top of page

Arama Sonuçları

Boş arama ile 99 sonuç bulundu

  • Bölüm 42:Hicretin Organizasyonu | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 42 HİCRETİN ORGANİZASYONU Müminler özellikle boykot döneminde olmak üzere Mekke döneminde çok iyi örgütlendiler. Ayrıca Medinelilerle gerçekleştirilen akabe görüşmeleri sürecinde müminler Mus’ab bin Umeyr öncülüğünde Medine’de de örgütlenmelerini sürdürdüler. Bu örgütlenme ile hem müminlerin Mekke’den Medine’ye göçleri / hicretleri hem de Medine’de kurulacak İslam Devleti organize edildi. Hicret sırasında müminlerin Mekke’den nasıl ve kiminle beraber ayrılacakları, rehberlerinin kim olacağı, beraberinde neleri götürecekleri, nerelerde konaklayacakları, güzergâh üzerinde hangi kabilelerden saklanacakları / gizlenecekleri, hangi kabilelerden yardım, destek ve vize alarak yiyecek, su ve diğer malzeme ikmalinin yapılacağı organize edildi. Medine’ye ulaştıklarında ise nerede konaklanacakları, devlet teşkilatında kimlerin hangi makam ve görevlerde istihdam edilecekleri önceden belirlendi. Bu arada Medine’deki yeni oluşumun teşkilat yapısı da organize edildi ve Hz.Muhammed@ beklenilmeye başlandı. Cenab-ı Hak, müminlerin birbirine sıkı sıkıya kenetlenmelerini ve çok organize olmuş yapılarını saflar halinde dizilmeleri şeklinde tasvir eder ve onların Kitab’ı yani ilahi öğretiye dayalı geliştirilmiş mevzuatı iyi okuyarak disiplinli bir topluluk oluşturmalarını Saffat Suresinin ilk ayetlerinde ifade eder. Özetle Medine İslam Cumhuriyetini sevk ve İdare edecek / yönetimini üstlenecek, güvenliğini sağlayacak disiplinli bir yapı artık oluşmuştur. Ekseninde Tevhit (Tek bir İlahın bayrağı altında toplanma) olan ve tek bir merkeze / otoriteye bağlı bir organize oluştan sonra aydınlık bir doğuşun gerçekleşeceği “Doğuların Rabbinin Allah olduğu” ifadesi ile anlatılır. Kur’an’ın ayetlerinin saçtığı ışık ve tam teşkilatlı bir yapı ile birlikte doğuş başlamıştır artık. Rahman Rahim Allah Adına 1-5- O saflar halinde dizenlere / dizilenlere, sevk ve idare edip güvenliği sağlayanlara, Zikir / Kitabı okuyanlara yemin olsun ki, sizin İlahınız Bir Tek’tir. O, göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbidir. Doğuların da Rabbidir. (Saffat Suresi 1-5) Şimdi sıra Medine İslam Cumhuriyetinin teşkilat yapısında istihbarat ve güvenlik ağının kurulmasına gelmiştir. Zira kurulacak devleti (Sema Metaforu) bekleyen en büyük tehlike devlet yöneticilerinin özellikle düşmana ilişkin verecekleri kararların düşmana sızdırılmasıdır. Şayet devletin savunmasına yönelik alacağı kararlar düşmana ulaşacak olursa devletin daha doğarken boğulması kaçınılmazdır. Bu nedenle devletin merkeze en yakın yani karar mercilerinin Şeytanın tasallutundan, şeytani güçlerin sızmasından korunması elzemdir. Cenab-ı Hak, elçisinin ve müminlerin dikkatini bu hususa çekmek ve gerekli önlemleri alması için kozmik gökyüzünün şeytanların sızmasına karşı aldığı önlemler metaforunu anlatır. Müteakip ayetlerde anlatılan bu metafor uyarınca Hz.Muhammed’de@ yeni teşekkül ettirdiği İslam Devletinin karar mercileri olan Mele-i Alasını / Yüce Konseyini korumak için çok özel yetiştirdiği şahsiyetleri istihbarat ve emniyet kadrolarında vazifelendirecektir. Hz.Ömer, Hz. Ebu Bekir, Sa’d Bin Ubade, Mus’ab Bin Umeyr vb. mükemmel / yıldız şahsiyetlerin yerleştirileceği (en yakın semanın yıldızlarla süslenmesi metaforu) devlet yönetiminin karar merciinin korunması ancak böyle bir istihbarat ve güvenlik kadroları ile sağlanacaktır. Ayrıca devlet teşkilatının ana merkezine hiçbir şeytan / müşrik / düşman / münafık unsurun sızamayacağı, provoke ve suikast yapamayacağı bir teşkilat yapısı kurulacaktır. Son akabe görüşmelerinde alınan kararların Mekke müşriklerine sızdırılması sonucunda her şeyin az daha berbat olacağı bir kerteye gelmiş olması da bu tür bir korunma önleminin alınmasının ne kadar zorunlu olduğunu göstermekteydi. Kurulacak istihbarat ve güvenlik teşkilatı öyle bir şekilde donatılmalıydı ki şayet devletin karar merciinden / Meclisinden / Yüce Konseyinde alınan herhangi bir karara ilişkin bir bilgi kırıntısı düşmanın şeytanları / istihbarat elemanları tarafından kapılacak olsa, bu teşkilat elemanları / ajanları daha menziline ulaşmadan yakalanmalı ve hemen yok edilmeliydi. Bu noktada devletin istihbarat ve güvenlik birimlerindeki kadrolar ateş gibi hızlı ve yok edici olması gerektiğine yine aynı metaforda işaret edilmektedir. Böylece Hz.Muhammed@ İslam Devletinin istihbarat ve güvenlik ağını daha Mekke’de iken oluşturmuş ve Medine'de sağlıklı olarak işletmiştir. Bu teşkilat yapısının adı daha sonra “Ehli Suffa” olarak anılacaktır. Saffat Suresindeki işaretlerden yola çıkılarak kurulan Ehli Suffa, peygamberimizin devlet yönetim merkezi olan Mescidi Nebevide toplanan Yüce Konseyi / Meclisi / Mele-i Alayı korumuş, kollamış ve buradan herhangi bir bilginin sızmasına engel olmuşlardır. Cenab-ı Hak, böyle bir yapının yaratılmış olduğunu gökyüzünün ve kozmik düzenin korunması için yarattığı sistem üzerinden aşağıdaki şekilde anlatır; 6- 10- Gerçekten Biz en yakın semayı ziynetlerle, yıldızlarla süsledik. Böylece onu bütün azgın ve asi şeytanların saldırısından / tasallutundan koruduk. Ki onlar Mele-i Alayı / Yüce Konseyi / Meclisi dinleyemesinler ve her yandan şiddetle defedilsinler, kovulup atılsınlar ve sürekli bir azaba mahkûm olsunlar. Şayet (Mele-i aladan / Yüce Konseyden / Meclisten) bir bilgi kırıntısı kapanlar olursa, o zaman onların peşine delik deşik eden bir ateş düşer. (Saffat Suresi 6-10) 42.1. Mekke’nin Hicreti Engelleyici Girişimlerine Cevaplar Medine’deki yeni oluşuma katılım için yapılan onca teşviğe ve alınan o kadar tedbire rağmen Mekkeliler arasında hala hicrete soğuk bakan kimseler vardı. Onları bu endişe ve tereddüte sevk eden husus ise Mekke müşriklerinin kendilerini çok güçlü, kuvvetli ve yenilmez olarak göstermelerinden başka bir şey değildi. Onlar yaptıkları propaganda ile Medine’deki yeni kurulacak devleti küçümsüyorlar, aşağılıyorlar ve çok zayıf görüyorlardı. Müminlerden hicret edenlerin arkasından alaycı bir söylemle onları zavallı olarak niteliyorlar ve yeni oluşumun hüsranla neticeleneceği propagandasını yapıyorlardı. Hz.Muhammed’in@ yandaşları ile kuracakları Medine İslam Cumhuriyetinin Mekke’nin karşısında yaşama şansının olmadığını ve çok kısa bir süre sonra yıkılıp gideceği söylemini dillerinden düşürmüyorlardı. Onların yaptıkları bu menfi propaganda, hicrete niyetli Mekke halkı üzerinde olumsuz etki uyandırıyor, onları hicret etmekten alıkoyuyordu. Yapılan propagandanın menfi etkisini gidermek için güçler arasında bir kıyas yapmak gerekiyor ve onların iddialarının tutarsız olduğunu göstermek gerekiyordu. Bu karşılaştırmanın sayısal üstünlük üzerinden yapılması doğru bir kıyaslama olamazdı. Zira insanların birbirleriyle mücadelelerinde galibiyeti, genellikle sayısal çokluktan ziyade niteliksel üstünlük getirmektedir. Cenab-ı Hak müşriklerin kendi sayısal üstünlüklerine dayanarak yaptıkları propagandayı tersine çevirmek için yaptığı karşılaştırmada müminlerin birbirine kenetlenmiş, birbirlerinden asla kopup ayrılmayan, birlik ve beraberliklerini asla terk etmeyen iyi eğitilmiş kaliteli kişilerden meydana getirildiğini vurgular. Onları yapışkan çamur metaforu kullanarak birbirlerini asla bırakmayan özelliklerine atıf yapar. Toprak gibi mütevazı, paylaşmacı, vergili olma sıfatları ile dayanışma ruhuna sahip olan müminlerin bu vasıflarının müşriklerde olmadığını belirtir. Müşrikler gurur, kibir ve rekabetçi özellikleri ile aslında birbirlerini çekemezler, birbirlerini kıskanırlar. Bu nedenle onların müminlerle yapacakları mücadele ve savaşlarda dağılıp gidecekleri açıktır. Müminler ise saflar halinde birbirlerine kenetlenerek savaşacaklar ve galip geleceklerdir. Böylece Cenab-ı Hak müminlerle müşriklerin kıyaslamasını yaptığı bu ayetlerde kendi inzal ettiği vahiy terbiyesi ile yaratılan müminlerin müşriklerden üstün, güçlü, zorlu ve galip olduğunu, müminlerin çamurun karakterlerine nisbet edilerek sahip oldukları güzel nitelikleri delil göstererek ispatlar. Ayrıca çok kısa zamanda böylesine üstün özelliklere sahip müminlerin yaratılmasına / yetiştirilmesine Hz.Muhammed’in@ kendisi bile hayret ederken müşrikler onlarla alay ediyorlardı. Hem Mekke’den hem de Medine’den nitelikli şahsiyetlerin harekete katılarak Mekke müşriklerine kafa tutacak, onlarla savaşacak bir konuma gelmesi aslında son derece hayretengiz bir gelişmeydi. Hz.Muhammed’in@ kendisi de dahil hiç kimse bu kadar kısa bir sürede bu kadar güçlü bir oluşuma imkan ve ihtimal vermez iken bu oluşum gerçekleşmiştir. 11-12- Şimdi onlara sor: “Yaradılışça kendileri mi daha çetin / kuvvetli / güçlü / zorlu yoksa Bizim yarattığımız kimseler mi?” Şüphesiz Biz onları kopup ayrılmayan / yapışkan bir çamurdan yarattık. Bu yaratılışa sen hayret ediyor ve şaşkınlık duyarken, onlar alay ediyorlar. (Saffat Suresi 11-12) Mekke müşrik ileri gelenleri müminlerin böyle beklenmedik bir şekilde güçlenmeleri ve devlet kuracak bir seviyeye gelmelerini, küçümseyerek alaya aladursunlar Hz.Muhammed@ onları yaptıkları zulümlerden dolayı bir gün hesap verecekleri tehdidinde bulunuyordu. Bu tehdit mesajını da gelecekte / ahirette yaşancak diriliş ve hesap günü üzerinden yapıyordu. “Kozmik Diriliş ve Yüce Divan’da Hesap Verme” ilkesi hem bu dünyadaki yakın geleceği hem de ahiretteki diriliş ve hesap gününü ifade ediyordu. Yakın gelecekte Medine İslam Cumhuriyeti bayrağı altında dirilip ayağa kalkan müminlerin ilkellik ve gerilikte direnen müşriklerden hesap sorulacağını anlatırken ahiretteki diriliş ve hesap vermede insanların hepsinin dünyada yaptıklarının hesabını vereceğini anlatıyordu. Mekke müşrikleri ise Hz.Muhammed’in diriliş ve hesap verme söylemli tehdidinin Mekke halkını etkilemek amacıyla kullandığı bir algı operasyonu (büyüleyici etki uyandıran argümanlar) olduğunu söylüyorlardı. Gerçekle uzaktan yakından bir alakası olmadığını iddia ediyorlardı. Onlara göre şirk sistemi ile ölü, ilkel, hiçbir devletin adam yerine koymadığı, dünya sahnesinde hiçbir varlıkları olmayan Arap toplumunu yeniden yaratarak varlık sahnesine çıkarmak imkansızdı. Bu nedenle Medine İslam Cumhuriyeti girişimi başarısız olacaktı ve asla Mekke müşriklerine hesap sorması mümkün olmayacaktı. Hz.Muhammed@ dünya gerçeklerinden habersiz hayal dünyasında geziyordu. Onlar bunu da ahiretteki kozmik diriliş ve hesap gününü inkâr üzerinden bir dil kullanarak ifade ediyorlardı. Onlar ölüp toz toprak olduktan sonra yeniden dirilmenin imkânsız olduğunu söylüyorlardı. Onlar Hz.Muhammed’in@ diriliş ve hesap verme söyleminin insanlar üzerinde büyüleyici / korkutucu / etkileyici bir etkisi olduğuna da işaret ediyorlardı. Cenab-ı Hak onların bu sözlerine karşı çok sert bir üslupla dirilmenin mutlaka gerçekleşeceği ve bunu inkâr edenlerin ise aşağılanmış bir şekilde hesap vereceklerini müteakip ayetlerde ifade eder. Bu ayetlerle aynı zaman toplumsal dirilişin de mutlaka gerçekleşeceğine, bu dirilişe ayak direyenlerin akılları başlarına geldiğinde iş işten geçmiş olacağına ve rezil rüsva olacaklarına da işaret edilir. 13-20- Onlar ihtar edildiklerinde düşünmedikleri gibi / akıllarını başlarına almadıkları gibi bir ayet gördükleri zaman da eğlenceye alıyorlar ve diyorlar ki “Bu apaçık büyüden başka bir şey değildir. Öldüğümüz ve toprak, kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten mi biz tekrar dirilecekmişiz? Önceki atalarımız da mı?” De ki: “Evet, hem de siz çok aşağılanmış olarak...” Nitekim o gün çok şiddetli bir komut verilir. İşte o zaman gözleri açılır / uyanırlar ve “Eyvah bizlere! İşte bu, Din / Hesap Günü’dür!” derler. (Saffat Suresi 13-20) Cenab-ı Hak müteakip ayetlerde Mekke müşriklerinin yalanladıkları ve alay ettikleri hesap gününü tasvir ederek onların gelecekte düşecekleri kötü pozisyonu anlatır. Onlar nasıl kozmik kıyametten sonra tutuklanıp hesaba çekilecekler ve arkasından cehennemle cezalandırılacaklarsa ve bu cezadan kurtulmak için birbirlerine yardımda edemeyeceklerse aynı şekilde bu dünyada müminler karşısında mağlup olacaklar ve o mağlubiyetten sonra esir edilecekler / tutuklanacaklar. İşte o zaman onların halihazırda ortalıkta efelenerek dolaşmalarından, gurur ve kibirlerinden eser kalmayacak rezil rüsva edileceklerdir. Onlar yaptıklarından dolayı hesaba çekilecekler. Onlar küçük, zayıf görerek alay ettikleri Resulü Ekrem’e zillet içerisinde ve çaresiz kalarak teslim olacaklardır. Böylece hangi tarafın güçsüz hangi tarafın kuvvetli olduğu anlaşılacaktır. Aşağıdaki ayetlerde Cenab-ı Hakk onların bu akıbetlerini anlatarak onları tehdit eder; 21-26-“İşte bu, sizin yalanlamakta olduğunuz Ayırma Günü’dür!” “Toplayın o zulmedenleri, eşlerini ve Allah’tan başka taptıkları kimseleri ve onları cehenneme doğru sevk etmeden önce tutuklayın. Çünkü onlar sorguya çekilecekler.” Onlara “Ne oldu sizlere? Neden yardımlaşmıyorsunuz?” denilecek. Fakat Heyhat! Bugün onların hepsi teslim bayrağını çekmişlerdir. (Saffat Suresi 21-26) Müşrikler hesap verme aşamasında cezadan kurtulmak için birbirlerini suçlamaya başlayacaklar. Özellikle Mekke halkı, kendilerini ayartarak hicrete mâni olmak için müşrik İleri gelenlerin ileri sürdükleri argümanların doğru ve halkın yararına imiş gibi gösterdiklerini ifade edeceklerdir. Onlar bu suçlamaları ile müşrik ileri gelenlerin cezalandırılması gerektiğini, kendilerinin ise bağışlanmaları gerektiğini söylemeye çalışacaklar. Kendilerinin iyi, güzel ve doğru gibi görünen süslü laflarla kandırıldıklarını ima edeceklerdir. Cenab-ı Hak, aslında Mekke halkını gelecekte karşılaşacakları bu akıbetle uyararak onların akıllarını başlarına almalarını ister; 27 –28- Onlar birbirlerini suçlayıp çekişecekler; Yönetilenler yöneticilerine: “Siz bize kendinizi doğru yolu gösteren, güçlü ve iyilikten yanaymış gibi gösterirdiniz” diyeceklerdir. (Saffat Suresi 27-28) Fakat onların bu mazeretlerinin çok haklı bir mazeret olmayacağını bizzat müşrik ileri gelenlerin onlara verecekleri cevabın için de bulmak mümkündür. Müşrik ileri gelenleri safını değiştirmeyerek Mekke’deki şirk sistemi içerisinde kalmayı tercih eden Mekke halkına kendilerini suçlamalarının hiçbir tutar tarafının olmadığını beyan edecekler ve aslında halk olarak onların azmış bir kavim olduklarını bu nedenle Muhammed’in@ safına geçmediklerini belirteceklerdir. Bunun gerekçesi olarak da kendilerinin asla zorlayacak güçlerinin olmadığını belirteceklerdir. Onları sadece kışkırttıklarını ama zorlamadıklarını ifade edeceklerdir. Cenab-ı Hak, müşrik yöneticilerle halk arasında gelecekte yaşanacak karşılıklı bu suçlamaları anlatarak Mekke halkını uyarmaktadır. Gelecekte böyle bir konuma düşmemek için şimdiden akıllarını başlarını almalarına işaret eder. Aksi takdirde bu suçlamalar sahnesi ile mazeretlerinin geçersizliği bizzat kendi yöneticileri tarafından ortaya konulur; 29-34-Yönetenler ise: “Bilakis, siz mümin olmayı tercih etmediniz. Zaten Bizim sizin üzerinizde zorlayıcı bir gücümüz de yoktu. Ama siz kendiniz azmış bir kavimdiniz. Artık Rabbimizin azap sözü hepimizin üzerine hak oldu. Şüphesiz azabı tadacağız. Ayrıca biz sizi sadece kışkırttık. Çünkü biz kendimiz zaten azgın kimseler idik.” O halde o gün onlar azabı hep birlikte çekeceklerdir. İşte muhakkak ki Biz, suçlulara böyle yaparız. (Saffat Suresi 29-34) Cenab-ı Hak müşrikleri böylece uyardıktan sonra onların acı azabı hak ettiklerini, zira onların ilahlarını terk etmediklerini ve Hz. Muhammed’e@ cinlenmiş ve şair yaftası yapıştırdıklarını belirtir. Halbuki peygamberimiz onlara Allah’tan başka ilah olmadığını bildirerek onları zulüm, sömürü, çatışma, gerilik ve ilkellikten kurtarmaya çalışıyordu. O’nun bu çağrısını ve samimiyetini bilmelerine rağmen O’na cinlerle irtibatlı, onlardan haber aldığı ve bu haberleri şairane bir üslupla anlattığı iftirasını atarak halkı tevhit ehli olmaktan alıkoymaktaydılar. Bu nedenle Mekke’nin azgın ileri gelenler için feci bir azap asla lüzumsuz değildi. Onlar işledikleri suçun cezasından başka bir şeyle cezalandırılmayacaklardı ve onlar bunu hak ediyorlardı. 35-39-Onlar, kendilerine: “Allah’tan başka ilah yoktur” denildiği zaman büyüklük taslıyor ve “Ne yani Biz, cinlenmiş bir şair için ilahlarımızı terk mi edeceğiz?” diyorlar. Bilakis o ne cinlenmiş ne de şairdir, o hak ile geldi ve peygamberleri tasdik etti. Muhakkak ki siz, o acı azabı tadacaksınız. Aslında siz sadece yaptığınız amellerinizin karşılığı ile cezalandırılacaksınız. (Saffat Suresi 35-39) Ancak bu cezalandırmada istisna edilecek olan kimselerin ancak ihlaslı kullar olacağı bildirilir. Şayet bir kimse Mekke müşrik azgın ileri gelenlerin ayartmalarına gelmeyip Hz.Muhammed’in@ safında yer alırsa o kimseye gideceği Medine’de bilinen rızıklar, meyveler ve çeşitli nimetler ikram edilecektir. 40- 42- Allah’ın muhlis kulları müstesnadır. İşte onlar kendileri için bilinen bir rızık ve meyveler vardır. Onlar ikrama mazhar olacaklardır. (Saffat Suresi 40-42) O muhlis kulların kozmik kıyamet sonrasındaki ödülleri ise Naim Cennetlerinde tarifi imkânsız nimetlerle ağırlanmak olacağı bildirilir. Hem bu dünyadaki hem de ahiretteki bu vaatler ile Mekke halkı Hz.Muhammed’den@ yana olmaya ve hicret etmeye teşvik edilmektedir. 43- 49- Onlar Naim cennetlerinde karşılıklı olarak tahtlar üzerinde oturacaklar. Onların aralarında bembeyaz, içenlere lezzet veren berrak pınardan doldurulmuş bir kadeh dolaştırılır. Onda baş döndürme özelliği olmadığı gibi onu içenler sarhoş da olmazlar. Yanlarında da, korunmuş yumurtalar gibi, gözlerini sadece kendilerine dikmiş iri gözlüler vardır. (Saffat Suresi 43-49) Cenab-ı Hak, yukarıda belirtilen ihlaslı kulların birbirleriyle sohbetlerini tasvir eden ayetlerini inzal eder. Mekke müşrik halkından olup da Hz.Muhammed’in@ çağrısına uyarak saf değiştiren ve hicret eden bir kişinin bu tercihi ile uçurumun kenarından nasıl döndüğü anlatılır. Bu kişinin gelecekte yapacağı sohbet şimdiden yapılmış gibi şöylece sahnelenir; “Mekke müşrik azgınlarından bir yakını olan bu kimse, o yakını tarafından ayartılmaya çalışılır. O azgın şahıs onun “öldükten sonra dirilme ve hesap vermeye” ilişkin inancıyla alay etmişti. O azgın müşrik onu öylesine aşağılamıştı ki az daha bu aşağılanmadan etkilenerek Medine'ye hicret etmeyecek ve safını Mekke müşriklerinden yana seçecekti. Fakat bütün bu menfi propagandaya karşı direndi ve sonunda kazananlardan oldu / olacak. Bu dünyada toplumsal olarak dirilişi yaşadı, kozmik ahiretten sonra da biyolojik dirilişi yaşayacak. Tasvire göre o salih kişi kendisini ayartmaya çalışan müşrik kişiyi bulmaya ve yüzleşmeye çalışır. Sonunda onu acı azabın içerisinde iken bulur ve ona az daha kendisini de ayartacağını ancak Rabbinin nimeti (bu ayetlerdeki uyarılar) sayesinde kurtulduğunu ifade eder. Mekke'nin fethinden sonra müşriklerin yaşadığı zillet ve aşağılanmadan kurtuldu / kurtulacak diğer taraftan ahiretteki cehennem azabından da bu nimet sayesinde kurtulacak.” 50-57- Derken onlar dönüp birbirlerine sorarlar. İçlerinden birisi der ki: “Benim ‘Öldükten, toprak ve kemik olduktan sonra hesaba çekilip cezalandırılacağımıza gerçekten sen de inanıyor musun?’ diyen bir yakın arkadaşım vardı. Onu tanıyor musunuz? / gördünüz mü onu? ” Derken kendisi bakınırken onu cehennemin ta ortasında gördü ve dedi ki: “Allah’a yemin ederim ki, doğrusu sen az daha beni de helak edecektin. Eğer Rabbimin nimeti olmasaydı, ben de cehenneme atılanlardan olmuştum.” (Saffat Suresi 50-57) Hicret etmeyi tercih eden ve Hz.Muhammed’in@ safına geçerek zillet ve azaptan kurtulan kimseler, yaşayacakları toplumsal dirilişten sonra bir daha o eski cahili, geri ve ilkel yaşama dönmeyeceklerini ifade ederler. Onlar üzerlerine ölü toprağı serpilmiş, manen ölmüş toplumsal yaşamlarından kurtulduklarını ve bir daha o ölü vaziyete geri dönmeyi istemediklerini belirtirler. Zilletli, acılı, çatışmalı, zulüm dolu ve perişan bir yaşamı getiren şirk sisteminden Hz.Muhammed’in@ çağrısına uydukları için kurtuldukları ve bir daha o çileli ve acılı yaşamı yaşamayacaklarına değinirler. Onların bu durumları kıyametten sonrası içinde geçerli olacak ve biyolojik dirilişten sonra bir daha onlara ölüm olmayacağı gibi azapta olmayacağı vurgulanır. Bu durumu şirk içerisinde kaybeden yakın arkadaşına hitaben söyleyeceğine değinilen ayetlerle Mekke halkına akıllarını başlarına almaları ve gerçek kurtuluşu tercih etmeleri konusunda uyarılar yapılır. 58- 61- “Bak!” “Biz artık ölüler değiliz. Ve bize önceki / ilk ölümümüz hariç başka ölüm yok. Ve biz azaba da uğratılacak değiliz.” İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir. Artık, çalışanlar, sadece bunun için çalışsınlar. (Saffat Suresi 58-61) Hz.Muhammed’in@ safına geçmeyen ve Mekke müşrikleri safında yer almaya devam eden zalimler içinse her an karınlarını kasıp kavuracak / içlerine işleyecek sıkıntılar olduğu belirtilir. Öyle ki bundan sonra her gün onları sıkıntıya düşürecek, açlık, perişanlık, ümitsizlik ve korku ile karşı karşıya kalacakları vurgulanır. Onlar hicret etmeyerek rahat yaşayacaklarını, “karınlarının tok, sırtlarının pek olacağını” tasarlıyorlar ama esas acılı azabı hicretten geri kaldıkları zaman yaşayacakları hususu zakkum ağacı ve kaynar su metaforu ile ifade edilir. Biyolojik ölümden ve kıyametten sonra cahimde / cehennemde yaşayacakları azap ise cabası olacağı ayrıca belirtilir. 62 –68- İkram olarak bu mu daha hayırlı yahut zakkum ağacı mı? Şüphesiz zalimler için bu bir imtihandır. (Bakalım hangisini tercih edecekler diye) Muhakkak ki o (zakkum ağacı), cehennemin dibinde çıkan bir ağaçtır. Tomurcukları şeytanların başları gibidir. İşte, onlar, ondan yiyecekler de karınlarını bununla dolduracaklar ve üstüne kaynar su karışımı bir içecek vardır. (Işte onlar için şeytani oyunların sonucu içlerine işleyecek acı bir azap ve korkunç bir ümitsizlik vardır.) Sonunda da dönüp varacakları yer, kesinlikle Cahim’dir (cehennemdir). (Saffat Suresi 62-68) Onların bu çekecekleri azap beyhude değil. Zira onlar daha önce geçmiş atalarının yaşamlarını sapık / yanlış olarak görüp onları eleştiriyorlardı. Fakat ne zaman ki kendilerini doğru yola çağıran bir uyarıcı geldi bu kez kendileri de bu uyarıcının gösterdiği doğru yoldan gitmeyi tercih etmeyip sapık ve yanlış olan atalarının yolundan gitmeyi tercih ettiler. İste bu nedenle azabı, perişanlığı ve rezilliği hak ediyorlar. Ama ihlaslı kimseler ise doğru yolu görünce her türlü riski göze alarak o yolu tercih ettikleri için onlar kurtuluşu, konforu ve her çeşit nimeti hak ediyorlar. 69-74- Çünkü onlar, atalarını sapık kimseler olarak görmelerine rağmen şimdi kendileri de onların izleri üzerinde koşturuyorlar. Ant olsun ki, onlardan öncekilerin de çoğu sapıktı. Ant olsun Biz onlara da uyarıcılar göndermiştik. Fakat şimdi bir bak, Allah’ın muhlis kulları dışındaki o uyarılanların sonu nasıl oldu? (Saffat Suresi 69-74) 42.2. Hicreti Teşvik İçin Tarihten Verilen Örnekler Hz.Muhammed’in@ Taif dönüşü kendisine yardım etmesi için yaptığı dua ve niyazına Cenab-ı Hak en güzel şekilde karşılık verir. Medineliler ile birkaç yıldır yapılan akabe görüşmeleri neticelenmiş ve müminler Medine’de ilahi öğretinin hâkim olduğu bir vatana kavuşma noktasına gelmişlerdi. Artık müminlerin Mekke cehenneminde yaşadıkları sıkıntılardan kurtulmalarına ramak kalmıştı. Tıpkı Hz.Nuh’un@ yaptığı duaya icabet edilerek O’nun yoldaşları ile birlikte kurtarılması gibi peygamberimizde kendi yandaşları ile birlikte kurtulacaklardı. Nasıl ki Hz. Nuh’un@ şanlı mücadele ve kurtuluş öyküsü çağlar boyu nesilden nesile, dilden dile aktarılıyorsa, peygamberimizin kutlu yürüyüşü ve kurtuluş öyküsü de bundan sonra nesilden nesile aktarılacaktır. Cenab-ı Hakk’ın Hz. Nuh@ üzerinden verdiği bu müjde kesinlikle gerçek olacaktı. Bu nedenle Mekke halkının bu harekete destek vermesinin önemi vurgulanır. Bu harekete katılmayanların tıpkı Hz. Nuh’un@ gemisine binmeyenler gibi tarihin çöplüğünde boğulup gideceklerine işaret edilir ki, ihbar edilen bu olay tarihte gerçek olmuştur. Mekke müşrikleri yenilmiş, Hz.Muhammed@ ve yol arkadaşları ise sıkıntılardan kurtuldukları gibi tarihe altın harflerle yazılmış şanlı bir mücadele öyküsü bırakmışlardır. 75-82- And olsun ki, Nuh, Bize seslenip yardım talep etmişti. Biz de bu talebe en güzel şekilde cevap vermiştik de onu ve ehlini (ailesini, yakınlarını, arkadaşlarını, yoldaşlarını, inananlarını) o büyük sıkıntıdan kurtardık ve onun neslini payidar kıldık. Arkadan gelenlerin ondan ders alacakları iyi bir nam bıraktık. Alemler içinde Nuh’a selam olsun! Muhakkak ki, iyilik yapanları Biz böyle ödüllendiririz. Şüphesiz o (Nuh), Bizim mümin kullarımızdandı. Diğerlerini ise suda boğduk. (Saffat Suresi 75-82) Hz.Muhammed@ ve arkadaşları 13 yıllık uzun bir süre, tüm Mekke halkını şirk sistemini terk etmeye davet etti. Şirk sisteminin insanlara fayda getirmediğini, kabilelerin birbirinden farklı ilahların peşinden giderek çatıştıklarını bu nedenle de kabilelerin ilkel, geri ve zayıf kaldıklarını, zamanla felakete doğru gittiklerini anlattı. Onları bu felaketten kurtaracak yegâne paradigmanın ise “Bütün kabilelerin (alemlerin) Rabbinin Allah olduğu” ilkesini kabul ederek tüm kabilelerin tek bir çatı altında toplanması gerektiğini söyledi. Cenab-ı Hak, Hz.Muhammed’in@ Mekke halkına yaptığı bu çağrıları Hz.İbrahim’in@ kendi babasına ve kavmine yaptığı çağrı üzerinden dile getirir. Nasıl ki Hz. İbrahim@ kendi kavmine ve yakınlarına içinde yaşadıkları şirk ve zulüm sisteminden son derece rahatsız olduğunu ifade ettiyse, aynı şekilde Hz.Muhammed@ de Mekke halkına içinde yaşadıkları şirk sisteminden rahatsızlığını dile getirmiştir. Zira şirk sisteminin Mekke halkına getirdiği zulüm, dayanılmaz boyutlara ulaşmış ve toplumu yok oluşa doğru götürmekteydi. Resulü Ekrem de bu durumdan son derece rahatsız oluyor ve kavmini felaketten kurtarmak istiyordu. Fakat Mekkelilerin genelinin cevabı da tıpkı Hz. İbrahim’in halkının verdiği gibi olumsuz olmuştu. 83-90- Hiç kuşkusuz İbrahim de O’nun (Nuh’un) yoldaşı idi. Hani O Rabbine selim bir kalple yönelmişti. Hani O, babasına ve kavmine: “Nedir bu taptıklarınız? / şu taptığınız şeylerde ne? Asılsız şeyler uydurarak, Allah’tan başka güçlerin egemenliğini mi istiyorsunuz? Peki, buna karşın âlemlerin Rabbi hakkındaki kanaatiniz nedir?” diye sormuştu. Derken o yıldızlara şöyle bir baktı ve arkasından “Bu yaptıklarınızdan çok büyük rahatsızlık duyuyorum! / hasta oluyorum!” dedi. Fakat onlar, ona sırt çevirdiler. (Saffat Suresi 83-90) Halkın genelinin yapılan davetlere arkalarını dönmeleri karşısında Hz.Muhammed@ de tıpkı Hz. İbrahim@ gibi pes etmedi. O, daha ileri giderek çağrısını toplumun tanrılaştırdığı ileri gelenlere götürdü. Onları yemekli toplantılara davet etti. Bu toplantılarda içinde yaşadıkları şirk sisteminin açmazlarını, sıkıntılarını, yanlışlarını ve yol açtığı zulmü dile getirdi. Şirk sisteminin sorunlara çözüm getiremediği gibi, toplumu kriz ve felaketlerle yok edeceğini ortaya koydu. Onlardan bu kötü gidişata çözüm sunmaları için konuşmalarını ve teklif getirmelerini istedi. Mekke toplumunun yaşadığı krizden çıkışını sağlayacak önerilerinin ne olduğunu onlara sordu. “İçinde yaşanılan krizin sebebinin şirk sistemi olduğunu” iddia etti ve onlara “Haydi buyrun, bu iddiaya karşı cevap verin” diyerek onlardan krizden çıkış konusunda reçete sunmalarını istedi. Her toplantıda onların çözüm önerilerini talep etti. Ancak onlar hiçbir çözüm önerisi sunamadılar. Tıpkı Hz.İbrahim’in ilahlara konuşmaları için çıkışması gibi Hz.Muhammed’de@ Mekke müşrik ileri gelenlerinden - ki onlar putlar / ilahlar adına söz söyleyen kimselerdi – toplumun sorunlarına çözüm için önerilerini ortaya koymalarını istedi. Fakat o sözde ilahların hiçbiri bu isteklere bir cevap veremediler. Bunun üzerine Hz.Muhammed@, toplumun kurtuluşunun yegane reçetesi olan tevhit sistemini onlara anlattı. Onları şirk sistemini bırakmaya ve yerine Allah’ın bütün toplulukların / alemlerin rabbi olduğu tevhit sistemini kabul etmeye davet etti. 13 yıl boyunca bu şekilde defalarca yapılan davete rağmen Mekke yönetimi O’nun teklifini asla kabul etmedi. Bu geçen sürede Resulü Ekrem kendisine inzal olunan ayetlerle şirk sisteminin batıl olduğunu ortaya koydu. Şirk sistemi sözde ilahlarının Mekke'nin hiçbir sorununa çözüm getiremediğini ve asla da getiremeyeceğini ispat etti. Sonunda Medinelilerle bir İslam Cumhuriyetinin kurulması hususunda anlaşma sağlanınca Mekke ileri gelenlerinin eli kolu kırıldı. Medine’de geçekleştirilecek bu yeni oluşum Mekke ileri gelenlerine çok büyük bir darbe idi. Hz.İbrahim’in sözde ilahlara ‘sağ eli ile vurarak onları devirmesi ya da elini kolunu kırması’ şeklinde anlatılan kıssa, Hz.Muhammed’de@ Medinelilerin tevhit sistemini kabul etmeleri ile Mekke’nin sözde ilahlarına O’nun çok güçlü bir darbe vurulması şeklinde ifadesini bulur. 91- 93- O da onların ilahları ile ilgilendi (onları yemeğe davet etti) “Hadi buyurun yemez misiniz?” dedi. (Daha sonra onlarla görüşmeye başladı ama onlar İbrahim’in görüşlerine bir cevap / karşılık veremediler. Bunun üzerine O onlara) “Hadi buyurun konuşun, bir şeyler söyleyin, niye cevap vermiyorsunuz?” diye çıkıştı. Ve arkasından onların ilahları ile yaptığı yemekli toplantıda O haklı ve doğru görüşleri ile onlara güçlü bir darbe indirdi. (Saffat Suresi 91-93) Mekke’nin müşrik halkı, kendilerine 13 yıl boyunca yapılan çağrıya hep sırtlarını dönmüşler ve ileri gelenlerinin yanında yer almışlardı. Onlar sözde ilahlarının yaşamakta oldukları krize bir çözüm bulamadıklarını görmelerine rağmen Hz.Muhammed’in@ karşısına dikiliyorlar ve ileri gelenlerinin / sözde ilahlarının yanında yer alıyorlardı. Hz.Muhammed@ onlara kendilerini de, sözde ilahlarını da (yani ileri gelenlerini de) Allah’ın yarattığını bu nedenle kulluğun yaratılmışlara değil yaratana olması gerektiğini anlatmaya çalışsa da onlar bildikleri yoldan şaşmadılar. Medine’de İslam Cumhuriyeti kurulması konusunda anlaşma sağlandığı anlaşılınca da tıpkı Hz.İbrahim@ için hapis ve işkence planlarının düşünülmesi gibi Mekke’de hapishane inşa edilip Hz.Muhammed’in@ de hapsedilerek etkisiz hale getirilmesini planladılar. Zira O Medine’ye hicret edecek olursa Mekke’nin başına bela olacağı çok açıktı. Mekke müşrik ileri gelenleri O’nun Medine’ye hicret etmesi halinde müminlerle birlikte Mekke’ye saldırabileceklerini değerlendirdiler. Bu nedenle O’nun Medine'ye hicreti mutlaka engellenmeliydi. Bunun için ileri gelenler, kendi aralarında yaptıkları toplantılarda, hapishane yapımı önerisi dahil Resulü Ekrem hakkında çeşitli planları görüştüler. Müşrik ileri gelenlerden Ebul Buhteri b. Hişam O’nun için demir bir kafes yaptırılması ve oraya hapsedilmesini önermiş, diğerleri bu öneriyi daha ileri götürerek O’nun bir hapishane içerisindeki kafese konması seçeneğini bile tartıştılar. Ancak her türlü baskı ve zulümlere rağmen O’na bağlılıktan ayrılmamış müminlerin hapishane kapısına dayanmaları ve O’nu kurtarmaya çalışmaları durumunda aciz kalınabileceği ve kontrol edilemeyecek çok büyük kargaşalara sebebiyet verilebileceği değerlendirilerek bu öneriden vazgeçtiler. Tartışmaların sonunda Ebu Cehil kendi teklifini önerdi. Onun teklifinde Hz.Muhammed’i@ ortadan kaldıracak büyük bir tuzak kurmak vardı. Ebu Cehil’in önerdiği tuzağa göre her kabileden kuvvetli bir genç seçilecek ve bu gençlerin ellerine kılıç verilecekti. Onlar hep birlikte Muhammed’in@ evine bir gece baskın yapacaklar, hepsi birlikte O’na saldıracaklar ve O’nu gafil avlayarak öldüreceklerdi. Plana göre Hz.Muhammed’i@ öldürme suçuna herkes iştirak etmiş olacağından Haşimiler herkesi karşılarına alamayacaklar ve diyete razı olacaklardı. Mekke müşrikleri de Hz.Muhammed’in@ diyetini kendi aralarında toplayacaklar ve Haşimilere ödeyerek bu sorunu halletmiş olacaklardı. Ebu Cehil'in planı Darün Nedve’de kabul edildi. Suikastın hangi gece yapılacağı ve hangi gençlerle gerçekleştirileceği belirlendi. Fakat her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Allah, onların planlarından resulünü haberdar edecekti ve bu plana nasıl bir plan uygunlaması gerektiği konusunda da inzal ettiği vahiy ile yol gösterecekti. Müşriklerin hesap edemedikleri Rabbine yönelenleri Rabbinin çaresiz bırakmayacağı, yardımını esirgemeyeceği ve yollarını göstereceği gerçeği idi. 94-99-Onlar (Müşrikler) koşarak geldiler ve İbrahim’in karşısına dikildiler. O (İbrahim); “Kendi elinizin eseri bu ilahlara mı tapıyorsunuz? Oysaki sizi ve yaptığınız ilahları da Allah yaratmıştır” dedi. Onlar; “Şunun için bir bina yapın da onu cahime ([1] ) atın!” dediler. Onlar, ona (İbrahim’e) tuzak kurmak istediler de Biz onları aşağılıklar kılıverdik. O (İbrahim) ise; “Kuşkusuz ben Rabbime gideceğim, O, bana yol gösterecek” dedi. (Saffat Suresi 94-99) 42.3. Hz.Muhammed’in@ Hicreti İçin Önerilen Strateji Müşrik ileri gelenlerin Hz.Muhammed’e@ kurdukları katletme tuzağının nasıl olacağını daha önce inzal olunan ayetlerde bildirilmişti. Fakat bu kerre Cenab-ı Hak, onların bu planlarını nasıl bir planla savuşturacağını elçisine Hz.İbrahim@ ve oğlu Hz. İsmail@ kıssası ile bildirir. Bu planın uygulanmasına ilişkin zamanlamaya Rakika binti Ebi Safiyy isminde bir kadın vesile olmuştur. Sözkonusu kadın müşriklerin harekete geçeceği tarihi ve ne planladıklarını peygamberimize haber eder. O bu istihbaratı alır almaz kendi hicret yolculuğunu başlatır. Cenab-ı Hak, müşriklerin suikast planına karşı nasıl bir plan yapılması gerektiğini Hz.İsmail’in@ feda / kurban edilmesi kıssası üzerinden anlatarak elçisine taktik verir. Şöyle ki; Nasıl ki Hz. İbrahim@, davasının devamı için bir evlat vermesini Cenab-ı Hakk’tan niyaz etmesine karşılık olarak Cenab-ı Hak Ona Hz. İsmail’i lütfettiyse, Hz.Muhammed’in@ davete ilk başladığında kendisine daha çocuk yaştaki Hz.Ali’yi destekçi olarak bahşetmişti. Hz.İsmail’in@ artık büyüyüp babası ile birlikte iş tutacak yaşa gelmesi gibi Hz.Ali de hicret zamanı geldiğinde Hz.Muhammed@ ile birlikte mücadele edecek bir delikanlı olmuştur. Hz. İbrahim’in@ rüyası / davası / hayalleri için oğlunu kurban vermesi kıssası peygamberimize ışık tuttu ve oğlu mesabesindeki Hz.Ali'yi yanına çağırarak suikast hakkında kendisine bilgi verdi. Mekke müşriklerinin suikastından kurtulmak ve davasının / rüyasının gerçekleşmesi için Hz.Ali’ye kendisini feda edip edemeyeceğini sordu. Tıpkı Hz.İbrahim’in@ oğluna kendisinin kurban edilmesi konusunda fikrini sorması gibi. Nasıl ki Hz.İsmail@ babasının davası / teslimiyeti için hiç tereddüt etmeksizin canını feda etmeye hazır olduğunu beyan ettiyse, Hz.Muhammed’in@ rüyasının / davasının gerçekleşmesi için Hz.Ali de canını feda etme hususunda en ufak bir tereddüt yaşamamış ve suikast gecesinde Hz.Muhammed’in@ yatağına yatmayı ve gerekirse Mekkeli müşrik gençlerin kılıçları altında doğranma pahasına teklifi kabul etmişti. Suikast yapılacağı gece Hz.Ali, Hz.Muhammed’in@ yatağına yatacaktır. 100- 103- O “Rabbim! Bana salihlerden birini lütfet!” demişti. Bunun üzerine Biz, İbrahim’e halim / temkinli / güçlü / hoşgörülü bir delikanlıyı müjdeledik. Sonra ne zaman ki o (delikanlı) onunla birlikte iş tutacak çağa geldi, o zaman o (İbrahim); “Oğulcuğum! ben, rüyamda seni kurban ediyor / feda ediyor görüyorum. Bak bakalım, bu konuda sen ne düşünüyorsun?” dedi. O (Oğlu); “Babacığım! Sen emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni (kurban / feda edilişe) sabredenlerden bulacaksın” dedi. İkisininde Allah’ın yolunda teslimiyetlerinin gereğini yerine getirme zamanı geldiğinde O (İbrahim), onu (İsmail’i) alnı üzere yatırdı. / yüzüstü bıraktı. / yalnız bırakıp gitti. (Saffat Suresi 100-103) Mekke müşriklerinin Hz.Muhammed’e@ suikast yapmayı planladıkları gecenin ne zaman olacağı haberi Rakika binti Ebi Safiyyden öğrenilince hemen karşı harekata başlandı ve müşriklerin planları boşa çıkarıldı. Hz. Ali feda / kurban edilmek üzere Resulü Ekrem'in yatağına yatırıldı. Fakat Cenab-ı Hak, inzal ettiği kıssada olduğu gibi Hz. Ali’yi inayetiyle kurtaracağını müjdeliyordu. Nasıl ki Hz. İbrahim@ oğlu İsmail’i@ kurban etmek için yatırdığında rüyasına / davasına olan sadakatları nedeniyle Cenab-ı Hak, Hz.İsmail yerine fidye olarak bir kurbanlık ihsan ettiyse aynı şekilde Hz.Muhammed’de@ hicret edeceği zaman yerine bıraktığı Hz.Ali’nin de Allah’ın lütfü ihsanıyla bir şekilde kurtarılacağına işaret ediyordu. Nitekim öyle de oldu. Suikast gecesinde Haşimoğulları hariç Mekke'nin her kabilesinden seçilmiş eli silahlı gençler peygamberimizin evini ablukaya aldılar. Normalde gecenin karanlığında saldıracaklardı. Fakat baskını ancak sabah yapabildiler. Zira şirk / kabile sistemi bu konuda bile tam anlaşıp kendileri için çok önemli olan bir işi becermelerine engel oldu. Çünkü bütün kabilelerden herkesin bu cinayete katıldığının şahitlerce (suikaste katılan gençlerin birbirlerini görmeleri) görülmesi ve böylece Haşimoğulları’nın diyete razı olmasının yanında hiçbir kabile numara çekip de bu cinayeti birbirlerinin üzerine bırakamaması ya da kabilelerden her birinin bu cinayet nedeniyle suçlanarak sonradan cezaya çarptırılmaması için sabahın ilk ışıklarını beklemeyi yeğlediler. Kısaca kabileler birbirlerine güvenemiyorlardı. Bu da suikastın planlandığı vakitte gerçekleşmesine engel oldu. Ama bu gecikme aynı zamanda Cenab-ı Hakk’ın inayeti ile Hz.Ali’nin kurtulmasına vesile oldu. Sabahın ilk ışıklarında Hz. Ali’nin uyanıp namaza kalktığı bir zamanda suikastçılar eve baskın yaptıklarında karşılarında Hz.Muhammed@ yerine Hz.Ali’yi buldular. Hedefleri o olmadığı için ona dokunmadılar. Onlar peygamberimizi evde aradılar fakat bulamadılar. Peygamberimiz ise Mekke’yi çoktan terk etmiş ve geceyi Sevr mağarasında geçirmekteydi. İşte anlatılan kıssanın işaret ettiği taktik ile hareket eden Hz.Muhammed@, hem kendisini müşriklerin tuzaklarından kurtarmış hem de Hz. Ali kurtulmuştur. Onlar Cenab-ı Hakk’ın müjdesine güvenmişler ve O’da bu güvenin karşılığı olarak müşriklerin planlarını saptıracak vesileler yaratarak Hz Ali’nin kurtuluşunu da sağlamıştır. Böylece O’nun vaat ettiği müjde yerini bulmuştur. 104- 109-Biz ona “Ey İbrahim! Sen o rüyana / davana bağlılığını gösterdin” diye seslendik, … -Şüphesiz Biz, muhsinleri işte böyle ödüllendiririz.- Bu (oğulu yüzüstü bırakma / feda etme / kurban verme olayı), muhakkak ki apaçık bir imtihandı. Biz ona (İbrahim’e), bu kurban vereceği / feda edeceği şey karşılığında çok büyük bir fidye / bedel verdik ve sonradan gelenler içinde onun hakkında (iyi bir nam) bıraktık. Selam olsun İbrahim’e! (Saffat Suresi 104-109) Hz.İbrahim’in@ davası / rüyası uğruna Hz.İsmail’i@ kurban / feda etme cesaret ve fedakarlığı göstermesinin karşılığında Cenab-ı Hak O’na Hz. İshak’ı bir fidye olarak ihsan ettiğini müteakip ayetler anlatır. Bu ayetler ile Cenab-ı Mevla Hz.Muhammed’e@ de yaptığı fedakarlıkların karşılıksız kalmayacağını, Hz.Ali’nin yanında başka fedakar yoldaşların da kendisine verileceğini müjdeler. Salih amel işleyenlerin, iyilik ve güzellikler peşinde koşanların böyle ödüllendirileceğini bildirir. Bu müjde ile O’nun yandaşlarının ibret alması sağlanır. Fakat bundan ibret almayıp kendi nefsine zulmedenlerin de olacağı ifade edilir. 110-113- İşte Biz muhsinleri / iyilik- güzellik üretenleri böyle ödüllendiririz. O, Bizim mümin kullarımızdandı ve Biz ona salihlerden bir peygamber olarak İshak’ı müjdeledik. Ona (İbrahim’e) ve İshak’a bereketler verdik. Her ikisinin neslinden de Muhsin olan da kendi nefsine açıkça zulmeden de vardı. (Saffat Suresi 110-113) 42.4. Hicretin Başarılacağının Hz. Musa ve Hz. Harun Kıssası Üzerinden Müjdelenmesi Yukarıdaki ayetlerle Hz.Muhammed’e@ bundan sonraki yolunda birçok evlatlar / yoldaşlar verileceği müjdesini verilirken onlardan bazılarının da nefsine zulmedenler olacağı uyarısında da bulunulur. Bu nedenle çok dikkatli olunması gerektiği ifade edilmiş olur. Yani insanoğlu peygamber soyu bile olsa çiğ süt emmiştir ve iradesine ket vurulmamıştır. Bu nedenle ondan her türlü davranış beklenir. / beklenmelidir. Peygamberimiz kendi safında olan kimseleri Medine’ye gönderirken kendisi, en yakın arkadaşı Hz.Ebu Bekir ve Hz. Ali en sona kalmıştı. O’nun planına göre Mekke’yi en son kendisi terk edecekti. Kendisine yol arkadaşı olarak da Hz.Ebu Bekir’i seçmişti. Saffat Suresindeki ayetler Hz.İsmail’in@ kurban edilmesi kıssasında olduğu gibi bu süreçte nasıl hareket edeceğine ilişkin Hz.Muhammed’e@ rehberlik yaparken müminlerin moral ve motivasyon ihtiyacını karşılamak için diğer peygamberlere ait kıssalarla geleceğe ilişkin müjdeler vermektedir. Surenin sonunda ise Mekke müşriklerinin hicret edenler üzerinde psikolojik baskı oluşturarak hicretten vaz geçirme propagandalarına cevaplar inzal edilir. Müminlerin hicret hareketinin küçük gruplar halinde devam ettiği bu süreçte, en sona kalan Hz.Muhammed’in@ hicret edip edemeyeceği, dolayısıyla Medine İslam Cumhuriyetinin başına geçip geçemeyeceği hususu onlar üzerinde büyük tereddüt ve kaygı yaratmaktaydı. Müminler Mekke’yi boşaltınca Resulü Ekrem ya gelemez ise? Ya öldürülürse? Ya hapsedilirse? Veya bu süreç uzun bir süre devam ederse? İşte bu endişeler müminlere büyük kaygı veriyordu. Onların yüreklerine su serpmek için Cenab-ı Hak bu sürecin başarıyla tamamlanacağını ve işin sonunda müminlerin mutlaka galip geleceğini Hz.Musa ve Hz.Harun üzerinden anlatır. Nasıl ki İsrailoğulları Mısır’dan çıkmayı onların önderliğinde başarmışlar ve Firavunun zulmünden hep birlikte kurtulmuşlarsa müminler de, Hz.Muhammed@ de Mekkeli firavunların zulmünden kurtulacaklardı. Bu kurtuluşu müteakiben Hz.Musa ve Hz.Harun’un kendi kavimlerinin başına geçip onlara liderlik etmeleri gibi peygamberimizinde Medine İslam Cumhuriyetinin başına geçeceği ve Cenab-ı Hakk’ın yardımına mazhar olarak sonunda da müşriklere karşı mutlaka galip gelecekleri aynı kıssa üzerinden anlatılır. 114-122- Ant olsun ki, Biz, Musa ile Harun’a da nimetler verdik. O ikisini ve kavimlerini büyük sıkıntıdan kurtardık. Biz, onlara yardım ettik de onlar galip geldiler. Biz, kendilerine rehberlik eden / yol gösteren Kitab’ı verdik de onları dosdoğru yola sevk ettik. Arkadan gelen nesiller için o ikisini tarihsel bir sembol olarak bıraktık. Selam olsun, Musa ve Harun’a! Muhakkak ki Biz, muhsinleri (iyilik-güzellik sergileyenleri) böyle mükâfatlandırırız. Şüphesiz o ikisi Bizim mümin kullarımızdandır. (Saffat Suresi 114-122) Nitekim öyle de olmuştur. Hicret eden müminler selametle Medine’ye ulaştıkları gibi Hz.Muhammed@ ve Hz.Ebu Bekir’de Mekke’den Medine’ye selametle ulaşmaya muvaffak olmuşlardır. [1] ) NOT: “Cahim, cehennem” ifadeleri zalim kralların hapishaneleri için de kullanılır. (A.A) 42.5. Mekkelilerin Şam Yönetimine Güvenmelerinin Beyhudeliği Cenab-ı Hak, hem Mekkeli müşrikleri korkutmak hem de hicret konusunda tereddüt yaşayanları cesaretlendirmek için Hz.İlyas’ın kıssasından bir parça anlatır. Bu kıssada özellikle Baal putunu dile getirir ki BAAL putu Şam civarının putudur. Bu ifade ile Hicret gerçekleştirildikten sonra Mekke’nin Şam ile yapacakları ticaretin tehlikeye gireceğine işaret edilerek hicret etmemek ve Mekke’de kalmakla rahat ve sıkıntısız yaşamın olmayacağı vurgulanır. Zira Medine’de kurulacak İslam Cumhuriyeti Mekke’nin Şam ticaret yollarını keseceği ve Mekke’yi ekonomik sıkıntıya sokacağı aşikardı. Dolayısıyla kozlar Medine İslam Cumhuriyetine geçmekteydi. Bu nedenle Mekkelilerin yaptıkları menfi propagandaya kanılmaması ve Hz.Muhammed’in@ yanında yer alınması Mekkelilerin menfaati icabıdır. Özetle “Allah’ın bırakıp Baal’e mi tapıyorsunuz?” diye yapılan sorgulama, aslında Mekkelilere “Şam ile yaptığınız ticaret sözleşmesine mi güveniyorsunuz?” gibi bir anlama işaret etmektedir. Halbuki bu mücadelenin sonunda zulme karşı Hakk’tan yana olan Hz.Muhammed@ mutlaka galip gelecektir. Allah elçilerine mutlaka yardım edecektir tıpkı Hz.İlyasa yardımını esirgemediği gibi Hz.Muhammed’e@ de yardım edecektir. Bu nedenle “boşuna Şam Yönetimi ile olan ticaret sözleşmelerine güvenmeyin. Şam geliriniz de kesilecektir. Şam yönetimi de size yardım edemeyecektir. Hz.Muhammed’e@ karşı olanlar hesap vereceklerdir.” mesajı müteakip ayetlerde verilir. 123-132- İlyas da kesinlikle gönderilen elçilerdendir. Hani o, kavmine: “Siz takvalı olmayacak mısınız? Yaratanların en güzeli, sizin Rabbiniz ve daha önceki atalarınızın da Rabbi olan Allah’ı bırakıp da Baal’e mi yalvarıyorsunuz?” demişti de onlar, onu inkar etmişlerdi. Bu yüzden onlar kesinlikle hesaba çekilecekler. Ancak Allah’ın salih kulları müstesna. Arkadan gelenler arasında O’na (iyi bir nam) bıraktık. Selam olsun İlyas’a@! Muhakkak ki Biz, muhsinleri böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak ki O, Bizim mümin kullarımızdandı. (Saffat Suresi 123-132) Cenab-ı Hak, Mekkelilerin hicret etmeyip geride kaldıkları takdirde başlarına gelecek felaketlerden kendilerini hiçbir şekilde kurtulamayacaklarını ve hesap sorulacağı zaman Hz.Muhammed’e ya da yakın arkadaşlarına akraba olmalarının da kendilerine fayda vermeyeceğini Hz. Lut kıssası üzerinden anlatır. Böylece hicretten geride kalanların gelecekte yaşanması mukadder olan azaptan kurtulmak için akrabalık bağlarına güvenmemeleri gerektiği, azabı hak eden kimsenin gözünün yaşına bakılmayacağı ifade edilmiş olur. 133- 138- Lut da gönderilen elçilerdendir. Hani Biz, onu ve geride kalıp batanlar içinde kalan bahtsız kadın hariç ehlinin / yandaşlarının tamamını kurtarmıştık. Sonra geride kalanları helak etmiştik. Ve siz sabahleyin veya geceleyin onların bıraktıkları yıkıntılarının üzerinden geçip gitmenize rağmen hâlâ akletmiyor musunuz? (Saffat Suresi 133-138) 42.6. Medine ile İslam Cumhuriyeti Girişiminin Taif Yanılgısı Gibi Olmayacağı Mekke halkının Medine’ye hicret etmelerine mani olmak için müşrik ileri gelenlerin yaptıkları propagandanın bir diğeri de “Medine’ye hicretin bir macera olduğu ve Hz.Muhammed’in@ hayal ettiği İslam devletini kurmak için gittiği Taif’ten nasıl eli boş döndü ise Medine’ye gidişi de tıpkı Taif’e gidişi gibi hüsran olacağı” idi. Onların yapmış oldukları bu menfi propagandaya karşı Cenab-ı Hak, Hz.Yunus@ üzerinden cevap verilmesi için müteakip ayetleri inzal etmiştir. Sözkonusu kıssada Taife gidişin stratejik olarak hatalar barındırdığı ama sonrasında bu hatadan dönüldüğü ve Medine’ye hicret üzerinde yapılan çalışma ile doğru bir strateji izlendiği dolayısıyla iki olayın birbirinden tamamen farklı olduğu hususları işlenir. Medine İslam Cumhuriyetine giden yolda izlenen stratejinin başarılı olacağı müjdesi ilave olarak kıssada verilir. Nasıl ki Hz.Yunus’un@ en büyük hatası hırsızlarla, şakilerle, zalimlerle, alçaklarla dolu bir gemiye kaçması ise Hz.Muhammed’in@ Taif’teki alçak, faizci, azgın, zalim, fuhuşcu kabile reisleri ile sırf akrabalık bağı var diye birliktelik tesis edip bir İslam Cumhuriyeti kurmak için Taife gitmesi stratejik bir hata idi. Ayrıca Taif’te bir otorite boşluğu da yoktu. Onlar Mekke ile rekabet halindeydiler ama korkak ve hain olduklarından Mekke ile savaşmayı göze alamayacakları da belli idi. Ebu Talip vefat etmeden önce yeğeni Hz.Muhammed’e@ Medine'ye gitmesini öğütlemiş olmasına rağmen, Hz.Muhammed@ amcası Abbas ile müşavere ettikten sonra Taif’teki akrabaları ile bir müttefiklik kurmayı planlamışlar ve Ebu Talip’in öğüdünü dinlememişlerdi. Hz.Muhammed@, Taif’in azgın, ahlaksız ve müşrik ileri gelenlerine şirk sistemine karşı kendi tevhit sistemini teklif etmişti. Fakat onlar O’nun teklifini / tezini reddetmişler (Hz.Yunus’un ok çekişmesi metaforu) ve kendisine çok kötü muamele etmişlerdi. Hatta O’nu kölelerine ve çocuklarına taşlatmışlardı. (Hz.Yunus’un balıklara yem olarak denize atılması metaforu) Halbuki Hz.Muhammed@ Mekke’den gizlice Taife gitmişti ve teklifi kabul edilmese bile bu görüşmenin gizli kalmasını istemiş olmasına rağmen Taif’in azgın zalimleri bu görüşmeyi açığa vurarak O’nu Mekke’ye giremez hale getirmişlerdi. Çok kötü bir pozisyona düşen peygamberimiz büyük sıkıntı içerisine düşmüştü. Tıpkı Hz.Yunus’un balığın karnında karanlıklar içerisine girmesi gibi. Fakat Taif dönüşünde O’nun meşhur dua ve yakarışına Cenab-ı Hak icabet etmiş ve O’nunla Medine Yahudilerini / cinleri buluşturmuştu. Onların bir kısmının Hz.Muhammed’e@ iman etmeleri ile Medine süreci başlamıştı. Hz.Yunus da aynı şekilde Rabbine iltica etmiş ve O’nun duası da kabul edilerek balığın karnındaki dar ve karanlık ortamdan geniş, ferah ve aydınlık bir sahile bırakılmıştır. Hz.Muhammed’de@ daha sonraki süreçte Medinelilerle yaptığı akabe görüşmeleri ile sıkıntılardan / bunalımlardan kurtulmuş, kendisine ferahlık, aydınlık, umut ve genişlik veren Medine İslam Cumhuriyeti kurulması üzerine biat almıştı. Hicret ile kendisine genişlik, selamet ve güvenlik sağlayan bir yurda kavuşmuş olacaktır. Nasıl ki Hz.Yunus@ balığın karnından hasta ve bitkin vaziyette sahile atıldı ve orada kendisine gölgelik ve koruma sağlayan geniş yapraklı kabak ağacı bahşedildiyse aynı şekilde Hz.Muhammed’de@ Taif dönüşü içine düştüğü bunalımın sıkıntılarından / karanlıklarından yorulmuş ve bitkin bir halde Medine’ye gidecek, orada kendisi için sağlanacak koruma ile güçlenecek ve kendine gelecektir. Daha sonrasında ise Mekkeliler Hz.Muhammed’e@ karşı koyamayacak ve sonunda pes edip iman edeceklerdir. Tıpkı Hz.Yunus’un@ geri dönmesi ve kavminin kendisine iman etmesi olayında olduğu gibi. Cenab-ı Hak, Hz.Muhammed’e@ ve müminlere çok önemli mucizevi bir müjdeyi yine bu kıssa sonunda Hz.Yunus@ üzerinden şöyle verir; “Hz.Yunus’a yüzbin kişi nasıl iman ettiyse Hz.Muhammed’e@ de eninde sonunda sayıları yüzbinlerle ifade edilen topluluklar iman edeceklerdir.” 139- 148- Muhakkak ki Yunus da gönderilen elçilerdendir. Hani o, dolu bir gemiye kaçmıştı. Derken o, tez / görüş ortaya koydu, fakat sonunda görüşü / tezi kabul edilmeyenlerden oldu. Böylece balık onu yuttu. (Böylece o bunalıma girdi.) Çünkü O kınananlardan olmuştu. Şayet, o, Allah’ı tespih edenlerden olmasaydı, diriltilecekleri güne kadar onun (balığın / bunalımların) karnında (içinde) kalacaktı. Bunalımdan kurtulmak için bize yönelmesi nedeniyle Biz onu hasta / bitkin bir halde sahile attık. / kurtardık. Onun üzerine geniş yapraklılardan bir ağaç bitirdik. Ve onu, yüz bin hatta daha çok kişiye elçi olarak gönderdik. Sonunda inandılar, bunun üzerine Biz de onları bir süreye kadar geçindirdik. (Saffat Suresi 139-148) 42.7. Allah’a ve Müminlere Zayıflık / Güçsüzlük Atfedilmesine Verilen Cevap Mekke müşrik önderleri Mekke halkını Resulü Ekrem’in safına geçerek hicret etmelerine engel olmak için yaptıkları menfi propagandalardan bir diğeri de; Allah yanlılarının zayıf olduğu ve Medinelilerle birlikte Mekke’yle savaştıkları takdirde yenilmelerinin kaçınılmaz olduğu idi. Onlar Mekke ordusunun gücü karşısında müminlerin o zayıf halleriyle dayanmalarının mümkün olmadığı şeklinde propaganda yapıyorlardı. Ayrıca hicret edecek olan Allah yanlılarının Medine halkına yük / asalak olacaklarını da ilave ediyorlardı. Onlar bu durumu ifade etmek için Allah yanlılarına kız / dişil / zayıflık karakteri yakıştırıyorlarken Mekke'nin güçlü kuvvetli oluşunu ifade etmek için de kendilerine erkek / eril karakteri yakıştırıyorlardı. Hicret edenlerin asalak bir yaşam süreceklerini yine kız / dişil bir karakter benzetmesi ile ifade ederek müminleri aşağılamaya çalışıyorlardı. Dahası onlar Hz.Ebu Bekir, Hz.Ömer, Hz. Hamza , Hz.Sa’d bin Ubade gibi Hz.Muhammed’in@ yanında yer alan toplum önderlerini / meliklerini de küçümsemek için dişil / kancık vasıflarla anıyorlar ve onların Allah’tan yana olmasının yapacakları savaşlarda bir şey ifade etmeyeceğini onları da yenip yok edeceklerini söylüyorlardı. Müşrikler bütün bunları Allah’ın meleklerinin dişil ve O’nun kızları olduğu şeklindeki batıl inançları eksenindeki metaforu kullanıyorlardı. Cenab-ı Hak, onların bu menfi propagandalarını tersyüz etmek için elçisinden onları şöyle bir sorgulamaya tabi tutmasını emreder; “Size göre kızlar / dişiler / zayıflık ve güçsüzlükler Allah’a yani müminlere ait, erkeklik / güç / kuvvet / cesaret size ait öyle mi? Nasıl böyle hükmediyorsunuz? Neye dayanarak bunu söylüyorsunuz? Savaş olduğu takdirde sizin mutlaka galip geleceğinizi neye göre iddia ediyorsunuz? Hele hele Hz.Hamza, Hz.Ebu Bekir, Hz.Ömer gibi kendilerine karşı çıkılması cesaret isteyen toplum önderlerinin / meliklerin zayıf / dişil / güçsüz olduklarını nereden çıkarıyorsunuz? Bu konuda onların hangi zaaflarına şahit olduğunuz? Bu iddialarınızın hiçbir tutar tarafı yoktur. Siz ancak yalan söyleyerek halkı kandırmaya çalışıyorsunuz.” 149- 150- Haydi onlardan şu konularda bir açıklama yapmalarını iste: “Kızlar Rabbinin de erkekler onların mı? Yoksa Biz melekleri dişi yarattık da onlar da şahit mi oldular?” (Saffat Suresi 149-150) Cenab-ı Hak, müminleri ve hicrete meyilli ama tereddüt yaşayan Mekke halkını müşrik önderlerin kara propagandalarına karşı dikkatli olmaları konusunda uyarır. Onların yalancı olduklarını sürekli yalan haberlerle halkı kandırmaya çalıştıklarını vurgular. Bu kapsamda onların bir diğer yalanlarına da değinir. Şöyle ki; Mekke müşrikleri Hz.Muhammed’in@ kaderinin aynı Hz.İsa@ gibi olacağı, gelecekte Hristiyanlıkta olduğu gibi Muhammed’in Allah’ın oğlu olarak kabul edileceği, böylece Allah’ın oğlunu temsilen kilise gibi bir kurumsal yapının kurulacağı ve müminleri bu kurumun sömüreceği iddiasında bulundular. Hz.Muhammed’in@ böyle bir hareketin liderliğine soyunduğunu da iddia ediyorlardı. Bu iddialarını ifade etmek için “Allah doğurdu” diyorlardı. Bu sözleri Hristiyanların teslis inançlarındaki Hz.İsa’ya işaretle Hz.Muhammed@ için sarf ediyorlardı. İşte Cenab-ı Hak elçisinin o vakte kadar yaptığı tebliğlerinde asla böyle bir kutsanmaya kimsenin şahit olmadığı, elçisinin ne kadar mütevazı olduğu ve onun içlerinden birisi ve sadece Allah’ın kulu olduğunu defalarca ifade etmesinden hareketle onların bu sözleriyle ne kadar yalancı olduklarını ifade eder. 151-152-Dikkat edin! Onlar, kesinlikle yalan uyduruyorlar. “Allah doğurdu” diyorlar. Onlar, kesinlikle yalancıdırlar. (Saffat Suresi 151-152) Cenab-ı Hak, müminleri küçümsemelerine karşı elçisinden müşriklere şöyle çıkışmasını ister; “Allah kendi yolunda mücadele edecek olanlar için güçlü, cesur, korkusuz ve erkek olan sizleri değil de zayıf, korkar, güçsüz ve dişil olan kimseleri seçti öyle mi? Görürsünüz siz kim güçlü, cesur ve erkek, kimde zayıf, korkak ve dişilmiş! Siz aleyhinize olan gelişmeleri hala göremiyorsunuz.” 153-154-O (Allah), erkekleri değil de kızları seçmiş öyle mi? Size ne oluyor? Nasıl hüküm veriyorsunuz? Hala düşünmüyor musunuz? (Saffat Suresi 153-154) Cenab-ı Hak, “müşriklerin kendilerini çok güçlü görmeleri ve müminleri / Allah yanlılarını ise zayıf görmeleri” konusunda onları iddialarını ispatlamaya davet eder. Mekke müşrikleri kendilerinin güçlü görmelerinin altında yatan temel düşünce kendilerinin “Ehlullah” olarak nitelenmeleri idi. Onlar bu vasıfla bölgede tek imtiyaz sahibi toplum idiler. Kimse kendilerine dokunmuyor ve onlarla savaşmaya cesaret edemiyordu. Onlar bu vasfı “Fil Olayından” sonra almışlardı. Bu vasıf nedeniyle çevre kabilelerde onlara dokunanın felakete uğrayacağı korkusu vardı. Dolayısıyla onlar bölgede dokunulmazlığa sahiptiler ve sahip oldukları bu statü onlarda çok büyük bir güç / iktidar / sultanlık olduğu vehmine kapılmalarına sebep olmuştu. Onlar buna dayanarak Medine’ye gidecek ve orada bir İslam devleti kuracak olan Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin Mekke’yi asla yenemeyecekleri hatta onlarla savaşamayacaklarını, onların ticaret kervanlarına dokunamayacaklarını iddia ederek menfi propaganda yapıyorlardı. Cenab-ı Hak, onlardan kendileri ile savaşılamayacağı ve dokunulamayacağı konusunda bir delil getirmelerini ister. Yani “ehlullah” vasfının çevrenin onlara bir yakıştırması olduğu ve bunun herhangi bir delile dayanmadığını ortaya koyar. Dahası onlara dokunulmasını yasaklayan toplumlar arasında herhangi bir sözleşmenin (kitabın) olmadığını da belirtir. Her ne kadar Mekke yönetiminin çevre Araplar ve ticaret yolundaki kabilelerle savunma işbirliği anlaşmaları (kitap) olsa da bu anlaşmalar diğer kabilelere karşı imzalanmış anlaşmalar (kitaplar) olabilir. Mekke’den kopmuş toplulukları bu anlaşmaların (kitapların) kapsamayacağının onlara bildirilmesi istenir. Kısaca Mekke müşriklerinin Medine İslam Cumhuriyetince kendilerine dokunulamayacağını gösteren herhangi bir anlaşması (kitap) yoktur. Ayrıca Mekkelilerin dokunulmazlığı olduğuna dair kutsal kabul edilen kitap ya da sahifelerde de herhangi bir kayıt yoktur. Cenab-ı Hak, elçisine bu hususlarda herhangi bir kayıt varsa müşriklerin o kaydı getirmelerini istemesini emreder. 156-157- Yoksa apaçık bir gücünüz / sultanınız / iktidarınız olduğunu mu düşünüyorsunuz? O halde, eğer doğru kimseler iseniz getirin kitabınızı. (Saffat Suresi 156-157) Müşrikler Hz.Muhammed’in@ cinlere yani ecnebilere atıfla Yahudilerle akrabalık / yakınlık bağı olduğunu iddia ediyorlar ve böylece O’nun aşağılık gördükleri Yahudilerle olan müttefikliğine işaret ederek Mekkelilerin Medine’deki oluşuma katılmalarına mani olmaya çalışıyorlardı. Müşrik ileri gelenler bu iddialarının delili olarak kurulacak İslam Cumhuriyetine Medine’deki Yahudi kabilelerin de dahil olmalarını gösterirler. Yani Medine’de kurulacak İslam / barış topluluğuna Yahudilerin de iştirak etmesini onlarla peygamberimizin akrabalık / yakınlık bağı olmasına bağlarlar. Cenab-ı Hak, onları bu tezviratlarına karşı şu cevabın verilmesini ister; “Bu birlikteliğe cinler / Yahudiler zaten öteden beri hazırdır. Zira onların ilahi öğretileri ile Hz.Muhammed’e@ inzal olan kitap arasındaki benzerlikler onları birlikteliğe hazır hale getirmiştir. Ayrıca onlar sizin gibi düşüncesiz değiller. Onlar hesap günü geldiğinde hesaba çekileceklerini gayet iyi biliyorlar. Allah’ın devletinin eninde sonunda karşı çıkanlardan hesap soracağını görmektedirler. Ama sizler Allah’a ve Allah yanlılarına bir gün gelecek hesap verecek olduğunuzu kabul etmiyorsunuz. Allah’a kullarından hesap sormaz diyerek O’na zayıflık atfederken Allah yanlılarının sizlerden hesap soramayacağına olan iddianızla da onlara da zayıflık atfetmektesiniz. Allah ve dolayısıyla Allah yanlıları sizin bu nitelemelerinizin çok fevkinde ve çok yücedir ama siz kavramamakta direniyorsunuz.” 158-159- Onlar (Müşrikler), onun ile cinler / ecnebiler / yahudiler arasında bir nesep (hısımlık / yakınlık bağı) olduğunu iddia ettiler. Halbuki ant olsun, cinler kendilerinin mutlaka hazır edilenler olduklarını bilirler. Allah, onların nitelediği şeylerden münezzehtir. (Saffat Suresi 158-159) Cenab-ı Hak, elçisinden müşrik ileri gelenlere halkı ayartıp hak yoldan çıkarmak için boşuna çaba harcamamalarını bildirmesini ister. Salih / erdemli kişileri asla kandıramayacaklarını, onların ancak cehennemi hak edecek eylemler yapanları kandırabileceklerini müteakip ayetlerde bildirmesini ister. 160 -163- Ey müşrikler! Artık ne siz ne de taptıklarınız cehenneme doğru koşar adım giden kimseden başkasını kandırıp O’na karşı hale getiremezsiniz. Allah’ın salih kullarını da kandıramazsınız. (Saffat Suresi 160-163) Surenin başından beri müşriklerle müminlerin güç ve çetinlik kıyaslamasında müşriklerin güçlü görünmeye çalışmalarına karşı, müminlerin güçlü yönleri ön plana çıkarılmış ve müşriklerin güçlülüğünün sadece övünç, kibir ve vehimden ibaret olduğu ve gerçeği yansıtmadığı vurgulandı. Surenin sonlarına gelindiğinde ise Mekke halkına kendi saflarına katılmaları için esas güçlülüğün / kuvvetliliğin birlik ve beraberlikte, topluluğun her bireyinin ne görev yapacağını bilmesinde yani kaos ve kargaşanın olmamasında, disiplinli bir topluluk oluşturmakta, saf saf dizilip birlikte hareket etmekte, istikrarlı ve kararlı olmakta olduğu belirtilir. Bu vasıfların da müşriklerde değil müminlerde olduğu vurgulanır. Cenab-ı Hak, bu hususun Mekke halkına müminlerin ağzından aktarılmasını bildirir. 164-166- (Müminler); “Bizden her birimizin mutlaka belli bir makamı / görevi vardır. Bizler emir komuta ile disiplinli bir şekilde saflar halinde organize olmuşların ta kendisiyiz. Biz, tesbih edenlerin de (Allah’ın yolunda istikrarlı bir şekilde gidenlerin) ta kendisiyiz” derler. (Saffat Suresi 164-166) Mekkeliler daha önceleri şayet kendilerine yol gösterecek bir rehber ve lider gönderilirse hiç durmadan hemen onu izleyeceklerini söylüyorlardı. Cenab-ı Hak, onların bu söylemlerine rağmen şimdi neden yerlerinde çakılı kaldıklarının anlaşılmazlığını bildirir. Şayet Hz.Muhammed’in@ taraftarları arasına katılmayıp Medine’ye hicret etmezlerse treni kaçıracakları ve yakında pişman olacakları bir tercih yapmış olacaklarını bildirir. 167- 170 –Onlar (Mekke halkı) önceleri şöyle diyorlardı: “Eğer yanımızda öncekilere gelen gibi bir uyarıcı zikir / kitap olsaydı, o zaman biz de muhakkak Allah’ın muhlis kulları olurduk.” Fakat şimdi o zikir / kitap geldi ama şimdi de onu inkâr ediyorlar. Artık yakında bileceklerdir. (Saffat Suresi 167-170) Cenab-ı Hak kendinden yana olanlara mutlaka yardım edeceğini ve Allah yanlılarının mutlaka galip geleceği muştular. Bu hususta elçisine söz verdiğini ve bunu mutlaka yerine getireceğini bildirir. Elçisinin ve müminlerin kısa bir süre daha sabretmelerini ama eninde sonunda müşriklere günlerinin nasıl gösterileceğini belirtir. Azap kırbacı başlarına indiğinde daha önce uyarılmış bu müşriklerin feci hallerini müminlerin göreceklerini de bildirir. O, şeref ve izzetin Allah’a dolayısıyla Allah’tan yana olanlara ait olduğunu belirterek bunun sebebinin selam ve esenliğin Elçilere ve Onların taraftarları üzerine olması ve insanların Allah’a doğru yönelmekte olmasına bağlayarak sure sona erer. 171- 182- Ant olsun ki gönderilen kullarımız (elçilerimiz) için şu sözü verdik: “Muhakkak onlara (müminlere) yardım edilecek ve muhakkak ki Bizim ordularımız galip gelecek olanlardır.” Onun için sen, bir zamana kadar onlara aldırma. Sen gör bak! Yakında onlara günleri nasıl gösterilecek! Yoksa onlar Bizim azap tehdidimize karşı meydan mı okuyorlar? Fakat o azabımız onların yurtlarına indiği zaman, işte o zaman, uyarılanların sabahı ne kötü olacak! Yine sen, bir zamana kadar onlara aldırma. Seyret bak! Yakında onlara günlerinin nasıl gösterileceğini seyret! İzzetin (güç, kuvvet, yenilmezlik, şan ve şerefin) Rabbi olan senin Rabbin, onların nitelediği şeylerden münezzehtir. Gönderilen elçilere selam olsun! Hamd de / yönelim de âlemlerin Rabbi Allah’adır. (Saffat Suresi 171-182)

  • Bölüm 36:Devlet Teşkilatının Esasları | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 36 DEVLET TEŞKİLATININ ESASLARI Daha önceki bölümlerde belirtildiği üzere Medineliler Hz.Muhammed’in@ teklifini görüşmek üzere temsilcilerini 12 kişilik heyet halinde Mekke’ye göndermiş ve Akabe’de görüşen taraflar mutabakata varmıştı. Bu mutabakat uyarınca Medineliler İslam ideolojisine uygun sistemi / tevhidi kabul edecek ve Medineli Evs ve Hazreçli Arap kabileler ile Hicret eden Muhacirler ve Medineli Yahudi kabilelerden oluşturulacak ümmetin / topluluğun yönetimi peygamberimizin başkanlığında yürütülecekti. Bunun için Medineliler peygamberimize biat edeceklerdi. Hicret etmeden önce bu yönetimin teşkilat alt yapısını kurmak amacıyla peygamberimize vekaleten Mus’ab b. Umeyr heyet ile birlikte Medine’ye gönderilir. Heyet Musab b. Umeyr ile Medine’ye ulaşır ve Mutabakat zaptı Medine ileri gelenlerine bildirilir. Bu mtabakat sonucunda gelecekte yaşanabilecek muhtemel sorunlar Medineliler arasında tartışılmaya başlanır. Daha sonraki süreçte münafık olarak isimlendirilecek olan Medine’nin bazı ileri gelenleri, bu sorunları gündeme taşır ve diğer Medineliler üzerinde tereddütler yaratmaya çalışırlar. Medine kamuoyunda bu müzakereler nedeniyle meydana gelen endişe ve tereddütlere konu olan sorunların başında Hz.Muhammed@ ve beraberinde Medine’ye göç edecek olan muhacir müminlerin barınması, geçimleri (yiyecek / içecek / giyim vb), toplumsal statüleri, kendi içlerinde ve Medinelilerle aralarındaki ihtilafların çözümü (Hukuk) ve piyasaya iştirakleri (pazar ve üretim payları) …gelir. Medineli bazı ileri gelenlerin bu sorunlara dayalı olarak gündeme taşıdıkları endişe ve tereddütlerin bazıları bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla şöyle sıralanabilir; Yeni toplulukta çıkacak ihtilafların çözülmesinde kim hüküm verecek? Hz.Muhammed’in@ oluşturulacak yeni toplulukta kabilelere karşı tutum ve davranışı nasıl olacak? Yani kabilelere karşı adil bir tutum içerisinde olabilecek mi yoksa kabileler arasında tarafgir mi davranacak? Özellikle ihtilaf durumunda kendi hemşehrisi olan muhacirlerden yana olup olmayacağı konusunda tereddütler hakimdir. Yeni ümmette / toplulukta hangi kabilenin adet, ritüel ve hukuku geçerli olacak? Mekkelilerin mi? Yahudilerin mi? Medineli Ensar’ın mı? Muhacirler Medine’de ne kadar kalacaklar? Mekkeli müşrikler Medine’ye savaş açarlarsa ya da muhacirler Mekke’ye savaş açarsa bunun sorumlusu kim olacak? Mekke ile savaşıldığı takdirde bu durum Arap yarımadasındaki bütün diğer Araplarla savaş anlamına gelmeyecek mi? O takdirde tüm Araplarla savaşmak gerekmeyecek mi? Muhacir müminler bütün zenginlik ve servetlerini Mekke’de bırakacaklarından onlar Medine’de ne iş yapacaklar? Geçimlerini kim üstlenecek? Medinelilerin sırtından geçinmeyecekler mi? Şayet Mekkeli muhacirler sermayeleri ile gelirlerse, onlar Arabistan’ın çok tecrübeli tüccarları olmaları nedeniyle Medine piyasasını ellerine geçirmeleri ve Medineli tüccarları piyasadan silmeleri mümkün değil mi? Hz.Muhammed @ Mekkelilere gönderilmiş bir peygamberken şimdi Mekke’yi bırakıp Medine’ye gelmesi O’nun asıl görev bölgesini terk etmesi anlamına gelmez mi? Madem kendi kavminin de iyiliğine olacak iyi bir öğreti getiriyorsa neden kendi kavmi olan Mekkeliler bu öğretiyi kabul etmedi de biz onun öğretisini kabul edeceğiz? Medine’nin muhalifleri yukarıda gündeme getirilen bu endişe ve tereddütleri kullanarak anlaşmanın gerçekleşmemesi için aşağıdaki tezviratları Medine kamuoyuna yayıyorlardı; Hz.Muhammed’in @ amacı başkan olmaktır. Mekkeli muhacirler de sizlere hükmetmek istiyorlar. Onlar kendilerinden başkasının görüşüne itibar etmezler. Kendi başlarına buyruk hareket edeceklerdir. Hem Medine’den beslenecekler hem de Medinelilere hükmedecekler… Medinelileri Kureyş ve diğer Arap kabileleri ile savaştıracaklar ve böylece kendi hesaplarını size gördürecekler. Medine’de kurulacak yeni yönetimin belirleyeceği ekonomi kuralları ile Mekkeliler kendilerine çalışacaklar ve bizim fakirleşmemize yol açacaklar… Mekkeli muhacirler, kurt tacirlerdir. Onların bir planları vardır. Onların buraya gelmekte beklentileri ve çıkarları mutlaka vardır. Onlar sakın bir plan kuruyor olmasınlar? Belki de onların arzusu Medine’nin üretimi ve zenginliklerine sahip olmak, Medine’yi ele geçirmek. Acaba kendi çıkar ve politikaları için kendi uydurduklarını Allah’a mı izafe ediyorlar. Yani Allah adına sizi kullanıp kandıracaklar mı? Madem O peygamber olduğunu iddia ediyor tıpkı Hz.Musa’ın@ Allah ile konuşması gibi O da Allah ile konuşsun da öyle iman edelim. Madem O peygamber olduğunu iddia ediyor, o zaman en azından “Zafer / Fetih” diğer bir ifadeyle “Mekke’nin kıyameti” ne zaman olacak onun vaktini bize söylesin de süresi belirsiz karanlık bir süreçte yol almayalım. Yukarıda zikredilen tezviratlar Medine’den gelip giden elçiler / tüccarlar vasıtasıyla Mekke’ye ulaştırıldı. Medineli muhaliflerin kamuoyunda yarattıkları menfi algıyı bertaraf etmek ve Medine kamuoyunun gündemine gelen bu endişe / tereddütlere ilişkin öngörülen çözüm önerileri Cenab-ı Hak tarafından elçisine Şura Suresi ile bildirildi. Cenab-ı Hak, bu sure kapsamında Medinelilere kurulacak yeni yönetimin teşkilat yapısına ve yönetim anlayışına dair ilkeleri de bildirir. Böylece müzakerelere gelen heyet ile yapılacak anlaşmaya esas olacak temel umdeler belirlenmiş olur. Bu ilkelerin belki de en önemlisi yeni yönetimin teşkilat yapısında “Şura”nın olacağı ve karar alınırken yönetime katılan bütün tarafların yani Hazreç, Evs, Muhacirler ve Yahudilerin ileri gelenlerinin görüşlerine başvurulacağı, böylece kararların istişare sonucunda belirleneceği ilkesidir. Bu ilke ile Medinelilerin nasıl bir yönetimi kabul ettikleri açıklığa kavuştuğu gibi Medineli muhaliflerin tereddüt ve endişe yaratmada kullandıkları en önemli tezviratları da ellerinden alınmış olmaktadır. Yeni yönetimin keyfi bir yönetim olmayacağı, herkesin görüşünün değerli olduğu ve tüm tarafların yönetime katılacağı, dolayısıyla kimsenin hakkına hukukuna zarar gelmeyeceği, bu nedenle endişe ve tereddütlerin yersizliği, bu ilke ile ortaya konur. Yeni kurulacak yönetimde ikinci ilkenin “adalet” olacağı belirtilerek, kim zulüm yaparsa cezasını çekeceği ve kimsenin zulüm yapmasına müsaade edilmeyeceği net bir şekilde ifade edilir. Böylece yeni yönetimde hukuksuzluğa yer olmadığı ve haksızlık yapılacağı endişesinin de yersizliği ortaya konmuş olur. Yeni yönetimde muhacirlerin kayırılacağı ve piyasaya girmeleri halinde tüm Medine piyasasını ellerine geçirecekleri hususunda yapılan tezviratları gidermek için Cenab-ı Hak, ilişkilerin menfaat bazlı değil “sevgi” bazlı olacağı ilkesini bu surede vaz eder. Bu ilke ile Muhacirlere “sevgi ve yakınlıktan” başka bir şey istenmediği ortaya konulur. 36.1. Şirk (Zulüm) Sisteminin Yıkılmasının Kaçınılmazlığı Şura suresi önce mevcut şirk sisteminin yıkılmasının yakın olduğunu gökyüzünün çatırdayıp yıkılacağı benzetmesi ile haber verir. Medine’deki ileri gelenlerin (meliklerin) Cenab-ı Hakk’ın sistemini tercih ettiklerini yani ilahi sisteme doğru yöneldiklerini (hamd ettiklerini) ve onların vatandaşlarının iyiliği için çabaladıkları hususunu “Meleklerin Rablerini hamd ile tesbih ettikleri ve yeryüzündeki (arz / vatan) herkes için mağfiret istedikleri” şeklindeki ayet sözleri ile ifade edilir. Arkasından Cenab-ı Hakk’ın çok merhametli, bağışlayan, rahmet eden, çok vergili, kullarına bol bol veren, …. olduğuna dikkat çekerek Cenab-ı Hakk’ın sistemine yönelen Medineli meliklerin doğru bir tercih yaptıklarını, Medine halkının görmeleri konusunda ikaz yapılır. Arkasından Medine’nin ilahi sisteme muhalif olan ileri gelenlerin ise Allah’tan (O’nun elçisinden ve müminlerden) başka Mekke müşrikleri arasından kendilerine dost ve müttefik arayışlarının çok iyi bilindiği, onların bu arayışlarının gözden kaçmadığı bilgisi ile uyarı yapılır. Devamında ise onların bu arayışlarının boş olduğunu şayet huzur, selamet, emniyet bulmak için kendilerine müttefik arıyorlarsa bunun yegane ve doğru olanın Allah’tan gelen ilahi sistemi tercih etmeleri ve bu sistemin tarafı olan Hz. Muhammed@ ve arkadaşlarını tercih etmeleri gerektiğine işaret edilir. Fakat tercihlerini müşriklerden yana yapanlar için yapacak bir şey olmadığı ve onların bu tercihleri nedeniyle peygamberimizin herhangi bir sorumluluğu olmayacağı belirtilir. Rahman Rahim Allah Adına 1-6 – Hâ, Mîm, Ayn, Sîn, Kaf. Azîz, Hakîm olan Allah, sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder. Göklerde ve yerdeki her şey O’nundur. O, çok yüce, çok büyüktür. (Az kaldı, çok yakın bir gelecekte) Gökler tepelerinden neredeyse çatırdayıp yarılacak. Melekler ise Rablerini hamd ile tesbih eder ve yeryüzünde bulunan herkes için mağfiret dilerler. Bakın! Şüphesiz Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. O’na karşı / O’ndan gayrı başkalarını veli / dost ve müttefik edinen kimseleri ise Allah sürekli gözetim altında tutmaktadır. Sen onların üzerinde bir vekil değilsin. (Şura Suresi 1-6) Cenab-ı Hak Mekke ve çevresindeki tüm şehirlerde yaşayan Arapların barış, esenlik ve güven temelinde bir araya gelmeleri için Resulüne onların anadilinde Kur’an’ı / çağrıyı inzal ettiğini bildirir. Bu çağrı ekseninde tevhit / biraraya geliş mutlaka gerçekleşecektir. Çağrıya kulak vermeyenler olsa da bundan kaçış mümkün değildir. Tıpkı ahirette insanların hepsinin dirilip biraraya getirilmesinin kaçınılmaz oluşu ve çağrıya icabet edenlerin cennete, inkar edenlerin cehenneme gidişi gibi bu dünyada da sonunda ilahi sistem çatısı altında tevhit olunacaktır. İnkarcılar azaba çarptırılacak, müminler ise mükafatlandırılacaklardır. İşte müşrik sistemden yana olanların tehdit edildiği husus budur. Cenab-ı Hak, bu mesajlarıyla hem ahirette insanların kaçınılmaz olarak biraraya toplanacağını hem de bu dünya da Araplar ölçeğinde tevhit sancağı altında toplanacağını bildirir. Arap yarımadası ölçeğinde tevhidin kesinlikle sağlanacağı bildirilmekle beraber bu birliğin içerisindeki insanların yeknesak olmayacağına da değinilir. Yani ilahi öğretiye dayalı yeni yönetim yapısı içerisindeki topluluklar arasında bu sisteme muhalefet eden zalimlerin de olacağına işaret edilir. Her ne kadar tevhit toplumunun içerisinde yer almakla birlikte bu zalimlerin kendi yönetimlerine karşı düşmanlarla işbirliği yapacakları yani Allah’a karşı müşriklerle müttefiklik arayışı içerisinde olacakları ifade edilir. Ancak onların bu arayışlarının boşuna ([1] ) olduğu, zira onların yenileceği, bu nedenle onların Allah’ı müttefik edinmekten başka çarelerinin olmadığı belirtilir. Zira nasıl ki ahirette ölüleri diriltecek olan Allah ise, ölü toplumu da diriltip ayağa kaldıracak ve büyük bir medeniyet kurduracak olan yine Allah’tır. Bu nedenle akılcı seçim, safını Allah’tan ve Allah yanlılarından yana seçmektir. 7- 9- İşte Biz kentlerin anasını / Başkent Mekke’yi ve onun çevresinde bulunanları uyarasın ve kendisinde hiç şüphe olmayan toplanma günü / tevhit olma günü ile uyarasın diye sana Arapça bir Kur’an vahyettik. (Sonunda) Bir grup cennettedir, bir grup da cehennemdedir. Eğer Allah dileseydi onları bir tek ümmet kılardı. Fakat O, dileyeni / dilediğini rahmetinin içine alır. Zalimler ise kendileri için ne bir veli / müttefik ne de bir yardımcı bulabileceklerdir. Yoksa onlar O’ndan başka bir takım evliyâ / müttefikler mi edindiler? Oysa asıl himaye edici / asıl müttefik Allah’tır. Zira ölüleri O diriltir ve O, her şeye gücü yetendir. (Şura Suresi 7-9) 36.2. İhtilaf Durumunda Yegâne Hüküm Makamı: Allah Akabe müzakereleri yapılırken yeni yönetim modelinde “ihtilafların halledilmesi” konusu Cenab-ı Hak tarafından bu surede belirlenir. Cenab-ı Hak, Medinelilere ilahi öğretiye dayalı yeni yönetimde ihtilafların çözümünde yegâne hüküm vericinin Allah olacağı bildirilir. Yani ümmet / topluluğun kendi içerisinde çıkacak ihtilaflarda / tartışmalarda / çekişmelerde hakem Allah olacaktır. Bu husus onlara şöyle ifade edilir; “Bütün ihtilaflarınızda, sorunlarınızın çözümünde / ihtilafların hallinde Allah’ı (tüm kabilelerin / milletin menfaati, yararı, iyiliği) tek otorite, tek belirleyici kabul etmelisiniz ki birlik, vahdet sağlansın. Yoksa herkesin kendi tanrısı, otoritesi, gücü ile ihtilaflar çözülmeye kalkışılırsa birliğin ve barışın sağlanması mümkün değildir. Zira ihtilaf durumunda güçlü olan taraf ihtilafı çözmede kendi çıkarına uygun olarak çözüm üretecektir. Bu da sorunu çözmeyecek, daha da derinleştirecektir. Halbuki Medine’de kurulacak yeni sistemde sorunların çözümünde / ihtilafların hallinde topluluğa katılan yani iman eden herkesin ihtiyacı, çıkarı ve faydası dikkate alınacaktır. Allah’ın hükmü kullarının menfaati içindir. Zira Allah kulları için kötülük dilemez, onların zararına olan herhangi bir hüküm vermez. Allah’ın tüm alemlerin rabbi olması paradigması uyarınca yeni yönetimin egemenliğindeki herkes dikkate alınacak ve herkesin / tüm vatandaşların yararı düşünülerek sorunlar / ihtilaflar çözüme kavuşturulacaktır. Vatandaşlar arasında hiç kimseye, hiçbir guruba haksızlık yapılmayacak, ayrıcalık tanınmayacaktır. Allah’tan başka ilahlar adına hareket eden otoriteler ise toplumun bütünü için değil, kendi(leri) menfaatleri için hüküm verir / düzenleme yaparlar. Allah ise kullarının sömürülmesine asla razı olmaz. İşte Hz.Muhammed’in@ Rabbi böyle bir ilahtır.” 10- İhtilâfa düştüğünüz / tartıştığınız herhangi bir şeyde hüküm vermek Allah’a aittir. İşte bu, benim Rabbim Allah’tır. Ben yalnız O’na tevekkül ettim ve ben yalnız O’na yöneliyorum. (Şura Suresi 10) Bu ayet ile Medineli muhalefetin “Yeni yönetimde çıkacak ihtilafların hallinde kim hüküm verecek? Hz.Muhammed’in@ yeni oluşacak topluluktaki kabilelere karşı tutum ve davranışı nasıl olacak? Kimden yana olacak; Muhacirlerden yana mı? Yahudilerden yana mı? Evs kabilesinden yana mı? Hazreç’ten yana mı? Yeni yönetimde hangi kabilenin töre, adet, ritüel ve hukuku geçerli olacak? Mekkelilerin mi? Yahudilerin mi? Ensar’ın mı?” şeklindeki ifadelerle yaratılan tereddüt ve endişeler de izale edilir. 36.3. Tevhidin Zorunluluğuna Verilen Örnekler Cenab-ı Hak, bütün farklılıklarına rağmen birleşerek İslam / barış / tevhit toplumu oluşturmuş toplulukların gelişeceği, büyüyeceğini kendi yaratmasından verdiği örneklikle ifade eder. Gökle yerin birbirinin eşi olması, insanların ve hayvanların eşli olarak yaratılması örneğinden hareketle bizlerin üreyip çoğalmamızın ve toplumsal olarak büyüyüp gelişmemizin eşlerin bir araya gelmesi ile ancak mümkün olduğunu vurgular. Yani birbirinden farklı olarak yaratılan cinslerin çoğalıp büyümesinin yegâne yolu bu cinslerin birleşmeleridir. Aksi takdirde çoğalıp büyümek mümkün değildir. Toplumsal olarak büyüyüp gelişmek için de bütün farklılıklarımıza rağmen toplulukların / kabilelerin / grupların bir ülkü etrafında toplanıp tevhit olması ilahi / sosyal / doğal bir kuraldır. Bu nedenle büyük bir medeniyete gidiş, akabe görüşmelerinin yaşandığı o vasatta Medineli tüm kabilelerin ve Mekkeli muhacirlerin peygamberimize inzal edilen öğreti etrafında tevhidi bir toplumsal yapı oluşturulmasından geçer. 11-Gökleri ve yeri yaratan, sizin nefislerinizden eşler kıldı ve hayvanlardan da eşler kıldı. O, sizi bununla (bu düzenle) üretip çoğaltıyor. Hiçbir şey, O’nun gibi değildir. O, en iyi işiten, en iyi görendir. (Şura Suresi 11) 36.4. Tevhidi Dünya Görüşü Topluma Refah Getirir Cenab-ı Hak, Medinelilere yeni yönetimde ekonomiye ilişkin hususları Şura Suresinin 12 nci ayeti içerisinde aşağıdaki şekilde bildirir; “Toplumların nasıl uygar ve huzurlu olacağına ilişkin sosyolojik ilke ve prensipler ile toplumların nasıl zengin, müreffeh ve ileri olacağına ilişkin ekonominin altın anahtarlarını Cenab-ı Hak en iyi bilir.” “Medine’de kurulacak yeni yönetim, peygamber vasıtasıyla bunları sizlere sunacak. Şayet sizler dilerseniz / isterseniz bu anahtarlar / ilke ve prensiplerle hareket ederek bölgenin en zengin ve en müreffeh toplumu olursunuz. Fakat sizlere sunulan bu ilke ve prensipleri istemez iseniz o takdirde şu andaki fakir, sefil, geri, aşağılık ve vahşi kalmaya mahkûm olursunuz.” “Yeni yönetimin uygulayacağı politikalar ile çok büyük zenginliklere ulaşılacaktır. Cenab-ı Hak, bütün kullarının zengin, müreffeh, mutlu ve mesut bir hayat yaşamasını diler. Bu nedenle yeni yönetimde yapılacak yasal düzenlemelerde haksız ve batıl yollarla servet edinmiş kişilerin bu tezgahlarına engel olunacak ve onların malları ve servetlerinde kısıntı olacaktır. Diğer taraftan yapılacak düzenlemelerde hak ve adalet ölçüsü mucibince hareket edenlerin önü açılacak, onların önündeki engeller kaldırılacak ve böylece helal yollardan mal ve servet edinebilecektir. O, her şeyi en iyi bilendir. O halde ticaretin, ekonominin, sosyolojinin ve hayatın her türlü ilke ve yasalarını en iyi bilenin yol göstericiliğine tabi olun!” “Diğer taraftan Mekkeli muhacirlerin sizleri kandırmak, aldatmak ve sizlerin ürettiği mallara, sahip olduğunuz sermayeye konmak ve sizleri fakir, perişan, aç sefil bırakmak gibi kötü niyetleri yoktur, asla olamaz da.” 12- Göklerin ve yerin hazinelerinin anahtarları O’nundur. O, rızkı dilediğine bol verir. Dilediğine de kısar. Çünkü, O her şeyi en iyi biçimde bilmektedir. (Şura Suresi 12) Böylece Medineli muhaliflerin Mekke’den gelecek muhacirler nedeniyle Medine’de yaşanacak ekonomik krizlere ilişkin yaptıkları tezvirata karşılık verilmiş olur. 36.5. Tevhidi Dünya Görüşünde Ayrımcılık, Ötekileştirme Yoktur, Adalet Vardır Cenab-ı Hak yeni yönetimde ehli kitap (Yahudi ve Hristiyan) topluluklara hangi hukukun uygulanacağı ve birliğin nasıl sağlanacağı konusunda Medine kamuoyunda oluşan tereddüt ve endişelerine karşılık vermeye aşağıdaki ayetlerde işaret edilen şu mesajlarla devam eder; “Toplumların birlik ve beraberlik içerisinde tevhit olup millet oluşturması ve aralarındaki sorunları çözmede hükmün Allah’a ait olması yani verilecek hükmün milleti oluşturan bütün tarafların faydasına olması şeklindeki bu politikanın / dinin elbirlik tatbik edilmesi gerekmektedir. Bu hususta tarafların asla ayrılığa düşmemeleri gerekir. Zira bu politika / din tarafların hiç birisine farklı uygulama getirmemekte ve ayrımcı uygulamalar öngörmemektedir. Yani adalet bu dinin ana ilkesidir. Dolayısıyla peygamberimizin yeni yönetimin başında olması Mekke’den gelecek muhacirler için herhangi bir imtiyaz sağlamaz. “ “Birliği oluşturan tüm tarafların haklarını garanti altına alan ve adaleti / ayrımsızlığı savunan bu politika / din Cenab-ı Hak tarafından Hz.Nuh’dan beri Hz.İbrahim, Hz.Musa ve Hz.İsa’ya emredilmiş bir politikadır/ dindir. Şimdi size de aynı politikayı / dini uygulamanızı teklif ediyoruz. Sizi içinde bulunduğunuz felaket durumdan kurtaracak olan bu politikadır. / dindir. “ “Fakat bu politikayı / dini kabul etmek, benimsemek içinizdeki müşriklere ağır / zor geliyor. Zira bu politikanın / dinin uygulanması halinde içinizdeki kodaman müşrik ileri gelenlerin üzerinizdeki hakimiyetleri sona erecek ve servetlerinde kısıntı ve azalmalar olabilecektir. Diğer taraftan toplumdaki bazı liyakatli kişi ve grupların bu sistem sayesinde önleri açılacak ve servete kavuşabileceklerdir. Bu politikada ayrımcılık, zulüm ve imtiyazlar olmayacağı için yaratılacak fırsat eşitliğinden faydalanacak olanlar mal, makam ve servet açısından daha iyi yerlere gelebileceklerdir. İşte bu durum Medine’deki bazı müşrik kodamanlara ağır gelmiş ve sırf kıskançlık, haset, bencillik ve işledikleri günahlar sonucu edindikleri çirkin karakterler nedeniyle herkesin mutlu, müreffeh ve barış içerisinde yaşamasını sağlayan bu politikayı / dini kabul etmekte zorlanmaktadırlar.” “Onlar teklif edilen politikanın / dinin topluma barış, huzur, mutluluk ve medeniyet getirmesi noktasında yeterli bilgi ve donanıma sahiplerdir. Onların bu konudaki tüm tereddütleri giderilmiş ve tüm sorularına cevaplar verilmiştir. Onların zihinlerinde bu konuda en ufak bir şüphe kalmamıştır. Açıkçası onların bu isteksizliklerinin sebebi bilgi eksikliğinden değildir. Onların bu sistemi kabul noktasında zorlandıkları şey onların toplumun diğer bireylerini ve diğer grupları kıskanmaları ve mevcut statülerini kaybetme korkusudur.” “Medine’de ilahi ideoloji çerçevesinde tevhidi bir devlet idaresinin kuruluşundan sonra bir geçiş sürecinin olması Akabe Görüşmelerinin başlangıcında hükme bağlanmıştı. Yani tevhidi toplum kurulurken şu anda cari olan hukukların arasında uyumun sağlanması konusunda bir geçiş sürecine (adı konulmuş bir süreye) ihtiyaç olduğu çok açıktı. Bu husus görüşmelerin başlangıcında gündeme gelmiş ve bazı uyum yasalarının zaman içerisinde, ihtiyaç hasıl oldukça çıkarılacağı hükme bağlanmıştı. Aksi takdirde Cenab-ı Hak muhakkak bunlar konusunda da hükmünü verirdi. Fakat O insanların yararına olarak geçiş süreçlerini dikkate almakta ve süreç içerisinde ihtiyaca göre en uygun hükümlerini zamanı geldikçe bildirmektedir.” “Medine’deki müşriklerin izinden giden Medineli bazı Yahudi ileri gelenleri de aynı tezviratları dillerine dolamakta ve onlar da Medineli müşriklerle aynı endişe ve tereddütleri yaşamaktadırlar. Halbuki onlar Akabe görüşmelerin başlangıcında ve öncesinde Hz.Muhammed@ ile kendisine inzal edilen ilahi sistem hakkında olumlu görüşlere sahiptiler. Zira peygamberimiz Mekke’de mücadele ederken onlar için herhangi bir sorun olmadığı gibi Arapların birbirlerine düşmeleri işlerine gelmekteydi. Dahası Arapların arasından Yahudilerin din / politikaları ile aynı köklere sahip ilkeleri savunan birisinin çıkması onları Araplar arasında daha üstün hale getirmekteydi. Ancak onun Medine’ye hicret etmesi ve Medine’nin başına geçmesi gündeme gelince durum değişti. Bu kez onlar Medine’nin ekonomisinde ve yönetimindeki hâkim konumlarını yeni sistemde kaybetme endişesi taşımaya başladılar. Eski sistemin muhafaza edilmesi kendi sahip oldukları statükonun korunması açısından önem arz etmekteydi. Yeni yönetimin kendileri için ne tür değişimler getireceğini öngörememekteydiler. Bu nedenle onlar yeni sistem konusunda kuşkular taşımaktaydılar.” 13-14- “(Tevhid / İslam / Barış) Dinini / Politikasını elbirlik tatbik edin ve onu uygulama konusunda fırkalara ayrılmayın / ayrılığa düşmeyin.” diye Allah, (Tevhid / İslam / Barış) dininden Politikasından Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahy ettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya tavsiye ettiğimizi, sizin için de şeriat / din / yol / politika yaptı. Müşriklere, kendilerini davet ettiğin bu (Tevhid / İslam / Barış) dini / politikası ağır /zor geldi. Allah ona (bu din / politika için) dilediklerini / dileyini seçecek ve kendisine yönelen kimseyi de hidayete erdirecektir. Onlar, ancak kendilerine bilgi geldikten sonra, sırf aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer Rabbin tarafından “geçiş süreci / adı konmuş bir süreye kadar” sözü geçmemiş olsaydı aralarındaki hüküm kesinlikle gerçekleştirilirdi. Onların peşinden gelen / onların izini takip eden Kitap’ın vârisleri de ondan (bu dinden / bu politikadan) kendilerini kararsızlığa iten bir kuşku içindedirler. (Şura Suresi 13-14) 36.6. Tevhidi Dünya Görüşünün Önceliği Kamu Yararı ve Adalettir Medine’deki ehli kitabın ileri gelenlerinin (özellikle sonradan muhalefeti oluşturacak grubun) bir diğer önemli endişesi de bazı konularda ilahi vahiy / kitap kaynaklı olmaksızın kendilerinin oluşturdukları hukuk / şeriatın kendilerine uygulanıp uygulanmayacağı noktasındaydı. Zira onlar ilahi vahye dayalı olmaksızın yaptıkları teşriatta / yasamada halkın genelinin değil, ileri gelenlerin çıkarlarını dikkate almışlar ve süreç içerisinde adil olmayan uygulamalar ihdas etmişlerdi. Halk aslında bu uygulamalardan rahatsızdı, fakat ellerinden de bir şey gelmiyordu. Zira söz konusu teşriatı / yasamayı yapanlar ileri gelenlerdi. Onlar aynı zamanda bu teşriatlarını / yasamalarını vahye dayalı yorumlarıyla ilahi kaynaklı göstermişlerdi. Böylece onlar kendi heva ve heveslerini halka kolayca kabul ettirmişlerdi. İşte onları endişeye sevk eden yeni yönetimin bu keyfi uygulamaları kabul edip etmeyeceği konusuydu. Cenab-ı Hak, elçisine Medine’deki ehli kitabın (Hristiyan, Yahudi) topluluklarının hepsini yeni yönetim yapısının içerisinde yer almaya davet etmesini emreder. Bu emir kapsamında yeni yönetimin egemenliği altına girecek kimseye ayrım yapılmayacağını ve herkes için adil, tarafsız ve dosdoğru hükmedileceğini bildirir. Medine ehli kitap topluluğu için bu gayet yerinde, uygun ve kabul edilebilir bir çağrı olacaktır. Fakat bunun istisnası ehli kitabın bazı ileri gelenleridir. Onlar için tehlike çanları çalmaya başlamıştır. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın elçisine verdiği emrin devamında onların çıkarlarını gözeten, onlara ayrıcalık ve imtiyaz tanıyan yasaların tanınmayacağı belirtilmektedir. Onların heva ve heveslerine uyulmaması şeklinde ifade edilen bu emir, ehli kitap halkın hoşuna gitse de ileri gelenlerin huzurunu kaçıracaktı. Bu emir, aynı zamanda onların halkı yeni yönetim aleyhine kışkırtma çabalarını da boşa çıkaracaktı. Cenab-ı Hak, inzal ettiği ayetlerde önemli bir uygulamayı da haber verdirir. Elçisine ehli kitabın sahip olduğu ilahi kaynaklı tüm yasamayı kabul ettiğini yani yeni yönetimde her topluluğun vahiy kaynaklı hukuklarının kendilerine tatbik edileceğini, kimseye ayrıcalık, imtiyaz ve farklılık tanınmayacağını ve herkese adaletle hükmedileceğini bildirmesini de emreder. Bu çağrıda Cenab-ı Hakk’ın herkesin rabbi olduğu vurgulanarak özellikle Yahudilerin Rabbi sadece kendilerine tahsis etmeleri reddedildiği ifade edilir. Yeni yönetimde halkların faydası (kamu yararı), denge ve adaletin gözetileceği vurgulanır. Böylece ileri gelenlerin süreç içerisinde oluşturdukları güçlülerin hukukunun da bertaraf edileceği bildirilmiş olur. Bu nedenle topluluklar arasında herhangi bir nizaya, çekişmeye, sürtüşmeye ve iddialaşmaya gerek olmadığı belirtilerek tevhit toplumu oluşturulurken topluluğu oluşturanların haklarının garanti altına alınacağı ve bu nedenle herhangi bir endişe, tedirginlik ve korkuya yer olmadığı da belirtilmiş olur. Tevhit toplumu oluşturmanın yolunun da ancak Allah’ın emir ve ilkelerini kabul ve tatbik ederek mümkün olduğu aynı ayet içinde bildirilir. Şayet yeni yönetim bu ilkeler kapsamında kabul edilirse, o takdirde toplumun gidişatı Allah’a doğru olacaktır. Böylece Cenab-ı Hak elçisine inzal ettiği Şura Suresinin 15 inci ayetiyle yukarıda ifade edilen politikanın izleneceğini Medineli ehli kitaba bildirir. Onlara “İşte birlik ve beraberlik için uygulanacak din / politika budur! Gelin bu birliğe katılın!” çağrısı yapılır. Bu sadece bir çağrı değildir, aynı zamanda akabe müzakerelerine konu olan ve yeni kurulacak yönetimin anayasal ilkeleri olacaktır. 15- İşte bunun için sen (onları tevhide) çağrıda bulun ve (Allah tarafından) emrolunduğun gibi Allah’a doğru istikamet üzere ol! Onların heva ve heveslerine uyma ve de ki; “Ben, Allah’ın vahyettiği bütün kitaplara inanırım ve ben aranızda dengeyi sağlamak / adaleti tesis etmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımızın hesabı bize çıkacaktır, sizin yaptıklarınız da size. Bizimle sizin aranızda bir çekişme / sürtüşme / deliller savaşı / iddialaşma olmamalı. (Ancak böylelikle) Allah hepimizi bir araya toplayacaktır / tevhit edecek ve varışımız / gidişatımız / dönüşümüz / evrilişimiz O’na olacaktır.” (Şura Suresi 15) 36.7. Verilecek Hükmün Kesin Oluşu ve Karara Karşı Çıkanların Cezalandırılacağı Cenab-ı Hak, kurulacak yeni yönetimde her topluluğa kendi hukukuna göre hükmedileceğini bildirdikten sonra herhangi bir davada hüküm vermek için hakimliğe davet edildiğinde verilecek olan Allah’ın hükmü ile ilgili yapılacak itirazların batıl / boş olacağını da bildirir. Yani hükmün kesin olduğu ve Hz.Muhammed’in@ vereceği kararın tartışmaya açık olmayacağı anayasal bir esas olacaktır. Allah’ın elçisi vasıtasıyla vereceği herhangi bir hükmün temyiz makamının yine kendisi olacağı belirtilir. Şayet verilen bu hükme karşı çıkan olacak olursa onun şiddetle cezalandırılacağı da yine hukukun bir esası olarak anayasada yer alacağı bildirilir. Allah, kitabı ve ölçüyü insanlar arasında uygulansın diye göndermiş olduğunu bildirdikten sonra o günlerin / saatin gelmesinin yakın olduğunu müjdeler. Medine’deki muhalifler müzakerelerin bir an önce anlaşmayla sonuçlandırılmasını isterler. Halbuki Cenab-ı Hak, kendi nizamının uygulanacağı bir sistem için hazırlıkların yapılmasını ve bu noktada acele edilmemesini sabırlı olunmasını istemektedir. Bu iş çocuk oyuncağı değildir. Medine’de İslam devletinin teşkilat alt yapısının Hz.Muhammed@ hicret etmeden hazırlanması gerekmektedir. Aksi takdirde devlet daha kurulmadan yıkılır gider. Mus’ab b. Umeyr bu iş için Medine’ye gönderilmişti. O bir yandan teşkilat alt yapısını kurarken diğer taraftan da Kitabın temel prensiplerini Medinelilere anlatacak ve yeni kurulacak yönetimin ve uygulanacak hukukun ilkelerini onlara öğretecekti. Bu müzakere, eğitim ve teşkilat altyapı hazırlık süreçlerinden sonra yeni yönetim kurulacak ve uygulamaya geçecektir. Medine’de İslami bir yönetimi istemeyen muhalifler ise bunu gayet iyi bildiklerinden bu işin hemen gerçekleşmesini istiyorlardı ki böylece kurulacak yeni yönetimi parmaklarında oynatsınlar ve onu çok kısa zamanda tarihe gömsünler. Yani teşkilat ve hukuk alt yapısının kurulmadan yeni yönetimin teşkil edilmesini isteyerek aslında Resulü Ekrem’i bu girişiminde başarısız kılmak istiyorlardı. Halbuki ilahi ideolojiye dayalı bir yönetim sistemini isteyen müminler ise bu hususta acele edilmemesi gerektiğini öğrenmişlerdi. Kurulacak yeni yönetimin teşkilatlanmayı tamamladıktan ve Medinelilerin İslami hukuk prensipleri ile donatıldıktan sonra uygulamaya geçilmesi gerekmekteydi. Aksi takdirde insanlara haksızlık yapılır, adaletten sapılır, ölçüsüz davranılır, sorunlar çözülemez, güvenlik açıkları meydana gelir, barış sağlanamaz, ekonomik istikrara erişilemez. Çok büyük iddialarla yönetime gelecek Hz.Muhammed’in@ teşkilat alt yapısı olmayan bir sistemde devleti yönetemez hale gelmesi büyük bir hüsrana neden olur. Bu nedenle müminler Kitabın ve mizanın uygulanacağı / hak olacağı zamanın gelmesi konusunda bu olumsuzluklarla karşılaşılabileceği endişesi ile kalpleri titrer ve korkarlar. Onların korkusu hazırlıksız yakalanma sonucunda yanlış yapma korkusudur. O nedenle hazırlıksız yakalanmamak için acele etmediklerini her şeyi düşünüp, dikkate alıp ölçülü yapmaya çalıştıklarını bildirmesi istenir. 16-18- Davetine icabet edildikten sonra Allah’ın hükmü hakkında tartışmaya girenlerin delilleri / itirazları Rableri katında batıldır. Onlara bir gazap vardır. Onlar için çetin bir azap vardır. Allah, Kitabı ve mizanı / teraziyi / ölçüyü hakk / uygulansın diye indirdi. Sen bilemezsin, belki de o Saat çok yakındır! (Nereden bileceksin belki o zamanın gelmesi çok yakındır.) Ona iman etmeyenler, onu acele isterler! İman edenler ise ondan dolayı yürekleri titrer ve bilirler ki o kesinlikle Hak'tır! / gerçektir! Dikkat edin, O Saat hakkında tartışanlar, gerçekten çok büyük bir sapıklık içindedirler! (Şura Suresi 16-18) Cenab-ı Hak, müteakip ayetlerde Medineli Muhaliflere şu mesajların da verilmesini ister; “Biz uzun vadeli / ahireti düşünüyoruz. Uzun vadeli geleceği düşünerek planlar yapıyor. Hata yapmamak ve adaletsiz davranmamak için yere sağlam basmaya çalışıyoruz. Bu ise uygulama saatini / zamanını geciktiriyor. Ama uzun vadeli geleceği / ahireti düşünerek hareket edenler çabalarının karşılığını fazlasıyla alacaklar.” “Diğer taraftan kısa vadeli düşünen, pansuman tedbirlerle idare etmeye kalkanlar, günü kurtarmaya çalışanlar, sadece kısa dünya hayatını düşünenler ise ilahi sünnet gereği yine de çabalarının karşılığını alırlar. Fakat onların bu kazançları sadece dikkate aldıkları zaman aralığı için geçerlidir. Uzun vadede kaybeden onlar olacaklardır. Yani sizin gibi acele edilecek olunursa kurulacak sistemin ömrü uzun olmayacaktır.” 19 -20- Allah kullarına çok lütufkârdır. Dilediğini / dileyeni rızıklandırır. Ve O, Kaviyy’dir, Azîz’dir. Kim ahiret yaşamının / uzun vadeli çabalarının nimetlerini isterse nimetleri ona fazlasıyla veririz! Kim de dünya yaşamının / kısa vadeli çabalarının / günü birlik yaşamının nimetlerini isterse, ona ondan veririz. Ama o kimsenin ahirette / uzun vadede bir nasibi yoktur! (Şura Suresi 19-20) 36.8. Tevhidi Dünya Görüşü Sistemine Geçiş Süreci Akabe görüşmelerinde ortaya çıkan bir husus daha vardı. Medinelilerin (Yahudi ve Hristiyan topluluklar dahil) halihazırda kabul ettikleri bazı otorite ve kurumsal yapıların Allah’ın izin vermediği / toplumun zararına olan hususlarda teşriat / yasama yaptıkları gündeme gelmiş ve bu düzenlemelerin durumunun ne olacağı sorulmuştu. Halkın çaresiz olarak kabul ettikleri ve hoşnut olmadıkları bu düzenlemelerin kaldırılması hususunun yapılan müzakereler sonucunda üzerinde anlaşılacak anayasa metninde yer almasının mümkün olmadığı malumdu. Zira anayasa temel hak ve hürriyetlerin çerçevesi ile yeni yönetimin alt yapısını kapsayacak ve çok kısa olacaktı. Müzakerelerde belirli bir geçiş süreci yaşanacağı karara bağlanır. Bu süreçte mevcut yasaların geçerli olacağı ancak zamanı geldikçe onların değiştirileceği kararlaştırılır. İçki, kumar, miras, evlilik, boşanma vb. hususlarda cahiliyeden kalan ve uygulanmakta olan Allah’ın istemediği yasa ve düzenlemeler geçiş süreci içerisinde doğru olanlarla / hakkaniyete uygun olanlar ile değiştirilecektir. Dolayısıyla zulüm oluşturan yasa, adet, gelenek ve düzenlemeler zaman içerisinde kaldırılacaktı. Bunların değiştirilmesine karşı çıkacak olan zalimlerin ise cezalandırılacağı müzakerelerde hükme bağlandı. Bu hususları belirlemede yol gösterici ayetler Cenab-ı Hak tarafından aşağıdaki şekilde inzal edildi. Ayrıca bu değişimler yapılacağı zaman zalim ileri gelenlerin çok fazla tedirgin olacakları da haber verildi; 21-22- Onların, Allah’ın izin vermediği şeyleri kendileri için dinin koyduğu şer’i bir kural (meşru) haline getiren ortakları var demek! Eğer belli bir süre mühlet verilmesi / fasıl / geçiş süreci konusunda söz verilmeseydi, elbette aralarında hükmolunurdu. Ve şüphesiz zalimleri acı bir azap beklemektedir. O, kendilerine vaki olduğunda / olacağı zaman kazandıkları şeylerden dolayı o zalimlerin ürktüklerini / tedirgin olduklarını görürsün. İman etmiş, ıslah edici eylemlerde bulunan kimseler de cennetlerin bahçelerindedirler. Rablerinin yanında onlar için istedikleri şeyler vardır. İşte bu, büyük lütfun ta kendisidir. (Şura Suresi 21-22) 36.9. Allah Resulü@ Yapacağı Hizmetler İçin Maddi Çıkar Beklentisinde Değildir Müzakereler sırasında belirlenmesi gereken çok önemli bir husus daha vardı ki bu husus Medineliler arasındaki tereddüt ve endişelerin kaynağı idi. Onlar peygamberimizin yapacağı hizmetlere karşılık menfaatinin ne olacağını merak ediyorlardı. Zira onlar kendi aralarında yaptıkları tartışmalarda Hz.Muhammed’in@ büyük riskler alarak ve canla başla çalışarak vereceği hizmetlerde bir çıkarının olması gerektiğini gündeme taşımışlar ve içlerinden bazıları yukarıda dile getirdikleri çok çeşitli tezviratları bile dile getirmişlerdi. Cenab-ı Hak onların meraklarını gideren ve elçisinin beklentisini ortaya koyan ayetini bildirirken ilahi sisteme gönülden iman eden ve güzel işler yapmak isteyenler için bunun bir müjde olduğunu vurgular. Zira elçisinin yapacağı fedakarlık ve hizmetleri için sevgiden başka maddi bir beklentisinin olmaması onlar açısından çok büyük bir müjdedir. Hiç kimsenin maddi bir çıkar beklentisi olmaksızın başkaları için ölümüne çaba sarf etmesi düşünülemezdi. Ama O, Rabbinin vazifelendirmesi nedeniyle bu hizmetleri maddi bir ücret / mükafat / karşılık beklemeksizin gerçekleştirecekti. Bu onun görevi idi. Müzakerelerde gündeme gelen bu hususu Cenab-ı Hak, resulüne bir müjde olarak şöyle iletmesini emreder; “Buraya gelmek ve sizin başınıza geçip size yol gösterme, aranıza barış ve istikrarı sağlama, sosyal hayatınızı yeniden tanzim etme, sizi ıslah etme, aranızda adaleti ve dengeyi sağlama, sorunlarınıza çözüm üretme vb. hizmetler için bir karşılık beklemiyorum. Benim sizlerden bir servet beklentim olmadığı gibi krallara mahsus bir saltanat beklentim de yoktur. Siz sadece benimle birlikte olan dostlarıma, yakınlarıma, arkadaşlarıma, yoldaşlarıma, çalışma arkadaşlarıma sevgi, kardeşlik ve dostluk gösterin yeter. Onlarla kardeş olun yeter. Sizler benim dava arkadaşlarıma yakınlık gösterir, onlara iyi ve güzel davranacak olursanız ve onları bağrınıza basacak olursanız o takdirde bu iyilikleriniz karşılıksız kalmayacak ve daha güzel tavır ve davranışlarla sizlere cevap verilecektir.” Müzakerelerde karar altına alınan bu ilke ve mesaj ile Medinelilerin peygamberimize müminlere gösterecekleri yakınlık ve onlara yapacakları iyiliklere karşı kat kat daha fazla iyilik ve güzellikle mukabelede bulunulacağını öğrenmeleri onlarda çok büyük bir sevinç oluşturur. Diğer taraftan geçmişte taraflar arasında vuku bulmuş yanlışların ise bağışlanması gerektiği Cenab-ı Hakk’ın bağışlayıcı olması sıfatı ile anlatılır. Yeni dönemde topluluğu oluşturacak tarafların geçmiş dönemde birbirlerine yaptıkları hata ve yanlışları asla gündeme getirmemeleri bir kural olarak getirilmiş olur. Bu kural sadece muhacirler ile Medineliler arasında işleyecek olan değil aynı zamanda Medinelilerin kendi içlerindeki çekişmeler sonucunda birbirlerine karşı işledikleri suç ve hataları da kapsamakta idi. Yani yeni yönetim ile geçmişe bir sünger çekilecek ve asla devri sabıklar yaratılmayacağı hükme bağlanıyordu. 23- Allah’ın iman eden, ıslah edici eylemlerde bulunan kullarına müjdelediği şeyi işte şöyle söyle; “Ben yapacağım hizmetlere (yönetim, yasama, ıslahat, tebliğ, irşat, aydınlatma, yol gösterme, yargı, savunma, eğitim, sosyal vb. hizmetlerine) karşılık bir ücret istemiyorum, sizden tek istediğim, yakınlarıma (muhacirlere / yol arkadaşlarıma / yakın çalışma arkadaşlarıma) göstereceğiniz sevgidir, yakınlıktır. Kim bir iyilik yaparsa ona daha güzeliyle mukabele ederiz. Muhakkak ki Allah, geçmiş suçları / kusurları bağışlar ve iyiliğe, mükâfatla karşılık verir.” (Şura Suresi 23) Bu ayetler mucibince alınan karar ile Medine’ye gelecek olan muhacirlerin geçimlerinde kolaylık sağlanması ve Medine toplumuna entegre olması için gelecekte kardeşlik kurumunun kurulacağına işaret edilmektedir. Ayetteki “yakınlık gösterme” terimi ile Medinelilerin muhacirlere yapacakları salih amel / iyilik ve gösterecekleri samimiyet onların Allah’a yakınlaşması olarak ifadesini buluyor. Ayrıca geçim için rızkın kolay ve zahmetsiz bir şey olmayacağı, muhacirlerin de bu hususta gayret göstereceğine 27. ayette vurgu yapılıyor. Görüşmeler sırasında Medine heyeti gündeme getirdikleri her hususta tatmin edici cevaplar alıyorlardı. Fakat heyetin Medine’de iken ileri gelenlerle birlikte kendi aralarında tartıştıkları ve özellikle muhaliflerin müşrikler ağzıyla gündeme getirdikleri bir hususun da açıklığa kavuşturulması gerekiyordu. O husus; Hz.Muhammed’in@ gerçekte Allah’ın elçisi olmayıp kendi düşünce ve kanaatlarını Allah’a isnat ettiğinin iddia edilmesiydi. Her ne kadar müzakereciler arasında peygamberimize iman edenler çoğunlukta olsa da tezviratların etkisinde olan ve onun peygamber olduğu noktasında şüphesi olan ya da hiç iman etmeyen kimseler de vardı. Onlar, Hz.Muhammed’i@ Allah elçisi olduğu için değil de getirdiği sistemin kendi ihtiyaçlarını karşıladığı için kendilerine lider olarak kabul edeceklerdi. Fakat buna rağmen yapılan tezviratların karşılıksız kalmaması gerekmekteydi. Cenab-ı Hak, böyle düşünenlere elçisinin dilinden aşağıdaki cevabın verilmesi için ayetlerini inzal etti; “Allah’ın adını kullanarak, O’nun namına kendi fikirlerimi, kanaatlarımı öne sürerek sizi kandırmak, aldatmak ve sizden menfaat temin etmek gibi bir niyet içerisinde değilim. Nasıl ki, Allah kullarını severek yaratmış ve bütün kullarına çeşit çeşit nimetler vermiş ise sosyal yaşamda da kullarının huzurlu, mutlu ve güzel bir yaşam sürmesi için tevhit sistemini benim aracılığımla sizlere göndermiştir. Bu sistemin bütün ilke ve kurallarının sizlerin iyiliği için olduğunu görmektesiniz. Böylece bu sistemin benim uydurduğum bir şey olmayıp, ilahi olduğunu buradan anlayın. Şayet benim uydurduğum bir şey olsaydı, mutlaka benim çıkarıma olan hususlar olurdu ve sizlerde bunu yakinen görürdünüz / fark ederdiniz. Fakat teklif ettiğim sistemde benim çıkarıma bir şey görüyor musunuz? Ve ben yaptığım hizmetlere karşılık sizden hiçbir maddi menfaat beklemiyorum. Ama benim için bu tezviratı yapanlara bakın, onlar için aynı şeyleri söyleyebilir misiniz?” “Allah adına yalan uydurmayı ancak Allah’tan korkmayanlar yapar, şimdiye kadar sizi birbirinize kırdıran, ürettiklerinizi elinizden alan, sizleri sömüren ve bunları Allah’a ortaklar ittihaz ederek ve onlar adına sizleri kandıranlar yapar. Siz asıl bu tezviratları yapanlara iyi dikkat edin, asıl Allah adına yalan uyduranlar onlardır. Fakat Allah, sizlere merhamet etmiş ve sizleri o zalimlerin sömürüsünden ve zulmünden kurtarmak ve sizleri iyi ve güzel olana yöneltmek için bir fırsat vermiştir. Sizin karşınıza elçisini çıkarmış ve O elçi size kalbini / gönlünü açmıştır.” “Şayet bu fırsatı değerlendirmeyecek olursanız Allah, elçisinin kalbinde sizin için yarattığı bu sevgiyi / muhabbeti kapatır ve böylece O elçi sizden yüz çevirir. O zaman ne yapacaksınız? Fakat sizin Ona iman etmeyip O’nun arkasından gitmemeniz bir şeyi değiştirmez. Siz katılmasanız da Cenab-ı Hak elçisine mutlaka yardım eder ve batılı / şirki / Mekke müşriklerini bir şekilde yok eder. Siz bu çağrıya itibar etmeseniz de Allah inzal ettiği mesaj / sözleri / Kur’an çağrısı ile yine de hakkı gerçekleştirir.” “Ona tabi olanlar eninde sonunda muzaffer olurlar. Onların şu andaki çaresiz, fakir, muhtaç ve yoksun durumları zenginliğe, varsıllığa, aziz olmaya dönüşür. Onun karşısında yer alan ve uydurdukları tezviratlarla onu engellemeye çalışanlar ise perişan olurlar.” 24-26- Onlar, “kendi uydurduğu şeyleri Allah’a isnad ediyor” diyorlar demek! Madem öyle Allah dilerse senin kalbini mühürler, batılı yok eder ve sözleriyle hakkı gerçekleştirir. (O zaman ne yapacaksınız?) Şüphesiz ki O, göğüslerde bulunan şeyleri çok iyi bilendir. O, kullarının tövbesini kabul eder, kötülüklerini affeder ve sizin işlemekte olduğunuz şeyleri bilir. O, iman eden ve salih eylemlerde bulunanlara icabet eder ve onlara lütfundan bol bol verir. Kâfirlere ise şiddetli bir azap vardır. (Şura Suresi 24-26) Akabe görüşmelerinin gündem maddelerinden birisi de kurulacak yeni yönetimde sebepsiz zenginleşme ve sınırsız servet konusudur. Ne yönetimdekilerin ne de bireysel şahısların sebepsiz / zahmetsizce zenginleşmesine ve sınırsız servet sahibi olmasına müsaade edilmeyeceği hükmü karar altına alınır. Bu hükmün gerekçesi ise Allah’ın kullarına rızkı zahmetsizce ve bol bol vermesi halinde onların kaçınılmaz olarak azgınlık yapacak olmaları şeklinde açıklanır. Dolayısıyla rızık kazanmanın yolunun birtakım kurallara bağlanması ve belirli ölçüler getirilmesinin ilahi öğreti gereği olduğu kararlaştırılır. Böylece eski cahiliye şirk sisteminin öngördüğü gibi insanların azgınlaşmasına kadar varacak servet birikimine yeni yönetimde müsaade edilmeyeceği hükme bağlanır. Hele hele haksız kazançlarla sebepsiz / sömürüye dayalı servet yığmalara hiç izin verilmeyeceği müzakere sonucu anlaşma ilkesi olarak belirlenir. Ahlaki bir ölçü olarak da Cenab-ı Hakk’ın kullarının her türlü gizli hallerini gayet iyi bildiği belirtilir. Bu hükmün aşağıdaki ayeti kerime ile açıklanması sonucunda Medineli muhalif kitlenin Hz.Muhammed@ ve dava arkadaşlarının Medineliler üzerinden zenginleşecekleri, onları sömürecekleri, Medine’nin tüm ticaretini ellerine geçirecekleri vb. tezviratları da boşa çıkarılmış olur. Onlara asıl kendilerinin Medine halkını sömürdükleri, onlar üzerinden haksız kazanç ve servet edinmiş azgınlar oldukları ama yeni yönetim ile buna fırsat verilmeyeceğine işaret edilmiştir. Onların muhalefet nedeninin bu durumu görmeleri olduğu ve bu sebeple peygamberimize ve ilahi ideolojiye dayalı tevhid sistemine karşı çıktıkları üstü örtülü olarak ima edilmiş olur. 27- Eğer Allah rızkı kullarına zahmetsizce ve bol bol verseydi, kesinlikle yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Fakat O, rızkı belli bir ölçüye / bir hesap ve plan dahilinde / yasalara göre indiriyor. O, kullarının gizli açık her halinden haberdar olandır, en iyi görendir. (Şura Suresi 27) Fakat bu ilke müzakereye katılan bazı Medineli ileri gelenlere rahatsızlık verdi. Zira yeni yönetimin gelecekte onların servetleri konusunda da düzenlemeler yapacağı açıktı. Geçiş sürecinde bu ana ilkeye uygun olarak bazı yasamalar yapılacak ve kendilerinin zahmetsizce bol bol kazanç sağladıkları işlerinde sınırların geleceği onların hoşuna gitmedi. Bunun üzerine müzakerelere son vermeyi bile gündeme getirmeye başladılar. Kendi aralarında tartışmaya başladılar. Bu kabul edilebilir bir şey değildi. Şirk sisteminde ekonominin kurallarını kendileri serbestçe ve kendi çıkarlarına uygun olarak belirliyorlarken, yeni yönetim bu hususları düzenlemeye tabi kılıyordu. Her ne kadar Hz.Muhammed@ bu düzenlemeleri kendi şahsı için değil, toplumun yararı için yapacak olsa da onlara göre bu husus kabul edilmemeliydi. Onlar açısından şahsi kazançlara kural ve sınır getirmek ya da onları düzenlemeye tabi kılmak alışılmış bir şey değildi. Bu sebeple onlar mevcut ekonomik dengeleri alt üst edecek bir sistemi kabul etmeden Medine İslam Cumhuriyeti için yapılmakta olan müzakereleri sonlandırmayı düşündüler. Cenab-ı Hak onların bu düşüncelerinin yanlışlığını müteakip ayetlerde dile getirdi ve Medinelileri uçurumdan kurtaracak fırsatın bu tür endişe ve korkularla heba edilmemesi gerektiğini belirtti. Zira artık kurtuluş ümitlerinin kalmadığı bir anda karşılarına çıkan bu sistemin kendileri için bir rahmet olduğundan hareketle bu aşamaya kadar getirdikleri müzakerelerden vaz geçerlerse kendilerine kendi elleri ile kötülük yapacaklarını ve kurtuluş içinde başka çarelerinin olmadığını vurgular; 28- 31- O, insanlar ümitlerini kestikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini yayandır. Ve O, Hamîd’dir (övülmeye, yönelinmeye lâyık olandır), Veli’dir. Göklerin, yeryüzünün yaratılması ve o ikisinde (göklerde ve yerde) her dâbbehden / canlıdan türetip yayması, O’nun ayetlerindendir. O, dilediği zaman onların hepsini toplamaya gücü yetendir. Size musibetten isabet eden şeyler, işte kendi ellerinizle kazandıklarınız yüzündendir. O da çoğunu affediyor. Siz Allah’ı yeryüzünde / bu ülkede aciz bırakamazsınız. Sizin, Allah’a karşı / Allah’tan başka bir Yakınınız / veliniz / müttefikiniz de yoktur, yardımcınız da yoktur. (Şura Suresi 28-31) Bu ayetler ile Medinelilere aşağıdaki anlamlara gelecek uyarılar yapılmıştır; “Medineli olarak sizlerin, Mekkeli olarak da bizlerin ümitlerimizin tükendiği bir zamanda, Allah rahmetini indirdi (yağmur metaforu) de bizleri birbirimizle buluşturdu.” “Yeni bir devletin / yeni bir sistemin kurulması aşamasındayız (göklerin ve yerin yaratılması metaforu) Nasıl ki O, gökleri yeri ve içindekileri yarattı aynen öyle de yeni bir devleti / yeni bir sistemi de yaratacaktır. Bütün kabileleri ve grupları bu amaçla toplayıp bir araya getirecek / tevhid edecek.” “Bu hususta O’nu kimse aciz bırakamaz, O’na kimse engel olamaz. O, mutlaka bu birliği sağlayacaktır ve yeni sistemi eninde sonunda gerçekleştirecektir.” “Dahası sizin O’ndan (elçisinden ve müminlerden) başka bir dostunuz ve müttefikinizde yoktur. Sizin içine düştüğünüz şu feci durumdan, kenarına geldiğiniz uçurumdan sizi kurtaracak, elinizden tutacak ve size yardım edecek hiçbir grup, kabile ve otorite de yoktur. Aklınızı başınıza devşirin! Sizin kurtuluşunuz ancak Allah ve Allah yanlılıları ile beraber yeni bir sisteme / tevhide gitmektir. Aksi takdirde başınıza gelecek her musibet kendi ellerinizin yaptığı olacaktır. Kimseye kabahat bulmayın! Aklınızı başınıza toplayın! Müzakerelerden geri dönmeniz halinde başınıza musibet almış olursunuz. Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmış olursunuz ve sonunda birbirinizi yer bitirirsiniz.” “Burnunuzun dibine kadar gelmiş bu fırsatı tepmeyin. Şu ana kadar yaptığınız tezvirat da affedilecektir / dikkate alınmayacaktır.” “Vazgeçmeniz durumunda Allah’ı aciz bırakamazsınız. Eninde sonunda Allah bir çıkar yol bulur ve elçisini zafere ulaştırır. Ama sizin Allah’tan başka bir veliniz / yardımcınız yoktur. Sizin tek çözüm yolunuz Allah taraftarları ile birlikte olmaktır. Başka şansınız yoktur. Zira bu davanın gemisi harekete geçmiştir. Bu dava rüzgârı yakalamıştır. Sizde bu gemiye binerseniz menzilinize / hedefinize ulaşırsınız. Şayet bu rüzgârı kaçırırsanız kalakalırsınız.” 32-35- Denizde dağlar gibi akıp gidenler (gemiler) de O’nun ayetlerindendir. / işaretlerindendir. Eğer O dilerse rüzgârı durdurur da gidenler (gemiler) denizin üzerinde hareketsiz kala kalırlar. Şüphesiz bunda tüm çok sabreden ve çok şükreden kimseler için nice ayetler vardır. Yahut O (Allah), onların kazandıkları şeyler sebebiyle onları helâk eder. (Allah) birçoğunu da affediyor. Ayetlerimiz hakkında mücadele edenler kendileri için kaçacak bir yer olmadığını bilirler. (Şura Suresi 32-35) Medineliler için uyarılara aşağıdaki şekilde devam edilir; “Akıllı olun! Sizi yok oluştan kurtaracak ve sizi yeryüzünde aziz kılacak bir fırsat yakaladınız, sizi umutlarınıza kavuşturacak, hedeflerinize ulaştıracak bir gemiye bindiniz ve çok iyi bir rüzgâr yakaladınız. “ “Şayet yanlış yaparsanız bu rüzgâr kaybolur da kala kalırsınız. Biraz sabreder ve size sunulan nimete şükrederseniz / bedelini öderseniz o takdirde bu oluşum gerçekleşecek ve sizler umduklarınıza nail olacaksınız.” “Ama tezvirata devam ederseniz, mızmızlık yaparsanız ve tevhidin / birliğin gerçekleşmesine engel olmaya çalışırsanız, ayetlerimizle mücadele ederseniz o zaman da yaptıklarınızın cezası ile karşılaştığınızda kaçacak delik ararsınız.” Bazı Medine ileri gelenlerini müzakereleri bozmaya iten sebep, onların İslami sisteme geçilmesi halinde sahip oldukları mal, mülk ve servetlerini kaybetme korkusuydu. Onların bu korkularının anlamsız olduğu aşağıdaki ayetle ifade edilir; 36-Size verilmiş şeyler / sahip olduğunuz şeyler, dünya hayatının kısa süreli bir geçimidir. / gelip geçici değerlerdir. Ancak inananlar ve Rablerine güvenenler tevekkül edenler için Allah’ın yanında bulunanlar / katından verilenler daha iyidir ve süreklidir. / kalıcıdır. (Şura Suresi 36) Bu ayeti duyan Medinelilerin zihninde şu anlamlar da canlanır; “İslami sistem uygulanmaya başladığında sahip olduğunuz mal, mülk ve iktidarı paylaşmaktan çekiniyorsanız veya bunları kaybetmekten korkuyorsanız halihazırdaki dünya görüşünüzle / şirk sisteminizle zaten onları bütünüyle kaybedeceksiniz. Hatta canınızı da yitireceksiniz. Eğer elinizdeki imkanlar ve sahip olduğunuz idari ve toplumsal yapınız / sahip olduğunuz şirk ideolojisi sizi kurtaracaksa haydi kurtarsın o zaman. Halbuki bizim sunduğumuz dünya görüşü / ilahi öğreti ve bunlara dayalı din / devlet / sistem sizin için çok değerli ve kalıcıdır. / süreklidir.” İlahi öğretiye dayalı olarak kurulacak sistemin çok büyük ve uzun ömürlü bir medeniyetin temellerinin atılacağı açıktır. Bu medeniyetin mimarlarının ise böyle süfli düşüncelerden arınması gerekmektedir. Büyük bir medeniyetin öncülerinin Allah’a, elçisine ve arkadaşlarına güvenen, itimat eden ve tevekkül edenler olması şarttır. İlahi öğreti çerçevesinde kurulacak sisteme iman edip destek olanların büyük günahlardan ve ahlaksız davranışlardan kaçınan, yüksek bir ahlak sahibi erdemli kişiler olması gerektiği belirtilir. Onların kimsenin malında, mülkünde ve namuslarında gözleri yoktur. Onlar öfkeyle hareket etmezler, bağışlayıcıdırlar, başkalarının kusurlarını araştırmazlar ve kusurlarını örterler. Büyük bir medeniyeti hedeflemiş kişilerin vasıfları ise yüce, kuvvetli ve üstün karakterli olmaktır. 37- Onlar ki suçun büyüklerinden (şirk) ve açık çirkinliklerden kaçınırlar. Öfkelendiklerinde bağışlarlar. / kusurları örterler. (Şura Suresi 37) Müzakerelerin en hararetli geçen bu kısımlarında Cenab-ı Hak, Medinelilere yüce hedefleri göstermektedir. Kurulacak sistemde, ticaretin düzenlemeye tabi olacağının bildirilmesi ile başlayan tartışmalar sonucunda kopma noktasına gelen görüşmelere damgasını vuran güzel sözler ve değer yargıları arka arkaya bildirilir. İndirilen ayetlerde ifade edilen güzel öğretiler ile şirk öğretisinin aşağılık karakterlerinden Medineliler arındırılmaya çalışılır. Onları uçuruma götüren sebeplerin bu tür kötü özellikler olduğu anlatılır. İnsanları azgınlaştıran şeyin sınırsız mal ve servet artışı olduğu yukarıdaki ayetlerde belirtilmişti. Azgınlaşan insanların bencil ve totaliterleştikleri malumdur. Bu nedenle yeni yönetim yapısında azgınlaşmayı önleyecek ekonomik düzenlemeler elbette zorunludur. İnsanların azgınlaşması engellendikten sonra toplumun hep birlikte kalkınması ve gelişmesi için Allah’ın davet ettiği güzel ilkelere uyulması, bu ilkeleri icra eden iktidarın desteklenmesi (salatın hakkıyla yerine getirilmesi) ve kollektif akıl (şura) ile hareket edilmesi gerektiğine vurgu yapılır. Arıların bal yapımında işbirliği ve dayanışması gibi icra edilecek işler öncesinde yeni yönetimin istişareler yapması hükme bağlanır. Tıpkı balın çiçek özlerinin petekte toplanması gibi her akıllıdan alınacak fikirlerin değerlendirilmesi sonucu elde edilecek güzel fikirler uygulamaya konulacaktır. Cenab-ı Hak, müminlerin işlerinin şura ile olduğunu bildirerek Medine’de kurulacak yeni yönetimde totaliter azgın yapılara izin verilmeyeceğine ve kimsenin zararına keyfi kararlar alınmayacağına vurgu yapar. Dahası yeni yönetimin yetkililerinin halkı sömürerek servetlerine servet katma peşinde olmadığını / olmayacağını tam aksine kazançlarını topluma veren / infak eden kimseler olacağı vurgulanarak müzakereleri sonlandırmak isteyen Medinelilere Hz.Muhammed’@ ve müminlere güvenmeleri gerektiğini anlatır. 38-Onlar ki Rablerinin çağrısına olumlu cevap veren, salâtı ikame eden, işleri de kendi aralarında Şura / istişare ile çözenlerdir. Kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden de infak eden kimselerdir. (Şura Suresi 38) [1] )NOT:Tevhit toplumu çağrısına kulak tıkayan / karşı çıkanların / muhalefet eden Medinelilerin sonunda yalnız kalacaklarını hiçbir dost ve müttefik bulamayacaklarını onların Mekke’den müttefik arayışlarının boş bir çaba oluşunun nedenleri; Şirkte birlik olamaz ve şirkin kendi mantığı içinde dost ve müttefikliğin / birliğin / tevhidin sağlanması imkansızdır. Yani kuvvetler / güçler / otoriteler / tanrıların ayrılığından bir birlik / vahdet/ müttefiklik sağlanamaz. Tam aksine kuvvetlerin/ güçlerin / otoritelerin / tanrıların birliği ve tekliği dostluğu ve müttefikliği sağlar. (A.A) 36.10. Dış Güvenlik Akabe müzakerelerinde Hz.Muhammed’in@ başkanı olacağı yeni yönetimin çok başlı (şirk sistemli yönetim sistemi) değil tek başlı bir yönetim sistemi olacağı öngörülürken yeni yapının krallık gibi bir yapıda olmayacağı, kararların alınma süreçlerinde Şura prensibinin uygulanacağı hükme bağlandı. Müzakerelerde gündeme taşınan bir diğer önemli madde, ülkenin dış güvenliğinin birlikte ve dayanışma içerisinde sağlanacağı idi. Bu maddeye ilişkin olarak Cenab-ı Hak, yeni yönetimin kurucu ve bağlılarının yani vatandaşlarının herhangi bir saldırıya, tecavüze ve zulme maruz kalmaları halinde buna topluca karşı koyup savunacaklarını bildirir. Böylece müzakerelere konu Medine’nin savunmasında saldırgana karşı toplu olarak hareket edileceği hükme bağlanır. 39-Onlar bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman kendilerini savunurlar, birlik olup karşı koyarlar / birbirleriyle yardımlaşırlar. (Şura Suresi 39) Müzakerelerin gündem maddelerinden olan Medine İslam Cumhuriyetinin dış güvenliği konusu böylece hükme bağladıktan sonra sıra iç güvenliğe gelmiştir. Şirk sisteminde iç güvenlik çok önemli bir problemdi. Zira şehirde farklı kabileler yaşıyorlar ve bu kabilelerin güçleri birbirinden farklılık arz ediyordu. Güçlü kabileye mensup bireyler zayıf kabile mensupları üzerine baskı kuruyorlar ve onlara karşı zorbaca davranıyorlardı. Onların yaptıkları haksızlık ve kötülüklerin karşılığını verecek bir idare ve hukuk mevcut değildi. Herhangi bir haksızlık durumunda, çoğunlukla kabileler birbirlerine giriyorlar ve Medine çok kanlı çatışmalara sahne oluyordu. Haksızlığa ya da zulme uğrayan kabileler suçlu kabileden intikamlarını kat be kat alma yoluna başvuruyordu. Özellikle güçlü kabileler kendilerine karşı işlenen suçlarda adaleti değil kabilenin şeref ve büyüklüğü nispetine göre bir cezalandırmaya başvuruyordu. Yani kendisinden bir kişi öldürülmüş ise öldüren kabileden beş / on kişinin cezalandırılmasını isteyebiliyor ya da kabilenin bizzat kendisi zayıf kabileyi bu şekilde cezalandırabiliyordu. Bu durum ise bitmeyen savaşları, intikamları ve kan davalarını beraberinde getiriyordu. İlahi öğretiye dayalı olacak Medine İslam Cumhuriyetinde bu duruma bir çözüm getirilmesi gerekiyordu. Çözüm hem adalet temin edilmeli hem de kabile mensupları arasında kardeşlik sağlanmalıydı. Bunun için Cenab-ı Hak kötülüğe karşı, denk bir kötülüğün / karşılığın verilmesini emretti. Yani işlenen suç karşılığında verilecek cezanın suçun ağırlığıyla mütenasip olması idi. “Adil karşılık” olarak adlandırılabilecek bu cezalandırma sistemi ile zulme / haksızlığa uğramış kişilerin yürekleri soğuyacak ve toplum vicdanı teskin olacaktı. Cenab-ı Hak, zulme uğrayan insanlara “adil karşılık” prensibi ile haklarını verirken onların bu haklarını kullanmalarının değil bu haklarından vazgeçip affedici olmalarının daha değerli olduğunu, dahası affedici olurlarsa bunun mükafatını bizzat kendisinin vereceğini de bildirir. Bu prensip toplumda birliğin, beraberliğin ve kardeşliğin temin edilmesi için adil karşılıktan çok daha önemli bir prensipti. Zira her ne kadar zulme uğrayanın, işlenen suça adil bir karşılığın verildiğini görerek yüreği soğusa da bu kerre zulüm ve haksızlık yapan tarafın öfkesi kabarır. Bu durum taraflar arasındaki husumeti sona erdirmez. Sadece kan davası ve çatışmayı engeller. Halbuki adil bir karşılığın verildiği bir otoritenin varlığı ve bu otorite karşısında zelil duruma düşmüş tarafın affedilmesi, taraflar arasında tekrar ülfetin doğmasına sebep olabilir. Düşmanlıklar bu vesile ile nesiller boyu gitmeden sevgiye ve kardeşliğe dönüşebilir. O yüzden taraflar arasında barış yapmanın ve haksızlıklar karşısında ceza verebilecek iken büyüklük gösterip, af yolunu tercih etmenin çok büyük bir erdem olduğu Cenab-ı Hak tarafından belirtilir. Bunun yanında suçluya suçunun karşılığında cezasının verilmesini istemenin asla bir kötülük olmayacağı ve tercihini cezanın uygulanması yolunda kullanan mazlum tarafın bu tercihi nedeniyle suçlanamayacağı hükme bağlanır. Bu açıklama ile zalim kişi ve grupların cezalandırmayı tercihi nedeniyle zulme uğrayanın üzerine psikolojik baskı yapmasının da önüne geçilir. Onun bu tercihinin bir hak olduğu, psikolojik baskı uygulayanın suç işlemiş olacağı veya suçlunun yanında duran azgınların suç işlemiş olacağı vurgulanır. Şayet onlar böyle yapacak olurlarsa onların şiddetle cezalandırılacağı belirtilerek hiç kimsenin mal, servet ve kabileye bağlı hâkim gücünü kötüye kullanamayacağı hükme bağlanır. Akabe Müzakerelerinde mutabakata varılan bu husus ile İlahi öğretiye dayalı kurulacak Medine İslam Cumhuriyetinde iç güvenliğe ve kardeşlik hukukuna çok önemli bir prensip getirilmiş olur. 40-43-Bir kötülüğün cezası, onun dengi bir kötülüktür. Ama kim affeder ve barış yaparsa / arayı düzeltirse artık onun ücreti Allah’a aittir. Şüphesiz ki O, zalimleri sevmez. Zulme uğradıktan sonra hakkını alan kimse bundan dolayı suçlanamaz. Esas suçlu / suçlanacak olan kimseler, insanları baskı altına alan ve yeryüzünde gaddarca davranarak her türlü haksızlığı yapanlardır. İşte onlar şiddetle cezalandırılacaklardır. Her kim de sabreder ve kusuru bağışlarsa, şüphesiz işte bu, sağlam karakterli olmaktır. (Şura Suresi 40-43) Medinelilerle yapılan müzakerelerde onlardan bazılarının zaman zaman gösterdikleri fevri hareketler ve görüşmeleri sona erdirme söylemleri konusunda uyarılmaları gerekiyordu. Zira Medine’nin kurtuluşu için son şans olan bu birlikteliği kaçırmaları halinde ileride çok pişman olacaklardı. Birbirleri ile yaptıkları kanlı Buas harbinden sonra yok oluşun eşiğine gelmiş Medineliler için Hz.Muhammed’in@ önderliğindeki Medine İslam Cumhuriyeti onların bekaları için çok büyük bir şanstı. Varoluşları / Bekaları için karşılarına çıkmış bu şanslarını süfli dünya menfaatine feda etmeleri çok ahmakça olurdu. Anayasal sistemin, devlet teşkilatının ve hukuk düzeninin nasıl olacağı konusunda müzakerelerde bir hayli mesafe alınmışken ve bu konularda bütün bir toplumun / kamunun menfaatine olarak mutabakat sağlanmış, bazı hususlarda yaratılan endişe ve tereddütler giderilmiş iken bu işten vazgeçilmesi ancak Medinelilerin bizzat kendilerine zarar vereceği konusunda uyarılmaları yerinde olacaktı. Şayet bu müzakereler neticesinde uzlaşma sağlanarak Medine İslam Cumhuriyeti kurulur da bu oluşuma karşı olan bazı Medine İleri gelenleri karşıtlıklarına devam edecek olurlarsa o takdirde İslam Cumhuriyetinin onlar üzerinde velayeti ve korumasının olmayacağı ortaya konmalıydı. Onlar uyarılara rağmen aksini yapacak olurlarsa yaptıklarına çok pişman olacakları da onlara bildirilmeliydi. Geri dönüp tekrar bu oluşuma katılmaktan başka çarelerinin olmayacağı ve yaptıklarından dolayı çok pişmanlık duyacakları onlara bildirildi. Bu oluşumu engelleyemeyen ileri gelenlerin bazılarının ise zillet içerisinde ve gizli gizli düşmanlarla ilişkiye geçeceği, münafıkane hareketlerle düşmana çalışacağı ve hainlik yapacağı ihbar edilerek onların böyle aşağılık hareketler yapmamaları konusunda da uyarılmaları gerekmektedir. Ayrıca onların böyle aşağılık hareketlerinin hem kendilerine hem de çevresindeki kimselere zarar vereceğinin bildirilmesi gerekmektedir. İşte bütün bu hususlar, Cenab-ı Hak tarafından aşağıdaki ayetler ile inzal edilir; 44-47- Allah her kimi saptırırsa artık o aşamadan sonra onun için hiçbir velayet / koruma olmayacaktır ve böylece sen azabı gördükleri zaman o zalimlerin “Geri dönüş için bir yol yok mudur?” dediklerine şahit olacaksın. Ve sen, onların zilletten başları öne eğilmiş bir şekilde ve göz ucuyla gizli gizli etrafı gözetleyerek ona (azaba götüren yola) atıldıklarını da göreceksin. İman etmiş kimseler ise; “Şüphesiz hüsranda olanlar, kendilerini ve ehillerini (ailelerini, yakınlarını) kıyamet günü hüsrana düşürenlerdir” diyecekler. Gözünüzü açın! Şüphesiz zalimler devamlı bir azap içerisindedirler. Onlar için kendilerine yardım edecek Allah’tan başka hiçbir velayet / koruma yoktur. Allah kimi de saptırırsa, artık onun için herhangi bir yol yoktur. Allah’tan reddolunması imkânsız bir süreç gelmeden önce Rabbinize icabet edin. . . O süreçte ne bir sığınacak yeriniz vardır ne de (yaptıklarınızı) inkâr etmeniz sizi kurtarır! (Şura Suresi 44-47) Medinelilerin tüm endişe ve tereddütlerini izale eden tatmin edici cevaplar verilmişti. Şayet verilen cevaplar ve yapılan açıklamalar tatmin etmediyse ve bazı ileri gelenlerin keyfi tutum ve davranışları ile müzakerelere son verilmesi düşünülüyorsa o takdirde Hz.Muhammed’in@ onları korumak için gönderilmediği bildirilmeliydi. Peygamberimiz onlara kurtuluş yolunu göstermek için bir çağrı yapmıştı. O onlara muhtaç değildi. Fakat onlar ona gelen barış / İslam sistemine muhtaçlardı. Zira kendi aralarındaki düşmanlık, çatışma ve savaşlara barışçıl bir çözüm bulamayacak olurlarsa birbirlerini yiyip bitireceklerdi. İşte tam bu aşamada onlar ya kendilerine yapılan bu çağrıya olumlu cevap verip müzakereleri anlaşmaya çevirecekler ve İslam Cumhuriyetini birlikte inşa etmenin gurur ve sevincini yaşayacaklar ya da olumsuz cevap verip müzakerelere son vererek kanlı iç çatışmalara, anarşiye ve kargaşalara geri döneceklerdi. Şayet ikinciyi tercih edecek olurlarsa ayaklarına kadar gelen nimeti tepmeleri nedeniyle pek büyük bir nankörlük sergilemiş olacaklardı. Nasıl olsa Allah yerin ve göğün hakimidir. O dilediğini yaratır. Onlar teklifi kabul etmezse kabul edecek başka kabile ve topluluklar elbette bulunacak ve İslam Cumhuriyeti Medine’de değil de başka bir yerde kurulması mümkündü. O elçisine başka kabileleri eşleştirir / gönderir. (Erkek ve kızlar verilmesi metaforu). Medineliler ise birbirlerini yiyerek nesilleri kesilip ve tarih sahnesinden silinir giderler. (Allah’ın dilediğini de kısır kılması metaforu). Cenab-ı Hak, Medinelilere iletilmek üzere yukarıdaki mesajları ihtiva eden şu ayetlerini inzal eder; 48-50- Buna rağmen eğer onlar yüz çevirirlerse bilsinler ki, Biz seni onların üzerine muhafız olarak göndermedik. Sana düşen sadece tebliğdir. Biz, insana katımızdan bir rahmet verirsek onunla gurur duyar / sevinir. Fakat kendi eliyle yaptıkları yüzünden başına bir musibet gelirse işte o zaman da o insan nankörlük yapmıştır. Göklerin ve yeryüzünün hükümranlığı yalnız Allah’ındır. O, dilediğini yaratır, dilediğine kız çocuk bahşeder, dilediğine de erkek çocuk bahşeder. Yahut Allah onları erkek ve kız olmak üzere eşleştirir. Dilediğini de kısır kılar. Şüphesiz O, en iyi bilendir, çok güçlü olandır. (Şura Suresi 48-50) Medineli muhaliflerin akabe görüşmelerini sabote etmek için yaptıkları tüm karşı çıkış ve tezviratlarına cevap verilince bu kez Yahudi müttefiklerinin yol göstermesi ile tartışmayı teolojik alana kaydırdılar. Onlar Hz.Muhammed’i@ peygamber olarak kabul edebilmek ve vaad ettiği şeylerin gerçek olup olmadığını ispat etmesi için tıpkı Hz.Musa’nın Allah ile doğrudan / aracısız konuştuğu gibi Hz.Muhammed’in@ de doğrudan Allah ile konuşmasını şart koştular. Zira onlara göre önemli bir sürece girilmekte ve Mekke’nin liderliğinde bütün Arap yarımadası kabilelerinin öfkesini çekecek bir girişimden başarı ile çıkılacağı vaad ediliyorsa bu vaadin bizzat Allah tarafından doğrudan ona söz ile iletilmesi gerekiyordu. Şayet Allah zaferi, kurtuluşu ve yükselişi vaad ediyorsa bunun elçisine doğrudan aracısız söylemeliydi. Aksi takdirde böyle bir riske girilemezdi. Medineli muhaliflerin müttefikleri Yahudi kabile ileri gelenlerinden aldıkları taktik ile ortaya koydukları iddialara cevaben Cenab-ı Hak, kendisinin ne Hz.Musa@ ile ne de başka bir kul ile asla doğrudan konuşmadığını, daima araya bir perde / sebep koyduğunu aşağıdaki ayet ile ifade eder. 51-Kendisiyle Allah’ın konuşması bir beşer için olacak şey değildir! Ancak vahiy yoluyla yahut perde arkasından ya da bir Rasûl gönderip izniyle dilediğini vahyetmesi hariç! Muhakkak ki O, pek yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Şura Suresi 51) Sonuç olarak bu sure ile Cenab-ı Hak kendi yönetim tarzında olması gereken esaslardan bazılarını inzal ettiğini bildirir. Bu hususların toplumu diriltici bir ruh olarak gönderildiğini ifade eder. İlahi öğreti çerçevesinde hazırlanan bir anlaşma ile yeni bir yönetim yapısı inşa edilecek olursa bunun diriltici bir nefes olacağına işaret eder. Cenab-ı Hakk’ın kendi işlerinden / yönetim tarzından olan bu esasları muhtevi kitap ve bunun nasıl bir şekilde uygulanacağı hususlarının bizzat Cenab-ı Hakk’ın elçisine bildirmesi ile olduğu, aksi takdirde elçisinin bunları bilemeyeceği ifade edilir. İnzal edilen ve insanları aydınlığa çıkaracak esasları / ilkeleri içeren bu anayasal hükümler ile kendisinin izinde olanları doğru yola iletecek rehberliği takip etmeleri istenir. Aynı zamanda surenin sonunda bir uyarı daha gelir; “Eninde sonunda yine Allah’ın inzal ettiği sisteme ve öğretiye döneceksiniz.” 52-53- İşte bu şekilde Biz sana kendi emrimize / işimize ait (sosyal, siyasî, ekonomik ve idarî düzeni içeren İslami sisteme ait) ruhu / kitabı / esasları vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin / özüne vakıf değildin. Fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle yol gösterici kıldığımız bir nur / ışık yaptık. Hiç kuşkusuz sen de dosdoğru bir yola; göklerde ve yerde bulunanlar kendisi için olan O Allah’ın yoluna kılavuzluk etmektesin. Gözünüzü açın bütün işler yalnız Allah’a döner. (Şura Suresi 52-53)

  • Bölüm 35:Mus'ab b.Umeyr Medineye | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 35 MUS’AB B. UMEYR MEDİNE’DE Medinelilerin peygamberimiz ile görüşüp biatleşmelerinden sonra hicrete kadar geçecek süreçte müzakerelere devam edilmesine karar verildi. Zira daha Medine’de alınması gereken mesafe vardı. Medine’nin ileri gelenlerinin ikna edilmesi gerekiyordu. Özellikle Medine’deki şahin kesim biat / anlaşma koşullarını kabule yanaşmayacaklardı. Onlar Medine’deki kurulu sistemden beslenen kesimdi ve mevcut sistemin değişmesinden yana değillerdi. Bu nedenle Hz.Muhammed’in@ liderliğinde ve Allah’ın öğrettiği usulde bir sistemin / dinin halka detaylı bir şekilde anlatılması ve halkın desteğinin alınması gerekiyordu. Halk anlatılacak sisteme / dine destek verecek olursa bu takdirde ileri gelen şahin kesime baskı oluşturacaklar ve onları kabule zorlayacaklardı. Gelinen aşamada peygamberimize iman etmiş ve onun önerdiği ilahi sistem / din önerisini kabul eden Hazreç, Evs ve Yahudi kabilelerden ileri gelenler olduğu gibi onlara karşı duran bir kesimde vardı. Şahinler gurubu olarak da adlandırılabilecek olan bu kesim kendileri karşı oldukları gibi halkı da öngörülen sistemi / dini reddetmeye yönelik propaganda yapacaklardı. Dahası Hazreçli olan bir müminin anlattıklarına Evsli ve Evslilerin müttefikleri olan yahudiler karşı çıkacak, Evsli bir müminin anlattıklarına da Hazreçli ve Hazreçlilerin müttefikleri olan yahudiler karşı çıkacaktı. Onların halka yapacakları menfi propaganda halkı etkileyecek argümanlar içermeliydi. Nasıl ki Mekke’den Medine’ye hicret edecek insanlarda hicret konusunda içlerinde çeşitli korku, endişe ve tereddütler oluşuyorsa, tersinde muhacirleri misafir edecek Medinelilerde de çeşitli korku, endişe ve tereddütlerin oluşması kaçınılmaz idi. Gelecek olan kişiler ne kadar süre ile ağırlanacaklardı? Onların misafirlikleri sırasında ihtiyaçlarını karşılamak için temin edilmesi gereken yiyecek, içecek, giyecek ve barınma imkanları nasıl sağlanacaktı? Muhacirlerin ahlakları nasıldı? Toplumu ifsad mı edeceklerdi? Yoksa ıslahına yardımcı mı olacaklardı?....vb. Günümüzde herhangi bir toplumsal göç nedeniyle yerleşik toplumun göçmenler konusundaki endişeleri neyse Medineliler de aynı endişeleri taşıyorlardı. Şahinler gurubunun toplumun bu endişeleri dile getirerek menfi propagandalarını yürütecekleri gayet açıktı. Onların menfi propagandasını önlemek ve Medinelilerin endişe ve korkularını gidermek için Medine’de kurulacak sistemi (Dini / Kitabı) iyi bilen ve aynı zamanda tarafsızlığı sağlayacak bir tebliğcinin Medine’ye gönderilmesi çok yerinde olacaktı. Bu düşünce ile Medine heyeti Hz.Muhammed’den@ dini gayet iyi bilen, ağzı laf yapan ve iman edenlere imamlık / önderlik / rehberlik yapacak bir kişiyi talep etmişlerdi. Bu talebi uygun bulan peygamberimiz, Mus’ab b. Umeyri seçmiş ve onu Medine Heyetiyle birlikte Medine’ye göndermişti. Bundan sonra inzal edilecek ayetler her ne kadar Mekke’de inzal edilmiş olsa da onların bir kısmı Mekkelilere hitap edeceği gibi bir kısmı da Medinelilere hitap edecekti. Hicrete kadar geçecek iki yıllık süreçte, Cenab-ı Hak gönderdiği mesajlarla Mekke’deki müminlere rehberlik yaptığı gibi Medine’deki müminlere de rehberlik yapmıştır. İnzal edilen ayetler Mekke’deki müşriklere son uyarılarını yaparken Medine’deki müşriklerin kazanılmasını sağlayacak mesajlar içermektedir. Müminun Suresi de bu kapsamda inzal olmuş surelerden birisidir. Sure, Medine halkının göç edecek müminler hakkında besledikleri endişeleri, korkuları ve tereddütleri gidermek ve onlara güven vermek için müminlerin vasıflarını anlatan ayetlerle başlar. Müminlerin eninde sonunda ama muhakkak kurtulacakları ve zafer kazanacakları vurgusu ile onlara ev sahipliği yapacak olan Medinelilerin de çok büyük bir şerefe ulaşacakları zımnen ifade edilir. Sonrasında ise hicret edecek müminlerin Allah’a derin bir saygı ile bağlılıkları ve Hz.Muhammed’e@ desteklerinin de son derece içten olduğu belirtilir. Bunu onların huşu içerisinde salat / namazlarını eda etmeleri ile ifade eder. Yine Medinelilerin göç edecek Mekkeli müminler konusunda endişe ve korkularının yersiz olduğunu, çünkü onların işlerinde asla israf etmediklerini, boş şeylerle iştigal etmediklerini, son derece temiz ve güvenilir olduklarını, kimsenin malında, mülkünde ve namusunda gözleri olmadığını bildirir. Onların son derece şahsiyetli, onurlu, temiz, dürüst ve olgun kişiliklere sahip oldukları vurgulanır. Kendilerine emanet edilen ne olursa o emanetlere asla ihanet etmedikleri ve sözleşmelerine de son derece sadakat gösterdikleri ifade edilir. Bu sıfatlara sahip olan kişilerden zarar gelmeyeceği, yapılacak muhaceret ile toplumsal huzura asla bir rahatsızlık verilmeyeceği ortaya konulur. Mü’minun Suresi Rahman Rahim Allah Adına 1- 11- Müminler kesinlikle kurtuluşa ereceklerdir / zafer kazanacaklardır. Onlar, içtenlikle, teslimiyetle ve derin bir saygı ile salât eden / Allah’a bağlı olan / peygambere destek veren kimselerdir. Onlar, boş, yalan ve batıl olan şeyleri reddeden kimselerdir. Onlar, arınmak temizlenmek (zekât) için ne gerekiyorsa yapan kimselerdir. Onlar, iffetlerini koruyan kimselerdir. Ancak eşleri yani nikah sözleşmesi altında olanlar hariç. Zaten bundan dolayı da kınanamazlar. Fakat bunun ötesinde bir şey isterse, işte onlar, haddi aşanlardır. Onlar, emanetlerine ve sözleşmelerine riayet eden kimselerdir. Onlar, salâtlarının / Allah’a bağlılıklarının gerektirdiği sorumluluklarını koruyan kimselerdir. İşte onlar, içinde temelli kalacakları Firdevs cennetine varis olan varislerin ta kendileridir. (Mü’minun Suresi 1-11) Sonunda zafere erecek o müminlere ahiretteki mükafatlarının ise Firdevs cennetleri olacağı müjdelenerek bu müminler ile aynı kaderi paylaşmaları için Mekke’den gelecek muhacir müminlerden korkmamaları ve onlara sahip çıkmaları, onları desteklemeleri anlatılmış olur. Bu ayetler kendilerine okunduğunda Medinelilerin korkularının güvene tahvil olacağı gibi onların da mümin olmaları halinde kendilerinin de bu sıfatlara sahip olmaları gerektiği öğüdü de yapılmış olur. Ahiretteki tarifi imkânsız güzelliklere sahip cennetlere girebilmek için Allah’a katıksız, pazarlıksız, gönülden ve daimî olarak bağlanmak ve O’nun elçisine destek olmaları gerektiği bildirilir. Yine cennete girebilmek için kimsenin namusuna el uzatmamak, başkasının malına değil göz dikmek tam tersine kendi malından ihtiyaç sahiplerine vererek temizlenmek (zekât vermek), daima yüce erdemli hedeflere erişmek için çalışmak, asla hain olmamak ve sözünün eri olmak gerektiği hususları Medinelilere okunmak üzere inzal edilir. Böylece Medineli şahinler gurubunun menfi propagandasının önü alınmış olacaktır. 35.1. Medinelilere Umut Veren Söylemler Cenab-ı Hak, surenin başında deklare ettiği müminlerin zafer ya da kurtuluşunun boş bir iddia olmadığını göstermek için insanın yaratılışını örnek olarak verir. İslami hareketin gelişiminin de tıpkı insanın yaratılmasında olduğu gibi aşama aşama olacağı ve çeşitli evrelerden geçerek sonunda toplumsal dirilişin / canlanışın gerçekleşeceği bildirilir. 12- 14- And olsun ki Biz, insanı seçilmiş / süzülmüş bir çamurdan yarattık. Sonra onu çok dayanıklı sağlam ve güvenli bir karargâhta bir nutfe / hayat tohumu yaptık. Sonra o nutfeyi / hayat tohumunu bir yumurta ile birleştirerek döllenmiş hücre haline getirdik. Peşinden o döllenmiş hücreyi canlandırarak cenine dönüştürdük. Sonra o ceninde kemikler yarattık. O kemiklere de kas giydirerek güçlendirdik. Nihayet ona ruh üfleyerek bağımsız, mükemmel ve bambaşka bir kişilik olarak inşa ettik. İşte, yaratıcıların en güzeli Allah ne cömerttir! (Mü’minun Suresi 12-14) Cenab-ı Hak insanın topraktan yaratılması metaforu ile muhacir müminlerin toprak gönüllü, paylaşmacı, mütevazı kimseler arasından seçilmiş ve vahiy ile eğitilmiş kimseler oldukları vurgulanır. Böylece Medinelilerin endişe ve korkularını bu yönüyle de giderici cevap verilmiş olur. Şimdi artık bu seçkin insanların tıpkı spermin yumurtayı dölleyerek korunaklı ana rahmine yerleşmesi gibi Medinelilerle birleşerek korunaklı, sağlam ve güvenli bölge olan Medine’ye yerleşeceği bildirilir. Yine döllenmiş yumurtanın canlanması misali gibi İslami hareketin burada hayat bulacağı ve sonraki aşamada iktidarın taşıyıcı direklerine, gücüne, iradesine ve sertliğine kavuşacakları ceninin kemikleştirilmesi ile ifade edilir. Daha sonraki aşamada yaratılan o kemikler kaslarla örülmesi ve insan bedeninin çeşitli organlarla donatılmasında olduğu gibi İslami hareket de süreç içerisinde kendisine yapılacak katılımlar ile güçlenecek ve hareket kendi sistemi içerisinde oluşturacağı organlar ile kâmil bir hale geleceği vurgulanır. İslam Devletinin bu oluşumunu takiben Mekke müşrik ileri gelenlerinin ise toplumsal kıyamet ile öleceği ve Mekke halkının ise Mekke’nin fethi ve İslamın hakimiyeti ile tekrar diriltileceği, insanların kozmik kıyametle öldükten sonra ahirette tekrar diriltileceği gerçeği üzerinden anlatılır. 15-16-Sizler, bundan sonra mutlaka öleceksiniz ve muhakkak ki siz, kıyamet gününde diriltileceksiniz. (Mü’minun Suresi 15-16) Cenab-ı Hak, Mekke ve Medine toplumunun İslam ile tekrar diriltileceğine işaret ettikten sonra yaratılacak bu yeni toplumu büyük bir medeniyete doğru gelişmesi için yalnız ve yardımsız bırakmayacağını onlara çeşit çeşit alternatifli yollar (yedi yol), metotlar göstereceğini ve bin bir çeşit nimetler ve imkanlarla destekleyeceğini müteakip ayetlerde ayrıntılı olarak bildirir. 17-19- And olsun ki Biz, sizin üstünüzde yedi yol yarattık. Biz, yaratmaktan gafil değiliz. Biz gökten bir ölçüde su indirdik ve o suyu yeryüzünde durduruyoruz. Şüphesiz Biz, onu gidermeye de kadiriz. Böylece Biz, onun sayesinde sizin için hurmadan ve üzümden bahçeler inşa ettik. O bahçelerde sizin için birçok meyveler vardır ve siz onlardan yersiniz. (Mü’minun Suresi 17-19 ) İslam toplumunu büyük medeniyete taşıyacak olan esas unsurun vahiy olduğu gökten inen yağmur metaforunda verilir. Ancak bu vahiy de bir gün gelecek kesilecek. Şayet inzal edilmekte olan bu vahiy, iyi değerlendirilecek olursa onunla bin bir çeşit ürün ve nimetlerin üretilmesi sağlanacak ve çeşit çeşit nimetlere kavuşulacağı yağmurun hurma, üzüm ve diğer çeşitli meyvelerin yaratılması metaforu ile anlatılır. Yani vahyin yol göstericiliği sayesinde ülkenin üretim ekonomisinde çok büyük bir gelişme yaşanacağı vurgulanmaktadır. Bu üretim ekonomisinden faydalanacak olanların sadece müminler olmayacağı ehli kitabın da bu üretimden pay alacağı Hz.Musa’ya referans ile Tur-i Sinadan bahsedilerek ifade edilir. Aynı zamanda tarihi kökleri çok derinlere inen bu iman hareketinin zeytin ağacı benzetmesi ile çok uzun ömürlü ve herkese faydası olan bir nesil olacağına da işaret edilir. 20-Ayrıca Tûr-ı Sinâ’dan çıkan, yağ bitiren, yiyenlere katık olan bir ağaç da meydana getirdik. (Mü’minun Suresi 20) Yine İlahi öğretiye dayalı kurulacak sistem sayesinde etinden, sütünden faydalandığınız evcil hayvanların üretiminde çok büyük artışlar kaydedecek ve binek olarak kullandığınız hayvanların üretimindeki artışa paralel olarak onlarla yapacağınız ticarette son derece büyük artışlara şahit olunacağı bildirilir. Ülkeye gelecek barış, huzur ve güven sayesinde insanlar birbirlerinin hayvanlarını yağma etmeyecek, öldürüp telef etmeyecek. Dolayısıyla hayvan üreticilerinin gelirleri katlanacak ve bu hayvanların üretilip yetiştirilmesi İslam devletinin getirdiği barış ve istikrar sayesinde çok cazip hale gelecektir. Burada sayılamayacak daha birçok faydalar üretimdeki artışlardan sonra ortaya çıkacaktır. Nasıl ki gemiler ticari faaliyetlerde son derece önemli araçlardır, aynı şekilde binek evcil hayvanlarda aynı şekilde önemlidir ve bu alana yatırım yapılması halinde halkın ürettiği malların pazarlara ulaştırılmasının önündeki en önemli engel kaldırılmış olacak ve medeniyete doğru çok önemli adımlar atılacaktır. İlahi vahye dayalı kurulacak devletin getireceği barış, huzur ve istikrar sayesinde diğer ülkelere yapılacak ticari faaliyetlerde gemiciliğe de önem verilecek ve o sektörün de önü açılacak ve ülke büyük gelişme gösterecektir. İşte Cenab-ı Hak, tüm bu hususlara işaret eden müteakip ayetler ile Medinelilerin ibret almalarını ve yukarıdaki hikmetleri kavramalarını ister; 21-22- Karınlarından süt içtiğiniz ehli hayvanlar / en’amda da sizin için gerçekten bir ibret vardır. Onlarda sizin için daha birçok faydalar vardır. Dahası, onları yiyerek besleniyorsunuz da. Üstelik onların üzerine ve gemilerin üzerine binip taşınırsınız. (Hem yüklerinizi hem de kendinizi taşıtırsınız.) (Mü’minun Suresi 21-22) 35.2. Medineli Muhaliflere Cevaplar Yukarıda ilahi vahye dayalı tevhit sisteminin Medine’ye getireceği faydalar zikredildikten sonra Medinelilerin “madem bu kadar faydalı bir sistem öngörülüyordu o halde neden kendi kavmi kabul etmedi?” şeklindeki muhtemel sorusuna Cenab-ı Hak önce Hz.Nuh@ kıssası üzerinden cevap vermesi için aşağıdaki ayetlerini inzal eder. Medinelilerin buna benzer olası bir sorusuna Hz.Muhammed’in@ tıpkı Hz.Nuh@ gibi Mekkelileri yanlış yoldan çevirmek için çırpındığı fakat onların Hz.Muhammed’in@ başa gelmek amacı ile yeni bir sistem uydurduğu iddiası ile teklifi reddettiği bildirilir. Onların ayrıca geleneklerinde böyle bir sistemin yer almadığı gerekçesi ile statükodan yana muhafazakâr bir tavır koyduklarına da değinir. 23-25- And olsun ki Biz, Nuh’u kavmine elçi gönderdik de O, “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka ilah yoktur. Buna rağmen / Binaenaleyh niçin kendi menfaatlerinizi korumuyorsunuz?” dedi. Bunun üzerine, kavminden kafir ileri gelenler “O, sizin gibi bir beşerden başka bir şey değildir. Size üstün gelmek / hükmetmek istiyor. Hem eğer Allah dileseydi, mutlaka melekleri indirirdi. Dahası geçmiş atalarımızın liderlerinden bu konuda hiçbir şey duymadık. Bu, yalnızca cinnet getirmiş bir adamdır. Bu nedenle onu bir müddet gözetim altında tutun” dediler. (Mü’minun Suresi 23-25) Hz.Nuh@ kıssası üzerinden yapılan anlatıda Hz.Muhammed’in@ Mekke halkını Allah’a çağırmasına ve tevhit sistemini tercih etmelerinin kendi menfaatlerine olduğunu bildirmesine rağmen onların neden kendi menfeatlerine olan bir sistemi seçmedikleri sorgulanır. Zira normal olarak bütün insanların kendi menfaatlerini düşünmeleri ve bu çıkarlarını korumaya / takvaya yönelik hareket etmeleri beklenirken Mekke halkının aksine hareket etmelerinin anlaşılmaz olduğu ifade edilir. Yukarıdaki ayetlerde ifade edildiği gibi İlahi öğretiye dayalı tevhidi sistemin huzur, istikrar ve barışı getirmesi sonucu halkın refaha, zenginliğe ve bereketlere kavuşacağı çok açıktır. Fakat Mekke halkını ayartanların ileri gelenler olduğu vurgusundan sonra onların halkı kandırmak için Hz. Muhammed’in@ başa geçmek istediği iftirasını atmakla kalmamış aynı zamanda onun kafayı yediği / cinnet geçirdiği iddiası ile gözetim altında tutulmasını istedikleri ayetlerde kayda geçirilir. Peygamberimizin aklını yitirdiği iddiaları konusunda halkı inandırmak için de geçmişte böyle peygamberlik ve tevhidi bir sisteme rastlamadıklarını gerekçe olarak gösterdikleri belirtilir. Ayrıca onlar şayet Allah bir peygamber gönderecekse, o peygamberin kendileri gibi bir insan değil meleklerden / meliklerden gönderilmesi gerektiğini de iddia ederek halkı ikna etmeye çalıştıklarına değinilir. Onlara göre peygamberin / liderin mutlaka ileri gelen melikler / melekler arasından seçilmesi gereklidir. Onlar tarihi kayıtlarında (atalarından) halkın arasından ülkeye lider olan bir örneğe rastlamadıklarını (duymadıklarını) bu görüşlerine gerekçe olarak gösterdikleri ifade edilir. Mekke müşrik ileri gelenlerinin halkı Hz.Muhammed’den@ uzak tutmak için attıkları iftira ve saçma gerekçeler halk üzerinde etkili olmuş ve halkın geneli O’nu ve tevhit sistemini kabul etmemiştir. Bunun üzerine peygamberimiz de tıpkı Hz. Nuh gibi kendisinin inkâr edilmesi karşısında Cenab-ı Hakk’tan yardım niyaz etmiştir. 26-O (Nuh); “Rabbim! Beni tekzib etmelerine karşı bana yardım et!” dedi. (Mü’minun Suresi 26) Nasıl ki Hz. Nuh’un@ bu duası ile Cenab-ı Hak, ona gemi yapmasını vahyetmiş ve kendi yandaşları ile birlikte tufandan kurtarmışsa aynı şekilde peygamberimizin duası da kabul edilmiş ve akabe biatları ile İslami hareket Medine’de teşkilatlanmaya başlamıştır. Artık müminler kendilerini Mekke’deki eziyetlerden kurtaracak hicret aşamasına gelmiştir. 27 -29- Bunun üzerine Biz ona; “Bizim gözetimimiz ve vahyimiz ile gemiyi yap.” diye vahyettik. Sonra Bizim emrimiz gelip de tandır kaynayınca, her cinsten eşler halinde ikişer tane ve bir de onlardan, daha önce kendisi aleyhinde hüküm verilmiş olanların dışındaki ehlini (aileni, yakınlarını, inananlarını) gemiye bindir. Zulmetmiş olanlar konusunda bana başvurma. Onlar mutlaka boğulacaklardır. Sen ve beraberindekiler gemiye yerleştiğinizde de ki; “Hamd bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allah içindir” ve yine de ki; “Rabbim! Beni bolluk / bereketli olan bir yere yerleştir. Sen, yerleştirenlerin en iyisisin.” (Mü’minun Suresi 27-29) Peygamberimiz Medinelilerle akabe anlaşmaları için Cenab-ı Hakk’ın yönlendirmesi ile anayasa taslakları hazırlatmaktaydı. O, aynı zamanda 3- 4 yıl süren akabe görüşmeleri sırasında İslami yönetimin alt yapısını inşa etti. Hz. Nuh’un@ gemi inşası metaforunda anlatılan bu inşa olayı sonunda hicret emri geldiğinde Hz.Muhammed@ yanlıları birer ikişer bereketli topraklara sahip Medine’ye doğru göç edip oraya yerleşeceklerdi. Böylece Allah’a yönelen / hamdeden müminler Mekke’nin zalimlerinden kurtulacaklardı. Anlatılan bu kıssa ile hem Mekkeli müminlere hicret işaret edilmekteydi hem de Medinelilere hicretin neden gerekli olduğu kısaca anlatılmaktaydı. Herkes bu kıssadan kendine ait işaretleri (ayetleri) aldı. Herkesin bu aşamadan sonrası için de bir imtihanı vardı. Bu imtihanlar tarafları olgunlaştırmak içindi. Cenab-ı Hak bu hususa da aşağıdaki ayette değindi. 30- Bunda muhakkak ki birtakım ayetler vardır. Ve muhakkak ki Biz, imtihan edenleriz. (Mü’minun Suresi 30) Medine heyetinden biat eden 12 kişilik topluluk ile birlikte Medine’ye giden Mus’ab b. Umeyr orada ilahi öğretiye dayalı tevhit sistemini anlatacak, bu sistemi kabul eden kişilerle birlikte teşkilatlanmayı gerçekleştirecekti. Ancak bu öyle kolay bir iş değildi. Zira şirk sisteminin korunmasını isteyen ileri gelenler kendisine muhalefet edecekler ve çeşitli söylemlerle Mus’ab b. Umeyr’in tebliğine karşı çıkacaklardı. Onlar Medine’de kurulması düşünülen tevhit sistemini engellemek için peygamberimizin ekonomik zenginlik, askeri güç ve idari / mülki iktidar ya da saltanata sahip olmadığından hareketle her alanda kendileri gibi olan bir kişinin Medine halkına faydasının olamayacağını ve onları vaad ettiği büyük bir medeniyete taşıyamayacağını iddia edeceklerdi. Zira onlara göre toplumu büyük bir geleceğe taşıyacak olan kimsenin hem krallar gibi saltanat sahibi olması gerekli hem de bu amaçla harcayacağı finans kaynaklarına ilave olarak emrinde hareket eden askeri birliklere sahip olması gerekli idi. Yoksa kendileri gibi maişet peşinde koşan, kendileri gibi yiyen içen, kendileri gibi yaşam süren yani kendilerinden hiçbir üstünlüğü olmayan bir kimsenin, Medinelileri büyük medeniyete götürmesine (toplumu diriltmesine) imkân yoktu. Yine onlara göre çevredeki büyük güçlerin buna müsaade etmeyeceği de çok açık idi. Bu nedenle onlar, şirk sisteminin öngördüğü atomize, iddiasız ve küçük kabileler halinde (ölü bir toplum olarak) yaşamanın daha iyi olduğunu söyleyeceklerdi. İşte gerek Mus’ab b. Umeyr ve gerekse de iman eden Medinelilerin kendi menfaatlerini korumaları (takvalı olmaları) için Medinelileri Allah’ın sistemine davetlerine karşın şehrin inkârcı kodamanlarının karşı çıkacakları aşağıdaki ayetlerde haber verilir. İleri, müreffeh, gelişmiş ve medeni bir yaşam (ahiret yaşamı metaforunda) yerine ilkel yaşamı (dünya yaşamı metaforunda) tercih eden Medine’nin kodaman ileri gelenleri bu tercihlerinin gerekçeleri olarak Hz.Muhammed’in@ bu iş için yeterli donanıma sahip olmamasını göstereceklerdi. Aslında aynı iddiaları Mekke müşrik ileri gelenleri de dile getirmişlerdi. Şirk sisteminin işleticilerinin peygamberimizin liderliğini ve getirdiği ilahi sistemi reddetmek için ileri sürdükleri hep aynı gerekçelerdi. Bunlar ister Mekkeli olsun ister Medineli hiç fark etmiyordu. 31-38-Sonra, Biz onların ardından başka bir nesil / medeniyet var ettik. Böylece Biz, onlara, “Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka bir ilah yoktur. Buna rağmen / Binaenaleyh niçin kendi menfaatlerinizi korumuyorsunuz?” diye kendilerinden bir elçi gönderdik. Onun (elçinin) kavminden inkârcı, ahirete / ileri / medeni yaşama ulaşmayı yalanlayan ve şu dünya / ilkel yaşamlarında kendilerine refah verdiğimiz kodaman kişiler; “Bu, sadece sizin gibi bir beşerdir; sizin yediğiniz şeylerden yiyor, sizin içtiğiniz şeylerden içiyor. Şayet, kendiniz gibi bir beşere itaat ederseniz, o zaman siz, kesinlikle büyük bir hüsrana düşersiniz. O, size, öldüğünüz, toprak ve kemik haline geldiğinizde, mutlak surette sizin çıkarılacağınızı mı vaat ediyor? Heyhat! Size vaad edilen şey son derece imkânsız! Yaşamımız ancak bu ilkel (dünya) şekildeki olan yaşamımızdır. (Şu andaki ilkel hayatımızı tercih ediyoruz.) Biz, ölürüz ve böylece yaşarız. Diriltilmemiz mümkün değildir. Bu adam (elçi), sadece Allah hakkında yalan uyduran bir adamdır ve biz ona inanmıyoruz” dediler. (Mü’minun Suresi 31-38) Peygamberimizin Medine’ye göndereceği elçilerin mücadelelerinde pes etmemesi için moral ve motivasyon amaçlı mesajlarda inzal edilir. Onlara sabırla mücadele etmelerini zira Medine’deki inkarcı muhalif kodamanların çok kısa süre sonra pişman olacakları bildirilir. Hakk’tan yana esen rüzgarın şiddeti karşısında onların toz ve gübürden / süprüntüden başka bir şey olmadıkları, hak karşısında onların fikirlerinin hiçbir ağırlığının olamayacağı ifade edilir. Onların da bir ecelinin olduğu ve ecelleri geldiği zaman ertelenmeden yok olacakları ve yerlerine Hakk’ın yanında saf tutacak yeni nesillerin yer alacağı vurgulanır. 39 -44- O (elçi); “Rabbim, beni yalanlamalarına karşı bana yardım et!” dedi. O (Allah); “Çok az bir zaman sonra onlar kesinlikle pişman olacaklar!” dedi. Derken Hakk’ın şiddetli rüzgarı ile onları yakalayarak süprüntü haline getirdik. Zalimler topluluğunun canı cehenneme! Sonra Biz onların ardından başka nesiller var ettik. Hiçbir ümmet, kendi ecelini öne alamaz, erteleyemez de. Sonra Biz birbiri ardından elçilerimizi gönderdik. Her ne zaman bir ümmete elçileri geldi, onlar bu elçiyi yalanladılar da Biz de onları birbirlerinin peşisıra helak edip tarihin derinliklerine gömdük. İman etmeyen kavmin canı cehenneme! (Mü’minun Suresi 39-44) Medine’ye gönderilen Mus’ab b. Umeyr ile onun destekçisi Ensar’dan müminler sadece Medine’nin Arap kabileleri kodamanlarının muhalefeti ile karşılaşmayacaklardı. Zira bu şehirde üç büyük Yahudi kabilesi daha vardı. Ve bu kabileler şehrin ekonomik gücünü, eğitim ve üretim gücünü elinde bulunduruyorlardı. Şehrin yönetimi her ne kadar Hazreç ve Evs’li Araplarda görünse de her iki kabileyi de birbirine düşürerek aralarındaki savaşlardan nemalanan yine bu Yahudi kabileler olması onların Medine yönetiminde ne kadar etkin olduklarını da göstermektedir. Dolayısıyla peygamberimizin gönderdiği elçilerin de tıpkı Hz.Musa@ ve Hz.Harun’un@ Firavun ve ileri gelenlerinin muhalefeti gibi bir muhalefetle karşılaşacakları da ihbar edilir. Zira Medine’deki Yahudi kabilelerin ileri gelenleri şunu gayet iyi biliyorlardı; şayet bu şehirde ilahi öğretiye / kitaba dayalı bir sistem kurulacak olursa o takdirde Hazreç ve Evslileri parmaklarında oynatamayacaklardı. Uzun seneler boyu elde ettikleri üstünlüklerini kaybedeceklerdi. Tıpkı Firavun ve hanedanı gibi kendilerini üstün gören ve büyüklük taslayan Medineli Yahudilerin gösterecekleri muhalefetin nedeninin sahip oldukları üstün pozisyonu kaybetmemek olduğu da böylece bildirilir. Hakk karşısında onların yapacakları muhalefetin Firavunun Hz.Musa’ya@ gösterdiği muhalefetle aynı olacağı benzetmesi ile Yahudilerin ne kadar kötü bir fiilin içerisinde olacakları vurgulanır. Ayrıca Medine’de Hristiyan olan küçük gruplar da mevcuttu ve bunlar şehrin yönetiminde yahudiler kadar olmasa da hatırı sayılır bir ağırlıkta etkinlikleri bulunmaktaydı. Bu nedenle Cenab-ı Hak Hz.Meryem ve Hz.İsa üzerinden onlara da mesajlarını gönderir. Hz.İsa@ ve Hz.Meryem’in Allah’a götüren birer işaret olduğu belirtilir. Hz.Muhammed’in@ Medine’ye gelmesini Hz.İsa’nın Medine gibi sulak, bereketli bir ülkede barınmak üzere yerleştirilmesine ve üstün bir makama getirilmesine benzeterek taraflar arasında bir ülfet oluşturulmasının amaçlandığı düşünülebilir. 45-50 - Sonra Musa ve kardeşi Harun’u ayetlerimizle ve apaçık bir yetki ile Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar kibre kapıldılar (kendilerinin üstün olduklarına inandılar) ve ululuk taslayan bir kavim oldular. Bu yüzden; “Kavimleri bize itaat edip dururken, bizim gibi olan bu iki adama mı inanacağız?” dediler. Böylece ikisini de yalanladılar ve helâk edilenlerden oldular. And olsun ki onlar hidayete ersinler diye Musa’ya kitap verdik. Meryem’in oğlunu ve annesini bir ayet kıldık. Onları sulak, barınmaya uygun bir yerde görkemli bir makama yerleştirdik. (Mü’minun Suresi 45-50) 35.3. Medine'ye Gidecek Elçilere Yapılan Tembihler Mus’ab b. Umeyr ve daha sonra hicrete kadar Mekke ve Medine arasındaki iletişimi sağlayacak elçilerin tavır ve davranışlarına dikkat etmeleri gerektiği tembihlenir. Temiz bir toplum oluşturulacağını iddia eden elçilerin / öncülerin bu hususta çok titiz olması gerekmektedir. Zira gideceği yerde bütün gözler onların üzerinde olacaktır. Onların her hareketi takip edilecek ve tebliğ ettiği hususlarla (ilahi ideoloji / teori) davranışları (pratik) arasındaki uyuma bakacaklar ve şayet teori ile pratik uyuşmazlığı görürlerse bu elçilerin orada başarılı olma şansları olmayacağı aşikardır. Bu amaçla inzal edilen aşağıdaki ayet ile; 51- Ey elçiler! Tayyibattan / temiz / helal yollardan elde edilmiş şeylerden yiyin ve salih amel / erdemli davranışlar sergileyin. Şüphesiz Ben sizin yaptıklarınızı çok iyi bilenim. (Mü’minun Suresi 51) Cenab-ı Hak, elçilere haksız, hukuksuz ve haram yollardan elde edilmiş şeylere tevessül etmemelerini emreder. Toplumda helal ve temiz olarak bilinen nimetlerin tüketilmesini emrederken elçilerin eylemlerine dikkat etmelerini, güzel ve erdemli davranışlar sergilemelerini sıkı sıkı tembihler. Bunu da sırf insanlara öyle görünmek için değil içten gelerek ve Allah’ın emri olduğu için yapmalarını emreder. Bu emirle amaçlanan temiz toplum, sadece belli bir kavmi değil herkesi içine almaktadır. Yani Medine’de ilahi ideolojiye dayalı oluşturulacak toplulukta kimseye ayrımcılık yapılmayacak iyi, güzel, huzur, istikrar, barış ve güven isteyen herkes bu toplumun bir parçası olacaktır. Allah alemlerin Rabbi olduğu için kullarının korunması ve iyiliği için koyduğu ilahi kuralları kabul eden herkes bu sistemin içerisinde yerini alacaktır. Cenab-ı Hak, bu çerçevede öngördüğü sistem içerisine dahil olmak isteyen herkesi koruması / güvenliği altına girmeye aşağıdaki ayette davet eder. Bu aynı zamanda iyi ve güzel şeylerde birlik ve beraberliği sağlamış toplulukların güvende olacaklarının da vurgusudur. 52- İşte tevhid haline gelmiş bu topluluk sizin toplumunuzdur. Ben de sizin Rabbinizim. Böylece korumam altına girin. (Mü’minun Suresi 52) Medine’de oluşturulacak tevhit topluluğunun Evs, Hazreç, Yahudi, Hristiyan ve Mekke ya da çevre kabilelerden gelen muhacir bütün herkesi içine alacağı belirtildikten sonra her grubun bu sistemin işleyişinde bir görevi olacağı belirtilir. Öyle bir görev / fonksiyon paylaşımı yapılacak ki herkes ifa edeceği görev / fonksiyon ile sevineceği de bildirilir. Zira dağıtılacak sorumluluklar herkesin kendi kabiliyetine ve kapasitesine göre olacaktır. 53-Sonra onlar işlerini kendi aralarında kısımlara ayırdılar / böldüler. Her grup, kendine düşen pay ile ferahlanmaktadır. / sevinmektedir. (Mü’minun Suresi 53) İlahi ideolojiye dayalı kurulacak devletin idari işler ve hizmetler konusunda yapılacak işlerde her gruba pay ayrılması ve her grubun mutlu olacağı bir paylaştırmanın yapılması ile sistem mükemmel bir şekilde işleyecek. 35.4. İşledikleri Suçlar ve Aymazlıkları Nedeniyle Mekkeli Müşrikler Terkedilmeyi Hak Ediyorlar Mekke’deki müşrikler ise Cenab-ı Hakk’ın kendilerine ihsan ettiği zenginlikleri ve oğullarına (askerlerine) güveniyorlardı. Halbuki onların bunlar kendilerinin güvenliğini sağlayamayacaktı. Onlar bu güçlerine güvenerek kendilerini aldatmakta ve gelişmelerin farkına varamıyorlardı. 54 -56- Fakat kendilerine maldan ve oğullardan vermekle onları güçlendirdiğimizi sananları bir süreye kadar gafletleri ile baş başa bırak! Bu durumu onlar kendilerinin iyiliğine mi zannediyorlar? Bilakis, işin farkında değiller. (Mü’minun Suresi 54-56) Yaşamakta oldukları şirk sisteminin kendilerine faydadan çok zarar verdiğini göremeyen Mekkeliler için Cenab-ı Hakk’ın onlara mal ve oğullar (askerler) vermesi onlar açısından haklı ve doğru yolda oldukları kanaati uyandırmakta ve güç kazandıklarını zannetmekteydiler. Fakat işin hakikati bunun tersidir. Zira içinde yaşadıkları şirk onları parça parça ediyor, gelişmelerini engelliyor, güçsüzleştiriyor ve ilkel bir yaşam sürmelerine yol açıyordu. Halbuki bu anlayışlarını terk edip tevhide ve barışa girseler elde edecekleri başarı ve güç onları büyük bir medeniyete götürecekti. Onlar bunun farkında değillerdi. Onlardan bazıları peygamberimizin bu işi başarıp başaramayacağı konusunda tereddüt yaşadıkları için saflarını değiştirmiyorlardı. Onlar bu mücadelede üzerlerine düşenleri yapıp yapamama konusunda kendilerinden emin değillerdi. Bu nedenle onların yüreklendirilmeye ihtiyaçları vardı. Cenab-ı Hak onlara kendisine derin bir saygı ile yönelen, iyilikte yarışan ve Allah’ın sistemini tesis etmek için gönülden infak eden kullarının öncüler olacaklarını haber verirken bunun zor olmadığı ve üstesinden gelinemeyecek bir şey olmadığına değinir. Bunu kullarından gücünün üstünde bir sorumluluk yüklemeyeceği ilkesi ile ifade eder. Ayrıca herkesin yaptığı fedakarlığın karşılığını tastamam ve mutlaka alacağını da bildirir. 57- 62- Rablerine duydukları derin hayranlık ve saygı sonucu tir tir titreyen kimseler, Rablerinin mesajlarına güvenen kimseler, Rablerine karşı ortak tanımayan kimseler, Rablerine dönüş için gönülden veren / infak eden kimseler; işte onlar, iyiliklerde yarışanlardır ve nitekim bu konuda önderler onlardır. Biz hiç kimseyi, gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Nezdimizde de hakkı – hakikati olduğu gibi dile getiren bir kayıt tutulmaktadır. Bu nedenle onlar, asla haksızlığa uğratılmazlar. (Mü’minun Suresi 57-62) Mekke müşriklerinden bazılarının neden saflarını Hz.Muhammed’den@ yana değiştirmediklerine ilişkin hakikat de bildirilir. Onların sadece gaflet içerisinde ve sanki bazı yükümlülüklerini yerine getirmekten endişe edişleri nedeniyle saflarını değiştirmedikleri izlenimi verseler de aslında yaptıkları bir takım çirkin işleri onların bu değişimi gerçekleştirmelerine mâni olmaktadır. Fakat bu tiplerin konfor içerisinde iken, azapla yakalandıkları zaman hemen feryad figan edip, mağdur edebiyatı yapıp kendilerini acındırmaya çalışacakları vurgulanır. Cenab-ı Hak müminlere o zaman geldiğinde onların bu mağdur edebiyatı yapmalarına aldanmamaları için onların şu anda yaptıkları şımarık, gururlu, kibirli hareketlerini asla unutmamalarını ve bunları onların yüzüne haykırmalarını öğretir. Çünkü onlar her gece toplanıp Hz.Muhammed@ ve bağlıları aleyhine ağızlarını geleni söylüyorlar, çeşitli planlar kuruyorlar ve aleyhte propaganda yapıyorlardı. İlahi ideolojinin paradigmalarına da sırt dönüyorlardı. 63 –67- Fakat onların kalpleri bu hususlarda büyük bir aymazlık / umursamazlık içindedir. Üstelik onların birtakım çirkin işleri de vardır ki, onlar bunları (çirkin işleri) yapar dururlar. Ama sonunda, onların konfor içinde olanlarını azapla yakaladığımız zaman hemen feryat etmeye başlarlar. Onlara “Bugün feryat etmeyin! Şüphesiz siz, Bizden yardım göremezsiniz. Şüphesiz ayetlerimiz size okunurdu da buna karşı siz kibirlenerek ve geceleri (kabenin etrafında toplanarak) hezeyanlar savurarak ayetlerimize sırt çeviriyordunuz.” denilecek. (Mü’minun Suresi 63-67) Cenab-ı Hak, Mekke müşriklerini düşündürmek ve akıllarını başlarına almaları için sorgulayıcı ayetlerini peş peşe gönderir. Bu ayetleri dinleyen müşriklerin içinde bulundukları şirk düşüncesinin yanlışlığını görmemeleri mümkün değildir. Onların açmazlarını bu kadar net olarak ortaya koyan argümanlar karşısında hala safını değiştirmeyen kimseler olsa olsa düşünsel olarak kördür. Sözkonusu ayetlerde Cenab-ı Hak, kendilerine yapılan çağrı üzerinde neden kafa yormadıkları ifade edildikten sonra geçmiş atalarına verilmeyen bir ayrıcalığın onlara da verilmediği alaycı bir soru ile belirtilir. Sorgulama peygamberimizi tanımamalarının / inkar etmelerinin nedeni olarak onu tanıyamadıkları yabancı bir kimse olarak mı gördükleri şeklinde bir soru ile devam eder. Alay eden ve mantıksızlıklarını ortaya koyması bakımından “O’nu deli / mecnun / cinlenmiş” olarak görmeleri, daha ileri bir sorgulama ifadesi olarak yerini alır. Zira içlerinde bir ömür sürmüş ve son derece akıllı, güvenilir ve ne söylediğini bilen peygamberimiz hakkında ipe sapa gelmez iftiralar atan kişilerin sözlerine nasıl güvenilir? Sorgulamaya peygamberimiz üzerinden devam edilir. Peygamberimizin teklif ettiği sistemde onlardan kendi çıkarına herhangi bir vergi talep etmediği herkes tarafından bilinmesine rağmen Cenab-ı Hak tarafından sanki bilinmiyormuş gibi bir soru ile yapılan sorgulama, aslında müşriklere yapılan bir sorgulamadır. Onlara yapacağı hizmet için sizden herhangi bir ücret / haraç istemeyen Resulü Ekrem tarafında neden yer almadıkları fakat buna karşı onları sürekli sömüren, her yaptığı işlemden vergi / haraç alan şirk ortaklarına neden sıkı sıkı sarıldıkları sorgulanır. Bunun mantıksızlık olduğu ortaya konur. Kendi çıkarlarını korumak yerine başkasının çıkarları için kendilerini feda etmenin beyinsizlik olduğuna işaret edilir. Bu şekildeki sorgulamalar ile müşriklere aşağılayıcı bir sorgulama yapılmış olunur. 68-72- Onlar, Sözü (Kur’an’ı) hiç düşünmediler mi? Yoksa kendilerine, daha önce geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi (imtiyaz, seçkinlik, söz, korunma …) geldi? Ya da elçilerini tanıyamadılar mı da onu inkâr ediyorlar? Yoksa ‘Onda bir delilik var’ mı diyorlar? Aksine o kendilerine hakkı getirmiştir. Onların çoğu da haktan hoşlanmayanlardır. Eğer hakk onların tutkularına uysaydı, kesinlikle gökler, yeryüzü ve bunlarda bulunanlar bozulup giderdi. Aslında, Biz onların şanını / şerefini getirdik; Fakat onlar, kendi şanlarından / şereflerinden yüz çeviriyorlar. (Resulüm) Yoksa sen onlardan bir vergi mi istiyorsun? Rabbinin vergisi daha hayırlıdır. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır. (Mü’minun Suresi 68-72) Cenab-ı Hak, elçisine inzal ettiği ilahi öğreti ile aslında onları şanlı ve şerefli bir mevkiye çıkarmak istemesine rağmen onların kendilerine şan ve şeref kazandıracak sistemi reddetmeleri ile aslında onların ne kadar beyinsizlik yaptıklarını şöyle gösterir; “Boykot döneminde Mekkelilerin yaşadıkları kıtlık azabına rağmen akıllarını başlarına almamaları gündeme taşınır. Hatırlanacağı üzere boykot dönemlerinde peygamberimiz, çevredeki müttefik ve ehli kitap kabilelerini harekete geçirterek Mekke’ye gıda maddelerini engelletmiş ve böylece boykota karşı boykot uygulatmıştı. Tedarikçiler Mekke’ye uygulanan bu yaptırımı yaptırım olarak ilan etmemişler, kuraklık bahanesi ile kamufle etmişlerdi. Ancak sonuçta Mekkeliler gıda açısından sıkıntı yaşamışlar ve peygamberimizden bu sıkıntıyı giderme hususunda yardım / dua talep etmişlerdi. Peygamberimizin girişimleri neticesinde Mekkelilere uygulanan bu yaptırım sona ermiş ancak Mekkeliler buna rağmen müminlere uyguladıkları şiddet ve yaptırımlara son verme konusunda sözlerini yerine getirmemişlerdi. Onların bu ihanet ve nankörlükleri hala devam ettiğinden, sonunda yok edici çok büyük bir azapla karşılaşacakları ihbar edilir. Fakat o zaman geldiğinde kurtuluş ümitlerinin hiç olmayacağı bildirilir. Onlar bu azabı hak ederler zira bütün uyarıların yanında kendilerine şan ve şeref verecek bir sistem teklifi yapılmasına rağmen onlar gittikleri yanlış yoldan ayrılmama hususunda ısrarcı olmuşlardır.” 73-77- Şüphesiz sen, onları dosdoğru bir yola çağırıyorsun. Fakat, ahirete inanmayan bu kimseler ısrarla yoldan çıkmaktadırlar. Eğer Biz onlara merhamet edip de içinde bulundukları sıkıntıyı gidersek, iyice körleşerek azgınlıklarında büsbütün direneceklerdi. And olsun, Biz onları azap ile yakaladık da buna rağmen Rablerine boyun eğmediler ve yalvarıp yakarmadılar. Ama sonunda onların üzerine, azabı çok şiddetli bir kapı açtığımız zaman, bütün ümitlerini yitirmiş vaziyette kalıverirler. (Mü’minun Suresi 73-77) Mekkelilerin beyinsizliklerinin yüzlerine vurulmasına devam edilir. Cenab-ı Hakk’ın gözler, kulaklar ve beyin / kalpler vermiş olmasına rağmen onları kullanmayarak Resulü Ekremin gösterdiği medeniyet yolunu değil de geriliği, şirki ve böylece nankörlüğü seçmelerinin bu nimetleri verene şükürsüzlük olduğu ifade edilir. Onların bu ülkeye / Mekke’ye yerleşmesini sağlayanın kendisi olduğunu belirten Cenab-ı Hakk, bu nedenle onların kendisine dönmesi / yönelmesi gerektiğini vurgular. O, toplumları ve medeniyetleri öldürenin de diriltenin de kendisi olduğunu gece ile gündüzü birbiri ardınca yaratmasına benzetir. Kainattaki yaratılışa ve olaylara tamamen hâkim olan Rabbimiz, toplumların gidişatının da bir kuralı olduğunu ve iyi ya da kötü tüm toplumsal değişimlerin kurallarını kendisinin koyduğunu belirtir. Onları içinde bulundukları kötü, geri, ilkel hali terk etmeye ve kendilerini dirilişe, yükselmeye ve gelişmeye yönelik kuralları takip etmeye davet eder. Fakat Mekke müşrikleri bu daveti aşağıda belirtildiği şekilde reddederler; “Bu diriliş, yükselme ve büyük medeniyetler kurmaya ilişkin büyük laflar daha öncede çok söylendi fakat bir türlü gerçekleşme zemini bulamadı, eskiden beri böyle hikayeler anlatıldı, böyle hayaller kuruldu ama bunlar masaldan öte bir şey ifade etmedi. Zira bizim toplumumuz için bunlar ham hayalden öte bir şey ifade edemez. Bizler bu coğrafyada tıpkı ölünün toprağa karışmış bedeni, un ufak olmuş kemikleri misali atomize olmuş topluluklar olarak yaşamak bizim kaderimizdir. Kimse bizim toz toprak olmuş bu kabilelerimizin toplumsal olarak bir araya gelip dirilebileceğini ve büyük bir medeniyet oluşturacağını iddia edemez. Bunu başarmak hayalden öte ancak masallarda yer alan bir iddiadır. Tıpkı insanların biyolojik olarak öldükten sonra yeniden yaratılmasının ne kadar imkânsız ve saçma olması gibi.” 78- 83- O, sizin için kulakları, gözleri ve kalpleri yaratandır. Ne de az şükrediyorsunuz! O’dur sizi yeryüzüne / bu vatana yerleştiren. O halde sadece O’na doğru döneceksiniz. O, diriltir ve öldürür. Gece ile gündüzün birbirini takip etmesi de yalnızca O’na aittir. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz? Buna rağmen onlar, öncekilerin söylediklerinin benzerini söylediler. Onlar; “Biz, ölüp de toprak ve kemik yığını olunca mı, diriltileceğiz? Ant olsun ki, bize de atalarımıza da daha önce bu vaat edilmişti. Fakat bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir!” dediler. (Mü’minun Suresi 78-83) Onların bu sözlerine karşı Cenab-ı Hak, elçisine onlarla şu diyaloğa girmesini öğretir; 84- 85- De ki: “Eğer biliyorsanız (söyleyin bakalım), bu yeryüzü (şehir / Mekke) ve onun içindeki kimseler kime aittir?” Onlar; “Allah'a aittir” diyecekler. “Öyle ise neden hala onurunuzu / şan ve şerefinizi düşünmüyorsunuz?” de. (Mü’minun Suresi 84-85) Diyaloğun bu kısmında Cenab-ı Hak Mekke müşriklerine; “Madem ki bu yeryüzü / ülke / şehir Allah’ındır ve Allah insanların bu yeryüzüne / ülkeye / şehre yerleştirilme amacını onların şerefli bir şekilde yaşaması, sadece Kendisine boyun eğilmesi olarak belirlemiştir o halde neden böyle sefil ve rezil aşağılık bir şekilde yaşıyorsunuz, başkalarına kul / köle oluyorsunuz. Halbuki eşrefi mahlukat olarak yaratılmış sizlerin şerefli, asil ve onurlu olmanız gerekir. Size bu şan ve şerefi sağlayacak olan ise ilahi öğretiye dayalı sistemdir. Neden şan ve şerefinizi düşünmüyorsunuz?” denilir. Diyaloğun ikinci sorusunda ise Cenab-ı Hak, elçisinden onlara şu soruyu yöneltmesini ister; 86-87- De ki, “Yedi göklerin Rabbi ve büyük Arş’ın Rabbi kimdir?” Onlar “Allah’ındır/ Allah’tır” diyecekler. Sen: “Öyleyse kendi menfeatlerinizi korumayacak mısınız? / kendiniz korumayacak mısınız?/takvalı davranmayacak mısınız” de. (Mü’minun Suresi 86-87) Bu soru ile Cenab-ı Hak, Mekke müşriklerine; “Nasıl ki bütün gökyüzünün sahibi ve işleticisi Allah’tır ve o halde benzer bir şekilde bu ülkenin / şehrin yönetim kademeleri ve devlet mekanizmasında Allah’ın yasalarını / doğal yasaları egemen kılmıyorsunuz? Neden Allah’a ait olması gereken sistemi başka ilahlara has kılıyorsunuz? Halbuki Allah’a ait olan sistemi yine Allah’ın yasaları ile işletmeniz gerekmez mi? O’nun yasalarını / doğal yasaları çiğnemeniz halinde başınıza gelecek olanlardan sakınmaz mısınız? O’nun sistemini uygulayarak kendi menfaatlerinizi / çıkarlarınızı korumanız gerekmez mi?” diyerek onları kendilerine karşı takvalı / korumacı olmaya davet etmektedir. 88- 89- De ki: “Eğer biliyorsanız, her şeyin melekûtu (mülkiyeti ve yönetimi) kendisinin elinde olan ve kendisi her şeyi koruyup kollayan, fakat kendisi korunmayan kimdir?” Onlar “Allah'ındır/ Allah’tır” diyecekler. Sen; “Öyle ise nasıl büyülenmiş gibi davranıyorsunuz? / Bu nasıl şartlanmışlık? / Bu nasıl bir körlüktür?” de. (Mü’minun Suresi 88-89) Cenab-ı Hak, kozmik evrendeki her şeyin kendi mülkü olduğunu ve bu mülkünün yönetiminin de kendisine ait olduğunu, ayrıca yaşayan ve yaşamını sürdüren her türlü şeyi koruyup kollayanın kendisi olduğunu müşriklere teyit ettirir. Bu teyitle Mekke ülkesinin / şehrinin de hem mülkiyetinin hem de nasıl yönetileceğinin kuruluşundan itibaren Hz.İbrahim@ ve Hz.İsmail@ vasıtasıyla iletildiğini, bugüne kadar da bu şehrin / ülkenin ayakta kaldığını, başkalarının eline geçmediğini ve düşmanlarına karşı korunup kollandığını ifade eder. Mekke şehrinin / ülkesinin geçmişini bilen müşrikler, bütün bunları biliyor olmalarına rağmen neden büyülenmiş vaziyette davrandıkları sorgulanır. Cenab-ı Hak, böylece “ilahi öğretinin uygulanması halinde tıpkı Allah’ın kendi zatının korunmaya ve kollanmaya ihtiyacının olmaması gibi kendilerinin de korunmaya, kollanmaya ihtiyacı olmayacağı zira Allah’a dayanan bir sistemin çok güçlü olacağı ve ne içeriden ne de dışarıdan gelecek düşman güçlerin onları yıkamayacağına” işaret eder. Cenab-ı Hak, bu diyaloğu (onların verdikleri / verecekleri cevaplardan da anlaşılacağı üzere) onların hakk ve hakikat diye bir dertlerinin olmadığı ve hakkın getirilip ortaya konulmasına rağmen onların bunu reddettiklerini ifade ederek sonlandırır. 90-Doğrusu Biz onlara hakkı getirdik. Fakat onlar bunu gerçekten yalanlamaktadırlar. / reddetmektedirler. (Mü’minun Suresi 90) 35.5. Şirk Sisteminin Toplumları Felakete Götürdüğü Cenab-ı Hak, müteakip ayetlerde müşriklerin tercihlerinin yanlış olduğunu kozmik evrendeki işleyişle ifade eder. Kozmik evrenin yaratıcısı ve işleticisi tektir. Allah’tır. Şayet bu sistemde Allah’tan başka ilahlar olsaydı o zaman her ilah, kendi yarattığı alemi kendi egemenliği altına alması yetmez diğer ilahların egemenlik alanlarına da saldırır ve o alemlerde de egemen olmaya çalışırdı. O takdirde de kozmik evrende savaşlar hiç bitmez ve bu sistem böylesine mükemmel bir şekilde işlemezdi. Madem ki kozmik evren sorunsuz bir şekilde işliyor o halde bu sistemin yaratıcısı ve işleticisi tektir. 91-92- Allah asla çocuk edinmemiştir. O’nunla beraber hiçbir ilâh da yoktur. Şayet başka bir ilah olsaydı her ilah kendi yarattığı şeylerle birlikte olur ve böylece biri diğerine üstünlük kurmaya çalışırdı. Allah, onların yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir. Gaybı (görünmeyeni / geleceği) ve görüneni bilen Allah, onların ortak koştukları şeylerden çok yücedir. (Mü’minun Suresi 91-92) Cenab-ı Hak, insanların kendi aralarındaki yönetim sisteminde de ayrı ayrı sorumsuz ve tam yetkili otoriteler olursa o zaman toplumda barışın, huzurun, istikrarın olmasının mümkün olmayacağını kozmik düzen üzerinden anlatır. Zira her otorite kendi egemen olduğu alanla yetinmeyecek ve diğer otoritenin egemenlik alanına müdahale edecektir. Diğer otoritelerin egemenlik alanlarını elde etmeye çalışacaktır. Şirkin geçerli olduğu sistemlerde şirk otoriteleri kendi egemenlik alanıyla iktifa etmeyecek sürekli başka kuvvetlerin egemenlik alanlarına da egemen olmaya çalışacaktır. Böylece müşrik kabilelerin aynı şehirde birlikte yaşamaları mümkün olmayacaktır. Şirk otoritelerinin arasındaki bu egemenlik savaşı şehrin sorunlarını çözemeyecek, sürekli kavgalı, rekabet halinde, çatışmacı bir ortam yaratacaklardır. Bu durum toplumda anarşi, huzursuzluk ve istikrarsızlık yarattığı gibi toplumsal ilerlemeyi, gelişmeyi ve refahı da engelleyecektir. İşte içinde şirk barındıran sistemler toplumsal düzeni tahrip eden bir doğası olduğu için peygamberimizin getirdiği tevhit sistemini insanlar kendi huzurları, kalkınmaları, ilerlemeleri, barış ve istikrarları için istemelidir. Allah yarattığı tüm varlıkları ve sosyolojik kuralları gayet iyi bildiği için (yani geleceği ve hali hazırdaki durumları) Mekkelilere şirki terk etmeleri gerektiği ve şerefli bir konuma yükselmek içinde tevhidi tercih etmeleri gerektiğini böylece ortaya koyar. Mekkeli müşriklerin bütün uyarılara rağmen şirki terk etmeyeceklerini ve Hz.Muhammed’in@ getirdiği tevhit dinine dönmeyeceklerini ancak Cenab-ı Hak bilebilirdi. Çünkü geleceği / gaybı sadece o bilir. Şayet onlar tercihlerini bu yönde kullanacaklar ise sonları da hüsran olacağı açıktı. İlahi sosyolojik kural değişmeyeceği için müşrikler tevhit ehli karşısında eninde sonunda yenilecekti. Cenab-ı Hak, bu konuda onları çok defa uyarmış ve onların toplumsal kıyametlerinin felaketleri olacağını büyük bir yıkılış azabı ile karşı karşıya kalacaklarını bildirmişti / vaad etmişti. Şimdi Cenab-ı Hak, elçisinde şöyle dua etmesini emreder; “Rabbim! Şayet onlara vaad ettiğin azabı göstereceksen beni onların arasından çıkar ve beni başka diyarlara göç ettir.” 93-95- De ki: “Rabbim! Onların tehdit olundukları / vaad edildikleri şeyleri bana göstereceksen, Rabbim! Öyleyse beni, o zalimler topluluğu içinde bırakma.” Muhakkak ki Biz, onlara vaat ettiğimiz şeyleri sana göstermeye güç yetirenleriz. (Mü’minun Suresi 93-95) Bu çağrı aynı zamanda Mekkeli müminlere de yapılmış demektir. Onlar da yıkım azabını hak eden bu toplumun arasında bulunmamak için Cenab-ı Hakk’tan yardım dilemeliler. Zira Mekkeli müşrikleri doğru yola getirmek için bütün yollar denenmiş fakat hala inatla sapık yolda ısrar ediyorlarsa yapacak bir şey kalmamıştır. Onlar için kıyamet saati gelmektedir. Müminlerin oradan uzaklaşması ve hak ile batılın kesin çizgilerle ayrılması gerekmektedir. O zalimler azabı hak etmişlerdir ve Cenab-ı Hak da onlara vaat ettiği yıkılış azabını başlarına müminler eliyle getirmeye kadirdir. Onların başlarına gelecek azabı Rabbimiz müminlere ve elçisine göstermeye kadir olduğunu yukarıdaki ayette kesin bir dille bildirmiştir. Böylece müminlerin yurtlarını terke ederek hicret etme konusunda tereddütleri olmasın. Cenab-ı Hak, daha sonra elçisine ve müminlere onların yapacakları her türlü çirkin saldırıya en uygun ve en güzel şekilde karşılık vermesini talimatlandırır. Cenab-ı Hak, onların kendisi ve Allah yanlıları hakkında ne düşündüklerini gayet iyi bilmektedir. Yukarıdaki ayetler kendilerine okunduğunda onların peygamberimiz ve müminlerle dalga geçecekleri aşikardır. Zira onlar müminlerin kendilerine galip gelebileceğine ve yıkıma uğratabileceğine asla ihtimal vermiyorlardı. Onlar müminleri çok zayıf ve zavallı olarak görüyorlardı. Bu nedenle Cenab-ı Hak onların müminleri nasıl gördüklerinin öneminin olmadığını bildirilirken toplumlar kesin çizgilerle birbirinden ayrıldıktan sonra onların yapacakları saldırılara elinden gelenin en iyisi ile karşılık vermesini aşağıdaki ayette emreder. 96-Sen, her çirkin saldırıyı / kötülüğü en uygun ve en güzel bir şekilde bertaraf et / yok et. Biz onların yakıştırmakta oldukları şeyleri çok iyi biliriz. (Mü’minun Suresi 96) Hz.Muhammed@ ve müminler bu emri uygularken gaflete düşmemek ve oyunlara gelmemek için Ebu Cehil gibi şeytanların kışkırtmalarına ve yanaşmalarına karşı Cenab-ı Hakk’a sığınmaları gerektiği bildirilir. Zira hicretten sonra her iki toplum arasında cereyan edecek mücadelede Mekke müşriklerinin şeytani önderleri sadece Mekkelileri değil diğer kabileleri de Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine kışkırtacaktır. Hatta Medine’nin içerisinde peygamberimizle müttefiklik yapmış Abdulla b. Ubey gibi kimseleri bile şeytanlaştıracaklar ve yönetime karşı ihanet için kışkırtacaklardır. Cenab-ı Hak, Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin azılı düşmanlarının şeytani plan, desise, kışkırtma ve saldırılarına karşı sığınılacak makamın kendisi olduğunu ve bu konuda kendisine dua edilmesini emreder. 97-98- De ki: “Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım! Rabbim! Onların çevreme yaklaşmalarından da / başıma üşüşmelerinden de sana sığınırım! (Mü’minun Suresi 97-98) Cenab-ı Hak, bundan sonraki ayetlerde ahiret sahnelerini anlatırken bu dünyada müşriklerin yaşayacakları akıbete de işaret eder. Yaptıkları kötü iş ve eylemler nedeniyle onların pişman olacakları ama hayatın imtihanı için tanınan sürenin sonuna gelindiğinde artık fırsatı kaçırmış olacaklarını belirtir. Onlara fırsat varken geri dönmelerini, ölüm geldiğinde artık çok geç olacağını ve bir daha kendilerine fırsat tanınmayacağını bildirir. 99- 100- Nihayet onlardan birine ölüm geldiğinde, “Rabbim, ne olur beni geri döndür! Yalvarırım ne olur beni geri döndür! Beni geri döndür ki daha önce yapmadığım şeylerin yerine doğru dürüst / salih / erdemli eylemler yapayım!” dedi. / diyecek. Hayır… Hayır… Bu, kesinlikle onun söylediği boş sözlerdir. Artık onların arkalarında tekrar diriltilecekleri güne kadar bir engel vardır. (Mü’minun Suresi 99-100) Hele ki kıyamet ve yeniden diriliş saatini yani hayat oyununun sonuna gelindiğini bildiren düdük çalındığında artık hesap vakti gelmiştir. O hesap gününde hayat oyununda yenilenlere kimse yardım etmez, kimse onların elinden tutmaz, kimse onları teselli etmez. Tam tersine onların işlediklerinin bedelinin ödeme vakti gelmiştir. Onların yaptıkları kötülüklerin cezası çok ağır olacaktır. Ateş! O ateş onların yüzünü yakar kavurur. Onlara dünyadaki hayatlarında uyarılmalarına rağmen uyarıları hiç dikkate almadıkları bildirilir. Onlar zaten yaptıklarının ve bu cezayı hak ettiklerinin farkındadırlar. Azgınlıklarına, heva ve heveslerine yenik düştüklerini ifade ederler. Fakat yine de bir daha denenmek için fırsat verilmesini talep ederler. Hatta ikinci kez de aynı kötülükleri işlerlerse işte o zaman zalim olacaklarını söylerler. 101-107-Derken Sûr’a üflendiği zaman, işte o gün aralarında akrabalık bağı kalmaz artık. Kimse kimseden bir şey isteyemez / kimse kimse ile ilgilenemez. Artık kimlerin tartıları ağır basarsa, işte onlar asıl kurtuluşa erenlerdir. Kimlerin de tartıları hafif gelirse, onlar da kendilerine yazık etmişlerdir. Onlar cehennemde sürekli kalıcıdırlar. Ateş onların yüzlerini yalar ve onlar orada, azabın dehşetinden sırıtan dişleri ile yüzleri perişan haldedirler. “Ayetlerim size okunurken onları yalanlayanlar sizler değil miydiniz?” Dediler ki / Diyecekler ki: “Rabbimiz! Azgınlığımıza yenik düştük ve sapık bir topluluk olduk. Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Şayet bir daha aynısını yaparsak işte o zaman gerçekten biz zalimleriz.” (Mü’minun Suresi 101-107) Fakat Cenab-ı Hak, onların bu taleplerini şiddetle reddeder. Zira onlara bu fırsat verilse yine aynısını yapacakları açıktır. Onların böyle davranacaklarının gerekçesi olarak iman edenlerle alay etmelerinin ve o müminleri eğlence konusu yapmalarının, onların hak ve hakikatı aramak ve doğruyu bulmak ile bir alakalarının olmamasıdır. Bu nedenle onlara tekrar bir fırsat verilmesi halinde bunu da hovardaca harcayacaklardır. Yani onlar bu işi ciddiye alıp üzerinde düşünseler ve iman edenlerle asla alay etmeseler, onlarla eğlenmeseler o takdirde belki Cenab-ı Hak onlara bir fırsat verebilir. Onların inkarlarındaki niyetlerinin düzgün olduğuna, hakikati aramakta olduklarına hükmedilebilir. Ancak onlar ortaya konan fikir konusunda tartışmak yerine o fikri savunanlarla alay eder ve gülüp eğlenirse o takdirde onların samimi olmadıkları anlaşılır. 108-110-O (Allah) dedi ki; “Kesin Sesinizi! Bir daha da benimle konuşmayın!” Çünkü kullarımdan bir gurup; “Rabbimiz! Biz iman ettik; bizi bağışla, bize merhamet et, sen, merhametlilerin en iyisisin” diyorlarken siz onları alaya aldınız. Öyle ki bu alaylarınız size benim zikrimi unutturdu / terk ettirdi ve siz o müminlere hep gülüp duruyordunuz. (Mü’minun Suresi 108-110) Bu gerekçeyle Cenab-ı Hak, müminlere hak yolda sabır ve sebatla direndikleri için mükafatlandırdığını / mükafatlandıracağını beyan eder. Bu beyan aynı zamanda müminlerin dünyadaki mücadelelerinde zaferle mükafatlandıracağının da müjdelenmesidir. 111- Şüphesiz ki bugün Ben onlara, sabretmelerine karşılık mükafatlandırdım. Onlar, zafere erenlerin / kurtuluşa erenlerin / kazançlı çıkanların ta kendileridir. (Mü’minun Suresi 111) Cenab-ı Hak, müşriklere “yeryüzünde ne kadar kaldıklarını” sorup arkasından “çok az bir süre kaldıklarını ve sonunda hesap ve acı bir ateş azabı için ahirete kavuştuklarını belirtirken onlara bu kadar az bir süre gülüp eğlenmek, gönül eğlendirmek, hak hakikati çiğnemek, zalimlik yapıp insanlara zulmetmek için değer miydi?” diye sorgular. Bu sorgulama aynı zamanda müminler içinde yapılır. Müminler de Mekke’de çekmekte oldukları acı, işkence ve çilelerin çok kısa bir sürede sona ereceğini bildirmiş olur. Acı ve ıztırap yıllarının kendilerini aldatmamasını eninde sonunda zafere erileceğini de “kendilerinin boş yere yaratılmadığı ve şirk sisteminin ilahi sisteme döneceği” mesajının dünyadaki mücadele bağlamında okunması ile bildirir. Nasıl ki ahirette yegâne hâkim Allah olacaksa bu dünyadaki (ayetlerin indiği vasattaki Mekke ortamındaki) mücadelede de Allah yegâne kral olacaktır. Yüceler yücesi olan Allah’ın bildirdiği tevhit sistemi bu ülkede mutlaka egemen olacaktır. 112- 118- O (Allah); “Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?” diye soracak. Onlar; “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. Ama tam da kestiremiyoruz. Bunu sayanlara sorsanız” dediler. O (Allah); “Bilmiş olsanız gerçekten çok az bir süre kaldınız” dedi. Yoksa sizi boş yere yarattığımızı ve Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız? İşte gerçek hükümdar Allah, yüceler yücesidir. O’ndan başka ilah yoktur. O, şerefli / saygın Arş’ın Rabbidir. Her kim, hiçbir delili olmadığı halde, Allah ile birlikte diğer bir ilaha taparsa, iyi bilsin ki, o kimsenin hesabı Rabbinin huzurunda muhakkak görülecektir. Hiç kuşkusuz kâfirler, asla iflah olmazlar. De ki: “Rabbim! Bağışla ve merhamet et! Zira merhametlilerin en hayırlısı Sensin.” (Mü’minun Suresi 112-118)

  • Bölüm 14:Mekke'de Kıtlık | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 14 MEKKE’DE KITLIK Haşimoğulları ve müminlere boykot devam ederken Hz.Muhammed@ Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği ayetlerin rehberliğinde bir taraftan geleceğin kadrolarını eğitiyor diğer taraftan da Mekke içindeki ve dışındaki gelişmeleri yakından takip edip sorunlara çözüm üretiyordu. Boykot nedeniyle çevre kabilelerin Mekke’ye uyguladıkları yaptırımlar Mekke içerisinde büyük bir kıtlığa neden olmuştu. Mekke müşrik ileri gelenleri ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Çevre kabileler Mekke’de yaşanan politik karışıklığa ([1] ) ve Mekkeli müşriklerin kendilerine karşı gösterdikleri küstah tavırlara bir cevap olmak üzere Mekke’ye gıda akışını durdurmuşlardı. Gerekçe olarak ise kuraklığı göstermişlerdi. Mekke müşrik elitleri yaşadıkları bu çaresizliğe çözüm bulması için Hz.Muhammed’e @ başvurmuşlardı. Peygamberimiz de bu soruna çözüm bulmaya çalışıyordu. Habeşistan’a hicret etmiş müminlerin sorunları ise daha farklıydı. Onlar hicret etmeden önce kendilerine yapılan tüm uyarılara rağmen çeşitli olumsuzluklar yaşıyorlardı ve bu olumsuzlukların haberleri Hz.Muhammed’e@ ulaşmaktaydı. O’nun oradaki yaşanan sorunlara da el atması ve çözüm üretmesi gerekmekteydi. Cenab-ı Hak elçisine Araf Suresinin devamı olarak inzal ettiği ayet gurubu ile önce Mekke içerisindeki kıtlık sorununun çözümüne değinir daha sonra ise Habeşistan’da yaşanan sorunların çözümünü anlatır. Her iki hususa yönelik anlatılan çözümler yine Hz.Musa’nın @ yaşantısı üzerinden kıssalaştırılarak verilir. Cenab-ı Hak müminlere boykot uygulanması halinde Mekke’nin başına gelecek musibetleri anlatmak için Firavun halkının başına gelen musibetlerden bahseder ve Mekkelileri korkutarak boykottan uzak tutmaya çalışan mesajlar gönderir. Ama Mekke müşrikleri bu tehditlere kulak asmadıkları için önceden ihbar edilen musibetlerle yüzyüze geldiler. Haşimoğullarının müttefiği olan kabile ve devletler Mekke ile olan ticari ilişkilerini gözden geçirmeye başladılar. Çevre kabilelerden özellikle ehli kitap kabileler kendi dinlerine daha yakın olan müminlere yapılan kötü muamele nedeniyle Mekke’ye tavır aldılar. Bütün bunlara Cenab-ı Hakk’ın çevre bölge ve ülkelerden sağlanan ürünlerde kısıtlılık, yokluk ve kıtlık olması için kuraklık, haşerat, afet vb. şekillerde resulüne gaybi destekler vermesini de eklersek Mekke’de durum çok vahim hale geldi. Mekke Yönetimi Peygamberimize boykot uygularken kendileri kıtlıkla adeta kontra bir boykotla karşı karşıya kalmışlardı. Hz.Muhammed’e @ ve müminlere boykot uygulandığı zaman Mekke’nin de şiddetli kuraklık, kıtlık yaşadığına ilişkin rivayetler mevcuttur. Yani Cenab-ı Hakk’ın kıssa ile ihbar ettiği tüm belalar meydana gelmiştir. Yine Rabbimizin bu kıssalarda ihbar ettiği gibi onların bu musibetlerden ders almayacakları ve meydana gelen bu olumsuzlukların sorumlusunun peygamberimiz olduğunu iddia etmişlerdir. Hz.Musa @ ve Firavun Yönetimi arasında geçen olayları anlatan kıssada geçen kısıtlılık hallerinin Mekke’deki izdüşümünün muhtemel olarak aşağıdaki şekillerde cereyan ettiği söylenebilir; Doğal Felaketler Şeklinde: Mekkelilerin tedarik ettikleri malların kaynak ülkelerinde doğal felaketler ortaya çıkıyor ve aracı / nakliyeci kişilerde ihtiyaç duyulan malı sağlayamadığından bu felaketlerin isimlerini mazeret olarak belirtiyordu. Çevre kabilelerin ve Haşimoğulları müttefiklerinin Mekkelilere yaptırımları: Bu tip kısıtlılık belki söz konusu kabilelerin resmen Mekke’ye boykot uyguladığını açıkça ilan etmese de çekirge, tufan, haşerat vb. nedenler uydurarak yaptırım uyguluyorlardı. Böylece gelecekteki ticaretlerini de riske atmıyorlar ve güvensizlik oluşturmuyorlardı. Mekkelilerin ise bu mazeretlere inanmaktan başka çareleri kalmıyordu. (Musa @ kıssasındaki çekirge, tufan, kan, kurbağa, haşerat musibetleri metaforu ) Mekkelileri çok şiddetli bir şekilde etkisine alan kıtlık hususuna değinen rivayetlerde yaşanan kıtlığın şiddetini belirtmek için, insanların hayvan leşleri ve derileri yemeye başladığı ifade edilir ve çaresiz kalan Mekkeli müşriklerin Peygamberimize gelerek başlarındaki kıtlık belâsının uzaklaştırılması için Allah’a dua etmesi için ricacı oldukları zikredilir. Peygamberimiz de Cenab-ı Hakk’tan niyazda bulunur ve kıtlık belirli bir süre için sona erer. Peygamberimiz aynı zamanda çevre kabilelere haber göndererek Mekke’ye yapılan yaptırımların belirli bir süre için kaldırılmasını talep eder. Bu talep karşısında çevre kabileler Mekke’ye yapılan boykotu kaldırırlar. Fakat kıtlığın bir süreliğine sona ermesinden sonra Mekkeli kodamanlar verdikleri sözden hemen caymışlar ve boykota ve muhasaraya devam etmişlerdir. Tabii çevre kabileler de kısıtlılığı tekrar başlatmışlardır. Bu durum müminlere boykot sona erinceye kadar müteaddit defalar böyle tekrarlanmıştır. (İsrailoğullarının gitmesine izin verilinceye kadar tufan, çekirge, haşere, kurbağa, kan vb. musibetlerin gönderilmesi benzetmesinde olduğu gibi) 130-135- Doğrusu Biz, Firavun halkını akıllarını başlarına toplasınlar diye senelerce kuraklıklara ve ürün kıtlığına mahkum ettik. Sonra kendilerine ne zaman bir iyilik ulaşsa, “Bu zaten bizim hakkımızdır / becerimizdir ” dediler. Fakat kendilerine ne zaman bir kötülük gelse, Musa ile onunla birlikte olanların uğursuzluğuna yorarlardı. İyi bilin ki, onların uğursuzluğu Allah tarafından öngörülmüştür. Fakat onların çoğu bunun farkında değiller. Ve onlar “Sen bizi büyülemek için hangi ayeti / delili / işaretler getirirsen getir yine de sana inanmayacağız” dediler. Bunun üzerine Biz de, belirli aralıklarla, ayetler / işaretler / deliller olmak üzere onlara tufanı, çekirgeleri, haşereleri, kurbağaları ve kanı gönderdik. Bütün bunlara rağmen büyüklük taslamaları gerçeği görmelerini engelledi ve suçlu bir kavim oldular. Bu musibetler başlarına geldiği zaman derlerdi ki: “Ey Musa! Sana verdiği söz hürmetine bizim için Rabbine dua et! Eğer bizden bu musibeti kaldırırsan sana kesinlikle iman edeceğiz / itimat edeceğiz ve İsrailoğulları’nı seninle göndereceğiz.” Fakat ne zaman geçici bir süre musibeti kaldırdık, her seferinde gerisin geri sözlerinden cayıveriyorlardı. (Araf Suresi 130-135) Mekkelilerin yaptıkları bu hareketlerin kendilerinin hayrına olmayacağı, elleriyle işledikleri ihanet denizinde boğulacağı ve peygamberimizin takipçilerinin ise bu mukaddes toprakların doğusuna da, batısına da, kuzeyine de güneyine de sahip olacakları müjdesi yine kıssa üzerinden Cenab-ı Hak tarafından verilir. Aynı zamanda Mekkelilerin şirk adına yaptıkları ve yücelttikleri ne varsa hepsinin bir gün yerle bir olacağını da yine bu kıssa üzerinden Cenab-ı Hak haber verir. Böylece verilen sözün İsrailoğulları için yerine getirilmiş olduğu / müminler için de getirileceği ifade edilir. 136-137-Biz de, ayetlerimizi yalanlamaları ve onlara kayıtsız kalmaları nedeniyle onları denizde boğarak intikam aldık. / cezalandırdık. O hor görülüp ezilen ve işkence edilen insanları da toprağını bereketli kıldığımız yerin en doğusundan, en batısına kadar tamamına mirasçı / hakim kıldık. Ve böylece Rabbinin, İsrailoğulları’na verdiği güzel (bir gelecek) vaadi, onların sabırlarına karşılık yerine geldi. Biz de Firavun ile kavminin yapa geldikleri eserlerini ve yücelttikleri şeyleri tarihe gömdük. (Araf Suresi 136-137) 14.1. Habeşistan’daki Müminlere Uyarı Mesajları Siyer kaynaklarında Habeşistan’a hicret eden muhacirlerin Medine’ye hicrete kadar (M616-M622) bu ülkedeki yaşamları ve başlarından geçenler hakkında genel olarak şu bilgiler yer alır; İlk hicret edenlerin Mekke’de uzlaşmanın olduğu haberi üzerine bir kısım muhacirlerin erken dönemde Mekke’ye geri dönmeleri (Hz. Osman, Mus’ab bin Umeyr gibi), İkinci kez hicret eden kafilenin imamı Cafer bin Ebu Talib’in Habeşistan kralı Necaşi’nin huzurunda Mekke elçilerine karşı savunma yapmaları, Ubeydullah b. Cahş (Hz. Ümmü Habibe’nin eşi) ve Sekran b. Amr’ın (Hz. Sevde’nin eşi) Hristiyan olmaları, Necaşiye darbe girişimi ve bu darbe girişiminin bastırılmasında muhacirlerin Necaşi’ye destek vermeleri ve darbe sırasında muhacir ailelerinin gemiye bindirilip Mekke’ye gönderilmek üzere limanda hazır bekletilmeleri, Genel olarak Habeşistan muhacirlerinin orada Necaşi’nin koruması altında çok rahat ettikleri ve ibadetlerini baskı altında olmadan rahat bir şekilde yaptıkları anlatılır. İman edenlerin çoğunluğunu teşkil eden ve özel olarak seçilen bu muhacirlerin mücadelelerini desteklemek ve gerektiğinde onları uyarmak ve yol göstermek amacıyla hiçbir Kur’an ayetinin ya da pasajının nazil olmadığını düşünmek pek akla yatkın olmadığı gibi Kur’an’ın müminlerin yaşamlarına kattığı pratik ve hemen her olaya müdahil olarak çözüm üretme metodolojisine de aykırı görünmektedir.([2] ) Habeşistan’a hicret eden müminler Habeşistan’ı Mekke’deki mücadeleleri için bir üs olarak kullanacaklardı. Bu muhaceretin sonunda ihtiyaç duydukları siyasi ve askeri güce kavuştuktan sonra Mekke’yi inatçı, zalim, zorba ve azgın müşriklerden temizlemek, Mekke halkını şirk zulmünden kurtarmak ve Kabe’yi asli statüsüne kavuşturmak amacıyla geri döneceklerdi. Bu hedef içinde Habeşistan’da uygun bir zemin vardı. Zira Habeşistan Necaşi’si Yakubi bir hristiyandı ve peygamberimize hemen teslim olabilirdi ve nitekim de öyle oldu. Diğer taraftan Habeşistan halkının geneli hristiyandı. İslam’a en yakın bir dindi. Tevhidi dünya görüşünün / İslam’ın getirdiği ana ilkelere sahipti. Hristiyan halk, müşrik Mekke halkından farklı olarak, peygamberliğe, ahiret gününe ve kitaba yani vahye inanıyordu. Bu nedenle müminlerin hedeflerine ulaşması daha kolay olacağı düşünülüyordu. Ancak bu o kadar kolay olmadığı gibi onları orada bulundukları süreçte kendilerini bekleyen en önemli tehlike Habeşistan’daki dini benimsemek ve onlara benzemek yani asimilasyona uğramaktı. Bu tehlike için müminleri etkileyecek koşullar mevcuttu. Söz konusu etkileyici koşullar; Habeşistan’ın ticari açıdan çok gelişmiş ve zengin olması Kilise: Hristiyan rahip ve keşişler Ruhul Kudüs: Ülkenin İleri gelenleri (kabile reisleri, beyler, parlamento / senato) Araf suresinin 138 nci ayetinden 180 inci ayetine kadar geçen ve Hz. Musa @ ve İsrailoğulları üzerinden anlatılan kıssalar Habeşistan’daki müminlerin gittikleri yerin dinindeki, dünya görüşündeki ve kültüründeki yanlış değerlerden etkilenmelerini önlemek ve onların yanlış yollara sapmalarına mani olmak için nazil olduğu değerlendirilebilir. Araf suresinin bu bölümleri Habeşistan’daki muhacir müminlerin yetersizliğini ortaya koyan ip uçlarını verirken onları muhafaza etmek ve onların kiliseye karşı kendilerini savunmaları için ihtiyaç duyacakları argümanları da vermektedir. Böylece muhacir müminlerin içinde yaşadıkları toplumun koşulları nedeniyle asimilasyona uğramamaları için Hz.Musa @ ve İsrailoğulları üzerinden rehberlik yapılır. Bu ayetler Habeşistan’daki müminlerin bir takım olaylar başlarına gelmeden uyarı mahiyetinde Hz.Muhammed’e@ inzal olup bir şekilde onlara ulaştırılmış olabileceği gibi (aşağıda işlendiği gibi) yaşanmış olaylar üzerine inzal olmuş ve yine bir daha yapmamaları için uyarı mahiyetinde inzal olmuş da olabilir. En doğrusunu Allah bilir. ([3] ) Habeşistan’a hicret etmiş müslümanlar (denizden geçmiş israiloğulları metaforu) gittikleri ülkede neler yapıyorlardı? Her ne kadar peygamberimizden fiilen ayrılmış olsalar da müşrik Mekkeli tacirlerin hizmetinde sefere katılan mümin köleler vasıtasıyla iletişim sağlanıyor olsa da bu muhacir müminlerin içinde yaşamaya başladıkları toplumun dini, siyasi, ekonomik ve sosyal yapısından etkilenmemesi de imkansızdı. (Benzer bir put isteme metaforu) Ayrıca bu müminlerin hicret ettikleri bu topluma karşı ehli kitap olmalarından kaynaklı sempatileri vardı. Zira Mekke’de mücadele ettikleri kendi toplumları şirk toplumuydu, vahye, ahiret gününe ve peygamberliğe karşı bir toplumdu. Kendilerine kucak açan bu toplumun ise inanç esasları itibariyle kendi inanç esaslarıyla ortaklıkları, benzerlikleri çoktu. İnanç esaslarındaki benzerliğin yanısıra daha da önemlisi Habeşistan’ın Mekke Yönetimine karşı siyasi olarak peygamberimizin yanında yer alması yani müttefik olmaları müminlerin bu topluma karşı sempatilerini daha da arttırmıştı. Ancak şu da iyi bilinmeli ki ehli kitap olan bu ev sahibi toplumda ilahların sayısı az da olsa yine bir şirk toplumuydu. Fakat hicret eden müminler kendilerine gösterilen teveccüh nedeniyle bu şirki fark edemeyebilirlerdi. (Cahillikle niteleme benzetmesi) Dahası teslise dayalı şirk sisteminin toplum hayatına getirdiği yanlışlık ve bozuklukları ayırt edemeyebilirlerdi. Ya da Habeşistan’daki şirk, Arapların şirklerinden farklıydı. Bu nedenle tevhidi dünya görüşünün hedeflediği sistem ile benzeştiği düşünülerek muhacir müminler hristiyanlıktan etkilenebilirlerdi. 138-139- Ve İsrailoğulları’nı denizden geçirdik. Derken kendilerine mahsus putlara tapmakta olan bir kavimle karşılaştılar. Dediler ki: “Ey Musa! Onların tanrılarına benzer sen de bizim için bir tanrı kıl (belirle)!” (Musa da onlara) dedi ki: “Siz gerçekten cahillik ([4] ) eden bir kavimsiniz. Onlara gelince: içinde bulundukları yaşam biçimi / dinleri, onları yok oluşa sürükleyecektir: çünkü onların bütün yapmakta oldukları, boş / batıl / saçma / hiçbir temeli olmayan şeylerdir.” (Araf Suresi 138-139) Habeşistan’a hicret eden müminlerin Habeşlilerden etkilenmeleri şöyle olabilir; Tevhidi dünya görüşü / İslam, insanlara kabile putu / ideolojisi etrafından toplanmaları yerine bütün alemlerin / bütün kabile ve toplulukların “alemlerin rabbi olan Allah” paradigmasında bir araya gelerek barış / islam topluluğu oluşturması için bir teklif sunuyordu. Teklif özet olarak; Vahşi, birbirini yiyen, sürekli kavga ve savaşlarla eriyip yok oluşa götüren kabileciliğin terk edilmesini, bütün kabilelerin barış/ esenlik / güvenlik esası içerisinde millet oluşturmasını öngörüyordu. Oluşturulacak milletin idaresinde kişi, sınıf, kabile, ırk ve renk ayrımı yapmaksızın bütün herkesin menfaatinin göz önüne alınması teklif ediliyordu. Bu idarede sadece Allah rızasının esas alındığı bir tevhid toplumunun oluşturulması temel hedefti. Habeşistan’daki hristiyan toplumda ise kabileler birleşmiş ve bir inanç topluluğu oluşturarak tevhit sağlanmıştır. Fakat bu topluluğun şirki, devlet yönetiminde tecelli etmektedir. Şirk, toplum katmanları arasında şekillenmiştir. Bu şirk sisteminde; Allah (Baba) – İsa (oğul)- Ruhul Kudüs olarak ifade edilen teslis şirkinin dünyadaki izdüşümü Hükümdar -Kilise- parlamento (ya da ileri gelenler / prensler / beyler / dükler / asiller vb.) dur. Yani Habeş toplumunda put haline getirilmiş / putçuluğa dayalı kabilecilik ideolojisi yoktur ama şirk ideolojisi başka bir modelde ortaya çıkmıştı. Arap yarımadasında kabile adedince put var iken Habeş toplumunda tanrı sayısı bütün kabilelerin bağlı olduğu üç tanrıya inmiştir. Kabilecilikte reisin kabilenin totemi adına verdiği karar kutsal sayılarak hareket edilirken, teslis sisteminde üçlü otoritenin kararı kutsaldır. Asla eleştirilemez, değiştirilemez, zinhar karşı konularak itaatsizlik yapılamaz. İşte böyle bir topluma hicret eden müminler, yönetimdeki şirki fark edemediler. Bu nedenle müminler de buradaki hristiyanların inandığı ve yaşadığı tarzda bir şirk sistemini benimsemeye meylettiler. Hicret eden müminlere göre sonuçta teslis sistemi de kabileler arası tevhidi sağlamaktadır. Tevhidi dünya görüşünün / İslam’ın mesajındaki hedefin teslis ideolojisi ile de gerçekleşebileceği kanaati onlarda oluşma tehlikesi mevcuttur. Çünkü onlar, millet haline gelmiş Habeş toplumundaki bu kez toplumsal sınıflar arasındaki ayrımı / paylaşımı / şirki göremiyorlardı. İslam ise oluşturulacak barış toplumunda zulme yol açan her türlü şirki reddediyordu. Yönetimde hükümdar dahil asla kutsal sayılacak bir otoriteye izin vermiyordu. Herkes Allah’ın kulu idi ve herkes hata yapabilir idi. Hiç kimsenin yanılmaması ve hesap vermemesi gibi bir ayrıcalığı yoktu. Allah ile kulu arasına kimse giremezdi. Tevhidi dünya görüşünün / İslam’ın öngördüğü sistemde her şey Allah için (yani millet için) olacaktı. Yöneticiler milletin efendisi değil ancak hizmetkarı olabilirlerdi. Bu günkü tabirle “Millet Devlet için değil, Devlet Millet içindir.” Tevhidin sadece kabilelerin birleşmesinde değil aynı zamanda toplumun sınıfları / katmanları arasında da sağlanması, peygamberimizin getirdiği mesajın özüydü. Ancak muhacirlerin önemli bir kısmı bunları görememişti ve bu nedenlerle Habeşistan’ın siyasi yapısı ile ticari zenginliği kendilerini çok etkilemişti. Böylece hicret eden müminler hemen mevcut yapıya uygun bir yaşama geçmeye meylettiler. Onlar gibi yaşamakta ve hatta onlar gibi inanmakta bir mahzur görmemekteydiler. Muhtemelen şöyle bir söylem bile geliştirmiş olabilirler; “bizim de böyle bir tanrımız (ya da tanrı inancımız) olsa ne mahzuru var ya da bize de böyle bir tanrı inancına dayalı bir sistem yapılırsa hedefimize ulaşabiliriz.” Veya orada ki hayata hemen sorgusuz sualsiz dalmaları yukarıdaki gibi de ifade edilebilir. Onların içine düştükleri hal, hareket ve düşünce tarzları ya da ifadeleri / talepleri bir şekilde Mekke’ye ulaştırılır. İşte Hz.Musa @ ile İsrailoğulları arasında geçen bu kıssa onları içine düştükleri yanlış düşünce ve halden kurtarmak için anlatılmış olmalıdır. Söz konusu kıssayı anlatan müteakip ayetlerle Cenab-ı Hak onların bu hareketlerinin / taleplerinin çok cahilce olduğunu, cahiliyyenin iliklerine kadar işlediğini bu nedenle de şirkin başka bir çeşidi ile karşılaştıklarında ayırt etmekte güçlük çektiklerini bildirdi. Aynı ayetlerle şu anda ne çekiliyorsa şirk zulmünden çekilmekte olduğunu müminleri ayrıcalıklı ve üstün kılan şeyin bu zulümden uzak durmak olduğu bildirilir. Böylece onlara bugünkü tabirle şöyle denmek istenir; “Sizlere önerilen sistemdeki ‘devlet millet için vardır’ prensibi sizleri en şerefli hale gelecek iken sizler hala sizi aşağılayan, size her türlü acıyı çektiren, sizleri kendisine kul-köle yapan, sizlere her türlü zulmü ve keyfi davranışı reva gören ‘millet devlet içindir’ sistemini tercih ediyorsunuz.” 140-141-(Ve Musa) ekledi: “Ben size Allah’tan başka ilah arayayım öyle mi? Üstelik O, âlemler arasından (vahyi yaşama) onurunu / üstünlüğünü size bahşetmişken.” Ve “Hani size dayanılmaz acılar çektiren; çocuklarınızı öldürtüp, kadınlarınızı sağ bırakan Firavun’un taraftarlarından sizi kurtarmıştık. Bunda Rabbinizden sizin için büyük bir sınav vardı.” (Araf Suresi 140-141) Muhacirlerin imanlarını ve ahlaklarını tehdit eden yeni şartlara karşı onların sürekli uyanık ve diri olarak kalmalarını sağlamak ve uyarılmaları gerekiyordu. Aksi takdirde kendi hallerine kaldıklarında sapmaları / saptırılmaları kaçınılmazdı. Diğer taraftan Habeşistan’a gönderilen mümin muhacirlerin başına onları ıslah etmek, onlara ilahi öğretileri öğretmek ve onlar arasında nizamı ve intizamı sağlamak üzere peygamberimizin halifesi olarak Cafer bin Ebu Talip atanmıştı. Her ne kadar muhacirlerle Hz.Muhammed @ arasındaki iletişim Habeşistan’a ticaret yapan Mekkeli müşriklerin mümin köleleri ile sağlanıyorsa da boykot bu iletişimi oldukça zorlaştırmıştı. Ayrıca sürekli bir heberleşme ve olaylara anında müdahale şansı yoktu. Yani bir nevi iletişimsizlik söz konusuydu. (Hz. Musa’nın Kırk gece kavmini yalnız bırakması metaforu. Zaten peygamberimizin de Mekke’de Şib-i Ebu Talip tepesinde boykot / muhasara altında kalması ve kimseyle görüştürülmemesi de metafor olarak Musa’nın “Tura çıkışı ve orada ilahi öğretileri tedris etmesi” gibidir.) Hatta Mekke’deki bu siyasi krizden dolayı Habeşistan yetkililerinin Kureyşlilerle olan ticari ilişkilerini zaman zaman durdurdukları bile söylenebilir. Bu ve bunun gibi nedenlerle Habeşistan ile muhasara / hapis halindeki peygamberimiz arasındaki iletişim çok güçlükle mümkün olabiliyordu. Yukarıda belirtildiği üzere Habeşistan’a giden muhacirleri gittikleri ülkede bekleyen en önemli tehlike bu ülkenin kültüründen, dininden, anlayışından vb. etkilenmeler idi. Bu nedenle muhacir topluluğun başına peygamberimizi temsilen atanan Cafer b. Ebu Talip müminleri her türlü sapkınlıktan koruyacak ve onları sürekli ıslah edecekti. Fakat bu ülkede ki teslis yanlısı otoritelerinde boş durmayacağı ve muhacir müminleri ayartmaya çalışacağı açıktı. Zira yönetimdeki hükümdar (baba) Necaşi hariç tutulacak olursa Kilise (oğul) ve meclis üyelerinin bir kısmı (Ruhul Kudusü temsilen beyler, kabile reisleri, ileri gelenler vb. temsilcilerin oluşturduğu meclis üyelerinin bir kısmı) tevhidi dünya görüşü / İslam’ın öngördüğü sistemin kendi otoritelerini, makam ve mevkilerini sarsacağını görmeleri mümkündü. Şöyle ki tevhidi dünya görüşüne / islami görüşe hemen hemen tam uygun düşünen bir kral (Necaşi), onun destekçisi otoriteler ve tevhit yanlısı bir kısım halk kitlesi vardı. Bu her iki taraf zaten birbiriyle çekişme halindeydiler. Şimdi ise teslis şirkini savunan tarafa karşı olan muhacir bir kitleyi ülkelerinde barındırıyorlardı. Onların Habeşistan’da yapacakları propaganda kendi şirk ideolojisini zayıflatacağı açıktı. Bu nedenle yönetimde ayrıcalıklı, kutsal, hesap vermeyen / sorumsuz bir otorite yani tanrılığı reddeden bir sistemi öngören müminlerin ilk karşısına dikilecek olanlar elbette teslis inancına sahip Kilise mensupları olacaktı. Bu nedenle onlar muhacir müminlerle çatışmak yerine onları kendi saflarına çekmeye çalışacaklardı. Onların bu çabalarına yönelik ilk işaretler de gelmeye başlamıştı. İlk müminlerden olan Ubeydullah bin Cahş (validelerimizden Hz. Ümmü Habibe’nin ilk kocası) ve Sekran bin Amr (validelerimizden Hz. Sevde’nin ilk kocası) Kilisenin kendilerine gösterdiği teveccüh, hediye ve ilgi nedeniyle din değiştirmiş ve hristiyanlığa geçmişlerdi. 142-Musa ile otuz gece için sözleşmiştik. Bu süreye on gece daha ilave ettik. Böylece Rabbinin tayin ettiği süre kırk geceye tamamlandı. Musa, kardeşi Harun’a dedi ki: “Kavmimin içinde benim yerime geç, ıslah et ve sakın bozguncuların yoluna uyma!” dedi. (Araf Suresi 142) Habeşistan’daki müminlerin içinde bulundukları toplumun inançları konusundaki en önemli saptırıcı husus Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu oluşu idi. Her ne kadar Yakubi Hristiyanlar yani teslise inanmayıp tek Allah inancına sahip Hristiyanlar varsa da etkin olmadıkları söylenebilir. Şöyle ki Cafer bin Ebu Talib’in Necaşi’nin huzurunda yaptığı tartışmada görüldüğü üzere Mekke müşriklerinin muhacir müminleri geri almak için şikayet ettikleri husus, onların Hz.İsa’yı tanrı değil beşer olduklarına inandıkları yönündeydi. Şayet Habeşistan yönetiminde Hz.İsa Allah’ın oğlu değil de beşer bir peygamber olarak kabul ediliyor olsaydı müşrikler böyle bir hususla onların karşısına çıkmazlardı. Onları kışkırtmak için Habeşistan’ın resmi yapısına ve ideolojisine müminlerin karşı olduğunu vurgulamak istemişlerdi. Ancak muhtemeldir ki Necaşi Yakubi bir Hristiyan olduğu için devlet erkanı teslise inansa da O müminleri koruma altına almıştı. İşte Habeşistan devletinin ve halkın genelinin teslis inancında olduğu bir toplumda yaşayan müminlerin karşı karşıya kaldıkları tehlike bu teslis inancı idi. Teslis inancına göre Allah (c.c) oğlunu insanlara yol göstermek ve onların günahlarını üstlenmek, onları temizlemek için insan suretinde göndermişti. Yani Allah değil ama O’ndan bir parça, O’ndan bir ruh ve insanın algılarının algılayabileceği bir şekle girerek (insan suretinde) yeryüzüne tecelli etmişti. Allah (baba)-İsa (oğul)-Ruhul Kudüs BİRdi. Üçte birlik şeklinde bir inanca sahiptiler. İşte bu inancın yanlışlığının Yaratıcının insan tarafından asla duyu organları ile algılanamayacağının ortaya konması gerekiyordu. Ayrıca hatırlanacak olursa Mekkeli müşriklerde peygamberimizden “Allah’ın bizzat yeryüzüne gelerek peygamberimizin peygamberliğini tescil etmesi” talepleri vardı. İşte bu talebin de yanlış olduğunun yani Allah’ın yaratılmış olanların hiçbirine benzemeyeceğinin deklare edilmesi gerekiyordu. Dahası Habeşistan’daki ehli kitap mensuplarının teslis inancına ilişkin yapılan tartışmalarda bu konuda en doğru değerlendirmeyi sunmak için; Cenab-ı Hakk’ın maddi bir yapıya bürünemeyeceğini, O’nun maddi bir şeye (dağ örneği) tecelli ettiğinde onun bunu taşıyamayacağını, O’nun gözle görülemeyeceğini, O’nun yaratılan hiçbir şeye benzemediğini, O’nun ihata edilemeyeceğini bildirmek gerekiyordu ki, onların bu inançtan yola çıkarak Kilisenin kutsiyeti inancı da boşa çıkarılsın. İşte hem Habeşistan’daki müminlerin yanlışa düşmemeleri hem de Mekkeli müşriklerin taleplerine bizzat Hz. Musa’nın @ “Rabbim! Göster bana zatını, göreyim seni!” talebi ile bu talebin imkansızlığı, yaratan ve yaratılan arasındaki farkı anlatan bir metafor ile cevap verilir. Bu vesile ile müminlere tevhid öğretisine sımsıkı sarılmaları öğütleniyor ve hristiyanların inançlarının yanlışlığı dolayısıyla bu kozmik inancın izdüşümü olan siyasal yapının yanlışlığı da ortaya konuyordu. 143-144-Musa, tayin ettiğimiz vakit gelince, Rabbi onunla konuştu. (Musa,) “Ey Rabbim! Zatını bana göster de sana bakayım.” dedi. (Allah) “Asla göremezsin beni! Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde kalırsa, sen beni ancak o zaman görebilirsin.” Rabbi dağa tecelli eder etmez, onu toza toprağa çevirdi. Musa ise bayılarak yere yığılıp kaldı. Ayıldığında dedi ki “Seni tenzih ederim, sana tevbe ederek sana yöneldim ve ben (bu gerçeğe / yaşayarak) inananların öncüsüyüm” dedi. (Allah) dedi ki: “Ey Musa! Risaletimle / görevlendirmemle ve Kelamımla seni insanlar arasından seçip liderlikle onurlandırdım. Öyleyse sana bahşettiklerime sımsıkı sarıl ve şükredenlerden ol!” (Araf Suresi 143-144) Cafer bin Ebu Talip yazılı Kur’an metinleri (öğütlerin levhalara yazılmış olması metaforu) ile gönderilmişti. Ve bu Kur’an öğretilerine sımsıkı sarılmaları halinde yanlışa düşmeyecekleri / sapmayacakları tembihlenmişti. Bu öğretilerin grubunda bulunan muhacirlere sürekli okunması, tatbik edilmesi ve onların yoldan çıkmalarına mâni olunması için hassas davranması gerektiği Cafer b. Ebu Talip’e emredilmişti. Ayrıca sabretmeleri gerektiği ve yakın gelecekte Cenab-ı Hakk’ın onlara Mekkeli müşriklerin feci sonunu göstereceğini de yine kıssada işaret ile bildirmişti. Doğru yolu bırakıp yanlış yola sapanlar da korkutulmuş ve gelecekte karşılaşacağı azap ile uyarılmıştı. 145-147-Biz her şeyin en ince ayrıntısına kadar açıklamasını ve öğüt olarak her ne varsa hepsini levhalara yazdık. Artık onlara sımsıkı sarıl / harfiyyen uygula ve halkına da bunlara en güzel bir şekilde sarılmalarını / uygulamalarını emret! Yakında size o yoldan çıkmışların son durağını da göstereceğim. Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimizden uzak tutacağım. Zaten onlar bütün ayetleri görseler de onlara iman etmezler. Doğru yolu görseler bile o yoldan gitmezler. Ama sapık yolu görünce hemen onu yol edinirler. İşte bu, onların ayetlerimizi yalanlamaları ve onlara karşı kayıtsız oluşları nedeniyledir. Nitekim ayetlerimizi ve ahiret buluşmasını yalanlayanların amelleri boşa gidecek. Ne yani, onlar kendi yaptıklarından başka bir şeyle ödüllendirilmeyi mi bekliyorlar? (Araf Suresi 145-147) Muhacir müminler beraberlerinde götürdükleri servetlerini kullanarak geçimlerini sağlamak zorundaydılar. Habeşistan’daki ekonomik yapının ise eski Mısır iktisadi / dini geleneklerinin değişik ve küçük bir versiyonu olması çok büyük bir ihtimaldir. Mekke’nin iyi yetişmiş tacirleri olan muhacir müminlerin beraberlerinde getirdikleri sermayelerini son derece karlı yatırımlara yatırmaları beklenir. Habeşistan piyasasında kendilerini cezbeden / çağıran fırsatları görüp de kendilerini bunlardan alıkoymaları beklenemez. Mekke’nin tacirlerinin kendilerini çağıran, dürtülerini, heveslerini gıdıklayıp dayanılmaz bir şehvete çeviren karlı yatırımlardan uzak durmaları pek olası değildir. (Buzağının ayartıcı böğürmesi metaforu) Muhacirler Habeşistan’a ticaretlerini / kazançlarını artırmak için gitmedikleri bir gerçektir. Ancak onların gittikleri yerde geçimlerini sağlama zorunlulukları da vardı. Onların çalışıp, çabalayıp, ticari faaliyet yapıp geçimleri için gelir elde etmeleri gayet normal bir davranıştır. Ancak diğer taraftan hicret ettikleri ülkede cari olan ilişkiler çerçevesinde girdikleri piyasada elde edecekleri tatlı kazancın büyüsü ile bu ticari ilişkilerin ahlaki / doğru olup olmadığını sorgulamayacakları da çok açıktır. Onların o piyasada girdikleri ticari ilişkinin getireceği getirinin büyüklüğünü dikkate almaları muhtemeldir. Bütün muhacirlerin olmasa da bazılarının orada geçerli olan borsa / manipülasyon / tefecilik vb. hazır paradan para kazanan türde bir modeli / sistemi izleyen bir ticari ilişkiye girmiş olmaları ihtimali vardır. 148- Musa’nın kavmi, onun peşi sıra süs takılarından meydana getirdikleri ve çekici/ ayartıcı / aldatıcı bir sesi olan bir buzağı heykelini ilah edinmişlerdi. Onun kendileriyle konuşmayacağını ve yol da göstermeyeceğini görmüyorlar mıydı sanki? (Yine de) onu ilah edindiler ve zalimlerden oldular. (Araf Suresi 148) Ama sonuç çok kötü oldu. Zira idealist amaçlarla gelmiş olan bu gurubun bazılarının işledikleri yüzünden bütün muhacir grubun Habeşistan toplumu nezdindeki itibarları çok kötü oldu. Bu işi yapan muhacirler kazandıkça Habeşlilerin onlara bakışı değişti. Habeş halkı artık birkaç muhacirin yaptığı yüzünden tüm muhacirlere sıcak bakmaz olmuştu. Çünkü kucak açmış olmalarına karşın bir de servet sahibi yapıyorlardı. Her ne kadar Kur’an detayları vermese de muhacir grubun bazılarının yaptıkları yatırımın / girişimin kötü olduğunu anlamaları, bir yanlışın içine girmiş olduklarını sonradan idrak etmiş olduklarını belirtmesi bize onların bu idraklerinin “kötü bir karşılıkla” karşılaştıktan sonra olduğu kanaatine ulaştırır. Böylece yaptıklarının yanlış olduğunu anladılar ama çok büyük bir kredi kaybına uğramış oldular. Bu onların hedeflerine ulaşmadaki başarılarına gölge düşüren çok büyük bir hataydı. Hatta şu bile denebilir; kendilerinden beklenen umutları suya düşürecek ve büyük hayal kırıklığı yaratacak bir hataydı. Bu nedenle hemen hatalarından dolayı nasıl bağışlanacaklarının, bu hatayı nasıl telafi edeceklerinin hal çaresine bakmaya başladılar. 149- Akılları başlarına gelince işledikleri batıl / yanlış şeyler dolayısıyla pişman olup sapıtmış olduklarının farkına vardılar ve “Eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa, işte o zaman büsbütün kaybedenlerden olacağız” diye dövündüler. (Araf Suresi 149) Bu hususta muhacirler gurubunun lideri olarak atanan Cafer b. Ebu Talib’in ise Mekke ile iletişimin kesik olması nedeniyle durumu peygamberimize iletemediği ve oradan da herhangi bir talimat alamadığı düşünüldüğünde (Hz. Musa’nın @ Tur’a çıkış nedeniyle kavminden ayrılışı metaforu) gruba hâkim olmada zafiyet gösterdiği söylenebilir. Cafer b. Ebu Talib’in gruba müdahale etmeye çalıştığı muhakkaktır. Ancak çok cazip büyük karları gören bazı tacirleri bu karlardan mahrum etmeye çalışmak öyle kolay bir şey değildir. Aralarında çok şiddetli tartışmaların ve hatta engel olunduğu takdirde öldürme tehditlerine varan çatışmaların olabileceğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Değil ki Kur’an buna “hatta az kalsın canıma kastedeceklerdi” metaforu ile değinmektedir. Mekke (Peygamberimiz) ile iletişim tekrar sağlanınca Habeşistan’daki bir kısım müminlerin bazılarının giriştikleri bu yanlış uygulamaları hakkında bilgiler Cafer b. Ebu Talip tarafından peygamberimize iletilir. Peygamberimiz çok büyük bir hayal kırıklığına uğrar, çok öfkelenir. Öyle ki eğitim kampı olan muhasaradaki yoğun ders vermelere ara verir. (Levhaları bırakma metaforu) Zira Habeşistan hicreti fiyaskoyla neticelenebilirdi. Hemen tedbir alması gerekiyordu. Durum hakkında sorgulama yapmak için Cafer bin Ebu Talib’i sigaya çekti. Kendisine yetki verdiğini ve neden yetkisini kullanarak bu durumu engellemediğini sorgulayan mesajlarını iletti. Fakat Cafer bin Ebu Talip gönderdiği cevabi mesajında bu olumsuz gidişi önlemek için çok gayret ettiğini ama çaresiz kaldığını elinden bir şey gelmediğini, kendisini bu yanlışı yapanların öldürmekle tehdit ettiklerini, aralarında çok şiddetli tartışma çıktığını bildirdi. Ayrıca vahiy ile iletişimin kesilmesinin elini kolunu bağlamasında önemli etkisinin olduğunu ve müminlerin bazısının yaptıkları yanlışın farkında olmadıklarını ve içinde bulundukları ticari hayatın çok cezbedici olması nedeniyle müminlerin kapılıp gittiklerini fakat şimdi onlarında hatalarını anladıklarını ve bu yanlışlarından döndüklerini bildirdi. Diğer taraftan şimdilerde kendilerine karşı direnişe geçmiş bir kilisenin olduğunu ve bu kilise mensuplarının mümin muhacirlerin yaptıkları yanlışı aleyhlerine tezvirat olarak kullandıklarını da bildirdi. Şayet bu hatalar bağışlanmayacak olursa bunları yapan grup üyelerinin kilisenin safına kayabileceği de bildirilmiş olabileceği söylenebilir. Bu nedenle de onların ekmeğine yağ sürülmemesi gerektiği de bildirilerek düşmanların sevindirilmemesi gerektiği de bildirilir. Hatta bu hatalar Mekke müşriklerince de aleyhlerine kullanılabilirdi. (Kilise mensuplarını / düşmanı sevindirmemesi metaforu) 150-Musa kavmine döndüğünde, kızgın ve hayal kırıklığına uğramış olarak dedi ki; “Benden sonra arkamdan ne berbat bir yol tutturmuşsunuz öyle! Rabbinizin emrini ([5] ) bekleyemediniz mi?” Hemen levhaları bıraktı ([6] ); kardeşinin yakasına yapışıp silkelemeye başladı. (Harun:) “Ey anamın oğlu! İnan ki, bu kavim beni etkisiz hale getirdi, hatta az kalsın canıma kastedeceklerdi! Sende üzerime gelerek, beni düşmana karşı gülünç duruma düşürme ve bu zalimler güruhuyla beni bir tutma” dedi. (Araf Suresi 150) Peygamberimiz Cafer b. Ebu Talib’in savunmasına ilişkin mesajı aldıktan sonra yaptığı değerlendirme neticesinde; kendisinin başında olmadığı bir toplumda ve kendilerini aşırı cezbeden bir ticari ortama düşen ve imtihanlarla iyice eğitilmemiş bu kişilerin imtihanlarda başarılı olamamasının normal olduğunu anladı. Yapacak bir şey yoktu artık, olan olmuştu. Bu yanlışı yapanlar zaten içinde yaşadıkları toplumda gereken zilleti / azabı / aşağılanmayı yaşayacaklardı. Yaptıkları hatanın büyüklüğünü anlamış olmaları ve bu nedenle de çok büyük bir zillet yaşamaları onlara yeter de artardı bile. Böylece Cenab-ı Hakk’ın günahları çok bağışlayan olduğunu, tevbe edip hatadan geri dönülmesi halinde Cenab-ı Hakk’ın kendilerini affedeceğini Cafer bin Ebu Talip’e bildirdi. Peygamberimiz Habeşistan’a gerekli bildirimi yaptıktan sonra tekrar Şib-i Ebu Talip tepesindeki eğitim kampındaki çalışmalarına geri döndü. (Levhaları alması metaforu) Cenab-ı Hakk’ın bildirmesiyle şunu anladı ki; bu işi başaracak olanlar, ancak Rablerinden gereği gibi korkanlar ve bu hususta iyi eğitim alarak kendilerini yetiştirenler olacaktır ve onlara Rableri yol gösterecek, rehberlik yapacaktır. [1] ) NOT: Araf Suresinin daha önceki ayetleri işlenirken ifade edildiği üzere [2] ) NOT: İlk vahyin inzalini takip eden 6 ncı yılından peygamberimiz Medine’ye hicret edinceye kadar geçen yaklaşık 7 yıl ve hicretten Hayber’in fethine kadar geçen yaklaşık 6 yıl olmak üzere toplamda yaklaşık 13 yıl Habeşistan’da kalan müminlerin bulundukları ülkedeki yaşamlarına ilişkin Meryem suresini hariç tutarsak referans yapılabilecek hiçbir ayet ya da ayet gurubunun nazil olmadığının düşünülemeyeceği kanaatindeyim. En doğrusunu Allah bilir. (A.A) [3] ) NOT: Ben burada olaylar olduktan sonra bu ayetlerin inzal edildiği kanaatini taşıyorum. Bu nedenle kaynaklarımızdaki çok az bilgilere dayanarak ( Ubeydullah bin Cahş’ın ve Amr’ın Hristiyan olmaları gibi) bir kurgu oluşturdum. İnzal olunan ayetlerin toplumsal olaylarda nasıl yorumlanabileceğine yardımcı olmak adına mantıksal bir kurgu yapmaya çalıştım. En doğrusunu Allah bilir. (A.A) [4] ) NOT: Bilgi sahibi olmama değil, muhakeme sahibi olmama. Çünkü bu isteklerinin tevhide aykırı olmadığını zannediyorlardı. Ve bu öyle bir talep olmalı ki tevhide çok benzemeli ve bildikleri türden bir şirke benzememelidir. O da ancak Allah, Hz.İsa, Ruhul Kudüs şeklindeki garip üçte birlik gibi acayip inançlar şeklinde olmalıdır. Yoksa putperest bir toplumdan kurtulup tekrar putperest bir inanç istemek çok garip ve tutarsız olurdu. Arkasından buzağı tanrısı da aynı şekildedir. Yani bunlar bilinen putlar değil sistemler ve sembollerdir. Bu nedenle “cahillik” ile onları muhakeme edip doğruyu yanlıştan ayırt edemiyor oldukları ifade edilir. (A.A) [5] ) NOT: “Rabbimizin Emri” burada Cenab-ı Hakk’ın müminlere nasıl bir yol izleyeceklerine ilişkin talimatlar şeklinde anlaşılmalı. (A.A) [6] ) NOT: Hz.Peygamber Şib-i Ebu Talip tepesindeki mağaralarda ders vermeye ara verdi ve Habeşistan’daki sapma olayını halletmeye çalıştı. Hz.Cafer’e haberler gönderip onları uyararak tekrar doğru bir istikamete yönlendirmeye çalıştı. İşleri yoluna koyduktan sonrada Araf Suresi 154. ayetteki gibi tekrar müminleri yetiştirmek için derslere başladı. (A.A) 151-154-(Musa) dedi ki: “Rabbim! Beni bağışla! Kardeşimi de. Ve Bizi rahmetinin içine dahil et. Çünkü Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” (Musa Harun’a yönelerek dedi ki:) “Şu buzağıyı tanrı edinenlere gelince: Rablerinin gazabı gelip onları bulacak, dünya hayatında ise onursuzluğa mahkûm olacaklar!” İşte Biz, düzmece şeyler uyduranları böyle cezalandırırız. O kötülükleri işleyip de sonra arkasından pişman olup tövbe edenler (dönenler) ve içtenlikle iman edenler için ise hiç şüphe yok ki, Rabbin bundan sonra yine de affedici ve merhamet edicidir. Musa’nın öfkesi yatışınca levhaları aldı. O levhalarda, Rablerinden korkan kimseler için bir yol gösterme ve rahmet vaat eden öğretiler yazılıydı. (Araf Suresi 151-154) Onlar tevbe ettiler ve yaptıkları kötülüklerden vazgeçtiler ama çok sarsılmışlardı. Zira temizlik ve arınmışlıktan yana, haktan, adaletten yana ve Allah’tan yana olan muhacirler şimdi kitap ehli toplum karşısında çok zor durumda kaldılar ve itibar kaybettiler. Daha da kötüsü büyük umutlarla gönderilen ve vaat edilen gün (inkilap günü) için özenle seçilen yetmiş kişi arasından bazılarının yapmış oldukları böylesi büyük bir hata, harekete çok kötü bir leke getirmişti. Onların içlerinden çok azının da olsa yaptıkları yanlışlar tevhidi hareketin / İslami hareketin tümüne mal edilecek ve hareket uluslararası toplum nezdinde kötü puan alacaktı. Fakat peygamberimiz ümitsizliğe kapılmadı ve yüce Rabbe yalvardı yakardı. Bu hareketi akamete uğratacak hataları içlerindeki birkaç düşüncesiz / beyinsizin gerçekleştirdiğini ifade ederek kendilerine bir daha fırsat tanınmasını niyaz etti. Ayrıca bunun bir sınama olduğunu ve bu sınamada müminlerden bazılarının kaybettiğini ama şimdi onların da hatalarını anlayarak bağışlanma talep ettiklerini ve yine kendisinden bu hususta yardımını esirgememesini, merhamet etmesini ve doğru yola iletmesini niyaz etti. Cenab-ı Hak da bundan sonra daha sorumlu davranılması, kendilerini arındırmaları ve bunun için bedel ödemeleri ve gereği gibi iman etmeleri / güvenmeleri halinde hataların bağışlanacağını ve talep edilen rahmetin verileceğini bildirdi. Bu bildiri Hz.Musa’nın @ Tur dağının şahitliğinde İsrailoğullarından misak alması metaforu ile yapıldı. 155-156. Ve Musa, tayin ettiğimiz vakit için ([1] ) kavminden yetmiş adam seçmişti. ([2] ) Onlar o sarsıntıyla sarsıldıkları ([3] ) zaman (Musa,) “Rabbim!” dedi, “Dileseydin bunları da beni de daha önce helâk ederdin. Şimdi içimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizleri de helâk eder misin? Bu Senin fitnenden / sınamandan başka bir şey değildir. Sen bu fitne / sınama ile dilediğini sapıklığa terk eder, dilediğini de doğru yola yöneltirsin! Sen bizim velimizsin / yardımcımızsın / rehberimizsin. Artık bizi bağışla, merhamet et, Sen bağışlayanların en hayırlısısın. Bize hem bu dünyada hem de ahirette bir iyilik yaz. Biz gerçekten pişmanlık içinde Sana döndük.” (Allah) buyurdu ki: “Dilediğim kimseyi azabıma hedef kılabilirim, fakat rahmetim her şeyi kuşatmıştır. Onu özellikle sorumlu davrananlara, arınmak için ödenmesi gereken bedeli ödeyen kimselere ve ayetlerimize içtenlikle inananlara yazacağım.” (Araf Suresi 155-156) Muhacir müminlerin bazılarının işledikleri bu yanlış işler nedeniyle maalesef Kilise otoritelerinin ellerine koz verilmişti. Onlar da bu fırsatı kullanmakta tereddüt etmeyecekleri açıktı. Bu nedenle muhtemelen aşağıdaki şekilde müminler aleyhine tezvirat yapmışlardır; “Bunlar hani temiz, dürüst, arınmış kimselerdi?” “Şirk, zulüm, kötülük, iğrençlik içerisinde bulunan kendi kavimleri ile mücadele edenler bunlar mı?” “Fazilet mücadelesi verenler bunlar mı?” “Davet ettikleri dinleri kendilerine bir hayır vermemiş ki bize hayır versin!” “Biz bunlara kucak açtık, her şeyimizi paylaştık ama onlar bizi soymaya kalktılar!” “Bu taş kalpli Araplar mı hidayet bulup insanlara merhamet aşılayacaklar? Bunlar mı insanlara huzur, barış ve esenlik getirecekler?” Vs.vs. Fakat Cenab-ı Hak bu tezviratlara karşı müminlerin temiz, dürüst olduklarını sadece içlerinden bir kısmının bu hataya düşmüş olduğunu ve özellikle de bu hareketin rehberliğinin bu hata nedeniyle töhmet altında bırakılamayacağını bildirdi. Çünkü bu rehberlik ve getirdiği öğreti; İyiliği emreder, teşvik eder ve kötülüğü engeller, yasaklar, Temiz ve güzel şeyleri helal sayarken pis, murdar ve kötü şeyleri haram kılar, İnsanlara zorluğu-güçlüğü değil kolaylığı öngörür, onların işlerini kolaylaştırır, İnsanların mevzuatla zapturapt altına alınmasını, köleleştirilmesini, devlete / tanrılara / otoritelere kul edilmesini, iradesiz sürüler haline getirilmesini asla istemez. Hz. Muhammed@ ve getirdiği öğretideki bu hususları Tevrat ve İncil de ortaya koymaktadır. ([4] ) Bu nedenle sakın yanlış anlaşılmasın ve bazı yanlış hareketlerde bulunan muhacirlere bakılarak bu hareketin peygamberi ve getirdiği öğreti hakkında yanlış değerlendirmelerde bulunulmasın! Ehli kitap temsilcilerinin tezviratına cevaplar israiloğulları temsili üzerinden yapıldığından onlara (Kilise mensuplarına) zımnen şöyle de denmektedir; “Evet! mümin muhacirlerden bazıları ayartıcılara kanmışlar ve yanlışa düşmüşlerdir. Ama bunların hali tıpkı geçmişte sizin (ehli kitabın) takip ettiğiniz dinin mensuplarının geçmişte içine düştükleri yanlış gibi.” “Bu konuda sizin geçmişiniz de o kadar temiz değil! Sanki bu dinin peygamber(ler)i mi onlara bu yanlışları yapın diye emretmişti?” “Hayır O(nlar) böyle bir şey emretmez! Ama insanların bir kısmı kendi zararlarına olarak hata yaparlar, günaha batarlar.” “Bu nedenle sakın yanlış tezviratta bulunmayın! Bu günkü tabirle “tencere dibin kara! diye karşıdakini suçlarken kendi dibinin kara olup olmadığına bakıp da öyle konuşun!” “Bütün bunlardan daha önemlisi sizin içinde yaşadığınız hayat ve bizim elemanların sizin sisteminize uyması nedeniyle yaptıkları hatalar sizin çöküşe doğru gittiğinizi gösterir. Sizler hayatı kendinize öyle zorlaştırmışsınız ki yeni gelen Mekkeli peygamber sizin üzerinizden büyük bir yükü alacak ve sizi bu çöküşten / yıkımdan kurtaracaktır. Bu nedenle sizler müminlerin yaptıkları hatalara değil Hz.Muhammed’in@ getirdiği öğretiye itimat edin. Sizin de kurtuluşunuz ancak bu öğretiye dönmenizdir.” “Mümin muhacirlerin uyduğu peygamber iyiliği emreden, kötülüğü yasaklayan, güzel şeyleri helal, kötü ve pis şeyleri yasak sayan vb. hususlara çağırmaktadır. Sizin de hidayete ermeniz ancak o elçiye tabi olarak mümkün olacaktır.” 157-158- Onlar ki, onlara iyiyi emreden ve onları kötülüklerden alıkoyan, temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılan, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılan, sırtlarından ağır yükleri kaldıran, üzerlerindeki bağları ve zincirleri çözen ve yanlarındaki Tevrat ve İncil’de tanıtılan Resul’ün, Mekkeli o Peygamberin izinden giderler. Artık onlar, o’na iman ettiler, o’nu el üstünde tutup desteklediler, o’na yardımcı oldular ve o’nun ile birlikte indirilen Nura tabi oldular. İşte onlar kurtuluşa erişen kimseler olacak. De ki: “Ey insanlar! Muhakkak ki ben sizin hepinize Allah’ın gönderdiği elçiyim. O Allah ki, göklerin ve yerin mülkü / egemenliği O’nundur. O’dan başka hiçbir ilah yoktur. O, hem dirilten hem de öldürendir. O halde Allah’a ve O’nun Mekkeli elçisine güvenin ki O (elçi) Allah’a ve O’nun sözlerine güvenir. Ona (elçiye) tabi olun. Ancak böyle hidayete erersiniz.” (Araf Suresi 157-158) Bir günah işlenmiştir ama Cenabı-Hak bağışlayıcılığı ile mümin muhacirlere tekrar yaklaşınca yani vahiy ile (asa ile) onların kalplerine dokununca onların taşlaşmış kalpleri tekrar yumuşamış ve pınarlar gibi rahmet akıtmaya başlamıştır. (Hz. Musa’nın asasını kayaya vurması ve on iki pınarın fışkırması metaforu) Diğer taraftan da grubun içerisinde bu tür sapkınlıklara meyletmeyen, adalete, iyiliğe, doğruluğa ve fazilete çağıran kimseler de vardı. Onlar asla bu günahlara meyletmemişlerdi. Günah işleyenlerin bundan sonra bir daha böyle günahlara tevessül etmelerini önlemek için onların bu faziletli grup eliyle denetim altına alınması en uygun yol olacaktı. Buzağı günahını işleyen muhacirleri, başıboş bırakmamak ve sıkı kontrol altında bulundurmak için onları örgütlemek gerekiyordu. Bu nedenle muhacirler on iki gruba ayrıldı ve başlarına fazilet ehli olanlardan birer grup sorumlusu atanarak yeniden bir örgütleme yapıldı. Vahyin / pınarın suyu ile bu grupların nasıl sulanacağı / nasıl davranılacağı daha dar sayıdaki bir örgütsel model ile düzenlendi. Böylece başıboşluk kaldırıldı. Azgınlaşmış kişiler tekrar vahye tabi kılındı. Bu düzenlemenin işaretleri de yine asa (vahiy) ile yapıldı. 159-160- Musa’nın kavmi içerisinde öyle bir kesim vardı ki, onlar hakkıyla rehberlik ederler ve o hakikat sayesinde adaletli davranırlardı. Derken Biz onları on iki boydan oluşan on iki ümmete / topluluğa / kabileye / oymağa ayırdık. Kavmi kendisinden su istediği zaman Musa’ya, “Asan ile taşa vur” diye vahyettik. Hemen o taştan on iki pınar kaynayıp akıverdi. Bu sayede herkes nereden içeceğini iyice öğrendi. ……….” (Araf Suresi 159-160…) Sadece örgütleme ile yetinilmemiş muhacirleri zor duruma sokacak olan ve güvenliklerini tehdit edecek olan her türlü tehlikeye karşı gerekli korumayı da sağlamak için peygamberimiz Necaşi’ye mektuplar gündermiştir. Böylece Necaşi’nin mümin muhacirleri koruması temin edilmiştir. (Necaşinin bir bulut gibi serinlik, selamet ve güven vererek güneş gibi yakıcı tehlikelerden muhacirleri koruması metaforu) Necaşi, Hz.Muhammed’in @ ricasını yerine getirdi ve muhacir müminlerin rahat bir yaşam sürmesi için her türlü imkanı seferber etti. Onları adeta “bir eli yağda, bir eli balda” (kudret helvası ve bıldırcın eti metaforu) denilebilecek nimetlerle yaşamlarını sürdürmeleri için bütün olanakları seferber etti. Bu nedenle onların bu denli rahat yaşam imkanlarına sahipken daha fazlasını kazanmak için inanç ilkelerine aykırı yanlış işlere tevessül etmeleri, davalarının hedefleri ile uyuşmayan sistemlerin içerisine dalmaları engellendi. Bundan sonra çok dikkatli olunmasının gerekli olduğunun tembihi yapılır. 160- “ ………..Ve bulutu da üzerlerine gölge yaptık. Onlara kudret helvası ve bıldırcın / men ve selva ikram ettik;( ve dedik ki:) “size rızık olarak ihsan ettiğimiz nimetlerin temizinden yiyin!” Fakat (Onlar nankörlük etmekle) bize zarar vermiyorlardı, ama kendi kendilerine yazık ediyorlardı. (Araf Suresi 160) Cenab-ı Hak müminlerin içlerinden bazılarının yapmış olduğu yanlışları kullanarak mesajın doğruluğu üzerinde tereddüt yaratmaya çalışmanın da diğer bir yanlış olduğunu ve Ehli kitap temsilcilerinin kendi geçmişlerinin de bu noktada sabıkalı olduğunu İsrailoğulları ve diğer bazı şahıs ve toplumlar üzerinden örnekler vererek ortaya koydu. Ayrıca bu yanlışlarla hareketin liderinin ve öğretisinin ilişkilendirilemeyeceğini de belirtti. Bu minvalde olmak üzere muhacirler Habeşistan’a gönderilirken peygamberimiz tarafından gittikleri şehirde bozgunculuk çıkarmamaları, insanlara karşı hile, rüşvet, kumar, soyma, kandırma vb. kötü gayri ahlaki davranışlara kalkışmamaları, o ülkenin kurallarına, usul ve esaslarına uymaları (secde ederek kapıdan girme metaforu) ve merhamet esaslarını hep göz önünde bulundurmaları emredilmişti. (İsrailoğullarının “hitta” demeleri emrolunması gibi) Emredildiği gibi güzel tavır ve davranışlarda bulunurlarsa daha fazla iyilik görecekleri daha bir itibarla muamele görecekleri kendilerine bildirilmişti. Ancak mümin muhacirlerden bir kısmı bu tavsiyeleri ve emirleri kendi çıkarları söz konusu olunca hatalı bir te’vil yaparak yanlışa düşmüş ve zalimlik etmişlerdir. Bu nedenle de bazı muhacirler Habeşistan idaresi (Gök metaforu) tarafından çeşitli cezalara (azap metaforu) bile çarptırılmışlardır. 161-162- Bir zaman onlara denilmişti ki; “Şu kente yerleşin ve oradan dilediğiniz şeyleri yiyin ve “Hitta” (bağışla)! deyin ve secde ederek (itaat ederek, kurallara uyarak) kapıdan girin. Biz hatalarınızı bağışlayalım ve sonunda güzel davrananları ödüllendirelim.” Fakat onların içinden bir kısım kendilerine kötülük edenler, sözü kendilerine söylenenden başkasıyla değiştirdiler. Bunun üzerine Biz de, ettikleri kötülükler yüzünden onların üzerlerine gökten azap yağdırdık. (Araf Suresi 161-162) Habeşistan Kilisesinin otoritelerine kendi tarihlerinden hatırlatma yapılarak mümin muhacirlerin bir kısmının işlediği kusurların onların kendi din mensuplarınca da işlendiği bu nedenle insanların yaptıkları bu kusurların dinin kendisine mal edilmemesi hususunda ikinci cevap “deniz kenarındaki kasaba halkı metaforu” üzerinden verilmiştir; “Nasıl ki deniz kenarındaki İsrail oğullarından olan bir topluluğu Cenab-ı Hak imtihan etmişti. Onlar dini yaymak ve yaşamak için ayırdıkları bir zaman aralığında (sebt gününde / cumartesi günü) balıklar akın akın koya geliyor ve onların mal hırslarını, iştahlarını kabartıyordu. Fakat onlar sebt gününde balık avlayamıyorlardı. Çünkü o günü Allah için faaliyetlere hasretmeleri gerekiyordu. Onlar ise bu imtihanı kaybettiler ve Allah için yapmaları gereken görevlerini aksattılar ve ticari kazanç için balıkları avlamayı yeğlediler. Aynı şekilde muhacir müminler de Habeşistan’a gitmeden önce Hz.Muhammed @ tarafından aynı minvalde öğütler verilmesine rağmen Habeş ülkesinde ticari kazançların baş döndürücü bolluğu nedeniyle onların bir kısmı dosdoğru din üzerinde olma vazifelerini unuttukları gibi davet / eğitim / namaz/ zekat (arınma) için ayırdıkları vakitlerde (sebt gününde) bile ticari kazançlarını düşündüler. Davet / eğitim / namaz için ayırdıkları zaman aralığında (sebt günü metaforu) kaçan ticari fırsatlara çok üzülüyor, canları çok sıkılıyor ve bunalıma giriyorlardı. Fakat davet/ eğitim/ namaz/ için ayırdıkları zaman geçtikten sonra aynı ticari fırsatlar bir türlü gelmiyordu. Bu Cenab-ı Hakk’tan gelen bir sınamaydı.” 163-Onlara, o deniz kıyısındaki kentten bahset. / anlat. Hani onlar, hutuları / bunalımları/ sıkıntıları / hırs ve doyumsuzlukları / balıkları ([5] ) kendilerine diğer günlerde gelmeyip de Sebt / cumartesi gününde akın akın geliyorlar diye Sebt / Cumartesi geleneğini çiğniyorlardı. İşte fâsıklık etmeleri nedeniyle Biz onları böyle deniyorduk. (Araf Suresi 163) Muhacirlerden yanlış yollara tevessül etmeyen müminler ise yanlışa sürüklenen kardeşlerine yaptıkları yanlışlıklar konusunda uyarılarda bulunuyorlardı. Uyarı vazifesini yapan müminleri alaya alan Habeşliler de vardı ve onlar iyiliğe yönlendiren müminleri bu uyarı vazifesini yapmaktan alıkoymaya çalışıyorlardı. Çünkü mümin muhacirlerin yanlışta olması müminlerin etkinliğini azaltıyordu. Ayrıca bu durum işlerine de geliyordu. Özellikle kilise mensupları açısından değerlendirildiğinde kendileri bu uyarı görevlerini yapmadıklarından toplumları yanlışa sürüklenmiş ama görev ihmallerini örtbas için müminlerin de yanlışta olmaları kendilerini temize çıkaracağını hesap etmekteydiler. Yani kendilerini düzeltmek yerine karşıdaki düzgün olanı kendine benzetmeyi tercih ederek rahatlama seçeneğini tercih ediyorlardı. Diğer taraftan müminlerden iyiye güzele çağıranların tüm çabalarına rağmen uyarılara kulak asmayanlar da vardı. İşte uyarılara kulak asmayanlar için Cenab-ı Hak “aşağılık maymunlar olun!” şeklinde çok ağır bir dışlama, hakaret ve gerçekte de bu hareketleriyle kendilerinde meydana gelen “maymun iştahlılık” karakteri ve kötü akıbetlerini ihbar etmiştir. Bu tür durumlar maalesef insanların genelinin karşılaştığı bir durumdur. İmtihan da zaten buradadır. İnsanlar zorluk, baskı, işkence, yokluk, yoksulluk ve mücadele günlerinde bu şiddetli durumlara dayanabilir, sabredebilir ama zenginleşince, iktidara gelince, varlık ve üstünlüğü yakalayınca imtihanı kaybetmesi daha kolaydır. Zira varsıllık durumunda imtihan çok daha zordur. İnsanlık tarihi bunun örnekleriyle doludur. Ama maymun iştahlı olup da ilkesiz / omurgasız hareket edenler yeryüzüne grup grup dağıtılmış ve zillet içerisinde yaşamışlardır. 164-168. Hani onların içinden bir ümmet, “Allah’ın helâk edeceği, ya da çetin bir azapla azap edeceği bir kavme ne diye nasihat ediyorsunuz?” dediği zaman, (o uyarıda bulunanlar da) dediler ki: “Rabbinize karşı mazeret olsun, bunlar da takvâ sahibi olsunlar diye” dediler. Ne zaman ki onlar uyarıldıkları şeyleri umursamadılar, Biz de kötülükten men edenleri kurtardık, o zalimleri ise haddi aşmaları nedeniyle şiddetli yoksulluk azabına çarptırdık. Onlar yasaklandıkları şeyler konusunda büyüklendikleri zaman ise Biz de onlara, “Aşağılık maymunlar olun!” dedik. Ve işte o zaman Rabbin (onlara), kıyamet gününe kadar onlara azabın en kötüsünü yapacak kişileri mutlaka göndereceğini ilân etti. Şüphe yok ki, Rabbin cezayı çabuk verendir. Ve muhakkak ki O, Gafûr ve Rahîm’dir. Onları grup grup yeryüzünün her tarafına dağıttık. Onlardan bir kısmı sâlihlerden olduğu gibi böyle olmayanlar da var. Biz, onları (bu salih olmayanları) dönsünler diye iyiliklerle / bollukla ve kötülüklerle / darlık ve sıkıntılarla imtihan ettik. (Araf Suresi 164-168) Cenab-ı Hak, mümin muhacirlere; “Bu şekilde maymun iştahlılığınız devam ederse sonunuz dağılıp perişan olacak, sizden sonra gelen neslinizde ilkesiz, omurgasız olacak, içinde bulundukları kötü hali içselleştirecek ve Allah’ın mağfiretine güvenerek günah içinde yaşamaya devam edeceksiniz. Ama kitaba sımsıkı sarılıp ıslah edenlerden olmaya çalışanlara şerefli bir mevki verilecektir.” mesajını vermiştir. Habeşistan Kilisesinin otoritelerine ise şu mesajları vermiştir; “Sizlerden şu anda kitaba tabi olduğunu söyleyen mensuplarınızdan dünya menfaati için öğretilerinizin hükümlerine rağmen “nasıl olsa Allah bizi affeder” diye Allah’ın (c.c) merhametine sığındırıp yanlış yapanlar yok mu? Var! Hem de onlar kitabınızın hükümlerini tedris de etmişlerdi yani o hükümleri bilmeyen, o hükümlerden habersiz kişiler de değilken bu yanlışları yapmışlardır. / yapmaktadırlar. Ama herkes aynı değildir, tabi ki kitaba sımsıkı sarılan, namazı dosdoğru kılan ve toplumu ıslah için çalışanlar da vardır.” 169-170- Derken onlardan sonra şu dünyanın değersiz malını alıp “Bize yakında mağfiret edilecek” diyerek Kitaba varis olan kimseler onların yerlerine geçti. (Onlar) kendilerine ona benzer değersiz bir mal gelirse, onu da alıyorlardı. Allah’a karşı haktan başkasını söylemeyeceklerine dair kendilerinden Kitap üzerine ahitleri alınmadı mı? Hâlbuki Kitab’ın içindekilerine gayet iyi çalışmışlardı / öğrenmişlerdi. Âhiret yurdu takvâ sahipleri için daha hayırlıdır. Hâlâ akletmeyecek misiniz? Kitab’a sımsıkı sarılanlara ve namazı ikâme edenlere gelince, Biz o ıslah etmeye çalışanların ödülünü zayi etmeyiz. (Araf Suresi 169-170) Habeşistan’da muhacirleri koruyan, kollayan ve gölgeleyen kişi, güvendikleri dağ Necaşi idi. Fakat teslis yönetiminden farklı bir sistemi savunan muhacirler aynı zamanda bir tehdit oluşturuyorlardı. Zira muhacirlerin savunduğu sistemde teslis şirk olarak görülüyordu. Devletin başı olan hükümdar Necaşi ise bu müminleri korumaya almıştı ve onları her zaman desteklemekteydi. Bu nedenle teslis yanlısı olan Habeşistan’ın Kilise ve Ruhul Kudüs olan beyleri / kabile reisleri / ileri gelenleri Necaşiye karşı bir darbe girişiminde bulundular. Mümin muhacirler durumun kendileri açısından son derece kritik olduğunu, şayet darbe girişimi başarılı olursa kendilerinin bu ülkede barınma şansları olmayacağını biliyorlardı. Güvendikleri dağ devrilme noktasına gelmişti. Tam bu vasatta müminlerin dik durmaları, Cenab-ı Hakk’ın kendilerine öğrettiği gibi güzel karakterleri sergilemeleri, haktan yana tavır koymaları ve verdikleri söze sadık kalarak Necaşi’nin yanında yer almaları gerekmektedir. Müminler de bütün zorluklara rağmen Necaşi’ye destek verdiler. O’nun safında savaştılar ve sonunda kazandılar. Cenab-ı Hak böylece sözünde duranları nasıl ödüllendirdiğini yine Hz.Musa @ kıssası üzerinden Tur dağının neredeyse üzerlerine düşmesi metaforu ile hatırlattı. 171- Hani bir zamanlar biz o dağı gölgelik gibi tepelerine çekmiştik de üzerlerine düşüyor zannettikleri bir sırada demiştik ki; “size verdiğimiz kitabı kuvvetle tutun ve içindekini hatırınızdan çıkarmayın, umulur ki korunursunuz.!” (Araf Suresi 171) Kıyamet günü, Habeşistan Kilisesi mensupları ve Hristiyan toplum Cenab-ı Hakk’ın kendilerine yol gösterici kitaplar / elçiler gönderdiğinden habersiz olduklarını iddia edebilirler. Halbuki onlar bu ilahi öğretileri içeren kitapların geçmiş atalarından kendilerine miras kaldığına şahittirler. Ellerinde bu belgeler mevcuttur. Fakat zaman içerisinde onlar geçmişten kendilerine miras kalan öğretiye sadık kalmamışlardır. Daha sonraları ise doğru yola gelmeleri için Rablerinin peygamberleri vasıtasıyla yaptığı çağrılara kulak tıkamışlardır. Bu nedenle kıyamette kendilerini temize çıkarmak için haberimiz yoktu şeklinde mazeret ileri sürebilirler. Ama şimdi muhacirlerin inandığı Hz. Muhammed’e @ gelen öğreti (Kur’an), onlara eskiden atalarının yapmış olduğu ahitlerini, sözlerini ve onlara gelen bilgi, belge ve dokümanları hatırlatmakta ve kendilerine miras kalan bu öğretilerde gösterilen yoldan kendilerinin çok saptıklarını ortaya koymaktadır. Bütün bu uyarılara rağmen, sapıttıkları yolda devam edecek olurlarsa bu onların tercihlerinin bilinçli bir tercih olduğu ve buna kendi nefislerinin şahid olduğu bildirilir. Kıyamet günü, Kureyş ve diğer Araplar müşriklerin ise atalarının kendilerine kötü bir miras ve kötü bir istikamet bırakmış olmalarını gerekçe göstererek doğru yolu bulamadıklarını ve bu nedenle kendilerine reva görülen azabın adil bir karşılık olmadığını gerekçe gösterebilirler. Her türlü toplumsal kesim için mazeret olarak ileri sürülecek bu tip hususlara Cenab-ı Hak elçisi Hz.Muhammed @vasıtası ile gönderdiği öğretide bu iddiaların makul olmadığı belirtilir. Hz.Adem’den bu yana peygamberlerin hayatlarına ilişkin kıssalarda toplumların yaptıkları yanlışların anlatıldığı kitaplar gönderilmiş ve doğru yol gösterilmiştir. Yani Cenab-ı Hak insanlığa Rabbliğini bu tarihi kayıtlarla insanlığa göstererek, “insanların haberimiz yoktu” şeklinde mazeret ileri sürmelerinin önünü kesmiştir. Bunu da Ademoğlunun zürriyetini çıkarıp “ben sizin Rabbiniz değil miyim?” şeklinde meşhur olan bir temsil ile müteakip ayetlerde bildirmiştir. Sonuç olarak suçlu insanlar kıyamet günü gayet iyi bilirler ki; “Evet! Sen bizim Rabbimiz olarak üzerine düşeni yaptın! Ama biz bunlara itibar etmeyen suçlular olduk; kendi aleyhimize şahidiz!” diyeceklerdir. 172-174-Hâlbuki senin Rabbin, Ademoğullarının tarihi geçmişlerinde işledikleri yanlışların kıssalarını alır ve onları kendi nefislerinin yaptıklarına tanık olarak göstererek; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorar. Onlar “Elbette (Rabbimizsin, kendi aleyhimize) buna tanıklık ediyoruz.” derler. Kıyamet günü, “Biz bunlardan gafildik” demeyesiniz diye veya “Bundan önce atalarımız şirk koşmuş, biz onlardan sonra gelen nesiliz, batılı işleyenlerin işledikleri nedeniyle bizi helâkmı edeceksin?” demeyesiniz diye bunu yaptı. İşte Biz, düşünsünler diye ayetleri böyle ayrıntılı olarak açıklıyoruz. (Araf Suresi 172-174) Cenab-ı Hak, Habeşistan Kilisesi mensuplarına kendi tarihlerindeki Bel’am örneği ile de ders verir. Bu ders aynı zamanda müminlere de o dönemde Ubeydullah bin Cahş üzerinden bir ders vermektedir. Ubeydullah bin Cahş, Kilisenin ayartması ile (hediyeler, mal-mülk) hristiyanlığa geçmişti. ([6] ) Kendisine yapılan bütün uyarılara rağmen hristiyanlığından vazgeçmedi ve içki aleminde öldü. Gerek Bel’am olsun ve gerekse Ubeydullah Bin Cahş olsun her ikisi de Allah’ın ayetleriyle şereflenmişlerdi. Onların her ikisinin ortak özelliği de "vahyi bilmeleri" ve "hakikati tanımalarıydı”. Yani bu kişiler sıradan kişiler değildiler. Vahyi bilmelerine, hakikati tanımalarına rağmen kuruntularına kul olmuş, tutkularına esir olmuşlardı. Fakat her ikisi de dünyevi menfaatler ve zevklerle ayartılarak şeytanın peşine takılmışlardı. Böylece yücelmeyi değil aşağılık olmayı, alçaklığı, rezilliği tercih etmişlerdi. Bütün uyarılara rağmen durumlarını değiştirmeyi reddetmeleri nedeniyle de hayatlarının sonuna kadar da bu aşağılık, rezil yaşamda kalmışlar ve şerefsiz bir şekilde dünyaya veda etmişlerdir. Tarih onları bu aşağılık konumlarıyla anmaktadır. Çünkü onlar aşağılığı yüce olmaya tercih etmiş, Allah da onları aşağıların aşağısına indirmiştir. 175-178- Kendisine ayetlerimizden vermemize rağmen daha sonra onları bırakıp terk eden, böylece şeytanın kendisini peşine taktığı ve sonunda azgınlardan oluveren o kişinin haberini onlara oku [anlat]. Eğer Biz dileseydik onu onunla (ayetlerimizle) elbette yüceltirdik, fakat o dünyaya saplanıp kalmayı tercih etti ve nefsinin tutkusuna tabi oldu. Artık onun durumu, üstüne varsan da dilini sarkıtıp soluyan, kendi hâline bıraksan da dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumuna benzer. ([7] ) Ayetlerimizi yalanlayan kavmin durumu işte böyledir. O nedenle sen tefekkür etsinler diye bu kıssayı anlat. Ayetlerimizi yalanlayıp, sırf kendilerine zulmeden o kavmin durumu ne kötüdür! Allah kime yol gösterirse, işte o doğru yolu bulandır. Kimi de saptırırsa, işte onlar zarara uğrayanlardır. (Araf Suresi 175-178) Habeşistan’daki müminlere moral vermek için şu mesajlar da gönderilir; “Nasıl ki her şeyi apaçık görmesine rağmen Mekke’deki akrabalarınızdan iman etmeyen kimseler varsa buradaki ehli kitabın temsilcilerinde de her şeyi ayan beyan görmesine rağmen sapıklığı / yanlış yolu tercih edenler ve cehennemi hak edenler olacaktır. Hatta sizin aranızdan hakikati görmesine ve iman etmesine rağmen nefsine uymuş ve tekrar sapıklığı tercih etmiş insanlar da olacaktır. Onlar bu tercihlerini bile isteye yapmışlardır. Bu konudaki tercihleri gayet bilinçlidir. Ama onlar bu tercihlerinde akıllarını kullanmamışlardır. Hayvanlar gibi tutkularının, şehvetlerinin esiri olarak tercihlerini yapmışlardır. Onlar Cenab-ı Hakk’ın kendilerine lütfettiği akıl ve kitap / ilahi uyarıya rağmen bu tercihleri nedeniyle hayvanlardan daha aşağıdırlar. Çünkü hayvanların şehvetleri doğrultusundaki tercihleri onların fıtratlarıdır.” 179- And olsun ki, cinden ve insten (tanıdığınız, tanımadığınız / yerli – yabancı) birçoğunu cehennem için yarattık. Çünkü onların kalpleri vardır, onunla idrak etmezler. Gözleri vardır, onlarla görmezler. Kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar dört ayaklı hayvanlar gibidirler. Hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar gâfillerdir. (Araf Suresi 179) [1] )Not: tevhidi / ilahi hareketin kurtuluşu için (A.A) [2] ) Not: İsrailoğullarından seçilen bu yetmiş kişi Habeşistan’a hicret etmiş yetmiş kişiye bir metafordur.(A.A) [3] ) Not: Tur dağında israiloğullarını bir sarsıntı tutması Habeşistan’a hicret eden müminlerin ilahi öğretiye aykırı işler içerisine girmesi nedeniyle yaşadıkları sarsıntıya bir metafordur. Bu sarsıntı psikolojik bir sarsıntıdır. (A.A) [4] ) Not: Hz. Musa @ kıssasından peygamberimize tatlı bir geçiş vardır ki geçmişten güncele geçiştir. Aslında ayetlerin öncesi de günceldir ama geçmişle anlatılır. Hatta Prof. Said Şimşek “Hayat Kaynağı Kur’an Tefsiri” eserinde bu geçiş için şu ifadelere yer verir: “bu seri geçiş ile tövbe edip Hz. Musa’ya tabi olanların Peygamberimize tabi olanlarla aynı kimseler oldukları izlenimi verilmektedir”. Aslında burada anlatılanın müminlerin ve peygamberimizin hayatının bir metaforla anlatıldığı düşünülse bunun bir geçiş değil bizzat o anı anlattığı anlaşılacaktır. Yani buradaki geçiş olarak değerlendirilen ifadeler ile bu kıssanın Habeşistan’a hicret edenlerin yaşadıklarını anlattığına en önemli delili teşkil ettiği kanaatindeyim. Ama en doğrusunu Allah bilir. (A.A) [5] ) Hût sözcüğünün 163. Âyette "balık" anlamında kullanılmadığının bir başka göstergesi de ayetteki hîtânühüm [onların Hût’ları] ifadesi ile hût’ların kavme izafe edilmesidir. Gerçekte ise balıklar denize aittirler ve kavme ait olmaları söz konusu olamaz. Allah'ın kendilerine Haftada bir gün sebt yapacaksınız; dünya işleriyle uğraşmayacaksınız, ibadet edeceksiniz dediği İsrâîloğulları, sebte uydukları zaman iş yapıp para kazanmadıkları için çileden çıkıyorlar, aşırı derecede sıkıntıya, karamsarlığa, bunalıma düşüyorlardı. Yani, sebt günü İsrâîloğullarının bunalımları, sıkıntıları, hırsları, krizleri daha bir artıyordu. (Hakkı Yılmaz- Tebyinül Kuran) [6] ) Karısı Ümmü Habibe boşanmadan önce kendisinin maymun şeklinde rüyasında gördüğünü söyledi ama bu ihbar da Ubeydullah bin Cahş’a fayda sağlamadığı rivayet edilir. [7] ) Not: Köpeğin en aşağılık hali bu soluyuştur. İşte o kimsenin halindeki düşüş, köpeğin mesel olmuş olan bu aşağılık hali gibidir. (A.A)

  • Bölüm 34:Dirilişin Başladığının Muştusu | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 34 DİRİLİŞİN BAŞLADIĞININ MUŞTUSU Akabe görüşmeleri öncesinde peygamberimizin etrafında kalan müminler çektikleri çileler nedeniyle öylesine muzdarip hale gelmişlerdi ki bazı müminler “Bu çile ve acılar ne zaman son bulacak? Rabbimizin vaad ettiği kurtuluşun vakti ne zaman gelecek? Dayanacak halimiz kalmadı artık! Ne olur gelsin artık bu vaad!” vb. yakınma ve taleplerde bulunuyorlardı. Gerçekten de müminlerin dayanacak takatları kalmamış, dirençleri son noktaya gelmişti. İşte tam bu aşamada gerçekleşen Akabe görüşmeleri ve arkasından gelen biatlaşma / anlaşma, müminlerin taleplerine / dualarına bir cevap niteliğinde idi. Medine temsilcileri ile yapılan biat anlaşmasından sonra artık müminler devletlerine kavuşmanın ilk adımını atmışlardı. Mus’ab b. Umeyr Medine’ye gelen heyetle beraber gitmiş ve İslam devletinin teşkilat alt yapısını hazırlayacaktı. Hz.Muhammed’in@ ilahi öğreti rehberliğindeki hareketi artık yükselişe geçiyordu. Allah elçisinin gördüğü miraç rüyasının tecellileri görülmeye başlanmıştı. İslami hareketin dolayısıyla müminlerin çok kısa zaman içerisinde yükselişe geçeceklerinin müjdeli haberi Mearic (Yükseliş Zamanları / Yükseliş Dereceleri) suresi ile anlatılmaya başlandı. Artık çekilen çileler, acılar ve zorluklar meyvelerini verecekti ve Allah yanlıları yükselişe geçeceklerdi. Peygamberimizin miracının (yükseliş rüyasının) hayata aşama aşama geçirileceğine ilişkin gaybi müjdelerin verildiği Mearic Suresi ile aynı zamanda Mekkeli müşriklere uyarılar da yapılıyordu. Daha önceki surelerde de işlendiği gibi bazı müşrik ileri gelenler, vaad edilen kıyametin (Mekke’nin kıyametinin) bir an önce gelmesini istiyordu. Onların bu talebi sırf alay etmek içindi. Onlara göre Mekke şirk sisteminin asla yıkılamayacağını, Hz.Muhammed’in@ iddia ettiği inkılab / devrim haberinin asla mümkün olmadığını ifade etmek için alaycı bir şekilde “hadi doğru söylüyorsan bu iddia ettiğin inkılab / sosyal yıkım gerçekleşsin de görelim” diyorlardı. Diğer taraftan işkence, baskı, şiddet ve boykottan bunalan müminlerden bazılarının serzenişlerinin ve Allah’ın inkılab vaadinin artık bir an önce gelmesine yönelik taleplerinin cevabı niteliğindeki gelişmeler meydana gelmişti. İşte bu gelişmeler ile taleplere icabet edildiğinin müjdeleri veriliyor ve Mekkeli müşriklerin yıkım azabına uğratılacağına ilişkin vaadin gerçekleşmesini Mekkeli müşriklerin asla önleyemeyeceği vurgulanarak müminlerin biraz daha sabretmeleri istenir. Bu sürecin uzun sürdüğünün farkında olunduğu, çekilen acı ve çilerler nedeniyle neredeyse “ellibin yıl” gibi uzun sürdüğü ama bunların bundan sonra “bir gün” gibi gelip geçeceği ve çok kısa zamanda yükselişin gerçekleşeceği bildirilir. Bu aynı zamanda bu işin doğası gereğidir. Zira İslami bir sistemin iktidara gelmesi için bu çilelerin çekilmesi zaruridir. Allah emanetini vereceği kişileri çok uzun gelebilecek bir sürede sınaya sınaya seçer. Onların yükselişleri kolay olmaz. Ama imtihanı geçtikleri takdirde de yükseliş adeta bir gün gibi hemen gerçekleşir. Müminleri yükseltecek ve iktidara getirerek onları şereflendirecek olan “Mearicin” sahibinin Allah olduğu ve O’nun sahip çıktığı bu hareketin kaçınılmaz olarak gerçekleşeceği bildirilir. Biraz sabırlı olunması gerekmektedir. Kesinlikle Zafer yakındır! Her ne kadar Mekkeli kafirler onu çok zor bir ihtimal olarak görseler de Zafer Yakındır. İşte o zaman iktidarda olan müşrikler “göklerin erimesi” gibi eriyip iktidardan yıkılıp giderler, toplumdaki müşrik otoriteler ise “dağların yün” gibi atılması misali darmadağın edilirler. O gün bu müşrik egemenlerin eski dostlukları gereği birbirlerini arayıp destek istemeye mecalleri ve fırsatları bile olmayacaktır. Cenab-ı Hak hem müşriklerin alaycı sataşmalarına cevap vermek hem de müminlerin artık dayanılmaz noktaya gelen sabırlarına yükseliş müjdeleri ile karşılık vermek için Mearic Suresini elçisine şöylece inzal eder; RAHMAN RAHÎM ALLAH ADINA 1-10-Talep sahibi birisi, gerçekleşecek olan azab olayının bir an önce gerçekleşmesini istedi. Kâfirlerden, onu geri çevirecek / durduracak kimse yoktur. Bu, Mearic (yüksek derecelerin, yükselme zamanlarının, yükseliş yollarının) sahibi Allah tarafındandır. Melekler ve Ruh, miktarı elli bin yıl olan bir gün içinde ona (o dereceye / mearice) yükselir. O halde sen, güzel bir sabır ile sabret. Şüphesiz Biz onu (Mearici) çok yakın (mümkün, kolay ve kısa zamanda olacak) görürken, onlar onu çok uzak (bir ihtimal olarak) görüyorlar. O gün gök erimiş bir maden gibi olur. Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur. Ve o gün dostların birbirini arayacak / soracak hâli yoktur! (Mearic Suresi 1-10) Cenab-ı Hak, müminler yükselişe geçtikleri zaman müşrik zalimlerin yıkılışlarını cehennem ateşi metaforu ile verir. Onların ahirette yaşayacakları azab sahneleri anlatılırken aynı zamanda onların bu dünyadaki yaşamlarında karşılaşacakları acı akıbete de işaret edilir; 11- 28- Onlar birbirlerine gösterilecekler ve suçlu olan o günün azabından kurtulmak için oğullarını, eşini ve kardeşini, içinde yetiştiği tüm aşiretini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye olarak verip kendini kurtarmak isteyecek. Hayır… Hayır… O, (hakka) sırtını döneni ve (haktan) yüz çevireni, (Servet) toplayıp yığan kimseyi çağıran, derileri kavurup soyan ve alev alev yanan bir ateştir. Muhakkak ki insan, sabırsız, bencil ve tamahkâr olarak yaratıldı. Kendisine fenalık dokundu mu feryadı basar. Kendisine hayır dokundu mu da cimrilik yapar, kıskançlığı artar ve başkalarına hayrı engeller. Ancak namaz kılanlar / musallin / destekçiler / peygamberin arkasında duranlar böyle değildir. Onlar ki salâtlarını sürdürenlerdir. / desteğini geri çekmeyenlerdir. Onlar, kendi mallarından, isteyen ve mahrumlar (istemekten utanan yoksullar) için belli bir hak ayıran kimselerdir. Onlar din / hesap / ceza gününün geleceğini bilirler. Onlar Rablerinin azabından korku duyanlardır. Çünkü / Muhakkak ki Rablerinin azabına karşı güvenceleri yoktur! (Mearic Suresi 11-28) Söz konusu ayetleri dinleyen müşrikler kendilerini bekleyen azap tehditlerine muhatap olmakla birlikte onların bu azabı hak etmelerinin nedenleri sayılır. Onlar haktan yüz çevirmeleri, sabırsız ve tamahkar olmaları, cimri ve pintilikleri vb. sıfatları taşırlarken müminler ise cömertlik, yaptığı işin hesabını vermeyi düşünen, yoksul halkı düşünmek gibi güzel hasletlere sahip olduklarına değinilir. Şöyle ki; “İhbar edilen o Inkılab gerçekleşip de inkarcılar iktidarlarından indirildiği zaman o zalim otoritelerin birbirileri ile dostlukları, yakınlıkları, birbirleri ile geçmiş hukukları olduğu halde birbirlerini hemen satmaya kalkacaklar ki kendilerini kurtarabilsinler. Ama ne mümkün? O ınkılab ateşi öyle bir ateştir ki tıpkı ahiretteki cehennem ateşi gibi hakka sırt döneni, ondan yüz çevireni ve servet yığıp muhtaçlarla paylaşmayanı yakıp kavuracaktır. Onlar çok sabırsız ve mızmızdırlar. Kendilerine biraz sıkıntı ve acı dokundu mu hemen şikâyet ediyorlar, sızlanıyorlar ama kendilerine biraz hayır, mal ve makam nasip olursa o zaman da cimri, pinti oldukları gibi kıskançlıkları da artar ve ilave olarak başkalarını yardım yapmaktan da men etmeye çalışırlar. Kendileri yardım etmedikleri, paylaşmadıkları gibi başkalarının yardımlaşmalarını ve paylaşmalarını engellemeye çalışırlar. Zalimlerle beraber olurlar. Ancak Hz.Muhammed’in@ yanında yer alan ve onun hareketinin / ideolojisinin destekçileri (Ehli Salat / namaz kılanlar) onlar gibi değildir. Onlar her türlü eziyete rağmen Hz.Muhammed’in@ arkasında durmaya (desteklerine / salatlarına / namazlarına ) devam ediyorlar. Onlar sadece kendilerini değil toplumdaki diğer mazlum, mahrum, fakir, fukara ve ezilmişleri de düşünüyorlar ve mallarını onlarla paylaşıyorlar. Çünkü onlar biliyorlar ki böyle yapmazlarsa toplum öyle bir inkılapla yıkılacak ki; o yıkılışın altında kalacak olurlarsa çok büyük bir acı, azap, zilletle karşı karşıya kalacaklarını ve bundan kurtulma imkan ve ihtimallerinin bulunmadığı gibi Cenab-ı Hakk’ın bir yasası olarak bu azaba / yıkılışa karşı da herhangi bir güvencelerinin olmadığını da biliyorlar.” Bu mesajlar aynı zamanda Medinelilere yönelik mesajlardır da. Çünkü Medinelilerin müminleri tanımaları gelecekteki birlikteliklerine hazır olmaları için elzemdir. Aynı şekilde müteakip ayetlerde de Cenab-ı Hak, mesajlarını sadece Mekke’deki müminler ve müşrikler için değil Medinelilere yönelik mesajlar olarak da inzal buyurur. Zira anayasal anlaşmanın yapılmasını müteakiben Mekke’deki müminler Medine’ye hicret edeceklerdir. Medineliler bu göç nedeniyle kendi sosyal yapılarında meydana gelebilecek değişiklikten endişe etmeleri gayet normaldir. Namuslarından, mallarından, ticaretlerinden ve güvenliklerinde emin olmaları gerekmektedir. Hicret edecek müminlerin emin kimseler olduklarını bilmeleri ve bu nedenle Medinelilerin muhacirlerden herhangi bir korku duymamaları gerektiği mesajı verilir. Medine’de güçlü bir devlet kurulduktan sonra daha öncesinden karşı tarafta yer almış kimselerin hicret ederek müminlerin arasına katılmasıyla Medine’de meydana gelebilecek anarşi ve güvensiz ortam konusunda da endişe edilmemesi gerektiği bildirilir. Onların ahiretteki pozisyonları üzerinden verilen mesajda onların hazıra konmalarına ve anarşi yaratmalarına asla müsaade edilmeyeceği belirtilir. 29- 39- Onlar, ırzlarını koruyanlardır. Ancak eşleri ve sözleşmeyle sahip oldukları hariçtir. Çünkü onlara yaklaştıklarında kınanmazlar. Fakat bunun ötesini arayanlar; işte onlar haddi aşanların ta kendileridir. Onlar, emanetlerine ve sözleşmelerine / ahitlerine riayet ederler. Onlar, şahitliklerini dosdoğru yerine getirenlerdir. Onlar, salâtlarını korurlar. / desteklerinde daimidirler. İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar. O halde inkâr edenlere ne oluyor da sağdan-soldan (her yandan), grup grup sana doğru koşuyorlar? Onlardan her biri nimet cennetine yerleşmeye mi hevesleniyor? Yok öyle Yağma! Biz, onları bildikleri şeyden ([1] ) yarattık. (Mearic Suresi 29-39) Mus’ab b. Umeyr tarafında Medinelilere okunacak bu ayetlerle Cenab-ı Hak, Medinelilere şu mesajları inzal eder; “Müminler başkalarının namusuna, ırzına göz dikmezler. Onlar emanetlerine ihanet etmezler ve sözleşmelerinin hükümlerini yerine getirirler / sözleşmelerine sadıktırlar. Onlar şahitliklerinde doğrudurlar, sözlerine güvenilirdirler ve asla aldatmazlar, Dürüsttürler ve bu doğruluk, dürüstlük onların şiarıdır. Onların hukuk, doğruluk, dürüstlük, merhamet vb. Ilahi ilkelere ve peygambere bağlılıkları daimidir ve süreklidir. Onların bağlılıkları belli bir zaman, belli bir mekân ve şartlara bağlı, çıkarcı bir anlayışla değildir.” “İşte bu özelliklere, bu ahlaki değerlere sahip olan bu müminlerin akıbetleri hayırdır. Sonları cennettir. Ahiretleri huzurlu, mutlu bir yaşamdır hem bu dünyada hem de ahirette. Ey Medineliler! Bu nedenle onlardan endişe etmeye ve çekinmeye mahal yoktur. Göç nedeniyle toplum içerisinde herhangi bir anarşi ve kaos oluşmayacaktır. Tam tersine onların bu güzel örneklikleri Medinelilere de örneklik teşkil edecektir. Topluma huzur, mutluluk ve emniyet getirecektir.” “İnkılap gerçekleşip de huzur dolu, mutlu günler geldiğinde Mekke müşrikleri onların etrafında dönmeye başlayacaklar, grup grup, bölük bölük gelecekler ve daha önce yaptıklarını unutarak inkılaptan pay almak isteyecekler. Bu inkılabın nimetlerine ortak olmaya çalışacaklar. Hemen kademede yer almaya uğraşacaklar. Fakat o zaman yağma yok! Onlara bu inkılabın nimetlerinden pay verilmeyecek. Çünkü onların karakterleri, niyetleri müminler tarafından gayet iyi bilinmektedir. Onların niyetleri bu İnkılabı tekrar tersine döndürmek ve sadece kendi menfaatlerine çalışmak olduğu müminlerce gayet iyi bilinmektedir. Zira onların esas karakterleri; (bildikleri şey: ateş) hiddet, celal, öfke, şehvet, kuvvet, çatık kaştır. Onlar ateş metaforunda ifadesini bulan bu kötü karakterlerini değiştirmedikleri sürece müminlerin aralarında yer bulamayacaklardır.” Cenab-ı Hak, müjde ve mesajlarını peygamberimizin ve müminlerin artık Mekkelileri terk edip hicret etmeyi emreden ve Mekkelilerin yerine onlardan daha hayırlı başkalarının getirileceği hakkındaki şu ayetlerle sonlandırır; 40- 44- Artık hayır! Doğuların ve Batıların Rabbine yemin ederim ki, Biz, onların yerine kendilerinden daha hayırlı olanları getirmeye kesinlikle güç yetirenleriz. Üstelik Biz, önüne geçilenler / engellenebilecek de değiliz. Şu hâlde sen onları terk et, onlar da vaadolundukları güne kavuşuncaya dek boşa uğraşsınlar ve oyalanadursunlar. O gün onlar, sanki dikili bir hedefe koşuyorlarmış gibi kabirlerinden / siperlerinden / mevziilerinden fırlayarak çıkarlar. Bakışları korku içindedir ve onları bir zillet kaplar. İşte bu, onların tehdit edilegeldikleri gündür! (Mearic Suresi 40-44) Bu ayetleri dinleyen müminler aşağıdaki mesajları alırlar; “Artık yeter! Mekkeli müşrikler kendilerini ne zannediyor? Biz onların yerine daha iyi karakterli kimseleri / toplulukları getirmesini de biliriz ve bunu da yaparız. Bizi bundan kimse alıkoyamaz.” “Artık sen ve müminler onları terk edin. Siz mearice / yükselişe geçin. Onların devrilecekleri ve yerlerine başkalarının getirileceği o diriliş gününe kadar onlar şirk sisteminin geri kalmışlığı içerisinde debelensin dursunlar. O diriliş / inkılab günü o müşrikler ölüm uykusundan uyanacaklar ve korku içerisinde bir hedefe doğru koşacaklar. Başları önlerine düşmüş zelil / rezil bir haldedirler. Kendilerinden intikam alınacağından çok korkacaklar ve tir tir titreyecekler.” Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği bu mesajların gaybi bir ihbar olduğunu geriden baktığımızda çok net görmekteyiz. Şöyle ki; “Peygamberimiz ve müminler hicret etmişler ve uzun bir mücadeleden sonra Mekke fetholunmuş ve müşrikler ölüm uykusundan uyanarak siperlerinden / mevziilerinden çıkmış ve Kabe’ye sığınarak canlarını kurtarmışlardır. Zelil bir pozisyonda kendilerine ne yapılacağını büyük bir korku içerisinde bekleşmişlerdir. Tarih bu gaybi habere şahitlik etmiştir.” Mearic Suresi ile yükselişin yani toplumsal inkılabın kesinlikle gerçekleşeceği ihbarı mümin ve müşrikler arasında tartışma konusu olduğu rivayetlerde yer almaktadır. ([2] ) 34.1. Dirilişin Başladığının Haberi Cenab-ı Hak, Nebe Suresini inzal ederek müminlerle müşrikler arasındaki bu tartışmaya değinir. Bizans ile Sasani imparatorlukları arasında ve şirk sisteminin uyuşturucu özelliği ile yıllarca ölü gibi uyudukları uykudan uyanma vaktinin geldiğini belirtir. Tartışmaya damgasını vuran haber (Nebe) diriliş / uyanış / ınkılab haberidir. Aynı sure ile aynı zamanda tekrar müminlere gaybi ihbarlar, müjdeler ve müşriklere de gerekli cevaplar verilir; Rahman Rahim Allah Adına 1-10- Birbirlerine neyi soruyorlar / soruşturuyorlar? / Kendi aralarında neyi alay konusu ediyorlar? Üzerinde anlaşmazlığa düştükleri büyük haberi (NEBE) (mi)? Hayır… Hayır… Onlar, yakında bilecekler. Yine, hayır… Hayır… Onlar, pek yakında bilecekler. Biz bu ülkeyi / yeryüzünü bir beşik, dağları da birer direk / beşiğin ayakları kılmadık mı? Biz, sizleri (erkekli dişili) çiftler / zıtlar hâlinde yarattık. Uykunuzu bir dinlenme ve geceyi bir örtü kıldık. (Nebe Suresi 1-10) Hz. Muhammed’in@ dilinden Mekkelilere okunan bu ayetler onlara aşağıdaki yorumlandığı şekilde mesajlar verilir; “Kendi aralarında neyi tartışıyorlar / konuşuyorlar? O ınkılab / devrim/ diriliş (nebe) haberini mi? Kendi gündemlerine girmiş bu olay mutlaka gerçekleşecek! Evet! Onlar yakında mutlaka görecekler! Onlar bilmiyorlar mı? Biz bu ülkeyi / bu vatanı (arzı) yıllar yılı bir beşik gibi süper güçlerin (dağlar metaforunda) arasında hiçbir şeye karışmayan, sadece kendi iç çekişme ve kavgalarıyla uğraşan, geri kalmış ölü gibi uyuyan bir vaziyette kılmadık mı? Böylece yıllarca uyutularak yıllarınızı geçirmediniz mi? Sizin karanlıklar, cehalet içinde bu coğrafyada yaşamanız size bir örtü olmuş ve sizi saldırılardan, tehlikelerden korumuştu. Fakat şimdi sizler zıtlar (çiftler) halinde varlık sahnesine çıkıyorsunuz. Artık sizin için değişim ve ınkılab vakti gelmiştir. Egemenlik sırası size geldi! Bu toplumsal değişim kaçınılmazdır.” Cenab-ı Hak, ilahi ideolojiye iman edenler için Kur’an güneşinin aydınlattığı aydınlık günlerin geleceği ve gayet sağlam bir devletin teşekkül ettirileceğini metaforlarla ifade eder. Sıkıştırılmış, acı ve çile çekmiş, bunalmış müminler tıpkı bulutlar gibi gittikleri yere yağmuru / vahyi götüreceklerini ve o bölgelerde bin bir çeşit medeniyet ürünlerini vereceklerini bildirir; 11-20-Çalışıp kazanacağınız gündüz vaktini kıldık. / o aydınlık vakit geliyor. Sizin üstünüze yedi sağlamı (gök) bina ettik. Ve bir de pırıl pırıl ışık saçan bir kandil (Güneş) koyduk. Biz, o sıkıştırılmışlardan (bulutlardan), şarıl şarıl su indirdik. (O su ile) Taneler, otlar, sarmaş dolaş bağlar ve bahçeler çıkaralım diye. Kuşkusuz Ayrılma Gün’ün vakti belirlenmiştir. Sur’a üflendiği gün siz bölük bölük geleceksiniz. Sema açılacak, böylece kapılar oluşacaktır. Dağlar yürütülecek serap olup gidecektir. (Nebe Suresi 11-20) Bu ayetleri duyanlar aşağıdaki anlamları da içlerinde hissederler. Bu ayetlerin müminlere moral ve motivasyon için gaybi ihbarları içeren müjdeli haberler olduğunu, hesap günü anlatımı ile de müşriklere uyarı ve ikaz yapıldığını anlarlar; “Şirk karanlığından sizi kurtaracak tevhit aydınlığına çıkaracak ve sizin çalışıp kazanıp varlığınızı devam ettirecek zenginlikleri elde etmek için gündüz vakti / aydınlık vakti geliyor.” “Sizin üzerinize artık bir medeniyet / bir devlet / bir sistem (yedi sağlam) bina edilecek, siz de bir medeniyet kuracaksınız. Rabbiniz bu medeniyetin değerleri için pırıl pırıl ışık saçan Kur’an güneşini gönderdi.” “Rabbiniz kurulacak medeniyet ürünlerini (taneler, otlar, bağlar, bahçeler metaforunda) vermesi için ve sizlerin mamur bir medeniyete kavuşmanız için medeniyet esaslarını içeren vahyi (su metaforu) indirdi.” “Nasıl ki yaşamınızın sonunda yaptığınız bütün fiillerin hesabını vermek için düdük çalınacak / sur üflenecek ve bu dünya hayatına son verilecekse aynı şekilde sizin şirk sisteminizin de bir gün sonu gelecek. Ahiret günü tüm insanlar bölük bölük yüce mahkemeye gelecekleri gibi Hz.Muhammed’in@ liderliğinde kurulacak İslam devleti bölgede tam hakimiyeti sağladığı zaman, bütün insanlar fevç fevç / bölük bölük gelecek ve boyun eğeceklerdir. Tıpkı Ahiret günü hakimler hakimi olan Allah hesapları görülen insanları kazanan ve kaybedenler olarak ikiye ayırması gibi Hz.Muhammed @ de bu mücadelenin sonunda ülkeye hakim olacak ve insanların bir kısmı kendisine bağlı ve kazanan taraf, diğerleri ise kaybeden taraf olacaktır. O gün sema / gökyüzü açılacak ve tüm sırlara erişilecek kapılar açılacaktır. İşte o gün nasıl ki dağlar ve yerküremiz yok olup bir serap olacaksa şirk sisteminin dağlar gibi güçlü otoriteleri de yok olup gideceklerdir.” Cenab-ı Hakk’ın vadettiği hesaplaşma gününü reddeden müşrikleri bekleyen akıbetin cehennem azabı olduğu aşağıdaki ayetlerde şöyle bildirilir; 21-30- Azgınların dönüp dolaşıp varacakları yuvaları olan Cehennem ise pusuda... Her an eline düşecek avlarını gözlemektedir. Orada çağlar boyu kalacaklar, Orada ne bir serinlik tadarlar ne de keyif veren içecek! Ancak yaptıklarına uygun bir ceza olarak kaynar su ve irin tadarlar. Çünkü onlar, hesaba çekileceklerini sanmazlardı. Âyetlerimizi yalanlaya yalanlaya tam bir yalancı olmuşlardı. (Oysa biz) her şeyi en incesine kadar kaydedip dosyalaştırdık! Haydi tadın! Bundan böyle sizin azabınızı artırmaktan başka bir şey yapacak değiliz. (Nebe Suresi 21-30) Ahiretteki cehennem azabı üzerinden anlatılan cezalandırma ayetlerini duyan Mekkelilere dünya hayatlarında karşılaşacakları cezalandırma hususunda aşağıdaki anlamların da hissettirildiği açıktı; “Bu dünya hayatında azgınları bekleyen acı akıbet, cehennem azabı gibi olacak ve onlar bir av gibi o rezil edici İnkılabın / devrimin / yıkılışın altında kalacaklardır. Onlar o yıkılışla büyük bir zilleti tadacaklardır. O müşriklere inkılabdan / devrim / dirilişten sonra verilecek ceza, onların sürekli içlerini yakıp kavuran pişmanlık, zillet ve aşağılanmak olacaktır. Çünkü onlar ahiretteki hesap vermeyi kabul etmedikleri gibi bu dünyada da yaptıklarının hesabını vermeye yanaşmıyorlar ve hesap vermeyi reddediyorlardı. Kendilerini sorumsuz olarak görüyorlardı. Ayrıca ilahi yasayı da tanımıyorlar, gözlerinin önünü görmüyorlardı. Bu son derece büyük bir sorumsuzluktu. Fakat nasıl ki Cenab-ı Hak onların bütün yapıp ettiklerini kaydediyorsa aynı şekilde müminler de müşriklerin yaptıklarını bir kenara yazıyorlardı. Bu nedenle Mekke’nin azgınları, yaptıklarının hesabını mutlaka vereceklerdi.” Cenab-ı Hakk’ın vadettiği Inkılaba ve hesap gününe iman eden müminleri bekleyen güzel akıbet ise müteakip ayetlerde şöyle bildirilir; 31- 37- Kuşkusuz takva sahipleri için bir kurtuluş var. Bahçeler var, bağlar var. Hepsi bir seviye tomurcuklu çiçek bahçeleri var. Dopdolu kadehler var. Orada ne boş bir söz işitirler ne de bir yalan. (Bunlar) Rabbinden yeterli bir bağış olarak (verilir). O, göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbidir. Rahman’dır. O’nun huzurunda ağzını açacak, söz söyleyecek hiç kimse yoktur. (Nebe Suresi 31-37) Kendi hak ve hukuklarını koruyarak Rablerinin öğretisini titizlik ve sabırla uygulamaya çalışan muttakilerin ahirette karşılaşacakları cennet hayatını ayetlerden dinleyenler aynı zamanda bu dünyada onları bekleyen mükafatlarının tasvirlerini de aşağıdaki gibi görürler; “Şüphesiz muttaki müminler halihazırda içinde bulundukları aciz, zayıf ve çaresiz durumdan kurtulacaklar ve gerçekleştirecekleri İnkılabın sonucunda cennetteki yaşamlarına benzeyen şekilde bağlarda, bahçelerde ağırlanacaklar, ellerinde kadehlerle zevkü sefa içerisinde ve muhteşem zenginliklerle dolu bir yaşama kavuşacaklardır. Bu, onlara bağışlaması bol olan alemlerin Rablerinden bir hediye olacaktır. Nasıl ki Cenab-ı Hakk’ın huzurunda hiç kimse söz söyleyemeyecekse aynı şekilde Hz. Muhammed’in@ kuracağı İslam İktidarı öylesine güçlü olacaktır ki hiç kimse müminlere sataşamayacak, laf edemeyecektir. Artık o müşrikler bugün müminlere söyledikleri aşağılayıcı, alaycı ve tahkir edici sözlerin hiçbirini o gün söyleyemeyeceklerdir. Müminler o gün son derece muhteşem izzetli ve şerefli olacaklardır.” Cenab-ı Hak ahiretteki duruşma sahnesi üzerinden müşriklere son bir ikaz daha yapar ve akıllarını başlarına devşirmelerini ister. Son pişmanlığın fayda vermeyeceği gün gelmezden önce gittikleri yanlış yolu bırakmalarını bildirir. Bu kadar uyarıdan sonra artık tercihlerinin kendilerine ait olduğunu ama herkesin seçtikleri yolun bedelini de kendilerinin ödeyeceğini belirtir; 38- 40- O gün Ruh ve melekler sıra sıra dururlar. Rahman’ın izin verdikleri dışında hiç kimse konuşamaz. İzin verilen de doğruyu söyler. İşte budur Hak süreç! / işte bugün gerçektir. / haktır. Artık dileyen Rabbine erecek çalışmayı yapsın! / Artık dileyen Rabbine erecek yolu tutsun. Şüphesiz Biz sizi yakın bir azap ile uyardık. O gün kişi ellerinin ne takdim ettiğine bakacak ve kâfir diyecek ki; “Ah ne olurdu, keşke ben toprak olaydım.” (Nebe Suresi 38-40) Yukarıdaki ayetleri dinleyen Mekkeliler ahiretteki sahneler metaforundan hareketle bu dünya yaşamlarında da aynı türden sahnelerle yüzyüze geleceklerini anlamışlardır; “Hz.Muhammed’in@ kuracağı medeniyette, sorunlar Cenab-ı Hakk’ın yasaları (Ruh / Vahiy) çerçevesinde çözülecek, boş batıl sözlere / kurallara / yasalara asla izin verilmeyecektir. Melikler / Yöneticiler ya insanlara faydalı ve hak / gerçek /doğru olan sözleri / kuralları söyleyecekler ya da susacaklar. Yalan, boş ve gerçek dışı sözler ve kurallar / milleti kandırmaya ilişkin sözler ve kurallar asla sarf edemeyeceklerdir. İşte bu hak süreç bir gün mutlaka yaşanacaktır. Bir gün bunlar gerçek olacaktır. Kimsenin kimseyi aldatmadığı / aldatmayacağı, aldatamayacağı günler gelecektir. İşte böyle bir düzeni arzu edenler, Alemlerin Rabbinin yoluna katılsın. Bakın! Aksi takdirde yıkılmanız çok yakındır. Safınızı İlahi ideolojiden yana belirleyin! Yoksa İnkılaptan sonra çok geç kalabilirsiniz ve şöyle hayıflanırsınız “keşke bende mütevazi, paylaşmacı, merhametli (toprak metaforu) olsaydım da bu hallere düşmeseydim” Akabe biatındaki olumlu gelişmelerden sonra gündeme gelen hicret ve Medine’de ilahi ideolojiye dayalı yönetim kurulması artık iyiden iyiye işlenmeye ve tartışılmaya başlanmıştı. Cenab-ı Mevla gelinen durumu peşpeşe inzal ettiği sureler ile işlemekte ve böylece müminlere ilahi ideolojinin ve müminlerin yükseleceği müjdesini verirken Mekkeli müşriklere de son ikazlarını göndermekteydi. İnkılabın Ayak Sesleri Bu kapsamda Cenab-ı Hak, Nebe Suresinden sonra Naziat Suresini elçisine indirdi. Sure mücadele eden müminlere yeminle başlar. Devamında ise çok sarsıcı olayların vuku bulacağı ve müşriklerin bu mücadeleyi kaybederek korku ve zillet içerisine düşeceği vurgulanır. Bölücü ve parçacı şirk sisteminin yıkılacağı ve yerine toplumun birlik ve beraberlik ile yeniden yaratılacağı belirtilir. Müşriklerin bu toplumsal dirilişi görünce büyük bir korku ve zillet içerisinde kalacakları şöylece ifade edilir; Rahman Rahim Allah Adına 1-14-Var gücüyle koşanlara, Neşe ve şevkle yürüyenlere, yüzercesine akıp gidenlere, yarışıp geçenlere. İşleri (emirleri / görevleri) çekip çevirenlere (andolsun). Günü gelince, çok şiddetli bir sarsıntı sarsacak! Onu daha büyük sarsıcı olaylar takip edecek. O gün kalpler güp güp atacak. Onların bakışları korkudan zillet içinde olacak. “Gerçekten biz ilk halimize geri döndürülen kimseler mi olacağız?” “Çürüyüp dağılmış kemikler olduğumuz zaman mı?” diyenler “O zaman bu zararına (bizim zararımıza) bir dönüştür.” dediler. / diyecekler. O sadece tek bir komuta bakar. İşte o zaman onların hepsi uyanmış / dirilmiş meydanda toplanmışlardır. (Naziat Suresi 1-14) Hz.Muhammed’in@ ağzından dökülen bu ayetleri duyan Mekkelilerin zihninde hemen şu sahneler canlanır; “Bütün gücüyle çalışan, gayret gösteren, bu yolda iştiyakla yürüyen, hak yolda yarışan, yüzer gibi akıp giden ve görevlerini hakkıyla yerine getiren müminlere ant olsun ki!” “Bir gün gelecek! Müminlerle yaptıkları savaşlarda o gün, Mekke / Mekkeliler çok şiddetli bir sarsıntı ile sarsılacak, bu sarsıcı yenilgiyi arka arkaya ve daha büyük yenilgiler takip edecek.” “O sarsıntılar, krizler ve yenilgiler Mekkelileri öyle korkutacak ki; yürekleri ağızlarına gelecek ve korkudan kalpleri güp güp atacak, yüzleri ise zillet içerisinde kalacak.” “Kemiklerin çürüyüp toz haline gelmesi gibi şirk sistemi ile dağılmış, çürümüş, parçalanmış topluluk haline gelen bizlerin İlahi ideolojiye / tevhide / birliğe dönmesi mümkün değil? Diyenler, o zaman geldiğinde “biz kaybettik” diyecekler ve ilahi ideolojiyi / tevhidi savunan müminler karşısında yanıldıklarını ve yenildiklerini kabul edecekler. Onlar zelil bir şekilde hesaba çekilmek üzere meydanlarda toplanacaklar.” Hz.Muhammed@, iyice azgınlaşan Mekkeli müşrik ileri gelenlerine çağrısını yineledi. Onların ilahi ideolojiye tabi olarak arınıp temizlenmelerini istedi. Fakat onlar bu çağrıyı şiddetle reddettiler ve Mekke halkına da bu çağrıdan etkilenmemeleri için baskı kurdular. Onların bu hareketlerini Firavunun yaptıklarına benzeten Cenab-ı Hak, Mekke’de yaşananları anlatmak için şu ayetleri elçisine inzal etti; 15- 26- Musa’nın hadisesinden haberin olmuştu değil mi? Hani Rabbi ona kutlu Tuva vadisinde şöyle seslenmişti; “Firavuna git, zira o iyice azdı! Ona de ki; kendini arındırmaya gönlün var mı? İster misin Seni Rabbine ulaştırayım / hidayete erdireyim / doğru yola eriştireyim de böylece Sen de O’na saygılı olasın?” Daha sonra ona büyük mucizeyi gösterdi. Fakat o yalanladı ve isyan etti. Sonra sırtını dönüp Musa’ya karşı bir çalışma içine girdi. Adamlarını topladı ve onlara: “Sizin en yüce rabbiniz benim!” dedi. Bunun üzerine Allah da o’nu dünyada da ahirette de şiddetle cezalandırdı. Bu da Rabbine saygı duyacak kimselere bir ibret oldu. (Naziat Suresi 15-26) Peygamberimiz nazil olan bu ayetleri Mekke müşrik ileri gelenlerine okudu. Böylece nasıl ki Allah (cc) Hz.Musa’ya@ Tuva vadisinde seslenip Firavunun çok azdığını ve onu doğru yola ulaştırması için son çağrısını yapmasını emrettiyse aynı şekilde Cenab-ı Hak, elçisinden Medine’ye göç etmeden önce Mekke’nin azgın yöneticilerini bir daha ikaz etmesini istediğini onlara bildirdi. Aynı zamanda onlara bu işin şakasının olmadığını, hiç kimsenin ihtimal vermediği mucize olayın gerçekleştiğini, Medinelilerle anlaşma yaptıklarını ve yakın zamanda Mekke’yi terk edeceğini bildirdi. Onlara “Gelin yol yakınken iman edin de İlahi ideolojiye dayalı tevhid sistemini Mekke’de inşa edelim” şeklinde teklifte bulundu. Fakat Mekke’nin azgın yöneticileri tıpkı firavun gibi bu teklifi de şiddetle geri çevirdiler ve bu oluşumu engellemek için çalışma başlattılar. Mekke halkına da kendilerinin Mekke’nin tek ve en yüce hâkimi olduklarını “Sizin en yüce Rabbiniz benim” ifadesi benzeri sözlerle ilan ettiler. Ancak Cenab-ı Hak, onlara bu inkâr politikalarının bedelini çok ibretamiz bir şekilde ödeteceğini yine Hz.Musa@ kıssası üzerinden bildirdi. Cenab-ı Hak, inzal ettiği müteakip ayetlerde, müşriklerin kendilerini çok zorlu ve çetin rakipler olarak görmelerine cevap verir. Müşrikler kendilerini kimsenin alt edemeyeceğini ve kendilerine rağmen Medine’de herhangi bir yönetim kurulamayacağına inanıyorlardı. Nazil olan bu ayetlerde onların bu iddialarının asılsız ve temelsiz olduğunu ortaya koymak için bir kıyaslama yapar. Yapılan kıyaslamada kendileri mi daha güçlü ve zorlu yoksa Gökyüzünü / semayı yaratmak ve / veya bina etmek mi diye sorgular. Gecenin karanlığı ile gündüzün aydınlığının yaratılması, yeryüzünün yayılıp döşenmesi, yeryüzünün çeşitli ürünleri verebilen özelliğe kavuşturulması, dağların oturtulması vb. insanların yaşamsal ihtiyaçlarının karşılanması için ne gerekiyorsa temin edilmesi ile onların hakimiyetlerini kıyaslar. Cenab-ı Hak, bunları yaratan bir ilahın onları iktidardan alaşağı etmesine de güç yetireceğine işaret eder. Nasıl ki insanların ömürlerinin bir sonu varsa iktidarların da bir sonunun / kıyametinin var olduğunu bildirir. Sonunda tüm bu yaratılanların boşuna olmadığını ve mutlaka bir hesabının olduğunu vurgular. İnkârcı insanların ise son noktaya vardığında her şeyi anlayacağını ama iş işten geçmiş olacağını söz konusu ayetlerle şöyle ifade eder; 27-41- Yaratılış olarak (Ey Kafirler) Siz mi daha çetinsiniz / kuvvetlisiniz / zorlusunuz yoksa Sema mı? Onu O (Allah) bina etmiştir. Allah onu direksiz yükseltti ve kusursuz işleyen bir sistem kıldı. Gecesini kararttı, gündüzünü parlak şekilde açığa çıkardı. Sonra da yeri / arzı / ülkeyi döşeyip yerleşmeye hazırladı. Oradan sularını, otlaklarını / merasını çıkardı. Dağlarını oturttu. Bütün bunları sizin ve hayvanlarınızın hayat için yaptı. İşte o büyük (dayanılmaz) karşı konulmaz olay (kıyamet) geldiği zaman. İnsan (Mekkeli inkarcılar) neyin peşinde koştuğunu anlar ama, artık iş işten geçer. Yakıcı ateş (Cehennem) herkes tarafından apaçık görünür. Artık kim azdıysa, (Ahireti / uzun vadeli geleceği değil de) dünya (kısa vadeli / günübirlik) hayatını tercih ettiyse, O takdirde muhakkak ki yakıcı ortam onun mekânı olur! Ama kim Rabbinin divanında durmaktan (hesap vermekten) korkar ve nefsini heva ve hevese uymaktan dizginlerse, O taktirde, muhakkak ki cennet barınacak yerdir. (Naziat Suresi 27-41) Bu ayetler peygamberimizin ağzında döküldüğü zaman Mekke’nin azgın müşrik liderleri Cenab-ı Hakk’ın hitabındaki bu ifadelerin aynı zaman da aşağıdaki anlamları da kapsadığını anlama da gecikmezler; “Ey kafirler! Ey Mekke müşrik ileri gelenleri! Sizler Alemlerin Rabbinden asla güçlü / kudretli değilsiniz! O nasıl gökyüzünü yarattıysa, ilahi öğretiye dayalı bir devlet sistemini (Sema metaforu) de yaratacaktır. Bu kaçınılmaz olarak gerçekleşecek ve kimse engelleyemeyecektir. Sizler kurulacak bu iktidardan asla kuvvetli olamayacaksınız ve onu asla yenemeyeceksiniz.” “Bu devleti tıpkı gökyüzü gibi üstün, erişilmez, kuvvetli ve zorlu bir güce sahip kılacağız. Nasıl gökyüzünü sizlerin göremediği direklerle yükselttiysek, kuracağımız devleti de aynı şekilde sizlerin bir türlü göremediğiniz ve siyasetini idrak edemediğiniz desteklerle (direksizlik metaforu) yükselteceğiz.” “İlahi İdeolojiye dayalı devletin bina edilmesinden sonra karanlık günler geride kalacak, aydınlık günler gelecektir. Bu devletin vatanını /ülkesini (arz/ yeryüzü) yerleşik, yaşanabilir hale getirecek ve vatandaşlarının her türlü ihtiyacı (su, otlak) bereketli ürünlerle sağlanacaktır. Nasıl yeryüzünü dengeleme amaçlı dağları oturttuysak aynı şekilde yaratacağımız devlet sisteminde dağlar misali otoriteleri ve teşkilat yapılarını yerli yerine oturtacağız.” “Tıpkı yeryüzünün kozmik kıyameti gibi sizin iktidarınızın da kıyametini gerçekleştirdiğimiz zaman hatalarınızı anlayacaksınız, fakat iş işten geçmiş olacaktır. Sizleri rezil edici çok acı bir azap (ateş metaforu) beklemektedir. Sizler bu zilleti ve aşağılanmayı hak etmektesiniz. Zira sizler azgınlık yapıp bu ulvi davayı desteklemediniz, süfli dünya zevklerini tercih ettiniz ve uzun vadeli geleceğinizi hiç düşünmediniz.” “Ama Allah’a gereği gibi saygı gösteren, onun indirdiği İlahi İdeolojiye iman eden ve nefsini şirkin kötülük ve pisliklerinden uzak tutanlar ise ahirette cennetle ödüllendirileceği gibi bu dünya da cennet gibi bir yaşam elde edecektir.” Tıpkı kıyametin ne zaman kopacağının kimse tarafından bilinmediği gibi Mekke’nin kıyametinin ne zaman kopacağı hususu da hem müminler hem de müşrikler açısında merak edilen bir konudur. Onlar bu konuda sorular yöneltirler. Müminler ümitlenmek için bu soruyu sorarken, müşrikler ise alay, endişe ve birazda korku ile karışık bir duygu ile aynı soruyu sorarlar. Cenab-ı Hak, onların bu meraklı sorularına şu ayetlerle karşılık verir; 42- 46- Sana o saatten (kıyametten / inkılaptan) soruyorlar; “Onun vukuu ne zaman?” diye. Sen onun hakkında ne söyleyebilirsin ki? Onun sonu Rabbine varır, kesin bilgisi O’na aittir. Sana düşen sadece ondan korkanı uyarmaktır. Onu gördükleri gün onlara sanki dünyada yalnızca bir akşam veya bir sabah faslı kadar kalmışlar gibi gelir. (Naziat Suresi: 42-46) Cenab-ı Hak, verdiği bu cevapla elçisine bu hususta herhangi bir bilgi verilmediğini ifade ederken onların dikkatlerini bu hususun vaktinden ziyade olay gerçekleşmeden yapılması gerekene çeker. Yoksa insan ömrü çok kısadır sanki bir sabah ve bir akşam gibi gelir ve geçer. “Nasıl geçtiğini anlamazsınız bile” der. “Gerçekleştiği zaman onun ne kadar yakın olduğunu müşahede edersiniz” diye uyarır. Cenab-ı Mevla kendi indirdiği yasaya uygun bir yönetime doğru gidildiğini müjdelemeye İnfitar Suresiyle devam eder. O, bu oluşumu kıyametten sonraki yeniden yaratılış sahnelerinin temsili ile anlatır. Daha sonra Mekke’nin inkarcılarına dönerek kendilerini mükemmel bir şekilde yaratmış ve çeşitli ikramlarda bulunmuş Rablerine karşı neden kibirli ve mağrur olduklarını sorar. Müteakip ayetlerde o inkarcıların reddettikleri dinin nasıl bir din olduğunu anlatır. Onların reddettikleri din, öyle bir hukuk düzeni öngörüyor ki; “O hukuk düzeninde herkesin hakları güvence altında olacak, herkesin hukuku korunacak. Bu düzende herkesin yaptığı iş ve eylemler kayıt altında olacak ve bu yönetimin işleyişi tamamen yazılı, kayıtlı olacak. Dolayısıyla kimsenin yaptıkları kaybolmayacak. Böylece iyi kimseler yaptıkları güzel eylemlerin karşılığını nimetler olarak alacaklar. Bu düzende yaşayan kötü kimseler ise yaptıkları haksızlık, hukuksuzluk ve kötülüklerin cezası da acı bir şekilde ödetilecektir.” Onların kabul etmedikleri bu dini kimsenin hayal bile edemeyeceği bildirildikten sonra bu dinin egemen olduğu ortamda kimsenin kimseye tahakküm edemeyeceği ve sadece Allah’ın yasalarının egemen olacağı bildirilerek sure nihayete erer. Böylece müşrik Mekkelilerin nasıl bir nimeti teptikleri kendilerine bildirilerek akıllarını başlarına almaları konusunda ikaz edilmiş olur. Bütün bu anlatımlar ahiret ve dünya yaşamları birbiri içine geçmiş bir şekilde anlatılır. Mesela “din günü” peygamberimizin ilahi ideolojiye dayalı kuracağı devletin işleyiş gününü ifade ettiği gibi aynı zamanda Cenab-ı Hakk’ın ahirette kuracağı hesap gününü de ifade eder. 34.2. Dirilişi Görmelerine Rağmen Müşrikler Daha Neyi Bekliyorlar? Rahman Rahim Allah Adına 1-5- Gökyüzü bir çiçeğin tomurcuğu gibi çatlayıp yarılarak yeniden yaratılmaya başladığı zaman, yıldızlar etrafa saçılıp dağıldığı zaman, denizler fışkırtılıp coşturulduğu zaman, kabirler deşilerek ölüler diriltildiği zaman; Herkes ne takdim ettiğini (yaptığını) ve neyi tehir ettiğini (yapmadığını) bilmiştir. (Infitar Suresi 1-5) Peygamberimiz yukarıdaki ayetleri Mekkelilere okuduğu zaman, onlar Kıyametten sonra insanların dünya hayatlarında ne yapıp neyi yapmadıklarının hesabını vermek için mezarlarından dirilecekleri mesajı ile birlikte Mekke’nin toplumsal dirilişini de algılamışlardı. Onlar, başlangıç ayetlerindeki tasvirlerden semanın bir gül tomurcuğu gibi yarılarak açacağı ve yıldızların gökyüzüne dağılıp yeniden her tarafı süsleyeceği ve yeryüzünde yaşam kaynağı olan denizlerin ve ırmakların fışkırtılıp akıtılacağı sahneleri ile Medine’de yeni bir devletin filiz verdiğini, bu devletin çeşitli makamlarında yıldız insanların yerini alacağını, hayat kaynağı ilahi mesajların deniz ve ırmak gibi sel olup akacağını ve hayat süren leşleri dirilteceğini anladılar. Bu hareketin karşısında olan kimseler olsun, hareketi destekleyenler olsun herkesin bu süreçte ne yaptığının ve ne yapmadığının herkesçe ayan beyan açık olacağı da bildirilir. Müteakip ayetlerde ise peygamberimizin teklif ettiği nizamı benimsememeleri nedeniyle Mekkeli müşrikler için etkili bir sorgulama yer almaktaydı; 6-8- Ey insan! (Ey Mekkeliler!) Üstün kerem sahibi olan, seni yaratan, seni son derece ölçülü ve dengeli bir şekilde tasarlayan ve dilediği bir surette seni terkip eden Rabbine karşı seni aldatarak mağrur kılan şey nedir? (Infitar Suresi 6-8) Bu ayetleri duyan Mekkelilerin çok büyük bir sarsıntı geçirdikleri muhakkaktı. Cenab-ı Hakk’ın onları son derece ölçülü, dengeli ve mükemmel bir tasarıma sahip olarak yaratması ile çok büyük ikramlara mazhar kılmasına rağmen onların Rablerine boyun eğmeye yanaşmamalarının ve O’na karşı diklenmelerinin / büyüklenmelerinin sebebi kendilerine sorulur. Normal şartlarda insanlar nimet ve ikramlar karşısında hemen boyun eğen bir davranış sergilerken Rabblerine boyun eğmede gösterdiği kibrin anlaşılabilir bir şey olmadığı belirtilir ve bunun ancak bir aldatma / kandırma ile mümkün olabileceği belirtilerek sorulur; “Seni Rabbine karşı nankör ve gururlu olma konusunda aldatan şey nedir?” Cenab-ı Hak surenin sonraki bölümünde gelmesi kaçınılmaz olan ilahi / hukuk düzenini elçisi dahil kimsenin hayallerinin bile yetmeyeceği ifade edilir; 9-19-Yapmayın ama! Siz Dini / hak ve hukuku düzenini / ilahi ideolojiye dayalı devleti reddediyorsunuz. Halbuki (o düzende, o dinde) sizi koruyan muhafızlar ve yaptığınız bütün iş ve eylemleri kaydeden şerefli yazıcılar vardır. Onlar fiillerinizi / yaptıklarınızı bilirler. İçinizdeki “Ebrar / iyiler”, elbette ki iyi fiillerinin karşılığı olarak nimetler içinde olacaklar, “Facirler / kötüler” ise kesinlikle kötülüklerinin cezası olarak cahimde olacaklardır. Dinin egemen olduğu gün (hak ve hukuk düzeninin egemen olduğu gün) oraya atılacaklar ve o suçlular cezalandırmadan asla kaçıp kurtulamayacaklar. Dinin egemen olacağı günü sana kim bildirebilir? Nasıl idrak edebileceksin ki O Din Günü’nü? O gün (dinin / hak ve hukuk düzeninin egemen olduğu gün), kimse kimseye malik olamaz / efendilik yapamaz. O gün buyruk / hüküm sadece Allah’a aittir. (Infitar Suresi 9-19) Peygamberimizin Mekkelilere okuduğu bu ayetlerde ahiret sahneleri ve dünyadaki sahneler birlikte verilir. Hem dünyada müminlerin uygulayacağı ilahi öğretiye dayalı düzenin nasıl olacağı hem de Cenab-ı Hakk’ın kozmik yapıda uygulayacağı düzenin nasıl olacağı birlikte anlatılır. Mekkeliler bu okumalardan kozmik düzendeki işleyiş ve ahiretteki ilahi işleyiş anlatımı içerisinde Cenab-ı Hakk’ın elçisine indirdiği ilahi ideolojiye dayalı sistemin işleyişini de algılarlar. Şöyle ki; “Yapmayın böyle! Aklınızı başınıza devşirin! Kanmayın! Aldanmayın! Zira reddettiğiniz şey Allah’ın dini. Bu din size bu kadar ikramda bulunan Rabbinizin sizin iyiliğiniz için öngördüğü sosyal ve hukuk düzeni. Can, mal, nesil, akıl emniyetiniz ve tüm haklarınız bu düzen / sistem sayesinde muhafaza altına alınacaktır. Bu sistemde her şey yazılı olacak. İnsanların yaptıkları kayıt altına alınacaktır. Bütün işlemler belge üzerinden olacaktır. Cenab-ı Hakk’ın kozmik alemde değerli yazıcı melekler eliyle bütün kullarının yaptıklarını kayda alması gibi İlahi düzende sistemin şerefli memurları da insanların fiillerini ve ilişkilerini kayıt altına alacaktır. Nasıl ki yazıcı melekler insanların her yaptığı ameli biliyorlar ve kayıt altına alıyorlarsa aynı şekilde ilahi düzende öylesine bir sistem, öylesine bir bürokratik yapı tesis edilecek ki nikah, alışveriş, sözleşmeler, mülk edinme, miras, borç alacak, ceza / mükafat, ücret vb. tüm insan ilişkileri kayıtlı olacak ve bilinecektir. ([3] )” “Yine nasıl ki kozmik kıyametten sonraki hesap gününde yazıcı meleklerin kayıtları üzerinden insanların hesapları görülecek ve iyilik yapan kişiler cennetle ödüllendirilecek ve kötülük yapanlar cehennemle cezalandırılacaksa aynı şekilde ilahi ideoloji ile işleyen düzende de iyi insanların yaptıkları iyiliklerin karşılığı olarak nimetler verilecek, kötü insanların yaptıkları kötülüklerin ise cezaları verilecektir. İnsanların fiilleri ve ilişkileri kayıt altında olunca ve adaletli bir hukuk sistemi işletilince herkes yaptıklarının karşılığını alacaktır. Hesap görüleceği zaman herkese işlediği amelin karşılığı tastamam verilecektir. Kimseye de haksızlık yapılmayacak ve hiç kimse hak ettiği cezalandırmadan kaçıp kurtulamayacaktır.” “Bu sistem öyle mükemmel bir sistem olacak ki tahayyül etmenize imkân ve ihtimal yoktur. Ama ahiretteki hesap gününde nasıl ki hakimler hâkimi olan Allah’tan başka kimsenin hesap görmede bir etkinliği olmayacaksa ve kimsenin kimseye tahakkümü olamayacaksa bu örneğe bakarak ilahi ideolojiye dayalı kurulacak sistemdeki adaleti de anlamaya çalışın.” “İlahi ideolojiye dayalı sistemde şirk sisteminde olduğu gibi efendiler, üstün ve ayrıcalıklı sınıflar, sorgulanamayan ve hesaba çekilmeyen sınıflar olmayacak. Bu düzende Allah’ın hükmü hâkim olacak, kimse kimseye efendilik yapamayacak, kimse hesaptan kaçamayacak ve herkese yaptığının karşılığı verilecektir. Hesap gören hakimlerin, müfettişlerin, deneticilerin hesap görme hususunda uyacakları kurallar ise sadece Allah’ın ölçüleri olacaktır yani adalet ve hakkaniyet. Ey Mekkeli Kafirler! İşte kabul etmediğiniz hukuk düzeni böyle bir düzendir. Neyi reddettiğiniz üzerine bir daha düşünün.” [1] ) NOT: Bildikleri şey için genelde bir damla su veya topraktan diye tefsir edilmiştir. Halbuki kendi ifadeleri metaforik olarak “ateş” yani hiddet, öfke, şiddet, zorbalık, menfaat, fırsatçılık, kendine yontma, kudret,… kötü sıfatlarla karakterlenmiş bu kimseler cennete girmeyi umuyorlar. Halbuki esenlik yurduna bu karakterlerde olanlar girebilirler mi? Orası toprak gönüllülerin “toprak”tan yaratılanların yurdudur. (A.A) [2] ) Hayat Kaynağı Kur’an Tefsiri- Prof Dr. M.Said Şimşek 5. Cilt sahife 375 [3] )NOT: İnsanların eylemlerinin kayıt altında olmasının önemi nedir? Şirk toplumunda hakim güçler zayıflara karşı zulüm içerisinde olduklarından ilişkilerin yazılı olmasını istemezler. Bunun istisnası ise hakim güçlerin kendi haklarını korumaya yönelik ilişkilerde yazılı olmasını ararlar. Böylece insanların haklarının korunması için hak iddia edebilecek kanıt belge düzenlenmediğinden hakim güçlerin yaptıkları yanında kar kalır. Şirk sistemlerinde zalimlerin hiç kimseye hesap verme sorumluluğu olmamaktadır. Toplumdaki ilişkiler yazılı belgelere dayanmadığında mazlumların haklarını almak için dayandığı herhangi bir kanıtı bulunmamaktadır. Halbuki İlahi ideolojiye dayalı sistemlerde tüm beşeri ilişkiler kayıt altına alındığından mazlumlar haklarını korumada en büyük güvenceye kavuşurlar. (A.A) 34.3. Diriliş Kaçınılmaz Olarak Gerçekleşecektir İlahi İdeolojiye doğru gidiş, geri dönülmez bir noktaya gelmişti. Akabe görüşmeleri Medine’de yeni bir devletin oluşumuna kapı aralamıştı. Artık yakın gelecekte şirk sistemi yıkılacaktı. Böylece şirk sistemi ile oluşturulmuş toplumsal kast ve sınıflar ortadan kalkacak ve herkesin kardeş olduğu ilahi bir sistem gelecektir. Allah Resulünün yıllardır yaptığı mücadele, meyvelerini vermeye başlamış ve bu gidişatın sonunda insanlar Rabblerine yani onun öngördüğü ilahi sisteme kavuşacaklardır. O gün İlahi ideolojiye çağrıya (Kur’an’a) kulak verenlerin hesabı tıpkı ahiretteki gibi kolay olacak ve sevincini dostlarıyla birlikte kutlayacak. Fakat bu çağrıya (Kur’an’a) sırt çevirenler ise ölmeyi yeğleyecek kadar acı bir azaba mahkûm olacaktır. Cenab-ı Hak, bu durumu müminlere müjder, müşriklere ise uyarı ve tehdit olarak anlatmayı Inşikak Suresi ile sürdürür. Gelecekte vukuu bulacak bu olayların ihbarı yine kozmik kıyamet temsilleri üzerinden anlatılır; Rahman Rahim Allah Adına 1- 15- Gök Rabbini dinleyip yarılarak boyun eğdiğinde. Yeryüzü de Rabbini dinleyip içinde ne varsa atıp, boşaltarak ve dümdüz hale gelerek boyun eğdiğinde! … Ey insan! Sen de muhakkak ki Rabbine doğru çalışıp çabalamaktasın! Sonunda O’na kavuşacaksın! / Sonunda O’na boyun eğeceksin! İşte o zaman kitabı sağ eline verilen kişi, kolay bir hesapla hesaba çekilecek ve sevinçli olarak yakınlarına dönecektir. Kitabı kendisine arkasından verilen kişi ise ölmeyi çok isteyecek ama o alevli ateşe girecektir. Çünkü o, arkadaşları / dostları içinde sevinçliydi ve o asla böyle bir hale gelmeyeceğini düşünüyordu. Halbuki Rabbi onu çok iyi görüyordu. (İnşikak Suresi 1-15) Hz.Muhammed’in@ kendilerine okuduğu bu ayetlerden mümin olsun müşrik olsun Mekkelilerin aşağıdaki anlamları çıkarmaları mukadderdir; “Yakın zamanda kurulu sistem çökecek (semanın / gökyüzünün yarılması metaforu) ve toplumsal kastlar, sınıflar yerle bir edilecek, kabileler birbirine yaklaştırılacak (yeryüzünün dümdüz edilmesi metaforu) ve kimsenin kimseye takvadan başka bir üstünlüğü olmaksızın herkesin Allah’ın kulları olarak kardeşce bir sisteme doğru gidilecek.” “Ey Mekkeliler! Bir kısmınız bu inkılabı gerçekleştirmek için çalışıp çabalamakta diğer kısmınız ise bu inkılabı engellemeye uğraşmaktadır. Fakat bütün bu çabalarınızın sonunda hepiniz Rabbinizin öngördüğü sisteme doğru gitmektesiniz. Bundan kaçış yok! Tıpkı bu dünya da yaptıklarınızın hesabının ilahi mahkemede görüleceği ahirete doğru gidişinizin kaçınılmazlığı gibi aynı şekilde bu dünyadaki yaşamınızda da ilahi sosyolojik kurallar geçerlidir. Bu kurala göre şirk sisteminiz bir gün yıkılır ve insanlar şirkin karanlıklarından kurtularak ilahi nurun aydınlığına kavuşurlar. Herkes Rabbine kavuşmaya doğru gitmektedir.” “Rabbimizin öngördüğü sisteme geçilince / o inkılap gerçekleşince ilahi ideolojiyi benimseyenlerin hesapları kolay olacak ve onlara dokunulmayacak. Onlar bu davanın yoldaşları olan dostlarının arasına büyük bir sevinç ve mutlulukla katılacak ve bu coşkuyu onlarla birlikte kutlayacaktır. Bu mutluluk ve coşkunun tarif edilemez boyutlardaki büyüğünü ise ahirette yaşayacaklardır.” “Ama ilahi ideolojinin çağrısı olan Kur’an’a / kitaba sırtını dönmüş kişiler (kitabı arkasından verilecek kişi metaforu) ise o inkılaptan sonra ölmeyi isteyecek. O, seçkinlerden, ileri gelenlerden, kodamanlardan iken inkılaptan sonra en aşağı konuma düşecek ve içine düştüğü bu hal onu yakıp kavuracaktır. Bu durumun daha beterini ahirette yaşayacak ve alevli ateşe girecektir. O bu azabı hak etmektedir. Çünkü o ilahi yasayı inkâr ediyor ve bu inkılabın asla gerçekleşmeyeceğini sanıyordu. Dahası o kendisini uyaranlarla alay edip kendi yandaşları içerisinde bu alayları ile zevklenip eğleniyordu. Fakat Rabbi onun yaptıklarını çok iyi görüyordu.” Cenab-ı Hak, müteakip ayetlerde müminlere temsillere yemin ederek yol göstermektedir. Onların hicret için gecenin karanlık örtücülüğünden istifade edilerek adım adım ilerlenmesine işaret edilmektedir; 16 -19- Artık bundan sonra akşam vakti şafağın kızıllığına, geceye ve gecenin örtüp bürüdüğü şeylere, dolunay olduğu zamanki Ay’a yemin ederim ki, siz kesinlikle adım adım ilerleyeceksiniz / bir tabakadan diğer bir tabakaya geçeceksiniz. (İnşikak Suresi 16-19) Hz.Muhammed’i@ dinleyen müminlerin bu ayetlerden şu hususları anlamış olmaları kuvvetle muhtemeldir; “Ey iman edenler! Bundan sonra hicret için yapacağınız yolculuklarda gecenin karanlığını ve dolunayın aydınlığını kullanın. Gecenin karanlığı sizi örtecek ve düşmanlardan koruyacak fakat diğer taraftan dolunayın aydınlığı da sizin yolunuzu aydınlatacak. Böyle böyle adım adım ilerleyeceksiniz.” Fakat aynı ayetler peygamberimizi dinleyen müşriklerin zihinlerinde ise şu algıların yaratılmış olması kuvvetle muhtemeldir; “Ey Müşrikler! Bundan sonra gecenin tüm karanlığına rağmen iman edenler dolunayın aydınlığında adım adım ilerleyecek, derece derece yükselecekler ve hedeflerine ulaşacaklar. Sizler ise aşama aşama geri gidecek ve safha safha kaybedenlerden olacaksınız.” Cenab-ı Hak, surenin son ayetlerinde gidişat böyleyken hala neden iman etmedikleri ve neden ilahi ideolojinin çağrısına (Kur’an’a) boyun eğmedikleri konusunda müşrikleri sorgular. Onların inkarlarının altında yatan düşüncenin ne kadar saklasalar da kendisi tarafından gayet iyi bilindiğini vurgular. Ama bundan sonra kendilerini kurtaracak son fırsatı da kaçıracaklar ve kendilerini çok acı azaplar bekleyecektir. Bunlar artık son çağrıdır. Bu son çağrıya uyarak iman eden ve erdemli amellerde bulunanlara ise sonu gelmez mükafatlar vardır; 20-25- Hal böyleyken o kafirlere ne oluyor da iman etmiyor ve Kur’an ile çağrıldıklarında boyun eğmiyorlar da tam aksine davranıp inkarda direniyorlar? Hâlbuki Allah, içlerinde sakladıklarını en iyi bilendir. Artık sen onlara elem verici bir azabı müjdele. Ancak iman etmiş ve salihatı işleyen kimseler müstesnadır. Onlar için tükenmez bir ecir vardır. (İnşikak Suresi 20-25) 34.4.Diriliş Karşısında İnsanların Pozisyonları ve Akıbetleri Akabe görüşmelerinde alınan kararlar uyarınca Mekke’deki Hz.Muhammed@ yanlılarının Medine’ye hicret etmeleri gerekmekteydi. Medine’de İlahi ideolojiye uygun bir devlet teşkilatı oluşturulurken sistemi iyi bilen uygulayıcı kişilere ihtiyaç vardı. Risaletin başlagıcından itibaren peygamberimizin yanında yer almış ve bizzat onun tarafından yetiştirilmiş öncü müminler bu sistemin yürütücüsü olacaklardı. Ayrıca diğer müminlerinde sistemin muhafızlığını yapmaları ve sistemin başındaki lideri koruma ve kollama vazifelerini yapmaları gerekiyordu. Fakat hicret etmenin ne kadar zor olduğu herkesin malumudur. İnsanın yerleştiği yerden göç edip yeni bir vatan edinmesi ve orada yer edinmesi herkesin göze alabileceği bir durum değildir. Zira önü belirsizliklerle doludur ve insanlar belirsizliklerden çok korkar. Kendisini hangi tehlikenin beklediğini, hangi zorluklarla karşılaşacağını bilememek insanı böyle kararlar vermesinde tereddüde sokar. Bu nedenle Mekkeli iman edenlerden bazıları hicret konusunda tereddüt yaşıyorlardı. Onların bu korku ve endişelerinin giderilmesi ve teşvik edici söylemlerin sarf edilmesine ihtiyaç vardı. Ayrıca arafta olanlara da son mesajlar verilerek onların da müminlerin yanında yer almalarını sağlamak için teşvik edilmeleri yerinde olacaktı. Onların peygamberimizin safında şu anda yer almaları ile sonra yer almalarının veya hiç safını değiştirmemelerinin getireceği akıbetler gösterilerek bu harekete katılımları sağlanmalıydı. İnsanın içinden geçenleri ve yaşadıkları endişe, korku ve tereddütleri bilen Cenab-ı Hak, onların bu tereddüt ve korkularını gidermek, onları teşvik etmek için elçisine Vakıa Suresini inzal eder. Vakıa Suresi gerçekleşmesi kaçınılmaz olan diriliş / inkılab olayına işaret eden ayetlerle başlar ve bu olay karşısındaki duruşlarına göre insanlar (ki o sırada muhatap kitle Mekkelilerdir) üç sınıfa ayrılır ve onları bekleyen akıbetleri anlatılır. Bütün bu anlatı kozmik kıyamet ve hesap günü metaforu içerisinde verilerek yakın gelecekte Mekke toplumunun yaşayacağı toplumsal kıyamete ve sonrasında insanların başlarına gelecek olanlara işaret edilir; Rahman Rahim Allah adına 1-10- Gerçekleşecek olan gerçekleştiği zaman, onun yalan olmadığı apaçık ortaya çıkacaktır; O kimini alçaltır, kimini yüceltir. Yer (şiddetli) bir sarsıntı ile sarsıldığında, dağlar parçalanıp darmadağın edildiği, toz-toprak haline geldiğinde (işte o gün), sizler de üç sınıfa ayrılırsınız. Sağdakiler; Ah! ne (mutlu) kimselerdir o sağdakiler! Soldakiler; Ah! ne (mutsuz) kimselerdir o soldakiler! Öndekiler ise öne çıkanlardır / öncülerdir. (Vakıa Suresi 1-10) Gerçekleşecek olan o kozmik kıyamet / toplumsal kıyamet (İnkılab) gerçekleştiği zaman, onun uydurulmuş bir iddia olmadığı apaçık ortaya çıkacaktır. Nasıl ki kozmik kıyamet vuku bulduğunda yeryüzü müthiş bir sarsıntı ile sarsılacak ve dağlar paramparça olacak ve insanlar hesaba çekildiğinde hesabın sonucuna göre kimse eşit olmayacak, kimisi en aşağı tabakada, kimisi de en yüksek tabakada yerini alacaksa aynı şekilde peygamberimizin gerçekleştireceği inkılap ile ülke (Mekke) şiddetli bir sarsıntı ile sarsılacak ve devrilen müşrik otoriteler parça parça olacak, dağlar gibi darmadağın, un ufak edilecekler, alçalacaklar, iman eden Mekkeliler ise yücelecektir. İşte o gün Mekkeliler üç sınıfa ayrılacaklar; O sınıflardan sağ tarafta olanlar; Hz.Muhammed’in@ getirdiği mesajları benimseyen ve sağduyu ile davrananlar yücelecek ve mutluluk onlar için olacaktır. Çünkü onlar sağduyulu davranmış, ilahi ideolojiye inanmış ve onun önderi Allah elçisinin safında yer almışlardır. O sınıflardan sol tarafta yer alanlar; Hz.Muhammed’in@ getirdiği sistem önerisine karşı duran ve mesajlara sol durup, kulak tıkayıp onları reddedenlerdir ki onların vay haline! İşte soldaki o kimseler perişan olacak kimselerdir. O sınıflardan üçüncüsü ise Hz.Muhammed’in@ getirdiği sistem önerisini gerçekleştirmek için öne çıkanlardır, öncülerdir yani davaya önderlik yapanlardır. Cenab-ı Hak, ilahi ideolojiyi desteklemekte öncü olanları kendisine en yakın kimseler olarak niteler ve onlara ahirette verilecek ödül üzerinden bu dünyada ihsan edilecek ödüle de işaret eder. Ayetlerin muhataplarının Mekke’deki toplum olması hasebiyle onların çoğunun halihazırdaki öne çıkan kimselerden olduklarını vurgularken azının da bu harekete sonradan katılan ve yaptığı fedakarlık ve katkıları ile öne çıkan kimseler olduklarını belirtir; 11-26- İşte Allah’a en yakın olanlar bu öne çıkanlardır / öncülerdir! (Onlar) esenlik ve mutluluk bahçelerindedir, Onların çoğu evvelkilerden, çok azı da sonrakilerden, mücevheratla işlenmiş tahtlara yaslanarak karşılıklı otururlar. Gencecik uşaklar dolanır çevrelerinde. Sürekli hizmete adanmışlardır. Yaptıklarının bir ödülü olarak baş ağrıtmayan ve sarhoşlukta vermeyen tertemiz pınarlardan doldurulmuş kâseler, ibrikler ve fincanlarla ve seçebilecekleri bin bir çeşit meyveyle ve canlarının çekebileceği her çeşit kuş etiyle etraflarında dolaşan gün görmemiş saklı inciler gibi güzel gözlüler vardır. Orada ne boş konuşmalar duyacaklar ne de günaha yönelten bir çağrı, ama sadece iç sükûneti ve barış müjdesi / sağlam sözler. (Vakıa Suresi 11-26) Harekete yaptığı katkılarla öne çıkan bu öncü grup, hem Allah’a yakınlaştırılma şerefine nail olacaklar hem de esenlik ve mutluluk bahçelerinde ağırlanacaklardır. Yukarıdaki ayetlerde bu öncülere verilecek mükafat cennet bahçeleri olarak sahnelenir. Onlara yapılacak hizmet ve sunulacak nimetler sıralanır. Onların oradaki yaşamları herkesi cezbeden muhteşem bir huzur ve mutluluk olarak tasvir edilir. Bu sahneleri aynı zamanda peygamberimizin gerçekleştireceği toplumsal inkılaptan sonra hareketin öncülerinin daha bu dünya hayatındayken karşılaşacakları mükafata bir metafor olarak alırsak şöyle betimlemeler mümkün olacaktır; “Hareketin öncüleri inkılaptan sonra yönetimde söz sahibi yani makam sahibi olacaklar ve çok üstün makamlara kavuşacaklardır. İlahi ideolojiye dayalı olarak kurulacak devleti bu önderler yöneteceklerdir.” “O önderlerin etrafında genç hizmetçiler ve memurlar dolanarak kendilerine hizmet edecekler ve onların emirlerini yerine getireceklerdir. O öncü sınıfın inkılaba kadar yaptıklarının bir ödülü olarak onlara her türlü güzel içecekler, bin bir türlü meyve ve kuş sütü dahi eksik olmayan yemekler en güzel surette sunulacaktır. Her türlü hizmetleri anında ve zahmetsizce yerine getirilecektir.” “Onlar, makamlarında sürekli insanların yararına işlerle uğraşacaklar, halkın ihtiyaçlarını karşılamak, sorunlarını çözmek için istişare edecekler. Halka huzurlu ve mutlu bir yaşam sürmeleri için yapılması gerekenleri konuşacaklar ve asla halkın zararına, kötülüğüne ve yanlış işler üzerine bir diyalogları olmayacaktır. Onların toplantılarında sürekli doğruluk, dürüstlük hâkim olacaktır. Onlar, toplantılarında daima kamunun yararını, huzurunu ve selametini gözeteceklerdir.” Bu hareketin öncüleri gelecekte hayallerin bile erişemeyeceği ödüllerle ödüllendirileceği bildirildikten sonra öncü olmasa da bu hareketin destekçisi olmuş sağduyu sahibi müminlere de verilecek mükafatlar sıralanır. Onların yaşam konforlarının da son derece iyi olacağı ahiret hayatı üzerinden şöyle anlatılır; 27-40- Sağdakilere gelince, nedir bu sağdakilerin (ödülü)? (Onlar), meyve dolu sidre ağaçları arasında (bulacaklar kendilerini), dolgun salkımlı muzlar, genişçe yayılmış gölgeler, şarıl şarıl akan sular, tükenmeyen, eksilmeyen, hiçbir surette esirgenmeyen birçok meyveler içindedirler. Ve şüphesiz biz bu nimetleri öyle bir yaratışla yarattık ki, hepsi bir ayarda, el değmemiş ([1] ) ve çok cazibeli / albenilidirler. Bütün bunlar sağdakiler içindir. Bunların (sağdakilerin) bir kısmı evvelkilerden, bir kısmı da sonrakilerden. (Vakıa Suresi 27-40) Sağduyu sahibi olup da Hz.Muhammed@ safını seçen müminlerin ahirette alacağı ödüllere ilave olarak bu dünyada da kendilerine verilecek ödüller şöyle ifade edilebilir; “Hz.Muhammed’in@ getireceği sisteme ve İnkılaba destek vermiş olan halkın ödülü, bu dünya da konforlu bir yaşam olacaktır. Öyle konforlu bir yaşam ki adeta “bir eli yağda diğer eli balda” olacaktır. Son derece lüks ve refah içerisinde yaşayacaklar ve bu refahın sınırı olmadığı gibi nimetlerin en güzelleri, en iyileri ve en mükemmelleri bu halk için üretilecektir.” “Bu halkın bir kısmı peygambere ilk çağrısında destek verenlerden olacak bir kısmı da sonradan katılanlardan olacaktır ama hepsine de bol nimet verilecektir. Asla aralarında ayrım yapılmayacaktır. Yapılan bu tanımlama ile arafta kalan Mekkeliler de bu harekete katılmaya davet edilmekte ve bu fırsatı kaçırmamaları için teşvik edilmektedir.” Fakat bu harekete soğuk bakanları / katılım sağlamayanları bekleyen akıbet ise çok acıklı azap olacağı bildirilir. Onların bu harekete karşı çıkmış olmaları, refahlarını terk etmemeleri, şımarıkça hareketleri ve çirkin davranışlar sergilemeleri yanında bir de ilahi yasanın hem ahiret hem de dünyadaki sonuçlarını inkâr etmeleri nedeniyle bu azabı hak etmektedirler. Cenab-ı Hak onların akıbetlerini şu ayetlerle bildirir; 41-56- Soldakilere gelince, peki bu soldakilerin ödülü nedir? Onlar kızgın ateşte, kaynar sularda ve serinliği ve gölgesi olmayan, kapkara duman tabakası altındadırlar. Çünkü onlar geçmişte refah içinde şımarırlar ve çirkin / büyük günahları işlemekte ısrar ederlerdi. Ve derlerdi ki; “Ölüp toprak olduktan ve çürümüş kemik haline geldikten sonra mı biz diriltilecekmişiz? Gelip geçmiş atalarımız da mı?” ([2] ) De ki; “Öncekiler de sonrakiler de belli bir günün, belli vaktinde mutlaka toplanacaksınız. Sonra siz ey yoldan sapanlar ve hak dini yalan sayanlar! Zakkum ağacının meyvesiyle karınlarınızı dolduracak, üstüne de kaynar su içeceksiniz! Hem de susamış develerin suya saldırışı gibi saldırarak içeceksiniz.” İşte hesap gününde onlara (soldakilere) ikram edilecek ziyafet! (Vakıa Suresi 41-56) Cenab-ı Hakk’ın ahiret yaşamı üzerinden bildirdiği bu akıbetin dünyadaki karşılığına ise şöylece işaret edilmiş olur; “Peygamberin getirdiği sistem önerisine soğuk bakan, ona karşı çıkan soldakilerin ödülü ise içlerini kasıp kavuran zilletli bir yaşamdır.” “Öyle ki onlar o yaşamlarında hiç rahat yüzü görmeyecekler daima canları yanacaktır. Zira onlar inkılaptan önce peygambere karşı çıkmışlar, refah içerisinde sürdürdükleri hayatı sadece kendilerine tahsis etmişler, şımarmış ve çok çirkin günah, terbiyesizlik, hukuksuzluk, zalimlik içerisinde yer almışlardır.” “Dahası toplumu ifsat edip öldürdükten, çürümüş bir toplum haline getirdikten sonra bu toplumun gelişmesinin, dirilmesinin imkânsız olduğunu, sanki gerilik ve perişanlığın asıl müsebbibinin toplumun alt tabakası imiş gibi toplumun dirilmesinin imkânsız olduğunu iddia etmiş olmaları azabı hak etmelerinin bir diğer sebebini teşkil ettiği de bildirilir. Üstelik toplumlarının dirilmesini geçmiş atalarının hiç gündemlerine almamış olmalarını da sebep göstermeleri onların ne kadar akılsız olduklarını ve cezayı hak ettiklerini göstermektedir.” Cenab-ı Hak elçisinden onlara şöyle söylemesini ister: “Hepiniz bir gün mutlaka uyanacak / dirilecek ve bu ilahi sistem modeli ile insanların nasıl tevhit olduğunu, nasıl bir araya geldiğini ve böylece nasıl bir ruh ile dirilip canlandığını göreceksiniz. Ama bu ilahi sisteme karşı olan sizler tercihleriniz nedeniyle ne kadar büyük bir yanlış yaptığınızı anlayacak ve bu sistem aleyhine sarf ettiğiniz sözlerin kendiniz için zehirden / zakkumdan beter olacaktır. O laflarınızın öyle yenilir yutulur cinsten olmadığını anlayacaksınız. İnkılaptan sonra hesap gününde önünüze getirilecek olanlar bu türden yaptığınız yanlışlarınız olacak ve doğru yola dönmüş olsanız da hakikati anlayıp çizginizi değiştirmiş olsanız da sürekli önünüze bu yaptıklarınız konacak ve bir türlü içiniz huzur bulmayacaktır. Sürekli içiniz yakıp kavuran bir ızdırap içerisinde olacak ve kendinizi rahatlatacak ortamlar arayacaksınız.” “Mekkeli tüm müşriklerin ilahi ideolojiden yana saf tutmamalarının arkasında yatan endişe, korku ve tereddütlerini gidermeye sıra gelmiştir. Müteakip ayetlerde onların bakışları kendi yaratılışlarına çevrilerek gerek ahiretteki yeniden yaratılış gerekse de bu dünyadaki toplumsal dirilişin imkansızlığı konusundaki önyargılarının saçmalığı ortaya konur. Daha sonra rızkı kendilerinin yaratmadığı vurgulanarak Allah’ın dilemesi halinde her zaman ve her yerde insanların rızıksız kalabileceği bildirilerek onların Medine’ye hicret etmeleri halinde rızıksız kalma endişe ve korkularının yersizliği / saçmalığı ortaya konur; 57-68- Sizi yaratan Biziz. O halde (sizi tekrar dirilteceğimize de) iman etmeli değil misiniz? Şimdi düşünsenize o döküp durduğunuz meniyi! Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa Biz mi yaratıyoruz? Aranızda ölümü takdir eden de Biziz. Bize mâni olacak hiçbir güç yoktur. Kılıklarınızı / suretlerinizi / durumunuzu / ahvalinizi değiştirmek ve bilemeyeceğiniz bir yaratılışla sizi inşa etmek üzereyiz. Madem ki ilk yaratılışı çok iyi bildiniz, o halde (sizi tekrar dirilteceğimiz üzerinde) neden düşünmüyorsunuz? Ektiğiniz tohuma baksanıza! Siz mi onu yetiştiriyorsunuz yoksa Biz mi? Eğer isteseydik onu kuru çöp haline getirirdik, siz de şaşıp kalır, pişman olurdunuz: “Eyvah! Emeklerimiz boşa gitti.” Hatta “doğrusu biz rızıktan mahrum kaldık, sefalete mahkûm olduk.” derdiniz. (Vakıa Suresi 57-67) Bu ayetleri peygamberimizden dinleyen Mekkelilerin zihninde aşağıdaki hususların canlanacağı muhakkaktır. Cenab-ı Hakk’ın sözlerini şöyle tefsir etmek mümkündür; “Siz meniden yaratıldığınıza bir bakın bakalım. Bu yaratılışta sizin katkınız ne kadar? Tırnağını bile yaratamadığınız kendi bedeninizin sizi ilk defa yaratanın bu yaratmasını tekrar etmeyeceğini iddia etmeniz ne kadar büyük bir aptallık olduğunu anlayın. Ayrıca ne yaşlanmayı ne de ölümü durdurabiliyorsunuz. Bunda da hiçbir payınız yok. Yoktan yaratılışınız ve ölümünüz hakkında hiçbir dahliniz olmamasına rağmen bu varoluş ve yok oluşları yaratan Rabbinizin sizi yeniden yaratacağına dair ihbarını nasıl reddedebiliyorsunuz.? Bu reddediş hangi akla sığar? İradesi ve kudreti elinizde olmayan bir hususta nasıl ahkam kesersiniz.? Rabbiniz sizi ölümünüzden sonra yeniden yaratılmanızı istese buna nasıl mâni olacaksınız? Ya da kim mâni olabilir? Ayrıca sizin toplumsal olarak yeniden varoluşunuzu Rabbiniz murat etse bunu kim engelleyebilir? Çok akılsız bir inkâr içindesiniz.” “Ayrıca rızkınızın kesileceği korku ve endişesi ile elçimin peşinden gitmiyorsunuz. Sanki şimdiki rızkınızı kim veriyor? Siz mi rızkınızı yaratıyorsunuz yoksa biz mi? Ektiğiniz tohumu yetiştiren ve sofranıza nimet olarak gelmesini sağlayan Biziz. İstesek şimdide işi kaynağından hallederiz de sizin korktuğunuz başınıza getiriveririz. Ektiğiniz tohumu filizlendikten sonra kurutup çerçöp haline getirsek siz ne yiyeceksiniz? Size yiyeceği kim yaratacak? Rızkınız böyle bir kısıtlamaya uğradığında ‘eyvah mahvolduk, aç kaldık, sefil olduk’ şeklinde feveran etmiyor musunuz? Hadi rızkınızı yaratın bakalım. Madem rızkınız konusunda da sizin iradeniz mutlak değil, o halde bizim ideolojimizi sırf rızkınızı kaybedeceğiniz endişesi ile inkâr etmeniz ne kadar mantıksız değil mi?” Cenab-ı Hak Mekkelilerin ilahi ideolojiyi reddedişlerinin mantıksızlığını ortaya koymaya insanların hayati ihtiyacı olan suyu verenin de kendisi olduğu, ateşin kaynağının da kendisi olduğu hususları ile devam eder. İnsanların varoluşu ile varlığını devam ettirmede en hayati ihtiyaçlarını karşılayan yüce yaratanın insanın sosyal hayatı için en önemli ihtiyacını da karşılamak için inzal ettiği ideolojiyi reddetmesinin akıl dışılığı ortaya konur. Halbuki Alemlerin Rabbi tarafından insana bu dünya hayatında da şerefli, rahat ve konforlu bir yaşam sürmesi için çok değerli, feyizli düsturlar, ilkeler ve öğretiler göndermekte olduğu bildirilir. İnzal edilen ilahi ideolojinin paradigmalarına, ilke ve düsturlarına bakılması halinde onların ne kadar insanın yararına olduğu görüleceği, onların ne kadar değerli, faziletli ve temiz hususlar olduğu görüleceği beyan edilir. İyi niyetli ve temiz bir kalple bu düsturlara yaklaşanlar bunların değerini idrak edebileceğine de vurgu yapılır; 68-80- Peki içtiğiniz suya ne dersiniz? Onu buluttan siz mi indirdiniz, yoksa Biz mi? Dileseydik onu (içemeyeceğiniz şiddette) acı / tuzlu da yapardık. Şükretmeniz gerekmez mi? Peki, yakmakta olduğunuz ateşe ne dersiniz? Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan Biz miyiz? Biz onu hem bir ihtar / muhtıra / ibret? hem de alandaki muhtaçların / ihtiyaç duyanların faydalanmaları için vesile kıldık; Öyleyse Ulu Rabbinin yüce adını tenzih et! Hayır! Kısım kısım indirilen Kur’an’ı / çağrıyı kanıt gösteririm ki! Eğer anlarsanız bu gerçekten çok büyük bir kanıttır. O, çok feyiz veren, şereflendiren bir Kur’an’dır. / çağrıdır. O iyi korunmuş bir kitaptadır. (Levh-i Mahfuzdadır.) Ona tertemiz olanlardan başkası dokunamaz. (Onu yalnızca temiz kalpli olanlar doğru olarak anlayabilir.) Alemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. (Vakıa Suresi 68-80) Surenin son ayetlerinde ise Cenab-ı Hakk’ın kulları için yol gösterici ilke ve düsturlarına çağırmasını Mekkeli müşriklerin küçümsediği ve kendilerine verilen bu nimete şükredeceklerine ret ettikleri bildirilir. Fakat onların bu reddedişleri kendi yıkımlarını önleyemeyeceği ve onların içinde bulundukları çaresizlikleri ise sekaret halindeki bir kişi karşısındaki çaresizlik örnekliğinde anlatılır; “Şöyle bir düşünün! Can boğaza geldiği zaman ölmek üzere olan kimse bize çok yakınlaşır ama siz bunu fark edemezsiniz. Yaptıklarınızın cezasını / karşılığını görmeyeceğinizi iddia ediyorsanız o zaman haydi o kimsenin ölümünü geri çevirin bakalım! Ölmek üzere olan o kişiyi yapabiliyorsanız hayata geri döndürün. Aynı şekilde ölmekte olan şirk toplumunuzun yerine ilahi ideolojiye dayalı tevhit toplumu gelmektedir. Hadi bakalım, şirk toplumunuzun yıkılıp yok olmasına engel olun!” “Bu gidişatı asla durduramayacaksınız! Nasıl ki insanlar doğup büyüyüp ölüyorlar ve ahirette de yaptıklarının karşılığını almak için hesaba çekilecekler, bunu da kimse engelleyemeyecekse aynı şekilde ilahi yasa gereği şirk toplumunun da ölüm vakti geldi. Bu rejiminiz ölecek ve bu rejimin sahipleri yaptıklarının hesabını verecekler. Şirk sisteminin yerini ilahi ideolojiye dayalı adil bir sistem gelecek ve herkes hesap verecek. Nasıl ki ahirette ilahi ideolojinin önderleri naim cennetlerine kavuşacaklar ve onların yanında yer alan sağduyulu kişiler de yine cennette selamet ortamında olacaklarsa bu dünya hayatında da onlar ilahi sistem içerisinde nimetler içerisinde olacaklarıdır. Fakat ilahi ideolojiyi reddedenler için ise bu dünya hayatında acı, çile, azap ve ahirette de cehennem vardır.” 81-96- Şimdi bu kelamı küçümsüyorsunuz öyle mi? Bu nimete teşekkürünüz, onu yalan sayarak mı olmalıydı! Fakat, (can) boğaza geldiği zaman, O vakit (çaresizce) bakar durursunuz. Biz ise, ona (can çekişene) sizden daha yakınızdır, ama siz göremezsiniz. Madem ki ceza görmeyecekmişsiniz, İddianızda tutarlı iseniz, onu (canı) geri çevirsenize! Ama o eğer Allah’a yakın olanlardan (öne çıkanlardan / önderlerden) ise, o takdirde rahatlık, güzel nasip ve naîm cenneti var. O eğer sağdakilerden / sağduyululardan ise “sağdakilerden / sağduyululardan sana selâm olsun!” denilecek. Ama eğer (dini) yalan sayan sapıklardan ise onun ziyafeti kaynar su, peşinden de cehenneme atılış olacak. İşte, hakkında hiç şüphe olmayan gerçek budur! O halde Ulu Rabbinin ismini tenzih et! ([3] ) (Vakıa Suresi 81-96) [1] )NOT: “bakir topraklar”, “bakir orman” gibi (A.A) [2] )NOT:Onlar; “Diriliş konusunu geçmiş atalarımız hiç gündemlerine almamıştı.” Demektedirler. (A.A) [3] )Not: Kur’an ahiret / kıyamet inancını yerleştirirken mü’minleri sadece ahirette hesaplaşılacağı olgusu ile bir moral verilmiyor aynı zamanda çok yakın planda yani dünyada iken yaşanacak toplumsal bir kıyamet / devrim ve bu toplumsal kıyamet sonucunda bu davaya iman etmişlerin göreceği mükafat / şeref / üstünlük ile bu davaya karşı duran inkarcıların karşılaşacakları cezalar kevni kıyamet ve kevni ahiret / cennet / cehennem metaforunda sunulmaktadır. Böylece hem yakın ve hem de uzak süreçlerde tarafları bekleyen karşılıklar anlatılmaktadır. Bu nedenle mücadele içerisinde olan mü’minler bu günkü gibi zulme razı olup, meydanı zalimlere bırakmamaktadırlar. Her zaman bir ümitle azim ve kararlılıkla mücadelelerine devam etmektedirler. Yakın plandaki / dünyadaki mükafattan da vazgeçmemektedirler. (A.A)

  • Bölüm 23: MEDİNE'NİN TAHKİMATI | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 23 MEDİNE’NİN TAHKİMATI 23.1. Dış Tahkimat: Hz. Cüveyriye’nin Beni Mustalik Kabilesinin Müslümanlığına Vesile Olması Beni Mustalik Seferi / Akını dönüşünde Medine yönetiminde çok büyük çalkantılara neden olan «ifk» hadisesi çözüldükten sonra sıra tekrar Medine’nin Hendek Savaşı öncesi stratejik savunma hazırlıklarının kaldığı yerden devamına gelmişti. Bu arada Beni Mustalik seferinde / akınında elde edilen ganimetler “İfk” hadisesi çalkantılarının gerçekleştiği bir aylık süreç içerisinde Hz.Muhammed@ tarafından savaşa katılan mümin savaşçılar arasında paylaştırılmıştı. Hatırlanacak olursa bu ganimetlerin miktarı bir hayli fazlaydı; 2000 deve, 5000 küçükbaş hayvan (koyun, keçi ) ve 200 aile ( kadın, erkek ve çocuk) esirden oluşuyordu. Söz konusu ganimet paylaşımında esir edilen Kabile reisi Haris’in kızı Cüveyriye ise Sabit bin Kays ve amca oğlunun hissesine düşmüştü. Cüveyriye onlarla dokuz ukiyye altın karşılığı esirlikten kurtulma konusunda anlaşmıştı. Cüveyriye bu diyet bedelini ödeme konusunda Hz.Muhammed’den@ yardım istedi. Hz.Muhammed@ ise bu talebi Medine’nin savunma stratejisinde kullanmak için iyi bir fırsata dönüştürmeyi düşündü. Şayet O’nu kendisi ile evlenmeye ikna edebilirse Beni Mustaliklerin tümünü Medine İslam Cumhuriyeti’nin yanına çekmiş olacaktı. Zira kabile reisinin kızı ile evlenmek demek kabilecilik anlayışında o kabile ile dost ve müttefik olmak demekti. Mekke’nin yanı başında yaşayan ve çevresindeki kabileler üzerinde de bir hayli etkin olan Beni Mustaliklerin müslüman olması (dost ve müttefik olması) demek, Medine İslam Cumhuriyeti’nin egemenlik alanını Mekke’ye kadar genişletmek demekti. Bu amaçla Hz.Muhammed@ Cüveyriye’ye evlenme teklifi yaptı. Bu teklif ile O hem esirlikten kurtulacak hem de daha üstün bir makam kazanacaktı. Medine İslam Cumhuriyeti’nin “first leydi”lerinden biri olacaktı. Cüveyriye bu teklifi geri çevirmedi. Babası Haris Medine’ye geldiği zaman Hz.Muhammed@ kendisini ondan isteyeceğini bildirdi. Beni Mustalik seferi / akını sırasında kaçan kabile reisi Haris, iki oğlu ve birkaç adamıyla kızını ve kabilesinin esirlerini kurtarmak için Medine’ye geldi. Haris Hz.Muhammed ‘den@ kızını diyet karşılığı isteyince Cüveyriye huzura getirildi ve Hz.Muhammed’in@ daha önce yaptığı evlenme teklifini de düşünerek bir seçim yapması istendi. Babası kızının kendi beraberinde gelmesini istedi ve kendisini rezil etmemesi konusunda kızına baskı yaptı. Fakat Cüveyriye Hz.Muhammed’in@ zevcesi olmayı seçti. Böylece Hz.Muhammed’in@ stratejik hesabı tutmuş oldu. Cüveyriye’nin kurtulması için getirilen fidye bedelleri Haris’ten alındı ve Sabit bin Kays ile amcaoğluna ödendi. Hz.Muhammed de 400 dirhem mehir karşılığı Cüveyriye’yi zevceliğe aldı. Bunun üzerine Haris ve beraberindekiler teslim oldular / müslüman oldular. Böylece Beni Mustalikler İslam Cumhuriyetine katılırken Cüveyriye peygamberimizin eşi olmakla şereflendiği gibi kendi kabilesini de İslam Cumhuriyetinde temsil etmiş ve Hazreti Cüveyriye makamını almış oldu. Hz.Muhammed@ ile hısım /akraba olan ve İslam Topluluğuna katılan Beni Mustalik kabilesinin tüm esirleri Medineliler tarafından serbest bırakıldı. 200 aileden (yaklaşık 100 adedi kadın olan topluluktan) müteşekkil esirler topluluğunu tekrar kabilesine katan Haris, Medine İslam Cumhuriyeti’nin dost ve müttefiki olarak kendi yurduna döndü. Böylece Mekke müşrik yönetiminin yanı başında müslüman bir kabile teşekkül etmiş oldu. Bu Medine İslam Cumhuriyeti için Hendek savaşı öncesi çok büyük bir kazanımdı. Zira Mekke Yönetimi savaşlar için kiraladığı paralı askerleri “Ehabişler” denen bu kabilelerden tedarik ediyordu ve bundan dolayı da “ehabişler” Mekke müşrik yönetiminin en kuvvetli müttefikleri idiler. Beni Mustalik kabilesi ise söz konusu bu “Ehabişler” olarak adlandırılan kabileler grubuna giriyordu. Bu nedenle Beni Mustaliklerin müslüman olması Mekke’nin Hendek savaşı öncesi paralı asker bulmasında sıkıntı çekmesi anlamına da geliyordu. 23.2. İç Tahkimat: Sosyal Hayatın Düzenlenmesi Hz.Muhammed@ Beni Mustalik kabilesini kazanmak suretiyle Medine dışında yaptığı tahkimattan sonra tekrar Medine’nin iç tahkimatına döndü. Zira «ifk» hadisesi atlatılmıştır ancak şeytanların / münafıkların bundan sonra da boş durmayacakları açıktır. Onlar Medine’nin içini karıştırmak için zina olayı yakalamaya çalışmaktadırlar. En önemli gelir kaynakları arasında bulunan fuhuş merkezlerinin İdare tarafından kapatılması Abdullah bin Übey’i çileden çıkardığını ve bu yasaklamanın O’nu Hz.Muhammed’e@ karşı muhalefet stratejisinde farklı bir alana yönelttiğini unutmamak gerekmektedir. O, fuhuş alışkanlığı olan bu toplumdaki bireylerin nasıl olsa bu alışkanlıklarını devam ettireceklerini düşünerek gizli gizli fuhuş yapacak kişileri yakalayıp yargılanmak üzere İslami İdarenin / Hz.Muhammed’in@ huzuruna getirtilmesi için «tecessüs / röntgen / izleme /takip» faaliyetlerine devam ediyordu. Alışkanlıklarına yenilerek zina suçu işlerken yakaladıkları şahıslara İslami İdare tarafından ceza tatbik edilmesini sağlayacak olurlarsa ve bu cezalandırma olayı da ne kadar çok olursa toplumda İslami idareye karşı muhalefetin o kadar çoğalacağı hesap edilmektedir. Eğer bir de İdareye ya da ileri gelen aşiret liderlerine yakın birileri bu suçu işlerken yakalanacak olursa Abdullah Bin Übey için iktidarı yıpratmada eline çok büyük bir koz geçmiş olacaktı. Abdullah bin Übey’in liderliğinde münafıkların bu yönden yapacakları saldırılara karşı tedbirler alınması gerekliydi. Bu tedbirler öylesine tedbirler olmalıydı ki hem münafıkların kötü planlarından müminleri ve İslami idareyi korumalı hem de Medinelileri fuhuştan ve ahlaki yozlaşmadan korumalıydı. Bu tedbirler İslami idarenin önünü aydınlatmalı, müminleri arındırmalı, temizlemeli ve onları nifaka / günaha / inkara düşürmekten korumalı idi. Alınacak tedbirlerle onlar ne kadar tecessüs / izleme / takip / röntgencilik yaparlarsa yapsınlar onların eline malzeme vermeyecek tedbirler olmalıydı. Alınacak bu tedbirler aynı zamanda toplumun kötü alışkanlıklarını da bırakmalarına sebep olmalıydı. Münafık şeytanlar, toplumda ahlaksızlığın, fuhşun ve sapıklığın yaygın olmasını istiyorlardı. Zira onlar toplumun sapıtmasından ekonomik çıkar elde ediyorlardı. Onların toplum üzerine egemen olmalarında toplumun bu günahlar üzerinden sömürülmesi büyük rol oynuyordu. Toplumdan zinayı kaldırmanın en önemli yolunun öncelikle onun propagandasının kaldırılmasıydı. Bu nedenle Cenab-ı Hak daha önce inzal ettiği hükümlerle öncelikle bu hususa yönelik yasaklamaları düzenlemişti. Bu aşamada inzal ettiği hükümlerle toplumda fuhşun minimuma indirilmesinin yol ve yöntemlerini öğretti. Zinayı minimuma indirmek için toplumda erkek kadın ilişkilerine ölçüler getirilmesi gerekmekteydi. Erkekler ve kadınlar arasındaki ilişkiyi cinsellikten çıkarıp şahsiyet esaslı bir ilişki haline getirmek, zinayı engelleyeceği gibi toplumdaki dedikodu mekanizmasını da engelleyecektir. Dahası toplum içerisinde cereyan eden kadın erkek ilişkilerinin şahsiyet esaslı bir ilişki olması için kadını erkeğin gözünde cinsel bir obje olmaktan çıkarmak gerekmektedir. Bu amaçla yapılacak düzenlemeler ile hem Medine İslam Cumhuriyetinin otoritesi korunacak hem de aileler yasak ilişkilerden korunacaktır. İşte Cenab-ı Hak, bundan sonra idareyi tehdit edecek, toplumda kargaşa çıkartacak, fitne çıkmasına sebep olacak olaylara engel olmak ve toplumu arındırmak için mümin erkek ve kadınların ilişkilerinde uymaları gereken düzenlemeleri bildirir. Bunlar özetle: Özel hayatın gizliliği; evlere selam vererek girmek, izinsiz asla girmemek ve izin verilmediğinde dönüp gitmek, girmeye ısrar etmemek, Sadece Kamusal alanlara izinsiz girilebileceği, İster kamusal alanlara isterse şahıs evlerine girildiği zaman şehvet uyandıran şeylere göz dikmemek, iffetli ve namuslu olmak, Kılık kıyafetlerin karşı cinste cinsel uyarı yapmayacak şekilde düzenlenmesi. Bu amaçla; Kadın erkek ilişkilerinde cinselliğin değil şahsiyetin ön planda olması için uygun kıyafet seçimi, Akrabalardan nikâh düşmeyenlere karşısında daha serbest kıyafet giyilebileceği, Kıyafetin şekli yanında karşı cinsin ilgisini çekecek tavır ve davranışlardan sakınılması, Fakir olanların evlendirilmesi, Kölelerin azad edilmesi ve evlendirilmeleri, Kadın kölelerin fuhşa zorlanmamaları, onların maddi gelir için fuhuş malzemesi olarak kullanılmaması, Hane halkı içerisindeki insanların evli çiftlerin odalarına girerken izin istemeleri, Çocukların ergenlik yaşına geldikleri zaman ebeveynlerin odalarına giriş çıkışlarının izne bağlanması ve bu hususta onlara gerekli eğitimin verilmesi, Yaşlı kadınlar için kılık kıyafet şartının olmaması ancak yine de kurallara riayet etmeye çalışmalarının fazilet olduğunun vurgulanması. 23.3. Özel Hayatın Gizliliği: Evlerin Dokunulmazlığı Özel hayatın gizliliği prensibinden hareketle evlere izinsiz girişler engellenerek münafıkların tecessüsü / takibi/ röntgenciliği büyük ölçüde engellenmiş oldu. Cahiliye geleneklerine göre insanlar birbirlerinin evlerine çok rahat bir şekilde ve haber vermeksizin girebilmekte idi. Hatta güçlüler, başkalarının evlerine izin almaksızın dalmakta idi. Bunlar ise hane halkının uygunsuz bir pozisyonda olmaları halinde dedikodu ve iftiraya malzeme verecek bir durum oluşturabiliyordu. Diğer taraftan yine cahiliye geleneğine göre hane sahibi kendi hanesinde başkasının bakışları altında da olsa cinsel ilişkisini gerçekleştirebiliyordu. Bu hususta son derece rahatlık vardı, çekinme ve utanma söz konusu değildi. İzin istenmesi kuralının gelmesi ile ev halkının kendini toparlamasına fırsat tanınarak misafirin haneye kabul edilmesi halinde münafıklar fitne çıkarmak için kendilerine malzeme bulamayacaklardı. Bu usul sayesinde kimse dört şahitle iş üstündeyken (zina) yakalanamayacaktı. Böylece münafıkların fitne çıkarmak için röntgencilik yapma faaliyetlerine imkân tanınmamış olunmaktadır. Müminler için getirilen bu prensip müminleri iftiradan korumak için de en uygun yoldu. Ayrıca bu metot sayesinde helaliyle dahi olsa insanların cinsel ilişkilerini hayvanlar gibi herkesin gözü önünde değil de harem odasında yapması alışkanlığı getirilmiş oluyordu. Bu prensip sayesinde ev sahibi / sahibesi cahiliye döneminin zina alışkanlığı nedeniyle zina yaptığı sırada insanların ziyaretine tesadüf ederse ya ziyaretçiyi geri çevirecek ya da tedbirini alarak dedikoduya meydan vermeyecektir. Böylece toplumda kendi şahsiyetinin alay konusu olmasının önüne geçtiğini gören Medineliler bu prensibi benimseyecekleri açıktır. Bu durum sanki zina yapanı koruyor ve zinayı koruyor gibi gözükse de aslında zinanın yaygınlaşmasına daha fazla katkı yapacak propagandayı engelleyecektir. Zira toplumda zinayı yaygınlaştıran en önemli husus, zina yapanlardan daha fazla olarak o fiilin dedikodusunun yani propagandasının zina yapmayanlar tarafından yapılmasıdır. Kötülüğün dedikodusu (sosyal medyada dolaşması) temiz kişileri de o kötülüğü yapmaya teşvik eder. Ayrıca İslami idarenin toplum daha tam olarak arınmadan bunlarla uğraşarak toplumu karşısına almasının bir anlamı yoktur. Kişiler gizli de olsa işledikleri günahların bedelini ahirette zaten ödeyeceklerdir. Bu günahları ortaya dökmenin o günahı yaygınlaştırmaktan öte bir katkısı olmayacağı için gizlenerek yapılan günahlar varsın gizli kalsın. O günahları işleyenleri gizli gizli işledikleri günahlarından tevbe etmeleri için kendilerini Rableri ile baş başa bırakmak daha doğru olandır. 27-28- Ey müminler! Kendi evlerinizden başka evlere, izinlerini almadan ve o hane halkına selâm vermeden girmeyin. Sizin için hayırlı olan budur, bunu düşünün ve artık gereğini yapın. Eğer o evde kimse yoksa ya da izin verilmediyse oraya girmeyin. Eğer "Müsait değiliz, dönün" denilirse de dönüp gidin. Bu sizin için temiz olan yoldur. Allah bütün yaptıklarınızı biliyor. (Nur Suresi 27-28) 23.4. Kamusal Alanlardaki Adab-ı Muaşeret Düzenlemeleri Özel hayatın gizliliği düzenlemesinden sonra sıra kamusal alanın düzenlenmesine geldi. İnsanların kapalı çarşı, kapalı pazar, mescit, odalar, misafirhane, okul, kamu binaları vb. kamusal alanlara girerken izin istemesine gerek yoktur. İnsanların bu alanlara hangi amaçla girdiği açıktır. Ancak bu kamusal alanlarda da insanların tavır ve davranışlarının düzenlenmesi gerekmektedir. Zira o münafıklar ortalığı bulandırmak için fırsat kollamaktadır. Cahiliye dönemlerinde hem erkeklerin hem de kadınların hal ve hareketleri o kadar serbest ve cinsellik içeriyordu ki münafıklar malzeme bulmakta sıkıntı çekmiyorlardı. Bu nedenle Cenab-ı Hak mümin erkeklerin bakışlarını kontrol etmelerini ve kamusal alanlarda kadınlara cinsel taciz zannı uyandıracak bakışlardan sakınmalarını emrederken kadınlardan da aynı kaideye uymalarını emretti. Fakat kadınlara ilave tedbirler de getirildi. Şöyle ki; Kadınların gerdan ve göğüslerini başörtüleri ile kapatmaları ve doğal olarak açık olması gereken yerleri haricinde vücutlarını cinsel cazibe yaratacak şekilde teşhir etmemeleri emredildi. Ayrıca kadınların dikkatleri üzerinde toplayacak yürüyüş tarzı, tavır ve davranışlardan da kaçınmaları emredildi. Böylece münafıkların fitne çıkarmak için aradıkları malzeme ellerinden alındığı gibi insanların cahiliye dönemindeki cinsel açıdan serbest, açık ve mesafesiz ilişkilerine sınırlar getirilerek zinaya yol açacak yollar da kapatıldı. Bu tedbirlerin uygulanması halinde müminlerin toplumsal kurtuluşa, İslami idarenin de zafere ulaşacağı bildirildi. 29-31- İnsanların kendi meskeni olmayan, kamuya açık yapılara girmenizde bir sakınca yoktur. Allah, açıkladığınız ve gizlediğiniz niyetlerinizi de biliyor. Mümin erkeklere gözlerini harama dikmemelerini ve iffetli olmalarını söyle. Bu onlar için temiz olan yoldur. Allah, bütün yaptıklarınızı gerçekten biliyor. Mümin kadınlara da gözlerini harama dikmemelerini ve iffetli olmalarını söyle. Doğal olarak belli olan bölgeler hariç vücutlarını teşhir etmesinler. Başörtülerini, gerdan ve döşlerini örtecek şekilde yakalarının üzerine kapatsınlar. Gerdan ve döşlerini; kendi kocaları, babaları, oğulları, üvey oğulları, erkek kardeşleri, erkek ve kız kardeşlerinin oğulları, bunların torunları, köleleri, iktidarsız erkek hizmetçileri ve küçük çocukların dışındakilere göstermesinler. Dikkati üzerinde toplayacak şekilde yürümekten sakınsınlar. Ey Müminler! Artık hepiniz bu konulardaki hatalarınızı da düzelterek Allah’a tevbe edin ki, büyük kurtuluş ve zafere ulaşın! (Nur Suresi 29-31) 23.5. Evliliği Teşvik ve Destek Toplumu fuhuştan korumanın en önemli tedbirlerden bir diğeri de insanların cinsel ihtiyaçlarının yasal / meşru yollardan giderilmesidir. İşte bu nedenle Cenab-ı Hak insanları evliliğe özendirir ve evlenmeye gücü yetmeyenlerin evlendirilmesi için müminlere mükellefiyetler yükler. Yoksul olanlara yardım edilmesini emrederken fuhuş sektörünün en önemli malzemesi olan kölelerin de evlilik müessesine ihanet etmeyecek şekilde ahlaklı olanlarının da evlendirilmesini emreder. Böylece fuhuş sektörünü işleten, bu sektörden para kazanan Abdullah bin Übey gibi münafıklara fuhuş malzemesi olan kölelerin kurtulmaları sağlandı. Yani insanların ihtiyaçtan ya da çaresizliğinden fuhşa zorlanmalarının önünü alacak tedbirler, bu düzenleme paketi içerisinde yer aldı. Bu tedbir kapsamında kölelerin gelir temini için fuhuş sektöründe çalışmaya zorlanmaları yasaklanırken ekonomik kazanç için fuhşa zorlanan kölelerin bağışlanacağı ama zorlayanların bağışlanmayacağı da zımni olarak bildirildi. 32-33- İçinizden bekâr olanlar ile erkek ve kadın kölelerinizden iffetli ve ahlaklı olanlarını evlendirin. Onlar yoksul olsalar da, Allah, onları lütfuyla zengin eder. Hiç şüphesiz ki Allah’ın lütfu çok geniştir ve O her şeyi bilir. Evlenmek istediği halde buna ekonomik gücü olmayanlar ise Allah onlara lütfedinceye kadar iffetlerini korusunlar. Eğer kendileri için hayırlı olacağını düşünüyorsanız, azatlık anlaşması yapmak isteyen köleleriniz ile anlaşmayı yapın ve Allah'ın size verdiği malınızdan vererek onlara yardım edin. İffetlerini korumak için evlenmek isteyen kadın kölelerinize, dünya hayatının malına mülküne olan düşkünlüğünüz yüzünden onları fuhşa zorlamayın. Kim onları fuhşa zorlar ise, muhakkak ki Allah onların bu günahlarını örtecek ve bağışlayacaktır. (Nur Suresi 32-33) 23.6. Allah’ın Nurunun Temsili İslami idareyi koruyan, toplumda anarşi olmasını engelleyen, münafıkların tezgâhlarını boşa çıkaran, toplumu aydınlatan, arındıran ve temizleyen bu hükümleri Cenab-ı Hak, Kendinden gelen bir nur olarak tanımladı. Ve o nuru da bir kandile benzetti. Nasıl ki duvardaki oyukta bulunan bir gaz lambası, haznesinden çektiği yağı fitilinde yakar ve o yanan fitildeki alevin saçtığı ışık, cam bir fanus ile etrafı daha parlak bir şekilde aydınlatırsa, Cenab-ı Hakk’ın kendi katından inzal ettiği hükümlerle beslenen Hz.Muhammed@, tıpkı fitil gibi yanmakta ve etrafı aydınlatmaktadır. Onun saçtığı ışıklar çevresindeki müminlerin gönüllerini yıldız gibi parlatmakta ve o müminler de aydınlanmayı iki katına çıkartıp çevresindeki insanları ve kabileleri aydınlatmaktadır. Onları diğer insanlara örnek insan haline getirmektedir. Gaz lambasının aydınlık kaynağı olan zeytinyağı ise ne doğuya ne de batıya nispet edilemeyen mübarek bir ağaçtan elde edildiği gibi Hz.Muhammed’in@ çevresini aydınlattığı bilgi ateşinin kaynağı olan vahiy de asla ne doğudaki kültürlerden ne de batıdaki kültürlerden alınmıştır. Onun kaynağı doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk’a ait olup mübarek bir bilgidir. O Nurun yakıtı olan vahiy / Kuran öylesine parlak öylesine arı / duru, öylesine açık ki, peygamberin döneminden sonra gelecek nesilleri de aydınlatmaya devam edecek. Tıpkı zeytinyağının ateş değmese yani fitilde yanmadan bile aydınlık verecek bir arı duruluğa sahip olması gibi. Bu nur / aydınlık ancak ilahi sistemin uygulama ve öğrenme yeri olarak yükseltilen / bina edilen beytlerden / mescitlerden / idare merkezlerinden neşet eder. Çünkü o beytlerdeki / mescitlerdeki / devlet merkezlerindeki müminler ilahi öğreti çerçevesinde kamu hizmeti görmek için çalışıp çabalarlar. Onları ne ticaretleri ne de dünyevi başka tutkuları bu hizmetleri görmekten alı koyamaz. Onlar çevreyi aydınlatmak için kendilerini yakar, feda ederler. 34-38- İşte size açıklanmış ayetleri ve sizden önce gelip geçmiş olanlardan ibretlik örnekleri indirdik. Bunlar, artık günahsız, dosdoğru, tertemiz ve erdemli yaşamak isteyen Muttakiler için öğüttür. Allah, göklerin ve yeryüzünün Nûr’udur. O'nun nuru, içinde kandil bulunan bir oyuk(tan yayılan ışığa) benzer. O kandil ki sırça fanus içindedir. O fanus ki, inci (gibi parıldayan) bir yıldızdır sanki! O kandilin yakıtı, ne doğuya ne de batıya nispeti olmayan mübarek bir ağaçtan, zeytinden alınmaktadır. Onun yağı (öyle arı duru, öyle parlak ki) neredeyse ateş değmeden de ışık verecek: Nur üstüne nur! Allah, (erişmek isteyeni) nuruna eriştirir; işte (bunun içindir ki) Allah insanlara örnekler vermektedir; çünkü her şeyi bütün boyutlarıyla (yalnızca) Allah bilir. İşte Allah’ın bu Nûr’u, içinde O’nun ismi anıldığı / ilahi öğretiye dayalı sistemin uygulandığı, Allah’ın onaylayıp yükselttiği beytlerdedir./ evlerdedir./ yönetim merkezlerindedir. / mescitlerdedir. O beytlerde / evlerde / yönetim merkezlerinde / mescitlerde öyle erler vardır ki sabah akşam mütemadiyen Allah’ı tespih ederler. Onlar öyle seçkin kişilerdir ki; ne ticaret, ne de dünyevi başka menfaat onları Allah'ın zikrinden / vahyinden, salatın / Namazı müteakip kamu hizmetlerini üstlenmekten / dinin / devletin / ilahi nizamın ikame edilmesinden ve bu konuda finansal destek vermekten ( zekattan) alıkoyamaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin (dehşetten) döneceği günden korkarlar. Allah, onların bu çabalarının karşılığını en güzel şekilde verecek ve bir de üstüne kendisinden “bir Lütuf” ekleyecektir. Kendisi diledikten sonra, Allah’ın lütfu keremine hiç şüphesiz ki bir sınır yoktur. (Nur Suresi 34-38) 23.7. Karanlığın Temsili Cenab-ı Hak, Abdullah bin Ubey ve münafık arkadaşlarının tecessüs / röntgen / takip ederek müminlerin açıklarını arama, onlara iftira düzme ve toplumda anarşi yaratmaya yönelik çabalarını ise çöldeki insanın serap görmesine benzetir. Onların arzu ettiklerini gerçekleştirmek için yapacakları bütün çaba ve gayretlerin boşuna olduğunu belirtti. Onlar ümit ettikleri sonuca tam yaklaştıklarını zannettikleri sırada, değil İslami İdarenin yıkılışını görmek, tam tersine Allah’ın iktidarını tam karşılarında bulacaklarını ve böylece çok büyük hayal kırıklığına uğrayacaklarını muştuladı(!) Cenab-ı Hak bu durumu çölde görülen serap metaforunda anlattı. İnkarcı / karşı çıkan münafıkların Hz.Muhammed’in@ Yönetimini devirmeye yönelik çabalarını bir başka metafor ile de örneklendirdi; “Okyanusta seyahat eden bir gemideki yolcuların gecenin karanlığında fırtınaya yakalanması ve kapkara bulutların üstlerinden yine zifiri karanlık dalgaların da üst üste üzerlerine gelmesi olayını, onların içinde bulundukları duruma benzeterek anlattı. Nasıl ki bu örnekte belirtilen gemidekiler çok büyük bir korku içerisindedir ve o şartlarda ne yaptığını bile görememektedirler, aynı şekilde münafıklarda Medine’yi çevreleyen büyük tehdit karşısında çok büyük korkuya kapılmışlar ve bu karanlıklardan çıkış için ilahi nurun rehberliğine tabi olup aydınlığa çıkmak yerine, karanlık işlere yönelmekte, karanlık eylemler yapmaktalar. Halbuki onları bu fırtınadan ancak Allah kurtarır. Bunun için de Allah’ın elçisine ve O’nun nuruna ihtiyaçları vardır. Ama onlar tam aksine O’nun nurunu talep etmedikleri gibi O’nun elçisine ve Allah’ın nuruyla aydınlanmış müminlere komplolar, iftiralar, dedikodular vb. karanlık operasyonlar peşindedirler. Burnun ucunu bile göremeyen bu münafıkların bu karanlık operasyonlarla başarmaları imkânsız olduğu gibi Mekke Yönetiminin öndeliğindeki Hizipler ordusunun vereceği tahribatı engellemeleri de imkânsızdır.” 39-40- İnkâr edenlerin yapıp ettikleri / çabaları / uğraşları ise uçsuz bucaksız bir çölde görülen seraba benzer. Susamış olan onu su zannetti ama onun yanına vardığında hiçbir şey (su) bulamadı. Fakat “yanında / karşısında” Allah'ı buldu. Allah da onun hesabını eksiksiz gördü. Allah, hesabı çok çabuk görür! Ya da onların yapıp ettikleri / çabaları / uğraşları, bir okyanustaki karanlıklara benzer. O ortamdaki kişinin üstünü dalga üstüne dalga kaplar. Üstelik üzerine de kapkara bulutlar çökmüştür. Zifiri kapkara kat kat karanlıklar onun her yanını öylesine kuşatmıştır ki, eline baksa onu bile göremez. Allah bir kişiye Nur vermemişse, artık onun bulabileceği başka bir Nur da yoktur! (Nur Suresi 39-40) 23.8. Gökler, Yerler ve Kuşlar Metaforu Bilindiği üzere Huyey Bin Ahtab’ın organizasyonu ile Mekke Yönetiminin önderliğinde Medine’ye saldırmak için Arap yarımadasındaki kabilelerin de katılacağı çok büyük bir müttefikler / hizipler ordusu oluşturulmakta idi. Bu durum Medine’de çok büyük panik ve korku yaratmıştı. Abdullah Bin Übey liderliğindeki münafıklar ise Hz.Muhammed’in@ İdaresini devirerek bu saldırıdan korunma çabası içindeydiler. Bu amaçla karanlık operasyonlar yürütmekteydiler. Cenab-ı Hak ise Medinelilere bu karanlık operasyonlarla bir yere varılamayacağı ve Abdullah Bin Übey’in politikası ile müttefikler / hizipler ordusundan kurtulmanın mümkün olmadığını vurguladı. Daha sonra Medinelilere Hz.Muhammed’in@ yürüttüğü politikanın daha doğru ve başarılı bir politika olduğunu ve bu politikanın meyvelerinin alınmaya başladığını gökler, yerler ve kuşların itaat metaforu ile anlattı. Nasıl ki yerler, gökler ve kuşların birbiri ardınca / peş peşe / sürekli / daimi olarak ilahi sisteme itaat ediyorlarsa aynı şekilde Hz.Muhammed’in@ akın / harekât politikası neticesinde Medine’nin çevresindeki büyük kabilelerin ileri gelenlerinin (gökler metaforu), halkının (yerler metaforu) ve küçük kabilelerin (kuşlar metaforu: kabilelerini kartal, şahin vb. çeşitli kuş resim ve şekilleri ile sembolize edenler) peş peşe İslam Cumhuriyetine itaatlerine işaret edildi. Onların bu teslim oluşları ile müttefik güçlerin beklentileri boşa çıkacak ve umdukları o büyük gücü toplayamayacaklardır. Çünkü göklerin, yerin ve kuşların Allah’a salat etmeleri gibi Medine çevresindeki kabileler de İslam Cumhuriyetine salat edecekleri / destek verecekleri / yanında olacakları ifade edilir. 41-42- Göklerde ve yeryüzünde olanların (büyük kabile yöneticilerinin ve vatandaşların) ve sıra sıra / arka arkaya kuşların ( biatlarını bildiren küçük kabilelerin) Allah’ı tespih ettiğini / boyun büktüğünü / sürekli / arka arkaya / peş peşe itaat ettiğini görmez misin? Onların hepsi salat etmeleri / destek vermeleri gerektiğini ve sürekli olarak itaat etmeleri / boyun eğmeleri gerektiğini gayet iyi biliyorlar. Allah da onların çabalarını gayet iyi biliyor. Zira göklerin ve yeryüzünün mutlak egemenlik ve hükümranlığı yalnızca Allah’a aittir ve dönüp huzurunda hesap verilecek olan da yalnızca O'dur. (Nur Suresi 41-42) 23.4. Yağmur ve Dolu Metaforu Münafıklar Hz.Muhammed’in@ akın politikasını eleştirirken bu akınlar sonucu bütün kabilelerin Medine’ye düşman olacaklarını ve Mekke Yönetiminin yanında yer alacaklarını iddia ediyorlardı. Yani bu politika ile değil dost kazanmak tam tersine düşman kazanılacağını ve böylece cepheyi genişleteceklerini ileri sürüyorlardı. Onlar, akın politikasının Medine İslam Cumhuriyeti’nin sonunu getireceği düşüncesinde idiler. Cenab-ı Hak ise onların bu iddialarının yanlış olduğunu akıncıları / mücahitleri bulutlara benzeterek anlattı. Nasıl ki bulutlar yığın yığın, sıra sıra Cenab-ı Hakk’ın dilediği yere sürüklenir ve O’nun dilediği yerlere yağmur / rahmet olarak düşer, yine aynı bulutlardan bazı yerlere de dolu olarak iner ve oralara azap olarak düşerse; aynı şekilde Hz.Muhammed’in@ yönlendirmesi ile akıncılar da / mücahitler de çeşitli kabilelerin üzerine gönderiliyor ve teslim olan kabilelere rahmet / yağmur olurlarken, teslim olmayan kabilelere ise dolu vurması gibi azap oluyorlar. Onlar azabı hak eden kabileler üzerine şimşek gibi çakarlar onların gözlerini kamaştırır kör ederler. Onlar o darbeyi yedikten sonra korkularından asla Medine İslam Cumhuriyetine karşı kimse ile müttefik hale gelemezler. Bu nedenle münafıkların korkuları yersizdir. Şu anda yaşanılan karanlık geceler aydınlık günlere tebdil olacaktır biiznillah. 43- 44-Görmezmisin ki; / Görmez misiniz ki; Allah bulutları sevk ediyor, sonra onları birleştirip yoğunlaştırıyor ve katman katman kılıyor ve onların içinden yağmur indiriyor. Bunun yanında dolu yüklü (bulut) dağlarını da indiriyor ve hak edenlere onu isabet ettiriyor, hak edenlerden de uzak tutuyor. Ondan çakan şimşekler gözleri neredeyse kör edecek şekilde kamaştırıyor. Allah, gece ve gündüzü evirip çeviriyor. Hiç şüphesiz ki bunda, basiret sahipleri için ibretler vardır. (Nur Suresi 43-44) 23.5. Sürünenler, Yürüyenler ve Koşanlar Nasıl ki hareket eden her canlıyı / dabbeyi Cenab-ı Hak sudan yarattı ise suyun bitkileri canlandırması misali vahiy de insanları diriltmekte / canlandırıp harekete geçirmektedir. Ancak yine nasıl ki aynı sudan yaratılan canlıların bir kısmı karnı üzerinde sürünürken bir kısmı iki ayağı üzerinden yürüyor, bir kısmı da dört ayağı üzerinde yürümekteyse, vahiy rahmeti ile dirilip harekete geçen müminlerin de bir kısmı karnı üzerinde sürünüyor, bazı müminler yürüyorlar fakat bazıları ise koşuyor. Zira bazıları hala vahyi doğru dürüst anlamamış müminlerdir ve bunlar münafıkların peşinden gidebiliyorlar. Onlar, Abdullah bin Übey’in liderliğinde hareket ederek Uhud savaşına çıkarken orduyu ve Hz.Muhammed’i terk etmişler, bazıları ise Uhud savaşı sırasında Hz.Muhammed’in@ emirlerine muhalefet ederek ganimet telaşına düşmüş ve savaş kazanılmış iken kaybedilmişti. Onların bazıları ise Beni Mustalik seferi sırasında orduyu birbirine karşı kışkırtanların gazına gelmişler ve ifk hadisesinde de Allah elçisinin eşine atılan iftiranın dedikodusunu yaymışlar ve Hz.Muhammed’in@ getirdiği vahye aykırı olarak kabilecilik asabiyesi ile birbirlerine kılıç çekmişlerdi. Bazıları seferlere /akına çıkma hususunda çok istekli ve arzulu davranırken iş ciddiye binince hemen kayıplara karışmışlardı. Hz.Muhammed’e@ iman ettiğini söyleyen bu kimseler aslında imanlarının / güvenlerinin gereğini yapmamışlar ve sürünmektedirler. Fakat diğer müminler ise vahyi doğru anlamış ve Allah elçisinin yanında yürümüştür. Hatta bazıları vahyin yol göstericiliğinde çok çaba harcamaktadır. Onlar bu yolda adeta koşmaktadırlar. Sözlerinin gereğini yapmışlardır. 45-46- Allah, Dabbeyi / hareket eden her canlıyı sudan yarattı. Bunlardan bazıları karnı üzerinde sürünüyor, bazıları iki ayağı üzerinde bazıları da dört ayağı üzerinde yürüyor. Allah, dilediğini yaratır. Hiç şüphesiz ki Allah, her şeyi ölçülendirmiştir. İşte size açıklanmış ayetleri indirdik. Allah, dilediğini Doğru Yola iletir. (Nisa Suresi 45-46) Vahiyle dirilen ve harekete geçen müminlerden karınları üzerinde sürünenler, ayakları üzerine doğrulmuş yürüyenler ve adeta dört ayak koşanlar müteakip ayetlerde detaylandırılır. Şöyle ki; Sürünen müminler; İman ettik demelerine rağmen sözlerinde durmuyorlar, Peygamberin hükmüne razı olmuyorlar ve O’na itaat çağrılarına olumlu cevap vermiyorlar, Kendi menfaatlerine uygun olan hükümler vereceği zaman itaat çağrılarına koşa koşa geliyorlar, Bunlar «Kalpleri hastalıklı» tipler, Sefere / akınlara çıkacaklarına «Allah adına yemin etmelerine» rağmen iş ciddiye gelince sıvışıyorlar, Yürüyen ve koşan müminler: Allah’ın / Hz.Muhammed’in@ çağrısına hemen icabet ediyorlar, Allah’a / Peygambere saygı duyuyor ve O’nun hükmüne hemen itaat ediyorlar, Salih amel işliyorlar, salat ediyorlar ve zekat veriyorlar, Zafere kavuşacak olanlar da bunlardır. 47-54- Onlar: "Allah'a ve Peygamberine iman ettik / güvendik ve itaat ettik" diyorlar. Sonra onlardan bir kısmı bu sözlerinden dönüyor. İşte bunlar, gerçekte iman etmiş değildir. / güvenmemektedir. İhtilafa düştükleri konularda aralarında hükmetmesi için Allah'a ve / yani O’nun Peygamberine çağrıldıkları zaman, onlardan bir bölümü bundan yüz çeviriyor! Eğer Peygamberin kendi lehlerine hüküm vereceğini anlarlarsa da hemen itaat ederek koşa koşa geliyorlar! Bunların kalplerinde bir hastalık mı var? Yoksa senin Peygamberliğin ve doğru hakkaniyetli icraatlar yaptığın konusunda şüphe mi ediyorlar? Yoksa Allah'ın ve Peygamberinin kendilerine haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır, gerçekte onlar kendileri zalim oldukları için böyle davranıyorlar. İhtilafa düştükleri konularda aralarında hükmetmesi için, Allah'a ve /yani O’nun Peygamberine çağrıldıkları zaman gerçek müminler ise sadece: "İşittik ve itaat ettik" derler. İşte kurtuluşa erecek olanlar da bunlardır. Her kim Allah'a ve / yani Peygamberine itaat ederse ve Allah'a saygı duyar ve karşı gelmekten sakınsa, işte büyük kurtuluş ve zafere ulaşacak olanlar onlar olacaklardır. Kendilerine emrettiğin takdirde askeri sefere çıkacaklarına dair bütün güçleri ile Allah'a yemin ettiler. De ki “Yemin edip durmayın. Nasıl itaat ettiğiniz ortada. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.” De ki: "Allah'a itaat edin ve Peygambere itaat edin”. Eğer itaat etmezseniz iyice bilin ki, o sadece kendi üzerine düşenden sorumludur, siz de sadece kendi üzerinize düşenden sorumlusunuz. Eğer ona itaat ederseniz, Dosdoğru Yolu bulursunuz. Peygamberin üzerine düşen sadece apaçık tebliğ etmektir. (Nur Suresi 47-54) 23.6. Cenab-ı Hakk’ın Vaadi: İslam’ın Yeryüzünde Tam Egemen Olacağı Müttefik / Hizipler ordusu Medine’ye saldırmak ve öldürücü darbeyi vurmak için hazırlık yaparken İslami İdare de bu saldırıyı savuşturmak için hazırlıklarına devam ettiriyordu. Bu hazırlıklar kapsamında olmak üzere Cenab-ı Hak kendisine bağlı, kendisine güvenen ve bu güvenle salih iş ve eylemlerde bulunan müminleri (yürüyen ve koşan şahsiyetleri) yeryüzünde güç ve otorite sahibi kılacağını ve ilahi dünya görüşünün yerleşeceğini taahhüt ederek müminlere moral verdi. Cenab-ı Hak, aynı taahhüt kapsamında Müttefik / Hizipler ordusunun Medine’ye yapacakları saldırıda asla başarılı olamayacaklarını ve Allah’ın vaat ettiği İslam’ın siyasi hâkimiyetine Mekke müşriklerinin ve müttefiklerinin asla engel olamayacaklarını da deklare ederek onlara meydan okudu. Bu müjde daha sonra Hz.Muhammed@ tarafından çeşitli şekillerde tekrarlanacaktır. (Hendek savaşı sırasında Hz.Muhammed’in sert bir kayayı üç defada kırması ve çevredeki büyük ülkelerin fethedileceğini müjdelemesi şeklinde) Medinelilerin panik halinde olduğu bir vasatta yapılan bu müjdeler müminlerin moral ve motivasyonları için son derece önemlidir. Müminlerin bu zafere ermek için tek yapmaları gereken şey Hz.Muhammed’e salat etmeleri / destek olmaları, zekât vermeleri / malları ile destek olmaları ve O’na itaat etmeleri olduğu bildirilir. 55-57- Allah, içinizden iman eden / güvenen ve salih amel / ıslah edici amel yapanlara şöyle söz vermiştir: “Kendilerinden öncekileri yeryüzünde nasıl güç ve iktidar sahibi kıldıysak sizleri de yeryüzünde güç ve iktidar sahibi kılacak, kendileri için seçtiği dinlerini yerleştirecek ve sizleri korkulardan kurtarıp güven ortamına kavuşturacaktır.” Çünkü onlar, yalnızca Bana kulluk / itaat ederler ve Bana hiç bir şeyi ortak koşmazlar. Bundan sonra kim inkar ederse / başkaldırırsa, işte onlar yoldan çıkmış olanlardır. Öyleyse (Ey müminler!) salat edin / destek verin / dini ikame edin, zekât verin / finansal olarak da destek verin ve Peygambere itaat edin ki, rahmete kavuşasınız. Sakın o inkarcıların bizi yeryüzünde aciz bırakabileceklerini / bizden yakalarını kurtarabileceklerini sanma. Onların sonunda varacakları sığınak ateştir. Ne kötü bir yerdir o. (Nisa Suresi 55-57) 23.7. İnsanların Cinselliklerine Getirilen Mahremiyetle İdari ve Sosyal İlişkilerin Düzenlenmesi Cahiliye döneminde insanlar meşru cinsel ilişkilerini köle, cariye ve çocuklarının gözü önünde yapmaktan çekinmezlerdi. Çünkü böyle davranmak ayıp sayılmazdı ve normal bir davranıştı. Fakat meşru olan cinsel ilişkinin aile bireylerinin ve kölelerin gözü önünde yapılması onları seyredenlerin tecessüs alışkanlığını körüklemekte ve zihinlerini sürekli cinsellikle meşgul etmesine yol açmakta idi. Bu nedenle insanlar sosyal hayatlarını normal, sağlıklı ve düzeyli bir sosyal ilişki olarak gerçekleştiremiyorlardı. İnsanlar ister çarşı, pazarda olsun ister mescit vb. kamusal alanlarda olsun her nerede olursa olsun cinsellik sürekli zihinlerini meşgul ediyor ve karşı cinse olan bakışları cinsellik ekseninde oluyordu. İnsanların iffetli olmaları ve sosyal ilişkileri cinsellik bağlamından çıkarıp normal beşeri ve iş ilişkisi haline getirmenin yolu ise cinsel ilişkiyi belirli zaman ve mekanlara hasretmektir. Sosyal ve idari münasebetler sırasında insanların aklına cinselliği getirecek söz, davranış ve görüntüler o sırada yapılmakta olan işleri amacından saptırır. Beşeri ve idari ilişkileri çıplaklık ve cinsellik etkilerinde kurtararak düzeyli bir ilişki biçimine evrilmesi için insanların zihinlerini temizlemek ve insanları arındırmak gerekmektedir. Bu nedenle Cenab-ı Hak, özel hayatın gizliliğini prensip haline getirir ve bunu en yakınlara bile uygulanmasını emreder. Özellikle dedikodu, iftira ve vehimlere yol açmamak, sosyal ilişkileri bozmamak, toplumda ve idarede anarşi ve kaos yaratmamak, lüzumsuz çalkantılara sebebiyet vermemek için müminlerin cinsel ilişkilerini ve çıplaklıklarını yani yatak odalarını en yakınlarından bile gizlemeleri emredilir. Çocukları ve köleleri / cariyeleri de olsa onları yatak odalarına aşina kılmamaları gerektiği bildirilir. Hatta cinsel dürtü uyandırmayacak yaşlılara giyimde serbestlik getirilmesine rağmen onların yine de bu konuda sınırları zorlamamaları gerektiği emredilir. Özel Hayatın Gizliliğine ilişkin getirilen bu düzenleme ile Medineliler fuhuş bataklığından biraz daha uzaklaşacak, münafıkların tecessüs, dedikodu ve iftira için fırsat kollayarak İslami İdareyi siyasi olarak zora sokma ve iktidarı yıpratmaya yönelik plan ve desiselerinin önüne set çekilmiş olunacaktı. 58-60- Ey iman edenler! Köleleriniz, hizmetçileriniz, yanınızda çalışanlar ve henüz ergenlik çağına ulaşmamış küçük çocuklarınız, yatak odalarınıza girmek için şu üç vakitte sizden izin istesinler: Sabah vaktindeki salata (namazı müteakiben kamu yararına yapacağınız hizmetlere )gitmeden önce odanızdayken, öğlen (Kaylule uykusu için) odanıza girip elbiselerinizi çıkardığınızda ve yatsı vaktindeki salattan (namazı müteakiben kamu yararına yapacağınız hizmetlerden) gelip odanıza çekildikten sonra. Bu üç vakit sizin mahrem vakitlerinizdir. Bu vakitlerin dışında izin almadan odanıza girip çıkmalarında size de, onlara da bir sakınca yoktur, bir arada olabilirsiniz. Allah size ayetleri işte böyle açıklıyor. Şüphesiz ki Allah her şeyi bilen, hikmetle hüküm verendir. Çocuklarınız erginlik çağına girince de evvelce nasıl izinle yanınıza giriyorlarsa yine aynı şekilde izin istesinler. Allah, size ayetleri işte böyle açıklıyor. Şüphesiz ki Allah her şeyi bilen, hikmetle hüküm verendir. Kadınlardan evlenme ümidi kalmamış derecede yaşı ilerlemiş olanların tamamen açılıp saçılmamaları şartı ile elbiselerinin bir kısmını giymemelerinde kendileri için bir sakınca yoktur. Bununla birlikte iffetli olmaları kendileri için daha hayırlı olandır. Şüphesiz ki Allah, her şeyi işitir ve bilir. (Nisa Suresi 58-60) 23.8. İç Tahkimat Kapsamında Kurayza Yahudilerinin Uyarılması Huyey Bin Ahtab Müttefikler / Hizipler ordusu oluşturmak için görüşmelerde bulunurken Medine içerisinde de kendine müttefikler elde etmeye çalışacağı aşikârdı. Bu noktada Kurayza Yahudileri en uygun kabileydi. Çünkü aynı dine mensupturlar ve nasıl ki Yahudi olan iki kabile Nadir oğulları ve Kaynuka oğulları Medine’den sürüldülerse sıranın Kurayza’ya geldiği şeklinde bir korkutma (sopa) argümanını kullanmaları içten bile değildi. Huyey Bin Ahtab Kurayza Yahudilerini de Müttefikler / Hizipler ordusuna katarak Medine’yi içten fethetmek için onlara Müttefik / Hizipler ordusunun Medine’ye çok güçlü geleceklerini ve bu saldırıdan Hz.Muhammed’in@ sağ kurtulmasının imkânsız olduğunu bildirecekti. Onlara bu şansı iyi kullanmalarını Hz.Muhammed’den@ ve iktidarından ebedi kurtulacakları argümanlarını ( umut- Havuç) kullanacağı belli idi. Huyey Bin Ahtab’ın Kurayza Yahudilerini kandırarak Medine İslam Cumhuriyetine ihanet ettirmek amacıyla girişeceği çabaları boşa çıkarmak için Cenab-ı Hak Kurayzalıları uyaran mesajlarını gönderdi. Onlara Huyey Bin Ahtab’ın tuzağına düşmemelerini ikaz eder. Eğer Anayasal sözleşmeye ihanet edecek olurlarsa çok ağır bir bedel ödeyecekleri deklare edildi. Bunun için Kurayza Yahudilerine yakın geçmişte yaşananlardan örnekler verildi. Onların gayet iyi bildiği gibi Nadir ve Kaynuka Yahudilerinin Medine Vesikasını / Anayasasına ihanet ettikleri ve Medine İslam Cumhuriyetine başkaldırdıkları için sürgün edildikleri hatırlatıldı. Onların aslında hiç bir peygamberi kabul etmedikleri ve hakkaniyete uygun olan hiç bir kanun ve düzen kabul etmek istemedikleri ifade edildi. Onlar sadece kendi menfaatlerine çalışan, kendilerini koruyan / kollayan ve sadece kendilerine özgü hukuk kuralları / kitap talep ettiklerine işaret edildi. Onlar bu talepleri ile kendilerini diğer insanlardan farklı, özel, seçkin ve imtiyazlı görmekte olduklarına değinildi. Nadir ve Kaynuka Yahudilerinin haddi aşan bu tavır ve davranışlarının yeni olmadığı Yahudilerin geçmiş tarihlerinde bunların yaşandığı hatırlatıldı. Bu hatırlatma ile Kurayza Yahudilerine geçmişte ve günümüzde kendi dinlerine mensup olanların yaptıkları hataları kendilerinin tekrar etmemeleri hususunda ikaz yapıldı. Uzak geçmişlerindeki yaşanmışlıklardan “Hz. Musa’dan Allah’ı kendilerine açıkça göstermesini istemeleri” ihanet örneği olarak verildi. Bu taleplerinin onların kendilerini ne kadar önemli, seçkin, ayrıcalıklı gördüklerini ve kibir ile kendilerini beğenmişliklerine işaret edildi. Onların bu taleplerinin azgınlıklarının bir göstergesi olduğu belirtildi. Onlar her şeyi kendileri için istiyorlardı, kendilerini her şeyin öznesi kılmak istiyorlardı, buzağıyı ilah edinmeleri bile kendi çıkarları ve üstünlükleri içindi. Bütün bunlara rağmen yine de Cenab-ı Hak onları bağışlamış ve onlara Hz. Musa liderliğinde iktidar ve güç vermişti. Cenab-ı Hak Yahudilerin geçmiş tarihlerinden verdiği bu örnekle Kurayza Yahudilerine de bütün yaptıkları yanlışlara rağmen kendilerini düzeltmeleri ve Medine İslam Cumhuriyeti’ne bağlı olmaları ve ihanet etmemeleri halinde Hz.Muhammed’in liderliğindeki iktidara ortak olacakları mesajı verildi. 150-153- Allah’ı ve peygamberlerine karşı çıkanlar; “Biz, bir kısmına inanırız, bir kısmına inanmayız” diyerek Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmayı isteyen ve böylece imanla küfür arasında bir yol tutmaya çalışan kimseler var ya; işte onlar, inkârcıların / isyancıların / kâfirlerin ta kendileridir. Ve Biz, kâfirlere / inkarcılara / isyancılara; alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır. Allah’a ve peygamberlerine inananlar ve onlar arasında ayırım yapmayan kimselere gelince; işte onlar, Allah’ın pek yakında ödüllerini vereceği kimselerdir. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edendir. Ehli Kitab (Nadir ve Kaynukalılar), senden, kendilerine özel gökten bir kitap indirmeni istemişlerdi. Mamafih onlar Musa’dan bundan daha büyüğünü istemişlerdi de: “Allah’ı bize açıkça göster” demişlerdi. Bunun üzerine zulümlerinden dolayı onları yıldırım çarpmıştı. Daha sonra kendilerine açık deliller geldiği halde buzağıyı ilâh edinmişlerdi. Fakat tevbe ettiklerinde Biz onları yine de affettik. Ve sonra Musa’ya apaçık bir sultan / güç / iktidar verdik. (Nisa Suresi 150-153) Huyey Bin Ahtab’ın «Sıra Size Gelecek» argümanına Kurayza Yahudilerinin aldanmamaları için daha önce sürülen Kaynuka ve Nadir Yahudilerinin suçları ve bu sürgünü hak etme gerekçeleri Hz. Musa zamanındaki İsrail oğullarının hataları üzerinden anlatılmaya şöyle devam edildi; “Nasıl ki İsrail oğulları Peygamberleri / liderleri Hz. Musa’nın getirdiği ilahi öğreti üzerine yaptıkları anayasal sözleşme ile kurdukları Cumhuriyet (Tur) yönetiminde Hz. Musa’ya çok sorun çıkarttılar, şehre secde ile girmeyip şehrin halkını katlettiler, sebt gününü ihlal ettilerse vb. aynen bu şekilde Kaynuka ve Nadirliler de Hz.Muhammed’le@ anayasal sözleşmeyi imzalayarak İslam Cumhuriyetini (Tur’u yükseltmeleri metaforu) kurmalarına rağmen imzaladıkları anayasal sözleşmeye ihanet ettiler, Hz.Muhammed’e@ itaat etmediler, sınırları aştılar, sorun çıkarttılar ve isyan ettiler. Medine şehrinin savunmasına (Uhud savaşına) katılmadılar. Medine İslam Cumhuriyetinin başarısızlığı için çalıştılar. Orduyu bölmede münafık ortakları ile birlikte aktif rol oynadılar. Uhud Savaş sonrasında da İslami İdarenin yıkılması için menfi propaganda yaptılar. Yine nasıl ki İsrail oğulları kendi peygamberlerini haksız yere öldürdüler / kendilerini uyaran kendi peygamberlerini öldürdüler, Hz. İsa’yı da öldürmek istedirler ama öldüremedilerse, Nadirliler de Hz.Muhammed’i@ öldürmek istediler ve ona suikast girişiminde bulundular. Geçmişte İsrail oğulları Hz. İsa’yı öldüremediler ve Allah onun derecesini, şanını, dinini yükselttiği gibi aynı şekilde Nadirli Yahudiler de Hz.Muhammed’i öldüremediler, suikastları başarısız oldu ve Allah onun da derecesini, şanını, iktidarını ve dinini / devletini yükseltti / yükseltiyor / yükseltecek. Ama Nadirliler aşağılık ve rezil bir şekilde Medine’den sürülüp çıkartıldı. Fakat Nadirliler bu rezil olmalarından, lanetlenmelerinden ve sürgün olmalarından ders almadılar, kendi hatalarının cezasını çektiklerini anlayamadılar da ortalığı karıştırmaya devam ederek Medine’deki işbirlikçilerini (Abdullah Bin Ubey ve arkadaşlarını) kışkırtarak Medine içerisinde kaos yaratmasını istediler. Tecessüs ve iftira mekanizmasını işletmesini salık verdiler. Onlar da bu kışkırtmanın neticesinde Hz.Muhammed’in@ pak zevcesine iftira attılar da bu iftira yoluyla Medine’de kabileleri birbirine kılıç çekecek noktaya getirdiler. Onların bu komploları tıpkı geçmişteki İsrail oğullarının Hz. Meryem hakkında çirkin iftiralarda bulunmaları gibidir.” 154-158- Onların misaklarına / anayasal sözleşmelerine göre Tur'u / devleti onların üzerine kurduk. / yükselttik. Ve onlara: “Bu kapıdan secde ederek / boyun eğip teslimiyet göstererek girin.” dedik. Yine onlara: “Sebt / Cumartesi gününde hudutları aşmayın.” dedik ve onlardan “çok kuvvetli misak (Anayasal söz)” aldık. Bu ( lanetlenmeleri, sürülmeleri, belaya uğramaları), onların misaklarını / anayasal sözleşmelerini bozmaları ve Allah’ın ayetlerini inkar etmeleri, peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve onların “kalplerimiz kılıflıdır / kalplerimiz bilgi ile dopdoludur / senin getirdiğin bilgiye ihtiyacımız yoktur” sözleri sebebiyledir. İşte Allah, (onların bu kibirli tutumlarından kaynaklanan) inkarlarından dolayı onların (kalplerinin) üzerini mühürledi, artık onların pek azı hariç iman etmezler. (Onların lanetlenmelerinin / sürülmelerinin diğer sebepleri ise) onların inkarları, Hz. Meryem’e “çok büyük iftira” atan sözleri ve “İşte bakın! Biz, Allah’ın Peygamberi (olduğunu iddia eden) Meryem oğlu Mesih İsa’yı öldürdük” demeleridir. Gerçi onu öldürmediler / öldüremediler ve onu asmadılar / asamadılar. Lâkin onlara bir benzetme yapıldı. Gerçekten onun hakkında anlaşmazlığa düşenlerin konu hakkında yeterli bilgileri yoktur, onlar sadece zanna dayanmaktadırlar. Kesin olan şudur ki; Onu öldürmediler. / öldüremediler. Aksine Allah onu, Kendine yükseltti / derecesini artırdı. Allah, en üstün, en güçlü / mutlak galip olandır, hikmetli yasa koyandır. (Nisa Suresi 154-158) Kaynuka ve Nadirli Yahudiler Medine halkı borç / kredi istediklerinde kat kat faizle kredi vermeleri, onların mallarını haksız yere yemeleri, onları sömürmeleri, Allah’ın yolundan insanları alıkoymaya çalışmaları, Allah’ın hükumetini yıkmaya çalışmaları nedeniyle muhasara altına alınmış ve her şey onlara haram edilmişti. Onlar bu muhasaralara dayanamamış ve teslim olmuşlardı. Ve onlar bu yaptıkları kötülüklere karşılık Medine’den lanetlenmişlerdi. / sürgüne gönderilmişlerdi. Fakat onlar gittikleri yerde de rahat durmuyorlardı. Bütün müşrik kabileleri Medine İslam Cumhuriyetinin üzerine çullanmaları için kışkırtmaktaydılar. Fakat Allah onlar için yakın gelecekte çok acı bir azap hazırlamakta olduğunu bildirir. Cenab-ı Hak, Hz.Muhammed’i@ / Medine İslam Cumhuriyetini inkâr edenlerin sürgündeki yerlerine de (Hayber’e de) ulaşılacağı ve oradaki Ehli Kitab Yahudilerle birlikte ya öldürüleceği ya da teslim olacaklarına işaret eden mucizevi bir ihbarda bulundu. Bu önemli haber şöyle özetlenebilir; “Yakın gelecekte çevredeki tüm Yahudiler (Hayber, Fedek, Teyma ) bölgedeki hâkimiyetlerini kaybedecekler ve Medine İslam Cumhuriyetine teslim olacaklardır. Çevredeki bu ehli kitap kabilelerin hepsi ölecekler / hâkimiyetlerini kaybedecekler ve ölmeden önce / hâkimiyetlerini kaybetmeden önce Hz.Muhammed’in@ (Hz. İsa metaforu ile) haklı olduğunu görecekler ve onun peygamber olduğunu anlayacaklar ama iş işten geçmiş olacaktır. Kıyamet gününde de Hz.Muhammed (Hz.İsa metaforu ile) onların aleyhine şahitlik yapacaktır.” Bildirilen bu mucizeyi ihbara rağmen Kurayza Yahudileri ayaklarını denk almazlarsa aynı azap akıbetiyle kendileri de karşılaşacaklardır. 159-162- Andolsun, Kitap Ehlinden, ölmeden önce (hâkimiyetlerini kaybetmeden önce) O’na (Hz. İsa’ya / Hz.Muhammed’e) inanmayacak kimse yoktur. Kıyamet günü O (Hz. İsa / Hz.Muhammed) da onların aleyhine şahit olacaktır. Zulmetmeleri, birçok kimseyi Allah yolundan alıkoymaları, yasaklandıkları halde riba / faiz almaları ve insanların mallarını haksız yere yemeleri sebebiyle Yahudilere helâl olan temiz şeyleri haram kılmıştık. Onlardan inkara gömülenler için can yakıcı bir azap hazırladık. Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ile müminler, sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar. Salatı / İslam Cumhuriyetine destek vererek ayakta tutarlar, zekatı vererek ekonomik destek de verirler, Allah'a ve ahiret gününe inanırlar; işte onlara “büyük ecir” vereceğiz. (Nisa Suresi 159-162) Kurayza Yahudilerine Hz.Muhammed’in@ de diğer peygamberler gibi bir peygamber olduğu ve getirdiği kitabın / mesajın diğer peygamberlerin getirdiği mesajlarla paralellik arz ettiği bildirilir. Bununla Hz.Muhammed’e@ itaat etmeleri / teslim olmaları ve iman etmeleri gerektiği, Huyey bin Ahtab’ın ayartmalarına gelinmemesi gerektiği anlatılır. Huyey bin Ahtab gibi ihanet ederek inkâr eden ve sürekli şeytani entrikalar çeviren kişileri Cenab-ı Hakk’ın asla affetmeyeceği, onları cehenneme götüren bir yola sürükleyeceği de vurgulanır. Ayrıca Hz.Muhammed@ ile olan misaklarını / sözleşmelerini bozmayıp teslimiyete devam etmelerinin, O’na inanıp güvenmelerinin kendi hayırlarına olacağı vurgusu da yapılır. Eğer isyan / inkâr edecek olurlarsa göklerin ve yeryüzünün hâkiminin Allah olduğu vurgusu ile onların İslam Cumhuriyetine hiçbir zarar veremeyeceklerine işaret edilir. 163-170-Muhakkak ki Biz, Hz. Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Ve Hz. İbrahim’e, Hz. İsmail'e, Hz. İshak'a, Hz. Yakup ve torunlarına, Hz. İsa'ya, Hz. Eyub'a, Hz. Yunus'a, Hz. Harun'a ve Hz. Süleyman'a da vahyettik. Ve Hz. Davud'a Zebur'u verdik. Daha önce sana hikâyelerini anlattığımız veya anlatmadığımız Resullere de (vahyettik). Ve Allah Musa ile de konuştu. Müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberler gönderdik ki insanların peygamberlerden sonra Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın! Allah izzet ve hikmet sahibidir. Öyle ki, Allah sana indirdiği şeyi (Kur’an’ı), kendi ilmi ile indirdiğini bildirir. Ve melekler de bildirirler. Allah’ın bildirmiş olması yeterlidir. Şüphesiz inkar ile isyan etmiş ve Allah’ın yolundan alıkoyan şu kimseler, kesinlikle uzak bir sapıklığa düşmüşlerdir. İnkar / isyan etmiş ve kendi zararlarına yanlış işlerin içine giren şu kimseleri Allah asla affetmeyecektir. Onlara içinde temelli ve sonsuza dek kalacakları cehennem yolundan başka bir yola da yönlendirmeyecektir. Bütün bunlar Allah için çok kolaydır. Ey insanlar! Şüphesiz Peygamber, size, Rabbinizden hakk ile geldi. Öyleyse kendi yararınıza olarak ona inanın. Eğer inkar ederseniz / isyan ederseniz, bilin ki göklerde ve yeryüzünde olan şeyler Allah’ındır. Allah, her şeyi bilir, hikmetli yasa koyandır. (Nisa Suresi 163-170)

  • Bölüm 6: Şirk Sistemi Eleştirisi | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 6 ŞİRK SİSTEMİ ELEŞTİRİSİ Mekkeli müşrik elitlerin köle, kimsesiz ve zayıf müminlere yaptıkları işkenceler sonuç vermişti. İlk davet yıllarını müteakiben Hz. Muhammed @ saflarına katılan kişi sayısındaki hızlı artış işkenceler nedeniyle yavaşladı. ([1] ) Bununla beraber, şiddet döneminde nazil olan surelerin Mekkelilere okunmasının özellikle müşrik elitler üzerinde derin tesirler meydana getirdiği söylenebilir. Zira bu surelerde ahiret, yeniden dirilme ve hesap verme olayları benzetmesi ile şirk sisteminin eninde sonunda yıkılacağı, yerine tevhit sistemine dayalı bir toplumsal yapının geleceği ve işkencecilerin mutlaka hesap verecekleri konularının işlenmesi onların içlerinde korku ve endişe yaratmıştı. Ayrıca bu surelerdeki söylemler onların itibarlarını ayaklar altına almaktaydı. Toplumda adalet arayan herkes müşrik elitler aleyhine harekete geçebilir ve Hz. Muhammed’in@ safında yer alabilirdi. Bu durumun farkında olan müşrik elebaşılar şiddet ve işkence uygulamalarını daha da artırmaya başladı. Böylece Hz. Muhammed’in @ safına geçmeyi düşünen Mekkelilere korku vermeyi başardılar. Onların Mekke halkını korkuttukları gibi toplumsal değişimin imkansızlığı üzerine menfi propaganda yaptılar. Cenab-ı Hak, müşrik elebaşıların yaptıkları menfi propagandanın ve saldıkları korkunun halk üzerindeki etkisini kırmak amacıyla Kaf Suresi ile yeni mesajlarını gönderdi. Bu surede önce ‘Kaf’ harfi seslendirmesi ile Mekkelilerin dikkati çekildi. Arkasından çok şerefli ve değerli Kur’an’a yemin edilerek şimdiye kadar Mekkelilere okunan surelerin şahitliğine / deliller getirmesine rağmen Mekkelilerin kendi içlerinden bir peygamber gönderilmesinin çok tuhaflarına gittiği belirtildi. Onların ahiretteki ‘ölmüş ve toprak olmuş kimselerin tekrar dirilmeleri’ benzetmesi ile geri ve ilkel hale gelmiş olan toplumlarının tekrar dirilmelerinin akıl dışı ve imkânsız bir durum olduğunu iddia etmeleri dile getirildi. Rahman, Rahim Allah Adına 1-3- Kaf. Çok şerefli, çok değerli bu Kur’ân’ın şahitliğine rağmen içlerinden bir uyarıcının kendilerine gelmesine şaşırdılar da kâfirler, “Bu şaşılacak bir şeydir! Öldüğümüz ve toprak olduğumuz vakit mi? Bu akla uzak, imkânsız bir dönüştür” dediler. (Kaf Suresi 1-3) Onların yarımadada bulunan tüm Arap kabilelerinin ilkel yaşamdan medeni bir yaşama geçişlerinin imkânsız olduğu iddiasına karşı, Cenab-ı Hak bunun mümkün olduğunu ve çaresinin kendi katında bulunan ilahi öğretilerde olduğunu bildirir. Ayrıca ilkel, geri ve ölmüş Arap kabilelerinin medeni bir toplum olarak dirilmesi için neye ihtiyacı olduğunu en iyi bilenin Kendisi (Allah) olduğu belirtildikten sonra bu ihtiyacı karşılayacak ilke, esas ve paradigmaların O’nun katında olduğu ve bu değer yargıların muhafaza edildiği bildirilir. Aslında bu kısacık ifade ile anlatılmak istenen husus şudur; “Eskiden Mısır, Mezopotamya, Bizans, İran, Filistin ülkelerindeki şirk ve zulümden kaçarak Arap yarımadasına gelen insanların bu bölgede Allah’ın dinini, hakkı, adaleti yaşatmaya çalıştıkları bir süreçten sonra bu değerleri kaybedip tekrar şirk zulmüne girmeleri sonucunda sahip oldukları karakterlerle ölü bir toplum olmuşlardır. Şirk pisliğine bulaşan bu toplumlar bir türlü doğru yolu bulamıyor ve böylece dirilme şansı da yakalayamıyorlardı. Dahası çevrelerindeki büyük devletler de onların bu geri kalmış, aşağılık ve ilkel durumlarının devamından yana idiler. Zira bölgedeki dengeler açısından mevcut yapıdan oldukça faydalanıyorlardı. Şayet yarımada Arapları dirilecek olursa bölgesel dengelerin yarımada Arapları lehine değişeceği açıktı. Çünkü Avrupa ve Ortadoğu ile Çin ve Hindistan arasındaki ticaret üç güzergâh üzerinden gerçekleşiyordu. Söz konusu bu üç güzergâh; 1-Basra körfezi su yolu 2- Kızıldeniz su yolu 3- Arap yarımadası üzerinden kervanlarla kara yolu. Yarımada Araplarının birbirini yemesi onların işine geliyordu. Şayet bunlar uyanır da tek devlet olurlarsa bu ticaret yollarına hâkim olacaklar, çok gelişecek ve kendilerine bir rakip ülke çıkmış olacaktı. Bu üç yoldan gerçekleşen ticaretten bu ülke de payını alacaktı. Şimdi ise sadece karadan yapılan ticaret için kabile reislerine ve bazı tüccarlara az bir pay verilerek ticari malları daha ucuza temin etme imkânı varken tek devlette bu imkân kalmayacaktı. Bunun sonucu ise söz konusu ülkeler açısından sadece ticari açıdan değil siyasi açıdan da çok vahim olacaktı. Zira hak, adalet ve barış için yarımadaya kaçmış olan halklar ki bunlar sonradan Araplaşmış / musta’rabe toplumlardır atalarının intikamını alacaktı. Sonradan Araplaşmış / musta’rabe Arapları çevre ülkelerden Arap yarımadasına göç edip Araplaşmış toplumlara verilen isimdir. Yani aslında kendisi Arap olmayıp bir Mezopatamyalı olan Hz. İbrahim gibi insanların torunları kendi ülkelerindeki zalim yöneticileri hizaya getirecek ve daha önce terk ettikleri ülkelerine geri dönecekler ya da dönmeseler de o ülkedeki soydaşlarına barış, huzur, emniyet ve adalet getirmek için çalışacakları muhakkaktı. İşte bunu gören bölge ülkeleri, Arapların bu geri kalmış, parça parça, ilkel, vahşi bir vaziyette kalmalarını arzuluyorlar ve kurulan şirk sisteminin işbirlikçi reis ve yöneticileri aracılığıyla bu toplumsal yapıyı değiştirmenin imkansızlığını propaganda ettiriyorlardı. “Böyle gelmiş böyle gider”, “bizim adam olmamız mümkün değil” tarzı söylemlerle onları gelişmiş, ileri bir medeniyete talip olmaktan uzak tutuyorlardı. Cenab-ı Hak ise bu ilkel, vahşi, geri kalmış ve toprağa karışmış musta’rabe Araplarından / Araplaşmış toplumlardan nelerin eksildiği hususunu gayet iyi bildiğini söyledi ve kaybettikleri bu değer yargıları ve paradigmaları kendi katında aramaları gerektiğine vurgu yaptı. Zira bu değer yargıları (yasa / kitap) Kendi (Allah) indinde muhafaza edilmektedir ve elçisine bunları işte şimdi bildirmektedir. Şayet Kendisinden gelen bu Kitaba sarılacak olurlarsa dirileceklerini bildirdi. Bütün bu anlatılanlar çok özlü bir şekilde bir iki cümle ile şöyle özetlenir; 4- Biz yerin onlardan neyi eksilttiğini elbette bilmekteyiz. Zira yanımızda çok iyi kaydedip muhafaza eden bir kitap (yasa / değerler) da vardır. (Kaf Suresi 4) Cenab-ı Hak, müşriklere diriltici bir ruh veren ilahi öğretiyi / hakkı / değer yargılarını gönderdi fakat onlar bunu kabul etmediler. Onlar mevcut durumlarında kalmak istediler. Zira bu ilahi öğretiler özellikle de halihazırdaki iktidarda olan zalim müşrik elitlerin işine gelmiyordu. Onlar imtiyazlı konumlarını muhafaza etmek istiyorlardı. Halkın çile çekmesi, yoksul ve aç olması onların umurunda bile değildi. Fakat Hz. Muhammed’in @ ortaya çıkması, onlara sahip çıkarak şirk önderlerinin karşısına dikilmesi, toplumun dirilişi için tevhidi dünya görüşünü bir reçete olarak sunması ve bu uğurda bütün baskı ve şiddete karşı müthiş bir direniş sergilemesi, onlarda derin bir endişe ve korku yaratmıştı. Müşrik elitler derin bir iç karmaşası yaşamaya başlamışlardı. Çünkü şiddet süreci boyunca ortaya konan direniş argümanları / kıyamete dair sureler Mekke insanı üzerinde de derin tesirler meydana getirmiş ve onların da kafasını karıştırmıştı. Eğer Mekke halkı bir süre sonra Hz. Muhammed’in @ safına geçecek olurlarsa o zaman tehdit edildikleri azap ve yıkılış gerçekleşecekti. Büyük bir inkılapla / devrimle yıkıldıkları zaman durumları gerçekten vahim olacaktı. Fakat diğer taraftan halkın da kafası karışıktır. Zira Hz. Muhammed’in @ getirdiği tevhidi dünya görüşünü doğru olarak kabul etmekle birlikte, taraftarlarındaki azlık ve sistemi değiştirecek güçten yoksun olması ve Hz. Muhammed @ yanlılarına baskı, şiddet ve işkence uygulanıyor olması onları tereddüte sevk etmektedir. Şayet Hz. Muhammed’in @ saflarına katılacak olurlarsa şiddetli baskılara uğrayacakları çok açıktı. Şiddete maruz kalmayı göze alamayan halk, şirk içerisinde kalarak “bekle gör” politikası yapmayı tercih ediyorlardı. Böylece onlar da derin bir iç karmaşası yaşamaktaydı. 5- Buna rağmen onlar, hak kendilerine geldiği halde onu yalanladılar. Artık onlar derin bir iç karmaşası içerisindedirler. (Kaf Suresi 5) Cenab-ı Hak, derin bir iç karmaşası yaşayan Mekkelileri ikna etmek için onların bakışlarını gökyüzüne, yeryüzüne, dağlara ve bitkilere çevirdi. Bu temsiller yoluyla, çevrelerindeki devletleri örnek olarak gösterdi. Onlar nasıl dağlar misali güçlü kurum, kuruluş ve otoriteleri ile yekvücut olup büyük devletler şeklinde teşkilatlandılarsa aynı şekilde ilahi öğreti ile onların da tevhit / birlik olup büyük bir devlet kurabileceklerine işaret etti. Eğer vahye kulak verirlerse o öğretilerin onları dirilteceğini ve Kendisinin bu yolda onlara rehberlik edeceğini bildirdi. Yeri, göğü ve içindekileri yaratan Cenab-ı Hak onların mükemmel bir nizam ve bütünlük içerisinde işleyişini takdir ettiğini bildirir. O onların da tevhidi dünya görüşü çerçevesinde mükemmel bir nizam ve bütünlük oluşturmalarını istemektedir. Bu amaçla elçisini göndermiş ilahi öğretisini inzal etmektedir. Onlara şu mesajlara işaret eden ayetlerini bildirir; “Sizler şayet bu vahyin rehberliğinde sosyolojik ilahi kuralları takip ederseniz sarsılmaz dağlar gibi güçlü otoriteye sahip devletler ve her biri pırıl pırıl parlayan yıldızlar gibi medeniyet mimarları, bilginler, devlet adamları, sanatkârlar yetiştireceksiniz. Bu ilahi vahyin rahmetinden faydalanırsanız tıpkı yağmurun bereket verip her yeri yemyeşil yapması ve bin bir çeşit nimetleri insanlar için bitirmesi gibi bu vahiy yağmuru da sizlerin kuracağı medeniyet ile insanlara bin bir çeşit ürünlerini verecektir.” Cenab-ı Hak gerek kozmik dirilişe ve gerekse de toplumsal dirilişe verdiği bu metaforik ifadeleri çok özlü olarak şöyle bildirir; 6-11- Peki, onlar üstlerindeki göğe bakmadılar mı ki, onu nasıl bina ettik ve ışıl ışıl süsledik! Üstelik hiçbir eksik gedik bırakmadık! Yeryüzünü ise yayıp döşedik ve ona kalkmaz-kıpırdamaz dağlar yerleştirdik. Üstelik orada görünüşü iç açıcı- göz alıcı her çiftten bitkiler bitirdik ki; Allah’a yönelen her kula bir bilinç kaynağı ve bir uyarı vesilesi olsun. Ve Biz gökten bereketli bir su indirdik. Onunla bütün kullara rızık olmak üzere bahçeler ve biçilecek taneler ile tomurcukları birbiri üzerine dizilmiş büyük ve yüksek hurma ağaçları bitirdik. Evet, Biz ölü bir beldeye onunla (su) can verdik. İşte çıkış [diriliş] da böyledir. (Kaf Suresi 6-11) Cenab-ı Hak Nuh Kavmi, Ress sakinleri, Semudlular, Ad kavmi, Firavun kavmi, Lut kavmi, Eykeliler ve Tübba kavminin ilahi öğretileri reddetmeleri nedeniyle uğradıkları korkunç akıbetleri örnek vererek Mekkelilerin akıllarını başlarına almaları konusunda aşağıdaki mesajları verdi; “Eğer şirk sisteminden vazgeçmezseniz, sizi diriltecek ilahi öğretileri kabul etmeyecek olursanız o zamanda daha önce yıkılıp yok olan örneklerini verdiğimiz toplumlar gibi yok olur gidersiniz.” 12-14- Onlardan önce Nûh’un kavmi, Ress sakinleri ve Semûd da yalanlamıştı. Ad, Firavun ve Lut’un kardeşleri, Eyke sakinleri ve Tübba kavmi de. Bunların hepsi peygamberleri yalanladılar da sonunda vaad ettiğim ceza gerçekleşti. (Kaf Suresi 12-14) Yine Cenab-ı Hak, Mekkelilere yarımada Araplarının dirilişine ve büyük bir medeniyet kurmasına kuşkuyla bakılıyorsa o zaman diğer büyük medeniyetlerin doğuşuna bir göz atılması gerektiğini bildirdi. Tevhit olan kavimlerin yarattığı o büyük medeniyetler, bu ilahi öğretinin yarattıklarıdır. Nasıl ki insanın biyolojik yaratılışı bir defa gerçekleştirildi ise kozmik kıyametten sonra onlar tekrar yaratılacaktır. Aynı şekilde ilahi öğreti sayesinde daha önceki medeniyetler nasıl yaratıldılarsa yarımada Arapların da ilahi öğreti ile yeni bir medeniyet yaratmaları neden mümkün olmasın? 15- Peki Biz ilk yaratmada âcizlik mi gösterdik? Hayır! Ama onlar, yeni bir yaratılıştan kuşku duymaktalar. (Kaf Suresi 15) Cenab-ı Hak, Mekkelilere uyarılarına şöyle devam eder; “Biz sizi yarattık ve sizin içinizden geçenleri, neler düşündüğünüzü gayet iyi biliriz. Çünkü size sizden, şahdamarınızdan daha yakınız. Dolayısıyla getirdiğimiz bütün delillere rağmen ileri sürdüğünüz gerekçelerin asılsız olduğunu da gayet iyi biliyoruz. Sizler aslında şirk sistemi ile halkı sömürmek için kurduğunuz tezgâhın bozulmaması için Hz. Muhammed’in @ çağrısına uymuyorsunuz. Bazılarınız ise şirk zulmüne maruz kalmanıza rağmen sırf müşrik elitlerin öfkesine ve hışmına maruz kalmamak için onların safında yer alıyorsunuz. Sizin içinizdeki sağdan / sağduyudan gelen iyilik, güzellik, doğruluk, adalete ilişkin telakkileriniz ve solunuzda yerleşik olan kötülük, zulüm, çirkinliğe ilişkin telakkilerinizin çatışmalarını, yani iç çelişkilerinizi ve sonunda vardığınız kararlarınızı da gayet iyi biliyor ve bunları da kaydediyoruz.” ([2] ) 16-18- And olsun insanı Biz yarattık. Nefsinin kendisine neler fısıldadığını da iyi biliriz. Ve Biz ona şah damarından daha yakınız. Ve ne zaman ki onun sağında yerleşik iyilik ve solunda yerleşik kötülük fikirlerini telakki ederse / düşünürse / kendi içinde tartışırsa o telakkilerinin / düşüncelerinin / kararlarının sözlü ifadelerinin tümünü gözleyen / kaydeden bir gözcüsü vardır! (Kaf Suresi 16-18) Cenab-ı Hak, Mekkelilere insanın ölüm anı, kıyamet ve sonrasındaki hesap ve cezalandırma sahnelerinin tasviri ile örneklendirme yaparak Hz. Muhammed @ hareketinin başarıya ulaşması sonucunda şirk sisteminin ölümüne ve mensuplarının hesaba çekilerek cezalandırılmalarına işaret eder; “Nasıl ki müşrik insanın kaçıp durduğu ölüm bir gün kendisine gelecek ve kendisine geleceğinin mutlak olduğu haber verilmesine rağmen onun şüphe ettiği hesap günü apaçık ortaya konacaksa aynen bunun gibi Cenab-ı Hakk’ın vaadettiği üzere bir gün müşriklerin iktidarları da devrilecek. Böylece tevhidi dünya görüşü iktidara gelip müşriklerden hesap soracaktır. Tereddüt ederek bir türlü ihtimal vermedikleri inkılabı / devrimi onlar o gün gözleriyle görecekler.” 19-22- Derken ölüm sarhoşluğu / sekarat hali / can çekişme tüm gerçekliğiyle gelince: “İşte bu, senin köşe bucak kaçıp durduğun şeydir.” Ve sonunda sura üflenir: “İşte bu kendisine karşı uyarıldığın / vaad edilen gündür.” Ve herkes, kendisini yönlendiren liderler ve şahitlerle beraber (huzura) gelir. Doğrusu sen bundan gaflet içindeydin. Şimdi senin perdeni kaldırdık. Artık bugün gözün daha bir keskindir. (Kaf Suresi 19-22) Cenab-ı Hak zalimlerin zulümlerine destek olan halkın ahirette cehennem azabından kurtulmak için dünyada destek verdikleri önderlerini öne sürecekler ve onların asıl suçlu olduklarını, kendilerinin suçsuzluklarını onların azgınlıklarına kıyasla ifade etmeye çalışacaklarını bildirir. Halkın kendilerini kurtarmak için ‘biz onları azdırmadık onlar zaten çok azgındı’ diyerek mazeret uydurmaya çalışmalarının yalan olduğunu Cenab-ı Hak şöyle ifade eder; “Onlar aslında azgın elitlere destek vermeselerdi o elitler de o kadar azamayacaklardı. Fakat korkaklıklarından onların azgın elitlerinin yanında yer almaları ve onlara destek vermeleri zalimlerin daha da azmalarına sebep oldu. Dolayısıyla yönetilen halkın mazeret beyan etmeye çalışmaları boşunadır.” Bu nedenle Cenab-ı Hak onları kendi huzurunda konuşturmayacak ve hepsinin cehenneme gönderilmesini emredecektir. Ahiretteki sahnelerin benzeri bu dünyada da yaşanacaktır. Hz. Muhammed’in @ yapacağı inkılaptan sonrada müşrik halk da suçu birbirlerine atmaya çalışacaklar fakat O onların mazeret beyan etmelerine ve karşılıklı birbirlerini suçlamalarına kulak vermeyecektir. Cenab-ı Hak kullarının cehenneme gitmesi için çabalamıyor ama kullarını cehenneme sürüklemek isteyen, cehenneme gitmeyi de tercihleri nedeniyle hak eden ve cehennemin iştahla beklediği kimseler var. 23-30- Ve onun arkadaşı dedi ki: “İşte yanımdaki hazır! Haydi atın! Atın cehenneme her inatçı kâfiri; O hayrı alabildiğine engelleyen, zalim ve şüpheci olanı. O ki Allah ile birlikte başka bir ilâh edinmişti. Haydi, ikisini birlikte şiddetli azabın bağrına atın.” Onun arkadaşı dedi ki: “Rabbimiz! Ben onu azdırmadım. Fakat kendisi zaten derin bir dalalet [sapıklık] içindeydi.” (Allah) buyurdu ki: “Benim huzurumda çekişmeyin! Ben size daha önce tehdit göndermiştim.” Benim huzurumda Söz değiştirilmez. Ve Ben kullara asla zulmedici değilim. Biz, o gün, cehenneme, “Doldun mu?” deriz. O da “Daha var mı?” der. (Kaf Suresi 23-30) Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed @ saflarına samimi bir yürekle katılanlara verilecek nimetleri ise şöyle müjdeler; “Hz. Muhammed @ saflarında yer alan takva ve iyilik yanlısı insanlar için ise ahirette cennetler ayaklarına getirilirken bu dünyada ise inkılaptan sonra asla kaybetmeyecekleri zenginliklere, adeta sonsuz nimetlere kavuşacaklardır. Tevhidi dünya görüşünün inkılabından sonra o barış ve esenlik ülkesine onlar sahip olacaklar. Ülke bir defa o barışa ve esenliğe kavuştu mu, her türlü zenginliğe ve nimete kavuşacak ve bu refah uzunca bir süre devam edecektir. Gönülden bu harekete katılan herkes için bu nimetlerden faydalanma olacaktır. Harekete şimdi katılın! Çünkü şimdi katılmanın bir anlamı var. Ama yarın inkılap gerçekleştikten sonra iman etmenizin bir anlamı olmayacak. Zira o zaman zaten inkâr edemeyeceksiniz. Dahası esas daha fazla nimetler ise öbür aleme gidince verilecektir.” 31-35-Cennet de muttakîlerin ayağına getirilecek ve asla uzaklaşmayacak. İşte, size vaad edilen budur; O’na dönük bir gönülle hatırdan hiç çıkarmayan herkese; Gaybde, O sonsuz rahmet sahibi karşısında içi titreyen bir yürekle gelen herkese. “Selâm ile (mutluluk ve huzur içinde) oraya girin. İşte bu sonsuzluk günüdür.” (denilecek) Orada onlara ne isterlerse vardır. Katımızda daha fazlası da vardır. (Kaf Suresi 31-35) Cenab-ı Hak, elçisine şunu da bildirmesini ister; “Ey Mekkeliler! Kendinizi bir şey zannetmeyin. Daha önce sizlerden çok güçlü, kudretli ve büyük toplulukları yaptıkları zulüm ve azgınlıktan sonra ikazlarımıza kulak vermemeleri nedeniyle yok ettik. Onlar yıkıma uğradıkları zaman kaçıp sığınacak delik aradılar ama artık iş işten geçmişti. Şimdi ey Mekkeliler aklınız varsa, bu anlatılanlar üzerinde biraz kafa yorarsanız o takdirde yukarıda açıklanan uyarıların sizin hayrınıza olduğunu anlayacaksınız.” 36-37- Biz onlardan önce nice uygarlıkları helak ettik; onlar güç ve kudret olarak bunlardan çok daha ileriydiler; fakat “bir sığınak yok mu?” diye sığınacak delik aradılar. Şüphesiz ki bunda kalbi [aklı] olan veya uyanık bir zihinle kulak verenler için bir uyarı vardır. (Kaf Suresi 36-37) Müşrik elitlerin Mekke halkını şirk düşüncesinde tutmak için kullandıkları propagandalardan en çok kullandıkları argüman, Hz. Muhammed’in @ tehdit ettiği toplumsal kıyametin ne zaman olacağı idi. Onlar “madem ki Allah’ın elçisi olduğunu, şirk sisteminin mutlaka yıkılacağını, tevhidi dünya görüşünün mutlaka topluma hâkim olacağını ve bu ınkılap ile toplumun dirileceğini iddia ediyor, o halde Allah bunu neden erteliyor da hemen gerçekleştirmiyor? Halbuki biz Hz. Muhammed @ ve onun taraftarlarına her türlü eziyeti ve şiddeti uyguluyoruz. Şayet Allah ondan yana olsaydı onu ve onun izleyicilerini böyle sıkıntılar içerisinde bırakmazdı” şeklinde propaganda yapıyorlardı. Dahası onlar Yahudilerden öğrendikleri kadarıyla “Allah bu kâinatı altı günde yaratmış ve sonra çok yorulduğu için yedinci gün de dinlenmeye çekilmiş yani şu anda O’nun dinlenmesi devam ediyor olduğuna göre zaten çok büyük zahmetlerle yarattığı kâinatı tekrar bir daha yaratmaya yeltenmeyeceğini ve şu anda yorgun olduğunu” iddia ediyorlardı. Müşriklerin bu argümanlarının her ikisi de Cenab-ı Hakk’ı yanlış tanımaktan kaynaklanıyordu. Zira Cenab-ı Hak kendi koyduğu kanunları insanların arzularına göre değiştirmez. Yani Allah, insanlar tarafından denenemez. O, insanların isteklerine tabi değildir. O her şeyi kendi iradesi ile yapar. Bu nedenle evrendeki ilişkiler ve insanlar arasındaki ilişkiler Cenab-ı Hakk’ın koyduğu yasalar çerçevesinde cereyan eder. O’nun koyduğu yasalara göre, toplumsal kıyametin / inkılabın zamanı içinde belirli bir süre ve belirli aşamaların geçmesine ihtiyaç vardır. Cenab-ı Hak her şeyi anında yaratabilecek kudrete sahipken, yeri göğü altı günde aşama aşama yaratıyorsa toplumun değişimi / inkılabı da aşama aşama gerçekleşecektir. Bu O’nun toplumlara koyduğu yasadır. Cenab-ı Hakk’ı yanlış tanımadaki ikinci husus ise, O’na yorulma ve dinlenme gibi insanlara ait zafiyetler, eksiklikler ve kusurlar atfedilemez. Hz.Muhammed @ de Cenab-ı Hakk’ın bu yaratma sünnetine uygun olarak İslami toplumsal sistemi belirli bir zaman aralığında ve aşama aşama gerçekleştirecektir. Bununla beraber İslam Cumhuriyeti ve toplumu teşekkül ettikten sonra onların düşüncelerinde olduğu gibi dinlenmeye çekilmeyecek, konfora ermeyecekler. Kurulacak idari ve sosyal sistemin bozulmaması hatta gelişmesi için sürekli bir gözetim ve denetim içerisinde olacaklardır. / olmaları zorunludur. Mekkelilerin Cenab-ı Hak hakkında inandıkları bu yanlış düşüncelerin terk edilmesi için müminlerin sabırla mücadele etmeleri ve O’nu doğru olarak tanıtılması için sabah / akşam, gece / gündüz O’nun tesbih edilmesi gerekiyordu. Bu amaçla Allah’ı O’na yakışmayan şeylerden uzak tutmak, O’nu yüceltmek, O’nun her türlü kemal sıfatlarla donanmış olduğunu iyi kavramak ve bunu her vesile ile yüksek sesle dillendirmek şarttı. Ayrıca Kabe’de yapılan secde ve toplantılardan sonra O’nu doğru bir şekilde tanıtabilmek için O’nu yüceltmek, O’nun kusur ve eksiklikten münezzeh olduğunun Mekkelilere anlatılması gerekiyordu. Bütün bu anlamları Cenab-ı Hak aşağıdaki ayetlerle şöylece bildirdi. 38-40- Ve Biz gökleri ve yeri ve aralarındaki her şeyi altı gün (evre/aşama) de yarattık ve bize hiçbir yorgunluk dokunmadı. O nedenle, onların söylediklerine karşı sabret. Ve güneşin doğmasından önce ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et. Gecenin bir bölümde ve secdelerin artlarında da O’nu tesbih et. (Kaf Suresi 38-40) Diğer taraftan Cenab-ı Hakk’ın belirleyeceği bu toplumsal kıyamet / inkılap da öyle çok uzun bir bekleyiş olmayacaktı. Bunu Hz. Muhammed @ ve taraftarlarının da bilmesi gerekiyordu. Aksi takdirde onların moralleri bozulacaktı. İşte müminlere moral verilmesi için bu toplumsal kıyametin / inkılabın çok yakın bir zamanda gerçekleşeceğini bu nedenle de bu inkılaba yapılan çağrıyı beklemeleri gerektiği bildirilir. O çağrı geldiği zaman artık diriliş başlamış demekti. O toplumsal kıyamet tecelli ettiği zaman şirk sistemi yıkılırken / ölürken tevhidi dünya görüşü hayat bulacak / dirilecekti. O aşamaya gelindiği zaman her şey çok süratli gelişecek ve sağlam, güçlü, sarsılmaz görülen müşriklerin bastıkları zemin, / paradigmaları, dayandıkları deliller, tek tek parçalanacak onların dağılmaları ve yıkılmaları çok hızlı olacaktır. Bu hususları da Cenab-ı Hakk elçisine şu ayetlerle bildirdi; 41-44- Ve bir seslenenin yakın bir yerden sesleneceği güne kulak ver; O gün o çağrıyı gerçek olarak duyarlar. İşte bu çıkış [diriliş] günüdür. Gerçekten Biz, evet Biz, hayat veririz ve öldürürüz. Dönüş de yalnız Bize’dir. Onlar koşarken yer ayaklarının altından kayıp parçalanacağı Gün her şey son sürattir. İşte bu toparlanıştır, Bizim için kolay olacaktır. (Kaf Suresi 41-44) Cenab-ı Hak, Kaf Suresinin sonunda bütün bu açıklamalara / uyarılara rağmen elçisinin Mekke müşriklerini zorla inandıracak bir zorba olmadığını onlara bildirmesini ister. 45- Biz onların neler söylediklerini çok iyi biliriz. Ve sen onların üzerinde zorla inandıracak bir zorba değilsin. O halde sen, benim tehdidimden korkan kimselere Kur’ân ile öğüt ver. (Kaf Suresi 45) Kaf Suresi Mekkelilere duyurulduktan sonra Mekkeli müşrikler iyice sarsıldılar. Zira bu surede anlatılanlar onların içlerinde saklayıp dışa vurmadıkları düşüncelerini dile getiriyordu. Yani kendilerine okunan Sure onlara tüm gizlilikleri bilen Rablerinin uyarısını bildiriyordu. Bunun üzerine iç çelişkisi geçiren müşriklerden yaklaşık 25 kişi davete olumlu cevap verdi ve safını Hz. Muhammed @ tarafından seçti. Saflarını değiştirmeye cesaret edemeyenler ise müşrik elitlere destek vermeye devam ediyorlardı. 6.1. Mekke’deki Yaşanan Siyasi Gerilimin Kaynağı Mekke’de yaşanmakta olan krizin çevre ülkelere aktarılmasına devam edilmesi gerekiyordu. Tin Suresi ile verilen mesaja ek olarak Cenab-ı Hak Beled Suresini inzal etti. Bu sure ile Mekke içerisinde yaşanan siyasal gerilim dile getirildiği gibi gerilimin tarafları ile gerilimin nedenleri üzerinde durulur. Bu surenin giriş mesajları Mekke’nin kuruluş ruhuna işaret eder. Cenab-ı Hak, Mekkelilerin yaşadıkları beldeye / şehre, bu şehrin kurucusu Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’e ve Hz. Muhammed’e @ yemin eder. Bu yeminlerle Mekke’nin Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail tarafından kurulduğunu ve kuruluş hedefinde de insanlara takvayı / iyiliği / güzelliği / doğruluğu / dürüstlüğü / adaleti öğreten bir merkez olmasına vurgu yapılır. Gelinen noktada ise bu şehir yöneticilerinin kuruluş ruhundan uzaklaştığı, ama Hz. Muhammed @ ve taraftarlarının kurucu ruhu savunduğu belirtilir. Şehirde yaşanmakta olan gerilimin taraflar arasındaki bu karşıtlıktan kaynaklandığına işaret edilir. Cenab- Hak, Hz. Muhammed’e @ yemin ederken onun bu beldenin sakinlerinden olduğunu belirtmesi ile bu belde / bu şehir halkının onun aslını, nesebini ve bir ömür boyu kötü işlerden uzak ve temiz olduğunu ve bu yönüyle bu beldenin kuruluş ruhuna, kutsiyetine uygun olduğuna işaret etti. Böylece zımnen onun muarızlarının kötü karakterleri ve pis işleri ile bu beldeye ruh veren Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in öğretilerinden yani şehrin kuruluş ruhundan fersah fersah uzak olmalarının yanında onların bu şehrin / bu beldenin kutsiyetine de asla uygun olmadıkları ifade edilmiş olur; Rahman, Rahim Allah Adına 1-3- Bu beldeye yemin ederim ki, / Bu beldenin kutsiyetine, kurucu ruhuna yemin ederim ki sen bu beldenin sakinlerindensin, (Bu beldeye ruh veren / Bu beldeyi kuran) Babaya ve oğula da yemin ederim ki, (Beled Suresi 1-3) Hz. İbrahim ve Hz. İsmail üzerine yemin edildikten sonra yani şehrin kuruluş ilkelerine bu iki seçkin peygamber üzerinden yemin edildikten sonra bu ilkelerin çiğnenmesi nedeniyle Mekkeli insanların içine düştükleri kriz ve bunalım ise müteakip ayette şöyle dile getirilir; 4-Biz insanı (Mekkelileri) gerçekten bir sıkıntı / kriz içinde yarattık. (Beled Suresi 4) Müteakip ayetlerde ise bu krizin baş aktörlerinin müşrikler olduğuna işaret edilir. Onların şehrin kutsiyetini ihlal ettikleri gibi şehre kutsiyet veren ilkeleri tekrar ikame etmek isteyenlere karşı şiddet uyguladıkları ve yaptıklarından dolayı da kimsenin kendilerinden hesap soramayacağını söyleyerek meydan okudukları belirtilir. Onların Hz. Muhammed @ ve bağlılarına baskı ve işkence uygulamaları onların gözünü kör etmekte ve geleceklerini görmelerini engellemektedir. Onlar bu güçlü iktidarlarının hep böyle süreceğini ve kimsenin iktidarlarını devirmeye güçlerinin yetmeyeceğini vehmetmektedirler. Onlar, kendilerini dış ülkelere karşı savunmak için asıl kendilerinin Mekke’nin kutsiyeti ve kurucu ruhuna uygun davranış içerisinde olduklarını iddia ederek bu hususta yığın yığın mal harcadıklarını ileri sürerler. Velid bin Muğire gibi önde gelen müşrik önderler hac, Kâbe ve ibadet amaçlı törensel gösteriler için yaptıkları masrafları bu iddialarına delil olarak gösterirler. Fakat Cenab-ı Hak, onların yaptıkları bu harcamaların hayır ve iyilik için değil güç gösterisi ve gösteriş için olduğuna işaretle, kendisinin kimin hangi niyetle ve ne yaptığını gayet iyi gördüğünü ifade etti. Böylece onların iyilik yaparken bile içlerinde gösteriş, kendini üstün görme ve seçkincilik olduğuna işaret etti; 5-7- Kimsenin kendisine asla güç yetiremeyeceğini mi sanıyor; “Ben, yığın yığın mal harcadım” diyor! O, kimsenin kendisini asla görmediğini mi sanıyor? (Beled Suresi 5-7) Velid bin Muğire Mekke’nin en zengini ve zengin olduğu kadar da resmi anlamda en dindar kişiliklerinden biri idi. Kabe’nin tamiri sırasında en büyük yardımı yapmış, dini törenlerin sponsorluklarında en büyük katkıları yapmaktaydı. Yaptığı harcamalar halkı yoksulluktan kurtaracak, onları ayağa kaldıracak yardım ve iyilikler değildi. O daha çok işin törensel ve gösteriş boyutunda servetini harcıyor ve böylece üstünlüğünü perçinliyordu. O ve onun gibi olan Mekke müşrik önderlerin Hz. Muhammed’in @ hareketine gösterdiği şiddet nedeniyle çevre ülkelerden gelen tepkilere karşı kendilerinin çok iyiliksever olduklarını, Kabe’nin kurucu ilkelerine uygun hareket ettiklerini göstermek için bu harcamaları yaptıklarını ifade etmeye çalışıyorlardı. Halbuki onlar bu yaptıklarının Mekke’nin kuruluş ilkelerine aykırı olduğunu, yani iyiliğin de kötülüğün de ne olduğunu gayet iyi bilmekteydiler. Cenab-ı Hak, onların bunları anlayacak akıl, görüş ve bilgi birikimlerinin var olduğunu “iki göz, bir dil ve iki dudak verilmesi ile iki yol seçeneğinin verilmesi” ifadesiyle anlatır. Onlar doğruyla yanlışı ayırt edebilecek olmalarına rağmen Kabe’nin kutsiyet ilkelerini takip etmenin kendilerine daha zor gelmesi nedeniyle onların zoru aşmaya talip olmadıklarını müteakip ayetlerde bildirilir. “Akabe” olarak isimlendirdiği “zorlu yolun” tercih edilmesi gerekli olduğunu vurgulayan Cenab-ı Hak, bu seçimin idari, sosyal ve ekonomik bunalımların aşılması için gerekli olduğuna işaret eder. Toplumsal krizleri ve bunalımları atlatmanın bedelinin zavallılara, yoksullara ve alt kademeye ödetilemeyeceği, herkesin taşın altına elini koyması gerektiği, ama, ileri gelenlerin bu noktada daha fazla bedel ödemesi gerektiği bildirilir. Bunların toplumsal yaşamda barış, huzur ve selamet için gerekli olduğu ve Kabe’nin kutsiyet ilkelerinin bunları gerektirdiği ama müşrik elebaşıların toplum için hiçbir fedakarlığa yanaşmadıkları ifade edilir. Toplumsal krizleri aşmanın yolunun zorluklara göğüs germekten, köleleri, zayıf, kimsesiz ve yoksulları boyunduruktan kurtarmaktan geçtiği belirtilir. Ayrıca zor zamanlarda ihtiyaç sahiplerinin geçimlerinin sağlanması, toplumun alt kesiminin durumlarının düzeltilerek insanca yaşama kavuşturulması ve bunun içinde sabırla, inançla, azimle, kararlılıkla ve merhametle yaklaşım yapılması gerektiği bildirilir. 8-17-Biz ona iki göz vermedik mi? Ve bir dil ve iki dudak? Ve ona iki yolu (iyilik ve kötülük yolunu) da açık-seçik gösterdik. Fakat o, “Akabe’yi” aşmaya /o sarp yokuşu aşmaya / zor olanı yapmaya çalışmadı. “Akabe’nin” / o sarp yokuşun / zor olanın ne olduğunu sana ne bildirdi? O, Köle azat etmektir, / kişiyi boyunduruktan kurtarmaktır. Veya kıtlık gününde / zor zamanda yemek yedirmektir; Yakınındaki bir yetime, topraklara düşmüş / evsiz barksız / yurtsuz yuvasız / sürünen miskine, yoksula, işsize. Sonra da iman edip birbirlerine sabrı tavsiye edenlerden / güçlüklere göğüs gerip acıları paylaşanlardan ve birbirlerine merhameti tavsiye edenlerden / sevgi ve merhamet yumağı olmaktır. (Beled Suresi 8-17) Mekke’nin kutsiyet ilkelerini korumak adına zoru başarmayı çalışanların Hz. Muhammed’in @ tarafında saf tutanlar olduğu ve bunların sağ duyulu, doğru, dürüst ve ihlaslı güzel insanlar olduğu bildirilir. Hz. Muhammed’e @ karşı duran kişilerin ise sol / kötülük ehli / vicdansız / taş kalpli olduklarına vurgu yapan Cenab-ı Hak, son ayette o taş kalplilere verilecek cezanın kapalı kapılar içerisinde ateş azabı olduğunu bildirir. 18-20- İşte bunlar, meymenet [uğur-bereket-vicdan-sağduyu] sahibidir. Âyetlerimizi inkâr edenler de meş’emet [uğursuz-vicdansız-sol-taş kalpli] sahibinin ta kendileridir. İşte onların üzerlerine kapıları sımsıkı kapatılmış bir ortamda ateş vardır. (Beled Suresi 18-20) 6.2. Müminlerin Koruma Altında Olduğu Mesajı Mekke müşriklerinin Hz. Muhammed @ ve taraftarlarına yaptıkları işkenceler ve onların bu şiddete karşı destansı direnişinin haberleri çevre ülkelerde duyulmaya başlamıştı. ([3] ) Bu haberlerin yayılmasında şiddeti anlatan ve uyarılar içeren sureler önemli rol oynamıştı. Bu surelerde işlenen sahneler, tasvirler ve bu tasvirlere karşı direnişin kıyamet metaforları ile süslenmesi ve bunların insanüstü bir maharetle beliğ bir lisanla anlatımı yayılan haberlere karşı ilgiyi daha da artırmıştı. Hz. Muhammed @ ve taraftarlarına yapılan baskı ve şiddet haberlerinin çevre ülkelere yayılması adeta zifiri karalıkların sona erip aydınlığın başlayacağının bir işaretiydi. Çünkü şiddet döneminde semadan / yücelerden gelen bu ayet grupları / sureler Mekke’de bir şeylerin iyi gitmediğini, sorunların artık Mekke’nin kendi imkanları ile ve kendi içinde çözülmesinin imkânsız olduğunu gösteriyordu. İşte Cenab-ı Hak, Mekkeli müminlerin maruz kaldıkları baskı ve şiddeti insanlara göstermek için semadan / yücelerden gönderilen vahyi Tarık’a yani karanlığı delen parlak yıldıza benzetmekte ve onunla müşriklerin zulüm karanlıklarını ve işkenceleri gizleme gayretlerinin boş olduğunu anlatır. Onların bu kötü eylemlerinin çevre ülkelerce mutlaka öğrenileceğini ifade için Tarık Suresinin ilk ayetlerinde Semaya / yüce makama ve Tarıka / karanlığı delip geçen yıldıza / Vahye yemin eder. Cenab-ı Hak bu duruma işaret ederek karanlıkların kendi makamından gönderilen vahyin mesajları ile delindiğini artık aydınlanmanın başlayacağına işaret eder. Diğer taraftan da Tarık’ın gece gelen ve yürekleri ağza getiren bir vuruşla kapıyı çalan, bir diğer anlamıyla bu ayetlerin aslında müşriklerin yüreklerini ağızlarına getirdiğine de işaret etmektedir. Zira özellikle Habeşistan’da Mekke’deki işkenceler gündeme oturmuştur. Habeşistan Yönetimi Mekke’deki gelişmeleri yakından takip etmektedir. Rahman, Rahim Allah’ın Adına 1-3- Semâ ve Tarık’a yemin ederim ki, Tarık’ın ne olduğunu sana ne bildirdi? O (karanlığı) delen bir yıldızdır. (Tarık Suresi 1-3) Müşriklerin korkularını deşifre eden bu girişten sonra Cenab-ı Hak, hem müşriklerin yaptıkları şiddet ve işkencelerin gözlenmekte olduğunu hem de işkenceye maruz kalan müminlerin ilahi koruma altında olduğunu bildirir. Bu husustaki örneğini insanın yaratılışı ile açıklar; “Nasıl ki insan omurga ve göğüs kemikleri gibi çok korumalı bir ortamın arasından çıkan basit bir sıvıdan yaratılmış ise şu anda küçük, zayıf ve çaresiz gibi görünen müminler de korunacaktır. Tevhidi dünya görüşü hareketi bir gün bu zayıflıktan ve güçsüzlükten kurtulacak ve yeniden doğacaktır / yeni bir yaratılışla yaratılacaktır. Tıpkı kozmik kıyametten sonraki yeni yaratılış / diriliş gibi. O gün nasıl insanların tüm yapıp ettikleri, gizledikleri açığa çıkacaksa, hiçbir yardımcıları olmayacaksa ve karşı koymaya güçleri de yetmeyecekse, tevhidi dünya görüşü de hâkim olduğu zaman müşriklerin yaptıkları tek tek ortaya dökülecek ve hesap verecekleri o gün / fetih günün de onların hiçbir yardımcıları olmayacağı gibi karşı koymaya güçleri de yetmeyecektir.” İşte bu mesajların ayetlerle ifadesi; 4-10- Kuşkusuz insan, (ilahi) gözetim ve koruma altındadır. İnsan neden yaratılmış olduğuna bir baksın; O, omurga ile göğüs kemikleri arasından çıkan, basit bir sudan yaratıldı. Onu ilkin yaratan Allah, elbette onu diriltmeye de / yepyeni bir yaratılışla yaratmaya da kadirdir. Gün gelir, bütün gizli haller ortaya dökülür. Artık onun için ne bir güç vardır ne de bir yardımcı. (Tarık Suresi 4-10) Cenab-ı Hak, mukaddes değerler ile Kabe’nin kuruluş ruhunun geri geleceğini döneceğini ve Mekke’nin eskiden olduğu gibi bereketli, verimli maneviyat iklimi olacağını bildirmek için toprağın gökten gelen yağmur ile yarılıp yeşillikleri / bitkileri çıkardığına metafor yapar. Müteakip ayetlerde ise nazil olan vahyin kesinlikle doğru ve yanlışı, hak ile batılı, adalet ve zulmü birbirinden ayırdığını ilave ettikten sonra bu sözlerin boş söz olmadığını ve bu işin de şakasının olmadığını bildirir. Dahası Mekke müşrik elitlerin sürekli tuzaklar kurmalarına karşılık Cenab-ı Hakk’ın da onların tuzaklarını hep boşa çıkararak tevhidi dünya görüşünün zafere ermesi için yardım ettiğini, eninde sonunda müşriklerin kaybedeceğini müjdeler. Ayrıca bu değişim ve dönüşüm için elçinin şahsında tüm müminlerin biraz sabırlı olmalarını, aceleci davranmamalarını ve onlara kısa bir süre tanımalarını bildirir. 11-17- Dönüş sahibi semâya, yarılıp çatlayan arza yemin ederim ki, Kuşkusuz bu (vahiy), hakkı batıldan ayırıcı bir sözdür. O asla bir şaka değildir. / Boş bir lakırdı değildir. Onlar, tuzak üstüne tuzak kuruyorlar. Ben de onların tuzaklarını bozuyorum. Bu yüzden sen kâfirlere mühlet ver, sadece kısa bir süre…(Tarık Suresi 11-17) [1] ) NOT: Şiddetin ağırlaştığı döneme kadar Hz. Muhammed @ ın safına geçenlerin sayısının 175 civarında olduğu rivayetlerden çıkarılmaktadır. (A.A) [2] )Not: Ebu Cehil, Velid bin Muğire ve Utbe bin Rebia gibi azılı müşrikler bile Muhammed @ ın teklif ettiği sistemin daha doğru olduğunu içlerinden geçirdikleri gibi bu düşüncelerini dışa bile vuruyorlardı. Ama onlardan Ebu Cehilin yaptığı gibi ilahi öğretiyi reddetmek için Bizans ve İran/ Sasani imparatorlukları ile savaşamayacakları gerekçesini üretirken, Velid bin Muğire ise hem dindarlığına hem de zenginliğine rağmen bu peygamberliğe kendisinin seçilmemesi gerekçesini üreterek inkar yoluna sapıyordu. Kalpleri çok iyi bilen Rabbimiz aslında Muhammed’in @ haklı olduğunu bilmesine rağmen işkence korkusu nedeniyle şirkten vazgeçmeyen Mekkelilerin de içlerinde nasıl gerekçeler ürettiğini elbette çok iyi biliyor. [3] ) NOT: Bir ülkedeki siyasi bir harekete karşı o ülkenin iktidar sahiplerinin yapacağı şiddet, mutlaka diğer ülkelerin ilgisini çekecektir. Ülkelerin müttefiklikleri, dostlukları olduğu gibi düşmanlıkları ve birbirleri ile rekabetleri de vardır. Dost ve müttefik oldukları zaman bile birbirlerinin açıklarını her zaman yakalamaya çalışırlar ki en azından bu açıktan faydalanma fırsatını yakalasınlar. Allah toplumlar arasında böylelikle bir denge kurmuştur ki hak her zaman ayakta kalsın. Yoksa hak yeryüzünden silinir giderdi. (A.A) 6.3. Hz. Muhammed’e@ ilk fiili saldırı ve suikast girişimi Mekke müşrik elitleri, zulümlerini sadece zayıflara uygulamaz, ileri gelenlere de şiddet uygulamaktan geri durmaz. Bir gün, Hz. Muhammed @ Kabe’de Mekkelilere yönelik yine bir konuşma yapmaktadır. Onlara Kabe’nin kurucu ruhunu, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’e inzal edilen ilahi öğretiyi anlatır. Mekke’nin kurtuluşunun bu ilahi öğretiye sahip çıkmakta olduğunu bildirir. Halihazırda ise Mekkelilerin Kabe’nin kurucusu iki peygamberin getirdiği öğretiden uzaklaştığını kendisinin çağırdığı öğretinin ise onların öğretisi ile aynı olduğunu belirtir. Kabe’nin Rabbinin öğretisi olan tevhidi dünya görüşüne dönmekten başka çarenin olmadığına vurgu yapar. Fakat müşrik ileri gelenler ona şiddetle karşı çıktılar ve Hz. İbrahim, Hz. İsmail ve Hz. Muhammed’in@ getirdiği öğretinin uygulanması halinde fakirleşeceklerini ifade ettiler. Ayrıca kendisinin başlattığı harekât nedeniyle Mekke’de işlerin kötüye gittiğini, sosyal krizin derinleştiğini belirttiler. Siyasi karışıklığa dair haberlerin çevre kabile ve ülkelere yayıldığını ve bu gidişin Mekke için uğursuzluk olduğunu söylediler. Bu nutuklarına bir son vermediği takdirde kendilerinin daha sert tedbirler almak zorunda kalacaklarını ve bu işin kendisini ortadan kaldırmaya kadar varacağı ile tehdit ettiler. Hz. Muhammed @ ise onlara ne Hz. İbrahim ve Hz. İsmail ve ne de kendisinin getirdiği öğretinin, iyiliği öngörmek ve kötülükten sakınmanın dışında hiçbir menfi husus içermediğini bildirdi. Kendisinin Aziz (çok izzetli ve şerefli) ve Rahman (çok bağışlayan ve çok vergili) olan Allah tarafından hikmetli bir kitab / öğreti ile elçi olarak gönderildiğini ifade etti. Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’den sonra bugüne gelinceye kadar üçüncü bir peygamberin gelmemiş olması nedeniyle ilahi ilkelerin unutulduğunu söyledi. Şimdi ise kendisinin bu öğretiyi tekrar hatırlatmak ve uyarmak için gönderildiğini belirtti. Fakat Mekke’nin elitlerine kibire kapılarak bu öğretilere uymayı kendilerine yedirememiş olduklarını ifade etti. Hz. Muhammed @ ileri gelenlere bu inatları nedeniyle önlerini göremediklerini, gelecekte kendilerini bekleyen tehlikenin farkına varamayacak kadar körleştiklerini ve onlara yapılan hiçbir uyarının kar etmediğini belirtti. Kendisinin bu uyarıları kalpleri ölmemiş, uyarılara kulak verecek ve öğüt alabilecek kimseler için yaptığını da belirtti. Allah’tan korkan kuldan utanan ahlaklı insanların öğüt alıp kendilerini düzelteceklerini ve dirileceklerini söyledi. Rahman Rahim Allah Adına 1-12-Ya Sin! (Ey insan!) Bu hikmetle dolu Kur’an kanıt olsun ki; Kesinlikle, sen Allah’ın elçilerinden birisin, Dosdoğru bir yol üzeresin, Bu Kur’an, Aziz (Kudret Sahibi) ve Rahim (Rahmet Kaynağı) tarafından indirilmiştir. Ataları uyarılmamış ve bu nedenle kendileri (doğru ile eğrinin ne olduğundan) habersiz kalmış bulunan insanları uyarmak için. (Fakat) And olsun onların çoğu üzerine söz hakk olmuştur. Çünkü onlar artık iman etmezler. Şüphesiz ki Biz onların boyunlarına çenelerine kadar öyle demir halkalar geçirdik ki böylece onların burunları havadadır. Ve Biz onların önlerinden bir set ve arkalarından da bir set çekip öyle bir kuşattık ki artık onlar hiçbir şey göremezler. Artık onları uyarsan da uyarmasan da onlarca birdir: inanmazlar. Sen, ancak o ilahi uyarıyı can kulağı ile dinleyen ve gayb de Rahman’a haşyet duyan kimseyi uyarırsın. İşte sen böylelerini (Allah’tan) bir mağfiret ve çok şerefli bir ödül ile müjdele! Elbette Biz, evet ölüleri Biz dirilteceğiz ve Onların önceden yapıp gönderdiklerini ve arkada bıraktıkları eserlerini de Biz yazacağız. Zaten Biz her şeyi bir “imam-ı mübin”de (çok gelişmiş bir ana bellekte) kayıt altına almaktayız. (Yasin Suresi 1-12) Aslında Müşrik elebaşılardan iblis rolündeki Ebu Cehil peygamberimize bir suikast hazırlığı yapmıştır. Hz. Muhammed @ Kabe’de bir konuşma yaptığı sırada tartışma yaratılacaktı. Tartışma kavgaya dönüştürülecek ve bütün oradaki müşrikler peygamberimize saldıracak ve kargaşa sırasında Hz. Muhammed @ öldürülecekti. Böylece o kim vurduya gidecekti. Bütün kabilelerden adamlar kavgaya karıştığı için doğrudan kimse suçlanamayacaktı. Haşimoğulları da bütün kabileleri karşısına alamayacaktı. Bu tartışma Ebu Cehil’in tasarladığı tuzağın uygulamaya konmasından başka bir şey değildi. Bu tuzağa Tarık Suresinde işaret edilmişti. Bu nedenle Ebu Bekir (ra) sürekli teyakkuz halinde idi ve bir şeyler olacağından endişe ediyordu. O’nu yalnız bırakmaması gerektiğini biliyordu. Kabe’de tartışmanın başladığı ve Hz. Muhammed’in@ tuzağa çekilmeye çalışıldığı sıralarda o da Hz. Muhammed’i @ aramakta idi. Kabe’ye yaklaştığı sırada oradaki itişme, kakışma ve arbedeyi gören Ebu Bekir(ra) hemen grubun dikkatini çekecek çağrıyı yapar. Ebu Bekir(ra) yetişmiştir. Müşriklerin yarattıkları kavga ve saldırının hedefini değiştirmeyi başarır. Saldırıyı üzerine çekerek Hz. Muhammed’in @ kim vurduya götürüleceği suikasttan kurtulmasını sağlar. Ebu Bekir’in(ra) araya girmesi Ebu Cehil’in planını bozar. Dikkatleri üzerine çekmeyi başaran Ebu Bekir’e(ra) müşrikler topluca saldırdılar. Onu bayıltılıncaya kadar dövdüler ve öldü diye bıraktılar. O özellikle de Utbe b. Rebia’dan çok ağır darbeler almıştır. Hz. Muhammed @ ise suikasttan kurtulmuştur. Ebu Bekir’i(ra) ise kabile mensupları alıp götürdüler ve tedavi ettiler. Ebu Bekir(ra) kendine geldiğinde ilk sorduğu soru “Hz. Muhammed @ nasıl? O’na bir şey oldu mu?” şeklindedir. Kendisine Hz. Muhammed’in @ sağ ve iyi durumda olduğunu söylediklerinde bu habere inanmadı ve kendi gözleriyle görmek için Erkam’ın(ra) evine kadar gitti. Peygamberimizi orada sağ salim olduğunu görünce rahat bir nefes aldı. Kur’an bu olayın hikayesini “Habibün Neccar” olayı ile ilişkilendirerek ve isimsiz sadece remizlerle Yasin Suresinde anlattı. Kıssadaki önden gönderilen iki elçiyle Mekke’ye gönderilen elçiler olarak Hz. İbrahim Ve Hz. İsmail’i özdeşleştirilirken Hz. Muhammed @ ise üçüncü elçi ile özdeşleştirilir. Şehrin ileri gelenlerinden olan ve o şehir halkını elçilerin getirdiği öğretiye destek vermeye çağıran kişi ise Ebu Bekir(ra) ile metafor yapılmıştır. Nasıl ki kıssadaki şehir halkının ileri gelenleri inat ve kibirleri yüzünden gönderilen elçilere katılma hususunda direniyorlarsa aynı şekilde Mekke müşrik elebaşılar da direnmekte ve uyarılara kulak asmadığı gibi kendilerini uyaran elçileri öldürmekle tehdit etmektedirler. Cenab-ı Hak ise o müşrik azgınların bu yaptıkları zulüm için onların üzerine gökten ordular göndermediğini / göndermeyeceğini çünkü buna gerek kalmayacağını zira bir mazlumun feryadının onları yıkıp yok etmek için yeterli olduğunu bildirir. Böylece Mekkeli müşrik elebaşıların da Hz. Muhammed @ ve O’nun taraftarlarına yaptıkları şiddet ve işkencelerden yükselen feryatların Mekke şirk sistemini söndürmeye yeteceği aşağıdaki ayetlerde şöyle ifade edilir; 13- 29- Sen onlara elçilerimizi gönderdiğimiz o şehir halkının kıssasını örnek olarak anlat. Hani Biz onlara iki elçi göndermiştik de onlar ikisini de yalanlamışlardı. Biz de bir üçüncü elçi ile onları desteklemiştik de onlar: “Şüphesiz ki biz size gönderilmiş elçileriz” dediler. Onlar da: “Siz ancak bizim gibi bir beşersiniz. Rahman hiçbir şey indirmedi ve siz sadece yalan söylüyorsunuz.” dediler. Onlar (elçiler) dediler ki: “Rabbimiz biliyor ki biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz. Bize düşen apaçık tebliğdir.” Onlar (o şehir halkı) dediler ki: “Şüphesiz biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer vazgeçmezseniz, ant olsun ki, sizi öldüresiye taşlayacağız ve sizi çok şiddetli bir şekilde cezalandıracağız.” Onlar (Elçiler): “Sizin uğursuzluğunuz sizin kendinizden (yaptıklarınızdan / tutum ve davranışlarınızdan / anlayışınızdan) kaynaklanmaktadır. Yoksa size öğüt verilmesini mi uğursuzluk sayıyorsunuz? Aslında siz haddi aşmış bir kavimsiniz.” dediler. O sırada Şehrin ileri gelenlerinden bir adam koşarak geldi. Dedi ki: “Ey kavmim! Elçilere Uyun! Uyun sizden hiçbir karşılık beklemeyen bu kimselere; çünkü onlar doğru yoldadırlar! Hem bana ne oluyor da beni yaratan Zata kulluk etmeyecekmişim? Dahası siz de sadece O’na döndürüleceksiniz. Ben, hiç O’nu bırakıp da başka ilahlar edinir miyim? Eğer Rahman bana bir zarar dileyecek olsa, ne onlar (ilâhlar) bana zerre kadar şefaat edebilir ve ne de beni kurtarabilirler. Şüphesiz ki ben, o zaman (ilâhlar edindiğim takdirde) apaçık bir sapıklık içindeyimdir. Şüphesiz ki ben, sizin de Rabbiniz olana iman ettim. Haydi, kulak verin bana!” (En sonunda) ona “Sen cennetliksin!” denildi. (O da) Dedi ki: “Ne olurdu! Kavmim, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikramlara boğduğunu bir bilselerdi.” Ve onun ardından kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik; zaten bu adetimizden de değildi. Bir tek ses / sayha / feryat (Allah için iman edenlerin bir feryadı) yeter! Bir de bakmışsınız: Sönüp gitmişler... (Yasin Suresi: 13-29) Kendilerini uyaran, onları iyiliğe, güzelliğe, kurtuluşa çağıran elçileri öldürme tehditleri savuran ve suikast girişiminde bulunan bir toplum artık ölmek üzere bir toplumdur. Onları tekrar hayata döndürmek için şok tedavisi gerekmektedir. İşte Yasin Suresi adeta bir doktorun kalbi durmuş / ölmüş bir hastasını tekrar hayata döndürmek için gösterdiği çaba kapsamında hastanın kalbine uyguladığı şokları temsil eder. Ama bu şoklara rağmen onları hayata şu an için döndürmek neredeyse imkansızdır. Ancak vakti geldiğinde Allah o toplumu diriltecektir, tıpkı ahirette ölmüş kemikleri bile dağılıp toz toprak olmuş insanları dirilteceği gibi. Yasin suresinin devamında Mekke müşriklerinin aklına / kalbine uyguladığı uyarıcı şoklar kimi zaman akıllara hitap şeklinde olur, kimi zamanda kalplerine korku salmak için tehditler şeklinde olur. Yaptıkları saldırıların karşılıksız kalmayacağı onlara bildirilirken tevhidi dünya görüşü hareketini asla bastıramayacakları, aksine onların yenilip hesap verecekleri aynı şok tedavisi kapsamında değerlendirilebilir. Akla hitap edici şoklardan ilki olarak, yıkılışa doğru giderken Cenab-ı Hakk’ın onları kurtarması için gönderdiği elçilerin uyarılarını dikkate almayan toplumların yok olup gittiği ve bir daha onların tarih sahnesine dönmelerinin mümkün olmadığı belirtildikten sonra ancak ilahi öğreti ile tevhit olanların tekrar dirileceği, ahiretteki dirilişe işaretle ifade edilir. Bu hususta delil arayanlar için suyun hayatın kaynağı olması kanıtı verilir. Nasıl ki su hayatın devam etmesi için zorunlu ise toplumsal hayatın kaynağı da ilahi öğretidir ve toplumsal hayatın devamı için olmazsa olmazıdır. 30- 36- Yazıklar olsun o kullara ki, ne zaman kendilerine bir elçi gelmişse onu mutlaka alaya aldılar! Kendilerinden önce kaç nesli yok ettiğimizi ve bunların bir daha kendilerine dönüp gelemeyeceklerini görmüyorlar mı? Ve görmüyorlar mı [sonunda] hep birlikte huzurumuzda toplanacaklarını? Delil mi istiyorlar? İşte ölmüş yeryüzü! Biz ona hayat veriyoruz ve ondan taneler çıkarıyoruz da ondan yiyip duruyorlar. Orada üzüm bağları ve hurmalıkları Biz var ettik ve yine orada pınarlar fışkırttık ki onunla yetişenlerin ve elleriyle ektiklerinin ürünlerinden yesinler. Buna rağmen hâlâ şükretmeyecekler mi? O’nun şanı ne yücedir ki; yeryüzünün tüm bitkilerini, insanların bizzat kendilerini ve hakkında henüz hiçbir bilgiye sahip olmadıkları şeyleri çifter çifter O yarattı. (Yasin Suresi: 30-36) Müşriklerin akıllarına hitap ederek uyarıcı şoklardan ikincisi olarak, gece ile gündüzün sürekli yer değiştirmelerindeki ilahi yasayı toplumsal aydınlanmaya bir metafor olarak verir ve şirkin meydana getirdiği karanlığı mutlaka tevhidin getireceği aydınlığın takip edeceği belirtilir. İlahi öğretinin meydana getireceği aydınlanmanın kaçınılmaz olmakla birlikte zaman alacağı bunun bir süreç gerektirdiği ama şirk karanlığının tevhidi aydınlanmayı asla engelleyemeyeceği, yok edemediği / yok edemeyeceği vurgulanır. Nasıl ki kozmik evrendeki işleyiş Cenab-ı Hakk’ın koyduğu birtakım yasalara göre işliyorsa, aynı şekilde toplumsal yaşamda da O’nun koyduğu yasalar vardır ve toplumsal yaşam da bu yasalara uygun olarak şekil alır; 37- 40- Onlara bir delil de gecedir ki; Biz ondan (geceden) gündüzü sıyırıp soyarız, birden karanlığa gömülürler. Güneş de bir delildir onlara, akar gider yörüngesinde. En yüce olanın ve her şeyi bilenin yaratması böyle olur işte! Ay için de birtakım safhalar, evreler tâyin ettik; dolaşa dolaşa, nihayet eski, kuru hurma salkımının çöpü gibi, kavisli hâle gelir. Ne Güneşin kendine Aya çatması yaraşır, ne de gece gündüzü örtebilir (yok edebilir). Zira, hepsi de bir yörüngede yüzerler. (Yasin Suresi: 37-40) Cenab-ı Hak, müşrikleri uyarmak için üçüncü şok ihtarını hem akıllara hem de kalplerine yapar. Gemilerin Cenab-ı Hakk’ın merhameti sayesinde yüzdükleri kanıtı (benzetmesi) ile kavimlerin çeşitli yaşam kaynakları ile hayatlarını sürdürebildikleri ve bu yaşam kaynaklarını da gerek denizlerdeki gemilerle ve gerekse de çöllerde “çöl gemileri” olan develerle yaptıklarını belirtir. Arkasından ilahi öğretiyi dikkate almadıkları takdirde bu yaşam kaynaklarını kaybedecekleri tehdidinde bulunur. Bu tehdit kuru bir tehdit değildir. Zira müşrik ileri gelenlerin haram bölgede (serbest bölgede) / güvenli şehirde yaptıkları zulümler nedeniyle Mekke’nin güvenli bölge olma özelliğini yitirebileceği ve böylece ticaretin başka güzergahlara kayarak yaşam vasıtalarının yok olacağı şeklinde korku verilir; 41- 44- Bir delil daha onlara: Nesillerini dopdolu gemilerde taşımamızdır. (Nesilleri için yaşam vasıtalarını yaratmamızdır) Şüphesiz kendileri için de gemiye benzer binekleri yaratmamız da onlar için bir delildir. (Kendileri için diğer yaşam vasıtalarını da yaratmamız da bir delildir) Ve eğer Bizden bir rahmet ve bir zamana kadar yararlanma yoksa, Biz dilersek onları suda boğarız da (yaşam vasıtalarını yok ederiz de) o zaman ne feryatlarına koşan bir kimse bulabilir, ne de başka türlü kurtarılırlardı. (Yasin Suresi: 41-44) Müşriklerin uyarılmasında kalplerine korku vermek amacıyla verilen şoklardan dördüncüsü onların sosyal adaleti bir kenara atmaları nedeniyle yıkıma uğramalarının kaçınılmaz oluşudur. Onlar tavır ve davranışlarına çeki düzen vermezlerse bu yıkım kaçınılmaz olarak gerçekleşecektir. Zira onlara “davranışlarınıza dikkat edin ki merhamet olunasınız” diye ne zaman ihtar edilse onlar bu uyarılara kulak tıkarlar. Dahası onlar kendilerine verilen rızıklardan muhtaçlara da harcayın denilse, onlar buna yanaşmamakta ve “Allah versin”, “Allah’ın doyurmadığını biz niye doyuralım?”, “Allah aç bıraktıysa vardır bir hikmeti”, vb. düşüncelerle yardımlaşmaya ve dayanışmaya karşı çıkmaktadırlar. Bu nedenle Cenab-ı Hakk’ın verdiği rızıkları yoksullarla paylaşarak sosyal adaleti sağlamadıkları takdirde, toplumsal yıkımlarının çok ani olacağı ve bu yıkımın sadece ezilenlerin feryadına baktığı vurgulanır: 45-50- Onlara ne zaman: “Hem geçmişte yaptıklarınıza hem de istikbalde yapacaklarınıza dikkat edin! Böylelikle merhamet edilmeye layık olun!” denilse, yüz çevirirler. Ve ne zaman Rablerinin ayetlerinden bir ayet gelse yüz çevirirler. Onlara ne zaman: “Allah'ın size lütfettiği rızıklardan, siz de muhtaçlar için harcayın” denilse, kâfirler müminlere şöyle derler: “Allah’ın dilediği takdirde bol bol rızıklandıracağı kimseyi doyurmak bizim işimiz mi? Siz, ne sapıkça düşünüyorsunuz böyle?!” Ayrıca onlar “Eğer doğrulardan iseniz bu söz verilen (tehdit) ne zaman?” diyorlar. Onlar birbiriyle çekişip durdukları sırada, kendilerini yakalayıverecek bir tek feryat onlara yeter! İşte o zaman ne bir vasiyette bulunabilirler ne de evlerine dönebilirler. (Yasin Suresi: 45-50) Müşrikleri uyarmak için beşinci şok edici ihtar, ahiretteki hesap sorma ve infaz etme sahneleri örneği üzerinden yapılır. Ayrıca bu dünyadaki cezalandırmaya yönelik işaretler de ahirette yapılacak cezalandırma sahneleri ile verilir. Yani adeta ahiret sahneleri ile dünyada ki hesaplaşma sonundaki sahneler çakıştırılarak anlatılır. Bir gün gelecek düdük çalınacak, mücadelenin sonu gelmiş olacak ve insanlar uyanacaklar. Bütün cahiller Hz. Muhammed’in @ çağrısına uyarak Rablerinin öngördüğü sisteme doğru akın edecekler. İşkence ve şiddete maruz kalanların feryat ve çığlıkları işi bitirmiş olacak ve toplumsal inkılap gerçekleşmiş olacak. Herkes artık hesap vermek için toplanacak. Hz. Muhammed @ taraftarları işkence ve acılardan kurtulmuş, saadete ermiş olacaklar. Zalimler yaptıkları zulümleri de asla inkâr edemeyecek, gizli saklı yaptıkları bile açığa çıkacaktır. Çünkü bu zulümleri yaparken yanlarında bulunan ve elleri, ayakları mesabesinde olan köleler, hizmetçiler ve yardımcıları kendilerini ihbar edecektir. Dünyadaki sahneler böyle olmakla birlikte ahiretteki nihai hesaplaşma ve cezalandırma bu dünyadaki azap sahneleri ile kıyas bile kabul edilmeyecek korkunçlukta olacaktır. Kur’an bunu şöyle anlatır: 51-65- Derken Sur’a üflenmiştir. Bir de bakmışsın ki onlar kabirlerinden Rabblerine doğru akın ediyorlar. Onlar: “Eyvah başımıza gelenlere! Yatıp uyuduğumuz yerden bizi kim kaldırdı / uyandırdı? Bu, Rahman’ın vadettiği şeydir. Gönderilen elçiler de doğru söylemişler” dediler. Sadece bir tek çığlık; olan bitenin hepsi bu! İşte herkes duruşma için toplanmış. Artık bugün, kimseye zulmedilmez. Ve sadece yapmış olduklarınızdan sorgulanacaksınız. Gerçekten bugün cennetlikler, zevk ve eğlence içindedirler. Kendileri ve eşleri / dostları gölgeler içinde koltuklar üzerine kurulmuşlardır. Orada her türlü refaha sahip olacaklar ve arzuladıkları her şey de onlara sunulacaktır. Rahmeti sonsuz olan Rabbin sözüyle gelen tarifsiz bir mutluluktur bu. (Rabbinden gelen bir selam yani barışı ve selameti getirecek bir sistem önerisidir bu.) Fakat “Ey günahkârlar! Bugün, şöyle siz ayrı durun bakalım!” (denilecek) Ben; “Ey âdemoğulları! Şeytana kulluk etmeyin, kesinlikle o size apaçık bir düşmandır ve yalnız Bana kulluk edin, işte bu dosdoğru yoldur ve ant olsun ki o (şeytan) sizden birçok nesilleri saptırdı.” diye size emretmemiş miydim? Hiç aklınızı kullanmaz mıydınız? İşte tehdit edildiğiniz cehennem! İnkâr edip durduğunuz şeyler nedeniyle hadi bugün yaslanın ona! Bugün Biz onların ağızlarına mühür vururuz; Bize elleri konuşur, ayakları da yaptıkları şeylere şahitlik eder. (Yasin Suresi: 51-65) Cenab-ı Hak, müşrikleri ikaz ederken onlara doğru ve yanlışı, iyi ve kötüyü ayırt edebilecek yeteneklerle (akıl, vicdan, temyiz, anlama, irade vb.) donattığını ve bu yeteneklerini kullanması gerektiğini belirtirken tüm işledikleri cürümlerine rağmen yine de kavrama yeteneklerinin tamamen köreltilmediği hala bunları kullanarak doğru yolu tercih edebileceklerine vurgu yapar. Diğer taraftan bu yeteneklerin zaman geçtikçe körelmesini ise her türlü yeteneklere sahip insanların zamanla ihtiyarlaması ve sahip olduğu yeteneklerini kaybetmesine benzetme yapar. Bu benzetme ile müşriklerin doğru yolu tercih etmede gevşeklik göstermeleri halinde zaman geçtikçe bu yolu tercihlerinin daha da zorlaşacağı zira gönül gözlerinin zamanla körleşeceğine işaret eder. Ayrıca bazı müşriklerin Hz. Muhammed’in @ şair olduğu hakkında kendisine atılan iftiraya inanmalarına bir cevap olması için onun şair olmasının mümkün olmadığını en iyi onların gördüğünü ifade eder. Dahası vahşi hayvanlar Cenab-ı Hakk’ın öğrettiği metodlarla nasıl evcilleştiriliyorsa vahşi bedevi Arapların da ilahi öğreti ile aynı şekilde medenileştirilip insanlığa faydalı hale getirileceği vurgusunu yapar. ([1] ) 66- 73- Eğer Biz dileseydik, onların görüp kavrama yeteneklerini iyice köreltirdik de (hayvanlar gibi) yola dökülürlerdi (sevk-i tabi); o takdirde nasıl göreceklerdi? (idrak edeceklerdi?) Ve eğer böyle olmalarını dileseydik, mutlaka onları mevcut hallerinden başka bir hale dönüştürürdük; o takdirde de ne ileri gitmeye ve ne de geri dönmeye güç yetiremezlerdi. Biz kime uzun ömür verirsek, onun doğuştan gelen yeteneklerinde eksiltme yaparız. (Böylece idraklerini kaybederler) Buna rağmen hâlâ akıllarını kullanmayacaklar mı? Biz ona şiir öğretmedik. Bu onun için uygun değildir. O, sadece diri olanları uyarmak ve kâfirlerin üzerine Söz’ün hak olması için bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır. Şunu da görmediler mi?; Ellerimizle yaptığımız eserlerden kendileri için evcil hayvanlar yarattık da bu sayede onlara sahip bulunuyorlar. Dahası onları emirlerine amade kıldık ki; onlardan hem binek edinirler ve hem de yerler. Onlarda daha birçok menfaatler ve içecekler vardır. Hâlâ şükretmeyecekler mi? (Yasin Suresi: 66-73) Maddi alemin Cenab-ı Hak tarafından insana secde etmesine (emre amade kılınmasına) rağmen insanın Allah’a değil de kendisi gibi yaratılmışlara ve kendi emrine verilen yaratılmışlara / maddi aleme kul olmasının yaman bir çelişki olduğu belirtilir. Halbuki o edinilen tanrılar, ortaklar ve otoriteler kendilerine tapan kullarına asla yardım da etmezler. Hatta onlar yardım etmek isteseler de yardım etmeye güçleri yetmez. Ama buna rağmen onlar o şirk otoritelerine hazır kıta askerliğini yaparlar, onların emrine oynarlar. Bu gerçekten akıl almaz bir çelişkidir; 74- 75- Ne ki onlar, tuttular, Allah'tan başka tanrıların peşine düştüler ki, güya yardıma nâil olacaklar! Onlar, onlara yardıma asla güç yetiremezler. Aksine kendileri onlar için hazır askerlerdir. (Yasin Suresi: 74-75) Surenin sonunda ise Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed @ ve müminlere moral verir. Bütün inatlarına, direnişlerine rağmen cahil, barbar, geri ve ölmüş Arap toplumundan medeni, canlı, diri bir toplum yaratmanın her türlü yaratmayı bilen Cenab-ı Hak için çok kolay olduğu vurgulanır. O’nun için Diriliş ve hesap günü de çok kolaydır ve O isterse bu dirilişi hemen gerçekleşebilir. Ama her şeyin bir zamanının olduğu ve bir hikmete göre gerçekleştiği belirtildikten sonra Cenab-ı Hakk’ın eninde sonunda bu toplumu kendi öğretisine döndüreceği bildirilir. Bir damla sudan kendisine bile hasım kesilecek insanı yaratan Cenab-ı Hak, ahirette bütün insanları yeniden yaratacağı gibi, ölmüş Mekke toplumunu da bu dünya da diriltmeye güç yetirir. O, bir şeye “ol” dedi mi o şey hemen oluverir. Bu nedenle müminlerin endişelenmemesi için Mekke toplumunun, tevhidi dünya görüşüne mutlaka döndürüleceğine işaret edilir. Onlara adeta şöyle seslenilir; “Sizler Hz. Muhammed’i(ra) ateş karakterli olmadığı için O’nun liderliğini kabul etmediniz ama nasıl ki serinlik veren yeşil bitkileri ateş veren haline getiriyor isek yeşil bitki misali sakin bir şahsiyet (Hz. Muhammed @) yarın ateş haline nasıl getirilecek, siz o zaman görürsünüz. Gökleri ve yeri yaratan onun benzerlerini de yaratmaya kadirdir. Daha önce çok büyük medeniyetleri yaratan bundan sonra onlar gibi büyük medeniyetler yaratmaya kadirdir.” 76- 83-Artık onların sözü seni üzmesin. Unutma ki Biz, onların gizlediklerini ve açığa vurduklarını da biliyoruz. O insan görmez mi ki, Biz kendisini bir damla sudan yarattık, fakat şimdi o, apaçık bir hasım olup çıktı. Ve kendi yaratılışını dikkate almayarak Bize (hasımlığının) örneği olarak: Dedi ki: “Kim diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!” De ki: “Onları ilk defa kim yoktan var ettiyse O hayat verecek. Zira O, her türlü yaratmayı çok iyi bilendir. O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş yapandır. Bu sayede siz ondan yakıp duruyorsunuz. Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibilerini de yaratmaya kadir değil midir? Elbette kadirdir! Zira O, her şeyi çok iyi bilen mükemmel bir yaratıcıdır. Şüphesiz ki, O, bir şeyin olmasını dilediğinde, onun için sadece ona “Ol!” demesi yeter; o da hemen oluşuverir. Her şeyin melekûtu (tasarrufu, hükümranlığı) kendi elinde olan (Allah) her türlü noksanlıklardan uzak ve yücedir. Sonunda hepiniz yalnız O’na döndürüleceksiniz.” (Yasin Suresi: 76-83) 6.4. Mekke Toplumunda Çatlak Kâbe merkezli olarak Hz. İbrahim tarafından kurulan tevhit sistemi, toplumda birlik, beraberlik ve dirlik öngörürken şirk sistemi toplumun parçalara bölünmesini, bireyselleşmesini ve parçaların birbiri ile rekabetini ve çatışmasını öngörmektedir. Kabe’nin kuruluş ilkelerini arkalarına atmış olan Mekke müşrikleri şirk sistemi ile tevhidi düzeni bozmuşlar ve Mekke toplumunda anarşi, vahşet ve parçalı yapılar meydana getirmişlerdir. Toplumun birlik, beraberlik ve dayanışma ruhunu kaybetmesi, toplumda dirlik, düzenlik ve huzurun da kaybolmasına sebep olur. Bir toplum atomize parçalara ayrılacak ve bütün parçalar birbiriyle rekabet ve çatışma içerisine girecek olursa o takdirde, toplumun kıyameti de yakın demektir. Şirk nedeniyle bozulan bu düzenin yerine toplumda birlik, beraberlik ve merhamet ekseninde barış, huzur, güven ve istikrar düzenini yeniden getirmek için ortaya çıkan Hz. Muhammed @ ve taraftarları ise müşrik elebaşılar tarafından şiddete maruz bırakılmışlardır. Onların uyguladıkları şiddet ile Mekke’deki siyasi kriz o kadar büyümüştür ki artık krizin haberleri Mekke’nin sınırlarını aşmış ve tüm çevre kabilelere ve ülkelere ulaşmıştır. Güvenilir / haram / serbest bölge olarak ün kazanmış şehir artık güven, barış, huzur ve istikrarı savunanların işkencelere tabi tutulduğu şehre dönüşmüştür. Mağdurlar bu şehirden hicret etmeyi düşündükleri ve iltica edecekleri ülke aradıklarına ilişkin haberler çevre ülkelere yayılmıştı. Cenab-ı Hak, Mekke’nin içine düştüğü bu durumu, ayın / kamerin yarılması ya da çatlaması ([2] ) ifadelerinin mecazi manasını kullanarak anlatır ve böylece bu bozulmanın Mekke’nin çevre kabile ve ülkeler nezdindeki itibarının / karizmasının çizildiği ve Mekke için kıyamet saatinin yaklaştığını bildirir. Ama Mekke müşrik elitleri, Mekke’deki bu toplumsal bozulma / kriz / çatlak olduğunu bir türlü kabul etmezler. Onlar Mekke’nin sonunu getirecek bu toplumsal krize / çatlağa işaret eden Hz. Muhammed’i@ ve bu hususta inzal olan ayetleri şiddetle reddederler. Bu ayetleri toplumu etkileyen büyü olarak niteler ve “geçmişten beri toplumlar bu büyüleyici sözlerle aldatılmaktadır” derler. Halbuki Hz. Muhammed’in@ işaret ettiği bu toplumsal yasa eninde sonunda tecelli edecek ve ısrar edildiği takdirde şirk sisteminin yarattığı toplumsal kriz ile Mekke’nin yıkılması kaçınılmaz olarak gerçekleşecektir. Bu hususlar Kamer Suresinin başlangıç ayetlerinde şöyle ifade edilir; Rahman, Rahim Allah Adına 1-3- O saat yaklaştı. Ve ay yarıldı. / çatladı. Onlar bir ayet görseler hemen yüz çevirirler ve “bu öteden beri süregelen / geçici bir büyüdür” derler. Onlar yalanladılar ve tutkularına uydular. Oysa her iş / emir 'sonunda kendi amacına varıp karar kılacaktır / gerçekleşecektir.' (Kamer Suresi 1-3) Halbuki Mekke müşriklerine şirk sisteminden vazgeçmeleri konusunda kaç kere uyarı yapılmış idi. Şayet onlar yanlışta ısrar edecek olurlarsa, bunun bedelinin ağır olacağına ilişkin ikazlar yapan ayetler gönderilmişti. Fakat onlara bu uyarılar etki etmedi. Ama sonunda kimsenin hayal bile edemediği bir gün gelecek ve o gün peygamberimizin görevlendirdiği davetçinin çağrısına Mekkeli müşrikler yenilmiş, yüzleri kararmış olarak icabet edecekler. Ve o gün onlar için çok zorlu bir gün olacaktır. Mekkelileri tekrar tehdit eden bu uyarı mesajları, müteakip ayetlerde şöyle inzal edilmiştir; 4- 8- Halbuki onları (bu tutumlarından) vaz geçirecek haberler bulunan bir mesaj da gelmişti. Hem de hedefe tam ulaştıracak hikmetli mesajlar. Fakat buna rağmen uyarıların hiçbir yararı olmadı. O hâlde onlardan yüz çevir. Bir davetçinin asla kimsenin tasavvur edemeyeceği o şeye çağıracağı gün, (İşte o gün) onlar yılgın ve bitkin gözlerle darmadağın çekirgeler gibi mevzilerinden çıkacaklar. (Ve) O davetçiye doğru panik içerisinde seğirtecekler ve o inkâr edenler “Bu, zor bir gündür” diyecekler. (Kamer Suresi 4-8) 6.5. Kıssalar Üzerinden Mekke Müşriklerinin Yanlış Yaptıkları Konusunda Uyarılmaları: A- Nuh Kıssası Tıpkı Hz. Nuh’un@ kendi kavmi tarafından yalanlanıp kendisine deli/ cinlenmiş / büyülenmiş dedikleri gibi Mekkeli müşrik elebaşılar da peygamberimize aynı muameleyi yaptılar. Dahası yaptıkları şiddet uygulamaları ile insanların Hz. Muhammed @ taraftarı olmalarına engel oldular. Hz. Muhammed @ de Hz. Nuh’un@ yalvardığı gibi Cenab-ı Hakk’a “elinden bir şey gelmediğini ve yardım etmesi” için yalvardı. Bunun üzerine Cenab-ı Hak rahmetinin kapılarını açtı. Mekke’deki zulmün feryat mesajlarını inzal ettiği surelere nakşetti ve bu mesajların Habeşistan’a, Şam’a, Mısır’a ve çevre kabilelere ulaşmasını sağlayarak müminlere yardım elini uzattı. Çevre ülkelerin yöneticileri Mekke’deki siyasi ve sosyal buhrandan haberdar oldular. Özellikle Habeşistan kralı Necaşi bu gelişmelere çok ilgi duydu ve daha detaylı bilgiler almak için adamlarını Mekke’ye kadar gitmeleri için vazifelendirdi. Cenab-ı Hak, elçisini ve müminleri müşriklerin elinden kurtarmak, müşrik sistemi yok etmek ve elçisinin önderliğinde ilahi sistemi egemen kılmak hususlarında verdiği sözü yerine getirmek için tüm imkanları seferber edeceğini Hz. Nuh@ kıssası üzerinden anlatır. Nasıl ki O Hz. Nuh’a@ yardım için yerin ve göğün kapılarını açmış ve gökten rahmet / yağmur ve yerden pınarlar fışkırtarak bu rahmet suları O’nun vaadini yerine getirmek için el birliği ettilerse Hz. Muhammed @, için de yeryüzündeki iman etmiş halk tabakaları ile gökyüzündeki melaike / yüksek makamlardaki iman ehli melikler, yöneticiler bir araya gelip O’nun vaadini gerçekleştireceklerdir. Çevre ülkelerden gelen olumlu haberler bu ilahi ihbarın doğruluğunu da teyit etmektedir. Nasıl ki Hz. Nuh @ ve taraftarları çivi ve levhalardan meydana gelmiş bir gemiye binerek boğulmaktan kurtuldularsa aynı şekilde Hz. Muhammed @ ve taraftarları da Kur’an levhalarının içerdiği mesajların çivi gibi sağlam ilahi esaslarla birbirine bağlanarak oluşturulacak İslam gemisine binerek kurtulacakları ve müşriklerin büyük bir azaba duçar olacağı vurgulanır. “Geçmiş tarihi olaylardan ders alan yok mudur?” diye de arafta kalan Mekkelilere çağrı yapılır; 9-17- Onlardan önce Nuh’un kavmi de yalanlamıştı. Öyle ki kulumuzu yalanladılar ve “O, cinlenmiştir / delidir” dediler. Ve onun hareketi engellenmişti. Bunun üzerine o (Nuh) Rabbine yalvardı: “Ben gerçekten yenik düşürüldüm, bana yardım et!” Biz de hemen sel gibi boşalan bir su ile göğün kapılarını açıverdik. Yeri de kaynaklar halinde fışkırttık, derken sular takdir edilmiş / emredilmiş bir iş üzerine birbirine kavuştu. Onu (Nuh’u) da nankörlük edilen kişiye bir mükâfat olmak üzere, korumamız / gözetimimiz altında akıp giden levhâlar ve çivilerle oluşmuş olan (gemi, sal) üzerinde taşıdık. Ve and olsun Biz, bunu bir ayet olarak bıraktık. O halde var mı ibret alıp düşünen? Peki Benim azabım ve uyarılarım nasılmış? Andolsun Biz Kur’an’ı düşünme / öğüt için kolaylaştırdık. O halde var mı ibret alıp düşünen? (Kamer Suresi 9-17) B- Hud Kıssası Ad kavminin Hz. Hud’u @ yalanlaması ve taraftarlarına çok kötü davrandıkları gibi Mekkelilerde Hz. Muhammed’e @ ve taraftarlarına aynı şekilde çirkin muamelede bulunmuşlardı. Cenab-ı Hak müteakip ayetlerde anlattığı kıssada onların elçisine ve müminlere reva gördükleri kötü ve çirkin muamelenin karşılıksız kalmayacağını bildirir. Tıpkı inkârcı Ad kavminin üzerine çöken kara bulutlar ve şiddetle önüne kattığı şeyleri saçıp savuran kasırga gibi Hz. Muhammed @ ve müminler de Mekkeli müşriklerin üzerine karabulutlar gibi çökecekler, bir kasırga gibi esecekler ve onları hurma kütükleri gibi devirip savuracaklarını sembolik olarak aşağıdaki ayetlerle anlatır; 18-22- Ad da yalanladı. Peki, Benim azabım ve uyarılarım nasılmış? Şüphesiz Biz onların üstüne, kapkara bir günde gürültülü bir kasırga gönderdik. İnsanları öyle savuruyordu ki; sanki onlar kökünden sökülmüş hurma kütükleri gibiydiler. Peki Benim azabım ve uyarılarım nasılmış? And olsun Biz Kur’ân’ı düşünme/öğüt için kolaylaştırdık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen? (Kamer Suresi 18-22) C-Semudlular kıssası Cenab-ı Hak, tarihteki Semud kavminin başına gelenlerin kıssası ile Mekkelilerin durumunun da onlara çok benzer olduğunu şöyle anlatır; “Tıpkı Semudlular gibi Mekkeli müşrik ileri gelenler de şirk sistemini terk etmeleri ve tevhid sistemine geçmeleri hususunda Allah’ın uyarıcı olarak gönderdiği Hz. Muhammed’i @ inkar etmişlerdir. Onlar Allah’ın kızları olan melekleri ilah olarak ve kendilerini de bu ilahlarının yeryüzündeki temsilcisi olarak görmeleri nedeniyle kendilerini halktan ayrı ve seçkin olarak görüyorlardı. Yönetimde de kendilerini tam yetkili olarak addediyorlardı. Tanrılar adına hareket ettiklerinden hiç kimseye hesap vermeyecek yetkiye haiz yani tam sorumsuzluk makamında addediyorlardı. Fakat şimdi halkın arasından çıkmış birisi üstelik onların dertleriyle dertlenen, onlarla aynı sofrayı paylaşan, onlarla birlikte hareket eden birisi, müşrik ileri gelenlere seçkin ve tanrı pozisyonlarından ayrılıp halkın arasına karışması gerektiğini, halka merhametli davranılması gerektiğini, herkesin Allah’ın kulu olduğunu ve toplumda birlik, beraberlik ve dayanışmanın olması gerektiğini söylüyordu. Onlar ise bu teklifi şiddetle reddettiler ve kendini halktan birisi olarak gören Hz. Muhammed’in @ getirdiği ilahi öğretiye boyun eğmeyi asla kabul etmediler. İlahi öğretiyi tercih etmenin bir delilik olacağını hatta tanrı ve/veya tanrının temsilciliği makamlarını terk etmelerini istemenin bir küstahlık olduğunu ve hele de bunu Allah’ın bildirgesi olarak söylemenin de bir yalancılık olduğunu söylediler.” “Hz. Muhammed@ ise Mekkelilere ‘gelecekte büyük bir yıkımla karşılaşılmaması için sosyal adaleti tesis etmeleri gerektiğini, yoksulları (dişi deve metaforu) gelir dağılımında (su nöbeti metaforu) dikkate almalarını ve onların ayakta kalmalarını sağlamanın Cenab-ı Hakk’ın emri olduğunu’ söyledi. Fakat tıpkı Semudlu azgın çetelerin dişi devenin ayaklarından keserek onun yaşamasına imkân tanımadıkları gibi Mekkeli müşrik azgınlar da toplumun zayıf ve yoksullara gelir dağılımından pay vermeyerek / gelir kaynaklarından yoksun bırakarak onların hayat damarlarını kesiyor ve ayakta kalmalarına mâni oluyorlardı. Dahası Hz. Muhammed’in @ safına geçenlere ise eziyet, işkence ve katliamlarla hayat hakkı bile tanımıyorlardı.” Ama tıpkı Semudlulara vurulan darbe gibi Mekke’nin azgınlarına da öyle bir darbe vurulacak ki çer çöpe / kırılmış, kurumuş fidanlara döneceklerini Kur’an daha o zaman ihbar eder; 23-32- Semud da o uyarıları yalanladı: “Bizden biri olan bir beşere mi? Biz, ona mı tâbi olacağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve delilik / çılgınlık etmiş oluruz” dediler. “Zikir / hakikatı hatırlatma / gerçeği gösterme, aramızdan ona mı bırakıldı? Hayır, aksine o, çok yalancı, küstah / şımarığın birisidir.” Yarın onlar çok yalancı, küstah / şımarığın kim olduğunu bileceklerdir. Muhakkak ki, onlara fitne (imtihan) olsun diye o dişi deveyi gönderen Biziz. Artık onları gözle / akıbetlerini bekle ve sabret. Ve onlara o suyun, kendi aralarında pay edilmiş olduğunu haber ver; Her kesim / sınıf sudan, nöbetleşe payını alsın. Derken onlar (çete başı olan) arkadaşlarına seslendiler. Kafa kafaya verdiler… ve nihayet o, (deveyi) inciklerini / ayaklarını / dayanak noktalarını ([3] ) keserek yere serdi. / yıktı / öldürdü. Peki, azabım ve uyarılarım nasılmış? Şüphesiz Biz onlara tek bir darbe (sayha) vurduk ve bir çiftliğin kurumuş, kırılmış fidanlarına döndüler. And olsun Biz Kur’an’ı düşünme / öğüt için kolaylaştırdık. O halde var mı ibret alıp düşünen? (Kamer Suresi 23-32) D-Lut kıssası Hz. Lut@ kıssası ile verilen örnek ile Mekkeliler arasında kurulan paralellik ise şöyle özetlenebilir; Tıpkı Lut’un@ konuklarını Hz. Lut’un@ evinden almak isteyen azgınlar örneğinde olduğu gibi Hz. Muhammed’i@ ziyaret etmek isteyen yabancı misafirleri de Mekkeli müşrikler zorla alıkoyuyorlardı. Hz. Muhammed’in @ mücadelesi çevre kabile ve ülkelerde duyuldukça söz konusu çevre kabile ve ülke yöneticileri temsilcilerini Mekke’ye gönderiyor ve Hz. Muhammed @ ve tevhidi dünya görüşü hakkında bilgi almaya çalışıyorlardı. Mekke müşrik ileri gelenleri ise Mekke içinde yaşanan bu gelişmeler hakkında dış çevrelerin bilgi sahibi olmasını istemediklerinden Hz. Muhammed@ ile görüşmeye gelenleri engelliyorlardı. Örneğin Ebuzer Gifari’nin Hz. Muhammed @ ile görüşmesi Ali’nin(ra) planı sayesinde Mekke müşriklerini atlatarak gerçekleşmiş olduğu rivayeti meşhurdur. Ayrıca Hz. Muhammed @ ile görüşmek isteyen ve kendisini bu amaçla ziyarete gelen birçok kişiyi Mekke müşrikleri korkuttular, baskı yaptılar veya “deli, şair, büyücü vb.” ifadelerle peygamberimizle görüşmemeleri hususunda onları kandırdılar. Halbuki Mekke müşrik elitleri Mekke’deki hareketin çevre kabile ve ülkelerdeki yansımalarını göremiyorlardı. Azgınlıkları onların gözlerini kör etmişti. Değişen dengeleri göremiyorlardı. Hz. Muhammed’in @ hareketi sınır aşan bir boyut kazanmıştı. Her taraftan onu ziyarete gelen kimselerin merak ettikleri hususların kendilerinin başına nasıl çorap öreceğini kestiremiyorlardı. Onlar, bu hareketlerinin kendilerine uluslararası baskı olarak döneceğini fark edemiyorlardı. Tıpkı şehvetin Lut Kavmi azgınlarının gözünü kör etmesi gibi Mekke müşrik elitlerinin hırsları da onların gözünü kör etmişti. Sonunda belalı bir fırtına misali müminlerin Mekke müşriklerinin üzerlerine geleceklerini Cenab-ı Hak ihbar eder ve onları ibret almaya Lut @ kıssası üzerinden davet eder; 33-40- Lut kavmi uyarıları yalanladı. Biz, onların üzerine belalı bir fırtına gönderdik. Ancak Lut ailesini seher vakti kurtardık. Katımızdan bir nimet olarak. Biz şükreden kimseyi böyle mükâfatlandırırız. Andolsun (Lut), onları Bizim yakalamamıza karşı uyarmıştı. Fakat onlar uyarıları kuşku ile karşıladılar. Andolsun ki onlar onun konuklarını elde etmeye kalkıştılar. / kötü emelleri için baskı yaptılar. Biz de gözlerini siliverdik: “Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!” Ve andolsun sabah erkenden, onları kararlı bir azap bastırıverdi: “Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!” And olsun Biz Kur’ân’ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. O halde var mı ibret alıp düşünen? (Kamer Suresi 33-40) E- Firavun Kıssası Firavun misali Mekkeli müşrik elitler de kendilerini çok güçlü, örgütlü ve donanımlı görüyorlardı. Daha da önemlisi Kureyşlilerin “ehlullah” namıyla ünlenmeleri nedeniyle de kutsal bir dokunulmazlık sahibi olduklarını düşünüyorlardı. Böylece hiçbir gücün kendilerine dokunamayacağına ve güç yetiremeyeceğine inanıyorlardı. Hz. Muhammed @ yanlılarının çevre ülke ve kabilelerce desteklenme durumlarından korkmuyorlardı. Çevreden gelen yoğun görüşme taleplerini önemsiz görüyor ve ciddiye almıyorlardı. Cenab-ı Hak, onların bu düşüncelerinin yanlış olduğunu ve hiçbir dokunulmazlıklarının olmadığını vurguladı. Ayrıca Firavun ordusu metaforunu kullanarak onların Firavun ordusundan asla daha güçlü olmadıklarına işaret ederek onların bile zamanında yenilip yok olduktan sonra Mekke müşriklerinin de hem de yakın bir zamanda yenileceklerini ihbar etti. 41-45- Şüphesiz Firavun ailesine de uyarıcılar gelmişti. Onlar bütün ayetlerimizi yalanladılar. Biz de onları karşı konulmaz kudretle yakaladık! Şimdi söyleyin (ey Mekkeliler!) Sizin kâfirleriniz onlardan daha mı güçlüdür! Yoksa ilahî kitaplarda sizin dokunulmaz olduğunuz mu kayıtlı? Yoksa onlar, “Biz birbirine yardım eden / örgütlü bir topluluğuz, (her halükârda) galip geliriz” mi diyorlar? Yakında o topluluk (Bedir’de) bozguna uğrayacak ve arkalarını dönerek kaçacaklardır. (Kamer Suresi 41-45) Nasıl ki kıyamet mutlaka kopacak ve suçlular, zalimler ve azgınlar o gün çok acı bir cehennem azabı ile karşı karşıya kalacaklar ise Mekke müşrik ileri gelenler de sonunda tamamen yıkılıp tarih olacaklar ve o yıkılış günü onlar için çok feci bir gün olacaktır. Kendilerini çok güçlü ve kimsenin kendilerine güç yetiremeyeceğini zanneden gururlu ve kibirli Mekke müşrik ileri gelenleri için o gün çok acı bir azap olacaktır. Zira onların yaptıkları zulüm ve kötülükler tek tek kayıt altına alınmakta ve günü gelince de bu yaptıklarının hesabı tek tek sorulacaktır. Diğer taraftan tıpkı kozmik ahirette müminler Cenab-ı Hakk’ın krallığında yerleştirilecekleri onurlu sadakat makamlarında müreffeh bir hayat yaşayacakları gibi çok yakın bir gelecekte / göz kırpması gibi kısa bir zaman içerisinde Hz. Muhammed’in @ peygamberlik saltanatında saadet asrını yaşayacaklarına işaret edilir; 46-55- Aslında onlara vaat edilen, o son saattir. O son saat cidden daha feci ve daha acıdır. Muhakkak ki suçlular sapıklık ve çılgınlık içindedirler. O gün yüzleri üzere ateşte sürüklenirler: “Tadın bakalım Sekarın / ateşin dokunuşunu!” Şüphesiz ki, Biz her şeyi bir kader (ölçü)ile yarattık. Ve buyruğumuz, ancak, göz kırpması gibi bir tekdir. Ve and olsun Biz, sizin benzerlerinizi helâk ettik. O halde var mı bir düşünen? Ve onların işledikleri her şey, yazıtlardadır. (kayıtlardadır.) Küçük, büyük, hepsi satır satır yazılmıştır. Hiç şüphesiz takvâ sahipleri cennetlerde ferahlık ve aydınlık içerisindedirler. Çok Güçlü Kralın yanında onurlu makamlardadırlar. (Kamer Suresi 46-55) [1] ) Not: Ebu Cehil, vahşi bedevi Arap kabilelerin ancak şirk sistemini kabul edecekleri, tevhit sistemine asla razı olmayacakları iddiasına karşılık, onların ilahi öğreti ile vahşiliklerinin medeniliğe evrileceğine yapılan atıf (A.A) [2] ) Not: “Şakk” sözcüğü, bir elmayı böler gibi bir şeyin ikiye, üçe bölünerek ayrılması anlamına değil, bir şeyin üzerinde yarıkların, çatlakların oluşması anlamına gelmektedir. Aynı sözcük, Bakara/74, Meryem/90, Rahmân/37, Hâkka/16, Abese/26 ve İnşikâk/1 ayetlerinde de “bir şeyin üzerinde veya bünyesinde oluşan yarılmaları, çatlamaları” ifade etmek için kullanılmaktadır. (A.A) [3] ) Not: Allah’ın devesi için değil de insanlar için kullanıldığında ise Allah’ın gariblerinin, yoksulların ayakta durmasını sağlayan gelir kaynaklarını keserek onların toplumda ayakta kalmasına son vermek anlamına gelir.

  • Bölüm 30: HAYBER ÇEVRESİ FETİHLERİ | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 30 HAYBER ÇEVRESİ FETİHLERİ 30.1. Fedek’in Fethi (Haziran 628) Fedek küçük bir Yahudi yerleşimiydi. Fedekliler, her fırsatta Hayberlilerle ve Gatafanlılarla birlikte Medine'ye saldıran topluluklar içerisinde yer almışlardı. Hayber’in Fethi öncesinde Hz.Muhammed@ Fedeklilere elçi göndermiş ve onların teslim olmalarını istemişti. Fakat onlar teslim olmayı reddetmişlerdi. Zira fetih öncesinde herkesin Hayber’in fethedilemeyeceği düşüncesi onlarda da hâkim olan bir düşünceydi. Cenab-ı Hak fethi nasip edince Fedeklileri büyük bir korku kapladı. Hayber’den sonra Medine İslam Ordusunun kendi üzerlerine gelmesinin mutlak olduğunu anlayan Fedekliler hemen peygamberimize bir heyet gönderdiler ve anlaşma yoluna gittiler. Anlaşma için yapılan görüşmelerden sonra Hayber Yahudileri ile yapılan anlaşma şartlarında bir anlaşmayı kabul ettiler. Savaşsız fethedilen Fedek, Hz.Muhammed’e / Cumhuriyete ait oldu ve buradaki ganimetten mücahitlere herhangi bir pay verilmedi. Harita 41: Fedek Heyetinin Teslimiyet İçin Hayber’e Gelmeleri (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 30.2. Vadi’l Kura’nın Fethi (Haziran 628) Vadi'l-Kuralılar da Hayberliler ve Fedekliler gibi Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine faaliyetlerde bulunmuşlardı. Bu nedenle Medine İslam Ordusu Hayber’den çıkarak Vadi’l Kura üzerine yürüdü. Hz.Muhammed@ onlara teslim olmalarını ve barış anlaşması yapmayı teklif etti. Fakat onlar bu teklifi (ok atarak) reddettiler ve savaşmayı tercih ettiler. Savaşın başlangıcında geleneğe uygun olarak yapılan ikili çarpışmalar oldu ve bu çarpışmalarda Yahudiler 12 kişi kaybettiler. Hz.Muhammed@ ise ısrarla onları teslim olmaya davet etmesine rağmen onlar O’nun tekliflerini reddettiler. Nihayet savaşın ikinci (ya da dördüncü günü) günü Vadi’l Kuralılar teslim olmaya razı oldular ve silahlarını bıraktılar. Hz.Muhammed@ Hayberlilerle yapılan anlaşmanın aynısını Vadil Kuralılarla da yaptı. Harita 42:İslam Ordusunun Vadi’l Kura Seferi (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 30.3. Teyma’nın Fethi (Haziran 628) Vadi’l Kura ele geçirildikten sonra Hz.Muhammed@ Ordusu ile birlikte orada dört gün kaldı. Bu süreçte Teymalılar sıranın kendilerine geldiğini ve direnmenin boşuna olduğunu anladıkları için anlaşma yapmak için elçilerini Vadi’l Kura’ya gönderdiler. Hz.Muhammed@ Teymalılarla da anlaşma yaparak Yahudilerin egemen oldukları bölgenin tümünü Medine İslam Cumhuriyeti’nin sınırları içerisine kattı. Daha da önemlisi Yahudilerin Medine’yi kuzeyden aldıkları kumpası yok etti. Artık bundan sonra hedef Mekke olacaktı ve Mekke’nin gelecekte fethedilmesinin önündeki en önemli engel kalkmış oldu. Allah'ın kendilerine Fetih Suresi ile vaat ettiği “yakın fethin” birinci basamağını tamamlayan Hz.Muhammed@ komutasındaki Medine İslam Ordusu Medine'ye dönüş hazırlıklarına başladı. Harita 43:Teyma Heyetinin Teslimiyet İçin Vadi’l Kura’ya Gelmeleri (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 30.4. Hayber’in Fethinden Sonra Medine’deki Gelişmeler 30.4.1- Hz.Cafer ve Habeşistan Muhacirlerinin Gelişi Hayber’in fethi sırasında Habeşistan’da bulunan Muhacir müminler Hz. Cafer liderliğinde Medine’ye döndüler. ([1] ) Habeşistan heyetinin içerisinde bizzat Necaşi’nin gıyabi olarak Hz.Muhammed@ ile nikahlarını kıydığı Hz.Ümmü Habibe de yer almaktaydı. Hz.Ümmü Habibe Ebu Süfyan’ın kızıydı ve kocası orada ölünce dul kalmıştı. Şimdi ise Hz.Muhammed’in@ zevcesi olmuştu. Böylece Hz.Muhammed@ Ebu Süfyan’ın damadı olurken Hz. Hamza’nın şehadetine sebep olan ve kalbini / ciğerini yemeye çalışan Hind ise Hz.Muhammed’in@ kayın validesi olmuştu. Hayber seferi öncesi Hz. Ümmü Habibe için peygamberimizin zevcelerinin odalarının yanına bir oda inşa edilmişti. Hz. Ümmü Habibe validemiz kendisi için hazırlanan odasına yerleştirildi. Bu evlilik, Mekke Yönetiminin Medine’ye karşı yumuşamasına neden olacak ve Mekke’nin kan dökülmeden / savaşsız fethine giden yolda önemli bir adımı oluşturacaktı. 30.4.2- Mısır Kralına gönderilen Elçinin Dönüşü Mısır Kralı (Mukavkıs) Hz.Muhammed’in@ Elçisi ile birlikte çeşitli hediyeler gönderdi. Bu hediyeler; İki cariye (Mariye ile kızkardeşi Şirin), bin miskal altın, bir katır, bir merkep, yirmi kat Mısır işi ince elbise, bal, sarık, koku, baston vb. çeşitli hediyelerden oluşuyordu. Hz.Muhammed@ Mariye’yi azat ederek kendisine nikahladı. Fakat Mescidin yanında boş oda olmadığı için Medine içerisinde bir eve yerleştirildi. Hz.Muhammed’in@ Hz.Mariye’yi (Mary) nikahlamasının sebebi, Mısır Kralının jestine jest ile karşılık vererek onu first laydi yapmasıydı. Böylece Mısır Yönetiminin Medine İslam Cumhuriyetine karşı düşmanlığı sözkonusu olmayacaktı. Her iki yönetimin birbirlerine karşılıklı jestlerle karşılık vermesi sonucunda Hz. Ömer döneminde Mısır’ın fethi de çok kolay olmuştur. 30.4.3- Sasanilerin Ninova’da büyük bir bozguna uğradıklarının haberinin gelmesi Hayber’in fethini müteakiben müminler müjde üzerine müjdeler almaktaydılar. Bunlardan birisi de Sasani İmparatoru 2. Hüsrev’in ordusu Bizans’a karşı Ninova’da yaptığı meydan savaşını kaybetmesi haberiydi. Medine İslam Cumhuriyeti’nin bölgede büyümesini istemeyecek devletlerin başında Sasani İmparatorluğu gelmekteydi. Şimdi ise Bizans karşısında aldıkları mağlubiyetle onlar Medine İslam Cumhuriyeti için tehdit olmaktan çıkmış bulunuyorlardı. Onların bundan sonra artık kendi dertleri ile uğraşacakları açıktı. Zira İstanbul’a kadar gerçekleştirilen büyük fetihlerden sonra peşpeşe yaşanan mağlubiyetlerin faturasının 2. Hüsreve çıkarılacağı ve uzun sürecek taht kavgaları ile imparatorluğun yıkılacağını tahmin etmek zor değildi. Bu durumda Medine İslam Cumhuriyetine kuzey-doğudan ve güney-batıdan (Sasani hakimiyetindeki Yemen’den) muhtemel bir saldırının gelmesi olası gözükmüyordu. Bu nedenle Sasani kralının Hz.Muhammed’in@ mektubunu götüren elçiye kötü davranması ve mektubu yırtması haberini getiren elçiye bu kralın sonunun iyi olmayacağı bilgisini Allah elçisi söylemişti. Olayların peygamberimizin söylediği gibi gerçekleşmesi karşısında Medine’liler büyük sevinç yaşadılar. 30.4.4- Hz.Safiyenin Medine İçerisinde Bir Eve Yerleştirilmesi Hayber dönüşü Hz.Muhammed’in@ Başkanlık konutunda / ehli beytte Hz. Safiye için yer yoktu. Bu nedenle onu geçici olarak Medine içerisindeki Harise binti Numan'ın evine yerleştirdiler. 30.4.5- Kardeşlik Bağı İle Alınan Hurma Bahçelerinin Ensara Geri Verilişi Hayber ganimetinden Mekke muhacirlerinin hisselerine mal ve hurmalıklar düştüğü ve artık malî durumları oldukça düzeldiği için, Ensar’ın onlara önceden emaneten vermiş oldukları hurma bahçelerini, Peygamberimiz Ensar’a geri verdi. 30.5. Hz. Ömer'in Türabe Akını / Askeri Harekatı (Aralık 628) Türabe Mekke'den San’a ve Necran'a giden yol üzerindedir. Türabe’ye askeri harekât düzenlenmesinin sebebi Hevazin kabilesinden dört oymağın (Cüşem b. Muaviye b. Bekr, Nasr b. Muaviye b. Bekr, Sa'd b. Bekr, Sakf b. Münebbih b. Bekr b. Hevazin oğullarının) Hayber’in fethi sırasında Hayber Yahudilerine yardım etmek için Türabe'de toplandıklarına ilişkin istihbaratın alınmasıydı. Hevazinlilerin Hayber Yahudileri ile savunma iş birliği anlaşması olduğu için onlar da bu anlaşmalarının gereği olarak Hayberlilere yardıma hazırlık yapmışlardı. Ancak onlar yardıma gelemeden Hayber fethedildi. Şimdi onlara bir ders verilmesi gerekiyordu. Hz.Muhammed, Hz. Ömer'i 30 kişilik bir birliğin başına komutan tayin ederek Türabe’ye gönderdi. Hevazinliler Medine İslam Ordusundan bir birliğin kendilerine doğru gelmekte olduğunu haber alınca, hemen kaçtılar. Hz. Ömer ve birliği Hevâzinlerin yurtlarında hiç kimseye rastlayamadığından, Medine'ye geri döndü. [1] ) Hz.Cafer ve beraberindeki müminlerin Medine’ye geldikten sonra Hayber’e gittikleri ve Hz.Muhammedle orada karşılaştıkları da rivayet edilir. Hatta elde edilen ganimetlerden geri dönen Habeşistan muhacirlerine pay verildiği de söylenmektedir. Harita 44: Hz. Ömer’in Turabe Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 30.6. Hz. Ebu Bekir'in Necd Akını / Askeri Harekâtı (Aralık 628) Hz.Muhammed@, Fezareoğulları üzerine de Hz. Ebu Bekir'i gönderdi. Bu aşamadan sonra Medine’nin güvenliğini sağlamak için tehdit oluşturan ve yakın geçmişte Hendek savaşında müttefik / hizipler ordusunda yer almış kabileler korkutulup sindirilmeli veya anlaşmaya razı ederek teslim alınmalı ve İslam / barış topluluğuna katılmaya razı edilmeliydi. Bu politika çerçevesinde Hz.Muhammed@ muhtemel tehdit odaklarına karşı askeri harekâtlara devam etti. Hz. Ebu Bekir’in komutasındaki askeri birlik, Fezareoğulları’nın bulunduğu bölgeye geldiğinde su kaynağının yanında baskına uğradılar. Fakat çabuk toparlandılar ve Fezareoğulları savaşçılarının saldırılarını püskürttükleri gibi karşı saldırıya geçerek onları mağlup ettiler. Onlardan hem esir aldılar hem de ganimet elde ettiler. Harekâtı başarıyla tamamlayan İslam Ordusu Birliği, elde ettikleri esir ve ganimetlerle Medine’ye geri döndüler. Harita 45:Hz.Ebu Bekir’in Necd Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 30.7. Beşir b. Sa'd'ın Fedek Akını / Askeri Harekâtı (Aralık 628) Hz.Muhammed@, Hendek savaşında müttefik / hizipler ordusu içerisinde yer alan Mürre oğullarının üzerine 30 kişilik bir askeri birlik gönderdi. Birliğin komutasına Beşir b. Sad’ı getirdi. Mürre oğulları, Fedek'e komşu bir kabile idi. Beşir b. Sa'd komutasındaki birlik, Fedek yakınlarına geldiklerinde, Mürre oğullarının davar, deve ve sığır sürülerine rastladılar. Hemen bu sürüleri ganimet olarak alıp Medine’ye doğru yol aldılar. Çölde sürekli yer değiştiren bedevi kabileleri bulmanın ve onlarla çarpışmanın bir yolu da buydu. Yani onların en kıymetli mallarını ganimet olarak alınca çobanların hemen kabilelerine haber verecekleri çok açıktı. Nitekim çobanlar kabilelerine sürülerinin İslam birliğince ele geçirildiği haberini kabile reislerine ulaştırınca onlar hemen harekete geçti. Mürre oğulları sürülerini geri almak için İslam birliğini takip ettiler ve geceleyin İslam birliğine yetiştiler. Geceden başlayıp sabaha kadar Mürre oğulları ile İslam Birliği arasında çarpışma yaşandı. Yapılan bu çarpışmada Beşir bin Sa’d yaralandı ve İslam askerlerinin bir kısmı şehit olurken bir kısmı da Medine’ye kaçıp canını zor kurtardı. Düşman çok dişli çıkmıştı. Harekât başarısız olmuştu. Beşir bin Sa’d ise Fedekli Yahudilere sığındı. Yaraları iyileştikten sonra O da Medine’ye döndü. Harita 46:Beşir b.Sa’d’ın Fedek Akını / Harekatı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 30.8. Galib b. Abdullah el-Leysi'nin Meyfaa Akını / Askeri Harekâtı (Ocak 629) Meyfaa da eyleşen Gatafanların Sa'lebe oğulları kolu, Medine için her zaman tehdit oluşturmuşlardı. Hatta Medine İslam Ordusu birliklerinin belalısı olmuşlardı. Zulkassa’da on İslam askerini şehit etmişlerdi. Üzerlerine gönderilen İslam birlikleri de yaptıkları baskınlarda bir netice alamamışlar ve onlar hemen dağlara kaçmışlardı. Hayber’in fethi sırasında Gatafan kabilesi içerisinde Yahudilere destek vermek için gidenler arasında idiler. Artık Sa'lebe oğullarına bir darbe indirmenin sırası gelmişti. Hz.Muhammed@ Galib b. Abdullah'ı 130 kişilik askeri bir birlikle onların üzerine gönderdi. Birliğe bölgeyi ve Gatafanlıları çok iyi bilen Yesar’ı rehber olarak tayin etti. Yesar, Küdr gazvesinde esir alınmış ve müslüman olunca, Peygamberimiz tarafından azad edilmişti. Yesar’ın rehberliğindeki askeri birlik, Sa’lebe oğullarının yerini bulmayı başardı ve ansızın baskın yaptı. Sa’lebe oğullarının reisleri ve önemli savaşçı adamları öldürüldü. Diğerleri ise kaçtılar. Önemli ölçüde ganimet elde edildi. Böylece Sa’lebe oğullarına da iyi bir darbe vurulmuş oldu. Harita 47: Galib b. Abdullah’ın Meyfaa Akını / Harekatı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 30.9. Beşir b. Sa'd'ın Cinab (Cehra) Akını / Askeri Harekâtı ( Şubat 629) Gatafan kabilesinin en önde gelen liderlerinden olan Uyeyne bin Hısn, Cinab’da bir grup Gatafanlı ile toplantı yapıp onları Medine İslam Cumhuriyetine karşı kışkırtmaya çalıştı. Gatafanların en önemli boyları bir araya gelip İslam Cumhuriyetine karşı savaşma konusunda anlaştılar. Bu haberi alan Hz.Muhammed@ hemen Beşir bin Sa’d komutasında 300 kişilik askeri birliği Cinab’a gönderdi. İslam Ordusu birliği Gatafanlıların yurduna vardığında onların sürüleri ile karşılaştı ve hemen sürüleri ganimet olarak ele geçirdiler. Sürülerini İslam askerlerine kaptıran çobanlar kaçıp Gatafan reislerine haber verdiler. Gatafanlar sürülerini geri almak için önce çarpışmayı düşündüler ve ona göre hazırlık yaptılar. Fakat İslam askerlerinin sürüleri ele geçirmek için değil kendileri ile çarpışmaya geldiklerini görünce savaş yapmaya cesaret edemediler ve dağlara kaçıp yurtlarını terk ettiler. İslam birliği onların yerleşkelerine geldiklerinde hiç kimseyi bulamadılar. İslam Birliği Medine’ye geri dönmeye başladığı sırada Uyeyne bin Hısn savaşçıları ile İslam askerlerinin karşısına dikildi. Her iki taraf kıyasıya bir savaşa tutuştu. Çarpışmanın sonunda İslam askerleri Gatafan savaşçılarını bozguna uğrattı. Uyeyne bin Hısn ve adamları kaçtılar. İslam askerleri iki esir ve ganimet olarak aldıkları sürülerle birlikte Medine’ye döndüler. Hz.Muhammed@ bu iki esir müslüman olunca onları serbest bıraktı. Harita 48:Beşir b. Sa’d’ın Cinab Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 30.10. Medine İslam Cumhuriyeti’nin Büyümesi Medine İslam Cumhuriyeti Hudeybiye Anlaşması ile bölgede yasal meşruiyet kazanmış ve tanınmıştır. Bu en büyük fetihtir. Mekke ile Hayber arasında sıkışmışlık ise Hayber’in fethi ile aşılmıştır. Sürekli yapılan askeri harekatlarla Medine’ye çevre kabilelerden gelecek tehditler bertaraf edilmiştir. Gönderilen elçilerle çevre ülkelerden Habeşistan ve Mısır Medine İslam Cumhuriyeti’nin yanında yer almış, Bizans ise şimdilik tarafsız kalmıştır. Medine İslam Cumhuriyeti’ne karşı çıkan sadece İran Sasani İmparatorluğudur. Fakat Ninova bozgunu nedeniyle İran Kisrası 2.Hüsrev kendi derdi ile uğraştığından İran Sasani Devleti Medine İslam Cumhuriyeti için tehdit olmaktan çıkmıştır. Böylece İran Sasani Devletinin Medine için tehdit oluşturması artık söz konusu değildir. Gelinen durumda Medine İslam Cumhuriyeti’nin artık önü açıktır. Medine İslam Cumhuriyeti büyümektedir ve her geçen gün bölgesel güç olmaya doğru adım adım ilerlemektedir. 30.11. Büyümenin Getirdiği Değişimler ve Bunalımlar / Sorunlar Medine İslam Cumhuriyeti’nin büyümesi, beraberinde bunalımları ve sıkıntıları da getirmekteydi. Zira büyümeyi sağlayan unsurlar, yönetimde, ekonomide ve hukukta değişimi zorunlu kılmaktaydı. Ayrıca egemenliğe katılan toplumlar kendilerinin yönetimde temsil edildiğini görmek isterler. İslam Cumhuriyeti’nin topluluğa katılan toplumlar tarafından benimsenmesi için de en iyi yol, onların da yönetimde temsil edilmesiydi. Diğer bir ifadeyle İslam / Barış topluluğuna katılacak olan toplumlar, kendi içlerinden çıkmış birilerinin yönetimde yer alması halinde kendi haklarının korunup gözetildiği ve güvenliklerinin sağlandığı hissini taşıyacaklardı. Aksi takdirde söz konusu toplumlar kendilerini güven içerisinde hissetmeyecekler ve kendilerine ait yönetim peşinde koşacaklardı. Fakat diğer taraftan onların yönetimde temsil edilmelerinden en fazla rahatsız olacak olan taraflar ise mevcut / muhafazakâr / statükocu kesimlerdi. Medine İslam Cumhuriyeti de bundan ari değildir. Fetih sonucu ülke egemenliğine katılan toplumların idarede temsiliyetine önem veren Hz.Muhammed’i@ en fazla bunaltanlar, mevcut eşleri Hz. Ayşe ve Hz. Hafsa idi. Zira peygamberimizin büyümeyi sürdürülebilir kılmak ve yönetimin bekasını sağlamak için egemenliği altına aldığı toplumların liderlerinin kızları ile yaptığı evlilikler, Başkanlık Konutunda yeni eşlere yer açmak demekti. Bu sadece yeni eşler için bir oda yapılması değil aynı zamanda liderin / başkanın / peygamberin kalbinde bir oda açmak, yönetim erkinde bir makam açmak demekti. Dolayısıyla statükoyu temsil eden lider / peygamber eşleri bu durumdan rahatsızlık duyacaklar ve yeni gelen ortaklara yer açmamak için direneceklerdi. Nitekim de öyle oldu. Hz. Ayşe ve Hz. Hafsa aralarındaki kıskançlık ve rekabeti bırakarak yeni gelen eşlere karşı birlik olup «ortak bir cephe» oluşturdular. Onlar, önce Hz. Zeynep ile yapılan izdivacı kıskandılar; Hz. Zeynep bu mücadelede kendini savunurken kullandığı argüman «Sizleri Resulullah ile babalarınız evlendirdi beni ise Allah evlendirdi» idi. Hz. Zeyneb’in Hz.Muhammed’e ikram ettiği bal şerbeti nedeniyle Hz. Ayşe ve Hz. Hafsa’nın Hz.Muhammed’e kötü koktuğunu söylemeleri ve bu söylemleri nedeniyle Hz.Muhammed’in bal şerbetini kendine yasaklaması ve bu kötü kokma olayının kıskanç statükocu eşlerin bir komplosu olması, Başkanlık konutundaki gidişatın boyutlarına dair ip uçlarını vermektedir. Hayber’in fethinden sonra ise Hz. Ayşe ve Hz. Hafsa için yeni bir rakip daha gelmişti; Hz. Safiye. O peygamberimizle evlenip Medine’ye yerleştirildiğinde onlar onu çok merak ettiler ve kaldığı eve gizlice ziyarete gittiler. Onun çok akıllı, zeki ve güzel bir kadın olması, ayrıca Nadir oğullarının lideri Huyey gibi bir şeytanın kızı olmasının yanında Hayber’in liderlerinden birinin eşi olması nedeniyle Hz.Muhammed’i@ etkileyip kendilerinden uzaklaştırabileceği endişesine kapıldıkları söylenebilir. Zira birbirlerine Hz. Safiye’nin ne kadar zeki, akıllı olduğunu ifade etseler de Hz.Muhammed’e tersini söyleyip onu peygamberimizin gözünden düşürmeye çalışmışlardı. Hatta onlar Hz. Safiye ile alay etme ve küçümseme konusunda o kadar ileri gitmişlerdi ki Yahudi kökenli olmasını onunla alay ve aşağılama konusu yapmışlardı. Bu konuda şikâyeti alan Hz.Muhammed’de@ Hz. Safiye’ye «sende onlara benim babam Harun, amcam Musa peygamberdi diye cevap verseydin» şeklinde yol gösterecek kadar çekişmeler ileri gitmişti. Ayrıca Hz. Ayşe’nin onu Yahudi kadını diye aşağıladığı zamanlarda Hz.Muhammed’in@ «Ya Ayşe! böyle söyleme! Ben kendisine İslam'ı anlattım ve o da müslüman oldu. Üstelik dinini / teslimiyetini de güzelleştirdi» diye öğütlemesine rağmen kıskançlığı devam etti. Öyle ki, bir defasında Hz. Ayşe’nin Hz. Safiye’nin yapıp gönderdiği yemeği tabağıyla beraber yere çaldığı ve tabağın parçalandığı Hz.Muhammed’in@ ise Hz. Ayşe’yi teskin etmeye çalıştığı ve çevresindekilere «anneniz kızdı» dediği rivayet edilir. Kısa bir süre sonra Mısır Kralının hediyesi Hz. Mariye’nin de karşı kampa dahil olması bardağı taşıran son damlalardandır; Rivayete göre Hz. Mariye’nin evi Medine içerisinde Mescide / Başkanlık konutuna / Ehli beyte uzak bir yerdeydi. Hz. Hafsa’nın odasında bulunmadığı (ziyaret için babasının yanına gittiği) bir gün Hz.Muhammed@ Hz. Mariye ile Hz. Hafsa’nın odasında buluştu. Fakat bir şekilde Hz. Hafsa erken döndü ve odasının kendisinden izinsiz kullanıldığını görünce çılgına döndü. Hz.Muhammed’e@ kendisine değer vermediği, sevmediği vb. sözlerle çıkıştı. ([1] ) Bu çıkışmalar / çekişmeler öylesine şiddetli olmuştu ki Hz.Muhammed’i@ öfkelendirecek boyutlara ulaşmıştı. Bir keresinde Hz. Hafsa’nın yakışıksız söz ve tavırları nedeniyle Hz.Muhammed@ ona «Allah’tan kork Ey Hafsa!» şeklinde çıkıştığı rivayet edilmektedir. Fakat bütün bunlara rağmen Hz.Muhammed@ onu teskin etmek için izinsiz odasını bir daha kullanmayacağını, (rivayetin bazısına göre bir daha Hz. Mariye ile asla buluşmayacağını, onu kendisine haram ettiğini vb.) belirtir. Hanımlarının gönlünü almak için kendisine helal olmasına rağmen bal şerbetini ve diğer hanımlarını haram etmesinin yanlış olduğu ve bu hususta yaptığı yemini bozması gerektiği Cenab-ı Hak tarafından aşağıdaki ayetlerle elçisine bildirilmiştir; RAHMAN, RAHİM ALLAH ADINA 1-2- Ey Peygamber! Hanımlarının gönlünü almak için Allah’ın helal kıldığını niçin kendine haram ediyorsun? (Mamafih bu hatandan dolayı üzülme. Çünkü) Allah gafurdur, rahimdir. Allah, (gerektiğinde) yeminlerinizi bozmayı size meşru / farz kılmıştır. Allah, sizin Mevla’nız / yardımcınız / yol göstericiniz / koruyucunuzdur ve O, her şeyi bilen, en iyi yasa koyandır. (Tahrim Suresi 1-2) Yeni eşlerle yaşanan olaylardan sonra Hz. Hafsa’nın Hz.Muhammed’i@ bu davaya omuz vermiş, İslami hareketi birlikte yükseltmiş ve en samimi arkadaşları olan babalarını ihmal etmekle suçlamış olabileceğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Onların peygamberimizin yeni hanımları olan Hz. Safiye’ye ve Hz. Mariye’ye değer vermesini eski hanımları olarak kendilerine değer vermemek olarak algılamaları ve buradan yola çıkarak babalarına da değer vermemek olarak gördükleri düşünülebilir. Hz. Ayşe ve Hz. Hafsa’nın yeni kumalarına tahammül edememeleri sadece kadınsı kıskançlık olarak algılamamak gerekir. Onların bu tepkileri aynı zamanda mülkiyetin / yönetimin paylaşımına karşı her statükonun tepkisiyle aynı tepkidir. Hiçbir statüko mevcut yapının değişimini istemez ve yeni yapılara / yeni ortaklara karşı daima karşı çıkarlar. Bu nedenle Hz. Ayşe’nin ve Hz. Hafsa’nın statükoyu koruma güdülerini çok iyi anlayan peygamberimiz onlara ne babaları olan Hz. Ebu Bekir’i ve Hz. Ömer’i ve ne de kendilerini asla ihmal etmediğini, vefasızlığın kitabında yazmadığını onlara söyledi. Ayrıca Hz.Muhammed@, yaptığı yeni evliliklerin cinsel bir tercih ile olmadığını tamamen Medine İslam Cumhuriyeti’nin egemenliğini sürdürülebilir kılmak için olduğunu onların anlamalarını bekledi. Fakat onlar anlamamakta ısrar ettiler. Özellikle Hz. Hafsa bu hususta peygamberimizin başını çok ağrıtınca peygamberimiz onun gönlünü almak ve kendisini teskin etmek için Cenab-ı Hakk’ın bildirdiği geleceğe ilişkin bilgilerden bazılarını onunla paylaştı ve bu bilgiyi bir sır olarak saklamasını istedi. Rivayetlerde de zikredildiği üzere bu sır, Hz.Muhammed’den sonra yerine kimin geçeceğine ilişkindi. Ayetten anladığımız itibari ile O, bu sırrın bir kısmını söylemiş diğer kısmını saklamıştır. Yani ya kendisinden sonra Hz. Ömer’in de Devlet Başkanlığına geleceğini ya da Hz. Ayşe’nin babası Hz. Ebu Bekir’in halife olacağını söylemiş olsa gerektir. Her iki olasılıkta muhtemeldir. Eğer peygamberimiz Hz. Ebu Bekir’in kendisinden sonra halife olacağını söyledi ise Hz. Hafsa bu sırrı müjdelemek için müttefiki Hz. Ayşe ile paylaşmış olabilir. Şayet babasının halifelerden birisi olacağı sırrı paylaşıldıysa o zamanda müttefiki de olsa eski rakibi olan Hz. Ayşe’ye cay etmek için bu sırrı paylaşmış olabilir. Fakat Hz. Hafsa’nın kendisine bildirilen bu sırrı paylaşması Cenab-ı Hak tarafından peygamberimize bildirildi. Hz.Muhammed@ hemen harekete geçti ve Hz. Hafsa’ya bu yaptığının ne kadar tehlikeli ve yanlış olduğunu bildirdi. Zira Cumhuriyetin bekasını ilgilendiren bu ve buna benzer sırların paylaşılması son derece tehlikeliydi. Eğer bu tür sır niteliğindeki bilgiler toplumda yayılacak olursa Medine İslam Cumhuriyeti’nde iç kargaşalar alıp başını gidecek ve devlet yönetilemez olacaktır. Tam yükselişe geçmişken Medine İslam Cumhuriyeti’nin istikbalini ilgilendiren gizli bilgiler açık edilecek olursa devlet anarşiye sürüklenecek ve daha yükseliş aşamasındayken yıkılıp gidebilecektir. 3- Hani, (eşinin gönlünü almak için yaptığı yemin olayından dolayı) Peygamber bir sırrını eşlerinden biriyle paylaşmıştı. Fakat eşi bu sırrı (kumasına) ifşa edince Allah da onu (Peygamberine) bildirdi. (Mamafih Peygamber) o sırrın sadece bir kısmını anlatmıştı, diğer kısmına ise hiç değinmemişti. (Peygamber sır tutmayan) eşine yaptığı (bu yanlışı) bildirince, “Bunu sana kim söyledi?” dedi. (Peygamber de), “Her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan haber verdi” diye cevap verdi. (Tahrim Suresi 3) 30.12. Validelerimizin Vazgeçilmez Olmadıkları ve Babalarına Yapılan Öğütler Kıskançlık ve rekabet nedeniyle eşlerinin işi bu aşamaya kadar getirmiş olması nedeniyle artık Hz.Muhammed@ çareyi bütün kadınlarından uzaklaşmakta buldu. Hz.Muhammed’in@ bu tutumu çevredekiler tarafından O’nun eşlerini boşadığı şeklinde algılanmıştı. Hz. Ömer durumun vahametini anlayınca kızına (Hz. Hafsa ’ya) çok kızdı ve Hz.Muhammed’i@ üzdüğü için azarladı. Diğer taraftan emek emek, acı, çile ve çabalarla bu noktaya kadar getirilmiş İslam Cumhuriyetini iç kargaşaya yuvarlayacak buna benzer anlamsız çekişmelere artık bir dur demenin vakti gelmiştir. Bu amaçla Cenab-ı Hak, duruma müdahale etti ve Tahrim Suresinin müteakip ayetleri ile Hz.Muhammed’in@ eşlerini terbiye etti. Bu karşı duruşlarına devam edecek olurlarsa elçisinin kendilerini boşayacağı tehdidinde bulundu. Onların bu yaptıkları hareketlerin inkarcıların / düşmanların yaptıkları hareketlerle aynı olduğunu tarihteki inkârcı / düşman kadınlar örneği ile anlattı. Validelerimize kıskançlıklarının ve rekabetlerinin Cumhuriyete verdiği zararın vahim boyutlara ulaştığını anlatmak için en iyi yol ya onların bu hareketlerinden vazgeçmeleri ya da Hz.Muhammed’in@ onları boşayacağı ve yerlerine başka kadınlarla evleneceği tehdidiydi. Diğer taraftan müminlerin de ailelerine, çocuklarına sahip çıkmaları ve onların yanlışlarını düzeltmeleri için gereğinin yapılması istendi. Zira bu işin sonu kötüye gitmekte azaba / ateşe doğru gitmekteydi. Bu ikazla Hz. Ebu Bekir’in ve Hz. Ömer’in kızlarını uyarmaları ve onların Hz.Muhammed’in@ yanında yer almaları için ellerinden ne gerekiyorsa yapmaları istendi. 4-7- Ey Peygamber’in iki eşi (Ayşe ve Hafsa!) Eğer hatalarınızdan tevbe edip Allah’a dönerseniz sizin için iyi olur. Çünkü kalpleriniz kaydı, bozuldu; yok eğer Peygamber’e karşı birbirinizi desteklerseniz O’nun Mevla’sı (koruyucusu / efendisi) Allah’tır. Cibril, erdemli müminler ve melekler de o’na arka çıkarlar. Eğer o sizi boşarsa (Sizler ona olan eziyetlerinize devam edecek olurda Allah da ona sizi boşama yetkisi / emri verirse), Rabbi ona, sizin yerinize sizden daha iyi, müslime / teslim olan, inanan, kendini adayan, yönelen, kulluk eden, aktif, dul ve genç eşler verir. Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi / ehlinizi / yönetiminiz altında olanları / yakınlarınızı öyle bir ateşten koruyun ki o ateşin yakıtı insanlar ve taşlardır. O ateşin başında, Allah’a karşı gelmeyen, kendilerine emredileni yerine getiren çetin ve güçlü melekler vardır. (İşledikleri yüzünden o ateşe girecek olanlara) “Ey İnkarcılar; Bugün özür dilemeyin. Siz ancak işlediklerinizin cezasını çekeceksiniz.” (denilir) (Tahrim Suresi 4-7) 30.13. Nurun Tamamlanması İçin Dikkatli Olmaya Davet Cenab-ı Hak, özelde Hz. Ayşe ve Hz. Hafsa olmak üzere müminlerin yaptıkları hatalardan dönmelerini ve Allah’a (dolayısıyla Hz.Muhammed’e@) yönelmelerini istedi. Onlardan aydınlık günlere kavuşmak, nurun tamamlanması yani tam bir zafere / fethe ulaşmak için dua etmelerini ve yaptıkları hataların da affedilmelerini istemelerini istedi. Cenab-ı Hak, elçisinden ise eşlerinin birbirleri ile ve eşlerinin kendisi ile arasındaki bu gerilimi fırsat bilip çeşitli entrikalar peşinde olan münafıklar ve inkarcılara karşı asla yumuşak davranmamasını onlara karşı sert davranmasını ve onlarla mücadele etmesini emretti. 8-9-Ey iman edenler! Samimi / halisane olarak tevbe ederek Allah’a dönün. Olur ki Rabbiniz, kötülüklerinizi örter ve sizi içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyar. O gün Allah, Peygamber’i ve O’nunla birlikte iman edenleri utandırmayacaktır. Onların nurları önlerinden ve sağlarından parlayacak ve diyecekler ki; “Rabbimiz! Nurumuzu tamamla, bizi bağışla, çünkü Sen her şeye güç yetirensin.” Ey Peygamber! İnkarcılarla ve münafıklarla mücadele et / cihat et, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. Orası varılacak ne kötü bir yerdir.(Tahrim Suresi 8-9) 30.14. Hz. Ayşe’ye ve Hz. Hafsa’ya En Ağır Uyarılar Cenab-ı Hak, validelerimizin kıskançlık ve yönetsel rekabet nedeniyle elçisine karşı yaptıkları komplolar, baş ağrıtıcı hareketler ve en sonunda devletin çivisini çıkartmaya kadar varan hareketlerin sonunda İslam Cumhuriyetini sona erdirebilecek girişimler olması nedeniyle, inkarcıların hareketleri ile aynı paralelde hareketler olarak değerlendirdi ve onları Hz. Nuh ve Hz. Lut Peygamberlerin eşlerinin muhalefetlerine / ihanetlerine benzetti. Nasıl ki onların eşleri peygamber olsa da onlar azaptan kurtulamadılar / kurtulamayacaklar ise aynı şekilde validelerimiz için de eşlerinin peygamber olmasının kendilerinin ne bu dünya da ne de ahirette azaptan kurtaramayacağının açık olduğunu bildirdi. 10-(Ey Peygamberin Hanımları!)([2] ) Allah inkarcılar / başkaldıranlar için Nuh'un karısı ile Lut'un karısını örnek veriyor. Onlar iki erdemli kulumuzun nikahı altında bulunuyorlardı. Ancak onlara hainlik ettiler. / karşı geldiler. Kocaları (peygamber olmalarına rağmen) Allah'tan gelen azabı hiç bir şekilde o ikisinden savamadı. İkisine de “Haydi ateşe girenlerle birlikte siz de girin!” denildi. (Tahrim Suresi 10) 30.15. Hz. Safiye’nin Hz. Asiye’ye Hz. Mariye’nin de Hz. Meryem’e Benzetilmesi Cenab-ı Hak, Hz. Ayşe ve Hz. Hafsa’ya yaptıkları nedeniyle kötü örneklere benzedikleri uyarısını yaptıktan sonra onların rekabet ettikleri Hz. Safiye ile Hz. Mariye’yi de iyi kadınlara örnek olarak göstererek onları kabul etmeleri için ikna kabilinden ayetlerini gönderdi. Hz. Safiye’yi zalim topluluktan kurtulmak isteyen, Firavundan ve Firavunun yaptıklarından kurtulmak isteyen Asiye’ye benzetti. Gerçekten de Hz. Safiye daha çocukluğundan itibaren babası Huyey bin Ahtab’ın yaptıklarını asla tasvip etmemiş ve Hz.Muhammed’i@ çok sevmiştir. Hz. Mariye (Mary) de ne tevafuktur ki ismi de Hz. Meryem ile aynıdır. Cenab-ı Hak, onun için Medine de atılan iftira ile ilgili olarak kendisini temizlemekle kalmamakta aynı zamanda Mısır Sarayından Medine fakirhanesine geldikten sonra Vahyi İdeolojiyi / İslam Cumhuriyetini hemen benimsemesi ve gönülden bağlanması nedeniyle onu övmektedir. Tarihten verilen iki iyi kadın örnekliğinde Hz. Safiye ve Hz. Mariye validelerimizi, Hz. Ayşe ve Hz. Hafsa validelerimizin de sevmelerini istedi. 11-12- Allah, inanan kimseler için de Firavun ’un karısını örnek gösterdi. Hani o (hanım: Asiye), “Rabbim! Bana katında cennette bir ev yap, beni Firavundan ve onun yaptıklarından kurtar. Beni şu zalimler topluluğundan kurtar!” demişti. Ve Allah, ırzını bir kale gibi koruyan İmran kızı Meryem’i de (inanan kadınlar için) örnek verdi. İşte Biz onu vahyimizden bilgilendirince / ruhumuzdan üfleyince O da Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik etti / inandı ve gönülden içtenlikle bağlı olanlardan oldu. (Tahrim Suresi 11-12) [1] ) Not: Hatta o sıralarda Medine muhalefetinin Hz. Muhammed’i@ siyaseten yıpratmak için «ikinci bir ifk» hadisesi olarak Hz. Mariye ile ilgili ortaya atılan iftirayı bile Hz. Hafsa’nın diline dolama ihtimalinden ya da Hz. Muhammed’e@ bu hususla çıkışmış olabileceğinden bahsetmek bile mümkündür. [2] ) Razi

  • Bölüm 43:Hicretin Başlaması | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 43 HİCRET BAŞLIYOR Akabe görüşmeleri sonuçlandırılmış ve Medine’de kurulacak İslam Cumhuriyeti için anayasal sözleşme şartları üzerine mutabakat sağlanmış ve biat alınmıştı. Şimdi sıra Mekke’den Medine'ye hicret etmeye gelmiştir. Mekkeliler Medine’deki yeni oluşuma katılmaya davet edilecektir. Bu davet; iman eden, iman ettikten sonra geri dönen ve arafta kalan Mekke halkına yapılmaktaydı. Onlara önce Kur’an’ın hikmetli yasalar içerdiği ve hükümranlık sağlayan bir kitap olduğu vurgulanır. Daha sonra safını Hz.Muhammed’den@ yana olarak seçen ve yeni oluşumda yer alacak olanların hem Rabbleri katında hem de yeni yönetimde üstün makamlara kavuşacağı müjdesi verilir. Bu müjde bazı Mekkeliler için çok cezbedici idi. Bazı Mekkelilerin ise tuhafına gitmiş ve şaşkınlığa uğramışlardı. Zira cezbedici teklifler karşısında Hz.Muhammed’in@ yandaşlarında artış olacağı muhakkaktı. Bu nedenle Mekke müşrik ileri gelenleri de halkın saf değiştirmesine mâni olmak için bu müjdelemenin göz boyama / sihir / kandırma olduğunun propagandasını yaparlar. Cenab-ı Hak, bu durumu Yunus Suresinin ilk ayetlerinde şöyle bildirir. Rahman, Rahim Allah Adına 1-2- Elif, lam, ra. İşte bunlar, içinde hikmetli yasaların bulunduğu ve hükümranlık sağlayan kitabın ayetleridir. Kendi içlerinden bir adama “insanları uyar ve iman edenlere Rabbleri nezdinden üstün makamların verileceğini müjdele” diye vahyetmemiz insanların tuhafına mı gitti? O kâfirler “Muhakkak ki bu apaçık bir sihirbazdır / sihirdir” dediler. (Yunus Suresi 1-2) Müşrik ileri gelenlerin bu propagandasına karşılık Cenab-ı Hak nasıl gökleri ve yeri altı günde / evrede yarattı ve bu kainatın yaratılmasını müteakiben işleyişinin kontrolünü de eline aldıysa Hz.Muhammed’in@ de ilahi rehberlik ile kuracağı Toplumsal Barış, Birlik ve Güvenlik (İslam) Evreninin en kısa aşamada yaratılacağı ve bu evrenin yönetiminin başına geçeceğini müteakip ayetlerde vurgular. Bu vurguda gökyüzü metaforu ile ifade edilen yönetim üst yapısı ile yeryüzü metaforu ile ifadesini bulan toplumsal alt yapının tüm kurum ve kuruluşları ile teşekkül ettirilmekte olduğuna işaret vardır. Sonunda meydana gelecek İslam / Barış, Birlik ve Güvenlik ortamının belirli bir süre içerisinde (altı gün benzetmesi ile) Medine’de tesis edileceğine ve başına da Hz.Muhammed’in@ geçeceğine de işaret edilir. Bu yeni oluşumda egemenlik Allah’a ait olacak ve O’nun öğretisi uygulanacaktır. O nedenle insanlar yalnızca Allah’a kul olmaya davet edilir. Bu oluşum ve gelişim hakkında düşünmeleri istenir. 3- Şüphesiz sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arş üzerinde egemenlik / hükümranlık kuran, kainattaki bütün iş ve oluşları yöneten Allah’tır. O’nun emri ve hükmü olmadıkça hiçbir şey meydana gelemez, hiç kimse bir tasarrufta bulunamaz. / Her şeyin yaratılışı, hareketi ve tasarrufu ancak O’nun emir ve hükümlerine göredir. ([1] ) İşte Bu, Rabbiniz Allah’tır. O hâlde O’na kulluk ediniz! Hâlâ düşünüp ibret almaz mısınız? (Yunus Suresi 3) Mekkeli müşrikler ne kadar direnirlerse dirensinler eninde sonunda Allah’ın sistemine dönüşün gerçekleşeceği, ahiretteki dönüş ile temsil edilir. Nasıl ki kozmik ahiret kesin ve kaçınılmaz olarak gerçekleşecek ise Mekke’deki şirk sisteminin de bir gün yok olacağı ve yerine ilahi öğretiye dayalı Barış, Güvenlik ve Birlik sisteminin / İslamın egemen olacağı bildirilir. Bunun kaçınılmazlığı Cenab-ı Hakk’ın yarattığı kainattaki her şeyin yerli yerinde ve hakkaniyetli olması, dolayısıyla haklının, ıslah edici eylemlerde bulunanların hakkını alacağı diğer taraftan ise zalim ve haksızlık yapanların hak ettikleri cezalarını alacağı bir sistemin var olmasındandır. Cenab-ı Hakk’ın öğretisine göre kurulacak ve işletilecek bu sistemde hiç kimseye en ufak bir haksızlık yapılmayacak, kimsenin kimsede asla hakkı kalmayacak. Eninde sonunda hak ve adalet tecelli edecek. Ama bugün, ama yarın veya ahirette, fakat eninde sonunda herkes hak ettiğini görecektir. 4- Sonunda hepinizin dönüşü O’nadır. Bu Allah’ın kesinlikle gerçekleştireceği bir vaadidir. Şüphesiz ki O, iman eden ve ıslah edici amel işleyenlere adaletle karşılık vermek için yaratmayı başlatan ve sonra onu sürdürülebilir kılacak olandır. İnkarcılar için, inkarları / reddedişleri nedeniyle, kaynar sudan bir içki ve acıklı azap vardır. (Yunus Suresi 4) İnsanlara ısı ve ışık kaynağı olarak güneşi yaratan, geceleri bile aydınlık kılmak için ayı yaratan ve senelerin hesabını bilebilmek için aya evreler tayin eden Cenab-ı Hak, toplumsal yaşamlarında onları karanlıklarda bırakır mı hiç? Elbette hayır! O şirk ve zulüm karanlığına yuvarlanmış Mekke müşriklerini ve onlarla beraber diğer insanları da kurtarmak için Kur’an’ı bir güneş gibi göndermiş, o kitaptan aldığı ışığı tıpkı ayın güneş ışığını yansıtması gibi bir nur olarak insanlara yansıtan Resulü Hz.Muhammed’i@de göndermiştir. O elçi, zaman içerisinde tıpkı ay gibi kendisine takdir edilen çeşitli menzillere varır. Böylelikle Mekkeliler ve onların ardından gelen insanlar toplumsal yaşamlarında huzurlu, mutlu ve aydınlık bir yaşam sürsünler istenmiştir. Bu da ancak ilahi öğretiyi izlemek, cahilliği terke etmek ve hakikat bilgisine ermek ile mümkündür. İlahi öğretinin rehberliğinde gerçek bilgiye eren bilgi toplumu için bu örneklemelere işaret edilir. 5- O, Güneş’i bir ışık kaynağı, Ay’ı da bir nur yapan ve senelerin sayısını ve hesabı bilesiniz diye, Ay’a menziller takdir edendir. Bunları belli bir ölçü ile yaratan Allah, hakikati bilmek isteyen bir toplum için ayetleri böyle detaylandırır. (Yunus Suresi 5) Yine nasıl ki karanlık gecenin ardından aydınlık bir gündüzün gelmesi Cenab-ı Hakk’ın koyduğu bir yasadır, aynı yasa toplumların yaşamı içinde geçerlidir. Zalimlerin hâkim olduğu karanlık günler bir gün mutlaka yerini hakkın, adaletin ve rahmetin egemen olduğu aydınlık günlere terk edecektir. Bu nedenle Allah’ın yasalarının egemen olmasını isteyen ve bu konuda hassasiyet sahibi kimseler, gece ile gündüzün birbirini kovalamasının ilahi bir yasa olduğundan hareketle, karanlık baskıcı günlerin ebedi olmadığını, aydınlık günlerin gelmesinin yakın ve kaçınılmaz olduğunu görürler. 6- Hiç şüphesiz gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde ve Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde takva sahibi / ilahi yasalara uyma konusunda hassasiyet gösteren bir toplum için nice deliller vardır. (Yunus Suresi 6) Diğer taraftan ilahi yasalara dayalı bir sistemi istemeyen ve rezil / aşağılık / süfli bir yaşamla tatmin bulan kimselerin sonu ise dünya da acı bir azap, ahirette de ateş azabıdır. 7- 8-Bize kavuşmayı dilemeyen, dünya hayatına / süfli yaşama razı olup, onunla tatmin bulan ve ayetlerimizden gafil olan kimseler var ya; işte onların varacakları yer, kendi elleriyle yaptıkları kötülükler yüzünden ateştir. (Yunus Suresi 7-8) Halbuki iman edip salih / ıslah edici eylemlerde bulunanlar Cenab-ı Hak tarafından doğru yola sevk edilecekler ve sonunda onlar bu dünya da cennet gibi bir yaşama kavuşacakları gibi ahiretteki mükafatları nimet cennetleri olacaktır. Onların kuracakları ilahi sistemde, Allah egemen olacak ve O’na hiçbir eksiklik atfedilemeyecek ve O’na şirk koşulmayacaktır. Orada barış, huzur, selamet ve esenlik egemen olacaktır. Barış ve birlik ekseninde bir araya gelen bu inanmış toplulukların hepsi tesis edilen barış, huzur, güvenlik ve birlik ikliminin devamı için gayret göstereceklerdir. Onların yönelimleri Alemlerin Rabbi Allah’a olacaktır. Hiçbir kimse ya da topluluk, kendi grubu ya da topluluğu için ayrı bir baş çekmeyecek ve kendilerini seçip diğerlerini ötekileştirmeyecektir. Hiç kimsenin ayrı bir kutsalı ve bu kutsalın peşinden gittikleri ayrı bir yönetimi olmayacaktır. Madem ki Allah herkesin ilahı ve herkes O’nun kulu, o halde topluluğun tüm bireyleri yönelimlerini sadece Allah’a yapacaklardır. Allah kulları arasında ayrım yapmadığından bütün alemleri, bütün ırkları, bütün soy sop ve kabileleri yarattığından Allah’a yönelerek ilahi sistemi baz alan bir toplumda rahmet, barış ve güven hâkim olacaktır. Böylece herkes bu sistemi benimseyecek ve üzerlerinde daim olmasını dileyecektir. 9 -10- Hiç şüphesiz iman eden ve salih / ıslah edici amel işleyenleri ise imanlarından dolayı Rabbleri onları hidayete erdirir. Onlar altlarından ırmaklar akan naim cennetlerindedir. Onların oradaki duaları “Allah’ım, Sen her türlü eksiklikten münezzehsin!” dir. Onların oradaki hayatları barıştır. / selamettir. / esenliktir. / selâmdır. Dualarının sonu da “Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun!” dur. / “Yönelimimiz Alemlerin Rabbi Allah’a”dır. (Yunus Suresi 9-10) Mekkeli müminler bu sistemin tesis edilmesinde çok aceleci bir istek içerisindeydiler. Müminler bu konuda çok aceleci olsalar da Cenab-ı Hak kendi sisteminin / hayrın tecelli etmesini yine bir kurala bağlamıştır. Şayet insanların duygu ve heveslerine göre ilahi kurallar cereyan etseydi Mekkeli müşriklerin hemen sonları getirilirdi. Fakat Cenab-ı Hak kullarına karşı çok merhametli olduğundan sürekli onlara mühlet tanır. Hataları, yanlışları nedeniyle hemen ceza vermez. Onları zulümlerinden ve hatalarından dönmeleri için uyarıcılar gönderir. Hatta bazen onların hatalarını anlamaları için başlarına çeşitli sıkıntılar verir ki gittikleri yanlış yoldan dönsünler. Böylece bir süre geçer. 11-Eğer Allah, insanlara, hayrı çarçabuk istedikleri gibi şerri de acele verseydi, kesinlikle onların ecellerini getirirdi. Fakat Bize kavuşmayı istemeyenleri azgınlıkları içinde bocalar bir halde bırakırız. (Yunus Suresi 11) İnsanlar Cenab-ı Hak tarafından çeşitli sıkıntılara / krizlere maruz bırakılır. Onlar bu tür sıkıntılar / krizler yaşadıklarında hemen Cenab-ı Hakk’a yönelirler ve sıkıntılarının giderilmesi için sürekli yalvarır yakarırlar. Fakat sıkıntıları giderildiği zaman sanki hiç yalvarmamış gibi davranırlar. Kendilerini düzeltmeye yanaşmazlar. Sıkıntı / kriz içindeyken anladıkları hatalarından vazgeçmeye yanaşmazlar. Bu durumlara bizzat Mekkelilerin üzerinden birkaç örnek vermek gerekirse; 1) Mekkeliler Hz.Muhammed’in@ doğduğu zamanda Fil hadisesi ile çok büyük sıkıntı yaşamışlar ve Ebrehe’nin saldırısından kendilerini koruması için Cenab-ı Hakk’a yalvarmışlardı. Şirk içerisindeki yaşamları, onların kalplerini parça parça etmişken Ebrehe’nin Fil ordusu ile karşı karşıya gelince hatalarından dönmüşler ve tekrar tevhit / birlik olup Ebrehe’nin ordusuna karşı direnmişlerdi. Cenab-ı Hakk’ın yardımı ile Fil ordusu perişan olmuş ve Mekkeliler helak olmaktan kurtulmuşlardı. Fakat Mekke müşrikleri bu olaydan sonra tekrar şirk sistemine geri dönmüşlerdi. 2) Hz.Muhammed’e@ elçilik geldikten sonra O’nun risaletine ve getirdiği tevhit sistemine karşı koymuşlar, O’na ve O’nu destekleyenlere boykot uygulamışlardı. Hz.Muhammed@ ve yandaşlarına uygulanan boykot zamanlarında Mekkeliler de büyük kıtlık / ekonomik krizler yaşadılar. Cenab-ı Hakk’ın inayeti ve Resulüne yol göstermesi ile izlenen politikalar sonucunda Mekke'nin yaşadığı ekonomik krizler adeta “karşı boykota” dönüşmüştü. Mekkeli müşrikler yaşadıkları bu sıkıntının / ekonomik krizin giderilmesi için Hz.Muhammed’e@ gelip yalvarıp yakarmışlar ve kıtlıktan kurtulmak için dua / yardım etmesini istemişlerdi. Hz.Muhammed’in@ girişimleri ve duası sonuç getirmiş böylece Mekkeliler bu kıtlıktan kurtulmuşlardı. Ancak Mekkeliler rahata erdikten sonra sanki daha önce iman edeceklerine dair söz veren kendileri değilmiş gibi şirkte kalmaya devam etmişlerdi. Cenab-ı Hak, geçmişteki toplulukların da aynı şekilde davrandığını ama Cenab-ı Hakk’ın onlara olan merhametinden hemen onları yok etmediğini bildirirken sonunda onların acı sonla yüzyüze gelmelerinin kaçınılmaz olduğunu vurgulamıştır. Zira onlar inat edip yola gelmeyi reddetmektedirler. Bu gibi davranan kimselere artık yapacak bir şey yoktur. Verilen mühletin sonuna gelindiğinde suçlular helak edilirken müminlerin devri başlayacak ve onlar da imtihan edilmek için ülkenin / yeryüzünün yönetimine getirileceği / halifeler kılınacağı belirtilir. Zaten Akabede varılan anlaşma ile de bu egemenliğin ayak sesleri iyiden iyiye hissedilir olmuştur. 12-14- İnsana sıkıntı dokunduğu zaman, yan yatarken, otururken, dikilirken Bize yalvardı. Kendisinden sıkıntısını gideriverdik mi de sanki kendisine dokunan o sıkıntı için Bize hiç yalvarmamış gibi aldırmadan geçip gitti. Haddi aşanlara yaptıkları şeyler işte böyle süslenmiştir. Ant olsun ki, sizden önceki kuşakları zulmettikleri zaman helâk ettik. Onlara elçilerimiz açık belgeler ile gelmişlerdi. Fakat onlar inanmadılar. İşte Bizde suçlu toplulukları böyle cezalandırırız. Sonra nasıl amel edeceğinize bakalım diye onların ardından sizi yeryüzünde halifeler kıldık. / kılacağız. (Yunus Suresi 12-14) Akabe’de varılan anlaşmadan sonra Medine’de kurulacak İslam Cumhuriyeti eliyle Mekkeli müşriklerin cezalandırılacağı bildirildikten sonra onların bu cezalandırmayı hak ettikleri şöyle detaylandırılır; “Kendilerine teklif edilmiş olan İslam Cumhuriyeti ve İslami yaşamı reddeden Mekkeliler boykot yıllarında kendileri ekonomik krizle / kıtlıkla karşı karşıya kalınca hemen Hz.Muhammed’in@ teklifini kabul ederek bu krizden çıkmayı amaçlamışlardı. O’nun dua ve girişimleri sonucunda krizden kurtulan Mekkeliler sözlerinde durmamış ve şirk sisteminde devam etmişlerdi. Kıtlık / Ekonomik krizden kurtulmaları halinde O’na ve getirdiği ilahi öğretiye iman edeceklerine söz veren Mekkelilerin yönetici elitleri kriz sonrasında ilahi öğretinin değiştirilmesi halinde iman edeceklerini bildirdiler ve öğretinin değiştirilmesini talep ettiler. Cenab-ı Hak ise elçisinden onların bu taleplerinin mantıksızlığını ortaya koyan ayetlerini okumasını istedi. Hz.Muhammed@, ilahi öğretiyi içeren ve kendilerine okunan Kur’an’ın kendi uydurması olmadığı, Cenab-ı Hakk’ın vahyettiği ilkeler olduğu, bu ilkeleri Allah’ın sistemini arzu etmeyen ileri gelenlerin isteğine uyarak kendisinin değiştirmesinin mümkün olmadığını bildirdi. Böylece bütün yaratılmışların ilahının bildirdiği ilkelere insanların itaat etmesinin zorunluluğu elçinin kendi şahsı üzerinden ifade edildi. Rabbi katında seçilmiş bir elçinin yani çok değerli bir kul olmasına rağmen kendisinin de bu yasalara uymaktan başka bir seçeneğinin olmadığı belirtilmiş oldu. Zaten bir insanın Rabbine karşı takınması gereken tavrının O’ndan gelen emirlere ve yasalara büyük bir saygıyla itaat etmesinden başka ne olabilir ki? Bu ayetlerde Resulü Ekrem’den şayet kendiliğinden böyle bir şeye kalkışırsa Rabbi tarafından korkunç bir azapla cezalandırılacağının bildirilmesi istenir. Tarih göstermiştir ki Allah’a iftira ederek O’nun adına milleti kandırmaya çalışanlar asla iflah olmamışlardır. Sonunda hile / yalan / iftira / sahtekarlıkları açığa çıkmış sahip oldukları iktidarlarından indirilmiş, rezil olmuş ve çok feci şekilde cezalandırılmışlardır.” Aslında sıkıntının / krizlerinin esas kaynağı da zaten o müşrik ileri gelenlerin kendi arzularına göre bir sistem oluşturmalarından başka bir şey değildir. Onları krizden kurtaracak ilahi sistemi kabul edecekleri yerde kendi arzularına göre tekrar yeni bir şirk sisteminin kurulması derde derman olmayacaktır. Yeni krizleri / sıkıntıları beraberinde getirecektir. Ama müşrikler için önemli olan kendi statülerinin yeni sistemde de korunması ve sömürü çarklarının devam etmesi idi. Halbuki o güne kadar inzal olunan Kur’an ayetlerine bakıldığında önerilen ilahi sistem, onların zulüm sistemine yer vermiyordu. 15- Onlara açık belge ve delilleri içeren ayetlerimiz okunduğunda, Bize kavuşmayı istemeyenler; “Bundan başka bir Kur’an getir yahut bunu değiştir!” dediler. De ki: “Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değil! Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Şayet Rabbime isyan edersem, muhakkak ki ben büyük bir günün azabından korkarım. (Yunus Suresi 15) Cenab-ı Hak, elçisinden şu hususu da onlara bildirmesini ister; “Ben aranızda elli küsur yıllık bir ömür geçirdim ve bu yaşamım sırasında Mekke'nin sorunlarına çözüm getiren ve kendimin icat ettiği böyle bir sistem getiremediğimi gayet iyi biliyorsunuz. Mekke'nin sorunlarını birlikte yaşadık, bu sorunlara çözüm üretmek için birlikte çok kafa patlattık fakat peygamberlik öncesi Kur’an benzeri sözlerin ve böyle bir sistem önerisinin ağzımdan çıktığına hiç şahit oldunuz mu? Ama ne zaman ki Allah Kur’an’ı bana vahyetti, ben de size vahyolunan bu Kur’an’ı sizlere bildirdim, sizleri onun öngördüğü sisteme uymaya davet ettim. Allah şayet böyle murat etmeseydi ben size bu ilahi öğretiyi asla okuyamazdım ve sizler böylece bu öğretiden asla haberdar da olamazdınız. Bu sizin için bir lütuftur. Hala anlamayacak ve ayağınızı denk almayacak mısınız? Sorunlarınıza çözüm getiren, sizleri gelecekte karşı karşıya kalacağınız yıkım ve ahiret azabından koruyacak ilahi sistemin kadrini kıymetini bilmeyecek misiniz?” “Şayet ben kendi icat ettiğim öğretileri Allah’a atfedersem o takdirde Allah’a iftira etmiş olmaz mıyım? O takdirde de zulümlerin en büyüğünü işlemiş olurum. Allah’ın adına yalan uyduran ve insanları Allah adına kandırmaya çalışandan daha zalim kim olabilir ki? Diğer taraftan gerçekten O’nun inzal ettiği ayetlerini inkâr edenler de en büyük zulmü işlemiş olmazlar mı? Her iki yanlışı yapan günahkârlar elbette kurtuluşa eremezler.” 16- 17- De ki: “Allah dileseydi, ben onu (Kur’an’ı) size okumazdım ve O (Allah), onu size bildirmemiş olurdu. Ben de ondan (Kur’an inzal olmadan) önce içinizde bir ömür geçirmiştim. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? Hem uydurduğu yalanı Allah’a iftira atandan ve/veya O’nun ayetlerini yalanlayan kişiden daha zalim kim olabilir? Şu muhakkak ki böyle günaha batmış olanlar asla iflah olmazlar.” (Yunus Suresi 16-17) Cenab-ı Hak, Mekke halkının kendilerine inzal edilen öğretiye uyacakları yerde kendilerinin faydasına, menfaatine ve kendilerini zarardan korumak için hiçbir şekilde kıllarını dahi kıpırdatmayan şirk sisteminin yöneticilerine itaat ettiklerini belirtir. Dahası onların şirk otoritelerini (ruhbanlarını / politikacılarını) Allah katında kendilerini kayırıcı torpil makamı olarak gördüklerini bildirerek ne kadar büyük bir hata ve gafletin içerisinde olduklarına işaret eder. Halbuki o ileri gelenler Mekke halkının yararı için hiçbir çaba göstermemekte, onları zarardan korumak için de hiçbir gayret içerisinde değillerdir. Dünyada halkın sorunlarını çözme hususunda hiçbir çabası olmayan ancak kendi menfaatlerini düşünen bu şirk otoritelerinin ahirette Allah’ın indinde insanların menfaatlerini koruyacağını düşünmek ne kadar büyük bir gaflettir. Diğer taraftan Cenab-ı Hak böyle kişilere asla değer vermediği gibi ahirette onlara böyle bir izin verdiğine dair en ufak bir bilgi / ahit / sözleşme de yoktur. Bu nedenle Cenab-ı Hak elçisine Allah’ın asla tasvip etmediği bir şeyi ona yakıştırmayı reddederek müşrikleri azarlar. Onlara “Allah bilmiyor ama siz biliyorsunuz öyle mi?” denir. 18- Onlar, Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar ve ne de yarar sağlamayan kişilere tapıyorlar ve “Bunlar Allah yanında bizim şefaatçilerimizdir / kayırıcımızdır / torpilimizdir” diyorlar. De ki: “Siz Allah’ın göklerde ve yerde kendisinin bilmediği bir şeyi mi O’na bildiriyorsunuz?” O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir ve çok yücedir. (Yunus Suresi 18) Toplumlar tarihin belirli dilimlerinde tek bir topluluk olarak yaşamışlar fakat sonra kendi aralarında bazı nedenlerden dolayı ihtilafa düşmüşlerdir. Onların ihtilafları derinleşmiş ve sonunda ayrılık, bölünme ve çatışmalara kadar varmıştır. İhtilaf / ayrılığa düşen topluluklar aynı zamanda ahlaksızlık ve zulüm batağına da saplanmışlardır. Zira toplumların bölünmeleri / parçalanmaları, rekabet ve ötekileştirme ile zulmü de beraberinde getirir. Her grup kendini üstün kılmak için yapacağı hareketlerle karşı gruba büyük zulümler yapar. Birlik ve beraberliğin getirdiği bereket, bolluk, verimlilik, performans ve güç kaybolur. Giderek zayıflık, güçsüzlük, her alanda darlık ve sıkıntılar baş gösterir. Zulmün ve adaletsizliğin yayıldığı toplumlarda yönetimler kendi toplumsal desteklerini de kaybederler. Bu nedenle şirk en büyük zulümdür. Ancak Cenab-ı Hak insanların bu bozulmalarını hemen cezalandırmamış, onlara belki hatalarını anlarlar da tekrar tevhit olurlar diye mühlet tanımıştır. Fakat hatalarında ısrar edenler sonunda acı azaplarla karşılaşmışlardır. Mekkeliler de aynı süreci yaşamışlardır. Hz.İbrahim’in@ kuruluşunu yaptığı ve kuruluş felsefesini de tevhit olarak belirlediği Mekke, başlangıçta tek bir ümmetti. Ancak özellikle şirk sistemi ve bu sistemin öngördüğü parçalanmışlık / atomize toplum yapısı Mekkelileri birbirine düşürmüş ve birbirini yiyen zulüm içerisinde yaşayan bir toplum olmuşlardır. Sadece Mekkeliler değil, şirk sistemini benimseyen diğer Arap kabileleri de aynı ayrılık ve bölünmüşlüğü yaşamışlardır. Onların parça bölük toplumsal yapıları ise ülkelerini düşman kuvvetlerinin saldırılarına karşı korumasız ve zayıf bir hale getirmiştir. Fil olayında Ebrehe’nin ordusunu hiçbir kabile durduramamıştır. Mekke’ye kadar gelip Kabe’yi yıkmak için saldırıya geçen bu orduyu tekrar tevhit olup yek vücud karşı koyan Mekkeliler, Cenab-ı Hakk’ın da yardım ve inayeti ile perişan etmiştir. Ama tehlike / sıkıntı / kriz geçtikten sonra tekrar yine parça bölük şirk yapısına dönen Mekkeliler, tekrar tehlikelere açık hale geldiler. Hz.Muhammed’in@ davetine uyarak tevhit sistemine girmedikleri takdirde başlarına çok büyük felaketlerin gelmesi kaçınılmazdır. Şayet felaket gelmiyorsa bu Cenab-ı Hakk’ın mühlet vermesinden dolayıdır. 19- İnsanlar (Mekkeliler) bir tek ümmettiler, sonra ihtilâfa düştüler. Eğer Rabbinden bir Söz geçmemiş olsa idi, onların aralarında ihtilâfa düştükleri şey hakkında mutlaka hüküm icra edilirdi. (Yunus Suresi 19) Hz.Muhammed’in sürekli olarak Mekkeliler için yıkım azabı ve felaket uyarısı yapması karşısında onlar bu hususta ondan azabın hemen gelmesini talep etmişlerdir. Onların peygamberimizden bu tür taleplerine karşı Cenab-ı Hak, elçisine bu uyarıların zamanı konusunda bir bilgisinin olmadığını söylemesini emreder. Toplumsal yaşam içinde koyduğu yasa gereği bu yıkım azabının kaçınılmaz olduğunu bildiren Cenab-ı Hak, bu yasanın işlemesindeki bir diğer kuralın ise bu felaket ve yıkımın ne zaman gerçekleşeceğinin kendisine ait olduğudur. Bir toplumun yanlış siyaseti nedeniyle ne zaman yıkılacağını kim bilebilir ki? Cenab-ı Hak, onların “haydi bu bahsettiğin yıkım azabı gelsin bakalım” şeklindeki alaycı sözlerine karşılık “Bekleyin! Size vaat edilen mutlaka gelecek. Nasıl olsa ben de sizinle beraber bekleyeceğim” şeklinde cevap vermesini emreder. 20- Onlar “Ona Rabbinden bir ayet (yıkım azabı / felaket) gelse ya ?!” diyorlar. (De ki); “Gayb / gelecek Allah’a aittir. Bekleyin! Şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim” (Yunus Suresi 20) Cenab-ı Hak, şirk sisteminin yol açtığı sıkıntıdan / krizden / tehlikelerden Mekkelileri kurtarmak için kendilerine rehber göndermesine rağmen onların gönderilen rehberi yok edici tuzaklar kurduklarını dile getirir. Mekkeli müşriklerin bu yaptıklarına cevabın gecikmeyeceği ve çok hızlı bir karşılık verileceğini Cenab-ı Hak bildirir. 21- İnsanlara dokunan bir sıkıntıdan sonra kendilerine rahmetimizi / ilahi mesajlarımızı/ kurtarıcı elçiyi gönderdiğimiz zaman onlar ayetlerimiz ve mesajlarımız hakkında bir plân / tuzak kurdular. De ki; “Plan / tuzak kurmak bakımından Allah daha hızlıdır.” Muhakkak ki elçilerimiz plânladığınız şeyleri yazıp duruyorlar. (Yunus Suresi 21) Fil vakasından önce Mekkelilerin işleri gayet iyi gidiyordu. Ticaretleri yerindeydi. Zenginlikleri artıyor servetlerine servet katıyorlardı. Gidişat onların yüzünü güldürüyordu. Ancak Ebrehe, ordusu ile birdenbire bir fırtına estiriverdi. Öyle ki tüm kazançlarını, evlerini yurtlarını, mabetlerini ve tüm aile efratlarını kaybetme riskiyle yüz yüze gelmişlerdi. İşte tam o zaman şirk sisteminin bütün değerlerini terk edip tevhit sisteminin değerlerine ve bu dinin ilahı olan Alemlerin Rabbine sığındılar. Çünkü tam o anda başka hiçbir değer ve başka hiçbir güç onları kurtaramazdı. Cenab-ı Hak, onları tekrar gerçek dine / tevhide yani bir ve beraber olmaya döndükleri zaman kurtarmıştı. Bu durum Mekkelilerin başına belki daha sonra da gelmişti. Ya da Mekkeli bazı tüccarların ticaret seferleri sırasında gerçekten fırtınaya yakalanmaları şeklinde de gerçekleşmişti. Ancak kurtuluşun hemen ardından onlar nankörlük etmişler ve hemen tekrar şirk sistemine dönmüşlerdi. Böylece doğru yolu, adaleti ve iyilik yolunda devam etmek yerine tekrar azgınlık yoluna devam etmişlerdi. Cenab-ı Hak, onların bu seçimini kısa dünya yaşamlarında süfli bir yaşamı tercih etmeleri olarak değerlendirir ancak sonunda dönüşün kendisine olacağı ve yaptıklarının hesabını verecekleri uyarısında bulunur. Ayrıca daha bu dünyada iken bile eninde sonunda ilahi öğretiye dayalı bir sistemin kurulmasının kaçınılmazlığını belirterek herkesin yaptıklarının kendilerine bir bir anlatılacağını ve hesap sorulacağını bildirir. Bu hesap sormayı, kıyametten sonra gerçekleşecek olan hesap günündeki hesap sorma üzerinden anlatır. 22 -23- Sizi karada ve denizde seyrettiren O’dur. Hatta bir seferinde siz gemilerde idiniz. Gemiler içindekileri tatlı bir rüzgârla götürüyordu. Yolcular neşe içerisindeyken, şiddetli bir fırtına gelip çattı, dev dalgalar her tarafı sardı. Onlar, çepeçevre kuşatıldıklarını anlayınca, dini yalnızca O’na halis kılarak “Bizi bundan kurtarırsan, biz mutlaka, şükredenlerden olacağız.” diye O’na yalvardılar. Fakat ne zaman ki O onları kurtardı, görüyorsun ki onlar yeryüzünde haksız yere azgınlık yapıyorlar. -Ey insanlar! Azgınlığınız kendi aleyhinizedir. Bununla sadece dünya hayatının menfaatini elde edersiniz. Sonunda dönüşünüz yine Bizedir. O zaman yapmış olduklarınızı size haber vereceğiz. (Yunus Suresi 22-23) Cenab-ı Hak, yüce ilahi sistemle beslenerek gelişen ve büyük medeniyetlere kavuşan milletlerin daha sonra kısa ve geçici dünya hayatının süfli yaşamını tercih ederek yüce değerlere sırt dönmelerinin getireceği felaket aşağıdaki ayetlerde şöyle anlatır; “Yağmurun yağmasıyla yetişen bitkiler gelişir, serpilir, en güzel kıvama geldikten ve meyveleri de olgunlaşıp tam toplanma aşamasına geldiğinde aniden gelen bir felaketle bütün meyvelerin yok olup gitmesi, üretici açısından nasıl bir felaket ise tevhit sistemi ile elde edilen nimetler ve zenginliklerin şirk sistemi ile bir anda elden çıkması mukadderdir. Zira şirk sistemine evrilmiş toplumların toplumsal desteğini yitirmesi ve kendi içinde birbiri ile çatışmalı topluma yani toplumsal kaosa, anarşiye düşmesi sonucunda iktidarın bir inkılap ile devrilmesi ya da düşman kuvvetleri ile yıkıma uğraması çok kolaydır. Böyle bir durumla karşılaşılması halinde sahip olunan nimet ve zenginlikler aniden elden çıkar gider.” 24- Dünya hayatının misali, “Gökten indirdiğimiz su gibidir ki insanların ve hayvanların yedikleri yeryüzü bitkileri o suyla büyüyüp gürleşir ve birbirine girer. Nihayet yeryüzü süslerini takınıp süslendiği, sahipleri de onun üzerinde her türlü tasarrufa muktedir olduklarını sandıkları bir sırada, gece veya gündüz vakti ansızın ona emrimiz geliverir de sanki dün orada hiçbir renk cümbüşü yokmuş gibi onu ta kökünden biçivermiştir.” Biz ayetlerimizi düşünecek bir toplum için işte böyle detaylandırırız. (Yunus Suresi 24) Halbuki Allah Mekkelileri felakete ve yok oluşa değil esenliğe, barışa, kurtuluşa, huzura, selamete çağırıyor. Onlar eğer Medine’ye İslam yurduna / barış, selamet, birlik ve beraberlik yurduna hicret edecek olurlarsa orada huzurlu ve mutlu bir yaşama kavuşacaklardır. İlahi öğreti çerçevesinde tevhit olmuş toplumun asla yenilmeyeceği ve zillet yaşamayacağı bildirilir. Ahirette de cennetle ödüllendirilme ile müjdelenirler. 25-26- Allah sizi selam yurduna çağırıyor. O dileyen kimseyi doğru yolu bulması hususunda rehberlik eder. Onlar için çok güzel bir karşılık ve ziyadesi vardır. Onların yüzleri keder görmez, asla zillete de düşmezler. İşte bunlar cennet ashabıdırlar. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar. (Yunus Suresi 25-26) Ama Mekke şirk sistemi içerisinde kalmayı tercih edenler, işledikleri zulüm ve kötülüklere karşılık mutlaka yıkım ve yenilgi azabı ile cezalandırılacaklardır. Gelecekte karşılaşacakları aşağılanma ve zilletten kimse onları kurtaramayacaktır. Müminler eliyle Allah’tan gelecek azap karşısında onların yardımcıları ve koruyucuları da bulunmayacaktır. Onların ahiretteki cezaları ise ateş olacak ve orada ebedi kalacaklardır. 27- Kötülük yapan kimselere ise işledikleri kötülüğe denk bir ceza verilir. Onların yüzünü zillet kaplar. Onları Allah’a karşı koruyacak kimse de yoktur. Onların yüzleri sanki karanlık geceden bir parça ile bürünmüş gibidir. İşte onlar ateş halkıdır. Onlar orada ebedî kalacaklardır. (Yunus Suresi 27) Ahirette insanlar hesap günü için toplandıkları zaman, şirk sistemi içerisinde yaşamayı tercih ederek zulme ortak olanlar o gün ikiye ayrılacaklar. Şirk sisteminin yöneticileri / önderleri ile onlara uyanlar şeklinde ayrılacaklar. Azabın kaçınılmaz olduğunu gören yöneticiler / liderler halkın kendilerine olan itaatlerini reddederek azaptan yırtmanın yollarını arayacaklar. Onlar “Biz sizin bize itaatinizden / ibadetinizden gafildik” diyerek onları satmaya ve esas suçlunun halk olduğunu yani “halk ne istiyorsa kendilerinin o yolu uyguladıkları” şeklinde mazeret ileri sürecekler. Hatta onlar bu hususta Allah’ı şahit olarak gösterecekler. Ama onların bu uyanıklık çabaları boşa gidecek ve mazeretleri kendilerini kurtarmayacak. Şirk sisteminde kalmayı tercih eden halkta kendilerini kurtaramayacak. Böylece herkes geçmişte yaptıklarının cezasını çekecektir. Nasıl ki ahirette böyle bir sahne ile karşılaşılacaksa, benzeri bir sahne de Medine’de kurulan İslam Cumhuriyetinin ileride Mekke’yi mağlubiyete uğratmasından sonra yaşanacağını bu ayetler işaret etmektedir. Müşrik yöneticiler mağlup olacakları ve Allah’ın sistemine gidişatın kaçınılmaz olduğunu gördükleri zaman Mekke’nin müşrik halkını terk edip İslam Cumhuriyetine / Allah’a teslim olacaklar ve halkı satacaklardır. Mekke’nin yöneticisi olmayı, halkın lideri olmayı reddedecekler ve gelip Hz.Muhammed’in@ dizi dibinde O’na teslim olmayı seçeceklerdir. (Amr b. As, Halid b. Velid vb. liderler gibi) işte gelecekte böyle bir duruma düşmeden şimdiden O’na iman etmeleri için bu ayetler uyarı niteliğinde inzal edilir. 28-30-O gün onların hepsini toplayacağız. Sonra şirk koşanlara şöyle diyeceğiz; “Siz ve ortaklarınız yerlerinize!” Böylece onları birbirinden ayıracağız. Onların ortak koştukları; “Siz zaten bize tapmıyordunuz ki!” dediler. (diyecekler.) Şimdi bizimle sizin aranızda Allah şahittir ki “Biz sizin tapınmanızdan / itaatinizden gerçekten gafildik” dediler (diyecekler). O an ve işte orada herkes geçmişte yaptıklarının hesabını verecek. Herkes gerçek mevlâları olan Allah’a döndürülecek ve iftira edip uydurdukları şeyler de onları yüzüstü bırakıp kaybolacaklardır. (Yunus Suresi 28-30) Cenab-ı Hak, gelecekte başlarına gelecek olan felaketlere değinerek Mekke müşriklerinin akıllarını başlarına devşirmeleri konusunda uyarılarını yaptıktan sonra bakışlarını Kendisinin onların hayatlarındaki yerine işaretle soruları sıralar. Onların yaşamları için zorunlu rızıkları yerden ve gökten kimin verdiği, görmeyi ve işitmeyi kimin sağladığı -ki yaşamsal gerekliliklerin en başında gelmektedir- tabiattaki işleyişe kimin egemen olduğu şeklindeki sorulara onların verdikleri “Allah” cevabından sonra onlara hala neden Hz.Muhammed’in@ teklif ettiği ilahi öğretiyi takip etmediklerini sorgulayan ayetlerini inzal eder. Onlara yaşamsal olarak her türlü ihtiyaçlarını karşılayan bir tanrının yine kendilerinin hayatiyetlerini huzur, emniyet ve selametle geçirmeleri için sunduğu tevhit sisteminden neden kaçtıklarının anlaşılmaz oluşuna vurgu yapar. Bu ayetlerde onların hayret verici ve anlaşılmaz bir şekilde hak, hukuk ve gerçeklikten uzak durup da sapıklığı tercih etmelerinin karşılığında şiddetle cezalandırılmalarının bir hak olduğu belirtilir. Elbette hakkı bu denli inkâr edip yanlışta bu denli ısrar etmelerinin mutlaka bir bedeli olacaktır. 31- 33- De ki: “Sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor? İşitmenizi ve görmenizi kim sağlıyor? Ölüden diriyi ve diriden ölüyü kim çıkarıyor? Tabiattaki bu mükemmel düzenin işleyişindeki talimatları kim veriyor?” Onlar “Allah” diyecekler. O zaman de ki: “O hâlde neden hâlâ O’nun yolunu takip etmeye yanaşmıyorsunuz? Halbuki sizin gerçek Rabbiniz işte O Allah’tır. Artık “bu gerçek”ten sonra sapıklıktan başka ne olabilir? O hâlde nasıl da çevriliyorsunuz?” Bu gerçeğe rağmen yoldan çıkmış / fasıklık eden kimseler hakkında Rabbinin azap sözü hak olmuştur. / gerçekleşecektir. Çünkü onlar artık iman etmezler. (Yunus Suresi 31-33) Cenab-ı Hak, müşrik ileri gelenlerden sonra elçisinden hitabını Mekke halkına yöneltmesini ister; “Onlara kendisi gibi kâinatı yaratan ve işleten / sürdüren şirk otoritelerinden herhangi bir sözde ilahın / kimsenin olup olmadığı sorulur. Aynı şekilde kendisinin yönlendirmesiyle elçisinin tevhide dayalı bir sistemi / hükümeti Medine’de yaratmaya başladığı ve o sistemi / hükümeti sürdürülebilir kılacağı gibi müşrik liderlerin arasından da benzer bir sistemi / hükümeti yaratabilecek ve sürdürebilecek olup olmadığı sorulur. Tabi ki onlar böyle bir şeyi becerebilecek kabiliyetlerden ve kudretten yoksun olmalarına rağmen müşrik halk neden onları takip ederek yanlışı işlemekte ısrar ettikleri sorgulanır.” “Allah insanların sosyal yaşamlarında elçisi ve mesajları aracılığıyla rehberlik edip yol gösteriyor. Şirk otoritelerinden benzer şekilde halka yol gösterecek kimsenin olup olmadığı sorulur. Şirk otoritelerinin değil halka yol göstermek, kendilerine rehberlik edilmedikçe doğru siyaseti ve doğru sosyal yaşam ilkelerini bile bulamayacak kimseler oldukları belirtildikten sonra halkın o otoritelerin peşinden niye gittikleri sorgulanır. Halkın çoğunun peşlerinden gittikleri yani itaat / ibadet ettikleri şirk otoritelerinin halkı itaat ettirmek için uydurdukları şirk felsefesine / öğretisine dair her şeyin gerçeklikten uzak teori bile olmayan fikirlerden ibaret olduğu belirtilir.” 34-36-De ki; “Ortaklarınızdan, yaratmayı başlatıp daha sonra da onu sürdürülebilir kılan var mı?" De ki; “Halbuki Allah yaratmayı başlatır daha sonra da onu sürdürür. / sürekli kılar. O hâlde nasıl oluyor da hala yanlışı tercih ediyorsunuz?” De ki; “Ortaklarınızdan doğru yolu gösterecek olan kimse var mı?” De ki; “Allah, doğru yola hidayet eder. Öyleyse doğru yola ileten mi tabi olunmaya daha layıktır? Yoksa kendisine rehberlik edilmedikçe doğru yolu bulamayan kimse mi? O hâlde size ne oluyor? Nasıl böyle yanlış bir yargıya varıyorsunuz?” Onların çoğu zandan / teoriden başkasına tabi olmuyorlar. Halbuki zan / teori gerçekliği / doğruluğu ispatlanmamış iddiadan başka bir şey değildir. Şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çok iyi bilir. (Yunus Suresi 34-36) Mekkelilerin peşlerinden gittikleri batıl şirk ideolojisi Mekke toplumunun hiçbir sorununu çözmezken Hz.Muhammed’e@ indirilen Kur’an’ın öngördüğü tevhit ideolojisi ise Mekkelileri her türlü tehlikeden emin kılacak, toplumsal sorunlarını çözecek ve onlara barış, huzur ve selamet getirecek bir yol önermektedir. Bu niteliklere sahip bir öğreti, başkasına izafe edilemez. O olsa olsa Alemlerin Rabbindendir. Hem bu öğretiye Mekkeliler yabancı da değiller. Zira Kabe’nin kurucu ideolojisinin sahibi olan Hz.İbrahim’e inzal edilen sahifelerde yer alan ilkeler ile Hz.Muhammed’e inzal edilen ilkeler birbiriyle örtüşmektedir. Hatta Resulü Ekrem’in getirdiği ilahi ideoloji Hz. İbrahim’in yolunu açıklamaktadır. Kur’an kapsamında inzal edilen bu öğreti, ne Hz.Muhammed’in@ düşüncesinin ürünü ne de başka bir insanın düşünce ürünüdür. Şayet bu öğretinin Hz.Muhammed’in@ kendisinin uydurduğu bir ideoloji olduğu iddia ediliyorsa –ki Mekke müşrik ileri gelenleri tarafından söylenmektedir- o takdirde bunun gibi bir öğretiyi kendileri de üretebilirler. Fakat onlar benzer bir öğreti üretemiyorlar, üretemezler de. Zira onlar arzuları doğrultusunda sadece kendi menfaatlerine olan ilkeler üretebilirler. Ürettikleri bu öğreti toplumun yararına olmayacağından Hz.Muhammed’e@ indirilen ilahi öğreti gibi olmayacaktır. Bu nedenle onların ortaya koydukları ideoloji toplumun sorunlarına asla çözüm sunamayacaktır. Aslında onlarda gayet iyi biliyorlar ki kendi menfaatlerinden vazgeçseler varacakları sonuç ilahi öğretinin öngördüğü ilkelerden başkası olmayacak. Ama onlar kendi çıkarlarından vazgeçemeyecekleri için ilahi öğreti gibi ilke ve düsturları içeren bir sure / ideoloji / öğreti üretemezler. Onlar bu halleri ile yıkılışa doğru gitmektedirler. Ancak onlar yıkılışa doğru gittiklerine dair ilahi ihbarı inkar etmektedirler. Onlara göre gidişat öyle çok vahim değildir. Fakat Allah, onların gidişatının hiç te iyi olmadığını, bu dünya da yıkım azabı ile karşı karşıya kalacaklarını, ahirette ise yaptıkları zulüm nedeniyle ateş azabı ile cezalandırılacaklarını bildirir. Onlar ise ilmini kavrayamadıklarından ve gelecek konusunda vizyonsuz olduklarından Cenab-ı Hakk’ın uyarılarını anlayamıyorlar ve yalanlıyorlardı. Ama geçmişteki zalimlerin akıbeti ne olmuşsa Mekkeli zalimleri de aynı akıbet beklemektedir. 37-39- Bu Kur’an, Allah’tandır. Başkasına izafe edilemez. Lâkin onların elleri arasında olanı (Hz.İbrahimin kitabını / sahifelerini) onaylar / tasdik eder / kabul eder ve o kitabı ayrıntılı olarak açıklar. Bunda hiç şüphe yoktur. Âlemlerin Rabbindendir. Yoksa onu kendisi uydurdu mu diyorlar? De ki; “Öyleyse siz de benzeri bir sure meydana getirin bakalım. Eğer iddianızda samimi iseniz Allah’tan başka çağırabileceğiniz kim varsa onları da yardıma çağırın.” Hayır aksine, onlar ilmini kavrayamadıkları ve tevili / sonucu henüz başlarına gelmemiş olan şeyi yalanladılar. Bunlardan önceki kişiler de böyle yalanlamışlardı. İşte bak zalimlerin sonu nasıl olmuştur. (Yunus Suresi 37-39) Cenab-ı Hak Mekke halkından ilahi öğretiyi benimseyeceklerin olacağı gibi inanmayan kimselerin de olacağını belirtir. Fakat müşrik ileri gelenlerin yolunu tercih etmede halka baskı ve korkutma yaparak fesat çıkardıklarını da belirtir. Cenab-ı Hak, Mekke halkından Hz.Muhammed’in@ çağrısına kulak verenlerin ve O’na icabet edenlerin olduğunu belirterek ilahi öğretinin doğruluğunu kabul eden bu kimselerin akıl sahibi kişiler olduğunu, kafasını kullanan ve gelecekte karşılaşacağı tehlikeleri görüp o tehlikelerden kendilerini emniyete almak isteyen kişiler olduğuna işaret eder. Bu kimseler doğruyu arayan ve toplumun selametini isteyen, huzuru, istikrarı isteyen insanlardır. Onlar ahmakça hareket etmezler. Fakat aklını kullanmayan ve gelecekte başlarına gelecek felaketi / azabı göremeyen kimseler ise kafalarını çalıştırmayan kimseler, hakka ve hakikate kulaklarını tıkayan kimselerdir. Onlar için yapacak bir şey yoktur. Onların yakın gelecekte yaşayacakları azap ise yaptıklarının karşılığı olacaktır. Cenab-ı Hak asla kullarına zulmetmez. Kulları belayı ve azabı kendi istek, arzu ve tercihleri sonucu başlarına getirirler. 40- 44- Onlardan ona inanan da olacak, inanmayan da. Senin Rabbin fesat çıkaranları en iyi bilendir. Eğer seni yalanlamaya kalkacak olurlarsa o zaman de ki: “Benim amelim bana, sizin ameliniz de size aittir. Benim yaptıklarımdan siz sorumlu değilsiniz, ben de sizin yaptıklarınızdan sorumlu değilim.” Onlardan sana kulak veren kimseler de vardır. Fakat onlardan akletmeyen ve seni de dinlemeyen sağırlara, sen mi duyuracaksın? Onlardan sana bakanlar da var. Fakat görme yeteneklerini kaybetmiş olan bu körlere sen mi doğru yolu göstereceksin? Şüphesiz ki Allah, insanlara hiçbir şekilde zulmetmez. Fakat insanlar kendi kendilerine zulmediyorlar. (Yunus Suresi 40-44) O inkılap / değişim gününün gelmesi çok yakındır. Hatta o güne kavuşulduğunda zamanın ne kadar hızlı aktığına onlarda çok şaşıracaklar ve geçmişin sanki bir saatlik bir zaman dilimi gibi gelip geçtiğini görecekler. İlahi sistemin gelmesini istemeyen kimseler için o gün ziyan günü olacak. Şirk sistemi yıkılacak ve onlar o yıkım azabını yaşayacaklar. Bu kaçınılmaz olarak gerçekleşecek. İnsanlar eninde sonunda Allah’a yani ilahi sisteme teslim olacaklar. Şirk sisteminin yıkılıp insanların ilahi sisteme kavuşması Hz.Muhammed’in@ hayatta kalmasına bağlı da değildir. Resulü Ekrem vefat edecek olsa dahi bu zulüm sistemi mutlaka yıkılacaktır ve o zalimlerin yaptıklarına şahit olan Allah, onların hesabını görecektir. Şayet onlar Resule uyarak hallerini düzeltecek olurlarsa o elçi onlara adaletle muamelede bulunacak ve onlara asla zulmedilmeyecektir. 45-47- Onları toplayacağı gün, onlar gündüzden ancak bir saat kalmışlar gibidirler. Kendi aralarında birbirlerini gayet iyi tanıyor olacaklar. Allah’a kavuşmayı yalanlayanlar, doğru yoldan gidenler olmadıklarından ziyana uğramış olacaklardır. Onlara vaat ettiğimiz azabın bir kısmını sana göstersek de yahut seni vefat ettirsek de sonunda onların dönüşü yalnızca Bize olacak. Allah da onların yapacaklarına şahittir. Her ümmetin bir peygamberi vardır. O elçileri geldiği zaman aralarında adaletle hükmolundu. / hükmolunacak. Onlara asla zulmedilmez. / zulmedilmeyecek. (Yunus Suresi 45-47) Mekkeliler şirk sisteminin yıkılıp yerine İlahi öğretiye dayalı İslam / barış / birlik ve beraberlik / tevhit sisteminin kurulacağına ilişkin inkılabın ne zaman gerçekleşeceğini sorunca Hz.Muhammed@ onlara; “Allah ne zaman dilerse o zaman bu inkılap gerçekleşecek. Ben kendime bile O’nun nasıl bir fayda ya da zarar murat ettiğini bilemezken onun vakti konusunda size nasıl tarih verebilirim ki? Ama şu bir gerçek ki her sistemin bir sonu vardır. Sizin kurulu şirk sisteminizin de bir ömrü vardır. O ömür bittiği zaman artık onu yaşatmak mümkün değildir. Sizin için tehlike çanları çalmaktadır. Bunu çevrenizdeki gelişmelerden bakıp anlayabilirsiniz. Tevhit sistemini kabul etmediğiniz takdirde şerefiniz, izzetiniz elinizden gidecek perişan olacaksınız. Şirk sisteminin size verdiği bu gerilik ve zayıflık nedeniyle azapla yüz yüze geleceksiniz. Bu azap sizi belki gece uykuda ya da güpegündüz ansızın yakalayacak. Bu akıbetle karşılaşmanız kaçınılmazdır. Uyarılara kulak vermediğiniz takdirde azapla karşılaşınca bu hak edilmiş bir azap olmaz mı?” İşte tüm bunlar Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği aşağıdaki ayetlerde zikredildiği şekilde gerçekleşti. 48-52- Onlar; “Eğer iddianızda samimi iseniz bu vaat ne zamandır?” diyorlar. De ki; “Ben kendime bile Allah’ın dilediğinin dışında ne zarar ve ne de faydaya muktedir değilim.” Her ümmetin bir eceli vardır. Onların ecelleri gelince artık ne bir saat (an) geri kalabilir ve ne öne alabilirler. De ki; “Hiç düşündünüz mü? Ya O’nun azabı size geceleyin uykuda veya gündüzün gelecek olursa!” Suçlular bunu ne diye acele isterler ki? O azap başınıza geldikten sonra mı iman edeceksiniz? İşte o vakit onlara; “Halbuki onun acele gelmesini istiyordunuz” denilecek. Sonra o zulmedenlere; “Tadın ebedi azabı!” denilecek. -Kazanmış olduğunuz şeylerden başkası ile mi cezalandırılacaksınız? - (Yunus Suresi 48-52) Hz.Muhammed@ Mekkelilere bu uyarıları yaparken onlar hala bu yıkım / inkılabın gerçek olup olmayacağını tartışmaya açtılar. Onlar böyle bir değişimin olmayacağını iddia ettiler. Resulü Ekrem ise onlara bunun kaçınmaz olduğunu ve mutlaka gerçekleşeceğini Allah adına yeminle ifade ettikten sonra bu inkılaptan kurtuluşlarının olamayacağını vurgular. Bu inkılap gerçekleştikten sonra iş işten geçmiş olacağından onların yakalarını kurtarmak için ellerinde ne varsa fidye olarak vermek isteyeceklerini belirtir. Fakat o zaman onlar arasında adaletle hükmedileceği ve hak ettiklerinin karşılığının verileceğini ama asla zulmedilmeyeceğini belirtir. Peygamberimiz onlara bu cevabı verdikten sonra Allah’ın vaadinin gerçek oluşunu yerlerin ve göklerin kendisine ait oluşuna bağlar. Madem ki Allah tüm kâinatın sahibi ve işleticisi, her şeyi yerli yerince yaratmış ve işlettiği bu kâinatta hiçbir zulüm yoktur o halde O insanların kendi ilişkilerinde de zulme razı olmaz. Kendi iradeleri ile hareket etmelerine müsaade ettiği insanların birbirlerine zulmetmeleri halinde denge bozulacağından Allah’ın koyduğu yasa gereği insan ilişkileri tekrar bir dengeye gelinceye kadar mevcut sistemin yıkılıp yerine yeni bir sistemin gelmesi mukadderdir. Bu süreçte de toplumlar arasında bir kaosun, çatışmanın yaşanması kaçınılmazdır. Bu kaosun sonunda ise ilahi sistemin öngördüğü yeni bir sistem inşa edilir ve zulmedenler yaptıkları yanlışın bedelini öderler. Allah toplumları hem diriltir hem de öldürür. Zulmeden toplumlar ölür ve tarihin çöplüğüne atılırlar, yerlerine ise adaletli olan yeni toplumlar gelir. Toplumsal yaşamda bu döngü sürekli böyle sürer gider. Peygamberimiz sosyolojinin / ilahi toplumbilimin bu yasasını Mekkelilere ifade ederken onların artık uyanmaları ve gözlerini açmaları gerektiğini söyler. Tabii ki Hz.Muhammed’in@ yukarıdaki bu tebliği Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği aşağıdaki Kur’an ayetleri ile gerçekleşti. 53-56- “O (azap) gerçek mi?” diye senden soruyorlar. De ki: “Evet. Rabbime ant olsun ki o, kesinlikle bir gerçektir. Ve siz bundan yakayı kurtaramazsınız.” Eğer ki, zulüm yapan herkes yeryüzünde ne varsa kendisinin olsa azabı gördüğü zaman pişmanlığını gizler ve onların hepsini feda ederdi / fidye olarak verirdi. Artık aralarında adaletle hükmedildi. / hükmedilecek. Onlar asla haksızlığa uğramazlar. / uğramayacaklar. Uyanın artık! Muhakkak ki göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır ve şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir. Velâkin onların çoğu bilmiyorlar. O hem diriltir hem de öldürür. Sonunda kaçınılmaz olarak O’na döndürüleceksiniz. (Yunus Suresi 53-56) Cenab-ı Hak, Mekkelilerin artık uyanmaları ve başlarına gelecek inkılap / değişim konusunda yaptığı uyarıdan sonra onlara kurtuluş yolunu da gösterir; “Ey İnsanlar! (Ey Mekkeliler!) Rabbinizden size öğüt verilmektedir. Sapkın ideolojik hastalıklarınızı tedavi etmek için size ilahi ideoloji gelmiştir. O ideolojiyi kabul eder ve ona bağlanırsanız tüm toplumsal krizlerinizin çözüm yollarına erişeceksiniz. Bu ilahi ideoloji sizin için bir rahmettir. Bunun sayesinde Allah’ın nimetlerine / fazlına / erdemli değerlerine kavuşacak ve hem maddi hem de manevi refaha ereceksiniz. Size gelen bu öğreti / ilahi ideoloji sizin toplayıp durduğunuz mal ve servetten daha değerlidir. Sizin esas zenginliğiniz budur. Sizi hem maddeten hem de manen refaha erdirecek olan bu zenginliğiniz olacaktır.” [1] ) Not: Ayetteki “şefi’” sözcüğünü “çift, ikincil, yani ikinci olan, yaratılan, yaratıklar” anlamında olarak “Şefaat ancak Allah’ın izninden sonradır” ifadesinin “her var olanın, her meydana gelenin ancak Allah’ın izni ya da emir ve hükmü ile var olup meydana geleceği” anlamına geldiğini söylemek de mümkündür. (A.A) 57-58- Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, kalplere şifa, inananlara bir kılavuz ve bir rahmet gelmiştir. De ki: “Allah’ın fazlı ve rahmeti ile artık ferahlasınlar (sevinsinler). O, onların toplayıp durduklarından daha hayırlıdır.” (Yunus Suresi 57-58) Cenab-ı Hak, Mekkeliler için yıkım / inkılabın mutlaka gerçekleşeceği konusunda delillerini anlatmaya aşağıdaki ayetlerde devam eder: “Şirk sisteminin yıkılması zorunludur. Zira bu sistemde şirk otoriteleri Allah’ın verdiği helal nimetleri haram yaptılar. Allah bu nimetleri faydalanmanız için vermişti ama şirk otoritelerinin koyduğu kurallarla bu nimetleri yasakladınız. Şirk otoriteleriniz bunu kimi zamanda Allah adına / Allah’a iftira atarak yaptılar. Elde ettiğiniz bu nimetleri bazılarınıza yasaklarken bazılarınız bundan faydalandı. Bu haksız uygulamalar toplumdaki bazı grupların birbirini kıskanmasına, hasedine, sebep oldu. Toplumsal grupların birbiriyle dayanışmasını ortadan kaldırdı. Toplumda gruplar, sınıflar, kabileler vb. ayrıştırıcı ve bölücü özellikler yarattı. Üstelik bu ayrılıkları şirk otoriteleri batıl düşüncelerle kutsadılar. Birbirini yiyen, iç çatışma, çekişme ve bölünmüşlük ile toplum, geri ve ilkel duruma yuvarlandı. Bir toplumun ilerlemesi ve gelişmesi için en önemli özellik olan barış, kardeşlik, huzur, güven ve dayanışma yok oldu. Böyle bir toplumun akıbeti hakkında ne düşünülebilir ki? Allah böyle bir toplumu selamete çıkarır mı? İçten çürümüş toplumun ayakta kalması mümkün mü? Halbuki Allah insanlara büyük lütuflarda bulunmakta, onlara yol gösterici rehberlik nimeti dahil her türlü nimeti lütfetmekte fakat insanların / Mekkelilerin çoğu O’na yönelmiyor / hamdetmiyor. Böyle bir toplumun ayakta kalması çok zordur. İlahi öğretiye göre kurulmuş bir tevhit toplumu / Medine İslam Cumhuriyeti karşısında da direnmesi mümkün değildir.” 59- 60- De ki; “Baksanıza! Allah size nice rızklar indirdi de siz onlardan bir kısmını haram ve bir kısmını helâl yaptınız.” De ki; “Allah mı size izin verdi yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz? / Allah adına yalan mı uyduruyorsunuz?” Allah’a yalanla iftira atanların / Allah adına yalan uyduranların kıyamet günü akıbetleri hakkında kanaatleri nedir? Gerçek şu ki Allah, insanlara lütfedendir velâkin onların çoğu şükretmiyorlar. (Yunus Suresi 59-60) Diğer taraftan Cenab-ı Hak, kendi sistemini benimseyip mümin olan ve Medine’ye hicret edecek Mekkelilerin içlerini ferahlatan mesajlarını da şöyle inzal eder; “Sizler iman edip ilahi sisteme uyma hususunda hassas davranmayı seçtiğiniz için sizin korkmanıza, endişe etmenize gerek yoktur. Akıbetiniz konusunda içinizde herhangi bir tereddüt taşımayın. Sizler güvende olacaksınız. Sizin için hem bu dünya hayatında hem de ahiretteki yaşamınızda müjdeler vardır. İçinde bulunduğunuz durumu Rabbiniz gayet iyi biliyor. Siz ne yaparsanız yapın, hangi durumda olursanız olun, Rabbinizin gözetimi altındasınız. O Rabbinizden göklerde de yerde de zerre kadar bile olsa hiçbir şey kontrol dışında değildir ki sizler gözetim dışı olasınız. Dolayısıyla sizlerin halihazırda içinde bulunduğunuz güçsüz ve zayıf durum Allah’ın bilgisi dahilindedir. Sizler Allah’ın velayetini / koruması / dostluğunu tercih ettiğiniz için güvende olacaksınız. Kimse size bir zarar veremeyecek. Her şeye hâkim olan Allah’ın korumasında olan sizlerin hicret sırasında ve sonrasında yapacağınız mücadele sırasında başınıza gelebilecek bela ve musibetler konusunda endişe etmeyin. Sizler kurtulacak ve müşriklere galip geleceksiniz. Her şey Cenab-ı Hakk’ın kâinata koyduğu yasalarına / kitabına göre cereyan etmektedir.” “Bir de müşrik Mekkelilerin aşağılayıcı, alay edici ve tehdit edici sözlerini de fazla dikkate almayın. Sonunda mutlaka sizler muzaffer olacaksınız. Zira bütün izzet, şeref ve üstünlük Allah’a aittir. Böylece bu mücadelenin sonunda Allah’tan yana olanlar galip gelecekler ve Allah onları şereflendirecektir. Onlar peşine düştükleri şirk otoritelerinin kışkırtmalarıyla sadece saçmalıyorlar. Gökte ve yerde kim varsa hepsi Allah’ındır. Üzülmeyin! Endişe etmeyin! Gevşemeyin! Her şey Allah’ın kudret elindedir. Geceyi de gündüzü de yaratan O’dur. Nasıl ki gece karanlığı aynı zamanda insanların dinlenmesi hikmetini içinde barındırıyor, gündüz aydınlığı da çalışıp üretme fırsatını veriyorsa şirk zulmünün karanlıklarının bir süre egemen olmasının da elbette insanlar için bir hikmeti vardır. Aydınlık tevhit günleri gelince insanlar nimete kavuşma fırsatını yakalayacaklardır. Allah’ın yarattığı her şeyde bir hikmet vardır.” 61-67- Hangi durumda olursanız olun, Kur’an’dan ne okursanız okuyun ve ne iş yaparsanız yapın, bunları yapmaya koyulduğunuzda biz sizi görmekteyiz. Göklerde ve yerde olan en küçük bir zerre dahi Rabbinin kontrolünün dışına çıkamaz. Hatta ondan daha küçük olsun veya daha büyük olsun her şey apaçık bir kitaptadır. Açın gözünüzü! Allah’a dost / yakın / evliya / veli olanların korkmaları için bir sebep yoktur. Onlar azap ve üzüntü de çekmeyecekler. Zira onlar iman etmiş ve O’nun emirlerine / sistemine uyma hususunda hassas davranmışlardır. Onlara dünya hayatında ve ahirette müjdeler vardır. Allah’ın sözü değişmez. İşte bu, en büyük kurtuluştur. Onların sözleri seni üzmesin. Muhakkak ki izzet / hâkimiyet / şan ve şeref / üstünlük tamamen Allah’a aittir. O, en iyi işiten, en iyi bilendir. Dikkat edin! Göklerde kim var yerde kim varsa hepsi Allah’ındır. (O halde) Allah’tan başka ortaklara tapanlar, neyin ardına düşüyorlar öyle? Doğrusu onlar, kuruntularının peşine düşmüş sadece saçmalıyorlar. O, içinde dinlenesiniz diye geceyi, göresiniz diye de gündüzü kılandır. Muhakkak ki bunda kulak verecek bir toplum için ayetler vardır. (Yunus Suresi 61-67) Hz.Muhammed’in@ Mekkelilere karşı yaptığı yukarıdaki tebliğden sonra Mekkeli müşrikler hemen karşı propagandaya geçtiler ve “Medine’de bir İslam devleti doğdu. Muhammed@ de bu devletin başına geçecek ve zamanla bu devlet içerisinde Hristiyanlıktaki kilise kurumu gibi bir kurum oluşacak ve Muhammed@ tıpkı Hz.İsa gibi Allah’ın oğlu addedilecek, kilise de Allah’ın oğlunun temsilcisi sayılacak. Muhammed böylece bizi halihazırdaki şirk sisteminden çıkartacak fakat bize Hristiyanlık benzeri bir şirk sistemini getirecek” şeklinde bir söylem ürettiler. Onlar bu söylemlerini Hz.Muhammed’i@ kastederek kısaca “Allah bir oğul edindi” diye ifade ettiler. Onlar bu söylemleri ile Mekkelileri peygamberimizin yanından uzak tutmaya çalıştılar. Onlara göre Muhammed@ de tıpkı Hz.İsa gibi önce peygamberim diye meydana çıkacak fakat daha sonra O’nun tabileri tarafından ilahlaştırılacak ve sonunda Allah’ın oğlu seviyesine çıkarılacak. Böylece Muhammed@, Allah’ın oğlu addedilirken etrafındaki yakın arkadaşlarının oluşturacakları idari yapı, tıpkı kilise gibi kutsal sayılacak ve toplumu tanrının oğlu Muhammed@ adına yöneteceklerdi. Cenab-ı Hak onların bu söylemlerine karşı Kendisinin bu ve benzeri yakıştırmalardan münezzeh olduğunu belirttikten sonra geleceğin onların iddia ettikleri gibi olacağına dair ellerinde bir delilleri olup olmadığını sorgular. Onlara bu hususta hiçbir kanıtlarının olmadığı vurgusundan sonra böyle iftira atanların asla iflah olmayacaklarını belirtir. Onların kısa bir süre daha böyle şımarık davranacaklarını ama sonunda gerçekleşecek inkılabın altında kalacaklarını ve ilahi sistemin kendilerini teslim alacağını vurgular. Onların tüm kanıtlara rağmen inatla inkâr yolunu seçmelerinin karşılıksız / cezasız kalmayacağı da bildirir. 68- 70- “Allah, çocuk edindi.” dediler. O, bundan münezzehtir. O, Ğaniyy’dir (O’nun çocuğa ihtiyacı yoktur). Göklerde ve yerde olan şeyler O’nundur. Buna dair bir deliliniz yoktur! Allah’a karşı bilemeyeceğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz? De ki; “Muhakkak ki şu, Allah’a yalan uyduran kimseler asla iflah olmayacaklar.” Onlar şu dünyada az bir müddet daha faydalansınlar bakalım! Ama sonunda dönüşleri yalnızca Bize olacaktır. Sonra da inkâr etmiş olmalarından dolayı onlara şiddetli azabı tattıracağız. (Yunus Suresi 68-70) Medine’ye hicret başlamadan Mekkelilere son uyarıların yapılması için Cenab-ı Hak Nuh kıssası üzerinden ayetlerini inzal etmeye devam eder. Resulünden Mekkelilere son çağrısını şöylece yapmasını ister; “Ey Mekkeliler! Şayet benim sizleri selam yurduna, barışa, esenliğe, huzura, birliğe ve beraberliğe, izzet ve şerefli olmaya çağırmam size ağır geliyorsa / zor geliyorsa yapacak bir şey yok. O takdirde ben Allah’a tevekkül ediyor ve yoluma devam ediyorum. Bundan sonra sizde artık son kararınızı verin ve bu kararınızı derhal uygulayın. Şayet şirk sisteminden döner de İslamı / Selam-barış yurdu içerisinde olmayı seçerseniz benim bundan herhangi bir menfaatim olmaz. Bu dönüşten siz yararlanırsınız, sizin menfaatiniz olur. İman etmeniz halinde sizden herhangi bir ücret talep etmiyorum. Benim mükafatım ve ücretim ancak Allah’a aittir. Tamamen sizin faydanıza olan bu teklifi reddetmekte hala inat ediyorsanız bilin ki Allah tıpkı Nuh’u@ ve yandaşlarını kurtardığı gibi beni de sizin tasallutunuzdan kurtaracaktır. Yine tıpkı Nuh’u@ iktidar sahibi kıldığı gibi bizi de iktidar sahibi / halifeler / yöneticiler yapacak. Sizleri ise işlediğiniz kötü amelleriniz nedeniyle boğup yok edecektir. Medine’de iktidara geldikten sonra da İslam ideolojisine girmeniz için buraya (Mekke’ye) elçiler göndermeye devam edeceğiz. Fakat sizler yine başından beri inkârcı olmaya devam etme kararınız nedeniyle bir türlü yola gelmeyeceksiniz. Bu inadınız ve haddi aşmanız nedeniyle kalpleriniz mühürlenmiştir.” 71-74- Onlara Nuh’un başından geçenleri anlat; Hani o kavmine; “Ey kavmim, eğer benim duruşum / size karşı çıkışım ve Allah’ın ayetleriyle öğüt verişim size ağır geliyorsa, artık ben yalnızca Allah’a tevekkül ediyorum. Bundan sonra siz ve ortaklarınız toplanın ve sonradan pişman olmayacağınız son kararınızı verin. Aldığınız bu kararı da bekletmeden uygulayın. Artık şayet dönerseniz sizden bir ücret de istemiyorum. Benim ücretim yalnız Allah’a aittir. Ben müslümanlardan olmakla emrolundum” demişti. Buna rağmen yine de onu yalanladılar. Biz de hem onu hem de gemide onunla beraber olanları kurtardık. Ve onları halifeler / iktidar sahibi yaptık. Ayetlerimizi inkâr edenleri de suda boğduk. O uyarılanların akıbetinin nasıl olduğuna bir bak! Sonra onun ardından kavimlerine elçiler gönderdik de onlar, onlara apaçık belgeler getirdiler. Fakat daha önce onu yalanlamış olmaları nedeniyle bir türlü inanmak istemediler. İşte Biz, haddi aşanların kalplerini böyle damgalarız / mühürleriz. (Yunus Suresi 71-74) Mekkelilere yapılan son uyarılardan sonra şimdi sıra hicret edecek müminlere rehberlik edecek öğütlere gelmişti. Önce müminlerin Mekke’den hicret etmekten başka seçeneklerinin kalmadığı Hz.Musa@ ve Hz.Harun@ kıssası üzerinden ortaya konur. Nasıl ki Cenab-ı Hak Firavun ve Mısır’ın ileri gelen yöneticilerini uyguladıkları yanlış politikayı terk etmeleri konusunda uyarmak için Hz.Musa@ ve Hz.Harun’u@ gönderdiyse, aynı şekilde Hz.Muhammed’i@ de Mekke müşrik ileri gelenlerini yanlış politikalarından / şirk sisteminden vaz geçirmek için göndermişti. Ama Mekke müşrik ileri gelenleri tıpkı Firavun ve adamları gibi kibirlerine yediremediler ve yanlış politikalarından geri dönmediler. Hz. Musa’nın@ teklif ettiği doğru politikayı göz boyama, sihir, insanları kandırma, hayalperestlik olarak niteleyen firavun ve adamları gibi Mekke müşrik ileri gelenleri de Hz.Muhammed’in@ getirdiği tevhit sistemini / politikasını sihir, hayal aleminde gezmek ve uygulanması imkansız olarak nitelediler. Hatta daha da ileri giderek tıpkı firavun ve avanesinin Hz. Musa ve kardeşi için söyledikleri “iktidarı ele geçirmek arzusu taşıdıkları” iftirası gibi Mekkeli müşrik ileri gelenleri de peygamberimiz için Mekke’de iktidarı ele geçirme sevdasında olmakla suçladılar. Hz.Muhammed@ kendisine inzal edilen İslam ideolojisinin Mekkelilerin sorunlarına çözüm getireceğini müşriklerin siyasileri, ideologları ve entelektüelleri ile herkesin huzurunda tartışarak ispat etmesinde olduğu gibi Hz. Musa da firavunun ideologları, entelektüelleri ve siyasileriyle yaptıkları açık tartışmalarda Firavun ideolojisinin yanlışlığı, toplumu fesada götürdüğü, halkı kandırmaktan başka bir şey olmadığını defalarca ispatlamıştır. Fakat ne firavun ne de Mekkeli müşrik ileri gelenler bu doğru politikayı benimsemişlerdir. Ancak nasıl ki Allah, kendi ideolojisini Mısır’a o dönemde egemen kılmış ve firavunluk rejimini yıkıma uğrattıysa aynı şekilde Mekke’deki şirk ideolojisi ve sistemini tevhit ideolojisi ve sistemi karşısında yenilgiye uğratacaktır. 75- 82-Sonra bunların arkasından Musa ve Harun’u ayetlerimizle Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar büyüklendiler ve suçlu bir kavim oldular. Kendilerine tarafımızdan gerçek gelince, “Muhakkak ki bu, apaçık bir sihirdir” dediler. Musa dedi ki; “Size gelen bu Hakkı / gerçeği böyle mi değerlendiriyorsunuz? Bu bir sihir midir? Halbuki sihirbazlar asla iflah olmazlar.” Onlar; “Sen atalarımızın takip ettikleri ideolojiyi bırakmamız ve ülkenin yönetimi ikinizin olsun diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmayız” dediler. Firavun, “Bana bütün bilgin sihirbazları / entelektüelleri / ideologları getirin!” dedi. Nihâyet sihirbazlar / entelektüeller / ideologlar gelince, Musa onlara, “Fikirleriniz / İdeolojileriniz neyse onları ortaya koyun! / Ne atacaksanız atın!” dedi. Onlar ideolojilerini ortaya koyunca Musa, “Sizin getirdiğiniz şey sihirdir. / fesat çıkarmadır / kandırmacadır. Muhakkak, Allah onu iptal edecektir (boş, batıl, yanlış ve asılsız olduğunu ortaya çıkaracaktır). Muhakkak ki, Allah fesatçıların işini düzeltmez. Allah, suçluların hoşuna gitmese de hakkı / gerçeği / doğruyu kendi kelimeleri / kendi ideolojisi / kendi siyaseti ile gerçekleştirecektir.” dedi. (Yunus Suresi 75-82) Firavunun azgın- zalim bir diktatör olması, hiçbir hak hukuk tanımaması nedeniyle İsrail oğullarından Hz.Musa’ya@ iman eden az sayıda bir insan topluluğu idi. Aynı durum Hz.Muhammed@ içinde geçerliydi. Mekke müşrik ileri gelenlerinden gelecek işkence ve azaptan korkan Mekkeliler Resulü Ekrem’in getirdiği İslam ideolojisinin doğruluğu akıllarına yatsa da iman etmediler. Medine’de bir İslam Cumhuriyeti kurulma aşamasına gelinmiş olmasına rağmen yine de bu devletin Mekke ile başa çıkamayacağı, en sonunda yenileceği kanaatinde olanlar çoğunluktaydı. Hatta O’nun getirdiği politikaya inansa da onunla birlikte hareket etmeye cesaret edemeyen ve böylece arafta kalan önemli bir kitle mevcuttu. Cenab-ı Hak, Hz.Muhammed’e@ iman eden Mekkelilere Hz. Musa’nın@ dilinden seslenerek “şayet iman edip İslam oldunuz ise sadece Allah’a tevekkül edin” mesajını gönderdi. Mekkeli müminlerde tıpkı iman eden İsrailoğulları gibi sadece Allah’a tevekkül ettiklerini ve zalim müşriklerin elinden kurtulması için Cenab-ı Hakk’ın kendilerine yardım etmesini ve zalimlerin işkence ve azaplarından korumasını talep ettiler. Cenab-ı Hakk da onlara kurtuluş yollarını gösterdi. Bu amaçla Hz.Musa@ ve Hz. Harun’un@ şahsında tüm mümin İsrailoğullarına şehirde yeni yönetim için yönetim merkezi olacak binalar hazırlamalarını / evlerini bu tür merkeze dönüştürmelerini ve oralarda yönetim / yardımlaşma / itaat/ yasama / secde/ namazı ikame etmesini emretti. Bu hususlar Hz.Muhammed@ ve müminler için Mekke’den kurtuluş yolları konusunda rehberlik eden emirlerdi. Cenab-ı Hak, Mekkeli müminlere bu kıssa üzerinden Medine'ye hicret edin ve orada bazı evler hazırlayın ve bu evleri yönetim merkezi / kıble haline getirin. O merkezlerde İslam devletinin tüm yasama, yargı, yürütme işlerini yani kısaca salatı ikame edin diye emretti. Aynı zamanda bu, müminlere bir müjde idi. 83- 87- Fakat Firavun ve adamlarının kendilerine işkence edeceği korkusundan dolayı Musa’ya kendi kavminden bir avuç insandan başkası iman etmedi. Çünkü Firavun ülkede tam bir diktatör ve hak hukuk tanımayan zalimlerdendi. Musa; “Ey kavmim! Eğer Allah’a iman ettiyseniz ve O’na teslim / müslüman olduysanız o zaman sadece O’na tevekkül edin!” dedi. Onlarda; “Biz Allah’a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz, bizi o zalim kavmin zulümlerine uğratarak sınama ve bizi rahmetinle o kafirler topluluğundan kurtar!” dediler. Biz Musa ile kardeşine; “Toplumunuz için şehirde evler / yönetim binaları hazırlayın ve evlerinizi / yönetim yerlerini kıble / merkez kılın ve salatı ikame (namazı müteakip kamu hizmetlerini gerçekleştirin) edin. Müminlere müjdele!” diye vahyettik. (Yunus Suresi 83-87) Cenab-ı Hakk’ın rehberliği müminlerin devletleşmesi ile sınırlı kalmamaktadır. O aynı zaman da Mekke yönetiminin nasıl yenileceği ve İslam idaresine nasıl teslim olacağının ip uçlarını da Hz.Musa’nın@ duasında verir. Hz. Musa@ firavun ve adamlarının sahip oldukları zenginlikleri toplumu sapık ve yanlış politikalarında tutmak için kullandığından (yani ekonomik üstünlüklerini halka baskı aracı yaptıklarından) onların sahip oldukları mal ve servetlerinin yok olması ve böylece onların içlerini buhran / sıkıntı / bunalımın kaplaması için dua eder. Böylelikle onların azabı görünce halk üzerinde etkilerinin olamayacağını söyler. Bu aynı zamanda müminler için izleyecekleri startejiyi işaret eder. Medine’ye hicret edecek olan müminler Mekke’yi sıkıştırmak ve onların İslam ideolojisine teslim olmaları için kullanacakları en iyi enstrümanın onları ekonomik olarak sıkıntıya sokmak ve onların ellerinden ekonomik üstünlüklerini almak olduğunu gösterir. Medine’nin coğrafi konumu da bu husus için son derece uygun bir konumdur. Zira Mekke müşrik ileri gelenlerinin zenginliklerinin esas kaynağı Şam ticaret yoludur. Bu yol Medine’ye çok yakın bir güzergahtır. Şayet Mekkelilerin bu yoldan ticaret yapmalarına mâni olunursa onların teslim olmaları son derece kolay olacaktır. Bu nedenle müminlerin Mekke müşriklerinin ticaret yollarını kesmelerine müsaade edilmesi hususunda dua etmeleri ve sonrasında da bu minvalde politika takip etmeleri konusunda taktik verilir. Cenab-ı Hak yine Hz. Musa@ kıssası üzerinden müminlerin taleplerinin kabul edildiğine işaret eder. Yani hicretten sonra Mekke müşriklerinin ekonomik olarak bitirilmesi için operasyon yapılması konusunda izin verildiği, Hz. Musa’nın duasının kabul olduğu şeklinde verilir. Artık bundan sonra yapılması gereken, ivedilikle Medine’de İslam Cumhuriyetinin teşkilatlandırılması ve Allah’ın yolundan / politikasından asla sapılmamasıdır. 88-89- Musa; “Rabbimiz! Muhakkak ki Sen Firavun’a ve ileri gelenlerine dünya hayatının ziynet ve mallarından verdin. – Ey Rabbimiz! Onlar bu mal ve servetleri halkı doğru yoldan saptırmak için kullanıyorlar. – Ey Rabbimiz! Onların mallarını yok et / sil, süpür ve kalplerine sıkıntı ver. Çünkü onlar acıklı azabı görmedikçe iman etmeyecekler” dedi. O (Allah) “Duanız kabul olundu. Artık dininizi / devletinizi ikame edin / kurun / teşkilatlandırın. Sakın cahillerin benden uzaklaştırıcı yoluna uymayın!” dedi. (Yunus Suresi 88-89) Cenab-ı Hak, müminlere hicret ve sonrasına yönelik olarak da tavsiyelerde bulunur. İsrail oğulları üzerinden yapılan yol gösterici tavsiyelerle müminlerin başına gelecek olaylara işaret edilir. Öyle ki müminlerin yaşayacağı bu olaylar onların geleceğine ışık tutacak mucize kabilinden olaylardır. Tıpkı İsrail oğullarının denizi geçerek kurtuldukları gibi müminlerin de hicret sırasında çok büyük zorluklar yaşayacakları ama sonunda zorlukları yenerek kurtuluşa ereceklerini müjdeler. Ancak firavunun ordusuyla birlikte İsrail oğullarını kin ve nefretle takip etmesi gibi Mekke müşrik ileri gelenlerinin de ordularıyla Medine’de müminlerin üzerine yürüyecekleri bildirilir. Onların düşmanca yapacağı saldırılarda başarılı olamayacağı, sonunda yenileceği ve boğulma aşamasına geldiğinde de İslam Cumhuriyetine teslim olmayı kabul edeceği firavunun son anda teslim olmayı kabul etmesi ile anlatılır. 90- İsrailoğullarını denizden geçirdik. Ama Firavun ve askerleri azgınlık ve düşmanlıkla onları takip etti. Nihayet firavun boğulma aşamasına geldiği zaman, “Gerçekten, İsrailoğullarının inandığı Tanrı’dan başka tanrı olmadığına ben de inandım, ben de teslim olanlardanım” dedi. (Yunus Suresi 90) Eğer Mekke şirk yönetimi tam yenilip yok edilecekleri sırada teslim olursa (Müslüman olursa) her ne kadar biraz aşağılansalar da bu teslimiyetleri yine de kabul edilecektir. Zira Mekke’nin diğer Arap kabileleri nezdindeki itibarı, yüksek konumu ve dokunulmazlığı o kabileler üzerinde etkili olacağı ve onlarında iman edip teslim olmalarını sağlayacağından Mekke müşrik ileri gelenlerinin yaşamalarına izin verileceği hususu Firavunun yüksek mevkisi nedeniyle bedeniyle kurtarılması şeklinde anlatılmıştır. Tarihi süreçte de Mekke müşriklerinin İslam devletine boyun eğmesi bütün diğer Arap kabilelerini de çok etkilemiş ve Mekke'nin fethinden sonra bütün kabileler fevç fevç Resulü Ekrem’e biat etmek için Medine’nin yolunu tutmuştur. Mekke gibi güçlü bir şehrin yönetimi Medine İslam devletinin hakkından gelemeyip ona yenik düştüyse kendilerinin direnmesinin imkansızlığını görmüşler ve teslim olmayı seçmişlerdir. Firavunun tam boğulacağı bir anda iman edip teslim olması kıssası, Arabistan’daki tüm müşrik kabilelerin ibret almaları ve boşuna direnmemelerinin mesajlarını içerirken, müminlerin ana hedeflerinin de Mekke Şirk Yönetimini devirmek olduğu vurgulanır. Cenab-ı Hak, bu kıssa ile aynı zamanda elçisine ve müminlere gelecekte Mekke Yönetiminin teslim olmasını sağlamayı hedeflemelerini şayet bu hedefi gerçekleştirirlerse tüm Arap yarımadasını İslam / Barış topluluğuna katmanın yolunun açılacağını öğretmiştir. 91-92- Ya demek şimdi ha? Hâlbuki daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun. Mamafih Biz senden sonraki nesillere ibret olman için bugün seni yüksek mevkiin / yüksek konumun / dokunulmazlık zırhın / imtiyazlı bir konumun nedeniyle bedenini kurtaracağız. / yaşamana izin vereceğiz. Muhakkak ki insanlardan çoğu âyetlerimizden gafildirler. (Yunus Suresi 91-92) Diğer taraftan İsrailoğulları örneğinden yola çıkarak Muhacir müminlerin gittikleri yerde (Medine’de) çok bereketler ile karşılaşacakları müjdesi de verilir. Cenab-ı Hak müminlerin Medine’deki mutlu yaşamlarının müşriklerin tamamen yenilip yok edildikten sonra kendi aralarındaki ihtilaflar çıkıncaya kadar süreceğini de bildirir. O, ayrıca aşağıdaki hususları da bildirerek müminleri uyarır; “İşte o zaman geldiğinde şayet bu ilahi öğretiden şüpheye düşecek olursanız o zaman hemen daha önce kendilerine kitap verilmiş diğer toplumların geçirdikleri evreleri, onların tarihi kayıtlarından inceleyin, bu hususları onlarla görüşün ve değişimleri analiz edin. Böylece nerede yanlışa düşmekte olduğunuzu görecek ve tekrar doğru istikameti yakalayacaksınız. İhtilafa düştüğünüzde yaptığınız / yapmakta olduğunuz yanlışlara bakarak bu ilahi öğretinin doğruluğu hakkında sakın şüphe edenlerden olmayın. Şayet bir yanlışlık ve bozuk bir gidişat varsa o ilahi öğretinin yanlışlığından değil sizin onu yanlış anlamanızdan kaynaklanmakta olduğunu bilin. Bu yanlışlığı tespit etmenin yolu da diğer kitaplı dinlerin yaşadıkları tarihi değişim serüvenini inceleyerek onların düştükleri yanlışa düşmekten sakınmanızdır. Böyle yapmayıp da ilahi öğretinin yanlışlığına hükmederseniz o takdirde çok büyük bir hüsran yaşarsınız. Bu nedenle ilahi öğretiye sıkı sıkı sarılın.” 93-95- Ant olsun İsrailoğullarını güzel bir yurda yerleştirdik ve onları helal ve temiz nimetlerle rızıklandırdık. Ta ki kendilerine ilim gelene kadar ihtilâfa düşmediler. Muhakkak ki Rabbin, o anlaşmazlığa düştükleri şeyde, kıyamet günü, aralarında hükmünü verecektir. Bundan sonra sana indirdiğimiz şey hakkında şüphe içine düşecek olursan o zaman senden önce Kitabı okuyan kimselere sor! Ant olsun ki, Rabbinden sana hak gelmektedir. Bu nedenle sakın şüphe edenlerden olma! / sakın şüpheli tereddütlü bir vaziyette kalma! Sakın Allah’ın ayetlerini yalanlayanlardan da olma, sonra hüsrana uğrayanlardan olursun. (Yunus Suresi 93-95) Bütün bunlara rağmen Ebu Cehil gibi azabı / cezalandırılmayı hak etmiş olan müşrikler ise azabı görünceye kadar asla iman etmeyecekleri ya da asla teslim olmayacakları bildirilir. Çünkü onlar o zamana kadar yanlıştan dönmelerini gerektiren ne kadar işaret görseler bile yine de inatlarından asla vazgeçmemişlerdir. Beka sorunuyla karşı karşıya kaldıklarını fark ettiklerinde Hz.Yunus’un@ halkının kendisinin yokluğunda bile ilahi öğretiye boyun eğmeleri gibi Mekke halkının da Hz.Muhammed’e@ inzal olunan ilahi öğretiye teslim olmaları için hala şansları vardır. Peygamberimiz Mekke’den hicret ettikten sonra Mekkeliler hatalarını anlayıp Yunus’un@ kavmi gibi ilahi öğretiye dönebilirler. Aksi takdirde yok olup gidebilirler. Mekkeliler şu an tam bir beka problemi ile karşı karşıyadır. Ya Resulü Ekrem’e uyacak ve yok oluş azabını tatmayacaklar ya da onu inkâr etmeyi inatla sürdürecekler ve yok olup tarihin çöplüğüne atılacaklar. Tercih kendilerinin. Resulü Ekrem onları zorlayacak değil. Zaten O’nun onları zorlayacak gücü de yok. Ama Allah’ın emri geldiğinde azabı hak etmeyenler, iman edip kurtulacaklardır. İnatla direnenler ise şirk pisliği içerisinde bırakılacaklardır. Onlar İslam / barış topluluğundan dışarı atılacaklar ve yok olup gidecekler. Onlar inatları üzere oldukları müddetçe göklerdeki ve yerlerdeki apaçık işaretler, deliller ya da Medine’deki tevhit devletinin teşekkülü, tevhit toplumunun oluşması vb. kendi sonlarının gelmekte olduğuna dair işaretler onlara hiçbir fayda sağlamayacaktır. Keşke Yunus’un@ kavmi gibi bunlarda hatalarını anlayıp geri dönüş yapsalardı ne olurdu? Onlar daha önceki toplumların yaptıkları hatalar nedeniyle başlarına gelenden başka bir şey mi bekliyorlar? Cenab-ı Hakk’ın uyarılarını dikkate almadıkları için Mekkeli müşriklerini de tarihin çöplüğüne atılmış diğer toplumların akıbetine benzer bir akıbet beklemektedir. Cenab-ı Hak, elçisine kendisinin de onlarla birlikte bekleyip iddia edilenlerin başlarına gelip gelmeyeceğini göreceklerini söylemesini emreder. Bu bekleyişin sonunda Cenab-ı Hakk’ın ikaz ettiği toplumsal yok oluş azabı geldiğinde iman edenlerin kurtulacağı bildirilir. Zira müminleri kurtarmayı Cenab-ı Hakk kendi üzerine almıştır. O’nun kâinatın yaratılış ve toplumların varoluş yasalarına uygun hareket eden müminlerin elbette emniyetli tarafta olacağı kuşkusuzdur. 96-103-Muhakkak ki Rabbinin üzerlerine azap sözünü hak etmiş olanlar, bütün ayetler / işaretler / mucizeler kendilerine gelse bile yine de o acıklı azabı görünceye kadar iman etmezler. Bundan sonra bile keşke bu şehir halkı iman edip de imanları kendilerine fayda vermiş bir şehir halkı olsaydı ne olurdu? İşte Yunus’un kavmi iman ettikleri vakit, dünya hayatında rezilliği getiren azabı üzerlerinden kaldırdık ve onları bir süre daha yararlandırdık. Eğer Rabbin dileseydi elbette yeryüzündekilerin hepsi topluca inanırdı. Öyleyse, inananlar olmaları için, insanları sen mi zorlayacaksın? Allah’ın izni / emir ve hükmü olmaksızın, hiç kimse için iman etme yoktur. (Allah izin vermedikçe hiç kimse iman etmeye zorlanamaz.) O (Allah), aklını kullanmayanları pislik içerisinde bırakır. De ki: “Göklerde ve yerde ne var bir bakın!” –Fakat iman etmeyen bir topluluğa apaçık ayetler ve uyarmalar hiçbir fayda sağlamaz. Yoksa onlar kendilerinden önce gelmiş geçmiş olanların uğradıkları günlerin benzerinden başkasını mı bekliyorlar? De ki: “Bekleyin bakalım, şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.”. Sonunda Biz, elçilerimizi ve iman edenleri kurtarırız. İşte böyle! Müminleri kurtarmak üzerimizde bir hakktır. (Yunus Suresi 96-103) Cenab-ı Hak, elçisine son olarak Mekkelilere iletilmek üzere şu mesajları iletmesini de talimatlandırır; “Ey Mekkeliler! Şayet benim politikamın / dinimin doğru politika / din olduğu konusunda tereddüt yaşıyorsanız ben sizin peşinden gittiğiniz şirk politikasını asla takip etmem. Zira sizi zayıflatan, ilkel ve geri bıraktıran, sonunda da yokluğa sürükleyecek olan bu politikaya asla tapmam. Ben bizi kurtuluşa götürecek, bizi güçlü kılacak, bizi medeniyete götürecek tevhit politikasını inzal eden Allah’a taparım. Ben buna inanıyorum. Ve yine O bana hanif olmamı yani yalandan, şirkten, küfürden, sahtekarlıktan uzak olmayı, doğruluğu, dürüstlüğü, adaleti, çalışmayı öngören bir politika takip etmemi emrediyor. Ayrılığı, şirki, birbirini yemeyi, kavgayı, anarşiyi, zulmü yasaklıyor. O, benden fayda vermeyen ve kötülüklerden korumayan şirk politikasından uzak durmamı istiyor. Şayet bunlardan uzak durmayacak olursam zalimlerden olacağımı bildiriyor. Ayrıca bu hususta yapacağım mücadelede O bana rehberlik edecek ve başıma gelecek tüm sıkıntıları giderecek yolları O gösterecektir. O, bu yolda nimetlere ve hayırlara kavuşmanın yollarını da ancak kendisinin göstereceğini bildirmektedir.” “Ey Mekkeliler! Sizlere hak, doğru politika / din gelmiştir. Artık kim bu doğru politikayı izlerse kendi yararınadır, kimde şirk dini / politikasının peşinden gitmeyi tercih ederse o da kendi zararınadır. Artık ayrılma vakti gelmiştir. Ben sizin başınızı bekleyip duracak değilim. Tercihinizi buna göre yapın!” 104-108- De ki; “Ey insanlar! Eğer benim dinimden şüphe içinde olsanız da iyi bilin ki, Ben sizin Allah’tan başka taptıklarınıza tapmam. Velâkin sizin hayatiyetinize son verecek olan Allah’a taparım. Ve ben müminlerden olmakla emrolundum. Ve yine bana şöyle emredildi; “Yüzünü / yönünü / politikanı hanif olarak (yalandan, sahtekarlıktan, şirkten, küfürden doğruluğa dürüstlüğe, tevhide dönen biri olarak) Din’e döndür ve sakın müşriklerden olma! Allah’ı bırakıp da sana fayda vermeyen, zararı da dokunmayacak olan şeylere yönelme! “Buna rağmen eğer öyle yaparsan, o zaman hiç şüphesiz zalimlerden olursun. Eğer Allah, sana bir zarar / sıkıntı verecek olursa, artık onu O’ndan başka giderecek kimse yoktur. Ve eğer sana bir hayır / iyilik dilerse, o zaman da O’nun fazlını / hayrını geri çevirecek kimse de yoktur. O, onu (fazlını, hayrını lütfunu) kullarından dilediğine verir. O (Allah) çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. De ki: “Ey insanlar! Rabbinizden size hakk gelmiştir. Artık doğru yola giren, ancak kendisi için girmiş ve gerçekten sapan da kendi aleyhine sapmıştır. Ben, sizin üzerinize vekil (sizi ayakta tutan; sizden sorumlu biri) değilim.” (Yunus Suresi 104-108) Surenin sonunda Cenab-ı Hak, elçisine (elçisi üzerinden müminlere) seslenerek kendisine verilen talimatlara harfiyyen uymasını ve kendisinin vereceği hükme / vaat ettiği hüküm gelinceye kadar sabırla mücadele etmesini emreder. 109-Sen sana vahyolunana uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır. (Yunus Suresi 109)

  • Bölüm 5:Müminlere Şiddet | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 5 MÜMİNLERE ŞİDDET 5.1. Kimsesiz, Köle, Zayıf ve Yoksul Alt Tabakaya Sahip Çıkılması Mekke müşrik ileri gelenleri, Hz. Muhammed’in @ hareketinin büyümesine engel olmak için bağlılarına şiddet uygulama konusunda artık karar vermiştir. Ancak elbette bu şiddet öncelikle sahipsizler, yoksullar, fakirler, garipler ve köleler üzerine uygulanacaktı. Onlara haddini bildirmek için işkence ve zulümler yapılacak ve böylece sahipli yani arkasında kabile gücü olan Hz. Muhammed @ taraftarlarına gözdağı verilecekti. Şayet önce arkasında kabilelerinin desteği olan Hz. Muhammed @ taraftarları şiddete maruz kalacak olursa bu şiddet ters tepebilir ve kabileler arası savaşa yol açabilirdi. Zira kabilecilik Araplarda aynı zamanda bir onur vesilesiydi ve kabile üyelerinden birisine hangi sebeple olursa olsun bir zarar, aşağılama ve fiziki bir darp yapılacak olursa çatışma çıkması kaçınılmazdı. Bunun tek istisnası her kabilenin kendi üyelerini kendisinin cezalandırması idi. Bu nedenle şiddet eylemine önce toplumdaki sahipsiz, zayıf ve yoksul kimselerden başlatmaya karar verdiler. Ayrıca her kabile kendi kabilesine ait kölelerden mümin olanları da şiddet uygulanacaklar kapsamına aldılar. Hz. Muhammed @ ise kendisine bildirilen dünya görüşünün paradigmalarını Mekke’nin ileri gelenlerine anlatmak için onlarla diyalog kapısını kapatmadı. Onları kendi safına kazandırmak için sürekli onlarla ilgileniyordu. Ona göre, eğer Şehrin ileri gelenlerini kendi tarafına katmayı başaracak olursa tevhidi dünya görüşünü ikame etmek daha kolaylaşacaktı. Diğer taraftan şirkin egemen olduğu bir toplumda yaşayanların şirk düşüncesinden etkilenmemiş olduğu düşünülemezdi. Dolayısıyla gerek Hz. Muhammed @ ve gerekse de taraftarları, içinde yaşadıkları şirk toplumunun pratikleri arasında yer alan güce ve güçlülere daha fazla itibar etme geleneğinin kendi üzerlerinde de etkilerinin görüleceği muhakkaktı. İşte bu nedenle Cenab-ı Hak hem elçisini hem de müminleri tevhit hareketine katılmış olan zayıflara, sahipsizlere, yoksullara ve kölelere ilgisiz ve duyarsız olmamaları konusunda uyardı. Zira ayak sesleri iyiden iyiye duyulmaya başlanan işkence ve şiddet uygulamaları sırasında onlar kayıtsız kalabilirlerdi. Neticede insandılar ve belirli zaafları vardı. Rableri ise onları bu yolda iyiye, doğruya ve güzele doğru gitmeleri konusunda rehberlik ediyordu, onları eğitiyordu. Hareket zorlu bir aşamaya doğru gidiyordu. Bu aşamada hareketin taraftarlarının birbiriyle dayanışma içerisine olmaları şarttı. Tevhit / kardeşlik paradigmasının sözde kalması halinde hareketin daha başlamadan tükenme tehlikesi meydana gelebilirdi. Ayrıca eziyet gören, acı ve çile çeken müminlerin maruz kalacakları şiddet karşısında fiziki tepki göstererek hareketin terörize edilme tehlikesi mevcuttu. İşte tam o sırada meydana gelen bir olay, bu amaca yönelik uyarılar için çok uygundu ve Cenab-ı Hak, Abese Suresini Hz. Muhammed’i @ ve O’nun şahsında diğer mü’minleri eğitmek için inzal etti. Söz konusu olayda Hz. Muhammed @, müşriklerin önderleri olan Velid bin Muğire, Utbe bin Rebia ve Hişam ile oturmuş ve onları tevhidi dünya görüşüne kazandırmak için tebliğde bulunduğu bir sırada görme özürlü olan İbn-i Ümmü Mektum çıkagelir. İbn-i Ümmü Mektum onların yanına oturur ve Allah elçisinden kendisini tevhidi dünya görüşü konusunda aydınlatmasını ister. Hz. Muhammed@ ile toplantı halinde olan müşrik ileri gelenlerden Velid bin Muğire, kendisini çok elit olarak gördüğünden, toplumun alt sınıfından ve üstelik de özürlü birisinin kendi aralarına girmesinden hiç hoşnut olmaz ve hoşnutsuzluğunu surat asıp, sırtını dönmesiyle ortaya koyar. İleri gelenleri ikna etmek için uğraştığı bir sırada, özürlü birisinin araya girmesi ve Velid Bin Muğire’nin de bu durumdan hoşnutsuz olması nedeniyle Hz. Muhammed @ İbn-i Ümmü Mektum’a cevap vermez. Toplantı yaptığı müşrik önderlere tebliğe devam etmeye çalışır. Her ne kadar surat asan ve sırtını dönen kişi Hz. Muhammed @ değilse de onun bu ahlaksızlığı yapan kişi ve kişilerle birlikte oturmaya devam etmesi ve aşağılanan özürlü kişiye ilgisiz davranarak ilgisini müşrik ileri gelenlerden yana göstermesi Rabbinin O’nu azarladığı Abese Suresini göndermesine sebep oldu. Bu sure ile Cenab-ı Hak elçisine ve taraftarlarına öyle bir ders verdi ki; bu yolda gidecek olanların sözlerinin davranışlarına yansıması, teorinin uygulama ile bir olması, kısacası sözlerin havada kalmaması ve pratiğe geçmesi gerektiğinin altı çizilmiştir. Bu hususta çok hassas olunması ve en ince ayrıntılara dahi dikkat edilerek özellikle hareketin bağlılarına karşı çok büyük bir hassasiyet gösterilmesi gerektiği ifade edilmiştir. Zira nasıl ki Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği bu dünya görüşünün mesajlarını ve paradigmalarını yani kitabını yazılı hale getirecek müminlerin yüce, değerli, şaibesiz, doğru, dürüst, saygın ve güvenilir olmaları gerekmektedir. Tevhidi dünya görüşünü ileri taşıyacak ve yükseltecek olanlar da bu yüce gönüllü müminler olacaktır. Saygınlığa, yüceliğe ve şaibesizliğe layık olmanın yolu da Cenab-ı Hakk’ın mesajlarından ders alıp onları kayda geçirmekten ve onların hayata geçmesi için çalışıp çabalamaktan geçmektedir. Sırf varlıklı ve zengin diye insanlara saygı göstermek ilahi öğretiye terstir. Ayrıca o servet sahipleri kendisini temizlemeyen, toplumun yolsuz, soyguncu ve azgınları iseler onlara asla saygı gösterilmemesi gerekir. Velid bin Muğire gibi azgın ve şımarık servet sahipleri sırf varsıllıkları nedeniyle toplumda kendilerine itibar edilmesini beklerler. Cenab-ı Hak, bu surede onları çok fena haşlar: “Onlar servetleri var diye kendilerini ne zannediyorlar? Onu ve onun gibi olanları daha önce hiçbir şey değilken bir damla sudan yaratmadık mı? Onlara yetenekler bahşetmedik mi? O serveti kazanacak imkanlar bahşetmedik mi? Ayrıca doğru yolu gösteren elçi ve mesajlarımızı gönderdiğimiz gibi doğru yolu seçtiği takdirde akıbetinin daha hayırlı olacağı, yanlış yolda diretirse de azap ve yıkımla karşılaşacağını bildirmedik mi? Seçim konusunda muhakeme ve temyiz yeteneği ile birlikte tercihinde özgürlük seçeneği de verdik. Ancak bütün bunlardan sonra hayatına son vereceğiz, kabre girdireceğiz ve daha sonra da tekrar dirilteceğiz.” Cenab-ı Hak daha sonra eleştiri oklarını elçisine ve müminlere çevirir; “O ve onun gibiler hiç bizden yana olmadı. Bizim emirlerimizi yerine getirmedi. Şimdi bu karakteri bozuk ve Bizim isteklerimizi yerine getirmeyen, işi gücü kötülük olan kişiye mi itibar ediyorsunuz? Neden O’nun yola gelmesi için bu kadar çaba harcıyorsunuz? Onlar öylesine aşağılık kimselerdir ki, sizin göstereceğiniz çaba ve ilgiye değmez.” Bu hususları Cenab-ı Hak, Abese Suresinde mükemmel bir belağatle bildirir; RAHMAN VE RAHİM ALLAH ADINA 1- 23- Surat astı ve sırtını döndü, yanına, o görme özürlü / ama geldi diye. Ne bilirsin, belki arınıp temizlenecek, Belki alacağı öğüt kendisine yararlı olacak. O, kendini beğenene / varlıklı kodamana gelince; Sen bütün ilgini ona yönelttin. Oysa ki, onun arınmamasının sorumlusu sen değilsin. Amma! Koşarak sana gelen var ya; Haşyet duyarak / Allah’a saygıda kusur etmeyen, işte sen onu ihmal ediyorsun. Hayır… Hayır… Bu, bir öğüt ve uyarıdan ibarettir. Arzu eden onu düşünüp öğüt alır. Kutsal ve değerli sayfalarda yazılıdır, Yüce ve şaibesiz, elçilerin elleriyle, saygın, güvenilir. Halbuki o canı çıkasıca insan! (Velid bin Muğire)! Ne kadar da inkarcıdır o? (Hiç düşünmedi mi? Allah) onu hangi şeyden yarattı? Onu bir nutfeden (basit bir hayat tohumundan / bir damla sudan) yarattı, sonra ona takdir yeteneği bahşetti, Sonra, ona “yol”u kolaylaştırdı, En sonunda onun canını aldı / alacak ve kabre soktu / sokacak. Nihayet dilediği zaman onu tekrar diriltecektir. Hayır… Hayır… (O), O’nun emirlerini bugüne kadar hiç yerine getirmedi. (Abese Suresi 1-23) Cenab-ı Hak surenin devamında ise insanların maddi hayatlarını idame ettirebilmeleri için ihtiyaç duyduğu yiyeceklerin oluşumunu anlatırken vahiyle bir benzetme yapar. Nasıl ki insanın maddi hayatı için yiyeceğe ihtiyacı varsa, sosyal yaşamın meyvelerine, ürünlerine de ihtiyacı vardır. Sosyal yaşamın ürün ve meyvelerin yetişmesi için gerekli şey ise Vahiydir. Cenab-ı Hak, sebze ve meyvelerin yetişmesi için gerekli olan su / yağmuru insanların sosyal yaşamı için gerekli olan vahye metafor olarak kullanılır. Nasıl ki yağmur cömertçe Cenab-ı Hak tarafından gökten indiriliyorsa vahiy de yine O’nun tarafından cömertçe indirilir ve insanların hayati ihtiyaçları giderilir. Gökten inen rahmet, toprağı incelikle yararak içine işler, tohumu besler, tohum o suyla gelişir, büyür ve aynı suyla çeşit çeşit meyveler veren bitkiler, ağaçlar yetişir. Vahiyde aynı şekilde içlerinde potansiyel olan insanları besleyecek, onları geliştirecek, büyütecek, olgunlaştıracak, çoğalacak, güçlenecek ve her birini çeşit çeşit meyveler veren medeniyetin birer ağacı yapacak. 24- 32- Hadi, bakıversin insan kendi yiyeceğine! Biz suyu tarifsiz bir cömertlikle indirmekteyiz, Sonra toprağı incelikle yarmaktayız, Böylece, yeryüzünde tohumu yetiştirmekteyiz; Mesela üzüm bağları, sebze bahçeleri, zeytinlik ve hurmalıklar, balta girmemiş, sık ağaçlı ormanlıklar, meyveli ve meyvesiz bitkiler, Sizin ve hayvanlarınızın beslenmesi için...(Abese Suresi 24-32) Ve sonunda yetişen, gelişen, çoğalan ve güçlenen Hz. Muhammed’in @ taraftarları müşrikleri iktidardan devirdikleri zaman tıpkı kıyamet ve hesap günündeki gibi akrabalık bağları, kabile bağları işe yaramayacak ve müşrik işkenceciler kendilerini kurtarmak için kaçacak delik arayacaklar. Diğer taraftan müminlerin yüzleri gülecek. Onların yüzleri sevinçten pırıl pırıl olurken, işkenceci ve onların takipçileri olan müşrikler için o hesap günü çok zor bir gün olacak. Onların yüzleri perişanlık, pişmanlık, nankörlük, korku ve dehşetten kararacak. İbn-i Ümmü Mektum’dan kaçanlar onu yanında istemeyenler ve yanlarına sadece kendi aşiretini ve kendisi gibi zengin insanları kabul edenler o gün kendi yandaşlarından kaçacak fakat İbn-i Ümmü Mektum gibi temiz iman sahibi insanlar ise kendi yandaşları ile birlikte olmaktan büyük mutluluk duyacaklardır. O toplumsal ve kozmik kıyamet günü geldiğinde müşrikler değerli gördükleri kimselerden kaçarken değersiz gördükleri insanlarla beraber olmadıklarına çok pişman olacaklardır ama iş işten geçmiş olacaktır. 33- 42- Nihayet, şiddetle çarpanın çıkardığı korkunç ses geldiği zaman; Bir gün ki o gün, Kişi kaçar kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden, oğullarından. O gün onlardan her birinin başından aşkın derdi ve tasası vardır. Yüzler vardır ki o gün, pırıl pırıl, güleçtir, sevinç doludur. Ve yüzler vardır ki o gün, üzerlerinde toz-toprak, karardıkça kararan. İşte bunlar, evet bunlardır dibine kadar nankör olanlar ve yoldan sapan sorumsuz kişiler. (Abese Suresi 33-42) 5.2. Kimsesiz, Köle ve Yoksulların Baskılı ve Şedit Günlere Hazırlanması Ümmü mektum olayını müteakip Abese Suresi nazil olunca bu sure Erkam’ın evinde Hz. Muhammed @ tarafından evde salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantısı için bir araya gelen müminlere okundu ve güçlü kabilelere mensup müminlere şiddet zamanında toplumun alt kesiminden olan yandaşlarına, kardeşlerine sahip çıkmaları mesajı verilmiş oldu. Önümüzdeki günlerde özellikle Mekke’nin alt tabakasından olan müminlere karşı işkence ve şiddet uygulamalarının başlayacağı ve bu nedenle de toplumdaki güçlü ve varlıklı müminlerin kardeşlerine sahip çıkmak için ellerinden geleni yapmaları öğretilmiş oldu. Şimdi sıra bu mücadele sırasında şiddete birinci derecede maruz kalacak olanların eğitilmesine gelmişti. Ammar bin Yasir (ra), Bilal Habeşi(ra), Habbab bin Eret(ra) gibi sahipsiz ve köle olan kişilerin başlarına gelecek şiddete ve işkencelere hazırlanması gerekiyordu. Esas yükü bu kişiler çekecekti ve toplumun alt sınıfından olan bu kişilerin maruz kalacağı her türlü eziyetlere karşı psikolojik olarak hazır olmaları şarttı. İşte onların ihtiyacını da bilen Rabbimiz onlar için Kadir Suresini inzal etti. Bu suredeki mesajlarla zorlu, baskıcı ve şedit günlerin geçeceğini duyurdu. Ve bu gecenin değerini anlattı. Kendi elçisinin şahsında müminlere seslenerek; “Ey Resulüm! Ey onun etrafında toplanmış müminler! Cahiliye, zulüm, sıkıntı, acı, çile, şiddet, baskı, aşağılanma ve horlanmalarla geçen / geçmekte olan bu zaman dilimini ifade eden kadir gecesinde / zalimlerin orantısız güç kullandığı gecede yapılan mücadelenin değerini siz idrak edemezsiniz. Bu gecede yapılan mücadele ve direniş, idraklerin çok ötesinde muhteşem bir değere sahiptir. Zira gelecekte tarihe altın harflerle yazılacak bu mücadelenin esas sebebi ilahi hidayet rehberinin indirilmesi ve o rehberin geleceğe miras olarak taşınması insanlık adına muazzam bir kazanımdır. Bunun değeri ancak şöyle anlatılabilir: Kadir / zalimlerin orantısız güç kullandığı gecede çekilecek acı, sıkıntı ve çileler, vahiysiz ama konforlu, rahat, neşeli, zevkü sefa içerisinde geçireceğiniz bir ömürden daha hayırlıdır. Sıkıntılar ve acılar çekeceksiniz / çekiyorsunuz ama hakikat uğruna yapılan bu mücadele günleri ve sahip olduğunuz bu rehber sizin için gelecekte hayırla yad edilecek, gıpta edilecek, imrenilecek ve sizleri gökteki yıldızlar mertebesine çıkaracaktır. “Neydi o günler!” diyeceğiniz bir gece! Şu anda idrak etmeniz oldukça zor ama gelecekte bu mücadelenin ve rehberin ne kadar değerli olduğunu anlayacaksınız, göreceksiniz. Zalimlerin orantısız güç kullandığı bu karanlık sürecin zararınıza olduğunu zannetmeyin. Aksine bu zorluklar ve acılar içindeki mücadeleniz normal zamanlarda zahmetsiz ve acısız bin ayda yapacağınız mücadeleye bedeldir.” Bu zorlu, şiddet ve işkence zamanlarını Kadir Gecesi olarak adlandıran Rabbimiz, bu karanlık ve baskıcı gecelerin gelip geçici ve çok değerli zaman dilimleri olduğunu bildirmekle kalmadı aynı zamanda bu zamanların gelecekte şanlı bir geçmiş olarak anlatılacağını hatta altın harflerle yazılacak çok değerli bir hatıra olarak tarihe geçeceğini bildirdi. Neden değerli ve tarihe altın harflerle yazılacak bir olay olduğunu da bu işkence ve şiddete maruz kalmalarının sebebinin insanların kurtuluş reçetesi olan ilahi mesajın indirilmesi ve kendilerinin de bu mesajı savunmalarında saklı olduğunu ifade etti. Bu şiddete maruz kalacak müminlere müjde vermeyi Cenab-ı Hak surenin devamında şöyle sürdürdü; “Ey Resulum! Ey iman edenler! Korkmayın! Endişe etmeyin! Rabbiniz içinde bulunduğunuz bu geceden aydınlığa çıkıncaya kadar / baskılı gece sona erinceye kadar / zulüm, acı, sıkıntı, baskı ve şiddet sona erip sizler kurtuluşa erinceye kadar sizi yardımsız ve desteksiz bırakmayacak. Sizleri güvende kılmak, her tehlike anında sizleri esenliğe çıkarmak, sizlerin güvenliğini sağlamak için meleklerini gönderecek ve sizlere hayat ve umut bahşedecek ruhu (vahyi) sürekli olarak art arda gönderecek.” Rahman Rahim Allah Adına. 1-5- Muhakkak ki, biz onu Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesi nedir, sana ne idrak ettirdi? Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve ruh Rabblerinin izniyle iner dururlar, her bir iş için. Esenlik verirler şafak sökene kadar /aydınlığa kavuşuncaya kadar. (Kadir Suresi 1-5) 5.3. Müşriklerin Şiddet Uygulamaya Başlaması Hz. Muhammed @ zorlu günler başlamadan önce Mekke müşrik elitlerinin meclisine gitmiş ve onlara kimsesiz, köle, yoksul ve zayıf müminlere Allah’ın vahiy çeşmesinden içiyorlar diye dokunmamalarını, onlara zarar vermemelerini, eziyet ve işkence etmemelerini söylemiş ve bir sorunları varsa işte kendisinin karşılarında olduğunu belirterek onlara karşı durmuştu. Ama onlar bir defa karar vermişlerdi ve diğer kabilelerden çekinmeleri nedeniyle dokunamadıkları güçlü, sahipli kişiler yerine zayıf ve kimsesiz kişilere baskı ve şiddet uygulayacaklardı. Bu nedenle onunla alay ettiler, ayak takımına baskı ve şiddetin mutlaka yapılacağını, bu hususta da kimseden çekinmediklerini hatta kimsenin kendilerine engel olamayacağını ve kimsenin kendilerini hesaba da çekemeyeceğini söylediler. Mekke müşriklerinin en azılısı olan Ebu Cehil, ilk şiddet uygulamasına Mekke’nin sahipsiz ailesi olan Yasir ailesinden başladı. Yemenli bir kimsesiz olan Yasir(ra) ve Ebu Huzeyfenin azatlı kölesi olan Sümeyye(ra), oğulları Ammar’ın(ra) Hz. Muhammed’in @ saflarına aktif bir şekilde katılmış olmaları nedeniyle Ebu Cehil tarafından işkenceye tabi tutuldu. Bu ailenin Mekke’de kendilerini koruyacak kimseleri yoktu. O zalim müşrikler Ammar bin Yasir’e(ra) iyi bir ders vermek için onun gözleri önünde annesi Sümeyye’nin(ra) el ve ayakları develere bağlandıktan sonra develer zıt istikametlere doğru sürülmüş ve tevhidi dünya görüşünün ilk şehidi olan bu kadın, parçalanarak can verdi. Arkasından Ammar’ın(ra) yaşlı babası yine onun gözü önünde şehit edildi ve Ammar’ın(ra) kendisine de çok şiddetli işkenceler tatbik edildi. Ebu Cehil ve avanesi bu katliamı Mekke’nin kuytu ve ıssız bir yerinde gerçekleştirdiler. Olay duyulduktan sonra Mekke çalkalandı. Ebu Cehil, işlediği cinayet nedeniyle hiç kimseden çekinmediğini, işkence, zulüm ve katliamlarına Hz. Muhammed’in @ harekâtı devam ettiği sürece devam edeceğini, kimsenin kendisini engellemeye gücünün yetmeyeceğini ve kimseden korkmadığını Kâbe içerisinde ilan etti. Bu onun azgınlığını ilanından başka bir şey değildi. Ammar bin Yasir(ra), işkenceden nasıl kurtulduğunu Hz. Muhammed’e @ anlattı ve kendisine tatbik edilen işkencelerin dayanılmazlığı nedeniyle kalben olmasa da dil ile tevhidi dünya görüşünü inkâr ederek canını kurtardığını belirterek kendisinden özür diledi. Dayanılmaz acılar çeken Ammar bin Yasir’e(ra) Hz. Muhammed @ moral verdi ve kalpten olmayan beyanın geçerli olmadığını, zorlayarak yaptırılan seçimin bir şey ifade etmediğini, bu nedenle benzer olayla bir daha karşılaşacak olursa hiç çekinmeden aynısını dil ile yapabileceğini buyurdu. Cenab-ı Hak, Ammar ailesine yapılan saldırıyı ve katliamı Şems Suresi ile dile getirdi. Bu surede Cenab-ı Hak, Tevhidi Dünya Görüşünü Güneşe benzeterek izleyicilerinin ay misali pırıl pırıl aydınlandığını, dünyanın bu güneşin (tevhidi dünya görüşünün) aydınlatması ile aydınlığa, barışa ve huzura kavuşacağına vurgu yaptı. Halihazırdaki şirkin ise dünyayı zulüm ve kötülükle karanlığa boğduğunu anlattı. Ama yeri ve göğü yaratanın insanı da yarattığını ve ona iyilik ve kötülük tercihi yapma serbestisi verdiğini bildirdikten sonra iyiliği, güzelliği tercih edenin kurtulacağı müjdesini verirken tercihini kötülükten yana kullananların ise mutlaka zarar ve ziyana uğrayacağını bildirdi. Devamında ise Ebu Cehil’i ve avanesini Semud’lu ileri gelen azgınlara benzetti. Nasıl ki Semud kavminin ileri gelen azgınları kendilerine gelen elçiyi inkar edip o elçinin Allah’ın devesinin su içmesine müsaade etmeleri gerektiği uyarısını yapmasına karşın o azgınların onu hiç dinlemeyerek deveyi ayaklarından keserek yere yıkıp öldürdülerse aynı şekilde Hz. Muhammed’in @ toplumun alt kesiminden olan Allah yanlılarına dokunmamalarını onların vahiy çeşmesinden içmelerine karışmamaları hususundaki ikaz ve uyarılarına rağmen Ebu Cehil’in bu uyarılara hiç aldırmadan kimsesiz ve Allah’ın garibi olan Sümeyye ve Yasir’i bacaklarından kopartarak işkence ile öldürmeleri birbirine çok benzer hadiselerdir. Cenab-ı Hak, Yasir ailesine yapılan katliamı Arap yarımadasında herkesin bildiği Semudlu azgınların olayı ile yaptığı muhteşem metafor, Mekke müşriklerinin kuytu yerlerde işledikleri katliamın Mekke dışındaki kabilelere duyurulmasını sağladı. Ve surenin sonunda da Semudlu azgınların yaptıkları katliamların asla karşılıksız kalmadığını ve onların yerle bir olduğu benzetmesinden hareketle Mekkeli müşrik azgınların işledikleri bu cinayetlerin de asla karşılıksız kalmayacağı tehdidini yaptı. İşte bütün bunlar, Şems Suresi ile çok veciz ifadelerle anlatıldı; Rahman Rahim Allah Adına 1- 15- Güneşe / vahye / tevhidi dünya görüşüne ve onun parıltısına, onu izlediği zaman Aya / peygamber ve izleyicilerine, Dünyayı aydınlatan gündüze, / Dünyaya barış, huzur getiren vahye / tevhidi dünya görüşüne ve onu (dünyayı) karanlığa boğan geceye / zulme / şirke, Göğe ve onu bina edene, Yeryüzüne ve onu yayıp döşeyene, Nefse ve ona birtakım kabiliyetler verene, Sonra da ona kötülük ve iyilik kabiliyetlerini verene yemin olsun ki; Onu arındıran gerçekten kurtulmuştur. (Yasir, Sümeyye, Ammar, vd. gibi.) Nefsini azdıran / kötülük ile donatan kimse ise kesinlikle zarara uğramıştır. (Ebu Cehil, Velid b. Muğire, As b. Vail, vd gibi) Semûd azgınlığı sebebiyle yalanladı; İçlerinden en onulmaz azgınları ileri atıldığı zaman, (Ebu Cehil ve Ekibi gibi) Allah'ın Elçisi (Salih @ şahsında peygamberimiz gibi) onlara: “Şu Allah'ın dişi devesini (Allah’ın garibi Sümeyye gibi) bırakın (ve ona bir zarar vermeyin), suyunu içsin / vahiy çeşmesinden içsin!” demişti. Fakat onlar, onun (elçinin) talebini reddettiler ve onu (Allah’ın devesini / Allah’ın garibi Sümeyye’yi) inciklerini keserek / işkenceyle öldürdüler. Rabbleri de günahları dolayısıyla onları düzleyiverdi / yerle bir etti. Onlardan hiçbiri başlarına gelecek şeyin korkusunu taşımıyordu. (Şems Suresi 1-15) Mekke müşriklerinin Yasir ailesine yaptıkları işkence ve katliam müminler nezdinde derin sarsıntılar yarattı. Hz. Muhammed @ Şems Suresi nazil olunca bu sureyi hem müminlere hem de Kabe’de Mekkeli müşriklere okudu. Onları tarihteki bu örnekle uyardı. Fakat kan akmıştı bir kere. Yaptıkları katliamın akıbetinden korkmayan müşrik azgınlar artık daha da azgınlaşacağa benziyordu. Bu nedenle kamuoyu etkilenmişti. Halka korku vermeyi başarmışlardı. Gerçi Hz. Muhammed’in @ ve taraftarlarının yollarında istikrarlı direnişlerini sürdürecekleri her hallerinden belliydi ancak Mekkeli müşriklerin kararlılıkları da ortadaydı. Bu işin gidişatı bakalım nereye gidecekti ve sırada kim vardı? 5.4. Ashab-ı Uhdud Benzetmesi ve Habbab b. Eret’e Yapılanlar Ve bir müddet sonra Habbab Bin Eret’e (ra) yapılan işkence haberleri geldi. Aslen Iraklı olup, köle olarak Mekke'ye getirilen ve daha sonra azat edilen Habbab bin Eret (ra) Mekke’nin demirci ustasıydı. Mekkelilerin kılıç ve silahları ile diğer demir alet ve eşyalarını imal ederdi. Hz. Muhammed’in @ saflarına katılan Habbab bin Eret’e (ra) Mekke müşrik elitleri yaptırdıkları kılıç ve silahların ücretini ödemeyerek zalimce bir tutum içerisine girdikleri gibi daha da ileri giderek fiziki işkence de yaptılar. Onu işkencelerin en ağırı olan ateşe attılar. Onu kendi dükkanında demiri eritmek için kullandığı ocağa yatırıp sırtını kızgın korlarda dağladılar. Bu hareketleri ile Mekke müşrik azgınlarının ne kadar ileri gittikleri görülüyordu. Cenab-ı Hak, onların bu vahşice hareketleri karşısında Büruc Suresini inzal etti ve tarihte geçen bir olaya işaret ederek yaptıkları vahşetin hesabının mutlaka sorulacağını onlara bildirdi. İşaret edilen tarihi olay, Ashab-ı Uhdud olarak meşhur olmuş olup kısaca şöyle özetlenebilir; “Yemen (Himyer) kralı Zûnuvas Arabistan’ın güneyinde Hıristiyanların en kuvvetli merkezlerinden biri olan Necrân’ı ele geçirir ve yöre halkını dinlerini / dünya görüşlerini değiştirmeleri için zorlamaya başlar. Fakat din / dünya görüşü / ideolojilerini değiştirme konusunda zorlamaları reddeden halk çok büyük bir katliama uğratılır. Halkın büyük bölümü ateş dolu hendeklerde yakılarak katledilir. MS 523 yılında meydana gelen bu soykırımda yaklaşık 30.000 kişi öldürülür. Necran halkından bir şahıs, bu katliamdan kendini kurtarır ve yapılan soykırımı Habeşistan ve Bizans krallarına bildirir. Bunun üzerine Bizans’ın da desteğini alan Habeşistan, 20.000 kişilik bir askeri birliği Yemen’e gönderir. MS 525 yılında gerçekleştirilen bir askeri harekatla katliamı gerçekleştiren Zûnuvas ve askerleri öldürülür. Böylece dinlerini / dünya görüşlerini / ideolojilerini değiştirmeyi reddettikleri için yakılan Necran halkının intikamı alınmış olur.” Büruc suresinde Habbab bin Eret’e (ra) uygulanan ateş işkencesi, Ashab- Uhdud olayına benzetilerek Mekke müşrikleri uyarılır. Onlara yaptıklarının Zunüvas’ın yaptıklarından farkı olmadığı ve bu işkencelerine son vermeyecek olurlarsa sonlarının da onun gibi olacağı tehdidi yapılır. Cenab-ı Hakk’ın Habbab bin Eret’e yapılan yangın azabı / işkencesi üzerine gönderdiği Buruc Suresi, Hz. Muhammed @ tarafından Kabe’deki muhalefetin konuşma yaptığı kürsüden Mekke’nin müşrik azgınlarına okunur. Hz. Muhammed’in @ Buruc Suresi kapsamında yaptığı konuşmada bu benzetme / metafor şöyle özetlenebilir; “Nasıl ki Ashabı- Uhdud olarak nam salan Zunüvas ve yönetimi Necranlılara dinlerinden / ideolojilerinden / dünya görüşlerinden döndürmek için baskı ve katliam yaptıysa ve onların bu yaptıkları gizli kalmadıysa, Allah’ın bütün her şeyi gördüğü ve dilediği zamanda onları açığa çıkaran sebepleri bir şekilde gönderiyorsa, aynı şekilde sizin Mekke’nin kuytu yerlerinde yaptığınız işkence ve zulümlerin de gizli kalacağını sanmayın. Zira gökyüzündeki burçlarda / gözetleme mevkiinde olanlarla birlikte yeryüzünde de kale burçları gibi gözetleme yerlerinden sizin yaptığınız işkence olaylarına şahid olanlar her zaman vardır. Bu yaptıklarınız gizli kalmayacak ve Mekke dışına, hatta Bizans’a, Habeşistan’a, Mısır’a kadar duyulacaktır. Hiçbir ülke yanı başında meydana gelen siyasal bunalıma ilgisiz kalmaz. Mekke’deki siyasi bunalımın haberi de şimdiye kadar çoktan çevre ülkelere ulaştı ve onların ilgi alanlarına girdi. Tıpkı kale burçlarındaki gözetleme yerlerinden ileriyi gözetleyen nöbetçi askerler gibi o ülkeler, buradaki gelişmeleri gözetlemekte ve şahit olmaktadırlar. Bunları gelecekte sizlerin önüne koymak için kayıt tutmaktadırlar. Bunlar sosyolojinin, diplomasinin kurallarıdır. Bunlar doğal / ilahi kurallardır.” Rahman Rahim Allah Adına 1- Burûçlar sahibi gökyüzüne yemin olsun ki, Vaad olunan o güne, Şahitlik edene ve şahit olunana, (yemin olsun ki) (Buruc Suresi 1-3) “İşte bakın! Zunüvas ve yönetimi nasıl öldürüldü? Onlar öldürülmeyi hak ettiler! Çünkü onlar insanları hendeklere doldurup diri diri yaktılar, sadece bununla kalmadılar o hendeklerin etrafına oturup, yaptıkları işkence ve zulmü keyifle seyrettiler. O zavallı insanların suçu neydi? Onların suçu Aziz ve Hamid olan Allah’a şirk koşmaksızın iman etmeleri, yani tevhidi dünya görüşünü savunmaları değil miydi? Fakat onlara yapılan zulüm ve katliamlar gizli kaldı mı? Elbetteki gizli kalmadı. Onların işledikleri soykırım çevre ülkelerde duyulunca Zunüvas ve yönetimi için kıyamet kopmadı mı? Bizans ve Habeşistan müttefikliğinde gönderilen ordu bu zulmü yapanların hepsini kılıçtan geçirmedi mi? Ey Mekke’nin ileri gelenleri! Ashab-ı Uhdud olayında olduğu gibi sizlerin de yaptığınız işkence ve zulümler asla gizli kalmayacak ve yaptıklarınızın hesabını vereceksiniz. Kendi içimizdeki siyasi bunalımı kendi içimizde çözmemiz gerekirken, siz işlediğiniz katliamlarla şehrimizi dışarının müdahalesine açık hale getiriyorsunuz. Diğer taraftan işkence ettiğiniz insanların suçu nedir? Onlar, huzurlu, barış ve esenlik içerisinde, güçlü, güvenli, müreffeh bir ülke olalım derdinde değiller mi? Ama onların bu inançları nedeniyle sizin onlara reva gördüklerinize bakın! Allah sizin yaptığınız bu zulmü asla cezasız bırakmaz! Bir idare, zulüm ve baskı ile asla ayakta duramaz, yıkılır. Bu yıkılışın sorumluları ise yaptıklarının karşılığını mutlaka görür. Dahası zulümleri işleyenlerin cezasının bu dünyada çektikleri azapla kalacağını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Mazlum halka işkence edenlere Cenab-ı Hakk’ın dünyadaki azap ve cezaya ilaveten ahirette vereceği azap ise yangın azabıdır / cehennem azabıdır. İyiliği, doğruluğu, güzelliği yol edinen kimselere ise dünyada cennet gibi bir hayatı, ahirette de cenneti bahşedecektir. O, vaad ettiklerini mutlaka en iyi şekilde yerine getirir. O’nun yasalarından bir değişiklik yoktur. Sosyoloji ve diplomasi yasaları da aynen ilk insan topluluklarından bugüne aynıdır ve tekrar ederek devam eder. Fakat bununla beraber O, çok seven ve merhametlidir de. Şayet bu vahşeti durduracak olursanız o zaman azaptan kurtulursunuz.” 4- 16- Ashâb-ı Uhdud öldürüldü! / Hendeği kazanlar öldürüldü! O Şiddetli ateşi yakanlar. Hani onlar onun üzerine oturmuşlar müminlere yaptıklarını seyrediyorlardı. Müminlere kızmalarının sebebi de onların çok güçlü ve övgüye lâyık olan Allah'a iman etmeleri idi. O ki, göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur ve Allah her şeye şahittir. Şüphesiz ki inanan erkek ve kadınları ateşlere salıp / işkence edip sonra da tövbe etmeyenler için cehennem azabı vardır, yangın azabı da onlar içindir. Muhakkak ki, inanan ve ıslah edici işler yapanlar için altından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte bu büyük kurtuluştur. Şüphesiz ki Rabbinin yakalayışı olağanüstü şiddetlidir. O, yoktan yaratır ve tekrar diriltir. Bununla beraber çok bağışlayandır, çok sevendir. Arş’ın sahibidir, Mecîd’dir. Dilediğini en ileri derecede yapandır. (Buruc Suresi 4-16) “Yok eğer, ‘biz ne sizden ne de size destek verecek Bizans, Habeşistan, Mısır ya da herhangi bir ülke fark etmez, hiçbirinden korkmayız’ diyerek kendinizi çok güçlü ve büyük görüyorsanız, o zaman tarihteki Firavun ve Semud ordularının başına neler geldiğini bir hatırlayın. O süper güçler de zamanında kendilerini yenilmez görüyorlardı. Ama ne oldu onlara? Bugün onların gücünden, otoritesinden bir şey kaldı mı? Bunları bir düşünün bakalım.” “Fakat siz yapılan tüm uyarılara kulak tıkıyorsunuz. Halbuki Allah, siz hiç farkında olmadan sizi kuşatıyor. Bu size okunan / söylenen şeyler çok değerli bilgilerdir ve insanlık tarihinden beri aynen korunan ve tabletlere kazınmış bilgilerdir. Tüm çağlar boyunca da geçerlidir. Bu hep böyle olmuş ve bundan sonra da böyle olacaktır. Zulmetmeye devam ettiğiniz ve uyarılara aldırmadığınız sürece eskilerin başına ne geldiyse sizin de başınıza gelecektir.” 17- 22- O orduların haberi sana gelmedi mi? Yani Firavun ve Semûd’un. Tüm uyarılara rağmen o inkârcılar hâlâ bir yalanlama içindedirler. Allah ise onları, fark etmeden kuşatmaktadır. İş onların iddialarının aksinedir! O, mesajları, korunmakta olan levhalarda da / tabletlerde de / yazıtlarda da yer alan, çok şerefli / yüce bir Kur’an’dır. (Buruc Suresi 17-22) 5.5. Mekke Müşrik Elitlerin Şiddetin Dozunu İyice Arttırmaları Bütün uyarılara rağmen Mekke müşrik azgınları işkence ve zulümlerine bütün şiddeti ile devam ettiler. Hz. Muhammed’in @ taraftarı olan köleler, zayıflar ve kimsesizleri yola getirmek için sopayla (Kar: sopayla dövülerek yola getirmeye çalışma) kovalanıyordu. Onlar sopa darbelerinden kurtulmak için pervaneler gibi kaçışıyorlar ancak yakalandıkları yerde sopayla öldüresiye dövülüyorlardı. Dağların yün gibi atılması misali, iri cüsseli bu zavallı insanlarda sopayla yünlerin atılması gibi zalimler tarafından sopayla kemikleri kırılmakta, her tarafları kan revan içinde kalmakta ve mosmor kesilmekteydi. Zalimler dayak atmaktan yorulduktan sonra mazlumlar yatırılıp karınlarına ağır taşlar konulmakta, daha da olmadı, çukurlara yatırılıp üzerleri kızgın kumlarla örtülmekteydi. İşte Bilal’e (ra), Suheyb’e (ra) ve Ebu Fuheyre (ra) vd. yapılan şiddet ve işkenceler hız kesmeden devam ederken Cenab-ı Hak, hem müminlere moral destek vererek onların direnişlerini sağlamak hem de müşrikleri tehdit etmek için peş peşe sureleri elçisi Hz. Muhammed’e @ inzal etti. İnzal edilen sureler, Hz. Muhammed’in @ bizzat kendisi ya da görevlendirdiği kişilerce Kabe’nin muhalefet mahfilinden insanlara okundu. Karia Suresi de kölelerin yola getirilmeleri için sopayla öldüresiye dövülmesi şeklindeki işkenceyi mümin kölelere uygulayan müşriklere ahirette / gelecekte aynıyla mukabele edileceğini anlatır. Nasıl ki Bilal-i Habeşi’yi(ra) müşrik elitler sopalarla dövmüşler, her tarafını rengarenk bulutlar gibi yara bere içerisinde bırakmışlar ve karnının üzerine taşlar yığıp üzerine de kendileri çıkarak işkenceye tabi tuttularsa, kıyametten sonra aynı akıbetle müşrik elitler de yüz yüze geleceklerdir. Öyle bir zaman gelecek ki, bu müşrik elitler işkence ettikleri köle ve zayıf müminlerden köşe bucak kaçacaklar. İşte müşrik işkencecilerin mümin zayıflara ve kölelere reva gördükleri şiddet sahneleri Karia Suresinde çok belağatli bir şekilde betimlenir; “Şimdi sopayla kovalanma sırası size geldi! Pervaneler gibi kaçın bakalım! Fakat kaçışınız nafile! İlahi Sopa kafanızı parçalayacak! Yakalandığınız yerde yün atılması gibi sizler de sopalanacaksınız ve her tarafınız kıpkırmızı kan, her tarafınız mosmor, bütün vücutlarınız sopa darbelerinden rengarenk olacak ve bütün kemikleriniz kırılacak, un ufak olacaksınız…. Üzerlerine ağır taşlar koyduğunuz üzerine de sizin çıktığınız (tartıda ağırlığı fazla basıp altta olana kinaye ile) insanlara / müminlere ise o gün hoşnutluk var! Ama bütün bu işkenceleri, eziyetleri yapan, işkence yaptığı insanların üzerine çıkıp üstte olan (tartıda hafif olup üste çıkana kinaye ile) insanların ise anası ağlatılacak o gün! Onlar, sizin asla ve asla tahayyül / idrak bile edemeyeceğiniz kızgın ateşli cehennem çukurunun dibine yollanacaktır!” Rahman Rahim Allah adına 1- 11- Kâriah! Nedir o kâriah? Kâriah’ı sen nereden bileceksin ki! O gün, insanlar, darmadağın pervaneler gibi olurlar. Dağlar ise saçılmış renkli yün gibi olur. Ve o zaman kimin tartıları ağır basarsa, işte o, hoşnutluk veren bir yaşayış içindedir. Tartıları hafif gelen kimse ise, işte onun anası Haviye’dir. Onun ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? O, kızgın bir ateştir. (Karia Suresi 1-11) 5.6. Mekkeli Müşriklerin Azgınlıklarını Çevre Ülkelere Şikâyet Eden Mesaj Cenab-ı Hak Mekke müşriklerinin işledikleri katliamlar nedeniyle iyice azdıklarını onların ticaret için gittikleri Mısır, Filistin, Şam vb. yörelere mesaj olarak iletilmek üzere Tin suresini inzal eder. Bu sure ile Cenab-ı Hak insanların dikkatini bazı meyve ve coğrafi isimler ile nam salmış erdemli, seçkin ve üstün şahsiyetlere işaretle başlar. İncir ve zeytin denilince bu meyvelerin yetiştiği Mısır, Filistin ve Şam beldelerine ve oralarda yaşayan geçmiş peygamberlerin (Hz. İsa, Hz. Yahya, Hz. Süleyman, Hz. İshak, Hz. Yakub vb.) bağlılarına, Sina dağı ile de Hz. Musa’ya bağlı Yahudilere mesaj gönderilir. Gönderilen mesajda güvenli belde olan Mekke ile de Hz. İbrahim ve Hz. İsmail gibi şahsiyetlere işaret edilerek Mekke insanının Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in öğretilerine bağlı kaldığı dönemlerde çok yüksek ahlaka, en güzel karakterlere ve yaratılışa sahip iken Mekke’nin güvenli bir belde özelliğine sahip olduğu ifade edilir. Rahmân Rahîm Allah Adına 1-4- İncire, zeytine, Sina dağına ve bu güvenli beldeye yemin olsun ki, gerçekten Biz insanı en güzel biçimde yarattık. (Tin Suresi 1-4) Fakat gelinen noktada ise Mekke müşriklerinin yaptıklarına işaretle ne kadar aşağı ne kadar rezil ne kadar alçak bir konuma geldikleri bildirilir. İman eden ve güzel eylemlerde bulunan kişiler müstesna olmak üzere müşrik olan Mekke halkının bu şehrin kurucularının güzel karakterlerinden hiçbir nasiplerinin kalmadığına ve içlerindeki güzide / karakterli / ahlaklı ve şahsiyetli insanlara işkence uygulamaları ve katletmeleri nedeniyle geldikleri aşağılık duruma dikkat çekilir. 5- 6-Ve sonra onu aşağıların en aşağısına indirdik. Fakat iman edip doğru ve yararlı işler yapanlar hariç. Onlar için kesintisiz bir ödül vardır! (Tin Suresi 5-6) Cenab-ı Hak, Mekke müşriklerinin uyarılara kulak tıkadıklarını ve yaptıklarının hesabını vermeyi de reddettiklerini, işledikleri zulüm nedeniyle kimseden de korkmadıklarını, çekinmediklerini dile getirir. Böylece müşrik azgınların artık iyiden iyiye haddi aştıklarına işaret edilerek çevre ülkedeki temiz şahsiyetlere gelinen durum hakkında bilgi verilir. O müşrik azgınların inkâr, şiddet ve katliamlarında bu denli pervasız davranmalarının arkasında ne olduğu, diğer bir ifade ile onların neye ve kime güvenerek böyle davrandıkları dile getirilir. Sonunda da Allah’ın hakimler hâkimi olduğu bildirilerek hem Mekke müşriklerine yaptıklarının hesabının bir gün mutlaka sorulacağı mesajı verilir hem de çevre ülkelerdeki adalet yanlısı şahsiyetlere mazlumların yanında yer almaları gerektiği ve onlara sahip çıkılması için ellerinden geleni yapmaları mesajı iletilir. 7- 8- Öyleyse, (Ey Mekkeli müşrik insan!) Bundan sonra dini/ hesap vermeyi sana ne yalanlatıyor? Allah, hâkimler hâkimi değil midir? (Tin Suresi 7-8) 5.7. Müşriklere Kıyamet ve Mahkeme-i Kübra da Hesap Sorma Sahnelerinin Gösterilmesi Mekke müşrik baronlarının işkence ve şiddetine maruz kalan mümin köle ve zayıflara moral vermek, ayrıca işkencecileri tehdit edip korkutmak için Cenab-ı Hakk surelerini arka arkaya inzal eder. Bu surelerden birisi de Kıyamet suresidir ki bu surede müşrik elitler için Kıyamet sahneleri tasvir edilir. Bu tasvirler aynı zamanda gelecekte onların başlarına gelecek toplumsal kıyamete de bir misaldir / metafordur. Böylece Mekke müşrik elitlerin sadece uzak gördükleri bir kıyamet olayı ile değil aynı zamanda yakın bir gelecekte yaşayacakları toplumsal devrim / toplumsal yıkım / toplumsal kıyamet ile iktidarlarını kaybetmeleri ve işkence ettikleri kişilerin iktidara gelmeleri halinde hallerinin nice olacağı anlatılarak tehdit edilirler. Surede zikredildiği üzere, Mekke müşrikleri insanların öldükten sonra çürüyüp toz toprak olduktan sonra dağılan, un ufak olan kemiklerinin tekrar bir araya gelip dirilmesine nasıl inanmıyorlarsa aynı şekilde Hz. Muhammed’in @ iddia ettiği gibi toplumsal bir kıyametin gerçekleşeceğine ve bu kıyametten sonra da adeta atomize halde dağılmış bulunan kabilelerin bir araya geleceğine ve böylece toplumsal bir dirilişin gerçekleşeceğine de inanmıyorlardı. Onlar bunu Hz. Muhammed @ ve taraftarlarının gücüne bakarak mümkün görmüyorlarsa da Hz. Muhammed’in @ mesajlarının halk üzerindeki etkisine bakarak kalplerinde az çok bir korku ve tedirginlik yaşamıyor değillerdi. Cenab-ı Hak, kozmik kıyamette bütün insanların biyolojik olarak tekrar diriltmesine temsilen / metafor yaparak anlattığı toplumsal kıyametin akabinde toplumsal dirilişe referans vererek bu kıyamete yemine eder ve sonra da Mekkeli müşrik elitlerin yaptıkları zulüm ve işkenceler nedeniyle mutlaka pişman edileceği vurgulanır. Dahası aynı metafor kullanılarak, nasıl ki insanların parmak uçlarına kadar bütün organları bir araya getirilecekse aynı şekilde en büyüğünden en küçüğüne, en yakınından en uzağına kadar bütün kabilelerin bir araya getirileceği ve toplumsal dirilişin mutlaka gerçekleşeceğine işaret edilir. Mekke müşrik elitlerin kıyamet ve dirilişi inkâr etmelerinin altında yatan şey ise, onların günaha, soyguna, hile ve desiseye, aldatma ve zulme dayalı şirk sisteminin devam etmesini istemeleridir. Onlar işledikleri günah ve soygun düzeninden vazgeçmek istemiyorlardı. Kabilelerin birbirini kırması, kan dökmeleri, acı çekmeleri onları hiç ilgilendirmiyordu. Zira onlar bu ayrışma, kavga, kan ve acılardan besleniyorlardı. Şirk otoriteleri öyle bir sistem kurmuşlardı ki, zavallı kabileler birbirini yiyorlar ama bunun sebebini bir türlü bilemiyorlardı. Bilseler de çözüm üretemiyorlar, çare bulamıyorlardı. Şirk sistemi ile toplumun vahşi, geri, ilkel durumda kalması bile bu sistemden beslenen otoritelerin umurunda değildi. Çünkü onlar için çevirdikleri entrikaların sürüp gitmesi ve bu entrika siyaseti ile üstünlüklerinin devam etmesi önemliydi. Bu sistemde kimse onlardan hesap soramıyor ve her halükârda onlar kazanıyordu. Fakat onlar bir gün mutlaka bir kriz, devrim, bunalım veya yıkımla yüzyüze geleceklerine ihtimal vermiyorlardı. Onlar bu durumun böyle uzun süre gitmeyeceğini iddia eden Hz. Muhammed @ ile “madem bu böyle gitmez ne zaman olacakmış bu kıyamet” diye dalga geçiyorlardı. Böyle demekle hem kozmik kıyameti inkâr ediyorlar hem de toplumsal kıyameti kabul etmiyorlardı. Rahman Rahim Allah Adına 1- 2-Hayır, Yemin ederim / Andolsun kıyamet gününe ki (mutlaka gelecek ve) sizler (o gün yaptıklarınıza) pişman olacaksınız! O insan (Mekkeli müşrik insan) kendisinin kemiklerini asla bir araya toplayamayacağımızı mı sanıyor? Evet, Biz onun parmak uçlarına (varıncaya kadar tüm organlarını) düzeltmeye gücü yetenleriz. Aslında o insan, geleceğini fücûrla / günahla geçirmek istiyor / geleceğini karartıyor. (Ve alaylı bir şekilde) Soruyor: “Kıyamet günü ne zamanmış?” (Kıyamet Suresi: 1-6) Mekke müşriklerinin gerek ehli kitap kabilelerden öğrendikleri kadarıyla olsun gerekse Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’den miras kalan ilahi öğretiden öğrendikleri ile ahiret, kıyamet ve hesap günü hakkında bilgileri vardı. Fakat zamanla bu konulardaki inançları zayıflamış ve şirk sisteminin işleyişi içerisinde bunu inkâr ederek inanç sistemlerinden çıkarmışlardı. Her ne kadar müşriklerden bir kısmında ahiret inancı hala varlığını sürdürüyorsa da önemli bir kısmı bu inancı terk etmişti. Onların ahiret inancını terk edişlerindeki esas sebep, şirk sistemi ile ahiret inancının örtüşmemesi idi. Zira ahiret inancı, beraberinde hesap vermeyi de getiriyordu. Halbuki onlar kurdukları ve yerleştirdikleri şirk sisteminde yaptıkları zulmü, haksızlığı, hile ve soygunu kamufle etmek bir yana onları dini ve kutsal hale getirmişlerdi. Şayet öldükten sonra hesap vermeyi ve yeni bir hayatı kabul edecek olurlarsa, o takdirde hesabı, kalpleri ve niyetleri dahil her şeyi bilen Allah soracağı için onların bu işledikleri kötülükler nedeniyle cezalandırılacakları apaçıktı. Ama bu inancın yerine tıpkı ticari ilişkilerinde yaptıkları gibi sosyal hayatta da işlenen cürümlerin, günahların bedelini ödeyerek cezadan kurtulma şeklinde bir inanç geliştirilirse ve her şeyin bu dünyada olup bittiğini, öldükten sonrası için herhangi bir hesap verme gibi bir durumun asla olmayacağı inancı getirilirse sorun da çözülmüş olacaktı. Onlarda böyle yaptılar ve şirk sisteminin insanları aldatan bu düşünce modelini esas aldılar. Fakat Cenab-ı Hak, gönderdiği mesajlarla onlara kozmik kıyametin mutlaka olacağını bildirdiği gibi nasıl olacağını en detaylı sahnelerle tasvir etti. Öyle ki tasvir için kullanılan sözler muhataplarını adeta o anda yaşadığı sahneler olarak canlandırdı. Bu canlandırma sözleri, muhataplarında büyüleyici bir etki yarattı. Nazil olan surelere muhatap olan kimseler, bu canlandırma ile aynı zamanda bu dünyadaki hayatlarında da bir kıyametin ve hesap vermenin zorunlu olduğuna inandılar. İşte Kıyamet suresinin devam eden ayetlerinde yukarıda anlatıldığı şekilde benzer bir canlandırma örneği, Mekke müşriklerinin uyarılıp korkutulması için gösterilir. Önce kozmik kıyamet sahneleri tasvir edilir ve gözlerin yerinden fırlayacakmış gibi (fal taşı gibi) açılmasına neden olan bir ay tutulması olayında olduğu gibi her ikisinin de kaybolmasının bir ifadesi olan “Güneş ile ayın bir araya gelmesi” ya da her ay yaşanan mihâk gecesi (her Arabî ayın son üç gecesi) gibi ay ve güneş bir araya gelir ve fakat sadece ay değil, güneş de yokluk deryasına dalar, görünmez olur. Güneş vahiyle, Ay ise Hz. Muhammed @ ile metafor yapıldığında, Hz. Muhammed’in @ hicret veya herhangi bir sebeple Mekke’yi terk etmesi halinde işte o zaman Mekkeli müşriklerin hali perişan olacaktır. Zira o zaman Mekke’nin kıyameti kopmuş olacak ve azgın müşrik elitler kaçıp sığınacak delik arayacaklar ama hiçbir yere kaçamayacaklardır. Çünkü onlar nasıl kozmik kıyamette Cenab-ı Hakk’ın huzurunda kurulacak Mahkem-i Kübra da (o büyük mahkemede) hesap vermek üzere toplanacak ise, aynı şekilde toplumsal kıyamet koptuğunda da alay eden, müminlere işkence eden müşrik elitler Hz. Muhammed’in @ önderliğinde kurulacak tevhidi sistemin mahkemesinde ve milletin huzurunda toplanacak ve kendilerinden hesap sorulacaktır. İlahi savcılık, onların tüm işledikleri kötülükleri ve yapması gerekirken yapmadıkları şeyleri yüzüne okuyacaktır. Öyle ki, müşrikler tüm yaptıklarını bizzat kendileri en ince ayrıntılarına varıncaya kadar göreceklerdir. Böylece yaptıklarını asla inkâr edemeyeceklerdir. Hz. Muhammed @ ve taraftarlarının da gelecekte işkenceci müşrik elitlerin aynı şekilde sorgulanacağının ve yaptıklarının da kendilerine ayrıntılı olarak bildirileceğine ilişkin işaretlerini aşağıdaki ayetler verir. 7- 14- Gözlerin fal taşı gibi açıldığı zaman, Ay tutulduğu zaman, Güneş ve Ayın bir araya getirildiği zaman, işte o gün insan, “Kaçacak yer neresi?” der. Hayır… Hayır… Sığınacak bir yer yoktur! O gün varılıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur. O gün insana, yaptığı ve yapmadığı ne varsa bildirilir / yüzüne okunur. Böylece o insan, kendi işlediklerini kendisi de görecektir. (Kıyamet Suresi: 7-14) Cenab-ı Hak, Mahkeme-i Kübradaki sahneleri anlatmaya devam eder; “Nasıl ki kurulacak o büyük mahkemede zulüm yapan ve müminlerle alay eden müşrik azgınlara işledikleri yüzlerine okunduktan ve bizzat kayıtlarda kendilerine gösterilip de bu yaptıklarını inkâr etmelerinin asla mümkün olamayacağı ortaya çıktıktan sonra onların tek yapacakları şey, çeşitli mazeretler ileriye sürmek olacaktır.” 15. Birtakım mazeretler ortaya atsa da... . (Kıyamet Suresi: 15) “İlahi Mahkemede, yaptıklarına mazeret bulmaya çalışan müşriklere, ilahi savcılığın verdiği cevap çok sert olacak ve kendilerine; ‘dur hele! Mazeret uydurmak için acele etme ve boşuna çeneni yorma’ denilecek. Mekke’nin fethinden sonra da Müminler, o işkenceci müşriklerin yaptıkları zulümler için boşuna mazeret ileri sürüp çenelerini yormamalarını ve suçlu olduklarını beyan ederler.” ([1] ) 16- O konuda acele edip çeneni yorma! / dilini depretme! (Kıyamet Suresi: 16) “Çünkü ilahi savcılık o müşriklerin yaptıkları her şeyi, işledikleri tüm kötülükleri, niyetleri de dahil olmak üzere toplamış, kaydetmiş ve arşivlemiştir. Şimdi onların tek tek yüzlerine okunması yapılacaktır. Bu nedenle mazeret ileri sürmek için ‘boşuna çeneni yorma! her şeyin kaydı var!’ diye suçluya bildirilecektir. İşte bu hesap günü sahnesi aynı zamanda Müminler zafer kazandıktan sonra da gerçekleşecek ve müşriklerin yaptıkları zulüm, işkence ve şiddet bugün bizzat şiddete uğrayanların hafızalarına kazınıyor ve o zafer gününde de onlara hatırlatılacaktır.” 17- Muhakkak ki onun (yaptıkları her türlü kötülüklerin) toplanması / kaydederek arşivlenmesi ve okunması Bize aittir. (Kıyamet Suresi: 17) “Ey suçlu! Ey Zalim! Şimdi sana düşen, yaptıkların yüzüne okunduğu zaman sesini çıkarmadan, mazeret için uğraşmadan, sessizce dinlemen ve iddianamenin okunmasını sonuna kadar takip etmendir. Bu iddianamede yer alan iddiaların ayrıca açıklamaları, kanıtları, delilleri de ilahi savcılık tarafından yapılacaktır. İşte nasıl ki ilahi mahkemede suçlulara böyle muamele yapılacak, işte bu dünyada Hz. Muhammed’in @ iktidarı da şimdi işkenceci olan müşrik elitlerin yaptıklarının kayıtları, arşivleri tutulmakta ve aynı şekilde zamanı gelince onlara bu kayıtlar okunacak ve onlara asla mazeret ileri sürmelerine bile fırsat verilmeyecektir. Çünkü onların suçları ayan beyan ortadadır. / ispatlı- delillidir.” 18-19-O halde Biz onu okuduğumuz zaman sen onun okunmasını takip et! Sonra, onun beyanı [kanıtlarıyla ortaya konması] da bize aittir. (Kıyamet Suresi: 18-19) “Siz sadece bu dünyayı düşünüyorsunuz, kısa vadeli düşünüyorsunuz. Ve sadece günü kurtarmaya çalışıyorsunuz da geleceğinizi hiç önemsemiyorsunuz. Uzun vadeli düşünmüyorsunuz. Halihazırdaki yaşadığınız hazları, keyifleri, rahatlığı düşünüyorsunuz ve konforunuzu bozmak istemiyorsunuz. Geleceğinizin tehlikede olduğunu bildirenlere de yapmadığınızı bırakmayarak başınıza gelecek azap ve felaketleri, bunalım ve krizleri çabuklaştırıyorsunuz. Bu yaptığınız zulüm ve işkenceler nedeniyle gelecekte başınıza gelecek felaketleri hiç önemsemiyorsunuz. Ama sizler işlediklerinizin cezası olarak o gün insanın belini kıran şiddet uygulanacağını anladığınızda yüzleriniz asılacaktır. Bugün işkence ve zulüm yaptığınız müminlerin ise o gün yüzleri gülecek zira onlar yaptıklarının karşılığı olarak verilecek mükafat için Rabblerine nazar edecekler. Ahirette gerçekleşecek bu hesap görme olayı aynı zamanda bu dünyada da gerçekleşecek ve toplumsal diriliş gerçekleştiği ve Hz. Muhammed @ ve taraftarları zafer kazanarak iktidara geldiklerinde de müminler sevinç içerisinde olacaklar ve Rabblerinden yana olmanın mükafatını beklerken müşrik azgınların yüzleri ise korku ve üzüntüden asılacaktır. Zira yaptıklarının cezası olarak çok şiddetli bir karşılık verileceğini düşünecekler.” 20-25- Hayır! Hayır! Siz dünyayı seviyor fakat ahireti önemsemiyorsunuz. Yüzler var ki o gün apaydınlıktır. Rabblerine nazar edicidirler. Ve yüzler de var ki o gün asıktırlar. Anlar ki kendilerine bel kıran (bel kemiklerini kıran bir cezalandırma) yapılacak. (Kıyamet Suresi: 20-25) Cenab-ı Hak, ahireti umursamayan Mekkeli müşriklere bir önemli hatırlatmada daha bulunur ve onların dikkatlerini ölüm anına çeker; “Madem ki ahireti önemsemiyorsunuz, geleceğinizden endişe etmiyorsunuz o zaman can çıkmaya başladığı, sekaret haline geldiğiniz zaman ki bu konuda hiç şüphe yoktur, herkes bu hali yaşayacak, işte o canın çıkmaya başladığı zaman bacaklarınız birbirine dolanır, ölümden geri dönüş için, ölümden geri döndürecek kurtarıcı ararsınız fakat nafile. Artık ayrılık vaktinin geldiğini ve bu seferki gidişin Rabbe olduğunu anlarsınız. Ama iş işten geçmiştir artık. Zira bir gün yaptıklarınızın hesabını vereceğinizi reddetmiştiniz ve salat etmemiş (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri yapmadığınız) ya da en azından destek vermediğiniz gibi hakkı savunanlarla alay edip onlara işkence ettikten sonra çalım sata sata arkadaşlarınızla eğlenmiştiniz. Fakat çok yakında göreceksiniz. Sizler başıboş bırakılacağınızı mı zannediyordunuz. Hesap vermeyeceğinizi mi sanıyordunuz? Bu yaptıklarınızın hesabını hem ahirette hem de dünyada vereceksiniz. Göreceksiniz siz! Hem de çok yakında.” 26-36- Hayır… Hayır… Can köprücük kemiklerine dayandığı zaman, “Kim tedavi edicidir! / şefaatçi kimdir? / kurtarıcı var mıdır?” diye sorulur. Fakat! Anlar ki, artık bu bir ayrılış anıdır. Bacak bacağa dolaşır. İşte o gün sevk, sadece Rabbinedir. Fakat o ne tasdik etmiş ne namaz kılmıştı. Fakat o, yalanlamış ve geri durmuştu. Sonra da çalım sata sata ehline / arkadaşlarına gitmişti. Çok yakında göreceksin sen, hem de çok yakında! Yine, Çok yakında göreceksin sen, hem de çok yakında! Yoksa o insan başıboş bırakılacağını mı sanır? (Kıyamet Suresi: 26-36) Bütün bu uyarılara rağmen hala inanmayan Müşrik baronlara Cenab-ı Hak bir uyarı daha yapar; “Siz daha önce bir damla su değil miydiniz? Sonra döllenmiş bir yumurtaya dönüştünüz daha sonra çeşitli organlar ile donatıldınız ve erkek ya da dişi olarak dünyaya geldiniz. Şimdi bütün bu yaratmayı gerçekleştiren, öldükten sonra sizi tekrar diriltemez mi? Aynı şekilde sizin toplumunuz Mekke’ye gelen Hz. İbrahim ve Hz. İsmail ile oluşmaya başladı ve sonra büyüdünüz, çeşitli kabileler halinde çoğaldınız ve Mekke’yi oluşturdunuz. İlk önceleri Hz. İbrahim’i takip ederek tevhidi dünya görüşünü savunurken canlı ve diri idiniz. Ama şimdi şirk nedeniyle toplumsal olarak öldünüz, geri kaldınız, ilkel ve şirkin parçaladığı toz gibi atomize topluluklar oldunuz. Birliğiniz gitti. Hayatiyetiniz gitti. Ama sizi ilk defa yaratan Rab, toplumsal olarak öldükten sonra yine toplumsal olarak sizi yeniden diriltip tarih sahnesinde yerinizi almaya kadir değil midir? O yaratıcı, çürümüş, kokuşmuş ve ölü toplumları temizleyip arındırıp tekrar diriltemez mi? Onlara tekrar hayat veremez mi?” 37-40- O, bir damla su / nutfe değil miydi? Sonra bir döllenmiş yumurta oldu, sonra O, onu yaratmış sonra da düzene koymuştur ki ondan da erkek ve dişi olmak üzere iki çift var etmiştir. Peki, bütün bunları yapan, ölüleri diriltmeye güç yetiren değil midir? (Kıyamet Suresi: 37-40) [1] ) NOT: Tevhid Mesajı- Prof. Dr. Hasan Elik & Muhammed Coşkun. Fahrettin Razi’nin Keffal’den yaptığı alıntıya göre tercih edilen görüş burada da paylaşılmıştır. (A.A) 5.8. Ruh Hastası İşkenceci Müşrik Elitlerden İntikam Alınacağının İlanı Mekke’nin müşrik elitlerin uyguladıkları şiddet ve baskının dozu arttıkça, mücadeledeki direnişin dozajı da artmaktadır. Cenab-ı Hak, inzal ettiği surelerde müşrik elitleri aynı şekilde şiddetle cezalandıracağı tehdidinde bulunarak bir taraftan onları korkutmakta diğer taraftan ise Hz. Muhammed @ ve taraftarlarına moral vermektedir. Arka arkaya nazil olan bu sureler, Kabe’nin muhalefet kürsüsünden müşrik elitlerine karşı okunurken müminlere ise özgüven vermektedir. Öyle ki bu surelerdeki hitabette, Cenab-ı Hak müminleri arkasına almış onları koruyor ve müşrik işkencecilerin suçlarını ifşa ediyor ve daha sonra onları aşağılıyor, tehdit ediyor ve korkutuyordu. Aynı zamanda o işkenceci zalim müşrik elebaşıların patalojik bir hastalığın içerisinde olduklarını, bu nedenle değer yargılarının kalmadığını ve insan olma özelliklerini kaybettiklerinin vurgusunu yapar. Velid b. Muğire, Ümeyye b. Halef, Ahnes b. Şüreyk gibi Mekke’nin azgın ileri gelenleri Hz. Muhammed’in @ taraftarlarından zayıf, kimsesiz ve köle olanlarına şiddet uygularken Hz. Muhammed@ ve güçlü aşiret mensubu olan taraftarlarına ise sözlü taciz, aşağılama, kaş-göz işaretleri ile alay etme vb. hareketlerle şimdilik psikolojik şiddet uygulamaktaydılar. Cenab-ı Hak, onların bu yaptıklarının hesabını vereceklerini bildirmek için Hümeze Suresini inzal etti. Bu yapılanların intikamının mutlaka alınacağını şu veciz ifadelerle bildirdi; Rahman, Rahim Allahın Adına 1- Sıkıntıya sokanların / Kırıp dökenlerin / Vuranların / Dövenlerin / Arkadan kınayarak, ayıplayanların / Arkadan çekiştirenlerin, kaş-göz hareketleriyle alay edenlerin hepsinin vay hâline! (Hümeze Suresi 1) Kabe’de müşriklere karşı okunan bu surede işkenceci zalim müşrik elebaşıların patolojik kişilik bozuklukları olduğu, edindikleri mal veya emtia ile kendilerini her şeye gücü yeten, ölümü dahi baştan savıp ölümsüzlük sağlayan bir ilâh olarak görme eğilimleri ile ifade edilir. Mal tutkusunun esiri olup iyice yozlaşan bu kişilik, elindeki ekonomik varlığı, hesaba çekilme ve yaptıklarının karşılığını verme zamanı olan ahirette Allah’ın vereceği cezayı bertaraf edebilecek bir güç zannedecek kadar da akılsızdır. Onun bu beyinsizliği iki de bir para sayması ve saydıkça da bundan zevk alması şeklinde tezahür eden çocukça davranışları onun komikliğini ortaya koyar. 2–3. O ki malı toplayıp ve malının gerçekten kendisini ebedîleştirdiğini sanarak onu tekrar tekrar sayandır. (Hümeze Suresi 2-3) Ne var ki, bu davranışlarının kendilerine pek pahalıya mal olacak ağır bir sonuç içermekte olduğu Cenab-ı Hak tarafından bildirilir. Hem de onlara öyle ağır maliyeti olacak ki onların önemsiz bir paçavra gibi aşağılanarak fırlatıp atılacakları çok kesin bir dille vurgulanır. Bu işin şakasının olmadığı ve mutlaka sonunda gerçekleştirileceği bildirilir. O azgın ve zalim kodamanlar tevhidi hareket başarıya ulaştığında malsız mülksüz perişan olacaklar ve meteliğe kurşun atar hale geleceklerdir. 4. Hayır… Hayır… Kesinlikle o, Hutame’ye fırlatılıp atılacaktır. (Hümeze Suresi 4) Cenab-ı Hak onların fırlatılıp atılacağı ortamı cehennem ateşi metaforunu kullanarak açıkladı. Nasıl ki ahirette Cenab-ı Hakk’ın tutuşturduğu ateş o müşrik elebaşıların yüreklerine işleyecek şiddetteyse bu dünya hayatında Hz. Muhammed’in@ Allah’ın vahyi ile yaktığı ateş de o müşrik elitlerin yüreklerine işleyecektir. Hz. Muhammed’in @ başlattığı tevhit hareketi, Allah tarafında tutuşturulmuş bir ateştir ki, bu ateş şirk / bölücülük sisteminin liderlerini, azgın kodamanlarını yakacaktır. Hem de öyle bir yakışla yakacaktır ki onun ateşi ciğerlere işleyen bir ateş olacak ve onların yürekleri yanacaktır. Hiçbir şey bu ateşi söndüremeyecektir. Bugün sürekli malını parasını sayan o azgın kodamanlar yarın malları ellerinden gidip meteliksiz kaldıkları zaman, işte o zaman onların içlerine ateş düşmüş olacaktır. 5-7- Hutame’nin ne olduğunu sen idrak edebilir misin? (O,) Allah’ın tutuşturulmuş bir ateşidir. O, gönüllerin üzerine tırmanıp çıkar. / ciğerlere işleyen - yürekler yakan bir ateştir o. (Hümeze Suresi 5-7) Dahası nasıl ki, onlar ahirette cehennem ateşinin içerisindedir ve cehennemden kaçışı engellemek için yüksek kapılar vardır ve bu kapılar bir yere kaçamasınlar diye onların üzerlerine kilitlenmiştir, işte aynen bunun gibi Mekke’nin kodamanları da yarın o meteliksizlik yüreklerine dert olduğu zaman, o perişan hallerinden kurtulmaları da mümkün olmayacak şekilde izole edilecekler, adeta bir zindan hayatı yaşayacaklardır. 8-9- O, onların üzerine kilitlenmiştir/kapatılmıştır; Uzatılmış direkler / kafesler içinde. (Hümeze Suresi 8-9) 5.9. İşkenceci Müşrik Kodamanlara İlahi Tehditlere Devam İşkence ve şiddetin hiç aralık vermeden devam ettiği bu vasatta peş peşe gönderdiği surelerle müşrik kodamanları tehdit eden Cenab-ı Hak, bu tehditlerine bir yenisini daha ekler ve Mürselat Suresini gönderir. Bu sure de Kabe’nin muhalefet köşesinden müşrik elitlere okunur. Müşriklere yapılan tehditlerin sık sık tekrar edildiği bu sure, azıp sapmış toplumları tekrar yola getirmek için birbiri arkasına gönderilen elçilere ve onlara vahyedilen öğretilere yemin edilerek başlar. Rahman, Rahim Allah Adına 1-Andolsun, birbiri ardınca dalga dalga gönderilenlere (Mürselat Suresi 1) Gönderilen bu elçiler ve onların öğretilerinin fırtına gibi esip sonunda gönderildiği kokuşmuş ve çürümüş toplumların iktidarlarını devirdiği ifade edilirken bundan Mekke müşrik elitlerin istisna tutulmayacağına ve bir gün gelecek onların da Hz. Muhammed’in @ tevhidi dünya görüşünü oluşturan ilahi mesajın fırtınası karşısında savrulup gideceğine işaret eder. 2- Andolsun, Fırtına gibi esip devirenlere. (Mürselat Suresi 2) Nasıl ki yağmurun kurumuş tabiatı canlandırıp hayat vermesi ve dirilişi sağladığı örneğinde olduğu gibi Cenab-ı Hakk’ın da gönderdiği bu elçilerin ölmüş toplumları yeniden dirilteceği ve onlara hayat vereceğine işaret edilir. Böylece Hz. Muhammed @ ve tevhidi dünya öğretisi de ölmüş Mekke toplumunu diriltecek, onları ayağa kaldıracak ve harekete geçirecektir. Çürümüş diğer toplumlar da bu öğreti ile yeniden hayat bulacaktır. 3- Andolsun, Diriltip ayağa kaldıranlara; / Diriltip harekete geçirenlere (Mürselat Suresi 3) Daha önceki toplumlarda olduğu gibi Mekkelilere gönderilen ilahi öğreti de hakla batılı ayıracak ve fark yaratacaktır. 4- Andolsun, (Hak ile batılı) kesin şekilde ayıranlara / (Hak ile batılı) kesin şekilde ayırıp fark yaratanlara (Mürselat Suresi 4) Hz. Muhammed @ ve tevhidi dünya öğretisi ile daha önce gönderilen peygamber ve öğretilerin müşriklerin uyarılmaları ve yaptıkları kirli işlerden, işledikleri zulümlerden vazgeçmeleri için öğüt verdikleri belirtilir. Onların bu öğütlere kulak tıkamaları halinde ise tehdit olundukları yıkımın / devrimin / kıyametin başlarına mutlaka geleceği yeminle ifade edilir. 5-7- Gerek özür dilemeleri gerek uyarılmaları için öğüt bırakanlara / öğüt verenlere Andolsun ki tehdit olunduğunuz şey mutlaka meydana gelecektir. (Mürselat Suresi 5-7) Mekkelilerin tehdit edildikleri bu kıyametin ne zaman gerçekleştirileceği ise kozmik kıyamet tasvirleri metaforu eşliğinde anlatılır. Şöyle ki; mevcut gökyüzü ve yeryüzü kıyamette Cenab-ı Hak tarafından nasıl yok edilecekse aynı şekilde halihazırda kurulu şirk sistemi de Cenab-ı Hakk’ın gönderdiği elçi ve öğretisi ile yok edilecek. Kozmik kıyamette nasıl yıldızlar söndürülecek, silinecek, gökyüzü yarılıp, yırtılacak ve dağlar toz duman edilip savrulacak ise Hz. Muhammed’de @ kendisine bağlı müminler eliyle ilahi öğretinin rehberliğinde şirk sistemini yıkacak, söndürecek, dağıtacak ve toz duman edip savuracaktır. Yine nasıl ki kozmik kıyametin Cenab-ı Hak tarafından belirlenmiş bir vakti varsa aynı şekilde toplumsal kıyametin de Cenab-ı Hak tarafından belirlenmiş bir vakti vardır. O belirlenen vakte kadar müşriklerin öğüt almaları için süre tanınacaktır. Ancak o vakit geldiği zaman artık ayrılık kaçınılmaz olarak gerçekleşecektir. Fakat o ayrılık günü inkarcılar / müşrikler için çok zor ve acı bir gün olacaktır. 8-15- Hani o yıldızlar silindiği zaman, Gök yarıldığı zaman, Dağlar savrulduğu zaman, Elçiler, vakitlendirildikleri zaman, Bunlar hangi gün için ertelendiler ise! Ayırt etme günü için… Ayırt etme gününün ne olduğunu sana ne bildirdi! O gün, inkârcı müşriklerin vay hâline! (Mürselat Suresi 8-15) Müşriklerin tehdit edildikleri kozmik ve toplumsal kıyametin en büyük delili olarak önceki zalim toplumların yok edilmeleri gösterilir. Cenab-ı Hak, bütün zalim sistemlerin ne kadar büyük ve güçlü olurlarsa olsunlar mutlaka yıkılmalarını sosyolojik bir kanun olarak ifade eder. Bu kanun geçmişte nasıl geçerli ve uygulandıysa bugün de geçerli ve uygulanacaktır, gelecekte de kozmik kıyamete kadar aynen uygulanacaktır. Bu sosyolojik kanun uyarınca da “suçlular mutlaka cezalandırılacaktır.” Vakit gelince, zalimler ve müşrikler perişan edilecektir. 16-19- Biz, öncekileri helâk etmedik mi? Sonra geridekileri de onların arkasına takacağız. Biz, suçlulara, işte böyle yaparız. O gün inkârcı müşriklerin vay hâline! (Mürselat Suresi 16-19) Cenab-ı Hak, müşrik sistemi yıkacak, yerine yepyeni bir toplum, yepyeni bir medeniyet yaratacağı taahhüdünün delili olarak insanın yaratılış aşamalarını bir metafor olarak verir. Nasıl ki insan, önce bir damla sudaki sperm olup ana rahmi gibi fevkalade korumalı bir yere yerleştirilir ve orada belli bir zaman için muhafaza edilir, ondan sonra dünyaya doğduysa; Hz. Muhammed’in @ tevhidi hareketi de şimdi çok küçük ve sayıları az bir topluluk olarak görülüyorsa da Cenab-ı Hak, onları da belirli bir süre sağlam bir şekilde koruyacak ve sonunda onlar yepyeni bir dünyaya doğacaktır. Cenab-ı Hakk’ın bunu gerçekleştirmeye elbette gücü yeter. Fakat işte o zaman şirk sistemi savunucularının vay haline! 20-24- Biz sizi basit bir sıvıdan yaratmadık mı? Sonra onu belli bir vakte kadar sağlam bir yerin içinde muhafaza ettik. Demek ki Bizim gücümüz yetti. Ne güzel güç yetirenleriz Biz. O gün, inkârcı müşriklerin vay hâline! (Mürselat Suresi 20-24) Yeryüzü insanlık tarihi boyunca yıkılan ve dirilen toplumların örnekleri ile doludur. Özellikle orta doğu sürekli ölen ve dirilen toplumların bulunduğu bölgedir. İlahi öğreti ile dirilen toplumlar dağlar gibi yükselecek ve kuracakları medeniyet ile insanlara ihtiyaçlarını ve hayat kaynağı eserlerini verecektir. Onlara dağların depoladıkları su ile hayat kaynağını sunması gibi tevhidi dünya görüşü ile kurulan medeniyetler insanların hayat kaynakları olacak ve onların ihtiyaçlarını temin edecektir. Ama ilahi öğretiye karşı olanlar için o gün çok zor olacak, pişmanlık onlar için olacaktır. 25–28-Yeryüzünü dirilere ve ölülere bir toplanma yeri yapmadık mı? Orada sapasağlam, yüksek dağlar kıldık ve size tatlı sular içirdik. O gün inkârcı müşriklerin vay hâline! (Mürselat Suresi 25-28) Cenab-ı Hak, işkenceci müşrik elebaşılarına şöyle seslenilmesini ister; “İnkar ettiğiniz toplumsal kıyamete doğru gidiyorsunuz. Bu kıyamet kaçınılmaz olarak başınıza gelecektir. Nasıl ki kozmik kıyamet olunca siz suçlular cehennem ateşine doğru sürülecekse aynı şekilde toplumsal kıyamet gerçekleşince de şu anda işkence ettiğiniz müminler size cehennem hayatı yaşatacaktır. Yine nasıl ki kozmik kıyametten sonra cehennem ateşinin dumanları sizin gibi cehennemlikler için bir gölge ve serinlik oluşturmayacaksa aynı şekilde toplumsal kıyamette de sizleri koruyacak hiçbir gölge, hiçbir şefaatçi ve sığınılacak kimse bulamayacaksınız. Üstelik nasıl ki kozmik kıyametten sonraki cehenneme doğru sürülürken daha cehenneme girmeden o cehennemin içinden sıçrayıp etrafa saçılan korkunç büyüklükteki dev kıvılcımlar üzerinize üzerinize doğru gelecekse aynı şekilde toplumsal kıyamette de müminler sizler için ateş topu olup üzerinize yağacaktır. O gün siz inkarcılar için çok zorlu ve çok acı bir gün olacaktır.” 29-34- Haydi, yalanlayıp durduğunuz şeye doğru gidin! Haydi gidin üç katlı gölgeye doğru gidin! Hiçbir [serinliği] olmayan ve ateşten korumayan (gölgeye), gidin! Gerçekten o, saray gibi kıvılcımlar atar / yağdırır; Sanki o [kıvılcımlar] sarı erkek develer gibidir. O gün, inkârcı müşriklerin vay hâline! (Mürselat Suresi 29-34) Cenab-ı Hak, ahiretteki duruşmada, işkenceci müşriklerin mazeret beyan etmelerine müsaade etmeyeceğini, onları konuşturmayacağını müteakip ayetlerde bildirirken, zımnen Mekke şirk iktidarının devrilmesinden sonra da bu müşriklerin kendilerini savunmaları için fırsat verilmeyeceğini bildirir. Zira bu zalimlerin suçları o kadar açıktır ki, onların savunma yapmalarına ve mazeret ileri sürmelerine bile ihtiyaç yoktur. Her şey, ayan beyan ortadır. Onların suçları sabittir. Ve durumları da çok vahimdir. Yine Cenab-ı Hak ahretteki duruşma örneğini vererek zımnen şuna da işaret ediyor; “Toplumsal kıyamette şirk iktidarının devrilmesinden sonra kurulacak yüce divanda herkes toplanacak ve suçlu müşrikler ile masum müminler ayrılacaklar ve kendilerine ‘haydi şimdi yaptığınız gibi insanları kandırmak için hileleriniz ya da bahaneleriniz varsa onları kullanın da yeni iktidarı kandırmaya çalışın’ denilecek ama ne mümkün. O gün onların durumu gerçekten çok acıklı olacak.” 35-40- Bu, onların konuşamayacakları gündür. (Çünkü) Kendilerine izin de verilmez ki, özür dilesinler. O gün, inkârcı müşriklerin vay hâline! Bu, Ayırma Günü’dür. Sizi ve öncekileri topladık. Ve eğer bir bahaneniz / sinsi plânınız varsa haydi (onu kullanıp) Beni atlatmaya çalışın! O gün, inkârcı müşriklerin vay hâline! (Mürselat Suresi 35-40) Diğer taraftan nasıl ki kozmik kıyamette Cenab-ı Hak tarafından takva sahibi olan insanlara cennetlerde bin bir çeşit ikramlarda bulunulacak ise aynı şekilde tevhit sistemine geçildiğinde de Hz. Muhammed @ yanlısı olanlar, gösterdikleri sabır, yaptıkları mücadele ve erdemli davranışları nedeniyle Cenab-ı Hak tarafından çok zengin nimetlerle ödüllendirilecektir. Onlar bu dünyada müreffeh bir yaşam süreceklerdir. Ama zalim müşriklerin hali ise yaman olacaktır. 41–45. Kuşkusuz muttakiler [takva sahipleri] gölgeler, pınarlar ve canlarının çektiği meyveler içindedirler. “Yaptıklarınızın karşılığı olarak afiyetle yiyin, için!” denilecek. İşte Biz güzel davrananları böyle ödüllendiririz. O gün, inkârcı müşriklerin vay hâline! (Mürselat Suresi 41-45) Cenab-ı Hak surenin sonunda Mekke müşriklerine şöyle hitap edilmesini bildirir; “Bakın! Bugün için siz üstün görünüyorsunuz, bugün için hâkim durumda, iktidardasınız ve nimetlerden yararlanıyorsunuz. Ama gidişiniz sizi felakete doğru götürüyor. Siz yanlış yoldasınız. Ve sizi gittiğiniz bu yanlış yoldan çevirmeye çalışan, sizin iyiliğinizi isteyen insanlara işkence ediyor, şiddet uyguluyorsunuz. Böylece çok büyük bir suç işliyorsunuz. Ama bu böyle gitmeyecek yarın bunun hesabı sorulacak ve yaptıklarınızın bedelini çok ağır bir şekilde ödeyeceksiniz. Gelin inadı bırakın! Hakka dönün! Suç işlemeyi bırakın! Sizi iyiliğe, tevhide ve adalete çağıran insanlara işkence yapmayı bırakın! Rabbe boyun eğin de şu zulüm düzeninden vazgeçin! Bu çağrıya uymayanların akıbeti çok fena olacak. Her şey açıklandı. Kapalı hiçbir şey kalmadı. Akıbetinizin mutlak olarak kötüye gittiği her türlü delileri ile ispat edildi. İşlemiş olduğunuz zulümlerden vazgeçmeniz ve gittiğiniz yanlış yoldan dönmeniz için daha nasıl açıklamalar, deliller bekliyorsunuz? Size daha ne söylenmesini bekliyorsunuz.?” 46-49- Şimdilik yiyin, faydalanın biraz. Şüphesiz siz suçlularsınız. O gün, inkârcı müşriklerin vay hâline! Onlara, “Rükû edin” denildiği zaman, rükû etmezler. O gün inkârcı müşriklerin vay hâline! Artık bundan sonra daha hangi söze inanacaklar? (Mürselat Suresi 46-49)

  • Bölüm 27:Dirilişin Belirtileri | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 27 DİRİLİŞİN BELİRTİLERİ Daha önceki bölümlerde anlatıldığı üzere Hz.Muhammed’e@, müminlere ve Haşimoğullarına uygulanan boykotun kırılmasını müteakiben Ebu Talip’in vefatını izleyen süreçte Hz.Muhammed’i@ öldürmeyi planladıkları malum idi. Ebu Talip, onları bu planları konusunda uyarmış ve onların bu kötü emellerinden vazgeçmelerini aksi takdirde başlarına çok büyük belalar alacakları tehdidinde bulunmuştu. Fakat Mekke müşrik azgınlar açısından Hz.Muhammed@ zaten en büyük bela idi. Bir an önce O’ndan kurtulmak istiyorlardı. Ama Ebu Talip’in uyarılıları da yabana atılır cinsten değildi. Hz.Muhammed’i@ öldürmeleri halinde gerek aşireti gerekse müminlerin Kureyş aleyhine olarak çevre kabileleri harekete geçirmeleri ve onları Mekke’den sürüp çıkarmaları büyük bir olasılıktı. Hz.Muhammed’in@ Taif’e gitmesi ve orada kendisi ile müttefiklik yapacak kabile araması nedeniyle onların peygamberimize karşı duydukları öfke son derece artmıştı. Peygamberimiz davasından asla vazgeçecek gibi görünmüyordu. O’nun mutlaka durdurulması ya da ortadan kaldırılması gerekiyordu. Peygamberimizin Taif dönüşü Nahle vadisinde yabancılarla / ecnebilerle görüştükten sonra onların kendi kabilelerine ulaştıklarında onları da ikna konusunda mesafe aldığının haberleri Mekke’ye ulaşınca, Mekke müşrikleri, bu gelişmeleri alayla karşılasalar da durumun ciddiyetini iyice anlamışlardı. O’nun davası çevre kabilelerde bir melce / yer / müttefik edinecek olursa ki, gelişmelerin bu yönde olduğu görülmekte idi, O’nu kimse durduramayacak ve sonunda kazanacağı muhakkaktı. Onların artık Hz.Muhammed@ hakkında mutlaka bir karar vermeleri ve bu soruna bir çare bulmaları gerekiyordu. Bu sorunu çözmenin yegane yolunun Hz.Muhammed’i@ yok etmekten başka bir yolu da gözükmüyordu. Bu nedenle onlar Hz.Muhammed’in@ yok edilmesinden kimsenin kendilerini sorumlu tutamayacağı bir plan üzerine kafa yormaya başladılar. Plana göre onlar Hz.Muhammed’i@ öldürmek üzere tetikçiler tutacaklar ama kendilerinin bu tetikçilerle asla hiçbir ilişkileri olmayacaktı. Bütün ilişkileri gizli yürüteceklerdi. Tetikçi(ler) işlerini bitirdiklerinde Hz.Muhammed@ kim vurduya gitmiş olacaktı. Hiçkimse Mekke müşrik ileri gelenlerini bu cinayetten sorumlu tutamayacaktı. Onlar cinayet sırasında cinayet mahallinden başka bir yerde bulunacaklardı. Böylece Hz.Muhammed’in@ kanını yerde koymayacak aşireti ve taraftarları intikam almak için kimseyi suçlayamayacaklardı. Fakat Cenab-ı Hak, onların bu suikast planlarını Hz.Salih@ kıssası üzerinden açık etti. Plan deşifre edilince onlar yakın vadede bu planlarını uygulama imkânı bulamadılar. Ta ki Hz.Muhammed’in@ üç yıl sonra Medine’ye hicret edeceğine kesin kanaat getirdikleri zamana kadar onlar bu planlarını uygulayamadılar. Cenab-ı Hakk’ın ihbarı sonucu açığa çıkarılan suikast girişimi ile Hz.Salih’e @ yapılmak istenen suikast girişimi hemen hemen aynı tipte bir girişimdi. Anlatılan kıssa ile Mekke müşrik azgınlarına iyilik yerine kötülüğü almak için çalıştıklarını Hz.Salih’in@ belirttiğinden bahisle Ebu Talip’in de kendilerine yapmış olduğu uyarıya bir gönderme yapılır. Daha sonra suikastin nasıl yapılacağına değindikten sonra Semudlu çeteler bu emellerinde nasıl başarılı olamadılarsa aynı şekilde Mekke müşrik azgın çetelerin de başarılı olamayacakları, tuzaklarının başlarına çalınacağı ve böyle devam ederlerse sonlarının da Semudlular gibi yıkım ve yok oluş olacağı vurgusu yapılır. 45- 52- Ant olsun ki, Allah’a ibadet edin diye Semud’a da kardeşleri Salih’i elçi olarak gönderdik. Fakat onlar birbirleriyle çekişen iki parti / fırka / zümre oluverdiler. O (Salih) dedi ki: “Ey kavmim! Niçin iyilikten önce kötülüğün başınıza gelmesi için acele ediyorsunuz? Merhamet olunmanız için Allah’a istiğfar etseniz olmaz mı?” Onlar; “Senin ve seninle beraber olan kişiler başımıza uğursuzluk getirdiniz / seni ve beraberindekileri uğursuzluk belirtisi sayıyoruz” dediler. O (Salih); “Uğur ya da uğursuzluğunuz Allah’ın takdirindedir. Ama gerçekte ise siz, fitnelenen (kendini ateşe atan) bir topluluksunuz” dedi. Vakıa, malum o şehirde dokuz çete vardı; bunlar düzeni sağlamadıkları gibi bozgunculuktan geri durmuyorlardı. Allah adına yemin ederek “Gece ona ve ailesine baskın yapalım. (Ve onların hepsini öldürelim.) Sonra da velisine (yakınlarına / kanını dava edecek olanlara) ‘Biz, onun ve ailesinin ortadan kaldırılmasına şahit olmadık (olay sırasında orada değildik) ve biz kesinlikle doğru söyleyenlerdeniz’ diyelim” dediler. İşte onlar böyle bir tuzak kurmuşlardı. Fakat, onların hiç fark edemeyecekleri biçimde, biz de onların tuzaklarını boşa çıkardık. İşte bak! Onların tuzaklarının akıbeti nice oldu; Muhakkak ki Biz onları ve kavimlerini toptan yerle bir ettik. İşte, onların, işledikleri zulümler yüzünden çöküp virane olmuş evleri. Muhakkak ki bunda, bilen bir kavim için bir ayet (ibret) vardır. (Neml Suresi 45-52) Cenab-ı Hak, Mekke müşrik çetelerin bu hain planlarını deşifre ettikten sonra onları itibarsızlaştırmak için Hz.Lut @ kıssası üzerinden işledikleri büyük günahlardan birine işaret eder. Onların şehvet düşkünlükleri çok ileri gitmiş, onlar işi livataya kadar götürmüşlerdi. Bu durum aslında “Ehlullah” olarak adlandırılan Kureyş için yüzkarası bir durumdu. Bu aşağılık ve iğrenç ahlaksızlığın Kureyş’in ileri gelenlerince işlendiği açığa çıkacak olursa, bu durum onları diğer Arap kabilelerinin gözünde küçük düşürecekti. Hele bir de bu iğrençliklerini kutsal bir mekânın olduğu şehirde yapmaları, çevre kabileler nezdinde büyük bir tiksinti oluşturacaktı. Mekkeli müşriklerin bu iğrenç ahlaksızlıklarının deşifre edilmesi, onları uluslararası ve kabileler arası platformda da çok zor durumda bırakacaktı. Hz.Lut @ kıssası üzerinden Kureyşlilerin aşağılıkları deşifre edilince onların Hz.Muhammed@ ve müminler aleyhine yaptıkları menfi propaganda ters tepecek ve müminlerin mücadelelerinin hak-hukuk, güzel ahlak, temizlik, dürüstlük ve doğruluk ilkeleri için yapıldığı ortaya çıkacaktı. 53-58- İman edip Allah'a karşı gelmekten sakınanları kurtardık. Lut’u da. Hani o, kavmine; “Bile bile hâlâ o çirkin eylemi nasıl yapıyorsunuz? Siz, şehvetinizi tatmin için kadınları bırakıp da erkeklere mi gidiyorsunuz? Doğrusu siz cahil / azgın bir topluluksunuz.!” demişti. Fakat kavminin cevabı “Lut’u ve yandaşlarını şehrinizden çıkarın. Baksanıza onlar temiz kalmak isteyen insanlarmış!” demekten başkası olmadı. Bunun üzerine onu ve geride kalmasını takdir ettiğimiz karısı dışındaki yandaşlarını kurtardık. Sonrasında ise onların üzerlerine öyle bir yağmur yağdırdık ki! Ne kötüydü uyarılanların yağmuru! (Neml Suresi 53-58) Cenab-ı Hak, Mekke müşrik azgınların iğrenç ve aşağılık karakterlerini ortaya koyduktan sonra yönelimin / hamdin Allah’a olduğunu / olacağını ve kendini temizlemiş ve temiz kalmış takvalı kullarının da selamet ve esenlik içerisinde olacaklarını bildirir. Sonunda Mekkeliler ve çevredeki kabileler, Hz.Muhammed’in@ mücadelesini destekleyecekler, temiz ve takvalı kimselerden yana tavır koyacaklar ve Allah’a yöneleceklerdir. Zira Allah ve Allah yanlılarından olmak onlar için daha hayırlı olacaktır. Kendilerinin esas faydasına olacak olanın Allah’tan yana olmakta olduğunu herkes anlayacaktır. Ortakların ve şirk sisteminin yöneticilerinin iğrençlikleri, aşağılıkları, ahlaksızlıkları ve toplumu sömürmeleri onların terkedilmelerini zorunlu kılacaktır. Cenab-ı Hak, insanların eninde sonunda Allah’a yöneleceklerini / hamd edeceklerini, elçisine katılacaklarını diğer taraftan şirki ve şirk sisteminin yöneticilerini / ortaklarını bırakacaklarını bildirir. O hamdedilmeye / yönelinmeye yegâne layık olanın kendisi olduğunu ve bu husustaki liyakatini de şöyle ifade eder; “Allah’a ve O’nun sistemine yönelmek, insanlar için en hayırlı ve faydalı olandır. Çünkü O, insanların yaşamı için yeryüzünü ve gökyüzünü yaratmıştır. Hayatın idamesinde en önemli ihtiyacı olan suyu ve vahyi O indirir. Yaşam için zorunlu olan gıda ihtiyacını O giderir. Şirk sisteminin tanrıları bunlardan hangisine en ufak bir katkısı olmuştur? / olmaktadır? O halde kime yönelmek / hamd etmek en uygun olanıdır? Şirkin tanrıları mı? Yoksa Allah mı?” “Dağlar, denizler ve nehirler Allah tarafından insanlığa sunulmuşken şirk sisteminin tanrıları neleri sunmuştur? Hangi dağ, hangi nehir ve hangi deniz şirk sisteminin tanrıları tarafından yaratılmıştır? O halde kime yönelinecek / hamdedilecek? Allah’a mı? Yoksa şirkin tanrılarına mı?” “İnsanların yaşamları boyunca her türlü ihtiyacını karşılama hususunda taleplerine cevap veren, bunaldığında sıkıntısını gideren, başı belaya girdiğinde beladan kurtaran, kötülüklere battığında kötülük / pislik / aşağılıklardan çıkaran, krizlere girdiğinde feraha erdiren Allah’tır. Şirkin tanrıları ise insanların hiçbir derdine deva olmaz. Sıkıntılarını gidermedikleri gibi onları sürekli sıkıntıya, darboğaza ve krize sürükledikleri malumdur. Onlar sadece kendi menfaatlerine çalışırlar. İnsanların bütün kaynaklarını sömürürler. O halde insanların kime yönelmesi / hamd etmesi akla en uygunudur? Şirkin tanrılarına mı? Yoksa Allah’a mı?” “İnsanları yeryüzünün yöneticiler yapan, Kureyşi de Mekke’ye hâkim kılan Allah’tan başkası değildir. Bundan sonra da Mekke’ye ve tüm bu coğrafyaya yine Allah ve Allah yanlıları hâkim olacaktır. Bölgenin hakimiyeti asla şirk sistemi ile olmayacaktır. O halde şirk sisteminin tanrılarına değil Allah’a yönelinmesi / hamd edilmesi gerekmektedir.” “Tıpkı insanlara rahmetini vermek için önce rüzgarları gönderen, onlara kara ve denizin karanlıklarında yollarını bulmaları için yıldızlar gibi işaret taşlarını yarattığı gibi toplumlara medeniyet rahmetini vermek, onları gerilikten kurtarmak için elçilerini gönderen ve yolunu şaşırmış toplumları karanlıklardan kurtulmak için rehberlerini / kitaplarını veren Allah’tan başkası değildir. Şirkin tanrıları toplumları karanlıktan, cehaletten ve gerilikten kurtarmak ve onları medeniyete kavuşturmak için asla rehberlik etmezler, onları aydınlığa çıkartamazlar. Şimdi kime yönelmek / hamd etmek daha hayırlıdır? Allah’a mı yoksa şirkin tanrılarına mı?” “Geleceğin ne getireceğini Allah’tan başka kimse bilemez. Allah geleceğin müminlere ait olduğunu, takva sahiplerinin selamete ereceğini, güvenliğe kavuşacağını ve hâkim olacağını bildiriyorsa aynen o şekilde gerçekleşecektir. Ölü toplum diriltilecektir. Bunu Allah bildirmekte ve vaad etmektedir. Fakat şirk tanrıları bu toplumun diriltilmesi için hiçbir şey yapmadıkları gibi bunun için hiçbir projeleri ve öngörüleri de mevcut değildir. O halde kime yönelmek / hamd etmek en hayırlı olandır? Allah’a mı yoksa şirk tanrılarına mı?” 59- 65- De ki: “Hamd / yönelme Allah’adır. Selam (esenlik, güvenlik) de seçtiği kullarınadır. Kim gerçekten hayırlı ve ilah olarak kabul edilmeye lâyıktır: Allah mı, yoksa O’na ortak koştukları varlıklar mı?” Yoksa gökleri ve yeryüzünü yaratan, gökten sizin için su indiren mi? Böylece Biz onunla, bir ağacını bile bitiremeyeceğiniz güzel bahçeler bitirmekteyiz. Allah’tan başka bir tanrı bunları yapıyor mu? Elbetteki hayır! Onlar zulümde devam eden bir kavimdir. Yoksa yeryüzünü barınak kılan, aralarında nehirler kılan, onun için sabit dağlar kılan ve iki deniz arasına engel kılan mı? Allah’tan başka bir tanrı bunları yapıyor mu? Elbetteki hayır! Bilakis onların çoğu bilmiyorlar. Yoksa kendine yalvardığı zaman bunalmışa karşılık veren / verecek ve kötülüğü gideren / giderecek olan, sizi yeryüzünün halifeleri yapan / yapacak olan mı? Allah’tan başka bir tanrı bunları yapıyor mu? Elbetteki hayır! Çok az düşünüyorsunuz! ([1] )Yoksa karanın ve denizin karanlıkları içinde size kılavuz olan, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen mi? Allah’tan başka bir tanrı bunları yapıyor mu? Elbetteki hayır! Allah onların koştukları ortaklardan çok yücedir. ([2] ) Yoksa önce yaratan, sonra onu iade edecek olan ve sizi hem gökten hem yerden rızıklandıran mı? Allah’tan başka bir tanrı bunları yapıyor mu? Elbetteki hayır! De ki: Eğer doğru kimseler iseniz, kesin delilinizi getiriniz! De ki: “Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka kimse bilmez. Ve onlar, ne zaman diriltileceklerinin bilincinde değildirler. (Neml Suresi 59-65) Cenab-ı Hak, Mekke müşrik azgınların akıbetleri / gelecekleri konusunda işaretleri gönderdiğini ama onların bu işaretlere hala kör olduklarını bildirir. Halbuki onlar, Hz.Muhammed’in@ hareketinin başladığından bugüne kadar geldiği noktayı iyi değerlendirseler ahiretlerinin / geleceklerinin çok kötüye gittiğini görebileceklerdi. Hz.Muhammed’e@ ard arda gelen vahyi bilgiler ile yapılan ilahi rehberlik nedeniyle müminlerin hareketi yok edilemedi ve gelinen aşamada hareket çevredeki Arap ve Yahudi kabilelerden bile kabul görmeye başlamıştı. Bütün bu gelişmeler Hz.Muhammed’in@ başlattığı hareketin önünde durmanın imkansız olduğunu göstermekte olmasına rağmen müşrik azgınlar bu hususta hala bir tereddüt yaşamaktaydılar. Hz.Muhammed’in@ ölmüş, toprak olmuş, gerilik ve cehalette zirve yapmış, birbirini yiyen, bölgenin en aşağılık insanları haline gelmiş Arap kabilelerini uyandırıp peşine takacağı, onların arasında kardeşlik ve sevgi bağı ile tevhidi sağladıktan sonra büyük bir medeniyet gerçekleştirmesinin imkansız olduğunu düşünüyorlardı. Bunun eskiden beri söylenegelen ama bir türlü gerçekleştirilemeyen, gerçekleştirilmesi de bu vahşi kabilelerle mümkün olmayan boş ve uydurma bir hayal olduğunu söylüyorlardı. “Böyle gelmiş, böyle gider ve kimse bu gidişatı değiştiremez.” Bu şekilde geriliğin, cehaletin ve vahşiliğin Arapların kaderi olduğunu iddia ediyorlardı. Tıpkı müşrik liderlerin insanların biyolojik olarak öldükten sonra yeniden dirilişini reddettikleri gibi. Ama eskiden atalardan bazılarının Hz.Muhammed’in@ söylediği türden parlak bir medeniyete kavuşulacağı hikayelerini anlatmış olduklarını söylüyorlardı. Fakat onlar bu anlatılanların hayatın realitesi ile uyuşmadığını öne sürüyorlardı. 66- 68-Aslında ahiret hakkındaki bilgiler onların idrak edebilecekleri bir biçimde ard arda gelmektedir. Gel gör ki onlar, bundan hala bir şüphe içindedirler. Daha doğrusu onlar bu konuda körlüğü tercih etmektedirler. Şu inkâr edenler; “Ne yani, Biz ve atalarımız toprak olduktan sonra yeniden dirilip çıkartılacağız, öyle mi? Doğrusu, bize ve daha önce atalarımıza bu vaat (yeniden dirilme), önceden de yapılmıştı. Bu, ancak eskilerin uydurma masallarından başka bir şey değildir” dediler. (Neml Suresi 66-68) Cenab-ı Hak, elçisine onların bu iddialarına karşılık olarak kendileri gibi azgın olan geçmiş toplumların sonlarına bakmalarını söylemesi talimatını verir. Mekke müşrikleri gibi günaha batmış geçmiş toplumlar kendilerine gelen uyarıcılara kulak asmadıkları için yıkılıp gitmiş ve şehirlerinin kalıntıları kalmıştır. Uyarıcıların peşinden gidenlerin ise bu yıkımdan kurtulduklarını ve parlak medeniyetlere imza attıkları tarihi kayıtlara geçmiştir. ([3] ) Cenab-ı Hakk’ın toplumlar için koyduğu sosyolojik yasa budur. Rabbimiz bu nedenle elçisine bu yanlış tercihleri nedeniyle onlara üzülmemesini ve çeşitli tuzak ve entrikaları nedeniyle endişe etmemesini bildirir. Cenab-ı Hak, Mekke müşrik ileri gelenlerinin alaylı bir şekilde bu toplumsal değişimin ne zaman gerçekleşeceği ve kendilerinin ne zaman devrileceği konusundaki sorularına ise elçisinin şöyle cevap vermesini söyler; “O azab ve yıkımın bir kısmı peşinize takılmıştır / gerçekleşmiştir bile.” Zira Nahle vadisinde görüştüğü ecnebi / yabancı / cin topluluğunun Hz.Muhammed’in@ taraftarı olup kendi kabilelerini de onun safına geçmeleri için çalışmaları artık Mekke için yıkımın başladığının en önemli göstergesi idi. Bu yıkımın / azabın yavaş yavaş / aşama aşama gerçekleşmesi ise Cenab-ı Hakk’ın kullarına merhametinden başka bir şey olmadığı şeklinde ifade edilir. 69-74- De ki: “Yeryüzünde gezip dolaşın da suçluların sonlarının nasıl olduğunu görün!” Sen onlar için hüzünlenme! Ve onların kurmakta oldukları tuzaklardan dolayı da sıkıntı içinde olma! Bir de diyorlar ki: “Eğer doğru söylüyorsanız haber verin bakalım, bu tehdit ettiğiniz azap ne zaman?” De ki: “Belki de acele gelmesini istediğiniz o azabın bir kısmı peşinize çoktan takılmıştır bile.” Mamafih yine de senin Rabbin, insanlara karşı pek lütufkardır, fakat onların çoğu şükretmemektedir. Muhakkak ki senin Rabbin, onların göğüslerinin gizli tutmakta olduklarını ve açığa vurduklarını kesin olarak bilmektedir. (Neml Suresi 69-74) Aslında Mekke müşrik elebaşıları da Hz.Muhammed’in@ hareketinin artık zemin tutmaya başladığını ve kendi geleceklerinin tehlike altında olduğunu görüyorlardı. Ancak bunu topluma açık etmiyor ve içlerinde gizliyorlardı. Zira görmek istemedikleri bu manzarayı halka hissettirecek olurlarsa halk hemen Hz.Muhammed’in@ safına geçebilirdi. Onlar her şeyi açık yüreklilikle ortaya koymak yerine onun hareketini ve yeni gelişmeleri küçümseme yoluna gidiyorlardı. Nahle vadisindeki ecnebilerden / yabancılardan özellikle Yahudi olanlarının kendi kabilelerini Hz.Muhammed’i@ desteklemeye davet etmeleri ve onlardan da olumlu sinyaller alındığına dair haberlerin gelmesi olayını, kayda değer bir gelişme olarak telakki etmemek için “Yahudi kabileleri kendi aralarında anlaşıp tevhid olamıyorlar ki sizinle birlik olsunlar. Bu müminler hayal görüyorlar. İçinde bulundukları zavallı duruma bakmıyorlar da kendi kendilerine zafer kuruntusu yapıyorlar” şeklinde alaylı ifadeler kullanıyorlardı. Onların bu tezviratlarına karşılık, Cenab-ı Hak, inzal edilen Kur’an ile İsrailoğulları başta olmak üzere bütün kabileler arasındaki ihtilafların çözüleceğini, Arap, Yahudi ve Hristiyan kabilelerin bir araya getirilerek büyük bir medeniyet oluşturulacağını halka söylemesini elçisine emreder. Geriye dönüp baktığımızda tarihte bu üç dinin mensuplarını barış içerisinde tevhit eden öğretinin Kur’an öğretisi olduğuna şahit olmaktayız. Kudüs şehrinin girişine “Lailahe illallah İbrahim Halilullah” yazdırarak birlikte barış içerisinde yaşamı Kur’an’ın verdiği anlayış gerçekleştirmiştir. 75-79- Gökte ve yerde gizli olan hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir kitapta olmasın. Hiç şüphesiz ki, bu Kur’an İsrailoğullarına, hakkında ayrılığa düştükleri birçok konuya açıklık getirmektedir. Çünkü o inanmak isteyenler için gerçek bir yol gösterici ve bir rahmettir. Şüphesiz ki senin Rabbin onların arasında kendi verdiği hükmü uygulayacaktır. Ve O (Allah), Aziz’dir (üstün olandır), Alîm’dir (en iyi bilendir). Öyleyse sen, Allah’a tevekkül et; şüphesiz ki sen apaçık bir şekilde hakk üzerindesin. (Neml Suresi 75-79) Cenab-ı Hak, Mekke müşrik elebaşıların bu alaylarına ve küçümsemelerine karşı elçisinden öyle bir cevap vermesini istiyor ki, verilen cevap onları yerin dibine geçiriyor. Şöyle ki; “İçlerinde Yahudilerin de olduğu yabancılar bile, ilahi ideolojiyi dinledikten sonra etkilendikleri ve kabilelerini bu ideolojiye katılmaya davet ettikleri halde, sizler bu ilahi ideolojiye kulak tıkıyorsunuz ve dirilmeye yönelik en ufak bir teşebbüste bulunmuyorsunuz. Hakka, hakikate, ilahi yasalara yani hayatın gerçeklerine gözlerinizi kapatıyorsunuz ve kör bir tavır sergiliyorsunuz. Hz. Muhammed@ size daha ne yapsın? Sizin bu olumsuz tavırlarınız karşısında O’nun elinden bir şey gelmez. Ama sizin aleyhinize olarak toplumsal yıkım tecelli ettiği zaman, sizin hesabınız çok acı olacak. Sizi hesaba çekecek inkılap / devrim / dabbe mensupları ise bu devrim / inkılaptan sonra büyük bir medeniyet kuracaklar. Aşağıladığınız o kimseler yarın dipdiri, onurlu, güçlü ve kudretli bir şekilde iktidarda olacaklar. Onların bu halleri sizler için çok büyük bir yürek acısı olup içinize oturacaktır. Hepiniz bölük bölük ayrılıp hesap verecek ve ülkenin çeşitli yerlerine sürgüne gönderileceksiniz. Şimdi yapılan bu uyarılara karşı umursamaz tavırlarınız nedeniyle suçlarınız sabit olacağından kendinizi savunacak söz bile bulamayacaksınız.” 80- 85- Şüphesiz ki sen, ölülere dinletemezsin ve arkasını dönüp kaçtıkları zaman sağırlara da çağrıyı işittiremezsin. Ve yine sen (kalben) kör olanları saptıkları yoldan çevirip doğru yola yöneltemezsin; sen (sesini) ancak mesajlarımıza inan(maya istekli ol)anlara işittirebilirsin ki onlar da zaten bize yürekten boyun eğecek olan kimselerdir. Ve (vahye kulak vermeyen ölüler, sağır ve körler) aleyhine olarak (azaba dair, inkılaba dair, devrime dair) söz gerçekleştiği zaman, onların karşısına yerden, kendilerine insanların mesajlarımıza gerçek bir imanla inanmaması nedeniyle o insanları yaralayan / onlara yürek acısı veren bir dabbe / hareketli atak bir devlet / bir devrim / bir toplum / bir medeniyet / bir süper güç / bir lider çıkaracağız. ([4] ) Ve o gün her ümmetten ayetlerimizi yalan sayanları bölük bölük toplayıp süreceğiz. Geldikleri zaman, O (Allah) onlara: “Siz benim ayetlerimi, akıl ve bilgi kapasiteniz bakımından onu kavramadığınız hâlde yalanladınız, öyle mi? Peki, eğer öyle değilse bu yaptığınız ne?” diyecek. Ve (böylece, onlara vaktiyle söylenen) söz, onların tüm zulümlerine / karalamalarına rağmen, olanca gerçekliğiyle karşılarına çıkacak ve onlar da buna karşılık artık söyleyecek söz bulamayacaklar. (Neml Suresi 80-85) Cenab-ı Hak, Mekke müşriklerine uyanış sürecinin mutlaka geleceğini, gece ve gündüzün değişimleri üzerinden kanıtlar. O, gece gündüz örneklemesi ile bu âlemin bir değişim âlemi olduğunu, bugünün bir yarını, bu dünyanın bir ahireti bulunduğunu anlatır. Bu değişimler sonucunda ortaya çıkan nur / güneş ışınları ile uyuyan gözlerin açıldığını ve sakin olanların / uyuyanların harekete geçtiğini, aynı şekilde bir üfürme / boru çalma / düdük öttürme ile ölülerin diriltildiği ifade edilir. Ayrıca hareketleri durdurup sükunete erdiren, duranların bir nur ya da kalk borusunu çalması ile gözlerini açıp hareket etmelerine imkân veren o kudretin, bilgisizlik karanlığında uyuyan insanları uyandırmak, şaşkınlara yol göstermek için dünyayı peygamberlik nuru ile aydınlattığını söyler. 86-87- Hem onlar, geceyi dinlensinler diye karanlık kıldığımızı ve gündüzü de görsünler diye aydınlık kıldığımızı görmediler mi? Muhakkak ki bunda iman eden bir kavim için kesinlikle ayetler vardır. Sur’a üflendiği gün; artık Allah’ın dilediği kimseler hariç olmak üzere, göklerde ve yerde kim varsa hepsi dehşete kapılacaklar ve sonunda herkes, başı önde, O’nun huzuruna varacaklar. (Neml Suresi 86-87) Cenab-ı Hak, Mekke toplumu için kaçınılmaz olan inkılabın / değişimin kanıtları olarak dağları da misal verir. Dağlar gibi yerlerinde sabit olarak durduğu görülen şeylerin bile her an bir değişim içerisinde olduğunu, onların bulutların yüzdüğü gibi hareket ettiklerini bildirirken, zımni olarak dağlar gibi sabit değişmez sanılan vahşi, zalim, cahil, müşrik otoritelerin bir gün rahmet getiren bulutlar gibi merhametli, adil, alim ve tevhit ehli idareciler haline geleceğini bildirir. Yani bu değişimin nizamsız bir değişiklik ile tahrip için değil, bulutun rahmete gidişi gibi hikmet ve intizam ile daha yüksek bir hayata geçirmek için olduğuna işaret edilir. Bu işleyişin ilim ve hikmeti ile her şeyi yerli yerinde, sağlam ve muntazam yapan Allah’ın sanatı olduğuna vurgu yapılır. Bu nedenle iyilik ve güzelliğe doğru değişim gösterenlerin karşılığını, daha güzeli ve hayırlısı ile alacağını böylece gelecekten emin olacağını bildirirken toplumsal kıyamete / inkılaba kadar kötülük / şirk üzere ısrar edenlerin yaptıklarının karşılığının ise ateşte yüzlerinin sürtülmesi olacağı bildirilir. Cenab-ı Hak, elçisine kendisinin bu toplumu Kur’an’a / kurtuluşa davet etmekle ve Kabe’nin kurucu ruhuna uygun davranmakla vazifelendirildiğini söylemesini emreder. Zaten bu mücadelenin sonunda herkesin Allah’ın gösterdiği ayetleri / işaretleri göreceğini ve Allah’a yöneleceğini / hamd edeceğini bildirir. Böylece ilahi öğretiye herkesin katılım yapacağı ve ilahi sisteme geçeceği müjdelenir. 88-93- Şimdi, sen dağları görüyorsun ya, sen onları donuk, durgun sanırsın. Oysa onlar bulutun yürümesi gibi yürümektedirler. Her şeyi güzel ve yerli yerinde yapan Allah’ın sanatıdır bu! Muhakkak ki yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır O! Kim iyilik, güzellik getirirse, onun için ondan (getirdiğinden) daha hayırlısı vardır. Üstelik onlar o günün dehşetinden emin olacaklardır. Kim de kötülükle gelirse artık onların yüzleri ateşte sürtülür. Şimdi siz yapıp ettiklerinizin dışında başka bir karşılık mı bekliyordunuz? (Ey Peygamber!) De ki: “Ben sadece O’nun mübarek kıldığı / dokunulmaz kıldığı bu şehrin Rabbine kulluk etmekle emrolundum. Zira her şeyin sahibi O’dur. Yine ben O’na gönülden teslim olanlardan biri olmakla emrolundum. Kur’an’ı (insanlara) okumakla / insanları Kur’an’a çağırmakla emrolundum. Artık kim doğru yolu bulursa, yalnız kendisi için bulmuş olur. Kim de saparsa o zaman de ki ‘Ben sadece bir uyaranlardanım’” Ve de ki; “Hamdolsun O Allah’a ki, size ayetlerini gösterecek siz de onları tanıyacaksınız.” Rabbin, yaptıklarınıza karşı asla duyarsız değildir. (Neml Suresi 88-93) [1] ) Bu cümle, müminlere daha ta İslâm'ın başlangıcında geleceğin hakimiyetini vaad eden büyük bir müjdeyi ifade eder. Sûrenin başındaki "Müminler için hidayet rehberi ve müjdedir" (Neml, 27/2) müjdesi ile Davud ve Süleyman kıssasının burada zikredildiğine göre de bu mânâya olduğu belli demektir. (Hak Dini Kur’an Dili Tefsiri- Elmalılı Hamdi Yazır) [2] ) Bu âyette kara ve deniz yolculuklarında cihad ile İslâm fetihlerinin ilerleyeceği haber veriliyor. ( Hak Dini Kur’an Dili Tefsiri- Elmalılı Hamdi Yazır) Boykot, hicret, işkence ve baskı gibi karanlıklardan nasıl çıkılacağı hususunda rehberlik yapan ve fetihten /zaferden /rahmetten önce zorlukları /rüzgarları aslında bu fethin bir müjdesi olarak gönderen Allah’tır. (A.A) [3] ) Yukarıdaki ahiret ile ilgili anlatılanların aynı zamanda bu dünya hayatı için bir metafor olduğu, geçmiş toplumların karşılaştıkları akıbetlerini örnek vermesinden anlaşılmaktadır. (A.A) [4] ) Ahmed Tayalisi, Naim b. Hammad, Abd b. Hamid, Tirmizî hasen hadis diyerek, İbnü Mâce, İbnü Cerir, İbnü Münzir, İbnü Ebi Hatim, İbnü Merduye ve Beyhakî gibi zatların Ebu Hüreyre (r.a)den rivayet ettikleri bir hadiste Resulullah (s.a.v) buyurmuştur ki: "Dâbbetü'l-arz, Musa'nın âsası, Süleyman'ın mührü yanında olarak çıkacak, mühür ile müminin yüzünü parlatacak, âsa ile kâfirin burnunu kıracak, insanlar sofraya toplanacak, mümin ve kâfir tanınacak." Bu hadise göre de, dâbbe, maddî ve manevî normalin üzerinde bir kuvvet ve saltanat ile ortaya çıkıp büyük bir İslâm devleti kuracak lider olmuş oluyor. Şüphe yok ki, Musa'nın asasına, Süleyman'ın mührüne sahip olan kimse, büyük bir şahsiyet olacaktır.(Hak Dini Kur’an Dili Tefsiri – Elmalılı Hamdi Yazır)

  • Bölüm 15:NECRAN HEYETİ İLE MÜZAKERELER | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 15 NECRAN HEYETİ İLE MÜZAKERELER Bedir Savaşının Medine İslam Cumhuriyetinin zaferi ile sonuçlanması, Kaynuka oğulları Yahudi kabilesinin Medine’den atılması, Mekke’nin Şam ticareti için alternatif güzergah arayışlarının da başarısız olması ve Medine’de karışıklık ve anarşi yaratma faaliyetlerine finansal destek sağlayan Yahudi finansör Ka’b b.Eşref ile Ebu Rafi’nin suikastlarla ortadan kaldırılmaları Arap yarım adası çevresindeki bölge ülkelerinin dikkatlerini çekmişti. Şam üzerinden yapılan ticareti etkileyen bu olaylar karşısında İran (Sasani), Bizans ve Mısır gibi bölge ülkelerinin kayıtsız kalması düşünülemezdi. Söz konusu bölge ülkelerinin bu gelişmelere bağlı olarak oluşacak yeni dengeleri kendi lehlerine çevirmenin yollarını arayacakları çok açıktı. Bu ülkelerin Arap yarımadasındaki mevcut şirk yapısında söz sahibi otoritelerle geçmişten gelen dost ve müttefiklerini dolayısıyla geleneksel ticari ilişkilerini muhafaza etmek istemekle beraber bu bölgede oluşan yeni otoritelerle / devletlerle de ilişkilerini iyi tutmak isteyecekleri muhakkaktı. Aksi takdirde önce ticari menfaatlerini sonrasında ise kendi topraklarındaki egemenliklerinin kaybedilmesine kadar gelişecek bir değişimin önünü alamayacaklarının farkındadırlar. Bu nedenle söz konusu bölge ülkelerinden Bizans ve Mısır Arap yarımadasında meydana gelen gelişmeleri yakından takip etmişler ve bu gelişmelerin içerisinde yer almak ve Medine’deki oluşum ile ilişki kurmak amacıyla yarımadadaki uzantılarını hareket geçirmişlerdir. İran (Sasani) devleti bölgedeki gelişmeleri takip etmekle birlikte kendi şirk sistemi ile aynı olan Mekke Yönetimini terk ederek Medine İslam Cumhuriyeti ile ilişki geliştirme ve ittifak yapamazdı. Ayrıca tam bu sıralarda Bizans ile arasında devam etmekte olan savaş nedeniyle onların Arap yarımadasındaki bu gelişmeleri kendi lehlerine çevirmek için bölgedeki müttefiklerine herhangi bir yardım yapması da olası değildi. 15.1. Necran Kabilesinin Harekete Geçirilmesi Bizans ve Mısır, bölgede değişen dengeleri kendi lehlerine çevirmesi için Necran Hristiyanlarını harekete geçirirler. Medine İslam Cumhuriyetinin Mekke Şirk Yönetimine karşı peş peşe kazandığı başarılar ile bölgedeki Yahudi finans otoritelerini yok etmesi bölgenin yeni gücünün İslam Cumhuriyeti olacağını göstermesi nedeniyle Bizans bu gücü kendi safına çekme girişimi olarak kendi adına görüşmelerde bulunmak üzere Necran Hristiyanlarını gönderdi. Necran, Mekke ile Yemen arasında Yemen’in Mekke tarafına düşen yerlerinden olup, Mekke’ye o dönemin ifadesi ile yedi konaklık mesafededir. Necranlıların bu bölgede oldukça zengin ve müreffeh bir yaşamları vardır. Zenginliklerini Bizans’ın liderliğindeki Hristiyan blok içerisinde yer almasına ve onların yaptıkları maddi ve siyasi desteğe borçludurlar. Harita 17: Necranlıları yaşadığı bölge Necranlılar Medine’ye kalabalık bir heyet gönderir. Heyetin çantasında Medine İslam Cumhuriyetine Hristiyan Dünyasının Mandasına girme teklifi vardır. Necranlıların kendileri de Bizans ve Mısır yönetiminin mandası altında ve onların finansal destekleri ile bölge şartlarına göre zengin ve müreffeh bir yaşam sürmektedirler. Onlar, Medine İslam Cumhuriyetinin kendileri ile birlik olup Hristiyan Dünyası Bloğunun desteğini almaları halinde tüm Arap yarımadasına hâkimiyetin kolay olacağı düşüncesindedirler. Onlar açısından bölgenin en güçlü ve dokunulmaz gücü olan Mekke müşrik ordusunu yenmiş bir gücü kendi saflarına çekmek son derece stratejik bir hamledir. 15.2. Necran Heyetinin Ajandasındaki Görüşme Gündemi Necran Heyeti, öncelikle Mekke müşrik yönetimini Bedir’de yenmenin çok büyük bir başarı olduğunu ifade ederek bu başarıları nedeniyle Medine İslam Cumhuriyeti yönetimini kutladılar. Heyet daha sonra, nihai zafer ile Mekke’nin kıyameti, bütün Arap ve diğer toplumların uyanmaları / dirilişi ve İslami / Tevhidi Dünya Görüşüne karşı mücadele edenlerin hesap verecekleri ve çok acıklı bir azaba uğratılacağı –ki bu hususlar Kur’an’da ahiret, kıyamet, diriliş ve hesap günü müteşabihatı içerisinde zikredilir- iddialarının mevcut Medine İslam Cumhuriyeti alt yapısıyla mümkün olmadığını iddia ettiler. Buna gerekçe olarak Ebrehe’nin güçlü ordusunu bile paçavraya çeviren “Ehlullah” namlı Mekkelileri / Kureyş’i yenmenin öyle kolay olmadığını gösterirler. Heyet, Mekke müşriklerini ve Arap yarımadasındaki müşrikleri eninde sonunda dize getirip tevhidi sağlamaya yönelik olarak Kur’an’da müteşabih ifadelerle zikredilen gelecek öngörülerinin gerçekleşmesinin mevcut şartlarda imkânsız olduğunu ifade ederler. Şayet Kur’an’daki müteşabih ayetlerle ortaya konan Mekke’nin kıyameti ve bütün Arap kabilelerinin tevhidinin gerçekleşmesi isteniyorsa bunun için bir teklif sunmak istediklerini bildirdiler. Necran Heyeti tekliflerini sunmadan önce Medine’deki Yahudi kabilelerle Medine İslam Cumhuriyeti yönetimi arasındaki anlaşmazlığın sebeplerini öğrenmek arzusunda olduklarını bildirdiler. Bu kapsamda özellikle Kaynukalıların Medine’den atılmasıyla gün yüzüne çıkan bu uyuşmazlıkta haksız tarafın hangi taraf olduğunu belirlemek istediler. Zira onlar açısından teklif edecekleri hususta sonradan pişman olmamak için haklı ve haksız tarafı bilmek gerektiğini bildirdiler. Sonunda ajandalarındaki en önemli maddeyi müzakereye açtılar. Onlar Medine İslam Cumhuriyetine Hristiyan Dünya Bloğuna girmeyi teklif ettiler. Bu teklifi yaparken de toplantının başında ifade ettikleri gibi Mekke’yi yenmek ve bütün Arabistan ölçeğinde bir birlik sağlamak istiyorlarsa mutlaka Hristiyan dünyadan destek almaları gerektiğini bildirdiler. Aksi takdirde metaforik / müteşabih olarak ifade ettikleri İslami / Tevhidi Dünya Görüşüne dayalı bir sistemi gerçekleştirmelerinin imkânsız olduğunu belirttiler. Eğer teklifleri kabul edilecek olursa çok büyük maddi destek, silah ve siyasi destek sağlanacağını bildirdiler. Ancak bu teklifin kabul şartları arasında en önemlisi, verilecek bu yardımlar karşılığında Medine İslam Cumhuriyetinde teslise dayalı bir yönetim modelinin benimsenmesidir. Necran Heyetinin Medine İslam Cumhuriyetine yaptığı bu teklif, Mekke Yönetimine karşı Hristiyan Dünyası Bloğunda yer alma ve bu bloğun Mandasına girme teklifidir. Böyle bir teklifin öngördüğü sistemde Medine İslam Cumhuriyetinin idari yapısı şöyle yapılandırılacaktı: Devletin başında Allah (Baba) temsilen bir kral, İsa (Oğul) temsilen Kilise ve dini otoriteler ve Ruhul Kudüs’ü temsilen müşavere / danışma meclisi. Bu yeniden yapılandırmada Baş Kilise Bizans’ta olduğu için Mısır vb. diğer kiliseler gibi Medine İslam Cumhuriyeti de Bizans’taki Baş Kiliseye bağlı olacaktı. Böyle bir teklifin kabulü halinde idari yapıda gerekli yapısal değişiklikler yapıldıktan sonra Medine İslam Cumhuriyeti Bizans’ın Mandası altına girmiş olacaktı. Elbette ki bu teklifin din dilindeki ifadesi müminlerin Hristiyan olmasından başka bir şey değildi. Onlar müminleri Arap yarımadasında tevhidi Hristiyanlık dini ile sağlamaya davet etmekteydiler. Ancak müminler onların davet ettikleri Hristiyanlığın teslis inancını reddettiler. Müminler Allah’ın tek ve benzersiz olduğunu ve asla cisimleştirilemeyeceğini söylediler. Diğer bir ifadeyle yaratıcının yaratılan hiçbir şeye benzemediğini söylediler. Halbuki teslis inancında Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olarak telakki edildiğini ve onun insan olarak dünyaya geldiğine inanıldığını yani ilah’ın / yaratıcının cisimleştiğine inanıldığını belirttiler. Yaratıcı tanrının yegâne olmasının zorunlu olduğunu ve yarattıklarına benzemesinin imkânsız olduğunu söylediler. Necranlılar müminlerin bu sözlerine karşı Kur’an’daki çeşitli kıssalarda anlatılan müteşabihatları / benzetmeleri ileri sürerek (Hz. Adem’e Allah’ın kendi ruhundan üflemesi ve Hz. Meryem’e ruhundan üflemesi ile Hz. İsa’nın yaratılması vb.) Müminlerin de İlahi olanı cisimleştirdikleri şeklinde cevap verdiler. Müminlerin bazıları onların bu cevaplarından etkilendiler ve onlara hak vermeye başladılar. Fakat aklını kullanan müminler ise bu ayetlerde geçen müteşabih ifadelerin insanların mesajları anlamalarını kolaylaştırmak için Cenab-ı Hak tarafından inzal edildiğini, Cenab-ı Hakk’ın yarattığı varlıklarla ilişkisi mekanizmasının nasıl gerçekleştiğini ancak Kendisinin bilebileceğini söylediler. Yaratıcının yaratılanlarla olan ilişki mekanizmasını Cenab-ı Hakk’ın ancak müteşabih ifadelerle anlatabileceğini belirttiler. Bunun gerekçesi olarak ta insanın bilgisinin, aklının ve tecrübesinin olmadığı hususların bildiği ve tecrübe ettiği varlık alemindeki benzetmelerle anlatmasından başka imkân olmadığını ifade ettiler. Necran Heyeti ajandasındaki teklifleri sunduktan sonra görüşmelere geçilir. 15.3. Gündem Konuları Üzerinde Necran Heyeti İle Müzakereler Ali İmran Suresinin bu bölümdeki ayetleri adeta bu heyetle yapılan görüşmelerin Cenab-ı Hak tarafından tutulan tutanakları gibidir. Peygamberimiz@ Necran Heyetinin tekliflerini değerlendirmeye geçer ve ilk önce; “Allah’tan başka ilah olmadığı ve O’nun hayat sahibi ve hayatın kaynağı olduğu her şeyi ayağa kaldıran ve ayakta tutanın da O olduğu vurgusu ile Medine İslam Cumhuriyeti’nin O’nun öğretisine dayalı olarak kurulduğu ve öylece de devam edeceği, bu Cumhuriyete hayat verecek olanın ve ayağa kaldıracak olanın da O olduğunu vurguladı. İlahi öğreti kurallarına göre Hakka karşı duranların mutlaka yıkılacağını ve onların çok büyük bir ceza ile cezalandırılacağını belirtti ve bunun tarih boyunca hep böyle olduğuna işaret etti. Ayrıca Allah’ın asla cisimleştirilemeyeceği, oğullara kızlara sahip olmadığı, insanlara ya da herhangi bir yaratılmışa hulul etmediği, / etmeyeceği, onun yarattıklarına benzemekten münezzeh olduğu ve hak ile batılı ayırt edici olan bu hususların Tevrat’ta ve İncil’de de daha önce bildirildiğini ifade etti. Böylece Necranlıların teklif ettikleri teslis paradigmasının yanlışlığına ve teslis esasına dayalı idari mekanizmanın da yanlış olduğuna işaret etti.” Cenab-ı Hak, müzakerelerin başlangıcında elçisinin söylediği bu hususları şöyle kayıt altına aldırır; RAHMAN, RAHİM ALLAH ADINA 1-6- Elif, Lâm, Mim. Allah, Kendisinden başka tanrı yoktur, Hayatın kaynağı ve daima diri Hayy'dır, her şeyi ayağa kaldıran ve onları ayakta tutan Kayyum'dur. (Geçmişte vahyedilenlerden) bugüne ulaşan doğru haberleri / bilgileri tasdik eden bu Kitabı sana peyderpey indiren O'dur. Tevrat'ı ve İncil'i de O indirmişti. Geçmişte insanlığa yol göstermek için doğruyla eğriyi birbirinden ayırt etmeye yarayan gerçeklik bilgisi furkanı da O indirmişti. Allah'ın mesajlarını inkâr edip karşı duranları acı bir azap beklemektedir. Allah kudret sahibidir, inkârcı zalimlerden intikam alıcıdır. Şüphesiz yeryüzündeki ve gökyüzündeki hiçbir şey Allah’tan gizli kalmaz. Sizi, rahimlerde dilediği gibi şekillendiren O’dur. Kendisinden başka ilâh yoktur. O, sonsuz kudret ve hikmet sahibidir. (Al-i İmran Suresi 1-6) Peygamberimiz@ Allah’ın tek ilah olduğu ve yaratılmış hiçbir varlığa benzemediği hususunu ifade ettikten sonra Necranlıların Kur’an’daki müteşabih ayetleri dillerine dolayıp müminleri etkilemeye çalışarak fitne çıkarmalarını dile getirdi. Müteşabih ayetlerle anlatılmaya çalışılan hususların gerçekte nasıl cereyan ettiğini insanların kavrayamayacağını belirtti. Aklını kullanan müminlerin ise müteşabih ayetlerle anlatılan ve künhünü kavrayamadığı hususların Allah tarafından inzal edildiğine iman ettiklerini ifade etti. Böylece Allah’ın tek ilah olduğu paradigmasına dayalı İslam Cumhuriyetinin mutlaka muzaffer olacağına da müminlerin iman ettiklerini belirtmiş oldu. Peygamberimiz@ daha sonra müminlerin geleceğe yönelik öngörüleri yani en önemli hedefi olan ahiret vaadi üzerine Necran Heyetinin eleştirilerine cevap verdi; Onlara müteşabih ifadelerle anlatılan gelecek öngörülerini anlamadıklarını söyledi. O ifadelerdeki öngörülerin gerçekleşmesi (tevili) konusunda insanları saptırmaya çalıştıklarını belirtti. Onların bu çabalarının fitne çıkarmaktan başka bir şey olmadığını bildirdi. Bu tarz hareketlerin hastalıklı kalplerin / zihinlerin bir ürünü olduğunu vurguladı. Hâlbuki Kur’an’da müteşabih ifadelerle anlatılan gelecek öngörülerinin insanların anlayabilmeleri için metaforlarla / müteşabih / benzetmelerle anlatıldığı ve bu ayetlerin açık ortaya konan ilke ve öğretiler (muhkem ayetler) den hiçbir farkının olmadığı bu nedenle hepsinin Allah’ın bildirmesi olduğunu söyledi. Gerek tabiatta gerekse de sosyal hayatta Cenab-ı Hakk’ın kanunlarının nasıl tecelli ettiğini kavrayamayan, derinlikten yoksun beyinlerin müteşabih ifadelerle anlatılan geleceğe dair öngörüleri de anlayamayacaklarını belirtti. Onların hastalıklı düşünceleriyle insanları ancak kendi bozuk ve yanlış yollarına çekmeye çalıştıklarını ifade etti. Aklını kullanan kimselerin ise bu müteşabih ayetlerdeki metaforlarla anlatılmaya çalışılan ve gelecekte (gayb) mutlaka cereyan edecek olayların Allah’ın bildirmesi olduğunu ve O’nun sosyolojik yasası olduğunu bildiklerini ve iman ettiklerini söyledi. Cenab-ı Hak, elçisinin verdiği bu cevapları aşağıdaki şekilde kayıt altına aldırır; 7- Sana Kitab'ı indiren O'dur. Bu Kitab’ın bir kısmı muhkem / manası açık olan ayetlerdir ki, bunlar, kitabın anasıdır. / esasıdır. / temelidir. / özüdür. Diğer kısmı ise müteşabihlerdir. / benzetmelerdir. / metaforlardır. Durum bu iken, kalplerinde kaypaklık / fitne / kötülük olan kimseler, fitne çıkarmak ve kendi arzularına göre bir sonuç elde etmek (tevil) için onun müteşabih olanlarının peşine düşerler. Hâlbuki onun tevilini / nasıl ve ne şekilde gerçekleşeceğini ancak Allah bilir. Derinlikli düşünenler: “İman ettik, onların tamamı Rabbimiz katındandır” derler. Ulül Elbab / akıl ve vicdan sahibi derin kavrayış sahiplerinden başkası bunu anlayamaz. (Al-i İmran Suresi 7) Peygamberimiz müteşabih olarak ifade edilen gelecek (gayb) haberlerinin gerçekleşmesinin kanıtını şöyle ortaya koyar; İslam Cumhuriyetinin gelecekte büyük başarılara imza atacağını ve düşmanlarının yenileceğini Necranlıların anlamaları için Firavunun yıkılıp gitmesine bakmalarının yeterli olduğunu ve bu minvalde Mekke Şirk Yönetiminin de tıpkı Firavun yönetimi gibi yıkılıp gideceğini belirtti. Kaçınılmaz olarak gerçekleşecek olan bu yıkımın Allah’ın sosyolojik (toplum bilim) yasası olduğunu bildirdi. Bu yıkımın ilk adımı olan Bedir Zaferi’nin bunun açık bir kanıtı olduğunu vurguladı. Zira Bedir’de inkârcı olan Mekke müşrik ordusu Allah yolunda savaşan Medine İslam Ordusundan üç kat daha fazla sayıda olmalarına rağmen müminlerin müşriklerin gözlerine iki misli fazla görünmesinin çok açık bir kanıt olduğuna işaret etti. Cenab-ı Hakk’ın bu açık yardımı ve inayetiyle Mekke müşrik ordusunun hezimeti yaşadığını söyledi. Dolayısıyla Cenab-ı Hakk’ın Kur’an’da müteşabih ifadelerle haber verdiği nihai zafer olayının da eninde sonunda mutlaka gerçekleşeceğini ifade etti. Cenab-ı Hak, elçisinin ortaya koyduğu bu kanıtı şöyle kayıt altına aldırır; 8-13- Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra, kalplerimizin sapmasına izin verme. Bize kendi katından bol bol rahmet bağışla. Muhakkak ki sen, Vehhab'sın / bol bol ihsan edensin. “Rabbimiz! Muhakkak ki Sen insanları geleceğinde kuşku olmayan bir gün için mutlaka bir araya getireceksin.” Allah vaadinden asla dönmez. İnkârcıların ne malları ne de evlatları Allah'a karşı hiçbir fayda vermeyecektir. Onlar ateşin yakıtı olacaklardır. Tıpkı Firavun hanedanının ve onlardan öncekilerin başına gelenlerin aynısı (onların da başına gelecektir.) Zira onlar mesajlarımızı yalanlamışlardı. Allah da onları bu günahları yüzünden yakalayıvermişti. Allah, cezası / yakalaması çok çetin olandır. İnkâr edenlere de ki; “Yakında mağlup olacak ve cehenneme toplanacaksınız” O, ne kötü bir yerdir! (Bedir’de) Karşı karşıya gelen iki orduda sizin için kesinlikle bir ayet / kanıt vardır; Ordunun biri, Allah yolunda savaşıyor diğeri ise inkârcılardı. O inkârcılar müminleri, gözlerinde kendilerinin iki misli görüyorlardı. Allah, dilediğini yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda basiret sahipleri için bir ibret vardır. (Al-i İmran Suresi 8-13) Peygamberimiz müzakereler kapsamında Necranlılara; “Cenab-ı Mevla’nın bu apaçık yardımı nedeniyle sizin teklif ettiğiniz «Manda» ve bu Manda çerçevesinde vaat ettiğiniz maddi yardımlar, zenginlikler, ganimetler çok cazip görünse de kabul etmiyoruz. Sizin vaat ettiğiniz bu yardımlar yerine Allah’ın yardım ve inayetini istiyoruz. O’nun vereceği mükâfatlar çok ama çok daha değerlidir. Hele bir de O’nun hoşnutluğu var ki hiçbir maddi değerle ölçülemez. Biz işte buna talibiz. Allah kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etmektedir. Böylece O tevhit paradigmasını kendisine eksen seçmiş İslam Cumhuriyetinden yana olduğunu ifade etmektedir. Bu noktada melekler / melikler ve ilimde derinleşmiş ve haktan yana olan âlimler de aynı şahitliği yapmakta ve İslam Cumhuriyetinden yana desteklerini ifade etmektedirler. Ki gerçek olan da budur. Allah tek ilahtır ve sonsuz kudret sahibi ve yegâne egemendir.” diyerek onların maddi yardım tekliflerini reddetti. Cenab-ı Hak ise elçisinin reddedişini şöyle ifade ederek kayıtlara geçirtir; 14-18- Kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere taparcasına duyulan sevgi, insanlara çok cazip kılındı. Fakat bunlar dünya / süfli / geçici hayatın kazanımıdır. Oysa varılacak en güzel hedef Allah’ın indindedir. De ki: “Size bundan daha hayırlı olanı bildireyim mi? Takva sahipleri için Rablerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah'tan hoşnutluk vardır. Allah o kulları görür gözetir. Onlar öyle kullardır ki; “Rabbimiz! Şüphesiz biz inandık, artık bizim günahlarımızı bağışla ve bizi ateşin azabından koru!” derler. Aynı zamanda onlar, sabreden, dürüst olan, gönülden itaat eden, infakta bulunan ve seher vakitlerinde istiğfar eden kimselerdir. Allah kendisinden başka ilah olmadığına şehadet etti. Melekler ve adaleti ayakta tutan ilim sahipleri de şahitlik ettiler. Ki O’ndan başka ilah yoktur. O, kudret sahibi ve hakimdir. (Al-i İmran Suresi 14-18) Peygamberimiz@ Necran heyetine Medine’deki Kaynuka Yahudileriyle aralarının bozulma sebeplerini şöylece belirtti; “Başlangıçta tüm Medinelilerle Allah’ın istediği gibi barış / İslam / huzur, adalet, merhamet ve tevhit üzerine Anayasal bir Cumhuriyet kurduk. Fakat daha sonra kıskançlık, bencillik, haset ve azgınlıkları sebebiyle Kaynukalılar kurulan anayasal sistemin doğru, adil ve hakkaniyet çerçevesinde işlemesine bir türlü razı olmadılar ve ayrılık çıkardılar. Dahası haktan yana olanları katlederek isyan ettiler. Kendilerini üstün görmeleri fakat gerçekte ise başkalarının kendilerinden üstün olmalarını hazmedemediler. Kendilerini o kadar üstün ve seçilmiş görüyorlardı ki ne yaparlarsa yapsınlar Ahirette Allah’ın kendilerine çok az bir süre ateş azabıyla cezalandırdıktan sonra mutlaka cennete koyacağına, diğer insanların ise böyle bir ayrıcalığa sahip olmadığına inanmaları onları her türlü kötülüğe sürüklüyordu. Bu tür anlayışta olan kimselerle nasıl adil bir sistem kurup işletebileceksiniz? Sizde olsanız bunlarla düzgün bir birliktelik yapamazsınız.” Cenab-ı Hak, elçisinin Kaynuka Yahudileri ile aralarının bozulma gerekçeleri olarak ortaya koyduğu hususları şöyle kayıt altına aldırır; 19-25- Şüphe yok ki Allah’ın nezdinde din, İslam'dır. / Barıştır. Fakat kitap verilenler kendilerine o ilim geldikten sonra sırf aralarındaki kıskançlık / haset ve haddi aşmak / azgınlık nedeniyle anlaşmazlığa düştüler. Allah'ın ayetlerini kim inkâr ederse bilsin ki şüphesiz Allah hesabı çabuk görendir. Buna rağmen eğer seninle tartışırlarsa de ki: “Ben bana uyanlarla birlikte yönümü tamamen Allah’a doğru dönerek O’na teslim oldum ve böylece kendimi sağlama aldım. Kitap verilenlere ve Ümmilere “Siz de O’na teslim olup kendinizi sağlama almaz mısınız?” de. Eğer İslam oldularsa o zaman doğru yola ermişlerdir. Yok, eğer sırt çevirirlerse sana düşen sadece tebliğ etmektir. Allah, kullarını çok iyi görendir. Şüphesiz Allah'ın ayetlerini inkâr eden, haksız yere peygamberleri öldüren ve insanlardan hak ve adaleti emreden kimseleri katledenleri acıklı bir azapla müjdele! İşte bunların dünyada da ahirette de amelleri boşa gitmiştir. Onlara yardım edende olmayacaktır. Kendilerine Kitap'tan bir pay verilmiş olan şu kimselere bir baksana. Aralarında hüküm vermek için Allah'ın kitabına başvurmaları yolunda çağrı yapılmış olmasına rağmen onlardan bir kısmı, inatla ondan yüz çeviriyor. Bu, onların, “Sayılı birkaç gün dışında ateş bize asla dokunmayacaktır” demeleri nedeniyledir. Onların iftira ile uydurdukları gerçek dışı kabulleri dinlerine ihanettir. Bakalım, geleceğinde hiç şüphe olmayan o günde onları bir araya topladığımız ve hiç kimseye haksızlık edilmeden herkese kazandıkları tastamam ödendiği zaman onların halleri nice olacaktır? (Al-i İmran Suresi 19-25) 15.4. Necran Heyetiyle Müzakerelerde İkinci Aşama Peygamberimiz@ müzakerelerin ikinci aşamasında Necran Heyetinin teklif ettiği Manda Yönetimini kabul edemeyeceğini ve kendilerinin de bu manda yönetiminden vazgeçmeleri gerektiğini şöyle ifade etti; “Yeryüzünün mülkü Allah’ındır. O yeryüzünde dilediği gibi tasarruf eder. Dolayısıyla O kimi iktidara getirecek ise ne yapar eder onu iktidara getirir. Kimi de iktidardan indirecekse onu da o makamdan indirir.Hangi toplumu diriltecek ve yeryüzüne egemen kılacaksa onu yapar ve kimse de engel olamaz. Hangi toplumdaki zulmü ve karanlıkları kaldıracak ve o topluma aydınlık getirecekse onu da gerçekleştirmesine kimse mani olamaz. Hangi topluma da zenginlik ve servet verecekse onu da O verir. Bu nedenle bize düşen doğru yola giderken bile doğru metotları kullanmaktır. Sizlerin Bizans ve Mısır’ın desteğini almak için teklif ettiğiniz mal, mülk, servet ve silah sadece Allah’a bağlı olmakla da elde edilerek bağımsız bir güç olunabilir. Fakat sizin teklifinizi kabul edecek olursak, onlara bağlı / manda olmak zorunda kalacağız. Onlar ise bize yeni bir zulüm sistemi dayatmış olacaklar. Hal böyle olunca müminlerin kâfirlerin / müşriklerin mandası, velayeti ve yönetimi altına girmesi kabul edilemez.Şayet böyle bir teklif kabul edersek bu bizi Allah’tan uzaklaştırır. Bu ancak herhangi bir tehlikeden korunma koşuluyla olabilir. Şimdi ise öyle bir durum yoktur. Bu nedenle sizin manda teklifinizi kabul etmiyoruz. Gelin siz de Hristiyanlık ekseninde Bizans’a bağlı olmaktan vazgeçin ve sadece Allah’a bağlı olun. Gelin bağımsız bir birlik oluşturalım. Bana uyun, beni takip edin ve bağımsız sadece Allah’a bağlı tevhidi bir Cumhuriyet oluşturalım.” Cenab-ı Hak, peygamberimizin Necran Heyetinin manda yönetimi teklifini kabul edemeyeceğine ilişkin ortaya koyduğu yukarıdaki gerekçeleri şöyle kayıt altına aldırır; 26-32- De ki: “Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden de çeker alırsın, dilediğin aziz eder güçlü kılarsın, dilediğini de zelil eder alçaltırsın. Hayır, Senin elindedir. Hiç kuşkusuz Senin her şeye gücün yeter! Sen geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü de gecenin içine sokarsın. Sen ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü çıkarırsın. Dilediğine de hesapsız rızık verirsin.” Müminler, müminleri bırakıp kâfirlerin velayeti / yönetimi / mandaları altına girmesinler. Her kim böyle yaparsa Allah ile bağını koparmış olur. Bu ancak kendinizi onlardan koruma amaçlı olabilir. Allah sizi emirlerine karşı gelmekten sakındırıyor. Zira sonunda Allah'a dönüp hesap vereceksiniz. De ki: “İçinizde taşıdığınız düşünceleri gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde olan şeyleri de yerde olan şeyleri de bilir. Allah, her şeye kadirdir.” O gün herkes yaptığı iyilikleri ve kötülükleri karşısında hazır bulacak. Kendisi ile yaptığı kötülükler arasında çok uzak bir mesafe bulunmasını ister. Allah, sizi emirlerine karşı gelmekten sakındırıyor. Zira Allah, kullarına karşı çok şefkatlidir. De ki: “Eğer Allah'ı seviyorsanız o zaman bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. De ki: “Allah'a ve Peygambere itaat edin!” Şayet yüz çevirirlerse bilsinler ki, Allah inkârcı nankörleri sevmez. (Al-i İmran Suresi 26-32) 15.5. Necran Heyetiyle Müzakerelerde Üçüncü Aşama Peygamberimiz@ müzakerelerin üçüncü aşamasında Necran Heyetine Yönetimde Teslis Modelinin yanlışlığı ve onların da Teslis sisteminden vazgeçmeleri gerektiğini Hz. Zekeriya, Hz. Meryem ve Hz. İsa’nın hayat hikâyeleri metaforu / müteşabihatı üzerinden şöyle ifade etti; “Tıpkı Hz. Meryem’in Allah’a adanmış olması ve Allah’ın da onu tertemiz kılması, temizliğini koruması, çok çeşitli rızıklarla rızıklandırması ve âlemdeki diğer kadınlar arasında seçkinlerden kılınması gibi, Beni kendi kabilemin içlerinden çıkardı ve bana inanan müminler topluluğu da kendilerini Allah’a adadılar. Onlar, Allah’ın öğretisi sayesinde arındılar, temizlendiler, bütün engelleme ve zorluklara rağmen Alla onları hem Mekke’de hem Habeşistan’da ve hem de Medine’de çok çeşitli rızıklarla rızıklandı ve şimdi Arap yarımadasındaki tüm kabileler arasında onlar seçkin bir konuma geldiler. Öyle ki tıpkı Hz. Zekeriya’nın Hz. Meryem’e bakıp gıpta etmesi gibi sizler de müminlere gıpta ile bakmaktasınız ve onlar gibi olan bir nesil arzuluyorsunuz. Allah size bağımsızlığınızı ve çok değerli / temiz / soylu bir hükümranlık verir. Belki siz bu topraklarda bunu imkânsız görüyorsunuz ama Cenab-ı Hak için imkânsız yoktur. Sadece O’ndan isteyin Bizans’tan ya da Mısır’dan değil. Yolunuzu doğru tutun. Bunun gerçekleşmesi için Allah’ın yolunda istikrarlı bir şekilde gitmeniz, O’nu tespih etmeniz ve kısa bir süreliğine Mekke’ye karşı harekete geçmemeniz ve yapılacak ittifak konusunda bir şey söylememeniz yeterlidir. Böyle yaptığınız takdirde Cenab-ı Hak size sürekli hayat sahibi / Yahya bir iktidar verecektir. Bu iktidar beni tasdik eden ve bana gönderileni tasdik eden bir iktidar olacaktır.” Cenab-ı Hak, elçisinin Teslis modelinin yanlışlığına ilişkin yaptığı bu açıklamaları şöyle kayıt altına aldırır; 33-47- Gerçek şu ki Allah, birbirinin soyundan gelmek üzere Âdem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini âlemler üzerine seçkin kıldı. Allah, her şeyi işiten, her şeyi bilendir. Hani bir zaman İmran’ın karısı, “Rabbim! Karnımdakini hür olarak Sana adadım. Benden bunu kabul buyur. Şüphesiz Sen her şeyi işiten, her şeyi bilensin” demişti. Fakat onu doğurunca, “Rabbim! Ben onu kız olarak doğurdum. –Hâlbuki Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilir– erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu lanetlenmiş Şeytandan şerrinden korumanı diliyorum” dedi. Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir surette kabul etti. Onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi ve onu Zekeriyya’nın himayesine verdi. Zekeriyya ne zaman onun yanına mihraba girse, onun hemen yanı başında yeni bir rızık bulurdu. O, “Ey Meryem! Bu sana nereden?” diye sorar, Meryem de “O, Allah tarafındandır” derdi. Şüphe yok ki Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır. İşte o zaman Zekeriyya, Rabbine şöyle yakardı: “Rabbim! Bana katından temiz bir nesil ver. Şüphesiz Sen, duayı hakkıyla işitensin” dedi. Bunun üzerine mihrabda salatı ikame ederken melekler ona, “Allah sana, Allah'tan bir sözün gerçekleşeceğini doğrulayacak, efendi, iffetli, ıslah edici peygamberlerden Yahya'yı müjdeliyor” diye seslendiler. O, dedi ki; “Rabbim! Bana ihtiyarlık gelip çatmış, karım da kısır iken benim nasıl oğlum olabilir?” dedi. (Allah) “Öyle de olsa, Allah dilediğini yapar” buyurdu. O; “Ey Rabbim! Bana bir işaret / ayet göster” dedi. (Allah); “İşte sana işaret: üç gün boyunca imayla anlaşma dışında insanlarla konuşmamandır. Rabbini çok an, sabah-akşam / daima tespih et” dedi. Ve o zaman melekler, “Ey Meryem! Şüphesiz Allah seni seçti, seni tertemiz kıldı ve seni âlemlerin kadınları arasından seni seçti. Ey Meryem! Rabbine saygıda kusur etme, O'na boyun eğ ve rükû edenlerle beraber sen de rükû et!” demişlerdi. İşte bu, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Yoksa sen Meryem'i kimin himayesine alacağına dair kura çekmek için kalemlerini atarlarken onların yanlarında değildin. Onlar birbirleriyle tartışırlarken de yanlarında değildin. Hani bir gün melekler, “Ey Meryem! Allah seni, Kendi indinde kararlaştırılmış bir söz olarak ismi Meryem oğlu İsa Mesih’i müjdeliyor. O dünya ve ahirette saygın, / şerefli, Allah’a yakın kullarındandır. O, ıslah etmek için yüksek makamda ve olgun biri olarak insanlarla konuşacak.” (Meryem) “Rabbim! Bana hiçbir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olabilir?” dedi. (Melekler) “Öyle de olsa, Allah dilediği şeyi yaratır. O, bir şeyin olmasına karar verdiği zaman onun için ‘Ol!’ der, o şey hemen olur” dediler. (Al-i İmran Suresi 33-47) Peygamberimiz@ müzakerelerin söz konusu bu üçüncü aşamasında Necran Heyetine Teslis Yönetiminin yanlışlığı ve onlarında Teslis sisteminden vazgeçmeleri gerektiği hususundaki açıklamalarına Hz. İsa’nın hayat hikâyesi metaforu / müteşabihatı üzerinden şöyle devam etti; “Tıpkı Hz. İsa’nın doğup yetişkin bir hale geldikten sonra seçkin ve üst düzey insanlarla / tapınağın ileri gelenleri ile çok önemli meseleleri konuşup görüşebilen üstün makamda bir insan haline gelmesi, çamurdan bir kuş yapıp üfleyince canlanıp uçması, ölüleri diriltmesi, körü görür hale getirmesi, evde sakladıklarını ve tükettiklerini bilmesi gibi BEN de bütün kabilelerin reisleri, devletlerin yöneticileri ve her toplumun ileri gelenleri ile konuları müzakere edebilir, idaresini üstlendiğim toplumun kaderini / stratejisini çizer ve o kader / strateji çerçevesinde toplumu harekete geçirerek o toplumu uçururum, ölmüş toplumları bana verilen Kitapla diriltir, geleceği ve hakikati göremeyen körleşmiş toplumların gözlerini açarım ve sizlerin yaşam için ihtiyaçlarınızı ve sahip olduğunuz imkânları gayet iyi bilir ve size bildiririm. Ayrıca tıpkı Hz. İsa’nın elde kalan Tevrat müktesebatını inkâr etmediği, ondaki ilahi öğretiyi kabul ettiği, fakat toplumun kendi kendisine din diye yüklediği ağır yükleri ve haramları kaldırıp yaşamı kolaylaştırdığı, dahası apaçık bir mucize ile geldiği gibi BEN de elde bulunan tüm ilahi öğreti müktesebatını kabul ediyorum, sizin kendinize süreç içerisinde din diye yasaklar getirerek hayatı kendinize çekilmez hale getirdiğiniz hükümleri de kaldırıyorum ve hayatı sizin için kolaylaştırıyorum, dahası Bedir Zaferi gibi mucizede bana verildi ki Mekke’yi ve bana karşı çıkan kabileleri devirecek durumdayım.” Cenab-ı Hak, elçisinin Teslis modelinin yanlışlığına ilişkin devam eden açıklamalarını şöyle kayıt altına aldırır; 48-51- (Melekler sözlerine şöyle devam edecekler;) “(Allah) ona Kitabı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil'i öğretecek. Onu İsrail oğulları'na peygamber olarak gönderecek. Onlara şöyle diyecek: ‘Muhakkak ki, ben size Rabbinizden bir mucize / kanıt getirdim. Çamurdan kuş görünümünde bir şey yapar, ona üflerim de Allah'ın izniyle o kuş oluverir. Körü ve alacalı cüzzamlıları iyileştirir, ölüleri Allah'ın izniyle diriltirim. Ayrıca evlerinizde yediklerinizi ve biriktirdiklerinizi size haber veririm. Eğer inananlarsanız bunda sizin için yeterli bir mucize / kanıt vardır. Tevrat'tan günümüze kadar sağlam kalan öğretiyi tasdik ediyorum ve size yasaklanmış olanların bir kısmını serbest kılmak için gönderildim. Bu hususta Rabbinizden size bir mucize de / kanıt da getirmiş bulunuyorum. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Şüphesiz Allah, benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O'na kulluk edin! İşte bu, doğru yoldur’” (Al-i İmran S uresi 48-51) Fakat Necran Heyeti Hz. Peygamberin@ bu anlattıklarını hayal mahsulü olarak değerlendirdi ve şöyle söylediler; “Sen kendinin Peygamber olduğuna inanıyor ve kendine çok fazla güveniyorsun ancak gerçek öyle değildir. Mekke gelecekte Medine’yi müminlere dar edecek ve mutlaka hepinizi öldürüp yok etmek için çok büyük planlar yapacaklardır. Aklınızı başınıza alın ve böyle ham hayallere kapılmayın, bütün kabileler üzerlerinize çullanmadan size sunduğumuz Manda teklifini kabul edin.” Hz. Peygamber@ Necran Heyetinin bu sözleri üzerine onlara vahiy çerçevesinde şöyle hitap etti; “Tıpkı Hz. İsa’nın çağrıda bulunduğu fakat çevresindeki insanların da O’nun çağırdığı şeyleri reddettiklerini görünce gelecekte başına gelecek tehlikeli saldırılara karşı kendi safında kimlerin yer alacağını sorması gibi BEN de şimdi sizlere soruyorum ‘şayet tüm kabileler ve Mekke bizleri yok etmek için saldırdıkları zaman bana yani Allah yoluna destek verecek olanlar kimlerdir?’” Hz. Peygamberin@ bu sorusu üzerine Ensar’dan iman edenler ve muhacirler Allah’ın yardımcılarının kendileri olduğunu yüksek bir tonda haykırdılar. Bunun üzerine Hz.Muhammed@ de Necran Heyetine dönüp şöyle söyledi; “Yine tıpkı Hz. İsa’ya Cenab-ı Hakk’ın seslenip de inkârcıların korkutmalarına kulak asmaması, onların kurdukları suikast planlarını şimdiye kadar nasıl boşa çıkardıysa bundan sonrada boşa çıkaracağı ve onların kendisini asla öldüremeyeceği ve kendisinin vadesi ile öleceğini, kendisiyle birlikte olanların şanını yücelteceği, kıyamete kadar kendisinin ve takipçilerinin diğer toplumlara üstün geleceği gibi BENİ de Cenab-ı Hak koruyacak, şimdiye kadar giriştikleri tüm suikastları nasıl boşa çıkardıysa bundan sonra da boşa çıkaracak ve asla Mekkeliler beni öldüremeyecekler, ben ecelimle öleceğim, ben ve benimle birlikte olanların şanı çok yüce olacak ve Mekke’nin kıyametine kadar karşıtlarımıza karşı üstün geleceğiz. Cenab-ı Hak onlara bizim elimizle çok büyük azaplar verecek. Ayrıca O onlara ahirette de acı bir azap verecektir. Bunlar Cenab-ı Hakk’ın Hz. İsa’ya vaadi gibi bana da vaadidir.” Cenab-ı Hak, peygamberimizle Necran Heyeti arasında geçen bu diyaloğu Hz. İsa’nın hayatı üzerinden şöyle kayıt altına aldırır; 52-58- İsa, onlardaki inkârcılığı sezince dedi ki; “Allah yolunda benim yardımcılarım kimlerdir?” (Bu soruya topluluğun arasındaki) İsa yanlıları / havariler; “Allah'ın yardımcıları biziz; biz, Allah'a iman ettik. Sen de bizim Müslüman / teslim olduğumuza şahit ol.” diye cevap vermişlerdi. (Bunun üzerine diğer müminler de) “Rabbimiz! Biz Senin indirdiğine iman ettik, bu Elçi'ye tabi olduk / uyduk. Artık bizi şahitlerle beraber yaz” dediler. Onlar (inkârcılığa meyledenler) bir düzen kurdular, Allah da bir düzen kurdu. Allah, düzen kuranların en hayırlısıdır. İşte o zaman Allah İsa’ya şöyle demişti; “Ey İsa! Seni ben vefat ettireceğim. (seni kimse öldüremeyecek, vadenle seni ben, vefat ettireceğim.) Seni kendime yükselteceğim. (Senin şanını yükselteceğim.) Seni inkârcılardan temizleyip kurtaracağım ve sana uyanları Diriliş Gününe kadar inkârcıların üzerinde tutacağım. Sonra dönüşünüz yalnızca Bana olacak. O vakit ayrılığa düştüğünüz hususlarda hükmü ben vereceğim. Ve şu inkâr edenler yok mu? İşte onlara dünyada ve ahirette şiddetli bir azapla azap edeceğim. Onlara yardım edecek kimse de olmayacak. Ancak iman eden ve ıslah edici eylemlerde bulunan kimselere gelince, onların yaptıklarının karşılığı tastamam verilecektir.” Allah, zalimleri sevmez. İşte Biz bunları sana kanıt olsun ve hikmetle öğüt alınsın diye okuyoruz. (Al-i İmran Suresi:52-58) Necran Heyeti bu sefer tartışmayı Hz. İsa’nın doğasına ve Teslise getirerek şöyle dediler; “Hz. İsa’nın Allah’ın bir kelimesi olduğunu Sen de (Hz. Peygamber’e yönelik olarak söylüyorlar) tasdik ediyorsun yani o Allah’tan bir parçadır böylece Allah’tan bir ruhtur. Bu nedenle O’nun oğlu olarak bu dünyaya maddi bir ceset içerisinde inzal olmuştur. O Allah’tan ayrılma bir parçadır. Dolayısıyla Hz. İsa normal bir insan değil o ikincil bir tanrıdır. Allah (Baba) yeryüzünde var olan bütün kötülük ve pisliklerden münezzeh olması sebebiyle dünyadaki bu kötülük, pislik ve günahları oğlu Hz. İsa acı çekerek üstlenmiştir. Kilise ise Hz. İsa’nın misyonunu üstlenmiş, onu temsil eder. Bu nedenle Yönetimde Teslis yapısı oldukça mantıklı ve uygun bir yapıdır. Bu yapı rengi, dili, ırkı farklı toplumları / kabileleri bir araya getirerek toplumsal tevhidi sağlayan bir yapıdır.” Fakat peygamberimiz@ onların Teslis Sisteminin doğru olduğu iddialarına karşı Teslis fikrinin yanlış olduğu beyan etti ve dedi ki; “Hz. İsa’nın yaratılış olarak Hz. Âdem’den asla bir farkı yoktur. Nasıl ki Hz. Âdem değil babasız, aynı zamanda annesiz olarak ve doğrudan doğruya topraktan yaratılmıştır. Sizler buna inanıyorsunuz. O zaman sadece babasız dünyaya geldi diye Hz. İsa’ya Allah’ın oğlu demek Allah’a iftiradır. Hz. İsa’nın yaratılış olarak bizlerden hiçbir farkı yoktur. O asla bir ilah değildir. Hz. İsa’nın Allah’ın kelimesi olarak belirtilmesi bir müteşabihattır.Bu oluşumun nasıl, ne şekilde olduğu, gerçeğinin nasıl olduğu (tevili) bizce meçhuldür. Bunu en iyi Allah bilir. Bizim şu andaki bilgi birikimimiz bunu anlamaya yetmez. Bu nedenle Allah bunu nasıl ifade ediyorsa bizim için o doğrudur. Aynen olmasa da o müteşabih olarak doğrudur. Biz bunun Allah’ın bildirdiği şekliyle öyle olduğuna inanırız. Ama bunun peşine düşüp kendi arzularımıza göre ve kendi çıkarlarımıza uygun gelecek şekilde tevil / yorumlayıp Teslis Sistemi oluşturamayız. Bunu ancak kalbinde hastalık olanlar yapar. Şimdi siz Teslis ideolojisinin toplumlar arasında tevhit oluşturacağını iddia ediyorsunuz fakat bu teslis inancı toplumsal tevhidi oluşturmakta yetersiz kalıyor. Zira ırk, dil, renk farkları giderilse de ekonomik, siyasi ve hukuki olarak ayrım oluşturarak toplumda sınıflar oluşmakta ve bu sınıflar arasında da uçurum derecesinde farklar teslis sisteminde devam ediyor. Şöyle ki toplum içerisinde kilise mensuplarına ayrıcalıklı bir yer veriyorsunuz ve onları sorumsuz, hesap vermeyen bir konuma getiriyorsunuz. Aynı şekilde kralı ve avenesini de Allah’ı ve melekleri temsil ettirerek kutsal bir konuma getiriyor ve onları da hesap vermeyen yüce bir pozisyona oturtuyorsunuz. Bu şirk zulmünün devamı değil de nedir?” Cenab-ı Hak, peygamberimizle Necran Heyeti arasında geçen bu diyaloğu Hz. İsa’nın yaratılışı / doğası üzerinden şöyle kayıt altına aldırır; 59-60- Şüphesiz Allah nezdinde İsa'nın yaradılış örnekliği, Âdem’in yaradılışı gibidir; O, onu topraktan yarattı, sonra ona “Ol!” dedi, o da hemen oldu. İşte gerçek, Rabbinin açıkladığı gibidir, o halde şüphecilerden olma. (Al-i İmran Suresi:59-60) 15.6. Necran Heyetiyle Müzakerelerde Dördüncü Aşama Peygamberimiz@ Teslis Sisteminin yanlışlığını delilleriyle ortaya koymasına rağmen Necran Heyetinin bu delilleri kabul etmeye yanaşmaması üzerine Cenab-ı Hak elçisinden heyet üyelerini lanetleşmeye çağırmasını emreder. Rabbinden bu talimatı alan peygamberimiz hemen Necran Heyetini lanetleşmeye davet etti; “Şayet ortaya koyduğum delillerden sonra sizler hala Teslis ideolojisinin doğru olduğunu ve zulüm yaratmadığını iddia ediyorsanız gelin o zaman lanetleşelim. Ben bu Teslisin fikrinin ve idari uygulamasının büyük bir yalan ve zulüm olduğunu iddia ediyorum. Siz doğru olduğunu, hak ve adalet üzerine olduğunu iddia ediyorsanız o zaman haydi gelin! Kadınlarımız, evlatlarımız ve kendimiz üzerine lanetleşelim.” Peygamberimizin@ Necran Heyetine lanetleşme restini çekmesi üzerine Heyet üyeleri korktukları için lanetleşmeyi göze alamadılar. Zira kendileri de gayet iyi biliyorlardı ki Teslis Sistemi ile toplumun üzerine çok kolay bir yolla egemenlik kurmuşlardı. Onlar Kral’ın Allah (Baba) adına, Kilise’nin Hz. İsa (oğul) ve Parlamento’nun Kutsal Ruhlar adına hareket ettiklerini söyleyerek toplumu istedikleri gibi kolayca ve kimseye hesap vermeksizin yönetiyorlardı. Hem yetkiliydiler hem de sorumsuz. Bunun çok açık bir zulüm olduğunu gayet iyi bildikleri için peygamberimizin lanetleşme teklifine yanaşmadılar. Cenab-ı Hakk’ın, elçisine verdiği talimat Kur’an’da aşağıdaki şekilde ifade edilmiştir; 61- Artık sana gelen bu gerçek bilgiden sonra hala bu konuda seninle tartışırlarsa onlara deki; “Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra da lanetleşelim; Allah'ın lanetinin yalancılar üzerine olmasını dileyelim.” (Al-i İmran Suresi:61) Peygamberimizin lanetleşme restine karşı iddialarına devam edemeyen Heyet üyelerine karşı Cenab-ı Hak bu kez peygamberimize şöyle bir teklifte bulunmasını emretti; “Gelin! Beraber olalım. Bırakın Bizans ve Mısır’ın himayesine girmeyi /mandasına girmeyi. Hristiyan blokun içinde yer almayı bırakın. Onların sistemlerini kendimize alarak birbirimizi rab edinmeyelim. Onların Teslis Sistemi olan kral – Allah (baba), kilise- İsa (oğul) ve meclis-ruhul kudus, üçlemesi ile birbirimizi rabler edinmeyelim. Böyle yaparsak bir kısmımız, Allah'ı bırakıp, kulları durumundaki bazılarını helâller ve haramlar ortaya koyan itaati zaruri otoriteler kabul edip onları ilahlaştırmış oluruz. İlahların çokluğu durumu da yönetimde çok başlılığı meydana getirir. Kuvvetler ayrılığı prensibi değil de kuvvetler birliği prensibi olan hepimiz sadece Allah’a kulluk etme şeklinde Tevhidi sistemini gerçekleştirelim. Böylece aşamayacağımız engel yoktur.” Cenab-ı Hakk’ın, elçisine verdiği talimat Kur’an’da aşağıdaki şekilde ifade edilmiştir; 62-64- (İşte bakın lanetleşmeye gelemediler) Çünkü İsa hakkında işin gerçeği budur. Allah'tan başka hiçbir tanrı yoktur. Şüphesiz Allah, yegâne galip, hüküm ve hikmet sahibidir. Yine de yüz çevirirlerse, bilinsin ki, Allah, bozguncuları çok iyi bilir. De ki: “Ey Kitap Ehli! Sizinle bizim aramızda (geçerli olmak üzere) şöyle ortak bir ilkeye gelin; “Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi ortak tutmayalım ve Allah'ı bırakıp bazımız bazımızı / birbirimizi rabler edinmeyelim.” Buna rağmen eğer onlar yine yüz çevirirlerse artık “Şahit olun ki biz gerçekten müslimleriz / Allah’a teslim olanlarız” deyin. . (Al-i İmran Suresi:62-64) 15.7. Necran Heyetiyle Müzakerelerde Son Aşama Peygamberimizin@ lanetleşme restine karşı Necran Heyeti üç günlük süre istediler. Bu süre içerisinde onlar lanetleşme konusunu Medine’deki Yahudilerle istişare ettiler. Yahudiler onlara lanetleşmeden kaçınmalarını tavsiye ettiler. Hz.Muhammed’in gerçekten peygamber olması halinde başlarına büyük felaketler geleceğini söylediler. Bu görüşmeler sırasında Heyet üyeleri Yahudilerden Hz.Muhammed@ ile aralarında geçen ihtilaf konuları hakkında bilgi edindiler. Necran Heyeti Yahudilerden edindikleri bu bilgileri kullanarak fitne düşünceleri peygamberimizle yaptıkları son müzakerelerde gündeme taşıdılar. Onlar Yahudilerden peygamberimizle aralarında geçen gerilime ilişkin onların fitne çıkarıcı fikir ve iddialarını almışlardı. Medineli Yahudiler özellikle kıble değişimine ilişkin olarak Necran Heyetine Hz.Muhammed’in@ Kâbe merkezli bağımsız bir Arabistan düşüncesinde olduğunu ve bu ülkede ehli kitaba yer vermeyeceğini bu nedenle Kıbleyi Kudüs’ten Kâbe’ye çevirdiğini söylediler. Heyet üyeleri bu konuyu toplantıda gündeme getirince peygamberimiz@ hem bu konuya cevap verdi hem de kendi teklifini ortaya koydu; “Hz. İbrahim’in ülkesi olan bu topraklarda yine onun ilkesi olan Tevhit öğretisi etrafında / Kâbe eksenli olarak bir araya gelelim. Niye illa ki başka bir otorite ve sistem arıyoruz? Çağırdığınız Hristiyan dininin kökü Hz. İbrahim’e kadar gitmiyor mu? Yahudiliğin de Hristiyanlığın da temeli Hz. İbrahim’e dayanmıyor mu? O halde neden köklerimize dönmüyoruz da onun türevleriyle uğraşıyoruz? Artı onların o türev olarak ürettikleri hakkında da çok şey bilmediğiniz halde onların doğru olduğunu düşünüyorsunuz. Yani sanki bugün elinizde bulunan bu dinler saflığını, temizliğini ve orijinalliğini ne kadar korumuş? Biliyor musunuz? Elbette bilmiyorsunuz! Ama şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki Hz. İbrahim ne Yahudi’ydi ve ne de Hristiyan’dı o Hanif bir Müslümandı (Allah’a teslim olmuş bir şahsiyetti) ve asla müşriklerden (toplumda ayrımcılık, bölücülük yapan, ırkçılık, kabilecilik ya da kuvvetler ayrılığı yapan) değildi. Dolayısıyla benim elimde Hz. İbrahim’in ideolojisinin kökleri / orijinali / aslı varken, ben niye gidip Yahudilerin şirke bulaşmış, bozulmuş düşünce ve sistemlerine (kıblelerine) yöneleyim ki / öyküneyim ki? Bizler Hz. İbrahim dururken başkasına gitmeyiz. Bizim yolumuz, ideolojimiz ve düşüncemiz Hz. İbrahim’in yolu, ideolojisi ve düşüncesidir. Bizler ona en yakın kimseleriz.” Cenab-ı Hak, peygamberimizle Necran Heyeti arasında Kıble tartışması üzerine geçen bu diyaloğu şöyle kayıt altına aldırır; 65-68- Ey Kitap Ehli! Niçin İbrahim hakkında tartışıyorsunuz? Hâlbuki hem Tevrat hem de İncil ondan sonra indirilmiştir. Siz hiç aklınızı kullanmaz mısınız? İşte siz böylesiniz. Biraz bilginiz olan şey hakkında tartışıyorsunuz ama hiç bilginiz olmayan şey hakkında ne diye tartışıyorsunuz? Oysa Allah bilir, siz bilmezsiniz. İbrahim ne Yahudi idi ne de Hristiyan. Fakat o, sadece Allah’ı bir tek ilah olarak tanıyan bir Müslümandı. O, asla müşriklerden olmadı. Muhakkak ki, İbrahim'e en yakın olanlar onun izinden gidenler, bu Peygamber ve şu müminlerdir. Allah müminlerin velisidir. /yardımcısıdır. /yol gösterenidir. / yöneticisidir. (Al-i İmran Suresi:65-68) Müzakerelerin sonunda Necran Heyeti, peygamberimizin lanetleşme ve İslam / Barış topluluğuna girme tekliflerin kabul etmeseler de tamamen reddetmemişlerdir. Onunla lanetleşmemeleri zımni olarak peygamberliğini kabul manasına geldiği gibi her yıl Safer ve Recep aylarına birer takım elbise göndermeyi kabul eden bir anlaşmaya imza atmaları da aslında peygamberimizin teklifine sıcak bakma meylinde olduklarını göstermektedir. Zira Necranlılar her ne kadar Roma Hristiyan blokuna katılma çağrısı yapsalarda kendileri geçmişte Roma blokunda yer almanın çok acı tecrübesini de yaşamışlardı. Kızıldeniz ticaretini kontrol altında tutmak isteyen Romalıların Necranlılar vasıyasıyla Yemen’i ele geçirmeye çalışması karşısında Sasani (Pers – İran) Devletinin Zünuvas komutasında 30.000’e yakın Necranlıyı çukurlara doldurup yakarak katlettikleri Ashab-ı Uhdud olayının acıları hala taze idi. Zünuvas ve adamlarından bu katliamın intikamı alınmış olsa da herhangi bir blokta yer almanın aslında ne kadar tehlike arz ettiğini çok iyi biliyorlardı. Bu durumu iyi bilen Necran Heyetinden bazılarının peygamberimize iman ettikleri de rivayet edilmiştir.

© 2022 AAYDIN

bottom of page