top of page

Arama Sonuçları

Boş arama ile 99 sonuç bulundu

  • Bölüm 23:Hüzün Yılı | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 23 HÜZÜN YILI VE TAİF 23.1. Boykot Sonrası Boykot sonrası Hz.Muhammed@ ve müminler sevinemediler. Zira Haşimoğulları bütün sermayelerini tüketmiş, iyice fakirleşmişlerdi. Müminler de hakeza aynı durumda idiler. Bütün bunların yanında Ebu Talip hastalanmış ölüm döşeğinde yatmaktaydı. Hz.Muhammed’in@ her zaman arkasında duran ve O’nu koruyan bu önemli şahsiyetin kaybedilme tehlikesi ile yüz yüze gelinmişti. Ancak diğer taraftan Mekke müşrik elitlerinin de boykot nedeniyle çevre Arap kabileleri nezdinde prestijleri sarsılmıştır. Zira mukaddes beldede o beldenin sakinlerine yapılan kötü muamele Kabe’nin kuruluş felsefesine uymamaktadır. Bu nedenle çevre Arapları Hz.Muhammed’e@, Haşimoğulları’na ve müminlere yapılan bu boykotun yanlışlığını tartışır olmuşlardır. Mekke müşrik ileri gelenleri uyguladıkları boykot konusunda haklı olduklarını ispat etmek için şirk sisteminin faziletlerini(!), Allah’ın ortaklarını(!) anlatmak için şehir şehir / belde belde dolaşmakta ve çevre Arap kabilelerini kendi yanlarında yer almaya ikna etmeye çalışmaktadırlar. Bununla beraber Ebu Talib’in hastalanması Mekke müşrik elitleri için bir umut ışığı da yakmıştır. Hz.Muhammed’in@ arkasında duran bu güçlü desteğin yıkılması halinde O’nu yakalayıp yok etmenin kolay olacağını düşünmektedirler. Cenab-ı Hak ise geçmiş tarihte de elçileri yakalayıp ortadan kaldırmak isteyen müşrik toplumların kendilerinin yok olduğunu örneklendirerek onları tehdit eder. Onların Hz.Muhammed’in@ desteksiz kalmasını gözetleyip durmalarının boş olduğunu, zira bütün arşın ve çevresinin peygamberin ve müminlerin en büyük destekçisi olduğunu belirtir. Çevre ülke ve kabilelerdeki yöneticilerin onun ve müminlerin yok edilmesinin önündeki en büyük engeli oluşturduğunu vurgular. Cenab-ı Hak, Hz.Muhammed@ ve müminlere verdiği destek ile tevhit hareketini yükselteceğini ve bu yükselişin asla önlenemeyeceğini müjdeler. Gelecekte bütün kabilelerin tevhit oluşturarak mülkü / yönetimi Allah’ın ilahi öğretisi üzerine bina edeceklerini ve o gün hakimiyetin Kahhar olan Allah’a ait olacağı uyarısında bulunur. Bu nedenle Mekkelilerin sonradan çok pişman olacakları bir girişimde bulunmalarının çok yanlış olduğunu ve bu yanlışı işledikleri takdirde yaptıkları hatadan geri dönüşün de mümkün olmadığı uyarısını geçmiş toplumların başına gelen bela ve felaketleri anlatarak yapar. Bütün bu hususlara Mü’min / Gafir suresinin giriş kısmında ifade eder. Rahman Rahim Allah Adına. 1-22- Hâ Mîm. Bu kitabın indirilişi, Azîz ve Alîm olan Allah tarafındandır. O’dur günahı bağışlayan, tövbeyi kabul eden, azabı şiddetli olan ve kullarına bol nimet ikram eden. O’ndan başka ilah yoktur. Dönüş de O’nadır. İnkarcılardan başkası Allah’ın ayetleri hakkında mücadele etmez. Onların (tevhit hareketini kötü gösterme amaçlı propaganda yapmak için) şehir şehir / belde belde dönüp dolaşmaları seni endişeye düşürmesin. Onlardan önce Nuh kavmi ve onlardan sonraki birtakım topluluklar da inkâr etmişlerdi. Bu ümmetler / topluluklar kendi peygamberlerini yakalayıp yok etmek için teşebbüste bulunmuşlardı. Hakkı yok etmek için batıl / şirk görüşleri ileri sürerek mücadele etmişlerdi. Sonunda Ben de onları kıskıvrak yakalayıverdim. İşte, azabım nasılmış gördüler. Böylece Rabbinin “Muhakkak ki onlar ateş ehlidir” sözü o inkarcılar üzerine hak oldu. Arşı taşıyan ve onun (arşın) etrafındaki kimseler, Rablerine hamd ederek / yönelerek tesbih ederler / hedefe doğru ilerler ve O’na inanırlar / O’na güvenirler. İman edenler için bağışlanma dilerler ve şöyle derler: “Rabbimiz! Sen rahmetle ve ilimle her şeyi kuşattın. Onun için tövbe eden ve senin yoluna tabi olanları bağışla ve onları cehennem azabından koru! Rabbimiz! Onları ve onların atalarından, eşlerinden ve soylarından ıslah edici eylemlerde bulunanları vaad ettiğin Âdn cennetlerine koy. Muhakkak ki Aziz / mutlak galip ve Hakim / hüküm ve hikmet sahibi olan Sensin. Onları kötülüklerden de koru. Sen kimi kötülüklerden korursan, işte o gün elbette ona rahmet etmişsindir. İşte bu, en büyük kurtuluştur.” İnkarcılara ise mutlaka şöyle seslenilir: “Şüphesiz ki Allah’ın gazabı / buğzu, sizin kendi kendinize olan buğzunuzdan / kızmanızdan daha büyüktür. Zira siz imana / güvenmeye çağrılırdınız da inkâr / ret ederdiniz.” Onlar (İnkarcılar) dediler ki: “Rabbimiz! Bizi iki kere öldürdün, iki kere dirilttin. Şuçlarımızı da itiraf ediyoruz. Artık bundan sonra kurtuluş için bir yol var mı?” İşte bu, sizin tevhit için Allah’a çağrıldığınız zaman inkâr etmeniz ve O’na ortak koşulunca da inanmanız sebebiyledir. Artık hüküm, yüceler yücesi ve Büyük olan Allah’a aittir. O (Allah) ki, size ayetlerini göstermekte ve size gökten bir rızık indirmektedir. Ancak bundan O’na gönülden yönelenden başkası öğüt almaz. Haydi, inkârcılar hoşlanmasa da dini sadece Allah’a has kılarak O’na ibadet edin. / boyun eğin / itaat edin. O, dostlarının derecelerini yüceltir. Arş’ın sahibidir: O, toplanma / kavuşma / buluşma günü hakkında uyarmak için kendi emrinden / kendi işinden olan ruhu (vahyi) kullarından dilediğine ilkâ eder./ indirir. O gün (toplanma / kavuşma / buluşma günü) onlar, meydana çıkarlar. Onların hiçbir şeyi Allah’a gizli kalmaz. O gün mülk kimindir? Elbette sadece tek ve kahhâr olan Allah’ındır! Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir. Artık bugün zulüm yoktur. Muhakkak ki Allah, hesabı çabuk görendir. Yaklaşmakta olan gün hakkında onları uyar. O zaman kalpler korku ile boğaza gelir dayanır. Zalimler için ne sıcak bir dost ne de sözü dinlenir bir şefaatçi vardır. O (Allah), gözlerin hainliğini ve kalplerin gizlediğini bilir. Allah hakkı ikame eder / gerçekleştirir. Onların O’na ortak koştukları ise hiçbir şeyi ikame edemezler / gerçekleştiremezler. Muhakkak ki Allah, en iyi işiten, en iyi görendir. Onlar yeryüzünde dolaşmadılar mı ki kendilerinden önceki kişilerin akıbeti nasıl olmuş görsünler. Onlar, yeryüzünde kuvvet ve eser bakımından kendilerinden daha üstündüler. Böyle iken Allah onları günahları sebebiyle yakalayıverdi. Onları Allah’a karşı koruyan birileri de olmadı. İşte bu, onlara peygamberleri apaçık delillerle gelmiş olmalarına rağmen inkâr etmeleri sebebiyledir. Bu yüzden Allah da onları yakalayıverdi. Şüphesiz O, güçlüdür, cezalandırması da çok şiddetlidir. (Mü’min Suresi 1-22) Cenab-ı Hak, Mekke müşrik ileri gelenlerinin hata yapmamaları konusunda uyarı yaptıktan sonra onların niyetlerinin ne olduğunu Hz. Musa @ ve Firavun arasında cereyan eden kıssa üzerinden anlatır. Önce Hz.Muhammed’in@ destekçilerine yapılan baskı, şiddet ve boykot, Firavun’un Hz.Musa’nın @ destekçilerine yapmış olduğu soykırım ile özdeşleştirilir. Daha sonra Firavun timsalindeki Ebu Cehil’in Hz.Muhammed’i@ öldürme niyetine işaret edildikten sonra müşriklerin peygamberimizin Mekke’de fitne / kargaşa çıkardığına ilişkin olarak çevre Arap kabileleri nezdinde yaptığı propaganda gündeme getirilir. Hz.Muhammed’in@ Mekke’nin Firavunlarından Allah’a sığınması ise Hz.Musa’nın @ Firavunun tuzaklarına karşı Allah’a sığınması metaforu ile anlatılır. 23–27- Andolsun Musa’yı ayetlerimizle ve apaçık bir delille / sultanla Firavun’a, Hâmân’a ve Kârun’a gönderdik. Fakat onlar; “O bir sihirbazdir, çok büyük bir yalancıdır” dediler. Böylece o (Musa), katımızdan onlara hakkikati getirince onlar; “Onunla (Musa ile) birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını ise sağ bırakın.” dediler. Ama inkarcıların planları, her zaman boşa çıkar. Firavun; “Bırakın beni, Musa’yı öldüreyim, o da Rabbini yardıma çağırsın. Muhakkak ki ben onun, sizin dininizi değiştirmesinden veya ülkede kargaşa / fitne / anarşi çıkarmasından korkuyorum” dedi. Musa; “Muhakkak ki ben hesap gününe inanmayan, bütün zorba kibirlilerden, benim de Rabbim ve sizin de Rabbiniz olan Allah’a sığınırım” dedi. (Mü’min Suresi 23-27) 23.2. Ebu Talip’in Vefatı Öncesi Vasiyetleri Ebu Talip boykotun sona ermesinden kısa bir süre sonra hastalandı. Ebu Talip’in öleceğini anlayan Mekke’nin bütün eşrafı başına toplandı. Ölmek üzere olan Ebu Talip ile bu ileri gelenler arasında bir diyalog gerçekleşti. Bu görüşmede elbette ki peygamberimizde hazır bulunmaktaydı. Mekke müşrik ileri gelenleri ile Ebu Talip ve peygamberimiz arasında geçen diyaloğu Kur’an bize Mü’min / Gafir suresindeki Firavunun yöneticilerinden olup da imanını gizlemiş kişi ile Firavun ve avanesi arasında geçen kıssa metaforunda sunmaktadır. Ebu Talip zahiren iman etmemiş olmasına rağmen peygamberimizi en zor günlerinde bile korumuş ve destek olmuştur. (Kıssada Firavun’a yakın yöneticilerinden olup da imanını gizlemiş kişiye kinaye / metafor olarak) Ebu Talip’in iman etmemiş görünmesi, peygamberimizin ve müminlerin çok faydasına idi. Eğer o imanını açıkça ilan etmiş olsaydı peygamberimize kalkan olamazdı. Zira, Ebu Talip Darun Nedve’nin önemli üyelerinden birisiydi ve Ebu Talip’in iman etmesi demek bugünkü tabir ile dokunulmazlığınin kaldırılması demekti. Onun dokunulmazlığının olması aynı zamanda peygamberimizin de dokunulmazlığını sağlıyordu. Ancak artık Ebu Talip’e ölüm vakti gelmişti ve kendisinden sonra peygamberimizi kim koruyacaktı. Mutlaka bir şeyler yapılmalıydı. Ebu Talip ölüm döşeğinde yapacağı konuşma / vasiyet ile peygamberimize ilişilmemesi, onun öldürülmemesi gerektiği konusunda Mekke müşrik ileri gelenlerini ikna etmeliydi. Hazır boykotun kırılması hususunda bazı kabilelerin kalpleri yumuşamışken ya da onların bir kısmı böyle devam ederlerse başlarına ne geleceğini anlamışken onları peygamberimize karşı yok edici bir tavır ve davranıştan uzak durmaları gerektiğini anlatmalıydı. Nitekim ruhunu teslim etmeden önce Ebu Talip, başına toplanan Mekke müşrik ileri gelenlerine bir konuşma yaptı ve yeğenine bir kötülük yapılmamasını aksi takdirde kendilerinin başına büyük bir felaket geleceğini onlara bildirdi. Ebu Cehil ve etrafındaki şeytanlar, boykotun kırılmasından sonra şunu görmüşlerdi; Kureyş’in içerisindeki hiç bir kabile tek başına Hz.Muhammed’i@ ortadan kaldırmak için girişimde bulunamayacaktı. Zira Kureyş içerisindeki kabilelerin birbirleri arasındaki rekabet onları tedbirli davranmaya itiyordu. Hangi kabile bu yanlışı yaparsa, diğerleri birleşip o kabileyi tasfiye edecekti. Bu nedenle kabileler birbirlerini kolluyor ve asla hep birlikte olmayan bir harekete katılmıyorlardı. Bu nedenle Ebu Cehil şeytanının Hz.Muhammed’den@ kurtulmak için aradığı formül bütün kabilelerin birleşerek onu ortadan kaldırması idi. Fakat bu hareketin tüm Arap yarım adasındaki diğer kabileleri kendi aleyhlerine birleştireceği ve büyük devletleri de arkasına alarak Kureyş aleyhine yapılacak bir ittifakın Kureyş’in Mekke’den sürülme tehlikesi de mevcuttu. Yani Kureyş’in yapacağı büyük bir yanlış, Kureyş ile çevre kabileler arasındaki rekabeti devreye sokacak ve çevre kabileler geçmişte yaptıkları gibi Kureyş’i yine Mekke’den sürüp çıkarabilecekti. Ebu Talip Kureyş için başına gelecek en büyük belanın, böyle bir bela olacağına işaret etti. Kureyş’in böyle bir hata yapmasının kendilerine pahalıya mal olacağını anlatmaya çalıştı. İşte bundan dolayı Ebu Talip onları hem yeğeninin daveti hem de yeğenine karşı alacakları tutumla ilgili olarak pozitif düşünmeye çağırdı. Diğer taraftan yeğeni eğer yalan yere bir iddiada bulunuyorsa elbette bunun sonucunun kendisinin aleyhine olacağını bildirirken, şayet doğru söylüyorsa o zaman da sonucun tüm Mekkelilerin lehine tecelli edeceğini düşünmelerini, bu nedenle ona dokunulmamasını salık verdi. Yeğenine karşı yapılacak yanlış bir hareketin de kesinlikle Kureyş’in aleyhine sonuçlanacağını hesap etmeleri gerektiğini bildirdi. Dahası Ebu Talip, şu anda Arap yarımadasının kuzeyindeki ülkeleri bütünüyle İran kralı 2. Hüsrev’in işgal etmesiyle her tarafa egemen olsa da bunun uzun sürmeyeceğini ifade ederek dikkatli olunması, İran egemenliğine güvenerek pervasız davranılmaması gerektiğini belirtti. Rüzgârın dönerek Bizans’ın yeniden bölgede nüfuzunu sağlaması halinde bu tür pervasız hareketlerin kendi aleyhlerine döneceği konusunda da onları uyardı. Bunun üzerine Mekke müşrik ileri gelenlerinden birisi (muhtemel Ebu Cehil: Firavuna kinaye olarak) kendilerinin de en doğru yola iletme / en doğru politikayı belirleme hususunda çalıştıklarını belirtti. Ayrıca şu andaki seçtikleri yolun alternatifinin olmadığını ve en doğru politika olduğunu iddia etti. Yani bu durumda peygamberimizin yanlış olduğunu ve gerekirse onu tepelemeleri gerektiğini diplomatik bir dille ifade ettiler. Fakat Ebu Talip ölüm döşeğinde bile Kureyş’in geleceğinden endişe ettiğini belirtti ve Kureyş’in sonunun Nuh, Semud, Ad ve diğerlerinin ki gibi büyük bir azap / yıkım felaketi ile karşı karşıya kalınacağı endişesi taşıdığını ifade etti. Ayrıca nasıl ki Kureyş’i buraya yerleştiren ve insanları tevhit inancına çağıran Hz. İbrahim @ bir peygamber (Kıssa da Hz.Yusuf ve onun ideolojisine kinaye yapılır) ise ondan sonra bir peygamber gelmeyeceğini nasıl iddia edebiliyorsunuz diye de onları yanlış düşüncelerinden vazgeçirmeye çalışır. 28-35- Firavun yakın çevresinden olup da imanını saklayan bir adam şöyle dedi: “Bir adamı, sırf ‘Rabbim Allah’tır’ dediği için öldürecek misiniz? Hâlbuki o, kesinlikle size Rabbinizden delillerle gelmiştir. Kaldı ki O, eğer bir yalancıysa bir bakarsın ki onun yalanı kendi aleyhine oluvermiştir. Yok eğer gerçeği söylüyorsa, tehdit ettiklerinin hiç değilse bir kısmı gelip sizi bulacaktır. Çünkü Allah yalan dolanla aşırı giden hiçbir kimseyi asla hedefine ulaştırmaz.” (Yine o iman eden adam sözlerine devamla) “Ey kavmim! Bugün iktidar sizin tekelinizde yeryüzünde / bu ülkede ezici güç sahibisiniz, tamam ama, eğer Allah’ın hışmına maruz kalırsak bizi kim kurtaracak?” dedi. (Bunun üzerine) Firavun dedi ki: “Ben size kendi görüşümü bildiriyorum ve ben sizi doğru olan alternatifsiz bir yola yöneltiyorum” İman etmiş olan kimse ise dedi ki: “Ey kavmim! İnanın ki ben, ahzab günü (çevre kabilelerin / hiziplerin birleşip üzerinize gelmesi) gibi bir günün, sizinde başınıza gelmesinden korkuyorum! Yani Nuh Kavmi’nin, Âd’ın, Semud’un ve onlardan sonrakilerin uğradığı türden bir helakın benzerinden korkuyorum. Fakat Allah, kullarına haksızlık etmeyi asla istemez. Ey kavmim! Şüphesiz ben size gelecek o feryat / bağrışma / çağrışma/ kaçışma gününden korkuyorum. O gün arkanızı dönüp kaçmaya çalışacaksınız fakat Sizi Allah’tan koruyacak birini bulamayacaksınız. Zira her kimi de Allah şaşırtırsa, artık ona yol gösteren kimse bulunmaz. And olsun ki bundan önce Yusuf da size delillerle gelmişti. Ama o zaman da onun size getirdiği şeylerde şüphe edip durmuştunuz. Nihayet o helâk olduğunda (vefat ettiğinde / sistemi yıkıldığında) da kalkıp ‘Bundan sonra Allah bir daha asla Elçi göndermeyecek’ dediniz.” İşte Allah, düştükleri kuşku bataklığında debelenerek kendilerini harcayanları böyle yoldan çıkartır. Bu gibiler kendilerine ulaşmış hiçbir belge ve yetki olmadan Allah’ın ayetleri hakkında mücadele ederler. (Bu durum), hem Allah katında hem de iman edenler yanında büyük bir bayağılaşmadır. İşte Allah, her kibirli zorbanın kalbini böyle mühürler. (Mü’min Suresi 28-35) Allame Kastallani’nin “Mevahibül Ledünniye” eserinde Hişam bin Muhammed bin Esaib Kelbi’ye istinaden Ebu Talib’in ölüm döşeğindeyken Kureyş’in kabile reisleriyle yaptığı görüşmeye ilişkin rivayet ise şöyledir; “Ebu Talib, bu görüşmede Kureyşli kabile reislerine şöyle vasiyet etmiştir: ‘Bakın! Şu Kabe’ye hürmet edeceksiniz. Zira Rabbinizi ancak bu şekilde memnun edebilirsiniz. Birbirinizin hakkını yemeyeceksiniz. Davet verenin davetini kabul edeceksiniz. Dilenci ve dilek sahibinin ihtiyaçlarını karşılayacaksınız. Akraba ve yakınlarınıza merhametli davranacaksınız. Doğruyu söyleyecek ve emanetlerinize sadık kalacaksınız. Ben sizin Muhammed’e iyi davranmanızı vasiyet ediyorum. Çünkü O, Kureyş’te emin ve bütün Arabistanda en sadık (doğru sözlü, doğru hareketli) kişi olarak tanınıyor. O, benim size tavsiye ettiğim bütün meziyetlerin toplamıdır. O, öyle bir şey getirmiştir ki, kalp onu kabul ediyor ama dil insanların husumeti sebebiyle reddediyor. Fakat Allah’a yemin ederim benim gözlerim, Arabistanın fakir fukaralarının etrafındaki insanların ve diğer mazlum kişilerin öne çıkıp onun davetini kabul edeceklerini, onun kelimesini tasdik edeceklerini, onun davasını ileriye götüreceklerini, onun da onları yanına alıp tehlikelerle dolu denize atlayacağını ve Kureyşin kabile reislerinin ve eşrafının da avuçlarını yalayacaklarını görüyor gibiyim.’” Ölüm döşeğinde olan Ebu Talip’in bu konuşması Mekke müşrik ileri gelenleri üzerinde etkili oldu. Özellikle böyle duygusal bir ortamda yapılan konuşma, ileri gelenlerin duygulanmasına yol açtı. Fakat Ebu Cehil (Firavun metaforu) tekrar devreye girdi ve kurnaz bir politika ile ileri gelenlerin Ebu Talip’ten etkilenmesinin önüne geçmeye çalıştı. Hz.Muhammed’in @ getirdiği ilahi öğreti gibi yüksek değerli, halk tarafından beğenilecek güzel sözler, söylemler ve propaganda ([1] ) üretmesi için Ebu Cehil kendi yandaşlarından (kıssadaki Haman metaforu) yardım istedi. Onun avenesinden talep ettiği bu söylem ve propaganda öyle değerli ve yüksek hedefleri içersin ki, böylece iktidarda kalma hususunda iyi bir vasıta / araç olsun. Ebu Cehil’in bu girişimi şimdiye kadar yaptığı tüm baskı, şiddet, boykot ve zorbalıklarına rağmen iktidarının elinden kaymakta olduğunu göstermektedir. O iktidarda kalmak için ilahi öğretinin halkı etkileyen yüksek hedefleri, değer yargıları ve söylemlerine benzeyen söylemlere / politikaya ihtiyaç hissetmektedir. Bu nedenle yardımcılarından / yandaşlarından (Haman metaforu) kendisine iktidarının devamını sağlayacak enstrümanlar, araçlar bağlamında söylemler üretmelerini istemektedir. Diğer bir ifade ile Ebu Cehil’in avanesinden talep ettiği bu söylem / politika / tezler öyle olsun ki Hz.Muhammed’in getirdiği söylemler, değer yargıları, politika ve ilahi öğretiler gibi yüksek hedeflere (gökler, sebepler metaforu) benzer olsun. O böylece halkı kolay bir şekilde kandırmak ve etkilemek istedi. O, her ne kadar Hz.Muhammed’in (Hz.Musa’ya kinaye ) yalancı olduğuna ve bundan asla şüphesi olmadığına inansa da ve dolayısıyla onun getirdiklerini kendi söylemine almaya karşı olsa da halkı kandırmak ve etkilemek için bu tür bir söylem / politika / argüman değişikliğine gidilebileceğini belirtti. Böyle bir siyasi manevra ile Ebu Cehil, Ebu Talip’in diğer ileri gelenleri etkilemesinin önüne geçmeye çalışır. 36-37- Firavun dedi ki: “Ey Haman! Benim için yüksek bir kule bina et (benim için Musa’nın ilahının inzal ettiği söylemlere erişecek çok yüksek hedefleri olan bir söylem geliştir), öyle ki o sebeplere (hedeflere / göklerin yollarına / yükselmenin yol ve araçlarına) ulaşırım. Semâların sebeplerine (yollarına / kapılarına). Bu sayede Musa’nın ilahına erişebileyim! Hoş ben onun bir yalancı olduğundan kesinlikle eminim ya!” Böylece bu kötü davranışı, Firavun’a böylesine güzel göründü ve (hakikate giden) yoldan alıkonuldu. Firavun’un planı çöküşünü hızlandırmaktan başka bir işe yaramadı. (Mü’min Suresi 36-37) Ancak Ebu Talip (iman eden kişiye kinaye), Ebu Cehil’in bu siyasi manevrasını bozmak için söze girer ve Mekke müşrik ileri gelenlerini akl-ı selim davranmaya davet eder. 38- İman eden kişi dedi ki: “Ey kavmim! Bana uyun ki sizi olgunluğa erdirici / akl-ı selim yola yönlendireyim.” (Mü’min Suresi 38) Bu görüşmeden sonra Ebu Talip yeğeni ile özel bir görüşme yapmak istediğini belirtti ve ileri gelenler başka bir odaya alındı. Ebu Talip peygamberimizle son görüşmesini yaptı. Bu görüşmede kendisinin ölümünden sonra Haşimoğullarının reisliğine Ebu Leheb’in geçeceğini ve onun koruma yapmayarak müşriklerden yana olacağını söyledikten sonra müşrik ileri gelenler ile bir görüşme yapmasını ve bu işi bir çözüme kavuşturmak için son bir müzakere yapmasını istedi. Hz.Muhammed@, amcasının isteği üzerine Mekke müşrikleri ileri gelenlerin bulunduğu odaya girdi ve Mekke müşrik ileri gelenlerinin bazılarının, özellikle boykotu kırmada ön ayak olmuş olanlarının, kendisine karşı yumuşamış hallerini hemen fark etti. Fakat Ebu Cehil ve avanesi onların Hz.Muhammed’in@ safına geçmelerini engellemek için söylemlerinde değişiklik yaptılar. Hz.Muhammed’e@ nazil olan ve öncesinde de herkesin bildiği İlahi öğreti (bu günkü tabirle dini söylemler) içeren söylemler ile konuşmaya başladılar. Onların bu tarz söylem / politika / argüman ile kalbi yumuşamış ileri gelenlerine yaklaşmalarının altında yatan niyeti peygamberimiz hemen anladı. Onlar bu söylemlerle kendi yollarının da doğru olduğunu ifade etmeye çalışıyorlardı. Peygamberimizin teklif ettiği dünya görüşü ile kendi şirk sistemleri arasında benzerlik oluşturmaya ve böylece peygamberimizi kendi yollarına razı etmeyi denediler. Peygamberimiz şirk ile tevhidin asla aynı olmadığını, şirkin toplumu felakete / ateşe götürürken kendi davetinin cennete / huzura / kurtuluşa götürdüğünü ifade etti; 39-43- “Ey kavmim! Bu dünya hayatı sadece kısa vadeli / geçici bir hazdır / kazanımdır. Ahiret ise kesinlikle karar kılınacak (devamlılığı / sürdürülebilirliliği / sürekliliği olan) yerdir. Her kim bir kötülük yaparsa, ona sadece yaptığının karşılığı kadar bir ceza verilir. Ama erkek olsun, kadın olsun, her kim mümin olarak ıslah edici eylemlerde bulunursa, işte onlar, orada hesapsızca rızıklanmak üzere cennete girerler. Ey kavmim! Benim için nasıl bir hal ki / ne biçim iş bu, ben sizi kurtuluşa çağırıyorum fakat siz beni ateşe çağırıyorsunuz. Siz beni Allah’ı inkâr etmeye ve hem de (tanrısal bir nitelik taşıdığı) hakkında hiç bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya davet ederken ben ise sizleri Azîz (mutlak galip, çok güçlü) ve Gaffâr’a (çok bağışlayıcı olan Allah’a) çağırıyorum. Kesinlikle sizin beni çağırdığınız şey ne dünyada ve ne de ahirette kendisine çağrılmaya layık bir şey değildir. Zaten muhakkak ki dönüşümüz de Allah’adır. Ve muhakkak ki haddi aşanlar, cehennem ashâbının ta kendileridir.” (Mü’min Suresi 39-43) Hz.Muhammed’in@ Mekke müşrik ileri gelenlerine verdiği karşılık ile aşağıdaki dersler verilir; 1-Uzun vadeli politika yapılması gerektiği ve günü birlik politikalardan vazgeçilmesi gerektiği, 2- İyilik, güzellik ve islah edici eylemleri içine alan politikalar geliştirilmesi gerektiği, 3- Arabistan’ın, özelde ise Mekke’nin içinde bulunduğu durumun vahim olduğu ve giderek ateşe sürüklendiği ve bu nedenle kurtuluş reçeteleri üzerinde çalışılması gerektiği, 4- Kurtuluş için Allah’a dönülmesi, Allah için insanlara faydalı şeylere yönelinmesi gerektiği, 5- Halk için hiçbir faydayı ve iyiliği düşünmeyen kabileci şirk sistemini ve bu sistemin sahiblerini yani ortaklarını / yerli işbirlikçilerini / şeriklerini / rablerini terk etmek gerektiği. Hz.Muhammed@ bu vurgularını yaptıktan sonra bir gün bu söylediklerini bir bir hatırlayacaklarını ve kendisinin sadece önlerindeki tehlikeyi haber verdiğini belirterek sözlerini tamamlar. 44- “Ve bir gün gelecek, bu sözlerimi bir bir hatırlayacaksınız. Bense sorumluluğuma ilişkin hükmü Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah, kullarını en iyi görendir” dedi. (Mü’min Suresi 44) 23.3. Ebu Talip’in Vefatı Sonrası Hz.Muhammed’in ve Müminlerin Moral İhtiyacı Ebu Talip vefat ettikten sonra Hz.Muhammed’in@ yalnızlığı, korumasızlığı izahtan varestedir. Bu durumda onun ve etrafındaki müminlerin moral ve motivasyona ihtiyacı vardır. Bundan sonraki hayatlarında başlarına ne tür felaketler geleceğini tahmin etmek oldukça kolaydır. Cenab-ı Hak elçisine ve müminlere mucizevi bir ihbar olarak kendilerini Mekkeli müşrik azgınların tuzaklarından koruyacağını Hz.Musa’yı @ Firavunun tuzaklarından koruması metaforunda bildirir. Ayrıca Mekkeli müşrik azgınların gelecekte çok büyük bir yıkımla yıkılacaklarını, esas felaketlerin onların başına geleceğini ahirette karşılaşacakları azap metaforu ile işaret eder. 45- 52- Sonra Allah onu (Musa’yı) kavminin kurdukları çirkin tuzaklardan korudu. Firavun’un ehlini (yakınlarını) ise azabın en kötüsü ile kuşattı, Ateş! Onlar sabah akşam (daima) ona (ateşe) arz olunurlar. Son saat gelip çattığında: “Firavun’un ehlini (yakınlarını) azabın en şiddetlisine sokun!” (denilecek.) Onlar ateş içinde birbirleriyle tartışırlarken, zayıf olanlar, büyüklük taslayanlara: “Şüphesiz bizler size uyan kimseler idik. Şimdi siz bizden, ateşten bir bölümü savabiliyor musunuz?” derler. Büyüklük taslayanlar: “Şüphesiz hep beraber onun içindeyiz. Şüphesiz Allah, kullar arasında hükmünü vermiştir” dediler. Ateş içindeki kimseler, cehennem bekçilerine: “Rabbinize dua edin de bir gün olsun bizden azaptan hafifletsin” dediler. Onlar (Bekçiler): “Size Elçileriniz açık kanıtları getirmediler miydi?” diye sorarlar. Onlar: “Evet (getirmişlerdi)” derler. Onlar (Bekçiler): “Öyle ise kendiniz dua edin” derler. Kâfirlerin duası sadece şaşkınlıktadır (boşa çıkmıştır). Şüphesiz Biz Elçilerimize ve iman etmiş kişilere şu dünya yaşamında ve şahitlerin kalktığı (şahitlik edecekleri) günde (kıyamette) kesinlikle yardım ederiz. O gün zalimlere özür dilemeleri fayda vermez. Ve onlara lânet vardır, yurdun en kötüsü de onlar içindir. (Mü’min Suresi 45-52) Cenab-ı Hak, Mü’min Suresinin müteakip ayetlerinde müminlere ve elçisine mücadelelerinde sağlam durmaları için moral vermeye devam eder. Bu minvalde olmak üzere O, Hz.Musa’ya @ rehberlik etmek için Kitabı inzal etmesi ve Hz.Musa’dan @ sonra İsrailoğullarının bu ilahi öğretiye mirasçı kılınması gibi Hz.Muhammed’in@ de mücadelesi boyunca kendisine rehberlik edecek kitaba muhatap olacağını ve daha sonra ise müminlerin bu rehber kitabın mirasçısı olacaklarını bildirir. Bu mücadelenin sonunda mutlaka zafere erişileceği taahhüdünün kesinlikle kaçınılmaz bir gerçek olduğunu belirtir. Bu nedenle hem elçisinin hem de müminlerin sabretmeleri / kesintisiz bir mücadele yürütmelerini / yılmamalarını emreder. Bu yolda mücadele ederken hataların da yapılacağı ama hatayı farkeder etmez hemen geri dönülmesi gerektiği, hemen Kendisine sığınılmasını, O’na hamd ederek / yönelerek tesbih etmelerini ve hatalardan dolayı da bağışlanma dilemelerini öğütler. Hz.Muhammed’e@ siddetle karşı çıkanların aslında içlerinde taşıdıkları kibir ve gurur nedeniyle bu şekilde davrandıklarını ifade eder. 53–56- Ve andolsun ki Biz, temiz akıl sahiplerine bir yol gösterici ve bir hatırlatma olmak üzere Musa’ya “rehber olarak Kitabı” verdik ve İsrailoğullarını o kitaba mirasçı kıldık. O halde sabret. Şüphesiz Allah’ın vaadi haktır. Günahın için affedilmeyi iste ve akşam sabah (her zaman) Rabbini hamd ile tesbih et. Şüphesiz kendilerine gelmiş kesin bir delil ve yetki olmaksızın, Allah’ın ayetleri hakkında mücadele edenler, göğüslerinde taşıdıkları ancak hiçbir zaman erişemeyecekleri bir üstünlük özentisi nedeniyle sana karşı çıkmaktadırlar. Artık sen onlara karşı Allah’a sığın. Şüphesiz O, en iyi işiten ve en iyi görendir. (Mü’min Suresi 53-56) Mekke müşrikleri hesap vermeye inanmıyorlardı. Zira onlar yaptıklarının hesabını vermeye yanaşmıyorlardı. Hem yönetim olarak halka hesap vermeye yanaşmıyorlar hem de yaptıkları kötülüklerin hesabının bu dünya hayatında gerçekleşmese dahi diğer bir alemde sorulacağını reddediyorlardı. Bunun gerekçesi olarak daha önce ifade edildiği gibi zenginlikleri ve üstünlüklerinin Cenab-ı Hakk’ın kendilerini seçmesinden kaynaklı olduğunu kabul ediyorlardı. Bu nedenle hesap günü olsa da kendilerinin hesaba çekilmeyeceklerini iddia ediyorlardı. Diğer taraftan yerlerin ve göklerin, kıyamet günü bozulmasını, yok edilmesini ve yeniden inşa edilmesini imkânsız görüyorlardı. Buna paralel olarak halihazırdaki Mekke’deki şirk iktidarının da yıkılıp yerine yeni bir düzenin / sistemin/ yönetim yapısının kurulacağını reddediyorlardı. Tıpkı kozmik kıyameti inkâr edip imkânsız olarak görmeleri gibi dünyevi iktidarlarının yıkılmasını da imkânsız olarak görüyorlardı. Halbuki Cenab-ı Hak için ne yerlerin ve göklerin yaratılmasında ne de insanların yaratılmasında herhangi bir zorluk yoktur. O bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece “ol” der. O, “ol” dediği anda o şey oluverir. İnsanlar da önce bir damla su iken varlık dünyasına çıkarılmadı mı? İnsanoğlunun yaşam ihtiyaçları doğumundan ölünceye kadar yine Allah tarafından sağlanmıyor mu? Bu nimetler amaçsız mıdır? Ayrıca kör ile gören bir olmadığı gibi iyi insan ile kötü insan bir midir? Adalet ve zulüm aynı mıdır? İnsanın tercihlerinin, yaptıklarının bir sonucu olmayacak mıdır? Allah bütün kullarına karşı merhametli ise mazlum kullarının hakları, iyi insanların iyiliklerinin karşılığı verilmeyecek midir? Zalim kullarını da yaptıkları zulümlerden vazgeçirmek için rahmetinin gereği olarak Rabbimiz uyarmayacak mıdır? 57-68-Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Ama insanların çoğu bilmiyorlar. Kör ile gören eşit olmaz. İman edip salih amel işlemiş olanlar ve kötülük yapanlar da eşit değildir. Ne kadar da az düşünüyorsunuz? Şüphesiz o Saat (kıyamet kopuş anı) elbette gelecektir. Onda hiç şüphe yoktur. Fakat insanların çoğu inanmıyorlar. Sizin Rabbiniz: “Bana yalvarın, dua edin ki size karşılık vereyim. Şüphesiz Bana ibadet / itaat etmekten büyüklenen kimseler yakında horlanmış olarak cehenneme gireceklerdir” dedi. Allah, içinde dinlenesiniz diye geceyi, göz açıcı bir aydınlık olarak da gündüzü sizin için kılandır. Şüphesiz Allah insanlara karşı bir lütuf sahibidir. Velâkin insanların çoğu şükretmezler (karşılığını ödemezler). İşte, her şeyin yaratıcısı Rabbiniz Allah budur. O’ndan başka ilah yoktur. O halde nasıl oluyor da döndürülüyorsunuz? İşte Allah’ın ayetlerini bile bile inkâr eden kimseler böyle çevriliyorlar. Allah, sizin için yeryüzünü bir karargâh, göğü de bir bina yapan, size şekil veren –ki şekillerinizi ne de güzel kılmıştır– ve sizi temiz şeylerden rızklandırandır. İşte O, Rabbiniz Allah’tır. –İşte, alemlerin Rabbi olan Allah ne cömerttir! – O, diridir, ondan başka ilah yoktur. Bu nedenle, dini sadece O’nu halis kılarak O’na dua edin. Hamd / övgü / yönelim yalnız alemlerin Rabbi Allah’adır. De ki: “Bana Rabbimden apaçık deliller geldiği zaman, şüphesiz ben, o, sizin Allah’ı bırakıp taptıklarınıza ibadet / itaat etmekten kesinlikle men edildim ve ben alemlerin Rabbine teslim olmakla emrolundum. O, sonra güçlü kuvvetli bir çağa erişmeniz, sonra da ihtiyarlar olmanız, adı konmuş bir süreye ermeniz ve de aklınızı kullanmanız için sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alekadan (embriyodan) yaratandır. –Sonra O, sizi bebek olarak çıkarır. Sizden kimi de daha önce vefat ettiriliyor. – O, yaşatır ve öldürür. Artık O, bir emir gerçekleştireceği zaman ona sadece “ol!” der de o, hemen olur. (Mü’min Suresi 57-68) Ebu Cehil ve avanesinin halkı aldatmak (Firavun ve Haman metaforunda) için ilahi söylemlere benzer olarak ürettikleri söylemler, yüksek idealler ve hedefler içeren politikalar işe yaramıştır. Ebu Talip’in vefat etmeden önce söylediği sözlerden etkilenen bazı Mekke müşrik ileri gelenleri Ebu Cehil’in yaptığı bu propagandalar sonucunda tekrar aldanmış ve şirk düşüncesine tekrar döndürülmüşlerdir. Mekkeli müşrikler ölüm anının getirdiği içe dönme ve söylenen sözlerin yarattığı derin etkilenmeden kurtularak yeniden peygamberimizin getirdiği ilahi öğreti ile mücadele etmeye başlamışlardır. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, onları ahiretteki cehennem azabı ile tehdit eder. Hz.Muhammed’i@ ve müminleri de mücadelelerinde sabırlı ve kararlı olmalarını emreder. Öyle ki, liderleri olan Hz.Muhammed’in@ vefat etmesi durumunda bile mücadelelerini bırakmamalarını ister. Eninde sonunda onların yaptıklarının cezasını mutlaka göreceklerini bildirir. Bu cezanın bir kısmı bu dünya da bir kısmı da öbür dünya da olsa da cezalarının mutlaka tam olarak verileceğini deklare eder. Tehdit edilen azabın hak olduğu yani Kendi (Cenab-ı Hak) taahhüdü olduğu ve sonunda mutlaka gerçekleşeceğini ifade eder. Böylece ahiret azabı gibi dünya da da zalimlerin mutlaka azaba çarptırılacağını belirtir. Onların eninde sonunda yenilip bozgun, aşağılanma ve yıkılış azabını tadacaklarını ve halkın da tevhidi dünya görüşünün öngördüğü sistemi zorunlu olarak kabul edeceğini bildirir. Bu hususlar yine Hz.Musa @ kıssasının devamındaki metaforlarla işaret edilir; 69- 77- Allah’ın ayetleri hakkında mücadele edenlere / tartışanlara bakar mısın? (Haman’ın ürettikleri söylemlerle) Nasıl da aldatılıyorlar? Kitabı ve Elçilerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar elbette ileride bileceklerdir. Onlar, boyunlarında halkalar ve zincirlerle sürüklenecekler. Onlar kaynar suya sokulacaklar, sonra da ateşte tutuşturulacaklar (yakılacaklar). Sonra onlara: “Sizin Allah’ı bırakıp da şirk koşmuş olduğunuz şeyler nerede?” denir. Diyecekler ki: “Onlar bizden uzaklaştılar. Biz taptıklarımızın bir hiç olduğunu şimdi anladık.” Allah, kâfirleri işte böyle dalâlette bırakır. İşte bu, sizin yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve azmanız sebebiyledir. Ebediyyen orada kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Artık kibirlenenlerin kalacakları yer ne kötü. Artık sen sabret, şüphesiz Allah’ın vaadi haktır, gerçekleşecektir. Artık onlara yapıp durduğumuz tehdidin bir kısmını sana göstersek de veya seni vefat ettirsek de onlar, nasıl olsa bize döndürüleceklerdir. (Mü’min Suresi 69-77) Cenab-ı Hak söz verdiği azabın mutlaka geleceğini bildirir ancak bunun vaktini bildirmez. Bu konuda şunları bütün insanların bilmesini ister; “Vaad edilen azabın gelme vaktini insanlar belirleyemez, elçilerin elinde de böyle bir yetki, güç ve kudret yoktur. Bu konuda tek yetkili ancak Allah’tır. Bu nedenle Allah’ın müminlere vaad ettiği zaferi ve müşrikler için de vaad ettiği yıkım azabının hemen gelmesini Hz.Muhammed’den@ talep etmeyin. O’nun elinde bir şey yoktur. Ne zaman Allah emrederse iste o zaman bu vaad gerçekleşecektir. Geçmiş toplumların bıraktıkları kalıntılar ve onların tarihsel hikayelerini dikkate alır ve iyi incelerseniz o takdirde bu vaadin boş olmadığını, sonunda mutlaka gerçekleşeceğini görürsünüz. Hem de o yıkıma uğramış toplumlar Mekke toplumundan çok daha güçlü, gelişmiş, mamur, zamanının süper gücü ve çok büyük toplumlar olmasına rağmen yıkılıp gitmişlerdir.” 78-85-Andolsun ki, Biz senden önce nice Elçiler gönderdik. Onlardan kimini sana anlattık kimini de anlatmadık. Hiçbir Elçi, Allah’ın izni olmaksızın bir ayet / mucize getiremez. Artık Allah’ın emri gelince de hak ile gerçekleştirilir. Batılcılar, işte burada hüsrana uğradılar. Allah, onlardan bir kısmına binesiniz diye sizin için hayvanları kılandır (yaratandır). Onların bir kısmından da yiyorsunuz. Sizin için onlarda daha nice menfaatler vardır. Gönüllerinizdeki arzulara onlara binerek ulaşırsınız. Ve siz, onların ve gemilerin üzerinde taşınırsınız. Allah size ayetlerini gösteriyor. Peki, şimdi Allah’ın ayetlerinden hangisini inkâr edersiniz? Yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş bir bakmazlar mı? Onlar kendilerinden hem daha çok hem de kuvvetçe ve yeryüzündeki eserlerinin sağlamlığı bakımından daha çetin idiler. Öyle iken kazandıkları şeyler, kendilerine fayda sağlamadı. Ne zaman ki Elçileri onlara açık bilgilerle / delillerle geldi, onlar kendilerinde bulunan bilgiye güvenerek şımarıklık ettiler (onlarla alay ettiler). Fakat o alay ettikleri şey onları kuşatıverdi. Sonrasında ise hışmımızı / çetin azabımızı görünce: “Allah’ın birliğine inandık ve O’na şirk koştuğumuz şeyleri inkâr ettik” dediler. Dediler ama hışmımızı / azabımızı gördükten sonra iman etmeleri kendilerine fayda vermedi. Allah’ın, kulları hakkındaki sürüp giden kanunu budur. İşte o kâfirler bu noktada hüsrana düştüler. (Mü’min Suresi 78-85) Ebu Talib ölüm döşeğinde iken Haşimoğullarına ise şöyle vasiyet etmiştir; “Muhammed’in sözlerini dinlediğiniz ve emirlerini yerine getirdiğiniz sürece huzur ve emniyette olacaksınız. Onun için O’na tabi olun ve O’na yardım edin. Bu şekilde daima doğru yolda olacaksınız” ([2] ) Ebu Talib son demlerinde yeğeni Hz.Muhammed’e ve kardeşi Hz.Abbas’a şöyle vasiyet etmiştir: “Evladım, ben öldükten sonra Beni Neccar’ın yakınlarının (anne tarafından dedesinin ailesi) bulunduğu Medine’ye git. Zira onlar kendi akrabalarını korumakta herkesten ileridir.” ([3] ) 23.4. Hz.Hatice’nin Vefatı Ebu Talip’in ölümüyle önemli bir destekçisini kaybeden ve ayrıca amcasına yönelik sevgi ve saygısı nedeniyle onun ölümüne çok üzülen peygamberimiz, amcasının acısını unutamadan daha büyük başka bir üzüntü ile sarsıldı. İnsanlar arasındaki en büyük dostu, yardımcısı, sığınağı ve sevgilisini kaybetti. Hz. Hatice vefat etti. Onun vefatı ile peygamberimiz, aşağılandığı, dışlandığı, saldırıya uğradığı zaman yanında huzur bulduğu sığınağını, can yoldaşını, sevgilisini kaybetmişti. Ebu Talip ve Hz.Hatice’nin vefatları müminleri de çok üzdü. Bu nedenle o sene ‘Hüzün yılı’ olarak isimlendirildi. Ebu Talip’in vefatından sonra son derece düşman olmasına rağmen kabile asabiyesi ve vasiyet gereği Ebu Leheb’in peygamberimizi korumaya aldığını görüyoruz. Öyle ki peygamberimize kötü davranan İbnül Gaytalayı tokatlayacak kadar savunuyordu. Fakat bu durum Mekke müşriklerini endişeye sevketmişti. Zira kabile asabiyesine bağlı olarak Ebu Leheb’i de kaybetme korkusuna kapılmışlardı. Ebu Leheb’in peygamberimiz üzerindeki korumasını kaldırması için çeşitli tezgahlara başvurdular ve bir süre sonrada Ebu Leheb’in onu korumadan vazgeçmesini sağladılar. Ebu Leheb’in korumayı kaldırması sonucunda Mekke müşrik ileri gelenlerinin peygamberimize karşı davranışları giderek kötüleşti. Ebu Talip’in hayatı boyunca koruma kanatları altında dokundurtmadığı yeğenine Kureyş, bin bir türlü eziyetleri yapmaya başladı; Kureyş ayak takımından bazılarının onun yolunu kesip hakaretler yağdırması, Ebu Cehil magandasının onun başından aşağıya toprak / pislik dökmesi vb. eziyetler bunlara verilecek örneklerdir. Ancak bütün eziyetlere rağmen yukarıda açıklanan sebeplerle, peygamberimizi ortadan kaldırma girişimlerine rastlamıyoruz. Ta ki hicrete yakın bir zamana kadar. [1] ) Not: Kule yapılması için kullanılan “sarh “ kelimesi “yüksek değerli, halk tarafından beğenilecek güzel sözler, söylemler ve propaganda” gibi anlamları da içinde barındırdığından bu anlamalar kinaye olarak alındı [2] ) İbn Sad [3] ) İbn Sad 23.5. Taife Gidiş Mekke müşrik ileri gelenlerinin peygamberimize karşı kötü davranışları canına kastetmese de canından bezdirircesine artmıştı. Diğer taraftan onlar kendilerini artık o kadar güçlü görüyorlar, o kadar baskı kuruyorlardı ki, Mekke’nin arafta / arada kalmış kimselerinden hiçbir ses çıkmadığı gibi peygamberimizin safına yeni katılımların olmasından da ümit kesilmişti. Peygamberimiz artık şunu iyice anlamıştı; Mekke’de yapacak bir şey kalmamış, Mekke’deki tevhidi dünya görüşü hareketi tıkanma noktasına gelmiştir. Bu nedenle peygamberimiz amcası Hz. Abbas’ın önerisi ile gerek sığınma gerekse de yeni harekât merkezi olarak Taif’i belirlemeyi düşündü. Taif’in böyle bir merkez olarak belirlenmesinin önemli nedenleri vardı. Şöyle ki; Taif’e egemen olmak, Mekke’yi kuşatmak demekti. Taif’te iki büyük kabile vardı. Bunlar Malik ve Ahlaf kabileleriydi. Taif’in yönetimi bu iki kabilenin temsilcileri tarafından yürütülüyordu. Bu kabilelerle, Kureyş arasında büyük bir rekabet vardı. Bu öyle bir rekabetti ki, Ebrehe’nin ordusuna rehberlik yapacak kadar ölümüne bir rekabetti. Onlar Kabe’nin yıkılmasını ve Kureyş’in yok olmasını istemişlerdi. Ebrehe’nin bunu yapması halinde kendileri Kureyş’in yerine geçerek bölgenin ticaret merkezi olmayı hedeflemişlerdi. Peygamberimiz Taif’in bu iki kabilesinden birisinin desteğini alması durumunda, diğerinin de desteğini sağlayabileceğini ve böylelikle Kureyş’e karşı önemli bir güç elde edebileceğini düşünmüş olmalı. Ayrıca, Ahlaf kabilesinin eşrafı, peygamberimizin amcası Abbas’ın yakın dostlarıydı. Taif yürüyüşle Mekke’ye iki günlük mesafede bir yerdir. Mekke’den gizlice çıkan peygamberimiz dikkat çekmemek için Taife yaya olarak gitti. Yanına da sadece evlatlığı Zeyd’i aldı. Taif’te kaldığı bir aylık süre içerisinde Ahlaf kabilesinin ileri gelenleriyle birçok kez görüşmelerde bulundu. Onları şirk ideolojisini terk etmeye ve tevhidi dünya görüşünü kabul etmeye davet etti. Fakat Ahlaf kabilesi ileri gelenleri Kureyş’i karşılarına almaktan ve onlarla savaşmaktan çekindiler. Peygamberimizin etrafındaki güçlerin yetersiz ve kendi desteklerinin de Kureyş’i yenmeye yetmeyeceğini ifade ettiler. Ayrıca onların rahatları yerindeydi ve başlarını da belaya sokmak istemiyorlardı. Bu nedenlerle Hz. Muhammed’in @ teklifini reddettiler. Onlar o kadar korkaklardı ki, sadece teklifi reddetmekle kalmadılar, gelecekte Kureyş’in hışmından korktukları için peygamberimizle yaptıkları görüşmelerin gizli tutulmasının kendilerine zarar vereceği endişesi ile peygamberimize son derece kötü ve zalimane davrandılar. Daha da kötüsü O’na bu teklifi nedeniyle yapacakları eziyetlerle, Kureyş’in yakınlığını kazanacaklarını umdular. Peygamberimiz şehri terk ederken Taif’in köle ve çocuklarını kışkırtıp onu taşlattılar. O ve evlatlığı Zeyd’in her tarafı yaralandı ve kan revan içerisinde Taif’in dışında bulunan Utbe bin Rebia’nın bağına sığınarak taşlamadan ancak kurtulabildiler. Peygamberimiz yaşadığı acılar nedeniyle orada Cenab-ı Hakk’a iltica ederek şu duayı yaptı; “Ya Rabbi! Güçsüz ve çaresiz kaldığımı, halk nazarında hor görüldüğümü yalnız sana yakınıyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Sen ezilenlerin, hor görülenlerin Rabbisin. Sen benim Rabbimsin. Ya Rabbi! Sen beni kimlerin eline bırakıyorsun? Beni sertlik ve zorbalık içinde karşılayan bir yabancıya mı? Yoksa, davamda bana etki yapacak bir düşmana mı? Yeter ki bunlar bana gazabın nedeniyle olmasın. Eğer bunlar gazabın nedeniyle değilse, çektiklerimin hiçbirine aldırmam. Üzerime çöken bu musibet ve eziyetler, şayet senin bana karşı bir gazap ve öfkenden gelmiyorsa, ben bunların hiçbirine aldırış etmem; hepsine gönülden tahammül ederim. İnanıyorum ki, Senin afiyetin bana karşı geniştir. Ya Rabb! Bana yönelik gazabından yahut bana musallat olacak öfkenden kaçıp, her işi bir düzene koyan ve karanlıkları aydınlığa boğan ilâhi nuruna sığınıyorum. Hoşnut kalacağın kadar Sana memnuniyetimi sunuyorum. Sen her türlü tevbe ve istiğfara layık olansın. Kuvvet ve kudret ancak Senindir.” ([1] ) 23.6. Taif Dönüşü Nahle Vadisinde Ecnebilerle Görüşme Peygamberimiz ve Zeyd, Taif’ten Mekke’ye dönerken Nahle vadisindeki bir konaklama yerinde gecelediler. ([2] ) onlar, o gece aynı konaklama yerinde konaklayan ve büyük bir ihtimalle Medine Yahudileri ile bağlantısı olan ecnebilerle / yabancılarla / cinlerle -ki bunların içlerinde Yahudilerinde bulunduğu Medineli Hazreçliler olması kuvvetle muhtemeldir- buluştular. Cenab-ı Hak, elçisinin duasına hemen icabet etmiş ve onu yalnız bırakmayacağını, onu destekleyeceğini göstermek için bu ecnebi yolcuların peygamberimizle buluşmasını takdir etti. Onların kalbini peygamberimize karşı yumuşattı. Söz konusu ecnebiler, peygamberimizden yaşadığı serüveni ve getirdiği dünya görüşünü dinlediler. O, onlara tevhidi dünya görüşünün esasları konusunda Kur’an’dan pasajlar okudu. Onlar okunan pasajlardan çok etkilendiler ve hemen peygamberimizin mesajını kabul ettiler. Kur’an’ın bize haber verdiği üzere, onlar peygamberimizin kendilerine sunduğu ilahi sistemi kendi kavim ve kabilelerine de sundular ve kendi kabilelerini de Hz. Musa’ya indirilen sistemin bir benzeri olan bu yeni sistemi kabule davet ettiler. Fakat sureden anlaşıldığı kadarıyla bu olay bir süre gizli tutulmuştur. Bu durum, daha sonraki bir zamanda Mekke müşrik ileri gelenlerinin hiç farkında olmadıkları bir şekilde aleyhlerine bir gelişme olduğuna delil olarak anlatılır. Bu görüşme açık edildiği zamanda bile görüşmenin tarafı olan ve aralarında Yahudilerin de bulunduğu Medineli topluluğa “cinler / ecnebi / yabancılar” denilerek kimlikleri saklı tutulmuştur. Nahle vadisindeki konaklamadan sonra peygamberimiz ve Zeyd yolculuklarına devam ettiler. Mekke'ye yaklaştılar fakat giremediler. Zira peygamberimiz Taif’te Mekkelilere karşı bir ittifaka girişmiş ve onun bu ittifak girişimi başarısız olmuştu. Onun bu hareketi Mekkeliler tarafından cezasız bırakılmayacaktı. O, adeta başarısız bir darbe girişiminde bulunduğundan şimdi çok kötü bir pozisyondaydı. Fakat bütün olumsuzluklara rağmen gidebileceği yer olarak Mekke’den başka bir yer de yoktu. Mekke yakınındaki bir dağda üç gün kaldılar. Bu süre içerisinde Peygamberimiz, Uraykıt ([3] ) adındaki Mekkeli bir kişiye rastladı. Onunla konuşup anlaşarak onu gizlice Mekke'ye gönderdi ve kendisini himayesine alarak Mekke’ye girmesinin sağlanması hususunda bazı kabile reisleri ile görüşmesini istedi. Uraykıt, önce Ahnes b. Şerik ile daha sonra Süheyl b. Amr’la görüştü ve peygamberimizin himaye teklifini onlara sundu. Fakat her ikisi de himaye teklifini, Mekke müşrik ileri gelenlerinin gazabına uğramamak için reddettiler. Hz. Muhammed@, bu kez Uraykıt’ı boykotun kaldırılmasında önemli rol oynayan Mut’im b. Adiyy’e gönderdi ve himaye teklifini yaptırdı. Mut’im b. Adiyy peygamberimizin himaye teklifini kabul etti. Müşrik olmasına rağmen onun bu teklifi kabul etmesi kendisine birçok avantaj sağlayacaktı. Şöyle ki Mut’im b. Adiyy’in bağlı olduğu Nevfeloğulları’na, Mekke kabileleri ile olan rekabette kenarda köşede kalmış olan pozisyonunu düzeltme imkânı doğabilirdi. Şöyle ki himaye nedeniyle Nevfeloğulları da Kureyş içerisinde söz sahibi olmayı diğer bir ifade ile Mekke’deki sorun / sorunların çözümü hususunda masanın bir tarafına oturmayı garantilemiş olacaktı. Mut’im, hemen altı oğlunu kılıç kuşandırıp peygamberimizi himayesine / korumasına almaya gitti. Peygamberimiz Mut’im b. Adiyy’in yani Nevfeloğullarının himayesinde Mekke’ye girebildi. O doğruca Kabe’ye gitti, iki rekat namaz kılıp dua ettikten sonra evine gitti. Mut’im b. Adiyy ise olayı izlemekte olan Mekke müşrik ileri gelenlerine Muhammed’i@ himayesine / korumasına aldığını ilan ettikten sonra bu himayesine karşı çıkacak olanlarla çarpışmaktan çekinmeyeceğini haykırdı. Bunun üzerine Ebu Cehil Mut’im b. Adiyy’e “Himayeci mi? Yoksa Muhammed’e@ tabi mi olduğunu?” sordu. Mut’im b. Adiyy ise “sadece himayeci” olduğunu söyledi. Ebu Cehil ise çarpışmayı göze alamadığı ve işin ciddi olması nedeniyle vaziyeti kurtarmak için “Senin himayene aldığını, biz de himayemize aldık!” dedi. Böylece peygamberimizin Taif’e gitmesi ve oradakilerle müttefiklik yapma girişimlerinden dolayı herhangi bir ceza almasının önüne geçilmiş oldu. Hz.Muhammed@ Taif’ten Mekke'ye döndükten sonra evine kapandı ve olup-bitenleri değerlendirmeye çalıştı. İçine düştüğü durum, müminlerin nazarında da çok büyük bir prestij kaybıydı. Peygamberimiz için de bu durum çok büyük bir bunalımdı / yıkımdı. Siyasi olarak bakılırsa, bu prestij kaybının telafisi oldukça güç olacaktı. Uzun süre bu bunalım devam etti. Fakat Cenab-ı Hak onu tekrar teselli etti ve yol gösterdi. Zira bir müddet sonra Taif dönüşünde Nahle vadisinde karşılaştığı yabancıların mümin oldukları ve kabilelerini de ilahi öğretiye davet ettikleri haberi Mekke’ye ulaşmıştı. Bu haber, Hz.Muhammed@ ve müminler için yeni bir ümit ışığı idi. Cenab-ı Hak, elçisinin Taif dönüşü yaptığı duasına icabet etmiş ve gaybi yardımlarını gönderiyordu. Mekkeliler bu durumdan oldukça rahatsız oldular. Fakat yine de bu gelişmeyi itibarsızlaştırmak için iman etmiş olan kimliği belirsiz (cin metaforu) yabancı kişilerden birisinin Yahudi olması ve Medinelilerin Hz.Muhammed’e@ iman etmesini küçümsemişlerdir. Onlar bu küçümsemelerini şöyle yaptılar; “şayet bu ilahi öğretinin önerdiği sistem çok faydalı olsaydı, kendilerinin hiç kimseye bırakmadan hemen alıp uygulayacaklarını, fakat öyle olmadığını, bu nedenle de başka kabilelerin bu sistemi kabul etmelerinin onlara hiçbir faydasının olmayacağını” iddia ettiler. Cenab-ı Hak ise onların bu küçümseyici ve alaycı tavırlarına karşı cevabı Ahkaf Suresinin ilk kısmında verdi. Onlara ülkede / yeryüzünde yaratılan her şeyin (toplumlar dahil) belirli bir süre için yaratıldığını, eceli gelince onların sonunun geleceğini ve dolayısıyla bu kuraldan Mekke şirk yönetiminin istisna olmadığını bildirerek onların da sonlarının geldiğini bildirdi. Ayrıca zaten taptıkları güçlerin / ortakların kendileri için hiçbir fayda sağlamayacağı ve asla kendilerine yardım etmeyeceğini belirtti. Hatta Mekke’nin kıyameti koptuğunda ve insanların ilahi öğreti etrafında toplanıp tevhit sağlandığında, o ortakların hemen saflarını değiştirerek islami yönetimin saflarına geçeceğini de haber verdi. Bunun tarih boyunca hep böyle olduğunu ve tüm elçilerin bunu yaşadığını belirtmek için Hz.Muhammed’in@ kendisinin ilk olmadığını deklare ettirmesi ile bildirdi. Ayrıca Yahudilerden birisinin bu mesajı kabul etmesini küçümsemek yerine bunu önemsemeleri gerektiği belirtildi. Zira bu işin burada kalmayacağını kibirleri nedeniyle mesajı kabul etmemelerinin kendilerine pahalıya patlayacağını da bildirdi. Dahası bu olayın iyilik ve güzellik isteyen herkesin bir araya geleceği ve birbirlerini destekleyeceklerinin de en önemli göstergesi olduğunu görmelerini ve ders alarak geç olmadan onlardan önce hidayete ermelerini istedi. Rahman Rahim Allah Adına 1 – Hâ, Mîm. Bu kitabın indirilişi, Azîz, Hakîm Allah’tandır. Biz gökleri, yeryüzünü ve ikisi arasındakileri ancak “hakk” ile ve “adı konmuş bir süre” ile yarattık. Şu inkâr eden kimseler ise uyarıldıkları şeylerden / uyarılmaktan yüz çevirenlerdir. De ki: “Allah’ı bırakıp da yakardığınız şeylere bakar mısınız? Yeryüzünde neyi yaratmışlar? Gösterin bana! Yoksa onların göklere ortaklıkları mı var? Eğer doğru kimseler iseniz bundan (Kur’an’dan) önce size indirilmiş bir kitap veya bilgi kalıntısı varsa onu bana getirin.” Allah’ı bırakıp kıyamet gününe kadar kendisine hiçbir cevap veremeyecek olan kimselere dua eden kimseden daha sapık / şaşkın kim olabilir? Üstelik onlar (tapılan kimseler), o kimselerin yalvarışlarından habersizdir. İnsanlar bir araya toplandığı zaman da onlar (taptıkları kimseler) kendilerine düşman olurlar. Onların kendilerine tapmalarını da inkâr ederler. Bizim âyetlerimiz kendilerine apaçık okunduğu zaman inkâr eden şu kimseler, kendilerine gelen “hakk” için: “Bu apaçık bir büyüdür” dediler. Yoksa “Onu (Kur’an’ı), o (Muhammed) uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Eğer onu ben uydurmuşsam bana Allah’tan gelecek cezayı savmaya güç yetiremezsiniz (beni Allah gibi cezalandıramazsınız). O, sizin neyin içine atıldığınızı / nasıl bir taşkınlık içine girdiğinizi daha iyi bilir. Sizinle benim aramda tanık olarak O yeter. Ve O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” De ki: “Ben elçilerden ilk ortaya çıkan biri değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmiyorum. Ben sadece bana vahyedilene tabi oluyorum. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.” De ki: “Gördünüz mü (hiç düşündünüz mü)? Eğer o (Kur’an) Allah tarafından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz, bununla birlikte İsrailoğulları’ndan bir şahit de onun bir benzeri üzerine tanık olup da inanmışsa, siz de büyüklük tasladıysanız … Şüphesiz ki, Allah zalimler topluluğuna hidayet / kılavuzluk / rehberlik etmez.” İnkâr etmiş olan kişiler, iman etmiş kişiler için: “Eğer bir hayır olsaydı, onlar, ona inanma konusunda bizim önümüze geçemezlerdi” dediler. Bu söylemle maksatlarını erişemeyince de: “Bu eski bir uydurmadır / yalandır” diyeceklerdir. Bundan (Kur’ân’dan) önce de bir önder ve rahmet olarak Musa’nın kitabı vardı. İşte bu (Kur’an) da zulmeden kimseleri uyarmak, iyilik-güzellik üretenleri müjdelemek için Arap lisanı üzerine ve (Musa’ya verilen kitabı) tasdik eden bir kitaptır. “Rabbimiz Allah’tır” deyip, sonra da dosdoğru olan kişiler için hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. İşte onlar cennet halkıdır. Yaptıklarına karşılık orada ebedi kalacaklardır. (Ahkaf Suresi 1-14) Yabancı / ecnebi / cinlerden olanların peygamberimize hemen iman etmelerini Mekkeli müşrik ileri gelenlerin alayla ve küçümsemeyle karşılamaları ve Hz.Muhammed’e@ inzal edilen ilahi sistemde hayır olmadığını iddia etmelerine cevap Cenab-ı Hak tarafından verilir. Mümin ve müşrik insanların karakterleri üzerinden verilen cevapta; peygamberimizin şahsında mümin bir insanın kendisine yapılan iyiliklere asla nankörlük yapmadığı, bilakis teşekkür, şükran ve benzer şekilde iyilikle karşılık verdiği, bu nedenle toplumun huzura, mutluluğa kavuşarak cennete erdikleri bildirilir. Diğer taraftan müşrik bir insanın ise kendisine yapılan iyiliklere karşı nankörce davrandığı, onlara değer vermediği, hatta gelecekte karşılaşacağı tehlikeleri bildiren gerçek dostlarının dostluğundan rahatsızlık duyduğu ve bundan dolayı da azabı ve helakı hak ettiği bildirilir. Bu sıfatlar, iyi evladın ana-babasına dolayısıyla toplumuna karşı takındığı tavır ve davranışlar ile kötü bir evladın ana babasına ve yine dolayısıyla toplumuna karşı takındığı menfi tavır ve davranışlar üzerinden örneklendirilir. 15-20- Ve Biz insana, ana ve babasına ihsanı (iyilik yapmayı / güzel davranmayı) tavsiye ettik. Anası onu zahmetle taşıdı ve zahmetle bıraktı (doğurdu). Ve onun taşınması ve (sütten) ayrılması otuz aydır. Nihayet insan, olgunluk çağına ulaştığı ve kırk yaşına geldiğinde: “Rabbim! Bana ve anama-babama ihsan ettiğin nimetlerine şükretmemi ve senin hoşnut olacağın salih amelleri işlememi sağla. Benim için soyumun içinde de ıslah olanlar nasip et. Şüphesiz ben Sana yöneldim. Ve ben şüphesiz teslim olanlardanım” dedi. Işte, işlediklerini en güzel şekilde kabul ettiğimiz ve kötülüklerini geçtiğimiz bu kimseler, cennetlikler içindedirler. Bu, verilen doğru bir sözdür. O kimse ki, anne ve babasına: “Öf size! Bıktım sizden! Benden önce nice nesiller gelip geçmişken, beni çıkarılmakla mı tehdit ediyorsunuz?” dedi. O ikisi Allah’a sığınarak o kimseye: “Yazık sana, imana gel! Şüphesiz ki Allah’ın vaadi haktır.” O ise dedi ki: “Bu, geçmişlerin masallarından başkası değildir.” Bu gibiler, gelip geçmiş cin ve insan toplumları arasında azap sözünü haketmiş kimselerdir. Onlar kaybedenlerdir. Herkes için işledikleri şeylerden, birtakım dereceler vardır. -Ve onlar zulmedilmeden, O’nun (Allah’ın) onlara amellerini tam olarak ödemesi içindir.- Ve inkâr etmiş kişiler ateş üzerinde yayılacakları gün: “Siz dünya hayatınızda bütün güzel şeylerinizi giderdiniz, onlar ile yararlandınız, artık yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanız ve fasıklık edip durduğunuzdan dolayı bugün alçaltıcı bir azap ile karşılık göreceksiniz!” (Ahkaf Suresi 15-20) Hz.Muhammed’in@ çabası Mekkelileri helak olmaktan kurtarma çabasından başka bir şey değildir. Tıpkı Hz.Hud’un@ kendi kavmini yıkım ve azaptan korumak için onları sahte tanrılardan kurtarmaya çalışması gibi. Şayet tanrılardan kurtulmayacaklar olurlarsa sonları büyük bir yıkım olacağı Ad kavmine gönderilen rüzgâr ve bulut olay ile anlatılır. Onlar üzerlerine gelen bulutu kendileri için rahmet zannetmişlerdi. Mekkeliler de Hz.Muhammed’i@ tehlikesiz hatta kendileri için rahmet getirecek bulut gibi olacağını düşünüyorlardı. Fakat onlar hallerini değiştirmeyecek ve ona karşı tavırlarını değiştirmeyecek olurlarsa, Hz.Muhammed@ ve beraberindeki müminler (bulut ile beraber gelen rüzgar metaforunda) çok güçlü üzerlerine gelecek ve o müşrikleri devirip geçecek bir fırtınaya dönüşeceği Ad kavminin başına gelen fırtına metaforunda anlatılır. 21-28- Ad’ın kardeşini (Hud’u) de an! Hani o, Ahkâf’ta kavmini uyarmıştı. -Kesinlikle onun önünde ve ardında, “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Şüphesiz ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum” diyen uyarıcılar geçmişti.- Onlar: “Sen bizi ilâhlarımızdan çevirmek için mi geldin? Eğer doğrulardan isen, hadi o bizi tehdit edip durduğun azabı hemen getir” dediler. O (Ad’ın kardeşi Hud): “Şüphesiz Bilgi (o azabın ne zaman geleceğine dair bilgi) Allah katındadır. Ben ise size benimle gönderileni tebliğ ediyorum. Velâkin ben sizi cahillik edip duran bir kavim olarak görüyorum” dedi. Nihayet onu, vadilerine doğru gelen geniş bir bulut halinde gördüklerinde: “Ha işte! Bu, bize yağmur getirecek bir bulut!” dediler. Hayır, aksine o, çabuklaştırmaya çalıştığınız şeyin ta kendisi. Rabbinin emriyle her şeyi yerle bir eden, içinde acıklı bir azap olan rüzgâr / fırtına... Sonunda o hale geldiler ki, meskenlerinden başka hiçbir şey görünmez oldu. Biz, günahkârlar topluluğunu işte böyle cezalandırırız. Ve ant olsun ki Biz, sizi güçlü kılmadığımız şeylerde onları güçlü kılmıştık (size vermediğimiz imkânları onlara vermiştik). Onlara da kulaklar, gözler ve duygular vermiştik. Buna rağmen kulakları, gözleri ve duyguları onlara hiçbir fayda sağlamadı / kendilerinden hiçbir şeyi uzaklaştıramadı. Çünkü onlar Allah’ın ayetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Alay etmekte oldukları şey de onları sarıp kuşatıverdi. Kesinlikle, Biz kendi kıyınızda bulunan memleketleri helâk ettik. Onlar dönsünler diye ayetleri tekrar tekrar açıkladık. Öyleyse Allah’ı bırakıp güya O’na yakınlığa vesile edindikleri düzmece tanrılar, onların azabını savmaya yardım etmeli değil miydi? Tersine o düzmece tanrılar kendilerinden ayrılıp kayboldular. Bu, onların yalanlarıdır, uydurmakta oldukları şeydir. (Ahkaf Suresi 21-28) 23.7. Nahle Vadisindeki Ecnebilerin Kendi Toplumları ile Görüşmeleri Cenab-ı Hakk’ın, Nahle vadisindeki görüşme ve sonrasındaki gelişmelere değindiği müteakip ayetler şöylece izah edilebilir; “Hz.Muhammed@ Taif’ten perişan bir vaziyette Mekke’ye dönerken dönüş yolunda yabancı / ecnebi / cin topluluğu kişilerle karşılaşmış ve o yabancı kişilerin kendisinin neden böyle yara bere içerisinde olduğunu sormaları üzerine, O onlara Mekke’de kendi şehrinde yaptığı mücadelesini, daha sonra da Taif’te bir çıkış yolu aradığını ama bu girişiminde de başarısız olduğunu anlatır. Medineli Hazreç ve Yahudilerden müteşekkil olan bu yabancılar, ondan kendisine inzal edilen ve uğrunda ölümüne mücadele ettiği ilahi öğretiden bahsetmesini isterler. O onlara ilahi öğretiden yani Kur’an’dan bazı pasajlar okur. Onlar dikkatle dinlerler ve yabancısı olmadıkları bu öğretiye hemen kalpleri ısınır ve bu öğretiyi benimserler. Söz konusu öğretiyi uygulayacağı bir toplum arayan Hz.Muhammed’i@ sahiplenmeleri gerektiğini düşünen bu yabancılar, toplumlarına döndükleri zaman toplumlarının önde gelenlerine durumu anlatırlar. Onlara Hz.Muhammed’e@ sahip çıkılmasını ve getirdiği öğretiyi kabul edip kendi toplumlarında sistem olarak uygulamaları gerektiğini bildirirler. Gerek Yahudilerin ve gerekse de Hazreçlilerin Hz.Muhammed’in@ anlattığı öğretiye yabancı olmadıklarını, bu öğretinin halihazırda sahip oldukları öğretiyi kabul ettiğini yani O’nun liderliği etrafında bir devlete gidilirse kendi dinlerini de rahatça yaşayacakları bir barış topluluğuna kavuşacaklarını ifade ederler. Dahası şayet O elçi ile birlikte olunursa Allah’ın velayeti ile kurulacak birlik / barış topluluğuna kimsenin karşı koymayacağı aksi takdirde birbirini yiyen kavimlerinin telef olacağını böylece kurtuluşun bu elçinin rehberliğinden ve Allah’ın velayetinde tevhit oluşturmakta yattığını anlattılar. Onlar ayrıca bunun bir fırsat olduğunu, diğer kabilelerden önce kendilerinin Hz.Muhammed’in@ liderliğini kabul etmelerinin kendi menfaatlerine olduğunu, şayet kendilerinden önce başka kabileler O’nun önderliğinde birleşirse o zaman onların önünde durmanın imkansız olduğunu da ifade ettiler.” Bu ecnebiler Medinelilerden başkası değildi. İçlerinde Yahudilerden bazı kimseler de mevcuttu. Cenab-ı Hak onları cinler / ecnebiler / yabancılar olarak niteler fakat onların isimleri, memleketleri ve kabileleri hakkında bilgi vermez. Böylece onların kimliklerini saklar. Fakat Mekke’ye ulaşan ve Mekkelilerin alay edip küçümsedikleri olay hakkında bilgi vererek Mekkelileri bekleyen tehlikeye işaret eder ve akıllarını başlarına almalarını ister. Bu gelişmelerin öyle alaya alınıp küçümsenecek gelişmeler olmadığını bildirmiş olur. Böylece müminlere de bir umut ışığının yanmış olduğunun müjdesini vermiş olur. Artık ölü toplumlar dirilmeye başlıyordu. Cenab-ı Hak bir defa dinlemeyle bile insanları hidayete erdiriyor ve dirilişin işaret fişeklerini ateşliyordu. Şimdi inkâr edenler kendilerini nasıl bir ateş azabının beklediğini göreceklerdi. Aslında bu haber onlara tehdit edilegeldikleri ateş azabının bir habercisi idi ve onlara “nasıl? bu ateş azabı tehdidi gerçek değil miymiş” deniliyordu. Onlar ise aslında tehdidin gerçek olduğunu ve gelişmelerin gerçekten kendileri açısından çok vahim olduğunu anlamışlardı. Bu güne kadar sabır ve kararlılıkla mücadelelerini yürüten Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin bundan sonra da azim, sebat ve kararlılıkla mücadelelerine devam etmeleri ve sabretmeleri gerektiği bildirilir. Cenab-ı Hakk’ın vadettiği zafere erişmek için çok az bir zaman kaldığını, bundan sonra gelişmelerin çok hızlı ilerleyeceğini, gündüzün hay huyunda çabucak geçen bir saatlik zaman dilimi gibi kısa bir zamanda vaad edilene kavuşulacağı bildirilir. 29-35- Hani Biz cinlerden Kur’an’ı dinlemek isteyen bir grubu sana yöneltmiştik. Onlar, ona (Kur’an’a) hazır oldukları zaman “Susun!” dediler. Sonra gerçekleşince de (Kur’an okuması biter bitmez de) birer uyarıcı olarak kavimlerine döndüler. Onlar: “Ey kavmimiz! Şüphesiz biz Musa’dan sonra indirilen ve kendisinden öncekileri tasdik eden, hakka ve dosdoğru yola kılavuz olan bir kitap dinledik. Ey kavmimiz! Allah’ın davetçisine icabet edin ve O’na iman edin ki, O (Allah) günahlarınızı bağışlasın ve sizi acı bir azaptan kurtarsın. Her kim Allah’ın davetçisine icabet etmezse, bilsin ki, yeryüzünde Allah’ı aciz bırakacak / engelleyebilecek değildir. Onun için Allah’tan başkasının velayeti de yoktur. İşte onlar, apaçık bir sapıklık içerisindedirler” dediler. Onlar, şüphesiz gökleri ve yeryüzünü yaratan ve onları yaratmakla yorulmamış olan Allah’ın ölüleri diriltmeye de kadir olduğunu görmediler mi? Evet şüphesiz ki, O, her şeye gücü yetendir. Şu inkâr eden kimselerin ateşe sürülecekleri gün: “Bu, gerçek değil miymiş?” Onlar da: “Evet (gerçekmiş). Rabbimize ant olsun!” dediler. O (Allah): “O halde inkâr edip durduğunuzdan dolayı şimdi tadın azabı!” dedi. Artık elçilerden azim sahiplerinin sabrettikleri gibi sen de sabret! Onlar için aceleci olma. Sanki onlar kendilerine vaat edilen şeyi gördükleri gün dünyada sadece gündüzün bir saati kadar kalmış gibidirler. (Bu) bir tebliğdir. Artık fasıklar topluluğundan başkası helâk edilir mi? (Ahkaf Suresi 29-35) [1] ) Hz.Muhammed’in Hayatı ve İslam Daveti – Mekke Dönemi – Celaleddin Vatandaş- Sahife 515 [2] ) İbni Kesir [3] ) Bazı rivayetlerde bu kişinin Uraykıt değil Zeyd olduğu söylenir

  • Bölüm 27: FETİH ÖNCESİ HAREKATLAR | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 27 FETİH ÖNCESİ HAREKÂTLAR 27.1. Fetih Açılımları İçin Finansal Destek Talepleri Başkanlık Konutu Sakinlerinin / Ehli Beytin Hazine ile olan ilişkileri düzenlendikten sonra sıra müminlerin elde ettikleri gelir ve bu gelirlerin nasıl tasarruf edileceği hususlarının düzenlenmesine gelmişti. Zira Mekke müşrik ordusu ile ittifak ederek Medine’yi kuşatan çevre kabilelere hadlerinin bildirilmesi ve Mekke’nin fethine kadar geçecek süreçte onların sindirilmesi / etkisiz hale getirilmesi için yapılacak askeri harekatların / akınların finanse edilmesine ihtiyaç vardı. Yapılacak bu askeri harekâtlar / akınlar için İslam Cumhuriyeti Hazine Varlıkları / Beytülmal yeterli değildi. Bu nedenle müminlerin askeri harekâtları / akınları finanse etmeleri zorunluluk arz etmekteydi. Ayrıca müminlerin elde ettikleri maddi gelirlerini ve servetlerini sivil hayatta nasıl harcayacakları hususunda da esasların belirlenmesi gerekmekteydi. Bu esaslar aynı zamanda müminlerin dünya hayatına bakış açılarının bir göstergesi de olacaktı. Müminler dünya nimetlerini / servetini nasıl tasarruf etmeleri gerekiyordu? Servetlerine servet katmak için biriktirip yığacaklar mıydı? Yoksa dağıtacaklar mıydı? Mal ve servet karşısında müminler nasıl bir yol izleyeceklerdi? Hendek Savaşında başarılı bir savunma yapmış olan Medine İslam Cumhuriyetinin bundan sonra karşı saldırılara geçeceği ve yapılacak fetihlerde büyük ganimetler elde edileceği açıktı. Müminler bu ganimetlerle çok büyük servetlere ulaştıkları takdirde tutumları nasıl olacaktı? Züht ve takva için elde ettikleri servetlerini dağıtıp ruhbanlığa benzer bir hayat mı yaşayacaklardı? Yoksa bu servetlerini kimseyle paylaşmayıp müşrik liderler gibi mi yaşayacaklardı? İşte bütün bu sorulara yanıt vermek için Cenab-ı Hak Hadid Suresini inzal etti ve müminlerin servetlerini nasıl tasarruf edeceklerinin ipuçlarını verdi. 27.2. Bölgesel Güç Olunacağının Müjdesi Hendek Savaşında Mekke müşrik ordusunu ve çevredeki müşrik Arap kabilelerinin saldırılarını püskürten Medine İslam Cumhuriyeti artık bölgedeki fiili meşruiyetini sağlamıştı. Çevre kabilelere yapacağı askerî harekâtları takip eden anlaşmalarla resmi meşruiyetini de yakında kazanacak ve bölgedeki hâkimiyetini tescilleyecekti. Bunun gerçekleşmesini kimse engelleyemeyecekti. Cenab-ı Hak, elçisine inzal ettiği Hadid Suresinin ilk ayetlerinde yerlerin ve göklerin hâkimiyetinin Kendisine ait olduğu vurgusundan hareketle elçisinin başında olduğu Medine İslam Cumhuriyetinin bölgesel güç olacağının müjdesini verdi. Hâkimiyetinin boyutlarını Kendi sıfatları olan zahir, batın, evvel, ahir sıfatları üzerinden ayrıntılı olarak ortaya koyarken Medine İslam Cumhuriyetinin aşama aşama Bölgesel Güç olacağını da bildirdi. Göklerin ve yerin yaratılışının altı evrede olduğu şeklindeki metaforu ile Medine İslam Cumhuriyetinin yaratılış aşamalarına işaret etti. Kimin bölgedeki hâkimiyetini kaybedeceği ve kimin hâkim olacağını da yere gireni, yerden çıkanı, göğe yükseleni ve gökten ineni bilmesi metaforu ile anlattı. Aydınlık günlerin ve karanlık günlerin uzaması / kısalması metaforu ile de bundan sonra uzun karanlık günlerin geride kaldığı, müminleri çok uzun aydınlık günlerin beklediğini ve karanlık günlerin ise çok kısa zamanda sona ereceğini vurguladı. Rahman Rahim Allah Adına 1-6- Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah'ı tespih etmektedir. / Allah'ın kendileri için belirlediği görevlerini eksiksiz ve kesintisiz olarak yerine getirmektedir. O, mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir. Gökler ve yer, Allah'ın mutlak egemenlik ve hükümranlığı altındadır. O, hayat verir ve öldürür. O, her şeye kadirdir. O, Evveldir / varlığı her şeyden öncedir. O, ahirdir / her şeyden sonra baki kalacak olandır. O zahirdir / bütün canlılara hayat veren, her şeyin üstünde ve her şeye galip olandır. O batındır / herkese şah damarından daha yakındır. O, her şeyi bilendir. Gökleri ve yeri altı evrede yaratan, sonra bütün bunları egemenlik ve hükümranlığı altına alan O'dur. Yere gireni, yerden çıkanı, gökten ineni ve göğe yükseleni bilir. Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir. Allah yaptığınız her şeyi görmektedir. Göklerin ve yerin mülkiyeti ve hakimiyeti O’na aittir. Sonunda bütün işler / bütün yönetim Allah'a döndürülecektir. / O’nun egemenliği altına girecektir. O gündüzü kısaltarak, geceyi uzatır ve geceyi kısaltarak gündüzü uzatır, O, göğüslerde saklı düşünceleri de bilir. (Hadid Suresi 1-6) 27.3. Aydınlık Günler İçin Müminleri İnfaka ve Allah’a Güvenmeye Davet Müminler Allah’ın vadettiği aydınlık günler müjdesinin gerçekleşmesi için infaka davet edildi. İster ganimet, isterse üreterek ya da ticari yoldan olsun elde edilen mal ve servetten askeri harekata / akına çıkacak ordu birliklerinin finanse edilmesi için müminlerin üzerlerine düşen vergiyi vermeleri / infakı yapmaları istendi. Zaten müminler bu hususa söz vermişlerdi. Şimdi bu sözlerini yerine getirme zamanı idi. Ayrıca müminlerin sahip oldukları tüm mal ve servetin aslında Cenab-ı Hakk’ın kendilerine bir emaneti olduğu vurgulandı. Müminlerin Allah’a ve Resulüne güvenmeleri istendi. Fakat insanoğlu yaratılışı gereği mala düşkündür. Müminler de elde ettikleri ganimetleri tekrar kaybetmek istemediklerinden infaka yanaşmama temayülleri vardı. Cenab-ı Hak onların bu hallerini eleştirdi ve onların Kendisine güvenmelerini istedi. O’nun kendilerini karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için elçisine yol gösterdiğini belirtti. Bu nedenle elçisine uymalarını bildirdi. 7-9- Allah ve Peygamberine güvenin. Sizi hakim / mirasçı kıldığı maldan infak edin. Sizden kim, Allah’ın vaadine güvenerek infak edenlere büyük bir mükafat vardır. Ne oluyor size? Peygamber sizi Rabbinize güvenmeye çağırırken neden şimdi Allah'a güvenmiyorsunuz? Hem de O’na itimat edeceğinize kesin söz vermiş olmanıza rağmen böyle davranıyorsunuz. Halbuki sizi karanlıklardan aydınlıklara çıkarmak için kuluna apaçık ayetlerini indiren O’dur. Şüphesiz Allah, size son derece şefkatli ve merhametlidir. (Hadid Suresi 7-9) 27.4. Zor Zamanlardaki Desteğin Çok Değerli Olduğu Müminlere sahip oldukları mal ve servetlerin aslında kendilerine ait olmadığı, onların hepsinin sonunda Allah’a kalacağını bildikleri halde niçin Allah yolunda infak etmedikleri sorgulandı. Eninde sonunda müşriklerin yenileceği, İslam Cumhuriyetinin bütün her yeri fethedeceği ve mal /mülk / serveti tasarruf iradesinin Allah’a ve Resulüne ait olacağına müminler inanmakla beraber yine de bu hedefleri uğruna neden harcama yapmadıkları noktasında eleştiri getirildi. Fetihten yani İlahi öğretinin tüm coğrafyaya hakimiyeti öncesinde yapılacak infak ile bu hedefe ulaştıktan sonra yapılacak infakın derece olarak aynı olamayacağı bildirildi. Her iki aşamada da yapılacak fedakârlık ve harcamaların mükafata değer olmakla birlikte, fetih öncesi yapılanların elbette daha değerli olarak mükafatlandırılacağı bildirildi. Fetih öncesi yapılan infakı, Cenab-ı Hak kendisine verilen güzel bir borç olarak telakki etti ve karşılığını çok büyük bir mükâfat olarak ödeyeceğini bildirdi. Zor zamanlarda fedakârlık yapan mümin kadın ve erkeklerin sonradan geleceklerin gidecekleri yolları aydınlatan sembol şahsiyetler olacağına işaretle birlikte Ahirette onların her taraflarından bir Nur saçılacağı ve muhteşem bir şekilde cennetlere girecekleri belirtildi. 10-12- Ne oluyor size? Eninde sonunda Göklerdeki ve yeryüzündeki her şeyin Allah'a kalacağını bildiğiniz halde, neden Allah yolunda infak etmiyorsunuz? İçinizden, Fetih’ten ([1] ) önce infak eden ve savaşanlarla fetihten sonra infak eden ve savaşanlar bir olmaz. Onların derecesi, sonradan infak eden ve savaşanlardan daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine de en güzel sonucu vaat etmiştir. Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Hani kim var Allah’a “güzel bir borç verecek” olan? Kim bunu yaparsa, Allah ona karşılığını kat kat verir. Hem onun için çok büyük bir mükafat da vardır. Mümin erkeklerin ve mümin kadınların nurlarının önlerinden ve sağlarından saçılıp gittiğini göreceğin gün kendilerine şöyle denir; “İşte bugün müjdenize kavuştunuz. Ebedi olarak yaşayacağınız, içinden ırmaklar akan cennetler!” İşte gerçek kurtuluş budur. (Hadid Suresi 10-12) 27.5. Münafıkların Uyarılmaları ve İnfak Etmeleri Halinde Kurtulacakları Diğer taraftan münafıkların ise askeri harekatlara / akınlara hiç maddi destek sağlamadıklarına işaret edildi. Fakat bundan sonra yapılacak fetihlerden elde edilecek ganimetlerden onların pay almak isteyecekleri ahirette yaşanacak sahneler üzerinden anlatıldı. Müminlere ahirette verilecek ödülleri onların kıskanacağı ve hak etmemelerine rağmen bu ödüllerden pay almak isteyecekleri ifade edildi. Onlar taleplerine gerekçe olarak bu işe müminlerle birlikte girdiklerini ve birlikte başardıklarını iddia edecekleri belirtildi. Ancak onların bu iddialarına karşılık müminlerin cevapları ise; “Evet, her ne kadar siz bizimle beraber hareket ediyor, bizimle birlikte mücadele ediyor görünseniz de aslında bize destek vermiyordunuz, sürekli düşmanla iş birliği yapıyordunuz, düşmanların işlerini kolaylaştırmaya çalışıyordunuz, bize engel oluyordunuz, sadece kendi çıkarlarınız peşinde koşuyordunuz” olacağı aşağıda güzel bir sahne ile anlatıldı. Onların geçmişte yaptıkları bu yanlışlar nedeniyle mükâfatlardan mahrum bırakılacağı bildirildi. Dahası şiddetli bir azaba mahkûm edilecekleri de söylendi. Böylece münafıkların akıllarını başlarına almaları ve bu tutumlarından vazgeçmeleri konusunda uyarılar yapıldı. Fetihlerin çok yakın olduğu ve hiç olmazsa bu aşamadan sonra onların bu menfi tutumlarını terk etmeleri gerektiği bildirildi. Şayet onlar bu tavır ve davranışlarından vazgeçerek İslam Ordusuna yardım edecek olurlarsa aynı müminler gibi hem bu dünyada hem de ahirette nurlanacakları müjdelendi. Ama onların bunu yapmayacakları, ders almaya yanaşmayacakları ve tıpkı başkaldıran Medine Yahudileri gibi inkarlarında ve menfi tutumlarını devam ettireceklerinden korkulduğu da belirtildi. Eğer sürgün ve idamla cezalandırılan bu Yahudiler gibi inatları üzerinde devam edecek olurlarsa o takdirde yapılacak bir şey olmadığı, azabı hak edecekleri vurgulandı. 13-19- O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar müminlere derler ki: “Ne olur, bizi biraz gözetin de sizin nurunuzdan / ödülünüzden biz de faydalanalım.” Onlara: “Dönüp, yapıp ettiklerinize bir bakın bakalım nuru / ödülü o yaptıklarınızda arayın.” denir. Derken aralarına kapısı olan bir sur çekilir ki; onun iç tarafında rahmet, dış tarafında ise azap vardır. Münafıklar, müminlere: “Biz sizinle beraber / birlikte değil miydik?” diye seslenirler. Müminler derler ki: “Evet görünüşte beraberdik / birlikteydik ve lakin siz nifaka düşüp kendinize yazık ettiniz, dört gözle bizim mağlup olmamızı beklediniz, Allah’ın vaadi hakkında şüphelendiniz, hep dünyevi çıkarınızı gözettiniz. Bu durumunuzu Allah’ın emri gelinceye kadar devam ettirdiniz ve sürekli çelişkilerle yaşadınız. Bir de aldatıcı şeytan sizi Allah’a karşı aldattı da (O’na karşı hep muhalif hareketler içerisinde oldunuz.)” Artık bugün ne sizden ne de inkarcılardan bir fidye kabul edilmeyecek. Sığınağınız ateştir. Sizin layık olduğunuz yer de orasıdır. Ne kötü bir yurttur o. İman ettiğini iddia edenlerin / münafıkların kalplerinin yumuşayacağı ve Allah'ın Vahyine yürekten inanma zamanı gelmedi mi? Sakın ola ki onlar, bundan önce kendilerine Kitap verilenler gibi olmasınlar. Ki onlar üzerlerinden uzun bir zaman geçince kalpleri katılaşmıştı. Çünkü onların çoğu işledikleri zulümler nedeniyle doğru yoldan sapmış kimselerdi. Şunu iyi bilin ki, ölümünden sonra yeri dirilten Allah’tır. İşte, aklınızı kullanırsınız / olayların arasındaki bağlantıları kurarsınız diye ayetlerimizi böyle açıklıyoruz. Hakka olan sadakatlarını Allah'a güzel bir borç vererek gösteren erkekler ile kadınlara bu fedakârlıklarının karşılığı katbekat ödeneceği gibi çok güzel bir mükâfat da onlar içindir. Allah'a ve Peygamberine gerçekten inanarak güvenenler var ya, işte onlar, Rableri katında sıddıklar ve şahitler makamındadır. Onlara ödülleri ve nurları verilecektir. Fakat başkaldırıp / inkar edip ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar da Cehennem halkıdır. (Hadid Suresi 13-19) 27.6. Müminlerin Dünya Hayatına Bakış Açısının Düzeltilmesi Kurayza Yahudilerinin bıraktıkları mal ve servetleri ganimet olarak alan müminler, bu mal ve servetler ile çok sevinmişlerdi. Onlar bu nimetlere İlahi Vahyin (yağmur misali) rehberliğinde hareket eden peygamberimizin politikaları sayesinde ulaşmışlardı. Fakat onlar edindikleri bu nimetlerle eski cahiliye alışkanlıklarından kaynaklı olarak birbirlerine gösteriş yapıyorlar, süslenip birbirlerine caka satıyorlar, bunlarla eğleniyorlar, servetlerini yarıştırıyorlardı. Müminlerin dünya hayatına olan bu çarpık bakış açılarının düzeltilmesi gerekiyordu. Dünya hayatını bu şekilde yaşamak, ancak inkarcı kafirlerin dünya görüşlerine uygundu. İlahi vahyin müminler için öngördüğü dünya görüşünde ise ne gösteriş, ne caka satma, ne servet ve güç rekabeti ve ne de büyüklük taslama vardı. Cenab-ı Hakk’ın ihsan ettiği dünya nimetleri, insanların ihtiyaçlarını karşılaması ve ilahi öğretinin hakim olması için harcanmasına araçlık etmekten başka bir şey değildi. Sınırlı bir ömürden sonra bu dünya da bırakılacaktı dolayısıyla bu nimetlerin kalplere girmesine müsaade edilmemeliydi. Bu nimetler ancak Cenab-ı Hakk’ın rızası için harcanacak olursa, ahiretteki karşılığı çok değerli olacaktı. 20-21- İyice bilin ki, bu dünya hayatı, bir tür oyun, eğlence, birbirinize gösteriş yapma, mal ve çocuklarınızı çoğaltmada hırslı bir rekabet ve bomboş övünmelerle büyüklük taslamadan ibarettir. Tıpkı şuna benzer; yağmurun bitirdiği ve Kafirlerin hoşuna giden ekin gibidir. Oysa o ekin bir süre sonra sararır ve kuruyup gider, geriye sadece çerçöp kalır. (İşte Kâfirlerin dünya görüşlerine uygun yaşamları böyledir. Fakat onlara) Ahirette şiddetli bir azab vardır. (Dünya hayatını böyle algılamayan müminler için ise) Allah'tan bir mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı, üç beş günlük zevk alma ve elden çıkıp gidecek mallar ile aldanıştan başka bir şey değildir. O halde Rabbinizin affını ve genişliği gökler ve yer kadar olan cenneti kazanmak için yarışın ki; o, Allah’a ve Peygamberine inanarak güvenenler için hazırlanmıştır. İşte bu Allah’ın ihsanıdır ve onu hak edenlere verir. Şüphesiz Allah çok büyük ihsan sahibidir. (Hadid Suresi 20-21) 27.7. Hak ve Adalet Silahla / Kuvvetle Desteklenmelidir Fethe kadar geçecek süreçte İslam Cumhuriyetinin yapacağı askeri harekâtların finanse edilmesi için müminler infaka davet edilirken, münafıklar kendileri infak etmekten kaçınmakla birlikte mümin halkı da infak etmekten uzak tutmak için onlara vesvese vermekteydiler. Münafıklar servetlerini İslam Ordusunun donatılması için harcarlarsa yarın muhtaç duruma düşeceklerini propaganda ediyorlardı. Hendek savaşından yeni çıktıklarını, ancak Medine’ye saldırıların durmayacağını söyleyip, Hz.Muhammed’in@ çevre kabileler üzerine yapacağı operasyon politikasının yanlış olduğunda ısrar ediyorlardı. İşin sonunda Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin mutlaka kaybedeceklerini / yenileceklerini, Kurayza Yahudilerine karşı kazanılan zafere aldanmamalarını, Hayber Yahudilerinin Mekke ile birleşerek İslam Cumhuriyetini yıkacaklarını anlatıyorlardı. Bu nedenle yenilgisi kaçınılmaz olan Hz.Muhammed’in politikası uğruna mallarını boşuna harcamamalarını söylüyorlardı. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, insanların başına gelecek olumlu ya da olumsuz her olayın Allah’ın sonsuz ilmi / bu tabiata koyduğu yasalar çerçevesinde gerçekleşeceğini bildirdi. Allah’ın toplumsal ilişkiler için belirlediği yasalara göre müminlerin Hendek Savaşındaki başarılı savunmasından sonra ne Mekkeliler, ne Hayber Yahudileri ve ne de çevredeki müşrik kabileler bir daha Medine’ye saldırmaya cesaret edemezlerdi. Allah’ın vaadi gereğince bundan sonra artık müminler zafere ereceklerdi. Bu nedenle müminlerin zafere erinceye kadar yapacakları infak nedeniyle ellerinden çıkacak olan mal varlıklarına üzülmelerinin anlamsız olduğunu ifade etti. Diğer taraftan bu harekâtların sonucunda elde edilecek ganimetlerin Kendisinin bir ikramı olacağından onların bu nimetler nedeniyle şımarmamaları gerektiğini bildirdi. Sonunda da münafıklar infak etmeseler de müminlerin desteklerinin yeteceğini, İslam Ordusunun yapacağı harekâtlar için münafıkların infaklarına ihtiyaç olunmadığını da belirtti. Cenab-ı Hak, askeri operasyonların gerekliliğini ise şöyle izah etti; “Barış toplumu tesis etmek ve bu toplumda huzur, güven ve adaleti sağlamak için peygamberleri ayetlerle / işaretlerle gönderdik. Gönderdiğimiz bu peygamberler vasıtasıyla da Kitapları / Kanunları ve Adalet ölçülerini bildirdik. Ancak bu sistemin düşmanları çoktur ve ilahi sistemi yıkmak için onlar güç kullanmaktan çekinmezler. Bu nedenle onlara karşı mutlaka güçle karşılık verilmesi şarttır. Aksi takdirde Barış toplumu ve adil sistem sadece kitap ve yasa ile ayakta kalamaz. Bu sistemin silahlı güçlerle / demir ile desteklenmesi kaçınılmazdır. Hiçbir öğüt, uyarı ve açıklamaya kulak asmayan ve hiçbir değer tanımayan inkarcıları hizaya getirmek için silahı / demiri kullanmak zorunludur. Vaat ettiğim barış ve esenlik toplumunun oluşması için bakalım kimler canıyla ve malıyla fedakârlık yapacak? Barış ve esenlik toplumu ile adil sisteme iman ettiğini iddia edenlerden bakalım kimler bu iddiasını doğrulamak için askeri harekatları donatacaklar?” 22-25- Yeryüzünde cereyan eden hiçbir olay ya da sizin başınıza gelen hiçbir musibet, Allah’ın sonsuz ilminin dışında / Ana Kitapta tespit edilmiş ölçüsünün dışında / Allah’ın tabiata ve toplumlara koyduğu kanunların dışında gerçekleşemez. Hiç şüphesiz bu, Allah için pek kolaydır. O halde, elinizden çıkıp gidenlere üzülmeyin ve size verilenlerle de şımarmayın. Allah, büyüklük taslayıp kibirlenenleri sevmez. O kendini beğenmiş münafıklar cimrilik ederler halka da kendileri gibi cimri olmayı tavsiye ederler. Kim yüz çevirirse, iyi bilsin ki Allah, zengindir / hiçbir şeye ve hiç kimseye muhtaç olmayandır, övgüye layık olandır. (Eğer bu ilahi emirlere uyarlarsa kendileri kazançlı çıkacaklardır.) Andolsun ki Biz, Peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanlar adaleti hayatlarına hakim kılsınlar diye onlarla birlikte Kitabı ve yasayı yasaları/ indirdik. Ancak Kitaba ve yasalara uymayanları hizaya getirmek için peygambere ve müminlere silahlanıp (demiri indirdik) onlarla savaşmayı emrettik ki böylece Allah, gelecek vaadinin gerçekleşmesi için Peygamberlerine kimlerin yardım edeceğini ortaya çıkarsın. Hiç şüphesiz ki Allah, asla mağlup edilemeyecek gücün sahibidir ve yüce olan yalnızca O’dur. (Hadid Suresi 22-25) 27.8. Dünya Nimetlerinden Sıyrılmak / Ruhbanlık Fıtrata Aykırıdır Cenab-ı Hak, müminlerin dünya hayatına / nimetlerine bakışlarının inkârcıların bakış açıları gibi olmaması gerektiğini bildirince, müminler bu emir ile kendilerinden ruhbanlığın istendiği izlenimine kapıldılar. Onlara dünya hayatının nimetlerine önem vermemenin ruhbanlık yapmak değil, onlardan ihtiyaçlar nispetinde faydalanmak ve fazlasının da İslam Cumhuriyetinin / hakkın ikamesi için harcamak demek olduğunun anlatılması gerekiyordu. Ruhbanlık insan fıtratına uygun olmadığından bunun kurallarına uymak da insanlar için mümkün değildir. Ya da çok az insan bunu başarabilir. Bu nedenle insanın fıtratına uygun olan dünya nimetlerinden ihtiyaçlar nispetinde faydalanılmasıdır. İnkarcıların yaptıkları gibi dünya nimetlerini gösteriş, eğlence, kibir ve gurur aracı yapmamaktır. Önemli olan, Allah’ın insana sınırlı bir zaman diliminde imtihan için verdiği dünya malını O’nun belirlediği şekilde tasarruf etmektir. 26-29- Andolsun Biz Nuh'u ve İbrahim'i Peygamber olarak göndermiştik. Onların soylarına da peygamberlik ve kitap vermiştik. Onlardan doğru yolu izleyenler oldu, fakat çoğunluğu yoldan çıkmışlardır. Sonra onların izinden giden peygamberlerimizi ard arda gönderdik. Meryem oğlu İsa'yı da arkalarından göndererek ona İncili verdik ve ona uyanların kalplerine bir şefkat ve merhamet koyduk. Allah'ın rızasını kazanmak adına uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu Biz emretmedik. Fakat onun gereğini de yerine getirmediler. (Kendilerinin icat ettiği bu ruhbanlığı dünyevi kazanç sağlamak, makam, mevki elde etmek gibi amaçlarla kullandılar.) Biz de onlardan Allah’a iman ederek güvenenlere mükafatlarını verdik. Onların çoğunluğu ise günah, kötülük ve zulümler işleyerek yoldan sapmışlardır. Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve O'nun Peygamberine güvenin ki, O da size rahmetinden iki kat fazla versin. Size aydınlığında yürüyeceğiniz bir Nur / ışık versin, hem de sizi bağışlasın. Şüphesiz Allah, kendisini düzeltenlerin geçmişini bağışlayan ve çok merhametli olandır. Bunlar da, kitap ehlinin, şunu bilmeleri için bildirilmiştir: Onlar, Allah'ın lütuf ve ihsanından hiçbir şeyi engelleyemezler. Lütuf ve ihsan, Allah'ın elindedir, kim hak ederse ona verir. Allah, büyük lütuf ve ihsan sahibidir. (Hadid Suresi 26-29) [1] ) Taberi: «Fetih: Hudeybiye müjdesidir» 27.9. Müminlerin Mal ve Aileleriyle Sınavları Bir taraftan akınları finanse etmek için Medineliler infaka çağrılırken diğer taraftan muhalifler (münafık ve inkarcılar) menfi propgandaları ile müminlerin hanım ve çocuklarını etkiliyorlardı. Yapılan menfi propagandalara kulak veren müminlerin hanım ve çocukları, ordu birliklerini donatmak için mallarından yapılacak bağışlarla yoksullaşacaklarına inanıyorlardı. Dahası onlar bu askeri seferlerde aile reislerinin yaralanmaları ya da şehit düşmeleri halinde kendilerinin perişan olacakları propagandasına da kanmışlardı. Muhaliflerin (münafık ve inkarcıların) yaptıkları bu menfi propagandalara kananlar mümin olan babalarını sözleriyle bunaltıyorlardı. Onlar ailenin sahip olduğu malların infak edilmesine karşı çıkıyorlardı. Ayrıca babalarının askeri birliklere iştirak etmesini de istemiyorlardı. Mümin aile reisleride hanım ve çocuklarının yaptıkları ajitasyondan etkileniyorlardı. Cenab-ı Hak, hem mümin aile reislerinin bu ajitasyonlardan etkilenmemeleri hem de aile efradına nasihat vermeleri için Teğabun Suresini inzal etti. Surenin ilk bölümünde mümin aile reisinin hanım ve çocuklarına yönelik nasihatlara yer verilir. Allah, göklerin ve yerdeki herşeyin kendisine yöneldiği ifadesiyle İslam Cumhuriyetini oluşturan yönetim ve yönetilenlerin de ilahi nizama doğru yöneldiklerini bildirdikten sonra mülkün / egemenliğin Kendisine ait olduğunu ve Kendisinin herşeye üstün gelen, karşı konulmaz bir güce sahip olduğunu ifade ederek sureye girer. Surenin devamında İslam Cumhuriyetiyle oluşan bu birliğe rağmen bazı vatandaşların karşı çıkmaya / inkar etmeye devam ettiği, bazılarının ise iman edip desteklediğini belirtir. Gökleri ve yeri Hakk üzere yaratması üzerinden Medine İslam Cumhuriyetinin de hak, adalet ve doğruluk üzerine inşa edildiğine ve güzel bir şekil verdiğine işaret eder. Nasıl ki yeryüzündeki ve gökyüzündeki gizli- açık herşeyi biliyorsa bu kapsamda insanların da gizli- açık ne düşündüklerini ve icraatlarını da gayet iyi bildiğine vurgu yapar. Eğer elçisini reddedecek / inkar edecek olurlarsa kendilerine gönderilen elçilerini / liderlerini reddeden / inkar eden geçmiş toplumların başına gelen felaketlerin onların da başlarına geleceğini ihbar eder. Bu uyarılara rağmen askeri birlikleri donatmak için infak etmekten kaçınanların bu hareketi durduramayacağını, Kendisinin zengin olduğunu ve mümin kullarını başarıya ulaştıracak desteği bir şekilde ihsan edeceğini belirtir. Topluma yol gösteren elçilerinin eninde sonunda toplumlarını mutlaka dirilteceklerini / ayağa kaldıracaklarını vurgular. Kabilelerin bir araya gelip İslam oldukları / barışa girdikleri / kurtuluşa erdikleri gün, işte o gün elçiye destek vermeyenler ve karşı çıkanlar için büyük bir aldanış günü olacağını belirtir. Cenab-ı Hak müminlerin hanım ve çocuklarına uyarılarına şöyle devam eder. Askeri birliklere katılacak babalarınızın sefer sırasında başına gelmesinden korktuğunuz ölüm veya yaralanma durumlarının ancak Kendi izni / yasası ile olacağını bildirir. Bu nedenle eğer Kendisine güveniyorlarsa / inanıyorlarsa o zaman yine Kendisine tevekkül etmeleri gerektiğini belirtir. Rahman, Rahim Allah Adına 1-13- Göklerde ve yeryüzünde olan her şey (O’nun yasalarına uymak suretiyle) Allah'ı tesbih eder. Mülk / hükümranlık / egemenlik sadece O’na aittir, hamd de / yönelim de sadece O’nadır. O, her şeye gücü yetendir. Sizi yaratan O’dur. Buna rağmen, kiminiz inkarcıdır / karşı çıkmaktadır, kiminiz de mü’mindir. Ama Allah, yaptıklarınızı görmektedir. Halbuki O gökleri ve yeri hakk ile yarattı ve sizi de çok güzel bir şekillendirme ile biçimlendirdi. Dönüş yalnızca O’nadır. O, göklerde ve yeryüzünde olan herşeyi bilir. Gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilir. Allah, kalplerde saklı olanı bilendir. Geçmişte inkar edenlerin haberi size gelmedi mi? Onlar, yaptıklarının cezasını tattılar. Ayrıca (gelecekte / ahirette) onlara acı bir azap da vardır. Bu azap, peygamberleri onlara apaçık delillerle geldiği halde, onların “Bir beşer mi bize yol gösterecek?” diyerek inkar edip sırt çevirmeleri nedeniyledir. Allah da onlara ihtiyacı olmadığını gösterdi. Allah zengindir, yönelinmesi en lâyık olandır. Şu (İslam Cumhuriyetindeki) inkârcılar / muhalifler, asla diriltilmeyeceklerine sanıyorlar / inanıyorlar. De ki: “Aksine, Rabbime and olsun ki mutlaka diriltileceksiniz, sonra yaptıklarınız size elbette haber verilecektir. Bu, Allah için çok kolaydır.” Öyleyse gelin! Allah’a, peygamberine ve indirdiğimiz nura inanın. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Toplanma gününde sizi topladığı gün, işte o gün, kimin aldandığının / kimin zarar ettiğinin açığa çıkacağı gündür. Kim Allah’a inanıp / güvenip yararlı ve güzel amel / salih amel işlerse Allah, onun kötülüklerini örter ve onu altlarından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere sokar. İşte büyük kurtuluş budur. Ayetlerimizi / emir ve nasihatlerimizi tekzip ederek inkar edenler / karşı duranlar; işte onlar, içinde ebedi kalacakları ateş ashabıdır. Ne kötü gidilecek yerdir orası. Allah’ın izni / bilgisi / yasası dışında hiçbir musibet başa gelmez. Kim iman ederse Allah onun kalbini doğru yola sevk eder. Allah her şeyi bilir. Allah’a itaat edin, peygamberine de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz bilin ki, elçimize düşen apaçık bir tebliğdir. Allah, ki O’ndan başka gerçek bir ilah yoktur. O halde müminler, sadece Allah’a dayanıp güvensinler. (Teğabun Suresi 1-13) Surenin ikinci bölümünde ise mümin aile reislerine yönelik nasihatlar / talimatlar yer alır. Cenab-ı Hak, müminlere eş ve çocuklarından düşman olanların varlığını ifade eder ve onlardan sakınılmasını öğütler. Özellikle muhaliflerin (münafık ve inkarcıların) dolduruşuna gelen eş ve çocukların yoksulluk korkusu ile İslam Ordusunun donatılması için infak etmeye karşı çıkmalarını müminlerin hoş görmelerini ve onları bağışlamalarını öğütler. Onların bu kusurlarını dikkate almamalarını bildirir. Onların ve malların mümin aile reisleri için birer fitne / imtihan aracı olduğunu belirtir. Bu nedenle imtihanı kazanmak için onların sözlerini dikkate almadan Allah’ın ve elçisinin infak taleplerini yerine getirmeleri gerektiğini bildirir. Bunun kendileri için daha hayırlı olacağını, sonunda başarıya / zafere ulaşılacağını vurgular. Allah, İslam ordusunun donatılması için yapılacak infakı kendisine verilmiş bir borç olarak telakki eder ve karşılığını kat be kat geri ödeyeceğini vaad eder. O bu nasihatleri ile hem mümin aile reislerinin aileleri ile arasının bozulmasını önler hem de İslam ordusunun donatılması için müminlerin gerekli infakı yapmalarını sağlar. 14-18- Ey iman edenler! Şüphesiz eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşmanlık yapanlar da vardır. Onun için onlara karşı dikkatli olun. Bununla beraber eğer affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız, şüphesiz ki Allah, çok bağışlayandır, çok merhametlidir. Mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir sınama aracıdır. Büyük mükafat ise Allah katında olandır. Bu nedenle gücünüz yettiğince Allah’a karşı gelmekten sakının, dinleyin, itaat edin ve mallarınızdan kendi iyiliğiniz için bağışta bulunun. Kim nefsinin açgözlülüğünden korunursa işte onlar, başarıya ulaşacak olanlardır. Eğer Allah’a güzel bir ödünç verirseniz, O, onu kat kat fazlasıyla size geri öder ve sizi bağışlar. Allah, şükretmenin karşılığını fazlasıyla ödeyendir, çok hoşgörülüdür. O, gizliyi de aşikar olanı da bilendir, mutlak galip olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (Teğabun Suresi 14-18) 27.10. Hendek Savaşından Sonra Hudeybiye Anlaşmasına Kadar Yapılacak Kararlılık Harekatları Hendek Savaşında Medine’yi kuşatan müşrik kabilelerin yıldırılması gerekmektedir. “Caydırıcılık” diplomasinin en önemli kuralıdır. Bunun için onlara karşı «Kararlılık Harekatları» düzenlenerek Medine’nin güvenliği sağlanacaktır. Devlet olmanın ve bölge de hâkim olmanın gereği olarak düşman güçlerin caydırılması zorunluydu. Ayrıca bölgede tevhidi sağlamak için Medine İslam Cumhuriyeti bölgeye hakim olduğunu göstermeli ve bölgeye mührünü vurmalıydı. Dahası Mekke müşrik yöntemini devirmek için Mekke’ye yapılacak askeri seferler sırasında çevredeki düşman kabilelerden gelebilecek saldırılara karşı Medine’yi emniyette tutmak gerekiyordu. Böylece Hz.Muhammed@, yukarıda sayılan nedenlerle hedef seçtiği kabileler üzerine askeri birlikler göndermeyi planladı. Planlanan askeri operasyonların gerçekleştirilmesi için de müminlerin mutlaka infak ederek operasyonlara finansal destek vermeleri şarttı. Diğer taraftan Mekke’nin fethedilmesi için sadece söz konusu kabilelerden gelecek tehlikelerin bertaraf edilmesi yeterli değildi. Hayber faktörünün de çözülmesi gerekiyordu. Zira Hendek savaşı öncesi Mekkelilerle Hayber Yahudileri arasında yapılmış müttefiklik anlaşması uyarınca Medine İslam Cumhuriyeti Mekke’ye saldırırsa Hayberliler Medine’ye saldıracak, şayet Medine İslam Cumhuriyeti Hayber’e saldırırsa Mekkeliler Medine’ye saldıracaktı. Bu savunma İşbirliği anlaşması ile iki düşman arasında kalmış olan Medine İslam Cumhuriyeti öyle bir hamle yapmalıydı ki bu kumpastan kurtulmalıydı. Bu da ancak Mekke müşrikleri ile yapılacak bir barış anlaşması ile mümkün olabilirdi. Fakat bu hamleye sıra gelmeden önce çevre kabileler üzerine askeri harekatları tamamlaması gerekiyordu. Bu amaçla peygamberimiz kararlılık harekatlarını Kurata Askeri Harekatı ile başlattı. 27.11. Kurata Askeri Harekatı /Akını Peygamberimiz Muhammed bin Mesleme komutasında 30 kişilik askeri bir süvari birliğini Bekr b. Kilab oğulları üzerine gönderdi. (Harita 26) Birlik sefer sırasında önce Gatafan kabilelerinden Muharib aşireti ile karşılaştı ve onlara baskın yaptı. Muharib aşiretinin bazı mensupları öldürüldü, sağ kalanları da dağlara kaçıp sığındılar. Kaçanlar takip edilmediği gibi kabilenin çoluk çocuğuna da dokunulmadı. Sadece kabilenin bıraktığı büyükbaş ve küçükbaş hayvanları ganimet olarak alındı. İslam Askerleri, harekatta hedeflenen kabilenin yaşadığı yere doğru ilerleyişini sürdürdü. Bekir b. Kilab oğullarının yurtlarına vardıklarında onlara da ansızın baskın yaptılar ve Beni Bekirlerden de on kadar kişiyi öldürdüler. Sağ kalanlar develerini ve koyunlarını bırakıp dağlara kaçtılar. Onlarında bıraktıkları sürüler ganimet olarak alındı. İslam askerleri 19 gün süren bu harekattan dönerken beraberlerinde 150 deve ve 3000 küçükbaş hayvan sürüsünü ganimet olarak Medine’ye getirdiler. Harita 26: Kurata Askeri Harekatı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.12. Gamra Askeri Harekâtı / Akını Peygamberimiz 40 kişilik bir askeri birliği Gatafanların müttefiki olan Esed oğulları üzerine gönderdi. (Harita 27) Birliğin komutanı bu kez Ukkaşe b. Mihsan El Esed idi. Esed oğulları Kureyşin Gatafanlara çağrısı üzerine Hendek Savaşına katılmışlardı. Onlara bu saldırganlıkları nedeniyle hadleri bildirilmeliydi. Esed oğulları, İslam askerlerinin kendilerine doğru gelmekte olduklarını haber alınca, kaçıp dağlara çekildiler. Bu nedenle birlik, Esed oğullarının yurtlarına geldikleri zaman, yerleşkenin daha önce boşaltıldığını gördüler. İslam askerleri onların nereye çekildiklerini araştırmaya başladılar. Esed oğullarının gözcü olarak geride bıraktıkları bir kişiyi yakalamaya muvaffak olan İslam askerleri, gözcüden kabilenin sürülerinin yerini öğrendiler. Sürünün yayıldığı yere ulaşıldığında Esed oğullarının çobanları sürüyü bırakıp kaçtılar. Bu baskından 200 deve ganimet elde edildi. Askeri birlik, herhangi bir çatışmaya girmeden ele geçirilen sürü ile birlikte Medine’ye geri döndü. Harita 27: Gamra Askeri Harekatı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.13. Zül Kassa Askeri Harekâtı / Akını Ebu Ubeyde b. Cerrah komutasında 40 kişilik bir askeri birlik Zül Kassa’da konuşlanan Sa’labe oğulları üzerine gönderildi. Birlik Zül Kassa’ya vardığında düşmanı hazırlıksız yakaladı. (Harita 28) İslam Askerlerini karşılarında gören Sa’labe oğulları çatışmayı göze alamadılar ve sürülerini bırakarak dağlara kaçtılar. Deve ve koyun sürülerinden oluşan çok sayıda ganimet elde edilerek çatışma olmaksızın Medine’ye dönüldü. Böylece Medine yakınlarındaki düşman kuvvetleri sindirildi. Harita 28: Zul Kassa Askeri Harekatı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.14. Cümum Askeri Harekâtı / Akını Peygamberimiz Zeyd Bin Harise komutasındaki askeri birliği Süleym oğulları kabilesi üzerine gönderdi. (Harita 29) Süleym oğulları hem Biri Maune faciasının failiydiler hem de Hendek Savaşında Mekke müşrik kuvvetleri arasında yer almışlardı. Onlar Süfyan b. Abduşşems'in komutasındaki 700 kişilik bir askeri kuvvetle gelip Medine kuşatmasına katılmışlardı. Artık onların da hadlerinin bildirilmesi ve etkisiz hale getirilme zamanı gelmişti. Zeyd bin Harise harekât sırasında Süleym oğullarının yerinin tespiti için aynı kabileden olan Halime adındaki bir kadının ve kocasının rehberliğinden yararlandı. Süleymlerin konuşlandıkları yere erişilir erişilmez yapılan baskında çok sayıda ganimet ve esir elde edildi. Çok başarılı bir operasyon gerçekleştiren Zeyd bin Harise ve askerleri ele geçirilen ganimet ve esirlerle birlikte Medine’ye döndüler. Harita 29:Cümum Askeri Harekatı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.15. Guran (Usfan) Askeri Harekâtı / Akını Hz.Muhammed@ Bi’rimaune ve Reci katliamlarında önemli rolü olan ve Mekke müşriklerinin paralı askerleri olarak Hendek Savaşına katılan Lihyan oğulları üzerine bir askeri harekât düzenlenmesini planladı. Bu harekat ile Lihyan oğullarını sindirmenin yanında Mekkelilere korku vermek de amaçlanmıştı. Harekata katılacak İslam askerlerinin sayısı 200 kişiydi ve birliğin başına bizzat peygamberimiz geçti. Peygamberimizin komutasındaki İslam askerleri Lihyan oğullarının yurtları olan Guran mevkiine (Harita 30) geldiklerinde Lihyan oğulları dağlara kaçıştı. Peygamberimiz İslam Ordusunu bu mevkide iki gün konaklattı. Daha sonra Mekke’ye biraz daha yaklaşarak Usfan’a kadar ilerledi. İslam Ordusunun Usfan’a kadar geldiğinin haberi Mekke’ye ulaşınca Kureyşliler büyük bir telaşa ve korkuya düştüler. Peygamberimiz hedeflediği amaca ulaşınca ordusunu geri Medine’ye döndürdü. Bu harekat toplam 14 gün sürmüştü. Harita 30: Guran Askeri Harekâtı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.16. İys Askeri Harekâtı / Akını Şam ticaret yolunun kapalı olması nedeniyle Mekkeliler çok zor durumaydılar. Bu sıkıntılı durumu aşmak için çeşitli yollar deniyorlardı. Yeni bir çözüm yolu olarak Hz.Muhammed’in damadını kullanmaya karar verdiler. Bu amaçla peygamberimizin damadı olan Ebul As bin Rebi komutasında bir kervan tertip ettiler. Böylece peygamberimizin kervana zarar vermeyeceğini düşünüyorlardı. Fakat kervanın Mekke’den çıktığı haberini alan peygamberimiz Zeyd bin Harise komutasında 170 kişilik bir askeri kuvveti kervanı ele geçirmek üzere gönderdi. Peygamberimiz Mekke müşriklerini ekonomik olarak zayıflatıp onları güç duruma düşürme hususunda kararlıydı. Kervanın komutasında damadının olup olmaması önemli değildi. İlahi öğretiye dayalı İslam / Barış toplumu oluşturma davası her şeyin üzerindeydi. Bu nedenle Hz.Muhammed@ bu kervana da baskın yaptırdı. Zeyd bin Harise komutasındaki askeri birlik, Mekke kervanını İys mevkiinde yakaladı (Harita 31) ve kervan mallarına el konuldu. Kervan komutanı dahil herkesi de esir aldılar. Kervanda Safvan bin Ümeyye’nin çok büyük gümüş ve malları vardı ve bütün bu mallar ganimet olarak ele geçirildi. Esir alınan Hz. Zeyneb’in kocası Ebul As bin Rebi ve kervandaki elemanlar Medine’ye getirildi. Hz. Zeynep kocasını himayesine aldı ve malları ile birlikte serbest bıraktı. Bunun üzerine diğer müminlerde ganimet mallarını ve esirleri serbest bırakmaya razı oldular. Geri Mekke’ye dönmek kaydıyla kervandaki herkes serbest bırakıldı. Kervan Mekke’ye döndü. İslam Cumhuriyetinin yaptığı bu hareket Mekke Yönetimine çok ağır bir darbe indirmiş oldu. Zira Medine İslam Cumhuriyetinin asıl derdinin mal olmadığı, Mekkelilerin iyiliğine bir barış / huzur sistemi inşa etmek istediklerini ve bunu kendilerine yapılan onca kötülüğe rağmen iyilikle cevap vererek göstermiş oldular. Böylece Mekke müşrik yöneticileri kendi kamuoyu nezdinde küçük düşmüş oldu. Bu durum ilk etkisini de Ebul As b. Rebi üzerinde gösterdi ve kısa bir müddet sonra müslüman oldu ve Medine’ye geldi. Harita 31: İys Askeri Harekâtı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.17. Tarf Askeri Harekâtı / Akını Medine’ye en yakın müşrik kabile olan Sa’lebe oğullarının üzerine daha önce askeri harekatlar düzenlenmiş olsa da sindirilememişti. Zira üzerlerine yapılan askeri harekatları dağlara kaçarak savuşturuyorlardı. Sadece sürülerinden kayıplar veriyorlardı. Fakat teslim olmaya yanaşmadıkları ve Medine’ye çok yakın düşman olmaları nedeniyle Medine’nin güvenliği için tehdit oluşturuyorlardı. Bu nedenle peygamberimiz teslim oluncaya kadar onları taciz etmeye devam etmenin zorunlu olduğunu görüyordu. Yine bir gün Sa’lebe oğullarının Medine’ye saldıracakları istihbaratının alınması üzerine Peygamberimiz saldırı tehlikesini bertaraf etmek için 15 kişilik bir birliği Zeyd bin Harise komutasında onların üzerine gönderdi. (Harita 32) Gönderilen askeri birlik küçük olsa da büyük bir cesaretle düşmanın üzerine üzerine yürümeleri onlara çok büyük korku veriyordu. Salebe oğulları yine sürülerini bırakıp dağlara kaçıştılar. İslam askerleri 20 deve ve bir miktar koyundan oluşan sürüyü ganimet olarak alarak Medine’ye döndüler. Harita 32: Tarf Askeri Harekatı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.18. Vadil Kura Faciası Medinelilerin ihtiyaçlarının karşılanması için Hz.Muhammed@ Şam’a ticaret kervanı göndermek istedi. Fakat nasıl ki Mekke’nin ticaret yolu İslam Cumhuriyeti tarafından engellendiyse Şam yolu üzerinde bulunan ve Mekke ile müttefik kabilelerin müminlerin kervanlarını engelleyecekleri açıktı. Bu nedenle peygamberimiz kervan göndermeden önce yol güvenliğini sağlamak için güzergâh üzerindeki düşman kabilelerin üzerine Zeyd bin Harise komutasında bir askeri birlik gönderdi. İslam askerlerini gören düşman kabileler dağlara kaçtılar. Zeyd bin Harise Medine’ye geri döndü ve kendi komutasındaki bu birliğin korumasında gönderilecek bir kervanın emniyetli bir şekilde Şam’a varıp gelebileceğini peygamberimize rapor etti. Bu rapor üzerine peygamberimiz Zeyd bin Harise’nin komutasındaki 12 kişilik bu askeri birliğin muhafızlığında olmak üzere bir ticaret kervanının Şam’a gönderilmesine izin verdi. Kervan yola çıktı fakat Vadil Kura denilen yere varınca düşman kabilelerden baskın yedi. (Harita 33) Düşman kuvvetlerin saldırısı sonunda dokuz mümin İslam askeri şehit oldu. Zeyd bin Harise ve iki İslam askeri bu saldırıdan yaralı bir şekilde kurtuldu ve Medine’ye ulaşmayı başardılar. Harita 33: Vadi’l Kura Askeri Harekâtı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.19. Fedek Askeri Harekatı / Akını Peygamberimiz Hz. Ali komutasında 100 kişilik bir askeri birliği Fedek’te yaşayan Sa’d b. Bekir oğulları üzerine gönderdi. Çünkü bu kabile Hendek Savaşında Hayber’in bir yıllık mahsulü karşılığında Medine’yi kuşatmaya gelmişlerdi. Bu askerî harekâtın bir diğer amacı da Hayber Yahudilerine gözdağı vermekti. Zira Hendek Savaşının esas finansörleri Hayberlilerdi. İslam askeri birliğinin üzerlerine geldiğini gören Sa’d b. Bekir oğulları savaşmayı göze alamadılar ve canlarını kurtarmak için hemen dağlara kaçtılar. (Harita 34) İslam askerleri onların geride bıraktıkları 500 deve ve 2000 koyunu ganimet olarak alıp Medine’ye geri döndüler. Bu askerî harekât ile sadece bedevi Bekir oğullarına iyi bir ders verilmiş olmakla kalınmadı aynı zamanda Hayber Yahudilerine karşı da bir gövde gösterisi yapılmış oldu. Onlara yaptıklarının bedelinin ödetileceğinin ve sıranın kendilerine geleceğinin işareti verilmiş oldu. Harita 34: Fedek Askeri Harekatı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.20. Dumetül Cendel Askeri Harekâtı / Akını Dumetül Cendel’deki Kelp kabilesi Hendek Savaşı öncesi Mekke Yönetiminin talebi üzerine Medine’ye gelecek ticaret mallarına geçit vermemişti. Bunun üzerine onların üzerine sefer düzenlendi. Kelp kabilesinin bu yaptığı engelleme aslında Hendek savaşı öncesinde Hz.Muhammed’i@ Medine dışında tuzağa düşürmek için yapılan bir girişimdi. Önce Medine işgal edilecek daha sonra İslam Ordusu Medine dışında yakalanacak ve bertaraf edilecekti. Fakat peygamberimiz tuzağı erken haber almış ve onların planları boşa çıkarmıştı. Şimdi bu tuzağa alet olan Kelp kabilesine bir ders vermek gerekiyordu. Peygamberimiz bu amaçla Abdurrahman b. Avf komutasında yaklaşık 700 kişilik bir birliği Dumetül Cendel’e gönderdi. (Harita 35) Bu askeri harekâtla sadece Kelp kabilesi değil bölgede yaşayan diğer kabileler etkisiz hale getirilmesi hedeflendi. Dahası Hayber, Fedek, Teyma bölgelerinde yaşayan Yahudi kabilelerinin kuzey tarafında yaşayan kabilelerden İslam Cumhuriyetine müttefik güçler elde etmek de hedeflendi. Dumetül Cendel’e yapılan askerî harekât diplomatik açıdan çok başarılı oldu ve çatışma meydana gelmeksizin Dumetül Cendel emiri Medine İslam Cumhuriyetinin yanında yer almayı kabul etti ve müslüman oldu. Bu diplomatik zaferde iyi bir tüccar olan ve Dumetül Cendel emiri ile ticari ilişkileri iyi olan Abdurrahman bin Avf’ın rolü çok büyüktü. Öyle ki bu harekât sonucunda yapılan görüşmeler Abdurrahman bin Avf ile emirin kızının evlenmesiyle taçlandı. Böylece Hayber’in kuzey tarafı İslam Cumhuriyetinin ittifakı ya da egemenliği altına girmiş oldu. Harita 35: Dumetül Cendel Askeri Harekâtı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.21. Habat Askeri Harekâtı /Akını Peygamberimiz Mekke’nin Şam istikametindeki ticari faaliyetini tamamen kesmek için alternatif olabilecek yolları da kontrol altına almak istedi. Bu amaçla Kızıl deniz sahili boyunca tarama yapmak üzere Ebu Ubeyde b. Cerrah komutasında 300 kişilik bir askeri birliği görevlendirdi. Birlik sahil boyunca tarama yaptı ve Mekkelilerin kervanının geçip geçmediği araştırıldı. (Harita 36) Taramanın sonucunda herhangi bir kervan izine rastlanmadı. Ancak söz konusu askeri birlik çok zor koşullarda görev icra etti. Öyle ki askerlerin açlıktan buldukları ağaç yaprakları yemesi nedeniyle bu askeri harekatın adına «Habat» ismi verildi. Bir vakit de karaya vurmuş büyük bir balina etinden yiyerek askerler açlıklarını gidermişlerdi. İslam askerleri her ne kadar büyük zorluklar yaşasalar da yapılan bu harekât neticesinde İslam Cumhuriyetinin bölgedeki hâkimiyeti iyice pekişmekte ve çevre kabileler bu durumu artık kanıksamaktan başka çarelerinin olmadığını görmekteydiler. Harita 36: Habat Askeri Harekatı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.22. İkinci Vadi’l Kura Askeri Harekâtı / Akını Daha önce Zeyd b. Harise komutasında gönderilen ticaret kervanına saldırıp dokuz İslam askerini şehit eden Vadi’l Kura bedevilerine peygamberimiz bir ders vermek istiyordu. Yarası iyileşen Zeyd b. Harise’yi yeniden Vadi’l Kuraya bir harekât düzenlemesi talimatını verdi. (Harita 37) Emri alan Zeyd b. Harise, Vadi'l Kura bölgesinde yaşayan Ferazelerden intikam almak için komuta ettiği askerlerle birlikte yola çıktı. Ferazelerin bölgesine yaklaştığında durumun ciddiyetini gören düşman kuvvetlerinin çoğu kaçtı, geride kalanlarla yaşanan küçük çaplı bir çatışma dışında başka bir olay yaşanmadı. Ferazelerin bıraktıkları mallar ganimet olarak alınarak Medine'ye dönüldü. Böylece Medine’nin ticaret yolu üzerinde bulunan bölgedeki bedevi Araplar bundan sonra İslam Cumhuriyetine karşı yapacakları her yanlış hareketin mutlaka bedelini ödeyecekleri mesajını almış oldular. Harita 37: 2.Vadi’l Kura Askeri Harekatı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.23. Kürz b. Cabir El Fihrinin Uraniler Üzerine Yaptığı Askeri Harekât Müslüman olduğunu iddia eden bir grup ki bunların dördü Urani, üçü Ukl ve birisi de Süleym kabilelerinden olmak üzere toplam 8 kişi Medine’de hastalandıklarını ve Medine dışında yaşamak istediklerini peygamberimize bildirdiler. Peygamberimiz onlara İslam Cumhuriyeti Hazinesine ait olan ganimet develerinin bakım görevini verdi ve onlara o develerin sütünü içerek iyileşeceklerini söyledi. Fakat onların hastalıkları numaraydı. Asıl amaçlarını ise gizliyorlardı. Onları çevre kabileler göndermişti ve geliş sebepleri İslam Cumhuriyeti akıncılarının askeri harekatlar sonucu kendilerinden aldıkları ganimetleri hile ile geri almaktı. Peygamberimiz onları Hazineye ait develerin yanında görevlendirince onlar oyunlarını uygulamaya koydular. Önce sürülerin başındaki mümin çobanı işkence ile öldürdüler ve sonra sürüyü gasp edip kabilelerinin yanına götürmek üzere harekete geçtiler. Onların yaptıkları bu ihanet haberi peygamberimize ulaşınca O derhal 20 kişilik bir birliği onları arayıp bulup cezalandırmak üzere görevlendirdi. Birliğin komutanlığını Kürz b. Cabir’e verdi. Kürz b. Cabir İslam Askerlerini çok hızlı bir şekilde harekete geçirdi ve kabilelerine ulaşmadan hainleri yakalamaya muvaffak oldu. (Harita 38) İslam Askerleri bu hainlerin cezasını, onların mümin çobana yaptıklarının aynısını tatbik ederek verdiler. Şöyle ki onlar mümin çobanın ellerini, ayaklarını, kulaklarını ve burnunu kesmiş, gözlerine de mil çekerek öldürmüşlerdi. Onlarda mümin çobana yaptıklarının aynısı ile cezalandırıldılar. Böylece hem Hazine’ye ait sürüler kurtarıldı hem de hainlik edenlere verilen ceza ile potansiyel ihanetlerin önü alınmış oldu. Bu işin şakasının olmadığı cümle aleme gösterildi. Harita 38: Kürz b. Cabirin Askeri Harekatı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.24. Abdullah bin Revaha’nın Hayber’e Askeri Harekatı / Akını Hz.Muhammed@, Yesir b.Zeram adlı Hayber Yahudilerinden bir ileri gelenin Gatafanları tekrar Medine’ye karşı kışkırtmaya çalıştığına dair haberler aldı. Peygamberimiz bunun üzerine Yesir b. Zeram’ı bertaraf etmenin formülünü aradı ve bir hile kurdu. Yaptığı plana göre söz konusu kişiye Medine İslam Cumhuriyeti destek verecek ve onun Hayber’deki tüm Yahudilerin Valisi olmasını sağlayacaktı. Böyle bir teklifi götürmek üzere Abdullah b. Revaha’yı görevlendirdi ve beraberinde 30 kişilik Askeri Birliği gönderdi. (Harita 39) Yapılan teklifin detaylarını görüşmek üzere Yesir b. Zeram Medine’ye peygamberimizin huzuruna davet edildi. Yesir kendisine yapılan bu teklifin cazibesine kapıldı ve inandı. Detayları ve uygulanacak stratejiyi görüşmek üzere kendi muhafızlarını da yanına alarak Abdullah bin Revaha ile Medine’ye doğru yola koyuldular. Medine’ye yaklaşıldığında Yesir b. Zeram hileyi anladı ve hemen silahına davrandı. Fakat Abdullah b. Revaha ve İslam Askerleri çıkan çatışmada Yesir b. Zeramı ve beraberindeki tüm muhafızları öldürdü. Böylece Hayberlilere çok iyi bir gözdağı daha verilmiş oldu. Harita 39: Abdullah b. Revaha’nın Hayber Askeri Harekatı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ )

  • Bölüm 3: Mücadele İçin Teşkilatlanma | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 3 MÜCADELE İÇİN TEŞKİLATLANMA Bu surelerin inzalinden sonra Hz. Muhammed’in (a.s) çağrısına olumlu cevap veren kişilerin sayısında artış oluyordu. Zira yukarıdaki surelerin mesajları ile Mekke’deki adalet yanlısı erdemli insanların ilk şaşkınlıkları gitmiş ve Hz. Muhammed’in (a.s) hareketi maya tutmaya başlamıştı. Hatice (ra), Ebu Bekir (ra), Ali (ra), Zeyd(ra) gibi ilk etapta mümin olanlara Abdurrahman b. Avf(ra), Zübeyr b. Avvam(ra), Osman b. Affan(ra), Sa'd b. Ebî Vakkas(ra), Talha b. Ubeydullah(ra), Ammar b. Yasir(ra), Bilâl-i Habeşî(ra), Ebu Fükeyhe(ra), Halid b. Saîd(ra), Amr b. Saîd(ra), Ebu Ubeyde b. Cerrah(ra), Ebu Seleme(ra), Erkam b. Ebi'l-Erkam(ra), Osman b. Maz'un(ra), Kudâme b. Maz'un(ra), Abdullah b. Maz'un(ra), Ubeyde b. Haris(ra) gibi isimler katıldı. Bunlar Hz. Muhammed’e (a.s) vahiy gelmeden öncesinde de ahlaken temayüz etmiş, erdemli, şirk sisteminden rahatsız olan ve adalet duygusunu içlerinde yaşayan, vicdanları ölmemiş, akılları dumura uğramamış şahsiyetlerdi. Harekete katılan kişi sayısındaki artışa paralel olarak bu kişilerin Fatiha Suresinde ortaya konan paradigmalarda hedeflenen amaçları gerçekleştirmek için salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarında bir araya gelmesi ve gelen ilahi mesajların tedris edilmesi gerekiyordu. Bu amaçla Hz. Muhammed (a.s), Mekke halkından harekete katılan kimselere salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılar düzenliyordu. Söz konusu toplantılar müşriklerden gizli gerçekleştiriyordu. Toplantıların gerçekleşme zamanı ise Müzzemmil Suresinin ilk ayetlerinde öğretildiği gibi herkesin uykuya çekildiği gecenin ilerleyen vakitleri idi. Bu salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarında Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği vahiy (Kur’an) tertil üzere okunuyordu. Diğer bir ifade ile mesajların içeriği tartışılıyor, anlamaya çalışılıyor, ayetler analiz ediliyor, içselleştiriliyor ve ezberleniyordu. Böylece hareketin üyeleri hem bilgilendirilmiş oluyor hem de hareketin söylemini, stratejisini öğrendikten sonra ilahi mesajlar Mekke toplumuna iletiliyordu. Salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantısı, aslında insanların sorunlarını çözmek, ilahi paradigmalarla hedeflenen amaçları gerçekleştirmek için çaba harcamak, destek vermek ve bütün bunları da Cenab-ı Hakk’ın huzurunda büyük bir ciddiyetle, huşu ve dua ile yapılan meclis toplantısından başka bir şey değildi. Bireysel yapıldığında da insanların sorunlarını çözmek, ilahi paradigmalarla hedeflenen amaçları gerçekleştirmek için çaba harcamak, kafa yormak, analiz etmek ve bunları büyük bir huşu, ciddiyet, dua ve ibadet olarak yapmaktan başka bir şey değildi. Bu aktivite Mekke’ye Hz. İbrahim’den miras kalmıştı. Müşriklerde salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için) sabah akşam toplanıyorlardı. Ancak onların salatları / namazları ilahî paradigmalara taban tabana zıt ilkeler olduğundan insanların sorunlarını çözmüyor, tam tersine fesat üretiyor, hileye zemin hazırlıyor ve halkı aldatıcı kararlar alınmasını sağlıyordu (ıslık çalmak gibi). Onlar salat toplantılarında tam tersine olarak hayırlara, iyiliklere engel oluyorlardı (el çırpmak gibi). Hâlbuki salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantıları, insanları iyiliğe yöneltmek, güzellik, hayır, yardım, destek, merhamet, kötülüklerden uzaklaştırmak amaçlı olmalıydı. Hz. Muhammed’in (a.s) hareketine katılan kimseler geceleri herkes uyuduktan sonra Mekke’nin ıssız kenar vadilerinde salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarını gerçekleştirirken önce tevhidî dünya görüşünün manifestosu niteliğindeki Fatiha Suresini okuyorlar, arkasından nazil olmuş diğer sureleri ya da ayetleri okuyor, analiz ediyor, tartışıyorlardı. Salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantısının başlangıcında kılınan namazda Fatiha Suresi ile tevhid sisteminin temel değerleri ortaya konuyordu. Çünkü salatı salat yapan Fatiha’nın paradigmalarıdır. Fatiha Suresi bu harekete katılanların andıdır. Dolayısıyla salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantıları merhamet, rahmet, ayrımsızlık, hesap verilebilirlik ilkelerinin öncelendiği, Allah rızasına dayalı, sırf O istediği için yapılan bir toplantıdır. Salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantıları, doğru yolda olmak, iyilerin, dosdoğru insanların yolunu takip etmek, kötülerin, azgın ve haddi aşmış insanların yolundan uzak durmak için yapılacak çaba ve gayretleri ifade etmekteydi. Salat (kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantı öncesi kılınan namazda Allah tekbir, tesbih ve ta’zim edilir, hedeflenen amaçları gerçekleştirmek için ondan yardım dilenir, O’nun rehberliği niyaz edilir, bu toplantı çok büyük bir huşu, ciddiyet, tefekkür ve tezekkür içerisinde gerçekleştirilir. Hedefleri gerçekleştirmek için yapılacak çaba ve gayretleri ifade eden salat / namaz toplantısında bulunan kimselerin kötülüklerle, pis ve iğrenç şeylerle hiçbir ilişkisi olmayacağı gibi hep iyilikler ve güzelliklerle beraber olacaktır. Salatın (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetlerin) iman edenle küfredeni ayırt edici bir eylem olmasını belirleyen şey, Hak rızası ve O’nun belirlediği ilkeleri / esasları gerçekleştirmek için yapılmasıdır. Yoksa müşrik ve münkirlerin de yaptıkları meclis toplantıları, salat / namaz toplantıları vardır. Ancak onların ilkeleri / esasları bir sınıfın, bir ırkın, bir cinsin seçkinliğine, ayrımcılığa, bütün mülkü bu sınıfların ve seçkinlerin elinde toplayıp fakirlere ve yoksullara vermeme, onlarla paylaşmama üzerine kuruludur. Bu toplantılar hep azgınlık, haddi aşma, zalimlik için halkı çeşitli hile, aldatma ve kandırma amacına matuf olduğu için gerçek salat / namaz değildir. Şayet ilkeleri / esasları Fatiha Suresinin ilkelerini / esaslarını temel almıyorsa onlar ne kadar kutsal bir aktivite yaptıklarını iddia ederlerse etsinler sapıklık içerisindedirler. Gecenin geç vakitlerinde gizlice gerçekleştirilen salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantıları ile örgütlü bir hareketin ilk halkaları oluşturuldu. Bu hareket ve tevhidî dünya görüşünün mesajı zamanla gerek Mekke içerisinde gerekse Mekke dışında dalga dalga yayılmaya başladı. Mesajın ulaştığı kesimlerden özünü kirletmemiş şahsiyetler etkilenmeye başlamış ve genel olarak bu kesimlerden harekete katılımlar giderek daha da artmıştır. Süreç içerisinde Cenab-ı Hak’tan elçisine, katılımcıların ihtiyaç duyduğu moral, motivasyon mesajları ile akla takılan soru işaretlerine cevapları içeren mesajlar gönderilmiş ve Elçi, bu salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarında mesajları katılımcılarla analiz etmiş / tertil üzere okumuştur. 3.1.Erkam’ın Evinin Toplantı Merkezi Yapılması Salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarının Mekke’nin ücra ve kuytu köşelerinde yapıldığı süreçte Hz. Muhammed’in (a.s) safında yer almayı kabul ederek harekete katılan kişi sayısı elliyi geçmişti. Bunların arasında şu isimler zikredilebilir; Saîd b. Zeyd(ra), Saîd b. Zeyd'in zevcesi Fâtıma binti Hattab(ra), Esma binti Ebu Bekir(ra), Habbab b. Eret(ra), Abdullah b. Mes'ud(ra), Mes'ud b. Rebi (Rebia) (ra), Ayyaş b. Ebi Rebia(ra), Ayyaş b. Ebi Rebia'nın zevcesi Esma binti Selame(ra), Huneys b. Huzâfe(ra), Âmir b. Rebia(ra), Abdullah b. Cahş(ra), Ebu Ahmed b. Cahş(ra), Cafer b. Ebi Talib(ra), Cafer b. Ebi Talib'in zevcesi Esma binti Umeys(ra), Âmir b. Ebi Vakkas(ra), Ma'mer b. Haris(ra), Nahham Nuaym b. Abdullah(ra), Hâtıb b. Amr(ra), Ebu Huzeyfe b. Utbe b. Rebia(ra), Âmir b. Füheyre(ra), Vâkıd b. Abdullah(ra), Süheyl b. Beyzâ(ra), Salîtb. Amr(ra), Muttalib b. Ezher(ra), Muttalib b. Ezher'in zevcesi Remle binti Avf(ra). Katılımcı sayısındaki bu hızlı artış salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarının gizlice ve Mekke’nin kuytu ve ücra köşelerinden çıkılmasını gerektirmiştir. Zira katılımcı sayısındaki bu artış ile ulaşılan sayısal güç, Mekke halkından harekete destek vermek isteyip de kınanmaktan ya da alaya alınmaktan çekinen kişilerin korkmayacakları, çekinmeyecekleri bir güç demekti. Bu nedenle Hz. Muhammed (a.s) salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarının artık ücra köşelerde değil Kâbe’nin yanında, şehrin merkezinde bir yerde yapılmasının daha uygun olacağını düşündü. Yer olarak da Erkam’ın evini seçti. Çünkü Erkam’ın evi Kâbe merkez alındığında Darün Nedve’nin tam aksi istikametinde idi. Aynı zamanda bu tercih ile Hz. Muhammed (a.s), şirk sistemine karşı Tevhid sistemini teklif ederken, şirk sisteminin Darün Nedve’deki salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri) adı altında ama gerçekte fesat, hile ve iyilikleri engellemenin yapıldığı toplantı merkezine alternatif getirmektedir. Artık toplumun sorunlarına ilahi görüş ekseninde çözüm üretme yeri Erkam’ın evidir. Tevhidî dünya görüşünün kitabı olan Kur’an, nazil oldukça burada analiz edilecek, hareketin stratejisi burada çizilecek, elemanları burada yetiştirilecek ve Mekke halkına toplumsal sorunların çözümüne ilişkin temel prensipler buradan neşredilecektir. Hz. Muhammed’in (a.s) peygamberlik görevini üstlenişin ikinci yılında, söz konusu salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantıları seçilen bu merkezde gecenin ilerleyen saatlerinde yapıldı. Zira gerek hareketin katılımcılarının olsun gerekse Hz. Muhammed’in (a.s) olsun gündüz vakitlerinde maişetlerini, ticaretlerini yapmaları gerekiyordu. Dahası, gece vakitlerinde yapılan salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarında alınan kararların gündüz vakitlerinde hayata geçirilmesi gerekiyordu. Ayrıca gecenin sessizliğinde çalışmak daha verimli oluyordu. 3.2. Mekkelileri Fırsatı Kaçırmamaya Davet! Hz. Muhammed’in (a.s) tevhidî dünya görüşüne çağrısına Mekkelilerin iştirakinde hızlanmalar oldu. Ancak bu katılımın daha da artırılması için insanların teşvik edilmesi gerekiyordu. İşte bu teşviki Cenab-ı Hak Asr Suresi ile yaptı. Bu sure ile Rabbimiz, Mekkelilere zamanın çok değerli olduğunu, hızla akıp gittiğini, ellerini çabuk tutmaları gerektiğini ve bu amaçla tevhidi dünya görüşüne iman edip, batıl ve zalim düzenin yerine hakkı, adaleti getirmeye gayret eden, bu hususta sabırla çaba gösteren ve dayanışma içerisinde olanların arasına katılmaları gerektiğini, aksi takdirde hüsrana uğramanın kaçınılmaz olduğunu bildirdi. Bunlar Asr Suresinde fevkalade bir belağatle ifadesini buldu: Rahman, Rahim Allah Adına 1-3-Geçip gitmekte olan zamana andolsun ki, İnsanlar kesinlikle tam bir hüsran/kayıp -zarar içindedir. Ancak iman edenler, salih amel işleyenler / ıslah edenler, hakkı / adaleti / doğruluğu / gerçeği ve sabrı / direnişi / çaba göstermeyi / göğüs germeyi birbirine tavsiye edenler / teşvik edenler hariç. (Asr Suresi 1-3) 3.3. Müşrik Elitlerin Sömürü hortumlarının deşifresi Hz. Muhammed’in (a.s) teklif ettiği tevhidi dünya görüşü etrafında toplanan Mekkelilerin sayısı arttıkça Mekke Müşrik Yönetiminin tepkilerinde alaycılığın dozu artarken sertleşmeler de görülür. Gayri medeni ve yobazca yapılan bu tepkilerin nedeni, inzal edilen surelerde Mekke’nin müşrik ileri gelenlerinin kötü karakterlerinin ortaya konmuş olmasıydı. İlahi strateji, bu surelerde öncelikle şirk sisteminin yürütücülerinin nasıl bozuk karaktere sahip olduklarını göstermiş, böylece şirk sisteminin halk için hiçbir hayır getirmeyeceğini ve toplumu karanlık bir geleceğe sürüklediğini ifade etmiştir. Dahası toplumu yok oluşa ve azaba götüren bu sistemin yerine onları kurtuluşa götürecek yegâne sistemin tevhit sistemi olduğu, onun ilkelerinin / esaslarının da Fatiha Suresi ile sunulan ilkeler / esaslar içerisinde bulunduğu bildirilmiştir. Şirk sistemi ile zenginleşen ve seçkin bir konuma gelen Mekke’nin müşrik önderleri bu duruma öfkelenmekte, hırslarından çatlamakta, Hz. Muhammed’in (a.s) mesajını etkisiz kılmak için ortalığı tozu dumana katmaktadırlar. Hatta daha da ileri giderek gece salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarında öğrendikleri ilahi mesajı diğer Mekkelilere anlatmaya çalışan Hz. Muhammed’in (a.s) taraftarlarına saldırmaya kadar işi vardırmaktadırlar. Her türlü görüş, inanç ve düşünceye saygılı ve onların idollerine Kâbe içerisinde bile yer veren Mekke’nin müşrik baronları, sevgi, kardeşlik, barış ve huzur getirecek tevhit sisteminin tebliğine rastlayınca hırslarından kuduruyorlardı. Adeta kendilerini kaybedecek derecede bir hınç, kin ve öfke nöbetine tutuluyorlardı. Özellikle Ebu Cehil, nerede bir tebliğ faaliyeti tespit etse hemen o topluluğa doğru koşturuyor, öfke ile ağzından kıvılcımlar saçarcasına topluluktaki dinleyenleri dağıtıp ortalığı bulandırıyordu. O, dinleyici topluluğun merkezinde yer alan tevhidi dünya görüşünü anlatan tebliğciye kişiye saldırıp davete engel oluyordu. Cenab-ı Hak, Ebu Cehil ve onun gibi davranan Mekke’nin müşrik önderlerinin bu hareketini, vurgun, yağma, kapkaç ve çapulculuk için gözü dönmüş Arap kabilelerinin nefes nefese koşan ve nal vuruşlarından ateşler çıkaran atlarla baskınlar yapmalarına benzetmektedir. Nasıl ki baskın yapan Arap kabileleri baskın yaptıkları topluluğun ya da kabilenin en değerli kişilerine saldırıp etkisiz hale getirmeyi ve en kıymetli mal ve servetlerini elde etmeyi hedefliyorlarsa, Mekke’nin müşrik önderleri de benzer şekilde davranarak tevhidi dünya görüşünün davetini yapan değerli kişileri hedef alıp onu etkisiz hale getirmeye çalışıyorlardı. Bu hareketle de servet kaynaklarının devamlılığını, sürdürülebilirliğini sağlamayı hedefliyorlardı. Bu benzetme ile Cenab-ı Hak, Mekke müşrik önderlerinin de diğer çapulcu Arap kabilelerden hiç farklarının olmadığını ve aynı zamanda kurulu şirk sistemini koruma gayretlerinin çapul mekanizmasını koruma gayreti olduğunu vurguladı. Her ne kadar Mekkeli müşrikler kendileri bizzat çapul, talan ve soygun için baskınlar yapmıyor olsalar da onların şirk sistemini korumak için yapmış oldukları kışkırtıcılık bir nevi talandı, çapuldu. Onlar bunu, doğruluğu, dürüstlüğü savunan tevhit sistemi savunucularına düşmanca, bencil arzularla ve öfkeyle yaptıkları saldırı ve baskınlar ile açıkça göstermekteydiler. Mekke’nin müşrik önderleri, bu hareketleri, servete ve mala aşırı derecede düşkün olmaları ve kurulu şirk sistemi ile elde ettikleri sömürü hortumlarının kesilmesini istemediklerinden dolayı yapıyorlardı. Tevhidi dünya görüşünün öngördüğü sistemi inkâr etmelerinin sebebi de aynıydı ve bu inkârları gayet bilinçli idi. İnkâr etmelerinin altında yatan şey, sömürü hortumlarının kesilmesini istememeleri idi. Bunu ise Mekke halkı ile paylaşamadıklarından şirk sisteminin devamının elzem olduğunu, aksi takdirde Mekke’den sürülüp çıkarılmalarının kaçınılmaz olduğunu iddia ediyorlardı. Aslında bunun böyle olmadığını gayet iyi biliyorlardı ama halkı kandırmak için bundan daha iyi bir gerekçeleri de olamazdı. Cenab-ı Hak, Mekke’nin müşrik baronlarının içlerinde sakladıklarını deşifre etti ve dünyada iken toplumsal diriliş gerçekleştiğinde / ahirette de biyolojik diriliş gerçekleştiğinde onların aldatma oyunlarının açığa çıkarılacağını ve hesap sorulacağını bildirdi. Üstelik onların bu hususu gayet iyi bildiğini ama yine de bile bile tersini yaptıklarına vurgu yaptı. İşte Rabbimiz bütün bunları muazzam bir edebi anlatımla Adiyat Suresinde anlatmaktadır: Rahman, Rahim Allah Adına 1-11- Bak hele! Nefes nefese koşan atlar gibi (vahye / peygambere / müminlere) dinmez bir hınçla saldıranlara, (içlerindeki) öfke ateşiyle etrafı tutuşturanlara, sabahlara kadar kıskançlıktan kıvranıp saldırıya geçenlere, tozu dumana katarak ortalığı bulandıranlara ve sonunda toplumun en hayırlı / en değerli kesimlerinin içine düşmanlıkla dalanlara; Kesinlikle (bu) insan tipi Rabbine karşı çok nankördür. Üstelik kendisi de buna tanıktır. / Kendisi de bunu gayet iyi bilmektedir. Çünkü o, servet hırsına kapılmıştır! Hâlbuki kabirlerde olanların diriltileceği ve kalplerinde saklı olan her şeyin ortaya serileceği gün, Rablerinin kendilerinin her halinden haberdar olduğunu o bilmez mi? (Adiyat Suresi 1-11) 3.4. Hz. Muhammed’in (a.s) Oğlu Kasım’ın Vefatı Hz. Muhammed’in (a.s) tevhit hareketinin Mekke toplumunda hızla taraftar bulması Mekke’nin müşrik baronlarını telaşa düşürdü. Bu gelişmeleri Darün Nedve’de kendi aralarında tartışırlarken konuyu gündeme taşıyan Darün Nedve üyelerinden birisi Hz. Muhammed’in (a.s) hareketinin Mekkeliler arasında etkisini çok güçlü bir şekilde gösterdiğini ve etrafında toplananların sayısının elliyi geçtiğini dile getirdi. Hareketin kendisine Kâbe’nin yanında bir merkez seçtiğini ve Darün Nedve meclisinin alternatifini oluşturmaya çalıştıklarını gündeme taşıdı. O’nun bu ifadeleri diğer üyeleri bir hayli etkiledi. Fakat Velid bin Müğire (başka bir rivayete göre As bin Vail) söz alarak hareketin o kadar gözde büyütülmemesi gerektiğini, hareketin geleceğinin olmayacağını, zira hareket lideri olan Hz. Muhammed’in (a.s) soyunu ve dolayısıyla çıkardığı tevhidi dünya görüşünü devam ettirecek oğlunun olmadığını ifade etti. Hz. Muhammed’in (a.s) oğlu Kasım, iki yaşında iken vefat etmişti ve başka da oğlu bulunmamaktaydı. Velid bin Muğire kanaatini şöyle ifade etti; “Hâlihazırdaki kabile yapısına ait toplumsal bir gerçeklik olarak asabiyelerin, davaların ve iddiaların, kabilecilik üzerinden devam ettiğini, bu nedenle de tevhidi dünya görüşü davasını Hz. Muhammed’den (a.s) sonra devam ettirecek mirasçısı (bir erkek) evladı olmadığına göre davası da onun ölümünden sonra sona erecektir. Dolayısıyla o kadar endişe etmeye gerek yoktur. Bütün Arap yarımadası ölçeğindeki şirk sisteminin büyüklüğü ve taraftarının çokluğu karşısında elli kişinin hiçbir önemi yoktur.” Velid bin Muğire’nin bu çıkışı meclisin diğer üyeleri üzerinde büyük etki yaptı ve hepsinin gönlüne su serpti. Onlar Mekke halkına da onun görüşü doğrultusunda menfi propaganda yaptılar. Onların bu propagandası, kabile asabiye düşüncesi güçlü olan Mekkeliler arasında tesirli oldu. Fakat esas etkisini Hz. Muhammed (a.s) ve bağlıları üzerinde gösterdi ve hepsi bundan çok müteessir oldular. Bunun üzerine Rabbimiz Kevser Suresi ile onları teselli etti ve müşrik baronların yaptıkları menfi propagandanın fikri dayanağının olmadığını bildirdi. Yüce Rabbimiz Hz. Muhammed’in (a.s) şahsına hitapla, kendisine kesintisiz bir nimeti (Kevser) verdiğini müjdeledi. Bu müjde ile hak, hukuk, doğruluk ve adalet âşıklarının asla tükenmeyeceğini, bunun soyla sopla ilgisinin olmadığını, düşünce, kalp ve vicdanla alakalı olduğunu bildirdi. Bu nedenle kendilerini destekleyen şahsiyetlerin her zaman bulunacağına işaret etti. Coşkun akan bir nehir benzetmesini “Kevser” tanımlaması ile yapan Cenab-ı Hak, verdiği bu müjdede tevhidi dünya görüşünün bağlılarının, sevdalılarının ve akıncılarının gelecekte çağlayacağını ve coşkun bir şekilde akacağını anlattı. Cenab-ı Hak, bu müjdenin gerçekleşmesi için elçisinden ve müminlerden üzerlerine düşeni yapmaları gerektiğini bildirdi. Yani üzüntüyü, ümitsizliği bırakmasını, asla yılgınlığa düşmemesini ve salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarına devam etmesini, emretti. Çalışıp, çabalama sonucunda karşılaşacağı zorluklara, engellemelere ve menfi propagandalara karşı sabırla göğüs germesini öğütledi. Yani Mekke’nin müşrik baronlarının kendisine ve arkadaşlarına yapacakları her türlü alay, aşağılayıcı söz ve fiilleri göğüslemesi ya da bunlara aldırmaması, kafaya takmaması, boş vermesi gerektiğini bildirdi. Surenin sonunda teselli ve müjdesini kendilerini müteessir eden müşrik ileri gelenin (Velid b. Muğire’nin) akıbetini bildirerek bağladı. Hz. Muhammed (a.s) ve arkadaşlarının yukarıda belirtildiği üzere üzerlerine düşen görevleri yerine getirmeleri halinde söz konusu müşrik ileri gelenin ve onun gibilerin sonunun beter olacağını, onların peşlerinden kimsenin gitmeyeceğini, bağlılarının olmayacağını, perişan olacaklarını ve yok olacaklarını bildirdi. Rahman, Rahim Allah Adına 1-3- Şüphesiz Biz sana “Kevseri” verdik. Öyleyse Rabbin için salat et / harekete devam et / salat toplantılarını yürüt ve (inkârcılara ve onların yaptıklarına) göğüs ger! Muhakkak sana kin duyanın kendisidir ebter! / soyu kesik olacak! / yok olup gidecek! (Kevser Suresi 1-3) 3.5. Açgözlü Sınır Tanımaz Rekabetin Toplumu Öldürmesi Kevser Suresi ile Hz. Muhammed’e (a.s) ve tevhit hareketine gönül vermiş müminlere moral verilmiş oldu. Fakat Mekke’nin müşrik baronlarına ne kadar yanlış düşündükleri konusunda bir cevap verilmeliydi. Zira onlar, her şeyin değerlendirmesini kabileci / soya dayalı anlayış ile yapıyorlardı ki bunun yanlışlığı, müteakip sure olan Tekasür Suresi ile ortaya konuldu. Onlar, şirk sisteminin oluşturduğu anlayış ile atomize toplum yapısı olan kabilecilik şeklindeki yapıyı sürdürürken aynı zamanda her kabile kendi varlığını devam ettirebilmek için her açıdan güçlü olmayı öngörmekteydi. Bu ise gerek kabilenin insan sayısını gerekse de mal miktarını artırmayı gerektiriyordu. Bunu sağlamak için kabilelerin birbirleriyle kıyasıya rekabete girmesi ve savaşmaları sonucunu doğuruyordu. Aynı durum Mekke gibi büyük şehir devletlerinde kabileler arasında rekabet ve çekişme yaratırken, aynı rekabet ve çekişme kabilenin kendi içindeki sosyal sınıflar arasında da oluyordu. Onların hem kabilenin üye sayısı hem de mal varlığı açısından güçlü olmak amacıyla birbirleriyle rekabet etmeleri ve çatışmaları, onları amaçladıkları güce ulaştırmıyor, tam tersine güçsüzlüğe götürüyordu. Zira aralarındaki ölümüne rekabet ve birbirleriyle savaşları kendilerine zarar vermekte ve yağmalarla, talanla sonuçlanmaktaydı. İleri gelenlerin mal ve servet yığmaları, gelir dağılımındaki adaletsizliği körüklüyor, toplumun alt tabakasını eziyordu. Sosyal sınıflar arasındaki uçurumların artmasıyla toplumsal yapıda zayıflık yaratılıyordu. Bundan dolayı yarımadada yaşayanlar çevrelerindeki büyük imparatorlukların oyuncağı olarak yaşamlarını sürdürmekteydi. Onların bu zayıf ve geri durumları, ölü toplumların durumuna benzemekteydi. Bu nedenle Cenab-ı Hak, elçisine inzal ettiği mesajlarında, şirk sistemi ile toplumların geri kalmalarını, toplumların ölüp mezara girmesi olarak değerlendirmektedir. Cenab-ı Hak, müşriklerin geri kalmışlıklarının, üzerlerine ölü toprağı serilmiş olmasının esas sebebinin, şirk sistemi ile bu sistemin uygulayıcılarının değer tanımaz, açgözlü haksız rekabet ve mal çoğaltma yarışı olduğunu bildirdi. Bunu idrak edebilmeleri için onları derin derin düşünmeye davet etti. Şayet önyargılardan uzak düşünür, bilimsel temelli ve aklı önceleyerek detaylarıyla durum analizi yaparlarsa dünya ve ahiret hayatlarını nasıl cehenneme çevirdiklerini görebileceklerini bildirdi. Rabbimiz, bu toplumların akıllarını kullanmaz, gidişatlarını değiştirmeyecek olurlarsa, felaketi mutlaka yaşayarak göreceklerini ifade etti. Sonunda, açgözlü ve sınır tanımaz bir hırsla yığdıkları mal ve servet, nüfus ve soy sop çokluğu nimetlerinden sorguya çekileceklerini vurguladı. Böylece Mekke müşrik baronlarının, Hz. Muhammed’in (a.s) oğlunun vefat etmiş olması nedeniyle davasını kendisinden sonra sürdüren olmayacağı şeklindeki propagandalarına karşı aslında kendi sistemlerinin tehlike altında olduğunu ve gelecekte acı bir felaketin kendilerini beklemekte olduğunu dile getirdi. Cenab-ı Hak bunları elçisine inzal ettiği Tekasür suresinde bildirdi. Rahman Rahim Allah’ın adına 1- 8-Çoğaltma yarışı / aç gözlülük sonunda sizi kabre sokuncaya kadar eğlendirip oyaladı. Ama yakında bileceksiniz. Mutlaka ama mutlaka yakında bileceksiniz. Ama derinden düşünseydiniz / akletseydiniz / ilme’l-yakîn ile bilseydiniz, (dünya ve ahiret geleceğinizi) cehenneme çevirdiğinizi muhakkak görürdünüz. (Gerçi böyle yapmaya devam ederseniz sonunda) onu ayne’l-yakin olarak / yaşayarak mutlaka göreceksiniz. Sonunda o gün siz nimetlerden mutlaka sorguya çekileceksiniz. (Tekasür Suresi 1-8) 3.6. Gösteriş ve Göz boyayıcı Dindarlıkları ile Şımarık Mekkeli Müşrik İleri Gelenler Mekkeli müşrik elitlerin her menfi propagandasına karşı inzal olan surelerin halka okunması, onların suratlarına tokat gibi bir cevap teşkil ediyordu. Kur’an’ın müthiş belagati ve son derece etkileyici ifadeleri, müşrik baronların içinde bulundukları haleti ruhiyeyi en güzel şekilde açıklıyor ve onları çılgına çeviriyordu. Bunu telafi için hemen karşı cevabı alaycı ve kibirli bir şımarıklıkla vermeye çalışıyorlardı. Bu çerçevede Tekasür suresinde yapılan hesaba çekilme tehdidine alaycı bir şekilde karşılık verdiler. Kendilerinin hâkim pozisyonda olmaları nedeniyle elli kişilik bir topluluğa ulaşan Hz. Muhammed’in (a.s) safına katılanları küçümseyerek “Bunlar mı bize hesap soracak? Bunlara mı hesap vereceğiz?” diyorlardı. Gün gelip Hz. Muhammed (a.s) ve arkadaşlarının hesap soracak büyüklüğe ulaşması ve iktidarı ele geçirmesi iddiasının gülünç olduğunu dillendiriyorlardı. Cenab-ı Hak onların bu sözlerine Maun suresi ile karşılık verdi. Müşrik ileri gelenlerin hesap vermelerinin kaçınılmaz oluşunun nedeni bu surede ortaya konulur. Buna göre hesap vermeyi reddeden müşrik elitlerin iktidardan düşmesi ve hesap sorulması bir kaderdir, sosyolojik / ilahi bir yasadır. Zira Mekke’nin şımarık elitleri yetim, yoksul ve miskin olan toplumun alt sınıfına hiç değer vermemektedirler. Böylelikle toplumun önemli bir kesimini karşılarına almaktadırlar. Gelecekte bu kesimin Hz. Muhammed’in (a.s) saflarında yer alacağı çok açıktır. Dahası bu elitler toplumun işlerinin düzenlenmesi, ihtiyaçlarının giderilmesi, durumlarının iyileştirilmesi, sorunlarının çözülmesi için yapılması gereken salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarının amaçlarından gafildirler. Onlar bu hedeflere karşı ilgisiz oldukları gibi, toplantılarında sadece kendilerini iyiliksever, halkın yararına çalıştığı izlenimini verecek gösteriş ve seremonilerle meşgul olurlar. Hatta bu aktivitelerin eğlenceli olmasına da önem verirler. Salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarında aldıkları kararlar, halka şirin görünmeye, onların gözlerini boyamaya, gösterişe dayalı aktivitelerden ibarettir. Bu yolla halk nezdinde çok dindar olarak göründüklerini düşünürler ama gerçekte halkın faydasına olacak esaslı kararlara ve uygulamalara asla yönelmezler. İyilik adına yaptıkları aslında halkı aldatmaya yönelik hareketlerdir. Gösteriş için iyiliksever, dindar, iyi niyetli görünürler. Bunun en açık kanıtı, halkın en basit işlerine bile ilgisizlikleri, halkın ihtiyacı olan en küçük yardımı bile esirgemeleri ve yardım edecek olanları da engellemeleridir. Cenab-ı Hak, bu sure ile müşrik elitlerin karaktersizliklerini deşifre ederken insanlara karşı sorumluluğun Allah’a karşı sorumluluktan ayrı tutulamayacağını ortaya koydu: Rahman ve Rahim Allah Adına 1-7-Dini yalanlayan / hesap vermeyi reddeden / yaptıklarından hesaba çekilmeye karşı çıkan şu kimseyi gördün mü? İşte odur, yetimi itip kakan ve yoksulu doyurmaya teşvik etmeyen kimse! Bu nedenle olmaz olsun / veyl olsun salatlarında ilgisiz, duyarsız olanlara ve gösteriş olsun diye salat edenlere! / gösteriş olsun diye namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyeti yapıyormuş gibi görünenlere! Onlar en küçük yardımı bile (maunu) esirgeyenlerdir. / engelleyenlerdir. (Maun Suresi 1-7) 3.7. Mekke Müşrik İleri Gelenlerinin Uzlaşma Girişimleri Hz. Muhammed’in (a.s) başlattığı tevhidi dünya görüşü Mekke kamuoyunda tartışıldıkça halk tabanından fiili olmasa da fikri olarak taraftar bulmuştu. Her ne kadar Hz. Muhammed’in (a.s) safına geçenlerin sayısı genel nüfusa oranla fazla değilse de vicdanlardaki taraftarın sayısı oldukça fazlaydı. Zira Mekke’deki mutlu azınlık olan müşrik elitler, halkın isteklerini ve ihtiyaçlarını dikkate almayıp sadece kendi mal ve servetlerindeki artışı ve otoritelerini güçlendirmeyi düşündüklerinden Hz. Muhammed’in (a.s) çıkışı sessiz yığınlarda olumlu tesir göstermişti. Önceleri Mekke’nin dışında tenha ve kuytu köşelerde gerçekleştirilen salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantıları artık Kabe’nin yakınında Darün Nedve / meclisinin çaprazında gerçekleştirilmekteydi. Mekkeli elitlerin alaycı, aşağılayıcı söylemlerine cevaben Cenab-ı Hakk’ın elçisine nazil ettiği karşı söylemler, Darül Erkam meclisinde okunuyor ve bu merkezden Mekke kamuoyuna yayılıyordu. Mekke kamuoyu, müşriklerin Darün Nedve meclisi ve Hz. Muhammed’in (a.s) Darül Erkam meclisinde yaptıkları konuşma, okuma ve nutukları sürekli izliyor ve her iki merkezden yayılan mesajlar halk arasında tartışılıyordu. Mekke müşrik yöneticilerinin kamuoyuna verdikleri mesajlar, muhalif hareketi aşağılamak, alay etmek ve dikkate değer bulmamak şeklinden öteye geçmiyordu. Hâlbuki Hz. Muhammed’e (a.s) inzal olan surelerdeki mesajlar, müşrik elitlerin kötü karakterlerini, halkı sömürmek için gerçekleştirdikleri aldatmaları ve hileleri deşifre eden derinlikli mesajlardı. Bu nedenle Hz. Muhammed’in (a.s) safında fiili yer alan Mekkeli sayısı hâlihazırda küçük ve önemsiz görülse de artış hızı ve halk tabanında yaptığı olumlu etki dikkate alındığında bu işin öyle alay ve küçümsemeyle geçiştirilemeyeceği bazı müşrik ileri gelenlerince görülüyordu. Ayrıca Darün Nedve meclisinde yapılan her oturumda Hz. Muhammed’e (a.s) karşı geliştirilen söyleme karşı Darül Erkam meclisinden gelen cevap, halk nezdinde Mekke yönetiminin itibarını daha da düşürüyor ve yönetim sürekli kan kaybediyordu. Bu duruma karşı acilen daha etkin yöntemler geliştirilmeli, Hz. Muhammed’in (a.s) muhalif hareketi etkisiz hale getirilmeliydi. Bunun bir yolu da Hz. Muhammed’i (a.s) sistem içerisine çekmekti. Bu amaçla Hz. Muhammed’e (a.s) bir uzlaşma teklifi getirdiler. Bu teklife göre, her iki tarafın temel aldığı / taptığı / değer verdiği paradigmalar / ilkeler / kutsallar / ilahlar taraflarca saygın kabul edilecek ve kimse kimsenin ilkesini / paradigmasını / kutsalını / ilahını yanlış bulmayacak ve tek bir meclis çatısı altında toplanılarak toplumsal sorunlar bazen bir tarafın ilkesine / paradigmasına göre bazen de öbür tarafın ilkesine / paradigmasına dayanarak çözüme kavuşturulacaktı. Değişik rivayetler olmakla birlikte uzlaşma teklifi, bir yıl Hz. Muhammed’in (a.s) müşriklerin ilahlarına uyması, sonraki bir yıl müşriklerin Hz. Muhammed’in (a.s) ilahına uyması biçiminde idi. Süreç içerisinde gidişata bakılarak, umumi gidiş Hz. Muhammed’in (a.s) ilahına doğru olacaksa bunda bir sorun görmeyeceklerdi. Yine süreç içerisinde tamamen tevhidi dünya görüşüne bile geçilebilecekti. ([1] ) Bilindiği üzere Hz. Muhammed (a.s) vahiy gelmeden önce Darün Nedve meclisindeki salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarında gerçek manada salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri yapmak) istiyor ve bu amaçla halkın ihtiyaçlarını karşılamak, toplumun sorunlarını çözmek için çaba sarf ediyordu. Ancak meclisin müşrik elitleri onun bu gayretlerine engel oluyorlardı. Hz. Muhammed (a.s) Darün Nedve meclisinde iken bu iblislere rağmen iyi şeyler yapılamayacağını gördüğü için Hira’ya çekilmişti. Kendi toplumunu ıslah etmenin yöntemini ararken Cenab-ı Hak onun elinden tutmuş, kendisine yol göstermek için onu elçisi olarak atamıştı. Kısaca Hz. Muhammed (a.s) zaten daha önce bu yöntemle bir yere varılamayacağını yaşayarak görmüştü. Mekke elitlerinin yaptıkları teklife karşı Cenab-ı Hak elçisinin vermesi gereken cevabı hemen inzal etti; “Sizlere teklif edilen tevhidi dünya görüşünü reddeden Mekke’nin müşrik elitleri! Ben sizin bu teklifinizi reddediyorum. Çünkü sizin ilkelerinizi / ilahlarınızı / kutsallarınızı kabul etmiyorum, bundan sonra da kabul etmeyeceğim! Sizin ilkelerinize / ilahlarınıza asla değer vermiyorum, bundan sonra da vermeyeceğim. Sizin ilkelerinizi ve ilahlarınızı asla saygın bulmuyorum, bundan sonra da asla saygın bulmayacağım! Sizin bu ilke, ilah ve kutsallarınız kabul edilmeye, saygın bulunmaya değer şeyler değildir ki, ben onları kendim içinde tapınılması gereken, saygınlıkla karşılanması gereken, ilke olarak üstün görülmesi gereken şeyler olarak kabul edeyim!” “Çünkü sizin ilke, ilah ve kutsallarınız, tevhidi, birlik ve beraberliği, kardeşliği, paylaşmayı, adaleti öngörmesi gerekirken bunların tam tersine şirki, ayrılığı, çatışmayı, sömürüyü, zulmü öngörüyor.” “Çünkü sizin ilke, ilah ve kutsallarınız, merhameti, şefkati, vermeyi, yoksul ve muhtacın elinden tutup kaldırmayı, hesap vermeyi öngörmesi gerekirken bunların tam tersine katılığı, sertliği, şiddeti, öfkeyi, totaliter olmayı öngörüyor.” “Çünkü sizin ilke, ilah ve kutsallarınız, iyilikleri, hayrı, güzelliği, doğruluğu, dürüstlüğü, hakkaniyeti öngörmesi gerekirken bunların tam tersine kötülükleri, çirkinlikleri, sahtekarlığı, hilebazlığı, haddi aşmayı, saldırganlığı, hak hukuk tanımazlığı, hakkı ve doğruluğu güçlüde görmeyi öngörmektedir.” “Sizler de bu teklifinizde samimi değilsiniz! Zira siz bu ilke, ilah ve kutsallarınızla benim ilke, ilah ve kutsalıma asla saygı göstermezsiniz ve onları kabul etmezsiniz.” “Bu durumun asla değişmeyeceği, bunun değişmez bir hakikat olduğunun en güzel kanıtı sizlerin ve benim geçmişte de aynı şekilde davranışımızdır. Ben geçmişte de sizlerin ilke ve paradigmalarınızı kabul etmedim, onlara saygı duymadım ve onları üstün değerler olarak görmedim. Şimdiye kadar sizin bu soyguncu, vurguncu ve vahşi düzeninizi asla onaylamadım. Siz de geçmişte aynı şekilde benim ilke ve paradigmalarımı kabul etmediniz, onları saygın bulmadınız ve onları üstün değerler olarak görmediniz. Şimdiye kadar birliği, kardeşliği, iyiliği, doğruluğu, adaleti, şefkati ve merhameti esas alan bir sistemi öngörmediniz ve uygulamadınız.” “Sizin sisteminiz de sizin gibi aşağılık, rezil, zalim, vahşi ve kötüdür. Benim arzuladığım sistem, benim karakterime uygun, yüce, güvenilir, adaletli, merhametli, iyi ve dosdoğrudur. İşte bu nedenlerle sizlerin yolu ile benim yolum aynı değildir. Asla birleşemez, birlikte yol alamaz. İki yol da birbirinin tam zıddıdır. İşin sonunda herkes hesabını ayrı ayrı verecektir.” “Sonuç olarak sizlerin kötü, ahlaksız, hileci ve aldatmacı karakterlerinize tam olarak uyan, aşağılık, ahlaksızca ve içinde hile ve aldatma oyunları barındıran bu teklifinizi şiddetle reddediyorum. Herkes yaptıklarının hesabını, karşılığını kendisi görecektir. Kimse kimsenin hesabından sorulmayacak. Herkesin hesabı ayrı olacaktır.” Yukarıda verilmeye çalışılan anlamlar veciz ve özlü olarak Kâfurun suresinde derç edilmiştir: Rahman ve Rahim Allah adına. 1 -6- De ki: “Ey Kafirler! Ben sizin taptıklarınıza asla tapmayacağım. (asla tapmam). Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz (tapmazsınız). Zaten ben asla sizin taptıklarınıza tapmadım. Siz de benim taptığıma tapmadınız. Sizin dininiz / hesabınız sizin için (size ait), benim dinim de / hesabım da benim içindir (bana aittir). (Kafirun Suresi 1-6) Kafirun Suresinin Mekke kamuoyuna okunmasıyla Mekke müşrik elitlerinin hilesi ve sahtekârlık girişimi hem deşifre olmuş hem de yaptıkları ahlaksız teklif suratlarında patlamıştı. Bu sure onların suratına öyle bir sille vurmuştur ki artık Hz. Muhammed’in (a.s) hareketi bir dönüm noktasını daha geçmiştir. Az sayıdaki bağlılarına rağmen artık hareket kendisiyle pazarlık yapılan bir noktaya ulaşmıştır. Daha önceleri alay edilen, küçümsenen, aşağılanan, hatta yok sayılan bir pozisyondan kendisiyle müzakere masasına oturulan bir duruma gelmiş olması hareketin artık maya tuttuğunu göstermiştir. Yaptıkları bu teklife böylesine sert bir yanıt alınca Mekke müşrik elitlerinin bu harekete ve hareketin bağlılarına karşı tavırlarında sertlik ve şiddet yanlısı bir tutum takınacakları aşikardır. Bundan sonraki süreçte alay, aşağılama ve küçük görmeleri şiddet, işkence ve fiili yaptırımlar takip edecektir. [1] ) İbnül Hişam Tefsiri: Velid b. Muğire, Âs b. Vâil, Esved b. Muttalib, Ümeyye b. Halef birlikte Resûlullah'a tekliflerini götürdüler ve Velib b. Muğire : “Muhammed bizi dinle” dedi ve şöyle devam etti: “Senin aramızda her zaman değerli bir yerin oldu. Gel bir anlaşma yapalım. Umuyoruz ki bu senin de bizim de iyiliğimize olacak. Teklifimiz şu, biz senin taptığına tapalım; sen de bizim putlarımızı kabul et; Böylelikle hem senin inancın, hem de bizim inancımız geçerli olur. Bir süre böyle devam edelim. Eğer senin taptığına tapmamız hakkımızda daha fazla imkânlara neden olacaksa, bizler bu nimetlerden mahrum kalmamış oluruz. Sen de bizim taptığımızı kabul ettiğin için, bizim taptıklarımızın lütfundan mahrum kalmamış olursun. Böylelikle sen de biz de mutlu oluruz; istediğimize kavuşmuş oluruz. Ne dersin, kabul ediyor musun? Kabul et de şu aramızdaki husumeti burada bitirelim”.

  • Bölüm 11:MEDİNELİLERİ SAVAŞA TEŞVİK | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 11 MEDİNELİLERİ SAVAŞA TEŞVİK 11.1. Mekke’nin Ne Yapacağını Şaşırması Cenab-ı Hak, Hacc Suresi ile müminlere savaş izni vermesi üzerine Hz.Muhammed@ seriyye adı verilen küçük askeri birlikleri Medine çevresinde bulunan kabileler üzerine göndermişti. O bu harekâtlarla Medine’nin güvenliğini temin etmenin yanı sıra Mekke’nin ticaret yollarını da kesmek istiyordu. Bu amaçla seriyyeleri özellikle Mekke’nin kuzey yönündeki Şam ticaret yolu üzerinde bulunan Bedir bölgesinde yoğunlaştırdı. Bedir etrafındaki kabileler üzerine Siful bahr, Rabiğ, Harrar, Ebva, Buvat, Zul Üşeyr ve Safevan adı verilen 7 adet askerî harekât düzenledi. Bazı harekâtlara bizzat kendisi komuta etti. Gerçekleştirilen bu harekâtlarla Bedir bölgesi çevresinde yer alan kabileler ile savunma iş birliği anlaşmaları ya da Medine ile Mekke yönetimleri arasında gerçekleşecek herhangi bir savaşta en azından tarafsız kalma anlaşmaları yapıldı. Böylece Mekke’nin Şam ticaret yolunun kontrolü Medine İslam Cumhuriyetine geçti. Mekke ile Taif arasında bulunan Nahle bölgesine yapılan askeri harekâtla Hz.Muhammed@, Mekke’nin doğu istikametindeki ticaret yolunu da kontrol altına almaya çalıştı. O’nun bu politikasının nihai amacı, Mekke’yi teslim almaktı. Mekke’nin yaşam kaynağı olan ticaret yolları Medine’nin kontrolü altına alındığı takdirde Mekke’nin teslim olmaktan başka çaresi kalmayacaktı. Mekke yönetimi kendisini tüm Arap yarımadası kabileleri nezdinde etkili ve onları kendi tarafında görmenin rahatlığı ile yavaş davranırken, Medine yönetimi erken davrandı ve Mekke’yi çevreleme politikasında başarı elde etti. Gelinen durumun Mekke’nin aleyhine gelişmesi nedeniyle Mekke Müşrik Yöneticileri ne yapacaklarını şaşırdılar. Hz.Muhammed’in safında yer alan müminler ise elde ettikleri başarılarla övünç duyulacak şerefli bir pozisyon yakalamışlardır. Böylece onlar şirk sistemine karşı çıkmakla büyük bir günaha girdikleri / yanlış yaptıkları şeklinde müşriklerin suçlamalarından arınmışlardır. RAHMAN, RAHİM ALLAH ADINA 1-3- İnkâr eden ve Allah yolundan alıkoyanlar ne yapacaklarını şaşırmıştır. İman eden, ıslah edici amellerde bulunan ve Rableri tarafından bir hak olarak Muhammed'e indirilene inananların ise kusursuz / günahsız oldukları ortaya çıkmış, durumları düzeltilmiş, şanları ve şerefleri yükseltilmiştir. (Allah'ın) bunu böyle yapmasının sebebi, inkâr edenlerin batıla uymaları / yanlış yolda olmaları, iman edenlerin ise Rablerinden gelen gerçeğe tabi olmalarıdır. İşte, Allah insanlara, hal ve pozisyonlarını böyle temsille açıklar. (Muhammed Suresi 1-3) 11.2. Çevrelenmeyi Kırmak İçin Mekke’nin Karşı Harekâta Geçme Çalışmaları Hz.Muhammed’in@ Mekke’yi teslim almak için gerçekleştirdiği çevreleme harekâtına Mekke müşrik yönetiminin eli kolu bağlı durmayacağı da çok açıktı. Hayat kaynağı olan ticaret yollarının ele geçirilmesi karşısında Mekke’nin harekete geçerek Medine’nin üzerine askeri bir harekât gerçekleştireceği görünmekteydi. Bu nedenle Mekke’nin gerçekleştireceği askeri bir saldırı karşısında Cenab-ı Hak müminleri savaşa teşvik etti. O, herhangi bir savaş durumunda müşrik ordularıyla karşı karşıya geldiklerinde vuruşmaktan geri kalmamaları ve onları öldürmeleri talimatını verdi. Cenab-ı Hak ayrıca müminlerin savaştan galip çıkmaları halinde onları esir etmelerini, ancak geçmişte müminlere yaptıkları zulümlerden dolayı esirlerden intikam almamalarını ve o esirleri karşılıklı ya da karşılıksız salıvermelerini bildirdi. Cenab-ı Hakk’ın yaptıkları zulümler nedeniyle inkârcılardan bizzat intikam alabileceğini ama bu cezalandırmayı müminler eliyle yapmayı dilediğini bildirdi. Böylece insanların aynı zamanda birbiriyle sınandığını belirtti. Rabbimiz kendisinin yolunda ölen ve öldürülen kimselerin çaba ve gayretlerini boşa çıkarmayacağını, onlara rehberlik yaparak üstün bir duruma getireceğini ve ahirette de cennetle ödüllendireceğini de belirtti. 4-6- Artık inkârcılarla savaş için karşı karşıya geldiğiniz zaman, onları bozguna uğratıp iyice üstün gelinceye kadar boyunlarını vurun / öldürün, kalan sağları ise esir edin ve sıkıca bağlayın. Savaş bitince de onları ya lütuf olarak karşılıksız salın ya da fidye karşılığı salıverin. Böylece onlar harp ağırlıklarını / silahlarını bıraksınlar. Eğer Allah dileseydi onlardan bizzat intikam alırdı. / onları yaptıkları zulme karşılık cezalandırırdı. Fakat bunu sizi birbirinizle imtihan ederek gerçekleştirir. Allah yolunda öldürülen / öldüren / savaşan kimselerin amellerini asla boşa çıkartmaz. Allah, onları muratlarına erdirecek, gönüllerini şad edip durumlarını düzeltecek ve onları, kendilerine tanıttığı cennete girdirecektir. (Muhammed Suresi 4-6) 11.3. Medinelilerin Savaşa Teşvik Edilmeleri Müminlerin Allah’a yardım etmeleri halinde yani İlahi öğreti çerçevesinde kurulan ve Hz.Muhammed’in@ önderliğindeki İslam Cumhuriyeti’nin zafer kazanması için gayret göstermeleri halinde Allah’ın da kendilerine yardım edeceğini Cenab-ı Hak bildirir. Cenab-ı Hak aynı zamanda bu gayreti gösterenlerin ayaklarını sabit kılacağını ve müşrikleri yendireceğini taahhüt eder. Müminlerin Allah yolunda savaşmaları halinde Mekke müşriklerinin yenileceğinin en önemli göstergesinin onların müminlerin başarılı askerî harekâtlar sonucunda Arap kabilelerinden elde ettikleri müttefiklikler karşısında ne yapacaklarını şaşırmış olmalarıdır. Onlar bütün engellemelerine rağmen Hz.Muhammed’in@ hareketini durduramamışlardır. Onlar gurur kibir yaparak Cenab-ı Hakk’ın ortaya koyduğu hak, hukuk ve adalet eksenindeki düsturlarını beğenmeyip reddetmişlerdir. Onların bu zalimce ve kibirli hareketleri insanlar tarafından hoş karşılanmamıştır. Bu nedenle Hz.Muhammed’in@ toplumlara adalet, selamet, merhamet, huzur temin etmek için geliştirdiği hareketi engellemek için gösterdikleri bütün çabalar boşa çıkmıştır. 7-9- Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz O'da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar. İnkâr edenlerin sonu ise yıkım, felaket ve rezilliktir. Allah onlara ne yapacaklarını şaşırtmaktadır. Bu, şüphesiz onların, Allah'ın indirdiklerini beğenmediklerinden dolayıdır. O (Allah) da onların (hakkı) engelleme eylemlerini boşa çıkarmıştır. (Muhammed Suresi 7-9) 11.4. Münafıkların Savaşa Karşı Çıkma Gayretleri Medine’deki münafıklar ve Yahudilerin bazı ileri gelenleri ise Mekke müşriklerinin yenilecekleri iddiasını kabul etmiyorlardı. Cenab-ı Hak ise Mekkelilerin yenileceklerine delil olarak tarihteki zalim yönetimlerin yıkılıp gittiklerini söyler ve onlardan geriye kalan kalıntılara işaret eder. Kendisinin zulmeden toplumları yerle bir ettiğini bildirir. Mekkeli müşriklerin de onlar gibi yok edileceğini belirtir. Haktan, adaletten, merhametten ve huzurdan yana olanların Allah yanlılarını destekleyeceklerini böylece Allah’ın müminlerin koruyucusu ve destekçisi olacağını ama zalimlerin kimseden destek bulamayacağını ifade eder. Tarihte Mekke müşriklerinden çok daha güçlü nice imparatorlukların yaptıkları zulüm nedeniyle yıkılmış olduğunu da ilave eder. Dolayısıyla Hz.Muhammed’i@ ve müminleri Mekke’den çıkaran Mekkelilerin gözde büyütülmemeleri gerektiğini belirtir. Onların da rahatlıkla yenilebileceği ve tarih sahnesinden silineceğini ifade eder. Sonunda da müminlerin içinde baldan ırmakların aktığı, sütten ırmakların aktığı, tertemiz suların aktığı ve şaraptan ırmakların aktığı cennetlere yerleştirileceği, diğer taraftan Hz.Muhammed’in@ bu politikasına karşı olan münafıkların ise ateşte ebedi kalacakları ve kaynar sudan içeceklerini söyler. Cenab-ı Hak, münafıkların bu cezayı almasının sebebini ise, onların heva ve heveslerine uyarak zalimleri desteklemesi, müşrik Mekkelilerle gizli gizli görüşüp Hz.Muhammed’in@ aleyhine planlar kurmaları olduğunu bildirir. 10-15- Peki onlar, yeryüzünde yolculuk edip kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğuna bakmıyorlar mı? Allah, onları yerle bir etmiştir. Bu kâfirlere de onların benzerlerini yapacaktır. Bu böyle olacaktır. Çünkü Allah iman edenlerin mevlâsıdır. / velisidir. / koruyucusudur. / yardımcısıdır. İnkâr edenlerin ise mevlâsı / velisi / koruyucusu / yardımcısı yoktur. Şüphesiz Allah, iman edip ıslah edici eylemlerde bulunanları, altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. İnkârcılar ise, hayvanlar gibi yer, içer ve zevk almaya bakarlar. Fakat sonunda onların varıp konaklayacakları yer ateştir. Seni yurdundan (Mekke’den) çıkaran hemşerilerinden (askeri, ekonomik ve siyasi güç olarak) daha kuvvetli nice memleket halkını yok ettik de onlara yardımcı olan / kurtaran kimse çıkmadı. Peki, şimdi Rabbi tarafından bahşedilen apaçık bir delil (ki müminlerin halihazırda geldikleri pozisyon münafık Medinelilere apaçık bir delildir) üzerinde bulunan kimse, işinin kötülüğü kendisine süslü gösterilen ve hevalarına uyan kimseler (münafıklar / Yahudi şeytanlar) ile bir olur mu? Kendini koruyanlara / Takvalı davrananlara vaat edilen cennetin özellikleri: “Orada tadı, kokusu ve vasıfları bozulmayan tertemiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Ayrıca onlara orada her çeşit meyve vardır. Bir de Rablerinden mağfiret vardır.” Hiç bunlar (bu nimetlerle ödüllendirilen) ateşte ebedi olarak kalacak olan ve kaynar su içirilip de bağırsakları paramparça olan kimseler ile bir olur mu? (Muhammed Suresi 10-15) Söz konusu münafıklar ve Yahudiler, Hz.Muhammed’in@ konusunda izlenecek politika konusunda mescitte (mecliste) verdiği nutku dinlerler sonra da müminlerin morallerini bozmak için onun nutku ile alay ederlerdi. Halbuki Hz.Muhammed’in@ nutkunda belirttiği hususlar ilahi ilkeler / sosyolojik ilkelerdi ve bu ilkeler Mekke’nin eninde sonunda yenilip yok olacağını gösteriyordu. Bu ilkeler, zulmeden hiçbir toplumun ayakta kalamayacağını bildiriyordu. Ama kalpleri hakikate kapanmış münafıklar hevalarına / arzularına uyarak kendileri saptığı gibi müminleri de alaylarıyla saptırmayı hesaplıyorlardı. Onların yaptıklarının yanlış olduğunu anlamaları için kıyametin gelmesi gerekiyordu. Yani toplumsal olarak kıyametlerinin koptuğu ve böylece Mekke yönetimi yıkıldığında tercihlerinin ne kadar yanlış olduğunu anlayacaklar fakat o zaman iş işten geçmiş olacaktı. 16-18- Onlardan (münafıklardan ve/veya Yahudilerden) sana kulak verenler de vardır. Öyle ki onlar, senin yanından çıktıkları zaman, kendilerine ilim verilenlere (müminlerin ileri gelenlerine), “O, demin ne dedi?” dediler. İşte onlar, sürekli kendi hevalarına / arzularına uydukları için Allah'ın kalplerini damgaladığı kimselerdir. Doğru yola yönelenlere gelince Allah onların başarılarını artırmakta ve onlara kendilerini koruma / muhafaza yollarını göstermektedir. Artık onlar (müşrikler ve münafıklar), hezimet saatinin kendilerine apansızın gelmesinden başkasını mı gözlüyorlar? İşte, onun alâmetleri / işaretleri gelmeye başlamıştır bile. Fakat o hezimet saati kendilerine geldiği zaman, öğüt alıp düşünmeleri neye yarayacak ki? (Muhammed Suresi 16-18) Cenab-ı Hak, Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin Allah’a sarılmalarını, birlik ve beraberliklerini asla kaybetmemelerini belirttikten sonra savaş / cihat politikasının başarılı olması için dua etmelerini ister. Zafere erdikleri zaman o münafıkların ve Yahudilerin müminleri yanlış politika izlemekle suçlamaları elbette son bulacak ve onlar rezil olacaklardır. Cenab-ı Hak, müminlerin duruşunu, niyetlerini, samimiyetlerini ve neyi hedeflediklerini bildiği için savaştan zafer ile çıkmasını sağlayacağını bildirir. 19- Öyleyse, Allah'tan başka ilâh tanıma! Kendi günahın için, mümin erkekler ve mümin kadınlar için bağışlanma dile. / Yanlış olduğu şeklinde suçlandığınız politikanızın başarılı olması, zafere ermeniz ve böylece onların suçlamalarının son bulması için Allah’a yalvarın. ([1] ) Çünkü Allah sizin durduğunuz konumu ve duruşunuzu gayet iyi bilmektedir.(Muhammed Suresi 19) 11.5. Müminlerin Savaş Konusunda Kararlılıkları Müminler Mekke müşrikleri ile savaşmak için gerekli talimatların verilmesini canı gönülden arzu etmekteyken, münafıklar böyle bir talimatın gelmesi halinde ölüm korkusu ile sersemleşirler. Hâlbuki onlarında müminler gibi Allah’a sadakat göstererek savaş emrine uygun davranmaları kendileri için daha hayırlı olacaktı. Ama öyle davranmadılar. Hâlbuki onlar Medine İslam Cumhuriyetinin kuruluşu için imzaladıkları Anayasal Sözleşme/ Medine Vesikası gereği Medine’nin savunmasına hep birlikte katılacaklarına ant içmişlerdi. Fakat şimdi gösterdikleri savaş karşıtlığı tavır ve davranışları ile kendilerini ve kabilelerini / soylarını korumaya bile karşı çıkmaktaydılar. Şayet yetki onlarda olsa onlar Mekke müşrik yönetimi ile savaşmayacaklar, Mekkelilerin Hz.Muhammed’i@ ve müminleri yok etmelerine göz yumacaklar ve tekrar eski şirk sistemlerine dönüp eskiden olduğu gibi Medine’yi anarşiye ve iç kargaşaya atacaklardı. Hz.Muhammed’i@ mücadelesinde yalnız bırakarak onun yenilmesine yol açacak eylemlerde bulunmak eski şirk sistemine dönüş demek olacağı çok açıktır. Böyle bir durumda Medine’deki kabilelerin tekrar birbirleri ile kıyasıya savaşan ve birbirlerini öldüren bir sürece yuvarlanacağı muhakkaktır. 20-22- İman edenler, “Keşke bir sure indirilse” derler. Fakat kalplerinde hastalık bulunan münafıkların ise içerisinde savaşa ilişkin hüküm / talimatların açık bir şekilde belirlendiği bir sure indirildiği zaman, ölüm korkusuyla baygınlık geçiren bir kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Hâlbuki onların (tıpkı müminler gibi) itaat ederek savaş emrine olumlu cevap vermeleri en uygunu olurdu. Sonra iş ciddiye binince de Allah'ın emrine sadakat gösterselerdi, kendileri için daha hayırlı olurdu. (Ey münafıklar) Demek yönetimi ele geçirip bu dinden / politikadan geri dönmeyi ve böylece ülkeyi / yeryüzünü tekrar anarşiye / kargaşaya / fesada sürüklemeyi ve tesis edilmiş birlik-beraberlik-akrabalık bağlarını parçalamayı umuyorsunuz? Bunu nasıl düşünebilirsiniz? (Muhammed Suresi 20-22) 11.6. Münafıkların ve Yahudilerin Bazı İleri Gelenlerinin Mekke Müşrikleri İle Gizli İş birliği İçerisinde Olmaları Münafıklar ve Yahudiler, Kur’an’ın / ilahi öğretinin mesajları üzerine kafa yormadıklarından ve sefil, rezil arzularının peşine düştüklerinden dolayı akıbetlerinin felakete gittiğini göremiyorlardı. Onların adeta kulakları sağır, gözleri kör ve kalpleri de kapanmış durumdaydı. Şeytan onlara rehberlik yaparak gittikleri yanlış yolu güzel göstermekteydi. Hz.Muhammed@ Medine’ye başkan olduktan ve uygulamaları ile toplumda huzuru ve güveni tesis etme girişimlerine başladıktan sonra, münafıklar bu uygulamalardan hoşnut olmamışlardı. Hz.Muhammed’in@ iktidardan indirilmesi ve tekrar eski şirk sistemine dönülmesi için Mekke müşrik yönetimi ile gizlice irtibata geçmiş ve onlarla işbirliği yapma konusunda anlaşmışlardı. Onlar bu iş birliği görüşmelerinin gizli kaldığını sanıyorlardı fakat her şeyi bilen Cenab-ı Hak bu durumdan elçisini bir vesile ile haberdar etmişti bile. Onlar düşmanla girdiği iş birliği ile yaptıkları ihanetlerin bedelini çok ağır bir şekilde ödeyeceklerdi. Görevli güçler / melekler onlara bunun hesabını soracaklardı. Onların İslam Cumhuriyeti aleyhine yaptıkları ihanet girişimlerini ve tuzaklarını Allah boşa çıkaracaktı. Onlar kendilerini gizlediklerini sanıyorlardı. Fakat konuşmaları, mimikleri, hal ve hareketleri kendilerini ele veriyordu. Cenab-ı Hak dilese onların yaptıklarını bilfiil gösterebilir ama buna gerek bile yoktu. Onlar kendi kendilerini ele veriyorlardı zaten. 23-30- İşte onlar öyle kimselerdir ki, Allah onları lanetlemiştir. Böylece onları hakka karşı sağırlaştırmakta, gerçek karşısında da gözlerini kör etmektedir. Peki, öyle olmasaydı, Kur’an’ı hiç düşünmüyorlar mıydı? Yoksa kalpleri üzerinde kilitleri mi var? Şüphesiz doğru yol kendilerine apaçık belli olduktan sonra gerisin geri inkâra dönen kimseleri şeytan ayartmış ve onları boş hayallerin peşine düşürmüştür. Bu, onların (münafıkların), Allah'ın indirdiğini beğenmeyenlere (Mekke müşriklerine ve / veya Yahudilerin şeytanlarına), “Bazı işlerde biz size itaat edeceğiz” demeleri sebebiyledir. Oysa Allah onların gizli görüşmelerini bilmektedir. Peki, melekler / görevli güçler onların yüzlerine ve sırtlarına vura vura canlarını alırken halleri nice olur? Bu, onların Allah'ı gazaplandıran şeylere uymaları ve O'nun rızasını beğenmemelerinden dolayıdır. Bu yüzden Allah, onların amellerini boşa çıkarmıştır. Yoksa kalplerinde hastalık olan münafıklar, içlerinde gizledikleri kinlerini Allah’ın hiç açığa çıkarmayacağını mı sandılar? Eğer Biz dilersek, onları sana gösteririz ve böylelikle sen de onları simalarından tanırsın. Andolsun zaten sen, onları sözlerinin üslubundan da tanırsın. Allah ise bütün yaptıklarınızı bilir. (Muhammed Suresi 23-30) Savaş halleri aynı zamanda birliğe, beraberliğe, kardeşliğe, adalete, barış ve huzura samimiyetle inananlar ile yapmacık olarak inandığını söyleyenlerin ama aslında toplumun birbirine düşmesinden, kavga ve anarşiden beslenen kimseleri ayırt etmek için birer turnusol görevi görürler. Cenab-ı Hakk, kullarını savaş hali zorluklarıyla imtihan eder ve ilahi değerler uğruna zorluklara tahammül edenlerle bu değerlere inanıyormuş gibi görünen ama zor zamanlarda hemen zalimlerden yana olanları ortaya çıkarır. 31- Andolsun Biz, içinizden cihat edenleri ve sabredenleri ortaya çıkarıncaya ve kalplerinizin derinliklerinde gizlediklerinizi açığa çıkarıncaya kadar sizleri belalandıracağız. /denemeye tabi tutacağız. (Muhammed Suresi 31) 11.7. Müminlerin Azim ve Sebatlarının Güçlendirilmesi ve Savaş Stratejisi Verilmesi Cenab-ı Hak, müminlere moral vermek için Mekke müşrikleri ile savaşıldığında müşriklerin müminlere zarar veremeyeceklerini, münafıkların da hiçbir şekilde zarar veremeyeceklerini, onların müminlerin aleyhindeki çabalarının boşa gideceği müjdesini verir. 32- Kuşkusuz, şu inkâr edip, Allah'ın yolundan alıkoyanlar ve kendilerine doğru yol açıkça belli olduktan sonra peygambere karşı gelip zorluk çıkaranlar (münafık ve/veya Yahudiler) Allah'a hiçbir zarar veremezler. O (Allah), onların gayretlerini boşa çıkaracaktır. (Muhammed Suresi 32) Cenab-ı Hak, savaşa çıkıldığında müminlerin Kendisine ve elçisine itaat etmelerini emreder. Aksi takdirde çabaların boşa çıkacağını bildirir. Müşrik düşmanların ise asla bağışlanmayacağını belirttikten sonra müminlerin savaş sırasında asla gevşeklik göstermemelerini ve savaşta üstün geldikleri zamanda düşman tam teslim olmadan barışa yanaşmamaları talimatını verir. Düşman safında savaşan taraflar dikkate alındığında bu talimat oldukça önemlidir. Zira düşman safında müminlerin babaları, oğulları ya da yakın akrabaları bulunduğundan üstün konuma gelindiğinde “bu kadar yeterli, artık kan dökmeyelim, barış yapalım” şeklinde söylemler sarf edecek müminler bulunabilir. Fakat bu durum çok tehlikelidir. Savaş birden yön değiştirip galipken mağlup duruma düşülebilir. Bu nedenle savaşta merhametli davranışın uygun olmadığı müminlere tembihlenir. 33-35- Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygambere itaat edin de amellerinizi boşa çıkarmayın. Muhakkak ki, inkâr edip, Allah'ın yolundan saptıran, sonra da inkârcı olarak ölen kimseleri Allah asla mağfiret etmeyecektir. Bu nedenle sakın gevşeklik etmeyin de siz üstün iken düşmanı barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir ve amellerinizi asla eksiltmeyecektir. (Muhammed Suresi 33-35) 11.8. Savaş İçin İslam Ordusunun Donatılmasına Teşvik Cenab-ı Hak, elçisinin savaş emri verdiği zaman müminlerin orduyu donatmak için maddi fedakârlıkta bulunmalarını ister. Dünya hayatının gelip geçici olduğunu dolayısıyla dünyevi menfaatler uğruna kararlı duruşun bozulmaması gerektiği, eğer Elçiye@ sadakatle bağlanıp emirleri yerine getirilecek olursa Kendisinin yapılan fedakârlığın ödülünü vereceğini bildirir. Müminler ordunun donatılmasında yapacakları yardımın kapsamı konusunda tereddüt yaşadılar. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, müminlerin yapacakları maddi fedakârlığın kapsamını belirledi. Onların tüm mallarını / mülklerini orduya bağışlanmasının istenmediği açıklanarak bağışların kişilerin samimi olarak yapabilecekleri yardımlardan ibaret olduğunu belirtti. Zaten müminlerden tüm mal ve mülklerinin feda edilmesi talep edilseydi o takdirde kendilerinden istenen fedakârlığı yapmayacakları / yapamayacakları da çok açıktı. Böyle bir talebe onlar karşı çıkacaklar ve cimrilik edeceklerdi. Kendi aleyhlerine bir karşı çıkış ve cimrilik olmasına rağmen bunu yapacaklardı. Müminler zenginliğin yolunun Allah yolunda fedakârlıktan geçtiğini bir türlü düşünemiyorlardı. Bu âlemde her ne varsa Allah’a ait olduğunu, insanların hiçbir şeye sahip olmadığını insanoğlu bir anlasa, bu türden cimriliği yapmayacaklardı. Cenab-ı Hak bu hususu Medinelilere anlatmaya çalıştı ve Allah yolunda savaşmaya ve bu uğurda fedakârlık yapmaya davet etti. Şayet Medineliler bundan kaçınacak olurlarsa onların yerlerine Kendi yolunda savaşacak başka toplumlar getireceği tehdidini de yaptı. O toplumların Medineliler gibi olmayacağını da bildirdi. Şüphesiz Allah’ın her şeye gücü yeter. 36-38- Muhakkak ki şu kısa vadeli yaşamınız / dünya hayatınız, ancak bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Eğer iman eder ve takvalı davranırsanız / kendinizi korursanız Allah size ödüllerinizi verecektir. Sizden bütün mallarınızı da sarf etmenizi istemez. Eğer Allah, sizden onları [mallarınızın tümünü] sarf etmenizi isteyip de sizi zorlasaydı cimrilik eder ve buna karşı çıkardınız. İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağrılıyorsunuz. Fakat içinizden kimileri cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse, o ancak kendi şahsiyetinden cimrilik etmiş olur. Allah zengindir, siz ise fakirlersiniz. Eğer siz yüz çevirirseniz Allah sizin yerinize başka bir toplum getirir. Sonra onlar, sizin gibi olmazlar. (Muhammed Suresi 36-38) İslam Ordusunun donatılması için yapılan teşvik kapsamında uyarılara rağmen bazı kimseler mızmızlık yapıyorlardı. Onlar Muahat (Kardeşlik) kurumu ile Mekke’den gelen muhacirlere evlerini açtıklarını, geçimliklerini paylaştıklarını ama hala kendilerinden fedakarlık yapmalarının beklendiğini, bu fedakarlık sürecinin daha ne kadar devam edeceğini, vaad edilen fethin bir an önce gelmesini ifade ediyorlardı. Tahammül sınırlarını zorlayan bu fedakarlıklara artık bir son verilmesini talep ediyorlardı. Medine’nin yok oluşunu önleyen İslam sistemi sayesinde kendilerine yapılan bu iyilik karşısında nankörlük gösteren bu günahkar kimselere de bir cevap verilemesi gerekiyordu. Cenab-ı Hak, İnsan Suresi’nin son ayetlerini bu amaçla inzal eder ve elçisine bu kimselerin isteklerine boyun eğmemesini, kendisine sığınmasını emrederken paylaşma / infak konusunda ayak sürüyen bu kimseleri de ikaz eder. Onlara acele etmemelerini belirtir. Eğer sabretmeyip acele ederlerse kendilerini çok zor günlerin beklediğini ifade eder. İslam Cumhuriyetinin mevcut kurumlarıyla oluşturulan yapısının çok sağlam olduğunu, ama ilerideki durumlara / gelişmelere bağlı olarak bu yapıda değişikliğe gidilebileceğine vurgu yapar. Ve bu yapıyı değiştirmenin vaktini Cenab-ı Hakk’ın tayin edeceği belirtilir. Allah’ın bunu böyle dilediği ve başka bir seçeneğin olmadığı ifade edilerek müminlerin bu yapısal değişikliği yapmaktan başka çarelerinin olmadığına işaret edilir. 23-31- Gerçek şu ki, Kur’an’ı sana peyderpey / zaman zaman Biz indirdik Biz! Öyleyse Rabbinin hükmüne sabret. Onlardan hiçbir günahkar veya nanköre boyun eğme. Sabah-akşam (daima) Rabbinin adını an. Gecenin bir bölümünde de O’na secde et ve geceleri uzun uzun O'nu tesbih et. Onlar aceleciyi seviyorlar da (acele ettikleri takdirde) gelecekte kendilerini bekleyen ağır / zor günü umursamıyorlar. Onları Biz yarattık ve bağlarını / yapılarını çok sağlam yaptık. Dilediğimiz zaman da benzerleriyle sürekli değiştiririz. Muhakkak ki bu, bir hatırlatmadır. Artık dileyen Rabbine giden bir yol tutar. Allah’ın dilemesi budur! Siz ancak bunu dileyebilirsiniz! Çünkü Allah, herşeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. O dilediğini rahmetine sokar. Zâlimlere ise, acıklı bir azap hazırlamıştır. (İnsan Suresi 23-31) [1] Hüseyin et Tabatabai; El Mizan fi tefsiril Kur’an

  • Bölüm 31: HUDEYBİYE AKDİNİN REVİZYONU | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 31 HUDEYBİYE ANLAŞMASININ REVİZYONU 31.1. Hudeybiye Anlaşmasının Tadili Hudeybiye Anlaşması imzalanırken müminler için itibar kaybı ve aşağılanma olarak telakki edilen maddeler arasındaki “iltica” maddesi müminleri çok rahatsız ediyordu. Mekkeli müşrikler açısından ise bu madde önemli bir kazanım olarak görülüyordu. 31.2. Hudeybiye Anlaşmadaki «İltica» Maddesinin Analizi Anlaşmanın ilgili maddesi şöyle diyordu; “Mekke’deki müminlerden kaçıp Medine’ye sığınan olursa o sığınanlar Mekke’ye teslim edilecek ama müminken müşrikliğe dönerek Mekke’ye sığınan kimseler ise geri verilmeyecek.” Bu madde, müminlerin aleyhine göründüğü için müminlerce bir türlü hazmedilemiyordu ve müminleri ziyadesiyle üzüyordu. Çünkü müminler iman eden kardeşlerinin Medine’ye gelmesini, kendi saflarına katılmasını istiyorlar ve böylece Medine İslam Cumhuriyeti’nin güçlenmesini arzu ediyorlardı. Mekke açısından ise bu durumun tersi geçerli idi. Eğer kendi kabilelerinden mümin olanların Medine’ye gitmelerine izin verilecek olursa sayısal olarak Mekke zayıflayacak, Medine güçlenecekti. Medine’den gelecek sığınmacılar ise Mekke’ye güç katacaktı. Özellikle de nitelikli kişilerin kendilerine katılması halinde elde edilecek sayısal üstünlük Mekke’yi güçlendirecekti. Bu nedenle Mekkeliler açısından söz konusu maddenin önemi çok büyüktü. Bu maddeyi anlaşmaya özellikle koydurmuşlardı. Halbuki siyasi olarak bakılınca bu madde Mekkeli müşriklere değil Medine’nin lehine bir durum meydana getirecekti. Şöyle ki; barış anlaşmasının diğer maddeleri uyarınca artık Medine İslam Cumhuriyeti Mekke kervanlarının önünü kesemeyecekti. Fakat Mekke müşrik yönetiminin karşıtları Mekke’den kaçıp Medine’ye iltica etmeksizin Mekke şehrinin çevresinde yurt tutup Mekke kervanlarını yağmalayacak olursa Mekke’nin ticaretini yine zor duruma sokacaklardı. Böylece bu duruma bir çare bulması için Mekke müşrikleri Peygamberimize başvurmak zorunda kalacaklardı. Gelecekte durumun böyle bir gidişata evrileceğini siyasi basireti çok keskin olan peygamberimiz ve yakın çevresindeki bazı ileri gelen müminlerden başkası bilmiyordu. Bu durumun oluşması için Mekke’den kaçışların olması gerekiyordu. 31.2. Ebu Basir’in Mekke’den Kaçışı Ebu Basir, Hudeybiye Barış Anlaşmasından kısa bir süre sonra Mekke’den kaçtı ve Medine’ye sığındı. Ebu Basir Medine’ye gelince peygamberimiz kendisini bağrına bastı. Fakat barış anlaşmasının hükümleri gereği kendisini Medine’de tutamayacağını, şayet teslim almak için Mekke’den gelen olursa geri vermek zorunda kalacağını kendisine söyledi.([1] ) Mekke müşrik yöneticileri Huneys bin Cabir ve yardımcısını elçi olarak Medine’ye göndererek peygamberimizden Ebu Basir’in kendilerine teslim edilmesini istediler. Medine’deki müminler Ebu Basir’in teslim edilmesinin çok onur kırıcı olduğunu, iman kardeşliğine yakışmadığını, teslim edilecek olursa ona işkence edeceklerini belirterek çok duygulu bir ortam meydana getirdiler. Herkesin içi kan ağlamaktaydı. İman etmiş ve kendilerine sığınmış bir kardeşlerini müşriklere teslim etmek onlara çok ağır gelmekteydi. Fakat Peygamberimiz anlaşmaya sadık kalınması gerektiğini ve elden bir şey gelmediğini bildirerek Ebu Basir’i Mekke’den gelen ve anlaşmaya riayet etmesi gerektiğini söyleyen Mekke Elçisi Huneys’e teslim etti. ([2] ) 31.3. Hz.Muhammed’in@ Planı Ebu Basir elleri bağlanarak Mekkeli elçi Huneys tarafından götürülürken yolda Ebu Basir bir oyun ile Huneys’i öldürdü. Huneys’in yardımcısı ise kaçıp Medine’ye peygamberimize gelip durumu anlattı. Bir süre sonra Ebu Basir de Medine’ye geldi. Fakat Peygamberimiz Ebu Basir’in Medine’de yerinin olamayacağını, Medine’de kalacak olursa iki tarafın savaşına sebep olacağını belirtti. Kendisini tekrar Mekke yönetimine teslim etmesi gerektiğini söyledi. Huneys’in yardımcısına Ebu Basir’i teslim almasını istedi fakat Huneys’in yardımcısı çok korktuğu için buna yanaşmadı. Diğer taraftan Ebu Basir’de atik bir hareketle teslim olmadı ve Medine’den kaçarak doğruca Mekke’nin ticaret yolları üzerindeki Zülhuleyfe’ye kaçtı ve orada kamp kurdu. Bu olayda Hz.Muhammed@ anlaşmaya sadık kalmıştı. İltica eden mümin şahsı Mekke’ye teslim etmişti. Artık gerisi Mekke’yi ilgilendirmekteydi. Mekkeli elçiler ise teslim aldıkları şahsı muhafaza edememişlerdi. İkinci kez de teslim etmeye yönelmiş olmasına rağmen Mekkeli elçi buna yanaşmaktan imtina ettiği gibi iltica talebinde bulunan Ebu Basir de Medine’den kaçmıştı. Peygamberimizin planı işlemektedir. Bu olaydan kısa bir süre sonra Hz.Muhammed@ Hz. Ömer’e Mekke’deki müminlere gizli bir mektup göndermesini istedi. Söz konusu mektupta Ebu Basir’in kahramanlığını övülürken etrafında kendisi gibi cengaverlerin olması halinde çok şeylerin başarılacağı ifade edilerek mümin Mekkelilerin Ebu Basir’in etrafında toplanmasına işaret edildi. Bunun üzerine Mekke’deki müminler harekete geçtiler ve Mekke’den kaçıp Ebu Basir’in kampında toplandılar. Ebu Cendel ve bazı müminler ilk etapta kaçanlar arasındaydılar. Baskın yapmak için yeterli çoğunluğa ulaşan müminler, Ebu Basir’in komutanlığında Mekke’nin ticaret kervanlarının yollarını kestiler, mallarını yağmaladılar ve gerektiğinde çatışmaya girerek kervan muhafızlarını öldürürler. Böylece Ebu Basir ve arkadaşları Mekke’nin Şam ticaret yolunu keserek Mekke’ de ekonomik krizinin devam etmesini sağladılar. Süreç içerisinde Mekke için artık ticari yol güvenliği tamamen bozuldu. Hudeybiye anlaşması ile elde ettikleri yol güvenliğini tekrar kaybettiler. Ebu Basir’in çevresinde topladığı militan mümin sayısı rivayetlere göre 70 ila 300 civarına ulaşmıştı ki bu sayı Mekke kervanlarındaki muhafızların artık baş edemeyeceği noktaya varmıştı. Planın gerçekçi olması için belki de peygamberimizin Mekkelilere yardım etmek için onları Hayber’deki depolara yönlendirdiği yardım kervanları bile soyuluyordu. Yani peygamberimiz Mekkelilere yardım etmek için veriyordu ama Ebu Basir’in adamları bu yardım kervanlarını bile soyuyorlardı. Mekke müşrik yöneticileri tekrar çaresiz duruma düştüler. Hudeybiye Barışı onlara Şam yolunu tam açacak iken aynı anlaşmanın bir maddesi onlara tekrar o yolu kapatmıştı. Mekke yönetimi anlaşmanın ilgili maddesinde değişiklik yapmaya yani müminlerin Medine’ye iltica etmesinin önündeki engeli kaldırmayı tartışma noktasına geldiler. Ebu Süfyan Hudeybiye barış anlaşmasının “mülteci / sığınmacılarla” ilgili maddesinin kaldırılması konusunu Mekke yönetiminde tartışmaya açtı. Mekke Yönetimindekiler Kureyş’in kamuoyu / vicdanı gereği buna karşı çıktılar. Zira bunu kabul etmenin kabile onurunu zedeleyeceğini ve bu nedenle alternatif yollara başvurulması gerektiğini tartıştılar. Mekke yönetimi bu bunalımdan kurtulma konusunda çözüm yolu bulmak amacıyla Hz.Muhammed@ ile görüşmeler yapmak üzere Ebu Süfyan’ı Medine’ye elçi olarak gönderdi. 31.4. «İltica» Maddesinin Değişmesi Medine’ye gelen Ebu Süfyan, peygamberimizden önce bu mümin eşkıyaların yol kesme operasyonlarına son vermeleri için onlara talimat göndermesini talep etti. Fakat peygamberimiz bunu yapamayacağını kendisinin anlaşma şartlarına harfiyen uyduğunu belirtti. Bu sorunun yegane çözümünün, anlaşmadan «iltica yasağı» maddesinin kaldırılması olduğunu ilave etti. Ebu Süfyan, Mekke’nin çok zor durumda kaldığını erzak ihtiyacının had safhaya ulaştığını söyledi. Buna rağmen Mekke ileri gelenlerinin bu maddeyi değiştirme yanlısı olmadığını da belirtti. Bu söylemiyle kendisinin çaresizliğini kullanarak peygamberimizi başka bir çözüm yolunu önermeye sevk etmeye çalıştı. Peygamberimiz ise bu soruna tek çözümün anlaşmadaki ilgili maddenin değişimi olduğunu yinelemekle beraber Ebu Süfyan’ın yakındığı hususlardaki zor durumu gidermek amacıyla Hayber ganimetlerinden Mekke’ye karşılıksız olarak gıda ve değerli eşya yardımı yaptı. Verdiği bu yardımlar dağıtılırken yoksulların asla unutulmaması gerektiği konusunda Ebu Süfyan’ı da uyardı. Ebu Süfyan Mekke’ye döndü ve Hz.Muhammed’in Mekke’nin ihtiyacını karşılayacağını ve ekonomik kriz sorununu çözeceğini ancak anlaşmada revizyonu şart koştuğunu Mekkelilere bildirdi. Mekkeliler çaresizdi. Eğer anlaşmada revizyona razı olmayacak olurlarsa peygamberimizin eline bakar hale geleceklerdi. Bununla beraber Hz.Muhammed’in@ karşılıksız insani yardımı onlar üzerinde olumlu etkisini gösterdi ve karşıtların kalpleri bir nebze olsun yumuşadı. Tartışmaların sonunda Mekkeli yöneticiler Hz.Muhammed’in@ revizyon şartını kabul ettiler ve revizyonu kabul ettiklerine dair Medine’ye bir mektup gönderdiler. Böylece anlaşmanın «iltica yasağı» maddesi kaldırılmış ve anlaşma revize edilmiş oldu. Bu değişiklik ile Medine’de çok büyük bir sevinç yaşandı. Cenab-ı Hakk’ın elçisine verdiği basiret ile yürütülen plan işledi ve müminlerin Medine’ye sığınmalarının önü açıldı. Hz.Muhammed@ bu haberi bir mektupla Ebu Basir’e bildirdi ve hepsinin artık Medine’ye gelebileceklerini bildirdi. Ancak Ebu Basir bu mektubu aldığında ağır hastaydı ve Medine’ye yolculuğa çıkamadan son nefesini verdi. Ebu Cendel liderliğinde diğer mümin arkadaşları onu defnettikten sonra hep birlikte Medine’ye döndüler. Artık sürekli büyüyüp gelişen İslam Cumhuriyetine katılım konusunda bir engel kalmamıştı. Mekke’de iman eden / safını Hz.Muhammed’den@ yana seçen kişiler Mekke’yi terk ederek Medine’ye gelebileceklerdi. Bundan sonra Mekke yönetimi sürekli kan kaybedecek, Medine İslam Cumhuriyeti ise güçlenecekti. İslam Cumhuriyetinin lehine gelişecek katılım süreci, Mekke Yönetiminden güçlü kişilerinin İslam topluluğuna katılımı ile çok büyük bir ivme kazanacaktı. 31.5. İslam / Barış Topluluğuna Yeni Katılan Ehli Kitap Kabilelerin Uyumlulaştırılmasına Karşı Engeller Hayber’in fethinden sonraki bir yıllık süreçte Yahudi inkarcılar / başkaldıranlar, İslam Cumhuriyetinin büyümesini ve kendilerinin mağlubiyetini bir türlü hazmedemezler. Bu nedenle peygamberimizin hükümetini başarısız kılmak için ellerinden geleni yapmaktan geri kalmazlar. Savaş gücünü kaybetmeleri ve teslimiyet anlaşmasını da kabul etmiş olmaları onları sivil direniş yollarına sevk etmiştir. Onlar, bu kez, Yahudi toplumunun İslam toplumuna uyumunu engellemeye yönelik çeşitli entrikalar denediler. Bu amaçla onlar kendi içlerinden bazı Yahudileri ajan olarak peygamberimizin yanına gönderdiler. Bu ajanlar aslında iman etmedikleri halde sanki iman etmiş gibi davranıyorlar ve peygamberimizin yanına sokulup olan bitenleri izliyor ve işlerine yarayacak haberleri elde etmeye çalışıyorlardı. İslam Cumhuriyeti aleyhine kullanabileceklerine inandıkları haberleri hemen kendilerini gönderen Yahudi inkârcı / başkaldıran yandaşlarına iletiyorlardı. Bunun yanında onların çok daha önemli bir fonksiyonları da vardı; bu ajanlar, inkârcı / isyancı arkadaşları ile sürekli irtibat halindeydiler. İnkârcı / isyancı arkadaşları, onlara Hz.Muhammed@ ile Hayber’in fethi sonrası yaptıkları teslimiyet anlaşmanın hükümleri üzerinde spekülasyon yaparak anlaşmanın hükümlerini kendi çıkarlarına olacak şekilde yorumlanmasını sağlamaları görevini de vermişlerdi. Böylece onlar anlaşma hükümlerinin uygulama usul ve esaslarının belirlenmesi aşamasında sürekli spekülasyon yapıyor, anlaşmanın hükümlerini kendi istedikleri şekilde yorumluyorlardı. Şayet kendi çıkarlarına aykırı bir hükümle karşı karşıya kalacak olurlarsa bunu kabul etmiyorlar ve şiddetle kendi çıkarlarını savunuyorlardı. Onlar bu taktiklerle anlaşma hükümleri üzerinde ihtilaf yaratıyor, İslam toplumunda fitne çıkarmaya ve Hz.Muhammed’in kurduğu düzeni tahrip etmeye çalışıyorlardı. Cenab-ı Hak, onların bu fitne çıkarmaya yönelik çabalarını dile getirerek fitneci hareketleri nedeniyle dünyada rezillikle ahirette de büyük bir azapla cezalandırılacağını bildirdi; 41- Ey Peygamber! Kalpleri inanmadığı / güvenmediği halde dilleriyle «inandık» / «güveniyoruz» diyenlerle Yahudilerin inkarcılık / isyan için yarış edenlerini dikkate alarak sakın üzülme! Bunlar (kalpleriyle inanmadıkları halde dilleriyle inandık diyenler) Yahudilerin inkarcılarının / isyancıların casusluk yapmak için senin yanına gönderdiği ve yalanlamak için seni dinleyen kimselerdir. Onlar (Anlaşmada / Kitabda geçen) sözlerin anlamlarını asli şeklinden saptırır, gizler, değiştirir ve tahrif ederler. Ve birbirlerine “Eğer size şu verilirse (anlaşmadaki hükümler şu şekilde yorumlanırsa) kabul edin. Eğer o verilmez ise (anlaşmadaki hüküm bizim yorumladığımız şekilde değil de istemediğimiz şekilde yorumlanırsa) reddedin. / kendi çıkarlarınızı savunun.” derler. Allah, kimin fitne içinde kalmasını dilerse, artık sen, onu Allah’ın elinden kurtaramazsın. İşte onlar öyle kimselerdir ki Allah, onların kalplerini temizlemeyi dilemez. Onlar için, dünyada bir rezillik vardır, ahirette de büyük bir azap vardır. (Maide Suresi 41) 31.6. Yahudi İnkarcıların / Asilerin Toplumu ve Hukuku «İFSAD» Alışkanlıkları Yahudi inkarcıların / isyancıların işleri güçleri kendi çıkarları için toplumu ve hukuku ifsat etmektir. Onlar eskiden kalma alışkanlıklarını sürdürmek isterler. Haram yiyicilik, yalan, dolan ve hırsızlık onların temel vasıflarıdır. Hayber’in kodaman sınıfından olan bu inkârcı / isyancı kitlenin Hayber’in fethinden önce toplumda sözleri geçiyordu ve istediklerini yapıyorlardı. / yaptırıyorlardı. Ahbarlarına / Din adamlarına baskı kuruyorlar ve istedikleri fetvayı alıyorlardı. Ya da onlara biraz hediye ve menfaat sağlayarak istedikleri sonuca ulaşıyorlardı. Hayber fethedilip onlar İslam Cumhuriyetinin egemenliği altına girdikten sonra da aynısını yapmak istediler. Sorun çıkınca hemen Hz.Muhammed’e@ başvurdular ve O’ndan da istedikleri fetvayı almaya çalıştılar. Şayet Hz.Muhammed’den@ işlerine gelen fetva / hükmü alamadılar ise o zaman O’nun verdiği hükmü reddettiler. Kendi ahbarlarına / din adamlarına döndüler ve onlardan istedikleri hükmü almaya çalıştılar. Aslında onlar bu davranışları nedeniyle samimi değillerdi. Onlar eskiden olduğu gibi adaleti, hakkı değil işlerine gelen, menfaatlerine uygun olanı elde etmeye çalışıyorlardı. Onların kendi dinlerine, kitaplarına ve ilkelerine de imanlarının olmadığı yani samimi olmadıkları bu hareketleri ile açığa çıkmaktaydı. Bu nedenle kendi toplumlarında çıkan sorunlarının çözümü için Yahudi inkârcı / asi kodamanların İslam hükümetine başvurmaları halinde İslami idarenin / peygamberimizin bu sorunu çözmek için girişimde bulunup bulunmaması konusunda Cenab-ı Hak, İdareyi / peygamberimizi serbest bıraktı. Yahudilerin kendi sorunlarını çözmek için İslam Cumhuriyeti idarecilerinin soruna el atabileceği gibi onların sorunlarını kendi otoriteleri ile çözmesini de isteyebileceğini bildirdi. Şayet İslam İdaresi sorunu çözmeye yönelik bir irade gösterecek olursa o zaman da adaleti dikkate alması, sorunu adaletle çözmesi emredildi. 42-43- Onlar (Yahudilerin inkârcı / asi kodamanları) yalan, iftira ve kendi reklamlarını yapan boş sözleri dinlemeye çok meraklı ve haramı (yasadışı yollardan elde edilen kazançları) yemeğe pek düşkündürler. Eğer (kendi aralarında çıkan sorunların çözümü için) sana müracaat ederlerse, nasıl uygun görürsen öyle davran: ister aralarında hükmet / sorunlarına çözüm getir, istersen başvurularını geri çevir. Başvurularını geri çevirdiğin takdirde sana asla zarar veremezler. Şayet aralarında hükmedecek / sorunlarına çözüm getirecek olursan, adaletle hükmet / sorunlarını çözerken adaleti gözet. Şüphesiz Allah, adil olanları sever. İçinde Allah'ın hükmünün bulunduğu Tevrat ellerinde olduğu halde, niçin seni hakem yapıyorlar. / senin hükmüne başvuruyorlar? Daha sonra da senin verdiğin hükümden de yüz çeviriyorlar. İşte (bu yaman çelişki gösteriyor ki) onlar samimi değillerdir. (Maide Suresi 42-43) 31.7. Ahbarın / Yahudi Din Adamlarının Uyarılması Cenab-ı Hak, Yahudi inkârcı / asi kodamanların kendi aralarındaki sorunların çözümünde İslam İdaresine başvuru yapmaları halinde bu sorunun çözümüne hakemlik yapıp yapmama hususunda İslam İdarecilerini serbest bırakmakla birlikte onların sorunlarını çözmede kendi içlerinde nasıl çözecekleri konusunda ilgisiz kalmadı. Onlara kendi müktesebatlarının / yasalarının kullanılmasını emretti. Yani Tevrat hükümlerinin uygulanmasını emretti. Bu hükümleri uygulayacak olan hahamların da / din adamlarının da / otoritelerinin de artık inkârcı, azgın, zalim ve hırsız kodamanların tasallutundan kurtulduklarını, Hz.Muhammed’in@ gözetiminde adil bir idareye kavuştuklarını belirtti. Tıpkı eski zamanlarda olduğu gibi onların kendi peygamberleri ve din büyüklerinin izinden giderek Tevrat’ın hükümlerini korkmadan çekinmeden uygulamalarını istedi. Artık kodaman azgınlardan hiçbir şekilde korkmamalarını, onların hiçbir şekilde kendilerine baskı yapamayacağını bildirdi. Arkalarında İslam Cumhuriyetinin olduğunu ve Yahudiler arasında Tevrat’taki gerçek hükümlerle hükmetmekten çekinmemelerini ve bu hususta sadece Kendisinden (Allah’tan) korkmalarını istedi. Böylece Yahudi ahbarı / din adamları / otoriteleri kendi toplumlarının azgın kodamanlarına karşı durmaları konusunda cesaretlendirildiler. Cenab-ı Hak, Yahudi ahbara / din adamlarına ve samimi olan ileri gelenlere artık zulmün ortadan kaldırıldığını ve zalimlere meydan verilmediği bir ortamın yaratıldığını belirterek buna rağmen onlar halkın sorunlarını çözmede azgın kodamanlarının taleplerine boyun eğecek olurlarsa, onların da inkârcı / asi kodamanlardan olacaklarını ve kendilerinin İslam Cumhuriyetini inkar edenler / başkaldıranlar safında görüleceklerini bildirdi. 44- Gerçek şu ki içinde hak yolu aydınlatıcı bilgiler ve nur olan Tevrat’ı Biz indirdik. Varlıklarını Allah’a teslim eden peygamberler, Yahudilere Tevrat’la hükmederlerdi. Allah’ın kitabını korumakla görevlendirilmeleri sebebiyle, kendilerini Rablerine adamış olan ahbar, hahamlar, zahitler ve alimler de, onunla hüküm verirlerdi. / icraat yaparlardı. Çünkü onlar Tevrat’ın ilahi hükümler içeren ve insanların sorunlarına çözüm getiren bir kitap olduğuna şahitlik etmekteydiler. (O halde Ey Yahudi din adamları / otoriteleri) artık insanlardan korkmayın, benden korkun! Ayetlerimi servet, makam, mevki gibi geçici dünya menfaatlerine satmayın! (Artık sizler de geçmiş peygamberleriniz ve salih din adamlarınız gibi davranın!) Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmez / icraat yapmazsa işte onlar kafirlerin / inkarcıların / başkaldıranların ta kendileridir. (Maide Suresi 44) 31.8. Hakka ve Adalete Davet Cenab-ı Hak, Yahudi din adamlarının / otoritelerinin Tevrat’a göre hüküm vermelerini emrettikten sonra Tevrat’ın adaleti emrettiği ve toplumda işlenen her suça adil bir karşılık verilmesi gerektiğini ifade etti. Bu minvalde o sırada işlenmiş bir cinayet örneğinden yola çıkarak aralarında işlenen söz konusu cinayet için Tevrat’a göre hüküm verilmesini emretti. Bahsi geçen cinayet konusunda inkârcı Yahudi kodamanlar önce Hz.Muhammed’e@ başvurmuşlardı. O’nun katil için kısasa hükmetmesi üzerine o inkârcı Yahudiler bu hükmü beğenmediler. Bu hüküm onların işlerine gelmedi. Bu kez onlar tekrar kendi ahbara / din adamlarına başvurdular ve onlardan farklı hüküm vermelerini istediler. Bunun üzerine Cenab- Hak Yahudi ahbarın / din adamlarının da artık bu inkârcı Yahudi kodamanlara yüz vermemesini ve Tevrat’a göre hükmetmesini istedi. Kısas / adil karşılık verilmediği takdirde onların zalimlerden olacağını belirtti. 45- Biz, Tevrat ta onlara şunu farz kıldık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş. Bütün yaralamalara karşılık da dengi ceza verilecektir. Fakat mağdur olan bu hakkından vazgeçer de suçluyu bağışlarsa, bu bağışlaması kendi günahları için bir kefaret olur. Artık kim, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, o taktirde işte onlar zalimlerin ta kendileridir. (Maide Suresi 45) Aynı uygulamanın Hristiyanlar tarafından da yapılması emredildi. Ki bu özellikle Medine İslam Cumhuriyeti ile müttefik hale gelen Necran ve yukarıdaki Suriye sınırında bulunan Devmetul Cendel’deki Hristiyan kabileler için geçerli idi. Bu hükümler aynı zamanda Medine’de çok az da olsa Hristiyan olarak yaşayan kişiler içinde geçerliydi. Onların da kendi dinleri / kitapları / hukukları ile uygulama yapılacağı hükme bağlanmış oluyordu. Bu hükümle İslam Cumhuriyeti içerisinde yaşayan tüm diğer din mensupları kendi şeriatlarına göre fakat adaletten ayrılmadan ve hiçbir zümrenin, kodamanın baskısı olmadan kendi dinlerindeki yasalarla hükmedilmeleri emredildi. Eğer din otoritelerinin / din adamlarının kendi toplumlarındaki zalim kodamanların keyiflerine göre hüküm verirlerse günaha batmış kimselerden olacakları belirtildi. 46-47- Onların peşinden Tevrat’tan ellerinde bulunanı tasdik edici olarak Meryem oğlu İsa’yı gönderdik. Ona, içinde hidayet ve nur olan, ellerindeki Tevrat’ı tasdik eden ve takva sahipleri / kendini korumak isteyenler için hidayete erdirici ve öğüt verici olan İncil’i verdik. Artık İncil Ehli de Allah'ın İncil’de indirdiği hükümlerle hükmetsinler. Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyenler, asi / bozguncu / başkaldıran fasıkların ta kendileridir. (Maide Suresi 46-47) 31.9. Farklılıkların Birliği ve Farklılıkların İyilik / Hayır Hedefli Yarışması Cenab-ı Hak, İslam Cumhuriyeti egemenliği altında yaşayan Yahudi ve Hristiyan toplulukların (ümmetlerin) Allah’ın kendilerine indirdiği Kitaplarında öngörülen hukuk / yasalara göre hükmolunmalarını belirttikten sonra peygamberimize de Kur’an’ı indirdiğini belirtti ve hiçbir azgın kodamanın keyif ve arzularına göre hükmetmemesini, insanlar arasında hükmederken adaletle / hak ölçülerine göre hükmetmesini emretti. Aynı zamanda bu Kur’an’ın bütün ilahi kitaplardaki hükümleri kabul ettiğini ve onları koruduğunu ama zaman içinde onların yanlışa doğru yorumlanan hükümlerini de düzelttiğini bildirdi. Böylece her topluluk / ümmet için onların ortam ve şartlarına göre farklılık gösteren ayrı ayrı şeriatlar tayin ettiğini bununla beraber zamanla değişmesi mümkün olmayan ve her topluluk / ümmet için ortak olan ana esasları / ilkeleri de belirlediğini bildirdi. Cenab-ı Hak, İslam Cumhuriyetinde çok hukuklu bir sistemin uygulanacağını ortaya koyarak bütün diğer dinlerin mensuplarının ilahi hukuk hükümlerini uyguladıkları müddetçe kendilerine asla müdahale edilmeyeceğini ve onların Hz.Muhammed’in@ şeriatına uymaya zorlanılmayacağını belirtti. Aslında dileseydi bunu yapmak için onları Hz.Muhammed’in@ şeriatına uymaya zorlayabileceği ve böylece bütün ümmetleri / toplulukları tek bir ümmet / topluluk haline getirebileceğini ifade ettikten sonra toplulukları imtihan etmek / yarıştırmak için bunu yapmadığını bildirdi. İslam Cumhuriyetinde yaşayan Hristiyan ve Yahudilerin dinlerini değiştirmeye zorlanmamalarının bir sınama olduğunu bildiren Rabbimiz, bütün ümmetlerin / toplulukların hayır, iyilik ve güzellik üretmek için birbirleriyle yarışmalarını ve imtihanı geçmek için çaba sarf etmelerini emretti. Eğer böyle yaparlarsa sonunda herkesin iyilik, güzellik, hak, adalet, huzur, barış… sistemine ulaşacağı yani Allah’ın istediği sisteme döneceğini söyledikten sonra Kendisinin onların göstereceği bu çabalara bigâne kalmayacağını ve ihtilaf ettikleri hususlarda ihtilafı giderecek çözüm önerilerinden onları haberdar edeceğini ifade etti. Cenab-ı Hakk’ın bu ifadelerinden yola çıkarak, İslam Cumhuriyeti yöneticilerine de bütün bu geçmiş ilahi şeriatları koruma, kollama ve düzeltme görevi verildi. Toplumların azgın, inkârcı kodamanlardan korunması emredildi. Her toplumun azgın kodaman ve inkarcılarına karşı uyanık olunması ve onların heva ve heveslerini kendi hukuklarını bozmalarına ve batıla / adaletsizliğe / zulme sapmalarına fırsat verilmemesi görevi verildi. 48- (Ey Resulüm!) Sana da (Yahudi ve Hristiyanların) ellerindeki kitapların geçerliliğini kabul eden, şahit ve koruyucu olarak bu Kitab’ı Hak ile indirdik. Artık onlara Allah’ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen bu Hak ve Adalet ölçülerinden ayrılarak sakın onların keyiflerine ve arzularına uyma. Sizden her bir ümmet için ayrı bir şir'at (yaşam şartlarına göre kurallar / tali yol) ve bir minhac (zamanla değişmesi mümkün olmayan realiteler üzerine kurulmuş ana esaslar / ana yol) tayin ettik. Eğer Allah dileseydi, hepinizi tek bir ümmet kılardı. Fakat O size verdiği kitaplarla / hükümlerle sizi sınamaktadır. Öyleyse (bunu artık anlayın ve) iyi / hayırlı işlerde birbirinizle yarışın. Sonunda hepinizin dönüşü Allah’adır. O, ihtilâf edegeldiğiniz bütün hususları size tek tek bildirecektir. (Maide Suresi 48) 31.10. İslami İdarenin Fitneye / Zulme / Bozgunculuğa İzin Vermemesi Cenab-ı Hak, İslam Cumhuriyeti egemenliği altında yaşayan Ehli Kitap kabile mensuplarının kendi aralarındaki sorunların çözümü için Hz.Muhammed’e / İslam Cumhuriyetine başvurmaları halinde onlara Allah’ın indirdikleri ile hüküm verilmesini emretti. Buradaki «Allah’ın indirdikleri» sadece Kur’an’la hüküm verme değildi. Duruma göre kimi zaman Kur’an’la hüküm verilebileceği gibi kimi zamanda Tevrat ya da İncil hükümleri ile hüküm verilebileceği fakat verilecek hükmün asla onların azgın kodamanlarının heveslerine göre olmaması idi. O kodamanların ayartmalarına karşı İslam Cumhuriyetinin idarecilerinin çok dikkatli olmaları gerekiyordu. O inkârcı kodamanların geçmişte Tevrat’ın hükümlerini nasıl çarpıtmaya çalıştıkları gayet iyi bilinmekteydi. Bu nedenle onlar Hz.Muhammed’i / İslam Cumhuriyetini de yanıltabilirlerdi. Öyle ki verilen herhangi bir hükmü onlar bir fitne aracı olarak kullanabilirler ve kendi toplumlarını Hz.Muhammed’e / İslam Cumhuriyetine karşı kışkırtabilirlerdi. Belki güç / ordu toplayıp başkaldırma olasılıkları bile mevcuttu. Şayet böyle bir harekette bulunurlarsa o zaman onlara azap edilmesi, hak ettikleri cezanın verilmesi gerektiği bildirildi. Eğer onlar öyle davranırlarsa başlarına bir musibet istiyorlar / belalarını arıyorlar demektir. (Allah’ın azabından kurtulamazlar.) Çünkü onlar hala eski cahiliye dönemindeki ortamı arıyorlar. Eski dönemdeki gibi kendi arzu ve ihtiraslarına uygun hükümlerin verileceği bir yönetimi /idareyi arıyorlardı. Halbuki İslam Cumhuriyeti, topluma hakkı ve adaleti / hukuku getirdi. Huzur ve güveni tesis eden, hakkı ve adaleti öngören Allah’ın hükmünden / hükümetinden daha güzel bir ortam olabilir mi? Aklı olan bunu kolaylıkla anlar. 49-50- Onların (Yahudi ve Hristiyanların / zımmilerin) arasında Allah’ın indirdiği ile hüküm ver. Onların şahsi arzu ve ihtiraslarına uyma ve Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından seni vazgeçirmelerinden kendini koru. Eğer (bundan sonra) Allah’ın hükümlerinden yüz çevirirlerse Allah’ın azabından kurtulamazlar. Bil ki, Allah, onların bir kısım günahları sebebiyle başlarına bela vermek istiyor. Zaten bu insanların çoğu fasıktır. / asidir /bozguncudur. Onlar hala cahiliyet devri hükmünü mü / idaresini mi istiyorlar? Yakin / ilim sahibi olan bir kavim için, Allah’tan daha güzel kim hüküm verir? (Maide Suresi 49-50) 31.11. Atomize / Parçalanmış Sosyal Yapıların Tevhide Dönüşmesi Cahiliye döneminde Arap yarımadasındaki kabileler güvenliklerini sağlamak için dost ve müttefiklik anlaşmaları (evliya / veli / velayet edinme) yaparlardı. Her kabilenin komşu kabile ile kavgası olduğundan komşu kabileye düşman olan başka kabilelerle dost ve müttefiklik yapmak, (evliya / veli / velayet edinme), kabileyi düşman kabileye karşı korumanın garantisiydi. Şimdiki ulus devletlerin kendilerine düşman devletlere karşı diğer devletlerle dost ve müttefiklik anlaşması yapmaları modeli, o dönemdeki kabileler arasında evliya / veli edinme ile aynıdır. Medine’deki mümin kabileler ve özellikle de münafıkların etkin olduğu kabileler bu alışkanlıklarını devam ettirmekteydiler. Bu nedenle münafıkların etkin olduğu mümin kabileler Hayber’e göç etmiş Yahudi kabilesi olan Nadir oğulları ve diğer Hayberli Yahudi kabileleri ile dost ve müttefiklik anlaşmaları (evliya / veli / velayet edinme) yapma girişimlerinde bulunuyorlardı. Aynı şekilde Hayberli Yahudi kabileler de cahiliye alışkanlığı ile dost ve müttefiklik anlaşmalarını (evliya / veli / velayet edinme) Medine’deki mümin kabilelerle yapma girişiminde bulunmaktaydılar. Halbuki Hz.Muhammed@ artık bu tür dostluk ilişkisi ve müttefiklikleri (evliya / veli / velayet edinme) kavim, kişi ve kabile dost ve müttefiklik ekseninden çıkarıp Tevhit / İslam Cumhuriyeti (yalnız Allah’ı veli edinme) bağlamına taşımak istemekteydi. Yani dost ve müttefiklikleri sadece İslam Cumhuriyeti’ne bağlılık düzleminde bir ilişki biçimine çevirmeyi arzu ediyordu. Böylece kabilelerin korunması ve yönetimi sadece İslam Cumhuriyetince yapılacaktı. İslam Cumhuriyeti egemenliği altında bulunan tüm kabilelerin güvenliğinden sorumlu olacaktı. Hiçbir kabile güvenliğinden endişe ederek başka kabilelerle dost ve müttefiklik içerisine girmeyecekti. Ehli kitap kabilelerde diğer kabilelerle bu türden dost ve müttefiklik ilişkisi tesis etmeyeceklerdi. Fakat özellikle münafıkların ve inkârcı Yahudilerin asıl amaçları kabilelerinin güvenliği değil Hz.Muhammed / İslam Cumhuriyeti aleyhine ittifaklar tesis etmek ve yeri geldiğinde bu müttefiklikleri İslam Cumhuriyetini iktidardan alaşağı etmekte kullanmaktı. Bu nedenle Cenab-ı Hak, müminleri uyardı ve ehli kitap kabilelerle müttefiklik anlaşmaları yapmayı yasakladı. Onları evliya edinmenin / onlarla müttefiklik yapmanın tekrar cahiliye devrine dönmeyi beraberinde getireceğini bildirerek önlerindeki tuzağı gösterdi. Bu tür ittifakların / evliya edinmelerin inkarcılardan olmak demek olduğunu bildirdi. 51- Ey iman edenler! Yahudileri ve Hristiyanları evliya edinmeyin / onlarla (Peygambere karşı) dost ve müttefiklik anlaşmaları tesis etmeyin / onlarla ittifak ilişkisi kurmayın. Onların bazıları bazılarının velileridir / dostlarıdır / müttefikleridir. Sizden kim onları evliya edinerek (Peygambere karşı) dost ve müttefiklik anlaşmaları yaparsa, hiç şüphesiz o da onlardandır. Muhakkak ki Allah, o zalimler topluluğuna muvaffakiyet vermez. (Maide Suresi 51) 31.12. Atomize / Parçalanmış Sosyal Yapılarda Israr Edenlere Uyarılar Kalbinde hastalık olan müminlerin (niyeti bozuk münafıkların) Hayber ve çevresindeki Yahudi kabilelerle tesis etmek istedikleri müttefikliklere / evliya edinmeye gösterdikleri gerekçenin güvenlik amaçlı olduğu, müteakip ayetten rahatlıkla anlaşılmaktadır. Onlar şu anda durumun iyiye gittiğini, fetihle Medine İslam Cumhuriyeti’nin büyüdüğünü ama gelecekte şartların müminlerin aleyhine dönme ihtimaline karşı bu müttefiklikleri yapmalarının kendilerini garantiye alacağını söylemekteydiler. Fakat onların (münafıkların) içlerinde gizledikleri asıl niyetlerinin başka olduğu ve onların bu niyetleri Cenab-ı Hak tarafından gayet iyi bilinmektedir. Onlar şöyle uyarılırlar; İslam Cumhuriyeti büyük fetihler kazanabileceği gibi Allah’tan bir emirle başka muvaffakiyetlere nail olacaklardır. O zaman bu münafıklar ihanetlerinden dolayı pişman olacaklar, müminler de onlarla alay edecektir. Bu nedenle kalbi hastalıklı olanlara “sonunda pişman olacağınız yanlış hareketlerde / ihanet ittifaklarında bulunmayın” uyarısı yapılır. 52-53- Görüyorsun ki kalplerinde hastalık olanların (Yahudileri ve Hristiyanları dost ve müttefik edinenlerin): “Olaylar (tersine) dönerse başımıza büyük felaketler gelmesinden korkuyoruz” diyerek düşmanlarla dost ve müttefiklik ilişkisi kurmak için adeta yarışmaktadırlar. Oysa Allah sana, kendi katından bir fetih veya bir emir / muvaffakiyet verecek ve onlar da içlerinde gizledikleri bu hainliklerinden dolayı pişman olacaklar. (İşte o zaman) iman edenler birbirlerine “müttefiklerimiz olduklarına dair bütün güçleri ile Allah adına yemin edenler bunlar mıydı?” diyerek (onlarla dalga geçecekler.) Onların bu uğurda bütün çabaları boşa gitti / gidecek, böylece hüsrana uğrayan kimseler oldular. / olacaklar. (Maide Suresi 52-53) Cenab-ı Hak kalbi hastalıklı müminlere seslenerek; Hz.Muhammed’in@ getirdiği tevhit sistemini desteklemelerini, cahiliye alışkanlıklarını terk etmelerini istedi. Şayet cahiliye sistemini tercih edecek olurlarsa o takdirde onların yerine başka bir toplumu getireceğini bildirdi. Bu tehditle eğer onlar gelecekte başlarına gelecek felaketlerden korkarak düşmanla dost ve müttefiklik ilişkisi kuracak olurlarsa kendilerini gözden çıkaracağını ve bir şekilde onları tasfiye yoluna gideceğini bildirmiş oldu. Onların yerine gelecek başka toplulukların ise onlar gibi olmayacağını, yeni topluluğun Allah yolunda mücadele edeceklerini, bu uğurda hiç kimseden çekinmeyeceklerini, inkarcılara karşı izzetli ve şiddetli davranacaklarını ve müminlere karşı da merhametli, alçak gönüllü ve şefkatli olacaklarını belirtti. Bu nedenle kalbi hastalıklı müminlerin akıllarını başlarına devşirmelerini, bunun içinde Allah’tan başka kimseyi dost / veli / müttefik edinmemelerini tavsiye etti. Cenab-ı Hak, kendisini dost / veli / müttefik edinerek elçisinin yanında saf tutanların bu sürecin sonunda mutlaka galip geleceği müjdesini vererek nifak içerisinde olan bu müminlerin ayaklarını denk almalarını istedi. O, söz konusu müminleri Yahudileri ve başkaldıranları müttefik edinmemelerini / evliya edinmemelerini bir daha tekiden ihtar etti. 54-58- Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, iyi bilsin ki, Allah onların yerine, kendisinin onları sevdiği, onların da kendisini sevdiği, müminlere karşı alçak gönüllü ve merhametli, kafirlere karşı ise izzetli ve şiddetli olan, Allah yolunda savaşan ve bu uğurda hiçbir kınayıcının kınamasına aldırmayan bir topluluk getirir. (Aklınızı başınıza alın sahip olduğunuz) bu (iktidar), Allah'ın büyük bir lütfudur ki, onu hak edenlere verir. Allah’ın lütfu çok büyüktür ve onu kimlere vereceğini çok iyi bilir. Sizin veliniz / koruyucunuz / dost ve müttefikiniz sadece Allah, Peygamberi ve salat eden, zekât veren ve Allah’ın emirlerine boyun eğen müminlerdir. Kim Allah’ı, Peygamberini ve müminleri dost ve müttefik edinirse bilsin ki Allah’tan yana olanlar mutlaka galip geleceklerdir. Ey müminler! Sizden önce kendilerine Vahiy verilenlerden, sizin dininizi alay ve eğlence konusu edinenler ile kafirleri evliya / müttefik / dost edinmeyin. Eğer müminseniz Allah’ın bu emrine karşı gelmekten sakının. Siz birbirinizi salata / destek olmaya çağırdığınızda, o inkarcılar bunu alay ve eğlence konusu edinirler. Böyle yapmaları, onların aklını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır. (Maide Suresi 54-58) 31.13. Yahudi Halkının Uyarılması Hayber Yahudileri, fetihten sonra kendi teklif ettikleri şartlarda yurtlarında kaldılar ve yarıcı olmayı kabul ettiler. Yani İslam Cumhuriyeti’nin egemenliği altında zimmi olarak yaşamayı ve ürettikleri ürünlerin yarısını İslam Cumhuriyetine zimmet karşılığı vermeyi kabul ettiler. Bu şartlar onlar açısından çok avantajlıydı ve Cenab-ı Hakk’ın onlara bir lütfuydu. Zira eğer peygamberimiz onların zımmiliğini kabul etmeseydi, onlar fetihten sonra yurtlarından çıkarılacak ve sürgün edileceklerdi. Gidecekleri başka ülkelerde mülteci olacak ve başka milletlerin egemenliği altında aşağılık bir şekilde yaşayacaklardı. Hayata sıfırdan başlayacaklar ve egemen milletler onları maymuna ve her türlü pisliğe bulaşmış domuzlara çevireceklerdi. Ama şimdi onlar İslam Cumhuriyetine zimmet edilmiş, güvenlikleri sağlanmış, kendi iç hukuklarında kendi dinlerinin emirlerine uyarak yaşama imkânı sağlanmıştı. Hatta onlara kendi dinlerinin öngördüğü hukuk ile muamele görmek istemeyen kimseler için İslam hukuku ile muamele yapılabileceği imkânı da getirilmişti. Sadece ürettikleri ürünlerin yarısını can, din, akıl emniyetleri için sağlanan güvenlik hizmetleri karşılığı olarak İslam Cumhuriyetine vereceklerdi. İslam Cumhuriyeti hem onların dinlerinin öngördüğü hukuku tanımış hem de onlara İslam dinin öngördüğü hukuk ile muamele görme imkânı getirmiş olmalarına rağmen onlar yine de İslam Cumhuriyeti’nden (peygamberimizden ve müminlerden) nefret ediyorlardı. Cenab-ı Hak, onların hayret verici bu durumlarını dile getirmekte ve onların İslam Cumhuriyeti’nden (müminlerden) nefret etmelerinin sebebinin doğru yoldan çıkmış, günahkâr, fasık kimseler olması olarak bildirmiştir. Onlar geçmişte kendi hukuklarını da çiğniyorlardı. Ekonomik ve idari olarak kendi toplumlarına olan egemenliklerini hukuksuzlukta kullanıyorlardı. İslam Cumhuriyeti egemen olunca halka yapılan hukuksuzluklara son verdi. Yahudilerin fasık, günahkâr kodamanları bu durumdan hiç hoşlanmadılar. Dahası İslam Cumhuriyetinin egemenliğinden kurtulup tekrar eski zulüm günlerine dönmek için kendi halkalarına yapacakları menfi propagandanın önü de İslam Cumhuriyetinin getirdiği çok hukukluluk ile kapatılmıştı. İşte günahkarlıklarına / hukuksuzluklarına tekrar yol bulmalarının önünün tıkanmasından dolayı İslam Cumhuriyetinden (peygamberimizden ve müminlerden) nefret ediyorlardı. Cenab-ı Hak, bu durumun tespitini yaptıktan sonra Yahudi halkını uyardı. Onların kendilerine yapılan hukuksuzluğa son vererek büyük bir iyilik yapmış olan İslam Cumhuriyetine (peygamberimiz ve müminlere) karşı hala sempati beslemez, onlardan hoşnutsuzluklarına ve isyancı tağutların peşini takip etmeye devam edecek olurlarsa onları çok feci bir cezalandırmanın beklediği uyarısını yaptı. Eğer durumlarını değiştirmezlerse Allah’ın lanetine uğrayacaklarını ve halihazırdaki yaşadıkları Hayber’den sürüleceklerini ve mülteci hale geleceklerini bildirdi. Eğer mülteci olurlarsa da başka milletlerce maymuna çevrilecekleri ve domuz kadar değerlerinin olmayacağını da ekledi. Azgınlığı ve isyanı tercih edenlere verilen bu cezanın Kendi katından gelen ve yoldan çıkanlara / hak edenlere verilen bir ceza olduğunu da vurguladı. 59-60-De ki: “Ey Kitap Ehli, biz yalnızca Allah'a güvenip (sizler için) hem bize indirileni hem de önceden indirilenleri tanımamız dolayısıyla mı bizden nefret ediyorsunuz?” Sizin çoğunluğunuz dosdoğru yoldan çıkmış günahkâr fasıklarsınız. De ki: “Mevcut halinizi devam ettirecek olursanız Allah nezdindeki yasa uyarınca size kesilecek cezanızı söyleyeyim mi? Ki bu kesilecek ceza şu anda içinde bulunduğunuz halinizi aratacak kadar kötü olacaktır. İşte o ceza; “Tağut’a / isyancı / başkaldıran kişilere uyanlar için verilen Allah’ın lanetine uğrayan / yurtlarından sürgün edilen ve Allah’ın gazaplanarak kahrına uğrayan, maymunlar ve haramzade domuzlara çevrilen kimselerden olmak.” İşte bunların yeri / konumu en kötü olanlardır. Çünkü onlar doğru yoldan sapmış / isyanı / azgınlığı tercih etmiş olanlardır. (Maide Suresi 59-60) 31.14. Yahudi Din Adamlarının / Ahbarın Uyarılması Cenab-ı Hak, bir uyarı da Yahudilerin din adamları ve bilginlerine yaptı; “İnkârcı azgın Yahudi kodamanlar ikiyüzlü davranışları ile İslam Cumhuriyetini tanıyormuş / iman etmiş gibi gözüküp arkadan başkaldırı / inkâr politikaları yaparken din adamları ve bilginler onları bu davranışlarından alıkoymak için hiçbir şey yapmamışlardır. Yine Yahudi din adamları ve bilginler kendi azgın kodaman ileri gelenlerini günahkâr / zalimane davranışlardan ve haram yiyicilik eylemlerinden men etmeleri gerekirken kıllarını bile kıpırdatmamışlardır. Onların işlenen kötülüklere karşı pasif ve vurdumduymaz tavırları en büyük kötülüktür ve Allah’ın hükümlerini içeren Tevrat’a uyduklarını iddia eden din adamlarına ve bilginlerine hiç yakışmamaktadır. Onlar ivedilikle bu tutum ve davranışlarına bir son verip durumlarını düzeltmeleri gereklidir.” 61-63- Sizin yanınıza geldiklerinde: "(İslam Cumhuriyetine) İman ettik / (İslam Cumhuriyetini) tanıyoruz " derler. Halbuki onlar, gelirken de sizin yanınızdan ayrılırken de küfür / inkâr içindedirler. / inkarcıdırlar. Allah, onların kalplerinde gizledikleri gerçek düşüncelerini çok iyi biliyor. Görüyorsun ki onların çoğu günahkarlıkta, düşmanlıkta ve haram yiyicilikte birbirleri ile yarışıyorlar. Yapmakta oldukları ne kötü işlerdir! Oysa, Rabbanileri (Bilginleri) ve Hahamlar (Din adamları) günah sözlerinden ve haram yemekten onları men etmeli değiller miydi? Yaptıkları şey ne kötü. (Maide Suresi 61-63) 31.15. Yahudilerin Kendi Hatalarını Allah’a ve Resulüne yüklemeleri Cenab-ı Hak, Yahudilerin şimdi içine düştükleri zımmi / yarıcı pozisyonun sorumlusu ya da suçlusu olarak Kendisini görmelerinin ne kadar büyük bir cüretkarlık, şımarıklık ve azgınlık olduğunu belirtti. Onlar Medine Yahudileri sürgün edilmeden önce ve Hayber Yahudileri de Hayber fethedilmeden önceki yaşamlarında zengin ve hâkim statüye sahiptiler. Ama onlar şimdi egemenliklerinin ve tüm mal varlıklarının müminlerce ellerinden alınmasını Cenab-ı Hakk’ın «cimrilik» edip kendilerine rahmetini kıstığı şeklinde ifade ederek Allah’ı suçlamaktaydılar. Halbuki onların bu duruma düşmelerinin esas sebebinin kendilerinin mal mülk sevdasına düşüp sahip oldukları nimetleri kimseyle paylaşmak istememeleriydi. Onlar bölgesel hakimiyetlerini ve zenginliklerini kaybetme korkusu ve kendilerinin üstün / seçkin oldukları iddiasıyla kibirlenmelerinden kaynaklı olarak Hz.Muhammed’e@ / İslam Cumhuriyetine başkaldırdılar, anayasal sözleşmelerine uymadılar, her fırsatta savaş ateşini körüklediler fakat bu başkaldırılarında da başarılı olamadılar ve bütün zenginliklerini, egemenliklerini kaybettiler, sürgün edildiler. Şimdide içlerinde besledikleri kin ve nefret gözlerini kör ettiği için doğru yolu hala bir türlü göremiyorlar. Şayet sözleşmelerine sadık kalsalardı, müşriklerle olan mücadelesinde İslam Cumhuriyetine destek olsalardı, Cenab-ı Hak müminlerle birlikte onlara da nimetlerini cömertçe verecek, zenginliklerine zenginlik katacaklardı. Diğer bir ifadeyle kendilerine indirilmiş Tevrat’ın düsturlarına uyarak ahitlerine ihanet etmeselerdi, kendilerini ıslah etselerdi, takvaya sarılıp merhametli ve cömert olsalardı, müminlerle birliklerini bozmasalardı bugün nimetler içerisinde yüzüyor olacaklardı. Ama onlar tam tersini yaparak İslam Cumhuriyetine / peygamberimize ihanet ettiler, savaş açtılar. Onlar peygamberimizi ve İslam Cumhuriyetini yıkmak için giriştikleri her başkaldırıyı / savaşı da kaybettiler. Böylece bütün varlıklarını yitirdiler. Şimdi yarıcı olarak kendi hurmalıklarında çalışıyorlar. Kendi evlerinde kiracı oldular. Aslında Hayber’i teslim ederken kendilerinin teklif ettiği ilk teslim anlaşma taslağına göre her şeylerini bırakıp bu yurtlarından Suriye taraflarına sürgün edileceklerdi. Fakat anlaşma kesinleşmeden yaptıkları değişiklik tekliflerinde yurtlarında kiracı olarak kalmaları ve yarıcı olarak çalışmayı kendileri teklif etmişlerdi. Şimdi “Allah’ın eli bağlıdır / cimridir” gibi iğneleyici sözlerle İslam Cumhuriyeti’ni / peygamberimizi etki altına alarak ürettiklerinden kendilerinin payına ayrılan yüzde ellilik paydan daha fazla pay almaya çalışmaktadırlar. Halbuki onların bu tür aşağılık karakterleri nedeniyle daha önce sürgün edilmişlerdi. Hala aynı kötü karakterleriyle hareket ederek fesat çıkarmaya / bozgunculuklarına devam etmektedirler. Halbuki Hz.Muhammed’i@ ve İslam Cumhuriyetini tanıyıp fesat çıkarmayı bıraksalar, kendilerine indirilen ilahi emirleri hayatlarına tatbik etseler, Cenab-ı Hak, onlara rahmetini bu dünya da bol bol verecek ve ahirette de kendilerini cennetlerde ağırlayacaktır. Geçmişte yaptıkları günahları / suçları da bağışlayacaktır. 64-66- Yahudiler: “Allah’ın eli bağlıdır / cimridir.” dediler. Oysa onların elleri bağlı olduğu / cimrileştikleri ve (Allah ve Resulü hakkındaki) bu sözlerinden / anlayışlarından / düşüncelerinden dolayı (Medine’den) lanetlendiler / sürgüne uğradılar. Hayır, bilakis! O’nun iki eli de açıktır / lütfu keremi sonsuzdur. Dilediği gibi lütfeder / verir. Rabbinden sana indirilen şey (ilahi Vahiy, mülk, iktidar), onlardan birçoğunun azgınlığını ve inkarını / isyanını arttırmaktadır. Bu nedenle onlar kendilerini Kıyamet Gününe kadar kin ve düşmanlığa mahkûm etmektedirler. Halbuki onlar her ne zaman savaş ateşini yaktılarsa, Allah onu söndürmüştür. (Onlar peygamberimize düşmanlık yaparak İslam iktidarını devirmek için ne kadar çok çaba gösterseler de her defasında başarısız oldular.) Böyleyken onlar ülkede / yeryüzünde fesat çıkarmak için hala çalışıp çabalamaktadırlar. Allah, fesat çıkaranları (bozgunculuk yapanları) sevmez. Eğer, Kitap Ehli (İslam Cumhuriyetini / Peygamberimizi ve müminleri) tanıyarak (iman ederek), kendilerini düzeltip Allah’ın emirlerine itaat etselerdi, onların geçmiş kötülük ve günahlarını örter ve onları nimetlerle dolu cennete yerleştirirdik. Eğer onlar Tevrat ve İncili yani Rablerinden kendilerine indirilenleri hayatlarına hâkim kılarak yaşasalardı her yandan rahmet ve nimete boğulacaklardı. Gerçi onlardan dosdoğru olanlar vardır ve lakin çoğunluğu günaha ve zulümlere batarak son derece kötü işler yapmaktadırlar. (Maide Suresi 64-66) 31.16. Ayrılıkçılığı / Bölücülüğü Bırakıp İslami İdareyi Destekleyenlerin Güvende Olacağı ve Onlara Bir Şans Verileceği Cenab-ı Hak, elçisine bütün bu uyarıları yapması gerektiğini ve bu uyarıları yapma konusunda kimseden çekinmemesini bildirdi ve elçisine kendisini koruyacağını ifade etti. Onların girişecekleri isyan ve başkaldırı eylemlerinde hedeflerine asla ulaşamayacaklarını bildirdi. Hristiyan ve Yahudilerin kendilerine indirilen ilahi yasa / Tevrat’a / İncil’e uymadıkları takdirde yanlış yolda olacaklarını, Hz.Muhammed’e indirilen vahye ve İslam Cumhuriyetine olan kin ve nefretlerinin ancak azgınlıklarını artırdığına işaret etti. Bundan sonra tüm taraflar (Müminler, Yahudiler, Hristiyanlar, Sabiiler, vb) Hz.Muhammed’e / İslam Cumhuriyetine güvenip büyük bir teslimiyet göstererek destek olurlarsa (Allah’a ve Ahiret gününe iman ederlerse) ve kendilerini düzeltir / ıslah ederde salih eylemlerde bulunurlarsa güvende olacaklarını ve üzülmeyeceklerini bildirdi. Diğer bir ifadeyle İslam Cumhuriyetinde yaşayan kimseler ister Yahudi ister Hristiyan ister Sabii ister Mecusi ve hatta ister Mümin olsun iyi vatandaş olmaları halinde İslam Cumhuriyetinin koruması ve güvencesinde olacakları belirtildi. Ama kim İslam Cumhuriyetini tanımaz isyan / inkâr ederse onlar da karşılarında Allah ve Resulünü / İslam Cumhuriyetini bulacak ve o inkarcılar / başkaldıranlar asla hedeflerine ulaşamayacaklardır. 67-69- Ey peygamber, sen Rabbinden sana indirilen Vahyi tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliği görevini yerine getirmemiş olursun. (Bunu yaparken de hiç kimseden korkma.) Allah seni insanlardan kesinlikle koruyacaktır. Bil ki Allah, inkarcıları / isyancıları / başkaldıranları hedeflerine ulaştırmaz. De ki: “Ey Kitap Ehli, Tevrat ve İncili yani Rabbinizden size indirilenleri hayatınıza hâkim kılarak yaşamadıkça, Hak adına hiçbir şey ifade etmiyorsunuz.” Rabbinden sana indirilen (bu Kitap), kesinlikle onlardan çoğunun azgınlıklarını yani küfürlerini daha da arttırmaktadır. Artık sen de kafirler için kendini üzme. Müminlerden, Yahudilerden, Sabiilerden, Hristiyanlardan, Mecusilerden, her kim, Allah’a ve Ahiret gününe inanır / güvenir / tanır da ıslah edici eylemlerde bulunursa karşılığını Allah katında bulacaktır. Böylelerine artık asla korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır. (Maide Suresi 67-69) [1] ) NOT: Peygamberimiz iltica edecek müminlerin Medine’de kalmasını sağlayacak anlaşma revizyonuna Mekke’yi razı etmek için bir plan yapmış olması ve bu planı da Ebu Basir’e açması ve planını onun üzerinden uygulamaya geçirmesi muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. [2] ) NOT: Şayet peygamberimiz Ebu Basir’e planından bahsettiyse aynı zamanda onun kendisini teslim almaya gelen elçilerden kurtulması için gerekli fikir ve silah / ekipman desteğini de gizlice vermiş olması muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.

  • Bölüm 40:Akabe Anlaşmasının İlanı | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 40 AKABE ANLAŞMASININ İLANI Akabe görüşmeleri anlaşmaya neticelenmiş ve Medine İslam Cumhuriyetinin kurulması konusunda mutabakat sağlanmıştı. Bu gelişme uzun süre saklanamazdı. Zira bu anlaşmadan sonra Mekke’deki müminler Medine'ye hicret edeceklerdi. Halihazırda Mus’ab b. Umeyr peygamberimizin vekili olarak aldığı yetki ile Medine’de İslam Cumhuriyetini teşekkül ettirmekteydi. Hz.Muhammed@ hicret edinceye kadar orada sistemin alt yapısı hazır hale getirilecekti. Gelinen bu durum Mekke’de ilan edilirken Mekke müşriklerine uyarılarda da bulunulması gerekiyordu. Nasıl ki Hz. Musa@ ilahi öğretiye dayalı bir sistem kurulması ve bu sisteme göre yaşanması hususunda İsrail oğullarından bir söz aldıysa, diğer bir deyişle onlarla anayasal bir sözleşme imzaladıysa ve bu sözleşmenin akdedilmesine / imzalanmasına Tur Dağını şahit olarak tuttuysa (Tur dağının kaldırılması) aynı şekilde Hz.Muhammed’in@ Medinelilerle yaptığı sözleşme Tur Suresi ile ilan edilir. Sure “Tur” üzerine yemin ederek başlar. Böylece İsrailoğullarının Tur dağı şahitliğindeki toplumsal sözleşmelerine bir atıf yapılarak Medine İslam Cumhuriyeti için Akabe’de gerçekleştirilen Medine Sözleşmesinin akdedilmesi konusunda andlaşmaya / biata Tur dağı şahit tutulur. Rahman Rahim Allah Adına 1– Tur’a andolsun, (Tur Suresi 1) Metnin kendisinde adına Kitab denilen ve hükümlerinin satır satır yazıldığı Medine Sözleşmesine yemin edilir. 2- 3- Yayılmış ince deri (parşömen) sayfalar üzerine satır satır yazılmış Kitab’a andolsun, (Tur Suresi 2-3) Bu toplumsal sözleşme / anayasa / kitap ekseninde teşkilatlanan / teşkilatlanacak devletin merkezine de yemin edilir. Nasıl ki her devletin merkez binası ev / saray (White House türkçesiyle Beyaz Saray, Topkapı Sarayı, Beytül Makdis, Beytül Haram vb..) olarak adlandırılıyorsa yeni imar edilecek Medine İslam Cumhuriyetinin merkezi olacak ev için de Tur Suresinde “Mamur Ev” olarak yemin edilir. 4- Mamur Ev’e, (Tur Suresi 4) Medine'de kurulmakta olan bu devletin tavanı yani üst yönetimi belirlenmiş ve yüce bir konuma gelmiştir. Peygamberimiz Medine İslam Cumhuriyetinin üst yönetimi olarak belirlenmiştir. Belirlenen bu üst yönetime de yemin edilir. 5- Yükseltilmiş (yüceltilmiş) tavana (yeryüzünün tavanına), (Tur Suresi 5) Artık kabarıp taşma noktasına gelmiş deniz örneğindeki gibi gelişip büyüyen ve kabına sığmayan “İslami harekete” / “yeni oluşuma” da yemin edildikten sonra bu oluşumun yaratıcısı olan Rabbin azabının Mekke müşriklerinin başına mutlaka geleceği vurgulanır. Dahası Mekke müşrik yönetiminin başına gelecek bu yıkım azabını hiç kimsenin engelleyemeyeceği de belirtilir. 6-8- Kabarıp taşan denize andolsun ki, Rabbinin azabı mutlaka vukû bulacaktır ve ona engel olacak hiçbir şey de yoktur. (Tur Suresi 6-8) Yıkım azabının yaşanacağı gün, kıyamette gökyüzünün şiddetle sarsılıp çökmesi gibi Mekke şirk sisteminin de şiddetle sarsılacağı ve dağlar gibi sağlam görülen şirk otoritelerinin yerlerinden oynatılıp yürütüleceği ve dümdüz edilecekleri ihbar edilir. 9-10- O gün gök şiddetle sarsılıp çökecek, dağlar da yerlerinden kalkıp yürüyecek. (Tur Suresi 9-10) Yıkım azabının geldiği gün, şirk içerisinde kalmayı tercih ederek Hz.Muhammed’in@ getirdiği ilahi öğretiyi reddedenlerin durumlarının hiç iç açıcı olmayacağı bildirilir. İnkarcıların o gün düşecekleri durum kozmik kıyametteki durumları üzerinden anlatılır. Onların cehennem ateşine sürüklenirken karşılaşacakları bu akıbetlerine ilişkin peygamberimizin ihbarlarını onların sihir diye alay etmeleri dile getirilerek onlara “bu uyarılar sihir miymiş yoksa gerçek miymiş” diye çıkışılacağı bildirilir. Onların bu azgınlıkları nedeniyle azaplarının çok şiddetli olacağı zira bunu hak ettikleri vurgulanır. 11-16- İşte o gün batıla dalıp eğlenen yalanlayıcıların vay hâline! O gün onlar (yalanlayıcılar), cehennem ateşine sürüklenip atılırlarken onlara; “İşte bu, yalanlayıp durduğunuz ateştir! Söyleyin bakalım, Acaba bu da bir sihir mi yoksa siz mi görmüyorsunuz? Şimdi girin o ateşe! İster sabredin ister sabretmeyin, artık sizin için birdir. Siz sadece yaptıklarınızın karşılığını görüyorsunuz! (Tur Suresi 11-16) Diğer taraftan peygamberimizin davetine icabet eden müminlere ise verilecek nimetler detaylı olarak anlatılır. Onlara ikram edilecek bu nimetler yine kozmik kıyamet sonrasındaki cennet ve cennet yaşamı üzerinden anlatılır. Onlar kendi yurtlarında ve aşiretleri içerisindeyken sırf Resulü Ekrem’e iman ettikleri için korku içerisinde yaşıyorlardı. Ama şimdi Allah’ın Devletinde ve O’nun lütfuyla o korku azabından kurtuldukları kendi dillerinden ifade edilir. 17–28- Muhakkak ki takvâlı davrananlar cennetlerde ve nimetler içindedirler. Rablerinin kendilerine verdiği şeylerle mutludurlar ve Rableri onları alevli ateş azabından korumuştur. Onlara “Yaptıklarınıza karşılık afiyetle yiyin, için!” denilir. Onlar özenle dizilmiş koltuklara yaslanırlar ve Biz onları iri gözlü eşlerle evlendireceğiz. İman edenleri ve iman ederek onların izinden giden soylarını da onların yanlarına katarız ve biz hiçbir kimsenin yaptıklarını eksiltmeyiz. Herkesin geleceği kendi kazandığına bağlıdır. Onlara canlarının istediği meyveler ve etlerden bol bol verdik. Orada kadeh kaldırırlar ama bu içtikleri şaraptan ne saçmalarlar ne de günaha girerler. Sedefteki inciler gibi pırıl pırıl tertemiz genç hizmetçiler onların etrafında dolaşır durur ve kendilerine hizmet ederler. Birbirlerine dönüp konuşurlarken derler ki; “Gerçekten biz daha önce kendi vatanımızda kendi ehlimiz içindeyken bile korkuyorduk. Allah bize lütfetti de iliklere işleyen azaptan bizi korudu. Gerçekten biz daha önce de O’nu çağırıyor idik. Çünkü iyilik yapan ve esirgeyen ancak O’dur.” (Tur Suresi 17-28) 40.1. Mekke Müşriklerinin Yeni Oluşum ile Alay Etmeleri ve Onlara Verilen Cevaplar Mekke müşrikleri, Hz.Muhammed’e@ peygamberlik vazifesi verildiğinden itibaren kahin, mecnun, deli, büyücü, şair gibi yakıştırmalar yapıyorlar ve böylece halkın ona yönelmesinin önünü kesmeye çalışıyorlardı. Halk bu yaftalamalar nedeniyle O’ndan uzak kalırsa mesajına da uzak kalır ve O’nun hareketi akim kalır diye düşünüyorlardı. Cenab-ı Hak elçisine ilahi öğretiyi hem kendisi hem de tüm insanlar için bir nimet olarak verdiğini ifade eder. Elçisinin getirdiği vahyi bilgilerle kahinlerin ve mecnunların cinlerden edindiği bilgiler arasında çok büyük fark olduğunu, ayrıca kahinler, şairler ve mecnunların hal ve hareketleri ile peygamberimizin davranışlarının birbirine hiç benzemediğinden hareketle O’nun ne mecnun, ne şair ve ne de kahin olduğunu belirtir. Zaten halktan aklını kullananların da bu ayrımı yapabilecek bir temyiz kabiliyetine sahip olmaları nedeniyle Mekke müşriklerinin halkı O’ndan uzak tutma çabaları boşa çıkmıştır. Öyle ki O’na tabi olanlar ile birlikte sonunda ilahi öğretiye dayalı bir devlet kurma başarılmıştır. Halbuki hiçbir şair, mecnun ya da kahin bir devlet kurmaya muvaffak olamaz. Ayrıca onlar getirdiği bu öğreti nedeniyle zaman içerisinde Hz.Muhammed’in@ başına bazı felaketlerin geleceği beklentisi içerisindeydiler. Ancak onların beklentilerinin boşa çıktığı, bundan sonra da boşa çıkacağı belirtilir. Mekke müşriklerinin Hz.Muhammed@ hakkında bir diğer menfi propagandası ise O’nun getirdiği ilahi öğretinin kendi uydurması olduğu ve uydurduğu bu şeyleri sanki Allah’tanmış gibi gösterdiği şeklindeki iftiralarıydı. Bu iftiraları öbürlerinden çok daha ağır bir iftira idi. Zira bununla peygamberimize doğrudan sahtekar demiş oluyorlar. Cenab-ı Hak onların bu iftiralarına şöyle cevap vermesini söyler; “Mademki bu ayetler öyle herkesin uyduracağı sözlerdir o halde sizde uydurabilirsiniz. Haydi sizde o sözlere benzer sözler söyleyin bakalım.” 29-34- Şimdi Sen onlara hatırlat / uyar bakalım! Rabbinin nimeti / vahyi nedeniyle sana kâhin veya mecnun diyorlardı. İşte görüldüğü üzere sen ne kâhinsin ne de mecnûn. Yoksa onlar: “O bir şairdir, zamanın felaketinin ona ansızın gelmesini gözlüyoruz” mu diyorlar? De ki: “Bekleyin bakalım, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.” Onların akılları mı bunu emrediyor yoksa onlar azgın bir topluluk mudur? Yoksa “Onu kendisi uydurup (Allah’a isnat ediyor)” mu diyorlar? Hayır onlar inanmıyorlar. Öyleyse, onun gibi bir söz getirsinler, eğer doğru kimseler iseler. (Tur Suresi 29-34) Medinelilerle yapılan anlaşmanın ve kuruluşu gerçekleştirilmekte olan Medine İslam Cumhuriyetinin Mekke’ye bu şekilde açıkça ilan edilmesini müteakiben Hz.Muhammed’in@ hareketine destek verenlerin kurtulacağı, inkar edenlerin / reddedenlerin ise hem bu dünyada hem de ahirette şiddetli azaba uğrayacağının bildirilmesi karşısında Mekke müşriklerinin her zaman yaptıkları gibi alaycı üsluplarla bu oluşumu küçümseyecekleri açıktı. Ve nitekim bu bildirgeden sonra onların risaletin başlangıcından beri yaptıkları alaycı ve aşağılayıcı sözler sarf ettikleri, şımarık, kibirli tavır ve davranış sergiledikleri müteakip ayetlerin vurgularından anlaşılmaktadır. Onların Hz.Muhammed’in@ hareketini ve yeni oluşumu aşağılamalarına karşılık olarak Cenab-ı Hak onları aşağılayan mesajlarını müteakip ayetlerde inzal eder. Onlara “siz kendinizi ne zannediyorsunuz?” tarzındaki ifadelerle onların aslında hiçbir şey olmadıklarını vurgular. Önce onların hem biyolojik yaradılışlarının hem de toplumsal var oluşlarının kendi iradeleri ile olmadığı, bu hususta kendilerinin hiçbir katkılarının da bulunmadığını açıkça ortaya koyar. Mekke’nin oluşumunda zerre kadar kendilerinin katkıları olmamasına rağmen onlar Medine’deki oluşuma karşı kendilerini nasıl böyle büyük görebiliyorlar ve nasıl bu yeni oluşumu hemen yok edeceklerini iddia edebiliyorlardı. Onlar kendilerini ne zannediyorlardı. Onlar nasıl biyolojik olarak Allah tarafından bir ana babadan yaratıldılarsa Mekke toplumu da aynı şekilde başlangıcı Hz. İbrahim’e kadara giden bir geçmişten yaratılmışlardı. Mekke’nin oluşumunda / kuruluşunda kurucu ideoloji / düşünce şirk ideolojisi değil Allah’ın tevhit ideolojisi idi. Dolayısıyla Mekke müşriklerinin, Mekke toplumunun yaratılmasında hiçbir katkıları yoktur. Kendi kendilerine var olmamışlardır. Onların varoluşlarının esas sebebi geçmişteki ilahi ideoloji idi. 35- Yoksa onlar, hiçbir şeysiz / sebepsiz mi yaratıldılar? Yoksa kendi yaratıcıları kendileri midir? (Tur Suresi 35) Onlara Medine’deki yeni devletin üst yönetiminin teşekkül ettiğini ve bunlar arasındaki ilişkilerin anayasal bir toplumsal sözleşme ile belirlendiği bildirildikten sonra müşriklerin oluşuma burun kıvırma ve küçümsemelerine cevap vermek için “yerleri ve gökleri kendilerinin mi yarattığı” sorularak onlar küçümsenir. 36- Yoksa gökleri ve yeryüzünü kendileri mi yarattılar? Hayır, onlar kesin bilgiye erişemiyorlar. / erişemezler. (Tur Suresi 36) Mekke müşrikleri Hz.Muhammed’in@ Medine’deki oluşumun başına geçmesini ve ilahi öğretiyi Medinelilerin kabul ederek Cenab-ı Hakk’ın ihsan edeceği hazinelere talip olmalarını küçümsüyorlardı. Onlar bu oluşumun asla başarıya ulaşmayacağını, müminlerin bekledikleri hazinelere / maddi ve manevi zenginliğe asla kavuşamayacağını alaycı ifadelerle ifade ediyorlardı. Cenab-ı Hak onların bu alaycı ifadelerine aşağıdaki sözlerle karşılık vererek esas onları aşağılar; “Onlar kendilerini ne zannediyor? Rabbinin dünya ve ahiret hazineleri onların tasarrufunda mı? Onlar mı paylaştırıyorlar? O’nun kendilerine ihsan ettiği az bir miktar mal, servet ve iktidara dayanarak tüm kâinatın servetinde de söz sahibi olduklarını mı zannediyorlar? Sanki Cenab-ı Hak hazinelerini / servetini / kainattaki tüm egemenlikleri kendilerine vermiş de kendileri diledikleri şekilde tasarruf ettiklerini mi düşünüyorlar?” 37- Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? veya o hazinelerin sahibi / hâkimi onlar mı? (Tur Suresi 37) Müteakip ayetlerde Mekke müşriklerinin aşağılanmasına şöyle devam edilir; “Onlar Cenab-ı Hakk’ın kainattaki işleyişin nasıl olduğunun / nasıl olacağının takdir edildiği, vazifelerin taksim ve tahsis edildiği meclislerde kendilerine bir makam tahsis edildiğini mi zannediyorlar? Madem ki onlar Medine’deki yeni oluşumun dağılıp gideceğini ve hem Resulü Ekrem hem de müminlerin helak olacaklarını iddia ediyorlar, o halde ilahi / sosyolojik kuralları o meclislerde dinleyerek iyi öğrenmiş olanlar bu iddialarını destekleyecek deliller getirsinler bakalım.” Diğer bir ifadeyle, müşriklerin sosyolojiyi iyi bildiklerini söyleyen ileri gelenlerinin Medine’deki oluşumun sürdürülebilir olmadığı konusundaki iddialarını desteklemek için kanıtlarını ortaya koymaları gerektiği bildirilir. 38- Yoksa onların orada konuşulanları dinledikleri merdivenleri mi / makamları mı var? Öyleyse dinleyenler, açık bir delil getirsin bakalım. (Tur Suresi 38) Mekke müşriklerinin bir diğer büyüklenme aracı müminlerin zayıf ve kendilerinin çok güçlü oldukları savıydı. Bunu Allah yanlılarının kızlar gibi zayıf, kendilerinin ise güçlü olduklarını ifade etmek için güç sembolü olan oğulların kendilerine ait olmasıydı. Melekler Allah’ın kızlarıydı, onlara taptıklarını söylerlerdi ama kendi kızları olunca güç kaybedeceklerini düşünerek yüzleri kızarır ve onlardan kurtulmak isterlerdi. Ama oğul müjdelenince güç kazanacakları için mutlu olurlardı. İşte kız ve oğulların değerlendirmesinde kendilerini güçlü görmelerinin sembolü olarak oğulları kendilerine nisbet ederken savaşçı ve üretim gücünün kendilerine ait olduğunu, müminlerin ise zayıflığını kız metaforu ile Allah’a nisbet etmekteydiler. Cenab-ı Hak, onların bu değerlendirmeleri ile alay edilmesini aşağıdaki ayet ile dile getirir; 39- Yoksa kızlar O’nun, oğullar sizin mi? (Tur Suresi 39) Mekke müşriklerinin Hz.Muhammed@ ve müminleri aşağılamak için söyledikleri bir diğer husus; O’nun çağırdığı ilahi nizama uymanın bir bedeli vardı ve onlar bu bedeli ödemeye kalkacak olurlarsa çok büyük bir yükün altına gireceklerdi. Peygamberimizin onlardan talep ettiği bedel onlara çok ağır bir yük getiriyordu. Onlar Hz.Muhammed’in@ aslında doğru söylediğini biliyorlardı. Fakat iman ettikleri takdirde ödeyecekleri bedel onları korkutuyordu. Onlar O’na iman ettikleri takdirde bedevi Araplara karşı savaşmayı göze alabilirlerdi fakat bu işin (tevhit olma) Arap yarımadası ile sınırlı kalmayacağını biliyorlardı. İslam Cumhuriyetinin sınırları zamanın süper güçleri olan Bizans ve Sasani (Pers) imparatorluğunun sınırlarına dayandığı zaman bu süper güçlerle nasıl boy ölçüşeceklerdi. Cenab-ı Hak, aşağıdaki ifade ile müşrikler kendilerini müminlerden ne kadar üstün görerek kibirlenseler de aslında ne kadar zayıf ve aşağılık olduklarını ortaya koyar. Zayıf gördükleri müminler Resulü Ekrem’in çağrısına uyarak bu bedeli ödemeyi göze alırken kendilerini güçlü gören müşrikler ise bu bedeli ödemeyi göze alamamaktadırlar. Halbuki iman etseler Cenab-ı Hak onlara yardımını esirgemez ve işlerini kolay kılar. Böylece onlara yine “siz kendinizi ne zannediyorsunuz?” denilmektedir. 40- Yoksa sen onlardan bir ücret mi istiyorsun? Bu yüzden onlar, borçtan dolayı ağır bir yük altına mı girdiler? (Tur Suresi 40) Cenab-ı Hak, müminlerin geleceği ile ilgili Mekke müşriklerinin karanlık tablolar çizmelerine cevap olması ve onlarla alay etmek için geleceği kendilerinin belirlemediğini ifade eden aşağıdaki ayeti de inzal eder. Bu ayetle onlara “siz kendinizi ne sanıyorsunuz? Sanki geleceği siz mi belirliyorsunuz? Geleceğe yönelik karar vermede kendinizi yetkili mi görüyorsunuz?” şeklinde çıkışılır ve onlar büyüklenmeleri nedeniyle aşağılanır. 41- Yoksa gayb / gelecek onların yanındadır da onlar mı yazıyorlar? (Tur Suresi 41) Gelinen aşamada Hz.Muhammed’in@ Medine'de yeni bir oluşumun başına geçeceği ortaya çıkınca O’nu engellemek için O’na bir suikast yaparak öldürmeyi konuşmaktadırlar. Cenab-ı Hakk, onların bu girişimlerinden elçisini ve tüm Mekkelileri aşağıdaki ve başka ayetlerle haberdar ettiği gibi onların bu girişimlerinin kendi ayaklarına dolanacağını ihbar eder. 42- Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Fakat tuzağa düşecek olanlar o kafirlerdir. (Tur Suresi 42) Mekke müşriklerinin kendilerini büyük ve güçlü görmelerine rağmen Allah’ın gücü karşısında hiçbir şey olmadıklarını ifade eden sözlerin sonuncusunda Cenab-ı Hak, onlara kendisinden başka ilah / ilahları olup olmadığı sorusu ile onları aşağılar. Onların ilah olarak vehmettikleri güç, ordu ve otoriteler ile Allah kıyaslandığında Cenab-ı Hakk’ın kıyas kabul etmez bir şekilde ortak koşulan şeylerden yüce olduğu bildirilir. Böylece onların o noktada hiçbir tutunacak dalları kalmaz ve onların büyüklenmeleri ile alay edilerek onlar aşağılanmış olurlar. 43- Yoksa onların Allah'tan başka bir ilahı mı var? Allah, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir. (Tur Suresi 43) Cenab-ı Hak, Mekke müşriklerinin kapıldıkları bu kibir ve gururlarının kendilerini helak oluşa götüreceğini ihbar eder. Onlar bu büyüklenmenin sarhoşluğuna kendilerini öyle kaptırırlar ki Medine İslam Cumhuriyeti ile yapacakları mücadele sırasında onların başlarına göz göre göre azap / yıkım / mağlubiyet gelecek olsa bile onların bunu göremeyeceklerini ifade eder. Hatta onların bu azabı rahmet (üst üste yığılmış yağmur bulutları metaforu) sanacaklarını bildirir. 44- Eğer onlar gökten bir parçanın / azabın inmekte olduğunu görseler bile, “Üst üste yığılmış bulutlardır” derler. (Tur Suresi 44) Bu nedenle Cenab-ı Hak Elçisine ve müminlere Mekke müşrikleri ile aralarını ayırmaları, onlardan uzaklaşıp onları terk etmelerini emreder. Ta ki onların şirk sistemlerinin yıkılıp devrilecekleri güne (Mekke'nin fethine) kadar onlarla herhangi bir birlikteliklerinin olamayacağını / olmaması gerektiğini bildirir. Onların yıkım azabına çarptırılacakları güne kadar kuracakları hiçbir tuzak, hile ve baskınların kendilerine hiçbir fayda vermeyeceğini ve onlara hiçbir şekilde yardım da yapılmayacağını belirtir. Cenab-ı Hak, onların şirk sistemleri ile birlikte yıkılıp yok edilecekleri bu azaptan önce daha yakın azap / yenilgi (Bedir yenilgisi) tadacakları ihbarını da yapar. 45-47- Artık yıkılıp devrilecekleri günlerine kavuşuncaya kadar onları terk et. O gün onlara tuzakları hiçbir fayda vermez ve onlara yardım da edilmez. Muhakkak ki zulmedenlere bundan daha yakın / önce bir azap daha var. Ama onların çoğu bilmiyor. (Tur Suresi 45-47) Cenab-ı Hak, Mekke müşriklerinin yıkım azabına ilişkin ihbar ettiği hükmün gerçekleşeceği güne kadar elçisinin ve müminlerin sabrederek mücadele etmeleri talimatını verir. Bu mücadele neticeleninceye kadar da Hz.Muhammed@ ve müminlerin koruma altında olacağı kendisinin gözü önünde olması ile anlatılır. O, elçisinden hicret ederek Medine İslam Cumhuriyetinin başına geçip Mekke yönetimine karşı harekete geçeceği zaman, kendisine yönelmesi ve daima kendisini tesbih etmesini talimatlandırır. Cenab-ı Hak, karanlık günler geçerken ve yıldızlar batıp aydınlık gün başlarken de Rabbe yönelmekten geri durmamasını yani her zaman kendisine yönelip her zaman kendisini tesbih ederek mücadelesini yürütmesini emreder. 48-49- Şimdi sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle. Çünkü muhakkak ki sen Bizim gözümüzün önündesin. Kalktığın zaman / harekete geçtiğin zaman Rabbine yönelerek O’nu tesbih et. Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışında da Rabbine yönelerek O’nu tesbih et! (Tur Suresi 48-49) 40.2. İslam Cumhuriyetinin Kuruluşu Engellenemez Son Akabe biatı sonrasındaki gelişmeler Mekkeli müşriklerin kıyametini haber vermektedir. Tıpkı kozmik kıyamet ile insanlar nasıl kuşatılacak ve dehşetli bir yok oluşla karşı karşıya geleceklerse aynı şekilde Medine İslam Cumhuriyetinin kuruluşuna ilişkin bu gelişmelerle Mekkelilerin de yok oluş / yıkılışları gerçekleşecektir. Böyle bir olaydan Mekke’lilerin haberi olmuştu ve bu haber herkese ulaşmıştı. Cenab-ı Hak Gaşiye Suresini inzal eder ve elçisine “sana böyle bir haber geldi mi” diye vahyederek konuya girmesini bildirir. Surenin girişindeki bu soru, aslında herkesin gayet iyi bildiği bu gelişmeler üzerinden Mekke müşriklerinin karşılaşacağı sonuçlara / akıbete işaret ederek onlara yapılacak ikazların giriş cümlesidir. Rahman Rahim Allah Adına 1 – Herkesi kuşatan olayın haberi sana geldi mi? (Gaşiye Suresi 1) Cenab-ı Hak, Mekkeli müşrikleri uyararak onların Hz.Muhammed@ ve müminlere karşı yürüttükleri muhalefetin başarısız kalacağını, yenilip zelil olacaklarını haber verir. Onların bu mücadelenin sonunda içlerini kasıp kavuran mağlubiyetin ateşine atılacakları ifade edilir. Onların kendilerini asla geliştirmeyecek, büyütmeyecek ve acı verecek kuru diken gibi rızıklarla ancak varlıklarını sürdüreceklerine işaret edilir. Bu dünya da böyle azapla yüzyüze gelecek olan müşrikler ahirette de cehennem ateşi ve kaynar su azabına ek olarak açlığı gidermeyen acı diken verileceği ve acı üzerine acı ile cezalandırılacağı bildirilir. 2-7- Yüzler var ki, o gün zillet içerisinde öne eğilmiş. O kişiler çalışmış, çabalamışlar ama boşa yorulmuşlardır. Çünkü onlar kızgın bir ateşe atılacaklar, kızgın bir kaynaktan su içirilecekler. Onlara beslemeyen ve açlığı da gidermeyen kuru bir dikenden başka yiyecek yoktur. (Gaşiye Suresi 2-7) Diğer taraftan Cenab-ı Hak, elçisinin izini takip edenleri ise mutlu bir geleceğin beklediğini müjdeler. Bu müjde kapsamında; “Onlar hak, adalet, merhamet, tevhit ve doğruluk için yaptıkları mücadelenin karşılığı olarak bu dünya da üstün makamlar elde edecekler. Onlar sahip oldukları makamın hakkını verecekler ve batıl / boş / insanların kötülüğüne işlerle uğraşmayacaklar. Onlar insanların ihtiyaçlarını giderecek, sorunlarını çözecek toplantılar yapacaklar ve toplantılarında sürekli hayırlı işleri konuşacaklar. Onlar bu hizmetleri nedeniyle elde ettikleri makamlarında her türlü konforu yaşayacaklardır. Bu konforlu yaşam bütün müminler için sağlanacaktır. Ahirette ise cennetlerde ağırlanacaklar. Dünya da iken edindikleri konforun çok üzerinde bir konfor ve mükemmelliklerle karşılaşacaklardır.” 8-16- Yüzler de var ki, o gün mutluluktan parıldayan. O kişiler çalışıp çabalamalarından dolayı sevinçlidirler. Çünkü onlar yüksek bir cennettedirler / makamdadırlar. Orada boş / batıl / kötü / faydasız söz işitilmez. Orada sürekli akan bir kaynak vardır. Orada yüksek / yüce divanlar, makamlar, önlerine sunulmuş kadehler, sıra sıra dizilmiş yastıklar, serilmiş halılar vardır. (Gasiye Suresi 8-16) Cenab-ı Hak, Mekke müşriklerinin Medine’deki oluşumlar nedeniyle felaketlerin kapıda olduğunu ve toplumsal yıkılış azabı ile kuşatılmışlıklarını anlamaları için tabiattaki yaratılış örnekleri üzerinden çevrelerindeki toplumsal gelişme ve değişikliklere dikkatlerini çeker. Tıpkı bereket getiren bulutların meydana gelmesi gibi gittikleri topluluğa bereket veren / verecek olan, onlara hayat veren müminler yetişmiş ve çevreye yayılmıştır. Onlar gittikleri / gidecekleri Medine’ye barış, selamet, huzur, bolluk, bereket ve medeniyet getireceklerdir. Yine gökyüzünün yükseklerde yaratılması gibi Medine’de İslam Cumhuriyetinin yönetimi kurulmaktadır. Bu devlette dağların kazıklar gibi yeryüzüne çakılması ve yeryüzünde denge oluşturması misalindeki gibi müminlerin yetişmiş ileri gelenleri de Medine ülkesinde güçlü otoriteler olarak yerlerini alacaklar ve İslam / barış toplumunda dengeyi oluşturacaklardır. Mekke’deki müminlerinde önce Habeşistan’a arkasından Medine'ye hicret ederek ülkeye / arza yayılmaları, yeryüzünün yayılması metaforunda anlatılır. Tabiattaki olaylar üzerinden anlatılan Medine’deki bu oluşumları, Mekkelilerin neden dikkate almadıkları sorgulanır. Halbuki hicret eden müminlerin orada yaptıklarını Mekkeliler dikkate alsalar kendilerini kuşatmakta olan felaketi de kavrayacaklar ve ona göre hareket edeceklerdir. Fakat onlar bu gelişmelerden ibret almıyorlar. Gururları onların gözlerini adeta kör etmiştir. 17- 20- Peki onlar (yeniden dirilişe inanmayanlar) yağmur yüklü bulutlara bakmıyorlar mı, nasıl yaratılmış? Gökyüzüne bakmıyorlar mı, nasıl yükseltilmiş? Dağlara bakmıyorlar mı, nasıl dikilmiş? Yeryüzüne bakmıyorlar mı, nasıl yayılmış? (Gasiye Suresi 17-20) Cenab-ı Hak, elçisine yine de hatırlatmayı bırakmaması, her halükârda uyarısını sonuna kadar yapmasını bildirir. O elçisinden insanlara kendilerine verilen iradeyi kullanmaları ve serbest bir seçimle tercihlerini yapmaları için daima fırsat tanınmasını ister. Muhatapların zorla, zorlayarak fikirlerini, düşüncelerini değiştirmelerini değil serbest bir seçimle akıl, mantık çerçevesinde seçimlerini yapmalarını ister. Bu husus Hz.Muhammed’in@ zorba olmadığını ve sadece bir hatırlatıcı olduğunu bildirerek ifade eder. Fakat diğer taraftan elçisinin onları bekleyen feci akıbetlerini haber vererek uyarmaya devam etmesi konusunda talimatını da verir. Ayrıca onlar tüm uyarılara rağmen inatla zulümlerinde devam etseler bile toplumsal dönüşüme engel olamayacaklarını, sonunda dönüşün Allah’ın nizamına olacağını ve hesaba çekildikten sonra onların şiddetli bir azapla cezalandırılacaklarını bildirir. Bu bildirim ahirette insanların Allah’a dönüşlerinin kaçınılmaz oluşu ve ilahi mahkemede yargılanıp büyük bir azapla cezalandırılacakları haberi ile anlatılır. 21-26- Sen hatırlat! Çünkü sen sadece bir hatırlatıcısın. Sen onların üzerinde bir zorba değilsin. Dikkat edin! Kim yüz çevirir ve inkâr ederse o takdirde Allah, onu en büyük azap ile cezalandıracak. Muhakkak ki onların dönüşleri yalnızca Bizedir. Sonra, onların hesabı da muhakkak ki Bize aittir. (Gasiye Suresi 21-26)

  • Bölüm 4:YENİ TOPLUMSAL YAPININ KODLARI | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 4 YENİ TOPLUMSAL YAPININ KODLARI İslam Cumhuriyeti kurulmadan önce şirk sistemine göre yapılanmış olan Medine toplumunun yeniden tanımlanması gerekiyordu. Şirk sistemindeki yönetim her kabilenin kendi kutsallarını eksen alan ve birbirlerine karşı konumlanmış yapılardan oluşmaktaydı. Artık yeni yönetimde Medine’deki her kabileden temsilciler bulunduğu gibi Mekke’den gelen muhacirlerden de temsilciler vardı. Yeni yönetimde herhangi bir kabilenin yücelmesi ve menfaati yerine İslam Cumhuriyetinin yücelmesi ve menfaati dolayısıyla bütün kabilelerin yükselmesi ve menfaati temel ilkeydi. İslam Cumhuriyetinin ortaya koyduğu dünya görüşüne göre bu Cumhuriyetin çatısı altına giren herkes bütünü (ümmeti) oluşturmaktaydı ve bu bütün (ümmet) parçalanmaz bir bütündü. Bu husus Medine Anayasasına / Vesikasına birinci madde olarak konulmuştu. Bütün Medineliler bu Anayasaya “EVET” demiş olmalarına rağmen istisna olarak buna şiddete başvurmasa da sözlü olarak açıktan karşı olanlar olduğu gibi kalplerinde “HAYIR” demelerine rağmen zahiren kabul edenlerde vardı. Ayrıca Birlik ve Beraberliğe / Tevhide “EVET” oyu vermekle birlikte Cumhuriyetin daha ilk uygulamalarından itibaren muhalefet göstereceklerinin sinyallerini veren Yahudi kabileler vardır. Çiçeği burnunda yeni İslam Cumhuriyetinin gelecekte işinin kolay olmadığı ilk uygulamalarında ortaya çıkmıştı. Bu nedenle kurulan birlikteliğin yürümesine karşı duracak iç tehlikenin taraflarının ve özelliklerinin iyi bilinmesi gerekiyordu. Aynı zamanda bir toplumda birlik ve beraberliğin Anayasada yer alması hayata geçmesine yeterli değildi. Zira toplum içindeki çatışma, kaos ve anarşiden beslenen ayrılıkçı unsurlar, menfaat grupları tevhidi parçalamak için ellerinden geleni yapacaktı. Bu menfaat şebekelerinin iyi bilinmesi onlarla yapılacak mücadelenin ilk basamağını oluşturacaktı. Dolayısıyla Cenab-ı Hak, yeni oluşan toplumsal yapıda tarafları vasıflarıyla birlikte Bakara Suresinde anlatarak elçisinin ve bağlılarının bundan sonra izleyecekleri yol haritasında önemli bir toplumsal tanımlama yapar. O’nun tanımlamasında taraflar özetle; İslam Cumhuriyetinin yanlıları olan müminler, devlete açıktan karşı koyan ve müşriklerle iş birliği yapan inkârcılar, İslam Cumhuriyetine taraftar görünmesine rağmen devletin uygulamalarına sürekli muhalefet eden münafıklar ile onların müttefikleri olarak hareket eden Yahudilerden oluşmaktaydı. Cenab-ı Hak, Medine toplumunu tanıma kodlarını verirken sadece bir tespit / tanımlama yapmaz aynı zamanda muhalefet yapanlara öğüt verir, müminlerin muhaliflere nasıl cevap vermesi ve onlara karşı nasıl bir taktik izlemeleri gerektiği konusunda yol gösterir ve muhalefetin ürettiği tezviratların Medine halkı üzerindeki olumsuz etkisini giderecek argümanları bildirir. 4.1-Müminler: Medine İslam Cumhuriyetinin Kurucu ve Yürütücü Sınıfı Sure önce Medine halkının kabul ettiği bu Anayasanın / Kitabın hiçbir maddesinde çelişki olmadığını, Âlemlerin Rabbinin vaat ettiği güzel bir geleceğe / gayba güvenle bakmak isteyen herkesin tereddütsüz, canı gönülden ve içlerinde hiçbir kuşku duymadan kabul ettiğini bildirerek başlar. Daha sonra bu Anayasaya gönül vermiş müminlerin vasıflarını anlatır. O müminlerin Kitaba inanan, iyiliği / takvayı isteyen, iyi niyetli olan, infak eden, salatı ikame eden (kamu hizmetleri ve sorunlarını çözüp kurtuluş ve yücelme için her türlü askeri, siyasi, sosyal, ekonomik ve eğitsel hizmet, dua, gayret ve desteği veren), yaptıklarının hesabını vereceğini bilen ve gelmiş geçmiş tüm ilahi öğretileri gönülden kabul ederek onların takipçileri ile ortak bir paydada buluşan kimseler olduklarını belirtir. Bu Anayasanın / Kitabın kurtuluşa, refaha, huzurlu bir topluma götürecek bir rehber olduğunu bildirerek devam eder. Rahman, Rahim Allah Adına 1- 5- Elif, Lam, Mim. İçindekilerin tereddütsüz kabul edildiği işte bu Kitab’a / Anayasaya ve gayba iman eden / vaat edilen geleceğe güvenle bakan, salatı ikame eden (Allah’ın yardımını talep ederek Kamu hizmetlerini ve sorunlarını çözmek için her türlü faaliyeti üstlenen), kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infak eden, sana indirilene ve senden önce indirilene iman eden ve ahirete de kesin bir şekilde iman eden takva sahipleri için yol gösterici bir kılavuzdur. Bunlar, Rablerinin gösterdiği bir hidayet / rehberlik üzerindedirler. Ve işte bunlardır felaha / kurtuluşa erecek olanlar! (Bakara Suresi 1-5) 4.2-İnkârcılar: İslam Cumhuriyetine Karşı Düşmanla (Müşriklerle) İş Birliği İçinde Mücadele Eden Sınıf Cenab- Hak, Huyey bin Ahtab, Ebu Amir bin Rahib gibi Medine İslam Cumhuriyetinin kuruluşuna en başından beri karşı çıkan ve asla teslim olmayan inkarcılara ise iki cümle ile değinir ve onların ne yapılırsa yapılsın inanmayacaklarını, kalplerinin kapandığını ifade ettikten sonra onların azaba uğrayacaklarını belirtir. 6-7- Şüphesiz şu inkâr etmiş kimseler; onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar. Allah, onların kalpleri ve kulakları üzerine mühür vurmuştur, onların gözlerinde perdeler vardır. Büyük azap onlar içindir. (Bakara Suresi 6-7) 4.3-Münafıklar: İslam Cumhuriyetine İçeriden Muhalefet Eden Sınıf Medine’deki diğer grup ise daha sonra münafık olarak isimlendirilen kişilerdi. Onlar, peygamberimizin iktidarına karşı varlık gösteremeyen ve İslam Cumhuriyetini kabul ederek mümin olduklarını iddia eden Abdullah bin Ubey gibi Medineli bazı ileri gelenlerdi. Onlar bu yolla iktidara yakın olup kendi arzuları ve istekleri doğrultusunda bir yönetim gerçekleştirmeyi düşünüyorlardı. Peygamberimizin yanından ayrılmayıp onun kararlarında etkin rol oynamayı hesaplıyorlardı. Böyle yaparak peygamberimizi Allah’ın gösterdiği politika yerine kendi istedikleri politikayı takip etmesini sağlamaya çalışıyorlardı. Kur’an ifadesiyle Allah’ı ve müminleri aldatmaya çalışıyorlardı. Bunlar hastalıklı tiplerdi. Onlar, Peygamberimizin @ iktidarını zayıflatmak için çeşit çeşit tezviratlar yaparken kendileri aslında İslam Cumhuriyetinin daha iyi olması için çalıştıklarını, niyetlerinin iyi olduğunu, toplumdaki sorunları çözmeyi ve iyileştirmeyi istediklerini beyan ediyorlardı. Diğer taraftan da Mekke Yönetiminin tehditlerini sürekli gündemde tutarak ve Medine’nin başına gelebilecek felaketleri anlatarak peygamberimizin @ iktidarını yıpratmaya, O’nun etrafındaki halkı dağıtmaya çalışıyorlardı. Bunları yaparken de Medine’yi ve Medine halkını düşündüklerini ifade ediyorlardı. Bu münafıklar, peygamberimize güvenerek O’nun ortaya koyduğu politikayı tereddütsüz kabul edip o politikaya uyan mümin halkı da aşağılıyorlardı. Bu müminlerin geleceği göremediklerini, kafalarını kullanmayıp Hz.Muhammed’e körü körüne itaat ettiklerini iddia ediyorlardı. Kendilerinin ise her şeyi enine boyuna düşündüklerini ve her ihtimali değerlendirdiklerini savunuyorlardı. 8–13- İnsanlardan bir kısmı da –inanmamalarına rağmen– “Allah'a ve Ahiret gününe (Allah’ın gelecek vaadine) inandık” derler. Allah'ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki onlar, sadece kendilerini aldatırlar da farkında bile değillerdir. Onların kalplerinde hastalık vardır da Allah, onların hastalığını artırmıştır. Yalan söylemekte oldukları içinde onlara acı bir azap vardır. Onlara, “Yeryüzünde/ ülkede fesat / bozgunculuk çıkarmayın” denildiği zaman, “Biz ancak ıslah edicileriz / iyi niyetli toplumun iyiliğini istiyoruz” derler. Dikkatli olun! Şüphesiz onlar, fesat / bozgunculuk çıkaranların ta kendileridir, fakat şuursuzlukları nedeniyle farkında bile değillerdir. Onlara, “(Sizde şu mümin) İnsanların inandığı gibi inanın” denilince, “Biz, o aklını kullanmayanların / beyinsizlerin inandığı gibi mi inanacağız!” derler. İşte! Asıl aklını kullanmayanlar / beyinsizler kendileridir de farkında bile değiller. (Bakara Suresi 8-13) Medine’nin bu münafık ileri gelenleri iktidara yakın görünmek için müminlerle bir araya geldikleri / onlarla oturup konuştukları zaman mümin olduklarını iddia ediyorlardı. Dışarıdan bakanlar onların iktidar yanlısı olduklarını sanacak şekilde kendilerini gizlemeye çalışıyorlardı. Onların bu hareketlerini sahici zanneden Mekke’nin müşrikleri ya da Yahudi yandaşları ile baş başa verip oturduklarında ise bu kez kendilerinin mümin olmadıklarına onları inandırmaya çalışıyorlardı. Onlara yaptıkları yalakalıkları sırf müminlerle dalga geçmek için yaptıklarını söylüyorlardı. Bu münafık muhalefetin halet-i ruhiyeleri gerçekten çok sağlıksızdı. Ama onları bu hareketleri yapmaya iten sebep, onların hep güçlüden yana olmaları ve kendilerine ait bir şahsiyetlerinin olmayışı idi. Hâlbuki onlar bu hareketleri ile ne müminlere ne de yalakalık yaptıkları otoritelere yaranabilirlerdi. Her hâlükârda kaybedenler grubundaydılar fakat farkına varamıyorlardı. Onlar her iki tarafında kendilerine gülümsemelerine bakarak her iki tarafı da kandırdıklarını ve geleceklerini her durumda garantiye aldıklarını sanıyorlardı. Fakat mücadelenin sonunda kazanan hangi taraf olursa olsun bunlara değer vermeyecek ve onları fırlatıp atacaktı ama onlar bunun farkında değillerdi. İşbirlikçi hainlerin ecellerinin kendi efendileri elinden olduğunu bir türlü göremiyorlardı. 14-16- Onlar, müminlere rastladıkları zaman da “İnandık” derler. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise, “Şüphesiz biz sizinle beraberiz, biz sadece alay edenleriz” derler. Allah, onlarla alay eder ve tuğyanları içinde serserice dolaşmalarına mühlet verir. İşte onlar, hidayet karşı sapıklığı satın almışlardır da bu ticaretlerinde kar etmedikleri gibi doğru yolu da bulamadılar. (Bakara Suresi 14-16) Bu münafıklar ruhen hasta olduklarından, sağlıklı düşünemeyen, kişilikleri oturmamış tiplerdi. Son derece korkaktılar. Gelecekten endişe ediyorlardı. Hâlbuki Medine’nin içinde bulunduğu karanlık ortamı aydınlatmak için Hz.Muhammed @ İslam / Barış Cumhuriyetini kurarak bir ateş yakmıştı. O ateş tam etrafı aydınlatmışken yani kurulan Cumhuriyet ile Medine’ye huzur, barış, güven ve istikrar gelmişken bu hastalıklı tipler, o ateşin aydınlığından faydalanacak yerde, yaptıkları bozgunculuk ve çıkardıkları fitne sonucu Medine’yi tekrar karanlığa götürmeye çalışıyorlardı. Ama çıkardıkları fitne ve kargaşanın ancak kendilerini tekrar karanlığa götüreceğini göremiyorlardı. Onlar Allah elçisinin kurduğu İslam Cumhuriyetine bir zarar veremeyeceklerini, aydınlık yarınların mutlaka geleceğini, bu ateşi söndürmeye güçlerinin yetmeyeceğini fark edemiyorlardı. Şirk sisteminin karanlıklarında kalmayı tercih ettikleri için Allah adeta onların gözlerini kör etmişti. Onların kalplerinin kötü olması, niyetlerinin bozuk olması, bozguncu ve sahtekâr olmaları nedeniyle yakılan ateşin onlara bir faydası olmamıştı. Cenab-ı Hak, münafıkların bu hastalıklı hallerini ve içine düştükleri durumu şu veciz sözlerle anlatır; 17-18- Onların durumu, tıpkı şuna benzer ki, (aydınlatmak için birisi) bir ateş yaktı. (Ateş) çevresini aydınlatınca, Allah onların gözlerinin nurunu aldı ve onları karanlıklar içinde bıraktı, artık görmezler. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler! Artık onlar dönmezler. (Bakara Suresi 17-18) Medine’nin Anayasal / kitabi bir sisteme kavuşmasını müteakiben Mekke Yönetiminin gönderdiği ültimatom niteliğindeki tehdit mektupları, bu hastalıklı tiplerde çok büyük bir korku yaratmıştı. Birden kendilerini karanlık bir gecede gök gürültülerinin, fırtınalı yağmurların, şimşek ve yıldırımların verdiği dehşet gibi öldürülme, köle olma ve her şeylerinin mahvedilmesi tehdidinin verdiği korkuların içerisinde buldular. Hâlbuki bu kadar büyük bir korkuya kapılmalarına gerek yoktu. Zira Cenab-ı Hak o Mekkeli müşrik inkârcıları çepeçevre kuşatmıştı. Şöyle ki, bulundukları konum gereği aslında Medine İslam Cumhuriyeti Mekkelileri tehdit altına almıştı. Zira Mekke’nin kuzey istikametindeki ticaretinin en büyük kısmını oluşturan Şam ticaret yolu Medine’nin kontrolü altındaydı. Habeşistan zaten peygamberimizin kontrolündeydi. Diğer taraftan Mekke’nin Yemenle bağlantısı da Necran Hristiyanlarıyla yapılacak bir ittifak vasıtasıyla Mekke’nin güney yönündeki ticareti de kolayca kontrol altına alınabilirdi. Yani Cenab-ı Hak asıl Mekke’yi çepeçevre kuşatmıştı. Asıl onlar tehdit altındaydılar. Fakat Medineli münafıklar öylesine hastalıklı tiplerdi ki kendilerini tekrar aydınlığa çıkaracak / önlerini aydınlatan / kendilerine güven veren göz kamaştırıcı açıklamalar yapılınca hemen anlıyorlar ve o aydınlanmış / güven veren yolda yürüyorlar ama bu aydınlanma onlar için çok kısa sürüyor ve içlerinde büyüttükleri korkular nedeniyle tekrar karanlığa gömülüyorlardı. Yeni bir açıklama gelinceye kadar karanlıklar içerisinde bocalayıp duruyorlardı. Tıpkı şimşeğin aydınlatması kadar bir sürede yol alma örneğinde olduğu gibi. Bu örneklemeyi de Cenab-ı Hak ayetlerinde şöyle anlatır; 19-20- Ya da (bunlar) zifiri karanlık bir gecede, gök gürültüsü ve şimşeklerin çaktığı, şiddetli bir yağmur fırtınasına tutulmuş kimseler gibidirler ki, yıldırımların saldığı dehşetle; ölüm korkusundan parmaklarıyla kulaklarını tıkarlar. Oysa Allah inkârcıları / kafirleri çepeçevre kuşatmıştır. Neredeyse gözleri kamaştıran o şimşek çakıp onların önlerini aydınlattı mı onun aydınlığında yürürler, karanlık üzerlerine çöktü mü de kala kalırlar. Allah dilemiş olsaydı işitmelerini de görmelerini de giderirdi. Şüphesiz Allah, her şeye kadirdir. (Bakara Suresi 19-20) Peygamberimizin iktidarına karşı muhalefet eden Medine’nin münafık baronlarının hastalıklı ruh yapıları ortaya konduktan sonra onlardan etkilenen Medinelilerin tümüne hitap etmesi için Cenab-ı Hak Bakara Suresinin müteakip ayetlerini inzal eder. O, bu ayetlerde nasıl yeri, göğü ve içindekileri yarattıysa ve onların rızıklarını da yaratıyorsa sosyal yaşamları için ihtiyaç duydukları öğretileri de göndermekte ve onlara şu manalara gelecek mesajlarını iletmektedir; “İşte şu anda sahip olduğunuz Kitabi / Anayasal sistem O’nun nazil ettiği ilke ve öğretilerdir ve sizin sorunlarınıza çözüm getirmektedir. Şayet bu ilahi öğretinin sorunlarınızı çözmesi konusunda şüphe duyuyorsanız, o zaman siz bir çözüm önerisi getirin / siz bir proje sunun. Hatta bu hususta Allah’tan başka tüm bildiğiniz otoriteleri, ortakları, tanrı gördüğünüz kişi ve kurumların temsilcilerini de yardıma çağırarak Benim inzal ettiğim öğretiye benzer bir öğreti getirin de sizi helak etme noktasına getiren / uçuruma yuvarlayan anarşi sorununuzu çözün. Fakat bunu asla yapamayacaksınız! O halde İslam Cumhuriyetine karşı çıkan / inkârcıların karşılaşacakları azap gibi bir azapla karşılaşmamak için peygamberime ve getirdiği öğretiye güvenin, inanın. Eğer elçime ve getirdiği sisteme inanıp güvenir ve destek olursanız, bu dünyada cennet gibi bir hayata kavuşacağınız gibi ahirette de cennet sizi bekleyecek.” 21–25- Ey insanlar! Takvalı davranasınız (kendinizi koruma altına alasınız) diye, sizi ve sizden öncekileri yaratan, yeryüzünü sizin için bir döşek, göğü de bir bina yapan, gökten su indirip de onunla sizin için rızık olarak ürünler çıkaran Rabbinize kulluk edin. Artık siz de bile bile, Allah'a ortaklar koşmayın. Şayet kulumuza indirdiğimizden kuşku içinde iseniz, haydi onun misli gibi bir şey / sorunlarınıza çözüm üreten ilkeler/ sure getirin, Allah’a ortak tuttuğunuz tüm otoritelerinizi / tanıklarınızı da çağırın. Eğer doğru kimseler iseniz. Bunu yapamadıysanız ki asla yapamayacaksınız; o halde inkârcılar için hazırlanmış, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten korunun. İnanıp / güvenip ıslah edici eylemlerde bulunanlara “altlarından ırmaklar akan cennetlerin mutlaka verileceğini” müjdele. Onlar, oradaki herhangi bir meyveden her rızıklandırılışlarında, “Bu, bizim daha önce rızıklandığımız şeydir” derler. Onlara onun benzerleri verildi. Orada çok temiz eşler de yalnızca onlarındır. Onlar, orada ebedi kalacaklardır. (Bakara Suresi 21-25) Peygamberimiz Medine’de kurulan İslam Cumhuriyetinin müminler için güvenli bir liman olduğunu müşriklerin hâkim olduğu şehirlerin ise güvensiz olduğunu Ankebut Suresindeki örümceğin evi örnekliğinde anlatarak hicret etmeyen müminlerin buraya göç etmelerini teşvik ettiğinde münafık baronlar müminlerin Medine’de güçlenmelerini istemediklerinden peygamberimizin bu çağrısını sulandırmak için onun örümcek, çiçek, böcek vb. şeylerden bahsettiğini dillerine doladılar. Onlar bu örneklemelerin halkta yarattığı olumlu algıyı kırmak için örneklemelerin böyle küçük şeyler ile yapılmasının Allah’ın şanı ve azameti ile örtüşmediğini ileri sürerek peygamberimizi zımnen yalancılık, sahtekârlık ve insanları kandırmakla suçladılar. Onlar ayrıca bu alayları ile halkta şu algıyı da yaratmak istiyorlardı; “Hz.Muhammed@ Ankebut Suresinde örümceğin örnekliği ile Mekke’nin güvensiz olduğunu, buna karşılık Medine’de güvenli ortam oluştuğunu anlatmaya çalışıyor ama içinde bulunduğumuz ortam tam tersini gösteriyor. Zira Mekkeliler gönderdikleri tehdit mektuplarında Medine’yi yıkıp yok etmekten bahsetmektedirler.” Onlar ayetlerle verilen örnekleri dillerine dolayıp alay etmek suretiyle dolaylı yoldan bu algıları halk nezdinde yaratmaya çalışıyorlardı. Onların bu sefil, aşağılık ve kişiliksiz tavırlarına karşı Cenab-ı Hakk’ın cevabı oldukça sert ve onların sahtekârlıklarını yüzlerine çarpma şeklinde olmuştur. O bu cevabında bu kez sivrisinek örneğini kullanmış ve zımnen onların sivrisinek gibi halkın kanını emdiğine işaretle bu hususu onların yüzüne vurmaktan çekinmeyeceğini ifade etmiştir. Yani onların ayetlerde geçen böcek, örümcek vb. örneklemeler ile verilmek istenen mesajı sulandırmakla onların asıl derdinin Medine İslam / Barış Cumhuriyetinin bundan sonra halkı kandırmaya ve sömürmeye müsaade etmeyeceğinden duydukları rahatsızlığa işaret edilmiştir. Cenab-ı Hak, onların sahtekârlık ve halkı aldatmalarının açığa çıkarılması hususunda Mutaffifin Suresiyle başlayan sürecin sivrisinek örnekliğinden başka örnekler vermek suretiyle devam edeceğini ve bundan asla çekinilmeyeceğini bildirdi. Verilen sivrisinek örneğinin bu manaya geldiğini anlayan Medine halkının Hz.Muhammed’e@ güvenleri daha da artarken münafık ileri gelenlerin bu örnekliğin verdiği mesaj nedeniyle öfkeleri ve sapkınlıkları artmıştır. Durumun anlaşılmaması için verilen örneklemeyi yeniden sulandırma yoluna gitmişler, örneklemedeki anlamı saptırmaya çalışmışlardır. Ama anlayan anlamıştır. Sözü doğrudan söyleyerek ortamı daha da germenin bir anlamı yoktur. Bununla beraber Cenab-ı Hak onları anayasal / kitabi sisteme koydukları imzayı, verdikleri ahdi bozmaya çalışmamaları ve meydana gelen birlik ve beraberliği parçalamaya yönelik çalışmamaları konusunda uyardı. Şayet bu bozguncu hareketlerine devam edecek olurlarsa onların gelecekte hüsrana uğrayacaklarını belirtir. Onların müminler gibi olmalarını ve Hz. Peygambere güvenmelerini salık verdi. 26–27-Allah bir sivrisineği, hatta daha üstünde olan bir şeyi misal getirmekten çekinmez. Müminler bilirler ki, o gerçektir / haktır, Rablerindendir. O inkârcılar ise, “Allah böyle bir misal ile ne demek istedi?” derler. Allah, onunla birçoklarını şaşırtır, birçoklarını da doğru yola iletir. O, onunla sadece, Allah ile yaptıkları anlaşmayı verdikleri söze /yemine rağmen bozan, Allah'ın birleştirmesini emrettiği şeyi kesip tevhidi parçalamaya çalışan ve yeryüzünde /ülkede bozgunculuk yapan fasıkları şaşırtır. İşte bunlar, hüsrana uğrayacak olanların ta kendileridir. (Bakara Suresi 26-27) Cenab-ı Hak peygamberine bildirdiği deklarasyonda münafıklara ve onlardan etkilenen Medinelilere sitem etti. Onlara daha önce ölü bir sosyal yapıları varken ilahi öğretiden alınan ilkelerle yapılan Kitabi / Anayasal uzlaşı ile hayat bulduklarını bildirdi. Bu nimete nankörlük etmemeleri gerektiğini söyledi. Onlara yine de bir çıkış yollarının olduğunu, bu ahitten sonra yıkıcı faaliyetler nedeniyle yeniden ölü haline gelebileceklerini fakat peygambere güvenip bağlandıkları takdirde onların diriltileceğini bildirdi. Bu sürecin sonunda herkesin Kendisinin bildirdiği ilkelere döneceğini ifade etti. Cenab-ı Hak, bu anlatımı insanların biyolojik ölümünden sonra tekrar dirilip Allah’a döndürüleceği misali üzerinden yaptı. Ayrıca nasıl ki Cenab-ı Hak yeryüzündekileri yarattıktan sonra gökyüzüne egemenlik kurmuş ve gökyüzünü yedi gök olarak dizayn etmişse aynı şekilde direktifleriyle Medine ülkesini de kendi öğretisinin uygulanacağı bir ülke olmasının şartlarını hazırladı ve elçisini buraya gönderip Cumhuriyetini kurdurdu. Böylece ilahi ilkeler ile mücehhez olan Allah elçisi uygulama makamına oturdu. Buna da kimse engel olamadı. O ne vaat ettiyse gerçekleşti ve bundan sonra da gerçekleşecektir. Cenab-ı Hak, bu mesajıyla münafıklara ikircikli hareketlerinin bir yararı olmayacağını bildirmiş olur. Onların bu yanlış hareketleri terk etmesi konusunda uyarıda bulunur. 28-29- Siz Allah'ı nasıl inkâr edersiniz? Oysa siz ölüler idiniz de sizlere O hayat verdi. Sonra O, sizleri öldürecek, sonra canlandıracaktır. Sonra da Kendisine döndürüleceksiniz. O, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yaratandır. Sonra da O, semaya istiva etti [egemenlik kurdu]; onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi en iyi bilendir. (Bakara Suresi 28-29) Cenab-ı Hak, Medine toplumunun söz konusu diriliş sürecini Hz. Adem kıssası üzerinden anlattı; 30-35- Hani bir zaman Rabbin, meleklere, “Ben yeryüzünde / ülkede ([1] ) bir halife ([2] ) atayacağım ([3] )” demişti. Onlar, “Oraya bozgunculuk yapacak, kan dökecek birisini mi atayacaksın? Ama yine de Senin işlerin güzel olduğu için sana boyun eğeriz. Senin ataman dolayısıyla biz onu takdis / kabul ederiz.” demişlerdi. O (Allah), “Elbette Ben sizin bilmediğiniz şeyleri çok iyi bilirim” demişti. O (Allah), Âdem’e bütün sorunların çözümlerini (isimlerini)([4] ) öğretti / öğretmişti. Sonra o sorunları meleklere sundu ve “Hadi, Bana bu sorunların çözümlerini (isimlerini) bildirin bakalım, eğer görüşünüzde doğru iseniz” dedi. Onlar, dediler ki: “Sen her türlü noksanlıktan münezzehsin! Senin, bize öğretmiş olduğunun dışında bizim bilgimiz olamaz. Şüphesiz her şeyi en iyi bilen ve en iyi yasa koyan Sensin.” Bunun üzerine O (Allah) dedi ki: “Ey Âdem! Onlara sorunların çözümlerini (isimlerini) bildir.” O (Âdem), onlara, sorunların çözümlerini (isimlerini) bildirince, O (Allah), “Dememiş miydim Ben size! Şüphesiz Ben, göklerin ve yerin (yönetimin ve toplumun) ([5] ) gaybını / sırlarını / özelliklerini bilirim. Ve Ben, sizin açığa vurduklarınızı da sakladıklarınızı da bilirim” dedi. İşte o vakit Biz, meleklere, “Âdem’e secde edin (boyun eğin, itaat edin)” demiştik de İblis dışında melekler hemen secde etmişti (boyun eğmişti, emre amade olmuştu). O (İblis) yan çizdi, büyüklendi. Çünkü o kafirlerden idi. Daha sonra Biz, “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette ([6] ) iskân edin, ikiniz de ondan dilediğiniz yerde bol bol yiyin ve şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz” dedik. (Bakara Suresi 30-35) Bu kıssayı işiten Medineliler Cenab-ı Hakk’ın İslam Cumhuriyeti kuruluş sürecini anlattığını hemen anladılar. Hz.Muhammed’in@ Medine’ye Başkan oluş serüveni onların gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçti. “Daha yakın zamana kadar anarşi içerisinde birbirlerini yiyen kabilelerden müteşekkil bir şehirdi Medine. Medine ahalisi aralarındaki bu kavga ve çatışmayı sona erdirecek bir çözüm yolu arıyorlardı fakat bir türlü bulamıyorlardı. Sahip oldukları şirk öğretisi onlara bu sorunlarını çözüme kavuşturacak bir yol göstermiyordu. Yahudilerin ellerindeki öğreti de sorunlarını çözmeye yetmiyordu. Toplumsal yok oluşun eşiğindeydiler. Medineliler iç çatışma / anarşi sorununa çözüm arayış içerisindeyken bir gün Allah Hz.Muhammed’i@ karşılarına çıkarmıştı. O’nun savunduğu İslam / Barış dininin sorunlarını çözebileceğini ve kendisinin de bu dini mükemmelen uygulayabilecek yetenek, donanım ve bilgiye sahip olduğunu müşahede etmişlerdi. Birkaç yıl süren müzakereler neticesinde O’nun önerisinin kendi sorunlarını çözeceğini görmüşlerdi. Tıpkı Cenab-ı Hakk’ın Hz. Âdem’i yeryüzüne halife atadığı gibi onlar da Hz.Muhammed’i@ Medine’ye Başkan olarak atamayı uygun bulmuşlardı. Medine’nin samimi insanları bu atamayı Medine’nin önderleri / kabile reisleri / meliklerine / mele’ler topluluğuna / ihtiyarlar meclisine sundukları zaman onlar tıpkı meleklerin itiraz etmeleri gibi buna itiraz etmişlerdi. Onlar itirazlarına gerekçe olarak şunları söylemişlerdi: “Her ne kadar siz her zaman iyi, güzel ve doğru olanı tercih ediyor ve bizde sizin seçiminize saygı duyuyorsak da bu seçiminizde bir sorun var. Şöyle ki; şayet Muhammed’i @ başımıza getirecek olursak Mekke ile aramız bozulacak, onlarla çatışma / savaş kaçınılmaz olacak ve kan dökülmesine yol açacaktır. Ayrıca o peygamber hâlihazırdaki idari, siyasi ve iktisadi / piyasa sistemimize de müdahale edecek ve ülkenin mevcut sistemini bozacaktır, böylece kurulu sistemimizde bozgunculuk yapacaktır.” İtiraz eden meliklerin / ileri gelenlerin bu gerekçeleri, Cenab-ı Hak tarafından meleklerin Hz. Âdem’in halife olarak atanmasına onun yeryüzünde kan dökecek ve bozgunculuk yapacak birisi olacağı şeklindeki söylemleri metaforu ile anlatılıyordu. İleri gelenlerin / meliklerin bu itirazına onlar “Sizin bu tereddütlerinizi ve endişelerinizi giderecek her türlü çözümleri Allah bu peygamberine öğretmiş. O peygamber öylesine donanımlı ve bilgili ki sizin bilmediğiniz şeyleri biliyor. O karşılaşacağımız bütün sorunların üstesinden gelecek bir birikime sahip. Allah ona bu birikimi bahşetmiş ve ona daima doğru yolu gösteriyor. Nasıl ki Allah sizin bilmediğiniz her şeyi biliyorsa ve Hz. Âdem’e de isimleri öğretmiş ise bu peygamberine de (Hz.Muhammed’e) karşılaştığımız her türlü sorunumuzun çözüm yollarını ve yükselişin metotlarını elbette öğretmiştir / öğretecektir” demişlerdi. Tartışmaların sonunda Medine ileri gelenleri / melikleri Hz.Muhammed’in@ teklifini ve başkanlığını kabule yanaşmayacaklarını söyledikleri zaman Hz.Muhammed’in@ başkanlığından yana olan Medineliler onlara şöyle demişlerdi; “Madem öyle o halde içinde bulunduğumuz kargaşa ve iç çatışmayı sona erdirecek, bizi bir barış iklimine ve toplumsal yükselişe ulaştıracak bir çözüm önerisini / metodu siz getirin bakalım. Haydi, durmayın varsa bir çözüm öneriniz / metodu, getirin de biz de bu sıkıntı ve kaostan kurtulalım.” (Allah’ın meleklerden isimleri söylemelerini talep etmesi metaforu.) Bu talep karşısında çözüme karşı çıkan ileri gelenler / melikler tıpkı meleklerin “Senin, bize öğretmiş olduğunun dışında bizim bilgimiz olamaz.” dedikleri gibi “Valla bizim şu anda bildiğimiz, öğrendiğimiz öğretiler ile içinde bulunduğumuz toplumsal sorunumuza biz bir çözüm getiremiyoruz. Tarihten beri sahip olduğumuz ve bize verilen öğretiler sorunlarımıza çözüm konusunda yetersiz kalıyor. Biz ancak bu kadar bilebiliyoruz” şeklinde cevap vermişlerdi. Onlar bu cevaplarıyla Medine’nin anarşi sorununa bir çözüm sunamadıklarını, bu konuda çaresiz kaldıklarını net bir şekilde ifade etmişlerdi. Fakat bu sorun Hz.Muhammed’e @ götürüldüğünde tıpkı Hz. Adem’in meleklere isimleri söylediği gibi O da ilahi öğretinin ilkeleri ve paradigmaları sayesinde hemen çözüm modelini onlara söylemişti. Böylece onların başka çareleri kalmadı ve Medine’yi barışa götürmek isteyen samimi kimselerin ısrarına dayanamayan ileri gelenler / melikler de sonunda Hz.Muhammed’in@ Medine’ye halife / başkan / yönetici olmasını kabul etmişlerdi. O’na boyun eğeceklerine / secde edeceklerine / itaat edeceklerine dair biat etmişlerdi. / söz vermişlerdi. (Meleklerin secde etmesi metaforu.) Fakat İblisin Hz. Âdem’e secde etmeyi reddetmesi olayında olduğu gibi Huyey bin Ahtab, Ebu Amir bin Rahib vb. iblisler O’nun Medine’ye Başkan olmasını kabul etmemişlerdi. O iblisler kibir ve gururlarının esiri olarak Hz.Muhammed’ e@ karşı büyüklendiler. Aslında onlar kendi sömürü sistemlerinin bozulacağını hesap ettiklerinden, işin başından beri Hz.Muhammed’e@ ve İslam Cumhuriyetine karşı idiler. / Hakkı ve hukuku inkârcı idiler. / kafir idiler. (iblisin aslında hak, hukuk ve adalete zaten karşı oluşu / Kâfirliği metaforu.) Ama Medineli samimi çoğunluk Hz.Muhammed’in@ başkanlığını ve İslam Cumhuriyetini kabul edince onların bir hükmü kalmamış ve onlar İslam Cumhuriyetinin kuruluşuna engel olamamışlardı. Böylece İslam Cumhuriyeti kuruldu ve Allah Medinelilere cenneti / saadetli yaşamı lütfetti. Onların üzerinden şirk zulmünü kaldırdı. İslam Cumhuriyeti ile gelen cennet / asr-ı saadet yaşamının devamı için bazı öğreti / şeriat / emir ve yasakları bildirdi. (Allah’ın Âdem ve eşini cennete yerleştirmesi ve yasak ağaca yaklaşılmaması metaforu)” Cenab-ı Hak, Medine İslam Cumhuriyetinin oluşum sürecinde münafıkların önce karşı durduklarını / itiraz ettiklerini daha sonra toplumun sorunlarına çözüm getirememeleri nedeniyle mecburen razı olduklarını, gelinen aşamada ise şeytani / ikiyüzlü tavırlarla Hz.Muhammed’i@ ve müminleri iktidardan indirmek için ellerinden geleni yapacaklarını Hz. Âdem kıssası üzerinden anlatmaya devam eder. Bu kıssa ile müminlere münafıkların neler yapabilecekleri konusunda uyarılarda bulunur ve onların iyi niyetli olmadıklarını vurgular; 36-39- Derken şeytan ([7] ) onların ayaklarını kaydırdı, onları bulundukları makamdan ([8] ) çıkardı. Biz, “Burada birbirinize düşman olarak yaşayın ([9] ), bu yeryüzünde / bu ülkede belirli bir vakte kadar barınmanız ve rızıklanmanız mukadderdir” dedik. Sonra da Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler ([10] )aldı. O(Allah) onun (onların) tövbesini / hakka dönüş(ler)ünü /yöneliş(ler)ini kabul etti.([11] ) Muhakkak O, tövbeleri / hakka dönüşleri / yönelişleri kabul edenin, çok merhametli olanın ta kendisidir. Biz dedik ki: “Hepiniz burada yaşayın ([12] ). Artık size Benim tarafımdan bir rehberlik geldiğinde, kim rehberliğime uyarsa, onlar için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır. İnkâr eden ve ayetlerimizi yalanlayan kimseler; işte onlar, ateşin ashabıdır. Onlar, orada temelli kalıcıdırlar.” (Bakara Suresi 36-39) Hz. Âdem kıssasının bu son bölümünü dinleyen Medineli müminler münafık şeytanların hile ve desiselerine karşı Cenab-ı Hakk’ın kendilerine vermek istediği aşağıdaki mesajları idrak ettiler; “Hz.Muhammed’e@ iblisler gibi doğrudan karşı olamayan, karşı olmalarına rağmen teslim olmuş ve iman etmiş gibi görünen Abdullah bin Ubey gibi şeytanlar ([13] ) O’nu ve yandaşlarını Medine’den çıkarmaya, onları İslam Cumhuriyeti İktidarından indirmeye çalışıyorlar ve çalışacaklardır. Tıpkı Hz. Âdem ve eşinin ayağını kaydırdığı gibi ilerleyen zamanlarda bu şeytanlar sizlerin de ayaklarını kaydırmaya çalışacak ve bunda da başarılı olacaklardır. Bundan sonra bu münafık şeytani muhalefet ile müminler arasında bir mücadele / çatışma kaçınılmaz olarak devam edecektir. (Hz.Adem ve eşi ile Şeytanın birbirlerine düşman olarak yeryüzüne indirilmesi metaforu.) Fakat onların sizin ayağınızı her kaydırışında eğer inzal edilecek vahyin rehberliğine tutunacak olurda hatalarınızdan dönecek olursanız sizler galip geleceksiniz. Kendinizi düzeltip hatalarınızdan tevbe edecek olursanız üzülmeyecek ve kazanan siz olacaksınız. (Hz. Âdem’in Allah’tan birtakım kelimeler alması ve bu kelimelerle hatalarından tevbe istiğfar etmesi metaforu.) Ama bu münafık şeytanların ayartmalarına kapılıp da tevbe etmeyenleri ise yakıcı azap beklemektedir. Onlar bu tercihleri nedeniyle kaybedenlerden olacaktır.” 4.4- Yahudiler: Daima Kontrol Altında Bulundurulması Gereken Toplumsal Sınıf Anayasadaki / Kitaptaki / Vesikadaki tarafların verdikleri Misak / yemin / Ahd ile Medine’de Yahudilerin de içerisinde olduğu bir İslam / Barış /Tevhit Cumhuriyeti tesis edilmişti. Anayasa / Kitap / Vesika da belirtildiği üzere müttefiki oldukları Medineli Arap kabileler ile birlikte Yahudilerde aynı haklara sahip olmuştu. Kurulan bu Cumhuriyet sayesinde artık kanlı iç çatışmalar geride kalmıştı. Bu iç savaşların kışkırtıcılığında her ne kadar Yahudi kabilelerin payı bulunsa da bu savaşlardan Yahudilerin kendileri de zarar görüyorlardı. Zira Yahudi kabileler farklı Arap kabilelerinin müttefikiydiler ve her Yahudi kabilesi kendi müttefiki olan Arap kabilesinin yanında savaşa girmek zorundaydı. Tevrat’ta birbirlerinin kanının dökülmesi haram olduğu belirtilse de bunlar bu savaşlarda müttefikleri ile birlik olmaları gerektiği düşüncesi ile birbirlerini öldürebiliyorlardı. Hz.Muhammed @ in kurduğu Medine İslam Cumhuriyeti artık bu iç çatışmaları durdurmuş şehre barışı hakim kılmıştı. İslam Cumhuriyetinin belirlediği kuralların Yahudi kabilelere yönelik kısımlarının uygulanması hususunda her kabileden Nakipler belirlenmişti ve Anayasadaki hak ve sorumluluklar bu Nakipler eliyle yürütülecekti. Ayrıca «Abdullah Bin Selam» gibi Yahudilerin ileri gelenlerinden olan kişiler İslam Cumhuriyetinde üst bir makama getirilmişlerdi. Abdullah bin Selam’ın müslüman oluşunu takiben Sa'lebe b. Sa'ye, Useyd b. Sa'ye, Esed b. Ubeyd gibi bazı Yahudi ilim adamları ve seçkinleri de onun vesilesiyle müslüman oldular. Her toplumda iyi niyetli, güzel karakterli, temiz ve barıştan yana insanlar (Güvercinler) olacağı gibi kötü niyetli, azgın, zalim, savaştan yana ve günahkâr insanlar da (Şahinler) vardır. Medineli Yahudilerde de iyiler tarafı Peygamberimizin safında yer alırken kötüler tarafı karşı safta yerlerini almışlardır. Yahudilerin şahinleri de tıpkı münafık ileri gelenler gibi bu birlikteliği bir türlü hazmedememiş, İslam Cumhuriyetinin başarısızlığı için ellerinden geleni yapmışlar ve bundan sonra da yapacakları açığa çıkmıştır. Özellikle İslam Cumhuriyetinin Medine’de adil bir piyasa oluşturmaya yönelik olarak Medine pazarını kurma girişimleri akabinde bazı Yahudi ileri gelenlerin bu pazarı yakmaları / yıkmaları göstermiştir ki; İslam Cumhuriyetinin kuruluşunun üzerinden daha çok kısa bir süre geçmesine rağmen onlar İslamı / barış ortamını parçalamaya yönelik girişimlerini sürdüreceklerdir. Bu nedenle Yahudilerin muhaliflerine de bazı uyarıların yapılması gerekmektedir. [1] ) Hz. Muhammed ve Sahabeler için o yer /arz/ ülke Medine’dir [2] )Hz. Muhammed’in Medine’ye Başkan olarak atanması [3] ) NOT: Ayette geçen “câi'lun” sözcüğü, “yapmak”, “kılmak”, “tayin etmek” manasına geldiği için “halife yaratacağım” şeklindeki mealler tercih edilmemiştir. Zaten vasata da en uygun sözcük “atamak / tayin etmek” gitmektedir. [4] )Hz. Âdem için isimler eşyanın ve varlıkların tanımlanması iken Hz. Muhammed için bu isimler toplumsal sorunların çözüm yollarıdır. [5] ) Gökler ve Yerlerin sırları Hz. Muhammed için yönetim ve toplum bilimin sırlarını ifade eder. [6] )Hz. Âdem ve eşi için cennet Hz. Muhammed ve yandaşları için Medine’dir / Medine’deki İslam iktidarıdır. [7] )Buradaki şeytan Hz.Muhammed’in Medine’deki baş münafık Abdullah bin Ubey’e işaret eder. [8] )İçinden çıkarılmaya çalışılan makam Hz. Peygamber ve müminler için Medine’deki İslam İktidarıdır. [9] )Hz. Muhammed ve müminler ile Abdullah bin Ubey’in liderliğindeki münafıkların birbirleriyle mücadelelerinin devam edeceğinin ifade edilmesi. [10] )Hz. Muhammed’in bu durumda nasıl davranacağı ve topluma nasıl hitap edeceğine ilişkin ayetleri ifade eder [11] )Hz. Muhammed’in ve müminlerin yapacakları hatalardan dönmelerine işaret eder. [12] )Bütün münafık ve müminlerin birlikte yaşayacaklarına / yaşamak zorunda oluşlarına işaret. [13] ) Not: Kur’an bu kimseleri daha sonraları “münafıklar” olarak adlandırılacaktır. Öncelikle şahin Yahudileri Tevhitten ayrılmaya / Muhalefet yapmaya sebep olan temel faktörlerin incelenmesi uygun olacaktır. Yahudiler kitaplı bir kültürden geldikleri için Araplara karşı kendilerini üstün görüyorlardı. Peygamberin kendi içlerinden değil de Arapların arasından çıkması onlarda kıskançlık yaratmıştı. Zira Arapların içinden çıkan bir liderin kendilerinin Araplar üzerine egemen olma ihtimalini ortadan kaldıracağı aşikâr idi. En azından kendileri her zaman ikinci planda kalacaklardı. Onları Hz.Muhammed’e@ muhalefet yapmaya iten en önemli sebeplerden bir diğeri, Mekke yönetiminin Medine’ye tehdit mektuplarını göndermesi ve Hz.Muhammed’i@ korumaları halinde Medine’yi yıkıp yerle bir edeceklerini beyan etmeleri idi. Bu mektuplar, Abdullah bin Ubey gibi, Yahudi şahinleri de Hz.Muhammed’e@ karşı çıkma hususunda kışkırtmıştı. Medine’de müminlerin yeni bir Pazar kurmaları ve Mutaffifin Suresiyle Medine piyasasının adil bir şekilde yeniden düzenlenmesiyle Yahudilerin Pazar tekellerinin kırılması / kırılacak olması ve haksız kazançlarına engel olunması onların Hz.Muhammed’e@ muhalif olmalarının ekonomik boyutunu oluşturmaktaydı. Piyasada yapılan reformların sosyal alanda da yapılacağının sinyallerini alan Yahudi ileri gelenler giderek Medine’deki sosyal, siyasal ve ekonomik üstünlüklerini kaybedeceklerini anlamışlar ve bu gidişatı engellemek için Hz.Muhammed’e@ muhalefet etmeyi kendi çıkarlarına en uygun yol olarak görmüşlerdi. Aynı Allah’a, aynı Kitaba, aynı Kıbleye, aynı peygamberlere iman edilip Tek Cumhuriyette birleşmişken Yahudilerin şahinleri, yukarıdaki faktörler nedeniyle kıpırdanmaya başlamışlardı. Böylece onların gelecekte etkin bir muhalefet yapacaklarının işaretleri gelmeye başlamıştı. Cenab-ı Hak onları önce bu barışı / İslam’ı / tevhidi / birliği devam ettirmeleri için imzaladıkları Anayasal Sözleşmeye uymaya davet eder. Bu amaçla yapmaları gerekenleri ana başlıklar halinde sıralar. Daha sonra geçmişlerine metafor yaparak ikazlarda bulunur. Ve bu ikazlarda atalarının kendi tarihlerinde yaptıkları hataları hatırlatır. Şu anda da benzer hataları onların yapmakta oldukları ve bu hataları bir daha tekrar etmemeleri gerektiğini ifade eder. İslam Cumhuriyeti nimetinin değerini bilmelerini öğütler ve bunun için de Anayasal Sözleşmeye riayete davet eder. Onlara yeryüzünde egemen olacaklarına ilişkin vaadinin ancak bu Anayasal Sözleşmeye riayetle ve sadece kendisine takvalı bir şekilde kulluk etmekle gerçekleşebileceğini bildirir. Cenab-ı Hak Yahudilerden Mekkelilerin tehditlerinden değil sadece kendisinden korkmaları gerektiğini bildirir. Şayet Anayasayı ihlal ederek elçisine karşı duracak olurlarsa bu kez Allah elçisi eliyle cezalandırılacakları tehdidini yapar. Allah’a karşı takvalı olmaları / Allah’ın İslam Cumhuriyeti eliyle cezalandırılmaktan kendilerini korumaları için aşağıdaki hususlara riayet etmeleri gerektiğini bildirir. Aksi takdirde Kendisinin hışmına uğrayacaklarını ve bu dünya da elçisi eliyle ahirette de bizzat kendisinin cezalandıracağını ifade eder. Cenab-ı Hak, Yahudilerin kendilerini korumaları / takvalı olmaları için yapmaları gerekenleri şöyle bildirir; “Yaptığınız Anayasal Sözleşme hükümlerine riayet ederek sizlere verdiğim İslam / Barış Cumhuriyeti nimetinin kadrini kıymetini bilin! Ona sahip çıkmak için verdiğiniz ahde sahip çıkın!” “Sizlere daha önce indirdiğim ilkeler (doğruluk, dürüstlük, ölçü ve tartıda hile yapmamak, hırsızlık yapmamak, öldürmemek, vb.) ile aynı olan ilkeleri getiren Muhammed’e iman edin ve o ilkeleri inkâr etmede öncülük yapmayın!” “Benim ilkelerimi süfli menfaatleriniz için asla satmayın! Benden korkun!” “Hakkı Batılla karıştırmayın! Hakkı asla gizlemeyin!” “Salatı ikame edin (kamu hizmetleri ve sorunlarını çözüp kurtuluş ve yücelme için her türlü askeri, siyasi, sosyal, ekonomik ve eğitsel hizmet, dua, gayret ve desteği veren eylemleri yapın ve bu amaçla kurulan kurumları ayağa kaldırın / ikame edin).” “İslam Cumhuriyetini finansal olarak destekleyin / zekâtı verin!” “Yasalara itaat edin / Rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin / boyun eğin / itaat edin!” “Başkalarına iyilik yapmayı, iyi olmayı tavsiye ederken kendinizin yapmaması çok büyük bir çelişki. Asla böyle ikiyüzlü davranmayın! Sözlerinizle davranışlarınız birbiri ile uyumlu olsun!” “Sabır ve salatla yardım isteyin. Adil, barışçıl, huzurlu, hakkaniyetli, merhametli bir sistemi isteyenler bu yolda sabır ve salata sarılmaları zorunludur. Bunu istemeyenlere salat ve sabır zaten ağır gelir.” Yukarıdaki hususlara uymadığınız takdirde başınıza öyle bir felaket gelir ki, o felaketin geldiği gün hiçbir şekilde sizin elinizden tutan olmaz ve o takdirde uğrunda birliği ve beraberliğinizi bozduğunuz menfaatlerin hepsini verseniz bile o zaman bunlar sizden kabul edilmez. 40-48-Ey İsrail oğulları! Size nimet olarak verdiğim nimetimin değerini bilin, Benim ahdime vefa gösterin / Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki Ben de sizin ahdinize vefa göstereyim. Sadece Benden korkun. İndirdiğim şeye (Kur'an'a/ ilahi ilkelere) iman edin! O (Kur’an / İlahi ilkeler) sizin yanınızdaki şeyi (Tevrat'ı / ilahi ilkeleri) tasdik edicidir./ doğrulayıcıdır./ birbiriyle örtüşür. O'nu (Kur’an’ı / İlahi ilkeleri), inkâr edenlerin ilki / öncüsü siz olmayın. Benim Ayetlerimi çok az bir bedele satmayın. Bana karşı hata yapmaktan sakının. / takvalı davranın. Bile bile hakkı batıla/ gerçeği yanlışa karıştırmayın. Hakkı gizlemeyin. Salatı (kamu hizmetleri ve sorunlarını çözüp kurtuluş ve yücelme için her türlü askeri, siyasi, sosyal, ekonomik ve eğitsel hizmet, dua, gayret ve desteği veren eylemleri yapın ve bu amaçla kurulan kurumları ayağa kaldırın) ikame edin, zekâtı verin, rükû /itaat edenlerle birlikte siz de rükû /itaat edin. İnsanları birr'e / iyilik yapmağa / erdemli olmaya çağırdığınız halde kendinizi unutur musunuz? Oysaki Kitab'ı okuyup duruyorsunuz. Hala akıl etmeyecek misiniz? Zorluklara karşı direnerek, / sabırla, salatla (kamu hizmetleri ve sorunlarını çözüp kurtuluş ve yücelme için her türlü sosyal, siyasi, eğitsel yardım, hizmet, dua, gayret, destek eylemleriyle ve kurumlarla) yardım isteyin. Şüphesiz bu (salat ve sabırla yardım isteme), Rablerine saygılı olanlardan başkasına ağır gelir. Ki onlar Rablerine kavuşacaklarına ve gerçekten O'na döneceklerine inanan kimselerdir. Ey İsrail oğulları! Size verdiğim nimeti ve sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın. Kimsenin kimseyi kurtarmak için bir şey ödeyemeyeceği, kimseden şefaatin kabul edilmeyeceği, kimseden fidyenin alınmayacağı ve onlara hiçbir yardım yapılmayacağı günden / süreçten sakının. (Bakara Suresi 40-48) Cenab-ı Hak, Medineli Yahudilerin şirk sisteminin hâkim olduğu süreçte kendilerinin de büyük bir zulüm içerisinde yaşadıklarını ama İslam / Barış Cumhuriyeti sayesinde bu zulümden kurtulmalarını, geçmiş tarihlerindeki Firavunun zulmünden kurtulma olayı üzerinden anlatır. İslam /Barış Cumhuriyetinden önce Medine’de hâkim olan şirk sisteminin meydana getirdiği zulüm, anarşi, dehşet Firavunun zulmünü aratmayacak ölçüdeydi. Zira nasıl ki Firavun İsrail oğullarını zayıflatmak için oğullarını / erkeklerini öldürüyor idiyse şirk sisteminden kaynaklanan çatışma ve anarşilerde Medineliler de erkeklerini / oğullarını kaybediyorlardı. Evs ve Hazreç kabilelerinin birbirleriyle yaptıkları savaşlarda müttefiklikler ([1] ) nedeniyle Medineli Yahudiler de karşı karşıya geliyor ve birbirlerini öldürüyorlardı. Bu savaşların sonunda galip gelenler yenilenleri yurtlarından sürüp çıkarıyor hatta esir bile alıyorlardı. Fakat Hz.Muhammed’in@ kurduğu İslam / Barış Cumhuriyeti sayesinde Medineliler bu felaket ve aşağılık azaba maruz kalmaktan kurtulmuşlardı. Artık Firavun’un boğularak yok edilmesi gibi Medine’deki şirk sistemi de helak edilmişti. Bu özelde Yahudiler için olmak üzere tüm Medineliler için çok büyük bir nimetti ve Cenab-ı Hak, aşağıdaki ayetleriyle sahip oldukları nimete nankörlük yapmamaları konusunda onları uyardı; 49-50- Sizi Firavun ve Ordusundan nasıl kurtardığımızı da hatırlayın. Hani onlar sizi azabın en acısına çarptırıyorlardı; oğullarınızı boğazlayıp, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı. Bununla Rabbiniz sizi büyük bir imtihandan geçiriyordu. İşte O zaman Biz, denizi yarmış ve sizi kurtarmıştık ve sizin gözünüzün önünde Firavun'un ordusunu boğmuştuk. (Bakara Suresi 49-50) 4.5.“Buzağıyı İlah Edinmeleri” Olayı Üzerinden Uyarılmaları Olay özetle şöyledir; Hz. Musa İsrail oğullarını Firavunun zulmünden kurtardıktan sonra onların güvenliğini, huzurunu sağlayacak düzenlemeleri Cenab-ı Hak’tan edinmek amacıyla kısa bir süreliğine Tur-i Sina’ya çıkar. Orada toplumu için gerekli yasal düzenlemeler üzerine çalışır ve Cenab-ı Hak’tan aldığı tedris ile söz konusu düzenlemeleri kırk gün içerisinde tamamlayarak İsrail oğullarına geri döner. Fakat kendisinin yokluğunda Samiri adındaki birisinin buzağıyı tanrı edindirmek şeklinde sembolize edilen Firavun sisteminin benzeri bir şirk sistemini toplumuna kabul ettirdiğini görür. Samiri Firavun siteminin içine cüz’i miktarda ilahi öğretilerden katarak yeni bir şirk sistemi icat etmiş ve Hz. Musa’nın bu sistemi aradığını iddia ederek bunu halka kabul ettirmiştir. Hz. Musa toplumunun yıllarca zulüm gördükleri Firavun sisteminin az biraz İlahi öğretiyle soslu bir benzerini kabul etmelerine tahammül edemez. Önce başkanlığına vekâlet eden kardeşi Hz. Harun’a, daha sonra Samiriye hesap sorar. Daha sonra Samiri’nin kurduğu yeni şirk sistemini yıkar ve Tur Dağında Cenab-ı Hakk’ın öğrettiği tevhit sistemini İsrail oğulları üzerine inşa eder. Medine’nin güvenliği, huzuru ve selameti için Cenab-ı Hakk’ın öğretisine dayalı bir şeriatı yerleştirmek noktasında Hz.Muhammed’in@ belli bir süreye ihtiyacı vardı. Medine’ye hicretini müteakiben yapmış olduğu başlangıç reformları Medine’nin ileri gelen münafıkları özellikle de Yahudileri çok rahatsız etmişti. Onlar Hz.Muhammed’in@ aşama aşama İslam / Barış iklimini tesis edici düzenlemeleri hayata geçireceğini ve bu durumunda kendi menfaatlerine aykırı olacağını gördüklerinden muhalefet etmeye başlamışlardı. Muhalefetlerini Hz.Muhammed’in@ barış, esenlik, huzur ve güven vaadinin gerçekleşmeyeceği konusunda halkı kandırma üzerine kuracaklardı. Hz.Muhammed’in@ önerdiği İslam / Barış Cumhuriyetine ait düzenlemelerle her şeyin düzeleceğine inanan Medine halkının bu inançlarının boş olduğunu göstermek için Hz.Muhammed’e@ süre tanımamayı planlamışlardı. Bunun için halka Hz.Muhammed’in@ gelmesiyle hiçbir şeyin düzelmediği ve bundan sonra da düzelmeyeceği hatta daha da kötüye gideceği şeklinde propaganda yapacaklardı. Böylece Hz.Muhammed’in@ uygulamaya çalıştığı düzenlemeleri boşa çıkarıp kendi eski şirk düzenlerinde devam etmek istiyorlardı. Belki yenilik olarak eski şirk sistemi düzenlemelerine Hz.Muhammed’den@ gördükleri ilahi öğretilerden biraz karıştırarak bu işi kotarmayı düşünüyorlardı. Hâlbuki peygamberimiz daha yeni hükümet olmuştu. Ondan birden mucizeler beklenmemeliydi. O’na biraz süre tanınması gerekiyordu. Ama onlar Hz.Muhammed’in@ başarısız olmasını istiyorlardı. Ayrıca Hz.Muhammed@ Medine’de sürekli kalamayacaktı. Sık sık çevre kabilelere seferler düzenlemesi gerekecekti. Yokluğunda O’na vekâlet edecek kişiyi rahatlıkla kandırabilirler ya da etkisiz kılabilirler ve böylece Medine halkını kendi yanlarına çekebilirlerdi. Nasıl ki Hz. Musa’nın yokluğunda Samiri’nin İsrail oğulları’nı kandırıp Firavunun şirk sisteminin (Firavunun şirk sisteminin sembolü Boğa idi) daha küçük ölçekte olanını (buzağı sembolü) tekrar hortlatmışlarsa, Medine’deki münafık Arap ileri gelenler ve bazı azgın Yahudilerde aynı Samiri’nin yaptığı gibi Hz.Muhammed@ in Medine’de yokluğunu fırsat bilerek eski şirk sisteminin daha küçük modellerini hortlatma girişiminde bulunacakları aşikârdı. Cenab-ı Hak, İsrail oğullarının buzağıyı ilah edinmeleri kıssası üzerinden Medineli Yahudileri ve münafıkları Kitap / anayasa / ilahi öğreti çerçevesinde hareket etmeleri ve eski şirk sistemine dönme gibi yanlışlara tevessül etmemeleri konusunda uyardı. Aksi takdirde kendilerine yazık / zulüm edeceklerini bildirdi. 51-54- Hani bir zamanlar Musa'ya kırk geceyi vaat vermiştik. Fakat siz zalimleşmiş ve O'nun arkasından buzağı tanrı edinmiştiniz. Buna rağmen şükredesiniz diye sizi affetmiştik. Doğru yola gelmeniz için, Musa'ya, o Kitab'ı ve Furkan'ı / yasal düzenlemeleri vermiştik. İşte o zaman Musa kavmine, “Ey kavmim! Şüphesiz siz o buzağıyı edinmekle kendi kendinize zulmettiniz. Gelin hemen yaratıcınıza tövbe edin de nefsinizi /egonuzu/ benliklerinizi öldürün. Böylesi, yaratıcınız nezdinde sizin için hayırlıdır” demişti. Sonra da Allah tövbenizi kabul etmişti. Muhakkak ki Allah kendisini ıslah edenlerin tevbesini kabul eden, merhametlilerin merhametlisidir. (Bakara Suresi 51-54) 4.6. Medinelilerin Nankörlük Etmemeleri Konusunda Uyarılmaları Medine’deki anarşi, çatışma ve terör ortamı İslam / Barış Cumhuriyeti ile yerini barış, istikrar, huzur, emniyet ve adalete bırakmıştı. Medineliler uçurumun kenarından dönmüş ve Hz.Muhammed’in@ getirdiği sistem / ilahi öğreti ile dirilmişlerdi. / yeniden hayat bulmuşlardı. Adeta bir mucize gerçekleşmiş ve böylece çok büyük lütfa, ikramlara ve ihsana mazhar kılınmışlardı. Fakat bütün bu nimetlere rağmen Yahudiler ve münafıklar Muhammed @ a bağlanmamak için sudan bahaneler üreterek en olmaz şeyleri istemeyi planlıyorlardı. Cenab-ı Hak, Medine’deki mevcut durumu ve bunların aralarında tartıştıkları muhalefet yöntemlerini geçmişlerinden metafor yaparak elçisine ihbar etti. Şöyle ki; “İsrail oğulları onlarca mucize yaşamış ve büyük ikramlara mazhar olmuşken yine de peygamberleri Hz. Musa’ya bağlanmaktan imtina etmişler, ona inanıp güvenmemek ve getirdiği öğretiye boyun eğmemek için ondan imkânsız şeyler istemişlerdi. Öyle ki kendilerine son derece ihtimam gösterilmesi onları kendilerinin üstün olduğu zannına itmiş ve öylesine gurur, kibir ve kendini beğenmişlik hastalığına yakalanmışlardır ki onların bu azgınlıkları onları Allah’ı görmeyi isteyecek noktaya getirmiştir. Onların bu istekleri haddini bilmemektir. Kendilerini Allah’tan üstün görmektir. Allah onlara bu istekleri nedeniyle öyle bir ceza verdi ki onlar yıldırım çarpmışa döndüler. Onlar bu ölümlerinden sonra tekrar diriltildiler ve kendilerine geldiler. Tekrar nimetlere mazhar edildiler. Onlara Hz. Musa koruyucu bulut oldu, gölgelik yaptı. Cenab-ı Hak da onlara kuvvet ve kudret olması için gökten Vahyini (men ve selva) indirdi ki bu vahiyle hoş ve temiz rızıkları yemelerini emretti.” 55-57- Hani bir zamanlar da siz, “Ey Musa! Biz Allah'ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayacağız” demiştiniz de bunun üzerine bakıp dururken sizi yıldırım çarpmıştı. Sonra da gene şükredesiniz diye sizi ölümünüzün ardından dirilttik ve o bulutla gölgelendirdik. Size verdiğimiz rızıkların hoş olanlarından yiyin diye üzerinize kudret helvası ve bıldırcın indirdik. ([2] ) Onlar, Bize zulmetmediler, lakin onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı. (Bakara Suresi 55-57) Peygamberimizin önderliğinde Medine toplumu da şirk sistemi ile ölmüşken tevhit sistemi ile dirilmiş ve şimdi Cenab-ı Hakk’ın indirdiği Vahiyle (kudret helvası ve bıldırcın metaforu) daha da güçlenmekte, O’nun yol göstermesi ile korunmakta ve ilerlemektedir. 4.7. Medinelilerin İslam / Barış Cumhuriyetinin İyi Birer Vatandaşı olmaları konusunda Uyarılmaları İsrail oğulları Hz. Musa’nın son yıllarında Eriha Şehrine yakın bir yerleşim yerini teslim alırlar. Ancak Erihalıların teslim olma şartı kurulacak Cumhuriyette beraber yaşamaktır. Bu şart aynı zamanda İsrail oğullarına inzal olan öğretiye çok uygundur. Bu şarta uygun hareket edilirse Erihalılar ve İsrail oğulları birlikte barış içerisinde yaşayacaklardır. Tıpkı Muhammed @ ın getirdiği ilahi öğreti / kitap / Anayasa çerçevesinde Medine’de kurulan İslam / Barış Cumhuriyetinde Medineli Araplar (Evs ve Hazreç), Mekkeli Araplar (muhacirler) ve Yahudilerin birlikte barış içerisinde yaşamaları gibi. İsrail oğulları o şehre girerken ilahi öğretiye / Anayasaya uymaları ve mütevazı olmaları kendilerine emredilmesine rağmen onlar şehrin yerli halkına (Erihalılara) son derece zalimce davranmış, öldürmüş ve mallarını yağmalamışlardı. Hatta ilahi öğretiye göre kurulan sistemin kurallarını kendi istek ve arzularına göre yorumlayarak değiştirmişlerdi. Böylece çok büyük zulüm işlemişler ve bu nedenle Cenab-ı Hakk’ın gönderdiği Veba salgını ile kırılıp geçmişlerdi. Halbuki ilahi öğretiye uyarak egemen oldukları şehir halkının gönlünü fethetmiş olsalardı, güvenilir olduklarını, saygın ve asil olduklarını ispat etmiş olsalardı, güçleri katlanacak ve diğer şehirler de kendiliğinden teslim olacaklardı. Böylece İsrail oğullarının kurduğu Cumhuriyet bölgede son derece güçlenecekti. Ama onlar tersini yaptılar ve azaba uğradılar. 58-59- Hani bir zamanlar “Şu kente girin de onun nimetlerinden dilediğiniz şekilde bol bol yiyin. Kapısından da secde ederek (itaat ederek, teslim olarak, taşkınlık ve zulüm yapmadan iyi vatandaş olarak) girin ve “Burası yurdumuzdur bizi bağışla!” deyin ki, hatalarınızı mağfiret ediverelim, iyilik-güzellik yapanlara nimetlerimizi daha da arttıracağız” demiştik. Fakat zaman içerisinde zalim olanlar, sözü, kendilerine söylenildiğinden başka bir şekle değiştirdiler. Biz de yapmış oldukları fasıklıkları karşılığında o zalimlerin üstüne gökten acı bir azap indirdik. (Bakara Suresi 58-59) Cenab-ı Hakk, İsrail oğullarının tarihte yaşadıkları bu tecrübe üzerinden Medinelileri de uyardı; Medine’de ilahi öğretiye dayalı İslam / Barış Şehri tesis edilmiştir. Onlara kurulan bu Şehrin kapısından secde ederek girin denilmektedir. Yani onlara “İyi vatandaş olun! İlahi Vahyin getirdiği kurallara uyun! Tesis edilen birliğe beraberliğe saygı gösterin! Tevhidi bozacak davranışlardan kaçının! Bu Barış Şehrini Vatan edinin ve ona sahiplenin! Hata yapacak olursanız da hemen tövbe edip hatanızdan dönün! Sakın bu birliği beraberliği bozacak taşkınlıklar, bozgunculuklar yapmayın!” şeklinde telkinler yapılır. Bu şekilde davranılırsa hep birlikte güç birliği edilerek ileri, müreffeh bir geleceğe yelken açılacağı bildirilir. Böylece yeni kurulan Cumhuriyet ile kazanılan nimetler daha da katlanacaktır. Aksi takdirde de Cenab-ı Hak azgınlık yapanlara azabını gönderecektir. ([3] ) Bu tehdit basit bir tehdit değildir. İslam / Barış Cumhuriyetinde bozgunculuk yapacak olurlarsa Cumhuriyet olarak (gökten acı bir azabın indirilmesi metaforu) üzerlerine yürüneceğinin bir tehdididir. 4.8. Medine İslam Cumhuriyeti Kaynaklarının Adil Paylaşımı Hz.Muhammed @ Medine’de kurduğu İslam / Barış Cumhuriyetinin Anayasasında /Vesikasında Yahudi kabilelerini müttefikleri olan Arap kabileleri ile birlikte tek tek saymış ve her kabileye eşit vatandaşlık getirmiştir. Ayrıca yeni sistemde Anayasal sözleşmenin hükümlerini takip için Evs ve Hazreç kabilelerine ait aşiretlerden temsilci / nakip atanmıştı. Peygamberimize bildirilen bu Arap nakiplerin müttefikleri olan Yahudilerin aşiretlerindeki karşılığı için de Yahudi nakipler atanmıştı. Böylece yeni kurulan Cumhuriyet sisteminde her topluluğun ekonomik, idari ve sosyal yapısı adil bir paylaşım ile organize edilmişti. Her topluluk (kabile ve aşiret) Medine İslam / Barış topluluğu içerisinde fonksiyonunu icra edecek ve kargaşa olmaması içinde temsilcileri / nakipleri vasıtasıyla Hz.Muhammed’in@ hakemliğinde sorunlarını çözüme kavuşturacaktı. Toplumsal, idari ve ekonomik sorunların Hz.Muhammed’in@ hakemliğinde ve Vahiy İdeolojisi (asa metaforu) esas alınarak çözüme kavuşturulacak olması, Medine’de anarşiyi, kavga ve çatışmaları önleyecekti. Bu Cenab-ı Hakk’ın Medinelilere ihsan ettiği mucize niteliğinde çok büyük bir nimetiydi. İslam Cumhuriyeti’nin bu organizasyonu tıpkı bir zamanlar Hz. Musa’nın asasını taşa vurarak taştan on iki pınar fışkırtması ve İsrail oğullarını on iki kabileye ayırarak her kabilenin hangi pınardan faydalanacağını organize etmesi gibiydi. Bu suretle kabileler arasında muhtemel kargaşa ve çatışmalar engellenmekteydi. Fakat adil ve huzur getiren bu organizasyon ve paylaşımdan hoşnut olmayan kimseler de vardı. Onlar şirk sisteminin hâkim olduğu zamanda Medine halkını aldatan çıkar çevrelerinden başkası değildi. Onlar şirk sisteminin yarattığı anarşiden, terörden ve çatışmadan besleniyorlardı ve İslam / Barış Sistemi onların çanına ot tıkıyordu. Cenab-ı Hak Hz. Musa’nın yaşamı üzerinden verdiği örnekle Medine’de huzur, barış, güven ve düzen sağlandıktan sonra o düzeni bozacak bozgunculuk yapılmaması konusunda Medineli ileri gelenleri böylece uyardı; 60- Hani bir zamanlar Musa, kavmi için su istemişti de “Asan ile taşa vur!” demiştik. Bunun üzerine o taştan on iki pınar fışkırmıştı. Böylece halkın her bölüğü kendi su alacağı yeri öğrendi. Allah'ın rızkından yiyin-içinde bozgunculuk yaparak yeryüzünde / ülkede fesat çıkarmayın. (Bakara Suresi 60) 4.9. Tevhit Sisteminden Dönme Planlarına Karşı Uyarılar Medine İslam /Barış Cumhuriyeti Kurulunca çatışmadan, terörden, savaştan beslenen Medine’nin baronları bundan sonra işlerinin zor olacağını gördüler. Şirk sisteminin cari olduğu zamanda yasal hale getirdikleri soygunları bile artık yapamayacaklarını anlayan bu ileri gelenler geleceklerinin kendileri açısından çok karanlık olduğunu görüyorlardı. Zira yeni sistemin tek kaynağı Vahiydi ve getirdiği öğreti onlara eskisi gibi arzularına / keyiflerine / heva ve heveslerine göre bir seçenek bırakmıyordu. Bu nedenle onlar gidişattan durumdan hiç hoşnut değildiler ve eski şirk sisteminin geri gelmesini istiyorlardı. Onlar sadece kendi zevkü sefalarını ve çıkarlarını düşünüyorlardı. Halkın sefaleti ve acı çekmesi onları hiç ilgilendirmiyordu. Özellikle Yahudi ileri gelenler eski şirk sisteminin tevhit sisteminden daha iyi olduğunun propagandasına başlayacaklardı. Süreç içerisinde İslam Cumhuriyetini devirerek eskiye dönmek için Hz.Muhammed’i@ öldürmeyi bile planlayacakları belliydi. Bundan dolayı Cenab-ı Hak, onlara kendi tarihlerinden bir örnekle uyarıda bulundu. Söz konusu örnekte İsrail oğulları Hz. Musa’ya gökten indirilen tek çeşit yiyeceğe dayanamayacaklarını Allah’tan yerin bitirdiği sebze, acur, mercimek, soğan gibi çeşitli yiyeceklerden çıkarmasını isterler. Onların bu istekleri Firavunun zulmü altındaki yaşam tarzına geri dönme isteklerinden başka bir şey değildir. Bu nedenle Hz. Musa onlara «asil, şerefli, üstün, göksel, ilahi ve özgür yaşam tarzını rezil, aşağılık, zulüm ve köleci yaşam tarzına tercih mi ediyorsunuz?» şeklinde mukabelede bulunur. Hz. Musa onlara «şayet bu aşağılık yaşam tarzını arzuluyorsanız o zaman Mısır’a geri dönün ve rezilce yaşayın» diyerek çıkışır. Sonraları aşağılık arzuları nedeniyle İlahi öğretiden sapan İsrail oğulları kurulu ilahi sisteme isyan ederler, taşkınlık yapar ve peygamberlerini öldürürler. Böylece güçlerini kaybederler, birbirlerine düşerler, işgal güçleri gelip onları zelil eder. Sonuçta yaptıkları bozgunculuk nedeniyle işgalciler eliyle Cenab-ı Hakk’ın gazabına uğrarlar. Cenab-ı Hak İsrail oğullarının tarihte yaşadıkları bu hadise örnekliği üzerinden özelde Medineli Yahudileri genelde de tüm Medinelileri uyararak akıllarını başlarına almaları konusunda ikaz etti; 61- Hani bir zamanlar siz; “Ey Musa! Biz artık tek yemeğe asla dayanamayız, bizim için Rabbine dua et de bize yerde yetişen; sebze, acur, sarımsak, mercimek ve soğan bitirsin” demiştiniz. O (Musa) da size, “Hayırlı ve üstün olanı aşağılık olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? O halde zelil olarak Mısır’a inin, o vakit istediğiniz şeyler sizin olacaktır” demişti. Üzerlerine zillet ve meskenet damgası vuruldu ve sonunda Allah'tan bir gazaba uğradılar. İşte bu, Allah'ın ayetlerini / uyarılarını inkâr etmiş olmaları, Peygamberleri haksız yere öldürmüş olmaları nedeniyledir. İşte bu, isyan etmeleri ve taşkınlık yapmaları nedeniyledir. (Bakara Suresi 61) 4.10. İslam / Barış Cumhuriyetinde İyi Vatandaşların Müjdelenmesi Cenab-ı Hak, yukarıdaki uyarıları yaparken önce toptancı bir ifade kullanır. Sonra istisnaları belirterek herkesin aynı kategoride olmadığının altını çizer. Çünkü toptancı ifadelerle yapılan bu uyarılarda İslam / Barış Cumhuriyetinin temiz, dürüst ve doğru vatandaşları kendilerini suçlu gibi hissedebilir. Onların korkmamaları, endişe etmemeleri ve rahat olmaları için istisna cümlesine ihtiyaç vardır. Cenab-ı Hak, Medine’deki her topluluğu sayar ve bu topluluklardan kim Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve ıslah edici güzel eylemlerde bulunursa yani iyi birer vatandaş olacak olurlarsa onlar için hiçbir korku olmadığı gibi Allah’tan bir mükafat olacağı müjdelenir. 62- Muhakkak ki müminlerden, Yahudilerden, Nasranilerden ve Sabiîlerden; her kim Allah'a ve ahiret gününe iman eder ve ıslah edici güzel eylemlerde bulunursa, artık onların mükafatları Rablerinin katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar. (Bakara Suresi 62) 4.11. İslam / Barış Cumhuriyetinin Misak ile Kurulduğunun Hatırlatılması İslam / Barış Cumhuriyetinin herkesin Yemin etmesi / Ahitleşmesi / Misak ile kurulduğu ve hiç kimsenin zorlanmadığına atıf yapılarak bütün Medineliler verdikleri bu ahde bağlı kalmaya çağrılır. Medine’de yaşayan tüm kabilelerden müminler ve bu sisteme olur veren diğer kabile mensupları ile muhacirler Medine Sözleşmesi / Anayasa / Medine Vesikası ile meşhur bir Anayasa / Kitap çerçevesinde bu Cumhuriyetin temellerini atmışlardı. Fakat gelinen noktada Anayasal Sözleşmeye imza atmış özellikle Yahudilerden bazıları ve Arap kabilelerden bazı ileri gelenler bu sözlerinden / ahitlerinden dönme ve tevhidi parçalama girişimlerinde bulunacaklarının sinyallerini vermektedirler. Cenab-ı Hak, sözlerinden dönecek olurlarsa bundan kendilerinin zarar göreceği konusunda onları uyarır. Şayet ahitlerine sadık kalırlarsa o takdirde de kendisinin rahmeti ve koruması altında olduklarını bildirir. Cenab-ı Hak Medinelilerin bu durumu için de İsrail oğullarının geçmişinden örnek verir. İsrail oğulları da geçmişlerinde Misak / Ahit ile Cumhuriyetlerini kurmuşlar ve bu ahitlerine Tur Dağını şahit tutmuşlardı. Bu ahitlerine sadık kaldıkları sürece Cenab-ı Hak onları yükseltmiş ve bölgenin en küçük devleti olmasına rağmen bölgenin en güçlü Cumhuriyeti yapmıştı. Bölgedeki zamanın iki süper gücü olan Mısır ve Mezopotamya’daki devletler onlara bir zarar veremedikleri gibi onlar gelip İsrail oğullarına hizmet etmişlerdi. Fakat ne zaman ki ahdi bozdular işte o zaman önce kendi içlerinde İsrail ve Yahuda Cumhuriyetleri olarak ikiye parçalanmış daha sonrada bölgedeki diğer devletler bunları yok etmişlerdi. 63-64- Hani bir zamanlar sizden “korunmanız için verdiğimiz şeye / Kitaba / Anayasaya sımsıkı sarılma ve hükümlerine bağlı kalma” hususunda sağlam bir söz / ahit / misakınızı almış ve bu misak ile Turu ([4] ) şahit tutarak Cumhuriyeti üzerinize kurmuştuk. Fakat tarihi süreç içerisinde bu ahdinizden yine yüz çevirdiniz. Eğer üzerinizde Allah'ın lütfu ve rahmeti olmasaydı kesinlikle mahvolmuştunuz. (Bakara Suresi 63-64) 4.12. Yasaları İhlal Etmek İçin Yasaları Kullanmama Konusunda Uyarılar (Hile-i Şer’iyeyi Yasaklama) Münafıklar ve Yahudi muhalifler doğrudan karşı çıkamadıkları yasaların arkasından dolanmayı ve böylece İslam Cumhuriyetini işlevsiz hale getirmeyi planlamaktaydılar. Onlar hem Anayasal hükümleri hem de şeri hükümleri / reform yasalarını yine yasal yollardan ihlal edip Hz.Muhammed’i@ başarısız kılmaya çalışacaklardı. Yapacakları ihlali yasal kılıfla yapacakları için kendileri suç işlememiş olacaklardı. Onlar hem yasalara bağlı kaldıklarını gösterecekler hem de yasalar amacına uygun şekilde uygulanamadığından İslam’ın öngördüğü sistem bir türlü oturmayacaktı. Cenab-ı Hak, İsrail oğullarının tarihinden bir kesiti ayrıntılara girmeden çok özet bir şekilde verdikten sonra detaylarını halkın bütün kesimlerini bildiği bu anekdotun hâlihazırdaki ve gelecekteki bütün toplumlara bir ibret olduğunu vurgulayarak uyarır; 65-66- İçinizden Cumartesi günü yasaklarını ihlal edenleri de elbette bilirsiniz. Bu ihlalleri nedeniyle onlara, "Aşağılık maymunlar olun!" demiştik. Bu akıbeti çağdaşlarına ve sonrakilere bir ibret ve koruyanlar / korunanlar için bir öğüt / ders kıldık. (Bakara Suresi 65-66) Bu ayet ile hatırlatılan ve Medinelilerin ders aldığı tarihi olay aşağıda detaylarıyla onların zihninden bir filim şeridi gibi geçti ve Cenab-ı Hakk’ın uyarısını anladılar. Söz konusu tarihi geçmiş şöyleydi; “Akabe körfezinde yaşayan İsrail oğulları haftanın bir gününün kendileri için tatil olmasını ve o günde ibadet dışında hiçbir çalışma etkinliğinde bulunulmamasını Cenab-ı Haktan talep ederler. Cenab-ı Hak onların bu talepleri için Cumartesi gününü belirler. Onlar geçimlerini balık avlayarak sağlamaktadırlar. Cumartesi günü tatil yapıldıktan sonra balıklar körfeze daha çok gelmekte ya da onların gözüne öyle görünmekte, diğer günler gelince, balıklar körfeze yanaşmamaktadır. İsrail oğullarının Cumartesi körfeze akın eden balıklarda gözü kalmakta, fakat yasayı da ihlal edememekteydiler. Bunun bir çaresini düşündüler ve hem balık avlamayacaklar hem de balıkları kaçırmayacakları bir çözüm üretmeye çalıştılar. Sonunda şöyle bir çözüm yolu buldular; Körfezin ilerisine kapaklı setler inşa ettiler. Cumartesi günü balıklar körfeze akın ettiklerinde inşa ettikleri setlerin kapaklarını kapattılar ve balıkları avlamak için Pazar gününü beklediler. Pazar günü de körfeze hapsolmuş balıkları avladılar. Bu suretle Cumartesi günleri balık tutmama / çalışmama yasağını hile-i şer’iye yaparak ihlal etmişlerdi. Onların bu hareketleri yasaların arkasından dolanarak ihlallerine meşruiyet kazandırmaktan başka bir şey değildi. Yasa onlara lafzen “balık tutmayı” yasaklamış ancak yasanın amacı onların talepleri gereği diğer dünyevi çalışmayı da yasaklamaktı. Ama onlar yasanın amacını sadece yasanın lafızlarına indirgemiş ve böylece yasanın ruhunu / amacını ihlal etmişlerdir. İsrail oğullarının yaptıkları bu ihlal ve yasanın arkasından dolanma bir başlangıçtı ve arkası hile-i şer’iye ile başka ihlalleri meşru hale getirmelerle devam etti. Bu hareketler onları maymuna çevirdi. Aşağılık bir hale geldiler. Değer yargıları kalmadı. Her değer yargısını kendi çıkarlarına uygun olarak yorumlayıp ahlaksızlıkları yasal hale getirdiler. Böylece toplumsal bir çöküntü yaşadılar. Onları düşmanları yenip diasporaya uğratmadan önce onlar kendi içlerinden çürümüşlerdi.” 4.13. Medinelilerin Yasa ve Emirleri Uygulamamak İçin Ayrıntılara Girmemeleri Konusunda Uyarılması Medineli münafıklar ve Yahudi muhalifler eski şirk rejiminde sahip oldukları çıkarlarını korumak için Allah’tan gelecek emir ve yasaları uygulanamaz hale getirmeye çalışacaklardı. Bunun için de gelen emir ve yasaların detaylandırılmasını isteyecek ve böylece emir ve yasalar mevzuata boğularak yerine getirilemez hale gelecekti. Onlar usul ve şekillere öylesine öncelik vereceklerdi ki emir ve yasaların veriliş esasını engelleyeceklerdi. Bütün bunları yaparken de takvalı davranış görüntüsü vereceklerdi. Yani aslında kendilerinin emir ve yasaları uygulama konusunda çok hassas ve titiz olduklarını, hata yapmak istemediklerini, yasaların gereğini mükemmel bir şekilde yerine getirmek istedikleri izlenimi yaratacaklardı. Fakat aslında çok dindar ve takvalılık görüntüsü içerisinde Hz.Muhammed’in @ tesis ettiği tevhidi sistemin sağlıklı işleyişini engelleme amacındaydılar. İşte bu tehlikeyi bertaraf etmek için Cenab-ı Hak, Medinelileri İsrail oğullarının geçmişte yaptıkları hatalardan olan sığır kesme olayını anlatarak uyarıda bulunur; “Söz konusu olayda İsrail oğullarına peygamberleri bir sığır kesmelerini emreder. Onlar Mısır’ın şirk sisteminin sembollerinden olan sığır / boğayı kesme emrini yerine getirmek istemezler. Zira onlar Firavunun şirk sisteminden bir hayli etkilenmişlerdi ve sığırın / boğanın şirk sembollerinden biri olması onların bu şirk sembolünü kesip atmaları emri kendilerine zor gelmişti. Onlar bu şirk sembolünü kesme emrini yapma konusundaki isteksizliklerini de “bizimle alay mı ediyorsun?” sorusu ile ortaya koyarlar. Peygamberleri onlara “asla alay etme gibi bir niyetinin olmadığını ve ne yaptığının bilincinde” olduğunu bildirir. Onlar emri yerine getirmekten başka çarelerinin olmadığını gördüklerinde bu sefer emri yerine getirmemek için işi teferruata / mevzuata boğma yoluna giderler. Sığırın şekli, cinsi ve özellikleri konusunda peygamberlerine sorular sorarlar. Onların her sorusuna karşılık kesilecek sığırın özellikleri anlatılır. Bu sorgulama öylesine uzar ki o özelliklerde piyasada neredeyse hiç sığır kalmayacak noktaya gelir. Sonunda emri yerine getirirler ancak mevzuatın ağırlığından neredeyse yapamayacak noktaya gelmişlerdir.” 67-71-Hani Musa kavmine, “Muhakkak ki Allah, size bir sığır boğazlamanızı emrediyor” demişti. Onlar, “Sen bizimle alay mı ediyorsun?” dediler. O (Musa), “Ben cahillerden biri olmaktan Allah'a sığınırım” dedi. Onlar, “Bizim için Rabbine dua et, onun (sığırın) özelliklerini bize açıkça ortaya koysun” dediler. O (Musa), “O (Rabbim) diyor ki: 'Şüphesiz o sığır ne yaşlı ne de körpedir, ikisi arası genç bir sığırdır.' Haydi, size emredileni yapın!” dedi. Onlar, “Bizim için Rabbine dua et, onun rengini bize bildirsin.” dediler. O (Musa), “O (Rabbim) diyor ki”: “Kuşkusuz o sığır, rengi bakanların gönüllerine sürur veren, sapsarı bir inektir” dedi. Onlar, “Bizim için Rabbine dua et de o sığırın niteliğini net bir şekilde bildirsin zira o sığır, bize müteşabih geldi / diğer sığırlara benzemektedir. Allah dilerse biz kesinlikle doğru yolu bulacağız” dediler. O (Musa), “O (Rabbim) diyor ki”: “O sığır, çifte koşulmamış, arazi sürmemiş, ekin sulamamış, salma gezen ve hiç alacası olmayan bir sığırdır.” Onlar; “İşte tam şimdi gerçeği getirdin” dediler. Sonunda onu boğazladılar. Ama neredeyse yapmayacaklardı. (Bakara Suresi 67-71) 4.14. İslam / Barış Cumhuriyetini Yıpratmak İçin İftira Yoluna Gitmemeleri Konusun da Medinelilerin Uyarılmaları Medineli münafıklardan ve Yahudi ileri gelenlerden gelebilecek en önemli tehditlerden birisi de kendi yaptıkları cinayetleri / suçları İslam / Barış Cumhuriyeti yöneticilerinin üzerine atmaları idi. Onlar böyle yaparak peygamberimiz ve arkadaşlarının itibarını zedelemek ve bu yolla sistemin işleyişine engel olabileceklerini planlıyorlardı. Cenab-ı Hak onların cibilliyetlerini bildiğinden böyle şeylere tevessül edebileceklerini müteakip ayetlerle önceden ihbar etti. Bu ihbarla onlara böyle girişimlerinin asla başarıya ulaşmayacağı ve yaptıkları hilenin açığa çıkacağının uyarısını da yapmış oluyordu. İsrail oğulları geçmiş tarihlerinde işledikleri bir cinayeti başkasının üzerine atmışlardı. Fakat Cenab-ı Hak onu açığa çıkarmış ve iftira atanlar çok büyük bir mahcubiyet yaşamışlardı. Sonra Cenab-ı Hakk’ın yaptığı uyarılar ile onlar kendilerini düzeltme yolunu şeçmişlerdi. Böylece ölü olan İsrail oğulları ilahi öğreti sayesinde toplumsal bir dirilişi yaşamışlardı. Geçmişte dirilen İsrail oğulları gibi Medine toplumu da ilahi öğreti sayesinde dirildi. Cenab-ı Hak, ilahi öğreti sayesinde uyanan, dirilen Medine toplumunda artık bu türden basit hilelerin saklı kalmayacağını ve mutlaka açığa çıkacağını bildirir. Böylece Medine münafıklarının ve Yahudi ileri gelenlerin şu hususu iyice kafalarına sokmaları bildirilir; “Nasıl ki ahirette insanlar dirildiğinde dünyada işledikleri her şey ortaya dökülecek ve hiçbir şey gizli kalmayacak ise bu dünyada da ilahi öğreti sayesinde şeffaf, adil, güven ve istikrarın sağlandığı bir toplumda suçluların foyaları mutlaka açığa çıkar, suçlular asla saklanamazlar.” 72-73- Hani siz bir adamı öldürmüştünüz de birbirinizle çekişip suçu üstünüzden atmıştınız. Halbuki Allah, sakladığınızı açığa çıkaracaktı. Yaşadığınız bu olayı şimdi benzer olaylarla kıyaslayın da kendinizi düzeltin demiştik. İşte böyle Allah ölüleri diriltir ve size ayetlerini gösterir ki aklınızı kullanasınız. (Bakara Suresi 72-73) Müteakip ayetlerde ise geçmişte ilahi öğreti sayesinde kendilerini düzelten İsrail oğullarının zamanla tekrar bozulduklarını ve kalplerinin katılaştığına değinilir. Öylesine katılaşmıştır ki taş gibi olmuştur. Halbuki daha önce taş gibi kalbi olan bazı müşrikler ilahi öğreti ile iman etmiş kalbi yumuşamış, adeta taşların yarılıp ve içlerinden pınarlar fışkırması gibi onlar da coşmuş ve insanlara faydalı hale gelmişlerdir. Hz.Ömer gibi yüreği taşlaşmış kişiler ilahi öğreti ile karşılaştıkları zaman kayaların içlerinden suların akması gibi göz pınarlarından yaşlar boşalmış ve taş kalbi yumuşacık oluvermiştir. Bazı taş kalpliler ise tıpkı kayaların tepesinden kopup aşağıya yuvarlanarak toprağa yüzünü sürmesi gibi Rablerine duydukları saygı ve korkudan boyun eğdiler, makamlarından vaz geçip İslam / Barış Cumhuriyetine teslim oldular. Onlar gururu, kibri, böbürlenmeyi bırakıp alçak gönüllü oldular. Cenab-ı Hak bu ayetlerle özellikle Yahudi ileri gelenlere şöyle seslenir; “Ey taş kalpli Yahudi İleri Gelenler! Siz niye böylesiniz? Siz niye onlar gibi olmuyorsunuz? Sizin kalpleriniz neden yumuşamıyor? Fakat kalbinizden ne geçiyorsa, neyi planlıyorsanız, neyi yaparsanız hepsi tarafımızca biliniyor ve sizler hakka karşı bir şey yapamazsınız.” 74- Zamanla kalpleriniz katılaştı; işte onlar, taş gibidir, hatta daha katıdır. Fakat şüphesiz taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan ırmaklar fışkırır, öyleleri de vardır ki yarılır da ondan su çıkar, öyleleri de vardır ki Allah'ın haşyetinden düşerler. Allah yaptıklarınızdan habersiz (gafil) değildir. (Bakara Suresi 74) Yukarıdaki uyarılar ayrı ayrı zamanlarda inzal olduğu gibi belki toptan inzal olmuş da olabilir. Ama bu uyarıların muhatabı İslam / Barış Cumhuriyeti kurulmasını müteakiben başlayan uygulama ve reformlardan rahatsız olan Medine’nin ileri gelenleri ile Medine Yahudilerinin ileri gelenlerini hedef almaktaydı. [1] ) Yahudi kabilelerinden Kaynukaoğulları ile Nadîroğulları Hazrec kabilesinin, Kurayzaoğulları ise Evs kabilesinin müttefiki idiler. [2] ) Not:Men ve Selva, Demir ve elbiseyi nazil etme / indirme demekle bunların Güç, kuvvet, koruma, hükmetme, besleyici olma, güç ve kuvvet verme vb karakterlerine vurgu yapılarak inzal edilen şeylerin bunların ilgili karakterlerini taşıyan İLAHİ ÖĞRETİ / VAHY olduğu vurgusudur. Yani VAHY güç verir, korur, besler,… [3] )Not: Tarih göstermiştir ki Cenab-ı Hakk’ın bu vaadi boş bir vaat değildir. Uyarılara kulak vermeyen Medine Yahudiler yurtlarından sürülme azabını tatmıştır. [4] ) Hakkı Yılmazın Tebyinül Kur’an isimli eserinde- Bakara Suresi 63. Ayetin tefsiri Kısmında “Tur” başlıklı açıklama: “Et-tûr sözcüğünün aslı, "temel" demektir. Araplar evin temeline طور الدّار - tavaru'd-dar derler. Ancak bu sözcük, evin üzerine yapıldığı ilk temeli kapsadığı gibi, apartman katlarından her birinin başlangıcı anlamındaki ara temeli tavr de kapsar. Nitekim Türkçede "kademe, aşama" sözcükleriyle ifade edilen طور - tavr sözcüğü وقد خلقناكم اطوارا - ve qad haleqnâkum etvara = sizi aşama aşama yarattık Nûh Sûresinin 14. Âyetinde de bu anlamda kullanılmıştır. Temel anlamı ekseninde "kaya" ve "ağaç" için kullanılan tûr sözcüğü, daha sonra "dağ" anlamında kullanılmaya başlanmış ve bu anlamıyla daha meşhur olmuştur. Sözcüğün bu yöndeki gelişimine uygun olarak araştırmacıların bir kısmı tûr sözcüğünün genel anlamda "dağ" demek olduğunu söylemişler, bir kısmı ise Mûsâ Peygamberin vahiy aldığı özel dağın adı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Gerçekten de tûr sözcüğü, Kur'ân'da yer aldığı Âyetlerde Mûsâ Peygamberin vahiy aldığı özel dağın adı olarak kullanılmıştır.”

  • Medine Dönemi | Allahın Rehberliği

    Kur’an ve Hz.Muhammed (SAV)’in Hayatına Politik Bir Yaklaşım Medine Dönemi Başla

  • Bölüm 22: MÜNAFIKLARIN HAMLELERİ | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 22 MÜNAFIKLARIN HAMLELERİ 22.1. Zina Cezası Üzerinden Yapılan Haince Bir Oyun Münafıklar ve Yahudi işbirlikçileri, Medine İslam Ordusunun Zatürrika ve Bedrül Mev’id akınlarının / harekâtlarının başarısını gölgelemek ve Kurayza Yahudileri ile Medine Yönetiminin arasını açmak için giriştikleri başarısız Tu’me olayından sonra bir tezgah daha kurdular. Bu tezgâha göre Kurayza Yahudilerini İslami İdareye karşı hale getirmek için Yahudilerden zina yapmış bir erkek ve kadını getirip onlar hakkında hüküm vermesini Hz.Muhammed’den talep ettiler. Plana göre; Hz.Muhammed@ zina eden bu kadın ve erkeğe kırbaç / sopa cezası vereceğini öngörüyorlardı. Çünkü Hz.Muhammed’in zinanın Tevrat’taki hükmünün recm olduğunu bilemeyeceği ve hâlihazırda Yahudilerin de bu suça uyguladıkları cezanın kırbaç / sopa olması nedeniyle O’nun cari olan uygulamayı seçeceği düşünülmüştü. Hz.Muhammed’in@ suçlulara sopa / kırbaç cezası vermesini müteakiben onlar hemen halka dönüp O’nun “peygamber” değil “kral” olduğunu söyleyeceklerdi. Böylece müminlerde Hz.Muhammed’in@ peygamber olamayacağı, O’nun hedefinin krallık olduğu şüphesini yaratacaklardı. Fakat Hz.Muhammed@ onların bu konuda hem cari uygulamalarını hem de Tevrat’ta ne hüküm verildiğini soruşturunca planları suya düştü. Hz.Muhammed@, Abdullah bin Selam’dan Tevrat’ta zina suçuna recm cezasının verildiğini ama zaman içerisinde aristokrat Yahudi ileri gelenlerin kendilerine bu hükmü uygulatmamak için recm yerine sopa / kırbaç cezasını din bilginlerine dayattıklarını öğrendi. Bunun üzerine kendisine hüküm vermesi için getirilen zina suçlularına Tevrat’ta yazdığı şekilde “recm” cezasının uygulanmasını emretti. Böylece Hz.Muhammed@ onların bu oyunlarını da boşa çıkardı. Aslında Yahudilerin bu numaraları yeni değildi. Aynı oyunu Hz. İsa için de yapmışlardı. Hatırlanacağı üzere Hz. İsa da kendisine hüküm vermesi için getirilen zina suçluları için Yahudi ileri gelenlerine “içinizden bu suçu işlememiş olan ilk taşı atsın” şeklinde meşhur olmuş sözü / hükmü ile mukabelede bulunmuş ve onların oyunlarını bozmuştu. Her ne kadar münafıkların Yahudi işbirlikçileri üzerinden yaptıkları bu oyun “peygamberlik boyutu” açısından bozulsa da “İslami iktidarı yıpratmaya yönelik şeytani boyutu” devam ediyordu. Şöyle ki; Medine Yahudilerinde zina suçuna verilen cezanın aristokratların baskısıyla recmden sopaya / kırbaca çevrilmesi toplumda kabul görmüş ve benimsenerek örf haline gelmişti. Araplarda ise gelenek olarak gizli dost tutmak seklinde bir zina / nikâh türü vardı ki Cenab-ı Hak, bu tip cinsel birleşmeyi de yasak saymıştı. (Nisa Suresindeki “…. gizli dost tutmamak şartıyla… “ifadesi ) Hâlbuki cahiliye döneminde bu ayıp sayılmadığı gibi hür kadınların yaptıkları ve bir çeşit nikâh sayılan bir adet idi. ([1] ) Cenab-ı Hak, zinayı yasaklamış ancak zina edenlere nasıl bir ceza verileceği hususunda bir hüküm henüz getirmemişti. Sadece fuhuş yuvalarında yapılan zina için Nisa suresinde yasağı ihlal edenlere verilecek ceza konusunda kısmi ve ayrıntılı olmayan bir usule değinilmiş ve ileride bu konuda detaylı açıklama yapılacağı belirtilmişti. Yani zina suçu işlemiş kadınların ikinci bir emre kadar evlerinde hapsedilmeleri erkeklerin ise eziyet edilmeleri şeklinde muğlak bırakılmış / ayrıntılandırılmamış bir cezadan bahsedilmişti. Zina eden Yahudi erkek ve kadın için verilen recm hükmü her ne kadar Yahudilerle İslami İdarenin arasını açma ve Hz.Muhammed’in@ peygamberliğini tartışmalı hale getirme hususunda nifak arayanların çanlarına ot tıkadıysa da fitne çıkarmak için başka bir alan doğurmuş oluyordu. Yahudilere örflerindeki cezanın değil de Tevratlarında öngörülen recm cezasının verilmesi Medinelilerde bundan sonra zina suçuna recm cezasının herkese verileceği algısı oluşmuştu. Şeytani plana göre Medinelilerin hareketleri takip edilecek ve zina fiilleri tespit edilmeye çalışılacaktı. Nasıl olsa bu suçu işleyecek kişiler çıkacaktı. Zira cahiliyeden kalan alışkanlık ile gizli dost tutmuş birçok insan vardı. Zina konusunda oldukça rahat bir toplum vardı. Bu nedenle gizli dost tutarak zina yapan kişiler tespit edilip hemen Hz.Muhammed’in önüne getirilecekti. O da vereceği recm hükmüyle zina işleyenleri taşlattıracaktı. Uygulamanın ucu mutlaka bir ileri gelene yahut ileri gelenin yakınına eninde sonunda dokunacaktı. İleri gelenler bu cezayı uygulatmak istemeyeceğinden sonunda Hz.Muhammed’in@ otoritesine karşı gelmeye ve onun iktidarını sarsmaya çalışacağı kesindi. Onların bir diğer amacı da fuhuş merkezlerinin kapatılmasının toplumda fuhşun yayılmasına neden olduğunu göstermekti. Onlara göre fuhuş yuvaları toplumda temiz kalmak isteyenleri temiz bırakıyor, kirli insanların temizlere bulaşmasını engelliyordu. Onların fuhuş merkezleri kapatılınca kirli insanların temiz toplumun içerisine girerek toplumu kirlettiğini iddia etmiş olabilecekleri de söylenebilir. Böylece Hz.Muhammed’in@ politikalarının toplumu ıslah etmek yerine toplumu kirlettiği mesajını vererek İslami iktidarı yıpratacaklardı. İslami İktidar yıpranmamak için kararlarından geri dönmesi halinde özellikle Abdullah Bin Ubey kapatılan fuhuş yuvalarına geri kavuşabilecekti. Ayrıca onlar zina işleyen suçlulara verilecek recm cezası ile toplumu korkutmak istemekteydiler. Zira insanları recm gibi ağır ceza ile yüz yüze getirmek onları Hz.Muhammed’den@ kopartmak için bulunmaz bir fırsattı. Yahudiler olsun münafıklar olsun onların derdi; toplumun arındırılması değil Hz.Muhammed’in@ iktidarının zarar görmesiydi. Siyasi alanda mertçe ve dürüstçe mücadele edemeyen ve her giriştikleri mücadeleyi kaybeden muhalif münafıklar ve işbirlikçileri olan Yahudiler, şimdi psikolojik harp taktiği denemeye başlamışlardı. Hatta bu şeytani planın belki de en önemli ayağı, yapılacak izleme ve takip faaliyetleri kapsamında zina suçuna ait birtakım emareler taşıyan bazı ileri gelenleri hüküm vermesi için Hz. Peygamberin önüne getirmek olacaktı. Şayet böyle bir olay yakalanacak olursa kabileler arasında çatışma yaratılabilecekti. Zira suçlanan kabile kendi adamını savunacak ve iftira atıldığını iddia edip iftira atanın cezalandırılmasını talep edecekti. Ya da doğrudan iftira atan kabilenin üzerine yürüyecekti. Şayet olayın iftira olduğuna hükmedilecek olursa, iftira atan şahsın kabilesi bunu kendisine bir hakaret ve aşağılama addedecek ve cezanın uygulanmasına karşı çıkacaktı. Yani hangi taraftan bakılırsa bakılsın bu plan işlediğinde mutlaka bir kargaşa / anarşi / fitne ortaya çıkacaktı ve Hz.Muhammed’in@ iktidarı bu kaos / fitne sonucunda darbe alacaktı. Münafıklarda böylece iktidarı devirmek için fırsat yakalamış olacaklardı. Plan çok haince bir plandı. Bu plan münafıklara öylesine cazip gelmişti ki hemen tecessüse / röntgen / izleme / takip / dinleme faaliyetlerine başladılar. Oynanan oyunu anlayan Hz.Muhammed@ hüküm verilmesi için kendisine getirilen zina vakaları için en ağır ceza olan recme hükmetmekle birlikte bazılarını da görmezden gelmekte ve hükmün uygulamasını ertelemeye çalışmaktadır. Ta ki bu konuda Cenab-ı Hakk’ın yol gösterici talimatları gelene kadar. Onlar bu tezgâhların peşinde olsun Hz.Muhammed@ yine bir sefere / akına hazırlanıyordu. Bu sefer / akın Mustalik oğullarının üzerine yapılacaktı. 22.2. Mustalikoğulları Seferi / Akını Huyey Bin Ahtabın tüm kabileleri dolaşıp Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine hizipler / müttefikler ordusu yaratma çabası kendini göstermiş ve Huzaalılardan olan Mustalik Kabilesi lideri Haris b. Ebi Dınar silah ve savaşçı toplama hazırlıklarına başlamıştı. Sadece kendi kabilesini değil aynı zamanda çevre kabileleri de bu hizipler / müttefikler ordusuna katılım hususunda ikna etmişti. Hz.Muhammed@, bunu haber alınca, durumu incelemek ve öğrenmek üzere Büreyde b. Husaybi’yi Mustalik oğullarına ajan olarak gönderdi. Müşrik gibi görünen Bureyde haberin doğruluğunu teyit eden bilgilere sahip olarak Medine’ye döndü ve edindiği bilgileri Hz.Muhammed’le@ paylaştı. Hz.Muhammed@, müttefik güçlerin daha da büyümesini engellemek için caydırıcı akınlardan / seferlerden birisinin de Mustalik oğulları üzerine yapılması gerektiği kanaatini Medine İslam Cumhuriyetinin ileri gelenleri ile paylaştı. Hz.Muhammed’in@ görüşüne katılan mümin ileri gelenler hemen sefer / akın hazırlıklarına başladılar. Hazırlanan askeri birlik 700 kişiden oluşuyordu. Bu birliğin içerisinde 30 atlı süvari de bulunuyordu. Fakat bu seferin / akının diğer seferlere / akınlara göre farklı olan hususu ise daha önceki seferlere katılmayan münafıklardan birçok kimsenin bu sefere katılması idi. Onlar taktik değiştirmişlerdi. Bütün çabalarına rağmen önleyemedikleri seferin / akının içerisinde yer alıp fitne çıkarmayı deneyeceklerdi. Şayet bu sefer sırasında çıkarılacak bir fitne sonucunda akın / sefer başarısızlıkla neticelenirse bundan sonra akınlara seferlere çıkılmaması gerektiği hususundaki politikalarının ne kadar haklı olduğunu ispat etmiş olacaklardı. Dahası çıkardıkları fitne nedeniyle bu akının / seferin başarısızlığa uğramasını sağladıkları takdirde gelecekte Mekke müşrik yönetimine yardım ettiklerini ileri sürerek onlardan mükafatlarını bekleyeceklerdi. Mustaklik Seferine / akınına çıkıldı. İslam Ordusunun ilerleyişi sırasında orduya düşman casusu sızdı. İslam ordusu hakkında bilgi toplamak için Mustalik kabilesinin gönderdiği o casus yakalandı ve boynu vuruldu. Medine İslam Ordusunun üzerlerine gelmekte olduğunu ve casuslarının yakalanıp idam edildiğinin haberini alan çevre kabileler Mustalikleri yalnız bırakarak kaçıp dağıldılar. Zira casusun yakalanıp öldürülmesi bu işin şakasının olmadığını ve işin ciddiyetini gösteriyordu. 22.3. Mureysi Kuyusu Başında Su Kavgası Medine İslam Ordusu Mureysi Kuyusu yanında karargâh kurdu. Ordunun su ihtiyacı için görevliler kuyuya su çekmeye gittiler. Muhacirlerden olan Cahcah b. Mesud ile Ensardan Sinan’ın kovaları birbirine karışınca aralarında kavga çıktı. ([2] ) Cahcah eski cahiliye âdeti alışkanlığı ile Kureyşlileri / Mekkeli muhacirleri yardıma çağırınca baş münafık Abdullah bin Ubey’e ortalığı fitneye boğmak için gün doğdu. Münafıklar da hemen Evs ve Hazreçlileri / Medinelileri çağırdı. Taraflar birbirlerine kılıçları çektiler. Cahiliye âdeti hortlamıştı. Az kalsın büyük bir fitne kopacaktı. Abdullah bin Übey sürekli kışkırtıcı sözler sarf ediyor ve tarafların birbirine girmesine çalışıyordu. Neyse ki tarafların aklı başında ileri gelenleri hemen duruma el koydular ve tarafları yatıştırdılar. Fakat Abdullah bin Übey bu durumu kaşımaya devam etti ve özellikle Medineliler arasında Muhacirlere karşı kin ve nefret tohumu ekecek sözler sarf etti. Onun mealen sözleri şöyle idi; “Gelip kendi yurdumuzda bize egemen oldular, çoğaldılar şimdi kalkmış bize kafa tutuyorlar, bizim soyumuzu bizim ülkemizden sürecekler, Dağdan gelip bağdakini kovma misali ya da besle kargayı oysun gözünü, vb…. Ama göreceksiniz. Hele bir Medine’ye dönelim. Andolsun aziz ve üstün olan bizler, şu sefilleri şehrimizden sürüp çıkaracağız …..” Olayla ilgili bilgiler ve yapılan konuşmalar Hz.Muhammed’e iletildi. Peygamberimiz çok öfkelendi. Hem eski cahiliye adetleri ile müminlerin hareket etmelerine kızdı hem de Abdullah bin Übey’in kışkırtıcı / bölücü tavır, davranış ve konuşmalarına çok öfkelendi. Bu konuda önce Hz. Ömer ile konu hakkında bir görüşme yaptı. Hz. Ömer’in fikri bu sorunu kökten çözmek için Abdullah Bin Übey’i hemen öldürmekti. Fakat Hz.Muhammed@ onun görüşüne katılamıyordu. Zira olay sadece bir kişiyi öldürerek sorun çözülmüyordu. Tam aksine onun öldürülmesi halinde sorun belki daha da büyüyecek ve kabile asabiyesi nedeniyle müminler arasında bölünme ve çatışma yaşanabilecekti. 22.4. Ordu Karargâhında Abdullah Bin Übey Hakkında Yapılan Değerlendirmeler Hz.Muhammed daha sonra Ensar’dan ileri gelenlerle görüştü. Onların bir kısmı Hz. Ömer gibi düşünerek cezalandırılması gerektiği fikrinde iken diğer bir kısmı ise Abdullah bin Übey’in hala kabilesi nezdinde bir itibarı ve otoritesinin olduğunu, onun öldürülmesi halinde “Hz.Muhammed@ kendi topluluğunu / ümmetini de öldürmeye başladı” şeklinde menfi bir propagandaya maruz kalınacağını söylediler. Bu görüşte olanlar, bu tür bir söylemi düşmanların ve münafıkların İslami İdarenin aleyhine kullanarak onun kabilesi olan Hazreçlileri kışkırtacağını ve çatışmalara kadar varan bölünmelere yol açacağını bildirdiler. Bu nedenle Abdullah bin Übey’i öldürmek yerine onunla görüşüp özür dilemesini sağlayarak onu itibarsızlaştırmanın daha iyi bir politika olacağını dile getirdiler. Müşavereden sonra Hz.Muhammed@ Abdullah bin Übey’i çağırttı ve topluluğun huzurunda kendisinin böyle bir söz söyleyip söylemediğini sordu. O söylediklerini inkar etti. O bilgiyi getirenin sözlerini yanlış anladığını ifade etti. Dahası Hz.Muhammed’in de peygamber ve liderliğine şehadet etti. Böylece Abdullah Bin Übey’in Hz.Muhammed ve muhacir müminler hakkında o fitne çıkarıcı sözleri söylemiş olmasına rağmen herkesin huzurunda inkar etmesi ve sözlerinin yanlış anlaşıldığı şeklinde viraj alması ve Hz.Muhammed’in@ peygamberliğini ve liderliğini tekrardan kabul etmesi / şehadet etmesi onun rezilliğini göstermesine yetti. Onun böyle karaktersiz, korkak, sefil ve sözlerinin arkasında duramayacak kadar ödlek tavır sergilemesi, kendi kabilesinin nezdinde de itibar kaybına neden oldu. 22.5. Müreysi Kuyusu Başındaki Su Kavgası Raporu: Münafıkun Suresi Cenab-ı Hak, daha sonra bu olayın anlatıldığı Münafikun Suresini inzal etti. Bu sure ile müminlere özellikle de münafıkların lideri olan Abdullah Bin Übey’in kabilesinden olan müminlere uyarılar ve öğütler verdi. Surede münafıkların (özelde Abdullah bin Übey’in) Hz.Muhammed@ aleyhine söylediği sözlerden sonra tekrar Hz.Muhammed’e biat etmesi dile getirildikten sonra onların (onun) yalan söylediği yani gerçekte bu biatında bile samimi olmadığı belirtildi. Bu hususların Allah (toplum / peygamber ve müminler) tarafından gayet iyi bilindiği ortaya konuldu. Her ne kadar onlar müminleri Allah’ın yolundan engellemeye devam edebilmek için yeminlerle biatler yapmakta ve asla fitne çıkarmadıklarını kendilerinin yanlış anlaşıldığını söyleseler de onlar inkârla (İslam Cumhuriyetini tanımama) ile iman (İslam Cumhuriyetine tabi olma) arasında gidip gelmektedirler. Cenab-ı Hak onların bu durumunu belirttikten sonra onların sonunda korkularına yenilerek inkâra gömüldüklerini belirtti. Bütün bunlar aşağıdaki ayetlerde şöyle ifade edildi: Rahman Rahim Allah Adına 1-3- O münafıklar sana geldiklerinde: “Biz şehadet ederiz ki, sen kesinlikle Allah'ın Peygamberisin” dediler. Allah, senin gerçekten kendisinin Peygamberi olduğunu biliyor ve aynı zamanda Allah, o münafıkların yalancı olduklarına da şahitlik ediyor. Onlar, bu şehadetlerini / yeminlerini kullanarak insanları Allah’ın Yolundan alıkoyuyorlar. Bu yaptıkları ne iğrenç bir davranıştır. Çünkü onlar inandıktan sonra inkar ettiler; bu yüzden kalpleri mühürlendi. Artık neyin iyi neyin kötü olduğunu anlayıp kavrayamazlar. (Münafikun Suresi 1-3) Onların Hz.Muhammed@ dahil herkesi etkileyen söz ve tavırlarıyla sanki halkın iyiliğine çalışıyormuş görüntüsü verdiklerini ama asla öyle olmadıkları ifade edilir. Onların korkaklıkları öylesine büyüktür ki; her olayın, her gelişmenin, her haberin ve her çağrının kendi aleyhlerine olacağını zannederler. Bu hususlar ayetlerde şöyle ifade edilir; 4- Onların dış görünüşlerine / kalıplarına baktığın(ız) zaman onları adam sanırsın(ız), ağızları da iyi laf yapar / sözlerini dinletirler. Fakat aslında “giydirilip süslenmiş” kalas / odun gibidirler. Onlar duydukları her sesi / her konuşmayı / her çağrıyı / her gürültüyü kendi aleyhlerine olduğunu zannederler. Onlar size düşmandır, bu yüzden onlara karşı dikkatli olun. Allah canlarını alsın onların! Nasıl da Dosdoğru Yoldan kendilerini saptırıyorlar! (Münafikun Suresi 4) Yapılan görüşmelerde müminlerin bir kısmı onların öldürülmesinden yana görüş bildirmişler, peygamberimiz dahil diğer kısmı ise şimdilik bağışlanmalarından yana olmuşlardır. Ama nihai karar olarak Abdullah Bin Übey’in huzura çağırılarak ona suç teşkil eden sözleri için bağışlanma ve özür dilemesinin söylenmesi kararı çıkmıştı. Ancak o özür dilemeyi değil, kibir ve gururundan bahane bulmayı, yanlış anlaşılmış olduğunu beyan etmeyi, sözlerini getiren kişinin yanlış aktarmış olduğunu vb. viraj almayı seçmişti. Onun bu viraj alma taktiklerini peygamberimiz ve müminler biliyorlardı. Şahit de oldular. Hz.Muhammed@ ne kadar bağışlanmalarını istese de eninde sonunda bir gün gelecek onların / onun yaptıklarının hesabı mutlaka sorulacaktı. Cenab-ı Hak, (İslami İdare ) onu / onları asla bağışlamayacaktı. Cenab-ı Hak, bu durumu şöylece ifade etti; 5-6- Onlara: "Gelin, Allah'ın Peygamberi sizin için bağışlanma dilesin" denildiğinde, bundan yüz çevirdiler. Kibirlenerek bundan yüz çevirmelerine bakar mısın? Artık sen onlar için ister bağışlanma dile ister dileme onlar için fark etmez. Bu nedenle Allah onları asla bağışlamayacaktır. Şüphesiz Allah, böylesi yoldan sapmış bir topluluğu asla Dosdoğru Yola iletmez. (Münafikun Suresi 5-6) Cenab-ı Hak, onları asla bağışlamayacaktı, Çünkü o münafıkların yaptıkları ve niyetleri öyle yenilir yutulur cinsten değildi. Onlar halkı İslami İdarenin yıkılması için galeyana getirmekteydi ve onların bir nevi darbe için iktidarı maddi imkândan yoksun bırakma girişimleri vardı. Dahası akın / sefer sırasında Medine İslam toplumu arasına kin ve nefret tohumları ekerek bölmeye çalışmışlardı. Müreysi kuyusunda su yüzünden çıkan ihtilafı kullanarak Ensar’ı Muhacirlere karşı kışkırtmışlardı. Hz.Muhammed@ ve Muhacirleri Medine’den sürüp çıkarma niyetlerini ifade etmişlerdi. Bunları Cenab-ı Hak şöyle ifade etti; 7-8- Onlar: “Allah'ın Peygamberinin yanındakilere hiç bir şey infak etmeyin / vermeyin ki dağılıp gitsinler” dediler. Halbuki göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır. Fakat o münafıklar bu gerçeği göremiyorlar. Onlar: “Göreceksiniz, andolsun ki, Medine'ye döndüğümüzde üstün ve şerefli olanlar, güçsüz ve aşağılık olanları sürüp çıkaracaklar” diyorlardı. Halbuki asıl üstünlük ve şeref Allah’a, Peygamberine ve müminlere mahsustur. Fakat o münafıklar bu gerçeği de göremiyorlar. (Münafikun Suresi 7-8) Cenab-ı Hak, müminleri malları ve çocuklarına olan sevgilerinin kendilerini İslam Cumhuriyetine destek olmaktan alıkoymaması konusunda uyardı. Şayet bu uyarıya kulak asılmayacak olursa sonlarının hüsran olacağını ve kendilerine yazık edeceklerini bildirdi. Uyarıya kulak asılmaması halinde Medine İslam Cumhuriyetinin yıkılması ve idarecilerin ölümleri mukadder hale geldiğinde artık çok geç olacak ve bu eceli erteleme konusundaki yakarışlar / çırpınışlar fayda etmeyecek ve son pişmanlık da fayda getirmeyecekti. 9-11- Ey müminler! Mallarınız ve çocuklarınız sakın sizi Allah’ı zikretmekten / Allah’ın dinine / Allah’ın devletine destek olmaktan alıkoymasın. Her kim böyle yaparsa, işte onlar kendilerine yazık etmişlerdir. Sizden birinize ölüm gelip çattığında: "Ey Rabbim! Bana biraz daha süre tanısan da sadaka / sadakat vergisini verip Salihlerden olsam” demeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin. Çünkü Allah hiç bir kimsenin ecelini ertelemez. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. (Münafikun Suresi 9-11) 22.6. Beni Mustalik Savaşı Bu olaydan sonra Medine İslam Ordusu gece karanlığından yararlanarak Mustalik oğullarını kuşattı. Onlar önce teslim olmaya / müslüman olmaya ve Medine İslam Cumhuriyetinin müttefiki olmaya davet edildiler. Fakat onlar bu çağrıya ok atarak karşılık verince savaş başladı. Savaş çok kısa sürdü ve Mustalik oğulları teslim olmayı kabul etti. Onlar on kişi kayıp verirken müminler bir kişi şehit vermişti. Beni Mustalikların bütün erkekleri, kadınları ve çocukları esir edilirken deve, sığır ve davarları da ganimet olarak alındı. Esir edilenlerin 200 aile olduğu rivayet edilir. Elde edilen ganimetler ise 2000 deve ve 5000 küçükbaş hayvan olduğu rivayetlerde geçmektedir. [1] ) Haden: Cahiliye döneminde hür olduğu için zina yapamayan bir kadının, bir erkekle metres hayatı yaşamasıydı. Böyle kadınlara "Müttehizat-ı Ahdân" denilirdi. Bu devirde hür bir kadının zina yapması çok ayıp sayılırdı. Bu sebeple hür kadınlar gizli dost tutarak cinsel ilişkide bulunurlar, böyle birleşmelere de "Nikah-ı Hadn" denilirdi.( Taberî, Camiu'l-Beyan, V, 19; îbn Hacer, Fethu'l-Barî, IX, 158.) îbn Abbas, bu tür kadınların sadece bir tek dost tuttuklarını, Cahiliye halkının zinadan aşikar olanı haram sayıp, gizli olanı helal saydıklarını söylemektedir.[Taberî, Camiu'l-Beyan, V, 20 ; îbn Hacer, Fethu'l-Barî,VIII, 83.) [2] ) NOT: Rivayetlerde kovaların karışması olarak verilen bu su anlaşmazlığı biraz törpülenmiş bir anlatım gibi geliyor. Çölde kuyulara sahip olmanın çok büyük bir ekonomik getirisi olduğunu ve bu noktada muhacirlerin içerisinde daha hala iman etmemiş müşrik köle ve hizmetçilerin olduğunu ve bunlarında eski adetlerle hareket ettiğini bu nedenle kuyuya sahiplenmeye çalışıldığını, hatta eskiden köylerde bir çok kavganın su alma ve/ veya su sırası yüzünden çıktığı düşünüldüğünde bu akında da detayları çok bilinmese de su yüzünden bir fitnenin çıktığı kesindir. (M.Ali Baltaşı) Harita 24: Beni Mustalik Seferi (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 22.7. Beni Mustalik Akınından / Seferinden Dönüş ve «İFK» Hadisesi Medine İslam Ordusu Beni Mustalik akını / seferinden Medine’ye dönerken «ifk» hadisesi yaşanır. Bu akına / sefere giderken Hz.Muhammed@ yanına hanımlarından Hz. Aişe’yi almıştı. Dönüş yolunda ordu konaklamıştı. Fakat Hz.Muhammed@ gece aniden orduya tekrar yola koyulma emir verdi. Zira peygamberimiz «Bi’rimaune» ve «Reci» akınlarındaki / seferlerindeki katliamdan sonra yapılan akınlarda / seferlerde alışılmışın dışında hareket ediyordu. (Salatları / içtimaları kısa tutma, salatlarda / içtimalarda orduyu ikiye bölme, farklı istikametlerde ilerleme, vb.) Bu sefer dönüşünde de çok tedbirli davranıyordu. Özellikle de Abdullah bin Übey’in “Medine’ye bir dönelim onları nasıl şehirden sürüp çıkaracağız göreceksiniz” şeklinde ki sözünün arka planı olup olmayacağını da dikkate alıyordu. Bu nedenle orduyu aniden harekete geçirince görevliler Hz. Aişe’nin hevdecini devesinin üzerine yüklediler ve ordu harekete geçti. Fakat Hz. Aişe gecenin bir yarısında harekete geçilmesi emri üzerine uyandırılınca, hemen hacetini görüp gelmek için ordudan biraz tenha bir yere ayrıldı. Hacetini görüp geldiğinde gerdanını düşürdüğünü fark etti ve geri dönüp gerdanını aramaya koyuldu. Geri geldiğinde ise ordu çoktan uzaklaşmıştı. Hz. Aise ise telaşa kapılmadı. Nasıl olsa hevdecinde yokluğu anlaşılınca geri gelip almaya görevli adamları gönderirler diye bulunduğu yere oturup bekledi ve bekleme uzun sürünce oracıkta uyuyakaldı. 22.8. Abdullah Bin Übeyin Algı Operasyonu ve “İfk” hadisesinin Siyasi Önemi İslam Ordusunun artçılarından Safvan bin Muattal ise geriden geliyordu. Hz. Aişe’yi fark etti ve devesine bindirdi. Birlikte orduyu takip ettiler. Onlar ordunun peşinden ancak o gecenin sabahında (öğleye doğru) yetişebildiler. Ordunun gerisinden bir asker yaya olarak ve bir kadın devenin üzerinde geliyorlardı. Ordudakiler bunların kim oldukları hususunda meraklandılar. Onlar orduya yaklaşınca erkeğin Safvan kadının ise Hz. Aişe olduğunu gördüler. Bu manzarayı görünce Abdullah bin Ubey’e fitne çıkarmak için yine gün doğmuştu. Uzun zamandır sürekli aradığı fırsatı yakalamıştı. Bir kadın ve bir erkek geceleyin tek başlarına! Sahne hazırdı! Onların geceyi birlikte geçirdikleri algısı oluşturulacaktı. Abdullah bin Übey için Hz. Aişe üzerinden böyle bir algı operasyonu o kadar önemliydi ki bu olayı kullanarak çok büyük bir fitne ateşi yakacaktı. Çünkü Hz. Aişe sıradan birisi değildi. Ona atılacak bir iftira, onun Hz.Muhammed’den@ ayrılmasını sağlayacağı gibi bundan daha da önemlisi Hz.Muhammed’le en yakın arkadaşı Hz. Ebu Bekir’in yollarını da ayıracaktı. Bu da, Medine İslam Cumhuriyeti’nin çekirdek kadrosunda parçalanma demekti. Hz.Muhammed@, peygamberliğin başlangıcından bugüne kadar hep yanında durmuş en büyük destekçisinden mahrum olacaktı. Ayrıca hanımlar arası rekabet kızışacak ve hanımlar birbirlerini diskalifiye etmeye çalışacaktı. Bunun en büyük göstergesi de bu dedikoduda kullanılan bir diğer kişi validelerimizden Zeynep binti Cahş’ın kardeşi Hamne binti Cahş olmasıdır. Diğer taraftan bu iftira öyle büyük bir siyasi kaos yaratmanın aracıydı ki, bu iftira ile Medine de kabileler birbirine girecekti. Yani bu, hem Muhacirlerin kendi arasında, hem Ensar’ın kendi arasında ve hem de Muhacirlerle Ensar arasında büyük bir fitneye, savaşa neden olabilecek bir operasyondu. O yüzden Abdullah bin Übey bu operasyona çok büyük önem verdi ve başarmak için elinden geleni yaptı. Plana göre iftira tutarsa ortalık karışacak ve yukarıda belirtilen olumsuzluklar yaşanacaktı. Yok, tutmazsa, o takdirde de Abdullah bin Übey bütün şimşekleri üzerine çekecekti. Zira iftira olduğu anlaşılacak olursa o takdirde ise bu iftiraya ceza verilmesi gündeme gelecekti. Ceza verilmesi seçeneği ise yine bir karışıklığa neden olacaktı. Çünkü Abdullah bin Ubey’in kabilesi itibarlı, imtiyazlı, ileri gelenlerinin ceza görmesinin cahiliye geleneğince kendilerinin aşağılanması olarak addedileceğini düşüneceklerinden ceza verilmemesini isteyeceklerdi. Hz.Muhammed@ ise bu cezada ısrar edecek olursa karşısında Hazreçlileri görecekti. Evsliler ve muhacirler bu cezada ısrar edecek olurlarsa birbirlerine girebilecekti. İslam Ordusu Medine’ye gelince Hz. Aişe’nin Safvan Bin Muattal ile birlikte gece yolculuğu yaptıkları üzerinden yaratılan iftira öylesine hızlı bir şekilde yayıldı ki müminler hatta peygamberimiz bile etkilendi. Algı operasyonu tutmuştu. Hz. Aişe Medine’ye gelir gelmez hastalandığından şehirde çalkalanan dedikodulardan haberi yoktu. Hz.Muhammed’de@ ziyarete geldiğinde kendisine sıcak davranmıyordu. Hz. Aise hastalığını atlatıp iyileşince dedikodunun kendisi üzerinde döndüğünü öğrendi. O, peygamberimize buna inanıp inanmadığını, babasına ve annesine buna inanıp inanmadığını sordu. Fakat hepsi de bu algı operasyonundan etkilenmişlerdi. Hz. Aişe herkesin kendi aleyhine bu iftiraya inandığını anlayınca öylesine ağladı, öylesine içine kapandı ki üzüntüsünden tekrar hasta oldu ve baygınlıklar geçirdi. Ve Cenab-ı Hakka sığındı. Olay, Safvan Bin Muattal cephesinde de son derece üzüntü vericiydi. Gerek ailesi ve gerek Hz.Muhammed@ tarafından yapılan sorgulamada Safvan Bin Muattal, Hz. Aişe ile arasında en ufak bir temas bile yaşanmadığını belirtiyordu. 22.9. Siyasi Kargaşa ve Hz.Muhammed’in@ Tarafları Yatıştırma Çabası Mescitte toplanan halka Hz.Muhammed@ bu olayın açık bir iftira olduğuna ilişkin bir konuşma yaptı. Olayın iftira olduğunun gerekçesini şöyle izah etti; “Hz. Aişe’nin üzerine atılı suçu işlediğine dair herhangi bir delil var mıdır? İçinizde buna şahitlik yapacak olan var mıdır? Yoktur. Peki, o zaman, şimdiye kadar Hz. Aişe’nin ve Safvan bin Muattal’ın şimdiye kadar fuhşa yönelik en ufak bir yanlış hareketini gördünüz mü? Görmediniz. Şimdiye kadar temiz, en ufak bir yanlış hareketi, hatta şüpheli hareketi bile olmayan bu kişilerin zina yaptıklarına dair şahit ve ispat olmadan nasıl bu suçlamanın arkasından gidebilirsiniz? Sizin kendinize konduramadığınız bir hareketi nasıl olurda lideriniz, peygamberinizin hanımı hakkında düşünebiliyorsunuz? Aynı şekilde temiz ve dürüstlüğünden şüphe etmediğiniz bir kardeşiniz Safvan hakkında böyle düşünebiliyorsunuz? Dahası bu dedikoduyu üreten Abdullah bin Übey ise uzun zamandır sürekli bizi yıpratmak için fırsat kollamakta ve birbirimize düşürmekte. Bizi sürekli itibarsızlaştırmak için elinden geleni ardına koymamaktadır. En son Beni Mustalik seferinde bizi birbirimize kırdırmak için yaptıklarını biliyorsunuz. Ayrıca Medine’ye geri dönünce bütün muhacirleri şehirden sürüp çıkaracağına dair ettiği yemini de biliyorsunuz. Bunların bu dedikoduda hiç mi ehemmiyeti yoktur! Bu işin bir zina olayını deşifre etme ve böylece güya kötülüğü ifşa ediyor gibi göstermesinin arkasında İslami iktidarı devirmek olduğunu göremiyor musunuz?” Peygamberimiz bu konuşmasında iftiracı olarak Abdullah bin Übey’i işaret etti. Bu işaret üzerine Sa’d bin Muaz, iftiracının boynunun vurulması için harekete geçilmesi gerektiğini söyleyince hemen Hazrec’ten Sa’d bin Ubade kabile taassubu ile hareket ederek buna karşı çıktı. Mescitte Evs ve Hazrecliler birbirlerine girecek hale geldiler. Hz.Muhammed@ tarafları zorlukla yatıştırdı. Fakat bu atışma sonunda taraflar birbirlerine öylesine kinlenmişlerdi ki şehirde müthiş bir gerilim yaşandı. Bir taraftan Muhacirlerle Ensar arasında Mureysi kuyusunda yaşanan gerilimin izleri devam ederken şimdi de Evs ve Hazrecliler arasında çatışma noktasına gelen bir gerilim yaşanmaktaydı. Hz.Muhammed@ tarafları barıştırmak için Sa’d bin Ubade’yi yanına alarak Sa’d bin Muaz’in evine yemeğe gitti. Ertesi gün ise Sa’d bin Muaz’ı yanına alıp Sa’d bin Ubade’nin evine gitti ve tarafları barıştırdı. Bu buluşmalarda fitneyi çıkaranların asıl amacının zaten kabileleri birbirine düşürmek olduğu ve bu nedenle oyuna gelinmemesi gerektiği hususlarının konuşulmuş olması muhakkaktır. 22.10. Cenab-ı Hakk’ın Fitneye müdahalesi Bu olaylar açık açık gösteriyordu ki, münafıklar Hz.Muhammed’i hedef alacak bir fitne için sürekli fırsat kolluyorlardı. Tüm müminler bu algı operasyonunun malzemesi olmuşlar ve fitnenin içine karışmışlardı. Fakat Cenab-ı Hak, yine elçisinin elinden tuttu ve müminlere merhamet ederek, bu algı operasyonu ile meydana gelen fitneyi tekrar boşa çıkarttı. Hz. Aişe’nin ve Safvan bin Muattal’ın temiz olduğunu açıkladıktan sonra herkesin iftiracıların asıl hedeflerinin ne olduğunu anlayamadıklarını ve oyuna geldiklerini bildirdi. Cenab-ı Hak, hassas bir noktadan vuruş yapan münafıkların esas niyetlerini anlamak için müminlerin suçlamayı basit bir şekilde reddetmeleri gerektiği halde nefislerin çok hoşlandığı dedikodu mekanizmasına yenik düştüklerine işaret etti. Hâlbuki müminler olayı siyasi bir perspektiften ele alsalardı bu oyuna gelmeyeceklerdi. Bu nedenle tüm müminlerin uyanık olmalarını ve düşmanları hakkında sığ düşünmemelerini ve onların bu tür olayları kullanarak siyasi üstünlük sağlama oyunlarına dikkat edilmesi gerektiğini bildirdi. Cenab-ı Hak, siyasi uyarılarını yaparken münafıkların açık kapılardan girmelerini önlemek için yani yeni iftiraları önlemek için erkek ve kadınlar arasındaki ilişki biçimlerini düzenledi. Böylece müminleri oyuna getirme ve fuhşa karşı olmalarına rağmen fuhuş yapanlar olarak gösterilerek yıpratılmalarının önünü aldı. Bunlar aynı zamanda toplumun zinadan / fuhuştan arınması, temizlenmesi için alınacak tedbirlerdi. Cenab- Hak, hem onların oyunlarını tersine çevirmek hem de toplumu temizleyip arındırmak için genel bir düzenleme içeren ayetlerini inzal etti. Bu düzenlemelere önce zina suçunun cezasını belirlemekle başladı. Fakat bu cezanın uygulanması yani suçun sabit olması için dört şahit ile belgelendirme şartını daha önce bildirmişti. Bu hükme göre herhangi bir zina olayında suçun sabit olduğunun tespitinin yapılabilmesi dört kişinin olayı açık bir şekilde görmesi demek faillerin bu suçu toplumun önünde açık / aleni yapması demekti. Zina suçunu işleyenler için öngörülen cezanın birinci aşaması yüz sopa / celde / kamçı vurulmasıydı. İkinci aşama ceza ise temiz kişilerle evlenememesiydi. Evlenmek istiyorsa ya kendisi gibi aynı suçu işlemiş birisini bulacak ya da bu diyardan gidecek ve başka ülkelerde evlenebilecekti. Bu hükümlerden sonra dört şahit ile suçu belgelendiremeyen iddia sahiplerine zina suçuna yakın bir ceza hükmünün getirilmesi, bir taraftan operasyon sahiplerine yönelik olsa da genel ifadesiyle temiz insanlara zina suçu iftirası atanların, bu hususta dedikodu üretenlerin bir daha bu tür faaliyetler içerisine girmesini engellemeye matuftu. İftiracı durumuna düşen şahıslar için öngörülen birinci aşama cezası ise seksen sopa / celde / kamçı vurulmasıydı. İkinci aşamada ise ömür boyu şahitliğinin kabul edilmemesiydi. Böylece münafıkların siyaset sahnesinde yenemedikleri Hz.Muhammed’i@ diz çöktürmek için tertemiz hanımlarına, özel hayatına yönelik izleme, röntgen ve dedikodu ile oluşturmaya çalıştıkları menfi algı operasyonu cezasız kalmayacaktır. Nitekim bu dedikoduyu fiili olarak yayan üç kişiye bu cezanın uygulandığı rivayet edilmektedir. Ancak bu iftirayı üreten şahıs, perde gerisinden bu işi yapması nedeniyle ona bu ceza uygulanamadı. Çünkü bu suçun asıl faili olmasına rağmen tetikçi kullanmıştı. Cezaya maruz kalanlar bu suçları alenen işlemişken Abdullah bin Ubey’in bu operasyonda rolü aleni değildi. Kimse de bunu ispat edemedi ve suçlama imkânı bulunamadı. Ancak Cenab-ı Hak onun bu husustaki rolünü gayet iyi bilmekte, elçisine de bildirmekte fakat insanların nezdinde ispat edilmesinin imkânı olmadığından ona ceza uygulanamadı.([1] ) Sadece gelecekte onu korkunç bir azabın beklediği bildirildi. Rahman, Rahim Allah Adına 1-5-Bu, indirdiğimiz ve hükümlerini farz kıldığımız bir suredir. İbret alın diye içindeki apaçık delilleri ayrıntılı olarak açıkladık. Zina eden kadınla zina eden erkeğin her birine yüzer celde / sopa vurun. Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız bu hükümleri uygulama konusunda onlara acımanız tutmasın. Onlara tatbik edilecek cezaya müminlerden bir grup da şahit olsun. Zina eden erkek ancak zina eden veya müşrik bir kadınla evlenir, zina eden kadın da ancak zina eden veya müşrik bir erkek ile evlenir. Bu, müminlere haram kılınmıştır. İffetli kadınlara zina suçu isnat edip sonra bu iddiasını doğrulayacak dört şahit getiremeyenlere de seksen celde / sopa vurun ve onların her hangi bir konudaki şahitliklerini de hiçbir zaman kabul etmeyin. Çünkü onlar, Dosdoğru Yoldan sapmış günahkarlardır. / fasıklardır. Ancak bundan sonra tövbe eden ve kendisini düzeltenler hariç. Hiç şüphesiz ki Allah, kendisini düzeltenlerin tövbesini kabul eden ve onlara karşı çok merhametli olandır. (Nur Suresi 1-5) 22.11. Algı Operasyonunun Ters Tepmesi İlahi düzenlemenin ikinci basamağında eşler arasında olabilecek karşılıklı zina suçlamasının nasıl karara bağlanacağı tespit edilir. Daha sonra Cenab-ı Hak, müminlere rahmeti ve lütfu ihsanıyla muamele etmemiş olsaydı müminlerin yeni kurulan devletlerinin büyük bir fitne ile yıkılmış ve kendileri de anarşi içerisinde mahvolmuş olacaklarını bildirdi. Fakat bunda da bir hayır olduğunu, büyük bir medeniyete doğru giderken önemli bir viraji daha aldıklarını bildirdi. Zira bu olaydan sonra münafıkların başı ve Medine İslam Cumhuriyeti’nin yapacağı harekâtlarda çok önemli bir ayak bağı oluşturan Abdullah bin Übey’in foyası net olarak çıkmış oldu. Böylece onu kabilecilik taassubu ile koruyan kabilesi artık bu olaydan sonra onun arkasında duramayacak noktaya ulaştı. Bu nedenle İslam Cumhuriyeti çok önemli bir aşamayı geçmiş oluyordu. Hem de Hz.Muhammed@ ve hanımı üzerinden yapılan operasyonu ters çevirerek bu iş başarılmış oldu. 6-11- Kendi eşlerini zina yapmış olmakla suçlayan ve buna kendileri dışında şahit de bulamayanlar, Allah adına dört kere yemin ederek kendisinin doğruyu söylediğini beyan edecek ve bu ana kadar iddiasından vaz geçmez ise beşinci yeminde, eğer yalan söylüyorsa, Allah’ın lanetini / kovmasını / uzaklaştırmasını kabul ettiğini beyan edecektir. Suçlanan eşin de, dört kere Allah adına yemin ederek, suçlayan eşinin kesinlikle yalan söylediği beyanı onu cezadan kurtarır. Beşinci yemininde de, “eğer suçlayan eşi doğru söylüyor ise Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasını” kabul ettiğini beyan edecektir. Eğer sizin üzerinize Allah'ın fazlı ve rahmeti olmasaydı. (Şu işlemiş olduğunuz “İfk” suçu yüzünden haliniz nice olurdu!) Muhakkak ki; Allah, tövbeleri kabul eden, hüküm ve hikmet sahibidir. (Peygamberin eşi hakkında) iftira atanlar sizin içinizde olan bir güruhtur. Siz, bu olayı kendiniz için bir şer zannetmeyin, aksine bu olayda da sizin için bir hayır var. O iftiracıların her biri bu günahının cezasını görecek, üstelik bu iftirayı tasarlayarak öncülük eden o kişi de azabın büyüğüne uğrayacaktır. (Nur Suresi 6-11) 22.12.Cenab-ı Hakk’ın Fitne Ateşini Söndürmesi Bu iftira ile ilgili peygamberimizin hitabından sonra Evs ve Hazreçliler arasında mescitte şiddetli tartışmalar olmuştu. Peygamberimiz tarafları güçlükle yatıştırmıştı. Daha sonra Cenab-ı Hak, elçisini destekleyerek bu hususları zikreden ayetlerini inzal etti. Söz konusu ayetlerde, münafıkların sanki kötülüğü ifşa ediyormuş gibi davranarak hassas noktalardan siyasi olarak İslami iktidarı devirme niyetlerine karşı müminlerin sürekli teyakkuzda olmaları ve onların bu tür hassas noktaları kaşımasına müsaade etmemeleri gerektiğini bildirdi. Böyle durumlarda kesin kanıtları onlardan istemelerini ve şayet ispatlayamıyorlarsa şiddetle reddetmelerini öğütledi. Böylece hem Hazrecliler hatalarını anladılar hem de Abdullah bin Übey’in yaktığı fitne ateşi söndürüldü. Cenab-ı Hakk’ın rahmeti sayesinde hak açığa çıktı ve masum, mutahhar insanlar temize çıktığı gibi münafıkların asıl niyetleri de açığa çıktı. Ama hepsinden önemlisi eğer Cenab-ı Hakk’ın lütfu olmasaydı onların hedeflediği fitnenin gerçekleşmesi halinde durumun fecaatini kimsenin takdir edemeyeceği idi. Öyle ki meydana gelecek fitne sonunda akacak kanın, yıkılacak yuvaların, yok olup viran olacak şehrin, tarumar olacak evlerin, perişan olacak çocukların ve cariye olacak eşlerin haddi hesabı olmayacaktı. Cenab-ı Hakk’ın lütfu sayesinde çok büyük bir felaketin ucundan dönülmüş oldu. 12-15- Onu (iftirayı) işittiğinde iman eden erkekler ve iman eden kadınların birbirleri hakkında hüsnü zanda bulunarak: "Bu apaçık iftiradır" demeleri gerekmez miydi? Bu iddia da bulunanların dört şahit getirmeleri gerekmiyor muydu? Mademki şahitleri getiremediler onların, Allah nezdinde, yalancıların ta kendileri oldukları açığa çıkmıştır. Eğer dünya ve ahirette Allah’ın fazlı ve rahmeti sizin üzerinize olmasaydı, içine daldığınız dedikodu nedeni ile büyük bir azaba uğrayacaktınız! Çünkü siz bu iftirayı dilinize dolamış ve birbirinize aktarıyordunuz. Hakkında hiçbir bilginiz olmayan böyle bir konuyu konuşmanızın basit bir şey olduğunu zannetmiştiniz, oysa bu yaptığınız Allah nezdinde çok büyük bir olaydı! (Nur Suresi 12-15) Cenab-ı Hak, müteakip ayetlerde şu hususlara da işaret etti; “Medeni bir toplum oluşturulmaya çalışılıyor ve sizler de medeni insanlarsınız. Bu dedikoduyu duyunca bunun peşinden koşmanız, onu dilinize dolayıp orada burada dile getirip konuşmanız, aslı astarı olmayan, sağlam bir bilgi ve delile dayanmayan hususta dedikodulara katılmanız size yakıştı mı? Böyle yaparak ne kadar aşağılık bir konuma düştüğünüzün farkında mısınız? Halbuki böyle bir haberi duyar duymaz hemen ‘iftira olduğu çok açık! Bunları uyduranların asıl hedefi belli’ demeniz gerekmiyor muydu?” Cenab-ı Hak, müminlere bir daha bu durumlara düşmemeleri için öğüt verdiğini ve bundan sonra ayaklarını denk almalarını bildirdi. Ayrıca münafıkların müminler arasında ahlaksızlık, kötülük ve günahların yaygınlaşmasını istemekte olduklarını da vurguladı. Ama onların bu yaptıklarından dolayı hem dünyada hem de ahirette çok büyük bir cezayla karşılaşacaklarını bildirdi. 16-20- O dedikoduyu işittiğiniz zaman: "Haşa! Bu büyük bir iftiradır, bu konuyu dillendirmek bize yakışmaz” demeniz gerekmiyor muydu? Eğer gerçekten Allah’a ve ahiret gününe inanan kişilerdenseniz, bir daha bu durumlara düşmemeniz konusunda Allah size öğüt veriyor! İşte Allah size ayetlerini böyle açıklıyor. Hiç şüphesiz ki Allah, her şeyi biliyor ve O, her şeyin üzerinde hakim olandır. Ahlaksızlıkların / çirkinliklerin / kötülüklerin, müminlerin arasında yayılmasından mutluluk duyanlar, kendilerini dünyada ve ahirette acıklı bir azaba uğratmış olurlar. Sizler bilemeseniz de Allah her şeyi ve herkesin niyetlerini biliyor! Eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı, haliniz nice olurdu! Muhakkak Allah rauftur rahimdir. (Nur Suresi 16-20) 22.13. Fitne Çıkaran Abdullah Bin Übey’in Makamından Alınması İftira kampanyasına alet olan müminler, cezasını çektikten sonra affedildiler ve bir daha Baş münafık Abdullah bin Übey ve onun gibilerinin peşinden gitmemeleri konusunda uyarıldılar. Cenab-ı Hak, diğer müminleri de Abdullah Bin Übey’in şeytanlıkları konusunda uyardı ve onun müminlerin yoldan çıkmasını, çirkin ve kötü işler yapmalarını istediğini belirtti. Zira o bu şekilde servet edinmektedir ve ancak bu yolla İslami İdareyi devirebilecektir. Bu nedenle müminlerin akıllarını başlarına devşirerek Abdullah bin Übey şeytanının peşinden gitmemeleri, onu rehber edinmemeleri, onun velayetini / liderliğini / yöneticiliğini kabul etmemeleri konusunda uyarılarda bulundu. Yine Cenab-ı Hak Kendisinden başkasının müminlere rahmet etmediğini belirttikten sonra yol göstermesi olmasa asla doğru yolun bulunamayacağını ilave etti. 21- Ey İman Edenler! Şeytanın sizi çağırdığı yoldan gitmeyin. Kim şeytanının çağırdığı yolu izlerse, şunu bilsin ki, o (şeytan) fuhşu, ahlaksızlıkları, çirkinlikleri ve kötülükleri yapmanızı emreder / ister. Eğer Allah size lütfu ve merhameti olmasaydı, (bu bulaştığınız günahınızdan) hiç biriniz asla temize çıkamazdınız. Fakat Allah, tevbe edenleri temize çıkarır. Hiç şüphesiz ki Allah, her şeyi işitiyor ve biliyor. (Nur Suresi 21) 22.14. İfk Hadisesinden Sonra Tarafların Barıştırılma Çabaları Daha sonra ise Hz. Ebu Bekir’in şahsında bütün müminlere hitap edilir. Şöyle ki Hz. Ebu Bekir bu olaydan sonra iftira kampanyasında maşa olarak kullanılan hizmetçisi Mistah’a bir daha hiçbir yardım yapmayacağına dair yemin etmişti. Mistah’a ve iftirada kullanılmış diğer kimselere bir daha asla yardım etmeyeceğine yönelik yaptığı yemininden dönmesi ve onlara yaptığı iyiliklerine devam etmesi gerektiği bildirilir. Şayet böyle yaparsa Cenab-ı Hakk’ın kendisini bağışlayacağı ifade edilir. Elbette herkes hata yapabilirdi. Fakat affetmek aynı zamanda affı ve merhameti celp eder. Başkasının yaptığı hata, iyilik yapmayı engellememelidir. İftira operasyonunda maşa olarak kullanılan Hasan bin Sabit, Mistah, ve Hamne binti Cahş’ı bağışlamak, Cenab-ı Hakk’ın hoşnutluğunu kazandıracağı gibi Abdullah bin Übey şeytanının asıl yapmak istediği fitneyi önleyecektir. Zaten şeytan Abdullah bin Ubey’in yapmak istediği de bu gibi şeylerdir. Yani operasyonun sonunda mutlaka bir fitne, ayrılık ve düşmanlık oluşturup tevhidi / kardeşliği / yardımlaşmayı / dayanışmayı bozmaktır. Cenab-ı Hak, bu oyuna gelinmemesi gerektiğini aşağıdaki ayetlerle bildirdi. 22-26- İçinizdeki faziletli ve varlıklı olanlar, (bu olaya bulaştıklarından dolayı kızdığı) yakınlarına, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere yaptıkları yardımları kesmesinler. Onları affetsin, hatalarını hoş görsün ve vazgeçsinler. Allah'ın sizi affetmesini istemez misiniz? Hâlbuki Allah, tövbe edip kendisini düzeltenlerin geçmişini bağışlayan ve onlara karşı çok merhametli olandır. Hiçbir şeyden habersiz, iffetli mümin kadınlara iftira atanlar dünyada ve ahirette lanetlenmişlerdir / dışlanmışlardır / makamlarından kovulacaklardır. Onlar için büyük bir azap vardır. O gün dilleri, elleri ve ayakları kendi aleyhlerine olarak bütün yaptıklarına şahitlik edecektir. O gün Allah onların hak ettikleri cezayı tastamam verecektir ve onlar Allah'ın apaçık Hak olduğunu bileceklerdir. İğrenç / dedikodu / iftiracı / kötü sözler, ancak kötü insanlara yakışır. Kötü insanlar da iğrenç / dedikodu / iftira / kötü sözler sarf ederler. Güzel sözler, iyi insanlara yakışır. İyi insanlar da güzel sözler sarf ederler. İşte bu iyi insanlar, kötü insanların iğrenç iftiralarından beridir. / uzaktır. Onlar için bağışlanma ve cömertçe verilecek güzel rızıklar vardır. (Nur Suresi 22-26) 22.15. Abdullah bin Übey’in Yöneticilikten Alınması Karşısında Hazreçlilerin Rahatsızlıkları Cenab-ı Hakk’ın ayetleriyle durum kontrol altına alındıktan sonra iftirada asıl payı olan Abdullah bin Übey İslami İdaredeki makamını kaybetti ve mescitteki koltuğu müminler tarafından kaldırıldı. Fakat bu durumdan hoşnut olmayan Hazreç kabilesinden olan müminler vardı. Kabile asabiyesi hala canlı olduğu için bu müminler kabile reisleri olan Abdullah bin Übey’in mescitteki / meclisteki makamından indirilmesini Evs kabilesi karşısında zafiyete düşmek olarak algılıyorlardı. Ayrıca bu durum nedeniyle söz konusu müminler kendi kabile mensupları nezdinde tepki alacakları gibi Evs kabilesi mensuplarının alaylarına da muhatap olabileceklerdi. Bu nedenlerle onlar Abdullah bin Übey’in makamında devam etmesini istiyorlardı. Cenab-ı Hak ise münafıkların veli / yönetici / dost olamayacaklarını ifade etti ve gerekçesini de onların hem Allah’ın hem de müminlerin (dolayısıyla peygamberin ve İslami idarenin) düşmanı olduklarını söyledi. Ama buna rağmen müminlerin kendi düşmanları olan Abdullah bin Übey’in şahsında münafıklara sevgi besleyip onların makamını korumalarını istediklerini ve bunun için onlara destek çıktıklarını beyan etti. Düşman olan bu münafıkların inkarcı / isyancı olduklarını ve ellerine geçecek ilk fırsatta onları Medine’den sürüp çıkaracaklarını bildirdi. Allah yolunda cihat için Beni Mustalik seferinde onların bunu açıkça ifade ettiklerini hatırlattı. Bu münafıkların yaptıkları ihanetler açıkça ortada iken müminlerin hala onlara sevgi beslemeleri ve onları veli / makam / velayetini istemelerinin çok anlamsız olduğunu belirttikten sonra bu şekilde devam edecek olurlarsa doğru yoldan sapmış olacaklarını bildirdi. O münafıkların müminleri asla sevmediğini ve eğer iktidara gelecek olurlarsa kendi kabile mensubu olsun ya da olmasın bütün müminlere her türlü kötülüğü yapmaktan çekinmeyeceklerini belirtti. Onların tek derdinin Hz.Muhammed’i@ iktidardan indirmek ve müminlerin ona karşı çıkmalarını / inkâr etmelerini istediğini ifade etti. Eğer onların istediklerini yapar da Hz.Muhammed’i@ inkâr edecek olurlarsa / Hz.Muhammed’e@ karşı çıkacak olurlarsa o takdirde kıyamet gününde ne akrabalarının, ne kabilelerinin, ne evlatlarının kendilerini kurtaramayacağını ve Allah’ın aleyhlerine hükmünü vereceğini de ekledi. Rahman, Rahim Allah Adına 1-3- Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları veli / otorite/ yönetici/ dost edinmeyin. Siz hala onlara meveddet göstermekte / desteklemekte / makamlarında kalmasını istiyorsunuz. Hâlbuki onlar size gelen hakkı / şeriatı / İslami idareyi inkâr ettiler. Rabbiniz olan Allah’a imanınızdan dolayı Peygamberi ve sizi yurdunuzdan ve hükümet etmekten çıkarmak istiyorlardı. Eğer rızamı kazanmak üzere benim yolumda cihat etmek için çıktıysanız, nasıl oluyor da hala içinizde onlara karşı meveddet göstermeyi / destek vermeyi / makamlarında kalma isteğini taşıyorsunuz. Oysa ben sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa artık o dosdoğru yoldan sapmıştır. Eğer onlar size egemen / üst olurlarsa sizin onlara gösterdiğiniz sevgiyi göstermeyecekler, sizin düşmanınız gibi hareket edecekler ve ellerini, dillerini size fenalık etmek için uzatacaklardır. Onlar sizin de inkâr / isyan etmenizi içten arzu etmektedirler. Ama unutmayın ki Kıyamet gününde ne akrabalarınız ne de evlatlarınız size fayda vermeyecektir. Çünkü Allah aranızda hükmünü verecektir. Allah, ne yaparsanız hakkıyla görendir. (Mümtehine 1-3) Cenab-ı Hak, kabile asabiyesi ile Abdullah bin Übey gibi münafıkları destekleyen ve onların makamlarını korumasını isteyen müminlere Hz. İbrahim ve onunla beraber olan müminleri örnek vererek uyardı. Hz. İbrahim ve beraberindeki müminlerin aralarında kan ya da kabile bağı olsa bile Allah’ın sistemini reddedenlerle herhangi bir yakınlıklarının olamayacağı ve onlarla aralarındaki ilişkinin ancak düşmanlık ve kin olacağını vurguladı. Böylece müminlerin İslami idareyi devirmeye çalışan münafıklara yola gelmedikleri sürece düşman olmaları gerektiğine işaret etti. Bunun tek istisnasının Hz. İbrahim’in babasının affedilmesi için talepte bulunması olduğu vurgularken işaret edilen olay Abdullah bin Übey ile oğlu Abdullah arasındaki ilişkiydi. Şöyle ki; “Abdullah bin Ubey’in oğlu Abdullah çok iyi bir mümindi. Kabilecilik anlayışını aşmış birisiydi. Allah’a ve peygamberimize son derece bağlı idi. Kabilesinin eski cahiliye anlayışını şiddetle kınıyordu. Kabilecilik anlayışının kendilerini geri bıraktırdığını ifade ediyor ve kabile üyelerini Allah’ın hükmüne bağlanmaya davet ediyordu. Babasının yaptığı fitne ve fesat girişimlerinden dolayı da çok üzülüyordu. Öyle ki onun cezalandırılmasını bizzat kendi elleri ile yapabileceğini bile ifade ediyordu. Fakat Hz.Muhammed ona bu konuda müsaade etmiyordu. Beni Mustalık seferinde su kuyuları sebebiyle çıkardığı fitne ile “ifk” hadisesiyle çıkardığı fitnenin odağında yine babası Abdullah bin Übey vardı. Ona ceza verilmesi gündeme gelmişti. İşin ciddiye binmesinden sonra Abdullah bin Übey ceza almamak için oğlundan araya girip şefaatçi olmasını istemişti. Oğlu Abdullah ise inkârcı münafıkların dolayısıyla babasının yaptıklarından kendisinin uzak olduğunu, onlara karşı içinde son derece büyük bir öfke ve düşmanlık taşıdığını ancak babası olması nedeniyle onun bağışlanması için peygamberimize talepte bulunacağını bildirmişti. Fakat bu şekilde talepte bulunmasına rağmen yine de peygamberimizin babasına vereceği hükme rıza göstereceğini de ilave etmişti. Zira babasının çıkardığı fitne ve fesatlarla cezayı fazlasıyla hak ettiğini de beyan etti. Eğer peygamberimiz yaptıklarından dolayı babası için bir cezaya hükmedecek olursa bu cezayı bağışlatmaya gücünün yetmeyeceğini de söyledi.” Abdullah ile babası Abdullah bin Übey arasında geçen bu konuşma Cenab-ı Hak tarafından Hz. İbrahim ile kavmi ve babası arasında geçen konuşma üzerinden anlatıldı. 4-5-İbrahim ve onunla beraber olanlarda, sizin için uyulacak güzel bir örnek vardır. Onlar kendi kavimlerine şöyle demişlerdi; “Biz sizden ve Allah'tan başka itaat ettiklerinizi tanımıyoruz. Sizin dininizi / yolunuzu / sisteminizi reddediyoruz. Siz Allah’a / Allah’ın dinine / Allah’ın yoluna / Allah’ın devletine iman edinceye kadar bizimle sizin aranızda ebedi bir düşmanlık ve öfke baş göstermiştir.” Ancak, İbrahim'in, babasına; “And olsun ki, senin için bağışlanma dileyeceğim, fakat sana Allah'tan gelecek herhangi bir şeyi / cezalandırmayı savmaya gücüm yetmez” sözü istisnadır. Onlar şöyle dua etmişlerdi; “Rabbimiz! Sana tevekkül edip Sana güvendik, Sana yöneldik; dönüş de ancak Sanadır. Rabbimiz! Bizleri o inkar edenleri / isyan edenleri / başkaldıranları sınanma konusu yapma ve bizleri bağışla. Şüphesiz Sen üstün ve güçlüsün. Sen tek egemen ve hikmetle hüküm verensin” (Mümtehine Suresi 4-5) Cenab-ı Hak, eğer müminler yukarıdaki uyarılara kulak asmayacak olurlarsa Kendisinin ve peygamberinin onlara ihtiyacı olmadığını belirtti. Diğer taraftan Kendisinin söz konusu münafıkları ıslah etmek için her türlü yolu gösterdiğini ve onların da doğru yola gelmelerini istediğini ifade etti. Yakın bir gelecekte onların da doğru yolu bulacağını, böylece aralarındaki düşmanlıkların sona erip tekrar dostluğun meydana geleceğini bildirdi. Buna Kendisinin gücünün yeteceğini ve onları tevbe edip hak yola geldiklerinde bağışlayacağını vurguladı. Ayrıca mümin olmasalar da Peygambere ve müminlere / İslami İdareye karşı çıkmayan, onları iktidardan ve Medine’den sürüp çıkarmak için mücadele etmeyen kimselere iyi ilişkiler içinde olmanın yasak olmadığını belirtti. Cenab-ı Hak, İslami İdare ile savaşan ve Medine’den çıkarmaya çalışan münafıklarla dostluk yapılmasını ve onların veli / velayet / yönetici kabul edilmesini müminlere yasakladığını bildirdi. 6-9- Andolsun, onlarda sizin için, Allah'ı ve ahiret gününü arzulayanlar için güzel bir örnek vardır. Ama kim yüz çevirirse şüphesiz Allah’ın kimseye ihtiyacı yoktur, hamd edilmeye / yönelinmeye layık olan O’dur. Olur ki Allah sizinle düşmanlarınız arasında yakında bir sevgi bağı meydana getirir. Elbette Allah’ın her şeye gücü yeter ve O günahları örten, çok bağışlayandır. Allah size, sizinle din / İslami rejim hususunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmenizi ve kendilerine adaletle davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli davrananları sever. Allah, sizi ancak, sizinle din / İslami rejim konusunda savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için destek verenleri dost / veli / yönetici edinmenizi yasaklar. Kim onları dost / veli / yönetici edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir. ( Mümtehine Suresi 6-9) 22.16. Kadınlar Üzerinden Yapılacak Komplolara Karşı İslam Cumhuriyetinin Güvenliğe Alınması Müşrikler ve Yahudiler Medine İslam Cumhuriyetini yıkmak için her yolu deneyebileceği açıktı. Savaşlarla, münafıkların entrikalarıyla ve suikastlarla İslami İdareyi yıkamayan inkârcıların Medine’ye gönderecekleri kadınlar üzerinden kargaşa çıkarma ve hükümeti zor duruma sokma ihtimallerine karşı Cenab-ı Hak alınması gereken önlemeleri bildirdi. İnkârcılar mümin kılığında gönderecekleri kadınlar vasıtasıyla Medine içerisinde şirk sisteminin propagandasını yaptırabilecekleri gibi, yine bu kadınlar vasıtasıyla toplumdaki ahlakı zina yoluyla bozabilme ihtimali vardı. Dahası iltica edecek bu kadınlar aslında eski inkârcı kocalarından hamile bir şekilde gelip İslam Cumhuriyetinde müminlerle evlendikten sonra doğacak çocuklarını mümin kocalarına nispet edip müşrik olarak yetiştirecekleri bu çocuklar vasıtasıyla İslam Cumhuriyetini içeriden ele geçirmeyi planlayabilirlerdi. Ayrıca iltica eden bu kadınların samimi bir mümin olmaları halinde inkârcı kocalarından edindikleri çocukları doğurduktan sonra öldürmeleri ihtimali de vardı. Böyle bir eylemde bulunmaları yine İslami İdareyi inkarcı topluma karşı elini zayıflatan menfi bir propagandaya maruz bırakabilirdi. Bütün bu mahzurlara karşı İslami İdareyi güvenliğe almak için Cenab-ı Hak hikmetli düzenlemelerini müminlere bildirdi ve alınması gereken önlemleri bildirdi. Cenab-ı Hak, öncelikle Medine’ye hicret ederek İslam Cumhuriyetinin vatandaşı olmak için gelen kadınların imanlarında samimi olup olmadıkları ve geldikleri inkarcı toplumların onlar üzerindeki mülkiyet hakları konusunda emirlerini inzal etti. Bu kadınların İslam Cumhuriyeti vatandaşlığına kabul edilmesi için mutlaka samimiyet testinden geçirilmesi gerektiğini bildirdi. Testi geçen mümin kadınların vatandaşlık başvurularının kabul edilmesini ve inkârcılara geri verilmemesini emretti. Bu hükümle söz konusu mümin kadınların geldikleri inkârcı toplumdaki nikâh akitlerinin geçersiz olduğu beyan edildi. Onların siyasi tercihleri nedeniyle inkarcı toplumla olan akitlerinin geçersizliği ortaya konmuş oldu. Ancak inkarcı toplumun onların üzerindeki mülkiyet haklarının hak sahiplerine geri verilmesi hükmü ile ilahi İdarenin ne kadar adil olduğu gösterildi. Bu minvalde söz konusu kadınlar için inkârcı kocalarının kendilerine verdikleri mehirlerini geri iade etmeleri müminlere emredildi. Onların üzerindeki mehir haklarının eski kocalarına iade edilmesi halinde onların yeni bir nikah akdiyle mümin erkeklerle evlenebilecekleri bildirildi. Diğer taraftan müminlerin inkârcı olan kadınlarını ise nikâhları altında tutmamaları emredildi. Bu hükümle inkarcıların kendi yandaşları olan kadınlar üzerinden mümin kocalarını ayartarak İslami İdareye zarar vermelerinin önüne geçildi. Bu hükmün akabinde şirki tercih eden kadınlara verilen mehirleri geri istemeleri emredildi. Böylece mütekabiliyet esası işletilerek İslam Cumhuriyetinin kişilerin siyasi tercihlerine saygı gösterdiği gibi mülkiyet haklarına da saygı gösterdiği ortaya konmuş oldu. İslami İdarenin bir hukuk devleti olduğu, herkesin hukukunu koruduğu ve kimsenin hukukuna tecavüz edilmesine müsaade etmediği tüm taraflara gösterildi. Karşılıklı hakların korunması esası çerçevesinde mümin bir erkeğin inkârcılara kaçan kadınları için geri istediği mehir bedelini inkârcı toplumdan alamaması durumunda – ki inkârcı toplumlar asla bu hukuka uymayacakları ve mümin erkeğin isteğini çoğunlukla vermeyecekleri için- o inkârcı toplum ile İslam Cumhuriyetinin savaşması ve müminlerin üstün gelerek ganimet elde etmesi halinde hakkını alamamış olan mümin erkeklerin bu ganimetten mehirlerini almaları hükme bağlandı. 10-11-Ey iman edenler! Mümin kadınlar size hicret ederek geldiklerinde onları imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilir. Eğer onların gerçekten iman etmiş olduklarına emin olursanız o takdirde onları inkârcılara geri göndermeyin. Zira ne bunlar onlara helâldirler, ne de onlar bunlara helâldir. Bu kadınlar için inkarcı kocalarının verdikleri mehirleri geri iade edin. Mehirlerini verdiğiniz takdirde sizin o kadınları nikâhlamanızda bir sakınca yoktur. İnkârcı kadınları da nikâhınız altında tutmayın ve onlara verdiğiniz mehirleri geri isteyin. Onlar da ( inkârcı erkeklerde İslam Cumhuriyetine sığınan mümin kadınlar için) sarf ettiklerini istesinler. İşte bu Allah'ın hükmüdür. Aranızda adaletle hükmeder. Allah her şeyi bilendir ve hikmetle hükmedendir. Eğer inkarcı olan eşleriniz mehrini geri vermeden inkarcı topluma kaçar da sizde inkarcılarla yapacağınız savaş sonunda ganimet elde ederseniz, eşleri inkarcılara kaçmış erkeklere harcadıkları mehir kadar meblağı bu ganimetlerden verin. İnandığınız Allah’ın emirlerine uyma konusunda hassasiyet gösterin! (Mümtehine Suresi 10-11) Hicret ederek testten geçen mümin kadınların İslami İdarenin vatandaşı haline gelebilmesi için sıra onların yemin etmelerine gelmiştir. Cenab-ı Hak, onların üzerine yemin edecekleri şartları inzal eder ve bu şartlar üzerine onların ahdetmeleri halinde vatandaşlığa kabul edilmelerini emretti. Bu şartlar; şirk sistemini inkâr / redd etmek, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, evlatlarını öldürmemek, başkalarından gebe kalmış olmalarına rağmen onu kocalarından olduğunu iddia etmemek, iyilik işlemek ve İslami İdarenin başkanı olan peygamberimize itaat etmek olarak belirledi. Yeminde belirtilen bu şartlarla inkârcı toplumun İslam toplumunda fitne ve anarşi çıkarmak için kadınlar üzerinden yapacağı bazı girişimlerin önlemleri alınmış oldu. Bu şartları ihlal edecek kadınlar ihanet cezasıyla cezalandırılacağından kötülük amacıyla gelmek her inkarcı kadın için kolay olmayacaktır. 12- Ey Peygamber! Mümin kadınlar; Allah’a hiçbir otoriteyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, evlâtlarını öldürmemek ve başkasının çocuğunu kocalarına isnat etmemek, iyi ve güzel ameller işlemek ve sana isyan etmemek şartları ile onların biatlarını kabul et ve onlar için bağışlanma dile. Şüphesiz Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.(Mümtehine Suresi 12) Cenab-ı Hak, surenin sonunda müminlere hitap ederek, Allah’ın hükümetine düşmanlık eden müşrikleri, münafıkları ve inkârcı Yahudileri veli / dost / yönetici kabul etmemeleri konusunda yeniden uyarılarda bulundu. Onların İslami İdareyi yıkma konusunda ümitleri kesildikçe yukarıda belirtildiği gibi kadınlar üzerinden ahlaksız ve iğrenç yöntemlere başvuracaklarını bildirdi. Ama uyanık olurlarsa ve Allah’ın emirlerine uymada hassasiyet gösterirlerse onların herhangi bir zarar veremeyeceğini belirtti. 13- Ey iman edenler! Kendilerine Allah'ın gazabını hak eden bir kavmi dost / veli / yönetici edinmeyin. Zira artık onlar, kabirde yatan ölülerden ümit kestikleri gibi ahiretten / gelecekten ümitlerini kesmişlerdir. (Mümtehine Suresi 13) [1] )Not: Adullah bin Übey’e iftira cezası verilmesi halinde toplumun büyük bir fitneyle birbirine girmesi ve İslami İktidarın yıkılmasına kadar varacak bir anarşinin doğmasına neden olacağı da dikkate alınmış olabilir. Bu durumda adaletsizlik meydana gelmiş olabileceği düşünülse de cezanın uygulanmasıyla meydana gelebilecek anarşi ve kaosun yaratacağı sonuçlar çok daha vahim olacağından onun cezası ahirete Allah’ın yüce mahkemesine bırakılmış olacağı da düşünülebilir.

  • Bölüm 38:Biat Öncesi Son Müzakereler | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 38 AKABE BİATI ÖNCESİ MÜZAKERELER Peygamberimizin Medinelilerle yapmış olduğu görüşmelerin olumlu neticelenmesi, miraç görüntülerinin gerçekleşmesinin ilk adımını oluşturmaktaydı. Cenab-ı Hak ayetlerini Kuluna / Elçisine göstermekteydi. Mucize gerçekleşiyordu artık. O’nun vaadettiği mucizeler artık bir bir tecelli edecekti. Bu görüşmelerin ilk somut tecellisi “1. Akabe Biatı” olarak bilinen ve “İsra Suresi”ndeki şartları kapsayan ve 6-8 Hazreçli ile Peygamberimiz arasında yapılan Mutabakat Zaptıdır. Ulaşabildiğimiz tarihi kayıtlarda Medineli Yahudi kabilelerle yapılan müzakerelere ilişkin herhangi bir bilgi mevcut olmamakla birlikte, Kur’an bizlere onlarla bu müzakerelerin Evs ve Hazreçliler üzerinden yapıldığı bilgisini kayıt altına aldırmıştır. Peygamberimizin kabileleri ziyaretlerinden sonra Mutabakat Zaptının (Biat) yapıldığı yer olarak Mescid-i Haram’dan en uzak bir mekân (Mescid-i Aksa) seçilmiştir. Vakıdi ve Ezrakiye göre bu mescid Cirane Vadisindeki mesciddir. Bu vadi Arafata yakın bir yerdir. Medinelilerle gerçekleştirilen görüşmeler gecenin belli bir vaktinde gerçekleştirilmiştir. Hz.Muhammed@ son biatın yapılacağı gece Mescid-i Haram’dan kalkar ve yürüyerek Cirane Vadisindeki Mescid-i Aksaya gider. Mescid-i Aksa da o gece yapılan görüşmeler olumlu neticelenir ve Medineliler Hz.Muhammed’e@ biat ederek kutlu bir değişimin ilk adımı atılır. Böylece O’nun getirdiği ilahi sisteme intisap edecek olan herkes Hz.Nuh’un@ gemisine binenlerin kurtulması misali Hz.Muhammed’in@ yönetiminde inşa edilecek Cumhuriyete katılan herkes kurtuluşa erecektir. Cenab-ı Hak, kutlu değişimi Mescid-i Aksa’daki biat ile gerçekleştirmektedir. İsrailoğulları temsilinde Medineli Yahudilerin de kurtuluşa ermeleri için Kur’an rehberlik yapacaktır. Böylece peygamberimizin Yükseliş / Miraç müjdesine mazhar kılındığı sürecin ilk adımları gerçekleşiyor ve Cenab-ı Hak ayetlerini gösteriyordu. Rahman Rahim Allah Adına 1-3- Ayetlerimizi göstermek ([1] ) için, Kulunu gecenin bir vaktinde, Mescid-i Haram’dan kutlu değişimi gerçekleştireceğimiz Mescid-i Aksa’ya yürüten Zat, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Muhakkak ki O, en iyi işiten, en iyi görendir. Musa’ya da kitap verdik ve Benden başkasını vekil edinmeyin diye onu (Kitap’ı), İsrailoğullarına bir rehber yaptık. (Ey!) Nuh’la beraber gemiye taşıyarak kurtardığımız kimselerin soyundan olanlar! Şüphesiz o (Nuh) çok şükredici bir kuldu. (İsra Suresi 1-3) 38.1. Yahudilerin Anlaşmaya Sadık Kalmaları Konusunda Uyarılmaları Biat (Anlaşma) görüşmelerinde tartışılan konular Yahudi kabilelerle farklı, Arap kabilelerle farklıdır. İsra suresi aynı zamanda “Beni İsrail Suresi” olarak da adlandırılmaktadır. Surede tartışılan konuların geneli Yahudilerle ilgilidir. Zira Yahudiler, 1. Akabe biatının (anlaşmasının) muhatabı olan Medinelilerin önemli unsurlarındandır. Medineli Yahudi kabileler, Medine ekonomisinin ve askeri gücünün önemli bir büyüklüğünü elinde bulundurduklarından biatın (anlaşmanın) sonunda oluşturulacak Anayasanın en önemli taraflarındandır. Fakat Yahudi kabileler bu görüşmelerin ve anlaşmanın tarafları olarak siyer kaynaklarında yer almaz. Zira bu kabileler doğrudan muhatap olmamışlardır. Yahudileri vekaleten Hazreçliler temsil etmektedir. Medine Vesikası olarak adlandırılan Medine Anayasası, Yahudileri de kapsamakta iken onlar doğrudan muhatap değil müttefikleri olan Medineli Evs ve Hazreç kabileleri velayetinde anlaşmanın tarafı olmaları bu görüşü desteklemektedir. Yani Medineli Yahudi kabileler Evs ve Hazreç’in velayetinde temsil edilmektedir. Dolayısıyla Evs ve Hazreç’in yapacağı anlaşmalar Medine Yahudilerini de bağlar. Ancak böyle önemli konularda Evs ve Hazreç kabile ileri gelenleri Yahudi kabilelerin ileri gelenlerinin görüşlerini de mutlaka dikkate alıyor olmaları gereklidir. Diğer taraftan Medine’nin dolayısıyla peygamberimizin kuracağı devletin savunulması ve devletin yönetiminde peygamberimizin tam yetkili olması hususunda mutabakata varacak olsalar da Yahudi kabilelerini biat (anlaşma) öncesi uyarmak gerekmektedir. Bu uyarma, Yahudilerin geçmiş tarihleri anımsatılarak yapılır. Onların geçmişte çok büyük bir devlet haline geldikleri, fesat çıkarmaları nedeniyle bu hâkim konumlarını kaybettikleri ve büyük bir diasporaya maruz kaldıkları belirtilir. Söz konusu biat (anlaşma) ile halihazırda sahip oldukları konumlarını tekrar büyütecek ve üstün bir konuma gelecek fırsat doğmuştur. Ancak fesat çıkarmaya ve kurulacak düzeni bozmaya çalışacak olurlarsa, ikinci sefer büyük bir diasporaya maruz kalacakları uyarısı yapılır. 4-7- Biz İsrail oğullarına Kitap’ta / yazgıda şunu hükmettik: “Muhakkak ki siz, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız / fesat bulacaksınız (bozguna uğrayacaksınız) ve (bu arada) parlak bir yükselişle yükseleceksiniz.” İşte o ikisinden birincisinin zamanı geldiğinde, üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik de onlar, evlerin aralarına girip araştırdılar. O (İlk uyarı), vakti geldiğinde böylece yerine getirilmiş oldu. Sonra sizi tekrar onların üzerine galip kıldık ve sizi mallarla ve oğullarla güçlendirdik. Ve sizin askerî açıdan sayınızı artırdık. Eğer iyilik ederseniz faydası kendinize, eğer kötülük ederseniz yine kendinize kötülük etmiş olursunuz. Artık diğer fesadınızın zamanı gelince yine yüzünüzü karartacaklar, ilk defa girdikleri gibi yine mescide girecekler ve elde ettiğiniz her şeyi mahvedip, helâk edecekler. (İsra Suresi 4-7) Medine Yahudileri Anlaşmadan sonra fesat çıkaracak olurlarsa, onlara cehennemin yaşatılacağı şeklinde tehdit edilir. Kur’an’ın rehberliğine uyarak ona göre hareket edenlere mükafat olduğu belirtildikten sonra vaad edilen bu geleceği inkâr edenlere ise acı bir azap hazırlandığı bildirilir. 8-10- Rabbinizin size merhamet etmesi umulur. Fakat eğer siz (fesada) dönecek olursanız Biz de (cezalandırmaya) döneriz. Biz cehennemi, kâfirler için kuşatıcı bir zindan kıldık. Muhakkak ki bu Kur’an, insanları en doğru ve en sağlam yola sevk eder ve ıslah edici eylemlerde bulunan inanmış kimselere, büyük bir mükâfata nail olacaklarını müjdeler. Vaad edilen bu geleceğe inanmayan kimselere ise elemli bir azap hazırladık. (İsra Suresi 8-10) 38.2. Anlaşmanın Yeni Bir Milat Olacağı Yahudiler kurulacak bu tevhit sisteminde güzel davranışlara davet edildikten sonra tüm Medineliler bu birlik ve beraberlikten meydana gelecek kazanç ve üstünlük için acele etmemeleri ve kurulacak yeni devlete biraz süre tanımaları gerektiği vurgulanır. Bu husus karanlık günlerin geçeceği, aydınlık ve güzel günlerin mutlaka geleceği şeklinde ifade edilir. Dahası kurulacak İslam Cumhuriyeti ile çok büyük lütuflara mazhar olunacağı ve bu kuruluşun bir “milat” olacağı belirtilir ki “hicret” yani İslam Cumhuriyetinin kuruluşu hicri takvimin başlangıcı olarak belirtilmiştir. Böylece müminler yılları bu kuruluş / hicret tarihi itibari ile saymaya başlamışlardır. Kur’an bu hususu da aşağıdaki şekilde ifade eder; 11-12-Böyle iken insan, tıpkı hayrı istercesine şerri ister. Doğrusu insan çok aceleci olmuştur. Halbuki biz geceyi, gündüzü iki ayet yaptık. Gecenin karanlığını gidereceğiz ve sonra gündüzün aydınlığını getireceğiz ki rabbinizden lütuf ve ihsan talep edesiniz ve senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz. Biz, her şeyi apaçık anlatmaktayız. (İsra Suresi 11-12) Cenab-ı Hak, acele ederek yapılacak yanlış hareketin sonuçlarını ve cezasını da başkası değil yine bu sabırsız ve asabi hareketleri yapanların çekeceğini Surenin ilgili ayetlerinde “insanın kendi kuşunun kendi boynuna dolanması” tabiri ile dile getirir. Hiç kimsenin bir başka kimsenin yaptıkları ile hesaba çekilmeyeceği prensibi ortaya konur. Bunun hem bu dünyada kurulacak ilahi sistemde geçerli olacağı hem de ahiretteki ilahi yargılamanın düsturu olduğu ifade edilir. 13-15-Biz her insanın kendi kuşunu (iyiliklerini ve kötülüklerini) boynuna doladık. Biz kıyamet günü kendisinin önünde açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkarırız. “Oku kendi kitabını! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter!” denilecek. Kim doğru yolu bulursa sırf kendi iyiliği için doğru yolu bulmuştur. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Hiç kimse, bir başkasının yaptığı yanlışların yükünü taşımaz! Biz bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık. (İsra Suresi 13-15) Devamında ise bu kabilelerin kodamanlarına / önderlerine çok dikkat edilmesi gerektiği zira fesatın kaynaklandığı odakların onların olacağı ve o kodamanlara engel olunmayacak olursa tüm toplumun felakete sürükleneceği belirtilir. Geçmişte bunun hep böyle olduğu şimdi de aynı şeylerin olacağı konusunda uyarı yapılır. Dolayısıyla aceleci olunmaması ve günü kurtarma düşüncesi ile hareket edilmemesi gerektiği aksi takdirde kodamanların tahrikleriyle yapılacak yanlışlarla çok acı azaplarla karşı karşıya kalınacağı vurgulanır. 16-18-Biz bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz zaman, onun varlık ve güç sahibi kodamanlarına emrederiz. Fakat buna rağmen onlar orada fesat çıkarırlar. Böylece o ülke, helâke müstahak olur; biz de orayı darmadağın ederiz. Biz Nuh’tan sonraki nesillerden nicelerini helâk ettik. Kullarının günahlarını hakkıyla haberdar olan ve en iyi gören olarak Rabbin yeter. Her kim aceleyi isterse, orada istediğimiz kimseye, dilediğimizi çabucak veririz. Sonra onun için cehennemi hazırlarız; kınanmış ve kovulmuş olarak oraya girer. (İsra Suresi 16-18) Ama vaad edilen geleceği / ahireti ister ve ona göre çaba sarf eden kim olursa olsun, onların Cenab-ı Hakk’ın ihsanına nail olacağı ve bu ihsanının asla kimseye özel bir imtiyaz olarak tahsis edilmediği belirtilerek ne Medine’nin ileri gelenlerine ne de Yahudilere herhangi bir imtiyazlarının olamayacağı vurgulanmaktadır. Böylece Medine İslam Cumhuriyetinde vatandaşlığın Anayasal eşitlik çerçevesinde olacağı herkese hak ettiğinin karşılığının mutlaka verileceği hüküm altına alınır. Kozmik ahirette verilecek rütbe, makam ve ihsanların çok daha büyük olacağı bildirilir. 19-21- Kim de vaad edilen geleceği / ahireti isterse ve mümin olarak ona (vaad edilen gelecek / ahiret) için ciddi bir çaba gösterirse, işte öylelerinin çalışmalarının karşılığı verilir. Hepsine; onlara da bunlara da veririz. Bunlar Rabbinin ihsanındandır. Rabbinin ihsanı kısıtlanmış değildir. Onların bir kısmını bir kısmı üzerine nasıl üstün kıldığımıza bir bak! Elbette Ahiret, dereceler bakımından daha büyüktür, üstünlük bakımından da daha büyüktür. (İsra Suresi 19-21) 38.3. Anlaşmanın / Anayasal Uzlaşmanın Temel Çerçevesi Medinelilerle uzlaşmanın esaslarının / Anayasa maddelerinin Yahudilere emredilen “On Emri” (Cumartesi günü yasağı hariç) kapsayacak ve bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla diğer güzel emirleri / hükümleri de içereceği belirtilir. Üzerinde uzlaşma sağlanan bu emirler / hükümler dikkatle incelenecek olursa bunlar her mükemmel anayasada olması gereken en temel ilkeleri olduğu görülecektir. Bunlar; Devletin şekli, yaşam hakkı, fikir ve düşünce hürriyeti, nesil emniyeti, ailenin korunması, mal edinme hakkı ve korunması, şahsiyetlerin / kişiliğin korunması, yardımlaşma, paylaşma ve dayanışma, sosyal devlet, zayıfları koruma ve kollama, ölçü ve tartıda doğruluk- dürüstlük, tecavüzü engelleme, paylaşma….gibi hayati temel ilkelerdir. Böylece Yahudiler dahil Medinelilerle birlikte yaşamın Anayasal hükümleri aşağıdaki ayetlerle belirlenir; 22-36- Allah ile birlikte başka bir ilâh kılma (tanıma)! Yoksa aşağılanır ve yalnızlığa mahkûm olarak kalırsın. Rabbin şunları kaza etti / gerçekleştirdi / hüküm altına aldı; Kendisinden başkasına kul olmayın. Anne ve babaya ihsanla davranın. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlığa ererse, sakın onlara “öf” deme, onları azarlama. Onlara kerim (yumuşak, tatlı ve güzel) söz söyle. Onlara merhametle alçak gönüllülük kanatlarını indir. Ve de ki; “Rabbim! Onların beni küçükken koruyup gözeterek yetiştirdikleri gibi, sen de onlara rahmet et.” Rabbiniz kalplerinizdekini çok iyi bilir. Eğer siz salihlerden / iyi kişilerden olursanız elbette O tövbe edip kendine yönelenleri bağışlayıcıdır. Yakınlara, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver. Sakın saçıp savurarak israf etme! - Şüphesiz saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.- Eğer Rabbinden umduğun bir rahmeti beklerken onlara bir şey veremez, yüz çevirmek zorunda kalırsan, o vakit de onlara güzel sözler söyle ve onların gönüllerini al. Elini boynuna bağlanmış kılma! / Cimri olma! Büsbütün eli açık da olma! Aksi hâlde kınanmış ve sıfırı tüketip yaptığına pişman olur kalırsın. Gerçekten senin Rabbin, kullarından dilediği için rızkı genişletir ve daraltır. Şüphesiz ki O, kullarından gerçekten haberdardır, hakkıyla görendir. Yoksulluk kaygısıyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da sizi de Biz rızıklandırırız. Onları öldürmek gerçekten büyük bir suç ve cinayettir. Zinaya yaklaşmayın! Çünkü o, iğrençliktir ve sonu kötü bir yoldur. Haklı bir gerekçeye dayanmadıkça, Allah’ın haram kıldığı nefsi öldürmeyin. Kim zulmen öldürülürse, Biz onun velisine (hakkını alması için) bir güç / yetki verdik. Fakat o da öldürmede aşırı gitmesin. Çünkü kendisine tanınan o yetki ile zaten o yardıma mazhar olmuştur. Rüşdüne erinceye kadar yetimin malına yaklaşmayın! Ancak çok güzel bir tarzda o malı idare edebilirsiniz. Ahitlerinizi yerine getirin! Çünkü ahit / anlaşma / verilen söz sorumluluğu gerektirir. Ölçtüğünüz zaman tam ölçün ve dosdoğru terazi ile tartın! Böylesi sizin için daha iyi, daha yararlı ve tevil / sonuç olarak daha güzel olacaktır. İlmin olmayan bir şeyin ardına düşme! / karışma! / Yalana şahitlik yapma! Muhakkak ki kulak, göz, gönül, bunların her biri ondan sorumludurlar. (İsra Suresi 22-36) Birlikte yaşamın en temel ilkesinin kimsenin kimseye kötü davranmaması ve kendisini beğenmemesi, gurur ve kibirden uzak olunması öğütlenir. Özellikle yöneticilerin halka karşı mütevazı davranması gerekliliği vurgulanır. Kibirli davranışların Cenab-ı Hak tarafından asla tasvip edilmediği belirtildiği gibi büyüklenmenin adice ve çocukça olduğu hususu “sen boyuna posuna bakmadan kendini büyük görmekle aslında kendini küçültüyorsun. Çünkü bu büyüklenmenle ne yeri delebilirsin ne de dağlara erişebilirsin” ifadesi ile anlatılır. Hiç kimsenin kimseden üstün olmadığı, kibirlilerin kendilerinden başkasına zarar veremeyeceği vurgulandıktan sonra yukarıda zikredilen Anayasal ilkeler / düsturlar / hüküm ve hikmetlere uymayanların Medine İslam Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkarılacağı ve Medine’den kovulacağı hususu da “lanetlenerek ve aşağılanarak cehenneme atılacağı” metaforu ile belirtilir. 37-39-Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme! Çünkü sen ne yeri yarabilirsin ne de boyca dağlara erişebilirsin. Kötü olan bütün bunlar, Rabbinin katında hoşlanılmayan şeylerdir. İşte bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerden (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerden) bazılarıdır. Allah’la beraber başka bir ilah tanıma. Aksi halde kınanmış ve kovulmuş olarak cehenneme atılırsın. (İsra Suresi 37-39) Ayrıca hiçbir şeyi Allah’a eş koşmama, putlaştırmama, dondurmama ve statüko yaratmama ve değişimin önünü tıkamama konusunda uyarılar Anayasal Mutabakatın taraflarına yapılıyor. Yaratılmış bütün mahlukatın Allah’ı tesbih ettiği yani yaratılış kanunlarına uyarak O’nun sistemine uyduğu ama müşriklerin insanların bireysel ve toplumsal yaşamları için Kur’an ile indirilen ilahi kanunlara uymamakta direndikleri, bu kanun ve ilkelere kulak tıkadıkları dahası çıkarlarına gelmediği için bunları duydukları zaman nefretle karşı çıktıkları hususuna değinilerek mutabakatın taraflarının bu ilkelere uyma konusunda müşrikler gibi davranmamaları belirtilir. 40-46- Rabbiniz, size oğulları tahsis etti de kendisi meleklerden kadınlar mı edindi? Muhakkak ki siz çok büyük bir söz söylüyorsunuz. Andolsun ki Biz, akıllarını başlarına almaları için bu Kur’an’da (hakikatleri) türlü şekillerde evirip çevirdik (açıkladık). Fakat bu (açıklamalar) ancak onların nefretini artırmaktadır. De ki; “Eğer dedikleri gibi O’nun (Allah) ile birlikte ilahlar olsaydı, o zaman bunlar da (ilahlar da) Arş’ın sahibine bir yol ararlardı.” O (Allah), onların dediklerinden büyük bir yücelikle münezzeh ve pek yücedir. Yedi gök, yeryüzü ve bunların içinde bulunanlar, Allah’ı tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz, onların tesbihlerini iyi kavramıyorsunuz. Şüphesiz ki O, halimdir, çok bağışlayandır. Kur’an okuduğun zaman seninle ahirete inanmayanlar arasında görünmez / gizli bir perde kıldık. Ve onların kalpleri üzerine, onu kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar, kulaklarına da bir ağırlık kıldık. Sen, Kur’an’da Rabbinin tekliğini anlattığın zaman nefretle arkalarına dönüp giderler. (İsra Suresi 40-46) 38.4. Anlaşmanın Medine’ye Birlik, Beraberlik, Barış ve Huzur Getirerek Dirilişin Gerçekleşeceğine İnanmayanlara Cevaplar Gerek Arap kabileleri gerekse de Yahudi kabileleri içinde bulundukları bu parçalanmışlık hallerinin yerini birliğe bırakacağına asla inanmıyorlardı. Onlar atomize hale gelmiş topluluklarının bir araya gelerek birlik oluşturmalarının ve böylece dirilmelerinin imkânsız olduğunu düşünüyorlardı. Onlar kendilerinin böyle bir uyanışla dirilecekleri konusunda tereddütlerini ifade ediyorlardı. Ama peygamberimiz nasıl ve ne halde olurlarsa olsunlar Cenab-ı Hakk’ın bu toplumları dirilteceğini açık bir şekilde bildirir. Bunun üzerine onlar bu dirilişin ne zaman vuku bulacağını sorarlar. Onların sorusuna söz konusu diriliş zamanının yakın olduğu belirtilir. Diriliş konusunda tereddütleri bazen Mekkeli müşrik ileri gelenler yarattığı gibi Medine’deki statükonun devamından yana olan bazı ileri gelenler de yaratmaktaydı. Mekkeli müşrik ileri gelenler, peygamberimiz ile görüşen her yabancıyı peygamberimiz ile birlikte olmama hususunda tehdit ettikleri gibi onları peygamberimizin davet ettiği tevhit anlayışının imkânsız oluşu konusunda tereddüde düşürüyorlardı. Onlar Hz.Muhammed’in@ süslü sözlerle algı operasyonu yaptığını, insanları büyülediğini / etkilediğini söyleyerek tezvirat yapıyorlardı. Ama peygamberimizle görüşen akıllı insanlardan bazıları bu tezviratlara aldanmıyorlar ve “şayet bu adam insanları büyülemede / etkilemede çok mahir ise o zaman sizi de etkilemesi lazım gelmez mi? Siz akıllısınız, etkilenmiyorsunuz da biz geri zekalı mıyız? Vb.” diyerek onları tersliyorlardı. Böylece Hz.Muhammed@ ile görüşen kimseler Mekkeli müşriklerin akıllarını kullanmadıkları, heva ve heveslerinin peşinden gittikleri için mesaja kulak vermediklerini değerlendirebiliyorlardı. Cenab-ı Hak ahirete (dünyevi ve uhrevi geleceğe) ilişkin aşağıdaki ayetlerle bu durumu edebi şekilde anlatır; 47-52- Biz onların sana kulak verdiklerinde aslında neye kulak kesildiklerini ve o zalimlerin gizli konuşmalarında da “Siz büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz” dediklerini çok iyi biliriz. Senin için nasıl misaller verdiklerine bir bak! Böylece sapıklığa düştüler! Artık çıkış yolu bulmaya güçleri de yetmez. Dediler ki; “Biz, bir kemik yığını olduğumuz ve ufalanıp toz olduğumuz vakit mi, gerçekten biz, yeni bir yaratılışla diriltilecek miyiz?” De ki; “İster taş olun, ister demir. Veyahut gönlünüzde büyüyen başka bir yaratık olun.” Sonra onlar; “Bizi kim geri döndürecek? / diriltecek?” diyecekler. De ki; “Sizi ilk defa yaratmış olan.” Bunun üzerine sana başlarını sallayacaklar ve “Ne zamandır bu?” diyecekler. De ki; “Çok yakın olması muhtemeldir! Sizi çağıracağı gün, O’na hamd ederek / yönelerek çağrıya uyacaksınız ve çok kısa bir süre kalmış olduğunuzu anlarsınız.” (İsra Suresi 47-52) Kurulacak devlette insanların birbirlerine çok nezaketli davranması ve bedevi davranışları terk ederek medeni davranış ve sözler sarf edilmesi öğütlenir. Zira yeni oluşan toplulukta farklı kabilelerden olan müminler birbirlerine nezaketli davranmazsa münafık şeytanlar bu insanları birbirine düşürebilir. O şeytanlar bu birlikten asla hoşnut değillerdir. Şayet ilişkiler medeni davranış ve sözlere dayanmayacak olursa Cenab-ı Hakk’ın uyarısına uymamanın cezası olarak azaba uğranılacaktır. Bu uyarılara rağmen birbirlerine bedevi davranış ve sözler sergilenmesi nedeniyle yaşanacak olumsuzluklardan (anarşi, kaos, kavga ve çatışma) Hz.Muhammed@ sorumlu tutulamaz. 53 -54- Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır. Rabbiniz ne olduğunuzu, (neye layık olduğunuzu) tam olarak bilmektedir. Dilerse size acıyıp esirgeme gösterir, dilerse azap eder. Biz seni onların davranışlarının sorumlusu olarak göndermedik. (İsra Suresi 53-54) 38.5. Anlaşmaya Uymamak İçin Dini Gerekçeler İleri Sürenlere Verilen Cevaplar Biat için yapılan müzakerelerde peygamberlerden / liderlerden bir kısmının diğer bir kısmından çeşitli yönlerden üstünlüklerinin olabileceği ama bunun mevcut peygambere / lidere itaat edilmemesi için bahane teşkil etmemesi gerektiği konusunda da uzlaşma sağlanır. Yahudilerin peygamberimizi kendi peygamberlerinden üstün görüp görmeme hususunda mevcut inanç ve kültürlerinden kaynaklanan endişeleri / tereddütleri bulunmaktadır. Bu noktada kendi peygamberlerinden başka üstün peygamber tanımaları zor görülmektedir. Onlar kendi kutsal kitabı olan Tevrat’tan başka düzenleyici kanun ve kuralı da tanımak istememektedirler. Ayrıca onlar peygamberimizin sadece bir aziz olmasını istiyorlardı. Onun yönetimde bir erk sahibi olmasını istemiyorlardı. Bu isteklerini de kendi dini anlayışlarına dayandırıyorlardı. Onların bu düşüncelerinin yanlış olduğu, kendi tarihlerinden verilen Hz.Davut@ örneği ile anlatılır. Nasıl ki geçmişte Hz. Davud @ hem kral hem de peygamber olarak gönderilmiş ve kamu yönetiminde Tevrat’ın kanun ve kurallarından ayrı olarak “Zebur” İsrail toplumunu düzenleyici kanun ve kurallar olarak gönderilmiştir. Bu nedenle şimdi de ayrı bir kitap olarak Kur’an ayrı bir peygamber olarak da Hz.Muhammed@ gönderilmiştir. Dolayısıyla Yahudilerin kendi dinlerine dayandırdıkları gerekçeleri batıldır. Allah (cc) kullarının ihtiyacı için kanun ve kurallar bildirmekte ve bunları uygulamak için de elçiler göndermektedir. Çünkü insanların içinde bulundukları sıkıntıları gidermek ve sorunlarını çözmek için mevcut kutsanan otoritelerin elinden hiçbir şey gelmemektedir. Onların bu sorunları çözmeye kafaları çalışmamakta, güçleri ve ufukları yetmemektedir. 55-56-Rabbin göklerde ve yerde olan kimselerin hepsini en iyi bilendir. Andolsun ki biz, peygamberlerin kimini kimine üstün kıldık. Davud’a da Zebur’u verdik. De ki; “O’ndan başka kendisinde yetki ve kudret olduğunu düşündüğünüz otoriteleri şeyleri çağırın / onlara başvurun. Göreceksiniz ki onlar, sizden sıkıntıyı kaldırmaya da sizin halinizi değiştirmeye de güç yetiremezler. (İsra Suresi 55-56) Halbuki kutsal kabul edilen şahsiyetlerin insanların sorunlarını çözmek için Allah’tan yardım istedikleri, O’nun rahmetini umdukları ve O’nun azabından korktukları belirtilir. Dolayısıyla Yahudilerin Allah’ı bırakıp o kutsal kabul edilen şahsiyetlerden medet ummayı bırakmaları gerektiğine vurgu yapılır. Yukarıda belirtilen anayasal ilkeler çerçevesinde kurulacak Medine İslam Cumhuriyeti ile Mekke’nin devrileceği, kıyamet gününe kadar çevredeki yerleşim yerlerine sürekli hücumlar gerçekleştirileceği ve birliğe dahil olmayı reddenlerin yıkıma uğratılacağı şeklinde bir strateji uygulanacağı bildirilir. Bu strateji, Kitap / Anayasanın en temel prensibi olarak yazılmıştır. Bu stratejinin doğru olduğuna dair hiçbir mucize / işaret beklenmemesi gerektiği de belirtilir. Semud kavmine gönderilen dişi deve işareti gibi geçmiş kavimlere çeşitli işaretler / mucizeler gönderilmiş fakat onlar bu işaretleri görmesine rağmen peygamberlerinin gösterdiği stratejiyi takip etmemiş olmaları nedeniyle kurulacak Medine İslam Cumhuriyetinin çevre kabilelere yönelik cihatçı stratejisinin doğruluğu hususunda herhangi bir mucizevi işaretin gönderilmeyeceği ifade edilir. Bu anlaşmadan çok önce Hz.Muhammed’e@ gösterilen miraç rüyasının doğruluğu şimdi yapılan bu anlaşma ile ispatlanmaktadır. Fakat o miraç rüyası anlatıldığı zaman içlerinde müminlerin de olduğu birçok kimse bu rüyaya inanmamıştı. Şimdi o rüya gerçekleşmektedir. Şu unutulmasın ki, Allah bütün insanları / kabileleri kuşatmıştır. Hele bu anlaşma ile kabilelerin kuşatılacağı / teslim alınacağı artık neredeyse kesinlik derecesindedir. 57-60- Onların dua ettikleri / çağırdıkları (şahsiyetler de), Rablerine yakınlaşmak için vesile ararlar (dı). O’nun rahmetini umarlar(dı) ve O’nun azabından korkarlar(dı)! Gerçekten senin Rabbinin azabı korkunçtur. Kıyamet gününden önce, yıkıma uğrattığımız veya şiddetli bir azap ile cezalandırdığımız hiçbir şehir / ülke yoktur ki, onların bunu hakkettikleri Kitap’ta satırlaştırılmış olmasın. / yazılmış olmasın. Bizi bu hususta bir işaret / ayet göndermekten alıkoyan tek sebep, önceki toplumların onları hep yalanlamış olmalarıdır. Nitekim, Semud kavmine uyarıcı bir işaret / ayet olarak o dişi deveyi vermiştik, ama onlar bunu kaale almadılar. Oysa biz bu kabil işaretleri / ayetleri yalnızca korkutup uyarmak amacıyla göndeririz. Hani Biz sana; “Şüphesiz Rabbin insanları kuşatmıştır” demiştik. Sana gösterdiğimiz o rüyayı da / görüntüyü de Kur’an’da lânet edilen ağacı da insanlara sırf bir imtihan kıldık. Biz onları, korkutuyoruz, fakat bu, onların tuğyanından / taşkınlığından / azgınlığından başka bir şey arttırmıyor. (İsra Suresi 57-60) 38.6. Medine İleri Gelenlerinden Bazılarının Yapılan Anlaşmaya Karşı Çıkmaları Hz.Muhammed’i@ Medine’ye getirip başkan yapma teklifini müminler kendi kabileleri içerisinde tartışmaya açtıkları zaman ileri gelenlerden Abdullah b. Übey gibi iblisler şiddetle karşı koymuşlardı. Aynı teklif Medine’nin Yahudi kabileleri arasında da tartışılmış Huyey b. Ahtab ve Ka’b b. el-Eşref gibi Yahudi iblisler de peygamberimizin Medine’ye başkan olmasına şiddetle karşı çıkmışlardı. Onlar, Hz.Muhammed’in@ başkan olması teklifini reddederken O’nun çamurdan kinaye mütevazı, paylaşmacı, vergili ve iyiliksever sıfatları ile alay ettiklerini, Kur’an Hz. Adem@ kıssası üzerinden anlatır. Sorunların çözümü ve Medine’ye barış ve huzurun gelmesi için Medineli her kabilede ileri gelenlerin aklı selim olanları bu teklife olumlu bakarken bazı iblis ruhlu ileri gelenler kendilerini Hz.Muhammed’den@ üstün görerek Ona itaat / secde etmeyeceğini deklare ederler. O iblisler, sadece boyun eğmeyeceklerini haykırmakla kalmadıkları gibi kabile meclisinin aklı selim üyelerinin Hz.Muhammed’i@ kendilerine üstün / şerefli tuttukları için onlara kızarlar. Mekke ile yaşanacak kıyamete kadar Hz.Muhammed’in@ arkasından gidenleri kendi emri / hakimiyeti / boyunduruk altına alacaklarını ifade ederler. Diğer ifade ile Medine’nin kurtuluşu için Hz.Muhammed’i@ başkan edinme fikrine kapılanların yanıldıklarını kendilerine göstereceklerini ve böylece kendi fikirlerine çekeceklerini iddia ederler. Onların bu sözlerine karşı Hz.Muhammed’i@ kendilerine lider seçmeyi kabul eden aklı selim Medineliler ise onlara “size uyacak olanlarla birlikte ‘canınız cehenneme!’” derler. Dahası o iblislere “istediğiniz kadar uğraşın, ister tehdit, şantaj ve ayartma yapın, ister atlı ve yaya bütün askeri gücünüzü seferber ederek korkutmaya çalışın, ister onların mallarıyla kendi malınızı karıştırıp ya da akrabalık kurarak onları kendinize uydurmaya çalışın ve isterseniz bol bol vaadlerde bulunarak onları aldatmaya çalışın! Hiç farketmez! Onlar öyle ihlaslı kimseler ki, Hz.Muhammed’e@ öylesine bağlılar ki asla onları ayartamaz, kandıramaz ve saptıramazsınız. Onları hakimiyetiniz altına alamazsınız” dediler. Böylece Abdullah b. Übey, Huyey b. Ahtab, Ka’b b. El-Eşref gibi iblisler Hz.Muhammed’e iman etmiş müminlerle uğraşmanın öyle kolay olmadığını ve bu anlaşmayı engelleyemeyeceklerini anlarlar. Bu anlatı gösteriyor ki; Medine Anayasasının Medine meclisinde kabul edilmesi öyle sanıldığı gibi kolay olmamıştır. Çok şiddetli tartışmalar, kavga ve gürültüler olmuş olup sonunda iblisler pes etmişlerdir. İslam tarihinde “münafıklar” olarak isimlendirilmiş bu iblislerin peygamberimize nasıl muhalefet ettikleri ileride işlenecek konularda detaylarıyla görülecektir. Anayasal Anlaşma çerçevesinde uzlaşarak Hz.Muhammed’e@ biat eden Medinelilerin bu konu üzerinde kendi meclislerinde yaşadıkları tartışmaları Cenab-ı Hak Hz.Adem@ kıssası ile anlatır; 61-65- Biz meleklere; “Adem’e secde edin” dediğimiz zaman İblis’ten başka hepsi secde ettiler. O; “Ben çamurdan yarattığın kimseye mi secde edeceğim?” dedi. (İblis devamla) “Benden şerefli / üstün kıldığın şu kimseye bak! Andolsun ki, eğer bana kıyamet gününe kadar zaman verirsen onun neslini, pek azı hariç, mutlaka boyunduruğum /emrim / yönetimim altına alacağım” dedi. (Allah) buyurdu: “Defol git! Eğer onlardan kim sana tâbi olur ise, o zaman muhakkak ki hepiniz cehennemle cezalandırılacaksınız. Bu sizin yaptığınızın sonucudur! (Yaptıklarınızın) Tam karşılığıdır!” “(Haydi durma!) Onlardan gücünü yetirdiklerini sesinle sars! / korkut! / tehdit et! Atlılarınla ve yayalarınla onların üzerine yaygara kopar! / korkut! / tehdit et! Mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol! Onlara vaatlerde bulun! / vaatlerle ayartmaya çalış!” - (Ne var ki) şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaad etmez.- Muhakkak ki Benim gerçek kullarım üzerinde, senin bir sultanlığın (yaptırım gücün / hakimiyetin) yoktur. / olmayacaktır. Senin Rabbin, vekil olarak kâfidir (yeter). (İsra Suresi 61-65) Cenab-ı Hak, Anayasal Sözleşme çerçevesinde biat edecek olan Medinelilere bir uyarıda bulunur. Şöyle ki; “Şimdi anlaşmayı yaparak Allah’ın size sunduğu İslam Sistemi gemisine bindiniz. Allah elçisi de bu geminin kaptanı misali sizi içinde bulunduğunuz anarşi ortamından Allah’ın göstereceği yol ve metotlarla kurtaracak ve sizleri çeşitli lütuflara mazhar kılacak. Ancak uçurumun kenarından, denizdeki fırtına ve kasırgalardan kurtulma örneklerinde olduğu gibi sizi yok olmaktan kurtaracak olan Allah elçisini, işiniz yoluna girdikten sonra yalnız bırakacak olursanız, yani Allah’ın sistemini terk ederek tekrar eski şirk sisteminin yasa ve kurallarına geri dönerseniz, o takdirde Allah sizi yerin dibine batırabilir, sorunlarınız çözüldükten sonra gerisin geri zulme dönerseniz kendinizi emniyette hissetmeyin! Zira Allah kendi yolundan döneni ve elçisini yalnız bırakanı asla affetmez, başınıza türlü türlü belalar getirir ve sizi eski anarşi içerisindeki halinize tekrar döndürür de sizi o anarşide boğar yok eder. Tıpkı deniz yolculuğunda yakalandığınız fırtınadan kurtulduktan sonra yeni bir deniz yolculuğuna çıktığınızda yine bir fırtınaya yakalanıp bu kez boğulmak gibi.” 66-69- Sizin Rabbiniz, kendi lütfundan nasip arayasınız diye, sizin için denizde gemileri yürüten zattır. Şüphesiz ki O, size çok merhametlidir. Denizde bir tehlikeyle karşılaştığınız zaman, O’ndan başka bütün o yalvarıp yakardığınız kişiler sizi yüzüstü bırakır. Ama ne zamanki O sizi sağ salim karaya çıkararak kurtarınca, hemen yüz çevirirsiniz (O’nu unutuverirsiniz.) İnsan gerçekten çok nankördür! Peki karaya çıkınca O’nun sizi orada yerin dibine geçirmesinden yahut üzerinize bir kasırga göndermesinden güvende misiniz? O takdirde kendinize bir Vekil de bulamazsınız. / O takdirde kendinizi koruyacak bir melce’ de bulamazsınız. Yahut sizi tekrar oraya (denize) döndürüp de üzerinize kasırgalar göndermesinden ve böylece ettiğiniz nankörlük sebebiyle sizi boğmasından güvende misiniz? O zaman bu yaptığımıza karşı, bizden öcünüzü alacak bir kimse de bulamazsınız kendinize. (İsra Suresi 66-69) Yapılan anlaşma ile oluşturulacak devlet ve toplumun çok şanlı ve şerefli olacağı, her taraftan karadan, denizden çok çeşitli nimetlere mazhar olacağı ve diğer toplumlardan üstün hale gelecekleri Cenab-ı Hak tarafından bildirilir. 70-71- Ant olsun ki Biz, Ademoğullarını şan ve şeref sahibi kıldık. / kılacağız. Onları karada ve denizde taşıdık ve onları temiz-hoş yiyeceklerle rızıklandırdık. / rızıklandıracağız. Onları yarattığımız diğer canlıların çoğundan üstün kıldık. / kılacağız. (İsra Suresi 70-71) Medine İslam Cumhuriyeti kurulduğu zaman kabileleri önderleri temsil edecek. Anayasaya / Kitaba sımsıkı sarılan ve hükümlerine bağlı kalanlara asla hiçbir haksızlık yapılmayacağı, onlara ayrımcı ve ötekileştirici politikaların asla uygulanmayacağı deklare edildikten sonra anlaşmaya karşı olan ve gelecekte de İslam Cumhuriyetine gözü kapalı isyan eden kimselere ise aynı güvencenin verilmeyeceği belirtilir. Bu hususlar ahirette yaşanacak sahnelere yapılan benzetmelerle şöyle anlatılır; 72- O gün Biz bütün insanları önderleriyle çağıracağız. Ki o gün, kimin kitabı sağ eline verilirse, işte onlar kendi kitaplarını okuyacaklar ve onlar zerre kadar bir haksızlığa uğratılmayacaklar. Her kim de burada kör ise işte o, ahirette de kördür. Çünkü o yoldan çok sapmıştır. (İsra Suresi 72) 38.7. Yahudilerin Anayasal Sözleşmeye Kendi İlkelerini Sokuşturma Çabaları Anayasa maddeleri hazırlanırken Yahudiler kendi çıkarlarına uygun buldukları bazı hususları sanki kendi kitaplarındanmış yani ilahi öğretiye aitmiş gibi göstererek Anayasa taslağına derç ettirmeye niyet etmişlerdi. Onlar, ilahi öğretiye aitmiş gibi gösterdikleri bazı ilkelerin anayasa metninde yer alması konusunda Hz. Muhammed’i@ aldatmaya çalıştılar ve kısmen de başarılı oldular. Fakat sağlam duran Hz.Muhammed@ onların sokuşturmaya çalıştıkları maddelerin ilahi öğretiye ait olmadığını anladı ve o maddeleri taslaktan çıkarttırdı. Böylece onların oyunları son anda fark edilerek bozuldu. Anayasa Yahudilerin sokuşturdukları şekilde çıksaydı Hz. Muhammed@ Medine’deki sorunları çözemeyecek ve çok zorluklar, sıkıntılar yaşayacaktı, adeta ölüp ölüp dirilecekti. Yahudilerin derç ettirmeye çalıştıkları maddeler kendi çıkarlarına hizmet eden ve haksızlık oluşturacak hususlar içeriyordu. Halbuki Cenab-ı Hakk’ın ilahi öğretisinin öngördüğü sistem ise nasıl ahirette herkesin işledikleri her şeyin zerresine varıncaya kadar karşılığı verilecekse dünyadaki ilahi sistemde de aynı şekilde olması gerektiği, herkese yaptıklarının karşılığının adil bir şekilde verilmesi, kimseye haksızlık yapılmaması ve kimsenin ayrıcalıklı olmaması gerektiği hususlarını içeriyordu. Şayet onların sokuşturmaya çalıştıkları maddeler taslağa girseydi o zaman onlar Hz. Muhammed’i@ dost edineceklerdi. Zira halka kurdukları sömürü tezgâhları devam edecekti. Ancak o takdirde de sorunları çözme vaadiyle gelen Hz. Muhammed@ çok büyük sıkıntılar içerisinde kalacaktı. 73-75- Onlar, sana vahyettiğimizden başka şeyler düzüp bize iftirâ etmen için az kalsın seni bile fitneye düşüreceklerdi. İşte o takdirde seni halil / yoldaş / dost edinirlerdi. Eğer Biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, gerçekten neredeyse onlara birazcık meyledecektin! İşte o takdirde biz sana hayatın da ölümün de (sıkıntılarını) kat kat tattırırdık da bize karşı kendine yardım edecek hiç kimseyi bulamazdın. (İsra Suresi 73-75) 38.8. Hicretin Kesinleşmesi Mekke ileri gelenlerinin Hz.Muhammed’in@ Cirane’deki Mescid-i Aksa’da Medinelilerle görüştüğünden haberdar olur olmaz onu tedirgin etmeye başlayacakları açıktır. Nitekim öyle de oldu ve onlar Hz.Muhammed’i@ Mekke’den atmakla tehdit ettiler. Yani vatandaşlıktan çıkararak vatansız bırakmak ve kurda kuşa yem etmekle korkutmaya çalıştılar. Aslında bu tehdidi her zaman yapmaktaydılar. Fakat artık bu tehdit ve korkutmaların hiçbir anlamı kalmamıştı. Zira kuş zaten yuvadan uçma noktasına gelmişti. Hz.Muhammed’in@ kendi vatanından sürüp çıkarılması halinde artık gideceği, sığınacağı yeni bir vatanı daha olmuştur. Onu bağrına basacak hatta baş tacı edecek bir vatanı vardır artık. O’nun vatanından ayrılması Mekkelilerin kurtuluşu, başlarındaki belayı savmaları değil tersine başlarına tam bir bela almaları demekti. Hz.Muhammed’in@ Mekke’den çıkarılması aslında kendilerinin Mekke’den sürüp çıkarılmaları ya da kendilerinin sonunun geldiğinin habercisi demekti. Zira İlahi yasa hep böyle işlemişti. Cenab-ı Hak her nereye bir peygamber gönderdi ise o ülkenin şımarık ileri gelenleri mutlaka o peygamberi ya öldürmüşler ya da ülkeden sürüp çıkarmış olsalar da aslında onlar bu hareketleri ile kendi sonlarını getirmişlerdir. Bu değişmez ilahi / sosyolojik bir kuraldır. 76-77- Yakında seni bu yerden / yurdundan çıkarmak için kesinlikle rahatsız edecekler. Ama, sen ayrıldıktan sonra, onların kendileri de pek fazla kalamayacaklar. Senden önce gönderdiğimiz tüm elçiler için öngördüğümüz sünnet / usul / yöntem budur. Sünnetimizde / usulümüzde / yöntemimizde herhangi bir değişiklik göremezsin. (İsra Suresi 76-77) 38.9. Hz.Muhammed’in@ Kamusal Mesaisinin düzenlenmesi Anlaşma (biat) yapılmış, biatlar alınmış ve artık Medine’de bir devlet kurulacaktır. Kurulacak devlette Hz.Muhammed’in@ bir kamu otoritesi olarak neler yapması gerektiği konusunda da Cenab-ı Hak elçisine rehberlik yapar; Elçisine kamu otoritesi olarak kamunun ihtiyaçlarını gidermek, onların sorunlarını çözmek, onları eğitmek, onların kamu ile ilgili işlerini görmek için günün belirli vakitlerini tahsis etmesi gerektiği belirtilir. Bu vakitler öğle, ikindi, akşam ve yatsı vakitleridir. Kamu otoritesi olarak sabah daha gün doğmadan mesainin başlatılması ve zihinlerin en berrak olduğu, öğrenmenin en kolay ve kalıcı olduğu fecir vaktinde ilahi öğretinin çağrısı / Kur’an ile kamuyu eğitmesi emredilir. Böylece halk işlerini görmeye başlamadan önce ilahi öğretinin düsturları ile donanacak ve gün içerisinde işlerinde bu düsturlara uyma konusunda daima diri ve müteyakkız olacaktır. Daha sonraki zamanlarda sabah namazı olarak adlandırılan bu eğitimin amacı islam toplumunun bireylerini kötülükten uzaklaştırmak, iyiliğe yöneltmek, dürüst, doğru, namuslu ve şerefli şahsiyetler yapmaktır. Fecirde Kur’an okunması olarak emredilen bu eylem sonucu yetişen bireyler ilahi sistemin / hakkın birer şahitleri olacaklardır. Devlet başkanlığı makamına / çok üstün bir makama / makam-ı Mahmud’a oturmanın çok yakın olduğu bir zaman dilimine girildiği, bu nedenle de Hz.Muhammed’in@ artık ne uyku ne de rahat yüzü görmesinin mümkün olmadığı bildirilir. Zira artık bundan sonra yükü daha da artmakta ve bu yükü üstlenen bir devlet başkanının gecesini gündüzüne katması gerekmektedir. Toplumun sorunlarının çözülmesi, emniyetinin sağlanmasını, düşmana karşı vatanın savunulması vb. kamusal işler için artık gece gündüz çalışması gerekmektedir. Bu sebeple Hz.Muhammed’e@ geceleri teheccüde kalkıp İlahi öğreti / Kur’an çerçevesinde bu sorunlarla boğuşup, onları çözmesi emredilir. Ayrıca yapılan bu anayasal sözleşme (biatlaşmadan) sonra Mekke’den Medine’ye hicretin mutlaka gerçekleşeceği bilindiğinden bu hicretin hayırlısı ile ve güvenle gerçekleşmesi konusunda Cenab-ı Hakk’ın inayet ve yardımının talep edilmesi öğretilir. Mekkeliler, müminlerin hicret etmesine kolay kolay müsaade etmeyeceklerdi. Diğer taraftan Medine’deki muhalif ileri gelenlerin çıkaracağı engeller de düşünüldüğünde Medine’ye girişin de öyle göründüğü gibi kolay olmayacağı açıktı. Bu nedenle Mekke’den çıkışın da Medine’ye girişin de hayırlı ve güvenli olması için Cenab-ı Hakk’a sığınılması, O’nun inayetinin talep edilmesi, gerekli her türlü tedbire başvurulması ve her türlü yardımcı kuvvetin / güç / yetki / otoritenin desteğini temin için gereği neyse yapılması tavsiye ediliyor. Hatta Medine’ye gidildiğinde toplumu ıslah için ve devletin ayakta kalabilmesi için yardımcı güç, kuvvet, destek ve otoritenin kendisine bahşedilmesi için duacı olması öğütlenir. Bu hususlarda meşru olan her türlü yola başvurulması istenir. 78-80- Güneşin dönmesinden, gecenin kararmasına kadar salat et. (Namazı müteakip kamu hizmetlerinde bulun, kamunun sorunlarını çözmek için uğraş.) Fecr Kur’an’ını da ikame et (yerine getir)! Çünkü fecrin Kur’an’ı şahitlidir. Ayrıca gecenin bir kısmında, yararını göreceğin, Kur’an’la teheccüde kalk! Rabbinin seni Makam-ı Mahmud’a ulaştırması yakındır. Ve de ki; “Rabbim! (Gireceğim yere) doğruluk ve güvenlikle girmemi, (terk edeceğim yerden de) doğruluk ve güvenlikle çıkmamı sağla, bana katından yardımcı bir kuvvet ver.” (İsra Suresi 78-80) )Not: Ayet / mucize / destek tecelli ediyor. (A.A) 38.10. Vahyin Medine İslam Devletinin Yönetimindeki Yeri ve Ağırlığı Anayasal sözleşme (biat) müzakerelerinde tartışılan en önemli konulardan birisi de vahyin / ruhun yönetimdeki ağırlığının ne olacağı hususu idi. Hz.Muhammed@ Medine İslam Cumhuriyetinin Başkanı olacaktı ancak O’nun yönetme / yürütme yetkisi yanında Vahiy / Ruh ile gelen emir / yasa / talimatlara mutlak itaat konusunda Yahudiler başta olmak üzere diğer Medinelilerde tedirginlik vardı. Zira Hz.Muhammed’in@ kendi beşeri sıfatı ile verdiği emir ve talimatlar, ileri gelenler tarafından kritik edilebilir ve karşı görüşler verilebilirdi. Fakat gelen emir / yasa / talimat Vahiy / Ruh olarak geldiği söylendiğinde bu talimatın kritiği olamayacaktı ve mutlak itaat istenecekti. Bu durum onları ürkütmekteydi. Ne tür emir / yasa / talimatların geleceğini bilemediklerinden yarın neyle karşılaşacakları konusunda endişelerini anayasal sözleşme (biat) müzakerelerinde dile getirdiler. Bunun üzerine Cenab-ı Hak onlara şöyle cevap verilmesini bildirdi; “Hak gelince batıl yok olur. Zaten batıl yok olmaya mahkumdur. Şayet halihazırdaki bazı düzenlemeler batıl / yanlış ise bunların kaldırılması ve yerine doğru olan düzenleme ve yasamaların getirilmesi gerekmez mi? Barışı, huzuru, iyiliği, güzelliği istiyorsak doğruyu getirmek ve batılı / yanlışı kaldırmamız şarttır. Batılın / yanlışın yok edilmesi hak değil midir? Batılın / yanlışın yerine doğru / hak geldiği zaman buna kim karşı çıkar?” “Bu nedenle Kur’an kapsamında vahiyle / ruhla gelen herhangi bir emir / yasa / talimat toplumsal hastalıklara şifa olacak ve rahmet içerecek reçeteler hükmünde olacaktır. Hepimizin Rabbi olan Allah, kulları için kötü şeyler diler mi? O’ndan gelecek emir / yasa / talimatlar anayasal güvence (iman / emniyet / teminat) içerisine giren herkesin zihinlerini tatmin eden hükümler içerir, onların sıkıntı ve bunalımlarını giderir, ahlaklarını yükseltir ve böylece toplumda dirlik, birlik, düzen ve huzuru sağlar. Bu nedenle Kur’an / Vahiy / Ruh sayesinde gelen emir ve talimatlar rahmettir, şifadır.” “Bu emir ve talimatlar ancak zalimlerin yıkımını artırır, onların sömürü ve zulüm düzenlerini yıkar. Dolayısıyla doğru olan namuslu ve şerefli insanların Kur’an’la /Vahiyle / Ruhla gelecek emirlerden / yasalardan / talimatlardan endişe etmesine gerek yoktur.” “Allah’ın sizlere Kur’an’la / Vahiyle / ruhla indirdiği emir ve talimatlar, sizleri doğruya / hakka götürecek bir nimettir ve doğru kişiler bunun kıymetini bilir. Fakat zalimler bu nimetin kıymetin bilmezler ve onlar sorumluluktan kaçar, yan çizerler.” “Dahası o zalimler hakk geldiği zaman kendi yanlış / batıl sömürü düzenleri kalkacağı için herkes için nimet olan emir / yasa / talimat ve düzenlemelere nankörlük eder / inkara kalkışırlar. Herkes kendi mizacına göre iş yapar. Bu nedenle elbette zalimler Kur’an / vahiy / ruh ile gelen emir ve talimatlara karşı çıkacaklarıdır.” “Ayrıca mademki toplumsal sorunlarınızı siz kendiniz çözeceksiniz o halde neden çözmüyorsunuz? Sıkıntılarınıza, bunalımlarınıza uygun çözümler getirebiliyorsanız buyrun getirin. Ama getiremezsiniz. Zira sizin bu konularda bilgileriniz yeterli değildir. Bütün alimlerinizi, siyasilerinizi, entellektüellerinizi, büyücülerinizi, vizyonerlerinizi, tanıdık tanımadık ne kadar yetenekli adamlarınız varsa hepsini bir araya getirin de toplumsal sorunlarınızı çözecek Kur’an’ın getirdiği / getireceği uygun formüllere benzer formüller geliştirin bakalım. Yapabilir misiniz? Hayır yapamazsınız. Kur’an’ın / Vahyin / Ruhun getirdiği çözümlerin benzerlerini yapabilseniz zaten şimdiye kadar yapar ve sıkıntılarınızı, bunalımlarınızı giderirdiniz.” “Bütün bu sayılan nedenlerden dolayı Vahiy / Ruh ile gelen düzenlemeler konusunda doğrudan / haktan yana olanlarsanız endişe etmenize hacet yoktur.” 81-88- De ki; “Hakk geldi, batıl yok oldu. Muhakkak ki batıl yok olacaktır.” Kur’an’dan, Mü’minler için şifa ve rahmet olan şeyleri indiriyoruz. Bu, sadece zalimlerin yıkımını artırıyor. İnsana nimet verdiğimiz zaman, yüz çevirir ve sorumluluklarından yan çizer! Ona fenalık dokununca da ümitsizliğe düşer. De ki; “Herkes kendi mizaç ve meşrebine göre iş yapar. İşte bu yüzden Rabbin, yol olarak kimin en doğru olduğunu daha iyi bilendir.” Sana ruhtan soruyorlar. De ki; “Ruh Rabbimin emirlerindendir / işlerindendir. Size ise pek az bilgi verilmiştir. Ant olsun ki, dilersek sana vahyettiğimizi / Ruhu ortadan kaldırır yok ederiz. Sonra Bize karşı kendine bir Vekil bulamazsın. Ancak Rabbin’den bir rahmet olarak böyle yapmıyoruz. Çünkü O’nun sana olan lütfu büyüktür.” De ki: “Eğer ins ve cinn (herkes), bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, birbirlerine yardımcı da olsalar, onun benzerini, kesinlikle getiremezler.” (İsra Suresi 81-88) Anayasal sözleşme (biat) müzakerelerinde İlahi öğretinin / Kur’an’ın önerdiği maddeler ve Yahudilerin Tevrat’ında yer alan 10 Emirden Cumartesi / Sebt günü hariç 9 Emiri de kapsayan maddeler üzerinde uzlaşma sağlanmaktaydı. Fakat bunlara rağmen Medine’deki gerek Yahudi liderlerinden gerekse Ensar’ın ileri gelenlerinden Anayasal Sözleşmeyi kabul etmeyecek / iman etmeyecek / imza koymayacak kişiler vardı. Zira son biat müzakeresine gelmeden önce Medine’de yapılan toplantılarda bu kişiler tavırlarını ortaya koymuşlardı. Onlar hep kendileri için birtakım imtiyazlar / ayrıcalıklar / menfaatler olsun istiyorlardı. Kurulacak sistemde kaynakların kendilerine akıtılmasını istiyorlardı. Kur’an ifadesi ile “kendileri için pınarlar fışkırtılmadıkça iman etmeyeceklerdi / anayasal nizamın teminatını tanımayacaklardı” Onların bu imtiyaz talepleri yanında başka istekleri de vardı. Onlar Kur’an’ın ifadesiyle “Hz.Muhammed’in@ sarayları, köşkleri, bağları, bahçeleri, hazineleri olmazsa ”yahut” madem ki Allah elçisi olduğunu iddia ediyor o halde bu dünyaya ait olmayan, göklere ait bir takım şeyler getirmezse veya Allah’ı ve Melekleri şahit olarak getirmezse ”yahut” göklere yükselip oradan kendilerinin çıkar ve menfaatleri için yasalar / düzenlemeler getirmezse” mutabakata varılan anayasaya iman etmeyeceklerdi. Kur’an ifadesi ile belirtilen bu hususlar ile neyi kastettikleri şöyle özetlenebilir; Hz.Muhammed’in@ kuracağı sistemde devlet başkanının büyük, görkemli ve altın işlemeli saraylara sahip olmadıkça dahası köşk, bağ-bahçe ve servetlere sahip olmadıkça kısaca yönetimde “imparatorluk” modeli öngörülmedikçe anayasaya imza koymayacakları, İlahi öğreti ile kurulacak sistem ile çok güçlü bir tevhid / birlik oluşturulacağını iddia ediyorsa, o takdirde bunu gerçekleştirip gök kubbeyi başımıza yıkmadıkça (mevcut otoriteleri kendi gücü ile devirmedikçe) önerdiği anayasal sistemi kabul etmeyecekleri, Öngörülecek Anayasal sistemde Allah’ı ve Melekleri temsil eden dini otorite ve kurumlarının oluşturulması yani yönetimde Teslis modeli (“Allah= İmparator”: “Allah’ın Oğlu İsa= Kilise”: “Ruhul Kudüs / Melekler = Melikler / Asiller / Kontlar”) gibi bir model öngörülmedikçe Anayasal sözleşmeyi imzalamayacakları, Bu dini kurumun (kilise gibi) başındaki kişinin devlet yönetiminde en yüksek mertebede olması kabul edilebilir ancak ilahi kaynaklı olduğunu iddia ettiği düzenlemelerden / kitaplardan biz ileri gelenlerin (Meliklerin, Kabile Reislerinin) çıkarlarını gözeten kitap / düzenleme getirmedikçe yine kabul etmeyecekleri. Aslında Medineli ileri gelenlerinin bu taleplerini daha önceleri Mekkeli müşrikler de gündeme getirmişlerdi. Cenab-ı Hak, Mekkelilerin de aynı taleplerle peygamberimize karşı çıktıklarını açıklayan ayetleri zikrettikten sonra onlara da verdiği cevabında Türkçede şaşkınlık ifadesi olarak kullanılan “fesubhanallah!” şeklinde oldu. Zira Hz.Muhammed@ onlara fıtratı bozulmamış, dürüst, namuslu, kötülük bilmeyen, halkın içinden çıkan, halk gibi yiyen içen, onlar gibi yaşayan, kendini onlardan ayrı ve üstün görmeyen, onlarla ağlayan - onlarla gülen, onlardan biri olacak bir başkanlık sistemi teklif etmekteydi. Fakat Medine’deki inkarcılar toplumdaki sorunların çözüm yanlısı olmadıkları gibi toplumdaki sorunların esas kaynağı olan seçkincilik, ayrımcılık, haksızlık ve adaletsizliğin devam etmesini şart koşmaktaydılar. Onların bu talepleri gerçekten çok şaşırtıcıydı. Kendi menfaatlerini gözetme uğruna bütün toplumu yıkıma götürdüklerini göremiyorlardı. 89–93- And olsun ki Biz bu Kur’an’da insanlar için her türlü misali değişik şekillerde açıkladık. Buna rağmen insanların çoğu sadece inkâr ederek direndi. “Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı. Onların aralarında şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi göğü parçalar halinde üzerimize düşürmelisin yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin. Yahut senin altın süslemeli bir evin olmalı yahut göğe yükselmelisin. Ancak, senin bu yükselişine, okuyacağımız bir kitabı bize indirmene kadar, asla inanmayız.” dediler. Sen de ki; “Fesubhanallah! Ben beşer bir elçiden başka bir şey miyim ki!” (İsra Suresi 89-93) Cenab-ı Hak, insanlara rehberlik / hidayet amacıyla peygamberler gönderildiğinde onların bu rehberleri reddettiklerini bildirir. Onların reddediş gerekçelerinden bir diğeri de; “Allah’ın peygamber / rehber olarak neden melek değil de insan göndermesidir.” Daha önce Mekkelilerin gündeme taşıdıkları bu gerekçeyi Medine’nin bazı ileri gelenleri de ileri sürerler. Onlar Hz.Muhammed’in@ insan cinsinden bir peygamber oluşuna itiraz ederler. “Allah eğer bize rehberlik yapacak bir peygamber gönderecekse bunun melekler arasından olması gerekmez mi?” diye Hz.Muhammed’in elçiliğine / liderliğine dolayısıyla anayasal sözleşmeye karşı çıkarlar. Cenab-ı Hak, onların bu itirazına karşılık “eğer yeryüzündekiler insan cinsi değilde melek cinsi varlıklar olsalardı, o takdirde onlara kendi cinslerinden bir elçi gönderirdik” diye cevap verir. ([1] ) Din dilindeki bu tartışmanın reel hayattaki karşılığı şu şekilde yorumlanabilir; Anayasal Sözleşmeye karşı olan Medine meliklerinin karşı çıkış nedenlerinden birisi de Hz.Muhammed’in@ kendi aralarından olmamasıdır. Şayet O, Medine ileri gelenleri / melikleri arasından, kendileri gibi şeytani karakterli, çıkarcı, halkın kanını emen, … kötü vasıfları üzerinde toplamış birisi olsa hemen kabul edeceklerdi. Ama O fıtratı tertemiz, kötülük bilmeyen, doğal ve daima iyilik peşinde koşan bir beşerdir. Cenab-ı Hak, onlara aşağıdaki ayette yer alan metaforik ifadelerle cevap verirken şu anlamları çağrıştırır; “Eğer ülkenizde / Medine’de (yeryüzü metaforu) iskân eden fıtratı tertemiz, adam gibi adam olan melikler (melekler metaforu) olsaydı o zaman elçinizi / liderinizi yönetimdeki (gök metaforu) o meliklerden (melek metaforu) birini seçer gönderirdik. Ama maalesef aranızda böyle melikler bulunmamaktadır. Şimdi Abdullah bin Übey gibi adi, aşağılık, şerefsiz ve yetersiz kimseler mi lider olacak bu ülkeye. / yeryüzüne. / Medine’ye.” 94-95-Onlara hidayet geldiği zaman insanların inanmalarına, “Allah, beşer bir resul mü gönderdi?” demelerinden başka bir şey mâni olmadı. De ki; “Eğer yeryüzünde yerleşik olan yürüyen melekler olsaydı, elbette Biz onlara gökten elçi olarak bir melek indirirdik.” (İsra Suresi 94-95) Müzakereler sonunda mutmain olan Medinelilerle Hz.Muhammed@ arasında mutabakata varılır ve Anayasal Sözleşme (biat) yapılır. Medineliler Hz.Muhammed’e@ biat ederler. Anlaşmaya karşı çıkanlar ise azınlıkta kaldıklarından istemeseler de kabul etmek zorunda kalırlar. Taraflar sonunda mutabakata varılan anlaşmaya Allah’ı şahit tutarlar ve peygamberimize biat tamamlanır. 96-De ki; “sizinle benim aramda şahit olarak Allah yeter. Şüphesiz O kullarından haberdar olan, onları görendir.” (İsra Suresi 96) Anlaşma yapılmıştır. Şimdi anlaşmanın tarafı olan Medinelilerden kendi içlerindeki anlaşmaya muhalefet gösterecek olanlara gereken uyarılarda bulunulması istenir. Çoğunluğun kabul ettiği bir anlaşmaya muhalifler hayır demiş olsalar da çoğunluğa karşı koyabilecek güçleri yoktur. Ancak onların kurulacak İslam devletinde fesat çıkaracakları ve Hz.Muhammed’i@ ve yanında hicret eden muhacirleri Medine’den çıkarmaya çalışacaklarıda açıktır. Bu nedenle Cenab-ı Hak hem Ensardan olan inkarcı muhaliflerin hem de Yahudi kabilelerden olan inkarcı muhaliflerin fesat çıkarmamaları hususunda uyarılması için onlara okunacak ayetlerini gönderir. Tıpkı Mekke müşrikleri gibi Medine’nin muhalifleri de parça parça olmuş birbirini yiyen kabilelerin tevhid olup yeniden dirilmelerinin imkânsız olduğunu iddia ediyorlardı. Onlara göre çürüyüp un ufak olmuş kemikler misali atomize haldeki birbirine düşmüş kabileleri hiçbir öğreti bir araya getiremezdi. Fakat şimdi Hz.Muhammed’in@ önderliğinde bu kabileler bir araya geliyor ve barış içerisinde yaşama iradesi gösteriyorlardı. Mutabakata varılan anlaşma ölü hale gelmiş bu toplumların dirilip ayağa kalkmasının ilk adımıydı. Ancak inkarcılar bu gelişmeleri göremeyecek kadar kördüler. Onlar Mutabakat ilkelerinin doğru olduğunu ve Medine’ye barışı getirebileceğini bildikleri halde hakkı ikrar etmeyecek kadar dilsiz ve yine toplumsal sorunları çözecek yegâne yolun bu anayasal uzlaşma olduğu konusundaki çağrılara kulak tıkayacak kadar sağır idiler. Cenab-ı Hak onların ahirette cehennem azabı ile cezalandırılacakları gibi bu dünyada da büyük bir yıkım ile devrilmek suretiyle cehennemi yaşayacakları konusunda uyarılmalarını bildirir. Ayrıca onlara yerleri ve gökleri yaratan alemlerin rabbinin bu toplumu da diriltmeye, ayağa kaldırmaya kadir olduğunu vahyeder. Ama o inkarcıların bu hususta hiçbir fedakarlığa yanaşmaya niyetlerinin olmadığını, sahip oldukları varlıklarını kaybetme endişesi taşımakta olduklarını ve çok cimri olduklarını (o kadar ki Allah’ın rahmet hazineleri onların elinde olsaydı tükenir korkusu ile hiç kimse ile paylaşmayacaklarını) ifade eder. 97 -100 Allah kime kılavuz olursa, işte o doğru yoldadır. Kimi de saptırırsa, artık bunlar için Allah’tan başka hiçbir veliy bulamazsın. Biz, onları kıyamet günü kör, dilsiz ve sağır oldukları hâlde, yüzleri üstü haşredeceğiz. Onların varacakları yer cehennemdir. Alevi söndükçe, onlara ateşi artırırız! İşte bu, onların, ayetlerimizi inkâr etmiş olmaları ve “Bizler, bir yığın kemik ve ufalanmış toz olduğumuz zaman mı, biz yepyeni bir yaratılışla mutlaka diriltilmiş mi olacağız?” demiş olmaları nedeniyle onların cezasıdır. Gökleri ve Yeri yaratmış olan Allah’ın kendilerinin mislini yaratmağa kadir olduğunu görmediler mi? Kendileri için de bir ecel tayin etmiş, onda hiç şüphe yok? Fakat zalimlerin gâvurluktan başkasına baktıkları yok. De ki; “Eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, harcanır endişesiyle kesinlikle elinizde tutardınız (kimseye bir şey vermezdiniz). İnsan çok cimridir. (İsra Suresi 97-100) Huyey b. Ahtab gibi Yahudi liderlerden bazıları, üzerinde mutabakata varılan Anayasal sözleşmeye karşı çıkarak kurulacak İslam Cumhuriyetinin işleyişine engel olmaya çalışacaklarını ifade edince o inkârcı Yahudi liderlere iletilmek üzere aşağıdaki uyarı / tehdit yapılır; “Üzerinde mutabakata vardığımız anayasal sözleşmedeki 9 madde, sizin “10 Emir” olarak bildiğiniz Hz.Musa’ya@ indirilen toplumsal uzlaşma metni ile aynıdır. Buna rağmen muhalefet edecek olursanız Firavunun pozisyonuna düşeceksiniz. Hani bildiğiniz üzere Firavun Hz.Musa’ya@ bildirilen ve Mısır için öngörülen toplumsal uzlaşma metnini inkar etmişti. Hz. Musa’yı@ büyülenmiş bir kişi olarak görmüştü. O’nu ve taraftarlarını Mısırdan / ülkeden sürüp çıkarmak istemişti. Fakat Allah Firavunu ve taraftarlarını suda boğarak yok etmişti. Şimdi ise siz Firavunlaşarak Hz.Muhammed’e@ inzal edilen vahiy çerçevesinde mutabakata varılan anayasal sisteme karşı durup O’nunla mücadele edecek olursanız sizin de sonunuz Firavun gibi olur ve Medine’den sürülür çıkarılırsınız. Hz. Muhammed@ ve arkadaşları ise Medine’ye yerleşirler. Gelecekteki bir günde (ahiret vaadi gelince / Hayber’in fethinden sonra) ise hepinizi yine bir araya getirececeğiz.” 101-104- Ant olsun ki Biz Musa’ya apaçık dokuz ayet verdik. -İşte bunu İsrailoğullarına (Medine Yahudilerine) ilet.- Hani o (Musa), kendilerine geldi de Firavun ona “Ey Musa! Ben senin kesinlikle büyülenmiş olduğuna inanıyorum” demişti. O da “sen de biliyorsun ki” demişti, “bunları, insanlara apaçık deliller olmak üzere ancak göklerin ve yeryüzünün Rabbi indirmiştir ve şüphe yok ki ey Firavun, ben de senin helâk olacağına kesin şekilde inanıyorum.” Bunun üzerine o (Firavun), onları (Musa’yı ve İsrailoğullarını) Mısır’dan / şehirden sürmek istedi de Biz onu ve beraberindekilerin hepsini suda boğduk. Ondan sonra Biz İsrailoğullarına, “O arza (topraklara) siz iskân edin! Sonra ahiret vaadi geldiği vakit, sizi toplayıp bir araya getireceğiz” dedik. (İsra Suresi 101-104) Kur’an’ın çerçevesinde hazırlanan Anayasal sözleşmenin Medinelilerin sorunlarını çözüme kavuşturacak en doğru ilkeler / hakk ilkeler olduğunu ve bu anayasaya uygun kurulacak İslam Cumhuriyetinin başkanı olarak Hz.Muhammed’e@ destek olunacak olursa güzel bir geleceğin kendilerini beklediğini müjdelenir. Karşı çıkmaları halinde ise çok şiddetli bir azap ile karşılaşacakları uyarısı yapılır. Bundan sonra gelecek Kur’an vahyinin Medinelilerin sorunlarını çözmek için peyderpey inzal olacağı belirtilir. Ayrıca Medineli inkarcılar bu aşamadan sonra ister inansınlar / anayasal sistemi kabul etsinler ister inanmasınlar / anayasal sistemi kabul etmesinler artık bu gidişatı engelleyemeyecekleri belirtilir. Zira iman ederek Hz.Muhammed’e@ bağlanmış Medinelilerin bu devleti kurup yürütecekleri, bundan sonra gelecek ilahi öğretilere de büyük bir saygıyla karşılayıp itaat / secde edecekleri beyan edilir. Onların gönülden coşkuyla yapacakları itaatleri, Allah’ın devletine bağlılıklarını daha da güçlendirecektir. Kısaca sözleşmeye karşı çıkanların artık bu oluşumu engelleyemeyecekleri beyan edilir. Atı alan Üsküdar’ı geçmiştir artık. Cenab-ı Hak, surenin sonunda Medineli Ensar ve Yahudilerden olan inkarcıları tekrar uyarmak için yukarıdaki mesajları içeren şu ayetleri inzal eder; 105-109- Biz onu (Kur’an’ı) hakça bir sistemi tesis etmek için indirdik, O bütün ihtiyaçları içeren ve bütün sorunları hak ve adalet ölçüsünde çözümleyen hükümleri ihtiva edecek şekilde indi. / geldi. Seni de müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Biz Kur’an’ı insanlara ağır ağır okuyasın diye kısımlara ayırdık ve Onu peyderpey indirdik! De ki; “Siz ona (Kur’an’a) ister inanın ister inanmayın.” Şu daha önce kendilerine ilim verilenlere (hak hukuk bilen erdemli kimselere) o (Kur’an) okunduğunda onlar, secde ederek (teslimiyet göstererek) çeneleri üstü kapanırlar. Ve “Rabbimizi tenzih ederiz. Rabbimizin vaadi mutlaka gerçekleşecektir / gerçekleşmiştir” derler. Ve onlar, ağlayarak çeneleri üstü kapanırlar. Ve bu (Kur’an) onların huşuunu (bağlılıklarını / tevazularını) artırır. (İsra Suresi 105-109) Cenab-ı Hak, artık devlete giden bu süreçte elçisine de bir uyarıda bulunur; “İslam Cumhuriyetinin yapacağı icraatlar, Allah adına ya da Rahman adına olacak ama mutlaka Allah’ın isimleri baz alınarak yapılacak. İcraatın niteliğine göre Allah’ın hangi ismi baz alınırsa alınsın hepsi de güzeldir. Dolayısıyla İslam Cumhuriyetinin icraatları Esmaül Hüsna baz alındığında hep güzel olacak ve güzel netice verecektir.” “Ayrıca Devlet başkanı olarak yapılacak icraatların görüşüleceği toplantılarında (salatlarında) ve talimatların bildirimini yaparken ne öfkeli, hiddetli, celalli ve yüksek perdeden bir ses tonu ile hitab et! Ne de alçak, sessiz, fısıltılı, uyuz ve kendine güvensizlerin ifade tarzını andıran bir ses tonu ile hitab et! Normal, doğal, samimi ve arkadaşça bir ses tonu ile hitab et!” Cenab-ı Hak elçisine İman edenlere / Anayasaya imza koyan bağlılarına Allah’ın güvencesine girdiklerini ve O’nun hiçbir gücün desteğine ve yardımına ihtiyacı olmadığını, yegâne yüce ve güçlü olduğunu bildirmesini vahyeder. 110- 111- De ki; “Allah diye çağırın veyahut Rahman diye çağırın. Hangi şeyle çağırırsanız çağırın en güzel isimler O’nundur. Salatında (sesini) çok yükseltme, çok alçaltma da. Bu ikisi arasında bir yol ara.” Ve de ki; “Hamd (yönelim / övgü), hiçbir çocuk edinmeyen, mülkte kendisi için herhangi bir ortağı bulunmayan, düşkünlükten dolayı yardımcısı olmayan, Allah’a özgüdür.” Ve O’nu (Allah’ı) ululadıkça ulula! (İsra Suresi 110-111) [1] )NOT: Medinelilerin itirazları öğrenmek için de olabilir. Zira muhalif Medinelilerin ve çevre müşriklerin ileri sürecekleri bu tür argümanlara karşı kendilerini savunmak için bu hususu öğrenmeleri icap eder. (A.A)

  • Bölüm 41:Hicrete Doğru Adımlar | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 41 HİCRETE DOĞRU ADIMLAR İsra Suresinde çerçevesi çizilen esaslar dahilinde hazırlanan anayasa hükümlerine dayalı bir İslam Cumhuriyeti kurulması konusunda Medinelilerle anlaşma sağlanmıştı. Anlaşma geceleyin ve Mekkeli müşriklerin haberi olmadan gerçekleşmişti. Ertesi günü bu anlaşmadan haberdar olan Mekkeli müşrikler Medinelileri basmış ve bu anlaşmaya dair teyit almak için çeşitli baskılar uygulamışlarsa da bir netice alamamışlardı. Fakat böylesine büyük bir olay elbette gizli kalmadı ve Medineliler selametle kendi yurtlarına ulaştıktan sonra anlaşma açık açık ilan edilmişti. Medine'de olsun Mekke’de olsun herkes bu anlaşmadan haberdar olmuştu. Aslında Fussilet Suresinde ilk defa ortaya konulan fakat tam olarak bağıtlanmamış sadece gelişmelerden haberdar edilmek amacıyla dile getirilen bu anlaşma artık kesinleşmiş olduğundan Nahl Suresi ve Tur – Gaşiye Sureleri ile açık açık Mekkelilere duyurulmuştu. Anlaşmanın gereği olarak Hz.Muhammed ve müminler Mekke’den Medine’ye göç edeceklerdi. Mekke müşrikleri müminlerin göç etmesini engellemek için sürekli tezvirat yapıyor ve peygamberimizi macera peşinde koşan çılgın bir kişi olduğunu söylüyorlardı. Mekkelilerin hayal kırıklığına uğrayacağı bir maceraya atılmamalarını propaganda ediyorlardı. Bu göç ile Hz.Muhammed@ yanlılarının kendilerine yazık edeceklerini, aç kalacaklarını, yurtlarından olacaklarını, perişan olacaklarını, kurda kuşa yem olacaklarını vb. söylemlerle korku veren psikolojik algı operasyonu yapıyorlardı. Mekkeli müşrik ileri gelenler Medine’ye hicreti engellemek için yaptıkları bütün tezviratlara Nahl Suresinde işlendiği gibi gerekli cevapların verildi. Müminlerin hicret konusunda yaşadıkları tereddüt ve endişelerinin Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği ayetlerle giderilmesi üzerine hicret hazırlıkları başladı. 41.1. Müminlerin Yaptıkları Her İşin Açık ve Meşru Zeminde Olduğunun Beyanı Durumun ciddiyetini kavrayan Mekke müşrik ileri gelenleri bu kez tezviratları bırakıp hicret edecek olanları zorla Mekke’de alıkoyacaklarını ilan ederler. Hiç kimsenin hicret etmesine izin verilmeyeceğini bildirirler. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, Mekkeli müşrik ileri gelenlerini tehdit etmek ve müminlere hicret konusunda taktik vermek için Duhan Suresini inzal eder. Bu surenin başlangıç ayetlerinde Son Akabe Biatının yapıldığı geceye ve Anayasal Sözleşmenin çerçevesini belirleyen İsra suresi / Kitaba ve sözleşmenin kendisine yeminle başlar. Bu surenin / kitabın ve sözleşmenin çok açık olduğu belirtilir. Yani yapılacakların, hedeflerin açık, şeffaf bir şekilde ortaya konduğu ve kimseden gizli saklı bir şeylerinin olmadığı belirtilir. Peygamberlik geldiğinden beri Resulü Ekrem insanları açık açık neye çağırıyorsa Medinelilerle yapılan Anayasal Sözleşmede de aynı hususların var olduğu ifade edilir. (Kur’an’ın / Çağrının Mübin olması) Ayrıca O gecenin çok bereketli geçtiği belirtildikten sonra Cenab-ı Hakk’ın katından vahiyle indirilen esaslar / düsturlar/ talimatlar çerçevesinde yapılacak işler ve uygulanacak hükümlerin o geceki toplantıda belirlendiği de ifade edilir. Yerlerin, göklerin ve içindekilerin Rabbi olduğu ve bu kainatta ondan başka hiçbir ilahın olmadığı, öldüren ve yaşatanın kendisi olduğu, geçmişin ve geleceğinde kendisine ait olduğu belirtilir. Medine’deki yeni oluşumunda kendi irade ve kudreti dahilinde olduğuna ve bunu engelleyecek hiçbir gücün olmadığına işaret edilir. Bu işaretten sonra da onların hala tereddüt içinde olmalarının şaşılacak bir durum olduğuna vurgu yapılarak Mekkeliler bu yeni oluşuma katılmaya çağrılır. Rahman Rahim Allah Adına 1-9-Ha. Mim. Kitab-ı Mübine / Apaçık Kitab’a ant olsun. Muhakkak ki Biz onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz Biz uyaranlarız. Muhakkak ki Katımızdan bizim gönderdiğimiz emirlere / hükümlere / düsturlara uygun olarak ve Rabbinden bir rahmet olarak bütün hükümler / bütün yapılacak işler o gece belirlendi. Şüphesiz O en iyi işiten ve en iyi bilendir. O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. Eğer yakinen biliyor olsaydınız. Ondan başka ilah yoktur. O, yaşatır ve öldürür, sizin Rabbinizdir, sizden önceki babalarınızın da Rabbidir. Fakat onlar, şek ve şüphe içinde oynayıp / oyalanıp duruyorlar. (Duhan Suresi 1-9) Mekkeliler şayet bu yeni oluşuma katılmayacak olursa, onları çok acı verecek sıkıntı ve kaosun beklediği müteakip ayetlerde bildirilir. Medine'de kurulacak İslam Cumuriyetinin yönetimi gök metaforu ile belirtilirken, Mekkeli inkarcıların hepsini kuşatacak kıtlık, sıkıntı ve kaos ise duman metaforu üzerinden haber verilir. Bu sıkıntı ve kaos onlara öylesine acı verecektir ki, sonunda, onlar azabın kaldırılmasını artık imana / yola gelecekleri konusunda yalvarmaya başlayacaklarını da ihbar eder. Halbuki onların iman etmeleri için bu azabı çekmelerine gerek yoktu. Ama onlar kendilerine gelen peygamberi yalanlamış ve onun hakkında “deli” ve bazen de “şeytanların yol gösterdiği sapık kişi” olarak yaftalamışlardı. Fakat sonunda onlardan intikam alınacağı ve onların şiddetle yakalanacağı ihbar edilir. 10-16- Artık sen, göğün, apaçık bir duman (kıtlık / sıkıntı / kaos) getireceği günü takip et./gözle. O (Duman; kıtlık/ sıkıntı / kaos) insanları (Mekkelileri) çepeçevre saracaktır. İşte bu, elem verici bir azaptır. İnsanlar (Mekkeliler) “Rabbimiz! Bizden azabı kaldır. Şüphesiz biz artık kesinlikle inananlarız.” diyecekler. Halbuki onlara her şeyi açıklayan bir elçi gelmişti. Buna rağmen onlar öğüt almamışlar ve onun için “şeytanların vahyettiği / öğrettiği” ve “deli” diyerek ondan yüz çevirmişlerdi. Muhakkak ki az bir süre sonra azabı kaldıracağız ve muhakkak ki bize döneceksiniz. Büyük bir hışımla yakalayacağımız gün, elbette intikam alacağız. (Duhan Suresi 10-16) 41.2. Mekke Müşriklerinin Meşru Olsa Bile Hicrete İzin Vermemesi Mekkeli müşrikler geleceğe yönelik karşılaşacakları azap ve sıkıntılarla tehdit edildikten sonra bunun boş bir tehdit olmadığı yani tehditleri gerçekleştirecek alt yapısının olduğu, Hz. Musa’nın@ Firavuna karşı konuşmaları metaforu üzerinden anlatılır. Şöyle ki; “Hz. Musa@ Firavuna hitaben “Allah’a karşı üstünlük taslamaması ve O’na boyun eğmesi gerektiğini zira kendisine (Musa’ya) Allah tarafından çok büyük hükümranlık yetkisinin verildiğini ve bu yetki ile çok büyük bir güce sahip olduğunu” ifade etmişti. Bu metaforla Hz.Muhammed’de@ aynı şekilde Mekke müşrik ileri gelenlerine Medine’de kurulmuş / kurulmakta olan İslam Cumhuriyetinin başkanı olarak yetkilendirildiğini ve bu yetki ile elde edeceği karşı konulmaz bir güce sahip olacağını söylüyordu. Hz. Musa@ Firavundan İsrailoğullarını kendisi ile birlikte gönderilmesine izin verilmesini talep etmişti. Resulü Ekrem de Mekkeli müminlerin hicretlerine mâni olunmamasını Mekkeli müşrik otoritelerden ister. Ve tıpkı Hz. Musa’nın@ firavuna “mademki bana iman etmiyorsunuz bari yolumdan çekilin” demesi gibi Hz.Muhammed’de@ Mekke müşriklerinden müminlerin yolundan çekilmelerini talep eder. Ama Mekkeliler peygamberimizin her iki talebini de geri çevirirler. Onlar peygamberimizin kendi yolundan gitmesine engel olmak için ellerinden geleni artlarına koymayacaklarını deklare ettikleri gibi Medine’ye hicret edecek müminleri de engellemek için her şeyi yapacaklarını bildirdiler. Bunun üzerine tıpkı Hz. Musa@ gibi Hz.Muhammed’de@ Cenab-ı Hakka sığındı ve suçlu Kureyş kavminden kurtulmak için kendisine yardım etmesi hususunda niyaz etti.” 17-22- Andolsun ki, Biz onlardan önce Firavun kavmini de sınamıştık. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti: “Allah’ın kullarını bana verin. / benimle gelmelerine müsaade edin. Şüphesiz ben sizin için gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah’a karşı üstünlük taslamayın. Çünkü ben size apaçık bir hükümranlık yetkisi / karşı konulmaz bir güç ile geliyorum. Muhakkak ki ben, beni taşlamanızdan / kovmanızdan sizin de Rabbiniz olan Rabbime sığınıyorum. Madem ki bana iman etmiyorsunuz bari benim önümden çekilin. / yolumdan çekilin.” Demişti. Daha sonra O peygamber, “Şüphesiz ki bunlar, suçlu bir kavimdir” diyerek Rabbine yalvardı. (Duhan Suresi 17-22) Müşriklerin Hicret Konusunda Müminleri Gizliliğe Mecbur Bırakmaları Cenab-ı Hak bu duaya icabet etti ve Hz. Musa’ya@ İsrailoğullarını geceleyin Mısır’dan çıkararak hicret etmesi için talimat verdi. Gündüz dikkat çekmemek ve engellenmemek için göçü mutlaka Firavun yönetiminden gizli olarak gerçekleştirmeleri gerektiği aksi takdirde göç etmelerine müsaade edilmeyeceği açıktı. Bu kıssaya muhatap olan Hz.Muhammed’de@ müminleri gizlice Mekke’den çıkarmanın yollarını araması gerektiğini öğrenecekti. Gecenin örtücülüğünden yararlanarak Mekke’yi terk etmenin yollarının, yöntemlerinin geliştirilmesi gerekiyordu. Sonraki surelerde işleneceği üzere müminler Mekke’den göç ederken çok çeşitli yöntemler kullandılar ve böylece göç etmek isteyen müminlerin hemen hepsi müşriklere görünmeden Mekke’den çıkmayı ve Medine’ye hicret etmeyi başardılar. Elbette birkaç vakada işlerin ters gittiği de oldu. Cenab-ı Hak yine Hz.Musa@ kıssası üzerinden Hz.Muhammed’e@ bir tembihte daha bulunur. Hz.Musa’ya@ denizi açık bırakması ve böylece Firavun ordusunun açık olan o denizde boğulacağı olayının bildirildiği ayet ile peygamberimize hicret yolunun Mekkeliler yenilinceye yani boğuluncaya kadar açık tutulması gerektiğine işaret etti. Yani hicret yolu açık bırakılacak ki Mekke’den insanlar Medine’ye gelmeye devam etsinler ve Medine İslam ordusu güçlensin, Mekke şirk ordusu ise zayıflasın ve böylece sonunda şirk yenilsin. Bu tembihi alan Resulü Ekrem, Mekke’nin fethine kadar hicret kapısını açık tuttu ve sonunda “fetihten sonra hicret yoktur” dedi. Zira artık Firavun timsali Mekke müşrikleri yenilmişlerdi. / boğulmuşlardı. Müşriklerin fetihten sonra Mekke’yi müminlere miras olarak bırakmak zorunda kalacakları ihbarı, yine Firavunun adamlarının Mısır’ı başkalarına miras bırakmaları üzerinden anlatılır. Onların bu hallerine de kimsenin üzülmeyeceği, merhamet göstermeyeceği ve ağlamayacağı ihbarı da yapılır ki, Mekke’nin fethinden sonra bu ihbar aynen tecelli ederek müşriklere Mekke’de yaşama hakkı verilmemiştir. Ya saflarını değiştirmişler ya da terk edip gitmişlerdir. Kimse onlara acımamış ve üzülmemişlerdir. 23-29- (Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu;) “Hadi kullarımı geceleyin yola çıkar. Çünkü takip edileceksiniz. Denizi açık halde bırak! Onlar elbette boğulacak olan bir ordudur.” Onlar, bahçelerden, pınarlardan, ekinlerden, saygın makam ve mekanlar içinde zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri bıraktılar. İşte böyle! Biz bunları sonraki bir kavme miras bıraktık. Ne gök ve ne de yer onlara ağladı. Onlara mühlet de verilmedi. (Duhan Suresi 23-29) Cenab-ı Hak, yine İsrailoğulları ve Firavun arasındaki kıssa üzerinden müminlerin Mekke müşriklerinin yaptıkları zulümlerden kurtulacağı ihbarını yaparken Mekke müşriklerinin yukarıdaki ayette zikredilen azabı hak ettiklerini, Firavun ve adamlarının haddi aşmaları ve kendilerini beğenmeleri metaforu üzerinden anlatır. Kendini beğenenlerin ve azgınlık yapanların daha sonra başlarına gelenlere kimsenin ağlamayacağını zira bu cezayı hak ettiklerini ifade eder. 30-31- Andolsun ki Biz İsrailoğulları’nı o aşağılayıcı / horlayıcı azaptan / Firavun’dan kurtardık. Çünkü o haddi aşanlardan, üstünlük taslayanlardan biriydi. (Duhan Suresi 30-31) 41.3. Müminlerin Büyük Bir medeniyet Yaratacaklarının İhbarı Cenab-ı Hak, hicret eden müminlerin seçilip alemlere üstün kılınacağının ihbarını İsrailoğulları üzerinden yapar. Bu seçkinliğin sebebinin ise onların ilahi vahye itibar ederek elde ettikleri ilim sayesinde olduğuna vurgu yapılır. Yani bu üstünlük sebepsiz değildir. Müminler Hz.Muhammed’in@ getirdiği vahyin onlara kazandırdığı ilim sayesinde ilkellikten kurtulup büyük bir medeniyete ulaşacaklarını ve çevrelerindeki tüm kabile, aşiret, topluluk ve milletlere egemen olacakları müjdesi verilir. Bu, aynı zamanda müminler için de birer imtihan aracıdır. Cenab-ı Hak ilkel, geri ve cahil bir şekilde yaşayan Arapların Elçisi vasıtasıyla gönderdiği ilim ile tüm milletlere üstün geleceğini müjdelerken Mekke müşrikleri ise böyle bir uyanış / dirilişin imkansızlığını savunmaktadırlar. Onlar, içinde yaşadıkları coğrafyada bu şekilde ölü, ilkel, vahşi ve geri vaziyette yaşamaya mahkûm olduklarını ve asla şahlanıp dirilmeyeceklerini iddia ediyorlardı. Geri dönüp bu coğrafyadaki atalarına baktıklarında onların asırlardır böyle yaşadıklarını dolayısıyla ilkel, geri ve cahil yaşamın kendi kaderleri olduğunu söylüyorlardı. 32-36- Biz bir ilim üzere / bir ilme istinaden tüm topluluklar / alemler arasından onları seçtik ve onlara sınav olduğu besbelli olan ayetler verdik. Fakat şunlar (Mekkeli müşrikler) diyorlar ki: “Biz ölmüşüz bir kere! Daha ötesi yok! Biz, yeniden diriltilecek değiliz. Eğer haklı olduğunuzu iddia ediyorsanız haydi dönüp atalarımız ne yapmış ona bir bakalım” (Duhan Suresi 32-36) Cenab-ı Hak onların bu iddialarına karşı Himyerlileri / Tübba kavmini örnek vererek geçmişte onların büyük bir medeniyet kurduğunu ve bu coğrafyada onlardan önceki bazı kavimlerin de aynı şekilde çok üstün medeniyetler kurduğunu hatırlatır. Bu nedenle atalara dönüldüğünde onların iddialarını ispatlayacak örnekler değil tam aksine Hz.Muhammed’in@ iddiasını destekleyecek tarihi örneklerin bu coğrafyadaki Arap toplumunun da çok üstün medeniyetler kurabileceklerini ispatladığı ifade edilir. Diğer taraftan onların yıkılışlarının esas sebebinin Mekkeli müşrikleri gibi azgınlık yapmaları ve günaha batmaları olduğu vurgulanır. Böylece Mekke müşriklerinin de tükenişlerinin mukadder olduğuna Cenab-ı Hakk’ın gösterdiği hedefe doğru yürüyen müminlerin yükselişlerinin ise kaçınılmaz bir kader olduğuna işaret edilir. Hz.Muhammed’in@ önderliğinde dirilişin gerçekleşeceği ve medeniyetin kesin ve kaçınılmaz bir kader oluşunun bir delilinin de Medine’de kurulmakta olan İslam Cumhuriyeti olduğu gösterilir. Yerlerin, göklerin ve içindekilerin oyun olsun diye yaratılmadığından hareketle Medine’deki İslam Cumhuriyeti Yönetiminin (gök metaforunda), oradaki mümin toplum (yer metaforunda) ile aradaki teslim olan diğer toplulukların meydana gelmesinin şaka ve oyun olmadığına işaret edilerek bu yeni oluşumun gelecekte kurulacak medeniyetin bir delili olduğu belirtilirken o müşriklerin bu gelişim ve değişimin farkında olmadıkları vurgulanır. 37- 39- Onlar mı daha hayırlıdır / kuvvetli, yoksa Tübba kavmi / Himyerliler / Yemenliler ile onlardan öncekiler mi? Biz, onları helâk ettik. Şüphesiz onlar, günahkârlar idiler. Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık. Biz o ikisini de hak, hukuk ve hikmete dayalı olarak yarattık. Fakat onların çoğu bilmiyorlar. (Duhan Suresi 37-39) Medine’deki yeni oluşumun Mekke şirk sistemine son verdiği zaman tıpkı Ahirette hesap günündeki gibi müşriklerin yüce mahkemede yargılanacaklarını ve haklarında hüküm verileceği bildirilir. Yine Cenab-ı Hakk’ın hesap günü insanları ilahi mahkemede yargıladığı zaman sadece kendisinin merhamet ettiklerinin kurtulacağını, O’nun dışında hiçbir gücün cezalandırmaya engel olamayacağı ve hiçbir dost, akraba, yakın gibi torpilin geçmeyeceği bildirilir. Bu metaforla tıpkı ahiretteki gibi Mekke’nin fethinden sonra da Resulü Ekrem’in kuracağı mahkemede de müşrikler hakkında verilecek hükümde akrabalık, arkadaşlık ve dostlukların geçmeyeceğine işaret vardır. Ahiretteki hesaptan sonra cehennemi hak edenlere çok şiddetli davranılacağı, cehenneme götürülürken en zelil ve acı bir şekilde muamele edilerek cezalandırılacağı, onların açlık ve susuzluklarında bile verilen şeylerin onlar için bir cezalandırma aracı olacağı belirtilir. 40-50- Muhakkak ki, Hüküm Günü, onların hepsinin duruşma günüdür.- O gün Allah’ın merhamet ettiği kimseler hariç, dostun dosta hiçbir faydası olmaz. Onlara yardım da edilmez. Şüphesiz ki O (Allah), Azizdir, Rahimdir. Muhakkak ki zakkum ağacı suçluların yiyeceğidir. O, erimiş maden gibidir, suyun kaynaması gibi karınlarda kaynar. Onlara; “Tutun şunu! Cehennemin ortasına sürükleyin. Sonra onun başının üstüne kaynar su azabından dökün.” “Tat bakalım! Hani sen, çok güçlü, çok üstün biriydin ya! İşte bu, sizin şüphe ettiğiniz şeydir.” Denilecek. (Duhan Suresi 40-50) Medine’ye hicret eden müminlerin geleceklerinin ise son derece güzel, konforlu, şerefli ve bin bir çeşit nimetler içerisinde bir yaşam olacağı ahiretteki mükemmel yaşamlarından örneklerle anlatılır. 51-59-Muhakkak ki takvalı davrananlar Rabbinden bir lütuf olarak içlerinde cennet gibi bahçelerin ve pınarların bulunduğu güvenli bir makam ve mekanlardadır. Onlar ince ipekten ve parlak atlastan elbiseler giyinerek karşılıklı otururlar. İşte böyle! Bunun yanı sıra Biz onları iri gözlü / güzel gözlü / güzel bakışlı arkadaşlarla eşleştireceğiz. Onlar orada güven içinde her çeşit meyveyi isteyip tadacaklar. Orada ilk ölümden başka bir ölüm tatmayacaklar. O (Allah böylece) onları cehennem azabından korumuştur. İşte bu, en büyük Zaferdir. / Kurtuluştur. İşte böylece onu senin dilinle kolaylaştırdık ki ibret alsınlar. Artık seyret bak! Şüphesiz onlar da seyrediyorlar. (Duhan Suresi 51-59)

  • Bölüm 7: Müşriklerin Uzlaşma Arayışları | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 7 MÜŞRİKLERİN UZLAŞMA ARAYIŞLARI Her ne kadar Mekke müşrik ileri gelenleri kendilerini çok güçlü görseler de biraz kafası çalışanları Kamer Suresindeki tehditlerin boş olmadığını ve gidişatın da kendi lehlerine değil Hz. Muhammed’in@ lehine olduğunu ve onu çevre kabile ya da devletlerin desteklemeleri halinde karşı koyamayacaklarının farkında idiler. Ayrıca Habeşistan ve çevre kabile temsilcileri ile Hz. Muhammed’in@ görüşmelerine engel olamamışlar, mesajları içeren sureler bir şekilde onların liderlerine ulaşmıştı. Böylece Hz. Muhammed’in @ Tevhidi Dünya Görüşü hareketi büyük bir diplomasi başarısı göstermekte ve hareket uluslararası boyut kazanmaktaydı. İşte sürekli büyüyen, büyüdükçe de Mekke yönetimi için bir tehdit oluşturan hareket, Mekke içerisinde bir rejim sorunu oluşturmuş ve bir türlü çözülemeyen bu siyasi duruma karşı Mekke dışındaki kabile ve devletlerin ilgisiz kalmayacakları muhakkaktı. Bu sebeple Mekke müşrik ileri gelenleri toplantı üzerine toplantı yapıyor ve çizilen karizmalarını yeniden düzeltmeleri gerekiyordu. Dahası bu şekilde devam ederse Hz. Muhammed @ yanlılarına yapılacak baskı ve şiddet uygulamaları onların hepsinin Mekke’den hicret etmelerine sebep olacak ve gittikleri yerde örgütlenip Mekke’nin üzerine yürümelerine neden olacaktı. Bu olumsuz gelişmeyi gayet iyi okumaktaydılar. Aralarında muhtemelen şu görüşmeleri yaptılar; Utbe b. Rebia gibi daha ılımlı düşünenlerin “Artık şu rejim bunalımına bir son verelim. Gittikçe kan kaybediyoruz. Bu adamın (Hz. Muhammed’i @ kast ederek) hareketi çok ileri gitti. Mekke sınırlarını da aştı ve Habeşistan dahil Arap yarımadasındaki ehli kitap kabileleri de etkisi altına aldı. Onun mesajı yarın bütün Arap kabilelerini etkileyecek. Direnmemize gerek yok. Biz ona tabi olalım, onun getirdiği tevhidi dünya görüşünü uygulayalım eğer başarır da büyük bir medeniyet kurarsa bu bizim de başarımız olur, yok eğer hareketinde başarısız olursa o takdirde diğer Arap kabileleri onu öldürür ve hareketinin defterini dürer, böylece biz de ondan kurtulmuş oluruz. Sonuçta her halükârda kazançlıyız” şeklindeki görüşüne karşılık Ebu Cehil gibi şirkte ısrar edilmesi gerektiğini düşünenler ise “Muhammed @, getirdiği dünya görüşü ve önerdiği sistem ile insanları büyülemekte, etkilemekte fakat söylediği şeylerin hakikatle bir ilgisi yok. Hayatın gerçekleri ile onun söyledikleri uyuşmuyor. O bol bol atıyor, yalan söylüyor. O, tek tek her kabileye ait ilahlara dayalı kabile yönetimleri yerine bütün kabilelerin bir araya geldiği bir tevhid toplumu öneriyor. Ona göre bütün kabilelerin bağlı olacağı tek ilah, tek millet, tek din ile birlik, beraberlik, dayanışma, bütünlük, adalet, merhamet, kardeşlik, tevhit… sistemi kurulması gerekiyormuş. O, sizden ilahlarınızı bırakmanızı istiyor, bütün ilahları tek ilah yapmak gibi tuhaf bir şey istiyor. Diğer bir ifadeyle o bütün otoritelerin tek bir otoriteye / başkana bağlandığı başkanlık sistemini istiyor. Fakat onun önerdiği bu sistem, gerçekleşmesi imkânsız acayip bir şey. Zira bütün Arap kabileleri özgürlüğe aşıktır. Hiç birisi muhtariyetini diğer hiçbir kabileye vermez. Her birisi kendi başına buyruk olarak yaşamak ister. Küçükte olsa kendilerine ait bağımsız bir egemenlik isterler. Onlar bu egemenliklerini asla paylaşmak istemezler. Her kabile kendi yönetimi olmasını, kendi kutsallarının olmasını, kendi silahlı gücünün olmasını ve her şeyin kendine has ayrı ayrı olmasını ister. Her kabile kendi yaşam biçimini, kendi kutsalını ve kendi kurallarını kabile anlayışı içerisinde kendisi belirlemek ister. Kendilerini bağlayıcı kayıtları kabul etmezler. ([1] ) Bu nedenle onların hepsini bir araya getirip bir iradeye boyun eğdirmek ve kendi iradelerini bir başkasına devrederek bir birliğin sağlanmasına razı olmayacaklarından Muhammed’in@ söyledikleri hayatın gerçeklerinden uzak ham hayalden öte bir şey değildir. Şimdiye kadar kabile bazında bağımsız, hür, kendi başına buyruk yaşamış kabileler için bu öneri kölelik demektir, bir tek otoriteye bağlanmak kabul edilebilecek şey değildir. Hem şimdiye kadar bu coğrafyada bu şekilde yaşadık. Hiçbir büyük devlet bizi işgal edemedi, bizi boyunduruk altına alamadı, özgürlüğümüzü bugüne kadar koruduk. Bundan sonra da bir şey yapamazlar. Dahası çağdaş ve çevremizdeki hiçbir yönetim, hiçbir devlet ve dünya görüşlerinden hiçbirisi onun dediği tevhidi dünya görüşünü savunmuyor ve onun önerdiği bir sistemi uygulamıyor. Yani önerdiği sistem tecrübe edilmemiş bir sistemdir. Şimdiye kadar kimsenin bilmediği bir şey olsa olsa uydurmadır/ saçmadır / uygulanabilir değildir.” Yapılan tartışmalardan sonra Mekke müşrik ileri gelenleri şu görüşte karar kıldırlar ve bu kararlarını Mekke halkına şöyle açıkladılar; “Yapılan müzakerelerde şu karara varılmıştır; sizler bütün kabilelerin bir araya gelip bir tevhit toplumu oluşturulması gibi gerçekleşmesi hayalden de öte imkânsız zırvalara kulak vermeyin. Çok ilahlı bu şirk sistemi bizim için en ideal yoldur. Bu yolu / şirk dinini / ilahlarınızı sakın bırakmayın, ilahlarınıza sımsıkı sarılın. Şirk sisteminize karşı yapılan saldırılara karşı sisteminize sahip çıkın ve onu koruyun. Ayrıca zaten de peygamberlik gibi yüce bir makam içimizdeki onca servet sahibi ve taraftarı çok olan kimseler dururken ona mı verilmiş? Üstelik onun (Hz. Muhammed’in @) merhametlilik, fakir / fukarayı kollayan /gözeten, sınıfsal ayrımları yok etmeye çalışan, totaliter olma karşıtı vb. liderliğe yakışmayan bir şahsiyeti var. O tamamen yalan söylüyor. Rabbimiz eğer bir tevhit sistemini bize önerecekse ve bu hususta bir başkana tabi olunacaksa, bunu uygulama güç ve kudreti olanlar eliyle yapmalıydı ve peygamberliği / başkanlığı bizlerden birine vermeliydi. Yoksa malı, makamı ve taraftarı yeterli olmayan biri eliyle yaptırması uygun değildir. Diğer taraftan sabırla biraz bekleyin, göreceksiniz bu sorunu mutlaka çözeceğiz. Yalnız siz biraz sabredin, hemen gevşemeyin, O’nun söylediği büyülü sözlere hemen aldanmayın ve O’nun saldığı korkulara hemen kapılmayın. Sizden beklenen budur.” Yukarıda özetlenen hususlar, Sa’d Suresinin giriş ayetlerinden şöyle ifade edilir; Rahman, Rahim Allah Adına 1-8-Sâd. Zikir / öğüt / şeref / uyarı dolu bu Kur’an’a andolsun ki o inkâr edenler boş bir gurura kapılmış ve (bu sebeple) yanlış yola sapmışlardır. Onlardan önce kaç nesli (bu günahlarından dolayı) yok ettik! Ve artık kaçmalarının mümkün olmadığını anladıklarında (Bize nasıl) yalvarıyorlardı! Şimdi bu kafirler de kendi içlerinden bir uyarıcının çıkmasına şaştılar da “Bu bir sihirbazdır, çok yalan söyleyen birisidir. O bunca ilâhı, bir tek ilâha indirgiyor ha! Bunun çok tuhaf bir görüş olduğunda hiç şüphe yok!” dediler. Ve içlerinden ileri gelenler / Konsey harekete geçti (ve dediler ki): “Yürüyün! İlâhlarınıza ısrarla sahip çıkın. Yapmanız gereken (sizden beklenen) şey budur! Doğrusu biz bunu (tevhidi dünya görüşünü / inancını) son dinde de (çağdaş inanç / dünya görüş ve sistemlerinin hiçbirinde) işitmedik, bu ancak bir uydurmadır. Ne yani! Aramızdan İlahi uyarının (Zikir) indirileceği bir o mu kaldı?” -Aslında onlar Benim uyarıma karşı bir kuşku içindeler. Fakat onlar henüz azabımı tatmadılar.- (Sad Suresi 1-8) Mekke müşrik ileri gelenlerin Mekke halkına karşı haklı ve güçlü bir görüntü sergilemek için yaptıkları bu deklarasyona karşı Cenab-ı Hak elçisine şu mesajları vahyeder ve Hz. Muhammed’de @ o müşrik liderlere cevap niteliğinde olan bu mesajları halka bildirir; “Onlar uyarıların ne anlama geldiğini hala anlayabilmiş değiller. Onlar hiç tatmadıkları için/ hiç başlarına gelmediği için, azap nedir bilmiyorlar. Allah kime peygamberliği / liderliği vereceğini kendisi belirler. İnsanların belirlediği kriterler / değer yargıları O’nu bağlamaz. O rahmet hazinelerini ki; “nübüvvet vasıtasıyla verilen ilahi bilgi / ilahi öğreti ve bu öğretiye sahip olanın makamı çok değerli bir hazinedir” sadece kendi seçtiği kullarına paylaştırır. Bu konuda kimse O’na müdahale edemez, ortak olamaz. Onlar kendilerini ne sanıyorlar? O rahmetini nasıl pay edeceğini onlara mı soracaktı? Şayet göklerin ve yerlerin yönetim ve hakimiyetinin kendilerine ait olduğunu iddia ediyorlarsa o zaman kendilerini bu gerici, ilkel pozisyondan kurtarıp yükselsinler de büyük medeniyet meydana getirsinler bakalım. Eğer akılları, bilgileri yetiyorsa toplumsal yükseliş için çözüm önerileri getirsinler bakalım. Onların yüksek medeniyetler, güçlü devletler kurmak için bilgi ve hikmet hazineleri olmadığı gibi onlar derme çatma kabilelerden oluşan bir topluluktur. Organize birlikler karşısında asla tutunamayacaklar ve yenileceklerdir. Onlar şu anda Allah Elçisi’ni hor ve hakir görerek reddediyorlar ama öyle bir zaman gelecek ki, Mekke’nin müşrik orduları tam bir bozgun yaşayacaklar ve Mekke’ye müminler hâkim olacak ve müşrikler silinip gideceklerdir. Çünkü onlar atomize topluluk olmaları nedeniyle derme çatma, döküntü ordulardan müteşekkildirler. Bir araya gelmiş düzenli birliklere karşı koyamazlar. Elçiye verilen ilahi öğreti kabilelerin bir araya gelmesini ve büyük düzenli ordular meydana getirmesini öngörüyor. İlahi öğretinin meydana getirdiği kuvvetler karşısında duracak hiçbir kabile yoktur. Daha önce de kendileri gibi zalim, jakoben, azgın, hak-hukuk tanımayan sistem ve düşünceleri olan kavimlerde bozguna uğrayıp yok olup gittiler. Mekke müşrik ileri gelenlerinin de alay olsun diye “acele gelmesini istedikleri azap” çok yakındır, onlar, “devenin iki sağımlığı kadar bile olmayan / gecikmesi olmayan bir anlık” kısa bir sürede yok olacaklar. Tarihte yok edilmiş eski milletler de uyarıcılarını yalanladılar, itham ettiler, alay ettiler, iftira attılar. Sen de sana yapılanlara sabret! Zafer ancak uğrunda çeşitli sıkıntı ve yorgunluklara katlanmakla elde edilebilir. Bu Cenab-ı Hakk’ın koyduğu sosyolojik bir kanunudur!” Bu mesajları Mekke halkına okunmak üzere Cenab-ı Hak Sad Suresinin müteakip ayetlerinde şöylece bildirir; 9-16-Yoksa çok güçlü ve çok bağışlayıcı Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? Ya da bütün o göklerin, yerin ve aralarında olanların mülkü (hakimiyet ve yönetimi) onlara mı aittir? Eğer öyle düşünüyorlarsa o zaman sebep ve vasıtaları kullanarak yükselsinler bakalım! (Bunu yapamayacakları gibi) Onlar, birtakım derme çatma kabilelerden oluşmuş ve burada bozguna uğratılacak bir ordudur! Onlardan önce Nuh’un kavmi, Ad, kazıklar sahibi Firavun, Semud, Lut’un kavmi ve Eyke ashabı (Şuayb’ın kavmi) da yalanladılar. İşte onlar da peygamberlere karşı birleşmiş hiziplerdi. Onların hepsi de elçileri yalanladılar ve bu sebeple azabımı hak ettiler. Ve bunlar “devenin iki sağımlığı kadar kısa bir süreyi” geçmeyen bir süre içerisinde gecikmeden gelecek bir çığlıktan başkasını beklemiyorlar. Ve dediler ki: “Rabbimiz! Hesap gününden önce bizim azaptan payımızı acele ver bize!” (diye alay ederler) (Sad Suresi : 9-16) Cenab-ı Hak, mesajlarının devamında elçisinden Mekke halkına şunları da bildirmesini vahyeder; “Ey Mekke halkı! Size güçlü görünmeye çalışıp hava atan bu yöneticileriniz son derece aciz, yetersiz, yeteneksiz ve sizin için hiçbir gelecek vaat etmeyen kişilerdir. Halbuki elçimiz Hz. Muhammed’e ise Biz çok büyük bir gelecek vereceğiz. İran, Mısır, Bizans, Suriye, Yemen, Habeşistan…gibi halihazırdaki büyük devletleri (Dağlar metaforu ile işaret edilmekte) ve Arabistan yarımadasındaki küçük kabileleri (Kuşlar metaforu ile işaret edilmekte) onun emrine vereceğiz. O, çok büyük bir devlet kuracak ve çok büyük bir medeniyet yaratacak. Ona verdiğimiz bilgi, hikmet, yetenek, vizyon, siyaset, isabetli karar verme ve güzel konuşması ile tıpkı Hz. Davud’a@ dağları ve kuşları boyun eğdirdiğimiz ve onun çağrısına ses vermeleri gibi Hz. Muhammed’e @ de o dağlar misali büyük otoriteler / devletler ve kuşlar misali kabileler boyun eğecekler. Bütün çevre devlet ve kabileler onun tevhit toplumuna katılacaklar, onunla birlikte tevhidi dünya görüşünü yüceltecekler. Böylece Alemlerin Rabbinin ismini birlikte tesbih edecekler. Daha şimdiden Habeşistan gibi (dağ misali) bir devlet otoritesinin ve Arabistan yarımadasındaki ehli kitap kabilelerin (kuş misali) onun mesajlarına kulak vermelerini görmüyor musunuz? Bu sebeple Ey Peygamber ve bağlıları! Sizler o müşrik liderlerin diklenmelerine, gurur ve kibirlerine, jakoben tavırlarına ve sözlerine aldırmayın! Her zaman Bize yönelin ve Bizden yardım isteyin! Ey Mekke halkı! Elçimizin mesajlarına çevre devlet ve kabileler duyarsız ve ilgisiz kalmamışken sizler neden ilgisiz kalıyorsunuz?” 17-20- Onlar ne derlerse desinler sen sabret ve güçlü bir iradeye sahip bulunan kulumuz Davad’u hatırla. Çünkü o, her zaman bize yönelirdi. Gerçekten Biz ona dağları boyun eğdirdik; akşam ve sabah (daima, her zaman) onunla birlikte tesbih ederlerdi. Kuşları da toplu olarak (ona boyun eğdirmiştik). Hepsi sürekli ona yönelirdi. Biz onun hakimiyetini güçlendirdik, ona hikmet, nübüvvet, isabetli karar verme ve meramını güzelce ifade etme / edebi ve güzel konuşma kabiliyeti verdik. (Sad Suresi 17-20) Hz. Muhammed’in @ neden elçi olarak seçildiği ve gelecekte de muhteşem bir geleceğin kendisine neden verileceği hususunu Cenab-ı Hak, yine Davut’un @ başından geçen başka bir kıssası üzerinden anlatan ayetlerini gönderir. Söz konusu kıssa da Davut @ mihrapta / mesciddeki makamında otururken toplumda kardeşlik hukuku içerisinde yaşayanlar birbirlerine hasım / düşman olmuşlar ve aralarındaki ihtilafı halletmesi içinde Davut’a @ başvurmuşlar. Davut @ kendi toplumunun birbirlerine hasım / düşman haline gelmiş olmasından son derece ürkmüştür. İhtilafın detayları ise taraflardan haksızlığa uğrayan tarafından dile getirilir ve haksız tarafın toplumdaki tüm ekonomik kaynakları kendi tekeline toplamak istediğini aktarır. Tekel oluşturmak isteyen haksız taraf sahip olduğu doksan dokuz koyunla yetinmeyip kardeşinin tek koyununa da sahip olmak ister ve bu isteğini kabul ettirmek için kardeşi ile yaptığı tartışmada kendisinin haklı olduğunu savunur. Bir koyunu olan kişi tartışmanın detaylarında haksız görünmektedir. Zira tekelci taraf onun bir koyunla ekonomik bir işletmecilik yapamayacağı, eğer o bir koyunu da kendisine verirse kendisinin daha menfaatine olacağı vb. iddialar ile kardeşinin koyununu da kendi sürüsüne katmıştır. Elinde hiçbir şeyin kalmadığını fark eden kardeş aslında tartışmadaki gerekçelerin hiçbir haklı tarafının olmadığını ve elindeki bir koyundan da mahrum olduğunu anlamış ve haksızlığı gidermek için Hz. Davud’a@ başvurmuştur. Hz. Davud@ bunun çok büyük bir haksızlık olduğuna hükmeder. Ancak daha vahim bir duruma doğru gidildiğini de fark etmiştir. Zira toplumdaki bu haksızlıklar ve tekelleşmeye doğru gidişin, kendi toplumu için çok büyük bir fitneye sebep olacağını anlar. Toplumun başkanı olarak kendisinin toplumda bu bozulmada en büyük sorumluluk sahibi olduğunu bildiğinde Cenab-ı Hakk’tan bağışlanma diler. Arkasından bu fitneyi bertaraf etmek için yine Cenab-ı Hakk’tan yardım ister, O’na yönelir ve O’nun emirlerine secde / itaat eder. Cenab-ı Hakk’ta kendisine yönelen bu kuluna yardımını esirgemez ve onun için ihtiyaç duyduğu her türlü bağışı yapar. İşte aynı durum şimdi Mekke’de mevcuttur. Mekke’de de şirk sisteminin getirdiği imtiyazlaşma ve tekel oluşturma almış başını gitmişti. Toplumun zayıf kesimleri her gün daha da zayıflıyor ve tekelci azgınların eline düşüyorlardı. Hz. Muhammed’e@ peygamberlik gelmeden önce Mekke’de kurulan “Hılful Fudul / Erdemliler Cemiyeti” bunun göstergesiydi. İmtiyaz sahibi olan müşrik ileri gelenler, kardeşlerinin malını, mülkünü ve sermayesini elinden alıp perişan duruma düşürüyorlardı. Böylece Mekke toplumu şirk sisteminin ayırıcı ve bölücü özelliği ile toplumdaki kardeşliği parçalayıp, kardeşleri birbirine düşman / hasım haline getiriyordu. Ölümcül rekabetler ve insanların birbirlerine olan düşmanlıkları Mekke toplumunu uçurumun eşiğine getirdiği o dönemlerde, bu durumu dert edinenler “Erdemliler Cemiyetini” kurmuşlardı. Hz. Muhammed @de bu cemiyetin aktif bir üyesiydi. Hatta Ebu Cehil’in Yemenli bir tüccarın malını gasp etmesi üzerine haksızlığa uğrayan zavallı adamın imdadına Hz. Muhammed @ yetişmişti ve mallarını Ebu Cehil’den almıştı. Mekke’nin bu gidişatından tıpkı Hz. Davud @ gibi Hz. Muhammed@ de çok tedirgin oluyor ve gerçekten çok korkuyordu. Her gün haksızlığa uğrayan ve fakirleşen insanların kendilerine başvurusuna dedesi Abdulmuttalip’ten bu yana şahit oluyordu. Bu durumu kendisine dert edinen en önde gelen şahsiyetti. Öyle ki bu sorunu nasıl çözeceğine ilişkin Hira mağarasına sık sık çekilen de kendisi idi. Yine Tıpkı Hz. Davud @ gibi Hz. Muhammed @ de Mekke toplumunun büyük bir fitne ile karşı karşıya olduğunu anlamış ve bu fitneden kurtuluşun da ancak Cenab-ı Hakk’a yönelmekte olduğunu bilmişti. Kendisine samimi bir kalple ve bağışlanma talebiyle yönelen Hz. Muhammed’e @ bu konuda elçilik vazifesini Cenab-ı Hak bağışlamıştı. İşte zengin oldukları için peygamberliğin kendilerine verilmesi gerektiğini iddia eden Mekke müşrik ileri gelenlerine Hz. Davut @ üzerinden verilen cevapta, Hz. Muhammed’in @ bu vazife için en fazla liyakatli kişi olduğu böylece vurgulanmış olur. Müşrik ileri gelenlerin toplumdaki fitnenin, haksızlığın ve sorunun esas kaynağının kendileri olması nedeniyle sırf zenginliklerine binaen peygamberlik verilmesi nasıl mümkün olabilir? Cenab-ı Hak elçilik konusundaki bu hakikatları böylece Hz. Davud @ kıssası ile ortaya koyar; 21-25- Ve sana şu hasımların haberi geldi mi? Hani onlar mihraba çıkıp varmışlardı. Davad’un yanına girdiklerinde o, onlardan ürkmüştü. / korkmuştu. (Ona,) “Korkma! (Biz) iki hasımız. Bazımız, bazımıza haksızlık etti. Şimdi sen aramızda hakk ile hüküm ver, aşırı gitme ve bizi doğru yola yönelt” dediler. (Birisi) dedi ki: “İşte bu benim kardeşim. Onun doksan dokuz koyunu var, benim ise bir tek koyunum var. Böyle iken, ‘Onu da bana ver’ dedi ve konuşmada bana üstün geldi. (tartışmada beni yendi.)” O (Davud) dedi ki: “Doğrusu senin bir koyununu kendi koyunlarına katmak istemesiyle o sana zulmetmiştir. Gerçekten de yakınların (ortakların, akrabaların, bir cemiyette yaşayanların) çoğu mutlaka birbirlerine haksızlık ederler. Ancak iman edenler ve sâlihâtı işleyenler haksızlık etmezler. Ama onlar da ne kadar azdır!” Ve Davud, kendilerinin fitneyle karşı karşıya olduklarını anladı. Hemen Rabbinden bağışlanma diledi, rükû ederek yere kapandı ve O’na yöneldi. Biz de onu bağışladık. İşte böyle! Şüphesiz Yanımızda onun yakınlığı ve güzel bir yeri vardır. (Sad Suresi 21-25) Tıpkı Hz. Davud’un@ Allah’a yönelmesi, haksızların heva ve heveslerine uymaması ve adaletle hükmetmesi gibi Hz. Muhammed’de @ Mekke müşrik ileri gelenlerinin arzu ve heveslerine uymayacağı, toplumda adaleti tesis edeceği yine Hz. Davud @ kıssası üzerinden ifade edildikten sonra Cenab-ı Hak, adaleti; iyiliği ve toplumu ıslah etmek isteyenleri, zulüm ve bozgunculuk yapan Mekke müşrik azgınları ile bir tutmasının asla mümkün olmayacağını belirtir. Bir taraf, toplumu felakete götürürken diğer taraf, selamete götürmeye çalışıyor. Bir taraf, toplumu ateş azabına sürüklerken diğer taraf, cennete götürmeye çalışıyor. Hiç bunlar aynı olur mu? Elbette ki iyiliği güzelliği isteyen, Cenab-ı Hakk tarafından da tercih edilecek ve elçi olarak seçilecektir. Elbette ki yeryüzünde iktidar vereceği kimselerin günahkâr, zalim ve fesatçı olanlar arasından değil adil, liyakatli, dürüst ve ıslah edici kimselerden olması gerekir. 26-29- “Ey Davud! Elbet Biz sana yeryüzünde bir iktidar verdik. O hâlde insanlar arasında adaletle hükmet, (kimsenin) arzu ve heveslerine kapılma, aksi takdirde onlar seni Allah yolundan saptırır: Allah yolundan sapanları ise, Hesap Günü'nü unuttuklarından dolayı şiddetli bir azap bekler!” Ve Biz inkarcıların zannettiği gibi, gökyüzünü, yeryüzünü ve aralarında olanları boş yere / amaçsız / anlamsız yaratmadık. Kendilerini ateşe soktukları için inkâr edenlere yazıklar olsun! Yoksa iman eden ve ıslah edenleri yeryüzünde fesat çıkaranlarla bir mi tutsaydık? Yoksa o takvâ sahiplerini azgın günahkârlarla bir mi tutsaydık? Biz sana feyizli ve bereketli bir kitap indirdik ki insanlar onun mesajları üzerinde iyice düşünsünler ve akıl-iz’an sahipleri ondan ders alsınlar. (Sad Suresi 26-29) 7.1. Mekkeli Müşriklerin Yeniden Uzlaşma Girişimleri Cenab-ı Hakk’ın bu mesajları Mekkelilere okununca Müşrik ileri gelenler karizmayı bir daha çizdirmiş oldular. Onlar şerefli, gururlu, kibirli, gösterişli ve güçlü görünmeye çalıştıkça kamuoyundaki itibarları daha da azalıyordu. Ne yapsalar Hz. Muhammed @ karşısında tutarlı ve haklı pozisyonda olamıyorlardı. Karşılık verdikçe batıyorlardı. Yeni durumu kendi aralarında tekrar müzakere ettiler ve Hz. Muhammed’in @ amcası Ebu Talib’e baskı yapmaya karar verdiler. Ebu Talip ve Haşimoğullarına yapılacak baskı O’nun hareketini engelleyebilirdi. Bu nedenle Ebu Talib’i ikna yoluna gitmeye ve O’nun da yeğenine baskı yapmasını denemenin en uygun yol olduğuna karar verdiler. Onların Haşimoğulları ve Ebu Talip üzerinden Hz. Muhammed’e @ uygulayacakları baskı iki aşamalı olacaktı. Birinci aşamada Hz. Muhammed’e @ daha önce yaptıkları uzlaşma tekliflerinde olduğu gibi çok geniş imkanlar, büyük makamlar, mal ve mülk vaad edilecekti. Eğer sorun bu teklifin kabulü ile çözülecek olursa Haşimoğulları kendi kabilelerinden olan birisinin (peygamberimizin) güçlü, yetkili ve etkili olmasından faydalanacaklardı. Ama uzlaşma teklifi reddedilecek olursa peygamberimizi himaye etmek zorunda kalacaklarından sıkıntılara gireceklerini görüyorlardı. Haşimoğullarının kolay ve kendileri açısından menfaatli olanı tercih etmesi için Hz. Muhammed’e @ toplumsal baskısı yapacakları açıktı. Eğer uzlaşma teklifi kabul edilmeyecek olursa da ikinci aşamaya geçilecek ve o aşamada ise Haşimoğullarına boykot uygulanacak, onlarla tüm ilişkiler kesilecek ve onlar Mekke’de yaşayamaz, barınamaz hale getirilecekti. Böylece Kureyş’in en soylu ve en ileri gelen aşireti perişan edilecekti. Buna ise aşiret gelenekleri gereği Hz. Muhammed’i @ himaye edip koruyan fakat ona gönülden iman etmeyen hiçbir haşimoğlu üyesi kolay kolay razı olmayacaktı. Zira Hz. Muhammed’i @ korumak uğruna kabile tümden yok olacaktı. Kabilesinin yaşamasını isteyen aşiret üyeleri, Ebu Talip üzerinde baskı yaratacak ve Hz. Muhammed @ üzerindeki himayesini kaldırma veya O’nu uzlaşmaya razı etme hususunda baskı uygulayacaklardı. Mekke’nin müşrik ileri gelenleri, ikinci aşamaya geçmeden önce birinci aşamayı belki birkaç kez de olsa denemeye karar verdiler. Hazırladıkları uzlaşma paketi teklifini iletmek üzere Ebu Talib’e bir heyet gönderdiler. Heyet, Ebu Talib’e kararı bildirince, uzlaşma olmadığı takdirde, bu teklifin ikinci aşamasının boykot olacağını Ebu Talip anlamıştı. Haşim oğulları ekonomik güç olarak oldukça zayıflamıştı. Zaten ekonomik olarak sıkıntılı durumda olan Haşimoğulları boykotla yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilirdi. Ebu Talip bu durumu Haşimoğullarına anlatmakta oldukça güçlük çekecekti. Çünkü sonunda açlığa, sefalete varan bir süreç onları bekliyordu. Ebu Talip ve Kureyş heyeti uzlaşma teklifini peygamberimize götürmeye karar verdiler. Çünkü bu sıkıntılı durumun tek çözüm merci ya da tek hakemi vardı, o da Hz. Muhammed’den @ başkası değildi. Mekkeliler uzlaşma önerilerinde her zaman yaptıkları gibi mal, kadın, makam, itibar verme tekliflerini getirmişler ama karşılığında peygamberimizin tevhidi dünya görüşü davasından vazgeçmesini istiyorlardı. Ebu Talip, peygamberimizi Mekke müşriklerinin yaptıkları bu teklifi kabul etmesi konusunda ikna etmeye çalıştı. Fakat peygamberimiz “Ey amcacığım! Ben onlara öyle bir tek kelimeyi (la ilahe illallah) kabul ettirmeye çalışıyorum ki, bu kelimeyi kabul ettikleri takdirde, onlara sadece Araplar değil, tüm dünya tâbi olur.” diyerek onları daha büyük bir medeniyete çağırdığını, onların iyiliğini istediğini ama onların bunu anlamaya yanaşmadığını böyle giderse bu zulmün tüm Kureyşi yok oluşa götüreceğini ifade etmeye çalıştı. Fakat peygamberimizin söylediği bu hususuların Haşimoğullarını ikna etmeyeceği açıktı. Çünkü Mekke müşrik ileri gelenlerinin teklif ettikleri kadın, mal-mülk ve saltanat onlar açısından çok değerliydi. Uzlaşma teklifi kabul edilecek olursa Mekke’nin hakimi pozisyonuna geleceklerdi. Fakat bunun aslında ne Hz. Muhammed’e @ ne de Haşimoğullarına bir fayda sağlamayacağını delilleri ile göstermek gerekiyordu. Cenab-ı Hak, elçisini teselli etmek ve O’nun yanında saf tutanlar ile Haşimoğullarını ikna etmek için Hz. Süleyman’ın @ iktidarda iken yaşamış olduğu iktidarsızlık kıssasını inzal etti. Kıssaya göre Hz. Süleyman @ babası Hz. Davud’dan @ devraldığı iktidar koltuğuna oturur. Her şey, önceleri gayet iyidir. Toplumun ileri gelenleri, sivil ve askeri bürokratlar Hz. Süleyman’a @ çok güzel kadınlar (rahvan kısrak metaforunda), mal, mülk ve güç sunmaktaydılar. Fakat daha sonra onu kadın, mal – mülk ve güçle oyalayarak öyle bir konuma getirdiler ki, sonunda O koltuğunda adeta bir ceset idi. Şekil olarak Hz. Süleyman@ iktidarda görünmekle birlikte mühür şeytanların elinde ve böylece esas iktidar ve devleti yönetenler şeytani dürtülerle hareket eden ileri gelenler, sivil ve askeri bürokratlardı. Hz.Süleyman’ın @ yönetimde hiçbir etkinliği yoktu. Cenab-ı Hak, içine düştüğü bu konfor, oyun ve eğlence yanlışından onu kurtarmak ve kendine getirmek için tahtına bir ceset bıraktı. Hz.Süleyman tahtındaki cesedi görünce kendisininde mevcut haliyle bu cesetten farkının olmadığını anladı. O makamda oturan kişinin asli görevi toplumun sorunlarını çözmek, onların itiyaçlarını gidermek olduğu halde kendisi oyun ve eğlenceye dalmıştı. Makama ait işler ise kendisini çevreleyen bürokratlar ve etkili kişiler tarafından yapılıyordu. Makamın mührü yetkisiz kişilerdeydi ve onlar istedikleri gibi keyflerince devleti idare ediyorlardı. Nasıl olsa sorumluluk Hz.Süleyman’da olduğu için idari işlerde onlar tüm şeytanlıkları sergiliyorlardı. Bu haliyle, Hz. Süleyman mührü şeytanlara kaptırmış kendisi sureta bir ceset gibi makamda oturuyordu. Cenab-ı Hakk’ın tahtına bir ceset bırakması olayı ile Hz. Süleyman @ hatasının nereden kaynaklandığını anladı ve kendisine sunulan kadın, mal, mülk ve imkanlara tamahı ve onların kendisine verdiği refah ortamını, oyun ve eğlence ortamını bıraktı. İşte o zaman gerçekten iktidar oldu ve ileri gelenlerin oyuncağı olmaktan kurtuldu. O, kendisine sunulan iktidar imkanlarını Allah’ın iktidarını hakim kılmak için sevmeye başlayınca o imkanları, Allah için milletin hayrı yönüne hasretti. Böylece Allah, ona öyle bir iktidar verdi ki; O, kendisine daha önce ileri gelenlerin sunduğu güç ve iktidarın çok fevkinde, başka imkanlara kavuştu. Çevredeki tüm yabancılar / ecnebiler (cinler), düşman topluluklar (şeytanlar metaforunda), bilim adamları, sanatkarlar ve mucitler onun emri altında çalışmaya başladı. O bunları kullanarak çok büyük bir medeniyet yaratma imkanına kavuştu. Cenab-ı Hakk’ın vahyettiği bu ibret verici yaşam öyküsü ile Mekke müşrik ileri gelenlerinin de Hz. Muhammed’e @ sundukları Mekke’nin en güzel kadınları, mal-mülk, güç ve imkanları hile için sundukları anlatılmak isteniyordu. Onların da bir oyunları vardı. Onlar Hz. Muhammed’i @ uzlaşmaya ikna ederek tevhidi dünya görüşünden vazgeçirecek olurlarsa hiçbir zaman iktidarı ona vermeyeceklerdi. O, göstermelik bir makam pozisyonunda olacak, kendisine sunulan mal, kadın, servet ve konforun içerisinde oyalanıp duracak, yönetimin esas sahipleri ise müşrik ileri gelenleri olacaklardı. Böylece Hz. Muhammed @ Mekke’nin reisi makamında fakat hiçbir etkinliği olmayan, makam koltuğuna oturtulmuş cansız, ruhsuz bir cesetten farklı olmayacaktı. Hatta bu öyle kötü bir pozisyon olacaktı ki yöneten kesimler müşrik ileri gelenler olmasına rağmen, yönetimin işlediği bütün pislik işler ve kötü yönetimin faturası Hz. Muhammed’e @ çıkarılacaktı. Böylece müşrik elitler bir taşla iki kuş vurmuş olacaklardı. Hem kendi zulüm yönetimleri, devam edecekti hem de bu kötü yönetimin sorumlusu kendileri değil Hz. Muhammed @ olacaktı. Şayet müşriklerin bu oyunlarına gelinmeyecek olunursa, o takdirde de Cenab-ı Hakk’ın vaat ettiği ve şimdiye kadar bu topraklarda kimsenin sahip olmadığı bir iktidara kavuşulacaktı. Bu nedenle Hz. Muhammed @ onların tekliflerini elinin tersiyle itti ve reddetti. Cenab-ı Hak, bunu Hz.Süleyman’ın @ kendisine sunulan atların boyunlarını ve bacaklarını kesmesi şeklinde bir metaforla anlatır. Peygamberimiz ilahi rehberlik çerçevesinde ilerleyerek iktidar olacak olursa, Cenab-ı Hakk’ın O’na tüm ecnebilerin / yabancıların (Arap olmayanların), tüm şeytanların (Peygamberimizin düşmanlarının / hakka ve akla aykırı hareket eden her türlü kişi, güç ve kurumların), bilginlerin, mimarların, mucitlerin, kölelerin, ezilmişlerin, tüccarların / korsanların (rüzgarlar), sanatkarların, … hizmet edecekleri bir saltanat vereceği müjdelendi. Bu kıssada anlatılan olay, referans gösterilerek Hz. Muhammed’in @ uzlaşma paketinde sunulan mal- mülk ve güç imkanlarını reddetmesinin altında yatan sebepleri müminlerin ve Haşimoğullarının anlamaları beklenmekteydi. 30-40- Davud’a bir de Süleyman’ı bahşettik. (O) ne güzel kuldu! Çünkü o sürekli bize yönelirdi. Hani kendisine akşamüstü (karanlık öncesi/ boykot öncesi) iyi cins ve rahvan atlar / kısrak / kadınlar sunulmuştu; “Ben, hayrı / malı / serveti / mülkü / gücü Rabbimi zikretmek / O’nun dinini hakim kılmak için severim.” onlar perdenin arkasına gizlenince “getirin onları bana!” (dedi). Hemen onların bacaklarını, boyunlarını kesti, kurban etti. And olsun ki Biz Süleyman’ı tahtının üzerine bir ceset bırakmak suretiyle fitnelendirmiştik / denemiştik / sınamıştık. Bunun ardından, O, da bize yönelmiş ve “Ey Rabbim! Beni koru / bağışla / maddi ve manevi pislik bulaştırma ve bana, benden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir mülk / iktidar ihsan et! Şüphesiz ki Sen, bol bol ihsan edensin” dedi. Bunun üzerine Biz de, onun emriyle istediği yere tatlı tatlı esip giden rüzgârı, şeytanları, tüm dalgıç ve yapı ustalarını ve zincirlere bağlanmış olan diğerlerini onun emrine verdik. İşte bu, Bizim hesaba gelmez ihsanımızdır. Artık ister dağıt ister yanında tut. Şüphesiz ki, onun yanımızda bir yakınlığı ve güzel bir yeri vardır. (Sad Suresi 30-40) Bu kıssa ile Hz. Muhammed’in @ uzlaşma paketini reddedişini müminlerin, Haşimoğullarının ve kararsız / araftaki Mekke halkı tarafından olumlu karşılanması ve desteklenmesi gerektiği anlatılmak isteniyordu. Fakat Mekke müşrik ileri gelenlerinin uyguladıkları baskı ve şiddetten bunalan insanlara bunun gerekçelerini anlatmak öyle kolay değildi. Cenab-ı Hak bu hususta örnek vermeye devam eder ve bu kez Hz. Eyyup @ kıssası üzerinden insanlar ikna edilmeye çalışılır. Nasıl ki Hz. Eyyüp @, kendi çevresindeki şeytani karakterli insanların hile ve desiseleri sonucunda bütün malını, mülkünü ve taraftarını kaybetmesi nedeniyle yaşadığı bunalımların meydana getirdiği hastalıklardan ve yaralardan kaynaklanan acı ve meşakkatlerden kurtulmak için Cenab-ı Hakk’a yalvardıysa Hz. Muhammed de @ Ebu Cehil ve onun gibi şeytanların uyguladıkları baskı ve şiddetin tevhit hareketine açtığı yaralardan kurtulmak için Rabbine yalvarmaktadır. Cenab-ı Hak, Hz. Eyyup’ün @ duasına icabet ederek onun acılardan ve sıkıntılardan kurtulması için harekete geçmesini, kurtulmak için çaba sarf etmesini, yola düşmesini ve hastalığına şifa olacak suyun bulunduğu yere gitmesini emretti. Cenab-ı Hak, aynı şekilde Hz. Muhammed’in @ ve taraftarlarının da sıkıntı, bunalım ve acılardan kurtulmaları için yola düşüp, hicret edip sulak ve bereketli toprakların bulunduğu çevre ülkelere göç etmesine kıssa üzerinden işaret verir. Bu ülkeler Habeşistan olur, Medine olur farketmez, kendilerine kucak açacak ve işkencelerden kurtulacakları bir diyar olsun yeter ki. Hz. Eyyup @ gibi tekrar eski güçlü, mal ve makam sahibi bir konumuna gelmek için baskılar karşısında ayağını yere sağlam basmasını, güçlü ve kararlı durmasını, davasından dönmemesini örnek göstererek Hz. Muhammed @ ve taraftarlarının da aynı şekilde davranması halinde güçlükleri aşıp zafere (suya) ulaşacağı ifade edilmiş olur. Aynı kıssa üzerinden devamla Hz. Eyyup’e @ dürüstlükte kararlı olmasını, haktan ayrılmamasını, birlik ve beraberlik içerisinde çaba göstermesini ve çalışmasını emreden Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed @ ve taraftarlarının da sabırla Haktan yana olmalarını ve birlik ve beraberlik içerisinde hareket etmelerini emreder. Bu emrini de yine Hz. Eyyup @ üzerinden verir. Nasıl ki Hz. Eyyup @ buğday saplarını deste şeklinde bir araya getirdiyse Hz. Muhammed’e @ de değişik kabilelerden müteşekkil tüm taraftarlarını bir araya getirip tevhidi sağlama konusunda gayret etmesini emreder. Böylece Hz. Muhammed’in @ etrafındaki mümin sayısı kadar insanların hicret ettiği yerde kendilerine katılım yapacağı, Hz. Eyyup’un @ kendisine geri verilen ailesi ve bir misli kadar daha taraftarının aileye katılım sağlaması örneklemesi üzerinden müjdelenir. Doğru yolda ve hak yolda gösterdiği kararlılık, sabır ve sebatla bir abide olmuş Hz. Eyyup’un @ hayat hikayesi ile de müminler ve Haşimoğulları Mekke müşrik ileri gelenlerinin uzlaşma tekliflerini Hz. Muhammed’in @ reddetmesini ve O’nun doğru yolda gösterdiği azim ve kararlılığa destek olmaları gerektiği anlatılır. 41-44- Kulumuz Eyyup’u da hatırla! Bir zaman o, Rabbine seslenmişti: “Şeytan bana meşakkat ve acı dokundurdu.” “Ayağın ile topukla / yere vur / düş yola / sefere çık / yaya olarak hemen oradan uzaklaş! İşte yıkanılacak bir yer, işte içecek soğuk bir su!” dedik. Ve Biz ona, ailesini ve onlarla birlikte olanların bir mislini daha tarafımızdan bir rahmet ve tüm akıl sahipleri için bir ibret olarak bahşettik. “Ve eline bir demet sap al, onunla hemen, çaba göster / gayret et ve hanis olma / kararsız olma / haktan sapma/ günah işleme.” Gerçekten Biz onu sabredici bulduk. O, ne güzel kuldu! Şüphesiz o bize sürekli yönelirdi. (Sad Suresi 41-44) Gelinen aşamada akıllara takılan bir diğer tereddüt, zulüm rejiminin devrilip yerine adalet sisteminin gelmesi için başka ülkelere hicret etmenin neden şart olmasıydı. Cenab-ı Hak hem Hz. Muhammed@ hem de müminlerin bu konudaki tereddütlerine İbrahim @, İshak @, Yakup @, İsmâîl@, Elyasa@, Zülkifl@ gibi peygamberler üzerinden cevap verir. Geçmişte zalim iktidarlarla mücadele etmiş bütün peygamberlerin kendi yurtlarını terk etmek zorunda kaldıklarını ve vatan hasreti çektiklerini bildirir. Anılan bu şahsiyetlerin kendi öz vatanlarından başka diyarlara hicret ettikleri ve gittikleri yerlerde sıkıntı çektikleri gibi vatan hasreti ile yanıp tutuşmuş olduklarını bildirir. Böylece bunun tevhit ve adalet mücadelesinin olmazsa olmaz bir şartı olduğunu vurgular. Bir medeniyet kurmak kolay değildir. Olgun, kaliteli ve eğitimli insan gerektirir. Medeniyetleri kuran peygamberlerin ve takipçilerinin olgunlaştırılması ve eğitilmesi için sıkıntı ve hasretlerin çekilmesi bu işin kuralıdır. Hicretin sıkıntı ve zorluklarına katlanarak olgunlaşan ve takva sahibi olanlar için muhteşem bir geleceğin var olduğunu müjdeler. Onlara zulmetmiş olanları ise, çok korkunç bir akıbet beklemektedir. Cehennem azabı, kaynar su ve irin. Bu ceza sadece zulmetmiş olanlara mı? Onların bu zulümlerine seyirci kalarak onlara destek sağlamış olanlar için bir ceza yok mu? Elbetteki var! Yapılanlara seyirci kalarak zulme ortaklık yapmak acı ve azapta da ortaklığı beraberinde getirmektedir. Sadece ahiretteki azapla yetinilmeyecek, onlara bu dünyada da şiddetli azap isabet edecek. Onlar her iki azap ile karşı karşıya geldiklerinde birbirlerini suçlayacaklar ve cezadan kurtulmaya çalışacaklar…. 45-68- Güç ve basiret sahibi kullarımız İbrahim’i, İshak’ı ve Yakup’u da hatırla! Şüphesiz Biz onların şahsiyetlerini yurt düşüncesi / yurt hasreti / vatan hasreti ile arı duru bir saflıkla olgunlaştırdık. Şüphesiz onlar, yanımızda seçilmiş en hayırlı kimselerdendir. İsmail’i, Elyasa’yı, Zülkifl’i de an. Hepsi de hayırlı kimselerdendir. İşte bu bir öğüttür /şereftir / hatırlatmadır. Şüphesiz ki takva sahipleri için güzel bir gelecek, kapıları kendilerine açılmış olan Adn cennetleri vardır. Orada konfor içinde bol meyve ve içecek isterler. Yanlarında gözlerinin içine bakan yaşıtları vardır. İşte hesap günü için size söz verilen budur. Hiç şüphesiz ki, işte Bizim verdiğimiz bu rızık tükenmez. İşte bu böyledir! Ama bir de haddini bilmez azgınlar var ki, onları da en kötü yer beklemektedir; Cehennem! Onlar da ona yaslanacaklar. Ama o ne berbat bir yataktır! İşte bu da böyledir! O halde, artık bırak da o kaynar su ve zehirli irin azabını ve aynı türden başka azap çeşitlerini de sonuna kadar tatsınlar! (İleri gelenlerine denilecek ki); “İşte bunlar da sizinle birlikte körü körüne arkanıza takılan bir grup.” (İleri gelenler şöyle cevap verecek); “Rahat yüzü görmesin onlar! Şüphesiz onların da ateşe atılmaları gerek.” (Körü körüne takip edenler ise); “Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin! Bunu başımıza siz getirdiniz ve gele gele en berbat yeri buldunuz!” diyerek şöyle yalvaracaklar; “Rabbimiz! Bunu kim bizim başımıza getirdiyse onun ateşteki azabını kat kat arttır!” Ve yine diyecekler ki: “Kendilerini kötülerden saydığımız adamlardan hiçbirini burada niye göremiyoruz? Biz onları alaya almıştık / aşağılamıştık. Yoksa (buradalar da) gözden kaybolup saklandılar mı?” Şüphesiz ki bu, ateş ehlinin birbiriyle tartışması / çekişmesi böyle gerçekleşecektir. De ki: “Ben sadece bir uyarıcıyım! Ve O, bir tek ve kahredici, göklerin, yerin ve ikisi arasında olan şeylerin Rabbi, çok güçlü, çok bağışlayıcı olan Allah’tan başka tanrı yoktur.” De ki: “Bu, çok büyük, önemli bir haberdir. Siz ise ondan yüz çeviriyorsunuz.” (Sad Suresi:45-68) Cenab-ı Hak, bu surenin sonunda Haşimoğullarına ve müminlere uzlaşma teklifinin reddedilme gerekçesini anlatmak için son bir örnekleme getirir. Bu örnekleme ile uzlaşma teklifinin aslında şeytanın aldatıcı hilesinden başka bir şey olmadığının müminlerce ve Haşimoğullarınca iyice anlaşılmasını murad eder. Örnek metaforu kozmik âlemde ilk insanın yaratılışı sırasında cereyan eden olayların canlandırıldığı sahnelerden seçer. ([2] ) O sahnelerde iblisin / şeytanın gerçek yüzü ve niyeti ortaya konularak, Mekke müşrik iblis ve şeytanlarının da aynı oyunları oynamak istedikleri ifade edilmiş olur. Surenin başında anlatıldığı üzere Hz. Muhammed’in @ hareketinin uluslararası boyut kazanmasından sonra krize giren ve bu soruna çözüm arayan Mekke kabilelerinin reisleri / aksaçlıları / mele’ler topluluğu Darün Nedve’de toplanır. Toplantıda Utbe bin Rebia’nın Hz. Muhammed’in @ serbest bırakılması ve davasını gerçekleştirmesine fırsat verilmesi teklifi ile aslında Mekke’nin başına önder olarak Hz. Muhammed’in getirilmesi ve tevhidi dünya görüşünün uygulanmasına razı olunması teklif edilmekteydi. Onun teklifine göre bu işte o engellenmeyecekti. Şayet o bu düşündüğünü gerçekleştirebilirse onun başarısı tüm Mekkelilerin başarısı olacak ve bu başarıdan ileri gelenlerde paylarını alacaklardı. Şayet beceremez ise diğer Arap kabileleri onu öldürecek ve kendileri de bu sorundan kurtulmuş olacaklardı. Utbe bin Rebia bu görüşünü anlatırken Hz. Muhammed’in @ tüm özelliklerinin de başkanlık için aranan nitelikleri taşıdığını ifade eder. Utbe bin Rebia, Hz. Muhammed’in@ güzel konuşması, akıllı kararlar vermesi, birleştirici, yatıştırıcı, sorunlara getirdiği pratik ve uygun çözümleri, asaleti, duruşu, güvenilirliği gibi bütün olumlu karakterleri ile bu işi yapabilecek yeteneklerle yaratıldığına da dikkat çeker. Dahası onun olgun, paylaşmacı, alçak gönüllü, vergili yani toprağa özgü karakterleri ile tüm halk tabanında ve kabileler arasında başarılı olmasının mümkün olduğunu da ileri sürer. Ayrıca kendisinin ağzından dökülen o sözlerin insan sözü olmasının mümkün olmadığını ve bu sözlerin çok etkileyici bir ruhunun olduğunu da ekler. (Hz. Adem’e ruhun üflenmesi metaforu) Utbe bin Rebia’nın Hz. Muhammed @ hakkında Mekke’nin Aksaçlılarına / mele’ler topluluğuna yönelik yaptığı bu konuşmasının sonunda getirdiği teklif, mele’ler topluluğunun hemen hemen tamamınca kabul edilir. (Meleklerin Hz. Adem’e @ secde etmesi metaforu) Tıpkı meleklerin kozmik âlemde Hz. Adem’e @ secde ettikleri / emre amade oldukları gibi Mekke’nin kabile reisleri / aksaçlıları / mele’ler topluluğu / melikleri de Hz. Muhammed’in @ tevhidi dünya görüşüne tabi olma teklifini kabul ederler. Fakat kabile reislerinden / aksaçlılarından / mele’ler topluluğundan / meliklerinden birisi vardı ki o tıpkı Kozmik alemdeki Mele-i Ala’da gerçekleşen olaydaki meleklerden olmasına rağmen Hz. Adem’e @ boyun eğmeyi reddeden İblis gibi Mekke’nin Yüce Konsey / Mele-i Alası sayılan Darün Nedve’nin kabul ettiği tercihe katılmadı ve Hz. Muhammed’in @ başkanlığı teklifini reddederek O’na boyun eğmeyeceğini söyledi. O iblis, Ebu Cehil’den başkası değildi. Ebu Cehil bu işin başından beri inkârcılıkta en önde gidiyordu. (İblisin kafirlerden olması gibi) Herkes Ebu Cehil’in verdiği bu tepkinin nedenini merak ediyordu. Bütün bakışlar Ebu Cehil’e çevrildi ve “Peki! Neden boyun eğmiyorsun? Hz. Muhammed’in başkanlığını neden kabul etmiyorsun?” diye soranlar olduğu gibi “Yoksa sen kendini Hz. Muhammed’den daha mı üstün görüyorsun?” bazıları da “Yoksa kibir ve gururundan dolayı mı boyun eğmiyorsun” hatta bazıları “Senin Mekke’nin içinde bulunduğu krize çözüm üretecek ideolojin veya önerilerin var mı? Sende bu konuda liyakat, bilgi, birikim ve vizyon var mı?” şeklindeki sorular Ebu Cehil’e yöneltilir. Utbe bin Rebia’nın getirdiği teklifi reddediş gerekçesini Ebu Cehil şöyle ortaya koyar; “Ben ondan daha iyiyim / daha liyakatliyim / daha hayırlıyım. Benim görüşüm şirk sisteminin devam etmesi. Bu sayede hepimiz daha çok nimetlere sahip olacağız. Bu sistem bizim için en fazla getirisi / hayrı olan bir sistem. Zira içinde yaşadığımız toplum ve çevre Arap kabileleri vahşi, bedevi bir toplumdur. Onlar yumuşaklıktan anlamaz. Onlara sert davranmak gerekir. (İblis’in ateşten yaratılmış olması metaforunda olduğu gibi) Benim topluma uyguladığım ateşten kinaye hiddet, şiddet, jakoben ve totaliter davranışlarla bu insanlar yönetilebilir. Onlara merhametli, şefkatli, vergili, paylaşmacı davranırsan tepene binerler ve asla hükmedemezsiniz. Kabilelerin diğer kabilelere karşı kendi güvenliğini sağlayabilmesi içinde mutlaka şiddeti esas alması gerekir. Aksi takdirde kabilelerin güvenlikleri tehlikeye girer. Benim görüşüm, şirk sisteminde devam etmemiz. Benim yolum daha hayırlı. Hz. Muhammed’in iddia ettiği tevhit toplumu ise asla gerçekleşemez. Çünkü (Hz. Adem’in @ çamurdan yaratılmış olması metaforunda olduğu gibi) Hz. Muhammed çamurdan (toprak+su) kinaye alçak gönüllü, cömert, paylaşmacı, halkın içinden, mütevazı, vergili, merhametli vb. özelliklere sahiptir. Önerdiği tevhidi dünya görüşünün temel paradigmaları da Allah’ın Rahman ve Rahim oluşundan kinaye olarak herkese merhametli, şefkatli, vergili ve mütevazı davranmayı öngörmektedir. Halbuki azgın, vahşi, laf anlamaz ve bedevi tabiattaki Arap kabileleri bu paradigmalarla itaat ettirilemez. Onlar ancak şiddetten, baskıdan, zor kullanmaktan, hiddetli, sert, eli sopalı ve celalli olmaktan anlarlar. Dolayısıyla Hz. Muhammed @ başkan olduğu takdirde bu kabilelere hâkim olunamaz, yönetilemez. Kabile anlayışında bu hususların yeri yoktur. Hz. Muhammed’in @ önerdiği sistem modeli ile kabilelerin güvenlikleri asla sağlanamaz. Bu nedenle Hz. Muhammed’in yolunda hayır yoktur.” Ebu Cehil’in bu sözleri kendi şirk ideolojisinden kaynaklı bakış açısına göre her ne kadar makul ve mantıklı gibi görünse de arkasında yatan gurur, kibir ve haset hemen herkes tarafından derhal fark ediliyordu. Ayrıca Ebu Cehil’in şirk sisteminde ısrar etmesi sorunu çözmediği gibi, haklı da değildi. Zira güvenlik endişesi ile savunduğu şirk sistemi aslında Mekke’nin güvenliğini tehlikeye atıyordu. Bu husus yakın zamanda Bizans ve Sasanilerin Arap yarımadasındaki işgalleri ile görülmüştü. Bu nedenle Darün Nedve’deki diğer aksaçlılar / mele’ler / melikler “Hadi oradan! Kendini beğenmiş, aşağılık herif! Kendini ne zannediyorsun?” (İblisin taşlanması metaforunda olduğu gibi) şeklinde görüşlerini belki içlerinden, belki yüzüne karşı ifade etseler de onların Ebu Cehil’i bu şekilde taşlamaları, sonucu değiştirmiyordu. Zira şirk sistemi ya da kabilelerin koalisyonu modelinde yönetilen Darün Nedve’den sorunu çözecek bir karara varılamıyordu. Kabilesi güçlü olan bir şeye itiraz ettiği zaman o teklif meclisten kolay kolay geçmiyordu. Böylece Mekke’nin krizden çıkış umutları, başka bahara erteleniyordu. Bunun başlıca sorumlusu da Ebu Cehil’den başkası değildi. Utbe bin Rebia teklifinin kabul edilmemesi üzerine ‘ben söyleyeceğimi söyledim / ben teklifimi yaptım, bundan sonrası size kalmış, ancak bundan sonra olacaklar için sen sorumlusun’ diye Ebu Cehil’e topu attı. Ebu Cehil ise “Tamam öyleyse, mademki çözümsüzlük konusunda beni suçluyorsunuz, o zaman işin hesabının görüleceği zamana kadar bana süre verin, ben de Hz. Muhammed ve taraftarlarının yanlış yolda olduklarını size ispat edeyim. (Diriliş gününe kadar mühlet verilmesi metaforu)” dedi. Toplantının sonuna doğru, tıpkı İblis’in Cenab-ı Hakk’ın izzet ve şerefine yemin etmesi gibi Ebu Cehil de Darünnedve mele’ler topluğunun şeref ve izzetleri adına yemin ederek Hz. Muhammed ve müminlerin samimi olmadıklarını, sahtekâr olduklarını iddia etti ve iddiasını gelecekte yapacağı planlarla onları azdırıp, saptırarak ispatlayacağını belirtti. Ayrıca aralarından elbette bazılarının Mekke’nin iyiliği için çalışanlardan, samimi, ihlaslı, temiz kalpli olması nedeniyle onları aldatamayacağını, onları azdıramayacağını da ekledi. Ebu Cehil’in diretmesi sonucunda Darün Nedve’den uzlaşma paketinin Hz. Muhammed’e @ teklif edilmesi kararı çıktı. Ebu Cehil’in niyeti bu teklif ile Hz. Muhammed’in@ kadın, servet, mal ve saltanat peşinde olduğunu gösterecekti. Şayet Hz. Muhammed @ uzlaşma paketini kabul ederse tevhidi dünya görüşü ve ilahi öğreti paradigmalarından kendisine sunulan nimet ve imkanlar karşılığı vazgeçmiş olacak ve böylece davasında samimi olmadığı ortaya çıkacaktı. Fakat Hz. Muhammed’in@ uzlaşma paketini reddetmesi sonucu Ebu Cehil’in azdırma planı da suya düştü. Hz. Muhammed @ uzlaşma teklifini reddederken kendisinin bu yaptığı hizmeti tüm Mekkeliler, Arap kabileleri, milletler kısaca tüm insanlık için yaptığını ve bu hizmetinden dolayı asla bir karşılık beklemediğini, ayrıca kimsenin başını belaya sokma gibi bir niyetinin olmadığını da bildirir. Hz. Muhammed’i @ azdırıp kandıracağını iddia eden Ebu Cehil’in planının suya düştüğünü gören Mekke’nin ileri gelenlerin Ebu Cehil için “canı cehenneme!” demekten başka çareleri de kalmamış görünüyordu. Fakat müminler ve Haşimoğulları uzlaşma teklifini reddedişin ne kadar isabetli olduğunu bu kıssa ve yaşananlarla anlamakla beraber yine de içleri rahat değildi. Zira gelecek günlerin kendileri için çok sıkıntılı geçeceği aşikardı. Bu anlatılanlar müteakip ayetlerde şöyle dile getirilir; 69-88- “Mele-i A'la'da olan tartışmalar hakkında benim bir bilgim yoktur. Ne var ki bana, sadece apaçık bir uyarıcı olduğum bildirilmektedir.” Hani Rabbin bir zaman meleklere, “Şüphesiz Ben çamurdan bir beşer yaratacağım. Onun şeklini tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim zaman derhal ona secdeye kapanın / itaat edin / emre amade olun” demişti. Bunun üzerine meleklerin tümü hep birlikte secde ettiler / itaat ettiler / emre amade oldular. Fakat İblis hariç. O büyüklük tasladı ve o kâfirlerdendi. (Allah,) “Ey İblis! O benim iki elimle yarattığıma secde etmene / itaat etmene / boyun eğmene ne engel oldu? Büyüklendin mi? Yoksa kendini herkesten üstün görenlerden birimisin?” buyurdu. (İblis) dedi ki: “Ben ondan hayırlıyım / iyiyim. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” (Allah,) “Öyleyse çık git oradan, artık sen racîmsin / kovuldun / taşlandın / aşağılık oldun” dedi. “Ve unutma ki Hesap gününe / karşılık gününe kadar lânetim, senin üzerinedir.” (İblis,) “Rabbim! Madem öyle, bana diriliş gününe kadar mühlet ver” dedi. (Allah) “Haydi sen belirli bir vakte kadar mühlet verilenlerdensin” buyurdu. (İblis) “Öyle ise izzet ve şerefine yemin ederim ki, ben onların hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak onlardan kendilerini sadece Sana adamış / içlerini temizlemiş kulların müstesnâ” dedi. (Allah) buyurdu ki: “İşte gerçek / Hakk budur. Ve Ben de bu gerçeği / hakkı söylüyorum: And olsun ki, cehennemi seninle ve onlardan seni izleyenlerin tümüyle dolduracağım.” De ki: “Ben bu mesajı iletmeme karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ben yükümlülük getirenlerden / külfet getirenlerden / başa iş çıkaranlardan da değilim. O (Kur’an) , bütün alemler için bir zikirdir/ bir öğüttür / bir mesajdır. Ve onun verdiği haberin (gerçek olduğunu) bir zaman sonra mutlaka öğreneceksiniz.” (Sad Suresi 69-88) 7.2. Habeşistan’a ilk Hicret Mekke müşrik elebaşıların Hz. Muhammed @ taraftarlarına uyguladığı şiddete çevre kabile ve ülkelerin ilgisi çekilmişti ancak onlardan henüz harekete bir destek gelmiş de değildi. Mekke’de işkence ve şiddetin bütün pervasızlığıyla devam etmesi harekete katılımda bir duraksama meydana getirmişti. Ayrıca Allah Resulü’nün ilahi emir gereği uzlaşma paketini reddetmesi de gelecekte uygulanacak şiddetin dozajının daha da artacağını gösteriyordu. Her ne kadar gelen ayetler bu hususta endişe edilmemesi gerektiğini, Cenab-ı Hakk’ın eninde sonunda elçisini muzaffer kılacağını müjdelese de bunlar Arafta / arada kalan halk tarafından fazla bir anlam ifade etmemekteydi. Zira onlar, gelecekteki vaatlere göre değil, hali hazırda yaşananlara göre hareket etmekteydiler. Dahası Haşimoğulları kabilesinin mensuplarının da ilahi mesajlarla ne kadar ikna edici örnekler verilirse verilsin yine de geleceğe yönelik vaatler konusunda kalplerinin mutmain olması oldukça zor görünmekteydi. Çünkü teklif edilen uzlaşma paketlerinin reddedilmesi halinde Mekke müşrik elitlerin şiddeti daha da ileri taşıyarak kabileye boykot uygulayacaklarına ilişkin tehditleri onları kara kara düşündürmekteydi. Bu durumda bir çıkar yol bulunmalıydı ve Hz. Muhammed @ safının seçilmesi halinde çaresiz kalınmadığı ve şiddetten korkanların o korkularından emin olabilecekleri bir yaşamın olduğu gösterilmeliydi. Cenab-ı Hak, inzal ettiği ayetlerde elçisine ve müminlere sadece moral, motivasyon ve vaat etmekle yetinmiyor aynı zamanda bu tıkanıklığı açma hususunda yol da gösteriyordu. Onlara Sa’d Suresinde Hz. Eyyub @ kıssası metaforu ile harekete geçin, bir şeyler yapın ve bereketli / sulak topraklara doğru hicret edin derken aynı surede diğer peygamberlerin hayat hikayelerine değinerek hicret olayının medeniyet yaratacak büyük hareketlerin doğası olduğuna vurgu yapıyordu. Rabbinden mesajı alan Allah Resulü, emniyetli olarak nereye hicret edilebileceğini araştırdı ve muhtemelen hareketine ilgi duyarak bilgi almak için elçi gönderen Habeşistan kralı Necaşi’nin ülkesini hicret için en uygun yer olarak seçti. Belki de birkaç defa elçi gidiş gelişi vuku bulduktan sonra bizzat Necaşi’nin ülkesine iltica etmek isteyenleri kabul edebileceğine dair haber göndermesi ihtimali bile vardır. ([3] ) Özellikle Habeşistan yönetimi Mekke’de gelişen bu harekete çok ilgi duymaktaydı. Zira bu gelişen hareketin bir peygamberi vardı ve o kendisine vahyedildiğini iddia ediyordu. Ehli kitap olan Habeşliler peygamber ve vahiy kavramına aşina idiler. Her ne kadar Mekke’deki ileri gelen aşiretler ile ticari ve dostane ilişkileri varsa da ve bu ilişkilerin bozulmasını istemeseler de yeni gelişen olay çok farklıydı. Çünkü olay, kabilelerle dostlukları aşan ve kendi inançlarında benzerlik olan bir düşünceye sahip bir muhalefetin gelişmesiydi. Bu muhalefet, bütün işkence ve şiddete rağmen direnişine devam ediyordu. Dolayısıyla şayet bu muhalefetten kendilerine bir imdat ve sığınma talebi gelecek olursa buna hayır demek imkansızdı. Ayrıca Habeşlilerin sözkonusu peygamberin ait olduğu kabile olan Haşimoğulları ile de dostane ilişkileri mevcuttu. Hz. Muhammed’e@ ve taraftarlarına yapılacak işkence, eziyet ve boykotların Habeş yönetimini rencide edeceği aşikardı. Bu nedenle sığınma talepleri olduğu takdirde onlara kucak açmaları krallığı açısından kaçınılmazdı. Ayrıca Haberşistan’ın muhacirleri kabul ile yeni hareketi kendine çekerek Ebrehe döneminde egemen olmadığı Mekke’ye bu yolla egemen olmayı Habeş yöneticilerinin düşünebileceklerinin de değerlendirilmiş olması olasıdır. Bütün bu hususları değerlendiren Hz. Muhammed @ Rabbinin hicret için gösterdiği yolu izleyerek kendi taraftarlarından 15 ya da 17 kişilik bir grubun Habeşistan’a hicret etmesine karar verdi. ‘Habeşistan’a ilk hicret’ olarak adlandırılan bu göç Osman bin Mazun liderliğinde yapıldı ve bu ilk grup gizlice Habeşistan’a hicret etmeyi başardı. Habeşistan kralı Necaşi hicret eden müminleri büyük bir hoşnutlukla karşıladı ve onları çok iyi ağırladı. Müminlerin küçük bir grubunun Mekke’den hicret etmeyi başarmış olması ve muhacirlerin Habeşistan yönetimi tarafından kabul görmeleri müminler açısından bir umut ışığı idi. Böylece Mekke müşrik elitlerin tevhit hareketine katılımlarını engellemek için uyguladıkları şiddet stratejisinin boşa çıkarılma imkânı doğdu. Bundan sonra şiddet nedeniyle harekete katılmakta tereddüt edenler için başka çarelerin varlığı gösterilmiş oldu. [1] ) Not: Kabilelerin bu karakterleri ile kendilerini müstağni görme hali. (A.A) ([2]) NOT: O dönem kabile Araplarında toplumsal hafıza, yaşanan hadiselerin kıssalar halinde anlatılması ile nesilden nesile aktarılıyordu. Ahbarlar ve şairler bu mesleği icra eden kişilerdi. Bu kişiler kabileyi ilgilendiren olayları şiirsel bir lisanla ve kıssalara dökerek anlatırlar ve böylece kabilenin arşivi oluşturulurdu. Zira olayların hafızada tutulmasının en iyi ve en sağlam yolu olayları insanların severek dinleyeceği, kalpten benimseyeceği ve herkese anlatmaktan zevk alacağı bir forma getirmektir. Sözlü kültürün egemen olduğu bir toplumda arşiv ancak olayların sözlü anlatımlarla kabile mensuplarının hafızasına kazınacak şekilde anlatılmasıdır ki bunu en iyi kıssalarla yapılan metaforik anlatımlardır. Bu nedenle Kur’an, o dönemki insanların hafızasına kazınacak şekilde dilden dile aktarılmasını sağlamak için tevhid mücadelesi sırasında yaşanan olayları, geçmiş peygamberlerin kıssalarını metafor yaparak anlatır. Anlatılan her kıssanın mutlaka Muhammed’in @ yaşadığı bir olayla izdüşümü vardır. Önemli olan Muhammed’in @ hayatının evrelerinde hangi surelerin ya da ayetlerin inzal edildiğini tespit edebilmektir. (A.A) [3] ) Not: Halihazırda ulaşabildiğimiz rivayetlerde böyle bir hususa rastlamasak da gelişmelerin bu şekilde olma ihtimalini göz ardı edemeyiz. (A.A) 7.3. Ebu Cehil İblisinin Habeşistan Muhacirlerini Geri Getirme Planı Maruz kaldığı tüm baskı ve şiddete rağmen, peygamberimizin geliştirdiği tevhit hareketi, Habeşistan’a gerçekleştirdiği başarılı hicret ile Mekke sınırlarını aşıp uluslararası bir boyuta kavuştu. Peygamberimizin hareketinin giderek kontrolden çıktığını gören Mekke müşrik elitleri Darün Nedve’yi toplantıya çağırdı. Yapılan toplantıda meclis üyelerinin / mele’ler topluluğunun geneli daha önce Utbe bin Rebia’nın teklif ettiği gibi Hz. Muhammed’i@ artık kabul etmek gerektiğini savundular. Fakat Ebu Cehil ve As bin Vail gibi iblisler grubu bu görüşe yeniden şiddetle karşı çıktılar. Bu iblisler grubunun niyeti, Habeşistan’a hicret eden muhacir müminlerin geri dönmesini sağlamaktı. Plana göre Darün Nedve’den peygamberimizle öncekine nazaran daha geniş tavizleri içeren yeni bir uzlaşma paketi / kitabı / sözleşmesi sunulması hususunda kendilerine bir daha yetki verilmesini sağlamaktı. Bu yetkiyi aldıktan sonra hazırlanacak uzlaşma paketi önce Ebu Talib’e sunulacak. Ebu Talip, yeni ve daha geniş kapsamlı tavizleri içerecek uzlaşma paketi / kitap / sözleşme hükümleri üzerinde çalışıp kendi değerlendirmelerini de ekledikten sonra yeğeni Hz. Muhammed’i bu uzlaşmaya ikna etmeye çalışacak. Bu uzlaşma görüşmeleri devam ederken Habeşistan’a Mekke’de uzlaşma sağlandığına dair haberler uçurulacak. Uzlaşmaya dair haberleri alan muhacir müminler sevinç içerisinde Mekke’ye dönecekler. Mekke’ye geldikleri zaman da tutuklanacaklar ve böylece hicret başarısını akamete uğratıp müminlerin ümitlerini yok edeceklerdi. Bu planı Mele’ler topluluğuna / Meclis üyelerine anlattılar ancak onlar bu konuya olumsuz görüş verdiler. Fakat Ebu Cehil iblisi ve yandaşı olan kabile reisleri bu konuda ellerinden gelen her şeyi yapacaklarına dair yemin ettiler. Mele’ler topluluğunun / Meclis üyelerinin onları engelleyecek herhangi bir yaptırımları yoktu. Planı uygulamaya koyan Ebu Cehil şeytanı ve avanesi her çeşit hileye başvurdu ve sonunda uzlaşıldığına dair yalan haberleri Habeşistan’a ulaştırdı. Bu konuda müminleri ikna edici şahitleri de ayarladı. Yalan habere inanan Habeşistan muhacirleri Mekke’ye geri döndüler. Fakat Mekke’ye geldikten sonra gördüler ki ortada taraflar arasında herhangi bir uzlaşma / sözleşme yoktu. Olay, Ebu Talip’e sunulan fakat Hz. Muhammed’in@ onayı alınmadan müşriklerle peygamberimiz arasında uzlaşma sözleşmesi yapıldığına dair Mekke’de yayılan asparagas bir haberden başka bir şey değildi. Müşrik iblisler mümin muhacirlerin Hanerşistan geri dönmesini sağlayarak büyük bir başarı elde ettiler. Hz. Muhammed @ bu durumdan son derece rahatsız oldu, sıkıntıya düştü. Amcasının, Haşimoğullarının ve Habeşistan’daki müminlerin bu konuda hataları büyüktü. Zira daha önceki uzlaşma paketi / sözleşmesi vesilesiyle yapılan uyarıların dikkate alınmamış olduğu görülüyordu. Cenab-ı Hak yaşanan olayları, Hz. Adem’in @ yaratılış ve şeytanın aldatma girişimlerinin anlatıldığı kıssa ile Araf Suresinde inzal eder. Cenab-ı Hak, kıssaya geçmeden önce elçisini teselli eder ve sıkıntıyı içinden atmasını ister. Kendisine müminleri ve Haşimoğullarını uyarması için bir kitap / sözleşme / ahit indirildiğini bildirir. Bu mesajla onlara şayet bir uzlaşma / sözleşme yapacaksanız işte size sözleşme / ahit / kitap! Yani Ey müminler! Cenab-ı Hak ile ahit yapın, o müşriklerle ahit yapmayın. O’nun size inzal ettiği ahitte onlara itaat etmeme şartı getirilmektedir. Araf Suresi ile verilen bu mesajlar şöyledir; “İşte sana kitap / sözleşme / ahit! Bu sözleşme / ahit ile müminleri ve insanları uyar, onları korkut ve yaşadığın sıkıntıya da son ver! Müminleri ve Haşimoğullarını (Mekkeli insanları) şöyle uyar: “Allah’ın size inzal ettiği ahdine / sözleşmesine sadakat gösterin ve bu yolda sabırla devam edin! Asla başka otoritelere boyun eğmeyin! Onların uzlaşma tekliflerine asla itibar etmeyin! Bu konuda onların tehditlerine kulak asmayın! Geçmişten ders alın ve kıt hafızalı olmayın! Onların hile ve tuzaklarına gelmeyin! Tarih olmuş toplumlar, hak karşısında böyle aldatmalara girişmişlerdi ama sonunda kaybeden onlar oldular. Onlar hak karşısında yenilince zalim ve haksız olduklarını itiraf edip af dilemek zorunda kaldılar. Mekke’nin iblisleri de yarın aynı şekilde haksız ve zalim olduklarını itiraf etmek zorunda kalacaklar ve önünüzde diz çökeceklerdir. Tarihteki örneklerden ders alın! Şayet onların teklif ettikleri uzlaşma paketini kabul edecek olursanız bunun hesabını veremezsiniz. Peygamberler bile kendisinden hesap sorulmayan değildir. Şimdiye kadar gönderilen bütün elçilerden hesap sorulacak. Bu nedenle Allah’ın ‘asla onlara boyun eğmeyin!’ emrine rağmen onlarla uzlaşıp şirk sistemine boyun eğerseniz bunun hesabını nasıl vereceksiniz? Bütün insanların yaptıkları tek tek kaydedilmekte, hesap günü bunlar önünüze serilecek ve herkes yaptıklarının hesabını verecek. Yaptığınız hata yüzünden elde edilen hicret başarısı, gösterdiğiniz zafiyet nedeniyle gölgelendi. Bundan sonra onların uzlaşma / sözleşme önerilerini değerlendirmeyi aklınızın ucundan bile geçirmeyeceksiniz.” Elçisini teselli ve müminlerle Haşimoğullarını uyarı niteliğindeki mesajları, Cenab-ı Hak Araf Suresinin (diğer adıyla Misak / Anlaşma / Sözleşme Suresi) ilk ayetlerinde şöyle bildirdi; Rahman, Rahim Allah Adına 1-9- Elif, lam, mim, sad. Artık göğsündeki sıkıntıyı at! İşte sana bir Kitab indirildi ki onunla insanları uyarman ve müminlere de şu öğüdü vermen için; “Rabbinizden size indirilene uyun! O’nun dışında birtakım başka otoritelere asla itaat etmeyin! Ne kadar da kıt hafızalısınız! Ve Biz nice kentleri helâk ettik. Kahredici gazabımız onlar gece uyurlarken yahut gündüz dinlenirlerken onlara gelivermişti. Kahredici gazabımız onlara geldiğinde de “Biz gerçekten zalimlermişiz! / Kesinlikle haksız olan bizlerdik!” itirafından başka bir savunmaları olmadı. Hem kendilerine elçi gönderilmiş olanları hem de gönderilen elçileri elbet hesaba çekeceğiz. Ve ardından onlara, olup biten her şeyi, kesin bir ilme / arşive / kayıtlara dayanarak bir bir anlatacağız. Öyle ya, Biz hiçbir zaman onlardan uzak olmadık ki! Hesap günü ölçü ve tartı hakkıyla gerçekleşir. Sonuçta Kimin sevapları tartıda ağır basarsa, işte onlar kurtulanlardır. Fakat kimin sevabı tartıda hafif kalırsa, işte onlar âyetlerimize karşı haksızlık etmelerinden dolayı kendilerini harcayan kimselerdir. (Araf Suresi 1-9) Cenab-ı Hak, inzal ettiği müteakip ayetlerde Ebu Cehil iblisi ve avenesinin yukarıda kısaca özetlenen planın uygulanması sırasında gerçekleşen olaylar zincirini Hz. Adem @ kıssası metaforuna uyarlayarak ve satır aralarında gerekli dersleri vererek anlatır; “Sizi bu ülkeye yerleştiren, sizin geçim kaynaklarınızı temin eden Rabbiniz olduğuna göre müşriklerin isteklerine değil O’nun isteklerine uymalısınız ve O’nun rehberliğinden sapmamalısınız. Sizin rızık kaynaklarınızı onlar (müşrikler) değil Allah sağlıyor. Bu nedenle onların boykot tehdidinden korkmayın! Dahası sizi yaratan da O, sizi şekillendiren de O. Ve en önemlisi de aranızdan birisini özenle seçip, yetiştiren, bilgi, birikim ve yeteneklerle donatan da O. Daha sonrada Mekke’yi içine düştüğü bataklıktan kurtaracak çözüm modelini gönderen de O. Daha önce olduğu gibi şimdi bir daha Mekke’nin mele’ler topluluğu / meclis üyeleri toplanmış ve Rabbinizin aranızdan seçip çıkardığı bu nadide şahsiyet olan Hz. Muhammed’i @ başkan yapmayı ve tevhidi dünya görüşünü kabul etmeyi (Meleklerin Hz.Adem’e secde etmesi gibi) gündeme getirmiş, ([1] ) ekseriyeti de bunu kabul etmişken ve aralarından sadece Ebu Cehil denen iblis bu teklife karşı çıkmışken (İblisin Hz.Adem’e secde etmemesi gibi) siz o iblisin size önerdiği uzlaşma teklifini kabul etmeyi nasıl düşünürsünüz?” “Hatta o mele’ler topluluğu / meclis üyeleri / melikler Ebu Cehil’in Hz. Muhammed’e @ tabi olmama gerekçesini bile ciddiye almadılar, onu haklı görmediler. Bildiğiniz gibi Ebu Cehil iblisi Hz. Muhammed’in @ başkan olmasına karşı çıkışını ve tevhidi dünya görüşünü inkâr edişini şöyle gerekçelendirmişti; Ebu Cehil’in ileri sürdüğü bu gerekçelerde de görüleceği üzere onun Hz. Muhammed’e @ bakış açısı çok açık olmasına rağmen sizler onun sizi kandırmaya yönelik tuzaklarına nasıl aldanırsınız?” 10-12- Ve hiç kuşkusuz Biz sizi yeryüzünde yerleştirdik ve orada size geçimlikler kıldık (sağladık). Ne kadar da az şükrediyorsunuz! Ve hiç kuşkusuz, sizi yarattık, sonra sizi biçimlendirdik, sonra da meleklere / meliklere, “Adem’e secde / itaat edin” dedik; İblis hariç onlar hemen secde / itaat ettiler; o secde / emre amade/ itaat edenlerden olmadı. (Allah,) “Sana emrettiğim zaman, seni secde etmekten ne alıkoydu? /seni secde etmemeye götüren şey nedir?” dedi. (İblis de) “Ben, ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın” dedi. (Araf Suresi 10-12) Hz. Muhammed @ yetişmişliği, olgunluğu, dirayeti, cesareti, oturması-kalkmasını yani protokol kurallarını bilmesi, güzel konuşması, akıllı ve ferasetli olması gibi bir yöneticide olması gerekli bütün özelliklere sahip olduğunu bilen Darün Nedve’nin üyeleri, Ebu Cehil iblisinin bu gerekçelerinin doğru olmadığını aksine kıskançlıktan, gurur ve kibirden kaynaklandığını bildiklerinden ona karşı çıktılar. Onların Ebu Cehil ve yandaşlarına karşı sözleri şöyle oldu; “Hadi oradan kendinizi ne sanıyorsunuz? Sizler Muhammed’in eline su dökemezsiniz. İçinde yaşadığımız sistem bunalımına ilişkin içimizden hiçbir kimse onun gibi çözümler getirememektedir. O’nun getirdiği çözümler daha makul ve faydalıdır. Bizi kurtaracak olan sözler onun tarafından ifade edilmektedir. Açık yüreklilikle itiraf etmeliyiz ki ona gelen öğretiyi / Kur’an’ı gizli gizli dinliyoruz, hepimiz ona ve getirdiğine büyük bir hayranlık duyuyoruz. Fakat sen sistem bunalımına çözüm konusunda herhangi bir öneri getiremiyorsun. Şirk sistemimiz geldi tıkandı. Bugün Muhammed @ bu tıkanıklığı gündeme getirdi. O getirmese yarın mutlaka bir şekilde karşımıza çıkacaktı. ……” Onlar belki bu ifadeleri doğrudan Ebu Cehil’in yüzüne karşı kullanamasalar da kendi içlerinden bu tür düşünceler geçmişti ve muhtemelen de bu düşüncelerini diğer kişilerle paylaştılar. Mele’ler topluluğunun / meclis üyelerinin genelinin Ebu Cehil’in görüşüne katılmamaları, sapık yolda görmeleri ve aşağılamaları nedeniyle o çileden çıkar. Kıssada bu durum iblisi rabbinin azdırması olarak ifade edilir. Darün Nedve’nin danışma kurulu gibi çalışması ve kabile reisleri üzerinde yaptırım gücü olmaması nedeniyle Ebu Cehil kafasına koyduğunu yapacağını ve bunu yaparken de Allah elçisi ve müminleri kandırarak doğru yoldan saptırmak için her türlü yolu deneyeceğini bildirir. Bunun üzerine Darün Nedve meclis üyeleri / mele’ler topluluğu dilediğini yapabileceğini ancak sonunda yaptıklarının cezasını azap ateşiyle çekeceğini bildirirken ‘canın cehenneme!’ diye huzurlarından kovmuşlardır. Cenab-ı Hak bu sahneyi kendisinin iblise diriliş zamanına kadar süre vermesi, iblisin insanları doğru yoldan saptırmak için sağdan, soldan, önden, arkadan yaklaşacağı, arkasından iblisin huzurdan kovulması, cehennem ile cezalandırılması temaları ile anlatır. ([2] ) 13-18- (Allah) “Öyleyse in o bulunduğun yerden, çünkü orada büyüklük taslamak senin haddin değil! Hemen çık git artık! Artık sen aşağılık birisin!” dedi. (İblis) “Yeniden diriltilecekleri güne kadar bana süre tanı!” dedi. (Allah) “Haydi sana süre tanınmıştır.” dedi. (İblis) “Mademki sen beni saptırdın yemin olsun ki, ben de Senin dosdoğru yoluna oturacağım, sonra onların önlerinden / doğrudan / açıktan, arkalarından / sinsice / dolaylıca, sağlarından / sureti haktan görünerek / haklıymış gibi göstererek, sollarından / zaaflarını ve güdülerini kullanarak onlara sokulacağım ve Sen, onların çoğunu şükredenler bulmayacaksın / beklediğini bulamayacaksın” dedi. (Allah) “aşağılanmış ve dışlanmış olarak defol oradan! Onlardan kim sana uyarsa, ant olsun ki, cehennemi tıka basa sizlerle dolduracağım!” dedi. (Araf Suresi 13-18) Darün Nedve’de yapılan konuşmalar gizli kalmadı ve Ebu Cehil’e karşı olan mele’ler topluluğundan / meclis heyetinden bazıları olan bitenlerden Hz. Muhammed’i @ haberdar etti. Ebu Cehil’in şeytani bir plan peşinde olduğu anlaşılmıştı. Bu şeytani planı kendi üzerinde oynanacağı için amcası Ebu Talib’e müşrik elebaşılarından gelecek herhangi bir uzlaşma teklifini asla kabul etmemesini ve tehditlere de asla boyun eğmemesini bildirdi. Şayet mal, mülk, makam vb. karşılığı tevhidi dünya görüşünden taviz verme karşılığı uzlaşmaya (ağaca yaklaşma metaforu) yanaşılacak olunursa işte o zaman zalimlerden olunacağını ve haklıyken kamuoyu nezdinde haksız konuma düşüleceğini de tembihledi. 19- Ve (sana gelince), “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette iskan edin, dilediğiniz yerden de yeyin ve şu ağaca / uzlaşma-sözleşme / iktidara mal-mülke / ihtişam ve debdebeye yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz” (dedi). (Araf Suresi 19) Fakat bütün bu uyarılara rağmen Ebu Cehil sağdan girdi, soldan girdi, arkadan, önden ve sonunda şeytani planını uygulama ortamını yakaladı. O, Mekke müşrik kabile reislerinden bir heyet oluşturdu ve Ebu Talip’le görüşmeye gittiler. Ebu Talip’i yeğenini durdurma konusunda aciz kaldığını, şayet onun hareketini durdurma konusunda ikna edemez ise Haşimoğulları ile topyekûn mücadele edeceklerini ve bu işe boykot uygulama ile başlayacakları tehdidini savurdular. Ama yeğeninin kendileriyle uzlaşmaya yanaşması halinde ona her türlü mal mülk ve imkânın verileceğini bildirdiler. Uzlaşmanın Haşimoğullarına son derece faydası olacağını, bu vesileyle kabilesinin Mekke’nin en güçlü kabilesi haline geleceğini belirttiler. Aksi halde de Haşimoğullarının yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacağını bildirdiler. Ebu Talip için Haşimoğullarının Mekke’nin en güçlü kabilesi olmak konusundaki teklif cezbedici değildi. Zira o da şirk sisteminin ve kabileciliğin karşısında idi. Fakat kabilesinin yok edilmesi şeklindeki ültimatom onun için çok kaygı vericiydi. Zira heyetin yaptığı tehdit gerçekleşirse hem kabilesini kaybedecek hem de yeğenini kaybedecekti. Tevhidi hareket yok olup gidecekti. Hangi tercihi yapacağını şaşırdı. Mekke’yi kurtaracak tek çözüm önerisi getiren yeğenini desteklemeye devam edecek olursa kendi kabilesine uygulanacak boykot ve arkasından gelecek çatışma kabilesini bitirecek yok edecekti. Böyle bir durumda yeğeni de yardımcısız ve korunaksız kalıp yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktı. Hem yeğenini korumak hem de kabilesini korumak için bu tehlikeyi göze alamadı ve uzlaşma seçeneğini tercih etmek en iyisiydi. Kendisine gelen heyete kabilesinin ileri gelenleri / mele’ler topluluğu ve yeğeni ile bu konuyu konuşacağını söyledi. Müşrik kabile reislerinden oluşan heyet, Ebu Talip’le görüşmeden ayrıldıktan sonra Ebu Cehil hemen uzlaşmanın gerçekleştiği yalan haberini tüm Mekke’ye yaydı. Asparagas habere göre kabileciliğe dayalı mevcut şirk sistemine dokunmamak ve tevhidi dünya görüşünden vazgeçmek kaydıyla Hz. Muhammed @ Mekke’nin başkanı olacaktı. Ebu Cehil bir taraftan da yalan haberi çok hızlı bir şekilde Habeşistan’daki hicret etmiş müminlere kadar ulaştırdı. Oradaki müminler Mekke’de uzlaşmanın sağlandığı yalan haberini alır almaz geri dönmek için yola koyuldular. Ebu Talip, heyet gittikten sonra durumu müzakere etmek üzere kabilesinin ileri gelenleri / mele’ler topluluğu / aksaçlıları / ihtiyarlar heyetini toplantıya çağırdı ve onlarla konuyu istişare etti. Onlar kabilelerinin boykota uğratılmasını ve arkasından Mekke’den sürülüp çıkarılmasını ya da yok edilmesini göze alamayacakları konusunda görüş bildirdiler. Diğer taraftan tıpkı Âdem @ kıssasındaki gibi ağaca yaklaşıp ve meyvesinden tatmaları gibi uzlaşmaya yanaşırlarsa kabileleri Mekke’de ebedi kalacakları ve Mekke’nin en üstün kabilesi haline geleceklerdi. Şeytanın ağacın yasaklanma sebebi olarak onların cennetin kralı olmalarını veya orada ebedi kalmalarını Rablerinin istememesine bağlaması metaforunda olduğu gibi Cenab-ı Hakk’ın uzlaşmayı yasaklama sebebini Ebu Cehil şeytanının Haşimoğullarının Mekke’nin kral kabilesi ve Mekke’nin ebedi yerleşimcisi olmasını istememesi olarak onlara yorumlamıştı. Cenab-ı Hak, daha önce ne kadar uyarıda bulunmuş olsa da Haşimoğulları uzlaşma yasağına uymadıkları takdirde içinde yaşadıkları ortamı terke mecbur kılınıp cennet metaforundaki yurtlarından çıkarılmaları tehdidiyle karşı karşıya kalmaları nedeniyle bir tercih yapmak zorunda kaldılar. Ya uzlaşma yasağını çiğneyip (ağaca yaklaşma yasağını çiğneme metaforu) uzlaşmaya yanaşacaklar ve Mekke’de yurtlarında kalıp normal yaşamlarına devam edecekler veya Rabblerinin emrine uyup asla müşrik sistemle uzlaşmayacaklar ve bu durumda da Mekke’deki yaşamlarına elveda demek zorunda kalacaklardı. Çünkü ilahi öğreti “asla uzlaşmayın” derken Ebu cehil şeytanı elinde uzlaşma teklifi ile gelmiş şayet kabul etmez iseniz size önce boykot uygularız sonra da Mekke’den sürer çıkarırız diye tehdit ediyordu. Şayet uzlaşma teklifini kabul edecek olurlarsa Hz. Muhammed’in @ Mekke’ye başkan olması ve böylece Haşimoğullarının da Mekke’nin başkanının kabilesi olması nedeniyle aynı saltanatı paylaşacağı gibi bir cazibesi de vardı. Ebu Cehil bu noktada “muz ve sopa” siyaseti güderek Şeytani karakterini ortaya koymuştu. Böylece Haşimoğullarının aksaçlıları uzlaşma yanlısı oldukları yönünde görüşlerini bildirdiler. Ebu Talip çok zor durumda kalmıştı. Bir tarafta kabilesi diğer tarafta yeğeni. Durumu yeğeni Hz. Muhammed@ ile de görüşmek için onu çağırtıp müşrik kabile reislerinin teklif ve tehditleri ile konu hakkında Haşimoğulları ileri gelenlerinin görüşlerini kendisine bildirdi. O yeğenine “hem kendisine hem kabilesine acımasını, bu baskı ve şiddete güç yetiremeyeceğini, ültimatom verilen hususların gerçekleşmesi halinde bunun altından kalkamayacağını bildirerek uzlaşmaya yanaşmasını” istedi. Hz. Muhammed @ amcasının bu sözlerinden Ebu Cehil şeytanının yaptığı tehditlerin sonuç verdiğini ve amcasının bu tehditlerle ve kabilesinin de kendisini desteklememesi nedeniyle fikir değiştirdiğini gördü ve şu meşhur sözleri söyledi; “Ey amca! Vallahi, bu işi bırakmam için Güneşi sağ elime ve Ayı sol elime koysalar da Allah tevhidi dünya görüşünü üstün kılıncaya ya da ben bu yolda ölüp gidinceye kadar bırakmam!" Bu sözler Ebu Talib’e cesaret vermenin yanında aynı zamanda amcasının oyuna geldiğini Ebu Cehil’in şeytani planına kandığını da ifade ediyordu. Ebu Cehil ve ekibinin yaptığı tehditlerin Haşimoğullarının üzerinde yarattığı korkunun Ebu Talip üzerinde yarattığı olumsuz etki de düşünüldüğünde Ebu Talip’in bu oyuna gelmesinin çok normal olduğu düşünülmelidir. Habeşistan’a kadar yayılan bu asparagas haber yüzünden muhacirler Habeşistan’dan geri döndüler ve hemen Mekke müşrik kabile reislerince tutuklandılar. Dahası Ebu Cehil şeytanının bu başarısının arkasından yaptığı tezvirat çok daha kötüydü. Çünkü Ebu Cehil’in yaptığı propaganda da “Hz. Muhammed ve kabilesinin davası iktidara gelmekmiş(!) mevcut sistemde başkanlığı kabul ettiler. (!) Onların derdi bütün kabileleri kendilerine bağlamak ve başa geçmekmiş(!), bize inanmıyordunuz ama şimdi anladınız mı? ….. vb.” tezviratlar yer almaktaydı. Yapılan tezviratlar Mekke kamuoyunda etkisini gösterdi ve halk, Hz. Muhammed’in @ peygamberlik, vahiy ve tevhidi dünya görüşü gibi iddialarının Haşimoğullarının Mekke’ye egemen olmak için çıkardıkları şeyler oldukları şüphesine düştü. Halk gözünde Hz. Muhammed @ ve Haşimoğullarının zaaflarını ve çirkinliklerinin ortaya döküldüğüne inanılmaya başlandı. Ebu Cehil yaptığı hile ile çok önemli bir siyasi zafer kazanmıştı. Hz. Muhammed @ Haşimoğullarının mele’ler topluluğunu / aksaçlılarını topladı ve onlara; “Beğendiniz mi yaptığınızı? Cenab-ı Hak, hepimizi Ebu Cehil şeytanı hakkında uyarmadı mı? Onların şeytani bir plan peşinde olduklarını, asla iyi niyetli olmadıklarını ve düşmanca hareket ettiklerini bu nedenle de onlardan gelecek tekliflere asla sıcak bakılmaması gerektiği hususunda uyarmadı mı?” diye onları sıkıştırdı. Haşimoğullarının aksaçlıları / ihtiyar heyeti çok büyük bir hata yaptıklarının farkında olmakla birlikte kendilerini savunmak için yapma niyetinde oldukları uzlaşma anlaşmasının kendilerine getireceği katkılardan bahsetmeye çalıştılar. (Cennet yapraklarından üstlerini örtme çabasına bir metafor.) Fakat Hz. Muhammed @ onlara ileri sürdükleri mazeretlerin hiçbirinin geçerliliği olmadığını zira gerçekten kabilecilik mantığıyla hareket ederek tercihlerini yaptıklarını, böylece ayıp / çıplak yerlerinin açığa çıkması gibi mala, mülke, servete ve kabilelerinin üstün olması arzu ve istekleriyle çirkinliklerinin açığa çıktığını belirtti. Ayrıca ileri sürülen hiçbir mazeretin Mekke Kamuoyunda oluşan aleyhte algıyı değiştirmeyeceğini belirtmesi üzerine onlar çok büyük hata yaptıklarını kabul ettiler. (Çıplaklıklarını / ayıplarını fark etmeleri metaforu.) Ebu Talip yeğeni Hz. Muhammed@ e her ne derse haklı olduğunu, bundan sonra böyle bir hata yapmayacaklarını ve daima kendisinin yanında yer alacaklarını şöyle ifade etti “"Gel ey kardeşimin oğlu Gel! Şimdi istediğini söyle, istediğini yap! Vallahi biz seni hiçbir zaman onlara teslim etmeyeceğiz ve onlarla bir daha hiçbir pazarlığa girmeyeceğiz!” dedi. 20-22- Derken o (şeytan), onların farkında olmadıkları çıplaklıkları/ eksiklikleri / zaafları / kendilerinden gizli kalan çirkinliklerini / kötü karakterlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi. Ve “Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikinizin de birer melek / melik / kral olursunuz ya da (burada) ebedi kalıcılardan olursunuz diye sizi şu ağaçtan / uzlaşmaktan-sözleşmekten / iktidardan, maldan-mülkten/ ihtişam ve debdebeden men etti” dedi. Ve “Elbette ben size öğüt verenlerdenim” diye de onlara yemin etti. (Karşılıklı sözleştiler) Böylece onları aldatarak zillete düşürdü. Ağacı / uzlaşmaya- sözleşmeye / ihtilafların halline / iktidara / mal-mülke / ihtişam ve debdebeye doğru adım atınca / yanaşınca / tadınca, eksiklikleri / açıkları / çıplakları / çirkinlikleri kendilerine belli oldu ve topladıkları cennet yapraklarından üst üste yamayıp üzerlerine almaya başladılar. Rableri onlara seslendi: “Ben sizi o ağaçtan / iktidardan / uzlaşmaktan- sözleşmekten / maldan-mülkten / ihtişam ve debdebeden men etmedim mi ve size, ‘Bu şeytan kesinlikle sizin için apaçık bir düşmandır’ demedim mi?” (Araf Suresi 20-22) Haşimoğulları Ebu Cehil’in tehdidine boyun eğip uzlaşma yaptıkları takdirde kabilelerinin zarar görmekten kurtulacaklarını ve Mekke’nin en üstün kabilesi olacaklarını sanmışlardı. Fakat uzlaşmaya / anlaşmaya yanaştıktan sonra asıl o zaman yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kaldıklarını anladılar. Zira esas şimdi Mekkeliler kendilerine cephe almışlardı. Şimdiye kadar çok başarılı bir şekilde yürütülmüş tevhidi dünya görüşü hareketi bu hata nedeniyle kamuoyu desteğini bir süreliğine de olsa yitirmişti. Peygamberimiz yanlış yapıldığını ve her ne pahasına olursa olsun bir daha böyle bir yanlışa düşmemek hususunda kendi kabilesinden söz alır. Haşimoğulları da yanlış yaptıklarını açık yüreklilikle kabul ederler ve Hz. Muhammed’i @ her halükârda koruyacaklarını beyan ederler. Hz. Muhammed’in @ ne yaparsa yapsın ve ne pahasına olursa olsun arkasında olmaya söz verirler. (Cenab-ı Hakk’a yönelerek bağışlanma dileme ve kusurlarını örterek bir şans vermesini dilemesi metaforu) Uyarılara rağmen işlenen bu hata nedeniyle peygamberimizin hareketi artık belli bir süre yükseliş trendini kaybedecektir. Bunun arkası da tehdit edildikleri gibi boykota uğramak olacaktır. Çünkü kamuoyu desteğini kaybeden Haşimoğullarına boykot uygulamak kolaylaşmıştır. Artık ister mümin olsun isterse olmasın Haşimoğulları mensupları boykot ile çetin bir mücadelenin içerisine gireceklerini görüyorlardı. Tıpkı Âdem @ kıssasındaki cennetten iniş metaforunda olduğu gibi Haşimoğulları artık Mekke’de iskân ettikleri yerlerden sürüleceklerdi. Mekke’deki üstün mertebelerini de kaybedeceklerdi. Ebu Talip tepesine sürgüne gönderilecekler ve boykota tabi tutulacaklardı. Bu hata nedeniyle Hz. Muhammed @ ve taraftarları bir süre daha Mekkeli müşrik şeytanlarla mücadele etmeleri gerekecektir. (Birbirleri ile düşman olma metaforu) Bu şehirde bir süre daha kalınacak, bir kısmı ise bu şehirde ölecek, ekonomik olarak perişan olacak ve bir süre sonra da bu şehirden çıkarılacaktı. Tıpkı Cenab-ı Hakk’ın Âdem kıssasında insanoğlunu yeryüzüne gönderip de orada yaşayıp, mücadele edip, orada ölüp sonunda da oradan çıkarılacağını haber vermesi gibi. 23-25- (Onlar) “Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik ve eğer bizi bağışlamazsan ve bize rahmetinle muamele etmezsen muhakkak kaybedenlerden oluruz!” dediler. (Allah) “Birbirinize düşman olarak alçalın / inin o makamdan! (Bundan böyle) sizin için yeryüzünde / ülkede bir süreye kadar kalmak ve faydalanmak vardır” dedi. (Allah) “Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan çıkarılacaksınız” dedi. (Araf Suresi 23-25) 7.4. Boykota Karşı Direnişe Hazırlık Mekke müşrik şeytanları, peygamberimize karşı ilk defa siyasi bir zafer kazanmanın sarhoşluğu içerisindedir ve Darün Nedve’nin ılımlı aksaçlı üyelerine karşı kendi kabiliyetlerini ispat etmişlerdir. Hz. Muhammed @ ve taraftarları açısından çok büyük bir prestij kaybı söz konusudur. Bu prestij kaybının telafi edilmesi ve başka hatalara, yanlışlara düşmemek için Cenab-ı Hakk’ın rehberliğine / yol göstericiliğine ihtiyaç vardır. Hz. Muhammed @ taraftarlarının müşrik elebaşları ile yapacakları çetin mücadele için yetiştirilmeleri gerekiyordu. Cenab-ı Hak, müteakip ayetlerde bu mücadelede gerekli olan donanıma ilişkin ilkeleri içeren ayetlerini inzal eder. Bu ayetlerde, arzulara göre hareket edilmemesi gerektiği ve ne kadar sıkıntı, acı ve çileye sebep olsa da vahye tabi olmak gerektiği bildirilir. Bundan sonra hataya düşmemek ve dış etkenlerden korunmak için Vahiy elbisesinin / takva elbisesinin giyilmesi gerektiği belirtilir. (Ayıpları, kusurları örtecek elbisenin indirilmesi metaforu). Dahası nasıl ki giyinilen elbiseler aynı zamanda süslenme ve güzel görünme aracıysa, tekrar kamuoyunda güzel görünmenin ve onların nezdinde itibarlı hale gelmenin yolunun vahiy elbisesinin kuşanılması olduğu bildirilir. 26- Ey Âdem oğulları! Size çirkinliklerinizi / ayıplarınızı / çıplaklığınızı örtecek / eksiklerinizi giderecek giysi, süslenecek / sizi daha donanımlı / gösterişli / güzel kılacak elbise indirdik. İşte takva elbisesi; o, daha hayırlıdır. İşte bu, düşünüp öğüt alırlar diye Allah’ın ayetlerindendir. (Araf Suresi 26) Cenab-ı Hak, yaşanan bu kötü tecrübe ve yanlış siyasetin Haşimoğulları ileri gelenlerinin vahiy elbisesinin öngördüğü prensibe uymamasından kaynaklandığını bildirir. Onların vahyi prensiplerden soyunup kendi heva heveslerine uymaları sonucunda Ebu Cehil şeytanının onları kamuoyu nezdinde kötü, çirkin göstermesine fırsat verilmişti. Nasıl ki Şeytan Hz. Âdem ve eşini aynı şekilde kandırıp elbiselerini soydurdu ve ayıp yerleri ortaya çıktıysa, bu olayın benzeri şimdi Haşimoğullarına Ebu Cehil şeytanı tarafından yaşatılmıştır. Böylece Hz. Muhammed @ ve Haşimoğulları kamuoyunda kötü niyetli olarak gösterilmiştir. Buna karşı Cenab-ı Hak da müminlere ve Haşimoğullarına aşağıdaki uyarılarda bulunur; “Eğer sizler vahyin rehberliğine değil de kendi arzu ve heveslerinize göre hareket edecek olursanız, karşınızdaki Ebu Cehil gibi şeytanlar sizi kötü karakterli, aşağılık, kirli ve çirkin gösterir. (Hz. Adem’in @ elbiselerinden soyulması ve kamuoyu nezdinde itibarsızlaştırma metaforu) Sizi üstün kılan temiz, dürüst, doğru, ahlaklı, şahsiyetli ve donanımlı karakterlerinizi soymak ve onların yerine sizin kendileri gibi ahlaksız, şerefsiz, haysiyetsiz, yalancı, sahtekar, düzenbaz, vb. çirkin ve eksiklik ifade eden karakterlere sahip göstermek için ellerinden geleni yaparlar. O sebeple sakın vahiy / takva elbisesinden vazgeçmeyin kendinizi daima vahiy / takva ile koruyun. Aksi takdirde onlar sizin sürekli boşluğunuzu arar dururlar ve bir boşluk yakalarlarsa oradan sizi ayartırlar. Onların sizin bilemeyeceğiniz, kapsamına muttali olamayacağınız çeşitli şeytani planlarının oldukları (Ebu Cehil şeytanı ve kabilesinin Haşimoğulları’nı gizli gizli sürekli izlemesi metaforu) ve bunları ancak vahyin rehberliğinde aşılabileceği bildirilir.” 27- Ey Âdem oğulları! Şeytan, ana-babanızı, kendi çirkinliklerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sakın sizi de bir fitneye düşürmesin! Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz, şeytanları, inanmayanlara veliler (yol gösteren, yardım eden ve koruyan yakınlar) yaptık. (Araf Suresi 27) Ebu Cehil şeytanının yapmış olduğu hareket aslında çok iğrenç bir hareketti. Hz. Muhammed @ kendisine çirkin ve iğrenç bir oyun oynanmaya çalışıldığını Mekke halkına duyurunca Ebu Cehil ve ekibi kendisini şöyle savundu; “Bunda bir kötülük yok. Haşimoğulları’nın ileri gelenleri kabilelerinin geleceğini düşündü ve uzlaşmayı kabul etti. İnsanların kendi kabilesinin menfaatini düşünmesinden daha doğal ne olabilir? Bu Allah’ın emrettiği ilahi bir kuraldır. Geçmişten beri bu hep böyle olmuştur. İşte şirk sisteminin doğru olduğu buradan çıkıyor.” Cenab-ı Hak, ise inzal ettiği müteakip ayetlerde Ebu Cehil şeytanının iddia ettiği şeyin yanlış olduğunu, put haline getirilmiş kabileciliğin iğrenç ve kötü olduğunu ve kendisinin de böyle kötülük ve iğrençliği asla emretmediğini bildirdi. Kendisinin hakkı, hukuku ve adaleti emrettiğini belirttiği gibi müşriklerin kendi arzu ve heveslerinin istediği kötü şeyleri meşrulaştırmak için Allah emretti diye kendisine iftira attıklarını da bildirdi. Allah için yapılacak her eylemde Allah’a gönülden bir sadakatle / samimiyetle / doğrulukla hareket edilmesi, O’nu yüreğinin derinliklerinde hissedilmesi ve O’nun öğretilerine bağlı kalınmasını belirtti. Sonunda ise Kendisine dönülüp hesap verileceğini bildirdi. Bu ayetlerde Ebu Cehil Şeytanının iddia ettiği gibi kabilecilik ve şirk sisteminin Allah’ın emrettiği bir yönetim tarzı olduğunu kabul edenlerin sapıklığı hak ettikleri bildirilirken aslında Ebu Cehil’in propagandasına iştirak edenlerin niyetlerinin de bozuk olduğu vurgulanır. Diğer taraftan iyi ve kötüyü ayırt edebilenlerin Allah’ın yolunu seçtikleri ifade edilir. 28-30- Onlar bir kötülük / iğrençlik yaptıkları zaman, “Babalarımızı bu yolda bulduk, dolayısıyla bunu bize Allah emretmiştir” derler. De ki: “Allah kötülüğü / iğrençliği emretmez. Yoksa Allah’ın size emrettiğini bilmediğiniz şeyleri Allah’a mı atfediyorsunuz?” De ki: “Rabbim adaleti / doğruluğu / hakkı emretti. O halde siz Allah için giriştiğiniz her eylemde (Her mescitte dini sadece O'na ait kılarak) bütün varlığınızla O’na yönelin ve dini / sisteminizi / yolunuzu yalnız O’na has kılarak ta yürekten yalvarın. Başlangıçta sizi yarattığı gibi sonunda yine O’na döneceksiniz.” (Allah) Bir grubu doğru yola iletti, bir gruba da sapıklık hak oldu; çünkü onlar, Allah’ı bırakıp şeytanları, dost edindiler. Üstelik de doğru yolda olduklarını sanarak. (Araf Suresi 28-30) Mekke müşrik elitler siyasi bir zafer sarhoşluğu ile Haşimoğulları’na boykot / muhasara yapmaya hazırlanıyorlardı. Çünkü uzlaşma teklifleri Haşimoğulları tarafından kabul edilse de Hz. Muhammed @ tarafından kabul edilmemişti. Ebu Talip’in önderliğinde Haşimoğulları da şimdi Hz. Muhammed’in @ yanında duruyorlardı. Onlar onu her halükârda destekleyeceklerine de ant içmişlerdi. Bu nedenle Mekke müşrik elitleri tehdit ettikleri boykotu gerçekleştirmek için harekete geçeceklerdi. Uygulanacak boykot ile Haşimoğulları ile diğer kabileler arasındaki tüm ticari ve insani ilişkiler kesilecekti. Onlara yiyecek, giyecek, her türlü eşya ve mal satışları yasaklanacaktı. Hatta evlilik ilişkileri de boykot kapsamında idi. Birlikte yaşanılan şehir halkından bazı kesimlere böyle bir boykotun yapılması son derece yanlıştı. Mekke gibi Haram / Serbest bir bölgede böyle bir uygulamanın yapılması ise iki kat yanlıştı. Çünkü Hz. İbrahim’in Kabe’yi inşa etme amacı hukuksuzluktan kaçan insanların bu bölgede toplanarak emniyet, güven, barış ve hukuk içerisinde yaşamasıdır. O nedenle Mekke haram / serbest bölgedir. Yani bu bölgede cana, mala, ırza tecavüz edilemez, insanların yaşam haklarına büyük hürmet vardır. İnsanlar ihtiyaçlarını serbestçe ve güven içerisinde temin ederler. Ticaretlerini bu serbestlik ve güven içerisinde gerçekleştirirler. Allah’ın verdiği tüm temiz rızıklar, ziynetler ve eşyalar burada serbestçe alınır satılır. Bundan kimse mahrum edilemez ve kimseye yasaklanamaz. Bu bölgede sadece israf / aşırı gitmek, sınırları aşmak, hakka tecavüz etmek, kötülüğü ve çirkinliği aramak yasaktır. Mekke’nin (Kabe’nin) statüsü ve kuruluş amacına yönelik bu hatırlatma ile asıl yanlışın bu nimetleri Haşimoğulları’na yasaklayacak olan ve / veya yasaklama tehdidini yapan Ebu Cehil gibi şeytanlarınca işlenmekte olduğu ortaya konulmalıydı. Şayet bu boykot uygulanacak olursa bunun Mekke’nin Haram Bölge statüsüne darbe vurulması olacaktı. Mekkelilere en büyük kötülük bu boykot darbesi ile yapılacaktı. Allah’ın insanlar için yarattığı her türlü yiyecek, giyecek, içecek, eşya, bilgi vb. rızık ve ziynetlerden insanları mahrum etmenin / yasaklamanın kimsenin haddi olmadığı ilan edilerek boykotun çok yanlış olduğu ve bu işin sonunda (kıyamette) asıl boykotçuların bu nimetlerden mahrum kalacaklarının tehdidi müteakip ayetlerle yapılır. 31-32- Ey Âdem oğulları! Mescidlerde ziynetlerinizi (elbise, takı, binit, eşya) takının ve yiyin-için fakat israf etmeyin. Muhakkak ki Allah israf edenleri sevmez. De ki: “Allah’ın kulları için çıkardığı ziynetleri ve tertemiz rızıkları kim haram / yasak edebilir?” De ki: “Bunlar, dünya hayatında müminler içindir –kıyamet gününde yalnız onlara has olmak üzere–.” İşte böylece Biz, ayetleri bilen bir topluluğa ayrıntılı olarak açıklıyoruz. (Araf Suresi 31-32) Daha sonra ki ayetlerde Cenab-ı Hak, asıl yasaklanması gereken şeyin, gizli ve açık her türlü günahı irtikap etmek, başkasının malına haksız olarak göz dikmek, halkı aldatıp kandırma iğrençliklerini işlemek, üstelik bu tür çirkin eylemleri kendisinin emrettiğini söyleyerek kendisine iftira atmak, O’na ortaklar koşmak ve kendi kafalarından kutsallıklar uydurmak olduğunu bildirdi. Fakat müşrik elebaşılar yasaklanması gereken bu şeyleri şirk sistemi ile meşru hale getirip rahatlıkla işliyorlardı. Cenab-ı Hak onların işledikleri bu suçlar nedeniyle sonlarını hazırladıklarını ifade eder. Her ümmetin bir ecelinin olduğunu ve bu tür günahlar nedeniyle yıkılma zamanları / ecelleri geldiğinde bir an bile gecikmeksizin yıkılıp gideceklerine vurgu yaparken Mekke şirk sisteminin de sonunun mutlaka geleceğine işaret etti. Ayetlerini kendilerine okuyan Resulüne uyarak kendini düzelten ve takva sahibi olanların ise tevhid sistemi kurulduğu zaman üzülmeyeceklerini ve korku duymayacaklarını bildirdi. Fakat kim de kibir / gurur yapar da Allah Resulünü inkâr ederse o kişinin her iki cihanda da azap ile cezalandırılacağını da bildirdi. 33-36- De ki: “Rabbim, sadece iğrençlikleri; onun açık ve gizli olanını, günahları, haksız yere başkasının malına göz dikmeyi, haklarında hiçbir delil indirmediği şeyleri Allah’a ortak koşmanızı ve hakkında bilmediğiniz şeyleri Allah’a iftira etmenizi yasaklamıştır.” Her ümmet (toplum) için bir ecel (süre) vardır. Onun için ecelleri geldiğinde ne bir an erteleyebilirler ne de öne alabilirler. Ey Âdem oğulları! Size, aranızdan, ayetlerimi anlatan elçiler geldiğinde, kim sorumluluk bilinciyle hareket eder ve kendini düzeltirse, işte onlara kaygı yoktur ve onlar üzülmeyecekler de. Ama ayetlerimizi yalanlayanlar ve onlara karşı büyüklük taslayanlar ise, işte onlar ateş ashabıdır. Onlar orada sürekli kalacaklardır. (Araf Suresi 33-36) Cenab-ı Hak, müteakip ayetlerde boykot tehdidinde öncülük yapan, onlara engel olmadığı gibi kendini onlara katılmak zorunda hissedenlere yönelik şiddetli uyarılar yaptı. Bu uyarılar ahirette karşılaşılacak ceza sahneleri ile korkutularak yapıldı. Söz konusu cezalandırma sahneleri aynı zamanda Mekke’li müşriklerin gelecekte başlarına gelecek toplumsal kıyametlerinde yaşayacakları sahnelerdi. Boykotun bayraktarlığını / önderliğini yapan müşrikler ile onlara uyup boykota katılan müşrikler hem gelecekteki toplumsal kıyamette hem de ahiretteki kozmik kıyamette karşılaşacakları azap sırasında birbirlerini suçlayacaklar ve boykot bayraktarlarına uyan müşriklerin kendilerini kurtarmak için Ebu Cehil gibi boykot önderlerini suçlayacakları ve onlara lanet okuyacakları sahnesi anlatıldı. Fakat o suçlamaların kendilerini azaptan kurtarmayacağı da ifade edildi. Çünkü onlar aslında boykotçulara karşı koyabilecek iken karşı olmayı göze alamayıp suça iştirak etmişlerdi. Yapılan uyarılar ile boykota gönülsüz olanların en azından gelecekte karşılaşacakları cezadan korkarak boykota iştirak etmemeleri sağlanmaya çalışıldı. Ama iştirak edecek olurlarsa bu işin şakasının olmadığı da vurgulanmış oldu. 37-41- Öyleyse, Allah’a karşı yalan uyduran veya ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Kitap’ta yazılan nasipleri onları bulacaktır. Resullerimiz, canlarını almak üzere onlara gelince; “Hani, nerede Allah'tan başka yardım istedikleriniz?” diyecekler. Onlar ise, “Bizi yüzüstü bıraktılar!” diye karşılık verecekler ve inkârcı olduklarına, bizzat kendileri tanıklık edecekler. (Allah onlara,) “Size önderlik eden / sizi sürükleyen (Ebu cehil gibi şeytanlar grubu) insden (tanıdığınız, ünsiyetiniz olan) ve cinnden (tanımadığınız, yabancı, ecnebi) toplumların arasına katılarak ateşe girin!” diyecek. Her toplum girdikçe kardeşine / yandaşına / yoldaşına lânet edecek. Nihayet hepsi oraya toplandığında, izleyenler / tabi olanlar önderler / öncüler / boykot bayraktarları hakkında, “Rabbimiz! İşte şunlar bizi saptırdı. Onlara ateşten iki kat azap ver” diyecek. (Allah ise) “Herkese iki kattır, fakat siz bilmiyorsunuz” diye cevap verecek. Bu kez önderler / öncüler / boykot bayraktarları, kendilerini izleyenlere / tabi olanlara “İşte gördünüz, sizin bizden bir farkınız yoktur. O hâlde yaptıklarınızdan dolayı azabı tadın” diyecekler. Şu, ayetlerimizi yalanlayan ve onlara karşı büyüklenenlere, işte onlara göğün (yüce alemlerin) kapıları açılmayacak ve halat (ya da deve) iğne deliğinden geçmedikçe onlar cennete girmeyeceklerdir. Biz suçluları işte böyle cezalandırırız. Onlar için cehennemden yataklar, üstlerinden de ateşten örtüleri vardır. Biz zalimleri işte böyle cezalandırırız. (Araf Suresi: 37-41) Cenab-ı Hak, ahiret yurdunun diğer sahnesinde ise müminlere ve boykota maruz kalan Haşimoğullarına, karşılaştıkları zulüm ve mahrumiyetin karşılıksız bırakılmayacağını ve çok büyük mükafatla ödüllendirileceğini anlattı. Bu ödül aynı zamanda Hz. Muhammed’in @ yanında yer alanlara bu dünyada verilecek ödülün de müjdesidir. Ayetlerin devamında Cenab-ı Hak, Ahiretteki cennette yaşanacakları örnek vererek Hz. Muhammed @ yanlılarının kuracakları medeniyette dünya cenneti misali müminlerin kalpleri Cenab-ı Hakk’ın kılavuzluğu ile kabilesel ve kişisel kıskançlıklardan, hasedden, kin ve garazdan, hainliklerden temizlenerek kardeşliğe, tevhide, barış yurduna kavuşulacağını müjdeler. Anlatılan bu sahnelerde, boykotla her türlü nimetten mahrum bırakılanlar ahirette boykotçulara tabi olanlarla alay edecekler ve adeta “nasılmış, kim haklıymış?” diyecekler. Boykotçulara tabi olanlar ise çok büyük bir pişmanlıkla boykot önderlerine / Ebu Cehil gibi iblislere lanet edecekler. İşte bunların hepsi hem bu dünyada hem de ahirette yaşanmış ve yaşanacaktır. 42-45- Fakat kim iman eder ve ıslah edici eylemlerde bulunursa –ki Biz hiç kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemeyiz– işte onlar cennet ehlidir ve onlar, orada ebedi olarak kalıcıdır. Onları içlerine işlemiş kötü duygu ve düşüncelerden tamamen arındıracağız. Onların altlarından ırmaklar akacak. (Ve onlar,) “Bize bunun için rehberlik eden Allah’a hamdolsun. Eğer Allah bize rehberlik etmeseydi biz doğru yola erişemezdik. Şüphesiz Rabbimizin peygamberleri bize gerçek ile gelmiştir” diyecekler. Onlara seslenilir: “İşte size yaptığınız iyiliklere karşılık mirasçısı olduğunuz Cennet!” Cennet halkı ateş halkına, “Biz, Rabbimizin bize vaat ettiğini gerçekleşmiş olarak bulduk. Peki, siz Rabbinizin size vaat ettiğini gerçekleşmiş olarak buldunuz mu?” diye seslenecekler. Onlar, “Evet” diyecekler. İçlerinden bir münadi haykıracak: “Allah lanet etsin tüm zalimlere! O zalimler ki insanları Allah’ın yolundan çevirirler ve onu çapraşık, dolambaçlı, zor göstermeye çabalarlar; üstelik onlar ahireti de inkâr ederler!” (Araf Suresi 42-45) Haşimoğullar ve müminler ise boykota karşı şanlı bir direniş sergileyeceklerdir. Öyle ki henüz iman etmemiş fakat müminlerin haklı olduklarını bilen kararsızlar /a’raftakiler / ortadakiler onlara gıpta edeceklerdir. Ayrıca mümin olmasalar da müşriklerin Haşimoğullarına ve müminlere yapacakları boykota gönlü razı olmayan, onların bu girişimlerini yanlış bulan ama elinden de bir şey gelmeyen araftaki Mekkelileri inkârcı müşrik Mekkelilerden ayrı tutmak gerekiyordu. Onlar korktuğu içinde müminlerin yanında yer almıyorlardı fakat müminlerin ve Haşimoğullarının onurlu direnişlerine de imreniyorlardı. Onlar diğer inkarcılardan farklıydı. Onlar müşrik elitlerin Haşimoğullarına ve müminlere yapacakları boykotun çok yanlış ve Mescid-i Haramın statüsüne aykırı olduğunu ve bu boykotun sonunun iyi olmayacağını biliyorlardı. Aslında bu boykotçu ileri gelenlerle beraber olmak ve onlarla birlikte bulunmak da istemiyorlardı. Arada kalmış bu kimselerin hem dünyadaki gelecekleri hem de ahiretteki akıbetleri yine kıyamet sahneleri ile tasvir edilir. Onlar sonunda Hz. Muhammed @ ve müminlerin yanında olmayı ve müşriklerden uzak olmayı tercih edeceklerinden dolayı hem bu dünya da hem de ahirette huzura, barışa ve cennete kavuşacakları müjdelenir. Cenab-ı Hak, araftakiler ayırdımı ile toplumda iyi ve kötüyü ayırt edebilen ama birtakım nedenlerle iyilerin yanında da yer alamayan insanları, toptancı bir anlayışla kötülerin arasına itmemeye ve onları kazanmaya çalışan müthiş bir stratejiyi Hz. Muhammed @ ve yanlılarına öğretti. 46-49- Aralarında da bir perde vardır. A’raftaki / ortadaki / iyilerle kötüleri ayırt edebilmiş kimseler, her iki kesimi de simalarından (belirtilerinden) tanırlar. Ve bunlar (a’raftaki kimseler), cennete girmek için can attıkları halde henüz girmemiş olmakla birlikte cennet halkına da “Selâm olsun size!” diye sesleneceklerdir. Gözleri ateş halkına çevrilince, “Rabbimiz! Bizi bu zalimlerin arasına katma” diye yalvaracaklar. A’raftaki / ortadaki / iyilerle kötüleri ayırt edebilmiş kimseler, simalarındaki belirtilerinden tanıdıkları kimselere seslenip, “Kalabalığınız ve büyüklenmenizin sebebi olan şeyler (malınız, mülkünüz, gücünüz,..) size hiçbir yarar sağlamadı, işte şunlar (müminleri işaret ederek) bir zamanlar “Allah rahmetini onlara asla ulaştırmaz!” diye yemin ettiğiniz kimseler değiller mi?” diyecekler ve kendilerine “Girin cennete! Sizin için gelecek endişesi yok, geçmiş dolayısı ile de hüzün duymak da yok!” denilecek.( Araf Suresi: 46-49) Cenab-ı Hak, bir diğer kıyamet sahnesini anlatırken Mekkeli müşrik elitlerin Haşimoğullarına ve müminlere reva görecekleri boykotun aynısı ile kendilerinin ahirette karşılaşacaklarını tasvir eder ve müminler ile Haşimoğullarına ise cennet nimetlerinin sunulacağını bildirir. Ayrıca peygamberimizin vaad ettiği toplumsal kurtuluş / diriliş / azap gününün hemen olmasa da mutlaka geleceğini ve bu nedenle önemli olanın o gün için hazırlıklı olmak gerektiği müteakip ayetlerde vurgulanır. 50–53-Ateş halkı, cennet halkına şöyle seslenecek: “(Ne olur) üzerimize biraz su dökün!” veya “Allah’ın size bahşettiği rızıklardan bize de verin”. Onlar ise, “Allah, dinlerini oyun ve eğlenceye çevirip dünya hayatının cazibesine aldanan inkârcılara suyu da yiyecekleri de yasaklamıştır!” diye cevap verecekler. Dahası onlar nasıl bugünle karşılaşacaklarını umursamadılar ve mesajlarımızı bile bile inkâr ettilerse, Biz de bu gün onları dikkate almayacağız. Zira Biz onlara, inanmaya gönüllü bir toplum için, bir yol haritası ve rahmet olarak, tam ve kesin bir bilgiye dayalı izahlarımız bulunan bir Kitap iletmiştik. (Şimdi) onlar ille de onun verdiği haberlerin hemen gerçekleşmesini mi bekliyorlar? Onun gerçekleştiği gün geldiğinde, önceleri onu dikkate almayanlar, “Doğrusu Rabbimizin elçileri bize hakikati söylemiş. Acaba şimdi bize şefaat edip bizi kayıracak birileri var mı? Veya geri gönderilip de yaptıklarımızdan başkasını yapabilir miyiz?” diyecekler. Doğrusu onlar işte böyle kişiliklerini yitirecekler ve uydurdukları şeyler de onları yüzüstü bırakacak. (Araf Suresi 50-53) Hz. Muhammed @ yanlılarının morale ihtiyacı vardır. Zira Habeşistan’a yapılan hicret başarılı olmuşken müşrik elitlerin yapmış oldukları siyasi bir manevra ile yanıltılarak tekrar Mekke’ye geri dönmeleri onların morallerini son derece bozmuştur. Toplumsal devrimin / dönüşümün ne zaman gerçekleşeceği, Cenab-ı Hakk’ın vaadini ne zaman yerine getireceği hususlarındaki tereddütlere cevaplar verilmesi gerekmektedir. Bu tereddütleri gidermek ve moral vermek için Cenab-ı Hak, yerleri ve gökleri aşama aşama belli bir süreçte yarattığını ve sonra da yarattığı kâinatı kontrolü altına aldığını belirtti. O bu benzetme ile tevhidi dünya görüşüne dönüşümün aşama aşama olacağını ve sonunda da ilahi öğretiye dayalı tevhit sisteminin bütün topluma hâkim olacağını anlatır. Zaferi hemen vermemesinin hikmeti olarak, hareketin belirli aşamalardan geçerek olgunlaşması gerektiğine işaret edilir. Güneş, ay ve yıldızların O’nun emrine amade olması misali bütün beşerî otoriteleri de emrine amade kılabilecek güç ve kudrete sahip olan Alemlerin Rabbinin her şeye hâkim olduğunu ve son derece de cömert olduğu belirtilir. Bu nedenle de müminlerin güvenmeleri ve dua / niyazla O’na yönelmeleri gerektiği ifade edilir. Ayrıca müminler O’nun verdiği söz / vaat yerine gelince yani ülkede dirlik, düzenlilik ve birlik sağlanıp toplum ıslah edildikten sonra sakın bozgunculardan olmamaları konusunda uyarılırlar. [1] ) Utbe bin Rebia’nın Resulullahın tevhidi dünya görüşünü tüm Mekke’nin kabul edip arkasından gidilmesini, başarırsa bu başarının Mekke’nin başarısı olacağı, şayet yenilirse o zamanda bu beladan kurtulmuş olacakları şeklindeki teklifine atıfla (A.A) [2] ) NOT: Kıssanın ayetlerdeki anlatımına dikkat edilecek olursa konuşan şahısların isimleri zikredilmez. Yeni konuşanların kimlikleri gizlenir. Böylece kıssa benzer olaylara çok rahat bir şekilde metafor yapılabilir. Sözlü kültürün anlatım şekli olan kıssa anlatımı tekniği ile Cenab-ı Hak, o dönemde olan olayları çok veciz ve edebi bir şekilde Hz. Adem kıssası metaforunda anlatmıştır. (A.A) Hatta şu uyarılarda eklenir; “Sadece kendi toplumunuzu ıslah etmeyeceksiniz başka diyarlara da gidip diğer toplumları ıslah etmek üzere O’nun size gönderdiği öğretiyi taşıyacaksınız ve bu ilahi öğretiyi onlara öğreteceksiniz. Böylece oralara da rahmet olacak çevrenizdeki ölü toplumları da bu rahmetle dirilteceksiniz. Tıpkı rüzgârın yağmur yüklü bulutları yüklenip taşıması ve o yağmuru / rahmeti kurak beldelere / ölmüş topraklara götürüp bırakması ve oraların o rahmet ile dirilmesi gibi.” Rüzgâr misali vahyi alıp başka diyarlara götüren müminler, bu ilahi öğretinin vereceği hayat ile dirilen toplumlar ile büyük bir medeniyet inşa edecektir. Cenab-ı Hak, müminlere şu görevleri de çeşitli benzetmelerle bildirir; “Sizlerin görevi insanlar için iyi bir ortam hazırlamaktır. İlahi öğretinin hâkim olduğu bir toplumdan güzel insanlar çıkacaktır ve güzel bir toplum inşa edilecektir. Ama kötü, çirkin ve sapık bir toplumun çıkaracağı insanlar da azgın, sapık ve zalim olacaktır. Şirk öğretisinin hâkim olduğu toplumdan iyi insan çıkmasını bekleyebilir misiniz? Bu, tıpkı bereketli ve verimli bir toprağın iyi bitki vermesi ve kurak, kıraç ve verimsiz bir toprağın da kötü, çelimsiz ve zayıf bitki vermesi misali gibidir.” İşte bu vazifeleri yapabilecek kıvama gelmesi için müminlerin bir süre daha yetişmeleri, olgunlaşmaları ve çilelere tahammülü öğrenmeleri gerekmektedir. 54-58- Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde /aşamada / çağda yaratan, sonra Arş üzerine istiva eden / otoritesini kuran / yönetimi altına alan, gündüzü, durmadan kovalayan gece ile bürüyen ve güneş, ay ve yıldızları emrine amade kılan Allah’tır. İyi biliniz ki yaratma da yönetme de sadece O’na aittir. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne cömerttir! Rabbinize alçak gönüllü olarak ve derin bir acziyet duygusu içinde yalvarın! Kesinlikle O, haddi aşanları sevmez. Bu nedenle düzen sağlandıktan sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. O’na, derin bir ürperti ve büyük bir iştiyakla dua edin. Muhakkak ki Allah’ın rahmeti, muhsinlere (erdemlilere / güzel davrananlara) çok yakındır. O’dur, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeciler olarak gönderen. Ki o rüzgârlar, yağmur yüklü bulutları yüklenince, onu kurak bir beldeye götürür ve bu yolla suyu indiririz. Böylece her türlü ürünün yeşerip boy vermesini sağlarız. İşte Biz, ölüleri de böyle dirilteceğiz. Belki düşünür de öğüt alırsınız. İyi / güzel / bereketli beldenin bitkisi, Rabbinin izniyle gür ve gümrah olur; ama kötü olandan ise yararsız bitkiden başka bir şey çıkmaz. İşte Biz, şükreden / elindeki nimetin değerini bilen bir toplum için ayetlerimizi böyle türlü türlü, tekrar tekrar dile getiriyoruz. (Araf Suresi 54-58) Mekke müşrik elitler siyasi bir zafer kazandıkları düşüncesiyle zafer sarhoşluğu içerisinde idiler. Habeşistan’a hicret eden müminlerin Mekke’ye geri dönmeleri onlarda çok büyük sevinç yaratmıştı. Ayrıca uzlaşmaya yanaşmayan Haşimoğulları ve müminlere boykot uygulama kararında ısrarlı idiler. Bütün bu olumsuzluklara rağmen Hz. Muhammed @ Rabbine olan sonsuz bir güven ile müşrik elitlerini hemen sevinmemelerini, tevhidi dünya görüşüne dönmedikleri takdirde kendilerini korkunç bir azap / yıkımın beklediği konusunda uyarıyordu. Onlar ise bu uyarılara Peygamberimiz için siyasetten anlamayan, sapık, yolunu şaşırmış, dalalet içinde olduğunu söylediler. Bu sözleriyle onlar kazandıkları siyasi zafere işaretle savundukları şirk ideolojilerinin daha üstün olduğunu ifade ediyorlardı. Onların bu sözlerine karşı Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’den @ onlara Hz. Nuh’un @ diliyle cevap vermesini istedi ve müteakip ayetlerini inzal etti. Bu ayetlerde Hz. Nuh’un@ mücadelesinde kavminin aynı sözleri kendisine sarf ettiğini kıssa olarak zikreder. Nasıl ki Hz. Nuh @ kendi kavminin azgınlarına karşı uyarılarını yaparken kendisinin gayet aklı başında ve ne dediğini bilen birisi olduğunu belirttikten sonra, bu uyarılarını Allah’ın elçisi olarak yaptığını, kendilerine öğüt verdiğini, ilahi vahiy sayesinde onların bilemediği şeyleri bildiğini ifade ettiyse, Hz. Muhammed’de @ aynı hususları Mekke müşrik ileri gelenlerine söyledi. “Kavminin faydasına olacak öğütlerde bulunmak neden yadırganıyor anlaşılacak gibi değil” diye de ekler. Hz. Nuh’un @ gemisine girenlerin kurtulduğu gibi Hz. Muhammed’in @ tevhid dünya görüşüne katılanlarında kurtulacağı müjdesi verilir ki; müminler bu müjde ile sevinsinler. Zira boykota gidilen bir süreçte böyle bir morale onların çok ihtiyaçları vardı. 59-64- And olsun ki Biz, Nuh’u kavmine elçi olarak gönderdik. O dedi ki; “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka bir ilâhınız yoktur. Ben, sizin korkunç bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum” dedi. Kavminin ileri gelenleri, “Biz seni apaçık bir sapıklık / dalalet içinde görüyoruz” diye karşılık verdiler. (Nuh) dedi ki: “Ey kavmim! Ben dalalette / sapık / yolunu kaybetmiş değilim, aksine ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Size Rabbimin gönderdiği mesajları tebliğ ediyor, size öğüt veriyorum; çünkü ben Allah’tan gelen vahiy sayesinde, sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum. Fakat takvalı / sorumluluk sahibi olmanız ve bu sayede rahmete nail olabilmeniz için, içinizden sizi uyaracak bir kişiye, Rabbiniz tarafından bir zikir (kitap)gelmesi neden acayibinize gidiyor / yadırgıyorsunuz?” (Bu uyarıya rağmen) onu yalanladılar. Bunun üzerine Biz de onu ve onunla beraber gemide bulunanları kurtardık, ayetlerimizi yalanlayanları da boğduk! Onlar gerçekten de kör bir kavim (topluluk) idiler. (Araf Suresi 59-64) Müşrik elebaşılara Hz. Nuh’un @ dilinden verilen cevaptan sonra bu kez Hz. Hud @ diliyle de cevaplar verilir. Ve bu cevaplarda Hz. Hud @ kıssası üzerinden peygamberimiz için “Kendisinde bir akılsızlık, basiretsizlik, şaşkınlık, gafillik olmadığını ve bunu da en iyi bilenlerin kendileri” olduğu belirtildi. Daha sonra ise “Cenab-ı Hak tarafından bilgiyle donatılmış, ne yapacağını bilen, akıllı ve bilge bir kişilikle sizlere öğüt veren, yol gösteren, önünüzdeki tehlikelere işaret ederek sorumlu olmaya davet eden ve böylece sizin iyiliğinizi isteyen birisinin yine O’nun tarafından size gönderilmesinden daha tabii ne olabilir? Bu olaydaki tuhaflık nerede?” şeklinde uyarıcı ve düşünmeye çağıran sorular yöneltildi. Hz. Hud @ diliyle verilmesi istenen mesajlara bir de Hz. Muhammed’in @ yaptığı uyarı ile alay etmelerine verilen cevaplarda eklenir. Çünkü onlar Hz. Muhammed’in @ sadece şahsiyeti ile alay etmemişlerdi aynı zamanda onun “toplumsal kıyametiniz / yıkımınız / azabınız yakındır” uyarısına karşı da şöyle alay etmişlerdi; “Hani bizim şirk rejimimizin ve bizim sonumuz geliyordu? Ne zaman olacak bu toplumsa kıyamet? / bu toplumsal yıkım? Ne zaman gelecek bu tehdit ettiğin azap?” Onların bu alaylarına karşı da peygamberimizin Hz. Hud @ diliyle şöyle cevap vermesi bildirildi; “Şu içinde yaşadığınız kokuşmuşluğunuz, geriliğiniz ve ilkelliğiniz size azap olarak yetmez mi? Azap olarak daha neyi bekliyorsunuz? Zaten hak ettiğiniz azabın içindesiniz. Bu ilkellik, gerilik ve kokuşmuşluğun sebebi olan boş-batıl gelenek, düşünce ve inançlarınızla bakalım nereye kadar gideceksiniz? Bu halinizin sizi nereye götüreceğini birlikte yaşayacağız ve göreceğiz?” 65-72- Ad’a da kardeşlerinden Hud’u (elçi olarak gönderdik). O, “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilah yoktur. Hâlâ sakınmayacak mısınız?” dedi. Kavminden, inkarda direnen ileri gelenler, “Biz seni beyinsizlik / ahmaklık / saflık / zekâ geriliği içinde görüyoruz ve üstelik biz senin yalan söylediğini düşünüyoruz” diye cevap verdiler. (Hud da) dedi ki “Ey kavmim! Ben beyinsiz / ahmak / saf / geri zekalı biri değilim. Tam aksine ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Size Rabbimin mesajlarını tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm. Sizi uyarması için içinizden birine Rabbinizden bir zikir (kitap) gelmesi neden acayibinize gidiyor / yadırgıyorsunuz? Hiç değilse Nuh kavminden sonra sizi nasıl halifeler / uygarlığın mirasçısı yaptığını ve yaratılış bakımından sizi nasıl üstünlüklerle takviye ettiğini düşünün! Allah’ın bu nimetlerini düşünün ki kurtuluşa erebilesiniz!” (Onlar da) dediler ki: “Sen bize Allah’a; tek olarak kulluk etmemiz ve atalarımızın kulluk ettiklerini bırakmamız için mi geldin? Tamam, eğer doğrulardan isen, haydi getir (de görelim) bizi tehdit edip durduğun azabı!” (Hud) dedi ki: “(Daha ne bekliyorsunuz ki?) Rabbinizin bir azap olarak müstehak gördüğü kokuşmuşluğun içindesiniz zaten! Şimdi, Allah’ın haklarında hiçbir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın yücelttiği isimler hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? Bekleyin öyleyse, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyeceğim!” Bunun üzerine onu ve onunla beraber olan kimseleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık ve ayetlerimizi yalanlayanların kökünü kazıdık. Çünkü onlar (tehdidimizin gerçekliğine) inanmamışlardı. (Araf Suresi 65-72) Hz. Muhammed’in @ müşrik elitlerin boykota asla yeltenmemeleri ve toplumun zayıf, kimsesiz, yoksul ve fakirlerine zalimce davranmamaları aksi takdirde acıklı bir cezaya çarptırılacakları konusunda uyarınca onlar geldikleri konumu siyasi zafer olarak gördüklerinden daha çok şımardılar ve şirk rejimlerini kimsenin yıkamayacağını ve asla tehditlere pabuç bırakmayacaklarını deklare ettiler. Böylece onlar rejimlerinin çok güçlü olduğunu, muhalifleri ezebilecek kudrette olduklarını ve bu konuda kural, ilke, kutsal vb. hiçbir değer tanımadıklarını ve yapacakları şeyler konusunda bir gün gelip yaptıklarının ve yapacaklarının hesabının sorulmasından korkmadıklarını gösteren mesajlarını verdiler. Hatta daha da ileri giderek müminlerin çok emin oldukları ve geleceğinden asla şüphe etmedikleri toplumsal yıkım / toplumsal devrim konusunda onların kanaatlerine asla katılmadıklarını ve onların bekledikleri bu devrimin / bu yıkımın hayalden öte bir şey olmadığını belirttiler. Bu nedenle de şirk sistemini aynen muhafaza edeceklerini, Hz. Muhammed @ yanlılarına ve Haşimoğullarına boykot uygulayacaklarını, Allah’ın verdiği nimetleri onlara yasaklayacaklarını ve bu hususta kimseden korkmayacaklarını duyurdular. (Allah’ın devesinin yeryüzünde otlamasına müsaade edilmemesine bir metafor) Mekke’nin müşrik elitleri bunlarla da yetinmeyeceklerini ve Hz. Muhammed’in @ safında yer alan köle ve kimsesizleri her türlü işkenceden geçirdiklerini, bazısını vahşice öldürdüklerini de anlatarak a’raftakiler ve Mekke’ye gelen yabancılar üzerinde baskı ve terör estirileceğini de söylediler. Mekke’ye gelen yabancılardan Hz. Muhammed’e @ iman ederek bağlanma kararı alanlar ya da onu desteklemek arzusunda olan olursa onlara da boykot, baskı, yıldırma, aşağılama ve hatta zayıf olanlarına karşı da aynı şeyleri yapmaktan çekinmeyeceklerini ifade ettiler. Onların bütün bu söylemleri Hz. Salih @ kıssasındaki “haydi getir şu tehdit ettiğin azabı” metaforu ile verilmektedir. Fakat Mekke müşrik ileri gelenleri yapacakları yanlışın farkında bile değildiler. Çünkü eğer boykot yapacak olurlarsa bu kendi sonları olacaktı. Cenab-ı Hak, boykot konusundaki uyarısını Hz. Salih @ kıssası ile yapar; 73-79- (And olsun ki) Semud’a da kardeşlerinden Salih’i (elçi olarak gönderdik). O dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilah yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil geldi. İşte şu, Allah’ın devesi, sizin için bir ayettir; o halde bırakın onu Allah’ın yeryüzünde otlasın, sakın ona bir kötülük etmeyin, yoksa sizi elem verici bir azap yakalayıverir. Ad’dan sonra O’nun sizi nasıl halifeler / uygarlığa varisler kıldığını ve yeryüzünde sizi nasıl yerleştirdiğini düşünün ki: Onun düzlüklerinde saraylar yapıyorsunuz, dağlarını evler halinde yontuyorsunuz. Öyleyse Allah’ın nimetlerini düşünün de yeryüzünde fesadı / kötülüğü yaygınlaştırarak taşkınlık yapmayın.” Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, aşağılayıp zulmettikleri müminlere dediler ki: “Siz, Salih'in gerçekten Rabbi tarafından gönderilmiş olduğunu nereden biliyorsunuz?” (Onlar da) “Biz onun getirdiği mesaja inanıyoruz!” dediler. O büyüklük taslayan kimseler, “sizin o kadar emin olduğunuz şeyi biz asla doğru bulmuyoruz!” dediler. Sonunda deveyi katlettiler ve Rablerinin emrine başkaldırdılar: üstelik dediler ki; “Ey Salih! Eğer gerçekten elçilerden birisi isen, haydi getir şu bizi tehdit ettiğin azabı!” Derken, onları, şiddetli sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. (Salih de) onları ardında bırakırken “Ey kavmim! And olsun ki ben size Rabbimin mesajını tebliğ etmiştim ve size öğüt vermiştim, fakat siz öğüt verenleri hiç sevmediniz!” diye söylenmişti. (Araf Suresi 73-79) Hz. Muhammed @ Mekkelileri temizliğe, dürüstlüğe, doğruluğa ve erdemliliğe davet etmişti. Getirdiği ilahi öğreti ile de onları yıkıma, azaba götürecek şirk sisteminden ve bu sistemin sonuçları olan sapkınlıklardan da kurtulmaya davet etmekteydi. Şirk sistemi onların cinsel sapkınlıklarını da meşru hale getirmişti. Halbuki Allah Resulü, tevhidi dünya görüşü ile onları livataya kadar varan azgınlık ve cinsel sapıklıklardan da kurtarmaya çalışıyordu. Mekkeli müşrik ileri gelenleri son kazandıkları siyasal zafer sarhoşluğuyla öylesine azdılar ki; cinsel sapkınlıklarının ve ahlaksızlıklarının dile getirilmesinden, yüzlerine vurulmasından utanacakları yerde pişkin pişkin Hz. Muhammed @ ve müminler için “namus budalası, temizlik budalası, ahlak budalası, temiz olmak istiyorlarmış vb.” ifadelerle onların temiz ve namuslu olmaya yönelik güzel ve övülecek hareketleriyle alay ettiler. Hatta iğrenç hareketlerine ortak olmadıkları için boykotla onları içlerinden atma, onları kendilerinden tecrit etme veya yurtlarından kovma tehdidinde bulundular. Kazandıkları siyasi zafer ile onların kendilerini ne kadar güçlü hissettiklerini ve kendilerini haklı olarak eleştirenleri bile Mekke’den sürüp çıkarma ve tecrit etme tehdidinde bulunabilecek kadar yüzsüz, arsız bir hale dönüştüklerini göstermektedir. Diğer taraftan Hz. Lut @ kıssasının cinsel sapkınlık anlatısı üzerinden Mekke’deki siyasal duruma da bir atıf vardır. Şöyle ki; “kadınları bırakıp erkeklere tecavüz ediyorsunuz” ifadesi ile tevhidi hareketin eril çıkışına, müşriklerin siyasal tecavüzü olarak da okunabilir. Zaten arkasından gelen uygulamanın temiz kalmaya çalışan müminleri şehirden sürüp çıkarmak tehdidi boykot ile örtüşmektedir. İşte Mekke’deki bu durum Hz. Lut @ kıssası ile tasvir edilmiş ve onlara Hz. Lut’un @ dili ile cevap verilmiştir; 80-84- (Ant olsun) Lut’u da (elçi olarak gönderdik). Hani o, kavmine şöyle çıkışmıştı: “Siz, sizden önce alemlerden hiçbirinin yapmadığı kötülüğü mü / fahşayı mı yapıyorsunuz? Sizler kadınlardan başka erkeklerin üzerine şehvetle geliyorsunuz. Aslında sizler haddi aşmış / çizmeyi çoktan aşmış bir kavimsiniz.” Ama kavminin cevabı yalnızca şundan ibaret oldu; “Sürün çıkarın şehrinizden onları! Besbelli bunlar pek temiz insanlarmış!” Bunun ardından Biz de o’nu ve ailesini / yakınlarını / yandaşlarını kurtardık, sadece karısı kalıp toprağa verilenlerden oldu. Sonunda sağanak (gibi bela) yağdırdık üzerlerine. Bak bakalım günahkârların sonu nasıl olurmuş! (Araf Suresi 80-84) Hz. Muhammed’in @ teklif ettiği tevhidi dünya görüşü, kabileci şirk sisteminin getirdiği hukuksuzluğu kaldırmayı öngörüyordu. Kabileci şirk sisteminde kabilelerin birbirinden bağımsız olması, bireylerin işlediklerinden sadece kendi kabile otoritelerine karşı sorumlu olmaları, kimsenin kendilerine hesap soramayacağı anlayışı ve kabilelerin de kendi mensuplarını aşırı şekilde kayırmaları nedeniyle şehir yaşamında muazzam hukuksuzluk ortaya çıkmıştı. Bu hukuksuzluk hayatın her alanında görülüyordu. İşte tevhidi sistemle bu hukuksuzluğun kaldırılması için kabileci şirk sisteminin yok edilmesi gerekiyordu. Allah Resulü@ şirk sisteminin terk edilmesini ve bu sistemin meşru hale getirdiği ticari yolsuzlukların kaldırılması gerektiğini bildirerek müşrik elebaşılarını en zayıf ve haksız oldukları yerden yakalıyordu. Yani onların yaptıkları ticari işlemlerde insanları aldatmamalarını, insanların haklarına tecavüz etmemelerini, ölçüyü ve tartıyı düzgün tutmalarını bildirirken aslında onların doğru olduğunu savundukları şirk sisteminin yanlışlığına işaret ediyordu. Zira onlar alışverişlerinde ölçerken ölçüyü kendi lehlerine olacak şekilde tutuyorlardı ve bunu da tekel konumlarını kullanarak yasal hale getirmişlerdi. İnsanlar çaresiz oldukları için yapılan haksızlığa karşı çıkamıyorlardı. Böylece onların kıssaların başında peygamberimizi suçladıkları sapıklığın aslında kendilerinde olduğu halka gösterilmiş oluyordu. Onları doğruluk, dürüstlük, hakkaniyet sistemi olan tevhid sistemine çağırıyordu. Ayrıca Mekke’nin Hz. İbrahim @ tarafından kurulurken ne kadar az bir topluluk olduklarını ama şimdi gelinen noktada Arabistan yarımadasının ana kenti konumuna geldiklerini belirttikten sonra bu durumun devam etmesi için hukuka, iyiliğe, ıslah olmaya, doğruluğa ve dürüstlüğe önem verilmesi gerektiğini aksi takdirde yok olacaklarını bildirir. Mekkeli müşrik elitler yolsuzluklarının deşifre edilmesinden ve bu yolsuzluklarının bir sistem sorunu olduğunun ifade edilmesinden son derece rahatsız oluyorlardı. Şimdi siyaseten bir üstünlük yakaladıklarını düşünerek peygamberimizi ve müminleri kendi yolsuzluklarını deşifre etmekten vazgeçmeye zorlamakta ve gittikleri yoldan vazgeçmeye çağırıyorlardı. Onları Mekke dışına sürgün etmekle ve boykot uygulamakla korkutmaya çalıştılar. Müminlerin önlerine iki seçenek sundular; “ya şirk sistemini benimseyecek ve tevhidi dünya görüşünü bırakacaksınız ya da Mekke’den sürülerek boykota maruz kalacaksınız.” Müminler bu çağrıyı kesin bir dille reddettiler ve Cenab-ı Hak kendilerini iğrençlik, pislik, yolsuzluk batağından kurtarmış ve temizlik, doğruluk, dürüstlük, fazileti bahşetmişken tekrar o iğrençliğe dönmelerinin mümkün olmadığını haykırdılar. Şayet tekrar şirk sistemine dönecek olurlarsa şimdiye kadar yaptıkları mücadele ve iddiaları ile Allah’a iftira etmiş olacaklarını bildirdiler. Ve onlara şayet kendilerinin haklı olduklarını, bu yaptıklarının doğru olduğunu düşünüyorlarsa eğer karşılarında da bu yaptıklarının yanlış olduğunu iddia eden bir kitle olduğunu değerlendirerek hiç olmazsa halkın hangi tarafı en son tercih edeceğini / Allah’ın nasıl hüküm vereceğini beklemelerini ve kendilerine karşı fikirde olanlara baskı yapmamalarını söylediler. Ama onların boykot konusunda kararlı olduklarını görünce de müşrik kavimleri ile aralarındaki sorunun çözümünde Allah’tan yardım niyaz ettiler. Cenab-ı Hak müşrik elebaşıların eninde sonunda kaybedeceklerini ve yıkıldıkları zaman da arkalarından kimsenin üzülmeyeceğini Hz. Şuayb @ kıssası üzerinden bildirerek müminlere moral verdi. Yukarıda anlatılan durum bir bütün halinde Hz. Şuayb @ kendi kavmi ile yaşadıkları diyalog üzerinden aktarıldı; 85-93- (And olsun ki) Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (elçi gönderdik). Dedi ki: “Ey kavmim, Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Size Rabbinizden apaçık belgeler geldi: Artık ölçüyü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyasının değerini eksiltmeyin, ülkede ıslahat yapıldıktan sonra bozgunculuk yapmayın; eğer Allah’a güvenen kimseler iseniz, bu sizin için daha hayırlıdır! Hem öyle Müminleri tehdit ederek Allah’ın yolundan döndürmeye ve O’nun yolunu yanlış göstermek için her türlü yola başvurmayın. Düşünün ki siz sayıca çok az iken O sizi çoğalttı. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bakın da ibret alın! Mademki aranızda getirdiğim mesaja inanan bir topluluk yanında inanmayan bir topluluk da var; o halde Allah aramızda hükmedinceye kadar bekleyin! Zira O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.” Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: “Ey Şuayb! Ya seni ve senin tarafını seçen müminleri kentimizden sürüp çıkarırız, ya da bizim milletimize / dinimize / yolumuza / inanç sistemimize dönersiniz!” (Şuayb da) dedi ki: “Peki ya razı olmazsak? Hem Allah bizi ondan kurtardıktan sonra kalkıp tekrar sizin milletinize / inanç sisteminize / dininize dönersek, o zaman Allah’a karşı düpedüz yalan yakıştırmış oluruz. Rabbimiz Allah istemediği sürece sizin inanç sistemine geri dönmemiz mümkün değildir. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır ve biz sadece Allah’a güveniyoruz.” “–Ey Rabbimiz! Bizimle şu halkımız arasındaki engelleri hakk ile (gerçek olarak, adilane bir şekilde, en güzel ve en uygun bir şekilde, hakkı-gerçeği açığa çıkaransın) kaldır. Sen elbette engelleri kaldıranların / hakkı- gerçeği açığa çıkaranların en iyisisin! –” Ve o’nun kavminden, kâfir olan ileri gelenler : “Eğer Şuayb’a uyacak olursanız, kesinlikle kaybeden siz olacaksınız!” diye (insanları) tehdit ettiler. Sonunda o müthiş sarsıntı onları yakalayıverdi, yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki orada hiç yaşamamış gibi / yalan oldular. Şuayb’ı yalanlayanlar var ya, işte gerçek kaybeden onlar oldu... Ve (Şuayb) onları ardında bırakırken şöyle söylendi: “Ey kavmim! Doğrusu ben size Rabbimin mesajlarını tebliğ etmiştim ve size öğüt vermiştim, (ama siz öğüt almadınız) şimdi hâl böyleyken ben (sizin gibi) nankör bir kavme / topluma nasıl üzüleyim?” (Araf Suresi 85-93)

© 2022 AAYDIN

bottom of page