Arama Sonuçları
Boş arama ile 99 sonuç bulundu
- Bölüm 8:Peygamberlik, Vahiy ve Merhamet | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 8 PEYGAMBERLİK, VAHİY VE MERHAMET Cenab-ı Hak, elçisine gönderdiği ilk vahiylerde, Mekke’nin müşrik azgınlarını doğrudan hedef alan ve onların her türlü kötü ahlak ve karakterlerini açıklıkla ortaya koyan bir politik söylem kullanmıştı. Onların kötü karakterleri anlatılırken aşağılayıcı hitaplara maruz kalan müşrik azgınlar, bu hitap tarzından oldukça rahatsızdırlar. Müşrik elitler ilk önceleri Hz. Muhammed @ ile alay edici ve aşağılayıcı ifadelerle onu itibarsızlaştırmaya çalışmışlardı. Ancak Mekkeliler müşrik liderlerin gerçek yüzlerini gördükçe Hz. Muhammed’i@ haklı bularak onun safına katılmaya başlamışlardı. Bütün baskı, işkence ve zorbalıkları iman eden halkın üzerine uygulamalarına rağmen onların tekrar şirk sistemine dönmemeleri onlara bu işin ne kadar ciddi olduğunu göstermişti. Bunun üzerine onlar Hz. Muhammed @ ile mücadele biçiminde değişikliğe gitmeye zorladı. Bunun için onlar peygamberliği, ilahi vahyin kaynağını ve tevhidi dünya görüşünün en temel paradigması olan merhamet boyutunu sorgulama yoluna gittiler. Onların bu hususlardaki sorgulamalarına Cenab-ı Hak, Furkan Suresi ile karşılık verdi. 8.1. Müşriklerin İlahi Vahyin Kaynağını Sorgulamaları Müşriklerin ilahi vahyin kaynağı ile ilgili sorgulamaları kapsamında ileri çıkan hususlar şöyleydi; Kur’an’ın ilahi kaynaklı olmadığı, Hz. Muhammed’in@ kendisinin uydurduğu iddiası: Peygamberimizin Kur’an’ın kendisine vahiyle geldiğini söylemesine karşı müşrikler buna reddediyorlardı ve Kur’an’ın vahiy kaynaklı olmayıp uydurma olduğunu iddia ediyorlardı. Onlar bu hususta ehli kitaba mensup olanların Hz. Muhammed’e@ yardım ettiğini iddia ederek ona iftira da attılar. Diğer bir deyişle bu hareketin kökü dışarıda, dış güçlerin kışkırtması ile peygamberimizin bu hareketi yürüttüğünü iddia ettiler. İftiralarını destekleyecek kanıt olarak Habeş hükümdarının birinci hicrette müminlere kucak açması ve onları ülkesine kabul etmesi yanında diğer ehli kitap kabilelerin bu harekete duyduğu sempati ve ilgiyi gösterdiler. Cenab-ı Hak, onların bu kara propagandasına “çok zalimce bir iftira” attıklarını söyleyerek cevap verdi. İftiranın da ötesinde bunun bir de zalimlik boyutunu vurguladı ki onların bu iddialarının delili, ispatı ve tutarlı tarafı yoktu. Zira her şey ortada ve herkesin gözü önünde cereyan etmekteydi. Hz. Muhammed’in @ Mekkelileri hatta Arap yarımadası kabilelerinin hepsini bir araya toplamaya çalışmasının temel nedeni onların dışarıdan / çevre ülkelerden gelecek saldırılara karşı korunması olduğunu tüm Mekke biliyordu. Aynı zamanda, o, şirk sisteminin Mekke’yi zayıf duruma düşürdüğünü de iddia ediyor ve bu sistem yerine daha güçlü olmak için birlik ve beraberlik sistemine geçilmesi gerektiğini bildiriyordu. Temel öğretisi böyle bir amaçla tevhit olan kişinin kökü dışarıda olabilir miydi? Onun davetinin çevre ülkelere karşı Mekke’nin güvenliğini sağlanmasından başka bir hedefi olabilir miydi? Bu sebepten attıkları iftira çok zalimce olarak nitelenerek neden zalimce olduğunu açıklama gereği bile duyulmadı. Hz. Muhammed’in @ okuduğu / hitap ettiği / çağırdığı öğretilerin eski toplumların ilkeleri / öğretileri olduğu iddiası: Müşrik azgınlar, Hz. Muhammed’in @ getirdiği tevhidi dünya görüşünün ve davet ettiği ilkelerin eski devirlerden kalma öğretiler olduğunu, bunların eski kaynaklarda yazılı olduğunu ve onun bu yazılı metinleri önceden başkalarına yazdırdığını ve şimdide sürekli kendisine okutturduğunu iddia ediyorlardı. Onlar, geçmiş medeniyetlerin külliyatında yazılı olan öğretilerin çağdışı ideolojiler olduğunu, bugün için bunları getirip şimdiki zamana uygulamaya kalkmanın kabul edilebilir olmadığı hatta imkânsız olduğunu propaganda ettiler. Cenab-ı Hak, onların bu iddialarına Furkan Suresinde cevap verir. Onlara önce Mekke’deki ayrışmanın esas sebebinin bütün alemler için bir uyarıcı olarak ilahi öğretiyi göndermesi olduğunu bildirdi. Kendisinin bu öğretiyi göndermekle kullarına çok büyük bir cömertlik yaptığını, onların dertlerini, sorunlarını çözecek reçeteler sunduğunu ilave etti. Ayrıca kendisinin her şeyi yarattığını ve her şeye ölçüsünü verdiğini, yerlere ve göklere hâkim olduğunu ve bu hakimiyette de ortağı olmadığını beyan ederken yarattığı kullarının iyiliğini dilediğini ve onlara olan merhametinin tecellisi olarak onlara uyarıcı, yol gösterici ve toplumsal sorunlarını çözücü elçi ve öğreti gönderdiğine işaret etti. Diğer taraftan müşriklerin ise kendilerine hiçbir fayda ya da zarar veremeyen otoritelere saygı gösterdiklerini ifade etti. Bu otoritelerin kendi toplumlarının sorunlarını çözmekten aciz olduklarını, toplumlarına hayat ve ruh verecek hiçbir politika ve söylemlerinin olmadığına vurgu yaptı. Ayrıca onların ne bu dünyada ne ahirette toplumlarını diriltmeye yönelik politikaları ve güçlerinin olmadığını da belirtti. Yukarıda belirtilen hususlar Furkan suresinin ilk ayetlerinde şöyle ifade edilmiştir; Rahman Rahim Allah Adına 1-5- Alemlere uyarıcı olsun diye, kuluna Furkan’ı indiren cömertlikte çok yücedir! O (Allah ki), göklerin ve yerin hükümranlığı kendisine aittir. O hiç çocuk edinmemiştir. Hükümranlıkta ortağı yoktur. Her şeyi yaratıp sonra da onları bir ölçüye / kadere göre takdir edendir. Onlar (kâfirler) ise, bir şey yaratamayan, kendileri yaratılmış olan, kendileri için zarar ve faydaya gücü olmayan, ölüme, hayata ve ölümden sonra tekrar diriltmeye güçleri yetmeyen bir takım düzmece ilâhlar edindiler. İnkarcılar, “Bu (Kur’an), onun (Hz. Muhammed’in) uydurduğu yalandan başka bir şey değildir. Ona başka kavimlerde bunun için yardım etmişlerdir.” dediler. Böylece onlar çok zalimce açık bir iftira ile karşı çıktılar. Onlar “Bu (Kur’an), onun (önceden) başkalarına yazdırdığı ve sabah akşam (sürekli) kendisine okunmakta olan eskilerin masallarıdır!” dediler. (Furkan Suresi 1-5) 8.2. Müşriklerin Peygamberi ve Peygamberliği Sorgulamaları Mekke müşrik azgınların Hz. Muhammed’i @ ve peygamberliği ile ilgili iddia ettikleri sorgulama argümanları ise şöyle idi; Toplumun içinden çıkmış birisinin Allah’ın peygamberi olamayacağı iddiası: Müşrik azgınlar toplumun içinden çıkmış bir kimsenin peygamber olamayacağını iddia ederler. Gerekçe olarak da Allah eğer peygamber gönderecekse onun normal insanlar gibi olmaması gerektiğini gösterirler. Onun tanrısal bir yönünün olması gerektiğini belirtirler. Onlara göre; Hz. Muhammed @ Mekke toplumunun içinden çıkmış ve hiçbir tanrısal özelliği olmayan, normal insanlar gibi yemek yiyen, çarşı pazar gezen birisi. O, toplumun sorunlarıyla ilgileniyor, onların sofrasına oturuyor, onlarla birlikte yaşıyor, hayatın içerisinde olan birisi. Halbuki peygamberin tanrısal bir yönü olmalı ve o toplumun en asili, en seçkini, en zengini ve en üstünü olmalı. Peygamber olan kişi asla toplumun alt kademelerine inmeyen, onların seviyesinde, onlardan biri gibi hareket etmeyen, onların dertleriyle, sorunlarıyla ilgilenmeyen, onlarla beraber oturup kalkmayan, maişeti için çarşıda pazarda dolaşmayan, yani kısaca halktan olmayan birisi olmalıdır. O kişi, asillerle beraber oturup kalkan, seçkinci seviyesini daima muhafaza eden, işlerini kendi köleleri, çalışanları ve hizmetçileri eliyle yürüten birisi olmalıdır. Bu nedenle Hz. Muhammed’in@ Allah’ın elçisi olması düşünülemez. Eğer peygamber halkın içerisinden olacaksa o takdirde yanında bir Melek olması gerektiği iddiası: Müşrik elitler peygamberin halkın içerisinden seçilerek gönderilmesi halinde ise onun Allah tarafından gönderildiğinin delili olarak onun yanında ilahi özelliklere sahip bir meleğin destekleyici olarak gönderilmesi gerektiğini iddia ederler. Onlara göre; Hz. Muhammed’de @ ilahi / kutsi bir yön olmadığına göre, onun Allah tarafından peygamber olarak gönderildiğini anlamak mümkün değildir. O halde onun ilahi / kutsi vasıfları açıkça görülen bir şahsiyetle / melekle desteklenmesi gerekir. İşte o zaman O’nun elçiliği kabul edilebilir. Allah elçisinin çok büyük hazineleri ve cennet gibi çiftlikleri olması gerektiği iddiası: Mekke müşrik azgınlarına göre; Hz. Muhammed @ şayet Allah’ın elçisi ise ona gökten hazineler bırakılmalı ya da içinde yetişen ürünlerinden yediği cennet gibi bahçeleri / çiftlikleri olmalıydı. Allah çok sevdiği elçisine bunları vermeliydi ki o takdirde biz de onun Allah’ın elçisi olduğunu kabul edelim. Hz. Muhammed’in @ büyülenmiş olduğu iddiası: Onlar, Hz. Muhammed’in @ hayal dünyasının yarattığı bir dünyanın büyüsüne kapılmış bir kişi olduğunu veya seyahatleri sırasında kendisini etkileyen bazı şahsiyetlerin onun zihin dünyasını etkilediğini iddia ederler. Böylece onun safında olan müminlerin de gerçekleşmesi asla mümkün olmayan hayal aleminde yüzen bir kişinin peşinden giderek kandırılmış olduklarını ifade ederler. Cenab-ı Hak, onların bu argümanlarına karşı onların sapık olduğunu, sadece kendilerini düşündüğünü ve bu anlayışla hareket ettikçe asla doğru yolu / doğru politikayı bulmalarının mümkün olmadığını bildirir. Onlar artık doğru muhakeme yeteneklerini yitirmişlerdir. Ayrıca Kendisinin sonsuz bir cömertliğe sahip olduğunu bu nedenle de dilerse onların söylediklerinden daha hayırlısını ve son derece konforlu bir yaşam süreceği cennet gibi mülkleri elçisine ihsan edebileceğini de ilave eder. Çünkü elçisi güzel ahlakı, üstün karakterleri ve şahsiyeti nedeniyle bahsedilenlerden çok daha fazlasına layıktır. Peki ya o müşrikler? Hangi ahlaki erdemleri, hangi meziyetleri, hangi kişilikleri nedeniyle bu nimetlere layıktır? Diğer taraftan, şayet Allah’ın ilahi öğretisi uygulanacak olursa Allah onlara cennet gibi bir yaşamı zaten onlara verecektir. Toplumda seçkincilik, ayrımcılık yapmaksızın Allah’a teslim olan herkes bu nimetlerden faydalanacaktır. Ama o müşrikler yönetmenin yasalarını / sırlarını bilmiyorlar. (Onların göklerin sırlarını bilmemeleri metaforuyla anlatılıyor) Yine onlar yerlerin sırlarını bilmedikleri metaforuyla toplumun sırlarını / yasalarını / özelliklerini de bilmiyorlar. Cenab-ı Hak ise o bilgi ve sırlara sahip ve hâkim olduğundan insanları merhametiyle doğru politikalara sevk etmek için elçisine vahyetmektedir. Şayet ilahi öğretiye dayalı bir sistem kurulacak olursa o sistemin egemenliğindeki herkes cennet gibi bir yaşama kavuşabilir. İşte müşriklerin iddialarına Cenab-ı Hakk’ın gönderdiği cevaplar Furkan Suresinde şöyle ifade edilir; 6-10- De ki: “Onu, göklerin ve yerin sırrını bilen indirdi. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, engin merhamet sahibidir.” Ve onlar (inkâr etmiş olanlar): “Bu ne biçim elçi ki, yemek yiyor, çarşı-pazar geziyor? Ona, bir melek indirilseydi ya! Böylece onunla beraber bir uyarıcı olurdu! Yahut kendisine bir hazine bırakılsaydı veya ürünlerinden yiyeceği bir bahçesi olsaydı” dediler. Bu zalimler, “Siz, yalnızca büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz.” dediler. Sana yakıştırdıkları örneklere bir bak! Artık onlar sapmışlardır, hiçbir yola da güç yetiremezler. Cömertliğinde öyle yücedir ki O, dilerse sana ondan daha hayırlısını; altından ırmaklar akan bahçeler ve senin için saraylar verir. (Furkan Suresi 6-10) Cenab-ı Hak, onların aslında kozmik kıyameti ve toplumsal kıyameti yalanlamaları nedeniyle bu gerekçeleri ileri sürdüklerini bildirir. Çünkü onlar yaptıkları yolsuz işlerin, zalimliklerin, talanların ve soygunların hesabını vermek istemiyorlar. Mevcut zulüm düzenlerinin bu şekilde devam etmesini istiyorlar. Hz. Muhammed @ gibi birisinin de çıkıp “bu zulüm düzeni böyle gitmez, eninde sonunda yıkılır ve toplumdaki zayıflığın, yoksulluğunun, geriliğin ve ilkelliğin sebebinin de bu zulüm / şirk sistemi olduğunu” iddia edince müşrik azgınlar sistemi sorgulatmamak için statükodan yana tavır koyuyorlar. Onlar şirk sisteminin asla zulüm yaratmadığına inanıyorlardı. Bu nedenle de mevcut şirk / zulüm sistemlerinin yıkılmadan ebedi yaşayacağını iddia ediyorlar. Dolayısıyla zulüm / şirk sistemlerinin sonunu getirecek bir kıyameti ve her türlü hesabın görüleceği nihai kozmik kıyameti reddediyorlardı. İşte kabileci şirk sistemi onları bu hale getirmişti. Kabilelerinin üstünde hiçbir güç tanımayan müşrikler kendilerini hiç kimseye hesap vermez konumda görüyorlar, hiç kimsenin de kendilerinden hesap soramaz olduğunu düşünüyorlardı. Bu anlayış müşrik olan herkeste vardır. Böylece gücü, gücü yetene prensibince kim güçlüyse gücü nispetinde istediğini yapıyor ve kimse de ondan hesap soramıyordu. Kabilenin koruma duvarları kendi mensubunu hemen korumaya alıyordu. Bu durum toplumsal yaşamda hukuksuzluğu hukuk haline getiriyordu. Bir diğer ifadeyle şirk sistemi gücü, zorbalığı ve zulmü hukuk haline getirmişti. Fakat onlar böyle zulüm / şirk içerisinde kalmakta ısrar edecek olurlarsa Cenab-ı Hak onlar için çok dehşetli azaplar hazırlamıştır. O, zalimleri asla sevmez. Onların bu yaptıklarına canlı cansız bütün alem öfke duymaktadır ve onları cezalandırmak için diş bilemektedir. Kıyamet geldiğinde onlar ölümlerden ölüm beğeneceklerdir. Hatta ölmeyi değil yok olmayı isteyeceklerdir. Bu Cenab-ı Hakk’ın üzerine aldığı vaadidir. 11-16- Aslında onlar Saat’i (hesap gününü) yalanladılar. Biz ise Saat’i yalanlayanlara çılgınca yanan bir ateş (cehennemi) hazırladık. O (çılgın ateş) onları uzak bir yerden görünce, onun öfkelenmesini ve uğultusunu işitecekler. Ve elleri boyunlarına bağlanmış olarak onun (cehennemin) dar bir yerine atıldıkları zaman, oracıkta yok olmayı isterler. “Bugün bir kere yok olmayı değil sayısızca yok olmayı isteyin!” De ki: “Bu mu daha iyi? Yoksa takva sahiplerine vaat edilen ebedîlik cenneti mi?” (Cennet) onlar için bir mükafat ve güzel bir sonuçtur. Onlar için orada temelli olmak üzere diledikleri her şey vardır. (Bu), Rabbinin yerine getirilmesini üstüne aldığı ve istediği bir vaattir. (Furkan Suresi 11-16) Sahip oldukları servetin büyüsü Mekke’nin müşrik azgın ileri gelenlerini öylesine saptırmıştı ki, onlar bu servetin kendilerine verilme nedeni olarak Allah’ın kendilerini çok sevmesinden bildiler. Onların zanlarına göre; Allah onları sevdiği için o kadar nimet bahşetmişti, yoksullar ise herhangi bir nedenle Allah’ın cezalandırdığı kimselerdi. Üstelik onlar bu düşüncelerinin silsile yolu ile gidildiğinde Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’e dayandığına inanıyorlardı. Allah’ın kızları olarak gördükleri Lat, Menat, Uzza gibi putlarla temsil edilen Allah’ın meleklerinin de onların bu düşüncelerini desteklediğine inanıyorlardı. Onlara göre; Allah’ın sevdiği kuluna her türlü nimeti bol bol yığdırmasından daha tabii ne olabilirdi? Hatırını kıramadığı Melekler vasıtasıyla elde edilen her türlü mal, mülk ve makam ile elde edilen seçkinlik, üstünlük Allah’ın bazı kullarını seçmesinden ve ona özel bir değer atfetmesinden başka bir şey değildi. Onlar, bu inançlarından yola çıkarak “madem ki Hz. Muhammed @ kendisinin Allah’ın elçisi olduğunu iddia ediyor o halde Allah elçisini sevdiği kullarından seçtiği için onun muazzam bir servete ve mülke sahip olması gerekiyor” diye düşünüyorlardı. Müşriklerin bu düşüncelerinin yanlış olduğunu Cenab-ı Hak, ahiret sahnelerinde meleklere, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’e yalanlatarak gösterir. Onlar, müşrik azgın ileri gelenlerin sapıklığa / azgınlığa gitme nedeni olarak onların sahip oldukları servet, mal ve makam gibi nimetler olduğunu ifade ederler. Onların kendilerine verilmiş nimetler nedeniyle ilahi öğretiye sırt döndüklerini ve bu nimetlerin kendilerine özel bir paye, seçkin olduklarının bir işareti olarak verildiği şeklindeki yanlış bir düşünceye kapıldıklarını da söylerler. Halbuki kendilerine verilen nimetlerin sınama aracı olduğunu idrak edip daha da olgunlaşmaları ve ilahi öğretiye / zikre daha sıkı bağlanmaları gerekirken onlar tam tersini yapmışlardır. Sahip oldukları zenginlik ve makamları ile şımarıp azgınlaşarak haddi aşmışlardır. Cenab-ı Hakk’ın verdiği makam ve zenginlik nimetleri onlara daha fazla sorumluluk yüklemişken onlar bu sorumluluklarını idrak etmek yerine bu nimetleri kendileri için üstünlük, seçkincilik ve büyüklenme vesilesi yapmışlardır. Cenab-ı Hak, daha sonra Mekke müşrik ileri gelenlerine geçmiş peygamberleri örnek verir ve hepsinin herkes gibi yemek yiyen, çarşı pazar gezen, hayatın içinden olan normal insanlardan olduğunu, tanrısal özelliklerinin olmadığını, kendilerini asla halktan ayırmadıklarını kısacası seçkinci olmadıklarını bildirir. Kabileci şirk sisteminin bu seçkinci anlayışı kabilelerin ileri gelenlerini öyle bir hale getirmişti ki; şayet bu düşünceleri yanlış ise bunu kendilerine meleklerin gelip söylemesi ya da bizzat Allah’ın gelerek durumu izah etmesi gerektiğini iddia edecek kadar azgın, şımarık ve kibirli olmuşlardı. Onlar iddia ediyorlardı ki “Şayet herkesin Allah’ın kulu olduğunu, servet, mal ve makamın bir üstünlük ve sevilme göstergesi değil de bir imtihan aracı olduğu iddia ediliyorsa bunu bizzat Allah’ın kendisinden duymak isteriz yahut melekleri gelsin bunu bize izah etsinler. Bizim gibi normal bir insanın peygamber olduğunu ve kendisine Allah’tan vahiy geldiğini bildirmesiyle bu düşüncelerimizi değiştirmeyiz.” Cenab-ı Mevla onların bu azgınca ifadelerine verdiği cevapta; onların bu istekleri yerine geldiğinde onlar için iş işten geçmiş olacağı ve korkunç bir azapla karşılaşacakları belirtilir. Ve hayatta yapmış oldukları iyi ve güzel şeylerin de bu azgınlıkları nedeniyle hiçbir değerinin olmayacağı vurgulanır. Bütün bunlar Furkan Suresinin müteakip ayetlerinde şöyle beyan edilir; 17- 26- Ve o gün O (Rabbin), onları ve onların Allah’tan başka taptıkları şeyleri toplar da “Siz mi saptırdınız şu kullarımı, yoksa kendileri mi yoldan çıktılar?” der. Onlar dediler ki: “Seni tenzih ederiz! Senden başkalarını veliler edinmek bize yaraşmaz. Ne var ki Sen onlara ve atalarına öylesine çok nimet verdin ki, (o nimetlerin büyüsüne kapılıp) Zikri terk ettiler ve helâki hak eden bir kavim oldular.” İşte onlar (taptıkları) söylediğiniz hususlarda sizi yalanladılar. Artık ne azabı geri çevirmeye ne de kendinize yardım etmeye gücünüz yetmez. Sizden kim zulmederse, Biz ona büyük bir azabı tattıracağız. Senden önce gönderdiğimiz elçilerde, şüphesiz yemek yerler ve çarşılarda dolaşırlardı. Ve Biz sizin bir kısmınızı bir kısmınız için fitne / imtihan aracı kıldık. -Sabredecek misiniz? diye- Senin Rabbin çok iyi görendir. Bize kavuşmayı istemeyenler “Bize melekler indirilmeliydi, ya da Rabbimizi görmeli değil miydik?” dediler. Ant olsun ki, onlar kendi içlerinde büyüklendikçe büyüklendiler ve azgınlıkta haddi aştılar. Melekleri görecekleri gün; işte o gün, suçlulara müjde yoktur. Ve onlar “N’olur bize bir şey yapmayın! bize dokunmayın!” diye yalvarırlar. Biz onların yaptıkları (iyi) işleri geçersiz saydık da onları etrafa saçılmış toz zerreleri gibi savurduk. O gün Cennetliklerin kalacakları yer çok iyi, dinlenecekleri yer çok güzeldir. Ve o gün gökyüzünde bulutlar yarılır ve melekler ardı arkasına indirilir. İşte o gün gerçek hükümranlık, Rahman’a özgüdür. Kâfirler için ise o, pek çetin bir gün olacaktır. (Furkan Suresi 17-26) Cenab-ı Hak, böylesine azgın kimseleri takip eden Mekke halkını zalim olarak niteler ve kendisine uyarıcı mesaj geldikten sonra müşrik şeytanları takip ettikleri takdirde onların yaşayacakları pişmanlık sahnesini anlatır. O dehşetli günde müşrik şeytanların kendi takipçilerine sahip çıkmadıklarını, onları rezil ve perişan halde bıraktığını belirtir. Hz. Muhammed’in @ ise o gün Mekke halkını ilahi öğretiyi dikkate değer bulmadıkları konusunda Rabbine şikâyet edeceğini bildirir. Cenab-ı Hak, elçisini teselli ederken, gönderilen mesaja değer vermeyen günahkarlardan düşmanlık edecek bir grubun mutlaka var olacağını ve bunun mücadelenin bir kuralı olduğunu belirtir. Fakat bunu dert etmemesini zira yaptığı hukuk mücadelesinde yol göstererek kendisine yardımcı olacağını müjdeler. 27-31- O gün, o zalim kimse ellerini ısırarak; “Eyvah, keşke ben, elçi ile beraber aynı yolda olsaydım! Yazıklar olsun bana, keşke falancayı yoldaş edinmeseydim. Hiç şüphesiz bana geldikten sonra, beni Zikir’den o saptırdı. Zaten şeytan insanı rezil edenmiş!” der. Elçi de: “Ey Rabbim! Hiç şüphesiz benim kavmim şu Kur’an’ı mehcur bıraktı. (Dikkate değer görmediği, kabul etmediği gibi onu eğlence ve alay konusu edinenleri takip etti)” dedi. Ve işte böyle Biz bütün peygamberlere günahkârlardan düşman kılmışızdır. (Ancak dert etme Ey Resulüm!) Yol gösterici ve yardımcı olarak Rabbin yeter! (Furkan Suresi 27-31) 8.3. Müşriklerin Kur’an’ın Neden Tek Seferde Nazil Olmadığını Sorgulamaları Mekke müşrik ileri gelenlerin peygamberlik konusunda kamuoyunda şüphe yaratmak için ortaya yeni sorgulama argümanı olarak “Kur’an’ın neden tek seferde nazil olmadığı?” sorusunu ortaya atarlar. Onlara göre Kur’an tek seferde topluca bir kitap halinde nazil olması gerekiyordu. Sanki topluca inseydi hemen iman edeceklermiş gibi. Fakat Cenab-ı Hak onların bu iddialarına bile lütfedip cevap verir. Vahyin böyle parça parça inzal etmesinin sebebini, indirdiği her ilahi öğretiyi elçisinin dolayısıyla müminlerin kalplerine yerleştirmek olarak açıklar. Bu açıklama ile Cenab-ı Hak rehberliğini yaparken sıralamanın karıştırılmaması için her öğretinin yeri ve zamanı geldikçe inzal edildiğini bildirir. Ayrıca bir dayatmada bulunmak yerine bizlerin düşünüp, akledip, mutmain olabilmemiz için bize fırsat tanıdığını bildirmektedir. Yani doğrudan emredip hiç düşünmeden, hiç akletmeden, körü körüne tabi olmamızı değil, öğretinin içimize sinecek şekilde tartışılması için fırsat verdiğini bildirmiş olur. Şayet hepsini topluca inzal etmiş olsaydı, hangi olaya hangi kıssanın metafor olduğunu, hangi soruna hangi ayetlerin çözüm getirdiğinin anlaşılması zorlaşacaktı. Ama şimdi olaylara göre ve ihtiyaca binaen gelen vahiy ile olaylara nasıl bakılması gerektiği öğretilmektedir. Toplumun içinde bulunduğu sıkıntılara ve sorunlara çözüm getiren reçeteler, tam o sıkıntı ve sorunlar yaşanırken sunulduğundan insanlar teori ve pratik birlikteliğini yaşayarak görmektedirler. Böylece olaylarla ve zihinlerdeki sorularla eş zamanlı bir iniş, Kur’an’ın fesahatine gaybden haber verme işini de ekleyerek verilen her çözüm önerisinin pratik uygulaması ile insanların bilgileri artıyor, kalpler mutmain oluyordu. Ayrıca bu metodla inzal edilen çözüm önerileri üzerine uzun uzun düşünme ve ikna olmak için süre tanınıyor ve pratikle de destekleniyordu. Bu şekilde bir nazil oluş ile Cenab-ı Hak, Kur’an’ın bizim tarafımızca da ağır ağır, düşüne düşüne ve konuları birbirine karıştırmadan ayrı ayrı anlamaya çalışmamız gerektiğini ve bunun için de Kur’an’ın indiği vasat, olaylar, sorunlar ve getirilen çözümler üzerinde konu bütünlüğünü ve iç tutarlılığı sağlayacak şekilde analiz ederek kafa yormamızı ve böylece ilahi öğütleri aklımızla, kalbimizle mutmain olacak şekilde içselleştirmemizi öğretmiş oluyor. Dahası vahyin karşısında direnen müşriklerin karşı koyuşlarında, inkâr etmek için ürettikleri örneklemelere, söylemlere ve argümanlara karşı da en doğru, en güzel ve en akli argümanları, örnekleri ve söylemleri anında vahyetmekle Kur’an’ın neden topluca değil de böyle kısım kısım indirildiğinin en güzel gerekçesini oluşturduğu da ayrıca belirtilir. 32- 34- İnkâr edenler: “Kur’an ona bir defada toplu olarak indirilmeli değil miydi?” dediler. Biz onu senin kalbine iyice pekiştirelim diye böyle (parça parça) indirdik. Ve Biz onu ağır ağır (tertilli) okuduk. Onların sana hangi misali (meseleyi, konuyu, argümanı) getirdilerse, Biz de mutlaka sana (onların argümanına karşı) gerçeği ve en güzel açıklamayı getirmişizdir. Yüzüstü cehenneme toplanacak olanlar var ya! işte onlar, konumları itibariyle en kötü, yolca da en sapık olanlardır. (Furkan Suresi 32-34) Müteakip ayetlerde Mekke’nin müşrik ileri gelenlerine geçmiş kavimlerin tarihlerinden sadece kısa değiniler şeklinde örnekler verilir. Hz. Musa @, Hz. Nuh @, Hz. Hud @ ve Hz. Salih @ peygamberlerin kavimleri üzerinden verilen örnekler ile o kavimlerin de kendileri gibi uyarılara kulak asmamaları nedeniyle sonunda yıkım ve çöküş azabıyla karşılaştıkları belirtilir. Bunların birer hikâye olmadığını Mekke müşrikleri gayet iyi bilmektedir. Çünkü onların ticari seferleri sırasında yanlarından geçtikleri kalıntılar ve o kalıntılara dair dinledikleri yaşam öyküleri bunların birer tarihi gerçekler olduğunun kanıtıdır. Cenab-ı Hak, tarihin derinliklerine gömülmüş bu kavimlerin yaptıklarının bir gün hesabını vereceklerini hiç düşünmediklerini ve pervasızca haddi aştıklarını belirterek Mekke müşrik elebaşılarını ikaz etti. 35-40- Ant olsun ki Musa’ya Kitab’ı verdik, kardeşi Harun’u da onunla birlikte vezir (yardımcı, destekçi) kıldık. Derken “Haydi ayetlerimizi yalanlayan o kavme gidin.” dedik. Sonunda da (yalanlayan o kavmi suda) batırıp yok ettik. Biz elçileri yalanladıkları zaman Nuh kavmini de suda boğduk ve onları insanlar için bir ayet (ibret) kıldık. Biz zalimler için pek acıklı bir azap hazırladık. Ad kavmini, Semud kavmini, Ress ashabını ve bunlar arasında daha birçok nesilleri de (yok ettik). Biz onların her birine de örnekler vermiştik. (Fakat, dinlemedikleri için) hepsini kırdık geçirdik. Muhakkak ki onlar, belâ ve fenalık yağmuruna tutulmuş olan beldeye (SODOMA) uğramışlardır. Acaba, bunlar orayı da mı görmediler? Hayır! Aksine bunlar öldükten sonra dirilmeyi ümit etmiyorlar. (Furkan Suresi 35-40) Bu aşamaya gelinceye kadar Hz. Muhammed @ ın teklif ettiği tevhidi dünya görüşü Darün Nedvenin / İhtiyarlar Meclisinin / Mele-i Ala’sının çoğunluk üyelerince kabul görmüştü. Fakat her seferinde Ebu Cehil ve onun gibi iblislerin itiraz etmeleri üzerine şirk sistemine devam kararı alınmış ancak Allah Resulünün teklifinin her gündeme gelişinde onlar derinden etkilenmişlerdi. Zira Mekke’nin huzuru, güvenliği ve selameti açısından Hz. Muhammed’in @ Mekke’nin kuruluş felsefesine geri dönmesi teklifi son derece doğru ve tek çare idi. Şimdi ise müşrik elebaşıları bu durumu büyük bir tehlike atlatmış edasıyla kamuoyuna anlatmaktaydılar. Onlar Hz. Muhammed’in @ peygamber olmadığını ama etkileyici üslubu ile herkesi etkilediğini, hatta az kaldı tüm Darün Nedvenin / İhtiyarlar Meclisinin / Mele-i Ala’sının üyelerini de etkileyerek şirk sisteminden vazgeçme noktasına kadar da getirdiğini belirtirler. Onlar bizzat kendi karşı çıkışları ve tanrılarına bağlılıkta sebat etmeleri ile bu tehlikeyi savuşturduklarını söylerler. Onlara göre; “Şayet kendilerinin onu (yani Allah Resulünü) küçümseyici tavırları olmasaydı bugün kendileri de onun söylemi etkisinde kalacaklardı. Onlar ‘Allah bir insanı hiç elçi gönderir mi? O gönderse gönderse meleklerini elçi olarak gönderir. Fakat bu adam etkileyici sözleri ile insanları büyüleyebiliyor. Bizi bile etkiledi’ şeklindeki argümanlarla halkı uyandırmasalardı bugün tanrılarımız terk edilmiş Hz. Muhammed’in @ peşinden gidiliyor olacaktı.” Cenab-ı Hak, onların halkın menfaatini düşündüklerinden değil kendi kötü duygularının, tutkularının, heva ve heveslerinin esiri olmuş kişiler olduklarını bildirir. Onlar kabilelerinin reisleri olarak kendi mensuplarının güvenliklerini, huzurunu ve selametini düşünmeleri gerekirken kendi arzu ve şehvetlerinin peşinde olmaları nedeniyle hayvanlardan bile aşağı olduklarını belirtir. Onların sahip oldukları akli melekelerini kullanmadıklarını ve o melekelerini köreltmeleri nedeniyle iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı ayırt etme hususunda hayvandan daha aşağı olduğunu ortaya koyar. Halbuki hayvanların bile kendilerine iyi davranan ile kötü davrananı ve kendilerine faydalı olan ile zarar vereni ayırt ettiklerini ama onların bu farkı ayırt edememeleri nedeniyle uyarı ve öğütlerin asla fayda vermeyeceğini ifade eder. 41-44- Seni gördüklerinde “Allah, elçi olarak bunu (bir insanı) mu göndermiş? diyerek hep seni alaya alıyorlar. Şayet onlara (imanda, bağlılıkta) sebat göstermeseydik, gerçekten de bizi neredeyse tanrılarımızdan saptıracaktı.” derler. Ama yakında azabı gördükleri zaman, kimin gerçekten sapık yolda olduğunu öğreneceklerdir. Hevasını (kötü duygularını, tutkularını) tanrı edinen kişiyi gördün mü? Artık, ona sen mi vekil olacaksın? Yoksa sen, onların çoğunun (vahye) kulak vereceğini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar (sığır gibi, koyun gibi) gibidir. Hatta, yolca hayvanlardan daha sapık / şaşkındırlar. (Furkan Suresi 41-44) Aklı olmayan hayvanların bile kendi ihtiyaçlarını karşılayanlara karşı nankörlük yapmadıkları halde müşriklerin Cenab-ı Hakk’ın, insanların ihtiyacını karşılamak için vermiş olduğu nimetlerin yanında gafletten uyanmaları ve dirilmeleri için gönderdiği peygamberi inkâr etmekle nankörlük yapmakta oldukları ve uyarıları anlamamakta direndikleri aşağıdaki ayetlerde ifade ediliyor. Cenab-ı Hak, bu ayetlerde özellikle çöl insanının hayati ihtiyaçları olan gölge, su, gece istirahati ve gündüzün aydınlığı ile geçim için çalışma nimetlerine dikkat çekmektedir. Ancak onların bu hayati ihtiyaçlarını temin eden Allah’ın yine aynı önemdeki hayati ihtiyacı olan ilahi öğreti göndermesini reddetmeleri gerçekten büyük bir nankörlüktü. 45-50- Rabbinin o gölgeyi nasıl uzattığını görmez misin? Dileseydi onu elbet hareketsiz kılardı. Ayrıca Biz güneş’i, ona delil kıldık. Böylece onu kendi yasalarımıza göre kısaltıp çekip aldık. Sizin için geceyi örtü, uykuyu bir istirahat, gündüzü de yayılış vakti kılan O’dur. Rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen de O’dur. Ölü bir beldeye can verelim, yarattığımız nice hayvanlara ve insanlara su sağlayalım diye gökten tertemiz bir su indirdik. Ant olsun Biz, öğüt almaları için, bu gerçekleri çeşit çeşit şekillerde anlattık, ama insanların çoğu nankörlükte direnmektedirler. (Furkan Suresi 45-50) İnsanların her türlü ihtiyacını karşılayan Rabbimiz toplumsal yaşamdaki en büyük sorunlarımızdan olan yönetim işlerimizdeki haksızlıklara, adaletsizliklere ve zulümlere kayıtsız kalamaz. Onun için bu zulümleri yapanları uyarmak amacıyla elçiler gönderiyor. Müşrikler ise zulmün kaynağı olan şirk sisteminin devamını arzu ettiklerinden şirk sisteminin siyasi görüntüsü olan kabileciliği korumak için Cenab-ı Hakk’ın neden her bir kabileye bir elçi göndermeyip de sadece bir kabileden tek bir elçi gönderdiğini sorguladılar. Onların halihazırdaki şirk sisteminin sebep olduğu kabilecilik anlayışı ile her kabileye elçi gönderilmesinin doğru olacağını aksi takdirde kabileler arasındaki rekabet ve üstünlük / şeref yarışı nedeniyle hangi kabileden bir elçi geldiyse öbür kabilelerin bunu reddeceğini söylediler. Bu nedenle kabilelerin bir araya gelip tevhid oluşturmasının imkansızlığından bahsettiler. Cenab-ı Hak ise onlara cevap olarak her topluma bir uyarıcı göndermeyi dilemediğini bildirir. Ve onlara “Çünkü öyle bir durumda sizler yine rekabet edersiniz ve elçilerin üstünlükleri üzerinden rekabet, çekişme ve çatışmayı beslersiniz. Zaten şirk düşüncesi size böyle parçalı / atomize toplum olmanızı dayatıyor. Halbuki siz hangi kabileden olduğuna bakmadan ve kabileci üstünlük ve rekabet anlayışlarınızı bir kenara koyarak tevhit olabilirsiniz. Hem rekabet ve üstünlük düşüncenizi korumayı hem de tevhid olmayı düşünüyorsanız bu fikir zaten kökünden yanlış bir düşüncedir. Mekke şehir yaşamınızda olan da zaten bu yapı. Ancak bu şekilde birlik ve beraberliği sağlayamadığınız da meydanda apaçık görünüyor. Ayrıca siz kabileye bir uyarıcı gelmesi halinde onlara uyacağınıza dair söylemleriniz samimi değildir. Sizler içinizde şirk sisteminin devamını arzu ettiğiniz için bu şekilde talepte bulunuyorsunuz. Çünkü sizin talep ettiğiniz gibi olsa her kabilenin kutsalları / peygamberlerini yarıştıracaksınız ve tevhidi yine sağlamayacaksınız. Halbuki Ben insanların tevhit olmalarını istiyorum. Tevhit olmak içinde her topluma / kabileye değil bütün toplumlara / kabilelere bir tek kişi ve bir öğretinin gönderilmesi en doğru olanıdır. Böylece bütün kabileler / toplumlar ayrılığın sebep olduğu tüm farklılıkları bir kenara koyup o kişinin ve gönderdiğim öğretinin etrafında toplanarak tevhidi oluşturabilirler.” Cenab-ı Hak elçisine ise müşriklere boyun eğmemesini ve onlarla vahyettiği öğretinin rehberliğinde bütün gücü ile mücadele etmesini emreder. Bu noktada tevhidi dünya görüşüne bağlı olanlarla bu görüşe karşı olanların elbette iki farklı toplumu yaratacağı da aşikardır. Bu farklılık için de Cenab-ı Hak, suların birbirine karışmaması metaforunu örnek olarak getirir. Acı ve tuzlu suya sahip deniz ile tatlı ve içimi kolay olan suya sahip denizin birbirine karışmadığını belirterek, müminlerin iyi, tatlı ve faydalı karakterlere sahipliği ile tatlı ve içimi kolay suya benzetilirken müşriklerin ise kötü ve çirkin karakterlere sahipliği de acı ve tuzlu suya benzetilir. Aynı sudan yaratılmış ve birbirleri ile soy-nesep bağları olmasına rağmen müminlerle müşriklerin birbirine karışması, uzlaşması, birbirlerini sevmeleri mümkün değildir. Aralarında bir ayırıcı berzahın (iyiyi kötüden ayıran FURKAN / Kuran öğretisi) varlığı bildirilir. İkisi de aynı sudan yaratılmış olsa da tercihlerine göre karakterleri farklılaşmaktadır. İnsanların elbette soydaşları, kan bağı olan hemcinsleri olacaktır. Bu Cenab-ı Hakk’ın yaratmasıdır. Ancak bunun böyle olması kabilecilik ya da ırkçılık yapılmasını gerektirmez. Kabilesini ya da soyunu sevmemesini de gerektirmez. Elbette insanların yakın akrabasını sevmesi, onlara yakınlık duyması Allah’ın yaratmasından gelmektedir. Fakat kabileciliği putlaştırmak yanlıştır. Çünkü kabileciliğin put haline getirilmesi durumunda gerek kabile içinde gerekse de kabileler arasında hukuksuzluk meydana gelmektedir. Özellikle kabilecilik yapan kabilelerin ileri gelenleri kendi mensuplarına ve diğer kabilelere son derece zarar vermektedirler. Halka tapınması için ileri gelenlerin icat ettiği tanrılar / kutsallar ise halka hiçbir faydası ve zararı olmayan boş, batıl ve uydurulmuş şeylerdir. 51-55- Şayet dileseydik Biz elbette her kente / her kavme bir uyarıcı gönderirdik. Öyleyse (evrensel uyarma görevini sana verdiğimiz için) kâfirlere itaat etme ve bu (ilahî mesajın) ışığında onlara karşı bütün gücünü ortaya koyarak büyük bir mücahede gerçekleştir! O, iki denizi salıverendir. Birisi tatlı ve susuzluğu giderici, diğeri ise tuzlu ve acıdır. Ve O, aralarına bir berzah (engel) ve yasak kılandır. İnsanı / Beşerî sudan yaratan O’dur. Sonra ona bir nesep ve sıhriyet kılmıştır. Senin Rabbin her şeye güç yetirendir. Onlar Allah’tan başka kendilerine ne fayda ve ne de zarar veremeyen şeylere tapıyorlar. Zaten kâfir, Rabbine karşı çıkandır. (Furkan Suresi 51-55) Cenab-ı Hak, kendisini sadece uyarıcı ve müjdeleyici olarak vazifelendirdiğini elçisine bildirdikten sonra elçisinden Mekke halkına şöyle seslenmesini ister; “sizler, toplumun sorunlarını çözmek için uğraşmayan yöneticilerinize itaat ediyorsunuz. Halbuki sizi yaratan yaşam ihtiyaçlarınızı karşıladığı gibi sizin en önemli ihtiyacınız olan toplumsal yaşam usul ve esaslarında da size yol gösteren, sizi içinde bulunduğunuz hukuksuzluktan, kriz ve zulümden kurtaracak rehberleri size getirdim. Üstelik bu hizmetim için sizlerden herhangi bir ücret talep etmiyor. Sizden tek istediğim kendi menfaatiniz için Rabbinize dönmenizdir.” Cenab-ı Hak, daha sonra elçisi üzerinden müminlere seslenir ve onları daima diri ve mutlak hayat sahibi olan Kendisine güvenmelerini ister. Yine onlardan Kendisine tam bir yönelişle yönelmelerini ve istikrarlı bir şekilde ilahi egemenliği hâkim kılmaları için çalışmalarını emreder. Kendisinin müşrik elebaşlarının ne gibi günahlar işlediğinden haberdar olduğunu bildirir. Nasıl ki gökler ve yerleri yaratması altı günlük / evrelik bir süre aldıysa ve sonunda kendisinin bu evrenin yönetim kontrol merkezini hakimiyeti altına aldıysa aynı şekilde tevhidi dünya görüşünün topluma egemen olması da bir süreç alacaktır ama sonunda zalim ve ceberrut şirk sistemi yıkılacak ve Rahman olan Allah’ın yasaları egemen olacaktır. Bu hususu ilahi öğretiyi ve toplumların tarihlerini iyi bilen kimse / kimselere (Varaka bin Nevfel gibi kimselere) sorulmasını ister ve böylece onların da sosyolojinin kuralının böyle olduğunu bildireceklerine işaret eder. 56-59- Biz seni ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. De ki: “Ben, buna karşılık sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Tek isteğim, sadece ve sadece, dileyen kimsenin Rabbine giden yolu bulmasıdır.” Öyleyse sen ölmeyen, o mutlak hayat sahibi Allah’a güven. O'na yönel ve istikrarlı bir şekilde O’nun öğretisini egemen kılmaya çalış. O’nun kullarının günahlarından haberdar olması yeter. O, gökleri, yeryüzünü ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan, sonra Arş’a istiva edendir. O, Rahman’dır. Haydi, sen bunu çok iyi haberdar olana (çok iyi bilene) sor. (Furkan Suresi 56-59) 8.4. Müşriklerin Merhamet Paradigmasını Sorgulamaları Hz. Muhammed’in @ çağırdığı tevhidi dünya görüşünün ana paradigmalarının birisi de Fatiha suresinde işlendiği üzere Yönetenlerin, zenginlerin, güçlülerin toplumdaki zayıflara, fakirlere, kimsesizlere merhametle davranmasıdır. Merhametli olmak; Cenab-ı Hakk’ın Rahman isminin bir tecellisi olarak özellikle otorite, mal ve mülk sahibi insanların, toplumdaki herkese hatta hayvanlara ve çevreye sevgiyle, hoşgörüyle, acımayla, fedakarlıkla, vicdanla yaklaşması, onlar için çalışıp çabalaması, rahmet olup yağması, adaletli ve dayanışmacı olmasıdır. Cenab-ı Hak, Mekke müşrik elitlerini merhamete çağırır ve topluma zulmetmekten, adaletsiz olmaktan, acımasız ve insafsız olmaktan sakındırmak için “Rahman’a itaat edin / secde edin / boyun eğine” diye emreder. Onlar ise Allah’ı gayet iyi biliyor olmalarına rağmen O’nun Rahman isminin toplumsal hayata bu anlamdaki tecellisini reddederler. Onlar, kabileciliği putlaştırmalarının neticesi olarak acımasız, vicdansız, hak-hukuktan yoksun, zalimane bir toplumsal yapıyı kendileri için en uygunu olarak görürler. Onlar kurdukları zalim ve vahşi bir sistemi meşrulaştırmak için şirk inancı içerisinde kutsal değerler icat etmişler ve uydurdukları bu kutsal değerler ile de insanları avutmaktadırlar. Fakat şimdi Hz. Muhammed @ insanları aldatan bu şirk kutsal değerlerinin yanlış olduğunu ve Allah’ın Rahman ismi ile kullarına asla zulmetmeyeceğini tam aksine kullarına çok merhametle muamele ettiğini ve herkesin de aynı şekilde merhametle muamele etmesi gerektiğini bildirmektedir. Müşrik elebaşılar ise asırlardır insanların bu şekilde yönetildiği bir sistemin yanlış olamayacağını iddia ederler. İnsanlara rahmetle, sevgiyle, şefkatle muamele edilemeyeceği, onlara merhametle muamele edilmesi halinde yönetilemeyeceği ve çeşitli marazlar doğacağını iddia ederler. Bu nedenle de en temel paradigması merhamet ve şefkat olan tevhidi dünya görüşüne tamamen karşı olduklarını bildirirler. Cenab-ı Hak, nasıl ki kale burçlarından insanlar gözetlenir aynen öyle de bütün insanların gözetlendiğini ve hiçbir şeyin karanlıkta kalmayacağını zira gökyüzünün karanlıklarını aydınlatan kandil ve ayın varlığı gibi doğru ile yanlışın açığa çıkması için vahiy ile insanların aydınlatıldığı vurgulanır. Zulmün gece misali karanlıkları bir gün sona ereceği ve adalet / merhamet güneşinin doğacağı da müjdelenir. 60-62- Onlara “Rahman’a itaat edin / secde edin / boyun eğin!” dendiği zaman, “Rahman da neymiş? Senin bize emrettiğin şeye mi itaat edeceğiz / secde edeceğiz / boyun eğeceğiz?” dediler. Ve bu (emir), onların nefretlerini artırdı. Gökte burçlar kılan, onların içinde bir kandil ve aydınlatıcı bir ay kılan ne cömerttir. O, öğüt almak veya şükretmek isteyen kimseler için gece ile gündüzü birbiri ardınca kılandır. (Furkan Suresi 60-62) Mekke müşrik elitlerin “Rahman da neymiş sana mı itaat edeceğiz” deyince Mekke halkına şirk sisteminin yöneticileri ve şirk öğretisi ile Tevhidi Dünya Görüşü öğretisi ve bağlıları arasındaki fark gösterilir. Bu fark İlahi öğretinin en temel paradigması olan ve Cenab-ı Hakk’ın Rahman isminin tevhidi dünya görüşü çerçevesinde toplumsal ve yönetim yapısındaki tecellisi olan merhamet üzerinden anlatılır. Bu paradigmaya iman etmiş tevhidi dünya görüşünün bağlılarının karakterleri tek tek açıklanarak Mekke halkının kıyas yapması sağlanır. Böylece tevhid sisteminin öngördüğü insan tipinin toplum için ne kadar faydalı, güzel ve iyi olduğu gösterilirken içinde yaşadıkları şirk sistemine ait insan tipinin ise toplum için ne kadar zararlı, kötü ve çirkin olduğu zımnen ifade edilmiş olur. Şirk sisteminin insanı kibirli, gururlu, ahlaksız, zalim, zorba, gösteriş budalası ve cahil iken tevhid sisteminin insanı ise mütevazı, ahlaklı, alçak gönüllü, erdemli ve olgun kimselerdir. Böylece halka Rahmana itaat eden kullara itaat edilmesi halinde, toplumun nasıl bir rahmetle yüzyüze geleceği ifade edilmiş olur. Müşrik elebaşıların küçümsedikleri Resulü Ekrem ve müminlerin yönetiminin insanlara rahmet getireceği, onların muarızlarının kendilerine laf atmaları durumunda bile şiddetle karşılık vermedikleri ve toplumda barışı, selameti istedikleri Furkan Suresinin müteakip ayetlerinde şöylece ifade edilir; 63- O Rahman’ın kulları öyle kimselerdir ki onlar, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahil kimseler kendilerine laf attığı zaman “Selâm!” derler. (Furkan Suresi 63) Rahman isminin toplumsal yapıdaki tecellisini isteyen müminlerin kendi heva ve arzularına göre değil Rablerinin emrine göre hareket ettikleri beyan edilir. Halbuki şirk sisteminin insanı heva ve hevesi peşinde koşan, nankör, şımarık ve ruhsuzdur. Rahmanın kulları kendisine yapılan iyiliklere karşı müteşekkir, iyiliğin kaynağına asla nankörlük yapmayan, ince, derin, daima uyanık, fedakâr, cefakâr ve düşünen kimselerdir. 64- Onlar (Rahman’ın kulları), Rabblerine secdeler ve kıyamlar ederek gecelerler. (Furkan Suresi 64) Mekke halkının secde / itaat ettiği halihazırdaki şirk sisteminin elebaşıları hesap vermekten hoşlanmayan, kendini sorumsuz ve layüsel gören, yaptıklarının halka nasıl bir zarar vereceğini hiç dikkate almayan, uzun vadeli değil günü kurtarmaya bakan ve kendi çıkarlarını düşünen kimselerdir. Ancak tevhit sisteminin bağlıları olan Rahman’ın kulları ise yaptıkları işlerin ve aldıkları kararların insanlara zarar verip vermeyeceğinin muhasebesini yapan, yaptığı muhasebe sonucunda kötü sonuçların çıkabileceğini düşündüğünde derhal yapmaktan vazgeçen, her yaptığı işin bir gün hesabının sorulacağı ve cezasının ateşle ve helak olmak şeklinde verileceği düşüncesi ile daima müteyakkız olan kimselerdir. 65-66- Onlar (Rahman’ın kulları); “Rabbimiz! Cehennem azabını bizden uzak tut! Doğrusu onun azabı daimî bir helâktir. Orası ne kötü bir karargâh ne kötü bir ikametgâhtır.” derler. (Furkan Suresi 65-66) Şirk sisteminin azgın elebaşıları sahip olduğu zenginlikleri ihtiyaç sahibi diğer insanlarla paylaşmakta son derece cimri, kendi heva ve heveslerini besleyen, gururlarını okşayan, kendilerine zevk ve safa veren şeylere karşı yaptıkları harcamalarda aşırı derecede bonkör davranan kimselerdir. Fakat tevhit sistemini isteyen Rahmanın kulları ise asla cimrilik yapmayan, Cenab-ı Hakk’ın kendilerine verdiği rızıkları insanlarla paylaşan ve harcama yaparken de israf etmeden ihtiyaçlarını karşılayan ve son derece dengeli bir tutum içerisinde olan kimselerdir. 67- O kimseler (Rahman’ın kulları), harcadıklarında israf etmezler, cimrilik de etmezler ve bu ikisi arasında bir dengeli bir yol tutarlar. (Furkan Suresi 67) Şirk sisteminin liderleri birliğe beraberliğe değil de bölücülüğe neden olan kimselerdir. Onlar toplumları parça parça eden her kesim için kırmızıçizgiler uyduran ve böylece toplumları birbiri ile çatıştıranlardır. Onlar bu çatışmalardan da nemalanan kimselerdir. Ayrıca onlar toplumları felakete, tükenişe ve yok oluşa götüren fuhuş ve zinayı yaygınlaştıran kimselerdir. Şayet pişman olup bu hareketlerinden vazgeçmeyecek olurlarsa onları çok acıklı bir azap beklemektedir. Hem bu dünyada hem de ahirette karşılaşacakları hor hakir edici bu azaptan kurtulmanın yegâne yolu derhal halihazırdaki yollarını terk edip toplumu ıslah edici eylemler ortaya koymalarıdırlar. Tevhidi dünya görüşünün savunucusu olan Rahmanın kulları ise kabilelerin / toplumların bir araya gelmelerini, tevhid olmalarını, dayanışmalarını, kendilerini bölen parçalayan ve birbirlerine düşman kılan hiçbir kırmızıçizgi ve kutsal değer tanımayan kimselerdir. Onlar insanların haksız bir şekilde öldürülmesini istemezler ve kimseyi haksız olarak öldürmezler. Onlar insanı ancak hak etmesi halinde öldürürler. Onlar insanları öldürmeye değil diriltmeye, yaşatmaya çalışırlar. Onlar toplumda barışın, selametin, huzurun olması için çaba sarf eden kimselerdir. Onlar toplumları tükenişe ve felakete götüren zinaya yaklaşmazlar. 68-71- İşte o kişiler (Rahman’ın kulları), Allah ile beraber başka bir ilâha itaat / kulluk etmezler. Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler ve zina yapmazlar. Kim bunları yaparsa, günahının cezasını bulur. Kıyamet günü azabı kat kat artırılır ve orada hor ve hakir olarak ebedi kalır. Ancak tövbe eden, iman eden ve ıslah edici eylemler yapanlar müstesna. İşte Allah, onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Her kim tövbe eder ve ıslah edici eylemlerde bulunursa, muhakkak ki o, Allah’a tam bir yönelişle dönmüş demektir. (Furkan Suresi: 68-71) Mekke şirk ortamında bu sistemin elebaşıları fitne, fesat, iftira, yalan- dolan, yalancı şahitlik, gıybet, dedikodu, çekiştirme, boş ve batıl sözler sarf eden kimseler iken tevhidi dünya görüşünün savunucuları olan Rahman’ın kulları ise hakka tanıklık ederler, gıybet, dedikodu, boş ve batıl sözlerden uzak duran kimselerdir. 72- Onlar ki (Rahman’ın kulları), yalancı şahitlik yapmazlar / yalana şahitlik etmezler, boş ve kötü sözlere rastladıkları zaman vakarlı bir şekilde (yüz çevirip) geçerler. (Furkan Suresi 72) Şirk sisteminin zalim yöneticileri hak ve hakikat karşısında duyarsız davranan, hakka (gerçeğe) kulaklarını tıkayan, Allah’ın ayetlerine kulak vermeyen ve aklını kullanmayan kimselerdir. Halbuki tevhidi dünya görüşünün önderleri olan Rahman’ın kulları ise Rablerinin ayetleri hatırlatıldığında yani hak ve hakikat kendilerine hatırlatıldığında onlara karşı asla kayıtsız ve ilgisiz kalmayan, itaat için kulaklarını ve kalplerini onlara açan kimselerdir. 73- O kimseler (Rahman’ın kulları), kendilerine Rabblerinin ayetleri hatırlatıldığında ise, onlara karşı kör ve sağır davranmazlar. / kayıtsız ve ilgisiz kalmazlar. (Furkan Suresi 73) Şirk sisteminin önderleri gelecek nesilleri düşünmeyen, onlara örnek olmak gibi bir titizliği ve derdi olmayan, iyilik ve faziletin yaygınlaştırılması ve gelecek nesillere aktarılması düşüncesi taşımayan kimselerdir. Ancak tevhidi dünya görüşünün önderleri olan Rahmanın kulları ise, aydınlık gelecek ve aydınlık nesiller arayan, gelecek kuşaklara iyi örnek olmak için güzel eylemlerde bulunan kimselerdir. Rahman’ın kulları bu çabalarının karşılığını çok büyük mükafat olarak alacaklardır. Onlar gelecekte çok büyük bir saygıyla ve hürmetle karşılanacaklardır. Onların ahiretteki mükafatları da ebedi bir cennet hayatı, güzel bir makam ve çok güzel bir konaklama ile karşılaşma olacaktır. 74- 76- O kişiler (Rahman’ın kulları), “Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve nesillerimizden göz aydınlığı olacak (iyi insanlar) ihsan et. Ve bizi muttakilere önder kıl!” derler. İşte onlar (Rahman’ın kulları), sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamları ile ödüllendirilecekler ve orada hürmet ve selâmla karşılanacaklardır. Orada ebedî kalacaklardır. Orası ne güzel bir makam ve ne güzel bir ikametgâhtır. (Furkan Suresi 74-76) Böylece şirk sisteminin azgın önderlerince Hz. Muhammed’i @ halkın gözünde küçük düşürmek için “sana mı itaat edeceğiz?” diye alay etmeleri ve onların “Rahman da neymiş?” diyerek tevhit sisteminin merhamete dayalı ilkesini aşağılamaları karşısında, Cenab-ı Hak, onlara “işte Rahman’ın kulları güzel karakterlere sahipken bana ve bu kullara itaat edilmeyecek de sizin gibi azgınlara mı itaat edilecek?” diye cevap vermiş olur. Cenab-ı Hak, surenin sonunda da elçisine hitaben Mekkelilere şöyle seslenmesini ister; “Bütün bunlara hepiniz şahit iken hala şirk sisteminden ve müşrik önderlerden yana tavır koyarsanız Rabbim size bir değer vermez ve azabın üzerinize çökmemesi için hiçbir neden kalmaz. O zaman da inkarınızın karşılığı olarak toplumsal ve uhrevi azabı kaçınılmaz olarak tadacaksınız.” 77- De ki: “Eğer yönelmeyecek olursanız Rabbim size önem / değer vermez! Şayet yalanlamaya devam ederseniz / inkara devam edecek olursanız. . . o zaman kaçınılmaz sonucu yaşayacaksınız!” (Furkan Suresi 77) 8.5. Hz. Muhammed’in @ Taraftarlarının Güçlendirilmesi Furkan Suresinde işlendiği üzere Mekke müşrik elitleri Hz. Muhammed’in @ peygamberliğini sorgulayıcı argümanlar ileri sürmüşlerdi. Onlar onun peygamber olamayacağı, Cenab-ı Hakk’ın onu seçmeyeceği iddiası üzerinde yoğunlaştılar. Furkan suresinde cevap verilmesine rağmen, onlar kara propagandalarına bir başka yönden açılım getirdiler ve peygamberin cenahının / taraftarının / kabilesinin / kanatlarının / gücünün çok olması gerektiğini iddia etmeye başladılar. Hz. Muhammed’in @ cenahının, koruyucusunun, gücünün ve soy sop anlamında taraftarının sadece Haşimoğullarından ibaret olmasını peygamber olması için yeterli olmadığını ileri sürdüler. Mademki Allah bir elçi gönderiyor, o halde onun soyu / kabilesi, gücü, iktidarı çok kuvvetli olmalı, Mekke’nin en güçlü kabilesinden olmalı, cenahı / kol ve kanatları çok olmalı ayrıca onların bu gücüne bağlı olarak birçok melik ve kabile de onu desteklemeli şeklinde iddialarda bulundular. Kabilelerin tevhidi ancak böyle güçlü kabilelerden çıkacak liderler vasıtasıyla sağlanacağını iddia ettiler. Onların bu iddialarına Cenab-ı Hak şöyle cevap verir; “Nasıl ki melekler kendisinin elçileridir ve ikişer, üçer, dörder ve daha fazla kanatları / cenahları / gücü varsa aynı şekilde seçeceği elçinin ne kadar taraftara, kola, kanata, soya-sopa, güce ve destekçi kabileye sahip olacağı konusunu kimseye danışmaz. O seçtiği elçiye sağlayacağı destek ve taraftarlar konusunda kendisi karar verir ve dilerse o elçisinin kanatlarını güçlendirir, taraftarlarını çoğaltır.” Aslında Mekke müşrik elebaşılarının yaptıkları menfi propaganda, işkence, baskı ve zorbalık nedeniyle Hz. Muhammed’in @ taraftarı olma hususunda ilk zamanlardaki gibi bir artış trendi yoktu. Peygamberimizin safına geçişler oldukça azalmıştı. İşte tam bu zamanda Cenab-ı Hak elçisini ve müminleri teselli babından Fatır Suresinin ilk ayetlerini inzal eder; “O kime rahmetinin kapılarını açarsa o rahmeti kimse engelleyemez. Böylece rahmete nail olan hidayete erer. Ve kime de rahmetinin kapılarını kapatırsa o kimsede asla hidayete eremez.” şeklindeki bildirisi ile Hz. Muhammed’in @ kendi saflarına katılımın azalmasından bunalarak ‘iki Ömer’den birini hidayete erdirerek kendi kanadını / cenahını kuvvetlendir’ diye duasına bir cevaptır. Bu ayetler sadece teselli babından söylenmiş sözler değildir. Aynı zamanda bu Cenab-ı Hakk’ın yardım için verdiği sözlerin reel hayatta görüntüsü olacağının ve Hz. Muhammed’in @ duasına icabet adına ileride detaylı olarak anlatılacak olan Hz. Ömer ve Hz. Hamza’nın peygamberimizin safına gireceğinin ve böylece peygamberimizin kanatlarının sayısının artacağının müjdesidir. Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’in @ kanadının kuvvetlenmesi olayını Fatır Suresinde meleklerin kanatlarının çok olması ve bu kanatların da yine O’nun tarafından artırılması metaforu ile anlatır. Cenab-ı Hak aynı zamanda elçisine insanların onun peygamberliğini inkâr etmesinin normal olduğunu, daha önceki peygamberlerinde inkâr edildiğini bildirir. Ama endişe etmemesini işin sonuna bakmasını sonunda Allah’ın mutlak galip olması nedeniyle toplumun hakka dönmelerinin kaçınılmaz oluşuna vurgu yapar. Rahman Rahim Allah Adına 1- 4- Gökleri ve yeri yoktan yaratan, ikişer, üçer, dörder cenahlara / kanatlara sahip melekleri / melikleri elçiler kılan Allah’a hamdolsun. O, yaratmada dilediği şeyleri artırır. Muhakkak ki Allah her şeye kadirdir. Allah, insanlara rahmetinden neyi açarsa artık onu tutacak önleyecek biri olamaz. Her neyi de tutarsa, onu da serbest bırakacak kimse olamaz. O, Aziz’dir (mutlak galip), Hakim’dir (hüküm ve hikmet sahibidir). Ey insanlar! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Size gökten ve yerden rızık veren Allah’tan başka bir yaratıcı mı var? O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde nasıl döndürülüyorsunuz? Eğer onlar seni yalanlıyorlarsa, senden önceki peygamberler de yalanlanmıştı. Ama bütün işler /emirler sonunda Allah’a döndürülür. (Fatır Suresi 1-4) Elçisine ve müminlere teselli edici müjdelemeler yapıldıktan sonra Mekke halkına bir çağrıda bulunulur. Zira Mekke halkı müşrik azgın ileri gelenlerin yaptıkları zulmün etkisi altında kalarak Hz. Muhammed’in @ safına geçme hususunda tereddütlüdür. Cenab-ı Hak Mekke halkının dikkatini Ebu Cehil şeytanının önderliğinde müşrik liderlerin oynadığı oyunlara çeker. Onlara dünya hayatının ve içinde yaşadıkları statükonun cazibesine kapılmamaları ikazını yapar. Özellikle Ebu Cehil şeytanının kara propagandasına aldanarak Allah’a karşı mağrur hale gelmemeleri uyarısında bulunur. Ebu Cehil şeytanının Mekke halkının düşmanı olduğunu, oynadığı oyunlarla toplumu felakete sürüklediğini görmelerini ister. Yine Cenab-ı Hak, verdiği sözü yerine getireceğini ve bu çerçevede elçisi Hz. Muhammed’i @ ve taraftarlarını kurtaracağını, onları eninde sonunda mutlaka başa getireceğini özellikle belirtir. Bu uyarının sonunda da elçisine seslenerek kara propagandalarla insanların zihnini bulandıran, çirkin oyunları güzel gösteren Mekke’nin şeytanları niye hidayete ermiyorlar diye üzülmemesini söyler. Çirkin oyunları nedeniyle onların azabı hak ettiklerini bildirir. 5- 8- Ey insanlar! Hiç şüphesiz, Allah’ın vaadi gerçektir. Onun için dünya hayatı sizi sakın aldatmasın. Sakın o çok aldatıcı (şeytan), sizi, Allah’a karşı mağrur hale getirmesin. Muhakkak ki şeytan, sizin düşmanınızdır. Onun için siz de onu düşman edinin. Şüphesiz o (şeytan) kendi taraftarlarını alevli ateşin ashabından olmaları için çağırır. Şu inkâr etmiş olanlar var ya! işte onlar için şiddetli bir azap vardır. İman etmiş ve ıslah edici eylemlerde bulunanlara ise bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır. Onun için, kötü ameli kendisine süslü gösterilen sonra da onu güzel gören kişi mi? Şüphe yok ki Allah dilediğini / dileyeni şaşırtır, dilediğine / dileyene de hidayet eder. O hâlde onlara üzülerek kendini perişan etme. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarını çok iyi bilir. (Fatır Suresi 5-8) Cenab-ı Hak, tevhidi dünya görüşünün egemen olacağına ilişkin verdiği sözün gerçekleşeceğini metaforlarla anlatır. Vaadinin anlatılan benzetmelerdeki gibi tabii yasaları / ilahi yasaları yani sosyolojik yasaları izleyerek gerçekleşeceğini bildirir. Nasıl ki Cenab-ı Hak, rüzgarlarla bulutları sürükleyip yükseltiyor ve ölmüş topraklara (yağmura susamış topraklara) düşen yağmur oraya hayat veriyorsa aynı şekilde başta Mekke olmak üzere tüm ölmüş toplumlar gönderilen elçilerin estirdiği rüzgarlar / mücadeleler ve yağmur misali vahiyle inen ilahi kitaplar ölü toplumları diriltecektir. Büyük devletler Allah’ın sosyolojik esaslarını düstur edinenlerce kurulur. Kim büyük medeniyet kurmak, büyük devlet olmak istiyorsa Allah’ın vahyindeki düsturları kendine düstur edinmesi şarttır. Allah güzel ilkeleri, güzel sözleri ve ıslah edici güzel fikirleri sever. Ancak bu güzel fikirlerin (güzel sözlerin) iktidar bulması / yükselmesi için mutlaka ıslah edici eylemlerin, yoğun ve sabırlı çaba ve gayretlerin gösterilmesi gerekir. 9- 10- O Allah ki rüzgârları gönderir. Böylece onlar da bir bulutu harekete geçirip yükseklere kaldırır. Derken onu ölmüş bir beldeye sevk ederiz. Böylelikle yeryüzüne ölümünden sonra onunla hayat veririz. Yeniden dirilme de işte bunun gibidir. Her kim kudret ve ihtişam (izzet) istiyorsa, bilsin ki kudret ve ihtişam (izzet) tamamen yalnızca Allah’ındır. Güzel sözler O’na yükselir. Onu ıslah edici / düzgün ve yararlı işler (salih amel) yükseltir. Şu, kötülüklerin plânlarını yapan kişiler; onlar için şiddetli azap vardır. Onların plânları ise boşa çıkar. (Fatır Suresi 9-10) Cenab-ı Hak, Mekke halkına şu mesajları içeren ayetlerini inzal eder; “Nasıl ki Allah sizi topraktan yaratıyorsa ve sizler küçük bir zerre iken analarınızın rahminde büyüyerek gelişip bebek olarak doğuyor daha sonra da yine O’nun belirlediği bir ömür yaşıyorsanız, tevhidi dünya görüşü hareketi de bir tek kişi ile başladı. Şimdi kendi kabilesinin koruması altında büyüyüp gelişiyor ve yarın iktidar olarak doğacak ve yine O’nun takdir ettiği kadar bir süre kadar yaşayacak. Bütün aşamalar O’nun koyduğu süreçleri, yasaları takip ederek gelişecek. Toplumların ömürleri ve yıkımları ilahi kurallara / kitaba göredir.” “Ülkenizi kuşatan iki denizi düşünün. Bütün ticaret gemileri buradan geçip gitmektedir. İkisinin tadı da farklıdır. İkisinin de hakimiyeti başka ülkelere ait. Biri İranın / Sasaninin hakimiyetinde, diğeri Bizans’ın hakimiyetinde. Nasıl ki iki denizden de taptaze et yiyorsanız ve süs eşyası çıkarıyorsanız ticari gemilerin hakimiyetine siz egemen olursanız neden sizi kuşatan bu denizlerden sizler faydalanmayasınız? O ticaret gemilerinden neden nasip aramayasınız? Ama bunu yapmak için güçlü olmanız gereklidir. Güçlü olmak için de şirk / bölücü / parçalı toplum yapısından vazgeçip birlik ve beraberlik içerisine girip tevhit devletini kurmanız gereklidir.” “Yine nasıl ki kainattaki her şey birbirinin zıddı şeklinde ve çift yaratılmışsa sizin içinde bulunduğunuz şirkin karanlıkları tevhidin aydınlığı ile son bulacaktır. Bu Cenab-ı Hakk’ın kâinata koyduğu yasadır. Her şeye O maliktir. Ama Mekke müşrik elebaşıları ve ortakları ise hiçbir şeye sahip değillerdir. Sahip oldukları şeyler de Allah’ındır. Bu müşrik elebaşılardan ve ortaklarından size hiçbir fayda gelmez. Onlardan bir şey beklemeyin! Onlar kendilerine yaptığınız isteklerinizi anlamazlar. Anlasalar bile karşılık vermezler, gereğini yapmaya yanaşmazlar. Dahası yarın nasıl kıyamette sizi inkâr edip azaptan kurtulmak için sizi satacaklarsa, aynı şekilde Hz. Muhammed @ yarın şirk sistemini devirdiği zaman onlar yine sizi satacaklar. Bunların peşinden gitmeye devam ederseniz toplumsal kıyamet / devrim olduğu zaman sizi kullananların satışına geleceğinizi aklınızdan çıkarmayın.” 11- 14- Allah sizi topraktan, sonra nutfeden yarattı. Sonra sizi çiftler kıldı. Bir dişinin hamile kalması ve doğurması ancak O’nun ilmiyle / izniyle olur. Bir kimseye ömür verilmesi de ömründen eksiltilmesi de mutlaka bir kitapta yazılıdır. Şüphe yok ki bu, Allah’a çok kolaydır. İki deniz de bir değildir; şu tatlıdır, hararet keser ve içimi kolaydır; şu ise tuzludur, acıdır. Ama her ikisinden de taze et / balık yersiniz ve takınacağınız süs eşyası çıkarırsınız. O’nun lütfundan nasip arayasınız ve belki şükredersiniz diye onda suyu yara yara giden gemileri de görürsün. O, gündüzün içine geceyi ve gecenin içine de gündüzü sokar. Güneş’i ve Ay’ı emre amade kılmıştır. Her biri adı konmuş bir vakte kadar yörüngelerinde akıp gitmektedir. Rabbiniz Allah işte budur! Mülk O’nundur. O’ndan başka yakardığınız kimseler ise bir hurma çekirdeğinin zarına bile sahip değillerdir. Onları çağırırsanız, çağrınızı işitmezler, işitseler bile size cevap ver(e)mezler, Kıyamet günü de ortak koştuğunuzu inkâr ederler. Bunları hiç kimse sana, her şeyden haberdar olan (Allah) gibi haber veremez. (Fatır Suresi 11-14) Cenab-ı Hak, Mekke halkına olan uyarılara tekrar döner. Onların Kendisine muhtaç olduklarını ama Kendisinin hiç kimseye muhtaç olmadığını bildirir. Onların gelecek tehlikelerden korunması, yok edilmekten kurtulması için atomize / parçalı / kabileci toplum yapısını bırakıp kendisinin önerdiği tevhit sistemine ihtiyaçları olduğunu vurgular. Şayet kendilerini zayıf, güçsüz ve geri bırakan atomize / parçalı / kabileci toplum yapısını terk etmeyecek olurlarsa yıkılıp gideceklerini yerlerine ise başka bir toplumun yaratılacağı tehdidinde bulunur. Bu uyarılarla Cenab-ı Hak, onların ya akıllarını başlarına alıp kendiliklerinden Hz. Muhammed’in @ saflarına geçecekler veya bu tevhit hareketine engel olamayacakları ve yok olup gideceklerini bildirmiş olur. Bu değişimin zor olmayacağını belirtir. Ebu Cehil gibi şeytanların halkı aldatmak için söyledikleri “Hz. Muhammed’in @ dedikleri doğru olsa bile siz onu değil de bizi tercih ederseniz biz sizin günahlarınızı gelecekte ve ahirette yükleniriz” şeklindeki sözlerine kanmamaları konusunda da uyarır. Gerekçesini de onların asla başkalarının günah yükünü üstlenmeyeceklerini, zoru görünce hemen kendilerini satacaklarını ve dahası onlar bunu gerçekten samimi olarak söyleseler bile yüce divan kurulduğunda böyle bir şeyin kabul edilmeyeceğini vurgular. Tek çıkar yolun suç işlememek, suçluya yardımcı olmamak ve temiz olmaya çalışmak olduğunun altı çizilir. Kör ile gören, aydınlık ile karanlık, ölü ile diri aynı olamayacağına göre suçlu ve suçluya destek olan temiz, takvalı, dürüst ve bunlara destek olan aynı şekilde değerlendirilemez. Cenab-ı Hak, elçisinin sadece uyarı görevini yaptığını bu uyarılara olumlu ya da olumsuz cevap verme konusunda halkın zorlanmadığını belirttikten sonra daha önceki elçilerin yaptıkları uyarılara kulak asmayan toplumların başına ne geldiyse aynı şekilde bunların da başına benzer felaketlerin gelmesinin kaçınılmaz oluşu belirtilir ve şu tehdit yapılır “siz inkâr ederek O’na bir zarar veremezsiniz ama O sizi inkar ederse durumunuz çok vahim!” 15- 26- Ey insanlar! Sizler Allah’a muhtaçsınız. Allah ise hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç değildir ve hamde / yönelmeye lâyık olandır. Eğer O dilerse sizi giderir (yok eder) ve yepyeni bir halkı getirir. Bu, Allah’a göre zor bir iş değildir. Kimse kimsenin günahını yüklenmez. Günah yükü ağır gelen kimse yükünü taşımak için başkasını yardıma çağırsa, akrabası dahi olsa, bu kimse o günah yükünün hiçbir parçasını taşımaz. O halde sen ancak akıbetleri konusunda Rabblerinden haşyet duyan ve salatı ikame edenleri (namazı müteakiben kamu hizmetlerinde bulunanları ve kamunun sorunlarını çözmek için faaliyet yapanları ya da destek verenleri) uyarırsın. Her kim arınırsa ancak kendisi için arınır. Dönüş de yalnızca Allah’adır. Kör ile gören bir olmaz! Karanlıklar ile aydınlık bir değildir! Gölge ile kızgın sıcaklık bir değildir! Ölüler ve diriler de bir olamaz. Şüphesiz Allah, dilediğine / dileyene işittirir. Sen ise kabirlerdeki kişilere işittiremezsin. Sen sadece bir uyarıcısın. Şüphesiz biz seni hak ile bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Her milletin içinden kendilerine bir uyarıcı mutlaka gelip geçmiştir. Onlar seni yalanlıyorlarsa, hiç şüphesiz onlardan önceki kişiler de yalanlamışlardı. Halbuki o elçiler onlara apaçık delillerle, sahifelerle ve aydınlatıcı kitaplarla gelmişlerdi. Sonra Ben o inkâr etmiş olan kişileri tutup yakaladım. Şimdi Benim onları inkârım nasılmış, görsünler bakalım! (Fatır Suresi 15-26) Cenab-ı Hak, aynı yağmur ile rengarenk çeşitli mevye ve bitkilerin yetiştirilmesine, dağların çeşitli renklerde katmanlardan oluşmasına, insan ve hayvanların da çeşitli renklerde olmasına dikkat çekerek, müşriklerin farklı farklı adet ve geleneklere sahip kabilelerin nasıl bir araya geleceği ve tevhit olacaklarına ilişkin onların sorularına şu mesajlarla cevap verir; “Allah kudreti ile tek bir şeyden çok çeşitlilik yaratabilmektedir. Dolayısıyla ilahi kaynaktan beslenen bir idare kurulduğu takdirde bu idare çeşit çeşit kavimleri bir araya getirecektir. Oluşturulan tevhit toplumu tek tip olmayacak, giysileri, adetleri, üretimleri, geçim kaynakları, vb. hususları farklı farklı olacaktır. Onları bir arada tutacak husus, birlik ve beraberlik iradesi göstererek teşekkül edecek yönetimlerinin bütün kabilelere adaletli davranması, onların sorunlarını çözmeye çalışması (salatı ikame) ve hukuku (Kitabı) tesis etmesinde olacaktır.” Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’e @ inzal ettiği öğretinin (Kitab / Hukuk) yeni bir şey olmadığını eskiden de toplumlara rehberlik / yol göstermek amacıyla bu öğretiyi gönderdiğini ve bu nedenle de Hz. Muhammed’e @ indirilen öğretinin daha önce gönderilen ilahi öğretilerden geriye ne kaldıysa hepsini tasdik ettiğini de bildirir. 27-31- Görmedin mi? Allah gökten bir su indirir. Onunla rengârenk, çeşitli meyveler yetiştiririz. Dağlarda da beyaz, kızıl, siyah ve türlü türlü renklerde katmanlar var etmişizdir. İnsanlardan, diğer canlı varlıklardan ve davarlardan da böyle türlü türlü renkte olanlar vardır. Kulları arasında Allah’tan yalnız anlama ve kavrama yeteneğine sahip olanlar Allah'tan (hakkıyla) korkarlar: Hiç şüphesiz Allah çok güçlüdür, çok bağışlayıcıdır. Hiç şüphesiz şu, Allah’ın kitabını okuyan, salatı ikame eden (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözmek için faaliyet yapan) ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açık olarak veren kimseler, O (Allah), mükâfatlarını kendilerine tastamam versin ve lütfundan kendilerine artırsın diye, kesinlikle batma ihtimali olmayan bir ticareti umarlar. Hiç şüphesiz O, çok bağışlayıcı ve karşılık vericidir. Ve sana vahyettiğimiz bu kitap da (ilahî kelâm), geçmiş vahiylerden bugüne kalmış ne varsa tümünü tasdik eden bir hakikattir; Şüphe yok ki, Allah, kullarını hakkıyla bilen ve hakkıyla görendir. (Fatır Suresi 27-31) Müşrik elebaşıların elçiliğin niye Hz. Muhammed’e @ verildiğine ilişkin sorgulamalarına Cenab-ı Hak, elçiliği ve ilahi öğretiyi kime vereceğini de kendisinin dilediği gibi belirlediği şeklinde cevap verir. Fakat müşriklerin ilahi öğretiye uymaya şiddetle karşı çıkarak kendilerine yazık etmekte olduklarını bildirir. Halktan bir kısım kimselerin Arafta / arada kaldıklarını ama bir kısım Mekkelilerin ise ilahi öğretiye uymayı tercih ederek hayırlara rehberlik ettiklerini belirtir. İlahi öğretinin rehberliğini seçmede Mekkeliler arsında öne çıkmış bu kimseleri Adn Cennetlerinin beklediğini müjdeler. İlahi öğretiye karşı çıkanları bekleyen akıbetin ise cehennem olduğunu ve o azaptan hiç kurtulamayacaklarını vurgular. 32 -38- Sonra biz kitab’ı kullarımızdan seçtiklerimize miras bıraktık. Şimdi de onlardan bazıları nefislerine zulmeden, bazıları (doğru ile yanlış arasında) ara yolu tercih eder, bazıları da Allah’ın izniyle hayırlarda önde gidenlerdir. İşte büyük lütuf budur. Adn cennetleri! Onlar oraya gireceklerdir. Orada altın bileziklerle ve incilerle süsleneceklerdir. Oradaki elbiseleri ipektir. Onlar orada, “Bütün övgüler, bize acı ve üzüntü tattırmayan Allah’a mahsustur: Rabbimiz gerçekten çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını verendir; O, lütfuyla bu konak yerine bizi yerleştirdi. Orada bize ne bir çatışma ve gerginlik bulaşır, ne de yorgunluk ya da bıkkınlık!” derler. Kâfirlere ise cehennem ateşi var. Ne ölüm hükmü verilir ki ölsünler, ne de ateşin azabı hafifletilir. Biz işte Allah’ı ve nimetlerini inkâr eden her nankörü böyle cezalandırırız. Onlar, orada feryat ederler: “Rabbimiz! Ne olur, çıkar bizi buradan, dünyaya geri gönder de daha önce yaptıklarımızdan başka, güzel ve makbul işler yapalım!” (Onlara şöyle cevap vereceğiz) “Biz, size, düşünüp ibret alacak, gerçeği görecek kimsenin düşüneceği kadar bir ömür vermedik mi? Hem size peygamber de gelip uyardı. Öyleyse tadın azabı! Zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur!” Allah göklerin ve yerin gaybını bilendir. Hiç şüphesiz O, göğüslerin içindekini çok iyi bilendir. (Fatır Suresi 32-38) Cenab-ı Hak, Mekke halkına uyarılarının sonunda şunları hatırlatır; “Sizleri Hz. İbrahim @ vasıtasıyla bu şehre / ülkeye getiren ve sizleri bu şehrin halifeleri / egemenleri yapan Rabbinizdir. Şimdi sizin içine düştüğünüz şirk / zulüm / hukuksuz ortamdan çıkarmak ve başınıza gelmekte olan büyük bir felaketten sizi kurtarmak için uyarıcı elçisi olan Hz. Muhammed’i @ ve ilahi rehberini (Kur’an’ı) gönderen yine O’dur. Sizler ona itaat ederseniz sadece şirkin başınıza getireceği felaketten kurtulmakla kalmayacaksınız. Aynı zamanda Arap yarımadası, Irak, İran, Suriye, Mısır, Filistin ve Anadolu gibi tüm bölgeye egemen / halife olacaksınız. Fakat siz O’nun rehberliğine değil de size yukarıdan beri anlatılan nimetlerin hiçbirini sunmada bir katkısı olmamış şirk otoritelerine / şeytanlarına itibar ediyorsunuz. Onların gösterdiği yolu izliyorsunuz. Onlar sizleri aldatmaktan ve sizi kullanmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Toplumların dolayısıyla sizlerin ayakta kalmanızın yegâne şartı adalettir, tevhittir. Toplumlar adaletle, birlik ve beraberlikle yıkılmaktan korunurlar. Bu paradigmalar Allah’ın koyduğu paradigmalardır. Dolayısıyla nasıl yerleri ve gökleri yıkılmaktan koruyan Allah ise devletlerin / toplumların yıkılıp gitmelerini de O’nun koyduğu kanunlara göre hareket etmeleri önler. Sizin yıkılışınızı durduracak yegâne çare, yine O’nun kurallarına ve O’nun yol göstermesine sığınmaktır. Kulları ne kadar yanlış yaparlarsa yapsınlar O kullarına karşı çok merhametli ve şefkatli olduğundan onları önce uyarır, gittikleri yanlış yolun kendilerini yıkıma-azaba götürdüğü mesajlarını verir. Ancak onların bu uyarılara kulak asmamaları halinde önlerini azaba açar. Onların bu uyarılardan ders alıp hatalarından dönmeleri halinde ise koruyucu rehberliğini yaparak onları yıkımdan ve azaptan kurtarır.” Hatta Cenab-ı Hak, Mekke halkına şu hususları bile zımnen vurgulayarak uyarılarda bulunur; (Elmalılı Hamdi Yazırın ifadesi ile) “Şüphe yok ki gökleri ve yeri yok olmamaları için Allah tutuyor. Yani şirk ve zulüm öyle fena, o kadar büyük cinayettir ki onun uğursuzluğundan yerler, gökler yıkılır; çünkü onlar ancak adalet ve hak ile ayaktadırlar. Hakkın dengesi bozulunca kendilerini tutamazlar. Varlıklarında, başkasına muhtaç oldukları için kendilerine yeterli değildirler. Onun için haksızlık âlemin düzenini bozar. Allah'a şirk koşmak ise en büyük zulüm olduğundan, müşriklerin meydan alan (yayılan) zulüm ve fesatlarıyla alem yıkılmak üzere bulunuyor. Fakat Allah onların belirli vakitlerinden önce yok olmalarını istemediği için tutuyor, muhafaza buyuruyor da henüz yıkılmıyorlar. Yemin olsun ki, eğer yola gelmezlerse onları yok olmaktan Allah'tan başka hiçbir tutacak yoktur. O cidden halim ve gafur bulunuyor” ([1] ) [1] ) Elmalılı Hamdi Yazır Hak Dini Kur’an Dili Tefsirinden…. 39-41- O, sizi yeryüzünde halifeler yapandır / yapacak olandır. Artık kim kâfir olursa, kâfirliği kendi zararınadır. Kâfirlerin inkarları, Rablerinin katında kendilerine sadece gazabı artırır ve kâfirlerin inkarları sadece kendilerine zararı artırır. De ki: “Allah’tan başka yakarıp durduğunuz, O’na ortak koştuğunuz kimseleri gördünüz mü? Gösterin bana, yeryüzünde neyi yaratmışlar? Ya da onların göklerde bir ortaklığı mı var? Ya da Biz kendilerine bir kitap vermişiz de onlar, ondan bir delil üzerinde midirler?” Bilakis o zalimler, birbirlerine aldatmadan başka bir vaatte bulunmuyorlar. Hiç şüphesiz gökleri ve yeryüzünü yıkılıp gitmekten koruyan Yüce Allah’tır. Ant olsun ki eğer onlar yıkılacak olursa onları Allah’tan başka kimse tutamaz. Gerçekten O, çok yumuşak davranan, çok bağışlayandır. (Fatır Suresi 39-41) Mekke halkına Fatır Suresi ile okunan bu bildiride onların ehli Kitap gibi peş peşe gelen peygamberleri olmadıklarına hayıflandıkları, şayet Rabbleri tarafından kendilerine yol gösterecek bir peygamber gönderilecek olursa o elçiyi takip etmede en ön saflarda yer alacaklarına yeminler edip ant içtiklerini hatırlatılır. Onların yaşadıkları yaman çelişki dile getirilir; “İşte şimdi o hayıflandıkları konuda Cenab-ı Hak elçisini gönderdi. Şayet kendilerine elçi gönderilirse onu takip etme hususunda en önde olacaklarına dair ettikleri yeminler hani nerede? Neden şimdi o elçiyi takip etmiyorlar. Hatta bırakın takip etmeyi kendilerine yol göstermek için çırpınan o elçiyi inkarda yarışıyorlar ve ondan nefret ediyorlar.” Dahası eskiden Mekkeliler Ehli kitap kabilelerinin peygamberlerini inkâr etmeleri ve onlara verdikleri eziyetler gündemlerine gelince onları ayıplıyorlar ve onlara lanet ediyorlardı. Ama şimdi onlar ayıpladıkları ehli kitap kabileler gibi davranarak Hz. Muhammed’i @ inkâr ediyorlardı. Bunun sebebini Cenab-ı Hak şöyle ortaya koydu; “Büyüklenmek, gurur ve kibir.” Aynı Yahudiler gibi Mekkelilerin de kendilerini üstün / seçkin görmeleri, onların gözlerini kör etmişti. Hakkı ve hakikati göremiyorlardı. Öylesine gözleri kör olmuştu ki mevcut statükolarını kaybetmemek için Elçiye ve getirdiği öğretiye / hakka çeşitli şeytani hile ve tuzaklar kurmaya kadar işi ileri götürüyorlardı. Halbuki hayatın gerçeğine, ilahi öğretiye karşı şeytani tuzak kuranların tuzak ve hileleri ancak kendi ayaklarına dolanır olduğunu bile düşünemiyorlardı. Geçmiş toplumlar yıkıma giderken Rablerinin onlara acıyarak yıkımı durdurma amaçlı gönderdiği elçilere çeşitli hile ve tuzak kuranların durumları ortadaydı. Zaten yıkıma doğru giden bu toplumlar hile ve tuzaklarında başarılı olurlarsa o takdirde yıkılmaları bir anda olup gidiyordu. Cenab-ı Hak Mekkeli müşriklerin Hz. Muhammed’e @ yaptıkları nedeniyle onların hemen yıkımları gerçekleştirmiyorsa bu O’nun kullarına olan merhametindendi. Bu Onun sünnetiydi. Eğer Allah suç işleyenin cezasını hemen verecek olsaydı sadece Mekkeli müşrik azgın elebaşılar değil yeryüzünde hiçbir zalim ve müşrik bırakmazdı. 42- 45- Kendilerini uyaracak bir peygamber geldiği takdirde, milletler içinde, hidayette en önde yer alacaklarına dair var güçleri ile yemin ettiler. Ama kendilerine bir peygamber gelip uyarınca bu, onların sadece nefretlerini artırdı. Sebebi ise: dünyada sırf böbürlenip büyüklük taslamak ve bir de şeytani hile ve tuzak kurmak istemeleriydi. Halbuki şeytani hile ve tuzak, sadece hazırlayanın ayağına dolanır, sadece onu perişan eder. Onlar daha öncekilerin uğradıkları feci akıbetten başka bir şey mi bekliyorlar? Sen Allah’ın sünnetinde hiçbir tebdil, hiçbir değişiklik bulamazsın! Yeryüzünde gezip de bir bakmadılar mı, kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş? Hâlbuki onlar, bunlardan daha kuvvetliydiler. Göklerde ve yeryüzünde Allah’a karşı kimse duramaz. Kesinlikle O, en iyi bilendir, en güçlü olandır. Eğer Allah işledikleri günahlar yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, dünyada tek bir zalim / kafir bırakmazdı; ama Allah onların cezasını belirlenmiş bir vadeye kadar erteler. Sonunda ecelleri geldiği zaman da artık şüphesiz Allah kendi kullarını en iyi görendir. (Fatır Suresi 42-45)
- Kibir ve Ayrımcılık | Allahın Rehberliği
Kibir ve Ayrımcılık Önder, HIGH-TECH adlı büyük bir teknoloji şirketinde proje müdürü olarak çalışıyordu. Şirket müdürlerinin en genciydi. Zeki, paylaşımcı, şeffaf ve alçakgönüllüydü. Girdiği her ortamda bilgi paylaşır, ekibini öne çıkarırdı. Akademik unvanlarla değil; alın teri, sahadaki emek ve sessiz üretkenliğiyle biliniyordu. Projelerinde inovasyona ve yenileşmeye çok önem veriyordu. Ama işte tam da bu yüzden şirketin Gürkan gibi bazı diğer müdürler onu kıskanıyordu. Çünkü onun bu erdemleri, onları gölgede bıraktığı gibi içlerinde taşıdıkları kibri ve yetersizliklerini de ifşa ediyordu. Ve biliyorlardı ki: Bu genç müdür bir gün çok yükselecek. Kendi içlerinde homurdanıyorlardı: – "Bu kadar mütevazı olmak ezikliktir, müdürlüğünü unutup çalışanlarıyla senli benli oluyor." – "Şirketin geleneklerini hiçe sayıyor. Eski köye yeni adet getirmenin peşinde." Şirket ise bir yol ayrımındaydı ve bunun sancısını çekmekteydi. Büyümek için zihniyet değişimine ve yeniden yapılanmaya ihtiyaç vardı. Bir gün, şirketin tarihindeki en büyük dönüşüm projesi duyuruldu. Bu proje, çağın değişimine ayak uydurabilmek için şirketin dikey hiyerarşik yapıdan çalışan odaklı bir yapıya geçerek yeniden yapılandırılmasıydı. Şirket, etik, şeffaflık ve performans esaslarına uygun biçimde bu dönüşümü yönetecek bir lider arıyordu. Projeyi yönetecek ismi açıklamak için herkesin katıldığı bir toplantı düzenlendi. Şirketin patronu Vahdet ayağa kalktı: – “Bu şirketin geleceğini emanet edeceğimiz kişi, teknik bilgisiyle, insan ilişkileriyle ve öngörüsüyle ile fark yaratmış birisi olmalı. Şirketimizin bekasını sağlayacak bu dönüşüm projesinde geçmişin ayrımcı, gelenekçi, kibirli ve akıl dışı reflekslerine değil, geleceğin paylaşımcı, şeffaf, adil ve kimseyi ötekileştirmeme zihniyetine sahip bir lidere ihtiyaç var ... Bu lideri açıklıyorum: Önder!” Salondaki şirket müdürlerinin hepsi bu kararı ayakta alkışladı. Fakat içlerinden sadece birisi bu karara itiraz etti. O kişi kibri gözlerinden taşan üretim müdürü Gürkan’dı. Mikrofonu aldı: – “Efendim, Önder iyi biridir. Ama liderlik vasfı taşımıyor. Çok yumuşak. Aşırı merhametli. Şirketin Genel müdürlüğünü yürütemez. Ben yıllardır bu sistemin içindeyim. Şirket çalışanları benim gibi sert, disiplinli, masaya yumruğunu vuran yöneticilerin sözünü dinler. Önder gibilerin değil.” Vahdet hafifçe gülümsedi. Ardından sakin bir sesle cevap verdi: – “İnsanlara yukarıdan bakmak liderlik değildir. Hatırlıyor musunuz, Tanrı Adem’i yaratıp meleklerin ona boyun eğmesini istediğinde bir tek İblis itiraz etmişti. O kendini üstün görmüş, ‘Ben ateştenim, o topraktan’ demişti. Ama kibir, insanı yükseltmez. Aksine, en dibe çeker.” Gürkan Vahdet’in bu sözleri üzerine: -“Tamam sen patronsun. Senin Önder’i genel müdür olarak atamana saygı duyuyorum. Ama göreceksin o bu işin üstesinden gelemeyecek. Yalnız bu itirazım nedeniyle makamıma dokunmayacak olursan bu iddiamın doğru olduğunu sana ispatlayacağım.” Vahdet biraz öfkeli bir tonla Gürkan’a şöyle cevap verdi; -“Bu şirkette patron benim. Elbette benim dediğim olacak. Buna rağmen ben farklı seslere saygı duyuyorum, onlara alan açıyorum, kibir gurur yapmıyorum. Ama sen kibrinle hareket ediyorsun. Kimseyle paylaşmıyorsun. Kendini üstün görüyor ve ayrımcılık yapıyorsun. Bana karşı koyduğun tavra rağmen bu şirkete üretim müdürü olarak yıllardır verdiğin emek hatırına seni hemen cezalandırmayacağım. Tanrının İblise mühlet vermesi gibi ben de iddianı ispatlaman için sana imkan tanıyarak makamından azletmeyeceğim.” Salonda sessizlik hâkimdi. Önder gözlerini yere indirmişti ama yüreği dimdikti. Vahdet ona döndü: – “Senin yumuşaklığın aslında dirayet. Paylaşımcılığın, gerçek liderliğin ta kendisi. Fakat görüyorsun. Etrafında seni çekemeyen insanlar var. Onlara karşı çok dikkatli ol. Sakın onların dolduruşuna gelme. Şimdi kalk, yeni ofisini görmeye gidelim.” Önder o gün sadece bir ofise değil, hak edilmiş bir sorumluluğa adım attı. Çünkü gerçek liderlik, gücün değil, gönlün yüceliğinden doğuyordu. Önder, şirketin içyapısını ve işkollarını yeniden tanımladı. Organizasyon şemasını da bu yeni tanımlamalara göre düzenledi. Böylece zihniyet değişikliğinin ilk adımlarını atmış oldu. Ancak Gürkan’ın makamını koruduğu için şirketteki bu yenilenmeleri her iş kolunda baltalama tehlikesi mevcuttu. Önder’in yeni kurduğu sistemin sınanması ise Gürkan’ın bu engellemeleri ve saptırma faaliyetleri ile olacaktı. Gürkan Önderin başarısız olması için her yolu deneyecekti. O bu faaliyetlerinde iblislikten şeytanlığa evrilecekti. Önder ise daha iyisini gerçekleştirmek için Gürkan’ın ayartmalarına karşı müteyakkız olmak ve sürekli kendini geliştirmek durumundaydı. Çapa 1 Uyuyan Hücreler Bir zamanlar Huzuristan adı verilen bir cumhuriyet vardı. Bu topraklarda bir zamanlar umut dolu sokakların üzerinden karanlık rüzgârlar esmeye başlamıştı. Ülkede sessizce bir çöküş başlarken, bu karanlığı fark edebilen az sayıda insan vardı. Bu nadir insanlar arasında Recep, hukukun susmayan sesi, Seçkin, doğruyu yazmaktan şaşmayan bir gazeteci, Umut, halkın sofrasını dert edinen bir iktisatçı, Mesut, vicdan inşa eden bir eğitimci, Abdullah, emek savunucusu bir sanayici, Betül, kadınlar ve çocuk hakları savunucusu, Bülent ise yoksulların doktoruydu. Bu yedi cesur insan, Meclis kürsülerinden, gazete sayfalarından, dernek salonlarından haykırdı: "Durun, gidilen yol felaketle sonlanacak!" Ancak sesleri ya susturuldu ya da alayla karşılandı. İktidar, bu uyarıları tehditle, sürgünle, hapisle ve işkenceyle bastırmaya çalıştı. Halk ise büyüleyici yalanlarla sarhoş edilmişti; zalimlerin alkışlarına eşlik etti. Fakat onların pes etmeye hiç niyetleri yoktu. Görünmez duvarlara çarpan her hamlelerinden sonra, içten içe büyüyen bir karar verdiler. Bir akşam vakti, Recep dar bir odada dostlarını topladı. Perde kapalı, kapı kilitliydi. Dışarıda karanlık hâkimdi; içeride umut fısıltısı. Recep, derin bir nefes aldı ve arkadaşlarının gözlerine bakarak söze başladı: “Arkadaşlar,” dedi, sesi kararlı ve sakindi, “iktidarın yanlış politikaları memleketi uçuruma sürüklüyor. Samimi uyarılarımıza karşılık tehdit, hapis ve işkencelerle susturulduk. Halk ise, gerçeği duymadı. Şu anda elimizde kalan tek silah sabırdır. Ashab-ı Kehf gibi, bir süre görünmezliğe çekilelim. Halkımızın gerçeği kendi gözleriyle göreceği güne kadar çalışalım, öğrenelim, donanalım. Şehirlerin unutulmuş köşelerine, kenar mahallelere çekilelim. Sessiz ve derinden eğitim faaliyetleri yürütelim. Hakikati, kulaktan kulağa taşıyan uyuyan hücreler olalım. Bugün geri çekiliyoruz, evet… Ama bu, kaçmak değil, büyümek için toprağa gömülen bir tohum gibi sabırla beklemek olacak.” Recep’in sözleri odada ağır bir sessizlik yarattı. Sonra, göz göze gelen yedi dost, başlarını birer birer sallayarak bu sessiz ve derin mücadeleye “evet” dediler. Recep’in önerisine uyan bu yiğit gençler sessizce ortadan kayboldu. Ashab-ı Kehf gibi mağaralarına dağılıp uyuyan hücreler oldular. Kimisi eski mahallelere sığındı, kimisi unutulmuş kasabalarda izini kaybettirdi. Göze batmadan yaşadılar; küçük esnaf oldular, öğretmen oldular, sokak doktorları oldular. Onlar artık **"Uyuyanlar"**dı. Fakat uykuda değillerdi. Toprağa gömülmüş tohumlar gibi zamanını bekliyorlardı. Karanlık çağın yasaklı kelimeleri olan hakikat, adalet, merhamet ve hesap günü gibi kavramları kulaktan kulağa fısıldadılar. Bazen bir çay ocağında bir nasihat gibi, bazen bir çocuk hikâyesinde bir kıssa gibi, bazen bir dost sohbetinde bir atasözü gibi… Geleceğin kadrolarını sabırla eğittiler. Bir eğitim buluşmasında, gençlerden biri Mesut’a heyecanla sordu: “Üstadım, bazen ne yapacağımızı bilemiyoruz. Doğruyla yanlışı nasıl ayırt edeceğiz?” Mesut, bir duvara yaslanmış, sessizce gülümsedi. Sonra ağır ağır konuştu: “Evlatlarım,” dedi, “Güneşi düşünün. Işık varsa, yol bellidir. Ama ışık yoksa, gözün ne kadar keskin olursa olsun, gerçeği göremezsin. Bizim güneşimiz kutsal metinlerdir. O ışıkta yürürsek, adımlarımız doğruya varır." Gençler, Mesut’un sözlerini kalplerine kazıdı. O günden sonra, karar anlarında hep birbirlerine hatırlattılar: “Güneşi görmeden adım atma.” Adımlarını atarken geniş bir boşluktaymış gibi özgür, kararlarını verirken serbest, ama yönlerini bulurken kutsal ışığa muhtaçtılar. Biliyorlardı ki, sadece kutsal metinlerin gösterdiği yolda yürüyenler, karanlığa teslim olmazdı. Bilinçli bir sabırla, karanlığı yaran bir şafak vakti için hazırlık yapıyorlardı. Önce küçük gruplar şeklinde toplantılar yapıyorlardı, zamanla halktan geniş katılımlı eğitim toplantıları yapmaya başladılar. Bu şekilde uzun zaman geçti. Ülke karanlığın en koyusuna gömüldü. Büyük bir çöküş başladı. Rejim çatırdarken, sessizce örgütlenen bu hareket bir anda sahneye çıktı. Tıpkı Ashab-ı Kehf’in uykusundan uyanıp başka bir çağda gözlerini açması gibi, halk da o sabah yeni bir güne uyandı. Zira Recep ve arkadaşları yetiştirdikleri kadrolarla mağaralarından çıkıp açık propaganda faaliyetine başladılar. Rejimin askerlerine yakalanacak olurlarsa öldürüleceklerini ya da hapsedileceklerini biliyorlardı. İçinde yaşadıkları krizin daha önce kendilerini uyarmaya çalıştıkları ama bir türlü anlatamadıkları yanlış politikanın sonucu olduğunu şimdi çok ivedi olarak halka göstermeleri gerekiyordu. Kendi oluşturdukları sosyal medya kanallarından kırk yıl öncesinin parası ile güncelde kullanılan paraları kıyasladılar. Böylece halk aldatıldığını, yoksullaştığını gördü. Öfke dalga dalga yayıldı. Uyuyan hücrelerin propagandaları halkı harekete geçirdi. Halk hareketi beklenmedik bir hızla büyüdü. Yıllardır umutsuz olanlar ayağa kalktı. Bir zamanlar susturulan sesler, tarihin en yüksek yankısına dönüştü. Rejim medyası ise bu hareketi küçümsemeye çalıştı. “Uyuyan hücre kadroları üç, beş kişiyi geçmez….Savundukları politikanın üzerinden çok zaman geçti. Bu politikanın günümüzde hiçbir geçerliliği olamaz. Başarma şansları yok,” dediler. Hareketi karikatürize edip etkisizleştirmeye çalıştılar. Onları tarihin mezarına gömeceklerini ve üzerlerine anıtsal bir kitabe dikeceklerini söyleyerek alay ettiler. Ama yanıldılar. Uyuyan hücreler çoktan uyanmıştı. Uzun yıllar süren eğitimden geçmişlerdi. Örgütlü ve bilinçliydiler. Yaptıkları propaganda halk üzerinde etkisini gösterdi. Halk artık rejimin yalanlarına kanmıyordu. Recep öncülüğünde, büyük mitingler yapıldı. Polis, asker, memurlar halkın safına geçti. Devlet başkanı, hükümet üst düzey kadrolarıyla birlikte yurt dışına kaçtı. Kırk yıllık zulüm rejimi devrildi. Zafer kazanılmıştı. Halk meydanlarda günlerce zaferi coşkuyla kutladı. Recep, yeni yönetimin esaslarını ilan etti: Merhamet, adalet, paylaşım, hesap verilebilirlik, kardeşlik ve güven. Tıpkı Ashab-ı Kehf’in ardından inşa edilen mescid gibi, bu ilkeler üzerine yeni kurumlar kuruldu. Ülke topyekün bir diriliş yaşadı.
- Bölüm 42:Hicretin Organizasyonu | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 42 HİCRETİN ORGANİZASYONU Müminler özellikle boykot döneminde olmak üzere Mekke döneminde çok iyi örgütlendiler. Ayrıca Medinelilerle gerçekleştirilen akabe görüşmeleri sürecinde müminler Mus’ab bin Umeyr öncülüğünde Medine’de de örgütlenmelerini sürdürdüler. Bu örgütlenme ile hem müminlerin Mekke’den Medine’ye göçleri / hicretleri hem de Medine’de kurulacak İslam Devleti organize edildi. Hicret sırasında müminlerin Mekke’den nasıl ve kiminle beraber ayrılacakları, rehberlerinin kim olacağı, beraberinde neleri götürecekleri, nerelerde konaklayacakları, güzergâh üzerinde hangi kabilelerden saklanacakları / gizlenecekleri, hangi kabilelerden yardım, destek ve vize alarak yiyecek, su ve diğer malzeme ikmalinin yapılacağı organize edildi. Medine’ye ulaştıklarında ise nerede konaklanacakları, devlet teşkilatında kimlerin hangi makam ve görevlerde istihdam edilecekleri önceden belirlendi. Bu arada Medine’deki yeni oluşumun teşkilat yapısı da organize edildi ve Hz.Muhammed@ beklenilmeye başlandı. Cenab-ı Hak, müminlerin birbirine sıkı sıkıya kenetlenmelerini ve çok organize olmuş yapılarını saflar halinde dizilmeleri şeklinde tasvir eder ve onların Kitab’ı yani ilahi öğretiye dayalı geliştirilmiş mevzuatı iyi okuyarak disiplinli bir topluluk oluşturmalarını Saffat Suresinin ilk ayetlerinde ifade eder. Özetle Medine İslam Cumhuriyetini sevk ve İdare edecek / yönetimini üstlenecek, güvenliğini sağlayacak disiplinli bir yapı artık oluşmuştur. Ekseninde Tevhit (Tek bir İlahın bayrağı altında toplanma) olan ve tek bir merkeze / otoriteye bağlı bir organize oluştan sonra aydınlık bir doğuşun gerçekleşeceği “Doğuların Rabbinin Allah olduğu” ifadesi ile anlatılır. Kur’an’ın ayetlerinin saçtığı ışık ve tam teşkilatlı bir yapı ile birlikte doğuş başlamıştır artık. Rahman Rahim Allah Adına 1-5- O saflar halinde dizenlere / dizilenlere, sevk ve idare edip güvenliği sağlayanlara, Zikir / Kitabı okuyanlara yemin olsun ki, sizin İlahınız Bir Tek’tir. O, göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbidir. Doğuların da Rabbidir. (Saffat Suresi 1-5) Şimdi sıra Medine İslam Cumhuriyetinin teşkilat yapısında istihbarat ve güvenlik ağının kurulmasına gelmiştir. Zira kurulacak devleti (Sema Metaforu) bekleyen en büyük tehlike devlet yöneticilerinin özellikle düşmana ilişkin verecekleri kararların düşmana sızdırılmasıdır. Şayet devletin savunmasına yönelik alacağı kararlar düşmana ulaşacak olursa devletin daha doğarken boğulması kaçınılmazdır. Bu nedenle devletin merkeze en yakın yani karar mercilerinin Şeytanın tasallutundan, şeytani güçlerin sızmasından korunması elzemdir. Cenab-ı Hak, elçisinin ve müminlerin dikkatini bu hususa çekmek ve gerekli önlemleri alması için kozmik gökyüzünün şeytanların sızmasına karşı aldığı önlemler metaforunu anlatır. Müteakip ayetlerde anlatılan bu metafor uyarınca Hz.Muhammed’de@ yeni teşekkül ettirdiği İslam Devletinin karar mercileri olan Mele-i Alasını / Yüce Konseyini korumak için çok özel yetiştirdiği şahsiyetleri istihbarat ve emniyet kadrolarında vazifelendirecektir. Hz.Ömer, Hz. Ebu Bekir, Sa’d Bin Ubade, Mus’ab Bin Umeyr vb. mükemmel / yıldız şahsiyetlerin yerleştirileceği (en yakın semanın yıldızlarla süslenmesi metaforu) devlet yönetiminin karar merciinin korunması ancak böyle bir istihbarat ve güvenlik kadroları ile sağlanacaktır. Ayrıca devlet teşkilatının ana merkezine hiçbir şeytan / müşrik / düşman / münafık unsurun sızamayacağı, provoke ve suikast yapamayacağı bir teşkilat yapısı kurulacaktır. Son akabe görüşmelerinde alınan kararların Mekke müşriklerine sızdırılması sonucunda her şeyin az daha berbat olacağı bir kerteye gelmiş olması da bu tür bir korunma önleminin alınmasının ne kadar zorunlu olduğunu göstermekteydi. Kurulacak istihbarat ve güvenlik teşkilatı öyle bir şekilde donatılmalıydı ki şayet devletin karar merciinden / Meclisinden / Yüce Konseyinde alınan herhangi bir karara ilişkin bir bilgi kırıntısı düşmanın şeytanları / istihbarat elemanları tarafından kapılacak olsa, bu teşkilat elemanları / ajanları daha menziline ulaşmadan yakalanmalı ve hemen yok edilmeliydi. Bu noktada devletin istihbarat ve güvenlik birimlerindeki kadrolar ateş gibi hızlı ve yok edici olması gerektiğine yine aynı metaforda işaret edilmektedir. Böylece Hz.Muhammed@ İslam Devletinin istihbarat ve güvenlik ağını daha Mekke’de iken oluşturmuş ve Medine'de sağlıklı olarak işletmiştir. Bu teşkilat yapısının adı daha sonra “Ehli Suffa” olarak anılacaktır. Saffat Suresindeki işaretlerden yola çıkılarak kurulan Ehli Suffa, peygamberimizin devlet yönetim merkezi olan Mescidi Nebevide toplanan Yüce Konseyi / Meclisi / Mele-i Alayı korumuş, kollamış ve buradan herhangi bir bilginin sızmasına engel olmuşlardır. Cenab-ı Hak, böyle bir yapının yaratılmış olduğunu gökyüzünün ve kozmik düzenin korunması için yarattığı sistem üzerinden aşağıdaki şekilde anlatır; 6- 10- Gerçekten Biz en yakın semayı ziynetlerle, yıldızlarla süsledik. Böylece onu bütün azgın ve asi şeytanların saldırısından / tasallutundan koruduk. Ki onlar Mele-i Alayı / Yüce Konseyi / Meclisi dinleyemesinler ve her yandan şiddetle defedilsinler, kovulup atılsınlar ve sürekli bir azaba mahkûm olsunlar. Şayet (Mele-i aladan / Yüce Konseyden / Meclisten) bir bilgi kırıntısı kapanlar olursa, o zaman onların peşine delik deşik eden bir ateş düşer. (Saffat Suresi 6-10) 42.1. Mekke’nin Hicreti Engelleyici Girişimlerine Cevaplar Medine’deki yeni oluşuma katılım için yapılan onca teşviğe ve alınan o kadar tedbire rağmen Mekkeliler arasında hala hicrete soğuk bakan kimseler vardı. Onları bu endişe ve tereddüte sevk eden husus ise Mekke müşriklerinin kendilerini çok güçlü, kuvvetli ve yenilmez olarak göstermelerinden başka bir şey değildi. Onlar yaptıkları propaganda ile Medine’deki yeni kurulacak devleti küçümsüyorlar, aşağılıyorlar ve çok zayıf görüyorlardı. Müminlerden hicret edenlerin arkasından alaycı bir söylemle onları zavallı olarak niteliyorlar ve yeni oluşumun hüsranla neticeleneceği propagandasını yapıyorlardı. Hz.Muhammed’in@ yandaşları ile kuracakları Medine İslam Cumhuriyetinin Mekke’nin karşısında yaşama şansının olmadığını ve çok kısa bir süre sonra yıkılıp gideceği söylemini dillerinden düşürmüyorlardı. Onların yaptıkları bu menfi propaganda, hicrete niyetli Mekke halkı üzerinde olumsuz etki uyandırıyor, onları hicret etmekten alıkoyuyordu. Yapılan propagandanın menfi etkisini gidermek için güçler arasında bir kıyas yapmak gerekiyor ve onların iddialarının tutarsız olduğunu göstermek gerekiyordu. Bu karşılaştırmanın sayısal üstünlük üzerinden yapılması doğru bir kıyaslama olamazdı. Zira insanların birbirleriyle mücadelelerinde galibiyeti, genellikle sayısal çokluktan ziyade niteliksel üstünlük getirmektedir. Cenab-ı Hak müşriklerin kendi sayısal üstünlüklerine dayanarak yaptıkları propagandayı tersine çevirmek için yaptığı karşılaştırmada müminlerin birbirine kenetlenmiş, birbirlerinden asla kopup ayrılmayan, birlik ve beraberliklerini asla terk etmeyen iyi eğitilmiş kaliteli kişilerden meydana getirildiğini vurgular. Onları yapışkan çamur metaforu kullanarak birbirlerini asla bırakmayan özelliklerine atıf yapar. Toprak gibi mütevazı, paylaşmacı, vergili olma sıfatları ile dayanışma ruhuna sahip olan müminlerin bu vasıflarının müşriklerde olmadığını belirtir. Müşrikler gurur, kibir ve rekabetçi özellikleri ile aslında birbirlerini çekemezler, birbirlerini kıskanırlar. Bu nedenle onların müminlerle yapacakları mücadele ve savaşlarda dağılıp gidecekleri açıktır. Müminler ise saflar halinde birbirlerine kenetlenerek savaşacaklar ve galip geleceklerdir. Böylece Cenab-ı Hak müminlerle müşriklerin kıyaslamasını yaptığı bu ayetlerde kendi inzal ettiği vahiy terbiyesi ile yaratılan müminlerin müşriklerden üstün, güçlü, zorlu ve galip olduğunu, müminlerin çamurun karakterlerine nisbet edilerek sahip oldukları güzel nitelikleri delil göstererek ispatlar. Ayrıca çok kısa zamanda böylesine üstün özelliklere sahip müminlerin yaratılmasına / yetiştirilmesine Hz.Muhammed’in@ kendisi bile hayret ederken müşrikler onlarla alay ediyorlardı. Hem Mekke’den hem de Medine’den nitelikli şahsiyetlerin harekete katılarak Mekke müşriklerine kafa tutacak, onlarla savaşacak bir konuma gelmesi aslında son derece hayretengiz bir gelişmeydi. Hz.Muhammed’in@ kendisi de dahil hiç kimse bu kadar kısa bir sürede bu kadar güçlü bir oluşuma imkan ve ihtimal vermez iken bu oluşum gerçekleşmiştir. 11-12- Şimdi onlara sor: “Yaradılışça kendileri mi daha çetin / kuvvetli / güçlü / zorlu yoksa Bizim yarattığımız kimseler mi?” Şüphesiz Biz onları kopup ayrılmayan / yapışkan bir çamurdan yarattık. Bu yaratılışa sen hayret ediyor ve şaşkınlık duyarken, onlar alay ediyorlar. (Saffat Suresi 11-12) Mekke müşrik ileri gelenleri müminlerin böyle beklenmedik bir şekilde güçlenmeleri ve devlet kuracak bir seviyeye gelmelerini, küçümseyerek alaya aladursunlar Hz.Muhammed@ onları yaptıkları zulümlerden dolayı bir gün hesap verecekleri tehdidinde bulunuyordu. Bu tehdit mesajını da gelecekte / ahirette yaşancak diriliş ve hesap günü üzerinden yapıyordu. “Kozmik Diriliş ve Yüce Divan’da Hesap Verme” ilkesi hem bu dünyadaki yakın geleceği hem de ahiretteki diriliş ve hesap gününü ifade ediyordu. Yakın gelecekte Medine İslam Cumhuriyeti bayrağı altında dirilip ayağa kalkan müminlerin ilkellik ve gerilikte direnen müşriklerden hesap sorulacağını anlatırken ahiretteki diriliş ve hesap vermede insanların hepsinin dünyada yaptıklarının hesabını vereceğini anlatıyordu. Mekke müşrikleri ise Hz.Muhammed’in diriliş ve hesap verme söylemli tehdidinin Mekke halkını etkilemek amacıyla kullandığı bir algı operasyonu (büyüleyici etki uyandıran argümanlar) olduğunu söylüyorlardı. Gerçekle uzaktan yakından bir alakası olmadığını iddia ediyorlardı. Onlara göre şirk sistemi ile ölü, ilkel, hiçbir devletin adam yerine koymadığı, dünya sahnesinde hiçbir varlıkları olmayan Arap toplumunu yeniden yaratarak varlık sahnesine çıkarmak imkansızdı. Bu nedenle Medine İslam Cumhuriyeti girişimi başarısız olacaktı ve asla Mekke müşriklerine hesap sorması mümkün olmayacaktı. Hz.Muhammed@ dünya gerçeklerinden habersiz hayal dünyasında geziyordu. Onlar bunu da ahiretteki kozmik diriliş ve hesap gününü inkâr üzerinden bir dil kullanarak ifade ediyorlardı. Onlar ölüp toz toprak olduktan sonra yeniden dirilmenin imkânsız olduğunu söylüyorlardı. Onlar Hz.Muhammed’in@ diriliş ve hesap verme söyleminin insanlar üzerinde büyüleyici / korkutucu / etkileyici bir etkisi olduğuna da işaret ediyorlardı. Cenab-ı Hak onların bu sözlerine karşı çok sert bir üslupla dirilmenin mutlaka gerçekleşeceği ve bunu inkâr edenlerin ise aşağılanmış bir şekilde hesap vereceklerini müteakip ayetlerde ifade eder. Bu ayetlerle aynı zaman toplumsal dirilişin de mutlaka gerçekleşeceğine, bu dirilişe ayak direyenlerin akılları başlarına geldiğinde iş işten geçmiş olacağına ve rezil rüsva olacaklarına da işaret edilir. 13-20- Onlar ihtar edildiklerinde düşünmedikleri gibi / akıllarını başlarına almadıkları gibi bir ayet gördükleri zaman da eğlenceye alıyorlar ve diyorlar ki “Bu apaçık büyüden başka bir şey değildir. Öldüğümüz ve toprak, kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten mi biz tekrar dirilecekmişiz? Önceki atalarımız da mı?” De ki: “Evet, hem de siz çok aşağılanmış olarak...” Nitekim o gün çok şiddetli bir komut verilir. İşte o zaman gözleri açılır / uyanırlar ve “Eyvah bizlere! İşte bu, Din / Hesap Günü’dür!” derler. (Saffat Suresi 13-20) Cenab-ı Hak müteakip ayetlerde Mekke müşriklerinin yalanladıkları ve alay ettikleri hesap gününü tasvir ederek onların gelecekte düşecekleri kötü pozisyonu anlatır. Onlar nasıl kozmik kıyametten sonra tutuklanıp hesaba çekilecekler ve arkasından cehennemle cezalandırılacaklarsa ve bu cezadan kurtulmak için birbirlerine yardımda edemeyeceklerse aynı şekilde bu dünyada müminler karşısında mağlup olacaklar ve o mağlubiyetten sonra esir edilecekler / tutuklanacaklar. İşte o zaman onların halihazırda ortalıkta efelenerek dolaşmalarından, gurur ve kibirlerinden eser kalmayacak rezil rüsva edileceklerdir. Onlar yaptıklarından dolayı hesaba çekilecekler. Onlar küçük, zayıf görerek alay ettikleri Resulü Ekrem’e zillet içerisinde ve çaresiz kalarak teslim olacaklardır. Böylece hangi tarafın güçsüz hangi tarafın kuvvetli olduğu anlaşılacaktır. Aşağıdaki ayetlerde Cenab-ı Hakk onların bu akıbetlerini anlatarak onları tehdit eder; 21-26-“İşte bu, sizin yalanlamakta olduğunuz Ayırma Günü’dür!” “Toplayın o zulmedenleri, eşlerini ve Allah’tan başka taptıkları kimseleri ve onları cehenneme doğru sevk etmeden önce tutuklayın. Çünkü onlar sorguya çekilecekler.” Onlara “Ne oldu sizlere? Neden yardımlaşmıyorsunuz?” denilecek. Fakat Heyhat! Bugün onların hepsi teslim bayrağını çekmişlerdir. (Saffat Suresi 21-26) Müşrikler hesap verme aşamasında cezadan kurtulmak için birbirlerini suçlamaya başlayacaklar. Özellikle Mekke halkı, kendilerini ayartarak hicrete mâni olmak için müşrik İleri gelenlerin ileri sürdükleri argümanların doğru ve halkın yararına imiş gibi gösterdiklerini ifade edeceklerdir. Onlar bu suçlamaları ile müşrik ileri gelenlerin cezalandırılması gerektiğini, kendilerinin ise bağışlanmaları gerektiğini söylemeye çalışacaklar. Kendilerinin iyi, güzel ve doğru gibi görünen süslü laflarla kandırıldıklarını ima edeceklerdir. Cenab-ı Hak, aslında Mekke halkını gelecekte karşılaşacakları bu akıbetle uyararak onların akıllarını başlarına almalarını ister; 27 –28- Onlar birbirlerini suçlayıp çekişecekler; Yönetilenler yöneticilerine: “Siz bize kendinizi doğru yolu gösteren, güçlü ve iyilikten yanaymış gibi gösterirdiniz” diyeceklerdir. (Saffat Suresi 27-28) Fakat onların bu mazeretlerinin çok haklı bir mazeret olmayacağını bizzat müşrik ileri gelenlerin onlara verecekleri cevabın için de bulmak mümkündür. Müşrik ileri gelenleri safını değiştirmeyerek Mekke’deki şirk sistemi içerisinde kalmayı tercih eden Mekke halkına kendilerini suçlamalarının hiçbir tutar tarafının olmadığını beyan edecekler ve aslında halk olarak onların azmış bir kavim olduklarını bu nedenle Muhammed’in@ safına geçmediklerini belirteceklerdir. Bunun gerekçesi olarak da kendilerinin asla zorlayacak güçlerinin olmadığını belirteceklerdir. Onları sadece kışkırttıklarını ama zorlamadıklarını ifade edeceklerdir. Cenab-ı Hak, müşrik yöneticilerle halk arasında gelecekte yaşanacak karşılıklı bu suçlamaları anlatarak Mekke halkını uyarmaktadır. Gelecekte böyle bir konuma düşmemek için şimdiden akıllarını başlarını almalarına işaret eder. Aksi takdirde bu suçlamalar sahnesi ile mazeretlerinin geçersizliği bizzat kendi yöneticileri tarafından ortaya konulur; 29-34-Yönetenler ise: “Bilakis, siz mümin olmayı tercih etmediniz. Zaten Bizim sizin üzerinizde zorlayıcı bir gücümüz de yoktu. Ama siz kendiniz azmış bir kavimdiniz. Artık Rabbimizin azap sözü hepimizin üzerine hak oldu. Şüphesiz azabı tadacağız. Ayrıca biz sizi sadece kışkırttık. Çünkü biz kendimiz zaten azgın kimseler idik.” O halde o gün onlar azabı hep birlikte çekeceklerdir. İşte muhakkak ki Biz, suçlulara böyle yaparız. (Saffat Suresi 29-34) Cenab-ı Hak müşrikleri böylece uyardıktan sonra onların acı azabı hak ettiklerini, zira onların ilahlarını terk etmediklerini ve Hz. Muhammed’e@ cinlenmiş ve şair yaftası yapıştırdıklarını belirtir. Halbuki peygamberimiz onlara Allah’tan başka ilah olmadığını bildirerek onları zulüm, sömürü, çatışma, gerilik ve ilkellikten kurtarmaya çalışıyordu. O’nun bu çağrısını ve samimiyetini bilmelerine rağmen O’na cinlerle irtibatlı, onlardan haber aldığı ve bu haberleri şairane bir üslupla anlattığı iftirasını atarak halkı tevhit ehli olmaktan alıkoymaktaydılar. Bu nedenle Mekke’nin azgın ileri gelenler için feci bir azap asla lüzumsuz değildi. Onlar işledikleri suçun cezasından başka bir şeyle cezalandırılmayacaklardı ve onlar bunu hak ediyorlardı. 35-39-Onlar, kendilerine: “Allah’tan başka ilah yoktur” denildiği zaman büyüklük taslıyor ve “Ne yani Biz, cinlenmiş bir şair için ilahlarımızı terk mi edeceğiz?” diyorlar. Bilakis o ne cinlenmiş ne de şairdir, o hak ile geldi ve peygamberleri tasdik etti. Muhakkak ki siz, o acı azabı tadacaksınız. Aslında siz sadece yaptığınız amellerinizin karşılığı ile cezalandırılacaksınız. (Saffat Suresi 35-39) Ancak bu cezalandırmada istisna edilecek olan kimselerin ancak ihlaslı kullar olacağı bildirilir. Şayet bir kimse Mekke müşrik azgın ileri gelenlerin ayartmalarına gelmeyip Hz.Muhammed’in@ safında yer alırsa o kimseye gideceği Medine’de bilinen rızıklar, meyveler ve çeşitli nimetler ikram edilecektir. 40- 42- Allah’ın muhlis kulları müstesnadır. İşte onlar kendileri için bilinen bir rızık ve meyveler vardır. Onlar ikrama mazhar olacaklardır. (Saffat Suresi 40-42) O muhlis kulların kozmik kıyamet sonrasındaki ödülleri ise Naim Cennetlerinde tarifi imkânsız nimetlerle ağırlanmak olacağı bildirilir. Hem bu dünyadaki hem de ahiretteki bu vaatler ile Mekke halkı Hz.Muhammed’den@ yana olmaya ve hicret etmeye teşvik edilmektedir. 43- 49- Onlar Naim cennetlerinde karşılıklı olarak tahtlar üzerinde oturacaklar. Onların aralarında bembeyaz, içenlere lezzet veren berrak pınardan doldurulmuş bir kadeh dolaştırılır. Onda baş döndürme özelliği olmadığı gibi onu içenler sarhoş da olmazlar. Yanlarında da, korunmuş yumurtalar gibi, gözlerini sadece kendilerine dikmiş iri gözlüler vardır. (Saffat Suresi 43-49) Cenab-ı Hak, yukarıda belirtilen ihlaslı kulların birbirleriyle sohbetlerini tasvir eden ayetlerini inzal eder. Mekke müşrik halkından olup da Hz.Muhammed’in@ çağrısına uyarak saf değiştiren ve hicret eden bir kişinin bu tercihi ile uçurumun kenarından nasıl döndüğü anlatılır. Bu kişinin gelecekte yapacağı sohbet şimdiden yapılmış gibi şöylece sahnelenir; “Mekke müşrik azgınlarından bir yakını olan bu kimse, o yakını tarafından ayartılmaya çalışılır. O azgın şahıs onun “öldükten sonra dirilme ve hesap vermeye” ilişkin inancıyla alay etmişti. O azgın müşrik onu öylesine aşağılamıştı ki az daha bu aşağılanmadan etkilenerek Medine'ye hicret etmeyecek ve safını Mekke müşriklerinden yana seçecekti. Fakat bütün bu menfi propagandaya karşı direndi ve sonunda kazananlardan oldu / olacak. Bu dünyada toplumsal olarak dirilişi yaşadı, kozmik ahiretten sonra da biyolojik dirilişi yaşayacak. Tasvire göre o salih kişi kendisini ayartmaya çalışan müşrik kişiyi bulmaya ve yüzleşmeye çalışır. Sonunda onu acı azabın içerisinde iken bulur ve ona az daha kendisini de ayartacağını ancak Rabbinin nimeti (bu ayetlerdeki uyarılar) sayesinde kurtulduğunu ifade eder. Mekke'nin fethinden sonra müşriklerin yaşadığı zillet ve aşağılanmadan kurtuldu / kurtulacak diğer taraftan ahiretteki cehennem azabından da bu nimet sayesinde kurtulacak.” 50-57- Derken onlar dönüp birbirlerine sorarlar. İçlerinden birisi der ki: “Benim ‘Öldükten, toprak ve kemik olduktan sonra hesaba çekilip cezalandırılacağımıza gerçekten sen de inanıyor musun?’ diyen bir yakın arkadaşım vardı. Onu tanıyor musunuz? / gördünüz mü onu? ” Derken kendisi bakınırken onu cehennemin ta ortasında gördü ve dedi ki: “Allah’a yemin ederim ki, doğrusu sen az daha beni de helak edecektin. Eğer Rabbimin nimeti olmasaydı, ben de cehenneme atılanlardan olmuştum.” (Saffat Suresi 50-57) Hicret etmeyi tercih eden ve Hz.Muhammed’in@ safına geçerek zillet ve azaptan kurtulan kimseler, yaşayacakları toplumsal dirilişten sonra bir daha o eski cahili, geri ve ilkel yaşama dönmeyeceklerini ifade ederler. Onlar üzerlerine ölü toprağı serpilmiş, manen ölmüş toplumsal yaşamlarından kurtulduklarını ve bir daha o ölü vaziyete geri dönmeyi istemediklerini belirtirler. Zilletli, acılı, çatışmalı, zulüm dolu ve perişan bir yaşamı getiren şirk sisteminden Hz.Muhammed’in@ çağrısına uydukları için kurtuldukları ve bir daha o çileli ve acılı yaşamı yaşamayacaklarına değinirler. Onların bu durumları kıyametten sonrası içinde geçerli olacak ve biyolojik dirilişten sonra bir daha onlara ölüm olmayacağı gibi azapta olmayacağı vurgulanır. Bu durumu şirk içerisinde kaybeden yakın arkadaşına hitaben söyleyeceğine değinilen ayetlerle Mekke halkına akıllarını başlarına almaları ve gerçek kurtuluşu tercih etmeleri konusunda uyarılar yapılır. 58- 61- “Bak!” “Biz artık ölüler değiliz. Ve bize önceki / ilk ölümümüz hariç başka ölüm yok. Ve biz azaba da uğratılacak değiliz.” İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir. Artık, çalışanlar, sadece bunun için çalışsınlar. (Saffat Suresi 58-61) Hz.Muhammed’in@ safına geçmeyen ve Mekke müşrikleri safında yer almaya devam eden zalimler içinse her an karınlarını kasıp kavuracak / içlerine işleyecek sıkıntılar olduğu belirtilir. Öyle ki bundan sonra her gün onları sıkıntıya düşürecek, açlık, perişanlık, ümitsizlik ve korku ile karşı karşıya kalacakları vurgulanır. Onlar hicret etmeyerek rahat yaşayacaklarını, “karınlarının tok, sırtlarının pek olacağını” tasarlıyorlar ama esas acılı azabı hicretten geri kaldıkları zaman yaşayacakları hususu zakkum ağacı ve kaynar su metaforu ile ifade edilir. Biyolojik ölümden ve kıyametten sonra cahimde / cehennemde yaşayacakları azap ise cabası olacağı ayrıca belirtilir. 62 –68- İkram olarak bu mu daha hayırlı yahut zakkum ağacı mı? Şüphesiz zalimler için bu bir imtihandır. (Bakalım hangisini tercih edecekler diye) Muhakkak ki o (zakkum ağacı), cehennemin dibinde çıkan bir ağaçtır. Tomurcukları şeytanların başları gibidir. İşte, onlar, ondan yiyecekler de karınlarını bununla dolduracaklar ve üstüne kaynar su karışımı bir içecek vardır. (Işte onlar için şeytani oyunların sonucu içlerine işleyecek acı bir azap ve korkunç bir ümitsizlik vardır.) Sonunda da dönüp varacakları yer, kesinlikle Cahim’dir (cehennemdir). (Saffat Suresi 62-68) Onların bu çekecekleri azap beyhude değil. Zira onlar daha önce geçmiş atalarının yaşamlarını sapık / yanlış olarak görüp onları eleştiriyorlardı. Fakat ne zaman ki kendilerini doğru yola çağıran bir uyarıcı geldi bu kez kendileri de bu uyarıcının gösterdiği doğru yoldan gitmeyi tercih etmeyip sapık ve yanlış olan atalarının yolundan gitmeyi tercih ettiler. İste bu nedenle azabı, perişanlığı ve rezilliği hak ediyorlar. Ama ihlaslı kimseler ise doğru yolu görünce her türlü riski göze alarak o yolu tercih ettikleri için onlar kurtuluşu, konforu ve her çeşit nimeti hak ediyorlar. 69-74- Çünkü onlar, atalarını sapık kimseler olarak görmelerine rağmen şimdi kendileri de onların izleri üzerinde koşturuyorlar. Ant olsun ki, onlardan öncekilerin de çoğu sapıktı. Ant olsun Biz onlara da uyarıcılar göndermiştik. Fakat şimdi bir bak, Allah’ın muhlis kulları dışındaki o uyarılanların sonu nasıl oldu? (Saffat Suresi 69-74) 42.2. Hicreti Teşvik İçin Tarihten Verilen Örnekler Hz.Muhammed’in@ Taif dönüşü kendisine yardım etmesi için yaptığı dua ve niyazına Cenab-ı Hak en güzel şekilde karşılık verir. Medineliler ile birkaç yıldır yapılan akabe görüşmeleri neticelenmiş ve müminler Medine’de ilahi öğretinin hâkim olduğu bir vatana kavuşma noktasına gelmişlerdi. Artık müminlerin Mekke cehenneminde yaşadıkları sıkıntılardan kurtulmalarına ramak kalmıştı. Tıpkı Hz.Nuh’un@ yaptığı duaya icabet edilerek O’nun yoldaşları ile birlikte kurtarılması gibi peygamberimizde kendi yandaşları ile birlikte kurtulacaklardı. Nasıl ki Hz. Nuh’un@ şanlı mücadele ve kurtuluş öyküsü çağlar boyu nesilden nesile, dilden dile aktarılıyorsa, peygamberimizin kutlu yürüyüşü ve kurtuluş öyküsü de bundan sonra nesilden nesile aktarılacaktır. Cenab-ı Hakk’ın Hz. Nuh@ üzerinden verdiği bu müjde kesinlikle gerçek olacaktı. Bu nedenle Mekke halkının bu harekete destek vermesinin önemi vurgulanır. Bu harekete katılmayanların tıpkı Hz. Nuh’un@ gemisine binmeyenler gibi tarihin çöplüğünde boğulup gideceklerine işaret edilir ki, ihbar edilen bu olay tarihte gerçek olmuştur. Mekke müşrikleri yenilmiş, Hz.Muhammed@ ve yol arkadaşları ise sıkıntılardan kurtuldukları gibi tarihe altın harflerle yazılmış şanlı bir mücadele öyküsü bırakmışlardır. 75-82- And olsun ki, Nuh, Bize seslenip yardım talep etmişti. Biz de bu talebe en güzel şekilde cevap vermiştik de onu ve ehlini (ailesini, yakınlarını, arkadaşlarını, yoldaşlarını, inananlarını) o büyük sıkıntıdan kurtardık ve onun neslini payidar kıldık. Arkadan gelenlerin ondan ders alacakları iyi bir nam bıraktık. Alemler içinde Nuh’a selam olsun! Muhakkak ki, iyilik yapanları Biz böyle ödüllendiririz. Şüphesiz o (Nuh), Bizim mümin kullarımızdandı. Diğerlerini ise suda boğduk. (Saffat Suresi 75-82) Hz.Muhammed@ ve arkadaşları 13 yıllık uzun bir süre, tüm Mekke halkını şirk sistemini terk etmeye davet etti. Şirk sisteminin insanlara fayda getirmediğini, kabilelerin birbirinden farklı ilahların peşinden giderek çatıştıklarını bu nedenle de kabilelerin ilkel, geri ve zayıf kaldıklarını, zamanla felakete doğru gittiklerini anlattı. Onları bu felaketten kurtaracak yegâne paradigmanın ise “Bütün kabilelerin (alemlerin) Rabbinin Allah olduğu” ilkesini kabul ederek tüm kabilelerin tek bir çatı altında toplanması gerektiğini söyledi. Cenab-ı Hak, Hz.Muhammed’in@ Mekke halkına yaptığı bu çağrıları Hz.İbrahim’in@ kendi babasına ve kavmine yaptığı çağrı üzerinden dile getirir. Nasıl ki Hz. İbrahim@ kendi kavmine ve yakınlarına içinde yaşadıkları şirk ve zulüm sisteminden son derece rahatsız olduğunu ifade ettiyse, aynı şekilde Hz.Muhammed@ de Mekke halkına içinde yaşadıkları şirk sisteminden rahatsızlığını dile getirmiştir. Zira şirk sisteminin Mekke halkına getirdiği zulüm, dayanılmaz boyutlara ulaşmış ve toplumu yok oluşa doğru götürmekteydi. Resulü Ekrem de bu durumdan son derece rahatsız oluyor ve kavmini felaketten kurtarmak istiyordu. Fakat Mekkelilerin genelinin cevabı da tıpkı Hz. İbrahim’in halkının verdiği gibi olumsuz olmuştu. 83-90- Hiç kuşkusuz İbrahim de O’nun (Nuh’un) yoldaşı idi. Hani O Rabbine selim bir kalple yönelmişti. Hani O, babasına ve kavmine: “Nedir bu taptıklarınız? / şu taptığınız şeylerde ne? Asılsız şeyler uydurarak, Allah’tan başka güçlerin egemenliğini mi istiyorsunuz? Peki, buna karşın âlemlerin Rabbi hakkındaki kanaatiniz nedir?” diye sormuştu. Derken o yıldızlara şöyle bir baktı ve arkasından “Bu yaptıklarınızdan çok büyük rahatsızlık duyuyorum! / hasta oluyorum!” dedi. Fakat onlar, ona sırt çevirdiler. (Saffat Suresi 83-90) Halkın genelinin yapılan davetlere arkalarını dönmeleri karşısında Hz.Muhammed@ de tıpkı Hz. İbrahim@ gibi pes etmedi. O, daha ileri giderek çağrısını toplumun tanrılaştırdığı ileri gelenlere götürdü. Onları yemekli toplantılara davet etti. Bu toplantılarda içinde yaşadıkları şirk sisteminin açmazlarını, sıkıntılarını, yanlışlarını ve yol açtığı zulmü dile getirdi. Şirk sisteminin sorunlara çözüm getiremediği gibi, toplumu kriz ve felaketlerle yok edeceğini ortaya koydu. Onlardan bu kötü gidişata çözüm sunmaları için konuşmalarını ve teklif getirmelerini istedi. Mekke toplumunun yaşadığı krizden çıkışını sağlayacak önerilerinin ne olduğunu onlara sordu. “İçinde yaşanılan krizin sebebinin şirk sistemi olduğunu” iddia etti ve onlara “Haydi buyrun, bu iddiaya karşı cevap verin” diyerek onlardan krizden çıkış konusunda reçete sunmalarını istedi. Her toplantıda onların çözüm önerilerini talep etti. Ancak onlar hiçbir çözüm önerisi sunamadılar. Tıpkı Hz.İbrahim’in ilahlara konuşmaları için çıkışması gibi Hz.Muhammed’de@ Mekke müşrik ileri gelenlerinden - ki onlar putlar / ilahlar adına söz söyleyen kimselerdi – toplumun sorunlarına çözüm için önerilerini ortaya koymalarını istedi. Fakat o sözde ilahların hiçbiri bu isteklere bir cevap veremediler. Bunun üzerine Hz.Muhammed@, toplumun kurtuluşunun yegane reçetesi olan tevhit sistemini onlara anlattı. Onları şirk sistemini bırakmaya ve yerine Allah’ın bütün toplulukların / alemlerin rabbi olduğu tevhit sistemini kabul etmeye davet etti. 13 yıl boyunca bu şekilde defalarca yapılan davete rağmen Mekke yönetimi O’nun teklifini asla kabul etmedi. Bu geçen sürede Resulü Ekrem kendisine inzal olunan ayetlerle şirk sisteminin batıl olduğunu ortaya koydu. Şirk sistemi sözde ilahlarının Mekke'nin hiçbir sorununa çözüm getiremediğini ve asla da getiremeyeceğini ispat etti. Sonunda Medinelilerle bir İslam Cumhuriyetinin kurulması hususunda anlaşma sağlanınca Mekke ileri gelenlerinin eli kolu kırıldı. Medine’de geçekleştirilecek bu yeni oluşum Mekke ileri gelenlerine çok büyük bir darbe idi. Hz.İbrahim’in sözde ilahlara ‘sağ eli ile vurarak onları devirmesi ya da elini kolunu kırması’ şeklinde anlatılan kıssa, Hz.Muhammed’de@ Medinelilerin tevhit sistemini kabul etmeleri ile Mekke’nin sözde ilahlarına O’nun çok güçlü bir darbe vurulması şeklinde ifadesini bulur. 91- 93- O da onların ilahları ile ilgilendi (onları yemeğe davet etti) “Hadi buyurun yemez misiniz?” dedi. (Daha sonra onlarla görüşmeye başladı ama onlar İbrahim’in görüşlerine bir cevap / karşılık veremediler. Bunun üzerine O onlara) “Hadi buyurun konuşun, bir şeyler söyleyin, niye cevap vermiyorsunuz?” diye çıkıştı. Ve arkasından onların ilahları ile yaptığı yemekli toplantıda O haklı ve doğru görüşleri ile onlara güçlü bir darbe indirdi. (Saffat Suresi 91-93) Mekke’nin müşrik halkı, kendilerine 13 yıl boyunca yapılan çağrıya hep sırtlarını dönmüşler ve ileri gelenlerinin yanında yer almışlardı. Onlar sözde ilahlarının yaşamakta oldukları krize bir çözüm bulamadıklarını görmelerine rağmen Hz.Muhammed’in@ karşısına dikiliyorlar ve ileri gelenlerinin / sözde ilahlarının yanında yer alıyorlardı. Hz.Muhammed@ onlara kendilerini de, sözde ilahlarını da (yani ileri gelenlerini de) Allah’ın yarattığını bu nedenle kulluğun yaratılmışlara değil yaratana olması gerektiğini anlatmaya çalışsa da onlar bildikleri yoldan şaşmadılar. Medine’de İslam Cumhuriyeti kurulması konusunda anlaşma sağlandığı anlaşılınca da tıpkı Hz.İbrahim@ için hapis ve işkence planlarının düşünülmesi gibi Mekke’de hapishane inşa edilip Hz.Muhammed’in@ de hapsedilerek etkisiz hale getirilmesini planladılar. Zira O Medine’ye hicret edecek olursa Mekke’nin başına bela olacağı çok açıktı. Mekke müşrik ileri gelenleri O’nun Medine’ye hicret etmesi halinde müminlerle birlikte Mekke’ye saldırabileceklerini değerlendirdiler. Bu nedenle O’nun Medine'ye hicreti mutlaka engellenmeliydi. Bunun için ileri gelenler, kendi aralarında yaptıkları toplantılarda, hapishane yapımı önerisi dahil Resulü Ekrem hakkında çeşitli planları görüştüler. Müşrik ileri gelenlerden Ebul Buhteri b. Hişam O’nun için demir bir kafes yaptırılması ve oraya hapsedilmesini önermiş, diğerleri bu öneriyi daha ileri götürerek O’nun bir hapishane içerisindeki kafese konması seçeneğini bile tartıştılar. Ancak her türlü baskı ve zulümlere rağmen O’na bağlılıktan ayrılmamış müminlerin hapishane kapısına dayanmaları ve O’nu kurtarmaya çalışmaları durumunda aciz kalınabileceği ve kontrol edilemeyecek çok büyük kargaşalara sebebiyet verilebileceği değerlendirilerek bu öneriden vazgeçtiler. Tartışmaların sonunda Ebu Cehil kendi teklifini önerdi. Onun teklifinde Hz.Muhammed’i@ ortadan kaldıracak büyük bir tuzak kurmak vardı. Ebu Cehil’in önerdiği tuzağa göre her kabileden kuvvetli bir genç seçilecek ve bu gençlerin ellerine kılıç verilecekti. Onlar hep birlikte Muhammed’in@ evine bir gece baskın yapacaklar, hepsi birlikte O’na saldıracaklar ve O’nu gafil avlayarak öldüreceklerdi. Plana göre Hz.Muhammed’i@ öldürme suçuna herkes iştirak etmiş olacağından Haşimiler herkesi karşılarına alamayacaklar ve diyete razı olacaklardı. Mekke müşrikleri de Hz.Muhammed’in@ diyetini kendi aralarında toplayacaklar ve Haşimilere ödeyerek bu sorunu halletmiş olacaklardı. Ebu Cehil'in planı Darün Nedve’de kabul edildi. Suikastın hangi gece yapılacağı ve hangi gençlerle gerçekleştirileceği belirlendi. Fakat her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Allah, onların planlarından resulünü haberdar edecekti ve bu plana nasıl bir plan uygunlaması gerektiği konusunda da inzal ettiği vahiy ile yol gösterecekti. Müşriklerin hesap edemedikleri Rabbine yönelenleri Rabbinin çaresiz bırakmayacağı, yardımını esirgemeyeceği ve yollarını göstereceği gerçeği idi. 94-99-Onlar (Müşrikler) koşarak geldiler ve İbrahim’in karşısına dikildiler. O (İbrahim); “Kendi elinizin eseri bu ilahlara mı tapıyorsunuz? Oysaki sizi ve yaptığınız ilahları da Allah yaratmıştır” dedi. Onlar; “Şunun için bir bina yapın da onu cahime ([1] ) atın!” dediler. Onlar, ona (İbrahim’e) tuzak kurmak istediler de Biz onları aşağılıklar kılıverdik. O (İbrahim) ise; “Kuşkusuz ben Rabbime gideceğim, O, bana yol gösterecek” dedi. (Saffat Suresi 94-99) 42.3. Hz.Muhammed’in@ Hicreti İçin Önerilen Strateji Müşrik ileri gelenlerin Hz.Muhammed’e@ kurdukları katletme tuzağının nasıl olacağını daha önce inzal olunan ayetlerde bildirilmişti. Fakat bu kerre Cenab-ı Hak, onların bu planlarını nasıl bir planla savuşturacağını elçisine Hz.İbrahim@ ve oğlu Hz. İsmail@ kıssası ile bildirir. Bu planın uygulanmasına ilişkin zamanlamaya Rakika binti Ebi Safiyy isminde bir kadın vesile olmuştur. Sözkonusu kadın müşriklerin harekete geçeceği tarihi ve ne planladıklarını peygamberimize haber eder. O bu istihbaratı alır almaz kendi hicret yolculuğunu başlatır. Cenab-ı Hak, müşriklerin suikast planına karşı nasıl bir plan yapılması gerektiğini Hz.İsmail’in@ feda / kurban edilmesi kıssası üzerinden anlatarak elçisine taktik verir. Şöyle ki; Nasıl ki Hz. İbrahim@, davasının devamı için bir evlat vermesini Cenab-ı Hakk’tan niyaz etmesine karşılık olarak Cenab-ı Hak Ona Hz. İsmail’i lütfettiyse, Hz.Muhammed’in@ davete ilk başladığında kendisine daha çocuk yaştaki Hz.Ali’yi destekçi olarak bahşetmişti. Hz.İsmail’in@ artık büyüyüp babası ile birlikte iş tutacak yaşa gelmesi gibi Hz.Ali de hicret zamanı geldiğinde Hz.Muhammed@ ile birlikte mücadele edecek bir delikanlı olmuştur. Hz. İbrahim’in@ rüyası / davası / hayalleri için oğlunu kurban vermesi kıssası peygamberimize ışık tuttu ve oğlu mesabesindeki Hz.Ali'yi yanına çağırarak suikast hakkında kendisine bilgi verdi. Mekke müşriklerinin suikastından kurtulmak ve davasının / rüyasının gerçekleşmesi için Hz.Ali’ye kendisini feda edip edemeyeceğini sordu. Tıpkı Hz.İbrahim’in@ oğluna kendisinin kurban edilmesi konusunda fikrini sorması gibi. Nasıl ki Hz.İsmail@ babasının davası / teslimiyeti için hiç tereddüt etmeksizin canını feda etmeye hazır olduğunu beyan ettiyse, Hz.Muhammed’in@ rüyasının / davasının gerçekleşmesi için Hz.Ali de canını feda etme hususunda en ufak bir tereddüt yaşamamış ve suikast gecesinde Hz.Muhammed’in@ yatağına yatmayı ve gerekirse Mekkeli müşrik gençlerin kılıçları altında doğranma pahasına teklifi kabul etmişti. Suikast yapılacağı gece Hz.Ali, Hz.Muhammed’in@ yatağına yatacaktır. 100- 103- O “Rabbim! Bana salihlerden birini lütfet!” demişti. Bunun üzerine Biz, İbrahim’e halim / temkinli / güçlü / hoşgörülü bir delikanlıyı müjdeledik. Sonra ne zaman ki o (delikanlı) onunla birlikte iş tutacak çağa geldi, o zaman o (İbrahim); “Oğulcuğum! ben, rüyamda seni kurban ediyor / feda ediyor görüyorum. Bak bakalım, bu konuda sen ne düşünüyorsun?” dedi. O (Oğlu); “Babacığım! Sen emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni (kurban / feda edilişe) sabredenlerden bulacaksın” dedi. İkisininde Allah’ın yolunda teslimiyetlerinin gereğini yerine getirme zamanı geldiğinde O (İbrahim), onu (İsmail’i) alnı üzere yatırdı. / yüzüstü bıraktı. / yalnız bırakıp gitti. (Saffat Suresi 100-103) Mekke müşriklerinin Hz.Muhammed’e@ suikast yapmayı planladıkları gecenin ne zaman olacağı haberi Rakika binti Ebi Safiyyden öğrenilince hemen karşı harekata başlandı ve müşriklerin planları boşa çıkarıldı. Hz. Ali feda / kurban edilmek üzere Resulü Ekrem'in yatağına yatırıldı. Fakat Cenab-ı Hak, inzal ettiği kıssada olduğu gibi Hz. Ali’yi inayetiyle kurtaracağını müjdeliyordu. Nasıl ki Hz. İbrahim@ oğlu İsmail’i@ kurban etmek için yatırdığında rüyasına / davasına olan sadakatları nedeniyle Cenab-ı Hak, Hz.İsmail yerine fidye olarak bir kurbanlık ihsan ettiyse aynı şekilde Hz.Muhammed’de@ hicret edeceği zaman yerine bıraktığı Hz.Ali’nin de Allah’ın lütfü ihsanıyla bir şekilde kurtarılacağına işaret ediyordu. Nitekim öyle de oldu. Suikast gecesinde Haşimoğulları hariç Mekke'nin her kabilesinden seçilmiş eli silahlı gençler peygamberimizin evini ablukaya aldılar. Normalde gecenin karanlığında saldıracaklardı. Fakat baskını ancak sabah yapabildiler. Zira şirk / kabile sistemi bu konuda bile tam anlaşıp kendileri için çok önemli olan bir işi becermelerine engel oldu. Çünkü bütün kabilelerden herkesin bu cinayete katıldığının şahitlerce (suikaste katılan gençlerin birbirlerini görmeleri) görülmesi ve böylece Haşimoğulları’nın diyete razı olmasının yanında hiçbir kabile numara çekip de bu cinayeti birbirlerinin üzerine bırakamaması ya da kabilelerden her birinin bu cinayet nedeniyle suçlanarak sonradan cezaya çarptırılmaması için sabahın ilk ışıklarını beklemeyi yeğlediler. Kısaca kabileler birbirlerine güvenemiyorlardı. Bu da suikastın planlandığı vakitte gerçekleşmesine engel oldu. Ama bu gecikme aynı zamanda Cenab-ı Hakk’ın inayeti ile Hz.Ali’nin kurtulmasına vesile oldu. Sabahın ilk ışıklarında Hz. Ali’nin uyanıp namaza kalktığı bir zamanda suikastçılar eve baskın yaptıklarında karşılarında Hz.Muhammed@ yerine Hz.Ali’yi buldular. Hedefleri o olmadığı için ona dokunmadılar. Onlar peygamberimizi evde aradılar fakat bulamadılar. Peygamberimiz ise Mekke’yi çoktan terk etmiş ve geceyi Sevr mağarasında geçirmekteydi. İşte anlatılan kıssanın işaret ettiği taktik ile hareket eden Hz.Muhammed@, hem kendisini müşriklerin tuzaklarından kurtarmış hem de Hz. Ali kurtulmuştur. Onlar Cenab-ı Hakk’ın müjdesine güvenmişler ve O’da bu güvenin karşılığı olarak müşriklerin planlarını saptıracak vesileler yaratarak Hz Ali’nin kurtuluşunu da sağlamıştır. Böylece O’nun vaat ettiği müjde yerini bulmuştur. 104- 109-Biz ona “Ey İbrahim! Sen o rüyana / davana bağlılığını gösterdin” diye seslendik, … -Şüphesiz Biz, muhsinleri işte böyle ödüllendiririz.- Bu (oğulu yüzüstü bırakma / feda etme / kurban verme olayı), muhakkak ki apaçık bir imtihandı. Biz ona (İbrahim’e), bu kurban vereceği / feda edeceği şey karşılığında çok büyük bir fidye / bedel verdik ve sonradan gelenler içinde onun hakkında (iyi bir nam) bıraktık. Selam olsun İbrahim’e! (Saffat Suresi 104-109) Hz.İbrahim’in@ davası / rüyası uğruna Hz.İsmail’i@ kurban / feda etme cesaret ve fedakarlığı göstermesinin karşılığında Cenab-ı Hak O’na Hz. İshak’ı bir fidye olarak ihsan ettiğini müteakip ayetler anlatır. Bu ayetler ile Cenab-ı Mevla Hz.Muhammed’e@ de yaptığı fedakarlıkların karşılıksız kalmayacağını, Hz.Ali’nin yanında başka fedakar yoldaşların da kendisine verileceğini müjdeler. Salih amel işleyenlerin, iyilik ve güzellikler peşinde koşanların böyle ödüllendirileceğini bildirir. Bu müjde ile O’nun yandaşlarının ibret alması sağlanır. Fakat bundan ibret almayıp kendi nefsine zulmedenlerin de olacağı ifade edilir. 110-113- İşte Biz muhsinleri / iyilik- güzellik üretenleri böyle ödüllendiririz. O, Bizim mümin kullarımızdandı ve Biz ona salihlerden bir peygamber olarak İshak’ı müjdeledik. Ona (İbrahim’e) ve İshak’a bereketler verdik. Her ikisinin neslinden de Muhsin olan da kendi nefsine açıkça zulmeden de vardı. (Saffat Suresi 110-113) 42.4. Hicretin Başarılacağının Hz. Musa ve Hz. Harun Kıssası Üzerinden Müjdelenmesi Yukarıdaki ayetlerle Hz.Muhammed’e@ bundan sonraki yolunda birçok evlatlar / yoldaşlar verileceği müjdesini verilirken onlardan bazılarının da nefsine zulmedenler olacağı uyarısında da bulunulur. Bu nedenle çok dikkatli olunması gerektiği ifade edilmiş olur. Yani insanoğlu peygamber soyu bile olsa çiğ süt emmiştir ve iradesine ket vurulmamıştır. Bu nedenle ondan her türlü davranış beklenir. / beklenmelidir. Peygamberimiz kendi safında olan kimseleri Medine’ye gönderirken kendisi, en yakın arkadaşı Hz.Ebu Bekir ve Hz. Ali en sona kalmıştı. O’nun planına göre Mekke’yi en son kendisi terk edecekti. Kendisine yol arkadaşı olarak da Hz.Ebu Bekir’i seçmişti. Saffat Suresindeki ayetler Hz.İsmail’in@ kurban edilmesi kıssasında olduğu gibi bu süreçte nasıl hareket edeceğine ilişkin Hz.Muhammed’e@ rehberlik yaparken müminlerin moral ve motivasyon ihtiyacını karşılamak için diğer peygamberlere ait kıssalarla geleceğe ilişkin müjdeler vermektedir. Surenin sonunda ise Mekke müşriklerinin hicret edenler üzerinde psikolojik baskı oluşturarak hicretten vaz geçirme propagandalarına cevaplar inzal edilir. Müminlerin hicret hareketinin küçük gruplar halinde devam ettiği bu süreçte, en sona kalan Hz.Muhammed’in@ hicret edip edemeyeceği, dolayısıyla Medine İslam Cumhuriyetinin başına geçip geçemeyeceği hususu onlar üzerinde büyük tereddüt ve kaygı yaratmaktaydı. Müminler Mekke’yi boşaltınca Resulü Ekrem ya gelemez ise? Ya öldürülürse? Ya hapsedilirse? Veya bu süreç uzun bir süre devam ederse? İşte bu endişeler müminlere büyük kaygı veriyordu. Onların yüreklerine su serpmek için Cenab-ı Hak bu sürecin başarıyla tamamlanacağını ve işin sonunda müminlerin mutlaka galip geleceğini Hz.Musa ve Hz.Harun üzerinden anlatır. Nasıl ki İsrailoğulları Mısır’dan çıkmayı onların önderliğinde başarmışlar ve Firavunun zulmünden hep birlikte kurtulmuşlarsa müminler de, Hz.Muhammed@ de Mekkeli firavunların zulmünden kurtulacaklardı. Bu kurtuluşu müteakiben Hz.Musa ve Hz.Harun’un kendi kavimlerinin başına geçip onlara liderlik etmeleri gibi peygamberimizinde Medine İslam Cumhuriyetinin başına geçeceği ve Cenab-ı Hakk’ın yardımına mazhar olarak sonunda da müşriklere karşı mutlaka galip gelecekleri aynı kıssa üzerinden anlatılır. 114-122- Ant olsun ki, Biz, Musa ile Harun’a da nimetler verdik. O ikisini ve kavimlerini büyük sıkıntıdan kurtardık. Biz, onlara yardım ettik de onlar galip geldiler. Biz, kendilerine rehberlik eden / yol gösteren Kitab’ı verdik de onları dosdoğru yola sevk ettik. Arkadan gelen nesiller için o ikisini tarihsel bir sembol olarak bıraktık. Selam olsun, Musa ve Harun’a! Muhakkak ki Biz, muhsinleri (iyilik-güzellik sergileyenleri) böyle mükâfatlandırırız. Şüphesiz o ikisi Bizim mümin kullarımızdandır. (Saffat Suresi 114-122) Nitekim öyle de olmuştur. Hicret eden müminler selametle Medine’ye ulaştıkları gibi Hz.Muhammed@ ve Hz.Ebu Bekir’de Mekke’den Medine’ye selametle ulaşmaya muvaffak olmuşlardır. [1] ) NOT: “Cahim, cehennem” ifadeleri zalim kralların hapishaneleri için de kullanılır. (A.A) 42.5. Mekkelilerin Şam Yönetimine Güvenmelerinin Beyhudeliği Cenab-ı Hak, hem Mekkeli müşrikleri korkutmak hem de hicret konusunda tereddüt yaşayanları cesaretlendirmek için Hz.İlyas’ın kıssasından bir parça anlatır. Bu kıssada özellikle Baal putunu dile getirir ki BAAL putu Şam civarının putudur. Bu ifade ile Hicret gerçekleştirildikten sonra Mekke’nin Şam ile yapacakları ticaretin tehlikeye gireceğine işaret edilerek hicret etmemek ve Mekke’de kalmakla rahat ve sıkıntısız yaşamın olmayacağı vurgulanır. Zira Medine’de kurulacak İslam Cumhuriyeti Mekke’nin Şam ticaret yollarını keseceği ve Mekke’yi ekonomik sıkıntıya sokacağı aşikardı. Dolayısıyla kozlar Medine İslam Cumhuriyetine geçmekteydi. Bu nedenle Mekkelilerin yaptıkları menfi propagandaya kanılmaması ve Hz.Muhammed’in@ yanında yer alınması Mekkelilerin menfaati icabıdır. Özetle “Allah’ın bırakıp Baal’e mi tapıyorsunuz?” diye yapılan sorgulama, aslında Mekkelilere “Şam ile yaptığınız ticaret sözleşmesine mi güveniyorsunuz?” gibi bir anlama işaret etmektedir. Halbuki bu mücadelenin sonunda zulme karşı Hakk’tan yana olan Hz.Muhammed@ mutlaka galip gelecektir. Allah elçilerine mutlaka yardım edecektir tıpkı Hz.İlyasa yardımını esirgemediği gibi Hz.Muhammed’e@ de yardım edecektir. Bu nedenle “boşuna Şam Yönetimi ile olan ticaret sözleşmelerine güvenmeyin. Şam geliriniz de kesilecektir. Şam yönetimi de size yardım edemeyecektir. Hz.Muhammed’e@ karşı olanlar hesap vereceklerdir.” mesajı müteakip ayetlerde verilir. 123-132- İlyas da kesinlikle gönderilen elçilerdendir. Hani o, kavmine: “Siz takvalı olmayacak mısınız? Yaratanların en güzeli, sizin Rabbiniz ve daha önceki atalarınızın da Rabbi olan Allah’ı bırakıp da Baal’e mi yalvarıyorsunuz?” demişti de onlar, onu inkar etmişlerdi. Bu yüzden onlar kesinlikle hesaba çekilecekler. Ancak Allah’ın salih kulları müstesna. Arkadan gelenler arasında O’na (iyi bir nam) bıraktık. Selam olsun İlyas’a@! Muhakkak ki Biz, muhsinleri böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak ki O, Bizim mümin kullarımızdandı. (Saffat Suresi 123-132) Cenab-ı Hak, Mekkelilerin hicret etmeyip geride kaldıkları takdirde başlarına gelecek felaketlerden kendilerini hiçbir şekilde kurtulamayacaklarını ve hesap sorulacağı zaman Hz.Muhammed’e ya da yakın arkadaşlarına akraba olmalarının da kendilerine fayda vermeyeceğini Hz. Lut kıssası üzerinden anlatır. Böylece hicretten geride kalanların gelecekte yaşanması mukadder olan azaptan kurtulmak için akrabalık bağlarına güvenmemeleri gerektiği, azabı hak eden kimsenin gözünün yaşına bakılmayacağı ifade edilmiş olur. 133- 138- Lut da gönderilen elçilerdendir. Hani Biz, onu ve geride kalıp batanlar içinde kalan bahtsız kadın hariç ehlinin / yandaşlarının tamamını kurtarmıştık. Sonra geride kalanları helak etmiştik. Ve siz sabahleyin veya geceleyin onların bıraktıkları yıkıntılarının üzerinden geçip gitmenize rağmen hâlâ akletmiyor musunuz? (Saffat Suresi 133-138) 42.6. Medine ile İslam Cumhuriyeti Girişiminin Taif Yanılgısı Gibi Olmayacağı Mekke halkının Medine’ye hicret etmelerine mani olmak için müşrik ileri gelenlerin yaptıkları propagandanın bir diğeri de “Medine’ye hicretin bir macera olduğu ve Hz.Muhammed’in@ hayal ettiği İslam devletini kurmak için gittiği Taif’ten nasıl eli boş döndü ise Medine’ye gidişi de tıpkı Taif’e gidişi gibi hüsran olacağı” idi. Onların yapmış oldukları bu menfi propagandaya karşı Cenab-ı Hak, Hz.Yunus@ üzerinden cevap verilmesi için müteakip ayetleri inzal etmiştir. Sözkonusu kıssada Taife gidişin stratejik olarak hatalar barındırdığı ama sonrasında bu hatadan dönüldüğü ve Medine’ye hicret üzerinde yapılan çalışma ile doğru bir strateji izlendiği dolayısıyla iki olayın birbirinden tamamen farklı olduğu hususları işlenir. Medine İslam Cumhuriyetine giden yolda izlenen stratejinin başarılı olacağı müjdesi ilave olarak kıssada verilir. Nasıl ki Hz.Yunus’un@ en büyük hatası hırsızlarla, şakilerle, zalimlerle, alçaklarla dolu bir gemiye kaçması ise Hz.Muhammed’in@ Taif’teki alçak, faizci, azgın, zalim, fuhuşcu kabile reisleri ile sırf akrabalık bağı var diye birliktelik tesis edip bir İslam Cumhuriyeti kurmak için Taife gitmesi stratejik bir hata idi. Ayrıca Taif’te bir otorite boşluğu da yoktu. Onlar Mekke ile rekabet halindeydiler ama korkak ve hain olduklarından Mekke ile savaşmayı göze alamayacakları da belli idi. Ebu Talip vefat etmeden önce yeğeni Hz.Muhammed’e@ Medine'ye gitmesini öğütlemiş olmasına rağmen, Hz.Muhammed@ amcası Abbas ile müşavere ettikten sonra Taif’teki akrabaları ile bir müttefiklik kurmayı planlamışlar ve Ebu Talip’in öğüdünü dinlememişlerdi. Hz.Muhammed@, Taif’in azgın, ahlaksız ve müşrik ileri gelenlerine şirk sistemine karşı kendi tevhit sistemini teklif etmişti. Fakat onlar O’nun teklifini / tezini reddetmişler (Hz.Yunus’un ok çekişmesi metaforu) ve kendisine çok kötü muamele etmişlerdi. Hatta O’nu kölelerine ve çocuklarına taşlatmışlardı. (Hz.Yunus’un balıklara yem olarak denize atılması metaforu) Halbuki Hz.Muhammed@ Mekke’den gizlice Taife gitmişti ve teklifi kabul edilmese bile bu görüşmenin gizli kalmasını istemiş olmasına rağmen Taif’in azgın zalimleri bu görüşmeyi açığa vurarak O’nu Mekke’ye giremez hale getirmişlerdi. Çok kötü bir pozisyona düşen peygamberimiz büyük sıkıntı içerisine düşmüştü. Tıpkı Hz.Yunus’un balığın karnında karanlıklar içerisine girmesi gibi. Fakat Taif dönüşünde O’nun meşhur dua ve yakarışına Cenab-ı Hak icabet etmiş ve O’nunla Medine Yahudilerini / cinleri buluşturmuştu. Onların bir kısmının Hz.Muhammed’e@ iman etmeleri ile Medine süreci başlamıştı. Hz.Yunus da aynı şekilde Rabbine iltica etmiş ve O’nun duası da kabul edilerek balığın karnındaki dar ve karanlık ortamdan geniş, ferah ve aydınlık bir sahile bırakılmıştır. Hz.Muhammed’de@ daha sonraki süreçte Medinelilerle yaptığı akabe görüşmeleri ile sıkıntılardan / bunalımlardan kurtulmuş, kendisine ferahlık, aydınlık, umut ve genişlik veren Medine İslam Cumhuriyeti kurulması üzerine biat almıştı. Hicret ile kendisine genişlik, selamet ve güvenlik sağlayan bir yurda kavuşmuş olacaktır. Nasıl ki Hz.Yunus@ balığın karnından hasta ve bitkin vaziyette sahile atıldı ve orada kendisine gölgelik ve koruma sağlayan geniş yapraklı kabak ağacı bahşedildiyse aynı şekilde Hz.Muhammed’de@ Taif dönüşü içine düştüğü bunalımın sıkıntılarından / karanlıklarından yorulmuş ve bitkin bir halde Medine’ye gidecek, orada kendisi için sağlanacak koruma ile güçlenecek ve kendine gelecektir. Daha sonrasında ise Mekkeliler Hz.Muhammed’e@ karşı koyamayacak ve sonunda pes edip iman edeceklerdir. Tıpkı Hz.Yunus’un@ geri dönmesi ve kavminin kendisine iman etmesi olayında olduğu gibi. Cenab-ı Hak, Hz.Muhammed’e@ ve müminlere çok önemli mucizevi bir müjdeyi yine bu kıssa sonunda Hz.Yunus@ üzerinden şöyle verir; “Hz.Yunus’a yüzbin kişi nasıl iman ettiyse Hz.Muhammed’e@ de eninde sonunda sayıları yüzbinlerle ifade edilen topluluklar iman edeceklerdir.” 139- 148- Muhakkak ki Yunus da gönderilen elçilerdendir. Hani o, dolu bir gemiye kaçmıştı. Derken o, tez / görüş ortaya koydu, fakat sonunda görüşü / tezi kabul edilmeyenlerden oldu. Böylece balık onu yuttu. (Böylece o bunalıma girdi.) Çünkü O kınananlardan olmuştu. Şayet, o, Allah’ı tespih edenlerden olmasaydı, diriltilecekleri güne kadar onun (balığın / bunalımların) karnında (içinde) kalacaktı. Bunalımdan kurtulmak için bize yönelmesi nedeniyle Biz onu hasta / bitkin bir halde sahile attık. / kurtardık. Onun üzerine geniş yapraklılardan bir ağaç bitirdik. Ve onu, yüz bin hatta daha çok kişiye elçi olarak gönderdik. Sonunda inandılar, bunun üzerine Biz de onları bir süreye kadar geçindirdik. (Saffat Suresi 139-148) 42.7. Allah’a ve Müminlere Zayıflık / Güçsüzlük Atfedilmesine Verilen Cevap Mekke müşrik önderleri Mekke halkını Resulü Ekrem’in safına geçerek hicret etmelerine engel olmak için yaptıkları menfi propagandalardan bir diğeri de; Allah yanlılarının zayıf olduğu ve Medinelilerle birlikte Mekke’yle savaştıkları takdirde yenilmelerinin kaçınılmaz olduğu idi. Onlar Mekke ordusunun gücü karşısında müminlerin o zayıf halleriyle dayanmalarının mümkün olmadığı şeklinde propaganda yapıyorlardı. Ayrıca hicret edecek olan Allah yanlılarının Medine halkına yük / asalak olacaklarını da ilave ediyorlardı. Onlar bu durumu ifade etmek için Allah yanlılarına kız / dişil / zayıflık karakteri yakıştırıyorlarken Mekke'nin güçlü kuvvetli oluşunu ifade etmek için de kendilerine erkek / eril karakteri yakıştırıyorlardı. Hicret edenlerin asalak bir yaşam süreceklerini yine kız / dişil bir karakter benzetmesi ile ifade ederek müminleri aşağılamaya çalışıyorlardı. Dahası onlar Hz.Ebu Bekir, Hz.Ömer, Hz. Hamza , Hz.Sa’d bin Ubade gibi Hz.Muhammed’in@ yanında yer alan toplum önderlerini / meliklerini de küçümsemek için dişil / kancık vasıflarla anıyorlar ve onların Allah’tan yana olmasının yapacakları savaşlarda bir şey ifade etmeyeceğini onları da yenip yok edeceklerini söylüyorlardı. Müşrikler bütün bunları Allah’ın meleklerinin dişil ve O’nun kızları olduğu şeklindeki batıl inançları eksenindeki metaforu kullanıyorlardı. Cenab-ı Hak, onların bu menfi propagandalarını tersyüz etmek için elçisinden onları şöyle bir sorgulamaya tabi tutmasını emreder; “Size göre kızlar / dişiler / zayıflık ve güçsüzlükler Allah’a yani müminlere ait, erkeklik / güç / kuvvet / cesaret size ait öyle mi? Nasıl böyle hükmediyorsunuz? Neye dayanarak bunu söylüyorsunuz? Savaş olduğu takdirde sizin mutlaka galip geleceğinizi neye göre iddia ediyorsunuz? Hele hele Hz.Hamza, Hz.Ebu Bekir, Hz.Ömer gibi kendilerine karşı çıkılması cesaret isteyen toplum önderlerinin / meliklerin zayıf / dişil / güçsüz olduklarını nereden çıkarıyorsunuz? Bu konuda onların hangi zaaflarına şahit olduğunuz? Bu iddialarınızın hiçbir tutar tarafı yoktur. Siz ancak yalan söyleyerek halkı kandırmaya çalışıyorsunuz.” 149- 150- Haydi onlardan şu konularda bir açıklama yapmalarını iste: “Kızlar Rabbinin de erkekler onların mı? Yoksa Biz melekleri dişi yarattık da onlar da şahit mi oldular?” (Saffat Suresi 149-150) Cenab-ı Hak, müminleri ve hicrete meyilli ama tereddüt yaşayan Mekke halkını müşrik önderlerin kara propagandalarına karşı dikkatli olmaları konusunda uyarır. Onların yalancı olduklarını sürekli yalan haberlerle halkı kandırmaya çalıştıklarını vurgular. Bu kapsamda onların bir diğer yalanlarına da değinir. Şöyle ki; Mekke müşrikleri Hz.Muhammed’in@ kaderinin aynı Hz.İsa@ gibi olacağı, gelecekte Hristiyanlıkta olduğu gibi Muhammed’in Allah’ın oğlu olarak kabul edileceği, böylece Allah’ın oğlunu temsilen kilise gibi bir kurumsal yapının kurulacağı ve müminleri bu kurumun sömüreceği iddiasında bulundular. Hz.Muhammed’in@ böyle bir hareketin liderliğine soyunduğunu da iddia ediyorlardı. Bu iddialarını ifade etmek için “Allah doğurdu” diyorlardı. Bu sözleri Hristiyanların teslis inançlarındaki Hz.İsa’ya işaretle Hz.Muhammed@ için sarf ediyorlardı. İşte Cenab-ı Hak elçisinin o vakte kadar yaptığı tebliğlerinde asla böyle bir kutsanmaya kimsenin şahit olmadığı, elçisinin ne kadar mütevazı olduğu ve onun içlerinden birisi ve sadece Allah’ın kulu olduğunu defalarca ifade etmesinden hareketle onların bu sözleriyle ne kadar yalancı olduklarını ifade eder. 151-152-Dikkat edin! Onlar, kesinlikle yalan uyduruyorlar. “Allah doğurdu” diyorlar. Onlar, kesinlikle yalancıdırlar. (Saffat Suresi 151-152) Cenab-ı Hak, müminleri küçümsemelerine karşı elçisinden müşriklere şöyle çıkışmasını ister; “Allah kendi yolunda mücadele edecek olanlar için güçlü, cesur, korkusuz ve erkek olan sizleri değil de zayıf, korkar, güçsüz ve dişil olan kimseleri seçti öyle mi? Görürsünüz siz kim güçlü, cesur ve erkek, kimde zayıf, korkak ve dişilmiş! Siz aleyhinize olan gelişmeleri hala göremiyorsunuz.” 153-154-O (Allah), erkekleri değil de kızları seçmiş öyle mi? Size ne oluyor? Nasıl hüküm veriyorsunuz? Hala düşünmüyor musunuz? (Saffat Suresi 153-154) Cenab-ı Hak, “müşriklerin kendilerini çok güçlü görmeleri ve müminleri / Allah yanlılarını ise zayıf görmeleri” konusunda onları iddialarını ispatlamaya davet eder. Mekke müşrikleri kendilerinin güçlü görmelerinin altında yatan temel düşünce kendilerinin “Ehlullah” olarak nitelenmeleri idi. Onlar bu vasıfla bölgede tek imtiyaz sahibi toplum idiler. Kimse kendilerine dokunmuyor ve onlarla savaşmaya cesaret edemiyordu. Onlar bu vasfı “Fil Olayından” sonra almışlardı. Bu vasıf nedeniyle çevre kabilelerde onlara dokunanın felakete uğrayacağı korkusu vardı. Dolayısıyla onlar bölgede dokunulmazlığa sahiptiler ve sahip oldukları bu statü onlarda çok büyük bir güç / iktidar / sultanlık olduğu vehmine kapılmalarına sebep olmuştu. Onlar buna dayanarak Medine’ye gidecek ve orada bir İslam devleti kuracak olan Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin Mekke’yi asla yenemeyecekleri hatta onlarla savaşamayacaklarını, onların ticaret kervanlarına dokunamayacaklarını iddia ederek menfi propaganda yapıyorlardı. Cenab-ı Hak, onlardan kendileri ile savaşılamayacağı ve dokunulamayacağı konusunda bir delil getirmelerini ister. Yani “ehlullah” vasfının çevrenin onlara bir yakıştırması olduğu ve bunun herhangi bir delile dayanmadığını ortaya koyar. Dahası onlara dokunulmasını yasaklayan toplumlar arasında herhangi bir sözleşmenin (kitabın) olmadığını da belirtir. Her ne kadar Mekke yönetiminin çevre Araplar ve ticaret yolundaki kabilelerle savunma işbirliği anlaşmaları (kitap) olsa da bu anlaşmalar diğer kabilelere karşı imzalanmış anlaşmalar (kitaplar) olabilir. Mekke’den kopmuş toplulukları bu anlaşmaların (kitapların) kapsamayacağının onlara bildirilmesi istenir. Kısaca Mekke müşriklerinin Medine İslam Cumhuriyetince kendilerine dokunulamayacağını gösteren herhangi bir anlaşması (kitap) yoktur. Ayrıca Mekkelilerin dokunulmazlığı olduğuna dair kutsal kabul edilen kitap ya da sahifelerde de herhangi bir kayıt yoktur. Cenab-ı Hak, elçisine bu hususlarda herhangi bir kayıt varsa müşriklerin o kaydı getirmelerini istemesini emreder. 156-157- Yoksa apaçık bir gücünüz / sultanınız / iktidarınız olduğunu mu düşünüyorsunuz? O halde, eğer doğru kimseler iseniz getirin kitabınızı. (Saffat Suresi 156-157) Müşrikler Hz.Muhammed’in@ cinlere yani ecnebilere atıfla Yahudilerle akrabalık / yakınlık bağı olduğunu iddia ediyorlar ve böylece O’nun aşağılık gördükleri Yahudilerle olan müttefikliğine işaret ederek Mekkelilerin Medine’deki oluşuma katılmalarına mani olmaya çalışıyorlardı. Müşrik ileri gelenler bu iddialarının delili olarak kurulacak İslam Cumhuriyetine Medine’deki Yahudi kabilelerin de dahil olmalarını gösterirler. Yani Medine’de kurulacak İslam / barış topluluğuna Yahudilerin de iştirak etmesini onlarla peygamberimizin akrabalık / yakınlık bağı olmasına bağlarlar. Cenab-ı Hak, onları bu tezviratlarına karşı şu cevabın verilmesini ister; “Bu birlikteliğe cinler / Yahudiler zaten öteden beri hazırdır. Zira onların ilahi öğretileri ile Hz.Muhammed’e@ inzal olan kitap arasındaki benzerlikler onları birlikteliğe hazır hale getirmiştir. Ayrıca onlar sizin gibi düşüncesiz değiller. Onlar hesap günü geldiğinde hesaba çekileceklerini gayet iyi biliyorlar. Allah’ın devletinin eninde sonunda karşı çıkanlardan hesap soracağını görmektedirler. Ama sizler Allah’a ve Allah yanlılarına bir gün gelecek hesap verecek olduğunuzu kabul etmiyorsunuz. Allah’a kullarından hesap sormaz diyerek O’na zayıflık atfederken Allah yanlılarının sizlerden hesap soramayacağına olan iddianızla da onlara da zayıflık atfetmektesiniz. Allah ve dolayısıyla Allah yanlıları sizin bu nitelemelerinizin çok fevkinde ve çok yücedir ama siz kavramamakta direniyorsunuz.” 158-159- Onlar (Müşrikler), onun ile cinler / ecnebiler / yahudiler arasında bir nesep (hısımlık / yakınlık bağı) olduğunu iddia ettiler. Halbuki ant olsun, cinler kendilerinin mutlaka hazır edilenler olduklarını bilirler. Allah, onların nitelediği şeylerden münezzehtir. (Saffat Suresi 158-159) Cenab-ı Hak, elçisinden müşrik ileri gelenlere halkı ayartıp hak yoldan çıkarmak için boşuna çaba harcamamalarını bildirmesini ister. Salih / erdemli kişileri asla kandıramayacaklarını, onların ancak cehennemi hak edecek eylemler yapanları kandırabileceklerini müteakip ayetlerde bildirmesini ister. 160 -163- Ey müşrikler! Artık ne siz ne de taptıklarınız cehenneme doğru koşar adım giden kimseden başkasını kandırıp O’na karşı hale getiremezsiniz. Allah’ın salih kullarını da kandıramazsınız. (Saffat Suresi 160-163) Surenin başından beri müşriklerle müminlerin güç ve çetinlik kıyaslamasında müşriklerin güçlü görünmeye çalışmalarına karşı, müminlerin güçlü yönleri ön plana çıkarılmış ve müşriklerin güçlülüğünün sadece övünç, kibir ve vehimden ibaret olduğu ve gerçeği yansıtmadığı vurgulandı. Surenin sonlarına gelindiğinde ise Mekke halkına kendi saflarına katılmaları için esas güçlülüğün / kuvvetliliğin birlik ve beraberlikte, topluluğun her bireyinin ne görev yapacağını bilmesinde yani kaos ve kargaşanın olmamasında, disiplinli bir topluluk oluşturmakta, saf saf dizilip birlikte hareket etmekte, istikrarlı ve kararlı olmakta olduğu belirtilir. Bu vasıfların da müşriklerde değil müminlerde olduğu vurgulanır. Cenab-ı Hak, bu hususun Mekke halkına müminlerin ağzından aktarılmasını bildirir. 164-166- (Müminler); “Bizden her birimizin mutlaka belli bir makamı / görevi vardır. Bizler emir komuta ile disiplinli bir şekilde saflar halinde organize olmuşların ta kendisiyiz. Biz, tesbih edenlerin de (Allah’ın yolunda istikrarlı bir şekilde gidenlerin) ta kendisiyiz” derler. (Saffat Suresi 164-166) Mekkeliler daha önceleri şayet kendilerine yol gösterecek bir rehber ve lider gönderilirse hiç durmadan hemen onu izleyeceklerini söylüyorlardı. Cenab-ı Hak, onların bu söylemlerine rağmen şimdi neden yerlerinde çakılı kaldıklarının anlaşılmazlığını bildirir. Şayet Hz.Muhammed’in@ taraftarları arasına katılmayıp Medine’ye hicret etmezlerse treni kaçıracakları ve yakında pişman olacakları bir tercih yapmış olacaklarını bildirir. 167- 170 –Onlar (Mekke halkı) önceleri şöyle diyorlardı: “Eğer yanımızda öncekilere gelen gibi bir uyarıcı zikir / kitap olsaydı, o zaman biz de muhakkak Allah’ın muhlis kulları olurduk.” Fakat şimdi o zikir / kitap geldi ama şimdi de onu inkâr ediyorlar. Artık yakında bileceklerdir. (Saffat Suresi 167-170) Cenab-ı Hak kendinden yana olanlara mutlaka yardım edeceğini ve Allah yanlılarının mutlaka galip geleceği muştular. Bu hususta elçisine söz verdiğini ve bunu mutlaka yerine getireceğini bildirir. Elçisinin ve müminlerin kısa bir süre daha sabretmelerini ama eninde sonunda müşriklere günlerinin nasıl gösterileceğini belirtir. Azap kırbacı başlarına indiğinde daha önce uyarılmış bu müşriklerin feci hallerini müminlerin göreceklerini de bildirir. O, şeref ve izzetin Allah’a dolayısıyla Allah’tan yana olanlara ait olduğunu belirterek bunun sebebinin selam ve esenliğin Elçilere ve Onların taraftarları üzerine olması ve insanların Allah’a doğru yönelmekte olmasına bağlayarak sure sona erer. 171- 182- Ant olsun ki gönderilen kullarımız (elçilerimiz) için şu sözü verdik: “Muhakkak onlara (müminlere) yardım edilecek ve muhakkak ki Bizim ordularımız galip gelecek olanlardır.” Onun için sen, bir zamana kadar onlara aldırma. Sen gör bak! Yakında onlara günleri nasıl gösterilecek! Yoksa onlar Bizim azap tehdidimize karşı meydan mı okuyorlar? Fakat o azabımız onların yurtlarına indiği zaman, işte o zaman, uyarılanların sabahı ne kötü olacak! Yine sen, bir zamana kadar onlara aldırma. Seyret bak! Yakında onlara günlerinin nasıl gösterileceğini seyret! İzzetin (güç, kuvvet, yenilmezlik, şan ve şerefin) Rabbi olan senin Rabbin, onların nitelediği şeylerden münezzehtir. Gönderilen elçilere selam olsun! Hamd de / yönelim de âlemlerin Rabbi Allah’adır. (Saffat Suresi 171-182)
- Bölüm 36:Devlet Teşkilatının Esasları | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 36 DEVLET TEŞKİLATININ ESASLARI Daha önceki bölümlerde belirtildiği üzere Medineliler Hz.Muhammed’in@ teklifini görüşmek üzere temsilcilerini 12 kişilik heyet halinde Mekke’ye göndermiş ve Akabe’de görüşen taraflar mutabakata varmıştı. Bu mutabakat uyarınca Medineliler İslam ideolojisine uygun sistemi / tevhidi kabul edecek ve Medineli Evs ve Hazreçli Arap kabileler ile Hicret eden Muhacirler ve Medineli Yahudi kabilelerden oluşturulacak ümmetin / topluluğun yönetimi peygamberimizin başkanlığında yürütülecekti. Bunun için Medineliler peygamberimize biat edeceklerdi. Hicret etmeden önce bu yönetimin teşkilat alt yapısını kurmak amacıyla peygamberimize vekaleten Mus’ab b. Umeyr heyet ile birlikte Medine’ye gönderilir. Heyet Musab b. Umeyr ile Medine’ye ulaşır ve Mutabakat zaptı Medine ileri gelenlerine bildirilir. Bu mtabakat sonucunda gelecekte yaşanabilecek muhtemel sorunlar Medineliler arasında tartışılmaya başlanır. Daha sonraki süreçte münafık olarak isimlendirilecek olan Medine’nin bazı ileri gelenleri, bu sorunları gündeme taşır ve diğer Medineliler üzerinde tereddütler yaratmaya çalışırlar. Medine kamuoyunda bu müzakereler nedeniyle meydana gelen endişe ve tereddütlere konu olan sorunların başında Hz.Muhammed@ ve beraberinde Medine’ye göç edecek olan muhacir müminlerin barınması, geçimleri (yiyecek / içecek / giyim vb), toplumsal statüleri, kendi içlerinde ve Medinelilerle aralarındaki ihtilafların çözümü (Hukuk) ve piyasaya iştirakleri (pazar ve üretim payları) …gelir. Medineli bazı ileri gelenlerin bu sorunlara dayalı olarak gündeme taşıdıkları endişe ve tereddütlerin bazıları bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla şöyle sıralanabilir; Yeni toplulukta çıkacak ihtilafların çözülmesinde kim hüküm verecek? Hz.Muhammed’in@ oluşturulacak yeni toplulukta kabilelere karşı tutum ve davranışı nasıl olacak? Yani kabilelere karşı adil bir tutum içerisinde olabilecek mi yoksa kabileler arasında tarafgir mi davranacak? Özellikle ihtilaf durumunda kendi hemşehrisi olan muhacirlerden yana olup olmayacağı konusunda tereddütler hakimdir. Yeni ümmette / toplulukta hangi kabilenin adet, ritüel ve hukuku geçerli olacak? Mekkelilerin mi? Yahudilerin mi? Medineli Ensar’ın mı? Muhacirler Medine’de ne kadar kalacaklar? Mekkeli müşrikler Medine’ye savaş açarlarsa ya da muhacirler Mekke’ye savaş açarsa bunun sorumlusu kim olacak? Mekke ile savaşıldığı takdirde bu durum Arap yarımadasındaki bütün diğer Araplarla savaş anlamına gelmeyecek mi? O takdirde tüm Araplarla savaşmak gerekmeyecek mi? Muhacir müminler bütün zenginlik ve servetlerini Mekke’de bırakacaklarından onlar Medine’de ne iş yapacaklar? Geçimlerini kim üstlenecek? Medinelilerin sırtından geçinmeyecekler mi? Şayet Mekkeli muhacirler sermayeleri ile gelirlerse, onlar Arabistan’ın çok tecrübeli tüccarları olmaları nedeniyle Medine piyasasını ellerine geçirmeleri ve Medineli tüccarları piyasadan silmeleri mümkün değil mi? Hz.Muhammed @ Mekkelilere gönderilmiş bir peygamberken şimdi Mekke’yi bırakıp Medine’ye gelmesi O’nun asıl görev bölgesini terk etmesi anlamına gelmez mi? Madem kendi kavminin de iyiliğine olacak iyi bir öğreti getiriyorsa neden kendi kavmi olan Mekkeliler bu öğretiyi kabul etmedi de biz onun öğretisini kabul edeceğiz? Medine’nin muhalifleri yukarıda gündeme getirilen bu endişe ve tereddütleri kullanarak anlaşmanın gerçekleşmemesi için aşağıdaki tezviratları Medine kamuoyuna yayıyorlardı; Hz.Muhammed’in @ amacı başkan olmaktır. Mekkeli muhacirler de sizlere hükmetmek istiyorlar. Onlar kendilerinden başkasının görüşüne itibar etmezler. Kendi başlarına buyruk hareket edeceklerdir. Hem Medine’den beslenecekler hem de Medinelilere hükmedecekler… Medinelileri Kureyş ve diğer Arap kabileleri ile savaştıracaklar ve böylece kendi hesaplarını size gördürecekler. Medine’de kurulacak yeni yönetimin belirleyeceği ekonomi kuralları ile Mekkeliler kendilerine çalışacaklar ve bizim fakirleşmemize yol açacaklar… Mekkeli muhacirler, kurt tacirlerdir. Onların bir planları vardır. Onların buraya gelmekte beklentileri ve çıkarları mutlaka vardır. Onlar sakın bir plan kuruyor olmasınlar? Belki de onların arzusu Medine’nin üretimi ve zenginliklerine sahip olmak, Medine’yi ele geçirmek. Acaba kendi çıkar ve politikaları için kendi uydurduklarını Allah’a mı izafe ediyorlar. Yani Allah adına sizi kullanıp kandıracaklar mı? Madem O peygamber olduğunu iddia ediyor tıpkı Hz.Musa’ın@ Allah ile konuşması gibi O da Allah ile konuşsun da öyle iman edelim. Madem O peygamber olduğunu iddia ediyor, o zaman en azından “Zafer / Fetih” diğer bir ifadeyle “Mekke’nin kıyameti” ne zaman olacak onun vaktini bize söylesin de süresi belirsiz karanlık bir süreçte yol almayalım. Yukarıda zikredilen tezviratlar Medine’den gelip giden elçiler / tüccarlar vasıtasıyla Mekke’ye ulaştırıldı. Medineli muhaliflerin kamuoyunda yarattıkları menfi algıyı bertaraf etmek ve Medine kamuoyunun gündemine gelen bu endişe / tereddütlere ilişkin öngörülen çözüm önerileri Cenab-ı Hak tarafından elçisine Şura Suresi ile bildirildi. Cenab-ı Hak, bu sure kapsamında Medinelilere kurulacak yeni yönetimin teşkilat yapısına ve yönetim anlayışına dair ilkeleri de bildirir. Böylece müzakerelere gelen heyet ile yapılacak anlaşmaya esas olacak temel umdeler belirlenmiş olur. Bu ilkelerin belki de en önemlisi yeni yönetimin teşkilat yapısında “Şura”nın olacağı ve karar alınırken yönetime katılan bütün tarafların yani Hazreç, Evs, Muhacirler ve Yahudilerin ileri gelenlerinin görüşlerine başvurulacağı, böylece kararların istişare sonucunda belirleneceği ilkesidir. Bu ilke ile Medinelilerin nasıl bir yönetimi kabul ettikleri açıklığa kavuştuğu gibi Medineli muhaliflerin tereddüt ve endişe yaratmada kullandıkları en önemli tezviratları da ellerinden alınmış olmaktadır. Yeni yönetimin keyfi bir yönetim olmayacağı, herkesin görüşünün değerli olduğu ve tüm tarafların yönetime katılacağı, dolayısıyla kimsenin hakkına hukukuna zarar gelmeyeceği, bu nedenle endişe ve tereddütlerin yersizliği, bu ilke ile ortaya konur. Yeni kurulacak yönetimde ikinci ilkenin “adalet” olacağı belirtilerek, kim zulüm yaparsa cezasını çekeceği ve kimsenin zulüm yapmasına müsaade edilmeyeceği net bir şekilde ifade edilir. Böylece yeni yönetimde hukuksuzluğa yer olmadığı ve haksızlık yapılacağı endişesinin de yersizliği ortaya konmuş olur. Yeni yönetimde muhacirlerin kayırılacağı ve piyasaya girmeleri halinde tüm Medine piyasasını ellerine geçirecekleri hususunda yapılan tezviratları gidermek için Cenab-ı Hak, ilişkilerin menfaat bazlı değil “sevgi” bazlı olacağı ilkesini bu surede vaz eder. Bu ilke ile Muhacirlere “sevgi ve yakınlıktan” başka bir şey istenmediği ortaya konulur. 36.1. Şirk (Zulüm) Sisteminin Yıkılmasının Kaçınılmazlığı Şura suresi önce mevcut şirk sisteminin yıkılmasının yakın olduğunu gökyüzünün çatırdayıp yıkılacağı benzetmesi ile haber verir. Medine’deki ileri gelenlerin (meliklerin) Cenab-ı Hakk’ın sistemini tercih ettiklerini yani ilahi sisteme doğru yöneldiklerini (hamd ettiklerini) ve onların vatandaşlarının iyiliği için çabaladıkları hususunu “Meleklerin Rablerini hamd ile tesbih ettikleri ve yeryüzündeki (arz / vatan) herkes için mağfiret istedikleri” şeklindeki ayet sözleri ile ifade edilir. Arkasından Cenab-ı Hakk’ın çok merhametli, bağışlayan, rahmet eden, çok vergili, kullarına bol bol veren, …. olduğuna dikkat çekerek Cenab-ı Hakk’ın sistemine yönelen Medineli meliklerin doğru bir tercih yaptıklarını, Medine halkının görmeleri konusunda ikaz yapılır. Arkasından Medine’nin ilahi sisteme muhalif olan ileri gelenlerin ise Allah’tan (O’nun elçisinden ve müminlerden) başka Mekke müşrikleri arasından kendilerine dost ve müttefik arayışlarının çok iyi bilindiği, onların bu arayışlarının gözden kaçmadığı bilgisi ile uyarı yapılır. Devamında ise onların bu arayışlarının boş olduğunu şayet huzur, selamet, emniyet bulmak için kendilerine müttefik arıyorlarsa bunun yegane ve doğru olanın Allah’tan gelen ilahi sistemi tercih etmeleri ve bu sistemin tarafı olan Hz. Muhammed@ ve arkadaşlarını tercih etmeleri gerektiğine işaret edilir. Fakat tercihlerini müşriklerden yana yapanlar için yapacak bir şey olmadığı ve onların bu tercihleri nedeniyle peygamberimizin herhangi bir sorumluluğu olmayacağı belirtilir. Rahman Rahim Allah Adına 1-6 – Hâ, Mîm, Ayn, Sîn, Kaf. Azîz, Hakîm olan Allah, sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder. Göklerde ve yerdeki her şey O’nundur. O, çok yüce, çok büyüktür. (Az kaldı, çok yakın bir gelecekte) Gökler tepelerinden neredeyse çatırdayıp yarılacak. Melekler ise Rablerini hamd ile tesbih eder ve yeryüzünde bulunan herkes için mağfiret dilerler. Bakın! Şüphesiz Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. O’na karşı / O’ndan gayrı başkalarını veli / dost ve müttefik edinen kimseleri ise Allah sürekli gözetim altında tutmaktadır. Sen onların üzerinde bir vekil değilsin. (Şura Suresi 1-6) Cenab-ı Hak Mekke ve çevresindeki tüm şehirlerde yaşayan Arapların barış, esenlik ve güven temelinde bir araya gelmeleri için Resulüne onların anadilinde Kur’an’ı / çağrıyı inzal ettiğini bildirir. Bu çağrı ekseninde tevhit / biraraya geliş mutlaka gerçekleşecektir. Çağrıya kulak vermeyenler olsa da bundan kaçış mümkün değildir. Tıpkı ahirette insanların hepsinin dirilip biraraya getirilmesinin kaçınılmaz oluşu ve çağrıya icabet edenlerin cennete, inkar edenlerin cehenneme gidişi gibi bu dünyada da sonunda ilahi sistem çatısı altında tevhit olunacaktır. İnkarcılar azaba çarptırılacak, müminler ise mükafatlandırılacaklardır. İşte müşrik sistemden yana olanların tehdit edildiği husus budur. Cenab-ı Hak, bu mesajlarıyla hem ahirette insanların kaçınılmaz olarak biraraya toplanacağını hem de bu dünya da Araplar ölçeğinde tevhit sancağı altında toplanacağını bildirir. Arap yarımadası ölçeğinde tevhidin kesinlikle sağlanacağı bildirilmekle beraber bu birliğin içerisindeki insanların yeknesak olmayacağına da değinilir. Yani ilahi öğretiye dayalı yeni yönetim yapısı içerisindeki topluluklar arasında bu sisteme muhalefet eden zalimlerin de olacağına işaret edilir. Her ne kadar tevhit toplumunun içerisinde yer almakla birlikte bu zalimlerin kendi yönetimlerine karşı düşmanlarla işbirliği yapacakları yani Allah’a karşı müşriklerle müttefiklik arayışı içerisinde olacakları ifade edilir. Ancak onların bu arayışlarının boşuna ([1] ) olduğu, zira onların yenileceği, bu nedenle onların Allah’ı müttefik edinmekten başka çarelerinin olmadığı belirtilir. Zira nasıl ki ahirette ölüleri diriltecek olan Allah ise, ölü toplumu da diriltip ayağa kaldıracak ve büyük bir medeniyet kurduracak olan yine Allah’tır. Bu nedenle akılcı seçim, safını Allah’tan ve Allah yanlılarından yana seçmektir. 7- 9- İşte Biz kentlerin anasını / Başkent Mekke’yi ve onun çevresinde bulunanları uyarasın ve kendisinde hiç şüphe olmayan toplanma günü / tevhit olma günü ile uyarasın diye sana Arapça bir Kur’an vahyettik. (Sonunda) Bir grup cennettedir, bir grup da cehennemdedir. Eğer Allah dileseydi onları bir tek ümmet kılardı. Fakat O, dileyeni / dilediğini rahmetinin içine alır. Zalimler ise kendileri için ne bir veli / müttefik ne de bir yardımcı bulabileceklerdir. Yoksa onlar O’ndan başka bir takım evliyâ / müttefikler mi edindiler? Oysa asıl himaye edici / asıl müttefik Allah’tır. Zira ölüleri O diriltir ve O, her şeye gücü yetendir. (Şura Suresi 7-9) 36.2. İhtilaf Durumunda Yegâne Hüküm Makamı: Allah Akabe müzakereleri yapılırken yeni yönetim modelinde “ihtilafların halledilmesi” konusu Cenab-ı Hak tarafından bu surede belirlenir. Cenab-ı Hak, Medinelilere ilahi öğretiye dayalı yeni yönetimde ihtilafların çözümünde yegâne hüküm vericinin Allah olacağı bildirilir. Yani ümmet / topluluğun kendi içerisinde çıkacak ihtilaflarda / tartışmalarda / çekişmelerde hakem Allah olacaktır. Bu husus onlara şöyle ifade edilir; “Bütün ihtilaflarınızda, sorunlarınızın çözümünde / ihtilafların hallinde Allah’ı (tüm kabilelerin / milletin menfaati, yararı, iyiliği) tek otorite, tek belirleyici kabul etmelisiniz ki birlik, vahdet sağlansın. Yoksa herkesin kendi tanrısı, otoritesi, gücü ile ihtilaflar çözülmeye kalkışılırsa birliğin ve barışın sağlanması mümkün değildir. Zira ihtilaf durumunda güçlü olan taraf ihtilafı çözmede kendi çıkarına uygun olarak çözüm üretecektir. Bu da sorunu çözmeyecek, daha da derinleştirecektir. Halbuki Medine’de kurulacak yeni sistemde sorunların çözümünde / ihtilafların hallinde topluluğa katılan yani iman eden herkesin ihtiyacı, çıkarı ve faydası dikkate alınacaktır. Allah’ın hükmü kullarının menfaati içindir. Zira Allah kulları için kötülük dilemez, onların zararına olan herhangi bir hüküm vermez. Allah’ın tüm alemlerin rabbi olması paradigması uyarınca yeni yönetimin egemenliğindeki herkes dikkate alınacak ve herkesin / tüm vatandaşların yararı düşünülerek sorunlar / ihtilaflar çözüme kavuşturulacaktır. Vatandaşlar arasında hiç kimseye, hiçbir guruba haksızlık yapılmayacak, ayrıcalık tanınmayacaktır. Allah’tan başka ilahlar adına hareket eden otoriteler ise toplumun bütünü için değil, kendi(leri) menfaatleri için hüküm verir / düzenleme yaparlar. Allah ise kullarının sömürülmesine asla razı olmaz. İşte Hz.Muhammed’in@ Rabbi böyle bir ilahtır.” 10- İhtilâfa düştüğünüz / tartıştığınız herhangi bir şeyde hüküm vermek Allah’a aittir. İşte bu, benim Rabbim Allah’tır. Ben yalnız O’na tevekkül ettim ve ben yalnız O’na yöneliyorum. (Şura Suresi 10) Bu ayet ile Medineli muhalefetin “Yeni yönetimde çıkacak ihtilafların hallinde kim hüküm verecek? Hz.Muhammed’in@ yeni oluşacak topluluktaki kabilelere karşı tutum ve davranışı nasıl olacak? Kimden yana olacak; Muhacirlerden yana mı? Yahudilerden yana mı? Evs kabilesinden yana mı? Hazreç’ten yana mı? Yeni yönetimde hangi kabilenin töre, adet, ritüel ve hukuku geçerli olacak? Mekkelilerin mi? Yahudilerin mi? Ensar’ın mı?” şeklindeki ifadelerle yaratılan tereddüt ve endişeler de izale edilir. 36.3. Tevhidin Zorunluluğuna Verilen Örnekler Cenab-ı Hak, bütün farklılıklarına rağmen birleşerek İslam / barış / tevhit toplumu oluşturmuş toplulukların gelişeceği, büyüyeceğini kendi yaratmasından verdiği örneklikle ifade eder. Gökle yerin birbirinin eşi olması, insanların ve hayvanların eşli olarak yaratılması örneğinden hareketle bizlerin üreyip çoğalmamızın ve toplumsal olarak büyüyüp gelişmemizin eşlerin bir araya gelmesi ile ancak mümkün olduğunu vurgular. Yani birbirinden farklı olarak yaratılan cinslerin çoğalıp büyümesinin yegâne yolu bu cinslerin birleşmeleridir. Aksi takdirde çoğalıp büyümek mümkün değildir. Toplumsal olarak büyüyüp gelişmek için de bütün farklılıklarımıza rağmen toplulukların / kabilelerin / grupların bir ülkü etrafında toplanıp tevhit olması ilahi / sosyal / doğal bir kuraldır. Bu nedenle büyük bir medeniyete gidiş, akabe görüşmelerinin yaşandığı o vasatta Medineli tüm kabilelerin ve Mekkeli muhacirlerin peygamberimize inzal edilen öğreti etrafında tevhidi bir toplumsal yapı oluşturulmasından geçer. 11-Gökleri ve yeri yaratan, sizin nefislerinizden eşler kıldı ve hayvanlardan da eşler kıldı. O, sizi bununla (bu düzenle) üretip çoğaltıyor. Hiçbir şey, O’nun gibi değildir. O, en iyi işiten, en iyi görendir. (Şura Suresi 11) 36.4. Tevhidi Dünya Görüşü Topluma Refah Getirir Cenab-ı Hak, Medinelilere yeni yönetimde ekonomiye ilişkin hususları Şura Suresinin 12 nci ayeti içerisinde aşağıdaki şekilde bildirir; “Toplumların nasıl uygar ve huzurlu olacağına ilişkin sosyolojik ilke ve prensipler ile toplumların nasıl zengin, müreffeh ve ileri olacağına ilişkin ekonominin altın anahtarlarını Cenab-ı Hak en iyi bilir.” “Medine’de kurulacak yeni yönetim, peygamber vasıtasıyla bunları sizlere sunacak. Şayet sizler dilerseniz / isterseniz bu anahtarlar / ilke ve prensiplerle hareket ederek bölgenin en zengin ve en müreffeh toplumu olursunuz. Fakat sizlere sunulan bu ilke ve prensipleri istemez iseniz o takdirde şu andaki fakir, sefil, geri, aşağılık ve vahşi kalmaya mahkûm olursunuz.” “Yeni yönetimin uygulayacağı politikalar ile çok büyük zenginliklere ulaşılacaktır. Cenab-ı Hak, bütün kullarının zengin, müreffeh, mutlu ve mesut bir hayat yaşamasını diler. Bu nedenle yeni yönetimde yapılacak yasal düzenlemelerde haksız ve batıl yollarla servet edinmiş kişilerin bu tezgahlarına engel olunacak ve onların malları ve servetlerinde kısıntı olacaktır. Diğer taraftan yapılacak düzenlemelerde hak ve adalet ölçüsü mucibince hareket edenlerin önü açılacak, onların önündeki engeller kaldırılacak ve böylece helal yollardan mal ve servet edinebilecektir. O, her şeyi en iyi bilendir. O halde ticaretin, ekonominin, sosyolojinin ve hayatın her türlü ilke ve yasalarını en iyi bilenin yol göstericiliğine tabi olun!” “Diğer taraftan Mekkeli muhacirlerin sizleri kandırmak, aldatmak ve sizlerin ürettiği mallara, sahip olduğunuz sermayeye konmak ve sizleri fakir, perişan, aç sefil bırakmak gibi kötü niyetleri yoktur, asla olamaz da.” 12- Göklerin ve yerin hazinelerinin anahtarları O’nundur. O, rızkı dilediğine bol verir. Dilediğine de kısar. Çünkü, O her şeyi en iyi biçimde bilmektedir. (Şura Suresi 12) Böylece Medineli muhaliflerin Mekke’den gelecek muhacirler nedeniyle Medine’de yaşanacak ekonomik krizlere ilişkin yaptıkları tezvirata karşılık verilmiş olur. 36.5. Tevhidi Dünya Görüşünde Ayrımcılık, Ötekileştirme Yoktur, Adalet Vardır Cenab-ı Hak yeni yönetimde ehli kitap (Yahudi ve Hristiyan) topluluklara hangi hukukun uygulanacağı ve birliğin nasıl sağlanacağı konusunda Medine kamuoyunda oluşan tereddüt ve endişelerine karşılık vermeye aşağıdaki ayetlerde işaret edilen şu mesajlarla devam eder; “Toplumların birlik ve beraberlik içerisinde tevhit olup millet oluşturması ve aralarındaki sorunları çözmede hükmün Allah’a ait olması yani verilecek hükmün milleti oluşturan bütün tarafların faydasına olması şeklindeki bu politikanın / dinin elbirlik tatbik edilmesi gerekmektedir. Bu hususta tarafların asla ayrılığa düşmemeleri gerekir. Zira bu politika / din tarafların hiç birisine farklı uygulama getirmemekte ve ayrımcı uygulamalar öngörmemektedir. Yani adalet bu dinin ana ilkesidir. Dolayısıyla peygamberimizin yeni yönetimin başında olması Mekke’den gelecek muhacirler için herhangi bir imtiyaz sağlamaz. “ “Birliği oluşturan tüm tarafların haklarını garanti altına alan ve adaleti / ayrımsızlığı savunan bu politika / din Cenab-ı Hak tarafından Hz.Nuh’dan beri Hz.İbrahim, Hz.Musa ve Hz.İsa’ya emredilmiş bir politikadır/ dindir. Şimdi size de aynı politikayı / dini uygulamanızı teklif ediyoruz. Sizi içinde bulunduğunuz felaket durumdan kurtaracak olan bu politikadır. / dindir. “ “Fakat bu politikayı / dini kabul etmek, benimsemek içinizdeki müşriklere ağır / zor geliyor. Zira bu politikanın / dinin uygulanması halinde içinizdeki kodaman müşrik ileri gelenlerin üzerinizdeki hakimiyetleri sona erecek ve servetlerinde kısıntı ve azalmalar olabilecektir. Diğer taraftan toplumdaki bazı liyakatli kişi ve grupların bu sistem sayesinde önleri açılacak ve servete kavuşabileceklerdir. Bu politikada ayrımcılık, zulüm ve imtiyazlar olmayacağı için yaratılacak fırsat eşitliğinden faydalanacak olanlar mal, makam ve servet açısından daha iyi yerlere gelebileceklerdir. İşte bu durum Medine’deki bazı müşrik kodamanlara ağır gelmiş ve sırf kıskançlık, haset, bencillik ve işledikleri günahlar sonucu edindikleri çirkin karakterler nedeniyle herkesin mutlu, müreffeh ve barış içerisinde yaşamasını sağlayan bu politikayı / dini kabul etmekte zorlanmaktadırlar.” “Onlar teklif edilen politikanın / dinin topluma barış, huzur, mutluluk ve medeniyet getirmesi noktasında yeterli bilgi ve donanıma sahiplerdir. Onların bu konudaki tüm tereddütleri giderilmiş ve tüm sorularına cevaplar verilmiştir. Onların zihinlerinde bu konuda en ufak bir şüphe kalmamıştır. Açıkçası onların bu isteksizliklerinin sebebi bilgi eksikliğinden değildir. Onların bu sistemi kabul noktasında zorlandıkları şey onların toplumun diğer bireylerini ve diğer grupları kıskanmaları ve mevcut statülerini kaybetme korkusudur.” “Medine’de ilahi ideoloji çerçevesinde tevhidi bir devlet idaresinin kuruluşundan sonra bir geçiş sürecinin olması Akabe Görüşmelerinin başlangıcında hükme bağlanmıştı. Yani tevhidi toplum kurulurken şu anda cari olan hukukların arasında uyumun sağlanması konusunda bir geçiş sürecine (adı konulmuş bir süreye) ihtiyaç olduğu çok açıktı. Bu husus görüşmelerin başlangıcında gündeme gelmiş ve bazı uyum yasalarının zaman içerisinde, ihtiyaç hasıl oldukça çıkarılacağı hükme bağlanmıştı. Aksi takdirde Cenab-ı Hak muhakkak bunlar konusunda da hükmünü verirdi. Fakat O insanların yararına olarak geçiş süreçlerini dikkate almakta ve süreç içerisinde ihtiyaca göre en uygun hükümlerini zamanı geldikçe bildirmektedir.” “Medine’deki müşriklerin izinden giden Medineli bazı Yahudi ileri gelenleri de aynı tezviratları dillerine dolamakta ve onlar da Medineli müşriklerle aynı endişe ve tereddütleri yaşamaktadırlar. Halbuki onlar Akabe görüşmelerin başlangıcında ve öncesinde Hz.Muhammed@ ile kendisine inzal edilen ilahi sistem hakkında olumlu görüşlere sahiptiler. Zira peygamberimiz Mekke’de mücadele ederken onlar için herhangi bir sorun olmadığı gibi Arapların birbirlerine düşmeleri işlerine gelmekteydi. Dahası Arapların arasından Yahudilerin din / politikaları ile aynı köklere sahip ilkeleri savunan birisinin çıkması onları Araplar arasında daha üstün hale getirmekteydi. Ancak onun Medine’ye hicret etmesi ve Medine’nin başına geçmesi gündeme gelince durum değişti. Bu kez onlar Medine’nin ekonomisinde ve yönetimindeki hâkim konumlarını yeni sistemde kaybetme endişesi taşımaya başladılar. Eski sistemin muhafaza edilmesi kendi sahip oldukları statükonun korunması açısından önem arz etmekteydi. Yeni yönetimin kendileri için ne tür değişimler getireceğini öngörememekteydiler. Bu nedenle onlar yeni sistem konusunda kuşkular taşımaktaydılar.” 13-14- “(Tevhid / İslam / Barış) Dinini / Politikasını elbirlik tatbik edin ve onu uygulama konusunda fırkalara ayrılmayın / ayrılığa düşmeyin.” diye Allah, (Tevhid / İslam / Barış) dininden Politikasından Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahy ettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya tavsiye ettiğimizi, sizin için de şeriat / din / yol / politika yaptı. Müşriklere, kendilerini davet ettiğin bu (Tevhid / İslam / Barış) dini / politikası ağır /zor geldi. Allah ona (bu din / politika için) dilediklerini / dileyini seçecek ve kendisine yönelen kimseyi de hidayete erdirecektir. Onlar, ancak kendilerine bilgi geldikten sonra, sırf aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer Rabbin tarafından “geçiş süreci / adı konmuş bir süreye kadar” sözü geçmemiş olsaydı aralarındaki hüküm kesinlikle gerçekleştirilirdi. Onların peşinden gelen / onların izini takip eden Kitap’ın vârisleri de ondan (bu dinden / bu politikadan) kendilerini kararsızlığa iten bir kuşku içindedirler. (Şura Suresi 13-14) 36.6. Tevhidi Dünya Görüşünün Önceliği Kamu Yararı ve Adalettir Medine’deki ehli kitabın ileri gelenlerinin (özellikle sonradan muhalefeti oluşturacak grubun) bir diğer önemli endişesi de bazı konularda ilahi vahiy / kitap kaynaklı olmaksızın kendilerinin oluşturdukları hukuk / şeriatın kendilerine uygulanıp uygulanmayacağı noktasındaydı. Zira onlar ilahi vahye dayalı olmaksızın yaptıkları teşriatta / yasamada halkın genelinin değil, ileri gelenlerin çıkarlarını dikkate almışlar ve süreç içerisinde adil olmayan uygulamalar ihdas etmişlerdi. Halk aslında bu uygulamalardan rahatsızdı, fakat ellerinden de bir şey gelmiyordu. Zira söz konusu teşriatı / yasamayı yapanlar ileri gelenlerdi. Onlar aynı zamanda bu teşriatlarını / yasamalarını vahye dayalı yorumlarıyla ilahi kaynaklı göstermişlerdi. Böylece onlar kendi heva ve heveslerini halka kolayca kabul ettirmişlerdi. İşte onları endişeye sevk eden yeni yönetimin bu keyfi uygulamaları kabul edip etmeyeceği konusuydu. Cenab-ı Hak, elçisine Medine’deki ehli kitabın (Hristiyan, Yahudi) topluluklarının hepsini yeni yönetim yapısının içerisinde yer almaya davet etmesini emreder. Bu emir kapsamında yeni yönetimin egemenliği altına girecek kimseye ayrım yapılmayacağını ve herkes için adil, tarafsız ve dosdoğru hükmedileceğini bildirir. Medine ehli kitap topluluğu için bu gayet yerinde, uygun ve kabul edilebilir bir çağrı olacaktır. Fakat bunun istisnası ehli kitabın bazı ileri gelenleridir. Onlar için tehlike çanları çalmaya başlamıştır. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın elçisine verdiği emrin devamında onların çıkarlarını gözeten, onlara ayrıcalık ve imtiyaz tanıyan yasaların tanınmayacağı belirtilmektedir. Onların heva ve heveslerine uyulmaması şeklinde ifade edilen bu emir, ehli kitap halkın hoşuna gitse de ileri gelenlerin huzurunu kaçıracaktı. Bu emir, aynı zamanda onların halkı yeni yönetim aleyhine kışkırtma çabalarını da boşa çıkaracaktı. Cenab-ı Hak, inzal ettiği ayetlerde önemli bir uygulamayı da haber verdirir. Elçisine ehli kitabın sahip olduğu ilahi kaynaklı tüm yasamayı kabul ettiğini yani yeni yönetimde her topluluğun vahiy kaynaklı hukuklarının kendilerine tatbik edileceğini, kimseye ayrıcalık, imtiyaz ve farklılık tanınmayacağını ve herkese adaletle hükmedileceğini bildirmesini de emreder. Bu çağrıda Cenab-ı Hakk’ın herkesin rabbi olduğu vurgulanarak özellikle Yahudilerin Rabbi sadece kendilerine tahsis etmeleri reddedildiği ifade edilir. Yeni yönetimde halkların faydası (kamu yararı), denge ve adaletin gözetileceği vurgulanır. Böylece ileri gelenlerin süreç içerisinde oluşturdukları güçlülerin hukukunun da bertaraf edileceği bildirilmiş olur. Bu nedenle topluluklar arasında herhangi bir nizaya, çekişmeye, sürtüşmeye ve iddialaşmaya gerek olmadığı belirtilerek tevhit toplumu oluşturulurken topluluğu oluşturanların haklarının garanti altına alınacağı ve bu nedenle herhangi bir endişe, tedirginlik ve korkuya yer olmadığı da belirtilmiş olur. Tevhit toplumu oluşturmanın yolunun da ancak Allah’ın emir ve ilkelerini kabul ve tatbik ederek mümkün olduğu aynı ayet içinde bildirilir. Şayet yeni yönetim bu ilkeler kapsamında kabul edilirse, o takdirde toplumun gidişatı Allah’a doğru olacaktır. Böylece Cenab-ı Hak elçisine inzal ettiği Şura Suresinin 15 inci ayetiyle yukarıda ifade edilen politikanın izleneceğini Medineli ehli kitaba bildirir. Onlara “İşte birlik ve beraberlik için uygulanacak din / politika budur! Gelin bu birliğe katılın!” çağrısı yapılır. Bu sadece bir çağrı değildir, aynı zamanda akabe müzakerelerine konu olan ve yeni kurulacak yönetimin anayasal ilkeleri olacaktır. 15- İşte bunun için sen (onları tevhide) çağrıda bulun ve (Allah tarafından) emrolunduğun gibi Allah’a doğru istikamet üzere ol! Onların heva ve heveslerine uyma ve de ki; “Ben, Allah’ın vahyettiği bütün kitaplara inanırım ve ben aranızda dengeyi sağlamak / adaleti tesis etmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımızın hesabı bize çıkacaktır, sizin yaptıklarınız da size. Bizimle sizin aranızda bir çekişme / sürtüşme / deliller savaşı / iddialaşma olmamalı. (Ancak böylelikle) Allah hepimizi bir araya toplayacaktır / tevhit edecek ve varışımız / gidişatımız / dönüşümüz / evrilişimiz O’na olacaktır.” (Şura Suresi 15) 36.7. Verilecek Hükmün Kesin Oluşu ve Karara Karşı Çıkanların Cezalandırılacağı Cenab-ı Hak, kurulacak yeni yönetimde her topluluğa kendi hukukuna göre hükmedileceğini bildirdikten sonra herhangi bir davada hüküm vermek için hakimliğe davet edildiğinde verilecek olan Allah’ın hükmü ile ilgili yapılacak itirazların batıl / boş olacağını da bildirir. Yani hükmün kesin olduğu ve Hz.Muhammed’in@ vereceği kararın tartışmaya açık olmayacağı anayasal bir esas olacaktır. Allah’ın elçisi vasıtasıyla vereceği herhangi bir hükmün temyiz makamının yine kendisi olacağı belirtilir. Şayet verilen bu hükme karşı çıkan olacak olursa onun şiddetle cezalandırılacağı da yine hukukun bir esası olarak anayasada yer alacağı bildirilir. Allah, kitabı ve ölçüyü insanlar arasında uygulansın diye göndermiş olduğunu bildirdikten sonra o günlerin / saatin gelmesinin yakın olduğunu müjdeler. Medine’deki muhalifler müzakerelerin bir an önce anlaşmayla sonuçlandırılmasını isterler. Halbuki Cenab-ı Hak, kendi nizamının uygulanacağı bir sistem için hazırlıkların yapılmasını ve bu noktada acele edilmemesini sabırlı olunmasını istemektedir. Bu iş çocuk oyuncağı değildir. Medine’de İslam devletinin teşkilat alt yapısının Hz.Muhammed@ hicret etmeden hazırlanması gerekmektedir. Aksi takdirde devlet daha kurulmadan yıkılır gider. Mus’ab b. Umeyr bu iş için Medine’ye gönderilmişti. O bir yandan teşkilat alt yapısını kurarken diğer taraftan da Kitabın temel prensiplerini Medinelilere anlatacak ve yeni kurulacak yönetimin ve uygulanacak hukukun ilkelerini onlara öğretecekti. Bu müzakere, eğitim ve teşkilat altyapı hazırlık süreçlerinden sonra yeni yönetim kurulacak ve uygulamaya geçecektir. Medine’de İslami bir yönetimi istemeyen muhalifler ise bunu gayet iyi bildiklerinden bu işin hemen gerçekleşmesini istiyorlardı ki böylece kurulacak yeni yönetimi parmaklarında oynatsınlar ve onu çok kısa zamanda tarihe gömsünler. Yani teşkilat ve hukuk alt yapısının kurulmadan yeni yönetimin teşkil edilmesini isteyerek aslında Resulü Ekrem’i bu girişiminde başarısız kılmak istiyorlardı. Halbuki ilahi ideolojiye dayalı bir yönetim sistemini isteyen müminler ise bu hususta acele edilmemesi gerektiğini öğrenmişlerdi. Kurulacak yeni yönetimin teşkilatlanmayı tamamladıktan ve Medinelilerin İslami hukuk prensipleri ile donatıldıktan sonra uygulamaya geçilmesi gerekmekteydi. Aksi takdirde insanlara haksızlık yapılır, adaletten sapılır, ölçüsüz davranılır, sorunlar çözülemez, güvenlik açıkları meydana gelir, barış sağlanamaz, ekonomik istikrara erişilemez. Çok büyük iddialarla yönetime gelecek Hz.Muhammed’in@ teşkilat alt yapısı olmayan bir sistemde devleti yönetemez hale gelmesi büyük bir hüsrana neden olur. Bu nedenle müminler Kitabın ve mizanın uygulanacağı / hak olacağı zamanın gelmesi konusunda bu olumsuzluklarla karşılaşılabileceği endişesi ile kalpleri titrer ve korkarlar. Onların korkusu hazırlıksız yakalanma sonucunda yanlış yapma korkusudur. O nedenle hazırlıksız yakalanmamak için acele etmediklerini her şeyi düşünüp, dikkate alıp ölçülü yapmaya çalıştıklarını bildirmesi istenir. 16-18- Davetine icabet edildikten sonra Allah’ın hükmü hakkında tartışmaya girenlerin delilleri / itirazları Rableri katında batıldır. Onlara bir gazap vardır. Onlar için çetin bir azap vardır. Allah, Kitabı ve mizanı / teraziyi / ölçüyü hakk / uygulansın diye indirdi. Sen bilemezsin, belki de o Saat çok yakındır! (Nereden bileceksin belki o zamanın gelmesi çok yakındır.) Ona iman etmeyenler, onu acele isterler! İman edenler ise ondan dolayı yürekleri titrer ve bilirler ki o kesinlikle Hak'tır! / gerçektir! Dikkat edin, O Saat hakkında tartışanlar, gerçekten çok büyük bir sapıklık içindedirler! (Şura Suresi 16-18) Cenab-ı Hak, müteakip ayetlerde Medineli Muhaliflere şu mesajların da verilmesini ister; “Biz uzun vadeli / ahireti düşünüyoruz. Uzun vadeli geleceği düşünerek planlar yapıyor. Hata yapmamak ve adaletsiz davranmamak için yere sağlam basmaya çalışıyoruz. Bu ise uygulama saatini / zamanını geciktiriyor. Ama uzun vadeli geleceği / ahireti düşünerek hareket edenler çabalarının karşılığını fazlasıyla alacaklar.” “Diğer taraftan kısa vadeli düşünen, pansuman tedbirlerle idare etmeye kalkanlar, günü kurtarmaya çalışanlar, sadece kısa dünya hayatını düşünenler ise ilahi sünnet gereği yine de çabalarının karşılığını alırlar. Fakat onların bu kazançları sadece dikkate aldıkları zaman aralığı için geçerlidir. Uzun vadede kaybeden onlar olacaklardır. Yani sizin gibi acele edilecek olunursa kurulacak sistemin ömrü uzun olmayacaktır.” 19 -20- Allah kullarına çok lütufkârdır. Dilediğini / dileyeni rızıklandırır. Ve O, Kaviyy’dir, Azîz’dir. Kim ahiret yaşamının / uzun vadeli çabalarının nimetlerini isterse nimetleri ona fazlasıyla veririz! Kim de dünya yaşamının / kısa vadeli çabalarının / günü birlik yaşamının nimetlerini isterse, ona ondan veririz. Ama o kimsenin ahirette / uzun vadede bir nasibi yoktur! (Şura Suresi 19-20) 36.8. Tevhidi Dünya Görüşü Sistemine Geçiş Süreci Akabe görüşmelerinde ortaya çıkan bir husus daha vardı. Medinelilerin (Yahudi ve Hristiyan topluluklar dahil) halihazırda kabul ettikleri bazı otorite ve kurumsal yapıların Allah’ın izin vermediği / toplumun zararına olan hususlarda teşriat / yasama yaptıkları gündeme gelmiş ve bu düzenlemelerin durumunun ne olacağı sorulmuştu. Halkın çaresiz olarak kabul ettikleri ve hoşnut olmadıkları bu düzenlemelerin kaldırılması hususunun yapılan müzakereler sonucunda üzerinde anlaşılacak anayasa metninde yer almasının mümkün olmadığı malumdu. Zira anayasa temel hak ve hürriyetlerin çerçevesi ile yeni yönetimin alt yapısını kapsayacak ve çok kısa olacaktı. Müzakerelerde belirli bir geçiş süreci yaşanacağı karara bağlanır. Bu süreçte mevcut yasaların geçerli olacağı ancak zamanı geldikçe onların değiştirileceği kararlaştırılır. İçki, kumar, miras, evlilik, boşanma vb. hususlarda cahiliyeden kalan ve uygulanmakta olan Allah’ın istemediği yasa ve düzenlemeler geçiş süreci içerisinde doğru olanlarla / hakkaniyete uygun olanlar ile değiştirilecektir. Dolayısıyla zulüm oluşturan yasa, adet, gelenek ve düzenlemeler zaman içerisinde kaldırılacaktı. Bunların değiştirilmesine karşı çıkacak olan zalimlerin ise cezalandırılacağı müzakerelerde hükme bağlandı. Bu hususları belirlemede yol gösterici ayetler Cenab-ı Hak tarafından aşağıdaki şekilde inzal edildi. Ayrıca bu değişimler yapılacağı zaman zalim ileri gelenlerin çok fazla tedirgin olacakları da haber verildi; 21-22- Onların, Allah’ın izin vermediği şeyleri kendileri için dinin koyduğu şer’i bir kural (meşru) haline getiren ortakları var demek! Eğer belli bir süre mühlet verilmesi / fasıl / geçiş süreci konusunda söz verilmeseydi, elbette aralarında hükmolunurdu. Ve şüphesiz zalimleri acı bir azap beklemektedir. O, kendilerine vaki olduğunda / olacağı zaman kazandıkları şeylerden dolayı o zalimlerin ürktüklerini / tedirgin olduklarını görürsün. İman etmiş, ıslah edici eylemlerde bulunan kimseler de cennetlerin bahçelerindedirler. Rablerinin yanında onlar için istedikleri şeyler vardır. İşte bu, büyük lütfun ta kendisidir. (Şura Suresi 21-22) 36.9. Allah Resulü@ Yapacağı Hizmetler İçin Maddi Çıkar Beklentisinde Değildir Müzakereler sırasında belirlenmesi gereken çok önemli bir husus daha vardı ki bu husus Medineliler arasındaki tereddüt ve endişelerin kaynağı idi. Onlar peygamberimizin yapacağı hizmetlere karşılık menfaatinin ne olacağını merak ediyorlardı. Zira onlar kendi aralarında yaptıkları tartışmalarda Hz.Muhammed’in@ büyük riskler alarak ve canla başla çalışarak vereceği hizmetlerde bir çıkarının olması gerektiğini gündeme taşımışlar ve içlerinden bazıları yukarıda dile getirdikleri çok çeşitli tezviratları bile dile getirmişlerdi. Cenab-ı Hak onların meraklarını gideren ve elçisinin beklentisini ortaya koyan ayetini bildirirken ilahi sisteme gönülden iman eden ve güzel işler yapmak isteyenler için bunun bir müjde olduğunu vurgular. Zira elçisinin yapacağı fedakarlık ve hizmetleri için sevgiden başka maddi bir beklentisinin olmaması onlar açısından çok büyük bir müjdedir. Hiç kimsenin maddi bir çıkar beklentisi olmaksızın başkaları için ölümüne çaba sarf etmesi düşünülemezdi. Ama O, Rabbinin vazifelendirmesi nedeniyle bu hizmetleri maddi bir ücret / mükafat / karşılık beklemeksizin gerçekleştirecekti. Bu onun görevi idi. Müzakerelerde gündeme gelen bu hususu Cenab-ı Hak, resulüne bir müjde olarak şöyle iletmesini emreder; “Buraya gelmek ve sizin başınıza geçip size yol gösterme, aranıza barış ve istikrarı sağlama, sosyal hayatınızı yeniden tanzim etme, sizi ıslah etme, aranızda adaleti ve dengeyi sağlama, sorunlarınıza çözüm üretme vb. hizmetler için bir karşılık beklemiyorum. Benim sizlerden bir servet beklentim olmadığı gibi krallara mahsus bir saltanat beklentim de yoktur. Siz sadece benimle birlikte olan dostlarıma, yakınlarıma, arkadaşlarıma, yoldaşlarıma, çalışma arkadaşlarıma sevgi, kardeşlik ve dostluk gösterin yeter. Onlarla kardeş olun yeter. Sizler benim dava arkadaşlarıma yakınlık gösterir, onlara iyi ve güzel davranacak olursanız ve onları bağrınıza basacak olursanız o takdirde bu iyilikleriniz karşılıksız kalmayacak ve daha güzel tavır ve davranışlarla sizlere cevap verilecektir.” Müzakerelerde karar altına alınan bu ilke ve mesaj ile Medinelilerin peygamberimize müminlere gösterecekleri yakınlık ve onlara yapacakları iyiliklere karşı kat kat daha fazla iyilik ve güzellikle mukabelede bulunulacağını öğrenmeleri onlarda çok büyük bir sevinç oluşturur. Diğer taraftan geçmişte taraflar arasında vuku bulmuş yanlışların ise bağışlanması gerektiği Cenab-ı Hakk’ın bağışlayıcı olması sıfatı ile anlatılır. Yeni dönemde topluluğu oluşturacak tarafların geçmiş dönemde birbirlerine yaptıkları hata ve yanlışları asla gündeme getirmemeleri bir kural olarak getirilmiş olur. Bu kural sadece muhacirler ile Medineliler arasında işleyecek olan değil aynı zamanda Medinelilerin kendi içlerindeki çekişmeler sonucunda birbirlerine karşı işledikleri suç ve hataları da kapsamakta idi. Yani yeni yönetim ile geçmişe bir sünger çekilecek ve asla devri sabıklar yaratılmayacağı hükme bağlanıyordu. 23- Allah’ın iman eden, ıslah edici eylemlerde bulunan kullarına müjdelediği şeyi işte şöyle söyle; “Ben yapacağım hizmetlere (yönetim, yasama, ıslahat, tebliğ, irşat, aydınlatma, yol gösterme, yargı, savunma, eğitim, sosyal vb. hizmetlerine) karşılık bir ücret istemiyorum, sizden tek istediğim, yakınlarıma (muhacirlere / yol arkadaşlarıma / yakın çalışma arkadaşlarıma) göstereceğiniz sevgidir, yakınlıktır. Kim bir iyilik yaparsa ona daha güzeliyle mukabele ederiz. Muhakkak ki Allah, geçmiş suçları / kusurları bağışlar ve iyiliğe, mükâfatla karşılık verir.” (Şura Suresi 23) Bu ayetler mucibince alınan karar ile Medine’ye gelecek olan muhacirlerin geçimlerinde kolaylık sağlanması ve Medine toplumuna entegre olması için gelecekte kardeşlik kurumunun kurulacağına işaret edilmektedir. Ayetteki “yakınlık gösterme” terimi ile Medinelilerin muhacirlere yapacakları salih amel / iyilik ve gösterecekleri samimiyet onların Allah’a yakınlaşması olarak ifadesini buluyor. Ayrıca geçim için rızkın kolay ve zahmetsiz bir şey olmayacağı, muhacirlerin de bu hususta gayret göstereceğine 27. ayette vurgu yapılıyor. Görüşmeler sırasında Medine heyeti gündeme getirdikleri her hususta tatmin edici cevaplar alıyorlardı. Fakat heyetin Medine’de iken ileri gelenlerle birlikte kendi aralarında tartıştıkları ve özellikle muhaliflerin müşrikler ağzıyla gündeme getirdikleri bir hususun da açıklığa kavuşturulması gerekiyordu. O husus; Hz.Muhammed’in@ gerçekte Allah’ın elçisi olmayıp kendi düşünce ve kanaatlarını Allah’a isnat ettiğinin iddia edilmesiydi. Her ne kadar müzakereciler arasında peygamberimize iman edenler çoğunlukta olsa da tezviratların etkisinde olan ve onun peygamber olduğu noktasında şüphesi olan ya da hiç iman etmeyen kimseler de vardı. Onlar, Hz.Muhammed’i@ Allah elçisi olduğu için değil de getirdiği sistemin kendi ihtiyaçlarını karşıladığı için kendilerine lider olarak kabul edeceklerdi. Fakat buna rağmen yapılan tezviratların karşılıksız kalmaması gerekmekteydi. Cenab-ı Hak, böyle düşünenlere elçisinin dilinden aşağıdaki cevabın verilmesi için ayetlerini inzal etti; “Allah’ın adını kullanarak, O’nun namına kendi fikirlerimi, kanaatlarımı öne sürerek sizi kandırmak, aldatmak ve sizden menfaat temin etmek gibi bir niyet içerisinde değilim. Nasıl ki, Allah kullarını severek yaratmış ve bütün kullarına çeşit çeşit nimetler vermiş ise sosyal yaşamda da kullarının huzurlu, mutlu ve güzel bir yaşam sürmesi için tevhit sistemini benim aracılığımla sizlere göndermiştir. Bu sistemin bütün ilke ve kurallarının sizlerin iyiliği için olduğunu görmektesiniz. Böylece bu sistemin benim uydurduğum bir şey olmayıp, ilahi olduğunu buradan anlayın. Şayet benim uydurduğum bir şey olsaydı, mutlaka benim çıkarıma olan hususlar olurdu ve sizlerde bunu yakinen görürdünüz / fark ederdiniz. Fakat teklif ettiğim sistemde benim çıkarıma bir şey görüyor musunuz? Ve ben yaptığım hizmetlere karşılık sizden hiçbir maddi menfaat beklemiyorum. Ama benim için bu tezviratı yapanlara bakın, onlar için aynı şeyleri söyleyebilir misiniz?” “Allah adına yalan uydurmayı ancak Allah’tan korkmayanlar yapar, şimdiye kadar sizi birbirinize kırdıran, ürettiklerinizi elinizden alan, sizleri sömüren ve bunları Allah’a ortaklar ittihaz ederek ve onlar adına sizleri kandıranlar yapar. Siz asıl bu tezviratları yapanlara iyi dikkat edin, asıl Allah adına yalan uyduranlar onlardır. Fakat Allah, sizlere merhamet etmiş ve sizleri o zalimlerin sömürüsünden ve zulmünden kurtarmak ve sizleri iyi ve güzel olana yöneltmek için bir fırsat vermiştir. Sizin karşınıza elçisini çıkarmış ve O elçi size kalbini / gönlünü açmıştır.” “Şayet bu fırsatı değerlendirmeyecek olursanız Allah, elçisinin kalbinde sizin için yarattığı bu sevgiyi / muhabbeti kapatır ve böylece O elçi sizden yüz çevirir. O zaman ne yapacaksınız? Fakat sizin Ona iman etmeyip O’nun arkasından gitmemeniz bir şeyi değiştirmez. Siz katılmasanız da Cenab-ı Hak elçisine mutlaka yardım eder ve batılı / şirki / Mekke müşriklerini bir şekilde yok eder. Siz bu çağrıya itibar etmeseniz de Allah inzal ettiği mesaj / sözleri / Kur’an çağrısı ile yine de hakkı gerçekleştirir.” “Ona tabi olanlar eninde sonunda muzaffer olurlar. Onların şu andaki çaresiz, fakir, muhtaç ve yoksun durumları zenginliğe, varsıllığa, aziz olmaya dönüşür. Onun karşısında yer alan ve uydurdukları tezviratlarla onu engellemeye çalışanlar ise perişan olurlar.” 24-26- Onlar, “kendi uydurduğu şeyleri Allah’a isnad ediyor” diyorlar demek! Madem öyle Allah dilerse senin kalbini mühürler, batılı yok eder ve sözleriyle hakkı gerçekleştirir. (O zaman ne yapacaksınız?) Şüphesiz ki O, göğüslerde bulunan şeyleri çok iyi bilendir. O, kullarının tövbesini kabul eder, kötülüklerini affeder ve sizin işlemekte olduğunuz şeyleri bilir. O, iman eden ve salih eylemlerde bulunanlara icabet eder ve onlara lütfundan bol bol verir. Kâfirlere ise şiddetli bir azap vardır. (Şura Suresi 24-26) Akabe görüşmelerinin gündem maddelerinden birisi de kurulacak yeni yönetimde sebepsiz zenginleşme ve sınırsız servet konusudur. Ne yönetimdekilerin ne de bireysel şahısların sebepsiz / zahmetsizce zenginleşmesine ve sınırsız servet sahibi olmasına müsaade edilmeyeceği hükmü karar altına alınır. Bu hükmün gerekçesi ise Allah’ın kullarına rızkı zahmetsizce ve bol bol vermesi halinde onların kaçınılmaz olarak azgınlık yapacak olmaları şeklinde açıklanır. Dolayısıyla rızık kazanmanın yolunun birtakım kurallara bağlanması ve belirli ölçüler getirilmesinin ilahi öğreti gereği olduğu kararlaştırılır. Böylece eski cahiliye şirk sisteminin öngördüğü gibi insanların azgınlaşmasına kadar varacak servet birikimine yeni yönetimde müsaade edilmeyeceği hükme bağlanır. Hele hele haksız kazançlarla sebepsiz / sömürüye dayalı servet yığmalara hiç izin verilmeyeceği müzakere sonucu anlaşma ilkesi olarak belirlenir. Ahlaki bir ölçü olarak da Cenab-ı Hakk’ın kullarının her türlü gizli hallerini gayet iyi bildiği belirtilir. Bu hükmün aşağıdaki ayeti kerime ile açıklanması sonucunda Medineli muhalif kitlenin Hz.Muhammed@ ve dava arkadaşlarının Medineliler üzerinden zenginleşecekleri, onları sömürecekleri, Medine’nin tüm ticaretini ellerine geçirecekleri vb. tezviratları da boşa çıkarılmış olur. Onlara asıl kendilerinin Medine halkını sömürdükleri, onlar üzerinden haksız kazanç ve servet edinmiş azgınlar oldukları ama yeni yönetim ile buna fırsat verilmeyeceğine işaret edilmiştir. Onların muhalefet nedeninin bu durumu görmeleri olduğu ve bu sebeple peygamberimize ve ilahi ideolojiye dayalı tevhid sistemine karşı çıktıkları üstü örtülü olarak ima edilmiş olur. 27- Eğer Allah rızkı kullarına zahmetsizce ve bol bol verseydi, kesinlikle yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Fakat O, rızkı belli bir ölçüye / bir hesap ve plan dahilinde / yasalara göre indiriyor. O, kullarının gizli açık her halinden haberdar olandır, en iyi görendir. (Şura Suresi 27) Fakat bu ilke müzakereye katılan bazı Medineli ileri gelenlere rahatsızlık verdi. Zira yeni yönetimin gelecekte onların servetleri konusunda da düzenlemeler yapacağı açıktı. Geçiş sürecinde bu ana ilkeye uygun olarak bazı yasamalar yapılacak ve kendilerinin zahmetsizce bol bol kazanç sağladıkları işlerinde sınırların geleceği onların hoşuna gitmedi. Bunun üzerine müzakerelere son vermeyi bile gündeme getirmeye başladılar. Kendi aralarında tartışmaya başladılar. Bu kabul edilebilir bir şey değildi. Şirk sisteminde ekonominin kurallarını kendileri serbestçe ve kendi çıkarlarına uygun olarak belirliyorlarken, yeni yönetim bu hususları düzenlemeye tabi kılıyordu. Her ne kadar Hz.Muhammed@ bu düzenlemeleri kendi şahsı için değil, toplumun yararı için yapacak olsa da onlara göre bu husus kabul edilmemeliydi. Onlar açısından şahsi kazançlara kural ve sınır getirmek ya da onları düzenlemeye tabi kılmak alışılmış bir şey değildi. Bu sebeple onlar mevcut ekonomik dengeleri alt üst edecek bir sistemi kabul etmeden Medine İslam Cumhuriyeti için yapılmakta olan müzakereleri sonlandırmayı düşündüler. Cenab-ı Hak onların bu düşüncelerinin yanlışlığını müteakip ayetlerde dile getirdi ve Medinelileri uçurumdan kurtaracak fırsatın bu tür endişe ve korkularla heba edilmemesi gerektiğini belirtti. Zira artık kurtuluş ümitlerinin kalmadığı bir anda karşılarına çıkan bu sistemin kendileri için bir rahmet olduğundan hareketle bu aşamaya kadar getirdikleri müzakerelerden vaz geçerlerse kendilerine kendi elleri ile kötülük yapacaklarını ve kurtuluş içinde başka çarelerinin olmadığını vurgular; 28- 31- O, insanlar ümitlerini kestikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini yayandır. Ve O, Hamîd’dir (övülmeye, yönelinmeye lâyık olandır), Veli’dir. Göklerin, yeryüzünün yaratılması ve o ikisinde (göklerde ve yerde) her dâbbehden / canlıdan türetip yayması, O’nun ayetlerindendir. O, dilediği zaman onların hepsini toplamaya gücü yetendir. Size musibetten isabet eden şeyler, işte kendi ellerinizle kazandıklarınız yüzündendir. O da çoğunu affediyor. Siz Allah’ı yeryüzünde / bu ülkede aciz bırakamazsınız. Sizin, Allah’a karşı / Allah’tan başka bir Yakınınız / veliniz / müttefikiniz de yoktur, yardımcınız da yoktur. (Şura Suresi 28-31) Bu ayetler ile Medinelilere aşağıdaki anlamlara gelecek uyarılar yapılmıştır; “Medineli olarak sizlerin, Mekkeli olarak da bizlerin ümitlerimizin tükendiği bir zamanda, Allah rahmetini indirdi (yağmur metaforu) de bizleri birbirimizle buluşturdu.” “Yeni bir devletin / yeni bir sistemin kurulması aşamasındayız (göklerin ve yerin yaratılması metaforu) Nasıl ki O, gökleri yeri ve içindekileri yarattı aynen öyle de yeni bir devleti / yeni bir sistemi de yaratacaktır. Bütün kabileleri ve grupları bu amaçla toplayıp bir araya getirecek / tevhid edecek.” “Bu hususta O’nu kimse aciz bırakamaz, O’na kimse engel olamaz. O, mutlaka bu birliği sağlayacaktır ve yeni sistemi eninde sonunda gerçekleştirecektir.” “Dahası sizin O’ndan (elçisinden ve müminlerden) başka bir dostunuz ve müttefikinizde yoktur. Sizin içine düştüğünüz şu feci durumdan, kenarına geldiğiniz uçurumdan sizi kurtaracak, elinizden tutacak ve size yardım edecek hiçbir grup, kabile ve otorite de yoktur. Aklınızı başınıza devşirin! Sizin kurtuluşunuz ancak Allah ve Allah yanlılıları ile beraber yeni bir sisteme / tevhide gitmektir. Aksi takdirde başınıza gelecek her musibet kendi ellerinizin yaptığı olacaktır. Kimseye kabahat bulmayın! Aklınızı başınıza toplayın! Müzakerelerden geri dönmeniz halinde başınıza musibet almış olursunuz. Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmış olursunuz ve sonunda birbirinizi yer bitirirsiniz.” “Burnunuzun dibine kadar gelmiş bu fırsatı tepmeyin. Şu ana kadar yaptığınız tezvirat da affedilecektir / dikkate alınmayacaktır.” “Vazgeçmeniz durumunda Allah’ı aciz bırakamazsınız. Eninde sonunda Allah bir çıkar yol bulur ve elçisini zafere ulaştırır. Ama sizin Allah’tan başka bir veliniz / yardımcınız yoktur. Sizin tek çözüm yolunuz Allah taraftarları ile birlikte olmaktır. Başka şansınız yoktur. Zira bu davanın gemisi harekete geçmiştir. Bu dava rüzgârı yakalamıştır. Sizde bu gemiye binerseniz menzilinize / hedefinize ulaşırsınız. Şayet bu rüzgârı kaçırırsanız kalakalırsınız.” 32-35- Denizde dağlar gibi akıp gidenler (gemiler) de O’nun ayetlerindendir. / işaretlerindendir. Eğer O dilerse rüzgârı durdurur da gidenler (gemiler) denizin üzerinde hareketsiz kala kalırlar. Şüphesiz bunda tüm çok sabreden ve çok şükreden kimseler için nice ayetler vardır. Yahut O (Allah), onların kazandıkları şeyler sebebiyle onları helâk eder. (Allah) birçoğunu da affediyor. Ayetlerimiz hakkında mücadele edenler kendileri için kaçacak bir yer olmadığını bilirler. (Şura Suresi 32-35) Medineliler için uyarılara aşağıdaki şekilde devam edilir; “Akıllı olun! Sizi yok oluştan kurtaracak ve sizi yeryüzünde aziz kılacak bir fırsat yakaladınız, sizi umutlarınıza kavuşturacak, hedeflerinize ulaştıracak bir gemiye bindiniz ve çok iyi bir rüzgâr yakaladınız. “ “Şayet yanlış yaparsanız bu rüzgâr kaybolur da kala kalırsınız. Biraz sabreder ve size sunulan nimete şükrederseniz / bedelini öderseniz o takdirde bu oluşum gerçekleşecek ve sizler umduklarınıza nail olacaksınız.” “Ama tezvirata devam ederseniz, mızmızlık yaparsanız ve tevhidin / birliğin gerçekleşmesine engel olmaya çalışırsanız, ayetlerimizle mücadele ederseniz o zaman da yaptıklarınızın cezası ile karşılaştığınızda kaçacak delik ararsınız.” Bazı Medine ileri gelenlerini müzakereleri bozmaya iten sebep, onların İslami sisteme geçilmesi halinde sahip oldukları mal, mülk ve servetlerini kaybetme korkusuydu. Onların bu korkularının anlamsız olduğu aşağıdaki ayetle ifade edilir; 36-Size verilmiş şeyler / sahip olduğunuz şeyler, dünya hayatının kısa süreli bir geçimidir. / gelip geçici değerlerdir. Ancak inananlar ve Rablerine güvenenler tevekkül edenler için Allah’ın yanında bulunanlar / katından verilenler daha iyidir ve süreklidir. / kalıcıdır. (Şura Suresi 36) Bu ayeti duyan Medinelilerin zihninde şu anlamlar da canlanır; “İslami sistem uygulanmaya başladığında sahip olduğunuz mal, mülk ve iktidarı paylaşmaktan çekiniyorsanız veya bunları kaybetmekten korkuyorsanız halihazırdaki dünya görüşünüzle / şirk sisteminizle zaten onları bütünüyle kaybedeceksiniz. Hatta canınızı da yitireceksiniz. Eğer elinizdeki imkanlar ve sahip olduğunuz idari ve toplumsal yapınız / sahip olduğunuz şirk ideolojisi sizi kurtaracaksa haydi kurtarsın o zaman. Halbuki bizim sunduğumuz dünya görüşü / ilahi öğreti ve bunlara dayalı din / devlet / sistem sizin için çok değerli ve kalıcıdır. / süreklidir.” İlahi öğretiye dayalı olarak kurulacak sistemin çok büyük ve uzun ömürlü bir medeniyetin temellerinin atılacağı açıktır. Bu medeniyetin mimarlarının ise böyle süfli düşüncelerden arınması gerekmektedir. Büyük bir medeniyetin öncülerinin Allah’a, elçisine ve arkadaşlarına güvenen, itimat eden ve tevekkül edenler olması şarttır. İlahi öğreti çerçevesinde kurulacak sisteme iman edip destek olanların büyük günahlardan ve ahlaksız davranışlardan kaçınan, yüksek bir ahlak sahibi erdemli kişiler olması gerektiği belirtilir. Onların kimsenin malında, mülkünde ve namuslarında gözleri yoktur. Onlar öfkeyle hareket etmezler, bağışlayıcıdırlar, başkalarının kusurlarını araştırmazlar ve kusurlarını örterler. Büyük bir medeniyeti hedeflemiş kişilerin vasıfları ise yüce, kuvvetli ve üstün karakterli olmaktır. 37- Onlar ki suçun büyüklerinden (şirk) ve açık çirkinliklerden kaçınırlar. Öfkelendiklerinde bağışlarlar. / kusurları örterler. (Şura Suresi 37) Müzakerelerin en hararetli geçen bu kısımlarında Cenab-ı Hak, Medinelilere yüce hedefleri göstermektedir. Kurulacak sistemde, ticaretin düzenlemeye tabi olacağının bildirilmesi ile başlayan tartışmalar sonucunda kopma noktasına gelen görüşmelere damgasını vuran güzel sözler ve değer yargıları arka arkaya bildirilir. İndirilen ayetlerde ifade edilen güzel öğretiler ile şirk öğretisinin aşağılık karakterlerinden Medineliler arındırılmaya çalışılır. Onları uçuruma götüren sebeplerin bu tür kötü özellikler olduğu anlatılır. İnsanları azgınlaştıran şeyin sınırsız mal ve servet artışı olduğu yukarıdaki ayetlerde belirtilmişti. Azgınlaşan insanların bencil ve totaliterleştikleri malumdur. Bu nedenle yeni yönetim yapısında azgınlaşmayı önleyecek ekonomik düzenlemeler elbette zorunludur. İnsanların azgınlaşması engellendikten sonra toplumun hep birlikte kalkınması ve gelişmesi için Allah’ın davet ettiği güzel ilkelere uyulması, bu ilkeleri icra eden iktidarın desteklenmesi (salatın hakkıyla yerine getirilmesi) ve kollektif akıl (şura) ile hareket edilmesi gerektiğine vurgu yapılır. Arıların bal yapımında işbirliği ve dayanışması gibi icra edilecek işler öncesinde yeni yönetimin istişareler yapması hükme bağlanır. Tıpkı balın çiçek özlerinin petekte toplanması gibi her akıllıdan alınacak fikirlerin değerlendirilmesi sonucu elde edilecek güzel fikirler uygulamaya konulacaktır. Cenab-ı Hak, müminlerin işlerinin şura ile olduğunu bildirerek Medine’de kurulacak yeni yönetimde totaliter azgın yapılara izin verilmeyeceğine ve kimsenin zararına keyfi kararlar alınmayacağına vurgu yapar. Dahası yeni yönetimin yetkililerinin halkı sömürerek servetlerine servet katma peşinde olmadığını / olmayacağını tam aksine kazançlarını topluma veren / infak eden kimseler olacağı vurgulanarak müzakereleri sonlandırmak isteyen Medinelilere Hz.Muhammed’@ ve müminlere güvenmeleri gerektiğini anlatır. 38-Onlar ki Rablerinin çağrısına olumlu cevap veren, salâtı ikame eden, işleri de kendi aralarında Şura / istişare ile çözenlerdir. Kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden de infak eden kimselerdir. (Şura Suresi 38) [1] )NOT:Tevhit toplumu çağrısına kulak tıkayan / karşı çıkanların / muhalefet eden Medinelilerin sonunda yalnız kalacaklarını hiçbir dost ve müttefik bulamayacaklarını onların Mekke’den müttefik arayışlarının boş bir çaba oluşunun nedenleri; Şirkte birlik olamaz ve şirkin kendi mantığı içinde dost ve müttefikliğin / birliğin / tevhidin sağlanması imkansızdır. Yani kuvvetler / güçler / otoriteler / tanrıların ayrılığından bir birlik / vahdet/ müttefiklik sağlanamaz. Tam aksine kuvvetlerin/ güçlerin / otoritelerin / tanrıların birliği ve tekliği dostluğu ve müttefikliği sağlar. (A.A) 36.10. Dış Güvenlik Akabe müzakerelerinde Hz.Muhammed’in@ başkanı olacağı yeni yönetimin çok başlı (şirk sistemli yönetim sistemi) değil tek başlı bir yönetim sistemi olacağı öngörülürken yeni yapının krallık gibi bir yapıda olmayacağı, kararların alınma süreçlerinde Şura prensibinin uygulanacağı hükme bağlandı. Müzakerelerde gündeme taşınan bir diğer önemli madde, ülkenin dış güvenliğinin birlikte ve dayanışma içerisinde sağlanacağı idi. Bu maddeye ilişkin olarak Cenab-ı Hak, yeni yönetimin kurucu ve bağlılarının yani vatandaşlarının herhangi bir saldırıya, tecavüze ve zulme maruz kalmaları halinde buna topluca karşı koyup savunacaklarını bildirir. Böylece müzakerelere konu Medine’nin savunmasında saldırgana karşı toplu olarak hareket edileceği hükme bağlanır. 39-Onlar bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman kendilerini savunurlar, birlik olup karşı koyarlar / birbirleriyle yardımlaşırlar. (Şura Suresi 39) Müzakerelerin gündem maddelerinden olan Medine İslam Cumhuriyetinin dış güvenliği konusu böylece hükme bağladıktan sonra sıra iç güvenliğe gelmiştir. Şirk sisteminde iç güvenlik çok önemli bir problemdi. Zira şehirde farklı kabileler yaşıyorlar ve bu kabilelerin güçleri birbirinden farklılık arz ediyordu. Güçlü kabileye mensup bireyler zayıf kabile mensupları üzerine baskı kuruyorlar ve onlara karşı zorbaca davranıyorlardı. Onların yaptıkları haksızlık ve kötülüklerin karşılığını verecek bir idare ve hukuk mevcut değildi. Herhangi bir haksızlık durumunda, çoğunlukla kabileler birbirlerine giriyorlar ve Medine çok kanlı çatışmalara sahne oluyordu. Haksızlığa ya da zulme uğrayan kabileler suçlu kabileden intikamlarını kat be kat alma yoluna başvuruyordu. Özellikle güçlü kabileler kendilerine karşı işlenen suçlarda adaleti değil kabilenin şeref ve büyüklüğü nispetine göre bir cezalandırmaya başvuruyordu. Yani kendisinden bir kişi öldürülmüş ise öldüren kabileden beş / on kişinin cezalandırılmasını isteyebiliyor ya da kabilenin bizzat kendisi zayıf kabileyi bu şekilde cezalandırabiliyordu. Bu durum ise bitmeyen savaşları, intikamları ve kan davalarını beraberinde getiriyordu. İlahi öğretiye dayalı olacak Medine İslam Cumhuriyetinde bu duruma bir çözüm getirilmesi gerekiyordu. Çözüm hem adalet temin edilmeli hem de kabile mensupları arasında kardeşlik sağlanmalıydı. Bunun için Cenab-ı Hak kötülüğe karşı, denk bir kötülüğün / karşılığın verilmesini emretti. Yani işlenen suç karşılığında verilecek cezanın suçun ağırlığıyla mütenasip olması idi. “Adil karşılık” olarak adlandırılabilecek bu cezalandırma sistemi ile zulme / haksızlığa uğramış kişilerin yürekleri soğuyacak ve toplum vicdanı teskin olacaktı. Cenab-ı Hak, zulme uğrayan insanlara “adil karşılık” prensibi ile haklarını verirken onların bu haklarını kullanmalarının değil bu haklarından vazgeçip affedici olmalarının daha değerli olduğunu, dahası affedici olurlarsa bunun mükafatını bizzat kendisinin vereceğini de bildirir. Bu prensip toplumda birliğin, beraberliğin ve kardeşliğin temin edilmesi için adil karşılıktan çok daha önemli bir prensipti. Zira her ne kadar zulme uğrayanın, işlenen suça adil bir karşılığın verildiğini görerek yüreği soğusa da bu kerre zulüm ve haksızlık yapan tarafın öfkesi kabarır. Bu durum taraflar arasındaki husumeti sona erdirmez. Sadece kan davası ve çatışmayı engeller. Halbuki adil bir karşılığın verildiği bir otoritenin varlığı ve bu otorite karşısında zelil duruma düşmüş tarafın affedilmesi, taraflar arasında tekrar ülfetin doğmasına sebep olabilir. Düşmanlıklar bu vesile ile nesiller boyu gitmeden sevgiye ve kardeşliğe dönüşebilir. O yüzden taraflar arasında barış yapmanın ve haksızlıklar karşısında ceza verebilecek iken büyüklük gösterip, af yolunu tercih etmenin çok büyük bir erdem olduğu Cenab-ı Hak tarafından belirtilir. Bunun yanında suçluya suçunun karşılığında cezasının verilmesini istemenin asla bir kötülük olmayacağı ve tercihini cezanın uygulanması yolunda kullanan mazlum tarafın bu tercihi nedeniyle suçlanamayacağı hükme bağlanır. Bu açıklama ile zalim kişi ve grupların cezalandırmayı tercihi nedeniyle zulme uğrayanın üzerine psikolojik baskı yapmasının da önüne geçilir. Onun bu tercihinin bir hak olduğu, psikolojik baskı uygulayanın suç işlemiş olacağı veya suçlunun yanında duran azgınların suç işlemiş olacağı vurgulanır. Şayet onlar böyle yapacak olurlarsa onların şiddetle cezalandırılacağı belirtilerek hiç kimsenin mal, servet ve kabileye bağlı hâkim gücünü kötüye kullanamayacağı hükme bağlanır. Akabe Müzakerelerinde mutabakata varılan bu husus ile İlahi öğretiye dayalı kurulacak Medine İslam Cumhuriyetinde iç güvenliğe ve kardeşlik hukukuna çok önemli bir prensip getirilmiş olur. 40-43-Bir kötülüğün cezası, onun dengi bir kötülüktür. Ama kim affeder ve barış yaparsa / arayı düzeltirse artık onun ücreti Allah’a aittir. Şüphesiz ki O, zalimleri sevmez. Zulme uğradıktan sonra hakkını alan kimse bundan dolayı suçlanamaz. Esas suçlu / suçlanacak olan kimseler, insanları baskı altına alan ve yeryüzünde gaddarca davranarak her türlü haksızlığı yapanlardır. İşte onlar şiddetle cezalandırılacaklardır. Her kim de sabreder ve kusuru bağışlarsa, şüphesiz işte bu, sağlam karakterli olmaktır. (Şura Suresi 40-43) Medinelilerle yapılan müzakerelerde onlardan bazılarının zaman zaman gösterdikleri fevri hareketler ve görüşmeleri sona erdirme söylemleri konusunda uyarılmaları gerekiyordu. Zira Medine’nin kurtuluşu için son şans olan bu birlikteliği kaçırmaları halinde ileride çok pişman olacaklardı. Birbirleri ile yaptıkları kanlı Buas harbinden sonra yok oluşun eşiğine gelmiş Medineliler için Hz.Muhammed’in@ önderliğindeki Medine İslam Cumhuriyeti onların bekaları için çok büyük bir şanstı. Varoluşları / Bekaları için karşılarına çıkmış bu şanslarını süfli dünya menfaatine feda etmeleri çok ahmakça olurdu. Anayasal sistemin, devlet teşkilatının ve hukuk düzeninin nasıl olacağı konusunda müzakerelerde bir hayli mesafe alınmışken ve bu konularda bütün bir toplumun / kamunun menfaatine olarak mutabakat sağlanmış, bazı hususlarda yaratılan endişe ve tereddütler giderilmiş iken bu işten vazgeçilmesi ancak Medinelilerin bizzat kendilerine zarar vereceği konusunda uyarılmaları yerinde olacaktı. Şayet bu müzakereler neticesinde uzlaşma sağlanarak Medine İslam Cumhuriyeti kurulur da bu oluşuma karşı olan bazı Medine İleri gelenleri karşıtlıklarına devam edecek olurlarsa o takdirde İslam Cumhuriyetinin onlar üzerinde velayeti ve korumasının olmayacağı ortaya konmalıydı. Onlar uyarılara rağmen aksini yapacak olurlarsa yaptıklarına çok pişman olacakları da onlara bildirilmeliydi. Geri dönüp tekrar bu oluşuma katılmaktan başka çarelerinin olmayacağı ve yaptıklarından dolayı çok pişmanlık duyacakları onlara bildirildi. Bu oluşumu engelleyemeyen ileri gelenlerin bazılarının ise zillet içerisinde ve gizli gizli düşmanlarla ilişkiye geçeceği, münafıkane hareketlerle düşmana çalışacağı ve hainlik yapacağı ihbar edilerek onların böyle aşağılık hareketler yapmamaları konusunda da uyarılmaları gerekmektedir. Ayrıca onların böyle aşağılık hareketlerinin hem kendilerine hem de çevresindeki kimselere zarar vereceğinin bildirilmesi gerekmektedir. İşte bütün bu hususlar, Cenab-ı Hak tarafından aşağıdaki ayetler ile inzal edilir; 44-47- Allah her kimi saptırırsa artık o aşamadan sonra onun için hiçbir velayet / koruma olmayacaktır ve böylece sen azabı gördükleri zaman o zalimlerin “Geri dönüş için bir yol yok mudur?” dediklerine şahit olacaksın. Ve sen, onların zilletten başları öne eğilmiş bir şekilde ve göz ucuyla gizli gizli etrafı gözetleyerek ona (azaba götüren yola) atıldıklarını da göreceksin. İman etmiş kimseler ise; “Şüphesiz hüsranda olanlar, kendilerini ve ehillerini (ailelerini, yakınlarını) kıyamet günü hüsrana düşürenlerdir” diyecekler. Gözünüzü açın! Şüphesiz zalimler devamlı bir azap içerisindedirler. Onlar için kendilerine yardım edecek Allah’tan başka hiçbir velayet / koruma yoktur. Allah kimi de saptırırsa, artık onun için herhangi bir yol yoktur. Allah’tan reddolunması imkânsız bir süreç gelmeden önce Rabbinize icabet edin. . . O süreçte ne bir sığınacak yeriniz vardır ne de (yaptıklarınızı) inkâr etmeniz sizi kurtarır! (Şura Suresi 44-47) Medinelilerin tüm endişe ve tereddütlerini izale eden tatmin edici cevaplar verilmişti. Şayet verilen cevaplar ve yapılan açıklamalar tatmin etmediyse ve bazı ileri gelenlerin keyfi tutum ve davranışları ile müzakerelere son verilmesi düşünülüyorsa o takdirde Hz.Muhammed’in@ onları korumak için gönderilmediği bildirilmeliydi. Peygamberimiz onlara kurtuluş yolunu göstermek için bir çağrı yapmıştı. O onlara muhtaç değildi. Fakat onlar ona gelen barış / İslam sistemine muhtaçlardı. Zira kendi aralarındaki düşmanlık, çatışma ve savaşlara barışçıl bir çözüm bulamayacak olurlarsa birbirlerini yiyip bitireceklerdi. İşte tam bu aşamada onlar ya kendilerine yapılan bu çağrıya olumlu cevap verip müzakereleri anlaşmaya çevirecekler ve İslam Cumhuriyetini birlikte inşa etmenin gurur ve sevincini yaşayacaklar ya da olumsuz cevap verip müzakerelere son vererek kanlı iç çatışmalara, anarşiye ve kargaşalara geri döneceklerdi. Şayet ikinciyi tercih edecek olurlarsa ayaklarına kadar gelen nimeti tepmeleri nedeniyle pek büyük bir nankörlük sergilemiş olacaklardı. Nasıl olsa Allah yerin ve göğün hakimidir. O dilediğini yaratır. Onlar teklifi kabul etmezse kabul edecek başka kabile ve topluluklar elbette bulunacak ve İslam Cumhuriyeti Medine’de değil de başka bir yerde kurulması mümkündü. O elçisine başka kabileleri eşleştirir / gönderir. (Erkek ve kızlar verilmesi metaforu). Medineliler ise birbirlerini yiyerek nesilleri kesilip ve tarih sahnesinden silinir giderler. (Allah’ın dilediğini de kısır kılması metaforu). Cenab-ı Hak, Medinelilere iletilmek üzere yukarıdaki mesajları ihtiva eden şu ayetlerini inzal eder; 48-50- Buna rağmen eğer onlar yüz çevirirlerse bilsinler ki, Biz seni onların üzerine muhafız olarak göndermedik. Sana düşen sadece tebliğdir. Biz, insana katımızdan bir rahmet verirsek onunla gurur duyar / sevinir. Fakat kendi eliyle yaptıkları yüzünden başına bir musibet gelirse işte o zaman da o insan nankörlük yapmıştır. Göklerin ve yeryüzünün hükümranlığı yalnız Allah’ındır. O, dilediğini yaratır, dilediğine kız çocuk bahşeder, dilediğine de erkek çocuk bahşeder. Yahut Allah onları erkek ve kız olmak üzere eşleştirir. Dilediğini de kısır kılar. Şüphesiz O, en iyi bilendir, çok güçlü olandır. (Şura Suresi 48-50) Medineli muhaliflerin akabe görüşmelerini sabote etmek için yaptıkları tüm karşı çıkış ve tezviratlarına cevap verilince bu kez Yahudi müttefiklerinin yol göstermesi ile tartışmayı teolojik alana kaydırdılar. Onlar Hz.Muhammed’i@ peygamber olarak kabul edebilmek ve vaad ettiği şeylerin gerçek olup olmadığını ispat etmesi için tıpkı Hz.Musa’nın Allah ile doğrudan / aracısız konuştuğu gibi Hz.Muhammed’in@ de doğrudan Allah ile konuşmasını şart koştular. Zira onlara göre önemli bir sürece girilmekte ve Mekke’nin liderliğinde bütün Arap yarımadası kabilelerinin öfkesini çekecek bir girişimden başarı ile çıkılacağı vaad ediliyorsa bu vaadin bizzat Allah tarafından doğrudan ona söz ile iletilmesi gerekiyordu. Şayet Allah zaferi, kurtuluşu ve yükselişi vaad ediyorsa bunun elçisine doğrudan aracısız söylemeliydi. Aksi takdirde böyle bir riske girilemezdi. Medineli muhaliflerin müttefikleri Yahudi kabile ileri gelenlerinden aldıkları taktik ile ortaya koydukları iddialara cevaben Cenab-ı Hak, kendisinin ne Hz.Musa@ ile ne de başka bir kul ile asla doğrudan konuşmadığını, daima araya bir perde / sebep koyduğunu aşağıdaki ayet ile ifade eder. 51-Kendisiyle Allah’ın konuşması bir beşer için olacak şey değildir! Ancak vahiy yoluyla yahut perde arkasından ya da bir Rasûl gönderip izniyle dilediğini vahyetmesi hariç! Muhakkak ki O, pek yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Şura Suresi 51) Sonuç olarak bu sure ile Cenab-ı Hak kendi yönetim tarzında olması gereken esaslardan bazılarını inzal ettiğini bildirir. Bu hususların toplumu diriltici bir ruh olarak gönderildiğini ifade eder. İlahi öğreti çerçevesinde hazırlanan bir anlaşma ile yeni bir yönetim yapısı inşa edilecek olursa bunun diriltici bir nefes olacağına işaret eder. Cenab-ı Hakk’ın kendi işlerinden / yönetim tarzından olan bu esasları muhtevi kitap ve bunun nasıl bir şekilde uygulanacağı hususlarının bizzat Cenab-ı Hakk’ın elçisine bildirmesi ile olduğu, aksi takdirde elçisinin bunları bilemeyeceği ifade edilir. İnzal edilen ve insanları aydınlığa çıkaracak esasları / ilkeleri içeren bu anayasal hükümler ile kendisinin izinde olanları doğru yola iletecek rehberliği takip etmeleri istenir. Aynı zamanda surenin sonunda bir uyarı daha gelir; “Eninde sonunda yine Allah’ın inzal ettiği sisteme ve öğretiye döneceksiniz.” 52-53- İşte bu şekilde Biz sana kendi emrimize / işimize ait (sosyal, siyasî, ekonomik ve idarî düzeni içeren İslami sisteme ait) ruhu / kitabı / esasları vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin / özüne vakıf değildin. Fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle yol gösterici kıldığımız bir nur / ışık yaptık. Hiç kuşkusuz sen de dosdoğru bir yola; göklerde ve yerde bulunanlar kendisi için olan O Allah’ın yoluna kılavuzluk etmektesin. Gözünüzü açın bütün işler yalnız Allah’a döner. (Şura Suresi 52-53)
- Bölüm 35:Mus'ab b.Umeyr Medineye | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 35 MUS’AB B. UMEYR MEDİNE’DE Medinelilerin peygamberimiz ile görüşüp biatleşmelerinden sonra hicrete kadar geçecek süreçte müzakerelere devam edilmesine karar verildi. Zira daha Medine’de alınması gereken mesafe vardı. Medine’nin ileri gelenlerinin ikna edilmesi gerekiyordu. Özellikle Medine’deki şahin kesim biat / anlaşma koşullarını kabule yanaşmayacaklardı. Onlar Medine’deki kurulu sistemden beslenen kesimdi ve mevcut sistemin değişmesinden yana değillerdi. Bu nedenle Hz.Muhammed’in@ liderliğinde ve Allah’ın öğrettiği usulde bir sistemin / dinin halka detaylı bir şekilde anlatılması ve halkın desteğinin alınması gerekiyordu. Halk anlatılacak sisteme / dine destek verecek olursa bu takdirde ileri gelen şahin kesime baskı oluşturacaklar ve onları kabule zorlayacaklardı. Gelinen aşamada peygamberimize iman etmiş ve onun önerdiği ilahi sistem / din önerisini kabul eden Hazreç, Evs ve Yahudi kabilelerden ileri gelenler olduğu gibi onlara karşı duran bir kesimde vardı. Şahinler gurubu olarak da adlandırılabilecek olan bu kesim kendileri karşı oldukları gibi halkı da öngörülen sistemi / dini reddetmeye yönelik propaganda yapacaklardı. Dahası Hazreçli olan bir müminin anlattıklarına Evsli ve Evslilerin müttefikleri olan yahudiler karşı çıkacak, Evsli bir müminin anlattıklarına da Hazreçli ve Hazreçlilerin müttefikleri olan yahudiler karşı çıkacaktı. Onların halka yapacakları menfi propaganda halkı etkileyecek argümanlar içermeliydi. Nasıl ki Mekke’den Medine’ye hicret edecek insanlarda hicret konusunda içlerinde çeşitli korku, endişe ve tereddütler oluşuyorsa, tersinde muhacirleri misafir edecek Medinelilerde de çeşitli korku, endişe ve tereddütlerin oluşması kaçınılmaz idi. Gelecek olan kişiler ne kadar süre ile ağırlanacaklardı? Onların misafirlikleri sırasında ihtiyaçlarını karşılamak için temin edilmesi gereken yiyecek, içecek, giyecek ve barınma imkanları nasıl sağlanacaktı? Muhacirlerin ahlakları nasıldı? Toplumu ifsad mı edeceklerdi? Yoksa ıslahına yardımcı mı olacaklardı?....vb. Günümüzde herhangi bir toplumsal göç nedeniyle yerleşik toplumun göçmenler konusundaki endişeleri neyse Medineliler de aynı endişeleri taşıyorlardı. Şahinler gurubunun toplumun bu endişeleri dile getirerek menfi propagandalarını yürütecekleri gayet açıktı. Onların menfi propagandasını önlemek ve Medinelilerin endişe ve korkularını gidermek için Medine’de kurulacak sistemi (Dini / Kitabı) iyi bilen ve aynı zamanda tarafsızlığı sağlayacak bir tebliğcinin Medine’ye gönderilmesi çok yerinde olacaktı. Bu düşünce ile Medine heyeti Hz.Muhammed’den@ dini gayet iyi bilen, ağzı laf yapan ve iman edenlere imamlık / önderlik / rehberlik yapacak bir kişiyi talep etmişlerdi. Bu talebi uygun bulan peygamberimiz, Mus’ab b. Umeyri seçmiş ve onu Medine Heyetiyle birlikte Medine’ye göndermişti. Bundan sonra inzal edilecek ayetler her ne kadar Mekke’de inzal edilmiş olsa da onların bir kısmı Mekkelilere hitap edeceği gibi bir kısmı da Medinelilere hitap edecekti. Hicrete kadar geçecek iki yıllık süreçte, Cenab-ı Hak gönderdiği mesajlarla Mekke’deki müminlere rehberlik yaptığı gibi Medine’deki müminlere de rehberlik yapmıştır. İnzal edilen ayetler Mekke’deki müşriklere son uyarılarını yaparken Medine’deki müşriklerin kazanılmasını sağlayacak mesajlar içermektedir. Müminun Suresi de bu kapsamda inzal olmuş surelerden birisidir. Sure, Medine halkının göç edecek müminler hakkında besledikleri endişeleri, korkuları ve tereddütleri gidermek ve onlara güven vermek için müminlerin vasıflarını anlatan ayetlerle başlar. Müminlerin eninde sonunda ama muhakkak kurtulacakları ve zafer kazanacakları vurgusu ile onlara ev sahipliği yapacak olan Medinelilerin de çok büyük bir şerefe ulaşacakları zımnen ifade edilir. Sonrasında ise hicret edecek müminlerin Allah’a derin bir saygı ile bağlılıkları ve Hz.Muhammed’e@ desteklerinin de son derece içten olduğu belirtilir. Bunu onların huşu içerisinde salat / namazlarını eda etmeleri ile ifade eder. Yine Medinelilerin göç edecek Mekkeli müminler konusunda endişe ve korkularının yersiz olduğunu, çünkü onların işlerinde asla israf etmediklerini, boş şeylerle iştigal etmediklerini, son derece temiz ve güvenilir olduklarını, kimsenin malında, mülkünde ve namusunda gözleri olmadığını bildirir. Onların son derece şahsiyetli, onurlu, temiz, dürüst ve olgun kişiliklere sahip oldukları vurgulanır. Kendilerine emanet edilen ne olursa o emanetlere asla ihanet etmedikleri ve sözleşmelerine de son derece sadakat gösterdikleri ifade edilir. Bu sıfatlara sahip olan kişilerden zarar gelmeyeceği, yapılacak muhaceret ile toplumsal huzura asla bir rahatsızlık verilmeyeceği ortaya konulur. Mü’minun Suresi Rahman Rahim Allah Adına 1- 11- Müminler kesinlikle kurtuluşa ereceklerdir / zafer kazanacaklardır. Onlar, içtenlikle, teslimiyetle ve derin bir saygı ile salât eden / Allah’a bağlı olan / peygambere destek veren kimselerdir. Onlar, boş, yalan ve batıl olan şeyleri reddeden kimselerdir. Onlar, arınmak temizlenmek (zekât) için ne gerekiyorsa yapan kimselerdir. Onlar, iffetlerini koruyan kimselerdir. Ancak eşleri yani nikah sözleşmesi altında olanlar hariç. Zaten bundan dolayı da kınanamazlar. Fakat bunun ötesinde bir şey isterse, işte onlar, haddi aşanlardır. Onlar, emanetlerine ve sözleşmelerine riayet eden kimselerdir. Onlar, salâtlarının / Allah’a bağlılıklarının gerektirdiği sorumluluklarını koruyan kimselerdir. İşte onlar, içinde temelli kalacakları Firdevs cennetine varis olan varislerin ta kendileridir. (Mü’minun Suresi 1-11) Sonunda zafere erecek o müminlere ahiretteki mükafatlarının ise Firdevs cennetleri olacağı müjdelenerek bu müminler ile aynı kaderi paylaşmaları için Mekke’den gelecek muhacir müminlerden korkmamaları ve onlara sahip çıkmaları, onları desteklemeleri anlatılmış olur. Bu ayetler kendilerine okunduğunda Medinelilerin korkularının güvene tahvil olacağı gibi onların da mümin olmaları halinde kendilerinin de bu sıfatlara sahip olmaları gerektiği öğüdü de yapılmış olur. Ahiretteki tarifi imkânsız güzelliklere sahip cennetlere girebilmek için Allah’a katıksız, pazarlıksız, gönülden ve daimî olarak bağlanmak ve O’nun elçisine destek olmaları gerektiği bildirilir. Yine cennete girebilmek için kimsenin namusuna el uzatmamak, başkasının malına değil göz dikmek tam tersine kendi malından ihtiyaç sahiplerine vererek temizlenmek (zekât vermek), daima yüce erdemli hedeflere erişmek için çalışmak, asla hain olmamak ve sözünün eri olmak gerektiği hususları Medinelilere okunmak üzere inzal edilir. Böylece Medineli şahinler gurubunun menfi propagandasının önü alınmış olacaktır. 35.1. Medinelilere Umut Veren Söylemler Cenab-ı Hak, surenin başında deklare ettiği müminlerin zafer ya da kurtuluşunun boş bir iddia olmadığını göstermek için insanın yaratılışını örnek olarak verir. İslami hareketin gelişiminin de tıpkı insanın yaratılmasında olduğu gibi aşama aşama olacağı ve çeşitli evrelerden geçerek sonunda toplumsal dirilişin / canlanışın gerçekleşeceği bildirilir. 12- 14- And olsun ki Biz, insanı seçilmiş / süzülmüş bir çamurdan yarattık. Sonra onu çok dayanıklı sağlam ve güvenli bir karargâhta bir nutfe / hayat tohumu yaptık. Sonra o nutfeyi / hayat tohumunu bir yumurta ile birleştirerek döllenmiş hücre haline getirdik. Peşinden o döllenmiş hücreyi canlandırarak cenine dönüştürdük. Sonra o ceninde kemikler yarattık. O kemiklere de kas giydirerek güçlendirdik. Nihayet ona ruh üfleyerek bağımsız, mükemmel ve bambaşka bir kişilik olarak inşa ettik. İşte, yaratıcıların en güzeli Allah ne cömerttir! (Mü’minun Suresi 12-14) Cenab-ı Hak insanın topraktan yaratılması metaforu ile muhacir müminlerin toprak gönüllü, paylaşmacı, mütevazı kimseler arasından seçilmiş ve vahiy ile eğitilmiş kimseler oldukları vurgulanır. Böylece Medinelilerin endişe ve korkularını bu yönüyle de giderici cevap verilmiş olur. Şimdi artık bu seçkin insanların tıpkı spermin yumurtayı dölleyerek korunaklı ana rahmine yerleşmesi gibi Medinelilerle birleşerek korunaklı, sağlam ve güvenli bölge olan Medine’ye yerleşeceği bildirilir. Yine döllenmiş yumurtanın canlanması misali gibi İslami hareketin burada hayat bulacağı ve sonraki aşamada iktidarın taşıyıcı direklerine, gücüne, iradesine ve sertliğine kavuşacakları ceninin kemikleştirilmesi ile ifade edilir. Daha sonraki aşamada yaratılan o kemikler kaslarla örülmesi ve insan bedeninin çeşitli organlarla donatılmasında olduğu gibi İslami hareket de süreç içerisinde kendisine yapılacak katılımlar ile güçlenecek ve hareket kendi sistemi içerisinde oluşturacağı organlar ile kâmil bir hale geleceği vurgulanır. İslam Devletinin bu oluşumunu takiben Mekke müşrik ileri gelenlerinin ise toplumsal kıyamet ile öleceği ve Mekke halkının ise Mekke’nin fethi ve İslamın hakimiyeti ile tekrar diriltileceği, insanların kozmik kıyametle öldükten sonra ahirette tekrar diriltileceği gerçeği üzerinden anlatılır. 15-16-Sizler, bundan sonra mutlaka öleceksiniz ve muhakkak ki siz, kıyamet gününde diriltileceksiniz. (Mü’minun Suresi 15-16) Cenab-ı Hak, Mekke ve Medine toplumunun İslam ile tekrar diriltileceğine işaret ettikten sonra yaratılacak bu yeni toplumu büyük bir medeniyete doğru gelişmesi için yalnız ve yardımsız bırakmayacağını onlara çeşit çeşit alternatifli yollar (yedi yol), metotlar göstereceğini ve bin bir çeşit nimetler ve imkanlarla destekleyeceğini müteakip ayetlerde ayrıntılı olarak bildirir. 17-19- And olsun ki Biz, sizin üstünüzde yedi yol yarattık. Biz, yaratmaktan gafil değiliz. Biz gökten bir ölçüde su indirdik ve o suyu yeryüzünde durduruyoruz. Şüphesiz Biz, onu gidermeye de kadiriz. Böylece Biz, onun sayesinde sizin için hurmadan ve üzümden bahçeler inşa ettik. O bahçelerde sizin için birçok meyveler vardır ve siz onlardan yersiniz. (Mü’minun Suresi 17-19 ) İslam toplumunu büyük medeniyete taşıyacak olan esas unsurun vahiy olduğu gökten inen yağmur metaforunda verilir. Ancak bu vahiy de bir gün gelecek kesilecek. Şayet inzal edilmekte olan bu vahiy, iyi değerlendirilecek olursa onunla bin bir çeşit ürün ve nimetlerin üretilmesi sağlanacak ve çeşit çeşit nimetlere kavuşulacağı yağmurun hurma, üzüm ve diğer çeşitli meyvelerin yaratılması metaforu ile anlatılır. Yani vahyin yol göstericiliği sayesinde ülkenin üretim ekonomisinde çok büyük bir gelişme yaşanacağı vurgulanmaktadır. Bu üretim ekonomisinden faydalanacak olanların sadece müminler olmayacağı ehli kitabın da bu üretimden pay alacağı Hz.Musa’ya referans ile Tur-i Sinadan bahsedilerek ifade edilir. Aynı zamanda tarihi kökleri çok derinlere inen bu iman hareketinin zeytin ağacı benzetmesi ile çok uzun ömürlü ve herkese faydası olan bir nesil olacağına da işaret edilir. 20-Ayrıca Tûr-ı Sinâ’dan çıkan, yağ bitiren, yiyenlere katık olan bir ağaç da meydana getirdik. (Mü’minun Suresi 20) Yine İlahi öğretiye dayalı kurulacak sistem sayesinde etinden, sütünden faydalandığınız evcil hayvanların üretiminde çok büyük artışlar kaydedecek ve binek olarak kullandığınız hayvanların üretimindeki artışa paralel olarak onlarla yapacağınız ticarette son derece büyük artışlara şahit olunacağı bildirilir. Ülkeye gelecek barış, huzur ve güven sayesinde insanlar birbirlerinin hayvanlarını yağma etmeyecek, öldürüp telef etmeyecek. Dolayısıyla hayvan üreticilerinin gelirleri katlanacak ve bu hayvanların üretilip yetiştirilmesi İslam devletinin getirdiği barış ve istikrar sayesinde çok cazip hale gelecektir. Burada sayılamayacak daha birçok faydalar üretimdeki artışlardan sonra ortaya çıkacaktır. Nasıl ki gemiler ticari faaliyetlerde son derece önemli araçlardır, aynı şekilde binek evcil hayvanlarda aynı şekilde önemlidir ve bu alana yatırım yapılması halinde halkın ürettiği malların pazarlara ulaştırılmasının önündeki en önemli engel kaldırılmış olacak ve medeniyete doğru çok önemli adımlar atılacaktır. İlahi vahye dayalı kurulacak devletin getireceği barış, huzur ve istikrar sayesinde diğer ülkelere yapılacak ticari faaliyetlerde gemiciliğe de önem verilecek ve o sektörün de önü açılacak ve ülke büyük gelişme gösterecektir. İşte Cenab-ı Hak, tüm bu hususlara işaret eden müteakip ayetler ile Medinelilerin ibret almalarını ve yukarıdaki hikmetleri kavramalarını ister; 21-22- Karınlarından süt içtiğiniz ehli hayvanlar / en’amda da sizin için gerçekten bir ibret vardır. Onlarda sizin için daha birçok faydalar vardır. Dahası, onları yiyerek besleniyorsunuz da. Üstelik onların üzerine ve gemilerin üzerine binip taşınırsınız. (Hem yüklerinizi hem de kendinizi taşıtırsınız.) (Mü’minun Suresi 21-22) 35.2. Medineli Muhaliflere Cevaplar Yukarıda ilahi vahye dayalı tevhit sisteminin Medine’ye getireceği faydalar zikredildikten sonra Medinelilerin “madem bu kadar faydalı bir sistem öngörülüyordu o halde neden kendi kavmi kabul etmedi?” şeklindeki muhtemel sorusuna Cenab-ı Hak önce Hz.Nuh@ kıssası üzerinden cevap vermesi için aşağıdaki ayetlerini inzal eder. Medinelilerin buna benzer olası bir sorusuna Hz.Muhammed’in@ tıpkı Hz.Nuh@ gibi Mekkelileri yanlış yoldan çevirmek için çırpındığı fakat onların Hz.Muhammed’in@ başa gelmek amacı ile yeni bir sistem uydurduğu iddiası ile teklifi reddettiği bildirilir. Onların ayrıca geleneklerinde böyle bir sistemin yer almadığı gerekçesi ile statükodan yana muhafazakâr bir tavır koyduklarına da değinir. 23-25- And olsun ki Biz, Nuh’u kavmine elçi gönderdik de O, “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka ilah yoktur. Buna rağmen / Binaenaleyh niçin kendi menfaatlerinizi korumuyorsunuz?” dedi. Bunun üzerine, kavminden kafir ileri gelenler “O, sizin gibi bir beşerden başka bir şey değildir. Size üstün gelmek / hükmetmek istiyor. Hem eğer Allah dileseydi, mutlaka melekleri indirirdi. Dahası geçmiş atalarımızın liderlerinden bu konuda hiçbir şey duymadık. Bu, yalnızca cinnet getirmiş bir adamdır. Bu nedenle onu bir müddet gözetim altında tutun” dediler. (Mü’minun Suresi 23-25) Hz.Nuh@ kıssası üzerinden yapılan anlatıda Hz.Muhammed’in@ Mekke halkını Allah’a çağırmasına ve tevhit sistemini tercih etmelerinin kendi menfaatlerine olduğunu bildirmesine rağmen onların neden kendi menfeatlerine olan bir sistemi seçmedikleri sorgulanır. Zira normal olarak bütün insanların kendi menfaatlerini düşünmeleri ve bu çıkarlarını korumaya / takvaya yönelik hareket etmeleri beklenirken Mekke halkının aksine hareket etmelerinin anlaşılmaz olduğu ifade edilir. Yukarıdaki ayetlerde ifade edildiği gibi İlahi öğretiye dayalı tevhidi sistemin huzur, istikrar ve barışı getirmesi sonucu halkın refaha, zenginliğe ve bereketlere kavuşacağı çok açıktır. Fakat Mekke halkını ayartanların ileri gelenler olduğu vurgusundan sonra onların halkı kandırmak için Hz. Muhammed’in@ başa geçmek istediği iftirasını atmakla kalmamış aynı zamanda onun kafayı yediği / cinnet geçirdiği iddiası ile gözetim altında tutulmasını istedikleri ayetlerde kayda geçirilir. Peygamberimizin aklını yitirdiği iddiaları konusunda halkı inandırmak için de geçmişte böyle peygamberlik ve tevhidi bir sisteme rastlamadıklarını gerekçe olarak gösterdikleri belirtilir. Ayrıca onlar şayet Allah bir peygamber gönderecekse, o peygamberin kendileri gibi bir insan değil meleklerden / meliklerden gönderilmesi gerektiğini de iddia ederek halkı ikna etmeye çalıştıklarına değinilir. Onlara göre peygamberin / liderin mutlaka ileri gelen melikler / melekler arasından seçilmesi gereklidir. Onlar tarihi kayıtlarında (atalarından) halkın arasından ülkeye lider olan bir örneğe rastlamadıklarını (duymadıklarını) bu görüşlerine gerekçe olarak gösterdikleri ifade edilir. Mekke müşrik ileri gelenlerinin halkı Hz.Muhammed’den@ uzak tutmak için attıkları iftira ve saçma gerekçeler halk üzerinde etkili olmuş ve halkın geneli O’nu ve tevhit sistemini kabul etmemiştir. Bunun üzerine peygamberimiz de tıpkı Hz. Nuh gibi kendisinin inkâr edilmesi karşısında Cenab-ı Hakk’tan yardım niyaz etmiştir. 26-O (Nuh); “Rabbim! Beni tekzib etmelerine karşı bana yardım et!” dedi. (Mü’minun Suresi 26) Nasıl ki Hz. Nuh’un@ bu duası ile Cenab-ı Hak, ona gemi yapmasını vahyetmiş ve kendi yandaşları ile birlikte tufandan kurtarmışsa aynı şekilde peygamberimizin duası da kabul edilmiş ve akabe biatları ile İslami hareket Medine’de teşkilatlanmaya başlamıştır. Artık müminler kendilerini Mekke’deki eziyetlerden kurtaracak hicret aşamasına gelmiştir. 27 -29- Bunun üzerine Biz ona; “Bizim gözetimimiz ve vahyimiz ile gemiyi yap.” diye vahyettik. Sonra Bizim emrimiz gelip de tandır kaynayınca, her cinsten eşler halinde ikişer tane ve bir de onlardan, daha önce kendisi aleyhinde hüküm verilmiş olanların dışındaki ehlini (aileni, yakınlarını, inananlarını) gemiye bindir. Zulmetmiş olanlar konusunda bana başvurma. Onlar mutlaka boğulacaklardır. Sen ve beraberindekiler gemiye yerleştiğinizde de ki; “Hamd bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allah içindir” ve yine de ki; “Rabbim! Beni bolluk / bereketli olan bir yere yerleştir. Sen, yerleştirenlerin en iyisisin.” (Mü’minun Suresi 27-29) Peygamberimiz Medinelilerle akabe anlaşmaları için Cenab-ı Hakk’ın yönlendirmesi ile anayasa taslakları hazırlatmaktaydı. O, aynı zamanda 3- 4 yıl süren akabe görüşmeleri sırasında İslami yönetimin alt yapısını inşa etti. Hz. Nuh’un@ gemi inşası metaforunda anlatılan bu inşa olayı sonunda hicret emri geldiğinde Hz.Muhammed@ yanlıları birer ikişer bereketli topraklara sahip Medine’ye doğru göç edip oraya yerleşeceklerdi. Böylece Allah’a yönelen / hamdeden müminler Mekke’nin zalimlerinden kurtulacaklardı. Anlatılan bu kıssa ile hem Mekkeli müminlere hicret işaret edilmekteydi hem de Medinelilere hicretin neden gerekli olduğu kısaca anlatılmaktaydı. Herkes bu kıssadan kendine ait işaretleri (ayetleri) aldı. Herkesin bu aşamadan sonrası için de bir imtihanı vardı. Bu imtihanlar tarafları olgunlaştırmak içindi. Cenab-ı Hak bu hususa da aşağıdaki ayette değindi. 30- Bunda muhakkak ki birtakım ayetler vardır. Ve muhakkak ki Biz, imtihan edenleriz. (Mü’minun Suresi 30) Medine heyetinden biat eden 12 kişilik topluluk ile birlikte Medine’ye giden Mus’ab b. Umeyr orada ilahi öğretiye dayalı tevhit sistemini anlatacak, bu sistemi kabul eden kişilerle birlikte teşkilatlanmayı gerçekleştirecekti. Ancak bu öyle kolay bir iş değildi. Zira şirk sisteminin korunmasını isteyen ileri gelenler kendisine muhalefet edecekler ve çeşitli söylemlerle Mus’ab b. Umeyr’in tebliğine karşı çıkacaklardı. Onlar Medine’de kurulması düşünülen tevhit sistemini engellemek için peygamberimizin ekonomik zenginlik, askeri güç ve idari / mülki iktidar ya da saltanata sahip olmadığından hareketle her alanda kendileri gibi olan bir kişinin Medine halkına faydasının olamayacağını ve onları vaad ettiği büyük bir medeniyete taşıyamayacağını iddia edeceklerdi. Zira onlara göre toplumu büyük bir geleceğe taşıyacak olan kimsenin hem krallar gibi saltanat sahibi olması gerekli hem de bu amaçla harcayacağı finans kaynaklarına ilave olarak emrinde hareket eden askeri birliklere sahip olması gerekli idi. Yoksa kendileri gibi maişet peşinde koşan, kendileri gibi yiyen içen, kendileri gibi yaşam süren yani kendilerinden hiçbir üstünlüğü olmayan bir kimsenin, Medinelileri büyük medeniyete götürmesine (toplumu diriltmesine) imkân yoktu. Yine onlara göre çevredeki büyük güçlerin buna müsaade etmeyeceği de çok açık idi. Bu nedenle onlar, şirk sisteminin öngördüğü atomize, iddiasız ve küçük kabileler halinde (ölü bir toplum olarak) yaşamanın daha iyi olduğunu söyleyeceklerdi. İşte gerek Mus’ab b. Umeyr ve gerekse de iman eden Medinelilerin kendi menfaatlerini korumaları (takvalı olmaları) için Medinelileri Allah’ın sistemine davetlerine karşın şehrin inkârcı kodamanlarının karşı çıkacakları aşağıdaki ayetlerde haber verilir. İleri, müreffeh, gelişmiş ve medeni bir yaşam (ahiret yaşamı metaforunda) yerine ilkel yaşamı (dünya yaşamı metaforunda) tercih eden Medine’nin kodaman ileri gelenleri bu tercihlerinin gerekçeleri olarak Hz.Muhammed’in@ bu iş için yeterli donanıma sahip olmamasını göstereceklerdi. Aslında aynı iddiaları Mekke müşrik ileri gelenleri de dile getirmişlerdi. Şirk sisteminin işleticilerinin peygamberimizin liderliğini ve getirdiği ilahi sistemi reddetmek için ileri sürdükleri hep aynı gerekçelerdi. Bunlar ister Mekkeli olsun ister Medineli hiç fark etmiyordu. 31-38-Sonra, Biz onların ardından başka bir nesil / medeniyet var ettik. Böylece Biz, onlara, “Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka bir ilah yoktur. Buna rağmen / Binaenaleyh niçin kendi menfaatlerinizi korumuyorsunuz?” diye kendilerinden bir elçi gönderdik. Onun (elçinin) kavminden inkârcı, ahirete / ileri / medeni yaşama ulaşmayı yalanlayan ve şu dünya / ilkel yaşamlarında kendilerine refah verdiğimiz kodaman kişiler; “Bu, sadece sizin gibi bir beşerdir; sizin yediğiniz şeylerden yiyor, sizin içtiğiniz şeylerden içiyor. Şayet, kendiniz gibi bir beşere itaat ederseniz, o zaman siz, kesinlikle büyük bir hüsrana düşersiniz. O, size, öldüğünüz, toprak ve kemik haline geldiğinizde, mutlak surette sizin çıkarılacağınızı mı vaat ediyor? Heyhat! Size vaad edilen şey son derece imkânsız! Yaşamımız ancak bu ilkel (dünya) şekildeki olan yaşamımızdır. (Şu andaki ilkel hayatımızı tercih ediyoruz.) Biz, ölürüz ve böylece yaşarız. Diriltilmemiz mümkün değildir. Bu adam (elçi), sadece Allah hakkında yalan uyduran bir adamdır ve biz ona inanmıyoruz” dediler. (Mü’minun Suresi 31-38) Peygamberimizin Medine’ye göndereceği elçilerin mücadelelerinde pes etmemesi için moral ve motivasyon amaçlı mesajlarda inzal edilir. Onlara sabırla mücadele etmelerini zira Medine’deki inkarcı muhalif kodamanların çok kısa süre sonra pişman olacakları bildirilir. Hakk’tan yana esen rüzgarın şiddeti karşısında onların toz ve gübürden / süprüntüden başka bir şey olmadıkları, hak karşısında onların fikirlerinin hiçbir ağırlığının olamayacağı ifade edilir. Onların da bir ecelinin olduğu ve ecelleri geldiği zaman ertelenmeden yok olacakları ve yerlerine Hakk’ın yanında saf tutacak yeni nesillerin yer alacağı vurgulanır. 39 -44- O (elçi); “Rabbim, beni yalanlamalarına karşı bana yardım et!” dedi. O (Allah); “Çok az bir zaman sonra onlar kesinlikle pişman olacaklar!” dedi. Derken Hakk’ın şiddetli rüzgarı ile onları yakalayarak süprüntü haline getirdik. Zalimler topluluğunun canı cehenneme! Sonra Biz onların ardından başka nesiller var ettik. Hiçbir ümmet, kendi ecelini öne alamaz, erteleyemez de. Sonra Biz birbiri ardından elçilerimizi gönderdik. Her ne zaman bir ümmete elçileri geldi, onlar bu elçiyi yalanladılar da Biz de onları birbirlerinin peşisıra helak edip tarihin derinliklerine gömdük. İman etmeyen kavmin canı cehenneme! (Mü’minun Suresi 39-44) Medine’ye gönderilen Mus’ab b. Umeyr ile onun destekçisi Ensar’dan müminler sadece Medine’nin Arap kabileleri kodamanlarının muhalefeti ile karşılaşmayacaklardı. Zira bu şehirde üç büyük Yahudi kabilesi daha vardı. Ve bu kabileler şehrin ekonomik gücünü, eğitim ve üretim gücünü elinde bulunduruyorlardı. Şehrin yönetimi her ne kadar Hazreç ve Evs’li Araplarda görünse de her iki kabileyi de birbirine düşürerek aralarındaki savaşlardan nemalanan yine bu Yahudi kabileler olması onların Medine yönetiminde ne kadar etkin olduklarını da göstermektedir. Dolayısıyla peygamberimizin gönderdiği elçilerin de tıpkı Hz.Musa@ ve Hz.Harun’un@ Firavun ve ileri gelenlerinin muhalefeti gibi bir muhalefetle karşılaşacakları da ihbar edilir. Zira Medine’deki Yahudi kabilelerin ileri gelenleri şunu gayet iyi biliyorlardı; şayet bu şehirde ilahi öğretiye / kitaba dayalı bir sistem kurulacak olursa o takdirde Hazreç ve Evslileri parmaklarında oynatamayacaklardı. Uzun seneler boyu elde ettikleri üstünlüklerini kaybedeceklerdi. Tıpkı Firavun ve hanedanı gibi kendilerini üstün gören ve büyüklük taslayan Medineli Yahudilerin gösterecekleri muhalefetin nedeninin sahip oldukları üstün pozisyonu kaybetmemek olduğu da böylece bildirilir. Hakk karşısında onların yapacakları muhalefetin Firavunun Hz.Musa’ya@ gösterdiği muhalefetle aynı olacağı benzetmesi ile Yahudilerin ne kadar kötü bir fiilin içerisinde olacakları vurgulanır. Ayrıca Medine’de Hristiyan olan küçük gruplar da mevcuttu ve bunlar şehrin yönetiminde yahudiler kadar olmasa da hatırı sayılır bir ağırlıkta etkinlikleri bulunmaktaydı. Bu nedenle Cenab-ı Hak Hz.Meryem ve Hz.İsa üzerinden onlara da mesajlarını gönderir. Hz.İsa@ ve Hz.Meryem’in Allah’a götüren birer işaret olduğu belirtilir. Hz.Muhammed’in@ Medine’ye gelmesini Hz.İsa’nın Medine gibi sulak, bereketli bir ülkede barınmak üzere yerleştirilmesine ve üstün bir makama getirilmesine benzeterek taraflar arasında bir ülfet oluşturulmasının amaçlandığı düşünülebilir. 45-50 - Sonra Musa ve kardeşi Harun’u ayetlerimizle ve apaçık bir yetki ile Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar kibre kapıldılar (kendilerinin üstün olduklarına inandılar) ve ululuk taslayan bir kavim oldular. Bu yüzden; “Kavimleri bize itaat edip dururken, bizim gibi olan bu iki adama mı inanacağız?” dediler. Böylece ikisini de yalanladılar ve helâk edilenlerden oldular. And olsun ki onlar hidayete ersinler diye Musa’ya kitap verdik. Meryem’in oğlunu ve annesini bir ayet kıldık. Onları sulak, barınmaya uygun bir yerde görkemli bir makama yerleştirdik. (Mü’minun Suresi 45-50) 35.3. Medine'ye Gidecek Elçilere Yapılan Tembihler Mus’ab b. Umeyr ve daha sonra hicrete kadar Mekke ve Medine arasındaki iletişimi sağlayacak elçilerin tavır ve davranışlarına dikkat etmeleri gerektiği tembihlenir. Temiz bir toplum oluşturulacağını iddia eden elçilerin / öncülerin bu hususta çok titiz olması gerekmektedir. Zira gideceği yerde bütün gözler onların üzerinde olacaktır. Onların her hareketi takip edilecek ve tebliğ ettiği hususlarla (ilahi ideoloji / teori) davranışları (pratik) arasındaki uyuma bakacaklar ve şayet teori ile pratik uyuşmazlığı görürlerse bu elçilerin orada başarılı olma şansları olmayacağı aşikardır. Bu amaçla inzal edilen aşağıdaki ayet ile; 51- Ey elçiler! Tayyibattan / temiz / helal yollardan elde edilmiş şeylerden yiyin ve salih amel / erdemli davranışlar sergileyin. Şüphesiz Ben sizin yaptıklarınızı çok iyi bilenim. (Mü’minun Suresi 51) Cenab-ı Hak, elçilere haksız, hukuksuz ve haram yollardan elde edilmiş şeylere tevessül etmemelerini emreder. Toplumda helal ve temiz olarak bilinen nimetlerin tüketilmesini emrederken elçilerin eylemlerine dikkat etmelerini, güzel ve erdemli davranışlar sergilemelerini sıkı sıkı tembihler. Bunu da sırf insanlara öyle görünmek için değil içten gelerek ve Allah’ın emri olduğu için yapmalarını emreder. Bu emirle amaçlanan temiz toplum, sadece belli bir kavmi değil herkesi içine almaktadır. Yani Medine’de ilahi ideolojiye dayalı oluşturulacak toplulukta kimseye ayrımcılık yapılmayacak iyi, güzel, huzur, istikrar, barış ve güven isteyen herkes bu toplumun bir parçası olacaktır. Allah alemlerin Rabbi olduğu için kullarının korunması ve iyiliği için koyduğu ilahi kuralları kabul eden herkes bu sistemin içerisinde yerini alacaktır. Cenab-ı Hak, bu çerçevede öngördüğü sistem içerisine dahil olmak isteyen herkesi koruması / güvenliği altına girmeye aşağıdaki ayette davet eder. Bu aynı zamanda iyi ve güzel şeylerde birlik ve beraberliği sağlamış toplulukların güvende olacaklarının da vurgusudur. 52- İşte tevhid haline gelmiş bu topluluk sizin toplumunuzdur. Ben de sizin Rabbinizim. Böylece korumam altına girin. (Mü’minun Suresi 52) Medine’de oluşturulacak tevhit topluluğunun Evs, Hazreç, Yahudi, Hristiyan ve Mekke ya da çevre kabilelerden gelen muhacir bütün herkesi içine alacağı belirtildikten sonra her grubun bu sistemin işleyişinde bir görevi olacağı belirtilir. Öyle bir görev / fonksiyon paylaşımı yapılacak ki herkes ifa edeceği görev / fonksiyon ile sevineceği de bildirilir. Zira dağıtılacak sorumluluklar herkesin kendi kabiliyetine ve kapasitesine göre olacaktır. 53-Sonra onlar işlerini kendi aralarında kısımlara ayırdılar / böldüler. Her grup, kendine düşen pay ile ferahlanmaktadır. / sevinmektedir. (Mü’minun Suresi 53) İlahi ideolojiye dayalı kurulacak devletin idari işler ve hizmetler konusunda yapılacak işlerde her gruba pay ayrılması ve her grubun mutlu olacağı bir paylaştırmanın yapılması ile sistem mükemmel bir şekilde işleyecek. 35.4. İşledikleri Suçlar ve Aymazlıkları Nedeniyle Mekkeli Müşrikler Terkedilmeyi Hak Ediyorlar Mekke’deki müşrikler ise Cenab-ı Hakk’ın kendilerine ihsan ettiği zenginlikleri ve oğullarına (askerlerine) güveniyorlardı. Halbuki onların bunlar kendilerinin güvenliğini sağlayamayacaktı. Onlar bu güçlerine güvenerek kendilerini aldatmakta ve gelişmelerin farkına varamıyorlardı. 54 -56- Fakat kendilerine maldan ve oğullardan vermekle onları güçlendirdiğimizi sananları bir süreye kadar gafletleri ile baş başa bırak! Bu durumu onlar kendilerinin iyiliğine mi zannediyorlar? Bilakis, işin farkında değiller. (Mü’minun Suresi 54-56) Yaşamakta oldukları şirk sisteminin kendilerine faydadan çok zarar verdiğini göremeyen Mekkeliler için Cenab-ı Hakk’ın onlara mal ve oğullar (askerler) vermesi onlar açısından haklı ve doğru yolda oldukları kanaati uyandırmakta ve güç kazandıklarını zannetmekteydiler. Fakat işin hakikati bunun tersidir. Zira içinde yaşadıkları şirk onları parça parça ediyor, gelişmelerini engelliyor, güçsüzleştiriyor ve ilkel bir yaşam sürmelerine yol açıyordu. Halbuki bu anlayışlarını terk edip tevhide ve barışa girseler elde edecekleri başarı ve güç onları büyük bir medeniyete götürecekti. Onlar bunun farkında değillerdi. Onlardan bazıları peygamberimizin bu işi başarıp başaramayacağı konusunda tereddüt yaşadıkları için saflarını değiştirmiyorlardı. Onlar bu mücadelede üzerlerine düşenleri yapıp yapamama konusunda kendilerinden emin değillerdi. Bu nedenle onların yüreklendirilmeye ihtiyaçları vardı. Cenab-ı Hak onlara kendisine derin bir saygı ile yönelen, iyilikte yarışan ve Allah’ın sistemini tesis etmek için gönülden infak eden kullarının öncüler olacaklarını haber verirken bunun zor olmadığı ve üstesinden gelinemeyecek bir şey olmadığına değinir. Bunu kullarından gücünün üstünde bir sorumluluk yüklemeyeceği ilkesi ile ifade eder. Ayrıca herkesin yaptığı fedakarlığın karşılığını tastamam ve mutlaka alacağını da bildirir. 57- 62- Rablerine duydukları derin hayranlık ve saygı sonucu tir tir titreyen kimseler, Rablerinin mesajlarına güvenen kimseler, Rablerine karşı ortak tanımayan kimseler, Rablerine dönüş için gönülden veren / infak eden kimseler; işte onlar, iyiliklerde yarışanlardır ve nitekim bu konuda önderler onlardır. Biz hiç kimseyi, gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Nezdimizde de hakkı – hakikati olduğu gibi dile getiren bir kayıt tutulmaktadır. Bu nedenle onlar, asla haksızlığa uğratılmazlar. (Mü’minun Suresi 57-62) Mekke müşriklerinden bazılarının neden saflarını Hz.Muhammed’den@ yana değiştirmediklerine ilişkin hakikat de bildirilir. Onların sadece gaflet içerisinde ve sanki bazı yükümlülüklerini yerine getirmekten endişe edişleri nedeniyle saflarını değiştirmedikleri izlenimi verseler de aslında yaptıkları bir takım çirkin işleri onların bu değişimi gerçekleştirmelerine mâni olmaktadır. Fakat bu tiplerin konfor içerisinde iken, azapla yakalandıkları zaman hemen feryad figan edip, mağdur edebiyatı yapıp kendilerini acındırmaya çalışacakları vurgulanır. Cenab-ı Hak müminlere o zaman geldiğinde onların bu mağdur edebiyatı yapmalarına aldanmamaları için onların şu anda yaptıkları şımarık, gururlu, kibirli hareketlerini asla unutmamalarını ve bunları onların yüzüne haykırmalarını öğretir. Çünkü onlar her gece toplanıp Hz.Muhammed@ ve bağlıları aleyhine ağızlarını geleni söylüyorlar, çeşitli planlar kuruyorlar ve aleyhte propaganda yapıyorlardı. İlahi ideolojinin paradigmalarına da sırt dönüyorlardı. 63 –67- Fakat onların kalpleri bu hususlarda büyük bir aymazlık / umursamazlık içindedir. Üstelik onların birtakım çirkin işleri de vardır ki, onlar bunları (çirkin işleri) yapar dururlar. Ama sonunda, onların konfor içinde olanlarını azapla yakaladığımız zaman hemen feryat etmeye başlarlar. Onlara “Bugün feryat etmeyin! Şüphesiz siz, Bizden yardım göremezsiniz. Şüphesiz ayetlerimiz size okunurdu da buna karşı siz kibirlenerek ve geceleri (kabenin etrafında toplanarak) hezeyanlar savurarak ayetlerimize sırt çeviriyordunuz.” denilecek. (Mü’minun Suresi 63-67) Cenab-ı Hak, Mekke müşriklerini düşündürmek ve akıllarını başlarına almaları için sorgulayıcı ayetlerini peş peşe gönderir. Bu ayetleri dinleyen müşriklerin içinde bulundukları şirk düşüncesinin yanlışlığını görmemeleri mümkün değildir. Onların açmazlarını bu kadar net olarak ortaya koyan argümanlar karşısında hala safını değiştirmeyen kimseler olsa olsa düşünsel olarak kördür. Sözkonusu ayetlerde Cenab-ı Hak, kendilerine yapılan çağrı üzerinde neden kafa yormadıkları ifade edildikten sonra geçmiş atalarına verilmeyen bir ayrıcalığın onlara da verilmediği alaycı bir soru ile belirtilir. Sorgulama peygamberimizi tanımamalarının / inkar etmelerinin nedeni olarak onu tanıyamadıkları yabancı bir kimse olarak mı gördükleri şeklinde bir soru ile devam eder. Alay eden ve mantıksızlıklarını ortaya koyması bakımından “O’nu deli / mecnun / cinlenmiş” olarak görmeleri, daha ileri bir sorgulama ifadesi olarak yerini alır. Zira içlerinde bir ömür sürmüş ve son derece akıllı, güvenilir ve ne söylediğini bilen peygamberimiz hakkında ipe sapa gelmez iftiralar atan kişilerin sözlerine nasıl güvenilir? Sorgulamaya peygamberimiz üzerinden devam edilir. Peygamberimizin teklif ettiği sistemde onlardan kendi çıkarına herhangi bir vergi talep etmediği herkes tarafından bilinmesine rağmen Cenab-ı Hak tarafından sanki bilinmiyormuş gibi bir soru ile yapılan sorgulama, aslında müşriklere yapılan bir sorgulamadır. Onlara yapacağı hizmet için sizden herhangi bir ücret / haraç istemeyen Resulü Ekrem tarafında neden yer almadıkları fakat buna karşı onları sürekli sömüren, her yaptığı işlemden vergi / haraç alan şirk ortaklarına neden sıkı sıkı sarıldıkları sorgulanır. Bunun mantıksızlık olduğu ortaya konur. Kendi çıkarlarını korumak yerine başkasının çıkarları için kendilerini feda etmenin beyinsizlik olduğuna işaret edilir. Bu şekildeki sorgulamalar ile müşriklere aşağılayıcı bir sorgulama yapılmış olunur. 68-72- Onlar, Sözü (Kur’an’ı) hiç düşünmediler mi? Yoksa kendilerine, daha önce geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi (imtiyaz, seçkinlik, söz, korunma …) geldi? Ya da elçilerini tanıyamadılar mı da onu inkâr ediyorlar? Yoksa ‘Onda bir delilik var’ mı diyorlar? Aksine o kendilerine hakkı getirmiştir. Onların çoğu da haktan hoşlanmayanlardır. Eğer hakk onların tutkularına uysaydı, kesinlikle gökler, yeryüzü ve bunlarda bulunanlar bozulup giderdi. Aslında, Biz onların şanını / şerefini getirdik; Fakat onlar, kendi şanlarından / şereflerinden yüz çeviriyorlar. (Resulüm) Yoksa sen onlardan bir vergi mi istiyorsun? Rabbinin vergisi daha hayırlıdır. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır. (Mü’minun Suresi 68-72) Cenab-ı Hak, elçisine inzal ettiği ilahi öğreti ile aslında onları şanlı ve şerefli bir mevkiye çıkarmak istemesine rağmen onların kendilerine şan ve şeref kazandıracak sistemi reddetmeleri ile aslında onların ne kadar beyinsizlik yaptıklarını şöyle gösterir; “Boykot döneminde Mekkelilerin yaşadıkları kıtlık azabına rağmen akıllarını başlarına almamaları gündeme taşınır. Hatırlanacağı üzere boykot dönemlerinde peygamberimiz, çevredeki müttefik ve ehli kitap kabilelerini harekete geçirterek Mekke’ye gıda maddelerini engelletmiş ve böylece boykota karşı boykot uygulatmıştı. Tedarikçiler Mekke’ye uygulanan bu yaptırımı yaptırım olarak ilan etmemişler, kuraklık bahanesi ile kamufle etmişlerdi. Ancak sonuçta Mekkeliler gıda açısından sıkıntı yaşamışlar ve peygamberimizden bu sıkıntıyı giderme hususunda yardım / dua talep etmişlerdi. Peygamberimizin girişimleri neticesinde Mekkelilere uygulanan bu yaptırım sona ermiş ancak Mekkeliler buna rağmen müminlere uyguladıkları şiddet ve yaptırımlara son verme konusunda sözlerini yerine getirmemişlerdi. Onların bu ihanet ve nankörlükleri hala devam ettiğinden, sonunda yok edici çok büyük bir azapla karşılaşacakları ihbar edilir. Fakat o zaman geldiğinde kurtuluş ümitlerinin hiç olmayacağı bildirilir. Onlar bu azabı hak ederler zira bütün uyarıların yanında kendilerine şan ve şeref verecek bir sistem teklifi yapılmasına rağmen onlar gittikleri yanlış yoldan ayrılmama hususunda ısrarcı olmuşlardır.” 73-77- Şüphesiz sen, onları dosdoğru bir yola çağırıyorsun. Fakat, ahirete inanmayan bu kimseler ısrarla yoldan çıkmaktadırlar. Eğer Biz onlara merhamet edip de içinde bulundukları sıkıntıyı gidersek, iyice körleşerek azgınlıklarında büsbütün direneceklerdi. And olsun, Biz onları azap ile yakaladık da buna rağmen Rablerine boyun eğmediler ve yalvarıp yakarmadılar. Ama sonunda onların üzerine, azabı çok şiddetli bir kapı açtığımız zaman, bütün ümitlerini yitirmiş vaziyette kalıverirler. (Mü’minun Suresi 73-77) Mekkelilerin beyinsizliklerinin yüzlerine vurulmasına devam edilir. Cenab-ı Hakk’ın gözler, kulaklar ve beyin / kalpler vermiş olmasına rağmen onları kullanmayarak Resulü Ekremin gösterdiği medeniyet yolunu değil de geriliği, şirki ve böylece nankörlüğü seçmelerinin bu nimetleri verene şükürsüzlük olduğu ifade edilir. Onların bu ülkeye / Mekke’ye yerleşmesini sağlayanın kendisi olduğunu belirten Cenab-ı Hakk, bu nedenle onların kendisine dönmesi / yönelmesi gerektiğini vurgular. O, toplumları ve medeniyetleri öldürenin de diriltenin de kendisi olduğunu gece ile gündüzü birbiri ardınca yaratmasına benzetir. Kainattaki yaratılışa ve olaylara tamamen hâkim olan Rabbimiz, toplumların gidişatının da bir kuralı olduğunu ve iyi ya da kötü tüm toplumsal değişimlerin kurallarını kendisinin koyduğunu belirtir. Onları içinde bulundukları kötü, geri, ilkel hali terk etmeye ve kendilerini dirilişe, yükselmeye ve gelişmeye yönelik kuralları takip etmeye davet eder. Fakat Mekke müşrikleri bu daveti aşağıda belirtildiği şekilde reddederler; “Bu diriliş, yükselme ve büyük medeniyetler kurmaya ilişkin büyük laflar daha öncede çok söylendi fakat bir türlü gerçekleşme zemini bulamadı, eskiden beri böyle hikayeler anlatıldı, böyle hayaller kuruldu ama bunlar masaldan öte bir şey ifade etmedi. Zira bizim toplumumuz için bunlar ham hayalden öte bir şey ifade edemez. Bizler bu coğrafyada tıpkı ölünün toprağa karışmış bedeni, un ufak olmuş kemikleri misali atomize olmuş topluluklar olarak yaşamak bizim kaderimizdir. Kimse bizim toz toprak olmuş bu kabilelerimizin toplumsal olarak bir araya gelip dirilebileceğini ve büyük bir medeniyet oluşturacağını iddia edemez. Bunu başarmak hayalden öte ancak masallarda yer alan bir iddiadır. Tıpkı insanların biyolojik olarak öldükten sonra yeniden yaratılmasının ne kadar imkânsız ve saçma olması gibi.” 78- 83- O, sizin için kulakları, gözleri ve kalpleri yaratandır. Ne de az şükrediyorsunuz! O’dur sizi yeryüzüne / bu vatana yerleştiren. O halde sadece O’na doğru döneceksiniz. O, diriltir ve öldürür. Gece ile gündüzün birbirini takip etmesi de yalnızca O’na aittir. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz? Buna rağmen onlar, öncekilerin söylediklerinin benzerini söylediler. Onlar; “Biz, ölüp de toprak ve kemik yığını olunca mı, diriltileceğiz? Ant olsun ki, bize de atalarımıza da daha önce bu vaat edilmişti. Fakat bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir!” dediler. (Mü’minun Suresi 78-83) Onların bu sözlerine karşı Cenab-ı Hak, elçisine onlarla şu diyaloğa girmesini öğretir; 84- 85- De ki: “Eğer biliyorsanız (söyleyin bakalım), bu yeryüzü (şehir / Mekke) ve onun içindeki kimseler kime aittir?” Onlar; “Allah'a aittir” diyecekler. “Öyle ise neden hala onurunuzu / şan ve şerefinizi düşünmüyorsunuz?” de. (Mü’minun Suresi 84-85) Diyaloğun bu kısmında Cenab-ı Hak Mekke müşriklerine; “Madem ki bu yeryüzü / ülke / şehir Allah’ındır ve Allah insanların bu yeryüzüne / ülkeye / şehre yerleştirilme amacını onların şerefli bir şekilde yaşaması, sadece Kendisine boyun eğilmesi olarak belirlemiştir o halde neden böyle sefil ve rezil aşağılık bir şekilde yaşıyorsunuz, başkalarına kul / köle oluyorsunuz. Halbuki eşrefi mahlukat olarak yaratılmış sizlerin şerefli, asil ve onurlu olmanız gerekir. Size bu şan ve şerefi sağlayacak olan ise ilahi öğretiye dayalı sistemdir. Neden şan ve şerefinizi düşünmüyorsunuz?” denilir. Diyaloğun ikinci sorusunda ise Cenab-ı Hak, elçisinden onlara şu soruyu yöneltmesini ister; 86-87- De ki, “Yedi göklerin Rabbi ve büyük Arş’ın Rabbi kimdir?” Onlar “Allah’ındır/ Allah’tır” diyecekler. Sen: “Öyleyse kendi menfeatlerinizi korumayacak mısınız? / kendiniz korumayacak mısınız?/takvalı davranmayacak mısınız” de. (Mü’minun Suresi 86-87) Bu soru ile Cenab-ı Hak, Mekke müşriklerine; “Nasıl ki bütün gökyüzünün sahibi ve işleticisi Allah’tır ve o halde benzer bir şekilde bu ülkenin / şehrin yönetim kademeleri ve devlet mekanizmasında Allah’ın yasalarını / doğal yasaları egemen kılmıyorsunuz? Neden Allah’a ait olması gereken sistemi başka ilahlara has kılıyorsunuz? Halbuki Allah’a ait olan sistemi yine Allah’ın yasaları ile işletmeniz gerekmez mi? O’nun yasalarını / doğal yasaları çiğnemeniz halinde başınıza gelecek olanlardan sakınmaz mısınız? O’nun sistemini uygulayarak kendi menfaatlerinizi / çıkarlarınızı korumanız gerekmez mi?” diyerek onları kendilerine karşı takvalı / korumacı olmaya davet etmektedir. 88- 89- De ki: “Eğer biliyorsanız, her şeyin melekûtu (mülkiyeti ve yönetimi) kendisinin elinde olan ve kendisi her şeyi koruyup kollayan, fakat kendisi korunmayan kimdir?” Onlar “Allah'ındır/ Allah’tır” diyecekler. Sen; “Öyle ise nasıl büyülenmiş gibi davranıyorsunuz? / Bu nasıl şartlanmışlık? / Bu nasıl bir körlüktür?” de. (Mü’minun Suresi 88-89) Cenab-ı Hak, kozmik evrendeki her şeyin kendi mülkü olduğunu ve bu mülkünün yönetiminin de kendisine ait olduğunu, ayrıca yaşayan ve yaşamını sürdüren her türlü şeyi koruyup kollayanın kendisi olduğunu müşriklere teyit ettirir. Bu teyitle Mekke ülkesinin / şehrinin de hem mülkiyetinin hem de nasıl yönetileceğinin kuruluşundan itibaren Hz.İbrahim@ ve Hz.İsmail@ vasıtasıyla iletildiğini, bugüne kadar da bu şehrin / ülkenin ayakta kaldığını, başkalarının eline geçmediğini ve düşmanlarına karşı korunup kollandığını ifade eder. Mekke şehrinin / ülkesinin geçmişini bilen müşrikler, bütün bunları biliyor olmalarına rağmen neden büyülenmiş vaziyette davrandıkları sorgulanır. Cenab-ı Hak, böylece “ilahi öğretinin uygulanması halinde tıpkı Allah’ın kendi zatının korunmaya ve kollanmaya ihtiyacının olmaması gibi kendilerinin de korunmaya, kollanmaya ihtiyacı olmayacağı zira Allah’a dayanan bir sistemin çok güçlü olacağı ve ne içeriden ne de dışarıdan gelecek düşman güçlerin onları yıkamayacağına” işaret eder. Cenab-ı Hak, bu diyaloğu (onların verdikleri / verecekleri cevaplardan da anlaşılacağı üzere) onların hakk ve hakikat diye bir dertlerinin olmadığı ve hakkın getirilip ortaya konulmasına rağmen onların bunu reddettiklerini ifade ederek sonlandırır. 90-Doğrusu Biz onlara hakkı getirdik. Fakat onlar bunu gerçekten yalanlamaktadırlar. / reddetmektedirler. (Mü’minun Suresi 90) 35.5. Şirk Sisteminin Toplumları Felakete Götürdüğü Cenab-ı Hak, müteakip ayetlerde müşriklerin tercihlerinin yanlış olduğunu kozmik evrendeki işleyişle ifade eder. Kozmik evrenin yaratıcısı ve işleticisi tektir. Allah’tır. Şayet bu sistemde Allah’tan başka ilahlar olsaydı o zaman her ilah, kendi yarattığı alemi kendi egemenliği altına alması yetmez diğer ilahların egemenlik alanlarına da saldırır ve o alemlerde de egemen olmaya çalışırdı. O takdirde de kozmik evrende savaşlar hiç bitmez ve bu sistem böylesine mükemmel bir şekilde işlemezdi. Madem ki kozmik evren sorunsuz bir şekilde işliyor o halde bu sistemin yaratıcısı ve işleticisi tektir. 91-92- Allah asla çocuk edinmemiştir. O’nunla beraber hiçbir ilâh da yoktur. Şayet başka bir ilah olsaydı her ilah kendi yarattığı şeylerle birlikte olur ve böylece biri diğerine üstünlük kurmaya çalışırdı. Allah, onların yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir. Gaybı (görünmeyeni / geleceği) ve görüneni bilen Allah, onların ortak koştukları şeylerden çok yücedir. (Mü’minun Suresi 91-92) Cenab-ı Hak, insanların kendi aralarındaki yönetim sisteminde de ayrı ayrı sorumsuz ve tam yetkili otoriteler olursa o zaman toplumda barışın, huzurun, istikrarın olmasının mümkün olmayacağını kozmik düzen üzerinden anlatır. Zira her otorite kendi egemen olduğu alanla yetinmeyecek ve diğer otoritenin egemenlik alanına müdahale edecektir. Diğer otoritelerin egemenlik alanlarını elde etmeye çalışacaktır. Şirkin geçerli olduğu sistemlerde şirk otoriteleri kendi egemenlik alanıyla iktifa etmeyecek sürekli başka kuvvetlerin egemenlik alanlarına da egemen olmaya çalışacaktır. Böylece müşrik kabilelerin aynı şehirde birlikte yaşamaları mümkün olmayacaktır. Şirk otoritelerinin arasındaki bu egemenlik savaşı şehrin sorunlarını çözemeyecek, sürekli kavgalı, rekabet halinde, çatışmacı bir ortam yaratacaklardır. Bu durum toplumda anarşi, huzursuzluk ve istikrarsızlık yarattığı gibi toplumsal ilerlemeyi, gelişmeyi ve refahı da engelleyecektir. İşte içinde şirk barındıran sistemler toplumsal düzeni tahrip eden bir doğası olduğu için peygamberimizin getirdiği tevhit sistemini insanlar kendi huzurları, kalkınmaları, ilerlemeleri, barış ve istikrarları için istemelidir. Allah yarattığı tüm varlıkları ve sosyolojik kuralları gayet iyi bildiği için (yani geleceği ve hali hazırdaki durumları) Mekkelilere şirki terk etmeleri gerektiği ve şerefli bir konuma yükselmek içinde tevhidi tercih etmeleri gerektiğini böylece ortaya koyar. Mekkeli müşriklerin bütün uyarılara rağmen şirki terk etmeyeceklerini ve Hz.Muhammed’in@ getirdiği tevhit dinine dönmeyeceklerini ancak Cenab-ı Hak bilebilirdi. Çünkü geleceği / gaybı sadece o bilir. Şayet onlar tercihlerini bu yönde kullanacaklar ise sonları da hüsran olacağı açıktı. İlahi sosyolojik kural değişmeyeceği için müşrikler tevhit ehli karşısında eninde sonunda yenilecekti. Cenab-ı Hak, bu konuda onları çok defa uyarmış ve onların toplumsal kıyametlerinin felaketleri olacağını büyük bir yıkılış azabı ile karşı karşıya kalacaklarını bildirmişti / vaad etmişti. Şimdi Cenab-ı Hak, elçisinde şöyle dua etmesini emreder; “Rabbim! Şayet onlara vaad ettiğin azabı göstereceksen beni onların arasından çıkar ve beni başka diyarlara göç ettir.” 93-95- De ki: “Rabbim! Onların tehdit olundukları / vaad edildikleri şeyleri bana göstereceksen, Rabbim! Öyleyse beni, o zalimler topluluğu içinde bırakma.” Muhakkak ki Biz, onlara vaat ettiğimiz şeyleri sana göstermeye güç yetirenleriz. (Mü’minun Suresi 93-95) Bu çağrı aynı zamanda Mekkeli müminlere de yapılmış demektir. Onlar da yıkım azabını hak eden bu toplumun arasında bulunmamak için Cenab-ı Hakk’tan yardım dilemeliler. Zira Mekkeli müşrikleri doğru yola getirmek için bütün yollar denenmiş fakat hala inatla sapık yolda ısrar ediyorlarsa yapacak bir şey kalmamıştır. Onlar için kıyamet saati gelmektedir. Müminlerin oradan uzaklaşması ve hak ile batılın kesin çizgilerle ayrılması gerekmektedir. O zalimler azabı hak etmişlerdir ve Cenab-ı Hak da onlara vaat ettiği yıkılış azabını başlarına müminler eliyle getirmeye kadirdir. Onların başlarına gelecek azabı Rabbimiz müminlere ve elçisine göstermeye kadir olduğunu yukarıdaki ayette kesin bir dille bildirmiştir. Böylece müminlerin yurtlarını terke ederek hicret etme konusunda tereddütleri olmasın. Cenab-ı Hak, daha sonra elçisine ve müminlere onların yapacakları her türlü çirkin saldırıya en uygun ve en güzel şekilde karşılık vermesini talimatlandırır. Cenab-ı Hak, onların kendisi ve Allah yanlıları hakkında ne düşündüklerini gayet iyi bilmektedir. Yukarıdaki ayetler kendilerine okunduğunda onların peygamberimiz ve müminlerle dalga geçecekleri aşikardır. Zira onlar müminlerin kendilerine galip gelebileceğine ve yıkıma uğratabileceğine asla ihtimal vermiyorlardı. Onlar müminleri çok zayıf ve zavallı olarak görüyorlardı. Bu nedenle Cenab-ı Hak onların müminleri nasıl gördüklerinin öneminin olmadığını bildirilirken toplumlar kesin çizgilerle birbirinden ayrıldıktan sonra onların yapacakları saldırılara elinden gelenin en iyisi ile karşılık vermesini aşağıdaki ayette emreder. 96-Sen, her çirkin saldırıyı / kötülüğü en uygun ve en güzel bir şekilde bertaraf et / yok et. Biz onların yakıştırmakta oldukları şeyleri çok iyi biliriz. (Mü’minun Suresi 96) Hz.Muhammed@ ve müminler bu emri uygularken gaflete düşmemek ve oyunlara gelmemek için Ebu Cehil gibi şeytanların kışkırtmalarına ve yanaşmalarına karşı Cenab-ı Hakk’a sığınmaları gerektiği bildirilir. Zira hicretten sonra her iki toplum arasında cereyan edecek mücadelede Mekke müşriklerinin şeytani önderleri sadece Mekkelileri değil diğer kabileleri de Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine kışkırtacaktır. Hatta Medine’nin içerisinde peygamberimizle müttefiklik yapmış Abdulla b. Ubey gibi kimseleri bile şeytanlaştıracaklar ve yönetime karşı ihanet için kışkırtacaklardır. Cenab-ı Hak, Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin azılı düşmanlarının şeytani plan, desise, kışkırtma ve saldırılarına karşı sığınılacak makamın kendisi olduğunu ve bu konuda kendisine dua edilmesini emreder. 97-98- De ki: “Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım! Rabbim! Onların çevreme yaklaşmalarından da / başıma üşüşmelerinden de sana sığınırım! (Mü’minun Suresi 97-98) Cenab-ı Hak, bundan sonraki ayetlerde ahiret sahnelerini anlatırken bu dünyada müşriklerin yaşayacakları akıbete de işaret eder. Yaptıkları kötü iş ve eylemler nedeniyle onların pişman olacakları ama hayatın imtihanı için tanınan sürenin sonuna gelindiğinde artık fırsatı kaçırmış olacaklarını belirtir. Onlara fırsat varken geri dönmelerini, ölüm geldiğinde artık çok geç olacağını ve bir daha kendilerine fırsat tanınmayacağını bildirir. 99- 100- Nihayet onlardan birine ölüm geldiğinde, “Rabbim, ne olur beni geri döndür! Yalvarırım ne olur beni geri döndür! Beni geri döndür ki daha önce yapmadığım şeylerin yerine doğru dürüst / salih / erdemli eylemler yapayım!” dedi. / diyecek. Hayır… Hayır… Bu, kesinlikle onun söylediği boş sözlerdir. Artık onların arkalarında tekrar diriltilecekleri güne kadar bir engel vardır. (Mü’minun Suresi 99-100) Hele ki kıyamet ve yeniden diriliş saatini yani hayat oyununun sonuna gelindiğini bildiren düdük çalındığında artık hesap vakti gelmiştir. O hesap gününde hayat oyununda yenilenlere kimse yardım etmez, kimse onların elinden tutmaz, kimse onları teselli etmez. Tam tersine onların işlediklerinin bedelinin ödeme vakti gelmiştir. Onların yaptıkları kötülüklerin cezası çok ağır olacaktır. Ateş! O ateş onların yüzünü yakar kavurur. Onlara dünyadaki hayatlarında uyarılmalarına rağmen uyarıları hiç dikkate almadıkları bildirilir. Onlar zaten yaptıklarının ve bu cezayı hak ettiklerinin farkındadırlar. Azgınlıklarına, heva ve heveslerine yenik düştüklerini ifade ederler. Fakat yine de bir daha denenmek için fırsat verilmesini talep ederler. Hatta ikinci kez de aynı kötülükleri işlerlerse işte o zaman zalim olacaklarını söylerler. 101-107-Derken Sûr’a üflendiği zaman, işte o gün aralarında akrabalık bağı kalmaz artık. Kimse kimseden bir şey isteyemez / kimse kimse ile ilgilenemez. Artık kimlerin tartıları ağır basarsa, işte onlar asıl kurtuluşa erenlerdir. Kimlerin de tartıları hafif gelirse, onlar da kendilerine yazık etmişlerdir. Onlar cehennemde sürekli kalıcıdırlar. Ateş onların yüzlerini yalar ve onlar orada, azabın dehşetinden sırıtan dişleri ile yüzleri perişan haldedirler. “Ayetlerim size okunurken onları yalanlayanlar sizler değil miydiniz?” Dediler ki / Diyecekler ki: “Rabbimiz! Azgınlığımıza yenik düştük ve sapık bir topluluk olduk. Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Şayet bir daha aynısını yaparsak işte o zaman gerçekten biz zalimleriz.” (Mü’minun Suresi 101-107) Fakat Cenab-ı Hak, onların bu taleplerini şiddetle reddeder. Zira onlara bu fırsat verilse yine aynısını yapacakları açıktır. Onların böyle davranacaklarının gerekçesi olarak iman edenlerle alay etmelerinin ve o müminleri eğlence konusu yapmalarının, onların hak ve hakikatı aramak ve doğruyu bulmak ile bir alakalarının olmamasıdır. Bu nedenle onlara tekrar bir fırsat verilmesi halinde bunu da hovardaca harcayacaklardır. Yani onlar bu işi ciddiye alıp üzerinde düşünseler ve iman edenlerle asla alay etmeseler, onlarla eğlenmeseler o takdirde belki Cenab-ı Hak onlara bir fırsat verebilir. Onların inkarlarındaki niyetlerinin düzgün olduğuna, hakikati aramakta olduklarına hükmedilebilir. Ancak onlar ortaya konan fikir konusunda tartışmak yerine o fikri savunanlarla alay eder ve gülüp eğlenirse o takdirde onların samimi olmadıkları anlaşılır. 108-110-O (Allah) dedi ki; “Kesin Sesinizi! Bir daha da benimle konuşmayın!” Çünkü kullarımdan bir gurup; “Rabbimiz! Biz iman ettik; bizi bağışla, bize merhamet et, sen, merhametlilerin en iyisisin” diyorlarken siz onları alaya aldınız. Öyle ki bu alaylarınız size benim zikrimi unutturdu / terk ettirdi ve siz o müminlere hep gülüp duruyordunuz. (Mü’minun Suresi 108-110) Bu gerekçeyle Cenab-ı Hak, müminlere hak yolda sabır ve sebatla direndikleri için mükafatlandırdığını / mükafatlandıracağını beyan eder. Bu beyan aynı zamanda müminlerin dünyadaki mücadelelerinde zaferle mükafatlandıracağının da müjdelenmesidir. 111- Şüphesiz ki bugün Ben onlara, sabretmelerine karşılık mükafatlandırdım. Onlar, zafere erenlerin / kurtuluşa erenlerin / kazançlı çıkanların ta kendileridir. (Mü’minun Suresi 111) Cenab-ı Hak, müşriklere “yeryüzünde ne kadar kaldıklarını” sorup arkasından “çok az bir süre kaldıklarını ve sonunda hesap ve acı bir ateş azabı için ahirete kavuştuklarını belirtirken onlara bu kadar az bir süre gülüp eğlenmek, gönül eğlendirmek, hak hakikati çiğnemek, zalimlik yapıp insanlara zulmetmek için değer miydi?” diye sorgular. Bu sorgulama aynı zamanda müminler içinde yapılır. Müminler de Mekke’de çekmekte oldukları acı, işkence ve çilelerin çok kısa bir sürede sona ereceğini bildirmiş olur. Acı ve ıztırap yıllarının kendilerini aldatmamasını eninde sonunda zafere erileceğini de “kendilerinin boş yere yaratılmadığı ve şirk sisteminin ilahi sisteme döneceği” mesajının dünyadaki mücadele bağlamında okunması ile bildirir. Nasıl ki ahirette yegâne hâkim Allah olacaksa bu dünyadaki (ayetlerin indiği vasattaki Mekke ortamındaki) mücadelede de Allah yegâne kral olacaktır. Yüceler yücesi olan Allah’ın bildirdiği tevhit sistemi bu ülkede mutlaka egemen olacaktır. 112- 118- O (Allah); “Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?” diye soracak. Onlar; “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. Ama tam da kestiremiyoruz. Bunu sayanlara sorsanız” dediler. O (Allah); “Bilmiş olsanız gerçekten çok az bir süre kaldınız” dedi. Yoksa sizi boş yere yarattığımızı ve Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız? İşte gerçek hükümdar Allah, yüceler yücesidir. O’ndan başka ilah yoktur. O, şerefli / saygın Arş’ın Rabbidir. Her kim, hiçbir delili olmadığı halde, Allah ile birlikte diğer bir ilaha taparsa, iyi bilsin ki, o kimsenin hesabı Rabbinin huzurunda muhakkak görülecektir. Hiç kuşkusuz kâfirler, asla iflah olmazlar. De ki: “Rabbim! Bağışla ve merhamet et! Zira merhametlilerin en hayırlısı Sensin.” (Mü’minun Suresi 112-118)
- Allah | Allahın Rehberligi
Kur'an ve Hz.Muhammed'in Hayatına Politik bir Yaklaşım allahin rehberligi Allahın Rehberliği Kur'an ve Hz.Muhammed'in (SAV) Hayatına Stratejik bir Yaklaşım Kur’an, Hz.Muhammed’in(SAV) mücadelesi sırasında Cenab-ı Hakk’ın ona rehberlik etmek için gönderdiği mesajlardır. Kur’an’ın mucizeler yaratan bu mesajlarının Hz.Muhammed’in(SAV) mücadele pratiği ile ete kemiğe bürünmesi sayesinde İslam’ın manevi ve siyasi egemenliği bir asır bile geçmeden batıda Atlantik sahillerine, doğuda ise Çin’e ulaşmıştır. Kur’an’ın büyük medeniyetler yaratıcı bu mucizevi mesajları sadece o dönemle sınırlı olmayıp çağlar boyu tüm insanlar için geçerlidir. Ancak böylesine mucizevi mesajlara sahip bir Kitab’a inanan müslümanlar, bugün geri kalmış ve karanlıklar içinde debelenip durmaktadırlar. Zira diriltici ruh veren, aydınlığa çıkaran mesajlarından yoksun olarak okunan ve sadece kutsal bir metin olarak sahiplenilen bir Kitab’ın günümüz müslümanlarına vereceği mucize olamaz. Kur’an’ın nasıl mucizeler yarattığını yeniden görmek istiyorsak onu Hz.Muhammed’in(SAV) mücadelesi ile birlikte okumaktan başka çaremiz bulunmamaktadır.
- Bölüm 19: YENİ REFORMLAR | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 19 YENİ REFORMLAR 19.1. Medine’nin Yaşadığı Kriz Nadir oğulları ile yapılan savaştan zaferle çıkılması ve onların Medine’den çıkarılması, Uhud yenilgisinin, Reci ve Bi’rimaune facialarının toplumda açtığı yaraları kapatma hususunda iyi bir moral ve motivasyon kaynağı olmuştu. Diğer taraftan bu süreçte Hz.Muhammed@ savaşın meydana getirdiği sosyal yaraları sarmak için olanca gücüyle çalışıyordu. Çevresindeki müminler de O’na yardımcı olmak için gayret gösteriyorlardı. Bu uğraşlar kapsamında borçların faizleri kaldırılırken, borç anaparalarının ödemeleri yeniden yapılandırılmış ya da bağışlamaya teşvik edilmişti. Savaş mağdurlarının ihtiyaçlarını karşılamak için Yahudilerden faizli kredi bile talep edilmişti. Ancak kısa vadeli bu tedbirler toplumdaki gelecek endişelerini kaldırmak için yeterli değildi. Zira Uhud savaşında 70, Reci katliamında 7, Bi’rimaune katliamında 69 ve bu süreçteki seferlerde verilen şehitler toplamı 150 kişiyi geçmişti. Kısa bir zaman aralığında meydana gelen bu kayıplar Medine’nin ekonomik ve sosyal yapısında çok büyük bir boşluk meydana getirmişti. Şehitlerin aileleri ve çocuklarının sahiplenilmesi ve geçimlerinin sağlanması için onların bıraktıkları ticarethanelerin, hayvan sürülerinin, bağ / bahçe / tarlaların üretim ve hizmetlerine devamının sağlanması şarttı. Medine ekonomisinde önemli bir yeri olan bu üretim ve hizmetlerin devamlılığı aynı zamanda İslam Cumhuriyetinin varlığı için de çok önemli idi. Şayet yaklaşık 150 ekonomik kaynak kuruyacak olursa, Medine İslam Cumhuriyeti mücadelesi için ihtiyaç duyduğu gelirlerden de mahrum kalacaktı. Şehitlerin aile ve çocuklarının ise bu ekonomik kaynakları sürdürebilmesi oldukça zordu. Diğer taraftan Nadir oğullarından kalan hurma bahçelerinde ve tarlalarında üretimin devam etmesi için de insan gücüne ihtiyaç vardı. Medine toplumunun içine düştüğü bu toplumsal ve ekonomik krizi atlatmak için reformlara ihtiyaç vardı. Medine adeta bir deprem yaşıyordu. Ard arda gelen yıkıcı sarsıntılar toplumu şaşkına çevirmişti. “Neler oluyordu? Bu felaketlerin altından nasıl kalkılacaktı?” Herkes şaşkındı. Fakat Cenab-ı Hak, krizi atlatmak için geçici tedbirlerle birlikte sorunların asıl kaynağına ilişkin köklü çözümler sunan toplumsal reformlarını bildirecekti. Ama önce toplumun halihazırda yaşadığı sarsıntıyı ortaya koymak ve krizlerden çıkış yolunun bu reformlardan geçtiğini haber vermek için Zilzal Suresini inzal etti. Daha sonra bu reformlarını Nisa Suresi kapsamında haber vermeye başlayacaktı. Cenab-ı Hak, Zilzal Suresi’nin ilk ayetlerinde Medine toplumunun arda arda sarsılmasını bir depreme benzetir ve insanların şaşkınlığını dile getirir. Fakat bu sarsıntının aynı zamanda tıpkı depremle yer kabuklarındaki sıkışmışlığın gitmesi ve tekrar istikrarın sğlanmasında olduğu gibi Medine toplumu da bu sarsıntının ardından toplumsal sorunlarından kurtulacak ve istikrara kavuşacaktır. Zira bu sarsıntının akabinde Allah, krizleri çözecek ve toplumu ıslah edecek çözüm önerlerini bir bir vahyederek bildirecektir. Rahman Rahim Allah Adına 1-5- Yer (Ülke) şiddetle sarsıldığı, yüklerinden kurtulduğu ve insanın, “Buna (yere / ülkeye) ne oluyor!” dediği zaman. İşte o zaman Rabbinin vahyettiği şekilde arza / ülkeye değişim haberleri anlatılacaktır. (Zilzal Suresi 1-5) Cenab-ı Hakk’ın bildireceği bu reformlar uygulanmaya başlayınca topluma adalet hakim olacak ve insanlar yaptıkları her eylemin karşılığını alacaklardır. Kim zerre kadar iyilik yaparsa onun mükafatını, kimde zerre kadar kötülük yaparsa onun cezasını görecektir. Kimseye haksızlık yapılmayacak, herkes işlediği fiilin bedelini görecektir. Böylece toplumda sıkıntıların / sorunların esas kaynağı kurutulacak ve toplum huzura kavuşacaktır. 6-8-İşte o gün insanlar, yaptıklarının sonuçları kendilerine gösterilmek üzere bölük bölük toplanacaklar. Kim zerre miktarı bir iyilik işlemişse onu görecek, kim de zerre miktarı bir kötülük işlemişse onu görecektir. (Zilzal Suresi 6-8) Cenab-ı Hak, krizi çözecek reformların yapılacağını böylece bildirdikten sonra sıra bu reformların açıklanmasına gelmiştir. 19.2. Şehit Ailelerini Bekleyen Tehlike Yukarıda Medine’nin içine düştüğü krize değinilmişti. Eğer gerekli tedbirler alınmayacak olursa kriz felaketle sonuçlanabilirdi. Gelinen aşamada şehit ailelerini bekleyen çok önemli bir tehlike mevcuttu. Zira hâlihazırda cari olan töreye / geleneğe göre, güçlü olanın zayıfları ezmesi yasal ve normaldi. Bu töre / gelenek uyarınca kabile ileri gelenleri ve güçlü kişiler, ölen erkeklerin geride bıraktıkları ekonomik değerleri / malları kendi kabilesi içerisinde tutmak için dul kalan kadınları kabile içerisinden erkeklerle evlendiriyorlardı. Bu töre / gelenek değiştirilmediği ve gerekli tedbirler alınmadığı takdirde güçlü kişiler şehitlerin mallarına konacaklar ve onların miraslarını kendi malı gibi tasarruf edeceklerdi. Şehitlerin kadınlarına ve çocuklarına mirastan pay verilmeyecekti. Mevcut geleneklerde / törelerde gerekli reformlar yapılmadığı takdirde şehitlerin kadınlarını kendi aşiret üyelerine mehirsiz olarak nikâhlayacaklardı. Onların aşiret dışından başkaları ile evlenmelerine de müsaade etmeyeceklerdi. Şayet izin verecek olurlarsa onların mehirlerini kendileri alacaklar ve bu kadınlara o mehirden asla bir pay vermeyeceklerdi. Hatta kocası ölen kadınların kocasından kalan mal başkasına gitmesin diye bu kadınları üvey oğullarına bile nikâhlayacaklardı. Aynı husus yetim kalan kızlar içinde geçerli idi. Mevcut geleneğe göre şayet yetim kızlar aşiret içerisinden birileri ile evlendirilecek olursa mehirleri asla kızlara verilmeyecekti. Bu yetim kızlar aşiretin dışından birisi ile evlendirilecek olursa o takdirde mehir yetim kızların kendisine değil velisi olan aşiretin güçlü kişisine verilecekti. Cari olan bu kurallara göre şehitlerin aileleri ve yetim kızları büyük bir haksızlıkla karşı karşıya idi. Yine cari olan töre / geleneğe göre aşiretlerinin güçlü otoriteleri erkek olsun kız olsun yetimlere babalarından kalmış malları büyüyüp reşit hale geldikleri zaman bile onlara geri vermezlerdi. Zira o zamana kadar onların tüm mirasını harcarlar ve yetimlerin hayata sıfırdan başlamalarına sebep olurlardı. Peygamberimizin yetim olması ve hayata sıfırdan başlaması hatırlanacak olursa bu törenin şehitlerin yetimlerini bekleyen tehlikenin boyutları daha iyi anlaşılabilir. 19.3. Medine İslam Cumhuriyetini Bekleyen Tehlike Hâlihazırda cari olan bu cahiliye kuralları gereği şehitlerin bıraktıkları malların aşiretlerin ileri gelenleri tarafından paylaşılacağı açıktı. Bu nedenle şehitlerin ailelerine sahip çıkılması ve onları bu geleneklere kurban vermemek gerekiyordu. Aksi takdirde İslam Cumhuriyeti için canlarını vermiş yiğitlerin hayattayken üzerine titredikleri eşleri ve çocukları mağdur ve perişan duruma düşeceklerdi. Onlar hem canlarını verecekler hem de aile ve çocukları mağdur olacaktı. Hak, adalet, mazlumu ve masumu korumayı kendine ilke olarak seçmiş bir dinin / dünya görüşünün bu zulme kayıtsız kalması düşünülemezdi. Bu nedenle acilen tedbirler alınmalıydı. Ayrıca ilkesi ile çelişen bir idarenin yaşama şansı olamazdı. İlke ve esasları için canını vermiş bağlılarının hukukunu koruyamayan bir idarenin çok kısa zamanda yıkılacağı da muhakkaktı. Müşriklerin, Yahudilerin ve münafıklarında beklentileri buydu. Şehitlerin bıraktıkları kadınların ve çocukların haklarını koruyamayan bir idarenin gelecekte onlardan kendisine bağlılık göstermesini beklemek hayaldi. Hatta gelecekte belki de en şiddetli düşmanlar ve intikamcılar o mağdurlar arasından çıkacaktı. 19.4. Kabileden Cumhuriyete Geçiş İçin Reformlar Şehitlerin geride bıraktıkları aile ve ciğerparelerinin haklarının korunması, bu vesileyle toplumun yeniden dizayn edilerek şirk tortularının temizlenmesi ve İslam Cumhuriyetinin bekası için acilen toplumda sosyal bir reform yapılması zorunlu idi. Gelinen aşama İslam’ın ilkelerine göre sosyal reform yapmak için de çok uygun bir ortamdı. Yapılacak sosyal reformlar, hem savaşın yaralarını saracak hem de kabileci şirk sisteminin meydana getirdiği sosyal yapıyı tevhidi sistemin öngördüğü sosyal adalet prensibine uygun bir yapıya dönüştürecekti. İşte bu nedenlerle Cenab-ı Hak elçisine yol gösterdi ve acilen şehitlerin geride kalanları için alınması gereken tedbirleri bildirdi. Bu tedbirlere ilişkin talimatların yanında toplumda sosyal adaleti temin için miras hukukunda da reform yapan düzenlemeleri, öğüt ve uyarıları bildirdi. Cenab-ı Hak, talimat ve reformları bildirirken temel prensibi şöylece ortaya koydu: “Toplumdaki her bireyin aynı haklara sahip olduğu, herkesin bir olduğu, toplumdaki zayıf ve güçsüz bireylerin haklarının korunması ve gözetilmesi gerektiği ve Allah’tan korkularak yetimlerin haklarını çiğnemekten kaçınmaları gerektiği vurgulandı.” Cahiliyeden kalan kabile gelenekleri sanki akrabayı koruyormuş gibi gözükse de onların haklarını gasp ederek en büyük tecavüzü gerçekleştiriyordu. Bu nedenle Cenab-ı Hak, reform paketini açıklayan hükümlerini Nisa Suresi ile bildirirken akraba hukukunu çiğnemekten korkulmasını emretti ve şu talimatları bildirdi; Allah’tan korkularak akraba haklarına riayet edilmesi, Yetimlerin mallarının kendilerine verilerek onların haklarına tecavüz edilmemesi, Yetimlerin anaları ile evlenilerek yeni aile yapılarının oluşturulması ve böylece şehitlerin aile yapılarının korunması, Yetim kızlarla malları için nikâhlanılmaması, onların üzerinden mal edinme sevdasına düşülmemesi ve bunları yapmak yerine başka kadınlarla evlenilmesi, Yetimlerin anaları ile oluşturulacak yeni aile yapısında yetimlerin yetiştirilmesi, onlar büyüyünceye kadar mallarının ekonomik üretimdeki yerinin korunması, yeterli olgunluğa eriştiğinde de haklarının kendilerine hemen teslim edilmesi, Yetimlerin malları verilirken şahit bulundurulması, Miras paylaşımı sırasında fakirlerin de hazır bulundurulması ve onlara da mirastan pay verilmesi. Cenab-ı Hak, yetimlerin hakları konusunda talimatları verirken ivedi bir tedbir olarak şehitlerin dul eşlerinin ikişer üçer ve dörder olarak ayrılması ve mümin erkeklerin hem kendi ailelerini hem de şehitlerin ailelerini ve üretim araçlarını yönetebileceği kadar onlarla evlenmelerini emretti. Böylece İslam Cumhuriyetinin şehit ailelerine sahiplenmelerini ve koruma altına alınmasını sağladı. ([1] ) Bu düzenleme bir erkeğin en fazla kaç kadınla evlenebileceğini belirlemek amacıyla değil yetim ve dulların haklarının korunmasını amaçlıyordu. Ayrıca bu düzenleme ile eşsiz kalan kadınların geçimlerinden sonra en önemli ihtiyacı olan cinsel ihtiyacının da meşru bir şekilde giderilmesi ve böylece toplumda fuhşun önlenmesini de temin etmektedir. Bununla beraber o dönemin olağanüstü şartlarının getirdiği sorunlar bu düzenlemelerle çözüldükten sonra aynı düzenlemeler sonrasında İslam Toplumunun sivil yaşamının temel düzenlemeleri haline gelmiştir. İslam hukukunda bir erkeğin en fazla dört kadınla evlenebileceği sınırı bu düzenlemenin barış zamanına yansımasından başka bir şey değildir. Cenab-ı Hakk’ın bu talimatları ile şehitlerin ailelerini yönetme konusunda endişesi olanın en azından bir şehit ailesini nikâhlamasını ya da idareye sığınmış / hicret etmiş dul kadınlardan birisini alması istenmiştir. Yönetme burada sadece kadınları değil onlara ait mülkleri yani üretim araçlarını faaliyette tutma olarak değerlendirilmelidir. Böylece şehitlerin yetim kızlara mal gibi muamele ederek onların iradesi dışında aşiretlerinin diğer fertleri ile evlendirilmek suretiyle ya da başka kabileden insanlarla evlenmeleri engellenerek onlar üzerinden kabile reislerinin mehir kazancı elde etmelerinin önüne geçildiği gibi yetimlerin mallarına ve kendisine el konulmasının da önüne geçildi. Cenab-ı Hakk’ın bu talimatları üzerine şehit aileleri başka bir mümin erkek ile evlenerek, yuva (çocuklar) dağılmamış, mallar korunmuş ve ailenin ekonomik sistemleri devam ettirilmiş oldu. Böylece toplum olarak ekonomik gerilik yaşanmadı ve müminler yoksul ve muhtaç hale gelmediler. Yetim kızlarla aşiret içinden evlenerek mallarına konmak isteyen kişilere de onların haklarını ihlal edeceklerine başka kadınlarla evlenmeleri istenerek yetim kızlar korundu ve aşiret kimliği yerine İslam Cumhuriyeti üst kimliği ile koruma altına alındılar. Bu düzenlemenin en önemli hedefi ise şirk sisteminin getirdiği «güçlünün zulümle haksızlıkla zayıflara hakimiyeti» yerine «adaletin hâkim olduğu, herkesin haklarının korunduğu» İslami Cumhuriyet Sistemine geçiliyor olmasıydı. ([2] ) Rahman, Rahim Allah Adına 1- 6- Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinizden sakının. O’nun adı ile / O’nun yasalarına göre birbirinizden talepte bulunduğunuz Allah'tan sakının da akrabalık hukukunu ihlal etmeyin. Muhakkak ki Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir. O halde yetimlere mallarını verin. Temizi pis olanla değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin. Bunu yapmak kesinlikle büyük bir suçtur. Eğer ki yetim kızlara / yetimlerin kadınlarına (yetimlere bakmak zorunda kalmış kadınlara) haklarının verilmemesinden korktuysanız o takdirde kadınlardan / yetimlerin kadınlarından hoşunuza gidenlerinden ikişer ikişer, üçer üçer, dörder dörder nikah akdiyle korumanıza alın. Şayet adaleti gözetemeyeceğinizden korkuyorsanız, en azından onlardan birini ya da himayenizde bulunan / mülteci durumundaki bir kadını (nikah akdiyle korumanıza alın). Bu, yoksul duruma düşmemeniz için en uygun yoldur. (Evleneceğiniz ) bu kadınlara mehirlerini gönül hoşluğuyla verin. Şayet kendi rızalarıyla alacaklarından bir kısmını size bağışlarlarsa onu afiyetle, çekinmeden yiyin. Allah'ın, koruyasınız diye sizin sorumluluğunuza verdiği / kaim kıldığı (vekil / yönetici kıldığı) malları henüz reşit olmamış yetimlere vermeyin. Fakat o mallarla onları rızıklandırın (besleyin), giydirin ve onlara güzel söz söyleyerek onların gönüllerini hoş tutun. Sorumluluğunuz altındaki yetimleri evlilik çağına gelinceye kadar sıkı bir eğitim vererek olgunlaştırın. Kendilerinde aklını kullanabilecek olgunluğa geldiğini gördüğünüz zaman da onların mallarını kendilerine hemen teslim edin. Onlar büyüyecekler de mallarını geri alacaklar diye onların mallarını saçıp savurup yemeyin. Kim zengin ise iffetli davransın ve onların mallarından yemesin. Kim de fakir ise o takdirde o da örfe uygun/ herkesçe kabul gören bir şekilde onların mallarından faydalansın. Onlara mallarını teslim ederken teslimatı şahitler huzurunda yapın. Hesap sorucu olarak Allah yeter. (Nisa Suresi 1-6) 19.5. Miras Hukuku Reformu Cenab-ı Hak, yetimlerin haklarının korunmasına ilişkin sosyal düzenlemeleri bildirdikten sonra İslam Toplumu için kalıcı bir miras düzenlemesini inzal etti. Ölen bir erkeğin geride bıraktığı ailesinin haklarının korunması için miras hukukunun düzenlenmesi ve bu düzenleme ile toplumdan dışlanan kadınlara pay ayrılması en önemli reformlardandı. Bu düzenlemeler sonucunda cahiliyeden kalma kabile kuralları kaldırılmış, yerine Tevhit toplumuna geçişi sağlayan uygulamaların kapısı açılmıştır. Böylece kabile ve aşiretlerin o zamana kadar cari olan töreler ile hareket ederek yetimlerin ve kadınların mülklerine el koymalarının önüne geçilmiş ve yetimlerin haksızlığa / zulme uğramaları endişeleri ortadan kaldırılmıştır. Bu düzenlemelere ait uygulamaların sorumluluğu da İslami idareye verilmiştir. Bu düzenlemeleri ihlal edenlere ahirette cehennem azabı ile dünya da ise İslam Cumhuriyetinin uygun göreceği cezalar ile cezalandırılacağı bildirilmiştir. Söz konusu düzenlemeleri Cenab-ı Hak aşağıdaki ayetlerle bildirmiştir; 7-14-Ana-baba ve akrabaların ölüp de geride bıraktıkları terekeden / mirastan erkeklere bir pay vardır. Ana-baba ve akrabaların ölüp de geriye bıraktıkları terekeden / mirastan kadınlar / kızlar için de az veya çok bir pay vardır. Bu taksimat Allah’ın bir hükmü olarak farz kılınmıştır. Miras taksimi sırasında yakınlar, yetimler ve yoksullar hazır bulunursa zaman onları da rızıklandırın ve onların gönlünü alacak güzel söz söyleyin. Kendileri öldüğü zaman arkalarında zayıf, güçsüz ve çaresiz çocuklar bıraktıkları takdirde onlara haksızlık yapılmasından endişe edecek olanlar, yetimler ve dullarla ilgili de aynı endişeyi duysunlar ve ürpersinler! Allah’tan korksunlar ve onlara doğru / güzel / olgunlaştırıcı / güven telkin edici söz söylesinler. Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, kesinlikle karınlarına ateş yemişlerdir. Onlar yakında alevli ateşe atılacaklardır. Allah evlatlarınız arasındaki miras taksimini şöyle yapmanızı emrediyor. Erkeğin payı iki kadının payı kadardır. Eğer ikiden fazla kadın varsa ölenin geriye bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer varis bir tek kadınsa, terekenin yarısı onundur. Ölenin bir çocuğu varsa, bıraktığı mirastan, ana-babasının her birinin altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da ana babası ona varis olmuşsa, anasına üçte bir düşer. Eğer ölenin kardeşleri varsa, anasının payı altıda birdir. Bütün bu taksimat, ölenin yaptığı vasiyet ve borçlar terekeden düşüldükten sonra yapılır. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin size yarar bakımından daha yakın olduğunu siz bilemezsiniz. Bu taksimat Allah tarafından size farz kılınmıştır. Şüphesiz Allah, en iyi bilendir, en hikmetli yasa koyandır. Eğer hanımlarınızın çocukları yoksa bıraktıklarının yarısı sizindir. Şayet çocukları varsa o zaman yapmış olduğu vasiyet ve borçları düşüldükten sonra kalan mirasın dörtte-biri sizindir. Eğer siz çocuk bırakmadan ölürseniz, geriye bıraktığınız mirasın dörtte-biri hanımlarınızındır. Şayet çocuklarınız varsa o zaman bıraktığınız mirasın yapmış olduğunuz vasiyet ve borçtan sonra kalanın sekizde-biri hanımlarınızındır. Eğer ölen bir erkek veya kadının eşi, çocuğu ve ana-babası olmadan miras bırakıyor ve kendisinin bir erkek veya kız kardeşi bulunuyorsa, bunlardan her birinin payı, yapmış olduğu vasiyet ve borçtan sonra altıda-birdir. Eğer kardeşler bundan fazla iseler üçte-birde ortaktırlar. Bütün bu taksimat, mirasçılar zarara uğratılmaksızın ve vasiyet ile borçlardan sonra yapılır. Bunlar, Allah tarafından size bir emirdir. Allah, en iyi bilen ve kullarına yumuşak davranandır. İşte bunlar, Allah’ın koyduğu yasalardır. Kim Allah’a ve Elçisi’ne itaat ederse Allah onu altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Orada ebedi kalacaklardır. İşte büyük kurtuluş ve başarı budur. Kim de Allah’a ve O’nun Elçisi’ne karşı gelir ve O’nun yasalarını çiğnerse, Allah onu, içinde sürekli kalacağı cehenneme sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır. (Nisa Suresi 7-14) 19.6. Fuhuş Merkezlerinin Kapatılması İslam Cumhuriyetinin / Dininin en önemli paradigması olan zayıfların ellerinden tutulması, toplumun ayağa kaldırılması ve sömürülmekten kurtarılması için öncelikle toplumda kadınların fuhuş malzemesi olarak kullanılmasının önüne geçilmesi gerekiyordu. Rivayetlere göre o dönemde Medine’de ileri gelenlerin işlettiği dokuz adet genel ev / fuhuş merkezi mevcuttu. ([3] ) Bunların önemli bir kısmı ya da en büyüğü Abdullah Bin Übey’e aitti. Şehitlerin geride bıraktıkları kadınları ve kızları bekleyen diğer bir tehlike de sahip çıkılmamaları ve perişanlıkları nedeniyle fuhuş bataklığına malzeme olmalarıydı. Şehitlerin aileleri ve kızlarının perişan edilmeleri durumunda fuhuş sektörünün dikkatlerini bunlara çevirebileceği ihtimali aşikârdı. Yukarıda geçtiği üzere şehit ailelerinin mümin erkeklerle nikâhlanması emri ile bu kadınların fuhşa sürüklenmesinin önüne geçilmesi sağlandı. Zira insan cinsinin yemek içmekten sonra en temel ihtiyaçlarından olan cinsel ihtiyacın giderilmesi de eşsiz kalan kadınların yaptıkları bu evliliklerle yasal bir şekilde temin edildi. Diğer taraftan toplumu geri ve fakir bıraktıran, şehvetlerinin peşinde koşarak aptallaştıran en önemli sebeplerden birisi de fuhuş sektörüydü ve ivedilikle yasaklanması gerekiyordu. Dahası Uhud savaşında en önemli ayrılıkçı güç, şüphesiz Abdullah bin Ubey idi. Artık ona ve fuhuştan kazanç sağlayan yandaşlarına ekonomik bir darbe vurmanın zamanı da gelmişti. Onlara vurulacak darbe ile hem toplum temizlenecek, arınacak, maddi / manevi yükselecek hem de şehitlerin kadınları ve kızlarını bekleyen tehlike savuşturulacaktı. Bu amaçla Cenab-ı Hak elçisine genel evlerin / fuhuş yuvalarının kapatılması talimatını verdi. Bu talimatın gerçekleştirilmesi için genel ev kadınlarının ölünceye kadar ya da ikinci bir emre kadar evlerinde hapsedilmesi, fuhuş yuvalarına giden erkeklere de hem dil ile hem de fiziki olarak eziyet edilmesi hükümlerini getirdi. Böylece toplumda fuhuş bataklıkları kurutulduğu gibi bu batakhaneleri işletenlerin gelirlerine de büyük bir darbe vurulmuş oldu. Genel ev kadınlarının belirlenme mekanizması da dört şahit getirilmesi şartına bağlandı. Bu da şahitlerin şahitlik yapmasına bağlandı. Yani o işi yapan ve o batakhanelerde gezen kişilerin kendileri ile birlikte o kadınları ifşa etmesi şartına bağlandı. Böylece fuhuş sektöründeki kadınların önemli bir kısmı bu damgayı yemekten kurtuldular ve topluma kazandırıldılar. Erkeklere ise bu batakhanelere gitmeleri halinde eziyet edileceği bildirilerek oralara gidişlerinin önü kesilmiş oldu. Şayet bu tedbir alınmasaydı münafıklar Hz.Muhammed’in@ idaresini yıkmak için şehit ailelerinin perişanlığını ve hatta fuhşa sürüklenmesini bile kullanacaklardı. Hem kendileri şehitlerin yetim kızları ve dul kadınlarını fuhşa malzeme olarak kullanacak ve bundan ekonomik gelir elde edecekler hem de bu durumu Hz.Muhammed’in@ politikalarının olumsuz sonuçları olarak topluma lanse edeceklerdi. Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği düzenleme ile fuhşun kökü kurutularak toplumun ilerlemesinin ve temizlenip yükselmesinin önü açılmış oldu. 15-18- Kadınlarınızdan fuhuş yapanlar hakkında içinizden dört şahit getirin; şayet onlar şahitlik yaparlarsa o kadınları ölünceye kadar ya da Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedin. İçinizden fuhuş yapan erkekleri de eziyet ederek cezalandırın. Şayet tevbe edip kendilerini düzeltirlerse, onları bırakın. Çünkü Allah tevbeleri kabul edendir, merhamet edendir. Fakat Allah'ın kabul edeceği tövbe, ancak cehalet nedeniyle kötülük yaptıktan sonra tez elden tövbe edenlerinkidir. İşte Allah bunların tevbelerini kabul eder. Allah, her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibidir. Yoksa sürekli kötülük işleyip de kendisine ölüm gelince “Gerçekten ben, şimdi tövbe ettim." diyen birinin tövbesi, tövbe değildir. İnkârcı / İsyankar /Başkaldıran olarak ölenlerin tövbesi de tövbe değildir. Biz onlar için acı bir azap hazırladık. (Nisa Suresi 15-18) [1] ) Not: Hz.Muhammed bu ilahi talimat doğrultusunda Uhud savaşında şehit düşen kişilerin eşlerinden iki hanımla evlenmiştir. Bunlar Hafsa bint i Ömer bin Hattab , Uhud'da ölen Huneys b.Huzafe'nin dulu ve Ömer bin Hattab'ın kızıdır, diğeri ise Hind binti Eb i Ümeyye Uhud'da ölen Abdullah bin Abdilesed'in duludur. [2] )Not: Savaşların sonucu meydana gelen olağanüstü durumlar için yapılan bu bölümdeki düzenlemeler daha sonra İslam toplumunda sivil hayatın düzenlemeleri olarak hayata geçirilmiştir. [3] ) Abdullah b. Ömer'den, İbnü Abbas'tan (r.anhüm) Mücahid'den, Said b. Cübeyr'den ve yine Saîd b. Müseyyeb'den gelen rivayetlere göre Medine de dokuz adet fuhuşhane vardi. 19.7. Kadınlara Şahsiyet Kazandırılması Medine toplumunda şirk sisteminden kalan geleneklere göre kadınlar hala bir meta olarak muamele görüyordu. Erkek egemen bir toplumsal yapı olarak onların haklarına tecavüz ediliyordu. Fakat Cenab-ı Hak, yeni yaratılan İslam toplumunda kadınlara şahsiyet kazandıracak haklarını içeren talimatlarını inzal eder. Öncelikle eşlerini kaybetmiş kadınların miras paylaşımına tabi mal gibi görülmesi anlayışı yasaklandı ve kadınlara zorla mirasçı olunamayacağı hükme bağlandı. Böylece eşleri şehit olan kadınların kabile dışından başka erkeklerle evlenmelerine engel olmak isteyen kabile içi evlilik anlayışlarına set çekildi. Bu düzenleme ile kadınların ya da yetim kızların başka kabileden birileriyle evlenmelerinin önü açıldı ve kabile anlayışına uygun paylaşım düzeni yıkılarak kadınlar İslam Cumhuriyetinin güvencesinde özgür bireyler haline getirildi. Bu kapsamda kadınların evlenirken aldıkları ve şahsi mülkleri olan mehirlerinin bile ellerinden alındığına işaret edilerek onların mülklerine el koymak için entrika çevrilmesi yasaklandı. Kadınlarla yapılan nikah sözleşmesinin hükümlerine riayet etme şartı getirildi ve onlarla iyi / güzel geçinilmesi emredildi. Böylece kadınları erkeklerin karşısında sözleşmenin diğer tarafı ve birbirlerinin eşi olarak görmelerini ve ona göre saygılı davranmaları emredildi. Cenab-ı Hak, evliliği rasyonel bir birliktelik olarak tanımladı ve mümin erkelere şöyle öğüt verdi; “Size sonradan itici gelen eşlerinizi boşamaya, değiştirmeye kalkmayın! Eğer meşru sınırlarda ayrılmak durumunda kalırsanız, verdiğiniz sosyal güvenceyi onlardan almak için girişimde bulunmayın! Geçmişte meydana gelen aranızdaki sevgiye ve kaynaşmışlığı dikkate alarak bu bağları maddi çıkarlara değişmeyin!” Cenab-ı Hak inzal ettiği bu düzenlemeler ile sadece yetimlerin ve dulların haklarını korunmakla kalmadı aynı zamanda onlara toplumsal şahsiyet kazandırdı. Daha da önemlisi yetim kızlar ve dul kadınlar evlenirken tercihlerini kabile dışından yapma hakkını elde etmiş olması nedeniyle Medine toplumunun kabile aidiyetinden daha geniş bir topluma ve daha geniş bir aidiyete geçiş yapmanın yolu açıldı. 19-21-Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helal değildir. Açık bir şekilde fuhuş yapmadıkça onlara verdiğiniz şeylerin bir kısmını geri almak için onlara baskı yapmayın. Onlarla güzel bir şekilde geçinin. Onlardan hoşlanmazsanız bile onların hoşlanmadığınız yönünü Allah çok büyük bir hayra aracı kılmış olabilir. Şayet eşinizi bırakıp yerine başka bir eş almak isterseniz, birincisine yüklerle altın vermiş olsanız dahi boşadığınız zaman ondan hiçbir şey geri almayın. Ona iftira ederek ve açık bir günaha girerek verdiğinizi geri mi alacaksınız? Birbirinizin mahremi olup kaynaşmışken ve onlar da sizden sağlam bir söz / misak almışken verdiğinizi nasıl geri alırsınız? (Nisa Suresi 19-21) 19.8. Kabileciliğin Dar Kalıplarından Kurtuluş ve İslam Toplumu İle Geniş Ufuklara Geçiş Şirk toplumunun oluşturduğu kabile yapısında malların kabile içinde kalması için yapılan kabile içi evlilikler öylesine iğrenç boyutlara ulaşmıştı ki, babası ölünce üvey annelerle, oğulları ölünce gelinlerle, iki kız kardeşi birlikte yani baldızlarla ve hem annesi hem de kızıyla yani üvey evlatlarla evlilikler yapılmaktaydı. Bu yakın akraba evliliklerine bir sınırlama getirmek gerekiyordu. Zira şehitlerin aileleriyle yapılacak evliliklerde miras mallarına konmak için üvey kızlarla yani yetim kızlarla da evlenilecekti. Sırf malların kabile dışına çıkmaması için yapılacak bu evliliklerde kadınların seçme şansı olmadan kendi kabilelerinden birileri ile evleneceklerdi. Cenab-ı Hak aşağıda getirilen düzenleme ile bu tür olumsuzluklara engel koydu ve yakın akraba evliliklerine sınırlar çekerek kabilelerin dar toplum yapısından çıkılmasını sağladı. Bu düzenleme ile kabilelerin birbirleriyle kaynaşması sağlandı. İnsanların kabile asabiyesi temelinde değil aynı ülküye iman etmiş bireylerin oluşturduğu bir toplum bütünlüğüne kavuşmaları hedeflendi. Yani tevhit toplumunun fiziki alt yapısı oluşturuldu. Birlikteliklerin sözleşmeler temelinde oluşturulması prensibi getirildi. Böylece tevhit toplumundaki her bireyin İslam Cumhuriyetinin güvencesinde serbestçe yapacağı sözleşmelerle birliktelikler oluşturması sağlandı. Bu özgür bireylerin üst kimlikleri ve aidiyetleri kabileleri değil İslam Cumhuriyeti vatandaşlığı / müslümanlık oldu. Ayrıca evlilik sözleşmesinde öngörülen mehir verme zorunluluğu kadınların sosyal güvencesini sağladı ve bu güvencenin garantörü de İslam Cumhuriyeti oldu. 22-24- Geçmişte olanlar istisna olmak üzere babalarınızın nikahladığı üvey analarınızla evlenmeyin. Şüphesiz bu pek çirkin bir hayasızlık, yüz kızartıcı bir iğrençlik, çok kötü bir gelenekti. Size, anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, teyzeleriniz, halalarınız, erkek kardeşinizin kızları, kız kardeşinizin kızları, sütanneleriniz, sütkız kardeşleriniz, kadınlarınızın anneleri, evlenip zifafa girdiğiniz kadınlarınızın eski kocalarından olan ve evinizde bulunan üvey kızlarınız –eğer anneleri ile ilişkiye girmediyseniz onlarla evlenmenizde bir sakınca yoktur–öz oğullarınızın hanımları ve iki kız kardeşi birden almanız size haram kılındı. Fakat geçmişte olanlar geçmişte kalmış olup bu kurallardan istisnadır. Şüphesiz Allah çok bağışlayan eşsiz merhamet sahibidir. Sözleşmelerle sahip olduklarınız hariç, nikahlı kadınlar da sizlere haram kılındı. Bunlar, Allah’ın emri olarak üzerinize yazdığıdır. Bunların dışındakiler ise gayri meşru bir ilişkiyle değil de evlilik yoluyla almak şartıyla malvarlığınızdan mehir vererek istemeniz size helal kılındı. Böylece kendilerinden yararlandığınız kadınlara zorunlu bir görev olarak mehirlerini ödeyin. Mehir belirlendikten sonra, karşılıklı olarak rızalaştığınız şeyde size bir vebal yoktur. Şüphesiz Allah, bilen hüküm ve hikmete sahibidir. (Nisa Suresi 22-24) 19.9. Mümin Fakir ve Nefsinin Arzularına Hâkim Olamayan Erkeklerin Fuhuştan Uzak Tutulması İçin Alınan Tedbirler Medine toplumunu temizlemek için fuhuş merkezlerinin kapatılması çok önemli bir adımdı. Sıra ikinci adıma gelmişti. Fuhuştan uzak durmaya çalışmakla birlikte nefislerine hâkim olamamaktan korkan ama bunu meşru yoldan gidermek için hür kadınlarla evlenebilecek mehir bedeline sahip olmayan bekar mümin erkeklerin bu sorununa çare bulunması gerekiyordu. O dönemdeki cahiliye geleneğine göre hür olan erkekler ancak hür olan kadınlarla evlenebilirdi. Onların cariyelerle / hizmetçi kızlarla evlenmeleri yasaktı. Cenab-ı Hak, yoksulluğundan dolayı hür kadınlarla evlenemeyen ve nefsine hâkim olmakta zorluk çeken mümin erkeklerin mümin cariyelerle sahiplerinin izni ile evlenmelerini helal kılarak toplumda zinaya giden önemli bir yolu daha tıkadı. İffetli olmaya, fuhşa bulaşmamaya ve gizli dost tutmamaya yemin edecek mümin cariyelerle nefsine hakimiyet zorluğu çeken ve hür kadınlarla evlenemeyen bekar mümin erkeklerin evlenmesine izin verildi. Onlara verilecek mehir bedelinin hür kadınlara göre düşük olması nedeniyle bunlar bu bedeli karşılayabilirlerdi. Cenab-ı Hak bu izni vermekle beraber, müminlerin bu izni kullanmak yerine nefislerine hâkim olmalarının kendileri için daha hayırlı olacağını da vurguladı. Yani bu iznin toplumda nefsinin arzularına hâkim olamayan zinadan başka çaresi de olmayan müminlerin günaha girmemesi için verilen bir ruhsat olduğunu belirtti. Cenab-ı Hak, bu izin ile mümin cariyelerin temiz kalmasını ve böylece toplumun ıslah edilmesini sağladığı gibi onların hürriyetlerini kazanmalarının yolunu da açtı. Zira yoksul mümin kocaları ilelebet yoksul olmayacaklardı. İmkânları genişlediğinde eşlerinin hürriyetleri için fidyelerini temin edebileceklerdi. Fakat diğer taraftan cariyeler toplumda zayıf oldukları ve iffetli olmaya ant içmiş olsalar da geçmişte yaşadıkları olumsuz ve zorunlu şartlardan etkilenerek evlendikten sonra da bu günahı tekrar işleyebilirlerdi. Cenab-ı Hak, hür ve koruması olan kadınlara göre onların toplumdaki bu korumasız ve zayıf durumlarını dikkate alarak günaha girmeleri halinde onlara verilecek cezayı hür kadınlara verilecek cezanın yarısı olarak belirledi. Böylece kullarına karşı tarifsiz bir şefkat ve merhamete sahip olduğunu gösterdi. Ayrıca fuhuş sektörünün işleticileri olan münafıkların müminleri fuhşa itmeye çalıştıklarını açıklayarak onlara karşı uyanık olunmasını bildirdi. Bu tür düzenlemelerle toplum ıslah edilmeye çalışılırken toplumu ifsat etmek isteyen münafıklara meydan verilmemesi için bu tedbirlerin alındığına işaret etti. Zira münafıkların bu düzenlemelerle alay edecekleri açıktı. Onlar aşağılık görülen cariyelerle müminlerin evlenmelerini alay konusu edeceklerdi. Fakat Cenab-ı Hak verdiği bu ruhsat ile zina gibi daha kötü bir belayı toplumdan def etmenin amaçlanması nedeniyle onlara aldırış edilmemesi gerekliliğini ortaya koydu. Bu düzenlemelerle müminlerin üzerindeki tahammülü zor yüklerin alındığını belirtti. 25- 28- İçinizden hür ve mümin kadınları nikâhlamaya gücü yetmeyenler, himayenizdeki mümin genç hizmetçi kızlarla evlensin. Allah sizin imanınızı daha iyi bilir. Siz müminler hepiniz birsiniz. O halde iffetli yaşamaya, fuhşa /sefihliğe bulaşmamaya, gizli dost edinmemeye ant içenleri sahiplerinin izniyle nikahlayın ve örfe uygun / herkesçe kabul gören bir şekilde mehirlerini verin. Evlendikten sonra fuhuş yaparlarsa, o zaman onlara hür kadınlara verilen azabın / cezanın yarısını uygulayın. Bu ruhsat sizden zina suçunu işlemekten korkan kimseler için getirilen bir imkandır. Fakat eğer sabrederseniz bu sizin için daha hayırlıdır. İyi bilin ki Allah, kullarının günahlarını örten / gafur ve engin merhamet sahibidir. Allah, bütün bunları açıklıyor ki, size sizden öncekilerin (ilahi yasalara uygun) yollarına yönlendirmek ve yanlıştan dönüşünüzü kabul etmek istiyor. Çünkü Allah, her şeyi çok iyi bilen ve hikmetle hüküm verendir. Allah, sizin tevbelerinizi kabul etmek istiyor. Şehvetlerine uyanlar ise sizin büsbütün yoldan çıkmanızı istiyorlar. Allah, sizin yükünüzü hafifletmek istiyor. Çünkü insan sabır ve tahammül açısından çok zayıf yaratılmıştır. (Nisa Suresi 25-28) 19.20. Yasalara İtaat Konusunda Müminlere Uyarılar Cenab-ı Hak, yukarıda inzal ettiği yasalarla kabile reislerinin şehitlerin mirasına haksız bir şekilde konmalarına engel olmuştu. Bu durum onlarda çok büyük rahatsızlık meydana getirdi. Gözlerini şehitlerin mirasına dikmiş olan bu kişiler kabilelerinin diğer üyelerini kışkırtmaya başladılar. Kendi aşiretlerine ait olan şehitlerin mallarının diğer aşiretlere ya da muhacirlere gidiyor diye tezvirat yapmaya başladılar. Eski kabileci anlayıştan tamamen sıyrılamamış olan müminler bu kışkırtmaların etkisiyle bu düzenlemelere uyma konusunda tereddüt yaşıyorlardı. Cenab-ı Hak, müminleri uyararak bu uygulamanın toplumsal geriliği engellemeyi amaçladığını bildirdi. Şöyle ki; eğer cahiliye geleneği ile hareket edilecek olursa şehitler tarafından yaratılmış ekonomik büyüklükler / mallar haksız bir şekilde kabile ileri gelenleri arasında paylaşılıp tüketilecek, fakat yeni getirilen uygulama ile bu ekonomik büyüklükler / mallar çarçur edilmeyeceği gibi tam aksine daha da çoğaltılıp ekonomiye katkılı hale getirilecektir. Eski yasaya göre yapılacak uygulama toplumu öldürecek iken yeni yasanın öngördüğü uygulama ile toplum ekonomik olarak daha da büyüyecektir. Cenab-ı Hak, bu gerekçeyi beyan ederken müminlere şehitlerin bıraktıkları kadınlara kalan mirasa konmak için kabile içi evliliklere başvurmak suretiyle şehitlerin mallarını haksız bir şekilde tüketilmemesi uyarısında bulunur. Onların malını yemek için evlenme yolunun seçilmemesi gerektiği bu yolun haksız bir yol olduğu ifade edildi. “Eğer mal edinmek istiyorsanız çalışıp çabalayın, üretin ve karşılıklı rızaya dayalı ticaret yapın.” Manasına gelen tavsiyelerde bulunuldu. Aksi takdirde toplum olarak geri kalınacağı ve toplumun ölümüne yol açılacağı belirtildi. Cenab-ı Hak, ikazlarına şöyle devam ederek hemen yeni yasamanın gereklerini yerine getirilmesini müminlere emretti: Miras yoluyla malların paylaşımı konusunda getirilen yeni düzenlemelere uyulması gerektiği, Şayet yeni düzenlemelere uyulacak olursa ufak tefek kusurların bağışlanacağı ve üstün makamlara eriştirileceği, Allah’ın yasasına göre yapılan miras taksimatı ve yeni getirilen uygulamalarla bazılarının tasarrufuna fazladan verilen mal ve servetlere tamah edilmemesi gerektiği, Allah’ın yasasına göre yapılan paylaşımlarda hem kadınlara hem de erkeklere hakkaniyetle paylaşım yapıldığı bu nedenle yapılan taksimata rıza gösterilmesi gerektiği Eski sistemdeki paylaşımın kaldırıldığı ve yeni paylaşım sistemine göre malların nasıl miras bırakılacağının ve kimlerin mirasçı olduklarının belirlenmiş olması nedeniyle hak sahiplerine haklarının hemen verilmesi gerektiği. 29-33-Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda haksız / batıl bir yolla tüketmeyin. Fakat karşılıklı rızaya dayalı ticaret yapın. (Mallarınızı batıl / haksız bir yolla tüketerek) kendinizi öldürmeyin. / mahvetmeyin. Şüphesiz Allah, size çok merhametlidir. Kim, düşmanlıkla ve zulmederek bu yasakları çiğnerse, yakında onu ateşe sokacağız. Bunu yapmak Allah’a çok kolaydır. Eğer siz, yasaklanan şeylerin büyüklerinden sakınırsanız, Biz de sizin kabahatlerinizi örteriz / bağışlarız ve sizi şerefli bir makama yerleştiririz. Allah’ın bazınıza, diğerinden fazla verdiği şeyler için haset etmeyin. Erkekler de kazandıklarından bir pay alacaklar. Kadınlar da kazandıklarından bir pay alacaklar. Allah’ın lütfundan isteyin. Hiç kuşkusuz Allah, her şeyi en iyi bilendir. Erkek olsun, kadın olsun, her biriniz için, anne-baba ve akrabaların geriye bıraktıkları mirastan paylar belirledik. Ayrıca evlilik akdiyle akraba olduğunuz kimselere de paylarına düşeni hemen verin. Şüphesiz Allah, her şeye şahittir. (Nisa Suresi 29-33) 19.21. Korumaya alınan Kadınlardan Başkaldıranlara Uyarılar Şehitlerin ailelerine evlilikler yoluyla ve mirastaki yeni düzenlemelerle sahip çıkılmış böylece dul kadınlar / yetim kızlar koruma ve gözetim altına alınmıştı. Normal olarak koruma altına alınan bu kadınların kendi haklarını temin eden İslami İdareye sadakat göstermeleri beklenir. Onlar Allah’ın vaat ettiği güzel bir istikbal hedefini ve umutlarını korumak için İslami İdareye yardımcı olmalı ve asla ihanet etmemelidir. Bunlardan elbette kendilerinden bekleneni yerine getiren ve idareye saygılı bir şekilde itaat eden kadınlar vardı. Bunlar saliha yani ıslah edici davranışlarda bulunan kadınlar olarak adlandırılırlar. Ancak İslami İdarenin onların durumlarında ve haklarında yaptığı iyileştirmelere rağmen savaştaki yenilginin acısı üzerinden münafıkların yaptıkları tezviratların peşine düşenleri de vardı. Onlar bütün bu yapılan iyiliklere karşın kendilerini ve mallarını himaye eden yeni kocalarına karşı başkaldırarak İdareyi zor duruma düşürüyorlardı. Cenab-ı Hak, eski gelenekleri arayan ve kocalarına isyan eden bu kadınlara önce öğüt verilmesini emretti. Eğer yola gelmeyecek olurlarsa onların tecrit edilmesini ya da uzaklaştırılmasını, hala başkaldırma devam ederlerse onlara zor kullanılmasını / baskı yapılmasını emretti. Islah etmek için uygulanan bu metodun herhangi bir aşamasında hatasını anlayıp itaat edenlere ve İslami İdareye saygılı davrananların yaptıkları kabahatlerin affedilmesi ve normal yaşama devam edilmesi talimatını verdi. 34-Allah'ın bazınıza diğerinden fazla verdiği şeyler sebebiyle ve kendi mallarından harcama yaptıkları için erkekler, o kadınlar üzerine koruyup gözeticidirler. Onlardan saygılı, itaatli, sadık ve sorumluluklarını yerine getirenler, saliha kadınlardır. Allah (indirdiği yasal düzenlemelerle) kendilerini nasıl koruduysa, onlar da gaybı (Allah’ın gelecek vaadine ilişkin umutları, İslami idarenin geleceğini bu itaatleri ve sadakatleri ile) korurlar. Koruma ve gözetimini üstlendiğiniz o kadınlardan başkaldırmasından / isyan etmesinden korktuklarınıza ise öğüt verin. (Öğüt almamakta ısrar ederlerse) ikamet ettikleri yerden uzaklaştırın. (Onları tecrit edin ya da uzaklaştırın / sürgün edin.) Yine de yola gelmeyecek olurlarsa onlara baskı yapın. / zor kullanın. Eğer size itaat ederlerse artık (onları affedin ve) incitmek için bahane aramayın. Allah, çok yücedir ve çok büyüktür. (Nisa Suresi 34) 19.22. Evli Çiftlerin Arasındaki Anlaşmazlıkların Çözüm Yoluna İlişkin Düzenlemeler Görüldüğü üzere yukarıdaki ayetler, eşler arasında anlaşmazlık olması halindeki ilişkiyi değil idare ile toplumun ilişkilerini düzenlemektedir. Bu talimatlar, idarenin kendi paradigmaları çerçevesinde toplumsal adaleti sağlamak ve savaşlardaki kayıpların meydana getirdiği krizi atlatmak için geliştirdiği tedbirlere itiraz eden tarafın ıslah edilmesi kapsamındaki düzenlemeler olarak anlaşılmalıdır. Bunun böyle olduğunu müteakip ayet teyit etmektedir. Şöyle ki söz konusu bu ayet karı koca ilişkilerinin krize gittiği zaman nasıl bir yol izleneceğini düzenlenmektedir. Şayet eşler arasında bir anlaşmazlık olursa kadını yataktan ayırma, sonra dövme vb. yöntemleri değil İslami İdarenin her iki tarafın yakınlarından birer hakem atamaları emredilir. Allah’ın barıştan yana olduğu bildirilerek İdarenin atadığı hakemlerin karı kocanın arasında sulh yapmaya çalışmaları istenir. Hakemlerin sulh için çalışmaları halinde Cenab-ı Hakk’ında eşlerin arasını bulma hususunda yardımcı olacağı ve onların sulh için gayretlerini boşa çıkarmayacağı bildirilir. İslami idarenin bekasında / devamında bu ailelerin sulh içerisinde birlik ve beraberliklerini korumaları önemlidir. 35- Şayet karı ile kocanın arasında bir ayrılık meydan geleceğinden korkuyorsanız, o zaman kendilerine erkeğin yakınlarından bir hakem, kadının yakınlarından da bir hakem atayın. Bu hakemler gerçekten eşleri barıştırmak için uğraş verirlerse, Allah da onları muvaffak eder ve karı-kocanın arasında geçim verir. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, her şeyin iç yüzünden, gizli taraflarından haberdar olandır. (Nisa Suresi 35) 19.23. İslami Toplumun Oluşmasında En Önemli Faktör: İnfak ve Cömertlik Tevhidi bozan, birliktelikleri parçalayan en önemli unsur bencillik, cimrilik ve mal hırsıdır. Şirk paradigmasına göre mal / mülk güçlü olmanın bir göstergesidir ve maldan / mülkten yoksun olmak ise fakirlik ve güçsüzlüktür. Bu nedenle mal / mülk kaybını önlemek için cimrilik ve malı artırmak için haksızlık yapılması da şirk inancının bir ilkesidir. Münafıklar ve Yahudilerin bazı ileri gelenleri İslami iktidarın yani Hz.Muhammed@ ve arkadaşlarının ekonomik olarak yoksul ve fakirlik çekmesi ve sonunda Medine’den çekip gitmeleri için halka cimriliği / infak etmemeyi tavsiye etmektedir. Bu tavsiyeyi de sanki onların iyiliğini istiyormuş gibi yapmaktadırlar. Onlar Medinelilere şöyle dediler: “Mallarınızı infak etmeyin! Muhakkak ki biz, sizin mallarınızın elinizden gitmesiyle fakirliğe uğramanızdan korkuyoruz. İnfak etmekte acele etmeyiniz çünkü siz ileride ne olacağını bilemezsiniz.” Çok açıktır ki o şeytanlar bu propaganda ile Medine’de oluşturulan kardeşliği, toplumsal birlikteliği / tevhidi ve İslami İdareyi yıkmak istemektedir. Cenab-ı Hak ise müminlerin herkese iyilik yapmalarını, güzel tavır ve davranış içinde olmalarını ister. Bunun için insanın karakterini düzelten en önemli davranışın cömertçe infak etmek olduğunu bildirdi. Diğer taraftan kibirli, gururlu ve küstah karakterli insanları sevmediğini de sözlerine ilave etti. Bu mesajlarla Yahudilerin şeytani ileri gelenleri ile münafıkların Medine halkını kandırmak için yapmış oldukları menfi propagandaya cevap verildi. Ayrıca toplumun infak etmek dahil İslami değerleri kabul edecekleri gün geldiğinde bu şeytanların yerin dibine geçmek isteyecekleri bildirilerek tehdit edildiler. 36-42- Allah’a kulluk edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolda kalmışlara, yasalar çerçevesinde himayenize verilmiş kimselere iyilik edin. Muhakkak ki Allah, kibirlenen ve kendini beğenen küstahları sevmez. O, cimrilik eden, insanlara da cimriliği tavsiye eden ve Allah’ın kendilerine lütfuyla verdiklerini gizleyenleri de sevmez. Allah’ın ilkelerine / düsturlarına karşı çıkanlara acıklı bir azap hazırladık. Onlar mallarını insanlara gösteriş yapmak için harcarlar. Allah’a ve ahiret gününe iman etmezler. Yakın arkadaşı şeytan olan kimse ne kötü bir arkadaşa sahiptir! Ne olurdu sanki bunlar da Allah’a ve ahiret gününe inansalar ve Allah’ın kendilerini verdiği şeylerden Allah yolunda harcasalardı, zarar mı görürlerdi? Allah, onların durumunu çok iyi bilendir. Şüphe yok ki Allah, zerre kadar haksızlık yapmaz. Aksine yapılan zerre kadar bir iyiliğin karşılığını kat kat verir. Üstelik Kendi katından da büyük bir mükafat verir. Her ümmetten bir şahit / numune gösterdiğimiz ve seni de onlara bir şahit / numune olarak gösterdiğimiz zaman onların hali nasıl olacak bakalım? İnkâr edip Elçi’ye karşı çıkanlar, o gün yerin dibine geçmek isteyecekler. (Şimdi söyledikleri) hiçbir sözü o gün Allah’tan gizleyemeyecekler. (Nisa Suresi 36-42) 19.24. Kamu Hizmetlerinin Uyanık, Temiz ve Dürüst İnsanlarla Gerçekleştirilmesi Cenab-ı Hak, savaşların yaralarını saran alt yapıyı kurarken, İslami / tevhidi toplumu oluşturma yolunda çok önemli bir düzenleme daha bildirir. Kamu hizmetlerini yapan müminlerin bu hizmetleri bilinçli, temiz ve dürüstçe yerine getirmeleri emredildi. Bunun için biri içkiden diğeri şehvetten kaynaklanan iki sarhoşluk hali yaşayanların kamu hizmetlerine / salata / toplantıya / eğitime / namaza yani mescide gelmeleri yasakladı. Gerek şehvetten gerekse de içki ile sarhoş olanların maddi ve manevi olarak temizlendikten sonra ancak bu hizmetlere katılabilecekleri hükme bağlandı. Böylece yapılacak kamu hizmetleri / salat / toplantı / içtima / namaz vb. aktivitelerin temizlikle, dürüstlükle ve mutlaka ayık ve aklı başında olarak gerçekleştirilmesi şart koşuldu. Bu tedbir toplumdaki fertlerin daima müteyakkız olmasını sağlayacaktır. 43- Ey iman edenler! Sarhoş iken ne dediğinizi bilinceye kadar salata / toplantıya / kamu hizmetlerine / namaza yaklaşmayın. Cünüp iken de –yolculuk hali müstesna– yıkanıncaya kadar, salata / toplantıya / kamu hizmetlerine / namaza yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolculuktaysanız veyahut tuvaletten geldiyseniz veya kadınlarla cinsel ilişkide bulunduysanız ve bu durumlarda su bulamadıysanız o zaman, temiz bir toprağa yönelin. Yüzlerinizi ve ellerinizi onunla mesh edin. Muhakkak ki Allah çok affedici ve çok bağışlayandır. (Nisa Suresi 43)
- Bölüm 36: TEBUK SEFERİ | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 36 TEBUK SEFERİ 36.1. Gassanilerin Medine’ye Baskın Planları Mekke’nin Fethi sonrasında, Bedevi Arap kabileleri peş peşe İslam Cumhuriyetine / dinine katılım yapmaktaydı. Böylece Medine’de bir şehir devleti olarak kurulan İslam Cumhuriyeti sınırlarını tüm Arap yarımadasını da içine alacak şekilde genişletmişti. Kuzeyde Şam merkezli Hristiyan Gassani Devleti için bunun anlamı, artık Mekke’yi de içine alarak oldukça güçlenmiş, “siyasi ve askeri” bir tehdidin sınırlarına kadar dayanmış olmasıydı. Gassaniler, Kahtani Yemen Araplarındandı. MÖ 525 yılında Yemen Sebe Devletine ait Maarib Barajı’nın yıkılması ile yaşanan felaket sonrası, Sebe halkının bir kısmı Suriye topraklarında yerleşmişlerdir. Gassaniler bu bölgede bir devlet kurmuş ve Bizans İmparatorluğunun siyasi otoritesi altında Hristiyanlaşmışlardı. Onlar Bizans’ın ileri karakolu olarak görev almışlardı. İslam Cumhuriyetinin Arap yarımadasında birliği sağladıktan sonra hakimiyet alanını kuzeye doğru genişletmeye çalışması, Gassani Devleti yönetimini tedirgin etmiş ve bu nedenle onlar bölgedeki gelişmeleri Bizans’a iletmişlerdi. Ayrıca Medineli münafıkların başı olan Abdullah b. Ubey’in kuzeni olan Ebu Amir de İslam Cumhuriyetinin bu ilerlemesinin durmayacağını ve Suriye, hatta Bizans’a kadar genişleyeceğini söyleyerek Gassanileri ve Bizans’ı İslam Cumhuriyetine karşı kışkırtıyordu. Ebu Amir Hristiyandı ve Hz.Muhammed’in@ Medine’ye gelmesinden sonra Mekke’ye gitmiş ve Medine İslam Cumhuriyeti ile olan bütün savaşlarda önemli rol oynamıştı. Bedir Savaşına katılmış, Uhud Savaşında Hz.Muhammed’in@ de düştüğü hendekli tuzakları kazdırtmıştı. Mekke’nin fethinden sonra ise Ebu Amir, Gassani ve Bizanslıların İslam Cumhuriyeti Başkenti Medine üzerine güçlü bir ordu göndermeleri için çaba harcamaktaydı. ([1] ) Gassani Kralı da bu hususta istekliydi. Bu nedenle Bizans’ın desteğine müracaat ettiler. Bizans’tan askeri destek sözü alındıktan sonra Medine’ye bir sefer yapma hazırlıklarına başlanıldı. Bir taraftan Şam’da bu hazırlıklar yapılırken diğer taraftan Ebu Amir’in direktifiyle münafıklar, İslam Cumhuriyetine karşı yapılacak operasyonları örgütlemek için Medine’de bir üs yapma yoluna gittiler. Dikkat çekmemek için bu üssün mescit olarak inşa edilmesini en uygun yöntem olarak seçtiler ve Mescid-i Dırarı inşa ettiler. Gerekçe olarak da Mescid-i Nebevi’nin uzak oluşunu gösterdiler. İnşa ettikleri mescidin başkaldırı operasyonları merkezi oluşunu kamufle etmek ve meşru hale getirmek için samimi müminlerden bazılarının da desteğini aldılar ve açılışı için Hz.Muhammed’in@ bu mescidde namaz kıldırmasını talep ettiler. Şam’daki sefer hareketliliğine ilişkin istihbarat Nebatiler ([2] ) tarafından Hz.Muhammed’e@ ulaştırılınca Hz.Muhammed@ hemen karşı atağa geçti ve sefer hazırlıklarına başlanması talimatı verdi. Sefer hazırlıkları ile Mescid-i Dırarda namaz kıldırma talebi aynı zamanlara geldiği için Hz.Muhammed@ bu isteği yerine getirmeyi seferden dönünce yapma sözü verdi. Tebuk Seferi için Medine’de hummalı bir hazırlık çalışması başlatıldı. Fakat Tebuk Seferi hazırlıkları çok yavaş yürüyordu. Zira bu sefer oldukça zorlu bir sefer olacaktı. Sefer hem çok uzak bir yere yapılacak hem de düşman çok kuvvetli idi. Müminler İslam Cumhuriyetinin sınırlarının çok genişlemesinin ve başarılı fetihlerin rehavetine kapılmışlardı. Münafıklar ise artık son ümitlerini Şam’dan gelecek Gassan ve Bizans ordularına bağlamışlardı. Onların Hz.Muhammed’in@ iktidarını devirmede muvaffak olmaları için bu seferin engellenmesine olanca güçleriyle çaba sarf ediyorlardı. Güçlü Bizans ve Gassan ordusuna karşı savaşmak üzere düzenlenen Tebuk’e kadar gidecek İslam Ordusu çok donanımlı ve kalabalık olmalıydı. Herkesin orduya hem asker hem de mali olarak katkı sağlaması başarı için şarttı. 36.2. Tebuk Seferi Hazırlıkları Kapsamında Bölge Halkına Yapılacak Propaganda Bu hazırlıkların yanında seferin yapılacağı bölge halkına ve yöneticilerine yönelik propagandanın yapılması gerekliydi. Zira savaş sadece meydanlarda kazanılmazdı. Savaş güzergahındaki halkın gönüllerinin kazanılması, meydanda zafer kazanmak kadar önemliydi. Tebük’e yapılacak sefer ile Bizans’a ve Gassanlılara karşı olası bir savaşta başarı kazanılacak olursa bölge kabilelerinin İslam Toplumuna katılma şansı çok fazla olacaktı. Eğer savaş yapılmayacak olsa bile bu sefer ile Bizans’tan ve Gassanilerden korkulmadığının, onlara kafa tutulduğunun gösterilmesi bölgedeki kabilelerin İslam Cumhuriyetine isteyerek ya da korkarak katılımlarını sağlayacaktı. Ama sefer öncesinde bölge halklarını kazanacak propaganda yapılmalıydı. Bu konuda nasıl bir söylemle propaganda yapılacağına ilişkin rehberliği Cenab-ı Hak yaptı ve elçisine bu konuda Tevbe Suresinin ilgili ayetlerini inzal etti. Cenab-ı Hak önce bütün müslümanları Hristiyan olan Gassanilere karşı savaşmaya davet etti. Bu savaşımın onlar teslim oluncaya kadar sürdürülmesini emretti. Onlarla savaşmanın gerekçesi olarak da onların Allah’ın Dininin / Devletinin egemenliğini ve peygamberini tanımadıklarını ve Allah’ın nurunu söndürmeye çalıştıklarını yani Medine’ye saldırı hazırlığı içerisinde olduklarını bildirdi. Bu nedenle onlar saldırmadan Müslümanların onlara saldırması ve onları boyun eğdirinceye ve cizye vergisi vererek İslam Cumhuriyetine bağlanıncaya kadar onlarla savaşılmasını emretti. ([3] ) 29- Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen / Allah’a başkaldıran ve O’nun gelecek vaadini reddeden, Allah'ın ve Peygamberinin yasaklarını tanımayan ve hak dini / adalet yolunu din /yol edinmeyen kimselerle, boyun eğerek kendi elleriyle cizye vergisi verinceye kadar savaşın. (Tevbe Suresi 29) Bu bildirimi müteakiben Cenab-ı Hak, gidilecek bölgede mukim olan Hristiyan Arapların İslam Topluluğuna katılması için yapılacak propaganda için ihtiyaç olan söylemleri bildirdi. Seferin yapılacağı bölge halkına yapılacak söz konusu propagandanın söylemlerinde bölge halkının ağır vergilerle sömürüldüğü ve toplanan vergilerden halkın faydalanamadığı işleniyordu. Şöyle ki bütün toplumlarda / Devletlerde Allah (yani toplum) için toplanan vergiler vardır. Fakat şirk toplumlarında toplum için tahsil edilen vergilere ek olarak kutsal kabul edilen kişi, kurum ve sınıflar içinde vergi toplanır. Bu nedenle toplumun üzerine ağır vergi yükleri gelir. Ayrıca bu şirk unsurları için toplanan vergilerden halk istifade edemez. Eğer bu durum halka yapılacak propagandada gündeme getirilirse halk kazançlarından alınan bu vergi yükünden kurtulmak isteyeceklerdir. Özellikle halka hizmet için / halkın faydasına denilerek toplanan vergilerin kendilerine geri dönmediği işlenecek olursa halk yöneticilerine itirazlarını yükseltecektir. Dahası Bizans’a bağlı olan Gassan Devleti halktan Bizans’a bağlılığının bedelini de ödüyordu. Hem Kilisenin hem de devletlerinin halktan topladıkları vergiler altında ezilen halk, bu yüklerden kurtulmak isteyeceklerdir. Cenab-ı Hak bu bölgedeki Kitap kabile halklarının kolayca Medine İslam Cumhuriyetine bağlanmalarını sağlamak için gerekli propaganda malzemesini idari ve mali yönden sömürülme üzerine teksif etti. Yapılacak propaganda da bu bölgedeki ehli kitap kabilelerin Allah’tan başka ilahlar edindikleri ve kutsal tanıdıkları bu ilave tanrıların emir ve isteklerine boyun eğen halkın sömürüldüğü vurgusu yapıldı. Halbuki Hz. İsa’nın asla böyle bir kutsal sınıf ve tanrıları kabul etmediğini ve bunlar için herhangi bir vergiyi de öngörmediği bildirildi. Ama bu bölgelerdeki ruhban ve ileri gelenler Bizans’ın teslis dininden etkilenerek onları taklit ettikleri ifade edildi. Daha önceleri Hristiyanlığın (Yahudiliğin) tevhit dinini tercih eden bu bölgenin ehli kitap kabileleri zamanla Bizans’ın teslis modelini kendilerine örnek aldıklarına işaret edildi. Bizans’ın şirk sistemini taklit ederek Allah’ın oğlunu temsilen kutsal kilise ve Hz. Meryem ya da Ruhul Kudusü temsilen kutsal kılınan imparatoriçe veya parlamento namına haksız bir şekilde yüklü vergiler topladıkları söylendi. Kilise mensuplarının ve diğer ileri gelenlerin kendi sınıfları için topladıkları vergiler ile büyük servet biriktirdikleri ve bu servetleri asla Allah yolunda / halkın hizmetinde harcamadıkları açıklandı. ([4] ) Yapılacak bu propaganda, bölgedeki kabilelerin halkları tarafından gayet net, açık ve anlaşılır bir şeydi. Zira sıkıntıyı bizzat onlar yaşıyorlardı. Bu propaganda onlara müspet etki edecekti. Üstelik İslam Cumhuriyeti hâkim olacak olursa onların bu saltanatına, keyfiliğine, sömürüsüne son vereceğini ve ellerindeki serveti alıp o zalimlere çok büyük bir azap ile azap edileceği bildirildi. Ahiretteki azabın ise çok daha korkunç olacağı belirtildi. Bu propaganda karşısında halkın kendi kabile reislerini de bu sömürüden kurtulmaları konusunda zorlayacakları açıktı. Eğer yapılacak propagandanın yanında onları bu zalim iktidarların hışmına karşı İslam Cumhuriyetinin kendilerini koruyacağı ve bu hususta yeterli güce sahip olduğu gösterilecek olursa bölge kabilelerinin İslam Cumhuriyetine katılımı kolaylaşacaktı. Söz konusu propagandayı içeren ayetler önce müminlere hitaben yapıldı ([5] ) ve sonrasında bölgedeki kabilelere iletildi. Böylece müminlerin Tebük seferi ile yapacakları seferin amacının o bölgelerdeki halkı sömürgeci ruhban, bilgin ve devlet adamları sınıfının tasallutundan kurtarmak olduğu vurgulandı. Ayrıca İslam Ordularının Tebük’e sefer düzenlemesinin sebebinin onların Medine’ye saldırarak Allah’ın Devletini yıkmaya / Allah’ın nurunu söndürmeye yönelik girişimleri olduğu belirtildi. Böylece İslam Ordusunun bu harekatının meşru bir müdafaa olduğu ifade edildi. 30-35- (Sefer Bölgesindeki) Yahudiler: “Üzeyir Allah'ın oğludur” dediler / diyorlar. (Aynı bölgedeki) Hristiyanlar da: “Mesih Allah'ın oğludur” dediler. / diyorlar. Bu onların ağızlarında geveledikleri sözlerdir. Önceden inkâr etmiş olanların (Bizanslıların) sözlerini taklit ediyorlar. Allah onları kahretsin. / Yazıklar olsun onlara. Kendilerini Hak olandan nasıl da saptırıyorlar. Onlar Allah'ı bırakıp bilginlerini, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i kendilerine rabler edindiler. Oysa onlar, yalnızca O tek ilaha kulluk etmekle emrolunmuşlardı, ki O'ndan başka ilah yoktur. O, bunların ortak koştuklarından münezzehtir. / yücedir. Onlar Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Halbuki kafirler hoşlanmasalar da Allah nurunu tamamlamaktan asla vazgeçmez. / tamamlayacaktır. Allah'a ortak koşanlar istemese de hak dini / İslam’ı / Barışı / hukuku bütün dinlerden üstün kılmak için Peygamber'ini hidayetle ve hak dinle gönderen O'dur. Ey iman edenler! Hahamların ve rahiplerin çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yemekte ve Allah'ın yolundan alıkoymaktadırlar. Altını ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayan (bu haham ve rahipleri) acıklı bir azapla müjdele! Yığıp biriktirdikleri altın ve gümüşler, cehennem ateşinde kızdırılacak ve onların alınları, yanları ve sırtları bunlarla dağlanacağı gün “İşte bunlar kendiniz için yığıp biriktirdiğiniz şeylerdir. Şimdi tadın bakalım onu” denilecektir. (Tevbe Suresi 30-35) 36.3. Savunma Amacıyla Savaş Haram Ayda Bile Olsa Meşrudur Tebuk seferi haram aylardan Recep ayı içerisinde yapılacaktı. ([6] ) Muhtemeldir ki Gassaniler ile anlaşan müslüman görünümlü Medineli münafık ileri gelenlerin Gassanilerin ve Bizans’ın savaş hazırlıklarını tamamlaması için onlara zaman kazandırmaları gerekiyordu. Bu nedenle söz konusu münafıklar, İslam Ordusunun hareketine engel olmak için haram aylarda savaşmanın yasak olduğunu söylediler. Onlar bu söylemleri ile müminlerin savaş hazırlıklarında yavaş davranmasını ve savaşa katılımlarını engellemek arzusunda idiler. Onların bütün bu gayretleri Hz.Muhammed’in@ sefer hazırlıklarını ertelemesine yönelikti. Onların beklentileri Gassanilerin ve Bizanslıların hazırlıklarını tamamlayıp ani bir baskınla Medine’nin işini bitirmeleriydi. Onlar haram aylar içerisinde savaş yapılmaz diyerek Hz.Muhammed’i@ ve müminleri savaştan alıkoyarken, Bizans ve Gassaniler Haram ayların kutsiyetini ihlal edip saldıracaklar ve İslam Cumhuriyetini gafil avlayacaklardı. Fakat Cenab-ı Hak, münafıkların bu fitne / fesat ile menfi propagandalarını boşa çıkaran aşağıdaki mesajlarını gönderdi; 36-37- Gökleri ve yeri yarattığı gündeki yazısına göre Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. / savaşın yasak olduğu aylardır. Cari / Kayyum / Geçerli olan hukuka / dine göre doğru olan budur. Bu nedenle o aylarda (savaşarak) nefislerinize / kimseye zulmetmeyin. Ancak onların (haram ay dinlemeyip) sizinle topyekûn savaştıkları gibi sizde müşriklerle topyekûn savaşın. Bilin ki, Allah kendini savunanlarla beraberdir. (Haram aylarda) Nesi yapmak / sıralamayı terk etmek / ertelemek / ilave etmek ancak küfürde ileri gitmektir ki küfredenler böyle yapmakla büsbütün sapıklığa sürüklenmektedirler. Allah'ın haram kıldığı ayların sayısını tutturabilmek için (ihlal edecekleri / ettikleri haram aylardan) birini bir yıl helal ve bir yıl haram sayıyorlar. Böylece (işlerine geldiği gibi) Allah'ın haram kıldığını helal kılıyorlar. İşledikleri bu çirkin / kötü / yanlış eylemleri onların gözüne güzel / iyi / hukuki / doğru görünüyor. Doğrusu Allah, bile bile inkârı seçen bir toplumu hidayete erdirmez. (Tevbe Suresi 36-37) Cenab-ı Hak, evreni yarattığı zaman kâinat kitabına koyduğu kanun gereği bu dünyadaki bir yıl on iki aydan ibarettir. Bu ayların dört ayı ise Hz. İbrahim şeriatı ile haram aylar / çatışmasızlık ayları olarak belirlenmiştir. İnsanların hiç olmazsa rahat nefes almaları, barışın değerini bilmeleri, huzurun kendilerine nasıl hayat verdiğini dolayısıyla İslam / Barış dininin kıymetini bilmeleri için belirlenen bu haram aylar, doğru bir kuraldır. Cenab-ı Hak, Müminleri haram aylara uymaya davet ederken bu aylarda savaşarak ne kendilerine ne de başkalarına zulmetmemeleri konusunda talimatını verdi. Haram aylar, saygı gösterilmeye ve savaş yasağına uyulmaya layık olan aylardır. Allah’ın belirleyip değer verdiği bu aylara herhangi bir sebeple saygısızlık yapıp çatışma yasağını ihlal etmek pek büyük günahtır, nefislere zulümdür. Fakat bu aylardaki savaş yasağının Allah yolunda yani barışı tesis etmek, saldırganları ve saldırganlığı önlemek ve kendini savunmak için yapılacak savaşa engel sayılamaz. Yani haram aylarda savaş emri, düşmanın tavır ve davranışına göre verilmesi gereklidir. Eğer zalim saldırganlar için bu aylardaki savaşmama kuralı herhangi bir anlam ifade etmiyorsa ya da ayların yerlerini kendi işlerine geldiği gibi kaydırmak suretiyle hile kuruyorlarsa mütekabiliyet esasına göre davranılmalı ve onların saldırılarını bertaraf etmek için topyekûn savaşılmalıdır. Bir diğer ifadeyle şayet saldırgan müşrikler haram ay / helal ay demeden hiçbir hürmet ve saygı kuralı tanımadan Müminlere saldırı hazırlığı yapıyorsa artık bu noktada yapacak bir şey yoktur. Bu durumda onlarla savaşmak, savaşa hazırlanmak haram değildir. Bilakis Allah yolunda yani barış / hak / adalet / İslam yolunda olunduğu müddetçe yapılacak savaşlarda zaman ve mekân kısıtlaması yoktur. Cenab-ı Hak, yukarıdaki ayetlerle müminleri müşrik Arapların haram aylara yönelik yaptıkları hileli kaydırmaları hatırlatarak uyardı. Onların münafıkların gazına gelerek haram ay diye savaşa hazırlık yapmaktan imtina etmemelerini bildirdi. Düşmanların haram ayda da olsa gelip Medine’ye saldırabilecekleri gerçeğine işaret etti. Münafıkların “Haram ayda sefere çıkılmaz. Çok büyük günah işleniyor.” diyerek Müminleri seferden alıkoymaya yönelik gayretlerini bu ayetlerle engelledi. Müminlere özetle; “Bu haram aylar gerekçesiyle oyuna gelip cihadı terk veya tehir etmek suretiyle beklemediğiniz bir sırada düşmanlarınızın karşınıza çıkmasına meydan verip, kendinizi katliama uğratarak nefislerinize zulmetmeyin.” dedi. 36.4. Müminlerin Seferden Geri Durmalarının Diğer Sebepleri Münafıkların Müminleri Tebuk Seferinden alıkoymak için yaptıkları menfi propagandanın yanında Müminlerin bu seferden geri durmaya çalışmalarının başka sebepleri de vardı. Bunların başlıcaları; 1- Mekke fethedilmiş ve zafere ulaşılmıştı. Arap kabileler bölük bölük Medine’ye gelip İslam / teslim oluyorlardı. Artık büyük sefer yapmaya ihtiyaç yoktu. Arap yarımadasında birlik sağlanmıştı. Zekât ve cizye gelirleri ile de İslam Cumhuriyetinin düzenli gelirleri garanti altına alınmıştı. 2- Mevsim itibari ile hava çok sıcaktı ve hurmalar olgunlaşmış hasat zamanı idi. Sadece bu sebep bile insanları seferden alıkoymak için neredeyse yeterli bir nedendi. 3-Sefer için karşılaşılacak düşman ordusu Arap yarımadasındaki herhangi bir kabile değildi. Daha yakın zamanda yapılan ve çok zorlukla hezimetten kurtulmanın başarıldığı Mute Savaşı 100.000-200.000 kişilik düzenli Roma ve Gassanlılara karşı yapılmıştı. Düşman böylesine süper bir güçtü ve sefer bu süper güce karşı yapılacaktı. Yukarıdaki sebepler incelendiğinde müminlerin çok büyük bir imtihanın içerisinde oldukları aşikardı. Bundan dolayı peygamberimiz sefer hazırlıklarını başlatma talimatı verdiğinde müminler yukarıdaki gerekçelerle oturmayı tercih etmişlerdi. Cenab-ı Hak müminleri harekete geçirmek için onlara çok sarsıcı ve kendilerine getirici ayetlerini inzal etti. Onlara özetle şöyle çıkıştı; “Ne oldu? Neden savaşa çıkmıyorsunuz? Allah’ın gelecek vaadinden vazgeçip günübirlik nimetlerle yetinmeye razı mı oldunuz? Elçim size gelirken yola çıktığında iki kişi iken ilahi yardım ile bugünlere gelen bu İslami iktidar, eğer siz destek olmayacak olursanız, o yoluna siz olmadan da devam edecektir. Fakat o zaman bütün kazanımlarınızı kaybedeceksiniz, çok büyük acı çekeceksiniz. Ve sizin yerinize başkaları gelecektir. O halde sefere çıkın ve mallarınızla canlarınızla savaşın.” Cenab-ı Hakk’ın müminlere çıkıştığı ve şiddetle ikaz ettiği ayetler; 38-41- Ey iman edenler! Ne oldu size? “Allah yolunda topyekûn savaşa çıkın!” dendiğinde, yerinizde çakılıp kaldınız. Ne oldu? Yoksa Ahiretten vazgeçip, dünya hayatına razı mı oldunuz? Fakat şunu unutmayın ki, bu dünya hayatının malı mülkü, Ahiret hayatına göre çok değersizdir. Eğer siz Allah yolunda savaşa çıkmazsanız, O sizi acı bir azaba uğratır ve yerinize başka bir topluluğu getirir ve sizler bu hususta O'na asla engel olamazsınız. Hiç şüphesiz ki Allah, her şeye kadirdir. Eğer siz Peygambere yardım etmezseniz, iyi bilin ki Allah ona yine yardım edecektir. Tıpkı (Mekkeli) kafirler onu (Mekke'den) çıkardıkları gün gibi ki o zaman sadece iki kişiydiler ve sığındıkları mağarada, O arkadaşına şöyle diyordu: “Sakın üzülme, Allah bizimle beraberdir”. İşte Allah, güveni / kararlılığı / cesareti onun kalbine indirdi ve onu sizin göremediğiniz ordularla destekledi. Ve Bugün (Mekkeli) kafirlerin şirk sistemini yerle bir etti. Allah'ın Vahyi /Peygamberi / ilahi sistemi böylece üstün geldi. Kuşkusuz ki Allah, daima üstündür / yücedir ve mutlak hâkim olandır. (Ey iman edenler! Haydi, artık kalkın ve) Gerek ağır (piyade) gerekse de hafif (süvari) olarak seferber olarak bu askeri sefere çıkın ve Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihat / mücadele edin. Eğer bilirseniz, bu hakkınızda daha hayırlı olandır. (Tevbe Suresi 38-41) 36.5. Münafıkların Sefer Hazırlıklarını Engellemek İçin Fitne Girişimleri Münafıklar Ebu Amir er Rahip ile iletişim halinde idiler ve seferi engellemek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Onlar Süveylim adındaki bir Yahudi’nin evinde gizlice toplanıyorlar ve fitne operasyonlarını burada planlıyorlardı. Ebu Amir’den gelen haberlere göre Gassanilerin ve Bizans kuvvetlerinin gerekli hazırlıklarını tamamlayıp Medine’ye baskın yapabilmesi için biraz süreye ihtiyaç vardı. O, münafıklardan İslam Ordusunun sefere çıkmasını engellemesini talep etmişti. Hz.Muhammed@ ise onların bu saldırı planlarını önceden haber aldığı için daha erken davranıp ilk saldırıyı yapan olmak istiyordu. Böylece onlar korkutulacak ve planları suya düşürülecekti. Ayrıca Tebuk civarında yaşayan ehli kitap Arap kabileler Bizans’ın egemenliğinden kendilerini kurtarmaları için cesaretlendirileceklerdi. Ebu Amir’in seferi geciktirme talebini yerine getirmek için Abdullah bin Übey organizasyonundaki münafıklar çeşitli provakatif söylemler ürettiler. Onlar aşağıdaki söylemleri mümin halkı seferden alıkoymak amacıyla yayıyorlardı; 1- Bizans’ın da katıldığı düşman kuvvetleri baş edilemeyecek büyüklükte bir süper güçtür. Onları yenmek imkansızdır. Bu seferde mağlubiyet kaçınılmazdır. Boşuna oralarda kendimizi telef etmeyelim. 2- Bu sefere katılacak olursak başımız fena belaya girecek. Çok büyük bir fitneyle karşı karşıya kalmaktan korkuyoruz. Oraya gitmek bataklığa gitmekten farksızdır. O bataklıkta boğulmak istemiyoruz. 3- Şimdiye kadar Hz.Muhammed’in@ dediği oldu. Savaşlara katıldık. Ama Mekke’nin fethinde olduğu gibi zafer elde ettikten sonra ganimetten payımızı alamadık. Ganimet, Zekât / Sadakat vergilerinden kendilerine pay verilmeyecekse bu seferlerin ne anlamı var? 4-Suriye Gassanilerinin ve Bizans’ın Medine üzerine saldıracakları haberi asılsızdır. Hz.Muhammed@ her habere kulak kesiliyor, hemen inanıyor ve çok vesveseli. 5-Hurmalar olgunlaştı ve hava çok sıcak. Hiç olmazsa hurmaların hasadını bekleyelim. O zaman havalar da normal sıcaklıklara inmiş olur. Münafıklar sadece yukarıdaki söylemleri yaymakla kalmıyor aynı zamanda İslam ordusunu donatmak için sahip olduğu şeyleri infak eden zengin ve yoksullarla alay da ediyorlardı. 36.6. Münafıkların Seferden Aflarını İstemesi Ve Hz.Muhammed’in@ Onlara İzin Vermesi Münafıklar kendi yaydıkları menfi propagandadan etkilenmiş masum Müslüman halk pozlarında peygamberimize gelerek bu seferden kendilerinin affını istediler. Onlar izin isterken özellikle düşman kuvvetlerinin baş edilemeyecek büyüklükte olduğunu ve onları yenmenin imkansızlığından hareketle bu seferde mağlubiyetin kaçınılmaz / mukadder bir sonuç olduğu gerekçesini ileri sürdüler. Hz.Muhammed@ onların seferden geri kalmalarına izin verdi. O’nun düşüncesi, İslam Ordusu kalabalık olacaktı. Kontrolü zor olan kalabalık bir orduyla çok uzun bir sefere çıkılacaktı. Tıpkı Mustalikoğulları Seferinde olduğu gibi münafıkların çeşitli bahaneler üreterek sefer sırasında İslam Ordusu içerisinde yine fitneler çıkararak baş belası olmaları muhakkaktı. Peygamberimiz, düşman ordularının büyüklüğü karşısında nasıl bir savaş stratejisi izleneceğini tasarlarken ve zorlu yolculuğun meşakkatlerini aşmak için çözümler düşünürken ilave olarak münafıkların yakacakları fitne ateşini söndürmek için ayrı bir uğraş vermek istemiyordu. Fakat sayıca fazla askere ve donanıma ihtiyaç olduğu bu sefer için onlara izin vermek stratejik bir hata idi. Zira onlara verilen izin ile bütün Medinelilerin seferden geri kalmaya yönelik izin talebinde bulunmasının önü de açılıyordu. Dahası onların ileri sürdükleri gerekçeler kabul edilmiş olduğundan müminler sefere katılmakta tereddüt yaşamaya başlamışlardı. Durum çok kritikti. Çok fazla adama / askere ve donanıma ihtiyaç olduğu bu seferde herkesin izin almaya çalışmasına yol açacak bir uygulamaya meydan verilmemesi gerekiyordu. Gerçekten mazereti olanları ayırt etmeden izin vermesi çok tehlikeliydi. İslam Ordusunun yeterli sayıda toplanmasına ve yeterli donanıma sahip olmasına engel olabilirdi. Fakat Cenab-ı Hak Elçisinin hatasını inzal ettiği ayetlerle hemen telafi etti; 42-48- Eğer o kolayca elde edilecek bir ganimet ve kolayca zafer kazanılacak bir sefer olsaydı, o münafıkların hepsi hemen senin peşinden gelirdi. Fakat bu meşakkatli / zorlu seferi /savaşı başarmak onlara uzak / imkânsız geldi. Onlar sana: “Eğer (bu düşmana) gücümüzün yeteceğini bilseydik ([7] ) kesinlikle seninle birlikte gelirdik” diyerek Allah adına yeminler ediyorlar. Halbuki asıl böyle yaparak kendilerini felakete sürüklüyorlar. Kuşkusuz Allah, onların yalan söylediklerini biliyor. Allah seni affetsin. Sundukları mazeretler hakkında doğru söyleyenler ve yalan söyleyenler iyice belli olup açığa çıkıncaya kadar neden beklemeyip onlara (sefere katılmama) izni verdin? Halbuki Allah'a ve ahiret gününe gerçekten iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla mücadeleden kaçmak için senden izin istemezler. Kuşkusuz Allah, muttakileri / savunanları gayet iyi bilir. Senden yalnızca, Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanmayanlar, kalpleri şüphe içinde olan ve bu şüpheleri içinde bocalayıp duranlar seferden kaçmak için izin ister. Eğer gerçekten sefere çıkmak isteselerdi, zaten bunun için hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların davranışlarını çirkin gördüğü için onları seferden alıkoydu. Onlara: “Geride kalan acizlerle (yaşlı, hasta, engelli, kadın ve çocuklar ile) birlikte oturun evlerinizde.” denildi. Eğer sizinle birlikte gelselerdi, bozgunculuktan başka bir katkıları olmaz ve aranızda fitne çıkarmak için çabalar dururlardı. Nitekim içinizde onların sözlerine kulak verenler de var. Allah, zalimleri çok iyi bilir. Andolsun onlar daha önce de fitne çıkarmak için çok uğraşmışlar ve sana karşı birtakım tezgahlar çevirmişlerdi. Fakat sonunda onlar hoşlanmasa da gerçek ortaya çıkmış ve Allah’ın emri üstün geldi / egemen oldu. (Tevbe Suresi 42-48) 36.7. Münafıkların Şam’la Ticari İlişkilerini Kaybetme Endişeleri Münafıkların bazıları Tebuk seferine katıldıkları takdirde başlarının çok büyük bir belaya gireceklerini iddia ettiler. Gerekçe olarak da Bizans ve Gassanilerle savaşmak demek, onlar için o bölgeye yaptıkları ticari bağlantıların kesilmesiydi. Bu savaştan sonra Şam’daki tüm ticari ilişkiler tehlikeye girecekti. Bu nedenle Hz.Muhammed’den@ sefere iştirak konusunda affını talep ettiler. Bu istekleri ile onlar sadece kendi menfaatlerini düşünüyorlardı. Bizans ve Gassanilerin Medine’ye saldırarak peygamberimizin ve müminlerin başına büyük bir belanın gelmesi onların umurlarında bile değildi. Hatta böyle büyük bir bela gelmesini de çok arzuluyorlardı. Zaten hemen her askeri sefere çıkıldığında onlar İslam Ordularının mağlup olmasını gözetleyip durmaktaydılar. Eğer bir mağlubiyet yaşansa buna en çok onlar seviniyorlardı. Mağlubiyet yaşanan seferlerde olmadıkları için de sevinçleri daha fazla oluyordu. Ama İslam Ordularının zafer, ganimet ve başarı ile Medine’ye her geri döndükleri zaman ise onlar bir hayli üzülüyorlardı. Tebuk Seferinde de onlar İslam Ordusunun büyük bir mağlubiyetle geri dönmesini gözlüyorlardı. Eğer kendileri savaşa katılmaz ise ticari bağlantılarını devam ettireceklerini umuyorlardı. Cenab-ı Hak, onlara söylenmek üzere şu mesajlarını elçisine iletti; “Bu seferde Allah bizim için ne takdir buyurduysa bizim başımıza o gelecektir. Ama Allah bizim Mevla’mız olduğu için bize O’ndan gelen her hâlükârda iyiliktir. İster şehit olalım ister zafer kazanalım her durumda biz kazanıyoruz. Peki ya siz? Mevla olarak Gassanlıları ve Bizanslıları gördüğünüz için sizin başınız tümüyle belada. Siz de her halükârda zarardasınız. Ya bizim elimizle cezalandırılacaksınız ya da Allah size bir musibet verecek. Bekleyin bakalım. Bizde beklemekteyiz.” 49-52- Onlardan bazıları da: “Bana izin ver ve beni fitneye düşürme! / başımı derde sokma! / çetin bir sınavın içine sokma! / siyasi ve ticari bir yaptırıma maruz bırakma!” dedi. Haberiniz olsun ki onlar zaten fitnenin tam ortasındadırlar. / başları beladadır. / siyasi ve ticari bir yaptırıma maruz kalmış durumdadır. Muhakkak ki Cehennem, kafirleri çepeçevre kuşatmıştır. Sana bir iyilik / zafer / ganimet ulaşırsa bu onları üzer. Eğer başına bir kötülük / sıkıntı / yenilgi / bela gelirse o zaman da: “İyi ki biz tedbirimizi aldık da onunla birlikte olmadık” derler ve buna sevine sevine dönüp giderler. De ki: “Allah’ın bize yazdığından başka bir şey başımıza gelmeyecektir. O, bizim Mevla’mızdır.” Bu nedenle müminler yalnızca Allah’a güvensinler. De ki: “Siz bizim başımıza ancak iki güzellikten (ya Zafer ya da şehadet) birinin gelmesini gözetleyebilirsiniz. Biz ise size Allah'ın kendi katından ya da bizim elimizle vereceği bir azabın başınıza gelmesini bekliyoruz. Bekleyedurun bakalım. Biz de sizinle birlikte bekliyoruz.” (Tevbe Suresi 49-52) Aslında onlar, içinde bulundukları durumdan öylesine korkmuşlardı ki kaçacak delik arıyorlardı. Zira sefere katılırlarsa Şam tarafındaki ticari ortaklarını kaybedecekler, yok, eğer seferden geri kalırlarsa Medine’deki ticaretlerini kaybedecekler. Hangi tercihte bulunurlarsa bulunsunlar münafıkça hareketleri nedeniyle her halükârda kaybedeceklerdi. Bu durumu bildikleri için en azından Medine’deki vaziyeti kurtarmak için sefere bizzat katılmak yerine mallarıyla İslam Ordusuna destek olmayı teklif ettiler. Onlar bu hareketleri ile İslam Ordusu içerisinde saflarını belli etmiş olarak düşmana görüntü vermekten kaçınıyorlardı. Yani ticaretleri sekteye uğramaması için yapacakları bu bağış ile hem İslam Cumhuriyeti Başkanı Hz.Muhammed’in@ gönlünü kazanmayı planlıyorlardı hem de Şam ile ticari ortaklarını kaybetmemeyi düşünüyorlardı. Fakat Cenab-ı Hak, onların bu samimiyetten yoksun ikircikli hareketleri nedeniyle infaklarının kabul edilmeyeceğini bildirince sap gibi ortada kalakaldılar. Cenab-ı Hak, her sefer talimatında Allah’a ve Elçisine karşı çıkmaları / inkâr etmeleri, salatta / verecekleri destekte gönülsüz (tembel tembel) davranmaları ve gönülsüzce infak etmelerinin onların samimiyetsizliklerinin en önemli göstergesi olduğunu bildirdi. Cenab-ı Hakk’ın onların gönülsüz yapacakları mali yardımı ve askeri (oğullarıyla) katkıyı kabul etmemesini bildirince, peygamberimiz İslam Ordusunun yeterli donanımdan yoksun kalacağı endişesine kapıldı. O’nun bu endişesini izale etmek için Cenab-ı Hak elçisini uyardı; “Onların verecekleri ekonomik ve askeri (oğullar) yardımları batsın! Zaten gönülsüzce verecekleri katkının bir faydası olmaz. Sen hiç merak etme! Onların malları ve askerleri (oğulları) kendileri için bu dünya da azap olacak ve bugüne kadar yaptıklarının bedelini de canlarının inkârcı olarak çıkmasıyla ödeyeceklerdir.” Cenab-ı Hak, onların inanmadıkları / güvenmedikleri halde sırf müminleri kandırabileceklerini düşünerek bu savaşta İslam Ordusunun / Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin tarafında olduklarına dair yeminler ettiklerini belirtti. Halbuki onların korkudan ödleri patlamakta olan bir topluluk olduğunu ve kaçıp sığınabilecekleri bir delik / mağara bulsalardı şimdiye kadar çoktan oraya kaçmış olacaklarını bildirdi. 53-57- De ki: “(Bu sefer hazırlıkları için) malınızı ister gönüllü ister gönülsüz olarak infak edin. Sizin infakınız asla kabul edilmeyecektir. Çünkü siz, fasık bir topluluk oldunuz! / talimatları dinlemeyerek suçlu bir topluluk oldunuz!” İnfaklarının kabul edilmemesinin sebebi, Allah'a ve Peygamberini inkâr etmeleri / emirlerine karşı çıkmaları, Salata tembel tembel gelmeleri / gönülsüzce destek vermeleri / bağlılıklarını gönülsüzce yapmaları ve gönülsüzce mal infak etmeleridir. Sakın onların mallarına ve oğullarına imrenerek onların bu sefere katılmalarını arzu etme. Allah bunlarla onlara dünya hayatında azap etmeyi ve kafir olarak canlarının çıkmasını diliyor. Onlar, sizin tarafınızda olmadıkları halde sizin tarafınızda olduklarına dair Allah’a yemin ederler. Lakin onlar korkularından öyle söyleyen bir topluluktur. Nitekim onlar sığınacak bir yer, girebilecekleri bir mağara ya da bir delik / kovuk bulmuş olsalardı, çoktan kaçıp oraya gitmişlerdi. (Tevbe Suresi 53-57) 36.8. Münafıklara Hazineden Pay Verilmemesi Münafıkların Tebuk Seferini baltalamak için kullandıkları en güçlü argüman Hazineden bekledikleri / umdukları kadar pay alamamaktı. Onlar her türlü fedakarlıklarına rağmen karşılığını alamadıkları şeklinde menfi bir propaganda yapıyorlardı. Huneyn Savaşından elde edilen ganimetlerden pay alamadıkları gibi Müslüman olan kabilelerden toplanan Sadakat Vergisi (zekât ve bağış) gelirleri İslam Cumhuriyeti Hazinesine bol bol gelmeye başlamasına rağmen bu gelirlerden umdukları payı alamadıklarını sefere katılmama gerekçesi olarak gösterdiler. Böylece bu seferde de gerek ganimet gerekse cizye geliri elde edilecek olsa bile bu gelirlerin kendilerine dağıtılmayacağı gerekçesi ile boşuna savaşa katılarak can ve mallarıyla fedakârlık göstermeye gerek olmadığını Medine ileri gelenleri arasında yayıyorlardı. Onlar “Madem ki gösterilen bunca fedakarlığın karşılığı alınmıyor, o zaman bu fedakârlık niye?” şeklinde menfi propaganda yürütüyorlardı. Onlara hazineden ümit ettikleri paylar verilseydi çok hoşlarına gidecekti. Halbuki kendileri ihtiyaç sahibi değillerdi. Ama eski şirk sisteminde olduğu gibi halktan alınan vergilerin sırf kendilerine ait olmasını istiyorlardı. Toplanan vergiler zengin olmalarına rağmen kendilerine aktarılsaydı İslami yönetimden çok hoşnut olacaklardı. Onlar ekonomik üstünlüklerini sosyal alana baskı aracı olarak intikal ettirmek ve servetlerine servet katmak arzusunda idiler. Kendilerine hazineden pay verilmemesi onları kudurtuyordu. Cenab-ı Hak onlara cevaben Sadakat Vergilerinin toplumda kimler için sarf edileceğini belirleyen ayetlerini inzal etti. Bu ayetlerde toplanan Sadakat Vergilerinin ( Zekat gelirlerinin) zenginlere, varlıklı ileri gelenlere değil fakir- fukara, garip-guraba gibi ihtiyaç sahiplerine, kalbi İslam’a ısındırılacak olanlara, kölelikten kurtulmak isteyen kimselere, borçlulara ve İslam / Barış Cumhuriyeti için çalışanlara / çabalayanlara / mücadele edenlere ve yolda kalmışlara ait olduğunu vurguladı. 58-60- Onlardan bir kısmı toplanan “Sadakat Vergisinin” (sadaka ve zekat) dağıtımı konusunda sana dil uzatıyorlar. Hazinede toplanan bu gelirlerden kendilerine bir pay verilirse hoşnut olurlar, eğer verilmezse öfkelenirler. Keşke onlar, Allah'ın ve Peygamberinin hazineden kendilerine verdikleri kadarına razı olup: “Allah bize yeter. Allah yakında bize lütfedecektir, O'nun Peygamberi de. Kuşkusuz biz yalnızca Allah'tan umut edenleriz. / O’na yönelenleriz.” deselerdi. Toplanan “Sadakat Vergileri” (sadaka ve zekat), yalnızca fakirler, geliri olmayanlar, vergi memurları, kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlar, azat edilecek köleler, borçlular, Allah yolunda savaşçı askerler ve yolda kalmışlar içindir. Bu taksimat, Allah’tan bir emirdir. Kuşkusuz Allah her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe Suresi 58-60) 36.9. Alınan İstihbaratın Asılsız Olduğu Propagandası Gassanilerin Bizans orduları ile birlikte Medine üzerine yürüyeceklerine dair istihbaratı Şam civarında yaşayan Nebati tüccarlar getirmişlerdi. Gelen haber iyice test edildi ve Gassanlıların savaş için hazırlık yaptıklarına kesin kanaat getirildi. Habere göre Şam’daki nalbantlar sürekli atların nallarını yeniliyorlar, Şam idaresi bir yıllık erzak temin ediyor, savaş aletleri ve donanımında hızlı bir tedarik süreci yaşanıyordu. Özetle Şam piyasası olağanüstü hareketliydi. Hz.Muhammed@ bu istihbaratı değerlendirmiş ve Gassanlılar ile Bizanslıların Medine’ye saldırmak için hazırlık yaptıkları sonucunu çıkarmıştı. Hz.Muhammed@ ani bir saldırı ile karşılaşmaktansa onların bu saldırı planlarını karşı saldırı ile bertaraf etmenin iyi bir strateji olduğunu düşündü ve hemen Tebük Seferini hazırladı. O bu hareketiyle İslam Cumhuriyetini dolayısıyla müminleri korumakta ve onların menfaatine çalışmaktaydı. Ama münafıklar, O’nun bu hassasiyeti ile alay ediyorlar ve her duyduğu habere kulak verdiğini, asılsız istihbaratlarla insanları rahatsız ettiğini / başlarını belaya soktuğunu yayıyorlardı. Onlar, O’nun aklı selimle ve basiretle hareket etmediğini, söylenti ve vesvese ile hareket ettiğini de ifade etmek istiyorlardı. Böylece sefer hazırlıklarını boşa çıkarmak istiyorlardı. Cenab-ı Hak, onların bu alaylarına şöyle cevap verdi; 61-Onların içinden bazıları “O, her söylenene kulak veren / her duyduğuna inanan biridir” diyerek peygamberi incitiyorlar. De ki “O, sizin lehinize olarak duyduklarından hayırlı sonuçlar çıkaran bir kulaktır. / Ona gelen istihbari bilgiler sizin menfaatinizedir. O, Allah’a / Allah’tan gelen bilgilere inanır / güvenir, müminlere / müminlerin getirdiği bilgilere de inanır / güvenir / itimat eder. O, iman edenleriniz için bir rahmettir.” Allah’ın peygamberini incitenlere can yakan müthiş bir azap vardır. (Tevbe Suresi 61) 36.10. Münafıklara Operasyon Yapılması Münafıklar Tebük Seferini engellemek için yaptıkları bu tezviratların planlarını Süveylimin evinde toplanıp görüşüyorlardı. ([8] ) Hz.Muhammed@ bu toplantıların istihbaratını alınca onlara bir operasyon yapılması için Talha b. Ubeydullah’ı görevlendirdi. Operasyonu yapan ekip eve baskın yaptı. Fakat baskın başarılı değildi ve toplantı yapan münafıklar baskından kaçmayı başardılar. Operasyon sırasında ekipten Dahhak b. Halife’nin bacağı kırıldı. Operasyonun sonunda Süveylim’in evi yakıldı. Baskına uğrayarak kaçmayı başaranlar gelip müminlere yemin billah ederek onların ihanet, isyan, darbe, beşinci kol faaliyeti vb. kötü işlerle ilgilerinin olmadığından bahisle müminleri kandırmaya çalışıyorlardı. Baskın sırasında operasyon ekibince işitilen bazı hususların ciddi olmadığı, kendi aralarında şakalaşmaktan ibaret olduğunu ifade ettiler. Hatta belki de konuştukları gizli planlardan operasyon timi tarafından duyulanların birer senaryo niteliğinde konuşmalardan ibaret olduğunu, uygulamaya koymak gibi bir niyetlerinin olmadığını söylediler. Kötü bir niyetlerinin olmadığı hususunda yeminler ederek müminleri razı etmeye / kandırmaya çalıştılar. Cenab-ı Hak, onların kalplerinde gizledikleri darbe planlarının açığa çıkmasından son derece korktuklarını ama gizledikleri planların eninde sonunda açığa çıkacağını bildirdi. Bununla beraber eğer onların toplantılarında bahsettikleri hususları yüzlerine vurulacak olunursa o takdirde kendi aralarında şakalaştıklarını söyleyeceklerini / söylediklerini belirtti. Bu kez onlara Allah ve Elçisi ile alay ederek mi şakalaşıyordunuz? Bu işin şakası olur mu? diye çıkışılınca da hemen özür dilediklerini bildirdi. Cenab-ı Hak, sonunda onların bu baskınla suçüstü yapıldıklarını, gizledikleri planlarının her şeyinden haberdar olunduğunu ve bu gidişatın sonunda onların bir kısmı affedilse bile bazılarına mutlaka ceza verileceğini bildirdi. 62-66- Onlar sizi hoşnut / razı etmek için Allah adına yeminler ederler. Oysa gerçekten mümin iseler, Allah ve Peygamberini hoşnut / razı etmek için çalışırlardı. Allah'a ve Peygamberine karşı çıkanlara / isyan edenlere / haddi aşanlara içinde ebedi kalacakları cehennem ateşinin olduğunu bilmezler mi? İşte en büyük rezillik / rüsvaylık budur. Münafıklar kalplerinde gizledikleri şeyi haber verecek bir surenin indirilmesinden çok korkmaktadırlar. De ki: “Siz eğlenin bakalım. Şüphesiz Allah, korktuğunuz şeyi açığa çıkaracaktır.” Eğer kendilerine sorarsan, andolsun ki: “biz lafa dalmış, sadece şakalaşıp eğleniyorduk, kötü bir amacımız yoktu” derler. De ki: “Allah ile, ayetleriyle ve Peygamberiyle mi eğleniyordunuz.” (Bunun üzerine onlar özür dileyecekler. Onlara şöyle de) Boşuna özür dilemeyin! Siz, imanınızdan sonra inkâr ettiniz. Şayet sizden bir grubu affetsek bile suçlu olmalarından dolayı diğer gruba azap edeceğiz. (Tevbe Suresi 62-66) 36.11. Münafıkları ve Müminleri Bekleyen Akıbet Sadece münafık erkekler değil onların kadınları da aynı şekilde Tebuk Seferi aleyhine propaganda yürütüyorlardı. Cenab-ı Hak, onların da kocalarından farksız olduğuna, hep kötülükten yana hareket ettiklerine ve iyiliğin yıkılması için çalıştıklarına işaret ederek mümin kadınların münafıkların kadınları konusunda dikkatli olmalarını emretti. Ayrıca münafıkların akıbetlerinin cehennem olacağı uyarısında bulundu. Onların geçmiş toplumlardan ders almadıklarını bildirdi. Söz konusu geçmiş toplumların mal ve evlat / ordu olarak çok zengin olduklarını ancak onların bu zenginlikleri ile zevk-u sefaya daldıklarını belirttikten sonra münafıkların da onlar gibi dünya nimetlerine daldıklarını ve Allah yolunda harcama konusunda cimri olduklarını belirtti. İhtiraslarının peşinde koşarak hep daha fazlasını isteyenlerin ise amellerinin boşa gittiğini vurguladı. Nuh, Ad, Semud vb. geçmiş toplumların bu şekilde hainlik ve kâfirlik yapmaları nedeniyle şehirleri nasıl tarumar edildiyse, münafıkların gösterdikleri yol izlenecek olursa Medine’nin de tarumar olacağına işaret etti. Cenab-ı Hak, birbirlerinin velisi / evliyası / dostları olmaları nedeniyle mümin erkeklerin mümin kadınlarla dayanışma içerisinde kötülüğü yok etmek ve iyiliği hâkim kılmak için çabaladıklarını ifade etti. Onların nübüvvet makamına bedeni ve mali olarak gerekli desteği verdiklerini belirtti. Yine onların Kendisine (Allah) ve elçisine samimiyetle koşulsuz itaat ettiklerini bildirdikten sonra bu tavır ve davranışları nedeniyle çok büyük zaferlere ve cennetlere nail olacaklarının müjdesini verdi. 67-72- Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirinden farksızdır. Münkeri /kötülüğü / zulmü / ahlaksızlığı hâkim kılmaya çalışırlar ve ma’rufun / iyiliğin / adaletin / erdemlerin egemenliğini yıkmaya uğraşırlar. Üstelik hepsi de cimridirler. Onlar işte böyle Allah'ı umursamadıkları için, Allah da onları umursamıyor. Doğrusu onlar Allah’ın yasalarını hep çiğneyerek haddi aşanlardır. Allah münafık erkekler, münafık kadınlar ve bütün azgın kâfirlere içinde ebedi kalacakları cehennem ateşini vaat etmiştir. Onların payları budur. Bu, onlara yeter. Allah, onlara lanet etti. Ve onlara devamlı bir azap vardır. Ey münafıklar! Siz de tıpkı sizden önceki kimseler gibisiniz. Onlar kuvvet olarak sizden daha kuvvetli, mal ve evlat olarak da daha çoktular. Onlar bu hayattan kendi paylarıyla zevke dalıp faydalanmaya baktılar. Sizden öncekilerin yaptığı gibi siz de kendi paylarınızla zevke dalıp faydalanmaya baktınız. Onların dünya nimetlerine daldığı gibi siz de daldınız. İşte böylece onların dünya ve ahirette amelleri boşa gitti. İşte onlar, hüsrana uğrayanlardır. Onlara kendilerinden öncekilerin; Nuh, Ad ve Semud kavimlerinin ve İbrahim kavminin, Medyen halkının ve altüst olan şehirlerin haberi gelmedi mi? Onlara (kendi) peygamberleri apaçık deliller getirmişti. Demek ki Allah, onlara zulmetmedi. Fakat onlar, kendilerine zulmettiler. Mümin erkekler ve Mümin kadınlar ise birbirlerinin evliyalarıdır / velileridir. Ma’rufun / iyiliğin / adaletin / erdemlerin topluma hâkim olması için çalışırlar, münkerin /kötülüğün / zulmün / ahlaksızlığın topluma egemen olmasına engel olurlar. Salatı ikame eder ve zekâtı verirler / İslam Cumhuriyetine hem bedenen hem de mali olarak destek verirler. Allah'a ve Peygamberine itaat ederler. İşte bunlar Allah'ın rahmet edeceği kimselerdir. Kuşkusuz Allah güç, izzet, hüküm ve hikmet sahibidir. Mümin erkeklere ve mümin kadınlara da Allah’ın vaadi, ebedi yaşayacakları, içinden ırmaklar akan cennetler ve güzel evleri olan Adn cennetleridir. Allah’ın rızasına ulaşmış olmak ise en büyük lütuftur. İşte yegâne ve büyük kurtuluş budur. (Tevbe Suresi 67-72) 36.12. Düşmanla İttifak Eden Hainlere Karşı Sert Davranmak Cenab-ı Hak, Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin hainlere karşı sert davranmalarını ve onların işbirliği yaptığı düşmanla mücadele etmelerini emretti. Onların düşmanla yaptıkları bu gizli ittifaklarıyla ülkeyi felakete / cehenneme götürmek istediklerini belirtti. Üstelik bütün belirtiler ortaya çıkmasına rağmen düşmanla ittifak etmediklerine dair yalan yere yeminler ettiklerini ifade etti. Bu nedenle onlara medeni davranış gösterilemeyeceğine ve onlara nezaketle davranılamayacağına işaretle onların ancak sert tavır ve davranışa layık olduklarını söyledi. Ayrıca onların sırf İslam Cumhuriyeti yıkılsın diye düşman kuvvetlerinin Medine’yi işgali pahasına giriştikleri bu gizli ittifaklarında asla başarılı olamayacaklarını da bildirdi. Daha sonra onlara bir de sitem etti. Şöyle ki; “Hz.Muhammed@ onlar için bulunmaz bir velinimet olmasına, bütün yarımada Araplarını tek bir çatı altında toplayıp Medine’yi de bu yarımadanın Başkenti yapmış ve böylece muazzam bir zenginliğe kavuşturmakta olmasına rağmen onların Hz.Muhammed’e@ karşı böyle intikam duyguları taşımalarının hayret bir şey olduğunu” belirtti. Cenab-ı Hak, bu siteminden sonra onların hala bir fırsatlarının olduğunu ve eğer tevbe edip / hainliklerinden vazgeçerlerse bunun kendileri için hayırlı olacağını bildirdi. Ama ihanetlerine devam edecek olurlarsa onları hem dünyada hem de ahirette çok acı veren cezalandırmaya tabi tutacağını ve kimsenin onlara yardıma gelemeyeceğini belirtti; 73-74- Ey Peygamber! Sana düşmanlık eden o inkârcılarla / isyan edenlerle / karşı çıkanlarla ve münafıklarla cihat et / mücadele et ve onlara karşı sert, şiddetli ve caydırıcı davran. Onların sığınacakları yurtları cehennemdir. Ne kötü bir yurttur o. İttifak için kafirlerle sözleşmediklerine dair Allah adına yemin ediyorlar. Oysa o küfür ittifakı için kesinlikle sözleştiler, böylece teslimiyetlerinden / müslüman olmalarından sonra küfre saptılar ve asla başaramayacakları bir şeye kalkıştılar. Allah’ın ve Peygamberinin kendilerini lütfuyla zenginleştirmesinin dışında Allah ve Peygamberi onlara ne yaptı ki, böyle intikam duyguları taşıyorlar? Eğer tevbe ederlerse kendileri için daha hayırlı olur. Yok, eğer ihanetlerine devam ederlerse, Allah onları dünyada da Ahirette de elem verici bir azaba uğratır. Onlar, yeryüzünde ne sığınacakları bir koruyucu otorite / devlet ne de bir yardımcı güç bulamazlar. (Tevbe Suresi 73-74) 36.13. Zenginliğe Kavuşmalarına Rağmen İslam Cumhuriyetini Desteklemeyen Bazı Münafıklar Münafıkların bir kısmı da şayet İslam Cumhuriyetinin izlediği politikalarıyla zenginliğe kavuşacak olurlarsa İslam Cumhuriyetini destekleyeceklerine ve samimiyetle bağlılıklarını göstereceklerine dair ant içmişlerdi. Mekke’nin fethi ve Huneyn Savaşından sonra kalpleri İslam’a ısındırılması için elde edilen ganimetlerden ya da toplanan sadakat vergilerinden bu kişilere verilerek zenginliğe kavuşturulmalarına rağmen Tebuk Seferi gündeme gelince onlar ahitlerine ihanet ettiler ve İslam Ordusunu donatmak için sahip oldukları mallardan verme hususunda cimrilik ettiler. Cenab-ı Hak onların ihanetlerindeki sürekliliği ve yalan söylemeleri nedeniyle münafıklığı onların bir karakteri kıldı ve bu kötü karakteri onların kalbine sevgi olarak soktu. Allah onların yaptıkları her türlü gizli görüşmelerden ve itinayla sakladıkları planlarından haberdar olduğuna kendilerinin şahit ([9] ) olduklarından hareketle onları bir kez daha uyardı. 75-78- Onlardan bazıları da: “Andolsun, eğer Allah bize çok mal lütfederse sadaka vereceğiz / sadakatimizi ispat edecek harcamalar yapacağız ve ıslah edici kimselerden olacağız” diyerek Allah'a ahit vermişlerdi. Fakat ne zaman ki Allah onlara lütfundan istediklerini bol bol verdi, ahitlerinden dönerek cimrilik yaptılar. Onlar zaten dönektirler. Allah’a verdikleri sözlerinden dönmeyi ve yalan söylemeyi alışkanlık haline getirdikleri için sonunda, Allah da onların hesap verecekleri güne kadar ikiyüzlülüğü onların karakterleri haline getirdi. Onlar (münafıklar) hala görmüyorlar mı ki, Allah onların sakladıkları planlarını da, İslam Cumhuriyeti aleyhine gizli görüşmeler yaptıklarını da kesinlikle biliyor. Hiç şüphesiz ki Allah, bütün gizlilikleri bilendir. (Tevbe Suresi 75-78) 36.14. İslam Ordusunu Donatan Müminlerle Alay Eden Münafıklar Münafıklar, Tebuk Seferi için infak eden müminlerle alay ederek İslam Ordusunun donatılmasına engel olmaya çalışıyorlardı. Zengin olup da bol bol infak eden müminler için “gösteriş için veriyorlar, Peygamberin gözüne girmeye çalışıyorlar, yalakalık yapıyorlar vb.” sözlerle alay ederlerken, fakir olup da sahip olduğu şeylerden infak eden müminler için ise “Allah senin iki hurmana mı muhtaç?” şeklindeki alaylı sözleri ile sefere engel olmaya çalışmaktaydılar. Cenab-ı Hak, onların bu tür aşağılık hareketleri nedeniyle asla bağışlanmayacağını Hz.Muhammed’in@ onlar için ne kadar bağışlanma dileyecek olursa olsun onlara fayda etmeyeceğini bildirerek onları tehdit etti. 79-80- O münafıklar müminlerden gönülleriyle verilmesi gerekenden, daha da fazlasını verenlerle (“övülmek için gösteriş yapıyor” diyerek) ve kendi ihtiyacı olduğu halde o gün çalışıp kazandığı nafakasını getirip verenlerle (“sanki Allah’ın bunun iki kuruşuna ihtiyacı mı var?” diyerek) alay ediyorlar. Allah onları bu dünyada maskaraya çevirecektir. Onlar için acı bir azap da vardır. Sen, onlar için ister bağışlanma dile ister dileme, bir şey değişmeyecek. Yetmiş kere bağışlanmalarını niyaz etsen de Allah onları kesinlikle bağışlamayacak. Çünkü, onlar Allah'a ve Peygamberine nankörlük etmeyi alışkanlık haline getirdiler. Allah, fasıkları / emre itaatsizlik edenleri / kötülük etmeyi alışkanlık haline getirenleri Doğru Yola iletmez. (Tevbe Suresi 79-80) 36.15. Münafıkların Bahanelerinin Kabul Edilmeyeceği ve Bu Sefere Katılmayanların Toplumdan Dışlanacağı Tehdidi Münafıklar bu mevsimde sefer yapmanın akıllıca bir şey olmadığı, aşırı sıcakların geçmesi ve havanın biraz daha normale dönmesi için beklenmesi gerektiğini halka empoze etmeye çalıştılar. Cenab-ı Hak, onların bu argümanına karşı cehennem sıcağının daha sıcak olduğunu belirterek sefere çıkmama tercihleri yüzünden çok pişman olacaklarını bildirdi. Ayrıca bu seferden döndükten sonra başka seferlere çıkılacağı zaman Tebuk seferine katılmayanların bu seferlere katılmasına müsaade edilmeyeceğini bildirdi. Böylece malı çok sevenlerin gelecek seferlerin nimetlerinden mahrumiyete uğrayacakları tehdidi yapılarak münafıkların menfi propagandalarının halk üzerindeki etkisi kırılmaya çalışıldı. Cenab-ı Hak, bu sefere katılmayanların toplumdan dışlanacağını, cenaze namazının kılınmayacağını ve mezarındaki defin merasimine katılım yapılmayacağını bildirdi. Bu demektir ki münafıklar bu seferden sonra toplumdaki etkilerini iyice yitireceklerdi ve toplumdan dışlanacaklardı. 81-84- Allah'ın Peygamberine muhalefet ederek, savaş için sefere çıkmayanlar, geride kalmalarına izin verilmesine sevindiler. Aslında onlar Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla mücadele etmekten hoşlanmadıklarından (bahane olarak): “Bu sıcakta savaş için sefere çıkmayı” dediler. De ki: “Cehennem ateşi çok daha sıcaktır.” Keşke anlasalardı. Artık bundan sonra tercihlerinin cezası olarak az gülüp çok ağlayacaklarını da bilsinler. Eğer Allah seni bu seferden (başarı ile) döndürdükten sonra başka seferlere çıkma fırsatı verir ve onlardan bir topluluk bu seferlere iştirak etmek için senden izin isterlerse, onlara de ki: “Bundan böyle benimle birlikte hiçbir askeri harekata çıkmayacaksınız ve kesin olarak benimle birlikte hiçbir düşmanla savaşmayacaksınız. Çünkü siz, ilk başta / en zor zamanımızda bizi yalnız bırakıp oturmayı / geride kalmayı / kaytarmayı seçmiştiniz. Öyle ise şimdi de geri kalanlarla beraber oturun.” Onlardan (sefere katılmayan münafıklardan) ölen bir kimsenin sakın cenaze namazını kılma ve cenazesine katılıp mezarı başında bile durma. Çünkü onlar, Allah'ı ve Peygamberini tanımadılar ve fasık /yoldan çıkmış sapıklar olarak öldüler. (Tevbe Suresi 81-84) 36.16. Münafıkların Mal ve Oğullarına (Askeri Güçlerine) İmrenilmemesi Cenab-ı Hak onların malları ve oğullarına (askeri güçlerine) imrenilmemesini, bundan dolayı onlara itibar edilmemesini ve onların sahip oldukları mali güç ve askeri (oğullar) güçlerinin İslam Ordusuna destek vermelerinin talep edilmemesini emretti. İslam Cumhuriyetinin bu kadar iyilik, zenginlik, genişleme, ilerleme ve zaferine tanık olmalarına karşın onların hala İslam Rejimini desteklememeleri ve İslam’ın egemenliği için mücadeleden / cihattan / savaşmaktan kaçmaları nedeniyle onların kalplerinin artık mühürlendiğini de bildirdi. 85-89- Onların malları ve oğulları sakın seni imrendirmesin. Allah bunlarla onlara dünya hayatında azap etmeyi ve inkârcı olarak canlarının çıkmasını / gebermelerini diliyor. “Allah'a güvenin ve O'nun Peygamberi ile birlikte cihat edin” diye bir emir / sure indirildiği zaman, onlardan servet sahibi olanlar: “Bizi bırak, geride kalanlarla birlikte kalalım” diyerek senden izin istediler. Geride kalanlarla birlikte olmayı istediler. İşte bunun için kalpleri mühürlendi. Artık onlar kavrayıp anlayamazlar. Fakat Peygamber ve onunla beraber olan müminler mallarıyla ve canlarıyla cihat ettiler. İşte bütün iyilik ve güzellikler / hayırlar / lütuflar bunlar içindir. Gerçek kurtuluşa / zafere erenler onlar olacaktır. Ayrıca Allah, onlara ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırladı. İşte en büyük başarı ve kazanç budur. (Tevbe Suresi 85-89) 36.17. Bedevi Kabilelerden Tebuk Seferine Katılım Tebuk Seferine katılım sağlanması için çevredeki bedevi kabilelere de davet çağrısı yapılmıştı. Gerçekten samimi olarak müslüman olmuş olanlar, sefere hemen iştirak ettiler. Onlardan bazıları çok samimi olarak sefere katılmak istemelerine rağmen gerekli donanıma / bineğe sahip olamamaktan dolayı orduya katılamayacaklarını bildirerek özürlerinin kabul edilip kendilerine izin verilmesini talep ettiler. Hatta onlar eğer İslam Cumhuriyeti kendilerine sefer için gerekli donanım ve binek sağlayacak olursa sefere katılacaklarını bildirdiler. Hz.Muhammed@ ise onları donatacak imkâna / bineğe sahip olmadığını söyleyince onlar çok üzüldüler ve ağlayarak geri döndüler. Fakat kendilerine sefere katılma daveti yapılmasına rağmen bazı bedevi kabileler Allah’a ve Peygamberini / İslam Cumhuriyetini tanımadıkları için bu sefere katılmama hususunda özür bildirme gereği bile duymaksızın sefere katılmadılar. Onlar İslami Rejime karşıydılar fakat tıpkı Medineli münafıklar gibi müslüman / teslim olmuş gözüküyorlardı. Ama İslam Cumhuriyetinin böyle zor zamanlarını gözetliyorlardı. Hz.Muhammed’e açıktan karşı koyma cesareti gösteremiyor olmakla beraber, düşmanın güçlü olduğu zamanda kaytarmakta üstlerine yoktu. Cenab-ı Hak, onların çok acı bir şekilde cezalandırılacağı tehdidinde bulundu. Cenab-ı Hak, bu sefere katılamayacak olanlardan hastaların, ihtiyarların, zayıfların, engellilerin ve infak etme hususunda da fakirlerin sorumlu tutulmayacaklarını bildirdi. Ama zengin ve güçlü olmalarına rağmen sefere çıkmayanların sorumlu tutulacağını ve kendilerinden hesap sorulacağını belirtti. 90-93- Bedevilerin bir kısmı özür beyan ederek senden izin almak için geldiler. Allah'ı ve Peygamberini yalanlayanlar / gizliden tanımayanlar ise izin bile talep etmeksizin seferden geri kalıp yerlerinde oturdular. İçlerinden bu inkârcı olanlar can yakıcı bir azaba uğrayacaktır. Allah'a ve Peygamberine samimiyetle sadık kaldıkları sürece zayıflar, engelliler, hastalar ve orduyu donatmak için verecek bir şeyleri olmayanlar savaş seferine katılmamaktan dolayı sorumlu tutulmayacaklardır. / hesaba çekilmeyeceklerdir. Kuşkusuz Allah, gafurdur, rahimdir. Bir de kendilerine binek sağlaman için gelip de senin: “Size verecek binek bulamıyorum” dediğin ve orduyu donatmak için infak edecek bir şeyleri olmadığından dolayı üzüntüden gözyaşı dökerek geri dönenlere de bir sorumluluk yoktur. Sorumlu tutulacak / hesaba çekilecek olanlar ancak zengin oldukları halde senden sefere gitmemek için izin isteyenlerdir. Çünkü onlar hiçbir engelleri bulunmadığı halde savaştan kaytarmış ve geride kalanlarla birlikte kalmayı tercih etmişlerdir. Bundan dolayı da Allah onların kalplerini mühürlemiştir. Artık onlar başlarına ne geleceğini bilemezler. (Tevbe Suresi 90-93) 36.18. İslam Ordusu Tebuk Seferi İçin Yola Çıkar Münafıkların tüm engellemelerine rağmen Hz.Muhammed@ Cenab-ı Hakk’ın yardımı ve yol göstermesi sayesinde 30.000 kişilik bir ordu teşekkül ettirmeyi başardı ve Ordu yola koyuldu. Münafıklardan yaklaşık 80 kişi Medine’de kaldı. İtiraz etse de Hz.Muhammed’in@ emriyle Hz. Ali Medine’de peygamberimizin vekili olarak bırakıldı. Medine’nin düşmana ve münafıklara karşı korunması için bu gerekliydi. Sefere katılan münafıklardan bazıları yolculuk boyunca fitne ve bozgunculuk çıkarmaya çalışsalar da etkili olamadılar. Medine’den Tebük’e kadar olan yolculuk 19 gün sürdü. Sonunda Tebük’de kamp kuruldu. Daha ileri gidilmedi. Bu nokta peygamberimizin gönderdiği elçinin şehit edildiği yerdi. Gassanlılar ve Bizans ordularından ses seda yoktu. Aslında İslam ordusunun geldiğinden haberleri vardı. Onların egemen olduğu topraklara giren İslam Ordusuna hiç bir mukavamet olmamıştı. Böylece Gassanlılara ve Bizanslılara çarpışmaya hazır olunduğu, kendilerine meydan okunduğu ve çekinmeden savaşılacağı mesajı verildi. Hatta onların topraklarına girmekle İslam Cumhuriyetinin sınırlarının artık buralara kadar olduğu da onlara deklare edilmiş oldu. Hz.Muhammed@, Tebük’te kaldığı 20 günlük süre içerisinde bölgedeki kabilelere Bizans’ın / Gassanilerin egemenliğinden ayrılıp Medine’ye bağlanmaları için üzerlerine küçük akınlar yaptırdı. Bu akınlarda yapılan bildirimlerde / tebliğlerde onlara Medine’ye bağlanmalarının kendi menfaatlerine olduğu, Bizans’a / Gassanilere bağlı olmalarının kendilerine daha pahalıya mal olduğu ifade edildi. İslam Ordusunun Tebük’e kadar 30.000 kişilik bir ordu ile gelerek Bizans’a meydan okumasına rağmen onların karşılarına çıkmamasının bu kabilelerin güvenliğini artık onların sağlayamadığı gösterildi. Yine bu akınlarla İslam Ordusunun bu kabilelerin güvenliğini Bizans’a ve Gassanlılara karşı koruma kapasitesi ve yetkinliğinin olduğu ispat edildi. [1] ) Mekke fethi sonrasında İslam devletine / Hz.Muhammed’e karşı savaşmaya devam etmek isteyen bazı Kureyş ileri gelenlerinin de Gassaniler aracılığı ile Bizans’tan yardım istediğinden bahsedilir. [2] ) Nebatililer Şam civarında yaşayan ve Medine ile un, zeytinyağı vb. erzakların ticaretini yapan bir topluluktur. [3] )NOT: Ehli kitap olan Gassanilerle savaşılmasının gerekçesi onların inançlarından dolayı değildir. Eğer öyle olsaydı cizye verinceye kadar onlarla savaşılmazdı. Cizye, ehli kitap kabileler inançlarını / dinlerini değilştirmeksizin sadece güvenliklerinin sağlanması karşılığında alınan vergidir. Onlarla savaşılmasının sebebi onların İslam Devletini tanımamaları ve yıkmak için saldırı hazırlığında olmalarıdır. [4] )NOT: Aynı hususlar Yahudiler içinde geçerliydi. Onlarda Uzeyr’i Allah’ın oğlu addederek kendi ruhbanlarını onun temsilcisi saymışlardı. [5] )NOT: Müslümanlar arasında bulunan ve halkın malını haksız bir şekilde alarak zenginleşmiş münafıklar da bu propagandadan nasiplerini almışlardır. Zira onlar da bu seferin önündeki en büyük engellerdendiler. Onlar geçmişte halkı sömürerek elde ettikleri servetten şimdi Allah yolunda sarf etmekten imtina ediyorlardı. [6] ) NOT: Tebuk seferine çıkış haram aylardan Recep ayının ortaları ya da sonlarıdır. Haram aylar: Zilkade, Zilhicce, Muharrem, Recep [7] ) NOT: Burada yolculuğa güçlerinin yetip yetmemesi konu edilemez. Zira Araplar her zaman yolculuk ediyorlardı. Sıcak mevsimlerde gece yolculuğu yapıp gündüz dinlenerek yine sefere çıkabilirlerdi. Burada söz konusu güç karşılaştırması düşmanın gücü ile kıyaslama olması gerekir. [8] ) İbn Hişam [9] )Yaptıkları planların ve gizli görüşmelerinin her defasında Hz. Peygamber tarafından açığa çıkarılması onların her hallerini ve hareketlerini Allah’ın bildiğine münafıklar şahit olmaktaydılar. Harita 61:Tebuk Seferi (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ Bölgede bulunan Amile, Lahm, Cüzam kabilelerine yapılan bu propaganda etkisini gösterdi ve onlar teslim olup / Müslüman olup İslam Cumhuriyetinin egemenliğine girmeye razı oldular ve Hz.Muhammed@ ile katılım anlaşması yaptılar. Böylece bu kabileler Bizans’ın egemenliğini ret ederek İslam Topluluğuna katıldılar. Hz.Muhammed@ Tebük’te konakladığı süreçte Halid b. Velid komutasında 400 askerden oluşan bir kuvveti Dumetül Cendel üzerine gönderdi. Halid b. Velid, Dumetül Cendel’e girdi ve komutanı Ukeydir b. Abdulmaliki esir alıp Tebük’e getirdi. Hz.Muhammed@ Ukeydir’e İslam / teslim / Müslüman olmayı teklif etti, fakat o bu teklifi reddetti. Bu kez peygamberimiz ona cizye vermek şartıyla İslam Cumhuriyeti egemenliği altına girmeyi teklif etti. Ukeydir bu teklifi kabul etti. Tebük çevresindeki kabilelerden Eyke, Cerba, Ezruh kabileleri de cizye vermek şartıyla İslam Cumhuriyeti hakimiyetine girmeyi kabul ettiler. Bu kabileler de Bizans’ı değil İslam Cumhuriyetinin güvenlik şemsiyesi altına girmeyi tercih ettiler. Böylece Arap yarımadasının kuzeyinin önemli bir kısmı İslam Cumhuriyetinin hakimiyeti altına girmiş oldu. Peygamberimiz komutasındaki İslam Ordusunun Tebük’teki 20 günlük kampı sırasında Gassanilere ve Bizans’a meydan okumasına karşılık onlardan herhangi bir karşı koyma gerçekleşmedi. Onların İslam Ordusu karşısına dikilmemelerinin en önemli sebeplerinden birisi de bölge kabilelerinin kendilerine destek vermemesi olarak zikredilebilir. Böylece İslam Cumhuriyetinin hakimiyeti Tebuk bölgesi için tesis edildi ve zımni olarak İslam Cumhuriyetinin egemenliğinin sınırları Tebük’e kadar kabul edilmiş oldu. İslam Ordusu, Tebuk Seferinden Medine’ye dönüş için yola koyulur. Yolda münafıklar Hz.Muhammed’e@ suikast tertip ettiler, fakat başarılı olamadılar.
- Bölüm 25: HENDEK SAVAŞI | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 25 HENDEK SAVAŞI 25.1. Dumetül Cendel Tuzağı Medine’ye topyekûn saldırmak için Hizipler ordusu oluşturulurken diğer taraftan da Kureyş kendi müttefiki olan Dumetül Cendel liderine müttefikliğin gereğini yapması için haber gönderdi. Ebu Süfyan Dumetül Cendel liderinden Medine’nin kuşatılacağını bu nedenle Medine’ye ticari yaptırım uygulanmasını talep etti. Dumetül Cendel, Medine’nin yaklaşık 600 km kuzeyinde, bugünkü Ürdün ile Kuveyt arasındaki bölgede yer alan, Hicazı Mezopotamya’ya bağlayan önemli kadim bir şehirdi. Şehrin lideri olan Ukeydir el Kindi ise Hristiyan’dır ve hem Mekke’nin hem de Bizans’ın müttefiklerindendir. Medine’nin ihtiyaçlarının engellenmesi için uygun bir coğrafi konumdadır. Hizipler Ordusu Medine’ye saldırmadan önce Ebu Süfyan çok sofistike bir plan hazırladı. Plan şöyleydi; “Hz.Muhammed askeri bir harekâta / akına çıkmak için Medine’den ayrıldığı zaman Medine kuşatılacak olursa hem Medine çok kolay düşecek hem de Hz.Muhammed’i@ az bir kuvvetle Medine dışında yakalayıp bertaraf edeceklerdi. Bunu sağlamak için de Medine’nin ihtiyaçlarının temin edildiği Dumetül Cendel’de Medine’den gelen ticari kervanların şehre girişine izin verilmeyecek ve yağmalanacaktı. Böyle bir duruma Hz.Muhammed’in@ kayıtsız kalmayacağı çok açıktı. O hemen harekete geçecek ve ordusuyla o bölgeye harekete geçtiğinde Hizipler Ordusu da savunmasız kalmış Medine’yi kolayca işgal edecekti. Daha sonra da Hz.Muhammed’i@ ve İslam ordusunu seferden dönüşte kıstırıp yok edeceklerdi.” Harita 25: İslam Ordusunun Dumetül Cendel Seferi ve Ebu Süfyan’ın Planı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Hizipler ordusu Hendek Savaşı için hazırdır. Sıra Ebu Süfyan’ın hazırladığı bu planın uygulanmasına gelmiştir. Dumetül Cendel’de Medine kervanlarının yağmalandığı ve Medine’nin temel gıda ihtiyaçlarını temin eden kervanlara da geçiş izni verilmediği haberleri Medine’ye ulaşır. Hz.Muhammed’e@ bu mesaj ulaştıktan sonra 1000 kişilik bir ordu ile Dumetul-Cendel seferine çıktı. (Harita 25) İslam Ordusu, üç gün yol aldıktan sonra bölgedeki Fezare Kabilesinden bazılarının ikircikli hareketinden ve sözlerinden şüphelenildi. Bu kabilenin çobanı zorla konuşturulunca gizli bir plan / komplo / tuzak ile karşı karşıya oldukları anlaşıldı. Plana göre İslam Ordusu Dumetül Cendele doğru yola devam ettikten sonra Fezareliler de Medine’ye doğru hareket edeceklerdi. Tuzağı anlayan Hz.Muhammed@ orduyu süratle Medine’ye geri döndürdü. Diğer taraftan Beni Mustalik kabilesinin gönderdiği elçiler de Hizipler Ordusunun hareket için toparlanmakta olduğu haberini Medine’ye çok hızlı bir şekilde ulaştırmışlardı. Beni Mustalik elçilerinden kısa bir süre sonra İslam Ordusu da Medine’ye geri döndü. Hz.Muhammed@ Hendek savaşının hazırlıklarına hemen başladı. Zira savunma yapmaya yönelik hazırlıklar için süre çok kısıtlıydı. 25.2. Savunma Stratejisi Uhud Savaşındaki gibi Medine dışına çıkıp meydan savaşı yapılmayacaktı. Zira gelen Hizipler ordusu ile meydan savaşı yapmak intihardan başka bir şey değildi. Şehir savunulacaktı. Ancak nasıl bir savunma stratejisi yürütülecekti? Mescitte yapılan müşaverelerde Selman-ı Farisi’nin Medine Şehrinin girişinin / kuzey tarafının Sel Dağından başlayarak Kanat Vadisine kadar hendek kazılarak hizipler ordusunu şehre sokmadan savunma savaşı yapılması önerisi kabul gördü. Söz konusu hendek, Medine’nin kuzey tarafını emniyete alacaktı. Şehrin diğer üç tarafı ise taşlık / kayalık ve hurmalık olması nedeniyle düşman kuvvetlerine ait at ve develerin geçmesine elverişli değildi. Bu nedenle düşman kuvvetler bu yönlerden şehre saldıramazdı. Zaman çok kısıtlıydı. Hizipler Ordusu birlikleri Medine’ye gelinceye kadar gece gündüz çalışılarak ancak böyle bir hendek tamamlanabilirdi. Ön görülen hendeğin derinliği yaklaşık 4 metre, genişliği 5-9 metre ve toplam uzunluk ise 4-5 km olacaktı. (Şekil 7) Derhal hendek kazısı için ekipman ( kazma, kürek, balyoz vb.) tedarik etme yoluna gidildi. Yahudi Kurayza Oğullarından da ödünç ekipman alındı. Bütün Medineli Ensar’ın ve muhacirlerin kazacakları yerler belirlendi ve hummalı bir kazı çalışmasına başlandı. Kazıdan çıkan toprak şehir tarafına yığılarak düşman orduları için geçiş engeli oluşturacak, İslam Ordusu için ise siperlik olacaktı. Kazıdan çıkan taşlar ise siperin gerisine hendeği geçmeye çalışacak düşman askerlerine atılmak üzere yığıldı. Şekil 7: Medine Girişine Kazılan Savunma Hattı 25.3. Kuşatma Sürecinde Lojistik Tedbirler Hz.Muhammed@ bir yandan kazı işlerini denetlerken diğer taraftan kuşatmanın uzun sürmesini hesaplayarak gerek savaşçıların gerekse de şehirde kalan ailelerin en temel ihtiyaçları olan gıda ihtiyacının karşılanması hususunda gerekli tedbirleri almayı düşünüyordu. Can pazarının yaşanacağı böyle bir savunma sırasında ailelerin özellikle de özürlü, hasta ve yaşlıların evlerinde stokladıkları gıda ihtiyaçlarının tükenmesi halinde en yakın akrabaların ya da en yakın dostların evlerinden bu ihtiyaçlarını karşılamasının serbest olduğunun ilan edilmesi gerekmektedir. Zira kuşatma süresi uzadıkça insanlar kendi stokları tükenmesin diye stokları tükenen ailelere yiyecek verme hususunda cimri davranacakları çok açıktır. Bu konuda bir serbestiyet ve dayanışmanın kapısının açılarak kimsenin açlık tehlikesi ile karşı karşıya kalmaması gerekir. Belki de Hz.Muhammed@ bunları düşünmedi. Fakat kazı başlayınca açlık problemi ortaya çıktı ve bu problemi halletmek gerekti. Ayrıca kazı işine katılamayacak gerçekten özürlü olanların da ayırt edilmesi gerekiyordu. Bu konular gündeme gelince Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği talimatlar bu problemleri çözdü. İnzal edilen aşağıdaki ayetlerle, önce kazıya katılamayacak özürlüler belirlendi ve bu özürlü sınıf aynı zamanda gıda stoğu açısından en zayıfları olduğu için onların faydalanma konusunda serbestlik tanındı. Aynı talimatlarla savunma sırasında herkesin «gıda güvenliği» sağlandı. Şöyle ki, kuşatma süresince insanların birbirlerinin evlerinden gıda ihtiyaçlarının karşılanmasına serbestiyet getirildi. Böylece hem ailelerin ihtiyacı hem de savaşçıların gıda ihtiyacının karşılanması konusunda problem halledildi. Ancak bu talimatla tanınan serbestiyetin kötüye kullanılmasının önüne de geçilmesi gerekiyordu. Zira serbestçe en yakını da olsa başkasının evinden yemek almayı hak olarak gören kişi, bu kerre kendini güvenceye almak için girdiği evin gıda stokunu kendi evine taşımaya ya da hoyratça tüketme eğilimine girme ihtimali de vardı. Bu tür suiistimallerin önüne de geçilmesi gerekir. Cenab-ı Hak, insanların bu zafiyetini de bildiğinden kuşatma süresince insanların birbirlerinin evlerinden serbestçe gıda ihtiyaçlarının karşılanmasının önünü açarken hoyratlığa müsaade etmemiştir. Girilen evdeki esenliği, huzuru bozmamaya özen gösterilmesini ve kimsenin hakkına tecavüz edilmemesini emretmiştir. 61- Köre vebal / sakınca yoktur, topala vebal / sakınca yoktur, hastaya vebal / sakınca yoktur. Sizin için kendi evlerinizde, babalarınızın evlerinde, annelerinizin evlerinde, erkek kardeşlerinizin evlerinde, kız kardeşlerinizin evlerinde, amcalarınızın evlerinde, halalarınızın evlerinde, dayılarınızın evlerinde, teyzelerinizin evlerinde, anahtarı size bırakılmış evlerde ya da dostlarınızın evlerinde yemek yemenizde bir sakınca yoktur. Hep birlikte ya da ayrı ayrı yemenizde de bir günah yoktur. Evlere girdiğinizde Allah’tan iyilik, barış ve esenlik dileği ile geldiğinizin bir göstergesi olarak birbirinize selam verin. Allah, size ayetleri işte böyle açıklıyor ki, olaylar arasındaki bağlantıları akledebilesiniz. (Nur Suresi 61) 25.4. Kazı Yapmaktan Kaytaranların Uyarılması Kazı işinden muaf tutulacaklar belirlendikten sonra Medine’nin bütün erkekleri kazı işinde görevlendirildiler. Hendek kazmak işinde her 10 metrelik kazı için 10 kişi görevlendirildi. Zaman darlığı nedeniyle herkesin sorumlu olduğu kısmı kazması gerekiyordu. Kazılması planlanan güzergahta hiçbir aksaklığın olmaması gerekiyordu. Hendeğin güzergahında kazılmayan bir kısım olması halinde düşman orduları bu boşluğu değerlendirebilir ve savunmayı yarabilirdi. Bu nedenle hendeğin kesintisiz bir şekilde kazılması oldukça kritikti. Böylece herkes canla başla kazı çalışmalarına başladı. Sorumlu olduğu kısmı tamamlayan ikinci 10 metrelik kısma başlıyor. Fakat bazı bölümler kayalık olduğu için daha uzun zaman alıyordu. Bazı kısımlarda ise hendeğin genişliği 5 metreye kadar düşürülüyordu. Hz.Muhammed 58 yaşında olmasına rağmen diğer müminlerden aşağı kalmadan büyük bir gayretle çalışıyordu. Dahası çalışanlara moral destek olmak içinde şiirler okuyordu. Hatta kırılmayan bir kayayı kırmak için balyozu üç vuruşta parçalamış ve her vuruşunda İran, Bizans ve Mısır’ın fethedileceği müjdesini müminlere vadetti. Bu müjde müminleri son derece etkiledi. Ancak diğer taraftan bazı münafıklar ise hendek kazma işinden kaytarmaya çalışıyorlardı. Bu münafıklar sorumlu oldukları yerin kazılmasını başkalarına havale ederek gizlice sıvışıp gidiyorlardı. Fakat onların kazı işinden bu şekilde kaytarmaları Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin gözünden kaçmıyordu. Cenab-ı Hak, onların kaytarmalarını elçisine bildirdiği için yapılan denetimlerde bu sıvışmalar tespit ediliyordu. Cenab-ı Hak, onların yaptıkları yanlışları yüzlerine vurdu ve bir daha yapmamaları için uyardı. Yaptıkları yanlış nedeniyle ya başlarına çok büyük bir felaket geleceğini ki bu felaket muhtemelen müşrik düşmanlardan geleceğine işaret etti. Ya da böyle devam ederlerse zaferden sonra bizzat müminlerden cezalarını bulacaklarını bildirdi. Bu cezalandırma tehdidi aslında savaş başladığında savaştan kaçışın engellenmesi için daha önemliydi. Uyarının sonunda her şeyin egemenliğinin Kendisine ait olduğunu bildirdi ve herkesin sonunda hesap vereceğine vurgu yaptı. 62-64- Gerçek müminler o kimselerdir ki, Allah'a ve Peygamberine iman etmişlerdir. Onlar peygamberle birlikte toplu olarak bir iş yaparken ondan izin almaksızın bırakıp gitmezler. Senden izin isteyenler, işte onlar, Allah'a ve Peygamberine iman edenlerdir. Bazı işleri için senden izin istediklerinde onlardan dilediğine / uygun gördüğüne izin ver ve onlar için Allah'tan bağışlanma dile. Şüphesiz Allah bağışlayandır, merhamet edendir. Peygamberin sizi (bir iş için) çağırdığında onun bu çağrısını kendi aranızdaki herhangi bir çağrıymış gibi görmeyin. Allah sizden işi başkasına havale ederek gizlice sıvışıp gidenleri iyi bilir. Onun emirlerine aykırı davrananlar, başlarına bir felaketin gelmesinden veya acı bir cezaya çarpılmaktan sakınsınlar. İyi bilin ki, göklerde ve yeryüzünde olanların hepsi Allah'ın mutlak egemenlik ve hükümranlığı altındadır. O, bütün niyetlerinizi ve yaptıklarınızı bilmektedir. Hesap vermek üzere O'nun huzuruna çıktığınızda, bütün yaptıklarınızı bildiğini size gösterecektir. Hiç şüphesiz ki Allah, her şeyi bilendir. (Nur Suresi 62-64) 25.6. Hizipler Ordusunun Medine’ye Gelmesi Hendek kazma işi yaklaşık bir hafta sürdü. Planlanan hendek miktarının neredeyse tamamı kazılmıştı. Çok az bir kısmın kazılması ise yarım kalmıştı ki Hizipler Ordusu çıkageldi. Hz.Muhammed@ kazı işleminin kalan kısmını durdurdu. Mevcut kazıyı yeterli gördü ve ordunun artık savunma savaşı için vaziyet almasını emretti. Yaklaşık 3.000 kişilik Medine İslam Ordusu savunma için cephe gerisinde kendileri için önceden belirlenen mevzilerde yerlerini aldılar. Hizipler Ordusu, 10.000- 12.000 civarında bir askeri güçle gelmişti. Bu güçlerin 1.500 savaşçısı Mekkelilerden oluşurken geri kalan savaşçılar ise Gatafan, Esed oğulları, Fezare oğulları, Eşcalılar, Mürre oğulları, Süleym oğulları, Kinane oğulları, Sa’d oğulları kabilelerinden idiler. İslam Ordusunun bu savaşta uygulayacağı temel stratejisi, Hizipler Ordusu saldırdığı zaman ok ve taşlarla bu saldırıları savuşturmak, şayet hendeği geçebilenler olursa da onları cephe gerisinde haklamak üzerine kurulu idi. Hizipler Ordusu ise Medine önlerine gelip de hendekle karşılaşınca çok şaşırdılar. Onlar, Hz.Muhammed’i@ ve ordusunu Medine dışında yakalamayı, Medine’yi ise ordusuz olarak teslim alacaklarını hesaplamışlardı. Ancak hiç beklemedikleri bir manzarayla karşılaştılar. Önlerinde Medine’nin içine bile giremeyecekleri bir hendek ve cephe gerisinde siperlenmiş savunmaya hazır bir İslam ordusu vardı. İlk şaşkınlıklarını üzerlerinden atan Hizipler Ordusu, hendeğin karşısında üç adet karargah kurdu. Mekkeliler ve paralı Ehabiş kabilelerinden oluşan ordu, Uhud Dağı eteklerine, diğer kabilelerden oluşan ordular ise daha aşağı tarafta konuşlandılar. Daha sonra hendekleri kolaçan ettiler ve nasıl bir saldırı stratejisi yürüteceklerini belirlemeye çalıştılar. Hizipler Ordusunun Genel Komutanlığını Ebu Süfyan yapıyordu. Medine İslam Ordusunun karargâhı ise Sel Dağının eteklerine (Yedi Mescitler) kuruldu. Medineli kadınlar ve çocuklar şehirdeki kalelerde muhafaza altına alındı. Hizipler ordusu öylesine kalabalık ve ihtişamlı idiler ki onların ihtişamı Medineli münafıkların ve zayıf imanlıların aklını başından aldı. Onlar savaşmak istemediler. Diğer taraftan şimdiye kadar hiç bu kadar kalabalık bir ordu ile karşılaşmamış olan Medineliler de çok korktular. Artık sonlarının geldiğini düşündüler. Yürekleri ağıza geldi. Gözleri belerdi. Mümin olduğunu ve Allah’ın vaadine inandığını ve güvendiğini söyleyen ve bu hususta Anayasal Sözleşmeye imza atan Medineliler şimdi çok sarsıcı, şiddetli bir sınavdan geçiyorlardı. Öyle ki Allah’ın vaadi konusunda şüphe / tereddüt / zan kalplerinden geçti. 10-11-Hani onlar (hizipler ordusu), aşağınızdan ve yukarınızdan / her yönden gelerek sizi kuşatmışlardı. Onları görünce gözleriniz yuvalarından fırlamış, yürekler ağızlara gelmişti ve siz Allah hakkında birtakım zanlara kapılmıştınız. İşte o zaman, orada, müminler sarsıcı / şok edici / şiddetli bir imtihana tabi tutulmuşlardı. (Ahzab Suresi 10-11) 25.7. Münafıkların Savaşmaktan Kaçınmaları Münafıklar ve kalbinde hastalık olanlar «asıl şimdi mahvolduk / hapı yuttuk» diyorlardı. Onlar Hizipler ordusunun kalabalıklığı karşısında kazdıkları hendeklerin işe yaramayacağını, cephede tutunmalarının mümkün olmadığını söylüyorlardı. Bu savunma stratejisi ile evlerinin savunmasız kaldığını belirterek evlerini, çoluk çocuklarını korumak için savunmayı evlerinden yapmak amacıyla Hz.Muhammed’den@ izin talep ediyorlardı. Aslında onlar Hizipler Ordusuna karşı koymaya kalkmalarının boş bir çaba olacağından hareketle tüm Medinelileri savaşmaktan, direnmekten vaz geçirmeye çalışıyorlardı. Onların bu niyetlerini ispat eden husus onların söylemlerinde yatmaktaydı; “Allah ve Peygamberinin, Mekke’ye karşı zafer kazanacakları, Yemen’i, İran’ı, Bizans’ı ve Mısır’ı fethedecekleri, büyük bir medeniyet kuracakları, vb. vaatlerinin boş olduğunu, kandırıldıklarını, Muhammed’in peşine düşmekle hata ettiklerini” söyleyerek menfi propagandaya başladılar. Onlar savaşmaktan kaçınıp İslam Ordusunun düşmana yenilmesini ve sonra da Mekkelilere “biz sizin yenmenizi sağladık” deyip Medine’de iktidarı yeniden ele geçirip eski şirk ve sömürü düzenine geri dönmeyi arzu etmekteydiler. Cenab-ı Hak, onların bu niyetlerine şu şekilde de işaret eder; “Şayet hendekli savunma stratejisi uygulanmasaydı, düşmanı şehrin içerisinde karşılamış olsalardı bu münafıklar düşmanın safına geçecek ve onlarla birlikte müminlere saldıracaklardı. Halbuki onlar Medine Anayasası ile şehri hep birlikte saldırılara karşı savunacaklarına ahdetmişlerdi. Nasıl oluyor da şimdi bu ahitlerinden dönmek istiyorlardı. Savaştan kaçmak bu ahide ihanet değil miydi? Asıl sözünde / vaadinde durmayan kendileri idi ama Allah ve Peygamberini sözünde durmamakla suçluyorlardı.” 12-15- İşte o zaman, münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar: “(İşte şimdi mahvolduk!) Meğer Allah ve Peygamberi, bize sadece boş bir hayal vaat etmişler” diyorlardı. Onlardan bir grup da: "Ey Medineliler, bu cephede tutunmaya imkan yok! Burayı terk edip evlerinize dönün” diyor, başka bir grup da: “Evlerimiz savunmasız kaldı” diyerek Peygamberden (evlerini korumaya gitmek için) izin istiyordu. Oysa evleri saldırıya açık değildi, onlar aslında (savaştan) firar etmek / kaçmak istiyorlardı. Eğer (hendek kazılarak Hizipler ordusu engellenmeyerek onlar) Medine’ye dört bir yandan saldırsaydı ve o münafıklardan müminlere karşı savaşmaları istenseydi bu isteği hiç tereddüt etmeden hemen yerine getirirlerdi. Oysa onlar daha önce savaştan kaçmayacaklarına dair Allah'a söz / misak / ahd vermişlerdi. Allah'a verilen söz / ahd / misakın hesabı elbet sorulacaktır. (Ahzab Suresi 12-15) 25.8. Münafıklara Yanlıştan Dönmeleri İçin Verilen Öğüt Münafıkların asıl dertleri kendi menfaatlerini ve canlarını kurtarmak olduğu için öldürülmekten korkuyorlardı. Güçlü gördükleri tarafa doğru meylediyorlar ve bu nedenle Hizipler ordusu ile savaşmaktan kaçmaya çalışıyorlardı. Onlar, savaştan kaçarlarsa bunun kendileri için hayırlı olacağını vehmediyorlardı. Eğer savaşmazlarsa düşman güçlerin kendilerine dokunmayacaklarını düşünüyorlardı. Halbuki hainlere kimse değer vermez. Zira bir gün gelir hain kendisine çalıştığı kişiye de ihanet eder. Bu nedenle Mekke müşrikleri bu münafıkların karaktersizlikleri ve korkaklıkları nedeniyle esas düşmanları olan Hz.Muhammed@ engelini yok ettiklerinde hemen onların da işlerini bitirecekleri Cenab-ı Hak tarafından bildirildi. Bu ihbarla hain münafıkların ecelleri kendilerine çalıştıkları düşman kuvvetlerin eliyle olacaktır. İhanet ettikleri kendi güçleri yenildikten sonra sıra kendilerine gelecektir. Cenab-ı Hak, münafıklara bunları anlattıktan sonra kendileri için bu aşamadan sonra Allah ve Peygamberinden başka hiçbir yardımcılarının ve kurtarıcılarının olmadığını bildirdi ve akıllarını başlarına devşirmelerini öğütledi. 16-19- De ki: “Ölmekten ya da öldürülmekten kaçarak kurtulabileceğinizi zannediyorsanız, bu şekilde ölümden asla kurtulamazsınız. (Tut ki kaçtınız diyelim, sanki hizipler ordusu size merhamet edecekler mi?) Cepheden kaçtığınız takdirde bu hainlik hizmetinizden dolayı çok az bir zaman yaşatılırsınız.” De ki: “Eğer Allah size bir musibet isabet ettirmeyi irade ederse, bundan sizi kim koruyabilir? Ya da size bir rahmet vermeyi irade ederse, o rahmetin size ulaşmasını kim engelleyebilir?” Onların kendileri için Allah'ın dışında ne bir koruyucu, ne de bir yardımcı bulamayacaklardır. Hiç şüphesiz ki Allah, içinizden insanları savaştan alıkoymak için kardeşlerine: “gelin bize katılın da savaşmayın” diyenleri bilmektedir. Zaten, bunların pek azı dışında savaşlara katılmazlar. Güya sizi korumaya çalışıyorlarmış. Oysa onları savaş korkusu sardığında, ölüm baygınlığı yaşayan (sekerat halindeki) kişi gibi sana boş gözlerle baktıklarını görürsün. Fakat savaş korkusu geçince, ganimetlerden pay almak için keskin dilleriyle sizi incitirler. İşte onlar gerçekten inanmayan kişilerdir ve bu nedenle de Allah onların tuzaklarını boşa çıkarmıştır. / çıkaracaktır. Bu, Allah için çok kolaydır. (Ahzab Suresi 16-19) 25.9. Müminlerin Allah ve Resulünün Vaadine Olan Güvenleri Münafıkların korkudan ödleri patlamakta iken müminler ise verdikleri sözlerinde yiğitçe, korkusuzca durmaktaydılar. Hizipler Ordusunun çok kalabalık olması onların imanlarını daha çok artırdı. Bu savaşın sonunda Allah ve Peygamberinin vaat ettiği gelecek vaadinin gerçekleşeceğine olan inançları tamdı. Hatta bu savaşın Allah ve Peygamberinin vaat ettiğinin gerçekleşmesi için tam fırsat olduğunu söylediler. Zira bütün Arap kabilelerinin toplanıp Medine’nin üzerine çullanmasına rağmen yenememeleri halinde artık Mekke’nin bir daha Medine üzerine saldıramayacağı sonucunu rahatlıkla çıkarmaktaydılar. Müminler şehit olmaktan asla çekinmiyorlardı. Şehit olanların arkalarından onlar da sıralarını bekliyorlardı. Cihat meydanında şehit olarak ölmeyi arzu eden insanların karşılarında kimsenin duramayacağı da çok açıktır. Cenab-ı Hak, müminlerin bu imanlarını anlattıktan sonra onları mükâfatlandıracağını, savaştan kaçmak isteyen münafıkların ise bu tavır ve davranışlarından vazgeçmezlerse cezalandırılacağını bildirdi; 21-24- Andolsun sizin için, Allah'ı ve O’nun Ahiret / Gelecek Vaadine kavuşmayı arzu edenler ve Allah'ı çokça ananlar için, (en zor zamanlarda bile Allah’a sarsılmaz bir güven duyan) Allah'ın Peygamberi son derece güzel bir örnektir. Müminler, düşman ordularını gördükleri zaman: “İşte bu, Allah ve Peygamberinin bize vaat ettiği şeydir. Kuşkusuz Allah ve Peygamberi doğru söylemiştir” dediler. Bu durum, onların iman ve Allah’a teslimiyetlerini arttırmıştır. Müminlerden öyle yiğitler var ki, Allah ile yaptıkları ahde / söze sadakat gösterdiler. Böylece onlardan kimisi can vererek adağını ödedi, kimisi de hazır bekliyor. Onlar verdikleri sözden asla dönmediler ve asla yan çizmediler. Bu nedenle Allah, onların sözlerine sadakatlerinin karşılığını ödüllendirecektir. Münafıkları ise tutturdukları yoldan dönmezlerse cezalandıracak, tevbe edip kendilerini ıslah ederlerse bağışlayacaktır. Hiç şüphesiz ki Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir. (Ahzab Suresi 21-24) 25.10. Hendek Savaşının Başlaması Müminler Sel dağı eteğindeki ordugâha ve hendek boyundaki siperlerine yerleştiler. Herkes muhtemel bir saldırıya karşı hazırlıklıydı. Müslüman savaşçıların otuz altı süvarisi vardı ve bu süvarilerin görevi, sürekli hendek bölgesinde gezinmek ve durumu kontrol etmekti. Müşrikler ise grup grup hendek boyunca geziniyor ve bazı yoklamalar çekiyorlardı. Bu amaçla Medine İslam Ordusu mevzilerine oklarla saldırılarda bulunuyorlardı. Hendeği geçemedikleri için yapabildikleri başka bir şey yoktu. Günler bu şekilde geçerken, müşrik güçlerin adamları gittikçe sabırsızlanmaya başladılar. 25.11. Hendeği En Dar Yerinden Geçme Girişimi Müşrik güçler hendeği en dar bölgesinden süvarilerle geçmeyi denemeye karar verdiler. Hizipler Ordusunun en atik, en güçlü savaşçılarını belirlediler ve sabah erkenden ani bir hücumla hendeğin en dar bölgesine yöneldiler. Fakat hücum eden atlılardan ancak bir kaçı hendeği geçebildi. Diğerleri hendeğe düştüler. Hendeği geçenler müminlerden kendileri ile dövüşecek rakip istediler. Bunlardan birisi savaşçılığı ve gücü ile ünlü Amr b. Abd idi. Bu nedenle kimseden ses çıkmadı. Bunun üzerine Amr ukalaca kibirlenerek müminleri tahrik edici söz ve davranışlarda bulundu. Onun bu tahrikleri karşısında dayanamayan Hz. Ali ileri atıldı. Ancak peygamberimiz onu engelledi. Çağrısına cevap bulamayan Amr, iyice öfkelendi ve müminleri aşağılayıcı sözler ve küfürler etmeye başladı. Hz. Ali yine ileri atıldı fakat peygamberimiz yine ona engel oldu. Amr’ın çok tehlikeli, güçlü ve azgın bir savaşçı olduğunu ve kendisini kaybetmek istemediğini belirtti. Amr kendisine rakip çıkması için davetini üçüncü kez tekrarladı. Fakat müminlerden bu davete de kimse cevap vermedi. Bunun üzerine peygamberimiz onunla vuruşmaya çok istekli olan Hz. Ali’ye müsaade etmekten başka çıkar yol bulamadı. Hz. Ali, Amr’ın karşısına çıktı ve çarpışmayı kazandı ve Amr’ı öldürdü. Hz. Ali hendeği geçen diğer önemli savaşçılardan olan Nevfel’in üzerine de yürüdü ve onu da hendeğin içerisinde öldürdü. Hendeği geçen müşrik savaşçılardan İkrime, Dırar ve Hübeyre’nin üzerine Hz.Ömer ile Zübeyr saldırınca müşrikler hendeğe kendilerini zor attılar ve adamları tarafından hendekten çıkarılıp kurtarıldılar. 25.12. Hizipler Ordusunun Topyekûn Saldırısı Hendeği atlılarla geçme girişimi başarısız olunca Hizipler Ordusu topyekûn saldırı yapmaya karar verdiler. Düşman kuvvetlerinin topyekûn saldırıya hazırlandıklarını anlayan Hz.Muhammed@, müminlerin morallerini artırıcı konuşma yaptı. Onları savunmaya psikolojik olarak hazırladı. Müşrikler topyekûn saldırıya geçtiler. Bir kısmı oklarla hendeğin öbür tarafındaki müminlere zayiat verdirmeye çalışırken bir kısmı da hendeği geçmeye çalıştı. Müminler ise savunma hattında müşriklere taş ve oklarla karşılık verdiler. Hendeği geçenleri bertaraf ederken, hendeğe düşenleri taşlarla ve oklarla etkisiz hale getirdiler. Canlarını kurtaran müşrikler geri döndüler. Müşrikler bu şekilde hücum üstüne hücum yaptılar. Fakat hendeği geçmeye muvaffak olamadılar. Akşama kadar süren hücumlardan sonuç alamayan müşrik Hizipler Ordusu geri karargâhlarına çekildiler. Muhteşem bir direniş gösteren İslam Ordusu o gün zayiat vermedi ancak Sa’d bin Muaz kolundan ağır bir şekilde yaralandı. 25.13. Müşriklerin Kurayza Yahudilerini İsyan Ettirerek Savunma Hattını Boşaltma Planı Hizipler Ordusu hiç beklemedikleri bir savunmayla karşılaşmışlardı. Onların her türden saldırılarla hendeği geçme denemeleri başarısız olmuştu. Gövde gösterileri, ihtişam ve debdebeleri işe yaramamıştı. Bu durumda ne yapıp edip Kurayza Yahudilerini anlaşmayı bozmaya ikna etmeleri ve müminlerin kadın ve çocuklarına saldırmalarını sağlamaktan başka çareleri kalmamıştı. Plana göre Kurayza Yahudileri ihanet edecekler ve Medinelilerin evlerine saldırınca Medine İslam Ordusu savunma hattını boşaltarak evlerini Yahudilerin saldırılarına karşı korumaya yöneleceklerdi. Böylece Hizipler ordusu zayıflamış savunma hattını kolayca geçecekler ve Medine’ye gireceklerdi. Müşrik orduların Medine’ye girmesini müteakiben münafıklar da ihanet ederek müşrik güçlere katılacaklar ve müminleri katledeceklerdi. 25.14. Huyey Bin Ahtab’ın Kurayzalıları İhanet İçin Kışkırtma Girişimi Kurayza Yahudilerini ihanete ikna etme görevini Huyey bin Ahtab şeytanı üstlenmişti. O vakit kaybetmeden Kurayza Yahudileri Reisi Ka’b bin Esed ile görüşmeye gitti. Ka’b bin Esed önce şeytan Huyey bin Ahtab’ı kabul etmedi. O’nun ne kadar uğursuz bir adam olduğunu biliyor ve Hz.Muhammed’le yaptığı Ahdini bozmak istemiyordu. Şeytan Huyey görüşmek için birkaç girişimde bulundu fakat her seferinde reddedildi. Ama sonunda Ka’bın zafiyetinden faydalandı ve görüşmeyi başardı. O, Ka’b bin Esed’e deniz gibi bir ordu topladığını, Arap yarımadasındaki bütün kabileleri bir araya getirdiğini, bu ordularla İslam Ordusunun başa çıkamayacağını ve Muhammed’i yok etmeden bırakmamaya and içmiş bu müşrik güçler karşısında Onun hiçbir çaresi olmadığını anlattı. Bunun kaçırılmayacak bir fırsat olduğunu eklemeyi de ihmal etmedi. Müşrik güçlere katılarak yardımcı olursa bölgenin hâkimi konumuna geleceklerini de belirtti. Ka’b bin Esed, Hz.Muhammed’in sözünün eri ve anlaşmasına çok sadık birisi olduğunu söylese de Şeytan Huyey bu fırsatın kendi cemaatleri için kaçırılmayacak bir fırsat olduğunu ve dini bir sorumluluk gereği bunu yapması gerektiğini vurguladı. Huyey şeytanının dini kendi amaçlarına kullanması karşısında Ka’b ikna oldu, fakat başarısızlık durumunda taşıdığı endişeyi paylaştı. Şayet müşrik güçler başarısız olur da çekip giderse Nadir ve Kaynuka Yahudilerinin başına gelenlerin kendilerinin de başına gelmesinden korktuğunu dile getirdi. Şeytan Huyey amacına yaklaşıyordu. Onun bu korkusunu gidermek için hemen kendisini kefil gösterdi ve şayet böyle bir durumla karşılaşılırsa kendisinin Kurayza Kalesine gelerek aynı bedeli ödeyeceğine söz verdi. Fakat Ka’b bin Esed, Şeytan Huyey’in bu garantisine ilave garanti olarak (Hizipler Ordusunun sonuç almadan gitmemelerinin garantisi olarak ) Kureyş’in eşrafından / ileri gelenlerinden 70 kişiyi hem kendilerine yardım hem de rehin olarak vermelerini şart koştu. Şeytan Huyey bu şartı Ebu Süfyan’a kabul ettireceğine söz verdi ve böylece Ka’b bin Esed’i kandırmayı başardı. Ka’b kavminin ileri gelenlerini topladı ve onları (Amr bin Su’da hariç) anlaşmalarını bozmaya ikna etti. Kurayzalılar, anlaşmayı bozduklarını göstermek için kendilerinde bulunan anlaşma metnini yırtıp attılar. 25.15. Kurayza Yahudilerinin Müşrik Güçlerle Anlaşması Şeytan Huyey, hemen Hizipler Ordusu Karargahına döndü ve Kurayzalıları ikna ettiğini, onların anlaşmalarını bozacaklarını bildirdi. Kurayzalıları temsilen Şeytan Huyey Müşrik güçlerle bir anlaşma yaptı. Akdedilen anlaşmaya göre Kurayzalılar savaş sona erinceye kadar müşrik güçlerin saflarında İslam Ordusuna karşı savaşmayı, müşriklere savaş araç-gereci temin etmeyi ve yiyecek desteğinde bulunmayı kabul etmekteydiler. Yine anlaşmanın bir diğer maddesi uyarınca Hizipler Ordusu Komutanı Ebu Süfyan, Kurayzalılara saldırı emri verdiği zaman onlar derhal saldırıya geçeceklerdi. Fakat Şeytan Huyey, Ebu Süfyan’ın kabul etmeyeceği düşüncesiyle olsa gerek Kurayzalıların garanti şartı olan “Kureyşli ileri gelenlerden 70 kişinin Kurayzalılara rehin verilmesi” şartını gündeme getirmedi. 25.16. Kurayzalıların İhanet Ettikleri İstihbaratının Alınması ve Tekrar Anlaşma Girişimi Kurayzalıların anlaşmaya ihanet ettikleri ve müşrik güçlerle anlaşma yaptıklarına dair istihbaratını Hz. Ömer Hz.Muhammed’e@ ulaştırdı. Medine İslam Ordusunda paniklememeleri için Hz.Muhammed@ bu istihbaratın gizli tutulmasını istedi ve istihbaratın doğru olup olmadığının araştırılması için Zübeyr bin Avvamı gönderdi. Zübeyr’in yaptığı araştırma sonucunda istihbaratın doğru olduğu teyit edildi. Kuaryzalılar savaş hazırlıkları yapıyorlardı. Bunun üzerine Hz.Muhammed@ Evs ve Hazreç'in ileri gelenleri olan Sa'd b. Ubâde, Sa'd b. Muaz, Abdullah b. Revâha, Havvat b. Cübeyr, Amr b. Avf’dan oluşan bir heyeti gizlice Kurayzalılara gönderdi. Peygamberimiz heyetten Kurayzalılarla yeni bir anlaşma yapmanın yollarını aramasını istedi. Heyet, Kurayzalılarla görüştü. Fakat Kurayzalıların sürgün edilen Nadir Yahudilerinin Medine’ye geri gelmelerine müsaade edilmesi şartında diretmeleri üzerine anlaşma sağlanamadı. Heyet üyeleri karargâha geri döndü ve Kurayzalıların Hizipler Ordusu safına geçtiklerini peygamberimize şifreli olarak ilettiler. 25.17. Medine’deki Evlerin Güvenliğinin Temini Kurayza Yahudilerinin anlaşmaya ihanet etmesi İslam Ordusunun savuma direncini kırabilecek çok tehlikeli bir gelişmeydi. Eğer Kurayza Yahudileri Medine’deki kadın / çocuklara saldıracak olursa Hz.Muhammed@ orduyu savunma hattında tutamazdı. Kurayza Yahudilerinin anlaşmayı bozdukları haberi İslam Ordusu savaşçılarından gizli tutuldu. Zira bu haber bile savunma hattındaki savaşçıları huzursuz edece ve savunmada zafiyetler yaratacaktı. Medine ordusu savunma hattını terk ederse müşrik güçler rahatlıkla hendeği geçecekler ve Medine’yi işgal edeceklerdi. Ebu Süfyan’ın beklediği de bu tür bir durumun ortaya çıkmasıydı. Bu nedenle ivedilikle tedbir alınması ve Kurayza Yahudilerinin kadın ve çocuklara saldırmasına meydan verilmemesi gerekiyordu. Hz.Muhammed@ o gece hemen 200 kişilik bir kuvveti Medine’ye gönderdi ve onların Kurayza Yahudilerinin mahallesine yakın olan Medine sokaklarını sürekli gezmeleri ve tekbir getirmelerini emretti. Onlar emri yerine getirince Kurayza Yahudileri baş edemeyecekleri bir kuvvetin evleri korumak için gönderildiğini düşündüler. Fakat yine de doğru bir kanaat sahibi olmak için ajan gönderdiler. Gönderilen ajan Hz.Muhammed’in@ halası Safiyye b. Abdulmattalip tarafından öldürülünce ve ajan geri gelemeyince Kurayzalılar saldırmaya cesaret edemediler. 25.18. Savunma Hattının Boşaltılmasına İzin Verilmemesi Diğer taraftan Kurayzalıların anlaşmaya ihanet ettikleri ve sivil halka saldıracakları haberi de savunma hattındaki mümin savaşçılar arasında duyuldu. İşte o zaman müminler Hz.Muhammed’in@ tedbirine güvenmekle beraber akılları ve gözleri sürekli Medine’deki ailelerine yapılacak muhtemel saldırıda kaldı. Bu nedenle sürekli Sel dağından şehri gözetlediler. Münafık ve kalbi hastalıklı tipler ise yine savaştan kaçmak için aradıkları mazereti bulmuşlardı ve Hz.Muhammed’den evlerine giderek savunma yapmak için izin istediler. Evlerinin / ailelerinin savunmasız kaldığını, onları savunmak için evlerine gitmelerine izin verilmesini talep ettiler. Hz.Muhammed@ evlerin savunması için birlik gönderdiğini bildirerek onların cepheden ayrılmalarına izin vermedi. Aslında bu münafıkların derdi İslam Cumhuriyetinin yıkılması için cepheyi boşaltarak Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin yenilmesinde müşriklere yardımcı olmak istiyorlardı. 25.19. Kurayza İle Hizipler Ordusu Arasındaki Rehine Krizi Müşrik güçler, hendeği geçmek için savunma hattının boşaltılmasını bekliyordu. Bunu sağlamak içinde Kurayza Yahudilerinin Medine’deki evlere saldırması, çocuk çoluk, kadın kız demeden büyük bir katliama girişmesi ve bunu gören İslam savaşçılarının da ailelerini korumak için siperlerini terk etmeleri planlanmıştı. Ebu Süfyan komuta merkezinde yaptığı toplantıda Kurayzalıların Cumartesi günü harekete geçerek Medine’ye saldırmaları emrini İkrime b. Ebu Cehil vasıtasıyla bildirdi. Müminlerin Cumartesi günü Yahudilerden herhangi bir saldırı beklemeyecekleri düşünülerek bu gün seçilmişti. İkrime mesajı Ka’b b. Esede ilettiği zaman Ka’b ona bu emri yerine getiremeyeceklerini ve bunun da iki nedeni olduğunu bildirdi; 1-Cumartesi gününün «Sebt / kutsal tatil günü» olması, 2-Anlaşmanın gereği olarak kendi üzerine düşen şartları (müşriklere erzak temini, silah yardımı ve Hz.Muhammed@ ile olan anlaşmayı bozduğunu vb.) yerine getirmiş olmasına rağmen Ebu Süyfan’ın anlaşmanın koşulu olan 70 Kureyşli asil kişiyi hala rehin olarak gönderilmemiş olması. İkrime Sebt / cumartesi günü gerekçesini anlamıştı fakat rehine gerekçesini duyunca çok şaşırdı. Huyey bin Ahtab ile yapılan Anlaşmada böyle bir şart kendilerine bildirilmemişti. Dolayısıyla anlaşmada böyle bir şart yoktu. İkrime Ka’b b. Esed’in alınan kararı uygulamama gerekçelerini Ebu Süfyan’a iletti. Ebu Süfyan Cumartesi günü gerekçesini anlayışla karşıladı. Fakat rehine istenmesi gerekçesini duyunca öfkeden deliye döndü. Şeytan Huyey’e ağzına geleni söyledi. «Neden daha önce bu şartı söylemediğini? Yoksa bir oyun peşinde mi olduklarını? küfürler, aşağılamalar vb…» Huyey, Tevrat üzerine yeminler etti, antlar içti ama bir defa güvensizlik araya girmişti. Şeytan Huyey, Kurayzalıları ikna etmek için onların taleplerini kabul etmiş ancak böyle bir rehin garantisinin de Kureyş açısından onur kırıcı olduğunu bildiğinden anlaşmanın yarım kalmaması için bu şartı gizleme kurnazlığına gitmişti. Ancak bu şeytanlık şimdi ayağına dolanmış ve rehineler nedeniyle güven krizi yaratmıştı. 25.20. Hz.Muhammed’in@ Gatafan Kabilesi İle Anlaşma Girişimleri Kuşatma sürerken Hz.Muhammed@ de Hizipler Ordusunu parçalamak için düşündüğü bir planı uygulamaya koydu. Nasıl ki Huyey bin Ahtab Gatafanları Hayber’in hurma mahsulünün yarısını teklif ederek savaşa ikna etmiş ise aynı teklifi Medine hurmalarını teklif ederek onları ittifaktan çekilmelerini deneyecekti. Bu amaçla Gatafan birliklerinin liderlerine gizlice haber gönderdi ve kendileriyle görüşme talebini iletti. Gatafan liderlerinde Uyeyne b. Hısn ve Haris b. Avf bu talebe olumlu cevap verdiler ve Ebu Süfyan’a haber vermeden İslam Ordusu karargahına geldiler. Hz.Muhammed@ Uyeyne bin Hısn’a savaşı terk edip gitmesi şartıyla Medine'nin yıllık meyve ürününün üçte birini teklif etti. Gatafan liderleri ise yarısını istedi. Pazarlık görüşmelerinde peygamberimiz ilk teklifinde ısrarcı oldu. Gatafan liderleri sonunda peygamberimizin teklifini kabul ettiler. Fakat pazarlık görüşmeleri tam neticeleneceği sırada, Ensar’dan Useyd b. Hudayr çadıra girdi. Useyd, peygamberimizin Gatafanlılarla bir anlaşma yapmak için görüşme halinde olduğunu anladı. Aslında Useyd’in içeri dalması peygamberimizin kurguladığı planın bir parçasıydı. Useyd’in yapılan anlaşmayı bozma rolü vardı. O, kendisine verilen rolü çok gerçekçi olarak yerine getirdi. Anlaşmanın Medinelileri kurtarmak için yapıldığını ve karşılığında mutlaka önemli bir taviz verildiğini fark ettiğini söyleyen Useyd, Gatafanların Medinelilerden şimdiye kadar hiçbir şey kopartamadığını, bundan sonra da onlara zırnık koklatmayacaklarını söyledi. Eğer bu anlaşma Allah’ın emri ise hiçbir itirazının olamayacağı ama peygamberimizin kendi düşüncesi ise karşı olduğunu deklare etti. Bunun üzerine Hz.Muhammed@, pazarlık konusu olan Medine hurmalarının gerçek sahiplerinin Evs ve Hazreç kabileleri olması nedeniyle bu kabilelerin liderleri ile de durumu görüşmesi gerektiğini Gatafanlılara bildirdi. Sa'd b. Muaz ile Sa'd b. Ubade komutanlık çadırına çağrıldılar. Onlar gelince pazarlık ile varılan netice konusunda düşünceleri soruldu. Onlar da böyle bir anlaşmayı asla kabul etmeyeceklerini bildirdiler. Böylece Gatafanlılarla herhangi bir anlaşma yapılamadan liderleri karargahlarına geri gönderildi. Planın birinci aşaması tamamlanmıştı. Şimdi ikinci aşamasının düşman saflarında parçalanma şeklinde gerçekleşmesi beklenecekti. 25.21. Müşrik Hiziplerin Arasında Güven Kaybının Meydana Gelmesi Mekke liderleri Gatafanlıların kendilerinden habersiz gizlice Hz.Muhammed@ ile anlaşma girişiminde bulunduklarını öğrenince, Gatafanlıların ittifaka ihanet ettiklerini / edeceklerini gördüler. Böylece Gatafanlılarla aralarında bir güvensizlik hasıl oldu. Bu durum Beni Süleym, Beni Esed, Feraze, Eşca, …. gibi hizipleri oluşturan kabilelerde de güvensizlik yarattı ve Hizipler ordusunda parçalanmanın ilk çatlağı meydana geldi. Taraflar birbirlerine olan güvenlerini kaybetti ve birbirlerine kuşkuyla bakar hale geldiler. Hz.Muhammed’in@ planı tutmuştu, müttefikler artık müttefikliklerini kaybetme noktasına gelmişti. Bu güvensizlik, Kurayza Yahudileri ile Hizipler Ordusu arasında oluşturulan ittifakın bozulmasında da etkili olacaktı. 25.22. Nuaym Bin Mesud’un Operasyonu Müşrik güçlerden olan Eşca kabilesi mensuplarından olan Nuaym bin Mesud imanını gizleyen bir mümindi. Kurayzalılar ve Mekkeliler ile arası gayet iyi olan tanınmış bir şahsiyetti. O kendi kabilesi ile birlikte Hizipler Ordusu saflarında Hendek Savaşına iştirak etmişti. Fakat içi içini yiyordu. Bir an önce İslam Ordusuna yardımcı olmak istiyordu. Bir gece karanlıktan istifade ederek gizlice Hz.Muhammed’e@ ulaştı. Kendisinin müminlerden olduğunu bildirdikten sonra Ebu Süfyan ile Kurayzalılar arasında yaşanan rehine krizinden bahsetti. Mekkelilerle Kurayzalıları birbirine düşürmek için bu krizi derinleştirmenin çok iyi bir politika olacağını ve bunu sağlamak içinde yalan söylemek ve hatta peygamberimizin kendisine hakaretler, küfürler etme hususunda izin istedi. Peygamberimiz savaş sırasında taktiksel olarak yalan, hile ve tuzaklara başvurulabileceğini belirterek kendisine yönelik her türlü sözü kötü söylemesine izin verdi. Nuaym önce Kurayzalılarla görüşmeye gitti. Mekkelilerin şeref meselesi yaptıkları rehinelerin Kurayza için hayati bir zorunluluk olduğunu ve bu taleplerinden asla vazgeçmemelerini bir dost olarak tavsiye etti. Bu garantinin onlar açısından bir ölüm kalım meselesi olduğunu zira onların Muhammed ile anlaşmayı bozarak ne kadar büyük bir risk aldıklarını, ama Mekkelilerin tuzu kuru olduğunu sözlerine ilave etti. O ayrıca Hz.Muhammed’in@ Gatafanlılarla anlaşmaya çalıştığını, şayet bu anlaşma girişimlerinde başarılı olursa Hizipler Ordusunun dağılacağını ve bu gelişmelerden Kureyşlilerin son derece rahatsız olduğundan da bahsetti. Mekkelilerden ve hatta Gatafandan da rehineler almadan Medine’ye saldırmamalarını, böylece kendilerini mutlaka güvenceye almalarını aksi takdirde onlar çekip giderlerse kendi durumlarının felaket olacağını söyledi. Şayet rehin alamayacak ve Medine’deki evlere saldırmayacak olurlarsa Muhammed ile yeniden anlaşma yoluna giderek kendilerini güvenceye almalarının en uygun yol olacağını da ifade etti. Kurayzalıların en yakın bir dostu olarak henüz fırsat elden gitmemişken kendilerini garantiye almak için hemen gidip Ebu Süfyan’dan anlaşma konusu 70 rehinenin kendilerine teslim edilmesini talep etmelerini tavsiye etti. Bu tavsiyelerinin Kureyş liderleriyle kendisinin arasının bozulmaması için bir sır olarak kalmasını da istedi. Nuaym daha sonra Ebu Süfyan’a gitti ve ona Hz.Muhammed@ ile aralarındaki anlaşmayı bozdukları için Kureyzalıların pişman olduklarını ve kendilerini affettirmek için rehin olarak alacakları asil kişileri Hz.Muhammed’e verip kendilerini kurtarmayı düşündükleri şeklinde bir ihbarda bulundu. Bu istihbaratının doğrulunun yakında onların rehineleri istemek için geleceklerinden ve bu rehineleri alma hususunda çok ısrarcı davranacaklarından anlaşılacağını bildirdi. Çok geçmeden Kurayza Yahudileri Ebu Süfyan’a Gazzal b. Samuel’i gönderip rehineleri talep ettiler ve rehineler verilmediği takdirde savaşmayacaklarını bildirdiler. Bu gelişme üzerine Ebu Süfyan Nuaym’ın doğru söylediğine iyice kanaat getirdi. Bunun üzerine Ebu Süfyan rehineleri vermeyeceklerini bildirdi. Şeytan Huyey ise bütün planların bozulmakta olduğunu gördü ve Kurayzalılardan rehin taleplerinden vazgeçmelerini ve harekete geçmelerini ısrarla istedi. Fakat onlar rehineleri teslim almadan asla saldırmayacaklarını söylediler. Bunun üzerine Ebu Süfyan, Şeytan Huyey’e Kurayzalıların yaptıkları anlaşmayı ihlal ederek ihanet ettiklerini ve bu ihanetin içerisinde Huyey’in kendisinin de var olduğunu söyledi. Huyey Tevrat adına ne kadar yemin etse de artık iş işten geçmişti. Güven kaybı ile başlayan süreç, O’nun ittifaktan çıkarılması ile sonuçlandı. Onun yeminleri Ebu Süfyan’ı asla inandıramadı. Ebu Süfyan Kurayza heyetini Huyey ile birlikte gönderdi. Daha sonra Hz.Muhammed@, Kurayza Yahudilerinin peygamberimizle tekrar anlaştığı şeklinde asılsız haberleri yine Nuaym vasıtasıyla Mekkelilere ulaştırdı ve Hizipler ordusunun dağılmasını hızlandırdı. 25.23. Hizipler Ordusunun Dağılması ve Kuşatmanın Sonlanması Hizipler Ordusunun Medine kuşatması üzerinden bir aylık bir süre geçmiş ve bir sonuç alınamadığı gibi durum daha da kötüye gidiyordu. İttifaklar parçalanıyor, hizipleri oluşturan kabileler bu kuşatmadan vazgeçmek istiyordu. Savaşın uzaması, soğuk, açlık, baskın korkusu dayanılmaz bir hal almıştı. Ayrıca Haram aylara iki aydan az bir zaman kalmıştı. Kabileler Mekke’deki panayırlara hazırlanacaklardı. Kuşatma daha da uzayacak olursa hem ekonomik olarak kayıpları artacak hem de haram aylardaki kazançlarından mahrum kalacaklardı. Hz.Muhammed@ müşriklerin bozguna uğraması için dua etti. Allah (C.C.) onun duasını kabul etti ve üzerlerine şiddetli bir rüzgâr gönderdi. Rüzgar’ın şiddetiyle Müşrik Güçlerin çadırları söküldü, yemek kazanları devrildi. Düşman ordu askerlerinin yüzlerine gözlerine kumlar doldu. Ordu disiplini bozuldu ve perişanlık başladı. Soğuk ve şiddetli rüzgâr karşısında daha fazla dayanmaları mümkün değildi artık. Başta Mekke müşrik orduları olmak üzere Hizipler Ordusunu oluşturan diğer kabileler son gece kuşatmayı bırakarak yurtlarına dönmek üzere yola koyuldular. Hz.Muhammed@ düşman hatlarında bir hareketliliğin olduğu haberini alınca Huzeyfe b. Yeman’ı daha detaylı haber alması için Mekkelilerin karargâhını gözetlemek için gönderdi. Huzeyfe Ebu Süfyan başta olmak üzere çekip gittikleri müjdesini getirdi. Müminler bu habere çok sevindiler ve zaferlerini kutlamaya başladılar. Müminler birbirlerini tebrik ederlerken münafıklar bu koca ordunun bozguna uğradığına inanmıyor, bunun bir oyun olduğunu ve tekrar geleceklerini iddia ederek etrafı da korkutmaya çalışıyorlardı. 9- Ey iman edenler! Allah'ın size olan o büyük lütfunu sakın unutmayın. Hani size her yönden ordular toplanıp gelmiş ve sizi kuşatmışlardı. Biz de onların üzerine şiddetli bir rüzgar ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah, yaptığınız her şeyi görmekte idi. (Ahzab Suresi 9) … 25- Allah, Kâfir ordularını, hiçbir sonuç elde edemeden, kin ve öfkeleriyle defetti. Bu savaşta Allah’ın yardımı müminlere yetti. Allah, güçlüdür, mutlak galiptir. (Ahzab Suresi 25) … 20-Münafıklar, düşman ordularının çekilip gitmediklerini zannediyorlardı. Düşman orduları bir daha geri dönecek olsalar, çölde bedevi Arapların arasına kaçmayı ve sizin (katliama uğramanıza ilişkin) haberlerinizi oradan duymayı istiyorlardı. / planlıyorlardı. Gerçi içinizde kalsalar da ciddi bir şekilde savaşacak değillerdi. (Ahzab Suresi 20) 25.24. Kurayzalıların Kuşatılması Hizipler Ordusunun kuşatmadan vazgeçip Medine’yi terk edince Hz.Muhammed@ İslam Ordusuna Kurayza Yahudilerinin üzerine yürümesini emretti. Kurayza kalesi kuşatıldı. Ebu Süfyan Huyey b. Ahtab’ın da kendilerine ihanet ettiğini söylediği tartışmadan sonra onu Kurayza heyetiyle beraber Kurayzalıların yanına göndermişti. Muhasara çok şiddetli bir şekilde, bazen sabahtan akşama dek karşılıklı taş ve ok atışlarıyla, 20 gün sürdü. Sonunda Yahudiler, Nebbaş b. Kays’ı Hz.Muhammed@ ile uzlaşması için gönderdiler. Nebbaş, Nadirliler gibi yanlarına taşıyabilecekleri kadar mal alıp, Medine’yi terk etme teklifi getirdi. Fakat Hz.Muhammed@ kayıtsız şartsız teslim olmalarını ve verilecek hükme razı olmalarını bildirdi. Kurayzalılar tekrar toplanıp başka seçenekleri değerlendirdiler. Bazıları Hz.Muhammed’e@ iman ederek kurtulmayı teklif ettiler, fakat bu teklif kabul görmedi. Teklifi yapanlar o gece kaleden çıktılar ve İslam ordularına teslim oldular. Onlar daha sonra peygamberimize iman ederek müslüman olduklarını beyan ettiler ve canlarını kurtardılar. Kalede kalanlar ise Şe’s b. Kays’ı elçi olarak gönderip, sürgüne razı olduklarını tekrar bildirdiler. Teklifleri yine kabul edilmedi. Kurayzalılar çaresiz kaldılar. Yaptıklarından çok pişman olmuşlardı. Kadınları ve çocukları ağlaşıyorlardı. Sonunda Kurayzalılar Evs’li müttefikleri Sa’d b. Muaz’ın hakem tayin edilmesine razı oldular. Onun vereceği hükmü kabul edeceklerini beyan edip teslim oldular. Hendek savaşında yaralanmış olan Sa’d bin Muaz getirtildi. Herkes Sa’d’ın, eski dostları olan Yahudilere acıyacağını düşünüyor ve ona göre bir hüküm vermesini umuyordu. Sa’d b. Muaz Kurayzalılara neye göre hüküm vermesini istediklerini sordu. Onlar Tevrat’a göre hüküm vermesini istediler. Bunun üzerine Sa’d ihanet edenlere verilen idam hükmünü verdi. Bu hükme göre Kurayzalı erkekler öldürülecek, kadın ve çocukları esir edilecek, malları ise ganimet olarak alınacaktı. Hz.Muhammed@ Medine çarşısında hendekler kazdırdı. Kurayza Yahudileri bölük bölük çıkartılıp, boyunları vurularak idam edildi ve cesetleri de bu hendeklere dolduruldu. İdam edilen Kurayza Yahudilerinin sayısı 600-700 civarında olduğu rivayet edilir. İdam edilenlerin arasında Huyey bin Ahtab ve Kurayza lideri Ka’b bin Esed’de vardır. Böylece şeytanlığıyla İslam Cumhuriyetinin baş belası olan Huyey ihanetinin cezasını canıyla ödedi. 26-27- Allah, Kitap Ehlinden olup da (sizinle yaptıkları anlaşmaya ihanet ederek) düşman ordularına yardım etmek için (sizleri arkadan vurmaya çalışanların) kalplerine korku saldı ve onları kalelerinden çıkardı. Onların bir kısmını idam ettiniz, diğerlerini de esir aldınız. Allah sizi onların topraklarına, yurtlarına, mallarına ve hiç ayak basmadığınız topraklara mirasçı kıldı. Hiç şüphesiz ki Allah, her şeye kadirdir. (Ahzab Suresi 26-27) Cenab-ı Hak, Hendek Savaşından sonra elçisine Hendek savaşının bir raporu niteliğinde Ahzap Suresinin yukarıda açıklanan ayetlerini inzal etti. Bu ayetlerde İslam Ordusundaki savaşçıların durumlarını, kuşatma boyunca onların kalplerinden geçenleri anlatarak onlara gelecek hayatları için son derece önemli dersler verdi. Münafıklar kazanılmaya çalışıldı. Kalplerinde hastalık olanların kalpleri tedavi edilmeye çalışıldı. Zaferin de Cenab-ı Hakk’ın lütfu ihsanı olduğunu bildirirken vaat ettiği sözü yerine getirdiğine vurgu yaptı. Bundan sonra Mekke müşrikleri bir daha Medine’ye saldırmaya asla cesaret edemeyecekleri gibi çevredeki Arap kabilelerini toparlamaları da mümkün olmayacaktı. Şimdi çevredeki Arap kabilelerini toplayıp Mekke’nin üzerine gitme sırası Medine İslam Cumhuriyeti’ne gelmişti. Bu savaşın sonucu gelecekteki “fethi” müjdeliyordu.
- Bölüm 16:UHUD YAKLAŞIRKEN | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 16 UHUD YAKLAŞIRKEN 16.1. Sellam bin Mişkem’in İhaneti Ebu Süfyan 40 kişilik bir süvari birliği ile Medine’ye Sevuk Harekâtı düzenlemişti. Bu harekât ile Medine’ye gizlice girmiş ve Beni Nadir Liderlerinde Sellam bin Mişkem ile görüşmüş, akşam yemeği yiyip, şarap içip eğlenmişlerdi. Daha sonra Sellam bin Mişkem’in İslam Cumhuriyeti yetkililerine verdiği ifadesine bakılırsa havadan sudan konuşmuş ve sadece eğlenmişlerdi. Fakat asla Ebu Süfyan ile gizli bir anlaşma ya da Medine İslam Cumhuriyetine karşı bir harekât, bir plan içerisinde olmamışlardı. Her ne kadar Sellam, Ebu Süfyan ile herhangi bir anlaşma yapmadığını söylese de o geceki görüşmelerinde ne görüştükleri zaman içerisinde ortaya çıkmaya başlamıştı. Nadiroğulları Yahudileri Uhud Savaşı yaklaştıkça Medine içerisinde fitne çıkarmaya yönelik söylemlerini artırmaya başlamışlardı. Uhud Savaşı öncesinde Medine’nin savunmasına katılmamak ve başkalarının da katılmaması için gösterdikleri gayretler ve ileri sürdükleri gerekçeler onların aslında o gece Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine Ebu Süfyan’la gizli bir anlaşma yaptıklarını gösteriyordu. Hâlbuki Medine Sözleşmesinde (Vesikasında) bu sözleşmeye imza atan tarafların Medine İslam Cumhuriyetine karşı gizli ittifaklara giremeyecekleri hükme bağlanmıştı. Şayet taraflardan kim düşmanla gizli ittifaklara girerse o taraf Anayasal Ahde ihanet etmiş demekti ve bu ihanet de cezasız bırakılamazdı. Bu nedenle Nadiroğulları ileri gelenleri de Sellam bin Mişkem tarafından yapılan gizli ittifakı asla kabule yanaşmıyorlar, sürekli inkâr ediyorlardı. Fakat Mekkelilerin Medine üzerine ordu göndermek için hazırlanırken Nadiroğulları Yahudilerinin Medine’yi karıştırmaya çalışmalarının zamanlaması manidardı. Bu çabalar Sellam bin Mişkem’in o geceki görüşmesinde gizli birtakım entrikalar çevirmeye yönelik sözleştiğine işaret etmekteydi. 16.2. Medine’nin Savunmasına Katılmamak için Yahudiler Bahane Arıyorlar Bedir Savaşı sonunda deniz tarafından Şam ticaret yolunu kaybetmiş olan Mekke Şirk Yönetimi, Beni Süleym ve Gatafan kabilelerinin hâkim olduğu doğu (Irak) tarafından denediği güzergâhı da kaybedince Medine’nin üzerine güçlü bir ordu ile gitmeye karar verdi. Mekke yönetiminin Uhud’da yapılacak savaş için hazırlanan ordunun toplanması için teşvik edici slogan “Bedr’in intikamının alınması” idi. Ama asıl amaç Medine İslam Cumhuriyeti tarafından kontrol altına alınan ticaret yollarının açılması idi. Bunun içinde Medine İslam Cumhuriyetine öldürücü bir darbenin vurulması gerekiyordu. Zira Şam ticaret yolunu kaybeden Mekkeliler, peygamberimizin Necranlılarla anlaşması nedeniyle Yemen ile güney istikametindeki ticaretlerini de kaybetmek üzereydiler. Şayet Medine İslam Cumhuriyeti yıkılmayacak olursa tüm ticaret yollarını kaybetmiş olan Mekke’nin gelecekte teslim bayrağını çekmekten başka çaresi kalmayacaktı. Ebu Süfyan, Sevuk Harekâtı sırasında Medine İslam Cumhuriyeti içerisinde kaos ve kargaşa çıkarmak için fitne tohumlarını atmıştı. O, Medine İslam Cumhuriyeti Anayasasına imza koyan taraflardan olan Nadiroğulları Yahudilerinin reisi Sellam bin Mişkem ile yaptığı gizli müttefiklik anlaşması ile Mekke müşrik ordusu Medine’ye saldırdığı zaman İslam Ordusunu yalnız bırakma konusunda anlaşmıştı. Medine Vesikasına / Anayasasına göre Medine’ye yapılacak herhangi bir saldırıda Yahudiler de şehrin savunmasına iştirak edeceklerdi. Bu husustaki Anayasa maddeleri şöyle idi; “37.a. Kendilerine savaş açan olursa, bu yasaya (sahifeye/belgeye) tabi olan Yahudilerin ve Müslümanların arasında tam bir dayanışma olacak, Yahudiler kendi savaş giderlerini, Müslümanlar da kendi savaş giderlerini karşılayacaklardır. Her iki kitlenin, aralarında istişare, tavsiye ve samimi bir dayanışma olacak, bütün haksız fiil ve kötülüklere karşı en iyi yol izlenecektir.….. 38. Yahudiler, Müslümanlarla birlikte savaştıkları sürece savunma harcamalarına katılacaklardır..... 39. Yesrib (Medine) vadisinin içerisi, bu anayasaya bağlı olanlar için haram (dokunulmaz) bir bölgedir.…. 44. Yesrib’e (Medine’ye) karşı ani bir baskın ve saldırı düzenlenmesi halinde, Yahudiler ve Müslümanlar arasında tam bir dayanışma olacaktır.….. 45.b. (Savunma ve diğer harcamalar konusunda) herkes kendisine ait bölgeden sorumludur.” Şayet Mekke ordusu Medine’ye saldıracak olursa ve Yahudi kabileler de şehrin savunmasına iştirak edecek olurlarsa Mekke Ordusunun işinin çok zor olacağı apaçık bilinen bir şeydi. Zira Kaynuka Yahudileri Medine’den sürgün edildikten sonra bile şehir nüfusunun üçte birinden fazlası Yahudi kabilelerden oluşmaktaydı. Nadiroğuları ve Kurayza oğulları Yahudileri ile Evs ve Hazreç kabilelerinden bazı toplulukların Medine’yi savunmaya katılmamaları Mekke ordusunun kolay bir zafer kazanmasını sağlayacaktı. Etrafındaki taraftarlarının azaltılmasıyla Hz. Peygamberin gücünü kırmak için şehrin savunmasında müminler yalnız bırakılmalıydı. Bu amaçla Ebu Süfyan Uhud savaşı öncesi Medine’ye yaptığı Sevuk Harekâtı sırasında Beni Nadirle yaptığı bu gizli ittifak anlaşması ile Medine Yahudilerinin şehri savunma da bir yolun bulunup devre dışı kalınmalarını hükme bağladı. Ebu Süfyan’la yaptıkları bu gizli anlaşma sonucunda Yahudi liderler Medine’yi savunmak için savaşmamanın gerekçelerini yaratmaya çalıştılar. Bunun için de Medine Yahudileri Sözleşmenin / Anayasanın öngördüğü hükümlere uymama hususunda kendilerini haklı gösterecek çeşitli bahaneler üretmeye başladılar. Anayasal sistemin yürütülememesinin esas suçlusunun Hz.Muhammed@ olduğu izlenimi vermeye çalıştılar. Böylece kendilerinin Anayasaya uymak istediklerini fakat gelinen durumda bu Anayasal sistemin sürdürülebilir olmadığını zira Hz.Muhammed’in@ bekledikleri gibi çıkmadığını ifade ettiler. Çünkü Hz. Peygamberle@ sürekli doku uyuşmazlığı / ihtilaf yaşadıklarını, O’nun bir peygamber olmaktan çok, dini değerleri yok eden, hiçbir kutsal bırakmayan, haramları helal ederek değerleri yok eden, kıble değişikliği ile bütün kabileleri Mekke’ye kendi kabilesine bağlamaya çalışan bir zındık olduğunu belirttiler. Bu nedenlerle Onunla beraber olmanın ve onunla aynı yolda yürümenin imkânsızlığını dile getirdiler. Bu hususlar kendi dinlerinde olan yani Yahudi olanlar için etkili olacak argümanlardı. Fakat onlar Evs ve Hazreçli müminlerin de bu savunmada Hz.Muhammed’i@ yalnız bırakma arzusunda idiler. Onların Hz.Muhammed’den@ ayrılmaları için izlenen politikalar nedeniyle Medine ekonomisinin kötüye gittiğini işlemeye başladılar. Mekke’nin Şam ticaret yollarının kapatılmasının hem dolaylı hem de dolaysız olarak kendi ticaretlerini de zora soktuğuna vurgu yaptılar. Onlar bu ifadeleri ile Medine’ye yapılacak bir saldırıda Medine’yi savunmama gibi bir amaçları olmadığını, ama esas amaçlarının Medine ekonomisini zora sokan uygulamaları nedeniyle Hz.Muhammed@ iktidarının yalnız bırakılarak ona bir ders verilmesini Medineli ileri gelenlerine anlatıp onları ayartmaya çalışıyorlardı. Böylece ihanetlerini gizleyip, Medine’nin savunulması konusunda da vatansever pozisyonlarına yatmaya çalışıyorlardı. Abdullah bin Übey gibi Medineli Arap kabile reisleri de onları destekleyince onların ileri sürdükleri argümanlar Medine toplumunda elbette etkili oluyordu. 16.3. Yahudiler Medine’de Kaos Peşinde Medine Yahudileri kendi kabilelerini Medine’nin savunmasına katılmaktan alıkoymaya yönelik söylem geliştirirken, aynı zamanda Medinelileri de kendi görüşlerine inandırıp peygamberimizi yalnız bırakmak istiyorlardı. Onların hedefinde Mekkelilerin işini kolaylaştırıp çevresindeki taraftarlarının sayısını azaltıp Hz. Peygamberin@ ağır bir yenilgi alması vardı. Bu amaçla kendi kabilelerini Medine’nin savunması için Mekke ordusu ile savaşa girmekten alıkoymaya çalıştıkları gibi ister iman etsin ister hala müşrik olsun Evs ve Hazreç’in arasından kendi argümanlarına taraftar kazanmaya çalışıyorlardı. Hz.Muhammed@ Cenab-ı Hakk’ın rehberliğiyle yetişip onların oyununu bozmasaydı neredeyse Uhud savaşına çıkacak asker sayısı çok az olacaktı. Onların bütün gayretlerine rağmen müminler Uhud’a 700 kişilik bir ordu çıkarmayı başarmışlardır. Komplo çok büyüktü ve bu işin başat rolünü Nadiroğulları Yahudileri üstlenmişti. Planın uygulanmasında Kurayzaoğulları Yahudileri ve işbirlikçi münafıklar da sürece dâhildi. Bu komplonun mimarları ise Ebu Süfyan, Sellam bin Mişkem ve Abdullah bin Übey idi. Yahudilerin bu komplo girişimlerini bertaraf etmek için Cenab-ı Hak Ali İmran Suresinde Yahudilerden bir grubun Hz.Muhammed’in@ peşinden gidenlerin zihinlerini bulandırıp saptırmak istediklerini belirtir. Elçisine inzal edilen düzenlemelerin adil ve doğru politikalar olduğunu bilmelerine rağmen Yahudilerin bunlara karşı neden mücadele ettiklerini sorgular. Onlara hak, doğru ve gerçeğin ne olduğunu gayet iyi bilmelerine rağmen alışageldikleri yanlış politikaları doğruymuş gibi halka anlatıp eski şirk sistemini tekrar geri getirme çabalarını sorgular ve onlara doğru ile yanlışı / hak ve batılı birbirine karıştırıp gerçeği gizlememeleri gerektiği konusunda uyarır. Zira onlar gayet iyi biliyorlardı ki Hz.Muhammed’in@ Medine’ye getirdiği sistem eski şirk sisteminin yanlış ve adaletsiz uygulamalarını gideriyor ve onların yerine doğru ve adil bir sistemi inşa ediyordu. Böylece Medine toplumuna barış, huzur ve güven geliyordu. Diğer taraftan dış politikada da Bedir Savaşında elde edilen zafer ile Mekke zalimlerine büyük bir ders verilmiş ve ticaret yollarının kontrol altına alınmasıyla da zalim Mekkelilerin dize getirilmesi için en doğru politika takip edildiğini bu Yahudi liderleri gayet iyi biliyorlardı. Ama onlar kısa zamanda gerçekleşen bu mucizeleri / ayetleri / başarıları inkâr ediyorlardı. Dahası onlar Mekke ordusunun bu işin peşini bırakmayacağını ve Bedir’in intikamını mutlaka alacağını söylüyor ve bu söylemle Medinelileri korkutup kandırmaya çalışıyorlardı. Hz.Muhammed’in@ Mekke’nin ticaretini engellemeye yönelik politikası nedeniyle Medine’nin bu ticaretten elde ettiği dolaylı gelirlerden mahrum kalarak uğradığı zararı dile getirerek Medinelileri peygamberimize destek vermekten vaz geçirmeye uğraşıyorlardı. Onlar, Medine Vesikası / Anayasası imzalanırken Hz.Muhammed’in@ Medine üzerine bir güneş gibi doğacağını düşündükleri için kendisine inandıklarını ve Anayasal Sözleşmeye katıldıklarını ama gelinen aşamada O’nun Medine’ye aydınlık değil karanlıklar getirdiğini, eldeki aydınlığı da kaybetmekte olduklarını bu nedenle de artık Onun otoritesini inkâr ettiklerini / reddettiklerini ifade ettiler. Onlar bunu metaforik bir ifade kullanarak şöyle söylediler; “Güneş (peygamber) doğarken her şey iyiydi ve bizde ona inandık, size de inanın dedik. Ama onun politikaları ile Medine üzerine doğan bu Güneş (peygamber) batışa geçmeye başladığı için onu inkâr / reddettik ve size de onu reddetmenizi söylüyoruz.” Böylece onlar Medinelilerin geri dönerek Hz.Muhammed’i@ mücadelesinde yalnız bırakmalarını planlıyorlardı; 69-72- Kitap Ehlinden (Yahudilerden) bir grup sizi kandırıp saptırmak istiyor. Oysa onlar, sadece kendilerini saptırıyorlar da farkına bile varmıyorlar. Ey Kitap Ehli! Sizler tanık olup dururken, niçin Allah'ın ayetlerini / düzenlemelerini / yasalarını reddediyorsunuz? Ey Kitap Ehli! Sizler niçin hakkı batıl ile örtüyor / doğruyu yanlış gibi gösteriyor / yanlışı doğru gibi gösteriyorsunuz ve bile bile hakkı /doğruyu gizliyorsunuz? Kitap ehlinden bir grup dedi ki: "Müminlere indirilene, günün önünde (Güneş doğarken) inanın, günün sonunda (Güneş batarken) ise reddedin. Olur ki (size bakarak onlar da) dönerler.” (Al-i İmran Suresi 69-72) Yahudi ileri gelenlerin bazıları Hz.Muhammed’e@ inzal olan vahiylerle gelen yasal düzenlemeleri kabul edemeyeceklerini bildirdiler. Medine İslam Cumhuriyeti kuruluş aşamasında Anayasa’ya imza atarak İslami İdareyi meşru bir idare olarak kabul eden Yahudileri süreç içerisinde reddediş noktasına getiren esas sebep ise onların kendilerini üstün görmeleri idi. Yeni yasal düzenlemelerin getirdiği sosyal ve iktisadi değişiklikler ise onların bu üstünlüklerine son verecek gibi görünüyordu. Zira onlar, eski şirk sisteminde halktan haksız bir şekilde beslenerek servet yığmış ve toplumda ekonomik güç elde etmişken yeni düzenlemeler adalet getirmekte idi ve haksız kazançlara geçit vermiyordu. Bu nedenle onlar yeni yasal düzenlemelere ve dolayısıyla Hz.Muhammed’e@ karşı şiddetli bir muhalefet geliştirmeye başlamışlardı. Onlar karşı çıkışlarının gerekçesi olarak menfaatlerinin engellendiğini halka söylemeleri mümkün değildi. Bundan dolayı onlar karşı çıkış gerekçelerini halklarına anlatırken onların kutsal saydıkları değerler üzerinden anlattılar. Kıblenin değişiminde olduğu gibi yeni yasal düzenlemelerin kendi dinlerindeki düzenlemelerle uyuşmadığını halklarına anlatarak peygamberimizi ve İslami sistemi reddedişlerinin gerekçesi olarak belirttiler. Onlar halklarına şu mealde bir söylemle yaklaşıyorlardı; “Anayasayı imzalamadan önce gelen vahiyler iyiydi ve bizim müktesebatımızla / kitabımızla uyum içerisinde idi. Bu nedenle biz onları kabul ediyorduk ve o zaman inanmıştık. Bu nedenle bizler Medine Anayasasına imza attık. Ama sonra gelen vahiylerle yapılan yasal düzenlemeler bize verilen düzenlemelerle / bizim müktesebatımızla hiçbir benzerlik arz etmiyor. Sonra gelen tüm düzenlemeler bizim öğretimizle uyuşmuyor. Bu nedenle sonraki gelenleri biz kabul etmiyoruz. / reddediyoruz. Şayet sonra gelen bu düzenlemeleri kabul edersek yarın Rabbimizin huzuruna gittiğimizde bunun hesabını veremeyiz. Bu durum aleyhimize bir delil olur. Bu nedenle Anayasal olarak kabul edeceğimize ahdettiğimiz hususlara şimdi uymamak durumundayız.” 73-74- (Yahudilerden o grup devamla şöyle dediler); “Dininize / Yolunuza / Dünya Görüşünüze tabi olmayana inanmayın!” De ki: “Doğru yol / din / dünya görüşü, Allah’ın yoludur / dinidir / dünya görüşüdür. Size verilen yolun / dinin / dünya görüşünün bir benzerinin başka birine verilmesi nedeniyle ve / veya Rabbinizin nezdinde size üstün gelecek deliller getireceklerini düşündüğünüz için mi karşı çıkıyorsunuz?” De ki: “Muhakkak ki lütuf ve ihsan Allah’ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah rahmeti bol olandır, her şeyi bilir. O, Rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah, büyük lütuf sahibidir.” (Al-i İmran Suresi 73-74) 16.4. Yahudi İleri Gelenlerinin Kendi Halklarını Kandırma Gerekçeleri: «Ümmilere karşı sorumsuzluk(!)» Yahudilerden ahitlerine / sözlerine, emanetlerine sadık olanlar da vardı. Anayasaya attıkları imzanın arkasında durmayarak ahitlerini ihlal etmeleri durumunda «Allah’a bunun nasıl hesabını vereceğiz» diye düşünen bu sadık kimselere Ebu Süfyan’la gizli ittifak yapmış olan Yahudi liderlerin bir açıklama getirmeleri gerekiyordu. Onlar, Anayasal Sözleşmeyi ihlal etmelerinin Allah indinde herhangi bir sorumlulukları olmayacağını, yaptıkları ihanet nedeniyle Allah’ın onları hesaba çekmeyeceğini kendi halklarına anlatabilmek için ümmilere / Yahudi olmayanlara karşı yaptıkları her türlü yanlış / kötü hareketten kendilerine bir sorumluluk olmadığını iddia ettiler. Bu argümanı üretenlerin en önemli özellikleri bir dinarlık / liralık meblağ bile olsa kendi menfaatleri için her türlü değerleri satabilmeleriydi. Cenab-ı Hak, halkı aldatabilmek için onların ürettikleri argümanı ortaya koyarken onların bu aşağılık özelliklerine işaret etti; 75- Kitap ehlinden öylesi vardır ki, eğer onlara kilolarca altın emanet etsen onu sana noksansız geri iade eder. Onlardan öyleleri de vardır ki, ona bir tek lira / dinar emanet etsen, tepesine dikilmeden onu sana geri vermez. Onların böyle davranmalarının sebebi, onların, “Ümmilere (ehli kitap olmayanlara) karşı yaptığımız şeylere ilişkin bize herhangi bir günah / vebal yoktur.” demelerinden dolayıdır. Onlar, Allah adına hüküm vererek bile bile yalan söylerler. (Al-i İmran Suresi: 75) 16.5. Yahudi İleri Gelenlerinin Kendi Halklarını Kandırma Gerekçeleri: «Kitapta Yeri Var(!)» Yahudi ileri gelenleri yeminlerini / anlaşmalarını dünyevi bir karşılık için satıyorlardı. Hz.Muhammed’in@ Medine’ye getirdiği yenilikler ve yaptığı düzenlemelerle onlar kaybettikleri haksız kazançlardan mahrum kalmamak, tekrar eskisi gibi Medine’deki egemen pozisyonlarını elde etmek için Medine Vesikası / Anayasası ile verdikleri sözlerini / ahitlerini satıyorlardı. Dahası bunun kendi dinlerinde ve kitaplarında yerinin olduğunu göstermeye çalışıyorlardı. Hâlbuki kendi kitaplarında asla buna müsaade yoktu, ama onlar halkı kandırmak için kitaplarındaki hükümleri eğip bükerek ve olmadık yorumları yaparak Medine Anayasası hükümlerine uymamayı / ahitlerini ihlal etmelerini dini bir hüküm / Allah’ın emri gibi göstermeye çalışıyorlardı. 76-78- Hayır, kim verdiği ahde bağlı kalırsa ve takvalı davranarak ihanetten sakınırsa, bilsin ki Allah takvalı davranarak ihanetten sakınanları sever. Allah'a verdikleri sözlerini / ahitlerini ve yeminlerini az bir menfaat karşılığı satanlar var ya; işte onların ahirette hiçbir payları yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onların yüzüne bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için çok acıklı bir azap da vardır. Onlardan bir güruh vardır ki, kitaptan olmayan bir hususu kitaptan sanasınız diye dillerini eğip bükerek kitabı taklit ederler ve Allah katından olmadığı halde, “Bu, Allah katındandır” derler. Onlar bile bile Allah'a iftira ederler. (Al-i İmran Suresi: 76-78) 16.6. Yahudilerin İddialarına Cevaplar Yahudilerin Uhud Savaşına katılmamak niyetiyle Medine Anayasasının ilgili hükümlerini ihlal etmelerini meşru göstermek için ürettikleri argümanlara cevap verilmesi için Cenab-ı Hak elçisine Al-i İmran Suresinin müteakip ayetlerini inzal etti. Söz konusu ayetlerde Yahudilere daha önce gönderilen bütün peygamberler onlara ilahi öğretiyi savunan elçiler geldiği zaman mutlaka o elçilerin yanında saf tutmalarını emrettiğini ve onlardan bu hususta ahit / söz aldığını bildirdi. Geçmiş dönemde kendilerine gönderilen bu peygamberler onlara kendilerini ilahlaştırmamalarını emretmesine rağmen onların bu emre uymadıkları ve peygamberlerini ilahlaştırdıkları ve böylece ahitlerinde / sözlerinde durmadıkları ifade edildi. Cenab-ı Hak onların işledikleri bu ihlalleri haklılaştırmak için fetvalar / gerekçeler üretmeye devam ettiklerine de işaret etti. Böylece onlara mealen; “Bu karşı çıkışlarınızla ahit verdiğiniz / imzaladığınız Anayasayı ihlal ediyorsunuz. Hâlbuki siz bu Anayasaya bağlı kalacağınıza yemin etmiştiniz. Buna göre Medine’ye herhangi bir düşman saldırısı olduğunda şehrin savunmasına (dolayısıyla İslam Cumhuriyetinin savunmasına ve Hz.Muhammed’in@ hükümetine ) yardım edecek ve onu koruyacağınıza ahdetmiştiniz. Ama şimdi bu ahdinizin gereğini yerine getirmemek için çeşitli bahaneler ileri sürüyorsunuz. Müminler ise Hz.Muhammed’e@, ahit verdikleri Anayasal sözleşme hükümlerine ve gelmiş geçmiş bütün peygamberlere uydukları gibi Hz.Muhammed’e@ de sahip çıkmaktadır. Bu nedenle onlar hakkında ileri sürmüş olduğunuz suçlamalar kabul edilemez. Kutsalları kaldırıyor ya da hiç kutsal tanımıyor diye bu peygamberi suçlayamazsınız. Hiçbir peygamber insanların kendilerini Allah’tan başka tanrı edinip tapmalarını söyleyemez. Bu onlara asla yakışmaz. Onlar sizlere Allah’a ihlasla bağlı olmanızı ve ilahi öğretilere uygun samimi kullar olmanızı isterler. Onlar, sadece kendilerine inzal edilen ilahi öğretinin / kitabın hükümlerini uygularlar. Doğru yol / dünya görüşü / din, geçmişte olduğu gibi bugün de Allah’a teslim olmak ve O’nun öngördüğü hükümleri uygulamaktır. Ama sizler Allah’a teslim olmaya yanaşmıyorsunuz. Sizler fıtratınıza en uygun olan ve size huzur, mutluluk ve adalet getirecek ilahi hükümleri uygulamak yerine kendi çıkarlarınıza uygun hükümleri istiyorsunuz. Daha kötüsü çıkarlarınız için kendi uydurduğunuz hükümleri ilahi hükümlere uygunmuş / kitaptanmış gibi göstermeye çalışıyorsunuz.” denildi. 79-84- Allah’ın kendisine kitap, hüküm (yasama) ve peygamberlik verdiği hiçbir insanın “Allah’ı bırakın da gelin bana kul olun” demesi mümkün değildir. Bilakis o “Öğrettiğiniz ve okuduğunuz kitap gereğince Rabbe içtenlikli kullar olunuz” der. Onun size “melekleri ve peygamberleri Rabler edinmenizi de emretmez. Siz Allah’a teslim olduktan / boyun eğdikten sonra hiç size inkârı emreder mi? Hani Allah peygamberlerin ümmetlerinden şu hususta misak / ahd / söz almıştı; “Ant olsun ki size kitap ve hikmet / yasa verdim. Bundan böyle bu verdiklerimi doğrulayan / kabul eden bir elçi geldiğinde ona muhakkak inanacak ve ona yardım edeceksiniz! Bunu ikrar edip de kabul ettiniz mi? Bu milli misakı yükleniyor musunuz?” Onlar, “İkrar ettik / kabul ettik” deyince Allah da “Öyleyse şahit olun, Ben de sizinle beraber şahit olanlardanım” dedi. Artık bundan sonra her kim ahdinden dönerse, işte onlar yoldan çıkmış kimselerdir. Peki, bu ahitlerine rağmen şimdi onlar Allah'ın dininden / yolundan / dünya görüşünden başkasını mı arıyorlar? Hem de göklerde ve yerde olan herkes, ister istemez O'na teslim olmuş / boyun eğmişken ve kendileri de O'na döndürüleceklerken (böyle boş bir arayışın içerisindeler.) De ki: “Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakup’a ve torunlara indirilene, Musa'ya, İsa'ya ve bütün peygamberlere Rablerinden verilenlere inandık. Onlardan hiç birisinin arasında ayırım yapmayız. Biz, sadece O'na boyun eğeriz / teslim oluruz.” (Al-i İmran Suresi 79-84) 16.7. Yahudilerin Ayartmalarına Kanan Müminlerin Uyarılmaları Yahudi liderler Medineli müminleri Hz.Muhammed’in@ etrafından koparmak için yaptıkları propaganda etkisini göstermişti. Bazı müminler Mekkelilerin ticaret yollarının bloke edilmesi nedeniyle Mekke’nin müttefikleriyle birlikte bütün gücünü toplayıp Medine’nin üzerine gelmesi durumunda buna karşı koyamayacaklarını ifade ediyor ve muhaliflerin safına meylediyorlardı. Onlar ayrıca Mekke’ye uygulanan tecrit politikası nedeniyle Medine’nin de menfi olarak etkilendiğini dillendiriyorlardı. Zira Mekke’nin Şam’a yaptığı ticaret kervanlarına sattıkları başta hurma olmak üzere diğer ürünler ellerinde kalmıştı. Söz konusu kervanlardan temin ettikleri ihtiyaç mallarından da mahrum kalıyorlardı. Artık bundan sonra üretim mallarını başka yerlerde satmaları, ihtiyaçlarını da başka pazarlardan temin etmeleri gerekiyordu. Yahudilerin ve münafıkların yaptıkları algı operasyonunun etkisi altında kalan bu müminlerin içine düştükleri gafletten kurtarılması gerekiyordu. Eğer onlar bu ayartıcı propagandaya kapılacak olurlarsa başlarına çok büyük belaların geleceği uyarısı yapılmalıydı. Cenab-ı Hak müminlere şu uyarılarda bulundu; “Kim peygamberin uyguladığı dünya görüşü / din / yol olan İslam’dan başka bir dünya görüşü / din/ yol ararsa tercih edeceği dünya görüşü / din/ yol Allah tarafından asla kabul edilmeyecek ve başarısız olacaktır. Onlar bu tercihleri nedeniyle gelecekte çok büyük zarara uğrayacaktır. Zira Medine için en uygun ve başarıya götürecek olan politika / din / yol İslam’dır. Başka dünya görüşleri / dinler /yollar sizin sorunlarınızı çözemez, sizi kurtaramaz. İman ettiğiniz peygamberin şu kısa süreçte yaptığı yeniliklere ve kazandığı zaferlere şahit oldunuz. Elde edilen olumlu sonuçlar ve başarılar o elçinin hak olduğunun en önemli kanıtıdır. İçinizden ondan daha mükemmel bir lider, daha iyi bir yönetici ve daha doğru kimse de yoktur. Onun şimdiye kadar izlediği dünya görüşü / din / yol da başarılı olmasına rağmen onu yalnız mı bırakacaksınız? Onun izlediği dünya görüşünün / dinin /yolun doğruluğu konusunda Cenab-ı Hak o kadar ayet / işaret / kanıt göstermiş olmasına rağmen yine de inkâr / ret yolunu seçecek olursanız Allah sizi doğru dünya görüşüne / dine / yola iletmez. Elçinizi yalnız bırakacak olursanız Allah’ın, meleklerin ve herkesin lanetine uğrayacaksınız. Dahası öyle bir azaba uğrayacaksınız ki sonradan dünyaları fidye olarak verseniz bu yıkım azabından kurtulmanız mümkün olmayacaktır. Gelin! Vakit varken, iş işten geçmeden tövbe edip kurtulun. Yoksa zamanı geçtikten sonra pişmanlık fayda vermeyecektir. Gelin! Vakit varken elçinize destek olun ve onun yolu / dini / dünya görüşü uğruna sevdiğiniz şeylerden infak edin, ahitlerinize sadakat gösterin ve İslam’ın getirdiği düzenlemelere itaat edin. Elçinizin dünya görüşünü / dinini / yolunu izlemekten dolayı kaybedeceğiniz şeylere üzülmeyin ki iyilerden / erdemli kişilerden olasınız.” 85-92- Kim İslâm'dan başka bir din / politika / yol ararsa, o takdirde hiçbir zaman ondan kabul edilmeyecek ve o kimse ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır. İman edip, Elçi'nin hak olduğuna tanık olduktan ve kendilerine açık deliller geldikten sonra, inkâr eden / karşı çıkan bir topluma Allah niye doğru yolu göstersin ki? Allah, zulmeden toplumu doğru yola iletmez. İşte onların cezaları, Allah'ın, meleklerin, bütün insanların lanetine uğramalarıdır. Ebedi olarak bu lanet onların üzerlerinde olacaktır. Kendilerinden bu azap hafifletilmeyecek ve kendilerine mühlet verilmeyecektir. Ancak bu uyarılardan sonra tövbe eden ve gidişatlarını düzeltenler başka. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. Fakat imanlarından sonra inkâr edip / karşı çıkıp, sonra da inkârlarında / karşı koyuşlarında ileri gidenlerin tövbeleri asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar sapıkların ta kendileridir. İşte bu inkârı / karşı koymayı tercih edip inkârcı olarak ölenler, dünyanın bütün altınlarını bile fidye olarak verseler kendilerinden asla kabul edilmeyecektir. Onlar için acıklı bir azap vardır ve onların hiçbir yardımcıları da yoktur. Sevdiğiniz şeylerden (Allah’ın yoluna) bağışlamadıkça asla birr'e / iyiliğe eremezsiniz. (Allah’ın yoluna) neyi bağışlarsanız Allah onu en iyi bilendir. (Al-i İmran Suresi 85-92) 16.8. Yahudi İleri Gelenlerinin Kendi Halklarını Kandırma Gerekçeleri: “Kutsalların Kaldırılması” Yahudilerin Hz.Muhammed’in@ Medine İslam Cumhuriyeti Başkanlığını kabul etmelerinde esas faktörlerden birisi de O’na gelen ilahi öğretinin ( Kur’an’ın) Tevrat’ı tasdik etmesiydi. Bu tasdik ile Yahudiler Tevrat’ın öngördüğü şeriatı / hukuku kendi aralarında uygulayabileceklerdi. Ancak onlar bununla hâlihazırda cari olan ve Tevrat’a uygun gördükleri yasaların da aynen geçerli olacağını anlamışlardı. Yani aslında Tevrat’ın kabul etmediği fakat kendilerinin zamanla çıkarlarına göre uydurdukları ve Tevrat’a uygunmuş gibi gösterdikleri yasaların değiştirilmeyeceğini sanmışlardı. Fakat Medine Vesikası / Anayasası kabul edilerek İslam Cumhuriyeti teşekkül ettikten sonra işler bekledikleri gibi gitmedi. Peygamberimizi avuçlarının içine alamadıkları gibi Hz. Peygamberin getirdiği her yeni düzenleme, Yahudilerin aleyhine oldu. Yeni Pazar kurulması, ölçü ve tartıda hile yapılmaması, doğruluk ve dürüstlüğün getirilmesi, …vb. Piyasa hâkimiyetinin en önemli aracı olan haram ve helaller / yasak ve serbest olanlar İslam Cumhuriyetince İlahi vahiyle belirlenirken Yahudi ileri gelenlerinin Tevrat’a uygunmuş gibi gösterdikleri haksızlıklar ve yanlışlar bu yasalarla düzeltiliyordu. Kendi şeriatlarına da düzeltici olarak müdahale eden bu yasalar nedeniyle Yahudi ileri gelenleri, bu durumdan bir hayli rahatsız oldular. Örneğin deve ve deve ürünlerinin haram edilmemesi ve içkinin yasaklanmaya doğru gideceğine dair ilk işaretler, onların piyasadaki varlıklarını tehdit eden ya da en azından piyasa hâkimiyetlerine son vereceğine dair örnekleri oluşturuyordu. Zira deveyi kirli gören Yahudiler devenin etinden, sütünden, tüyünden ve derisinden istifade edemiyorlardı. ([1] ) Medineli Araplar ise deveden sadece taşımacılık olarak değil eti, sütü, tüyü ve derisinin ekonomik getirisinden faydalanıyorlardı. Yahudiler bu sektöre bir türlü giremiyorlardı. Devenin haram olması kendi ürettikleri yanlış bir yasaydı. Bunun düzeltilmesi kendiler açısından faydalı olacaktı. Fakat diğer taraftan içki ise Tevrat’ta yasaklanmasına rağmen onlar içkiyi hem kullanıyorlar hem de üretiyorlardı. Bu ise onların piyasada hâkim pozisyon yaratmalarına neden oluyordu. Devenin helal olmasından daha fazla getirisi olan içkinin yasaklanması işlerine gelmeyecekti. Onlar haram olan bu uygulamalarına bir fetva uydurarak içkiyi helalleştirmişlerdi. Gelecek süreçte Tevrat’ta da yasaklanan içkinin onlar tarafından neden yasaklanmadığı sorgulanıp onların bunu yasaklamaya zorlanması muhtemeldi. Böyle bir durumda onların çok önemli bir piyasayı / getiriyi kaybedecekleri aşikârdı. Onlar aleyhlerine gelişen bu reformlar nedeniyle Tevrat’ı tasdik ettiğini beyan etmesine rağmen Hz.Muhammed’in@ Tevrat’ta yer alan haram ve helalleri / kutsalları kaldırmakla suçladılar. Bu suçlamaya dayanarak Medine’yi birlikte savunma ilkesine uymamalarına bir gerekçe olarak ileri sürdüler. Cenab-ı Hak, onların bu konudaki savlarının yanlış olduğunu bildirdi. Bu hususta Hz. Musa zamanından önce Hz. Yakup’un kendine yasaklamış olduğu şeylerin haricinde İsrail oğullarına hiçbir yasağın olmadığını belirtti. Bu açıklama ile Hz. Yakup’tan Hz. Musa’ya kadar geçen süre zarfında İsrail oğullarına çok az bir yasaklamanın dışında yasak olmadığı ama Hz. Musa’dan sonra bu yasakların İsrail oğullarının kendi uydurmaları olduğu ifade edilmiş oldu. Bunun tersini ve kendilerinin haklı olduklarını iddia edecek olurlarsa o zaman Tevrat’ı getirip birlikte incelemeyi teklif ederek onların anlayışlarına meydan okunmasını emretti. Dahası onların bu iddiaları ile Kendisine (Allah’a) iftira attıklarını belirtti. Böylece onların Medine’nin savunmasına katılmamaları hususunda kendi mensuplarını kandırmak için ileri sürdükleri gerekçelerin yanlışlığı ortaya konmuş oldu. 93-95- Tevrat indirilmeden önce, İsrail'in (Yakup'un) kendisine haram kıldığı şeyler dışındaki bütün yiyecekler İsrail oğullarına helaldi. De ki: “Eğer doğru söyleyen kimseler iseniz, haydi (ne duruyorsunuz?) Tevrat'ı getirip okuyun.” (İşte yapamadılar) Artık bundan sonra kim Allah’a iftira atarsa / Allah’a isnat ederek haram-helal belirlemeye kalkarsa, işte zalim onlardır. De ki: “Allah doğru söylemektedir. Öyle ise hakka yönelen bir Hanif olarak İbrahim'in milletine girin. / dinine uyun. O, müşriklerden değildi.” (Al-i İmran Suresi 93-95) 16.9. Yahudi İleri Gelenlerinin Kendi Halklarını Kandırma Gerekçeleri: “Kıble Değişikliği” Yahudilerin Medine savunmasına katılmamak için ileri sürdükleri gerekçelerden bir diğeri de yakın geçmişte yaşadıkları Kıblenin Kudüs’ten Mescidi Haram yönüne değiştirilmesi idi. Onlar şunu ifade ediyorlardı; “Medine İslam Cumhuriyeti kurulurken kıble olarak Kudüs’ün seçilmesi ile bütün Medine toplulukları aynı kıbleye yönelmişlerdi. Herkesin Kudüs yönüne dönmüş olması birlik ve beraberliğin en önemli sembolü idi. Fakat ne zaman ki kıble Kudüs’ten Mesicid-i Haram’a çevrildi, Medine’de birlik ve beraberlik ortadan kalktı ve ayrılık başladı. Bu değişikliğin esas müsebbibi ise Hz.Muhammed’den@ başkası değildir. Aynı topluluk içerisinde farklı yönlere dönerek ibadet edilecekse birlik ve beraberlik nasıl sağlanacaktır.” Aslında daha önce de defalarca ifade edildiği üzere kıble olarak tekrar Mescid-i Haramın seçilmesi ile sadece Medine’nin birliği değil tüm Arap kabilelerini de kapsayan bir birliği sağlamanın hedeflendiği, aksi takdirde Arap Yarımadasında tevhidi sağlamanın neredeyse imkânsız olduğu onlara belirtilmişti. Ama onlar şimdi Hz.Muhammed’i@ Medine’nin savunmasında yalnız bırakmak için konuyu tekrar gündeme getirdiler. Tevhidi oluşturmada yegâne yolun ortak kıblenin tekrar Kudüs olması hususunda ısrar ettiler. Bu ısrar aslında Kıblenin Kudüs olması şeklinde basit bir yön olayı değildi. Bu onların / Yahudilerin üstünlüğünde ve liderliğinde bir yönetim sisteminin kurulması konusundaki ısrarları idi. Fakat Cenab-ı Hak, Medine Yönetiminin Yahudilerin üstünlüğü / liderliği / önderliği ekseninde bir yapılanması yerine tevhide katılan tüm insanların iştirak ettiği bir yönetim modeli öngördüğünü dile getirdi. Bu tevhit sisteminin, insanları ırkları, dinleri, derileri, cinsiyetleri vb. ayrımlara tabi tutmadan Yahudiler de dahil herkesi kapsadığını belirttikten sonra herkesin bu amaca ulaşmak için çaba sarf etmesinin, bu yola / bu amaca ulaşmak için gücü yeten tüm insanlar üzerinde Allah’ın hakkı olduğunu vurguladı. Cenab-ı Hak, Beyti Atik / En Eski Ev / En Eski Yönetim Yeri olan Kâbe’nin Hz. İbrahim ve İsmail tarafından inşa edilmesi ve Hz. İbrahim’in de bölgedeki bütün din ve kutsal yolların ilki olmasına vurgu yaptı. Bunun anlamı, bölgede ki bütün dinlerin / yönetim tarzlarının sapık hale gelmiş olsalar da eninde sonunda kendilerini Hz.İbrahim’e dayandırmaları nedeniyle Kabe’nin birlik / tevhit için en uygun, en kapsayıcı ortak değer / ortak kültür / ortak miras olmasıydı. Rabbimiz, bu İlk Evde / İlk Yönetim Mekânında / Old House da Hz. İbrahim’in makamının / tavır ve davranışının / duruşunun / yönteminin var olduğunu, böylece insanların örnek alacağı modelin orada olduğunu belirtti. Hz. İbrahim’in makamının orada oluşu ifadesiyle, onun zulümle mücadelesini ateşe atılmaya kadar vardırması, herkesi doyurmaya çalışması, zalimlerin egemenliğinden uzak bir yer seçmesi ve insanları birlik olma, putları kırma ve sadece Allah’a kul olma bilinciyle kuşanmaları için inşa ettiği Kabe’ye çağırması ile onun örnekliğini anlattı. Cenab-ı Hak böylece Hz. İbrahim’in duruşunu ve örnekliğini sembolize eden makamının Mekke’de olması nedeniyle orasının kıble olarak seçilmesinin en doğru tercih olduğunu bildirdi. Hz. İbrahim’in önerdiği İlk Ev sistemine / Kabe’nin kuruluş ilkelerine dönülecek olursa çok büyük bereketler elde edeceklerini, bu ilkelere göre kurulacak sisteme giren insanların güvene ermiş olacaklarını ve böylece hiç kimsenin tasallutunda ve sömürüsünde olmayacaklarını belirtti. Bütün insanların Hz. İbrahim’in örnekliği ile Kabe’nin kuruluş ilkelerini kendi toplumlarında temin etmek için çalışmasının Allah’ın bir hakkı olduğu belirtildikten sonra şayet insanlar bunu yapmak için çaba göstermeyi reddederlerse Allah’ın ve O’nun yolundan gidenlerin onlara muhtaç olmadıklarını bildirdi. Böylece şayet Yahudiler ya da diğer kabileler peygamberimize bu konuda destek olmayacak olurlarsa kimseye ihtiyaç duymaksızın bu kutlu yolda yürüneceği haykırılmış oldu. Hz. İbrahim’in ilk Ev sistemi / Kâbe / İslam / Tevhid sistemine giren insanların malları, canları, nesilleri, ticaretleri ve sosyal güvenlikleri emniyet altına alınmış olacaklarının bildirilmesiyle Yahudilerin kıble değişikliğini gerekçe göstererek Medine’nin savunmasına iştirak etmemelerinin saçmalığı da gösterilmiş oldu. 96- 97- Şüphe yok ki insanlar için ilk kurulan ev / mabed / yönetim merkezi Bekke’dekidir / Mekke’dekidir. O alemlere doğru yolu gösterici kutlu bir merkezdir. (Bu hususa ilişkin) orada apaçık işaretler vardır. (Mesela İbrahim’in duruşunu / tutum ve davranışını sembolize eden) İbrahim’in makamı oradadır. Oraya giren güvende olur. Gücü yeten herkesin o ilk Evi / Beyti haccetmesi (Beytin kuruluş ilkelerine erişmek için çalışması) her insan üzerine Allah’ın hakkıdır. Kim (bu ilkelere ulaşmayı) reddederse / inkâr ederse, bilsin ki, şüphesiz Allah bütün alemlerden müstağnidir. / onlara muhtaç değildir. (Al-i İmran Suresi 96-97) [1] ) Tevrat’ta eti yenen ve yenmeyen hayvanlara ilişkin çok uzun bir ibare vardır; «Rab Musa ve Harun’a şöyle dedi: ‘İsrail halkına deyin ki, karada yaşayan hayvanlardan şunların etini yiyebilirsiniz: Çatal ve yarık tırnaklı, geviş getiren hayvanların tümü. Ancak geviş getiren ve çatal tırnaklı olan hayvanlardan etini yememeniz gerekenler şunlardır: Deve…………..Tavşan,………….Domuz, ……….Bu hayvanların etini yemiyecek, leşine dokunmayacaksınız, sizin için kirlidir/ murdardır………..» 16.10. Yahudilere Uyarılar Kıble değişikliğini gerekçe göstererek ahitlerini bozmalarını ve böylece Medine’nin savunmasına katılmamalarını haklı çıkarmaya yönelik Yahudilerin argümanlarına cevap veren Cenab-ı Hak, müteakip ayetlerde onların şöyle uyarılmasını elçisine emreder; “Allah bütün yaptıklarınızı ve çevirdiğiniz entrikalara şahit olduğunu bilmenize rağmen neden Allah’ın ayetlerini reddediyorsunuz. Kendinizi haklı çıkarmak için Kabe’yi Allah’ın elçisi İbrahim’e inşa ettirdiğini ve inşa amacının da ilahi öğretiyi insanlara öğretmek olduğunu bile bile kıble olarak Kabe’nin seçimini neden reddediyorsunuz. Hz.Muhammed’in@ ve hükümetinin aleyhine Mekkelilerle gizli gizli ittifaklar kurduğunuzu her şeye şahit olan Rabbinizin bildiğine iman ettiğiniz halde neden Allah’ın sistemine karşı duruyorsunuz? Allah’ın inzal ettiği düzenlemeleri neden inkâr ediyorsunuz? / kabul etmiyorsunuz? Neden Medine İslam Cumhuriyeti’nin politikalarını / Allah’ın yolunu yanlış göstermek için insanların zihinlerini bulandırmaya çalışıyorsunuz. Bu politikanın / Allah’ın yolunun en doğru politika olduğunu gayet iyi bilmenize rağmen bunu yapıyorsunuz. Halbuki Allah’ın yolunu izleyen Medine İslam Cumhuriyetinin yasama ve icraatlarıyla ne kadar doğru, adil ve güven verici olduğuna sizler şahitsiniz. Ayrıca Allah yolunda mücadele eden bu Cumhuriyetin zalimlere / müşriklere karşı elde ettiği başarılara da şahit olduğunuz halde yine de onu yanlış göstermeye çalışmanızın sebebi nedir?” 98-99- De ki: “Ey Kitap Ehli! Allah, yaptıklarınızı görüp dururken / tanık iken, ne diye Allah'ın ayetlerini / düzenlemelerini / değerler sistemini reddediyorsunuz?” De ki: “Ey Kitap Ehli! Siz (doğru olduğuna) şahit / tanık olduğunuz halde niçin Allah'ın yolunu yanlış göstermeye yeltenerek müminleri Allah'ın yolundan saptırıyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” (Ali İmran Suresi 98-99) 16.11. Müminlere Uyarılar Yahudi ve işbirlikçisi olan münafıkların argümanlarına kanarak peygamberlerini mücadelesinde yalnız bırakmaya niyetlenmiş müminlere ise Cenab-ı Hak, aşağıdaki uyarıların yapılmasını elçisine emreder; “Ey müminler! Peki ya size ne oluyor? Sizler neden o Yahudi ve münafıkların peşinden gidiyorsunuz. Onlar sizi saptırmak istiyor. Tam doğru yolu bulmuş iken sizler onlara uyacak olursanız perişan olursunuz. Hem size doğru yolu gösteren peygamber aranızda olmasına ve Allah’ın ayetleri / zaferleri / doğruya götürücü düzenlemeleri gelip duruyor olmasına rağmen nasıl olurda bu nimete nankörlük eder ve o Yahudi / münafık inkârcılara inanırsınız? Hani İslam Cumhuriyeti kurulmadan önce onların peşinden gidiyordunuz da birbirinizi boğazlıyordunuz, neredeyse yok oluşun eşiğine gelmiştiniz. Onlar sizin neslinizi kurutacaklardı. Fakat Allah’ın ihsan ettiği İslam Cumhuriyeti nimeti sayesinde kardeş oldunuz ve yok oluştan kurtuldunuz. Bu nedenle O’nun ipine / politikasına / yoluna sımsıkı sarılın. Sakın O’nun yolundan ayrılmayın. Onların aranıza fitne ateşi yakmalarına engel olmak için içinizden Akil İnsanlar Heyeti ve Asayiş güçleri oluşturun. Bu topluluğun mensupları onların gazına gelmeyen ve aklı başında olan insanlardan oluşsun. Onlar insanlar arasında oluşturulmak istenen fitne ateşini söndürsünler ve sakın oyuna gelmesinler. Toplumdaki barışı, asayişi ve huzuru sürekli kılsınlar. İyiliği emretsinler ve kötülükten uzaklaştırsınlar. Birbirinize düşman olarak sürekli çatışma içerisinde iken Cenab-ı Hakk’ın öğretisi ile birlik sağladınız ve birbirinizin kardeşi oldunuz. Bu Rabbinizin çok açık ayetidir. Bir mucize gerçekleşti. Şimdi bu mucizeye şahit olduktan sonra tekrar eskiye dönerek parça parça olmayın. Tekrar birbirinize düşman olup çatışma içerisine girmeyin. Aksi takdirde yüzünüz kara çıkar ve büyük bir azap ile yüz yüze gelirsiniz. Bunun sebebi de sizin nankörlüğünüzden başkası değildir. Allah kimseye zulmetmek istemez. Fakat göklerde ve yeryüzündeki her şeyin sahibi olan Allah’ın doğaya koyduğu yasalara göre işlerin bu yasalar çerçevesinde cereyan etmesi nedeniyle bu hareketlerinizin sonunun azap olduğunu bilin.” 100-109- Ey Müminler! Kendilerine kitap verilenlerden bir guruba itaat ederseniz, imanınızdan sonra sizi küfre döndürürler. Hâlbuki size Allah'ın ayetleri / düzenlemeleri / zaferleri ortaya konmuş ve O'nun Elçisi de aranızda olduğu halde nasıl olurda inkârcılığa yönelirsiniz? Kim Allah'a sımsıkı bağlanırsa, kesinlikle o, dosdoğru yola iletilmiştir. Ey müminler! Allah'a nasıl takvalı davranmanız / sakınmanız gerekiyorsa öyle takvalı davranın / sakının ve sakın müslüman olmaktan başka bir sıfatla can vermeyin. Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılın. Sakın dağılıp ayrılmayın ve Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; Hani birbirinize düşmandınız da O kalplerinizi kaynaştırdı. Böylece O'nun lütfu sayesinde kardeş oldunuz. Bir ateş çukurunun tam kenarındaydınız da oradan sizi O kurtardı. İşte, Allah, size ayetlerini böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız. O halde içinizden hayra çağıran, iyiliği / marufu emreden, kötülükten / münkerden men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. Sakın kendilerine apaçık deliller gelmesine rağmen bölücülük yapıp ayrılan (şu ehli kitap mensubu) kimseler gibi olmayın. Çünkü bazı yüzlerin ağaracağı bazı yüzlerin de kararacağı bir günde bunlar için büyük bir azap vardır. İşte o gün yüzleri kapkara kesilen kimselere, “Ya demek siz inandıktan sonra inkâra geri döndünüz ha? Öyleyse, nankörlüğünüzün cezası olarak tadın azabı!” denilir. Yüzleri ağaranlar ise, Allah'ın rahmeti içindedirler. Onlar orada ebedi kalıcıdırlar. İşte bütün bunlar, hakkın ikamesi (hakkın, doğruluğun ve adaletin uygulanması) için okuduğumuz Allah'ın ayetleridir. Allah âlemlere zulmetmek istemez. Göklerde ve yeryüzünde olan her şey Allah'ındır. Bu nedenle bütün işler Allah'ın koyduğu yasalara (doğal / fıtrat) göre cereyan eder. (Ali İmran Suresi 100-109) Cenabı Hak, Anayasal ahdine sadık kalarak Peygamberimizin yanında saf tutan müminleri över. Onların insanların arasından çıkarılmış en hayırlı topluluk olduğu ve iyiliği emredip kötülüğü önlemeye çalıştıklarına vurgu yaptı. Bu uğurda da kendilerine vaat edilen başarıya mutlaka erecekleri konusunda Allah’a güvenlerinin tam olduğunu ifade etti. Diğer taraftan Cenab-ı Hak, Yahudilerin de Anayasal ahitlerine sadık kalıp, Allah’a güvenselerdi kendileri için çok hayırlı olacağını belirtti. Ama gelinen aşamada gelecek onlar için karanlık görünüyordu. Gerçi onlardan bazıları hala anayasal sisteme bağlıydılar ve Allah’a ve Hz.Muhammed’e@ olan güvenlerini / imanlarını korumaktaydılar fakat pek çoğu yoldan çıkmıştı. 110- Siz insanların iyiliği / kurtuluşu için eğitilmiş ve bu doğrultuda gayret gösteren en hayırlı topluluksunuz; iyiliği /marufu emreder, kötülükten / münkerden meneder ve Allah'a inanırsınız / güvenirsiniz. Kitap Ehli de inansaydı / güvenseydi kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. Onlardan bazıları mümindir, fakat pek çoğu yoldan çıkmıştır. (Ali İmran Suresi 110) 16.12. Müminlerin Endişelerini Giderme Cenab-ı Hak, müteakip mesajlarında Yahudilerin Allah’ın ahdine bağlı kalmamaları nedeniyle her zaman alçaklık damgası yedikleri ve her nereye gittiler ise Allah’ın hışmına uğradıkları ve perişan olduklarına değinerek Medine’yi savunurken onların arkadan saldırmaları tehlikesinden korkmamaları gerektiğini müminlere söyledi. Onların müminlerle savaşmayı asla göze alamayacaklarını vurguladı. Dünyevi süfli menfaatleri için ahitlerini satan bu insanlar, canlarını nasıl ortaya koyabilirler ki? Cenab-ı Hak, Yahudilerin müminlere savaş açacak olmaları halinde dönüp kaçacaklarını belirtti. Onların savaşmayı göze alamayarak zillet içerisinde kaçıp hezimet yaşayacaklarının sebepleri olarak şu hususları bildirdi; Onların ihanet ederek haddi aşmış olmaları, Hainlerin korkak olmaları, Allah’ın kendilerine gösterdiği apaçık kanıtları / işaretleri / düzenlemeleri reddetmeleri, Kendilerine yol gösteren peygamberlerini öldürmüş olmaları. Böylece müminlere Uhud savaşı öncesi moral verilmiş ve birlikte yaşadıkları Yahudilerin kendilerine ihanet ederek arkadan darbe yeme konusundaki endişeleri giderilmiştir. 111-112- Onlar size incitmekten başka hiçbir zarar veremezler. Size savaş açsalar bile arkalarını dönüp kaçarlar. Kimse onların yardımına da koşmaz. Onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar, üzerlerine alçaklık damgası vurulmuştur. Allah'ın (İslam Cumhuriyetinin himayesine) ipine ve insanların (diğer kabilelerin himayesine) ipine sığınanlar dışında onlar Allah'ın hışmına uğradılar / uğrayacaklar ve üzerlerine de zillet damgası vurulmuştur. / vurulacaktır. Bu, onların Allah'ın ayetlerini / düzenlemelerini / değerler sistemini inkâr etmiş olmaları ve haksız yere peygamberleri öldürmeleri sebebiyledir. Bu, onların asi olmaları ve haddi de aşmış olmaları nedeniyledir. (Ali İmran Suresi 111-112) 16.13. Ahitlerine Bağlı Olan Yahudiler Cenab-ı Hak, Yahudilerin hepsinin aynı olmadığını, onların içerisinden iyi ve takvalı kimselerin de bulunduğunu bu nedenle toptancı bir yaklaşımla hepsinin hain olarak görülmemesi gerektiğine vurgu yapan mesajlarını da gönderdi. Böylece Yahudilerden Allah’a samimi bir şekilde iman edip, iyiliği emreden, kötülükleri önlemeye çalışan, hayırlarda yarışan, iyi niyetli ve Allah’a bağlı olanlarını ahitlerine ihanet edenlerden ayrı tuttu. Onlara mükâfatlarının verileceğini bildirdi. Ahitlerine ihanet ederek haddini aşan Yahudilerin zengin ve taraftarlarının çok olmasının Allah’ın cezalandırmasına engel olamayacağını ve onların şiddetli bir azaba çarptıracağını vurguladı. Ka’b bin Eşref ve Ebu Rafi gibi Yahudi finansörlerin Medine İslam Cumhuriyetini devirmek için yaptıkları harcamaların boşa gittiği ve cezalarını çektikleri gibi bundan sonra da onların yolunda gidecek olanların hüsrana uğrayacaklarını belirtti. 113-117- Gerçi onların hepsi bir değildirler. Kitap Ehli içinde gece vakitlerinde Allah'ın ayetlerini okuyup secdeye kapanan dosdoğru bir topluluk da vardır ki; onlar Allah'a ve ahiret gününe inanır, iyiliği / marufu emreder, kötülükten / münkerden men eder ve hayırlarda da birbirleriyle yarışırlar. İşte onlar ıslah edici iyilerdendirler. Onların yaptıkları hiçbir iyilik karşılıksız bırakılmayacaktır. Allah, takvalı davrananları / sakınanları gayet iyi bilir. Şu inkâr edenlerin ise ne malları ne de çocukları Allah'a karşı onları koruyabilir. Onlar, ateş halkıdır ve orada sürekli kalıcıdırlar. Onların bu dünya hayatında yaptıkları harcamaların durumu, kendilerine zulmeden bir toplumun ekinlerine vurup mahveden dondurucu bir soğuğu olan bir rüzgârın durumu gibidir. Allah, onlara zulmetmedi. Fakat onlar, kendi kendilerine zulmediyorlardı. (Ali İmran Suresi 113-117) 16.14. Devlet Sırlarının Güvensiz Kişilerden Saklanması Cenab-ı Hak, müminlere Uhud savaşı öncesi taktik ve tedbir olarak Yahudilerle hiçbir sırrı paylaşmamalarını emretti. Mekke ordusuna karşı belirlenecek savunma taktik ve stratejisinin Yahudilere açık edilmesi halinde onların bu bilgileri Mekke ordu komutanları ile paylaşacaklarını bildirdi. Anayasal ahitlerine ihanet eden Yahudilerin müminlerin başına kötü şeyler gelmesi için ellerinden gelen her şeyi yapacaklarını belirtti. Onların böyle davranmalarının sebebini Cenab-ı Hak şöyle belirtti; “Dışa vurdukları davranışlarından da görüleceği üzere, onlar Hz.Muhammed’den@ ve müminlerden son derece nefret etmektedirler ve hatta onlar içlerinde kimsenin hayal bile edemeyeceği büyüklükte kin ve nefret beslemektedirler.” Cenab-ı Hak, Yahudilerin müminlere bakış açıları ile müminlerin onlara bakış açılarını kıyasladı. Onların müminlere tahmin edilemeyecek derecede düşmanlık ve kin içerisinde olmalarına karşın müminlerin onları aynı ilahi öğretiyi paylaşmaları nedeniyle sevdiklerini belirtti. Fakat diğer taraftan müminlerin herhangi bir iyiliğe / hayra sahip olmaları halinde Yahudilerin buna çok üzüldüklerini ve onları son derece kıskandıklarını ama müminlerin başına bir felaket gelirse o takdirde buna sevineceklerini ifade etti. Bütün bu gerekçeler nedeniyle sır niteliği taşıyan bilgilerin Yahudilere açıklanmamasının müminlerin güvenliği için kaçınılmaz olduğu ortaya konuldu. Cenab-ı Hak bu kuralı genele şamil kılan bir ifadeyle mümin olmayan kimselerle gerek bireysel gerekse devlete ait sırları paylaşmanın yasak olduğunu bildirdi. 118-120- Ey iman edenler! Sizden olmayanları sırdaş edinmeyin. Zira onlar sizi yoldan çıkarmaktan ve aranızda fitne çıkarmaktan geri durmadılar. Sizin sıkıntıya düşmenizi istediler. Kin ve düşmanlıkları ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür. İşte Biz belki aklınızı kullanırsınız diye ayetleri böyle açık açık beyan ettik. Siz ki onlara sevgiyle yaklaşmanıza karşı onlar size kin ve öfke duymaktadırlar. Siz Kitabın / Anayasanın tümüne inanıp bağlı olmanıza rağmen onlar sadece sizinle buluştukları zaman “Kitaba (Anayasaya) inanıyoruz / bağlıyız” derler. Birbirleriyle baş başa kaldıkları zaman ise size karşı besledikleri kin ve öfkelerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: “Kininizle geberin! Şüphesiz Allah kalplerde olanı en iyi bilendir.” Size bir iyilik gelse bu onları üzer. Ama başınıza bir kötülük gelse o zaman da sevinirler. Eğer sabreder ve takvalı davranırsanız / korunursanız onların hileleri size hiçbir şekilde zarar veremez. Çünkü Allah onları kendi yaptıklarıyla kuşatmıştır. (Al-i İmran Suresi 118-120) 16.15. Uhud Savaşı İçin Mekke’nin Hazırlıkları Mekke’nin Şam ticaret yolu, müminlerce kontrol altına alınınca Mekke müşriklerinin ileri gelenleri bu ablukayı kırmanın tek ve meseleyi kökten halledecek çözüm yolunun Medine İslam Cumhuriyeti’nin ortadan kaldırılması olduğu konusunda ortak kanaate varmışlardı. Bunun için Medine İslam Cumhuriyeti’ne öldürücü bir darbe vurulması gerekiyordu. Mekke Yönetimi, hem Bedir mağlubiyetinin intikamını almak hem de Şam ticaret yolunu açacak darbeyi vurmak için hazırlıklara girişti. Adel, Kare, Dış, Ehabiş gibi bazı kabilelerden 2000 paralı asker tedarik ettiler. Mekkelilerden 1000 kişilik savaşçı askerin de katılımı ile toplam 3000 askerden oluşan bir ordu oluşturdular. Ebu Süfyan’ın komuta edeceği Mekke ordusu 700 zırhlı, 200 atlı asker ve 3000 deve ile teçhiz edildi. ([1] ) Mekkelilerin bu savaş için yarım milyon dirhem kaynak ayırdığı rivayet edilir.([2] ) Uhud Savaşının ağırlıklı ve esas nedeni kapanan ticaret yollarının açılması olmakla beraber müşrik ileri gelenlerin halkı savaşa razı etmede kullandıkları slogan “Bedir’in intikamının alınması” ve zedelenen haysiyetlerinin yeniden kazanılmasıydı. Zira Bedir’de Mekke’nin en önde gelen liderleri öldürülmüştü. Mekke Yönetimi Bedirde öldürülenlerin yakınlarının intikam isteklerinin ağır baskısı altındaydı. Ayrıca diğer Arap kabileleri arasında itibarsız hale gelmiş olmaları da onları bu savaşa zorlamaktaydı. Hazırlıkları tamamlayan Mekke ordusu yola koyuldu. Diğer taraftan Abbas b. Abdülmuttalib, Mekke ordusu hakkındaki bilgileri bir mektupla gizlice ve son derece süratli bir şekilde (üç gün) Peygamberimize bildirdi. Bu mektup, Mekke ordusundaki savaşçı sayısını ve bunların silah ve ekipmanları ile harekât zamanı konusundaki bilgileri içeriyordu. Mekke ordusu Medine’ye 5 km mesafedeki Uhud dağının eteklerine kadar geldi ve orada kamp kurup beklemeye başladı. Mekkeliler Medine'ye saldırmayıp açık arazide savaşı tercih ediyorlardı. Çünkü Medine şehrinin kabilelere göre ayrılmış mahallelerden oluşuyordu ve bu mahallerdeki evler savunmaya elverişli bitişik nizam bir mimariye sahipti. Medine’ye saldırı yapılması halinde şehrin söz konusu mimari yapısının avantajını kullanacak müminlerin onlara çok büyük kayıplar verdirmeleri mümkündü. Kale gibi yapılardan yapılacak ok ve taş atışları ile Mekke ordusu çok ciddi kayıplara uğrayabilirdi. Bu hususu gayet iyi bilen Mekke ordusundaki bazı kimseler Medinelileri şehrin dışına çekmeye çalışmanın daha akıllıca olacağını söylediler. Ayrıca şehre saldırmak Medine’deki ayrılıkçı Yahudileri ve münafıkları da Hz.Muhammed’in yanında yer almaya itebileceği ve böylece tüm Medinelilerin toplu direniş yapacakları ihtimali de vardı. Bu değerlendirmeleri yapan Mekke ordusu komuta heyeti sonunda Medine şehrinin çıkış istikametini ablukaya alarak beklemeye karar verdi. Bu bekleme sırasında da Medine ordusunun şehir dışına çekilmesi durumunu dikkate alarak Uhud önlerinde çeşitli kuyular kazıp üstlerini örterek tuzaklar hazırladılar. 16.16. Mescid-i Nebevi de Savaş Stratejisi Üzerine Müşavereler Medine İslam Cumhuriyeti ileri gelenleri de Mekke ordusu ile nasıl ve nerede savaşılmasına karar vermek için Mescid-i Nebevi de toplandı. Hz.Muhammed@ ile münafıkların başı olan Abdullah bin Ubey ve savaş konusunda tecrübeli bazı şahsiyetler, Mekke ordusunun saldırısına şehrin içerisinde kalarak savunma şeklinde cevap verilmesi stratejisini tercih ettiler. Mekke ordusunun karşısına çıkıp bir meydan savaşı yapmanın tehlikeli olduğunu zira düşman ordusunun çok kalabalık oluşunun kendileri açısından büyük bir dezavantaj olduğunu ifade ettiler. Ama Mekke ordusunun şehre saldırması beklenir de şehir savunulacak olursa düşman kuvvetlerine çok büyük zayiatlar verdirileceği ve onların asla başarı sağlayamayacağı ifade edildi. Şehrin mimari yapısının (Şekil 4) savunmaya son derece elverişli olması yanında kadın ve çocukların da emniyette olacakları değerlendirildi. Dahası kadınların ve çocukların bile bu savaşa evlerin çatılarından / damlarından düşmana atacakları taşlarla savunmaya yardım edecekleri de dile getirildi. Diğer taraftan Medine’nin ayrık mahalle yapısından dolayı Mekke ordusunun mahalleler arasına dağılacağı ve böylece kuvvetlerinin azalacağı da değerlendirildi. [1] ) https://islamansiklopedisi.org.tr/uhud-gazvesi [2] ) Hz. Muhammed'in Hayatı ve İslâm Daveti –Medine Dönemi –Celalettin Vatandaş – Sahife 144 Şekil 4 Medine Şehir Yapısı Savunma stratejinin bütün bu avantajlarının yanı sıra başka avantajları da vardı. Şöyle ki; Medine’nin her kabilesi kendi mahallesinde savunma yapacaktı. Mekke ordusunun çocuklara ve kadınlara zarar verme endişelerinden kaynaklanan nedenlerle münafık olsun Yahudi olsun çatışmadan kimse kaçmayacak / kaçamayacaktı. Dolayısıyla şehir topyekûn direnecekti. Yukarıda anılan avantajlar dolayısıyla Medine’nin savunulma stratejisi kabul edilmek üzereyken bazı heyecanlı müminler savunma stratejisinin korkaklık olduğunu, meydana çıkıp düşmanla çarpışmanın yiğitlik olacağını savundular. Bu düşünceyi savunan müminlerden lyas b. Evs çıktı ve fikrini şöyle ifade etti; “Ey Allah'ın Resulü! Kureyş müşriklerinin kavimlerine dönüp 'Muhammed'i ve adamlarını Medine'de kıstırdık' demelerinden çekiniyorum. Medine'ye kapanmamız Kureyş'in cesaretini artırır. Bütün hurmalıklarımızı keser, bütün ekinlerimizi çiğnerler. Ey Allah'ın Resulü! Biz müşrikken Araplar üzerimize gelirlerdi de o zaman dahi Medine'ye sığınmazdık. Kılıçlarımızı sıyırır, üzerlerine hücum eder, aşağılanmış bir hâlde onları çevremizden kovardık. Bugün düşmanımızı savaş alanında karşılamaya ve defetmeye daha layık ve elverişli durumdayız- Senin sayende Allah'ın bizi destekleyeceğini bilip dururken bizi evlerimize kapatma.” ([1] ) Bu müminin sözlerinden anlaşıldığı üzere bu stratejinin dezavantajlarına da işaret edilmiştir. Şöyle ki; Mekke ordusu eğer Medine’nin yegâne geçim kaynağı olan ekinleri ve hurma ağaçlarını yok edecek olursa Medine İslam Cumhuriyetinin savaştan sonra ayakta kalması ekonomik nedenlerden dolayı zor olacaktı. Diğer taraftan Ebu Said el-Hudri’nin babası Malik b. Sinan’ın sözleri ise hem iman hem de yiğitlik ifade etmekteydi: "Ya Rasulallah! Biz, vallahi, iki iyiliğin arasında bulunuyoruz. Bu iyiliklerden birisi; Allah, bizi onlara galip ve muzaffer kılarsa-ki, böyle olmasını dileriz-bu da Bedir vakası gibi bir vaka olur, onlardan kaçıp kurtulanlardan başkası kalmaz. Ya Rasulallah! Bu iki iyilikten diğeri de Yüce Allah'ın bize şehitlik nasip etmesidir. Vallahi, ya Rasulallah! Bence bu ikisinden hangisi olursa olsun, onda hayır vardır" dedi. Hz. Hamza da: "Sana Kitabı indirmiş olan Allah'a andolsun ki, şu kılıcımla Medine dışında Kureyş müşrikleriyle çarpışmadıkça bir şey yemeyeceğim!" dedi. Meydana çıkarak Mekke müşrikleri ile göğüs göğüse çarpışma yapılmasını savunan müminlerin bu konuşmaları üzerine Ensar’ın çoğunluğu bu görüşe doğru kaydılar. Münafıkların başı olan Abdullah bin Ubey ve bazı yaşlı tecrübeli şahsiyetler ise bu görüşe şiddetle karşı çıktılar. Onlar «ne zaman Medine dışına çıkıldıysa yenilgiye uğranıldığını ama Medine içerisinde kalıp savunma yapıldığında ise galip gelindiğini» belirttiler. İyas bin Evs’in ifadeleri ile çelişen ifadeler sarf eden bu münafıklar belki de Hz. Peygamberin yalnız bırakılması, gücünün azaltılıp yenilmesini temin etmek için samimi mümin gençleri çaktırmadan gaza getirmişlerdi. Şayet kendi tercih ettikleri ve hatta Hz.Muhammed’in@ de katıldığı strateji kabul edilmeyecek olursa o takdirde savaşa katılmamak için gerekçeleri doğmuş olacaktı. Bu nedenle tartışmayı alevlendirdiler. Samimi mümin gençlerin sürekli onurlu ve kahramanca fakat stratejik akıldan yoksun olan meydan savaşı stratejisini savunan bir tutum içerisine girmelerini sağladılar. Hararetli tartışmalar sırasında münafıklar samimi mümin gençleri daha da kışkırtmak için savaş stratejisi bilmemekle suçladılar. Samimi mümin gençler ise onlara asıl savaşı bilmeyenlerin kendileri olduğunu belirttikleri gibi onları korkaklıkla da suçladılar. 16.17. Müşavereler Neticesinde Alınan Kararlar Şiddetli tartışmaların sonunda Hz.Muhammed@ de şehrin savunulması noktasında münafıklarla aynı görüşte olmasına rağmen münafıkların yanında yer almak yerine samimi müminlerin görüşünden yana tavır koymayı daha uygun buldu ve savaşı Medine dışında yapma kararı alındı. Münafıklar bu kararı hiç benimsemediler ve karar aleyhine tezvirat yapmaya başladılar. Onlar açısından peygamberimizi mücadelesinde yalnız bırakma yönündeki amaçlarına ulaşmak için gerekçeleri elde etmişlerdi. Şimdi bundan sonra yapacakları bu strateji aleyhine tezviratlarını iyice köpürtmek ve böylece Medine İslam Ordusundan koparabildikleri kadar asker koparmaktı. Karardan sonra müminler hazırlıklarını tamamladılar. Mekke ordusunun Uhud dağı eteklerine konuşlanmasından iki gün sonra Medine İslam Ordusu Uhud Savaşı için Medine’nin dışına hareket etti. Fakat Uhud’a hareket etmeden önce Mekke ordusu ile Medine dışında savaşma kararının yanlışlığını anlayan, hatta münafıkların gazına geldiklerini fark eden samimi müminler bu isteklerinden vazgeçtiklerini ve düşmanı Medine’de karşılama şeklinde kararın değiştirilebileceğini bildirerek peygamberimize özürlerini beyan ettiler. Fakat Hz.Muhammed@ bir karar alındıktan sonra o kararın gereğini yapmadan karar değiştirmenin, yönetimi ne yaptığını bilmeyen istikrarsız bir duruma düşüreceğini ifade eden bir konuşma yaparak onların talebini reddeder; “Bir peygamber düşmanla savaşmadan ve Allah onunla düşmanı arasındaki hükmünü vermeden zırhını çıkarmaz. Ben size ne emrediyorsam onu yapın. Haydi, Allah'ın ismini anarak yola çıkın. Sabır ve sebat ederseniz Allah'ın yardımı sizinle olacaktır” ([2] ) 16.18. Medine İslam Ordu’sunun Uhud’a Hareketi Yaklaşık 1000(bin) kişiden oluşan Medine İslam Ordusu Medine'den çıkarken Yahudilerden 600 kişilik bir birlik Medine İslam Ordusuna katılmak üzere geldi. Savaşın çıkacağı ayan beyan ortada olduğu zamanlarda savaşa katılmamak için çeşit çeşit bahaneler üreten ve ortalığı fitneye boğan Yahudilerin İslam Ordusuna katılmak için bir birlik göndermesinin nedeni, savaştan sonra Anayasayı ihlal etmediklerine yönelik bir delil göstermek içindi. Şayet savaşı İslam ordusu kazanırsa Anayasayı ihlal ettikleri gerekçesi ile İslam Cumhuriyeti tarafından yargılanmaları halinde, onlar “Biz Anayasadaki Medine’nin savunulmasına katkı sağlama yükümlülüğümüzü yerine getirmek için orduya katılmak üzere askeri kuvvet gönderdik” diyeceklerdi. Fakat Hz.Muhammed@ onların orduya katılma tekliflerini reddetti. Eğer peygamberimiz onların orduya katılmasına rıza gösterseydi bu kez de onlar müminlerin savaş stratejilerini bozarak yenilmelerini kolaylaştıracaklardı. Zira savaşa katılmamak için ortalığı karıştıran Yahudilerin şimdi orduya katılmaya çalışması samimiyetten uzaktı. Bu görüşün doğruluğunu ispat eden en önemli delil ise Yahudi âlimi olan Muhayrık’ın savaşa katılmak isteğini peygamberimizin geri çevirmemesidir. O samimiyetini Uhud’da şehit düşerek göstermiştir. Medine İslam Ordusu Uhud’a doğru Medine’den çıkarken Hz.Muhammed@ Şeyheyn denilen yerde orduyu konaklattı, orduya yeniden düzen verirken çocuk yaştaki delikanlıları geri gönderdi. Yaşları küçük olmasına rağmen kendilerini güçlü gösteren ve iyi bir okçu olan Rafi ile yaşı küçük olmasına rağmen iri kemikli olan Semure adlı iki delikanlının orduya katılmasına izin verdi. 16.19. Savaş Öncesi Medine İslam Ordu’sundan Ayrılmalar Şeyheyn'deki konaklama sırasında İslam Ordusunda bir bölünme yaşandı. Medine'de kalarak savunma savaşı verme konusunda ısrarcı olan Abdullah b. Ubey yan çizdi. O, peygamberimize hitaben “savaş strateji bilmeyen çocuk çoluğun ya da heyecanlarına yenilen kişilerin dediğine uyuyorsun da bizim gibi güngörmüş tecrübeli şahsiyetlerin sözlerini dikkate almıyorsun. Güya savaşı biz bilmiyoruz. Böyle savaş olmaz, yenilgi kaçınılmaz olacak vb.» sözler sarf etti. O, kendi görüşüne yakın duran kişileri de kandırıp yanına alarak hep birlikte İslam Ordusundan ayrıldılar. Yaklaşık 300 kişinin ayrılışıyla İslâm ordusu 700 kişiye düştü. Abdullah b. Ubey ve ona uyanların ordudan ayrılmaları, müminler için son derece moral bozucu olduğu gibi aynı zamanda ordunun gücünü de önemli ölçüde azaltmıştı. Hatta bu ayrılış İslam Ordusunun dağılmasına kadar gidebilecek olumsuz bir gelişmeydi. Bunun en önemli göstergesi ise Harise ve Selime kabilelerinin Medine İslam Ordusundan ayrılmayı düşünmeleri idi. Fakat Hz.Muhammed@ Bedir Savaşında da İslam Ordusunun gayet zayıf olmasına rağmen Cenab-ı Hakk’ın yardım için gönderdiği melaikelerle zafer kazanıldığından hareketle bu savaşta da ilahi yardımın geleceğini vaat ederek söz konusu kabileleri orduda kalmaya ikna etti ve böylece ordunun dağılmasının önüne geçti. Yalnız melaikelerle yapılacak yardımı sabırla mücadele etme ve emirlere itaat şartına bağlandığını da belirtti. Cenab-ı Hak, bu durumu savaştan sonra aşağıdaki ayetlerle kayıt altına aldırdı; 121-127- Hani sen, müminleri savaş meydanına götürüp mevzilerine yerleştirmek üzere sabah erkenden ehlinden ayrılmıştın. Allah, her şeyi işiten ve her şeyi bilendir. İşte o zaman içinizden iki topluluk, paniğe kapılıp neredeyse geri dönmek üzereydi. Hâlbuki Allah kendilerinin yardımcısıydı / velisiydi. Müminler sadece Allah'a tevekkül etmeli! Andolsun sizler güçsüz iken, Allah size Bedir'de yardım etmişti. Öyleyse Allah’tan sakının ki şükredenlerden olasınız. Hani sen müminlere, “Rabbinizin, indirilecek üç bin melekle size yardım etmesi size yetmez mi?” demiştin. Eğer sabreder ve takvalı davranacak / emirlere itaat edecek olursanız, düşman ansızın üzerinize saldırdığında, Rabbiniz eğitilmiş beş bin melekle size yardım edecektir. Allah, bu yardımı sırf size bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. İnkâr edenlerin bir kısmının kökünü kesmek yahut perişan olarak geri dönecek şekilde bozguna uğratmak için gerekli yardım sadece aziz ve hâkim Allah katındandır. (Al-i İmran Suresi 121-127) 16.20. Medine Ordusunun Karargâhı ve Savaş Düzeni Gece karanlık çökünce Peygamberimiz orduyu Şeyheyn’den Uhud’a doğru harekete geçirdi. Savaş meydan savaşı olacağı için savaşın yapılacağı yer olarak Mekke müşrik ordusunun karşısında yer alan bir düzlük seçildi. Hz. Peygamber@ Okçular / Ayneyn tepesini ve Uhud dağını arkalarına alacak şekilde İslam ordusunu bu düzlüğe konuşlandırdı. Savaş sırasında İslam Ordusu’nun Mekke müşrik ordusuna ait atlı birliklerce arkadan çevrelenmesini engellemek için Abdullah bin Cubeyr komutasında 40 / 50 okçudan oluşan birliği Okçular / Ayneyn tepesine yerleştirdi. Korktuğu başına gelmemesi için bu okçuları çok şiddetli bir şekilde uyardı; “Göreviniz bize yönelecek düşman süvari birliğini engellemek, onları oka tutarak püskürtmekten ibarettir. Yerlerinizde sağlamca durun ve bizi arkamızdan koruyun. Düşmanı yenip ganimet toplamaya başladığımızı veya yenilip darmadağın olduğumuzu görseniz bile benden emir almadıkça yerlerinizi terk etmeyin. Eğer sizler görevinizi yerine getirmezseniz bizler galip gelemeyiz” ([3] ) Okçular mevzilerine yerleştirildikten sonra peygamberimiz sabahın erken saatlerinde İslam Ordusunu savaşa hazır hale getirdi. [1] )Hz. Muhammed'in Hayatı ve İslâm Daveti- Medine Dönemi- Celalettin Vatandaş Sahife 145 [2] )Hz. Muhammed'in Hayatı ve İslâm Daveti- Medine Dönemi- Celalettin Vatandaş Sahife 147 [3] ) Hz. Muhammed'in Hayatı ve İslâm Daveti- Medine Dönemi- Celalettin Vatandaş Sahife 150
- Bölüm 29:ELÇİLER YILI VE HAYBERİN FETHİ | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 29 ELÇİLER YILI VE HAYBER’İN FETHİ 29.1. Dünyaya İslami / Barışçı / Merhametli Bir İdari Sisteme Geçiş Çağrıları Hudeybiye Barış Anlaşması Medine İslam Cumhuriyetinin artık tehlikeleri büyük ölçüde atlatıp yükselişe geçtiği bir dönüm noktasıdır. Yükseliş önce Hayber’in fethiyle başlayacak, Mekke’nin fethiyle devam edecek ve İslami / Barış / Merhamet rejimi tüm Arap yarımadasına yayılacaktır. Bu yükseliş Hz.Muhammed’den@ sonra da hız kesmeden devam edecek ve zamanın zalim yönetimlerinin hâkimiyetlerine birer birer son verilecektir. Hz.Muhammed@ fetihlere başlamadan önce bütün devlet ve kabile otoritelerini İslam / Barış / Adalet ilkelerinin uygulandığı bir yönetime dönmelerini ve böylece hep birlikte Barış / İslam / Huzur İkliminde Birlik / Tevhit oluşturmaya davet eden mektuplar gönderdi. Aslında Hz.Muhammed@ peygamberliğinin başlangıcından beri Iran, Bizans, Mısır, Suriye, Irak, Filistin gibi ülkelerin Barışın / İslam’ın / Merhametin egemen olduğu ülkeler birliğini oluşturacağını her fırsatta dile getiriyordu. Yani O’nun peygamberliğinden itibaren hedefi, İlahi öğretinin egemen olduğu ülkelerin bir araya geldiği bir birlik / tevhit oluşturmaktı. Bu amaçla, O, çevredeki büyük ülkelerin hükümdarlarına ve büyük kabile reislerine Allah’ın kullarının merhamet, sevgi ve rahmet ile yönetilmesi için ilahi öğretiyi / İslam’ı / Barışı kabul etmeye çağıran aşağıdaki mektupları gönderdi; 29.2. Bizans İmparatoru Heraklius'a Gönderilen Mektup ([1] ) Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla, Allah'ın kulu-kölesi ve Resulü Muhammed'den, Rumların Başbuğu Herakliyus'a Allah’ın selamı, hidayet yoluna girmiş bulunan kimse üzerine olsun! Buna göre ben seni tam bir İslam daveti ile İslam'a çağırıyorum. İslam'a (Barış ve Merhamet sistemine) gir ki böylece emniyet ve selamet içinde olursun ve Allah sana iki defa sevap verecektir. (Allah senin değerini iki kat artıracaktır). Şayet bundan kaçınacak olursan, köylülerin (yani tebanın / halkın / Aryusilerin ([2] ) / çiftçilerin) günahları da senin üzerine toplanacaktır. (halkının günahları da senin üzerine yüklenecektir. / halkına yaptığın zulmün altında kalacaksın. / halkınına yaptığın zulümler ile halkın seni tahtından indirecek.) “Ve siz, ey (mukaddes) Kitap sahipleri! (Ey Ehl-i Kitab!) Gelin, sizinle bizim aramızda müşterek olan bir kelimede: (yani) Allah’tan başka hiçbir tanrıya tapmamak, O’na hiçbir şeyi şerik ve ortak koşmamak, Allah’tan başka hiçbir kimseyi amir ve efendi yapmamak (hususunda) birleşelim. Şayet onlar sırtlarını dönüp (bundan) kaçınacak olurlarsa şöyle deyiniz: “- Siz şahit olunuz ki kesinlikle bizler (Allah’a) itaat edip teslim olan müslümanlarız.” [1] ) İslam Peygamberi Sahife 333 - Muhammed Hamidullah- Yeni Şafak Gazetesi K.A. [2] ) NOT: Aryusiler başpiskopos Aryusun yolundan giden halk. Başpiskopos Aryus İznik Konsilinden sonra katledilmiş, onun bağlıları olan bu halk teslisi kabul eden Bizans yönetimince katliama uğratılmış, sürgün edilmiş ve / veya sürekli baskı altında tutulmuştur. Peygamberimizin mektubunda bu ifade Aryusiler olarak geçmekteyse de yorumcular bu ifadeye çiftçi, köylü gibi anlamlar vermişlerdir. (A.A) 29.3. Mısır Hükümdarı Mukavkıs'a Gönderilen Mektup ([1] ) Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla, Allah'ın kulu-kölesi ve Resulü Muhammed'den, Kopt’ların Büyük Başkanı Mukavkıs'a. Allah’ın selamı, hidayet yoluna girmiş bulunan kimse üzerine olsun! Buna göre ben seni tam bir İslam daveti ile İslam'a çağırıyorum. İslam'a (Barış ve Merhamet sistemine ) gir ki böylece emniyet ve selamet içinde olursun ve Allah sana iki defa sevap verecektir. (Allah senin değerini iki kat artıracaktır). Şayet bundan kaçınacak olursan, bütün kopt’ların (yani tebanın / halkın ) günahları da senin üzerine toplanacaktır. (halkının günahları da senin üzerine yüklenecektir./ halkına yaptığın zulmün altında kalacaksın./ halkınına yaptığın zulümler ile halkın seni tahtından indirecek.) “Ve siz, ey (mukaddes) Kitap sahipleri! (Ey Ehl-i Kitab!) Gelin, sizinle bizim aramızda müşterek olan bir kelimede: (yani) Allah’tan başka hiçbir tanrıya tapmamak, O’na hiçbir şeyi şerik ve ortak koşmamak, Allah’tan başka hiçbir kimseyi amir ve efendi yapmamak (hususunda) birleşelim. Şayet onlar sırtlarını dönüp (bundan) kaçınacak olurlarsa şöyle deyiniz: “- Siz şahit olunuz ki kesinlikle bizler (Allah’a) itaat edip teslim olan müslümanlarız.” 29.4. İran İmparatoru Kisra'ya Gönderilen Mektup ([2] ) Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla, Allah Resulü Muhammed'den, İranlıların Büyük Başkanı Kisra'ya, Hidayet yoluna girip ona tabi olana, Allah’a; O’nun kulu Resulüne iman edene, Allah'tan başka tanrı olmadığına, O'nun Tek ve ortaksız olduğuna, Muhammed'in O'nun kulu-kölesi ve Resulü olduğuna şehadet edip bunu Kabul edene selam olsun! Buna göre ben seni tam bir İslam daveti ile çağırıyorum. Zira Ben, kim olursa olsun can taşıyan herkese belli bir tehlikeyi haber verip onları uyarmak ve inkarcılar üzerinde Allah’ın sözünü gerçekleştirmesi için istisnasız tüm insanlara gönderilmiş bir Allah elçisiyim. O halde sen İslam'a (Barış ve Merhamet sistemine ) gir ki böylece emniyet ve selamet içinde olursun. Şayet kaçınacak olursan, o zaman hiç şüphesiz mecusilerin günahları da senin üzerinde toplanacaktır. (halkının günahları da senin üzerine yüklenecektir./ halkına yaptığın zulmün altında kalacaksın./ halkınına yaptığın zulümler ile halkın seni tahtından indirecek.) 29.5. Büyük Devletlere Yapılan Çağrıların Genel Karakteri Mektuplarda Rahman ve Rahim olan Allah’ın adına çağrının yapılması ile peygamberimiz o ülkenin hükümdarına kendi halkına müşfik, merhametli, bağışlayıcı, esirgeyici, koruyucu, kollayıcı ve rahmetle muamele eden bir idare olmaya çağrı yapmaktadır. Nasıl ki Allah (cc) kullarına karşı Rahman ve Rahim isimleriyle muamele etmekteyse idarecilerinde sorumlulukları altında bulunan halka aynı şekilde davranması gerekliliğine bir işaretle mektup başlar. Arkasından peygamberimiz bu ülkelere komşu olan Arap yarımadasında Allah’ın bu isimlerinin tecellisi ile halkına örnek bir yönetim sergileyen bir devrimin gerçekleştiğini duyurmaktadır. Bu İslami / Barışçı İdarenin bu hükümdarlar tarafından da örnek alınarak kendi ülkelerinde de İlahi Öğretiye dayalı İslami / Barış / Merhamet İdaresinin tesis edilmesi talep edilir. İslami / Barışçı / Merhamet idaresinin kabul edilmesinin kendileri için emniyetli yaşam garantisi olacağı ifade edilir. Diğer bir ifade ile yaşamlarının devamı ve iktidarda kalmalarının garantisinin rejim değişikliği yaparak İslami / barışçı / merhamete dayalı bir idareyi tesis etmekten geçtiği belirtilir. Aksi takdirde halklarının yaşadıkları zulüm (günah / vebal) nedeniyle kendilerini iktidarlardan edeceği ifade edilir. Diğer bir ifadeyle, İslami / barışçı / merhamete dayalı bir rejimin benimsenmemesi ve Allah’ın kullarına başka ilahlar adına baskı ve zulüm rejiminin devam ettirilmesi halinde bu hükümdarların iktidarlarının kendi halkları eliyle yıkılacağı belirtilir. [1] ) İslam Peygamberi Sahife 317 - Muhammed Hamidullah- Yeni Şafak Gazetesi K.A. [2] ) ) İslam Peygamberi Sahife 357 - Muhammed Hamidullah- Yeni Şafak Gazetesi K.A 29.6. Uman Melikleri Ceyfer ve Abd'e Gönderilen Mektup ([1] ) Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla, Allah Kulu ve Resulu Muhammed'den, Culanda'nın iki oğulları Ceyfer ve Abd'e; Selam, hidayet yoluna tabi olanlar üzerine olsun! Sizin her ikinizi İslam'ın davetine çağırıyorum. İslam'a tabi olun ki ( Barış / Merhamet Sistemine geçin ki) böylece emniyet ve selamet içinde olun. Zira ben, Allah'ın tüm canlıları (belli bir tehlikeyi haber verip) uyarmak üzere ve vaadini kafirler üzerine tamamlaması için tüm insanlığa gönderdiği elçisiyim. İmdi, eğer her ikiniz de İslam'ı tanırsanız, ( İslam / Barış / Merhamet sistemine geçerseniz) her ikinize de iktidar vereceğim. Ama ikiniz de (İslam / Barış / Merhamet sistemine geçmeyi) kabul etmeyi reddederseniz, ikinizin de krallığı sizden uzaklara yok olup gidecektir. Süvarilerim ülkenizde ordugah kuracaklar ve peygamberlik vasfım krallığınıza galip gelecektir. 29.7. Gassan Meliki El Haris ibn. Ebi Şemir’e gönderilen mektup ([2] ) Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla, Allah Resulu Muhammed'den, Ebu Şemmer oğlu Haris’e; Selam, hidayete uyan, bana iman edip nübüvvetimi tasdik edenler üzerine olsun! Seni eşi ve benzeri olmayan tek bir Allah’a iman etmeye davet ediyorum. Kabul ettiğin takdirde yerinde hükümdar olarak kalacaksın. 29.8. Bahreyn Kralı Münzir Bin Savaya Gönderilen Mektup ([3] ) Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla, Allah Kulu ve Resulu Muhammed'den, Münzir bin Savaya; Hidayete uyanlara selam olsun! Bundan sonar derim ki, Ben seni İslam'a ( Barış / Merhamet sistemine girmeye) davet ediyorum. Müslüman ol (İslami / Barış / Merhamet sistemine gir) kurtuluş bul! Allah sahip olduğun hükümdarlığı yine sende bırakır. (Ama İslam'a / Barış / Merhamet sistemine geçmeyi reddedersen) Şunu da iyi bil ki dinim; develerin ve atların gidebilecekleri yerlere kadar uzanacak ve hakim olacaktır. 29.9. Halkı Arap olan / Arap Yarımadasındaki Hükümdarlara Yapılan Çağrıların Genel Karakteri Arap yarımadasında bulunan büyük kabilelerin reislerine yapılan çağrı mektuplarının başlangıç cümleleri ile Bizans, Sasani ve Mısır hükümdarlarına gönderilen mektupların başlangıç cümleleri hemen hemen aynıdır. Şöyle ki bu mektuplarda da Rahman ve Rahim olan Allah’ın adına çağrının yapılması ile peygamberimiz o kabile reislerine kendi halkına müşfik, merhametli, bağışlayıcı, esirgeyici, koruyucu, kollayıcı ve rahmetle muamele eden bir idare olmaya çağrı yapmaktadır. Nasıl ki Allah (cc) kullarına karşı Rahman ve Rahim isimleriyle muamele etmekteyse idarecilerin de sorumlulukları altında bulunan halka aynı şekilde davranması gerekliliğine bir işaretle mektup başlar. Arkasından peygamberimiz bu kabilelerle aynı yarımadada ve komşu olan Medine bölgesinde Allah’ın bu isimlerinin tecellisi ile halkına örnek bir yönetim sergileyen bir devrimin gerçekleştiğini duyurmaktadır. Bu mektupların muhatabı olan kabile reislerinin de kendi bölgelerinde İlahi Öğretiye dayalı İslami / Barış / Merhamet İdaresinin tesis etmeleri talep edildi. İslami / Barışçı / Merhamet idaresinin kabul edilmesinin kendileri için emniyetli yaşam garantisi olacağı ifade edildi. Kabile reislerine gönderilen mektuplarda yapılan çağrının büyük hükümdarlara yapılan çağrılardan farkı ise, çağrıya icabet edilmediği takdirde onların iktidardan indirilme şeklinin farklı olacağıdır. Büyük devletlerin hükümdarlarının İslami / Barışçı rejime geçmemeleri halinde cari olan zulüm rejiminden dolayı kendi halklarının bu hükümdarları iktidarlarından edeceği vurgulanırken, Arap yarımadasındaki kabile reislerinin zulüm rejiminde ısrar etmeleri halinde İslam Cumhuriyeti Ordularının gelip bu iktidarları devireceği uyarısı yapıldı. Bu kabilelerin yaşamlarının devamı ve kabile reislerinin iktidarda kalmalarının garantisinin rejim değişikliğini yaparak İslam / barış / merhamet rejimini benimsemekten geçtiği vurgulandı. Aksi takdirde üzerlerine ordu gönderilip bizzat Peygamber ordusu ile iktidarlarından indirileceği belirtildi. [1] )Siyet Atlası -Sami b. Abdullah El Mağlus- Siyer Yayınları Sahife 309 [2] ) Siyet Atlası -Sami b. Abdullah El Mağlus- Siyer Yayınları Sahife 311 [3] )Siyet Atlası -Sami b. Abdullah El Mağlus- Siyer Yayınları Sahife 310 29.10. Hayber Seferi Hayber’e yapılacak seferden önce bu seferin haklı gerekçelerinin hem yerel hem de uluslararası platformda ortaya konması gerekiyordu. Zira Hayberlilerin cezalandırılmayı hak ettikleri dile getirilmeden gerçekleştirilecek bir fethin meşruiyeti her zaman tartışmalı olacaktı. Cenab-ı Hak, bu amaçla önce Yahudilerin Medine’de kurulan İslam Cumhuriyetinin Anayasasına imza attıklarını ve onların bu devlette on iki bakan / temsilci / nakib ile temsil edildiklerini söyledi. Dahası eğer onlar bu Devletin Başkanı olan Hz.Muhammed’e itaat edip namaz / siyasi ve zekatlarıyla / finansal olarak onu(İslami iktidarı) desteklerlerse, Allah için gerekli fedakarlıkları gösterecek olurlarsa onların bu yaptıklarına karşılık hem bu dünyada hem de ahirette cennetle ödüllendirileceklerini İslam Cumhuriyetinin kuruluş aşamasında kendilerine bildirmiş olduğunu ifade etti. Ancak onların verdikleri sözlerine ihanet edip İslam Cumhuriyetine başkaldırdıkları için Medine’den sürgün edildiklerini belirtti. Onların sürgüne gittikleri Hayber’de de uslu durmadıklarını, kalplerinin müminlere karşı öfke ve nefretle iyice katılaşarak Medine’ye her türlü kötülüğü yapmaya giriştiklerine değindi. Bu amaçla onların Mekke ile işbirliğine giderek Arap yarımadasındaki Arap kabilelerinden müteşekkil bir Hizipler ordusu oluşturup Medine İslam Cumhuriyetini yıkmak için Hendek Savaşını örgütledikleri gibi bu savaşın her türlü lojistik ve finansal desteğini de sağladıklarına işaret etti. Onların bu fitne ve fesatlarıyla bölgede bir çıbanbaşı haline geldikleri ve bu fitnenin kaynağının kurutulması için artık harekete geçilmesi gerektiğini ortaya koydu. Cenab-ı Hak bu durumu İsrail oğullarının tarihte yaşadıkları benzer durum üzerinden anlattı; 12-13- (Tıpkı Medine’de olduğu gibi geçmiş tarihte de) Allah İsrail oğullarından Anayasal Ahd / söz almıştı. Onların arasından on iki Nakib / Bakan / Temsilci seçmişti. Allah onlara: “Ben sizinle beraberim. Namazı kılar, / İslami İdareyi destekler, zekatı verir, / İslami İdareyi finansal olarak destekler, Peygamberlerime inanır, onlara destek olur, Allah için güzel bir şekilde fedakarlıkta bulunursanız, geçmiş kötülüklerinizi / günahlarınızı örteceğim ve sizi içinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Artık bundan sonra, sizden kim de verdiği sözden dönerse, işte onlar Doğru Yoldan sapmış olur” buyurmuştu. Fakat daha sonra onlar verdikleri söze ihanet ederek anlaşmalarını bozdukları için onları lanetledik (tıpkı Medine’den sürüp çıkarttığımız gibi) ve kalplerini (müminlere karşı intikam ateşiyle dolu olarak) kaskatı kıldık. Onlar, (bu ihanetlerini haklı göstermek için ahdettikleri anayasal sözleşmedeki) kelimelerin gerçek anlamını çarpıtarak yorumlamaktadırlar. / tahrif etmektedirler. Kendilerine verilen öğütlerden de hisse almazlar. (Tarihte yaptıkları ihanetleri alışkanlık haline getirdikleri için) Onların pek azı hariç, çoğunluğunun daima hainlik yaptıklarını görüyorsun. O nedenle sen onlara karşı sıkı dur / dikkatli ol ve yüz çevir. Hiç şüphesiz ki Allah, dosdoğru ve tertemiz olanları sever. (Maide Suresi 12-13) İslam Cumhuriyeti’nin bu önlenemez yükselişi karşısında öfkesinden deliye dönmüş olan Rahip Ebu Amir ([1] ) de Bizans İmparatoru Herakliyus ile görüşmüş ve ona Arap yarımadasındaki bu gelişmelerden bahsederek İslam Cumhuriyeti’nin yıkılması için ondan yardım talep etmişti. Herakliyus ona gerekli desteği vereceğini belirtince Ebu Amir bu haberi hemen Medine’de yaşayan az sayıdaki Hristiyan dindaşlarına ([2] ) iletti. Bizans İmparatorunun Medine İslam Cumhuriyetini ortadan kaldıracağını ve dolayısıyla Medine’de Hristiyanlığa dayalı bir idarenin tesis edileceğini birbirlerine müjdelediler. Onlar buna işaret etmek için “Allah Meryem oğlu Mesih’tir” ifadesini söylüyorlardı. Onlarda bundan öncesinde de peygamberimize başkaldırma fikri canlanmış ve gizliden gizliye ihanet eylemlerinde bulunsalar da yeterli güce sahip olmadıkları için fiili bir başkaldırı yapamamışlardı. Ancak yapacakları bir başkaldırıyı / darbe girişimini Bizans’ın destekleyeceği haberini aldıktan sonra bu ihanet fikri onlarda iyice sabitleşti. Onların bu inkâr düşüncelerinin yakın gelecekte İslam Cumhuriyetine esaslı fiili bir başkaldırıya / darbeye dönüşeceği muhakkaktı. Medine’deki bu bir avuç Hristiyanın böyle bir girişimde bulunmamaları için tehdit edilmeleri gerekiyordu. Cenab-ı Hak, geçmiş tarihlerinden örnekler vererek yaptıkları yanlışları tekrar etmemeleri konusunda onları uyardı. Aksi takdirde Medine’de hem kendilerini hem rahiplerini hem de tapınaklarını ortadan kaldırmaya kimsenin mâni olamayacağı tehdidinde bulundu. 14-17- “Biz Hristiyanlarız” diyenlerden de (Medineli Hristiyanlardan da) Anayasal Ahd / Söz almıştık. Fakat onlar da (bu anayasada) zikredilen hususlara uymayı terk ettiler. Bu yüzden kıyamete kadar (müminlerle) aralarına düşmanlık ve kin saldık. Allah, bütün yapıp ettiklerini ileride onlara (tek tek) gösterecektir. Ey Kitap Ehli, Kitapta olduğu halde gizlediklerinizin çoğunu size bildiren ve çoğunu da dile getirmeyip yüzünüze vurmayan Peygamberimiz size gelmişti. İşte size, Allah'tan bir Nur olarak apaçık bir Kitap geldi. Allah, o nur / kitap ile rızasına ulaşmak isteyenleri iyiliğin, esenliğin ve barışın yollarına götürür, onları rahmetiyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve onları doğru yola sevk eder. “Allah, Meryem oğlu Mesih'tir” (“Medine’de Allah adına hükümet edecek olan Hz.Muhammed’in getirdiği İslam değil Mesih’i temsilen Kilise / Hristiyanlık olmalıdır.”) diyenler kâfir olmuşlardır. (İslami İktidara başkaldırmışlardır). De ki: “Eğer Allah (Allah’ın Devleti), Meryem oğlu Mesih'i, onun annesini ve yeryüzündekilerin tamamını (yani Medine’deki Mesih İsa’yı ve annesini temsil eden rahipleri ile bu ülkedeki / Medine’deki tüm Hristiyanları) ortadan kaldırmayı irade etse, O’nu kim engelleyebilir ki! Göklerin, yerin ve bunların arasındakilerin mülkiyeti ve mutlak egemenliği Allah’ındır. O, dilediğini yaratır ve her şeye kadirdir.” (Maide Suresi 14-17) Medine’deki Hristiyan önderler, Bizans’ın da desteğini alarak Medine’de egemen rejimin Kilise olması gerektiğini propaganda ederken peygamberimize yapılacak bir darbe girişiminin başarılı olacağına diğer Hristiyanları inandırmak için kendi kitaplarında geçen ifadeleri kanıt olarak gösterdiler. Söz konusu önderler, kendi bağlılarına “Allah’ın oğulları ve sevdiği kulları” olduğuna dair kutsal kitaptaki ifadeleri okudular ve onları yapacakları operasyon için cesaretlendirdiler. Cenab-ı Hak, onların kendi bağlılarına yaptıkları bu propagandanın gerçek dışı / batıl olduğunu belirtmek için aynı söylemleri Medine Yahudi önderlerinin de kendi bağlılarına söylediğini ama buna rağmen onların başkaldırmalarının başarılı olamadığına, sürgün ve idamla cezalandırıldıklarına vurgu yaptı. Böylece onlara “madem ki sizler Allah’ın evladı gibi sevdiği kulları olduğunu iddia ediyorsunuz, o halde sizinle aynı iddiada bulunan Yahudiler işledikleri ihanet suçuna verilen cezalandırmadan kurtulamadıkları gerçeğinden hareketle sizler de ihanet günahını işleyecek olursanız mutlaka cezalandırılacaksınız” mesajı verildi. Onların Medine’deki diğer vatandaşlardan hiçbir ayrıcalıklarının olmadığı, şayet ihanet ederek başkaldıracak olurlarsa aynı akıbetle karşılaşacakları belirtildi. Allah’ın gökler ve yeryüzündeki egemenliğinden hareketle Medine İslam Cumhuriyetindeki egemenin Allah olduğu ve bu egemenliğe karşı çıkanların sonunda mutlaka hesaba çekileceği vurgulandı. Bu uyarılara rağmen yine de hata edecek olurlarsa mazeretlerinin olamayacağı zira gerekli ikazların her türlüsünün yapıldığı belirtildi. 18-19- Yahudiler ve Hristiyanlar: “Biz Allah'ın oğullarıyız, sevdiği kullarıyız” dediler. De ki: “Peki madem öyle neden günahlarınızdan dolayı sizi cezalandırıyor? / azaplandırıyor? Hayır! Siz de O'nun yarattığı diğer insanlar gibisiniz. O, dilediğini (bağışlanmayı hak edenleri) affeder, dilediğini (cezalandırmayı hak edenleri) de azaplandırır. Göklerin, yerin ve bunların arasındakilerin mülkiyeti ve mutlak egemenliği Allah’ındır. Sonunda dönüp hepiniz O’na hesap vereceksiniz” Ey Kitap Ehli! Peygamberlerin arasının kesildiği bir dönemin sonunda, size Hak olanı apaçık anlatan Peygamberimiz geldi. Ta ki, bize ne bir müjdeci geldi ne de bir uyarıcı demeyesiniz. İşte gerçekten hem müjdeci hem de uyarıcı olan Peygamber gelmiştir. Allah, her şeye kadirdir. (Maide Suresi 18-19) Hayber seferine çıkmadan önce az sayıda da olsa Hristiyan dinine mensup Medinelilerin herhangi bir kalkışmaya girişmemesi konusunda gerekli tehditler yapıldıktan sonra İslam Ordusu Hayber’in fethi için yola çıktı. Hayber’in Fethi için düzenlenen İslam Ordusunda 1400'ü piyade ve 200 atlı asker mevcuttu. Bu sefere Hudeybiye seferine katılanların dışında başka asker alınmaması, katılımcı sayısını kısıtlamıştı. Ayrıca bu sefere 20 kadar mümin kadın da ordunun geri hizmetlerinde istihdam edilmek üzere katılım sağlamıştı. İslam Ordusunun Hayber’in fethi için yola çıktığı haberini Abdullah b. Übey Hayber Yahudilerine jurnalledi ve onlardan savunma tedbirlerini almalarını istedi. Ayrıca İslam Ordusunun sayısının Hayber’i Fethetmek için yeterli olmadığını, onların iyi bir savunmayla İslam Ordusunun saldırılarını püskürtebileceklerini bildirerek onlara cesaret verdi. Hayberliler bu haberi alınca önce inanmadılar. Zira gayet muhkem kaleler içerisindeydiler ve sayıca da en az on kat savaşçı üstünlüğüne sahiptiler. Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin böyle bir çılgınlığa girişecek kadar akılsız olamayacaklarını söyleyip bu haberin asılsız olduğunu söyleyip gülüp geçtiler. Şayet haber gerçek ise de kendileri için eğlenceli bir iş çıktığını söylediler. Onlar İslam Ordusunu öylesine küçümsediler, öylesine kibre kapıldılar ki Hayber’in Medine İslam Ordusu için mezarlık olacağını onların ölüme geldiklerini dile getirdiler. Fakat daha sonra gelen istihbarat ile Abdullah bin Übey’den gelen haberin gerçek ve işin ciddi olduğunu anlayınca da hemen savunma hazırlıklarına başladılar. Onlar savunmaya hazırlık kapsamında müttefikleri Gatafanlıları da yardıma çağırdılar. Yardım karşılığında Hayber’in bir yıllık mahsulünün yarısını da teklif ettiler. Teklifi kabul eden Gatafanlar 4000 kişilik bir kuvvetle Hayber’e gelip kalelerde (Natat kalesinde) savunma için yerlerini aldılar. [1] ) Not: http://www.gercekhayat.com.tr/yazarlar/turkiyedeki-paralel-yapi-ve-mescid-i-dirar-hikayesi/ Rivayete göre Medine’de Ebu Amir er Rahib adında birisi varmış. Hazreç kabilesinden bir müşrik iken Hıristiyan olmuş. Ehl-i Kitabın ilmini öğrenince kabilesi içerisinde kendine yer edinmiş. Allah’ın Resulü (sav) Medine’ye hicret edince Medine ahalisi doğal olarak onun etrafında toplanmışlar. Bu da sosyal konumunu yitiren Ebu Amir’i öfkelendirmiş. İslam dini giderek güçlenmeye başlayınca Ebu Amir’in öfkesi daha bir artmış. Müslümanlar bir de Bedir savaşında galip gelince Ebu Amir’i öfke nöbetleri sarmış. Düşmanlığını artık açıktan yapmaya koyulmuş hatta Medine’yi terk edip müşriklerin kalesi Mekke’ye sığınmış. Bununla yetinmeyip Mekkeli müşrikleri Allah’ın Resulü (sav)’ne karşı kışkırtmaya kalkışmış. Böylece Mekkeliler kendilerine katılan diğer Araplarla birlikte Müslümanların üzerine yürümüşler. İki taraf Uhud’da karşılaşmış akıbet Allah’a inananların olmuş. İslamın önü alınamaz yükselişi Ebu Amir’i iyice çileden çıkarmış. Bu defa pılı pırtıyı toplamış soluğu Bizans İmparatoru Heraklius’un yanında almış. Hz. Peygamber (sav)’e karşı onun yardımına başvurmuş. Yardım vaadini koparınca oraya yerleşmiş ve Medine’de kendisi gibi düşünenlere mektup yazarak Heraklius’un kendisine vereceği orduyla Medine’ye gireceğini, Allah Resulü’nü Medine’den kovacağını müjdelemiş. …. [2] )NOT: https://islamansiklopedisi.org.tr/medine-vesikasi ….Bu sırada Medine nüfusunun 10.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bunların 6000’ini Araplar, 4000’ini yahudiler teşkil ediyordu. Medine’deki müslümanların sayısı 1500, müşrik Araplar’ın 4500, yahudilerin 4000 civarında idi. Ayrıca şehirde çok az sayıda hıristiyan yaşamaktaydı…. Şekil 8: Hayber’e Yapılan Harekat 29.11. Hayber Yahudilerinin Savaş Stratejisi Çeşitli rivayetlerde Hayber Yahudilerinin 10.000 ila 20.000 kişilik savaşçılarının mevcut olduğu belirtilir. Fetih için Hayber’e gelen İslam Ordusundan kat kat savaşçı sayısı üstünlüğüne sahip olmalarına rağmen Hayberliler yaptıkları müşaverelerde kalelerinde kalıp savunma savaşı yapmayı strateji olarak benimsediler. Bu strateji ile daha az bir zayiatla İslam Ordularını perişan edeceklerini ve onların bu fetih harekâtını başarısız kılacaklarını tasarladılar. Aslında Abdullah bin Übey onlara İslam Ordusunun sayıca azlığından bahsederek onların meydan savaşı yapmalarını tavsiye etmişti. Fakat onlar kendi aralarında yaptıkları uzun tartışmalardan sonra meydan savaşı yapmak yerine savunma savaşı yapmayı tercih ettiler. Onlar bu stratejiyi benimserken kalelerinin aşılmaz olduğuna güveniyorlar ve İslam Ordusunun bu kaleleri geçmelerinin imkânsız olduğunu düşünüyorlardı. Ayrıca savunma stratejisini tercih ederken Kale içindekilerin yiyecek, içecek ve diğer ihtiyaçlar açısından hiçbir sıkıntı yaşanmayacağından kuşatma aylarca da sürse dayanacak imkânların var olduğunu dile getirdiler ve savunma stratejisi üzerinde karar kıldılar. Fakat Nadir oğulları reislerinden olan Sellam bin Mişkem bu karara itiraz etti ve kalelerden çıkarak müminlerin üzerine saldırılar / hücumlar yapmaları şeklinde bir savaş stratejisi uygulamalarının daha doğru olacağını belirtti. O, bu fikrini desteklemek için eğer savunma stratejisi tercih edilecek olursa Muhammed’in fetih için mutlaka bir yol bulacağını söyledikten sonra kendilerinin Medine’de bu hataya düştüklerini ifade etti. Böylece Hayber Yahudileri savaş stratejilerini değiştirdiler. Sellam bin Mişkem’in önerdiği stratejiyi uygulamaya karar verdiler. Hayber Yahudilerinin Hayber’e yapılacak saldırılarda geleneksel savunma stratejileri ise şöyle idi; Hayber’i oluşturan Natat, Şıkk ve Ketibe bölgelerinde toplam olarak dokuz kale vardı. Düşman saldırıları karşısında hangi kale düşecek olursa o kalenin savaşçıları kaleden gizli kaçış geçitleri kullanılarak diğer kalelere sığınacaklar ve savunmaya düşmeyen kalelerden devam edeceklerdi. Böylece son kale düşünceye kadar direnilecekti. 29.12. Hayber Savaşının Başlaması Medine İslam Ordusu Natat bölgesine geldi ve hurmalıkların olduğu bölgeye karargâh kurdu. Daha sonra Natat şehrine saldırıyla savaşı başlattı. Yahudilerin en yiğit, en gözde ve en meşhur savaşçıları buradaydı. Hz.Muhammed@ ordusunu savaşa teşvik etti ve müminler Natat şehrine hücum ettiler. Fakat şehir kale surları ile çevrili idi. Bu surlardan gelen oklar ve Yahudi savaşçıların aniden kaleden çıkarak İslam Ordusu üzerine hücuma geçmeleri nedeniyle İslam Savaşçıları bozgun yaşadı. O gün 50 İslam Savaşçısı yaralandı. İslam Ordusu geri çekildi ve Hubab bin Münzir ordu karargahının reci kayalıklarına taşınmasını önerdi. Onun bu önerisi kabul edildi. Zira hurmalıkların arasında karargah kurmak çok tehlikeli idi. Bu bölge hem ani saldırılara açıktı hem de şehir surlarından gelen okların menzilinde kalıyordu. Şekil 9: Natat ve Şık Bölgesine Yapılan Harekât 29.13. İslam Ordusunda Hayal Kırıklığı ve Fetihten Vazgeçme Temayülleri Hayber savaşının başlamasını müteakip iki gün sonra Hz.Muhammed@ hastalandı. İslam Ordusunun komutasını Hz. Ebu Bekir’e devretti. İslam Ordusunca o gün yapılan hücumlarda hiçbir başarı sağlanamadı. Ertesi günü peygamberimiz komutayı Hz. Ömer’e verdi. Yedi gün sürekli Natat şehrini almak için hücumlar yapıldı. Fakat yapılan hücumlarda başarı elde edilemedi. Hayberliler İslam Ordusunun hücumlarına surların burçlarından attıkları oklarla karşılık veriyorlar ve arkasından şehir kapısından çıkıp İslam savaşçılarının üzerine hücuma geçiyorlardı ve her seferinde de İslam Ordusunun hücumlarını püskürtmeyi başarıyorlardı. Bu püskürtme harekatlarında Hayberli ünlü savaşçıların yanında 4000 Gatafan savaşçıları da etkin bir rol oynadılar. Bir haftanın sonunda müminlerin moralleri iyiden iyiye bozulmaya başlamıştı. Hz. Ömer son derece büyük gayretler göstermiş olmasına rağmen mücahitlerin morallerini yükseltemiyor, onlara cesaret veremiyordu. Başarısızlık onlarda büyük bir çöküntü yaratmıştı. Düşmanın gücü karşısında kendilerini zayıf görmeye başlamışlardı. Bir taraftan da İslam Ordusunda açlık sıkıntıları başlamıştı. Düşman ise kalelerin içerisinde ve stokladıkları her türlü yiyecek ve içecek imkanlarına sahiptiler. İlave olarak bu durum da İslam savaşçılarının morallerini oldukça bozmaktaydılar. Öyle ki artık bu kaleleri zapt etmenin imkânsız olduğu düşüncesine kapılmaya başlamışlardı. Daha da kötüsü müminler artık Yahudilerin yenilmezlikleriyle meşhur olmuş Merhab, Yasir gibi savaşçıların gerçekten yenilmez oluşlarına inanmaya başladılar. Ayrıca zorba ve vahşilikleriyle ünlü Gatafan savaşçılarının da savunmada çeşitli yararlılıklar göstermeleri fethe inanmış İslam savaşçılarında büyük hayal kırıklığı yaratmıştı. İslam Ordusunda kayıplar arttıkça fetih hareketinde başarı sağlamalarının imkânsız olacağına ilişkin olumsuz düşünceler iyice moral çöküntüsüne neden olmaya başlamıştı. Artık müminler başarısız hücumların ve bozgun yaşamalarının müsebbibi olarak birbirlerini suçlamaya başlamışlardı. Zaten Yahudilerin de amacı buydu. Tıpkı Hendek savaşında müşrik müttefik orduların moral çöküntü ve başarısızlık sonunda birbirlerine düştükten sonra çekip gitmeleri gibi onlarda Medine İslam Ordusunun uzun süreli başarısız harekatlar sonunda moral çöküntü yaşamasını, komutanların birbirlerine düşmeleriyle birliğin dağılmasını ve sonunda müminlerin kuşatmadan vazgeçmelerini sağlamayı hedefliyorlardı. Hz.Muhammed@, müminlerde meydana gelen bu huzursuzluğu gidermek için çok uğraşıyordu. Fakat onlar birbirlerini suçlamaya devam ediyorlardı. Hz. Ömer ve mücahitler karşılıklı olarak birbirlerini suçladılar. Karşılıklı suçlamaların sonucunda savaşma şevk ve isteklerini kaybettiler. Bu harekatın başarısız kalmaya mahkûm olduğunu ve Medine’ye geri dönülmesi gerektiğini iddia edenler bile çıkmaya başlamıştı. Cenab-ı Hak, İslam Ordusunun yaşadığı bu huzursuzluğu, aşağıdaki ayetlerde Hz. Musa ve kavmi arasında yaşanan kıssa ile bildirdi; 20-22- Bir zamanlar Musa kavmine demişti ki: “Ey kavmim! Allah'ın üzerinizdeki nimetini düşünün. İçinizden Peygamberler çıkardı, size yeryüzünde iktidar verdi yani o içinde bulunduğunuz toplumlardan hiçbirine vermediği şeyi size verdi. Ey kavmim! Allah'ın size vermeye söz verdiği / takdir ettiği / yazdığı Mukaddes topraklara girin, sakın geri dönmeyin, yoksa kendinize yazık eder, mahvolursunuz.” Onlar dediler ki: “Ey Musa! Onun içerisinde çok güçlü / zorlu savaşçılar / zorba bir kavim var, onlar oradan çıkmadıkları sürece biz oraya kesinlikle girmeyiz / giremeyiz. Eğer onlar oradan çıkarsa, o zaman biz oraya gireriz / girebiliriz.” (Maide Suresi 20-22) İslam Ordusunun komutanları, aldıkları bu darbelerden sonra Hayber’in fethedilmesinin imkânsız olduğunu, Yahudi ve Gatafan’ın zorlu savaşçıları kalelerden çıkarak ani saldırılarla kendilerine kayıplar verdirdiklerini peygamberimizle paylaştılar. Ayrıca Kale surlarını aşmak için gerekli ekipmandan yoksun olduklarını da eklediler. Düşmanın kalelerin çıkıp meydan savaşı yapmadıkları takdirde başarı şanslarının olmadığını belirterek bu işten vazgeçmeleri gerektiğini ifade ettiler. Onlar bu sözleriyle adeta Fetih Suresi ile fethi vadeden Cenab-ı Hakk’ın bu vaadini boşa çıkaracak bir tavır içerisine girmiş oluyorlardı. Peygamberimiz ise ısrarla Cenab-ı Hakk’ın vaadinin mutlaka gerçekleşeceğini belirtiyordu. Fakat onlar bunun imkansızlığına vurgu yapıyorlardı. Bunun üzerine peygamberimiz Cenab’ı Hakk’ın yardımı için dua etti ve kendisine bu hususta yol göstermesini ve fetih için imkanlar yaratmasını niyaz etti. Cenab’ı Hak elçisine müminleri savaşa teşvik etmek için eğer bu fethi gerçekleştiremeyecek olurlarsa kırk yıl / çok uzun yıllar sadece Medine’de kurulan egemenlikle yetinileceğini ve güvenliği sağlamak içinde çevredeki kabilelere karşı akınlarla çölde dolaşıp durulacağını söylemesini emretti. Eğer bu fetih gerçekleşecek olursa da egemenlik sınırlarının Arap Yarımadasının çöllerinin dışına taşacağına işaret etti. Cenab-ı Hak, bu mesajlarını yine Hz. Musa ile İsrail oğulları arasında geçen çekişmeli konuşmayı anlatan aşağıdaki ayetler ile bildirdi; 24-26- (Musa fetihte ısrar edince) onlar: “Ey Musa! Onlar orada bulundukça biz asla oraya giremeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidip savaşın. Biz burada bekleyeceğiz” dediler. Musa: “Rabbim, kendimden ve kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum. Artık sen, bizimle şu fasık kavmin (savaşılan düşman kavmin / zorba kavmin) arasını ayır” dedi. Allah: “Öyleyse, o topraklar onlara kırk yıllığına / çok uzun yıllar / yıllar boyu haram kılınmıştır. Onlar, bu süre boyunca çölde şaşkınca dönüp dolaşacaklar. (Bunu istemiyorsunuz değil mi?) Öyleyse o fasık kavme / düşman kavme / zorba kavme acıma / acımayın (saldırın)” buyurdu. (Maide Suresi 24-26) 29.14. Hz.Muhammed’in@ Düşmanı Bölme Taktiği Cenab-ı Hak, elçisinin yardım niyazına icabet etti ve peygamberimiz fethe giden çözüm yollarını bulmaya başladı. Hz.Muhammed@ Gatafanları saf dışı bırakmak için bir plan kurdu. Planın temel amacı 4000 Gatafanlı savaşçının savunmayı bırakıp Hayber’i terk etmelerini sağlamak ve böylece Hayber Yahudilerinin morallerini bozarak savaş güçlerini zayıflatmak idi. Peygamberimiz tasarladığı planı uygulamaya koydu ve Sad bin Ubade’yi Naim Kalesine gönderdi. Sa’d bin Ubade, Gatafan reisi Uyeyne bin Hısn ile görüşmek istediğini söyledi. Merhab, Sa’d bin Ubade’nin kaleye girmesini istemedi ve görüşmek için Uyeyne bin Hısn’ı kale dışına gönderdi. Sa’d bin Ubade, Uyeyne bin Hısn’a Hayberlilerle müttefikliği bırakıp çekip gitmeleri karşılığında Hayber’in yıllık hurma mahsulünün yarısını vaat etti. Fakat Uyeyne bin Hısn bu teklifi reddetti ve kaleye geri döndü. Hz.Muhammed@ hemen planın ikinci aşamasını uygulamaya koydu. Hayberlilere ait hurma ağaçlarını kestirmeye başladı. Yahudilerin canından öte olan hurma ağaçlarının kesilmesi onları çok büyük üzüntüye sevk etti. Yaklaşık 400 kadar hurma ağacı kesilmişti ki Gatafanlar böyle giderse kendilerine Hayberlilerin teklif ettiği hurmalardan nasipleri olmayacağını anladılar ve hemen savunmadan çekilmeyi planladılar. Fakat bu çekilmeyi meşru bir gerekçeye dayandırarak gerçekleştirmeyi düşündüler. Zira bu savaşın sonunda şayet Hayberliler kazanırsa yine de mahsulden pay alabilmeyi, yok eğer Medine İslam Orduları kazanırsa o takdirde de kendilerinin Yahudilerle müttefiklikten çekilmiş olması nedeniyle bu kez Hz.Muhammed’den@ kendisine teklif edilen hurma mahsulünü isteme gibi bir şark kurnazlığı yoluna gittiler. Uyeyne Bin Hısn Hayber’i savunmadan çekilmeyi meşrulaştırmak için aradığı gerekçeyi Hz.Muhammed’in@ tasarladığı plan ile buldu. Peygamberimizin mücahitlere Gatafanlıların evlerinin, çoluk çocuklarının, yurtlarına saldırma talimatı verdiğine dair söylentiler Gatafanlılara duyurulacaktı. İslam Savaşçıları, bir gece yüksek sesli bağrışmalarla Gatafanların evlerinin / yurtlarının mahvolacağını Medine İslam Ordusundan bir birliğin her şeyi yok edeceğini Gatafan savaşçılarının duyacağı tonda seslendirdiler. Uyeyne bin Hısn, ailelerinin ve çocuklarının hayatiyetlerine ilişkin bu tür haberlerin kulaklarına geldiğini belirterek hemen yurtlarına geri dönmeleri gerektiğini Hayberlilere ilettiler ve Hayber’i terk edip yurtlarına döndüler. Yurtlarının güvenliğini sağladıktan sonra geri dönüp Hayber’i savunmaya devam edeceklerini de bildirdiler. Bu durum Hayberliler tarafından hoş karşılanmasa da yapacakları bir şey yoktu. Gelen haberlerin doğruluğu ya da yanlışlığını tartışma durumunda değillerdi. İslam Ordusunun Hayber’in fethine göreceli olarak sınırlı sayıda katılmaları, onların orduyu bölerek diğer kısmını Gatafan kabilesinin yurtlarına göndermiş olabileceği ihtimalini kuvvetlendiriyordu. Yani Hayberlilerin ellerinde bu haberi yalanlayabilecekleri ve Gatafanları savunmadan vazgeçmelerini engelleyebilecekleri bir delilleri yoktu. Çaresizce kabullenmek zorunda kaldılar. Bununla beraber yine de Gatafanların kendilerine ihanet ettiklerine inandılar ve onlara güvenmekle büyük hata yaptıklarını anladılar. Gatafanların Naim kalesini terk etmesi Yahudilerde çok büyük bir moral çöküntü meydana getirdi. Diğer taraftan 4000 Gatafanlı savaşçının Hayberi terk ettiğine dair haber, İslam Ordusu arasında sevinçle karşılandı. Fetih için yeniden umutlanmaya başladılar. 29.15. Simak’ın Düşmana Ait Sırları İfşası ve Tavsiyesi Hayber Yahudilerindeki moral çöküntü halka yansımış ve Natat kalesinden Simak adında bir Yahudi durumun çok vahim olduğunu düşünerek aile efradını ve canını kurtarmak için Medine İslam Ordusuna sığınıp Hz.Muhammed@ ile görüşmek istedi. Simak, peygamberimize aile efradına ve kendisine «eman» verilmesi / dokunulmaması karşılığında bazı sırlar verebileceğini söyledi. Hz.Muhammed@ de ona eman verdiğini ve bahsettiği sırları kendisine anlatmasını istedi. Simak, Natat kalesinde olup bitenleri, halkın durumunu, kalenin fetih için zayıf yerlerini, Yahudi savaşçıların iri vücutlu olmalarına rağmen korkak olduklarını, kale içindeki bir evde çok fazla miktarda savaş ekipmanı olduğunu, vb. çok stratejik bilgileri peygamberimize tek tek anlattı. Simak’ın bahsettiği savaş ekipmanları arasında özellikle kaleleri fethederken yukarıdan atılan ok, taş ve kızgın yağlardan korunmak için özel kalkanlar olduğunu, kale duvarlarını oymaya yarayan aletleri, kale kapılarını kırmaya yarayan koçbaşlarını ve taş atan mancınıklar bulunmaktaydı. Eğer müminler Natat şehrini fethedecek olurlarsa sadece Simak’ın bahsettiği alet ve ekipman elde etmekle kalmayacaklar aynı zamanda Hayber’in daha da zorlu diğer kalelerini fethetmek için ele geçirilecek savaş ekipmanlarını kullanarak yeni savaş stratejilerini de öğrenmiş olacaklardı. Simak’ın Natat kalesinin yapısına ve Yahudilerin savunma stratejisine ilişkin verdiği bilgiler çok değerliydi. Eğer Hayberli savaşçılar Kale içinden çıkıp mücahitlere saldırdığı zaman onlara karşı verilecek savaş sırasında kale giriş kapısı tutulacak / ele geçirilip kırılacak olursa kalenin fethinin kolay olacağı bilgisi de Simak’ın verdiği değerli bilgiler arasındaydı. Cenab-ı Hak, bu olayı yine Hz. Musa kıssası üzerinden anlattı. Simak kıssada geçen iki kişiden birincisine bir teşbih iken Kulle (Zubeyr) kalesinin düşürülmesinde stratejik bilgiler veren Gazzal isimli Yahudi vatandaşı ikinci kişiye bir metafordu. 23- Allah’tan (Allah’ın Ordusundan) korktuğu için (düşmanın içerisinden çıkıp gelen) ve Allah’ın lütufta bulunduğu iki adam: “Onların üzerine kapıdan girin / saldırın / hücum edin, eğer oradan içeri girmeyi başarırsanız muhakkak kazanırsınız. Eğer inanıyorsanız / güveniyorsanız, yalnızca Allah'a tevekkül etmeniz yeterli” demişlerdi. ( Maide Suresi 23) 29.16. Komutanlığın (Sancağın) Hz. Ali’ye Verilmesi ve Medine İslam Ordusunun Yüreklendirilmesi Simak’ın verdiği stratejik bilgileri değerlendiren Hz.Muhammed@, Natat kalesinin üzerine gidilmesi ve mutlaka alınması için harekete geçti. Hz.Muhammed@ mücahitlerin morallerini yükseltmek için ertesi günü ordunun komutasını öyle birisine vereceğini belirtti ki O’nun Allah ve Resulü tarafından çok sevildiğini ve O kişinin de Allah ve Resulünü çok sevdiğini bildirdi. Hz.Muhammed@ komutayı vereceği kişi için “O, Natat’ı fethetmedikçe, arkasına dönmeyecektir. O, Natatı zorla alacaktır! Allah, fethi onun eli ile gerçekleştirecektir. Kendisi düşmandan yüz çevirici, kaçıcı kişi de değildir!” ifadelerini kullandı. Bu sözlerle mücahitlere umut, cesaret verdiği gibi bundan sonra yapılacak hücumlardan netice alınacağını vurguladı. Ertesi günü Hz. Ali’yi getirmelerini istedi. Hz. Ali bulunup getirildi. Hz.Muhammed@ İslam ordusunun komutasını O’na verdi. Hz. Ömer ise komutanın yeniden kendisine verilmesini çok istemişti. Bunu da asla saklamamıştı. Rivayetlerde komutanın Hz. Ali’ye verildiği zaman Hz. Ali’yi çok kıskandığını belirtmiştir. Hz. Ebu Bekir, Sa’d bin Ubade ve Hz. Ömer’in o aşamaya kadar yapılan hücumlarda orduya komutanlık yaparak fedakarlıklar ortaya koymuş ama fethe muvaffak olamamışlardı. Şimdi komutanlık sırası Hz. Ali’de idi. O’da fedakârlık yapacaktı. Hz.Muhammed’in müjdelediği gibi o eğer fethe mazhar olacak olursa diğer komutanların onu kıskanacakları mümkündü. Bu nedenle onlar fetih başarısını kıskanıp nefislerinin kötü arzularına uyarak onu fiilen ya da siyaseten öldürme gibi büyük bir yanlışa teşebbüs etmemeleri konusunda Cenab-ı Hak tarafından uyarıldılar. Onlara sonradan çok pişman olacakları eylemlere girişmemeleri konusundaki bu ders, Hayber’in fethinden sonra Hz. Adem’in çocukları arasındaki mücadele sonrasında Kabil’in Habil’i öldürmesinden duyduğu pişmanlık üzerinden verildi; 27-31- Onlara Adem'in iki oğlunun haberini Hak olarak / gerçeği göstermek için oku: Hani onların her ikisi de Allah'a yakınlaşmak için birer kurban / fedakârlık sunmuşlardı. (Allah yolunda fedakârlık yapmışlardı.) Birinin kurbanı kabul edilmiş / fedakarlığı başarıya ulaşmış, diğerininki kabul edilmemişti. / başarıya ulaşmamıştı. (Kurbanı kabul edilmeyen / fedakarlığı başarıya ulaşmayan): “Seni mutlaka öldüreceğim” deyince, diğeri: “Allah, yalnızca muttakilerin (kendisini ve birbirlerini koruyanların) fedakarlığını başarıya ulaştırır. / kurbanını kabul eder. Eğer beni öldürmeye kalkışırsan ben seni öldürmek için hiçbir şey yapmayacağım. Çünkü ben, alemlerin Rabbi olan Allah'a isyan etmekten korkarım. Eğer beni öldürürsen, kendi günahına bir de beni öldürmenin günahını da yüklenerek ateşe atılanlardan olmanı diliyorum. Zaten, zalimlerin cezası da ancak bu olacaktır.” demişti. Sonunda (Kabil’in) nefsi, kardeşini (Habil’i) öldürme isteğine karşı koyamadı ve onu öldürdü. Böylece hüsrana uğrayanlardan oldu. Derken Allah ona kardeşinin cesedini nasıl örteceğini göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. (Kabil): “Bana yazıklar olsun, şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten aciz miyim?” Artık o, pişman olmuştu. ([1] ) (Maide Suresi 27-31) Kabil’in yaptığı yanlıştan duyduğu pişmanlık üzerinden verilen ders şöyle devam eder; Allah yolunda fedakârlık yapmış kişilerden fedakarlığı kabul edilmeyen / ödüllendirilmeyen kişilerin fedakarlığı kabul edilen / ödüllendirilen kişileri kıskanması nedeniyle yapacakları öldürme (siyasal öldürme dahil) eyleminin sonuçları çok fena olacaktır. Şöyle ki bu öldürme fiili sadece ölen ve öldürülen kişileri değil bütün toplumu etkileyecek ve katil bütün herkesi öldürmüş gibi olacaktır. Maktulü sevenler bu cinayeti kendilerine karşı işlenmiş olarak addedeceklerdir. İnsanların bütün nefretleri katilin üzerine olacak ve bu öfke nesiller boyu devam edecektir. Toplumlar, katilin soyundan gelen ve katliamı savunan nesiller ile maktulün soyundan gelen ve maktulü savunan nesiller olarak kutuplaşacaklar ve aralarındaki kavga asla bitmeyecektir. Kitlesel öldürmeler asırlarca devam edecektir. Fakat diğer taraftan fedakarlığı ödüllendirilen kişiye destek olan, onun hayat bulmasına / ilerlemesine yardımcı olan kimse ise fedakarlığı ödüllendirilmeyen kimse dahi olsa bütün insanlar onu sevecek ve onun vermiş olduğu destek ile toplum yücelecek, ilerleyecek, hayat bulacaktır. Onun bu desteği o kişinin değil toplumun dirilmesine olacaktır. Dolayısıyla Allah yolunda mücadele edenlerin başarılarına sevinmek ve onlara destek olmak, tüm insanlığın faydasına iken tersine onlara çelme takmak, onları öldürmek toplumun parçalanmasına, kutuplaşmasına ve birbirlerini öldürmesine sebep olacaktır. ([2] ) Bu hususlara işaret ederek ilgilileri ikaz etmek için Cenab-ı Hak aşağıdaki ayeti fetihten sonra inzal buyurdu; 32- (Habil ile Kabil arasında cereyan eden) bu olaydan yola çıkarak, İsrail oğullarına da yazdığımız üzere (size de) şöyle yazdık: Kim, bir cinayete ya da ülkede fesat çıkarmasına / ihtilal yapmasına karşılık olmaksızın bir insanı öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir insana hayat verir / onu diriltirse, bütün insanları diriltmiş / onlara hayat vermiş gibi olur. Andolsun ki Peygamberlerimiz onlara işte böyle apaçık deliller ile gelmişlerdi. Fakat onların çoğunluğu bu ayet ve deliller geldikten sonra, yine de yeryüzünde haddi aşarak azgınlık ettiler. (Maide Suresi 32) [1] ) NOT:Kardeşinin cesedini gömdükten yani günahını itiraf edip kendini kınadıktan sonra [2] ) NOT:Nitekim bu uyarıları dikkate alan Hz.Ömer, Hz.Ebu Bekir ve Sa’d bin Ubade Hayber Fatihi unvanı almasını rağmen asla Hz.Ali’yi kendileri için bir tehdit olarak görüpte onu ortadan kaldırmaya girişmemişlerdir. Böylece Hz.Ebu Bekir’de, Hz. Ömer’de halife olmuşlar Hz.Ali de hilafetleri boyunca onlara yardımcı olmuştur. Onları asla kıskanmamış ve onların siyasal olarak başarısız kılacak herhangi olumsuz bir girişimde bulunmamıştır. Fakat Hz.Osman’ın, Hz.Ali’nin şehit edilmeleri ile İslam Toplumundaki fitne ve kitlesel katliamların nasıl yükseldiğine tarih şahittir. Siyasal olarak bir kişinin katledilemesinin etkileri asırlar boyu devam etmekte ve insanlığın birbirlerini katletmesi ile ardı arkası kesilmiyor. Natat Kalelerinden Bir Görüntü 29.17. Natat Kalesinin Düşmesi Komutayı alan Hz. Ali İslam Ordusunu Natat kalesinin önüne getirdi. Sancağı da Kale kapısının önüne dikti ve Yahudileri yiğitçe çarpışmaya çağırdı. Yahudiler, İslam savaşçıları ile çarpışmak için kale kapısından dışarı çıktılar. Geleneğe uygun olarak savaş önce yiğitlerin bireysel çarpışması ile başladı. Bireysel çarpışmalarda Hz. Ali önce Merhab’ın kardeşi Haris’le karşı karşıya geldi ve onu öldürdü. Merhab kardeşinin öldürülmesine son derece öfkelendi ve Hz. Ali’den intikam almaya yemin etti. Hz. Ali daha sonra Yahudilerin yine meşhur savaşçılarından olan Amir ile karşılaştı ve yapılan çarpışmada onu da öldürdü. Muhammed bin Mesleme ise Ebu Dücane adlı Yahudilerin meşhur kahraman savaşçısını öldürürken Zübeyr b. Avvam yine Yahudilerin kahraman savaşçılarından Yasir’i öldürdü. Bireysel çarpışmaların sonunda Merhab, kardeşinin intikamını almak için Hz. Ali’nin karşısına çıktı. Yahudilerin en ünlü kahraman savaşçısı olan Merhab, Hz. Ali karşısında varlık gösteremedi ve Hz. Ali’nin kılıç darbesi sonucu can verdi. Böylece o günkü savaşın bireysel çarpışmalar aşamasında İslam savaşçıları Yahudilerin kahramanlarını öldürerek çok büyük bir moral kazandılar. Daha sonra kale önünde iki ordu arasında şiddetli bir çarpışma başladı. İslam Ordusu Yahudi ordusuna karşı üstünlük elde etti. Yahudi ordusu geri çekilmeye başladı. İslam Ordusu Natat kalesinin içine girmeyi başardı. Çarpışmalarda yenileceğini anlayan Yahudi ordusunun sağ kalan önemli bir kısmı, kendilerini toparlamak için Natat’ı boşaltmayı ve savunma açısından daha elverişli ve daha güvenli olan Naim kalesine çekilmeyi uygun buldular. Medine İslam Ordusu böylece Natat kalesi ve içindeki şehri fethetti. Şehirde çocuk ve kadınlar yoktu. Onlar savaş başlamadan önce Kamus ve Şıkk kalelerine gönderilmişlerdi. Natat şehrine giren İslam savaşçıları, Simak’ın bahsettiği / gösterdiği evde arama yaptı. Yahudilerin sakladıkları silahları, mancınıkları, büyük kalkanları, koçbaşlarını, kale duvarı oymaya yarayan aletlerini vb. ele geçirdiler. Şimdi sıra bu araç gereçleri kullanarak Hayber’in diğer kalelerini ele geçirmeye gelmişti. 29.18. Naim Kalesinin Düşmesi İslam Ordusu Naim Kalesine yöneldi. Önce kale önünde çarpışmalar oldu. Bu çarpışmalar sırasında bir kısım İslam savaşçıları da mancınıklarla taşları kale içindeki askerlere fırlattılar. Kale önündeki çarpışmalarda başarı kazanan İslam savaşçıları daha sonra kapatılan kale kapısını kırmak için koçbaşlarını kullandılar. O sırada kale burçlarından üzerlerine atılan oklara karşı kendilerini korumak amacıyla Natat şehrinden elde edilen kalkanları üzerlerine koruma yaptılar. Kale kapısını kırmayı ve içeri girmeyi başaran mücahitler günün sonunda Naim kalesini kontrol altına almayı başardılar. 29.19. Sa’d b. Muaz Kalesinin Kuşatılışı ve Fethedilişi: Naim Kalesinin fethinden sonra Hz.Muhammed@, Sa’d b. Muaz Kalesinin kuşatılması için İslam Ordusunun komutasını Hubab b. Münzir’e verdi. Medine İslam Ordusu Sa’d b. Muaz kalesini kuşattı. Yahudilerin savaşçıları kaleden dışarı çıkıp İslam savaşçılarının üzerine saldırarak onların hücumlarını püskürtüyorlardı. Kaleden attıkları taş ve ok yağmuru ile İslam savaşçılarını kaleye yaklaştırmamaya çalışıyorlardı. Bu şekilde şiddetli çarpışmalar üç gün sürdü. Üçüncü günün sonunda İslam savaşçıları kale önündeki çarpışmayı kazandılar ve kale kapısından içeri girmeyi başardılar. Kale içindeki şiddetli çarpışmaların sonunda Yahudiler kaleyi müminlere terk etmek zorunda kaldılar. 29.20. Kulle (Zübeyr) Kalesinin Fethi Naim ve Sa'd b. Muaz kalesini kaybeden Yahudi savaşçıların sağ kalanları teslim olmayıp Külle (Zübeyr) kalesine kaçtılar. Direnişlerine bu kaleden devam edeceklerdi. Medine İslam Ordusu Yahudilerin direnişlerini kırmak için bu kez Kulle (Zübeyr) kalesine yöneldi ve onu kuşattı. Kulle kalesi, Hayber’deki sekiz kalenin en sarp ve en sağlam olanıydı. İslam Ordusu Kulle Kalesini üç gün kuşattı. Fakat bu kez içerideki Yahudi askerler savaşmak için asla kale kapısının dışına çıkmıyorlardı. İslam savaşçıları ise Kale kapısını kıramadıkları gibi kalenin surlarına da çıkamıyorlardı. Bu aşamada Cenab-ı Hakk’ın inayeti yetişti ve Maide Suresinin 23. Ayetinde bahsi geçen iki kişiden ikincisine işaretle Yahudilerden, Gazzal adında birisi, Hz.Muhammed’e@ gelerek kendisine ve ailesine “eman” verilmesi halinde kalenin sırları hakkında bilgi vereceğini bildirdi. Hz.Muhammed@ ona eman verdi. O da bu kalenin fethinin saldırılarla mümkün olamayacağını ancak bu kalenin su ihtiyacının kesilmesi halinde savaşsız rahat bir şekilde teslim alınacağını bildirdi. Kalenin su ihtiyacının kaleden aşağıya gizli merdivenli bir geçitten geçilerek erişilebilen yeraltı suyundan karşılandığını, şayet bu geçide ulaşılır ve onların su almalarına engel olunabilirse onların teslim alınabileceğini belirtti. Hz.Muhammed@, hemen gizli geçidi bulmak için Gazzal’ın gösterdiği yerde kazı yaptırdı ve geçit bulunarak ele geçirildi. Kulle (Zubeyr) kalesinde direnen Yahudilerin su kaynakları kesilince, susuzluğa daha fazla dayanamadılar ve kaleden çıkıp şiddetli bir şekilde çarpışmaya girdiler. Yahudi savaşçıların canlarına dişine takarak yaptıkları bu saldırılarda bazı İslam savaşçıları şehit oldu. Yahudilerden de on kişi öldürüldü fakat daha fazla direnemediler ve sonunda teslim oldular. Böylece Külle (Zubeyr) kalesi de fethedilmiş oldu. 29.21. Nizar ve Şıkk Kalelerinin Fethi Sıra Nizar ve Şıkk kalelerinin fethedilmesine gelmişti. Hz.Muhammed@ Hubab b. Munzir komutasında İslam Ordusunu bu iki kaleyi fethetmesi için gönderdi. Hubab her iki kaleyi de kısa zamanda fethetti. 29.22. Ketibe Bölgesi Kalelerinin Ele Geçirilmesi Yahudi savaşçılar kaybettikleri kaleleri terk ederken Hayber’in fethedilmemiş diğer kalelerine sığınarak sonuna kadar direnişlerine devam ediyorlardı. Nizar ve Şıkk kalelerinden ayrılan Yahudi savaşçılar bu kez Kamus, Vatîh ve Sülalim kalelerine sığındılar. Üslendikleri bu kalelerde aile ve çocukları da vardı. Zira İslam Ordusu fetih için geldiği zaman onlar ailelerini bu kalelere yerleştirmişlerdi. Ketibe adı verilen bölgede bulunan Kamus, Vatih ve Sülalim kaleleri Hayberliler için son sığınak denebilirdi. Eğer bu kaleleri de kaybedecek olurlarsa teslim olmaktan başka çareleri kalmayacaktı. Kamus kalesi, aynı Kulle (Zübeyr) kalesi gibi çok sarp ve sağlam bir kale idi ve Hayber kalelerinin de en büyüğü idi. bu nedenle önce Kamus Kalesi kuşatıldı. Yahudi savaşçılar Kulle (Zübeyr) kalesinde yaptıkları gibi kalelerinden çıkıp İslam savaşçıları ile çarpışma yapmaya yanaşmadılar. Kalelerinde kalıp savunma stratejisi uyguladılar. Hz.Muhammed@ de İslam Ordusuna sadece kuşatma yaptırdı, kaleyi fethetmek için hücum yaptırmadı. Amacı onların yüreklerine korku vermekti. Esas savaşçı güçlerini kaybetmiş olan Yahudilerin eninde sonunda teslim bayrağını çekeceklerini biliyordu. Natat ve Şıkk bölgelerinde yer alan altı esaslı kale düştükten sonra Ketibe bölgesinde bulunan bu üç kalenin tutunması mümkün değildi. Medine İslam Ordusunun Ketibe Bölgesine Yaptığı Harekat Bu nedenle kayıp vermeksizin Yahudilerin teslim olmasını ve kan dökülmemesini hedeflemişti. Ne mancınık kurdurdu ne de taş fırlattırdı. Kamus Kalesine yapılan kuşatma bu şekilde hareketsiz bir bekleyişle on dört gün sürdü. Bu müddet içinde, kaleden de hiçbir Yahudi savaşçısı çarpışmaya çıkmaya cesaret edemedi. On dört günün sonunda Hayber Yahudileri “Şemmah” adında bir elçiyi Hz.Muhammed’e@ gönderdiler. Hz.Muhammed@ elçiyi kabul etti ve görüşmeler başladı. Bu görüşmeler sonunda Hayber Yahudileri kendilerinin Hayber’e sığınan Medine Yahudilerince (Nadir ve Kurayza oğullarınca) oyuna getirildiğini, onlar tarafından kandırıldıklarını, onların yalanlarına inandıklarını, Huyey bin Ahtab’ın entrikalarının kurbanı olduklarını iddia ettiler. Teslim olmaları ve bütün mülk ve servetlerini vermeleri karşılığında canlarının bağışlanmasını teklif ettiler. Hz.Muhammed@ bu teklifi kabul etti ve onların tüm hazineleri, yani menkul ve gayri menkul mallarını vermeleri ve bu hazineleri asla gizlememek / saklamamak şartıyla teslim olmaları durumunda ateşkese ve canlarının bağışlanacağına razı olacağını bildirdi. 29.23. Hayberlilerin Sürgün Yerine Yarıcı Olma Teklifleri Hayber Yahudilerinin teklif ettikleri şartlar uyarınca teslim olan Yahudilerin sadece şahsi eşyalarını alıp Hayber’i terk etmeleri yani sürgün edilmeleri hükme bağlanmış iken Hayberlilerden yeni bir teklif daha gelir. Yeni teklife göre bir daha asla İslam Cumhuriyeti / Hz.Muhammed@ ile savaşmayacakları, yani tevbe etmeleri ve İslami idare ne zaman isterse terk etmek koşuluyla Hayber’de kalıp toprakları / hurmalıkları yarıcılık usulüyle işleyeceklerdi. Hz.Muhammed@ bu yeni teklifi de kabul etti. Böylece Hayberliler Hayber yenilgisine kadar kendi mülkiyetlerinde olan topraklarda işçi oldular. Yetiştirdikleri mahsulün yarısını İslam Cumhuriyetine ait olacaktı ve bu mahsul Hayberlilerce depolanacak, ihtiyaç oldukça İslam Cumhuriyeti Yönetimince tasarruf edilecekti. Yurtları / evleri artık müminlere ve İslam Cumhuriyetine aitti. Bu nedenle Hayberli Yahudiler bu gayri menkullerde kira karşılığı ikamet edeceklerdi. Cenab-ı Hak, Hayber Yahudilerinin kendilerine sürgün olarak gelen Medine’li Yahudilerle birlikte Mekke’nin liderliğinde bütün müşrik Arap kabilelerini Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine müttefik hale getirip Hendek Savaşını tertip ederek Medine İslam Cumhuriyetine dolayısıyla Allah ve Resulüne savaş açmış olmalarının cezasının idam, elleri ve ayaklarının kesilmesi ya da yurtlarından sürgün edilmesi olduğunu bildirmişti. Ancak bir daha başkaldırmaya tevbe etmeleri halinde bu cezaların verilmeyebileceğini de bildirmişti. Onların yaptıkları ikinci teklifi peygamberimizin kabul etmesi buradaki tevbe etme ruhsatı içerisine giriyordu. Yani Cenab-ı Hak, Yahudilerin getirdiği yeni teklifin peygamberimizce kabul etmesinin de uygun olduğunu belirtmiş oluyordu. Fakat hala isyan, inkâr, kandırma, atlatma, aldatma vb. yollara başvuran yani inkâr edenler olacak olursa onlar cezadan kurtulmak için dünyanın servetini ve hatta iki katını dahi teklif etseler yine de kabul edilmeyeceği ayrıca deklare edildi. Artı onlar için ahirette ebedi kalacakları ateş azabının var olduğu bildirildi. 33-37-Allah'a ve Peygamberine karşı savaş açanların cezası ya çatışmada öldürülmeleri ya da sağ ele geçirilip durumlarına göre yapılan yargılama sonucunda; idam edilmeleri, elleri ve ayaklarının kesilmesi veya sürgün gibi cezalar almaları olacaktır. Bunlar, onların dünyadaki rezilliği, aşağılanmalarıdır, Ahirette ise büyük bir azap onları beklemektedir. Ancak, siz onları güç kullanarak yakalamanızdan önce onların tevbe ederek savaşmaktan / başkaldırmaktan el çekenler müstesnadır. (Onlara bu cezaları uygulamayın.) Şüphesiz ki, Allah Gafurdur, Rahimdir. Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve O'nun rızasına ulaşmanın yollarını arayın. O'nun Yolunda mücadele edin ki kurtuluşa eresiniz. Fakat doğrusu o başkaldırıp savaşan inkarcıların (tevbe etmeyenleri) ise, yeryüzündeki / ülkedeki bütün servetlerini, hatta onların bir katı daha ellerinde olsa ve bunları da Kıyamet Günü azaptan kurtulmak için fidye olarak vermek isteseler yine de onlardan kabul edilmeyecektir. Onlara acı bir azap vardır. Onlar ateşten çıkmak isterler, ama çıkamazlar. Onlar için devamlı bir azap vardır. (Maide Suresi 33-37) 29.24. Ganimetlerin Toplanması ve Aşırmaların Engellenmesi Kamus Kalesinde yapılan anlaşmadan sonra Vatih ve Sülalim Kaleleri de teslim oldular. Böylece Hayber’deki bütün kaleler teslim alındı. Şimdi anlaşma gereği kalelerdeki ve yerleşim yerlerindeki tüm ev eşyaları, canlı mallar (sığırlar, küçükbaş hayvanlar, develer vb) elbiseler, kumaşlar, silahlar, deriler, mücevherlerin ganimet olarak teslim alınmasına sıra gelmişti. Artık söz konusu tüm bu menkul ve gayrimenkuller ganimet olarak müminlerindi. Ancak bu ganimetler toplanırken bazı müminlerin özellikle de mücevheratla ilgili menkulleri ortak havuza getirmek yerine sakladıkları yani çaldıkları / ganimet mallarına hıyanet ettikleri istihbaratı geldi. Müminlerin ganimet mallarından yaptıkları bu aşırma hareketlerinin önlenmesi için Cenab-ı Hak, onlara hırsızlık cezası uygulanmasını emretti yani ellerinin kesilmesini emretti. Bu tehdidi gören müminler hemen aşırdıkları ganimet mallarını getirip ortak havuza attılar. Bir daha bu yanlışı yapmamaları konusunda söz vermeleri / tevbe etmeleri halinde bağışlanacakları ve ceza verilemeyeceği de yine Cenab-ı Hak tarafından bildirildi. Rivayetlerde bu aşırma hareketini yapanların Cehennem ateşini karınlarına aldıkları şeklinde bir uyarıyı Hz.Muhammed’in@ yaptığını görüyoruz. Hatta müminlerden bazılarının şehit olarak anılmamasını onların ganimet mallarını aşırdıklarına diğer müminlerin şahit olmasına bağlanır. 38-40- Hırsızlık yapan o erkeklerin ve kadınların, yaptıklarının karşılığı olarak ve Allah'tan bu işin tekrarını önleyecek ibretlik bir ceza olması için ellerini kesin. Kuşkusuz Allah, mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir. Fakat bu suçu işledikten sonra kim tevbe eder ve kendini ıslah ederse, şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Çünkü Allah, tevbe ederek kendisini düzeltenlerin yaptıklarını affeden ve çok merhametli olandır. Göklerin ve yerin mülkiyetinin / mutlak hükümranlığının Allah’a ait olduğunu biliyorsun. O dilediğini azablandırır / cezalandırır, dilediğini affeder / bağışlar. Allah, her şeyi ölçülendirendir. / her şeye gücü yetendir. (Maide Suresi 38-40) 29.25. Hazinenin Gizlenmesi ve Gizleyenlerin Cezalandırılmaları Hayberlilerden Huyey bin Ahtab’ın amcaları olan Sellam b. Hukayk ile Kinane b.Hukayk Nadir oğullarına ait olan hazinelerinden bir şey getirmediler ve sakladılar. Hz.Muhammed onlara Nadir oğulları hazinesini ne yaptıklarını sorunca Hayber’e geldikten sonra hepsini bu göç ve savaş masrafları için harcadıkları şeklinde mazeret söylediler. Fakat Hz.Muhammed@ onların yalan söylediğini anladı ve yalanları açığa çıkarsa anlaşma gereği (ayrıca Maide Suresi 36. ayette geçen hüküm gereği) kendilerini öldürme cezası vereceği tehdidinde bulundu. Bu tehdide rağmen onlar servetlerini sakladıkları yerin çok gizli ve asla kimse tarafından bulunmayacağı düşüncesi ile aldırmadılar ve yalan beyanlarında ısrar ettiler. Bunun üzerine Hz.Muhammed@ onları konuşturması için Zübeyr bin Avvam’a teslim etti. Zübeyr bin Avvam onlara yaptığı baskı, zorlama ve işkenceler neticesinde konuşturmayı başardı ve hazine ortaya çıkarıldı. Hz.Muhammed@ onlara anlaşma hükümlerini uyguladı ve idam ettirdi. Diğer Yahudi aşiretlerinin hazineleri ise hiçbir zorluk yaşanmadan ganimet olarak teslim alındı. Gizledikleri servetlerinin yerini söylemeyerek anlaşmanın ilgili hükümlerini ihlal eden bazıları içinde idam hükümlerinin uygulandığı rivayet edilmektedir. 29.26. Uyeyne b. Hısn liderliğindeki Gatafanların Hayber Ganimetinden Pay İstemeye Gelmeleri Gatafan lideri Uyeyne b. Hısn, bedevi zihniyetini gösterdi ve Hayber ganimetlerinden pay almak için geldiler. Onlar Hz.Muhammed’den@ paylarını istediler. Gerekçe olarak da Yahudileri yalnız bıraktıklarını, böylece Medine İslam Ordusuna yardımcı olduklarını gösterdiler. Hz.Muhammed@ onlara yüz vermedi ve huzurundan kovdu. 29.27. Hayber Yahudileriyle Yapılan Anlaşmanın Kutlama Yemeği Hayber Savaşı Yahudi savaşçılarının teslim olmasıyla İslam savaşçılarının zaferi olarak nihayete ermişti. Bu süreçte İslam savaşçıları yirmi şehit vermiş Yahudilerin zayiatı ise doksan üç kişi idi. Yukarıda belirtildiği gibi Yahudilerin teslimiyet anlaşması yapıldıktan sonra Yahudiler anlaşmanın onuruna İslam savaşçılarına bir ziyafet vermek arzusunda olduklarını bildirmişlerdi. Verilen bu ziyafet yemeğinde Yahudi bir kadın (Zeynep Binti Haris) intikam almak için bu ziyafeti bir fırsat olarak değerlendirdi ve peygamberimize suikast girişiminde bulundu. Hz.Muhammed@ yemeğin zehirli olduğunu fark etti ve müminleri uyardı. Fakat Bişr bin Bera için geç kalındı ve o yediği lokma ile şehit oldu. Zeynep b. Haris yapılan sorgulama sonunda suçunu itiraf etti ve hem Bişr bin Bera’nın canına kısas olsun diye hem de yukarıdaki ayette belirtildiği gibi yapılan anlaşmanın şartlarını ihlal ederek isyan etmesinden dolayı idam edildi. Nadir oğullarının siyasi liderlerinden Huyey b. Ahtab'ın kızı ve Hayber liderlerinden birinin karısı olan Zeyneb (Hz. Safiye) Hz.Muhammed’in@ huzuruna getirildi. Hayber’in kale komutanlarından olan kocası fetih sırasında öldürülmüştü. Hz.Muhammed@ Zeyneb’e (Hz.Safiye) evlilik teklifi yaptı. Hz.Muhammed’in@ Huyey bin Ahtab gibi baş belası olan Nadir reisinin kızı ve Hayber reislerinden birisinin karısı olan Zeyneb’e evlilik teklifi yapmasının nedeni şöyle özetlenebilir. Hayber Yahudileri ile teslimiyet sözleşmesi yapılmış olmakla birlikte Yahudiler sözleşmelerine uymamakla ünlüydüler. Bu nedenle Hz.Muhammed@ onları sadece sözleşme ile değil gönüllerini de kendine / İslam Cumhuriyetine bağlamak istiyordu. Bu da ancak Hayber Yahudilerinin de Medine İslam Cumhuriyetinde temsil edilmeleri ile mümkündü. Zeynep eğer bu teklifi kabul edecek olursa Hz.Muhammed’in@ zevcesi olarak Başkanlık Konutuna (Mescid-i Nebevi’ye ) girmiş olacaktı. Zeyneb bu teklifi kabul etti ve nikahlandılar. Hz.Muhammed’in zevcesi ve müminlerin annesi mertebesine (bugün için first laydi tabir edilmekte) yükselen Hz. Zeyneb daha sonra Komutan hakkı demek olan Hz. Safiyye olarak anıldı.
- Mekke Dönemi | Allahın Rehberliği
Kur’an ve Hz.Muhammed (SAV)’in Hayatına Politik Bir Yaklaşım Mekke Dönemi Başla
