top of page

Arama Sonuçları

Boş arama ile 99 sonuç bulundu

  • Mekke Dönemi | Allahın Rehberliği

    Kur’an ve Hz.Muhammed (SAV)’in Hayatına Politik Bir Yaklaşım Mekke Dönemi Başla

  • Bölüm 38: VEDA ZAMANI | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 38 VEDA ZAMANI 38.1. Taifliler / Sakif Kabilesi Heyetinin Medine’ye Gelmesi ve Teslim Olmaları Mekke’nin fethinden sonra Taif kuşatılmış fakat alınamamıştı. Hz.Muhammed’in@ uyguladığı politika ile Taifliler / Sakif Kabilesi bölge kabilelerince kuşatılmış vaziyette yaşadı. Mekke pazarını kaybettiler, sulama yaptıkları vadiyi kaybettiler, kendilerine ait tarım arazilerini peygamberimiz Hevazinlilere verdiği için bu arazilerin mahsullerinden de mahrum kaldılar. Kısaca şehirlerine hapsoldular ve uzun süre tahammül edemeyecekleri bir boykota tutuldular. Bu kuşatılmışlık onları teslim olmaya zorladı. Bu nedenle teslim şartlarını görüşüp karara bağlamak üzere Abd. Yalil’in başkanlığında bir heyeti Medine’ye gönderdiler. Tebük Seferinden dönüşten kısa bir süre sonra Medine’ye ulaşan Taif Heyeti İslam’ı aşağıdaki şartlarla kabul etmeye / teslim olmaya razı olduklarını bildirdiler; Namazdan muaf olmak, Zekâttan muaf olmak, Cihattan muaf olmak, Faizin Taifliler için serbest olması Fuhşun Taifliler için serbest olması İçkinin Taifliler için serbest olması Taif şehrinin haram bölge kabul edilmesi Taiflilere ait Lat putuna dokunulmaması Taraflar arasında yapılan görüşmeler sonucunda Taiflilerin teslimiyet için şart koştukları hususlardan Taif’in haram bölge kabul edilmesi, faiz, zekât ve cihattan muaflık şartları kabul edildi, içkinin serbestiyetine hiç değinilmedi (muhtemelen zaten namaz ile kontrol edilecek bir husus olmasından kaynaklı olarak) diğer şartlar ise reddedildi. Yukarıda belirtilen şartlar çerçevesinde Taiflilerle anlaşma yapıldı ve böylece Taifliler de İslam Cumhuriyetine katılmış oldu. Taiflilerle yapılan anlaşmada onların muaf tutulduğu hususlar ekonomik gelirlere ilişkindi. Onlar talep ettikleri muafiyetlerle şirk sisteminin cari olduğu süreçte tesis ettikleri ekonomik sistemlerini korumayı amaçlamışlardı. Fakat Hz.Muhammed@ onların namaz kılıp putlara ilişkin sistemlerini bozduğu zaman çok kısa bir süre sonra bu muafiyetlerin de ortadan kalkacağını öngörmüştür. Zira Taif halkı müslüman olduktan sonra ekonomik şartların kendi aleyhlerine ve ileri gelenlerin lehine olduğunu zamanla görecekler ve bu muafiyetlerin kaldırılması hususunda yöneticilerini zorlayacakları açıktı. Yeter ki önce toplumsal olarak şirk ideolojisinden vazgeçilsin, çok kısa süre sonra taban tavanı zorlayacaktı. Taif halkını uyandıracak olan bir diğer husus, onların kendilerini İslam Cumhuriyeti içerisinde ilahi yasaları uygulayan diğer şehirlerle kıyaslayarak farkı görmeleri olacaktı. Ve nitekim öyle de oldu. Kesin yasak henüz gelmemiş olsa da Mekke ve Medine’de uygulamadan kaldırılan ancak muafiyet dolayısıyla hala Taif’te uygulanmaya devam edilen faizin kendi zararlarına olduğunu gören halk faizi kesin yasaklayan ayetlerin nazil olduğu zaman Taifli ileri gelenler bu yasağa şiddetle karşı çıktıklarında arkalarında Taif halkından kendilerini destekleyen kimseyi bulamamaları bunun en güzel delilidir. Daha önce o ileri gelenlerin kışkırtmaları ile peygamberimizi taşlayan Taif halkı, faiz kesin yasaklandığında o taşladıkları peygamberin yanında yer aldılar. Taif’in kutsal / haram bölge olması ise onların topraklarından başkalarının istifade etmemesi bağlamında geçerliliğini korusa da genel olarak toplumların bu şehri Mekke gibi kutsal kabul etmemesi nedeniyle herhangi bir ayrıcalık / imtiyazlı statü kazanamadı. Taiflilerin zekât / sadakat vergisinden muafiyetlerinin kaldırılması da halkın yöneticilerine baskısı ile olmuştur. Taif halkı zekât / sadakat vergilerinin ilgili şehirlerdeki halka paylaştırılması ile İslam Cumhuriyetinin sosyal bir devlet olduğunu görünce bir süre sonra bu muafiyetin kaldırılması için ileri gelenlerini zorlamışlardır. Zaten zekât / sadakat vergisi zenginlerin servetlerinden alınıyor ve halka dağıtılıyordu. Taif halkı bu uygulamanın kendi menfaatlerine olduğunu gördükleri için ileri gelenlerini bu muafiyete son verilmesi hususunda kamuoyu baskısı oluşturdular. Taif heyetinin teslimiyet için fuhuş ve putlara ilişkin muafiyet taleplerinin Hz.Muhammed@ tarafından reddediliş nedeni ise bunların bir toplumda olduğu müddetçe Taif’in sadece siyasal olarak Medine’ye bağlanmasının pek bir anlamı olmayacağı ve bunların toplumdaki bozukluğu devam ettirmesinin ana etkenlerinden olacağı idi. Taiflilerin namaz muafiyeti taleplerinin reddediliş nedenleri ise toplumun namazla günde beş vakit terbiye edilmesini, onların İslam Cumhuriyetine bağlılığını sağlaması, Allah’a itaate alıştıran bir eğitim olması, kötülüklerden alıkoyması, içkiden alıkoyması, toplumu siyasallaştırması ve farkındalık yaratmasıydı. 38.2. Hz.Ebu Bekir’in Hac Emirliği Mekke’nin fethinden sonra Arabistan yarımadasındaki kabilelerin büyük bölümü fevc fevc Medine’ye gelip müslüman / teslim olmuşlar ve İslam Cumhuriyetine katılmışlardı. Fakat bazı müşrik kabileler vardı ki bunlar Mekke’nin fethinden önce Medine İslam Cumhuriyeti ile Mekke müşrik yönetimine karşı ittifak yapmışlardı. Mekke’nin fethinden ve Taif’inde İslam Cumhuriyeti topluluğuna katılmasından sonra yani ortada düşman kalmadıktan sonra bu ittifak anlaşmalarının bir hükmü kalmamıştı. Dahası Medine İslam Cumhuriyeti bir şehir devleti olmaktan çıkıp artık Medine Başkentli neredeyse tüm Arap yarımadasını içine alan büyük bir İslam / Barış / Tevhid Cumhuriyeti olmuştu. Gelinen aşamada bu müşrik kabilelerin de İslam Cumhuriyeti bünyesine katılması ve şirk sistemini terk etmeleri gerekmekteydi. Zira bütünlüğü / tevhidi sağlamış olan bir devletin içerisinde atomize farklı yapıların olması bütünlüğü bozmaktaydı. Şöyle ki; söz konusu müşrik kabileler, yasama, yürütme ve yargı dahil kendi yönetimleri şirk otoriteleri tarafından icra edilen kabilelerdi. Bunların Medine İslam Cumhuriyeti ile ittifak kurmaları sadece ortak düşmana karşı bir birliktelik içindi. Yani sadece dış politika olarak İslam Cumhuriyeti ile birlikte hareket etmekteydiler. Ama iç işlerinde şirk sistemini uygulamaktaydılar. Bu nedenle İslam Cumhuriyetine vergi vermedikleri gibi yasama, yürütme ve yargılarında İslam Cumhuriyetinden bağımsızdılar. Teslim olan / Müslüman olan kabileler ise yasama, yürütme ve yargı da tamamen İslam Cumhuriyetine bağlıydılar ve İslam Cumhuriyetine zekât / sadakat vergilerini vermek zorundaydılar. İslami Dünya Görüşüne uygun devlet yapılanması içerisinde sistemi bozacak unsurlara müsaade edilmeyeceği gibi en büyük zulüm olan şirk sisteminin kabile bazında da olsa İslam Cumhuriyeti topraklarında müsaade edilmesi uygun değildi. Bu nedenle o sene yapılacak Hac da (Hz. Ebu Bekir’in yönettiği Hacda) söz konusu müşrik kabilelerle daha önce yapılmış olan müttefiklik sözleşmelerinin hükümsüz kaldığı ilan edildi. İlan bildirisinde Allah ve Resul’ünün şahsında İslam Cumhuriyetinin söz konusu müşrik kabilelerle daha önce yapılan müttefiklik sözleşmelerinin hükümsüz kaldığı ve onların da şirk sistemini terk ederek İslam Cumhuriyetine katılımı / teslim olmaları / Müslüman olmaları için de dört aylık bir süre tanındığı ilan edildi. Aksi takdirde ölümle ya da sürgünle tehdit edildiler. Anlaşmaların muhatabı olan müşrik kabileler buna çok kızdılar, fakat bütün Arap yarımadası sathında herkes İslam / Barış birliğine katılmışken yani çevrelenmişken savaşmayı göze alamadılar ve teslim olmayı / müslüman seçtiler. Fakat bu kabilelerin teslim olmasının esas nedeni kabile halklarının kabile reislerini ve ileri gelenlerini zorlamalarıydı. Zira müşrik sistemin cari olduğu kabilelerin halkları, İslam olmuş diğer kabile halkının İslam olmakla edindiği kazanımları gördükçe bu kazanımlara kendileri de sahip olmayı istediler. İslam Cumhuriyetine katılan kabile halklarındaki yoksullar, muhtaçlar, yolda kalmışlar İslam Cumhuriyetinin hazinesindeki zekât gelirlerinden pay aldıkça sosyal dayanışmanın kendilerine çok büyük kazanç sağladığını gördüler. İslam yasaları ile sosyal güvenliklerinin temin edildiğini, özellikle kadınlara verilen haklar ve miras paylaşımında zayıfların haklarının korunması bağlamında edinilen kazanımlar, halk tarafından çok hoş karşılanmıştı. Hepsinden önemlisi insanların can ve mal güvenliğinin İslam Cumhuriyeti tarafından garanti edilmesi İslam olan kabile halklarının elde ettikleri en büyük kazanımlardı. Bu kazanımlardan hala mahrum olan müşrik kabile halkları ise İslam olan kabilelerin halklarına özenerek kendi kabilelerinin de İslam Topluluğuna katılması konusunda kabile liderleri üzerinde baskı oluşturmuşlardı. Böylece Arap yarımadası ölçeğinde haccı müteakip hemen hemen bütün kabileler Medine’ye gelip katılım sözleşmesi yaptılar. / teslim olup müslüman oldular. Söz konusu hac mevsiminden sonra İslam Cumhuriyetine katılım yapan kabilelerin bazılarının isimleri şöyle sıralanabilir; Benî Ezd, Ebnâ, Benî Tay, Benî Âmir b. Sa’saa, Benî Kinde, Benî Tücîb, Benî Rehaviyyîn, Benî Gafik, Benî Mehre, Benî Hanîfe, Benî Ans, Benî Murâd, Benî Abdülkays, Benî Hilâl, Benî Ruhâ ve Benî Zübeyde… 38.3. İslam Topluluğuna katılmamakta Direnen Kabileler Arap yarımadasının en uç noktalarında yaşayan ve henüz sosyal baskılara muhatap olmamış bazı kabileler de halen mevcuttu. Bunlar Yemenliler ve Necranlılar idi. Necranlılar genel olarak Hristiyan olan ve aynı dinden olmaları ve Arabistan topraklarında etkinlik sağlamaya çalışan Habeşistan üzerinden destekleniyorlardı. Necranlılardan bazı kabileler daha ilk dönemlerde cizye vererek Medine İslam Cumhuriyetine katılmış olsalar da katılmayan kabileler de vardı. Tıpkı Habeşistan’daki iktidar otoritelerinden bazılarının Hz.Muhammed’in@ hareketini destekleyen olduğu gibi karşı olanların da olduğu gibi. 38.4. Halid bin Velid’in Necran Seferi İşte karşı duran bazı Necranlı kabileler üzerine Hz.Muhammed@ Halid bin Velid komutasında bir ordu gönderdi. 400 kişilik birlikten oluşan bu akında Halid bin Velid Necranlıların üzerine yürüdü. Necranlılar durumun ciddiyetini görünce teslim oldular ve İslam Cumhuriyetine katılım yapmayı / müslüman olmayı kabul ettiler. 38.5. Hz. Ali’nin Yemen Akını İslam Cumhuriyetine katılım yapmayan diğer kabileler ise Yemen’de yerleşik olan kabileler idi. Hz.Muhammed@ veda haccının vakti yaklaşırken Hz. Ali komutasında 300 kişilik bir askeri birliği Yemenli Müzhic kabilesi üzerine gönderdi. Mezhiçliler önce direndiler. İlk çarpışmada 20 kişi kayıp verince Müzhicliler teslim olmaya razı oldular. Teslim olmayı / müslüman olmayı kabul eden Müzhicliler ellerindeki malları zekât / sadakat vergisi olarak Hz. Ali’ye sundular. Onların verdikleri bu mal ve servet Hz. Ali tarafından mücahitlere paylaştırılmadan Mekke’ye doğru yola çıkıldı. Zira Hz.Muhammed@ de o sıralarda İslam (Veda) Haccı için Mekke’ye hareket etmişti. Hz. Ali Müzhiçlilerden alınan mal ve serveti mücahitler arasında paylaştırmadı. Çünkü alınan bu mallar ganimet mi? Yoksa zekat mı? / Sadakat vergisi mi? olduğu net olmayan bir durumdu. Taraflar arasında savaş olmuştu fakat savaşta Müzhicler tam yenilmeden teslim olmayı / müslüman olmayı kabul etmişlerdi. Mal ve servetlerini de zekât / sadakat (bağlılık) vergisi olarak vermişlerdi. Ama mücahitler bunun savaş sonunda alındığını ve ganimet olduğunu bu nedenle kendilerinin hakkı olduğunu iddia ediyorlar ve paylarını istiyorlardı. Hz. Ali ise savaşın başlangıcında teslimiyet tekliflerinin kabul edilmesi nedeniyle bu malların ganimet olamayacağını ancak zekât / sadakat vergisi olabileceğini bu nedenle de İslam Cumhuriyetine ait olacağını iddia ediyordu. Ancak bu konuda kendisi de tam emin değildi. Böylece öncelikle bu malların niteliği konusunda karar verilmesi gerektiğini ve bu kararı da ancak Hz.Muhammed’in@ verebileceğini söyledi. Bundan dolayı Hz. Ali elde edilen mal ve servetleri mücahitlere paylaştırmadan Mekke’nin yolunu tuttu. Fakat mücahitler bu uygulamadan son derece hoşnutsuz oldular. Hz. Ali’yi çok üzdüler ve rahatsız ettiler. Onu öylesine üzdüler ki Mekke’ye geldiklerinde Hz. Ali haccetmek için Kabe’ye gittiğinde bu malları emanet edilen mümin kişinin elinden alıp kendi aralarında paylaşanlar bile oldu. Üstelik bir de gelip sanki haklılarmış gibi Hz. Ali’yi Hz.Muhammed’e@ şikâyet ettiler. Hz.Muhammed@ İslam (Veda) haccından sonra bu konuyu Gadir-i Hum denilen yere geldiğinde çözüme kavuşturdu. Hz. Ali’nin uygulamasını ve hassasiyetini övdü aynı zamanda onu üzenlere de sitem etti. Mücahitlere yaptıklarının yanlış olduğunu söyledi. Kendisinin İslam Cumhuriyeti’nin yegâne yöneticisi / müminlerin velisi / valisi / mevlası olarak kendi adına hareket etmek üzere tam bir yetkiyle yetkilendirdiği Hz. Ali’ye onların yaptıkları itaatsizliklerini kınadı. Hz. Ali aldığı yetki ile Yemen Seferi boyunca emrindekilerin velisi / valisi / emiri / komutanı / mevlası iken mücahitlerin onun emirlerine boyun eğmeyip başkaldırmalarının yanlışlığını ifade etti. 38.6. İslam (Veda) Haccı Hz.Muhammed@ bir önceki yıl müşriklerle birlikte yapılan (Hz. Ebu Bekir’in yönettiği) hacca gitmemiş ve müşriklerin ayrımcılığa, bölücülüğe ve zulme dayalı sistemlerini ve inançlarını terk etmeleri için ültimatom niteliğindeki mesajını yollamıştı. Artık O barışın, kardeşliğin, emniyetin, adaletin ve huzurun temin edildiği tevhid toplumuna katılmış insanlarla birlikte bu sene hacc yapmaya karar vermişti. Hz.Muhammed@ yirmiüç yıldır verdiği mücadelenin sonunda insanları gittikleri yanlış yoldan döndürmeyi başarmış ve hedefine önemli ölçüde ulaşmıştır. Şimdi barış, huzur ve kardeşliği seçmiş müminlerle kucaklaşma zamanıdır. Onlara bu ortamı ilelebet sürdürmeleri için önemli mesajlar verme zamanıdır. Sadece mesaj verme değil, sosyal barışın önündeki en önemli engellerden olan faiz belasının kaldırılması da gerekiyordu. Dahası bunu yaparken sosyal dayanışmanın da tesis edilmesi gerekiyordu. O bu haccı yüzbinlere ulaşmış taraftarı ile birlikte gerçekleştirdi. Tarihe mal olmuş ve çağları aşan mesajlarını «İslam (Veda) Hutbesi» ile tüm insanlığa iletti. Kur’an’ın hükümleri ile daha önce düzenlenen önemli hususların bu nutukla halka ilan edildiği sözkonusu mesajlardan bazıları şöyleydi; “İnsanların eskiden beri mukaddes ve dokunulmaz gördükleri hac günleri, haram ayları ve Mekke şehri gibi insanların canlarının, mallarının, namuslarının mukaddes ve dokunulmaz olduğu ve her türlü tecavüzden korunduğunu bildirdi. Peygamberimiz bu sözleriyle mukaddes ve dokunulmaz ilan edilen insan hayatının, mallarının ve namuslarının İslam Cumhuriyeti’nin güvencesinde olduğunu ifade etti. Halbuki daha önce cari olan şirk sisteminde insanların can, mal ve namusları konusunda hiçbir güvenceleri mevcut değildi.” “Peygamberimiz bütün insanların Allah’a kavuşup işlediklerinden dolayı hesaba çekileceğini söyledi. Şirk sistemindeki inançlara göre insanlar bu dünyada yaptıklarından dolayı kimseye hesap vermeyeceklerine inanıyorlardı. Bu inanç onları bu dünyada istediği gibi yaşamaya, gücü yettiği her şeyi yapmaya, hiçbir kural, değer, ahlak tanımamaya götürüyordu. Böylece müşrik insanlar fırsatını buldukları ve güçlerinin yettiği her şeyi yapmayı kendileri için caiz görüyorlardı. Bu nedenle kimsenin ne canı ne malı ne namusu ne aklı … hiçbir şeyi güvende değildi. Ama İslam Cumhuriyeti / Dini ile herkes yaptığı her hareketin sonucundan hem bu dünyada hem de ahirette sorumlu olacağı ve hesabını vereceği bir sistemin geldiği insanlara ilan edildi. Artık Arap yarımadasına huzur, güven, hukuk ve istikrar gelmişti. Peygamberimiz sakın eski sapıklığınıza dönmeyin diye insanlara hitap ederek onların tekrar eski zulüm sistemine dönmekten şiddetle kaçınmalarını bildirdi.” “Peygamberimiz bu nutkunda toplumu geri bıraktıran, üretimi baltalayan, tefecilerin sömürü silahı olan faizin yasaklandığını da ilan etti. Faiz yasağını da ilk kendi amcası Hz. Abbas’ın alacağı faiz ile uyguladı. Böylece toplumu tepeden tırnağa faiz pisliğinden arındırma işleminin başlatıldığını ilan etti.” “Peygamberimiz, eski şirk sisteminde cari olan kan davaları gibi bütün batıl / yanlış / kötü adetlerin kaldırıldığını ilan etti.” “Peygamberimiz, İslam Cumhuriyeti ile kadın haklarının güvence altına alındığını, bu nedenle müslüman erkeklerin kadınların haklarını korumaları hususunda titiz davranmaları gerektiğini bildirdi. Eşlerin birbiri üzerindeki haklarını açıkladı ve her iki cinsi de birbirlerinin hukuklarını korumaya özen göstermelerini istedi.” “Peygamberimiz, hiçbir ırkın diğer bir ırka, hiçbir kavmin diğer bir kabileye üstünlüğünün olmadığını / olamayacağını tüm insanlığın bir kökten geldiğini hepsinin eşit olduğunu ilan ederken üstünlüğün ancak hukuka / ahlaka / değer yargılarına yani Allah’ın emirlerine uyma hususunda göstereceği hassasiyet ile kazanılacağını bildirdi.” “O, İslam Cumhuriyetinin egemenliğindeki vatandaşların hukuklarının garanti edildiği ve hiç kimsenin başkasının işlediği suç nedeniyle yargılanamayacağını ilan etti. Eski şirk sisteminde cari olduğu gibi babasının ya da kavminin işlediği suç nedeniyle oğlunun ya da kavmi nedeniyle o kavimden olan bir suçsuzun cezalandırılması prensibinin / yasasının kaldırıldığı yerine suçun şahsiliği prensibinin getirildiğini bildirdi.” “Peygamberimiz bu nutkunda müslümanlara İslam Cumhuriyetinin / Dininin kaynağı olan Kitab’a ve bu Devletin / Dinin Başkanlık Erkanını (ehli beyt) ([1] ) korumalarını da söyledi. Bu iki şeyi müslümanlara emanet olarak bıraktığını eğer bunlara sahip çıkarlarsa asla sapmayacaklarını bildirdi.” Sayıları yüzbinleri bulan müslümanlara hitab eden Hz.Muhammed@ nutkunun sonunda hacılara elçilik görevini layıkıyla yapıp yapmadığını sordu ve hacıların verdiği olumlu cevap üzerine peygamberimiz şehadet parmağını kaldırdı, sonra da hacıların üzerine indirerek ve üç defa : “Şahid ol, ya Rab! Şahid ol, ya Rab! Şahid ol, ya Rab!" diyerek Rabbimizin de şahitliğinde söylevine son verdi. 38.7. Faizin İslam Cumhuriyetine Katılan Tüm Bölgelerde Yasaklanması Tevhit toplumunun oluşması için toplumda sosyal dayanışma şarttır. Toplumdaki zengin azınlığın sırf servetini üretenlere borç vererek risksiz bir getiriye sahip olması ve bu yolla üreten çoğunluğu sömürmesi, elbette ki barış toplumunun oluşmasının önündeki en önemli engellerdendir. Huzurlu, birbirine güvenen, birbirini seven ve birbirine yardım eden bir toplumun oluşması için bu engelin de kaldırılması gerekmekteydi. Bu engel faizdi ve İslam Cumhuriyetinin egemen olduğu diğer şehirlerde yasaklanmasının zamanı gelmişti. Faizle borç para veren tefeciler ise halkı sömürdüklerini inkâr ediyorlar ve faizli işlemlerin tıpkı ticaretteki alışveriş gibi olduğunu iddia ediyorlardı. Onlar hiçbir risk almaksızın parayı ya da sermayeyi satıyorlar ve çalışanın, üretenin emeğine risksiz olarak ortak oluyorlardı. Ticaret yapan ya da üreten ihtiyaç duyduğu sermayeyi bulamadığı zaman tefecilerin onlara sermaye sağlamaları sosyal yardım gibi telakki edilse bile bunun şekli tek yönlü risksiz getiri olduğu için yatırımcının işleri kötü gittiği zaman tüm varlığı yok olmaktaydı. Fakat tefeci borç verdiği bedelin karşılığını yatırımcıdan ipotek ettiği için yatırımcı ister kazansın ister kaybetsin tefeci her halükârda kazanmaktaydı. İşlerin iyi gittiği durumlarda ise yatırımcı ürettiği ürünün maliyetine finans giderlerini de yansıttığı için faiz bedeli tüm halk tarafından ödenmekteydi. Bütün halkın bedelini ödediği bu maliyet ise tefecinin cebine girmekteydi. Tefeci, verdiği borç ile risksiz, çalışmadan, üretmeden tüm üretenlerin kazançlarına haksız bir şekilde konmaktadır. Üreten halk, sürekli tefeciye çalışırken tefeci servetine servet katarak sürekli zenginleşmektedir. Bu durum toplumda yeni mütegallibe sosyal sınıflar oluşturarak hem sosyal barışı bozmakta hem de üretimi engelleyerek ekonominin gelişmesini baltalamaktadır. Dahası faiz nedeniyle insanlarda oluşan mal hırsı erdemli bir toplumun oluşmasını da engellemektedir. Bu nedenle faiz Uhud savaşından sonra Medine İslam Cumhuriyetinde yasaklanmıştı. İslam Cumhuriyetinin sınırları Arap yarımadasının neredeyse bütününü kapsayacak büyüklüğe kavuşmasıyla beraber Medine’de cari olan hükümlerin İslam Cumhuriyetine yeni katılan bölgelerde de uygulanmasına başlanmıştı. Ancak faiz gibi bazı uygulamaların kaldırılması öyle kolay süreçler değildi. Zira bu uygulamaya karşı çıkanlar o bölgelerin zengin ileri gelenleri idi ve servetlerini tefecilikten kazanmaktaydılar. Bu sömürü çarkının devam etmesini onlar şiddetle istiyorlardı. Bununla beraber İslam / Barış toplumunun oluşması için zulümlere müsaade edilmemesi gerekiyordu. Faiz ise halkı sömürmenin en önemli enstrümanıydı ve yeni yerlerde de yasaklanması gerekiyordu. Bu nedenle Peygamberimiz Veda Hutbesinde faizin yasak olduğunu tüm İslam Topluluğuna duyurdu. Bu konuda ilk adımı da amcası Hz. Abbas’ın faizini yasakladığını ilan ederek attı. Böylece Mekke ile birlikte İslam Cumhuriyetinin egemenliğine girmiş diğer şehirlerde de faizin yasaklandığını duyurdu. Bunun üzerine Mekke’deki Muğire oğulları Taifli tefecilerden almış oldukları kredinin faizlerinin de kaldırılmasını istediler. Bunun üzerine Peygamberimiz Taiflilere verdiği faizle işlem yapma muafiyetini kaldırdı ve Taifliler de aynı yasak kapsamına alındı. Bir sene önce kendilerine faizle işlem yapma muafiyeti verilmesine rağmen şimdi bu muafiyetin kaldırıldığını duyan Taifli tefeciler öfkelerinden deliye döndüler, kudurdular adeta. Tefeciliğin kazancı olan faizin / ribanın mal satışında kazanılan para gibi olduğunu, nasıl mal el değiştirince para kazanılıyorsa faiz / ribada da paranın satıldığını iddia ederek tefeciliğin kaldırılmasına şiddetle karşı çıktılar. Bu hükmü uygulamayacaklarını bildirdiler. Tefeciliğin tıpkı alışveriş gibi olduğunu iddia ettiler. Onların bu itirazlarına ve başkaldırmalarına karşın Cenab-ı Hak, ticaretin yasal / helal / serbest olduğunu, faizin / tefeciliğin ise yasak / haram olduğunu, Kendisinin sadakat vergisine / zekâta / sosyal dayanışmaya dayalı ekonomik sistemi desteklediğini ama faize / tefeciliğe / haksız kazanca dayalı ekonomik sistemi kaldırdığını bildirip kestirip attı. Kim bu hükümlere uymazsa onun cezalandırılacağını da bildirdi. Ama kim de iman edip ıslah edici eylemlerde bulunup yasalara itaat ederse ve İslam Cumhuriyetine sadakat vergisi / zekât verip idareye destek olursa o takdirde de mükafatlandırılacağını bildirdi. 275-277- Tefecilikle / faizle para yiyenler ise şeytanın çarptığı (yani azgın, saldırgan, şımarık, edepsiz, hayasız, delirmiş, çılgına dönmüş, aklı başından gitmiş) ([2] ) kimse gibi ayaklanırlar. Böyle davranmalarının sebebi onların, “Tefecilik / faiz de alışveriş gibidir.” demeleridir. / tefeciliğin alışveriş gibi olduğunu iddia etmeleridir. Halbuki Allah alışverişi helal, tefeciliği / faizi ise haram kıldı. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de vazgeçerse, geçmişte kazandıklarını tutabilir; işi de Allah’a kalmıştır. Devam edenler ise cehennem halkıdır ve orada sürekli kalırlar. Allah tefeciliğe / faize dayalı ekonomik sistemi yok eder, Sadakat Vergisine / zekâta / sosyal dayanışmaya dayalı ekonomik sistemi destekler. / yaygınlaştırır. Allah hiçbir günahkâr nankörü sevmez. Şüphesiz iman edip ıslah edici işler yapan, salatı ikame eden / İslam Cumhuriyetine destek olan ve zekâtı veren / İslam Cumhuriyetine bağlılık vergisini veren kişilerin Rableri katında mükafatları vardır. Onlara korku yoktur, onlar üzülmezler de. (Bakara Suresi 275-277) Taifli tefecilerin faiz yasağını dinlemeyeceklerini deklare etmeleri İslam Cumhuriyetini tanımama ve onu inkâr anlamına geliyordu. Onların İslam Cumhuriyetine karşı şiddete başvuracakları, ayaklanacakları ve isyan edip savaşacakları anlamına geliyordu. Onlar bunu yasağa karşı gösterdikleri tepki ile ifade etmişlerdi. Cenab-ı Hak, onları aynı şiddette uyardı ve tefeciliği / faizi ivedilikle terk etmelerini emretti. Sadece verdikleri ana parayı alabileceklerini bildirdi. Ayrıca faiz kaldırıldı diye verdikleri ana parayı hemen vermeleri için darda olan borçluyu zorlamamalarını onlara eli genişleyinceye kadar süre tanımalarını da emretti. Hatta şayet borçlunun durumu el vermiyorsa bağışlamalarının daha hayırlı olduğunu tavsiye etti. Şayet tefecilik / faiz yasağına uymayacak olurlarsa onların bu hareketleri ile İslam Cumhuriyetine / Allah ve Peygamberine savaş açmış sayılacağını ve üzerlerine kuvvet gönderilip perişan edileceklerini bildirdi. 278-281-Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve eğer gerçekten iman ettiyseniz, faiz alacaklarınızdan vazgeçerek tefeciliği / faizi terk edin. Şayet böyle yapmazsanız, o zaman Allah ve Elçisi’nden size savaş açıldığını / bozguna uğratılacağınızı / perişan edileceğinizi bilin. Eğer tevbe edip vazgeçerseniz, o takdirde verdiğiniz anapara / sermaye sizindir. Böylece haksızlık etmemiş ve haksızlığa da uğramamış olursunuz. Eğer borçlu, darlık içindeyse, eli genişleyinceye kadar ona mühlet verin. Bir bilseniz, alacağınızı sadaka olarak bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır. Öyle bir günden sakının ki, o gün herkes Allah'a döndürülür ve herkese kazandığının karşılığı tastamam ödenir ve kimseye haksızlık yapılmaz. / zulmedilmez. (Bakara Suresi 278-281) Bu şiddetli uyarıyı alan Taifli tefeciler İslam Cumhuriyeti / Allah ve Resulü ile savaşmayı göze alamadılar. Zira onların savaş yükünü taşımaları artık mümkün değildi. Taif bir yıl önceki Taif değildi. Taif halkı müslüman olduktan sonra putları Lat yıkılmış, namaz eğitimine başlanmış ve fuhuştan uzaklaşmışlardı. Taif halkı namaz eğitimi sonucunda içkiden de uzaklaşmışlar ve faizin kendileri için ne kadar büyük bir sömürü aracı olduğunu anlamışlardı. Dolayısıyla Taif halkı kendilerini uyuşturan, gözlerini kör eden bu unsurlardan kurtulunca uyanmışlardı artık. Bu nedenle Taifli tefecilerin arkasında kendileri için savaşacak bir halk yoktu. Bundan sonra Taif halkı tefecilerin safında değil ancak Hz.Muhammed’in@ safında yer alabilirdi. Dahası hac sırasında tüm Arap yarımadasından gelen ve sayıları 100.000leri aşmış Müslüman toplum Hz.Muhammed’in@ arkasındayken az sayıdaki Taifli tefecilerin İslam Cumhuriyetiyle savaşmayı göze alması mümkün değildi. Taifli tefeciler ([3] ) şeytanın dokunuşu ile şımarıkça, azgınca, ahlaksızca Allah ve Peygamberine / İslam Cumhuriyetine karşı ayaklanıp başkaldırdılarsa da savaşacak tabanları / destekçileri kalmadığından yeni düzenlemelere uymak zorunda kaldılar. 38.8. Tefecilerin Faiz Yasağını Delme Planlarının Boşa Çıkarılması İslam Cumhuriyeti / Allah ve Peygamberi ile savaşmayı göze alamayan Taifin tefecileri faiz yasağını delecek başka sahtekârlık peşinde koşmaya başladılar. Verdikleri borçları kaydetmezlerse ve borçludan anapara haricinde fazla para tahsil etmeleri mümkündü. Nasıl olsa borç veren güçlü konumda ve borç alan ise zayıf konumda olduğu için tefeci borçluluk ilişkisini yazmayacak ve borç alan da buna itiraz edemeyecekti. Zira borç alan taraf zayıftır ve muhtaç durumdadır. Güçlü durumdaki tefeciler ise verdiği borcu kayda geçirmeyerek borcun tahsilatında kat kat tahsilat yapacak ve bu haksız tahsilata borçlu itiraz ettiğinde de elde kayıt olmadığından borcun ödenmediğini ya da borç miktarının gerçek değerinden kat kat fazla olduğunu iddia ederek yapacaktı. Şayet borç alacak olan borç aldığı miktarı kayda geçirtmek isterse o takdirde borç veren kayıt sırasında hile yapacaktı. Kayda geçirdiği borçluluk sözleşmesinde hep kendine yontacak ve borçluyu sömürebildiği kadar sömürmeye çalışacaktı. ([4] ) İşte tefecilerin bu planları duyulunca borçluluk ve vadeli alışverişlerde faizin kaldırılmasıyla birlikte tefecilerin kurguladıkları sahtekârlık girişimlerinin de önü alınması gerekmekteydi. Cenab-ı Hak, kredi işlemlerinde ve vadeli alışverişleri kayda geçirerek tefecilerin faizli işlemlerine başka adlar altında ya da başka metotlarla devam etmelerine mâni olacak talimatlarını inzal etti. Toplumdaki ekonomik gücü elinde bulunduran tefecilerin vadeli alışveriş ve borçlanmalarda faiz yerine başka hilelerle borçluları sömürmesini engellemek için işlemin adil bir noter / kâtip tarafından senede bağlanmasını emrederken işlemin şahitlendirilmesini ve bu şahitler ile kâtiplere / notere asla tehdit / baskı / şantaj yapılmamasını emretti. Kredilendirme işlemlerini kayda geçirecek kâtiplerin / noterlerin adaletli olmalarını, güvenilir olmalarını ve hiçbir şeyi çarpıtmadan yazmaları talimatını verdi. Borçluyu da aldığı borcu mutlaka yazdırması sorumluluğunu verdi. Şahitlere de hakka / doğruya şahitlik etme sorumluluğunu yükledi. Borç alacak ilişkisi sırasında miktarın az olsun çok olsun yazma hususunda üşenilmemesini emrederek kaydın önemini vurguladı. Cenab-ı Hak toplumsal barış için alışverişlerde ve borç alıp vermede hakların korunmasına öylesine önem verdi ki; peşin alışverişlerde bile tarafların birbirlerini aldatmamaları için yapılan işlemlerin şahitlendirilmesini istedi. Bu şahitlendirmenin kişiler ile olabileceği gibi belge (fatura, senet vb.) ile de olabilir ama bir şekilde bu ilişkinin mutlaka şahitlendirilmesi toplumda birçok ihtilafı giderecektir. 282-Ey iman edenler! Birbirinize vadeli olarak borçlandığınız durumlarda, içinizden bir kâtip / noter bunu tam ve doğru bir şekilde kayda geçirsin. O kâtip / noter, Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın / Allah’ın kendisine lütfettiği yazı yazma kabiliyetini tarafgirlik yapmakta kullanmasın, yazarken adaletli olsun, hiçbir şeyi çarpıtmasın. Borçlanan kişi de onu yazdırsın ve Rabbi olan Allah'tan korksun, onda sahtekârlık yapmasın. Şayet borçlanan kişi aklı ermez / yaşı küçük veya çaresiz ya da kendisi yazdırmaktan aciz ise onun adına velisi bu işi üstlensin ve doğru olarak yazdırsın. Bu işlemi yaparken aranızdan iki erkeği de tanık tutun. Şayet iki erkek şahit bulamazsanız bir erkek ve iki kadın seçiniz ki kadınlardan biri yanıldığında diğeri ona hatırlatsın. Şahitler, kendisine güveneceğiniz ve doğru şahitlik yapacağına inandığınız kimselerden olsun. Şahitler, çağrıldıkları vakit şahitlik yapmaktan çekinmesinler. Az olsun, çok olsun, ödeme tarihi ile birlikte onu yazmaktan üşenmeyin. Bu, Allah katında en adil olduğu kadar şahitlik için daha sağlam olan ve herhangi bir anlaşmazlık / tereddüt / şüphe durumunda problemin çözümü için en uygun yoldur. Peşin yaptığınız alışverişlerinizde bu şekilde kayıt tutmaya gerek yoktur ama alışverişlerinizi yine de şahitlendirin. İşlemlerinizde yazan kâtibe / notere ve şahitlere en ufak bir zarar verilmesin. Aksi halde kendinize kötülük edersiniz / günaha girmiş / suç işlemiş olursunuz. Allah'ın emirlerine uyma hususunda hassasiyet gösterin. Allah size öğretiyor. Allah her şeyi kemaliyle bilir. (Bakara Suresi 282) 38.9. Borca Karşılık İpotek Verilmesi ve Şahitlerin Uyarılmaları Yukarıdaki yasal düzenlemeler daha çok borçluyu korumaya yönelikti ve borç verenin istismarını önlemeye yönelikti. Eğer borçlanma / kredilendirme işlemi seyahat veya başka bir nedenle kayıt altına alınamayacak ve şahitlendirilemeyecek olursa o takdirde borç alanın borç verene borcuna karşılık gelecek bir malı rehin verebileceğini Cenab-ı Hak hükme bağladı. Bu durumda eğer taraflar birbirine güveniyorlarsa bu güvene uygun davranmalarını ve Allah’ın emrine uymada hassasiyet göstererek tarafların birbirlerine verdikleri emanetleri geri vermelerini emretti. Yani borçlu borcunu ödediğinde alacaklının da rehin / ipotek ettiği malı geri vermesini talimatlandırdı. Cenab-ı Hak, yukarıda zikredilen işlemlerde şahit olanları ikaz etti ve onların şahitliklerinde hiçbir şeyi gizlememelerini emretti. Eğer gizleyecek olurlarsa büyük günaha gireceğini ve tüm gizlilikleri çok iyi bilen olarak Kendisinin onu hesaba çekeceğini bildirdi. 283- 284- Eğer yolculukta olursanız ve bir kâtip / noter de bulamazsanız, o vakit alacağınıza karşılık bir rehin de yeterlidir. Şayet birbirinize güveniyorsanız kendisine güvenilen kimseler olarak emanetleri (rehnedilen mal ve borçları) birbirinize geri verin. Rabbiniz olan Allah’tan sakının. Bu tür işlemlerde şahitlik edenler de hiçbir gerçeği gizlemesin. Kim gizlerse, artık şüphesiz o kalben / bile isteye / gönülden büyük günaha girmiş demektir. Allah, bütün yaptıklarınızı çok iyi bilendir. Nitekim göklerde ve yeryüzünde ne varsa Allah’ındır. (Siz şahitlik ederken) içinizdekileri açığa vursanız da gizli tutsanız da Allah onunla sizi hesaba çeker. Sonra dilediği kimseyi bağışlar, dilediği kimseyi de azaplandırır. Allah, her şeye en Kadirdir. (Bakara Suresi 283-284) 38.10. Cenab-ı Hakk’ın Elçisine Veda Zamanının Geldiğini Bildirmesi ve Müminlere Uyarılar Cenab-ı Hak, elçisine artık ayrılık vaktinin geldiğini bildirdi ve müminlere / ümmete son mesajlarını inzal etti. Bu mesajlar ile müminlerin Hz.Muhammed@ sonrasında izleyecekleri stratejiyi ve her peygamberin arkasından ümmetlerin düştüğü hatayı gündeme taşıyarak müminlerin de aynı hataya düşmemeleri konusunda ikazlarını iletti. Hz.İsa kıssası üzerinden verilen bu mesajlar özetlenecek olursa; “Önce Hz.Muhammed’den@ sonra müminlerin ne yapacakları sorulur ve bir nevi Hz.Muhammed’in@ Rabbinin huzuruna gidildiği zaman yüzünün kara çıkarılmaması tembihlenir. Daha sonra Hz.Muhammed’in@ Rabbinin inayet ve yardımı ile ümmete yaptığı hizmetler sayılır ve bütün bunların aslında Cenab-ı Hakk’ın elçisine yaptırdığı faaliyetler olduğu belirtilerek asıl faile yani Allah’a işaret edilir. Böylece peygamberimiz vefat ettiğinde de müminlerin sığınacağı makam ve merciin yine Allah olduğu bildirilmiş olur. Cenab-ı Hak, elçisine vaat ettiği fetihleri / zaferleri ve Arap yarımadası ölçeğindeki kabilelerin tevhidini o hayattayken gerçekleştirmeyi nasip etmişti. Fakat peygamberimizin dilinden vaat ettiği Bizans, Mısır ve İran’ın fetihleri ise o hayatta iken gerçekleşmemişti. Mümin ileri gelenler bu vaatlerin de gerçekleşmesi için Hz.Muhammed’den@ dua etmesini istediler. Cenab-ı Hak, takvalı davranmaları halinde bu vaadin de gerçekleşeceği müjdesini verdi. Fakat bu müjde gerçekleştirildikten sonra yani bütün bu ülkeler fethedildikten sonra eğer «İlahi yoldan» sapılacak olursa bunun cezasının da çok korkunç olacağını ve âlemlerde hiçbir topluluğun yaşamadığı azabın doğru yoldan sapan müminlere yaşatılacağı tehdidi yapıldı. Arkasından ilahi yoldan sapmaya yol açan yanlışlardan en fazla yapılan yanlış olarak geçmiş ümmetlerin düştüğü hata zikredildi. Söz konusu yanlış, geçmiş ümmetlerin peygamberlerini ilahlaştırmalarıydı. Müminler de aynı yanlışı tekrar ederek Hz.Muhammed’i@ ilahlaştırmamaları konusunda uyarıldı. Zira bunun kendilerini bekleyen en büyük tehlike olduğunu ve geçmiş toplulukların bu tehlikeyi atlatamadıkları bilgisi verildi. Müminlerin eski şirk sistemine “şekil” açısından düşme tehlikelerinin olmayacağı fakat şirkin başka bir formu ile bu yanlışı tekrar edebileceklerine değinildi. Böyle bir durumda vefat etmiş olan Hz.Muhammed’in@ elinden hiçbir şey gelmeyeceği bilgisi de paylaşıldı.” Yukarıda özetle sunulan müminlere yapılan uyarılar, Cenab-ı Hakk’ın bütün peygamberleri hesaba çekeceği gün yapılan konuşmalar ve özellikle Hz.İsa ile arasında geçen temsili konuşma üzerinden Maide Suresinin son ayetleri eşliğinde verildi. 109- Allah, bütün Peygamberleri huzurunda topladığı gün onlara: “Sizden sonra ideolojinize /dininize / dünya görüşünüze / davetinize ne derece uyuldu / icabet edildi?” diye sorar. Peygamberler: “Bizim bu konuda hiçbir bilgimiz yoktur, hiç şüphesiz ki gaybı bilen yalnızca Sen'sin, Sen” diyeceklerdir. (Maide Suresi 109) Cenab-ı Hak peygamberimiz dâhil bütün peygamberleri huzurunda toplayıp kendilerinden sonra kendisine iman eden ümmetlerinin kendileri vefat ettikten sonra onlara getirdiği dine / ideolojiye / öğretiyi ne kadar uyduklarını sormakla peygamberimizin de bu soruya muhatap olacağı ve müminlerin peygamberimizden sonra İslam Dinine / ilahi öğretiye ne kadar sahip çıktıklarının sorulacağı ifade edildi. Ama peygamberimiz dâhil tüm peygamberlerin kendileri vefat ettikten sonra ümmetlerinin doğru yolda gidip gitmedikleri konusunda herhangi bir bilgilerinin olamayacağını söyleyecekleri belirtildi. Bu ifade ile aynı zamanda peygamberimizin ümmeti üzerinde herhangi bir tasarrufunun olmayacağına da vurgu yapıldı. Daha sonra Hz.İsa’nın hayatı ve ahirette karşılaşacağı sorgulama üzerinden müminleri bekleyen tehlikeye işaret edildi. Müminler de tıpkı Hristiyanlar gibi peygamberimizi tanrılaştırma tehlikesi ile karşı karşıyadırlar. Ama söz konusu uyarıyı yapmadan önce Hz.İsa’nın ümmeti için yaptığı fedakârlıklar ve gösterdiği mucizeler ile inkârcılara karşı yapılan mücadele anlatıldı. Bu mücadelenin sonunda havarilerin Hz.İsa’dan Cenab-ı Hakk’ın mucizevi olarak gökten bir sofranın indirmesi için dua etmesine ilişkin talepleri anlatıldı. Onların taleplerinin Cenab-ı Hak tarafından yerine getirileceğini ama bu talep yerine geldikten sonra buna rağmen doğru yoldan sapacak olurlarsa can yakan azap ile cezalandırılacakları vurgulanır. 110-115- Allah şöyle diyecek: “Ey Meryem oğlu İsa, sana ve annene verdiğim nimetimi düşün. Seni Kutsal Ruh / vahiy ile desteklemiştim de beşikteyken de olgunluk çağında da insanlara konuşuyordun. Sana Kitabı, Hikmeti, Tevrat ve İncili öğrettim. İznimle, çamurdan bir kuş yapıyordun ve yine iznimle ona üflediğinde o canlı bir kuş oluyordu. Doğuştan körü, cüzzamlıyı iznimle iyileştiriyor, yine benim iznimle ölüleri diriltiyordun. İsrail oğullarına apaçık deliller/ ayetler ile geldiğinde onlardan inkârcı olanlar: “Bu apaçık bir sihirdir” demişlerdi de o inkârcı İsrail oğulları sana saldırdıklarında onlara engel oldum ve sana hiçbir zarar veremediler.” Havarilere de: “Bana ve Peygamberime iman edin / güvenin” diye vahyetmiştim. Onlar da: “İman ettik / güvendik, gerçekten müslüman / teslim olduğumuza Sen de şahit ol” demişlerdi. Havariler: “Ey Meryem oğlu İsa, Rabbin, bize gökten bir maide / sofra indirebilir mi?” dediler. O da: “Eğer inanıyorsanız / güveniyorsanız Allah'ın emirlerine uymakta hassasiyet gösterin” dedi. Havariler: “Biz istiyoruz ki ondan yiyelim kalplerimiz yatışsın / mutmain olsun. Hem de senin bize doğru söylediğini (vaadinin hak olduğunu) bilelim ve ona şehadet edenlerden olalım” dediler. Bunun üzerine Meryem oğlu İsa: “Ey Rabbimiz olan Allah’ım, Bize gökten öyle bir sofra indir ki hem bizim için hem şu andaki neslimiz için hem de sonradan gelecek nesillerimiz için bir bayram ve Sen’den açık bir mucize / işaret olsun. Bizi onunla rızıklandır. Sen, rızık verenlerin en hayırlı ve en cömert olanısın.” dedi. Allah da şöyle buyurdu: “Ben onu size şüphesiz indireceğim. Ama ondan sonra içinizden kim inkâr ederse, âlemlerde hiçbir kimseye etmediğim azabı ona edeceğim!” (Maide Suresi 110-115) Cenab-ı Hak yukarıdaki ayetlerle aslında Hz.Muhammed’in@ ve ashabının / yakın arkadaşlarının yaptığı mücadele ve elde ettikleri kazanımları Hz.İsa kıssası üzerinden anlatmış oluyordu. Şöyle ki: "Ey Muhammed, sana ve ashabına verdiğim nimetimi an /hatırla. Seni Vahiy (Kutsal Ruh) ile destekledim de böylece hem Mekke’deki zayıflık döneminde (Hz. İsa’nın beşikte konuşması metaforu) hem de Medine’deki olgunluk çağında (Hz. İsa’nın yetişkinliği metaforu) insanlara dini / dünya görüşünü anlattın (onlara konuştun), insanları davet ettin / çağırdın / müzakere ettin. Sana Kitabı ve Hikmeti / yasa ve hükümleri verdim. Medine’deki yaşamında sana Yahudilerin ve Hristiyanların şeriatlarını / yasalarını öğrettim. (Hz.İsa’ya Tevrat ve İncili öğretmesi metaforu) Sana verdiği İlahi Öğreti sayesinde idaresini/ başkanlığını üstlendiğin Medine toplumunun kaderini çiziyor / politikasını belirliyor ve o kader/ politika çerçevesinde Medine’deki İslam Toplumunu harekete geçirip o toplumu yükseltiyor, uçuruyordun. (Hz.İsa’nın çamurdan bir kuş yapması ve ona üfürdüğünde onun canlı bir kuş olması metaforu). Atalarından tevarüs eden körlükle geleceği ve hakikati göremeyen kabilelerin / toplumların İlahi öğreti ile gözlerini açıyordun. (Hz.İsa’nın doğuştan kör olan kimselerin gözlerini açması metaforu) Şirk toplumunda kendisinden cüzzamlı gibi kaçılan fakir, yoksul ve sahipsizlerin durumlarını İslam Toplumundaki sosyal düzen ile düzeltiyordun. (Hz.İsa’nın cüzzamlıları iyileştirmesi metaforu) Şirk sistemi ve öğreti nedeniyle ölmüş toplumları / kabileleri verdiğimiz İlahi öğreti / Kitapla diriltiyordun. (Hz.İsa’nın ölüleri diriltmesi metaforu) Mekkeli müşriklere apaçık deliller ile geldiğinde onlardan inkârcı olanlar: "Bu apaçık bir sihirdir" dediler. Sana zarar vermek / seni öldürmek istediklerinde, Ben onlara engel oldum ve sana hiçbir zarar veremediler." (İsrail oğullarının Hz.İsa’ya hiçbir zarar verememiş olmalarına bir metafor) Tıpkı Hz.İsa’nın Havarilerine seslendiğim gibi senin ashabına / yakın arkadaşlarına da: “Bana ve Peygamberime iman edin / güvenin” diye vahyettim. Onlar da: “İman ettik / güvendik, gerçekten teslim olduğumuza Sen de şahit ol” dediler ve devamında şöyle bir talepte bulundular: “Ey Allah’ın Peygamberi, bize peygamberliğin süresince sürekli vadettiğin üzere kendisinden her türlü rızık temin edeceğimiz Bizans, Suriye, Irak, Mısır, İran gibi büyük bir ülke(leri) fethetmeyi Rabbinden isteyebilir misin?” dediler. (Havarilerin Hz. İsa’dan içinden yiyecekleri bir sofra istemelerine bir metafor) Peygamberde: “Eğer inanıyorsanız / güveniyorsanız Allah'ın emirlerine / ilkelerine uyma hususunda hassasiyet gösterirseniz / Allah’ın çizdiği politika ve benim izlediğim politikayı takip ederseniz işte o zaman bu arzunuz da yerine getirilecektir.” dedi. Ashab / Yakın Arkadaşları: “Biz istiyoruz ki senin bize vadettiğin o büyük ülke(ler)nin ürettiği binbir çeşit rızıklardan yiyelim / istifade edelim ve böylece kalplerimiz bize vaat ettiğin hususta mutmain / tatmin olsun ve senin bize doğru söylediğini bilelim ve ona şehadet edenlerden olalım” dediler. (Havarilerin istedikleri sofradan rızıklanmaları ile Hz.İsa’nın kendilerine yaptığı vaatlerin doğru olduğuna kalplerinin tatmin olması ve şahitlik yapmalarına bir metafor) Bunun üzerine Allah’ın peygamberi Muhammed@ : “Ey Allah'ım! Ey Rabbimiz! Bize büyük bir ülke(leri) (gökten bir sofranın indirilmesi metaforu) ver de, bizim için, hem şu andaki neslimiz hem de sonradan gelecek nesillerimiz için bir bayram ve Sen’den bir mucize olsun. Bizi o ülkenin (ülkelerin) ürünleri ile rızıklandır. Sen, her zaman en hayırlı rızık veren ve en cömert olansın.” diye dua etti. Allah bu duaya şöyle cevap verdi: “Ben onu size muhakkak indireceğim / nasip edeceğim, ama bundan sonra içinizden kim inkâr ederse / doğru yoldan saparsa, dünya da hiçbir kimseye etmediğim azabı ona edeceğim!” buyurdu. ([5] ) Daha sonra Cenab-ı Hak, Hz. İsa’ya kendisini ve anasını kendi takipçilerine ilah edinmelerini kendisinin söyleyip söylemediğini soracağını bildirdi. Elbette ki böyle bir şey söylemediğini Cenab-ı Hak bilmektedir. Yüce Rabbimizin böyle bir şeyden haberdar olmaması düşünülemez. Ama Hz.İsa’dan sonra takipçilerinin onu ve annesini tanrı edinmeleri üzerinden müminlere mesaj vermek için ahirette yaşanacak bir sahne niteliğinde sorgulamayı anlattı. Zaten Hz.İsa’da bu hususu ifade ettikten sonra kendisinin hayattayken takipçilerine / havarilerine sadece Allah’a kulluk etmelerini istediği belirtir. Hayattayken bunu emreden bir peygamberin vefat ettikten sonra kendisini ululaştırarak ilahlaştırmalarını istemesi zaten olacak şey değildir. Hz.İsa yaşarken kendi havarileri üzerinde kontrol sahibiydi. Ancak öldükten sonra onların üzerinde herhangi bir tasarrufu olmadığından havarilerinin / takipçilerinin yaptıkları yanlışlardan da sorumlu olmayacakları açıktır. Hz.İsa bunları ifade ettikten sonra takipçilerinin sapıp sapmadıklarını en iyi bilenin kendisi olduğunu Rabbimize söyler ve arkasında onların neyi hak ediyorlarsa karşılığını Cenab-ı Hakk’ın bizzat vereceğini ifade ediyor. Bu hususlar aslında Hz.Muhammed’in@ vefatından sonra müminlere yönelik Hz.İsa ve havarileri üzerinden verilen mesajlardır. Bu mesajlar Maide Suresinin müteakip ayetlerinde şöyle ifade edildi; 116-120- Allah: “Ey Meryem oğlu İsa, insanlara “beni ve annemi Allah'ın yanında iki ilah edinin” diye sen mi söyledin?” deyince, İsa diyecek ki: “Seni tenzih ederim, hak / doğru / gerçek olmayan bir sözü ben nasıl söylerim? Zaten böyle bir şey söylediysem muhakkak Sen onu bilirsin. Sen benim bütün söylediklerimi ve düşündüklerimi / içimdekileri bilirsin, fakat ben asla Senin zatında olanı bilemem. Hiç şüphesiz ki Sen gaybı her şeyiyle bilensin. Ben onlara, sadece Senin bana emrettiğin üzere “Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin” dedim. Onların arasındayken ben onların yaptıklarına şahittim. / kontrol ediyordum. Fakat Sen beni vefat ettirdikten sonra, onların ne yaptıklarını gözetleyen sadece Sen oldun. Zaten Sen, her şeye hakkıyla şahitsin. Eğer onlara azap edersen, hiç şüphesiz onlar Senin kullarındır. (Dilediğini yaparsın). Eğer onları bağışlarsan, yine şüphe yok ki sen mutlak galip ve hikmet sahibisin.” Allah şöyle diyecek: “Bugün sözlerinde sadık olanların sadakatlarının fayda vereceği gündür. Onlara, içinde ebedî kalacakları, ağaçlarının altından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O'ndan razıdır. İşte büyük başarı ve mutluluk budur.” Göklerin, yeryüzünün ve içlerinde bulunan her şeyin mutlak egemenlik ve hükümranlığı yalnızca Allah'a aittir. O, her şeye kadirdir. (Maide Suresi 116-120) Hz.İsa ile Cenab-ı Hak arasında ahirette cereyan edecek muhavere üzerinden aynı şekilde müminlere aşağıdaki hususlar anlatılmak istenildi; “Eğer müminler peygamberimizi ilahlaştıracak olurlarsa Cenab-ı Hak peygamberimizi şöyle sorgulayacak: Allah: “Ey Muhammed, sen mi insanlara, “beni ve yakınlarımı Allah'tan başka ilahlar edinin” dedin?” diye sorunca, Muhammed diyecek ki: “Seni tenzih ederim, ben böyle hak olmayan bir sözü nasıl söylerim? Zaten böyle bir şey söyleseydim hiç şüphesiz ki Sen bunu bilirdin. Sen benim söylediklerimin ve düşündüklerimin hepsini bilirsin, fakat ben asla Senin ilminde olanı bilemem. Hiç şüphesiz ki gaybı / geleceği bilen yalnızca Sen'sin, Sen. Ben onlara, sadece Senin bana emrettiklerini söyledim, yani: “Yalnızca, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin” dedim. Onların arasındayken ben onların yaptıklarına şahittim / kontrol ediyordum. O zamanlar böyle sapıkça doğru yoldan çıkan eylem ve söylem içerisinde değillerdi. Fakat Sen beni vefat ettirdikten sonra, onların ne yaptıklarını gözetleyen sadece Sen oldun. Çünkü Sen, her şeye hakkıyla şahitsin.” Şayet onlar bu şekilde azıp saptılarsa ve eğer Sen de onlara azap edersen, hiç şüphesiz onlar Senin kullarındır. (Dilediğini yaparsın). Eğer onları bağışlarsan da hiç şüphesiz ki sen izzet ve hikmet sahibisin" dedi. (Bu konuşmadan sonra) Allah şöyle buyurdu: “Bu, verdikleri ahide sadakatle bağlı olup doğru yolda istikrarlı bir şekilde gidenlere ahitlerine bağlılığın /doğru yolda sebat etmelerinin mükâfatlarının verileceği gündür. Onlara, içinde ebedi kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş ve zafer budur. Göklerin, yeryüzünün ve içlerinde bulunan her şeyin mutlak egemenlik ve hükümranlığı yalnızca Allah'a aittir. O, her şeye kadirdir.” 38.11. Yalancı Peygamberlerin Çıkması Peygamberimiz atomize halde bölünmüş bir toplum yapısı arz eden Arap kabilelerini bir araya getirerek İslam Cumhuriyeti olarak büyük bir devlet kurmayı başarmıştı. O, söz konusu bu cumhuriyetin içerisine İran, Mısır, Bizans ve hatta tüm insanlığı (âlemleri) dâhil ederek Allah’ın inzal ettiği öğretinin egemenliği altında barış içerisinde bir insanlık ailesi oluşturmaya çalışıyordu. Fakat eski şirk sisteminin güya Müslüman olmuş ileri gelenleri tekrar eski şirk sistemine döndürmeye çalışıyorlardı. Söz konusu bu ileri gelenler İslam Cumhuriyetinin / Allah ve Peygamberinin hâkimiyetine karşı duramayıp yenilmişlerdi. Onlar İslam Cumhuriyeti ile doğrudan mücadele yerine İslam’ın nübüvvet ilkesini kullanarak şeytani bir hileye başvurdular. Onlar İslam öğretisinin temel öğretilerini inkâr edip karşı çıkmak yerine kendilerini bu öğretinin peygamberi ilan ettiler. Bu şeytani yöntemle ya Arap yarımadası bütününde oluşan ulusal birliğin liderliğini ele geçirmeyi hedeflediler ya da en azından oluşan bu birliğin mülkiyetinde / yönetiminde bölünme yaratma gayreti içine girdiler. Peygamberimizin daha sağlığında başlayan İslam Cumhuriyetini bölme çabalarında Yemen tarafında Esvedül Ansi ve Yemame taraflarında da Müseyleme başı çekmekteydi. Her ikisi de peygamberlik iddiasında bulunmaktaydılar. Çevresindeki kabilelerin şirkten yana olan diğer liderleri / ileri gelenleri de bu sahte peygamberlerin şeytaniliklerini anladılar ve hemen onların tarafında yer almaya başladılar. Peygamberlik iddiası ile ortaya çıkan bu iki sahtekar isyancıya Tuleyha b. Huveylid de katılarak peygamberlik iddiasında bulunan lider sayısı üçe çıktı. Sahte peygamberlerin insanları kandırmaları kolay oluyordu. Onlar çeşitli hokkabazlık numaraları ile cahil halkı mucize gösterdiğine inandırdıkları gibi Kur’an’dan bazı surelerin bazı ayetlerini aynen ya da biraz değiştirerek kullandıkları benzer sureler üretiyorlardı. Kur’an’daki surelere benzer olarak uydurdukları sureleri halka okuyarak kendilerine vahiy geldiğine halkı inandırıyorlardı. Onların peygamberlik iddialarına kanarak çevrelerine bazı kabileleri toplamaları, gelecekte İslam Cumhuriyeti yöneticilerinin başının çok ağrıyacağına bir işaretti. Bu nedenle Hz.Muhammed@ hemen tedbir alınması için valilere talimatlarını gönderdi. Alınan tedbirlerle peygamberimiz vefat etmeden önce Esvedül Ansi öldürüldü. Fakat Müseyleme ve Tuleyha kolay lokma değildiler. Müseyleme çevresinde topladığı kabileler ile büyük bir güç oluşturmuştu ve bu güce dayanarak peygamberimize mektup yazmıştı. Müseyleme mektubunda kendisinin de peygamber olduğunu ve İslam Cumhuriyetini birlikte oluşturacakları bir koalisyon ile yönetmeyi teklif ediyordu. Onun niyeti İslam Cumhuriyetinin hükümetine ve hazinesine ortak olmaktı. Daha önceleri sadece kabile bazında gelirleri olan kabile liderleri İslam Cumhuriyetinin topladığı zekât ve cizye gelirlerinin kabile gelirleri ile kıyaslandığında devasa bir büyüklüğe sahip olduğunu görmüşlerdi. Onlar peygamberlik iddiası ile koalisyona dâhil olurlarsa muazzam büyüklüğe kavuşmuş bir İslam Cumhuriyetinin hazinesini yoksullar, yolda kalmışlar, acizler, kamu hizmetinde bulunan memurlar için kullanmak yerine eskiden olduğu gibi kendi menfaatlerine kullanmayı düşünüyorlardı. Peygamberimiz İslam Cumhuriyetinin hazinesini kamu için kullanarak halkın gönlünü fethetmişken onlar İslam Cumhuriyetinin iktidar ve hazinesine sahip olarak elde ettikleri gücü zulüm ve baskı aracı kullanmak suretiyle halkı kendilerine zorunlu boyun eğdirmeyi istiyorlardı. Peygamberimiz Müseyleme’nin bu koalisyon teklifini şiddetle reddetti ve onun sahtekâr / yalancı olduğunu bildiren cevabi bir mektup gönderdi. Fakat İslam Cumhuriyetini ele geçirmek ya da eski şirk sistemine dönmek isteyen eski müşrik efendiler bu şeytani metoda sarılacak olurlarsa İslam Cumhuriyeti yöneticilerinin başının çok ağrıyacağı muhakkaktı. Bu sahte peygamberler şiddet kullanılarak yok edilmeliydi. Aksi takdirde bu furya yayılır ve tekrar eski şirk sistemine dönülürdü. Bu kez herkesin kendi tanrısı yerine kendi peygamberi olur ve kabileler bağımsızlıklarını kendi peygamberleri aracılığıyla ilan ederlerdi. Sonunda yine birbirini yiyen kabilelerden oluşan şirk / bölünmüşlük tekrar geri gelirdi. Bu nedenle İslam Cumhuriyetinin geleceğini tehdit eden bu tehlike derhal bertaraf edilmeliydi. 38.12. İslam Cumhuriyetinin Kuzey Sınırında Hareketlenmeler İslam Cumhuriyetini tehdit eden bir diğer tehlike ise Kuzeydeki Bizans ve Gassanlılardı. Tebuk Seferi ile onlara kılıç gösterilmişti ama onlarda burunlarının dibinde meydana gelen ve sürekli büyüyen İslam Cumhuriyetinin önünü alamazlar ise bu hareketin başlarına büyük bela açacağını görüyorlardı. Bu nedenle Gassanlılar Hz.Muhammed’in@ Tebük Seferi ile egemenliğine kattığı şehirlere rahatsızlık veriyorlardı ki böylece kendi egemenlikleri altındaki halkın İslam Cumhuriyetinden etkilenerek İslam Topluluğuna katılma istekleri yok olsun. Bir gün Hz.Muhammed’in@ gönderdiği valiyi Gassanlıların öldürdüklerine dair bir haber Medine’ye ulaşır. Bu siyasi cinayet haberi alınır alınmaz, Hz.Muhammed@ sınır bölgelerinin güvenliğinin sağlanması için bir sefer düzenlenmesi talimatını verdi. Ordu Filistin taraflarına kadar gidecekti. Hz.Muhammed@ İslam Ordusunun başına Usame bin Zeydi komutan olarak tayin ettiğini bildirdi ve sefer hazırlıklarına başlandı. [1] ) NOT: Burada “Beyt” kavramını “Başkanlık” olarak anlarsak ehli beyti sadece peygamberimizin aile efradı olarak değerlendirmek mümkün olmaz. Başkanlık kadrosunda bulunan yani İslam Devletinin tüm idari kadrosu Ehli Beyt kavramının kapsamına girer. Dolayısıyla peygamberimiz Veda hutbesinde İslam Devletinin tüm vatandaşlarına Kur’an’a / İlahi Öğretiye ve İslam Devletinin Başkanlık Kadrosuna / Ehli Beyte sahip çıkılmasını istiyor. Kendisinden sonra bunlara sahip çıkılırsa kurulan sistem yıkılmaz ve daha ileri gider diyor. (A.A.) [2] ) NOT:Kur’ân’ın bildirdiği şeytân çarpması, insanın ağzının burnunun eğilip büzülmesi değil şeytânî karakterdeki insanların kötü özelliklerini bir kişiye telkin edip onu kontrol altına almasıdır. Yani, şeytânî özellikte olan şeylerin bir kişiyi ele geçirmesidir ki bu durumda o kişiyi şeytân çarpmış demektir. (A.A.) [3] ) NOT: Burada başkaldırının esas aktörleri Taifli tefeciler olduğu için sadece onlardan bahsedilmiştir. Elbetteki Mekke ve diğer şehirlerde de tefeciler vardı. Ama Taifliler neredeyse tüm bölgenin tefecileriydi. Tefecilik onların esas iştigal alanıydı ve bunu meslek edinmişlerdi. Onlar tefecilikleriyle ünlenmişlerdi. Bir diğer ifadeyle faizli sermaye piyasasının merkezi Taifti. Diğer şehirdeki tefeciler onların ancak şubeleri olabilirdi. (A.A.) [4] ) NOT: Bankalardaki kredi sözleşmelerinin karınca duası gibi ve borçlunun hiç anlamadığı hükümler kimin menfaatinedir? Değil ki Devlet bu konuda borçluyu koruyan düzenlemeler koysa da bankalar kendi alacaklarını ve faiz tutarlarını hatta dosya masrafı vb adlar altında daha fazla getirilerini garantiye almak için kredi sözleşmelerine çok çeşitli hükümler koymaları aynı faizci zihniyeti göstermektedir. (A.A.) [5] ) Nitekim bu dua da kabul oldu ve müminler İran’ı, Bizans’ı, Suriye’yi, Irak’ı, Mısır’ı….. fethettiler. 38.13. Hz.Muhammed’in@ İslam Cumhuriyeti İleri Gelenleriyle / Sahabelerle Son Toplantısı Peygamberimiz ileri gelen sahabelerini son gelişmeleri değerlendirmek için toplantıya çağırdı. Bu toplantı peygamberimizin mescitte kıldıracağı yani imamlık yapacağı bir diğer ifadeyle başkanlık yapacağı son salattı / namazdı/ toplantıydı. Zira sefer yapmaya karar verildikten bir gün sonra hastalandı. Kendisi durumunun iyi olmadığını anladığından dolayı devletin işlerinin devam ettirilmesi için gerekli tedbirleri bu toplantıda almayı planladı. Bu toplantıda hastalığı sürecinde ve vefatından sonra İslam Cumhuriyetini bekleyen tehlikeleri nasıl yok edecekleri değerlendirilecekti. Vefat etmesi durumunda Peygamberimiz Devletin başına geçmesini istediği kişinin işaretlerini de vermek istemişti. Yapılan toplantıda / kılınan salatta hem Suriye tarafındaki gelişmeler hem de sahte peygamber adı altında kabilelerin girişecekleri isyan hareketlerini görüştüler. Durum çok kritikti. İslam Cumhuriyeti ani büyümesinin getirdiği sancıları yaşıyordu ve gerekli tedbirler alınmazsa kazanımlar birden yok olabilirdi. Durumun vahametini kavrayan sahabelere nasıl davranmaları gerektiğini göstermek için Cenab-ı Hak Bakara Suresinin son iki ayetini inzal ederek yol gösterdi. Bu son ayetler Hz.Muhammed’in Rabbine yükseldiği zamanda nazil oldu ve kapanış ayetleri idi. 23 yıllık bir mücadelenin sonunda mücadeleyi özetleyen ayetlerdi. Hem Hz.Muhammed@ hem de müminler Allah’ın vahyine güvenmişler ve o güvenle hareket etmişlerdi. Bu son iki ayet ile yapılan ve bundan sonra yapılacak hizmetler sırasında unutarak ya da bilmeyerek yapılan / yapılacak hata ve kusurların bağışlanmasının Cenab-ı Hak’tan niyaz edilmesi öğretilir. Elbette hizmetler sırasında hatalar ve kusurlar olacaktır. Ama her zaman yapılan / yapılacak eylemlerde Allah’ın rızası gözetilir ve O’nun şimdiye kadar öğrettiği ilke ve usullere samimiyetle riayet etmeye çabalandığı takdirde şimdiye kadar olduğu gibi Cenab-ı Hak kendilerine yine başarıyı nasip edecektir. Cenab-ı Hak, hiç kimseye gücünün üzerinde bir yük yüklemeyeceğini ve kim iyilik yolunda mücadele ederse onun mükâfatını ve kim de mükellefiyetlerini yerine getirmezse onun cezasını göreceğini bildirdi. Dolayısıyla içinde bulundukları kritik durumu doğru davranış gösterdikleri takdirde atlatabileceklerine işaret edildi. Yeter ki bundan sonra ki mücadele de başarı ve zaferlere erişmek için Allah’a güvenip, O’na sığınıp yine O’ndan yardım talep edilsin. Bu son ayetler hem peygamberimizin bir vedası hem de Cenab-ı Hakk’ın öğrettiği şekliyle peygamberimizin müminlere bir vasiyeti idi. ([6] ) Samimiyetle Allah için yaptığınız harekette hata da yapsanız Rabbiniz sizi bağışlar ve samimiyetle O’na sığınırsanız O size başarı ve zaferleri nasip eder diye müminler eğitiliyordu. 285-286- Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti / güvendi, müminler de. Onların hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandılar. / güvendiler. “Peygamberleri birbirinden ayırt etmeyiz. İşittik ve itaat ettik, Ey Rabbimiz affını dileriz! Dönüş sanadır!” dediler. “Rabbimiz! Unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan / kastımız olmaksızın yaptığımız hatalarımızdan dolayı bizi sorguya çekme! / cezalandırma! Rabbimiz! Yüklediğin sorumlulukları üstlenmekten kaçınan bizden önceki toplumların durumuna düşmekten bizi koru!” -Hâlbuki Allah hiç kimseye gücünün üstünde / yapamayacağı bir sorumluluk yüklemez. Böylece sorumluluğunu yerine getiren herkesin kazandığı iyilik kendi lehine, işlediği kötülük de kendi aleyhinedir.- “Rabbimiz, takat (güç) yetiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme! Bizi affet! Bağışla bizi, merhamet et bize! Bizim Mevlamız / yardımcımız / yol göstericimiz / koruyucumuz / Kralımız / Egemenimiz Sensin. Kâfir / İnkâr eden/ İsyan eden / Karşı duran kavimlere karşı bize yardım et!” (Bakara Suresi 285-286) Toplantıdan / salattan / namazdan sonra peygamberimiz hasta olduğu süreçte toplantılara / salatlara / namazlara imamlık yani başkanlık yapma görevini Hz. Ebu Bekir’e vererek tüm müminlere kendisinden sonra İslam Cumhuriyetinin başına onun geçmesi gerektiğine işaret etmiş oldu. Her ne kadar bu konuyu kesin bir kural / yasa haline getirmediyse de o sırada gösterdiği bir işaret ile en uygun adayın Ebu Bekir olduğuna dikkat çekti. Dahası sadece işaret etmekle yetinerek İslam Cumhuriyeti başkanının nasıl seçileceği hususunda ümmetin kendisinin zamana ve şartlara göre başkanlarını belirlemesinin doğru olacağını ortaya koydu. Ayrıca Ensar’ın faziletlerini zikrederek onlara iyi davranılmasını vasiyet etmesi de kendisinden sonra başkanlığa gelecek kimselerin muhacirlerden olacağına işaretle onların Ensar’a değer vermelerini istedi. Bu toplantıdan / salattan yaklaşık on iki gün sonra da peygamberimiz vefat etti. Usame b Zeyd peygamberimiz vefat etmeden hemen önce vedalaşmak için gelmişti. Ancak peygamberimizin çok ağırlaştığını görünce işi ağırdan aldı. Hz. Ebu Bekir ve Hz.Ömer gibi İslam Cumhuriyetinin ileri gelenleri de işi ağırdan alıyorlardı. Zira hastalığı iyice ağırlaşmış olan peygamberimizin vefat etmesi halinde yalancı peygamberlerin peşinden giden kabilelerin Medine’ye saldırma ihtimaline karşı Medine’nin savunulması için bu orduya ihtiyaç var olduğunu düşünüyorlardı. Peygamberimiz ise bu sefere çok önem veriyordu. Ve bu seferin mutlaka gerçekleştirilmesini hastalığı boyunca her kendine geldiğinde tekrarlıyordu. 38.14. Hz.Muhammed’in@ Vefatı O gün akşama doğru peygamberimiz ruhunu teslim etti. Ordu karargâhında bulunduğu sırada peygamberimizin vefat haberini alan Hz. Ömer, derhal Mescide gitti. Vefat haberini alan tüm Medineliler Mescide akın akın geliyorlar ve ağıtlar yakıyorlardı. Peygamberimizin vefat haberinin Medine dışına çıkmaması gerekiyordu. Zira durum çok kritikti. Eğer peygamberimizden sonra İslam Cumhuriyeti’nin Başkanı belli olmadan vefat haberi Medine dışındaki kabilelere ulaşacak olursa, pusuda isyan için fırsat kollayan kabilelerin Medine’ye saldırı tehlikesi mevcuttu. Özellikle peygamberliğini ilan etmiş sahte peygamberlerin liderliğindeki kabileler Medine’ye saldıracak olurlarsa ve o zamana kadar peygamberimizin yerine geçecek başkan belirlenmemiş olursa devletin yıkılması işten bile değildi. Bu nedenle Hz.Ömer hemen tedbir aldı ve kimsenin Hz.Muhammed’in@ öldüğüne dair tek bir kelime etmemesini emretti. Eğer bu emre aykırı davranacak olan olursa onun kellesini almakla tehdit etti. Bu tedbire ek olarak Medine’ye giriş çıkışları yasakladı. Öncelikle başkanlığın belirlenmesi gerekmekteydi. Bu sorun halledilmeden vefat haberi uçarsa çevredeki kabilelerin saldırı tehlikesinin yanında onların başkanlık seçimine çeşitli müdahaleleri olacağı gibi bu müdahaleleri sırf Medine’yi içerden karıştırma amaçlı olarak da yapacakları açıktı. İslam Cumhuriyeti başkanlık kavgalarıyla başsız kalacak olursa kaosa yuvarlanması kaçınılmazdı. Kaos içindeki bir devletin hem içeriden hem de dışarıdan saldırılara açık olduğu aşikârdı. Öncelikle yapılması gereken şey Devleti başsız olmaktan kurtarmak ve karar mekanizmalarını tesis ederek kaosa meydan vermemekti. Bu amaçla ileri gelenlerin kendi aralarında uzlaşarak kabul ettikleri bir devlet başkanının hemen seçilmesi en elzem işti. ([7] ) Bu nedenle Hz.Ömer Hz.Muhammed’in@ vefat haberinin Medine dışına yayılmasını engellemek için «Muhammed öldü diyenin kellesini alacağı» tehdidinde bulunmuştu. Böylece Hz.Ömer son derece basiretle hareket ederek bu haberin yayılmasını engellemiştir. O’nun bu hareketi duygusal ve akıl dışı hareket eden insanların davranışlarını yansıtıcı şekilde aktarılan rivayetlere kurban edilemez. Hz.Muhammed’in@ hücresine kimsenin alınmaması tedbiri de getirilir. Hz.Aişe’nin hücresinde ve cenazenin başında sadece Hz.Ali, Hz.Abbas, Zübeyr b. Avvam…….,Hz.Aişe vb. kalmasına müsaade edildi. Sadece Hz.Ebu Bekir gelince cenaze ona gösterildi. Fakat elbette ki vefat haberini Medine içerisinde saklamak mümkün değildi. Haberi duyanlar mescide gelmişlerdi. Önemli olan devletin kaosa yuvarlanmasını önleyip otorite sağlanıncaya kadar vefat haberinin Medine dışına geç gitmesiydi. Ayrıca cenazenin defin işlemleri ve töreni konusunda alınacak kararlar için de Devlet Başkanının seçilmesi ivedilik arz etmektedir. Bu nedenle İslam Cumhuriyetini bekası için önce başkanlığın belirlenmesi sonrasında ise Medine’nin çevreden gelecek isyan saldırılarına karşı savunma hazırlıkları yapılmalıydı. 38.15. Hz.Ebu Bekir’in Halife Seçilmesi Öncelikle ileri gelenlerin kendi aralarında seçecekleri bir başkan / halife nizamı sağlayacak daha sonra bu başkan / halife halkoyuyla resmiyet kazanacak ve ilan edilecekti. Hazreçliler bu amaçla hemen kendi aralarında istişareye başlamışlardı. Onlar Beni Saide adı ile anılan gölgelikte / çardakta toplanmışlar ve başkanlık / halifelik seçimi için muhacirlerin ileri gelenleriyle yapılacak toplantı öncesi kulis faaliyeti yapmaktaydılar. Onlar kulis faaliyetini tamamladıktan sonra Hz.Ömer ve Hz.Ebu Bekir’e başkanlık / halife seçimine ilişkin müşaverelerde bulunmak üzere haber gönderdiler. Haberci mesajı Hz.Ömer’e iletince o da konuyu Hz.Ebu Bekir’e iletmiş ve hemen Beni Saide çardağına doğru yola çıktılar. Onlar Beni Saide çardağına gitmeden önce konunun ehemmiyetini de bildirerek Hz.Ali ve Hz.Abbası cenazenin başında kalmalarını tembihlemişlerdi. Onlar da kendilerinin cenaze başında kalacaklarını, cenazenin yıkanması ve kefenlenmesi işlemlerini gerçekleştireceklerini söylediler. Halife ön seçim işinin mescitte yapılması imkânsızdı. Zira vefat olayını duyan Medineliler mescidi doldurmuşlardı. Ağıtların, feryatların mescidin her tarafını kapladığı bir ortamda seçim görüşmelerinin ve seçimin yapılması elbette mümkün değildi. Medineliler Beni Saide çardağında yaptıkları kulis görüşmelerinde muhacirlere halifenin Medinelilerden olması gerektiğinin iddia edilmesine, şayet bu görüş kabul görmeyecek olursa o takdirde «Eş başkanlık» formülünün önerilmesine ve bu formülden de asla geri adım atılmamasına karar almışlardı. Hz.Ömer, Hz.Ebu Bekir ve diğer muhacir ileri gelenleri Beni Saide çardağındaki toplantıya iştirak ettikten sonra Genel Kurul toplantısı başladı. Toplantıda ilk önce Medineliler söz aldı ve aldıkları kararı savunmak üzere Hazreçlilerin lideri Sa’d b. Ubade bir konuşma yaptı ve konuşmasında başkanlığın / halifenin Medinelilerden olması gerektiğini savundu. Onların konuşmasından sonra Hz.Ebu Bekir söz aldı ve uzun bir nutuk irat etti. O bu nutkunda muhacirlerin yaptıkları hizmetleri dile getirdikten sonra Medinelilerin faziletlerini de tasdik etti ve onların yaptıkları hizmetleri de övdü. Fakat gayet hassas bir süreçten geçilmekte olduğunu “Atalarının dinini bırakmak Araplara çok ağır geldi.” ifadeleri ile vurgular. Yani çevre Arap kabilelerinin irtidat etmek için bahaneye baktıklarını ve şayet Mekkeli / Kureşten değil de Medineli Ensardan birisi başkan / halife olacak olursa onların eski dinlerine döneceklerini, Medineli bir başkana / halifeye asla boyun eğmeyeceklerini bu sözlerle ifade etti. Daha sonra bu bedevi Arapların İslam Cumhuriyetine katılmalarının Mekke’nin fethinden sonra yani Kureyş’in teslim olmasından sonra olduğuna dikkat çekerek Arap yarımadasındaki bütün Arapların Kureyş’in statüleri, sahip oldukları yurdun kutsallığı ki aynı zamanda ticaretin merkezi olması ile Kureyş’in gücü nedeniyle başkanın / halifenin Kureyş’ten olması gerektiğini ortaya koydu. O bu argümanları ile zaten irtidat için bahane arayan bedevi Arap kabilelerine malzeme verilmemesi gerektiğini ayrıca İslam Cumhuriyeti’nin başkanlığına Medineli Ensar’dan birisinin gelmesi halinde Mekke’yi de kaybetme riski olduğunu şayet böyle bir durum olursa tekrar en başa dönüleceğini ifade etmiş oldu. Hz.Ebu Bekir’in bu nutku Medineli Ensar üzerinde olumlu etkisini gösterdi ve Medineli Ensardan başkan / halife seçilmesi iddialarından vazgeçtiler. Fakat bu kez kendi aralarındaki kulis görüşmelerinde karar verdikleri üzere «Eşbaşkanlık: bir emir siz seçin, bir emir biz seçelim» modelini Hubab b Munzir’in sözleriyle ileri sürdüler. Bunun üzerine Hz. Ömer «eş başkanlık» modelinin işlemeyeceğini «iki kılıcın bir kında olamayacağı» benzetmesi ile reddetmesi üzerine Hubab b. Munzir ile Hz.Ömer arasında şiddetli tartışmalar yaşandı. Aslında Hz.Ebu Bekir’in nutku ile Medineli Ensar’ın ileri gelenleri ikna olmuşlardı. Hubab b. Munzir, tamamen asabi bir anlayışla ve Hz. Ömer’le önceye dayalı bir husumetten kaynaklı olarak tartışmayı sürdürüyordu. O, Sa’d b. Ubade’nin başkanlıkta pay sahibi olmasını kendi istikbali için daha uygun görüyordu. Hz.Ömer ve Hubab b. Munzir arasındaki tartışmadan bunalan Medineli Ensar’dan Sa’d b. Ubade’nin amcaoğlu olan Beşir b. Sa’d ile Zeyd b. Sabitin Başkanın / halifenin muhacirlerden olması gerektiği yönündeki kanaatlerini ([8] ) ortaya koymaları ile Hubab b. Munzir’in direnişi kırıldı. Böylece İslam Cumhuriyeti Meclis üyelerinin çoğunluğu Başkanlığın / halifenin muhacirlerde olması kanaatini benimsedi. Şimdi sıra Başkanın / halifenin kim olacağının belirlenmesine gelmişti. Hz.Ebu Bekir iki yanında bulunan Hz.Ömer ve Hz. Ebu Ubeyde b. Cerrah’ın ellerini kaldırarak başkanlığa / halifeliğe iki aday gösterdi. Onların faziletlerini dile getirdi. Onun gösterdiği adaylar ise Hz.Ebu Bekir’in üstün vasıflarını ve Hz.Muhammed’in en yakın arkadaşı olması ile son namazlarında imamet / başkanlık için onu işaret ettiğini ifade ederek kendi adaylıklarını kabul etmediler ve Hz. Ebu Bekir’i aday gösterdiler. Hz.Ömer ve Beşir b. Sa’dın Hz.Ebu Bekir’e biat etmeleri ile başlayan seçim Beni Saide çardağındaki hemen herkesin biat etmesiyle Hz.Ebu Bekir gayri resmi olarak halife / başkan seçildi. İslam Cumhuriyetinin ileri gelenlerinin bu seçiminin tescil edilmesi için halkın bu seçimi onaylaması gerekmekteydi. Pazartesi gecesi başkanlık / halife seçimi için birinci aşama işlemler tamamlanırken Hz.Muhammed’in cenazesi de Hz.Ali tarafından yıkanmıştı. Cenaze yıkama işlemi gömleği çıkarılmadan gerçekleştirildi. Cenaze namazı ise bireysel olarak kılınmaya başlandı. Zira henüz İslam Cumhuriyetinin onaylanmış bir başkanı / halifesi / imamı yoktu. Her ne kadar Hz.Ebu Bekir Meclisin ileri gelenlerince seçilmiş olsa da Müslüman halkın güvenoyunu / biatını almadığından resmi olarak İslam Cumhuriyeti başsızdı. Bu nedenle önce Hz.Ali, Hz.Abbas Hz.Muhammed’in hücresine girip cenaze namazını kıldılar. Bireysel olarak cenaze namazının kılınıp kılınmayacağı hususundaki olumlu tavır ilk olarak Hz.Ali’den gelmiştir. O bireysel olarak cenaze namazının kılınacağını bildirdi. Daha sonra Hz.Ebu Bekir ve Hz.Ömer Salı sabahında cenaze namazını kıldılar. Diğer müminler ise onların arkasından grup grup hücreye girip cenaze namazını kıldılar. Cenaze namazı kılma işlemi ertesi gün yani çarşamba günü akşamına kadar devam etti. Nereye defnedileceği hususu ise Devlet Başkanının resmi seçiminden sonra kararlaştırılacaktı. Beni Saide çardağında İslam Cumhuriyeti Meclisinin Hz.Ebu Bekir’in Başkan olarak seçilmesine yönelik kararı, Salı günü öğle vaktinde Mescitte halk oylamasına sunuldu. Meclisin verdiği karar Hz.Ömer tarafından halka okundu ve karar halkoyuna sunuldu. Mescitteki halk, tercihlerini Hz.Ebu Bekir’in başkan olması yönünde olumlu olduğunu bildirdiler ve ona biat ettiler. Böylece İslam Cumhuriyeti Meclisince seçilen Hz.Ebu Bekir’in Devlet Başkanlığı Medine halkı tarafından da güvenoyu alarak resmiyet kazandı. 38.16. Hz.Muhammed’in@ Defnedilmesi Bir taraftan da Hz.Muhammed’in@ cenaze namazı grup grup devam etmektedir. Şimdi sıra Hz.Muhammed’in@ nereye defnedileceğinin kararlaştırılmasına gelmiştir. Hz.Ebu Bekir ileri gelenleri topladı ve konuyu müzakere etti. Mescidin içerisine minberin yanına gömülmesi yanlısı olanlar olduğu gibi Cennetül Bakıye gömülmesini savunanlar da olmuştu. Hz.Ebu Bekir bu iki görüşü değerlendirdi ve arkasından kendi görüşünü bildirdi. Mescidin içine gömülmesi halinde insanların Hz.Muhammed’e@ tapmaya başlayacak olmaları, Cennetül bakıye gömülmesi halinde ise Hz.Muhammed’in@ sıradanlaştırılacağı görüşünü bildirerek onun vefat ettiği odasına defnedilmesini teklif etti. Hz.Ebu Bekir’in bu teklifi kabul edildi. Hz.Muhammed’in@ cenaze namazının kılma işlemi Çarşamba günü akşamına kadar sürdü. Cenaze artık bozulmaya başladığından bir an önce gömülmesi gerekmekteydi. Bu nedenle çarşamba günü geceleyin Hz. Peygamberin vefat ettiği yer kazıldı ve olduğu yere defnedildi. Hz.Ali ve Evs kabilesinden Havli, Kuşem bin Abbas, Fadl b. Abbas ve Şüran (Salih) defin işlemini gerçekleştirdiler. 38.17. Usame b. Zeyd Komutasındaki İslam Ordusunun Sefere Gönderilmesi İslam Cumhuriyetine Başkan seçilmesiyle bir kaos tehlikesinin önüne geçilmişti. Artık bundan sonra Hz.Muhammed’in vefat haberi Medine dışına gidebilirdi. Fakat peygamberimizin vefatını duyan Medine çevresindeki bedevi Arap kabilelerinin isyana kalkışacakları aşikârdı. Daha peygamberimizin sağlığında peygamberlik iddialarıyla Devlete başkaldırma hareketleri görülmüştü. Peygamberimizin vefatı ile İslam Cumhuriyeti başkanlığının bir peygamber olarak kendilerine geçmesi gerektiğini iddia edecek bu sahtekârlar / isyancı bedevi kabile liderleri Medine’ye saldıracak ve İslam Cumhuriyetinin başkanlığı konusunda yetkiyi zorla almak isteyeceklerdi. Medine’yi savunmasız yakalayacak olan bu isyancıların İslam Cumhuriyetinin tüm kadrolarını da kılıçtan geçirmeleri mümkündü. Bu nedenle Hz.Ebu Bekir ileri gelenleri topladı ve bu tehlikeye karşı ne tedbirler alınacağını görüştü. Yukarıda belirtilen tehlike nedeniyle Medine’nin savunulması için Usame b Zeyd’in Bizans ve Gassanlılara karşı gönderilmek üzere hazır durumda olan İslam ordusunun gönderilmemesi görüşü ağırlık kazanıyordu. Fakat Hz.Ebu Bekir İslam Ordusunun sefere çıkmasını peygamberimizin vefat etmeden önce ısrarla istediğini belirtti ve eğer bu sefer yapılmayacak olursa Kuzey sınırlarındaki kazanımların elden çıkma tehlikesi olduğunu bildirdi. Ülkenin en uzak sınırlarından başlayacak çözülmeler içerideki diğer kabilelerde tekrar şirk sistemine dönmek için isyanlara kapı aralayacağını söyledi. Zaten Arap yarım adasının özellikle uzak noktalarındaki kabile ileri gelenlerinin İslam Cumhuriyeti egemenliğinden çıkmak için yalancı peygamberlerin etrafında toplandıkları / toplanmayı düşündükleri bir vasatta olduklarını, onlara bu fırsatın verilmemesi gerektiğini belirtti. Eğer Suriye tarafına ordu gönderilecek olursa isyanı düşünen kabilelere gözdağı verilmiş olacağını, onların İslam Cumhuriyeti kendine çok güveniyor ki, Medine savunmasız kalsa da en ücra köşelere ordu gönderebiliyor, demek ki bir güvencesi var fikrine itecek ve Medine’ye saldırma cesareti gösteremeyecekleri noktasında görüş bildirdi. İslam Ordusu seferden döndükten sonra da isyancı kabilelerin üzerine kuvvet gönderilmesinin uygun olacağını da sözlerine ekledi. Hz.Ebu Bekir isyancılarla baş edebilecek küçük bir kuvveti Medine’de bırakmanın yeterli olacağını, esas büyük orduyu Suriye üzerine göndermenin isyanları bastırma harekâtından önce yapılmasının önemi üzerinde de durdu. Şöyle ki ülke genelinde patlak veren isyan hareketlerine karşı savunmada kalınırsa ya da önce isyan hareketlerini bastırmaya yönelik harekât düzenlenecek olursa esas o zaman büyük bir tehlike ile karşı karşıya kalınacaktı. Çünkü bu isyan hareketleri kendi başlarına çıkmış, ülke dışından bağımsız hareketler olarak düşünülemezdi. Yani bu isyan hareketlerinde Bizans’ın ve Sasani devletlerinin parmağı olduğu muhakkaktı. Onların planına göre ülkede iç karışıklıklar ve isyanlar başlatılacak ve İslam Cumhuriyeti bu iç isyanlarla boğuşurken Bizans desteğindeki Suriye Gassan ordusu Medine’ye girecekti. Böylece yanı başlarında büyüyen ve kendilerini de yutacak olan İslam Cumhuriyeti tehlikesini bertaraf edeceklerdi. Ülkelerin içlerinde meydana gelen hareketlenmeler, yeni oluşumlar ve değişimler her zaman komşu ülke yönetimlerince mutlaka takip edilir ve bu değişimlerin kendilerine yansımaları değerlendirilerek vaziyet alınır. Hiçbir ülke komşusunda meydana gelen oluşum ve değişimlere bigâne kalmaz, kalamaz. Şayet bu değişimler kendileri için bir tehdit oluşturacaksa bu tehdidi yok etmenin yolları aranır ve değişimin olduğu ülkede müttefik gruplar harekete geçirilerek değişim ve oluşumların kendi lehlerine doğru evrilmesine çalışılır. Bu nedenle Bizans’a bağlı Suriye Gassan devleti ile Sasani Devleti dirilmekte olan bir toplumu tekrar öldürmenin yollarını aramaktadır. Hz.Muhammed@ ise vefat etmeden önce İslam Cumhuriyetinde kaos çıkmasını gözetleyen en büyük dış güç olan Bizans’ın umutlarını ve gücünü kırmayı hedeflemiş ve büyük bir orduyu Suriye üzerine göndermeyi planlamıştı. Onların gücünün kırılmasından sonra ya da onları sindirdikten sonra yani en büyük tehdidi bertaraf ettikten sonra ülkenin içerisindeki isyancılarla uğraşmayı/ isyanları bastırmayı hedeflemişti. Esas büyük düşman sindirilirse isyancıların bastırılıp yok edilmesi oldukça kolaydır. Hz.Ebu Bekir’de bu derin stratejiyi çok iyi okumuş ve Hz.Muhammed’in@ vefatından sonra devletin ileri gelenlerinin tüm karşı çıkışlarına rağmen seferin yapılmasında ısrarcı oldu ve orduyu sefere gönderdi. Hz. Usame komutasındaki İslam Ordusu harekete geçti ve önce Tebük üzerine yürüdü. Ordu daha sonra Cevf Bölgesine doğru ilerledi. Hristiyan Arap Beni Kel p kabilesi ile Gassanilere saldırdı. Yapılan başarılı operasyonlar sonucunda düşman yıldırıldı. Ve İslam Ordusu 40 günlük bir aradan sonra büyük bir ganimetle Medine'ye döndü. 38.18. İsyancılara Karşı İzlenecek Stratejinin Belirlemesi ve Uygulanması Hz.Usame komutasındaki İslam Ordusu, Kuzey istikametine doğru yola çıktıktan sonra Hz.Ebu Bekir isyancı kabileleri isyandan vazgeçmeleri ve tekrar teslim olmaları / İslam Cumhuriyetine bağlanmaları konusunda uyarmak için elçiler gönderdi. Onların bir kısmı isyanlarında direttiler ve asla bağlanmayacaklarını ve bağımsız yaşayacaklarını bildirirken bazıları ise bağlı olsalar da zekât / bağlılık vergisini vermeyeceklerini bildirdiler. İslam Cumhuriyeti Yöneticileri arasında yapılan müşaverelerde İslam Cumhuriyetine bağlı olduklarını yani İslam olmaya devam edeceklerini deklare edipte bağlılık vergisi olan zekat vermeyi reddedenlerin üzerine gidilmemesi tıpkı Hz.Muhammed’in Taiflilere yaptığı gibi bu konuda muafiyet tanınması görüşü ön plana çıktı. Fakat Hz.Ebu Bekir Taiflilerle ilgili durumun tamamen farklı olduğunu, onların zaten o dönemde kapana kısıldığını ve eninde sonunda zekat vermeyi de kabul edeceklerinin tahmin edilmesi nedeniyle onlara bu muafiyetin getirildiğini söyledi. İsyancıların zekât verme hususundaki muafiyet taleplerinin ise bağımsızlık yolunda atacakları bir adım olduğunu ve şayet böyle bir taviz verilecek olursa bunun arkasının geleceğini ifade etti. Bu nedenle onlara asla taviz verilemeyeceğini, devletin bekası için onlarla teslim (İslam) oluncaya / hizaya gelinceye kadar savaşılması gerektiğini belirtti. Usame’nin ordusunun Medine’den ayrılıp Tebuk’e kadar yol aldığını bilen isyancılar, şehri savunacak savaşçı sayısındaki azlığı hesaba katarak Medine’ye saldırmaya hazırlandılar. Kendini Peygamber ilan eden Tuleyha, topladığı ordu ile Medine’ye iyice yaklaştı. Hz.Ebu Bekir isyancıların Medine'ye saldırmak için yaklaştığı istihbaratını alınca şehri savunmak için isyancıların geliş yolları üzerine Hz.Ali , Hz.Talha, Hz.Zübeyr ve Hz. Ibn Mes'ud gibi cengaver savaşçı önderlerin içinde bulunduğu bir birliği yerleştirdi. Üç gün sonra isyancılar geceleyin harekete geçerek Medine’ye saldırıya geçtiler. Onların geliş yolları üzerinde konuşlanan İslam Ordu birliği isyancılara çok büyük zayiatlar verdirdiler. Merkezden gelen Hz.Ebu Bekir komutasındaki diğer birlik de isyancıların üzerine saldırınca yalancı peygamber Tuleyha komutasındaki isyancılar Medine’ye 40 km uzaklıktaki Zül Kassa’nın gerisine kadar geri püskürtüldü. Fakat isyancılar bir manevra ile Hz.Ebu Bekir’in birliğini burada durdurdu. Hz.Ebu Bekir birliğini hemen Medine’ye geri çekti. İsyancılar tekrar saldırmak için hazırlık yaparken İslam Ordusunun korktuğu için Medine’ye geri çekildiğini zannettiler. Ertesi günü saldırıp son darbeyi vurmayı düşündüler. Halbuki Hz.Ebu Bekir o gece yeni bir püskürtme harekatı için ordusunu hazırlamaktaydı. O, Usame’nin ordusu geri dönünceye kadar bu tür vur kaç taktikleri ile zaman kazanmayı planlamıştı. Ertesi günü sabahın ilk ışıklarında isyancılar daha saldırıya geçmeden Hz.Ebu Bekir’in birliği onların üzerine saldırdı ve onları yeniden Zül Kassa denilen yerin öte tarafına püskürtmeyi başardı. Bu saldırıdan yaklaşık üç gün sonra Hz.Usame’nin ordusu Medine’ye döndü ve geri dönen İslam ordu birlikleri Hz.Ebu Bekir’in birliğine yardıma gittiler. İslam Ordusu yalancı peygamber Tuleyha’nın isyancı ordusu üzerine yürüdü ve isyancıları bozguna uğratıp dağıttı. Tuleyha orduyu bırakıp kaçtı. İsyancıların bir kısmı tekrar teslim oldular / İslam’a döndüler. Fakat yalancı peygamber Tuleyha, tekrar toparlanmak için bölgedeki diğer isyancı kabileler ile görüşmelere başladı. Bu arada isyancılara katılmamış ve İslam Cumhuriyetine bağlılığını / imanını koruyanları Tuleyha’nın isyancı birlikleri katlettiler. Hz.Ebu Bekir’de Medine’ye dönerek isyanları bastırmak için yeni bir strateji izledi. Mekke, Medine ve çevredeki bazı kabileler hariç Hz.Muhammed’in@ zamanında Mekke’nin fethinden sonra teslim olan hemen hemen bütün kabileler isyan bayrağını açmışlardı. İsyanları bastırmak için Hz.Ebu Bekir elindeki silahlı güçleri on bir ayrı birliğe ayırdı. En güçlü birlik Halid bin Velid komutasına verildi. Bu birlik en güçlü isyancı ordulara karşı gönderilecek, diğer birlikler görece daha zayıf ayaklanmaları bastıracaklardı. Hz.Ebu Bekir birliklerin her birinin görev mahallini şöyle belirledi; Halid bin Velid: Önce Tuleyha sonra Esed kabilesi, daha sonra Malik bin Nuveyre üzerine yürüyecekti. En son olarak da Müseyleme üzerine yürünecekti. İkrime bin Ebu Cehil: Museyleme ile Yemame'de temas kuracak ancak destek gelmeden muharebeye girmeyecekti. Sadece oyalama amaçlı çatışmalar yapacaktı. Amr bin al-As: Tebük civarındaki Kuza'a ve Vadi'a kabilelerinin üzerine yürüyecekti Şurahbil Bin Hasene: İkrime'yi takip edecekti. Halid bin Seyit: Suriye sınırını temizleyecekti. Tureyfe bin Haciz: Mekke ve Medine doğusundaki Hevazin ve Beni Süleym kabilelerinin üzerine yürüyecekti. Ala bin Al Hadrami: Bahreyn'deki ayaklanmanın üzerine yürüyecekti. Hüzeyfe bin Mihsan: Umman'daki ayaklanmanın üzerine yürüyecekti. Afece Bin Herseme: Mehre'deki ayaklanmanın üzerine yürüyecekti. Muhacir bin Ebu Umeyye: Yemen'deki ayaklanmanın üzerine yürüyecek ve Hadramut'a geçecekti. Said bin Mukarrin: Kuzey Yemen'deki ayaklanmanın üzerine yürüyecekti. Hz.Ebu Bekir’in bu planı başarıyla uygulandı ve bir yıllık süreçte bu isyanlar ancak bastırıldı ve yeniden ulusal birlik sağlanabildi. Böylece Hz.Muhammed’in@ vefatıyla başlayan ve İslam Cumhuriyetinin beka meselesi olan isyanlar Cenab-ı Hakk’ın Bakara Suresinin son ayetiyle öğrettiği duaya sarılan sahabelerin cansiperane gayretleri ile bastırılmış oldu. Bu sırada sahabeler elbette hata ve kusur işlemiş olabilirler ancak yine aynı ayetlerde Cenab-ı Hakk’ın kendilerine öğrettiği ve affına mazhar olacağı duaya sarıldıkları için başardılar. [6] )NOT: Bu ayetler tüm müminlerin her mücadeleden sonra hatta her günün sonunda yapacakları değerlendirme toplantısı olan yatsı namazı / günün kapanış toplantısı sonrasında bir dua olarak okunması gelenek haline geldi. [7] )NOT: Hatta gerekirse vefat eden başkanın vefatının ilanı bile geciktirilir. Yani yeni başkanın devletin ileri gelenleri arasında belirlenmesine kadar eski başkanın vefatı ilan edilmez. Bütün devletlerde bu böyledir. Devlet başkanlarının görevleri sırasındaki ölümlerinde beyin ölümü geciktirilir. Yani gerçekte hemen ölse bile öldüğü saklanır taki yeni devlet başkanı ileri gelenler nezdinde gayri resmi olarak da olsa seçilene kadar. Ya da devlet karar mekanizmaları tesis edilene kadar. (A.A.) [8] )İslam Tarihi Mustafa Asım Köksal

  • Bölüm 2: İlk Vahiy Sonrası | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 2 İLK VAHİY SONRASI Hz. Muhammed’e @ Hira’da Alak suresini içeren mesajlar ile seslenildikten sonra O, çok korkmuştu. Büyük bir telaş içinde Hira’dan indi ve doğruca evine gitti. Kocasındaki korku ve telaşı gören hanımı Hatice(ra), ona ne olduğunu sordu ama O cevap vermeden hemen yattı. Hanımından kendisini örtmesini istedi. Bir süre sonra kendine gelen Hz. Muhammed@, başından geçenleri eşi Hatice(ra) ile paylaştı. O, kendisinin yaşadığı bu manevi halin (gayb âleminden seslenilmesinin) ne olduğuna cevap aramaya çalıştı. İlk aklına gelenler de doğal olarak acaba deliriyor muyum yoksa cinlendim mi gibi korku ve endişeler olmuştu. Ancak Hatice (ra) ona bu korku ve endişelerinin yersiz olduğunu söyledi. Fakir, fukaraya ve muhtaçlara yardımcı olması, kimsesizlerin kimsesi olması, herkesin hukukunu gözetmesi, sözünde durması, dürüstlük abidesi olması ve son derece yüksek bir ahlaka sahip olması nedeniyle Cenab-ı Hakk’ın kendisini cinlere, şeytanlara bırakmayacağını da sözlerine ekledi. Hatice (ra) kocasının yaşadığı manevi hali (gayb âleminden kendisine seslenilmesini) anlamlandırmada yardımcı olması için Varaka bin Nevfel’e danışmayı önerdi. İkisi birlikte ona gittiler. Hz. Muhammed @ başından geçen olayı Varaka’ya anlattı, kendisine vahyedilen sözleri okudu. Varaka bu olayın aynısının Musa’nın @ başından da geçtiğini ve Hz. Muhammed’e @ vahyedilenin Musa’ya@ indirilen “namusun /nomosun / yasaların” benzeri olduğunu belirttikten sonra Cenab-ı Hakk’ın kendisini elçi olarak görevlendirdiğini bildirdi. Bunu bir müjde olarak nitelerken bu görevin kendisine çok büyük bir yük getirdiğini, kendisini çok zor günlerin beklediğini ve gelecekte Mekkelilerin kendisini yurtlarından atmaya varıncaya kadar baskılar yapacağını ifade etti. Hz. Muhammed @ kavminin kendisini Mekke’den kovacağı iddiasına şaşırdığını söyleyince Varaka bin Nevfel hiçbir peygamberin kendi vatanında kalamadığını, zira bütün peygamberlere o yörenin azgınlarının karşı çıktıklarını ve halkı da kışkırtarak peygamberlerin öz vatanlarını terke zorladıklarını anlattı. Bu görüşme sonucunda Hz. Muhammed @ biraz ikna olmuştu ama tam olarak tatmin olmadı. Hala kendisine cinlerin musallat olmuş olabileceğini ya da aklını yitirmiş olabileceğini düşünüyordu. Diğer taraftan bu manevi hal Varaka’nın dediği gibi bir peygamberlik görevi ise o zaman da kendisi bu görevle birlikte Mekke’deki bütün kazanımlarını kaybedecek hatta yurdundan da sürülecek, vatansız kalacaktı. Bunları düşündükçe korkuları, endişeleri ve kaygıları daha da arttı. Dahası bu haber Mekke içerisinde yayılmıştı. Hz. Muhammed @ cinlenmiş, kafayı sıyırmış vb. dedikodular özellikle başta Ebu Cehil olmak üzere Darün Nedve’deki iblis müşrik elebaşılar tarafından dillendiriliyordu. Darün Nedve üyeleri olayın araştırılması için Hz. Muhammed’in @ en yakın arkadaşı Hz.Ebu Bekir’i(ra) görevlendirdiler. Hz.Ebu Bekir(ra) arkadaşı Hz. Muhammed’in @ yanına geldi ve olayı bir de kendisine anlatmasını istedi. Hz. Muhammed @ başından geçen olayı en yakın dostuna ayrıntılı bir şekilde anlattı. Hz.Ebu Bekir(ra) onun söylediklerini büyük bir dikkatle dinlerken bir yandan da onun hareketlerini, psikolojisini takip ediyordu. Hz.Ebu Bekir(ra) arkadaşını, ne söylediğini bilen aklı başında birisi olarak buldu. Onu geçici bir hevesin peşinde koşan bir maceraperest veya psikolojik problemi olan bir ruh hastası olarak görmedi. Kadim dostu, kendisine, ilâhî bir vazifeyle görevlendirildiğini söyledi. Söyledikleriyle, hâl ve hareketleriyle, tutum ve davranışlarıyla karşısında son derece normal, akıllı, bilinci yerinde birisi vardı. Çocukluğundan beri yakından tanıdığı dostunda dedikodulara konu olan herhangi bir anormallik yoktu. Hz.Ebu Bekir(ra), Hz. Muhammed @ ile yaptığı görüşmeyi ve izlenimlerini Darün Nedve üyelerine / Mele’ topluluğuna aktardı. Fakat Ebu Cehil hemen itiraz etti. Zira onun aleyhine olan cinlenmiş, delirmiş yaftası çok işine geliyordu. O’nun bu itirazı hem mecliste hem de şehirde hemen yayıldı. Bu arada Velid bin Mugire Hz. Muhammed’e @ doktorlara, kâhinlere görünmesi teklifinde bulundu. Bu durum Hz. Muhammed’i @ oldukça rahatsız etti. 2.1.Hz. Muhammed @ ın Vahiy Konusunda Kendisinin Tereddütleri Gelinen noktada başına gelen olayın bir cinlenme ya da delirme olduğu konusunda kendi endişe, kaygı ve tereddütlerinin yanında kendisini çekemeyen iblislerin tavırları, dedikoduları, öğütleri ve acımaya varan bakış ve sözleri kendisini bir hayli yıpratıyordu. Fakat imdadına Cenab-ı Hak yetişti. Onu teselli etmek ve endişelerini izale etmeye matuf olarak daha önce yaşadığı manevi halleri yeniden yaşattı. Rivayetlere göre Cebrail’i @ ufukta görmesi, göklere yükseltilmesi, çok çeşitli ayetlerin gösterilmesi, dağlar taşların kendisine Allah’ın elçisi diye selam vermesi vb. onu ruhen güçlendiren ve manevi tecrübesini artırıcı haller yaşatıldıktan sonra kendisine Kalem Suresini vahyetti. Böylece korku, kaygı ve endişesinin yersiz, çevresindeki dedikoduların da anlamsız olduğunu belirten ve kalbinin de mutmain olacağı ayetlerle seslendi. Bu suredeki ayetler ile Hz. Muhammed @ teselli edildi. Bu tesellinin içeriği şöyledir: “Sana indirilecek vahiy / kalemle kayıt altına alınacak mesajlar sayesinde elçiler ve ona uyanlar efsaneler yaratırlar. Bu vahiy / kalemle kayıt altına alınacak mesajlar Cenab-ı Hakk’ın çok büyük bir nimetidir, ikramıdır. Sen bu nimete mazhar oldun. Bu nimete / ikrama nail olman nedeniyle sana deli, cinlenmiş veya kafayı yemiş demelerine aldırma. Sen kendini cinlenmiş yahut delirmiş zannetme. Bu yaratıcının sana olan ikramıdır. Bu ilahi nimet sayesinde gelecekte sen çok büyük bir makama, zenginliğe, kesintisiz nimetlere, kimsenin ulaşamayacağı şan ve şerefe nail olacaksın. Seni kendimize elçi seçmemizin sebebi, senin çok büyük bir ahlak sahibi olmandır. Zira bu yükü taşıyacak ve bu görevi yürütecek kişinin sağlam ve güzel bir ahlaka sahip olması gerekir. Biz ahlaksız, arsız, namussuz, alçak birisine bu nimeti verecek değiliz. Sen o iblislerin dedikodularına aldırma, bir gün gelecek kimin deli ve kimin akıllı olduğunu herkes görecek. Ayrıca kimin zalim, kimin doğru yolda, kimin de sapık olduğunu Allah en iyi bilmekte ve millet de görmektedir.” Rahman, Rahim Allah adına 1- 7- Nun. Kalem’e / Vahye ve onun efsaneleştirdiklerine yemin olsun ki: Sen Rabbinin nimetinden dolayı mecnun / cinlenmiş / deli değilsin. Ve muhakkak senin için kesintisiz büyük bir ödül / makam / şan / şeref / mal var. Çünkü sen, çok büyük bir ahlâk üzerindesin / üstün bir karaktere sahipsin. Bir gün gelecek sen de göreceksin onlar da görecekler hanginizin aklından zoru olduğunu. Şüphesiz Rabbindir, yolundan sapanı en iyi bilen, yine O’dur doğru yola ermiş olanları en iyi bilen. (Kalem Suresi 1-7) 2.2.Fetret Dönemi Cenab-ı Hak, elçisine maneviyatını güçlendiren ayetler gösterdiği gibi teselli edici sözleri de vahyetmişti. Ancak içinde bulunduğu psikolojisi onun daha henüz bu görevi üstlenip götürecek seviyede değildi. Hz. Muhammed @ yeniden her şeyi gözden geçirmesi gerektiğini düşündü. Böyle bir teklifi kabul edebilmesi ve taşıyabilmesi için de zamana ihtiyacı vardı. Bu nedenle Cenab-ı Hak, onun başından geçenleri düşünebilmesi, kalben mutmain olabilmesi ve bu görevi yapabilecek güç ve iman sahibi olabilmesi için Hz. Muhammed’e @ vahiy göndermeye ara verdi. Bu araya “fetret” dönemi denir ki bu dönemde geçen süreyle ilgili olarak üç günden üç yıla kadar değişen çeşitli rivayetler vardır. Kanaatimizce bu süre birkaç ayı geçmez. Doğrusunu Allah bilir. Bu dönemde Hz. Muhammed @ yalnız başına kalmaya özen göstererek (Araplarda buna örtüsüne bürünme deniyor) düşünüyor ve bu vazife için kendini ikna etmeye çalışıyordu. Fetret döneminin uzun sürmesi, Hz. Muhammed’in @ düşünmesi için fazlasıyla yetmişti. Sonunda Rabbinin kendisine teklif ettiği elçilik vazifesine gönülden razı oldu. Zaten ilahi rehberiyete / yol göstericiliğe ihtiyacı da vardı. Zira içinde bulunduğu toplumu düzeltme hususunda kendisi gibi düşünen başka insanların beşerî gayretleri yeterli olmuyordu. Hem kendisi hem de tüm ıslahatçı kimseler izleyecekleri yol ve yöntemi kendi başlarına belirleyemiyorlardı. Bu nedenle peygamberliği kabul etmek artık aklına ve kalbine uygun düşüyordu. Hatta bu teklifin gösterdiği yol ne kadar zor olsa da kendisi için çok şerefli olduğunu ve toplumunun kurtuluşu için tek çıkar yol olduğunu da düşündü. Hz. Muhammed @ kendisini elçilik vazifesini üstlenmek için ikna etmişti. Fakat bu sefer de Cenab-ı Hak vahyetmeye devam etmiyordu. Zira Cenab-ı Hak, önce elçisinin bu yükü kaldırmayı kabul etmesi hususunda düşünüp kendi iradesiyle karar vermesi için süre tanırken şimdi onda bu vazifeye karşı bir aşkın gönlüne düşmesi ve o vazifeyi şiddetle istemesi için vahye karşı onda bir açlık meydana getiriyordu. Ayrıca diğer insanlara da bu ilahi öğretinin Hz. Muhammed’in @ kendisinin uydurduğu bir şey olmadığını göstermesi için bu fetret süresini uzatıyordu. Fetret dönemi birkaç ay sürmüş olsa da Hz. Muhammed @ ve çevresi için öylesine uzamıştı ki müşriklerin “rabbi onu terk etti” şeklindeki alaylı sözlerinin yanı sıra Hz. Muhammed’in @ sevgili eşi Hatice(ra) dahi “Rabbi ona acaba darıldı mı?” diyecek noktaya kadar geldi. Bu açlık arttıkça Hz. Muhammed @ açısından da dayanılmaz noktaya gelmeye başlamıştı. Rivayetlere göre o şehri terk edip dağlarda tepelerde bir mecnun gibi dolaşıp tekrar kendisine vahyin gelmesini istiyor, iş uzadıkça da bu durum kendi canına kastedecek noktaya kadar psikolojisini olumsuz etkiliyordu. Fetret süresinin sonunda Cenab-ı Hak, Duha Suresi ile Hz. Muhammed’i @ teselli etti ve söz konusu teselli edişinde şu hususlara değindi: “Sen hiç tasalanma! Çünkü karanlığın en koyu olduğu zaman aydınlanma başlamış demektir. Bu, senin toplumun için de geçerlidir. Artık zulmün, şirkin zirve yaptığı, her tarafı kapladığı zamana gelindi. Bu aşamadan sonra aydınlanma başlayacak. Bu nedenle sana vahyin gelmesinde biraz aralık uzadı diye sakın endişelenme. Sana Rabbin asla darılmadı, seni asla terk etmedi ve asla terk etmeyecek. Senin geleceğin geçmişinden çok daha iyi olacak. Rabbin sana nimetlerini verecek, hoşnut olacağın her türlü nimete seni kavuşturacak. Bu hususta sana üç tane delil gösteriyoruz: Hatırlarsan, sen yetim kalmıştın, seni perişan etmedik. Senin en güzel şekilde yetişmeni ve üstün bir şekilde sahip çıkılmanı sağladık. Bunun için dedenin, sütannenin ve amcanın gönüllerini sana meylettirdik. Sen içinde yaşadığın toplumun sapkınlıklarına, bozuk düzenine, ahlaksızlığına, yoldan çıkmışlığına, zalimliğine engel olmak ve onları ıslah etmenin yollarını bulmada aciz kalmış ve çare konusunda şaşkın kalmışken biz sana rehber olup yol gösteriyoruz. Sen maddi olarak içinde yaşadığın toplumun seni dikkate alacakları bir mal ve servet birikimine sahip değilken hatta geçim sıkıntısı çekme noktasında iken sana zengin bir dul olan eşinin gönlünü meylettirip seni servet sahibi yaptık. Sen o sermaye ile servetini Mekke ölçeğinde hatırı sayılır bir büyüklüğe çıkardın. Böylece seni Mekke ileri gelenleri nezdinde itibarlı, dikkate alınan bir zenginliğe kavuşturduk. Şimdi sen bizim rehberliğimiz çerçevesinde hareket et ve birinci ilke olarak yetimleri, kimsesizleri, sahipsizleri, fakir, fukaraları ve garipleri sakın ezme! İçinde yaşadığın toplumun ileri gelenlerinin yaptıkları gibi sakın isteyeni azarlama. Tam tersine onların isteklerine kulak ver, ellerinden tut, ayağa kaldır ve isteklerine cevap ver. Rabbinin sana olan nimetlerini daima aklında tut ve asla bu nimetlere karşı nankörlük etme. Mekke müşrik ileri gelen nankörlerin yaptığı yanlışlara sakın ama sakın düşme!” Bu hususları Duha suresinde Cenab-ı Hak veciz bir şekilde şöyle vahyetti; Rahman, Rahim Allah Adına 1–11- Aydınlanmaya başlayınca kuşluk vaktine ve karanlığı son noktasına vardığı zamanki geceye yemin ederim ki, Rabbin seni ne unuttu / bıraktı ve ne de darıldı. Geleceğin senin için geçmişinden elbette daha iyi / hayırlı olacak. Rabbin sana verecek, sen de hoşnut olacaksın. O seni yetim olarak bulup barındırmadı mı? Seni şaşırmış / şaşkın / ne yapacağını bilemez olarak bulup da sana yol göstermedi mi? / hidayet etmedi mi? Seni geçim sıkıntısı içinde bulup da zengin etmedi mi? O hâlde yetimi ezme! İsteyeni azarlama! / geri çevirme! Rabbinin nimetini / vahyettiği mesajları daima söz ve fiillerinle ortaya koy! (Duha Suresi 1-11) 2.3.Hz. Muhammed’in @ Yüreklendirilmesi Cenab-ı Hak Hz. Muhammed’e @ kendisini bırakmadığını ve darılmadığını bildirdikten birkaç gün sonra, ona yüklediği görevlendirmenin zorluklarına dair kaygılarını da İnşirah Suresi ile giderdi. Bu surede ona şu mesajları verdi; “Biz seni görevi kabul edişinde yaşadığın tereddüt, korku ve endişelerin nedeniyle asla bırakmadık ve sana herhangi bir dargınlığımız da yoktur. Bunlar normal insani davranışlardır. Zira biz biliyoruz ki her insan yaşadığı alemin dışında başka bir aleme muttali olunca elbette çok çeşitli korku, kaygı ve tereddütler yaşayacaktır. Ayrıca bizim gösterdiğimiz metodoloji kullanıldığı zaman içinde yaşadığın toplumun ne kadar büyük engellemelerle tepki vereceğini ve ne tür karşı çıkışlar göstereceğini de biliyoruz. Bu nedenle senin kaygını gayet iyi anlıyoruz. Bu nedenle sana bir süre tanıdık. İlk vahyimizden / sözlerimizden sonra seni bir süre kendinle baş başa bıraktık. Senin göğsünü hakikatlere, gaybi müşahedelere açtık. Sana manevi tecrübe yaşattık, kalbini başka kullarımıza göstermediğimiz hakikatlere açtık. Sana ayetlerimizi gösterdik, seni kalp temizliği, doğruluk, cesaret, sadelik, dürüstlük, adaletli ve merhametli olma vb. güzel hasletlerle donattık. Göğsüne, kalbine bir genişlik ve ferahlık verdik ki cinlenmiş, mecnun ve delirmiş olmadığına şahit olasın. Böylece gerek karşı tarafın suçlamalarına gerekse kendi içinden gelen vesveselere karşı itminan bulmanı sağladık. Diğer taraftan hani içinde yaşadığın toplumun sorunlarına çözüm bulmak ve toplumun kötü gidişatını değiştirmek konusu senin belini bükmüştü. Toplumun kurtuluşu için aradığın çareler, yöntemler, yollar sana çok büyük bir yük getiriyordu. Sorumlu bir aydın, bir entelektüel, bir ileri gelen olarak toplumunun kötü kaderini değiştirmek senin en büyük sorunun olmuştu. Ama işin içinden de çıkamıyordun. Senin bu sorumluluk ve gayretin nedeniyle Biz senin yükünü aldık. Sana vahyimizle yol göstererek altında ezildiğin yükünü hafiflettik. Sana Alemlerin Rabbinin elçiliği payesi vererek senin itibarını yükselttik, seni çok şerefli kıldık. Elbette bu rehberliğimiz kapsamında göstereceğimiz yolun çok büyük zorlukları olacak ama her zorluğun bir kolaylığı, her sıkıntının bir ferahlığı vardır. Muhakkak bir gün gelecek bu zorluklar aşılacak ve sıkıntılar son bulacaktır. Bu nedenle metodolojinin zorluklarını gözünde fazla büyütme. İçindeki sıkıntılardan, endişelerden, kaygılardan kurtulunca hemen işe koyul, işe başla ve sadece Rabbine yönel, başkasından bir şey bekleme!” Rahman ve Rahim Allah’ın adına 1- 8- Biz, senin göğsünü açmadık mı? Senden ağır yükünü indirmedik mi? Ki o, senin belini bükmüştü. Senin şeref ve itibarını yükseltmedik mi? Elbette her zorluğun yanında mutlaka bir kolaylık vardır. Şüphesiz her zorluğun yanında mutlaka bir kolaylık vardır. O halde sıkıntılarından kurtulunca hemen işe başla. Ve yalnızca Rabbine yönel, O’na rağbet et. (İnşirah Suresi 1-8) 2.4.Hz. Muhammed’e @ verilen ilk taktik ve Stratejiler Çok ağır bir görev üstlenmiş olan Hz. Muhammed’in @ nasıl bir çalışma temposu içerisine girmesi gerektiği ve nasıl mücadele edeceğine ilişkin taktik ve stratejileri Cenab-ı Hak Müzzemmil Suresi kapsamında elçisine vahyetti. Söz konusu surede ona şu mesajları iletti; “Vahiy ve elçilik teklifi nedeniyle çok derin düşüncelere dalmış, içine kapanmış olan kulum! Bu görevi nasıl taşıyacağım diye düşünme! İşte sana bu yükü nasıl taşıyacağının stratejileri. Sana vereceğimiz ağır sorumluluk ve görevi hakkıyla yerine getirmek için her gün gecenin ilerleyen saatlerinde kalkacaksın ve gece yarısına kadar bazen biraz eksik bazen de gece yarısını geçinceye kadar sana okuyacağımız / bildireceğimiz ayetler üzerine kafa yoracaksın. Bu mücadelede sana yön verecek bu Kur’an’ın söylemlerini, anlatılan olayları, verilen direktifleri, ders ve öğütleri, vizyon kazandırıcı imgeleri, sembolleri çok iyi analiz edecek ve mücadelene ona göre şekil vereceksin. Bu analizi gece sessizliğinde yapman çok önemli. Zira bir toplumun dirilişini gerçekleştirmek öyle kolay bir şey değildir. Çok uyanık olmayı gerektirir. İçinde yaşadığın toplumu ölüm uykusundan uyandırmak ancak gecelerini uyanık geçirmenle mümkündür. Ayrıca tatlı uykunu bölüp, sıcak yatağını bu iş için terk etmen, bütün benliğinle o işe motive (ruhi hazırlık) olmanı sağlayacaktır. Kendini toplumuna / insanlara karşı sorumlu hisseden kişilerin uykularından fedakârlık yapmaları gereklidir. Çünkü gündüz zaten insanı meşgul eden bir sürü iş / uğraş, bütün gününü alan meşgale ve telaşeler bu ağır sorumluluğun üzerinde doğru yöntem belirleme ve uygulama imkânı tanımaz. Bu nedenle yüklendiğin ağır görevi yerine getirmen için gece sessizliğinde ertesi güne hazırlık yapman ve nasıl hareket edeceğin konusunda sana bildireceğimiz yol, yöntem ve ilkeler ile strateji belirlemen en uygunudur. ([1] ) Bu noktada başka kişi, kurum, kuruluş ve otoritelerle ilişiğini kes ve onların sana etki etmelerine fırsat verme! Tüm benliğinle bize yönel ve bizim sana bildireceğimiz strateji ve taktikleri dikkate al! Başka hiçbir otoriteden tırsma, korkma! Bizi kendine vekil edin, bize güven! Böyle yaptığın zaman herkesten tepki alacaksın, herkesi karşında bulacaksın. Sana topyekûn savaş açacaklar. Bu mücadele de onların sana karşı tepkileri öncelikle sözlü sataşma, aşağılama, terbiyesizce- ahlaksızca ifadeler ve alaylar şeklinde olacaktır. Ama sen onların seviyesine inmeyecek ve efendiliğini, soylu duruşunu asla bozmayacaksın. Onlara asil ve kibar bir şekilde karşılık verecek ve mücadeleni medeni ölçülerde yürüteceksin. Asla onların uygulayacakları tahrik politikalarına gelmeyecek ve onların arzu ettikleri terörize olma noktasına varmayacaksın. Ayrıca sonuç alınamayacak kırıcı, yıkıcı tartışmalardan, kavgaya neden olacak kin ve nefreti derinleştirecek çekişmelerden kaçınacaksın. Büyüklük, onların seviyesine inerek kavga, gürültü yapmak değil, vakarla ayrılmaktır! Tabi onların bu yaptıkları sana çok ağır gelecek. Ama onların bu ağır tahriklerinin karşılıksız kalacağını da sanma. Onların yapacaklarına karşı gelecekte çok acıklı azap ve eziyetleri hazırlamaktayız. Sen hiç merak etme! Hakkını onlarda bırakmayacağız. Tıpkı Firavunun Musa’ya yaptıklarını yanına bırakmadığımız gibi. Firavun’da senin gibi elçi olarak gönderdiğimiz Musa’ya aynı türden ağır tahrikler, aşağılamalar, küfürler, sataşmalar vb. şeyleri yapmıştı ama sonu nasıl oldu bir bak! Zamanı gelince senin toplumundaki düzen de kıyamette göğün parçalanması gibi paramparça olacaktır. Bu benim vaadimdir ve benim vaadimi gerçekleşmiş, olmuş bitmiş olarak bil!” İşte Cenab-ı Hakk’ın Hz. Muhammed’e@ Müzzemmil Suresi ile verdiği mesajların Kur’an’daki beliğ ve özlü anlatımı: Rahman ve Rahim Allah adına 1- 19- Ey örtüsüne bürünen! / Ey derin düşüncelere dalan! / Ey içine kapanan! Gecenin ilerleyen zamanında kalk! Gece yarısına kadar veya ondan biraz önce ya da ondan biraz sonrasına kadar Kur’an’ı analiz et! Çünkü, Biz sana ağır bir görev / sorumluluk vereceğiz. Şu bir gerçek ki, yeni bir oluşa koyulmak / dirilişe uyanmak için geceleyin kalkma, ağır görevlerin idraki bakımından daha etkilidir. Kuşkusuz gündüzün seni bekleyen bir yığın görev / uğraşı / iş vardır. Rabbinin adını an ve diğer otoritelerle ilişiğini keserek tüm benliğinle O’na yönel! Doğunun ve batının Rabbidir O. O’ndan başka, tanrı yoktur. Bu nedenle O’nu vekil et! Onların söylediklerine / söyleyeceklerine sabret! Ve güzelce / kibarca / asil bir şekilde onlardan ayrıl! Servet ve varlık içerisindeki yalanlayıcıları bana bırak! Ve onlara birazcık süre tanı. Muhakkak ki Bizim yanımızda prangalar ve yakıcı bir ateş /cehennem var. Boğazdan zor geçen bir yiyecek, can yakıcı bir azap var. O günde ki yer ve dağlar sarsılır ve dağlar eriyip akan bir kum yığınına dönüşür. Şüphesiz ki, Biz size şahitlik edecek bir elçi gönderdik. Tıpkı Firavun’a bir elçi gönderdiğimiz gibi. Ama Firavun elçiye isyan etti de Biz de onu korkunç bir şekilde yakaladık. Buna rağmen eğer küfrederseniz, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çeviren o günden nasıl korunacaksınız? O gün Gök paramparça olacaktır. Böylece O’nun vaadi gerçekleşmiş olacaktır. Şüphesiz ki, bu bir öğüttür. Onun için, dileyen Rabbine doğru, bir yol edinir. (Müzzemmil Suresi 1-19) ([1]) NOT: Kur’an ayetlerini analiz diğer bir ifadeyle tertil üzere okumayı Muhammed @ önceleri kendisi yapmışsa da daha sonraları harekete iştirak eden kişilerle beraber yapmış ve bu birlikte gerçekleştirilen okumalar gece namazı / salatı olarak adlandırılmıştır. (A.A) 2.5.İlk Çağrı ve Harekatın Başlatılması Emri Bu aşamaya kadar Hz. Muhammed’e @ kendisinin peygamber olduğunu Mekkelilere ilan etmesi emredilmemişti. Hira mağarasında yaşadığı ilk manevi tecrübe ve aldığı ilahi mesaj konusunda kendisini başta sevgili eşi Hatice(ra) daha sonra da Varaka Bin Nevfel desteklemişti. Ali (ra) ve Zeyd (ra) de ev halkından olmaları ve kendisine son derece güvenmeleri nedeniyle Hz. Muhammed’e @ ilk iman edenlerden olmuşlardır. Olaydan Mekkelilerin haberdar olmasından sonra Hz.Ebu Bekir’in (ra) olayı soruşturması neticesinde en yakın arkadaşının elçi olarak seçilmesine o da ilk inananlardan olmuştu. Onların hepsi de Hz. Muhammed’i @ çok iyi tanıdıkları ve ona son derece güvendikleri için bu olayın doğru ve hak olduğundan şüphe etmemişlerdi. En azından Hatice (ra) gibi tepki vermişlerdi. Yani Hz. Muhammed’in @ çok yüksek bir ahlaki karaktere sahip olması nedeniyle Cenab-ı Hakk’ın kendisini asla delirme, cinlenme ve meczupluk gibi psikolojik ve şeytanın musallat olduğu hastalıklara atmayacağını ifade ederek Cenab-ı Hakk’ın kendisini elçi olarak seçmiş olabileceğini söylemişlerdi. Bundan dolayı bu kişiler Hz. Muhammed’e @ ilk iman eden kişiler olarak tarihe geçtiler. Bu olayın gizli kalarak Mekke’de diğer kabile ve topluluklar arasında yayılmamış olması mümkün değildir. Daha ilk zamanlarda Darün Nedve’de olay gündeme gelmiş ve konu hakkında bilgi alması için Hz. Muhammed’in @ en yakın arkadaşı Ebu Bekir (ra) görevlendirilmişti. Bu durumu onlar ruhi bir vaka olarak değerlendirmiş ve Hz. Muhammed’in @ cinlenmiş, meczup olmuş, kafayı sıyırmış gibi değerlendirmelerde bulunmuşlardı. Mekke eşrafı Hz. Muhammed@ hakkındaki gelişmeleri çok yakından takip ediyordu. Mekke eşrafından Hz. Muhammed’i @ sevenler, alışık olmadıkları bir durumla karşılaşmış olmaları ve ilk gelen ayetlerin de kurulu şirk sistemi açısından eleştiri mesajları içermesi sebebiyle ondan uzak durmayı yeğlerken onun muhalifleri Hz. Muhammed’i @ tezvirat yaparak onu yıpratma politikası uyguladıkları görülmektedir. Hz. Muhammed @ ise bu görevini halka açma konusunda hala çekingendir ve mücadelede nasıl bir yol izleyeceği konusunda Cenab-ı Hak’tan komut beklemektedir. O evine kapanmış vaziyettedir. Bir gün Cenab-ı Hak Müddessir Suresi ile ona artık eve kapanmayı bırakması, halka açılması ve onların uyarılması hususunda harekete geçmesi talimatlarını verir. Artık insanların Rableri hakkındaki kanaatlerinin yanlış olduğunun ortaya konması gerekmektedir. Zira şirk sisteminin yürütücüleri, insanlar üzerinde kolay bir hakimiyet sağlayabilmek ve yanlışlarını kamufle etmek için inanç sistemlerini de kendi çıkar ve amaçlarına uygun tasarlamışlardır. Onların icat ettikleri bu inanç tasarımına göre Allah her şeyin yaratıcısı olmakla birlikte yeryüzündeki insanların kendi işlerinde yetkilerini insanlardan bazısına devretmiştir. Allah’ın yetkilerini üstendiği iddia edilen bu özel insanlar, geçmişte yaşamış insanlar olabileceği gibi hali hazırda yaşayan insanlar da olabilmektedir. Allah’ın birtakım yetkilerini bazı insanlara devrettiğine inanılması halinde sözkonusu egemenler çok rahatlıkla istedikleri yasaları, kuralları koyabilir hale gelmektedirler. Egemen sınıfın tanrısal yetkilere sahip olduklarına toplumun inanmasından sonra artık toplumu yönetmek çok kolaydır. Arzu edilen her şey, kutsal birer kural olarak topluma dayatılabilir. Bütün kötülükler, zulümler, sömürüler, azgınlıklar, şeytanilikler, hatta günahlar ilahi kılıfa büründürülebilir ve halktan da buna itiraz gelmez / gelemez. Çünkü kimse Allah’a ya da onun yetkilendirdiği küçük ilahlara ulaşamayacak ve erişme imkânı olmadığında da zulüm ve yanlış uygulamalar konusunda şikâyetlerini de bildiremeyecektir. Bu nedenle şirk sistemi bir defa yerleştiği takdirde artık şikâyet edebilecek hiçbir merci, hiçbir makam bulunamayacaktır. Ayrıca bu sözde yetkilendirilmiş ilahlar ya da onların vekilleri veyahut ortakları yaptıkları işlerde Allah adına iş gördükleri için hiçbir şekilde sorgulanamayacakları ve kimseye hesap vermeyecekleri için keyfi uygulamalarında sınır tanımayacaklardır. Bu nedenle Cenab-ı Hak, elçisinin halka açılmasını istedi. Mekke halkına yapılacak ilk çağrıda halka Allah’ı tespih etmelerini / Allah’a yönelmelerini, ortağı olmadığını, yetkilerini kimseye devretmediğini bildirmesini emretti. Cenab-ı Hak, bu emirden sonra elçisinin ahlaklı, saygın, güvenilir, dürüst, temiz, alnı açık vb. güzel vasıflara sahip olması bağlamında elbisesini temiz tutmasını emretti. Böylece zımni olarak sözde ilahların ve ortaklarının / vekillerinin yaptıkları pis işleri ve kötü ahlakları ile asla Kendisini temsil edemeyeceklerini ifade etti. O, bu ifadelerle kimseye ilahlık yetkilerini devretmediğini ve müşriklerle mücadelede en öncelikli adımın Kendisini (Cenab-ı Hakk’ı) onların yaptıkları pis işlerden beri kılmak olduğunu ortaya koydu. O, elçisine her türlü ahlâksızlık, fuhuş, faiz, yalan, kötü söz, yüz kızartıcı her türlü davranış, sahtekârlık, hilekârlık, hainlik, sömürü, işkence ve köleleştirme gibi pis işlerden ve bu pis işleri yasal kılıfına uydurma aleti olan şirk araçlarından, putlardan kaçınması gerektiğini bildirdi. Böylece şirkin temsilcilerinin bu pis işlerin içerisinde olduğuna, insanların Rabbi’nin asla böyle bir tezgahla hiçbir ilişkisinin olamayacağına zımni bir vurgu yaptı. Hatta daha da ileri gidilerek müşriklerin çokça yaptıkları çirkin bir fiil olan iyilikleri kazanca dönüştürme ya da iyilikleri başa kakma eyleminden elçisinin uzak durması konusundaki uyarısı ile şirk sistemi sahiplerinin maskeleri düşürüldü. Aslında Cenab-ı Hak, elçisinin bu pisliklerden, ahlaksızlıklardan ve çirkin fiillerden uzak ve çok yüksek bir ahlaka sahip olduğunu gayet iyi bilmesine rağmen ona bunlardan uzak olmasını emretmesinin nedeni, hem şirk sisteminin temel yanlışlarını ortaya koymak hem de ilahi sistemin / ilahi doktrinin bu çirkinliklere ve pisliklere asla müsaade etmeyeceğinin deklarasyonunu yapmaktır. Müteakip talimatı içeren ayette Cenab-ı Hak, elçisine “Rabbin için sabret” emrini verirken onu bekleyen çok büyük zorlukların olduğunu vurguladı. Zorluklar karşısında asla geri adım atmamasını, bıkkınlık göstermemesini emretti. Kendisine tepki gösterecek olan şirk sisteminin sahiplerine, zalimlere, zorbalara karşı direnmesini, onlardan gelecek her türlü olumsuz söz ve davranışa karşı güçlü durmasını, tam bir kararlılık içerisinde olmasını ve verilen ilâhî talimatların gereğini aynen yerine getirerek Kendisine (Allah'a) güvenmesini istedi. İşte bu mesajları içeren Müddessir suresinin ilk ayetleri ile harekatın başlaması emredilir; Rahman ve Rahim Allah’ın adına 1-10-Ey elbisesine bürünen! Kalk ve uyar! Rabbini tekbir et / yücelt! Elbiseni temiz tut! Pis şeylerden uzak dur! İyilik yapmayı kendine kazanç aracı kılma! / Yaptığın iyilikleri çok bularak başa kakma! Rabbin için sabret! Çünkü O (diriliş) borusuna üflendiği zaman, işte o gün, çok zorlu, çok çetin bir gündür. Küfre batmışlar için hiç de kolay değildir. (Müddessir Suresi 1-10) 2.6.Safa Tepesinden Yapılan İlk Çağrı Hz. Muhammed @ Hira mağarasında aldığı “oku” emrinin gereğini Müddessir suresindeki “Kalk ve uyar, Rabbini yücelt.” emri ile yapmaya başlayacaktı. Fakat bu “okuma” ve “uyarı / Rabbi Tekbir etme” talimatını yerine getirmede insanların karşısına bir manifesto ile çıkması gerekiyordu. Bu öyle bir manifesto olmalıydı ki Hz. Muhammed’e @ indirilecek olan ilahi dünya görüşünün / ilahi sistemin / tevhidi dünya görüşünün en temel ifadelerinden oluşmalıydı. İşte bu amaçla Cenab-ı Hak Fatiha Suresini “okuma / davetin” manifestosu olarak elçisine bildirdi. Artık uyarı ve davet için harekete geçilebilirdi. Hz. Muhammed @ tevhidi dünya görüşünün manifestosunu halka okumak için yer olarak o günün Mekke toplumunda savaş ve saldırı tehlikesi olduğu zaman acil durum anonslarının yapılmasında kullanılan “Safa” tepesini seçti. Safa tepesine çıkan Hz. Muhammed @ bütün Mekkelilere toplanmaları için acil durum anonsunu yaptı. İnsanlar “bir tehlike ile karşı karşıyayız herhalde” diyerek onun etrafına toplandıktan sonra o onlara hitap etmeye başladı: “Ey Abdülmuttalib Oğulları! Ey Fihr Oğulları! Ey Lüeyy Oğulları! ….Şu dağın arkasında size saldırmak isteyen düşman atlıları var desem, bana inanır mısınız?” diye sordu. Etrafına toplanan insanların hepsi birden “Evet!” cevabı verdi. “Çünkü sen El-Eminsin. Yalan söylemezsin.” dediler. Topluluğun kendisine tam bir güveni olduğunun teyidinden sonra Hz. Muhammed @ onlara Allah’ın elçi olarak kendisini gönderdiğini, şirk sistemini terk ederek tevhit sistemine geçmeleri gerektiğini, aksi takdirde kendilerini büyük bir tehlikenin beklediğini ve kurtuluşlarının ancak ilahi öğretinin öngördüğü tevhit sistemine tabi olmakla mümkün olacağını söyledi. Arkasından tevhidi dünya görüşünün manifestosu olan Fatiha Suresini onlara okudu: “(Ey İnsanlar;) Rahman ve Rahim Allah adına [okuyorum]. Hamd / Övgü/ şükür / karşılık ve yönelim, alemlerin Rabbi, Rahman, Rahim, din gününün/ hesap gününün sahibi Allah’adır. Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım isteriz. Bizi, dosdoğru yola ilet. Kendisini nimete erdirdiklerinin yoluna ilet. Azıp sapmış ve üzerlerine gazap hak olmuşların yolundan uzak tut!” (Fatiha Suresi 1-7) Herkes bu manifestoyu büyük bir dikkatle dinledi. Manifestonun Mekke kamuoyunda çok büyük bir yankı uyandıracağı açıktı. Zira öncelikle bu bildiri Rahman ve Rahim Allah adına okunuyordu. Yani Hz. Muhammed’in @ şahsi bir daveti değildi. Vahiy gelmeden önce Darün Nedve’de yaptığı tevhit çağrıları kendi kişisel çağrılarıydı ama bu sefer çağrıyı Allah adına yapıyordu. O (Allah) kullarına karşı çok merhametli, çok bağışlayandı. Bu ifade aslında Allah’ın yetkilerini kendilerine devrettiğine inanılan o zalim, merhametsiz, cimri ve sömürücü sözde tanrıların düzenine karşı Allah bildiriyordu ki: “Ben asla zalim değilim, ben asla acımasız değilim, ben asla sömürücü değilim ve ben asla kimseye yetkilerimi devretmedim. Hele böyle zalim, sömürücü, merhametsiz, vahşi, adaletsiz, cimri olan kişi, kurum ve kuruluşlara hiç devretmedim. Merhametlilerin en merhametlisi olan benim adıma olacak tevhidi dünya görüşü ve sistemi ise insanlara son derece merhametli, şefkatli, bağışlayıcı ve paylaşmacı olacaktır. Merhameti, şefkati, rahmeti, bağışlamayı ve paylaşmayı ilke olarak benimsemeyen hiçbir sistem benim adıma ve benim onayladığım bir sistem olamaz.” Hz. Muhammed’in @ okuduğu Fatiha suresi bildirisinde bu husus ikinci kez üzerine basa basa tekrar ediliyordu: “Ey Mekkeliler! Yöneliminizi, hamdinizi, seçiminizi çok merhametli, bağışlayıcı, şefkatli ve her şeyi kulları için veren Rabbinizin önerdiği tevhidi dünya görüşüne yapın. Bu dünya görüşüne yönelin ki içinde bulunduğunuz zalim, vahşi, acımasız, faizci ve fuhuşçu sözde tanrıların sisteminden kurtulasınız. Çünkü Âlemlerin Rabbi imtiyazlı, azgın, zalim, zorbaları sevmez. O, kullarının gözyaşı dökmesini ve acı çekmesini istemez. O, sadece bir kabilenin / ulusun değil tüm âlemlerin, herkesin ve her şeyin Rabbidir. O, âlemlere karşı merhametlidir, kullarına karşı merhametli olunmasını ister. O, sevendir, kullarına karşı sevgiyle, şefkatle ve hoşgörü ile muamele edilmesini ister. O, bağışlayıcıdır / affedicidir / vergilidir kullarına karşı bağışlayıcı / affedici / vergili olunmasını ister. O, esirgeyicidir, kol-kanat gericidir ve korumacıdır, kullarına karşı da esirgeyici, kol-kanat gerici ve korumacı olunmasını ister. O, tektir, kullarının da bir araya gelmesini tevhit olmalarını, kardeş olmalarını, dostluklarını ister. Yöneleceğiniz / hamd edeceğiniz / şükredeceğiniz bu ilahi sistemin Rabbi öyle bir Rab ki sadece o kabilenin, bu kabilenin değil tüm kabilelerin, tüm insanların, tüm âlemlerin Rabbidir. O, sadece zenginlerin, soyluların rabbi değil, toplumun her kesiminin rabbidir. O, yoksulun da rabbidir, yetimin de rabbidir, kölenin de rabbidir. İçinde bulunduğunuz şirk sisteminde olduğu gibi her kabilenin bir tanrısı hatta her ailenin bir tanrısı şeklindeki bir sistem sizi birbirinize kırdırıyor, size hiç acımıyor, sizi sınıflara bölüyor ve sadece sözde tanrılar adına hareket eden zenginlerinize, ileri gelenlerinize menfaat sağlıyor. Sadece belli bir ırkı, belli bir kabileyi, belli bir topluluğu değil tüm âlemleri eksen almış tevhidi dünya görüşüne yöneldiğiniz / hamdettiğiniz takdirde birbiri ile sürekli çatışan atomize / bölünmüş kabileler şeklindeki toplumsal yapıdan kurtulacaksınız. Birlik ve beraberlik içerisinde yeni bir toplumsal yapıya kavuşacaksınız.” Bu manifesto bildirisindeki “Hamdin âlemlerin Rabbine olduğu” ilkesi ile her kabileye özgü kendi sözde tanrısı, kutsalı ya da kırmızıçizgileri çerçevesinde oluşmuş atomize, parçalı toplum yapısı yerine bütün kabilelerin tek bir ilah ve onun öğretisi etrafında bir araya gelerek tek bir topluluk oluşturduğu bir toplum yapısına yönelinmesi ifade ediliyordu. Hz. Muhammed’in @ okuduğu manifestonun bir diğer önemli vurgusu, “hesap / din gününün sahibinin âlemlerin Rabbi” olmasıydı. Bu vurgu, Safa tepesinde toplanan Mekkelilere bir başka şok daha yaşatıyordu. Çünkü onların içinde yaşadıkları şirk sisteminde Allah’tan yetki aldığı iddia edilen sözde tanrılar ve onlar adına hareket eden kabile reisleri yaptıkları yönetsel uygulama, iş ve işlemlerden dolayı kendilerini hiç kimseye karşı sorumlu hissetmiyorlar ve kimseye hesap vermiyorlardı. Onlar sözde tanrılar adına hareket ettiklerinden dolayı kendilerini “layüs’el” yani “sorumsuz ve hesap sorulamaz” olarak görüyorlardı. Onların yaptıkları kimse tarafından sorgulanamazdı. Ne yaparlarsa doğru ve tanrısal olarak görülürdü. Zira her şey kabile için ve kabile adına yapılıyordu. Kabile bütün otoritelerin üzerinde idi. Onlara göre Allah sadece kendi kabilesinin tanrısını kendisine en yakın tanrı olarak seçmişti. Diğer kabileler kendi kabilelerinden asla hesap soramazlardı. Her kabile kendi başına buyruk idi. Sorumsuz ve hesap sorulamaz idari yapıların ürettiği sonuçlar ise toplumda zulümden, adaletsizlikten, sömürü ve vahşet gibi kötü sonuçlardan başka bir şey değildi. Ama şimdi Hz. Muhammed @ bildirisinde öyle bir dünya görüşüne davet ediyordu ki o dünya görüşünün hâkim olduğu sistemde yöneticiler ve ileri gelenler yaptıkları icraatların hesabını mutlaka verecekleri bildiriliyordu. Ahirette irade sahibi tüm yaratıkların yaptıklarının hesabını vermesi gibi Âlemlerin Rabbinin öngördüğü sistemde de yöneticiler, sorumsuz, layüs’el olamazlar. Kurulacak sistemde yöneticiler topluma belirli zamanlarda hesap vereceklerdir. Hiç kimse sorumsuz ve layüs’el olmayacaktır. Hz. Muhammed’in @ manifestosunda Mekkelileri şok eden önemli ilkelerden bir diğeri de “Yalnız sana itaat eder ve yalnız senden yardım isteriz” ilkesiydi. Bu ifadeyi söyleyenler sosyal bir ruh, birlik ve tevhit ruhu içerisinde şu hususları deklare etmiş oluyorlardı; “Rahmete dayanmayan, insanlara zulmeden, insanları birbirine düşüren, insanları fakirliğe, sefalete ve perişanlığa sürükleyen, insanlığın gelişimine engel olan kişi, kurum ve düşünceleri reddediyoruz, onlara bağlanmayacağız, itaat etmeyeceğiz. Ahlaksız, sorumsuz, azgın, zorba, kibirli, zalim, faizci, vicdansız, fuhuş yapan ve yaptıran kişilere itaat etmeyeceğiz. Sorunlarımızın çözümü için onlardan medet ummayacağız ve onlara başvurmayacağız” “Hayatın gerçeklerinden uzak, sanal, yapay, insanları aldatma, kandırma ve sömürme amaçlı kutsallaştırılmış ilke ve idollere, sözde tanrı ve ortaklarına saygı göstermeyeceğiz ve onlara itaat etmeyeceğiz.” “Sorunlarımızı çözmekten ve ihtiyaçlarımızı gidermekten aciz, boş laf eden ve boş vaatlerde bulunan yalancılardan bir şey istemeyeceğiz.” “Bizler sadece Allah’tan yardım/inayet isteyeceğiz, sadece O’ndan medet umacağız, sadece O’ndan çözüm bekleyeceğiz, sadece O’ndan destek isteyeceğiz.” Hz. Muhammed’in @ sine-i millete dönerek Safa tepesinde halka sunduğu tevhidi dünya görüşünün manifestosu niteliğindeki Fatiha suresinin son kısmı ise Âlemlerin Rabbinden bir talep ve duadan oluşmaktaydı. Bu son cümlelerde manifestoya destek verenlerin duaları temiz olmak, dürüst olmak, arınmak, iyilerden olmak, doğru kimselerden olmak ve bu talepleri konusunda Cenab-ı Hakk’tan yol, yöntem ve usullerin en doğrusunu, en güzelini, en iyisini göstermesini niyaz etmektir. Aynı dua kapsamında kötülerden, azgınlardan olmamak ve O’nun gazabına yol açacak yol ve yöntemlerden uzak bulundurmasını talep etmektedir. Manifestoya taraftar olanlar dualarındaki “Dosdoğru yol” tanımı ile şu talepleri dile getirmektedirler: “Bizi iyilik, fazilet, güzellik getiren yollara ilet, Bizi barışa, huzura, istikrara giden yollara ilet, Bizi hürriyet, yardımlaşma, güvenlik sağlayan yollara ilet, Bizi zenginlik, refah, ileri, esenlikli yaşamın yollarına ilet, Bizi korkusuz, tasasız, endişesiz, geleceğe umutla bakabilen yaşam yollarına ilet, Bizi bilinç, hakkaniyet, adalet getiren yollara ilet.” Manifesto taraftarlarının dualarındaki “Rabbin nimet verdiği kimseler” olarak tanımladığı kişiler ise; Peygamberler, Rabbin kendisinden razı olduğu kullar, Rabbin sevdiği kullar, salihler, muttakiler, muhlisler, ahlaklılar, cömertler, adil kişiler, erdemliler, merhametliler,…. kısacası Cenab-ı Hakk’ın vahiyle nimetlendirdiği kimselerin karakterine sahip kimseler. Manifesto taraftarlarının dualarında kaçındıkları “Azıp sapmış ve üzerlerine gazap hak olmuş kimseler” olarak tanımladığı kişiler ise; Hakikate / doğruya / güzel ahlâka sırt dönen, sorumsuzlar, azgınlar, kibirliler, zalimler, şerefsizler, haysiyetsizler,……… Safa tepesinde Hz. Muhammed’in @ bildiriyi okumasından sonra kalabalık arasından sadece bir kişinin sesi işitildi. O konuşan kişi ise Hz. Muhammed’in @ amcası Ebu Leheb idi. Ebu Leheb “Muhammed! Ellerin kurusun! / Yazıklar olsun sana! Bizi bunun için mi topladın.” diyerek bağırmaya, hakaret etmeye başladı ve elindeki taşı yeğenine fırlattı. Daha sonrasında da topluluk Safa tepesini terk etti. Böylece peygamberimiz Rabbi adına okumuş, Rabbinin en büyük olduğunu ilân etmiş ve insanları gazapla uyararak ilk okuma / davet görevini yaparak hareketi başlatmıştı. Artık okunan manifestonun mesajları tüm Mekke kamuoyunda tartışılacaktı. 2.7.Mekke Kamuoyunda Fatiha Suresinin mesajlarının Tartışılması Hz. Muhammed’in @ Safa tepesinden Mekkelilere okuduğu Fatiha manifestosu Darün Nedve Meclisinde Mekke ileri gelenlerinin yüzüne tokat gibi şaklamıştı. Daha önce diledikleri gibi yönettikleri bir toplum varken şimdi işlerine taş koyacak, ipliklerini pazara çıkaracak ve her yaptıkları aldatma, hile ve sahtekârlığı ortaya koyacak bir muhalefet doğmuştu. Hem de bu muhalefet kendi içlerinden çıkmış birisiydi. Dahası bu muhalefeti yönlendiren ilahi nefesti, ilahi bir ruhtu. Bu muhalefet amcası, dedesi gibi mecliste, yani sistem içerisinde kalıp muhalefet yapsa bir sorun yoktu. O muhalefetini meclisin içerisinde değil halkın sinesinde yapmaya kalkmıştı. Üstelik bu muhalefetin lideri, görevini bizzat Cenab-ı Hakk’ın verdiğini bildiriyor ve muhteşem veciz ve beliğ sözlerle onlara hitap ediyordu. Artık onlar hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını görüyorlardı. Darün Nedve’de üyelerin bazıları “başımıza iş aldık” diyorlardı. Bazıları ise “Şimdi Mekke dışındaki diğer Araplara durumu nasıl izah edeceğiz. Kendi kutsallarına ve şimdiki toplumsal yapıya kökünden karşı çıkan bir muhalefetin çıkması nedeniyle kurulu sistemlerinin tehdit altında olduğunu gören Mekke dışındaki Arap kabileler, bizden bu sorunun derhal çözülmesini talep ettikleri zaman bizler ne cevap vereceğiz? Dahası bu iş büyüyecek olursa onlar bizi Mekke’den sürüp çıkarırlar” diyorlardı. Ebu Cehil ve Velid bin Muğire gibi Darün Nedve Meclisinin önde gelen azılıları ise “Bu işi Haşimoğulları başımıza sardı, onlar temizlesin. Ama şimdilik bu konuda alacağımız tedbir, Hz. Muhammed’in @ deli, meczup, cinlenmiş olduğu üzerinde durmak ve dikkate alınacak önemli bir durumun olmadığını dile getirmek. Bu konunun kendi kabilesi nezdinde kolaylıkla çözüleceğini belirtmek” diyorlardı. Görüşmelerin sonunda bu görüş ağırlık kazandı. Diğer taraftan Safa tepesi çağrısının Mekke halkı nezdinde çok önemli etkisi oldu. Özellikle zulüm altında inim inim inlemelerine rağmen, tepki koyacak güçleri olmayan Mekke’nin sahipsizleri, köleleri, fakir ve yoksulları için bu manifesto, sessiz yığınların sesi, adeta çığlığı olmuştu. Gidişattan memnun olmayan orta ve bazı üst düzey ileri gelenleri açısından da bu manifesto ilaç gibi gelmişti. Zira Hz. Muhammed’in@ bu çağrısı Mekke’nin içine yuvarlandığı bataklığın farkına varan, ama çözüm üretemeyenlerin sesi olmuştu. Onlar için bir umut doğmuştu. Safa tepesindeki manifesto, daha önce ortaya konan muhalefetin argümanlarından çok farklıydı. Zeyd bin Amr, Varaka bin Nevfel, Kus bin Saide gibi kişilerin Mekke şirk sistemine karşı muhalefet söylemleri sadece yanlışları ortaya koymak olmuştu. Onların negatif bir muhalefet dilleri vardı. Olumsuzlukları dile getiriyorlardı. Fakat çözüme yönelik ortaya alternatif bir dünya görüşü öneremiyorlardı. Toplumun içinde bulunduğu krize çözüm olacak olumlu söylemleri mevcut değildi. Onlar bir arayış içerisinde idiler. Hatta Varaka bin Nevfel örneğinde olduğu gibi bu muhalifler şirk sistemine karşı koymak için Yahudilik ya da Hristiyanlığı seçebiliyorlardı. Bazen dertlerine çare olmadığı için bu dinleri de bırakıyorlardı. Cenab-ı Hakk’ın rehberliği olmadan gizlenmiş hakikatlerin ortaya çıkarılması imkânsızdı. Fakat Hz. Muhammed’in @ ortaya koyduğu Fatiha suresi manifestosu olumlu bir dil kullanıyordu ve çözüm önerisi sunuyordu. Yani insanlar bu olumlu söylemin tersini düşünürse olumsuzlukları rahatlıkla çıkarabiliyor ve böylece şirk sisteminin olumsuzluklarını reddediş kolayca anlaşılıyordu. Fatiha suresi manifestosunun güzelliği de buradaydı. Çünkü insanlar zaten şirk sisteminin içerisinde yaşıyorlar ve bu sistemin getirdiği tüm olumsuzlukları iliklerine kadar yaşıyorlardı. Bir de bunu dile getirmenin anlamı yoktu. Bunun yerine soruna çözüm ortaya konmalıydı. Fatiha suresi manifestosu bunu yapıyordu. Çözüm olarak merhameti, rahmeti, acımayı, bağışlamayı, paylaşmayı, cömertliği, kardeşliği, şefkati, bütün insanların birliğini ve beraberliğini, icraatların denetlenmesini ve hesap verilmesini önceleyen bir toplumsal yapının tercih edilmesini ortaya koyuyordu. Topluma yaşadıkları zulümlerin sebebi olan sözde tanrılara değil sorunlarına doğru çözümleri sunan Allah’a itaat edilmesi isteniyordu. Toplumsal sorunların çözümü için Allah’a başvurulması ve O’ndan yardım istenmesini ortaya koyuyordu. İnsanların dosdoğru yolu aramaları gerektiği ve ahlaklı, faziletli ve dürüst insanların peşinden gitmeyi arzulamaları belirtiliyordu. Kötülüklerin önderi, şeytanlık peşinde koşan, azgın, sapkın insanlardan uzak durmayı arzulamalarının gereği de vurgulanıyordu. Hz. Muhammed’in Fatiha Suresi çerçevesinde davet ettiği ilkeler toplumu dirilterek büyük bir medeniyet yaratacak ilkelerdi. Zira bir toplum ancak adalet ile ayakta durur ve yücelir. Adaletin temelide doğru inanç, doğru düşünme ve erdemdir. / fazilettir. Sözkonusu ilkeler ile faziletin / erdemliliğin temel alınması öngörülmektedir. Allah’ın tüm alemlerin Rabbi olması ilkesi ile İslami toplumda kimseye ayrımcılık ve ötekileştirme yapılmayacağı belirtilir. O’nun Rahman ve Rahim isimleri ile toplumdaki herkesin merhametli, paylaşmacı, vergili olması ve kimseyi aşağı görmemesi, kimseyi ezmemesi, kimsenin kibirlenmemesi ilke olarak ortaya konulur. Herkesin tercihlerinin ve yaptıklarının hesabını adil bir şekilde hesabını verececeği / vermesi gerektiği ve bu hususta kimsenin bir ayrıcalığının olmayacağı belirtilir. Toplumdaki herkesin yapacağı eylemlerde iyiyi, güzeli, doğruyu, hak ve gerçeği aramasını, kötülükten, pis ve iğrençlikten, yanlışlardan uzak durması gerektiğini ifade eder. Böylece uygar faziletli / erdemli toplumu yaratacak ilkeler ilan edilmiş olur. 2.8.Haşimoğulları içerisinde Fatiha Suresi Bildirgesinin Tartışılması Haşimoğulları, muhafazakâr sayılabilecek bir kabile idi. Onlar Abdülmuttalibin etkisi ile şirk kültürü ve şirkin kötülüklerinden hiç hoşnut değillerdi. Mekke’nin kuruluş felsefesine bağlı kalmaya çalışarak Kâbe’nin dürüstlüğün, doğruluğun, erdemliliğin, adaletin, kardeşliğin vb. güzel hasletlerin insanlara öğretildiği bir merkez olması ilkesine bağlı kalarak insanlara hizmet vermeye çalışıyorlardı. Onların bu güzel yönleri nedeniyle kendi soylarından çıkan Hz. Muhammed’e @ ve bildirgesine bakışları da genel olarak olumluydu. Fakat bu bildirgeye olumlu bakmak başka, bildirgenin çağrısına uyarak Hz. Muhammed’in @ yanında saf tutmak başkaydı. Çünkü Hz. Muhammed’in @ yanında saf tutulduğu takdirde Mekke’nin, hatta tüm yarımada Araplarının tepkileri ile karşı karşıya kalınacağını gayet iyi biliyorlardı. Kurulu sistemle mücadele etmek öyle kolay değildi. Fakat diğer taraftan o dönemin gelenek ve töresi gereği kendi içlerinden, kendi soylarından birisini diğer kabilelere karşı korumak da kabileciliğin gereğiydi ve büyük şerefti. Bundan dolayı kimse kınanamaz, hatta korumaya alınan kişinin inancına teslim olunmaz ise bu koruma takdir bile edilirdi. İşte bu nedenlerle Haşimoğulları’nın durumu diğer kabilelerden farklılık arz ediyordu. Onlar Hz. Muhammed’in @ safında yer almasalar bile kabileciliğin kuralı gereği onu korumaları gerekiyordu. Bildirgesine / çağrısına olumlu yanıt vererek onun safına katılmaları halinde ise hayatlarının çok zorlaşacağını, hatta onu koruma konusunda acze düşeceklerini de çok iyi biliyorlardı. Bu husus Hz. Muhammed’in@ amcası Ebu Talip tarafından çok iyi kavranmıştı. Özellikle kabilenin başı olan Ebu Talip, yeğeninin çağrısına görünüşte iman etmese de resmiyette inkâr politikası güderek onu koruması, törelere en uygun yol olacağı düşüncesinde idi. Belki de bu düşüncesini Hz. Muhammed @ ile paylaştı ve muhtemelen o da bu politikayı olumlu buldu. Ebu Talib’in görünüşte iman etmeyerek resmiyette müşrik inancında imiş gibi görünmesi ile kendisinin Darün Nedve’deki yetkileri ve konumu muhafaza edilmiş olacaktı. Böylece Hz. Muhammed’in @ korumacılığını yapmak yasal olduğu gibi aynı zamanda müşrikler nezdindeki gelişmelerden haberdar olmak için irtibat da koparılmamış olacaktı. Fakat Haşimoğulları’ndan dileyen Hz. Muhammed’in @ yanında saf tutabilirdi. Mesela görünüşte inkâr politikası takip eden Ebu Talip, oğlu Ali’nin Hz. Muhammed’in @ safında yer almasını destekledi. Diğer taraftan Ebu Leheb ise Hz. Muhammed’in @ amcası olmasına rağmen Safa tepesindeki bildirgenin okunmasından sonra tepki koymuş ve yeğenini aşağılamaya çalışmıştı. Safa tepesindeki toplananlardan sadece onun tepki koyması, onun ne kadar aşağılık olduğunu da göstermekteydi. Töreye göre şerefli olan hareketin yeğeninin yanında olması ya da onu koruyucu olması gerekirken sırf ticari zaafa uğrama ve mal kaybetme korkusu nedeniyle yeğenini aşağılayıcı laflarla taciz etmesi, Ebu Leheb’in ne kadar şerefsiz ve aşağılık bir kimse olduğunu göstermesi açısından yeterli bir göstergedir. Haşimoğulları’nın kendi aralarında yaptıkları yemekli ve yemeksiz toplantılarda bu konu gündeme geldi ve Hz. Muhammed’in @ Safa tepesindeki bildirgesi üzerinde tartışılarak nasıl bir vaziyet alınacağı üzerinde duruldu. Hz. Muhammed @ açısından ise kendi soyu olan Haşimoğulları’nın korumacılık yapmasından ziyade, kendisine inanarak desteklemesi ve kendi safında yer alması daha önemliydi. Zira o günkü ortamda kabilesinin kendisine inanmadığı / kendisine güvenmediği gibi bir izlenim verilmemesi açısından bu önemliydi. Bu nedenle Hz. Muhammed @ sadece Haşimoğulları’nın ileri gelenlerine, yaklaşık 40 (kırk) kişilik bir topluluğa, yemek vermeyi ve o ziyafette onları kendi safına davet etmeyi tasarladı. Yemeğin sonunda hareketine destek vermeleri hususunda bir konuşma yapmayı planlamıştı, ancak yemeğe amcası Ebu Leheb’in davetsiz misafir olarak katılması ve daha önce Safa tepesindeki olumsuz tavrı nedeniyle bu konuşmayı gerek biraz korku gerekse çeşitli tereddütleri nedenleriyle gerçekleştiremedi ve davetliler yemekten sonra dağıldılar. Birinci girişim başarısız olmuştu. Ancak Hz. Muhammed @ Rabbin’den aldığı “bu işe sabırla baş koy/ asla geri adım atma / geri durma” emri çerçevesinde ikinci ziyafeti tertipledi. İkinci yemek davetine de davetsiz ve yüzsüz amcası Ebu Leheb yine katıldı, fakat bu kez Hz. Muhammed @ bütün cesaretini topladı ve ziyafetin amacını gerçekleştirmek için kabilesinin ileri gelenlerini kendi safına çağıran bir konuşma yaptı. Kendisine mesajlarını iletmek ve o mesajları doğrultusunda hareket edilmesi için Cenab-ı Hak tarafından ağır bir sorumluluk ve görev verildiğini bildirdi ve onlara Fatiha Suresini okudu. Onlardan katılım ve destek istedi. Fakat yemeğe katılan davetliler arasında hiç kimsenin sesi çıkmadı. O onları bir daha kendi safına katılmaya davet etti, fakat yine kimseden aradığı desteği bulamadı. Üçüncü kez davetini tekrarladı ve yine kimseden ses çıkmayınca o sırada henüz on iki-on üç yaşlarında olan Ali(ra) Hz. Muhammed’in @ davetine “Ey Allah'ın elçisi. Bu işte ben senin yardımcın ve destekçinim” diyerek destek çıktı. Fakat amcası Ebu Leheb, Hz. Muhammed’in @ bu davetine yine şiddetle karşı çıktı. Onun yanlış yaptığını, kabileye zarar verdiğini ifade etti. Gerekçe olarak Haşimoğulları’nın kendisini ne Mekkelilere ne de tüm diğer Arap kabilelerine karşı koruyacak güçte olmadığını söyledi. Ebu Leheb, kurulu şirk sistemine kabile olarak karşı çıkılması halinde bütün Arap kabilelerinin Haşimoğulları’nın üzerine çullanacağını ve kabilelerinin yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalacağını belirtti. Bu nedenle Hz. Muhammed’in bu hareketinin Haşimoğulları’nın başına büyük bir bela açmakta olduğunu ve derhal durdurulması gerektiğini söyledi. Ebu Leheb konuşmasında şu hususlara da işaret etmeye çalıştı: “Eğer senin davetine katılacak olursak, şirk sistemi ile kurulan Mekke’nin ticari / dini piyasa yapısı bozulacak, özellikle hac dönemlerinde bütün Arap kabilelerinin katıldıkları ve yarım adadaki en büyük alışveriş merkezleri / pazarları olan Mecenne, Ukaz, ve Zulmecaz pazarları başka yerlere kayacak ve hatta diğer Arap kabileleri tüm Kureyş’in üzerine yürüyecek ve Mekke’den hepimizi sürüp çıkaracaklar.” Ebu Leheb’in bu görüşüne Ebu Talib karşı çıktı. Hz. Muhammed’in@ en yakın akrabaları olduğunu ve ona yardım etmenin kendileri için büyük bir şeref olduğunu belirtti. Daha sonra Hz. Muhammed’e@ dönerek kendisini korumak ve kollamaktan asla geri durmayacaklarını söyledi. Bunun yanında hâlihazırdaki cari şirk dininden ayrılmayacağını da ifade etti. Böylece o kurulu sistemin yasaları içerisinde hareket etmeye devam edeceğini bildirmiş oldu. Ebu Leheb ise ağabeyi Ebu Talib’e karşı çıkarak Hz. Muhammed’in@ muhakkak engellenmesi gerektiği aksi takdirde bu iş büyüyecek olursa çok büyük bir musibet ile karşı karşıya kalınacağını söyledi. Bunun üzerine Ebu Leheb’e kız kardeşi Safiye karşı çıktı ve Haşimoğulları olarak Hz. Muhammed’i @ korumanın şeref, aksi davranışta bulunmanın ise zillet ve şerefsizlik olacağını ifade etti. Fakat Ebu Leheb görüşünü savunmaya devam etti. Kız kardeşi Safiye’nin kadın oluşuyla alay ederek kadınların bu işe karışmamasını, onların olaylara duygusal bakarak hep yanlışa sürüklediklerini söyledi. Arapların üzerlerine geldikleri zaman nasıl ve hangi güçle karşı koyacaklarını bir düşünmelerini, kendisinin kabileyi korumaya çalıştığını ifade etti. Tartışmalı geçen toplantıda son sözü kabile reisi olan Ebu Talip söyledi ve Ebu Leheb’i korkaklıkla suçlayarak, Hz. Muhammed’i@ koruyacaklarını, ona kimsenin dokunamayacağını ve onu korumak için gerekirse kanlarının son damlasına kadar savaşacaklarını ifade etti. Böylece Haşimoğulları’nın nihai kararı Hz. Muhammed’in@ safında yer alınmasa da onu koruma altına almak şeklinde tecelli etti. Bu toplantıdan sonra akrabalarından Hz. Muhammed’in @ tarafına geçenler de oldu. Zamanla giderek Hz. Muhammed’in @ saflarına geçenler artmaya başladı. 2.8.Ebu Leheb’in karşıtlığı Ebu Leheb’in kabile geleneklerine göre yeğeni Hz. Muhammed’in @ korunmasına karşı çıkışının altında sahip olduğu malı, mülkü ve statüyü kaybetme korkusu yatmaktaydı. O kabilesinin Hz. Muhammed’i @ korumasına karşı olmakla kalmıyor aynı zamanda ona muhalefette müşriklerle birlikte hareket ettiği için akrabaları tarafından eleştiriliyor ve onların aşağılayıcı bakış ve sözlerine muhatap oluyordu. O da Mekkeli müşriklere şirin görünmek için elinden geleni yaparak şerefsiz ve şahsiyetsiz bir yol seçiyordu. Onun şahsiyetsizliği o derecedeydi ki yeğenine eziyetler yapmak, ailesine acılar çektirmek ve böylece Mekke’nin Müşrik ileri gelenlerinin gözüne girmek ona daha sevimli geliyordu. Onun bu aşağılık çabalarına Ebu Süfyan’ın kızkardeşi olan karısı Ümmü Cemil de destek veriyordu. Onlar Hz. Muhammed’e@ sıkıntı vermek ve acı çektirmek için çok adi yöntemlere başvuruyorlardı. Ebû Leheb ve karısı ilk önce Hz. Muhammed’e @ evlatları üzerinde acı vermeyi denediler. Ebu Leheb’in oğlu Uteybe, Hz. Muhammed’in @ kızlarından Ümmü Gülsüm ile ve diğer oğlu Utbe ise yine kızı Rukiyye ile evliydi. Ebu Leheb ve karısı iki oğlundan da eşlerini boşamaları için her türlü fitne-fesat-dedikodu ve baskıyı yapmaya başladılar. İlk zamanlar her iki oğlu da bu girişimlere direndiler; zira eşlerinden memnundular. Ancak sonunda onların bu girişimleri Uteybe üzerinde etkili oldu ve o, eşini boşamaya karar verdi. Utbe ise provokasyonlara gelmedi ve eşini boşamaya yanaşmadı. Bu ve buna benzer girişimler Hz. Muhammed’in @ yoluna dikenleri sermeye yönelik girişimlerdi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak elçisine onların yaptıklarına karşı Tebbet Suresini indirdi. Bu sure ile şu mesajlar ve mucizevi ihbarlar veriliyordu: “Ey şahsiyetsiz, şerefsiz kişi ile karısı! Bu yaptıklarınız sizin kahrolmanıza sebep olacak! Zannetmeyin ki yaptığınız aşağılık hareketler müşrikler nezdinde çok iyi karşılanacaksınız. Zannetmeyin ki onlar size paye verecek. Bu yaptıklarınızla kurtulacağınızı zannediyorsanız aldanıyorsunuz. Onlar size asla itibar etmeyecekler. Bu yaptıklarınız nedeniyle yarın ne Hz. Muhammed @ taraftarları arasında bir yeriniz olacak ne de müşrikler nezdinde bir yeriniz olacak ve siz hiçbir yere sığamayacaksınız. Malınız, mülkünüz, statünüz sizi kurtaramayacak. Bu yaptıklarınız size asla bir fayda sağlamayacak. Siz kendi ateşinizi kendiniz yaktınız. Karın yaptığı dedikodular ile o ateşe sürekli odun taşıyor, tıpkı boynunda gerdan yerine urgan ipi olan bir köle gibi. Bunlar dünyadaki azap! Bir de bu yaptıklarınızın ahretteki karşılığı olan ateş azabı var!” Rahman ve Rahim Allah Adına 1-5- Ebu Leheb’in iki eli / gücü, kudreti kurusun! Kahrolsun! (yok olsun!); zaten kendisi de kahroldu, kahrolacak. Ne malı ne de yaptıkları, onu kurtaramayacak. (O) alevli bir ateşe girecektir, karısı da (onun ateşine) odun hamallığı yapacak. Gerdanındaki (kölelik tasması gibi) sağlam bir urgan ipi (ile). (Tebbet Suresi 1-5) 2.9.Mekkelilere Çağrılar Safa tepesinden yapılan çağrıdan sonra Mekke kamuoyunda okunan bildirgenin mesajları tartışılır. Darün Nedve’deki iblislerin tavırları bu bildirgenin mesajlarını boşa çıkarmak ve Hz. Muhammed’i @ itibarsızlaştırmak için ona cinlerin, şeytanların (ecnebi şeytanların / dış güçler) kendisine seslendiğini ifade etmişlerdir. Onlara göre kurulu düzeni tehdit ederek Mekke’yi, yarımada Araplarını ve hatta İran / Sasani, Mısır, Bizans gibi süper güçleri de karşısına alan bu bildirge ancak cinler / şeytanlar (ecnebi şeytanlar / dış güçler) tarafından Hz. Muhammed’e@ okunmuş olmalıdır. Zira asırlardır uygulanan şirk sistemine karşı çıkmak hiçbir akıllının izleyeceği yol değildir. Bu olsa olsa çevre ülkelerden bazı ecnebilerin şeytani düşüncelerini Hz. Muhammed’e @ anlatıp onu ayartmasından başka bir şey değildir. Yani onlara göre Hz. Muhammed @ kökü dışarıda olan bazı yabancı güçlerin görüşlerini kendi toplumuna empoze etmeye çalışıyordu. Mekke’nin iblis yöneticileri bu iddiaları ile Hz. Muhammed’in @ peygamberliğinin yalan ve önerdiği öğretisinin ilahi kaynaklı olmadığını ifade etmeye çalışıyorlardı. Şayet onun iddiaları halk tabanında tutmazsa, tehdit ortadan kalkabilecekti. Aksi takdirde bu okumaların / bildirgelerin arkası gelir de halk, Hz. Muhammed’in @ bildirgelerinden etkilenecek olursa işte o zaman çok zor durumda kalacaklardı. Mekke halkını Hz. Muhammed’in @ yanından ve mesajlarından uzaklaştırmak için onun peygamberliği hakkında şüphe ve tereddüt yaratacak bu tür iddialar ortaya attılar. Ama onların bu iddialarına karşı Cenab-ı Hakk’ın cevabı gecikmedi. Cevap Tekvir suresi ile verildi. Cenab-ı Hak, Tekvir suresi ile önce Kıyamet sahnelerini tasvir ederek Mekkeliler üzerine kopacak toplumsal kıyameti anlattı. Tasvire göre kozmik kıyamette güneşin sönmesi, gökteki yıldızların dökülmesi gibi gelecekte yaşanacak Mekke toplumunun kıyametinde de bugün için gökteki yıldızlar gibi parlayan, güneş gibi ışıyan şirk sisteminin önderlerinin o gün bu makam ve mevkilerini kaybedeceklerine, hepsinin teker teker sönüp döküleceğine işaret edildi. Böylece Kıyamette nasıl kozmik sistem yıkılacaksa Mekke’nin toplumsal kıyametinde de şirk sisteminin yıkılacağı ifade edildi. Araplar için doğumu yaklaşmış devenin başından ayrılmalarının ancak kozmik kıyametin dehşeti gibi çok tehlikeli durumlarda olacağı sahnesinden hareketle Mekkelilerin toplumsal kıyametlerinde de bugün için çok değer verdikleri şeyleri terk etmek zorunda kalacaklarına işaret edildi. Nasıl ki kozmik kıyamette vahşi hayvanların bile can derdine düşerek artık avlanmayı, birbirlerini parçalamayı akıllarına bile getirmedikleri ve hepsinin bir araya gelip toplanacağından hareketle yarın Mekke’nin toplumsal kıyametinde de şirk sisteminin vahşi, şiddetli, öfkeli ve kudretli kişi, kurum ve kuruluşlarından hiçbir eser kalmayacağı, herkesin kuzuya döneceği, birbirini yiyen vahşi kabilelerin bile bu alışkanlıklarından vazgeçeceği ve bir araya gelecekleri vurgulandı. Kıyamet tasvirlerinden sonra hesap gününde suçsuz, günahsız ve masum kız çocuğunun neden diri diri toprağa gömüldüğü tasviri üzerinden Mekke’deki ezilen, aşağılanan, zillete duçar edilen, yoksul, kimsesiz kişilere bu zulmü yapanların kimler olduğu ve neden böyle bir zulme maruz kaldıklarının, hangi yanlış ve günahlarının olduğunun sorulacağı ifade edildi. Bu öyle bir hesaplaşmayı ifade eder ki yarın bu zulme uğrayanların topluma egemen olacaklarını ve bugünün egemenlerinden yaptıklarının hesabının sorulacağı vurgusu vardır. Gerçekleştirilecek muhakeme sonrasında gizli kapaklı kalmış her şeyin ortaya getirileceği ve herkesin ne yaptığının ortaya çıkacağı belirtildi. Daha sonra bu yapılanlar karşısında verilecek ceza ve mükafatların o hesap gününde ortaya konacağı dile getirildi. Rahman Rahim Allah Adına. 1- 14- Güneş katlanıp dürüldüğünde, yıldızlar döküldüğünde, dağlar yürütüldüğünde, on aylık / doğurması yakın olan gebe develer umursanmadığında, / terk edildiğinde, vahşi hayvanlar bir araya toplandığında, denizler kaynatıldığında, nefisler eşleştirildiğinde, diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda, “Hangi günahtan dolayı öldürüldü?” diye, amel defterleri açılıp yayınlandığında, gök sıyrılıp açıldığında, cehennem kızıştırıldığında ve cennet yaklaştırıldığında. Herkes ne getirmiş olduğunu anlar. (Tekvir Suresi 1-14) Sure, daha sonra sözü Safa tepesindeki bildirgeden sonra Mekkelilerin takındıkları tavra getirdi. Yöneticilerinin tavrından korkan Mekke halkı, bildirgedeki mesajları duyduktan sonra Ebu Leheb’in de olumsuz karşı çıkışından sonra sinmişler ve pısırık bir şekilde yuvalarına / evlerine girmişlerdi. Gökyüzündeki cisimlerin hareketlerinin tasvirinden yola çıkarak Mekke halkından bu şekilde sinik ve korkak davranış ortaya koyanlara dikkatler çekildi. Onların karanlığı geçip gitmekte olan geceye atıfla şirkin meydana getirdiği bunalımların, baskıların, zulümlerin, haksızlıkların artık sona ermeye başladığına, nefes almaya başlayan yani doğmaya başlayan sabaha atıfla da adaletin, barış ve huzurun hâkim olacağı aydınlık bir günün doğmakta olduğuna işaretle bu pısırık ve korkak hareketlerin onaylanamayacağına işaret edildi. 15-18- Yeminle Hayır! O sinenlere, çekilip giderek evlerine / yuvalarına gidenlere. Karanlık gece geçip gitmeye yöneldi ve aydınlık sabah nefes almaya başladı. (Tekvir Suresi 15-18) Mekkelilerin bu korkak tavırları kınandıktan sonra Cenab-ı Hak, onlara Hz. Muhammed’de @ asla bir delilik ve cin çarpması emaresinin bulunmadığı gibi, getirdiği öğretilerin de asla kökü dışarda olan ecnebi ajan ve ideologların ayartması olmadığını ya da onun herhangi bir şekilde yabancılardan etkilenerek böyle bir harekete girişmediğini ifade etti. Ayrıca onun söylediği sözlerde herhangi bir şeytaniliğin bulunmadığı ve yine geçmişinden bilindiği gibi onun çok değerli, dürüst, güvenilir, itaat edilmeye layık ve çok itibarlı bir şahsiyet olduğunu belirtti. Öyle ki Kendisinin de ona çok değer verdiğini, katında çok itibarlı ve seçkin bir elçi olduğunu, son derece güvenilir ve itaat edilmeye layık bir şahsiyet olduğunu vurguladı. Ayrıca onun asla cin çarpması sonucu bu sözleri söylemediğini, onun aklı başında ve ne söylediğini bilen bir kimse olduğunu belirtti. Söz konusu ayetlerde Cenab-ı Hakk’ın elçisi hakkında şu hususlar da dile getirilir: “Safa tepesinde işaret ettiği tehlikeyi o apaçık bir şekilde görmüştür. Onun Mekke toplumunun geleceği konusunda gördüğü ve ihbar ettiği şeyler asla kendi görüşü değildir. Onlar tamamen ilahi olarak bildirilen ve kendisinin de müşahede ettiği şeylerdir. Mekke toplumunun ahireti hakkında söylediği hususlar asla yabancıların kendisini ayartmak için söylediği şeyler değildir. Bunlar ilahi sosyolojik yasalardır. Allah elçisine bunu bildirmiş ve o da bunları açık bir şekilde müşahede etmiştir. Aslında sizler de kötü akıbetinizi görüyorsunuz. Bu gidişatla giderseniz sonunuzun iyi olmadığını gayet iyi biliyorsunuz. Elçimizin sizi davet ettiği tevhidi dünya görüşünün sizin yegâne kurtuluş yolunuz olduğunu ve bu dünya görüşünün şeytan işi olamayacağını da müşahede etmektesiniz. Bütün bunlara rağmen neden hala elçimizin size teklif ettiğini tercih etmiyorsunuz? Nedir bu kararsızlık ve kaçış haliniz? Neden hala inatla şirk sisteminden vazgeçmiyorsunuz? Bu gidiş nereye böyle? Şayet ders alıp vazgeçmiyorsanız, biz size sadece öğüt veriyoruz. Dileyen bu öğütleri alır ve yolunu düzeltir. Yolunu düzeltmeyen de sonuçlarına katlanır. Tercih sizin. O size irade vermiş dileyen yanlış yolu, dileyende doğru yolu tercih eder. Allah’ın iradesi bu şekilde tecelli etmiştir. Allah sizler için tevhidi dünya görüşünü dilemiştir. Sizin kurtuluşunuz ancak bundadır. Aksi takdirde yok oluşunuz kaçınılmazdır. Allah sosyolojik kuralı böyle koymuştur. Kimse değiştiremez. Sizin başka seçeneğiniz de yoktur.” 19- 29- Kuşkusuz bu, değerli bir elçi sözüdür; O güçlüdür, Arş’ın Sahibinin yanında çok itibarlıdır, kendisine itaat edilmesi gerekir, zira o çok güvenilirdir de. Sizin sahibiniz / arkadaşınız olan bu elçi asla yabancıların / ecnebilerin / cinlerin etkisi altında değildir. Andolsun o, onu (akıbetinizi) apaçık bir ufuk olarak gördü. Onun gayb / gelecek hakkında söyledikleri zan / tahmin değildir. Bu, kovulmuş Şeytanın sözü de değildir. Hal böyleyken / buna rağmen siz nereye gidiyorsunuz? Bu, âlemler için öğütten başka bir şey değildir ve bu içinizden doğru yola gitmek isteyenler içindir. Alemlerin Rabbi olan Allah’ın dilemesi budur. Siz ancak bunu dileyebilirsiniz. (Tekvir Suresi 19-29) Hz. Muhammed @ nazil olan bu ayetleri Kabe’nin avlusunda toplanan insanlara okudu. Halihazırda Mekke’nin ileri gelenleri onun bu girişimini engellemiyorlardı. Ama çok büyük kaygı duyuyorlardı. Çünkü bu hareket gelişip halk arasında yayılacak olursa şirk sisteminin sonu gelebilirdi. Bu nedenle çok yakında onu fiili engelleme yoluna gideceklerdi. Şimdilik sözlü tezviratla hareketi bastırmayı yeğlediler. Diğer taraftan Mekke halkının da bu hareketin yanında saf tutması öyle kolay karar verilecek bir şey değildi. Zira Hz. Muhammed @ şirk sisteminin açmazlarına, sıkıntılarına, sorunlarına çözüm getirecek bir manifesto ortaya koymuş olsa da onun başlattığı bu hareketin henüz nereye gideceği belli değildi. Mekke halkı onun yanında hemen saf tutmaktansa biraz durup gelişmeleri takip etmenin daha sağlıklı olacağını düşünüyordu. 2.10.Mekkelilerin Çekinik Davranmaları Karşısında Hz. Muhammed’e @ Motivasyon Çağrısına Mekkelilerin hemen olumlu tepki vermemeleri Hz. Muhammed’de@ bir kaygı yaratmıştı. Bu işin zor olacağını biliyordu ama bu kadar da zor bir süreç olacağını düşünememişti. Bu noktada Cenab-ı Hak elçisine hemen motivasyon desteğini verdi ve izleyeceği stratejiyi A’la suresi ile gösterdi. Şöyle ki: “O, elçisine Kendi isminin ve nizamının üstün kılınması için mücadele etmesini / tesbih etmesini emretti. Bu emirle şirk sisteminde Cenab-ı Hakk’ın isimlerini, sıfatlarını O’ndan başkasına veren ve O’nun yetkilerini üstendikleri iddiası ile iş tutan şirk sisteminin temsilcilerinin oluşturdukları inanç sisteminin yıkılması için var gücüyle çalışmasını istedi. O yüceler yücesi Rab her şeyi yaratır. Her şeye yaratılış amacına uygun yasalar ve ölçüler koyar. O, her şeye ölçüsünü verdiği gibi ulaşılması gereken hedefi de gösterir, onlara yol göstericiliği / rehberliği yapar. İradeli mahlukatına yol göstermeyi de elçileri aracılığıyla yapar. Onları asla yardımsız, yalnız ve başıboş bırakmaz. O yaşamı ve yaşam kaynaklarını yaratır ve sonunda o yaşama bir son da verir. İşte Cenab-ı Hakk’ın varlık dünyası için çizdiği kural budur ve bu kural sürekli cereyan etmektedir.” Rahman, Rahim Allah Adına. 1-5-Rabbinin ismini egemen kılmak / üstün kılmak için mücadele et / tesbih et. Ki O, (her şeyi) yaratır, yaratılış amacına uygun düzenlemeler yapar, ölçü koyar ve yol gösterir. O, hayat verdiği gibi sonrasında onların hayatlarına son da verir. ([1] ) (A’la Suresi 1-5) Cenab-ı Hak aynı surede elçisine devamla şu mesajlarını da iletti; “Şimdi sen de bu kural gereği insanlara Rabbinin yol göstericiliği / hidayet rehberliği çerçevesinde görevlendirildin. Bu nedenle sen insanları davet edeceksin, onları davet edeceğin şeyleri sana okutacağız, öğreteceğiz ve sen onları çağıracaksın. Sen bu davetinden / çağrından asla geri durmayacak ve asla bu çağrıyı terk etmeyeceksin. Senin bu çağrın Rabbinin dilediği bir süre kadar devam edecek. Geçmiş peygamberlere gelmiş olan ancak bugün insanlardan gizlenen öğretileri de Rabbin gayet iyi bilmektedir. Dolayısıyla bu unutulmuş ya da insanlardan saklanan öğretiler de açığa çıkarılıncaya kadar senin davetin devam edecek.” 6-7- Biz sana okutacağız / davet ettireceğiz ve sen bundan asla vazgeçmeyeceksin / bırakmayacaksın / terk etmeyeceksin / unutmayacaksın. Allah’ın dilediği (süre) kadar. Kuşkusuz ki O, açığı da bilir, gizliyi de. (A’la Suresi 6-7) Cenab-ı Hak, elçisine mesajlarına şöyle devam etti: “Sen bu çağrıyı yaparken ‘acaba bu çağrımın faydası olur mu?’ gibi tereddütlü düşüncelere kapılıp çağrıdan vazgeçmeyi aklından bile geçirme! Sen sadece çağrıyı yap! Rabbinden haşyet duyan, O’na yakın olmak isteyen bu çağrıya icabet edecektir. Şirk sisteminin pisliklerinden arınmak isteyen, temiz ruhlu insanlar, dürüst olmak isteyen ve güzel eylemlerde bulunmak isteyen salih insanlar bu çağrıya olumlu cevap vereceklerdir. Böylece onlar kurtulacaklardır. Onlar Allah’ın adını egemen kılma mücadelende sana destek olacaklardır. / salat edeceklerdir. Ama bedbahtlar, kendini Allah’tan uzak tutmak isteyenler ise senin bu çağrına olumsuz yanıt verecekler ve onlar için gelecek çok fena olacaktır. İçine düştükleri hal, öyle bir hal olacak ki ne ölüp kurtulacaklar ve ne de yaşayacaklar. Bu hal onların içlerini yakacak, kendilerine bir iç sızısı verecek, yüreklerini dağlayacaktır. Yapacağın mücadelende sana her türlü imkân ve kolaylıklar sağlanacak ve sonunda şirk sistemi sona erecek, İslam, barış, huzur ve mutluluk hâkim olacaktır.” Bu surenin sonunda Cenab-ı Hak davet edilmesine rağmen çekinik davranan Mekkelilerin neden böyle bir davranış içerisinde olduklarına da değinir: “Hz. Muhammed @ geçmiş elçilerin yaptığı çağrılardan farklı bir çağrı yapmamaktadır. Kendisinden önce gelmiş elçiler de aynı dine yani İslam’a davet etmişlerdi. Kabe’nin içerisinde saklanan İbrahim @ ve Musa’ya @ ait sahifelerde de Hz. Muhammed’e @ inzal edilen ilkeler mevcuttur. Fakat insanlar toplumsal sorunlarına köklü, kalıcı çözümler getirmek, uzun vadeli plan ve program yapmak yerine, günü kurtaran pansuman tedbirleri içeren ve kısa vadeli çözümleri tercih etmek daha hoşlarına gitmektedir. Böylece onlar doğru, kalıcı ve geleceğe dönük ama zorlu yolu tercih etmemektedirler. Halbuki her nimetin bir külfeti vardır. Elçinin davetine uymak şu anda zor gelebilir ama uzun vadede asıl kazanç elçinin davetine icabet etmektedir.” 8-19- Biz, (böylece) huzura, barışa ve mutluluğa giden yolda / görevinde başarman için sana her imkânı sağlayacağız. Bu nedenle hemen öğüt ver / hatırlat, bu öğütün / hatırlatman fayda verecek mi diye düşünmeden öğüt ver / hatırlat! (Allah’a) yakın olmak isteyen / haşyet duyan, düşünüp ondan öğüdünü alacaktır. Bedbaht olan ise ondan kaçınacaktır. Ki o, en büyük ateşe atılacak. Ve o orada ne ölecektir ne de hayat bulacaktır. Arınan ise, kendini kurtarmıştır. Ki o, Rabbinin adını anıp salat eden (namazı müteakiben kamu hizmetini ve sorunlarını üstlenen) kimsedir. Fakat siz kısa vadeli / günü birlik / günü kurtaran bir yaşamı tercih ediyorsunuz, oysa uzun vadeli / gelecek dikkate alınarak / planlı programlı bir yaşam daha iyi ve daha kalıcıdır. Gerçek şu ki, (bütün) bunlar, geçmiş vahiylerde (bildirilmiş)tir. İbrahim ve Musa’ya indirilen vahiylerde. (A’la Suresi 8-19) Böylece Hz. Muhammed @ Rabbi’nin verdiği moral ve motivasyon ile görevini yerine getirmeye devam edecektir. 2.11.Mekke Yönetimini Bekleyen Akıbet Hz. Muhammed’in @ Safa tepesinde yaptığı çağrıya karşı Mekke halkı hala tepkisizdir. Onlar, kurulu şirk sisteminin sahiplerinden korkmaları nedeniyle ve Hz. Muhammed’in @ elçiliği konusundaki tereddütlerinden dolayı “bekle gör” politikası güdüyorlardı. Cenab-ı Hak ise peş peşe inzal ettiği surelerle onlara bu politikalarının anlamsızlığını belirtti. Karanlığın en koyu olduğu zaman aydınlanmanın gelmeye başlayacağını ve gelecek günlerin Mekke’ye aydınlık günler getireceğini söyledi. Ancak bu aydınlanmanın öyle “gökten zembille” değil onların kendilerine sunulan ilahi öğretinin yanında yer almaları ile olacağını bildirdi. Allah’a yakın olmak isteyenlerin, gelir dağılımında adalet isteyenlerin, kazancını ihtiyaç sahipleri ile paylaşmak isteyenlerin, hedefi ve çabası iyilik, güzellik ve hayır olanların tevhit çağrısına kulak vererek Hz. Muhammed’in @ yanında saf tutmaları halinde, aydınlık bir geleceğe kavuşmalarının Kendi yardımı sayesinde çok kolay olacağını söyledi. Diğer taraftan Hz. Muhammed’in @ karşısında yer alan ve ilahi öğretinin rehberliğine ihtiyaç hissetmeyenlere, azgınlara, kendi kibir ve gururu içerisinde oyalanıp duranlara ve cimrilik edip adaletli gelir dağılımına karşı çıkanlara ise sıkıntılı, zorlu ve acı dolu bir geleceğin beklediğini ifade etti. Onların geleceğinin de iyi olmadığını, sosyal sarsıntıların ya da dış güçlerin bir saldırısı sonucunda çöküş ve yıkımların kendilerini beklediğini belirtti. Baş aşağı devrilip gidecekleri zaman, çok güvendikleri servetlerinin bir işe yaramayacağını da özellikle vurguladı. Bunun geçmişte hep böyle olduğunu, gelecekte de böyle olacağını zira bunun Allah’ın koyduğu toplumsal bir kanun olduğunu bildirdi. Aynı sure kapsamında, Cenab-ı Hak, yapılan zulümlere verilecek karşılığın dünya hayatındaki cezalarla sınırlı kalmayacağını bunun bir de ahiretteki ateş azabı boyutunun olduğuna da işaret etti. Mekkelileri bu çılgın ateş azabından koruyacak olanın sadece hiçbir karşılık beklemeksizin sırf Allah rızası için malını vermek, O’nun rızası için adaletli gelir dağılımını istemek ve Allah’a yakın olmayı istemek olduğunu belirtti. Leyl suresi kapsamında beliğ bir sunuşla çağrısını yapan Cenab-ı Hak, böylece Mekkelilerin Elçisinin yanında saf tutmaları konusunda gerekli uyarılarını yapar: Rahman Rahim Allah Adına. 1-21- (Yeryüzünü) karanlığa boğan geceye, aydınlanmaya başladığı zaman gündüze, erkeği ve dişiyi yaratana and olsun ki, (Ey insanlar!) sizler farklı hedefleri olan çabalar içindesiniz! Fakat kim malından / kazancından (halka) verirse / adaletli gelir dağılımı yaparsa, takvalı davranırsa ve en güzel yolu / tevhit üzere olmayı kabul ederse, işte onu huzur, barış ve mutluluğa giden yolda muvaffak kılacağız. Fakat kim cimrilik yapar, kendini müstağni görür ve en güzel olanı / tevhit üzere olmayı reddederse işte ona da zorluk, azap ve sıkıntıya giden yolda muvaffak kılacağız. Bakalım baş aşağı yıkılıp gittiği zaman serveti onu kurtaracak mı? Bakın! Bize düşen doğru yolu göstermektir. Muhakkak ki şimdi de Bizimdir, gelecek de. İşte bu nedenle, yalanlayan, yüz çeviren, karanlık ruhlu azgınlardan başkasının girmediği, çılgın alevler saçan bir ateşe karşı Ben sizi uyarıyorum. Kimseden karşılık beklemeden, sadece Yüce Rabbinin rızasını umarak, arınmak için malını halka veren / adil gelir dağılımı yapan takvalı kişi ondan uzak tutulacaktır. İşte onlar, zamanı geldiğinde sevinci tadacaklar / hoşnut olacaklar. (Leyl Suresi 1-21) ([1])NOT:Ayetlerin lafzen “Yeşil otları çıkarır ve sonra da onu kuru çerçöpe çevirir” meali yerine o zamanki Araplar için ifade ettiği anlamı ayet meali olarak tercih edilmiştir. (A.A) 2.12.Mekkelilere Bir Çağrı Daha Hz. Muhammed’in @ Safa tepesinden Mekkelilere karşı Fatiha Suresi bildirgesi ile yaptığı çağrı sonrası halk, hala bu çağrıya katılım konusunda tereddütler yaşamaktadır. Her ne kadar peş peşe gelen Tekvir, A’la, Leyl sureleri ile birçok kişi gelip harekete iştirak etmişlerse de hem erdemli hem de sağduyulu daha bir hayli fazla sayıda Mekkeli vardı. Onların da harekete katılımı bekleniyordu. Fakat Mekke şirk yönetiminin ve Arap yarımadasındaki şirk temsilcilerinin dahası yarımadayı da aşan dönemin global sermaye temsilcileri yani küresel tüccarlar ve onların oluşturdukları networkün (ilaf) gücü korkutucu idi. Çünkü mevcut şirk sistemi asırlardır oturmuş bir yapı arz ediyordu. Zaten Ebu Cehil gibi müşrik baronların azgınlıkları ve hukuk tanımazlıkları da bu şer odaklarının oluşturduğu şebekenin (ilaf) gücüne olan güvenden kaynaklanıyordu. Faziletli ve sağduyulu Mekkelilerin harekete katılmasını sağlamak için onlara kurulu şirk sisteminin sonunun geldiğini göstermek suretiyle onları cesaretlendirmek gerekiyordu. Bu amaçla Cenab-ı Hak, Fecr suresi ile Mekke halkına yaptığı yeni çağrıda; şafağın doğmakta olduğunu, aydınlanmanın yakın olduğunu ve şirk zulmünün meydan getirdiği karanlık gecelerin sayılı ve geçip gitmekte olduğunun müjdesini verdi. Daha sonra hukuksuz ve zorbaca uygulamalar yaparak zulmeden müşrik ileri gelenlerin sonunun yıkım, azap ve şiddetli bir cezalandırma olduğunu, Firavun ve Ad kavminin yöneticileri üzerinden metafor kullanarak ifade etti. Benzetme yapılan kavim ve yöneticilerin öne çıkarılan en önemli vasıflarının ise asla sarsılmaz, yıkılmaz, gelmiş geçmiş en büyük ve en güçlü sistemlerine sahip olmalarıydı. Onların gücü ve büyüklüklerine vurgu yapmak için “kazıklar sahibi, sütunlar sahibi, benzeri yaratılmamış beldeler, kayalardan evler yontarak şehirler yapan yönetimler” ifadelerini kullandı. Böylece tarihte yıkılmaz, yenilmez, devrilmez sanılan yapıların bile tarihin çöplüğüne atıldığına dikkate çekerek Mekke ve çevresinde oluşturulmuş şirk sisteminin asla yıkılamayacağı gibi bir zanna kapılmanın yanlışlığını ortaya koydu. Devletler ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar adaletten, merhametten uzaklaşır da yozlaşmaya, ahlaksızlığa, çürümeye sebep olacak politikalar izleyecek olurlarsa yıkımlarının da kaçınılmaz olacağı ve sonunda azap kırbacı / yıkım azabı ile yüz yüze gelecekleri bu surede ifade edildi. Dahası kendilerini sorumsuz ve yaptıkları yolsuz, hukuksuz işlerin, zalimane tavır ve davranışların hiç kimse tarafından izlenmediğini, görülmediğini ve hesap vermeyeceklerini zanneden Firavun ve Ad kavmi ileri gelenleri gibi azgınların her hareketinin Cenab-ı Hak tarafından izlendiği ve kaydedildiği belirtilirken zımnen Mekke yöneticilerinin yaptıkları hukuksuz ve zalimane icraatların da izlendiği ifade edilmiş olur. Rahman, Rahim Allah Adına. 1–14. Aydınlanan şafağa, on geceye, çifte ve teke, geçip giden şu geceye andolsun ki, işte bunlarda, akıl sahibi için bir yemin var değil mi? Ad kavmine, sütunların sahibi İrem’e, (ki, beldeler içinde bir benzeri yaratılmamıştı) vadilerde kayaları kesen Semud kavmine, o kazıklar sahibi Firavun’a Rabbinin ne yaptığını görmedin mi? Onlar ki, o ülkelerde hak ve adalet sınırlarını aştılar. Dolayısıyla da oralarda büyük bir yozlaşma ve çürümeye sebep oldular. Onun için de Rabbin üzerlerine azap kamçısı yağdırdı. Şüphesiz ki Rabbin gözetlemektedir. (Fecr Suresi 1-14) Mekke halkının Hz. Muhammed’in @ safında yer almasını engelleyen bir diğer önemli faktör toplumdaki sınıfsal uçurumların Cenab-ı Hak tarafından meşru kabul edildiği şeklindeki yanlış inanç idi. Bu kanıya göre, zenginler sahip oldukları servetleri, iktidardakiler sahip oldukları otoriteleri birer sınanma aracı değil de Cenab-ı Hakk’ın kendilerini diğer insanlardan daha çok sevdiğinden elde etmişlerdi. Rableri onları diğer insanlardan üstün kıldığı için onlara mal ve otorite verdiğine inanılıyordu. Diğer taraftan Mekke halkının yoksulları, fakirleri, zayıfları ve miskinleri de aynı yanlış kanaatin kurbanı idiler. Onlarda bunun bir kader olduğunu Cenab-ı Hakk’ın zengin ve iktidardaki insanlara kıyasla kendilerini sevmediği, aşağıladığı, horladığı ve nefret ettiği için onlara mal ve mülk vermemiş olduğuna inanıyorlardı. 15-16- İnsana gelince, Rabbi onu her ne zaman sınayıp da kendisini üstün kılar ve nimetler verirse: “Rabbim beni üstün kıldı” der. Ama her ne zaman da sınayıp rızkını daraltırsa: “Rabbim beni aşağıladı” der. (Fecr Suresi 15-16) Mal ve mülkün, rızık ve yönetimin Cenab-ı Hak tarafından insanları bir sınama aracı olarak insanlar arasında sürekli dolandırıldığını değil de Rablerinin tayin ettiği bir kader ve seçkincilik şeklinde algılanıyor olması Mekke halkının zihninden yok edilmeli ve bu düşüncenin yanlışlığı ortaya konmalıydı. Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’e @ bu düşüncenin yanlış olduğunu ve kendisinin bu kanaati asla tasvip etmediğini, rızıklardaki farklılığın tamamen sınama amaçlı olduğunu, bazı kullarına az, bazı kullarına çok vererek onları denediğini ama kendi arzusunun bu nimetlerden faydalanma hususunda kullarının adaletli bir gelir dağılımı ve uygun bir eşitleme mekanizması ile herkesin faydalanmasını dilediğini ve bu dileğini de yine kendi kulları eliyle yapmak istediğini belirtir. Fakat Cenab-ı Hakk’ın bir imtihan vesilesi olarak kullarının ihtiyarına bıraktığı bu dileğini / emrini, kullarının yerine getirmeye pek taraftar olmadıkları, kendilerine ikram edilen nimetleri diğer insanlara ikram etmeye yanaşmadıkları, sahip oldukları nimetleri paylaşmaya niyet ve isteklerinin olmadığı ifade edilir. Daha sonra ise işin daha da vahim tarafına değinilir ki; kendilerine verilen nimetlere onların âşık olurcasına, delicesine, kendinden geçercesine sevgi besledikleri ve haddi aşarak başkalarının hakkına aç gözlülükle tecavüz ettikleri vurgulanır. Böylece toplumdaki zulmün esas müsebbibinin Cenab-ı Hak değil, tam tersine Mekke müşrik toplumundaki elit, seçkinci sınıfın mala ve iktidara olan tamahı, ihtirası, aç gözlülüğü ve doyumsuzluğu olduğu bildirilir. 17–20- Hayır… Hayır… Doğrusu siz yetimi kerimleştirmiyorsunuz / ikram etmiyorsunuz / (fırsat, iş imkânı, mal, mülk vb. vererek toplumda onları da) saygın hale getirmiyorsunuz. Yoksulun yiyeceği hususunda / asgari geçimini sağlama hususunda birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Üstelik mirası / toplumdaki zayıfların paylarını / toplumdaki zayıfların milli gelirdeki paylarını yağmalarcasına ve aç gözlülükle yiyorsunuz! Malı öyle bir sevişle seviyorsunuz ki, hesap vermeyi düşünmeden! / bir gün bu malın yıkılışınıza sebep olacağını düşünmeden! / kendinizden geçercesine! / Rabbinizi, değerlerinizi ve şahsiyetinizi hiçe sayarak! (Fecr Suresi 17-20) Ama bu yanlış düşünce ve kanaati besleyen ve böylece halkı aldatıp, sömüren, onların kanını emen zalimler sanmasınlar ki onların bu düzenleri hep böyle ilelebet devam eder gider. Bir gün gelir, onların düzenleri sarsılır, alt üst olur. Onlar öyle bir devrimle devrilirler ki toplumda ayaklar baş, başlar ayak olur. Toplumsal adalet sağlanır, sınıfsal uçurumlar giderilir. Tıpkı yeryüzündeki dağ, tepe gibi yüksekliklerin ahirette ovalarla aynı seviyeye getirilerek dümdüz edilmesi gibi bir gün gelir toplumda adalet sağlanır ve adil gelir dağılımı ile toplumdaki uçurumlar kaldırılır. İşte o zaman yani Allah’ın sisteminin geldiği ve O’nun sisteminin uygulayıcı otoritelerinin / meliklerin / meleklerin yerlerini aldıkları gün, artık zalimlerin cezalandırılma vakitleri de gelmiştir. Zalim müşriklerin akılları başlarına işte o zaman erecek ama iş işten de geçmiş olacaktır. O vakit geldiğinde tıpkı ahirette Cenab-ı Hakk’ın bu azgınlara verecekleri cehennem azabı gibi Hz. Muhammed’in @ safında yer tutanlar da şu andaki müşrik sistemin azgınlarına hak ettikleri azabı tatbik edeceklerdir. 21–26- Hayır… Hayır… Yer üst üste sarsıntılarla dümdüz edildiği zaman, Rabbinin geldiği ve meleklerin saf saf dizildiği zaman, o gün cehennem de getirilmiştir; o insanın, o gün aklı başına gelecektir, artık aklının başına gelmesinin kendisine ne yararı var ki! Der ki: “Keşke ben bu hayatım için bir şeyler göndermiş olsaydım.” Artık o gün O’nun ettiği azabı kimse edemez ve O’nun vurduğu bağı kimse vuramaz. (Fecr Suresi 21-26) Surenin sonunda Mekke halkına şöyle seslenilir; “Ey Mekke halkından erdemli, aklı başında ve doğruyu arayan kişiler! Bakın! Korkmanıza, tereddüt etmenize hiç gerek yok! Bu hususta eğer yukarıda verdiğimiz deliller ve ikna edici sözlerden mutmain olduysanız artık Rabbinize dönün de Hz. Muhammed’in @ safında yer alın ve onun çağrısına icabet edin! Böylece Rabbiniz sizden hoşnut olsun, sizde O’ndan hoşnut olun. Hz. Muhammed’in @ etrafında toplanan o küçük grubun içerisine katılın! Ve en sonunda huzurlu, mutlu, barışcıl, bereketli, erdemli bir topluma, cennet gibi bir ortama girin! Öbür alemde de bunun mükafatını cennet olarak alın! 27–30- Ey mutmain olmuş nefs! Dön Rabbine! Sen O’ndan O da senden hoşnut olarak! Hemen gir kullarımın içine! Ve gir cennetime! (Fecr Suresi 27-30) 2.13.Sert Söylem Politikası Hz. Muhammed’in @ Mekke halkını Tevhidi dünya görüşüne çağırması ileri gelenleri telaşlandırmış ve karşı hareket olarak onun halk tarafından dikkate alınmaması için onu delilik, meczupluk, cinlenmiş / yabancıların ajanı olmakla suçlamışlardı. Peygamberlik gelmeden önce Hz. Muhammed @ müşrik ileri gelenlere gayet yumuşak, nazik, sevecen, dostane ve tam bir beyefendi olarak hareket ediyordu. Fakat toplumun geleceği konusunda çok önemli mesajlar getirmesine rağmen onların kendisine hakaret ve küfürlerle mukabele ederek aşağılık tavırlarla mesajı / çağrıyı sulandırmaya çalışmaları üzerine Cenab-ı Hak, elçisine onlara asla yumuşak ve nazik davranmaması gerektiğini bildirdi. Hayati öneme haiz konular tartışılırken konuyu sulandırmak, başka mecralara çekmek, gayri ciddi tavır ve davranışlarla itibarsızlaştırmak asla hoş karşılanmayacak ve nezaket gösterilmeyecek bir durumdur. İşte bu nedenle Cenab-ı Hak inzal ettiği sert söylemi havi ayetler ile elçisinin Mekke müşrik ileri gelenlerine karşı nasıl davranması gerektiğini öğretti. Mekke müşrik ileri gelenleri ise Hz. Muhammed’in @ kendilerine karşı eskisi gibi yumuşak, nazik ve sevecen davranmasını istediler. Şayet o kendilerine karşı yumuşak, nazik ve sevecen davranırsa onlar da ona karşı aynı şekilde davranacaklarını ifade ettiler. Aslında onlar bu istekleri ile onu ve getirdiği mesajı itibarsızlaştırmak, değersizleştirmek istemekteydiler. Eğer Cenab-ı Hakk’ın öğretmesi olmasaydı ve Hz. Muhammed @ de onların istediği gibi davransaydı, o takdirde Mekke halkı onun getirdiği mesajı, yaptığı çağrıyı ciddiye almayacaktı. Zira onun muarızlarına karşı gayri ciddi ve zilletli bir duruş sergilenmesi hareketin daha başlarken bitmesi demekti. Ama Rabbimiz kendisine rehberlik yaptı ve kime nasıl bir tutum ve davranış içerisinde olması gerektiğini öğretti. Daha da ileri giderek onlara asla itaat etmemesi gerektiği talimatını da verdi. Bu talimatlandırmayı öyle yaptı ki onlar Hz. Muhammed’i @ itibarsızlaştırmaya çalışırken O, onları itibarsızlaştırdı. Onların kötü karakterlerini saydı. Böylece onların itaat edilmeye layık kişiler olmadığını belirtmiş oldu. Cenab-ı Hak, onların alaycı, gammaz, dedikoducu, aşağılık, alçak ve zorba, sürekli insanları inandırmak için yemin etme ihtiyacı duyan, iyilik ve hayırlı işleri teşvik edeceğine tam tersi onları engelleyen, kaba, medeniyetsiz, saldırgan ve günahkar ve iyi / güzel şeylere davet edildiği zamanda “bunlar eskidendi artık yeni zamanda bunlar geçerli değil” deyip güzellikleri yapmayı reddeden vasıflarını vurguladı ki bu sıfatlara sahip kimselere değil itaat etmek asla saygı bile duyulmaması gerektiğini ortaya koydu. Onlar itaat edilmeyi hak etmedikleri gibi Mekke’nin yöneticileri olmayı da hak etmemektedirler. Çünkü yönetici, halkının sorumluluğunu üzerine almış kimsedir. Halkın sorumluluğunu üstlenen kimselerin onların hak ve hukukunu koruması, namuslu, şerefli, adaletli ve medeni olması gerekirken Mekke’nin ileri gelenleri bunların tam tersi karakterlere sahiptirler. Üstelik onlar güzel karakterli olmayı modası geçmiş vasıflar olarak tanımlamaktadır. Onlar ‘eskiden böyle insanlar olmak geçer akçeymiş, şimdi bu vasıflar değil başka özellikler gerekli’ demektedirler. Bu nedenle onlar yönetici olmayı hak etmemektedirler. Cenab-ı Hak yukarıdaki durumu Kalem Suresi devamında çok beliğ bir şekilde ortaya koyar: 8-15- Sakın inkârcılara itaat etme! Onlar senin (kendilerine) yumuşak davranmanı isterler ki kendileri de (sana) yumuşak davransınlar. Mal ve oğulları var diye şunların hiç birine itaat etme!; Çok yemin eden alçağa, alaycı, gammaz, dedikodu için gezip duran, hayrı engelleyen, saldırgan, günahkar zorbaya, kaba, obur, zalim ve asalağa. Ayetlerimiz ona okunduğu zaman; “eskilerin kitaplarındaki yazılanlardı / onlar eskidendi.” dedi. (Kalem Suresi 8-15) Mekke müşrik ileri gelenlerinin itibarını sıfırlayan bu söylemden sonra, onları tehdit etme faslına geçilir. Cenab-ı Hak, inzal ettiği müteakip ayetlerle elçisinden sert çıkışlarına onların burunlarının gelecekte sürtüleceği şeklindeki tehditlerle devam etmesini bildirir. Tehdidin havada kalan bir tehdit olmadığını göstermesi içinde bir örnekleme yapılır. Bu örnekleme sosyolojik bir kanunu ifade eder ve geçmişte bu kanunun sayısız örnekleri görülmüştür. Yani bu örnekte anlatılanlar hayali değil, hayatta reel karşılığı olan, nesiller boyu anlatılan ve hemen her dönemde yaşanılan olaylardır. Cenab-ı Hak, Kalem suresindeki bu kıssada / örneklemede çiftlik sahiplerinin başından geçenleri anlatır. Onların uğradıkları belayı anlatırken aslında Mekke müşrik ileri gelenlerine de benzer bir bela vereceği tehdidinde bulunur. Çünkü Mekke müşrikleri ile çiftlik sahiplerinin karakterleri neredeyse birbirlerinin aynısıdır. Nasıl ki çiftlik sahipleri kazandıkları rızıklardan yoksullara ve halka pay ayırmıyorlarsa, Mekke müşrik yöneticileri de pay ayırmıyorlardı. Nasıl ki çiftlik sahipleri Rablerinin kendilerine cömertçe ikram ettiği rızıkları yoksullara vermemek için hile, desise düşünüyorlarsa Mekke müşrik yöneticileri de Mekke’nin fakir halkına şehrin ekonomik gelirlerinden (bugünkü tabirle milli gelirden) pay ayırmıyorlardı. Elde ettikleri gelirleri halktan gizleyerek, onlara çaktırmadan / fark ettirmeden sadece kendi tüketim ve kullanımına hasretmeye çalışıyorlardı. Milli geliri sadece kendileri kullanmak ve ondan halka pay ayırmamak için çeşitli oyun ve tezgâhlar çeviriyorlardı. Onlar çevirdikleri bu dolapların halk tarafından fark edilmeyeceğini zannediyorlardı. Cenab-ı Hak, aynı örneklemede böyle kötü karakterlere sahip çiftlik sahiplerinin ürünlerine nasıl bir bela verip onları bütün mahsulden mahrum bıraktıysa aynı kötü karakterlere sahip Mekke müşrik İleri gelenlerinin de başlarına büyük bir belanın geleceğine işaret etti. Bir gün onlara da sıra gelir ve Mekke’ye gelen nimetler kesiliverir. Bundan kurtuluşun yegâne yolu da örneklemedeki çiftlik sahiplerinden aklıselim sahibinin uyarılarına benzer uyarılar yapan Hz. Muhammed’e @ kulak vermeleridir. Onlar eğer Allah’ı tesbih edip / tevhit sistemini tercih edip şirk sisteminden vazgeçerlerse ve kötü karakterlerini bırakıp iyi hasletlerle donanırlarsa felaketlerden kendilerini kurtarabilirler. Örneklemenin sonunda ise Hz. Muhammed’in @ Mekke müşrik ileri gelenlerini uyardığı azabın bu örneğe benzer bir azap olduğu belirtilir. Yani kendisiyle korkutulan azabın, dünyevi bir azap olduğunu ve bunun da iktidarı kaybederek, hâlihazırdaki ekonomik gelirleri kaybederek gerçekleşeceğine vurgu yapılır. Diğer taraftan iş, sadece buradaki azapla bitse yine iyi ama bu dünyada yapılan yanlışların, zulümlerin bir de öldükten sonra öbür dünyadaki azabı var ki o azap bu dünyada ki azaptan çok çok büyük olduğu özellikle belirtilir; 16-33- Yakında Biz onun burnunu sürteceğiz. Haberiniz olsun ki, Biz onlara kesinlikle belâ vereceğiz, (tıpkı) o çiftlik sahiplerine belâ verdiğimiz gibi. Hani onlar, sabah olunca mutlaka onu hasat edeceklerine yemin etmişlerdi. Bir istisna da yapmıyorlardı. / Fakirlere, yoksullara, miskinlere ve halka paylarını da ayırmıyorlardı. Ama onlar uyurken Rabbin tarafından bir felaket onun üzerinden dolaşıverdi. Sabaha, o bağ biçilmiş gibi kapkara oluverdi. Sabahladıkları vakit birbirlerine seslendiler: “Haydi, meyveleri toplayacaksanız sabahleyin erkenden (bağınıza) gidin!” dediler. Hemen yola koyuldular, aralarında fısıldaşıyorlardı: “Sakın bugün aranıza bir yoksul sokulmasın!” Onları engelleme kararlılığı içerisindeki (bir tavırla) erkenden gittiler. Ama bağlarını biçilmiş kapkara vaziyette görünce: “Biz mutlaka şaşırdık / yanlış yere geldik” diye feryat ettiler. (Daha sonra ise) “yok yok, biz mahrum edildik. / her şeyimizi kaybettik.” dediler. Aralarındaki en akl-ı selim sahibi olanı, “Ben size, Allah’ın sınırsız şanını yüceltmelisiniz demedim mi?” diye çıkıştı. Onlar: “Rabbimiz Seni tenzih ederiz, doğrusu bizler zalimlermişiz!” dediler. Sonra döndüler, birbirlerini suçlamaya başladılar. (Sonunda) “Yazıklar olsun bizlere; bizler gerçekten azgınlarmışız. Umarız ki, Rabbimiz bize onun yerine daha hayırlısını verir; gerçekten biz bütün ümidimizi Rabbimize çeviriyoruz.” dediler. İşte böyledir azap. Elbette ahiret azabı daha büyüktür, keşke bilselerdi! (Kalem Suresi 16-33) Mekke müşrik ileri gelenleri Hz. Muhammed’e @ karşı yaptıkları itibarsızlaştırma, alay etme ve küçük düşürme davranışlarının cevabını Cenab-ı Hakk’ın okuttuğu bu sure ile almışlardı. Bu sure ile kendileri küçük düşmüşler, kendileri itibarsızlaşmışlardı. Cenab-ı Hakk’ın bu sure ile elçisine öğrettiği politika son derece mükemmel ve sonuç alıcı bir politikaydı. Verilen örnekleme ile de bütün Mekke halkının konuyu çok iyi anlaması sağlanmıştı. Bu kıssadan sonra Cenab-ı Hak, elçisine sordurduğu sorularla tevhidi sistemi inkâr edenlerin şereflerini, itibarlarını adeta pespaye etmişti. Doğru, güzel davrananların mükâfatlandırılacağı belirtilirken bu kimselerin elbette yanlış, haksız, günahkâr ve zalimlerle bir tutulamayacağı ortaya konuldu. Ayrıca onların sahip oldukları mal ve makam üstünlükleri ile kendilerini Cenab-ı Hakk’ın sevdiği, seçtiği ve değer verdiği şeklindeki inançlarının dayanaklarını sorgulatır. Bu inançlarının hangi kaynakta yer aldığını ve şahitlerin var olup olmadığını talep eder. Rabbimizin bu konuda kendilerine her hangi bir söz ve taahhüt verip vermediğini sorgulatır. Dahası bu yanlış kanaatler ile dalga geçilir; 34- 41-Şüphesiz ki, takva sahipleri için Rableri indinde nimetleri bol cennetler vardır. Yoksa Bize teslim olanlara günahkârlar ile aynı şekilde mi davranacağımızı mı zannediyorlar? Neyiniz var sizin? Hükmünüzü neye dayandırıyorsunuz? Yoksa ders aldığınız size ait bir kitap mı var? (da o kitapta) “Siz bu âlemde neyi seçerseniz / beğenirseniz o mutlaka sizin olacak.” (diye mi yazıyor?) Yoksa Bizden ‘istediğiniz gibi hüküm vermekte serbestsiniz’ diye Kıyamet Günü’ne kadar geçerli bağlayıcı bir söz / taahhüt mü aldınız? Sor bakalım onlara, içlerinden böyle bir şeye kim kefildir? Yoksa onların ortakları mı var? O halde ortaklarını getirsinler, eğer doğrulardan iseler. (Kalem Suresi 34-41) Bu sorgulamaya cevap veremeyen Mekke müşrik ileri gelenlerini bekleyen azap sahnesi tasvir edilir. Cenab-ı Hak bu tasvirlerde tevhidi dünya görüşü güçlendiği ve iktidara gelerek kendisinin vaat ettiği gerçek vuku bulduğu zaman müşrikler iktidardan düşmüş olacaklar ve onlar yeni iktidara itaate çağrılacaklardır. Artık onlar zelil, hor ve hakir bir durumdadırlar. Hâlbuki şimdiden çağrılara boyun eğip şirk sistemini terk etseydiler o gün hor ve zelil bir durumda olmayacakları ifade edilir; 42- 43-Gerçeğin bütün çıplaklığıyla ortaya konulup iş / hareket büyüdüğü ve onlar secdeye / itaate / boyun eğmeye davet edildikleri gün artık güçleri kalmamıştır. / o gün artık çok zayıf bir haldedirler. / iktidarlarını kaybetmişlerdir. Gözleri yere eğilmiş, kendilerini bir zillet (alçalma) sarar. Oysa onlar, bu duruma düşmeden önce / iktidarda iken secdeye / itaate / boyun eğmeye davet edilmişlerdi. (Kalem Suresi 42-43) Cenab-ı Hak, daha sonra söyleminin muhatabını elçisi olarak değiştirir ve böylece elçisini takip eden / takip edecek olanlara da mesajını şöyle devam ettirir; “Müşriklerin şu andaki üstünlüklerine bakmayın, bir süre onlar üstün olacaklar ama ilahi / sosyolojik kanun cereyan edecek ve onlar bu hukuksuz ve zalimce yaptıklarının bedelini ödeyecekler. Onlar aheste aheste, farkına bile varmadan bu üstünlüklerini kaybedecekler. İlahi / sosyolojik kural bunu gerektiriyor. Onlar bu cezayı / azabı hak ediyorlar. Çünkü sen onlardan bir ücret istemiyorsun, onlar ağır bir borç altına da girmiyorlar. Onları çağırdığın şey tamamen yine onların iyiliği, faydası ve kurtulmaları için. Geleceği (gaybı) de onlar yazmıyorlar. Toplumların kaderini ve sosyolojik varoluş kurallarını da onlar belirlemiyorlar. Bütün toplumların tarihleri ilahi / sosyolojik kurallar çerçevesinde gerçekleşir.” 44- 47- O halde bu sözü yalanlayanları Bana bırak! Biz, onları, ne olup bittiğini fark etmeyecekleri şekilde, yavaş yavaş alçaltacağız. Ben onlara bir süre belli bir üstünlük versem de Benim ince planım son derece sağlamdır! Yoksa sen onlardan bir ücret / karşılık istiyorsun da bu yüzden onlar ağır borç altında mı kalıyorlar? Yoksa gayb / gelecek onların yanında da onlar mı yazıyorlar? / Yoksa (geleceğin ve toplumsal varoluşun) gizli gerçekliği kendi kavrayış alanları içinde de, onlar mı yazıyor? (Kalem Suresi 44-47) Mademki her şey Rabbinin koyduğu sosyolojik / ilahi kurallar çerçevesinde gelişiyor o halde Ey Hz. Muhammed! Sen de bu kurallar çerçevesinde hareket et! Sabırlı ol! Asla vazgeçme! Diren! Pes etme! Balık sahibi (Yunus@) gibi hemen vazgeçiverme! O toplumunu ıslah hareketinde, mücadelesinde sabırsız davranmış ve pes etmişti. Fakat bu yaptığından çok pişmanlık duymuş ve çok bunalmıştı da Rabbine dönmüştü. Şayet o hatasını anlayıp Rabbine dönmeseydi durumu hiç iyi olmayacaktı. Bu işin doğasında Rabbinin kuralları çerçevesinde hareket etmek vardır. Aksi takdirde kaybetmek kaçınılmazdır. Rabbinin seçtiği kimseler mutlaka iyi kimselerdir / sorumlu kimselerdir. Yukarıda kötü karakterleri verilen müşrikler iddia ettikleri gibi asla Rabbinin seçtiği / sevdiği insanlar olamaz. 48-50- Öyleyse Rabbinin kararına karşı sabret! Balığın arkadaşı gibi olma! Hani o bir kez aşırı bunaldığında Rabbine seslenmişti. Eğer Rabbinden ona bir iyilik ulaşmasaydı, kınanmış bir durumda, boş bir yere atılacaktı. Ancak, Rabbi onu seçti, sonra da iyilerden kıldı. (Kalem Suresi 48-50) Ve son olarak Cenab-ı Hak, Mekke müşrik önderlerinin Kur’an’ın bu uyarılarını duydukları zaman öylesine hırslanmış olduklarını belirtiyor ki neredeyse öfkelerinden Hz. Muhammed’i @ gözleriyle yiyivereceklerine değindi. Fakat onların suçları o kadar ayan beyan ortadaki suçlarını kapatmanın yolu olarak peygamberimizi yabancı devletlerin ajanı olmakla suçlamakta bulduklarını belirtiyor. Böylece Cenab-ı Hak onların başvurdukları her türlü politikanın iç yüzünü Mekke halkına açık ediyor ve Kur’an’ın mesajının bütün herkese yönelik bir öğüt olduğunu belirterek kendi menfaatini düşünen herkesin bu öğütten ders alacağına işaret etmektedir. 51- 52- O küfredenler o zikri (Kur’an’ı) işittikleri zaman az daha seni gözleriyle yiyeceklerdi / devireceklerdi ve “O şüphesiz yabancıların / cinlerin / ecnebilerin etkisi altında olan birisidir” diyorlardı. Hâlbuki o (zikir / Kur’an) bütün âlemler için bir öğütten başka bir şey değildir. (Kalem Suresi 51-52) 2.14.Basit Hesapların Sonu Felakettir Hz. Muhammed’in @ şirk sistemine meydan okuyuşu ve Mekkelileri bu sistemi bırakıp tevhit sistemine geçiş için yaptığı çağrı toplumun alt tabakasında olumlu yansırken üst tabakadaki yansımaları genel olarak olumsuz idi. Olumsuz tepkilerin en belirgin olanı Velid Bin Muğire için anlatılanı idi. Velid bin Muğire, Mekke’nin en zenginlerinden aynı zamanda muhafazakârlıkta da en önde olan kişilerinden idi. Hatta Kâbe’nin tamiratında en önemli katkıyı da o yapmıştı. Mekkelilerin Kâbe’nin tamiratı için verecekleri yardımların helal yoldan kazanılmış olmasına dikkat edilmesini de o söylemişti. Fakat Hz. Muhammed’in @ çağrısı karşısında aynı kişi, farklı tepki koymuştu. Zira çok zengindi ve zenginliğini tehlikeye atmak istemiyordu. O, Hz. Muhammed’in @ safında yer alacak olursa bütün malını ve servetini kaybedeceğini düşünüyordu. Kazandığı mal ve servetin büyük bölümü mevcut şirk sisteminin bir ürünüydü. O bu servetini halkla ve yoksul insanlarla paylaşmak istemiyordu. O, adalet, merhamet, şefkat ve hesap verme gibi Fatiha Suresinin öngördüğü esaslar temel alınarak kurulacak bir sosyal devletin servetinde büyük kayıplara neden olacağını düşünüyordu. Zira Hz. Muhammed’in @ teklif ettiği tevhit ve merhamet sisteminde Velid Bin Muğire şirk sistemindeki gibi fahiş kazanç elde edemeyeceği gibi servetinden alınacak vergilerden halka pay verilecekti. Ayrıca toplumda yoksulların ve fakirlerin hayatiyetlerini şahsiyetli bir şekilde sürdürebilmeleri için infak ve yardım yapmayı da öngörüyordu. Şirk sisteminin seçkinci, vahşi ve acımasız bir sosyal hayatı öngören paradigmasına karşılık, Tevhidi dünya görüşü rahmeti, merhameti, paylaşmayı, acımayı, sevgiyi, ayrımcılığa karşıtlığı, iyiliği ve hesap verme paradigmalarını öngörüyordu. Dindar / muhafazakâr olmasına rağmen Velid bin Muğire’nin tevhidi dünya görüşüne yapılan çağrı karşısında derin derin düşünmesi ve sonunda bu çağrıya muhalefet etmesinin sebepleri işte bunlardı. Onun esas arzusunun sahip olduğu servetin daha da artması olduğunu ve ne kadar basit hesaplarla kendini mahvettiğini, Cenab-ı Hak Müddessir Suresinin devamında bildirmiştir. Yine Cenab-ı Hak, onun aslında bile bile ve sırf kurduğu tezgâhın bozulmaması için ilahi çağrıyı büyüleyici bir insan sözü olarak nitelediğini bildirir. Cenab-ı Hak, Mekke halkına Velid bin Muğire’nin kendi servetini korumak için bu tür atraksiyonlar / hileli kurgular içinde olduğunu ifşa etti. İnsanlar, Müddessir suresindeki bu ifadelerle Velid bin Muğire’nin nasıl bir haleti ruhiye içerisinde olduğunu ve bunun da tamamen kendi servetini kaybetme korkusu refleksiyle ortaya koyduğu hareketler olduğunu kolayca anladılar. Hz. Muhammed’in @ ortaya koyduğu manifesto ve yaptığı çağrılar için Velid bin Muğire, “Bunların hiçbir ilahi yönü yoktur, bunlar tamamen Muhammed’in@ uydurmasıdır ve eskiden beri rivayet edilegelen çok etkileyici / büyüleyici ama asla gerçekle ilgisi olmayan, diğer bir ifadeyle reel hayatta karşılığı olmayan sözlerdir.” şeklinde ifadeler kullanmaktaydı. Ancak onun bu ifadeleri aslında basit hesaplar yüzünden kendini mahvetmesi yani aklını, hissiyatını, vicdanını kullanmaması ve böylece topyekûn bütün alıcılarını, yeteneklerini ve duyularını köreltmesinden başka bir şey değildi. Cenab-ı Hak onun hakkında aşağıdaki ayetleri inzal etti ve hesabının Kendisi tarafından görüleceğini bildirdi: 11- 25-Yalnız olarak yarattığım kişiyi bana bırak! Hesapsız bir servet verdim ona. Her zaman yanında olan oğullar verdim ona. Alabildiğine imkânlar döşedim onun için. Tüm bunlardan sonra hırs ile Benim daha da arttırmamı istiyor. Hayır… Hayır… Olmaz öyle şey! O bizim ayetlerimize karşı bir inatçı kesildi. Ben onu sarp bir yokuşa sardıracağım. O, düşündü ve ölçtü biçti / hesap yaptı. O, böyle hesaplar yaparak / böyle karar vererek kendini mahvetti. / kendine yazık etti. Sonrasında da o yine kendini mahvetti / kendine yazık etti böyle hesaplarla! / böyle kararlarla! Sonra baktı! Sonra kaşlarını çattı ve yüzünü ekşitti. En sonunda mesajlarımıza sırt çevirdi ve küstahça kibirlendi ve: “Bu, (eski zamanlardan beri) rivayet edilerek gelen büyüleyici bir sözden başka bir şey değil! Bu, beşer sözünden başka bir şey değildir!” dedi. (Müddessir Suresi 11-25) Velid bin Muğire sahip olduğu mülkü ve statüyü kaybetmemek için Hz. Muhammed’in @ çağrısına karşı kibirli karşı koyuşu ve zalimlerin yanında yer alması bir yana Hz. Muhammed’e @ Allah’tan gelen vahyin / Kur’an ayetlerinin ilahi kaynaklı değil insan sözü olduğunu böylece onu da yalancı olmakla suçladı. Bu nedenle, Cenab-ı Hak, onun bu iddiasına öyle bir cevap verdi ki hem onun bu sözleri nedeniyle nasıl cezalandırılacağını hem de iddiasının yanlışlığını ortaya koydu. Önce onun el-emin olan peygamberimizi yalancılıkla suçlamasına vereceği cezadan bahsederek onu “Sekar” adını verdiği cehennem ateşine atacağını ifade etti. Onun içine aldığını, yakıp kavurduğunu ve asla bırakmadığını anlattı. O cehenneme ait on dokuz adet bekçi olduğunu ve görevlerini hakkıyla mükemmel bir şekilde yaptığını belirtti. Söz konusu cehennem bekçilerinin sayısını vermesi Hz. Muhammed’e @ gelen ayetlerin kendi uydurması olmadığını ispat eder. Zira geçmiş vahiylerde de yer aldığı üzere cehennem bekçileri meleklerden oluşmakta ve “Sekar” ın bekçilerinin sayısı da on dokuzdur. Bunu duyan ehli kitap mensupları, Hz. Muhammed’e @ gelen sözlerin ilahi kaynaklı olduğunu anladılar ve bu hususta oluşan tereddütleri giderilirken Hz. Muhammed’in@ safında yer alan müminlerin güvenleri / imanları daha da arttı. Kalbinde hastalık olanlar ise cehennem ve cehennem melekleri ile verilen örnekleme ile ne denmek istendiğini anlamaya çalıştılar. Zira onlar şirk inancına göre meleklerin her birinin bir ilah olması (meleklerin Allah’ın kızları olması) iddiası ile bu misalde belirtildiği gibi meleklerin Allah’ın kulları ve Allah ne emrederse yerine getiren varlıklar olması arasında gidip geldiler. Onlar bir türlü şirk inancındaki melekleri temsil eden putlarından vazgeçmek istemezler. Velid bin Muğire’nin durumu da aynı hastalıklı insan tipidir. Kendisi dindar olmasına rağmen şirk sisteminden de asla vazgeçmek istemedi. Zira bu sistemden nemalanmakta ve servetini bu sistemden edinmiştir. İşte Velid bin Muğire’nin düşünüp taşınıp sonunda inkâr yolunu seçmesinin sebebi edindiği servet ve statüyü kaybetme korkusudur. Doğru olmadığını bile bile Hz. Muhammed’e@ iftira atmaktadır. Artık bir insan, mal-mülk ve statü için haktan yüz çeviriyorsa, o insanı Allah sapıtır. Ama doğru yola / hakka gelmek istiyorsa da Allah inzal ettiği mesajları ile hidayet eder. Cenab-ı Hak, ayrıca kullarını ateşten korumak ve kendi safında olanlara destek olmak için kimsenin bilmediği ve yalnız kendisinin bildiği nice melaikesinin, nice güçlerinin ve nice ordularının var olduğunu da bildirdi. O, çeşit çeşit güç, yetenek ve donanımlarla kullarını ateşten koruyup kollama yaptığını ama bu koruma ve kollamadan sadece öğüt almak isteyenlerin faydalanabildiğini bildirdi. Böylece eğer insan ilahi yasadan, haktan, hukuktan yana tercih yaparsa o zaman bu koruma ve kollamanın O’nun orduları, melaikesi aracılığıyla gerçekleştirileceği ifade edildi. Bu nedenle Hz. Muhammed’in @ yanında saf tutmakta tereddüt edenlerin korkmamaları, endişelenmemeleri ve uyarılara kulak vermeleri halinde kendilerine hiçbir zararın gelmeyeceğini bildirdi. 26-31- Onu yakında Sekar’a yaslayacağım. Sekar nedir bilir misin? O, bırakmaz ve terk etmez. Ona gününü gösterir. Onun üzerinde on dokuz vardır. Biz ateş ehlini (bekçilerini) meleklerden kıldık. Onların (ateş ehlinin) sayılarını da inkârcılar için bir fitne / sınama (aracı) kıldık ki böylece önceki vahyin bağlıları / kitap ehli (bu ilahî mesajın doğruluğuna) ikna olsunlar ve (bu vahye) iman etmiş olanların imanları daha da güçlensin. Ve böylece geçmiş vahiylerin bağlıları ile (bu vahye) iman edenler bütün şüphelerden kurtulsunlar. Ayrıca kalplerinde hastalık olanlar ile hakikati inkâr edenler: “Allah bu misalle neyi murad etti?” desinler ve böylece Allah, (yoldan çıkmak) isteyeni saptırır, (doğruya ulaşmak) isteyeni ise doğru yola ulaştırır. Ve Rabbinin güçlerini / ordularını Kendisinden başka kimse bilemez. Bütün bunlar insan için yalnızca bir öğüt ve uyarıdan başka bir şey değildir. (Müddessir Suresi 26-31) Yukarıda yapılan uyarının devamı bağlamında Cenab-ı Hak, şirk sisteminin yarattığı gece karanlığının geçip gitmekte olduğunu ve tevhit sisteminin sabah aydınlığı gibi ağarmakta olduğunu bildirdi. Sekarın / kavurucu cehennemin Mekkelilerden iman edip öne geçmek isteyen veya şirk içerisinde kalmayı tercih ederek arkada kalmayı tercih edecekler için bir uyarı levhası olduğunu vurguladı. Bu uyarıdan sonra artık insanların kendi tercihlerine göre sonuçlarına katlanacakları ifade edildi. Fakat sağduyu sahiplerinin huzurlu, mutlu bir dünya ve yine mutlu ve bahtiyar bir cennet hayatını öbür dünyada yaşayacağına vurgu yapıldı. Surenin devamında ‘bu sağduyu sahiplerinin, melekelerini kullanmayan muhalif kişileri sorgulayacakları ve onlara Sekar’a giriş nedenlerini soracakları’ anlatılır. Ayrıca “onların mallarını, mülklerini tevhit sistemine destek için harcamadıklarını, halka hiç eğilmediklerini, fakir fukaranın halini hiç düşünmediklerini, onların aç, açık olup olmadıkları ile hiç ilgilenmediklerini dahası günaha, batıl şeylere, zevk ve eğlence ile vakit geçirenlerle birlikte vakit geçirdiklerini söyleyeceklerine” değinilir. Hatta “bazılarının bu durumun böyle devam etmeyeceği, bir gün bu yaptıklarının hesabını bir bir vermek zorunda kalacaklarını söyledikleri zaman, muhaliflerin bu ikazları hiç dikkate almadıkları, alayla karşılık verdikleri” kayda geçirilir. Dahası surenin müteakip ayetlerinde “bu halin böyle devam etmeyeceği, zevk ve eğlencenin, duyarsızlığın, vurdumduymazlığın bir gün sona ereceği, bu dünyada iktidarlarını kaybederek zelil, aşağılık bir duruma düşecekleri ve yaptıkları ahlaksızlığın, haksızlığın ve batıl işlerin hesabını vermek üzere hem bu dünya da hem öbür dünyada hesaba çekilecekleri’ yine onların dilinden anlatılır. Onlar o hesaba çekildikleri zaman artık hiç güçleri yoktur ve hiçbir şekilde birbirleriyle yardımlaşamazlar da. Onlara kimse yardım edemez ve kimse de ellerinden tutmaz, onlara arka çıkmaz. 32- 48- Hayır… Hayır… Zannettikleri gibi değil. Andolsun Ay’a, dönüp gitmekte olan geceye andolsun, ağarmakta olan sabaha andolsun ki!; O (Sekar) gerçekten sizden, öne geçmek veya arkaya kalmak / geride kalmak isteyenler için bir uyarıcı / korkutucu olarak en büyüklerinden biridir. Herkes kazandığına karşılık bir rehindir. Sağ ehli / sağduyu sahipleri, işte onlar cennettedirler. Suçlular, “Sizi Sekar’a sürükleyen nedir?” diye sorgulanırlar, (Onlar ise cevaben şöyle) dediler: “Biz musallinden / hakkın destekçilerinden değildik, yoksulu / miskini / fukarayı da doyurmuyorduk, (günaha / batıla /sapıklıklara) dalanlarla birlikte dalardık ve Din Günü’nü / hesap gününü / zamanı gelince hesap vermeyi inkâr ediyorduk / reddediyorduk. Ta ki kaçınılmaz olarak hesap vermeyle / din günüyle / iktidarı kaybedip hesapla yüz yüze gelinceye kadar (böylece devam ettik.)” Artık yarar sağlamaz onlara şefaatçilerin şefaati. / Birbirlerine yardım edenlerin, birbirlerine arka çıkanların şefaati onlara artık yarar sağlamaz. (Müddessir Suresi 32-48) Ve surenin sonunda Cenab-ı Hak, bu çağrıdan yüz çevirenleri aslandan ürkmüş, büyük bir korku ile oraya buraya şuursuzca kaçıp kurtulmak isteyen yaban eşeklerine benzetir ve kaçışlarının onlara bir faydasının olmadığını bildirdi. Daha sonra da onların her birinin bizzat Kendisi tarafından muhatap alınmayı ve her birine ilahi davet / vahiy ile seslenilmesini beklediklerini söyledi. Bunun ise mümkün olmadığını / olamayacağını, zira bu tür bir talebin aslında insanın haddini bilmemesi ve onları bekleyen korkunç akıbetten korkmamaları olarak değerlendirdi. Sonunda da Cenab-ı Hak, erdemliliğin ve rahmetin kaynağının bizzat kendisi olduğunu belirterek fırsat eldeyken isteyenin öğüt alabileceğini bildirdi. 49- 56-Ne oluyor onlara da öğüt verip düşündüren şeyden yüz çeviriyorlar? Aslandan ürkmüş yaban eşekleri gibi sağa-sola kaçışıyorlar. Hayır! Onların her biri, kendisine açılmış sayfalar verilsin istiyor. / Onlardan her biri (boş bir gurur ile Cenab-ı Hakk’ın bizzat kendilerini muhatap alarak ve aracısız olarak) kendilerine sayfalar verilmesini istiyor. Hayır… Hayır…/ Öyle şey olmaz! / kendilerini ne zannediyorlar? / Doğrusu onlar, ahretten / geleceklerinden korkmuyorlar. Hayır… Hayır… İş zannettikleri gibi değil! Bu bir öğüttür, dileyen herkes ondan ders alabilir. Allah dilemezse onlar öğüt alamazlar. O, erdemli davranmanın kaynağıdır; bağışlamanın kaynağıdır. (Müddessir Suresi 49-56) ([1])NOT:Ayetlerin lafzen “Yeşil otları çıkarır ve sonra da onu kuru çerçöpe çevirir” meali yerine o zamanki Araplar için ifade ettiği anlamı ayet meali olarak tercih edilmiştir. (A.A)

  • Allah | Allahın Rehberligi

    Kur'an ve Hz.Muhammed'in Hayatına Politik bir Yaklaşım allahin rehberligi Allahın Rehberliği Kur'an ve Hz.Muhammed'in (SAV) Hayatına Stratejik bir Yaklaşım Kur’an, Hz.Muhammed’in(SAV) mücadelesi sırasında Cenab-ı Hakk’ın ona rehberlik etmek için gönderdiği mesajlardır. Kur’an’ın mucizeler yaratan bu mesajlarının Hz.Muhammed’in(SAV) mücadele pratiği ile ete kemiğe bürünmesi sayesinde İslam’ın manevi ve siyasi egemenliği bir asır bile geçmeden batıda Atlantik sahillerine, doğuda ise Çin’e ulaşmıştır. Kur’an’ın büyük medeniyetler yaratıcı bu mucizevi mesajları sadece o dönemle sınırlı olmayıp çağlar boyu tüm insanlar için geçerlidir. Ancak böylesine mucizevi mesajlara sahip bir Kitab’a inanan müslümanlar, bugün geri kalmış ve karanlıklar içinde debelenip durmaktadırlar. Zira diriltici ruh veren, aydınlığa çıkaran mesajlarından yoksun olarak okunan ve sadece kutsal bir metin olarak sahiplenilen bir Kitab’ın günümüz müslümanlarına vereceği mucize olamaz. Kur’an’ın nasıl mucizeler yarattığını yeniden görmek istiyorsak onu Hz.Muhammed’in(SAV) mücadelesi ile birlikte okumaktan başka çaremiz bulunmamaktadır.

  • Bölüm 19: YENİ REFORMLAR | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 19 YENİ REFORMLAR 19.1. Medine’nin Yaşadığı Kriz Nadir oğulları ile yapılan savaştan zaferle çıkılması ve onların Medine’den çıkarılması, Uhud yenilgisinin, Reci ve Bi’rimaune facialarının toplumda açtığı yaraları kapatma hususunda iyi bir moral ve motivasyon kaynağı olmuştu. Diğer taraftan bu süreçte Hz.Muhammed@ savaşın meydana getirdiği sosyal yaraları sarmak için olanca gücüyle çalışıyordu. Çevresindeki müminler de O’na yardımcı olmak için gayret gösteriyorlardı. Bu uğraşlar kapsamında borçların faizleri kaldırılırken, borç anaparalarının ödemeleri yeniden yapılandırılmış ya da bağışlamaya teşvik edilmişti. Savaş mağdurlarının ihtiyaçlarını karşılamak için Yahudilerden faizli kredi bile talep edilmişti. Ancak kısa vadeli bu tedbirler toplumdaki gelecek endişelerini kaldırmak için yeterli değildi. Zira Uhud savaşında 70, Reci katliamında 7, Bi’rimaune katliamında 69 ve bu süreçteki seferlerde verilen şehitler toplamı 150 kişiyi geçmişti. Kısa bir zaman aralığında meydana gelen bu kayıplar Medine’nin ekonomik ve sosyal yapısında çok büyük bir boşluk meydana getirmişti. Şehitlerin aileleri ve çocuklarının sahiplenilmesi ve geçimlerinin sağlanması için onların bıraktıkları ticarethanelerin, hayvan sürülerinin, bağ / bahçe / tarlaların üretim ve hizmetlerine devamının sağlanması şarttı. Medine ekonomisinde önemli bir yeri olan bu üretim ve hizmetlerin devamlılığı aynı zamanda İslam Cumhuriyetinin varlığı için de çok önemli idi. Şayet yaklaşık 150 ekonomik kaynak kuruyacak olursa, Medine İslam Cumhuriyeti mücadelesi için ihtiyaç duyduğu gelirlerden de mahrum kalacaktı. Şehitlerin aile ve çocuklarının ise bu ekonomik kaynakları sürdürebilmesi oldukça zordu. Diğer taraftan Nadir oğullarından kalan hurma bahçelerinde ve tarlalarında üretimin devam etmesi için de insan gücüne ihtiyaç vardı. Medine toplumunun içine düştüğü bu toplumsal ve ekonomik krizi atlatmak için reformlara ihtiyaç vardı. Medine adeta bir deprem yaşıyordu. Ard arda gelen yıkıcı sarsıntılar toplumu şaşkına çevirmişti. “Neler oluyordu? Bu felaketlerin altından nasıl kalkılacaktı?” Herkes şaşkındı. Fakat Cenab-ı Hak, krizi atlatmak için geçici tedbirlerle birlikte sorunların asıl kaynağına ilişkin köklü çözümler sunan toplumsal reformlarını bildirecekti. Ama önce toplumun halihazırda yaşadığı sarsıntıyı ortaya koymak ve krizlerden çıkış yolunun bu reformlardan geçtiğini haber vermek için Zilzal Suresini inzal etti. Daha sonra bu reformlarını Nisa Suresi kapsamında haber vermeye başlayacaktı. Cenab-ı Hak, Zilzal Suresi’nin ilk ayetlerinde Medine toplumunun arda arda sarsılmasını bir depreme benzetir ve insanların şaşkınlığını dile getirir. Fakat bu sarsıntının aynı zamanda tıpkı depremle yer kabuklarındaki sıkışmışlığın gitmesi ve tekrar istikrarın sğlanmasında olduğu gibi Medine toplumu da bu sarsıntının ardından toplumsal sorunlarından kurtulacak ve istikrara kavuşacaktır. Zira bu sarsıntının akabinde Allah, krizleri çözecek ve toplumu ıslah edecek çözüm önerlerini bir bir vahyederek bildirecektir. Rahman Rahim Allah Adına 1-5- Yer (Ülke) şiddetle sarsıldığı, yüklerinden kurtulduğu ve insanın, “Buna (yere / ülkeye) ne oluyor!” dediği zaman. İşte o zaman Rabbinin vahyettiği şekilde arza / ülkeye değişim haberleri anlatılacaktır. (Zilzal Suresi 1-5) Cenab-ı Hakk’ın bildireceği bu reformlar uygulanmaya başlayınca topluma adalet hakim olacak ve insanlar yaptıkları her eylemin karşılığını alacaklardır. Kim zerre kadar iyilik yaparsa onun mükafatını, kimde zerre kadar kötülük yaparsa onun cezasını görecektir. Kimseye haksızlık yapılmayacak, herkes işlediği fiilin bedelini görecektir. Böylece toplumda sıkıntıların / sorunların esas kaynağı kurutulacak ve toplum huzura kavuşacaktır. 6-8-İşte o gün insanlar, yaptıklarının sonuçları kendilerine gösterilmek üzere bölük bölük toplanacaklar. Kim zerre miktarı bir iyilik işlemişse onu görecek, kim de zerre miktarı bir kötülük işlemişse onu görecektir. (Zilzal Suresi 6-8) Cenab-ı Hak, krizi çözecek reformların yapılacağını böylece bildirdikten sonra sıra bu reformların açıklanmasına gelmiştir. 19.2. Şehit Ailelerini Bekleyen Tehlike Yukarıda Medine’nin içine düştüğü krize değinilmişti. Eğer gerekli tedbirler alınmayacak olursa kriz felaketle sonuçlanabilirdi. Gelinen aşamada şehit ailelerini bekleyen çok önemli bir tehlike mevcuttu. Zira hâlihazırda cari olan töreye / geleneğe göre, güçlü olanın zayıfları ezmesi yasal ve normaldi. Bu töre / gelenek uyarınca kabile ileri gelenleri ve güçlü kişiler, ölen erkeklerin geride bıraktıkları ekonomik değerleri / malları kendi kabilesi içerisinde tutmak için dul kalan kadınları kabile içerisinden erkeklerle evlendiriyorlardı. Bu töre / gelenek değiştirilmediği ve gerekli tedbirler alınmadığı takdirde güçlü kişiler şehitlerin mallarına konacaklar ve onların miraslarını kendi malı gibi tasarruf edeceklerdi. Şehitlerin kadınlarına ve çocuklarına mirastan pay verilmeyecekti. Mevcut geleneklerde / törelerde gerekli reformlar yapılmadığı takdirde şehitlerin kadınlarını kendi aşiret üyelerine mehirsiz olarak nikâhlayacaklardı. Onların aşiret dışından başkaları ile evlenmelerine de müsaade etmeyeceklerdi. Şayet izin verecek olurlarsa onların mehirlerini kendileri alacaklar ve bu kadınlara o mehirden asla bir pay vermeyeceklerdi. Hatta kocası ölen kadınların kocasından kalan mal başkasına gitmesin diye bu kadınları üvey oğullarına bile nikâhlayacaklardı. Aynı husus yetim kalan kızlar içinde geçerli idi. Mevcut geleneğe göre şayet yetim kızlar aşiret içerisinden birileri ile evlendirilecek olursa mehirleri asla kızlara verilmeyecekti. Bu yetim kızlar aşiretin dışından birisi ile evlendirilecek olursa o takdirde mehir yetim kızların kendisine değil velisi olan aşiretin güçlü kişisine verilecekti. Cari olan bu kurallara göre şehitlerin aileleri ve yetim kızları büyük bir haksızlıkla karşı karşıya idi. Yine cari olan töre / geleneğe göre aşiretlerinin güçlü otoriteleri erkek olsun kız olsun yetimlere babalarından kalmış malları büyüyüp reşit hale geldikleri zaman bile onlara geri vermezlerdi. Zira o zamana kadar onların tüm mirasını harcarlar ve yetimlerin hayata sıfırdan başlamalarına sebep olurlardı. Peygamberimizin yetim olması ve hayata sıfırdan başlaması hatırlanacak olursa bu törenin şehitlerin yetimlerini bekleyen tehlikenin boyutları daha iyi anlaşılabilir. 19.3. Medine İslam Cumhuriyetini Bekleyen Tehlike Hâlihazırda cari olan bu cahiliye kuralları gereği şehitlerin bıraktıkları malların aşiretlerin ileri gelenleri tarafından paylaşılacağı açıktı. Bu nedenle şehitlerin ailelerine sahip çıkılması ve onları bu geleneklere kurban vermemek gerekiyordu. Aksi takdirde İslam Cumhuriyeti için canlarını vermiş yiğitlerin hayattayken üzerine titredikleri eşleri ve çocukları mağdur ve perişan duruma düşeceklerdi. Onlar hem canlarını verecekler hem de aile ve çocukları mağdur olacaktı. Hak, adalet, mazlumu ve masumu korumayı kendine ilke olarak seçmiş bir dinin / dünya görüşünün bu zulme kayıtsız kalması düşünülemezdi. Bu nedenle acilen tedbirler alınmalıydı. Ayrıca ilkesi ile çelişen bir idarenin yaşama şansı olamazdı. İlke ve esasları için canını vermiş bağlılarının hukukunu koruyamayan bir idarenin çok kısa zamanda yıkılacağı da muhakkaktı. Müşriklerin, Yahudilerin ve münafıklarında beklentileri buydu. Şehitlerin bıraktıkları kadınların ve çocukların haklarını koruyamayan bir idarenin gelecekte onlardan kendisine bağlılık göstermesini beklemek hayaldi. Hatta gelecekte belki de en şiddetli düşmanlar ve intikamcılar o mağdurlar arasından çıkacaktı. 19.4. Kabileden Cumhuriyete Geçiş İçin Reformlar Şehitlerin geride bıraktıkları aile ve ciğerparelerinin haklarının korunması, bu vesileyle toplumun yeniden dizayn edilerek şirk tortularının temizlenmesi ve İslam Cumhuriyetinin bekası için acilen toplumda sosyal bir reform yapılması zorunlu idi. Gelinen aşama İslam’ın ilkelerine göre sosyal reform yapmak için de çok uygun bir ortamdı. Yapılacak sosyal reformlar, hem savaşın yaralarını saracak hem de kabileci şirk sisteminin meydana getirdiği sosyal yapıyı tevhidi sistemin öngördüğü sosyal adalet prensibine uygun bir yapıya dönüştürecekti. İşte bu nedenlerle Cenab-ı Hak elçisine yol gösterdi ve acilen şehitlerin geride kalanları için alınması gereken tedbirleri bildirdi. Bu tedbirlere ilişkin talimatların yanında toplumda sosyal adaleti temin için miras hukukunda da reform yapan düzenlemeleri, öğüt ve uyarıları bildirdi. Cenab-ı Hak, talimat ve reformları bildirirken temel prensibi şöylece ortaya koydu: “Toplumdaki her bireyin aynı haklara sahip olduğu, herkesin bir olduğu, toplumdaki zayıf ve güçsüz bireylerin haklarının korunması ve gözetilmesi gerektiği ve Allah’tan korkularak yetimlerin haklarını çiğnemekten kaçınmaları gerektiği vurgulandı.” Cahiliyeden kalan kabile gelenekleri sanki akrabayı koruyormuş gibi gözükse de onların haklarını gasp ederek en büyük tecavüzü gerçekleştiriyordu. Bu nedenle Cenab-ı Hak, reform paketini açıklayan hükümlerini Nisa Suresi ile bildirirken akraba hukukunu çiğnemekten korkulmasını emretti ve şu talimatları bildirdi; Allah’tan korkularak akraba haklarına riayet edilmesi, Yetimlerin mallarının kendilerine verilerek onların haklarına tecavüz edilmemesi, Yetimlerin anaları ile evlenilerek yeni aile yapılarının oluşturulması ve böylece şehitlerin aile yapılarının korunması, Yetim kızlarla malları için nikâhlanılmaması, onların üzerinden mal edinme sevdasına düşülmemesi ve bunları yapmak yerine başka kadınlarla evlenilmesi, Yetimlerin anaları ile oluşturulacak yeni aile yapısında yetimlerin yetiştirilmesi, onlar büyüyünceye kadar mallarının ekonomik üretimdeki yerinin korunması, yeterli olgunluğa eriştiğinde de haklarının kendilerine hemen teslim edilmesi, Yetimlerin malları verilirken şahit bulundurulması, Miras paylaşımı sırasında fakirlerin de hazır bulundurulması ve onlara da mirastan pay verilmesi. Cenab-ı Hak, yetimlerin hakları konusunda talimatları verirken ivedi bir tedbir olarak şehitlerin dul eşlerinin ikişer üçer ve dörder olarak ayrılması ve mümin erkeklerin hem kendi ailelerini hem de şehitlerin ailelerini ve üretim araçlarını yönetebileceği kadar onlarla evlenmelerini emretti. Böylece İslam Cumhuriyetinin şehit ailelerine sahiplenmelerini ve koruma altına alınmasını sağladı. ([1] ) Bu düzenleme bir erkeğin en fazla kaç kadınla evlenebileceğini belirlemek amacıyla değil yetim ve dulların haklarının korunmasını amaçlıyordu. Ayrıca bu düzenleme ile eşsiz kalan kadınların geçimlerinden sonra en önemli ihtiyacı olan cinsel ihtiyacının da meşru bir şekilde giderilmesi ve böylece toplumda fuhşun önlenmesini de temin etmektedir. Bununla beraber o dönemin olağanüstü şartlarının getirdiği sorunlar bu düzenlemelerle çözüldükten sonra aynı düzenlemeler sonrasında İslam Toplumunun sivil yaşamının temel düzenlemeleri haline gelmiştir. İslam hukukunda bir erkeğin en fazla dört kadınla evlenebileceği sınırı bu düzenlemenin barış zamanına yansımasından başka bir şey değildir. Cenab-ı Hakk’ın bu talimatları ile şehitlerin ailelerini yönetme konusunda endişesi olanın en azından bir şehit ailesini nikâhlamasını ya da idareye sığınmış / hicret etmiş dul kadınlardan birisini alması istenmiştir. Yönetme burada sadece kadınları değil onlara ait mülkleri yani üretim araçlarını faaliyette tutma olarak değerlendirilmelidir. Böylece şehitlerin yetim kızlara mal gibi muamele ederek onların iradesi dışında aşiretlerinin diğer fertleri ile evlendirilmek suretiyle ya da başka kabileden insanlarla evlenmeleri engellenerek onlar üzerinden kabile reislerinin mehir kazancı elde etmelerinin önüne geçildiği gibi yetimlerin mallarına ve kendisine el konulmasının da önüne geçildi. Cenab-ı Hakk’ın bu talimatları üzerine şehit aileleri başka bir mümin erkek ile evlenerek, yuva (çocuklar) dağılmamış, mallar korunmuş ve ailenin ekonomik sistemleri devam ettirilmiş oldu. Böylece toplum olarak ekonomik gerilik yaşanmadı ve müminler yoksul ve muhtaç hale gelmediler. Yetim kızlarla aşiret içinden evlenerek mallarına konmak isteyen kişilere de onların haklarını ihlal edeceklerine başka kadınlarla evlenmeleri istenerek yetim kızlar korundu ve aşiret kimliği yerine İslam Cumhuriyeti üst kimliği ile koruma altına alındılar. Bu düzenlemenin en önemli hedefi ise şirk sisteminin getirdiği «güçlünün zulümle haksızlıkla zayıflara hakimiyeti» yerine «adaletin hâkim olduğu, herkesin haklarının korunduğu» İslami Cumhuriyet Sistemine geçiliyor olmasıydı. ([2] ) Rahman, Rahim Allah Adına 1- 6- Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinizden sakının. O’nun adı ile / O’nun yasalarına göre birbirinizden talepte bulunduğunuz Allah'tan sakının da akrabalık hukukunu ihlal etmeyin. Muhakkak ki Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir. O halde yetimlere mallarını verin. Temizi pis olanla değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin. Bunu yapmak kesinlikle büyük bir suçtur. Eğer ki yetim kızlara / yetimlerin kadınlarına (yetimlere bakmak zorunda kalmış kadınlara) haklarının verilmemesinden korktuysanız o takdirde kadınlardan / yetimlerin kadınlarından hoşunuza gidenlerinden ikişer ikişer, üçer üçer, dörder dörder nikah akdiyle korumanıza alın. Şayet adaleti gözetemeyeceğinizden korkuyorsanız, en azından onlardan birini ya da himayenizde bulunan / mülteci durumundaki bir kadını (nikah akdiyle korumanıza alın). Bu, yoksul duruma düşmemeniz için en uygun yoldur. (Evleneceğiniz ) bu kadınlara mehirlerini gönül hoşluğuyla verin. Şayet kendi rızalarıyla alacaklarından bir kısmını size bağışlarlarsa onu afiyetle, çekinmeden yiyin. Allah'ın, koruyasınız diye sizin sorumluluğunuza verdiği / kaim kıldığı (vekil / yönetici kıldığı) malları henüz reşit olmamış yetimlere vermeyin. Fakat o mallarla onları rızıklandırın (besleyin), giydirin ve onlara güzel söz söyleyerek onların gönüllerini hoş tutun. Sorumluluğunuz altındaki yetimleri evlilik çağına gelinceye kadar sıkı bir eğitim vererek olgunlaştırın. Kendilerinde aklını kullanabilecek olgunluğa geldiğini gördüğünüz zaman da onların mallarını kendilerine hemen teslim edin. Onlar büyüyecekler de mallarını geri alacaklar diye onların mallarını saçıp savurup yemeyin. Kim zengin ise iffetli davransın ve onların mallarından yemesin. Kim de fakir ise o takdirde o da örfe uygun/ herkesçe kabul gören bir şekilde onların mallarından faydalansın. Onlara mallarını teslim ederken teslimatı şahitler huzurunda yapın. Hesap sorucu olarak Allah yeter. (Nisa Suresi 1-6) 19.5. Miras Hukuku Reformu Cenab-ı Hak, yetimlerin haklarının korunmasına ilişkin sosyal düzenlemeleri bildirdikten sonra İslam Toplumu için kalıcı bir miras düzenlemesini inzal etti. Ölen bir erkeğin geride bıraktığı ailesinin haklarının korunması için miras hukukunun düzenlenmesi ve bu düzenleme ile toplumdan dışlanan kadınlara pay ayrılması en önemli reformlardandı. Bu düzenlemeler sonucunda cahiliyeden kalma kabile kuralları kaldırılmış, yerine Tevhit toplumuna geçişi sağlayan uygulamaların kapısı açılmıştır. Böylece kabile ve aşiretlerin o zamana kadar cari olan töreler ile hareket ederek yetimlerin ve kadınların mülklerine el koymalarının önüne geçilmiş ve yetimlerin haksızlığa / zulme uğramaları endişeleri ortadan kaldırılmıştır. Bu düzenlemelere ait uygulamaların sorumluluğu da İslami idareye verilmiştir. Bu düzenlemeleri ihlal edenlere ahirette cehennem azabı ile dünya da ise İslam Cumhuriyetinin uygun göreceği cezalar ile cezalandırılacağı bildirilmiştir. Söz konusu düzenlemeleri Cenab-ı Hak aşağıdaki ayetlerle bildirmiştir; 7-14-Ana-baba ve akrabaların ölüp de geride bıraktıkları terekeden / mirastan erkeklere bir pay vardır. Ana-baba ve akrabaların ölüp de geriye bıraktıkları terekeden / mirastan kadınlar / kızlar için de az veya çok bir pay vardır. Bu taksimat Allah’ın bir hükmü olarak farz kılınmıştır. Miras taksimi sırasında yakınlar, yetimler ve yoksullar hazır bulunursa zaman onları da rızıklandırın ve onların gönlünü alacak güzel söz söyleyin. Kendileri öldüğü zaman arkalarında zayıf, güçsüz ve çaresiz çocuklar bıraktıkları takdirde onlara haksızlık yapılmasından endişe edecek olanlar, yetimler ve dullarla ilgili de aynı endişeyi duysunlar ve ürpersinler! Allah’tan korksunlar ve onlara doğru / güzel / olgunlaştırıcı / güven telkin edici söz söylesinler. Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, kesinlikle karınlarına ateş yemişlerdir. Onlar yakında alevli ateşe atılacaklardır. Allah evlatlarınız arasındaki miras taksimini şöyle yapmanızı emrediyor. Erkeğin payı iki kadının payı kadardır. Eğer ikiden fazla kadın varsa ölenin geriye bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer varis bir tek kadınsa, terekenin yarısı onundur. Ölenin bir çocuğu varsa, bıraktığı mirastan, ana-babasının her birinin altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da ana babası ona varis olmuşsa, anasına üçte bir düşer. Eğer ölenin kardeşleri varsa, anasının payı altıda birdir. Bütün bu taksimat, ölenin yaptığı vasiyet ve borçlar terekeden düşüldükten sonra yapılır. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin size yarar bakımından daha yakın olduğunu siz bilemezsiniz. Bu taksimat Allah tarafından size farz kılınmıştır. Şüphesiz Allah, en iyi bilendir, en hikmetli yasa koyandır. Eğer hanımlarınızın çocukları yoksa bıraktıklarının yarısı sizindir. Şayet çocukları varsa o zaman yapmış olduğu vasiyet ve borçları düşüldükten sonra kalan mirasın dörtte-biri sizindir. Eğer siz çocuk bırakmadan ölürseniz, geriye bıraktığınız mirasın dörtte-biri hanımlarınızındır. Şayet çocuklarınız varsa o zaman bıraktığınız mirasın yapmış olduğunuz vasiyet ve borçtan sonra kalanın sekizde-biri hanımlarınızındır. Eğer ölen bir erkek veya kadının eşi, çocuğu ve ana-babası olmadan miras bırakıyor ve kendisinin bir erkek veya kız kardeşi bulunuyorsa, bunlardan her birinin payı, yapmış olduğu vasiyet ve borçtan sonra altıda-birdir. Eğer kardeşler bundan fazla iseler üçte-birde ortaktırlar. Bütün bu taksimat, mirasçılar zarara uğratılmaksızın ve vasiyet ile borçlardan sonra yapılır. Bunlar, Allah tarafından size bir emirdir. Allah, en iyi bilen ve kullarına yumuşak davranandır. İşte bunlar, Allah’ın koyduğu yasalardır. Kim Allah’a ve Elçisi’ne itaat ederse Allah onu altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Orada ebedi kalacaklardır. İşte büyük kurtuluş ve başarı budur. Kim de Allah’a ve O’nun Elçisi’ne karşı gelir ve O’nun yasalarını çiğnerse, Allah onu, içinde sürekli kalacağı cehenneme sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır. (Nisa Suresi 7-14) 19.6. Fuhuş Merkezlerinin Kapatılması İslam Cumhuriyetinin / Dininin en önemli paradigması olan zayıfların ellerinden tutulması, toplumun ayağa kaldırılması ve sömürülmekten kurtarılması için öncelikle toplumda kadınların fuhuş malzemesi olarak kullanılmasının önüne geçilmesi gerekiyordu. Rivayetlere göre o dönemde Medine’de ileri gelenlerin işlettiği dokuz adet genel ev / fuhuş merkezi mevcuttu. ([3] ) Bunların önemli bir kısmı ya da en büyüğü Abdullah Bin Übey’e aitti. Şehitlerin geride bıraktıkları kadınları ve kızları bekleyen diğer bir tehlike de sahip çıkılmamaları ve perişanlıkları nedeniyle fuhuş bataklığına malzeme olmalarıydı. Şehitlerin aileleri ve kızlarının perişan edilmeleri durumunda fuhuş sektörünün dikkatlerini bunlara çevirebileceği ihtimali aşikârdı. Yukarıda geçtiği üzere şehit ailelerinin mümin erkeklerle nikâhlanması emri ile bu kadınların fuhşa sürüklenmesinin önüne geçilmesi sağlandı. Zira insan cinsinin yemek içmekten sonra en temel ihtiyaçlarından olan cinsel ihtiyacın giderilmesi de eşsiz kalan kadınların yaptıkları bu evliliklerle yasal bir şekilde temin edildi. Diğer taraftan toplumu geri ve fakir bıraktıran, şehvetlerinin peşinde koşarak aptallaştıran en önemli sebeplerden birisi de fuhuş sektörüydü ve ivedilikle yasaklanması gerekiyordu. Dahası Uhud savaşında en önemli ayrılıkçı güç, şüphesiz Abdullah bin Ubey idi. Artık ona ve fuhuştan kazanç sağlayan yandaşlarına ekonomik bir darbe vurmanın zamanı da gelmişti. Onlara vurulacak darbe ile hem toplum temizlenecek, arınacak, maddi / manevi yükselecek hem de şehitlerin kadınları ve kızlarını bekleyen tehlike savuşturulacaktı. Bu amaçla Cenab-ı Hak elçisine genel evlerin / fuhuş yuvalarının kapatılması talimatını verdi. Bu talimatın gerçekleştirilmesi için genel ev kadınlarının ölünceye kadar ya da ikinci bir emre kadar evlerinde hapsedilmesi, fuhuş yuvalarına giden erkeklere de hem dil ile hem de fiziki olarak eziyet edilmesi hükümlerini getirdi. Böylece toplumda fuhuş bataklıkları kurutulduğu gibi bu batakhaneleri işletenlerin gelirlerine de büyük bir darbe vurulmuş oldu. Genel ev kadınlarının belirlenme mekanizması da dört şahit getirilmesi şartına bağlandı. Bu da şahitlerin şahitlik yapmasına bağlandı. Yani o işi yapan ve o batakhanelerde gezen kişilerin kendileri ile birlikte o kadınları ifşa etmesi şartına bağlandı. Böylece fuhuş sektöründeki kadınların önemli bir kısmı bu damgayı yemekten kurtuldular ve topluma kazandırıldılar. Erkeklere ise bu batakhanelere gitmeleri halinde eziyet edileceği bildirilerek oralara gidişlerinin önü kesilmiş oldu. Şayet bu tedbir alınmasaydı münafıklar Hz.Muhammed’in@ idaresini yıkmak için şehit ailelerinin perişanlığını ve hatta fuhşa sürüklenmesini bile kullanacaklardı. Hem kendileri şehitlerin yetim kızları ve dul kadınlarını fuhşa malzeme olarak kullanacak ve bundan ekonomik gelir elde edecekler hem de bu durumu Hz.Muhammed’in@ politikalarının olumsuz sonuçları olarak topluma lanse edeceklerdi. Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği düzenleme ile fuhşun kökü kurutularak toplumun ilerlemesinin ve temizlenip yükselmesinin önü açılmış oldu. 15-18- Kadınlarınızdan fuhuş yapanlar hakkında içinizden dört şahit getirin; şayet onlar şahitlik yaparlarsa o kadınları ölünceye kadar ya da Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedin. İçinizden fuhuş yapan erkekleri de eziyet ederek cezalandırın. Şayet tevbe edip kendilerini düzeltirlerse, onları bırakın. Çünkü Allah tevbeleri kabul edendir, merhamet edendir. Fakat Allah'ın kabul edeceği tövbe, ancak cehalet nedeniyle kötülük yaptıktan sonra tez elden tövbe edenlerinkidir. İşte Allah bunların tevbelerini kabul eder. Allah, her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibidir. Yoksa sürekli kötülük işleyip de kendisine ölüm gelince “Gerçekten ben, şimdi tövbe ettim." diyen birinin tövbesi, tövbe değildir. İnkârcı / İsyankar /Başkaldıran olarak ölenlerin tövbesi de tövbe değildir. Biz onlar için acı bir azap hazırladık. (Nisa Suresi 15-18) [1] ) Not: Hz.Muhammed bu ilahi talimat doğrultusunda Uhud savaşında şehit düşen kişilerin eşlerinden iki hanımla evlenmiştir. Bunlar Hafsa bint i Ömer bin Hattab , Uhud'da ölen Huneys b.Huzafe'nin dulu ve Ömer bin Hattab'ın kızıdır, diğeri ise Hind binti Eb i Ümeyye Uhud'da ölen Abdullah bin Abdilesed'in duludur. [2] )Not: Savaşların sonucu meydana gelen olağanüstü durumlar için yapılan bu bölümdeki düzenlemeler daha sonra İslam toplumunda sivil hayatın düzenlemeleri olarak hayata geçirilmiştir. [3] ) Abdullah b. Ömer'den, İbnü Abbas'tan (r.anhüm) Mücahid'den, Said b. Cübeyr'den ve yine Saîd b. Müseyyeb'den gelen rivayetlere göre Medine de dokuz adet fuhuşhane vardi. 19.7. Kadınlara Şahsiyet Kazandırılması Medine toplumunda şirk sisteminden kalan geleneklere göre kadınlar hala bir meta olarak muamele görüyordu. Erkek egemen bir toplumsal yapı olarak onların haklarına tecavüz ediliyordu. Fakat Cenab-ı Hak, yeni yaratılan İslam toplumunda kadınlara şahsiyet kazandıracak haklarını içeren talimatlarını inzal eder. Öncelikle eşlerini kaybetmiş kadınların miras paylaşımına tabi mal gibi görülmesi anlayışı yasaklandı ve kadınlara zorla mirasçı olunamayacağı hükme bağlandı. Böylece eşleri şehit olan kadınların kabile dışından başka erkeklerle evlenmelerine engel olmak isteyen kabile içi evlilik anlayışlarına set çekildi. Bu düzenleme ile kadınların ya da yetim kızların başka kabileden birileriyle evlenmelerinin önü açıldı ve kabile anlayışına uygun paylaşım düzeni yıkılarak kadınlar İslam Cumhuriyetinin güvencesinde özgür bireyler haline getirildi. Bu kapsamda kadınların evlenirken aldıkları ve şahsi mülkleri olan mehirlerinin bile ellerinden alındığına işaret edilerek onların mülklerine el koymak için entrika çevrilmesi yasaklandı. Kadınlarla yapılan nikah sözleşmesinin hükümlerine riayet etme şartı getirildi ve onlarla iyi / güzel geçinilmesi emredildi. Böylece kadınları erkeklerin karşısında sözleşmenin diğer tarafı ve birbirlerinin eşi olarak görmelerini ve ona göre saygılı davranmaları emredildi. Cenab-ı Hak, evliliği rasyonel bir birliktelik olarak tanımladı ve mümin erkelere şöyle öğüt verdi; “Size sonradan itici gelen eşlerinizi boşamaya, değiştirmeye kalkmayın! Eğer meşru sınırlarda ayrılmak durumunda kalırsanız, verdiğiniz sosyal güvenceyi onlardan almak için girişimde bulunmayın! Geçmişte meydana gelen aranızdaki sevgiye ve kaynaşmışlığı dikkate alarak bu bağları maddi çıkarlara değişmeyin!” Cenab-ı Hak inzal ettiği bu düzenlemeler ile sadece yetimlerin ve dulların haklarını korunmakla kalmadı aynı zamanda onlara toplumsal şahsiyet kazandırdı. Daha da önemlisi yetim kızlar ve dul kadınlar evlenirken tercihlerini kabile dışından yapma hakkını elde etmiş olması nedeniyle Medine toplumunun kabile aidiyetinden daha geniş bir topluma ve daha geniş bir aidiyete geçiş yapmanın yolu açıldı. 19-21-Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helal değildir. Açık bir şekilde fuhuş yapmadıkça onlara verdiğiniz şeylerin bir kısmını geri almak için onlara baskı yapmayın. Onlarla güzel bir şekilde geçinin. Onlardan hoşlanmazsanız bile onların hoşlanmadığınız yönünü Allah çok büyük bir hayra aracı kılmış olabilir. Şayet eşinizi bırakıp yerine başka bir eş almak isterseniz, birincisine yüklerle altın vermiş olsanız dahi boşadığınız zaman ondan hiçbir şey geri almayın. Ona iftira ederek ve açık bir günaha girerek verdiğinizi geri mi alacaksınız? Birbirinizin mahremi olup kaynaşmışken ve onlar da sizden sağlam bir söz / misak almışken verdiğinizi nasıl geri alırsınız? (Nisa Suresi 19-21) 19.8. Kabileciliğin Dar Kalıplarından Kurtuluş ve İslam Toplumu İle Geniş Ufuklara Geçiş Şirk toplumunun oluşturduğu kabile yapısında malların kabile içinde kalması için yapılan kabile içi evlilikler öylesine iğrenç boyutlara ulaşmıştı ki, babası ölünce üvey annelerle, oğulları ölünce gelinlerle, iki kız kardeşi birlikte yani baldızlarla ve hem annesi hem de kızıyla yani üvey evlatlarla evlilikler yapılmaktaydı. Bu yakın akraba evliliklerine bir sınırlama getirmek gerekiyordu. Zira şehitlerin aileleriyle yapılacak evliliklerde miras mallarına konmak için üvey kızlarla yani yetim kızlarla da evlenilecekti. Sırf malların kabile dışına çıkmaması için yapılacak bu evliliklerde kadınların seçme şansı olmadan kendi kabilelerinden birileri ile evleneceklerdi. Cenab-ı Hak aşağıda getirilen düzenleme ile bu tür olumsuzluklara engel koydu ve yakın akraba evliliklerine sınırlar çekerek kabilelerin dar toplum yapısından çıkılmasını sağladı. Bu düzenleme ile kabilelerin birbirleriyle kaynaşması sağlandı. İnsanların kabile asabiyesi temelinde değil aynı ülküye iman etmiş bireylerin oluşturduğu bir toplum bütünlüğüne kavuşmaları hedeflendi. Yani tevhit toplumunun fiziki alt yapısı oluşturuldu. Birlikteliklerin sözleşmeler temelinde oluşturulması prensibi getirildi. Böylece tevhit toplumundaki her bireyin İslam Cumhuriyetinin güvencesinde serbestçe yapacağı sözleşmelerle birliktelikler oluşturması sağlandı. Bu özgür bireylerin üst kimlikleri ve aidiyetleri kabileleri değil İslam Cumhuriyeti vatandaşlığı / müslümanlık oldu. Ayrıca evlilik sözleşmesinde öngörülen mehir verme zorunluluğu kadınların sosyal güvencesini sağladı ve bu güvencenin garantörü de İslam Cumhuriyeti oldu. 22-24- Geçmişte olanlar istisna olmak üzere babalarınızın nikahladığı üvey analarınızla evlenmeyin. Şüphesiz bu pek çirkin bir hayasızlık, yüz kızartıcı bir iğrençlik, çok kötü bir gelenekti. Size, anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, teyzeleriniz, halalarınız, erkek kardeşinizin kızları, kız kardeşinizin kızları, sütanneleriniz, sütkız kardeşleriniz, kadınlarınızın anneleri, evlenip zifafa girdiğiniz kadınlarınızın eski kocalarından olan ve evinizde bulunan üvey kızlarınız –eğer anneleri ile ilişkiye girmediyseniz onlarla evlenmenizde bir sakınca yoktur–öz oğullarınızın hanımları ve iki kız kardeşi birden almanız size haram kılındı. Fakat geçmişte olanlar geçmişte kalmış olup bu kurallardan istisnadır. Şüphesiz Allah çok bağışlayan eşsiz merhamet sahibidir. Sözleşmelerle sahip olduklarınız hariç, nikahlı kadınlar da sizlere haram kılındı. Bunlar, Allah’ın emri olarak üzerinize yazdığıdır. Bunların dışındakiler ise gayri meşru bir ilişkiyle değil de evlilik yoluyla almak şartıyla malvarlığınızdan mehir vererek istemeniz size helal kılındı. Böylece kendilerinden yararlandığınız kadınlara zorunlu bir görev olarak mehirlerini ödeyin. Mehir belirlendikten sonra, karşılıklı olarak rızalaştığınız şeyde size bir vebal yoktur. Şüphesiz Allah, bilen hüküm ve hikmete sahibidir. (Nisa Suresi 22-24) 19.9. Mümin Fakir ve Nefsinin Arzularına Hâkim Olamayan Erkeklerin Fuhuştan Uzak Tutulması İçin Alınan Tedbirler Medine toplumunu temizlemek için fuhuş merkezlerinin kapatılması çok önemli bir adımdı. Sıra ikinci adıma gelmişti. Fuhuştan uzak durmaya çalışmakla birlikte nefislerine hâkim olamamaktan korkan ama bunu meşru yoldan gidermek için hür kadınlarla evlenebilecek mehir bedeline sahip olmayan bekar mümin erkeklerin bu sorununa çare bulunması gerekiyordu. O dönemdeki cahiliye geleneğine göre hür olan erkekler ancak hür olan kadınlarla evlenebilirdi. Onların cariyelerle / hizmetçi kızlarla evlenmeleri yasaktı. Cenab-ı Hak, yoksulluğundan dolayı hür kadınlarla evlenemeyen ve nefsine hâkim olmakta zorluk çeken mümin erkeklerin mümin cariyelerle sahiplerinin izni ile evlenmelerini helal kılarak toplumda zinaya giden önemli bir yolu daha tıkadı. İffetli olmaya, fuhşa bulaşmamaya ve gizli dost tutmamaya yemin edecek mümin cariyelerle nefsine hakimiyet zorluğu çeken ve hür kadınlarla evlenemeyen bekar mümin erkeklerin evlenmesine izin verildi. Onlara verilecek mehir bedelinin hür kadınlara göre düşük olması nedeniyle bunlar bu bedeli karşılayabilirlerdi. Cenab-ı Hak bu izni vermekle beraber, müminlerin bu izni kullanmak yerine nefislerine hâkim olmalarının kendileri için daha hayırlı olacağını da vurguladı. Yani bu iznin toplumda nefsinin arzularına hâkim olamayan zinadan başka çaresi de olmayan müminlerin günaha girmemesi için verilen bir ruhsat olduğunu belirtti. Cenab-ı Hak, bu izin ile mümin cariyelerin temiz kalmasını ve böylece toplumun ıslah edilmesini sağladığı gibi onların hürriyetlerini kazanmalarının yolunu da açtı. Zira yoksul mümin kocaları ilelebet yoksul olmayacaklardı. İmkânları genişlediğinde eşlerinin hürriyetleri için fidyelerini temin edebileceklerdi. Fakat diğer taraftan cariyeler toplumda zayıf oldukları ve iffetli olmaya ant içmiş olsalar da geçmişte yaşadıkları olumsuz ve zorunlu şartlardan etkilenerek evlendikten sonra da bu günahı tekrar işleyebilirlerdi. Cenab-ı Hak, hür ve koruması olan kadınlara göre onların toplumdaki bu korumasız ve zayıf durumlarını dikkate alarak günaha girmeleri halinde onlara verilecek cezayı hür kadınlara verilecek cezanın yarısı olarak belirledi. Böylece kullarına karşı tarifsiz bir şefkat ve merhamete sahip olduğunu gösterdi. Ayrıca fuhuş sektörünün işleticileri olan münafıkların müminleri fuhşa itmeye çalıştıklarını açıklayarak onlara karşı uyanık olunmasını bildirdi. Bu tür düzenlemelerle toplum ıslah edilmeye çalışılırken toplumu ifsat etmek isteyen münafıklara meydan verilmemesi için bu tedbirlerin alındığına işaret etti. Zira münafıkların bu düzenlemelerle alay edecekleri açıktı. Onlar aşağılık görülen cariyelerle müminlerin evlenmelerini alay konusu edeceklerdi. Fakat Cenab-ı Hak verdiği bu ruhsat ile zina gibi daha kötü bir belayı toplumdan def etmenin amaçlanması nedeniyle onlara aldırış edilmemesi gerekliliğini ortaya koydu. Bu düzenlemelerle müminlerin üzerindeki tahammülü zor yüklerin alındığını belirtti. 25- 28- İçinizden hür ve mümin kadınları nikâhlamaya gücü yetmeyenler, himayenizdeki mümin genç hizmetçi kızlarla evlensin. Allah sizin imanınızı daha iyi bilir. Siz müminler hepiniz birsiniz. O halde iffetli yaşamaya, fuhşa /sefihliğe bulaşmamaya, gizli dost edinmemeye ant içenleri sahiplerinin izniyle nikahlayın ve örfe uygun / herkesçe kabul gören bir şekilde mehirlerini verin. Evlendikten sonra fuhuş yaparlarsa, o zaman onlara hür kadınlara verilen azabın / cezanın yarısını uygulayın. Bu ruhsat sizden zina suçunu işlemekten korkan kimseler için getirilen bir imkandır. Fakat eğer sabrederseniz bu sizin için daha hayırlıdır. İyi bilin ki Allah, kullarının günahlarını örten / gafur ve engin merhamet sahibidir. Allah, bütün bunları açıklıyor ki, size sizden öncekilerin (ilahi yasalara uygun) yollarına yönlendirmek ve yanlıştan dönüşünüzü kabul etmek istiyor. Çünkü Allah, her şeyi çok iyi bilen ve hikmetle hüküm verendir. Allah, sizin tevbelerinizi kabul etmek istiyor. Şehvetlerine uyanlar ise sizin büsbütün yoldan çıkmanızı istiyorlar. Allah, sizin yükünüzü hafifletmek istiyor. Çünkü insan sabır ve tahammül açısından çok zayıf yaratılmıştır. (Nisa Suresi 25-28) 19.20. Yasalara İtaat Konusunda Müminlere Uyarılar Cenab-ı Hak, yukarıda inzal ettiği yasalarla kabile reislerinin şehitlerin mirasına haksız bir şekilde konmalarına engel olmuştu. Bu durum onlarda çok büyük rahatsızlık meydana getirdi. Gözlerini şehitlerin mirasına dikmiş olan bu kişiler kabilelerinin diğer üyelerini kışkırtmaya başladılar. Kendi aşiretlerine ait olan şehitlerin mallarının diğer aşiretlere ya da muhacirlere gidiyor diye tezvirat yapmaya başladılar. Eski kabileci anlayıştan tamamen sıyrılamamış olan müminler bu kışkırtmaların etkisiyle bu düzenlemelere uyma konusunda tereddüt yaşıyorlardı. Cenab-ı Hak, müminleri uyararak bu uygulamanın toplumsal geriliği engellemeyi amaçladığını bildirdi. Şöyle ki; eğer cahiliye geleneği ile hareket edilecek olursa şehitler tarafından yaratılmış ekonomik büyüklükler / mallar haksız bir şekilde kabile ileri gelenleri arasında paylaşılıp tüketilecek, fakat yeni getirilen uygulama ile bu ekonomik büyüklükler / mallar çarçur edilmeyeceği gibi tam aksine daha da çoğaltılıp ekonomiye katkılı hale getirilecektir. Eski yasaya göre yapılacak uygulama toplumu öldürecek iken yeni yasanın öngördüğü uygulama ile toplum ekonomik olarak daha da büyüyecektir. Cenab-ı Hak, bu gerekçeyi beyan ederken müminlere şehitlerin bıraktıkları kadınlara kalan mirasa konmak için kabile içi evliliklere başvurmak suretiyle şehitlerin mallarını haksız bir şekilde tüketilmemesi uyarısında bulunur. Onların malını yemek için evlenme yolunun seçilmemesi gerektiği bu yolun haksız bir yol olduğu ifade edildi. “Eğer mal edinmek istiyorsanız çalışıp çabalayın, üretin ve karşılıklı rızaya dayalı ticaret yapın.” Manasına gelen tavsiyelerde bulunuldu. Aksi takdirde toplum olarak geri kalınacağı ve toplumun ölümüne yol açılacağı belirtildi. Cenab-ı Hak, ikazlarına şöyle devam ederek hemen yeni yasamanın gereklerini yerine getirilmesini müminlere emretti: Miras yoluyla malların paylaşımı konusunda getirilen yeni düzenlemelere uyulması gerektiği, Şayet yeni düzenlemelere uyulacak olursa ufak tefek kusurların bağışlanacağı ve üstün makamlara eriştirileceği, Allah’ın yasasına göre yapılan miras taksimatı ve yeni getirilen uygulamalarla bazılarının tasarrufuna fazladan verilen mal ve servetlere tamah edilmemesi gerektiği, Allah’ın yasasına göre yapılan paylaşımlarda hem kadınlara hem de erkeklere hakkaniyetle paylaşım yapıldığı bu nedenle yapılan taksimata rıza gösterilmesi gerektiği Eski sistemdeki paylaşımın kaldırıldığı ve yeni paylaşım sistemine göre malların nasıl miras bırakılacağının ve kimlerin mirasçı olduklarının belirlenmiş olması nedeniyle hak sahiplerine haklarının hemen verilmesi gerektiği. 29-33-Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda haksız / batıl bir yolla tüketmeyin. Fakat karşılıklı rızaya dayalı ticaret yapın. (Mallarınızı batıl / haksız bir yolla tüketerek) kendinizi öldürmeyin. / mahvetmeyin. Şüphesiz Allah, size çok merhametlidir. Kim, düşmanlıkla ve zulmederek bu yasakları çiğnerse, yakında onu ateşe sokacağız. Bunu yapmak Allah’a çok kolaydır. Eğer siz, yasaklanan şeylerin büyüklerinden sakınırsanız, Biz de sizin kabahatlerinizi örteriz / bağışlarız ve sizi şerefli bir makama yerleştiririz. Allah’ın bazınıza, diğerinden fazla verdiği şeyler için haset etmeyin. Erkekler de kazandıklarından bir pay alacaklar. Kadınlar da kazandıklarından bir pay alacaklar. Allah’ın lütfundan isteyin. Hiç kuşkusuz Allah, her şeyi en iyi bilendir. Erkek olsun, kadın olsun, her biriniz için, anne-baba ve akrabaların geriye bıraktıkları mirastan paylar belirledik. Ayrıca evlilik akdiyle akraba olduğunuz kimselere de paylarına düşeni hemen verin. Şüphesiz Allah, her şeye şahittir. (Nisa Suresi 29-33) 19.21. Korumaya alınan Kadınlardan Başkaldıranlara Uyarılar Şehitlerin ailelerine evlilikler yoluyla ve mirastaki yeni düzenlemelerle sahip çıkılmış böylece dul kadınlar / yetim kızlar koruma ve gözetim altına alınmıştı. Normal olarak koruma altına alınan bu kadınların kendi haklarını temin eden İslami İdareye sadakat göstermeleri beklenir. Onlar Allah’ın vaat ettiği güzel bir istikbal hedefini ve umutlarını korumak için İslami İdareye yardımcı olmalı ve asla ihanet etmemelidir. Bunlardan elbette kendilerinden bekleneni yerine getiren ve idareye saygılı bir şekilde itaat eden kadınlar vardı. Bunlar saliha yani ıslah edici davranışlarda bulunan kadınlar olarak adlandırılırlar. Ancak İslami İdarenin onların durumlarında ve haklarında yaptığı iyileştirmelere rağmen savaştaki yenilginin acısı üzerinden münafıkların yaptıkları tezviratların peşine düşenleri de vardı. Onlar bütün bu yapılan iyiliklere karşın kendilerini ve mallarını himaye eden yeni kocalarına karşı başkaldırarak İdareyi zor duruma düşürüyorlardı. Cenab-ı Hak, eski gelenekleri arayan ve kocalarına isyan eden bu kadınlara önce öğüt verilmesini emretti. Eğer yola gelmeyecek olurlarsa onların tecrit edilmesini ya da uzaklaştırılmasını, hala başkaldırma devam ederlerse onlara zor kullanılmasını / baskı yapılmasını emretti. Islah etmek için uygulanan bu metodun herhangi bir aşamasında hatasını anlayıp itaat edenlere ve İslami İdareye saygılı davrananların yaptıkları kabahatlerin affedilmesi ve normal yaşama devam edilmesi talimatını verdi. 34-Allah'ın bazınıza diğerinden fazla verdiği şeyler sebebiyle ve kendi mallarından harcama yaptıkları için erkekler, o kadınlar üzerine koruyup gözeticidirler. Onlardan saygılı, itaatli, sadık ve sorumluluklarını yerine getirenler, saliha kadınlardır. Allah (indirdiği yasal düzenlemelerle) kendilerini nasıl koruduysa, onlar da gaybı (Allah’ın gelecek vaadine ilişkin umutları, İslami idarenin geleceğini bu itaatleri ve sadakatleri ile) korurlar. Koruma ve gözetimini üstlendiğiniz o kadınlardan başkaldırmasından / isyan etmesinden korktuklarınıza ise öğüt verin. (Öğüt almamakta ısrar ederlerse) ikamet ettikleri yerden uzaklaştırın. (Onları tecrit edin ya da uzaklaştırın / sürgün edin.) Yine de yola gelmeyecek olurlarsa onlara baskı yapın. / zor kullanın. Eğer size itaat ederlerse artık (onları affedin ve) incitmek için bahane aramayın. Allah, çok yücedir ve çok büyüktür. (Nisa Suresi 34) 19.22. Evli Çiftlerin Arasındaki Anlaşmazlıkların Çözüm Yoluna İlişkin Düzenlemeler Görüldüğü üzere yukarıdaki ayetler, eşler arasında anlaşmazlık olması halindeki ilişkiyi değil idare ile toplumun ilişkilerini düzenlemektedir. Bu talimatlar, idarenin kendi paradigmaları çerçevesinde toplumsal adaleti sağlamak ve savaşlardaki kayıpların meydana getirdiği krizi atlatmak için geliştirdiği tedbirlere itiraz eden tarafın ıslah edilmesi kapsamındaki düzenlemeler olarak anlaşılmalıdır. Bunun böyle olduğunu müteakip ayet teyit etmektedir. Şöyle ki söz konusu bu ayet karı koca ilişkilerinin krize gittiği zaman nasıl bir yol izleneceğini düzenlenmektedir. Şayet eşler arasında bir anlaşmazlık olursa kadını yataktan ayırma, sonra dövme vb. yöntemleri değil İslami İdarenin her iki tarafın yakınlarından birer hakem atamaları emredilir. Allah’ın barıştan yana olduğu bildirilerek İdarenin atadığı hakemlerin karı kocanın arasında sulh yapmaya çalışmaları istenir. Hakemlerin sulh için çalışmaları halinde Cenab-ı Hakk’ında eşlerin arasını bulma hususunda yardımcı olacağı ve onların sulh için gayretlerini boşa çıkarmayacağı bildirilir. İslami idarenin bekasında / devamında bu ailelerin sulh içerisinde birlik ve beraberliklerini korumaları önemlidir. 35- Şayet karı ile kocanın arasında bir ayrılık meydan geleceğinden korkuyorsanız, o zaman kendilerine erkeğin yakınlarından bir hakem, kadının yakınlarından da bir hakem atayın. Bu hakemler gerçekten eşleri barıştırmak için uğraş verirlerse, Allah da onları muvaffak eder ve karı-kocanın arasında geçim verir. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, her şeyin iç yüzünden, gizli taraflarından haberdar olandır. (Nisa Suresi 35) 19.23. İslami Toplumun Oluşmasında En Önemli Faktör: İnfak ve Cömertlik Tevhidi bozan, birliktelikleri parçalayan en önemli unsur bencillik, cimrilik ve mal hırsıdır. Şirk paradigmasına göre mal / mülk güçlü olmanın bir göstergesidir ve maldan / mülkten yoksun olmak ise fakirlik ve güçsüzlüktür. Bu nedenle mal / mülk kaybını önlemek için cimrilik ve malı artırmak için haksızlık yapılması da şirk inancının bir ilkesidir. Münafıklar ve Yahudilerin bazı ileri gelenleri İslami iktidarın yani Hz.Muhammed@ ve arkadaşlarının ekonomik olarak yoksul ve fakirlik çekmesi ve sonunda Medine’den çekip gitmeleri için halka cimriliği / infak etmemeyi tavsiye etmektedir. Bu tavsiyeyi de sanki onların iyiliğini istiyormuş gibi yapmaktadırlar. Onlar Medinelilere şöyle dediler: “Mallarınızı infak etmeyin! Muhakkak ki biz, sizin mallarınızın elinizden gitmesiyle fakirliğe uğramanızdan korkuyoruz. İnfak etmekte acele etmeyiniz çünkü siz ileride ne olacağını bilemezsiniz.” Çok açıktır ki o şeytanlar bu propaganda ile Medine’de oluşturulan kardeşliği, toplumsal birlikteliği / tevhidi ve İslami İdareyi yıkmak istemektedir. Cenab-ı Hak ise müminlerin herkese iyilik yapmalarını, güzel tavır ve davranış içinde olmalarını ister. Bunun için insanın karakterini düzelten en önemli davranışın cömertçe infak etmek olduğunu bildirdi. Diğer taraftan kibirli, gururlu ve küstah karakterli insanları sevmediğini de sözlerine ilave etti. Bu mesajlarla Yahudilerin şeytani ileri gelenleri ile münafıkların Medine halkını kandırmak için yapmış oldukları menfi propagandaya cevap verildi. Ayrıca toplumun infak etmek dahil İslami değerleri kabul edecekleri gün geldiğinde bu şeytanların yerin dibine geçmek isteyecekleri bildirilerek tehdit edildiler. 36-42- Allah’a kulluk edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolda kalmışlara, yasalar çerçevesinde himayenize verilmiş kimselere iyilik edin. Muhakkak ki Allah, kibirlenen ve kendini beğenen küstahları sevmez. O, cimrilik eden, insanlara da cimriliği tavsiye eden ve Allah’ın kendilerine lütfuyla verdiklerini gizleyenleri de sevmez. Allah’ın ilkelerine / düsturlarına karşı çıkanlara acıklı bir azap hazırladık. Onlar mallarını insanlara gösteriş yapmak için harcarlar. Allah’a ve ahiret gününe iman etmezler. Yakın arkadaşı şeytan olan kimse ne kötü bir arkadaşa sahiptir! Ne olurdu sanki bunlar da Allah’a ve ahiret gününe inansalar ve Allah’ın kendilerini verdiği şeylerden Allah yolunda harcasalardı, zarar mı görürlerdi? Allah, onların durumunu çok iyi bilendir. Şüphe yok ki Allah, zerre kadar haksızlık yapmaz. Aksine yapılan zerre kadar bir iyiliğin karşılığını kat kat verir. Üstelik Kendi katından da büyük bir mükafat verir. Her ümmetten bir şahit / numune gösterdiğimiz ve seni de onlara bir şahit / numune olarak gösterdiğimiz zaman onların hali nasıl olacak bakalım? İnkâr edip Elçi’ye karşı çıkanlar, o gün yerin dibine geçmek isteyecekler. (Şimdi söyledikleri) hiçbir sözü o gün Allah’tan gizleyemeyecekler. (Nisa Suresi 36-42) 19.24. Kamu Hizmetlerinin Uyanık, Temiz ve Dürüst İnsanlarla Gerçekleştirilmesi Cenab-ı Hak, savaşların yaralarını saran alt yapıyı kurarken, İslami / tevhidi toplumu oluşturma yolunda çok önemli bir düzenleme daha bildirir. Kamu hizmetlerini yapan müminlerin bu hizmetleri bilinçli, temiz ve dürüstçe yerine getirmeleri emredildi. Bunun için biri içkiden diğeri şehvetten kaynaklanan iki sarhoşluk hali yaşayanların kamu hizmetlerine / salata / toplantıya / eğitime / namaza yani mescide gelmeleri yasakladı. Gerek şehvetten gerekse de içki ile sarhoş olanların maddi ve manevi olarak temizlendikten sonra ancak bu hizmetlere katılabilecekleri hükme bağlandı. Böylece yapılacak kamu hizmetleri / salat / toplantı / içtima / namaz vb. aktivitelerin temizlikle, dürüstlükle ve mutlaka ayık ve aklı başında olarak gerçekleştirilmesi şart koşuldu. Bu tedbir toplumdaki fertlerin daima müteyakkız olmasını sağlayacaktır. 43- Ey iman edenler! Sarhoş iken ne dediğinizi bilinceye kadar salata / toplantıya / kamu hizmetlerine / namaza yaklaşmayın. Cünüp iken de –yolculuk hali müstesna– yıkanıncaya kadar, salata / toplantıya / kamu hizmetlerine / namaza yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolculuktaysanız veyahut tuvaletten geldiyseniz veya kadınlarla cinsel ilişkide bulunduysanız ve bu durumlarda su bulamadıysanız o zaman, temiz bir toprağa yönelin. Yüzlerinizi ve ellerinizi onunla mesh edin. Muhakkak ki Allah çok affedici ve çok bağışlayandır. (Nisa Suresi 43)

  • Bölüm 36: TEBUK SEFERİ | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 36 TEBUK SEFERİ 36.1. Gassanilerin Medine’ye Baskın Planları Mekke’nin Fethi sonrasında, Bedevi Arap kabileleri peş peşe İslam Cumhuriyetine / dinine katılım yapmaktaydı. Böylece Medine’de bir şehir devleti olarak kurulan İslam Cumhuriyeti sınırlarını tüm Arap yarımadasını da içine alacak şekilde genişletmişti. Kuzeyde Şam merkezli Hristiyan Gassani Devleti için bunun anlamı, artık Mekke’yi de içine alarak oldukça güçlenmiş, “siyasi ve askeri” bir tehdidin sınırlarına kadar dayanmış olmasıydı. Gassaniler, Kahtani Yemen Araplarındandı. MÖ 525 yılında Yemen Sebe Devletine ait Maarib Barajı’nın yıkılması ile yaşanan felaket sonrası, Sebe halkının bir kısmı Suriye topraklarında yerleşmişlerdir. Gassaniler bu bölgede bir devlet kurmuş ve Bizans İmparatorluğunun siyasi otoritesi altında Hristiyanlaşmışlardı. Onlar Bizans’ın ileri karakolu olarak görev almışlardı. İslam Cumhuriyetinin Arap yarımadasında birliği sağladıktan sonra hakimiyet alanını kuzeye doğru genişletmeye çalışması, Gassani Devleti yönetimini tedirgin etmiş ve bu nedenle onlar bölgedeki gelişmeleri Bizans’a iletmişlerdi. Ayrıca Medineli münafıkların başı olan Abdullah b. Ubey’in kuzeni olan Ebu Amir de İslam Cumhuriyetinin bu ilerlemesinin durmayacağını ve Suriye, hatta Bizans’a kadar genişleyeceğini söyleyerek Gassanileri ve Bizans’ı İslam Cumhuriyetine karşı kışkırtıyordu. Ebu Amir Hristiyandı ve Hz.Muhammed’in@ Medine’ye gelmesinden sonra Mekke’ye gitmiş ve Medine İslam Cumhuriyeti ile olan bütün savaşlarda önemli rol oynamıştı. Bedir Savaşına katılmış, Uhud Savaşında Hz.Muhammed’in@ de düştüğü hendekli tuzakları kazdırtmıştı. Mekke’nin fethinden sonra ise Ebu Amir, Gassani ve Bizanslıların İslam Cumhuriyeti Başkenti Medine üzerine güçlü bir ordu göndermeleri için çaba harcamaktaydı. ([1] ) Gassani Kralı da bu hususta istekliydi. Bu nedenle Bizans’ın desteğine müracaat ettiler. Bizans’tan askeri destek sözü alındıktan sonra Medine’ye bir sefer yapma hazırlıklarına başlanıldı. Bir taraftan Şam’da bu hazırlıklar yapılırken diğer taraftan Ebu Amir’in direktifiyle münafıklar, İslam Cumhuriyetine karşı yapılacak operasyonları örgütlemek için Medine’de bir üs yapma yoluna gittiler. Dikkat çekmemek için bu üssün mescit olarak inşa edilmesini en uygun yöntem olarak seçtiler ve Mescid-i Dırarı inşa ettiler. Gerekçe olarak da Mescid-i Nebevi’nin uzak oluşunu gösterdiler. İnşa ettikleri mescidin başkaldırı operasyonları merkezi oluşunu kamufle etmek ve meşru hale getirmek için samimi müminlerden bazılarının da desteğini aldılar ve açılışı için Hz.Muhammed’in@ bu mescidde namaz kıldırmasını talep ettiler. Şam’daki sefer hareketliliğine ilişkin istihbarat Nebatiler ([2] ) tarafından Hz.Muhammed’e@ ulaştırılınca Hz.Muhammed@ hemen karşı atağa geçti ve sefer hazırlıklarına başlanması talimatı verdi. Sefer hazırlıkları ile Mescid-i Dırarda namaz kıldırma talebi aynı zamanlara geldiği için Hz.Muhammed@ bu isteği yerine getirmeyi seferden dönünce yapma sözü verdi. Tebuk Seferi için Medine’de hummalı bir hazırlık çalışması başlatıldı. Fakat Tebuk Seferi hazırlıkları çok yavaş yürüyordu. Zira bu sefer oldukça zorlu bir sefer olacaktı. Sefer hem çok uzak bir yere yapılacak hem de düşman çok kuvvetli idi. Müminler İslam Cumhuriyetinin sınırlarının çok genişlemesinin ve başarılı fetihlerin rehavetine kapılmışlardı. Münafıklar ise artık son ümitlerini Şam’dan gelecek Gassan ve Bizans ordularına bağlamışlardı. Onların Hz.Muhammed’in@ iktidarını devirmede muvaffak olmaları için bu seferin engellenmesine olanca güçleriyle çaba sarf ediyorlardı. Güçlü Bizans ve Gassan ordusuna karşı savaşmak üzere düzenlenen Tebuk’e kadar gidecek İslam Ordusu çok donanımlı ve kalabalık olmalıydı. Herkesin orduya hem asker hem de mali olarak katkı sağlaması başarı için şarttı. 36.2. Tebuk Seferi Hazırlıkları Kapsamında Bölge Halkına Yapılacak Propaganda Bu hazırlıkların yanında seferin yapılacağı bölge halkına ve yöneticilerine yönelik propagandanın yapılması gerekliydi. Zira savaş sadece meydanlarda kazanılmazdı. Savaş güzergahındaki halkın gönüllerinin kazanılması, meydanda zafer kazanmak kadar önemliydi. Tebük’e yapılacak sefer ile Bizans’a ve Gassanlılara karşı olası bir savaşta başarı kazanılacak olursa bölge kabilelerinin İslam Toplumuna katılma şansı çok fazla olacaktı. Eğer savaş yapılmayacak olsa bile bu sefer ile Bizans’tan ve Gassanilerden korkulmadığının, onlara kafa tutulduğunun gösterilmesi bölgedeki kabilelerin İslam Cumhuriyetine isteyerek ya da korkarak katılımlarını sağlayacaktı. Ama sefer öncesinde bölge halklarını kazanacak propaganda yapılmalıydı. Bu konuda nasıl bir söylemle propaganda yapılacağına ilişkin rehberliği Cenab-ı Hak yaptı ve elçisine bu konuda Tevbe Suresinin ilgili ayetlerini inzal etti. Cenab-ı Hak önce bütün müslümanları Hristiyan olan Gassanilere karşı savaşmaya davet etti. Bu savaşımın onlar teslim oluncaya kadar sürdürülmesini emretti. Onlarla savaşmanın gerekçesi olarak da onların Allah’ın Dininin / Devletinin egemenliğini ve peygamberini tanımadıklarını ve Allah’ın nurunu söndürmeye çalıştıklarını yani Medine’ye saldırı hazırlığı içerisinde olduklarını bildirdi. Bu nedenle onlar saldırmadan Müslümanların onlara saldırması ve onları boyun eğdirinceye ve cizye vergisi vererek İslam Cumhuriyetine bağlanıncaya kadar onlarla savaşılmasını emretti. ([3] ) 29- Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen / Allah’a başkaldıran ve O’nun gelecek vaadini reddeden, Allah'ın ve Peygamberinin yasaklarını tanımayan ve hak dini / adalet yolunu din /yol edinmeyen kimselerle, boyun eğerek kendi elleriyle cizye vergisi verinceye kadar savaşın. (Tevbe Suresi 29) Bu bildirimi müteakiben Cenab-ı Hak, gidilecek bölgede mukim olan Hristiyan Arapların İslam Topluluğuna katılması için yapılacak propaganda için ihtiyaç olan söylemleri bildirdi. Seferin yapılacağı bölge halkına yapılacak söz konusu propagandanın söylemlerinde bölge halkının ağır vergilerle sömürüldüğü ve toplanan vergilerden halkın faydalanamadığı işleniyordu. Şöyle ki bütün toplumlarda / Devletlerde Allah (yani toplum) için toplanan vergiler vardır. Fakat şirk toplumlarında toplum için tahsil edilen vergilere ek olarak kutsal kabul edilen kişi, kurum ve sınıflar içinde vergi toplanır. Bu nedenle toplumun üzerine ağır vergi yükleri gelir. Ayrıca bu şirk unsurları için toplanan vergilerden halk istifade edemez. Eğer bu durum halka yapılacak propagandada gündeme getirilirse halk kazançlarından alınan bu vergi yükünden kurtulmak isteyeceklerdir. Özellikle halka hizmet için / halkın faydasına denilerek toplanan vergilerin kendilerine geri dönmediği işlenecek olursa halk yöneticilerine itirazlarını yükseltecektir. Dahası Bizans’a bağlı olan Gassan Devleti halktan Bizans’a bağlılığının bedelini de ödüyordu. Hem Kilisenin hem de devletlerinin halktan topladıkları vergiler altında ezilen halk, bu yüklerden kurtulmak isteyeceklerdir. Cenab-ı Hak bu bölgedeki Kitap kabile halklarının kolayca Medine İslam Cumhuriyetine bağlanmalarını sağlamak için gerekli propaganda malzemesini idari ve mali yönden sömürülme üzerine teksif etti. Yapılacak propaganda da bu bölgedeki ehli kitap kabilelerin Allah’tan başka ilahlar edindikleri ve kutsal tanıdıkları bu ilave tanrıların emir ve isteklerine boyun eğen halkın sömürüldüğü vurgusu yapıldı. Halbuki Hz. İsa’nın asla böyle bir kutsal sınıf ve tanrıları kabul etmediğini ve bunlar için herhangi bir vergiyi de öngörmediği bildirildi. Ama bu bölgelerdeki ruhban ve ileri gelenler Bizans’ın teslis dininden etkilenerek onları taklit ettikleri ifade edildi. Daha önceleri Hristiyanlığın (Yahudiliğin) tevhit dinini tercih eden bu bölgenin ehli kitap kabileleri zamanla Bizans’ın teslis modelini kendilerine örnek aldıklarına işaret edildi. Bizans’ın şirk sistemini taklit ederek Allah’ın oğlunu temsilen kutsal kilise ve Hz. Meryem ya da Ruhul Kudusü temsilen kutsal kılınan imparatoriçe veya parlamento namına haksız bir şekilde yüklü vergiler topladıkları söylendi. Kilise mensuplarının ve diğer ileri gelenlerin kendi sınıfları için topladıkları vergiler ile büyük servet biriktirdikleri ve bu servetleri asla Allah yolunda / halkın hizmetinde harcamadıkları açıklandı. ([4] ) Yapılacak bu propaganda, bölgedeki kabilelerin halkları tarafından gayet net, açık ve anlaşılır bir şeydi. Zira sıkıntıyı bizzat onlar yaşıyorlardı. Bu propaganda onlara müspet etki edecekti. Üstelik İslam Cumhuriyeti hâkim olacak olursa onların bu saltanatına, keyfiliğine, sömürüsüne son vereceğini ve ellerindeki serveti alıp o zalimlere çok büyük bir azap ile azap edileceği bildirildi. Ahiretteki azabın ise çok daha korkunç olacağı belirtildi. Bu propaganda karşısında halkın kendi kabile reislerini de bu sömürüden kurtulmaları konusunda zorlayacakları açıktı. Eğer yapılacak propagandanın yanında onları bu zalim iktidarların hışmına karşı İslam Cumhuriyetinin kendilerini koruyacağı ve bu hususta yeterli güce sahip olduğu gösterilecek olursa bölge kabilelerinin İslam Cumhuriyetine katılımı kolaylaşacaktı. Söz konusu propagandayı içeren ayetler önce müminlere hitaben yapıldı ([5] ) ve sonrasında bölgedeki kabilelere iletildi. Böylece müminlerin Tebük seferi ile yapacakları seferin amacının o bölgelerdeki halkı sömürgeci ruhban, bilgin ve devlet adamları sınıfının tasallutundan kurtarmak olduğu vurgulandı. Ayrıca İslam Ordularının Tebük’e sefer düzenlemesinin sebebinin onların Medine’ye saldırarak Allah’ın Devletini yıkmaya / Allah’ın nurunu söndürmeye yönelik girişimleri olduğu belirtildi. Böylece İslam Ordusunun bu harekatının meşru bir müdafaa olduğu ifade edildi. 30-35- (Sefer Bölgesindeki) Yahudiler: “Üzeyir Allah'ın oğludur” dediler / diyorlar. (Aynı bölgedeki) Hristiyanlar da: “Mesih Allah'ın oğludur” dediler. / diyorlar. Bu onların ağızlarında geveledikleri sözlerdir. Önceden inkâr etmiş olanların (Bizanslıların) sözlerini taklit ediyorlar. Allah onları kahretsin. / Yazıklar olsun onlara. Kendilerini Hak olandan nasıl da saptırıyorlar. Onlar Allah'ı bırakıp bilginlerini, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i kendilerine rabler edindiler. Oysa onlar, yalnızca O tek ilaha kulluk etmekle emrolunmuşlardı, ki O'ndan başka ilah yoktur. O, bunların ortak koştuklarından münezzehtir. / yücedir. Onlar Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Halbuki kafirler hoşlanmasalar da Allah nurunu tamamlamaktan asla vazgeçmez. / tamamlayacaktır. Allah'a ortak koşanlar istemese de hak dini / İslam’ı / Barışı / hukuku bütün dinlerden üstün kılmak için Peygamber'ini hidayetle ve hak dinle gönderen O'dur. Ey iman edenler! Hahamların ve rahiplerin çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yemekte ve Allah'ın yolundan alıkoymaktadırlar. Altını ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayan (bu haham ve rahipleri) acıklı bir azapla müjdele! Yığıp biriktirdikleri altın ve gümüşler, cehennem ateşinde kızdırılacak ve onların alınları, yanları ve sırtları bunlarla dağlanacağı gün “İşte bunlar kendiniz için yığıp biriktirdiğiniz şeylerdir. Şimdi tadın bakalım onu” denilecektir. (Tevbe Suresi 30-35) 36.3. Savunma Amacıyla Savaş Haram Ayda Bile Olsa Meşrudur Tebuk seferi haram aylardan Recep ayı içerisinde yapılacaktı. ([6] ) Muhtemeldir ki Gassaniler ile anlaşan müslüman görünümlü Medineli münafık ileri gelenlerin Gassanilerin ve Bizans’ın savaş hazırlıklarını tamamlaması için onlara zaman kazandırmaları gerekiyordu. Bu nedenle söz konusu münafıklar, İslam Ordusunun hareketine engel olmak için haram aylarda savaşmanın yasak olduğunu söylediler. Onlar bu söylemleri ile müminlerin savaş hazırlıklarında yavaş davranmasını ve savaşa katılımlarını engellemek arzusunda idiler. Onların bütün bu gayretleri Hz.Muhammed’in@ sefer hazırlıklarını ertelemesine yönelikti. Onların beklentileri Gassanilerin ve Bizanslıların hazırlıklarını tamamlayıp ani bir baskınla Medine’nin işini bitirmeleriydi. Onlar haram aylar içerisinde savaş yapılmaz diyerek Hz.Muhammed’i@ ve müminleri savaştan alıkoyarken, Bizans ve Gassaniler Haram ayların kutsiyetini ihlal edip saldıracaklar ve İslam Cumhuriyetini gafil avlayacaklardı. Fakat Cenab-ı Hak, münafıkların bu fitne / fesat ile menfi propagandalarını boşa çıkaran aşağıdaki mesajlarını gönderdi; 36-37- Gökleri ve yeri yarattığı gündeki yazısına göre Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. / savaşın yasak olduğu aylardır. Cari / Kayyum / Geçerli olan hukuka / dine göre doğru olan budur. Bu nedenle o aylarda (savaşarak) nefislerinize / kimseye zulmetmeyin. Ancak onların (haram ay dinlemeyip) sizinle topyekûn savaştıkları gibi sizde müşriklerle topyekûn savaşın. Bilin ki, Allah kendini savunanlarla beraberdir. (Haram aylarda) Nesi yapmak / sıralamayı terk etmek / ertelemek / ilave etmek ancak küfürde ileri gitmektir ki küfredenler böyle yapmakla büsbütün sapıklığa sürüklenmektedirler. Allah'ın haram kıldığı ayların sayısını tutturabilmek için (ihlal edecekleri / ettikleri haram aylardan) birini bir yıl helal ve bir yıl haram sayıyorlar. Böylece (işlerine geldiği gibi) Allah'ın haram kıldığını helal kılıyorlar. İşledikleri bu çirkin / kötü / yanlış eylemleri onların gözüne güzel / iyi / hukuki / doğru görünüyor. Doğrusu Allah, bile bile inkârı seçen bir toplumu hidayete erdirmez. (Tevbe Suresi 36-37) Cenab-ı Hak, evreni yarattığı zaman kâinat kitabına koyduğu kanun gereği bu dünyadaki bir yıl on iki aydan ibarettir. Bu ayların dört ayı ise Hz. İbrahim şeriatı ile haram aylar / çatışmasızlık ayları olarak belirlenmiştir. İnsanların hiç olmazsa rahat nefes almaları, barışın değerini bilmeleri, huzurun kendilerine nasıl hayat verdiğini dolayısıyla İslam / Barış dininin kıymetini bilmeleri için belirlenen bu haram aylar, doğru bir kuraldır. Cenab-ı Hak, Müminleri haram aylara uymaya davet ederken bu aylarda savaşarak ne kendilerine ne de başkalarına zulmetmemeleri konusunda talimatını verdi. Haram aylar, saygı gösterilmeye ve savaş yasağına uyulmaya layık olan aylardır. Allah’ın belirleyip değer verdiği bu aylara herhangi bir sebeple saygısızlık yapıp çatışma yasağını ihlal etmek pek büyük günahtır, nefislere zulümdür. Fakat bu aylardaki savaş yasağının Allah yolunda yani barışı tesis etmek, saldırganları ve saldırganlığı önlemek ve kendini savunmak için yapılacak savaşa engel sayılamaz. Yani haram aylarda savaş emri, düşmanın tavır ve davranışına göre verilmesi gereklidir. Eğer zalim saldırganlar için bu aylardaki savaşmama kuralı herhangi bir anlam ifade etmiyorsa ya da ayların yerlerini kendi işlerine geldiği gibi kaydırmak suretiyle hile kuruyorlarsa mütekabiliyet esasına göre davranılmalı ve onların saldırılarını bertaraf etmek için topyekûn savaşılmalıdır. Bir diğer ifadeyle şayet saldırgan müşrikler haram ay / helal ay demeden hiçbir hürmet ve saygı kuralı tanımadan Müminlere saldırı hazırlığı yapıyorsa artık bu noktada yapacak bir şey yoktur. Bu durumda onlarla savaşmak, savaşa hazırlanmak haram değildir. Bilakis Allah yolunda yani barış / hak / adalet / İslam yolunda olunduğu müddetçe yapılacak savaşlarda zaman ve mekân kısıtlaması yoktur. Cenab-ı Hak, yukarıdaki ayetlerle müminleri müşrik Arapların haram aylara yönelik yaptıkları hileli kaydırmaları hatırlatarak uyardı. Onların münafıkların gazına gelerek haram ay diye savaşa hazırlık yapmaktan imtina etmemelerini bildirdi. Düşmanların haram ayda da olsa gelip Medine’ye saldırabilecekleri gerçeğine işaret etti. Münafıkların “Haram ayda sefere çıkılmaz. Çok büyük günah işleniyor.” diyerek Müminleri seferden alıkoymaya yönelik gayretlerini bu ayetlerle engelledi. Müminlere özetle; “Bu haram aylar gerekçesiyle oyuna gelip cihadı terk veya tehir etmek suretiyle beklemediğiniz bir sırada düşmanlarınızın karşınıza çıkmasına meydan verip, kendinizi katliama uğratarak nefislerinize zulmetmeyin.” dedi. 36.4. Müminlerin Seferden Geri Durmalarının Diğer Sebepleri Münafıkların Müminleri Tebuk Seferinden alıkoymak için yaptıkları menfi propagandanın yanında Müminlerin bu seferden geri durmaya çalışmalarının başka sebepleri de vardı. Bunların başlıcaları; 1- Mekke fethedilmiş ve zafere ulaşılmıştı. Arap kabileler bölük bölük Medine’ye gelip İslam / teslim oluyorlardı. Artık büyük sefer yapmaya ihtiyaç yoktu. Arap yarımadasında birlik sağlanmıştı. Zekât ve cizye gelirleri ile de İslam Cumhuriyetinin düzenli gelirleri garanti altına alınmıştı. 2- Mevsim itibari ile hava çok sıcaktı ve hurmalar olgunlaşmış hasat zamanı idi. Sadece bu sebep bile insanları seferden alıkoymak için neredeyse yeterli bir nedendi. 3-Sefer için karşılaşılacak düşman ordusu Arap yarımadasındaki herhangi bir kabile değildi. Daha yakın zamanda yapılan ve çok zorlukla hezimetten kurtulmanın başarıldığı Mute Savaşı 100.000-200.000 kişilik düzenli Roma ve Gassanlılara karşı yapılmıştı. Düşman böylesine süper bir güçtü ve sefer bu süper güce karşı yapılacaktı. Yukarıdaki sebepler incelendiğinde müminlerin çok büyük bir imtihanın içerisinde oldukları aşikardı. Bundan dolayı peygamberimiz sefer hazırlıklarını başlatma talimatı verdiğinde müminler yukarıdaki gerekçelerle oturmayı tercih etmişlerdi. Cenab-ı Hak müminleri harekete geçirmek için onlara çok sarsıcı ve kendilerine getirici ayetlerini inzal etti. Onlara özetle şöyle çıkıştı; “Ne oldu? Neden savaşa çıkmıyorsunuz? Allah’ın gelecek vaadinden vazgeçip günübirlik nimetlerle yetinmeye razı mı oldunuz? Elçim size gelirken yola çıktığında iki kişi iken ilahi yardım ile bugünlere gelen bu İslami iktidar, eğer siz destek olmayacak olursanız, o yoluna siz olmadan da devam edecektir. Fakat o zaman bütün kazanımlarınızı kaybedeceksiniz, çok büyük acı çekeceksiniz. Ve sizin yerinize başkaları gelecektir. O halde sefere çıkın ve mallarınızla canlarınızla savaşın.” Cenab-ı Hakk’ın müminlere çıkıştığı ve şiddetle ikaz ettiği ayetler; 38-41- Ey iman edenler! Ne oldu size? “Allah yolunda topyekûn savaşa çıkın!” dendiğinde, yerinizde çakılıp kaldınız. Ne oldu? Yoksa Ahiretten vazgeçip, dünya hayatına razı mı oldunuz? Fakat şunu unutmayın ki, bu dünya hayatının malı mülkü, Ahiret hayatına göre çok değersizdir. Eğer siz Allah yolunda savaşa çıkmazsanız, O sizi acı bir azaba uğratır ve yerinize başka bir topluluğu getirir ve sizler bu hususta O'na asla engel olamazsınız. Hiç şüphesiz ki Allah, her şeye kadirdir. Eğer siz Peygambere yardım etmezseniz, iyi bilin ki Allah ona yine yardım edecektir. Tıpkı (Mekkeli) kafirler onu (Mekke'den) çıkardıkları gün gibi ki o zaman sadece iki kişiydiler ve sığındıkları mağarada, O arkadaşına şöyle diyordu: “Sakın üzülme, Allah bizimle beraberdir”. İşte Allah, güveni / kararlılığı / cesareti onun kalbine indirdi ve onu sizin göremediğiniz ordularla destekledi. Ve Bugün (Mekkeli) kafirlerin şirk sistemini yerle bir etti. Allah'ın Vahyi /Peygamberi / ilahi sistemi böylece üstün geldi. Kuşkusuz ki Allah, daima üstündür / yücedir ve mutlak hâkim olandır. (Ey iman edenler! Haydi, artık kalkın ve) Gerek ağır (piyade) gerekse de hafif (süvari) olarak seferber olarak bu askeri sefere çıkın ve Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihat / mücadele edin. Eğer bilirseniz, bu hakkınızda daha hayırlı olandır. (Tevbe Suresi 38-41) 36.5. Münafıkların Sefer Hazırlıklarını Engellemek İçin Fitne Girişimleri Münafıklar Ebu Amir er Rahip ile iletişim halinde idiler ve seferi engellemek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Onlar Süveylim adındaki bir Yahudi’nin evinde gizlice toplanıyorlar ve fitne operasyonlarını burada planlıyorlardı. Ebu Amir’den gelen haberlere göre Gassanilerin ve Bizans kuvvetlerinin gerekli hazırlıklarını tamamlayıp Medine’ye baskın yapabilmesi için biraz süreye ihtiyaç vardı. O, münafıklardan İslam Ordusunun sefere çıkmasını engellemesini talep etmişti. Hz.Muhammed@ ise onların bu saldırı planlarını önceden haber aldığı için daha erken davranıp ilk saldırıyı yapan olmak istiyordu. Böylece onlar korkutulacak ve planları suya düşürülecekti. Ayrıca Tebuk civarında yaşayan ehli kitap Arap kabileler Bizans’ın egemenliğinden kendilerini kurtarmaları için cesaretlendirileceklerdi. Ebu Amir’in seferi geciktirme talebini yerine getirmek için Abdullah bin Übey organizasyonundaki münafıklar çeşitli provakatif söylemler ürettiler. Onlar aşağıdaki söylemleri mümin halkı seferden alıkoymak amacıyla yayıyorlardı; 1- Bizans’ın da katıldığı düşman kuvvetleri baş edilemeyecek büyüklükte bir süper güçtür. Onları yenmek imkansızdır. Bu seferde mağlubiyet kaçınılmazdır. Boşuna oralarda kendimizi telef etmeyelim. 2- Bu sefere katılacak olursak başımız fena belaya girecek. Çok büyük bir fitneyle karşı karşıya kalmaktan korkuyoruz. Oraya gitmek bataklığa gitmekten farksızdır. O bataklıkta boğulmak istemiyoruz. 3- Şimdiye kadar Hz.Muhammed’in@ dediği oldu. Savaşlara katıldık. Ama Mekke’nin fethinde olduğu gibi zafer elde ettikten sonra ganimetten payımızı alamadık. Ganimet, Zekât / Sadakat vergilerinden kendilerine pay verilmeyecekse bu seferlerin ne anlamı var? 4-Suriye Gassanilerinin ve Bizans’ın Medine üzerine saldıracakları haberi asılsızdır. Hz.Muhammed@ her habere kulak kesiliyor, hemen inanıyor ve çok vesveseli. 5-Hurmalar olgunlaştı ve hava çok sıcak. Hiç olmazsa hurmaların hasadını bekleyelim. O zaman havalar da normal sıcaklıklara inmiş olur. Münafıklar sadece yukarıdaki söylemleri yaymakla kalmıyor aynı zamanda İslam ordusunu donatmak için sahip olduğu şeyleri infak eden zengin ve yoksullarla alay da ediyorlardı. 36.6. Münafıkların Seferden Aflarını İstemesi Ve Hz.Muhammed’in@ Onlara İzin Vermesi Münafıklar kendi yaydıkları menfi propagandadan etkilenmiş masum Müslüman halk pozlarında peygamberimize gelerek bu seferden kendilerinin affını istediler. Onlar izin isterken özellikle düşman kuvvetlerinin baş edilemeyecek büyüklükte olduğunu ve onları yenmenin imkansızlığından hareketle bu seferde mağlubiyetin kaçınılmaz / mukadder bir sonuç olduğu gerekçesini ileri sürdüler. Hz.Muhammed@ onların seferden geri kalmalarına izin verdi. O’nun düşüncesi, İslam Ordusu kalabalık olacaktı. Kontrolü zor olan kalabalık bir orduyla çok uzun bir sefere çıkılacaktı. Tıpkı Mustalikoğulları Seferinde olduğu gibi münafıkların çeşitli bahaneler üreterek sefer sırasında İslam Ordusu içerisinde yine fitneler çıkararak baş belası olmaları muhakkaktı. Peygamberimiz, düşman ordularının büyüklüğü karşısında nasıl bir savaş stratejisi izleneceğini tasarlarken ve zorlu yolculuğun meşakkatlerini aşmak için çözümler düşünürken ilave olarak münafıkların yakacakları fitne ateşini söndürmek için ayrı bir uğraş vermek istemiyordu. Fakat sayıca fazla askere ve donanıma ihtiyaç olduğu bu sefer için onlara izin vermek stratejik bir hata idi. Zira onlara verilen izin ile bütün Medinelilerin seferden geri kalmaya yönelik izin talebinde bulunmasının önü de açılıyordu. Dahası onların ileri sürdükleri gerekçeler kabul edilmiş olduğundan müminler sefere katılmakta tereddüt yaşamaya başlamışlardı. Durum çok kritikti. Çok fazla adama / askere ve donanıma ihtiyaç olduğu bu seferde herkesin izin almaya çalışmasına yol açacak bir uygulamaya meydan verilmemesi gerekiyordu. Gerçekten mazereti olanları ayırt etmeden izin vermesi çok tehlikeliydi. İslam Ordusunun yeterli sayıda toplanmasına ve yeterli donanıma sahip olmasına engel olabilirdi. Fakat Cenab-ı Hak Elçisinin hatasını inzal ettiği ayetlerle hemen telafi etti; 42-48- Eğer o kolayca elde edilecek bir ganimet ve kolayca zafer kazanılacak bir sefer olsaydı, o münafıkların hepsi hemen senin peşinden gelirdi. Fakat bu meşakkatli / zorlu seferi /savaşı başarmak onlara uzak / imkânsız geldi. Onlar sana: “Eğer (bu düşmana) gücümüzün yeteceğini bilseydik ([7] ) kesinlikle seninle birlikte gelirdik” diyerek Allah adına yeminler ediyorlar. Halbuki asıl böyle yaparak kendilerini felakete sürüklüyorlar. Kuşkusuz Allah, onların yalan söylediklerini biliyor. Allah seni affetsin. Sundukları mazeretler hakkında doğru söyleyenler ve yalan söyleyenler iyice belli olup açığa çıkıncaya kadar neden beklemeyip onlara (sefere katılmama) izni verdin? Halbuki Allah'a ve ahiret gününe gerçekten iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla mücadeleden kaçmak için senden izin istemezler. Kuşkusuz Allah, muttakileri / savunanları gayet iyi bilir. Senden yalnızca, Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanmayanlar, kalpleri şüphe içinde olan ve bu şüpheleri içinde bocalayıp duranlar seferden kaçmak için izin ister. Eğer gerçekten sefere çıkmak isteselerdi, zaten bunun için hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların davranışlarını çirkin gördüğü için onları seferden alıkoydu. Onlara: “Geride kalan acizlerle (yaşlı, hasta, engelli, kadın ve çocuklar ile) birlikte oturun evlerinizde.” denildi. Eğer sizinle birlikte gelselerdi, bozgunculuktan başka bir katkıları olmaz ve aranızda fitne çıkarmak için çabalar dururlardı. Nitekim içinizde onların sözlerine kulak verenler de var. Allah, zalimleri çok iyi bilir. Andolsun onlar daha önce de fitne çıkarmak için çok uğraşmışlar ve sana karşı birtakım tezgahlar çevirmişlerdi. Fakat sonunda onlar hoşlanmasa da gerçek ortaya çıkmış ve Allah’ın emri üstün geldi / egemen oldu. (Tevbe Suresi 42-48) 36.7. Münafıkların Şam’la Ticari İlişkilerini Kaybetme Endişeleri Münafıkların bazıları Tebuk seferine katıldıkları takdirde başlarının çok büyük bir belaya gireceklerini iddia ettiler. Gerekçe olarak da Bizans ve Gassanilerle savaşmak demek, onlar için o bölgeye yaptıkları ticari bağlantıların kesilmesiydi. Bu savaştan sonra Şam’daki tüm ticari ilişkiler tehlikeye girecekti. Bu nedenle Hz.Muhammed’den@ sefere iştirak konusunda affını talep ettiler. Bu istekleri ile onlar sadece kendi menfaatlerini düşünüyorlardı. Bizans ve Gassanilerin Medine’ye saldırarak peygamberimizin ve müminlerin başına büyük bir belanın gelmesi onların umurlarında bile değildi. Hatta böyle büyük bir bela gelmesini de çok arzuluyorlardı. Zaten hemen her askeri sefere çıkıldığında onlar İslam Ordularının mağlup olmasını gözetleyip durmaktaydılar. Eğer bir mağlubiyet yaşansa buna en çok onlar seviniyorlardı. Mağlubiyet yaşanan seferlerde olmadıkları için de sevinçleri daha fazla oluyordu. Ama İslam Ordularının zafer, ganimet ve başarı ile Medine’ye her geri döndükleri zaman ise onlar bir hayli üzülüyorlardı. Tebuk Seferinde de onlar İslam Ordusunun büyük bir mağlubiyetle geri dönmesini gözlüyorlardı. Eğer kendileri savaşa katılmaz ise ticari bağlantılarını devam ettireceklerini umuyorlardı. Cenab-ı Hak, onlara söylenmek üzere şu mesajlarını elçisine iletti; “Bu seferde Allah bizim için ne takdir buyurduysa bizim başımıza o gelecektir. Ama Allah bizim Mevla’mız olduğu için bize O’ndan gelen her hâlükârda iyiliktir. İster şehit olalım ister zafer kazanalım her durumda biz kazanıyoruz. Peki ya siz? Mevla olarak Gassanlıları ve Bizanslıları gördüğünüz için sizin başınız tümüyle belada. Siz de her halükârda zarardasınız. Ya bizim elimizle cezalandırılacaksınız ya da Allah size bir musibet verecek. Bekleyin bakalım. Bizde beklemekteyiz.” 49-52- Onlardan bazıları da: “Bana izin ver ve beni fitneye düşürme! / başımı derde sokma! / çetin bir sınavın içine sokma! / siyasi ve ticari bir yaptırıma maruz bırakma!” dedi. Haberiniz olsun ki onlar zaten fitnenin tam ortasındadırlar. / başları beladadır. / siyasi ve ticari bir yaptırıma maruz kalmış durumdadır. Muhakkak ki Cehennem, kafirleri çepeçevre kuşatmıştır. Sana bir iyilik / zafer / ganimet ulaşırsa bu onları üzer. Eğer başına bir kötülük / sıkıntı / yenilgi / bela gelirse o zaman da: “İyi ki biz tedbirimizi aldık da onunla birlikte olmadık” derler ve buna sevine sevine dönüp giderler. De ki: “Allah’ın bize yazdığından başka bir şey başımıza gelmeyecektir. O, bizim Mevla’mızdır.” Bu nedenle müminler yalnızca Allah’a güvensinler. De ki: “Siz bizim başımıza ancak iki güzellikten (ya Zafer ya da şehadet) birinin gelmesini gözetleyebilirsiniz. Biz ise size Allah'ın kendi katından ya da bizim elimizle vereceği bir azabın başınıza gelmesini bekliyoruz. Bekleyedurun bakalım. Biz de sizinle birlikte bekliyoruz.” (Tevbe Suresi 49-52) Aslında onlar, içinde bulundukları durumdan öylesine korkmuşlardı ki kaçacak delik arıyorlardı. Zira sefere katılırlarsa Şam tarafındaki ticari ortaklarını kaybedecekler, yok, eğer seferden geri kalırlarsa Medine’deki ticaretlerini kaybedecekler. Hangi tercihte bulunurlarsa bulunsunlar münafıkça hareketleri nedeniyle her halükârda kaybedeceklerdi. Bu durumu bildikleri için en azından Medine’deki vaziyeti kurtarmak için sefere bizzat katılmak yerine mallarıyla İslam Ordusuna destek olmayı teklif ettiler. Onlar bu hareketleri ile İslam Ordusu içerisinde saflarını belli etmiş olarak düşmana görüntü vermekten kaçınıyorlardı. Yani ticaretleri sekteye uğramaması için yapacakları bu bağış ile hem İslam Cumhuriyeti Başkanı Hz.Muhammed’in@ gönlünü kazanmayı planlıyorlardı hem de Şam ile ticari ortaklarını kaybetmemeyi düşünüyorlardı. Fakat Cenab-ı Hak, onların bu samimiyetten yoksun ikircikli hareketleri nedeniyle infaklarının kabul edilmeyeceğini bildirince sap gibi ortada kalakaldılar. Cenab-ı Hak, her sefer talimatında Allah’a ve Elçisine karşı çıkmaları / inkâr etmeleri, salatta / verecekleri destekte gönülsüz (tembel tembel) davranmaları ve gönülsüzce infak etmelerinin onların samimiyetsizliklerinin en önemli göstergesi olduğunu bildirdi. Cenab-ı Hakk’ın onların gönülsüz yapacakları mali yardımı ve askeri (oğullarıyla) katkıyı kabul etmemesini bildirince, peygamberimiz İslam Ordusunun yeterli donanımdan yoksun kalacağı endişesine kapıldı. O’nun bu endişesini izale etmek için Cenab-ı Hak elçisini uyardı; “Onların verecekleri ekonomik ve askeri (oğullar) yardımları batsın! Zaten gönülsüzce verecekleri katkının bir faydası olmaz. Sen hiç merak etme! Onların malları ve askerleri (oğulları) kendileri için bu dünya da azap olacak ve bugüne kadar yaptıklarının bedelini de canlarının inkârcı olarak çıkmasıyla ödeyeceklerdir.” Cenab-ı Hak, onların inanmadıkları / güvenmedikleri halde sırf müminleri kandırabileceklerini düşünerek bu savaşta İslam Ordusunun / Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin tarafında olduklarına dair yeminler ettiklerini belirtti. Halbuki onların korkudan ödleri patlamakta olan bir topluluk olduğunu ve kaçıp sığınabilecekleri bir delik / mağara bulsalardı şimdiye kadar çoktan oraya kaçmış olacaklarını bildirdi. 53-57- De ki: “(Bu sefer hazırlıkları için) malınızı ister gönüllü ister gönülsüz olarak infak edin. Sizin infakınız asla kabul edilmeyecektir. Çünkü siz, fasık bir topluluk oldunuz! / talimatları dinlemeyerek suçlu bir topluluk oldunuz!” İnfaklarının kabul edilmemesinin sebebi, Allah'a ve Peygamberini inkâr etmeleri / emirlerine karşı çıkmaları, Salata tembel tembel gelmeleri / gönülsüzce destek vermeleri / bağlılıklarını gönülsüzce yapmaları ve gönülsüzce mal infak etmeleridir. Sakın onların mallarına ve oğullarına imrenerek onların bu sefere katılmalarını arzu etme. Allah bunlarla onlara dünya hayatında azap etmeyi ve kafir olarak canlarının çıkmasını diliyor. Onlar, sizin tarafınızda olmadıkları halde sizin tarafınızda olduklarına dair Allah’a yemin ederler. Lakin onlar korkularından öyle söyleyen bir topluluktur. Nitekim onlar sığınacak bir yer, girebilecekleri bir mağara ya da bir delik / kovuk bulmuş olsalardı, çoktan kaçıp oraya gitmişlerdi. (Tevbe Suresi 53-57) 36.8. Münafıklara Hazineden Pay Verilmemesi Münafıkların Tebuk Seferini baltalamak için kullandıkları en güçlü argüman Hazineden bekledikleri / umdukları kadar pay alamamaktı. Onlar her türlü fedakarlıklarına rağmen karşılığını alamadıkları şeklinde menfi bir propaganda yapıyorlardı. Huneyn Savaşından elde edilen ganimetlerden pay alamadıkları gibi Müslüman olan kabilelerden toplanan Sadakat Vergisi (zekât ve bağış) gelirleri İslam Cumhuriyeti Hazinesine bol bol gelmeye başlamasına rağmen bu gelirlerden umdukları payı alamadıklarını sefere katılmama gerekçesi olarak gösterdiler. Böylece bu seferde de gerek ganimet gerekse cizye geliri elde edilecek olsa bile bu gelirlerin kendilerine dağıtılmayacağı gerekçesi ile boşuna savaşa katılarak can ve mallarıyla fedakârlık göstermeye gerek olmadığını Medine ileri gelenleri arasında yayıyorlardı. Onlar “Madem ki gösterilen bunca fedakarlığın karşılığı alınmıyor, o zaman bu fedakârlık niye?” şeklinde menfi propaganda yürütüyorlardı. Onlara hazineden ümit ettikleri paylar verilseydi çok hoşlarına gidecekti. Halbuki kendileri ihtiyaç sahibi değillerdi. Ama eski şirk sisteminde olduğu gibi halktan alınan vergilerin sırf kendilerine ait olmasını istiyorlardı. Toplanan vergiler zengin olmalarına rağmen kendilerine aktarılsaydı İslami yönetimden çok hoşnut olacaklardı. Onlar ekonomik üstünlüklerini sosyal alana baskı aracı olarak intikal ettirmek ve servetlerine servet katmak arzusunda idiler. Kendilerine hazineden pay verilmemesi onları kudurtuyordu. Cenab-ı Hak onlara cevaben Sadakat Vergilerinin toplumda kimler için sarf edileceğini belirleyen ayetlerini inzal etti. Bu ayetlerde toplanan Sadakat Vergilerinin ( Zekat gelirlerinin) zenginlere, varlıklı ileri gelenlere değil fakir- fukara, garip-guraba gibi ihtiyaç sahiplerine, kalbi İslam’a ısındırılacak olanlara, kölelikten kurtulmak isteyen kimselere, borçlulara ve İslam / Barış Cumhuriyeti için çalışanlara / çabalayanlara / mücadele edenlere ve yolda kalmışlara ait olduğunu vurguladı. 58-60- Onlardan bir kısmı toplanan “Sadakat Vergisinin” (sadaka ve zekat) dağıtımı konusunda sana dil uzatıyorlar. Hazinede toplanan bu gelirlerden kendilerine bir pay verilirse hoşnut olurlar, eğer verilmezse öfkelenirler. Keşke onlar, Allah'ın ve Peygamberinin hazineden kendilerine verdikleri kadarına razı olup: “Allah bize yeter. Allah yakında bize lütfedecektir, O'nun Peygamberi de. Kuşkusuz biz yalnızca Allah'tan umut edenleriz. / O’na yönelenleriz.” deselerdi. Toplanan “Sadakat Vergileri” (sadaka ve zekat), yalnızca fakirler, geliri olmayanlar, vergi memurları, kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlar, azat edilecek köleler, borçlular, Allah yolunda savaşçı askerler ve yolda kalmışlar içindir. Bu taksimat, Allah’tan bir emirdir. Kuşkusuz Allah her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe Suresi 58-60) 36.9. Alınan İstihbaratın Asılsız Olduğu Propagandası Gassanilerin Bizans orduları ile birlikte Medine üzerine yürüyeceklerine dair istihbaratı Şam civarında yaşayan Nebati tüccarlar getirmişlerdi. Gelen haber iyice test edildi ve Gassanlıların savaş için hazırlık yaptıklarına kesin kanaat getirildi. Habere göre Şam’daki nalbantlar sürekli atların nallarını yeniliyorlar, Şam idaresi bir yıllık erzak temin ediyor, savaş aletleri ve donanımında hızlı bir tedarik süreci yaşanıyordu. Özetle Şam piyasası olağanüstü hareketliydi. Hz.Muhammed@ bu istihbaratı değerlendirmiş ve Gassanlılar ile Bizanslıların Medine’ye saldırmak için hazırlık yaptıkları sonucunu çıkarmıştı. Hz.Muhammed@ ani bir saldırı ile karşılaşmaktansa onların bu saldırı planlarını karşı saldırı ile bertaraf etmenin iyi bir strateji olduğunu düşündü ve hemen Tebük Seferini hazırladı. O bu hareketiyle İslam Cumhuriyetini dolayısıyla müminleri korumakta ve onların menfaatine çalışmaktaydı. Ama münafıklar, O’nun bu hassasiyeti ile alay ediyorlar ve her duyduğu habere kulak verdiğini, asılsız istihbaratlarla insanları rahatsız ettiğini / başlarını belaya soktuğunu yayıyorlardı. Onlar, O’nun aklı selimle ve basiretle hareket etmediğini, söylenti ve vesvese ile hareket ettiğini de ifade etmek istiyorlardı. Böylece sefer hazırlıklarını boşa çıkarmak istiyorlardı. Cenab-ı Hak, onların bu alaylarına şöyle cevap verdi; 61-Onların içinden bazıları “O, her söylenene kulak veren / her duyduğuna inanan biridir” diyerek peygamberi incitiyorlar. De ki “O, sizin lehinize olarak duyduklarından hayırlı sonuçlar çıkaran bir kulaktır. / Ona gelen istihbari bilgiler sizin menfaatinizedir. O, Allah’a / Allah’tan gelen bilgilere inanır / güvenir, müminlere / müminlerin getirdiği bilgilere de inanır / güvenir / itimat eder. O, iman edenleriniz için bir rahmettir.” Allah’ın peygamberini incitenlere can yakan müthiş bir azap vardır. (Tevbe Suresi 61) 36.10. Münafıklara Operasyon Yapılması Münafıklar Tebük Seferini engellemek için yaptıkları bu tezviratların planlarını Süveylimin evinde toplanıp görüşüyorlardı. ([8] ) Hz.Muhammed@ bu toplantıların istihbaratını alınca onlara bir operasyon yapılması için Talha b. Ubeydullah’ı görevlendirdi. Operasyonu yapan ekip eve baskın yaptı. Fakat baskın başarılı değildi ve toplantı yapan münafıklar baskından kaçmayı başardılar. Operasyon sırasında ekipten Dahhak b. Halife’nin bacağı kırıldı. Operasyonun sonunda Süveylim’in evi yakıldı. Baskına uğrayarak kaçmayı başaranlar gelip müminlere yemin billah ederek onların ihanet, isyan, darbe, beşinci kol faaliyeti vb. kötü işlerle ilgilerinin olmadığından bahisle müminleri kandırmaya çalışıyorlardı. Baskın sırasında operasyon ekibince işitilen bazı hususların ciddi olmadığı, kendi aralarında şakalaşmaktan ibaret olduğunu ifade ettiler. Hatta belki de konuştukları gizli planlardan operasyon timi tarafından duyulanların birer senaryo niteliğinde konuşmalardan ibaret olduğunu, uygulamaya koymak gibi bir niyetlerinin olmadığını söylediler. Kötü bir niyetlerinin olmadığı hususunda yeminler ederek müminleri razı etmeye / kandırmaya çalıştılar. Cenab-ı Hak, onların kalplerinde gizledikleri darbe planlarının açığa çıkmasından son derece korktuklarını ama gizledikleri planların eninde sonunda açığa çıkacağını bildirdi. Bununla beraber eğer onların toplantılarında bahsettikleri hususları yüzlerine vurulacak olunursa o takdirde kendi aralarında şakalaştıklarını söyleyeceklerini / söylediklerini belirtti. Bu kez onlara Allah ve Elçisi ile alay ederek mi şakalaşıyordunuz? Bu işin şakası olur mu? diye çıkışılınca da hemen özür dilediklerini bildirdi. Cenab-ı Hak, sonunda onların bu baskınla suçüstü yapıldıklarını, gizledikleri planlarının her şeyinden haberdar olunduğunu ve bu gidişatın sonunda onların bir kısmı affedilse bile bazılarına mutlaka ceza verileceğini bildirdi. 62-66- Onlar sizi hoşnut / razı etmek için Allah adına yeminler ederler. Oysa gerçekten mümin iseler, Allah ve Peygamberini hoşnut / razı etmek için çalışırlardı. Allah'a ve Peygamberine karşı çıkanlara / isyan edenlere / haddi aşanlara içinde ebedi kalacakları cehennem ateşinin olduğunu bilmezler mi? İşte en büyük rezillik / rüsvaylık budur. Münafıklar kalplerinde gizledikleri şeyi haber verecek bir surenin indirilmesinden çok korkmaktadırlar. De ki: “Siz eğlenin bakalım. Şüphesiz Allah, korktuğunuz şeyi açığa çıkaracaktır.” Eğer kendilerine sorarsan, andolsun ki: “biz lafa dalmış, sadece şakalaşıp eğleniyorduk, kötü bir amacımız yoktu” derler. De ki: “Allah ile, ayetleriyle ve Peygamberiyle mi eğleniyordunuz.” (Bunun üzerine onlar özür dileyecekler. Onlara şöyle de) Boşuna özür dilemeyin! Siz, imanınızdan sonra inkâr ettiniz. Şayet sizden bir grubu affetsek bile suçlu olmalarından dolayı diğer gruba azap edeceğiz. (Tevbe Suresi 62-66) 36.11. Münafıkları ve Müminleri Bekleyen Akıbet Sadece münafık erkekler değil onların kadınları da aynı şekilde Tebuk Seferi aleyhine propaganda yürütüyorlardı. Cenab-ı Hak, onların da kocalarından farksız olduğuna, hep kötülükten yana hareket ettiklerine ve iyiliğin yıkılması için çalıştıklarına işaret ederek mümin kadınların münafıkların kadınları konusunda dikkatli olmalarını emretti. Ayrıca münafıkların akıbetlerinin cehennem olacağı uyarısında bulundu. Onların geçmiş toplumlardan ders almadıklarını bildirdi. Söz konusu geçmiş toplumların mal ve evlat / ordu olarak çok zengin olduklarını ancak onların bu zenginlikleri ile zevk-u sefaya daldıklarını belirttikten sonra münafıkların da onlar gibi dünya nimetlerine daldıklarını ve Allah yolunda harcama konusunda cimri olduklarını belirtti. İhtiraslarının peşinde koşarak hep daha fazlasını isteyenlerin ise amellerinin boşa gittiğini vurguladı. Nuh, Ad, Semud vb. geçmiş toplumların bu şekilde hainlik ve kâfirlik yapmaları nedeniyle şehirleri nasıl tarumar edildiyse, münafıkların gösterdikleri yol izlenecek olursa Medine’nin de tarumar olacağına işaret etti. Cenab-ı Hak, birbirlerinin velisi / evliyası / dostları olmaları nedeniyle mümin erkeklerin mümin kadınlarla dayanışma içerisinde kötülüğü yok etmek ve iyiliği hâkim kılmak için çabaladıklarını ifade etti. Onların nübüvvet makamına bedeni ve mali olarak gerekli desteği verdiklerini belirtti. Yine onların Kendisine (Allah) ve elçisine samimiyetle koşulsuz itaat ettiklerini bildirdikten sonra bu tavır ve davranışları nedeniyle çok büyük zaferlere ve cennetlere nail olacaklarının müjdesini verdi. 67-72- Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirinden farksızdır. Münkeri /kötülüğü / zulmü / ahlaksızlığı hâkim kılmaya çalışırlar ve ma’rufun / iyiliğin / adaletin / erdemlerin egemenliğini yıkmaya uğraşırlar. Üstelik hepsi de cimridirler. Onlar işte böyle Allah'ı umursamadıkları için, Allah da onları umursamıyor. Doğrusu onlar Allah’ın yasalarını hep çiğneyerek haddi aşanlardır. Allah münafık erkekler, münafık kadınlar ve bütün azgın kâfirlere içinde ebedi kalacakları cehennem ateşini vaat etmiştir. Onların payları budur. Bu, onlara yeter. Allah, onlara lanet etti. Ve onlara devamlı bir azap vardır. Ey münafıklar! Siz de tıpkı sizden önceki kimseler gibisiniz. Onlar kuvvet olarak sizden daha kuvvetli, mal ve evlat olarak da daha çoktular. Onlar bu hayattan kendi paylarıyla zevke dalıp faydalanmaya baktılar. Sizden öncekilerin yaptığı gibi siz de kendi paylarınızla zevke dalıp faydalanmaya baktınız. Onların dünya nimetlerine daldığı gibi siz de daldınız. İşte böylece onların dünya ve ahirette amelleri boşa gitti. İşte onlar, hüsrana uğrayanlardır. Onlara kendilerinden öncekilerin; Nuh, Ad ve Semud kavimlerinin ve İbrahim kavminin, Medyen halkının ve altüst olan şehirlerin haberi gelmedi mi? Onlara (kendi) peygamberleri apaçık deliller getirmişti. Demek ki Allah, onlara zulmetmedi. Fakat onlar, kendilerine zulmettiler. Mümin erkekler ve Mümin kadınlar ise birbirlerinin evliyalarıdır / velileridir. Ma’rufun / iyiliğin / adaletin / erdemlerin topluma hâkim olması için çalışırlar, münkerin /kötülüğün / zulmün / ahlaksızlığın topluma egemen olmasına engel olurlar. Salatı ikame eder ve zekâtı verirler / İslam Cumhuriyetine hem bedenen hem de mali olarak destek verirler. Allah'a ve Peygamberine itaat ederler. İşte bunlar Allah'ın rahmet edeceği kimselerdir. Kuşkusuz Allah güç, izzet, hüküm ve hikmet sahibidir. Mümin erkeklere ve mümin kadınlara da Allah’ın vaadi, ebedi yaşayacakları, içinden ırmaklar akan cennetler ve güzel evleri olan Adn cennetleridir. Allah’ın rızasına ulaşmış olmak ise en büyük lütuftur. İşte yegâne ve büyük kurtuluş budur. (Tevbe Suresi 67-72) 36.12. Düşmanla İttifak Eden Hainlere Karşı Sert Davranmak Cenab-ı Hak, Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin hainlere karşı sert davranmalarını ve onların işbirliği yaptığı düşmanla mücadele etmelerini emretti. Onların düşmanla yaptıkları bu gizli ittifaklarıyla ülkeyi felakete / cehenneme götürmek istediklerini belirtti. Üstelik bütün belirtiler ortaya çıkmasına rağmen düşmanla ittifak etmediklerine dair yalan yere yeminler ettiklerini ifade etti. Bu nedenle onlara medeni davranış gösterilemeyeceğine ve onlara nezaketle davranılamayacağına işaretle onların ancak sert tavır ve davranışa layık olduklarını söyledi. Ayrıca onların sırf İslam Cumhuriyeti yıkılsın diye düşman kuvvetlerinin Medine’yi işgali pahasına giriştikleri bu gizli ittifaklarında asla başarılı olamayacaklarını da bildirdi. Daha sonra onlara bir de sitem etti. Şöyle ki; “Hz.Muhammed@ onlar için bulunmaz bir velinimet olmasına, bütün yarımada Araplarını tek bir çatı altında toplayıp Medine’yi de bu yarımadanın Başkenti yapmış ve böylece muazzam bir zenginliğe kavuşturmakta olmasına rağmen onların Hz.Muhammed’e@ karşı böyle intikam duyguları taşımalarının hayret bir şey olduğunu” belirtti. Cenab-ı Hak, bu siteminden sonra onların hala bir fırsatlarının olduğunu ve eğer tevbe edip / hainliklerinden vazgeçerlerse bunun kendileri için hayırlı olacağını bildirdi. Ama ihanetlerine devam edecek olurlarsa onları hem dünyada hem de ahirette çok acı veren cezalandırmaya tabi tutacağını ve kimsenin onlara yardıma gelemeyeceğini belirtti; 73-74- Ey Peygamber! Sana düşmanlık eden o inkârcılarla / isyan edenlerle / karşı çıkanlarla ve münafıklarla cihat et / mücadele et ve onlara karşı sert, şiddetli ve caydırıcı davran. Onların sığınacakları yurtları cehennemdir. Ne kötü bir yurttur o. İttifak için kafirlerle sözleşmediklerine dair Allah adına yemin ediyorlar. Oysa o küfür ittifakı için kesinlikle sözleştiler, böylece teslimiyetlerinden / müslüman olmalarından sonra küfre saptılar ve asla başaramayacakları bir şeye kalkıştılar. Allah’ın ve Peygamberinin kendilerini lütfuyla zenginleştirmesinin dışında Allah ve Peygamberi onlara ne yaptı ki, böyle intikam duyguları taşıyorlar? Eğer tevbe ederlerse kendileri için daha hayırlı olur. Yok, eğer ihanetlerine devam ederlerse, Allah onları dünyada da Ahirette de elem verici bir azaba uğratır. Onlar, yeryüzünde ne sığınacakları bir koruyucu otorite / devlet ne de bir yardımcı güç bulamazlar. (Tevbe Suresi 73-74) 36.13. Zenginliğe Kavuşmalarına Rağmen İslam Cumhuriyetini Desteklemeyen Bazı Münafıklar Münafıkların bir kısmı da şayet İslam Cumhuriyetinin izlediği politikalarıyla zenginliğe kavuşacak olurlarsa İslam Cumhuriyetini destekleyeceklerine ve samimiyetle bağlılıklarını göstereceklerine dair ant içmişlerdi. Mekke’nin fethi ve Huneyn Savaşından sonra kalpleri İslam’a ısındırılması için elde edilen ganimetlerden ya da toplanan sadakat vergilerinden bu kişilere verilerek zenginliğe kavuşturulmalarına rağmen Tebuk Seferi gündeme gelince onlar ahitlerine ihanet ettiler ve İslam Ordusunu donatmak için sahip oldukları mallardan verme hususunda cimrilik ettiler. Cenab-ı Hak onların ihanetlerindeki sürekliliği ve yalan söylemeleri nedeniyle münafıklığı onların bir karakteri kıldı ve bu kötü karakteri onların kalbine sevgi olarak soktu. Allah onların yaptıkları her türlü gizli görüşmelerden ve itinayla sakladıkları planlarından haberdar olduğuna kendilerinin şahit ([9] ) olduklarından hareketle onları bir kez daha uyardı. 75-78- Onlardan bazıları da: “Andolsun, eğer Allah bize çok mal lütfederse sadaka vereceğiz / sadakatimizi ispat edecek harcamalar yapacağız ve ıslah edici kimselerden olacağız” diyerek Allah'a ahit vermişlerdi. Fakat ne zaman ki Allah onlara lütfundan istediklerini bol bol verdi, ahitlerinden dönerek cimrilik yaptılar. Onlar zaten dönektirler. Allah’a verdikleri sözlerinden dönmeyi ve yalan söylemeyi alışkanlık haline getirdikleri için sonunda, Allah da onların hesap verecekleri güne kadar ikiyüzlülüğü onların karakterleri haline getirdi. Onlar (münafıklar) hala görmüyorlar mı ki, Allah onların sakladıkları planlarını da, İslam Cumhuriyeti aleyhine gizli görüşmeler yaptıklarını da kesinlikle biliyor. Hiç şüphesiz ki Allah, bütün gizlilikleri bilendir. (Tevbe Suresi 75-78) 36.14. İslam Ordusunu Donatan Müminlerle Alay Eden Münafıklar Münafıklar, Tebuk Seferi için infak eden müminlerle alay ederek İslam Ordusunun donatılmasına engel olmaya çalışıyorlardı. Zengin olup da bol bol infak eden müminler için “gösteriş için veriyorlar, Peygamberin gözüne girmeye çalışıyorlar, yalakalık yapıyorlar vb.” sözlerle alay ederlerken, fakir olup da sahip olduğu şeylerden infak eden müminler için ise “Allah senin iki hurmana mı muhtaç?” şeklindeki alaylı sözleri ile sefere engel olmaya çalışmaktaydılar. Cenab-ı Hak, onların bu tür aşağılık hareketleri nedeniyle asla bağışlanmayacağını Hz.Muhammed’in@ onlar için ne kadar bağışlanma dileyecek olursa olsun onlara fayda etmeyeceğini bildirerek onları tehdit etti. 79-80- O münafıklar müminlerden gönülleriyle verilmesi gerekenden, daha da fazlasını verenlerle (“övülmek için gösteriş yapıyor” diyerek) ve kendi ihtiyacı olduğu halde o gün çalışıp kazandığı nafakasını getirip verenlerle (“sanki Allah’ın bunun iki kuruşuna ihtiyacı mı var?” diyerek) alay ediyorlar. Allah onları bu dünyada maskaraya çevirecektir. Onlar için acı bir azap da vardır. Sen, onlar için ister bağışlanma dile ister dileme, bir şey değişmeyecek. Yetmiş kere bağışlanmalarını niyaz etsen de Allah onları kesinlikle bağışlamayacak. Çünkü, onlar Allah'a ve Peygamberine nankörlük etmeyi alışkanlık haline getirdiler. Allah, fasıkları / emre itaatsizlik edenleri / kötülük etmeyi alışkanlık haline getirenleri Doğru Yola iletmez. (Tevbe Suresi 79-80) 36.15. Münafıkların Bahanelerinin Kabul Edilmeyeceği ve Bu Sefere Katılmayanların Toplumdan Dışlanacağı Tehdidi Münafıklar bu mevsimde sefer yapmanın akıllıca bir şey olmadığı, aşırı sıcakların geçmesi ve havanın biraz daha normale dönmesi için beklenmesi gerektiğini halka empoze etmeye çalıştılar. Cenab-ı Hak, onların bu argümanına karşı cehennem sıcağının daha sıcak olduğunu belirterek sefere çıkmama tercihleri yüzünden çok pişman olacaklarını bildirdi. Ayrıca bu seferden döndükten sonra başka seferlere çıkılacağı zaman Tebuk seferine katılmayanların bu seferlere katılmasına müsaade edilmeyeceğini bildirdi. Böylece malı çok sevenlerin gelecek seferlerin nimetlerinden mahrumiyete uğrayacakları tehdidi yapılarak münafıkların menfi propagandalarının halk üzerindeki etkisi kırılmaya çalışıldı. Cenab-ı Hak, bu sefere katılmayanların toplumdan dışlanacağını, cenaze namazının kılınmayacağını ve mezarındaki defin merasimine katılım yapılmayacağını bildirdi. Bu demektir ki münafıklar bu seferden sonra toplumdaki etkilerini iyice yitireceklerdi ve toplumdan dışlanacaklardı. 81-84- Allah'ın Peygamberine muhalefet ederek, savaş için sefere çıkmayanlar, geride kalmalarına izin verilmesine sevindiler. Aslında onlar Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla mücadele etmekten hoşlanmadıklarından (bahane olarak): “Bu sıcakta savaş için sefere çıkmayı” dediler. De ki: “Cehennem ateşi çok daha sıcaktır.” Keşke anlasalardı. Artık bundan sonra tercihlerinin cezası olarak az gülüp çok ağlayacaklarını da bilsinler. Eğer Allah seni bu seferden (başarı ile) döndürdükten sonra başka seferlere çıkma fırsatı verir ve onlardan bir topluluk bu seferlere iştirak etmek için senden izin isterlerse, onlara de ki: “Bundan böyle benimle birlikte hiçbir askeri harekata çıkmayacaksınız ve kesin olarak benimle birlikte hiçbir düşmanla savaşmayacaksınız. Çünkü siz, ilk başta / en zor zamanımızda bizi yalnız bırakıp oturmayı / geride kalmayı / kaytarmayı seçmiştiniz. Öyle ise şimdi de geri kalanlarla beraber oturun.” Onlardan (sefere katılmayan münafıklardan) ölen bir kimsenin sakın cenaze namazını kılma ve cenazesine katılıp mezarı başında bile durma. Çünkü onlar, Allah'ı ve Peygamberini tanımadılar ve fasık /yoldan çıkmış sapıklar olarak öldüler. (Tevbe Suresi 81-84) 36.16. Münafıkların Mal ve Oğullarına (Askeri Güçlerine) İmrenilmemesi Cenab-ı Hak onların malları ve oğullarına (askeri güçlerine) imrenilmemesini, bundan dolayı onlara itibar edilmemesini ve onların sahip oldukları mali güç ve askeri (oğullar) güçlerinin İslam Ordusuna destek vermelerinin talep edilmemesini emretti. İslam Cumhuriyetinin bu kadar iyilik, zenginlik, genişleme, ilerleme ve zaferine tanık olmalarına karşın onların hala İslam Rejimini desteklememeleri ve İslam’ın egemenliği için mücadeleden / cihattan / savaşmaktan kaçmaları nedeniyle onların kalplerinin artık mühürlendiğini de bildirdi. 85-89- Onların malları ve oğulları sakın seni imrendirmesin. Allah bunlarla onlara dünya hayatında azap etmeyi ve inkârcı olarak canlarının çıkmasını / gebermelerini diliyor. “Allah'a güvenin ve O'nun Peygamberi ile birlikte cihat edin” diye bir emir / sure indirildiği zaman, onlardan servet sahibi olanlar: “Bizi bırak, geride kalanlarla birlikte kalalım” diyerek senden izin istediler. Geride kalanlarla birlikte olmayı istediler. İşte bunun için kalpleri mühürlendi. Artık onlar kavrayıp anlayamazlar. Fakat Peygamber ve onunla beraber olan müminler mallarıyla ve canlarıyla cihat ettiler. İşte bütün iyilik ve güzellikler / hayırlar / lütuflar bunlar içindir. Gerçek kurtuluşa / zafere erenler onlar olacaktır. Ayrıca Allah, onlara ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırladı. İşte en büyük başarı ve kazanç budur. (Tevbe Suresi 85-89) 36.17. Bedevi Kabilelerden Tebuk Seferine Katılım Tebuk Seferine katılım sağlanması için çevredeki bedevi kabilelere de davet çağrısı yapılmıştı. Gerçekten samimi olarak müslüman olmuş olanlar, sefere hemen iştirak ettiler. Onlardan bazıları çok samimi olarak sefere katılmak istemelerine rağmen gerekli donanıma / bineğe sahip olamamaktan dolayı orduya katılamayacaklarını bildirerek özürlerinin kabul edilip kendilerine izin verilmesini talep ettiler. Hatta onlar eğer İslam Cumhuriyeti kendilerine sefer için gerekli donanım ve binek sağlayacak olursa sefere katılacaklarını bildirdiler. Hz.Muhammed@ ise onları donatacak imkâna / bineğe sahip olmadığını söyleyince onlar çok üzüldüler ve ağlayarak geri döndüler. Fakat kendilerine sefere katılma daveti yapılmasına rağmen bazı bedevi kabileler Allah’a ve Peygamberini / İslam Cumhuriyetini tanımadıkları için bu sefere katılmama hususunda özür bildirme gereği bile duymaksızın sefere katılmadılar. Onlar İslami Rejime karşıydılar fakat tıpkı Medineli münafıklar gibi müslüman / teslim olmuş gözüküyorlardı. Ama İslam Cumhuriyetinin böyle zor zamanlarını gözetliyorlardı. Hz.Muhammed’e açıktan karşı koyma cesareti gösteremiyor olmakla beraber, düşmanın güçlü olduğu zamanda kaytarmakta üstlerine yoktu. Cenab-ı Hak, onların çok acı bir şekilde cezalandırılacağı tehdidinde bulundu. Cenab-ı Hak, bu sefere katılamayacak olanlardan hastaların, ihtiyarların, zayıfların, engellilerin ve infak etme hususunda da fakirlerin sorumlu tutulmayacaklarını bildirdi. Ama zengin ve güçlü olmalarına rağmen sefere çıkmayanların sorumlu tutulacağını ve kendilerinden hesap sorulacağını belirtti. 90-93- Bedevilerin bir kısmı özür beyan ederek senden izin almak için geldiler. Allah'ı ve Peygamberini yalanlayanlar / gizliden tanımayanlar ise izin bile talep etmeksizin seferden geri kalıp yerlerinde oturdular. İçlerinden bu inkârcı olanlar can yakıcı bir azaba uğrayacaktır. Allah'a ve Peygamberine samimiyetle sadık kaldıkları sürece zayıflar, engelliler, hastalar ve orduyu donatmak için verecek bir şeyleri olmayanlar savaş seferine katılmamaktan dolayı sorumlu tutulmayacaklardır. / hesaba çekilmeyeceklerdir. Kuşkusuz Allah, gafurdur, rahimdir. Bir de kendilerine binek sağlaman için gelip de senin: “Size verecek binek bulamıyorum” dediğin ve orduyu donatmak için infak edecek bir şeyleri olmadığından dolayı üzüntüden gözyaşı dökerek geri dönenlere de bir sorumluluk yoktur. Sorumlu tutulacak / hesaba çekilecek olanlar ancak zengin oldukları halde senden sefere gitmemek için izin isteyenlerdir. Çünkü onlar hiçbir engelleri bulunmadığı halde savaştan kaytarmış ve geride kalanlarla birlikte kalmayı tercih etmişlerdir. Bundan dolayı da Allah onların kalplerini mühürlemiştir. Artık onlar başlarına ne geleceğini bilemezler. (Tevbe Suresi 90-93) 36.18. İslam Ordusu Tebuk Seferi İçin Yola Çıkar Münafıkların tüm engellemelerine rağmen Hz.Muhammed@ Cenab-ı Hakk’ın yardımı ve yol göstermesi sayesinde 30.000 kişilik bir ordu teşekkül ettirmeyi başardı ve Ordu yola koyuldu. Münafıklardan yaklaşık 80 kişi Medine’de kaldı. İtiraz etse de Hz.Muhammed’in@ emriyle Hz. Ali Medine’de peygamberimizin vekili olarak bırakıldı. Medine’nin düşmana ve münafıklara karşı korunması için bu gerekliydi. Sefere katılan münafıklardan bazıları yolculuk boyunca fitne ve bozgunculuk çıkarmaya çalışsalar da etkili olamadılar. Medine’den Tebük’e kadar olan yolculuk 19 gün sürdü. Sonunda Tebük’de kamp kuruldu. Daha ileri gidilmedi. Bu nokta peygamberimizin gönderdiği elçinin şehit edildiği yerdi. Gassanlılar ve Bizans ordularından ses seda yoktu. Aslında İslam ordusunun geldiğinden haberleri vardı. Onların egemen olduğu topraklara giren İslam Ordusuna hiç bir mukavamet olmamıştı. Böylece Gassanlılara ve Bizanslılara çarpışmaya hazır olunduğu, kendilerine meydan okunduğu ve çekinmeden savaşılacağı mesajı verildi. Hatta onların topraklarına girmekle İslam Cumhuriyetinin sınırlarının artık buralara kadar olduğu da onlara deklare edilmiş oldu. Hz.Muhammed@, Tebük’te kaldığı 20 günlük süre içerisinde bölgedeki kabilelere Bizans’ın / Gassanilerin egemenliğinden ayrılıp Medine’ye bağlanmaları için üzerlerine küçük akınlar yaptırdı. Bu akınlarda yapılan bildirimlerde / tebliğlerde onlara Medine’ye bağlanmalarının kendi menfaatlerine olduğu, Bizans’a / Gassanilere bağlı olmalarının kendilerine daha pahalıya mal olduğu ifade edildi. İslam Ordusunun Tebük’e kadar 30.000 kişilik bir ordu ile gelerek Bizans’a meydan okumasına rağmen onların karşılarına çıkmamasının bu kabilelerin güvenliğini artık onların sağlayamadığı gösterildi. Yine bu akınlarla İslam Ordusunun bu kabilelerin güvenliğini Bizans’a ve Gassanlılara karşı koruma kapasitesi ve yetkinliğinin olduğu ispat edildi. [1] ) Mekke fethi sonrasında İslam devletine / Hz.Muhammed’e karşı savaşmaya devam etmek isteyen bazı Kureyş ileri gelenlerinin de Gassaniler aracılığı ile Bizans’tan yardım istediğinden bahsedilir. [2] ) Nebatililer Şam civarında yaşayan ve Medine ile un, zeytinyağı vb. erzakların ticaretini yapan bir topluluktur. [3] )NOT: Ehli kitap olan Gassanilerle savaşılmasının gerekçesi onların inançlarından dolayı değildir. Eğer öyle olsaydı cizye verinceye kadar onlarla savaşılmazdı. Cizye, ehli kitap kabileler inançlarını / dinlerini değilştirmeksizin sadece güvenliklerinin sağlanması karşılığında alınan vergidir. Onlarla savaşılmasının sebebi onların İslam Devletini tanımamaları ve yıkmak için saldırı hazırlığında olmalarıdır. [4] )NOT: Aynı hususlar Yahudiler içinde geçerliydi. Onlarda Uzeyr’i Allah’ın oğlu addederek kendi ruhbanlarını onun temsilcisi saymışlardı. [5] )NOT: Müslümanlar arasında bulunan ve halkın malını haksız bir şekilde alarak zenginleşmiş münafıklar da bu propagandadan nasiplerini almışlardır. Zira onlar da bu seferin önündeki en büyük engellerdendiler. Onlar geçmişte halkı sömürerek elde ettikleri servetten şimdi Allah yolunda sarf etmekten imtina ediyorlardı. [6] ) NOT: Tebuk seferine çıkış haram aylardan Recep ayının ortaları ya da sonlarıdır. Haram aylar: Zilkade, Zilhicce, Muharrem, Recep [7] ) NOT: Burada yolculuğa güçlerinin yetip yetmemesi konu edilemez. Zira Araplar her zaman yolculuk ediyorlardı. Sıcak mevsimlerde gece yolculuğu yapıp gündüz dinlenerek yine sefere çıkabilirlerdi. Burada söz konusu güç karşılaştırması düşmanın gücü ile kıyaslama olması gerekir. [8] ) İbn Hişam [9] )Yaptıkları planların ve gizli görüşmelerinin her defasında Hz. Peygamber tarafından açığa çıkarılması onların her hallerini ve hareketlerini Allah’ın bildiğine münafıklar şahit olmaktaydılar. Harita 61:Tebuk Seferi (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ Bölgede bulunan Amile, Lahm, Cüzam kabilelerine yapılan bu propaganda etkisini gösterdi ve onlar teslim olup / Müslüman olup İslam Cumhuriyetinin egemenliğine girmeye razı oldular ve Hz.Muhammed@ ile katılım anlaşması yaptılar. Böylece bu kabileler Bizans’ın egemenliğini ret ederek İslam Topluluğuna katıldılar. Hz.Muhammed@ Tebük’te konakladığı süreçte Halid b. Velid komutasında 400 askerden oluşan bir kuvveti Dumetül Cendel üzerine gönderdi. Halid b. Velid, Dumetül Cendel’e girdi ve komutanı Ukeydir b. Abdulmaliki esir alıp Tebük’e getirdi. Hz.Muhammed@ Ukeydir’e İslam / teslim / Müslüman olmayı teklif etti, fakat o bu teklifi reddetti. Bu kez peygamberimiz ona cizye vermek şartıyla İslam Cumhuriyeti egemenliği altına girmeyi teklif etti. Ukeydir bu teklifi kabul etti. Tebük çevresindeki kabilelerden Eyke, Cerba, Ezruh kabileleri de cizye vermek şartıyla İslam Cumhuriyeti hakimiyetine girmeyi kabul ettiler. Bu kabileler de Bizans’ı değil İslam Cumhuriyetinin güvenlik şemsiyesi altına girmeyi tercih ettiler. Böylece Arap yarımadasının kuzeyinin önemli bir kısmı İslam Cumhuriyetinin hakimiyeti altına girmiş oldu. Peygamberimiz komutasındaki İslam Ordusunun Tebük’teki 20 günlük kampı sırasında Gassanilere ve Bizans’a meydan okumasına karşılık onlardan herhangi bir karşı koyma gerçekleşmedi. Onların İslam Ordusu karşısına dikilmemelerinin en önemli sebeplerinden birisi de bölge kabilelerinin kendilerine destek vermemesi olarak zikredilebilir. Böylece İslam Cumhuriyetinin hakimiyeti Tebuk bölgesi için tesis edildi ve zımni olarak İslam Cumhuriyetinin egemenliğinin sınırları Tebük’e kadar kabul edilmiş oldu. İslam Ordusu, Tebuk Seferinden Medine’ye dönüş için yola koyulur. Yolda münafıklar Hz.Muhammed’e@ suikast tertip ettiler, fakat başarılı olamadılar.

  • Bölüm 25: HENDEK SAVAŞI | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 25 HENDEK SAVAŞI 25.1. Dumetül Cendel Tuzağı Medine’ye topyekûn saldırmak için Hizipler ordusu oluşturulurken diğer taraftan da Kureyş kendi müttefiki olan Dumetül Cendel liderine müttefikliğin gereğini yapması için haber gönderdi. Ebu Süfyan Dumetül Cendel liderinden Medine’nin kuşatılacağını bu nedenle Medine’ye ticari yaptırım uygulanmasını talep etti. Dumetül Cendel, Medine’nin yaklaşık 600 km kuzeyinde, bugünkü Ürdün ile Kuveyt arasındaki bölgede yer alan, Hicazı Mezopotamya’ya bağlayan önemli kadim bir şehirdi. Şehrin lideri olan Ukeydir el Kindi ise Hristiyan’dır ve hem Mekke’nin hem de Bizans’ın müttefiklerindendir. Medine’nin ihtiyaçlarının engellenmesi için uygun bir coğrafi konumdadır. Hizipler Ordusu Medine’ye saldırmadan önce Ebu Süfyan çok sofistike bir plan hazırladı. Plan şöyleydi; “Hz.Muhammed askeri bir harekâta / akına çıkmak için Medine’den ayrıldığı zaman Medine kuşatılacak olursa hem Medine çok kolay düşecek hem de Hz.Muhammed’i@ az bir kuvvetle Medine dışında yakalayıp bertaraf edeceklerdi. Bunu sağlamak için de Medine’nin ihtiyaçlarının temin edildiği Dumetül Cendel’de Medine’den gelen ticari kervanların şehre girişine izin verilmeyecek ve yağmalanacaktı. Böyle bir duruma Hz.Muhammed’in@ kayıtsız kalmayacağı çok açıktı. O hemen harekete geçecek ve ordusuyla o bölgeye harekete geçtiğinde Hizipler Ordusu da savunmasız kalmış Medine’yi kolayca işgal edecekti. Daha sonra da Hz.Muhammed’i@ ve İslam ordusunu seferden dönüşte kıstırıp yok edeceklerdi.” Harita 25: İslam Ordusunun Dumetül Cendel Seferi ve Ebu Süfyan’ın Planı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Hizipler ordusu Hendek Savaşı için hazırdır. Sıra Ebu Süfyan’ın hazırladığı bu planın uygulanmasına gelmiştir. Dumetül Cendel’de Medine kervanlarının yağmalandığı ve Medine’nin temel gıda ihtiyaçlarını temin eden kervanlara da geçiş izni verilmediği haberleri Medine’ye ulaşır. Hz.Muhammed’e@ bu mesaj ulaştıktan sonra 1000 kişilik bir ordu ile Dumetul-Cendel seferine çıktı. (Harita 25) İslam Ordusu, üç gün yol aldıktan sonra bölgedeki Fezare Kabilesinden bazılarının ikircikli hareketinden ve sözlerinden şüphelenildi. Bu kabilenin çobanı zorla konuşturulunca gizli bir plan / komplo / tuzak ile karşı karşıya oldukları anlaşıldı. Plana göre İslam Ordusu Dumetül Cendele doğru yola devam ettikten sonra Fezareliler de Medine’ye doğru hareket edeceklerdi. Tuzağı anlayan Hz.Muhammed@ orduyu süratle Medine’ye geri döndürdü. Diğer taraftan Beni Mustalik kabilesinin gönderdiği elçiler de Hizipler Ordusunun hareket için toparlanmakta olduğu haberini Medine’ye çok hızlı bir şekilde ulaştırmışlardı. Beni Mustalik elçilerinden kısa bir süre sonra İslam Ordusu da Medine’ye geri döndü. Hz.Muhammed@ Hendek savaşının hazırlıklarına hemen başladı. Zira savunma yapmaya yönelik hazırlıklar için süre çok kısıtlıydı. 25.2. Savunma Stratejisi Uhud Savaşındaki gibi Medine dışına çıkıp meydan savaşı yapılmayacaktı. Zira gelen Hizipler ordusu ile meydan savaşı yapmak intihardan başka bir şey değildi. Şehir savunulacaktı. Ancak nasıl bir savunma stratejisi yürütülecekti? Mescitte yapılan müşaverelerde Selman-ı Farisi’nin Medine Şehrinin girişinin / kuzey tarafının Sel Dağından başlayarak Kanat Vadisine kadar hendek kazılarak hizipler ordusunu şehre sokmadan savunma savaşı yapılması önerisi kabul gördü. Söz konusu hendek, Medine’nin kuzey tarafını emniyete alacaktı. Şehrin diğer üç tarafı ise taşlık / kayalık ve hurmalık olması nedeniyle düşman kuvvetlerine ait at ve develerin geçmesine elverişli değildi. Bu nedenle düşman kuvvetler bu yönlerden şehre saldıramazdı. Zaman çok kısıtlıydı. Hizipler Ordusu birlikleri Medine’ye gelinceye kadar gece gündüz çalışılarak ancak böyle bir hendek tamamlanabilirdi. Ön görülen hendeğin derinliği yaklaşık 4 metre, genişliği 5-9 metre ve toplam uzunluk ise 4-5 km olacaktı. (Şekil 7) Derhal hendek kazısı için ekipman ( kazma, kürek, balyoz vb.) tedarik etme yoluna gidildi. Yahudi Kurayza Oğullarından da ödünç ekipman alındı. Bütün Medineli Ensar’ın ve muhacirlerin kazacakları yerler belirlendi ve hummalı bir kazı çalışmasına başlandı. Kazıdan çıkan toprak şehir tarafına yığılarak düşman orduları için geçiş engeli oluşturacak, İslam Ordusu için ise siperlik olacaktı. Kazıdan çıkan taşlar ise siperin gerisine hendeği geçmeye çalışacak düşman askerlerine atılmak üzere yığıldı. Şekil 7: Medine Girişine Kazılan Savunma Hattı 25.3. Kuşatma Sürecinde Lojistik Tedbirler Hz.Muhammed@ bir yandan kazı işlerini denetlerken diğer taraftan kuşatmanın uzun sürmesini hesaplayarak gerek savaşçıların gerekse de şehirde kalan ailelerin en temel ihtiyaçları olan gıda ihtiyacının karşılanması hususunda gerekli tedbirleri almayı düşünüyordu. Can pazarının yaşanacağı böyle bir savunma sırasında ailelerin özellikle de özürlü, hasta ve yaşlıların evlerinde stokladıkları gıda ihtiyaçlarının tükenmesi halinde en yakın akrabaların ya da en yakın dostların evlerinden bu ihtiyaçlarını karşılamasının serbest olduğunun ilan edilmesi gerekmektedir. Zira kuşatma süresi uzadıkça insanlar kendi stokları tükenmesin diye stokları tükenen ailelere yiyecek verme hususunda cimri davranacakları çok açıktır. Bu konuda bir serbestiyet ve dayanışmanın kapısının açılarak kimsenin açlık tehlikesi ile karşı karşıya kalmaması gerekir. Belki de Hz.Muhammed@ bunları düşünmedi. Fakat kazı başlayınca açlık problemi ortaya çıktı ve bu problemi halletmek gerekti. Ayrıca kazı işine katılamayacak gerçekten özürlü olanların da ayırt edilmesi gerekiyordu. Bu konular gündeme gelince Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği talimatlar bu problemleri çözdü. İnzal edilen aşağıdaki ayetlerle, önce kazıya katılamayacak özürlüler belirlendi ve bu özürlü sınıf aynı zamanda gıda stoğu açısından en zayıfları olduğu için onların faydalanma konusunda serbestlik tanındı. Aynı talimatlarla savunma sırasında herkesin «gıda güvenliği» sağlandı. Şöyle ki, kuşatma süresince insanların birbirlerinin evlerinden gıda ihtiyaçlarının karşılanmasına serbestiyet getirildi. Böylece hem ailelerin ihtiyacı hem de savaşçıların gıda ihtiyacının karşılanması konusunda problem halledildi. Ancak bu talimatla tanınan serbestiyetin kötüye kullanılmasının önüne de geçilmesi gerekiyordu. Zira serbestçe en yakını da olsa başkasının evinden yemek almayı hak olarak gören kişi, bu kerre kendini güvenceye almak için girdiği evin gıda stokunu kendi evine taşımaya ya da hoyratça tüketme eğilimine girme ihtimali de vardı. Bu tür suiistimallerin önüne de geçilmesi gerekir. Cenab-ı Hak, insanların bu zafiyetini de bildiğinden kuşatma süresince insanların birbirlerinin evlerinden serbestçe gıda ihtiyaçlarının karşılanmasının önünü açarken hoyratlığa müsaade etmemiştir. Girilen evdeki esenliği, huzuru bozmamaya özen gösterilmesini ve kimsenin hakkına tecavüz edilmemesini emretmiştir. 61- Köre vebal / sakınca yoktur, topala vebal / sakınca yoktur, hastaya vebal / sakınca yoktur. Sizin için kendi evlerinizde, babalarınızın evlerinde, annelerinizin evlerinde, erkek kardeşlerinizin evlerinde, kız kardeşlerinizin evlerinde, amcalarınızın evlerinde, halalarınızın evlerinde, dayılarınızın evlerinde, teyzelerinizin evlerinde, anahtarı size bırakılmış evlerde ya da dostlarınızın evlerinde yemek yemenizde bir sakınca yoktur. Hep birlikte ya da ayrı ayrı yemenizde de bir günah yoktur. Evlere girdiğinizde Allah’tan iyilik, barış ve esenlik dileği ile geldiğinizin bir göstergesi olarak birbirinize selam verin. Allah, size ayetleri işte böyle açıklıyor ki, olaylar arasındaki bağlantıları akledebilesiniz. (Nur Suresi 61) 25.4. Kazı Yapmaktan Kaytaranların Uyarılması Kazı işinden muaf tutulacaklar belirlendikten sonra Medine’nin bütün erkekleri kazı işinde görevlendirildiler. Hendek kazmak işinde her 10 metrelik kazı için 10 kişi görevlendirildi. Zaman darlığı nedeniyle herkesin sorumlu olduğu kısmı kazması gerekiyordu. Kazılması planlanan güzergahta hiçbir aksaklığın olmaması gerekiyordu. Hendeğin güzergahında kazılmayan bir kısım olması halinde düşman orduları bu boşluğu değerlendirebilir ve savunmayı yarabilirdi. Bu nedenle hendeğin kesintisiz bir şekilde kazılması oldukça kritikti. Böylece herkes canla başla kazı çalışmalarına başladı. Sorumlu olduğu kısmı tamamlayan ikinci 10 metrelik kısma başlıyor. Fakat bazı bölümler kayalık olduğu için daha uzun zaman alıyordu. Bazı kısımlarda ise hendeğin genişliği 5 metreye kadar düşürülüyordu. Hz.Muhammed 58 yaşında olmasına rağmen diğer müminlerden aşağı kalmadan büyük bir gayretle çalışıyordu. Dahası çalışanlara moral destek olmak içinde şiirler okuyordu. Hatta kırılmayan bir kayayı kırmak için balyozu üç vuruşta parçalamış ve her vuruşunda İran, Bizans ve Mısır’ın fethedileceği müjdesini müminlere vadetti. Bu müjde müminleri son derece etkiledi. Ancak diğer taraftan bazı münafıklar ise hendek kazma işinden kaytarmaya çalışıyorlardı. Bu münafıklar sorumlu oldukları yerin kazılmasını başkalarına havale ederek gizlice sıvışıp gidiyorlardı. Fakat onların kazı işinden bu şekilde kaytarmaları Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin gözünden kaçmıyordu. Cenab-ı Hak, onların kaytarmalarını elçisine bildirdiği için yapılan denetimlerde bu sıvışmalar tespit ediliyordu. Cenab-ı Hak, onların yaptıkları yanlışları yüzlerine vurdu ve bir daha yapmamaları için uyardı. Yaptıkları yanlış nedeniyle ya başlarına çok büyük bir felaket geleceğini ki bu felaket muhtemelen müşrik düşmanlardan geleceğine işaret etti. Ya da böyle devam ederlerse zaferden sonra bizzat müminlerden cezalarını bulacaklarını bildirdi. Bu cezalandırma tehdidi aslında savaş başladığında savaştan kaçışın engellenmesi için daha önemliydi. Uyarının sonunda her şeyin egemenliğinin Kendisine ait olduğunu bildirdi ve herkesin sonunda hesap vereceğine vurgu yaptı. 62-64- Gerçek müminler o kimselerdir ki, Allah'a ve Peygamberine iman etmişlerdir. Onlar peygamberle birlikte toplu olarak bir iş yaparken ondan izin almaksızın bırakıp gitmezler. Senden izin isteyenler, işte onlar, Allah'a ve Peygamberine iman edenlerdir. Bazı işleri için senden izin istediklerinde onlardan dilediğine / uygun gördüğüne izin ver ve onlar için Allah'tan bağışlanma dile. Şüphesiz Allah bağışlayandır, merhamet edendir. Peygamberin sizi (bir iş için) çağırdığında onun bu çağrısını kendi aranızdaki herhangi bir çağrıymış gibi görmeyin. Allah sizden işi başkasına havale ederek gizlice sıvışıp gidenleri iyi bilir. Onun emirlerine aykırı davrananlar, başlarına bir felaketin gelmesinden veya acı bir cezaya çarpılmaktan sakınsınlar. İyi bilin ki, göklerde ve yeryüzünde olanların hepsi Allah'ın mutlak egemenlik ve hükümranlığı altındadır. O, bütün niyetlerinizi ve yaptıklarınızı bilmektedir. Hesap vermek üzere O'nun huzuruna çıktığınızda, bütün yaptıklarınızı bildiğini size gösterecektir. Hiç şüphesiz ki Allah, her şeyi bilendir. (Nur Suresi 62-64) 25.6. Hizipler Ordusunun Medine’ye Gelmesi Hendek kazma işi yaklaşık bir hafta sürdü. Planlanan hendek miktarının neredeyse tamamı kazılmıştı. Çok az bir kısmın kazılması ise yarım kalmıştı ki Hizipler Ordusu çıkageldi. Hz.Muhammed@ kazı işleminin kalan kısmını durdurdu. Mevcut kazıyı yeterli gördü ve ordunun artık savunma savaşı için vaziyet almasını emretti. Yaklaşık 3.000 kişilik Medine İslam Ordusu savunma için cephe gerisinde kendileri için önceden belirlenen mevzilerde yerlerini aldılar. Hizipler Ordusu, 10.000- 12.000 civarında bir askeri güçle gelmişti. Bu güçlerin 1.500 savaşçısı Mekkelilerden oluşurken geri kalan savaşçılar ise Gatafan, Esed oğulları, Fezare oğulları, Eşcalılar, Mürre oğulları, Süleym oğulları, Kinane oğulları, Sa’d oğulları kabilelerinden idiler. İslam Ordusunun bu savaşta uygulayacağı temel stratejisi, Hizipler Ordusu saldırdığı zaman ok ve taşlarla bu saldırıları savuşturmak, şayet hendeği geçebilenler olursa da onları cephe gerisinde haklamak üzerine kurulu idi. Hizipler Ordusu ise Medine önlerine gelip de hendekle karşılaşınca çok şaşırdılar. Onlar, Hz.Muhammed’i@ ve ordusunu Medine dışında yakalamayı, Medine’yi ise ordusuz olarak teslim alacaklarını hesaplamışlardı. Ancak hiç beklemedikleri bir manzarayla karşılaştılar. Önlerinde Medine’nin içine bile giremeyecekleri bir hendek ve cephe gerisinde siperlenmiş savunmaya hazır bir İslam ordusu vardı. İlk şaşkınlıklarını üzerlerinden atan Hizipler Ordusu, hendeğin karşısında üç adet karargah kurdu. Mekkeliler ve paralı Ehabiş kabilelerinden oluşan ordu, Uhud Dağı eteklerine, diğer kabilelerden oluşan ordular ise daha aşağı tarafta konuşlandılar. Daha sonra hendekleri kolaçan ettiler ve nasıl bir saldırı stratejisi yürüteceklerini belirlemeye çalıştılar. Hizipler Ordusunun Genel Komutanlığını Ebu Süfyan yapıyordu. Medine İslam Ordusunun karargâhı ise Sel Dağının eteklerine (Yedi Mescitler) kuruldu. Medineli kadınlar ve çocuklar şehirdeki kalelerde muhafaza altına alındı. Hizipler ordusu öylesine kalabalık ve ihtişamlı idiler ki onların ihtişamı Medineli münafıkların ve zayıf imanlıların aklını başından aldı. Onlar savaşmak istemediler. Diğer taraftan şimdiye kadar hiç bu kadar kalabalık bir ordu ile karşılaşmamış olan Medineliler de çok korktular. Artık sonlarının geldiğini düşündüler. Yürekleri ağıza geldi. Gözleri belerdi. Mümin olduğunu ve Allah’ın vaadine inandığını ve güvendiğini söyleyen ve bu hususta Anayasal Sözleşmeye imza atan Medineliler şimdi çok sarsıcı, şiddetli bir sınavdan geçiyorlardı. Öyle ki Allah’ın vaadi konusunda şüphe / tereddüt / zan kalplerinden geçti. 10-11-Hani onlar (hizipler ordusu), aşağınızdan ve yukarınızdan / her yönden gelerek sizi kuşatmışlardı. Onları görünce gözleriniz yuvalarından fırlamış, yürekler ağızlara gelmişti ve siz Allah hakkında birtakım zanlara kapılmıştınız. İşte o zaman, orada, müminler sarsıcı / şok edici / şiddetli bir imtihana tabi tutulmuşlardı. (Ahzab Suresi 10-11) 25.7. Münafıkların Savaşmaktan Kaçınmaları Münafıklar ve kalbinde hastalık olanlar «asıl şimdi mahvolduk / hapı yuttuk» diyorlardı. Onlar Hizipler ordusunun kalabalıklığı karşısında kazdıkları hendeklerin işe yaramayacağını, cephede tutunmalarının mümkün olmadığını söylüyorlardı. Bu savunma stratejisi ile evlerinin savunmasız kaldığını belirterek evlerini, çoluk çocuklarını korumak için savunmayı evlerinden yapmak amacıyla Hz.Muhammed’den@ izin talep ediyorlardı. Aslında onlar Hizipler Ordusuna karşı koymaya kalkmalarının boş bir çaba olacağından hareketle tüm Medinelileri savaşmaktan, direnmekten vaz geçirmeye çalışıyorlardı. Onların bu niyetlerini ispat eden husus onların söylemlerinde yatmaktaydı; “Allah ve Peygamberinin, Mekke’ye karşı zafer kazanacakları, Yemen’i, İran’ı, Bizans’ı ve Mısır’ı fethedecekleri, büyük bir medeniyet kuracakları, vb. vaatlerinin boş olduğunu, kandırıldıklarını, Muhammed’in peşine düşmekle hata ettiklerini” söyleyerek menfi propagandaya başladılar. Onlar savaşmaktan kaçınıp İslam Ordusunun düşmana yenilmesini ve sonra da Mekkelilere “biz sizin yenmenizi sağladık” deyip Medine’de iktidarı yeniden ele geçirip eski şirk ve sömürü düzenine geri dönmeyi arzu etmekteydiler. Cenab-ı Hak, onların bu niyetlerine şu şekilde de işaret eder; “Şayet hendekli savunma stratejisi uygulanmasaydı, düşmanı şehrin içerisinde karşılamış olsalardı bu münafıklar düşmanın safına geçecek ve onlarla birlikte müminlere saldıracaklardı. Halbuki onlar Medine Anayasası ile şehri hep birlikte saldırılara karşı savunacaklarına ahdetmişlerdi. Nasıl oluyor da şimdi bu ahitlerinden dönmek istiyorlardı. Savaştan kaçmak bu ahide ihanet değil miydi? Asıl sözünde / vaadinde durmayan kendileri idi ama Allah ve Peygamberini sözünde durmamakla suçluyorlardı.” 12-15- İşte o zaman, münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar: “(İşte şimdi mahvolduk!) Meğer Allah ve Peygamberi, bize sadece boş bir hayal vaat etmişler” diyorlardı. Onlardan bir grup da: "Ey Medineliler, bu cephede tutunmaya imkan yok! Burayı terk edip evlerinize dönün” diyor, başka bir grup da: “Evlerimiz savunmasız kaldı” diyerek Peygamberden (evlerini korumaya gitmek için) izin istiyordu. Oysa evleri saldırıya açık değildi, onlar aslında (savaştan) firar etmek / kaçmak istiyorlardı. Eğer (hendek kazılarak Hizipler ordusu engellenmeyerek onlar) Medine’ye dört bir yandan saldırsaydı ve o münafıklardan müminlere karşı savaşmaları istenseydi bu isteği hiç tereddüt etmeden hemen yerine getirirlerdi. Oysa onlar daha önce savaştan kaçmayacaklarına dair Allah'a söz / misak / ahd vermişlerdi. Allah'a verilen söz / ahd / misakın hesabı elbet sorulacaktır. (Ahzab Suresi 12-15) 25.8. Münafıklara Yanlıştan Dönmeleri İçin Verilen Öğüt Münafıkların asıl dertleri kendi menfaatlerini ve canlarını kurtarmak olduğu için öldürülmekten korkuyorlardı. Güçlü gördükleri tarafa doğru meylediyorlar ve bu nedenle Hizipler ordusu ile savaşmaktan kaçmaya çalışıyorlardı. Onlar, savaştan kaçarlarsa bunun kendileri için hayırlı olacağını vehmediyorlardı. Eğer savaşmazlarsa düşman güçlerin kendilerine dokunmayacaklarını düşünüyorlardı. Halbuki hainlere kimse değer vermez. Zira bir gün gelir hain kendisine çalıştığı kişiye de ihanet eder. Bu nedenle Mekke müşrikleri bu münafıkların karaktersizlikleri ve korkaklıkları nedeniyle esas düşmanları olan Hz.Muhammed@ engelini yok ettiklerinde hemen onların da işlerini bitirecekleri Cenab-ı Hak tarafından bildirildi. Bu ihbarla hain münafıkların ecelleri kendilerine çalıştıkları düşman kuvvetlerin eliyle olacaktır. İhanet ettikleri kendi güçleri yenildikten sonra sıra kendilerine gelecektir. Cenab-ı Hak, münafıklara bunları anlattıktan sonra kendileri için bu aşamadan sonra Allah ve Peygamberinden başka hiçbir yardımcılarının ve kurtarıcılarının olmadığını bildirdi ve akıllarını başlarına devşirmelerini öğütledi. 16-19- De ki: “Ölmekten ya da öldürülmekten kaçarak kurtulabileceğinizi zannediyorsanız, bu şekilde ölümden asla kurtulamazsınız. (Tut ki kaçtınız diyelim, sanki hizipler ordusu size merhamet edecekler mi?) Cepheden kaçtığınız takdirde bu hainlik hizmetinizden dolayı çok az bir zaman yaşatılırsınız.” De ki: “Eğer Allah size bir musibet isabet ettirmeyi irade ederse, bundan sizi kim koruyabilir? Ya da size bir rahmet vermeyi irade ederse, o rahmetin size ulaşmasını kim engelleyebilir?” Onların kendileri için Allah'ın dışında ne bir koruyucu, ne de bir yardımcı bulamayacaklardır. Hiç şüphesiz ki Allah, içinizden insanları savaştan alıkoymak için kardeşlerine: “gelin bize katılın da savaşmayın” diyenleri bilmektedir. Zaten, bunların pek azı dışında savaşlara katılmazlar. Güya sizi korumaya çalışıyorlarmış. Oysa onları savaş korkusu sardığında, ölüm baygınlığı yaşayan (sekerat halindeki) kişi gibi sana boş gözlerle baktıklarını görürsün. Fakat savaş korkusu geçince, ganimetlerden pay almak için keskin dilleriyle sizi incitirler. İşte onlar gerçekten inanmayan kişilerdir ve bu nedenle de Allah onların tuzaklarını boşa çıkarmıştır. / çıkaracaktır. Bu, Allah için çok kolaydır. (Ahzab Suresi 16-19) 25.9. Müminlerin Allah ve Resulünün Vaadine Olan Güvenleri Münafıkların korkudan ödleri patlamakta iken müminler ise verdikleri sözlerinde yiğitçe, korkusuzca durmaktaydılar. Hizipler Ordusunun çok kalabalık olması onların imanlarını daha çok artırdı. Bu savaşın sonunda Allah ve Peygamberinin vaat ettiği gelecek vaadinin gerçekleşeceğine olan inançları tamdı. Hatta bu savaşın Allah ve Peygamberinin vaat ettiğinin gerçekleşmesi için tam fırsat olduğunu söylediler. Zira bütün Arap kabilelerinin toplanıp Medine’nin üzerine çullanmasına rağmen yenememeleri halinde artık Mekke’nin bir daha Medine üzerine saldıramayacağı sonucunu rahatlıkla çıkarmaktaydılar. Müminler şehit olmaktan asla çekinmiyorlardı. Şehit olanların arkalarından onlar da sıralarını bekliyorlardı. Cihat meydanında şehit olarak ölmeyi arzu eden insanların karşılarında kimsenin duramayacağı da çok açıktır. Cenab-ı Hak, müminlerin bu imanlarını anlattıktan sonra onları mükâfatlandıracağını, savaştan kaçmak isteyen münafıkların ise bu tavır ve davranışlarından vazgeçmezlerse cezalandırılacağını bildirdi; 21-24- Andolsun sizin için, Allah'ı ve O’nun Ahiret / Gelecek Vaadine kavuşmayı arzu edenler ve Allah'ı çokça ananlar için, (en zor zamanlarda bile Allah’a sarsılmaz bir güven duyan) Allah'ın Peygamberi son derece güzel bir örnektir. Müminler, düşman ordularını gördükleri zaman: “İşte bu, Allah ve Peygamberinin bize vaat ettiği şeydir. Kuşkusuz Allah ve Peygamberi doğru söylemiştir” dediler. Bu durum, onların iman ve Allah’a teslimiyetlerini arttırmıştır. Müminlerden öyle yiğitler var ki, Allah ile yaptıkları ahde / söze sadakat gösterdiler. Böylece onlardan kimisi can vererek adağını ödedi, kimisi de hazır bekliyor. Onlar verdikleri sözden asla dönmediler ve asla yan çizmediler. Bu nedenle Allah, onların sözlerine sadakatlerinin karşılığını ödüllendirecektir. Münafıkları ise tutturdukları yoldan dönmezlerse cezalandıracak, tevbe edip kendilerini ıslah ederlerse bağışlayacaktır. Hiç şüphesiz ki Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir. (Ahzab Suresi 21-24) 25.10. Hendek Savaşının Başlaması Müminler Sel dağı eteğindeki ordugâha ve hendek boyundaki siperlerine yerleştiler. Herkes muhtemel bir saldırıya karşı hazırlıklıydı. Müslüman savaşçıların otuz altı süvarisi vardı ve bu süvarilerin görevi, sürekli hendek bölgesinde gezinmek ve durumu kontrol etmekti. Müşrikler ise grup grup hendek boyunca geziniyor ve bazı yoklamalar çekiyorlardı. Bu amaçla Medine İslam Ordusu mevzilerine oklarla saldırılarda bulunuyorlardı. Hendeği geçemedikleri için yapabildikleri başka bir şey yoktu. Günler bu şekilde geçerken, müşrik güçlerin adamları gittikçe sabırsızlanmaya başladılar. 25.11. Hendeği En Dar Yerinden Geçme Girişimi Müşrik güçler hendeği en dar bölgesinden süvarilerle geçmeyi denemeye karar verdiler. Hizipler Ordusunun en atik, en güçlü savaşçılarını belirlediler ve sabah erkenden ani bir hücumla hendeğin en dar bölgesine yöneldiler. Fakat hücum eden atlılardan ancak bir kaçı hendeği geçebildi. Diğerleri hendeğe düştüler. Hendeği geçenler müminlerden kendileri ile dövüşecek rakip istediler. Bunlardan birisi savaşçılığı ve gücü ile ünlü Amr b. Abd idi. Bu nedenle kimseden ses çıkmadı. Bunun üzerine Amr ukalaca kibirlenerek müminleri tahrik edici söz ve davranışlarda bulundu. Onun bu tahrikleri karşısında dayanamayan Hz. Ali ileri atıldı. Ancak peygamberimiz onu engelledi. Çağrısına cevap bulamayan Amr, iyice öfkelendi ve müminleri aşağılayıcı sözler ve küfürler etmeye başladı. Hz. Ali yine ileri atıldı fakat peygamberimiz yine ona engel oldu. Amr’ın çok tehlikeli, güçlü ve azgın bir savaşçı olduğunu ve kendisini kaybetmek istemediğini belirtti. Amr kendisine rakip çıkması için davetini üçüncü kez tekrarladı. Fakat müminlerden bu davete de kimse cevap vermedi. Bunun üzerine peygamberimiz onunla vuruşmaya çok istekli olan Hz. Ali’ye müsaade etmekten başka çıkar yol bulamadı. Hz. Ali, Amr’ın karşısına çıktı ve çarpışmayı kazandı ve Amr’ı öldürdü. Hz. Ali hendeği geçen diğer önemli savaşçılardan olan Nevfel’in üzerine de yürüdü ve onu da hendeğin içerisinde öldürdü. Hendeği geçen müşrik savaşçılardan İkrime, Dırar ve Hübeyre’nin üzerine Hz.Ömer ile Zübeyr saldırınca müşrikler hendeğe kendilerini zor attılar ve adamları tarafından hendekten çıkarılıp kurtarıldılar. 25.12. Hizipler Ordusunun Topyekûn Saldırısı Hendeği atlılarla geçme girişimi başarısız olunca Hizipler Ordusu topyekûn saldırı yapmaya karar verdiler. Düşman kuvvetlerinin topyekûn saldırıya hazırlandıklarını anlayan Hz.Muhammed@, müminlerin morallerini artırıcı konuşma yaptı. Onları savunmaya psikolojik olarak hazırladı. Müşrikler topyekûn saldırıya geçtiler. Bir kısmı oklarla hendeğin öbür tarafındaki müminlere zayiat verdirmeye çalışırken bir kısmı da hendeği geçmeye çalıştı. Müminler ise savunma hattında müşriklere taş ve oklarla karşılık verdiler. Hendeği geçenleri bertaraf ederken, hendeğe düşenleri taşlarla ve oklarla etkisiz hale getirdiler. Canlarını kurtaran müşrikler geri döndüler. Müşrikler bu şekilde hücum üstüne hücum yaptılar. Fakat hendeği geçmeye muvaffak olamadılar. Akşama kadar süren hücumlardan sonuç alamayan müşrik Hizipler Ordusu geri karargâhlarına çekildiler. Muhteşem bir direniş gösteren İslam Ordusu o gün zayiat vermedi ancak Sa’d bin Muaz kolundan ağır bir şekilde yaralandı. 25.13. Müşriklerin Kurayza Yahudilerini İsyan Ettirerek Savunma Hattını Boşaltma Planı Hizipler Ordusu hiç beklemedikleri bir savunmayla karşılaşmışlardı. Onların her türden saldırılarla hendeği geçme denemeleri başarısız olmuştu. Gövde gösterileri, ihtişam ve debdebeleri işe yaramamıştı. Bu durumda ne yapıp edip Kurayza Yahudilerini anlaşmayı bozmaya ikna etmeleri ve müminlerin kadın ve çocuklarına saldırmalarını sağlamaktan başka çareleri kalmamıştı. Plana göre Kurayza Yahudileri ihanet edecekler ve Medinelilerin evlerine saldırınca Medine İslam Ordusu savunma hattını boşaltarak evlerini Yahudilerin saldırılarına karşı korumaya yöneleceklerdi. Böylece Hizipler ordusu zayıflamış savunma hattını kolayca geçecekler ve Medine’ye gireceklerdi. Müşrik orduların Medine’ye girmesini müteakiben münafıklar da ihanet ederek müşrik güçlere katılacaklar ve müminleri katledeceklerdi. 25.14. Huyey Bin Ahtab’ın Kurayzalıları İhanet İçin Kışkırtma Girişimi Kurayza Yahudilerini ihanete ikna etme görevini Huyey bin Ahtab şeytanı üstlenmişti. O vakit kaybetmeden Kurayza Yahudileri Reisi Ka’b bin Esed ile görüşmeye gitti. Ka’b bin Esed önce şeytan Huyey bin Ahtab’ı kabul etmedi. O’nun ne kadar uğursuz bir adam olduğunu biliyor ve Hz.Muhammed’le yaptığı Ahdini bozmak istemiyordu. Şeytan Huyey görüşmek için birkaç girişimde bulundu fakat her seferinde reddedildi. Ama sonunda Ka’bın zafiyetinden faydalandı ve görüşmeyi başardı. O, Ka’b bin Esed’e deniz gibi bir ordu topladığını, Arap yarımadasındaki bütün kabileleri bir araya getirdiğini, bu ordularla İslam Ordusunun başa çıkamayacağını ve Muhammed’i yok etmeden bırakmamaya and içmiş bu müşrik güçler karşısında Onun hiçbir çaresi olmadığını anlattı. Bunun kaçırılmayacak bir fırsat olduğunu eklemeyi de ihmal etmedi. Müşrik güçlere katılarak yardımcı olursa bölgenin hâkimi konumuna geleceklerini de belirtti. Ka’b bin Esed, Hz.Muhammed’in sözünün eri ve anlaşmasına çok sadık birisi olduğunu söylese de Şeytan Huyey bu fırsatın kendi cemaatleri için kaçırılmayacak bir fırsat olduğunu ve dini bir sorumluluk gereği bunu yapması gerektiğini vurguladı. Huyey şeytanının dini kendi amaçlarına kullanması karşısında Ka’b ikna oldu, fakat başarısızlık durumunda taşıdığı endişeyi paylaştı. Şayet müşrik güçler başarısız olur da çekip giderse Nadir ve Kaynuka Yahudilerinin başına gelenlerin kendilerinin de başına gelmesinden korktuğunu dile getirdi. Şeytan Huyey amacına yaklaşıyordu. Onun bu korkusunu gidermek için hemen kendisini kefil gösterdi ve şayet böyle bir durumla karşılaşılırsa kendisinin Kurayza Kalesine gelerek aynı bedeli ödeyeceğine söz verdi. Fakat Ka’b bin Esed, Şeytan Huyey’in bu garantisine ilave garanti olarak (Hizipler Ordusunun sonuç almadan gitmemelerinin garantisi olarak ) Kureyş’in eşrafından / ileri gelenlerinden 70 kişiyi hem kendilerine yardım hem de rehin olarak vermelerini şart koştu. Şeytan Huyey bu şartı Ebu Süfyan’a kabul ettireceğine söz verdi ve böylece Ka’b bin Esed’i kandırmayı başardı. Ka’b kavminin ileri gelenlerini topladı ve onları (Amr bin Su’da hariç) anlaşmalarını bozmaya ikna etti. Kurayzalılar, anlaşmayı bozduklarını göstermek için kendilerinde bulunan anlaşma metnini yırtıp attılar. 25.15. Kurayza Yahudilerinin Müşrik Güçlerle Anlaşması Şeytan Huyey, hemen Hizipler Ordusu Karargahına döndü ve Kurayzalıları ikna ettiğini, onların anlaşmalarını bozacaklarını bildirdi. Kurayzalıları temsilen Şeytan Huyey Müşrik güçlerle bir anlaşma yaptı. Akdedilen anlaşmaya göre Kurayzalılar savaş sona erinceye kadar müşrik güçlerin saflarında İslam Ordusuna karşı savaşmayı, müşriklere savaş araç-gereci temin etmeyi ve yiyecek desteğinde bulunmayı kabul etmekteydiler. Yine anlaşmanın bir diğer maddesi uyarınca Hizipler Ordusu Komutanı Ebu Süfyan, Kurayzalılara saldırı emri verdiği zaman onlar derhal saldırıya geçeceklerdi. Fakat Şeytan Huyey, Ebu Süfyan’ın kabul etmeyeceği düşüncesiyle olsa gerek Kurayzalıların garanti şartı olan “Kureyşli ileri gelenlerden 70 kişinin Kurayzalılara rehin verilmesi” şartını gündeme getirmedi. 25.16. Kurayzalıların İhanet Ettikleri İstihbaratının Alınması ve Tekrar Anlaşma Girişimi Kurayzalıların anlaşmaya ihanet ettikleri ve müşrik güçlerle anlaşma yaptıklarına dair istihbaratını Hz. Ömer Hz.Muhammed’e@ ulaştırdı. Medine İslam Ordusunda paniklememeleri için Hz.Muhammed@ bu istihbaratın gizli tutulmasını istedi ve istihbaratın doğru olup olmadığının araştırılması için Zübeyr bin Avvamı gönderdi. Zübeyr’in yaptığı araştırma sonucunda istihbaratın doğru olduğu teyit edildi. Kuaryzalılar savaş hazırlıkları yapıyorlardı. Bunun üzerine Hz.Muhammed@ Evs ve Hazreç'in ileri gelenleri olan Sa'd b. Ubâde, Sa'd b. Muaz, Abdullah b. Revâha, Havvat b. Cübeyr, Amr b. Avf’dan oluşan bir heyeti gizlice Kurayzalılara gönderdi. Peygamberimiz heyetten Kurayzalılarla yeni bir anlaşma yapmanın yollarını aramasını istedi. Heyet, Kurayzalılarla görüştü. Fakat Kurayzalıların sürgün edilen Nadir Yahudilerinin Medine’ye geri gelmelerine müsaade edilmesi şartında diretmeleri üzerine anlaşma sağlanamadı. Heyet üyeleri karargâha geri döndü ve Kurayzalıların Hizipler Ordusu safına geçtiklerini peygamberimize şifreli olarak ilettiler. 25.17. Medine’deki Evlerin Güvenliğinin Temini Kurayza Yahudilerinin anlaşmaya ihanet etmesi İslam Ordusunun savuma direncini kırabilecek çok tehlikeli bir gelişmeydi. Eğer Kurayza Yahudileri Medine’deki kadın / çocuklara saldıracak olursa Hz.Muhammed@ orduyu savunma hattında tutamazdı. Kurayza Yahudilerinin anlaşmayı bozdukları haberi İslam Ordusu savaşçılarından gizli tutuldu. Zira bu haber bile savunma hattındaki savaşçıları huzursuz edece ve savunmada zafiyetler yaratacaktı. Medine ordusu savunma hattını terk ederse müşrik güçler rahatlıkla hendeği geçecekler ve Medine’yi işgal edeceklerdi. Ebu Süfyan’ın beklediği de bu tür bir durumun ortaya çıkmasıydı. Bu nedenle ivedilikle tedbir alınması ve Kurayza Yahudilerinin kadın ve çocuklara saldırmasına meydan verilmemesi gerekiyordu. Hz.Muhammed@ o gece hemen 200 kişilik bir kuvveti Medine’ye gönderdi ve onların Kurayza Yahudilerinin mahallesine yakın olan Medine sokaklarını sürekli gezmeleri ve tekbir getirmelerini emretti. Onlar emri yerine getirince Kurayza Yahudileri baş edemeyecekleri bir kuvvetin evleri korumak için gönderildiğini düşündüler. Fakat yine de doğru bir kanaat sahibi olmak için ajan gönderdiler. Gönderilen ajan Hz.Muhammed’in@ halası Safiyye b. Abdulmattalip tarafından öldürülünce ve ajan geri gelemeyince Kurayzalılar saldırmaya cesaret edemediler. 25.18. Savunma Hattının Boşaltılmasına İzin Verilmemesi Diğer taraftan Kurayzalıların anlaşmaya ihanet ettikleri ve sivil halka saldıracakları haberi de savunma hattındaki mümin savaşçılar arasında duyuldu. İşte o zaman müminler Hz.Muhammed’in@ tedbirine güvenmekle beraber akılları ve gözleri sürekli Medine’deki ailelerine yapılacak muhtemel saldırıda kaldı. Bu nedenle sürekli Sel dağından şehri gözetlediler. Münafık ve kalbi hastalıklı tipler ise yine savaştan kaçmak için aradıkları mazereti bulmuşlardı ve Hz.Muhammed’den evlerine giderek savunma yapmak için izin istediler. Evlerinin / ailelerinin savunmasız kaldığını, onları savunmak için evlerine gitmelerine izin verilmesini talep ettiler. Hz.Muhammed@ evlerin savunması için birlik gönderdiğini bildirerek onların cepheden ayrılmalarına izin vermedi. Aslında bu münafıkların derdi İslam Cumhuriyetinin yıkılması için cepheyi boşaltarak Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin yenilmesinde müşriklere yardımcı olmak istiyorlardı. 25.19. Kurayza İle Hizipler Ordusu Arasındaki Rehine Krizi Müşrik güçler, hendeği geçmek için savunma hattının boşaltılmasını bekliyordu. Bunu sağlamak içinde Kurayza Yahudilerinin Medine’deki evlere saldırması, çocuk çoluk, kadın kız demeden büyük bir katliama girişmesi ve bunu gören İslam savaşçılarının da ailelerini korumak için siperlerini terk etmeleri planlanmıştı. Ebu Süfyan komuta merkezinde yaptığı toplantıda Kurayzalıların Cumartesi günü harekete geçerek Medine’ye saldırmaları emrini İkrime b. Ebu Cehil vasıtasıyla bildirdi. Müminlerin Cumartesi günü Yahudilerden herhangi bir saldırı beklemeyecekleri düşünülerek bu gün seçilmişti. İkrime mesajı Ka’b b. Esede ilettiği zaman Ka’b ona bu emri yerine getiremeyeceklerini ve bunun da iki nedeni olduğunu bildirdi; 1-Cumartesi gününün «Sebt / kutsal tatil günü» olması, 2-Anlaşmanın gereği olarak kendi üzerine düşen şartları (müşriklere erzak temini, silah yardımı ve Hz.Muhammed@ ile olan anlaşmayı bozduğunu vb.) yerine getirmiş olmasına rağmen Ebu Süyfan’ın anlaşmanın koşulu olan 70 Kureyşli asil kişiyi hala rehin olarak gönderilmemiş olması. İkrime Sebt / cumartesi günü gerekçesini anlamıştı fakat rehine gerekçesini duyunca çok şaşırdı. Huyey bin Ahtab ile yapılan Anlaşmada böyle bir şart kendilerine bildirilmemişti. Dolayısıyla anlaşmada böyle bir şart yoktu. İkrime Ka’b b. Esed’in alınan kararı uygulamama gerekçelerini Ebu Süfyan’a iletti. Ebu Süfyan Cumartesi günü gerekçesini anlayışla karşıladı. Fakat rehine istenmesi gerekçesini duyunca öfkeden deliye döndü. Şeytan Huyey’e ağzına geleni söyledi. «Neden daha önce bu şartı söylemediğini? Yoksa bir oyun peşinde mi olduklarını? küfürler, aşağılamalar vb…» Huyey, Tevrat üzerine yeminler etti, antlar içti ama bir defa güvensizlik araya girmişti. Şeytan Huyey, Kurayzalıları ikna etmek için onların taleplerini kabul etmiş ancak böyle bir rehin garantisinin de Kureyş açısından onur kırıcı olduğunu bildiğinden anlaşmanın yarım kalmaması için bu şartı gizleme kurnazlığına gitmişti. Ancak bu şeytanlık şimdi ayağına dolanmış ve rehineler nedeniyle güven krizi yaratmıştı. 25.20. Hz.Muhammed’in@ Gatafan Kabilesi İle Anlaşma Girişimleri Kuşatma sürerken Hz.Muhammed@ de Hizipler Ordusunu parçalamak için düşündüğü bir planı uygulamaya koydu. Nasıl ki Huyey bin Ahtab Gatafanları Hayber’in hurma mahsulünün yarısını teklif ederek savaşa ikna etmiş ise aynı teklifi Medine hurmalarını teklif ederek onları ittifaktan çekilmelerini deneyecekti. Bu amaçla Gatafan birliklerinin liderlerine gizlice haber gönderdi ve kendileriyle görüşme talebini iletti. Gatafan liderlerinde Uyeyne b. Hısn ve Haris b. Avf bu talebe olumlu cevap verdiler ve Ebu Süfyan’a haber vermeden İslam Ordusu karargahına geldiler. Hz.Muhammed@ Uyeyne bin Hısn’a savaşı terk edip gitmesi şartıyla Medine'nin yıllık meyve ürününün üçte birini teklif etti. Gatafan liderleri ise yarısını istedi. Pazarlık görüşmelerinde peygamberimiz ilk teklifinde ısrarcı oldu. Gatafan liderleri sonunda peygamberimizin teklifini kabul ettiler. Fakat pazarlık görüşmeleri tam neticeleneceği sırada, Ensar’dan Useyd b. Hudayr çadıra girdi. Useyd, peygamberimizin Gatafanlılarla bir anlaşma yapmak için görüşme halinde olduğunu anladı. Aslında Useyd’in içeri dalması peygamberimizin kurguladığı planın bir parçasıydı. Useyd’in yapılan anlaşmayı bozma rolü vardı. O, kendisine verilen rolü çok gerçekçi olarak yerine getirdi. Anlaşmanın Medinelileri kurtarmak için yapıldığını ve karşılığında mutlaka önemli bir taviz verildiğini fark ettiğini söyleyen Useyd, Gatafanların Medinelilerden şimdiye kadar hiçbir şey kopartamadığını, bundan sonra da onlara zırnık koklatmayacaklarını söyledi. Eğer bu anlaşma Allah’ın emri ise hiçbir itirazının olamayacağı ama peygamberimizin kendi düşüncesi ise karşı olduğunu deklare etti. Bunun üzerine Hz.Muhammed@, pazarlık konusu olan Medine hurmalarının gerçek sahiplerinin Evs ve Hazreç kabileleri olması nedeniyle bu kabilelerin liderleri ile de durumu görüşmesi gerektiğini Gatafanlılara bildirdi. Sa'd b. Muaz ile Sa'd b. Ubade komutanlık çadırına çağrıldılar. Onlar gelince pazarlık ile varılan netice konusunda düşünceleri soruldu. Onlar da böyle bir anlaşmayı asla kabul etmeyeceklerini bildirdiler. Böylece Gatafanlılarla herhangi bir anlaşma yapılamadan liderleri karargahlarına geri gönderildi. Planın birinci aşaması tamamlanmıştı. Şimdi ikinci aşamasının düşman saflarında parçalanma şeklinde gerçekleşmesi beklenecekti. 25.21. Müşrik Hiziplerin Arasında Güven Kaybının Meydana Gelmesi Mekke liderleri Gatafanlıların kendilerinden habersiz gizlice Hz.Muhammed@ ile anlaşma girişiminde bulunduklarını öğrenince, Gatafanlıların ittifaka ihanet ettiklerini / edeceklerini gördüler. Böylece Gatafanlılarla aralarında bir güvensizlik hasıl oldu. Bu durum Beni Süleym, Beni Esed, Feraze, Eşca, …. gibi hizipleri oluşturan kabilelerde de güvensizlik yarattı ve Hizipler ordusunda parçalanmanın ilk çatlağı meydana geldi. Taraflar birbirlerine olan güvenlerini kaybetti ve birbirlerine kuşkuyla bakar hale geldiler. Hz.Muhammed’in@ planı tutmuştu, müttefikler artık müttefikliklerini kaybetme noktasına gelmişti. Bu güvensizlik, Kurayza Yahudileri ile Hizipler Ordusu arasında oluşturulan ittifakın bozulmasında da etkili olacaktı. 25.22. Nuaym Bin Mesud’un Operasyonu Müşrik güçlerden olan Eşca kabilesi mensuplarından olan Nuaym bin Mesud imanını gizleyen bir mümindi. Kurayzalılar ve Mekkeliler ile arası gayet iyi olan tanınmış bir şahsiyetti. O kendi kabilesi ile birlikte Hizipler Ordusu saflarında Hendek Savaşına iştirak etmişti. Fakat içi içini yiyordu. Bir an önce İslam Ordusuna yardımcı olmak istiyordu. Bir gece karanlıktan istifade ederek gizlice Hz.Muhammed’e@ ulaştı. Kendisinin müminlerden olduğunu bildirdikten sonra Ebu Süfyan ile Kurayzalılar arasında yaşanan rehine krizinden bahsetti. Mekkelilerle Kurayzalıları birbirine düşürmek için bu krizi derinleştirmenin çok iyi bir politika olacağını ve bunu sağlamak içinde yalan söylemek ve hatta peygamberimizin kendisine hakaretler, küfürler etme hususunda izin istedi. Peygamberimiz savaş sırasında taktiksel olarak yalan, hile ve tuzaklara başvurulabileceğini belirterek kendisine yönelik her türlü sözü kötü söylemesine izin verdi. Nuaym önce Kurayzalılarla görüşmeye gitti. Mekkelilerin şeref meselesi yaptıkları rehinelerin Kurayza için hayati bir zorunluluk olduğunu ve bu taleplerinden asla vazgeçmemelerini bir dost olarak tavsiye etti. Bu garantinin onlar açısından bir ölüm kalım meselesi olduğunu zira onların Muhammed ile anlaşmayı bozarak ne kadar büyük bir risk aldıklarını, ama Mekkelilerin tuzu kuru olduğunu sözlerine ilave etti. O ayrıca Hz.Muhammed’in@ Gatafanlılarla anlaşmaya çalıştığını, şayet bu anlaşma girişimlerinde başarılı olursa Hizipler Ordusunun dağılacağını ve bu gelişmelerden Kureyşlilerin son derece rahatsız olduğundan da bahsetti. Mekkelilerden ve hatta Gatafandan da rehineler almadan Medine’ye saldırmamalarını, böylece kendilerini mutlaka güvenceye almalarını aksi takdirde onlar çekip giderlerse kendi durumlarının felaket olacağını söyledi. Şayet rehin alamayacak ve Medine’deki evlere saldırmayacak olurlarsa Muhammed ile yeniden anlaşma yoluna giderek kendilerini güvenceye almalarının en uygun yol olacağını da ifade etti. Kurayzalıların en yakın bir dostu olarak henüz fırsat elden gitmemişken kendilerini garantiye almak için hemen gidip Ebu Süfyan’dan anlaşma konusu 70 rehinenin kendilerine teslim edilmesini talep etmelerini tavsiye etti. Bu tavsiyelerinin Kureyş liderleriyle kendisinin arasının bozulmaması için bir sır olarak kalmasını da istedi. Nuaym daha sonra Ebu Süfyan’a gitti ve ona Hz.Muhammed@ ile aralarındaki anlaşmayı bozdukları için Kureyzalıların pişman olduklarını ve kendilerini affettirmek için rehin olarak alacakları asil kişileri Hz.Muhammed’e verip kendilerini kurtarmayı düşündükleri şeklinde bir ihbarda bulundu. Bu istihbaratının doğrulunun yakında onların rehineleri istemek için geleceklerinden ve bu rehineleri alma hususunda çok ısrarcı davranacaklarından anlaşılacağını bildirdi. Çok geçmeden Kurayza Yahudileri Ebu Süfyan’a Gazzal b. Samuel’i gönderip rehineleri talep ettiler ve rehineler verilmediği takdirde savaşmayacaklarını bildirdiler. Bu gelişme üzerine Ebu Süfyan Nuaym’ın doğru söylediğine iyice kanaat getirdi. Bunun üzerine Ebu Süfyan rehineleri vermeyeceklerini bildirdi. Şeytan Huyey ise bütün planların bozulmakta olduğunu gördü ve Kurayzalılardan rehin taleplerinden vazgeçmelerini ve harekete geçmelerini ısrarla istedi. Fakat onlar rehineleri teslim almadan asla saldırmayacaklarını söylediler. Bunun üzerine Ebu Süfyan, Şeytan Huyey’e Kurayzalıların yaptıkları anlaşmayı ihlal ederek ihanet ettiklerini ve bu ihanetin içerisinde Huyey’in kendisinin de var olduğunu söyledi. Huyey Tevrat adına ne kadar yemin etse de artık iş işten geçmişti. Güven kaybı ile başlayan süreç, O’nun ittifaktan çıkarılması ile sonuçlandı. Onun yeminleri Ebu Süfyan’ı asla inandıramadı. Ebu Süfyan Kurayza heyetini Huyey ile birlikte gönderdi. Daha sonra Hz.Muhammed@, Kurayza Yahudilerinin peygamberimizle tekrar anlaştığı şeklinde asılsız haberleri yine Nuaym vasıtasıyla Mekkelilere ulaştırdı ve Hizipler ordusunun dağılmasını hızlandırdı. 25.23. Hizipler Ordusunun Dağılması ve Kuşatmanın Sonlanması Hizipler Ordusunun Medine kuşatması üzerinden bir aylık bir süre geçmiş ve bir sonuç alınamadığı gibi durum daha da kötüye gidiyordu. İttifaklar parçalanıyor, hizipleri oluşturan kabileler bu kuşatmadan vazgeçmek istiyordu. Savaşın uzaması, soğuk, açlık, baskın korkusu dayanılmaz bir hal almıştı. Ayrıca Haram aylara iki aydan az bir zaman kalmıştı. Kabileler Mekke’deki panayırlara hazırlanacaklardı. Kuşatma daha da uzayacak olursa hem ekonomik olarak kayıpları artacak hem de haram aylardaki kazançlarından mahrum kalacaklardı. Hz.Muhammed@ müşriklerin bozguna uğraması için dua etti. Allah (C.C.) onun duasını kabul etti ve üzerlerine şiddetli bir rüzgâr gönderdi. Rüzgar’ın şiddetiyle Müşrik Güçlerin çadırları söküldü, yemek kazanları devrildi. Düşman ordu askerlerinin yüzlerine gözlerine kumlar doldu. Ordu disiplini bozuldu ve perişanlık başladı. Soğuk ve şiddetli rüzgâr karşısında daha fazla dayanmaları mümkün değildi artık. Başta Mekke müşrik orduları olmak üzere Hizipler Ordusunu oluşturan diğer kabileler son gece kuşatmayı bırakarak yurtlarına dönmek üzere yola koyuldular. Hz.Muhammed@ düşman hatlarında bir hareketliliğin olduğu haberini alınca Huzeyfe b. Yeman’ı daha detaylı haber alması için Mekkelilerin karargâhını gözetlemek için gönderdi. Huzeyfe Ebu Süfyan başta olmak üzere çekip gittikleri müjdesini getirdi. Müminler bu habere çok sevindiler ve zaferlerini kutlamaya başladılar. Müminler birbirlerini tebrik ederlerken münafıklar bu koca ordunun bozguna uğradığına inanmıyor, bunun bir oyun olduğunu ve tekrar geleceklerini iddia ederek etrafı da korkutmaya çalışıyorlardı. 9- Ey iman edenler! Allah'ın size olan o büyük lütfunu sakın unutmayın. Hani size her yönden ordular toplanıp gelmiş ve sizi kuşatmışlardı. Biz de onların üzerine şiddetli bir rüzgar ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah, yaptığınız her şeyi görmekte idi. (Ahzab Suresi 9) … 25- Allah, Kâfir ordularını, hiçbir sonuç elde edemeden, kin ve öfkeleriyle defetti. Bu savaşta Allah’ın yardımı müminlere yetti. Allah, güçlüdür, mutlak galiptir. (Ahzab Suresi 25) … 20-Münafıklar, düşman ordularının çekilip gitmediklerini zannediyorlardı. Düşman orduları bir daha geri dönecek olsalar, çölde bedevi Arapların arasına kaçmayı ve sizin (katliama uğramanıza ilişkin) haberlerinizi oradan duymayı istiyorlardı. / planlıyorlardı. Gerçi içinizde kalsalar da ciddi bir şekilde savaşacak değillerdi. (Ahzab Suresi 20) 25.24. Kurayzalıların Kuşatılması Hizipler Ordusunun kuşatmadan vazgeçip Medine’yi terk edince Hz.Muhammed@ İslam Ordusuna Kurayza Yahudilerinin üzerine yürümesini emretti. Kurayza kalesi kuşatıldı. Ebu Süfyan Huyey b. Ahtab’ın da kendilerine ihanet ettiğini söylediği tartışmadan sonra onu Kurayza heyetiyle beraber Kurayzalıların yanına göndermişti. Muhasara çok şiddetli bir şekilde, bazen sabahtan akşama dek karşılıklı taş ve ok atışlarıyla, 20 gün sürdü. Sonunda Yahudiler, Nebbaş b. Kays’ı Hz.Muhammed@ ile uzlaşması için gönderdiler. Nebbaş, Nadirliler gibi yanlarına taşıyabilecekleri kadar mal alıp, Medine’yi terk etme teklifi getirdi. Fakat Hz.Muhammed@ kayıtsız şartsız teslim olmalarını ve verilecek hükme razı olmalarını bildirdi. Kurayzalılar tekrar toplanıp başka seçenekleri değerlendirdiler. Bazıları Hz.Muhammed’e@ iman ederek kurtulmayı teklif ettiler, fakat bu teklif kabul görmedi. Teklifi yapanlar o gece kaleden çıktılar ve İslam ordularına teslim oldular. Onlar daha sonra peygamberimize iman ederek müslüman olduklarını beyan ettiler ve canlarını kurtardılar. Kalede kalanlar ise Şe’s b. Kays’ı elçi olarak gönderip, sürgüne razı olduklarını tekrar bildirdiler. Teklifleri yine kabul edilmedi. Kurayzalılar çaresiz kaldılar. Yaptıklarından çok pişman olmuşlardı. Kadınları ve çocukları ağlaşıyorlardı. Sonunda Kurayzalılar Evs’li müttefikleri Sa’d b. Muaz’ın hakem tayin edilmesine razı oldular. Onun vereceği hükmü kabul edeceklerini beyan edip teslim oldular. Hendek savaşında yaralanmış olan Sa’d bin Muaz getirtildi. Herkes Sa’d’ın, eski dostları olan Yahudilere acıyacağını düşünüyor ve ona göre bir hüküm vermesini umuyordu. Sa’d b. Muaz Kurayzalılara neye göre hüküm vermesini istediklerini sordu. Onlar Tevrat’a göre hüküm vermesini istediler. Bunun üzerine Sa’d ihanet edenlere verilen idam hükmünü verdi. Bu hükme göre Kurayzalı erkekler öldürülecek, kadın ve çocukları esir edilecek, malları ise ganimet olarak alınacaktı. Hz.Muhammed@ Medine çarşısında hendekler kazdırdı. Kurayza Yahudileri bölük bölük çıkartılıp, boyunları vurularak idam edildi ve cesetleri de bu hendeklere dolduruldu. İdam edilen Kurayza Yahudilerinin sayısı 600-700 civarında olduğu rivayet edilir. İdam edilenlerin arasında Huyey bin Ahtab ve Kurayza lideri Ka’b bin Esed’de vardır. Böylece şeytanlığıyla İslam Cumhuriyetinin baş belası olan Huyey ihanetinin cezasını canıyla ödedi. 26-27- Allah, Kitap Ehlinden olup da (sizinle yaptıkları anlaşmaya ihanet ederek) düşman ordularına yardım etmek için (sizleri arkadan vurmaya çalışanların) kalplerine korku saldı ve onları kalelerinden çıkardı. Onların bir kısmını idam ettiniz, diğerlerini de esir aldınız. Allah sizi onların topraklarına, yurtlarına, mallarına ve hiç ayak basmadığınız topraklara mirasçı kıldı. Hiç şüphesiz ki Allah, her şeye kadirdir. (Ahzab Suresi 26-27) Cenab-ı Hak, Hendek Savaşından sonra elçisine Hendek savaşının bir raporu niteliğinde Ahzap Suresinin yukarıda açıklanan ayetlerini inzal etti. Bu ayetlerde İslam Ordusundaki savaşçıların durumlarını, kuşatma boyunca onların kalplerinden geçenleri anlatarak onlara gelecek hayatları için son derece önemli dersler verdi. Münafıklar kazanılmaya çalışıldı. Kalplerinde hastalık olanların kalpleri tedavi edilmeye çalışıldı. Zaferin de Cenab-ı Hakk’ın lütfu ihsanı olduğunu bildirirken vaat ettiği sözü yerine getirdiğine vurgu yaptı. Bundan sonra Mekke müşrikleri bir daha Medine’ye saldırmaya asla cesaret edemeyecekleri gibi çevredeki Arap kabilelerini toparlamaları da mümkün olmayacaktı. Şimdi çevredeki Arap kabilelerini toplayıp Mekke’nin üzerine gitme sırası Medine İslam Cumhuriyeti’ne gelmişti. Bu savaşın sonucu gelecekteki “fethi” müjdeliyordu.

  • Bölüm 16:UHUD YAKLAŞIRKEN | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 16 UHUD YAKLAŞIRKEN 16.1. Sellam bin Mişkem’in İhaneti Ebu Süfyan 40 kişilik bir süvari birliği ile Medine’ye Sevuk Harekâtı düzenlemişti. Bu harekât ile Medine’ye gizlice girmiş ve Beni Nadir Liderlerinde Sellam bin Mişkem ile görüşmüş, akşam yemeği yiyip, şarap içip eğlenmişlerdi. Daha sonra Sellam bin Mişkem’in İslam Cumhuriyeti yetkililerine verdiği ifadesine bakılırsa havadan sudan konuşmuş ve sadece eğlenmişlerdi. Fakat asla Ebu Süfyan ile gizli bir anlaşma ya da Medine İslam Cumhuriyetine karşı bir harekât, bir plan içerisinde olmamışlardı. Her ne kadar Sellam, Ebu Süfyan ile herhangi bir anlaşma yapmadığını söylese de o geceki görüşmelerinde ne görüştükleri zaman içerisinde ortaya çıkmaya başlamıştı. Nadiroğulları Yahudileri Uhud Savaşı yaklaştıkça Medine içerisinde fitne çıkarmaya yönelik söylemlerini artırmaya başlamışlardı. Uhud Savaşı öncesinde Medine’nin savunmasına katılmamak ve başkalarının da katılmaması için gösterdikleri gayretler ve ileri sürdükleri gerekçeler onların aslında o gece Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine Ebu Süfyan’la gizli bir anlaşma yaptıklarını gösteriyordu. Hâlbuki Medine Sözleşmesinde (Vesikasında) bu sözleşmeye imza atan tarafların Medine İslam Cumhuriyetine karşı gizli ittifaklara giremeyecekleri hükme bağlanmıştı. Şayet taraflardan kim düşmanla gizli ittifaklara girerse o taraf Anayasal Ahde ihanet etmiş demekti ve bu ihanet de cezasız bırakılamazdı. Bu nedenle Nadiroğulları ileri gelenleri de Sellam bin Mişkem tarafından yapılan gizli ittifakı asla kabule yanaşmıyorlar, sürekli inkâr ediyorlardı. Fakat Mekkelilerin Medine üzerine ordu göndermek için hazırlanırken Nadiroğulları Yahudilerinin Medine’yi karıştırmaya çalışmalarının zamanlaması manidardı. Bu çabalar Sellam bin Mişkem’in o geceki görüşmesinde gizli birtakım entrikalar çevirmeye yönelik sözleştiğine işaret etmekteydi. 16.2. Medine’nin Savunmasına Katılmamak için Yahudiler Bahane Arıyorlar Bedir Savaşı sonunda deniz tarafından Şam ticaret yolunu kaybetmiş olan Mekke Şirk Yönetimi, Beni Süleym ve Gatafan kabilelerinin hâkim olduğu doğu (Irak) tarafından denediği güzergâhı da kaybedince Medine’nin üzerine güçlü bir ordu ile gitmeye karar verdi. Mekke yönetiminin Uhud’da yapılacak savaş için hazırlanan ordunun toplanması için teşvik edici slogan “Bedr’in intikamının alınması” idi. Ama asıl amaç Medine İslam Cumhuriyeti tarafından kontrol altına alınan ticaret yollarının açılması idi. Bunun içinde Medine İslam Cumhuriyetine öldürücü bir darbenin vurulması gerekiyordu. Zira Şam ticaret yolunu kaybeden Mekkeliler, peygamberimizin Necranlılarla anlaşması nedeniyle Yemen ile güney istikametindeki ticaretlerini de kaybetmek üzereydiler. Şayet Medine İslam Cumhuriyeti yıkılmayacak olursa tüm ticaret yollarını kaybetmiş olan Mekke’nin gelecekte teslim bayrağını çekmekten başka çaresi kalmayacaktı. Ebu Süfyan, Sevuk Harekâtı sırasında Medine İslam Cumhuriyeti içerisinde kaos ve kargaşa çıkarmak için fitne tohumlarını atmıştı. O, Medine İslam Cumhuriyeti Anayasasına imza koyan taraflardan olan Nadiroğulları Yahudilerinin reisi Sellam bin Mişkem ile yaptığı gizli müttefiklik anlaşması ile Mekke müşrik ordusu Medine’ye saldırdığı zaman İslam Ordusunu yalnız bırakma konusunda anlaşmıştı. Medine Vesikasına / Anayasasına göre Medine’ye yapılacak herhangi bir saldırıda Yahudiler de şehrin savunmasına iştirak edeceklerdi. Bu husustaki Anayasa maddeleri şöyle idi; “37.a. Kendilerine savaş açan olursa, bu yasaya (sahifeye/belgeye) tabi olan Yahudilerin ve Müslümanların arasında tam bir dayanışma olacak, Yahudiler kendi savaş giderlerini, Müslümanlar da kendi savaş giderlerini karşılayacaklardır. Her iki kitlenin, aralarında istişare, tavsiye ve samimi bir dayanışma olacak, bütün haksız fiil ve kötülüklere karşı en iyi yol izlenecektir.….. 38. Yahudiler, Müslümanlarla birlikte savaştıkları sürece savunma harcamalarına katılacaklardır..... 39. Yesrib (Medine) vadisinin içerisi, bu anayasaya bağlı olanlar için haram (dokunulmaz) bir bölgedir.…. 44. Yesrib’e (Medine’ye) karşı ani bir baskın ve saldırı düzenlenmesi halinde, Yahudiler ve Müslümanlar arasında tam bir dayanışma olacaktır.….. 45.b. (Savunma ve diğer harcamalar konusunda) herkes kendisine ait bölgeden sorumludur.” Şayet Mekke ordusu Medine’ye saldıracak olursa ve Yahudi kabileler de şehrin savunmasına iştirak edecek olurlarsa Mekke Ordusunun işinin çok zor olacağı apaçık bilinen bir şeydi. Zira Kaynuka Yahudileri Medine’den sürgün edildikten sonra bile şehir nüfusunun üçte birinden fazlası Yahudi kabilelerden oluşmaktaydı. Nadiroğuları ve Kurayza oğulları Yahudileri ile Evs ve Hazreç kabilelerinden bazı toplulukların Medine’yi savunmaya katılmamaları Mekke ordusunun kolay bir zafer kazanmasını sağlayacaktı. Etrafındaki taraftarlarının azaltılmasıyla Hz. Peygamberin gücünü kırmak için şehrin savunmasında müminler yalnız bırakılmalıydı. Bu amaçla Ebu Süfyan Uhud savaşı öncesi Medine’ye yaptığı Sevuk Harekâtı sırasında Beni Nadirle yaptığı bu gizli ittifak anlaşması ile Medine Yahudilerinin şehri savunma da bir yolun bulunup devre dışı kalınmalarını hükme bağladı. Ebu Süfyan’la yaptıkları bu gizli anlaşma sonucunda Yahudi liderler Medine’yi savunmak için savaşmamanın gerekçelerini yaratmaya çalıştılar. Bunun için de Medine Yahudileri Sözleşmenin / Anayasanın öngördüğü hükümlere uymama hususunda kendilerini haklı gösterecek çeşitli bahaneler üretmeye başladılar. Anayasal sistemin yürütülememesinin esas suçlusunun Hz.Muhammed@ olduğu izlenimi vermeye çalıştılar. Böylece kendilerinin Anayasaya uymak istediklerini fakat gelinen durumda bu Anayasal sistemin sürdürülebilir olmadığını zira Hz.Muhammed’in@ bekledikleri gibi çıkmadığını ifade ettiler. Çünkü Hz. Peygamberle@ sürekli doku uyuşmazlığı / ihtilaf yaşadıklarını, O’nun bir peygamber olmaktan çok, dini değerleri yok eden, hiçbir kutsal bırakmayan, haramları helal ederek değerleri yok eden, kıble değişikliği ile bütün kabileleri Mekke’ye kendi kabilesine bağlamaya çalışan bir zındık olduğunu belirttiler. Bu nedenlerle Onunla beraber olmanın ve onunla aynı yolda yürümenin imkânsızlığını dile getirdiler. Bu hususlar kendi dinlerinde olan yani Yahudi olanlar için etkili olacak argümanlardı. Fakat onlar Evs ve Hazreçli müminlerin de bu savunmada Hz.Muhammed’i@ yalnız bırakma arzusunda idiler. Onların Hz.Muhammed’den@ ayrılmaları için izlenen politikalar nedeniyle Medine ekonomisinin kötüye gittiğini işlemeye başladılar. Mekke’nin Şam ticaret yollarının kapatılmasının hem dolaylı hem de dolaysız olarak kendi ticaretlerini de zora soktuğuna vurgu yaptılar. Onlar bu ifadeleri ile Medine’ye yapılacak bir saldırıda Medine’yi savunmama gibi bir amaçları olmadığını, ama esas amaçlarının Medine ekonomisini zora sokan uygulamaları nedeniyle Hz.Muhammed@ iktidarının yalnız bırakılarak ona bir ders verilmesini Medineli ileri gelenlerine anlatıp onları ayartmaya çalışıyorlardı. Böylece ihanetlerini gizleyip, Medine’nin savunulması konusunda da vatansever pozisyonlarına yatmaya çalışıyorlardı. Abdullah bin Übey gibi Medineli Arap kabile reisleri de onları destekleyince onların ileri sürdükleri argümanlar Medine toplumunda elbette etkili oluyordu. 16.3. Yahudiler Medine’de Kaos Peşinde Medine Yahudileri kendi kabilelerini Medine’nin savunmasına katılmaktan alıkoymaya yönelik söylem geliştirirken, aynı zamanda Medinelileri de kendi görüşlerine inandırıp peygamberimizi yalnız bırakmak istiyorlardı. Onların hedefinde Mekkelilerin işini kolaylaştırıp çevresindeki taraftarlarının sayısını azaltıp Hz. Peygamberin@ ağır bir yenilgi alması vardı. Bu amaçla kendi kabilelerini Medine’nin savunması için Mekke ordusu ile savaşa girmekten alıkoymaya çalıştıkları gibi ister iman etsin ister hala müşrik olsun Evs ve Hazreç’in arasından kendi argümanlarına taraftar kazanmaya çalışıyorlardı. Hz.Muhammed@ Cenab-ı Hakk’ın rehberliğiyle yetişip onların oyununu bozmasaydı neredeyse Uhud savaşına çıkacak asker sayısı çok az olacaktı. Onların bütün gayretlerine rağmen müminler Uhud’a 700 kişilik bir ordu çıkarmayı başarmışlardır. Komplo çok büyüktü ve bu işin başat rolünü Nadiroğulları Yahudileri üstlenmişti. Planın uygulanmasında Kurayzaoğulları Yahudileri ve işbirlikçi münafıklar da sürece dâhildi. Bu komplonun mimarları ise Ebu Süfyan, Sellam bin Mişkem ve Abdullah bin Übey idi. Yahudilerin bu komplo girişimlerini bertaraf etmek için Cenab-ı Hak Ali İmran Suresinde Yahudilerden bir grubun Hz.Muhammed’in@ peşinden gidenlerin zihinlerini bulandırıp saptırmak istediklerini belirtir. Elçisine inzal edilen düzenlemelerin adil ve doğru politikalar olduğunu bilmelerine rağmen Yahudilerin bunlara karşı neden mücadele ettiklerini sorgular. Onlara hak, doğru ve gerçeğin ne olduğunu gayet iyi bilmelerine rağmen alışageldikleri yanlış politikaları doğruymuş gibi halka anlatıp eski şirk sistemini tekrar geri getirme çabalarını sorgular ve onlara doğru ile yanlışı / hak ve batılı birbirine karıştırıp gerçeği gizlememeleri gerektiği konusunda uyarır. Zira onlar gayet iyi biliyorlardı ki Hz.Muhammed’in@ Medine’ye getirdiği sistem eski şirk sisteminin yanlış ve adaletsiz uygulamalarını gideriyor ve onların yerine doğru ve adil bir sistemi inşa ediyordu. Böylece Medine toplumuna barış, huzur ve güven geliyordu. Diğer taraftan dış politikada da Bedir Savaşında elde edilen zafer ile Mekke zalimlerine büyük bir ders verilmiş ve ticaret yollarının kontrol altına alınmasıyla da zalim Mekkelilerin dize getirilmesi için en doğru politika takip edildiğini bu Yahudi liderleri gayet iyi biliyorlardı. Ama onlar kısa zamanda gerçekleşen bu mucizeleri / ayetleri / başarıları inkâr ediyorlardı. Dahası onlar Mekke ordusunun bu işin peşini bırakmayacağını ve Bedir’in intikamını mutlaka alacağını söylüyor ve bu söylemle Medinelileri korkutup kandırmaya çalışıyorlardı. Hz.Muhammed’in@ Mekke’nin ticaretini engellemeye yönelik politikası nedeniyle Medine’nin bu ticaretten elde ettiği dolaylı gelirlerden mahrum kalarak uğradığı zararı dile getirerek Medinelileri peygamberimize destek vermekten vaz geçirmeye uğraşıyorlardı. Onlar, Medine Vesikası / Anayasası imzalanırken Hz.Muhammed’in@ Medine üzerine bir güneş gibi doğacağını düşündükleri için kendisine inandıklarını ve Anayasal Sözleşmeye katıldıklarını ama gelinen aşamada O’nun Medine’ye aydınlık değil karanlıklar getirdiğini, eldeki aydınlığı da kaybetmekte olduklarını bu nedenle de artık Onun otoritesini inkâr ettiklerini / reddettiklerini ifade ettiler. Onlar bunu metaforik bir ifade kullanarak şöyle söylediler; “Güneş (peygamber) doğarken her şey iyiydi ve bizde ona inandık, size de inanın dedik. Ama onun politikaları ile Medine üzerine doğan bu Güneş (peygamber) batışa geçmeye başladığı için onu inkâr / reddettik ve size de onu reddetmenizi söylüyoruz.” Böylece onlar Medinelilerin geri dönerek Hz.Muhammed’i@ mücadelesinde yalnız bırakmalarını planlıyorlardı; 69-72- Kitap Ehlinden (Yahudilerden) bir grup sizi kandırıp saptırmak istiyor. Oysa onlar, sadece kendilerini saptırıyorlar da farkına bile varmıyorlar. Ey Kitap Ehli! Sizler tanık olup dururken, niçin Allah'ın ayetlerini / düzenlemelerini / yasalarını reddediyorsunuz? Ey Kitap Ehli! Sizler niçin hakkı batıl ile örtüyor / doğruyu yanlış gibi gösteriyor / yanlışı doğru gibi gösteriyorsunuz ve bile bile hakkı /doğruyu gizliyorsunuz? Kitap ehlinden bir grup dedi ki: "Müminlere indirilene, günün önünde (Güneş doğarken) inanın, günün sonunda (Güneş batarken) ise reddedin. Olur ki (size bakarak onlar da) dönerler.” (Al-i İmran Suresi 69-72) Yahudi ileri gelenlerin bazıları Hz.Muhammed’e@ inzal olan vahiylerle gelen yasal düzenlemeleri kabul edemeyeceklerini bildirdiler. Medine İslam Cumhuriyeti kuruluş aşamasında Anayasa’ya imza atarak İslami İdareyi meşru bir idare olarak kabul eden Yahudileri süreç içerisinde reddediş noktasına getiren esas sebep ise onların kendilerini üstün görmeleri idi. Yeni yasal düzenlemelerin getirdiği sosyal ve iktisadi değişiklikler ise onların bu üstünlüklerine son verecek gibi görünüyordu. Zira onlar, eski şirk sisteminde halktan haksız bir şekilde beslenerek servet yığmış ve toplumda ekonomik güç elde etmişken yeni düzenlemeler adalet getirmekte idi ve haksız kazançlara geçit vermiyordu. Bu nedenle onlar yeni yasal düzenlemelere ve dolayısıyla Hz.Muhammed’e@ karşı şiddetli bir muhalefet geliştirmeye başlamışlardı. Onlar karşı çıkışlarının gerekçesi olarak menfaatlerinin engellendiğini halka söylemeleri mümkün değildi. Bundan dolayı onlar karşı çıkış gerekçelerini halklarına anlatırken onların kutsal saydıkları değerler üzerinden anlattılar. Kıblenin değişiminde olduğu gibi yeni yasal düzenlemelerin kendi dinlerindeki düzenlemelerle uyuşmadığını halklarına anlatarak peygamberimizi ve İslami sistemi reddedişlerinin gerekçesi olarak belirttiler. Onlar halklarına şu mealde bir söylemle yaklaşıyorlardı; “Anayasayı imzalamadan önce gelen vahiyler iyiydi ve bizim müktesebatımızla / kitabımızla uyum içerisinde idi. Bu nedenle biz onları kabul ediyorduk ve o zaman inanmıştık. Bu nedenle bizler Medine Anayasasına imza attık. Ama sonra gelen vahiylerle yapılan yasal düzenlemeler bize verilen düzenlemelerle / bizim müktesebatımızla hiçbir benzerlik arz etmiyor. Sonra gelen tüm düzenlemeler bizim öğretimizle uyuşmuyor. Bu nedenle sonraki gelenleri biz kabul etmiyoruz. / reddediyoruz. Şayet sonra gelen bu düzenlemeleri kabul edersek yarın Rabbimizin huzuruna gittiğimizde bunun hesabını veremeyiz. Bu durum aleyhimize bir delil olur. Bu nedenle Anayasal olarak kabul edeceğimize ahdettiğimiz hususlara şimdi uymamak durumundayız.” 73-74- (Yahudilerden o grup devamla şöyle dediler); “Dininize / Yolunuza / Dünya Görüşünüze tabi olmayana inanmayın!” De ki: “Doğru yol / din / dünya görüşü, Allah’ın yoludur / dinidir / dünya görüşüdür. Size verilen yolun / dinin / dünya görüşünün bir benzerinin başka birine verilmesi nedeniyle ve / veya Rabbinizin nezdinde size üstün gelecek deliller getireceklerini düşündüğünüz için mi karşı çıkıyorsunuz?” De ki: “Muhakkak ki lütuf ve ihsan Allah’ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah rahmeti bol olandır, her şeyi bilir. O, Rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah, büyük lütuf sahibidir.” (Al-i İmran Suresi 73-74) 16.4. Yahudi İleri Gelenlerinin Kendi Halklarını Kandırma Gerekçeleri: «Ümmilere karşı sorumsuzluk(!)» Yahudilerden ahitlerine / sözlerine, emanetlerine sadık olanlar da vardı. Anayasaya attıkları imzanın arkasında durmayarak ahitlerini ihlal etmeleri durumunda «Allah’a bunun nasıl hesabını vereceğiz» diye düşünen bu sadık kimselere Ebu Süfyan’la gizli ittifak yapmış olan Yahudi liderlerin bir açıklama getirmeleri gerekiyordu. Onlar, Anayasal Sözleşmeyi ihlal etmelerinin Allah indinde herhangi bir sorumlulukları olmayacağını, yaptıkları ihanet nedeniyle Allah’ın onları hesaba çekmeyeceğini kendi halklarına anlatabilmek için ümmilere / Yahudi olmayanlara karşı yaptıkları her türlü yanlış / kötü hareketten kendilerine bir sorumluluk olmadığını iddia ettiler. Bu argümanı üretenlerin en önemli özellikleri bir dinarlık / liralık meblağ bile olsa kendi menfaatleri için her türlü değerleri satabilmeleriydi. Cenab-ı Hak, halkı aldatabilmek için onların ürettikleri argümanı ortaya koyarken onların bu aşağılık özelliklerine işaret etti; 75- Kitap ehlinden öylesi vardır ki, eğer onlara kilolarca altın emanet etsen onu sana noksansız geri iade eder. Onlardan öyleleri de vardır ki, ona bir tek lira / dinar emanet etsen, tepesine dikilmeden onu sana geri vermez. Onların böyle davranmalarının sebebi, onların, “Ümmilere (ehli kitap olmayanlara) karşı yaptığımız şeylere ilişkin bize herhangi bir günah / vebal yoktur.” demelerinden dolayıdır. Onlar, Allah adına hüküm vererek bile bile yalan söylerler. (Al-i İmran Suresi: 75) 16.5. Yahudi İleri Gelenlerinin Kendi Halklarını Kandırma Gerekçeleri: «Kitapta Yeri Var(!)» Yahudi ileri gelenleri yeminlerini / anlaşmalarını dünyevi bir karşılık için satıyorlardı. Hz.Muhammed’in@ Medine’ye getirdiği yenilikler ve yaptığı düzenlemelerle onlar kaybettikleri haksız kazançlardan mahrum kalmamak, tekrar eskisi gibi Medine’deki egemen pozisyonlarını elde etmek için Medine Vesikası / Anayasası ile verdikleri sözlerini / ahitlerini satıyorlardı. Dahası bunun kendi dinlerinde ve kitaplarında yerinin olduğunu göstermeye çalışıyorlardı. Hâlbuki kendi kitaplarında asla buna müsaade yoktu, ama onlar halkı kandırmak için kitaplarındaki hükümleri eğip bükerek ve olmadık yorumları yaparak Medine Anayasası hükümlerine uymamayı / ahitlerini ihlal etmelerini dini bir hüküm / Allah’ın emri gibi göstermeye çalışıyorlardı. 76-78- Hayır, kim verdiği ahde bağlı kalırsa ve takvalı davranarak ihanetten sakınırsa, bilsin ki Allah takvalı davranarak ihanetten sakınanları sever. Allah'a verdikleri sözlerini / ahitlerini ve yeminlerini az bir menfaat karşılığı satanlar var ya; işte onların ahirette hiçbir payları yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onların yüzüne bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için çok acıklı bir azap da vardır. Onlardan bir güruh vardır ki, kitaptan olmayan bir hususu kitaptan sanasınız diye dillerini eğip bükerek kitabı taklit ederler ve Allah katından olmadığı halde, “Bu, Allah katındandır” derler. Onlar bile bile Allah'a iftira ederler. (Al-i İmran Suresi: 76-78) 16.6. Yahudilerin İddialarına Cevaplar Yahudilerin Uhud Savaşına katılmamak niyetiyle Medine Anayasasının ilgili hükümlerini ihlal etmelerini meşru göstermek için ürettikleri argümanlara cevap verilmesi için Cenab-ı Hak elçisine Al-i İmran Suresinin müteakip ayetlerini inzal etti. Söz konusu ayetlerde Yahudilere daha önce gönderilen bütün peygamberler onlara ilahi öğretiyi savunan elçiler geldiği zaman mutlaka o elçilerin yanında saf tutmalarını emrettiğini ve onlardan bu hususta ahit / söz aldığını bildirdi. Geçmiş dönemde kendilerine gönderilen bu peygamberler onlara kendilerini ilahlaştırmamalarını emretmesine rağmen onların bu emre uymadıkları ve peygamberlerini ilahlaştırdıkları ve böylece ahitlerinde / sözlerinde durmadıkları ifade edildi. Cenab-ı Hak onların işledikleri bu ihlalleri haklılaştırmak için fetvalar / gerekçeler üretmeye devam ettiklerine de işaret etti. Böylece onlara mealen; “Bu karşı çıkışlarınızla ahit verdiğiniz / imzaladığınız Anayasayı ihlal ediyorsunuz. Hâlbuki siz bu Anayasaya bağlı kalacağınıza yemin etmiştiniz. Buna göre Medine’ye herhangi bir düşman saldırısı olduğunda şehrin savunmasına (dolayısıyla İslam Cumhuriyetinin savunmasına ve Hz.Muhammed’in@ hükümetine ) yardım edecek ve onu koruyacağınıza ahdetmiştiniz. Ama şimdi bu ahdinizin gereğini yerine getirmemek için çeşitli bahaneler ileri sürüyorsunuz. Müminler ise Hz.Muhammed’e@, ahit verdikleri Anayasal sözleşme hükümlerine ve gelmiş geçmiş bütün peygamberlere uydukları gibi Hz.Muhammed’e@ de sahip çıkmaktadır. Bu nedenle onlar hakkında ileri sürmüş olduğunuz suçlamalar kabul edilemez. Kutsalları kaldırıyor ya da hiç kutsal tanımıyor diye bu peygamberi suçlayamazsınız. Hiçbir peygamber insanların kendilerini Allah’tan başka tanrı edinip tapmalarını söyleyemez. Bu onlara asla yakışmaz. Onlar sizlere Allah’a ihlasla bağlı olmanızı ve ilahi öğretilere uygun samimi kullar olmanızı isterler. Onlar, sadece kendilerine inzal edilen ilahi öğretinin / kitabın hükümlerini uygularlar. Doğru yol / dünya görüşü / din, geçmişte olduğu gibi bugün de Allah’a teslim olmak ve O’nun öngördüğü hükümleri uygulamaktır. Ama sizler Allah’a teslim olmaya yanaşmıyorsunuz. Sizler fıtratınıza en uygun olan ve size huzur, mutluluk ve adalet getirecek ilahi hükümleri uygulamak yerine kendi çıkarlarınıza uygun hükümleri istiyorsunuz. Daha kötüsü çıkarlarınız için kendi uydurduğunuz hükümleri ilahi hükümlere uygunmuş / kitaptanmış gibi göstermeye çalışıyorsunuz.” denildi. 79-84- Allah’ın kendisine kitap, hüküm (yasama) ve peygamberlik verdiği hiçbir insanın “Allah’ı bırakın da gelin bana kul olun” demesi mümkün değildir. Bilakis o “Öğrettiğiniz ve okuduğunuz kitap gereğince Rabbe içtenlikli kullar olunuz” der. Onun size “melekleri ve peygamberleri Rabler edinmenizi de emretmez. Siz Allah’a teslim olduktan / boyun eğdikten sonra hiç size inkârı emreder mi? Hani Allah peygamberlerin ümmetlerinden şu hususta misak / ahd / söz almıştı; “Ant olsun ki size kitap ve hikmet / yasa verdim. Bundan böyle bu verdiklerimi doğrulayan / kabul eden bir elçi geldiğinde ona muhakkak inanacak ve ona yardım edeceksiniz! Bunu ikrar edip de kabul ettiniz mi? Bu milli misakı yükleniyor musunuz?” Onlar, “İkrar ettik / kabul ettik” deyince Allah da “Öyleyse şahit olun, Ben de sizinle beraber şahit olanlardanım” dedi. Artık bundan sonra her kim ahdinden dönerse, işte onlar yoldan çıkmış kimselerdir. Peki, bu ahitlerine rağmen şimdi onlar Allah'ın dininden / yolundan / dünya görüşünden başkasını mı arıyorlar? Hem de göklerde ve yerde olan herkes, ister istemez O'na teslim olmuş / boyun eğmişken ve kendileri de O'na döndürüleceklerken (böyle boş bir arayışın içerisindeler.) De ki: “Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakup’a ve torunlara indirilene, Musa'ya, İsa'ya ve bütün peygamberlere Rablerinden verilenlere inandık. Onlardan hiç birisinin arasında ayırım yapmayız. Biz, sadece O'na boyun eğeriz / teslim oluruz.” (Al-i İmran Suresi 79-84) 16.7. Yahudilerin Ayartmalarına Kanan Müminlerin Uyarılmaları Yahudi liderler Medineli müminleri Hz.Muhammed’in@ etrafından koparmak için yaptıkları propaganda etkisini göstermişti. Bazı müminler Mekkelilerin ticaret yollarının bloke edilmesi nedeniyle Mekke’nin müttefikleriyle birlikte bütün gücünü toplayıp Medine’nin üzerine gelmesi durumunda buna karşı koyamayacaklarını ifade ediyor ve muhaliflerin safına meylediyorlardı. Onlar ayrıca Mekke’ye uygulanan tecrit politikası nedeniyle Medine’nin de menfi olarak etkilendiğini dillendiriyorlardı. Zira Mekke’nin Şam’a yaptığı ticaret kervanlarına sattıkları başta hurma olmak üzere diğer ürünler ellerinde kalmıştı. Söz konusu kervanlardan temin ettikleri ihtiyaç mallarından da mahrum kalıyorlardı. Artık bundan sonra üretim mallarını başka yerlerde satmaları, ihtiyaçlarını da başka pazarlardan temin etmeleri gerekiyordu. Yahudilerin ve münafıkların yaptıkları algı operasyonunun etkisi altında kalan bu müminlerin içine düştükleri gafletten kurtarılması gerekiyordu. Eğer onlar bu ayartıcı propagandaya kapılacak olurlarsa başlarına çok büyük belaların geleceği uyarısı yapılmalıydı. Cenab-ı Hak müminlere şu uyarılarda bulundu; “Kim peygamberin uyguladığı dünya görüşü / din / yol olan İslam’dan başka bir dünya görüşü / din/ yol ararsa tercih edeceği dünya görüşü / din/ yol Allah tarafından asla kabul edilmeyecek ve başarısız olacaktır. Onlar bu tercihleri nedeniyle gelecekte çok büyük zarara uğrayacaktır. Zira Medine için en uygun ve başarıya götürecek olan politika / din / yol İslam’dır. Başka dünya görüşleri / dinler /yollar sizin sorunlarınızı çözemez, sizi kurtaramaz. İman ettiğiniz peygamberin şu kısa süreçte yaptığı yeniliklere ve kazandığı zaferlere şahit oldunuz. Elde edilen olumlu sonuçlar ve başarılar o elçinin hak olduğunun en önemli kanıtıdır. İçinizden ondan daha mükemmel bir lider, daha iyi bir yönetici ve daha doğru kimse de yoktur. Onun şimdiye kadar izlediği dünya görüşü / din / yol da başarılı olmasına rağmen onu yalnız mı bırakacaksınız? Onun izlediği dünya görüşünün / dinin /yolun doğruluğu konusunda Cenab-ı Hak o kadar ayet / işaret / kanıt göstermiş olmasına rağmen yine de inkâr / ret yolunu seçecek olursanız Allah sizi doğru dünya görüşüne / dine / yola iletmez. Elçinizi yalnız bırakacak olursanız Allah’ın, meleklerin ve herkesin lanetine uğrayacaksınız. Dahası öyle bir azaba uğrayacaksınız ki sonradan dünyaları fidye olarak verseniz bu yıkım azabından kurtulmanız mümkün olmayacaktır. Gelin! Vakit varken, iş işten geçmeden tövbe edip kurtulun. Yoksa zamanı geçtikten sonra pişmanlık fayda vermeyecektir. Gelin! Vakit varken elçinize destek olun ve onun yolu / dini / dünya görüşü uğruna sevdiğiniz şeylerden infak edin, ahitlerinize sadakat gösterin ve İslam’ın getirdiği düzenlemelere itaat edin. Elçinizin dünya görüşünü / dinini / yolunu izlemekten dolayı kaybedeceğiniz şeylere üzülmeyin ki iyilerden / erdemli kişilerden olasınız.” 85-92- Kim İslâm'dan başka bir din / politika / yol ararsa, o takdirde hiçbir zaman ondan kabul edilmeyecek ve o kimse ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır. İman edip, Elçi'nin hak olduğuna tanık olduktan ve kendilerine açık deliller geldikten sonra, inkâr eden / karşı çıkan bir topluma Allah niye doğru yolu göstersin ki? Allah, zulmeden toplumu doğru yola iletmez. İşte onların cezaları, Allah'ın, meleklerin, bütün insanların lanetine uğramalarıdır. Ebedi olarak bu lanet onların üzerlerinde olacaktır. Kendilerinden bu azap hafifletilmeyecek ve kendilerine mühlet verilmeyecektir. Ancak bu uyarılardan sonra tövbe eden ve gidişatlarını düzeltenler başka. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. Fakat imanlarından sonra inkâr edip / karşı çıkıp, sonra da inkârlarında / karşı koyuşlarında ileri gidenlerin tövbeleri asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar sapıkların ta kendileridir. İşte bu inkârı / karşı koymayı tercih edip inkârcı olarak ölenler, dünyanın bütün altınlarını bile fidye olarak verseler kendilerinden asla kabul edilmeyecektir. Onlar için acıklı bir azap vardır ve onların hiçbir yardımcıları da yoktur. Sevdiğiniz şeylerden (Allah’ın yoluna) bağışlamadıkça asla birr'e / iyiliğe eremezsiniz. (Allah’ın yoluna) neyi bağışlarsanız Allah onu en iyi bilendir. (Al-i İmran Suresi 85-92) 16.8. Yahudi İleri Gelenlerinin Kendi Halklarını Kandırma Gerekçeleri: “Kutsalların Kaldırılması” Yahudilerin Hz.Muhammed’in@ Medine İslam Cumhuriyeti Başkanlığını kabul etmelerinde esas faktörlerden birisi de O’na gelen ilahi öğretinin ( Kur’an’ın) Tevrat’ı tasdik etmesiydi. Bu tasdik ile Yahudiler Tevrat’ın öngördüğü şeriatı / hukuku kendi aralarında uygulayabileceklerdi. Ancak onlar bununla hâlihazırda cari olan ve Tevrat’a uygun gördükleri yasaların da aynen geçerli olacağını anlamışlardı. Yani aslında Tevrat’ın kabul etmediği fakat kendilerinin zamanla çıkarlarına göre uydurdukları ve Tevrat’a uygunmuş gibi gösterdikleri yasaların değiştirilmeyeceğini sanmışlardı. Fakat Medine Vesikası / Anayasası kabul edilerek İslam Cumhuriyeti teşekkül ettikten sonra işler bekledikleri gibi gitmedi. Peygamberimizi avuçlarının içine alamadıkları gibi Hz. Peygamberin getirdiği her yeni düzenleme, Yahudilerin aleyhine oldu. Yeni Pazar kurulması, ölçü ve tartıda hile yapılmaması, doğruluk ve dürüstlüğün getirilmesi, …vb. Piyasa hâkimiyetinin en önemli aracı olan haram ve helaller / yasak ve serbest olanlar İslam Cumhuriyetince İlahi vahiyle belirlenirken Yahudi ileri gelenlerinin Tevrat’a uygunmuş gibi gösterdikleri haksızlıklar ve yanlışlar bu yasalarla düzeltiliyordu. Kendi şeriatlarına da düzeltici olarak müdahale eden bu yasalar nedeniyle Yahudi ileri gelenleri, bu durumdan bir hayli rahatsız oldular. Örneğin deve ve deve ürünlerinin haram edilmemesi ve içkinin yasaklanmaya doğru gideceğine dair ilk işaretler, onların piyasadaki varlıklarını tehdit eden ya da en azından piyasa hâkimiyetlerine son vereceğine dair örnekleri oluşturuyordu. Zira deveyi kirli gören Yahudiler devenin etinden, sütünden, tüyünden ve derisinden istifade edemiyorlardı. ([1] ) Medineli Araplar ise deveden sadece taşımacılık olarak değil eti, sütü, tüyü ve derisinin ekonomik getirisinden faydalanıyorlardı. Yahudiler bu sektöre bir türlü giremiyorlardı. Devenin haram olması kendi ürettikleri yanlış bir yasaydı. Bunun düzeltilmesi kendiler açısından faydalı olacaktı. Fakat diğer taraftan içki ise Tevrat’ta yasaklanmasına rağmen onlar içkiyi hem kullanıyorlar hem de üretiyorlardı. Bu ise onların piyasada hâkim pozisyon yaratmalarına neden oluyordu. Devenin helal olmasından daha fazla getirisi olan içkinin yasaklanması işlerine gelmeyecekti. Onlar haram olan bu uygulamalarına bir fetva uydurarak içkiyi helalleştirmişlerdi. Gelecek süreçte Tevrat’ta da yasaklanan içkinin onlar tarafından neden yasaklanmadığı sorgulanıp onların bunu yasaklamaya zorlanması muhtemeldi. Böyle bir durumda onların çok önemli bir piyasayı / getiriyi kaybedecekleri aşikârdı. Onlar aleyhlerine gelişen bu reformlar nedeniyle Tevrat’ı tasdik ettiğini beyan etmesine rağmen Hz.Muhammed’in@ Tevrat’ta yer alan haram ve helalleri / kutsalları kaldırmakla suçladılar. Bu suçlamaya dayanarak Medine’yi birlikte savunma ilkesine uymamalarına bir gerekçe olarak ileri sürdüler. Cenab-ı Hak, onların bu konudaki savlarının yanlış olduğunu bildirdi. Bu hususta Hz. Musa zamanından önce Hz. Yakup’un kendine yasaklamış olduğu şeylerin haricinde İsrail oğullarına hiçbir yasağın olmadığını belirtti. Bu açıklama ile Hz. Yakup’tan Hz. Musa’ya kadar geçen süre zarfında İsrail oğullarına çok az bir yasaklamanın dışında yasak olmadığı ama Hz. Musa’dan sonra bu yasakların İsrail oğullarının kendi uydurmaları olduğu ifade edilmiş oldu. Bunun tersini ve kendilerinin haklı olduklarını iddia edecek olurlarsa o zaman Tevrat’ı getirip birlikte incelemeyi teklif ederek onların anlayışlarına meydan okunmasını emretti. Dahası onların bu iddiaları ile Kendisine (Allah’a) iftira attıklarını belirtti. Böylece onların Medine’nin savunmasına katılmamaları hususunda kendi mensuplarını kandırmak için ileri sürdükleri gerekçelerin yanlışlığı ortaya konmuş oldu. 93-95- Tevrat indirilmeden önce, İsrail'in (Yakup'un) kendisine haram kıldığı şeyler dışındaki bütün yiyecekler İsrail oğullarına helaldi. De ki: “Eğer doğru söyleyen kimseler iseniz, haydi (ne duruyorsunuz?) Tevrat'ı getirip okuyun.” (İşte yapamadılar) Artık bundan sonra kim Allah’a iftira atarsa / Allah’a isnat ederek haram-helal belirlemeye kalkarsa, işte zalim onlardır. De ki: “Allah doğru söylemektedir. Öyle ise hakka yönelen bir Hanif olarak İbrahim'in milletine girin. / dinine uyun. O, müşriklerden değildi.” (Al-i İmran Suresi 93-95) 16.9. Yahudi İleri Gelenlerinin Kendi Halklarını Kandırma Gerekçeleri: “Kıble Değişikliği” Yahudilerin Medine savunmasına katılmamak için ileri sürdükleri gerekçelerden bir diğeri de yakın geçmişte yaşadıkları Kıblenin Kudüs’ten Mescidi Haram yönüne değiştirilmesi idi. Onlar şunu ifade ediyorlardı; “Medine İslam Cumhuriyeti kurulurken kıble olarak Kudüs’ün seçilmesi ile bütün Medine toplulukları aynı kıbleye yönelmişlerdi. Herkesin Kudüs yönüne dönmüş olması birlik ve beraberliğin en önemli sembolü idi. Fakat ne zaman ki kıble Kudüs’ten Mesicid-i Haram’a çevrildi, Medine’de birlik ve beraberlik ortadan kalktı ve ayrılık başladı. Bu değişikliğin esas müsebbibi ise Hz.Muhammed’den@ başkası değildir. Aynı topluluk içerisinde farklı yönlere dönerek ibadet edilecekse birlik ve beraberlik nasıl sağlanacaktır.” Aslında daha önce de defalarca ifade edildiği üzere kıble olarak tekrar Mescid-i Haramın seçilmesi ile sadece Medine’nin birliği değil tüm Arap kabilelerini de kapsayan bir birliği sağlamanın hedeflendiği, aksi takdirde Arap Yarımadasında tevhidi sağlamanın neredeyse imkânsız olduğu onlara belirtilmişti. Ama onlar şimdi Hz.Muhammed’i@ Medine’nin savunmasında yalnız bırakmak için konuyu tekrar gündeme getirdiler. Tevhidi oluşturmada yegâne yolun ortak kıblenin tekrar Kudüs olması hususunda ısrar ettiler. Bu ısrar aslında Kıblenin Kudüs olması şeklinde basit bir yön olayı değildi. Bu onların / Yahudilerin üstünlüğünde ve liderliğinde bir yönetim sisteminin kurulması konusundaki ısrarları idi. Fakat Cenab-ı Hak, Medine Yönetiminin Yahudilerin üstünlüğü / liderliği / önderliği ekseninde bir yapılanması yerine tevhide katılan tüm insanların iştirak ettiği bir yönetim modeli öngördüğünü dile getirdi. Bu tevhit sisteminin, insanları ırkları, dinleri, derileri, cinsiyetleri vb. ayrımlara tabi tutmadan Yahudiler de dahil herkesi kapsadığını belirttikten sonra herkesin bu amaca ulaşmak için çaba sarf etmesinin, bu yola / bu amaca ulaşmak için gücü yeten tüm insanlar üzerinde Allah’ın hakkı olduğunu vurguladı. Cenab-ı Hak, Beyti Atik / En Eski Ev / En Eski Yönetim Yeri olan Kâbe’nin Hz. İbrahim ve İsmail tarafından inşa edilmesi ve Hz. İbrahim’in de bölgedeki bütün din ve kutsal yolların ilki olmasına vurgu yaptı. Bunun anlamı, bölgede ki bütün dinlerin / yönetim tarzlarının sapık hale gelmiş olsalar da eninde sonunda kendilerini Hz.İbrahim’e dayandırmaları nedeniyle Kabe’nin birlik / tevhit için en uygun, en kapsayıcı ortak değer / ortak kültür / ortak miras olmasıydı. Rabbimiz, bu İlk Evde / İlk Yönetim Mekânında / Old House da Hz. İbrahim’in makamının / tavır ve davranışının / duruşunun / yönteminin var olduğunu, böylece insanların örnek alacağı modelin orada olduğunu belirtti. Hz. İbrahim’in makamının orada oluşu ifadesiyle, onun zulümle mücadelesini ateşe atılmaya kadar vardırması, herkesi doyurmaya çalışması, zalimlerin egemenliğinden uzak bir yer seçmesi ve insanları birlik olma, putları kırma ve sadece Allah’a kul olma bilinciyle kuşanmaları için inşa ettiği Kabe’ye çağırması ile onun örnekliğini anlattı. Cenab-ı Hak böylece Hz. İbrahim’in duruşunu ve örnekliğini sembolize eden makamının Mekke’de olması nedeniyle orasının kıble olarak seçilmesinin en doğru tercih olduğunu bildirdi. Hz. İbrahim’in önerdiği İlk Ev sistemine / Kabe’nin kuruluş ilkelerine dönülecek olursa çok büyük bereketler elde edeceklerini, bu ilkelere göre kurulacak sisteme giren insanların güvene ermiş olacaklarını ve böylece hiç kimsenin tasallutunda ve sömürüsünde olmayacaklarını belirtti. Bütün insanların Hz. İbrahim’in örnekliği ile Kabe’nin kuruluş ilkelerini kendi toplumlarında temin etmek için çalışmasının Allah’ın bir hakkı olduğu belirtildikten sonra şayet insanlar bunu yapmak için çaba göstermeyi reddederlerse Allah’ın ve O’nun yolundan gidenlerin onlara muhtaç olmadıklarını bildirdi. Böylece şayet Yahudiler ya da diğer kabileler peygamberimize bu konuda destek olmayacak olurlarsa kimseye ihtiyaç duymaksızın bu kutlu yolda yürüneceği haykırılmış oldu. Hz. İbrahim’in ilk Ev sistemi / Kâbe / İslam / Tevhid sistemine giren insanların malları, canları, nesilleri, ticaretleri ve sosyal güvenlikleri emniyet altına alınmış olacaklarının bildirilmesiyle Yahudilerin kıble değişikliğini gerekçe göstererek Medine’nin savunmasına iştirak etmemelerinin saçmalığı da gösterilmiş oldu. 96- 97- Şüphe yok ki insanlar için ilk kurulan ev / mabed / yönetim merkezi Bekke’dekidir / Mekke’dekidir. O alemlere doğru yolu gösterici kutlu bir merkezdir. (Bu hususa ilişkin) orada apaçık işaretler vardır. (Mesela İbrahim’in duruşunu / tutum ve davranışını sembolize eden) İbrahim’in makamı oradadır. Oraya giren güvende olur. Gücü yeten herkesin o ilk Evi / Beyti haccetmesi (Beytin kuruluş ilkelerine erişmek için çalışması) her insan üzerine Allah’ın hakkıdır. Kim (bu ilkelere ulaşmayı) reddederse / inkâr ederse, bilsin ki, şüphesiz Allah bütün alemlerden müstağnidir. / onlara muhtaç değildir. (Al-i İmran Suresi 96-97) [1] ) Tevrat’ta eti yenen ve yenmeyen hayvanlara ilişkin çok uzun bir ibare vardır; «Rab Musa ve Harun’a şöyle dedi: ‘İsrail halkına deyin ki, karada yaşayan hayvanlardan şunların etini yiyebilirsiniz: Çatal ve yarık tırnaklı, geviş getiren hayvanların tümü. Ancak geviş getiren ve çatal tırnaklı olan hayvanlardan etini yememeniz gerekenler şunlardır: Deve…………..Tavşan,………….Domuz, ……….Bu hayvanların etini yemiyecek, leşine dokunmayacaksınız, sizin için kirlidir/ murdardır………..» 16.10. Yahudilere Uyarılar Kıble değişikliğini gerekçe göstererek ahitlerini bozmalarını ve böylece Medine’nin savunmasına katılmamalarını haklı çıkarmaya yönelik Yahudilerin argümanlarına cevap veren Cenab-ı Hak, müteakip ayetlerde onların şöyle uyarılmasını elçisine emreder; “Allah bütün yaptıklarınızı ve çevirdiğiniz entrikalara şahit olduğunu bilmenize rağmen neden Allah’ın ayetlerini reddediyorsunuz. Kendinizi haklı çıkarmak için Kabe’yi Allah’ın elçisi İbrahim’e inşa ettirdiğini ve inşa amacının da ilahi öğretiyi insanlara öğretmek olduğunu bile bile kıble olarak Kabe’nin seçimini neden reddediyorsunuz. Hz.Muhammed’in@ ve hükümetinin aleyhine Mekkelilerle gizli gizli ittifaklar kurduğunuzu her şeye şahit olan Rabbinizin bildiğine iman ettiğiniz halde neden Allah’ın sistemine karşı duruyorsunuz? Allah’ın inzal ettiği düzenlemeleri neden inkâr ediyorsunuz? / kabul etmiyorsunuz? Neden Medine İslam Cumhuriyeti’nin politikalarını / Allah’ın yolunu yanlış göstermek için insanların zihinlerini bulandırmaya çalışıyorsunuz. Bu politikanın / Allah’ın yolunun en doğru politika olduğunu gayet iyi bilmenize rağmen bunu yapıyorsunuz. Halbuki Allah’ın yolunu izleyen Medine İslam Cumhuriyetinin yasama ve icraatlarıyla ne kadar doğru, adil ve güven verici olduğuna sizler şahitsiniz. Ayrıca Allah yolunda mücadele eden bu Cumhuriyetin zalimlere / müşriklere karşı elde ettiği başarılara da şahit olduğunuz halde yine de onu yanlış göstermeye çalışmanızın sebebi nedir?” 98-99- De ki: “Ey Kitap Ehli! Allah, yaptıklarınızı görüp dururken / tanık iken, ne diye Allah'ın ayetlerini / düzenlemelerini / değerler sistemini reddediyorsunuz?” De ki: “Ey Kitap Ehli! Siz (doğru olduğuna) şahit / tanık olduğunuz halde niçin Allah'ın yolunu yanlış göstermeye yeltenerek müminleri Allah'ın yolundan saptırıyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” (Ali İmran Suresi 98-99) 16.11. Müminlere Uyarılar Yahudi ve işbirlikçisi olan münafıkların argümanlarına kanarak peygamberlerini mücadelesinde yalnız bırakmaya niyetlenmiş müminlere ise Cenab-ı Hak, aşağıdaki uyarıların yapılmasını elçisine emreder; “Ey müminler! Peki ya size ne oluyor? Sizler neden o Yahudi ve münafıkların peşinden gidiyorsunuz. Onlar sizi saptırmak istiyor. Tam doğru yolu bulmuş iken sizler onlara uyacak olursanız perişan olursunuz. Hem size doğru yolu gösteren peygamber aranızda olmasına ve Allah’ın ayetleri / zaferleri / doğruya götürücü düzenlemeleri gelip duruyor olmasına rağmen nasıl olurda bu nimete nankörlük eder ve o Yahudi / münafık inkârcılara inanırsınız? Hani İslam Cumhuriyeti kurulmadan önce onların peşinden gidiyordunuz da birbirinizi boğazlıyordunuz, neredeyse yok oluşun eşiğine gelmiştiniz. Onlar sizin neslinizi kurutacaklardı. Fakat Allah’ın ihsan ettiği İslam Cumhuriyeti nimeti sayesinde kardeş oldunuz ve yok oluştan kurtuldunuz. Bu nedenle O’nun ipine / politikasına / yoluna sımsıkı sarılın. Sakın O’nun yolundan ayrılmayın. Onların aranıza fitne ateşi yakmalarına engel olmak için içinizden Akil İnsanlar Heyeti ve Asayiş güçleri oluşturun. Bu topluluğun mensupları onların gazına gelmeyen ve aklı başında olan insanlardan oluşsun. Onlar insanlar arasında oluşturulmak istenen fitne ateşini söndürsünler ve sakın oyuna gelmesinler. Toplumdaki barışı, asayişi ve huzuru sürekli kılsınlar. İyiliği emretsinler ve kötülükten uzaklaştırsınlar. Birbirinize düşman olarak sürekli çatışma içerisinde iken Cenab-ı Hakk’ın öğretisi ile birlik sağladınız ve birbirinizin kardeşi oldunuz. Bu Rabbinizin çok açık ayetidir. Bir mucize gerçekleşti. Şimdi bu mucizeye şahit olduktan sonra tekrar eskiye dönerek parça parça olmayın. Tekrar birbirinize düşman olup çatışma içerisine girmeyin. Aksi takdirde yüzünüz kara çıkar ve büyük bir azap ile yüz yüze gelirsiniz. Bunun sebebi de sizin nankörlüğünüzden başkası değildir. Allah kimseye zulmetmek istemez. Fakat göklerde ve yeryüzündeki her şeyin sahibi olan Allah’ın doğaya koyduğu yasalara göre işlerin bu yasalar çerçevesinde cereyan etmesi nedeniyle bu hareketlerinizin sonunun azap olduğunu bilin.” 100-109- Ey Müminler! Kendilerine kitap verilenlerden bir guruba itaat ederseniz, imanınızdan sonra sizi küfre döndürürler. Hâlbuki size Allah'ın ayetleri / düzenlemeleri / zaferleri ortaya konmuş ve O'nun Elçisi de aranızda olduğu halde nasıl olurda inkârcılığa yönelirsiniz? Kim Allah'a sımsıkı bağlanırsa, kesinlikle o, dosdoğru yola iletilmiştir. Ey müminler! Allah'a nasıl takvalı davranmanız / sakınmanız gerekiyorsa öyle takvalı davranın / sakının ve sakın müslüman olmaktan başka bir sıfatla can vermeyin. Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılın. Sakın dağılıp ayrılmayın ve Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; Hani birbirinize düşmandınız da O kalplerinizi kaynaştırdı. Böylece O'nun lütfu sayesinde kardeş oldunuz. Bir ateş çukurunun tam kenarındaydınız da oradan sizi O kurtardı. İşte, Allah, size ayetlerini böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız. O halde içinizden hayra çağıran, iyiliği / marufu emreden, kötülükten / münkerden men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. Sakın kendilerine apaçık deliller gelmesine rağmen bölücülük yapıp ayrılan (şu ehli kitap mensubu) kimseler gibi olmayın. Çünkü bazı yüzlerin ağaracağı bazı yüzlerin de kararacağı bir günde bunlar için büyük bir azap vardır. İşte o gün yüzleri kapkara kesilen kimselere, “Ya demek siz inandıktan sonra inkâra geri döndünüz ha? Öyleyse, nankörlüğünüzün cezası olarak tadın azabı!” denilir. Yüzleri ağaranlar ise, Allah'ın rahmeti içindedirler. Onlar orada ebedi kalıcıdırlar. İşte bütün bunlar, hakkın ikamesi (hakkın, doğruluğun ve adaletin uygulanması) için okuduğumuz Allah'ın ayetleridir. Allah âlemlere zulmetmek istemez. Göklerde ve yeryüzünde olan her şey Allah'ındır. Bu nedenle bütün işler Allah'ın koyduğu yasalara (doğal / fıtrat) göre cereyan eder. (Ali İmran Suresi 100-109) Cenabı Hak, Anayasal ahdine sadık kalarak Peygamberimizin yanında saf tutan müminleri över. Onların insanların arasından çıkarılmış en hayırlı topluluk olduğu ve iyiliği emredip kötülüğü önlemeye çalıştıklarına vurgu yaptı. Bu uğurda da kendilerine vaat edilen başarıya mutlaka erecekleri konusunda Allah’a güvenlerinin tam olduğunu ifade etti. Diğer taraftan Cenab-ı Hak, Yahudilerin de Anayasal ahitlerine sadık kalıp, Allah’a güvenselerdi kendileri için çok hayırlı olacağını belirtti. Ama gelinen aşamada gelecek onlar için karanlık görünüyordu. Gerçi onlardan bazıları hala anayasal sisteme bağlıydılar ve Allah’a ve Hz.Muhammed’e@ olan güvenlerini / imanlarını korumaktaydılar fakat pek çoğu yoldan çıkmıştı. 110- Siz insanların iyiliği / kurtuluşu için eğitilmiş ve bu doğrultuda gayret gösteren en hayırlı topluluksunuz; iyiliği /marufu emreder, kötülükten / münkerden meneder ve Allah'a inanırsınız / güvenirsiniz. Kitap Ehli de inansaydı / güvenseydi kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. Onlardan bazıları mümindir, fakat pek çoğu yoldan çıkmıştır. (Ali İmran Suresi 110) 16.12. Müminlerin Endişelerini Giderme Cenab-ı Hak, müteakip mesajlarında Yahudilerin Allah’ın ahdine bağlı kalmamaları nedeniyle her zaman alçaklık damgası yedikleri ve her nereye gittiler ise Allah’ın hışmına uğradıkları ve perişan olduklarına değinerek Medine’yi savunurken onların arkadan saldırmaları tehlikesinden korkmamaları gerektiğini müminlere söyledi. Onların müminlerle savaşmayı asla göze alamayacaklarını vurguladı. Dünyevi süfli menfaatleri için ahitlerini satan bu insanlar, canlarını nasıl ortaya koyabilirler ki? Cenab-ı Hak, Yahudilerin müminlere savaş açacak olmaları halinde dönüp kaçacaklarını belirtti. Onların savaşmayı göze alamayarak zillet içerisinde kaçıp hezimet yaşayacaklarının sebepleri olarak şu hususları bildirdi; Onların ihanet ederek haddi aşmış olmaları, Hainlerin korkak olmaları, Allah’ın kendilerine gösterdiği apaçık kanıtları / işaretleri / düzenlemeleri reddetmeleri, Kendilerine yol gösteren peygamberlerini öldürmüş olmaları. Böylece müminlere Uhud savaşı öncesi moral verilmiş ve birlikte yaşadıkları Yahudilerin kendilerine ihanet ederek arkadan darbe yeme konusundaki endişeleri giderilmiştir. 111-112- Onlar size incitmekten başka hiçbir zarar veremezler. Size savaş açsalar bile arkalarını dönüp kaçarlar. Kimse onların yardımına da koşmaz. Onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar, üzerlerine alçaklık damgası vurulmuştur. Allah'ın (İslam Cumhuriyetinin himayesine) ipine ve insanların (diğer kabilelerin himayesine) ipine sığınanlar dışında onlar Allah'ın hışmına uğradılar / uğrayacaklar ve üzerlerine de zillet damgası vurulmuştur. / vurulacaktır. Bu, onların Allah'ın ayetlerini / düzenlemelerini / değerler sistemini inkâr etmiş olmaları ve haksız yere peygamberleri öldürmeleri sebebiyledir. Bu, onların asi olmaları ve haddi de aşmış olmaları nedeniyledir. (Ali İmran Suresi 111-112) 16.13. Ahitlerine Bağlı Olan Yahudiler Cenab-ı Hak, Yahudilerin hepsinin aynı olmadığını, onların içerisinden iyi ve takvalı kimselerin de bulunduğunu bu nedenle toptancı bir yaklaşımla hepsinin hain olarak görülmemesi gerektiğine vurgu yapan mesajlarını da gönderdi. Böylece Yahudilerden Allah’a samimi bir şekilde iman edip, iyiliği emreden, kötülükleri önlemeye çalışan, hayırlarda yarışan, iyi niyetli ve Allah’a bağlı olanlarını ahitlerine ihanet edenlerden ayrı tuttu. Onlara mükâfatlarının verileceğini bildirdi. Ahitlerine ihanet ederek haddini aşan Yahudilerin zengin ve taraftarlarının çok olmasının Allah’ın cezalandırmasına engel olamayacağını ve onların şiddetli bir azaba çarptıracağını vurguladı. Ka’b bin Eşref ve Ebu Rafi gibi Yahudi finansörlerin Medine İslam Cumhuriyetini devirmek için yaptıkları harcamaların boşa gittiği ve cezalarını çektikleri gibi bundan sonra da onların yolunda gidecek olanların hüsrana uğrayacaklarını belirtti. 113-117- Gerçi onların hepsi bir değildirler. Kitap Ehli içinde gece vakitlerinde Allah'ın ayetlerini okuyup secdeye kapanan dosdoğru bir topluluk da vardır ki; onlar Allah'a ve ahiret gününe inanır, iyiliği / marufu emreder, kötülükten / münkerden men eder ve hayırlarda da birbirleriyle yarışırlar. İşte onlar ıslah edici iyilerdendirler. Onların yaptıkları hiçbir iyilik karşılıksız bırakılmayacaktır. Allah, takvalı davrananları / sakınanları gayet iyi bilir. Şu inkâr edenlerin ise ne malları ne de çocukları Allah'a karşı onları koruyabilir. Onlar, ateş halkıdır ve orada sürekli kalıcıdırlar. Onların bu dünya hayatında yaptıkları harcamaların durumu, kendilerine zulmeden bir toplumun ekinlerine vurup mahveden dondurucu bir soğuğu olan bir rüzgârın durumu gibidir. Allah, onlara zulmetmedi. Fakat onlar, kendi kendilerine zulmediyorlardı. (Ali İmran Suresi 113-117) 16.14. Devlet Sırlarının Güvensiz Kişilerden Saklanması Cenab-ı Hak, müminlere Uhud savaşı öncesi taktik ve tedbir olarak Yahudilerle hiçbir sırrı paylaşmamalarını emretti. Mekke ordusuna karşı belirlenecek savunma taktik ve stratejisinin Yahudilere açık edilmesi halinde onların bu bilgileri Mekke ordu komutanları ile paylaşacaklarını bildirdi. Anayasal ahitlerine ihanet eden Yahudilerin müminlerin başına kötü şeyler gelmesi için ellerinden gelen her şeyi yapacaklarını belirtti. Onların böyle davranmalarının sebebini Cenab-ı Hak şöyle belirtti; “Dışa vurdukları davranışlarından da görüleceği üzere, onlar Hz.Muhammed’den@ ve müminlerden son derece nefret etmektedirler ve hatta onlar içlerinde kimsenin hayal bile edemeyeceği büyüklükte kin ve nefret beslemektedirler.” Cenab-ı Hak, Yahudilerin müminlere bakış açıları ile müminlerin onlara bakış açılarını kıyasladı. Onların müminlere tahmin edilemeyecek derecede düşmanlık ve kin içerisinde olmalarına karşın müminlerin onları aynı ilahi öğretiyi paylaşmaları nedeniyle sevdiklerini belirtti. Fakat diğer taraftan müminlerin herhangi bir iyiliğe / hayra sahip olmaları halinde Yahudilerin buna çok üzüldüklerini ve onları son derece kıskandıklarını ama müminlerin başına bir felaket gelirse o takdirde buna sevineceklerini ifade etti. Bütün bu gerekçeler nedeniyle sır niteliği taşıyan bilgilerin Yahudilere açıklanmamasının müminlerin güvenliği için kaçınılmaz olduğu ortaya konuldu. Cenab-ı Hak bu kuralı genele şamil kılan bir ifadeyle mümin olmayan kimselerle gerek bireysel gerekse devlete ait sırları paylaşmanın yasak olduğunu bildirdi. 118-120- Ey iman edenler! Sizden olmayanları sırdaş edinmeyin. Zira onlar sizi yoldan çıkarmaktan ve aranızda fitne çıkarmaktan geri durmadılar. Sizin sıkıntıya düşmenizi istediler. Kin ve düşmanlıkları ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür. İşte Biz belki aklınızı kullanırsınız diye ayetleri böyle açık açık beyan ettik. Siz ki onlara sevgiyle yaklaşmanıza karşı onlar size kin ve öfke duymaktadırlar. Siz Kitabın / Anayasanın tümüne inanıp bağlı olmanıza rağmen onlar sadece sizinle buluştukları zaman “Kitaba (Anayasaya) inanıyoruz / bağlıyız” derler. Birbirleriyle baş başa kaldıkları zaman ise size karşı besledikleri kin ve öfkelerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: “Kininizle geberin! Şüphesiz Allah kalplerde olanı en iyi bilendir.” Size bir iyilik gelse bu onları üzer. Ama başınıza bir kötülük gelse o zaman da sevinirler. Eğer sabreder ve takvalı davranırsanız / korunursanız onların hileleri size hiçbir şekilde zarar veremez. Çünkü Allah onları kendi yaptıklarıyla kuşatmıştır. (Al-i İmran Suresi 118-120) 16.15. Uhud Savaşı İçin Mekke’nin Hazırlıkları Mekke’nin Şam ticaret yolu, müminlerce kontrol altına alınınca Mekke müşriklerinin ileri gelenleri bu ablukayı kırmanın tek ve meseleyi kökten halledecek çözüm yolunun Medine İslam Cumhuriyeti’nin ortadan kaldırılması olduğu konusunda ortak kanaate varmışlardı. Bunun için Medine İslam Cumhuriyeti’ne öldürücü bir darbe vurulması gerekiyordu. Mekke Yönetimi, hem Bedir mağlubiyetinin intikamını almak hem de Şam ticaret yolunu açacak darbeyi vurmak için hazırlıklara girişti. Adel, Kare, Dış, Ehabiş gibi bazı kabilelerden 2000 paralı asker tedarik ettiler. Mekkelilerden 1000 kişilik savaşçı askerin de katılımı ile toplam 3000 askerden oluşan bir ordu oluşturdular. Ebu Süfyan’ın komuta edeceği Mekke ordusu 700 zırhlı, 200 atlı asker ve 3000 deve ile teçhiz edildi. ([1] ) Mekkelilerin bu savaş için yarım milyon dirhem kaynak ayırdığı rivayet edilir.([2] ) Uhud Savaşının ağırlıklı ve esas nedeni kapanan ticaret yollarının açılması olmakla beraber müşrik ileri gelenlerin halkı savaşa razı etmede kullandıkları slogan “Bedir’in intikamının alınması” ve zedelenen haysiyetlerinin yeniden kazanılmasıydı. Zira Bedir’de Mekke’nin en önde gelen liderleri öldürülmüştü. Mekke Yönetimi Bedirde öldürülenlerin yakınlarının intikam isteklerinin ağır baskısı altındaydı. Ayrıca diğer Arap kabileleri arasında itibarsız hale gelmiş olmaları da onları bu savaşa zorlamaktaydı. Hazırlıkları tamamlayan Mekke ordusu yola koyuldu. Diğer taraftan Abbas b. Abdülmuttalib, Mekke ordusu hakkındaki bilgileri bir mektupla gizlice ve son derece süratli bir şekilde (üç gün) Peygamberimize bildirdi. Bu mektup, Mekke ordusundaki savaşçı sayısını ve bunların silah ve ekipmanları ile harekât zamanı konusundaki bilgileri içeriyordu. Mekke ordusu Medine’ye 5 km mesafedeki Uhud dağının eteklerine kadar geldi ve orada kamp kurup beklemeye başladı. Mekkeliler Medine'ye saldırmayıp açık arazide savaşı tercih ediyorlardı. Çünkü Medine şehrinin kabilelere göre ayrılmış mahallelerden oluşuyordu ve bu mahallerdeki evler savunmaya elverişli bitişik nizam bir mimariye sahipti. Medine’ye saldırı yapılması halinde şehrin söz konusu mimari yapısının avantajını kullanacak müminlerin onlara çok büyük kayıplar verdirmeleri mümkündü. Kale gibi yapılardan yapılacak ok ve taş atışları ile Mekke ordusu çok ciddi kayıplara uğrayabilirdi. Bu hususu gayet iyi bilen Mekke ordusundaki bazı kimseler Medinelileri şehrin dışına çekmeye çalışmanın daha akıllıca olacağını söylediler. Ayrıca şehre saldırmak Medine’deki ayrılıkçı Yahudileri ve münafıkları da Hz.Muhammed’in yanında yer almaya itebileceği ve böylece tüm Medinelilerin toplu direniş yapacakları ihtimali de vardı. Bu değerlendirmeleri yapan Mekke ordusu komuta heyeti sonunda Medine şehrinin çıkış istikametini ablukaya alarak beklemeye karar verdi. Bu bekleme sırasında da Medine ordusunun şehir dışına çekilmesi durumunu dikkate alarak Uhud önlerinde çeşitli kuyular kazıp üstlerini örterek tuzaklar hazırladılar. 16.16. Mescid-i Nebevi de Savaş Stratejisi Üzerine Müşavereler Medine İslam Cumhuriyeti ileri gelenleri de Mekke ordusu ile nasıl ve nerede savaşılmasına karar vermek için Mescid-i Nebevi de toplandı. Hz.Muhammed@ ile münafıkların başı olan Abdullah bin Ubey ve savaş konusunda tecrübeli bazı şahsiyetler, Mekke ordusunun saldırısına şehrin içerisinde kalarak savunma şeklinde cevap verilmesi stratejisini tercih ettiler. Mekke ordusunun karşısına çıkıp bir meydan savaşı yapmanın tehlikeli olduğunu zira düşman ordusunun çok kalabalık oluşunun kendileri açısından büyük bir dezavantaj olduğunu ifade ettiler. Ama Mekke ordusunun şehre saldırması beklenir de şehir savunulacak olursa düşman kuvvetlerine çok büyük zayiatlar verdirileceği ve onların asla başarı sağlayamayacağı ifade edildi. Şehrin mimari yapısının (Şekil 4) savunmaya son derece elverişli olması yanında kadın ve çocukların da emniyette olacakları değerlendirildi. Dahası kadınların ve çocukların bile bu savaşa evlerin çatılarından / damlarından düşmana atacakları taşlarla savunmaya yardım edecekleri de dile getirildi. Diğer taraftan Medine’nin ayrık mahalle yapısından dolayı Mekke ordusunun mahalleler arasına dağılacağı ve böylece kuvvetlerinin azalacağı da değerlendirildi. [1] ) https://islamansiklopedisi.org.tr/uhud-gazvesi [2] ) Hz. Muhammed'in Hayatı ve İslâm Daveti –Medine Dönemi –Celalettin Vatandaş – Sahife 144 Şekil 4 Medine Şehir Yapısı Savunma stratejinin bütün bu avantajlarının yanı sıra başka avantajları da vardı. Şöyle ki; Medine’nin her kabilesi kendi mahallesinde savunma yapacaktı. Mekke ordusunun çocuklara ve kadınlara zarar verme endişelerinden kaynaklanan nedenlerle münafık olsun Yahudi olsun çatışmadan kimse kaçmayacak / kaçamayacaktı. Dolayısıyla şehir topyekûn direnecekti. Yukarıda anılan avantajlar dolayısıyla Medine’nin savunulma stratejisi kabul edilmek üzereyken bazı heyecanlı müminler savunma stratejisinin korkaklık olduğunu, meydana çıkıp düşmanla çarpışmanın yiğitlik olacağını savundular. Bu düşünceyi savunan müminlerden lyas b. Evs çıktı ve fikrini şöyle ifade etti; “Ey Allah'ın Resulü! Kureyş müşriklerinin kavimlerine dönüp 'Muhammed'i ve adamlarını Medine'de kıstırdık' demelerinden çekiniyorum. Medine'ye kapanmamız Kureyş'in cesaretini artırır. Bütün hurmalıklarımızı keser, bütün ekinlerimizi çiğnerler. Ey Allah'ın Resulü! Biz müşrikken Araplar üzerimize gelirlerdi de o zaman dahi Medine'ye sığınmazdık. Kılıçlarımızı sıyırır, üzerlerine hücum eder, aşağılanmış bir hâlde onları çevremizden kovardık. Bugün düşmanımızı savaş alanında karşılamaya ve defetmeye daha layık ve elverişli durumdayız- Senin sayende Allah'ın bizi destekleyeceğini bilip dururken bizi evlerimize kapatma.” ([1] ) Bu müminin sözlerinden anlaşıldığı üzere bu stratejinin dezavantajlarına da işaret edilmiştir. Şöyle ki; Mekke ordusu eğer Medine’nin yegâne geçim kaynağı olan ekinleri ve hurma ağaçlarını yok edecek olursa Medine İslam Cumhuriyetinin savaştan sonra ayakta kalması ekonomik nedenlerden dolayı zor olacaktı. Diğer taraftan Ebu Said el-Hudri’nin babası Malik b. Sinan’ın sözleri ise hem iman hem de yiğitlik ifade etmekteydi: "Ya Rasulallah! Biz, vallahi, iki iyiliğin arasında bulunuyoruz. Bu iyiliklerden birisi; Allah, bizi onlara galip ve muzaffer kılarsa-ki, böyle olmasını dileriz-bu da Bedir vakası gibi bir vaka olur, onlardan kaçıp kurtulanlardan başkası kalmaz. Ya Rasulallah! Bu iki iyilikten diğeri de Yüce Allah'ın bize şehitlik nasip etmesidir. Vallahi, ya Rasulallah! Bence bu ikisinden hangisi olursa olsun, onda hayır vardır" dedi. Hz. Hamza da: "Sana Kitabı indirmiş olan Allah'a andolsun ki, şu kılıcımla Medine dışında Kureyş müşrikleriyle çarpışmadıkça bir şey yemeyeceğim!" dedi. Meydana çıkarak Mekke müşrikleri ile göğüs göğüse çarpışma yapılmasını savunan müminlerin bu konuşmaları üzerine Ensar’ın çoğunluğu bu görüşe doğru kaydılar. Münafıkların başı olan Abdullah bin Ubey ve bazı yaşlı tecrübeli şahsiyetler ise bu görüşe şiddetle karşı çıktılar. Onlar «ne zaman Medine dışına çıkıldıysa yenilgiye uğranıldığını ama Medine içerisinde kalıp savunma yapıldığında ise galip gelindiğini» belirttiler. İyas bin Evs’in ifadeleri ile çelişen ifadeler sarf eden bu münafıklar belki de Hz. Peygamberin yalnız bırakılması, gücünün azaltılıp yenilmesini temin etmek için samimi mümin gençleri çaktırmadan gaza getirmişlerdi. Şayet kendi tercih ettikleri ve hatta Hz.Muhammed’in@ de katıldığı strateji kabul edilmeyecek olursa o takdirde savaşa katılmamak için gerekçeleri doğmuş olacaktı. Bu nedenle tartışmayı alevlendirdiler. Samimi mümin gençlerin sürekli onurlu ve kahramanca fakat stratejik akıldan yoksun olan meydan savaşı stratejisini savunan bir tutum içerisine girmelerini sağladılar. Hararetli tartışmalar sırasında münafıklar samimi mümin gençleri daha da kışkırtmak için savaş stratejisi bilmemekle suçladılar. Samimi mümin gençler ise onlara asıl savaşı bilmeyenlerin kendileri olduğunu belirttikleri gibi onları korkaklıkla da suçladılar. 16.17. Müşavereler Neticesinde Alınan Kararlar Şiddetli tartışmaların sonunda Hz.Muhammed@ de şehrin savunulması noktasında münafıklarla aynı görüşte olmasına rağmen münafıkların yanında yer almak yerine samimi müminlerin görüşünden yana tavır koymayı daha uygun buldu ve savaşı Medine dışında yapma kararı alındı. Münafıklar bu kararı hiç benimsemediler ve karar aleyhine tezvirat yapmaya başladılar. Onlar açısından peygamberimizi mücadelesinde yalnız bırakma yönündeki amaçlarına ulaşmak için gerekçeleri elde etmişlerdi. Şimdi bundan sonra yapacakları bu strateji aleyhine tezviratlarını iyice köpürtmek ve böylece Medine İslam Ordusundan koparabildikleri kadar asker koparmaktı. Karardan sonra müminler hazırlıklarını tamamladılar. Mekke ordusunun Uhud dağı eteklerine konuşlanmasından iki gün sonra Medine İslam Ordusu Uhud Savaşı için Medine’nin dışına hareket etti. Fakat Uhud’a hareket etmeden önce Mekke ordusu ile Medine dışında savaşma kararının yanlışlığını anlayan, hatta münafıkların gazına geldiklerini fark eden samimi müminler bu isteklerinden vazgeçtiklerini ve düşmanı Medine’de karşılama şeklinde kararın değiştirilebileceğini bildirerek peygamberimize özürlerini beyan ettiler. Fakat Hz.Muhammed@ bir karar alındıktan sonra o kararın gereğini yapmadan karar değiştirmenin, yönetimi ne yaptığını bilmeyen istikrarsız bir duruma düşüreceğini ifade eden bir konuşma yaparak onların talebini reddeder; “Bir peygamber düşmanla savaşmadan ve Allah onunla düşmanı arasındaki hükmünü vermeden zırhını çıkarmaz. Ben size ne emrediyorsam onu yapın. Haydi, Allah'ın ismini anarak yola çıkın. Sabır ve sebat ederseniz Allah'ın yardımı sizinle olacaktır” ([2] ) 16.18. Medine İslam Ordu’sunun Uhud’a Hareketi Yaklaşık 1000(bin) kişiden oluşan Medine İslam Ordusu Medine'den çıkarken Yahudilerden 600 kişilik bir birlik Medine İslam Ordusuna katılmak üzere geldi. Savaşın çıkacağı ayan beyan ortada olduğu zamanlarda savaşa katılmamak için çeşit çeşit bahaneler üreten ve ortalığı fitneye boğan Yahudilerin İslam Ordusuna katılmak için bir birlik göndermesinin nedeni, savaştan sonra Anayasayı ihlal etmediklerine yönelik bir delil göstermek içindi. Şayet savaşı İslam ordusu kazanırsa Anayasayı ihlal ettikleri gerekçesi ile İslam Cumhuriyeti tarafından yargılanmaları halinde, onlar “Biz Anayasadaki Medine’nin savunulmasına katkı sağlama yükümlülüğümüzü yerine getirmek için orduya katılmak üzere askeri kuvvet gönderdik” diyeceklerdi. Fakat Hz.Muhammed@ onların orduya katılma tekliflerini reddetti. Eğer peygamberimiz onların orduya katılmasına rıza gösterseydi bu kez de onlar müminlerin savaş stratejilerini bozarak yenilmelerini kolaylaştıracaklardı. Zira savaşa katılmamak için ortalığı karıştıran Yahudilerin şimdi orduya katılmaya çalışması samimiyetten uzaktı. Bu görüşün doğruluğunu ispat eden en önemli delil ise Yahudi âlimi olan Muhayrık’ın savaşa katılmak isteğini peygamberimizin geri çevirmemesidir. O samimiyetini Uhud’da şehit düşerek göstermiştir. Medine İslam Ordusu Uhud’a doğru Medine’den çıkarken Hz.Muhammed@ Şeyheyn denilen yerde orduyu konaklattı, orduya yeniden düzen verirken çocuk yaştaki delikanlıları geri gönderdi. Yaşları küçük olmasına rağmen kendilerini güçlü gösteren ve iyi bir okçu olan Rafi ile yaşı küçük olmasına rağmen iri kemikli olan Semure adlı iki delikanlının orduya katılmasına izin verdi. 16.19. Savaş Öncesi Medine İslam Ordu’sundan Ayrılmalar Şeyheyn'deki konaklama sırasında İslam Ordusunda bir bölünme yaşandı. Medine'de kalarak savunma savaşı verme konusunda ısrarcı olan Abdullah b. Ubey yan çizdi. O, peygamberimize hitaben “savaş strateji bilmeyen çocuk çoluğun ya da heyecanlarına yenilen kişilerin dediğine uyuyorsun da bizim gibi güngörmüş tecrübeli şahsiyetlerin sözlerini dikkate almıyorsun. Güya savaşı biz bilmiyoruz. Böyle savaş olmaz, yenilgi kaçınılmaz olacak vb.» sözler sarf etti. O, kendi görüşüne yakın duran kişileri de kandırıp yanına alarak hep birlikte İslam Ordusundan ayrıldılar. Yaklaşık 300 kişinin ayrılışıyla İslâm ordusu 700 kişiye düştü. Abdullah b. Ubey ve ona uyanların ordudan ayrılmaları, müminler için son derece moral bozucu olduğu gibi aynı zamanda ordunun gücünü de önemli ölçüde azaltmıştı. Hatta bu ayrılış İslam Ordusunun dağılmasına kadar gidebilecek olumsuz bir gelişmeydi. Bunun en önemli göstergesi ise Harise ve Selime kabilelerinin Medine İslam Ordusundan ayrılmayı düşünmeleri idi. Fakat Hz.Muhammed@ Bedir Savaşında da İslam Ordusunun gayet zayıf olmasına rağmen Cenab-ı Hakk’ın yardım için gönderdiği melaikelerle zafer kazanıldığından hareketle bu savaşta da ilahi yardımın geleceğini vaat ederek söz konusu kabileleri orduda kalmaya ikna etti ve böylece ordunun dağılmasının önüne geçti. Yalnız melaikelerle yapılacak yardımı sabırla mücadele etme ve emirlere itaat şartına bağlandığını da belirtti. Cenab-ı Hak, bu durumu savaştan sonra aşağıdaki ayetlerle kayıt altına aldırdı; 121-127- Hani sen, müminleri savaş meydanına götürüp mevzilerine yerleştirmek üzere sabah erkenden ehlinden ayrılmıştın. Allah, her şeyi işiten ve her şeyi bilendir. İşte o zaman içinizden iki topluluk, paniğe kapılıp neredeyse geri dönmek üzereydi. Hâlbuki Allah kendilerinin yardımcısıydı / velisiydi. Müminler sadece Allah'a tevekkül etmeli! Andolsun sizler güçsüz iken, Allah size Bedir'de yardım etmişti. Öyleyse Allah’tan sakının ki şükredenlerden olasınız. Hani sen müminlere, “Rabbinizin, indirilecek üç bin melekle size yardım etmesi size yetmez mi?” demiştin. Eğer sabreder ve takvalı davranacak / emirlere itaat edecek olursanız, düşman ansızın üzerinize saldırdığında, Rabbiniz eğitilmiş beş bin melekle size yardım edecektir. Allah, bu yardımı sırf size bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. İnkâr edenlerin bir kısmının kökünü kesmek yahut perişan olarak geri dönecek şekilde bozguna uğratmak için gerekli yardım sadece aziz ve hâkim Allah katındandır. (Al-i İmran Suresi 121-127) 16.20. Medine Ordusunun Karargâhı ve Savaş Düzeni Gece karanlık çökünce Peygamberimiz orduyu Şeyheyn’den Uhud’a doğru harekete geçirdi. Savaş meydan savaşı olacağı için savaşın yapılacağı yer olarak Mekke müşrik ordusunun karşısında yer alan bir düzlük seçildi. Hz. Peygamber@ Okçular / Ayneyn tepesini ve Uhud dağını arkalarına alacak şekilde İslam ordusunu bu düzlüğe konuşlandırdı. Savaş sırasında İslam Ordusu’nun Mekke müşrik ordusuna ait atlı birliklerce arkadan çevrelenmesini engellemek için Abdullah bin Cubeyr komutasında 40 / 50 okçudan oluşan birliği Okçular / Ayneyn tepesine yerleştirdi. Korktuğu başına gelmemesi için bu okçuları çok şiddetli bir şekilde uyardı; “Göreviniz bize yönelecek düşman süvari birliğini engellemek, onları oka tutarak püskürtmekten ibarettir. Yerlerinizde sağlamca durun ve bizi arkamızdan koruyun. Düşmanı yenip ganimet toplamaya başladığımızı veya yenilip darmadağın olduğumuzu görseniz bile benden emir almadıkça yerlerinizi terk etmeyin. Eğer sizler görevinizi yerine getirmezseniz bizler galip gelemeyiz” ([3] ) Okçular mevzilerine yerleştirildikten sonra peygamberimiz sabahın erken saatlerinde İslam Ordusunu savaşa hazır hale getirdi. [1] )Hz. Muhammed'in Hayatı ve İslâm Daveti- Medine Dönemi- Celalettin Vatandaş Sahife 145 [2] )Hz. Muhammed'in Hayatı ve İslâm Daveti- Medine Dönemi- Celalettin Vatandaş Sahife 147 [3] ) Hz. Muhammed'in Hayatı ve İslâm Daveti- Medine Dönemi- Celalettin Vatandaş Sahife 150

  • Bölüm 35: TEVHİDE DOĞRU | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 35 TEVHİDE DOĞRU 35.1. Mekke’nin Fethi Ve Huneyn Savaşı Sonrası Askeri Harekâtlar Mekke’nin fethi ve Huneyn Savaşından sonra Hz.Muhammed@ uyguladığı siyaset ile Taif şehrini Hevazin kabilesine ablukaya aldırtmış, Mekkelileri de yine Taif ve Hevazinliler ile kontrol altına tutmayı garantileyince İslam Ordusu ile Medine’ye dönmüştür. Mekke artık İslam Cumhuriyeti’nin egemenliği altına alınmıştır. Bu fethin etkileri tüm Arap yarımadasında görülmeye başlamıştır. Yarımadada Mekke ve Medine çevresinde bulunan orta Arabistan kesimindeki bütün kabileler İslam Cumhuriyetinin egemenliğine girmiştir ya da bu aşamadan sonra teslim / Müslüman olmaya hazır hale gelmiştir. Fakat Yarımadanın uzak kenar bölgelerinde yerleşik Arap kabilelerin ise hala ayak diremeye devam edecekleri aşikârdı. Zira o kabilelerin başındaki reisler, şirk sisteminin getirdiği atomize kabileler halinde, kendi başlarına buyruk, hiçbir otoriteye tabi olmayan ve yaptıklarından dolayı da kimseye hesap vermeyen yöneticilik modelini terk etmek istemiyorlardı. Onlar kendi arzu ve heveslerine göre kabilelerini yönetmek arzusundaydılar. İslam Cumhuriyetine bağlanarak kanun, nizam ve hukuk kuralları ile kayıtlı olmak istemiyorlardı. Dahası uyguladıkları politika ve yaptıkları işlerden kimseye de hesap vermek, yargılanmak istemiyorlardı. Hâlbuki İslam Cumhuriyeti’nin egemenliği altına girdikleri zaman, bu kabile yöneticileri keyfi arzularına göre davranamayacak, uygulamaları hukuk çerçevesinin dışına çıkamayacak ve yaptıkları icraatlar da denetlenecek ve hesap vereceklerdi. Üstelik İslam Cumhuriyetine bağlılıklarını ifade eden vergilerini (zekât) de vereceklerdi. Şimdiye kadar kendi çıkarlarına uygun olarak uydurdukları kutsallar ile kendi keyiflerine göre yönetim modeli olan şirk sisteminin kendilerine sağladığı serbestliği terk etmek istemiyorlardı. Bu nedenle onlar direnmeye devam edeceklerdi. Hz.Muhammed@ bu durumu gayet iyi bildiğinden onların üzerine de askeri kuvvet göndermeye kararlıydı. Zira tarihte hiçbir zalimin gücü görmeden iktidarını kendiliğinden bıraktığı görülmemişti. Onlar güçle korkutulmadığı takdirde kendi istekleriyle kendilerini hukukla kayıtlı / kısıtlı hale getirmeyeceklerdi. Hz.Muhammed@ yine de Arap Yarımadasının kenar coğrafyalarındaki bazı bölgelere kuvvet yerine önce elçiler vasıtasıyla korkutmayı denerken bazı bölgelere ise askeri operasyon yapılması talimatını verdi. Bu minvalde, Amr b. As’ı Umman yöneticileri Ceyfer ve Abd b. Cülenda kardeşlere elçi olarak gönderirken, Ala b. Hadrami’yi Bahreyn yöneticisi Münzir b. Sava’ya elçi olarak gönderdi. Aşağıdaki bölgelere ise askeri birlikler sevk etti; 1- Muhacir b. Ebu Ümeyye komutasında San’aya askeri birlik gönderilmesi (Harita 56) Harita 56:Muhacir b. Ebi Ümeyye’nin San’a Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 2- Ziyad b. Lebid komutasında Hadramut’a askeri birlik gönderilmesi (Harita 57) Harita 57:Ziyad b. Lebid’in Hadramut Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 3- Uyeyne b. Hısn komutasında Temim oğulları üzerine askeri birlik gönderilmesi (Harita 58) Harita 58: Uyeyne b. Hısn’ın Beni Temim Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 4- Hz. Ali komutasında Tay kabilesi üzerine askeri birlik gönderilmesi (Harita 59) Harita 59: Hz. Ali’nin Tay Kabilesine Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 5- Ukkaşe b. Mihsan komutasında Beli ve Uzre oğulları üzerine askeri birlik gönderilmesi. (Harita 60) Harita 60: Ukkaşa b. Mihsan’ın Beni Beli ve Beni Uzre Akını / Harekâtı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ 35.2. Heyetler Yılı Hz.Muhammed’in@ İslam Cumhuriyetinin egemenlik alanlarını genişletme konusunda izlediği kararlı adımlar ve başarılı fetihler yarımada Arapları üzerinde etkisini gösterdi. Hz.Muhammed’in@ hareket tarzının durmak olmadığını gören kabileler, sıranın kendilerine geleceğini ve İslam ordusunu durdurmanın imkânsız olduğunu anladılar. Söz konusu kabileler gönülsüzde olsa İslam Cumhuriyetine katılmak için peş peşe Medine’nin yolunu tuttular. Kabile temsilcilerinin hicretin 9.yılından itibaren dalga dalga Medine’ye gelerek Hz.Muhammed’e İslam / Barış Topluluğuna dâhil olma isteklerini bildirdikleri yıla İslam Tarihinde “Heyetler Yılı” adı verildi. Heyetler yılında Sa’lebe oğulları, Suda oğulları, Bahile oğulları, Sümale oğulları, Cerm oğulları, Ehabişler, Ak oğulları, Hüzeyl oğulları, Temim oğulları, Esed oğulları,… gibi önemli kabileler teslimiyetlerini Hz.Muhammed’e@ bildirerek İslam / Barış Topluluğuna katıldılar. İslam / Barış topluluğuna katılan kabile temsilcilerine peygamberimiz yazılı bir emanname verdi. Onlara verilen emannamelerde İslam Cumhuriyetine bağlılık / sadakat vergisi olarak zekât miktarları belirlendi. Bahreyn gibi hükümdarı olan devletlerin İslam Topluluğuna girişlerinde ise halkın Müslüman olması halinde zekât vermeleri, ehli kitap olarak kalan halk içinde cizye vergisi vermeleri karar altına alındı. Bu bölgelerde bulunan ehli kitap kabileler asla dinlerini değiştirmeye zorlanmadılar, fakat kendi kitaplarının / hukuklarının gereğince hükmolunmaları sağlandı. Yani kendi kitaplarında yer alan hukuk dışına çıkılmaması öğütlendi. Ayrıca eğer isterlerse İslam hukuku ile de muameleye tabi tutulabilecekleri kendilerine bildirildi. Ama asla keyfi, hukuksuz, adaletsiz şirk sisteminin devamına müsaade edilmedi. Şirk sistemleri İslam Cumhuriyetinin egemenliği altında yer alan coğrafyalarda tamamen kaldırıldı. İslam Topluluğuna katılan kabilelere bir yılın sonunda Medine’den zekât / vergi memurları gönderildi ve her kabile için öngörülen zekâtlar / vergiler bu memurlar tarafından toplandı. İslam Cumhuriyetine bağlılığı ifade eden bu vergiler Cenab-ı Hakk’ın belirlediği şekilde yine toplum için harcanmak üzere Beyt’ül Mal’de (İslam Cumhuriyeti Maliyesinde) toplanıyordu. 35.3. Birlik / Tevhit İçin Durmak Yok! Yola Devam Edin! Kendinizi Yenileyin! Kabilelerin temsilci heyetleri Medine’ye akın akın / fevc fevc gelip teslimiyetlerini Hz.Muhammed’e@ sunarlarken Cenab-ı Hak, elçisine ve müminlere elde edilen bu başarıdan dolayı Kendisine hamd edilmesiyle birlikte rehavete kapılmamaları, çalışmaya ve çabalamaya aralıksız devam etmeleri gerektiği konusunda uyarılarda bulundu. Elde edilen zaferleri, muvaffakiyetleri / başarıları kendi başarıları olarak görüp gurura ve kibre kapılmamaları konusunda onları uyardı. Bundan sonra eskiden yaptıkları hataları tekrarlamamalarını ve eski alışkanlıklarını terk etmelerini de sıkı sıkı tembih etti. Diğer bir ifadeyle Cenab-ı Hak bu uyarıları ile elçisine ve müminlere, fetihten sonra müslüman olmak için kabileler fevc fevc / bölük bölük Medine’ye geldikleri zaman durmadan, ara vermeden, arka arkaya Rabbinin ismini tespih etmeyi, O’nun dinini / devletini hâkim kılmak, yüceltmek için durmadan çalışmayı emretti. Geçmişe bakıp bu yolda hangi yanlışlar yapılmış, hangi kusurlar işlenmişse tespitlerinin yapılması ve bir daha aynı hatalara, kusur ve yanlışlara düşülmemesi için gerekli tedbirlerin alınmasını emretti. Böylece müminlerin kendilerini yenilemelerini istedi. Artı hala yapmakta oldukları ve bugüne kadar yasaklanmamış yanlışlar / kötü alışkanlıklar kendilerine gösterildiğinde hemen o yanlışların / kötü alışkanlıkların da terk edilmesi talimatını verdi. Rahman Rahim Allah Adına 1-3- (Ey Peygamber) Allah'ın yardımı ile o-Fetih gerçekleştiğinde ve insanların Allah'ın Dinine bölük bölük girdiklerini gördüğünde, Rabbini hamd ile tespih et (Rabbine yönelerek Onun sistemi / Vahyi / dini / devleti için aralıksız / sürekli / çalış / uğraş / didin / anlat ve öğret) ve istiğfar et (geçmişte yaptığınız veya hala yapmakta olduğunuz yanlışların / kötü alışkanlıkların bağışlamasını dile ve o yanlışları / kötü alışkanlıkları bir daha yapmamak için kendini yenile / değiştir). Hiç şüphesiz ki O, tevbe ederek kendisine yönelenleri kabul edendir. (Şüphesiz o yanlışlardan dönen / kendini yenileyen kişileri hem bağışlayacak hem de onların bir daha yanlışa düşmemelerini sağlayacak olan O’dur) (Nasr Suresi 1-3) 35.4. Birliğin / Dirliğin / Devletin Devamı ve Gelişmesi İçin Protokol /Toplumsal İlişki Kurallarının Belirlenmesi Tevhidin / Cumhuriyetin gelişmesi ve devamlılığının sadece askeri operasyonlarla değil İslam Topluluklarına girmiş olan toplulukların birbirleriyle, Cumhuriyet yönetiminin bu topluluklarla ve bireylerin birbirleriyle ilişkilerinin hangi kurallarla olacağının da belirlenmesi gerekiyordu. Cenab-ı Hak İslam Devletini / Dinini yüceltecek ve geliştirecek, İslam toplumunu büyük bir medeniyete taşıyacak davranış kalıplarını, protokol kurallarını ve toplumsal ilişki esaslarını Hucurat Suresinde bildirdi. Bu Sure ile müminlerin artık eski yanlış alışkanlıklarını terk etmeleri ve yeni doğru protokol kurallarını, davranış kalıplarını ve toplumsal ilişki esaslarını kuşanmaları istenir. Birliğin, dirliğin ve yücelmenin ancak bu şekildeki bir değişim süreci ile devam ettirileceği aksi takdirde birliğin dağılma tehlikesinin olduğu da vurgulanır. Söz konusu protokol kuralları, toplumsal ilişki esasları ve adab-ı muaşeret ilkeleri aşağıdaki şekilde belirlenir; 35.4.1-Lidere ve Liderliğe Saygı Kendi başına buyruk (şirk içerisinde) yaşamış kabileleri tek bir ümmet / topluluk olarak bir araya getirildiğinde ve tek merkeze bağlı bir birlik / tevhit yönetimi şemsiyesi altında toplandığında bu birliğin sürdürülebilir olması için söz konusu kabilelerin / toplulukların Liderliği / Başkanı / Peygamberi tanımasının ve ona saygıda kusur etmemesinin büyük önemi vardır. Fakat teslimiyetlerini beyan için Medine’ye gelen Arap kabile heyetlerinin İslam topluluklarının lideri / başkanı olarak Hz.Muhammed’e@ karşı tavır ve davranışlarında eski alışkanlıklarından kaynaklanan kabalıkları vardı. Ancak onlar bu hareketlerinin kaba ve bedevice bir davranış olduğunun farkında değillerdi. Onların medeni bir çizgiye gelmeleri için diğer müminlerin örnek davranışlar sergilemeleri gerekiyordu. Diğer taraftan Hz.Muhammed’in@ Sahabelerinin / yakın arkadaşlarının da gerek gelenekten gerekse samimiyetten kaynaklanan benzer davranışları mevcuttu. Bu nedenle İslam topluluğuna yeni katılan bedevi Araplara örnek olmaları için önce sahabelerin / yakın arkadaşların liderlerine / başkanlarına / peygamberlerine karşı gösterdikleri tavır ve davranış alışkanlıklarını değiştirerek liderlerine / başkanlarına / peygamberlerine saygı göstermede önderlik etmeleri emredildi. Cenab-ı Hakk’ın bu emri çerçevesinde yeni protokol / devlet adab-ı muaşereti kuralları şöylece belirlendi; Liderin / Başkanın / Peygamberin makamında yapılacak her türlü konuşma ve görüşmelerde ses tonu, konuşma ve hitaplarda gösterilecek üslup ile liderin / başkanın/ peygamberin üstünlüğü ortaya konacak ve lidere / başkana / peygambere saygıda kusur edilmeyecek, Liderin / Başkanın / Peygamberin huzurunda bulunanlar her türlü hal ve hareketlerinde liderin / başkanın / peygamberin liderliğini / başkanlığını / peygamberliğini huzurda bulunan herkese hissettirecek, Başkalarının nezdinde liderin / başkanın / peygamberin itibarını sarsacak tavır ve davranışlardan sakınılacak, Liderin / başkanın / peygamberin emir ve talimatları karşısında gösterilecek tavır ve davranışlarda azami hassasiyet gösterilecek, Cenab-ı Hak bu protokol / adab-ı Muaşeret kurallarını Hucurat Suresinin ilk ayetlerinde aşağıdaki şekilde bildirdi; Rahman Rahim Allah’ın Adına 1-5- Ey iman edenler! Allah ve Peygamberinin “önüne geçmeyin” ve Allah'ın emirlerine uymakta hassasiyet gösterin. Hiç şüphesiz ki Allah, her şeyi işitir ve bilir. Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamberin sesinden daha fazla yükseltmeyin. Birbirinize bağırarak hitap ettiğiniz gibi Ona yüksek sesle / bağırarak hitap etmeyin. Yoksa siz farkında bile olmadan hizmetleriniz boşa gidiverir. Muhakkak ki Allah’ın Peygamberinin huzurundayken ona saygı ile ve alçak bir sesle hitap edenler, işte onlar Allah kalplerini takvaya erdirmek için sınadığı kimselerdir. Onlar için bağışlanma ve büyük bir lütuf vardır. Kuşkusuz Peygamberin evinin dışından bağırarak sana seslenenler, bunun yanlış bir davranış olduğunu akledemiyorlar. (Konuşmak için) sen evinden yanlarına çıkıncaya kadar bekleselerdi, elbette kendileri için doğru olan davranış olurdu. Bununla beraber Allah, bağışlayandır ve merhametli olandır. (Hucurat Suresi 1-5) 35.4.2- İstihbarat ile Doğru Bilgi, Akıllı, Erdemli ve Ferasetli Siyaset Cenab-ı Mevla İslam Cumhuriyetinde birliği ve dirliği korumanın en önemli yolunun Devlet içerisinde yer alan topluluklara yanlışlıkla zulüm yapılmaması olduğunu bildirdi. Bunun sağlanması için de topluluklar hakkında gelen bilgileri doğrulamak ve bu bilgileri değerlendirip politika geliştirmek için güçlü bir İstihbarat ağının teşkil edilmesi gerekliğine işaret etti. Kurulacak İstihbarat ağı, aynı zamanda bilgi kaynaklarını araştırması ve haber kaynaklarının niyetlerini de doğru okuması işlevini de icra etmesi gerektiğine vurgu yaptı. O, kabilelere karşı izlenecek siyasetin mutlaka akıl, hikmet, feraset, iyiliği hâkim kılacak, güzelliği sevdirecek, birliği / beraberliği benimsetecek ve ayrılıktan / kötülükten kaçındıracak siyaset olması gerektiğini de bildirdi. Kendi inzal ettiği vahiy ve Elçinin rehberliği olmasa müminlerin kendi nefislerinin arzuları, duyguları, hırsları ile hareket edeceklerini ve Medine merkezli İslam Cumhuriyeti’nin başının beladan kurtulamayacağını ve daha büyüme aşamasında iken dağılıp gidebileceğini bildirerek müminleri uyardı; 6-8- Ey iman edenler! Fasık / yasaları çiğneyen biri, size bir haber getirdiğinde, o haberin doğruluğunu iyice araştırın. Yoksa bilmeden bir kavme kötülük eder/ saldırır / zulmedersiniz de sonra bu yaptığınıza çok pişman olursunuz. Allah'ın Peygamberinin içinizde olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Eğer o, birçok konuda size uysaydı, kesinlikle başınız büyük derde girerdi. Fakat Allah size imanı sevdirdi, onu kalplerinize güzel gösterdi. İnkârı (başkaldırmayı), günahkârlığı (yasaları çiğnemeyi) ve azgınlığı da çirkin gösterdi. İşte doğru karar alanlar bunlardır. Bu Allah’ın bir lütfu bir nimetidir. Kuşkusuz Allah her şeyi bilir ve her işinde hikmet sahibidir. (Hucurat Suresi 6-8) 35.4.3- Saldırganlığa Topyekûn Karşı Koyma ve Saldırganı Barışa Zorlama Cenab-ı Hak, Medine merkezli İslam Cumhuriyetine katılan kabileler her ne sebeple olursa olsun birbirleri ile çarpışacak olurlarsa o takdirde Merkezi hükümetin hakemlik yapıp onların aralarındaki sorunu çözmelerini emretti. Şayet çatışan taraflardan birisi barışa yanaşmaz da saldırmaya devam ederse o takdirde devletin diğer toplulukları harekete geçirerek hep birlikte saldırganın üzerine yürümeleri ve onu saldırganlığından vazgeçirmeleri gerektiğini bildirdi. Karşısında zoru gören saldırgan kabilenin / topluluğun barışa yanaşması halinde yapılacak uzlaştırma / hakemlik misyonunda İslam Cumhuriyeti yetkililerinin adaleti gözetmelerini emretti. Devletin / mülkün adalet üzerine durması nedeniyle adaletsizlik yapılması halinde Devletin yıkılacağını ve kimsenin de onlara acımayacağını bildirdi. Cenab-ı Hak, müminlerin ilişkilerinin kardeşlik ekseninde olacağını ve asla birbirlerine düşmanlık yapamayacaklarını, küs duramayacaklarını, birbirlerinin aleyhlerine hareket edemeyeceklerini belirttikten sonra herhangi bir şekilde müminlerin arasında meydana gelebilecek ihtilaf, kavga, dargınlık, kırgınlık vb. durumlarda İslam Cumhuriyeti yetkililerinin ve bireysel olarak diğer müminlerin araya girmeleri ve onları barıştırmalarını emretti. Bağışlanmayı isteyen kimselerin tarafları barıştırma eyleminde bulunmasının önemini vurguladı. 9-10- Müminlerden olan iki topluluk / grup birbirleriyle savaşacak olursa, aralarını düzeltip onları barıştırın. Eğer biri barışa yanaşmaz ve diğerine saldırmaya devam ederse, Allah'ın bu emrine (barışa yanaşın emrine) boyun eğinceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer saldırmaktan vazgeçerse, o zaman iki tarafın arasını adaletle düzeltin ve asla adaletten ayrılmayın. Hiç şüphesiz Allah, adil olanları sever. Müminlerin ilişkileri kardeşçe olmaktan öte bir şey olamaz. / Müminler ancak kardeştir. Öyleyse, kardeşlerinizin arasını düzeltin, barışı sağlayın ve Allah'a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin. (Aksi takdirde birbirinizi yer ve helak olur gidersiniz. Kimse de size merhamet etmez/ acımaz.) (Hucurat Suresi 9-10) 35.4.4- Birlikteliğin En Önemli Temeli «Karşılıklı Saygı» İnsan ilişkilerinde birlik ve beraberliğin en temel kuralı insanların birbirlerini «tanımaları ve karşılıklı saygı» göstermeleridir. Cenab-ı Hak, İslam Cumhuriyeti ekseninde oluşan toplumsal tevhidin en önemli ilkesini “karşılıklı saygı” olarak belirledi. Bunun içinde kabileleri birbirine düşüren, birbirleri ile sürekli savaştıran en önemli sebeplerden olan «aşağılama» âdetini terk etmelerini emretti. Cahiliye / şirk adetlerinden olan kabilelerin birbirlerini aşağılamalarını, küçümsemelerini, ayıplamalarını yasakladı. Sadece kabileler arasında değil, kadın erkek her bireyin birbirlerini aşağılamalarını yasakladı. Dahası cahiliye / şirk adetlerinden olan kötü ve çirkin lakaplar takma ve o lakaplarla insanların / kabilelerin aşağılanmasını da yasak kapsamına aldı. Böylece toplumda insanların şahsiyetlerini inciten ve birliği tahrip eden en önemli alışkanlıklar kaldırıldı. 11- Ey iman edenler! Bir kabile başka bir kabileyi aşağılamasın / alay etmesin, belki aşağıladıkları kabile kendilerinden daha hayırlıdır. Kadınlar da başka kadınları aşağılamasın / alay etmesin, belki aşağıladıkları kendilerinden daha hayırlı kimselerdir. Kendi içinizde birbirinizi de aşağılamayın / karalamayın / ayıplamayın ve birbirinizi çirkin lakaplarla çağırmayın. (Eğer böyle yapmaya devam ederseniz) İman ettikten sonra, fasıklıkla / yasaları çiğnemekle / günahkârlıkla anılmak ne kötüdür. Kim artık bunları terk etmezse, işte onlar zalimlerdir. (Hucurat Suresi 11) 35.4.5- İnsanları Birbirine Düşman Yapan Kötü Alışkanlıklar: Zan, Tecessüs, Gıybet, Dedikodu Cenab-ı Hak, gerek kabileler arasındaki ilişkilerde olsun gerekse kabile bireyleri arasındaki ilişkilerde olsun insanları birbirine düşman kılan zan, tecessüs, gıybet ve dedikodu alışkanlıklarının terk edilmesini emretti. Zira bu kötü alışkanlıklar şirk sisteminin getirdiği toplumsal hastalıklardır. Bunlar bir toplumu yer bitirir. Bu alışkanlıklara sahip insanlar arasında birbirine olan güven kalkar ve birbirlerinin düşmanı haline gelirler. Birliği sağlayan en önemli esaslardan birisi de «Karşılıklı Güven» dir. Karşılıklı güveni ortadan kaldıran ve insanları birbirine düşman kılan ise bu kötü alışkanlıklardır. Bilgiye, gerçeğe dayanmadan yapılan değerlendirme ve verilen hükümler insanların birbirlerine bakış açılarını değiştirir. Bu nedenle insanlar birbirlerine yanlış yaparlar. Bu yanlış ve kötülükler ise telafisi imkânsız zararlara ve düşmanlıklara yol açabilir. İnsanların kusur, hata ve mahremlerini örtmek yerine onları araştırıp açığa çıkarmak ve onların peşine düşmek, kusurları gidermediği gibi onların propagandasını yapmaya yol açar. Böylece günah ve kusurların yaygınlaşmasına sebep olur. Diğer taraftan o kusur ve ayıpları işleyeni arsızlaştırdığı gibi açığa çıkarana karşı kin, nefret ve düşmanlığa iter. Hâlbuki bunları örtmek, o kusur ve ayıpların sınırlı kalmasını sağlar. İnsanların birbirlerine karşı düşmanlıkları da önlenmiş olur. Gıybet / dedikodu da aynı şekilde insanları birbirlerine düşüren çok kötü bir alışkanlıktır. Bu kötü alışkanlık insanlar arasındaki güveni sıfırlar ve fitneye sebep olur. 12- Ey iman edenler! Zan ile hüküm vermekten / değerlendirme yapmaktan uzak durun. Çünkü zan ile verilen hükümlerin / değerlendirmelerin bir kısmı sizleri çok büyük günahlara / hatalara / yanlışlara götürür. Tecessüs etmeyin / Birbirinizin kusurlarını, özel ve gizli hallerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini de yapmayın. / Sizin bir kısmınız diğerinin arkasından çekiştirmesin. Sizden biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemeyi sever mi? Bak bundan nasıl tiksiniyorsunuz. Değil mi? O halde Allah'a karşı gelmekten sakının, (erdemli bir hayat sürün). Kuşkusuz Allah, tevbe edenlerin (bu kötü alışkanlıklarını terk edenlerin ) tevbesini kabul eden ve çok merhametli olandır. (Hucurat Suresi 12) 35.4.6- Üstünlüğün Irk, Soy ve Kabile ile Değil, Allah’ın Emirlerine Uyarak Elde Edileceği Şirk sisteminin öğretisi insanları ırklarına, soylarına, renklerine, dillerine ve maddi güç ve varlıklarına göre sınıflamaya tabi tutuyor ve bazı toplulukları bazılarına üstün gösteriyordu. Cahili Arap kabilelerinin her biri de kendilerini mal, adam, zafer vb. özellikleri açısından çoklukla diğerlerinden en üstün görüyordu. Cahili rekabetin getirdiği bu üstünlük ve şereflilik yarışı onları sürekli savaşa ve çatışmaya götürüyordu. Sürekli birbiriyle çatışma içerisinde olan bu kabileler ilkel ve geri kalmaktan başka bir sonuçla karşılaşmıyorlardı. Ama Cenab-ı Hakk’ın inayetiyle birbirini yiyen bu kabileler İslam Topluluğuna dâhil olmak suretiyle cahiliyeden kurtuldular ve aralarındaki kavga, çatışma ve savaşları bırakıp bir araya geldiler, tevhit oluşturdular. Kabilelerin Allah’ın dininin / devletinin sancağı altında bir araya gelmelerinin hikmeti birbirlerini tanımaları / kabul etmeleri, birbirleriyle yardımlaşma ve dayanışmaları içindir. Onların tevhit olmaları sayesinde ilkellikten, gerilikten ve cahillikten kurtulmuş ve ancak bu yolla üstünlüğe / şereflililiğe ve nimetlere / ikramlara mazhar olmuşlardır. Allah’ın emirlerine itaat etme hususunda gösterecekleri hassasiyet onları daha da üstün kılacaktır. Daha da büyüyecekler ve çok büyük bir medeniyete kavuşacaklardır. Onlar büyük birlik oluşturmakla elde edecekleri bu dünyadaki ikramların yanında ahirette de ikramlara kavuşacaklardır. Böylece Cenab-ı Hak, üstünlüğün kabileleri çatışmaya iten bu farklılıklarda değil Barış / İslam topluluğu oluşturmak için yapılacak fedakârlıklara işaret etti. Bütün insanların aynı asıldan geldiklerini, farklı kabile ve aşiretlere bölünmelerinin hikmetinin birbirlerini tanıma, birbirleriyle kaynaşma, dayanışma ve iş paylaşımı olduğunu vurguladı. Yani cahiliyedeki gibi farklılıkların ayrışma vesilesi değil tam tersine birbirini tanıyarak / kabul ederek ve birbirleriyle kaynaşarak Allah’ın Dininde/ Devletinde, O’nun yasalarına uymada hassasiyet göstererek tevhide / birliğe gitmelerinin çok ikramlara mazhar olunacak değerli bir hareket olacağını belirtti. 13-Ey insanlar! Muhakkak ki Biz, sizi bir erkek ve bir kadından yarattık. Birbirinizi tanımanız / kabul etmeniz/ yardımlaşmanız / dayanışmanız / kültürel ve medeni alışveriş yapmanız için bir araya gelen / tevhit olan aşiret ve kabileler kıldık. Muhakkak ki Allah’ın indinde en üstün / değerli / kerim olanınız (ikram olunanınız, en şerefli, en üstün olanınız), (ırk ya da soy olarak değil) en çok takva sahibi olanınızdır./ Allah’ın yasalarına uyma hususunda en çok hassasiyet göstereninizdir. Muhakkak ki Allah, her şeyi en iyi bilen ve her şeyden haberdar olandır. (Hucurat Suresi 13) 35.5. Müslüman Olmakla Birlikte Haddini Bilmeyen Şımarık Kabilelerin Uyarılmaları İslam Topluluğuna teslimiyetlerini / müslümanlıklarını arz eden fakat haddini bilmeyen bedevi Arap([1] ) kabileleri de vardı. Bu haddini ve konumunu bilmez bedevi Arap kabileler İslam Topluluğuna katılmış olmalarını / müslüman olmalarını sanki İslam Cumhuriyeti yönetimine yani peygamberimize büyük bir lütuf veriyorlarmış gibi gösterip İslam Cumhuriyetinde en üst makamlarda yer edinmeye çalışıyorlar ve devletin gelirlerinden pay istiyorlardı. Temimoğulları kabilesi mensupları bunlardandı. Onlar Mekke’nin fethinden sonra yapılan Huneyn Savaşı ganimetlerinden Hz.Muhammedin Kureyşlilere, Uyeyne b. Hısna ve Hevazin kabilesi reisi Malik’e bol bol verdiğini duyduklarından kendilerine de Cumhuriyetin Hazinesinden bol bol verilmesini istediler. Bu talepleri sırasında da kendilerinin İslam Cumhuriyetine diğer kavim ve kabileler gibi zarar ve ziyan vermeden ve zorluk çıkarmadan İslam olduklarını bu nedenle kendilerine bol bol verilmesi gerektiğini iddia ettiler. İslam Toplumundaki yerlerinin / statülerinin de üst bir yerde olması (İman etmişler seviyesinde) gerektiğini söylediler. Cenab-ı Mevla onların hadlerini bilmelerini ve daha hiçbir fedakarlıkta bulunmadan İslam Cumhuriyetinde üst makamlarda yer alamayacaklarını bildirdi. Eğer Cumhuriyete gerçekten gönülden bağlı iseler bunu ispat etmeleri gerektiğini ve bunun içinde değil ganimet mallarından talep etmek gerçek müminlerin yaptıkları gibi Allah yolunda savaşmalarını ve bu uğurda canlarını ve mallarını ortaya koymalarını istedi. Ancak böyle yaparlarsa sadakatlerini ispatlayacaklarını ve onların yapacakları bu fedakarlıklarının karşılığını da mutlaka eksiksiz göreceklerini bildirdi. Onların ısrarcı tavırlarını da şiddetle azarladı. Dinin / Cumhuriyetin işleyişini ve kurallarını daha yeni katılmış olan kimselerden öğrenilmeyeceği deklare edilerek hadlerini bilmeleri konusunda uyardı. Dahası müslüman olmakla İslam Cumhuriyetinin Liderinin / Hz.Muhammedin minnet altında bırakılamayacağı asıl bu topluluğun içine alınmakla kendilerine çok büyük bir lütuf yapıldığını bildirdi. Hatta bunun bir bedelinin olması ve bu bedelinde ödenmesi gerektiği ifade edildi. 14-18- Araplar (Bedevi Araplar): “Biz iman ettik” dediler. De ki: “Siz henüz iman etmediniz. Şimdilik sadece "teslim olduk / boyun eğerek islam toplumuna girdik/ müslüman” deyin. İman henüz kalplerinize girmedi. / İmanlarınızı henüz kanıtlamadınız. Eğer Allah'a ve Peygamberine itaat ederseniz, Allah amellerinizin karşılığını eksiksiz verir. Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. Gerçek iman edenler, ancak o kimselerdir ki Allah'a ve Peygamberine gerçekten inandılar / güvendiler ve sonra bundan hiçbir şüpheye kapılmadan / hiç tereddüt etmeden Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaştılar. İşte imanlarında samimi olanlar onlardır. (Bedevi Araplara) De ki “Dininizi / Devletin kurallarını Allah’a mı öğretiyorsunuz? Allah göklerdeki ve yerlerdekileri bilir. Allah, her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilendir.” Teslim oldular / İslam topluluğuna katıldılar / müslüman oldular diye bunu başına kakıp seni minnet altına almaya çalışıyorlar. De ki: “Teslim oluşunuzu / İslam topluluğuna katılmanızı / müslüman olmanızı başıma kakıp beni minnet altına almaya çalışmayın. Asıl sizi iman yoluna yönelttiği için, sizin Allah’a minnet borcunuz vardır. Eğer imanınızda samimi iseniz borcunuzu / bedelini ödersiniz” Hiç şüphesiz ki Allah, göklerin ve yeryüzünün gaybını / geleceğini bilendir. Allah bütün yaptıklarınızı görür. (Hucurat Suresi 14-18) 35.6. İslam / Barış Topluluklarının Medeniyete Ulaşması, Dönüştürülmesi Ve Tevhidi İçin Genel / Ortak Düzenlemeler İslam Cumhuriyeti çatısı altında bir araya gelen kabilelerin / toplumların yeknesaklığını / tevhidini sağlamak için herkesin uyacağı temel esasların / ilkelerin belirlenmesi gerekiyordu. Zira şirk sisteminin öngördüğü atomize topluluklarda birlik mevcut değildi. Her kabilenin kendi kutsalına / putuna dayandırarak serbestçe belirlediği kuralları ilkeleri vardı. Kabilelerin kendilerini simgeleyen giyim kuşamları farklı olduğu gibi gelenekleri / adetleri / töreleri de farklıydı. Her kabilenin kendi kutsalına göre belirlenen değer yargıları da birbirinden farklılık arz ediyordu. Bir kabilede temiz ve iyi görülen bir şey diğer kabilede pis ve kötü görülebiliyordu. İyiliğin ve kötülüğün, temizliğin ve pisliğin, doğruluğun ve yanlışlığın ilkeleri putlar adına hüküm koyan otoritelerce belirleniyordu. Ama şimdi sadece Allah’ın otoritesine boyun eğerek müslüman olan bu kabilelerin dönüştürülmesi için şirk siteminin öngördüğü değerlerden uzaklaştırılması ve İlahi değerlerin benimsetilmesi gerekiyordu. Allah’ın belirlediği ortak / genel değer yargıların bütün kabileler için belirlenmesi, düşünce ve uygulama birliğini sağlayacaktı. Böylece kabileler temel değerlerde birleşerek İslam Cumhuriyeti çatısı altında tevhidi, kardeşliği ve barışı tesis edeceklerdi. Cenab-ı Hak, bu amaçla temel değerleri esas alan aşağıdaki genel yasaları / düzenlemeleri inzal etti; 35.6.1- Dengeli ve Temiz Toplum için Helal, Temiz ve Güzel Şeylerin Teşvik Edilmesi Kabileler İslam olmuşlar ve müminlerde çoğalmaya başlamıştı. Fakat mümin toplumu bekleyen başka bir tehlike vardı. Bu tehlike müminlerin dinlerinde aşırılığa giderek tekrar şirke dönmeleridir. Kendilerini İslam’ın ritüellerine daha fazla itaat ettiğini göstermek isteyen kimseler, sınırları aşarlar ve dengeyi yitirirler. Mesela Hristiyan keşişler kendilerini gece gündüz ibadete verir, gündüzlerini oruç tutarak geçirirler ve kadınlardan uzaklaşırlar, dünya nimetlerini kendilerine haram kılarlar, kendilerini dini hizmetlere adarlar vs. vs. onların bu yaptıkları halk tarafından imrenilecek ve takdir edilecek hareketler olarak görülür. Hâlbuki Allah ve Elçileri halktan asla böyle bir şey istememiştir. Onlar kendilerini Allah’a daha çok yaklaştırsın diye bunları yapmaktadırlar ama yaptıkları hayatın akışına ve yaratılışa aykırı olduğu için dengeyi bozarlar. Sonunda da şirk sisteminin ulaştığı sonuçlara varırlar ki şirk sistemi de kendi ruhbanlarından kaynaklı olarak halka temiz şeyleri (tavır, davranış, ilişki, nimet ve yiyecek vb.) yasaklar, pislik / kötü şeyleri (tavır, davranış, ilişki, nimet ve yiyecek vb.) ise serbest bırakır. Müminleri de aynı tehlike beklemektedir. Bazı müminler daha takvalı olmak için yanlış olan bir sürece doğru gitmekteydiler. Hemen tedbir alınmazsa müminler de İslam’ın esaslarından yola çıkarak şirk sistemine doğru evrilme ihtimali vardı. Öyle ki bazı müminler, gecelerini hep ibadetle geçireceklerine, her gün oruç tutacaklarına ve hanımlarına bundan sonra hiç yaklaşmayacaklarına dair düşüncesizce yeminler bile etmişlerdi. Cenab-ı Hak ise müminleri temiz ve güzel şeyleri teşvik etti. Temiz ve güzel şeyleri yasaklayan adetlere / törelere / uygulamalara asla itibar etmemelerini emretti. Hatta daha da ileri giderek Kendisinin helal kıldığı şeyleri kendilerine yasaklayan ve Kendi emrettiği hususları yeterli bulmayarak takva için emredilen şeylerde aşırılığa gitmenin haddi / sınırları aşmak olduğunu bildirdi. Kendilerini daha fazla sevdirmek için yaptıkları bu hareketlerin tam aksine kendilerinden nefret ettireceğini belirtmek için Rabbimiz bu şekilde davrananları sevmediğini açıkça bildirdi. Bu emirlerle aynı zamanda halkın işlerini / geçimini normal yollardan görmesinin idarecilerce engellenerek onları çaresiz bırakıp haram / gayri meşru yollara tevessül ettirilmesi de yasakladı. Bu uyarılardan sonra daha önce yeminler yapmış müminlerin yeminlerini bozarak normal hayata dönmelerine imkân tanımak için Cenab-ı Hak, düşüncesizce yapılan yeminler nedeniyle sorumlu tutulmayacaklarını ve bu yeminlerini bozabileceklerini belirterek onları rahatlattı. Ancak bilinçli bir şekilde, önünü sonunu düşünerek, doğru yanlış analizi yaparak yaptıkları yeminleri bozdukları takdirde cezasını / kefaretini ödemek için de köle azat etmek veya on yoksulu doyurmak veya giydirmek ve bunlara gücü yetmeyenin en az üç gün oruç tutmasını ceza olarak belirledi. Dahası Cenab-ı Hak, İslam toplumunda güveni tesis etmenin yolu olarak müminlerin yeminlerine / sözlerine sadık olmalarının önemine de vurgu yaptı. Aklı kullanmadan, doğru ve yanlış analizini yapmadan verilen sözlerden geri dönüp doğruya yönelmenin bir bedelinden bahsederek müminlerin tüm işlerinde çok dikkatli olmalarına da işaret etti. 87 - 89- Ey iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı temiz ve güzel şeyleri haram kılmayın / yasaklamayın ve haddi / sınırları aşmayın. Çünkü Allah haddi / sınırları aşanları sevmez. Allah'ın size verdiği rızıklardan helal ve temiz olarak tüketin / faydalanın ve inandığınız Allah'tan sakının. Allah sizi, düşüncesizce / bilinçsizce yaptığınız yeminlerden sorumlu tutmaz. Fakat bilinçli bir şekilde yaptığınız yeminlerden sizi sorumlu tutar. Bu şekilde yapılan yemini bozduğunuz zaman onun keffareti (cezası), ailenize yedirdiğinizin orta hallisinden on yoksulu yedirmek veya giydirmek yahut bir köle azat etmektir. Böyle bir imkânı bulamayan kimse ise üç gün oruç tutar. İşte yemin ettiğiniz zaman yeminlerinizi bozmanın cezası budur. Fakat yeminlerinizi korumaya özen gösterin. Allah ayetlerini size böyle açıklıyor ki, şükredesiniz. (Maide Suresi 87-89) 35.6.2- Toplumu İfsat Eden Pis İğrenç İşlerden Müminleri Uzaklaştırma İslam Topluluğuna giren kabileler teslim olmuş / Müslüman olmuşlardı ve böylece şirk sistemini bırakmayı kabul etmişlerdi. Şirk sisteminin öğretisi terk edilmekle birlikte bu sistemin tortusu olan tavır, davranış ve alışkanlıklar ise hala kesin olarak yasaklanmamıştı. Her ne kadar müminlerin bunlardan uzaklaşmaları hususunda teşvik edici ayetler daha önce gelmiş olsa da kesin bir yasaklama hükümleri gelmemişti. Bu nedenle Müslüman olan insanlardan önemli bir kesim hala içki içiyor ve kumar oynuyordu. Toplumun birliği, beraberliği ve kardeşliğini temin için bu hususa da bir düzenleme getirilmesi gerekiyordu. Zira içki içen müminler / müslimler sarhoş olup kendilerini kaybettikten sonra eski şirk döneminde yaptıkları gibi gurur, kibir ve övünmeleri dile getiriyorlar ve sonunda da kavgaya tutuşuyorlardı. Aynı husus kumarda kaybedenler ve kazananlar arasında da husumet meydana geliyordu. Nasıl ki putlar ve fal okları şirk sisteminin en önemli enstrümanları ve toplumu bölme, parçalama ve birbirine kırdırma işlevi görüyorsa, içki ve kumarda aynı işlevi görmekte ve toplumu birbirine düşürmekteydi. Cenab-ı Hak, İslam topluğuna giren tüm insanları barış içerisinde kardeşçe yaşatmak için içki, kumar, dikili taşlar ve fal oklarının şeytan işi pislik işler olduğunu belirterek bunların terk edilmesini emretti. Bu yasaklamanın gerekçesini de bunların insanlar arasına kin ve düşmanlık sokarak kardeşliği bozduğunu belirtti. Bunların aynı zamanda Kendisinin kardeşliğe, huzura ve selamete götüren emirlerini unutturduğunu ve İslam / Barış Cumhuriyetine destek olmaktan alıkoyduğunu da bildirdi. 90 - 91- Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar / putlar ve fal okları şeytan işi pisliklerdir. Bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz. Muhakkak ki şeytan, içki ve kumarla sizin aranıza düşmanlık ve kin sokarak sizi Allah'ı anmaktan ve salattan / namazı müteakip kamu hizmetleri yapmaktan alıkoymak istiyor. Artık bunlardan vazgeçtiniz değil mi? (Maide Suresi 90-91) 35.6.3- Allah’ın Koyduğu Yasalara İtaate Davet: İyiliklere / Islah Edici İşlere Yönelme, Kötülüklerden Uzak Durma Cenab-ı Hak, inzal ettiği emir ve yasaklarla İslam Topluluğuna katılan kabileleri ıslah etmeye çalışırken, bu topluluklardan bazıları bu emir ve yasaklara gönülden derhal itaat ederken, bazıları eski alışkanlıklarını terk etmekte zorlanıyor ve gevşek davranıyorlardı. Toplumların eski alışkanlıklarını terk etmeleri elbette kolay bir şey değildi. Cenab-ı Hak, elçisinin görevinin bu emir ve yasakları bildirmek olduğunu belirttikten sonra, onların emir ve yasaklara uymaları hususunda kendilerini zorlamalarını istedi. Eğer iman ettikten sonra ıslah edici eylemlerde bulunur ve Kendisinin emirlerine itaat noktasında hassasiyet gösterir ve bu hususta istikrarlı olurlarsa / sebatlı olurlarsa eski işledikleri kötülük ve yedikleri haramlar dolayısıyla kendilerinden hesap sorulmayacağını bildirdi. Bu onlar için çok büyük bir lütuftu. Aksi takdirde geçmişte yaptıkları kötülükler ve işledikleri günahlar nedeniyle de hesaba çekileceklerdi. 92 – 93- Allah'a itaat edin, Peygamber'e de itaat edin. Şeytan işi pis işlerden sakının. Eğer yüz çevirirseniz / bu emirlere uymazsanız, biliniz ki, Peygamberimize düşen sadece apaçık tebliğdir. İman edip salih amel işleyenler; iman eder, Allah'ın emirlerine itaat etmede hassasiyet gösterir, salih amel işler, imanlarında ve Allah’tan sakınmalarında sebat eder de daha sonra, imanlarından ayrılmadıkları, Allah'tan korktukları ve iyilikte bulundukları müddetçe, daha önce tattıklarından / yediklerinden dolayı kendilerine bir günah yoktur. Allah iyilikte bulunanları sever. (Maide Suresi 92-93) 35.6.4-İhramlı İken Avlanmanın Yasaklanması Cenab-ı Hak, hac ve umre ibadetindeki ritüellerle insanların eğitilmesini sağlar. Hz. İbrahim’in Kâbe’yi inşa etmesindeki temel amaçta burada icra edilecek eğitim ve öğretim ile insanların Allah’ın istediği niteliklere haiz şahsiyetler yetiştirmektir. Fakat cahiliye döneminde şirk sisteminin egemen olmasıyla hac ve umredeki bu eğitim ve öğretim aksamış ya da değiştirilmiş böylece hedeflenen insan tipi çıkmaz olmuştu. İslam Cumhuriyeti’nin Mekke’ye hâkim olmasından sonra Cenab-ı Hak, hac ve umre ibadetinin ritüellerinin nasıl yapılacağına el attı ve olması gereken değişiklikleri elçisine bildirdi. İslam Topluluğuna katılan kabilelerin barış içerisinde yaşamasının en iyi pratiği Cenab-ı Hakk’ın hac ve umre için belirlediği kurallardır. Özellikle hac ve umreye gelenlerin ihrama girmeleri ve normal zamanda serbestçe yapabildiği eylemlerin ihramlıyken yasak olması onları terbiye eder. Mesela normal yaşamında kişi bir topluluğa girdiğinde giydiği elbisesi ile ağırlanır. Giydiği elbise onun sosyal statüsüne, makamına, işaret eder. Ama ihrama girdiğinde bu elbiselerini çıkararak, tüm sosyal ayrıcalıklarından, rütbe ve makamlarından sıyrılarak diğer insanlarla eşit hale gelir. Böylece makam, rütbe ve sosyal statü sahiplerinin gurur, kibir ve üstünlük duyguları kırılır. Onun diğer insanlarla hiçbir farkının olmadığını anlamasına yardımcı olur. Hac ya da umreden normal yaşama döndüğünde kendini beğenmişliğe ve kibre götüren makam, mevki ve rütbelerin aslında hiçbir değerinin olmadığını anlar. Böylece bir tiyatro gibi yaşadığı ihramlılık hali onun ıslah olmasına, kişiliğini olumlu yönde geliştirmesine yardımcı olur. Ihramlıların herhangi bir canlıyı öldürmesinin yasak olması (akrep, yılan, fare, vb. insanlar için zararlı olanlar hariç) o şahsın normal hayatta da merhametli olması, hayvan, bitki ve insanlara zarar vermemesi konusunda iyi bir pratiktir. Eğer bu yasaklanan eylemi yapacak olursa cezasının olacağı da bildirilmiştir. Cenab-ı Hak bu kuralları belirleyerek İslam / Barış toplumundaki mümin insanların ilahi yasaları, öğreti ve ilkeleri ihlal etmemeleri konusunda uyarmıştır. Nasıl ki hac ve umredeki kurallar ihlal edildiğinde bunun cezasını ödemek varsa aynı şekilde İslam Cumhuriyeti vatandaşları da normal yaşamlarında çiğnedikleri yasaların cezasını ödemek zorundadır. Bu ibadet şirk sisteminin hâkim olduğu dönemlerdeki gibi onlara artık bundan sonra canlarının istediği her şeyi serbestçe / özgürce yapamayacakları, yaptıkları takdirde bedelinin olacağı terbiyesini verir. Böylece disiplinli bir toplum olmanın seremonik pratiği hac ve umre ibadeti ile verilir. Cenab-ı Hak, hac ve umre için koyduğu avlanma yasağını çiğneme kuralı üzerinden kalplerinde hala inkâr / başkaldırma / isyan düşünenler için bir uyarıda bulundu. İslam Topluluğuna katılan kabilelerin tekrar şirk sistemine geri dönebilmek için zaman zaman onların ellerine bazı fırsatları vereceğini bildirerek onların sınanacağını bildirdi. Eğer onlar İslam topluluğundan kopup tekrar şirke dönmeye yönelik fırsat kolluyorlarsa kendilerine verilecek fırsatı değerlendirmeye kalkacaklarını ve İslam Cumhuriyetinin egemenliğinden çıkmak için saldıracaklarını bildirdi. Gerçekten iman eden ve kalplerinden bu tür kötü düşünceler geçirmeyen, yani mümin olmada samimi olanlar, İslam Topluluğundan ayrılmaya yönelik ellerine geçecek imkânlara asla itibar etmeyecek ve İslam Cumhuriyetine sadakatini göstererek imtihanı kazanacakladır. Ancak teslimiyetlerinde / Müslümanlıklarında samimi olmayan kimseler / kabileler ise ellerine geçen ilke fırsatta İslam Cumhuriyetine isyan / inkâr edip saldıracak olurlarsa çok şiddetli bir şekilde cezalandırılacaklarını ikaz etti.( [2] ) Cenab-ı Hak, ayrıca bundan sonra İslam Cumhuriyeti’nin yükselişinin durdurulamayacağını, müminlerin bolluk ve nimetlere erişeceklerini bildirirken esas imtihanların da o zaman başlayacağına işaret etti. Şöyle ki temiz ve arınmış bir toplum olma iddiasında olan müminler, Allah’ın yasalarına aykırı olarak bol nimetlere hem de çok kolay bir şekilde kavuşma imkânlarını elde edeceklerdir. Eğer o mümin kimse gerçekten Allah’ı seviyor ve O’nun emirlerine itaat hususunda hassas davranıyorsa kendisine gayri meşru yoldan sunulan ve kolayca elde edebileceği nimetlere tenezzül etmeyecek ve sınamadan geçecektir. Ama eğer kalbinde Allah korkusu ve sevgisi yoksa hemen o imkânı kendi nefsi lehinde kullanacak ve yanına kadar sokulan avı yakalamak için (bu av cinsel, ticari, siyasi, idari olabilir) hemen saldıracaktır. Böylece Cenab-ı Hakk’ın imtihanından geçemeyecek ve ahirette büyük bir azaba çarptırılacaktır. Elmalılı Hamdi Yazır bu ayetin tefsirinde “Şu halde müminin öyle bir fazilet ile yükselmesi gerekir ki, her zaman haram ve çirkin olan şeyler şöyle dursun, aslı helal olan her türlü nimetler etraflarına saçılmış, önlerine konulmuş olsa bile, Allah'ın izni ve şer'î cevazı olmadan onlara el uzatmayacak, haksız, selâhiyetsiz (yetkisiz) hiçbir şeye dokunmayacak, kendine sahip, nefsine mâlik, eğilimlerine hâkim, Allah'ın emirlerine bağlı olacak. Bu şekilde her türlü emanetlere yetkili, ahlâkî bir fazilet ile başkalarından ayrılacaktır.”([3] ) diyerek konuyu bu açıdan çok güzel ifade etmiştir. Cenab-ı Hak, temiz toplum olmaya aday olan İslam Toplumuna dâhil olan kişi ve kabilelerden gerek İslam Cumhuriyetine gerekse İlahi yasalara karşı gelerek nefislerinin arzu ettiği şekilde yaşamak için fırsat kollayanlarla, gerçekten iman edip samimiyetle İslam’a bağlananları ayırt etmek için yapacağı bu sınamaları, müminlerin hacca giderken ihrama girdikleri zaman yanlarına kadar sokulan av hayvanlarını avlamamaları, eğer nefislerine uyup avlarlarsa ihramlı iken avlanma yasağı ilahi emrini ihlal ederek sınavı kaybedecekleri örneği üzerinden anlattı. 94 – 96-Ey iman edenler! Allah sizi ellerinizin ve mızraklarınızın erişeceği bir avla dener ki, gizlide / samimi olarak / kalben kendisinden korkanları meydana çıkarsın. Kim bundan sonra saldırıda bulunursa onun için acı bir azap vardır. Ey iman edenler, ihramlı iken avı öldürmeyin. İçinizden kim kasten onu öldürürse cezası, içinizden iki adaletli kişinin belirleyeceği öldürülen av hayvanının dengi olan ve Kâbe'ye ulaşmış bir kurbandır. Yahut o nispette fakirleri doyurmak yahut onun dengi oruç tutmak suretiyle kefaret / ceza yerine getirilecektir ki, yaptığı işin vebalini tatmış olsun. Allah geçmişte olanı affetmiştir. Fakat kim bu suçu tekrarlarsa, Allah ondan intikamını alacaktır. Allah daima galiptir, intikam sahibidir. Size ve yolculara yiyecek olmak üzere, deniz avı ve onu yemek helal kılındı. Kara avı ise, ihramlı olduğunuz sürece size haram kılınmıştır. Huzurunda toplanacağınız Allah'tan korkup emirlerine itaat etmede hassasiyet gösterin. (Maide Suresi 94-96) 35.6.5-Kâbe’nin Misyonunun İnsanlara Hatırlatılması Cenab-ı Hak, İslam toplumuna katılanlara Kâbe’nin, Haram ayın ve kurbanlıklarla hac için gelenlerin insanlar için nasıl bir işlev gördüğünü hatırlattı. Kâbe’nin İnsanlığın ayakta kalmasını sağlayan çok önemli bir fonksiyonu olduğunu bildirdi. Kâbe’nin kuruluş amacına uygun olarak yapılan hac ve umre ritüellerinin içinde taşıdığı sembolik anlamlar ile insanlar şereflerini hatırlar, zulme başkaldırırlar, tüm sefillikleri, rezillikleri, günahları üzerlerinden atarlar, silkinir ve kendilerine gelirler. Bunlar sayesinde insanlar hem dünyalarını hem de ahiretlerini kurtarırlar. Yine bunlarla toplumlar ayağa kalkar ve hayatiyetlerini devam ettirirler. Hac ve umre vesilesiyle bir araya gelen insanlar birbirleriyle kültürel, teknolojik, ticari, idari vb. alışveriş etkinlikleri yaparlar ve çok büyük edinimlerle yurtlarına dönerler. Cenab-ı Hak yarattığı insanı iyi bildiği için insanların nasıl ıslah olacağını da gayet iyi bilmektedir. Hac ve umre ibadeti için koyduğu bu kuralların insanların ıslahında ne kadar hikmetler içerdiğini de ancak O bilmektedir. O’nun koyduğu kurallarda bizim bilemediğimiz daha nice hikmetler vardır. Bütün bu hususları aşağıdaki ayetlerle bildirdi; 97 – 99- Allah, Beyt-i Haram olan Kâbe’yi, haram ayı, kurbanı ve gerdanlıkları / hacı adaylarını insanların nizama kavuşması, zulme karşı ayağa kalkması, pisliklerden ve kötülüklerden silkinmesi, dünya ve ahiretlerini kurtarması için bir vesile kıldı. Bu, Allah'ın göklerde ve yerde olan her şeyi bildiğini ve Allah'ın her şeyi hakkıyla bilen olduğunu sizin de bilmeniz içindir. İyi bilin ki Allah, cezalandırması çok şiddetli olduğu gibi bağışlaması ve merhameti de boldur. Peygamber'in üzerine düşen ise sadece duyurmadır. Allah, açıkladıklarınızı da gizlediklerinizi de çok iyi bilmektedir. (Maide Suresi 97-99) 35.6.6- Kötülerin / Pislik İnsanların Toplumda Fazla Olmasına Aldırmamak Cenab-ı Hak, toplumu terbiye edecek hükümlerini bildirirken iyilerin ve kötülerin asla aynı teraziye konmamasını, herkesin aynı görülmemesini belirtti. Bütün uyarılar yapılmasına rağmen toplumda kötü, pis insanların temizlerden fazla olmasının peygamberimizi şaşırtacak tuhaf bir durum olduğunu bildirdi. Gerçekten de iyiliklerin güzellikleri, yararlılıkları karşısında insanların neden kötülüğe meyyal oldukları hayret verici bir durumdur. Hatta kötülüklerin, murdar olan şeylerin zararlarını bilmesine rağmen insanlar şaşırtıcı bir şekilde neden kötülüğü daha çok tercih ederler? Cenab-ı Hak, selim akıl sahibi insanlara seslenir ve bu tezat duruma rağmen toplumu ıslah edici emirlerine titizlikle uymaları talimatını verdi. Eğer kurtuluşa ermek, iyiliğin egemenliğinin devamını istiyorlarsa bunun yolunun azınlıkta olsalar da emirlerine itaat etmekten geçtiğini bildirdi. 100- De ki: “Pis / kötü olanla temiz / güzel / iyi olan bir olmaz. Her ne kadar pislerin / kötülerin çokluğuna şaşırsan da bu böyledir.” Ey selim akıl sahipleri! Allah'tan korkup emirlerine itaat etmede hassasiyet gösterin ki kurtuluşa eresiniz. (Maide Suresi 100) 35.6.7- Soru Sorarak Mevzuatın Çoğaltılmaması İslam Toplumu Cenab-ı Hakk’ın zamanı geldikçe inzal ettiği ayetlerle yeniden dizayn ediliyordu. Şirk sisteminin tortuları bu ayetlerin öngördüğü yasalarla temizleniyor ve toplum hızla barışın, huzurun, adaletin ve faziletin hâkim olduğu bir toplumsal düzene evriliyordu. Fakat müminler bazen acele ediyorlar hakkında herhangi bir hüküm gelmeyen hususlarda sorular soruyorlar ve o hususta Allah’ın hükmünü peygamberimizden talep ediyorlardı. Bazen de hakkında hüküm gelmiş bir husus ile ilgili detaylara ilişkin sorular sorup düzenlemenin ayrıntılarını istiyorlardı. Hâlbuki müminlerin bu şekilde hareket etmeleri kendilerini zora sokmaktan başka bir sonuca götürmezdi. Zira yapılan her düzenleme / yasama ile ilgili yapılacak detaylandırma mevzuatın artırılması ve ilgili düzenlemenin amacına matuf uygulamanın gerçekleşmesini engeller. İyi niyetle bile olsa detaya yönelik yapılacak ilave mevzuat hükümleri kötü niyetli kişilerin tevessül edecekleri bu yasayı ihlal etmenin yollarını tıkamaya yönelik olacağından yasanın uygulanmasını da zorlaştıracaktır. Tıpkı Bakara Suresinde “sığır kesilmesi” emrini Yahudilerin hemen yerine getirmeyip kesilecek sığırın niteliklerinin ayrıntılarını talep ederek sonunda belirtilen nitelikte olan sığır bulamama ve dolayısıyla Allah’ın emrini yerine getirememe tehlikesiyle karşı karşıya kaldıkları gibi. Yasaların amacının öngörüldüğü hedefi yerine getirmek için iyi niyetli / samimi olarak hareket etmek bir toplumu ileri götürür. Ama iyi niyetli bile olsa yasaları / düzenlemeleri detaylandırarak çoğaltan toplumlar, yasaları uygulanamaz kılarlar. Böylece insanların işleri yürümez. İnsanlar üzerine düşen yükümlülüklerini yerine getiremez / getirmez olurlar. Bu durumda kötü niyetliler gayri meşru yollardan işlerini hallederler ve böylece toplum ifsat olur. Ayrıca bazılarının sürekli soru sormasıyla oluşacak müktesebat Allah’ın emri gibi algılanacak ve uygulaması gittikçe zorlaşan hükümleri uygulayamayan kimseler dinin hayatın gerçekleriyle uyuşmayan hükümleri içerdiğini iddia ederek inkâr cihetine gideceklerdi. Cenab-ı Hak yukarıdaki durumu aşağıdaki ayetleri inzal ederek bildirdi ve İlahi yasaların tadat edilmesine / detaylandırılmasına yol açacak sorular sorulmasını müminlere yasakladı; 101 -102- Ey iman edenler! Açıklandığı zaman hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın. Eğer Kur'an indirilirken onları sorarsanız size açıklanır. Allah (sorduğunuz o hususla ilgili) konuyu da affetmiştir. / detaylandırmadan geçmiştir. Allah çok bağışlayan ve çok şefkatle davranandır. Sizden önce bir kavim / toplum bunları sormuştu da sonra bu nedenle inkâr / isyan etmişlerdi. (Emredilen yasaları uygulayamadıklarından reddettiler) (Maide Suresi 101-102) 35.6.8- Şirk Geleneklerinin Sorgulanması Cahiliye Arapları evcil hayvanlarını çeşitli vesilelerle serbest bırakırlar ya da bazılarının faydalanmasına açık ederken bazılarının faydalanmasını yasaklamışlardı. Bu şekilde sınıflandırdıkları hayvanlara da bahire, saibe, vesile veya ham gibi isimler verirlerdi. Mesela beş kere doğuran ve beşinci yavrusu da dişi olan bir devenin kulağına işaret için yararlar ve serbest bırakırlardı. Bu deveyi ne sağarlar ne de yük taşıtırlardı ve buna “Bahire” adı verirlerdi. Bu sınıflandırmaların bazılarını Allah’ın emrine isnat ederken bazılarını putları adına yaparlardı. Cenab-ı Hak, bu uygulamaların insanların kendi uydurdukları uygulamalar olduğunu Kendisinin böyle şeyler emretmediğini bildirdi. Kendisine iftira atarak uydurulan ve insanların faydasına olmayan hatta zararına olan bu tür uygulamaların akılsızlık olduğunu vurguladı. Atalarından tevarüs ederek gelen bu gelenekler, kutsal kabul edilmesi nedeniyle toplum tarafından terk edilmek istenmemekteydi. Geleneklerini terk etmek istemeyenler bu muhafazakarlıklarını atalarına dayandırıyorlardı. Atalarının kötü niyetli olmadıklarını, geçmişten beri bunları uyguladıklarını ve bu geleneklerin kötü olmadığını söyleyerek eskiye sahip çıkıyorlardı. Cenab-ı Hak ise bir takım kutsallık atfederek insanlar için yasaklar getirilmesinin gayri meşru olduğunu bildirdi. O, insanların faydasına olmayan bir şeyi emretmeyeceğini fakat şirk otoritelerinin halkın zararına ama kendi menfaatlerine uygun düzenlemeler yaptığına işaret etti. Cenab-ı Hak, geçmiş ataların cahil ve doğru yolu bulamamış olduklarına da vurgu yaptı. Böylece eğer bilgisizce yanlış yolda ısrar edilecek olursa bunun toplumu geri bıraktıran cahiliye olduğuna işaret edilmiş oldu. İslam Toplumunda kutsallar adına yasaklar koymayı ve bu hususlarda kendi adının kullanılmasını Cenab-ı Hak yasakladı. Müminlere sadece kendi emirlerine riayet edilmesini, başka otoritelerin kendi adını kullanarak yasaklar getirmesinin kabul edilemez olduğunu bildirdi. Bu hususta tarihten gelen uygulamaların doğruluğunun ve delillerinin sorgulanmasını ve yanlış ise terk edilmesini müminlere öğretti. 103 -104- Allah, bahireyi, saibeyi, vesileyi ve hamı meşru kılmamıştır. Fakat küfredenler, kendi uydurdukları yalanları Allah'a iftira etmektedirler. Onların çoğu akıllarını kullanmazlar. Onlara: “Allah'ın indirdiğine ve peygambere gelin” dendiği zaman: “Atalarımızın üzerinde gittiği yol bize yeter” derler. Ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolu da bulamayan kimseler ise yine de onların yolunu mu izleyecekler? (Maide Suresi 103-104) 35.6.9- Müminlerin Allah’ın Yolunda Sebat Etmesi Gerektiği Kötülüğün / kötülüklerin iyilerden ve iyiliklerden fazla olması müminleri ümitsizliğe ve endişeye düşürmemesi için Cenab-ı Hak müminlere tavsiyelerde bulundu. Onlara kendi üzerlerine düşen sorumlulukları yerine getirmeleri halinde kötülerin / doğru yoldan sapanların onlara zarar veremeyeceğini bildirerek endişelerini giderdi. Müminlerin Allah’ın yolunda istikrarlı bir şekilde gitmeleri halinde sürecin sonunda bütün kabilelerin Allah’a ve O’nun yoluna döneceğini bildirdi. Bu dönüş ahirette hesap vermek üzere olacağı gibi bu dünyada da şirk sisteminin kabileler üzerindeki tortuların eninde sonunda temizleneceğine işaretti. Bu nedenle müminler dik durmalı ve İslam Cumhuriyetinin kuruluş amaçları doğrultusunda sebat etmelidir. 105 - Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olduğunuz takdirde doğru yoldan sapanlar size zarar veremez. Hepiniz Allah’a döneceksiniz. O sizin yaptıklarınızı haber verecektir. / hesaba çekecektir. (Maide Suresi 105) 35.6.10- Adalet, Vasiyet ve Şahitlik Toplumda bireyler arasında çıkan en önemli ihtilaf ve düşmanlık miras paylaşımında olmaktadır. Aynı kandan olmasına rağmen kardeşler miras yüzünden birbirleriyle kavgalı ve düşman hale gelmektedir. Cenab-ı Hak, toplumda miras yüzünden çekişme, çatışma, düşmanlık olmaması için vasiyet ve şahitlik usullerini belirledi. Ölümünün yaklaştığını hisseden kimselerin geride bırakacakları malların nasıl tasarruf edileceğini / paylaştırılacağını vasiyet etmesini emretti. Yazının yaygın olmadığı o dönemde sözlü olarak yapılan vasiyetin müminler arasından adalet sahibi şahitler aracılığıyla yapılmasının talimatını verdi ki böylece vasiyet adil bir şekilde yerine getirilsin. Ancak vasiyet yapacak kimse yurdundan uzak bir yerlerde yolculuğa çıkmış ve ölüm onu arada yakalayacak olur da çevresinde müminlerden şahit bulamayacak olursa o takdirde diğer inanç mensuplarından iki şahit bulmasını emretti. Eğer onların mümin olmamaları nedeniyle adaletli bir şekilde şahitlik yapmayacaklarından kuşkulanacak olursa o zaman onları şahitliğe davet (salatın davet anlamı) etmesini ve onlarında bu davete icabet etmesini müteakiben onlardan Allah adına adaletle şahitlik yapacaklarına dair yeminler almasını emretti. Cenab-ı Hak vasiyet edenin tuttuğu şahitlerin yapacakları yeminlerinde akraba, eş dost, yakınlık, kendi dindaşından olması vb. yakınlıklara sahip olsalar bile yine de adil bir şekilde haktan sapmayacaklarına söz verdirilmesini ve yeminlerine asla ihanet etmeyeceklerine dair onlardan ahit alınmasını istedi. Cenab-ı Hak, Vasiyet eden kişi öldükten sonra vasinin atadığı şahitlerin şahitliklerinin kabul edilmeyeceği bir suç işlemiş oldukları açığa çıkarsa o takdirde onların şahitliğinin düşeceğini de bildirdi. Onların yerine hak sahiplerinden iki kişinin şahitliğe atanacağı hükme bağlandı. Yeni atanan şahitlerden de adil olacaklarına ve şahitlik yapmalarını engelleyecek suç işlemediklerine dair yemin ettikten sonra miras paylaşımı yapılacağı belirtildi. Adalet üzerine hareket eden şahsiyetlerin egemen olduğu bir toplumda kavga, çekişme, çatışma ve düşmanlık olmayacağı bu usul ve esaslar ile belirlenmiştir. Müminlerin bu emirlere titizlikle uymalarını istedi. Aksi takdirde doğru yoldan sapacaklarını ve doğru yoldan saparak zulüm içerisine yuvarlanan toplumlara da Allah’ın yol göstericiliğinin olamayacağı bildirildi. 106 -108- Ey iman edenler! İçinizden birine ölüm emareleri geldiği zaman, vasiyet sırasında içinizden iki adil kişi aranızda şahitlik etsin. Eğer yurdunuzdan uzakta yolculukta iseniz ve ölüm emareleri de size gelip çatmışsa, sizden olmayan (mümin olmayan) diğer kimselerden iki şahit tutun. Eğer onlardan (sizden olmayanlardan) şüphe duyarsanız, şahitliğe davet ettikten sonra onları huzurunuza alarak onlara “Allah’a andolsun ki akraba bile olsa, yeminimizi bir çıkar karşılığı satmayacağız, Allah'ın şahitliğini gizlemeyeceğiz. Aksi halde günahkarlardan oluruz” şeklinde yemin ettirin. Eğer sonradan o iki şahidin (şahitliği kabul edilmeyecek ) bir günah işledikleri anlaşılırsa o takdirde haksızlığa maruz kalan mirasçılardan iki kişi onların yerine geçer ki bunlar şahitliğe daha layıktırlar. Onlar: “Bizim şahitliğimiz, önceki iki kişinin şahitliğinden daha doğrudur. Biz kimsenin hakkına tecavüz etmedik. Aksi halde biz de zalimlerden olurduk” diye Allah'a yemin etsinler. İşte bu şahitliğin mirasçılara bırakılması usulü, şahitlerin şahitliklerini gerektiği gibi yapmaları yahut yeminlerinden sonra yeminlerinin kabul edilmemesinden korkmaları için en iyi yoldur. Allah'tan korkun ve emirlerini dinleyin. Allah, fasık sapkın olan bir topluluğu hidayete erdirmez. (Maide Suresi 106-108) [1] ) NOT: Gerçek Araplar bu bedevi Arap kabileler olduğu için Kur’an onlara “Araplar” diye ifade ediyor. Şehirlerde yerleşik yaşayan Arapların çoğu ise Mezopatamya, Mısır, Suriye, Anadolu, İran gibi çevre ülkelerden gelen ve sonradan Araplaşan topluluklardır. Bunlara Musta’rabe Arapları denilmektedir. Bilindiği üzere Mekke’nin kurucusu olan Hz.İbrahim’de Mezopatamya’dan gelmiştir. Ama çöllerde göçebe olarak yaşayan bedevi Araplar onlardan öncede bu topraklarda yaşamaktaydı. [2] ) NOT: Nitekim peygamberimizin vefatından sonra tıpkı bir av fırsatı yakaladıklarını düşünerek irtidat edip İslam Devletini ele geçirmek için başkaldıran kabileler, İslam Ordusu tarafından çok şiddetli bir şekilde cezalandırılmıştır. [3] )http://www.kuranikerim.com/telmalili/maide.htm

  • Bölüm 8:Peygamberlik, Vahiy ve Merhamet | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 8 PEYGAMBERLİK, VAHİY VE MERHAMET Cenab-ı Hak, elçisine gönderdiği ilk vahiylerde, Mekke’nin müşrik azgınlarını doğrudan hedef alan ve onların her türlü kötü ahlak ve karakterlerini açıklıkla ortaya koyan bir politik söylem kullanmıştı. Onların kötü karakterleri anlatılırken aşağılayıcı hitaplara maruz kalan müşrik azgınlar, bu hitap tarzından oldukça rahatsızdırlar. Müşrik elitler ilk önceleri Hz. Muhammed @ ile alay edici ve aşağılayıcı ifadelerle onu itibarsızlaştırmaya çalışmışlardı. Ancak Mekkeliler müşrik liderlerin gerçek yüzlerini gördükçe Hz. Muhammed’i@ haklı bularak onun safına katılmaya başlamışlardı. Bütün baskı, işkence ve zorbalıkları iman eden halkın üzerine uygulamalarına rağmen onların tekrar şirk sistemine dönmemeleri onlara bu işin ne kadar ciddi olduğunu göstermişti. Bunun üzerine onlar Hz. Muhammed @ ile mücadele biçiminde değişikliğe gitmeye zorladı. Bunun için onlar peygamberliği, ilahi vahyin kaynağını ve tevhidi dünya görüşünün en temel paradigması olan merhamet boyutunu sorgulama yoluna gittiler. Onların bu hususlardaki sorgulamalarına Cenab-ı Hak, Furkan Suresi ile karşılık verdi. 8.1. Müşriklerin İlahi Vahyin Kaynağını Sorgulamaları Müşriklerin ilahi vahyin kaynağı ile ilgili sorgulamaları kapsamında ileri çıkan hususlar şöyleydi; Kur’an’ın ilahi kaynaklı olmadığı, Hz. Muhammed’in@ kendisinin uydurduğu iddiası: Peygamberimizin Kur’an’ın kendisine vahiyle geldiğini söylemesine karşı müşrikler buna reddediyorlardı ve Kur’an’ın vahiy kaynaklı olmayıp uydurma olduğunu iddia ediyorlardı. Onlar bu hususta ehli kitaba mensup olanların Hz. Muhammed’e@ yardım ettiğini iddia ederek ona iftira da attılar. Diğer bir deyişle bu hareketin kökü dışarıda, dış güçlerin kışkırtması ile peygamberimizin bu hareketi yürüttüğünü iddia ettiler. İftiralarını destekleyecek kanıt olarak Habeş hükümdarının birinci hicrette müminlere kucak açması ve onları ülkesine kabul etmesi yanında diğer ehli kitap kabilelerin bu harekete duyduğu sempati ve ilgiyi gösterdiler. Cenab-ı Hak, onların bu kara propagandasına “çok zalimce bir iftira” attıklarını söyleyerek cevap verdi. İftiranın da ötesinde bunun bir de zalimlik boyutunu vurguladı ki onların bu iddialarının delili, ispatı ve tutarlı tarafı yoktu. Zira her şey ortada ve herkesin gözü önünde cereyan etmekteydi. Hz. Muhammed’in @ Mekkelileri hatta Arap yarımadası kabilelerinin hepsini bir araya toplamaya çalışmasının temel nedeni onların dışarıdan / çevre ülkelerden gelecek saldırılara karşı korunması olduğunu tüm Mekke biliyordu. Aynı zamanda, o, şirk sisteminin Mekke’yi zayıf duruma düşürdüğünü de iddia ediyor ve bu sistem yerine daha güçlü olmak için birlik ve beraberlik sistemine geçilmesi gerektiğini bildiriyordu. Temel öğretisi böyle bir amaçla tevhit olan kişinin kökü dışarıda olabilir miydi? Onun davetinin çevre ülkelere karşı Mekke’nin güvenliğini sağlanmasından başka bir hedefi olabilir miydi? Bu sebepten attıkları iftira çok zalimce olarak nitelenerek neden zalimce olduğunu açıklama gereği bile duyulmadı. Hz. Muhammed’in @ okuduğu / hitap ettiği / çağırdığı öğretilerin eski toplumların ilkeleri / öğretileri olduğu iddiası: Müşrik azgınlar, Hz. Muhammed’in @ getirdiği tevhidi dünya görüşünün ve davet ettiği ilkelerin eski devirlerden kalma öğretiler olduğunu, bunların eski kaynaklarda yazılı olduğunu ve onun bu yazılı metinleri önceden başkalarına yazdırdığını ve şimdide sürekli kendisine okutturduğunu iddia ediyorlardı. Onlar, geçmiş medeniyetlerin külliyatında yazılı olan öğretilerin çağdışı ideolojiler olduğunu, bugün için bunları getirip şimdiki zamana uygulamaya kalkmanın kabul edilebilir olmadığı hatta imkânsız olduğunu propaganda ettiler. Cenab-ı Hak, onların bu iddialarına Furkan Suresinde cevap verir. Onlara önce Mekke’deki ayrışmanın esas sebebinin bütün alemler için bir uyarıcı olarak ilahi öğretiyi göndermesi olduğunu bildirdi. Kendisinin bu öğretiyi göndermekle kullarına çok büyük bir cömertlik yaptığını, onların dertlerini, sorunlarını çözecek reçeteler sunduğunu ilave etti. Ayrıca kendisinin her şeyi yarattığını ve her şeye ölçüsünü verdiğini, yerlere ve göklere hâkim olduğunu ve bu hakimiyette de ortağı olmadığını beyan ederken yarattığı kullarının iyiliğini dilediğini ve onlara olan merhametinin tecellisi olarak onlara uyarıcı, yol gösterici ve toplumsal sorunlarını çözücü elçi ve öğreti gönderdiğine işaret etti. Diğer taraftan müşriklerin ise kendilerine hiçbir fayda ya da zarar veremeyen otoritelere saygı gösterdiklerini ifade etti. Bu otoritelerin kendi toplumlarının sorunlarını çözmekten aciz olduklarını, toplumlarına hayat ve ruh verecek hiçbir politika ve söylemlerinin olmadığına vurgu yaptı. Ayrıca onların ne bu dünyada ne ahirette toplumlarını diriltmeye yönelik politikaları ve güçlerinin olmadığını da belirtti. Yukarıda belirtilen hususlar Furkan suresinin ilk ayetlerinde şöyle ifade edilmiştir; Rahman Rahim Allah Adına 1-5- Alemlere uyarıcı olsun diye, kuluna Furkan’ı indiren cömertlikte çok yücedir! O (Allah ki), göklerin ve yerin hükümranlığı kendisine aittir. O hiç çocuk edinmemiştir. Hükümranlıkta ortağı yoktur. Her şeyi yaratıp sonra da onları bir ölçüye / kadere göre takdir edendir. Onlar (kâfirler) ise, bir şey yaratamayan, kendileri yaratılmış olan, kendileri için zarar ve faydaya gücü olmayan, ölüme, hayata ve ölümden sonra tekrar diriltmeye güçleri yetmeyen bir takım düzmece ilâhlar edindiler. İnkarcılar, “Bu (Kur’an), onun (Hz. Muhammed’in) uydurduğu yalandan başka bir şey değildir. Ona başka kavimlerde bunun için yardım etmişlerdir.” dediler. Böylece onlar çok zalimce açık bir iftira ile karşı çıktılar. Onlar “Bu (Kur’an), onun (önceden) başkalarına yazdırdığı ve sabah akşam (sürekli) kendisine okunmakta olan eskilerin masallarıdır!” dediler. (Furkan Suresi 1-5) 8.2. Müşriklerin Peygamberi ve Peygamberliği Sorgulamaları Mekke müşrik azgınların Hz. Muhammed’i @ ve peygamberliği ile ilgili iddia ettikleri sorgulama argümanları ise şöyle idi; Toplumun içinden çıkmış birisinin Allah’ın peygamberi olamayacağı iddiası: Müşrik azgınlar toplumun içinden çıkmış bir kimsenin peygamber olamayacağını iddia ederler. Gerekçe olarak da Allah eğer peygamber gönderecekse onun normal insanlar gibi olmaması gerektiğini gösterirler. Onun tanrısal bir yönünün olması gerektiğini belirtirler. Onlara göre; Hz. Muhammed @ Mekke toplumunun içinden çıkmış ve hiçbir tanrısal özelliği olmayan, normal insanlar gibi yemek yiyen, çarşı pazar gezen birisi. O, toplumun sorunlarıyla ilgileniyor, onların sofrasına oturuyor, onlarla birlikte yaşıyor, hayatın içerisinde olan birisi. Halbuki peygamberin tanrısal bir yönü olmalı ve o toplumun en asili, en seçkini, en zengini ve en üstünü olmalı. Peygamber olan kişi asla toplumun alt kademelerine inmeyen, onların seviyesinde, onlardan biri gibi hareket etmeyen, onların dertleriyle, sorunlarıyla ilgilenmeyen, onlarla beraber oturup kalkmayan, maişeti için çarşıda pazarda dolaşmayan, yani kısaca halktan olmayan birisi olmalıdır. O kişi, asillerle beraber oturup kalkan, seçkinci seviyesini daima muhafaza eden, işlerini kendi köleleri, çalışanları ve hizmetçileri eliyle yürüten birisi olmalıdır. Bu nedenle Hz. Muhammed’in@ Allah’ın elçisi olması düşünülemez. Eğer peygamber halkın içerisinden olacaksa o takdirde yanında bir Melek olması gerektiği iddiası: Müşrik elitler peygamberin halkın içerisinden seçilerek gönderilmesi halinde ise onun Allah tarafından gönderildiğinin delili olarak onun yanında ilahi özelliklere sahip bir meleğin destekleyici olarak gönderilmesi gerektiğini iddia ederler. Onlara göre; Hz. Muhammed’de @ ilahi / kutsi bir yön olmadığına göre, onun Allah tarafından peygamber olarak gönderildiğini anlamak mümkün değildir. O halde onun ilahi / kutsi vasıfları açıkça görülen bir şahsiyetle / melekle desteklenmesi gerekir. İşte o zaman O’nun elçiliği kabul edilebilir. Allah elçisinin çok büyük hazineleri ve cennet gibi çiftlikleri olması gerektiği iddiası: Mekke müşrik azgınlarına göre; Hz. Muhammed @ şayet Allah’ın elçisi ise ona gökten hazineler bırakılmalı ya da içinde yetişen ürünlerinden yediği cennet gibi bahçeleri / çiftlikleri olmalıydı. Allah çok sevdiği elçisine bunları vermeliydi ki o takdirde biz de onun Allah’ın elçisi olduğunu kabul edelim. Hz. Muhammed’in @ büyülenmiş olduğu iddiası: Onlar, Hz. Muhammed’in @ hayal dünyasının yarattığı bir dünyanın büyüsüne kapılmış bir kişi olduğunu veya seyahatleri sırasında kendisini etkileyen bazı şahsiyetlerin onun zihin dünyasını etkilediğini iddia ederler. Böylece onun safında olan müminlerin de gerçekleşmesi asla mümkün olmayan hayal aleminde yüzen bir kişinin peşinden giderek kandırılmış olduklarını ifade ederler. Cenab-ı Hak, onların bu argümanlarına karşı onların sapık olduğunu, sadece kendilerini düşündüğünü ve bu anlayışla hareket ettikçe asla doğru yolu / doğru politikayı bulmalarının mümkün olmadığını bildirir. Onlar artık doğru muhakeme yeteneklerini yitirmişlerdir. Ayrıca Kendisinin sonsuz bir cömertliğe sahip olduğunu bu nedenle de dilerse onların söylediklerinden daha hayırlısını ve son derece konforlu bir yaşam süreceği cennet gibi mülkleri elçisine ihsan edebileceğini de ilave eder. Çünkü elçisi güzel ahlakı, üstün karakterleri ve şahsiyeti nedeniyle bahsedilenlerden çok daha fazlasına layıktır. Peki ya o müşrikler? Hangi ahlaki erdemleri, hangi meziyetleri, hangi kişilikleri nedeniyle bu nimetlere layıktır? Diğer taraftan, şayet Allah’ın ilahi öğretisi uygulanacak olursa Allah onlara cennet gibi bir yaşamı zaten onlara verecektir. Toplumda seçkincilik, ayrımcılık yapmaksızın Allah’a teslim olan herkes bu nimetlerden faydalanacaktır. Ama o müşrikler yönetmenin yasalarını / sırlarını bilmiyorlar. (Onların göklerin sırlarını bilmemeleri metaforuyla anlatılıyor) Yine onlar yerlerin sırlarını bilmedikleri metaforuyla toplumun sırlarını / yasalarını / özelliklerini de bilmiyorlar. Cenab-ı Hak ise o bilgi ve sırlara sahip ve hâkim olduğundan insanları merhametiyle doğru politikalara sevk etmek için elçisine vahyetmektedir. Şayet ilahi öğretiye dayalı bir sistem kurulacak olursa o sistemin egemenliğindeki herkes cennet gibi bir yaşama kavuşabilir. İşte müşriklerin iddialarına Cenab-ı Hakk’ın gönderdiği cevaplar Furkan Suresinde şöyle ifade edilir; 6-10- De ki: “Onu, göklerin ve yerin sırrını bilen indirdi. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, engin merhamet sahibidir.” Ve onlar (inkâr etmiş olanlar): “Bu ne biçim elçi ki, yemek yiyor, çarşı-pazar geziyor? Ona, bir melek indirilseydi ya! Böylece onunla beraber bir uyarıcı olurdu! Yahut kendisine bir hazine bırakılsaydı veya ürünlerinden yiyeceği bir bahçesi olsaydı” dediler. Bu zalimler, “Siz, yalnızca büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz.” dediler. Sana yakıştırdıkları örneklere bir bak! Artık onlar sapmışlardır, hiçbir yola da güç yetiremezler. Cömertliğinde öyle yücedir ki O, dilerse sana ondan daha hayırlısını; altından ırmaklar akan bahçeler ve senin için saraylar verir. (Furkan Suresi 6-10) Cenab-ı Hak, onların aslında kozmik kıyameti ve toplumsal kıyameti yalanlamaları nedeniyle bu gerekçeleri ileri sürdüklerini bildirir. Çünkü onlar yaptıkları yolsuz işlerin, zalimliklerin, talanların ve soygunların hesabını vermek istemiyorlar. Mevcut zulüm düzenlerinin bu şekilde devam etmesini istiyorlar. Hz. Muhammed @ gibi birisinin de çıkıp “bu zulüm düzeni böyle gitmez, eninde sonunda yıkılır ve toplumdaki zayıflığın, yoksulluğunun, geriliğin ve ilkelliğin sebebinin de bu zulüm / şirk sistemi olduğunu” iddia edince müşrik azgınlar sistemi sorgulatmamak için statükodan yana tavır koyuyorlar. Onlar şirk sisteminin asla zulüm yaratmadığına inanıyorlardı. Bu nedenle de mevcut şirk / zulüm sistemlerinin yıkılmadan ebedi yaşayacağını iddia ediyorlar. Dolayısıyla zulüm / şirk sistemlerinin sonunu getirecek bir kıyameti ve her türlü hesabın görüleceği nihai kozmik kıyameti reddediyorlardı. İşte kabileci şirk sistemi onları bu hale getirmişti. Kabilelerinin üstünde hiçbir güç tanımayan müşrikler kendilerini hiç kimseye hesap vermez konumda görüyorlar, hiç kimsenin de kendilerinden hesap soramaz olduğunu düşünüyorlardı. Bu anlayış müşrik olan herkeste vardır. Böylece gücü, gücü yetene prensibince kim güçlüyse gücü nispetinde istediğini yapıyor ve kimse de ondan hesap soramıyordu. Kabilenin koruma duvarları kendi mensubunu hemen korumaya alıyordu. Bu durum toplumsal yaşamda hukuksuzluğu hukuk haline getiriyordu. Bir diğer ifadeyle şirk sistemi gücü, zorbalığı ve zulmü hukuk haline getirmişti. Fakat onlar böyle zulüm / şirk içerisinde kalmakta ısrar edecek olurlarsa Cenab-ı Hak onlar için çok dehşetli azaplar hazırlamıştır. O, zalimleri asla sevmez. Onların bu yaptıklarına canlı cansız bütün alem öfke duymaktadır ve onları cezalandırmak için diş bilemektedir. Kıyamet geldiğinde onlar ölümlerden ölüm beğeneceklerdir. Hatta ölmeyi değil yok olmayı isteyeceklerdir. Bu Cenab-ı Hakk’ın üzerine aldığı vaadidir. 11-16- Aslında onlar Saat’i (hesap gününü) yalanladılar. Biz ise Saat’i yalanlayanlara çılgınca yanan bir ateş (cehennemi) hazırladık. O (çılgın ateş) onları uzak bir yerden görünce, onun öfkelenmesini ve uğultusunu işitecekler. Ve elleri boyunlarına bağlanmış olarak onun (cehennemin) dar bir yerine atıldıkları zaman, oracıkta yok olmayı isterler. “Bugün bir kere yok olmayı değil sayısızca yok olmayı isteyin!” De ki: “Bu mu daha iyi? Yoksa takva sahiplerine vaat edilen ebedîlik cenneti mi?” (Cennet) onlar için bir mükafat ve güzel bir sonuçtur. Onlar için orada temelli olmak üzere diledikleri her şey vardır. (Bu), Rabbinin yerine getirilmesini üstüne aldığı ve istediği bir vaattir. (Furkan Suresi 11-16) Sahip oldukları servetin büyüsü Mekke’nin müşrik azgın ileri gelenlerini öylesine saptırmıştı ki, onlar bu servetin kendilerine verilme nedeni olarak Allah’ın kendilerini çok sevmesinden bildiler. Onların zanlarına göre; Allah onları sevdiği için o kadar nimet bahşetmişti, yoksullar ise herhangi bir nedenle Allah’ın cezalandırdığı kimselerdi. Üstelik onlar bu düşüncelerinin silsile yolu ile gidildiğinde Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’e dayandığına inanıyorlardı. Allah’ın kızları olarak gördükleri Lat, Menat, Uzza gibi putlarla temsil edilen Allah’ın meleklerinin de onların bu düşüncelerini desteklediğine inanıyorlardı. Onlara göre; Allah’ın sevdiği kuluna her türlü nimeti bol bol yığdırmasından daha tabii ne olabilirdi? Hatırını kıramadığı Melekler vasıtasıyla elde edilen her türlü mal, mülk ve makam ile elde edilen seçkinlik, üstünlük Allah’ın bazı kullarını seçmesinden ve ona özel bir değer atfetmesinden başka bir şey değildi. Onlar, bu inançlarından yola çıkarak “madem ki Hz. Muhammed @ kendisinin Allah’ın elçisi olduğunu iddia ediyor o halde Allah elçisini sevdiği kullarından seçtiği için onun muazzam bir servete ve mülke sahip olması gerekiyor” diye düşünüyorlardı. Müşriklerin bu düşüncelerinin yanlış olduğunu Cenab-ı Hak, ahiret sahnelerinde meleklere, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’e yalanlatarak gösterir. Onlar, müşrik azgın ileri gelenlerin sapıklığa / azgınlığa gitme nedeni olarak onların sahip oldukları servet, mal ve makam gibi nimetler olduğunu ifade ederler. Onların kendilerine verilmiş nimetler nedeniyle ilahi öğretiye sırt döndüklerini ve bu nimetlerin kendilerine özel bir paye, seçkin olduklarının bir işareti olarak verildiği şeklindeki yanlış bir düşünceye kapıldıklarını da söylerler. Halbuki kendilerine verilen nimetlerin sınama aracı olduğunu idrak edip daha da olgunlaşmaları ve ilahi öğretiye / zikre daha sıkı bağlanmaları gerekirken onlar tam tersini yapmışlardır. Sahip oldukları zenginlik ve makamları ile şımarıp azgınlaşarak haddi aşmışlardır. Cenab-ı Hakk’ın verdiği makam ve zenginlik nimetleri onlara daha fazla sorumluluk yüklemişken onlar bu sorumluluklarını idrak etmek yerine bu nimetleri kendileri için üstünlük, seçkincilik ve büyüklenme vesilesi yapmışlardır. Cenab-ı Hak, daha sonra Mekke müşrik ileri gelenlerine geçmiş peygamberleri örnek verir ve hepsinin herkes gibi yemek yiyen, çarşı pazar gezen, hayatın içinden olan normal insanlardan olduğunu, tanrısal özelliklerinin olmadığını, kendilerini asla halktan ayırmadıklarını kısacası seçkinci olmadıklarını bildirir. Kabileci şirk sisteminin bu seçkinci anlayışı kabilelerin ileri gelenlerini öyle bir hale getirmişti ki; şayet bu düşünceleri yanlış ise bunu kendilerine meleklerin gelip söylemesi ya da bizzat Allah’ın gelerek durumu izah etmesi gerektiğini iddia edecek kadar azgın, şımarık ve kibirli olmuşlardı. Onlar iddia ediyorlardı ki “Şayet herkesin Allah’ın kulu olduğunu, servet, mal ve makamın bir üstünlük ve sevilme göstergesi değil de bir imtihan aracı olduğu iddia ediliyorsa bunu bizzat Allah’ın kendisinden duymak isteriz yahut melekleri gelsin bunu bize izah etsinler. Bizim gibi normal bir insanın peygamber olduğunu ve kendisine Allah’tan vahiy geldiğini bildirmesiyle bu düşüncelerimizi değiştirmeyiz.” Cenab-ı Mevla onların bu azgınca ifadelerine verdiği cevapta; onların bu istekleri yerine geldiğinde onlar için iş işten geçmiş olacağı ve korkunç bir azapla karşılaşacakları belirtilir. Ve hayatta yapmış oldukları iyi ve güzel şeylerin de bu azgınlıkları nedeniyle hiçbir değerinin olmayacağı vurgulanır. Bütün bunlar Furkan Suresinin müteakip ayetlerinde şöyle beyan edilir; 17- 26- Ve o gün O (Rabbin), onları ve onların Allah’tan başka taptıkları şeyleri toplar da “Siz mi saptırdınız şu kullarımı, yoksa kendileri mi yoldan çıktılar?” der. Onlar dediler ki: “Seni tenzih ederiz! Senden başkalarını veliler edinmek bize yaraşmaz. Ne var ki Sen onlara ve atalarına öylesine çok nimet verdin ki, (o nimetlerin büyüsüne kapılıp) Zikri terk ettiler ve helâki hak eden bir kavim oldular.” İşte onlar (taptıkları) söylediğiniz hususlarda sizi yalanladılar. Artık ne azabı geri çevirmeye ne de kendinize yardım etmeye gücünüz yetmez. Sizden kim zulmederse, Biz ona büyük bir azabı tattıracağız. Senden önce gönderdiğimiz elçilerde, şüphesiz yemek yerler ve çarşılarda dolaşırlardı. Ve Biz sizin bir kısmınızı bir kısmınız için fitne / imtihan aracı kıldık. -Sabredecek misiniz? diye- Senin Rabbin çok iyi görendir. Bize kavuşmayı istemeyenler “Bize melekler indirilmeliydi, ya da Rabbimizi görmeli değil miydik?” dediler. Ant olsun ki, onlar kendi içlerinde büyüklendikçe büyüklendiler ve azgınlıkta haddi aştılar. Melekleri görecekleri gün; işte o gün, suçlulara müjde yoktur. Ve onlar “N’olur bize bir şey yapmayın! bize dokunmayın!” diye yalvarırlar. Biz onların yaptıkları (iyi) işleri geçersiz saydık da onları etrafa saçılmış toz zerreleri gibi savurduk. O gün Cennetliklerin kalacakları yer çok iyi, dinlenecekleri yer çok güzeldir. Ve o gün gökyüzünde bulutlar yarılır ve melekler ardı arkasına indirilir. İşte o gün gerçek hükümranlık, Rahman’a özgüdür. Kâfirler için ise o, pek çetin bir gün olacaktır. (Furkan Suresi 17-26) Cenab-ı Hak, böylesine azgın kimseleri takip eden Mekke halkını zalim olarak niteler ve kendisine uyarıcı mesaj geldikten sonra müşrik şeytanları takip ettikleri takdirde onların yaşayacakları pişmanlık sahnesini anlatır. O dehşetli günde müşrik şeytanların kendi takipçilerine sahip çıkmadıklarını, onları rezil ve perişan halde bıraktığını belirtir. Hz. Muhammed’in @ ise o gün Mekke halkını ilahi öğretiyi dikkate değer bulmadıkları konusunda Rabbine şikâyet edeceğini bildirir. Cenab-ı Hak, elçisini teselli ederken, gönderilen mesaja değer vermeyen günahkarlardan düşmanlık edecek bir grubun mutlaka var olacağını ve bunun mücadelenin bir kuralı olduğunu belirtir. Fakat bunu dert etmemesini zira yaptığı hukuk mücadelesinde yol göstererek kendisine yardımcı olacağını müjdeler. 27-31- O gün, o zalim kimse ellerini ısırarak; “Eyvah, keşke ben, elçi ile beraber aynı yolda olsaydım! Yazıklar olsun bana, keşke falancayı yoldaş edinmeseydim. Hiç şüphesiz bana geldikten sonra, beni Zikir’den o saptırdı. Zaten şeytan insanı rezil edenmiş!” der. Elçi de: “Ey Rabbim! Hiç şüphesiz benim kavmim şu Kur’an’ı mehcur bıraktı. (Dikkate değer görmediği, kabul etmediği gibi onu eğlence ve alay konusu edinenleri takip etti)” dedi. Ve işte böyle Biz bütün peygamberlere günahkârlardan düşman kılmışızdır. (Ancak dert etme Ey Resulüm!) Yol gösterici ve yardımcı olarak Rabbin yeter! (Furkan Suresi 27-31) 8.3. Müşriklerin Kur’an’ın Neden Tek Seferde Nazil Olmadığını Sorgulamaları Mekke müşrik ileri gelenlerin peygamberlik konusunda kamuoyunda şüphe yaratmak için ortaya yeni sorgulama argümanı olarak “Kur’an’ın neden tek seferde nazil olmadığı?” sorusunu ortaya atarlar. Onlara göre Kur’an tek seferde topluca bir kitap halinde nazil olması gerekiyordu. Sanki topluca inseydi hemen iman edeceklermiş gibi. Fakat Cenab-ı Hak onların bu iddialarına bile lütfedip cevap verir. Vahyin böyle parça parça inzal etmesinin sebebini, indirdiği her ilahi öğretiyi elçisinin dolayısıyla müminlerin kalplerine yerleştirmek olarak açıklar. Bu açıklama ile Cenab-ı Hak rehberliğini yaparken sıralamanın karıştırılmaması için her öğretinin yeri ve zamanı geldikçe inzal edildiğini bildirir. Ayrıca bir dayatmada bulunmak yerine bizlerin düşünüp, akledip, mutmain olabilmemiz için bize fırsat tanıdığını bildirmektedir. Yani doğrudan emredip hiç düşünmeden, hiç akletmeden, körü körüne tabi olmamızı değil, öğretinin içimize sinecek şekilde tartışılması için fırsat verdiğini bildirmiş olur. Şayet hepsini topluca inzal etmiş olsaydı, hangi olaya hangi kıssanın metafor olduğunu, hangi soruna hangi ayetlerin çözüm getirdiğinin anlaşılması zorlaşacaktı. Ama şimdi olaylara göre ve ihtiyaca binaen gelen vahiy ile olaylara nasıl bakılması gerektiği öğretilmektedir. Toplumun içinde bulunduğu sıkıntılara ve sorunlara çözüm getiren reçeteler, tam o sıkıntı ve sorunlar yaşanırken sunulduğundan insanlar teori ve pratik birlikteliğini yaşayarak görmektedirler. Böylece olaylarla ve zihinlerdeki sorularla eş zamanlı bir iniş, Kur’an’ın fesahatine gaybden haber verme işini de ekleyerek verilen her çözüm önerisinin pratik uygulaması ile insanların bilgileri artıyor, kalpler mutmain oluyordu. Ayrıca bu metodla inzal edilen çözüm önerileri üzerine uzun uzun düşünme ve ikna olmak için süre tanınıyor ve pratikle de destekleniyordu. Bu şekilde bir nazil oluş ile Cenab-ı Hak, Kur’an’ın bizim tarafımızca da ağır ağır, düşüne düşüne ve konuları birbirine karıştırmadan ayrı ayrı anlamaya çalışmamız gerektiğini ve bunun için de Kur’an’ın indiği vasat, olaylar, sorunlar ve getirilen çözümler üzerinde konu bütünlüğünü ve iç tutarlılığı sağlayacak şekilde analiz ederek kafa yormamızı ve böylece ilahi öğütleri aklımızla, kalbimizle mutmain olacak şekilde içselleştirmemizi öğretmiş oluyor. Dahası vahyin karşısında direnen müşriklerin karşı koyuşlarında, inkâr etmek için ürettikleri örneklemelere, söylemlere ve argümanlara karşı da en doğru, en güzel ve en akli argümanları, örnekleri ve söylemleri anında vahyetmekle Kur’an’ın neden topluca değil de böyle kısım kısım indirildiğinin en güzel gerekçesini oluşturduğu da ayrıca belirtilir. 32- 34- İnkâr edenler: “Kur’an ona bir defada toplu olarak indirilmeli değil miydi?” dediler. Biz onu senin kalbine iyice pekiştirelim diye böyle (parça parça) indirdik. Ve Biz onu ağır ağır (tertilli) okuduk. Onların sana hangi misali (meseleyi, konuyu, argümanı) getirdilerse, Biz de mutlaka sana (onların argümanına karşı) gerçeği ve en güzel açıklamayı getirmişizdir. Yüzüstü cehenneme toplanacak olanlar var ya! işte onlar, konumları itibariyle en kötü, yolca da en sapık olanlardır. (Furkan Suresi 32-34) Müteakip ayetlerde Mekke’nin müşrik ileri gelenlerine geçmiş kavimlerin tarihlerinden sadece kısa değiniler şeklinde örnekler verilir. Hz. Musa @, Hz. Nuh @, Hz. Hud @ ve Hz. Salih @ peygamberlerin kavimleri üzerinden verilen örnekler ile o kavimlerin de kendileri gibi uyarılara kulak asmamaları nedeniyle sonunda yıkım ve çöküş azabıyla karşılaştıkları belirtilir. Bunların birer hikâye olmadığını Mekke müşrikleri gayet iyi bilmektedir. Çünkü onların ticari seferleri sırasında yanlarından geçtikleri kalıntılar ve o kalıntılara dair dinledikleri yaşam öyküleri bunların birer tarihi gerçekler olduğunun kanıtıdır. Cenab-ı Hak, tarihin derinliklerine gömülmüş bu kavimlerin yaptıklarının bir gün hesabını vereceklerini hiç düşünmediklerini ve pervasızca haddi aştıklarını belirterek Mekke müşrik elebaşılarını ikaz etti. 35-40- Ant olsun ki Musa’ya Kitab’ı verdik, kardeşi Harun’u da onunla birlikte vezir (yardımcı, destekçi) kıldık. Derken “Haydi ayetlerimizi yalanlayan o kavme gidin.” dedik. Sonunda da (yalanlayan o kavmi suda) batırıp yok ettik. Biz elçileri yalanladıkları zaman Nuh kavmini de suda boğduk ve onları insanlar için bir ayet (ibret) kıldık. Biz zalimler için pek acıklı bir azap hazırladık. Ad kavmini, Semud kavmini, Ress ashabını ve bunlar arasında daha birçok nesilleri de (yok ettik). Biz onların her birine de örnekler vermiştik. (Fakat, dinlemedikleri için) hepsini kırdık geçirdik. Muhakkak ki onlar, belâ ve fenalık yağmuruna tutulmuş olan beldeye (SODOMA) uğramışlardır. Acaba, bunlar orayı da mı görmediler? Hayır! Aksine bunlar öldükten sonra dirilmeyi ümit etmiyorlar. (Furkan Suresi 35-40) Bu aşamaya gelinceye kadar Hz. Muhammed @ ın teklif ettiği tevhidi dünya görüşü Darün Nedvenin / İhtiyarlar Meclisinin / Mele-i Ala’sının çoğunluk üyelerince kabul görmüştü. Fakat her seferinde Ebu Cehil ve onun gibi iblislerin itiraz etmeleri üzerine şirk sistemine devam kararı alınmış ancak Allah Resulünün teklifinin her gündeme gelişinde onlar derinden etkilenmişlerdi. Zira Mekke’nin huzuru, güvenliği ve selameti açısından Hz. Muhammed’in @ Mekke’nin kuruluş felsefesine geri dönmesi teklifi son derece doğru ve tek çare idi. Şimdi ise müşrik elebaşıları bu durumu büyük bir tehlike atlatmış edasıyla kamuoyuna anlatmaktaydılar. Onlar Hz. Muhammed’in @ peygamber olmadığını ama etkileyici üslubu ile herkesi etkilediğini, hatta az kaldı tüm Darün Nedvenin / İhtiyarlar Meclisinin / Mele-i Ala’sının üyelerini de etkileyerek şirk sisteminden vazgeçme noktasına kadar da getirdiğini belirtirler. Onlar bizzat kendi karşı çıkışları ve tanrılarına bağlılıkta sebat etmeleri ile bu tehlikeyi savuşturduklarını söylerler. Onlara göre; “Şayet kendilerinin onu (yani Allah Resulünü) küçümseyici tavırları olmasaydı bugün kendileri de onun söylemi etkisinde kalacaklardı. Onlar ‘Allah bir insanı hiç elçi gönderir mi? O gönderse gönderse meleklerini elçi olarak gönderir. Fakat bu adam etkileyici sözleri ile insanları büyüleyebiliyor. Bizi bile etkiledi’ şeklindeki argümanlarla halkı uyandırmasalardı bugün tanrılarımız terk edilmiş Hz. Muhammed’in @ peşinden gidiliyor olacaktı.” Cenab-ı Hak, onların halkın menfaatini düşündüklerinden değil kendi kötü duygularının, tutkularının, heva ve heveslerinin esiri olmuş kişiler olduklarını bildirir. Onlar kabilelerinin reisleri olarak kendi mensuplarının güvenliklerini, huzurunu ve selametini düşünmeleri gerekirken kendi arzu ve şehvetlerinin peşinde olmaları nedeniyle hayvanlardan bile aşağı olduklarını belirtir. Onların sahip oldukları akli melekelerini kullanmadıklarını ve o melekelerini köreltmeleri nedeniyle iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı ayırt etme hususunda hayvandan daha aşağı olduğunu ortaya koyar. Halbuki hayvanların bile kendilerine iyi davranan ile kötü davrananı ve kendilerine faydalı olan ile zarar vereni ayırt ettiklerini ama onların bu farkı ayırt edememeleri nedeniyle uyarı ve öğütlerin asla fayda vermeyeceğini ifade eder. 41-44- Seni gördüklerinde “Allah, elçi olarak bunu (bir insanı) mu göndermiş? diyerek hep seni alaya alıyorlar. Şayet onlara (imanda, bağlılıkta) sebat göstermeseydik, gerçekten de bizi neredeyse tanrılarımızdan saptıracaktı.” derler. Ama yakında azabı gördükleri zaman, kimin gerçekten sapık yolda olduğunu öğreneceklerdir. Hevasını (kötü duygularını, tutkularını) tanrı edinen kişiyi gördün mü? Artık, ona sen mi vekil olacaksın? Yoksa sen, onların çoğunun (vahye) kulak vereceğini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar (sığır gibi, koyun gibi) gibidir. Hatta, yolca hayvanlardan daha sapık / şaşkındırlar. (Furkan Suresi 41-44) Aklı olmayan hayvanların bile kendi ihtiyaçlarını karşılayanlara karşı nankörlük yapmadıkları halde müşriklerin Cenab-ı Hakk’ın, insanların ihtiyacını karşılamak için vermiş olduğu nimetlerin yanında gafletten uyanmaları ve dirilmeleri için gönderdiği peygamberi inkâr etmekle nankörlük yapmakta oldukları ve uyarıları anlamamakta direndikleri aşağıdaki ayetlerde ifade ediliyor. Cenab-ı Hak, bu ayetlerde özellikle çöl insanının hayati ihtiyaçları olan gölge, su, gece istirahati ve gündüzün aydınlığı ile geçim için çalışma nimetlerine dikkat çekmektedir. Ancak onların bu hayati ihtiyaçlarını temin eden Allah’ın yine aynı önemdeki hayati ihtiyacı olan ilahi öğreti göndermesini reddetmeleri gerçekten büyük bir nankörlüktü. 45-50- Rabbinin o gölgeyi nasıl uzattığını görmez misin? Dileseydi onu elbet hareketsiz kılardı. Ayrıca Biz güneş’i, ona delil kıldık. Böylece onu kendi yasalarımıza göre kısaltıp çekip aldık. Sizin için geceyi örtü, uykuyu bir istirahat, gündüzü de yayılış vakti kılan O’dur. Rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen de O’dur. Ölü bir beldeye can verelim, yarattığımız nice hayvanlara ve insanlara su sağlayalım diye gökten tertemiz bir su indirdik. Ant olsun Biz, öğüt almaları için, bu gerçekleri çeşit çeşit şekillerde anlattık, ama insanların çoğu nankörlükte direnmektedirler. (Furkan Suresi 45-50) İnsanların her türlü ihtiyacını karşılayan Rabbimiz toplumsal yaşamdaki en büyük sorunlarımızdan olan yönetim işlerimizdeki haksızlıklara, adaletsizliklere ve zulümlere kayıtsız kalamaz. Onun için bu zulümleri yapanları uyarmak amacıyla elçiler gönderiyor. Müşrikler ise zulmün kaynağı olan şirk sisteminin devamını arzu ettiklerinden şirk sisteminin siyasi görüntüsü olan kabileciliği korumak için Cenab-ı Hakk’ın neden her bir kabileye bir elçi göndermeyip de sadece bir kabileden tek bir elçi gönderdiğini sorguladılar. Onların halihazırdaki şirk sisteminin sebep olduğu kabilecilik anlayışı ile her kabileye elçi gönderilmesinin doğru olacağını aksi takdirde kabileler arasındaki rekabet ve üstünlük / şeref yarışı nedeniyle hangi kabileden bir elçi geldiyse öbür kabilelerin bunu reddeceğini söylediler. Bu nedenle kabilelerin bir araya gelip tevhid oluşturmasının imkansızlığından bahsettiler. Cenab-ı Hak ise onlara cevap olarak her topluma bir uyarıcı göndermeyi dilemediğini bildirir. Ve onlara “Çünkü öyle bir durumda sizler yine rekabet edersiniz ve elçilerin üstünlükleri üzerinden rekabet, çekişme ve çatışmayı beslersiniz. Zaten şirk düşüncesi size böyle parçalı / atomize toplum olmanızı dayatıyor. Halbuki siz hangi kabileden olduğuna bakmadan ve kabileci üstünlük ve rekabet anlayışlarınızı bir kenara koyarak tevhit olabilirsiniz. Hem rekabet ve üstünlük düşüncenizi korumayı hem de tevhid olmayı düşünüyorsanız bu fikir zaten kökünden yanlış bir düşüncedir. Mekke şehir yaşamınızda olan da zaten bu yapı. Ancak bu şekilde birlik ve beraberliği sağlayamadığınız da meydanda apaçık görünüyor. Ayrıca siz kabileye bir uyarıcı gelmesi halinde onlara uyacağınıza dair söylemleriniz samimi değildir. Sizler içinizde şirk sisteminin devamını arzu ettiğiniz için bu şekilde talepte bulunuyorsunuz. Çünkü sizin talep ettiğiniz gibi olsa her kabilenin kutsalları / peygamberlerini yarıştıracaksınız ve tevhidi yine sağlamayacaksınız. Halbuki Ben insanların tevhit olmalarını istiyorum. Tevhit olmak içinde her topluma / kabileye değil bütün toplumlara / kabilelere bir tek kişi ve bir öğretinin gönderilmesi en doğru olanıdır. Böylece bütün kabileler / toplumlar ayrılığın sebep olduğu tüm farklılıkları bir kenara koyup o kişinin ve gönderdiğim öğretinin etrafında toplanarak tevhidi oluşturabilirler.” Cenab-ı Hak elçisine ise müşriklere boyun eğmemesini ve onlarla vahyettiği öğretinin rehberliğinde bütün gücü ile mücadele etmesini emreder. Bu noktada tevhidi dünya görüşüne bağlı olanlarla bu görüşe karşı olanların elbette iki farklı toplumu yaratacağı da aşikardır. Bu farklılık için de Cenab-ı Hak, suların birbirine karışmaması metaforunu örnek olarak getirir. Acı ve tuzlu suya sahip deniz ile tatlı ve içimi kolay olan suya sahip denizin birbirine karışmadığını belirterek, müminlerin iyi, tatlı ve faydalı karakterlere sahipliği ile tatlı ve içimi kolay suya benzetilirken müşriklerin ise kötü ve çirkin karakterlere sahipliği de acı ve tuzlu suya benzetilir. Aynı sudan yaratılmış ve birbirleri ile soy-nesep bağları olmasına rağmen müminlerle müşriklerin birbirine karışması, uzlaşması, birbirlerini sevmeleri mümkün değildir. Aralarında bir ayırıcı berzahın (iyiyi kötüden ayıran FURKAN / Kuran öğretisi) varlığı bildirilir. İkisi de aynı sudan yaratılmış olsa da tercihlerine göre karakterleri farklılaşmaktadır. İnsanların elbette soydaşları, kan bağı olan hemcinsleri olacaktır. Bu Cenab-ı Hakk’ın yaratmasıdır. Ancak bunun böyle olması kabilecilik ya da ırkçılık yapılmasını gerektirmez. Kabilesini ya da soyunu sevmemesini de gerektirmez. Elbette insanların yakın akrabasını sevmesi, onlara yakınlık duyması Allah’ın yaratmasından gelmektedir. Fakat kabileciliği putlaştırmak yanlıştır. Çünkü kabileciliğin put haline getirilmesi durumunda gerek kabile içinde gerekse de kabileler arasında hukuksuzluk meydana gelmektedir. Özellikle kabilecilik yapan kabilelerin ileri gelenleri kendi mensuplarına ve diğer kabilelere son derece zarar vermektedirler. Halka tapınması için ileri gelenlerin icat ettiği tanrılar / kutsallar ise halka hiçbir faydası ve zararı olmayan boş, batıl ve uydurulmuş şeylerdir. 51-55- Şayet dileseydik Biz elbette her kente / her kavme bir uyarıcı gönderirdik. Öyleyse (evrensel uyarma görevini sana verdiğimiz için) kâfirlere itaat etme ve bu (ilahî mesajın) ışığında onlara karşı bütün gücünü ortaya koyarak büyük bir mücahede gerçekleştir! O, iki denizi salıverendir. Birisi tatlı ve susuzluğu giderici, diğeri ise tuzlu ve acıdır. Ve O, aralarına bir berzah (engel) ve yasak kılandır. İnsanı / Beşerî sudan yaratan O’dur. Sonra ona bir nesep ve sıhriyet kılmıştır. Senin Rabbin her şeye güç yetirendir. Onlar Allah’tan başka kendilerine ne fayda ve ne de zarar veremeyen şeylere tapıyorlar. Zaten kâfir, Rabbine karşı çıkandır. (Furkan Suresi 51-55) Cenab-ı Hak, kendisini sadece uyarıcı ve müjdeleyici olarak vazifelendirdiğini elçisine bildirdikten sonra elçisinden Mekke halkına şöyle seslenmesini ister; “sizler, toplumun sorunlarını çözmek için uğraşmayan yöneticilerinize itaat ediyorsunuz. Halbuki sizi yaratan yaşam ihtiyaçlarınızı karşıladığı gibi sizin en önemli ihtiyacınız olan toplumsal yaşam usul ve esaslarında da size yol gösteren, sizi içinde bulunduğunuz hukuksuzluktan, kriz ve zulümden kurtaracak rehberleri size getirdim. Üstelik bu hizmetim için sizlerden herhangi bir ücret talep etmiyor. Sizden tek istediğim kendi menfaatiniz için Rabbinize dönmenizdir.” Cenab-ı Hak, daha sonra elçisi üzerinden müminlere seslenir ve onları daima diri ve mutlak hayat sahibi olan Kendisine güvenmelerini ister. Yine onlardan Kendisine tam bir yönelişle yönelmelerini ve istikrarlı bir şekilde ilahi egemenliği hâkim kılmaları için çalışmalarını emreder. Kendisinin müşrik elebaşlarının ne gibi günahlar işlediğinden haberdar olduğunu bildirir. Nasıl ki gökler ve yerleri yaratması altı günlük / evrelik bir süre aldıysa ve sonunda kendisinin bu evrenin yönetim kontrol merkezini hakimiyeti altına aldıysa aynı şekilde tevhidi dünya görüşünün topluma egemen olması da bir süreç alacaktır ama sonunda zalim ve ceberrut şirk sistemi yıkılacak ve Rahman olan Allah’ın yasaları egemen olacaktır. Bu hususu ilahi öğretiyi ve toplumların tarihlerini iyi bilen kimse / kimselere (Varaka bin Nevfel gibi kimselere) sorulmasını ister ve böylece onların da sosyolojinin kuralının böyle olduğunu bildireceklerine işaret eder. 56-59- Biz seni ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. De ki: “Ben, buna karşılık sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Tek isteğim, sadece ve sadece, dileyen kimsenin Rabbine giden yolu bulmasıdır.” Öyleyse sen ölmeyen, o mutlak hayat sahibi Allah’a güven. O'na yönel ve istikrarlı bir şekilde O’nun öğretisini egemen kılmaya çalış. O’nun kullarının günahlarından haberdar olması yeter. O, gökleri, yeryüzünü ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan, sonra Arş’a istiva edendir. O, Rahman’dır. Haydi, sen bunu çok iyi haberdar olana (çok iyi bilene) sor. (Furkan Suresi 56-59) 8.4. Müşriklerin Merhamet Paradigmasını Sorgulamaları Hz. Muhammed’in @ çağırdığı tevhidi dünya görüşünün ana paradigmalarının birisi de Fatiha suresinde işlendiği üzere Yönetenlerin, zenginlerin, güçlülerin toplumdaki zayıflara, fakirlere, kimsesizlere merhametle davranmasıdır. Merhametli olmak; Cenab-ı Hakk’ın Rahman isminin bir tecellisi olarak özellikle otorite, mal ve mülk sahibi insanların, toplumdaki herkese hatta hayvanlara ve çevreye sevgiyle, hoşgörüyle, acımayla, fedakarlıkla, vicdanla yaklaşması, onlar için çalışıp çabalaması, rahmet olup yağması, adaletli ve dayanışmacı olmasıdır. Cenab-ı Hak, Mekke müşrik elitlerini merhamete çağırır ve topluma zulmetmekten, adaletsiz olmaktan, acımasız ve insafsız olmaktan sakındırmak için “Rahman’a itaat edin / secde edin / boyun eğine” diye emreder. Onlar ise Allah’ı gayet iyi biliyor olmalarına rağmen O’nun Rahman isminin toplumsal hayata bu anlamdaki tecellisini reddederler. Onlar, kabileciliği putlaştırmalarının neticesi olarak acımasız, vicdansız, hak-hukuktan yoksun, zalimane bir toplumsal yapıyı kendileri için en uygunu olarak görürler. Onlar kurdukları zalim ve vahşi bir sistemi meşrulaştırmak için şirk inancı içerisinde kutsal değerler icat etmişler ve uydurdukları bu kutsal değerler ile de insanları avutmaktadırlar. Fakat şimdi Hz. Muhammed @ insanları aldatan bu şirk kutsal değerlerinin yanlış olduğunu ve Allah’ın Rahman ismi ile kullarına asla zulmetmeyeceğini tam aksine kullarına çok merhametle muamele ettiğini ve herkesin de aynı şekilde merhametle muamele etmesi gerektiğini bildirmektedir. Müşrik elebaşılar ise asırlardır insanların bu şekilde yönetildiği bir sistemin yanlış olamayacağını iddia ederler. İnsanlara rahmetle, sevgiyle, şefkatle muamele edilemeyeceği, onlara merhametle muamele edilmesi halinde yönetilemeyeceği ve çeşitli marazlar doğacağını iddia ederler. Bu nedenle de en temel paradigması merhamet ve şefkat olan tevhidi dünya görüşüne tamamen karşı olduklarını bildirirler. Cenab-ı Hak, nasıl ki kale burçlarından insanlar gözetlenir aynen öyle de bütün insanların gözetlendiğini ve hiçbir şeyin karanlıkta kalmayacağını zira gökyüzünün karanlıklarını aydınlatan kandil ve ayın varlığı gibi doğru ile yanlışın açığa çıkması için vahiy ile insanların aydınlatıldığı vurgulanır. Zulmün gece misali karanlıkları bir gün sona ereceği ve adalet / merhamet güneşinin doğacağı da müjdelenir. 60-62- Onlara “Rahman’a itaat edin / secde edin / boyun eğin!” dendiği zaman, “Rahman da neymiş? Senin bize emrettiğin şeye mi itaat edeceğiz / secde edeceğiz / boyun eğeceğiz?” dediler. Ve bu (emir), onların nefretlerini artırdı. Gökte burçlar kılan, onların içinde bir kandil ve aydınlatıcı bir ay kılan ne cömerttir. O, öğüt almak veya şükretmek isteyen kimseler için gece ile gündüzü birbiri ardınca kılandır. (Furkan Suresi 60-62) Mekke müşrik elitlerin “Rahman da neymiş sana mı itaat edeceğiz” deyince Mekke halkına şirk sisteminin yöneticileri ve şirk öğretisi ile Tevhidi Dünya Görüşü öğretisi ve bağlıları arasındaki fark gösterilir. Bu fark İlahi öğretinin en temel paradigması olan ve Cenab-ı Hakk’ın Rahman isminin tevhidi dünya görüşü çerçevesinde toplumsal ve yönetim yapısındaki tecellisi olan merhamet üzerinden anlatılır. Bu paradigmaya iman etmiş tevhidi dünya görüşünün bağlılarının karakterleri tek tek açıklanarak Mekke halkının kıyas yapması sağlanır. Böylece tevhid sisteminin öngördüğü insan tipinin toplum için ne kadar faydalı, güzel ve iyi olduğu gösterilirken içinde yaşadıkları şirk sistemine ait insan tipinin ise toplum için ne kadar zararlı, kötü ve çirkin olduğu zımnen ifade edilmiş olur. Şirk sisteminin insanı kibirli, gururlu, ahlaksız, zalim, zorba, gösteriş budalası ve cahil iken tevhid sisteminin insanı ise mütevazı, ahlaklı, alçak gönüllü, erdemli ve olgun kimselerdir. Böylece halka Rahmana itaat eden kullara itaat edilmesi halinde, toplumun nasıl bir rahmetle yüzyüze geleceği ifade edilmiş olur. Müşrik elebaşıların küçümsedikleri Resulü Ekrem ve müminlerin yönetiminin insanlara rahmet getireceği, onların muarızlarının kendilerine laf atmaları durumunda bile şiddetle karşılık vermedikleri ve toplumda barışı, selameti istedikleri Furkan Suresinin müteakip ayetlerinde şöylece ifade edilir; 63- O Rahman’ın kulları öyle kimselerdir ki onlar, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahil kimseler kendilerine laf attığı zaman “Selâm!” derler. (Furkan Suresi 63) Rahman isminin toplumsal yapıdaki tecellisini isteyen müminlerin kendi heva ve arzularına göre değil Rablerinin emrine göre hareket ettikleri beyan edilir. Halbuki şirk sisteminin insanı heva ve hevesi peşinde koşan, nankör, şımarık ve ruhsuzdur. Rahmanın kulları kendisine yapılan iyiliklere karşı müteşekkir, iyiliğin kaynağına asla nankörlük yapmayan, ince, derin, daima uyanık, fedakâr, cefakâr ve düşünen kimselerdir. 64- Onlar (Rahman’ın kulları), Rabblerine secdeler ve kıyamlar ederek gecelerler. (Furkan Suresi 64) Mekke halkının secde / itaat ettiği halihazırdaki şirk sisteminin elebaşıları hesap vermekten hoşlanmayan, kendini sorumsuz ve layüsel gören, yaptıklarının halka nasıl bir zarar vereceğini hiç dikkate almayan, uzun vadeli değil günü kurtarmaya bakan ve kendi çıkarlarını düşünen kimselerdir. Ancak tevhit sisteminin bağlıları olan Rahman’ın kulları ise yaptıkları işlerin ve aldıkları kararların insanlara zarar verip vermeyeceğinin muhasebesini yapan, yaptığı muhasebe sonucunda kötü sonuçların çıkabileceğini düşündüğünde derhal yapmaktan vazgeçen, her yaptığı işin bir gün hesabının sorulacağı ve cezasının ateşle ve helak olmak şeklinde verileceği düşüncesi ile daima müteyakkız olan kimselerdir. 65-66- Onlar (Rahman’ın kulları); “Rabbimiz! Cehennem azabını bizden uzak tut! Doğrusu onun azabı daimî bir helâktir. Orası ne kötü bir karargâh ne kötü bir ikametgâhtır.” derler. (Furkan Suresi 65-66) Şirk sisteminin azgın elebaşıları sahip olduğu zenginlikleri ihtiyaç sahibi diğer insanlarla paylaşmakta son derece cimri, kendi heva ve heveslerini besleyen, gururlarını okşayan, kendilerine zevk ve safa veren şeylere karşı yaptıkları harcamalarda aşırı derecede bonkör davranan kimselerdir. Fakat tevhit sistemini isteyen Rahmanın kulları ise asla cimrilik yapmayan, Cenab-ı Hakk’ın kendilerine verdiği rızıkları insanlarla paylaşan ve harcama yaparken de israf etmeden ihtiyaçlarını karşılayan ve son derece dengeli bir tutum içerisinde olan kimselerdir. 67- O kimseler (Rahman’ın kulları), harcadıklarında israf etmezler, cimrilik de etmezler ve bu ikisi arasında bir dengeli bir yol tutarlar. (Furkan Suresi 67) Şirk sisteminin liderleri birliğe beraberliğe değil de bölücülüğe neden olan kimselerdir. Onlar toplumları parça parça eden her kesim için kırmızıçizgiler uyduran ve böylece toplumları birbiri ile çatıştıranlardır. Onlar bu çatışmalardan da nemalanan kimselerdir. Ayrıca onlar toplumları felakete, tükenişe ve yok oluşa götüren fuhuş ve zinayı yaygınlaştıran kimselerdir. Şayet pişman olup bu hareketlerinden vazgeçmeyecek olurlarsa onları çok acıklı bir azap beklemektedir. Hem bu dünyada hem de ahirette karşılaşacakları hor hakir edici bu azaptan kurtulmanın yegâne yolu derhal halihazırdaki yollarını terk edip toplumu ıslah edici eylemler ortaya koymalarıdırlar. Tevhidi dünya görüşünün savunucusu olan Rahmanın kulları ise kabilelerin / toplumların bir araya gelmelerini, tevhid olmalarını, dayanışmalarını, kendilerini bölen parçalayan ve birbirlerine düşman kılan hiçbir kırmızıçizgi ve kutsal değer tanımayan kimselerdir. Onlar insanların haksız bir şekilde öldürülmesini istemezler ve kimseyi haksız olarak öldürmezler. Onlar insanı ancak hak etmesi halinde öldürürler. Onlar insanları öldürmeye değil diriltmeye, yaşatmaya çalışırlar. Onlar toplumda barışın, selametin, huzurun olması için çaba sarf eden kimselerdir. Onlar toplumları tükenişe ve felakete götüren zinaya yaklaşmazlar. 68-71- İşte o kişiler (Rahman’ın kulları), Allah ile beraber başka bir ilâha itaat / kulluk etmezler. Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler ve zina yapmazlar. Kim bunları yaparsa, günahının cezasını bulur. Kıyamet günü azabı kat kat artırılır ve orada hor ve hakir olarak ebedi kalır. Ancak tövbe eden, iman eden ve ıslah edici eylemler yapanlar müstesna. İşte Allah, onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Her kim tövbe eder ve ıslah edici eylemlerde bulunursa, muhakkak ki o, Allah’a tam bir yönelişle dönmüş demektir. (Furkan Suresi: 68-71) Mekke şirk ortamında bu sistemin elebaşıları fitne, fesat, iftira, yalan- dolan, yalancı şahitlik, gıybet, dedikodu, çekiştirme, boş ve batıl sözler sarf eden kimseler iken tevhidi dünya görüşünün savunucuları olan Rahman’ın kulları ise hakka tanıklık ederler, gıybet, dedikodu, boş ve batıl sözlerden uzak duran kimselerdir. 72- Onlar ki (Rahman’ın kulları), yalancı şahitlik yapmazlar / yalana şahitlik etmezler, boş ve kötü sözlere rastladıkları zaman vakarlı bir şekilde (yüz çevirip) geçerler. (Furkan Suresi 72) Şirk sisteminin zalim yöneticileri hak ve hakikat karşısında duyarsız davranan, hakka (gerçeğe) kulaklarını tıkayan, Allah’ın ayetlerine kulak vermeyen ve aklını kullanmayan kimselerdir. Halbuki tevhidi dünya görüşünün önderleri olan Rahman’ın kulları ise Rablerinin ayetleri hatırlatıldığında yani hak ve hakikat kendilerine hatırlatıldığında onlara karşı asla kayıtsız ve ilgisiz kalmayan, itaat için kulaklarını ve kalplerini onlara açan kimselerdir. 73- O kimseler (Rahman’ın kulları), kendilerine Rabblerinin ayetleri hatırlatıldığında ise, onlara karşı kör ve sağır davranmazlar. / kayıtsız ve ilgisiz kalmazlar. (Furkan Suresi 73) Şirk sisteminin önderleri gelecek nesilleri düşünmeyen, onlara örnek olmak gibi bir titizliği ve derdi olmayan, iyilik ve faziletin yaygınlaştırılması ve gelecek nesillere aktarılması düşüncesi taşımayan kimselerdir. Ancak tevhidi dünya görüşünün önderleri olan Rahmanın kulları ise, aydınlık gelecek ve aydınlık nesiller arayan, gelecek kuşaklara iyi örnek olmak için güzel eylemlerde bulunan kimselerdir. Rahman’ın kulları bu çabalarının karşılığını çok büyük mükafat olarak alacaklardır. Onlar gelecekte çok büyük bir saygıyla ve hürmetle karşılanacaklardır. Onların ahiretteki mükafatları da ebedi bir cennet hayatı, güzel bir makam ve çok güzel bir konaklama ile karşılaşma olacaktır. 74- 76- O kişiler (Rahman’ın kulları), “Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve nesillerimizden göz aydınlığı olacak (iyi insanlar) ihsan et. Ve bizi muttakilere önder kıl!” derler. İşte onlar (Rahman’ın kulları), sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamları ile ödüllendirilecekler ve orada hürmet ve selâmla karşılanacaklardır. Orada ebedî kalacaklardır. Orası ne güzel bir makam ve ne güzel bir ikametgâhtır. (Furkan Suresi 74-76) Böylece şirk sisteminin azgın önderlerince Hz. Muhammed’i @ halkın gözünde küçük düşürmek için “sana mı itaat edeceğiz?” diye alay etmeleri ve onların “Rahman da neymiş?” diyerek tevhit sisteminin merhamete dayalı ilkesini aşağılamaları karşısında, Cenab-ı Hak, onlara “işte Rahman’ın kulları güzel karakterlere sahipken bana ve bu kullara itaat edilmeyecek de sizin gibi azgınlara mı itaat edilecek?” diye cevap vermiş olur. Cenab-ı Hak, surenin sonunda da elçisine hitaben Mekkelilere şöyle seslenmesini ister; “Bütün bunlara hepiniz şahit iken hala şirk sisteminden ve müşrik önderlerden yana tavır koyarsanız Rabbim size bir değer vermez ve azabın üzerinize çökmemesi için hiçbir neden kalmaz. O zaman da inkarınızın karşılığı olarak toplumsal ve uhrevi azabı kaçınılmaz olarak tadacaksınız.” 77- De ki: “Eğer yönelmeyecek olursanız Rabbim size önem / değer vermez! Şayet yalanlamaya devam ederseniz / inkara devam edecek olursanız. . . o zaman kaçınılmaz sonucu yaşayacaksınız!” (Furkan Suresi 77) 8.5. Hz. Muhammed’in @ Taraftarlarının Güçlendirilmesi Furkan Suresinde işlendiği üzere Mekke müşrik elitleri Hz. Muhammed’in @ peygamberliğini sorgulayıcı argümanlar ileri sürmüşlerdi. Onlar onun peygamber olamayacağı, Cenab-ı Hakk’ın onu seçmeyeceği iddiası üzerinde yoğunlaştılar. Furkan suresinde cevap verilmesine rağmen, onlar kara propagandalarına bir başka yönden açılım getirdiler ve peygamberin cenahının / taraftarının / kabilesinin / kanatlarının / gücünün çok olması gerektiğini iddia etmeye başladılar. Hz. Muhammed’in @ cenahının, koruyucusunun, gücünün ve soy sop anlamında taraftarının sadece Haşimoğullarından ibaret olmasını peygamber olması için yeterli olmadığını ileri sürdüler. Mademki Allah bir elçi gönderiyor, o halde onun soyu / kabilesi, gücü, iktidarı çok kuvvetli olmalı, Mekke’nin en güçlü kabilesinden olmalı, cenahı / kol ve kanatları çok olmalı ayrıca onların bu gücüne bağlı olarak birçok melik ve kabile de onu desteklemeli şeklinde iddialarda bulundular. Kabilelerin tevhidi ancak böyle güçlü kabilelerden çıkacak liderler vasıtasıyla sağlanacağını iddia ettiler. Onların bu iddialarına Cenab-ı Hak şöyle cevap verir; “Nasıl ki melekler kendisinin elçileridir ve ikişer, üçer, dörder ve daha fazla kanatları / cenahları / gücü varsa aynı şekilde seçeceği elçinin ne kadar taraftara, kola, kanata, soya-sopa, güce ve destekçi kabileye sahip olacağı konusunu kimseye danışmaz. O seçtiği elçiye sağlayacağı destek ve taraftarlar konusunda kendisi karar verir ve dilerse o elçisinin kanatlarını güçlendirir, taraftarlarını çoğaltır.” Aslında Mekke müşrik elebaşılarının yaptıkları menfi propaganda, işkence, baskı ve zorbalık nedeniyle Hz. Muhammed’in @ taraftarı olma hususunda ilk zamanlardaki gibi bir artış trendi yoktu. Peygamberimizin safına geçişler oldukça azalmıştı. İşte tam bu zamanda Cenab-ı Hak elçisini ve müminleri teselli babından Fatır Suresinin ilk ayetlerini inzal eder; “O kime rahmetinin kapılarını açarsa o rahmeti kimse engelleyemez. Böylece rahmete nail olan hidayete erer. Ve kime de rahmetinin kapılarını kapatırsa o kimsede asla hidayete eremez.” şeklindeki bildirisi ile Hz. Muhammed’in @ kendi saflarına katılımın azalmasından bunalarak ‘iki Ömer’den birini hidayete erdirerek kendi kanadını / cenahını kuvvetlendir’ diye duasına bir cevaptır. Bu ayetler sadece teselli babından söylenmiş sözler değildir. Aynı zamanda bu Cenab-ı Hakk’ın yardım için verdiği sözlerin reel hayatta görüntüsü olacağının ve Hz. Muhammed’in @ duasına icabet adına ileride detaylı olarak anlatılacak olan Hz. Ömer ve Hz. Hamza’nın peygamberimizin safına gireceğinin ve böylece peygamberimizin kanatlarının sayısının artacağının müjdesidir. Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’in @ kanadının kuvvetlenmesi olayını Fatır Suresinde meleklerin kanatlarının çok olması ve bu kanatların da yine O’nun tarafından artırılması metaforu ile anlatır. Cenab-ı Hak aynı zamanda elçisine insanların onun peygamberliğini inkâr etmesinin normal olduğunu, daha önceki peygamberlerinde inkâr edildiğini bildirir. Ama endişe etmemesini işin sonuna bakmasını sonunda Allah’ın mutlak galip olması nedeniyle toplumun hakka dönmelerinin kaçınılmaz oluşuna vurgu yapar. Rahman Rahim Allah Adına 1- 4- Gökleri ve yeri yoktan yaratan, ikişer, üçer, dörder cenahlara / kanatlara sahip melekleri / melikleri elçiler kılan Allah’a hamdolsun. O, yaratmada dilediği şeyleri artırır. Muhakkak ki Allah her şeye kadirdir. Allah, insanlara rahmetinden neyi açarsa artık onu tutacak önleyecek biri olamaz. Her neyi de tutarsa, onu da serbest bırakacak kimse olamaz. O, Aziz’dir (mutlak galip), Hakim’dir (hüküm ve hikmet sahibidir). Ey insanlar! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Size gökten ve yerden rızık veren Allah’tan başka bir yaratıcı mı var? O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde nasıl döndürülüyorsunuz? Eğer onlar seni yalanlıyorlarsa, senden önceki peygamberler de yalanlanmıştı. Ama bütün işler /emirler sonunda Allah’a döndürülür. (Fatır Suresi 1-4) Elçisine ve müminlere teselli edici müjdelemeler yapıldıktan sonra Mekke halkına bir çağrıda bulunulur. Zira Mekke halkı müşrik azgın ileri gelenlerin yaptıkları zulmün etkisi altında kalarak Hz. Muhammed’in @ safına geçme hususunda tereddütlüdür. Cenab-ı Hak Mekke halkının dikkatini Ebu Cehil şeytanının önderliğinde müşrik liderlerin oynadığı oyunlara çeker. Onlara dünya hayatının ve içinde yaşadıkları statükonun cazibesine kapılmamaları ikazını yapar. Özellikle Ebu Cehil şeytanının kara propagandasına aldanarak Allah’a karşı mağrur hale gelmemeleri uyarısında bulunur. Ebu Cehil şeytanının Mekke halkının düşmanı olduğunu, oynadığı oyunlarla toplumu felakete sürüklediğini görmelerini ister. Yine Cenab-ı Hak, verdiği sözü yerine getireceğini ve bu çerçevede elçisi Hz. Muhammed’i @ ve taraftarlarını kurtaracağını, onları eninde sonunda mutlaka başa getireceğini özellikle belirtir. Bu uyarının sonunda da elçisine seslenerek kara propagandalarla insanların zihnini bulandıran, çirkin oyunları güzel gösteren Mekke’nin şeytanları niye hidayete ermiyorlar diye üzülmemesini söyler. Çirkin oyunları nedeniyle onların azabı hak ettiklerini bildirir. 5- 8- Ey insanlar! Hiç şüphesiz, Allah’ın vaadi gerçektir. Onun için dünya hayatı sizi sakın aldatmasın. Sakın o çok aldatıcı (şeytan), sizi, Allah’a karşı mağrur hale getirmesin. Muhakkak ki şeytan, sizin düşmanınızdır. Onun için siz de onu düşman edinin. Şüphesiz o (şeytan) kendi taraftarlarını alevli ateşin ashabından olmaları için çağırır. Şu inkâr etmiş olanlar var ya! işte onlar için şiddetli bir azap vardır. İman etmiş ve ıslah edici eylemlerde bulunanlara ise bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır. Onun için, kötü ameli kendisine süslü gösterilen sonra da onu güzel gören kişi mi? Şüphe yok ki Allah dilediğini / dileyeni şaşırtır, dilediğine / dileyene de hidayet eder. O hâlde onlara üzülerek kendini perişan etme. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarını çok iyi bilir. (Fatır Suresi 5-8) Cenab-ı Hak, tevhidi dünya görüşünün egemen olacağına ilişkin verdiği sözün gerçekleşeceğini metaforlarla anlatır. Vaadinin anlatılan benzetmelerdeki gibi tabii yasaları / ilahi yasaları yani sosyolojik yasaları izleyerek gerçekleşeceğini bildirir. Nasıl ki Cenab-ı Hak, rüzgarlarla bulutları sürükleyip yükseltiyor ve ölmüş topraklara (yağmura susamış topraklara) düşen yağmur oraya hayat veriyorsa aynı şekilde başta Mekke olmak üzere tüm ölmüş toplumlar gönderilen elçilerin estirdiği rüzgarlar / mücadeleler ve yağmur misali vahiyle inen ilahi kitaplar ölü toplumları diriltecektir. Büyük devletler Allah’ın sosyolojik esaslarını düstur edinenlerce kurulur. Kim büyük medeniyet kurmak, büyük devlet olmak istiyorsa Allah’ın vahyindeki düsturları kendine düstur edinmesi şarttır. Allah güzel ilkeleri, güzel sözleri ve ıslah edici güzel fikirleri sever. Ancak bu güzel fikirlerin (güzel sözlerin) iktidar bulması / yükselmesi için mutlaka ıslah edici eylemlerin, yoğun ve sabırlı çaba ve gayretlerin gösterilmesi gerekir. 9- 10- O Allah ki rüzgârları gönderir. Böylece onlar da bir bulutu harekete geçirip yükseklere kaldırır. Derken onu ölmüş bir beldeye sevk ederiz. Böylelikle yeryüzüne ölümünden sonra onunla hayat veririz. Yeniden dirilme de işte bunun gibidir. Her kim kudret ve ihtişam (izzet) istiyorsa, bilsin ki kudret ve ihtişam (izzet) tamamen yalnızca Allah’ındır. Güzel sözler O’na yükselir. Onu ıslah edici / düzgün ve yararlı işler (salih amel) yükseltir. Şu, kötülüklerin plânlarını yapan kişiler; onlar için şiddetli azap vardır. Onların plânları ise boşa çıkar. (Fatır Suresi 9-10) Cenab-ı Hak, Mekke halkına şu mesajları içeren ayetlerini inzal eder; “Nasıl ki Allah sizi topraktan yaratıyorsa ve sizler küçük bir zerre iken analarınızın rahminde büyüyerek gelişip bebek olarak doğuyor daha sonra da yine O’nun belirlediği bir ömür yaşıyorsanız, tevhidi dünya görüşü hareketi de bir tek kişi ile başladı. Şimdi kendi kabilesinin koruması altında büyüyüp gelişiyor ve yarın iktidar olarak doğacak ve yine O’nun takdir ettiği kadar bir süre kadar yaşayacak. Bütün aşamalar O’nun koyduğu süreçleri, yasaları takip ederek gelişecek. Toplumların ömürleri ve yıkımları ilahi kurallara / kitaba göredir.” “Ülkenizi kuşatan iki denizi düşünün. Bütün ticaret gemileri buradan geçip gitmektedir. İkisinin tadı da farklıdır. İkisinin de hakimiyeti başka ülkelere ait. Biri İranın / Sasaninin hakimiyetinde, diğeri Bizans’ın hakimiyetinde. Nasıl ki iki denizden de taptaze et yiyorsanız ve süs eşyası çıkarıyorsanız ticari gemilerin hakimiyetine siz egemen olursanız neden sizi kuşatan bu denizlerden sizler faydalanmayasınız? O ticaret gemilerinden neden nasip aramayasınız? Ama bunu yapmak için güçlü olmanız gereklidir. Güçlü olmak için de şirk / bölücü / parçalı toplum yapısından vazgeçip birlik ve beraberlik içerisine girip tevhit devletini kurmanız gereklidir.” “Yine nasıl ki kainattaki her şey birbirinin zıddı şeklinde ve çift yaratılmışsa sizin içinde bulunduğunuz şirkin karanlıkları tevhidin aydınlığı ile son bulacaktır. Bu Cenab-ı Hakk’ın kâinata koyduğu yasadır. Her şeye O maliktir. Ama Mekke müşrik elebaşıları ve ortakları ise hiçbir şeye sahip değillerdir. Sahip oldukları şeyler de Allah’ındır. Bu müşrik elebaşılardan ve ortaklarından size hiçbir fayda gelmez. Onlardan bir şey beklemeyin! Onlar kendilerine yaptığınız isteklerinizi anlamazlar. Anlasalar bile karşılık vermezler, gereğini yapmaya yanaşmazlar. Dahası yarın nasıl kıyamette sizi inkâr edip azaptan kurtulmak için sizi satacaklarsa, aynı şekilde Hz. Muhammed @ yarın şirk sistemini devirdiği zaman onlar yine sizi satacaklar. Bunların peşinden gitmeye devam ederseniz toplumsal kıyamet / devrim olduğu zaman sizi kullananların satışına geleceğinizi aklınızdan çıkarmayın.” 11- 14- Allah sizi topraktan, sonra nutfeden yarattı. Sonra sizi çiftler kıldı. Bir dişinin hamile kalması ve doğurması ancak O’nun ilmiyle / izniyle olur. Bir kimseye ömür verilmesi de ömründen eksiltilmesi de mutlaka bir kitapta yazılıdır. Şüphe yok ki bu, Allah’a çok kolaydır. İki deniz de bir değildir; şu tatlıdır, hararet keser ve içimi kolaydır; şu ise tuzludur, acıdır. Ama her ikisinden de taze et / balık yersiniz ve takınacağınız süs eşyası çıkarırsınız. O’nun lütfundan nasip arayasınız ve belki şükredersiniz diye onda suyu yara yara giden gemileri de görürsün. O, gündüzün içine geceyi ve gecenin içine de gündüzü sokar. Güneş’i ve Ay’ı emre amade kılmıştır. Her biri adı konmuş bir vakte kadar yörüngelerinde akıp gitmektedir. Rabbiniz Allah işte budur! Mülk O’nundur. O’ndan başka yakardığınız kimseler ise bir hurma çekirdeğinin zarına bile sahip değillerdir. Onları çağırırsanız, çağrınızı işitmezler, işitseler bile size cevap ver(e)mezler, Kıyamet günü de ortak koştuğunuzu inkâr ederler. Bunları hiç kimse sana, her şeyden haberdar olan (Allah) gibi haber veremez. (Fatır Suresi 11-14) Cenab-ı Hak, Mekke halkına olan uyarılara tekrar döner. Onların Kendisine muhtaç olduklarını ama Kendisinin hiç kimseye muhtaç olmadığını bildirir. Onların gelecek tehlikelerden korunması, yok edilmekten kurtulması için atomize / parçalı / kabileci toplum yapısını bırakıp kendisinin önerdiği tevhit sistemine ihtiyaçları olduğunu vurgular. Şayet kendilerini zayıf, güçsüz ve geri bırakan atomize / parçalı / kabileci toplum yapısını terk etmeyecek olurlarsa yıkılıp gideceklerini yerlerine ise başka bir toplumun yaratılacağı tehdidinde bulunur. Bu uyarılarla Cenab-ı Hak, onların ya akıllarını başlarına alıp kendiliklerinden Hz. Muhammed’in @ saflarına geçecekler veya bu tevhit hareketine engel olamayacakları ve yok olup gideceklerini bildirmiş olur. Bu değişimin zor olmayacağını belirtir. Ebu Cehil gibi şeytanların halkı aldatmak için söyledikleri “Hz. Muhammed’in @ dedikleri doğru olsa bile siz onu değil de bizi tercih ederseniz biz sizin günahlarınızı gelecekte ve ahirette yükleniriz” şeklindeki sözlerine kanmamaları konusunda da uyarır. Gerekçesini de onların asla başkalarının günah yükünü üstlenmeyeceklerini, zoru görünce hemen kendilerini satacaklarını ve dahası onlar bunu gerçekten samimi olarak söyleseler bile yüce divan kurulduğunda böyle bir şeyin kabul edilmeyeceğini vurgular. Tek çıkar yolun suç işlememek, suçluya yardımcı olmamak ve temiz olmaya çalışmak olduğunun altı çizilir. Kör ile gören, aydınlık ile karanlık, ölü ile diri aynı olamayacağına göre suçlu ve suçluya destek olan temiz, takvalı, dürüst ve bunlara destek olan aynı şekilde değerlendirilemez. Cenab-ı Hak, elçisinin sadece uyarı görevini yaptığını bu uyarılara olumlu ya da olumsuz cevap verme konusunda halkın zorlanmadığını belirttikten sonra daha önceki elçilerin yaptıkları uyarılara kulak asmayan toplumların başına ne geldiyse aynı şekilde bunların da başına benzer felaketlerin gelmesinin kaçınılmaz oluşu belirtilir ve şu tehdit yapılır “siz inkâr ederek O’na bir zarar veremezsiniz ama O sizi inkar ederse durumunuz çok vahim!” 15- 26- Ey insanlar! Sizler Allah’a muhtaçsınız. Allah ise hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç değildir ve hamde / yönelmeye lâyık olandır. Eğer O dilerse sizi giderir (yok eder) ve yepyeni bir halkı getirir. Bu, Allah’a göre zor bir iş değildir. Kimse kimsenin günahını yüklenmez. Günah yükü ağır gelen kimse yükünü taşımak için başkasını yardıma çağırsa, akrabası dahi olsa, bu kimse o günah yükünün hiçbir parçasını taşımaz. O halde sen ancak akıbetleri konusunda Rabblerinden haşyet duyan ve salatı ikame edenleri (namazı müteakiben kamu hizmetlerinde bulunanları ve kamunun sorunlarını çözmek için faaliyet yapanları ya da destek verenleri) uyarırsın. Her kim arınırsa ancak kendisi için arınır. Dönüş de yalnızca Allah’adır. Kör ile gören bir olmaz! Karanlıklar ile aydınlık bir değildir! Gölge ile kızgın sıcaklık bir değildir! Ölüler ve diriler de bir olamaz. Şüphesiz Allah, dilediğine / dileyene işittirir. Sen ise kabirlerdeki kişilere işittiremezsin. Sen sadece bir uyarıcısın. Şüphesiz biz seni hak ile bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Her milletin içinden kendilerine bir uyarıcı mutlaka gelip geçmiştir. Onlar seni yalanlıyorlarsa, hiç şüphesiz onlardan önceki kişiler de yalanlamışlardı. Halbuki o elçiler onlara apaçık delillerle, sahifelerle ve aydınlatıcı kitaplarla gelmişlerdi. Sonra Ben o inkâr etmiş olan kişileri tutup yakaladım. Şimdi Benim onları inkârım nasılmış, görsünler bakalım! (Fatır Suresi 15-26) Cenab-ı Hak, aynı yağmur ile rengarenk çeşitli mevye ve bitkilerin yetiştirilmesine, dağların çeşitli renklerde katmanlardan oluşmasına, insan ve hayvanların da çeşitli renklerde olmasına dikkat çekerek, müşriklerin farklı farklı adet ve geleneklere sahip kabilelerin nasıl bir araya geleceği ve tevhit olacaklarına ilişkin onların sorularına şu mesajlarla cevap verir; “Allah kudreti ile tek bir şeyden çok çeşitlilik yaratabilmektedir. Dolayısıyla ilahi kaynaktan beslenen bir idare kurulduğu takdirde bu idare çeşit çeşit kavimleri bir araya getirecektir. Oluşturulan tevhit toplumu tek tip olmayacak, giysileri, adetleri, üretimleri, geçim kaynakları, vb. hususları farklı farklı olacaktır. Onları bir arada tutacak husus, birlik ve beraberlik iradesi göstererek teşekkül edecek yönetimlerinin bütün kabilelere adaletli davranması, onların sorunlarını çözmeye çalışması (salatı ikame) ve hukuku (Kitabı) tesis etmesinde olacaktır.” Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’e @ inzal ettiği öğretinin (Kitab / Hukuk) yeni bir şey olmadığını eskiden de toplumlara rehberlik / yol göstermek amacıyla bu öğretiyi gönderdiğini ve bu nedenle de Hz. Muhammed’e @ indirilen öğretinin daha önce gönderilen ilahi öğretilerden geriye ne kaldıysa hepsini tasdik ettiğini de bildirir. 27-31- Görmedin mi? Allah gökten bir su indirir. Onunla rengârenk, çeşitli meyveler yetiştiririz. Dağlarda da beyaz, kızıl, siyah ve türlü türlü renklerde katmanlar var etmişizdir. İnsanlardan, diğer canlı varlıklardan ve davarlardan da böyle türlü türlü renkte olanlar vardır. Kulları arasında Allah’tan yalnız anlama ve kavrama yeteneğine sahip olanlar Allah'tan (hakkıyla) korkarlar: Hiç şüphesiz Allah çok güçlüdür, çok bağışlayıcıdır. Hiç şüphesiz şu, Allah’ın kitabını okuyan, salatı ikame eden (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözmek için faaliyet yapan) ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açık olarak veren kimseler, O (Allah), mükâfatlarını kendilerine tastamam versin ve lütfundan kendilerine artırsın diye, kesinlikle batma ihtimali olmayan bir ticareti umarlar. Hiç şüphesiz O, çok bağışlayıcı ve karşılık vericidir. Ve sana vahyettiğimiz bu kitap da (ilahî kelâm), geçmiş vahiylerden bugüne kalmış ne varsa tümünü tasdik eden bir hakikattir; Şüphe yok ki, Allah, kullarını hakkıyla bilen ve hakkıyla görendir. (Fatır Suresi 27-31) Müşrik elebaşıların elçiliğin niye Hz. Muhammed’e @ verildiğine ilişkin sorgulamalarına Cenab-ı Hak, elçiliği ve ilahi öğretiyi kime vereceğini de kendisinin dilediği gibi belirlediği şeklinde cevap verir. Fakat müşriklerin ilahi öğretiye uymaya şiddetle karşı çıkarak kendilerine yazık etmekte olduklarını bildirir. Halktan bir kısım kimselerin Arafta / arada kaldıklarını ama bir kısım Mekkelilerin ise ilahi öğretiye uymayı tercih ederek hayırlara rehberlik ettiklerini belirtir. İlahi öğretinin rehberliğini seçmede Mekkeliler arsında öne çıkmış bu kimseleri Adn Cennetlerinin beklediğini müjdeler. İlahi öğretiye karşı çıkanları bekleyen akıbetin ise cehennem olduğunu ve o azaptan hiç kurtulamayacaklarını vurgular. 32 -38- Sonra biz kitab’ı kullarımızdan seçtiklerimize miras bıraktık. Şimdi de onlardan bazıları nefislerine zulmeden, bazıları (doğru ile yanlış arasında) ara yolu tercih eder, bazıları da Allah’ın izniyle hayırlarda önde gidenlerdir. İşte büyük lütuf budur. Adn cennetleri! Onlar oraya gireceklerdir. Orada altın bileziklerle ve incilerle süsleneceklerdir. Oradaki elbiseleri ipektir. Onlar orada, “Bütün övgüler, bize acı ve üzüntü tattırmayan Allah’a mahsustur: Rabbimiz gerçekten çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını verendir; O, lütfuyla bu konak yerine bizi yerleştirdi. Orada bize ne bir çatışma ve gerginlik bulaşır, ne de yorgunluk ya da bıkkınlık!” derler. Kâfirlere ise cehennem ateşi var. Ne ölüm hükmü verilir ki ölsünler, ne de ateşin azabı hafifletilir. Biz işte Allah’ı ve nimetlerini inkâr eden her nankörü böyle cezalandırırız. Onlar, orada feryat ederler: “Rabbimiz! Ne olur, çıkar bizi buradan, dünyaya geri gönder de daha önce yaptıklarımızdan başka, güzel ve makbul işler yapalım!” (Onlara şöyle cevap vereceğiz) “Biz, size, düşünüp ibret alacak, gerçeği görecek kimsenin düşüneceği kadar bir ömür vermedik mi? Hem size peygamber de gelip uyardı. Öyleyse tadın azabı! Zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur!” Allah göklerin ve yerin gaybını bilendir. Hiç şüphesiz O, göğüslerin içindekini çok iyi bilendir. (Fatır Suresi 32-38) Cenab-ı Hak, Mekke halkına uyarılarının sonunda şunları hatırlatır; “Sizleri Hz. İbrahim @ vasıtasıyla bu şehre / ülkeye getiren ve sizleri bu şehrin halifeleri / egemenleri yapan Rabbinizdir. Şimdi sizin içine düştüğünüz şirk / zulüm / hukuksuz ortamdan çıkarmak ve başınıza gelmekte olan büyük bir felaketten sizi kurtarmak için uyarıcı elçisi olan Hz. Muhammed’i @ ve ilahi rehberini (Kur’an’ı) gönderen yine O’dur. Sizler ona itaat ederseniz sadece şirkin başınıza getireceği felaketten kurtulmakla kalmayacaksınız. Aynı zamanda Arap yarımadası, Irak, İran, Suriye, Mısır, Filistin ve Anadolu gibi tüm bölgeye egemen / halife olacaksınız. Fakat siz O’nun rehberliğine değil de size yukarıdan beri anlatılan nimetlerin hiçbirini sunmada bir katkısı olmamış şirk otoritelerine / şeytanlarına itibar ediyorsunuz. Onların gösterdiği yolu izliyorsunuz. Onlar sizleri aldatmaktan ve sizi kullanmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Toplumların dolayısıyla sizlerin ayakta kalmanızın yegâne şartı adalettir, tevhittir. Toplumlar adaletle, birlik ve beraberlikle yıkılmaktan korunurlar. Bu paradigmalar Allah’ın koyduğu paradigmalardır. Dolayısıyla nasıl yerleri ve gökleri yıkılmaktan koruyan Allah ise devletlerin / toplumların yıkılıp gitmelerini de O’nun koyduğu kanunlara göre hareket etmeleri önler. Sizin yıkılışınızı durduracak yegâne çare, yine O’nun kurallarına ve O’nun yol göstermesine sığınmaktır. Kulları ne kadar yanlış yaparlarsa yapsınlar O kullarına karşı çok merhametli ve şefkatli olduğundan onları önce uyarır, gittikleri yanlış yolun kendilerini yıkıma-azaba götürdüğü mesajlarını verir. Ancak onların bu uyarılara kulak asmamaları halinde önlerini azaba açar. Onların bu uyarılardan ders alıp hatalarından dönmeleri halinde ise koruyucu rehberliğini yaparak onları yıkımdan ve azaptan kurtarır.” Hatta Cenab-ı Hak, Mekke halkına şu hususları bile zımnen vurgulayarak uyarılarda bulunur; (Elmalılı Hamdi Yazırın ifadesi ile) “Şüphe yok ki gökleri ve yeri yok olmamaları için Allah tutuyor. Yani şirk ve zulüm öyle fena, o kadar büyük cinayettir ki onun uğursuzluğundan yerler, gökler yıkılır; çünkü onlar ancak adalet ve hak ile ayaktadırlar. Hakkın dengesi bozulunca kendilerini tutamazlar. Varlıklarında, başkasına muhtaç oldukları için kendilerine yeterli değildirler. Onun için haksızlık âlemin düzenini bozar. Allah'a şirk koşmak ise en büyük zulüm olduğundan, müşriklerin meydan alan (yayılan) zulüm ve fesatlarıyla alem yıkılmak üzere bulunuyor. Fakat Allah onların belirli vakitlerinden önce yok olmalarını istemediği için tutuyor, muhafaza buyuruyor da henüz yıkılmıyorlar. Yemin olsun ki, eğer yola gelmezlerse onları yok olmaktan Allah'tan başka hiçbir tutacak yoktur. O cidden halim ve gafur bulunuyor” ([1] ) [1] ) Elmalılı Hamdi Yazır Hak Dini Kur’an Dili Tefsirinden…. 39-41- O, sizi yeryüzünde halifeler yapandır / yapacak olandır. Artık kim kâfir olursa, kâfirliği kendi zararınadır. Kâfirlerin inkarları, Rablerinin katında kendilerine sadece gazabı artırır ve kâfirlerin inkarları sadece kendilerine zararı artırır. De ki: “Allah’tan başka yakarıp durduğunuz, O’na ortak koştuğunuz kimseleri gördünüz mü? Gösterin bana, yeryüzünde neyi yaratmışlar? Ya da onların göklerde bir ortaklığı mı var? Ya da Biz kendilerine bir kitap vermişiz de onlar, ondan bir delil üzerinde midirler?” Bilakis o zalimler, birbirlerine aldatmadan başka bir vaatte bulunmuyorlar. Hiç şüphesiz gökleri ve yeryüzünü yıkılıp gitmekten koruyan Yüce Allah’tır. Ant olsun ki eğer onlar yıkılacak olursa onları Allah’tan başka kimse tutamaz. Gerçekten O, çok yumuşak davranan, çok bağışlayandır. (Fatır Suresi 39-41) Mekke halkına Fatır Suresi ile okunan bu bildiride onların ehli Kitap gibi peş peşe gelen peygamberleri olmadıklarına hayıflandıkları, şayet Rabbleri tarafından kendilerine yol gösterecek bir peygamber gönderilecek olursa o elçiyi takip etmede en ön saflarda yer alacaklarına yeminler edip ant içtiklerini hatırlatılır. Onların yaşadıkları yaman çelişki dile getirilir; “İşte şimdi o hayıflandıkları konuda Cenab-ı Hak elçisini gönderdi. Şayet kendilerine elçi gönderilirse onu takip etme hususunda en önde olacaklarına dair ettikleri yeminler hani nerede? Neden şimdi o elçiyi takip etmiyorlar. Hatta bırakın takip etmeyi kendilerine yol göstermek için çırpınan o elçiyi inkarda yarışıyorlar ve ondan nefret ediyorlar.” Dahası eskiden Mekkeliler Ehli kitap kabilelerinin peygamberlerini inkâr etmeleri ve onlara verdikleri eziyetler gündemlerine gelince onları ayıplıyorlar ve onlara lanet ediyorlardı. Ama şimdi onlar ayıpladıkları ehli kitap kabileler gibi davranarak Hz. Muhammed’i @ inkâr ediyorlardı. Bunun sebebini Cenab-ı Hak şöyle ortaya koydu; “Büyüklenmek, gurur ve kibir.” Aynı Yahudiler gibi Mekkelilerin de kendilerini üstün / seçkin görmeleri, onların gözlerini kör etmişti. Hakkı ve hakikati göremiyorlardı. Öylesine gözleri kör olmuştu ki mevcut statükolarını kaybetmemek için Elçiye ve getirdiği öğretiye / hakka çeşitli şeytani hile ve tuzaklar kurmaya kadar işi ileri götürüyorlardı. Halbuki hayatın gerçeğine, ilahi öğretiye karşı şeytani tuzak kuranların tuzak ve hileleri ancak kendi ayaklarına dolanır olduğunu bile düşünemiyorlardı. Geçmiş toplumlar yıkıma giderken Rablerinin onlara acıyarak yıkımı durdurma amaçlı gönderdiği elçilere çeşitli hile ve tuzak kuranların durumları ortadaydı. Zaten yıkıma doğru giden bu toplumlar hile ve tuzaklarında başarılı olurlarsa o takdirde yıkılmaları bir anda olup gidiyordu. Cenab-ı Hak Mekkeli müşriklerin Hz. Muhammed’e @ yaptıkları nedeniyle onların hemen yıkımları gerçekleştirmiyorsa bu O’nun kullarına olan merhametindendi. Bu Onun sünnetiydi. Eğer Allah suç işleyenin cezasını hemen verecek olsaydı sadece Mekkeli müşrik azgın elebaşılar değil yeryüzünde hiçbir zalim ve müşrik bırakmazdı. 42- 45- Kendilerini uyaracak bir peygamber geldiği takdirde, milletler içinde, hidayette en önde yer alacaklarına dair var güçleri ile yemin ettiler. Ama kendilerine bir peygamber gelip uyarınca bu, onların sadece nefretlerini artırdı. Sebebi ise: dünyada sırf böbürlenip büyüklük taslamak ve bir de şeytani hile ve tuzak kurmak istemeleriydi. Halbuki şeytani hile ve tuzak, sadece hazırlayanın ayağına dolanır, sadece onu perişan eder. Onlar daha öncekilerin uğradıkları feci akıbetten başka bir şey mi bekliyorlar? Sen Allah’ın sünnetinde hiçbir tebdil, hiçbir değişiklik bulamazsın! Yeryüzünde gezip de bir bakmadılar mı, kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş? Hâlbuki onlar, bunlardan daha kuvvetliydiler. Göklerde ve yeryüzünde Allah’a karşı kimse duramaz. Kesinlikle O, en iyi bilendir, en güçlü olandır. Eğer Allah işledikleri günahlar yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, dünyada tek bir zalim / kafir bırakmazdı; ama Allah onların cezasını belirlenmiş bir vadeye kadar erteler. Sonunda ecelleri geldiği zaman da artık şüphesiz Allah kendi kullarını en iyi görendir. (Fatır Suresi 42-45)

  • Kibir ve Ayrımcılık | Allahın Rehberliği

    Kibir ve Ayrımcılık Önder, HIGH-TECH adlı büyük bir teknoloji şirketinde proje müdürü olarak çalışıyordu. Şirket müdürlerinin en genciydi. Zeki, paylaşımcı, şeffaf ve alçakgönüllüydü. Girdiği her ortamda bilgi paylaşır, ekibini öne çıkarırdı. Akademik unvanlarla değil; alın teri, sahadaki emek ve sessiz üretkenliğiyle biliniyordu. Projelerinde inovasyona ve yenileşmeye çok önem veriyordu. Ama işte tam da bu yüzden şirketin Gürkan gibi bazı diğer müdürler onu kıskanıyordu. Çünkü onun bu erdemleri, onları gölgede bıraktığı gibi içlerinde taşıdıkları kibri ve yetersizliklerini de ifşa ediyordu. Ve biliyorlardı ki: Bu genç müdür bir gün çok yükselecek. Kendi içlerinde homurdanıyorlardı: – "Bu kadar mütevazı olmak ezikliktir, müdürlüğünü unutup çalışanlarıyla senli benli oluyor." – "Şirketin geleneklerini hiçe sayıyor. Eski köye yeni adet getirmenin peşinde." Şirket ise bir yol ayrımındaydı ve bunun sancısını çekmekteydi. Büyümek için zihniyet değişimine ve yeniden yapılanmaya ihtiyaç vardı. Bir gün, şirketin tarihindeki en büyük dönüşüm projesi duyuruldu. Bu proje, çağın değişimine ayak uydurabilmek için şirketin dikey hiyerarşik yapıdan çalışan odaklı bir yapıya geçerek yeniden yapılandırılmasıydı. Şirket, etik, şeffaflık ve performans esaslarına uygun biçimde bu dönüşümü yönetecek bir lider arıyordu. Projeyi yönetecek ismi açıklamak için herkesin katıldığı bir toplantı düzenlendi. Şirketin patronu Vahdet ayağa kalktı: – “Bu şirketin geleceğini emanet edeceğimiz kişi, teknik bilgisiyle, insan ilişkileriyle ve öngörüsüyle ile fark yaratmış birisi olmalı. Şirketimizin bekasını sağlayacak bu dönüşüm projesinde geçmişin ayrımcı, gelenekçi, kibirli ve akıl dışı reflekslerine değil, geleceğin paylaşımcı, şeffaf, adil ve kimseyi ötekileştirmeme zihniyetine sahip bir lidere ihtiyaç var ... Bu lideri açıklıyorum: Önder!” Salondaki şirket müdürlerinin hepsi bu kararı ayakta alkışladı. Fakat içlerinden sadece birisi bu karara itiraz etti. O kişi kibri gözlerinden taşan üretim müdürü Gürkan’dı. Mikrofonu aldı: – “Efendim, Önder iyi biridir. Ama liderlik vasfı taşımıyor. Çok yumuşak. Aşırı merhametli. Şirketin Genel müdürlüğünü yürütemez. Ben yıllardır bu sistemin içindeyim. Şirket çalışanları benim gibi sert, disiplinli, masaya yumruğunu vuran yöneticilerin sözünü dinler. Önder gibilerin değil.” Vahdet hafifçe gülümsedi. Ardından sakin bir sesle cevap verdi: – “İnsanlara yukarıdan bakmak liderlik değildir. Hatırlıyor musunuz, Tanrı Adem’i yaratıp meleklerin ona boyun eğmesini istediğinde bir tek İblis itiraz etmişti. O kendini üstün görmüş, ‘Ben ateştenim, o topraktan’ demişti. Ama kibir, insanı yükseltmez. Aksine, en dibe çeker.” Gürkan Vahdet’in bu sözleri üzerine: -“Tamam sen patronsun. Senin Önder’i genel müdür olarak atamana saygı duyuyorum. Ama göreceksin o bu işin üstesinden gelemeyecek. Yalnız bu itirazım nedeniyle makamıma dokunmayacak olursan bu iddiamın doğru olduğunu sana ispatlayacağım.” Vahdet biraz öfkeli bir tonla Gürkan’a şöyle cevap verdi; -“Bu şirkette patron benim. Elbette benim dediğim olacak. Buna rağmen ben farklı seslere saygı duyuyorum, onlara alan açıyorum, kibir gurur yapmıyorum. Ama sen kibrinle hareket ediyorsun. Kimseyle paylaşmıyorsun. Kendini üstün görüyor ve ayrımcılık yapıyorsun. Bana karşı koyduğun tavra rağmen bu şirkete üretim müdürü olarak yıllardır verdiğin emek hatırına seni hemen cezalandırmayacağım. Tanrının İblise mühlet vermesi gibi ben de iddianı ispatlaman için sana imkan tanıyarak makamından azletmeyeceğim.” Salonda sessizlik hâkimdi. Önder gözlerini yere indirmişti ama yüreği dimdikti. Vahdet ona döndü: – “Senin yumuşaklığın aslında dirayet. Paylaşımcılığın, gerçek liderliğin ta kendisi. Fakat görüyorsun. Etrafında seni çekemeyen insanlar var. Onlara karşı çok dikkatli ol. Sakın onların dolduruşuna gelme. Şimdi kalk, yeni ofisini görmeye gidelim.” Önder o gün sadece bir ofise değil, hak edilmiş bir sorumluluğa adım attı. Çünkü gerçek liderlik, gücün değil, gönlün yüceliğinden doğuyordu. Önder, şirketin içyapısını ve işkollarını yeniden tanımladı. Organizasyon şemasını da bu yeni tanımlamalara göre düzenledi. Böylece zihniyet değişikliğinin ilk adımlarını atmış oldu. Ancak Gürkan’ın makamını koruduğu için şirketteki bu yenilenmeleri her iş kolunda baltalama tehlikesi mevcuttu. Önder’in yeni kurduğu sistemin sınanması ise Gürkan’ın bu engellemeleri ve saptırma faaliyetleri ile olacaktı. Gürkan Önderin başarısız olması için her yolu deneyecekti. O bu faaliyetlerinde iblislikten şeytanlığa evrilecekti. Önder ise daha iyisini gerçekleştirmek için Gürkan’ın ayartmalarına karşı müteyakkız olmak ve sürekli kendini geliştirmek durumundaydı. Çapa 1 Uyuyan Hücreler Bir zamanlar Huzuristan adı verilen bir cumhuriyet vardı. Bu topraklarda bir zamanlar umut dolu sokakların üzerinden karanlık rüzgârlar esmeye başlamıştı. Ülkede sessizce bir çöküş başlarken, bu karanlığı fark edebilen az sayıda insan vardı. Bu nadir insanlar arasında Recep, hukukun susmayan sesi, Seçkin, doğruyu yazmaktan şaşmayan bir gazeteci, Umut, halkın sofrasını dert edinen bir iktisatçı, Mesut, vicdan inşa eden bir eğitimci, Abdullah, emek savunucusu bir sanayici, Betül, kadınlar ve çocuk hakları savunucusu, Bülent ise yoksulların doktoruydu. Bu yedi cesur insan, Meclis kürsülerinden, gazete sayfalarından, dernek salonlarından haykırdı: "Durun, gidilen yol felaketle sonlanacak!" Ancak sesleri ya susturuldu ya da alayla karşılandı. İktidar, bu uyarıları tehditle, sürgünle, hapisle ve işkenceyle bastırmaya çalıştı. Halk ise büyüleyici yalanlarla sarhoş edilmişti; zalimlerin alkışlarına eşlik etti. Fakat onların pes etmeye hiç niyetleri yoktu. Görünmez duvarlara çarpan her hamlelerinden sonra, içten içe büyüyen bir karar verdiler. Bir akşam vakti, Recep dar bir odada dostlarını topladı. Perde kapalı, kapı kilitliydi. Dışarıda karanlık hâkimdi; içeride umut fısıltısı. Recep, derin bir nefes aldı ve arkadaşlarının gözlerine bakarak söze başladı: “Arkadaşlar,” dedi, sesi kararlı ve sakindi, “iktidarın yanlış politikaları memleketi uçuruma sürüklüyor. Samimi uyarılarımıza karşılık tehdit, hapis ve işkencelerle susturulduk. Halk ise, gerçeği duymadı. Şu anda elimizde kalan tek silah sabırdır. Ashab-ı Kehf gibi, bir süre görünmezliğe çekilelim. Halkımızın gerçeği kendi gözleriyle göreceği güne kadar çalışalım, öğrenelim, donanalım. Şehirlerin unutulmuş köşelerine, kenar mahallelere çekilelim. Sessiz ve derinden eğitim faaliyetleri yürütelim. Hakikati, kulaktan kulağa taşıyan uyuyan hücreler olalım. Bugün geri çekiliyoruz, evet… Ama bu, kaçmak değil, büyümek için toprağa gömülen bir tohum gibi sabırla beklemek olacak.” Recep’in sözleri odada ağır bir sessizlik yarattı. Sonra, göz göze gelen yedi dost, başlarını birer birer sallayarak bu sessiz ve derin mücadeleye “evet” dediler. Recep’in önerisine uyan bu yiğit gençler sessizce ortadan kayboldu. Ashab-ı Kehf gibi mağaralarına dağılıp uyuyan hücreler oldular. Kimisi eski mahallelere sığındı, kimisi unutulmuş kasabalarda izini kaybettirdi. Göze batmadan yaşadılar; küçük esnaf oldular, öğretmen oldular, sokak doktorları oldular. Onlar artık **"Uyuyanlar"**dı. Fakat uykuda değillerdi. Toprağa gömülmüş tohumlar gibi zamanını bekliyorlardı. Karanlık çağın yasaklı kelimeleri olan hakikat, adalet, merhamet ve hesap günü gibi kavramları kulaktan kulağa fısıldadılar. Bazen bir çay ocağında bir nasihat gibi, bazen bir çocuk hikâyesinde bir kıssa gibi, bazen bir dost sohbetinde bir atasözü gibi… Geleceğin kadrolarını sabırla eğittiler. Bir eğitim buluşmasında, gençlerden biri Mesut’a heyecanla sordu: “Üstadım, bazen ne yapacağımızı bilemiyoruz. Doğruyla yanlışı nasıl ayırt edeceğiz?” Mesut, bir duvara yaslanmış, sessizce gülümsedi. Sonra ağır ağır konuştu: “Evlatlarım,” dedi, “Güneşi düşünün. Işık varsa, yol bellidir. Ama ışık yoksa, gözün ne kadar keskin olursa olsun, gerçeği göremezsin. Bizim güneşimiz kutsal metinlerdir. O ışıkta yürürsek, adımlarımız doğruya varır." Gençler, Mesut’un sözlerini kalplerine kazıdı. O günden sonra, karar anlarında hep birbirlerine hatırlattılar: “Güneşi görmeden adım atma.” Adımlarını atarken geniş bir boşluktaymış gibi özgür, kararlarını verirken serbest, ama yönlerini bulurken kutsal ışığa muhtaçtılar. Biliyorlardı ki, sadece kutsal metinlerin gösterdiği yolda yürüyenler, karanlığa teslim olmazdı. Bilinçli bir sabırla, karanlığı yaran bir şafak vakti için hazırlık yapıyorlardı. Önce küçük gruplar şeklinde toplantılar yapıyorlardı, zamanla halktan geniş katılımlı eğitim toplantıları yapmaya başladılar. Bu şekilde uzun zaman geçti. Ülke karanlığın en koyusuna gömüldü. Büyük bir çöküş başladı. Rejim çatırdarken, sessizce örgütlenen bu hareket bir anda sahneye çıktı. Tıpkı Ashab-ı Kehf’in uykusundan uyanıp başka bir çağda gözlerini açması gibi, halk da o sabah yeni bir güne uyandı. Zira Recep ve arkadaşları yetiştirdikleri kadrolarla mağaralarından çıkıp açık propaganda faaliyetine başladılar. Rejimin askerlerine yakalanacak olurlarsa öldürüleceklerini ya da hapsedileceklerini biliyorlardı. İçinde yaşadıkları krizin daha önce kendilerini uyarmaya çalıştıkları ama bir türlü anlatamadıkları yanlış politikanın sonucu olduğunu şimdi çok ivedi olarak halka göstermeleri gerekiyordu. Kendi oluşturdukları sosyal medya kanallarından kırk yıl öncesinin parası ile güncelde kullanılan paraları kıyasladılar. Böylece halk aldatıldığını, yoksullaştığını gördü. Öfke dalga dalga yayıldı. Uyuyan hücrelerin propagandaları halkı harekete geçirdi. Halk hareketi beklenmedik bir hızla büyüdü. Yıllardır umutsuz olanlar ayağa kalktı. Bir zamanlar susturulan sesler, tarihin en yüksek yankısına dönüştü. Rejim medyası ise bu hareketi küçümsemeye çalıştı. “Uyuyan hücre kadroları üç, beş kişiyi geçmez….Savundukları politikanın üzerinden çok zaman geçti. Bu politikanın günümüzde hiçbir geçerliliği olamaz. Başarma şansları yok,” dediler. Hareketi karikatürize edip etkisizleştirmeye çalıştılar. Onları tarihin mezarına gömeceklerini ve üzerlerine anıtsal bir kitabe dikeceklerini söyleyerek alay ettiler. Ama yanıldılar. Uyuyan hücreler çoktan uyanmıştı. Uzun yıllar süren eğitimden geçmişlerdi. Örgütlü ve bilinçliydiler. Yaptıkları propaganda halk üzerinde etkisini gösterdi. Halk artık rejimin yalanlarına kanmıyordu. Recep öncülüğünde, büyük mitingler yapıldı. Polis, asker, memurlar halkın safına geçti. Devlet başkanı, hükümet üst düzey kadrolarıyla birlikte yurt dışına kaçtı. Kırk yıllık zulüm rejimi devrildi. Zafer kazanılmıştı. Halk meydanlarda günlerce zaferi coşkuyla kutladı. Recep, yeni yönetimin esaslarını ilan etti: Merhamet, adalet, paylaşım, hesap verilebilirlik, kardeşlik ve güven. Tıpkı Ashab-ı Kehf’in ardından inşa edilen mescid gibi, bu ilkeler üzerine yeni kurumlar kuruldu. Ülke topyekün bir diriliş yaşadı.

  • Bölüm 42:Hicretin Organizasyonu | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 42 HİCRETİN ORGANİZASYONU Müminler özellikle boykot döneminde olmak üzere Mekke döneminde çok iyi örgütlendiler. Ayrıca Medinelilerle gerçekleştirilen akabe görüşmeleri sürecinde müminler Mus’ab bin Umeyr öncülüğünde Medine’de de örgütlenmelerini sürdürdüler. Bu örgütlenme ile hem müminlerin Mekke’den Medine’ye göçleri / hicretleri hem de Medine’de kurulacak İslam Devleti organize edildi. Hicret sırasında müminlerin Mekke’den nasıl ve kiminle beraber ayrılacakları, rehberlerinin kim olacağı, beraberinde neleri götürecekleri, nerelerde konaklayacakları, güzergâh üzerinde hangi kabilelerden saklanacakları / gizlenecekleri, hangi kabilelerden yardım, destek ve vize alarak yiyecek, su ve diğer malzeme ikmalinin yapılacağı organize edildi. Medine’ye ulaştıklarında ise nerede konaklanacakları, devlet teşkilatında kimlerin hangi makam ve görevlerde istihdam edilecekleri önceden belirlendi. Bu arada Medine’deki yeni oluşumun teşkilat yapısı da organize edildi ve Hz.Muhammed@ beklenilmeye başlandı. Cenab-ı Hak, müminlerin birbirine sıkı sıkıya kenetlenmelerini ve çok organize olmuş yapılarını saflar halinde dizilmeleri şeklinde tasvir eder ve onların Kitab’ı yani ilahi öğretiye dayalı geliştirilmiş mevzuatı iyi okuyarak disiplinli bir topluluk oluşturmalarını Saffat Suresinin ilk ayetlerinde ifade eder. Özetle Medine İslam Cumhuriyetini sevk ve İdare edecek / yönetimini üstlenecek, güvenliğini sağlayacak disiplinli bir yapı artık oluşmuştur. Ekseninde Tevhit (Tek bir İlahın bayrağı altında toplanma) olan ve tek bir merkeze / otoriteye bağlı bir organize oluştan sonra aydınlık bir doğuşun gerçekleşeceği “Doğuların Rabbinin Allah olduğu” ifadesi ile anlatılır. Kur’an’ın ayetlerinin saçtığı ışık ve tam teşkilatlı bir yapı ile birlikte doğuş başlamıştır artık. Rahman Rahim Allah Adına 1-5- O saflar halinde dizenlere / dizilenlere, sevk ve idare edip güvenliği sağlayanlara, Zikir / Kitabı okuyanlara yemin olsun ki, sizin İlahınız Bir Tek’tir. O, göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbidir. Doğuların da Rabbidir. (Saffat Suresi 1-5) Şimdi sıra Medine İslam Cumhuriyetinin teşkilat yapısında istihbarat ve güvenlik ağının kurulmasına gelmiştir. Zira kurulacak devleti (Sema Metaforu) bekleyen en büyük tehlike devlet yöneticilerinin özellikle düşmana ilişkin verecekleri kararların düşmana sızdırılmasıdır. Şayet devletin savunmasına yönelik alacağı kararlar düşmana ulaşacak olursa devletin daha doğarken boğulması kaçınılmazdır. Bu nedenle devletin merkeze en yakın yani karar mercilerinin Şeytanın tasallutundan, şeytani güçlerin sızmasından korunması elzemdir. Cenab-ı Hak, elçisinin ve müminlerin dikkatini bu hususa çekmek ve gerekli önlemleri alması için kozmik gökyüzünün şeytanların sızmasına karşı aldığı önlemler metaforunu anlatır. Müteakip ayetlerde anlatılan bu metafor uyarınca Hz.Muhammed’de@ yeni teşekkül ettirdiği İslam Devletinin karar mercileri olan Mele-i Alasını / Yüce Konseyini korumak için çok özel yetiştirdiği şahsiyetleri istihbarat ve emniyet kadrolarında vazifelendirecektir. Hz.Ömer, Hz. Ebu Bekir, Sa’d Bin Ubade, Mus’ab Bin Umeyr vb. mükemmel / yıldız şahsiyetlerin yerleştirileceği (en yakın semanın yıldızlarla süslenmesi metaforu) devlet yönetiminin karar merciinin korunması ancak böyle bir istihbarat ve güvenlik kadroları ile sağlanacaktır. Ayrıca devlet teşkilatının ana merkezine hiçbir şeytan / müşrik / düşman / münafık unsurun sızamayacağı, provoke ve suikast yapamayacağı bir teşkilat yapısı kurulacaktır. Son akabe görüşmelerinde alınan kararların Mekke müşriklerine sızdırılması sonucunda her şeyin az daha berbat olacağı bir kerteye gelmiş olması da bu tür bir korunma önleminin alınmasının ne kadar zorunlu olduğunu göstermekteydi. Kurulacak istihbarat ve güvenlik teşkilatı öyle bir şekilde donatılmalıydı ki şayet devletin karar merciinden / Meclisinden / Yüce Konseyinde alınan herhangi bir karara ilişkin bir bilgi kırıntısı düşmanın şeytanları / istihbarat elemanları tarafından kapılacak olsa, bu teşkilat elemanları / ajanları daha menziline ulaşmadan yakalanmalı ve hemen yok edilmeliydi. Bu noktada devletin istihbarat ve güvenlik birimlerindeki kadrolar ateş gibi hızlı ve yok edici olması gerektiğine yine aynı metaforda işaret edilmektedir. Böylece Hz.Muhammed@ İslam Devletinin istihbarat ve güvenlik ağını daha Mekke’de iken oluşturmuş ve Medine'de sağlıklı olarak işletmiştir. Bu teşkilat yapısının adı daha sonra “Ehli Suffa” olarak anılacaktır. Saffat Suresindeki işaretlerden yola çıkılarak kurulan Ehli Suffa, peygamberimizin devlet yönetim merkezi olan Mescidi Nebevide toplanan Yüce Konseyi / Meclisi / Mele-i Alayı korumuş, kollamış ve buradan herhangi bir bilginin sızmasına engel olmuşlardır. Cenab-ı Hak, böyle bir yapının yaratılmış olduğunu gökyüzünün ve kozmik düzenin korunması için yarattığı sistem üzerinden aşağıdaki şekilde anlatır; 6- 10- Gerçekten Biz en yakın semayı ziynetlerle, yıldızlarla süsledik. Böylece onu bütün azgın ve asi şeytanların saldırısından / tasallutundan koruduk. Ki onlar Mele-i Alayı / Yüce Konseyi / Meclisi dinleyemesinler ve her yandan şiddetle defedilsinler, kovulup atılsınlar ve sürekli bir azaba mahkûm olsunlar. Şayet (Mele-i aladan / Yüce Konseyden / Meclisten) bir bilgi kırıntısı kapanlar olursa, o zaman onların peşine delik deşik eden bir ateş düşer. (Saffat Suresi 6-10) 42.1. Mekke’nin Hicreti Engelleyici Girişimlerine Cevaplar Medine’deki yeni oluşuma katılım için yapılan onca teşviğe ve alınan o kadar tedbire rağmen Mekkeliler arasında hala hicrete soğuk bakan kimseler vardı. Onları bu endişe ve tereddüte sevk eden husus ise Mekke müşriklerinin kendilerini çok güçlü, kuvvetli ve yenilmez olarak göstermelerinden başka bir şey değildi. Onlar yaptıkları propaganda ile Medine’deki yeni kurulacak devleti küçümsüyorlar, aşağılıyorlar ve çok zayıf görüyorlardı. Müminlerden hicret edenlerin arkasından alaycı bir söylemle onları zavallı olarak niteliyorlar ve yeni oluşumun hüsranla neticeleneceği propagandasını yapıyorlardı. Hz.Muhammed’in@ yandaşları ile kuracakları Medine İslam Cumhuriyetinin Mekke’nin karşısında yaşama şansının olmadığını ve çok kısa bir süre sonra yıkılıp gideceği söylemini dillerinden düşürmüyorlardı. Onların yaptıkları bu menfi propaganda, hicrete niyetli Mekke halkı üzerinde olumsuz etki uyandırıyor, onları hicret etmekten alıkoyuyordu. Yapılan propagandanın menfi etkisini gidermek için güçler arasında bir kıyas yapmak gerekiyor ve onların iddialarının tutarsız olduğunu göstermek gerekiyordu. Bu karşılaştırmanın sayısal üstünlük üzerinden yapılması doğru bir kıyaslama olamazdı. Zira insanların birbirleriyle mücadelelerinde galibiyeti, genellikle sayısal çokluktan ziyade niteliksel üstünlük getirmektedir. Cenab-ı Hak müşriklerin kendi sayısal üstünlüklerine dayanarak yaptıkları propagandayı tersine çevirmek için yaptığı karşılaştırmada müminlerin birbirine kenetlenmiş, birbirlerinden asla kopup ayrılmayan, birlik ve beraberliklerini asla terk etmeyen iyi eğitilmiş kaliteli kişilerden meydana getirildiğini vurgular. Onları yapışkan çamur metaforu kullanarak birbirlerini asla bırakmayan özelliklerine atıf yapar. Toprak gibi mütevazı, paylaşmacı, vergili olma sıfatları ile dayanışma ruhuna sahip olan müminlerin bu vasıflarının müşriklerde olmadığını belirtir. Müşrikler gurur, kibir ve rekabetçi özellikleri ile aslında birbirlerini çekemezler, birbirlerini kıskanırlar. Bu nedenle onların müminlerle yapacakları mücadele ve savaşlarda dağılıp gidecekleri açıktır. Müminler ise saflar halinde birbirlerine kenetlenerek savaşacaklar ve galip geleceklerdir. Böylece Cenab-ı Hak müminlerle müşriklerin kıyaslamasını yaptığı bu ayetlerde kendi inzal ettiği vahiy terbiyesi ile yaratılan müminlerin müşriklerden üstün, güçlü, zorlu ve galip olduğunu, müminlerin çamurun karakterlerine nisbet edilerek sahip oldukları güzel nitelikleri delil göstererek ispatlar. Ayrıca çok kısa zamanda böylesine üstün özelliklere sahip müminlerin yaratılmasına / yetiştirilmesine Hz.Muhammed’in@ kendisi bile hayret ederken müşrikler onlarla alay ediyorlardı. Hem Mekke’den hem de Medine’den nitelikli şahsiyetlerin harekete katılarak Mekke müşriklerine kafa tutacak, onlarla savaşacak bir konuma gelmesi aslında son derece hayretengiz bir gelişmeydi. Hz.Muhammed’in@ kendisi de dahil hiç kimse bu kadar kısa bir sürede bu kadar güçlü bir oluşuma imkan ve ihtimal vermez iken bu oluşum gerçekleşmiştir. 11-12- Şimdi onlara sor: “Yaradılışça kendileri mi daha çetin / kuvvetli / güçlü / zorlu yoksa Bizim yarattığımız kimseler mi?” Şüphesiz Biz onları kopup ayrılmayan / yapışkan bir çamurdan yarattık. Bu yaratılışa sen hayret ediyor ve şaşkınlık duyarken, onlar alay ediyorlar. (Saffat Suresi 11-12) Mekke müşrik ileri gelenleri müminlerin böyle beklenmedik bir şekilde güçlenmeleri ve devlet kuracak bir seviyeye gelmelerini, küçümseyerek alaya aladursunlar Hz.Muhammed@ onları yaptıkları zulümlerden dolayı bir gün hesap verecekleri tehdidinde bulunuyordu. Bu tehdit mesajını da gelecekte / ahirette yaşancak diriliş ve hesap günü üzerinden yapıyordu. “Kozmik Diriliş ve Yüce Divan’da Hesap Verme” ilkesi hem bu dünyadaki yakın geleceği hem de ahiretteki diriliş ve hesap gününü ifade ediyordu. Yakın gelecekte Medine İslam Cumhuriyeti bayrağı altında dirilip ayağa kalkan müminlerin ilkellik ve gerilikte direnen müşriklerden hesap sorulacağını anlatırken ahiretteki diriliş ve hesap vermede insanların hepsinin dünyada yaptıklarının hesabını vereceğini anlatıyordu. Mekke müşrikleri ise Hz.Muhammed’in diriliş ve hesap verme söylemli tehdidinin Mekke halkını etkilemek amacıyla kullandığı bir algı operasyonu (büyüleyici etki uyandıran argümanlar) olduğunu söylüyorlardı. Gerçekle uzaktan yakından bir alakası olmadığını iddia ediyorlardı. Onlara göre şirk sistemi ile ölü, ilkel, hiçbir devletin adam yerine koymadığı, dünya sahnesinde hiçbir varlıkları olmayan Arap toplumunu yeniden yaratarak varlık sahnesine çıkarmak imkansızdı. Bu nedenle Medine İslam Cumhuriyeti girişimi başarısız olacaktı ve asla Mekke müşriklerine hesap sorması mümkün olmayacaktı. Hz.Muhammed@ dünya gerçeklerinden habersiz hayal dünyasında geziyordu. Onlar bunu da ahiretteki kozmik diriliş ve hesap gününü inkâr üzerinden bir dil kullanarak ifade ediyorlardı. Onlar ölüp toz toprak olduktan sonra yeniden dirilmenin imkânsız olduğunu söylüyorlardı. Onlar Hz.Muhammed’in@ diriliş ve hesap verme söyleminin insanlar üzerinde büyüleyici / korkutucu / etkileyici bir etkisi olduğuna da işaret ediyorlardı. Cenab-ı Hak onların bu sözlerine karşı çok sert bir üslupla dirilmenin mutlaka gerçekleşeceği ve bunu inkâr edenlerin ise aşağılanmış bir şekilde hesap vereceklerini müteakip ayetlerde ifade eder. Bu ayetlerle aynı zaman toplumsal dirilişin de mutlaka gerçekleşeceğine, bu dirilişe ayak direyenlerin akılları başlarına geldiğinde iş işten geçmiş olacağına ve rezil rüsva olacaklarına da işaret edilir. 13-20- Onlar ihtar edildiklerinde düşünmedikleri gibi / akıllarını başlarına almadıkları gibi bir ayet gördükleri zaman da eğlenceye alıyorlar ve diyorlar ki “Bu apaçık büyüden başka bir şey değildir. Öldüğümüz ve toprak, kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten mi biz tekrar dirilecekmişiz? Önceki atalarımız da mı?” De ki: “Evet, hem de siz çok aşağılanmış olarak...” Nitekim o gün çok şiddetli bir komut verilir. İşte o zaman gözleri açılır / uyanırlar ve “Eyvah bizlere! İşte bu, Din / Hesap Günü’dür!” derler. (Saffat Suresi 13-20) Cenab-ı Hak müteakip ayetlerde Mekke müşriklerinin yalanladıkları ve alay ettikleri hesap gününü tasvir ederek onların gelecekte düşecekleri kötü pozisyonu anlatır. Onlar nasıl kozmik kıyametten sonra tutuklanıp hesaba çekilecekler ve arkasından cehennemle cezalandırılacaklarsa ve bu cezadan kurtulmak için birbirlerine yardımda edemeyeceklerse aynı şekilde bu dünyada müminler karşısında mağlup olacaklar ve o mağlubiyetten sonra esir edilecekler / tutuklanacaklar. İşte o zaman onların halihazırda ortalıkta efelenerek dolaşmalarından, gurur ve kibirlerinden eser kalmayacak rezil rüsva edileceklerdir. Onlar yaptıklarından dolayı hesaba çekilecekler. Onlar küçük, zayıf görerek alay ettikleri Resulü Ekrem’e zillet içerisinde ve çaresiz kalarak teslim olacaklardır. Böylece hangi tarafın güçsüz hangi tarafın kuvvetli olduğu anlaşılacaktır. Aşağıdaki ayetlerde Cenab-ı Hakk onların bu akıbetlerini anlatarak onları tehdit eder; 21-26-“İşte bu, sizin yalanlamakta olduğunuz Ayırma Günü’dür!” “Toplayın o zulmedenleri, eşlerini ve Allah’tan başka taptıkları kimseleri ve onları cehenneme doğru sevk etmeden önce tutuklayın. Çünkü onlar sorguya çekilecekler.” Onlara “Ne oldu sizlere? Neden yardımlaşmıyorsunuz?” denilecek. Fakat Heyhat! Bugün onların hepsi teslim bayrağını çekmişlerdir. (Saffat Suresi 21-26) Müşrikler hesap verme aşamasında cezadan kurtulmak için birbirlerini suçlamaya başlayacaklar. Özellikle Mekke halkı, kendilerini ayartarak hicrete mâni olmak için müşrik İleri gelenlerin ileri sürdükleri argümanların doğru ve halkın yararına imiş gibi gösterdiklerini ifade edeceklerdir. Onlar bu suçlamaları ile müşrik ileri gelenlerin cezalandırılması gerektiğini, kendilerinin ise bağışlanmaları gerektiğini söylemeye çalışacaklar. Kendilerinin iyi, güzel ve doğru gibi görünen süslü laflarla kandırıldıklarını ima edeceklerdir. Cenab-ı Hak, aslında Mekke halkını gelecekte karşılaşacakları bu akıbetle uyararak onların akıllarını başlarına almalarını ister; 27 –28- Onlar birbirlerini suçlayıp çekişecekler; Yönetilenler yöneticilerine: “Siz bize kendinizi doğru yolu gösteren, güçlü ve iyilikten yanaymış gibi gösterirdiniz” diyeceklerdir. (Saffat Suresi 27-28) Fakat onların bu mazeretlerinin çok haklı bir mazeret olmayacağını bizzat müşrik ileri gelenlerin onlara verecekleri cevabın için de bulmak mümkündür. Müşrik ileri gelenleri safını değiştirmeyerek Mekke’deki şirk sistemi içerisinde kalmayı tercih eden Mekke halkına kendilerini suçlamalarının hiçbir tutar tarafının olmadığını beyan edecekler ve aslında halk olarak onların azmış bir kavim olduklarını bu nedenle Muhammed’in@ safına geçmediklerini belirteceklerdir. Bunun gerekçesi olarak da kendilerinin asla zorlayacak güçlerinin olmadığını belirteceklerdir. Onları sadece kışkırttıklarını ama zorlamadıklarını ifade edeceklerdir. Cenab-ı Hak, müşrik yöneticilerle halk arasında gelecekte yaşanacak karşılıklı bu suçlamaları anlatarak Mekke halkını uyarmaktadır. Gelecekte böyle bir konuma düşmemek için şimdiden akıllarını başlarını almalarına işaret eder. Aksi takdirde bu suçlamalar sahnesi ile mazeretlerinin geçersizliği bizzat kendi yöneticileri tarafından ortaya konulur; 29-34-Yönetenler ise: “Bilakis, siz mümin olmayı tercih etmediniz. Zaten Bizim sizin üzerinizde zorlayıcı bir gücümüz de yoktu. Ama siz kendiniz azmış bir kavimdiniz. Artık Rabbimizin azap sözü hepimizin üzerine hak oldu. Şüphesiz azabı tadacağız. Ayrıca biz sizi sadece kışkırttık. Çünkü biz kendimiz zaten azgın kimseler idik.” O halde o gün onlar azabı hep birlikte çekeceklerdir. İşte muhakkak ki Biz, suçlulara böyle yaparız. (Saffat Suresi 29-34) Cenab-ı Hak müşrikleri böylece uyardıktan sonra onların acı azabı hak ettiklerini, zira onların ilahlarını terk etmediklerini ve Hz. Muhammed’e@ cinlenmiş ve şair yaftası yapıştırdıklarını belirtir. Halbuki peygamberimiz onlara Allah’tan başka ilah olmadığını bildirerek onları zulüm, sömürü, çatışma, gerilik ve ilkellikten kurtarmaya çalışıyordu. O’nun bu çağrısını ve samimiyetini bilmelerine rağmen O’na cinlerle irtibatlı, onlardan haber aldığı ve bu haberleri şairane bir üslupla anlattığı iftirasını atarak halkı tevhit ehli olmaktan alıkoymaktaydılar. Bu nedenle Mekke’nin azgın ileri gelenler için feci bir azap asla lüzumsuz değildi. Onlar işledikleri suçun cezasından başka bir şeyle cezalandırılmayacaklardı ve onlar bunu hak ediyorlardı. 35-39-Onlar, kendilerine: “Allah’tan başka ilah yoktur” denildiği zaman büyüklük taslıyor ve “Ne yani Biz, cinlenmiş bir şair için ilahlarımızı terk mi edeceğiz?” diyorlar. Bilakis o ne cinlenmiş ne de şairdir, o hak ile geldi ve peygamberleri tasdik etti. Muhakkak ki siz, o acı azabı tadacaksınız. Aslında siz sadece yaptığınız amellerinizin karşılığı ile cezalandırılacaksınız. (Saffat Suresi 35-39) Ancak bu cezalandırmada istisna edilecek olan kimselerin ancak ihlaslı kullar olacağı bildirilir. Şayet bir kimse Mekke müşrik azgın ileri gelenlerin ayartmalarına gelmeyip Hz.Muhammed’in@ safında yer alırsa o kimseye gideceği Medine’de bilinen rızıklar, meyveler ve çeşitli nimetler ikram edilecektir. 40- 42- Allah’ın muhlis kulları müstesnadır. İşte onlar kendileri için bilinen bir rızık ve meyveler vardır. Onlar ikrama mazhar olacaklardır. (Saffat Suresi 40-42) O muhlis kulların kozmik kıyamet sonrasındaki ödülleri ise Naim Cennetlerinde tarifi imkânsız nimetlerle ağırlanmak olacağı bildirilir. Hem bu dünyadaki hem de ahiretteki bu vaatler ile Mekke halkı Hz.Muhammed’den@ yana olmaya ve hicret etmeye teşvik edilmektedir. 43- 49- Onlar Naim cennetlerinde karşılıklı olarak tahtlar üzerinde oturacaklar. Onların aralarında bembeyaz, içenlere lezzet veren berrak pınardan doldurulmuş bir kadeh dolaştırılır. Onda baş döndürme özelliği olmadığı gibi onu içenler sarhoş da olmazlar. Yanlarında da, korunmuş yumurtalar gibi, gözlerini sadece kendilerine dikmiş iri gözlüler vardır. (Saffat Suresi 43-49) Cenab-ı Hak, yukarıda belirtilen ihlaslı kulların birbirleriyle sohbetlerini tasvir eden ayetlerini inzal eder. Mekke müşrik halkından olup da Hz.Muhammed’in@ çağrısına uyarak saf değiştiren ve hicret eden bir kişinin bu tercihi ile uçurumun kenarından nasıl döndüğü anlatılır. Bu kişinin gelecekte yapacağı sohbet şimdiden yapılmış gibi şöylece sahnelenir; “Mekke müşrik azgınlarından bir yakını olan bu kimse, o yakını tarafından ayartılmaya çalışılır. O azgın şahıs onun “öldükten sonra dirilme ve hesap vermeye” ilişkin inancıyla alay etmişti. O azgın müşrik onu öylesine aşağılamıştı ki az daha bu aşağılanmadan etkilenerek Medine'ye hicret etmeyecek ve safını Mekke müşriklerinden yana seçecekti. Fakat bütün bu menfi propagandaya karşı direndi ve sonunda kazananlardan oldu / olacak. Bu dünyada toplumsal olarak dirilişi yaşadı, kozmik ahiretten sonra da biyolojik dirilişi yaşayacak. Tasvire göre o salih kişi kendisini ayartmaya çalışan müşrik kişiyi bulmaya ve yüzleşmeye çalışır. Sonunda onu acı azabın içerisinde iken bulur ve ona az daha kendisini de ayartacağını ancak Rabbinin nimeti (bu ayetlerdeki uyarılar) sayesinde kurtulduğunu ifade eder. Mekke'nin fethinden sonra müşriklerin yaşadığı zillet ve aşağılanmadan kurtuldu / kurtulacak diğer taraftan ahiretteki cehennem azabından da bu nimet sayesinde kurtulacak.” 50-57- Derken onlar dönüp birbirlerine sorarlar. İçlerinden birisi der ki: “Benim ‘Öldükten, toprak ve kemik olduktan sonra hesaba çekilip cezalandırılacağımıza gerçekten sen de inanıyor musun?’ diyen bir yakın arkadaşım vardı. Onu tanıyor musunuz? / gördünüz mü onu? ” Derken kendisi bakınırken onu cehennemin ta ortasında gördü ve dedi ki: “Allah’a yemin ederim ki, doğrusu sen az daha beni de helak edecektin. Eğer Rabbimin nimeti olmasaydı, ben de cehenneme atılanlardan olmuştum.” (Saffat Suresi 50-57) Hicret etmeyi tercih eden ve Hz.Muhammed’in@ safına geçerek zillet ve azaptan kurtulan kimseler, yaşayacakları toplumsal dirilişten sonra bir daha o eski cahili, geri ve ilkel yaşama dönmeyeceklerini ifade ederler. Onlar üzerlerine ölü toprağı serpilmiş, manen ölmüş toplumsal yaşamlarından kurtulduklarını ve bir daha o ölü vaziyete geri dönmeyi istemediklerini belirtirler. Zilletli, acılı, çatışmalı, zulüm dolu ve perişan bir yaşamı getiren şirk sisteminden Hz.Muhammed’in@ çağrısına uydukları için kurtuldukları ve bir daha o çileli ve acılı yaşamı yaşamayacaklarına değinirler. Onların bu durumları kıyametten sonrası içinde geçerli olacak ve biyolojik dirilişten sonra bir daha onlara ölüm olmayacağı gibi azapta olmayacağı vurgulanır. Bu durumu şirk içerisinde kaybeden yakın arkadaşına hitaben söyleyeceğine değinilen ayetlerle Mekke halkına akıllarını başlarına almaları ve gerçek kurtuluşu tercih etmeleri konusunda uyarılar yapılır. 58- 61- “Bak!” “Biz artık ölüler değiliz. Ve bize önceki / ilk ölümümüz hariç başka ölüm yok. Ve biz azaba da uğratılacak değiliz.” İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir. Artık, çalışanlar, sadece bunun için çalışsınlar. (Saffat Suresi 58-61) Hz.Muhammed’in@ safına geçmeyen ve Mekke müşrikleri safında yer almaya devam eden zalimler içinse her an karınlarını kasıp kavuracak / içlerine işleyecek sıkıntılar olduğu belirtilir. Öyle ki bundan sonra her gün onları sıkıntıya düşürecek, açlık, perişanlık, ümitsizlik ve korku ile karşı karşıya kalacakları vurgulanır. Onlar hicret etmeyerek rahat yaşayacaklarını, “karınlarının tok, sırtlarının pek olacağını” tasarlıyorlar ama esas acılı azabı hicretten geri kaldıkları zaman yaşayacakları hususu zakkum ağacı ve kaynar su metaforu ile ifade edilir. Biyolojik ölümden ve kıyametten sonra cahimde / cehennemde yaşayacakları azap ise cabası olacağı ayrıca belirtilir. 62 –68- İkram olarak bu mu daha hayırlı yahut zakkum ağacı mı? Şüphesiz zalimler için bu bir imtihandır. (Bakalım hangisini tercih edecekler diye) Muhakkak ki o (zakkum ağacı), cehennemin dibinde çıkan bir ağaçtır. Tomurcukları şeytanların başları gibidir. İşte, onlar, ondan yiyecekler de karınlarını bununla dolduracaklar ve üstüne kaynar su karışımı bir içecek vardır. (Işte onlar için şeytani oyunların sonucu içlerine işleyecek acı bir azap ve korkunç bir ümitsizlik vardır.) Sonunda da dönüp varacakları yer, kesinlikle Cahim’dir (cehennemdir). (Saffat Suresi 62-68) Onların bu çekecekleri azap beyhude değil. Zira onlar daha önce geçmiş atalarının yaşamlarını sapık / yanlış olarak görüp onları eleştiriyorlardı. Fakat ne zaman ki kendilerini doğru yola çağıran bir uyarıcı geldi bu kez kendileri de bu uyarıcının gösterdiği doğru yoldan gitmeyi tercih etmeyip sapık ve yanlış olan atalarının yolundan gitmeyi tercih ettiler. İste bu nedenle azabı, perişanlığı ve rezilliği hak ediyorlar. Ama ihlaslı kimseler ise doğru yolu görünce her türlü riski göze alarak o yolu tercih ettikleri için onlar kurtuluşu, konforu ve her çeşit nimeti hak ediyorlar. 69-74- Çünkü onlar, atalarını sapık kimseler olarak görmelerine rağmen şimdi kendileri de onların izleri üzerinde koşturuyorlar. Ant olsun ki, onlardan öncekilerin de çoğu sapıktı. Ant olsun Biz onlara da uyarıcılar göndermiştik. Fakat şimdi bir bak, Allah’ın muhlis kulları dışındaki o uyarılanların sonu nasıl oldu? (Saffat Suresi 69-74) 42.2. Hicreti Teşvik İçin Tarihten Verilen Örnekler Hz.Muhammed’in@ Taif dönüşü kendisine yardım etmesi için yaptığı dua ve niyazına Cenab-ı Hak en güzel şekilde karşılık verir. Medineliler ile birkaç yıldır yapılan akabe görüşmeleri neticelenmiş ve müminler Medine’de ilahi öğretinin hâkim olduğu bir vatana kavuşma noktasına gelmişlerdi. Artık müminlerin Mekke cehenneminde yaşadıkları sıkıntılardan kurtulmalarına ramak kalmıştı. Tıpkı Hz.Nuh’un@ yaptığı duaya icabet edilerek O’nun yoldaşları ile birlikte kurtarılması gibi peygamberimizde kendi yandaşları ile birlikte kurtulacaklardı. Nasıl ki Hz. Nuh’un@ şanlı mücadele ve kurtuluş öyküsü çağlar boyu nesilden nesile, dilden dile aktarılıyorsa, peygamberimizin kutlu yürüyüşü ve kurtuluş öyküsü de bundan sonra nesilden nesile aktarılacaktır. Cenab-ı Hakk’ın Hz. Nuh@ üzerinden verdiği bu müjde kesinlikle gerçek olacaktı. Bu nedenle Mekke halkının bu harekete destek vermesinin önemi vurgulanır. Bu harekete katılmayanların tıpkı Hz. Nuh’un@ gemisine binmeyenler gibi tarihin çöplüğünde boğulup gideceklerine işaret edilir ki, ihbar edilen bu olay tarihte gerçek olmuştur. Mekke müşrikleri yenilmiş, Hz.Muhammed@ ve yol arkadaşları ise sıkıntılardan kurtuldukları gibi tarihe altın harflerle yazılmış şanlı bir mücadele öyküsü bırakmışlardır. 75-82- And olsun ki, Nuh, Bize seslenip yardım talep etmişti. Biz de bu talebe en güzel şekilde cevap vermiştik de onu ve ehlini (ailesini, yakınlarını, arkadaşlarını, yoldaşlarını, inananlarını) o büyük sıkıntıdan kurtardık ve onun neslini payidar kıldık. Arkadan gelenlerin ondan ders alacakları iyi bir nam bıraktık. Alemler içinde Nuh’a selam olsun! Muhakkak ki, iyilik yapanları Biz böyle ödüllendiririz. Şüphesiz o (Nuh), Bizim mümin kullarımızdandı. Diğerlerini ise suda boğduk. (Saffat Suresi 75-82) Hz.Muhammed@ ve arkadaşları 13 yıllık uzun bir süre, tüm Mekke halkını şirk sistemini terk etmeye davet etti. Şirk sisteminin insanlara fayda getirmediğini, kabilelerin birbirinden farklı ilahların peşinden giderek çatıştıklarını bu nedenle de kabilelerin ilkel, geri ve zayıf kaldıklarını, zamanla felakete doğru gittiklerini anlattı. Onları bu felaketten kurtaracak yegâne paradigmanın ise “Bütün kabilelerin (alemlerin) Rabbinin Allah olduğu” ilkesini kabul ederek tüm kabilelerin tek bir çatı altında toplanması gerektiğini söyledi. Cenab-ı Hak, Hz.Muhammed’in@ Mekke halkına yaptığı bu çağrıları Hz.İbrahim’in@ kendi babasına ve kavmine yaptığı çağrı üzerinden dile getirir. Nasıl ki Hz. İbrahim@ kendi kavmine ve yakınlarına içinde yaşadıkları şirk ve zulüm sisteminden son derece rahatsız olduğunu ifade ettiyse, aynı şekilde Hz.Muhammed@ de Mekke halkına içinde yaşadıkları şirk sisteminden rahatsızlığını dile getirmiştir. Zira şirk sisteminin Mekke halkına getirdiği zulüm, dayanılmaz boyutlara ulaşmış ve toplumu yok oluşa doğru götürmekteydi. Resulü Ekrem de bu durumdan son derece rahatsız oluyor ve kavmini felaketten kurtarmak istiyordu. Fakat Mekkelilerin genelinin cevabı da tıpkı Hz. İbrahim’in halkının verdiği gibi olumsuz olmuştu. 83-90- Hiç kuşkusuz İbrahim de O’nun (Nuh’un) yoldaşı idi. Hani O Rabbine selim bir kalple yönelmişti. Hani O, babasına ve kavmine: “Nedir bu taptıklarınız? / şu taptığınız şeylerde ne? Asılsız şeyler uydurarak, Allah’tan başka güçlerin egemenliğini mi istiyorsunuz? Peki, buna karşın âlemlerin Rabbi hakkındaki kanaatiniz nedir?” diye sormuştu. Derken o yıldızlara şöyle bir baktı ve arkasından “Bu yaptıklarınızdan çok büyük rahatsızlık duyuyorum! / hasta oluyorum!” dedi. Fakat onlar, ona sırt çevirdiler. (Saffat Suresi 83-90) Halkın genelinin yapılan davetlere arkalarını dönmeleri karşısında Hz.Muhammed@ de tıpkı Hz. İbrahim@ gibi pes etmedi. O, daha ileri giderek çağrısını toplumun tanrılaştırdığı ileri gelenlere götürdü. Onları yemekli toplantılara davet etti. Bu toplantılarda içinde yaşadıkları şirk sisteminin açmazlarını, sıkıntılarını, yanlışlarını ve yol açtığı zulmü dile getirdi. Şirk sisteminin sorunlara çözüm getiremediği gibi, toplumu kriz ve felaketlerle yok edeceğini ortaya koydu. Onlardan bu kötü gidişata çözüm sunmaları için konuşmalarını ve teklif getirmelerini istedi. Mekke toplumunun yaşadığı krizden çıkışını sağlayacak önerilerinin ne olduğunu onlara sordu. “İçinde yaşanılan krizin sebebinin şirk sistemi olduğunu” iddia etti ve onlara “Haydi buyrun, bu iddiaya karşı cevap verin” diyerek onlardan krizden çıkış konusunda reçete sunmalarını istedi. Her toplantıda onların çözüm önerilerini talep etti. Ancak onlar hiçbir çözüm önerisi sunamadılar. Tıpkı Hz.İbrahim’in ilahlara konuşmaları için çıkışması gibi Hz.Muhammed’de@ Mekke müşrik ileri gelenlerinden - ki onlar putlar / ilahlar adına söz söyleyen kimselerdi – toplumun sorunlarına çözüm için önerilerini ortaya koymalarını istedi. Fakat o sözde ilahların hiçbiri bu isteklere bir cevap veremediler. Bunun üzerine Hz.Muhammed@, toplumun kurtuluşunun yegane reçetesi olan tevhit sistemini onlara anlattı. Onları şirk sistemini bırakmaya ve yerine Allah’ın bütün toplulukların / alemlerin rabbi olduğu tevhit sistemini kabul etmeye davet etti. 13 yıl boyunca bu şekilde defalarca yapılan davete rağmen Mekke yönetimi O’nun teklifini asla kabul etmedi. Bu geçen sürede Resulü Ekrem kendisine inzal olunan ayetlerle şirk sisteminin batıl olduğunu ortaya koydu. Şirk sistemi sözde ilahlarının Mekke'nin hiçbir sorununa çözüm getiremediğini ve asla da getiremeyeceğini ispat etti. Sonunda Medinelilerle bir İslam Cumhuriyetinin kurulması hususunda anlaşma sağlanınca Mekke ileri gelenlerinin eli kolu kırıldı. Medine’de geçekleştirilecek bu yeni oluşum Mekke ileri gelenlerine çok büyük bir darbe idi. Hz.İbrahim’in sözde ilahlara ‘sağ eli ile vurarak onları devirmesi ya da elini kolunu kırması’ şeklinde anlatılan kıssa, Hz.Muhammed’de@ Medinelilerin tevhit sistemini kabul etmeleri ile Mekke’nin sözde ilahlarına O’nun çok güçlü bir darbe vurulması şeklinde ifadesini bulur. 91- 93- O da onların ilahları ile ilgilendi (onları yemeğe davet etti) “Hadi buyurun yemez misiniz?” dedi. (Daha sonra onlarla görüşmeye başladı ama onlar İbrahim’in görüşlerine bir cevap / karşılık veremediler. Bunun üzerine O onlara) “Hadi buyurun konuşun, bir şeyler söyleyin, niye cevap vermiyorsunuz?” diye çıkıştı. Ve arkasından onların ilahları ile yaptığı yemekli toplantıda O haklı ve doğru görüşleri ile onlara güçlü bir darbe indirdi. (Saffat Suresi 91-93) Mekke’nin müşrik halkı, kendilerine 13 yıl boyunca yapılan çağrıya hep sırtlarını dönmüşler ve ileri gelenlerinin yanında yer almışlardı. Onlar sözde ilahlarının yaşamakta oldukları krize bir çözüm bulamadıklarını görmelerine rağmen Hz.Muhammed’in@ karşısına dikiliyorlar ve ileri gelenlerinin / sözde ilahlarının yanında yer alıyorlardı. Hz.Muhammed@ onlara kendilerini de, sözde ilahlarını da (yani ileri gelenlerini de) Allah’ın yarattığını bu nedenle kulluğun yaratılmışlara değil yaratana olması gerektiğini anlatmaya çalışsa da onlar bildikleri yoldan şaşmadılar. Medine’de İslam Cumhuriyeti kurulması konusunda anlaşma sağlandığı anlaşılınca da tıpkı Hz.İbrahim@ için hapis ve işkence planlarının düşünülmesi gibi Mekke’de hapishane inşa edilip Hz.Muhammed’in@ de hapsedilerek etkisiz hale getirilmesini planladılar. Zira O Medine’ye hicret edecek olursa Mekke’nin başına bela olacağı çok açıktı. Mekke müşrik ileri gelenleri O’nun Medine’ye hicret etmesi halinde müminlerle birlikte Mekke’ye saldırabileceklerini değerlendirdiler. Bu nedenle O’nun Medine'ye hicreti mutlaka engellenmeliydi. Bunun için ileri gelenler, kendi aralarında yaptıkları toplantılarda, hapishane yapımı önerisi dahil Resulü Ekrem hakkında çeşitli planları görüştüler. Müşrik ileri gelenlerden Ebul Buhteri b. Hişam O’nun için demir bir kafes yaptırılması ve oraya hapsedilmesini önermiş, diğerleri bu öneriyi daha ileri götürerek O’nun bir hapishane içerisindeki kafese konması seçeneğini bile tartıştılar. Ancak her türlü baskı ve zulümlere rağmen O’na bağlılıktan ayrılmamış müminlerin hapishane kapısına dayanmaları ve O’nu kurtarmaya çalışmaları durumunda aciz kalınabileceği ve kontrol edilemeyecek çok büyük kargaşalara sebebiyet verilebileceği değerlendirilerek bu öneriden vazgeçtiler. Tartışmaların sonunda Ebu Cehil kendi teklifini önerdi. Onun teklifinde Hz.Muhammed’i@ ortadan kaldıracak büyük bir tuzak kurmak vardı. Ebu Cehil’in önerdiği tuzağa göre her kabileden kuvvetli bir genç seçilecek ve bu gençlerin ellerine kılıç verilecekti. Onlar hep birlikte Muhammed’in@ evine bir gece baskın yapacaklar, hepsi birlikte O’na saldıracaklar ve O’nu gafil avlayarak öldüreceklerdi. Plana göre Hz.Muhammed’i@ öldürme suçuna herkes iştirak etmiş olacağından Haşimiler herkesi karşılarına alamayacaklar ve diyete razı olacaklardı. Mekke müşrikleri de Hz.Muhammed’in@ diyetini kendi aralarında toplayacaklar ve Haşimilere ödeyerek bu sorunu halletmiş olacaklardı. Ebu Cehil'in planı Darün Nedve’de kabul edildi. Suikastın hangi gece yapılacağı ve hangi gençlerle gerçekleştirileceği belirlendi. Fakat her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Allah, onların planlarından resulünü haberdar edecekti ve bu plana nasıl bir plan uygunlaması gerektiği konusunda da inzal ettiği vahiy ile yol gösterecekti. Müşriklerin hesap edemedikleri Rabbine yönelenleri Rabbinin çaresiz bırakmayacağı, yardımını esirgemeyeceği ve yollarını göstereceği gerçeği idi. 94-99-Onlar (Müşrikler) koşarak geldiler ve İbrahim’in karşısına dikildiler. O (İbrahim); “Kendi elinizin eseri bu ilahlara mı tapıyorsunuz? Oysaki sizi ve yaptığınız ilahları da Allah yaratmıştır” dedi. Onlar; “Şunun için bir bina yapın da onu cahime ([1] ) atın!” dediler. Onlar, ona (İbrahim’e) tuzak kurmak istediler de Biz onları aşağılıklar kılıverdik. O (İbrahim) ise; “Kuşkusuz ben Rabbime gideceğim, O, bana yol gösterecek” dedi. (Saffat Suresi 94-99) 42.3. Hz.Muhammed’in@ Hicreti İçin Önerilen Strateji Müşrik ileri gelenlerin Hz.Muhammed’e@ kurdukları katletme tuzağının nasıl olacağını daha önce inzal olunan ayetlerde bildirilmişti. Fakat bu kerre Cenab-ı Hak, onların bu planlarını nasıl bir planla savuşturacağını elçisine Hz.İbrahim@ ve oğlu Hz. İsmail@ kıssası ile bildirir. Bu planın uygulanmasına ilişkin zamanlamaya Rakika binti Ebi Safiyy isminde bir kadın vesile olmuştur. Sözkonusu kadın müşriklerin harekete geçeceği tarihi ve ne planladıklarını peygamberimize haber eder. O bu istihbaratı alır almaz kendi hicret yolculuğunu başlatır. Cenab-ı Hak, müşriklerin suikast planına karşı nasıl bir plan yapılması gerektiğini Hz.İsmail’in@ feda / kurban edilmesi kıssası üzerinden anlatarak elçisine taktik verir. Şöyle ki; Nasıl ki Hz. İbrahim@, davasının devamı için bir evlat vermesini Cenab-ı Hakk’tan niyaz etmesine karşılık olarak Cenab-ı Hak Ona Hz. İsmail’i lütfettiyse, Hz.Muhammed’in@ davete ilk başladığında kendisine daha çocuk yaştaki Hz.Ali’yi destekçi olarak bahşetmişti. Hz.İsmail’in@ artık büyüyüp babası ile birlikte iş tutacak yaşa gelmesi gibi Hz.Ali de hicret zamanı geldiğinde Hz.Muhammed@ ile birlikte mücadele edecek bir delikanlı olmuştur. Hz. İbrahim’in@ rüyası / davası / hayalleri için oğlunu kurban vermesi kıssası peygamberimize ışık tuttu ve oğlu mesabesindeki Hz.Ali'yi yanına çağırarak suikast hakkında kendisine bilgi verdi. Mekke müşriklerinin suikastından kurtulmak ve davasının / rüyasının gerçekleşmesi için Hz.Ali’ye kendisini feda edip edemeyeceğini sordu. Tıpkı Hz.İbrahim’in@ oğluna kendisinin kurban edilmesi konusunda fikrini sorması gibi. Nasıl ki Hz.İsmail@ babasının davası / teslimiyeti için hiç tereddüt etmeksizin canını feda etmeye hazır olduğunu beyan ettiyse, Hz.Muhammed’in@ rüyasının / davasının gerçekleşmesi için Hz.Ali de canını feda etme hususunda en ufak bir tereddüt yaşamamış ve suikast gecesinde Hz.Muhammed’in@ yatağına yatmayı ve gerekirse Mekkeli müşrik gençlerin kılıçları altında doğranma pahasına teklifi kabul etmişti. Suikast yapılacağı gece Hz.Ali, Hz.Muhammed’in@ yatağına yatacaktır. 100- 103- O “Rabbim! Bana salihlerden birini lütfet!” demişti. Bunun üzerine Biz, İbrahim’e halim / temkinli / güçlü / hoşgörülü bir delikanlıyı müjdeledik. Sonra ne zaman ki o (delikanlı) onunla birlikte iş tutacak çağa geldi, o zaman o (İbrahim); “Oğulcuğum! ben, rüyamda seni kurban ediyor / feda ediyor görüyorum. Bak bakalım, bu konuda sen ne düşünüyorsun?” dedi. O (Oğlu); “Babacığım! Sen emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni (kurban / feda edilişe) sabredenlerden bulacaksın” dedi. İkisininde Allah’ın yolunda teslimiyetlerinin gereğini yerine getirme zamanı geldiğinde O (İbrahim), onu (İsmail’i) alnı üzere yatırdı. / yüzüstü bıraktı. / yalnız bırakıp gitti. (Saffat Suresi 100-103) Mekke müşriklerinin Hz.Muhammed’e@ suikast yapmayı planladıkları gecenin ne zaman olacağı haberi Rakika binti Ebi Safiyyden öğrenilince hemen karşı harekata başlandı ve müşriklerin planları boşa çıkarıldı. Hz. Ali feda / kurban edilmek üzere Resulü Ekrem'in yatağına yatırıldı. Fakat Cenab-ı Hak, inzal ettiği kıssada olduğu gibi Hz. Ali’yi inayetiyle kurtaracağını müjdeliyordu. Nasıl ki Hz. İbrahim@ oğlu İsmail’i@ kurban etmek için yatırdığında rüyasına / davasına olan sadakatları nedeniyle Cenab-ı Hak, Hz.İsmail yerine fidye olarak bir kurbanlık ihsan ettiyse aynı şekilde Hz.Muhammed’de@ hicret edeceği zaman yerine bıraktığı Hz.Ali’nin de Allah’ın lütfü ihsanıyla bir şekilde kurtarılacağına işaret ediyordu. Nitekim öyle de oldu. Suikast gecesinde Haşimoğulları hariç Mekke'nin her kabilesinden seçilmiş eli silahlı gençler peygamberimizin evini ablukaya aldılar. Normalde gecenin karanlığında saldıracaklardı. Fakat baskını ancak sabah yapabildiler. Zira şirk / kabile sistemi bu konuda bile tam anlaşıp kendileri için çok önemli olan bir işi becermelerine engel oldu. Çünkü bütün kabilelerden herkesin bu cinayete katıldığının şahitlerce (suikaste katılan gençlerin birbirlerini görmeleri) görülmesi ve böylece Haşimoğulları’nın diyete razı olmasının yanında hiçbir kabile numara çekip de bu cinayeti birbirlerinin üzerine bırakamaması ya da kabilelerden her birinin bu cinayet nedeniyle suçlanarak sonradan cezaya çarptırılmaması için sabahın ilk ışıklarını beklemeyi yeğlediler. Kısaca kabileler birbirlerine güvenemiyorlardı. Bu da suikastın planlandığı vakitte gerçekleşmesine engel oldu. Ama bu gecikme aynı zamanda Cenab-ı Hakk’ın inayeti ile Hz.Ali’nin kurtulmasına vesile oldu. Sabahın ilk ışıklarında Hz. Ali’nin uyanıp namaza kalktığı bir zamanda suikastçılar eve baskın yaptıklarında karşılarında Hz.Muhammed@ yerine Hz.Ali’yi buldular. Hedefleri o olmadığı için ona dokunmadılar. Onlar peygamberimizi evde aradılar fakat bulamadılar. Peygamberimiz ise Mekke’yi çoktan terk etmiş ve geceyi Sevr mağarasında geçirmekteydi. İşte anlatılan kıssanın işaret ettiği taktik ile hareket eden Hz.Muhammed@, hem kendisini müşriklerin tuzaklarından kurtarmış hem de Hz. Ali kurtulmuştur. Onlar Cenab-ı Hakk’ın müjdesine güvenmişler ve O’da bu güvenin karşılığı olarak müşriklerin planlarını saptıracak vesileler yaratarak Hz Ali’nin kurtuluşunu da sağlamıştır. Böylece O’nun vaat ettiği müjde yerini bulmuştur. 104- 109-Biz ona “Ey İbrahim! Sen o rüyana / davana bağlılığını gösterdin” diye seslendik, … -Şüphesiz Biz, muhsinleri işte böyle ödüllendiririz.- Bu (oğulu yüzüstü bırakma / feda etme / kurban verme olayı), muhakkak ki apaçık bir imtihandı. Biz ona (İbrahim’e), bu kurban vereceği / feda edeceği şey karşılığında çok büyük bir fidye / bedel verdik ve sonradan gelenler içinde onun hakkında (iyi bir nam) bıraktık. Selam olsun İbrahim’e! (Saffat Suresi 104-109) Hz.İbrahim’in@ davası / rüyası uğruna Hz.İsmail’i@ kurban / feda etme cesaret ve fedakarlığı göstermesinin karşılığında Cenab-ı Hak O’na Hz. İshak’ı bir fidye olarak ihsan ettiğini müteakip ayetler anlatır. Bu ayetler ile Cenab-ı Mevla Hz.Muhammed’e@ de yaptığı fedakarlıkların karşılıksız kalmayacağını, Hz.Ali’nin yanında başka fedakar yoldaşların da kendisine verileceğini müjdeler. Salih amel işleyenlerin, iyilik ve güzellikler peşinde koşanların böyle ödüllendirileceğini bildirir. Bu müjde ile O’nun yandaşlarının ibret alması sağlanır. Fakat bundan ibret almayıp kendi nefsine zulmedenlerin de olacağı ifade edilir. 110-113- İşte Biz muhsinleri / iyilik- güzellik üretenleri böyle ödüllendiririz. O, Bizim mümin kullarımızdandı ve Biz ona salihlerden bir peygamber olarak İshak’ı müjdeledik. Ona (İbrahim’e) ve İshak’a bereketler verdik. Her ikisinin neslinden de Muhsin olan da kendi nefsine açıkça zulmeden de vardı. (Saffat Suresi 110-113) 42.4. Hicretin Başarılacağının Hz. Musa ve Hz. Harun Kıssası Üzerinden Müjdelenmesi Yukarıdaki ayetlerle Hz.Muhammed’e@ bundan sonraki yolunda birçok evlatlar / yoldaşlar verileceği müjdesini verilirken onlardan bazılarının da nefsine zulmedenler olacağı uyarısında da bulunulur. Bu nedenle çok dikkatli olunması gerektiği ifade edilmiş olur. Yani insanoğlu peygamber soyu bile olsa çiğ süt emmiştir ve iradesine ket vurulmamıştır. Bu nedenle ondan her türlü davranış beklenir. / beklenmelidir. Peygamberimiz kendi safında olan kimseleri Medine’ye gönderirken kendisi, en yakın arkadaşı Hz.Ebu Bekir ve Hz. Ali en sona kalmıştı. O’nun planına göre Mekke’yi en son kendisi terk edecekti. Kendisine yol arkadaşı olarak da Hz.Ebu Bekir’i seçmişti. Saffat Suresindeki ayetler Hz.İsmail’in@ kurban edilmesi kıssasında olduğu gibi bu süreçte nasıl hareket edeceğine ilişkin Hz.Muhammed’e@ rehberlik yaparken müminlerin moral ve motivasyon ihtiyacını karşılamak için diğer peygamberlere ait kıssalarla geleceğe ilişkin müjdeler vermektedir. Surenin sonunda ise Mekke müşriklerinin hicret edenler üzerinde psikolojik baskı oluşturarak hicretten vaz geçirme propagandalarına cevaplar inzal edilir. Müminlerin hicret hareketinin küçük gruplar halinde devam ettiği bu süreçte, en sona kalan Hz.Muhammed’in@ hicret edip edemeyeceği, dolayısıyla Medine İslam Cumhuriyetinin başına geçip geçemeyeceği hususu onlar üzerinde büyük tereddüt ve kaygı yaratmaktaydı. Müminler Mekke’yi boşaltınca Resulü Ekrem ya gelemez ise? Ya öldürülürse? Ya hapsedilirse? Veya bu süreç uzun bir süre devam ederse? İşte bu endişeler müminlere büyük kaygı veriyordu. Onların yüreklerine su serpmek için Cenab-ı Hak bu sürecin başarıyla tamamlanacağını ve işin sonunda müminlerin mutlaka galip geleceğini Hz.Musa ve Hz.Harun üzerinden anlatır. Nasıl ki İsrailoğulları Mısır’dan çıkmayı onların önderliğinde başarmışlar ve Firavunun zulmünden hep birlikte kurtulmuşlarsa müminler de, Hz.Muhammed@ de Mekkeli firavunların zulmünden kurtulacaklardı. Bu kurtuluşu müteakiben Hz.Musa ve Hz.Harun’un kendi kavimlerinin başına geçip onlara liderlik etmeleri gibi peygamberimizinde Medine İslam Cumhuriyetinin başına geçeceği ve Cenab-ı Hakk’ın yardımına mazhar olarak sonunda da müşriklere karşı mutlaka galip gelecekleri aynı kıssa üzerinden anlatılır. 114-122- Ant olsun ki, Biz, Musa ile Harun’a da nimetler verdik. O ikisini ve kavimlerini büyük sıkıntıdan kurtardık. Biz, onlara yardım ettik de onlar galip geldiler. Biz, kendilerine rehberlik eden / yol gösteren Kitab’ı verdik de onları dosdoğru yola sevk ettik. Arkadan gelen nesiller için o ikisini tarihsel bir sembol olarak bıraktık. Selam olsun, Musa ve Harun’a! Muhakkak ki Biz, muhsinleri (iyilik-güzellik sergileyenleri) böyle mükâfatlandırırız. Şüphesiz o ikisi Bizim mümin kullarımızdandır. (Saffat Suresi 114-122) Nitekim öyle de olmuştur. Hicret eden müminler selametle Medine’ye ulaştıkları gibi Hz.Muhammed@ ve Hz.Ebu Bekir’de Mekke’den Medine’ye selametle ulaşmaya muvaffak olmuşlardır. [1] ) NOT: “Cahim, cehennem” ifadeleri zalim kralların hapishaneleri için de kullanılır. (A.A) 42.5. Mekkelilerin Şam Yönetimine Güvenmelerinin Beyhudeliği Cenab-ı Hak, hem Mekkeli müşrikleri korkutmak hem de hicret konusunda tereddüt yaşayanları cesaretlendirmek için Hz.İlyas’ın kıssasından bir parça anlatır. Bu kıssada özellikle Baal putunu dile getirir ki BAAL putu Şam civarının putudur. Bu ifade ile Hicret gerçekleştirildikten sonra Mekke’nin Şam ile yapacakları ticaretin tehlikeye gireceğine işaret edilerek hicret etmemek ve Mekke’de kalmakla rahat ve sıkıntısız yaşamın olmayacağı vurgulanır. Zira Medine’de kurulacak İslam Cumhuriyeti Mekke’nin Şam ticaret yollarını keseceği ve Mekke’yi ekonomik sıkıntıya sokacağı aşikardı. Dolayısıyla kozlar Medine İslam Cumhuriyetine geçmekteydi. Bu nedenle Mekkelilerin yaptıkları menfi propagandaya kanılmaması ve Hz.Muhammed’in@ yanında yer alınması Mekkelilerin menfaati icabıdır. Özetle “Allah’ın bırakıp Baal’e mi tapıyorsunuz?” diye yapılan sorgulama, aslında Mekkelilere “Şam ile yaptığınız ticaret sözleşmesine mi güveniyorsunuz?” gibi bir anlama işaret etmektedir. Halbuki bu mücadelenin sonunda zulme karşı Hakk’tan yana olan Hz.Muhammed@ mutlaka galip gelecektir. Allah elçilerine mutlaka yardım edecektir tıpkı Hz.İlyasa yardımını esirgemediği gibi Hz.Muhammed’e@ de yardım edecektir. Bu nedenle “boşuna Şam Yönetimi ile olan ticaret sözleşmelerine güvenmeyin. Şam geliriniz de kesilecektir. Şam yönetimi de size yardım edemeyecektir. Hz.Muhammed’e@ karşı olanlar hesap vereceklerdir.” mesajı müteakip ayetlerde verilir. 123-132- İlyas da kesinlikle gönderilen elçilerdendir. Hani o, kavmine: “Siz takvalı olmayacak mısınız? Yaratanların en güzeli, sizin Rabbiniz ve daha önceki atalarınızın da Rabbi olan Allah’ı bırakıp da Baal’e mi yalvarıyorsunuz?” demişti de onlar, onu inkar etmişlerdi. Bu yüzden onlar kesinlikle hesaba çekilecekler. Ancak Allah’ın salih kulları müstesna. Arkadan gelenler arasında O’na (iyi bir nam) bıraktık. Selam olsun İlyas’a@! Muhakkak ki Biz, muhsinleri böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak ki O, Bizim mümin kullarımızdandı. (Saffat Suresi 123-132) Cenab-ı Hak, Mekkelilerin hicret etmeyip geride kaldıkları takdirde başlarına gelecek felaketlerden kendilerini hiçbir şekilde kurtulamayacaklarını ve hesap sorulacağı zaman Hz.Muhammed’e ya da yakın arkadaşlarına akraba olmalarının da kendilerine fayda vermeyeceğini Hz. Lut kıssası üzerinden anlatır. Böylece hicretten geride kalanların gelecekte yaşanması mukadder olan azaptan kurtulmak için akrabalık bağlarına güvenmemeleri gerektiği, azabı hak eden kimsenin gözünün yaşına bakılmayacağı ifade edilmiş olur. 133- 138- Lut da gönderilen elçilerdendir. Hani Biz, onu ve geride kalıp batanlar içinde kalan bahtsız kadın hariç ehlinin / yandaşlarının tamamını kurtarmıştık. Sonra geride kalanları helak etmiştik. Ve siz sabahleyin veya geceleyin onların bıraktıkları yıkıntılarının üzerinden geçip gitmenize rağmen hâlâ akletmiyor musunuz? (Saffat Suresi 133-138) 42.6. Medine ile İslam Cumhuriyeti Girişiminin Taif Yanılgısı Gibi Olmayacağı Mekke halkının Medine’ye hicret etmelerine mani olmak için müşrik ileri gelenlerin yaptıkları propagandanın bir diğeri de “Medine’ye hicretin bir macera olduğu ve Hz.Muhammed’in@ hayal ettiği İslam devletini kurmak için gittiği Taif’ten nasıl eli boş döndü ise Medine’ye gidişi de tıpkı Taif’e gidişi gibi hüsran olacağı” idi. Onların yapmış oldukları bu menfi propagandaya karşı Cenab-ı Hak, Hz.Yunus@ üzerinden cevap verilmesi için müteakip ayetleri inzal etmiştir. Sözkonusu kıssada Taife gidişin stratejik olarak hatalar barındırdığı ama sonrasında bu hatadan dönüldüğü ve Medine’ye hicret üzerinde yapılan çalışma ile doğru bir strateji izlendiği dolayısıyla iki olayın birbirinden tamamen farklı olduğu hususları işlenir. Medine İslam Cumhuriyetine giden yolda izlenen stratejinin başarılı olacağı müjdesi ilave olarak kıssada verilir. Nasıl ki Hz.Yunus’un@ en büyük hatası hırsızlarla, şakilerle, zalimlerle, alçaklarla dolu bir gemiye kaçması ise Hz.Muhammed’in@ Taif’teki alçak, faizci, azgın, zalim, fuhuşcu kabile reisleri ile sırf akrabalık bağı var diye birliktelik tesis edip bir İslam Cumhuriyeti kurmak için Taife gitmesi stratejik bir hata idi. Ayrıca Taif’te bir otorite boşluğu da yoktu. Onlar Mekke ile rekabet halindeydiler ama korkak ve hain olduklarından Mekke ile savaşmayı göze alamayacakları da belli idi. Ebu Talip vefat etmeden önce yeğeni Hz.Muhammed’e@ Medine'ye gitmesini öğütlemiş olmasına rağmen, Hz.Muhammed@ amcası Abbas ile müşavere ettikten sonra Taif’teki akrabaları ile bir müttefiklik kurmayı planlamışlar ve Ebu Talip’in öğüdünü dinlememişlerdi. Hz.Muhammed@, Taif’in azgın, ahlaksız ve müşrik ileri gelenlerine şirk sistemine karşı kendi tevhit sistemini teklif etmişti. Fakat onlar O’nun teklifini / tezini reddetmişler (Hz.Yunus’un ok çekişmesi metaforu) ve kendisine çok kötü muamele etmişlerdi. Hatta O’nu kölelerine ve çocuklarına taşlatmışlardı. (Hz.Yunus’un balıklara yem olarak denize atılması metaforu) Halbuki Hz.Muhammed@ Mekke’den gizlice Taife gitmişti ve teklifi kabul edilmese bile bu görüşmenin gizli kalmasını istemiş olmasına rağmen Taif’in azgın zalimleri bu görüşmeyi açığa vurarak O’nu Mekke’ye giremez hale getirmişlerdi. Çok kötü bir pozisyona düşen peygamberimiz büyük sıkıntı içerisine düşmüştü. Tıpkı Hz.Yunus’un balığın karnında karanlıklar içerisine girmesi gibi. Fakat Taif dönüşünde O’nun meşhur dua ve yakarışına Cenab-ı Hak icabet etmiş ve O’nunla Medine Yahudilerini / cinleri buluşturmuştu. Onların bir kısmının Hz.Muhammed’e@ iman etmeleri ile Medine süreci başlamıştı. Hz.Yunus da aynı şekilde Rabbine iltica etmiş ve O’nun duası da kabul edilerek balığın karnındaki dar ve karanlık ortamdan geniş, ferah ve aydınlık bir sahile bırakılmıştır. Hz.Muhammed’de@ daha sonraki süreçte Medinelilerle yaptığı akabe görüşmeleri ile sıkıntılardan / bunalımlardan kurtulmuş, kendisine ferahlık, aydınlık, umut ve genişlik veren Medine İslam Cumhuriyeti kurulması üzerine biat almıştı. Hicret ile kendisine genişlik, selamet ve güvenlik sağlayan bir yurda kavuşmuş olacaktır. Nasıl ki Hz.Yunus@ balığın karnından hasta ve bitkin vaziyette sahile atıldı ve orada kendisine gölgelik ve koruma sağlayan geniş yapraklı kabak ağacı bahşedildiyse aynı şekilde Hz.Muhammed’de@ Taif dönüşü içine düştüğü bunalımın sıkıntılarından / karanlıklarından yorulmuş ve bitkin bir halde Medine’ye gidecek, orada kendisi için sağlanacak koruma ile güçlenecek ve kendine gelecektir. Daha sonrasında ise Mekkeliler Hz.Muhammed’e@ karşı koyamayacak ve sonunda pes edip iman edeceklerdir. Tıpkı Hz.Yunus’un@ geri dönmesi ve kavminin kendisine iman etmesi olayında olduğu gibi. Cenab-ı Hak, Hz.Muhammed’e@ ve müminlere çok önemli mucizevi bir müjdeyi yine bu kıssa sonunda Hz.Yunus@ üzerinden şöyle verir; “Hz.Yunus’a yüzbin kişi nasıl iman ettiyse Hz.Muhammed’e@ de eninde sonunda sayıları yüzbinlerle ifade edilen topluluklar iman edeceklerdir.” 139- 148- Muhakkak ki Yunus da gönderilen elçilerdendir. Hani o, dolu bir gemiye kaçmıştı. Derken o, tez / görüş ortaya koydu, fakat sonunda görüşü / tezi kabul edilmeyenlerden oldu. Böylece balık onu yuttu. (Böylece o bunalıma girdi.) Çünkü O kınananlardan olmuştu. Şayet, o, Allah’ı tespih edenlerden olmasaydı, diriltilecekleri güne kadar onun (balığın / bunalımların) karnında (içinde) kalacaktı. Bunalımdan kurtulmak için bize yönelmesi nedeniyle Biz onu hasta / bitkin bir halde sahile attık. / kurtardık. Onun üzerine geniş yapraklılardan bir ağaç bitirdik. Ve onu, yüz bin hatta daha çok kişiye elçi olarak gönderdik. Sonunda inandılar, bunun üzerine Biz de onları bir süreye kadar geçindirdik. (Saffat Suresi 139-148) 42.7. Allah’a ve Müminlere Zayıflık / Güçsüzlük Atfedilmesine Verilen Cevap Mekke müşrik önderleri Mekke halkını Resulü Ekrem’in safına geçerek hicret etmelerine engel olmak için yaptıkları menfi propagandalardan bir diğeri de; Allah yanlılarının zayıf olduğu ve Medinelilerle birlikte Mekke’yle savaştıkları takdirde yenilmelerinin kaçınılmaz olduğu idi. Onlar Mekke ordusunun gücü karşısında müminlerin o zayıf halleriyle dayanmalarının mümkün olmadığı şeklinde propaganda yapıyorlardı. Ayrıca hicret edecek olan Allah yanlılarının Medine halkına yük / asalak olacaklarını da ilave ediyorlardı. Onlar bu durumu ifade etmek için Allah yanlılarına kız / dişil / zayıflık karakteri yakıştırıyorlarken Mekke'nin güçlü kuvvetli oluşunu ifade etmek için de kendilerine erkek / eril karakteri yakıştırıyorlardı. Hicret edenlerin asalak bir yaşam süreceklerini yine kız / dişil bir karakter benzetmesi ile ifade ederek müminleri aşağılamaya çalışıyorlardı. Dahası onlar Hz.Ebu Bekir, Hz.Ömer, Hz. Hamza , Hz.Sa’d bin Ubade gibi Hz.Muhammed’in@ yanında yer alan toplum önderlerini / meliklerini de küçümsemek için dişil / kancık vasıflarla anıyorlar ve onların Allah’tan yana olmasının yapacakları savaşlarda bir şey ifade etmeyeceğini onları da yenip yok edeceklerini söylüyorlardı. Müşrikler bütün bunları Allah’ın meleklerinin dişil ve O’nun kızları olduğu şeklindeki batıl inançları eksenindeki metaforu kullanıyorlardı. Cenab-ı Hak, onların bu menfi propagandalarını tersyüz etmek için elçisinden onları şöyle bir sorgulamaya tabi tutmasını emreder; “Size göre kızlar / dişiler / zayıflık ve güçsüzlükler Allah’a yani müminlere ait, erkeklik / güç / kuvvet / cesaret size ait öyle mi? Nasıl böyle hükmediyorsunuz? Neye dayanarak bunu söylüyorsunuz? Savaş olduğu takdirde sizin mutlaka galip geleceğinizi neye göre iddia ediyorsunuz? Hele hele Hz.Hamza, Hz.Ebu Bekir, Hz.Ömer gibi kendilerine karşı çıkılması cesaret isteyen toplum önderlerinin / meliklerin zayıf / dişil / güçsüz olduklarını nereden çıkarıyorsunuz? Bu konuda onların hangi zaaflarına şahit olduğunuz? Bu iddialarınızın hiçbir tutar tarafı yoktur. Siz ancak yalan söyleyerek halkı kandırmaya çalışıyorsunuz.” 149- 150- Haydi onlardan şu konularda bir açıklama yapmalarını iste: “Kızlar Rabbinin de erkekler onların mı? Yoksa Biz melekleri dişi yarattık da onlar da şahit mi oldular?” (Saffat Suresi 149-150) Cenab-ı Hak, müminleri ve hicrete meyilli ama tereddüt yaşayan Mekke halkını müşrik önderlerin kara propagandalarına karşı dikkatli olmaları konusunda uyarır. Onların yalancı olduklarını sürekli yalan haberlerle halkı kandırmaya çalıştıklarını vurgular. Bu kapsamda onların bir diğer yalanlarına da değinir. Şöyle ki; Mekke müşrikleri Hz.Muhammed’in@ kaderinin aynı Hz.İsa@ gibi olacağı, gelecekte Hristiyanlıkta olduğu gibi Muhammed’in Allah’ın oğlu olarak kabul edileceği, böylece Allah’ın oğlunu temsilen kilise gibi bir kurumsal yapının kurulacağı ve müminleri bu kurumun sömüreceği iddiasında bulundular. Hz.Muhammed’in@ böyle bir hareketin liderliğine soyunduğunu da iddia ediyorlardı. Bu iddialarını ifade etmek için “Allah doğurdu” diyorlardı. Bu sözleri Hristiyanların teslis inançlarındaki Hz.İsa’ya işaretle Hz.Muhammed@ için sarf ediyorlardı. İşte Cenab-ı Hak elçisinin o vakte kadar yaptığı tebliğlerinde asla böyle bir kutsanmaya kimsenin şahit olmadığı, elçisinin ne kadar mütevazı olduğu ve onun içlerinden birisi ve sadece Allah’ın kulu olduğunu defalarca ifade etmesinden hareketle onların bu sözleriyle ne kadar yalancı olduklarını ifade eder. 151-152-Dikkat edin! Onlar, kesinlikle yalan uyduruyorlar. “Allah doğurdu” diyorlar. Onlar, kesinlikle yalancıdırlar. (Saffat Suresi 151-152) Cenab-ı Hak, müminleri küçümsemelerine karşı elçisinden müşriklere şöyle çıkışmasını ister; “Allah kendi yolunda mücadele edecek olanlar için güçlü, cesur, korkusuz ve erkek olan sizleri değil de zayıf, korkar, güçsüz ve dişil olan kimseleri seçti öyle mi? Görürsünüz siz kim güçlü, cesur ve erkek, kimde zayıf, korkak ve dişilmiş! Siz aleyhinize olan gelişmeleri hala göremiyorsunuz.” 153-154-O (Allah), erkekleri değil de kızları seçmiş öyle mi? Size ne oluyor? Nasıl hüküm veriyorsunuz? Hala düşünmüyor musunuz? (Saffat Suresi 153-154) Cenab-ı Hak, “müşriklerin kendilerini çok güçlü görmeleri ve müminleri / Allah yanlılarını ise zayıf görmeleri” konusunda onları iddialarını ispatlamaya davet eder. Mekke müşrikleri kendilerinin güçlü görmelerinin altında yatan temel düşünce kendilerinin “Ehlullah” olarak nitelenmeleri idi. Onlar bu vasıfla bölgede tek imtiyaz sahibi toplum idiler. Kimse kendilerine dokunmuyor ve onlarla savaşmaya cesaret edemiyordu. Onlar bu vasfı “Fil Olayından” sonra almışlardı. Bu vasıf nedeniyle çevre kabilelerde onlara dokunanın felakete uğrayacağı korkusu vardı. Dolayısıyla onlar bölgede dokunulmazlığa sahiptiler ve sahip oldukları bu statü onlarda çok büyük bir güç / iktidar / sultanlık olduğu vehmine kapılmalarına sebep olmuştu. Onlar buna dayanarak Medine’ye gidecek ve orada bir İslam devleti kuracak olan Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin Mekke’yi asla yenemeyecekleri hatta onlarla savaşamayacaklarını, onların ticaret kervanlarına dokunamayacaklarını iddia ederek menfi propaganda yapıyorlardı. Cenab-ı Hak, onlardan kendileri ile savaşılamayacağı ve dokunulamayacağı konusunda bir delil getirmelerini ister. Yani “ehlullah” vasfının çevrenin onlara bir yakıştırması olduğu ve bunun herhangi bir delile dayanmadığını ortaya koyar. Dahası onlara dokunulmasını yasaklayan toplumlar arasında herhangi bir sözleşmenin (kitabın) olmadığını da belirtir. Her ne kadar Mekke yönetiminin çevre Araplar ve ticaret yolundaki kabilelerle savunma işbirliği anlaşmaları (kitap) olsa da bu anlaşmalar diğer kabilelere karşı imzalanmış anlaşmalar (kitaplar) olabilir. Mekke’den kopmuş toplulukları bu anlaşmaların (kitapların) kapsamayacağının onlara bildirilmesi istenir. Kısaca Mekke müşriklerinin Medine İslam Cumhuriyetince kendilerine dokunulamayacağını gösteren herhangi bir anlaşması (kitap) yoktur. Ayrıca Mekkelilerin dokunulmazlığı olduğuna dair kutsal kabul edilen kitap ya da sahifelerde de herhangi bir kayıt yoktur. Cenab-ı Hak, elçisine bu hususlarda herhangi bir kayıt varsa müşriklerin o kaydı getirmelerini istemesini emreder. 156-157- Yoksa apaçık bir gücünüz / sultanınız / iktidarınız olduğunu mu düşünüyorsunuz? O halde, eğer doğru kimseler iseniz getirin kitabınızı. (Saffat Suresi 156-157) Müşrikler Hz.Muhammed’in@ cinlere yani ecnebilere atıfla Yahudilerle akrabalık / yakınlık bağı olduğunu iddia ediyorlar ve böylece O’nun aşağılık gördükleri Yahudilerle olan müttefikliğine işaret ederek Mekkelilerin Medine’deki oluşuma katılmalarına mani olmaya çalışıyorlardı. Müşrik ileri gelenler bu iddialarının delili olarak kurulacak İslam Cumhuriyetine Medine’deki Yahudi kabilelerin de dahil olmalarını gösterirler. Yani Medine’de kurulacak İslam / barış topluluğuna Yahudilerin de iştirak etmesini onlarla peygamberimizin akrabalık / yakınlık bağı olmasına bağlarlar. Cenab-ı Hak, onları bu tezviratlarına karşı şu cevabın verilmesini ister; “Bu birlikteliğe cinler / Yahudiler zaten öteden beri hazırdır. Zira onların ilahi öğretileri ile Hz.Muhammed’e@ inzal olan kitap arasındaki benzerlikler onları birlikteliğe hazır hale getirmiştir. Ayrıca onlar sizin gibi düşüncesiz değiller. Onlar hesap günü geldiğinde hesaba çekileceklerini gayet iyi biliyorlar. Allah’ın devletinin eninde sonunda karşı çıkanlardan hesap soracağını görmektedirler. Ama sizler Allah’a ve Allah yanlılarına bir gün gelecek hesap verecek olduğunuzu kabul etmiyorsunuz. Allah’a kullarından hesap sormaz diyerek O’na zayıflık atfederken Allah yanlılarının sizlerden hesap soramayacağına olan iddianızla da onlara da zayıflık atfetmektesiniz. Allah ve dolayısıyla Allah yanlıları sizin bu nitelemelerinizin çok fevkinde ve çok yücedir ama siz kavramamakta direniyorsunuz.” 158-159- Onlar (Müşrikler), onun ile cinler / ecnebiler / yahudiler arasında bir nesep (hısımlık / yakınlık bağı) olduğunu iddia ettiler. Halbuki ant olsun, cinler kendilerinin mutlaka hazır edilenler olduklarını bilirler. Allah, onların nitelediği şeylerden münezzehtir. (Saffat Suresi 158-159) Cenab-ı Hak, elçisinden müşrik ileri gelenlere halkı ayartıp hak yoldan çıkarmak için boşuna çaba harcamamalarını bildirmesini ister. Salih / erdemli kişileri asla kandıramayacaklarını, onların ancak cehennemi hak edecek eylemler yapanları kandırabileceklerini müteakip ayetlerde bildirmesini ister. 160 -163- Ey müşrikler! Artık ne siz ne de taptıklarınız cehenneme doğru koşar adım giden kimseden başkasını kandırıp O’na karşı hale getiremezsiniz. Allah’ın salih kullarını da kandıramazsınız. (Saffat Suresi 160-163) Surenin başından beri müşriklerle müminlerin güç ve çetinlik kıyaslamasında müşriklerin güçlü görünmeye çalışmalarına karşı, müminlerin güçlü yönleri ön plana çıkarılmış ve müşriklerin güçlülüğünün sadece övünç, kibir ve vehimden ibaret olduğu ve gerçeği yansıtmadığı vurgulandı. Surenin sonlarına gelindiğinde ise Mekke halkına kendi saflarına katılmaları için esas güçlülüğün / kuvvetliliğin birlik ve beraberlikte, topluluğun her bireyinin ne görev yapacağını bilmesinde yani kaos ve kargaşanın olmamasında, disiplinli bir topluluk oluşturmakta, saf saf dizilip birlikte hareket etmekte, istikrarlı ve kararlı olmakta olduğu belirtilir. Bu vasıfların da müşriklerde değil müminlerde olduğu vurgulanır. Cenab-ı Hak, bu hususun Mekke halkına müminlerin ağzından aktarılmasını bildirir. 164-166- (Müminler); “Bizden her birimizin mutlaka belli bir makamı / görevi vardır. Bizler emir komuta ile disiplinli bir şekilde saflar halinde organize olmuşların ta kendisiyiz. Biz, tesbih edenlerin de (Allah’ın yolunda istikrarlı bir şekilde gidenlerin) ta kendisiyiz” derler. (Saffat Suresi 164-166) Mekkeliler daha önceleri şayet kendilerine yol gösterecek bir rehber ve lider gönderilirse hiç durmadan hemen onu izleyeceklerini söylüyorlardı. Cenab-ı Hak, onların bu söylemlerine rağmen şimdi neden yerlerinde çakılı kaldıklarının anlaşılmazlığını bildirir. Şayet Hz.Muhammed’in@ taraftarları arasına katılmayıp Medine’ye hicret etmezlerse treni kaçıracakları ve yakında pişman olacakları bir tercih yapmış olacaklarını bildirir. 167- 170 –Onlar (Mekke halkı) önceleri şöyle diyorlardı: “Eğer yanımızda öncekilere gelen gibi bir uyarıcı zikir / kitap olsaydı, o zaman biz de muhakkak Allah’ın muhlis kulları olurduk.” Fakat şimdi o zikir / kitap geldi ama şimdi de onu inkâr ediyorlar. Artık yakında bileceklerdir. (Saffat Suresi 167-170) Cenab-ı Hak kendinden yana olanlara mutlaka yardım edeceğini ve Allah yanlılarının mutlaka galip geleceği muştular. Bu hususta elçisine söz verdiğini ve bunu mutlaka yerine getireceğini bildirir. Elçisinin ve müminlerin kısa bir süre daha sabretmelerini ama eninde sonunda müşriklere günlerinin nasıl gösterileceğini belirtir. Azap kırbacı başlarına indiğinde daha önce uyarılmış bu müşriklerin feci hallerini müminlerin göreceklerini de bildirir. O, şeref ve izzetin Allah’a dolayısıyla Allah’tan yana olanlara ait olduğunu belirterek bunun sebebinin selam ve esenliğin Elçilere ve Onların taraftarları üzerine olması ve insanların Allah’a doğru yönelmekte olmasına bağlayarak sure sona erer. 171- 182- Ant olsun ki gönderilen kullarımız (elçilerimiz) için şu sözü verdik: “Muhakkak onlara (müminlere) yardım edilecek ve muhakkak ki Bizim ordularımız galip gelecek olanlardır.” Onun için sen, bir zamana kadar onlara aldırma. Sen gör bak! Yakında onlara günleri nasıl gösterilecek! Yoksa onlar Bizim azap tehdidimize karşı meydan mı okuyorlar? Fakat o azabımız onların yurtlarına indiği zaman, işte o zaman, uyarılanların sabahı ne kötü olacak! Yine sen, bir zamana kadar onlara aldırma. Seyret bak! Yakında onlara günlerinin nasıl gösterileceğini seyret! İzzetin (güç, kuvvet, yenilmezlik, şan ve şerefin) Rabbi olan senin Rabbin, onların nitelediği şeylerden münezzehtir. Gönderilen elçilere selam olsun! Hamd de / yönelim de âlemlerin Rabbi Allah’adır. (Saffat Suresi 171-182)

© 2022 AAYDIN

bottom of page