kendilerine hangi örneklem / delil / ayet getirilirse getirilsin İslam / Barış Cumhuriyetinin kuruluşuna onay vermek istemiyorlardı. Cenab-ı Hakk bu hususları aşağıdaki ayetlerle şöyle anlattı; Rahman Rahim Allah Adına 1 – 6- Ha, mim. Bu kitab’ın indirilmesi, Üstün ve Güçlü, Hüküm ve Hikmet sahibi Allah tarafındandır. Kuşkusuz göklerde ve yerde inananlar için ayetler / işaretler vardır. Sizin yaratılmanızda / varlık sahnesine çıkmanızda ve türetip çıkardığı ve ülkelere gönderdiği devinip duran liderlerde / dabbelerde kesin bir ilme dayalı olarak gelişmeleri değerlendirecek bir kavim için ayetler / işaretler vardır. Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişi Allah’ın gökten rızık vesilesi olan yağmuru / vahyi indirmesi ve böylece yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesi ve rüzgârları yönetmesi aklını kullanan bir kavim için ayetlerdir. / işaretlerdir. İşte bunlar, Allah'ın ayetleridir. Sana onları gerçekleşmesi kaçınılmaz olan hakikatler olarak bildiriyoruz. Artık onlar, Allah’ın sözünden ve O’nun gösterdiği ayetlerden / işaretlerden sonra, hangi söze/ hangi olguya / hangi işaretlere inanacaklar? (Casiye Suresi 1-6) Fakat Medineli muhalefet kendini beğenmiş, günahkâr ve zalim ileri gelenlerden müteşekkildir. Onlara Barış toplumunun / İslam’ın güzelliklerinden ne anlatırsan anlat yine de inkârda / kabul etmemede ısrar ederler. Zira İslam / Barış Cumhuriyeti ile topluma rahmet ve adalet egemen olacak olursa onların soygun ve sömürü düzenleri yok olacaktı. Onlar ise hâlihazırdaki şirk sisteminin devamından yanaydılar. Cenab-ı Hak, onları inatlarında ısrar edecek olurlarsa can yakıcı bir cezalandırma ile karşı karşıya kalacakları konusunda uyardı. Hem bu dünya da hem de ahirette acı bir azap ile yüz yüze gelecekleri ve bu hususta Allah’ın Cumhuriyetine karşı yapacakları hiçbir müttefikliğin işe yaramayacağı ve kimsenin engel olamayacağını bildirdi. Bu ikazlar ile kendilerine iyilikle bir yol gösterilmektedir. Şayet bu ikazlara kulak verilmeyecek olurlarsa, acı bir azap kendilerini beklemektedir. 7 – 11- Bütün yalancı günahkârların vay haline! Zira kendisine okunan Allah’ın ayetlerini işitir, sonra da onu hiç işitmemiş gibi kibirlenerek inadında ısrar eder. Artık sen ona, can yakıcı bir azabı müjdele! Ayetlerimizden bir şey öğrendikleri zaman, onu alaya alıyorlar. İşte onlar için bu dünyada rezil ve rüsvay edici bir azap vardır. Ahirette de cehennem azabı. Kazandıkları şeyler ve Allah'a karşı edindikleri dostlar / veliler / müttefikler kendilerine hiçbir şekilde fayda sağlamaz. Onlar için büyük bir azap vardır. Bu uyarılar, bir yol gösterimidir. Rablerinin ayetlerini inkâr edenler için çok acıklı bir azap vardır. (Casiye Suresi 7-11) Diğer taraftan ikazlara kulak verecek olurlarsa Arap yarımadasına egemen olacak bir İslam Cumhuriyeti ile deniz ticaretinden çok büyük zenginliklere kavuşacaklarına vurgu yapılır. Bütün Arap kabilelerinin tevhit olmaları halinde Arap yarım adasının etrafını çevreleyen Basra körfezi ve Kızıl denizden geçen ticaret yolları İslam Cumhuriyetinin egemenliğinde / emre amade olacak ve bu yolla muazzam gelirler elde edileceği muhaliflere ifade edilir. Bu husus üzerinde kafa yoran herkes bunun ne kadar faydalı bir yol olduğunu görür. 12 – 13- O öyle Allah’tır ki; gemiler içinde O’nun emriyle seyredip gitmeniz, lütfundan rızk aramanız ve şükretmeniz için denizi emrinize amade kılandır. O, göklerde ve yerde bulunan her şeyi Kendinden bir nimet olarak hizmetinize verdi. Muhakkak bunda düşünen bir topluluk için ayetler / işaretler / ibretler vardır. (Casiye Suresi 12-13) İslam Cumhuriyetinin kurulmasına karşı çıkmadıkları takdirde büyük nimetlere kavuşacakları konusunda muhaliflerin inanıp inanmaları önem arz etmemektedir. Allah’ın vadettiği o güzel günlere inanmayan Medineli bu muhaliflere şimdilik dokunulmaması müminlere emredildi. Bu emir ile muhaliflerin İslam Cumhuriyetinin kuruluşuna fiili olarak karşı koymaları halinde onların cezalandırılmaları için harekete geçilmesi, inanmayıp pasif kalmaları / teslim olmaları halinde ise onlara ilişilmemesi bildirilmiş oldu. Kim ki ıslah edici hareketlerde bulunarak toplumun gelişmesi, ilerlemesi için çalışırsa bu eylemeleri kendi menfaatinedir. Kim de toplumu ifsada götüren kötülüklerin peşinde koşarsa onun bu eylemleri de kendi zararına olacağı açıktır. Muhalifler ister inansınlar ister inanmasınlar, bu Barış / İslam Cumhuriyeti kurulacak, onlar bu kuruluşa engel olamayacaklardır. Şayet süreç içerisinde onlar İslam Cumhuriyetine fiili muhalefet gösterecek olurlarsa bunun cezasını da göreceklerdir. Kısaca sonunda mutlaka Allah’ın dediği olacak ve herkes yaptıklarının karşılığını görecektir. 14- 15 – Müminlere söyle: “Allah'ın günlerini / vadettiği geleceği ümit etmeyenleri şimdilik bağışlasınlar zira her kavim yaptıkları icraatların karşılığını görecektir. Her kim ıslah edici eylemlerde bulunursa kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa o da kendi aleyhinedir. Sonunda Rabbinize döndürüleceksiniz.” (Casiye Suresi 14-15) Cenab-ı Hak, Huyey b. Ahtab gibi muhalefetin Yahudi önderlerine ise şunların söylenmesini emretti; “Geçmişte onlara kitap, hüküm ve peygamberliklerin lütfedildiği, bu ilahi lütuflar sayesinde kendilerinin zenginliklere kavuştuklarını ve birçok devletlere / toplumlara egemen oldukları tarihsel olarak sabittir. Buna rağmen kendilerine gelen ilahi öğreti benzerini getiren Hz.Muhammed’e ve O’na gelen ilahi öğreti ile kurulacak İslam Cumhuriyetinin zenginlikler ve diğer toplumlara egemen olmayı getirmeyeceğini iddia etmek bir çelişki değil midir? Ayrıca geçmişte sahip oldukları bu parlak medeniyeti sırf kıskançlık, rekabet ve azgınlıkları nedeniyle ayrılığa / toplumsal parçalanmışlığa (şirke) düşmeleri sonucu kaybettikleri de malumdur. Şimdi bu parçalanmışlığın (şirkin) devam etmesini nasıl istersiniz? Allah elbette diriliş günü kimin haklı, kimin haksız olduğunu gösterecektir. Geçmişte size verilen ancak kıymetini bilmediğiniz İlahi vahye dayalı hukuk sisteminin bir benzeri şimdi Hz.Muhammed’e verilmiş bulunuyor.” Cenab-ı Hak müminlere de şu mesajları verdi; “İslam Cumhuriyetinin kurulmasına karşı çıkan Yahudi muhalefetin yukarıda belirtilen açık çelişkisini görün ve onların tarihsel gerçekliğe ters olan bilgisizce ortaya attıkları iddiaları ciddiye almayın! O zalimler İslam Cumhuriyetine muhalefette birbirleriyle dayanışacaklardır. Çünkü onlar birbirlerinin evliyasıdır. Fakat müminler de birbirlerinin evliyası olduğu için onlar da birbirleriyle dayanışma içerisinde olacaklar ve muhalifler onlara asla bir zarar veremeyeceklerdir. Zira Allah müminlerin yardımcısıdır. O müminlere rehberlik edecektir. Kurulacak Barış / İslam Cumhuriyetinde ıslah edici eylemlerde bulunan müminlerle huzur ve barışı sabote edecek kötü eylemlerde bulunacak olan muhaliflere elbette aynı davranılmayacaktır. Nasıl ki gökler ve yerler belirli bir yasa / hukuk / haklar üzere yaratıldıysa toplum içerisinde hukuku ihlal edenler ile hukuka riayet edenlere aynı muamele yapılmayacak, herkese yaptığı eylemlerin tam karşılığı verilecektir. Kimseye haksızlık yapılmayacaktır.” 16 – 22- Gerçek şu ki vaktiyle Biz İsrail oğullarına kitap, hüküm ve peygamberlik vermiş, onları temiz rızıklarla rızıklandırmış ve onları âlemlerden / diğer toplumlardan daha üstün / egemen kılmıştık. Onlara Din / Devlet / Yönetim / Emir konusunda apaçık hükümler / yol ve yöntemler / hukuk ilkeleri / deliller de vermiştik. Fakat onlar, kendilerine bu ilim geldikten sonra sırf aralarındaki çıkar çatışmaları / azgınlık / rekabet / kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Muhakkak ki senin Rabbin, ayrılığa düştükleri şeylerde kıyamet günü onların arasında hüküm verecektir. Şimdi de Din / Devlet / Yönetim / Emirlik konusunda seni bir yola koyduk. / seni görevlendirdik. / seni bir şeriat sahibi kıldık. Öyleyse sen ona uy, bilmeyenlerin arzularına uyma. Çünkü onlar, Allah’tan gelebilecek hiçbir şeyi senden savamazlar. Kuşkusuz zalimler birbirlerinin dostudurlar. / velileridir. / evliyasıdır. / yardımcılarıdır. Allah ise takvalı davrananların dostudur. / velisidir. / Yardımcısıdır.” İşte bu (şekilde davranış /onların hevalarına uymama ve hakka uyma) insanların gözünü açar / onlara basiret verir. Kesin bir bilgiyle hareket edecek bir toplum için yol gösterme ve rahmettir. Yoksa kötülük işleyenler, kendilerini iman eden ve salih amel işleyen kimseler gibi kılacağımızı ve onların hayatları ve ölümleri ile kendilerinin hayat ve ölümlerinin aynı olacağını mı düşünüyorlar? Ne kadar yanlış düşünüyorlar! Allah, gökleri ve yeri hak ile / gerçek olarak/ hukuk çerçevesinde yaratmıştır ki herkese yaptığının karşılığı verilsin. Onlara haksızlık yapılmayacaktır. (Casiye Suresi 16-22) Yahudilerin liderlerinden Ebu Yasir b. Ahtab peygamberimizle yapılan görüşmede İslam Cumhuriyetinin kuruluşuna katılma ve katkı sağlama görüşünde olmasına rağmen kardeşi Huyey b. Ahtab ona karşı idi. Yukarıda belirtildiği gibi Huyey Hz.Muhammed’in büyük bir Barış / İslam medeniyeti kuracağı konusundaki iddiasını gerçekleştirebilecek vasıflara sahip olduğunu yani peygamberliği konusunda bütün işaretleri görmüş olmasına rağmen sırf nefsi kıskançlığı sebebiyle onun peygamberliğine karşı çıkmıştı. Kıskançlık ve haset onun gözünü kör etmiş, kalbini mühürlemişti. Bundan dolayı o içinde yaşadıkları şirk sisteminin ilkelliğini, geriliğini, cahilliğini kendileri için daha uygun buluyordu. Hz.Muhammed’le görüşmesinden sonra o kendi kavmine gidip, cahiliye Araplarının içerisinde şirk sisteminde kendilerinin de yaşamlarını sürdürdüklerini şayet Hz.Muhammed’in teklifini kabul edecek olurlarsa bunun bir diriliş değil tam aksine bir felaket olacağını iddia etti. Bunun sebebi olarak Arap yarımadasındaki kabile tarzı toplumsal örgütlenmeyi (şirki) terk edip önce ulusal sonra küresel ölçekte bütünleşmeleri (tevhit olmaları) halinde İran ve Bizans’ın buna müsaade etmeyeceğini söyledi. Mevcut halde şirk içerisinde / parçalı yapıda ölü topluluklar olarak geri, ilkel bir yaşam sürdürmekle hayatta kaldıklarını, dirilişe kalktıklarında ise süper güçlerin buna müsaade etmeyeceğini savundu. Hz. Peygamberin parçalı yapıdaki kabilelerin bir araya gelip (tevhit olup) bir Barış / İslam toplumu kurarak dirilişe geçmeleri halinde Süper güçlerin kendilerine hiçbir şey yapamayacağına yönelik deliller / ayetler getirmesi karşısında ise Huyey b. Ahtab, bu coğrafyada yaşamış geçmiş kabilelere süper güçlerin dokunmamalarının asıl nedeninin onların böyle ilkel, geri kendilerinden başka kimseye (devletler bazında) zararı olmaması olduğunu belirtti. O ayrıca bu şekilde ölü topluluklar olarak yaşamaya devam ederlerse daha çok uzun zamanlar (dehr) / çağlar boyu hayatiyetlerinin devamının mümkün olacağını iddia etti. Bu konuda geçmiş ataların tarihi geçmişlerinin birer kanıt olduğunu ileri sürdü. Kavminden (Nadir oğullarından) onun bu görüşlerine destek verenlerde oldu. 23-25-Sen, keyfi kanaatlerini / kendi hevasını ilâh edinen ve Allah'tan gelen bir ilmi bilmesine rağmen sapıklığı tercih etmesi nedeniyle kulağı ve kalbini mühürlediği ve gözüne perde çektiği kimseyi gördün mü? Ona Allah'tan başka kim hidayet verebilir? Artık öğüt alıp-düşünmüyor musunuz?” Ve “Hâlihazırda yaşadığımız şu ilkel yaşamımızdan başkası olamaz. Ölürüz ve yaşarız. (Bu ilkel, geri, ölmüş bir yaşam ile hayatiyetimizi sürdürebiliriz. Dirilişimiz de ancak bu şekilde ölü vaziyetteki yaşamımız ile gerçekleşecektir. Aksi takdirde dirilmeye kalkarsak bizi yaşatmazlar.) Böyle bir yaşam tarzıyla biz çok uzun süreler (dehr) yaşarız. (Biz ancak böyle bir yaşam tarzıyla çok uzun zaman sonra yok oluruz.)” dediler. Hâlbuki onların buna dair hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, sadece zannediyorlar. Kendilerine ayetlerimiz beyan edilip okunduğu zaman onların; “Eğer doğru kimseler iseniz atalarımızı getirin. / Öyleyse geri dönüp (tarihe dönüp) atalarımızın şimdiye kadar ne yaptıklarına bir bakalım.” demekten başka delilleri yoktu. (Casiye Suresi 23-25) [1] )NOT: Salat, namazı yani Allah’a yapılan dua ve telepleri kapsar, fakat esas anlamı kamu hizmetlerini ve sorunlarını çözmeyi üstlenerek gereken her türlü faaliyeti yapmaktır. [2] )Not: Yaygın yoruma göre “Allah’ı anmak” diye çevirdiğimiz zikrullahtan maksat namazdır. Nitekim Cum‘a sûresinde de cuma namazı için aynı tabir kullanılmıştır. Namazın zikir kelimesiyle anılması, onun tam bir ibadet bilinciyle, Allah’ın huzurunda bulunulduğu şuuru ve sorumluluğu ile eda edilmesi şartıyladır ki belirtilen ahlâkî etkiyi gösterecek kaliteye ulaşmış olacağını ima eder. Bu şekilde namaz kılarak Allah’ı anmak en büyük ibadettir. Namazın insandaki Allah şuurunu güçlendirme işlevi, diğer faydalarından daha önemlidir Kaynak : Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 273-275 [3] ) NOT:Yahut Yahudilerin tedrisinden geçmiş birisi değilsin. Bu nedenle Tevrat gibi ilahi kaynaklı kitap yazmıyor ve okumuyorsun. Ya da Yahudilerin tedrisatında aldığı yüksek bir eğitim gibi eğitim almış birisi değilsin. (A.A) [4] ) İbn Hişam, es-Sîre, I, 309; İbn Kesîr, el-Bidâye, III,317 [5] )Bakara Suresi 259: “Bir de altı üstüne gelmiş (ölmüş) bir şehre / kasabaya uğrayan kimse gibisini görmedin mi? Allah, bunu ( bu şehri) ölümünden sonra nasıl diriltecek? dedi. Bunun üzerine Allah, onu yüz sene ölü bıraktı, sonra diriltti. Ne kadar kaldın? dedi. O da: Bir gün veya bir günden daha az kaldım, dedi. Hayır, yüz yıl kaldın. Öyle iken yiyeceğine içeçeğine bak; henüz bozulmamış, bir de merkebine bak. Hem seni insanlara bir ibret kılacağız. Kemiklere bak, onları nasıl birleştirip yerli yerine koyuyor ve sonra onlara nasıl et giydiriyoruz? dedi. Bu hal ona apaçık belli olunca: Artık Allah'ın herşeye Kadir olduğunu biliyorum, dedi.” Toplumsal olarak dirilmenin de ölmenin de kurallarını Cenabı Hak belirlemiştir. Sonunda Kıyamet günü bütün insanları toplayıp hesaba çekecektir. Göklerin de yerinde egemenliği O’na aittir. Hesap günü geldiğinde sapıklığı / yanlış politikayı tercih edenler mutlaka hüsrana uğrayacaklardır. Bütün topluluklar diz çökecekler ve yaptıkları kendilerine bir bir gösterilecek. İnceden inceye kaydedilmiş hesaplarını görenler işlediklerinin karşılığını bulacaklarını anlayacaklar. Ayrıca Allah’ın koyduğu kurallar / deliller gösterilmesine rağmen Allah’ın vaadinin kesin bilgi değil de Hz.Muhammed’in kendi kanaatleri olduğunu iddia etmeleri neticesinde azaba çarptırılacaklardır. Ama Hz.Muhammed’in vaadine iman edip O’nun hedeflediği Barış / İslam toplumunu kurmak için ıslah edici eylemlerde bulunan müminler ise Allah’ın rahmetine gark olacaklardır. 26-37- De ki: “Allah sizi dirilir de öldürür de sonunda da sizi kendisinde şüphe olmayan kıyamet gününde bir araya toplayacaktır. Fakat insanların çoğu bilmiyorlar. Göklerin ve yerin mülkü / egemenliği / hâkimiyeti / Yönetimi Allah'ındır. Saat’in / Kıyametin geldiği gün; işte o gün, batıla / yanlışa sapanlar hüsrana uğrayacaklardır.” O gün bütün toplulukları / ümmetleri, diz çökmüş olarak göreceksin. Bütün topluluklar /ümmetler, kendi hesabını görmeye / kendi kitaplarına davet edilecekler: “Bugün, yapmış olduğunuz amellerin karşılığı size verilecektir. İşte bu, bizim tuttuğumuz kayıtlar ki size gerçeği söyler. Muhakkak ki Biz sizin yaptıklarınızı kayda geçirmiştik.” İman eden ve ıslah edici eylemlerde bulunanlara gelince Rableri onları rahmetine gark eder. İşte bu, apaçık kurtuluştur. Şu inkârcılara da denir ki; “Ayetlerim size okunduğu zaman büyüklük taslayanlar sizler değil miydiniz? Sizler böyle yaparak suçlu bir kavim oldunuz. Size “Allah’ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir ve o saatin geleceğinde de şüphe yoktur” denildiği zaman “Biz o Saat’in / Kıyametin ne olduğunu bilmiyoruz. Biz, onun sadece zan / kanaat olduğunu sanıyoruz, bu konuda kesin bir bilgi edinmiş değiliz” dediniz. Böylece işledikleri şeylerin kötülükleri kendilerine aşikâr oldu ve alaya aldıkları şey başlarına gelip çattı ve onlara denildi ki: “Bugün Biz sizi unuturuz tıpkı sizin bu gününüze kavuşmayı unuttuğunuz gibi. Sizin kalacağınız yeriniz de ateştir. Size bir yardımcı da yoktur. İşte bunlar, sizin Allah’ın ayetlerini alaya almanız ve rezil dünya hayatının sizi aldatması sebebiyledir.” Artık o gün onlar, oradan çıkarılmaz ve özür dilemeleri de kabul edilmez. Artık bütün yönelişler, göklerin, yerin ve âlemlerin Rabbi Allah'adır. Göklerde ve yerde azamet ve hâkimiyet yalnızca o’nundur. O, Üstün ve Galiptir, Hüküm ve Hikmet sahibidir. (Casiye Suresi 26-37) Medineli Yahudilerle yapılan müzakerelere Medine İslam Cumhuriyetine muhalif olanlar olduğu gibi Hz.Muhammed’in müzakereler sırasında ilahi öğretiyle (Kur’an’la) konuşmasından etkilenerek iman edenler de olmuştu. Müzakerelere katılan Medineli Yahudiler kendi evlerine döndükleri zaman kabilelerine görüşmeler hakkında bilgi verirken muhalif olanlar Hz.Muhammed’e karşı oluşlarının nedenlerini doğru dürüst açıklayamıyorlardı. Nefsi davrandıkları çok açıktı. Karşı oluşlarının sebebini İsrail oğulları olarak üstün ve seçkin oldukları üzerine bina ediyorlardı. Kendilerinin peygamber bekledikleri ve bekledikleri peygamberin özellikleri de Hz.Muhammed’de olmasına rağmen O’nun Arapların arasından çıkmasını bir türlü içlerine sindiremiyorlardı. Aslında muhalif olanlar şirk sisteminden nemalandıkları için bu sistemin değişmesini istemiyorlardı. Ama bunu da halka açıklayamıyorlardı. Onların karşı çıkış için buldukları en uygun gerekçe olarak kendilerinin aşağı, geri, cahil gördükleri Arapların arasından çıkmış bir şahsa tabi olmanın aşağılık bir şey olacağı ve kendi seçkinliklerine uygun düşmeyeceği idi. Onlar Hz.Muhammed’e karşı çıkmalarına bu gerekçeyi söylediler. Fakat iman eden Yahudiler kendi halklarından bazılarının üzerinde etkili oldular. Onlar Hz.Muhammed’in getirdiği ilahi vahiy çerçevesinde bir İslam / Barış Cumhuriyeti kurmaya taraftar olmanın doğru olacağını, taraftar olunmasa da en azından teslim olunması gerektiğini ortaya koydular. Bunların başında Abdullah b. Selam (önceki adı Huseyn ibni Selam) geliyordu. O Hz.Muhammed’in Kuba’ya geldiğini öğrenince öylesine sevinmiştir ki tekbir getirmiş ve halası onun bu sevincine çok şaşırmış ve sanki Hz. Musa gelmiş gibi sevindiğini söyleyerek kınamıştı. Abdullah b. Selam ise Hz. Musa değilse de Hz.Muhammed’in O’nun kardeşi olduğunu ve Hz. Musa’ya gelen namusun bu gelen peygambere de geldiğini ifade etmesi üzerine halası kıyamete yakın geleceği bildirilen peygamber bu mu diye karşılık vermiştir. Daha sonra Abdullah b. Selam Kuba’ya koşmuş ve Hz.Muhammed’i görünce / görüşünce hemen iman etmiştir. Önceki adı Huseyn olan Abdullah b. Selam’a Abdullah ismini de peygamberimiz vermiştir. Abdullah b. Selam Yahudilerin çok itibar ettikleri bilgin hahamlardandı. O iman ettiğini muhalif Yahudilerden ilk önce gizlemiştir. Fakat kendi ailesi ve yakın arkadaşlarına Hz.Muhammed’in yıllardır bekledikleri peygamber olduğunu anlatmış ve onları peygamberimizin huzuruna çıkarıp peygamberimizin İslam / Barış Cumhuriyetinin felsefesini anlatan ilahi öğretiyi (Kur’an’ı) onlara okumasını sağlamıştır. Peygamberimizde diğer Yahudilerle yaptığı görüşmelerde onların kimliklerini gizli tutmuştur. Hatta Huyey bin Ahtab ve arkadaşları müzakere yapmak için Peygamberimizin huzuruna geldiğinde Abdullah ibn Selam saklanmış ve peygamberimizden onlara kendisi hakkında sorular sormasını istemiştir. Onlar Abdullah b. Selam’ın arkasından gidilecek çok âlim, erdemli bir şahsiyet olduğunu söylemişlerdir. Peygamberimiz onun kendisine iman ettiğini söylediğinde ve kendisinin de bunu teyit için saklandığı yerden çıkıp peygamberimizi tasdiklediğinde onlar çok bozulmuşlardır. Arkasından gidilecek güvenilir bir lider olduğunu söyledikleri Abdullah b. Selam’ı da karşılarına alarak peygamberimize muhalif olmaya devam etmişlerdir. Peygamberimizin huzurunda gerçekleşen bu olay elbette ki kendi kabile mensupları arasında kısa zamanda duyuldu ve Yahudi halk kabilenin dini önderi olan Abdullah b. Selam’dan neden iman ettiğine dair bir açıklama bekledi. Abdullah b. Selam iman eden arkadaşları / akrabaları da yanında olduğu halde halka Hz.Muhammed’e iman ediş sebebini anlattı. Onların aralarında geçen bu konuşmayı Cenab-ı Hak elçisine vahiyle Cin Suresi içeriğinde bildirdi; Abdullah b. Selam arkadaşları adına da konuşarak Hz.Muhammed’den insanı olgunlaştıran / doğru yola ileten ve kendilerinde bulunan ilahi öğretiye benzer insanı hayran bırakan sözler işittiklerini, bu sebeple hemen iman ettiklerini ve bundan böyle şirk sistemini reddedeceklerini anlatır. Konuşmasının ilerleyen bölümünde ise bu iman ediş sebeplerini detaylandırır. 1-2- De ki: “Bana vahyedildi ki; Cinlerden bir topluluk (Kur'an) dinleyip de: 'Muhakkak ki biz, hayrete düşüren bir Kur'an işittik!' demişler.” “(O,) rüşte (olgunluğa) yönlendiriyor. Bu sebeple iman ettik Ona! Rabbimize hiç kimseyi asla ortak tutmayacağız.” (Cin Suresi 1-2) Abdullah b. Selam ister ehli Kitab’ın içine düştüğü tarzdaki şirk olsun ister müşrik Arapların tarzındaki her kabileye ait tanrı şeklindeki şirk olsun hepsini reddeder. Yahudi kabilelerin beyinsiz ileri gelenlerinin şirk sistemini güzel göstermelerinin yanlışlığına, ilkelliğine ve saçmalığına dikkat çeker. Üstelik onların iddialarını delillendirmek amacıyla içinde bulundukları şirk sisteminin Allah tarafından uygun bulunduğunu iddia ederek toplumu kandırma girişiminde bulunabileceklerine hiç ihtimal vermediklerini belirtir. Ama gelinen noktada onların yalan söyledikleri ve asıl amaçlarının kendi çıkarları olduğu ve bunun için Allah’a bile iftira atmaktan çekinmediklerini ortaya koyar. Aynı hususun Araplar (insanlar) içinde geçerli olduğunu belirtir. Ayrıca o Hz.Muhammed’e muhalefet eden ileri gelen azgınların Allah’ın devleti, ilahi öğreti ve elçisi hakkında bu kadar pervasızca yalan söylemelerini hiç beklemediklerini ama sırf nefislerinin hoşuna gittiği için Hz.Muhammed’i ve getirdiği öğretiyi kabul etmemek için olmadık yalanlara başvurduklarına işaret edilir. 3-5- “Hakikat şu ki, Rabbimizin şanı çok yücedir. O ne bir dişi eş edinmiştir ne de bir çocuk! Meğer bizim sefihlerimiz (beyinsizlerimiz, alçaklarımız), Allah hakkında saçma iddialarda bulunuyormuş! Doğrusu, insanların ve cinlerin Allah’a karşı bu kadar pervasızca ve bile bile yalan söyleyecekleri, aklımızın ucundan bile geçmezdi” (Cin Suresi 3-5) Abdullah b. Selam, Medineli Yahudi ileri gelenleri ile Medineli Arap kabilelerin ileri gelenleri arasındaki müttefiklik ilişkisini dile getirir. Evs ve Hazreç birbirleriyle sürekli çatıştıkları için kendilerine müttefik ararlar ve her kabile Yahudi kabilelerden kendisine müttefik edinirdi. Müttefiklik sağlayan kabile kendini daha kuvvetli görür ve diğerine saldırmak için de bahanesi olurdu. Yani zaten azgın olan ileri gelenler sığındıkları Yahudi kabilelere sığınmalarına / ittifak yapmalarına güvenerek daha da azgınlaşırdı. Böylece iç savaşlar süreklilik arz ettiğinden kabileler ölü, geri, ilkel olarak mevcudiyetlerini devam ettirirlerdi. Öyle ki bir araya gelip / tevhit olup toplumsal bir diriliş gerçekleştirmelerinin artık imkânsız olduğuna inanır hale gelmişlerdi. 6-7- “Gerçekten de insanlardan (Medineli müşrik Araplardan) bazı kimseler, cinlerden (Yahudilerden) bazı kişilere (adamlara) sığınırlardı (korunmak için müttefiklik yaparlardı). Böylece zaten azgın olan o kişilerin daha da azgınlaşmalarına yol açarlardı. Öyle ki (onlar da) sizin gibi Allah'ın kendilerini asla diriltmeyeceğini zannetmişlerdi.” (Cin Suresi 6-7) Medine İslam Cumhuriyeti kurulmadan önce Yahudiler Medineli müşrik Arap liderlerle araları iyi olduğu için onların kabile meclislerine iştirak ederler, onların sohbetlerine katılırlardı. Medine Şirk sistemi ile yönetilirken kabilelerin meclislerinde kendileri için uygun görülen yerlere oturup onların sohbetlerine kulak misafiri olan Yahudiler, Arap kabilelerin dolayısıyla Medine’nin yönetimine ilişkin yapılacakları öğreniyorlardı. Yahudiler kabile meclislerindeki oturumlarda işittikleri bu bilgileri kullanarak kendi tavırlarını belirliyorlardı. Peygamberimiz Medine’ye hicret ettikten sonra kurulan İslam Cumhuriyeti merkezi bir İdare idi ve Merkez, Hz.Muhammed’in Meclisi / Mescidi idi. Bu Cumhuriyetin meclisinde yapılacak idari işlere ilişkin karar alma görüşmelerine Kuruculardan başkalarının iştirak edilmeleri yasaklanmıştı. Peygamberimiz kabile değil artık bir devlet yönetiyordu ve devlet yönetiminde başıboşluk, disiplinsizlik ve yetkisiz kimselerin idareye dahil olması asla kabul edilemezdi. Bu nedenle Peygamberin mescidinde / meclisinde karar alınacağı zaman ilgisiz ve yetkisiz kişiler muhafızlar aracılığıyla derhal meclisten / mescitten çıkarılıyordu. Peygamberimiz bu uygulamasını Kuba’daki toplantıları sırasında uygulamaya başladı. Dolayısıyla Kuba’daki yönetim merkezi olan Kuba Mescidinde karar alınacak görüşmelere ilgisiz kimseler asla alınmadı. Bu uygulama ile peygamberimiz devlet yönetiminin (gök metaforunda) ciddi bir iş olduğunu ve bundan böyle yetkisiz kişilerin yönetim toplantılarına alınmayacağını göstermiş oldu. Cinler metaforundaki Yahudiler, Medine İslam Cumhuriyetinin Kurucu Unsurları olmadıkları için bundan böyle Yönetim toplantılarına daha önce olduğu gibi katılamayacakları ve kararlar konusunda hiçbir haber alınmasına müsaade edilmeyeceği, müteakip ayetlerde cinlerin göklerden haber almasına izin verilmemesi metaforu ile anlatılır. Yukarıdaki husus Abdullah b. Selam tarafından kendi kavminin mensuplarına anlatılır. 8-9- (Cinler/ Yahudiler şöyle dediler: “Gerçekten biz göğü / üst yönetimi yokladık da onu kuvvetli bekçiler ve şihablarla / haber almamızı önleyen ışınlarla / silahlarla doldurulmuş bulduk. Hâlbuki daha önceleri biz haber almak için uygun mekânlara / yerlere oturur idik. Fakat şimdi her kim haber almak için uğraşırsa, derhal karşısında şihabları /haber almamızı önleyen ışınları / silahları bulacak.” (Cin Suresi 8-9) Bu bilgiler verildikten sonra Abdullah b. Selam gibi iman eden Yahudiler, durumun nereye gideceğini yani İslam Cumhuriyetinin başarıya mı ulaşılacağını yoksa yenilgiye mi uğrayacaklarını bilemediklerini söylediler. Bununla beraber, oluşan bu atmosferde kendi kabilelerinin de aralarında ikiye ayrıldığını medeni bir topluma ulaşma / dirilme fikrini benimseyip peygamberimize destek olanların yanında eski hallerinde devam etme düşüncesi ile O’na karşı olanların da bulunduğunu bildirdiler. İman eden Yahudiler, Hz.Muhammed’in iman eden müminlerle birlikte Allah’ın hükmünün geçerli olacağı İslam Cumhuriyetinin kurulmasına engel olmalarının mümkün olmadığını ve bu Cumhuriyetin kurulmasının artık kaçınılmaz oluşunun anlaşılması nedeniyle kendilerinin hemen iman ettiklerini anlatırlar. Ama İslam Cumhuriyetinin kuruluşuna mâni olamasalar da yine de ona teslim olmayı reddeden zalimlerin var olduğunu, iman edenlerin ise doğruyu, güzeli ve olgunlaşmayı arayanlar olduğu vurgulanır. 10-14- “Ve gerçekten de bilmiyoruz, yeryüzündekilere / bu ülkedekilere bir kötülük mü planlanmıştır, yoksa Rableri, onlara doğru yolu buldurmayı mı diledi? Şüphesiz bizlerden salih olanlar vardır, yine bizden, salih olmayanlar da vardır. Biz kozmopolit bir toplumuz. Ve anladık ki, arzda / bu ülkede Allah’ın hükmünü geçersiz kılmamıza imkân yoktur ve kaçmakla da O'nun hükmünün yerine gelmesini önleyemeyiz! İşte bu yüzden biz o ilahi rehberi (Kur’an’ı) işitir işitmez ona iman ettik. Onun için kim Rabbine inanırsa, ne hakkının eksik verilmesinden korkar ve ne de zillete düşürülmekten! Bununla beraber, içimizden Allah’a teslim olanlar da var, zalimler de vardır. Ama kim teslim olduysa, işte onlar doğruyu, güzeli, iyiyi ve gerçeği arayıp bulanlardır.” (Cin Suresi 10-14) Abdullah b. Selam ve mümin olan Yahudiler, Hz.Muhammed’e destek verenlerin mutlaka başarıya ulaşacaklarını yüz çevirenlerin ise kesinlikle çok feci bir cezaya mahkûm olacaklarını bildirdi. Secde mahallerinin / meclislerin Allah için olması gerektiğini bu nedenle Allah’a karşı olan muhalif liderlere değil Allah’a kulluk edilmesi ve ‘ondan başkasına itaat edilmemesi, sadece O’na yalvarıp yakarılması’ gerektiğini bildirdi. Fakat Abdullah b. Selam gibi bilgin bir şahsiyetin bu çağrılarına rağmen Hz.Muhammed Allah’ın devletini kurmak için çağrıda bulunduğu ve Anayasa / Vesika hazırlıkları ile harekete geçtiği zaman Yahudi kabilelerin zalimleri hemen kenetlenip tek vücut olarak Hz.Muhammed’e karşı çıktılar ve O’na engel olmaya çalıştılar. 15-19-“Zalimlere gelince, onlar da cehennemin odunu olacaklardır.” Eğer onlar gerçekten o yol üzere dosdoğru gitselerdi, elbette onlara, bol bir su / ilim / marifet verirdik. (Bunu) onları denemek için (yapardık). Ama kim Rabbinin zikrinden (Kur’an’dan) yüz çevirirse, O da onu çok şiddetli bir azaba sokar. Muhakkak ki secde mahalleri/ meclisler Allah içindir. O nedenle Allah ile birlikte herhangi kimseye itaat edip yalvarıp yakarmayın. Ne var ki Allah’ın kulu (Peygamber) O’na çağırarak harekete geçtiği zaman onlar (“cinlerden / Yahudilerden” den bir grup zalimler) ona karşı neredeyse bir keçe gibi kenetlendiler. / ona karşı nerdeyse hepsi bir bütün oldular. (Cin Suresi 15-19) Cenab-ı Hak onlara Hz.Muhammed’in@ sadece bir elçi olduğunu ve Allah’tan gelen mesajları verebileceği böylece onlara yol gösterebileceğini bildirmesini ister. Zira muhalif Yahudiler mucizeler gösterecek güç, kudret ve yeterliliğe (mali ve askeri) sahip olmadığı için Hz.Muhammed’in@ peygamber olmadığı fikrini işlemeye başlamışlardı. Onlar “mademki o Allah elçisidir o halde mucizeler yaratacak güçlerle donatılmış olması gerekirdi” düşüncesini işliyorlardı. Onlar bu tür düşüncelerle Hz.Muhammed’den@ çok büyük başarılar / mucizeler gösterecek donanıma sahip olmasını bekliyorlardı. Şayet Allah elçisini mucizeler gösterecek donanımı vermemiş ise ona iman edilmemesi gerektiğini söylüyorlardı. Onlara bu beklentilerinin yanlış olduğunu her şeyin kendi seçimlerinin, kendi gayretlerinin ve çabalarının bir sonucu olacağını, elçinin ise Rabbinden aldığı mesajları onlara iletmek suretiyle onlara yol gösterici bir rehberlikten başka bir şey yapmayacağını, zaten kendisinin nefsinden kaynaklı olarak böyle bir işe kalkışmasının mümkün olmadığını söylemesi istenir. 20-23-De ki: “Ben yalnızca Rabbime yönelirim ve hiçbir şeyi de O’na ortak koşmam.” De ki: “Şüphesiz ben, size kendiliğimden ne bir zarar verebilirim ne de bir yol gösterebilirim.” De ki: “Allah'tan beni hiç kimse kurtaramaz ve O'nun dışında bir sığınak da asla bulamam! Ancak Allah'tan bir tebliğ ve O'nun mesajlarından bir şeyler sunabilirim.” Allah'a ve O'nun resulüne isyan edenler için cehennem ateşi vardır. Uzun süre orada kalacaklardır. (Cin Suresi 20-23) Yahudi kabilelerin zalim ileri gelenleri, müminleri sayıca ve kuvvetçe azlık olarak görmekte ve kendi halklarına / kabile mensuplarına onları dikkate alınmayacak bir azınlıkta gösterme çabası içerisinde idiler. Onlar böyle yaparak Hz.Muhammed’in@ Mekke’ye karşı zafer kazanmasının imkânsız olduğunu anlatmayı çalışıyorlardı. Cenab-ı Hak ise Hz.Muhammed’in@ safının seçilmesi halinde O’nun hidayeti/ yol göstermesi ile mutlaka zafere erileceği ama bunun zamanının peygamberimizin kendisinin şimdiden kestirmesinin mümkün olmadığını halka söylenmesini istedi. 24-25-Sonunda, onlar kendilerine vaat edileni gördüklerinde, kimin yardımcısız / desteksiz ve kimin sayıca az / zavallı bir topluluk olduğunu bileceklerdir. De ki: “Bilmiyorum, size vaat edilen şey yakın mıdır yoksa Rabbim onu erişilecek bir gaye /hedef / kızıl elma olarak mı belirlemiştir?” (Cin Suresi 24-25) Cenab-ı Hak, gaybı sadece kendisinin bildiğini başka kimsenin bilemeyeceğini ancak elçilerinden seçtiği kişilere hedeflerine tam ulaşacakları konusunda mutmain olmaları için çeşitli kıssaları metafor tutarak bilgilendirir. Tıpkı Yusuf Suresinde Hz. Yusuf üzerinden Hz.Muhammed’e@ kendi hayat hikâyesini gösterdiği gibi. Cenab-ı Hak, bu hususu da onlara aktarmasını bildirerek sureyi sonlandırdı. 26-28-O gaybı / geleceği bilendir. O gaybını hiç kimseye göstermez. Ancak dilediği peygamberler / elçiler müstesna. Nitekim O, seçtiği elçilerin öncesine ve sonrasına ait bir gözlem sunar. Böylece onlar Rablerinin elçilerini hedefine tam ulaştırdıklarını bilsin. Allah, onların katında bulunan şeyleri kuşatmış ve her şeyi inceden inceye / bir bir hesaplayandır. (Cin Suresi 26-28) Abdullah b. Selam gibi Yahudi dininin bilgini olan bir şahsiyetin iman etmesi bile Huyey b Ahtab gibi azgın Yahudi liderleri etkilememişti. Onlarda gayet iyi biliyorlardı ki Hz.Muhammed onların bekledikleri peygamberdi ancak ona iman etmeleri halinde Medine’de Abdullah bin Ubey gibi Arap liderlerle kurdukları tezgâhları bozulacaktı. Hz.Muhammed’in önerdiği sistemi kabul ederlerse toplumda adalet tesis edilecek ve kendilerinin sömürü çarkları işlemeyecek ve zamanla ekonomik üstünlüklerini dolayısıyla sosyal üstünlüklerini de kaybedeceklerdi. Sırf nefsi hesapları dikkate aldıkları için onlar Hz.Muhammed’e@ karşı durmaya yemin ettiler. Fakat onların direnmelerine rağmen Medinelilerin genelinin tercihleri Hz.Muhammed’in@ liderliğinde İslam Cumhuriyetinin kurulması yönünde olunca kendileri de rıza göstermek zorunda kaldılar. Ancak onlar Peygamberimizin Medine yaşamında peygamberimize sürekli engel çıkaracaklar ve onun iktidarını içerden devirmek için çalışacak, çırpınacaklar ama muvaffak olamayacaklardır. 1.5. Müzakerelerin Olumlu Sonuçlanması Hz.Muhammed@ Kuba’da konakladığı süre içerisinde Hazreç ile Evs kabilelerinin birbirlerine küskün olan ya da eski düşmanlıkları nedeniyle birbirlerinin evlerine giremeyen mümin ileri gelenleri barıştırdı ve birbirlerinin evlerine girip çıkmaları için ilk adımları attı. Bunun için Peygamberimiz Hazreçli olan Esad b Zürare’yi himayesine aldı ve Evsli Gülsüm b. Hidm’in evinde bir araya gelindi. Daha geniş katılımlı toplantılar için ise Sa’d b Hayseme’nin evi seçildi. Yapılan toplantılar neticesinde Akabe biatlarında üzerinde anlaşmaya vardıkları esaslar dâhilinde Anayasa Metninin / Medine Vesikasının tamamlanması sağlandı. Bir taraftan her iki kabileden ve Yahudi kabilelerden bu anayasal sistem üzerine kurulacak Barış / İslam Cumhuriyetine karşı olan ileri gelenlerle müzakereler yapılırken diğer taraftan da onların en azından bu oluşuma karşı çıkmamaları konusunda ikna edilmeleri için Cenab-ı Hak’ın bildirdiği delillerle taraflara nutuklar irat edildi. Huyey b. Ahtab, Abdullah b. Ubey, Kab b. Eşref vb. muhalif ileri gelenler ise Peygamberimizle yaptıkları görüşmelerde gündeme gelen konuları kendi yandaşları ve kabilelerinin ileri gelenleri ile toplantılarda görüşerek bu birlikteliğin gerçekleşmemesi için ellerinden geleni yapıyorlardı. Ancak onların bütün muhalefetine rağmen Medineli Arap ve Yahudilerden olan müminlerin ağırlıklarını koyması ve peygamberimizin güçlü deliller ile onlara cevap vermesi sonucunda muhalifler kamuoyunu kendi taraflarına çekmeyi becerememişler ve sonuçta Barış / İslam Cumhuriyetinin kuruluşuna teslim olmak zorunda kalmışlardır. Medine Barış / İslam Cumhuriyeti için hazırlanan Medine Vesikası / Anayasası ile toplumun kabileler bazında bölünmüşlüğü (şirk yapısı) ve her kabilenin kendi kutsalına dayalı parçalı yönetim yapısının kaldırılması ve sadece Allah’ın egemenliğine dayalı tevhit sistemi öngörülmekteydi. Böylece birbiri ile sürekli çekişen kabileler sisteminden, kabilelerin bir araya gelerek güçlü bir toplumsal yapıya dönüştüğü sisteme geçilecekti. Hz.Muhammed @ bunun ilk fiili uygulaması için bütün kabilelerin bir arada namaz icra edecekleri Kuba Mescidini Gülsüm b Hidme ait bir arazi üzerine inşa ettirdi. Hazırlanan Medine Anayasasının / Vesikasının yeni bir toplum oluşturma modelini anlamak için Anayasanın / maddeleri üzerinde ayrıntılı bir şekilde durmak gereklidir. 1.6. Medine İslam Cumhuriyetinin Anayasası / Vesikası Kitap adı verilen Medine Anayasası, Medineli ve Mekkeli mümin ve müslümanlar ile bunlara tabi olan Araplar ve Medine’nin savunmasına katılacak olan Yahudileri tek ümmet / tek millet / tek topluluk çatısı altında tevhit eder. Şirk sisteminin öngördüğü kabilelerdeki dil, ırk, renk ve doğum yeri gibi bireyin kendi seçimi olmayan hususlar yerine kişilerin kendi hür iradesi ile serbest seçimine dayalı bir toplumsal yapı oluşturulur. Medineliler din, dil, ırk ve renk farkı gözetmeksizin eşit vatandaşlık statüsü altında toplanarak birliktelik teşkil edilir. Böylece “Âlemlerin Rabbi Allah’tır.” ana prensibinin uygulaması olarak tevhit toplumu inşa edilir. Tek ümmeti oluşturan unsurlardan müminler İslam Cumhuriyetinin kurucu topluluğudur. Bunlar Cumhuriyetin idarecileri ve İslam Sisteminin yürütücüsüdürler. Müşrik ya da Yahudi iken kendi dinlerini terk edip İslam dinini kabul etmiş kimselerdir. Bu topluluğa katılanların bir kısmı da gerçekten teslim olmuş kimseler iken Abdullah bin Ubey gibi görünüşte teslim olmuş kimselerde vardır. (bunlara daha sonraları münafık denilmiştir.) Müşrik ya da Yahudi olarak inançlarında devam etmesine rağmen İslam Cumhuriyetinin kuruluşuna karşı çıkmayan bu Cumhuriyete itaat eden hatta Medine’nin savunmasını birlikte yapmayı taahhüt eden insan toplulukları da bu ümmetin / Anayasal Birlikteliğin parçalarını oluşturmaktadır. Medine Anayasasını kabul eden taraflar toplumda adalet, iyilik, güvenlik ve barışın hâkim olması; her türlü zulüm, haksızlık, baskı, şiddet ve saldırıya top yekûn karşı koyma üzerine anlaşmışlardı. Anayasa, üzerinde anlaşılan bu değerlerin toplumda vücut bulması için tarafların görev, sorumluluk, muafiyet ve mükellefiyetlerini düzenlemektedir.[1] 1. Bu kitap, Resulullah (AS) Muhammed tarafından Kureyşli ve Yesribli müminler ve müslümanlar ve bunlara tabi olanlar ve onlarla birlikte cihat edenler için (olmak üzere) yazıldı. 2. Bunlar, diğer insanlardan ayrı ve tek bir ümmet oluştururlar. Cenab-ı Hakk’ın Rahman ve Rahim olmasının İslam Cumhuriyetindeki yansıması olarak askeri ve sosyal yardım / sosyal sigorta amaçlı Vergi toplamada kabile geleneğindeki adil kurallar yeni devlet içinde aynen geçerli kılınırken gelenekten farklı olarak miktarlar maruf, makul ve insaflı ölçülere çekilmesi öngörülür. Ayrıca hiçbir kimse ağır mali yükler karşısında çaresiz bırakılmayacağı ve Cumhuriyetin garantörlüğü altında olacağı hükme bağlanır. Özellikle anayasadaki ümmeti oluşturan taraflar / kabileler ile birlikte İslam Cumhuriyetinin kurucu unsuru olan müminler, o dönemde şahısların belini büken kan bedelleri ve savaşlar sonucunda esir düşenlerin kurtulmaları gibi ağır bedellerin karşılanmasından sorumlu olacaklardır. Böylece İslam Cumhuriyeti vatandaşlarını çaresiz bir duruma terk etmeyeceği, can ve mal emniyetinin sağlanacağı hüküm altına alınır. 3. Kureyş’den hicret edenler, kendi aralarında adet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve onlar savaş tutsaklarının kurtulmalık / fidye bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödemeye iştirak edeceklerdir. 4. Beni Avflar da, kendi aralarında adet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve onlar savaş tutsaklarının kurtulmalık / fidye bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödemeye iştirak edeceklerdir. 5. Ayni şekilde Beni Harisler de kendi aralarında adet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve onlar savaş tutsaklarının kurtulmalık / fidye bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödemeye iştirak edeceklerdir. 6. Yine Beni Sacideler de kendi aralarında adet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve onlar savaş tutsaklarının kurtulmalık / fidye bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödemeye iştirak edeceklerdir. 7. Beni Cuşemler de, kendi aralarında adet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve onlar savaş tutsaklarının kurtulmalık / fidye bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödemeye iştirak edeceklerdir. 8. Beni Neccarlar da kendi aralarında adet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve onlar savaş tutsaklarının kurtulmalık / fidye bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödemeye iştirak edeceklerdir. 9. Aynı şekilde Beni Amr ibn Avflar da kendi aralarında adet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve onlar savaş tutsaklarının kurtulmalık / fidye bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödemeye iştirak edeceklerdir. 10. Beni Nebatiler de kendi aralarında adet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve onlar savaş tutsaklarının kurtulmalık / fidye bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödemeye iştirak edeceklerdir. 11. Beni Evsler de kendi aralarında adet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve onlar savaş tutsaklarının kurtulmalık / fidye bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödemeye iştirak edeceklerdir. 12. a. Müminler aralarından hiçbir kimseyi içine düştüğü ağır mali sorumluluğun altında çaresiz bırakmayacaklar gerek kan bedeli gerekse kurtulmalık / diyet gibi borçlarını müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödemey e iştirak edeceklerdir. Karşılıklı yardım ve herkese adil davranılması ilkesi doğrultusunda, adaletin tevzii ve adlî işlerin yürütülmesinde İslam Cumhuriyetinin Kurucu unsuru olan müminler sorumlu kılındı. Her vatandaş, kendisi ve yakınlarının aleyhine de olsa bu hususta merkezî otoriteye destek vermekle yükümlü kılındı. Adalet, asayiş, güvenlik ve huzurun temin edilmesinde müminler sorumlu kılınırken eski kabile geleneğinde olduğu gibi hiçbir müminin başka mümin aleyhine dostluk ve ittifak anlaşmaları tesis etmesi kesin bir şekilde yasaklandı. Böylece toplumda bozgunculuk, cürüm işleme, saldırı ve terör engellendi. Kuralları ihlal edenlerin üzerine (kendi akrabaları aleyhine bile olsa) topyekûn gidilmesi hükmü getirilerek toplumda huzur ve güvenin sağlanmasında tek vücut olması emredildi. İslam Cumhuriyeti vatandaşlarının koruma ve güvenceye alınması hususunda asla hiçbir ayrıma gidilmemesi hükme bağlandı. Böylece ayrımcılık yasaklanarak toplumsal tevhidi bozucu hiçbir girişime izin verilmemesi öngörüldü. Yahudilerden de Anayasal Sisteme tabi olanlar aynı hususlarda yardım ve desteğe hak kazanacakları Anayasada belirtildi. Bu hükümlerle eski kabile geleneğinde olan ve toplumda anarşi, kargaşa, parçalanıp bölünme ve huzursuzluk kaynağı olan ayrımcılık, ötekileştirme ve sadece kendi kavminin bekası için her şeyi mubah kılan anlayış ve uygulamalar kaldırılmış oldu. 12. b. Hiçbir mümin başka bir müminin mevlası / dostu /akdi kardeşi aleyhine bir iş yapamayacaktır. (Ya da farklı bir okunuşa göre) Hiçbir mümin başka bir müminin mevlası / dostu /akdi kardeşlik ile o kişinin aleyhine bir anlaşma yapamayacaktır. 13. Kuralları uygulamada titiz davranan bütün müminler, aralarındaki saldırgan, haksız bir fiilin eylem hazırlığı içinde olan, bir cürüm, bir düşmanlık peşinde koşan veya müminler arasında bozgunculuk çıkaran kişinin üzerine gideceklerdir. Bu kişi, içlerinden birisinin biricik çocuğu da olsa hepsinin eli onun aleyhinde kalkacaktır. 14. Hiçbir mümin bir kâfir yüzünden bir başka mümini öldüremez ve bir mümin aleyhine bir kâfiri destekleyemez. 15. Allah’ın zimmeti (koruma ve güvencesi) “TEK” olduğu için, müminlerin arasından en mütevazı / garibanı olanın bile bir başkasına yapacağı himayenin herkes nezdinde bir değeri vardır. Zira müminler, diğer insanlardan ayrı olarak, birbirlerinin mevlası (dostu /akdi kardeşlik) durumundadır. 16. Yahudilerden bize tabi olanlar, zulme uğramaksızın ve aleyhlerine olan kişilerle yardımlaşmaksızın, bizim yardım ve gözetimimize hak kazanacaklardır. Barışta ve savaşta tevhidin sağlanması için ümmeti oluşturan tarafların hiçbirinin Tevhidi parçalayacak hiçbir farklı anlaşma yapamayacağı Anayasal bir hüküm olarak belirlenir. Barışın tek elden ve merkezi idare ile gerçekleştirileceği, Barışın tek ve bölünmez olması ile ifade edilir ve hiçbir müminin, bir grup mümini hariç tutarak kimse ile barış anlaşmasını yapamayacağı açıkça düzenlenir. Ayrıca merkezi idarenin yapacağı barış anlaşmalarının adalet ilkelerine aykırı olamayacağı, müminler arasında ayrım yapılmaması şeklinde ifade edilir. 17. Barış / sulh da müminler arasında “BİR TEKDİR”. Hiçbir mümin, Allah uğruna girişilen bir savaşta, öteki müminlerin haberi olmaksızın ve onları dışlayacak biçimde bir barış anlaşması yapamaz. Bu barış, ancak müminler arasında eşitlik ve adalet ilkeleri üzerine yapılacaktır. Savaşa katılacak askeri birliklerin nöbetleşe görev yapacakları, kendi başlarına buyruk hareket etmeyecekleri, her birliğe adaletli görevlerin tevzi edileceği ve Anayasa ile oluşturulan ümmetin / topluluğun taraflarının Allah yolunda akacak kanlarının intikamının İslam Cumhuriyetinin kurucu unsuru olan müminler tarafından mutlaka alınacağı hükme bağlanır. Müminlerin sadece kendilerini değil mümin olsun olmasın kendi yandaşlarını da koruyacağı takva sahipliği olarak belirtilir ve bunun en güzel yol olduğu ifade edilir. Müminler takvayı esas almak sorumluluğunda olacaklardır. Aynı zamanda müminlerin idarede her yaptıkları iş ve işlemde doğruluğu, dürüstlüğü, hakkaniyeti ve en iyi yolu tercih etme sorumluluğunda olacakları da ifade edilmiş olur. 18. Bizim saflarımızda savaşacak olan bütün askeri birlikler nöbetleşe görev yapacaklardır. 19. Müminler, birbirlerinin Allah yolunda akan kanlarının intikamını alacaklardır. 20 a. Allah’tan hakkıyla korkan / takva sahibi müminler en iyi ve en doğru yol üzerinde bulunurlar. / bulunacaklardır. Ümmeti oluşturan taraflardan Medineli müşriklerden hiç kimsenin düşmanla (Kureyşliyle) iş birliğine giremeyeceği ve onları koruyamayacağı düzenlenirken müminlerin düşmanla (Kureyşle) yapacakları savaşa ümmet / topluluk içerisinden hiçbir müşrikin karşı koymaya kalkmaması hükme bağlanır. 20b. Hiçbir müşrik Kureyşli birinin mal ve canını himayesi altına alamaz ve bu hususta hiçbir müminin Kureyşlilere saldırmasına engel olamaz. Bir müminin cinayet ile öldürülmesi halinde adil mukabele / kısas hükümlerinin uygulanması fakat aşırı gidilmemesi hükme bağlanırken adil mukabelenin / kısasın uygulanmasında müminlerin topyekûn hareket etmesi emredilir. Böylece Anayasal toplulukta / ümmette hala şirk dininde olanların eski şirk ve kabileci adetler üzerinde davranarak katili korumasının önüne geçilmiş olur. Yine şirk kültüründe olduğu gibi katilin kendi kabilesinden olması halinde eski gelenekten etkilenerek bir müminin katili koruması ve ona yardım ve yataklık etmesinin haram olduğu şayet bu haramı işlerse de Allah’ın gazap ve lanetinin üzerine olacağı belirtilir. Böyle davranan kimsenin özrünün kabul edilmeyeceği ve kendisinden fidye / kurtulmalık alınmayacağı da hükme bağlanır. Böylece kan davası olarak süregelen çatışmaların ve intikam hareketlerinin engellenmesi düzenlenir. Bu hükümlerle müminler üzerinde şirkin izleri, alışkanlıkları silinmeye çalışılır. 21. Bir kimsenin bir mümini öldürdüğünün sabit olması halinde, kendisine kısas hükümleri uygulanır. Maktulün velisinin rızası dışındaki hallerde bütün müminler o kişinin üzerine giderler. Ancak sadece kısas hükümlerinin uygulanması için yapacakları girişimleri kendilerine helal olur (daha ileri gidemezler). 22. Bu sahifede yazılı olanları kabul edip Allah ve Resulüne iman eden hiçbir mümine, bir katile yardım veya yataklık etmesi helal olmaz. Kim böyle birisine yardım eder veya sığınma hakkı tanırsa, kıyamet gününde Allah’ın lanet ve gazabı onun üzerine olsun. Artık böyle birisinin ne özrü kabul edilir ne de ondan bir fidye alınır. Anayasa gereğince ümmeti / topluluğu oluşturan tarafların ihtilafa düşmesi halinde ihtilafların çözümü için başka bir otorite aranmayacağı Devlet Başkanlığına / Merkezi otoriteye yani Hz.Muhammed’e başvuruda bulunulacağı ve O’ndan İlahi öğreti (Kur’an) ekseninde ihtilafın /sorunun çözülmesinin talep edileceği hükme bağlanır. Yani ihtilaf halinde hakem İlahi Öğreti ve Allah’ın elçisi olacaktır. İlahi öğretinin de peygamberimizin de ümmetin aleyhine herhangi bir çözüm önermeyeceği aşikârdır. 23. Üzerinde ihtilafa düştüğünüz herhangi bir şey Allah’a ve Muhammed’e götürülecektir. Medine’nin savunulmasında ümmeti oluşturan taraflar ki bunlara Yahudilerde dâhil savaş masraflarını her grubun kendisinin üstleneceği belirtilir. Daha sonra ise Ümmetten olan Yahudilerin kendi dinlerinde özgür olacağı ve dinlerini istedikleri şekilde yaşayabilecekleri hükme bağlanarak Din özgürlüğünün İslam Cumhuriyetin teminatı altında olduğu ifade edilir. Dahası Din özgürlüğünü kim engellerse o suçtan engelleyenin sorumlu olacağı ve başkasının suçlanamayacağı da belirtilir. Bu hususta kim başkasına müdahale eder ve zarar verecek olursa işlenen suçun sadece kendisine ait olması ve bu suçtan başkasının sorumlu tutulmaması ya da başkasının suçlanmaması açıkça ortaya konur. Böyle bir açıklama zaruridir. Zira Din alanında kışkırtmalar çok yapılır. Kışkırtma sonucunda da suçlu ile aynı dinden olanlar zan altında kalır. Yahudilere sığınanlar ile Arap kabileleri ile geçmişte ittifak tesis etmiş tüm Yahudiler bu Anayasa hükümlerinin teminatı altında olacağı belirtilir. 24. Savaş devam ettiği sürece, Yahudiler de müminler gibi kendi savaş giderlerini karşılamak zorundadırlar. 25.a. Beni Avf Yahudileri Müminlerle / müminlerden bir ümmet oluştururlar. Yahudilerin dinleri kendilerine, Müslümanların dinleri de kendilerinedir! Mevlaları / dostları / akdi kardeşleri için de kendileri için de ayni durum söz konusudur. 25.b. Kim bir başkasına haksızlık eder ya da bir suç islerse sadece kendisine ve kendi aile bireylerine zarar vermiş olacaktır. 26. Beni-Neccar Yahudileri de Beni Avf Yahudileriyle ayni haklara sahip olacaklardır. 27. Beni-Haris Yahudileri de Beni Avf Yahudileriyle ayni haklara sahip olacaklardır. 28. Beni Sa’ide Yahudileri de Beni Avf Yahudileriyle ayni haklara sahip olacaklardır. 29. Beni Cusem Yahudileri de Beni Avf Yahudileriyle ayni haklara sahip olacaklardır. 31. Beni Sa’lebe Yahudileri de Beni Avf Yahudileriyle ayni haklara sahip olacaklardır. Ancak kim bir başkasına haksızlık eder ya da bir suç islerse sadece kendisine ve kendi aile bireylerine zarar vermiş olacaktır. 32. Cefne ailesi Sa’lebe’nin bir koludur. Dolayısıyla Sa’lebeler için geçerli olan şeyler onlar için de söz konusudur. 33. Beni’s-Suteybe de Yahudileri de Beni Avf Yahudileriyle ayni haklara sahip olacaklardır. Kurallara tam olarak uyulacak ve aykırı bir davranışta bulunulmayacaktır. 34. Salebe’nin mevlaları da bizzat Sa’lebeler gibi kabul edileceklerdir. 35. Yahudilere sığınmış kimseler de (Bitane) bizzat Yahudiler gibi kabul edileceklerdir. Ümmeti oluşturan tarafların hiç birisi İdarenin / Hz.Muhammed’in@ izni olmaksızın askeri bir sefere çıkamayacağı hükme bağlanarak İslam Cumhuriyeti içerisinde askeri olarak da tevhit sağlanır. Saldırıya uğranıldığında karşı koyma ve cevap verme yani intikam alma hak olsa da gruplar / kabileler ayrı ayrı harekete geçecek olursa bundan zarar görüleceği, fevri hareketlerin her zaman tarafların zarar ve ziyanını artıracağı belirtildikten sonra yapılan saldırı ve zulme karşı koymak için Merkezi İdare ile birlikte hareket etme, istişare ile karar verme dayanışma içerisinde zulmü ve saldırıyı bertaraf etme hüküm altına alınır. Zulme uğrayana yardım edileceği ve tam destek verileceği emredilir. Bunun yanında hiçbir kimsenin müttefikine zarar veremeyeceği ifade edilir. 36.a. Bunlardan (Yahudilere sığınmışlardan ve Yahudilerden) hiçbir kimse Muhammed’in izni olmaksızın, askeri bir sefere çıkamayacaktır. 36.b. Bir yaralama olayında, onun intikamının alınmasına engel olunamaz. Fırsat kollayarak cinayet işleyen kimse, o cinayetiyle kendisini ve ailesini tehlikeye atmış olur. Ancak, zulmeden bir zalime karşı işlenmiş cinayet, bundan müstesnadır. Allah, bu kurallara en iyi uyanlarla beraberdir. 37.a. Kendilerine savaş açan olursa, bu yasaya (sahifeye/belgeye) tabi olan Yahudilerin ve müslümanların arasında tam bir dayanışma olacak, Yahudiler kendi savaş giderlerini, müslümanlar da kendi savaş giderlerini karşılayacaklardır. Her iki kitlenin, aralarında istişare, tavsiye ve samimi bir dayanışma olacak, bütün haksız fiil ve kötülüklere karşı en iyi yol izlenecektir. 37.b. Hiçbir kimse müttefikine karşı bir suç işleyemez. Zulme maruz kalana tam destek ve yardım verilecektir. 38. Yahudiler, Müslümanlarla birlikte savaştıkları sürece savunma harcamalarına katılacaklardır. Medine Vadisi kapsamında Savunulacak ve Egemenlik sınırlarının belirlendiği Vatan hudutları Anayasal hüküm olarak konulur. Böylece İslam Cumhuriyetine Anayasal vatandaşlığa imza atmış ümmetin yaşadığı Medine şehir mücavir alanları dâhilinde güvenliğin sağlanması sorumluluğu yüklenir. 39. Yesrib vadisinin içerisi, bu anayasaya bağlı olanlar için haram (dokunulmaz) bir bölgedir. Medine İslam Cumhuriyeti Vatandaşların himaye hakları ve himaye edilenlerin vatandaşlarla aynı haklara sahip olması hususları da Anayasada düzenlenir. 40. Himaye altındaki kimse (carr) kendisini himaye eden kimse ile ayni konumdadır. Ne kendisine zulmedilecek ne de kendisinin bir zulüm yapmasına izin verilecektir. 41. Ancak, himaye verme hakkına sahip kimsenin izni dışında, himaye edilen kişi bir başkasına himaye hakki veremez. Sadece toplum içerisindeki hukuki ihtilaflar değil Anayasa hükümlerinin uygulanması konusunda çıkacak ihtilaflarda da çözüm mercii yani Anayasa mahkemesi Başkanı Peygamberimizin olacağı ve ihtilafların hallinde ilahi öğretinin esas alınacağı da hükme bağlanır. Peygamberimiz Devlet Başkanı / Merkezi Otorite sıfatı ile Anayasal ihtilaflara çözüm getirirken Allah dolayısıyla müminler / millet bu kuralları uygulayanlarla ve en doğruyu, en güzeli, en iyiyi arayanlarla beraber olacak, birlikte hareket edecek, onları destekleyeceği belirtilir. (Hesap Gününün Sahibi Allah’tır) 42. Bu sahifeyi onaylayan taraflar arasında bir olay veya kötüye gitmesinden korkulan bir anlaşmazlık çıkması halinde, çözüm için başvurulması gereken son merci, Allah ve Allah Resulü Muhammed (a.s.)’dır. Ve Allah, bu sahifede bulunan kuralları en titiz uygulayan ve onlara en iyi uyanlarla beraberdir. Anayasa ile Kureyşlilerin himaye edilmeyeceği gibi onlara hiçbir şekilde yardım da edilmeyeceği düzenlenmiş ve şayet Medine’ye bir saldırı olması halinde Medine’nin savunmasında ümmetin (Yahudi ve müslümanlar) birlikte hareket etmesi ve dayanışma ile saldırının bertaraf edilmesi için savaşılacağı hüküm altına alınmıştır. Ayrıca Müslümanların yapacağı barış anlaşmasına Yahudilerin katılmama haklarının olmadığı hükme bağlanarak tevhit her konuda tesis edilmiştir. Din konusunda olmamak kaydıyla bu hususun tersi de geçerli olacağı belirlenmiştir. [1] )NOT: Medine Anayasasının / Vesikasının metni Muhammed Hamidullah’ın “İslam Peygamberi” adlı eserinden alınmıştır. Cilt 1-Sahife (207-210) (A.A) 43. Ne Kureyşliler ne de onlara yardım edecek olanlar himaye altına alınmayacaklardır. 44. Yesrib’e karşı ani bir baskın ve saldırı düzenlenmesi halinde, Yahudiler ve Müslümanlar arasında tam bir dayanışma olacaktır. 45.a. Yahudiler, müslümanlar tarafından yapılacak bir barış antlaşmasına veya yapılan bir antlaşmaya katılmaya çağrıldıklarında, o antlaşmayı yapacaklar veya yapılan antlaşmaya katılacaklardır. Şayet O’nlar benzeri bir antlaşma yapmaya veya yaptıkları antlaşmaya çağıracak olurlarsa, müslümanlardan aynı mukabeleyi görme hakkına sahiptirler. Ancak, din konusunda savaşanlar, bundan müstesnadır. 45.b. (Savunma ve diğer harcamalar konusunda) herkes kendisine ait bölgeden sorumludur. 46. Bu yasanın (sahifenin) taraflarınca leh ve aleyhlerinde belirlenen bütün hükümler, gene bu yasaya taraf olanlarca tam bir iyi niyet içinde uygulanmak üzere Evs Yahudilerinin hem kendileri hem de mevlaları için geçerli hükümlerdir. Bu hükümlere uyulur, fesat çıkarılmaz, aykırı davranılmaz. Haksız çıkar sağlayan ancak kendisine zarar vermiş olur. Allah, bu yasadaki (sahifedeki) hükümlere en doğru ve riayetkâr olanlarla beraberdir. Anayasanın son maddesi YÜRÜTME maddesi olmakla birlikte son maddede seyahat edenlerin güvenliğinin de Cumhuriyetin teminatı altında olduğuna işaret edilmiştir. Ayrıca bir diğer önemli husus daha düzenlenmiştir ki; bir suç işlenmediği sürece hiç kimsenin itham edilemeyeceği (yani “Beraet-i zimmet asıldır”) ifade edilmiştir. Dahası Anayasaya sadık vatandaşların Merkezi Otorite tarafından birinci derecede himaye görmeyi hak ettikleri vurgulanmıştır. Yani müminler / millet bu anayasanın işlerliği ve korunması konusunda esas güçtür ve sorumludur. Yürütme sorumluluğu ise Devlet Başkanı olarak Muhammed @ a verilmiştir. 47. Bu KİTAP, bir zalimi veya suçluyu cezalandırmaya engel olmaz. Medine’de ikamet edip kalan da Oradan (bir başka yerleşim bölgesine veya sefere) çıkan da güven içinde olacaktır. Ancak zulmeden ve suç işleyen bu güvenden müstesnadır. Buradaki hükümlere uyan ve bu hususta titizlik gösterenin ilk hamisi Allah’tır. Ve Allah’ın elçisi Muhammed (a.s) bütün bunların takipçisidir. Bu anayasa ile Hz. Peygamber Medine’de yıllarca birbirine düşmanlık yapmış Evs ve Hazreci bir araya getirdiği gibi Hristiyan, Yahudi gibi dinî toplulukları da Müslümanlarla bir araya toplayan bir çatı oluşturmaktaydı. Şayet başarılı olabilirse büyük bir medeniyetin temelleri atılmış oluyordu. Nitekim Cenab-ı Hak vadettiği başarıyı elçisine nasip etti de İslam Medeniyetine giden yolda kurumsal olarak ilk adım Medine Anayasası ile atılmış oldu. 1.7. Medine Anayasası / Vesikası Çerçevesinde İslam Cumhuriyetinin Kuruluş İlanı Medine İslam Cumhuriyeti için Anayasa / Kitab / Vesika üzerinde mutabakat sağlandıktan sonra artık Medine’ye hareket edilebilirdi. Bundan sonraki aşama Kitabın / Anayasanın / Vesikanın uygulanmasına gelmişti. Hz.Muhammed@ Anayasa / Kitap / Vesikanın hazırlanma ve tarafların mutabakatının sağlanması sürecinde Kuba'da on iki ya da on dört gün kalmıştı. Hz. Peygamber Medine’ye hareket etti ve Medine’de büyük bir gösteri ile karşılandı. Bütün önemli aşiretler Hz. Peygamberi misafir etme istediler. Medine yaygın bir şehirdi ve bir uçtan diğer uca beş kilometrelik bir genişliğe sahipti. Hangi kabile Hz.Muhammed’i@ evinde misafir edebilirse eski kabile alışkanlıkları ile diğer kabilelere göre kendilerini daha üstün konumda göreceklerdi. Fakat Hz.Muhammed’in@ herkese eşit mesafede / yakınlıkta olduğunu göstermek ve hiçbir kabileye böyle bir paye vererek daha başlangıçta çekişme vesilesi kılmamak için geçici olarak misafir olacağı yeri ve İslam Cumhuriyeti hükümet merkezinin yerini seçmeyi devesi Kusva’ya bıraktı. “Devem nerede durursa Hükümet Merkezi / Mescit ve İkamet yeri olarak orasının belirleneceğini” söyledi. Böylece hiçbir kabileye bilinçli bir yakınlık sergilememiş oldu. Devesi Kusva ise Neccaroğulları arazisinde çöktü ve böylece Hükümet Merkezi / Mescit yapımı için yer belirlenmiş oldu. Geçici misafirlik yeri olarak Neccaroğulları arasındaki Ebu Eyyup el Ensari’nin evi kura sonucunda belirlendi. Mescit ve ikamet edeceği ev yapılıncaya kadar yaklaşık yedi aylık bir süre ile Hz.Muhammed@ Ebu Eyyup El Ensari’nin evine yerleşti. Hz. Enes’in evi ise geçici olarak Hükümet Merkezi / Mescit olarak seçildi. Esas Mescid- i Nebevi / Hükümet Merkezi inşa edilinceye kadar bütün toplantılar, görüşmeler, faaliyetler / salatı ikame faaliyetleri namazları müteakip Hz.Enes’in evinde gerçekleştirildi. Hz. Enes’in evinde yapılan Salat / toplantı / görüşme / faaliyetler sonrasında üzerinde mutabakata varılan Anayasa/ Kitap / Vesika ilanı Ankebut Suresinin aşağıdaki ayeti ile yapıldı. Surenin müteakip ayetleri ile de aşağıdaki Nutuk irat edildi. Cenabı-ı Hak, elçisinden mutabakata varılan Anayasa / Kitap / Vesika anlaşmasının kendisinin şahit tutulması ile ilan edilmesini vahyeder. Bu anlaşmaya katılmayan ve anlaşma ile kurulan İslam Cumhuriyetini dolayısıyla Allah’ın otoritesini tanımayanların hüsrana uğrayacağını duyurmasını ister. 52- De ki: "Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde olan şeyleri bilir. Batıla inanan ve Allah'ı inkâr eden kimseler var ya; işte onlar, hüsrana uğrayacakların ta kendileridir. (Ankebut Suresi 52) İslam Cumhuriyetinin kuruluş ilanında müminler çok coşkulu ve heyecanlıydılar. Söyledikleri şarkılarda ve attıkları sloganlarda Allah’ın kendilerine vaat ettiği zaferin ve müşriklere azabın hemen gelmesini istiyorlardı. Cenab-ı Hak, müminlere acele etmemeleri, müşriklerin yenilerek uğrayacakları azap için belirli bir sürenin geçmesi gerektiği belirtilir. Onlara bu azabın hiç beklemedikleri bir zamanda ansızın geleceği ifade edilir. İslam’ın Cumhuriyetleşmesindeki gelişmelere bakılırsa zaten onları azabın kuşattığı cehennemin kuşatması ile anlatılır. Onlara azabı getirecek müminlerin orduları yakın gelecekte onları tepelerinden, ayaklarından, sağlarından, sollarından kısaca her taraflarından kuşatacak ve yenilgi azabını tattıracaktır. Onlara yaptıklarının hesabı sorulacak ve hak ettikleri ceza verilecektir. Ahirette ise Cehennem azabı ile yaptıklarının karşılığının verileceği belirtilir. Artık müminlerin Allah’ın yasalarını uygulayacakları / kulluklarını yapabilecekleri geniş bir ülkeye kavuşmuş oldukları bildirilir. Allah’ın rehberliğinde hareket edilecek olursa eninde sonunda ilahi öğretiye dayalı dünya görüşünün tüm Arap yarımadasına hâkim olacağı da belirtilir. Ayrıca Allah’a güvenen ve tevekkül ederek çalışan, gayret gösterenlerin emeklerinin boşa gitmeyeceği ve tevhidi dünya görüşünün hâkim olmasından sonra bu dünya da refaha kavuşacağı ahirette de cennetle ödüllendirileceği anlatılır. Sonunda ise nihai hesap görme için her insanın mutlaka öleceği ve Allah’a döndürüleceği ifade edilir. 53-59- Senden azabın çabucak gelmesini istiyorlar. Eğer belirlenmiş / tayin edilmiş bir ecel / vade olmasaydı, azap onlara elbette çoktan gelip çatmıştı. O azap, onlara hiç farkında olmadıkları bir sırada ansızın mutlaka gelecektir. (Evet) senden azabı çarçabuk getirmeni istiyorlar. Hâlbuki cehennem, kâfirleri kuşatmıştır bile. O gün azap, tepelerinden ve ayaklarının altından onları saracak ve (Allah), “Yapmış olduğunuz şeylerin cezasını tadın!” diyecek. Ey iman eden kullarım! Şüphesiz Benim yeryüzüm / ülkem geniştir. O halde yalnız bana itaat / kulluk edin. Herkes bir gün ölümü tadacaktır. Sonra da Bize döndürüleceksiniz. İman eden ve salih amel işleyenleri ise elbette içinde sürekli kalacakları cennette, altlarından ırmaklar akan köşklere yerleştireceğiz. Allah yolunda çaba sarf eden, sabreden ve sadece Rablerine tevekkül etmiş olan kişilerin ödülü ne güzeldir! (Ankebut Suresi 53-59) İslam Cumhuriyetinin kurulmasına karşı çıkanların yapmış oldukları tezviratların en önemlisi İslam Cumhuriyeti Medine’nin ekonomisini kötüye götüreceği propagandası idi. Gerek Arap kabilelerin ileri gelenlerinden gerekse Yahudilerin ileri gelenlerinden muhalifler bu düşünceyle kendi kabilelerini etkiliyor ve İslam Cumhuriyetinin kuruluşuna engel olmaya çalışıyorlardı. Onlar İslam Cumhuriyetinin kurulması ile Mekke Müşrik Yönetiminin öfkesini üzerlerine çekeceklerini ve onların Medine’ye saldıracaklarını hatta diğer müşrik / pagan Arap kabilelerini de Medine’ye saldırtacaklarını dillendiriyorlardı. Sürekli savaş halinde olacak olan Medine’nin çevre kabilelerce de ambargoya tabi tutulacağını, Medine’ye mal giriş çıkışının duracağını, çevre kabilelere ürettikleri hurma, deri eşya vb. malları satamayacaklarını söyleyerek ekonominin bozulacağını belirtiyorlardı. Üstelik Mekke’den hicret etmiş müminlerin geçimlerini sağlama yükü de Medinelilerin üzerine gelince ekonominin zorlanacağı da aşikârdı. Muhaliflerin yaptıkları bu menfi propaganda İslam Cumhuriyetinin kuruluşuna engel olamamış olsa da halkta yine de bir iz bırakmıştı. Medine halkı ekonomilerinin kötüye gitmesinden endişe ediyorlardı. Cenab-ı Hak, elçisinin irat edeceği nutukta Medine halkının bu endişelerini giderecek birkaç cümlenin yer alması için Ankebut Suresinin müteakip ayetlerini inzal buyurdu. Bu ayetlerle Medine halkına Gökleri ve Yeri Yaratanın, Güneşi ve Ayı insanların menfaatleri için sebep kılan Allah’ın Hz.Muhammed’i@ Medinelilerin menfaatine bir sebep kıldığına işaret edilir. Dolayısıyla rızıkları hikmetine göre dağıtan Rabbin Medinelilerin rızıklarına da kefil olduğunu belirtir. Ayrıca yeryüzündeki nice canlıların geçimleri için zaruri olan rızıklarını yanlarında taşımadıkları, stoklamadıkları ve garantili bir ekonomileri olamamasına rağmen Allah’ın onları rızıklandırdığını / ekonomilerini sağladıklarını böylece hayatiyetlerini devam ettirdiğine bakarak Medinelilerin de geçim endişelerinin yersiz olduğunu, onların yaşamlarını sürdürecek ekonomik kaynakların Allah’ın tarafından sağlanacağı ifade edilir. 60-62- Kendi rızkını yanında taşıyamayan nice canlı / dabbeh (insan dâhil) vardır ki onları da, sizi de Allah rızıklandırır. O, en iyi işitendir, en iyi bilendir. Andolsun ki onlara “Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim musahhar kıldı?” diye sorsan muhakkak “Allah” diye cevap vereceklerdir. O halde nasıl aldatılıyorsunuz? Allah, kullarından dilediğine rızkı bol bol verir ve dilediğine de kısar. Şüphesiz Allah, her şeyi en iyi bilendir. (Ankebut Suresi 60-62) İslam Cumhuriyetinin kurulmasına karşı çıkan muhaliflerin Medine halkını etkilemek için yaptıkları menfi propagandanın bir diğeri de İslam Cumhuriyeti ile Medine’nin sorunlarının çözülmesinin imkânsız olduğu, Hz.Muhammed’in@ hayal peşinde koştuğu, bu toplumun dirilmesinin ve büyük bir medeniyet kurmasının imkânsız olduğu idi. Onlar şirk sisteminin öngördüğü kısa vadeli aşağılık dünya hayatı ile Medinelilerin hâlihazırda olduğu gibi rezil, geri, sefil bir şekilde de olsa varlıklarını sürdüreceklerini iddia ediyorlardı. Medine halkını etkileyip İslam Cumhuriyetinin gerçekten de barışa, dirilişe ve büyük bir medeniyete gideceği konusunda tereddüde sevk eden muhaliflerin bu argümanlarına da Hz.Muhammed’in@ nutku içerisinde cevap verilmeli ve halkın endişeleri izale edilmeliydi. Cenab-ı Hak bu hususta aşağıdaki ayetleri inzal ederek elçisine yardımcı olur. Nasıl ki Allah gökten yağmuru indirip yeryüzünde hayatı yeniden canlandırıyorsa, kendisine yönelen / hamdeden ve kendisinin yağmur misali indirdiği ilahi öğretiyle beslenen toplumların da dirilip canlanacağı çok açıktır. Medine’nin sorunları İlahi öğreti çerçevesinde Hz.Muhammed’in@ önderliğinde uzun vadeli planlar ve öngörüler ile çözülecek ve Medine büyük bir uygarlığa adımını atacaktır. Keşke kısa vadeli / süfli dünyayı öngören şirk sisteminin bağlıları da bunu anlasalardı. 63-64- Andolsun, eğer onlara sorsan: “Gökten suyu indirerek onunla yeryüzünü ölümünden sonra dirilten kimdir?” diye sorsan muhakkak “Allah” diyeceklerdir. De ki: “(O halde) Hamd / yöneliş Allah’adır.” Fakat onların çoğu akıllarını kullanmazlar. Bu dünya hayatı / kısa vadeli çözümler aldatıcı bir oyalanma ve eğlenceden başka bir şey değildir. Şüphesiz ahiret / uzun vadeli çözümlerin üreteceği yurt ise gerçek hayatın ta kendisidir. Keşke onlar, bilmiş olsalardı. (Ankebut Suresi 63-64) İslam / Barış Cumhuriyetinin kuruluşuna muhalefet edenlere bu Cumhuriyetin bir nimet olduğunu ama onların bu nimete nankörlük ettiklerini ve alay edip eğlendiklerini bildirdikten sonra ileri bunun ne kadar büyük bir nimet olduğunu yaşayarak öğreneceklerine vurgu yapılması istenir. Bu sistemin nimet oluşunun örneklemesi ise şöyle ifade edilir. Nasıl ki insanlar gemiye bindikleri zaman artık sadece Allah’a sığınmaktan başka bir şey ellerinden gelmiyorsa, herhangi bir fırtına durumunda sadece Allah’a güvenmek zorunda iseler, şu anda da Medinelilerin kendilerini kurtarmak için Allah’ın ikram ettiği İslam / Barış nimetine sarılmaktan ve Ona güvenmekten başka çareleri yoktur. Medine’nin içine yuvarlandığı anarşiden kurtaracak yegâne sistem tevhit sistemi olacaktır. Gerçi tehlike bertaraf edildikten sonra yine şirk sistemine, kavgaya, birbirini yemeye, anarşiye doğru yelken açacaklardır ancak şu anda bu nimete ihtiyaçları vardır. Ama siz muhalefet edenler daha baştan bu nimete nankörlük ediyorsunuz ve toplumun yok olmasına kayıtsız kalmaktasınız. Bu tutumunuz çok yanlıştır. 65-66- Onlar, gemiye bindiklerinde, dini yalnız O’na özgü kılarak Allah’a yalvarırlar. Fakat ne zaman ki onları karaya çıkarıp kurtardık, bir de bakarsın ki şirk koşuyorlar. Kendilerine verdiğimize nankörlük etsinler ve sefa sürsünler bakalım. Ama yakında bilecekler. / görecekler. (Ankebut Suresi 65-66) Medine’deki kabilelerin Anayasa / Vesika altında tevhit olup iç huzuru sağladıktan sonra dış tehditlere karşı da birlik olacaklarına ve böylece dışarıdan gelecek saldırılara birlikte karşı koyacaklarına Anayasal olarak yemin ederek şehirlerini emniyete almaları çok büyük bir nimetti. Anayasanın / Vesika’nın en temel hükümleri Medine’nin saldırılara karşı topyekûn savunulması üzerine idi. Bu anlaşma ile Medine’nin güvenliği sağlanmış oluyordu. Hâlbuki Medine çevresindeki bedevi kabileler daima dış tehditlere ve saldırılara açıktı. Onlar sürekli birbirlerine saldırıyorlar, öldürüyorlar ve mallarını yağmalıyorlardı. Onların daima teyakkuzda olmaları gerekiyordu. Her an başka bir kabilenin saldırısına uğrayacakları korkusunu yaşıyorlardı. Hz.Muhammed’in getirdiği barış ve güvenlik nimeti ile Medine’de güvenlik sağlanmış iken muhalifler hala bu nimete nankörlük yapmaya devam ediyorlardı. Bundan sonra inkâr edenden daha zalim kimse olabilirdi ki? Ama selam / barış yurdu için / Allah’ın devleti için cihat edenlere ise zafer verileceği ve müminlerin bu mücadelelerinde Allah’ın onları yalnız bırakmayacağı da müjdelenir. Cenab-ı hak, bu hususun elçisi tarafından irat ettiği nutukta dile getirilerek muhalefetin eleştirilmesi ve müminlerin muştulanması için aşağıdaki ayetleri inzal etti; 67-69- Onlar, Şehirlerini (Medine’yi) kutsal ve güvenli bir yer haline getirdiğimizi görmüyorlar mı? Oysa onların çevresindeki insanlar sürekli saldırılara uğramaktadırlar. Onlar, hala bâtıla inanıp Allah'ın nimetine nankörlük yapmaya devam mı edecekler? Allah'a yalanla iftira edenden yahut kendisine hak geldiğinde inkâr edenden daha zalim kim olabilir? Kâfirler için cehennemde yer mi yok? Bizim yolumuzda cihat edenleri mutlaka kendi yollarımıza eriştireceğiz. Şüphesiz Allah, muhsinlerle beraberdir. (Ankebut Suresi 67-69) Böylece Hz.Muhammed’in@ irat ettiği nutuk tamamlanır. Şimdi vaat edilen zafere erişmek için sıra Cumhuriyetin teşkilatlanmasına ve reformlara gelmiştir.

  • Yıkılan Putlar | Allahın Rehberliği

    Yıkılan Putlar Meridia Cumhuriyeti, uzun yıllardır farklı ideolojilerin savaş alanına dönmüştü. Bir grup, halkı mutlak özgürlükle kurtaracağını söylüyordu; diğer bir grup ise disiplin ve otoritenin tek çözüm olduğunu savunuyordu. Kimileri ekonomik eşitliği vaat ederken, kimileri bireysel sermayeyi kutsal sayıyordu. Ama hepsinin ortak noktası, kendi inanç sistemlerini mutlak doğru olarak dayatmalarıydı. Yaşlı akademisyen Mehmet Hocanın bu gençleri gelip geçici heveslere değil de akıllarını kullanmalarını tavsiye etmesine pek kulak veren yoktu. Ali, genç bir akademisyendi. Üniversite yıllarında idealizmin ateşiyle yanıp tutuşmuş, önce özgürlüğü savunan bir hareketin içine girmişti. — “Birey her şeydir! Devletin zincirlerini kıralım, gökte Kutup Yıldızı gibi parlayacak olan mutlak özgürlüğü getirelim!” demişti bir panelde coşkuyla. Yıllarca bu fikirler uğruna mücadele etti. Fakat zamanla fark etti ki “özgürlük” vaat edenler, aslında en güçlü olanın en zayıfı ezmesine izin veriyordu. Özgürlüğün çok geliştiği ülkelerde devlet küçüldükçe, büyük şirketler ve güçlü aileler halkı daha da sömürüyordu. Güçlüler özgürleşirken, zayıflar daha da köleleşiyordu. Bir gün, düşüncelerini yüksek sesle sorguladığında eski yoldaşlarından biri ona sertçe çıkıştı: — “Ali, bu söylediklerin gericilik! Özgürlük bedel ister. Bazı kayıplar olacak elbette!” Ama Ali artık inanmıyordu. Bu kez yönünü eşitlikçilerin safına çevirdi. — “Özgürlük kaos getirir! Üzerimize Ay gibi doğacak güçlü bir devlet, herkesin eşit olmasını sağlamalı!” diyordu şimdi. Fakat kısa süre sonra dünyadaki örneklerinden gördü ki güçlü devletler, halkı için değil, kendi iktidarını korumak için var olmuştu. Bu devletlerde muhalifler susturuluyor, bireyin düşünmesi bile tehlike sayılıyordu. Ali bu kez de başka bir akademik arkadaşına açıldı: — “Bu eşitlik, adaleti yok ediyor. Herkes aynılaştırılıyor ama özgür değil. Herkes adeta birer robot gibiler.” — “İdeolojiye sadakat her şeyden önemlidir,” dedi arkadaşı kısaca. “Düşünmekten vazgeç Ali. Devlet senin için düşünür. Senin düşünmene gerek yok.” Bu sözler, Ali’nin zihninde yankılandı. Özgürlüğü ortadan kaldırarak eşitlik sağlanamazdı. Bu hayal kırıklığının ardından yaşamımızı Güneş gibi aydınlatacağını düşündüğü teknolojiye sarıldı. Belki yapay zekâ, algoritmalar ve merkezi planlama sayesinde kusursuz bir toplum kurulabilirdi. Fakat biraz araştırınca bu sistemin de ruhsuz olduğunu gördü. Bu sistem insan faktörünü dışlıyor, mekanik bir dünya yaratıyordu. Bir gece, üniversite kütüphanesinde saatlerce düşüncelere daldı. Önünde kalın bir kitap duruyordu. Bir ses duyar gibi oldu. — “Yolun başına döndün, Ali.” Karşısında Mehmet Hoca duruyordu. Yıllardır kampüste sessiz sedasız çalışan, derin bir bilgeliğe sahip yaşlı bir akademisyen. Ali, içindekileri anlatmaya başladı. — “Hocam, her ideoloji bir putmuş gibi geliyor artık. Hepsi bir umutla başlıyor, sonra zincire dönüşüyor.” Mehmet Hoca tebessüm etti. “Hz. İbrahim’in yıldızı, ayı ve güneşi tanrı sanıp sonra terk etmesini hatırlatıyor bu bana. Belki senin de putlarını yıkman gerekiyordu.” Bu konuşma Ali’nin zihnini aydınlattı. Sessizliğe, doğaya, kadim metinlere döndü. Uzun araştırmalar, içsel sorgulamalar yaptı. Ama hala bir sonuca ulaşamamıştı. Birgün yatağına uzanmış düşüncelere dalmışken duvarda asılı duran annesinin Kur’an kitabı gözüne ilişti. Daha önce hiç ilgilenmemişti. Annesi o kitabı dua niyetine okurdu. Yatağından kalktı, onu asıldığı yerden indirdi, kabından çıkardı ve ilk sayfasını açtı. Arapça metnin kenarındaki Türkçe açıklamasından okumaya başladı ve her cümlenin sonunda derin derin düşünerek ne demek istediğini anlamaya çalıştı. İlk cümle şöyle diyordu; “ Rahman Rahim Allah’ın Adıyla.” Merhametli, paylaşımcı, sevgi dolu, şefkatli, koruyucu, esirgeyici, geliştirici, karşılıksız veren, … bir tanrının adıyla başlıyordu. Bu müthiş bir şeydi. Beşeri ideolojiler bu değerleri birincil ilke olarak ele almıyordu. Oysa Tanrı insanları da kendisi gibi olmaya davet ediyordu. "Allah, alemlerin Rabbi’dir.” Bu, çok temel ama her şeyi değiştiren bir ilkeydi. Tüm insanlar, ırkı, dili, dini ne olursa olsun, tek bir yaratıcının kullarıydı. Bir ideolojinin, bir sınıfın, bir gücün diğerine üstünlük kurmaya çalışması, aslında bir sapmaydı. Güçlülerin zayıfları ezmesi, halkı baskı altında tutması, sömürmesi, hakikatin değil; insanın hırslarının ve kibirlerinin sonucuydu. Oysa Rabb, herkesin Rabbi’ydi ve hiçbir kulunun ötekileştirilmesine, ayrımcılığa tabi tutulmasına, aşağılanmasına rıza göstermediğini bildiriyordu. "O, Rahman ve Rahim’dir." Ali, yıllardır süregelen sert ideolojik savaşların, insanlara acıdan başka bir şey getirmediğini fark etti. Oysa merhamet, adaletin ayrılmaz bir parçasıydı. Gerçek sistem, sevgi, paylaşım, koruma, dayanışma ve ilerlemeyi temel almalıydı. Sadece güç veya otorite değil, adalet ve şefkat de insan toplumunun merkezinde olmalıydı. Ama merhamet tek başına yeterli değildi. “O, din gününün sahibidir.” Bu, herkesin yaptıklarının karşılığını bulacağı anlamına geliyordu. İyi olan ödüllendirilecek, zulmedenler hesap verecekti. İşte Ali’nin ideolojiler içinde bulamadığı şey de buydu: Adalet. Ne mutlak özgürlük, ne mutlak eşitlik, ne de teknoloji tek başına insanları adil bir sisteme ulaştırabilirdi. Ancak hesap sorulabilirlik, şeffaflık ve toplumsal sorumluluk ile gerçek bir düzen sağlanabilirdi. "Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz." İşte özgürlüğün gerçek anlamı! İnsan, yalnızca Allah’a kulluk ederse hiçbir ideolojinin, hiçbir gücün, hiçbir tiranın önünde eğilmezdi. O zaman ne medya algıları, ne yönlendirilmiş siyasetler, ne de sahte kurtarıcılar insanı köleleştirebilirdi. Gerçek özgürlük, yalnızca hakikate bağlı kalmakla mümkündü. "Bizi dosdoğru yola ilet." Ali artık biliyordu. Hakikat, aşırılıkların arasında değil; dengede, adalette, merhamette, hakka saygıda gizliydi. Ne bir ideolojiye körü körüne bağlanmak, ne de tamamen kayıtsız kalmak… Gerçek yol, iyiliği ve güzelliği aramak, kötülüklerden ve azgınlıklardan uzak durarak bir denge içinde yaşamak ve toplumu da bu bilinçle inşa etmekti. Ve o gece, Ali yeni bir yolculuğa başladı. Artık hakikati yalnızca teorilerde değil, hayatın içinde arayacaktı. Hem adil hem de merhametli bir dünya inşa etmenin yollarını bulacaktı. İnsanların gerçekten özgür, ama aynı zamanda sorumluluk sahibi olduğu, hakkın ve hukukun üstün olduğu bir sistem için mücadele edecekti. Ali, aradığı hakikati bulmuştu artık. Hemen, harekete geçti. “Fıtrat Vakfı” adında bir vakıf kurdu. Bu vakıf, ilahi değerlere dayalı adil ve vicdanlı bir toplumsal düzeni merkeze alan bir düşünce platformuydu. Mezhep ya da ideolojik kimlik değil, insanlık ve fıtrat üzerine kurulu bir anlayışı temsil ediyordu.

  • Bölüm 28: HUDEYBİYE ANLAŞMASI | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 28 HUDEYBİYE ANLAŞMASI 28.1. Hz.Muhammed’in@ Rüyası: Kumpastan Kurtulmanın Stratejisi Hendek Savaşından sonra müşrik kuvvetlere katılıp Medine’ye saldıran bedevi kabileler üzerine yapılan askerî harekâtlarla / akınlarla bu kabileler yıldırıldı. Şimdi bu savaşı tertip eden iki merkez Mekke ve Hayber’e sıra gelmişti. Bedevi kabileler üzerine yapılan askerî harekâtlarda onlar yerleşik olmamaları nedeniyle çadırlarını bırakıp dağlara kaçıyorlardı. Fakat şimdi askerî harekâtların / akınların yapılacağı Mekke ya da Hayber şehir merkezlerinde yaşayan kabileler yerleşik hayat yaşayan kabilelerdi. Bu merkezlere yapılacak saldırılarda onlar şehirlerini savunacaklar ya da teslim olacaklardı. Bedevi kabileler gibi şehri terke edip dağlara kaçacak değillerdi. İslam Ordusunun yapacağı saldırının / kuşatmanın başarısız olma ihtimali de vardı. Dahası bu şehirlerden birine yapılacak kuşatma harekâtında diğer şehrin ordusu yardıma gelebileceği gibi kuşatmayı başarısız kılmak için savunmasız durumda kalmış olan Medine’ye de saldırabilecekti. Bir başka ifadeyle Medine İslam Ordusu’nun Hayber’e saldırması halinde Mekke, Hayber’in yardımına gelebileceği gibi kuşatmayı kırmak için Medine şehrine de saldırabilir. Şayet Medine İslam Ordusu Mekke’ye saldıracak olursa Hayber Yahudileri Mekke’nin yardımına gelebileceği gibi doğrudan Medine’ye saldırarak Mekke’deki kuşatmayı kırabilirlerdi. Zira Hendek Savaşından önce Mekke ile Hayber arasında yapılan savunma iş birliği anlaşması birbirlerini Medine’nin saldırısına karşı korumayı da kapsıyordu. Onların bu savunma iş birliği anlaşması ile aslında Medine iki ateş arasında sıkışıp kalmıştı. Kuzeyinde Hayber merkezli Yahudiler güneyinde ise Mekke müşrikleri. Harita 40: Medine’nin Hayber ile Mekke Arasındaki Pozisyonu (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ Hz.Muhammed@ bu kumpastan kurtulmanın yollarını düşündü. Medine’nin güvenliği önemliydi. Fetih için yapacağı harekât önce hangi merkeze olmalıydı? Hayber’e mi yoksa Mekke’ye mi? Fakat önce bu iki şehir arasındaki savunma iş birliği anlaşmasını boşa çıkararak bu kumpastan kurtulmalıydı. Onların arasındaki savunma iş birliği anlaşmasını boşa çıkarmanın yolu ise ne yapıp edip bu iki düşman şehir otoritelerinden birisiyle bir barış anlaşması yapmaktan geçiyordu. Böylece barış anlaşması yapmadığı şehri fethetmek mümkün olacaktı. Fetih sırasında da Medine’ye herhangi bir saldırı söz konusu olmayacaktı. Bu çözüm seçeneğinde, önce hangi şehir otoriteleriyle barış yapma konusunda bir tercih yapmalıydı? Barış yapmak için Hayber Yahudileri seçeneğini öncesinde düşünmüş olabilirdi? Fakat Yahudilerin sözlerine güvenmek son derece riskli idi. Zira onlar sürekli ihanet etmişlerdi. Eğer onlarla barış yapıldıktan sonra bu barış anlaşmasına güvenerek Mekke’ye fetih için askeri bir harekât düzenlenecek olursa onların yine bir daha ihanet ederek Medine’ye saldırmayacaklarının garantisi yoktu. Zira Yahudilerle Medine’deki birlikte yaşam sırasında görüldü ki onların kendilerini beğenmişlikleri ve üstün / seçkinci anlayışları onlara hiçbir zaman güvenilemeyeceğini göstermişti. Dahası Medine’den sürgün giden Nadir oğulları intikam almanın yollarını arıyorlardı. Bu nedenle önce Mekke ile barış anlaşması yapıp Hayber’in fethedilmesi ve böylece kuzey tarafından gelecek tehlikenin bertaraf edilmesi en uygun strateji idi. Böylece Hz.Muhammed@ bütün düşüncesini, Mekke ile ne yapıp edip barış anlaşması yapmaya ve böylece Mekke ile Hayber arasındaki savunma işbirliği anlaşmasını boşa çıkarmanın yolunu aramaya teksif etti. Bu noktada Cenab-ı Hak elçisine bir rüya göstererek Medine’yi bu kumpastan kurtaracak barış formülüne işaret etti. Rüyaya göre Hz.Muhammed@ ve müminler umre yapıyorlardı. Bu rüya ile işareti alan Hz.Muhammed@ öncelikle Mekke ile barış anlaşması yapmanın yolunu bulmuştu. Arap geleneğine göre haram aylarda hac ya da umre için gelen hiç kimseye saldırılamazdı. Gösterilen rüya bu gelenekten faydalanılmasına işaret ediyordu. Şöyle ki; Hz.Muhammed@ Medine İslam Ordusu ile haram aylarda umre niyeti ile Mekke’ye sefer düzenleyecekti. Nasıl olsa Mekke Yönetimi onların umre ziyaretine izin vermeyeceklerdi. Zira halihazırda savaş halinde oldukları düşmanlarına Mekke’ye giriş izni verecek olurlarsa yenilgiyi kabul etmiş olacaklardı. Hendek savaşında kaybettikleri prestijlerinin üzerine bunu da ekleyecek olurlarsa bu durum onları tüm Araplar nezdinde iyice aşağılık hale getirecekti. Ama diğer taraftan umre ve hac için haram aylarda gelen hiçbir kimseyi Kabe’yi ziyaretten alıkoymaları da mümkün değildi. Geleneğe / Töreye göre haram aylarda düşmanlıklar bir tarafa bırakılıyordu ve yarımadaya barış geliyordu. Ziyaretçilerin engellenmesi ya da onlarla savaşılması yasaktı. Bu kuralı ihlal eden taraf ise tüm Araplar nezdinde büyük bir itibar kaybına uğruyordu. Hz.Muhammed@ bu geleneği kullanarak Mekke müşriklerini önce yalnız bırakmayı daha sonra da yalnız kalmış Mekkelilerin savaşı göze alamayacağı düşüncesiyle onları barışa zorlamayı planladı. Şöyle ki; Mekke müşrik yönetiminin çevresindeki müşrik müttefik kabileler bu geleneği çiğneyemezlerdi. Mekkeliler onlara bu geleneği çiğnemeyi emretse bile onlar bunu yapamazlardı. Çünkü bu gelenek öylesine güçlü bir gelenekti ki çiğnendiği takdirde yok olma tehlikesi vardı. Bu nedenle onlar Mekkelilerin yanında Medinelilere karşı savaşamazlardı. Onların Medinelileri umreden alıkoymak için talep ettikleri desteği vermeyecek olan müşrik kabileler, Mekke’yi bu konuda yalnız bırakacaklardı. Mekkelilerin kendi müttefiklerince terk edilmesi için Medine İslam Ordusunun umre için geldiği hususunda onların ikna edilmesi yeterliydi. Diğer taraftan sadece yolculuk kılıçları alınarak umre niyeti ile Mekke’ye girmek isteyecek olan Medine İslam Ordusu engellenecek olursa Araplar nezdinde Mekkelilerin büyük itibar kaybetmesine neden olacaktı ki Mekke müşrik yönetimi bunu göze alabilecek miydi? Hatta böyle bir engelleme durumunda müttefiklerince yalnız bırakılmış Mekke müşrik ordusu ölümü göze almış Medine İslam Ordusu ile savaşı göze alabilecek miydi? Eğer savaşı göze alacak olursa galip gelmesi mümkün olacak mıydı? Medine İslam Ordusuna umre ziyareti için müsaade etse yine büyük itibar kaybına uğrayacaktı. İşte Hz.Muhammed@ Mekke’yi böyle zor bir durumda bıraktıktan sonra onları Hayber’le yaptıkları savunma işbirliği anlaşmasından vazgeçirip kendileri ile bir barış anlaşması yapmaya razı edecekti. Bu plana göre Mekke eninde sonunda barış anlaşmasına yanaşacaktı. Fakat bu planın en tehlikeli tarafı Mekkelilerin yapacakları ağır tahriklere müminlerin dayanamayarak yanlış yapmaları ve böyle bir yanlışı işlemeleri sonucunda Mekkelilerin müttefik kabileleri ile birlikte Medine İslam Ordusunun üzerine saldırması idi. Diğer taraftan, Mekkeliler müminleri yok etmek için ayaklarına kadar gelmiş olan fırsatı tepmek istemeyeceklerdi ve müttefik güçleri ile birlikte saldırıp Medine İslam Ordusunun işini bitirmek isteyeceklerdi. Silahsız (sadece yolculuk kılıçları ile) olarak gelmiş Medine İslam Ordusunu ilk saldıran taraf haline getirmek için başvuracakları tahriklerle müminleri suçlu haline getirip kılıçtan geçirmek ve böylece baş düşmanlarından kolayca kurtulma şansı yakalamış olacaklardı. Bu nedenle Hz.Muhammed@ tahriklere gelmemeleri konusunda müminleri çok sıkı bir şekilde tembihleyecekti. Peygamberimiz emir vermedikçe tahriklere kapılıp kimseye asla saldırılmayacaktı. Fakat yine de çok riskli bir strateji idi. Her an ortalık karışabilir ve strateji tutmayabilirdi. 28.2. Umre Seferi Hz.Muhammed@ umre seferine silahsız gidileceğini açıklayınca Hz. Ömer gibi yakın çalışma arkadaşları hemen karşı çıktılar. Bunun ölümle eş olduğunu bildirdiler. Ancak Hz.Muhammed@ amaçlarının savaş değil umre olduğunu ne pahasına olursa olsun bu seferin silahsız yapılacağını söyledi. Müminler Hz.Muhammed’e@ bu konuda itaat ettiler. Medine İslam Ordusu 1500 kişi ile Mekke’ye doğru umre yolculuğuna çıktı. Ordu Zul Huleyfe’ye geldiğinde müminler umre için ihrama girdiler. Güzergah üzerinde bulunan ve Medine İslam Cumhuriyeti ile müttefik olan / müslim olan Cüheyne, Gıfar, Müzeyne ve Eşca kabileleri de umre yapmaya davet edildiler. Fakat onlar silahsız olarak Mekke’nin karşısına çıkmaya cesaret edemediler. Hatta Medine İslam Ordusunun yok edileceğini ve asla geri dönemeyeceğini düşündüklerinden işlerini ve ailelerini bahane ettiler ve Medine İslam ordusuna katılmadılar. Hz.Muhammed@ amaçlarının savaş olmadığı, umre yapmak olduğunu bildirmek için Büşr b. Süfyan'ı Mekke müşrik yönetimine elçi olarak gönderdi. Elçi Mekke’ye haberi getirdikten sonra Mekke müşrik yönetimi toplandı ve konuyu kendi aralarında müşavere ettiler. Sonunda Hz.Muhammed@ ve ordusunun Mekke’ye girmesine müsaade edilmemesine karar verdiler. Bahaneleri ise Hz.Muhammed’in@ niyetinin umre değil Mekke’yi işgal etmek olduğu iddiasıydı. Bu iddia ile diğer Arap kabileler nezdinde itibarlarını kurtaracakları gibi gerekirse onları Mekke’yi savunmak için kendi saflarında savaştırabileceklerini düşündüler. Bu amaçla hemen müttefikleri olan Ehabiş kabilelerine ve Sakif kabilesine elçiler gönderdiler ve Medine İslam Ordusunun Mekke’yi işgal etmek için geldiğini haber verip onları kendi yanlarında çarpışmaya hazır olmaları çağrısında bulundular. Mekke’nin müttefiki olan bu kabileler orduları ile birlikte Mekke’ye geldiler. Bu arada Mekke müşrik yönetimi Halid Bin Velid komutasında 200 ( iki yüz) kişilik bir süvari birliğini Medine İslam Ordusunu yakın takip ve kontrol altında tutmak için görevlendirdi. Mekke’ye gönderilen elçi Büşr bin Süfyan, Mekke müşrik yönetiminin olumsuz kararını Hz.Muhammed’e@ bildirdi. Fakat Hz.Muhammed@ kararlı tutumundan vazgeçmedi ve İslam Ordusunun Mekke’ye doğru ilerleyişini sürdürdü. Mekke’ye 80 km mesafedeki Usfana vardıkları zaman Halid bin Velid’in komutasındaki süvari birliği ile karşılaştılar. Süvari birliğinin takip, kontrol ve korku vermek amaçlı olduğu anlaşıldı. Hz.Muhammed@, Hz. Ebu Bekir ve ordu komutanları ile durumu müzakere ederek kontrollü bir şekilde hareket ediyordu. Peygamberimiz onlarında desteğini alıyor ve Mekke müşrik yönetimi kendilerini Kabe’yi ziyarete müsaade etmeyecek olursa, Mekke müşrik ordusu ve müttefikleri ile savaşma konusunda kararlar alıyordu. Nihayet Medine İslam Ordusu Mekke’ye bir konaklık mesafede olan Hudeybiye’ye gelip orada kamp kurdu. Zaten Mekke ve müttefik kabile orduları Hudeybiye’den sonra dar bir geçitten geçildikten sonraki geniş yerine ki «Beldeh» olarak adlandırılan bu yerde ordu birliklerini konuşlandırmışlardı. 28.3. Hudeybiye’deki Müzakereler Hz.Muhammed’in@ asıl niyeti barış anlaşması yapmak olduğundan orduyu daha ileriye sevk etmedi ve Mekke’yi barışa zorlayacağı görüşmeleri kamp kurduğu Hudeybiye’den yapmaya karar verdi. Mekkeliler Hz.Muhammed@ ile görüşüp geri dönmeye ikna etmesi için önce Huzaa lideri Büdeyl bin Verka’yı aracı olarak gönderdi. Huzaalılar her ne kadar müşrik olsalar da Hz.Muhammed’e@ yakınlığı olan bir kabileydi. Hz.Muhammed@ Büdeyl’e umre için geldiklerini, yolculuk kılıcı hariç savaş teçhizat ve donanımlarını getirmediklerini söyledi ve umreden sonra kurban edilecek develeri ve onların nişanlarını gösterdi. Büdeyl Medine İslam Ordusunu ve kurbanlık nişanlı develeri gördükten sonra müminlerin gerçekten umre ve barış için geldiklerine ve asla Mekke’yi işgal etme amacı taşımadıklarına ikna oldu. Mekkelilerin yanına geri dönen Büdeyl, Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin gerçekten umre yapmak için geldiklerine kendisinin ikna olduğunu Mekkelilere söyledi. Mekkeliler umreye izin verecek olurlarsa kaybedilecek prestiji de düşündüklerinden Büdeyl’in arabuluculuğu ile alay ettiler. Büdeyl ise durumun çok ciddi olduğunu, her ne kadar Hz.Muhammed@ umre amaçlı gelmiş ise de umreye müsaade edilmediği takdirde kılıçlarla da olsa savaşma kararlılığında olduğunu bildirince Mekke müşrik yöneticileri Budeyl ile alay etmeyi sürdürdü. Çünkü kendilerine çok güveniyorlardı. Kendi müttefik güçleriyle oluşturdukları ordunun büyüklüğü karşısında Medine İslam Ordusunun hele ki silahsız (sadece kılıçlı) olarak bir varlık göstermesinin mümkün olmadığını düşünüyorlardı. İşin ciddiyetini henüz anlayamamış olan Mekke müşrik yönetimi gurur, kibir ve gösteriş içerisinde alaylarına devam ederken Mekkelilerin müttefikleri olan Sakif kabilesi lideri Urve bin Mes’ud, Medine İslam Ordusunu geri dönmeye razı etmek için kendisinin elçi olarak gönderilmesini talep etti. Mekke müşrik yönetimi onun bu teklifini kabul etti ve elçi olarak Hz.Muhammed’e@ gönderdiler. Urve Hz.Muhammed’in@ huzuruna çıktı ve bütün Ehabiş kabileler ile Hevazin dâhil kendi kabilesi olan Sakif kabilesi ve Kureyş bir araya gelerek çok büyük bir ordu ile Medine İslam Ordusunu beklemekte olduğunu ve buradan bir adım daha ileri gidecek olurlarsa hepsini imha edecekleri ve müminleri Kâbe’ye asla sokmayacakları tehdidini savurdu. Hz.Muhammed@ gayet sakin bir şekilde kendilerinin umre niyeti ile yola çıktıklarını ziyaretlerini tamamlayıp kurbanlarını kestikten sonra geri dönüp gideceklerini ve Kâbe’nin kuruluş kanunu uyarınca da bunu yapmayı kimsenin engellemeye hakkının olmadığını bildirdi. Ayrıca savaşın Mekke ve çevresindeki müttefik kabileleri çok zor durumlara soktuğunu, Şam’la ticaretlerinin yıllardır yapılamaması nedeniyle onların fakirleşmeye başladıklarını, bu kavgaya artık bir son verme zamanının geldiğini bu nedenle bir barış anlaşmasının yapılması gerekliliğini de gündeme taşıdı. Peygamberimiz aksi takdirde ölümüne kadar savaşmaktan çekinmeyecekleri tehdidinde de bulundu. Bunun üzerine Urve Medine İslam Ordusunun peygamberimize bağlılığının boyutlarını test etti. Bu amaçla Hz.Muhammed’in@ kararında ısrar etmesi durumunda Kureyş’ten birçok kimsenin öleceğini bunun kendi kavim ve kabilesine ihanet olacağını, diğer taraftan başına topladığı Medinelilerin çapulcu olduklarını ve gelecekte kendisini terk edip gideceklerini ifade edince hemen Hz. Ebu Bekir’in tepkisi ile karşılaştı. Urve’nin yaptığı bu test karşısında aldığı tepki ile Medine İslam Ordusundaki disiplin ve nizamı görünce yapılacak bir savaşın kendilerine çok pahalıya patlayacağını iyice anladı. Urve durumun ciddiyetini ve Medine İslam Ordusunun lideri etrafındaki kenetlenişini ve muhtemel bir savaşta Mekke’nin çok büyük kayıplar verebileceğine yönelik görüşlerini geri dönüp Mekke yöneticilerine aktardı. Medine İslam Ordusuna umre yapmaları için izin verilmesinin yerinde olacağını söyledi. Urve ayrıca Hz.Muhammed’in@ barış isteğini ve kendisinin de bu anlamsız ve kendi zararlarına yol açan çatışmaya artık bir son verilmesi gerektiği görüşünde olduğunu bildirince Mekkeliler çıldırdı. Mekke yöneticilerinden bazıları Urve’nin Hz.Muhammed’in@ etkisi altına girdiğini, O’na destek olduğunu, O’nun yanında yer aldığını söylediler. Bunun üzerine Urve sinirlendi ve ordusunu / Sakif kabilesinin ordusunu toplayıp Mekke’yi terk etti. Daha sonra Hz.Muhammed@ Hiras bin Umeyye’yi Mekke yönetimine elçi olarak gönderdi. Hiras Mekke yönetimine Hz.Muhammed’in@ talebini iletince Ebu Cehil’in oğlu İkrime Hiras’ın devesinin ayaklarını kesti. Müşrikler onu tartaklamaya başlayınca Hiras’ın akrabaları devreye girdi ve onu daha fazla hırpalanmaktan alıkoydular. Hiras Hudeybiye’ye geri döndü ve başından geçenleri Hz.Muhammed’e@ anlattı. Bu arada Urve’nin Ordusu ile birlikte Mekke’yi terk ettiği bilgisini de getirdi. Gelişmeler Hz.Muhammed’in@ beklediği şekilde gelişiyordu. Zira Mekke’de durum kötüleşmeye başlamıştı. Mekke yönetimi bu kararında yalnızlaşmaya başlamıştı. Mekke Yönetimi bu kez Ehabiş kabile liderlerinden Huleys bin Alkame’yi elçi olarak gönderdi. Huleys geleneklere çok bağlı birisiydi. Hz.Muhammed@ onun geldiğini öğrenince, hemen kurbanlık develeri ön plana çıkardı ve bütün orduyu telbiye getirmeye çağırdı. O kurbanlık develeri, müminlerin telbiye getirdiklerini ve yolculuk kılıçlarından başka silahları olmayan Hz.Muhammed’in@ ordusunu görünce ve peygamberimizle de görüşünce Mekke yönetiminin yaptığının yanlış olduğunu değerlendirdi. Huleys Mekkelilere döndü ve umre yapmak isteyenleri engellemenin yanlış olacağını vurgulayınca Mekke yöneticileri onu da aşağıladılar, hakaret ettiler. Bunun üzerine Huleys ordusunu toplayıp Mekke’den ayrılıp çekip gitti. Mekkelilerin böyle ayrılıp gitmelerinde peygamberimizin kararlı bir tutum sergilemesi ve bu seferden önce Medine çevresindeki Arap kabileleri üzerine yürüyüp onları yıldırmasının etkili olduğunu belirtmekte yarar vardır. Bu kabileler Mekkelilerin paralı askerleri oldukları için menfaatlerini ön planda tutmaktaydılar. Hz.Muhammed’in şakasının olmadığını ve kendisine karşı olan kabilelere askeri harekâtlar düzenleyerek onları perişan ettiğini bildiklerinden kendi aleyhlerine olan bir duruma destek vermemeyi yeğledikleri için Mekkelileri yalnız bıraktılar. Her savaşta yanlarında yer alan Ehabiş kabileleri de gidince Mekkeliler yalnız kaldı. Savaş teçhizatı haricinde Medine İslam Ordusu ile neredeyse asker gücü açısından eşitlenmişlerdi. Savunma iş birliği anlaşması yaptığı Hayber’den de herhangi bir yardım gelmesi imkânsızdı. Zira Hz.Muhammed savaş için çıkmadığını umre için çıktığını ve savaş teçhizatlarını Medine’de bıraktığını daha seferin en başında cümle âleme duyurmuştu. Mekke tam bir açmazın içerisine girmişti. Artık çevre kabileler de Hz.Muhammed’in@ umre için geldiğine inanmaktaydı. Dolayısıyla bundan sonra Mekke yönetiminin Medine İslam Ordusuna saldırmasına gerekçe oluşturacak ve böyle bir saldırı için kendini haklı çıkarmaya yarayacak herhangi bir oyun, tahrik tutmayacaktı. Şayet Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin üzerine saldıracak ve onları katledecek olursa, haklı olduğuna çevre kabilelerini inandırması oldukça zor olacaktı. Böyle bir durumda hem savaş suçu işlemiş hem de Kabe’nin kutsiyetini ihlal etmiş olması nedeniyle onların Mekke’den sürüp çıkarılarak cezalandırılması içten bile değildi. Ayrıca bu savaşta Mekkelilerin kaybetmesi de çok büyük bir ihtimal dahilindeydi. Zira karşılarında ölümü göze almış bir ordu duruyordu. Bütün bu açmazlar içerisinde bocalayıp dururken Mekke müşrik yönetimi son bir defa daha şanslarını denemek amacıyla Mikrez bin Hasf’ı elçi olarak peygamberimize gönderdiler, umreye izin vermeyeceklerini ve derhal Medine’ye geri dönmeleri gerektiğini bildirdiler. Fakat Hz.Muhammed@ Mikreze de aynı cevabı verdi; “Ya umre, ya savaş ya da barış.” Mekke Yönetimi iyice zor durumda kaldı. Son bir kez de Hz.Muhammed@ elçi gönderme seçeneğini deneme yoluna gitti. Hatta bu elçi seçimi aslında yapılacak bir savaşta Mekke’yi haksız bir konumda bırakmak için kurban seçimi bile denebilirdi. Bu amaçla Hz. Ömer’i elçi olarak seçti fakat O, kendisini koruyacak kabilesinden hiç kimsesi olmadığını söyleyerek kendisinin affını istedi. Bunun üzerine müşriklerden bol miktarda akrabası olan Hz. Osman’ı elçi olarak seçti ve gönderdi. Hz. Osman’ın iki görevi vardı. Birincisi Hz.Muhammed’in ya umre, ya savaş ya da barış teklifini Mekke yönetimine sunmak, bir diğeri ise Mekke şehrine gidip kripto / gizli müminlere savaş için hazır olmaları talimatını bildirmekti. Hz. Osman Mekke Yönetimi ile görüştü ve Hz.Muhammed’in@ teklifini sundu. Onlar Hz. Osman’ı iyi karşıladılar. Getirdiği teklifteki barış seçeneğini de artık iyiden iyiye dikkate almaktan başka çarelerinin olmadığını da görmeye başladılar. Aslında onlar bu barış seçeneğinin kendi aleyhlerine olacağını çok iyi biliyorlardı. Fakat çaresiz oldukları için yapacakları bir şeyde yoktu. Zira çevredeki müttefik kabileleri onları yalnız bırakmışlar ve karşılarında çok kararlı bir ordu vardı. Savaşsalar kaybedecekler, umreye izin verseler yine kaybedecekler. Belki de Hz.Muhammed Mekke’yi ele geçirecek ve onları bertaraf edecekti. Bu nedenle uzatmaları oynamak en iyi seçenekti ve barışa yanaşacaklardı. Fakat son kozlarını da oynadıktan sonra bu seçeneği uygulamaya geçmeye karar verirler. Şöyle ki; Onlar sadece Hz. Osman’a Kâbe’yi tavaf etmesine izin verebileceklerini söylediler. Hz. Osman bu teklifi reddetti. O «Ya bütün Medine İslam Ordusu için bu izni vereceksiniz ya da bana özel izninizi kabul etmiyorum» dedi. Hz. Osman için şimdi sıra ikinci görevini yerine getirmeye gelmişti. Bu görev için Mekke’deki akrabalarını görmek istedi. Onlar bu teklifi kabul ettiler ve onu Mekke şehrine gönderdiler. O kripto / gizli müminlerle görüşme yaparak Hz.Muhammed’in@ fetih için hazırlık yapmaları mesajını iletti. Fakat Mekke müşrikleri durumu hemen fark ettiler ve Hz. Osman’ı hapsettiler. Mekkeliler son koz olarak Medine İslam Ordusunda nifak yaratma girişiminde bulundular. Bu iş için Medine İslam Ordusunda yer alan münafıkların başı Abdullah b. Ubey’e haber salarak kendisinin ve yandaşlarının umre yapabileceğini bildirdiler. Ancak Abdullah b. Ubey’in artık eskisi gibi serbest / rahat hareket etme şansı olmadığı gibi kabilesi içerisinde etkisini de yitirdiğinden Mekkeli müşriklerin bu bölme / nifak hareketi başarısız oldu. Mekkelilerin giriştiği bu nifak hareketinin akim kalmasında bir diğer etken de Hz. Osman’ın öldürüldüğüne ilişkin asparagas haber olmuştur. Bu haberin nereden geldiği, kim tarafından üretildiği bilinmemekle birlikte Medine İslam Ordusunun değil bölünmek tam tersine Hz.Muhammed’in@ etrafında kenetlenmesine sebep oldu. Hz.Muhammed@ artık bütün müzakere yollarının tıkandığını ve savaşmaktan başka çıkar yol olmadığını ilan ederek, Medine İslam Ordusunun bütün fertlerinin tek tek savaş için biatlarının alınacağını ilan etti. Böylece Abdullah b. Ubey’in Mekke müşrik yönetiminden gelen umre için bazılarına has olarak özel izin çıktığına dair haberi bütün ordu mensuplarına yayılmadan Hz.Muhammed@ Rıdvan ağacının altında herkesten savaş biatlarını aldı. Bu kararlılık harekâtı ile savaş için haklı pozisyonda olma durumu Hz.Muhammed’e geçti. Zira Hz.Muhammed’in@ bütün barışçıl girişimleri sonuçsuz kaldığı gibi gelen haberlere göre Mekke Yönetimi Hz. Osman’ı öldürmüştür. Bu durumda savaş meşrudur ve Mekke Yönetimi bu meselede haksız pozisyondadır. Yapılacak savaşta Mekke müşrik ordusunun hiç şansı yoktur. Kesin kaybeden taraf olacağı bellidir artık. 28.4. Hudeybiye Barış Anlaşması Artık savaş için son hazırlıkların yapıldığı konusunda ihbar alan Mekke müşrik yönetimi, telaş içerisinde hemen barış için Suheyl bin Amr başkanlığında bir heyeti daha önce hazırladıkları barış anlaşması taslağı ile birlikte Hz.Muhammed’e@ gönderdiler. Heyetin barış müzakereleri için geldiği anlaşılınca Hz.Muhammed@ hedefine ulaşmanın sevincini yaşadı. Öncelikle Hz. Osman’ın yaşayıp yaşamadığını öğrendi. Sağ oluşu onu çok mutlu etti. Anlaşma Taslağı üzerinde müzakerelere başlandı. Mekke yönetiminin olmazsa olmaz şartları arasında olan aşağıdaki dört şartı da Hz.Muhammed@ hemen kabul etti. Zira bu şartlar Mekke yönetiminin çevre kabilelere ve Mekke halkına «onurlu bir barış yaptık, büyük olduğumuzu gösterdik, onların dayatmalarına boyun eğmedik, dediğimizi yaptırdık ve yenilmedik» diyebilmek için şartlardı. Onlar hala onur / şeref / üstünlük / gurur / kibir mücadelesi yapıyorlardı. Halbuki ayaklarının altındaki zemin kaymaktaydı da bunu fark edemediler ya da fark etseler de onlar günü kurtarmanın yoluna bakıyorlardı. Mekke müşrik yönetiminin olamazsa olmaz dört şartı; Bu sene Medine İslam Ordusu umre yapmaksızın geri dönecek, On yıl süreyle taraflar birbirleri ile savaş yapmayacak ve ticaret kervanlarının geçişlerini asla engellemeyecek, Şayet Mekke’de yaşayan bir kişi mümin olup Medine İslam Cumhuriyetine sığınırsa Mekke yönetimine iade edilecek ama Medine’de yaşarken Mekke müşrik yönetimine sığınan kimse ise Medine İslam Cumhuriyetine iade edilmeyecek, Çevre kabileler müttefik olmak istedikleri tarafı kendileri seçecek ve tarafını seçmiş olan kabilelere tarafını değiştirmeye yönelik olarak asla zorlama yapılmayacak. Mekke müşrik yönetiminin dayattığı bu dört şartın dördü de Medine İslam Cumhuriyetinin aleyhine görünüyordu. Şöyle ki; Birinci şart ile bu sene umre yapılmadan geri dönüş yapmak Medine İslam Cumhuriyeti için aşağılanma, istediğini alamama ve Mekke müşrik yönetiminin üstünlüğünü kabul etme olarak algılanabilecekti. İslam Ordusunun bütün savaşçıları umre yapmaya izin verilmediği takdirde ölümüne savaş yapacaklarına dair Hz.Muhammed’e@ biat vermişken ve sonunda Mekke müşrik ordusu ile eşit hale gelen bir pozisyon yakalanmış ve onları yenmeleri mukadder / muhtemel hale gelmiş iken bundan vazgeçilmesi müminler açısından çok onur kırıcı görülüyordu. İkinci şartta ise hâkimiyet alanları sürekli gelişen ve büyüyen İslam Cumhuriyetinin Mekke’yle olan savaşına on yıllığına ara vermesi Allah’ın vaadi olan fethin ve müşriklerin cezalandırılmasının da on yıllığına ertelenmesi manasına geliyordu. Sanki müminler hedeflerini kaybediyorlardı. Üçüncü şart ise tam bir yenilgi ve Medine İslam Cumhuriyetinin büyümesinin önündeki en önemli engel olarak görülüyordu. Zira düşman taraftaki müminler düşmana destek vermek zorunda kalacak ve Medine İslam Cumhuriyetine bir faydası olamayacakken müşrik olmayı seçenlerin Medine’den Mekke’ye sığınması halinde Medine İslam Cumhuriyeti zayıflayacaktı. Yani çift yönlü bir zarar söz konusu idi. Dördüncü şart ile Medine İslam Cumhuriyetinin askeri harekatları / akınları durdurması ile Mekke’nin müttefiki olan kabilelerin Medine İslam Cumhuriyeti saflarına geçmesi engellenmiş oluyordu. Bu şart ile Medine İslam Cumhuriyetinin gelişmesi ve büyümesinin önü de kesilmiş oluyordu. Hz.Muhammed@ Mekkelilerin dayattığı bu maddeleri çok kolaylıkla kabul etti. Müminler ise bu şartları bir türlü kabul etmek istemiyorlar, içlerine sindiremiyorlardı. Hz.Muhammed’in@ kabul etmesine de çok şaşırıyorlardı. Şartlarda anlaşma sağlandıktan sonra anlaşma metninin yazıya dökülmesi sırasında da bazı anlaşmazlıklar yaşandı. Şöyle ki; Hz.Muhammed@ Anlaşma metninin girişine «Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla» yazılmasını istedi. Fakat Süheyl buna itiraz etti. Kendilerinin Allah’ı Rahman olarak kabul etmediklerini bu nedenle sadece «Allah’ın adı ile» yazılmasını istedi. Hz.Muhammed onun bu isteğini de kabul etti. Anlaşmayı imzalayacak otoriteler tanımlanırken «Allah’ın Resulü Muhammed.» ibaresine de Süheyl itiraz etti. Kendisini Allah’ın resulü olarak tanısalardı zaten savaşa ve bu barışa da gerek olmayacaktı diye gerekçe bildirdi. Hz.Muhammed@ Suheyl’in bu itirazını da kabul etti ve Anlaşmaya Allah’ın Resulü ibaresi yerine Abdullah oğlu Muhammed ibaresi yazıldı. Anlaşmanın yazımı sırasında müminlerin hoşnutsuzlukları ayyuka çıktı. Onlar « bu kadar da aşağılanma olmaz ki!», «biz savaşı göze almışken şimdi düştüğümüz hale bak!» vb. tepkiler veriyorlardı. Fakat hiç kimse Hz.Muhammed’e@ doğrudan karşı çıkmıyordu, O’na söz söyleyemiyordu. Fakat Hz.Muhammed@, ne yaptığının farkında olan bir bilinçle hareket ediyor ve son derece sakin bir şekilde anlaşmanın imzalanmasına çalışıyordu. Anlaşma neredeyse tamamlanmıştı ki, Süheyl bin Amr’ın oğlu Ebu Cendel Mekke’den kaçıp geldi ve müminlere sığındı ya da özellikle onun kaçmasına müsaade edildi ki anlaşma konusunda Hz.Muhammed’i@ test etmek ve müminleri de birbirine düşürmek istediler. Müthiş bir psikolojik savaş yaşanıyordu. Süheyl anlaşma uyarınca oğlunun geri verilmesini istedi. Aksi takdirde anlaşmayı imzalamayacağını bildirdi. Hz.Muhammed@ Ebu Cendel’in teslim edilmesini istedi. İşte o zaman müminler tarafında kıyamet koptu! Ebu Cendel bir taraftan feryat ediyor, kendisinin müşriklere teslim edilmemesini istiyor. Onun bu feryadına müminlerin ciğerleri parçalanıyor ve neredeyse anlaşmayı bozacak fevri davranışlar sergileyecek duygusal boyutlar yaşanıyordu. Ortam son derece gergindi. Müminler infial içerisinde idiler. Hz.Muhammed@ Ebu Cendel’i karşısına alıp sakinleştirdi ve sabretmesini, anlaşmaya onun da uyması gerektiğini, anlaşmalara vefasızlık yapamayacağını, bunun doğru olmadığını bildirdi. Ebu Cendel, Hz.Muhammed’in isteğini kabul etti. Hz.Muhammed@ Ebu Cendel’e kötü muamele, işkence yapılmaması şartı ile teslim edileceğini söyledi. Müşrik heyet bunu kabul etti ve ortalık biraz olsun yatıştı. Anlaşma taraflarca imzalandı ve Huzaa kabilesi Hz.Muhammed’in@ müttefiki olmayı seçerken Beni Bekir kabilesi ise Mekke yönetiminin müttefiki olmayı seçti ve anlaşmaya onlarda şahitlik ettiler. Yapılan anlaşmayı müminler bir türlü içlerine sindiremiyorlardı. Söyleniyorlar, fakat doğrudan Hz.Muhammed’e bir şey söyleyemiyorlardı. Bu hususta Hz. Ömer cesaretle Hz.Muhammed’e@ itirazını iletti. Aslında onun sözleri tüm müminlerin sesi idi. Hz.Muhammed@ bunun Allah’ın bir emri olduğunu söyleyince O da sustu. Hz.Muhammed@ izlediği stratejiyi sadece Hz. Ebu Bekir ve Ubeyde bin Cerrah ile paylaşmıştı. Ya da sadece onlar anlamışlardı. Diğerleri anlayamadılar. Stratejinin amacı çok iyi gizlenmişti. Şayet müşriklerce anlaşmanın amacı anlaşılsaydı, barış yapma şansı olmayabilirdi. Strateji aslında fetih stratejisi idi. Müttefik olan Mekke ile Hayber şehirleri birbirinden koparılacak ve önce Hayber fethedilecek sonra sıra Mekke’nin fethine gelecekti. Bunun için de aralarındaki ittifakın bozulması gerekiyordu. Bu amaçla en uygun seçenek ne pahasına olursa olsun Mekke ile barış yapmaktan geçiyordu. İşte Hz. Ömer ve müminlerin anlayamadıkları buydu. Onlar olaylara yüzeysel bakıyorlardı. Onlar aynı Mekkeliler gibi anlaşmaya kabilesel onur, şeref ve başka kabilelerin kendilerine bakış açıları, aşağılanma gibi duygusal / hissi bakıyorlardı. Hatta o kadar hissi bakıyorlardı ki Hz.Muhammed@ onlara kurbanlarını kesip tıraşlarını olmalarını ve ihramdan çıkmalarını ve geri dönüş hazırlıklarına başlamalarını emretmesine rağmen onlar ne yaptıklarının farkında olmadan sivil itaatsizlik yapıp emri yerine getirmiyorlardı. Hz.Muhammed@ bu duruma çok kızdı. Fakat Hz. Ümmü Seleme imdadına yetişti ve Hz.Muhammed’e@ “önce sen kurbanını kes, ihramdan çık ve dönüş hazırlıklarına başla! Onlar arkandan geleceklerdir.” şeklindeki tavsiyesini yerine getiren Hz.Muhammed’i@ tüm müminler izlediler. Müminlerin takva ile itaat etmeleri ve sükûnete ererek Hz.Muhammed’i@ izlemeleri ile buhran da aşılmış oldu. Anlaşma imzalanıp, bütün kabilelere ilan edildikten sonra, yani Mekke yönetimi açısından anlaşmadan cayma imkânları kalmadıktan sonra izlenen stratejinin bir fetih stratejisi olduğu Cenab-ı Hak tarafından Fetih Suresi ile açıklandı. Müminler ilahi rehberlik ile elçisine öğretilen stratejideki derinliği böylece öğrendiler. Cenab-ı Mevla hem bu açıklamayı hem de anlaşma sürecini anlatan bu sureyi Medine’ye dönüş yolunda inzal etti. FETİH SURESİ Rahman Rahim Allah Adına 1-9-Muhakkak ki Biz, sana çok yakın bir zamanda gerçekleşecek apaçık / eşsiz / göz kamaştırıcı bir zaferin kapılarını açtık. / fethi (açılımı) gerçekleştirdik. Böylece Allah, geçmişte yaptığın ve gelecekte yapacağın icraatların / politikaların yanlış olduğu şeklindeki suçlamalardan seni korusun, sana olan nimetini tamamlasın / İslamı hakim kılsın ve dosdoğru olan bu yolda karşı konulmaz bir zafere ulaştırsın diye, (bu fethi / açılımı ihsan etti.) Allah’ın bu zafer vaadine olan inançlarının / güvenlerinin daha da artması için (tahriklere kapılmayı engelleyen ve tartışmaya son verilmesini sağlayan) sükûneti / huzuru / itminanı müminlerin kalplerine indiren O'dur. Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah her şeyi en iyi bilendir, her işinde hikmetlidir. (Allah’ın müminlerin kalplerine sükûneti / huzuru / itminanı indirerek tahriklere gelmemelerini ve barışa razı olmalarını sağlaması) Mümin erkeklerin ve mümin kadınların günaha girmelerine mani olması (onların Mekke’ye girmesini engelleyerek orada yanlış ve hatalı davranışlarla günahsızları öldürmelerine mani olması) ve içinde ebedi yaşayacakları, aralarından ırmaklar akan cennetlere onları sokması içindir. İşte bu, Allah’ın onlara büyük lütfudur. (Allah’ın zaferin yollarını açması diğer taraftan) Allah’ın (vadettiği zaferin hayal olduğu şeklinde) kötü zanda bulunan münafık erkek ve kadınlara, müşrik erkek ve kadınlara (bu dünyada yenilgi ile rezillik ve rüsvaylık, ahirette de cehennem) azabını tattırması içindir. Ta ki, (onların besledikleri) kötü zanlar kendi başlarına geçsin. Zira (bu kötü zanları ve inkarları nedeniyle) Allah onlara gazap etmiş, lanetlemiş ve onlar için cehennemi hazırlamıştır. Orası ne kötü bir varış yeridir. (Bu Allah’a çok kolaydır. Zira) Göklerin ve yeryüzünün orduları Allah'ın emrindedir. Allah, yücedir ve O, her şeyin üzerinde mutlak hakimdir. Doğrusu Biz seni, bir Şahit / Örnek, bir Müjdeci ve bir Uyarıcı olarak gönderdik. Ki (bu barış ile muhteşem zaferin kapısının aralandığını müjdeleyen) Allah'a ve Peygamberine güvenesiniz, onu destekleyip savunasınız ve ona karşı derin bir saygı ile sürekli itaat edesiniz. (Fetih Suresi 1-9) 10- 17-Sana beyat edenler, gerçekte Allah'a beyat etmiştir. Allah'ın eli (güç-kuvvet, yardım ve desteği), onların güçlerine güç katacak ve onlara her türlü yardım ve desteği verecektir. O halde kim bu verdiği sözden cayarsa / yeminini bozarsa ancak kendisine yazık etmiş olur. Kim de Allah'a verdiği sözüne sadık kalırsa, O da ona çok büyük bir ödül verecektir. (Hudeybiye / umre seferine) katılmayan bedeviler, sana şöyle diyecekler: “Mallarımız ve çoluk çocuğumuz ile ilgilenmek zorunda oluşumuz bizi seninle gelmekten alıkoydu. Bu nedenle bizim için bağışlanma dile.” Onlar, kalplerinde olmayan şeyi sadece ağızlarıyla / dilleriyle söyleyecekler. (Ey Resulüm, sen de onlara) de ki: “Eğer Allah size bir musibet ya da bir fayda isabet ettirmek isterse, onu kim engelleyebilir ki? Hayır! Yalan söylemeyin! Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Aslında siz, Peygamberin ve müminlerin, bir daha ailelerinin yanına asla dönemeyeceklerini zannetmiştiniz. Bu durum / düşünce hoşunuza gitmişti. Kötü hayaller kurup durdunuz ve sonunda aşağılık bir topluluk oldunuz.” Kim Allah'a ve Peygamberine güvenmezse, bilsin ki Biz o kafirler için korkunç bir ateş hazırlamışızdır. Ve o kimse yine bilsin ki Göklerin ve yeryüzünün hükümranlığı (mülkü) yalnızca Allah'a aittir. O dilediğini / hak edenleri bağışlar, dilediğine / günah, kötülük ve zulüm işleyenleri ise azap eder. Allah, gafur / bağışlayan ve rahim / merhametli olandır. (Hudeybiye / umre) Seferine katılmayanlar, sizin ganimet alacağınızı düşündükleri yeni sefere çıkmaya hazırlandığınızda: “İzin verin biz de sizinle birlikte gelelim” diyecekler. Onlar, Allah'ın sözünü / yasasını değiştirebileceklerini zannediyorlar! Onlara de ki: “Siz, asla bizimle gelemezsiniz, çünkü Allah, sizin için daha önce böyle buyurdu.” Onlar bu defa: “Hayır! Siz bizi kıskanıyorsunuz / (ganimetleri) bizimle paylaşmak istemiyorsunuz!” diyecekler. Doğrusu onlar kafası basmayan / anlayışsız kimselerdir. (Hudeybiye / umre) seferinde geri kalmış o bedevilere de ki: “(İşte size bir fırsat!) Yakın bir zamanda çok güçlü savaşçılar olan bir kavme karşı savaşa çağırılacaksınız. Onlar teslim olana kadar onlarla savaşacaksınız! Eğer bu kez itaat ederseniz, Allah sizi güzel bir şekilde mükafatlandıracak, yok eğer bundan önce yaptığınız gibi yine sırtınızı döner giderseniz, işte o zaman Allah sizi acı bir azapla cezalandıracaktır! Sadece kör, topal, hasta olana (yakın zamanda çağrısı yapılacak bu seferlere katılmamasından) dolayı bir sorumluluk yoktur. Kim Allah'a ve Peygamberine itaat ederek cihat ederse, Allah onu içinden ırmaklar akan cennetlere sokacaktır. Kim de itaatten yüz çevirip cihattan kaytarırsa, acı bir azapla cezalandırılacaktır!” (Fetih Suresi 10-17) 18-21- ( Ey Muhammed!), O ağacın altında sana bağlılıklarını bildirince, işte o zaman Allah o müminlerden razı oldu. Böylece Allah onların kalplerindeki samimiyet ve ihlası gördüğü için onlara sükunet / huzur / güven / cesaret indirdi. Kendilerini çok yakında bir fetihle ve elde edecekleri birçok ganimetle mükafatlandırmıştır. (mükafatlandıracaktır). Kuşkusuz Allah, çok yücedir ve O, her şeyin üzerinde mutlak hakim olandır. Allah, size ileride daha pek çok ganimetler vaat etti. Müjdesini verdiği bu pek yakındaki fetih (Hayber) mükafatını ise size erkenden verdi. / verecek. O insanların / Mekkelilerin size saldırmasının engellenmesini (Hudeybiye barışı ile) sağladı. Bütün bunlar, (Allah’ın size yardım ettiğinin) bir işareti olması ve böylece sizi hedefinize ulaştırması içindir. Size bundan başka bir ganimet vaadi / fetih vaadi daha var ki sizin henüz ona gücünüz yetmez. Ama o Allah’ın bilgisi ve kudretindedir. Kuşkusuz Allah, her şeye kadirdir. (Fetih Suresi 18-21) 22-26- Eğer (Mekkeli) müşrikler orada sizinle (anlaşmaya yanaşmayıp) savaşsalardı, bozguna uğrayıp kaçacaklardı. Onlar, kendilerini koruyan ve yardım eden kimse de bulamayacaklardı. Bu Allah'ın öteden beri süregelen yasasıdır. Sen, Allah'ın yasasında bir değişiklik bulamazsın. (Ancak Hudeybiye’de) Müşrikler sizin karşınızda zayıf bir duruma düşmüşken ve eğer saldıracak olsanız onları bozguna uğratacak duruma gelmişken, Mekke vadisinde sizin birbirinize saldırmanızı engelleyen Allah’tır. Allah bütün yapıp ettiklerinizi en ince ayrıntısına kadar bilmektedir. Evet, (Mekkeli) Müşrikler, sizi Mescid-i Harama girmekten engellediler ve kurbanlarınızı yerine ulaştırmaktan sizi men ettiler. (Dolayısıyla onlar bozgun ile cezalandırılmayı hak ettiler) Fakat Mekke’de kendilerini tanımamanız nedeniyle ezip geçeceğiniz ve bu sebeple korkunç bir vicdan azabı çekeceğiniz mümin erkekler ve mümin kadınlar olmasaydı (işte o zaman Allah sizin Mekkeli müşriklerle savaşmanıza izin verirdi.) Allah, sırf o müminleri böyle bir tehlikeden korumak ve rahmetine almak için sizin onlarla savaşmanızı engellemiştir. Eğer o müminler orada müşrik kafirlerle iç içe olmasalardı, elbette o Mekkeli kafirlere acı bir azap tattırırdık. (Mekkeli) Müşriklerin kalplerindeki o öfke dolu cahiliye kibriyle sizleri kışkırttıkları zaman, Allah, Peygamberinin ve müminlerin üzerine indirdiği sekinet / sükûnet / sakinlik ile birbirinizle savaşmayı engellemiştir. O onların takva sözünü tutmalarını sağladı. Zaten onlar da buna layık kimselerdir. Kuşkusuz Allah, her şeyi bilendir. (Böylelikle O, Mekke’de yaşayan müminleri muhafaza etmiştir.) (Fetih Suresi 22-26) 27-29- Andolsun ki Allah, Peygamberinin o rüyasını doğru çıkarmıştır. İnşaAllah, sizler (haccınızı yapıp) başlarınızı tıraş etmiş, saçlarınızı kısaltmış olarak, güven içinde ve korkmadan Mescid-i Harama mutlaka gireceksiniz. Allah, sizin bilmediklerinizi bildiğinden bundan (Mekke’nin fethinden ) önce size yakın bir fetih (Hayber’in fethini) verdi./ verecek. Nitekim Allah, peygamberini bütün şirk dinlerini sona erdirsin / onlara galip gelsin diye hidayetle hak olarak gönderdi. Allah buna şahittir ve bu yeterlidir. ( Müşriklerin barış anlaşması metnine O’nu Allah elçisi olarak yazdırmamalarının bir önemi yoktur.) Muhammed, Allah'ın Peygamberidir. Onunla birlikte olanlar Kafirlere karşı serttir, kendi aralarında ise çok merhametlidirler. Onları, Allah’a gönülden boyun eğen ve daima itaatli olarak görürsün. Onlar, Allah'ın rızasını ve lütfunu kazanmak için çırpınırlar. Allah’a itaatleri / secdeleri / takvalı / erdemli yaşantıları, onların karakterleri, kişilikleri olmuştur. Bu onların Tevrat’ta anlatılan özellikleridir. İncil’de anlatılan örneklikleri de şöyledir: Onlar, filizini vermiş, kuvvetlenerek dolgunlaşmış ve uzun / kalın sapları üzerinde doğrulmuş bir ekin gibidir ki ziraatçıların / çiftçilerin çok hoşuna gider. İşte bu örnekleme (Mekkeli) müşrikleri öfkelendirmek içindir. Allah, iman eden ve salih amel işleyen ashaba mağfiret ve büyük bir mükâfat vermeyi vaat etmiştir. (Fetih Suresi 27-29)

© 2022 AAYDIN

bottom of page