top of page

Arama Sonuçları

Boş arama ile 99 sonuç bulundu

  • Bölüm 4:YENİ TOPLUMSAL YAPININ KODLARI | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 4 YENİ TOPLUMSAL YAPININ KODLARI İslam Cumhuriyeti kurulmadan önce şirk sistemine göre yapılanmış olan Medine toplumunun yeniden tanımlanması gerekiyordu. Şirk sistemindeki yönetim her kabilenin kendi kutsallarını eksen alan ve birbirlerine karşı konumlanmış yapılardan oluşmaktaydı. Artık yeni yönetimde Medine’deki her kabileden temsilciler bulunduğu gibi Mekke’den gelen muhacirlerden de temsilciler vardı. Yeni yönetimde herhangi bir kabilenin yücelmesi ve menfaati yerine İslam Cumhuriyetinin yücelmesi ve menfaati dolayısıyla bütün kabilelerin yükselmesi ve menfaati temel ilkeydi. İslam Cumhuriyetinin ortaya koyduğu dünya görüşüne göre bu Cumhuriyetin çatısı altına giren herkes bütünü (ümmeti) oluşturmaktaydı ve bu bütün (ümmet) parçalanmaz bir bütündü. Bu husus Medine Anayasasına / Vesikasına birinci madde olarak konulmuştu. Bütün Medineliler bu Anayasaya “EVET” demiş olmalarına rağmen istisna olarak buna şiddete başvurmasa da sözlü olarak açıktan karşı olanlar olduğu gibi kalplerinde “HAYIR” demelerine rağmen zahiren kabul edenlerde vardı. Ayrıca Birlik ve Beraberliğe / Tevhide “EVET” oyu vermekle birlikte Cumhuriyetin daha ilk uygulamalarından itibaren muhalefet göstereceklerinin sinyallerini veren Yahudi kabileler vardır. Çiçeği burnunda yeni İslam Cumhuriyetinin gelecekte işinin kolay olmadığı ilk uygulamalarında ortaya çıkmıştı. Bu nedenle kurulan birlikteliğin yürümesine karşı duracak iç tehlikenin taraflarının ve özelliklerinin iyi bilinmesi gerekiyordu. Aynı zamanda bir toplumda birlik ve beraberliğin Anayasada yer alması hayata geçmesine yeterli değildi. Zira toplum içindeki çatışma, kaos ve anarşiden beslenen ayrılıkçı unsurlar, menfaat grupları tevhidi parçalamak için ellerinden geleni yapacaktı. Bu menfaat şebekelerinin iyi bilinmesi onlarla yapılacak mücadelenin ilk basamağını oluşturacaktı. Dolayısıyla Cenab-ı Hak, yeni oluşan toplumsal yapıda tarafları vasıflarıyla birlikte Bakara Suresinde anlatarak elçisinin ve bağlılarının bundan sonra izleyecekleri yol haritasında önemli bir toplumsal tanımlama yapar. O’nun tanımlamasında taraflar özetle; İslam Cumhuriyetinin yanlıları olan müminler, devlete açıktan karşı koyan ve müşriklerle iş birliği yapan inkârcılar, İslam Cumhuriyetine taraftar görünmesine rağmen devletin uygulamalarına sürekli muhalefet eden münafıklar ile onların müttefikleri olarak hareket eden Yahudilerden oluşmaktaydı. Cenab-ı Hak, Medine toplumunu tanıma kodlarını verirken sadece bir tespit / tanımlama yapmaz aynı zamanda muhalefet yapanlara öğüt verir, müminlerin muhaliflere nasıl cevap vermesi ve onlara karşı nasıl bir taktik izlemeleri gerektiği konusunda yol gösterir ve muhalefetin ürettiği tezviratların Medine halkı üzerindeki olumsuz etkisini giderecek argümanları bildirir. 4.1-Müminler: Medine İslam Cumhuriyetinin Kurucu ve Yürütücü Sınıfı Sure önce Medine halkının kabul ettiği bu Anayasanın / Kitabın hiçbir maddesinde çelişki olmadığını, Âlemlerin Rabbinin vaat ettiği güzel bir geleceğe / gayba güvenle bakmak isteyen herkesin tereddütsüz, canı gönülden ve içlerinde hiçbir kuşku duymadan kabul ettiğini bildirerek başlar. Daha sonra bu Anayasaya gönül vermiş müminlerin vasıflarını anlatır. O müminlerin Kitaba inanan, iyiliği / takvayı isteyen, iyi niyetli olan, infak eden, salatı ikame eden (kamu hizmetleri ve sorunlarını çözüp kurtuluş ve yücelme için her türlü askeri, siyasi, sosyal, ekonomik ve eğitsel hizmet, dua, gayret ve desteği veren), yaptıklarının hesabını vereceğini bilen ve gelmiş geçmiş tüm ilahi öğretileri gönülden kabul ederek onların takipçileri ile ortak bir paydada buluşan kimseler olduklarını belirtir. Bu Anayasanın / Kitabın kurtuluşa, refaha, huzurlu bir topluma götürecek bir rehber olduğunu bildirerek devam eder. Rahman, Rahim Allah Adına 1- 5- Elif, Lam, Mim. İçindekilerin tereddütsüz kabul edildiği işte bu Kitab’a / Anayasaya ve gayba iman eden / vaat edilen geleceğe güvenle bakan, salatı ikame eden (Allah’ın yardımını talep ederek Kamu hizmetlerini ve sorunlarını çözmek için her türlü faaliyeti üstlenen), kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infak eden, sana indirilene ve senden önce indirilene iman eden ve ahirete de kesin bir şekilde iman eden takva sahipleri için yol gösterici bir kılavuzdur. Bunlar, Rablerinin gösterdiği bir hidayet / rehberlik üzerindedirler. Ve işte bunlardır felaha / kurtuluşa erecek olanlar! (Bakara Suresi 1-5) 4.2-İnkârcılar: İslam Cumhuriyetine Karşı Düşmanla (Müşriklerle) İş Birliği İçinde Mücadele Eden Sınıf Cenab- Hak, Huyey bin Ahtab, Ebu Amir bin Rahib gibi Medine İslam Cumhuriyetinin kuruluşuna en başından beri karşı çıkan ve asla teslim olmayan inkarcılara ise iki cümle ile değinir ve onların ne yapılırsa yapılsın inanmayacaklarını, kalplerinin kapandığını ifade ettikten sonra onların azaba uğrayacaklarını belirtir. 6-7- Şüphesiz şu inkâr etmiş kimseler; onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar. Allah, onların kalpleri ve kulakları üzerine mühür vurmuştur, onların gözlerinde perdeler vardır. Büyük azap onlar içindir. (Bakara Suresi 6-7) 4.3-Münafıklar: İslam Cumhuriyetine İçeriden Muhalefet Eden Sınıf Medine’deki diğer grup ise daha sonra münafık olarak isimlendirilen kişilerdi. Onlar, peygamberimizin iktidarına karşı varlık gösteremeyen ve İslam Cumhuriyetini kabul ederek mümin olduklarını iddia eden Abdullah bin Ubey gibi Medineli bazı ileri gelenlerdi. Onlar bu yolla iktidara yakın olup kendi arzuları ve istekleri doğrultusunda bir yönetim gerçekleştirmeyi düşünüyorlardı. Peygamberimizin yanından ayrılmayıp onun kararlarında etkin rol oynamayı hesaplıyorlardı. Böyle yaparak peygamberimizi Allah’ın gösterdiği politika yerine kendi istedikleri politikayı takip etmesini sağlamaya çalışıyorlardı. Kur’an ifadesiyle Allah’ı ve müminleri aldatmaya çalışıyorlardı. Bunlar hastalıklı tiplerdi. Onlar, Peygamberimizin @ iktidarını zayıflatmak için çeşit çeşit tezviratlar yaparken kendileri aslında İslam Cumhuriyetinin daha iyi olması için çalıştıklarını, niyetlerinin iyi olduğunu, toplumdaki sorunları çözmeyi ve iyileştirmeyi istediklerini beyan ediyorlardı. Diğer taraftan da Mekke Yönetiminin tehditlerini sürekli gündemde tutarak ve Medine’nin başına gelebilecek felaketleri anlatarak peygamberimizin @ iktidarını yıpratmaya, O’nun etrafındaki halkı dağıtmaya çalışıyorlardı. Bunları yaparken de Medine’yi ve Medine halkını düşündüklerini ifade ediyorlardı. Bu münafıklar, peygamberimize güvenerek O’nun ortaya koyduğu politikayı tereddütsüz kabul edip o politikaya uyan mümin halkı da aşağılıyorlardı. Bu müminlerin geleceği göremediklerini, kafalarını kullanmayıp Hz.Muhammed’e körü körüne itaat ettiklerini iddia ediyorlardı. Kendilerinin ise her şeyi enine boyuna düşündüklerini ve her ihtimali değerlendirdiklerini savunuyorlardı. 8–13- İnsanlardan bir kısmı da –inanmamalarına rağmen– “Allah'a ve Ahiret gününe (Allah’ın gelecek vaadine) inandık” derler. Allah'ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki onlar, sadece kendilerini aldatırlar da farkında bile değillerdir. Onların kalplerinde hastalık vardır da Allah, onların hastalığını artırmıştır. Yalan söylemekte oldukları içinde onlara acı bir azap vardır. Onlara, “Yeryüzünde/ ülkede fesat / bozgunculuk çıkarmayın” denildiği zaman, “Biz ancak ıslah edicileriz / iyi niyetli toplumun iyiliğini istiyoruz” derler. Dikkatli olun! Şüphesiz onlar, fesat / bozgunculuk çıkaranların ta kendileridir, fakat şuursuzlukları nedeniyle farkında bile değillerdir. Onlara, “(Sizde şu mümin) İnsanların inandığı gibi inanın” denilince, “Biz, o aklını kullanmayanların / beyinsizlerin inandığı gibi mi inanacağız!” derler. İşte! Asıl aklını kullanmayanlar / beyinsizler kendileridir de farkında bile değiller. (Bakara Suresi 8-13) Medine’nin bu münafık ileri gelenleri iktidara yakın görünmek için müminlerle bir araya geldikleri / onlarla oturup konuştukları zaman mümin olduklarını iddia ediyorlardı. Dışarıdan bakanlar onların iktidar yanlısı olduklarını sanacak şekilde kendilerini gizlemeye çalışıyorlardı. Onların bu hareketlerini sahici zanneden Mekke’nin müşrikleri ya da Yahudi yandaşları ile baş başa verip oturduklarında ise bu kez kendilerinin mümin olmadıklarına onları inandırmaya çalışıyorlardı. Onlara yaptıkları yalakalıkları sırf müminlerle dalga geçmek için yaptıklarını söylüyorlardı. Bu münafık muhalefetin halet-i ruhiyeleri gerçekten çok sağlıksızdı. Ama onları bu hareketleri yapmaya iten sebep, onların hep güçlüden yana olmaları ve kendilerine ait bir şahsiyetlerinin olmayışı idi. Hâlbuki onlar bu hareketleri ile ne müminlere ne de yalakalık yaptıkları otoritelere yaranabilirlerdi. Her hâlükârda kaybedenler grubundaydılar fakat farkına varamıyorlardı. Onlar her iki tarafında kendilerine gülümsemelerine bakarak her iki tarafı da kandırdıklarını ve geleceklerini her durumda garantiye aldıklarını sanıyorlardı. Fakat mücadelenin sonunda kazanan hangi taraf olursa olsun bunlara değer vermeyecek ve onları fırlatıp atacaktı ama onlar bunun farkında değillerdi. İşbirlikçi hainlerin ecellerinin kendi efendileri elinden olduğunu bir türlü göremiyorlardı. 14-16- Onlar, müminlere rastladıkları zaman da “İnandık” derler. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise, “Şüphesiz biz sizinle beraberiz, biz sadece alay edenleriz” derler. Allah, onlarla alay eder ve tuğyanları içinde serserice dolaşmalarına mühlet verir. İşte onlar, hidayet karşı sapıklığı satın almışlardır da bu ticaretlerinde kar etmedikleri gibi doğru yolu da bulamadılar. (Bakara Suresi 14-16) Bu münafıklar ruhen hasta olduklarından, sağlıklı düşünemeyen, kişilikleri oturmamış tiplerdi. Son derece korkaktılar. Gelecekten endişe ediyorlardı. Hâlbuki Medine’nin içinde bulunduğu karanlık ortamı aydınlatmak için Hz.Muhammed @ İslam / Barış Cumhuriyetini kurarak bir ateş yakmıştı. O ateş tam etrafı aydınlatmışken yani kurulan Cumhuriyet ile Medine’ye huzur, barış, güven ve istikrar gelmişken bu hastalıklı tipler, o ateşin aydınlığından faydalanacak yerde, yaptıkları bozgunculuk ve çıkardıkları fitne sonucu Medine’yi tekrar karanlığa götürmeye çalışıyorlardı. Ama çıkardıkları fitne ve kargaşanın ancak kendilerini tekrar karanlığa götüreceğini göremiyorlardı. Onlar Allah elçisinin kurduğu İslam Cumhuriyetine bir zarar veremeyeceklerini, aydınlık yarınların mutlaka geleceğini, bu ateşi söndürmeye güçlerinin yetmeyeceğini fark edemiyorlardı. Şirk sisteminin karanlıklarında kalmayı tercih ettikleri için Allah adeta onların gözlerini kör etmişti. Onların kalplerinin kötü olması, niyetlerinin bozuk olması, bozguncu ve sahtekâr olmaları nedeniyle yakılan ateşin onlara bir faydası olmamıştı. Cenab-ı Hak, münafıkların bu hastalıklı hallerini ve içine düştükleri durumu şu veciz sözlerle anlatır; 17-18- Onların durumu, tıpkı şuna benzer ki, (aydınlatmak için birisi) bir ateş yaktı. (Ateş) çevresini aydınlatınca, Allah onların gözlerinin nurunu aldı ve onları karanlıklar içinde bıraktı, artık görmezler. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler! Artık onlar dönmezler. (Bakara Suresi 17-18) Medine’nin Anayasal / kitabi bir sisteme kavuşmasını müteakiben Mekke Yönetiminin gönderdiği ültimatom niteliğindeki tehdit mektupları, bu hastalıklı tiplerde çok büyük bir korku yaratmıştı. Birden kendilerini karanlık bir gecede gök gürültülerinin, fırtınalı yağmurların, şimşek ve yıldırımların verdiği dehşet gibi öldürülme, köle olma ve her şeylerinin mahvedilmesi tehdidinin verdiği korkuların içerisinde buldular. Hâlbuki bu kadar büyük bir korkuya kapılmalarına gerek yoktu. Zira Cenab-ı Hak o Mekkeli müşrik inkârcıları çepeçevre kuşatmıştı. Şöyle ki, bulundukları konum gereği aslında Medine İslam Cumhuriyeti Mekkelileri tehdit altına almıştı. Zira Mekke’nin kuzey istikametindeki ticaretinin en büyük kısmını oluşturan Şam ticaret yolu Medine’nin kontrolü altındaydı. Habeşistan zaten peygamberimizin kontrolündeydi. Diğer taraftan Mekke’nin Yemenle bağlantısı da Necran Hristiyanlarıyla yapılacak bir ittifak vasıtasıyla Mekke’nin güney yönündeki ticareti de kolayca kontrol altına alınabilirdi. Yani Cenab-ı Hak asıl Mekke’yi çepeçevre kuşatmıştı. Asıl onlar tehdit altındaydılar. Fakat Medineli münafıklar öylesine hastalıklı tiplerdi ki kendilerini tekrar aydınlığa çıkaracak / önlerini aydınlatan / kendilerine güven veren göz kamaştırıcı açıklamalar yapılınca hemen anlıyorlar ve o aydınlanmış / güven veren yolda yürüyorlar ama bu aydınlanma onlar için çok kısa sürüyor ve içlerinde büyüttükleri korkular nedeniyle tekrar karanlığa gömülüyorlardı. Yeni bir açıklama gelinceye kadar karanlıklar içerisinde bocalayıp duruyorlardı. Tıpkı şimşeğin aydınlatması kadar bir sürede yol alma örneğinde olduğu gibi. Bu örneklemeyi de Cenab-ı Hak ayetlerinde şöyle anlatır; 19-20- Ya da (bunlar) zifiri karanlık bir gecede, gök gürültüsü ve şimşeklerin çaktığı, şiddetli bir yağmur fırtınasına tutulmuş kimseler gibidirler ki, yıldırımların saldığı dehşetle; ölüm korkusundan parmaklarıyla kulaklarını tıkarlar. Oysa Allah inkârcıları / kafirleri çepeçevre kuşatmıştır. Neredeyse gözleri kamaştıran o şimşek çakıp onların önlerini aydınlattı mı onun aydınlığında yürürler, karanlık üzerlerine çöktü mü de kala kalırlar. Allah dilemiş olsaydı işitmelerini de görmelerini de giderirdi. Şüphesiz Allah, her şeye kadirdir. (Bakara Suresi 19-20) Peygamberimizin iktidarına karşı muhalefet eden Medine’nin münafık baronlarının hastalıklı ruh yapıları ortaya konduktan sonra onlardan etkilenen Medinelilerin tümüne hitap etmesi için Cenab-ı Hak Bakara Suresinin müteakip ayetlerini inzal eder. O, bu ayetlerde nasıl yeri, göğü ve içindekileri yarattıysa ve onların rızıklarını da yaratıyorsa sosyal yaşamları için ihtiyaç duydukları öğretileri de göndermekte ve onlara şu manalara gelecek mesajlarını iletmektedir; “İşte şu anda sahip olduğunuz Kitabi / Anayasal sistem O’nun nazil ettiği ilke ve öğretilerdir ve sizin sorunlarınıza çözüm getirmektedir. Şayet bu ilahi öğretinin sorunlarınızı çözmesi konusunda şüphe duyuyorsanız, o zaman siz bir çözüm önerisi getirin / siz bir proje sunun. Hatta bu hususta Allah’tan başka tüm bildiğiniz otoriteleri, ortakları, tanrı gördüğünüz kişi ve kurumların temsilcilerini de yardıma çağırarak Benim inzal ettiğim öğretiye benzer bir öğreti getirin de sizi helak etme noktasına getiren / uçuruma yuvarlayan anarşi sorununuzu çözün. Fakat bunu asla yapamayacaksınız! O halde İslam Cumhuriyetine karşı çıkan / inkârcıların karşılaşacakları azap gibi bir azapla karşılaşmamak için peygamberime ve getirdiği öğretiye güvenin, inanın. Eğer elçime ve getirdiği sisteme inanıp güvenir ve destek olursanız, bu dünyada cennet gibi bir hayata kavuşacağınız gibi ahirette de cennet sizi bekleyecek.” 21–25- Ey insanlar! Takvalı davranasınız (kendinizi koruma altına alasınız) diye, sizi ve sizden öncekileri yaratan, yeryüzünü sizin için bir döşek, göğü de bir bina yapan, gökten su indirip de onunla sizin için rızık olarak ürünler çıkaran Rabbinize kulluk edin. Artık siz de bile bile, Allah'a ortaklar koşmayın. Şayet kulumuza indirdiğimizden kuşku içinde iseniz, haydi onun misli gibi bir şey / sorunlarınıza çözüm üreten ilkeler/ sure getirin, Allah’a ortak tuttuğunuz tüm otoritelerinizi / tanıklarınızı da çağırın. Eğer doğru kimseler iseniz. Bunu yapamadıysanız ki asla yapamayacaksınız; o halde inkârcılar için hazırlanmış, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten korunun. İnanıp / güvenip ıslah edici eylemlerde bulunanlara “altlarından ırmaklar akan cennetlerin mutlaka verileceğini” müjdele. Onlar, oradaki herhangi bir meyveden her rızıklandırılışlarında, “Bu, bizim daha önce rızıklandığımız şeydir” derler. Onlara onun benzerleri verildi. Orada çok temiz eşler de yalnızca onlarındır. Onlar, orada ebedi kalacaklardır. (Bakara Suresi 21-25) Peygamberimiz Medine’de kurulan İslam Cumhuriyetinin müminler için güvenli bir liman olduğunu müşriklerin hâkim olduğu şehirlerin ise güvensiz olduğunu Ankebut Suresindeki örümceğin evi örnekliğinde anlatarak hicret etmeyen müminlerin buraya göç etmelerini teşvik ettiğinde münafık baronlar müminlerin Medine’de güçlenmelerini istemediklerinden peygamberimizin bu çağrısını sulandırmak için onun örümcek, çiçek, böcek vb. şeylerden bahsettiğini dillerine doladılar. Onlar bu örneklemelerin halkta yarattığı olumlu algıyı kırmak için örneklemelerin böyle küçük şeyler ile yapılmasının Allah’ın şanı ve azameti ile örtüşmediğini ileri sürerek peygamberimizi zımnen yalancılık, sahtekârlık ve insanları kandırmakla suçladılar. Onlar ayrıca bu alayları ile halkta şu algıyı da yaratmak istiyorlardı; “Hz.Muhammed@ Ankebut Suresinde örümceğin örnekliği ile Mekke’nin güvensiz olduğunu, buna karşılık Medine’de güvenli ortam oluştuğunu anlatmaya çalışıyor ama içinde bulunduğumuz ortam tam tersini gösteriyor. Zira Mekkeliler gönderdikleri tehdit mektuplarında Medine’yi yıkıp yok etmekten bahsetmektedirler.” Onlar ayetlerle verilen örnekleri dillerine dolayıp alay etmek suretiyle dolaylı yoldan bu algıları halk nezdinde yaratmaya çalışıyorlardı. Onların bu sefil, aşağılık ve kişiliksiz tavırlarına karşı Cenab-ı Hakk’ın cevabı oldukça sert ve onların sahtekârlıklarını yüzlerine çarpma şeklinde olmuştur. O bu cevabında bu kez sivrisinek örneğini kullanmış ve zımnen onların sivrisinek gibi halkın kanını emdiğine işaretle bu hususu onların yüzüne vurmaktan çekinmeyeceğini ifade etmiştir. Yani onların ayetlerde geçen böcek, örümcek vb. örneklemeler ile verilmek istenen mesajı sulandırmakla onların asıl derdinin Medine İslam / Barış Cumhuriyetinin bundan sonra halkı kandırmaya ve sömürmeye müsaade etmeyeceğinden duydukları rahatsızlığa işaret edilmiştir. Cenab-ı Hak, onların sahtekârlık ve halkı aldatmalarının açığa çıkarılması hususunda Mutaffifin Suresiyle başlayan sürecin sivrisinek örnekliğinden başka örnekler vermek suretiyle devam edeceğini ve bundan asla çekinilmeyeceğini bildirdi. Verilen sivrisinek örneğinin bu manaya geldiğini anlayan Medine halkının Hz.Muhammed’e@ güvenleri daha da artarken münafık ileri gelenlerin bu örnekliğin verdiği mesaj nedeniyle öfkeleri ve sapkınlıkları artmıştır. Durumun anlaşılmaması için verilen örneklemeyi yeniden sulandırma yoluna gitmişler, örneklemedeki anlamı saptırmaya çalışmışlardır. Ama anlayan anlamıştır. Sözü doğrudan söyleyerek ortamı daha da germenin bir anlamı yoktur. Bununla beraber Cenab-ı Hak onları anayasal / kitabi sisteme koydukları imzayı, verdikleri ahdi bozmaya çalışmamaları ve meydana gelen birlik ve beraberliği parçalamaya yönelik çalışmamaları konusunda uyardı. Şayet bu bozguncu hareketlerine devam edecek olurlarsa onların gelecekte hüsrana uğrayacaklarını belirtir. Onların müminler gibi olmalarını ve Hz. Peygambere güvenmelerini salık verdi. 26–27-Allah bir sivrisineği, hatta daha üstünde olan bir şeyi misal getirmekten çekinmez. Müminler bilirler ki, o gerçektir / haktır, Rablerindendir. O inkârcılar ise, “Allah böyle bir misal ile ne demek istedi?” derler. Allah, onunla birçoklarını şaşırtır, birçoklarını da doğru yola iletir. O, onunla sadece, Allah ile yaptıkları anlaşmayı verdikleri söze /yemine rağmen bozan, Allah'ın birleştirmesini emrettiği şeyi kesip tevhidi parçalamaya çalışan ve yeryüzünde /ülkede bozgunculuk yapan fasıkları şaşırtır. İşte bunlar, hüsrana uğrayacak olanların ta kendileridir. (Bakara Suresi 26-27) Cenab-ı Hak peygamberine bildirdiği deklarasyonda münafıklara ve onlardan etkilenen Medinelilere sitem etti. Onlara daha önce ölü bir sosyal yapıları varken ilahi öğretiden alınan ilkelerle yapılan Kitabi / Anayasal uzlaşı ile hayat bulduklarını bildirdi. Bu nimete nankörlük etmemeleri gerektiğini söyledi. Onlara yine de bir çıkış yollarının olduğunu, bu ahitten sonra yıkıcı faaliyetler nedeniyle yeniden ölü haline gelebileceklerini fakat peygambere güvenip bağlandıkları takdirde onların diriltileceğini bildirdi. Bu sürecin sonunda herkesin Kendisinin bildirdiği ilkelere döneceğini ifade etti. Cenab-ı Hak, bu anlatımı insanların biyolojik ölümünden sonra tekrar dirilip Allah’a döndürüleceği misali üzerinden yaptı. Ayrıca nasıl ki Cenab-ı Hak yeryüzündekileri yarattıktan sonra gökyüzüne egemenlik kurmuş ve gökyüzünü yedi gök olarak dizayn etmişse aynı şekilde direktifleriyle Medine ülkesini de kendi öğretisinin uygulanacağı bir ülke olmasının şartlarını hazırladı ve elçisini buraya gönderip Cumhuriyetini kurdurdu. Böylece ilahi ilkeler ile mücehhez olan Allah elçisi uygulama makamına oturdu. Buna da kimse engel olamadı. O ne vaat ettiyse gerçekleşti ve bundan sonra da gerçekleşecektir. Cenab-ı Hak, bu mesajıyla münafıklara ikircikli hareketlerinin bir yararı olmayacağını bildirmiş olur. Onların bu yanlış hareketleri terk etmesi konusunda uyarıda bulunur. 28-29- Siz Allah'ı nasıl inkâr edersiniz? Oysa siz ölüler idiniz de sizlere O hayat verdi. Sonra O, sizleri öldürecek, sonra canlandıracaktır. Sonra da Kendisine döndürüleceksiniz. O, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yaratandır. Sonra da O, semaya istiva etti [egemenlik kurdu]; onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi en iyi bilendir. (Bakara Suresi 28-29) Cenab-ı Hak, Medine toplumunun söz konusu diriliş sürecini Hz. Adem kıssası üzerinden anlattı; 30-35- Hani bir zaman Rabbin, meleklere, “Ben yeryüzünde / ülkede ([1] ) bir halife ([2] ) atayacağım ([3] )” demişti. Onlar, “Oraya bozgunculuk yapacak, kan dökecek birisini mi atayacaksın? Ama yine de Senin işlerin güzel olduğu için sana boyun eğeriz. Senin ataman dolayısıyla biz onu takdis / kabul ederiz.” demişlerdi. O (Allah), “Elbette Ben sizin bilmediğiniz şeyleri çok iyi bilirim” demişti. O (Allah), Âdem’e bütün sorunların çözümlerini (isimlerini)([4] ) öğretti / öğretmişti. Sonra o sorunları meleklere sundu ve “Hadi, Bana bu sorunların çözümlerini (isimlerini) bildirin bakalım, eğer görüşünüzde doğru iseniz” dedi. Onlar, dediler ki: “Sen her türlü noksanlıktan münezzehsin! Senin, bize öğretmiş olduğunun dışında bizim bilgimiz olamaz. Şüphesiz her şeyi en iyi bilen ve en iyi yasa koyan Sensin.” Bunun üzerine O (Allah) dedi ki: “Ey Âdem! Onlara sorunların çözümlerini (isimlerini) bildir.” O (Âdem), onlara, sorunların çözümlerini (isimlerini) bildirince, O (Allah), “Dememiş miydim Ben size! Şüphesiz Ben, göklerin ve yerin (yönetimin ve toplumun) ([5] ) gaybını / sırlarını / özelliklerini bilirim. Ve Ben, sizin açığa vurduklarınızı da sakladıklarınızı da bilirim” dedi. İşte o vakit Biz, meleklere, “Âdem’e secde edin (boyun eğin, itaat edin)” demiştik de İblis dışında melekler hemen secde etmişti (boyun eğmişti, emre amade olmuştu). O (İblis) yan çizdi, büyüklendi. Çünkü o kafirlerden idi. Daha sonra Biz, “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette ([6] ) iskân edin, ikiniz de ondan dilediğiniz yerde bol bol yiyin ve şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz” dedik. (Bakara Suresi 30-35) Bu kıssayı işiten Medineliler Cenab-ı Hakk’ın İslam Cumhuriyeti kuruluş sürecini anlattığını hemen anladılar. Hz.Muhammed’in@ Medine’ye Başkan oluş serüveni onların gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçti. “Daha yakın zamana kadar anarşi içerisinde birbirlerini yiyen kabilelerden müteşekkil bir şehirdi Medine. Medine ahalisi aralarındaki bu kavga ve çatışmayı sona erdirecek bir çözüm yolu arıyorlardı fakat bir türlü bulamıyorlardı. Sahip oldukları şirk öğretisi onlara bu sorunlarını çözüme kavuşturacak bir yol göstermiyordu. Yahudilerin ellerindeki öğreti de sorunlarını çözmeye yetmiyordu. Toplumsal yok oluşun eşiğindeydiler. Medineliler iç çatışma / anarşi sorununa çözüm arayış içerisindeyken bir gün Allah Hz.Muhammed’i@ karşılarına çıkarmıştı. O’nun savunduğu İslam / Barış dininin sorunlarını çözebileceğini ve kendisinin de bu dini mükemmelen uygulayabilecek yetenek, donanım ve bilgiye sahip olduğunu müşahede etmişlerdi. Birkaç yıl süren müzakereler neticesinde O’nun önerisinin kendi sorunlarını çözeceğini görmüşlerdi. Tıpkı Cenab-ı Hakk’ın Hz. Âdem’i yeryüzüne halife atadığı gibi onlar da Hz.Muhammed’i@ Medine’ye Başkan olarak atamayı uygun bulmuşlardı. Medine’nin samimi insanları bu atamayı Medine’nin önderleri / kabile reisleri / meliklerine / mele’ler topluluğuna / ihtiyarlar meclisine sundukları zaman onlar tıpkı meleklerin itiraz etmeleri gibi buna itiraz etmişlerdi. Onlar itirazlarına gerekçe olarak şunları söylemişlerdi: “Her ne kadar siz her zaman iyi, güzel ve doğru olanı tercih ediyor ve bizde sizin seçiminize saygı duyuyorsak da bu seçiminizde bir sorun var. Şöyle ki; şayet Muhammed’i @ başımıza getirecek olursak Mekke ile aramız bozulacak, onlarla çatışma / savaş kaçınılmaz olacak ve kan dökülmesine yol açacaktır. Ayrıca o peygamber hâlihazırdaki idari, siyasi ve iktisadi / piyasa sistemimize de müdahale edecek ve ülkenin mevcut sistemini bozacaktır, böylece kurulu sistemimizde bozgunculuk yapacaktır.” İtiraz eden meliklerin / ileri gelenlerin bu gerekçeleri, Cenab-ı Hak tarafından meleklerin Hz. Âdem’in halife olarak atanmasına onun yeryüzünde kan dökecek ve bozgunculuk yapacak birisi olacağı şeklindeki söylemleri metaforu ile anlatılıyordu. İleri gelenlerin / meliklerin bu itirazına onlar “Sizin bu tereddütlerinizi ve endişelerinizi giderecek her türlü çözümleri Allah bu peygamberine öğretmiş. O peygamber öylesine donanımlı ve bilgili ki sizin bilmediğiniz şeyleri biliyor. O karşılaşacağımız bütün sorunların üstesinden gelecek bir birikime sahip. Allah ona bu birikimi bahşetmiş ve ona daima doğru yolu gösteriyor. Nasıl ki Allah sizin bilmediğiniz her şeyi biliyorsa ve Hz. Âdem’e de isimleri öğretmiş ise bu peygamberine de (Hz.Muhammed’e) karşılaştığımız her türlü sorunumuzun çözüm yollarını ve yükselişin metotlarını elbette öğretmiştir / öğretecektir” demişlerdi. Tartışmaların sonunda Medine ileri gelenleri / melikleri Hz.Muhammed’in@ teklifini ve başkanlığını kabule yanaşmayacaklarını söyledikleri zaman Hz.Muhammed’in@ başkanlığından yana olan Medineliler onlara şöyle demişlerdi; “Madem öyle o halde içinde bulunduğumuz kargaşa ve iç çatışmayı sona erdirecek, bizi bir barış iklimine ve toplumsal yükselişe ulaştıracak bir çözüm önerisini / metodu siz getirin bakalım. Haydi, durmayın varsa bir çözüm öneriniz / metodu, getirin de biz de bu sıkıntı ve kaostan kurtulalım.” (Allah’ın meleklerden isimleri söylemelerini talep etmesi metaforu.) Bu talep karşısında çözüme karşı çıkan ileri gelenler / melikler tıpkı meleklerin “Senin, bize öğretmiş olduğunun dışında bizim bilgimiz olamaz.” dedikleri gibi “Valla bizim şu anda bildiğimiz, öğrendiğimiz öğretiler ile içinde bulunduğumuz toplumsal sorunumuza biz bir çözüm getiremiyoruz. Tarihten beri sahip olduğumuz ve bize verilen öğretiler sorunlarımıza çözüm konusunda yetersiz kalıyor. Biz ancak bu kadar bilebiliyoruz” şeklinde cevap vermişlerdi. Onlar bu cevaplarıyla Medine’nin anarşi sorununa bir çözüm sunamadıklarını, bu konuda çaresiz kaldıklarını net bir şekilde ifade etmişlerdi. Fakat bu sorun Hz.Muhammed’e @ götürüldüğünde tıpkı Hz. Adem’in meleklere isimleri söylediği gibi O da ilahi öğretinin ilkeleri ve paradigmaları sayesinde hemen çözüm modelini onlara söylemişti. Böylece onların başka çareleri kalmadı ve Medine’yi barışa götürmek isteyen samimi kimselerin ısrarına dayanamayan ileri gelenler / melikler de sonunda Hz.Muhammed’in@ Medine’ye halife / başkan / yönetici olmasını kabul etmişlerdi. O’na boyun eğeceklerine / secde edeceklerine / itaat edeceklerine dair biat etmişlerdi. / söz vermişlerdi. (Meleklerin secde etmesi metaforu.) Fakat İblisin Hz. Âdem’e secde etmeyi reddetmesi olayında olduğu gibi Huyey bin Ahtab, Ebu Amir bin Rahib vb. iblisler O’nun Medine’ye Başkan olmasını kabul etmemişlerdi. O iblisler kibir ve gururlarının esiri olarak Hz.Muhammed’ e@ karşı büyüklendiler. Aslında onlar kendi sömürü sistemlerinin bozulacağını hesap ettiklerinden, işin başından beri Hz.Muhammed’e@ ve İslam Cumhuriyetine karşı idiler. / Hakkı ve hukuku inkârcı idiler. / kafir idiler. (iblisin aslında hak, hukuk ve adalete zaten karşı oluşu / Kâfirliği metaforu.) Ama Medineli samimi çoğunluk Hz.Muhammed’in@ başkanlığını ve İslam Cumhuriyetini kabul edince onların bir hükmü kalmamış ve onlar İslam Cumhuriyetinin kuruluşuna engel olamamışlardı. Böylece İslam Cumhuriyeti kuruldu ve Allah Medinelilere cenneti / saadetli yaşamı lütfetti. Onların üzerinden şirk zulmünü kaldırdı. İslam Cumhuriyeti ile gelen cennet / asr-ı saadet yaşamının devamı için bazı öğreti / şeriat / emir ve yasakları bildirdi. (Allah’ın Âdem ve eşini cennete yerleştirmesi ve yasak ağaca yaklaşılmaması metaforu)” Cenab-ı Hak, Medine İslam Cumhuriyetinin oluşum sürecinde münafıkların önce karşı durduklarını / itiraz ettiklerini daha sonra toplumun sorunlarına çözüm getirememeleri nedeniyle mecburen razı olduklarını, gelinen aşamada ise şeytani / ikiyüzlü tavırlarla Hz.Muhammed’i@ ve müminleri iktidardan indirmek için ellerinden geleni yapacaklarını Hz. Âdem kıssası üzerinden anlatmaya devam eder. Bu kıssa ile müminlere münafıkların neler yapabilecekleri konusunda uyarılarda bulunur ve onların iyi niyetli olmadıklarını vurgular; 36-39- Derken şeytan ([7] ) onların ayaklarını kaydırdı, onları bulundukları makamdan ([8] ) çıkardı. Biz, “Burada birbirinize düşman olarak yaşayın ([9] ), bu yeryüzünde / bu ülkede belirli bir vakte kadar barınmanız ve rızıklanmanız mukadderdir” dedik. Sonra da Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler ([10] )aldı. O(Allah) onun (onların) tövbesini / hakka dönüş(ler)ünü /yöneliş(ler)ini kabul etti.([11] ) Muhakkak O, tövbeleri / hakka dönüşleri / yönelişleri kabul edenin, çok merhametli olanın ta kendisidir. Biz dedik ki: “Hepiniz burada yaşayın ([12] ). Artık size Benim tarafımdan bir rehberlik geldiğinde, kim rehberliğime uyarsa, onlar için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır. İnkâr eden ve ayetlerimizi yalanlayan kimseler; işte onlar, ateşin ashabıdır. Onlar, orada temelli kalıcıdırlar.” (Bakara Suresi 36-39) Hz. Âdem kıssasının bu son bölümünü dinleyen Medineli müminler münafık şeytanların hile ve desiselerine karşı Cenab-ı Hakk’ın kendilerine vermek istediği aşağıdaki mesajları idrak ettiler; “Hz.Muhammed’e@ iblisler gibi doğrudan karşı olamayan, karşı olmalarına rağmen teslim olmuş ve iman etmiş gibi görünen Abdullah bin Ubey gibi şeytanlar ([13] ) O’nu ve yandaşlarını Medine’den çıkarmaya, onları İslam Cumhuriyeti İktidarından indirmeye çalışıyorlar ve çalışacaklardır. Tıpkı Hz. Âdem ve eşinin ayağını kaydırdığı gibi ilerleyen zamanlarda bu şeytanlar sizlerin de ayaklarını kaydırmaya çalışacak ve bunda da başarılı olacaklardır. Bundan sonra bu münafık şeytani muhalefet ile müminler arasında bir mücadele / çatışma kaçınılmaz olarak devam edecektir. (Hz.Adem ve eşi ile Şeytanın birbirlerine düşman olarak yeryüzüne indirilmesi metaforu.) Fakat onların sizin ayağınızı her kaydırışında eğer inzal edilecek vahyin rehberliğine tutunacak olurda hatalarınızdan dönecek olursanız sizler galip geleceksiniz. Kendinizi düzeltip hatalarınızdan tevbe edecek olursanız üzülmeyecek ve kazanan siz olacaksınız. (Hz. Âdem’in Allah’tan birtakım kelimeler alması ve bu kelimelerle hatalarından tevbe istiğfar etmesi metaforu.) Ama bu münafık şeytanların ayartmalarına kapılıp da tevbe etmeyenleri ise yakıcı azap beklemektedir. Onlar bu tercihleri nedeniyle kaybedenlerden olacaktır.” 4.4- Yahudiler: Daima Kontrol Altında Bulundurulması Gereken Toplumsal Sınıf Anayasadaki / Kitaptaki / Vesikadaki tarafların verdikleri Misak / yemin / Ahd ile Medine’de Yahudilerin de içerisinde olduğu bir İslam / Barış /Tevhit Cumhuriyeti tesis edilmişti. Anayasa / Kitap / Vesika da belirtildiği üzere müttefiki oldukları Medineli Arap kabileler ile birlikte Yahudilerde aynı haklara sahip olmuştu. Kurulan bu Cumhuriyet sayesinde artık kanlı iç çatışmalar geride kalmıştı. Bu iç savaşların kışkırtıcılığında her ne kadar Yahudi kabilelerin payı bulunsa da bu savaşlardan Yahudilerin kendileri de zarar görüyorlardı. Zira Yahudi kabileler farklı Arap kabilelerinin müttefikiydiler ve her Yahudi kabilesi kendi müttefiki olan Arap kabilesinin yanında savaşa girmek zorundaydı. Tevrat’ta birbirlerinin kanının dökülmesi haram olduğu belirtilse de bunlar bu savaşlarda müttefikleri ile birlik olmaları gerektiği düşüncesi ile birbirlerini öldürebiliyorlardı. Hz.Muhammed @ in kurduğu Medine İslam Cumhuriyeti artık bu iç çatışmaları durdurmuş şehre barışı hakim kılmıştı. İslam Cumhuriyetinin belirlediği kuralların Yahudi kabilelere yönelik kısımlarının uygulanması hususunda her kabileden Nakipler belirlenmişti ve Anayasadaki hak ve sorumluluklar bu Nakipler eliyle yürütülecekti. Ayrıca «Abdullah Bin Selam» gibi Yahudilerin ileri gelenlerinden olan kişiler İslam Cumhuriyetinde üst bir makama getirilmişlerdi. Abdullah bin Selam’ın müslüman oluşunu takiben Sa'lebe b. Sa'ye, Useyd b. Sa'ye, Esed b. Ubeyd gibi bazı Yahudi ilim adamları ve seçkinleri de onun vesilesiyle müslüman oldular. Her toplumda iyi niyetli, güzel karakterli, temiz ve barıştan yana insanlar (Güvercinler) olacağı gibi kötü niyetli, azgın, zalim, savaştan yana ve günahkâr insanlar da (Şahinler) vardır. Medineli Yahudilerde de iyiler tarafı Peygamberimizin safında yer alırken kötüler tarafı karşı safta yerlerini almışlardır. Yahudilerin şahinleri de tıpkı münafık ileri gelenler gibi bu birlikteliği bir türlü hazmedememiş, İslam Cumhuriyetinin başarısızlığı için ellerinden geleni yapmışlar ve bundan sonra da yapacakları açığa çıkmıştır. Özellikle İslam Cumhuriyetinin Medine’de adil bir piyasa oluşturmaya yönelik olarak Medine pazarını kurma girişimleri akabinde bazı Yahudi ileri gelenlerin bu pazarı yakmaları / yıkmaları göstermiştir ki; İslam Cumhuriyetinin kuruluşunun üzerinden daha çok kısa bir süre geçmesine rağmen onlar İslamı / barış ortamını parçalamaya yönelik girişimlerini sürdüreceklerdir. Bu nedenle Yahudilerin muhaliflerine de bazı uyarıların yapılması gerekmektedir. [1] ) Hz. Muhammed ve Sahabeler için o yer /arz/ ülke Medine’dir [2] )Hz. Muhammed’in Medine’ye Başkan olarak atanması [3] ) NOT: Ayette geçen “câi'lun” sözcüğü, “yapmak”, “kılmak”, “tayin etmek” manasına geldiği için “halife yaratacağım” şeklindeki mealler tercih edilmemiştir. Zaten vasata da en uygun sözcük “atamak / tayin etmek” gitmektedir. [4] )Hz. Âdem için isimler eşyanın ve varlıkların tanımlanması iken Hz. Muhammed için bu isimler toplumsal sorunların çözüm yollarıdır. [5] ) Gökler ve Yerlerin sırları Hz. Muhammed için yönetim ve toplum bilimin sırlarını ifade eder. [6] )Hz. Âdem ve eşi için cennet Hz. Muhammed ve yandaşları için Medine’dir / Medine’deki İslam iktidarıdır. [7] )Buradaki şeytan Hz.Muhammed’in Medine’deki baş münafık Abdullah bin Ubey’e işaret eder. [8] )İçinden çıkarılmaya çalışılan makam Hz. Peygamber ve müminler için Medine’deki İslam İktidarıdır. [9] )Hz. Muhammed ve müminler ile Abdullah bin Ubey’in liderliğindeki münafıkların birbirleriyle mücadelelerinin devam edeceğinin ifade edilmesi. [10] )Hz. Muhammed’in bu durumda nasıl davranacağı ve topluma nasıl hitap edeceğine ilişkin ayetleri ifade eder [11] )Hz. Muhammed’in ve müminlerin yapacakları hatalardan dönmelerine işaret eder. [12] )Bütün münafık ve müminlerin birlikte yaşayacaklarına / yaşamak zorunda oluşlarına işaret. [13] ) Not: Kur’an bu kimseleri daha sonraları “münafıklar” olarak adlandırılacaktır. Öncelikle şahin Yahudileri Tevhitten ayrılmaya / Muhalefet yapmaya sebep olan temel faktörlerin incelenmesi uygun olacaktır. Yahudiler kitaplı bir kültürden geldikleri için Araplara karşı kendilerini üstün görüyorlardı. Peygamberin kendi içlerinden değil de Arapların arasından çıkması onlarda kıskançlık yaratmıştı. Zira Arapların içinden çıkan bir liderin kendilerinin Araplar üzerine egemen olma ihtimalini ortadan kaldıracağı aşikâr idi. En azından kendileri her zaman ikinci planda kalacaklardı. Onları Hz.Muhammed’e@ muhalefet yapmaya iten en önemli sebeplerden bir diğeri, Mekke yönetiminin Medine’ye tehdit mektuplarını göndermesi ve Hz.Muhammed’i@ korumaları halinde Medine’yi yıkıp yerle bir edeceklerini beyan etmeleri idi. Bu mektuplar, Abdullah bin Ubey gibi, Yahudi şahinleri de Hz.Muhammed’e@ karşı çıkma hususunda kışkırtmıştı. Medine’de müminlerin yeni bir Pazar kurmaları ve Mutaffifin Suresiyle Medine piyasasının adil bir şekilde yeniden düzenlenmesiyle Yahudilerin Pazar tekellerinin kırılması / kırılacak olması ve haksız kazançlarına engel olunması onların Hz.Muhammed’e@ muhalif olmalarının ekonomik boyutunu oluşturmaktaydı. Piyasada yapılan reformların sosyal alanda da yapılacağının sinyallerini alan Yahudi ileri gelenler giderek Medine’deki sosyal, siyasal ve ekonomik üstünlüklerini kaybedeceklerini anlamışlar ve bu gidişatı engellemek için Hz.Muhammed’e@ muhalefet etmeyi kendi çıkarlarına en uygun yol olarak görmüşlerdi. Aynı Allah’a, aynı Kitaba, aynı Kıbleye, aynı peygamberlere iman edilip Tek Cumhuriyette birleşmişken Yahudilerin şahinleri, yukarıdaki faktörler nedeniyle kıpırdanmaya başlamışlardı. Böylece onların gelecekte etkin bir muhalefet yapacaklarının işaretleri gelmeye başlamıştı. Cenab-ı Hak onları önce bu barışı / İslam’ı / tevhidi / birliği devam ettirmeleri için imzaladıkları Anayasal Sözleşmeye uymaya davet eder. Bu amaçla yapmaları gerekenleri ana başlıklar halinde sıralar. Daha sonra geçmişlerine metafor yaparak ikazlarda bulunur. Ve bu ikazlarda atalarının kendi tarihlerinde yaptıkları hataları hatırlatır. Şu anda da benzer hataları onların yapmakta oldukları ve bu hataları bir daha tekrar etmemeleri gerektiğini ifade eder. İslam Cumhuriyeti nimetinin değerini bilmelerini öğütler ve bunun için de Anayasal Sözleşmeye riayete davet eder. Onlara yeryüzünde egemen olacaklarına ilişkin vaadinin ancak bu Anayasal Sözleşmeye riayetle ve sadece kendisine takvalı bir şekilde kulluk etmekle gerçekleşebileceğini bildirir. Cenab-ı Hak Yahudilerden Mekkelilerin tehditlerinden değil sadece kendisinden korkmaları gerektiğini bildirir. Şayet Anayasayı ihlal ederek elçisine karşı duracak olurlarsa bu kez Allah elçisi eliyle cezalandırılacakları tehdidini yapar. Allah’a karşı takvalı olmaları / Allah’ın İslam Cumhuriyeti eliyle cezalandırılmaktan kendilerini korumaları için aşağıdaki hususlara riayet etmeleri gerektiğini bildirir. Aksi takdirde Kendisinin hışmına uğrayacaklarını ve bu dünya da elçisi eliyle ahirette de bizzat kendisinin cezalandıracağını ifade eder. Cenab-ı Hak, Yahudilerin kendilerini korumaları / takvalı olmaları için yapmaları gerekenleri şöyle bildirir; “Yaptığınız Anayasal Sözleşme hükümlerine riayet ederek sizlere verdiğim İslam / Barış Cumhuriyeti nimetinin kadrini kıymetini bilin! Ona sahip çıkmak için verdiğiniz ahde sahip çıkın!” “Sizlere daha önce indirdiğim ilkeler (doğruluk, dürüstlük, ölçü ve tartıda hile yapmamak, hırsızlık yapmamak, öldürmemek, vb.) ile aynı olan ilkeleri getiren Muhammed’e iman edin ve o ilkeleri inkâr etmede öncülük yapmayın!” “Benim ilkelerimi süfli menfaatleriniz için asla satmayın! Benden korkun!” “Hakkı Batılla karıştırmayın! Hakkı asla gizlemeyin!” “Salatı ikame edin (kamu hizmetleri ve sorunlarını çözüp kurtuluş ve yücelme için her türlü askeri, siyasi, sosyal, ekonomik ve eğitsel hizmet, dua, gayret ve desteği veren eylemleri yapın ve bu amaçla kurulan kurumları ayağa kaldırın / ikame edin).” “İslam Cumhuriyetini finansal olarak destekleyin / zekâtı verin!” “Yasalara itaat edin / Rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin / boyun eğin / itaat edin!” “Başkalarına iyilik yapmayı, iyi olmayı tavsiye ederken kendinizin yapmaması çok büyük bir çelişki. Asla böyle ikiyüzlü davranmayın! Sözlerinizle davranışlarınız birbiri ile uyumlu olsun!” “Sabır ve salatla yardım isteyin. Adil, barışçıl, huzurlu, hakkaniyetli, merhametli bir sistemi isteyenler bu yolda sabır ve salata sarılmaları zorunludur. Bunu istemeyenlere salat ve sabır zaten ağır gelir.” Yukarıdaki hususlara uymadığınız takdirde başınıza öyle bir felaket gelir ki, o felaketin geldiği gün hiçbir şekilde sizin elinizden tutan olmaz ve o takdirde uğrunda birliği ve beraberliğinizi bozduğunuz menfaatlerin hepsini verseniz bile o zaman bunlar sizden kabul edilmez. 40-48-Ey İsrail oğulları! Size nimet olarak verdiğim nimetimin değerini bilin, Benim ahdime vefa gösterin / Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki Ben de sizin ahdinize vefa göstereyim. Sadece Benden korkun. İndirdiğim şeye (Kur'an'a/ ilahi ilkelere) iman edin! O (Kur’an / İlahi ilkeler) sizin yanınızdaki şeyi (Tevrat'ı / ilahi ilkeleri) tasdik edicidir./ doğrulayıcıdır./ birbiriyle örtüşür. O'nu (Kur’an’ı / İlahi ilkeleri), inkâr edenlerin ilki / öncüsü siz olmayın. Benim Ayetlerimi çok az bir bedele satmayın. Bana karşı hata yapmaktan sakının. / takvalı davranın. Bile bile hakkı batıla/ gerçeği yanlışa karıştırmayın. Hakkı gizlemeyin. Salatı (kamu hizmetleri ve sorunlarını çözüp kurtuluş ve yücelme için her türlü askeri, siyasi, sosyal, ekonomik ve eğitsel hizmet, dua, gayret ve desteği veren eylemleri yapın ve bu amaçla kurulan kurumları ayağa kaldırın) ikame edin, zekâtı verin, rükû /itaat edenlerle birlikte siz de rükû /itaat edin. İnsanları birr'e / iyilik yapmağa / erdemli olmaya çağırdığınız halde kendinizi unutur musunuz? Oysaki Kitab'ı okuyup duruyorsunuz. Hala akıl etmeyecek misiniz? Zorluklara karşı direnerek, / sabırla, salatla (kamu hizmetleri ve sorunlarını çözüp kurtuluş ve yücelme için her türlü sosyal, siyasi, eğitsel yardım, hizmet, dua, gayret, destek eylemleriyle ve kurumlarla) yardım isteyin. Şüphesiz bu (salat ve sabırla yardım isteme), Rablerine saygılı olanlardan başkasına ağır gelir. Ki onlar Rablerine kavuşacaklarına ve gerçekten O'na döneceklerine inanan kimselerdir. Ey İsrail oğulları! Size verdiğim nimeti ve sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın. Kimsenin kimseyi kurtarmak için bir şey ödeyemeyeceği, kimseden şefaatin kabul edilmeyeceği, kimseden fidyenin alınmayacağı ve onlara hiçbir yardım yapılmayacağı günden / süreçten sakının. (Bakara Suresi 40-48) Cenab-ı Hak, Medineli Yahudilerin şirk sisteminin hâkim olduğu süreçte kendilerinin de büyük bir zulüm içerisinde yaşadıklarını ama İslam / Barış Cumhuriyeti sayesinde bu zulümden kurtulmalarını, geçmiş tarihlerindeki Firavunun zulmünden kurtulma olayı üzerinden anlatır. İslam /Barış Cumhuriyetinden önce Medine’de hâkim olan şirk sisteminin meydana getirdiği zulüm, anarşi, dehşet Firavunun zulmünü aratmayacak ölçüdeydi. Zira nasıl ki Firavun İsrail oğullarını zayıflatmak için oğullarını / erkeklerini öldürüyor idiyse şirk sisteminden kaynaklanan çatışma ve anarşilerde Medineliler de erkeklerini / oğullarını kaybediyorlardı. Evs ve Hazreç kabilelerinin birbirleriyle yaptıkları savaşlarda müttefiklikler ([1] ) nedeniyle Medineli Yahudiler de karşı karşıya geliyor ve birbirlerini öldürüyorlardı. Bu savaşların sonunda galip gelenler yenilenleri yurtlarından sürüp çıkarıyor hatta esir bile alıyorlardı. Fakat Hz.Muhammed’in@ kurduğu İslam / Barış Cumhuriyeti sayesinde Medineliler bu felaket ve aşağılık azaba maruz kalmaktan kurtulmuşlardı. Artık Firavun’un boğularak yok edilmesi gibi Medine’deki şirk sistemi de helak edilmişti. Bu özelde Yahudiler için olmak üzere tüm Medineliler için çok büyük bir nimetti ve Cenab-ı Hak, aşağıdaki ayetleriyle sahip oldukları nimete nankörlük yapmamaları konusunda onları uyardı; 49-50- Sizi Firavun ve Ordusundan nasıl kurtardığımızı da hatırlayın. Hani onlar sizi azabın en acısına çarptırıyorlardı; oğullarınızı boğazlayıp, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı. Bununla Rabbiniz sizi büyük bir imtihandan geçiriyordu. İşte O zaman Biz, denizi yarmış ve sizi kurtarmıştık ve sizin gözünüzün önünde Firavun'un ordusunu boğmuştuk. (Bakara Suresi 49-50) 4.5.“Buzağıyı İlah Edinmeleri” Olayı Üzerinden Uyarılmaları Olay özetle şöyledir; Hz. Musa İsrail oğullarını Firavunun zulmünden kurtardıktan sonra onların güvenliğini, huzurunu sağlayacak düzenlemeleri Cenab-ı Hak’tan edinmek amacıyla kısa bir süreliğine Tur-i Sina’ya çıkar. Orada toplumu için gerekli yasal düzenlemeler üzerine çalışır ve Cenab-ı Hak’tan aldığı tedris ile söz konusu düzenlemeleri kırk gün içerisinde tamamlayarak İsrail oğullarına geri döner. Fakat kendisinin yokluğunda Samiri adındaki birisinin buzağıyı tanrı edindirmek şeklinde sembolize edilen Firavun sisteminin benzeri bir şirk sistemini toplumuna kabul ettirdiğini görür. Samiri Firavun siteminin içine cüz’i miktarda ilahi öğretilerden katarak yeni bir şirk sistemi icat etmiş ve Hz. Musa’nın bu sistemi aradığını iddia ederek bunu halka kabul ettirmiştir. Hz. Musa toplumunun yıllarca zulüm gördükleri Firavun sisteminin az biraz İlahi öğretiyle soslu bir benzerini kabul etmelerine tahammül edemez. Önce başkanlığına vekâlet eden kardeşi Hz. Harun’a, daha sonra Samiriye hesap sorar. Daha sonra Samiri’nin kurduğu yeni şirk sistemini yıkar ve Tur Dağında Cenab-ı Hakk’ın öğrettiği tevhit sistemini İsrail oğulları üzerine inşa eder. Medine’nin güvenliği, huzuru ve selameti için Cenab-ı Hakk’ın öğretisine dayalı bir şeriatı yerleştirmek noktasında Hz.Muhammed’in@ belli bir süreye ihtiyacı vardı. Medine’ye hicretini müteakiben yapmış olduğu başlangıç reformları Medine’nin ileri gelen münafıkları özellikle de Yahudileri çok rahatsız etmişti. Onlar Hz.Muhammed’in@ aşama aşama İslam / Barış iklimini tesis edici düzenlemeleri hayata geçireceğini ve bu durumunda kendi menfaatlerine aykırı olacağını gördüklerinden muhalefet etmeye başlamışlardı. Muhalefetlerini Hz.Muhammed’in@ barış, esenlik, huzur ve güven vaadinin gerçekleşmeyeceği konusunda halkı kandırma üzerine kuracaklardı. Hz.Muhammed’in@ önerdiği İslam / Barış Cumhuriyetine ait düzenlemelerle her şeyin düzeleceğine inanan Medine halkının bu inançlarının boş olduğunu göstermek için Hz.Muhammed’e@ süre tanımamayı planlamışlardı. Bunun için halka Hz.Muhammed’in@ gelmesiyle hiçbir şeyin düzelmediği ve bundan sonra da düzelmeyeceği hatta daha da kötüye gideceği şeklinde propaganda yapacaklardı. Böylece Hz.Muhammed’in@ uygulamaya çalıştığı düzenlemeleri boşa çıkarıp kendi eski şirk düzenlerinde devam etmek istiyorlardı. Belki yenilik olarak eski şirk sistemi düzenlemelerine Hz.Muhammed’den@ gördükleri ilahi öğretilerden biraz karıştırarak bu işi kotarmayı düşünüyorlardı. Hâlbuki peygamberimiz daha yeni hükümet olmuştu. Ondan birden mucizeler beklenmemeliydi. O’na biraz süre tanınması gerekiyordu. Ama onlar Hz.Muhammed’in@ başarısız olmasını istiyorlardı. Ayrıca Hz.Muhammed@ Medine’de sürekli kalamayacaktı. Sık sık çevre kabilelere seferler düzenlemesi gerekecekti. Yokluğunda O’na vekâlet edecek kişiyi rahatlıkla kandırabilirler ya da etkisiz kılabilirler ve böylece Medine halkını kendi yanlarına çekebilirlerdi. Nasıl ki Hz. Musa’nın yokluğunda Samiri’nin İsrail oğulları’nı kandırıp Firavunun şirk sisteminin (Firavunun şirk sisteminin sembolü Boğa idi) daha küçük ölçekte olanını (buzağı sembolü) tekrar hortlatmışlarsa, Medine’deki münafık Arap ileri gelenler ve bazı azgın Yahudilerde aynı Samiri’nin yaptığı gibi Hz.Muhammed@ in Medine’de yokluğunu fırsat bilerek eski şirk sisteminin daha küçük modellerini hortlatma girişiminde bulunacakları aşikârdı. Cenab-ı Hak, İsrail oğullarının buzağıyı ilah edinmeleri kıssası üzerinden Medineli Yahudileri ve münafıkları Kitap / anayasa / ilahi öğreti çerçevesinde hareket etmeleri ve eski şirk sistemine dönme gibi yanlışlara tevessül etmemeleri konusunda uyardı. Aksi takdirde kendilerine yazık / zulüm edeceklerini bildirdi. 51-54- Hani bir zamanlar Musa'ya kırk geceyi vaat vermiştik. Fakat siz zalimleşmiş ve O'nun arkasından buzağı tanrı edinmiştiniz. Buna rağmen şükredesiniz diye sizi affetmiştik. Doğru yola gelmeniz için, Musa'ya, o Kitab'ı ve Furkan'ı / yasal düzenlemeleri vermiştik. İşte o zaman Musa kavmine, “Ey kavmim! Şüphesiz siz o buzağıyı edinmekle kendi kendinize zulmettiniz. Gelin hemen yaratıcınıza tövbe edin de nefsinizi /egonuzu/ benliklerinizi öldürün. Böylesi, yaratıcınız nezdinde sizin için hayırlıdır” demişti. Sonra da Allah tövbenizi kabul etmişti. Muhakkak ki Allah kendisini ıslah edenlerin tevbesini kabul eden, merhametlilerin merhametlisidir. (Bakara Suresi 51-54) 4.6. Medinelilerin Nankörlük Etmemeleri Konusunda Uyarılmaları Medine’deki anarşi, çatışma ve terör ortamı İslam / Barış Cumhuriyeti ile yerini barış, istikrar, huzur, emniyet ve adalete bırakmıştı. Medineliler uçurumun kenarından dönmüş ve Hz.Muhammed’in@ getirdiği sistem / ilahi öğreti ile dirilmişlerdi. / yeniden hayat bulmuşlardı. Adeta bir mucize gerçekleşmiş ve böylece çok büyük lütfa, ikramlara ve ihsana mazhar kılınmışlardı. Fakat bütün bu nimetlere rağmen Yahudiler ve münafıklar Muhammed @ a bağlanmamak için sudan bahaneler üreterek en olmaz şeyleri istemeyi planlıyorlardı. Cenab-ı Hak, Medine’deki mevcut durumu ve bunların aralarında tartıştıkları muhalefet yöntemlerini geçmişlerinden metafor yaparak elçisine ihbar etti. Şöyle ki; “İsrail oğulları onlarca mucize yaşamış ve büyük ikramlara mazhar olmuşken yine de peygamberleri Hz. Musa’ya bağlanmaktan imtina etmişler, ona inanıp güvenmemek ve getirdiği öğretiye boyun eğmemek için ondan imkânsız şeyler istemişlerdi. Öyle ki kendilerine son derece ihtimam gösterilmesi onları kendilerinin üstün olduğu zannına itmiş ve öylesine gurur, kibir ve kendini beğenmişlik hastalığına yakalanmışlardır ki onların bu azgınlıkları onları Allah’ı görmeyi isteyecek noktaya getirmiştir. Onların bu istekleri haddini bilmemektir. Kendilerini Allah’tan üstün görmektir. Allah onlara bu istekleri nedeniyle öyle bir ceza verdi ki onlar yıldırım çarpmışa döndüler. Onlar bu ölümlerinden sonra tekrar diriltildiler ve kendilerine geldiler. Tekrar nimetlere mazhar edildiler. Onlara Hz. Musa koruyucu bulut oldu, gölgelik yaptı. Cenab-ı Hak da onlara kuvvet ve kudret olması için gökten Vahyini (men ve selva) indirdi ki bu vahiyle hoş ve temiz rızıkları yemelerini emretti.” 55-57- Hani bir zamanlar da siz, “Ey Musa! Biz Allah'ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayacağız” demiştiniz de bunun üzerine bakıp dururken sizi yıldırım çarpmıştı. Sonra da gene şükredesiniz diye sizi ölümünüzün ardından dirilttik ve o bulutla gölgelendirdik. Size verdiğimiz rızıkların hoş olanlarından yiyin diye üzerinize kudret helvası ve bıldırcın indirdik. ([2] ) Onlar, Bize zulmetmediler, lakin onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı. (Bakara Suresi 55-57) Peygamberimizin önderliğinde Medine toplumu da şirk sistemi ile ölmüşken tevhit sistemi ile dirilmiş ve şimdi Cenab-ı Hakk’ın indirdiği Vahiyle (kudret helvası ve bıldırcın metaforu) daha da güçlenmekte, O’nun yol göstermesi ile korunmakta ve ilerlemektedir. 4.7. Medinelilerin İslam / Barış Cumhuriyetinin İyi Birer Vatandaşı olmaları konusunda Uyarılmaları İsrail oğulları Hz. Musa’nın son yıllarında Eriha Şehrine yakın bir yerleşim yerini teslim alırlar. Ancak Erihalıların teslim olma şartı kurulacak Cumhuriyette beraber yaşamaktır. Bu şart aynı zamanda İsrail oğullarına inzal olan öğretiye çok uygundur. Bu şarta uygun hareket edilirse Erihalılar ve İsrail oğulları birlikte barış içerisinde yaşayacaklardır. Tıpkı Muhammed @ ın getirdiği ilahi öğreti / kitap / Anayasa çerçevesinde Medine’de kurulan İslam / Barış Cumhuriyetinde Medineli Araplar (Evs ve Hazreç), Mekkeli Araplar (muhacirler) ve Yahudilerin birlikte barış içerisinde yaşamaları gibi. İsrail oğulları o şehre girerken ilahi öğretiye / Anayasaya uymaları ve mütevazı olmaları kendilerine emredilmesine rağmen onlar şehrin yerli halkına (Erihalılara) son derece zalimce davranmış, öldürmüş ve mallarını yağmalamışlardı. Hatta ilahi öğretiye göre kurulan sistemin kurallarını kendi istek ve arzularına göre yorumlayarak değiştirmişlerdi. Böylece çok büyük zulüm işlemişler ve bu nedenle Cenab-ı Hakk’ın gönderdiği Veba salgını ile kırılıp geçmişlerdi. Halbuki ilahi öğretiye uyarak egemen oldukları şehir halkının gönlünü fethetmiş olsalardı, güvenilir olduklarını, saygın ve asil olduklarını ispat etmiş olsalardı, güçleri katlanacak ve diğer şehirler de kendiliğinden teslim olacaklardı. Böylece İsrail oğullarının kurduğu Cumhuriyet bölgede son derece güçlenecekti. Ama onlar tersini yaptılar ve azaba uğradılar. 58-59- Hani bir zamanlar “Şu kente girin de onun nimetlerinden dilediğiniz şekilde bol bol yiyin. Kapısından da secde ederek (itaat ederek, teslim olarak, taşkınlık ve zulüm yapmadan iyi vatandaş olarak) girin ve “Burası yurdumuzdur bizi bağışla!” deyin ki, hatalarınızı mağfiret ediverelim, iyilik-güzellik yapanlara nimetlerimizi daha da arttıracağız” demiştik. Fakat zaman içerisinde zalim olanlar, sözü, kendilerine söylenildiğinden başka bir şekle değiştirdiler. Biz de yapmış oldukları fasıklıkları karşılığında o zalimlerin üstüne gökten acı bir azap indirdik. (Bakara Suresi 58-59) Cenab-ı Hakk, İsrail oğullarının tarihte yaşadıkları bu tecrübe üzerinden Medinelileri de uyardı; Medine’de ilahi öğretiye dayalı İslam / Barış Şehri tesis edilmiştir. Onlara kurulan bu Şehrin kapısından secde ederek girin denilmektedir. Yani onlara “İyi vatandaş olun! İlahi Vahyin getirdiği kurallara uyun! Tesis edilen birliğe beraberliğe saygı gösterin! Tevhidi bozacak davranışlardan kaçının! Bu Barış Şehrini Vatan edinin ve ona sahiplenin! Hata yapacak olursanız da hemen tövbe edip hatanızdan dönün! Sakın bu birliği beraberliği bozacak taşkınlıklar, bozgunculuklar yapmayın!” şeklinde telkinler yapılır. Bu şekilde davranılırsa hep birlikte güç birliği edilerek ileri, müreffeh bir geleceğe yelken açılacağı bildirilir. Böylece yeni kurulan Cumhuriyet ile kazanılan nimetler daha da katlanacaktır. Aksi takdirde de Cenab-ı Hak azgınlık yapanlara azabını gönderecektir. ([3] ) Bu tehdit basit bir tehdit değildir. İslam / Barış Cumhuriyetinde bozgunculuk yapacak olurlarsa Cumhuriyet olarak (gökten acı bir azabın indirilmesi metaforu) üzerlerine yürüneceğinin bir tehdididir. 4.8. Medine İslam Cumhuriyeti Kaynaklarının Adil Paylaşımı Hz.Muhammed @ Medine’de kurduğu İslam / Barış Cumhuriyetinin Anayasasında /Vesikasında Yahudi kabilelerini müttefikleri olan Arap kabileleri ile birlikte tek tek saymış ve her kabileye eşit vatandaşlık getirmiştir. Ayrıca yeni sistemde Anayasal sözleşmenin hükümlerini takip için Evs ve Hazreç kabilelerine ait aşiretlerden temsilci / nakip atanmıştı. Peygamberimize bildirilen bu Arap nakiplerin müttefikleri olan Yahudilerin aşiretlerindeki karşılığı için de Yahudi nakipler atanmıştı. Böylece yeni kurulan Cumhuriyet sisteminde her topluluğun ekonomik, idari ve sosyal yapısı adil bir paylaşım ile organize edilmişti. Her topluluk (kabile ve aşiret) Medine İslam / Barış topluluğu içerisinde fonksiyonunu icra edecek ve kargaşa olmaması içinde temsilcileri / nakipleri vasıtasıyla Hz.Muhammed’in@ hakemliğinde sorunlarını çözüme kavuşturacaktı. Toplumsal, idari ve ekonomik sorunların Hz.Muhammed’in@ hakemliğinde ve Vahiy İdeolojisi (asa metaforu) esas alınarak çözüme kavuşturulacak olması, Medine’de anarşiyi, kavga ve çatışmaları önleyecekti. Bu Cenab-ı Hakk’ın Medinelilere ihsan ettiği mucize niteliğinde çok büyük bir nimetiydi. İslam Cumhuriyeti’nin bu organizasyonu tıpkı bir zamanlar Hz. Musa’nın asasını taşa vurarak taştan on iki pınar fışkırtması ve İsrail oğullarını on iki kabileye ayırarak her kabilenin hangi pınardan faydalanacağını organize etmesi gibiydi. Bu suretle kabileler arasında muhtemel kargaşa ve çatışmalar engellenmekteydi. Fakat adil ve huzur getiren bu organizasyon ve paylaşımdan hoşnut olmayan kimseler de vardı. Onlar şirk sisteminin hâkim olduğu zamanda Medine halkını aldatan çıkar çevrelerinden başkası değildi. Onlar şirk sisteminin yarattığı anarşiden, terörden ve çatışmadan besleniyorlardı ve İslam / Barış Sistemi onların çanına ot tıkıyordu. Cenab-ı Hak Hz. Musa’nın yaşamı üzerinden verdiği örnekle Medine’de huzur, barış, güven ve düzen sağlandıktan sonra o düzeni bozacak bozgunculuk yapılmaması konusunda Medineli ileri gelenleri böylece uyardı; 60- Hani bir zamanlar Musa, kavmi için su istemişti de “Asan ile taşa vur!” demiştik. Bunun üzerine o taştan on iki pınar fışkırmıştı. Böylece halkın her bölüğü kendi su alacağı yeri öğrendi. Allah'ın rızkından yiyin-içinde bozgunculuk yaparak yeryüzünde / ülkede fesat çıkarmayın. (Bakara Suresi 60) 4.9. Tevhit Sisteminden Dönme Planlarına Karşı Uyarılar Medine İslam /Barış Cumhuriyeti Kurulunca çatışmadan, terörden, savaştan beslenen Medine’nin baronları bundan sonra işlerinin zor olacağını gördüler. Şirk sisteminin cari olduğu zamanda yasal hale getirdikleri soygunları bile artık yapamayacaklarını anlayan bu ileri gelenler geleceklerinin kendileri açısından çok karanlık olduğunu görüyorlardı. Zira yeni sistemin tek kaynağı Vahiydi ve getirdiği öğreti onlara eskisi gibi arzularına / keyiflerine / heva ve heveslerine göre bir seçenek bırakmıyordu. Bu nedenle onlar gidişattan durumdan hiç hoşnut değildiler ve eski şirk sisteminin geri gelmesini istiyorlardı. Onlar sadece kendi zevkü sefalarını ve çıkarlarını düşünüyorlardı. Halkın sefaleti ve acı çekmesi onları hiç ilgilendirmiyordu. Özellikle Yahudi ileri gelenler eski şirk sisteminin tevhit sisteminden daha iyi olduğunun propagandasına başlayacaklardı. Süreç içerisinde İslam Cumhuriyetini devirerek eskiye dönmek için Hz.Muhammed’i@ öldürmeyi bile planlayacakları belliydi. Bundan dolayı Cenab-ı Hak, onlara kendi tarihlerinden bir örnekle uyarıda bulundu. Söz konusu örnekte İsrail oğulları Hz. Musa’ya gökten indirilen tek çeşit yiyeceğe dayanamayacaklarını Allah’tan yerin bitirdiği sebze, acur, mercimek, soğan gibi çeşitli yiyeceklerden çıkarmasını isterler. Onların bu istekleri Firavunun zulmü altındaki yaşam tarzına geri dönme isteklerinden başka bir şey değildir. Bu nedenle Hz. Musa onlara «asil, şerefli, üstün, göksel, ilahi ve özgür yaşam tarzını rezil, aşağılık, zulüm ve köleci yaşam tarzına tercih mi ediyorsunuz?» şeklinde mukabelede bulunur. Hz. Musa onlara «şayet bu aşağılık yaşam tarzını arzuluyorsanız o zaman Mısır’a geri dönün ve rezilce yaşayın» diyerek çıkışır. Sonraları aşağılık arzuları nedeniyle İlahi öğretiden sapan İsrail oğulları kurulu ilahi sisteme isyan ederler, taşkınlık yapar ve peygamberlerini öldürürler. Böylece güçlerini kaybederler, birbirlerine düşerler, işgal güçleri gelip onları zelil eder. Sonuçta yaptıkları bozgunculuk nedeniyle işgalciler eliyle Cenab-ı Hakk’ın gazabına uğrarlar. Cenab-ı Hak İsrail oğullarının tarihte yaşadıkları bu hadise örnekliği üzerinden özelde Medineli Yahudileri genelde de tüm Medinelileri uyararak akıllarını başlarına almaları konusunda ikaz etti; 61- Hani bir zamanlar siz; “Ey Musa! Biz artık tek yemeğe asla dayanamayız, bizim için Rabbine dua et de bize yerde yetişen; sebze, acur, sarımsak, mercimek ve soğan bitirsin” demiştiniz. O (Musa) da size, “Hayırlı ve üstün olanı aşağılık olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? O halde zelil olarak Mısır’a inin, o vakit istediğiniz şeyler sizin olacaktır” demişti. Üzerlerine zillet ve meskenet damgası vuruldu ve sonunda Allah'tan bir gazaba uğradılar. İşte bu, Allah'ın ayetlerini / uyarılarını inkâr etmiş olmaları, Peygamberleri haksız yere öldürmüş olmaları nedeniyledir. İşte bu, isyan etmeleri ve taşkınlık yapmaları nedeniyledir. (Bakara Suresi 61) 4.10. İslam / Barış Cumhuriyetinde İyi Vatandaşların Müjdelenmesi Cenab-ı Hak, yukarıdaki uyarıları yaparken önce toptancı bir ifade kullanır. Sonra istisnaları belirterek herkesin aynı kategoride olmadığının altını çizer. Çünkü toptancı ifadelerle yapılan bu uyarılarda İslam / Barış Cumhuriyetinin temiz, dürüst ve doğru vatandaşları kendilerini suçlu gibi hissedebilir. Onların korkmamaları, endişe etmemeleri ve rahat olmaları için istisna cümlesine ihtiyaç vardır. Cenab-ı Hak, Medine’deki her topluluğu sayar ve bu topluluklardan kim Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve ıslah edici güzel eylemlerde bulunursa yani iyi birer vatandaş olacak olurlarsa onlar için hiçbir korku olmadığı gibi Allah’tan bir mükafat olacağı müjdelenir. 62- Muhakkak ki müminlerden, Yahudilerden, Nasranilerden ve Sabiîlerden; her kim Allah'a ve ahiret gününe iman eder ve ıslah edici güzel eylemlerde bulunursa, artık onların mükafatları Rablerinin katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar. (Bakara Suresi 62) 4.11. İslam / Barış Cumhuriyetinin Misak ile Kurulduğunun Hatırlatılması İslam / Barış Cumhuriyetinin herkesin Yemin etmesi / Ahitleşmesi / Misak ile kurulduğu ve hiç kimsenin zorlanmadığına atıf yapılarak bütün Medineliler verdikleri bu ahde bağlı kalmaya çağrılır. Medine’de yaşayan tüm kabilelerden müminler ve bu sisteme olur veren diğer kabile mensupları ile muhacirler Medine Sözleşmesi / Anayasa / Medine Vesikası ile meşhur bir Anayasa / Kitap çerçevesinde bu Cumhuriyetin temellerini atmışlardı. Fakat gelinen noktada Anayasal Sözleşmeye imza atmış özellikle Yahudilerden bazıları ve Arap kabilelerden bazı ileri gelenler bu sözlerinden / ahitlerinden dönme ve tevhidi parçalama girişimlerinde bulunacaklarının sinyallerini vermektedirler. Cenab-ı Hak, sözlerinden dönecek olurlarsa bundan kendilerinin zarar göreceği konusunda onları uyarır. Şayet ahitlerine sadık kalırlarsa o takdirde de kendisinin rahmeti ve koruması altında olduklarını bildirir. Cenab-ı Hak Medinelilerin bu durumu için de İsrail oğullarının geçmişinden örnek verir. İsrail oğulları da geçmişlerinde Misak / Ahit ile Cumhuriyetlerini kurmuşlar ve bu ahitlerine Tur Dağını şahit tutmuşlardı. Bu ahitlerine sadık kaldıkları sürece Cenab-ı Hak onları yükseltmiş ve bölgenin en küçük devleti olmasına rağmen bölgenin en güçlü Cumhuriyeti yapmıştı. Bölgedeki zamanın iki süper gücü olan Mısır ve Mezopotamya’daki devletler onlara bir zarar veremedikleri gibi onlar gelip İsrail oğullarına hizmet etmişlerdi. Fakat ne zaman ki ahdi bozdular işte o zaman önce kendi içlerinde İsrail ve Yahuda Cumhuriyetleri olarak ikiye parçalanmış daha sonrada bölgedeki diğer devletler bunları yok etmişlerdi. 63-64- Hani bir zamanlar sizden “korunmanız için verdiğimiz şeye / Kitaba / Anayasaya sımsıkı sarılma ve hükümlerine bağlı kalma” hususunda sağlam bir söz / ahit / misakınızı almış ve bu misak ile Turu ([4] ) şahit tutarak Cumhuriyeti üzerinize kurmuştuk. Fakat tarihi süreç içerisinde bu ahdinizden yine yüz çevirdiniz. Eğer üzerinizde Allah'ın lütfu ve rahmeti olmasaydı kesinlikle mahvolmuştunuz. (Bakara Suresi 63-64) 4.12. Yasaları İhlal Etmek İçin Yasaları Kullanmama Konusunda Uyarılar (Hile-i Şer’iyeyi Yasaklama) Münafıklar ve Yahudi muhalifler doğrudan karşı çıkamadıkları yasaların arkasından dolanmayı ve böylece İslam Cumhuriyetini işlevsiz hale getirmeyi planlamaktaydılar. Onlar hem Anayasal hükümleri hem de şeri hükümleri / reform yasalarını yine yasal yollardan ihlal edip Hz.Muhammed’i@ başarısız kılmaya çalışacaklardı. Yapacakları ihlali yasal kılıfla yapacakları için kendileri suç işlememiş olacaklardı. Onlar hem yasalara bağlı kaldıklarını gösterecekler hem de yasalar amacına uygun şekilde uygulanamadığından İslam’ın öngördüğü sistem bir türlü oturmayacaktı. Cenab-ı Hak, İsrail oğullarının tarihinden bir kesiti ayrıntılara girmeden çok özet bir şekilde verdikten sonra detaylarını halkın bütün kesimlerini bildiği bu anekdotun hâlihazırdaki ve gelecekteki bütün toplumlara bir ibret olduğunu vurgulayarak uyarır; 65-66- İçinizden Cumartesi günü yasaklarını ihlal edenleri de elbette bilirsiniz. Bu ihlalleri nedeniyle onlara, "Aşağılık maymunlar olun!" demiştik. Bu akıbeti çağdaşlarına ve sonrakilere bir ibret ve koruyanlar / korunanlar için bir öğüt / ders kıldık. (Bakara Suresi 65-66) Bu ayet ile hatırlatılan ve Medinelilerin ders aldığı tarihi olay aşağıda detaylarıyla onların zihninden bir filim şeridi gibi geçti ve Cenab-ı Hakk’ın uyarısını anladılar. Söz konusu tarihi geçmiş şöyleydi; “Akabe körfezinde yaşayan İsrail oğulları haftanın bir gününün kendileri için tatil olmasını ve o günde ibadet dışında hiçbir çalışma etkinliğinde bulunulmamasını Cenab-ı Haktan talep ederler. Cenab-ı Hak onların bu talepleri için Cumartesi gününü belirler. Onlar geçimlerini balık avlayarak sağlamaktadırlar. Cumartesi günü tatil yapıldıktan sonra balıklar körfeze daha çok gelmekte ya da onların gözüne öyle görünmekte, diğer günler gelince, balıklar körfeze yanaşmamaktadır. İsrail oğullarının Cumartesi körfeze akın eden balıklarda gözü kalmakta, fakat yasayı da ihlal edememekteydiler. Bunun bir çaresini düşündüler ve hem balık avlamayacaklar hem de balıkları kaçırmayacakları bir çözüm üretmeye çalıştılar. Sonunda şöyle bir çözüm yolu buldular; Körfezin ilerisine kapaklı setler inşa ettiler. Cumartesi günü balıklar körfeze akın ettiklerinde inşa ettikleri setlerin kapaklarını kapattılar ve balıkları avlamak için Pazar gününü beklediler. Pazar günü de körfeze hapsolmuş balıkları avladılar. Bu suretle Cumartesi günleri balık tutmama / çalışmama yasağını hile-i şer’iye yaparak ihlal etmişlerdi. Onların bu hareketleri yasaların arkasından dolanarak ihlallerine meşruiyet kazandırmaktan başka bir şey değildi. Yasa onlara lafzen “balık tutmayı” yasaklamış ancak yasanın amacı onların talepleri gereği diğer dünyevi çalışmayı da yasaklamaktı. Ama onlar yasanın amacını sadece yasanın lafızlarına indirgemiş ve böylece yasanın ruhunu / amacını ihlal etmişlerdir. İsrail oğullarının yaptıkları bu ihlal ve yasanın arkasından dolanma bir başlangıçtı ve arkası hile-i şer’iye ile başka ihlalleri meşru hale getirmelerle devam etti. Bu hareketler onları maymuna çevirdi. Aşağılık bir hale geldiler. Değer yargıları kalmadı. Her değer yargısını kendi çıkarlarına uygun olarak yorumlayıp ahlaksızlıkları yasal hale getirdiler. Böylece toplumsal bir çöküntü yaşadılar. Onları düşmanları yenip diasporaya uğratmadan önce onlar kendi içlerinden çürümüşlerdi.” 4.13. Medinelilerin Yasa ve Emirleri Uygulamamak İçin Ayrıntılara Girmemeleri Konusunda Uyarılması Medineli münafıklar ve Yahudi muhalifler eski şirk rejiminde sahip oldukları çıkarlarını korumak için Allah’tan gelecek emir ve yasaları uygulanamaz hale getirmeye çalışacaklardı. Bunun için de gelen emir ve yasaların detaylandırılmasını isteyecek ve böylece emir ve yasalar mevzuata boğularak yerine getirilemez hale gelecekti. Onlar usul ve şekillere öylesine öncelik vereceklerdi ki emir ve yasaların veriliş esasını engelleyeceklerdi. Bütün bunları yaparken de takvalı davranış görüntüsü vereceklerdi. Yani aslında kendilerinin emir ve yasaları uygulama konusunda çok hassas ve titiz olduklarını, hata yapmak istemediklerini, yasaların gereğini mükemmel bir şekilde yerine getirmek istedikleri izlenimi yaratacaklardı. Fakat aslında çok dindar ve takvalılık görüntüsü içerisinde Hz.Muhammed’in @ tesis ettiği tevhidi sistemin sağlıklı işleyişini engelleme amacındaydılar. İşte bu tehlikeyi bertaraf etmek için Cenab-ı Hak, Medinelileri İsrail oğullarının geçmişte yaptıkları hatalardan olan sığır kesme olayını anlatarak uyarıda bulunur; “Söz konusu olayda İsrail oğullarına peygamberleri bir sığır kesmelerini emreder. Onlar Mısır’ın şirk sisteminin sembollerinden olan sığır / boğayı kesme emrini yerine getirmek istemezler. Zira onlar Firavunun şirk sisteminden bir hayli etkilenmişlerdi ve sığırın / boğanın şirk sembollerinden biri olması onların bu şirk sembolünü kesip atmaları emri kendilerine zor gelmişti. Onlar bu şirk sembolünü kesme emrini yapma konusundaki isteksizliklerini de “bizimle alay mı ediyorsun?” sorusu ile ortaya koyarlar. Peygamberleri onlara “asla alay etme gibi bir niyetinin olmadığını ve ne yaptığının bilincinde” olduğunu bildirir. Onlar emri yerine getirmekten başka çarelerinin olmadığını gördüklerinde bu sefer emri yerine getirmemek için işi teferruata / mevzuata boğma yoluna giderler. Sığırın şekli, cinsi ve özellikleri konusunda peygamberlerine sorular sorarlar. Onların her sorusuna karşılık kesilecek sığırın özellikleri anlatılır. Bu sorgulama öylesine uzar ki o özelliklerde piyasada neredeyse hiç sığır kalmayacak noktaya gelir. Sonunda emri yerine getirirler ancak mevzuatın ağırlığından neredeyse yapamayacak noktaya gelmişlerdir.” 67-71-Hani Musa kavmine, “Muhakkak ki Allah, size bir sığır boğazlamanızı emrediyor” demişti. Onlar, “Sen bizimle alay mı ediyorsun?” dediler. O (Musa), “Ben cahillerden biri olmaktan Allah'a sığınırım” dedi. Onlar, “Bizim için Rabbine dua et, onun (sığırın) özelliklerini bize açıkça ortaya koysun” dediler. O (Musa), “O (Rabbim) diyor ki: 'Şüphesiz o sığır ne yaşlı ne de körpedir, ikisi arası genç bir sığırdır.' Haydi, size emredileni yapın!” dedi. Onlar, “Bizim için Rabbine dua et, onun rengini bize bildirsin.” dediler. O (Musa), “O (Rabbim) diyor ki”: “Kuşkusuz o sığır, rengi bakanların gönüllerine sürur veren, sapsarı bir inektir” dedi. Onlar, “Bizim için Rabbine dua et de o sığırın niteliğini net bir şekilde bildirsin zira o sığır, bize müteşabih geldi / diğer sığırlara benzemektedir. Allah dilerse biz kesinlikle doğru yolu bulacağız” dediler. O (Musa), “O (Rabbim) diyor ki”: “O sığır, çifte koşulmamış, arazi sürmemiş, ekin sulamamış, salma gezen ve hiç alacası olmayan bir sığırdır.” Onlar; “İşte tam şimdi gerçeği getirdin” dediler. Sonunda onu boğazladılar. Ama neredeyse yapmayacaklardı. (Bakara Suresi 67-71) 4.14. İslam / Barış Cumhuriyetini Yıpratmak İçin İftira Yoluna Gitmemeleri Konusun da Medinelilerin Uyarılmaları Medineli münafıklardan ve Yahudi ileri gelenlerden gelebilecek en önemli tehditlerden birisi de kendi yaptıkları cinayetleri / suçları İslam / Barış Cumhuriyeti yöneticilerinin üzerine atmaları idi. Onlar böyle yaparak peygamberimiz ve arkadaşlarının itibarını zedelemek ve bu yolla sistemin işleyişine engel olabileceklerini planlıyorlardı. Cenab-ı Hak onların cibilliyetlerini bildiğinden böyle şeylere tevessül edebileceklerini müteakip ayetlerle önceden ihbar etti. Bu ihbarla onlara böyle girişimlerinin asla başarıya ulaşmayacağı ve yaptıkları hilenin açığa çıkacağının uyarısını da yapmış oluyordu. İsrail oğulları geçmiş tarihlerinde işledikleri bir cinayeti başkasının üzerine atmışlardı. Fakat Cenab-ı Hak onu açığa çıkarmış ve iftira atanlar çok büyük bir mahcubiyet yaşamışlardı. Sonra Cenab-ı Hakk’ın yaptığı uyarılar ile onlar kendilerini düzeltme yolunu şeçmişlerdi. Böylece ölü olan İsrail oğulları ilahi öğreti sayesinde toplumsal bir dirilişi yaşamışlardı. Geçmişte dirilen İsrail oğulları gibi Medine toplumu da ilahi öğreti sayesinde dirildi. Cenab-ı Hak, ilahi öğreti sayesinde uyanan, dirilen Medine toplumunda artık bu türden basit hilelerin saklı kalmayacağını ve mutlaka açığa çıkacağını bildirir. Böylece Medine münafıklarının ve Yahudi ileri gelenlerin şu hususu iyice kafalarına sokmaları bildirilir; “Nasıl ki ahirette insanlar dirildiğinde dünyada işledikleri her şey ortaya dökülecek ve hiçbir şey gizli kalmayacak ise bu dünyada da ilahi öğreti sayesinde şeffaf, adil, güven ve istikrarın sağlandığı bir toplumda suçluların foyaları mutlaka açığa çıkar, suçlular asla saklanamazlar.” 72-73- Hani siz bir adamı öldürmüştünüz de birbirinizle çekişip suçu üstünüzden atmıştınız. Halbuki Allah, sakladığınızı açığa çıkaracaktı. Yaşadığınız bu olayı şimdi benzer olaylarla kıyaslayın da kendinizi düzeltin demiştik. İşte böyle Allah ölüleri diriltir ve size ayetlerini gösterir ki aklınızı kullanasınız. (Bakara Suresi 72-73) Müteakip ayetlerde ise geçmişte ilahi öğreti sayesinde kendilerini düzelten İsrail oğullarının zamanla tekrar bozulduklarını ve kalplerinin katılaştığına değinilir. Öylesine katılaşmıştır ki taş gibi olmuştur. Halbuki daha önce taş gibi kalbi olan bazı müşrikler ilahi öğreti ile iman etmiş kalbi yumuşamış, adeta taşların yarılıp ve içlerinden pınarlar fışkırması gibi onlar da coşmuş ve insanlara faydalı hale gelmişlerdir. Hz.Ömer gibi yüreği taşlaşmış kişiler ilahi öğreti ile karşılaştıkları zaman kayaların içlerinden suların akması gibi göz pınarlarından yaşlar boşalmış ve taş kalbi yumuşacık oluvermiştir. Bazı taş kalpliler ise tıpkı kayaların tepesinden kopup aşağıya yuvarlanarak toprağa yüzünü sürmesi gibi Rablerine duydukları saygı ve korkudan boyun eğdiler, makamlarından vaz geçip İslam / Barış Cumhuriyetine teslim oldular. Onlar gururu, kibri, böbürlenmeyi bırakıp alçak gönüllü oldular. Cenab-ı Hak bu ayetlerle özellikle Yahudi ileri gelenlere şöyle seslenir; “Ey taş kalpli Yahudi İleri Gelenler! Siz niye böylesiniz? Siz niye onlar gibi olmuyorsunuz? Sizin kalpleriniz neden yumuşamıyor? Fakat kalbinizden ne geçiyorsa, neyi planlıyorsanız, neyi yaparsanız hepsi tarafımızca biliniyor ve sizler hakka karşı bir şey yapamazsınız.” 74- Zamanla kalpleriniz katılaştı; işte onlar, taş gibidir, hatta daha katıdır. Fakat şüphesiz taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan ırmaklar fışkırır, öyleleri de vardır ki yarılır da ondan su çıkar, öyleleri de vardır ki Allah'ın haşyetinden düşerler. Allah yaptıklarınızdan habersiz (gafil) değildir. (Bakara Suresi 74) Yukarıdaki uyarılar ayrı ayrı zamanlarda inzal olduğu gibi belki toptan inzal olmuş da olabilir. Ama bu uyarıların muhatabı İslam / Barış Cumhuriyeti kurulmasını müteakiben başlayan uygulama ve reformlardan rahatsız olan Medine’nin ileri gelenleri ile Medine Yahudilerinin ileri gelenlerini hedef almaktaydı. [1] ) Yahudi kabilelerinden Kaynukaoğulları ile Nadîroğulları Hazrec kabilesinin, Kurayzaoğulları ise Evs kabilesinin müttefiki idiler. [2] ) Not:Men ve Selva, Demir ve elbiseyi nazil etme / indirme demekle bunların Güç, kuvvet, koruma, hükmetme, besleyici olma, güç ve kuvvet verme vb karakterlerine vurgu yapılarak inzal edilen şeylerin bunların ilgili karakterlerini taşıyan İLAHİ ÖĞRETİ / VAHY olduğu vurgusudur. Yani VAHY güç verir, korur, besler,… [3] )Not: Tarih göstermiştir ki Cenab-ı Hakk’ın bu vaadi boş bir vaat değildir. Uyarılara kulak vermeyen Medine Yahudiler yurtlarından sürülme azabını tatmıştır. [4] ) Hakkı Yılmazın Tebyinül Kur’an isimli eserinde- Bakara Suresi 63. Ayetin tefsiri Kısmında “Tur” başlıklı açıklama: “Et-tûr sözcüğünün aslı, "temel" demektir. Araplar evin temeline طور الدّار - tavaru'd-dar derler. Ancak bu sözcük, evin üzerine yapıldığı ilk temeli kapsadığı gibi, apartman katlarından her birinin başlangıcı anlamındaki ara temeli tavr de kapsar. Nitekim Türkçede "kademe, aşama" sözcükleriyle ifade edilen طور - tavr sözcüğü وقد خلقناكم اطوارا - ve qad haleqnâkum etvara = sizi aşama aşama yarattık Nûh Sûresinin 14. Âyetinde de bu anlamda kullanılmıştır. Temel anlamı ekseninde "kaya" ve "ağaç" için kullanılan tûr sözcüğü, daha sonra "dağ" anlamında kullanılmaya başlanmış ve bu anlamıyla daha meşhur olmuştur. Sözcüğün bu yöndeki gelişimine uygun olarak araştırmacıların bir kısmı tûr sözcüğünün genel anlamda "dağ" demek olduğunu söylemişler, bir kısmı ise Mûsâ Peygamberin vahiy aldığı özel dağın adı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Gerçekten de tûr sözcüğü, Kur'ân'da yer aldığı Âyetlerde Mûsâ Peygamberin vahiy aldığı özel dağın adı olarak kullanılmıştır.”

  • İletişim | Allahın Rehberliği

    İletişim Bu formu kullanarak da bizimle iletişime geçebilirsiniz: Soyadınız Adınız Konu E-Posta Bize bir mesaj bırakın... Gönder Gönderdiğiniz için teşekkürler!

  • Afrikada Devrim | Allahın Rehberliği

    AFRİKADA DEVRİM Biryesu Afrika’nın ortasında bir ülkedir. Çok verimli tarımsal arazilere sahiptir. Bu ülkede Evsu, Hazra, Nadria ve Kuraya adlı dört etnik topluluk yaşamaktadır. Evsu ve Hazralar yerli zenciler olup ülke nüfusunun çoğunluğunu oluşturmaktadır. Beyaz ırk olan Nadria ve Kuraya ise ülkeye batıdan göç etmiş azınlık topluluklardır. Evsu ve Hazralar genelde cahil, yöresel din ve geleneklere sahiptir. Nadria ve Kurayalılar ise iyi eğitimli ve kitaplı dinlere mensuptur. Onlar batılı emperyalist devletlerin Biryesu’daki işbirlikçileridir. Afrika’nın genel ırkı yerli zencilerden oluştuğu için görünüşte siyasal temsil Evsu ve Hazralardadır. Batılı sömürgeciler Biryesu’nun doğal kaynaklarını aldıkları imtiyazlarla yağma ediyorlardı. Başta muz olmak üzere Evsu ve Hazraların ürettikleri diğer tarımsal ürünleri çok ucuz fiyatlarla ellerinden alarak sömürüyorlardı. Bunu da her iki yerli topluluğu birbiri ile çatıştırarak gerçekleştiriyorlardı. Onlar batıdan getirip yerleştirdikleri azınlık topluluk eliyle bu iki yerli zenci topluluk arasına nifak tohumları saçmışlar, onları kutuplaştırmışlar ve sonu kanlı katliamlara varan çatışmalara itmişlerdi. Batılılar bu çatışmalarda her iki tarafa da yardım ediyorlar bir dönem bir tarafı galip getiriyorlar başka bir zamanda diğer tarafı galip getiriyorlardı. Galip gelen taraf, iktidara geldiğinde kendi tarafını destekleyen batılı ülkenin taleplerine boyun eğiyorlardı. Ne zaman ki batılı sömürgeci güçlerin talepleri karşılanamayacak noktaya geldi, Batılılar yeniden çatışmayı alevlendiriyorlardı. Bu kez öbür etnik topluluğu galip getiriyorlar ve onlardan yeni ve daha ağır taleplerde bulunuyorlardı. Sömürü çarkı böyle sürüp gidiyordu. 1979 yılındaki çatışma çok kanlı olmuştu ve her iki yerli topluluk da en önemli şahsiyetlerini kaybetmişlerdi. Bu kez çatışmalarda galip gelen taraf yoktu. Fakat her iki tarafın güvenlikleri de tehlikede idi. Çünkü arada barış da yoktu. Yaşanan katliamlar nedeniyle aralarındaki kin ve nefret öylesine büyümüştü ki artık bir arada yaşamayı, bir ve beraber olmayı akıllarının ucundan bile geçiremiyorlardı. Onların tüm düşünceleri hayatta kalabilmekti. Bu son çatışma geçmişteki çatışmalardan farklı bir netice verdiği için sömürgeci güçlerde ittifak kurmada güçlük çekmekteydi. Bu nedenle onlar bir taraf galip gelene kadar çatışmanın sürmesi üzerine politika kurmuşlardı. Hazranın ileri gelenleri ise tam galip gelmek için komşu ülkelerden müttefiklik ve destek edinmeyi düşündüler. Bu amaçla Hazraların ileri gelenlerinden Saduba ile Okuba, Afrika’nın en büyük ve güçlü ülkesi olan Murkozo’ya gitmeyi ve bu ülkenin kendilerine destek vermesi için yapacakları girişimi kendi aralarında konuşmaktadırlar: Saduba “Murkozo başbakanı ile telefonda görüştüm. Bize randevu verdi. Murkozo’ya birlikte gidelim. Ne dersin?” Okuba bu teklife hemen atıldı “Neden olmasın. Bakalım Evsulara karşı bize destek verecekler mi? Fakat Murkozolular çok menfaatçidirler. Destek karşılığında mutlaka bizden çok şey talep edecekler.” Okuba’nın bu endişesine karşılık Saduba “Onların menfaatçi olduklarını biliyorum. Fakat taleplerini karşılayabilir ve desteklerini alabilirsek Evsulara karşı önemli bir üstünlük elde ederiz. Daha sonra da icaplarına bakarız” dedi. Verilen randevu gününden bir gün önce Saduba ve Okuba Murkozo’nın başkenti Bokko’ya gittiler. Ertesi günü Murkozo Başbakanı ile görüştüler fakat pazarlıkta anlaşamadılar. Murkozo başbakanı Okuba’nın düşündüğü gibi yapacakları destek karşılığında Hazralardan çok yüklü miktarda altın talep etti. Öyle ki istediği miktar, ülkenin üretiminin elli yıllık gelirine eş değerdi. Bu, Biryesu’nun kaldırabileceği bir yük olmadığı gibi talep edilen miktarın kabul edilmesi halinde ülkenin Murkozo tarafından esir alınmasından başka bir şey değildi. Murkozo yönetimi sömürgeci güçlerden daha insafsız çıkmıştı. Görüşmeden sonra Murkozo’nun muhalefet lideri Julikana’nın, kendileri ile görüşmek istediği haberini aldılar. Bu görüşme talebini Saduba kabul etti. Tarafların birlikte kararlaştırdıkları bir yer ve zamanda Saduba, Julikana ile özel bir görüşme gerçekleştirdi. Önce Julikana söze girdi “Öncelikle ülkemize hoş geldiniz. Görüşme talebimi kabul ettiğiniz için şükranlarımı sunuyorum ve sözü uzatmadan hemen konuya girmek istiyorum. Duydum ki kendi ülkenizdeki Evsu topluluğuna karşı Murkozo hükümetini kendi safınıza çekmek için buraya gelmişsiniz. Bu doğru mu?” diye Saduba’ya bir soru yöneltti. Saduba bu soruya “Evet. Duyduklarınız doğrudur. Ülkeniz bölgede çok güçlü ve sözü dinlenir. Şayet ülkenizi kendimize müttefik kılar ve desteğini alırsak Evsulara karşı Biryesu’da egemen oluruz düşüncesindeyiz. Bu bizim güvenliğimiz için çok önemli” şeklinde cevap verdi. Bunun üzerine Julikana “Evet ama, Evsularda bölgedeki başka ülkelerin dost ve müttefikliğini kazanırsa aranızdaki savaş ve katliamlar sürer gider. Bitmek bilmeyen bu çatışmalar size helake sürükler. Bunu neden düşünmüyorsunuz?” dedi. Julikana’nın bu görüşüne karşılık Saduba, “Evsularla aramıza öylesine bir kin ve intikam duyguları girdi ki artık barış içerisinde bir arada yaşamanın imkan ve ihtimali kalmadı. Ya biz onları yok edeceğiz ya da onlar bizi” dedi. Julikana bir arada yaşam için umutlarını yitirmiş Saduba’ya bir ışık yaktı ve dedi ki “Bir ihtimal var. Ben size bir teklifte bulunacağım. Eğer benim teklifimi kabul edecek olursanız, tekrar barış içerisinde bir arada yaşama şansı yakalayabilirsiniz.” Saduba şaşırmıştı. Sanki bu sorunun asla böyle bir çözümü olamaz gibisinden ümitsiz bir yüz ifadesiyle “Böyle bir şey imkansız ama yine de teklifinizi duymak istiyorum. Teklifiniz nedir? Ve bunun karşılığında ne talep ediyorsunuz?” diye sordu. Julikana, “Öncelikle yapacağım teklif dolayısıyla sizden para, altın, elmas veya herhangi bir maddi menfaat talep etmiyorum. Benim ülkemde verdiğim mücadeleye ve söylemlerime bakacak olursanız benim teklif ettiğim sistem ve dünya görüşü için herhangi bir maddi çıkar beklentisi içerisinde olmadığımı görürsünüz. Ben sadece insanların barış, huzur ve mutluluk içerisinde yaşamasını, Allah’tan başka kimseye kul olmamalarını, kimse tarafından sömürülmemelerini ve kimseye ayrım yapılmamasını istiyorum” diyerek sözlerine başlamıştı ki bu sözleri duyan Saduba büyük bir heyecanla araya girdi ve “Harika. Bunu duyduğuma çok sevindim. O halde teklifinizi duymak istiyorum” dedi. Julikana sözlerine şöyle devam etti; “Gelin her şeye rağmen Evsularla aranızdaki husumeti unutun ve intikam almaktan vazgeçin. Kimse kimseye de egemen olmaya çalışmasın.” Saduba tekrar araya girdi ve “Nasıl olacak bu? Biz onlardan bir kimsenin iktidarda olmasını kabul etmeyiz, onlarda bizden birilerinin iktidar olmasını asla kabul etmezler. Biz onların kutsadıkları adet, gelenek ve göreneklerini kabul etmeyiz onlarda bizim kutsadığımız adet, gelenek ve göreneklerimizi asla kabul etmezler. Aramızda kan ve katliamlardan kaynaklanan kin ve nefret var. Kuraya ve Nadrialılardan birilerinin hükümette olmaları ise her iki tarafın da zaten kabul edeceği bir şey değildir” dedi. Bunun üzerine Julikana “Batılı emperyalistler sizleri işte böyle birbirinize düşman yaptı ve siz de birbirinizi kırıp geçiriyorsunuz. Bu şekilde devam edecek olursanız, birbirinizin kanını daha çok dökersiniz. Bunun sonu gelmez. Batılıların istedikleri de zaten bu durumun devam etmesi. Onlar bir vakit size, başka bir vakit de Evsulara destek verirler ve hiç birinizi asla tam olarak galip getirmezler. Sürekli birbirinizle çatışır ve daha sonra onlardan destek istersiniz. Böylece onların ekmeğine yağ sürmüş olursunuz. Onlar verecekleri destek karşılığında ürünlerinizi istedikleri fiyattan alırlar, yüksek faizli krediler verirler, hazinenize ortak olurlar, güvenliğinizi sağlamak adına fahiş fiyatlardan silah satarlar,…… Böylece geri ve yoksul kalırsınız. Hiçbir zaman ilerleyemez, huzur ve güvene eremezsiniz. Sonunda can ve mal güvenliği sağlanamayan vatandaşlarınız da ülkenizi terk etmeye çalışır. Öyle ki yaşayabilmek için esas cellatları olan Batılı emperyalistlere köle olmaya giderler” dedi. Saduba, “Doğru söylüyorsun. Şimdiye kadar yaşadıklarımızı anlatıyorsun. Ama ne yapabiliriz? Yaşamak için öldürmekten başka çaremiz kalmadı ki” sözleriyle çaresizliklerinin altını yeniden çizdi. Julikana ise sorunun temeline işaretle; “Hayır! Öyle değil! Bu oyunu bozmanın tek çıkar yolu, her şeye rağmen çatıştığınız etnik toplulukla barışmaktır. Bunun için geçmişe sünger çekip etnik milliyetçiliği terk etmeniz gerekmektedir. Etnik unsurlar kendi kutsallarını bir kenara bırakabilmeyi kabul etmelidirler. Allah’ın tüm âlemlerin / tüm etnik toplulukların da rabbi olduğunu kabul edip insanlar arasında ırk, cins, dil, renk, kabile, ayrımı yapmamayı temel ilke olarak benimsemelidirler” dedi. Saduba bunun imkânsız olduğu üzerinde ısrar ederek; “kin ve düşmanlıklarımızı unutmamızı öneriyorsun ama geçmişte yaşanan acıları nasıl unutacağız? Unuttuk diyelim, kabilemizin kutsalları ile düşman kabilemizin kutsallarını nasıl eşitleyeceğiz? Bizim etnik unsurlarımız onların kutsallarını kendi kutsallarımız ile asla eşit görmeyeceklerdir. Değerlerimizde eşitliği nasıl sağlayacağız?” diye sordu. Saduba’nın bu sorularına Julikana şöyle cevap verdi:“Elbet yaşanmışlıklar, acılar, ıstıraplar bir çırpıda unutulmaz, hatıralardan silinmez. Ama gelecek nesillere aynı acıları yaşatmamak adına katlanmak, geçmiş acıları unutmak gerekmez mi? Hiç olmazsa gelecek nesillerinize merhamet edin. Ayrıca geçmiş acıları tedavi etmek için düşmanınızla barıştıktan sonra birbirinizle yardımlaşmanız, birbirinizi sevmeniz ve merhametli olmanız geçmiş acıları tedavi etmenin, yaraları sarmanın en güzel yoludur. Allah rahman ve rahimdir. Kullarına karşı son derece vergili, merhametli, şefkatli, nimetini bol bol verendir. Bizlerden de diğer kullarına karşı böyle olmamızı ister. Şayet birbirimize karşı paylaşmacı, merhametli, şefkatli olursak aradaki düşmanlıklar sevgiye, kardeşliğe, dostluğa dönüşecektir. Tüm etniktopluluklar kendilerine ait kutsallarını kaldırıp, o kutsalların yerine sadece Allah’ın kutsal kabul ettiği değerleri kabul edecek olurlarsa değerlerde eşitliğin nasıl sağlanacağı problemi de ortadan kalkacaktır.” Barışın nasıl tesis edileceğine ilişkin Julikana’nın bu sözleri, Saduba’nın hoşuna gitti. Saduba “Çok güzel şeyler söylüyorsun. Bu dediklerin üzerinde durulması gereken şeyler. Biz aramızdaki kin ve nefret nedeniyle böyle çözümleri hiç düşünemedik. Peki, iktidarın paylaşımı sorununa getirdiğin bir çözüm var mı?” diye sordu. Julikana” tabi ki var. Ben Murkozo’da da aynı dünya görüşünü savunuyorum ama mevcut iktidar, beni şiddetle reddediyor. İleri sürdüğüm çözüm önerileri iktidardakilerin işlerine gelmiyor. Zira benim savunduğum görüşlerin tüm Afrika’da bir uyanışa vesile olmasından korkuyorlar. Bu nedenle beni istikrarsızlığın / uğursuzluğun kaynağı olarak gösteriyorlar. Batılı müttefikleri ile işbirliği yaparak beni ortadan kaldırmak istiyorlar. Sizin ülkeniz Murkozo’ya göre daha küçük ve daha az dikkat çeken bir ülke. Şayet beni ülkenize kabul eder de beni başkan olarak seçerseniz teklif ettiğim dünya görüşünü orada uygularım. Böylece ‘ iktidara Evsular mı hâkim olacak yoksa Hazralar mı?’ şeklindeki en önemli probleminiz de çözüme kavuşacaktır. Ben ülkenizdeki bütün etnik toplulukları temsil edeceğim. Aranızda tarafsız bir hakem olacağımdan dolayı da beni kabul etmeniz kolay olacaktır. Ayrıca ülkenizde sağlayacağım barış, tüm Afrika ülkeleri için örneklik teşkil edecektir.” Saduba “Bu teklifiniz de oldukça pozitif bir çözüm gibi geliyor bana. Okuba sen ne dersin bu teklife?” Okuba “Bence de şimdiye kadar karşılaştığımız en iyi çözüm yolu, bu. Julikana, biz sizi gökte ararken yerde bulduk. Sadece ben şunu merak ediyorum. Merhamet, şefkat, rahmet, sevgi, saygı dediniz. Eğer sizin iktidarınızda birileri haksızlık eder suç işlerse ona da mı merhamet edilecek?” Julikana, “Herkes yaptığının karşılığını adil bir şekilde görecek, kimseye ayrımcılık yapılmayacak. Adaletsizliğe asla müsamaha gösterilmeyecek. Sadece cezalandırmada sizin eskiden yaptığınız gibi cezalandırıyorum diye aşırı gidip zulüm yapılmayacak. Adil karşılık ilkesi uygulanacak. Bu şekilde bir merhamet söz konusu olacak ve böylece de adil karşılık size hayat bahşedecek.” Okuba, “Tamam ben cevabı aldım. Julikana’nın teklifini her şeyiyle kabul ediyorum. Bunu Biryesu’ya dönüp önce kendi kabilem Hazralılara, sonrasında Evsular nezdinde konuşmamız lazım. Murkozo’ya Evsulara karşı savaşta müttefik bulmak için gelmiştik ama herkes için daha iyi bir çözümle ülkemize döneceğiz.” Saduba “Evet ben de Okuba’ya katılıyorum. Teklifinizi değerlendireceğiz Bay Julikana. Görüşme için çok teşekkür ediyoruz.” Julikana “Ben teşekkür ederim. Teklifimin kabul edileceğini umuyor ve sizleri selamlıyorum.” Okuba ile Saduba Biryesu’ya dönerler ve önce Hazra ileri gelenleri ile bu konuyu görüşürler daha sonra Evsuların ileri gelenleri ile görüşmek için irtibata geçerler. Görüşme taleplerinin Evsu ileri gelenlerince kabul edilmesinden sonra yapılacak toplantıya Nadria ve Kuraya ileri gelenlerini de davet ederler. Biryesu’nun geleceğinin şekilleneceği toplantı için yıllardır kapalı olan Biryesu Parlamento binasının küçük toplantı salonu seçilir. Zira toplantı, sadece ülkedeki etnik topluluklarda söz sahibi olan ileri gelenlerin katılacağı dar kapsamlı bir toplantıdır. Toplantının açış konuşmasını Saduba yapar. Julikana’dan öğrendiği barış ilkeleri üzerinde durduğu konuşmasına Saduba şöyle başlar; “Hazra’nın, Evsu’nun, Nadria ve Kuraya’nın ileri gelenleri, Hepinizi selamlıyorum. Davetime icabet ettiğiniz için hepinize teşekkür ediyorum. Buraya davet mektubumda da belirttiğim üzere, geleceğimizi görüşmek ve ülkemizde barışı tesis edecek çözüm yolu aramak için toplanmış bulunuyoruz. Hepimizin şahit olduğu üzere aramızdaki çatışmalar, bizleri bitirme noktasına getirmiştir. Bu çatışmalarda bütün taraflar en kıymetli evlatlarını ve ileri gelenlerini kaybettiler. Buna rağmen bizler hala birbirimize galip gelmek için çevre ülkelerden ve Batılı ülkelerden müttefikler arayıp güç toplamaya çalışıyoruz. Müttefik olduğunu zannettiğimiz ülkeler ise verdikleri destek karşılığında bizleri iliklerimize kadar sömürmekteler. Hangi taraf galip gelip iktidar olursa önce iktidara getirdikleri taraftan kendilerine vaat edileni almakta, daha sonra yenilerek ezilen tarafa yardım edip onu galip getirip iktidar yaparak verdikleri desteğin karşılığını bu sefer onlardan almaktadırlar. Böylece ülkemizi sürekli çatışma içerisinde tutarak sömürü tezgâhlarını işletmektedirler. Bu sömürü tezgâhının sonucunda onlar zenginleşmekte bizler ise sürekli yoksulluğa mahkûm olarak yaşamaktayız. Onlar bu oyunu yıllarca sürdürmek istemektedirler. Akan kanlar, yitirilen canlar, heba olan emekler, talan edilen ülke kaynak ve hazineleri onların umurunda değil. Onlar bu durumdan kendi lehlerine ne kazandıklarına bakmaktalar. Bizler ise şimdiye kadar ırkçı şövenist duygularla ve intikam hırslarıyla birbirimizi boğazlamaktayız. Ama geçmişe baktığımızda galip gelen tarafında kaybettiği bir süreci yaşadığımıza hepimiz şahidiz. Bu savaşların kazananının olmadığı gerçeğini artık anlamamız lazım. Özellikle Batılı emperyalistlerin kurguladıkları bu oyunu bozmanın vakti geldi artık. Barış içerisinde yaşamanın formülünü bulamayacak olursak bu ateş hepimizi yakıp kül edecektir.” Evsuların ileri gelenlerinden Samuza araya girerek “Bu kadar kan aktıktan sonra barış nasıl mümkün olur?” dedi. Saduba, “Şu anda buraya gelmiş bunu konuşabiliyor olmak bile büyük başarıdır. Bunu neden düşünmüyorsunuz? Eğer karşılıklı konuşabiliyorsak barış için hala umut var demektir.” Samuza, “Ben onu demiyorum. Bu kadar kan aktıktan sonra halkın en alt seviyesinden en üst seviyesine kadar tüm bireylerin kin ve nefret duygularını nasıl ıslah etmeyi düşünüyorsunuz demek istemiştim.” Saduba, “Her şeyin bir çaresi vardır. Yeter ki biz ileri gelenler, buna inanalım ve dertlerimize çare arayalım. Bunun için öncelikle kayıplarımızın tek taraflı olmadığı, her iki taraftan da çok fazla kayıplar verildiği, eğer çatışmalara devam edilecek olursa bu kayıpların dayanılmaz boyutlara geleceği ve yaşama sansımızın kalmayacağı fikri halka anlatılacaktır. Böylece halkın intikam alma duygularını kısa vadede bir kenara bırakması sağlanacaktır. Tarafların birbirine olan kin ve nefret duygularını uzun vadede yok etmek için de uzun soluklu bir ıslahat metodunun uygulanması gerekecektir. Bu ıslahat metoduna öncelikle kendi etnik kimliğimizi kutsamayı bırakarak başlamamız gerekiyor.” Samuza, “Hop, orada dur bakalım. Etnik kimliklerimizi oluşturan kutsalları terk edemeyiz. Bizi üstün kılan dilimiz, geleneklerimiz, kıyafetlerimiz, kültürümüz hiç terk edilir mi?” Saduba, “Temel yanlışımız burada zaten. Etnik kimlikleri oluşturan dil, kıyafet, gelenek ve kültürleri terk etmekten bahsetmiyorum ben. Bu farklılıklar birbirimizi tanımamıza engel değildir. Bunlar barış içerisinde yaşamayı bilen toplumlar için zenginliktir. Bunlar Allah’ın ayetleridir. Ama bunlar birbirimize üstünlük vesilesi de değildir. Hiçbir topluluğun diğer bir topluluk üzerine bunlarla bir üstünlüğü olamaz. İnsanların üstünlükleri ancak yaptıkları iyilikler, güzellikler, fedakârlıklar, ihsanlar ile olabilir. Bu nedenle farklılıklarımızı üstünlük olarak algılayıp onları kutsamayı terk etmek zorundayız.” Samuza, “Ama şimdiye kadar kendi kabilemize bunları hep kutsal ve üstünlük olarak gösterdik. Şimdi nasıl vazgeçeceğiz.” Saduba, “Allah’ın alemlerin / herkesin rabbi olduğu ve O’nun kimseye dil, renk, boy, aşiret, ırk, kültür olarak bir üstünlük vermediğini, bütün kullarını severek yarattığını, onlar arasında ayrım yapmadığını anlatacaksınız. Onlar biraz düşününce bunu anlayacaklardır. Bütün kulların eşit olarak yaratıldığını onlar her daim görmekte ve yaşamaktalar. Farklılıkların sonradan insanlar tarafından kutsandığının farkına varacaklardır. Bazı cahiller diretecek olsalar da halkın geneli bunu anlamakta zorlanmayacaktır. “ Samuza, “Peki, bunu anladık. Islah planının ikinci basamağında neler var?” Saduba, “İnsanların birbirlerine olan kin ve nefretlerini yok etmenin ikinci adımı, ikram etmek, bağışlamak, affetmek, merhamet etmek, paylaşmak, ihsan etmektir. İnsanlar birbirlerine cömertçe ikram ve ihsanda bulunurlarsa, değer verdiklerini paylaşırlarsa, kusurları bağışlar hoşgörülü davranırlarsa, birbirlerine merhamet, sevgi ve şefkat gösterirlerse aralarında kin, nefret ve garaz kalır mı? Bunu da herhangi bir çıkar ya da beklenti için değil de Allah’ın hoşnutluğu için yaparlarsa toplumda kutuplaşma kalır mı?” Samuza, “Bir dakika. Merhametli olup affedecek olursak o zaman suç işlemenin önüne nasıl geçeceğiz. Toplumda düzeni, huzuru nasıl sağlayacağız?” Saduba, “Yine yanlış anladınız. Oluşturacağımız barış toplumunda herkes, iyi ya da kötü yaptıklarının tam karşılığını alacaktır. Kimseye ayrımcılık yapılmayacak, hak edene hak ettiği eksiksiz ve adil bir şekilde verilecektir. Allah din günü / hesap gününün sahibidir. O en adil olandır ve ahret de herkese yaptığının karşılığını (ödül ya da cezasını) zerre miktar haksızlık yapmaksızın verecektir. O’nun ahlakıyla ahlaklanırsak, bizler de bu dünyada tesis edeceğimiz düzende herkese hak ettiklerini eksiksiz vereceğiz.” Samuza, “Bu aşamada anlaşıldı. Gelelim üçüncü aşamaya?” Saduba, “Üçüncü aşama olarak halklarımıza Allah’tan (kendi gücümüzden / milli egemenlikten) başka hiçbir yabancı güce / müttefike dayanmamaları, yine O’ndan başka hiçbir yabancı otoriteye / güce / müttefike boyun eğmemeleri, O’ndan başka kimsenin desteğini talep etmemeleri gerektiğini anlatacağız. Ancak Allah’a (kendi gücümüze / milli egemenliğe) itibar edip O’na yönelmelerini ve sadece O’ndan yardım talep etmeleri gerektiğini bildireceğiz. Böylece toplumumuz bağımsızlığın ve özgürlüğün lezzetini yaşayacak. Şerefli, üstün ve haysiyetli olacak. Kimseye sömürülmeyecek ve kimse tarafından kandırılamayacak.” Samuza, “Çok güzel. Bunlar gerçekten çok güzel ilkeler.” Saduba, “Bitmedi son aşama var. Barış yurdunu oluşturmak için bir araya gelmiş bu topluluklar olarak hep iyiyi, güzeli ve doğruyu arayacağız ve kötü, çirkin, pis ve yanlışlardan kaçınacağız. Bu aşama ile toplumlarımız mükemmele ulaşacaktır.” Samuza, “Katılıyorum. Fakat şimdi gelelim işin esas zor olan kısmına. / Zurnanın zırt dediği yere. Bütün bunları uygulamak için siyasal iktidar nasıl paylaşılacak? Başkan hangi etnik topluluktan olacak, yasama, yürütme ve yargı nasıl paylaşılacak?” Saduba, “O da düşünüldü. Belki haberiniz olmuştur. Okubayla ben Murkozo’ya gitmiştik. Murkozo Başbakanı ile görüşüp size karşı onların müttefikliğini kazanmak için görüştük. Başbakan vereceği destek karşılığında bizden ülkenin elli yıllık üretiminin karşılığı altın istedi. Biz düşünelim dedik ve herhangi bir anlaşma yapamadan görüşmemiz sona erdi. Daha sonra Murkozo muhalefet lideri Julikana’nın bizimle görüşmek istediği haberini aldık. Şimdiye kadar size anlattığımız ilkelerin hepsini bize Julikana anlattı. Ülkemizi barış yurdu haline getirme, sömürü zincirlerini kırma ve bu hususta yeni bir toplum modeli önerme fikirlerinin hepsini kendisinden öğrendik. Anlattıkları aklımıza yattı ve siznle paylaşmayı istedik. Şimdi onun bize anlattıklarını sizlerle paylaşıyoruz. İstikbalimizi kurtaracak bu fikirleri ondan edindiğimiz gibi siyasal erkin paylaşımı konusundaki teklifi de bize çok olumlu ve uygulanabilir geldi. Onun teklifi, kendisinin ülkemize göç ederek bizim onu ülkemizin başkanı olarak tanımamızdır. Böylece etnik topluluklarımızdan olmayan bir kişi toplumlarımız tarafından kolaylıkla kabul edilebilir. Onun adil bir şekilde atayacağı bakanlıklar, yargı mensupları ve icra edeceği yasama ile kimse komplekse kapılmayacak ve kimse zelil olduğunu ya da zulme uğradığını iddia edemeyecektir.” Samuza, “İyide kendisi Murkozo’da muhalefet lideri iken buraya niye geliyor? Ayrıca kendisinin adil olduğuna nasıl güvenebiliriz? Saduba, “Julikana Murkozo’da güvenilir bir şahsiyet olduğunu ispat etmiş bir kişidir. Kendisini ‘Julikana Kujiamini (Güven)’ olarak çağırıyorlar. Onun aramızda adaletle davranacağından zerre kadar şüphem yok. Geçmişini soruşturdum. Onun için verdikleri ismi gerçekten hak etmiş birisi. Bizim ülkemize neden göç edeceğine gelince; savunduğu fikirler Murkozo’daki iktidar tarafından benimsenmiyor. Onlar Batılı emperyal güçlerle işbirliği yaptıkları için kurdukları tezgahın bozulmasını istemiyorlar. Julikana ise Batılıların oyunlarını bozmak ve tüm Afrika halklarının sömürüden kurtulmasını istiyor. Bütün propagandalarında bunu dile getiriyor. İktidardakiler ise kendi iktidarları için tehlikeli buldukları bu kişiyi işbirlikçi Batılılarla birlik olup ortadan kaldırmak istiyorlar. Mesajlarının geniş halk kitlelerine ulaşmasına engel oluyorlar. Sürekli bütün iletişim kanallarından dezenformasyon yapıyorlar. Adeta nefes aldırmıyorlar. Eğer bizim ülkemize gelir de başkan olacak olursa fazla dikkat çekmeyeceğini ve Biryesu’nun tüm Afrika için model ülke olmasını hedefliyor. Önerdiği dünya görüşü ise bizim için diriliş demek. Ülkemizde güvenin sağlanması ve barışın tesis edilmesi demek. İlerleme gelişme ve huzur demek. Kısaca yeniden hayata kavuşma demek. Savunduğu görüşleri de en iyi uygulayacak olanın yine kendisi olacağı için onun ülkemizin başkanı olması bizim de en temel sorunumuzu, siyasal iktidarın paylaşımı sorununu çözecektir. Ayrıca bakış açısı, görüşleri, bilgisi, liyakati, samimiyeti ve adil olması gibi müspet özellikleri ile de bizim sorunlarımızı sadece o çözebilecektir.” Saduba’nın bu görüşüne karşı Hazralıların en önde gelen adamlarından Omokaro şöyle bir itirazda bulundu: Omokaro “Onu Biryesu’ya başkan olarak atadığımızda Murkozo bu duruma sessiz mi kalacaktır? Oradaki iktidarın ortadan kaldırmak istediği bir adamı siz getirip baş tacı ediyorsunuz. Murkozo bu durumda bize savaş açacaktır. Böylece yine kan dökülecektir. Dahası Julikana bu ülkeye başkan olduğu zaman teklif ettiği dünya görüşünü uygulamak için mevcut düzenimizi, yasalarımızı, gelenek ve göreneklerimizi değiştirmek isteyecektir. Onun ıslahat adı altında yapacağı değişiklikler ülkemizde bozgunculuk çıkartmayacak mı? Bütün bunları düşündünüz mü? Evet, Allah’ın yasaları güzeldir. Allah hiçbir kuluna ayrım yapmaz ve hiçbir zaman kötülüğü emretmez. Onun emirleri tüm ilahi dinlerde olduğu gibi iyiyi, güzelliği, dostluğu, kardeşliği öngörür. O, kullarına kötülüklerden, pisliklerden ve zararlı işlerden uzak durmasını emreder. Onun işleri ve emirleri güzel olduğu için de ona boyun eğeriz. Eğer Julikana da Allah’ın emirlerini öngörüyorsa onun başımıza başkan olmasına da eyvallah deriz (1) ama Murkozo ile savaş durumuna gelmemiz beni korkutuyor.” Okuba araya girdi ve “Omokaro’nun endişeleri bana kutsal kitaplardaki Allah’ın ‘yeryüzüne bir halife / yönetici atayacağım’ dedikten sonra meleklerin ‘kan dökecek, bozgunculuk yapacak birisini mi?’ diyerek endişelerini bildirmesi olayını hatırlattı” dedi. Saduba ise Omokaro’nun bu çekincesine şöyle karşılık verdi: Saduba, “Murkozo ile savaş durumuna gelme hususundaki korkunuz bence çok yersiz. Öyle bile olsa geleceğin ne getireceğini Allah’tan başka kimse bilemez. Belki de böyle bir savaş çok daha hayırlı olur. Bizi birbirimize yaklaştırır. İç savaşı kesmede çok yardımcı olur. Biz gelecek için neyin hayırlı neyin şerli olduğunu bilemeyiz. Biz şimdi doğru olanı yapalım bundan dolayı gelecekte başımıza neler geleceğini ve onlarla nasıl baş edeceğimizi sonra düşünelim. Ayrıca şunu çok iyi bilin ki Julikana bu sorunları da aşmamızda bizden çok daha ileri görüşlüdür. Julikana ile yaptığımız görüşmeden sonra ben anladım ki Julikana kendini her alanda çok iyi yetiştirmiş, son derece bilgili ve erdemli bir şahsiyet. Ayrıca kendisinde Allah vergisi bir feraset var. Tıpkı Allah’ın Âdem’e sorunların çözüm yollarını / isimleri öğrettiği gibi o da toplumsal sorunlarımızın çözüm yollarını çok iyi biliyor. Eğer barış, huzur, güvenlik ve güzel bir gelecek istiyorsak onu ülkemize başkan yapmaktan başka çaremiz yok. Şayet sorunlarımızın çözümü için sizlerin bir önerisi varsa buyurun onları tartışalım.” (2) Omokaro, “ Yıllardır birbirimizi katletmekteyiz. Birlikte barış içerisinde yaşamanın bir formülünü biz bilmiyoruz. Şimdiye kadar da bulamadık. Belki kitap ehli olan müttefiklerimizde buna dair bir takım bilgiler mevcuttur. Nadria ve Kuraya’nın ileri gelenleri söylesinler bakalım. Sizlerin sahip olduğu ilahi kitaplarınızda bizim bu sorunumuza bir çözüm var mıdır?” Omokaro’nun sorusuna Nadria’dan Bentino adında bir ileri gelen cevap verdi. Bentino, “Vallahi bizim kitaplarda vardır belki. Ama biz kutsal kitaplarımızın manalarını pek öğrenmiyoruz. Anlamını bilmeden dua niyetine okuyoruz. Din bilginlerimiz de bize bu konularda bir şey söylemiyor. Onların bize öğrettiklerinin dışında biz bir şey bilmiyoruz. Bu nedenle bu ilkelerin kitaplarımızda var olup olmadığı konusunda bir şey söyleyemeyeceğim.”(3) Bunun üzerine Saduba, “İşte gördünüz. Sorunlarımıza çözüm getirecek, hastalığımıza şifa verecek bir tedavi yöntemini hiç birimiz sunamıyoruz. Nadria ve Kuraya’nın inandıkları kitaplarda belki bir takım çözüm önerileri var ama onların din bilginlerinin bunları saklamakta olduğunu düşünüyorum. Ama Julikana’nın dertlerimize deva olacak çözüm önerileri var. Toplantının başlarında sizlere aktardığım gibi barışın temel ilkelerini ve yapılması gereken ıslahat programını bana o bildirdi. Hem de bunları çok kısa ve öz olarak şu kelimelerle ifade etti; ”Âlemlerin Rabbi olan Allah’a yönelin. O Rahman ve Rahimdir. Din / Hesap gününün sahibi Odur. Yalnız sana boyun eğer ve yalnızca senden destek isteriz. Bizi en doğru yola ilet. Razı olduğun kullarının yoluna ilet. Azgın sapkınların yolundan uzak tut.“İşte Julikana böylesine sofistike / hikmetli bilgilere sahip olan muhteşem bir lider.”(4) Yapılan müzakerelerden sonra toplantıya katılan ileri gelenlerin hemen hemen tamamı Julikana’nın Biryesu’yu yönetecek ve sorunların üstesinden gelecek yetenekli, bilgili, hikmetli ve ferasetli bir şahsiyet olduğu hususunda hem fikirdi. Sonunda Saduba katılımcılara şöyle seslendi:“Konu hakkında müzakereler yeterlidir. Şimdi başka görüş ve öneri yoksa Julikana’nın ülkemize başkan olarak atanması fikrini oylarınıza sunacağım. Kabul edenler?” Salondaki bütün ileri gelenler Julikana’nın başkan olması konusunda ellerini kaldırarak olumlu oy verdiler. Sadece Hazralılardan iblis karakterli olan Ubeya bu teklife karşı çıktı. Nadrialılardan Huyaya da Ubeya’nın bu çıkışını destekledi. Zaten açıktan ifade etmese de onlar aslında ülkedeki çatışmadan beslenen ve ülkenin barış yurdu olmasına karşı çıkanlardan idi. (5) Ubeya ve Huyaya, Julikana’nın Biryesu’ya başkan olması teklifini reddederken onun çamurdan kinaye mütevazı, vergili, iyiliksever ve şefkatli sıfatları ile alay ederler. Julikana’nın başkan olmasına kabul oyu veren ileri gelenlere ise kendi vatandaşlarından olmayan Julikana’yı kendisinden üstün gördükleri için kızarlar. Julikana’nın ülkeye hayır getireceğine inanmadığını eğer fırsat verilirse bunu ispat edeceğini ifade eder. Bir süre sonra onun taraftarlarını bile kendi tarafına / hâkimiyetine / görüşüne çekeceğini iddia ederler. Onların bu sözlerine karşı diğer ileri gelenler, ‘sizin ve size uyacak olanların topunuzun canı cehenneme!’ diye onları aşağıladılar. Onlara ‘istediğiniz kadar uğraşın, tehdit, şantaj ve ayartma yapın; ister askeri gücünüzü seferber ederek korkutmaya çalışın, ister rant ve yolsuzluk teklif ederek onları kendinize uydurmaya çalışın, isterseniz bol bol vaatlerde bulunarak onları aldatmaya çalışın. Size ancak kalbi bozuk, korkak, şahsiyetsiz ve ayartılmaya teşne kimseler uyacaktır. Ülkesi ve milletini düşünen samimi kimselere senin bir etkin olmayacaktır’ dediler. (6) Sonunda Julikana’nın Biryesu’ya davet edilmesine onların muhalefetine rağmen karar kılındı. Daha sonra Saduba ve Samuza birlikte Murkozo’ya gittiler ve Julikana’yı ülkelerine davet ettiler. Biryesu’daki etnik topluluk temsilcilerinin büyük çoğunluğunun kendisini başkan olarak görmek istediklerini haber verdiler. Kendisinin başkanlığına sadece Ubeya adlı ileri gelenin karşı çıktığını ama onun muhalefetini uzun uğraşılardan sonra bertaraf ettiklerini ve kararın ileri gelenler tarafından kabul edildiğini bildirdiler. Julikana, kendisine verilen müjdeye sevindiğini bildirdi ve şunları söyledi: “Biryesu’nun saygıdeğer ileri gelenleri, getirdiğiniz habere / müjdeye çok sevindim. Teklif ettiğim dünya görüşünü ve siyasal sistemi kabul ettiğiniz için de sizleri hem tebrik ediyorum hem de teşekkür ediyorum. Şimdi bundan sonra izleyeceğimiz yol haritasını belirlememiz lazım.” Saduba, “Esas biz size çok teşekkür ediyoruz. Uçurumun kenarına gelmiş olan bizleri kurtaracak formülü teklif ettiğiniz ve bu formülü uygulamayı da üzerinize aldığınız için size minnettarız. Ne isterseniz yapmaya hazırız.” Julikana, “Öncelikle yeni bir anayasal sözleşme kaleme almamız şart. Bu anayasal sözleşmenin birinci maddesi sizlerin etnik kimlik esaslı toplumsal oluşum yerine bütün etnik toplulukları içine alan tek bir millet / tek bir topluluk oluşturma iradenizi ifade etmeli. Daha sonraki maddelerinde ise oluşacak bu üniter topluluğun birlik ve beraberliğini dışarıdan gelecek tehlikelere karşı yekvücut olarak korunacağı konusunda tarafların ant içmeleri ile birlikte hak ve yükümlülükleri belirtilmeli. Ayrıca benim başkanlığım, yetki ve sorumluluklarım yine bu anayasada yer almalı. Hazırlayacağımız bu taslak anayasa sözleşmesi üzerinde ileri gelenler olarak sizlerin mutabakatı sağlandıktan sonra ülkenize göç ettiğim zaman bu taslak anayasanın ileri gelenleriniz tarafından kabul edilmesi ve ilan edilmesi gerekli.” Saduba, “Anlaşıldı efendim. Anayasa taslağını siz hazırlayın bir dahaki görüşmemize ben ileri gelenleri toplar gelirim. Hepimizin gelişini Murkozo’nun kuruluş şenliklerine denk getiririm. Şenliklere katılım, gelişimiz için iyi bir bahane olur. Şenlik günlerinden birinde Murkozo iktidar yetkililerinden gizli olarak bir araya gelir ve o toplantıda sözleşme taslağını gözden geçiririz. Sizce uygun mudur?” Julikana, “Tamam o zaman Murkozo’nun kuruluş şenliklerinde buluşmak üzere. Sizlere selam ediyorum.” Bu görüşmeden altı ay sonra Biryesu ileri gelenleri Murkozo’nun kuruluş şenlikleri için Murkozo’nun başkenti Bakko’daydılar. Onlar, herkesin eğlenceden yorulup uykuya çekildikleri şenliklerin ikinci günü gecesi Bakko’ya en uzak bir tapınakta Julikana ile buluştular. Julikana ve Biryesu ileri gelenleri sabah gün ağarmadan taslak üzerindeki müzakereleri tamamladılar ve mutabakat zaptını imzaladılar. Bu mutabakat zaptı Julikana ve ona inananların miracının/ yükselişinin ilk adımıydı. Biryesu ileri gelenleri ülkelerine geri döndüler. Fakat Murkozo iktidarı Julikana’nın Biryesulularla bir mutabakata vardığı istihbaratını aldı. Julikana ve en yakın arkadaşlarını sıkıştırmaya başladı. Julikana kendi çizgisinde giden yakın arkadaşlarına ülkeyi terk ederek Biryesu’ya göç etmelerini istedi. Arkadaşları birer ikişer gizli gizli Biryesu’ya göç ettiler. Bakko’da sadece birkaç arkadaşı ve Julikana kalmıştı. Murkozo ileri gelenleri muhalefetin ülkeyi terk etmesine bir taraftan sevinirken diğer taraftan ileride başlarına bela açacaklarını hesap ederek Biryesu’ya göç etmeyi engellemeye çalışıyordu. Ama esas muhalefet liderine sahip çıkılmalı idi. Onu ellerinden kaçırmamaya çalışıyorlar ve uygun bir zamanda yapacakları suikast ile ortadan kaldırmayı planlıyorlardı. Tam suikast yapacakları gece, suikasttan bir şekilde haberdar edilen Julikana en yakın arkadaşı ile birlikte Murkozo’yu terk etmeyi ve Biryesu’ya ulaşmayı başardı. Biryesu’lular Julikana’yı ve yol arkadaşını krallar gibi karşıladılar. Bir ay içerisinde daha önce mutabakata bağladıkları anayasa sözleşme taslağını Evsu, Hazra, Nadria ve Kuraya’nın ileri gelenleri imzaladılar ve halka ilan ettiler. Julikana Biryesu’nun başkanı oldu. Julikana bütün etnik topluluklardan temsilciler seçerek kendi hükümetini kurdu ve yeni bir hükümet merkezi inşa ettirdi. Bu yeni oluşumdan Biryesu’nun bütün vatandaşları mutlu ve sevinçliydi. Cennet gibi yemyeşil olan ülkelerinde tek eksik olan barış, huzur ve güvenlik tesis edilmişti. (7) Tüm radyo ve televizyon programlarında birlik, beraberlik ve kardeşliğin tesis edildiği vurgulandı. Julikana, ulusa sesleniş konuşmasında tüm Biryesuluların tesis edilen bu birlik ve beraberliklerini korumalarına, eski ırkçı ve etnik ayrımcılığa yönelik söylemlerden uzak durmalarına vurgu yaptı. Ülkenin huzur ve mutluluğu için etnik ayrımcılığa işaret eden fikir, düşünce ve söylemlere bir daha yanaşmamaları konusunda uyarılarda bulundu. (8) Başkan Julikana, meydana getirdiği bu barış ve huzur iklimini sürekli kılmak için merhamet, kardeşlik, yardımlaşma ve adaleti toplumda yerleştirecek ıslahat hareketlerine girişti. Bu amaçla gerekli acil reformları hayata geçirmeye başladı. Bu reformlar nedeniyle eski sistemde meydana gelen değişikliklerden rahatsız olan Huyaya şeytanlığını göstererek toplumdaki birlik ve beraberliği dinamitlemeye başladı. Eski sistemdeki çatışmadan beslenen Huyaya yeni sistemin yerleşmesi halinde bu ülkede kendisinin gelir kaynaklarının kuruyacağını görüyordu. Zaten Julikana’nın başkanlığı teklifine de bu nedenle karşı çıkmıştı. Etnik kimlikleri üzerinden Evsuları Hazralılara karşı kışkırtmaya çalıştı. Tarafların geçmişte birbirlerine yaptıkları katliamları hatırlattı. İntikamın alınmamasının şerefsizlik olacağından dem vurdu. Kalplerinde hala ırkçı ve bölücü duygular taşıyan kişilerin şovenist duygularını okşadı. Onun yaptığı propagandalar meyvesini verdi ve sonunda cennetteki gibi huzurlu bir yaşam, yerini Julikana’ya inananlarla Huyaya’nın gazına gelen kimseler arasında çekişmeli bir yaşama bıraktı. (9) Ancak her etnik topluluktan olan ve çatışmalardan bıkmış usanmış kimselerin ağırlıkta olması ve hepsinin yekvücut olarak Julikana’nın liderliğinde hareket etmesi bu çekişmeleri eskisi gibi çatışma ve katliamlara kadar götürmesine mani oldu. Başkan Julikana ise Allah vergisi ferasetli bir yönetimle Huyaya’nın şeytani manevralarını çatışmaya dönüştürmeden boşa çıkardı.(10). Sonunda Julikana’nın izinden giden kimseler başarılı oldular ve ülkede huzuru, güveni, barışı ve mutluluğu tesis ettiler.(11) Onun peşinden gitmeyi reddeden kimseler ise Biryesu’dan lanetlenip kovuldular. Canları cehenneme. (12) Dipnotlar: Hani bir zaman Rabbin, meleklere, “Ben yeryüzünde / ülkede bir halife atayacağım” demişti. Onlar, “Oraya bozgunculuk yapacak, kan dökecek birisini mi atayacaksın? Ama yine de Senin işlerin güzel olduğu için sana boyun eğeriz. Senin ataman dolayısıyla biz onu takdis / kabul ederiz.” demişlerdi….(Bakara Suresi 30..) ….O (Allah), “Elbette Ben sizin bilmediğiniz şeyleri çok iyi bilirim” demişti. O (Allah), Âdem’e bütün sorunların çözümlerini (isimlerini)öğretti / öğretmişti. Sonra o sorunları meleklere sundu ve “Hadi, bana bu sorunların çözümlerini (isimlerini) bildirin bakalım, eğer görüşünüzde doğru iseniz” dedi. (Bakara Suresi 30-31) Onlar, dediler ki: “Sen her türlü noksanlıktan münezzehsin! Senin, bize öğretmiş olduğunun dışında bizim bilgimiz olamaz. Şüphesiz her şeyi en iyi bilen ve en iyi yasa koyan Sensin.” (Bakara Suresi 32) Bunun üzerine O (Allah) dedi ki: “Ey Âdem! Onlara sorunların çözümlerini (isimlerini) bildir.” O (Âdem), onlara, sorunların çözümlerini (isimlerini) bildirince, O (Allah), “Dememiş miydim Ben size! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin (yönetimin ve toplumun) gaybını / sırlarını / özelliklerini bilirim. Ve ben, sizin açığa vurduklarınızı da sakladıklarınızı da bilirim” dedi.(Bakara Suresi 33) İşte o vakit biz, meleklere, “Âdem’e secde edin (boyun eğin, itaat edin)” demiştik de İblis dışında melekler hemen secde etmişti (boyun eğmişti, emre amade olmuştu). O (İblis) yan çizdi, büyüklendi. Çünkü o kâfirlerden idi. (Bakara Suresi 34) Biz meleklere; “Âdem’e secde edin” dediğimiz zaman İblis’ten başka hepsi secde ettiler. O; “Ben çamurdan yarattığın kimseye mi secde edeceğim?” dedi. (İblis devamla) “Benden şerefli / üstün kıldığın şu kimseye bak! Andolsun ki, eğer bana kıyamet gününe kadar zaman verirsen onun neslini, pek azı hariç, mutlaka boyunduruğum /emrim / yönetimim altına alacağım” dedi. (Allah) buyurdu: “Defol git! Onlardan kim sana tâbi olur ise, o zaman muhakkak ki hepiniz cehennemle cezalandırılacaksınız. Bu sizin yaptığınızın sonucudur! (Yaptıklarınızın) Tam karşılığıdır!” “(Haydi durma!) Onlardan gücünü yetirdiklerini sesinle sars! / korkut! / tehdit et! Atlılarınla ve yayalarınla onların üzerine yaygara kopar! / korkut! / tehdit et! Mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol! Onlara vaatlerde bulun! / vaatlerle ayartmaya çalış!” - (Ne var ki) şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaad etmez.- Muhakkak ki Benim gerçek kullarım üzerinde, senin bir sultanlığın (yaptırım gücün / hâkimiyetin) yoktur. / olmayacaktır. Senin Rabbin, vekil olarak kâfidir (yeter). (İsra Suresi 61-65) Daha sonra Biz, “Ey Âdem! Sen ve eşin cennete yerleşin, ikiniz de ondan dilediğiniz yerde bol bol yiyin……(Bakara Suresi 35…) “…… ve şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz” dedik. (.Bakara Suresi 35) Derken şeytan onların ayaklarını kaydırdı, onları bulundukları birlik beraberlik durumundan çıkardı. Biz, “Burada birbirinize düşman olarak yaşayın, bu yeryüzünde / bu ülkede belirli bir vakte kadar barınmanız ve rızıklanmanız mukadderdir” dedik. (Bakara Suresi 36) Sonra da Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler aldı. O(Allah) onun (onların) tövbesini / hakka dönüş(ler)ünü /yöneliş(ler)ini kabul etti. Muhakkak O, tövbeleri / hakka dönüşleri / yönelişleri kabul edenin, çok merhametli olanın ta kendisidir. (Bakara Suresi 37) Biz dedik ki: “Hepiniz burada yaşayın. Artık size Benim tarafımdan bir rehberlik geldiğinde, kim rehberliğime uyarsa, onlar için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır. (Bakara Suresi 38) İnkâr eden ve ayetlerimizi yalanlayan kimseler ise, işte onlar, ateşin ashabıdır. Onlar, orada temelli kalıcıdırlar.” (Bakara Suresi 39)

  • Bölüm 23:Hüzün Yılı | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 23 HÜZÜN YILI VE TAİF 23.1. Boykot Sonrası Boykot sonrası Hz.Muhammed@ ve müminler sevinemediler. Zira Haşimoğulları bütün sermayelerini tüketmiş, iyice fakirleşmişlerdi. Müminler de hakeza aynı durumda idiler. Bütün bunların yanında Ebu Talip hastalanmış ölüm döşeğinde yatmaktaydı. Hz.Muhammed’in@ her zaman arkasında duran ve O’nu koruyan bu önemli şahsiyetin kaybedilme tehlikesi ile yüz yüze gelinmişti. Ancak diğer taraftan Mekke müşrik elitlerinin de boykot nedeniyle çevre Arap kabileleri nezdinde prestijleri sarsılmıştır. Zira mukaddes beldede o beldenin sakinlerine yapılan kötü muamele Kabe’nin kuruluş felsefesine uymamaktadır. Bu nedenle çevre Arapları Hz.Muhammed’e@, Haşimoğulları’na ve müminlere yapılan bu boykotun yanlışlığını tartışır olmuşlardır. Mekke müşrik ileri gelenleri uyguladıkları boykot konusunda haklı olduklarını ispat etmek için şirk sisteminin faziletlerini(!), Allah’ın ortaklarını(!) anlatmak için şehir şehir / belde belde dolaşmakta ve çevre Arap kabilelerini kendi yanlarında yer almaya ikna etmeye çalışmaktadırlar. Bununla beraber Ebu Talib’in hastalanması Mekke müşrik elitleri için bir umut ışığı da yakmıştır. Hz.Muhammed’in@ arkasında duran bu güçlü desteğin yıkılması halinde O’nu yakalayıp yok etmenin kolay olacağını düşünmektedirler. Cenab-ı Hak ise geçmiş tarihte de elçileri yakalayıp ortadan kaldırmak isteyen müşrik toplumların kendilerinin yok olduğunu örneklendirerek onları tehdit eder. Onların Hz.Muhammed’in@ desteksiz kalmasını gözetleyip durmalarının boş olduğunu, zira bütün arşın ve çevresinin peygamberin ve müminlerin en büyük destekçisi olduğunu belirtir. Çevre ülke ve kabilelerdeki yöneticilerin onun ve müminlerin yok edilmesinin önündeki en büyük engeli oluşturduğunu vurgular. Cenab-ı Hak, Hz.Muhammed@ ve müminlere verdiği destek ile tevhit hareketini yükselteceğini ve bu yükselişin asla önlenemeyeceğini müjdeler. Gelecekte bütün kabilelerin tevhit oluşturarak mülkü / yönetimi Allah’ın ilahi öğretisi üzerine bina edeceklerini ve o gün hakimiyetin Kahhar olan Allah’a ait olacağı uyarısında bulunur. Bu nedenle Mekkelilerin sonradan çok pişman olacakları bir girişimde bulunmalarının çok yanlış olduğunu ve bu yanlışı işledikleri takdirde yaptıkları hatadan geri dönüşün de mümkün olmadığı uyarısını geçmiş toplumların başına gelen bela ve felaketleri anlatarak yapar. Bütün bu hususlara Mü’min / Gafir suresinin giriş kısmında ifade eder. Rahman Rahim Allah Adına. 1-22- Hâ Mîm. Bu kitabın indirilişi, Azîz ve Alîm olan Allah tarafındandır. O’dur günahı bağışlayan, tövbeyi kabul eden, azabı şiddetli olan ve kullarına bol nimet ikram eden. O’ndan başka ilah yoktur. Dönüş de O’nadır. İnkarcılardan başkası Allah’ın ayetleri hakkında mücadele etmez. Onların (tevhit hareketini kötü gösterme amaçlı propaganda yapmak için) şehir şehir / belde belde dönüp dolaşmaları seni endişeye düşürmesin. Onlardan önce Nuh kavmi ve onlardan sonraki birtakım topluluklar da inkâr etmişlerdi. Bu ümmetler / topluluklar kendi peygamberlerini yakalayıp yok etmek için teşebbüste bulunmuşlardı. Hakkı yok etmek için batıl / şirk görüşleri ileri sürerek mücadele etmişlerdi. Sonunda Ben de onları kıskıvrak yakalayıverdim. İşte, azabım nasılmış gördüler. Böylece Rabbinin “Muhakkak ki onlar ateş ehlidir” sözü o inkarcılar üzerine hak oldu. Arşı taşıyan ve onun (arşın) etrafındaki kimseler, Rablerine hamd ederek / yönelerek tesbih ederler / hedefe doğru ilerler ve O’na inanırlar / O’na güvenirler. İman edenler için bağışlanma dilerler ve şöyle derler: “Rabbimiz! Sen rahmetle ve ilimle her şeyi kuşattın. Onun için tövbe eden ve senin yoluna tabi olanları bağışla ve onları cehennem azabından koru! Rabbimiz! Onları ve onların atalarından, eşlerinden ve soylarından ıslah edici eylemlerde bulunanları vaad ettiğin Âdn cennetlerine koy. Muhakkak ki Aziz / mutlak galip ve Hakim / hüküm ve hikmet sahibi olan Sensin. Onları kötülüklerden de koru. Sen kimi kötülüklerden korursan, işte o gün elbette ona rahmet etmişsindir. İşte bu, en büyük kurtuluştur.” İnkarcılara ise mutlaka şöyle seslenilir: “Şüphesiz ki Allah’ın gazabı / buğzu, sizin kendi kendinize olan buğzunuzdan / kızmanızdan daha büyüktür. Zira siz imana / güvenmeye çağrılırdınız da inkâr / ret ederdiniz.” Onlar (İnkarcılar) dediler ki: “Rabbimiz! Bizi iki kere öldürdün, iki kere dirilttin. Şuçlarımızı da itiraf ediyoruz. Artık bundan sonra kurtuluş için bir yol var mı?” İşte bu, sizin tevhit için Allah’a çağrıldığınız zaman inkâr etmeniz ve O’na ortak koşulunca da inanmanız sebebiyledir. Artık hüküm, yüceler yücesi ve Büyük olan Allah’a aittir. O (Allah) ki, size ayetlerini göstermekte ve size gökten bir rızık indirmektedir. Ancak bundan O’na gönülden yönelenden başkası öğüt almaz. Haydi, inkârcılar hoşlanmasa da dini sadece Allah’a has kılarak O’na ibadet edin. / boyun eğin / itaat edin. O, dostlarının derecelerini yüceltir. Arş’ın sahibidir: O, toplanma / kavuşma / buluşma günü hakkında uyarmak için kendi emrinden / kendi işinden olan ruhu (vahyi) kullarından dilediğine ilkâ eder./ indirir. O gün (toplanma / kavuşma / buluşma günü) onlar, meydana çıkarlar. Onların hiçbir şeyi Allah’a gizli kalmaz. O gün mülk kimindir? Elbette sadece tek ve kahhâr olan Allah’ındır! Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir. Artık bugün zulüm yoktur. Muhakkak ki Allah, hesabı çabuk görendir. Yaklaşmakta olan gün hakkında onları uyar. O zaman kalpler korku ile boğaza gelir dayanır. Zalimler için ne sıcak bir dost ne de sözü dinlenir bir şefaatçi vardır. O (Allah), gözlerin hainliğini ve kalplerin gizlediğini bilir. Allah hakkı ikame eder / gerçekleştirir. Onların O’na ortak koştukları ise hiçbir şeyi ikame edemezler / gerçekleştiremezler. Muhakkak ki Allah, en iyi işiten, en iyi görendir. Onlar yeryüzünde dolaşmadılar mı ki kendilerinden önceki kişilerin akıbeti nasıl olmuş görsünler. Onlar, yeryüzünde kuvvet ve eser bakımından kendilerinden daha üstündüler. Böyle iken Allah onları günahları sebebiyle yakalayıverdi. Onları Allah’a karşı koruyan birileri de olmadı. İşte bu, onlara peygamberleri apaçık delillerle gelmiş olmalarına rağmen inkâr etmeleri sebebiyledir. Bu yüzden Allah da onları yakalayıverdi. Şüphesiz O, güçlüdür, cezalandırması da çok şiddetlidir. (Mü’min Suresi 1-22) Cenab-ı Hak, Mekke müşrik ileri gelenlerinin hata yapmamaları konusunda uyarı yaptıktan sonra onların niyetlerinin ne olduğunu Hz. Musa @ ve Firavun arasında cereyan eden kıssa üzerinden anlatır. Önce Hz.Muhammed’in@ destekçilerine yapılan baskı, şiddet ve boykot, Firavun’un Hz.Musa’nın @ destekçilerine yapmış olduğu soykırım ile özdeşleştirilir. Daha sonra Firavun timsalindeki Ebu Cehil’in Hz.Muhammed’i@ öldürme niyetine işaret edildikten sonra müşriklerin peygamberimizin Mekke’de fitne / kargaşa çıkardığına ilişkin olarak çevre Arap kabileleri nezdinde yaptığı propaganda gündeme getirilir. Hz.Muhammed’in@ Mekke’nin Firavunlarından Allah’a sığınması ise Hz.Musa’nın @ Firavunun tuzaklarına karşı Allah’a sığınması metaforu ile anlatılır. 23–27- Andolsun Musa’yı ayetlerimizle ve apaçık bir delille / sultanla Firavun’a, Hâmân’a ve Kârun’a gönderdik. Fakat onlar; “O bir sihirbazdir, çok büyük bir yalancıdır” dediler. Böylece o (Musa), katımızdan onlara hakkikati getirince onlar; “Onunla (Musa ile) birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını ise sağ bırakın.” dediler. Ama inkarcıların planları, her zaman boşa çıkar. Firavun; “Bırakın beni, Musa’yı öldüreyim, o da Rabbini yardıma çağırsın. Muhakkak ki ben onun, sizin dininizi değiştirmesinden veya ülkede kargaşa / fitne / anarşi çıkarmasından korkuyorum” dedi. Musa; “Muhakkak ki ben hesap gününe inanmayan, bütün zorba kibirlilerden, benim de Rabbim ve sizin de Rabbiniz olan Allah’a sığınırım” dedi. (Mü’min Suresi 23-27) 23.2. Ebu Talip’in Vefatı Öncesi Vasiyetleri Ebu Talip boykotun sona ermesinden kısa bir süre sonra hastalandı. Ebu Talip’in öleceğini anlayan Mekke’nin bütün eşrafı başına toplandı. Ölmek üzere olan Ebu Talip ile bu ileri gelenler arasında bir diyalog gerçekleşti. Bu görüşmede elbette ki peygamberimizde hazır bulunmaktaydı. Mekke müşrik ileri gelenleri ile Ebu Talip ve peygamberimiz arasında geçen diyaloğu Kur’an bize Mü’min / Gafir suresindeki Firavunun yöneticilerinden olup da imanını gizlemiş kişi ile Firavun ve avanesi arasında geçen kıssa metaforunda sunmaktadır. Ebu Talip zahiren iman etmemiş olmasına rağmen peygamberimizi en zor günlerinde bile korumuş ve destek olmuştur. (Kıssada Firavun’a yakın yöneticilerinden olup da imanını gizlemiş kişiye kinaye / metafor olarak) Ebu Talip’in iman etmemiş görünmesi, peygamberimizin ve müminlerin çok faydasına idi. Eğer o imanını açıkça ilan etmiş olsaydı peygamberimize kalkan olamazdı. Zira, Ebu Talip Darun Nedve’nin önemli üyelerinden birisiydi ve Ebu Talip’in iman etmesi demek bugünkü tabir ile dokunulmazlığınin kaldırılması demekti. Onun dokunulmazlığının olması aynı zamanda peygamberimizin de dokunulmazlığını sağlıyordu. Ancak artık Ebu Talip’e ölüm vakti gelmişti ve kendisinden sonra peygamberimizi kim koruyacaktı. Mutlaka bir şeyler yapılmalıydı. Ebu Talip ölüm döşeğinde yapacağı konuşma / vasiyet ile peygamberimize ilişilmemesi, onun öldürülmemesi gerektiği konusunda Mekke müşrik ileri gelenlerini ikna etmeliydi. Hazır boykotun kırılması hususunda bazı kabilelerin kalpleri yumuşamışken ya da onların bir kısmı böyle devam ederlerse başlarına ne geleceğini anlamışken onları peygamberimize karşı yok edici bir tavır ve davranıştan uzak durmaları gerektiğini anlatmalıydı. Nitekim ruhunu teslim etmeden önce Ebu Talip, başına toplanan Mekke müşrik ileri gelenlerine bir konuşma yaptı ve yeğenine bir kötülük yapılmamasını aksi takdirde kendilerinin başına büyük bir felaket geleceğini onlara bildirdi. Ebu Cehil ve etrafındaki şeytanlar, boykotun kırılmasından sonra şunu görmüşlerdi; Kureyş’in içerisindeki hiç bir kabile tek başına Hz.Muhammed’i@ ortadan kaldırmak için girişimde bulunamayacaktı. Zira Kureyş içerisindeki kabilelerin birbirleri arasındaki rekabet onları tedbirli davranmaya itiyordu. Hangi kabile bu yanlışı yaparsa, diğerleri birleşip o kabileyi tasfiye edecekti. Bu nedenle kabileler birbirlerini kolluyor ve asla hep birlikte olmayan bir harekete katılmıyorlardı. Bu nedenle Ebu Cehil şeytanının Hz.Muhammed’den@ kurtulmak için aradığı formül bütün kabilelerin birleşerek onu ortadan kaldırması idi. Fakat bu hareketin tüm Arap yarım adasındaki diğer kabileleri kendi aleyhlerine birleştireceği ve büyük devletleri de arkasına alarak Kureyş aleyhine yapılacak bir ittifakın Kureyş’in Mekke’den sürülme tehlikesi de mevcuttu. Yani Kureyş’in yapacağı büyük bir yanlış, Kureyş ile çevre kabileler arasındaki rekabeti devreye sokacak ve çevre kabileler geçmişte yaptıkları gibi Kureyş’i yine Mekke’den sürüp çıkarabilecekti. Ebu Talip Kureyş için başına gelecek en büyük belanın, böyle bir bela olacağına işaret etti. Kureyş’in böyle bir hata yapmasının kendilerine pahalıya mal olacağını anlatmaya çalıştı. İşte bundan dolayı Ebu Talip onları hem yeğeninin daveti hem de yeğenine karşı alacakları tutumla ilgili olarak pozitif düşünmeye çağırdı. Diğer taraftan yeğeni eğer yalan yere bir iddiada bulunuyorsa elbette bunun sonucunun kendisinin aleyhine olacağını bildirirken, şayet doğru söylüyorsa o zaman da sonucun tüm Mekkelilerin lehine tecelli edeceğini düşünmelerini, bu nedenle ona dokunulmamasını salık verdi. Yeğenine karşı yapılacak yanlış bir hareketin de kesinlikle Kureyş’in aleyhine sonuçlanacağını hesap etmeleri gerektiğini bildirdi. Dahası Ebu Talip, şu anda Arap yarımadasının kuzeyindeki ülkeleri bütünüyle İran kralı 2. Hüsrev’in işgal etmesiyle her tarafa egemen olsa da bunun uzun sürmeyeceğini ifade ederek dikkatli olunması, İran egemenliğine güvenerek pervasız davranılmaması gerektiğini belirtti. Rüzgârın dönerek Bizans’ın yeniden bölgede nüfuzunu sağlaması halinde bu tür pervasız hareketlerin kendi aleyhlerine döneceği konusunda da onları uyardı. Bunun üzerine Mekke müşrik ileri gelenlerinden birisi (muhtemel Ebu Cehil: Firavuna kinaye olarak) kendilerinin de en doğru yola iletme / en doğru politikayı belirleme hususunda çalıştıklarını belirtti. Ayrıca şu andaki seçtikleri yolun alternatifinin olmadığını ve en doğru politika olduğunu iddia etti. Yani bu durumda peygamberimizin yanlış olduğunu ve gerekirse onu tepelemeleri gerektiğini diplomatik bir dille ifade ettiler. Fakat Ebu Talip ölüm döşeğinde bile Kureyş’in geleceğinden endişe ettiğini belirtti ve Kureyş’in sonunun Nuh, Semud, Ad ve diğerlerinin ki gibi büyük bir azap / yıkım felaketi ile karşı karşıya kalınacağı endişesi taşıdığını ifade etti. Ayrıca nasıl ki Kureyş’i buraya yerleştiren ve insanları tevhit inancına çağıran Hz. İbrahim @ bir peygamber (Kıssa da Hz.Yusuf ve onun ideolojisine kinaye yapılır) ise ondan sonra bir peygamber gelmeyeceğini nasıl iddia edebiliyorsunuz diye de onları yanlış düşüncelerinden vazgeçirmeye çalışır. 28-35- Firavun yakın çevresinden olup da imanını saklayan bir adam şöyle dedi: “Bir adamı, sırf ‘Rabbim Allah’tır’ dediği için öldürecek misiniz? Hâlbuki o, kesinlikle size Rabbinizden delillerle gelmiştir. Kaldı ki O, eğer bir yalancıysa bir bakarsın ki onun yalanı kendi aleyhine oluvermiştir. Yok eğer gerçeği söylüyorsa, tehdit ettiklerinin hiç değilse bir kısmı gelip sizi bulacaktır. Çünkü Allah yalan dolanla aşırı giden hiçbir kimseyi asla hedefine ulaştırmaz.” (Yine o iman eden adam sözlerine devamla) “Ey kavmim! Bugün iktidar sizin tekelinizde yeryüzünde / bu ülkede ezici güç sahibisiniz, tamam ama, eğer Allah’ın hışmına maruz kalırsak bizi kim kurtaracak?” dedi. (Bunun üzerine) Firavun dedi ki: “Ben size kendi görüşümü bildiriyorum ve ben sizi doğru olan alternatifsiz bir yola yöneltiyorum” İman etmiş olan kimse ise dedi ki: “Ey kavmim! İnanın ki ben, ahzab günü (çevre kabilelerin / hiziplerin birleşip üzerinize gelmesi) gibi bir günün, sizinde başınıza gelmesinden korkuyorum! Yani Nuh Kavmi’nin, Âd’ın, Semud’un ve onlardan sonrakilerin uğradığı türden bir helakın benzerinden korkuyorum. Fakat Allah, kullarına haksızlık etmeyi asla istemez. Ey kavmim! Şüphesiz ben size gelecek o feryat / bağrışma / çağrışma/ kaçışma gününden korkuyorum. O gün arkanızı dönüp kaçmaya çalışacaksınız fakat Sizi Allah’tan koruyacak birini bulamayacaksınız. Zira her kimi de Allah şaşırtırsa, artık ona yol gösteren kimse bulunmaz. And olsun ki bundan önce Yusuf da size delillerle gelmişti. Ama o zaman da onun size getirdiği şeylerde şüphe edip durmuştunuz. Nihayet o helâk olduğunda (vefat ettiğinde / sistemi yıkıldığında) da kalkıp ‘Bundan sonra Allah bir daha asla Elçi göndermeyecek’ dediniz.” İşte Allah, düştükleri kuşku bataklığında debelenerek kendilerini harcayanları böyle yoldan çıkartır. Bu gibiler kendilerine ulaşmış hiçbir belge ve yetki olmadan Allah’ın ayetleri hakkında mücadele ederler. (Bu durum), hem Allah katında hem de iman edenler yanında büyük bir bayağılaşmadır. İşte Allah, her kibirli zorbanın kalbini böyle mühürler. (Mü’min Suresi 28-35) Allame Kastallani’nin “Mevahibül Ledünniye” eserinde Hişam bin Muhammed bin Esaib Kelbi’ye istinaden Ebu Talib’in ölüm döşeğindeyken Kureyş’in kabile reisleriyle yaptığı görüşmeye ilişkin rivayet ise şöyledir; “Ebu Talib, bu görüşmede Kureyşli kabile reislerine şöyle vasiyet etmiştir: ‘Bakın! Şu Kabe’ye hürmet edeceksiniz. Zira Rabbinizi ancak bu şekilde memnun edebilirsiniz. Birbirinizin hakkını yemeyeceksiniz. Davet verenin davetini kabul edeceksiniz. Dilenci ve dilek sahibinin ihtiyaçlarını karşılayacaksınız. Akraba ve yakınlarınıza merhametli davranacaksınız. Doğruyu söyleyecek ve emanetlerinize sadık kalacaksınız. Ben sizin Muhammed’e iyi davranmanızı vasiyet ediyorum. Çünkü O, Kureyş’te emin ve bütün Arabistanda en sadık (doğru sözlü, doğru hareketli) kişi olarak tanınıyor. O, benim size tavsiye ettiğim bütün meziyetlerin toplamıdır. O, öyle bir şey getirmiştir ki, kalp onu kabul ediyor ama dil insanların husumeti sebebiyle reddediyor. Fakat Allah’a yemin ederim benim gözlerim, Arabistanın fakir fukaralarının etrafındaki insanların ve diğer mazlum kişilerin öne çıkıp onun davetini kabul edeceklerini, onun kelimesini tasdik edeceklerini, onun davasını ileriye götüreceklerini, onun da onları yanına alıp tehlikelerle dolu denize atlayacağını ve Kureyşin kabile reislerinin ve eşrafının da avuçlarını yalayacaklarını görüyor gibiyim.’” Ölüm döşeğinde olan Ebu Talip’in bu konuşması Mekke müşrik ileri gelenleri üzerinde etkili oldu. Özellikle böyle duygusal bir ortamda yapılan konuşma, ileri gelenlerin duygulanmasına yol açtı. Fakat Ebu Cehil (Firavun metaforu) tekrar devreye girdi ve kurnaz bir politika ile ileri gelenlerin Ebu Talip’ten etkilenmesinin önüne geçmeye çalıştı. Hz.Muhammed’in @ getirdiği ilahi öğreti gibi yüksek değerli, halk tarafından beğenilecek güzel sözler, söylemler ve propaganda ([1] ) üretmesi için Ebu Cehil kendi yandaşlarından (kıssadaki Haman metaforu) yardım istedi. Onun avenesinden talep ettiği bu söylem ve propaganda öyle değerli ve yüksek hedefleri içersin ki, böylece iktidarda kalma hususunda iyi bir vasıta / araç olsun. Ebu Cehil’in bu girişimi şimdiye kadar yaptığı tüm baskı, şiddet, boykot ve zorbalıklarına rağmen iktidarının elinden kaymakta olduğunu göstermektedir. O iktidarda kalmak için ilahi öğretinin halkı etkileyen yüksek hedefleri, değer yargıları ve söylemlerine benzeyen söylemlere / politikaya ihtiyaç hissetmektedir. Bu nedenle yardımcılarından / yandaşlarından (Haman metaforu) kendisine iktidarının devamını sağlayacak enstrümanlar, araçlar bağlamında söylemler üretmelerini istemektedir. Diğer bir ifade ile Ebu Cehil’in avanesinden talep ettiği bu söylem / politika / tezler öyle olsun ki Hz.Muhammed’in getirdiği söylemler, değer yargıları, politika ve ilahi öğretiler gibi yüksek hedeflere (gökler, sebepler metaforu) benzer olsun. O böylece halkı kolay bir şekilde kandırmak ve etkilemek istedi. O, her ne kadar Hz.Muhammed’in (Hz.Musa’ya kinaye ) yalancı olduğuna ve bundan asla şüphesi olmadığına inansa da ve dolayısıyla onun getirdiklerini kendi söylemine almaya karşı olsa da halkı kandırmak ve etkilemek için bu tür bir söylem / politika / argüman değişikliğine gidilebileceğini belirtti. Böyle bir siyasi manevra ile Ebu Cehil, Ebu Talip’in diğer ileri gelenleri etkilemesinin önüne geçmeye çalışır. 36-37- Firavun dedi ki: “Ey Haman! Benim için yüksek bir kule bina et (benim için Musa’nın ilahının inzal ettiği söylemlere erişecek çok yüksek hedefleri olan bir söylem geliştir), öyle ki o sebeplere (hedeflere / göklerin yollarına / yükselmenin yol ve araçlarına) ulaşırım. Semâların sebeplerine (yollarına / kapılarına). Bu sayede Musa’nın ilahına erişebileyim! Hoş ben onun bir yalancı olduğundan kesinlikle eminim ya!” Böylece bu kötü davranışı, Firavun’a böylesine güzel göründü ve (hakikate giden) yoldan alıkonuldu. Firavun’un planı çöküşünü hızlandırmaktan başka bir işe yaramadı. (Mü’min Suresi 36-37) Ancak Ebu Talip (iman eden kişiye kinaye), Ebu Cehil’in bu siyasi manevrasını bozmak için söze girer ve Mekke müşrik ileri gelenlerini akl-ı selim davranmaya davet eder. 38- İman eden kişi dedi ki: “Ey kavmim! Bana uyun ki sizi olgunluğa erdirici / akl-ı selim yola yönlendireyim.” (Mü’min Suresi 38) Bu görüşmeden sonra Ebu Talip yeğeni ile özel bir görüşme yapmak istediğini belirtti ve ileri gelenler başka bir odaya alındı. Ebu Talip peygamberimizle son görüşmesini yaptı. Bu görüşmede kendisinin ölümünden sonra Haşimoğullarının reisliğine Ebu Leheb’in geçeceğini ve onun koruma yapmayarak müşriklerden yana olacağını söyledikten sonra müşrik ileri gelenler ile bir görüşme yapmasını ve bu işi bir çözüme kavuşturmak için son bir müzakere yapmasını istedi. Hz.Muhammed@, amcasının isteği üzerine Mekke müşrikleri ileri gelenlerin bulunduğu odaya girdi ve Mekke müşrik ileri gelenlerinin bazılarının, özellikle boykotu kırmada ön ayak olmuş olanlarının, kendisine karşı yumuşamış hallerini hemen fark etti. Fakat Ebu Cehil ve avanesi onların Hz.Muhammed’in@ safına geçmelerini engellemek için söylemlerinde değişiklik yaptılar. Hz.Muhammed’e@ nazil olan ve öncesinde de herkesin bildiği İlahi öğreti (bu günkü tabirle dini söylemler) içeren söylemler ile konuşmaya başladılar. Onların bu tarz söylem / politika / argüman ile kalbi yumuşamış ileri gelenlerine yaklaşmalarının altında yatan niyeti peygamberimiz hemen anladı. Onlar bu söylemlerle kendi yollarının da doğru olduğunu ifade etmeye çalışıyorlardı. Peygamberimizin teklif ettiği dünya görüşü ile kendi şirk sistemleri arasında benzerlik oluşturmaya ve böylece peygamberimizi kendi yollarına razı etmeyi denediler. Peygamberimiz şirk ile tevhidin asla aynı olmadığını, şirkin toplumu felakete / ateşe götürürken kendi davetinin cennete / huzura / kurtuluşa götürdüğünü ifade etti; 39-43- “Ey kavmim! Bu dünya hayatı sadece kısa vadeli / geçici bir hazdır / kazanımdır. Ahiret ise kesinlikle karar kılınacak (devamlılığı / sürdürülebilirliliği / sürekliliği olan) yerdir. Her kim bir kötülük yaparsa, ona sadece yaptığının karşılığı kadar bir ceza verilir. Ama erkek olsun, kadın olsun, her kim mümin olarak ıslah edici eylemlerde bulunursa, işte onlar, orada hesapsızca rızıklanmak üzere cennete girerler. Ey kavmim! Benim için nasıl bir hal ki / ne biçim iş bu, ben sizi kurtuluşa çağırıyorum fakat siz beni ateşe çağırıyorsunuz. Siz beni Allah’ı inkâr etmeye ve hem de (tanrısal bir nitelik taşıdığı) hakkında hiç bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya davet ederken ben ise sizleri Azîz (mutlak galip, çok güçlü) ve Gaffâr’a (çok bağışlayıcı olan Allah’a) çağırıyorum. Kesinlikle sizin beni çağırdığınız şey ne dünyada ve ne de ahirette kendisine çağrılmaya layık bir şey değildir. Zaten muhakkak ki dönüşümüz de Allah’adır. Ve muhakkak ki haddi aşanlar, cehennem ashâbının ta kendileridir.” (Mü’min Suresi 39-43) Hz.Muhammed’in@ Mekke müşrik ileri gelenlerine verdiği karşılık ile aşağıdaki dersler verilir; 1-Uzun vadeli politika yapılması gerektiği ve günü birlik politikalardan vazgeçilmesi gerektiği, 2- İyilik, güzellik ve islah edici eylemleri içine alan politikalar geliştirilmesi gerektiği, 3- Arabistan’ın, özelde ise Mekke’nin içinde bulunduğu durumun vahim olduğu ve giderek ateşe sürüklendiği ve bu nedenle kurtuluş reçeteleri üzerinde çalışılması gerektiği, 4- Kurtuluş için Allah’a dönülmesi, Allah için insanlara faydalı şeylere yönelinmesi gerektiği, 5- Halk için hiçbir faydayı ve iyiliği düşünmeyen kabileci şirk sistemini ve bu sistemin sahiblerini yani ortaklarını / yerli işbirlikçilerini / şeriklerini / rablerini terk etmek gerektiği. Hz.Muhammed@ bu vurgularını yaptıktan sonra bir gün bu söylediklerini bir bir hatırlayacaklarını ve kendisinin sadece önlerindeki tehlikeyi haber verdiğini belirterek sözlerini tamamlar. 44- “Ve bir gün gelecek, bu sözlerimi bir bir hatırlayacaksınız. Bense sorumluluğuma ilişkin hükmü Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah, kullarını en iyi görendir” dedi. (Mü’min Suresi 44) 23.3. Ebu Talip’in Vefatı Sonrası Hz.Muhammed’in ve Müminlerin Moral İhtiyacı Ebu Talip vefat ettikten sonra Hz.Muhammed’in@ yalnızlığı, korumasızlığı izahtan varestedir. Bu durumda onun ve etrafındaki müminlerin moral ve motivasyona ihtiyacı vardır. Bundan sonraki hayatlarında başlarına ne tür felaketler geleceğini tahmin etmek oldukça kolaydır. Cenab-ı Hak elçisine ve müminlere mucizevi bir ihbar olarak kendilerini Mekkeli müşrik azgınların tuzaklarından koruyacağını Hz.Musa’yı @ Firavunun tuzaklarından koruması metaforunda bildirir. Ayrıca Mekkeli müşrik azgınların gelecekte çok büyük bir yıkımla yıkılacaklarını, esas felaketlerin onların başına geleceğini ahirette karşılaşacakları azap metaforu ile işaret eder. 45- 52- Sonra Allah onu (Musa’yı) kavminin kurdukları çirkin tuzaklardan korudu. Firavun’un ehlini (yakınlarını) ise azabın en kötüsü ile kuşattı, Ateş! Onlar sabah akşam (daima) ona (ateşe) arz olunurlar. Son saat gelip çattığında: “Firavun’un ehlini (yakınlarını) azabın en şiddetlisine sokun!” (denilecek.) Onlar ateş içinde birbirleriyle tartışırlarken, zayıf olanlar, büyüklük taslayanlara: “Şüphesiz bizler size uyan kimseler idik. Şimdi siz bizden, ateşten bir bölümü savabiliyor musunuz?” derler. Büyüklük taslayanlar: “Şüphesiz hep beraber onun içindeyiz. Şüphesiz Allah, kullar arasında hükmünü vermiştir” dediler. Ateş içindeki kimseler, cehennem bekçilerine: “Rabbinize dua edin de bir gün olsun bizden azaptan hafifletsin” dediler. Onlar (Bekçiler): “Size Elçileriniz açık kanıtları getirmediler miydi?” diye sorarlar. Onlar: “Evet (getirmişlerdi)” derler. Onlar (Bekçiler): “Öyle ise kendiniz dua edin” derler. Kâfirlerin duası sadece şaşkınlıktadır (boşa çıkmıştır). Şüphesiz Biz Elçilerimize ve iman etmiş kişilere şu dünya yaşamında ve şahitlerin kalktığı (şahitlik edecekleri) günde (kıyamette) kesinlikle yardım ederiz. O gün zalimlere özür dilemeleri fayda vermez. Ve onlara lânet vardır, yurdun en kötüsü de onlar içindir. (Mü’min Suresi 45-52) Cenab-ı Hak, Mü’min Suresinin müteakip ayetlerinde müminlere ve elçisine mücadelelerinde sağlam durmaları için moral vermeye devam eder. Bu minvalde olmak üzere O, Hz.Musa’ya @ rehberlik etmek için Kitabı inzal etmesi ve Hz.Musa’dan @ sonra İsrailoğullarının bu ilahi öğretiye mirasçı kılınması gibi Hz.Muhammed’in@ de mücadelesi boyunca kendisine rehberlik edecek kitaba muhatap olacağını ve daha sonra ise müminlerin bu rehber kitabın mirasçısı olacaklarını bildirir. Bu mücadelenin sonunda mutlaka zafere erişileceği taahhüdünün kesinlikle kaçınılmaz bir gerçek olduğunu belirtir. Bu nedenle hem elçisinin hem de müminlerin sabretmeleri / kesintisiz bir mücadele yürütmelerini / yılmamalarını emreder. Bu yolda mücadele ederken hataların da yapılacağı ama hatayı farkeder etmez hemen geri dönülmesi gerektiği, hemen Kendisine sığınılmasını, O’na hamd ederek / yönelerek tesbih etmelerini ve hatalardan dolayı da bağışlanma dilemelerini öğütler. Hz.Muhammed’e@ siddetle karşı çıkanların aslında içlerinde taşıdıkları kibir ve gurur nedeniyle bu şekilde davrandıklarını ifade eder. 53–56- Ve andolsun ki Biz, temiz akıl sahiplerine bir yol gösterici ve bir hatırlatma olmak üzere Musa’ya “rehber olarak Kitabı” verdik ve İsrailoğullarını o kitaba mirasçı kıldık. O halde sabret. Şüphesiz Allah’ın vaadi haktır. Günahın için affedilmeyi iste ve akşam sabah (her zaman) Rabbini hamd ile tesbih et. Şüphesiz kendilerine gelmiş kesin bir delil ve yetki olmaksızın, Allah’ın ayetleri hakkında mücadele edenler, göğüslerinde taşıdıkları ancak hiçbir zaman erişemeyecekleri bir üstünlük özentisi nedeniyle sana karşı çıkmaktadırlar. Artık sen onlara karşı Allah’a sığın. Şüphesiz O, en iyi işiten ve en iyi görendir. (Mü’min Suresi 53-56) Mekke müşrikleri hesap vermeye inanmıyorlardı. Zira onlar yaptıklarının hesabını vermeye yanaşmıyorlardı. Hem yönetim olarak halka hesap vermeye yanaşmıyorlar hem de yaptıkları kötülüklerin hesabının bu dünya hayatında gerçekleşmese dahi diğer bir alemde sorulacağını reddediyorlardı. Bunun gerekçesi olarak daha önce ifade edildiği gibi zenginlikleri ve üstünlüklerinin Cenab-ı Hakk’ın kendilerini seçmesinden kaynaklı olduğunu kabul ediyorlardı. Bu nedenle hesap günü olsa da kendilerinin hesaba çekilmeyeceklerini iddia ediyorlardı. Diğer taraftan yerlerin ve göklerin, kıyamet günü bozulmasını, yok edilmesini ve yeniden inşa edilmesini imkânsız görüyorlardı. Buna paralel olarak halihazırdaki Mekke’deki şirk iktidarının da yıkılıp yerine yeni bir düzenin / sistemin/ yönetim yapısının kurulacağını reddediyorlardı. Tıpkı kozmik kıyameti inkâr edip imkânsız olarak görmeleri gibi dünyevi iktidarlarının yıkılmasını da imkânsız olarak görüyorlardı. Halbuki Cenab-ı Hak için ne yerlerin ve göklerin yaratılmasında ne de insanların yaratılmasında herhangi bir zorluk yoktur. O bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece “ol” der. O, “ol” dediği anda o şey oluverir. İnsanlar da önce bir damla su iken varlık dünyasına çıkarılmadı mı? İnsanoğlunun yaşam ihtiyaçları doğumundan ölünceye kadar yine Allah tarafından sağlanmıyor mu? Bu nimetler amaçsız mıdır? Ayrıca kör ile gören bir olmadığı gibi iyi insan ile kötü insan bir midir? Adalet ve zulüm aynı mıdır? İnsanın tercihlerinin, yaptıklarının bir sonucu olmayacak mıdır? Allah bütün kullarına karşı merhametli ise mazlum kullarının hakları, iyi insanların iyiliklerinin karşılığı verilmeyecek midir? Zalim kullarını da yaptıkları zulümlerden vazgeçirmek için rahmetinin gereği olarak Rabbimiz uyarmayacak mıdır? 57-68-Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Ama insanların çoğu bilmiyorlar. Kör ile gören eşit olmaz. İman edip salih amel işlemiş olanlar ve kötülük yapanlar da eşit değildir. Ne kadar da az düşünüyorsunuz? Şüphesiz o Saat (kıyamet kopuş anı) elbette gelecektir. Onda hiç şüphe yoktur. Fakat insanların çoğu inanmıyorlar. Sizin Rabbiniz: “Bana yalvarın, dua edin ki size karşılık vereyim. Şüphesiz Bana ibadet / itaat etmekten büyüklenen kimseler yakında horlanmış olarak cehenneme gireceklerdir” dedi. Allah, içinde dinlenesiniz diye geceyi, göz açıcı bir aydınlık olarak da gündüzü sizin için kılandır. Şüphesiz Allah insanlara karşı bir lütuf sahibidir. Velâkin insanların çoğu şükretmezler (karşılığını ödemezler). İşte, her şeyin yaratıcısı Rabbiniz Allah budur. O’ndan başka ilah yoktur. O halde nasıl oluyor da döndürülüyorsunuz? İşte Allah’ın ayetlerini bile bile inkâr eden kimseler böyle çevriliyorlar. Allah, sizin için yeryüzünü bir karargâh, göğü de bir bina yapan, size şekil veren –ki şekillerinizi ne de güzel kılmıştır– ve sizi temiz şeylerden rızklandırandır. İşte O, Rabbiniz Allah’tır. –İşte, alemlerin Rabbi olan Allah ne cömerttir! – O, diridir, ondan başka ilah yoktur. Bu nedenle, dini sadece O’nu halis kılarak O’na dua edin. Hamd / övgü / yönelim yalnız alemlerin Rabbi Allah’adır. De ki: “Bana Rabbimden apaçık deliller geldiği zaman, şüphesiz ben, o, sizin Allah’ı bırakıp taptıklarınıza ibadet / itaat etmekten kesinlikle men edildim ve ben alemlerin Rabbine teslim olmakla emrolundum. O, sonra güçlü kuvvetli bir çağa erişmeniz, sonra da ihtiyarlar olmanız, adı konmuş bir süreye ermeniz ve de aklınızı kullanmanız için sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alekadan (embriyodan) yaratandır. –Sonra O, sizi bebek olarak çıkarır. Sizden kimi de daha önce vefat ettiriliyor. – O, yaşatır ve öldürür. Artık O, bir emir gerçekleştireceği zaman ona sadece “ol!” der de o, hemen olur. (Mü’min Suresi 57-68) Ebu Cehil ve avanesinin halkı aldatmak (Firavun ve Haman metaforunda) için ilahi söylemlere benzer olarak ürettikleri söylemler, yüksek idealler ve hedefler içeren politikalar işe yaramıştır. Ebu Talip’in vefat etmeden önce söylediği sözlerden etkilenen bazı Mekke müşrik ileri gelenleri Ebu Cehil’in yaptığı bu propagandalar sonucunda tekrar aldanmış ve şirk düşüncesine tekrar döndürülmüşlerdir. Mekkeli müşrikler ölüm anının getirdiği içe dönme ve söylenen sözlerin yarattığı derin etkilenmeden kurtularak yeniden peygamberimizin getirdiği ilahi öğreti ile mücadele etmeye başlamışlardır. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, onları ahiretteki cehennem azabı ile tehdit eder. Hz.Muhammed’i@ ve müminleri de mücadelelerinde sabırlı ve kararlı olmalarını emreder. Öyle ki, liderleri olan Hz.Muhammed’in@ vefat etmesi durumunda bile mücadelelerini bırakmamalarını ister. Eninde sonunda onların yaptıklarının cezasını mutlaka göreceklerini bildirir. Bu cezanın bir kısmı bu dünya da bir kısmı da öbür dünya da olsa da cezalarının mutlaka tam olarak verileceğini deklare eder. Tehdit edilen azabın hak olduğu yani Kendi (Cenab-ı Hak) taahhüdü olduğu ve sonunda mutlaka gerçekleşeceğini ifade eder. Böylece ahiret azabı gibi dünya da da zalimlerin mutlaka azaba çarptırılacağını belirtir. Onların eninde sonunda yenilip bozgun, aşağılanma ve yıkılış azabını tadacaklarını ve halkın da tevhidi dünya görüşünün öngördüğü sistemi zorunlu olarak kabul edeceğini bildirir. Bu hususlar yine Hz.Musa @ kıssasının devamındaki metaforlarla işaret edilir; 69- 77- Allah’ın ayetleri hakkında mücadele edenlere / tartışanlara bakar mısın? (Haman’ın ürettikleri söylemlerle) Nasıl da aldatılıyorlar? Kitabı ve Elçilerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar elbette ileride bileceklerdir. Onlar, boyunlarında halkalar ve zincirlerle sürüklenecekler. Onlar kaynar suya sokulacaklar, sonra da ateşte tutuşturulacaklar (yakılacaklar). Sonra onlara: “Sizin Allah’ı bırakıp da şirk koşmuş olduğunuz şeyler nerede?” denir. Diyecekler ki: “Onlar bizden uzaklaştılar. Biz taptıklarımızın bir hiç olduğunu şimdi anladık.” Allah, kâfirleri işte böyle dalâlette bırakır. İşte bu, sizin yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve azmanız sebebiyledir. Ebediyyen orada kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Artık kibirlenenlerin kalacakları yer ne kötü. Artık sen sabret, şüphesiz Allah’ın vaadi haktır, gerçekleşecektir. Artık onlara yapıp durduğumuz tehdidin bir kısmını sana göstersek de veya seni vefat ettirsek de onlar, nasıl olsa bize döndürüleceklerdir. (Mü’min Suresi 69-77) Cenab-ı Hak söz verdiği azabın mutlaka geleceğini bildirir ancak bunun vaktini bildirmez. Bu konuda şunları bütün insanların bilmesini ister; “Vaad edilen azabın gelme vaktini insanlar belirleyemez, elçilerin elinde de böyle bir yetki, güç ve kudret yoktur. Bu konuda tek yetkili ancak Allah’tır. Bu nedenle Allah’ın müminlere vaad ettiği zaferi ve müşrikler için de vaad ettiği yıkım azabının hemen gelmesini Hz.Muhammed’den@ talep etmeyin. O’nun elinde bir şey yoktur. Ne zaman Allah emrederse iste o zaman bu vaad gerçekleşecektir. Geçmiş toplumların bıraktıkları kalıntılar ve onların tarihsel hikayelerini dikkate alır ve iyi incelerseniz o takdirde bu vaadin boş olmadığını, sonunda mutlaka gerçekleşeceğini görürsünüz. Hem de o yıkıma uğramış toplumlar Mekke toplumundan çok daha güçlü, gelişmiş, mamur, zamanının süper gücü ve çok büyük toplumlar olmasına rağmen yıkılıp gitmişlerdir.” 78-85-Andolsun ki, Biz senden önce nice Elçiler gönderdik. Onlardan kimini sana anlattık kimini de anlatmadık. Hiçbir Elçi, Allah’ın izni olmaksızın bir ayet / mucize getiremez. Artık Allah’ın emri gelince de hak ile gerçekleştirilir. Batılcılar, işte burada hüsrana uğradılar. Allah, onlardan bir kısmına binesiniz diye sizin için hayvanları kılandır (yaratandır). Onların bir kısmından da yiyorsunuz. Sizin için onlarda daha nice menfaatler vardır. Gönüllerinizdeki arzulara onlara binerek ulaşırsınız. Ve siz, onların ve gemilerin üzerinde taşınırsınız. Allah size ayetlerini gösteriyor. Peki, şimdi Allah’ın ayetlerinden hangisini inkâr edersiniz? Yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş bir bakmazlar mı? Onlar kendilerinden hem daha çok hem de kuvvetçe ve yeryüzündeki eserlerinin sağlamlığı bakımından daha çetin idiler. Öyle iken kazandıkları şeyler, kendilerine fayda sağlamadı. Ne zaman ki Elçileri onlara açık bilgilerle / delillerle geldi, onlar kendilerinde bulunan bilgiye güvenerek şımarıklık ettiler (onlarla alay ettiler). Fakat o alay ettikleri şey onları kuşatıverdi. Sonrasında ise hışmımızı / çetin azabımızı görünce: “Allah’ın birliğine inandık ve O’na şirk koştuğumuz şeyleri inkâr ettik” dediler. Dediler ama hışmımızı / azabımızı gördükten sonra iman etmeleri kendilerine fayda vermedi. Allah’ın, kulları hakkındaki sürüp giden kanunu budur. İşte o kâfirler bu noktada hüsrana düştüler. (Mü’min Suresi 78-85) Ebu Talib ölüm döşeğinde iken Haşimoğullarına ise şöyle vasiyet etmiştir; “Muhammed’in sözlerini dinlediğiniz ve emirlerini yerine getirdiğiniz sürece huzur ve emniyette olacaksınız. Onun için O’na tabi olun ve O’na yardım edin. Bu şekilde daima doğru yolda olacaksınız” ([2] ) Ebu Talib son demlerinde yeğeni Hz.Muhammed’e ve kardeşi Hz.Abbas’a şöyle vasiyet etmiştir: “Evladım, ben öldükten sonra Beni Neccar’ın yakınlarının (anne tarafından dedesinin ailesi) bulunduğu Medine’ye git. Zira onlar kendi akrabalarını korumakta herkesten ileridir.” ([3] ) 23.4. Hz.Hatice’nin Vefatı Ebu Talip’in ölümüyle önemli bir destekçisini kaybeden ve ayrıca amcasına yönelik sevgi ve saygısı nedeniyle onun ölümüne çok üzülen peygamberimiz, amcasının acısını unutamadan daha büyük başka bir üzüntü ile sarsıldı. İnsanlar arasındaki en büyük dostu, yardımcısı, sığınağı ve sevgilisini kaybetti. Hz. Hatice vefat etti. Onun vefatı ile peygamberimiz, aşağılandığı, dışlandığı, saldırıya uğradığı zaman yanında huzur bulduğu sığınağını, can yoldaşını, sevgilisini kaybetmişti. Ebu Talip ve Hz.Hatice’nin vefatları müminleri de çok üzdü. Bu nedenle o sene ‘Hüzün yılı’ olarak isimlendirildi. Ebu Talip’in vefatından sonra son derece düşman olmasına rağmen kabile asabiyesi ve vasiyet gereği Ebu Leheb’in peygamberimizi korumaya aldığını görüyoruz. Öyle ki peygamberimize kötü davranan İbnül Gaytalayı tokatlayacak kadar savunuyordu. Fakat bu durum Mekke müşriklerini endişeye sevketmişti. Zira kabile asabiyesine bağlı olarak Ebu Leheb’i de kaybetme korkusuna kapılmışlardı. Ebu Leheb’in peygamberimiz üzerindeki korumasını kaldırması için çeşitli tezgahlara başvurdular ve bir süre sonrada Ebu Leheb’in onu korumadan vazgeçmesini sağladılar. Ebu Leheb’in korumayı kaldırması sonucunda Mekke müşrik ileri gelenlerinin peygamberimize karşı davranışları giderek kötüleşti. Ebu Talip’in hayatı boyunca koruma kanatları altında dokundurtmadığı yeğenine Kureyş, bin bir türlü eziyetleri yapmaya başladı; Kureyş ayak takımından bazılarının onun yolunu kesip hakaretler yağdırması, Ebu Cehil magandasının onun başından aşağıya toprak / pislik dökmesi vb. eziyetler bunlara verilecek örneklerdir. Ancak bütün eziyetlere rağmen yukarıda açıklanan sebeplerle, peygamberimizi ortadan kaldırma girişimlerine rastlamıyoruz. Ta ki hicrete yakın bir zamana kadar. [1] ) Not: Kule yapılması için kullanılan “sarh “ kelimesi “yüksek değerli, halk tarafından beğenilecek güzel sözler, söylemler ve propaganda” gibi anlamları da içinde barındırdığından bu anlamalar kinaye olarak alındı [2] ) İbn Sad [3] ) İbn Sad 23.5. Taife Gidiş Mekke müşrik ileri gelenlerinin peygamberimize karşı kötü davranışları canına kastetmese de canından bezdirircesine artmıştı. Diğer taraftan onlar kendilerini artık o kadar güçlü görüyorlar, o kadar baskı kuruyorlardı ki, Mekke’nin arafta / arada kalmış kimselerinden hiçbir ses çıkmadığı gibi peygamberimizin safına yeni katılımların olmasından da ümit kesilmişti. Peygamberimiz artık şunu iyice anlamıştı; Mekke’de yapacak bir şey kalmamış, Mekke’deki tevhidi dünya görüşü hareketi tıkanma noktasına gelmiştir. Bu nedenle peygamberimiz amcası Hz. Abbas’ın önerisi ile gerek sığınma gerekse de yeni harekât merkezi olarak Taif’i belirlemeyi düşündü. Taif’in böyle bir merkez olarak belirlenmesinin önemli nedenleri vardı. Şöyle ki; Taif’e egemen olmak, Mekke’yi kuşatmak demekti. Taif’te iki büyük kabile vardı. Bunlar Malik ve Ahlaf kabileleriydi. Taif’in yönetimi bu iki kabilenin temsilcileri tarafından yürütülüyordu. Bu kabilelerle, Kureyş arasında büyük bir rekabet vardı. Bu öyle bir rekabetti ki, Ebrehe’nin ordusuna rehberlik yapacak kadar ölümüne bir rekabetti. Onlar Kabe’nin yıkılmasını ve Kureyş’in yok olmasını istemişlerdi. Ebrehe’nin bunu yapması halinde kendileri Kureyş’in yerine geçerek bölgenin ticaret merkezi olmayı hedeflemişlerdi. Peygamberimiz Taif’in bu iki kabilesinden birisinin desteğini alması durumunda, diğerinin de desteğini sağlayabileceğini ve böylelikle Kureyş’e karşı önemli bir güç elde edebileceğini düşünmüş olmalı. Ayrıca, Ahlaf kabilesinin eşrafı, peygamberimizin amcası Abbas’ın yakın dostlarıydı. Taif yürüyüşle Mekke’ye iki günlük mesafede bir yerdir. Mekke’den gizlice çıkan peygamberimiz dikkat çekmemek için Taife yaya olarak gitti. Yanına da sadece evlatlığı Zeyd’i aldı. Taif’te kaldığı bir aylık süre içerisinde Ahlaf kabilesinin ileri gelenleriyle birçok kez görüşmelerde bulundu. Onları şirk ideolojisini terk etmeye ve tevhidi dünya görüşünü kabul etmeye davet etti. Fakat Ahlaf kabilesi ileri gelenleri Kureyş’i karşılarına almaktan ve onlarla savaşmaktan çekindiler. Peygamberimizin etrafındaki güçlerin yetersiz ve kendi desteklerinin de Kureyş’i yenmeye yetmeyeceğini ifade ettiler. Ayrıca onların rahatları yerindeydi ve başlarını da belaya sokmak istemiyorlardı. Bu nedenlerle Hz. Muhammed’in @ teklifini reddettiler. Onlar o kadar korkaklardı ki, sadece teklifi reddetmekle kalmadılar, gelecekte Kureyş’in hışmından korktukları için peygamberimizle yaptıkları görüşmelerin gizli tutulmasının kendilerine zarar vereceği endişesi ile peygamberimize son derece kötü ve zalimane davrandılar. Daha da kötüsü O’na bu teklifi nedeniyle yapacakları eziyetlerle, Kureyş’in yakınlığını kazanacaklarını umdular. Peygamberimiz şehri terk ederken Taif’in köle ve çocuklarını kışkırtıp onu taşlattılar. O ve evlatlığı Zeyd’in her tarafı yaralandı ve kan revan içerisinde Taif’in dışında bulunan Utbe bin Rebia’nın bağına sığınarak taşlamadan ancak kurtulabildiler. Peygamberimiz yaşadığı acılar nedeniyle orada Cenab-ı Hakk’a iltica ederek şu duayı yaptı; “Ya Rabbi! Güçsüz ve çaresiz kaldığımı, halk nazarında hor görüldüğümü yalnız sana yakınıyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Sen ezilenlerin, hor görülenlerin Rabbisin. Sen benim Rabbimsin. Ya Rabbi! Sen beni kimlerin eline bırakıyorsun? Beni sertlik ve zorbalık içinde karşılayan bir yabancıya mı? Yoksa, davamda bana etki yapacak bir düşmana mı? Yeter ki bunlar bana gazabın nedeniyle olmasın. Eğer bunlar gazabın nedeniyle değilse, çektiklerimin hiçbirine aldırmam. Üzerime çöken bu musibet ve eziyetler, şayet senin bana karşı bir gazap ve öfkenden gelmiyorsa, ben bunların hiçbirine aldırış etmem; hepsine gönülden tahammül ederim. İnanıyorum ki, Senin afiyetin bana karşı geniştir. Ya Rabb! Bana yönelik gazabından yahut bana musallat olacak öfkenden kaçıp, her işi bir düzene koyan ve karanlıkları aydınlığa boğan ilâhi nuruna sığınıyorum. Hoşnut kalacağın kadar Sana memnuniyetimi sunuyorum. Sen her türlü tevbe ve istiğfara layık olansın. Kuvvet ve kudret ancak Senindir.” ([1] ) 23.6. Taif Dönüşü Nahle Vadisinde Ecnebilerle Görüşme Peygamberimiz ve Zeyd, Taif’ten Mekke’ye dönerken Nahle vadisindeki bir konaklama yerinde gecelediler. ([2] ) onlar, o gece aynı konaklama yerinde konaklayan ve büyük bir ihtimalle Medine Yahudileri ile bağlantısı olan ecnebilerle / yabancılarla / cinlerle -ki bunların içlerinde Yahudilerinde bulunduğu Medineli Hazreçliler olması kuvvetle muhtemeldir- buluştular. Cenab-ı Hak, elçisinin duasına hemen icabet etmiş ve onu yalnız bırakmayacağını, onu destekleyeceğini göstermek için bu ecnebi yolcuların peygamberimizle buluşmasını takdir etti. Onların kalbini peygamberimize karşı yumuşattı. Söz konusu ecnebiler, peygamberimizden yaşadığı serüveni ve getirdiği dünya görüşünü dinlediler. O, onlara tevhidi dünya görüşünün esasları konusunda Kur’an’dan pasajlar okudu. Onlar okunan pasajlardan çok etkilendiler ve hemen peygamberimizin mesajını kabul ettiler. Kur’an’ın bize haber verdiği üzere, onlar peygamberimizin kendilerine sunduğu ilahi sistemi kendi kavim ve kabilelerine de sundular ve kendi kabilelerini de Hz. Musa’ya indirilen sistemin bir benzeri olan bu yeni sistemi kabule davet ettiler. Fakat sureden anlaşıldığı kadarıyla bu olay bir süre gizli tutulmuştur. Bu durum, daha sonraki bir zamanda Mekke müşrik ileri gelenlerinin hiç farkında olmadıkları bir şekilde aleyhlerine bir gelişme olduğuna delil olarak anlatılır. Bu görüşme açık edildiği zamanda bile görüşmenin tarafı olan ve aralarında Yahudilerin de bulunduğu Medineli topluluğa “cinler / ecnebi / yabancılar” denilerek kimlikleri saklı tutulmuştur. Nahle vadisindeki konaklamadan sonra peygamberimiz ve Zeyd yolculuklarına devam ettiler. Mekke'ye yaklaştılar fakat giremediler. Zira peygamberimiz Taif’te Mekkelilere karşı bir ittifaka girişmiş ve onun bu ittifak girişimi başarısız olmuştu. Onun bu hareketi Mekkeliler tarafından cezasız bırakılmayacaktı. O, adeta başarısız bir darbe girişiminde bulunduğundan şimdi çok kötü bir pozisyondaydı. Fakat bütün olumsuzluklara rağmen gidebileceği yer olarak Mekke’den başka bir yer de yoktu. Mekke yakınındaki bir dağda üç gün kaldılar. Bu süre içerisinde Peygamberimiz, Uraykıt ([3] ) adındaki Mekkeli bir kişiye rastladı. Onunla konuşup anlaşarak onu gizlice Mekke'ye gönderdi ve kendisini himayesine alarak Mekke’ye girmesinin sağlanması hususunda bazı kabile reisleri ile görüşmesini istedi. Uraykıt, önce Ahnes b. Şerik ile daha sonra Süheyl b. Amr’la görüştü ve peygamberimizin himaye teklifini onlara sundu. Fakat her ikisi de himaye teklifini, Mekke müşrik ileri gelenlerinin gazabına uğramamak için reddettiler. Hz. Muhammed@, bu kez Uraykıt’ı boykotun kaldırılmasında önemli rol oynayan Mut’im b. Adiyy’e gönderdi ve himaye teklifini yaptırdı. Mut’im b. Adiyy peygamberimizin himaye teklifini kabul etti. Müşrik olmasına rağmen onun bu teklifi kabul etmesi kendisine birçok avantaj sağlayacaktı. Şöyle ki Mut’im b. Adiyy’in bağlı olduğu Nevfeloğulları’na, Mekke kabileleri ile olan rekabette kenarda köşede kalmış olan pozisyonunu düzeltme imkânı doğabilirdi. Şöyle ki himaye nedeniyle Nevfeloğulları da Kureyş içerisinde söz sahibi olmayı diğer bir ifade ile Mekke’deki sorun / sorunların çözümü hususunda masanın bir tarafına oturmayı garantilemiş olacaktı. Mut’im, hemen altı oğlunu kılıç kuşandırıp peygamberimizi himayesine / korumasına almaya gitti. Peygamberimiz Mut’im b. Adiyy’in yani Nevfeloğullarının himayesinde Mekke’ye girebildi. O doğruca Kabe’ye gitti, iki rekat namaz kılıp dua ettikten sonra evine gitti. Mut’im b. Adiyy ise olayı izlemekte olan Mekke müşrik ileri gelenlerine Muhammed’i@ himayesine / korumasına aldığını ilan ettikten sonra bu himayesine karşı çıkacak olanlarla çarpışmaktan çekinmeyeceğini haykırdı. Bunun üzerine Ebu Cehil Mut’im b. Adiyy’e “Himayeci mi? Yoksa Muhammed’e@ tabi mi olduğunu?” sordu. Mut’im b. Adiyy ise “sadece himayeci” olduğunu söyledi. Ebu Cehil ise çarpışmayı göze alamadığı ve işin ciddi olması nedeniyle vaziyeti kurtarmak için “Senin himayene aldığını, biz de himayemize aldık!” dedi. Böylece peygamberimizin Taif’e gitmesi ve oradakilerle müttefiklik yapma girişimlerinden dolayı herhangi bir ceza almasının önüne geçilmiş oldu. Hz.Muhammed@ Taif’ten Mekke'ye döndükten sonra evine kapandı ve olup-bitenleri değerlendirmeye çalıştı. İçine düştüğü durum, müminlerin nazarında da çok büyük bir prestij kaybıydı. Peygamberimiz için de bu durum çok büyük bir bunalımdı / yıkımdı. Siyasi olarak bakılırsa, bu prestij kaybının telafisi oldukça güç olacaktı. Uzun süre bu bunalım devam etti. Fakat Cenab-ı Hak onu tekrar teselli etti ve yol gösterdi. Zira bir müddet sonra Taif dönüşünde Nahle vadisinde karşılaştığı yabancıların mümin oldukları ve kabilelerini de ilahi öğretiye davet ettikleri haberi Mekke’ye ulaşmıştı. Bu haber, Hz.Muhammed@ ve müminler için yeni bir ümit ışığı idi. Cenab-ı Hak, elçisinin Taif dönüşü yaptığı duasına icabet etmiş ve gaybi yardımlarını gönderiyordu. Mekkeliler bu durumdan oldukça rahatsız oldular. Fakat yine de bu gelişmeyi itibarsızlaştırmak için iman etmiş olan kimliği belirsiz (cin metaforu) yabancı kişilerden birisinin Yahudi olması ve Medinelilerin Hz.Muhammed’e@ iman etmesini küçümsemişlerdir. Onlar bu küçümsemelerini şöyle yaptılar; “şayet bu ilahi öğretinin önerdiği sistem çok faydalı olsaydı, kendilerinin hiç kimseye bırakmadan hemen alıp uygulayacaklarını, fakat öyle olmadığını, bu nedenle de başka kabilelerin bu sistemi kabul etmelerinin onlara hiçbir faydasının olmayacağını” iddia ettiler. Cenab-ı Hak ise onların bu küçümseyici ve alaycı tavırlarına karşı cevabı Ahkaf Suresinin ilk kısmında verdi. Onlara ülkede / yeryüzünde yaratılan her şeyin (toplumlar dahil) belirli bir süre için yaratıldığını, eceli gelince onların sonunun geleceğini ve dolayısıyla bu kuraldan Mekke şirk yönetiminin istisna olmadığını bildirerek onların da sonlarının geldiğini bildirdi. Ayrıca zaten taptıkları güçlerin / ortakların kendileri için hiçbir fayda sağlamayacağı ve asla kendilerine yardım etmeyeceğini belirtti. Hatta Mekke’nin kıyameti koptuğunda ve insanların ilahi öğreti etrafında toplanıp tevhit sağlandığında, o ortakların hemen saflarını değiştirerek islami yönetimin saflarına geçeceğini de haber verdi. Bunun tarih boyunca hep böyle olduğunu ve tüm elçilerin bunu yaşadığını belirtmek için Hz.Muhammed’in@ kendisinin ilk olmadığını deklare ettirmesi ile bildirdi. Ayrıca Yahudilerden birisinin bu mesajı kabul etmesini küçümsemek yerine bunu önemsemeleri gerektiği belirtildi. Zira bu işin burada kalmayacağını kibirleri nedeniyle mesajı kabul etmemelerinin kendilerine pahalıya patlayacağını da bildirdi. Dahası bu olayın iyilik ve güzellik isteyen herkesin bir araya geleceği ve birbirlerini destekleyeceklerinin de en önemli göstergesi olduğunu görmelerini ve ders alarak geç olmadan onlardan önce hidayete ermelerini istedi. Rahman Rahim Allah Adına 1 – Hâ, Mîm. Bu kitabın indirilişi, Azîz, Hakîm Allah’tandır. Biz gökleri, yeryüzünü ve ikisi arasındakileri ancak “hakk” ile ve “adı konmuş bir süre” ile yarattık. Şu inkâr eden kimseler ise uyarıldıkları şeylerden / uyarılmaktan yüz çevirenlerdir. De ki: “Allah’ı bırakıp da yakardığınız şeylere bakar mısınız? Yeryüzünde neyi yaratmışlar? Gösterin bana! Yoksa onların göklere ortaklıkları mı var? Eğer doğru kimseler iseniz bundan (Kur’an’dan) önce size indirilmiş bir kitap veya bilgi kalıntısı varsa onu bana getirin.” Allah’ı bırakıp kıyamet gününe kadar kendisine hiçbir cevap veremeyecek olan kimselere dua eden kimseden daha sapık / şaşkın kim olabilir? Üstelik onlar (tapılan kimseler), o kimselerin yalvarışlarından habersizdir. İnsanlar bir araya toplandığı zaman da onlar (taptıkları kimseler) kendilerine düşman olurlar. Onların kendilerine tapmalarını da inkâr ederler. Bizim âyetlerimiz kendilerine apaçık okunduğu zaman inkâr eden şu kimseler, kendilerine gelen “hakk” için: “Bu apaçık bir büyüdür” dediler. Yoksa “Onu (Kur’an’ı), o (Muhammed) uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Eğer onu ben uydurmuşsam bana Allah’tan gelecek cezayı savmaya güç yetiremezsiniz (beni Allah gibi cezalandıramazsınız). O, sizin neyin içine atıldığınızı / nasıl bir taşkınlık içine girdiğinizi daha iyi bilir. Sizinle benim aramda tanık olarak O yeter. Ve O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” De ki: “Ben elçilerden ilk ortaya çıkan biri değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmiyorum. Ben sadece bana vahyedilene tabi oluyorum. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.” De ki: “Gördünüz mü (hiç düşündünüz mü)? Eğer o (Kur’an) Allah tarafından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz, bununla birlikte İsrailoğulları’ndan bir şahit de onun bir benzeri üzerine tanık olup da inanmışsa, siz de büyüklük tasladıysanız … Şüphesiz ki, Allah zalimler topluluğuna hidayet / kılavuzluk / rehberlik etmez.” İnkâr etmiş olan kişiler, iman etmiş kişiler için: “Eğer bir hayır olsaydı, onlar, ona inanma konusunda bizim önümüze geçemezlerdi” dediler. Bu söylemle maksatlarını erişemeyince de: “Bu eski bir uydurmadır / yalandır” diyeceklerdir. Bundan (Kur’ân’dan) önce de bir önder ve rahmet olarak Musa’nın kitabı vardı. İşte bu (Kur’an) da zulmeden kimseleri uyarmak, iyilik-güzellik üretenleri müjdelemek için Arap lisanı üzerine ve (Musa’ya verilen kitabı) tasdik eden bir kitaptır. “Rabbimiz Allah’tır” deyip, sonra da dosdoğru olan kişiler için hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. İşte onlar cennet halkıdır. Yaptıklarına karşılık orada ebedi kalacaklardır. (Ahkaf Suresi 1-14) Yabancı / ecnebi / cinlerden olanların peygamberimize hemen iman etmelerini Mekkeli müşrik ileri gelenlerin alayla ve küçümsemeyle karşılamaları ve Hz.Muhammed’e@ inzal edilen ilahi sistemde hayır olmadığını iddia etmelerine cevap Cenab-ı Hak tarafından verilir. Mümin ve müşrik insanların karakterleri üzerinden verilen cevapta; peygamberimizin şahsında mümin bir insanın kendisine yapılan iyiliklere asla nankörlük yapmadığı, bilakis teşekkür, şükran ve benzer şekilde iyilikle karşılık verdiği, bu nedenle toplumun huzura, mutluluğa kavuşarak cennete erdikleri bildirilir. Diğer taraftan müşrik bir insanın ise kendisine yapılan iyiliklere karşı nankörce davrandığı, onlara değer vermediği, hatta gelecekte karşılaşacağı tehlikeleri bildiren gerçek dostlarının dostluğundan rahatsızlık duyduğu ve bundan dolayı da azabı ve helakı hak ettiği bildirilir. Bu sıfatlar, iyi evladın ana-babasına dolayısıyla toplumuna karşı takındığı tavır ve davranışlar ile kötü bir evladın ana babasına ve yine dolayısıyla toplumuna karşı takındığı menfi tavır ve davranışlar üzerinden örneklendirilir. 15-20- Ve Biz insana, ana ve babasına ihsanı (iyilik yapmayı / güzel davranmayı) tavsiye ettik. Anası onu zahmetle taşıdı ve zahmetle bıraktı (doğurdu). Ve onun taşınması ve (sütten) ayrılması otuz aydır. Nihayet insan, olgunluk çağına ulaştığı ve kırk yaşına geldiğinde: “Rabbim! Bana ve anama-babama ihsan ettiğin nimetlerine şükretmemi ve senin hoşnut olacağın salih amelleri işlememi sağla. Benim için soyumun içinde de ıslah olanlar nasip et. Şüphesiz ben Sana yöneldim. Ve ben şüphesiz teslim olanlardanım” dedi. Işte, işlediklerini en güzel şekilde kabul ettiğimiz ve kötülüklerini geçtiğimiz bu kimseler, cennetlikler içindedirler. Bu, verilen doğru bir sözdür. O kimse ki, anne ve babasına: “Öf size! Bıktım sizden! Benden önce nice nesiller gelip geçmişken, beni çıkarılmakla mı tehdit ediyorsunuz?” dedi. O ikisi Allah’a sığınarak o kimseye: “Yazık sana, imana gel! Şüphesiz ki Allah’ın vaadi haktır.” O ise dedi ki: “Bu, geçmişlerin masallarından başkası değildir.” Bu gibiler, gelip geçmiş cin ve insan toplumları arasında azap sözünü haketmiş kimselerdir. Onlar kaybedenlerdir. Herkes için işledikleri şeylerden, birtakım dereceler vardır. -Ve onlar zulmedilmeden, O’nun (Allah’ın) onlara amellerini tam olarak ödemesi içindir.- Ve inkâr etmiş kişiler ateş üzerinde yayılacakları gün: “Siz dünya hayatınızda bütün güzel şeylerinizi giderdiniz, onlar ile yararlandınız, artık yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanız ve fasıklık edip durduğunuzdan dolayı bugün alçaltıcı bir azap ile karşılık göreceksiniz!” (Ahkaf Suresi 15-20) Hz.Muhammed’in@ çabası Mekkelileri helak olmaktan kurtarma çabasından başka bir şey değildir. Tıpkı Hz.Hud’un@ kendi kavmini yıkım ve azaptan korumak için onları sahte tanrılardan kurtarmaya çalışması gibi. Şayet tanrılardan kurtulmayacaklar olurlarsa sonları büyük bir yıkım olacağı Ad kavmine gönderilen rüzgâr ve bulut olay ile anlatılır. Onlar üzerlerine gelen bulutu kendileri için rahmet zannetmişlerdi. Mekkeliler de Hz.Muhammed’i@ tehlikesiz hatta kendileri için rahmet getirecek bulut gibi olacağını düşünüyorlardı. Fakat onlar hallerini değiştirmeyecek ve ona karşı tavırlarını değiştirmeyecek olurlarsa, Hz.Muhammed@ ve beraberindeki müminler (bulut ile beraber gelen rüzgar metaforunda) çok güçlü üzerlerine gelecek ve o müşrikleri devirip geçecek bir fırtınaya dönüşeceği Ad kavminin başına gelen fırtına metaforunda anlatılır. 21-28- Ad’ın kardeşini (Hud’u) de an! Hani o, Ahkâf’ta kavmini uyarmıştı. -Kesinlikle onun önünde ve ardında, “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Şüphesiz ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum” diyen uyarıcılar geçmişti.- Onlar: “Sen bizi ilâhlarımızdan çevirmek için mi geldin? Eğer doğrulardan isen, hadi o bizi tehdit edip durduğun azabı hemen getir” dediler. O (Ad’ın kardeşi Hud): “Şüphesiz Bilgi (o azabın ne zaman geleceğine dair bilgi) Allah katındadır. Ben ise size benimle gönderileni tebliğ ediyorum. Velâkin ben sizi cahillik edip duran bir kavim olarak görüyorum” dedi. Nihayet onu, vadilerine doğru gelen geniş bir bulut halinde gördüklerinde: “Ha işte! Bu, bize yağmur getirecek bir bulut!” dediler. Hayır, aksine o, çabuklaştırmaya çalıştığınız şeyin ta kendisi. Rabbinin emriyle her şeyi yerle bir eden, içinde acıklı bir azap olan rüzgâr / fırtına... Sonunda o hale geldiler ki, meskenlerinden başka hiçbir şey görünmez oldu. Biz, günahkârlar topluluğunu işte böyle cezalandırırız. Ve ant olsun ki Biz, sizi güçlü kılmadığımız şeylerde onları güçlü kılmıştık (size vermediğimiz imkânları onlara vermiştik). Onlara da kulaklar, gözler ve duygular vermiştik. Buna rağmen kulakları, gözleri ve duyguları onlara hiçbir fayda sağlamadı / kendilerinden hiçbir şeyi uzaklaştıramadı. Çünkü onlar Allah’ın ayetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Alay etmekte oldukları şey de onları sarıp kuşatıverdi. Kesinlikle, Biz kendi kıyınızda bulunan memleketleri helâk ettik. Onlar dönsünler diye ayetleri tekrar tekrar açıkladık. Öyleyse Allah’ı bırakıp güya O’na yakınlığa vesile edindikleri düzmece tanrılar, onların azabını savmaya yardım etmeli değil miydi? Tersine o düzmece tanrılar kendilerinden ayrılıp kayboldular. Bu, onların yalanlarıdır, uydurmakta oldukları şeydir. (Ahkaf Suresi 21-28) 23.7. Nahle Vadisindeki Ecnebilerin Kendi Toplumları ile Görüşmeleri Cenab-ı Hakk’ın, Nahle vadisindeki görüşme ve sonrasındaki gelişmelere değindiği müteakip ayetler şöylece izah edilebilir; “Hz.Muhammed@ Taif’ten perişan bir vaziyette Mekke’ye dönerken dönüş yolunda yabancı / ecnebi / cin topluluğu kişilerle karşılaşmış ve o yabancı kişilerin kendisinin neden böyle yara bere içerisinde olduğunu sormaları üzerine, O onlara Mekke’de kendi şehrinde yaptığı mücadelesini, daha sonra da Taif’te bir çıkış yolu aradığını ama bu girişiminde de başarısız olduğunu anlatır. Medineli Hazreç ve Yahudilerden müteşekkil olan bu yabancılar, ondan kendisine inzal edilen ve uğrunda ölümüne mücadele ettiği ilahi öğretiden bahsetmesini isterler. O onlara ilahi öğretiden yani Kur’an’dan bazı pasajlar okur. Onlar dikkatle dinlerler ve yabancısı olmadıkları bu öğretiye hemen kalpleri ısınır ve bu öğretiyi benimserler. Söz konusu öğretiyi uygulayacağı bir toplum arayan Hz.Muhammed’i@ sahiplenmeleri gerektiğini düşünen bu yabancılar, toplumlarına döndükleri zaman toplumlarının önde gelenlerine durumu anlatırlar. Onlara Hz.Muhammed’e@ sahip çıkılmasını ve getirdiği öğretiyi kabul edip kendi toplumlarında sistem olarak uygulamaları gerektiğini bildirirler. Gerek Yahudilerin ve gerekse de Hazreçlilerin Hz.Muhammed’in@ anlattığı öğretiye yabancı olmadıklarını, bu öğretinin halihazırda sahip oldukları öğretiyi kabul ettiğini yani O’nun liderliği etrafında bir devlete gidilirse kendi dinlerini de rahatça yaşayacakları bir barış topluluğuna kavuşacaklarını ifade ederler. Dahası şayet O elçi ile birlikte olunursa Allah’ın velayeti ile kurulacak birlik / barış topluluğuna kimsenin karşı koymayacağı aksi takdirde birbirini yiyen kavimlerinin telef olacağını böylece kurtuluşun bu elçinin rehberliğinden ve Allah’ın velayetinde tevhit oluşturmakta yattığını anlattılar. Onlar ayrıca bunun bir fırsat olduğunu, diğer kabilelerden önce kendilerinin Hz.Muhammed’in@ liderliğini kabul etmelerinin kendi menfaatlerine olduğunu, şayet kendilerinden önce başka kabileler O’nun önderliğinde birleşirse o zaman onların önünde durmanın imkansız olduğunu da ifade ettiler.” Bu ecnebiler Medinelilerden başkası değildi. İçlerinde Yahudilerden bazı kimseler de mevcuttu. Cenab-ı Hak onları cinler / ecnebiler / yabancılar olarak niteler fakat onların isimleri, memleketleri ve kabileleri hakkında bilgi vermez. Böylece onların kimliklerini saklar. Fakat Mekke’ye ulaşan ve Mekkelilerin alay edip küçümsedikleri olay hakkında bilgi vererek Mekkelileri bekleyen tehlikeye işaret eder ve akıllarını başlarına almalarını ister. Bu gelişmelerin öyle alaya alınıp küçümsenecek gelişmeler olmadığını bildirmiş olur. Böylece müminlere de bir umut ışığının yanmış olduğunun müjdesini vermiş olur. Artık ölü toplumlar dirilmeye başlıyordu. Cenab-ı Hak bir defa dinlemeyle bile insanları hidayete erdiriyor ve dirilişin işaret fişeklerini ateşliyordu. Şimdi inkâr edenler kendilerini nasıl bir ateş azabının beklediğini göreceklerdi. Aslında bu haber onlara tehdit edilegeldikleri ateş azabının bir habercisi idi ve onlara “nasıl? bu ateş azabı tehdidi gerçek değil miymiş” deniliyordu. Onlar ise aslında tehdidin gerçek olduğunu ve gelişmelerin gerçekten kendileri açısından çok vahim olduğunu anlamışlardı. Bu güne kadar sabır ve kararlılıkla mücadelelerini yürüten Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin bundan sonra da azim, sebat ve kararlılıkla mücadelelerine devam etmeleri ve sabretmeleri gerektiği bildirilir. Cenab-ı Hakk’ın vadettiği zafere erişmek için çok az bir zaman kaldığını, bundan sonra gelişmelerin çok hızlı ilerleyeceğini, gündüzün hay huyunda çabucak geçen bir saatlik zaman dilimi gibi kısa bir zamanda vaad edilene kavuşulacağı bildirilir. 29-35- Hani Biz cinlerden Kur’an’ı dinlemek isteyen bir grubu sana yöneltmiştik. Onlar, ona (Kur’an’a) hazır oldukları zaman “Susun!” dediler. Sonra gerçekleşince de (Kur’an okuması biter bitmez de) birer uyarıcı olarak kavimlerine döndüler. Onlar: “Ey kavmimiz! Şüphesiz biz Musa’dan sonra indirilen ve kendisinden öncekileri tasdik eden, hakka ve dosdoğru yola kılavuz olan bir kitap dinledik. Ey kavmimiz! Allah’ın davetçisine icabet edin ve O’na iman edin ki, O (Allah) günahlarınızı bağışlasın ve sizi acı bir azaptan kurtarsın. Her kim Allah’ın davetçisine icabet etmezse, bilsin ki, yeryüzünde Allah’ı aciz bırakacak / engelleyebilecek değildir. Onun için Allah’tan başkasının velayeti de yoktur. İşte onlar, apaçık bir sapıklık içerisindedirler” dediler. Onlar, şüphesiz gökleri ve yeryüzünü yaratan ve onları yaratmakla yorulmamış olan Allah’ın ölüleri diriltmeye de kadir olduğunu görmediler mi? Evet şüphesiz ki, O, her şeye gücü yetendir. Şu inkâr eden kimselerin ateşe sürülecekleri gün: “Bu, gerçek değil miymiş?” Onlar da: “Evet (gerçekmiş). Rabbimize ant olsun!” dediler. O (Allah): “O halde inkâr edip durduğunuzdan dolayı şimdi tadın azabı!” dedi. Artık elçilerden azim sahiplerinin sabrettikleri gibi sen de sabret! Onlar için aceleci olma. Sanki onlar kendilerine vaat edilen şeyi gördükleri gün dünyada sadece gündüzün bir saati kadar kalmış gibidirler. (Bu) bir tebliğdir. Artık fasıklar topluluğundan başkası helâk edilir mi? (Ahkaf Suresi 29-35) [1] ) Hz.Muhammed’in Hayatı ve İslam Daveti – Mekke Dönemi – Celaleddin Vatandaş- Sahife 515 [2] ) İbni Kesir [3] ) Bazı rivayetlerde bu kişinin Uraykıt değil Zeyd olduğu söylenir

  • Bölüm 27: FETİH ÖNCESİ HAREKATLAR | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 27 FETİH ÖNCESİ HAREKÂTLAR 27.1. Fetih Açılımları İçin Finansal Destek Talepleri Başkanlık Konutu Sakinlerinin / Ehli Beytin Hazine ile olan ilişkileri düzenlendikten sonra sıra müminlerin elde ettikleri gelir ve bu gelirlerin nasıl tasarruf edileceği hususlarının düzenlenmesine gelmişti. Zira Mekke müşrik ordusu ile ittifak ederek Medine’yi kuşatan çevre kabilelere hadlerinin bildirilmesi ve Mekke’nin fethine kadar geçecek süreçte onların sindirilmesi / etkisiz hale getirilmesi için yapılacak askeri harekatların / akınların finanse edilmesine ihtiyaç vardı. Yapılacak bu askeri harekâtlar / akınlar için İslam Cumhuriyeti Hazine Varlıkları / Beytülmal yeterli değildi. Bu nedenle müminlerin askeri harekâtları / akınları finanse etmeleri zorunluluk arz etmekteydi. Ayrıca müminlerin elde ettikleri maddi gelirlerini ve servetlerini sivil hayatta nasıl harcayacakları hususunda da esasların belirlenmesi gerekmekteydi. Bu esaslar aynı zamanda müminlerin dünya hayatına bakış açılarının bir göstergesi de olacaktı. Müminler dünya nimetlerini / servetini nasıl tasarruf etmeleri gerekiyordu? Servetlerine servet katmak için biriktirip yığacaklar mıydı? Yoksa dağıtacaklar mıydı? Mal ve servet karşısında müminler nasıl bir yol izleyeceklerdi? Hendek Savaşında başarılı bir savunma yapmış olan Medine İslam Cumhuriyetinin bundan sonra karşı saldırılara geçeceği ve yapılacak fetihlerde büyük ganimetler elde edileceği açıktı. Müminler bu ganimetlerle çok büyük servetlere ulaştıkları takdirde tutumları nasıl olacaktı? Züht ve takva için elde ettikleri servetlerini dağıtıp ruhbanlığa benzer bir hayat mı yaşayacaklardı? Yoksa bu servetlerini kimseyle paylaşmayıp müşrik liderler gibi mi yaşayacaklardı? İşte bütün bu sorulara yanıt vermek için Cenab-ı Hak Hadid Suresini inzal etti ve müminlerin servetlerini nasıl tasarruf edeceklerinin ipuçlarını verdi. 27.2. Bölgesel Güç Olunacağının Müjdesi Hendek Savaşında Mekke müşrik ordusunu ve çevredeki müşrik Arap kabilelerinin saldırılarını püskürten Medine İslam Cumhuriyeti artık bölgedeki fiili meşruiyetini sağlamıştı. Çevre kabilelere yapacağı askerî harekâtları takip eden anlaşmalarla resmi meşruiyetini de yakında kazanacak ve bölgedeki hâkimiyetini tescilleyecekti. Bunun gerçekleşmesini kimse engelleyemeyecekti. Cenab-ı Hak, elçisine inzal ettiği Hadid Suresinin ilk ayetlerinde yerlerin ve göklerin hâkimiyetinin Kendisine ait olduğu vurgusundan hareketle elçisinin başında olduğu Medine İslam Cumhuriyetinin bölgesel güç olacağının müjdesini verdi. Hâkimiyetinin boyutlarını Kendi sıfatları olan zahir, batın, evvel, ahir sıfatları üzerinden ayrıntılı olarak ortaya koyarken Medine İslam Cumhuriyetinin aşama aşama Bölgesel Güç olacağını da bildirdi. Göklerin ve yerin yaratılışının altı evrede olduğu şeklindeki metaforu ile Medine İslam Cumhuriyetinin yaratılış aşamalarına işaret etti. Kimin bölgedeki hâkimiyetini kaybedeceği ve kimin hâkim olacağını da yere gireni, yerden çıkanı, göğe yükseleni ve gökten ineni bilmesi metaforu ile anlattı. Aydınlık günlerin ve karanlık günlerin uzaması / kısalması metaforu ile de bundan sonra uzun karanlık günlerin geride kaldığı, müminleri çok uzun aydınlık günlerin beklediğini ve karanlık günlerin ise çok kısa zamanda sona ereceğini vurguladı. Rahman Rahim Allah Adına 1-6- Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah'ı tespih etmektedir. / Allah'ın kendileri için belirlediği görevlerini eksiksiz ve kesintisiz olarak yerine getirmektedir. O, mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir. Gökler ve yer, Allah'ın mutlak egemenlik ve hükümranlığı altındadır. O, hayat verir ve öldürür. O, her şeye kadirdir. O, Evveldir / varlığı her şeyden öncedir. O, ahirdir / her şeyden sonra baki kalacak olandır. O zahirdir / bütün canlılara hayat veren, her şeyin üstünde ve her şeye galip olandır. O batındır / herkese şah damarından daha yakındır. O, her şeyi bilendir. Gökleri ve yeri altı evrede yaratan, sonra bütün bunları egemenlik ve hükümranlığı altına alan O'dur. Yere gireni, yerden çıkanı, gökten ineni ve göğe yükseleni bilir. Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir. Allah yaptığınız her şeyi görmektedir. Göklerin ve yerin mülkiyeti ve hakimiyeti O’na aittir. Sonunda bütün işler / bütün yönetim Allah'a döndürülecektir. / O’nun egemenliği altına girecektir. O gündüzü kısaltarak, geceyi uzatır ve geceyi kısaltarak gündüzü uzatır, O, göğüslerde saklı düşünceleri de bilir. (Hadid Suresi 1-6) 27.3. Aydınlık Günler İçin Müminleri İnfaka ve Allah’a Güvenmeye Davet Müminler Allah’ın vadettiği aydınlık günler müjdesinin gerçekleşmesi için infaka davet edildi. İster ganimet, isterse üreterek ya da ticari yoldan olsun elde edilen mal ve servetten askeri harekata / akına çıkacak ordu birliklerinin finanse edilmesi için müminlerin üzerlerine düşen vergiyi vermeleri / infakı yapmaları istendi. Zaten müminler bu hususa söz vermişlerdi. Şimdi bu sözlerini yerine getirme zamanı idi. Ayrıca müminlerin sahip oldukları tüm mal ve servetin aslında Cenab-ı Hakk’ın kendilerine bir emaneti olduğu vurgulandı. Müminlerin Allah’a ve Resulüne güvenmeleri istendi. Fakat insanoğlu yaratılışı gereği mala düşkündür. Müminler de elde ettikleri ganimetleri tekrar kaybetmek istemediklerinden infaka yanaşmama temayülleri vardı. Cenab-ı Hak onların bu hallerini eleştirdi ve onların Kendisine güvenmelerini istedi. O’nun kendilerini karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için elçisine yol gösterdiğini belirtti. Bu nedenle elçisine uymalarını bildirdi. 7-9- Allah ve Peygamberine güvenin. Sizi hakim / mirasçı kıldığı maldan infak edin. Sizden kim, Allah’ın vaadine güvenerek infak edenlere büyük bir mükafat vardır. Ne oluyor size? Peygamber sizi Rabbinize güvenmeye çağırırken neden şimdi Allah'a güvenmiyorsunuz? Hem de O’na itimat edeceğinize kesin söz vermiş olmanıza rağmen böyle davranıyorsunuz. Halbuki sizi karanlıklardan aydınlıklara çıkarmak için kuluna apaçık ayetlerini indiren O’dur. Şüphesiz Allah, size son derece şefkatli ve merhametlidir. (Hadid Suresi 7-9) 27.4. Zor Zamanlardaki Desteğin Çok Değerli Olduğu Müminlere sahip oldukları mal ve servetlerin aslında kendilerine ait olmadığı, onların hepsinin sonunda Allah’a kalacağını bildikleri halde niçin Allah yolunda infak etmedikleri sorgulandı. Eninde sonunda müşriklerin yenileceği, İslam Cumhuriyetinin bütün her yeri fethedeceği ve mal /mülk / serveti tasarruf iradesinin Allah’a ve Resulüne ait olacağına müminler inanmakla beraber yine de bu hedefleri uğruna neden harcama yapmadıkları noktasında eleştiri getirildi. Fetihten yani İlahi öğretinin tüm coğrafyaya hakimiyeti öncesinde yapılacak infak ile bu hedefe ulaştıktan sonra yapılacak infakın derece olarak aynı olamayacağı bildirildi. Her iki aşamada da yapılacak fedakârlık ve harcamaların mükafata değer olmakla birlikte, fetih öncesi yapılanların elbette daha değerli olarak mükafatlandırılacağı bildirildi. Fetih öncesi yapılan infakı, Cenab-ı Hak kendisine verilen güzel bir borç olarak telakki etti ve karşılığını çok büyük bir mükâfat olarak ödeyeceğini bildirdi. Zor zamanlarda fedakârlık yapan mümin kadın ve erkeklerin sonradan geleceklerin gidecekleri yolları aydınlatan sembol şahsiyetler olacağına işaretle birlikte Ahirette onların her taraflarından bir Nur saçılacağı ve muhteşem bir şekilde cennetlere girecekleri belirtildi. 10-12- Ne oluyor size? Eninde sonunda Göklerdeki ve yeryüzündeki her şeyin Allah'a kalacağını bildiğiniz halde, neden Allah yolunda infak etmiyorsunuz? İçinizden, Fetih’ten ([1] ) önce infak eden ve savaşanlarla fetihten sonra infak eden ve savaşanlar bir olmaz. Onların derecesi, sonradan infak eden ve savaşanlardan daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine de en güzel sonucu vaat etmiştir. Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Hani kim var Allah’a “güzel bir borç verecek” olan? Kim bunu yaparsa, Allah ona karşılığını kat kat verir. Hem onun için çok büyük bir mükafat da vardır. Mümin erkeklerin ve mümin kadınların nurlarının önlerinden ve sağlarından saçılıp gittiğini göreceğin gün kendilerine şöyle denir; “İşte bugün müjdenize kavuştunuz. Ebedi olarak yaşayacağınız, içinden ırmaklar akan cennetler!” İşte gerçek kurtuluş budur. (Hadid Suresi 10-12) 27.5. Münafıkların Uyarılmaları ve İnfak Etmeleri Halinde Kurtulacakları Diğer taraftan münafıkların ise askeri harekatlara / akınlara hiç maddi destek sağlamadıklarına işaret edildi. Fakat bundan sonra yapılacak fetihlerden elde edilecek ganimetlerden onların pay almak isteyecekleri ahirette yaşanacak sahneler üzerinden anlatıldı. Müminlere ahirette verilecek ödülleri onların kıskanacağı ve hak etmemelerine rağmen bu ödüllerden pay almak isteyecekleri ifade edildi. Onlar taleplerine gerekçe olarak bu işe müminlerle birlikte girdiklerini ve birlikte başardıklarını iddia edecekleri belirtildi. Ancak onların bu iddialarına karşılık müminlerin cevapları ise; “Evet, her ne kadar siz bizimle beraber hareket ediyor, bizimle birlikte mücadele ediyor görünseniz de aslında bize destek vermiyordunuz, sürekli düşmanla iş birliği yapıyordunuz, düşmanların işlerini kolaylaştırmaya çalışıyordunuz, bize engel oluyordunuz, sadece kendi çıkarlarınız peşinde koşuyordunuz” olacağı aşağıda güzel bir sahne ile anlatıldı. Onların geçmişte yaptıkları bu yanlışlar nedeniyle mükâfatlardan mahrum bırakılacağı bildirildi. Dahası şiddetli bir azaba mahkûm edilecekleri de söylendi. Böylece münafıkların akıllarını başlarına almaları ve bu tutumlarından vazgeçmeleri konusunda uyarılar yapıldı. Fetihlerin çok yakın olduğu ve hiç olmazsa bu aşamadan sonra onların bu menfi tutumlarını terk etmeleri gerektiği bildirildi. Şayet onlar bu tavır ve davranışlarından vazgeçerek İslam Ordusuna yardım edecek olurlarsa aynı müminler gibi hem bu dünyada hem de ahirette nurlanacakları müjdelendi. Ama onların bunu yapmayacakları, ders almaya yanaşmayacakları ve tıpkı başkaldıran Medine Yahudileri gibi inkarlarında ve menfi tutumlarını devam ettireceklerinden korkulduğu da belirtildi. Eğer sürgün ve idamla cezalandırılan bu Yahudiler gibi inatları üzerinde devam edecek olurlarsa o takdirde yapılacak bir şey olmadığı, azabı hak edecekleri vurgulandı. 13-19- O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar müminlere derler ki: “Ne olur, bizi biraz gözetin de sizin nurunuzdan / ödülünüzden biz de faydalanalım.” Onlara: “Dönüp, yapıp ettiklerinize bir bakın bakalım nuru / ödülü o yaptıklarınızda arayın.” denir. Derken aralarına kapısı olan bir sur çekilir ki; onun iç tarafında rahmet, dış tarafında ise azap vardır. Münafıklar, müminlere: “Biz sizinle beraber / birlikte değil miydik?” diye seslenirler. Müminler derler ki: “Evet görünüşte beraberdik / birlikteydik ve lakin siz nifaka düşüp kendinize yazık ettiniz, dört gözle bizim mağlup olmamızı beklediniz, Allah’ın vaadi hakkında şüphelendiniz, hep dünyevi çıkarınızı gözettiniz. Bu durumunuzu Allah’ın emri gelinceye kadar devam ettirdiniz ve sürekli çelişkilerle yaşadınız. Bir de aldatıcı şeytan sizi Allah’a karşı aldattı da (O’na karşı hep muhalif hareketler içerisinde oldunuz.)” Artık bugün ne sizden ne de inkarcılardan bir fidye kabul edilmeyecek. Sığınağınız ateştir. Sizin layık olduğunuz yer de orasıdır. Ne kötü bir yurttur o. İman ettiğini iddia edenlerin / münafıkların kalplerinin yumuşayacağı ve Allah'ın Vahyine yürekten inanma zamanı gelmedi mi? Sakın ola ki onlar, bundan önce kendilerine Kitap verilenler gibi olmasınlar. Ki onlar üzerlerinden uzun bir zaman geçince kalpleri katılaşmıştı. Çünkü onların çoğu işledikleri zulümler nedeniyle doğru yoldan sapmış kimselerdi. Şunu iyi bilin ki, ölümünden sonra yeri dirilten Allah’tır. İşte, aklınızı kullanırsınız / olayların arasındaki bağlantıları kurarsınız diye ayetlerimizi böyle açıklıyoruz. Hakka olan sadakatlarını Allah'a güzel bir borç vererek gösteren erkekler ile kadınlara bu fedakârlıklarının karşılığı katbekat ödeneceği gibi çok güzel bir mükâfat da onlar içindir. Allah'a ve Peygamberine gerçekten inanarak güvenenler var ya, işte onlar, Rableri katında sıddıklar ve şahitler makamındadır. Onlara ödülleri ve nurları verilecektir. Fakat başkaldırıp / inkar edip ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar da Cehennem halkıdır. (Hadid Suresi 13-19) 27.6. Müminlerin Dünya Hayatına Bakış Açısının Düzeltilmesi Kurayza Yahudilerinin bıraktıkları mal ve servetleri ganimet olarak alan müminler, bu mal ve servetler ile çok sevinmişlerdi. Onlar bu nimetlere İlahi Vahyin (yağmur misali) rehberliğinde hareket eden peygamberimizin politikaları sayesinde ulaşmışlardı. Fakat onlar edindikleri bu nimetlerle eski cahiliye alışkanlıklarından kaynaklı olarak birbirlerine gösteriş yapıyorlar, süslenip birbirlerine caka satıyorlar, bunlarla eğleniyorlar, servetlerini yarıştırıyorlardı. Müminlerin dünya hayatına olan bu çarpık bakış açılarının düzeltilmesi gerekiyordu. Dünya hayatını bu şekilde yaşamak, ancak inkarcı kafirlerin dünya görüşlerine uygundu. İlahi vahyin müminler için öngördüğü dünya görüşünde ise ne gösteriş, ne caka satma, ne servet ve güç rekabeti ve ne de büyüklük taslama vardı. Cenab-ı Hakk’ın ihsan ettiği dünya nimetleri, insanların ihtiyaçlarını karşılaması ve ilahi öğretinin hakim olması için harcanmasına araçlık etmekten başka bir şey değildi. Sınırlı bir ömürden sonra bu dünya da bırakılacaktı dolayısıyla bu nimetlerin kalplere girmesine müsaade edilmemeliydi. Bu nimetler ancak Cenab-ı Hakk’ın rızası için harcanacak olursa, ahiretteki karşılığı çok değerli olacaktı. 20-21- İyice bilin ki, bu dünya hayatı, bir tür oyun, eğlence, birbirinize gösteriş yapma, mal ve çocuklarınızı çoğaltmada hırslı bir rekabet ve bomboş övünmelerle büyüklük taslamadan ibarettir. Tıpkı şuna benzer; yağmurun bitirdiği ve Kafirlerin hoşuna giden ekin gibidir. Oysa o ekin bir süre sonra sararır ve kuruyup gider, geriye sadece çerçöp kalır. (İşte Kâfirlerin dünya görüşlerine uygun yaşamları böyledir. Fakat onlara) Ahirette şiddetli bir azab vardır. (Dünya hayatını böyle algılamayan müminler için ise) Allah'tan bir mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı, üç beş günlük zevk alma ve elden çıkıp gidecek mallar ile aldanıştan başka bir şey değildir. O halde Rabbinizin affını ve genişliği gökler ve yer kadar olan cenneti kazanmak için yarışın ki; o, Allah’a ve Peygamberine inanarak güvenenler için hazırlanmıştır. İşte bu Allah’ın ihsanıdır ve onu hak edenlere verir. Şüphesiz Allah çok büyük ihsan sahibidir. (Hadid Suresi 20-21) 27.7. Hak ve Adalet Silahla / Kuvvetle Desteklenmelidir Fethe kadar geçecek süreçte İslam Cumhuriyetinin yapacağı askeri harekâtların finanse edilmesi için müminler infaka davet edilirken, münafıklar kendileri infak etmekten kaçınmakla birlikte mümin halkı da infak etmekten uzak tutmak için onlara vesvese vermekteydiler. Münafıklar servetlerini İslam Ordusunun donatılması için harcarlarsa yarın muhtaç duruma düşeceklerini propaganda ediyorlardı. Hendek savaşından yeni çıktıklarını, ancak Medine’ye saldırıların durmayacağını söyleyip, Hz.Muhammed’in@ çevre kabileler üzerine yapacağı operasyon politikasının yanlış olduğunda ısrar ediyorlardı. İşin sonunda Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin mutlaka kaybedeceklerini / yenileceklerini, Kurayza Yahudilerine karşı kazanılan zafere aldanmamalarını, Hayber Yahudilerinin Mekke ile birleşerek İslam Cumhuriyetini yıkacaklarını anlatıyorlardı. Bu nedenle yenilgisi kaçınılmaz olan Hz.Muhammed’in politikası uğruna mallarını boşuna harcamamalarını söylüyorlardı. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, insanların başına gelecek olumlu ya da olumsuz her olayın Allah’ın sonsuz ilmi / bu tabiata koyduğu yasalar çerçevesinde gerçekleşeceğini bildirdi. Allah’ın toplumsal ilişkiler için belirlediği yasalara göre müminlerin Hendek Savaşındaki başarılı savunmasından sonra ne Mekkeliler, ne Hayber Yahudileri ve ne de çevredeki müşrik kabileler bir daha Medine’ye saldırmaya cesaret edemezlerdi. Allah’ın vaadi gereğince bundan sonra artık müminler zafere ereceklerdi. Bu nedenle müminlerin zafere erinceye kadar yapacakları infak nedeniyle ellerinden çıkacak olan mal varlıklarına üzülmelerinin anlamsız olduğunu ifade etti. Diğer taraftan bu harekâtların sonucunda elde edilecek ganimetlerin Kendisinin bir ikramı olacağından onların bu nimetler nedeniyle şımarmamaları gerektiğini bildirdi. Sonunda da münafıklar infak etmeseler de müminlerin desteklerinin yeteceğini, İslam Ordusunun yapacağı harekâtlar için münafıkların infaklarına ihtiyaç olunmadığını da belirtti. Cenab-ı Hak, askeri operasyonların gerekliliğini ise şöyle izah etti; “Barış toplumu tesis etmek ve bu toplumda huzur, güven ve adaleti sağlamak için peygamberleri ayetlerle / işaretlerle gönderdik. Gönderdiğimiz bu peygamberler vasıtasıyla da Kitapları / Kanunları ve Adalet ölçülerini bildirdik. Ancak bu sistemin düşmanları çoktur ve ilahi sistemi yıkmak için onlar güç kullanmaktan çekinmezler. Bu nedenle onlara karşı mutlaka güçle karşılık verilmesi şarttır. Aksi takdirde Barış toplumu ve adil sistem sadece kitap ve yasa ile ayakta kalamaz. Bu sistemin silahlı güçlerle / demir ile desteklenmesi kaçınılmazdır. Hiçbir öğüt, uyarı ve açıklamaya kulak asmayan ve hiçbir değer tanımayan inkarcıları hizaya getirmek için silahı / demiri kullanmak zorunludur. Vaat ettiğim barış ve esenlik toplumunun oluşması için bakalım kimler canıyla ve malıyla fedakârlık yapacak? Barış ve esenlik toplumu ile adil sisteme iman ettiğini iddia edenlerden bakalım kimler bu iddiasını doğrulamak için askeri harekatları donatacaklar?” 22-25- Yeryüzünde cereyan eden hiçbir olay ya da sizin başınıza gelen hiçbir musibet, Allah’ın sonsuz ilminin dışında / Ana Kitapta tespit edilmiş ölçüsünün dışında / Allah’ın tabiata ve toplumlara koyduğu kanunların dışında gerçekleşemez. Hiç şüphesiz bu, Allah için pek kolaydır. O halde, elinizden çıkıp gidenlere üzülmeyin ve size verilenlerle de şımarmayın. Allah, büyüklük taslayıp kibirlenenleri sevmez. O kendini beğenmiş münafıklar cimrilik ederler halka da kendileri gibi cimri olmayı tavsiye ederler. Kim yüz çevirirse, iyi bilsin ki Allah, zengindir / hiçbir şeye ve hiç kimseye muhtaç olmayandır, övgüye layık olandır. (Eğer bu ilahi emirlere uyarlarsa kendileri kazançlı çıkacaklardır.) Andolsun ki Biz, Peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanlar adaleti hayatlarına hakim kılsınlar diye onlarla birlikte Kitabı ve yasayı yasaları/ indirdik. Ancak Kitaba ve yasalara uymayanları hizaya getirmek için peygambere ve müminlere silahlanıp (demiri indirdik) onlarla savaşmayı emrettik ki böylece Allah, gelecek vaadinin gerçekleşmesi için Peygamberlerine kimlerin yardım edeceğini ortaya çıkarsın. Hiç şüphesiz ki Allah, asla mağlup edilemeyecek gücün sahibidir ve yüce olan yalnızca O’dur. (Hadid Suresi 22-25) 27.8. Dünya Nimetlerinden Sıyrılmak / Ruhbanlık Fıtrata Aykırıdır Cenab-ı Hak, müminlerin dünya hayatına / nimetlerine bakışlarının inkârcıların bakış açıları gibi olmaması gerektiğini bildirince, müminler bu emir ile kendilerinden ruhbanlığın istendiği izlenimine kapıldılar. Onlara dünya hayatının nimetlerine önem vermemenin ruhbanlık yapmak değil, onlardan ihtiyaçlar nispetinde faydalanmak ve fazlasının da İslam Cumhuriyetinin / hakkın ikamesi için harcamak demek olduğunun anlatılması gerekiyordu. Ruhbanlık insan fıtratına uygun olmadığından bunun kurallarına uymak da insanlar için mümkün değildir. Ya da çok az insan bunu başarabilir. Bu nedenle insanın fıtratına uygun olan dünya nimetlerinden ihtiyaçlar nispetinde faydalanılmasıdır. İnkarcıların yaptıkları gibi dünya nimetlerini gösteriş, eğlence, kibir ve gurur aracı yapmamaktır. Önemli olan, Allah’ın insana sınırlı bir zaman diliminde imtihan için verdiği dünya malını O’nun belirlediği şekilde tasarruf etmektir. 26-29- Andolsun Biz Nuh'u ve İbrahim'i Peygamber olarak göndermiştik. Onların soylarına da peygamberlik ve kitap vermiştik. Onlardan doğru yolu izleyenler oldu, fakat çoğunluğu yoldan çıkmışlardır. Sonra onların izinden giden peygamberlerimizi ard arda gönderdik. Meryem oğlu İsa'yı da arkalarından göndererek ona İncili verdik ve ona uyanların kalplerine bir şefkat ve merhamet koyduk. Allah'ın rızasını kazanmak adına uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu Biz emretmedik. Fakat onun gereğini de yerine getirmediler. (Kendilerinin icat ettiği bu ruhbanlığı dünyevi kazanç sağlamak, makam, mevki elde etmek gibi amaçlarla kullandılar.) Biz de onlardan Allah’a iman ederek güvenenlere mükafatlarını verdik. Onların çoğunluğu ise günah, kötülük ve zulümler işleyerek yoldan sapmışlardır. Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve O'nun Peygamberine güvenin ki, O da size rahmetinden iki kat fazla versin. Size aydınlığında yürüyeceğiniz bir Nur / ışık versin, hem de sizi bağışlasın. Şüphesiz Allah, kendisini düzeltenlerin geçmişini bağışlayan ve çok merhametli olandır. Bunlar da, kitap ehlinin, şunu bilmeleri için bildirilmiştir: Onlar, Allah'ın lütuf ve ihsanından hiçbir şeyi engelleyemezler. Lütuf ve ihsan, Allah'ın elindedir, kim hak ederse ona verir. Allah, büyük lütuf ve ihsan sahibidir. (Hadid Suresi 26-29) [1] ) Taberi: «Fetih: Hudeybiye müjdesidir» 27.9. Müminlerin Mal ve Aileleriyle Sınavları Bir taraftan akınları finanse etmek için Medineliler infaka çağrılırken diğer taraftan muhalifler (münafık ve inkarcılar) menfi propgandaları ile müminlerin hanım ve çocuklarını etkiliyorlardı. Yapılan menfi propagandalara kulak veren müminlerin hanım ve çocukları, ordu birliklerini donatmak için mallarından yapılacak bağışlarla yoksullaşacaklarına inanıyorlardı. Dahası onlar bu askeri seferlerde aile reislerinin yaralanmaları ya da şehit düşmeleri halinde kendilerinin perişan olacakları propagandasına da kanmışlardı. Muhaliflerin (münafık ve inkarcıların) yaptıkları bu menfi propagandalara kananlar mümin olan babalarını sözleriyle bunaltıyorlardı. Onlar ailenin sahip olduğu malların infak edilmesine karşı çıkıyorlardı. Ayrıca babalarının askeri birliklere iştirak etmesini de istemiyorlardı. Mümin aile reisleride hanım ve çocuklarının yaptıkları ajitasyondan etkileniyorlardı. Cenab-ı Hak, hem mümin aile reislerinin bu ajitasyonlardan etkilenmemeleri hem de aile efradına nasihat vermeleri için Teğabun Suresini inzal etti. Surenin ilk bölümünde mümin aile reisinin hanım ve çocuklarına yönelik nasihatlara yer verilir. Allah, göklerin ve yerdeki herşeyin kendisine yöneldiği ifadesiyle İslam Cumhuriyetini oluşturan yönetim ve yönetilenlerin de ilahi nizama doğru yöneldiklerini bildirdikten sonra mülkün / egemenliğin Kendisine ait olduğunu ve Kendisinin herşeye üstün gelen, karşı konulmaz bir güce sahip olduğunu ifade ederek sureye girer. Surenin devamında İslam Cumhuriyetiyle oluşan bu birliğe rağmen bazı vatandaşların karşı çıkmaya / inkar etmeye devam ettiği, bazılarının ise iman edip desteklediğini belirtir. Gökleri ve yeri Hakk üzere yaratması üzerinden Medine İslam Cumhuriyetinin de hak, adalet ve doğruluk üzerine inşa edildiğine ve güzel bir şekil verdiğine işaret eder. Nasıl ki yeryüzündeki ve gökyüzündeki gizli- açık herşeyi biliyorsa bu kapsamda insanların da gizli- açık ne düşündüklerini ve icraatlarını da gayet iyi bildiğine vurgu yapar. Eğer elçisini reddedecek / inkar edecek olurlarsa kendilerine gönderilen elçilerini / liderlerini reddeden / inkar eden geçmiş toplumların başına gelen felaketlerin onların da başlarına geleceğini ihbar eder. Bu uyarılara rağmen askeri birlikleri donatmak için infak etmekten kaçınanların bu hareketi durduramayacağını, Kendisinin zengin olduğunu ve mümin kullarını başarıya ulaştıracak desteği bir şekilde ihsan edeceğini belirtir. Topluma yol gösteren elçilerinin eninde sonunda toplumlarını mutlaka dirilteceklerini / ayağa kaldıracaklarını vurgular. Kabilelerin bir araya gelip İslam oldukları / barışa girdikleri / kurtuluşa erdikleri gün, işte o gün elçiye destek vermeyenler ve karşı çıkanlar için büyük bir aldanış günü olacağını belirtir. Cenab-ı Hak müminlerin hanım ve çocuklarına uyarılarına şöyle devam eder. Askeri birliklere katılacak babalarınızın sefer sırasında başına gelmesinden korktuğunuz ölüm veya yaralanma durumlarının ancak Kendi izni / yasası ile olacağını bildirir. Bu nedenle eğer Kendisine güveniyorlarsa / inanıyorlarsa o zaman yine Kendisine tevekkül etmeleri gerektiğini belirtir. Rahman, Rahim Allah Adına 1-13- Göklerde ve yeryüzünde olan her şey (O’nun yasalarına uymak suretiyle) Allah'ı tesbih eder. Mülk / hükümranlık / egemenlik sadece O’na aittir, hamd de / yönelim de sadece O’nadır. O, her şeye gücü yetendir. Sizi yaratan O’dur. Buna rağmen, kiminiz inkarcıdır / karşı çıkmaktadır, kiminiz de mü’mindir. Ama Allah, yaptıklarınızı görmektedir. Halbuki O gökleri ve yeri hakk ile yarattı ve sizi de çok güzel bir şekillendirme ile biçimlendirdi. Dönüş yalnızca O’nadır. O, göklerde ve yeryüzünde olan herşeyi bilir. Gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilir. Allah, kalplerde saklı olanı bilendir. Geçmişte inkar edenlerin haberi size gelmedi mi? Onlar, yaptıklarının cezasını tattılar. Ayrıca (gelecekte / ahirette) onlara acı bir azap da vardır. Bu azap, peygamberleri onlara apaçık delillerle geldiği halde, onların “Bir beşer mi bize yol gösterecek?” diyerek inkar edip sırt çevirmeleri nedeniyledir. Allah da onlara ihtiyacı olmadığını gösterdi. Allah zengindir, yönelinmesi en lâyık olandır. Şu (İslam Cumhuriyetindeki) inkârcılar / muhalifler, asla diriltilmeyeceklerine sanıyorlar / inanıyorlar. De ki: “Aksine, Rabbime and olsun ki mutlaka diriltileceksiniz, sonra yaptıklarınız size elbette haber verilecektir. Bu, Allah için çok kolaydır.” Öyleyse gelin! Allah’a, peygamberine ve indirdiğimiz nura inanın. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Toplanma gününde sizi topladığı gün, işte o gün, kimin aldandığının / kimin zarar ettiğinin açığa çıkacağı gündür. Kim Allah’a inanıp / güvenip yararlı ve güzel amel / salih amel işlerse Allah, onun kötülüklerini örter ve onu altlarından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere sokar. İşte büyük kurtuluş budur. Ayetlerimizi / emir ve nasihatlerimizi tekzip ederek inkar edenler / karşı duranlar; işte onlar, içinde ebedi kalacakları ateş ashabıdır. Ne kötü gidilecek yerdir orası. Allah’ın izni / bilgisi / yasası dışında hiçbir musibet başa gelmez. Kim iman ederse Allah onun kalbini doğru yola sevk eder. Allah her şeyi bilir. Allah’a itaat edin, peygamberine de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz bilin ki, elçimize düşen apaçık bir tebliğdir. Allah, ki O’ndan başka gerçek bir ilah yoktur. O halde müminler, sadece Allah’a dayanıp güvensinler. (Teğabun Suresi 1-13) Surenin ikinci bölümünde ise mümin aile reislerine yönelik nasihatlar / talimatlar yer alır. Cenab-ı Hak, müminlere eş ve çocuklarından düşman olanların varlığını ifade eder ve onlardan sakınılmasını öğütler. Özellikle muhaliflerin (münafık ve inkarcıların) dolduruşuna gelen eş ve çocukların yoksulluk korkusu ile İslam Ordusunun donatılması için infak etmeye karşı çıkmalarını müminlerin hoş görmelerini ve onları bağışlamalarını öğütler. Onların bu kusurlarını dikkate almamalarını bildirir. Onların ve malların mümin aile reisleri için birer fitne / imtihan aracı olduğunu belirtir. Bu nedenle imtihanı kazanmak için onların sözlerini dikkate almadan Allah’ın ve elçisinin infak taleplerini yerine getirmeleri gerektiğini bildirir. Bunun kendileri için daha hayırlı olacağını, sonunda başarıya / zafere ulaşılacağını vurgular. Allah, İslam ordusunun donatılması için yapılacak infakı kendisine verilmiş bir borç olarak telakki eder ve karşılığını kat be kat geri ödeyeceğini vaad eder. O bu nasihatleri ile hem mümin aile reislerinin aileleri ile arasının bozulmasını önler hem de İslam ordusunun donatılması için müminlerin gerekli infakı yapmalarını sağlar. 14-18- Ey iman edenler! Şüphesiz eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşmanlık yapanlar da vardır. Onun için onlara karşı dikkatli olun. Bununla beraber eğer affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız, şüphesiz ki Allah, çok bağışlayandır, çok merhametlidir. Mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir sınama aracıdır. Büyük mükafat ise Allah katında olandır. Bu nedenle gücünüz yettiğince Allah’a karşı gelmekten sakının, dinleyin, itaat edin ve mallarınızdan kendi iyiliğiniz için bağışta bulunun. Kim nefsinin açgözlülüğünden korunursa işte onlar, başarıya ulaşacak olanlardır. Eğer Allah’a güzel bir ödünç verirseniz, O, onu kat kat fazlasıyla size geri öder ve sizi bağışlar. Allah, şükretmenin karşılığını fazlasıyla ödeyendir, çok hoşgörülüdür. O, gizliyi de aşikar olanı da bilendir, mutlak galip olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (Teğabun Suresi 14-18) 27.10. Hendek Savaşından Sonra Hudeybiye Anlaşmasına Kadar Yapılacak Kararlılık Harekatları Hendek Savaşında Medine’yi kuşatan müşrik kabilelerin yıldırılması gerekmektedir. “Caydırıcılık” diplomasinin en önemli kuralıdır. Bunun için onlara karşı «Kararlılık Harekatları» düzenlenerek Medine’nin güvenliği sağlanacaktır. Devlet olmanın ve bölge de hâkim olmanın gereği olarak düşman güçlerin caydırılması zorunluydu. Ayrıca bölgede tevhidi sağlamak için Medine İslam Cumhuriyeti bölgeye hakim olduğunu göstermeli ve bölgeye mührünü vurmalıydı. Dahası Mekke müşrik yöntemini devirmek için Mekke’ye yapılacak askeri seferler sırasında çevredeki düşman kabilelerden gelebilecek saldırılara karşı Medine’yi emniyette tutmak gerekiyordu. Böylece Hz.Muhammed@, yukarıda sayılan nedenlerle hedef seçtiği kabileler üzerine askeri birlikler göndermeyi planladı. Planlanan askeri operasyonların gerçekleştirilmesi için de müminlerin mutlaka infak ederek operasyonlara finansal destek vermeleri şarttı. Diğer taraftan Mekke’nin fethedilmesi için sadece söz konusu kabilelerden gelecek tehlikelerin bertaraf edilmesi yeterli değildi. Hayber faktörünün de çözülmesi gerekiyordu. Zira Hendek savaşı öncesi Mekkelilerle Hayber Yahudileri arasında yapılmış müttefiklik anlaşması uyarınca Medine İslam Cumhuriyeti Mekke’ye saldırırsa Hayberliler Medine’ye saldıracak, şayet Medine İslam Cumhuriyeti Hayber’e saldırırsa Mekkeliler Medine’ye saldıracaktı. Bu savunma İşbirliği anlaşması ile iki düşman arasında kalmış olan Medine İslam Cumhuriyeti öyle bir hamle yapmalıydı ki bu kumpastan kurtulmalıydı. Bu da ancak Mekke müşrikleri ile yapılacak bir barış anlaşması ile mümkün olabilirdi. Fakat bu hamleye sıra gelmeden önce çevre kabileler üzerine askeri harekatları tamamlaması gerekiyordu. Bu amaçla peygamberimiz kararlılık harekatlarını Kurata Askeri Harekatı ile başlattı. 27.11. Kurata Askeri Harekatı /Akını Peygamberimiz Muhammed bin Mesleme komutasında 30 kişilik askeri bir süvari birliğini Bekr b. Kilab oğulları üzerine gönderdi. (Harita 26) Birlik sefer sırasında önce Gatafan kabilelerinden Muharib aşireti ile karşılaştı ve onlara baskın yaptı. Muharib aşiretinin bazı mensupları öldürüldü, sağ kalanları da dağlara kaçıp sığındılar. Kaçanlar takip edilmediği gibi kabilenin çoluk çocuğuna da dokunulmadı. Sadece kabilenin bıraktığı büyükbaş ve küçükbaş hayvanları ganimet olarak alındı. İslam Askerleri, harekatta hedeflenen kabilenin yaşadığı yere doğru ilerleyişini sürdürdü. Bekir b. Kilab oğullarının yurtlarına vardıklarında onlara da ansızın baskın yaptılar ve Beni Bekirlerden de on kadar kişiyi öldürdüler. Sağ kalanlar develerini ve koyunlarını bırakıp dağlara kaçtılar. Onlarında bıraktıkları sürüler ganimet olarak alındı. İslam askerleri 19 gün süren bu harekattan dönerken beraberlerinde 150 deve ve 3000 küçükbaş hayvan sürüsünü ganimet olarak Medine’ye getirdiler. Harita 26: Kurata Askeri Harekatı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.12. Gamra Askeri Harekâtı / Akını Peygamberimiz 40 kişilik bir askeri birliği Gatafanların müttefiki olan Esed oğulları üzerine gönderdi. (Harita 27) Birliğin komutanı bu kez Ukkaşe b. Mihsan El Esed idi. Esed oğulları Kureyşin Gatafanlara çağrısı üzerine Hendek Savaşına katılmışlardı. Onlara bu saldırganlıkları nedeniyle hadleri bildirilmeliydi. Esed oğulları, İslam askerlerinin kendilerine doğru gelmekte olduklarını haber alınca, kaçıp dağlara çekildiler. Bu nedenle birlik, Esed oğullarının yurtlarına geldikleri zaman, yerleşkenin daha önce boşaltıldığını gördüler. İslam askerleri onların nereye çekildiklerini araştırmaya başladılar. Esed oğullarının gözcü olarak geride bıraktıkları bir kişiyi yakalamaya muvaffak olan İslam askerleri, gözcüden kabilenin sürülerinin yerini öğrendiler. Sürünün yayıldığı yere ulaşıldığında Esed oğullarının çobanları sürüyü bırakıp kaçtılar. Bu baskından 200 deve ganimet elde edildi. Askeri birlik, herhangi bir çatışmaya girmeden ele geçirilen sürü ile birlikte Medine’ye geri döndü. Harita 27: Gamra Askeri Harekatı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.13. Zül Kassa Askeri Harekâtı / Akını Ebu Ubeyde b. Cerrah komutasında 40 kişilik bir askeri birlik Zül Kassa’da konuşlanan Sa’labe oğulları üzerine gönderildi. Birlik Zül Kassa’ya vardığında düşmanı hazırlıksız yakaladı. (Harita 28) İslam Askerlerini karşılarında gören Sa’labe oğulları çatışmayı göze alamadılar ve sürülerini bırakarak dağlara kaçtılar. Deve ve koyun sürülerinden oluşan çok sayıda ganimet elde edilerek çatışma olmaksızın Medine’ye dönüldü. Böylece Medine yakınlarındaki düşman kuvvetleri sindirildi. Harita 28: Zul Kassa Askeri Harekatı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.14. Cümum Askeri Harekâtı / Akını Peygamberimiz Zeyd Bin Harise komutasındaki askeri birliği Süleym oğulları kabilesi üzerine gönderdi. (Harita 29) Süleym oğulları hem Biri Maune faciasının failiydiler hem de Hendek Savaşında Mekke müşrik kuvvetleri arasında yer almışlardı. Onlar Süfyan b. Abduşşems'in komutasındaki 700 kişilik bir askeri kuvvetle gelip Medine kuşatmasına katılmışlardı. Artık onların da hadlerinin bildirilmesi ve etkisiz hale getirilme zamanı gelmişti. Zeyd bin Harise harekât sırasında Süleym oğullarının yerinin tespiti için aynı kabileden olan Halime adındaki bir kadının ve kocasının rehberliğinden yararlandı. Süleymlerin konuşlandıkları yere erişilir erişilmez yapılan baskında çok sayıda ganimet ve esir elde edildi. Çok başarılı bir operasyon gerçekleştiren Zeyd bin Harise ve askerleri ele geçirilen ganimet ve esirlerle birlikte Medine’ye döndüler. Harita 29:Cümum Askeri Harekatı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.15. Guran (Usfan) Askeri Harekâtı / Akını Hz.Muhammed@ Bi’rimaune ve Reci katliamlarında önemli rolü olan ve Mekke müşriklerinin paralı askerleri olarak Hendek Savaşına katılan Lihyan oğulları üzerine bir askeri harekât düzenlenmesini planladı. Bu harekat ile Lihyan oğullarını sindirmenin yanında Mekkelilere korku vermek de amaçlanmıştı. Harekata katılacak İslam askerlerinin sayısı 200 kişiydi ve birliğin başına bizzat peygamberimiz geçti. Peygamberimizin komutasındaki İslam askerleri Lihyan oğullarının yurtları olan Guran mevkiine (Harita 30) geldiklerinde Lihyan oğulları dağlara kaçıştı. Peygamberimiz İslam Ordusunu bu mevkide iki gün konaklattı. Daha sonra Mekke’ye biraz daha yaklaşarak Usfan’a kadar ilerledi. İslam Ordusunun Usfan’a kadar geldiğinin haberi Mekke’ye ulaşınca Kureyşliler büyük bir telaşa ve korkuya düştüler. Peygamberimiz hedeflediği amaca ulaşınca ordusunu geri Medine’ye döndürdü. Bu harekat toplam 14 gün sürmüştü. Harita 30: Guran Askeri Harekâtı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.16. İys Askeri Harekâtı / Akını Şam ticaret yolunun kapalı olması nedeniyle Mekkeliler çok zor durumaydılar. Bu sıkıntılı durumu aşmak için çeşitli yollar deniyorlardı. Yeni bir çözüm yolu olarak Hz.Muhammed’in damadını kullanmaya karar verdiler. Bu amaçla peygamberimizin damadı olan Ebul As bin Rebi komutasında bir kervan tertip ettiler. Böylece peygamberimizin kervana zarar vermeyeceğini düşünüyorlardı. Fakat kervanın Mekke’den çıktığı haberini alan peygamberimiz Zeyd bin Harise komutasında 170 kişilik bir askeri kuvveti kervanı ele geçirmek üzere gönderdi. Peygamberimiz Mekke müşriklerini ekonomik olarak zayıflatıp onları güç duruma düşürme hususunda kararlıydı. Kervanın komutasında damadının olup olmaması önemli değildi. İlahi öğretiye dayalı İslam / Barış toplumu oluşturma davası her şeyin üzerindeydi. Bu nedenle Hz.Muhammed@ bu kervana da baskın yaptırdı. Zeyd bin Harise komutasındaki askeri birlik, Mekke kervanını İys mevkiinde yakaladı (Harita 31) ve kervan mallarına el konuldu. Kervan komutanı dahil herkesi de esir aldılar. Kervanda Safvan bin Ümeyye’nin çok büyük gümüş ve malları vardı ve bütün bu mallar ganimet olarak ele geçirildi. Esir alınan Hz. Zeyneb’in kocası Ebul As bin Rebi ve kervandaki elemanlar Medine’ye getirildi. Hz. Zeynep kocasını himayesine aldı ve malları ile birlikte serbest bıraktı. Bunun üzerine diğer müminlerde ganimet mallarını ve esirleri serbest bırakmaya razı oldular. Geri Mekke’ye dönmek kaydıyla kervandaki herkes serbest bırakıldı. Kervan Mekke’ye döndü. İslam Cumhuriyetinin yaptığı bu hareket Mekke Yönetimine çok ağır bir darbe indirmiş oldu. Zira Medine İslam Cumhuriyetinin asıl derdinin mal olmadığı, Mekkelilerin iyiliğine bir barış / huzur sistemi inşa etmek istediklerini ve bunu kendilerine yapılan onca kötülüğe rağmen iyilikle cevap vererek göstermiş oldular. Böylece Mekke müşrik yöneticileri kendi kamuoyu nezdinde küçük düşmüş oldu. Bu durum ilk etkisini de Ebul As b. Rebi üzerinde gösterdi ve kısa bir müddet sonra müslüman oldu ve Medine’ye geldi. Harita 31: İys Askeri Harekâtı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.17. Tarf Askeri Harekâtı / Akını Medine’ye en yakın müşrik kabile olan Sa’lebe oğullarının üzerine daha önce askeri harekatlar düzenlenmiş olsa da sindirilememişti. Zira üzerlerine yapılan askeri harekatları dağlara kaçarak savuşturuyorlardı. Sadece sürülerinden kayıplar veriyorlardı. Fakat teslim olmaya yanaşmadıkları ve Medine’ye çok yakın düşman olmaları nedeniyle Medine’nin güvenliği için tehdit oluşturuyorlardı. Bu nedenle peygamberimiz teslim oluncaya kadar onları taciz etmeye devam etmenin zorunlu olduğunu görüyordu. Yine bir gün Sa’lebe oğullarının Medine’ye saldıracakları istihbaratının alınması üzerine Peygamberimiz saldırı tehlikesini bertaraf etmek için 15 kişilik bir birliği Zeyd bin Harise komutasında onların üzerine gönderdi. (Harita 32) Gönderilen askeri birlik küçük olsa da büyük bir cesaretle düşmanın üzerine üzerine yürümeleri onlara çok büyük korku veriyordu. Salebe oğulları yine sürülerini bırakıp dağlara kaçıştılar. İslam askerleri 20 deve ve bir miktar koyundan oluşan sürüyü ganimet olarak alarak Medine’ye döndüler. Harita 32: Tarf Askeri Harekatı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.18. Vadil Kura Faciası Medinelilerin ihtiyaçlarının karşılanması için Hz.Muhammed@ Şam’a ticaret kervanı göndermek istedi. Fakat nasıl ki Mekke’nin ticaret yolu İslam Cumhuriyeti tarafından engellendiyse Şam yolu üzerinde bulunan ve Mekke ile müttefik kabilelerin müminlerin kervanlarını engelleyecekleri açıktı. Bu nedenle peygamberimiz kervan göndermeden önce yol güvenliğini sağlamak için güzergâh üzerindeki düşman kabilelerin üzerine Zeyd bin Harise komutasında bir askeri birlik gönderdi. İslam askerlerini gören düşman kabileler dağlara kaçtılar. Zeyd bin Harise Medine’ye geri döndü ve kendi komutasındaki bu birliğin korumasında gönderilecek bir kervanın emniyetli bir şekilde Şam’a varıp gelebileceğini peygamberimize rapor etti. Bu rapor üzerine peygamberimiz Zeyd bin Harise’nin komutasındaki 12 kişilik bu askeri birliğin muhafızlığında olmak üzere bir ticaret kervanının Şam’a gönderilmesine izin verdi. Kervan yola çıktı fakat Vadil Kura denilen yere varınca düşman kabilelerden baskın yedi. (Harita 33) Düşman kuvvetlerin saldırısı sonunda dokuz mümin İslam askeri şehit oldu. Zeyd bin Harise ve iki İslam askeri bu saldırıdan yaralı bir şekilde kurtuldu ve Medine’ye ulaşmayı başardılar. Harita 33: Vadi’l Kura Askeri Harekâtı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.19. Fedek Askeri Harekatı / Akını Peygamberimiz Hz. Ali komutasında 100 kişilik bir askeri birliği Fedek’te yaşayan Sa’d b. Bekir oğulları üzerine gönderdi. Çünkü bu kabile Hendek Savaşında Hayber’in bir yıllık mahsulü karşılığında Medine’yi kuşatmaya gelmişlerdi. Bu askerî harekâtın bir diğer amacı da Hayber Yahudilerine gözdağı vermekti. Zira Hendek Savaşının esas finansörleri Hayberlilerdi. İslam askeri birliğinin üzerlerine geldiğini gören Sa’d b. Bekir oğulları savaşmayı göze alamadılar ve canlarını kurtarmak için hemen dağlara kaçtılar. (Harita 34) İslam askerleri onların geride bıraktıkları 500 deve ve 2000 koyunu ganimet olarak alıp Medine’ye geri döndüler. Bu askerî harekât ile sadece bedevi Bekir oğullarına iyi bir ders verilmiş olmakla kalınmadı aynı zamanda Hayber Yahudilerine karşı da bir gövde gösterisi yapılmış oldu. Onlara yaptıklarının bedelinin ödetileceğinin ve sıranın kendilerine geleceğinin işareti verilmiş oldu. Harita 34: Fedek Askeri Harekatı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.20. Dumetül Cendel Askeri Harekâtı / Akını Dumetül Cendel’deki Kelp kabilesi Hendek Savaşı öncesi Mekke Yönetiminin talebi üzerine Medine’ye gelecek ticaret mallarına geçit vermemişti. Bunun üzerine onların üzerine sefer düzenlendi. Kelp kabilesinin bu yaptığı engelleme aslında Hendek savaşı öncesinde Hz.Muhammed’i@ Medine dışında tuzağa düşürmek için yapılan bir girişimdi. Önce Medine işgal edilecek daha sonra İslam Ordusu Medine dışında yakalanacak ve bertaraf edilecekti. Fakat peygamberimiz tuzağı erken haber almış ve onların planları boşa çıkarmıştı. Şimdi bu tuzağa alet olan Kelp kabilesine bir ders vermek gerekiyordu. Peygamberimiz bu amaçla Abdurrahman b. Avf komutasında yaklaşık 700 kişilik bir birliği Dumetül Cendel’e gönderdi. (Harita 35) Bu askeri harekâtla sadece Kelp kabilesi değil bölgede yaşayan diğer kabileler etkisiz hale getirilmesi hedeflendi. Dahası Hayber, Fedek, Teyma bölgelerinde yaşayan Yahudi kabilelerinin kuzey tarafında yaşayan kabilelerden İslam Cumhuriyetine müttefik güçler elde etmek de hedeflendi. Dumetül Cendel’e yapılan askerî harekât diplomatik açıdan çok başarılı oldu ve çatışma meydana gelmeksizin Dumetül Cendel emiri Medine İslam Cumhuriyetinin yanında yer almayı kabul etti ve müslüman oldu. Bu diplomatik zaferde iyi bir tüccar olan ve Dumetül Cendel emiri ile ticari ilişkileri iyi olan Abdurrahman bin Avf’ın rolü çok büyüktü. Öyle ki bu harekât sonucunda yapılan görüşmeler Abdurrahman bin Avf ile emirin kızının evlenmesiyle taçlandı. Böylece Hayber’in kuzey tarafı İslam Cumhuriyetinin ittifakı ya da egemenliği altına girmiş oldu. Harita 35: Dumetül Cendel Askeri Harekâtı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.21. Habat Askeri Harekâtı /Akını Peygamberimiz Mekke’nin Şam istikametindeki ticari faaliyetini tamamen kesmek için alternatif olabilecek yolları da kontrol altına almak istedi. Bu amaçla Kızıl deniz sahili boyunca tarama yapmak üzere Ebu Ubeyde b. Cerrah komutasında 300 kişilik bir askeri birliği görevlendirdi. Birlik sahil boyunca tarama yaptı ve Mekkelilerin kervanının geçip geçmediği araştırıldı. (Harita 36) Taramanın sonucunda herhangi bir kervan izine rastlanmadı. Ancak söz konusu askeri birlik çok zor koşullarda görev icra etti. Öyle ki askerlerin açlıktan buldukları ağaç yaprakları yemesi nedeniyle bu askeri harekatın adına «Habat» ismi verildi. Bir vakit de karaya vurmuş büyük bir balina etinden yiyerek askerler açlıklarını gidermişlerdi. İslam askerleri her ne kadar büyük zorluklar yaşasalar da yapılan bu harekât neticesinde İslam Cumhuriyetinin bölgedeki hâkimiyeti iyice pekişmekte ve çevre kabileler bu durumu artık kanıksamaktan başka çarelerinin olmadığını görmekteydiler. Harita 36: Habat Askeri Harekatı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.22. İkinci Vadi’l Kura Askeri Harekâtı / Akını Daha önce Zeyd b. Harise komutasında gönderilen ticaret kervanına saldırıp dokuz İslam askerini şehit eden Vadi’l Kura bedevilerine peygamberimiz bir ders vermek istiyordu. Yarası iyileşen Zeyd b. Harise’yi yeniden Vadi’l Kuraya bir harekât düzenlemesi talimatını verdi. (Harita 37) Emri alan Zeyd b. Harise, Vadi'l Kura bölgesinde yaşayan Ferazelerden intikam almak için komuta ettiği askerlerle birlikte yola çıktı. Ferazelerin bölgesine yaklaştığında durumun ciddiyetini gören düşman kuvvetlerinin çoğu kaçtı, geride kalanlarla yaşanan küçük çaplı bir çatışma dışında başka bir olay yaşanmadı. Ferazelerin bıraktıkları mallar ganimet olarak alınarak Medine'ye dönüldü. Böylece Medine’nin ticaret yolu üzerinde bulunan bölgedeki bedevi Araplar bundan sonra İslam Cumhuriyetine karşı yapacakları her yanlış hareketin mutlaka bedelini ödeyecekleri mesajını almış oldular. Harita 37: 2.Vadi’l Kura Askeri Harekatı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.23. Kürz b. Cabir El Fihrinin Uraniler Üzerine Yaptığı Askeri Harekât Müslüman olduğunu iddia eden bir grup ki bunların dördü Urani, üçü Ukl ve birisi de Süleym kabilelerinden olmak üzere toplam 8 kişi Medine’de hastalandıklarını ve Medine dışında yaşamak istediklerini peygamberimize bildirdiler. Peygamberimiz onlara İslam Cumhuriyeti Hazinesine ait olan ganimet develerinin bakım görevini verdi ve onlara o develerin sütünü içerek iyileşeceklerini söyledi. Fakat onların hastalıkları numaraydı. Asıl amaçlarını ise gizliyorlardı. Onları çevre kabileler göndermişti ve geliş sebepleri İslam Cumhuriyeti akıncılarının askeri harekatlar sonucu kendilerinden aldıkları ganimetleri hile ile geri almaktı. Peygamberimiz onları Hazineye ait develerin yanında görevlendirince onlar oyunlarını uygulamaya koydular. Önce sürülerin başındaki mümin çobanı işkence ile öldürdüler ve sonra sürüyü gasp edip kabilelerinin yanına götürmek üzere harekete geçtiler. Onların yaptıkları bu ihanet haberi peygamberimize ulaşınca O derhal 20 kişilik bir birliği onları arayıp bulup cezalandırmak üzere görevlendirdi. Birliğin komutanlığını Kürz b. Cabir’e verdi. Kürz b. Cabir İslam Askerlerini çok hızlı bir şekilde harekete geçirdi ve kabilelerine ulaşmadan hainleri yakalamaya muvaffak oldu. (Harita 38) İslam Askerleri bu hainlerin cezasını, onların mümin çobana yaptıklarının aynısını tatbik ederek verdiler. Şöyle ki onlar mümin çobanın ellerini, ayaklarını, kulaklarını ve burnunu kesmiş, gözlerine de mil çekerek öldürmüşlerdi. Onlarda mümin çobana yaptıklarının aynısı ile cezalandırıldılar. Böylece hem Hazine’ye ait sürüler kurtarıldı hem de hainlik edenlere verilen ceza ile potansiyel ihanetlerin önü alınmış oldu. Bu işin şakasının olmadığı cümle aleme gösterildi. Harita 38: Kürz b. Cabirin Askeri Harekatı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.24. Abdullah bin Revaha’nın Hayber’e Askeri Harekatı / Akını Hz.Muhammed@, Yesir b.Zeram adlı Hayber Yahudilerinden bir ileri gelenin Gatafanları tekrar Medine’ye karşı kışkırtmaya çalıştığına dair haberler aldı. Peygamberimiz bunun üzerine Yesir b. Zeram’ı bertaraf etmenin formülünü aradı ve bir hile kurdu. Yaptığı plana göre söz konusu kişiye Medine İslam Cumhuriyeti destek verecek ve onun Hayber’deki tüm Yahudilerin Valisi olmasını sağlayacaktı. Böyle bir teklifi götürmek üzere Abdullah b. Revaha’yı görevlendirdi ve beraberinde 30 kişilik Askeri Birliği gönderdi. (Harita 39) Yapılan teklifin detaylarını görüşmek üzere Yesir b. Zeram Medine’ye peygamberimizin huzuruna davet edildi. Yesir kendisine yapılan bu teklifin cazibesine kapıldı ve inandı. Detayları ve uygulanacak stratejiyi görüşmek üzere kendi muhafızlarını da yanına alarak Abdullah bin Revaha ile Medine’ye doğru yola koyuldular. Medine’ye yaklaşıldığında Yesir b. Zeram hileyi anladı ve hemen silahına davrandı. Fakat Abdullah b. Revaha ve İslam Askerleri çıkan çatışmada Yesir b. Zeramı ve beraberindeki tüm muhafızları öldürdü. Böylece Hayberlilere çok iyi bir gözdağı daha verilmiş oldu. Harita 39: Abdullah b. Revaha’nın Hayber Askeri Harekatı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ )

  • Bölüm 3: Mücadele İçin Teşkilatlanma | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 3 MÜCADELE İÇİN TEŞKİLATLANMA Bu surelerin inzalinden sonra Hz. Muhammed’in (a.s) çağrısına olumlu cevap veren kişilerin sayısında artış oluyordu. Zira yukarıdaki surelerin mesajları ile Mekke’deki adalet yanlısı erdemli insanların ilk şaşkınlıkları gitmiş ve Hz. Muhammed’in (a.s) hareketi maya tutmaya başlamıştı. Hatice (ra), Ebu Bekir (ra), Ali (ra), Zeyd(ra) gibi ilk etapta mümin olanlara Abdurrahman b. Avf(ra), Zübeyr b. Avvam(ra), Osman b. Affan(ra), Sa'd b. Ebî Vakkas(ra), Talha b. Ubeydullah(ra), Ammar b. Yasir(ra), Bilâl-i Habeşî(ra), Ebu Fükeyhe(ra), Halid b. Saîd(ra), Amr b. Saîd(ra), Ebu Ubeyde b. Cerrah(ra), Ebu Seleme(ra), Erkam b. Ebi'l-Erkam(ra), Osman b. Maz'un(ra), Kudâme b. Maz'un(ra), Abdullah b. Maz'un(ra), Ubeyde b. Haris(ra) gibi isimler katıldı. Bunlar Hz. Muhammed’e (a.s) vahiy gelmeden öncesinde de ahlaken temayüz etmiş, erdemli, şirk sisteminden rahatsız olan ve adalet duygusunu içlerinde yaşayan, vicdanları ölmemiş, akılları dumura uğramamış şahsiyetlerdi. Harekete katılan kişi sayısındaki artışa paralel olarak bu kişilerin Fatiha Suresinde ortaya konan paradigmalarda hedeflenen amaçları gerçekleştirmek için salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarında bir araya gelmesi ve gelen ilahi mesajların tedris edilmesi gerekiyordu. Bu amaçla Hz. Muhammed (a.s), Mekke halkından harekete katılan kimselere salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılar düzenliyordu. Söz konusu toplantılar müşriklerden gizli gerçekleştiriyordu. Toplantıların gerçekleşme zamanı ise Müzzemmil Suresinin ilk ayetlerinde öğretildiği gibi herkesin uykuya çekildiği gecenin ilerleyen vakitleri idi. Bu salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarında Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği vahiy (Kur’an) tertil üzere okunuyordu. Diğer bir ifade ile mesajların içeriği tartışılıyor, anlamaya çalışılıyor, ayetler analiz ediliyor, içselleştiriliyor ve ezberleniyordu. Böylece hareketin üyeleri hem bilgilendirilmiş oluyor hem de hareketin söylemini, stratejisini öğrendikten sonra ilahi mesajlar Mekke toplumuna iletiliyordu. Salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantısı, aslında insanların sorunlarını çözmek, ilahi paradigmalarla hedeflenen amaçları gerçekleştirmek için çaba harcamak, destek vermek ve bütün bunları da Cenab-ı Hakk’ın huzurunda büyük bir ciddiyetle, huşu ve dua ile yapılan meclis toplantısından başka bir şey değildi. Bireysel yapıldığında da insanların sorunlarını çözmek, ilahi paradigmalarla hedeflenen amaçları gerçekleştirmek için çaba harcamak, kafa yormak, analiz etmek ve bunları büyük bir huşu, ciddiyet, dua ve ibadet olarak yapmaktan başka bir şey değildi. Bu aktivite Mekke’ye Hz. İbrahim’den miras kalmıştı. Müşriklerde salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için) sabah akşam toplanıyorlardı. Ancak onların salatları / namazları ilahî paradigmalara taban tabana zıt ilkeler olduğundan insanların sorunlarını çözmüyor, tam tersine fesat üretiyor, hileye zemin hazırlıyor ve halkı aldatıcı kararlar alınmasını sağlıyordu (ıslık çalmak gibi). Onlar salat toplantılarında tam tersine olarak hayırlara, iyiliklere engel oluyorlardı (el çırpmak gibi). Hâlbuki salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantıları, insanları iyiliğe yöneltmek, güzellik, hayır, yardım, destek, merhamet, kötülüklerden uzaklaştırmak amaçlı olmalıydı. Hz. Muhammed’in (a.s) hareketine katılan kimseler geceleri herkes uyuduktan sonra Mekke’nin ıssız kenar vadilerinde salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarını gerçekleştirirken önce tevhidî dünya görüşünün manifestosu niteliğindeki Fatiha Suresini okuyorlar, arkasından nazil olmuş diğer sureleri ya da ayetleri okuyor, analiz ediyor, tartışıyorlardı. Salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantısının başlangıcında kılınan namazda Fatiha Suresi ile tevhid sisteminin temel değerleri ortaya konuyordu. Çünkü salatı salat yapan Fatiha’nın paradigmalarıdır. Fatiha Suresi bu harekete katılanların andıdır. Dolayısıyla salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantıları merhamet, rahmet, ayrımsızlık, hesap verilebilirlik ilkelerinin öncelendiği, Allah rızasına dayalı, sırf O istediği için yapılan bir toplantıdır. Salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantıları, doğru yolda olmak, iyilerin, dosdoğru insanların yolunu takip etmek, kötülerin, azgın ve haddi aşmış insanların yolundan uzak durmak için yapılacak çaba ve gayretleri ifade etmekteydi. Salat (kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantı öncesi kılınan namazda Allah tekbir, tesbih ve ta’zim edilir, hedeflenen amaçları gerçekleştirmek için ondan yardım dilenir, O’nun rehberliği niyaz edilir, bu toplantı çok büyük bir huşu, ciddiyet, tefekkür ve tezekkür içerisinde gerçekleştirilir. Hedefleri gerçekleştirmek için yapılacak çaba ve gayretleri ifade eden salat / namaz toplantısında bulunan kimselerin kötülüklerle, pis ve iğrenç şeylerle hiçbir ilişkisi olmayacağı gibi hep iyilikler ve güzelliklerle beraber olacaktır. Salatın (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetlerin) iman edenle küfredeni ayırt edici bir eylem olmasını belirleyen şey, Hak rızası ve O’nun belirlediği ilkeleri / esasları gerçekleştirmek için yapılmasıdır. Yoksa müşrik ve münkirlerin de yaptıkları meclis toplantıları, salat / namaz toplantıları vardır. Ancak onların ilkeleri / esasları bir sınıfın, bir ırkın, bir cinsin seçkinliğine, ayrımcılığa, bütün mülkü bu sınıfların ve seçkinlerin elinde toplayıp fakirlere ve yoksullara vermeme, onlarla paylaşmama üzerine kuruludur. Bu toplantılar hep azgınlık, haddi aşma, zalimlik için halkı çeşitli hile, aldatma ve kandırma amacına matuf olduğu için gerçek salat / namaz değildir. Şayet ilkeleri / esasları Fatiha Suresinin ilkelerini / esaslarını temel almıyorsa onlar ne kadar kutsal bir aktivite yaptıklarını iddia ederlerse etsinler sapıklık içerisindedirler. Gecenin geç vakitlerinde gizlice gerçekleştirilen salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantıları ile örgütlü bir hareketin ilk halkaları oluşturuldu. Bu hareket ve tevhidî dünya görüşünün mesajı zamanla gerek Mekke içerisinde gerekse Mekke dışında dalga dalga yayılmaya başladı. Mesajın ulaştığı kesimlerden özünü kirletmemiş şahsiyetler etkilenmeye başlamış ve genel olarak bu kesimlerden harekete katılımlar giderek daha da artmıştır. Süreç içerisinde Cenab-ı Hak’tan elçisine, katılımcıların ihtiyaç duyduğu moral, motivasyon mesajları ile akla takılan soru işaretlerine cevapları içeren mesajlar gönderilmiş ve Elçi, bu salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarında mesajları katılımcılarla analiz etmiş / tertil üzere okumuştur. 3.1.Erkam’ın Evinin Toplantı Merkezi Yapılması Salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarının Mekke’nin ücra ve kuytu köşelerinde yapıldığı süreçte Hz. Muhammed’in (a.s) safında yer almayı kabul ederek harekete katılan kişi sayısı elliyi geçmişti. Bunların arasında şu isimler zikredilebilir; Saîd b. Zeyd(ra), Saîd b. Zeyd'in zevcesi Fâtıma binti Hattab(ra), Esma binti Ebu Bekir(ra), Habbab b. Eret(ra), Abdullah b. Mes'ud(ra), Mes'ud b. Rebi (Rebia) (ra), Ayyaş b. Ebi Rebia(ra), Ayyaş b. Ebi Rebia'nın zevcesi Esma binti Selame(ra), Huneys b. Huzâfe(ra), Âmir b. Rebia(ra), Abdullah b. Cahş(ra), Ebu Ahmed b. Cahş(ra), Cafer b. Ebi Talib(ra), Cafer b. Ebi Talib'in zevcesi Esma binti Umeys(ra), Âmir b. Ebi Vakkas(ra), Ma'mer b. Haris(ra), Nahham Nuaym b. Abdullah(ra), Hâtıb b. Amr(ra), Ebu Huzeyfe b. Utbe b. Rebia(ra), Âmir b. Füheyre(ra), Vâkıd b. Abdullah(ra), Süheyl b. Beyzâ(ra), Salîtb. Amr(ra), Muttalib b. Ezher(ra), Muttalib b. Ezher'in zevcesi Remle binti Avf(ra). Katılımcı sayısındaki bu hızlı artış salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarının gizlice ve Mekke’nin kuytu ve ücra köşelerinden çıkılmasını gerektirmiştir. Zira katılımcı sayısındaki bu artış ile ulaşılan sayısal güç, Mekke halkından harekete destek vermek isteyip de kınanmaktan ya da alaya alınmaktan çekinen kişilerin korkmayacakları, çekinmeyecekleri bir güç demekti. Bu nedenle Hz. Muhammed (a.s) salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarının artık ücra köşelerde değil Kâbe’nin yanında, şehrin merkezinde bir yerde yapılmasının daha uygun olacağını düşündü. Yer olarak da Erkam’ın evini seçti. Çünkü Erkam’ın evi Kâbe merkez alındığında Darün Nedve’nin tam aksi istikametinde idi. Aynı zamanda bu tercih ile Hz. Muhammed (a.s), şirk sistemine karşı Tevhid sistemini teklif ederken, şirk sisteminin Darün Nedve’deki salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri) adı altında ama gerçekte fesat, hile ve iyilikleri engellemenin yapıldığı toplantı merkezine alternatif getirmektedir. Artık toplumun sorunlarına ilahi görüş ekseninde çözüm üretme yeri Erkam’ın evidir. Tevhidî dünya görüşünün kitabı olan Kur’an, nazil oldukça burada analiz edilecek, hareketin stratejisi burada çizilecek, elemanları burada yetiştirilecek ve Mekke halkına toplumsal sorunların çözümüne ilişkin temel prensipler buradan neşredilecektir. Hz. Muhammed’in (a.s) peygamberlik görevini üstlenişin ikinci yılında, söz konusu salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantıları seçilen bu merkezde gecenin ilerleyen saatlerinde yapıldı. Zira gerek hareketin katılımcılarının olsun gerekse Hz. Muhammed’in (a.s) olsun gündüz vakitlerinde maişetlerini, ticaretlerini yapmaları gerekiyordu. Dahası, gece vakitlerinde yapılan salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarında alınan kararların gündüz vakitlerinde hayata geçirilmesi gerekiyordu. Ayrıca gecenin sessizliğinde çalışmak daha verimli oluyordu. 3.2. Mekkelileri Fırsatı Kaçırmamaya Davet! Hz. Muhammed’in (a.s) tevhidî dünya görüşüne çağrısına Mekkelilerin iştirakinde hızlanmalar oldu. Ancak bu katılımın daha da artırılması için insanların teşvik edilmesi gerekiyordu. İşte bu teşviki Cenab-ı Hak Asr Suresi ile yaptı. Bu sure ile Rabbimiz, Mekkelilere zamanın çok değerli olduğunu, hızla akıp gittiğini, ellerini çabuk tutmaları gerektiğini ve bu amaçla tevhidi dünya görüşüne iman edip, batıl ve zalim düzenin yerine hakkı, adaleti getirmeye gayret eden, bu hususta sabırla çaba gösteren ve dayanışma içerisinde olanların arasına katılmaları gerektiğini, aksi takdirde hüsrana uğramanın kaçınılmaz olduğunu bildirdi. Bunlar Asr Suresinde fevkalade bir belağatle ifadesini buldu: Rahman, Rahim Allah Adına 1-3-Geçip gitmekte olan zamana andolsun ki, İnsanlar kesinlikle tam bir hüsran/kayıp -zarar içindedir. Ancak iman edenler, salih amel işleyenler / ıslah edenler, hakkı / adaleti / doğruluğu / gerçeği ve sabrı / direnişi / çaba göstermeyi / göğüs germeyi birbirine tavsiye edenler / teşvik edenler hariç. (Asr Suresi 1-3) 3.3. Müşrik Elitlerin Sömürü hortumlarının deşifresi Hz. Muhammed’in (a.s) teklif ettiği tevhidi dünya görüşü etrafında toplanan Mekkelilerin sayısı arttıkça Mekke Müşrik Yönetiminin tepkilerinde alaycılığın dozu artarken sertleşmeler de görülür. Gayri medeni ve yobazca yapılan bu tepkilerin nedeni, inzal edilen surelerde Mekke’nin müşrik ileri gelenlerinin kötü karakterlerinin ortaya konmuş olmasıydı. İlahi strateji, bu surelerde öncelikle şirk sisteminin yürütücülerinin nasıl bozuk karaktere sahip olduklarını göstermiş, böylece şirk sisteminin halk için hiçbir hayır getirmeyeceğini ve toplumu karanlık bir geleceğe sürüklediğini ifade etmiştir. Dahası toplumu yok oluşa ve azaba götüren bu sistemin yerine onları kurtuluşa götürecek yegâne sistemin tevhit sistemi olduğu, onun ilkelerinin / esaslarının da Fatiha Suresi ile sunulan ilkeler / esaslar içerisinde bulunduğu bildirilmiştir. Şirk sistemi ile zenginleşen ve seçkin bir konuma gelen Mekke’nin müşrik önderleri bu duruma öfkelenmekte, hırslarından çatlamakta, Hz. Muhammed’in (a.s) mesajını etkisiz kılmak için ortalığı tozu dumana katmaktadırlar. Hatta daha da ileri giderek gece salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarında öğrendikleri ilahi mesajı diğer Mekkelilere anlatmaya çalışan Hz. Muhammed’in (a.s) taraftarlarına saldırmaya kadar işi vardırmaktadırlar. Her türlü görüş, inanç ve düşünceye saygılı ve onların idollerine Kâbe içerisinde bile yer veren Mekke’nin müşrik baronları, sevgi, kardeşlik, barış ve huzur getirecek tevhit sisteminin tebliğine rastlayınca hırslarından kuduruyorlardı. Adeta kendilerini kaybedecek derecede bir hınç, kin ve öfke nöbetine tutuluyorlardı. Özellikle Ebu Cehil, nerede bir tebliğ faaliyeti tespit etse hemen o topluluğa doğru koşturuyor, öfke ile ağzından kıvılcımlar saçarcasına topluluktaki dinleyenleri dağıtıp ortalığı bulandırıyordu. O, dinleyici topluluğun merkezinde yer alan tevhidi dünya görüşünü anlatan tebliğciye kişiye saldırıp davete engel oluyordu. Cenab-ı Hak, Ebu Cehil ve onun gibi davranan Mekke’nin müşrik önderlerinin bu hareketini, vurgun, yağma, kapkaç ve çapulculuk için gözü dönmüş Arap kabilelerinin nefes nefese koşan ve nal vuruşlarından ateşler çıkaran atlarla baskınlar yapmalarına benzetmektedir. Nasıl ki baskın yapan Arap kabileleri baskın yaptıkları topluluğun ya da kabilenin en değerli kişilerine saldırıp etkisiz hale getirmeyi ve en kıymetli mal ve servetlerini elde etmeyi hedefliyorlarsa, Mekke’nin müşrik önderleri de benzer şekilde davranarak tevhidi dünya görüşünün davetini yapan değerli kişileri hedef alıp onu etkisiz hale getirmeye çalışıyorlardı. Bu hareketle de servet kaynaklarının devamlılığını, sürdürülebilirliğini sağlamayı hedefliyorlardı. Bu benzetme ile Cenab-ı Hak, Mekke müşrik önderlerinin de diğer çapulcu Arap kabilelerden hiç farklarının olmadığını ve aynı zamanda kurulu şirk sistemini koruma gayretlerinin çapul mekanizmasını koruma gayreti olduğunu vurguladı. Her ne kadar Mekkeli müşrikler kendileri bizzat çapul, talan ve soygun için baskınlar yapmıyor olsalar da onların şirk sistemini korumak için yapmış oldukları kışkırtıcılık bir nevi talandı, çapuldu. Onlar bunu, doğruluğu, dürüstlüğü savunan tevhit sistemi savunucularına düşmanca, bencil arzularla ve öfkeyle yaptıkları saldırı ve baskınlar ile açıkça göstermekteydiler. Mekke’nin müşrik önderleri, bu hareketleri, servete ve mala aşırı derecede düşkün olmaları ve kurulu şirk sistemi ile elde ettikleri sömürü hortumlarının kesilmesini istemediklerinden dolayı yapıyorlardı. Tevhidi dünya görüşünün öngördüğü sistemi inkâr etmelerinin sebebi de aynıydı ve bu inkârları gayet bilinçli idi. İnkâr etmelerinin altında yatan şey, sömürü hortumlarının kesilmesini istememeleri idi. Bunu ise Mekke halkı ile paylaşamadıklarından şirk sisteminin devamının elzem olduğunu, aksi takdirde Mekke’den sürülüp çıkarılmalarının kaçınılmaz olduğunu iddia ediyorlardı. Aslında bunun böyle olmadığını gayet iyi biliyorlardı ama halkı kandırmak için bundan daha iyi bir gerekçeleri de olamazdı. Cenab-ı Hak, Mekke’nin müşrik baronlarının içlerinde sakladıklarını deşifre etti ve dünyada iken toplumsal diriliş gerçekleştiğinde / ahirette de biyolojik diriliş gerçekleştiğinde onların aldatma oyunlarının açığa çıkarılacağını ve hesap sorulacağını bildirdi. Üstelik onların bu hususu gayet iyi bildiğini ama yine de bile bile tersini yaptıklarına vurgu yaptı. İşte Rabbimiz bütün bunları muazzam bir edebi anlatımla Adiyat Suresinde anlatmaktadır: Rahman, Rahim Allah Adına 1-11- Bak hele! Nefes nefese koşan atlar gibi (vahye / peygambere / müminlere) dinmez bir hınçla saldıranlara, (içlerindeki) öfke ateşiyle etrafı tutuşturanlara, sabahlara kadar kıskançlıktan kıvranıp saldırıya geçenlere, tozu dumana katarak ortalığı bulandıranlara ve sonunda toplumun en hayırlı / en değerli kesimlerinin içine düşmanlıkla dalanlara; Kesinlikle (bu) insan tipi Rabbine karşı çok nankördür. Üstelik kendisi de buna tanıktır. / Kendisi de bunu gayet iyi bilmektedir. Çünkü o, servet hırsına kapılmıştır! Hâlbuki kabirlerde olanların diriltileceği ve kalplerinde saklı olan her şeyin ortaya serileceği gün, Rablerinin kendilerinin her halinden haberdar olduğunu o bilmez mi? (Adiyat Suresi 1-11) 3.4. Hz. Muhammed’in (a.s) Oğlu Kasım’ın Vefatı Hz. Muhammed’in (a.s) tevhit hareketinin Mekke toplumunda hızla taraftar bulması Mekke’nin müşrik baronlarını telaşa düşürdü. Bu gelişmeleri Darün Nedve’de kendi aralarında tartışırlarken konuyu gündeme taşıyan Darün Nedve üyelerinden birisi Hz. Muhammed’in (a.s) hareketinin Mekkeliler arasında etkisini çok güçlü bir şekilde gösterdiğini ve etrafında toplananların sayısının elliyi geçtiğini dile getirdi. Hareketin kendisine Kâbe’nin yanında bir merkez seçtiğini ve Darün Nedve meclisinin alternatifini oluşturmaya çalıştıklarını gündeme taşıdı. O’nun bu ifadeleri diğer üyeleri bir hayli etkiledi. Fakat Velid bin Müğire (başka bir rivayete göre As bin Vail) söz alarak hareketin o kadar gözde büyütülmemesi gerektiğini, hareketin geleceğinin olmayacağını, zira hareket lideri olan Hz. Muhammed’in (a.s) soyunu ve dolayısıyla çıkardığı tevhidi dünya görüşünü devam ettirecek oğlunun olmadığını ifade etti. Hz. Muhammed’in (a.s) oğlu Kasım, iki yaşında iken vefat etmişti ve başka da oğlu bulunmamaktaydı. Velid bin Muğire kanaatini şöyle ifade etti; “Hâlihazırdaki kabile yapısına ait toplumsal bir gerçeklik olarak asabiyelerin, davaların ve iddiaların, kabilecilik üzerinden devam ettiğini, bu nedenle de tevhidi dünya görüşü davasını Hz. Muhammed’den (a.s) sonra devam ettirecek mirasçısı (bir erkek) evladı olmadığına göre davası da onun ölümünden sonra sona erecektir. Dolayısıyla o kadar endişe etmeye gerek yoktur. Bütün Arap yarımadası ölçeğindeki şirk sisteminin büyüklüğü ve taraftarının çokluğu karşısında elli kişinin hiçbir önemi yoktur.” Velid bin Muğire’nin bu çıkışı meclisin diğer üyeleri üzerinde büyük etki yaptı ve hepsinin gönlüne su serpti. Onlar Mekke halkına da onun görüşü doğrultusunda menfi propaganda yaptılar. Onların bu propagandası, kabile asabiye düşüncesi güçlü olan Mekkeliler arasında tesirli oldu. Fakat esas etkisini Hz. Muhammed (a.s) ve bağlıları üzerinde gösterdi ve hepsi bundan çok müteessir oldular. Bunun üzerine Rabbimiz Kevser Suresi ile onları teselli etti ve müşrik baronların yaptıkları menfi propagandanın fikri dayanağının olmadığını bildirdi. Yüce Rabbimiz Hz. Muhammed’in (a.s) şahsına hitapla, kendisine kesintisiz bir nimeti (Kevser) verdiğini müjdeledi. Bu müjde ile hak, hukuk, doğruluk ve adalet âşıklarının asla tükenmeyeceğini, bunun soyla sopla ilgisinin olmadığını, düşünce, kalp ve vicdanla alakalı olduğunu bildirdi. Bu nedenle kendilerini destekleyen şahsiyetlerin her zaman bulunacağına işaret etti. Coşkun akan bir nehir benzetmesini “Kevser” tanımlaması ile yapan Cenab-ı Hak, verdiği bu müjdede tevhidi dünya görüşünün bağlılarının, sevdalılarının ve akıncılarının gelecekte çağlayacağını ve coşkun bir şekilde akacağını anlattı. Cenab-ı Hak, bu müjdenin gerçekleşmesi için elçisinden ve müminlerden üzerlerine düşeni yapmaları gerektiğini bildirdi. Yani üzüntüyü, ümitsizliği bırakmasını, asla yılgınlığa düşmemesini ve salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarına devam etmesini, emretti. Çalışıp, çabalama sonucunda karşılaşacağı zorluklara, engellemelere ve menfi propagandalara karşı sabırla göğüs germesini öğütledi. Yani Mekke’nin müşrik baronlarının kendisine ve arkadaşlarına yapacakları her türlü alay, aşağılayıcı söz ve fiilleri göğüslemesi ya da bunlara aldırmaması, kafaya takmaması, boş vermesi gerektiğini bildirdi. Surenin sonunda teselli ve müjdesini kendilerini müteessir eden müşrik ileri gelenin (Velid b. Muğire’nin) akıbetini bildirerek bağladı. Hz. Muhammed (a.s) ve arkadaşlarının yukarıda belirtildiği üzere üzerlerine düşen görevleri yerine getirmeleri halinde söz konusu müşrik ileri gelenin ve onun gibilerin sonunun beter olacağını, onların peşlerinden kimsenin gitmeyeceğini, bağlılarının olmayacağını, perişan olacaklarını ve yok olacaklarını bildirdi. Rahman, Rahim Allah Adına 1-3- Şüphesiz Biz sana “Kevseri” verdik. Öyleyse Rabbin için salat et / harekete devam et / salat toplantılarını yürüt ve (inkârcılara ve onların yaptıklarına) göğüs ger! Muhakkak sana kin duyanın kendisidir ebter! / soyu kesik olacak! / yok olup gidecek! (Kevser Suresi 1-3) 3.5. Açgözlü Sınır Tanımaz Rekabetin Toplumu Öldürmesi Kevser Suresi ile Hz. Muhammed’e (a.s) ve tevhit hareketine gönül vermiş müminlere moral verilmiş oldu. Fakat Mekke’nin müşrik baronlarına ne kadar yanlış düşündükleri konusunda bir cevap verilmeliydi. Zira onlar, her şeyin değerlendirmesini kabileci / soya dayalı anlayış ile yapıyorlardı ki bunun yanlışlığı, müteakip sure olan Tekasür Suresi ile ortaya konuldu. Onlar, şirk sisteminin oluşturduğu anlayış ile atomize toplum yapısı olan kabilecilik şeklindeki yapıyı sürdürürken aynı zamanda her kabile kendi varlığını devam ettirebilmek için her açıdan güçlü olmayı öngörmekteydi. Bu ise gerek kabilenin insan sayısını gerekse de mal miktarını artırmayı gerektiriyordu. Bunu sağlamak için kabilelerin birbirleriyle kıyasıya rekabete girmesi ve savaşmaları sonucunu doğuruyordu. Aynı durum Mekke gibi büyük şehir devletlerinde kabileler arasında rekabet ve çekişme yaratırken, aynı rekabet ve çekişme kabilenin kendi içindeki sosyal sınıflar arasında da oluyordu. Onların hem kabilenin üye sayısı hem de mal varlığı açısından güçlü olmak amacıyla birbirleriyle rekabet etmeleri ve çatışmaları, onları amaçladıkları güce ulaştırmıyor, tam tersine güçsüzlüğe götürüyordu. Zira aralarındaki ölümüne rekabet ve birbirleriyle savaşları kendilerine zarar vermekte ve yağmalarla, talanla sonuçlanmaktaydı. İleri gelenlerin mal ve servet yığmaları, gelir dağılımındaki adaletsizliği körüklüyor, toplumun alt tabakasını eziyordu. Sosyal sınıflar arasındaki uçurumların artmasıyla toplumsal yapıda zayıflık yaratılıyordu. Bundan dolayı yarımadada yaşayanlar çevrelerindeki büyük imparatorlukların oyuncağı olarak yaşamlarını sürdürmekteydi. Onların bu zayıf ve geri durumları, ölü toplumların durumuna benzemekteydi. Bu nedenle Cenab-ı Hak, elçisine inzal ettiği mesajlarında, şirk sistemi ile toplumların geri kalmalarını, toplumların ölüp mezara girmesi olarak değerlendirmektedir. Cenab-ı Hak, müşriklerin geri kalmışlıklarının, üzerlerine ölü toprağı serilmiş olmasının esas sebebinin, şirk sistemi ile bu sistemin uygulayıcılarının değer tanımaz, açgözlü haksız rekabet ve mal çoğaltma yarışı olduğunu bildirdi. Bunu idrak edebilmeleri için onları derin derin düşünmeye davet etti. Şayet önyargılardan uzak düşünür, bilimsel temelli ve aklı önceleyerek detaylarıyla durum analizi yaparlarsa dünya ve ahiret hayatlarını nasıl cehenneme çevirdiklerini görebileceklerini bildirdi. Rabbimiz, bu toplumların akıllarını kullanmaz, gidişatlarını değiştirmeyecek olurlarsa, felaketi mutlaka yaşayarak göreceklerini ifade etti. Sonunda, açgözlü ve sınır tanımaz bir hırsla yığdıkları mal ve servet, nüfus ve soy sop çokluğu nimetlerinden sorguya çekileceklerini vurguladı. Böylece Mekke müşrik baronlarının, Hz. Muhammed’in (a.s) oğlunun vefat etmiş olması nedeniyle davasını kendisinden sonra sürdüren olmayacağı şeklindeki propagandalarına karşı aslında kendi sistemlerinin tehlike altında olduğunu ve gelecekte acı bir felaketin kendilerini beklemekte olduğunu dile getirdi. Cenab-ı Hak bunları elçisine inzal ettiği Tekasür suresinde bildirdi. Rahman Rahim Allah’ın adına 1- 8-Çoğaltma yarışı / aç gözlülük sonunda sizi kabre sokuncaya kadar eğlendirip oyaladı. Ama yakında bileceksiniz. Mutlaka ama mutlaka yakında bileceksiniz. Ama derinden düşünseydiniz / akletseydiniz / ilme’l-yakîn ile bilseydiniz, (dünya ve ahiret geleceğinizi) cehenneme çevirdiğinizi muhakkak görürdünüz. (Gerçi böyle yapmaya devam ederseniz sonunda) onu ayne’l-yakin olarak / yaşayarak mutlaka göreceksiniz. Sonunda o gün siz nimetlerden mutlaka sorguya çekileceksiniz. (Tekasür Suresi 1-8) 3.6. Gösteriş ve Göz boyayıcı Dindarlıkları ile Şımarık Mekkeli Müşrik İleri Gelenler Mekkeli müşrik elitlerin her menfi propagandasına karşı inzal olan surelerin halka okunması, onların suratlarına tokat gibi bir cevap teşkil ediyordu. Kur’an’ın müthiş belagati ve son derece etkileyici ifadeleri, müşrik baronların içinde bulundukları haleti ruhiyeyi en güzel şekilde açıklıyor ve onları çılgına çeviriyordu. Bunu telafi için hemen karşı cevabı alaycı ve kibirli bir şımarıklıkla vermeye çalışıyorlardı. Bu çerçevede Tekasür suresinde yapılan hesaba çekilme tehdidine alaycı bir şekilde karşılık verdiler. Kendilerinin hâkim pozisyonda olmaları nedeniyle elli kişilik bir topluluğa ulaşan Hz. Muhammed’in (a.s) safına katılanları küçümseyerek “Bunlar mı bize hesap soracak? Bunlara mı hesap vereceğiz?” diyorlardı. Gün gelip Hz. Muhammed (a.s) ve arkadaşlarının hesap soracak büyüklüğe ulaşması ve iktidarı ele geçirmesi iddiasının gülünç olduğunu dillendiriyorlardı. Cenab-ı Hak onların bu sözlerine Maun suresi ile karşılık verdi. Müşrik ileri gelenlerin hesap vermelerinin kaçınılmaz oluşunun nedeni bu surede ortaya konulur. Buna göre hesap vermeyi reddeden müşrik elitlerin iktidardan düşmesi ve hesap sorulması bir kaderdir, sosyolojik / ilahi bir yasadır. Zira Mekke’nin şımarık elitleri yetim, yoksul ve miskin olan toplumun alt sınıfına hiç değer vermemektedirler. Böylelikle toplumun önemli bir kesimini karşılarına almaktadırlar. Gelecekte bu kesimin Hz. Muhammed’in (a.s) saflarında yer alacağı çok açıktır. Dahası bu elitler toplumun işlerinin düzenlenmesi, ihtiyaçlarının giderilmesi, durumlarının iyileştirilmesi, sorunlarının çözülmesi için yapılması gereken salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarının amaçlarından gafildirler. Onlar bu hedeflere karşı ilgisiz oldukları gibi, toplantılarında sadece kendilerini iyiliksever, halkın yararına çalıştığı izlenimini verecek gösteriş ve seremonilerle meşgul olurlar. Hatta bu aktivitelerin eğlenceli olmasına da önem verirler. Salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarında aldıkları kararlar, halka şirin görünmeye, onların gözlerini boyamaya, gösterişe dayalı aktivitelerden ibarettir. Bu yolla halk nezdinde çok dindar olarak göründüklerini düşünürler ama gerçekte halkın faydasına olacak esaslı kararlara ve uygulamalara asla yönelmezler. İyilik adına yaptıkları aslında halkı aldatmaya yönelik hareketlerdir. Gösteriş için iyiliksever, dindar, iyi niyetli görünürler. Bunun en açık kanıtı, halkın en basit işlerine bile ilgisizlikleri, halkın ihtiyacı olan en küçük yardımı bile esirgemeleri ve yardım edecek olanları da engellemeleridir. Cenab-ı Hak, bu sure ile müşrik elitlerin karaktersizliklerini deşifre ederken insanlara karşı sorumluluğun Allah’a karşı sorumluluktan ayrı tutulamayacağını ortaya koydu: Rahman ve Rahim Allah Adına 1-7-Dini yalanlayan / hesap vermeyi reddeden / yaptıklarından hesaba çekilmeye karşı çıkan şu kimseyi gördün mü? İşte odur, yetimi itip kakan ve yoksulu doyurmaya teşvik etmeyen kimse! Bu nedenle olmaz olsun / veyl olsun salatlarında ilgisiz, duyarsız olanlara ve gösteriş olsun diye salat edenlere! / gösteriş olsun diye namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyeti yapıyormuş gibi görünenlere! Onlar en küçük yardımı bile (maunu) esirgeyenlerdir. / engelleyenlerdir. (Maun Suresi 1-7) 3.7. Mekke Müşrik İleri Gelenlerinin Uzlaşma Girişimleri Hz. Muhammed’in (a.s) başlattığı tevhidi dünya görüşü Mekke kamuoyunda tartışıldıkça halk tabanından fiili olmasa da fikri olarak taraftar bulmuştu. Her ne kadar Hz. Muhammed’in (a.s) safına geçenlerin sayısı genel nüfusa oranla fazla değilse de vicdanlardaki taraftarın sayısı oldukça fazlaydı. Zira Mekke’deki mutlu azınlık olan müşrik elitler, halkın isteklerini ve ihtiyaçlarını dikkate almayıp sadece kendi mal ve servetlerindeki artışı ve otoritelerini güçlendirmeyi düşündüklerinden Hz. Muhammed’in (a.s) çıkışı sessiz yığınlarda olumlu tesir göstermişti. Önceleri Mekke’nin dışında tenha ve kuytu köşelerde gerçekleştirilen salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantıları artık Kabe’nin yakınında Darün Nedve / meclisinin çaprazında gerçekleştirilmekteydi. Mekkeli elitlerin alaycı, aşağılayıcı söylemlerine cevaben Cenab-ı Hakk’ın elçisine nazil ettiği karşı söylemler, Darül Erkam meclisinde okunuyor ve bu merkezden Mekke kamuoyuna yayılıyordu. Mekke kamuoyu, müşriklerin Darün Nedve meclisi ve Hz. Muhammed’in (a.s) Darül Erkam meclisinde yaptıkları konuşma, okuma ve nutukları sürekli izliyor ve her iki merkezden yayılan mesajlar halk arasında tartışılıyordu. Mekke müşrik yöneticilerinin kamuoyuna verdikleri mesajlar, muhalif hareketi aşağılamak, alay etmek ve dikkate değer bulmamak şeklinden öteye geçmiyordu. Hâlbuki Hz. Muhammed’e (a.s) inzal olan surelerdeki mesajlar, müşrik elitlerin kötü karakterlerini, halkı sömürmek için gerçekleştirdikleri aldatmaları ve hileleri deşifre eden derinlikli mesajlardı. Bu nedenle Hz. Muhammed’in (a.s) safında fiili yer alan Mekkeli sayısı hâlihazırda küçük ve önemsiz görülse de artış hızı ve halk tabanında yaptığı olumlu etki dikkate alındığında bu işin öyle alay ve küçümsemeyle geçiştirilemeyeceği bazı müşrik ileri gelenlerince görülüyordu. Ayrıca Darün Nedve meclisinde yapılan her oturumda Hz. Muhammed’e (a.s) karşı geliştirilen söyleme karşı Darül Erkam meclisinden gelen cevap, halk nezdinde Mekke yönetiminin itibarını daha da düşürüyor ve yönetim sürekli kan kaybediyordu. Bu duruma karşı acilen daha etkin yöntemler geliştirilmeli, Hz. Muhammed’in (a.s) muhalif hareketi etkisiz hale getirilmeliydi. Bunun bir yolu da Hz. Muhammed’i (a.s) sistem içerisine çekmekti. Bu amaçla Hz. Muhammed’e (a.s) bir uzlaşma teklifi getirdiler. Bu teklife göre, her iki tarafın temel aldığı / taptığı / değer verdiği paradigmalar / ilkeler / kutsallar / ilahlar taraflarca saygın kabul edilecek ve kimse kimsenin ilkesini / paradigmasını / kutsalını / ilahını yanlış bulmayacak ve tek bir meclis çatısı altında toplanılarak toplumsal sorunlar bazen bir tarafın ilkesine / paradigmasına göre bazen de öbür tarafın ilkesine / paradigmasına dayanarak çözüme kavuşturulacaktı. Değişik rivayetler olmakla birlikte uzlaşma teklifi, bir yıl Hz. Muhammed’in (a.s) müşriklerin ilahlarına uyması, sonraki bir yıl müşriklerin Hz. Muhammed’in (a.s) ilahına uyması biçiminde idi. Süreç içerisinde gidişata bakılarak, umumi gidiş Hz. Muhammed’in (a.s) ilahına doğru olacaksa bunda bir sorun görmeyeceklerdi. Yine süreç içerisinde tamamen tevhidi dünya görüşüne bile geçilebilecekti. ([1] ) Bilindiği üzere Hz. Muhammed (a.s) vahiy gelmeden önce Darün Nedve meclisindeki salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarında gerçek manada salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri yapmak) istiyor ve bu amaçla halkın ihtiyaçlarını karşılamak, toplumun sorunlarını çözmek için çaba sarf ediyordu. Ancak meclisin müşrik elitleri onun bu gayretlerine engel oluyorlardı. Hz. Muhammed (a.s) Darün Nedve meclisinde iken bu iblislere rağmen iyi şeyler yapılamayacağını gördüğü için Hira’ya çekilmişti. Kendi toplumunu ıslah etmenin yöntemini ararken Cenab-ı Hak onun elinden tutmuş, kendisine yol göstermek için onu elçisi olarak atamıştı. Kısaca Hz. Muhammed (a.s) zaten daha önce bu yöntemle bir yere varılamayacağını yaşayarak görmüştü. Mekke elitlerinin yaptıkları teklife karşı Cenab-ı Hak elçisinin vermesi gereken cevabı hemen inzal etti; “Sizlere teklif edilen tevhidi dünya görüşünü reddeden Mekke’nin müşrik elitleri! Ben sizin bu teklifinizi reddediyorum. Çünkü sizin ilkelerinizi / ilahlarınızı / kutsallarınızı kabul etmiyorum, bundan sonra da kabul etmeyeceğim! Sizin ilkelerinize / ilahlarınıza asla değer vermiyorum, bundan sonra da vermeyeceğim. Sizin ilkelerinizi ve ilahlarınızı asla saygın bulmuyorum, bundan sonra da asla saygın bulmayacağım! Sizin bu ilke, ilah ve kutsallarınız kabul edilmeye, saygın bulunmaya değer şeyler değildir ki, ben onları kendim içinde tapınılması gereken, saygınlıkla karşılanması gereken, ilke olarak üstün görülmesi gereken şeyler olarak kabul edeyim!” “Çünkü sizin ilke, ilah ve kutsallarınız, tevhidi, birlik ve beraberliği, kardeşliği, paylaşmayı, adaleti öngörmesi gerekirken bunların tam tersine şirki, ayrılığı, çatışmayı, sömürüyü, zulmü öngörüyor.” “Çünkü sizin ilke, ilah ve kutsallarınız, merhameti, şefkati, vermeyi, yoksul ve muhtacın elinden tutup kaldırmayı, hesap vermeyi öngörmesi gerekirken bunların tam tersine katılığı, sertliği, şiddeti, öfkeyi, totaliter olmayı öngörüyor.” “Çünkü sizin ilke, ilah ve kutsallarınız, iyilikleri, hayrı, güzelliği, doğruluğu, dürüstlüğü, hakkaniyeti öngörmesi gerekirken bunların tam tersine kötülükleri, çirkinlikleri, sahtekarlığı, hilebazlığı, haddi aşmayı, saldırganlığı, hak hukuk tanımazlığı, hakkı ve doğruluğu güçlüde görmeyi öngörmektedir.” “Sizler de bu teklifinizde samimi değilsiniz! Zira siz bu ilke, ilah ve kutsallarınızla benim ilke, ilah ve kutsalıma asla saygı göstermezsiniz ve onları kabul etmezsiniz.” “Bu durumun asla değişmeyeceği, bunun değişmez bir hakikat olduğunun en güzel kanıtı sizlerin ve benim geçmişte de aynı şekilde davranışımızdır. Ben geçmişte de sizlerin ilke ve paradigmalarınızı kabul etmedim, onlara saygı duymadım ve onları üstün değerler olarak görmedim. Şimdiye kadar sizin bu soyguncu, vurguncu ve vahşi düzeninizi asla onaylamadım. Siz de geçmişte aynı şekilde benim ilke ve paradigmalarımı kabul etmediniz, onları saygın bulmadınız ve onları üstün değerler olarak görmediniz. Şimdiye kadar birliği, kardeşliği, iyiliği, doğruluğu, adaleti, şefkati ve merhameti esas alan bir sistemi öngörmediniz ve uygulamadınız.” “Sizin sisteminiz de sizin gibi aşağılık, rezil, zalim, vahşi ve kötüdür. Benim arzuladığım sistem, benim karakterime uygun, yüce, güvenilir, adaletli, merhametli, iyi ve dosdoğrudur. İşte bu nedenlerle sizlerin yolu ile benim yolum aynı değildir. Asla birleşemez, birlikte yol alamaz. İki yol da birbirinin tam zıddıdır. İşin sonunda herkes hesabını ayrı ayrı verecektir.” “Sonuç olarak sizlerin kötü, ahlaksız, hileci ve aldatmacı karakterlerinize tam olarak uyan, aşağılık, ahlaksızca ve içinde hile ve aldatma oyunları barındıran bu teklifinizi şiddetle reddediyorum. Herkes yaptıklarının hesabını, karşılığını kendisi görecektir. Kimse kimsenin hesabından sorulmayacak. Herkesin hesabı ayrı olacaktır.” Yukarıda verilmeye çalışılan anlamlar veciz ve özlü olarak Kâfurun suresinde derç edilmiştir: Rahman ve Rahim Allah adına. 1 -6- De ki: “Ey Kafirler! Ben sizin taptıklarınıza asla tapmayacağım. (asla tapmam). Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz (tapmazsınız). Zaten ben asla sizin taptıklarınıza tapmadım. Siz de benim taptığıma tapmadınız. Sizin dininiz / hesabınız sizin için (size ait), benim dinim de / hesabım da benim içindir (bana aittir). (Kafirun Suresi 1-6) Kafirun Suresinin Mekke kamuoyuna okunmasıyla Mekke müşrik elitlerinin hilesi ve sahtekârlık girişimi hem deşifre olmuş hem de yaptıkları ahlaksız teklif suratlarında patlamıştı. Bu sure onların suratına öyle bir sille vurmuştur ki artık Hz. Muhammed’in (a.s) hareketi bir dönüm noktasını daha geçmiştir. Az sayıdaki bağlılarına rağmen artık hareket kendisiyle pazarlık yapılan bir noktaya ulaşmıştır. Daha önceleri alay edilen, küçümsenen, aşağılanan, hatta yok sayılan bir pozisyondan kendisiyle müzakere masasına oturulan bir duruma gelmiş olması hareketin artık maya tuttuğunu göstermiştir. Yaptıkları bu teklife böylesine sert bir yanıt alınca Mekke müşrik elitlerinin bu harekete ve hareketin bağlılarına karşı tavırlarında sertlik ve şiddet yanlısı bir tutum takınacakları aşikardır. Bundan sonraki süreçte alay, aşağılama ve küçük görmeleri şiddet, işkence ve fiili yaptırımlar takip edecektir. [1] ) İbnül Hişam Tefsiri: Velid b. Muğire, Âs b. Vâil, Esved b. Muttalib, Ümeyye b. Halef birlikte Resûlullah'a tekliflerini götürdüler ve Velib b. Muğire : “Muhammed bizi dinle” dedi ve şöyle devam etti: “Senin aramızda her zaman değerli bir yerin oldu. Gel bir anlaşma yapalım. Umuyoruz ki bu senin de bizim de iyiliğimize olacak. Teklifimiz şu, biz senin taptığına tapalım; sen de bizim putlarımızı kabul et; Böylelikle hem senin inancın, hem de bizim inancımız geçerli olur. Bir süre böyle devam edelim. Eğer senin taptığına tapmamız hakkımızda daha fazla imkânlara neden olacaksa, bizler bu nimetlerden mahrum kalmamış oluruz. Sen de bizim taptığımızı kabul ettiğin için, bizim taptıklarımızın lütfundan mahrum kalmamış olursun. Böylelikle sen de biz de mutlu oluruz; istediğimize kavuşmuş oluruz. Ne dersin, kabul ediyor musun? Kabul et de şu aramızdaki husumeti burada bitirelim”.

  • Bölüm 11:MEDİNELİLERİ SAVAŞA TEŞVİK | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 11 MEDİNELİLERİ SAVAŞA TEŞVİK 11.1. Mekke’nin Ne Yapacağını Şaşırması Cenab-ı Hak, Hacc Suresi ile müminlere savaş izni vermesi üzerine Hz.Muhammed@ seriyye adı verilen küçük askeri birlikleri Medine çevresinde bulunan kabileler üzerine göndermişti. O bu harekâtlarla Medine’nin güvenliğini temin etmenin yanı sıra Mekke’nin ticaret yollarını da kesmek istiyordu. Bu amaçla seriyyeleri özellikle Mekke’nin kuzey yönündeki Şam ticaret yolu üzerinde bulunan Bedir bölgesinde yoğunlaştırdı. Bedir etrafındaki kabileler üzerine Siful bahr, Rabiğ, Harrar, Ebva, Buvat, Zul Üşeyr ve Safevan adı verilen 7 adet askerî harekât düzenledi. Bazı harekâtlara bizzat kendisi komuta etti. Gerçekleştirilen bu harekâtlarla Bedir bölgesi çevresinde yer alan kabileler ile savunma iş birliği anlaşmaları ya da Medine ile Mekke yönetimleri arasında gerçekleşecek herhangi bir savaşta en azından tarafsız kalma anlaşmaları yapıldı. Böylece Mekke’nin Şam ticaret yolunun kontrolü Medine İslam Cumhuriyetine geçti. Mekke ile Taif arasında bulunan Nahle bölgesine yapılan askeri harekâtla Hz.Muhammed@, Mekke’nin doğu istikametindeki ticaret yolunu da kontrol altına almaya çalıştı. O’nun bu politikasının nihai amacı, Mekke’yi teslim almaktı. Mekke’nin yaşam kaynağı olan ticaret yolları Medine’nin kontrolü altına alındığı takdirde Mekke’nin teslim olmaktan başka çaresi kalmayacaktı. Mekke yönetimi kendisini tüm Arap yarımadası kabileleri nezdinde etkili ve onları kendi tarafında görmenin rahatlığı ile yavaş davranırken, Medine yönetimi erken davrandı ve Mekke’yi çevreleme politikasında başarı elde etti. Gelinen durumun Mekke’nin aleyhine gelişmesi nedeniyle Mekke Müşrik Yöneticileri ne yapacaklarını şaşırdılar. Hz.Muhammed’in safında yer alan müminler ise elde ettikleri başarılarla övünç duyulacak şerefli bir pozisyon yakalamışlardır. Böylece onlar şirk sistemine karşı çıkmakla büyük bir günaha girdikleri / yanlış yaptıkları şeklinde müşriklerin suçlamalarından arınmışlardır. RAHMAN, RAHİM ALLAH ADINA 1-3- İnkâr eden ve Allah yolundan alıkoyanlar ne yapacaklarını şaşırmıştır. İman eden, ıslah edici amellerde bulunan ve Rableri tarafından bir hak olarak Muhammed'e indirilene inananların ise kusursuz / günahsız oldukları ortaya çıkmış, durumları düzeltilmiş, şanları ve şerefleri yükseltilmiştir. (Allah'ın) bunu böyle yapmasının sebebi, inkâr edenlerin batıla uymaları / yanlış yolda olmaları, iman edenlerin ise Rablerinden gelen gerçeğe tabi olmalarıdır. İşte, Allah insanlara, hal ve pozisyonlarını böyle temsille açıklar. (Muhammed Suresi 1-3) 11.2. Çevrelenmeyi Kırmak İçin Mekke’nin Karşı Harekâta Geçme Çalışmaları Hz.Muhammed’in@ Mekke’yi teslim almak için gerçekleştirdiği çevreleme harekâtına Mekke müşrik yönetiminin eli kolu bağlı durmayacağı da çok açıktı. Hayat kaynağı olan ticaret yollarının ele geçirilmesi karşısında Mekke’nin harekete geçerek Medine’nin üzerine askeri bir harekât gerçekleştireceği görünmekteydi. Bu nedenle Mekke’nin gerçekleştireceği askeri bir saldırı karşısında Cenab-ı Hak müminleri savaşa teşvik etti. O, herhangi bir savaş durumunda müşrik ordularıyla karşı karşıya geldiklerinde vuruşmaktan geri kalmamaları ve onları öldürmeleri talimatını verdi. Cenab-ı Hak ayrıca müminlerin savaştan galip çıkmaları halinde onları esir etmelerini, ancak geçmişte müminlere yaptıkları zulümlerden dolayı esirlerden intikam almamalarını ve o esirleri karşılıklı ya da karşılıksız salıvermelerini bildirdi. Cenab-ı Hakk’ın yaptıkları zulümler nedeniyle inkârcılardan bizzat intikam alabileceğini ama bu cezalandırmayı müminler eliyle yapmayı dilediğini bildirdi. Böylece insanların aynı zamanda birbiriyle sınandığını belirtti. Rabbimiz kendisinin yolunda ölen ve öldürülen kimselerin çaba ve gayretlerini boşa çıkarmayacağını, onlara rehberlik yaparak üstün bir duruma getireceğini ve ahirette de cennetle ödüllendireceğini de belirtti. 4-6- Artık inkârcılarla savaş için karşı karşıya geldiğiniz zaman, onları bozguna uğratıp iyice üstün gelinceye kadar boyunlarını vurun / öldürün, kalan sağları ise esir edin ve sıkıca bağlayın. Savaş bitince de onları ya lütuf olarak karşılıksız salın ya da fidye karşılığı salıverin. Böylece onlar harp ağırlıklarını / silahlarını bıraksınlar. Eğer Allah dileseydi onlardan bizzat intikam alırdı. / onları yaptıkları zulme karşılık cezalandırırdı. Fakat bunu sizi birbirinizle imtihan ederek gerçekleştirir. Allah yolunda öldürülen / öldüren / savaşan kimselerin amellerini asla boşa çıkartmaz. Allah, onları muratlarına erdirecek, gönüllerini şad edip durumlarını düzeltecek ve onları, kendilerine tanıttığı cennete girdirecektir. (Muhammed Suresi 4-6) 11.3. Medinelilerin Savaşa Teşvik Edilmeleri Müminlerin Allah’a yardım etmeleri halinde yani İlahi öğreti çerçevesinde kurulan ve Hz.Muhammed’in@ önderliğindeki İslam Cumhuriyeti’nin zafer kazanması için gayret göstermeleri halinde Allah’ın da kendilerine yardım edeceğini Cenab-ı Hak bildirir. Cenab-ı Hak aynı zamanda bu gayreti gösterenlerin ayaklarını sabit kılacağını ve müşrikleri yendireceğini taahhüt eder. Müminlerin Allah yolunda savaşmaları halinde Mekke müşriklerinin yenileceğinin en önemli göstergesinin onların müminlerin başarılı askerî harekâtlar sonucunda Arap kabilelerinden elde ettikleri müttefiklikler karşısında ne yapacaklarını şaşırmış olmalarıdır. Onlar bütün engellemelerine rağmen Hz.Muhammed’in@ hareketini durduramamışlardır. Onlar gurur kibir yaparak Cenab-ı Hakk’ın ortaya koyduğu hak, hukuk ve adalet eksenindeki düsturlarını beğenmeyip reddetmişlerdir. Onların bu zalimce ve kibirli hareketleri insanlar tarafından hoş karşılanmamıştır. Bu nedenle Hz.Muhammed’in@ toplumlara adalet, selamet, merhamet, huzur temin etmek için geliştirdiği hareketi engellemek için gösterdikleri bütün çabalar boşa çıkmıştır. 7-9- Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz O'da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar. İnkâr edenlerin sonu ise yıkım, felaket ve rezilliktir. Allah onlara ne yapacaklarını şaşırtmaktadır. Bu, şüphesiz onların, Allah'ın indirdiklerini beğenmediklerinden dolayıdır. O (Allah) da onların (hakkı) engelleme eylemlerini boşa çıkarmıştır. (Muhammed Suresi 7-9) 11.4. Münafıkların Savaşa Karşı Çıkma Gayretleri Medine’deki münafıklar ve Yahudilerin bazı ileri gelenleri ise Mekke müşriklerinin yenilecekleri iddiasını kabul etmiyorlardı. Cenab-ı Hak ise Mekkelilerin yenileceklerine delil olarak tarihteki zalim yönetimlerin yıkılıp gittiklerini söyler ve onlardan geriye kalan kalıntılara işaret eder. Kendisinin zulmeden toplumları yerle bir ettiğini bildirir. Mekkeli müşriklerin de onlar gibi yok edileceğini belirtir. Haktan, adaletten, merhametten ve huzurdan yana olanların Allah yanlılarını destekleyeceklerini böylece Allah’ın müminlerin koruyucusu ve destekçisi olacağını ama zalimlerin kimseden destek bulamayacağını ifade eder. Tarihte Mekke müşriklerinden çok daha güçlü nice imparatorlukların yaptıkları zulüm nedeniyle yıkılmış olduğunu da ilave eder. Dolayısıyla Hz.Muhammed’i@ ve müminleri Mekke’den çıkaran Mekkelilerin gözde büyütülmemeleri gerektiğini belirtir. Onların da rahatlıkla yenilebileceği ve tarih sahnesinden silineceğini ifade eder. Sonunda da müminlerin içinde baldan ırmakların aktığı, sütten ırmakların aktığı, tertemiz suların aktığı ve şaraptan ırmakların aktığı cennetlere yerleştirileceği, diğer taraftan Hz.Muhammed’in@ bu politikasına karşı olan münafıkların ise ateşte ebedi kalacakları ve kaynar sudan içeceklerini söyler. Cenab-ı Hak, münafıkların bu cezayı almasının sebebini ise, onların heva ve heveslerine uyarak zalimleri desteklemesi, müşrik Mekkelilerle gizli gizli görüşüp Hz.Muhammed’in@ aleyhine planlar kurmaları olduğunu bildirir. 10-15- Peki onlar, yeryüzünde yolculuk edip kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğuna bakmıyorlar mı? Allah, onları yerle bir etmiştir. Bu kâfirlere de onların benzerlerini yapacaktır. Bu böyle olacaktır. Çünkü Allah iman edenlerin mevlâsıdır. / velisidir. / koruyucusudur. / yardımcısıdır. İnkâr edenlerin ise mevlâsı / velisi / koruyucusu / yardımcısı yoktur. Şüphesiz Allah, iman edip ıslah edici eylemlerde bulunanları, altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. İnkârcılar ise, hayvanlar gibi yer, içer ve zevk almaya bakarlar. Fakat sonunda onların varıp konaklayacakları yer ateştir. Seni yurdundan (Mekke’den) çıkaran hemşerilerinden (askeri, ekonomik ve siyasi güç olarak) daha kuvvetli nice memleket halkını yok ettik de onlara yardımcı olan / kurtaran kimse çıkmadı. Peki, şimdi Rabbi tarafından bahşedilen apaçık bir delil (ki müminlerin halihazırda geldikleri pozisyon münafık Medinelilere apaçık bir delildir) üzerinde bulunan kimse, işinin kötülüğü kendisine süslü gösterilen ve hevalarına uyan kimseler (münafıklar / Yahudi şeytanlar) ile bir olur mu? Kendini koruyanlara / Takvalı davrananlara vaat edilen cennetin özellikleri: “Orada tadı, kokusu ve vasıfları bozulmayan tertemiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Ayrıca onlara orada her çeşit meyve vardır. Bir de Rablerinden mağfiret vardır.” Hiç bunlar (bu nimetlerle ödüllendirilen) ateşte ebedi olarak kalacak olan ve kaynar su içirilip de bağırsakları paramparça olan kimseler ile bir olur mu? (Muhammed Suresi 10-15) Söz konusu münafıklar ve Yahudiler, Hz.Muhammed’in@ konusunda izlenecek politika konusunda mescitte (mecliste) verdiği nutku dinlerler sonra da müminlerin morallerini bozmak için onun nutku ile alay ederlerdi. Halbuki Hz.Muhammed’in@ nutkunda belirttiği hususlar ilahi ilkeler / sosyolojik ilkelerdi ve bu ilkeler Mekke’nin eninde sonunda yenilip yok olacağını gösteriyordu. Bu ilkeler, zulmeden hiçbir toplumun ayakta kalamayacağını bildiriyordu. Ama kalpleri hakikate kapanmış münafıklar hevalarına / arzularına uyarak kendileri saptığı gibi müminleri de alaylarıyla saptırmayı hesaplıyorlardı. Onların yaptıklarının yanlış olduğunu anlamaları için kıyametin gelmesi gerekiyordu. Yani toplumsal olarak kıyametlerinin koptuğu ve böylece Mekke yönetimi yıkıldığında tercihlerinin ne kadar yanlış olduğunu anlayacaklar fakat o zaman iş işten geçmiş olacaktı. 16-18- Onlardan (münafıklardan ve/veya Yahudilerden) sana kulak verenler de vardır. Öyle ki onlar, senin yanından çıktıkları zaman, kendilerine ilim verilenlere (müminlerin ileri gelenlerine), “O, demin ne dedi?” dediler. İşte onlar, sürekli kendi hevalarına / arzularına uydukları için Allah'ın kalplerini damgaladığı kimselerdir. Doğru yola yönelenlere gelince Allah onların başarılarını artırmakta ve onlara kendilerini koruma / muhafaza yollarını göstermektedir. Artık onlar (müşrikler ve münafıklar), hezimet saatinin kendilerine apansızın gelmesinden başkasını mı gözlüyorlar? İşte, onun alâmetleri / işaretleri gelmeye başlamıştır bile. Fakat o hezimet saati kendilerine geldiği zaman, öğüt alıp düşünmeleri neye yarayacak ki? (Muhammed Suresi 16-18) Cenab-ı Hak, Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin Allah’a sarılmalarını, birlik ve beraberliklerini asla kaybetmemelerini belirttikten sonra savaş / cihat politikasının başarılı olması için dua etmelerini ister. Zafere erdikleri zaman o münafıkların ve Yahudilerin müminleri yanlış politika izlemekle suçlamaları elbette son bulacak ve onlar rezil olacaklardır. Cenab-ı Hak, müminlerin duruşunu, niyetlerini, samimiyetlerini ve neyi hedeflediklerini bildiği için savaştan zafer ile çıkmasını sağlayacağını bildirir. 19- Öyleyse, Allah'tan başka ilâh tanıma! Kendi günahın için, mümin erkekler ve mümin kadınlar için bağışlanma dile. / Yanlış olduğu şeklinde suçlandığınız politikanızın başarılı olması, zafere ermeniz ve böylece onların suçlamalarının son bulması için Allah’a yalvarın. ([1] ) Çünkü Allah sizin durduğunuz konumu ve duruşunuzu gayet iyi bilmektedir.(Muhammed Suresi 19) 11.5. Müminlerin Savaş Konusunda Kararlılıkları Müminler Mekke müşrikleri ile savaşmak için gerekli talimatların verilmesini canı gönülden arzu etmekteyken, münafıklar böyle bir talimatın gelmesi halinde ölüm korkusu ile sersemleşirler. Hâlbuki onlarında müminler gibi Allah’a sadakat göstererek savaş emrine uygun davranmaları kendileri için daha hayırlı olacaktı. Ama öyle davranmadılar. Hâlbuki onlar Medine İslam Cumhuriyetinin kuruluşu için imzaladıkları Anayasal Sözleşme/ Medine Vesikası gereği Medine’nin savunmasına hep birlikte katılacaklarına ant içmişlerdi. Fakat şimdi gösterdikleri savaş karşıtlığı tavır ve davranışları ile kendilerini ve kabilelerini / soylarını korumaya bile karşı çıkmaktaydılar. Şayet yetki onlarda olsa onlar Mekke müşrik yönetimi ile savaşmayacaklar, Mekkelilerin Hz.Muhammed’i@ ve müminleri yok etmelerine göz yumacaklar ve tekrar eski şirk sistemlerine dönüp eskiden olduğu gibi Medine’yi anarşiye ve iç kargaşaya atacaklardı. Hz.Muhammed’i@ mücadelesinde yalnız bırakarak onun yenilmesine yol açacak eylemlerde bulunmak eski şirk sistemine dönüş demek olacağı çok açıktır. Böyle bir durumda Medine’deki kabilelerin tekrar birbirleri ile kıyasıya savaşan ve birbirlerini öldüren bir sürece yuvarlanacağı muhakkaktır. 20-22- İman edenler, “Keşke bir sure indirilse” derler. Fakat kalplerinde hastalık bulunan münafıkların ise içerisinde savaşa ilişkin hüküm / talimatların açık bir şekilde belirlendiği bir sure indirildiği zaman, ölüm korkusuyla baygınlık geçiren bir kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Hâlbuki onların (tıpkı müminler gibi) itaat ederek savaş emrine olumlu cevap vermeleri en uygunu olurdu. Sonra iş ciddiye binince de Allah'ın emrine sadakat gösterselerdi, kendileri için daha hayırlı olurdu. (Ey münafıklar) Demek yönetimi ele geçirip bu dinden / politikadan geri dönmeyi ve böylece ülkeyi / yeryüzünü tekrar anarşiye / kargaşaya / fesada sürüklemeyi ve tesis edilmiş birlik-beraberlik-akrabalık bağlarını parçalamayı umuyorsunuz? Bunu nasıl düşünebilirsiniz? (Muhammed Suresi 20-22) 11.6. Münafıkların ve Yahudilerin Bazı İleri Gelenlerinin Mekke Müşrikleri İle Gizli İş birliği İçerisinde Olmaları Münafıklar ve Yahudiler, Kur’an’ın / ilahi öğretinin mesajları üzerine kafa yormadıklarından ve sefil, rezil arzularının peşine düştüklerinden dolayı akıbetlerinin felakete gittiğini göremiyorlardı. Onların adeta kulakları sağır, gözleri kör ve kalpleri de kapanmış durumdaydı. Şeytan onlara rehberlik yaparak gittikleri yanlış yolu güzel göstermekteydi. Hz.Muhammed@ Medine’ye başkan olduktan ve uygulamaları ile toplumda huzuru ve güveni tesis etme girişimlerine başladıktan sonra, münafıklar bu uygulamalardan hoşnut olmamışlardı. Hz.Muhammed’in@ iktidardan indirilmesi ve tekrar eski şirk sistemine dönülmesi için Mekke müşrik yönetimi ile gizlice irtibata geçmiş ve onlarla işbirliği yapma konusunda anlaşmışlardı. Onlar bu iş birliği görüşmelerinin gizli kaldığını sanıyorlardı fakat her şeyi bilen Cenab-ı Hak bu durumdan elçisini bir vesile ile haberdar etmişti bile. Onlar düşmanla girdiği iş birliği ile yaptıkları ihanetlerin bedelini çok ağır bir şekilde ödeyeceklerdi. Görevli güçler / melekler onlara bunun hesabını soracaklardı. Onların İslam Cumhuriyeti aleyhine yaptıkları ihanet girişimlerini ve tuzaklarını Allah boşa çıkaracaktı. Onlar kendilerini gizlediklerini sanıyorlardı. Fakat konuşmaları, mimikleri, hal ve hareketleri kendilerini ele veriyordu. Cenab-ı Hak dilese onların yaptıklarını bilfiil gösterebilir ama buna gerek bile yoktu. Onlar kendi kendilerini ele veriyorlardı zaten. 23-30- İşte onlar öyle kimselerdir ki, Allah onları lanetlemiştir. Böylece onları hakka karşı sağırlaştırmakta, gerçek karşısında da gözlerini kör etmektedir. Peki, öyle olmasaydı, Kur’an’ı hiç düşünmüyorlar mıydı? Yoksa kalpleri üzerinde kilitleri mi var? Şüphesiz doğru yol kendilerine apaçık belli olduktan sonra gerisin geri inkâra dönen kimseleri şeytan ayartmış ve onları boş hayallerin peşine düşürmüştür. Bu, onların (münafıkların), Allah'ın indirdiğini beğenmeyenlere (Mekke müşriklerine ve / veya Yahudilerin şeytanlarına), “Bazı işlerde biz size itaat edeceğiz” demeleri sebebiyledir. Oysa Allah onların gizli görüşmelerini bilmektedir. Peki, melekler / görevli güçler onların yüzlerine ve sırtlarına vura vura canlarını alırken halleri nice olur? Bu, onların Allah'ı gazaplandıran şeylere uymaları ve O'nun rızasını beğenmemelerinden dolayıdır. Bu yüzden Allah, onların amellerini boşa çıkarmıştır. Yoksa kalplerinde hastalık olan münafıklar, içlerinde gizledikleri kinlerini Allah’ın hiç açığa çıkarmayacağını mı sandılar? Eğer Biz dilersek, onları sana gösteririz ve böylelikle sen de onları simalarından tanırsın. Andolsun zaten sen, onları sözlerinin üslubundan da tanırsın. Allah ise bütün yaptıklarınızı bilir. (Muhammed Suresi 23-30) Savaş halleri aynı zamanda birliğe, beraberliğe, kardeşliğe, adalete, barış ve huzura samimiyetle inananlar ile yapmacık olarak inandığını söyleyenlerin ama aslında toplumun birbirine düşmesinden, kavga ve anarşiden beslenen kimseleri ayırt etmek için birer turnusol görevi görürler. Cenab-ı Hakk, kullarını savaş hali zorluklarıyla imtihan eder ve ilahi değerler uğruna zorluklara tahammül edenlerle bu değerlere inanıyormuş gibi görünen ama zor zamanlarda hemen zalimlerden yana olanları ortaya çıkarır. 31- Andolsun Biz, içinizden cihat edenleri ve sabredenleri ortaya çıkarıncaya ve kalplerinizin derinliklerinde gizlediklerinizi açığa çıkarıncaya kadar sizleri belalandıracağız. /denemeye tabi tutacağız. (Muhammed Suresi 31) 11.7. Müminlerin Azim ve Sebatlarının Güçlendirilmesi ve Savaş Stratejisi Verilmesi Cenab-ı Hak, müminlere moral vermek için Mekke müşrikleri ile savaşıldığında müşriklerin müminlere zarar veremeyeceklerini, münafıkların da hiçbir şekilde zarar veremeyeceklerini, onların müminlerin aleyhindeki çabalarının boşa gideceği müjdesini verir. 32- Kuşkusuz, şu inkâr edip, Allah'ın yolundan alıkoyanlar ve kendilerine doğru yol açıkça belli olduktan sonra peygambere karşı gelip zorluk çıkaranlar (münafık ve/veya Yahudiler) Allah'a hiçbir zarar veremezler. O (Allah), onların gayretlerini boşa çıkaracaktır. (Muhammed Suresi 32) Cenab-ı Hak, savaşa çıkıldığında müminlerin Kendisine ve elçisine itaat etmelerini emreder. Aksi takdirde çabaların boşa çıkacağını bildirir. Müşrik düşmanların ise asla bağışlanmayacağını belirttikten sonra müminlerin savaş sırasında asla gevşeklik göstermemelerini ve savaşta üstün geldikleri zamanda düşman tam teslim olmadan barışa yanaşmamaları talimatını verir. Düşman safında savaşan taraflar dikkate alındığında bu talimat oldukça önemlidir. Zira düşman safında müminlerin babaları, oğulları ya da yakın akrabaları bulunduğundan üstün konuma gelindiğinde “bu kadar yeterli, artık kan dökmeyelim, barış yapalım” şeklinde söylemler sarf edecek müminler bulunabilir. Fakat bu durum çok tehlikelidir. Savaş birden yön değiştirip galipken mağlup duruma düşülebilir. Bu nedenle savaşta merhametli davranışın uygun olmadığı müminlere tembihlenir. 33-35- Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygambere itaat edin de amellerinizi boşa çıkarmayın. Muhakkak ki, inkâr edip, Allah'ın yolundan saptıran, sonra da inkârcı olarak ölen kimseleri Allah asla mağfiret etmeyecektir. Bu nedenle sakın gevşeklik etmeyin de siz üstün iken düşmanı barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir ve amellerinizi asla eksiltmeyecektir. (Muhammed Suresi 33-35) 11.8. Savaş İçin İslam Ordusunun Donatılmasına Teşvik Cenab-ı Hak, elçisinin savaş emri verdiği zaman müminlerin orduyu donatmak için maddi fedakârlıkta bulunmalarını ister. Dünya hayatının gelip geçici olduğunu dolayısıyla dünyevi menfaatler uğruna kararlı duruşun bozulmaması gerektiği, eğer Elçiye@ sadakatle bağlanıp emirleri yerine getirilecek olursa Kendisinin yapılan fedakârlığın ödülünü vereceğini bildirir. Müminler ordunun donatılmasında yapacakları yardımın kapsamı konusunda tereddüt yaşadılar. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, müminlerin yapacakları maddi fedakârlığın kapsamını belirledi. Onların tüm mallarını / mülklerini orduya bağışlanmasının istenmediği açıklanarak bağışların kişilerin samimi olarak yapabilecekleri yardımlardan ibaret olduğunu belirtti. Zaten müminlerden tüm mal ve mülklerinin feda edilmesi talep edilseydi o takdirde kendilerinden istenen fedakârlığı yapmayacakları / yapamayacakları da çok açıktı. Böyle bir talebe onlar karşı çıkacaklar ve cimrilik edeceklerdi. Kendi aleyhlerine bir karşı çıkış ve cimrilik olmasına rağmen bunu yapacaklardı. Müminler zenginliğin yolunun Allah yolunda fedakârlıktan geçtiğini bir türlü düşünemiyorlardı. Bu âlemde her ne varsa Allah’a ait olduğunu, insanların hiçbir şeye sahip olmadığını insanoğlu bir anlasa, bu türden cimriliği yapmayacaklardı. Cenab-ı Hak bu hususu Medinelilere anlatmaya çalıştı ve Allah yolunda savaşmaya ve bu uğurda fedakârlık yapmaya davet etti. Şayet Medineliler bundan kaçınacak olurlarsa onların yerlerine Kendi yolunda savaşacak başka toplumlar getireceği tehdidini de yaptı. O toplumların Medineliler gibi olmayacağını da bildirdi. Şüphesiz Allah’ın her şeye gücü yeter. 36-38- Muhakkak ki şu kısa vadeli yaşamınız / dünya hayatınız, ancak bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Eğer iman eder ve takvalı davranırsanız / kendinizi korursanız Allah size ödüllerinizi verecektir. Sizden bütün mallarınızı da sarf etmenizi istemez. Eğer Allah, sizden onları [mallarınızın tümünü] sarf etmenizi isteyip de sizi zorlasaydı cimrilik eder ve buna karşı çıkardınız. İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağrılıyorsunuz. Fakat içinizden kimileri cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse, o ancak kendi şahsiyetinden cimrilik etmiş olur. Allah zengindir, siz ise fakirlersiniz. Eğer siz yüz çevirirseniz Allah sizin yerinize başka bir toplum getirir. Sonra onlar, sizin gibi olmazlar. (Muhammed Suresi 36-38) İslam Ordusunun donatılması için yapılan teşvik kapsamında uyarılara rağmen bazı kimseler mızmızlık yapıyorlardı. Onlar Muahat (Kardeşlik) kurumu ile Mekke’den gelen muhacirlere evlerini açtıklarını, geçimliklerini paylaştıklarını ama hala kendilerinden fedakarlık yapmalarının beklendiğini, bu fedakarlık sürecinin daha ne kadar devam edeceğini, vaad edilen fethin bir an önce gelmesini ifade ediyorlardı. Tahammül sınırlarını zorlayan bu fedakarlıklara artık bir son verilmesini talep ediyorlardı. Medine’nin yok oluşunu önleyen İslam sistemi sayesinde kendilerine yapılan bu iyilik karşısında nankörlük gösteren bu günahkar kimselere de bir cevap verilemesi gerekiyordu. Cenab-ı Hak, İnsan Suresi’nin son ayetlerini bu amaçla inzal eder ve elçisine bu kimselerin isteklerine boyun eğmemesini, kendisine sığınmasını emrederken paylaşma / infak konusunda ayak sürüyen bu kimseleri de ikaz eder. Onlara acele etmemelerini belirtir. Eğer sabretmeyip acele ederlerse kendilerini çok zor günlerin beklediğini ifade eder. İslam Cumhuriyetinin mevcut kurumlarıyla oluşturulan yapısının çok sağlam olduğunu, ama ilerideki durumlara / gelişmelere bağlı olarak bu yapıda değişikliğe gidilebileceğine vurgu yapar. Ve bu yapıyı değiştirmenin vaktini Cenab-ı Hakk’ın tayin edeceği belirtilir. Allah’ın bunu böyle dilediği ve başka bir seçeneğin olmadığı ifade edilerek müminlerin bu yapısal değişikliği yapmaktan başka çarelerinin olmadığına işaret edilir. 23-31- Gerçek şu ki, Kur’an’ı sana peyderpey / zaman zaman Biz indirdik Biz! Öyleyse Rabbinin hükmüne sabret. Onlardan hiçbir günahkar veya nanköre boyun eğme. Sabah-akşam (daima) Rabbinin adını an. Gecenin bir bölümünde de O’na secde et ve geceleri uzun uzun O'nu tesbih et. Onlar aceleciyi seviyorlar da (acele ettikleri takdirde) gelecekte kendilerini bekleyen ağır / zor günü umursamıyorlar. Onları Biz yarattık ve bağlarını / yapılarını çok sağlam yaptık. Dilediğimiz zaman da benzerleriyle sürekli değiştiririz. Muhakkak ki bu, bir hatırlatmadır. Artık dileyen Rabbine giden bir yol tutar. Allah’ın dilemesi budur! Siz ancak bunu dileyebilirsiniz! Çünkü Allah, herşeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. O dilediğini rahmetine sokar. Zâlimlere ise, acıklı bir azap hazırlamıştır. (İnsan Suresi 23-31) [1] Hüseyin et Tabatabai; El Mizan fi tefsiril Kur’an

  • Bölüm 12:BEDİR SAVAŞI | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 12 BEDİR SAVAŞI 12.1. Ebu Cehil ve Ebu Süfyan’ın Kurduğu Tuzak Mekke Yönetimi Hz.Muhammed’in@ Bedir çevresindeki kabileler üzerine yaptığı askeri operasyonları müteakiben imzaladığı savunma işbirliği anlaşmalarına bakarak peygamberimizin ne yapmak istediğini anlamıştı. Hz.Muhammed’in@ Mekke’yi çevreleme harekatına karşı şayet onu ve taraftarlarını tamamen yok etmeyecek olurlarsa Mekke’nin yaşam kaynaklarının kurutulacağını görmüşlerdi. Mekke’nin teslimiyetine kadar gidecek bu sürece dur demek için Ebu Cehil ve Ebu Süfyan şeytani bir plan hazırlığına giriştiler. Hz.Muhammed’i@ ve müminleri bertaraf ederek Medine İslam Cumhuriyetini yıkmayı hedefleyen bu plan şöylece özetlenebilir; “Bütün Mekke’lilerin katılım sağladığı ve hicret etmiş müminlerin Mekke Yönetimince el konulan mallarla birlikte zengin bir kervan düzenleyip Şam’a gönderilecek. Söz konusu kervandan haberdar olan Hz.Muhammed@ ve müminler harekete geçecek ve gasp edilen mallarını Mekkelilerden geri almayı hesap edecekler ve Bedir’e sadece muhacirlerden oluşan askeri bir birlik gönderecekler. Bu harekât sadece muhacirlerin gasp edilen mallarını geri almak için düzenlenecek bir harekât olacağı için Medinelilerin bu harekâta iştirak etmeyeceklerini düşündüler. Kervan yem olarak kullanılmak suretiyle Hz.Muhammed@ ve az sayıdaki muhacirden oluşan İslam Ordusu Medine’den çıkacak ve Bedir’e gelecekti. Diğer taraftan kervana Hz.Muhammed’in@ saldıracağı haberi Mekke’ye yayılacak ve kervanı kurtarma, Hz.Muhammed’in@ Şam ticaret yolundaki kontrolüne (çevrelemeyi kırma) son verme adına tüm Mekkelilerin ve çevresindeki kabilelerin iştirak edeceği büyük bir Mekke ordusu oluşturulacak ve Bedir’e gönderilecek. Hazırlanacak bu büyük orduya Hz.Muhammed’in@ ordusu karşı koyamayacak veya kaçıp canlarını kurtaracaklar ya da orada imha edilecekler. Hz.Muhammed@ ve muhacirlerden oluşan İslam Ordusu savaştan kaçarsa veya Medine’den hiç çıkmazsa o takdirde Hz.Muhammed’in@ çevreleme politikası boşa çıkarılmış olacaktı. Böylece Medine Yönetimi itibarsızlaştırılacak, İslam iktidarı yıkılacaktı. Bedir bölgesindeki kabileler yeniden Mekke’ye bağlanarak Şam yolunun güvenliği yeniden sağlanacaktı. Hz.Muhammed@ ve müminler öldürülecek olurlarsa kendileri açısından büyük bir sorun ortadan kaldırılmış olacaktı. Sonuç hangisi olursa olsun Mekke müşrik yönetimi Şam ticaret yolunun güvenliğini yeniden tesis etmiş olacaktı.” Mekke müşrik yönetimi planı uygulamaya koydu. Şam’a tüm Mekkelilerin iştirak ettiği büyük bir kervan tertip etti. Kervanın başına Ebu Süfyan geçti. Kervanın cazibesini artırmak için mali değeri çok yüksek mallar yüklendi. İlave olarak Medine’ye göç etmiş müminlerin gasp ettikleri mallarını da kervana dâhil ettiler. Yaklaşık 1500 devenin bulunduğu kervana sayıları 40 civarında bir muhafız birliği eşlik ediyordu. Kervan Şam’a giderken gizliliğe önem verilmesine karşın Şam’dan dönerken kervan hakkında sürekli çevreye reklam yapıldı. Amaç Hz.Muhammed’in@ bu kervandan haberdar olması, aynı zamanda bu kervanda müminlerin gasp edilen mallarının mali değerinin yer aldığı bilgisi ile muhacir müminlerin kervana saldırmalarının sağlanması idi. Kervan hakkında reklamı yapılan bilgiler ulaşır ulaşmaz Hz.Muhammed@ Talha bin Ubeydullah ve Said bin Zeydi gerekli istihbaratı almak için bölgeye gönderdi. Elde edilen istihbarata göre kervan Şam’dan hareket etmişti. Muhacir müminler hemen harekete geçip gasp edilen mal ve servetlerini Mekkelilerden geri almak ve Medine’deki durumlarını düzeltmek istediler. Medineliler ise geri durdular. Zira kendilerini ilgilendiren bir durum yoktu. Mal kendilerinin değildi. Kervan muhafızları sayısının azlığı da muhacir müminlerin rahatlıkla hakkından gelebilecek seviyede olduğu için önemsemediler. Onlar herhangi bir harekât hazırlığında olmadıkları gibi katılmaya yönelik söylemlere de “bize bu harekâttan bir fayda çıkmaz veya bizi ilgilendirmez zira mal onların (muhacirlerin) …” şeklinde karşılık veriyorlardı. Ebu Süfyan ve Ebu Cehil’in birlikte yaptıkları plan çalışmaya başlamıştı. Ebu Süfyan Kervan hakkında bilgilerin Medine’ye ulaştığı ve Medine’deki muhacirlerin kervana saldırma niyetinde olduğu bilgisini alır almaz Dumdum bin Amr el Gifari’yi Mekke’ye gönderdi. Kervanın Medinelilerin eline geçtiğini ve derhal Mekke ordusunun harekete geçmesini istedi. Dumdum bin Amr Mekke’ye gelir gelmez büyük bir felaket tellallığı yaptı. Hz.Muhammed@ Mekke’nin tüm mal varlığına çökmüştü. Mekkeliler de büyük bir öfke patlaması yaşandı. Ebu Cehil bu öfkeyi daha da körükledi ve Mekkelileri savaşa teşvik etti. Artık bu sorunu kökten çözmenin vaktinin geldiğini ve bu ayak bağından kurtulmanın kaçınılmazlığını haykırdı. Mekke’nin müşrik ileri gelenlerinin kışkırtması sonucunda Dumdum’un Mekke’ye haber getirmesini takip eden 2 gün içerisinde Mekkeliler savaş hazırlıklarını tamamladılar ve büyük bir ordu teşekkül ettirdiler. Ebu Cehil’in komutasında olacak Mekke ordusu 1300 kişi ([1] ) ile yola çıkmaya hazırdır. Orduda 700 develi süvari ve 100 atlı süvari mevcuttur. Teçhizat ve mühimmat açısından oldukça zengin bir ordu hazırlanmıştır. Mekke ordusu büyük bir gurur, kibir ve şaşa ile Mekke’den ayrılır. Bu durumu Cenab-ı Hak savaştan sonra Enfal Suresinde şu ayetlerle anlatır; 47 –48- Allah yoluna engel koymak için çalım satarak ve halka gösteriş yaparak memleketlerinden çıkanlar (Mekke müşrikleri) gibi olmayın. Allah onların bütün yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır. Hani o zaman Şeytan, onlara memleketlerinden bu çıkışlarını güzel göstermişti de "Bu gün insanlardan size galip gelecek yoktur, ben de sizin yanınızdayım." demişti……(Enfal Suresi 47-48) 12.2. Cenab-ı Hakk’ın Elçisine Tuzağı Fark Ettirmesi ve Müminlerin Uyarılmaları Muhacir müminler kervanla ilgili haberler üzerine heyecanla hazırlık yapmakta iken Mekke Ordusunun hazırlandığı ve yola çıkmak üzere olduğu haberi Medine’ye ulaşır. Hz.Muhammed@ bunun bir tuzak olduğunu anlamıştır. Mekke, kervanı yem olarak kullanıp Hz.Muhammed’i@ ve muhacirleri Medine’den çıkartıp imha etmek istemektedir. Durum anlaşılınca artık kervana saldırmanın bir anlamı kalmamıştır. Hatta kervana saldırmak yenilgiyi beraberinde getirecektir. Bu tuzağı boşa çıkarmanın yolu Medineli müminleri de İslam Ordusuna dahil ederek Mekke ordusu ile çarpışmaktır. Hz.Muhammed@ yeniden bir durum değerlendirmesi yapmak için Ensar ve Muhacirin ileri gelenlerini Mescid-i Nebevide toplar. Toplantıda konuyu müzakereye açar. Muhacir müminler kervanın peşine düşülmesine odaklanmışlardır. Kervan vurulacak olursa zahmet az, kayıp az, düşman zayıf fakat getirisi fazla olacaktır. Böylece onlar müşriklerin gasp ettikleri mallarını geri almış olacaklardı. Fazlası da ganimet olarak kendilerine kalacaktı. Ayaklarına kadar gelen fırsatı kaçırmak istemiyorlardı. Medineli Ensar ise Medine’de kalmak istediler. Hz. Peygamberi koruma sözü verdiklerini şayet Mekkeliler Medine’ye saldırırsa bu sözlerine sadık kalacaklarını ancak kervanlarını korumak için Bedir’e doğru gelmekte olan Mekke ordusu ile savaşmak istemediklerini belirttiler. Peygamberimiz ise Ensar ve Muhacirler hep birlik olup kervan yerine Mekke ordusu ile savaşılması gerektiğini söyledi. Kervanın bir tuzak / yem olduğunu ve savaşın kaçınılmazlığını ifade etti. Önce kervana saldırmanın tehlikelerini de anlattı. Kervana saldırırken güvenliğin kaybolacağı, ordunun güçten düşeceğini, ele geçen ganimet malları ile sevinip, onu kaybetme korkusu ile mümin askerlerin savaşa asılmayacağını ([2] ) belirtti. Mekke ordusunun çok güçlü geldiğini ve onların devreye girmesiyle ganimeti kazanmak şöyle dursun canlarının dahi tehlikede olacağını sözlerine ekledi. Peygamberimiz aldığı istihbaratı mümin ileri gelenlerle paylaştı ve bu istihbarat uyarınca kervanın bir tuzak olduğu sonucuna vardığını söyledi. Söz konusu istihbarata göre; “kervanın müminlerce ele geçirildiği Mekke’ye acilen ulaştırılmıştı ve bu haber uyarınca Mekkeliler gaza getirilerek büyük bir ordu teşekkül ettirilmişti” peygamberimiz yalan habere göre Mekke’nin bir ordu oluşturma amacının kervanı korumak olamayacağını ifade etti. Onların hedeflerinin Medine İslam Cumhuriyetini yıkmak olduğunu söyledi. Bu durumda İslami Yönetimi korumanın temel amaç olması ve bu savaşa herkesin iştirak etmesi gerekliliğini ortaya koydu. Kervanın asla hedefe alınmamasını, şayet Mekke ordusunu yenecek olurlarsa Medine İslam Yönetiminin bölgedeki meşruiyetinin fiilen sağlanacağını vurguladı. Kervana saldırılacak olursa bunun yok oluş manasına geleceğini söyledikten sonra hiçbir hareket yapılmayacak olursa Medine İslam Cumhuriyetinin zaaf içerisinde olduğu propagandası yapılacağı gibi büyük emeklerle vücuda getirilen Mekke’yi çevreleme politikasının da çökeceğini belirtti. Mekke ordusu ile savaşmaktan başka çarenin olmadığı ve bu savaşın bir varoluş savaşı olduğunu vurguladı. Müminleri içinde bulundukları durumu anlamaya ve Allah ve Resulünün tercihine uymaya davet etti. Emredersiniz deyip de emre itaatsizlik yapan münafık ve Yahudiler gibi olmamalarını istedi. Cenab-ı Hak elçisini desteklemek için Enfal Suresinin aşağıdaki ayetlerini inzal etti; 20 – 23- Ey iman edenler, Allah'a ve Resul’üne itaat edin. İşitip durduğunuz halde onun emirlerinden yüz çevirmeyin! Emre kulak asmadıkları halde “emredersin!” / "işittik" diyenler gibi olmayın! Çünkü yeryüzünde dolaşan canlıların Allah katında en aşağılık olanı aklını kullanmadığı için Allah ve Resulünün emirlerine sağır ve dilsiz kesilenlerdir. Allah onlarda hayır görseydi onlara emirlerini dinletirdi. Fakat buna rağmen onlar emirlere yine de aldırmaz arka dönerlerdi. (Enfal Suresi 20-23) Hz.Muhammed@, kervana saldırmanın kendilerini yok oluşa götüreceğini ama Mekke müşrik ordusu ile yapılacak bir savaştan zafer ile çıkılacak olursa bunun Medine İslam Cumhuriyeti için fiili meşruiyetlerinin garantisi olacağını müminlere bildirir. Fakat kervana saldırılacak olursa yaşanacak hezimeti müteakiben çevreden ve Medine içinden gelecek baskılar ile yaşanacak fitne ve kargaşadan herkesin nasibini alacağını belirtir. Mekke’de iken müşrikler karşısındaki güçsüz pozisyon nedeniyle yaşanan eziyet ve işkencelerden sonra Cenab-ı Hakk’ın Medine’de bir İslam Cumhuriyeti ile onları Mekke Yönetimine karşı savaşacak güçlü bir pozisyona yükseltmesinin büyük bir lütuf olduğu üzerinde düşünülmesini ister. Cenab-ı Hak, müminleri Kendisinin ve peygamberinin çağrısına icabet etmeye çağırdı. Bu çağrının onları dirilişe götüreceğini bildirdi. Peygamberimiz bütün bu hususları aşağıdaki ayetlerle müminlere bildirir; 24 -26- Ey iman edenler! Sizi diriltecek hususlara çağırdığı zaman, Allah'a ve Resul’üne icabet edin. İyi bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. (İyilik veya kötülüğü tercihlerinize göre size yol verir.) Ve siz muhakkak O'nun huzurunda toplanacaksınız. (Sonunda da yaptığınız tercihlerinizin bedelini ödemek üzere O’nun huzurunda toplanacaksınız.) Öyle bir fitneden / kargaşadan/ anarşiden sakının ki, içinizden yalnızca zulüm yapanlara dokunmakla kalmaz. İyi bilin ki, Allah'ın cezası çok şiddetlidir. Yakın geçmişinizi hatırlayın, hani o zamanlar siz ülkenizde / yeryüzünde güçsüzdünüz, hor görülen bir azınlıktınız. İnsanların sizi ortadan kaldırmasından korkuyordunuz, Böyle bir pozisyondayken O, size barınacağınız yurt verdi, sizi yardımıyla destekleyip güçlü bir hale getirdi ve temiz rızıklar verdi ki şükredesiniz. (Enfal Suresi 24-26) Müminlerin gasp edilen mallarını Mekkeli müşriklerden geri almak için kervana saldırmak istediklerini peygamberimiz elbette bilmektedir. Ancak peygamberimiz bunun yanlış bir tercih olduğunu, mal ve evlatların imtihan olduğunu, Cenab-ı Hakk’ın emirlerine uymanın ve O’nun dininin egemen olmasının kendileri için daha hayırlı olduğunu belirtir. Hz.Muhammed@, şayet O’nun lütfettiği vatan ve egemenlik emanetine hıyanet etmeyip sahip çıkılacak olursa kervandaki mallardan daha hayırlısına kavuşulacağını ifade eder. Mekke müşrik ordusu ile savaşmayı değil de kervana saldırmayı tercih edecek olurlarsa bunun Allah ve resulüne hainlik yapma ve emanete ihanet olacağını vurgular. Müminlerin böyle bir hainlik yapmayıp Allah’ın tercihi doğrultusunda Mekke ordusu ile savaşılacak olursa O’nun kendilerine Furkan’ı (hakkın, haklının üstün geleceği ayrımı) ihsan edeceğini ve hatalarını görmezden geleceğini bildirir. Hz.Muhammed@ bütün bu hususları Cenab-ı Hakk’ın kendisine inzal ettiği aşağıdaki ayetler ile ifade eder. 27 – 29- Ey iman edenler! Allah'a ve Resul’üne hainlik etmeyin. Aksi takdirde size bahşedilmiş (vatan ve egemenlik) emanetlerinize bile bile hıyanet etmiş olursunuz. İyi bilin ki, mallarınıza ve evlatlarınıza yönelik tercihleriniz fitneye / kargaşaya / anarşiye sebep olacaktır. Allah katından olan (emirler) ise büyük mükâfata erişmenize sebep olacaktır. Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakınarak kendinizi korursanız, O, size bir furkan (hakkın batıla galip geldiği bir zafer) verir, günahlarınızı örter ve sizi bağışlar. Çünkü Allah büyük lütuf sahibidir. (Enfal Suresi 27-29) 12.3. Müminlerin İtirazlarına Karşı Peygamberimizin İkna Gayretleri Hz.Muhammed@ Mekke müşriklerinin sürekli tuzak peşinde olduğunu ve Mekke’deyken kurdukları tuzakları hatırlatır. Onların özellikle hareketin lideri olarak kendisini ortadan kaldırmak için uğraş verdiklerini ama Rabbinin inayetiyle onların kurdukları tuzakların hepsinin boşa çıktığını belirtir. Şimdi de onların yeni bir tuzak hazırladıklarını ve bu tuzak ile hedefin yine kendisi olduğu ve planlarına göre peygamberi Medine’den çıkarıp yakalamayı veya öldürmeyi ya da sürgüne göndermeyi amaçladıklarını ifade eder. Bu nedenle müminlerin akıllarını başlarına alıp kervan yemine kanmamalarını ister. 30- O kafirler, seni tutuklamak veya öldürmek veya sürgüne göndermek için sana tuzak kuruyorlar. (Daha önce de) onlar tuzak kurarlarken Allah da onların tuzaklarını boşa çıkarıyordu. Allah tuzakları boşa çıkaranların en iyisidir. (Enfal Suresi 30) Hz.Muhammed @ ve müminlerin Mekke’deki yaşamları sırasında müşrik inkarcılar öylesine azmış öylesine şımarmışlardı ki, peygamberimize inzal olan ilahi hakikatleri alaya alıyorlar ve onları küçümseyerek peygamberimizin yeni ve orijinal bir şey getirmediğini, isteseler bunları kendilerinin de söyleyebileceklerini / gündeme getirebileceklerini ama gerek olmadığını, onun söylediği değerlerin eskiden efsaneler yaratmış olmakla birlikte bugün için hiçbir değerinin olmadığını belirtiyorlardı. Hatta daha da ileri giderek bu değerlerin ilahi olamayacağını şayet bu değerler ilahi ise ve kendisi de Allah’ın bir elçisi ise gökten üzerlerine taş yağdırılmasını istiyorlardı. İlahi hakikatleri inkarları, hakka karşı azgınca tutumları, gurur ve kibirleri nedeniyle Cenab-ı Hakk’ın Mekke müşriklerini cezalandırması muhakkaktı ancak bunu elçisi onların içinde yaşarken yapması onun sünneti değildi. Ama şimdi elçisi ve müminler Mekke’yi terk ettikleri için artık onlara bizzat müminler eliyle bir ceza vermesinin zamanı gelmişti. Müminlere mallarının peşinde koşmak değil, Allah’a karşı edepsizlikte sınır tanımayan bu inkârcı topluluğa bir ders verme ve onların Allah’tan istedikleri acıklı azabı kendilerine getirme zamanı gelmişti. Onların artık Mescidi Haram’daki egemenliklerine bir son vermek gerekiyordu. Mescidi Haram’ın kurucu ruhuna uygun olarak yönetim işlerini ancak Allah’ın değerlerine saygılı olan müminlerce gerçekleştirilmesi gerekiyordu. Allah’ın ilkelerini tanımayan, hak- hukuk bilmeyen, zulümde sınır tanımayan müşriklerin hükümeti meşru olamazdı ve derhal ortadan kaldırılmalıydı. Bedir’e gelmekte olan müşrik ordusu ile karşı karşıya gelmek, onların oradaki gayri meşru egemenliklerine son vermek için bir fırsattı. 31 –34- Onlara ayetlerimiz okunduğu zaman, “Anladık / işittik, İstersek bu öğretiler gibi öğretileri biz de getirebiliriz, senin getirdiğin bu öğretiler geçmişte efsaneler yaratmış olabilir ama şimdi değil.” diyorlardı. Hatta yine onlar “Ey Allah’ımız, eğer bu Senin katından gelmiş gerçek değerler ise, başımıza gökten taşlar yağdır veya bize acıklı bir azap gönder” demişlerdi. Fakat sen onların içlerinde iken Allah, onlara azap edecek değildi. Ayrıca yanlışlarından geri dönmek için verdiği süre içerisinde de Allah onlara azap edecek değildi. Ama şimdi Allah onları neden cezalandırmasın ki? Onlar müminleri Mescid-i Haram'dan men ettikleri için onlar oranın yöneticisi / velisi olamazlar. (Onların hükümetleri gayri meşrudur.) Oranın yöneticisi / velisi olmaya ancak muttakiler layıktır. / ehildir. Fakat onların çoğu bunu bile fark edemezler. (Enfal Suresi 31-34) Mescidi Haram’ın Mekke müşriklerinden oluşan hükümet işleri (salatları) gayri meşru idi. Çünkü onlar Mescid-i Haram’ın kuruluş ilkelerine uygun davranmıyorlardı. Onlar yönetici olarak halkın menfaatine kararlar ve uygulama yapacaklarına (gerçek manada salat edeceklerine) halkı kandırıyor / ıslık çalıyorlar, iyiliklere ve hayırlara engel oluyorlardı. / el çırpıyorlardı. Yolsuz olarak yığdıkları servetlerini de halkın iyiliklerine, hayrına çalışan (yani Allah yolunda çalışan) insanları engellemek için sarf ediyorlardı. Şimdi bu zalimler Bedir’e geliyorlardı. Allah yolunda ilerlemek isteyen müminleri durdurmak için servetlerini Mekke ordusunun donatılması için sarf etmişlerdi. Ama savaşı kaybettikleri zaman onların bu harcamaları kendilerine yürek acısı olacaktı. Haklı olan müminlerle / temizlerle zalim olan müşrikleri / murdarları Bedir savaşı ile birbirinden ayırdıktan sonra onlar Ahirette de yaptıklarının karşılığı olarak cehennem azabıyla cezalandırılacaktır. 35 – Onların Beyt’te (Mescid-i Haramda) yönetim işleri (salat)[3] olarak yaptıkları, halkı aldatıcı hileler kurmak (ıslık çalmak)[4] ve hayırlara, iyiliklere, vahye ve kamu yararı olan şeylere engel olmaktan (el çırpmak)[5] başka bir şey değildir. O halde ilahi öğretiyi reddetmeniz nedeniyle bu azabı tadın bakalım. Bakın servetlerini insanları Allah’ın yolundan alıkoymak için harcayan o kâfirler, şimdi yine harcayacaklar. Fakat bu harcamaları sonunda onlara yürek acısı olacak ve ardından mağlup olacaklardır. İnkârlarında ısrar edenler ise toplanıp cehenneme gönderileceklerdir. Böylece Allah, murdarı temizden ayırt edecek, murdar olan inkârcıları üst üste yığıp topunu birden cehenneme yollayacaktır. İşte hüsran içinde kalacak olanlar bunlardır. (Enfal Suresi 35-37) 12.4. Müminlerin İleri Gelenlerinin Savaşın Zaruretine İkna Olmaları Yukarıda özetlendiği minvalde yapılan müzakerelerin sonunda Hz.Muhammed’in@ ortaya koyduğu görüş ve tercihi muhacir mümin liderler tarafından anlaşıldı. Mikdad bin Amr muhacirler adına peygamberimizin görüşünü desteklediklerini şöyle ifade etti; “Ey Allah'ın Resulü! Allah sana ne emrettiyse onu yap. Biz seninle beraberiz. Biz İsrail oğullarının Hz. Musa'ya dedikleri gibi 'Git Rabbin ve sen savaş; biz burada oturup bekleyeceğiz' demeyiz. Biz deriz ki; 'Git Rabbin ve sen onlarla savaş; bizde sizinle birlikte onlarla savaşacağız' seni hak olan bir kitapla gönderen Allah'a yemin ederim ki, sen bizi Birkü'l-Gımad'a([6] ) kadar yürütecek olsan, seninle birlikte oraya kadar yürür, senin sağında, solunda, önünde, arkanda çarpışırız”([7] ) Sa’d bin Muaz da Ensar adına Hz. Peygamberin sonuna kadar arkasında olduğunu şöyle ifade etti; “Ey Allah'ın Resulü! Biz sana iman edip, seni tasdik ettik. Bize getirdiğin şeyin hak ve gerçek olduğuna şahitlik yaptık. Sana itaat etmek ve sözünü tutmak konusunda söz verdik. Ey Allah'ın Resulü! Ne istiyorsan onu yap, biz seninle beraberiz. Seni hak din ve kitapla gönderen Allah'a yemin olsun ki, sen şu denize dalacak olsan, bir an tereddüt etmeden biz de seninle birlikte dalarız. Bizden bir kişi bile geride kalmaz. Savaşta direnmek, zorlukları göğüslemek, düşmanla karşılaştığımızda emirlerine uymak; hepsi bizim içindir, biz bunları yapacak bir topluluğuz. Umuyoruz ki Allah sana bizden gözünü aydın edecek kahramanlıklar gösterecektir. Allah'ın bereketi ile yürüt bizi. Sonuna kadar seninle beraber olacağız.” ([8] ) Hz.Muhammed@ Ensar’ında kendisini desteklemesine sevindi. Fakat bu kararın tüm taraflara bildirilmesinden sonra bütün müminleri kendi ileri gelenleri gibi aynı kararlılıkta görmek mümkün olmadı. Müminlerin bir kısmı Mekke müşrik ordusu ile savaşılacağını öğrenince bütün dünyaları yıkıldı. Zira gelen haberlere göre Mekke’den gelen ve karşılarına dikilecek ordu öyle sıradan bir ordu değildi. Kendilerinin çıkarabileceği ordunun üç katı büyüklükte ve tam teçhizatlı bir ordu idi. Muhacir müminler ise önce kendi mal servetlerine kavuşacakları hevesiyle hazırlıklara başladıkları için işin renginin değişmesini bir türlü kabul etmek istemiyorlardı. Sürekli bu kararı sorgulayarak kervanın hedeflenmesini istiyorlardı. Bedir’e doğru giderken bile zihinlerinin bir köşesinde kervanı ele geçirmek vardı. Gasp edilen mallarını onlardan geri almayı çok arzu ediyorlardı. Alınan kararı uygulamak mecburiyetiyle hazırlıklarına devam eden Medineli Ensar müminleri ise o kadar büyük korku ve isteksizlik içerisinde idiler ki Medine’den çıkarken Hz.Muhammed’in kendilerini ölüme sürüklediğini düşünüyorlardı. Bakışları kalplerinde yaşadıkları korkuyu ele veriyordu. Sürekli yardım etmesi için Allah’a yalvarıyorlardı. Hz. Peygamber onların bu korkularını gidermek ve onları cesaretlendirmek için orduya hitaben bir konuşma yaptı. Yaptığı konuşmada Cenab-ı Hakk’ın bu savaşa son derece önem verdiğini ve müminlerin zafer kazanması için «ardı ardına bin meleği» yardıma göndereceğinin Cenab-ı Hak tarafından müjdelendiğini bildirdi. O bununla bu savaş için Cenab-ı Hakk’ın her türlü yardımı yapacağını ve mutlaka müminleri zafere kavuşturacağını bu nedenle de korkuya ve endişeye kapılmalarına gerek olmadığını bildirmiş oluyordu. Bu teşvik müminlerin kalbinde yankı buldu ve moralleri son derece yükseldi. 5-10- Nitekim Rabbin seni, hak uğruna savaşmak için evinden çıkarmıştı. Oysa müminlerin bir kısmı o zaman bundan hoşlanmamışlardı. Gerçek, apaçık ortaya çıktıktan sonra bile seninle tartışmaya devam ediyorlardı; sanki göz göre göre ölüme sürükleniyorlardı. Allah size iki taifeden (kervan veya Mekke ordusundan) birine (Mekke ordusuna) karşı galip geleceğinizi vaat etmişti. Siz ise şanı ve şerefi olmayanın / kuvvetsiz olanın (kervanın) sizin olmasını arzu ediyordunuz. Hâlbuki Allah, ayetleriyle hakkı egemen kılmak ve kâfirlerin kökünü kesmek istiyordu. Amaç, suçlu günahkârlar istemese de hakkın tanınması / kabul edilmesi ve batılın da ortadan kaldırılmasıydı. O vakit siz Rabbinizden yardım dilerken O da: "Ben size birbiri ardınca gelen bin melekle yardım edeceğim" diye duanızı kabul buyurmuştu. Bunu da Allah sırf size bir müjde olsun ve bununla içinizdeki korku yatışsın ve böylece moraliniz yükselsin diye yaptı. Zaten yardım ve zafer ancak ve ancak Allah katındandır. Gerçekten Allah mutlak galiptir ve hikmet sahibidir. (Enfal Suresi 5-10) 12.5. Medine Ordusunun Teşekkülü ve Bedir’e Sefere Çıkması Müzakerelerin sonunda muhacirler ve Ensar’ın sadece müminlerinden oluşan Medine İslam Ordusu teşekkül eder. Peygamberimizin komutasında teşekkül ettirilen İslam Ordusunda 314 kişilik savaşçı asker vardı. Bunların içerisinde sadece 2 atlı süvari ve 70 deve bulunuyordu. Teçhizat açısından da oldukça zayıf görünüyordu. Peygamberimiz, İslam Ordusunun zayıflığı karşısında şöyle dua etti; “Allah’ım! Bunlar yaya ve yalın ayaklar; sen onları donat Allah’ım! Onlar açık ve çıplaklar; sen onları giydir. Allah’ım! Onlar açlar; sen onları doyur. Allah’ım! Onlar yoksullar; sen onları fazl-ı kereminle zenginleştir Allah’ım!” ([9] ) Medine İslam Ordusu Bedir’e doğru (5 Mart 624) yola çıktı. Hz.Muhammed @ Medine Yönetimi Başkanlığına Ümmü Mektum’u vekil olarak bıraktı. Ramazan ayında olduğu için müminler oruçluydular. Hz.Muhammed@ askerlerin oruçlarını bozmasını emretti. Askerler biraz direndiyse de peygamberimiz orucu açmada öncülük ederek örnek oldu ve tüm ordu oruçlarını bozdular. Medine ordusu Bedir ovasına yakın bir yerde konakladı ve Hz.Muhammed@ iki gözcüyü keşif için önden gönderdi. Gözcüler bölgedeki bedevilerden Ebu Süfyan’ın kervanının henüz geçmediği bilgisini aldılar. Ebu Süfyan da Bedir ovasına varmadan kafilesini durdurmuş ve mola verdirmiştir. Ayrıca planladıkları tuzağı icra etmek için Mekke ordusunun da bölgeye gelmesini bekleyecekti. Bir taraftan da Bedir ovasındaki durumu görmek için bizzat keşfe çıktı. O da bölgedeki bedevilerden Medine İslam Ordusu hakkında bedevilerden bilgi almaya çalıştı. Gerek bedevilerden topladığı bilgilerden ve gerekse de Medine İslam Ordusu keşif güçlerinin bölgede bıraktıkları izlerden Medine İslam Ordusunun bölgeye yakın bir yere geldiğini anladı. Mekke ordusu bölgeye intikal edinceye kadar kervanı konakladığı yerde durdurdu. Medine İslam Ordusu Bedir ovasına Mekke ordusundan önce geldi ve peygamberimizin talimatı ile Bedir bahçelerinin yakınında bulunan bir bölgeye yerleşti. Ordunun konuşlandığı yerin stratejik açıdan uygun olmadığını gören Hubab bin Münzir peygamberimize ordunun konuşlanması talimatının vahiyle mi bildirildiğini sordu. Hz.Muhammed’in@ bu seçimin kendi düşüncesi olduğunu söylemesi üzerine Hubab bin Münzir bu tercihin yanlış olduğunu, ordunun Bedir kuyularına hâkim olacak şekilde konuşlanmasının stratejik açıdan en doğrusu olacağını bildirdi. Bu strateji ile Mekke ordusunun susuz kalacağını ve suya ulaşmak için yapacakları saldırılarda onların savaş düzenlerinin ve savaş taktiklerinin bozulacağını ifade etti. Müşriklerin kervanı göstererek Medine İslam Ordusunun kervana saldırmasını sağlaması ve bu suretle savaş düzenlerini bozmaları şeklindeki tuzakları, su kuyularına hâkim olan bir konuşlanma ile tersine çevrilecekti. Müşrikler müminlerin savaş düzenini bozmak için kervanı yem olarak göstermeyi planlamışken, müminler de su kuyularını göstererek müşriklerin savaş düzenlerini bozmayı planladılar. Müminler Medine’den çıkmadan onların tuzaklarını anladıkları için kervan seçeneğini akıllarından çıkarmaları nedeniyle Mekke müşriklerinin taktikleri tutmayacaktı. Ama Hubab bin Münzir’in önerdiği stratejinin tutmaması imkânsızdı. Zira uzak yoldan gelmiş Mekke ordusunun hem kendilerinin hem de hayvanlarının şiddetle suya ihtiyaçları olacaktı. Hubab bin Münzir’in önerdiği şekilde konuşlanan Medine İslam Ordusu Mekke ordusunu beklemeye başladı. Ordu komutanı olarak peygamberimizin karargâhı için ovanın hâkim bir yükseltisinin / tepesinin üzerine gölgelik yapıldı. 12.6. Bedir’e Gelen Her İki Ordunun Durumu Mekke ordusu Bedir’e yaklaştığı zaman Medine İslam Ordusunun kervana saldırmayıp Mekke Ordusunu beklediğini ve kervanın emniyette olduğunu öncü keşif kolları öğrendiler. Ve bu haberi hemen Mekke ordusuna ilettiler. Haberi getiren bu keşif elemanları Medine İslam Ordusu hakkında edindikleri bilgileri de Mekke ordusunun ileri gelenlerine aktardılar. Medine İslam Ordusunun sadece muhacirlerden oluşmadığı, Medinelilerinde orduya iştirak ettiğini ve ordunun tüm askerlerinin savaş hazırlıkları yaptığını, ölümü göze almış bir topluluk olduklarını, sayılarının 300 civarında olduğunu vb. keşif bilgilerini ilettiler. Bunun üzerine Mekke müşrik ordusundaki Ümeyye bin Halef ve Utbe bin Rebia gibi ileri gelenler madem ki kervan emniyette o halde savaşmadan geri dönülmesi fikrini ortaya attılar. Zira bu savaş ateşi, kervanın Hz.Muhammed’in@ ve taraftarlarının eline geçtiği bilgisi üzerine yakılmıştı. Ama şimdi gelen bilgilere göre bu haber yalandı ve kervan emniyetteydi. Dolayısıyla savaşmaya gerek yoktu. Şayet sadece muhacirler küçük bir ordu olarak karşılarına çıksaydı işleri kolaydı. Hz.Muhammed’i@ ve taraftarlarını yok etmeleri halinde problem kökten çözülecekti. Fakat şimdi muhacirlerle birlikte Medineliler öldürülecek olursa Mekke’nin gelecekteki ticaretleri ebedi tehlike altına girecekti. Hz.Muhammed’in@ bertaraf edilmesiyle iş bitmeyecekti. Medinelilerle yaşanacak bir kan davası Mekkelilerin ticaretini uzun yıllar olumsuz etkileyecekti. Medineliler zayiatlarının bedelini çok ağır ödetebilirlerdi. Durum çok kritikti. Ayrıca biliyorlardı ki Medineli Ensar savaşçı bir kabileydi yenilseler bile Mekke ordusuna da büyük zayiatlar verdirecekleri çok açıktı. Kendilerinden üç kat daha az olsalar da kararlı duruşları ve çılgınca savaşmaları halinde savaştan galip çıkma ihtimalleri bile olabilirdi. İşte bu ihtimalleri gören Müdliç kabilesinden Şeytan Suraka Mekke’den çıkarken methettiği Mekke müşrik ordusunun yenileceğini bağırmaya başlamıştı. Zira o Ebu Cehil’in Ebu Süfyan’la planladıkları tuzağın boşa çıktığını görmüş ve Medinelilerin kararlı duruşlarını da hesaba katıldığında durumun vahim olduğunu anlamıştı. Bunu üzerine savaşa girmeden hemen kaçtı. Onu gören ve durumun kritik olduğunu fark eden Zühre oğulları ve Adiy oğulları da Medine ordusu ile savaşı göze alamadı ve yaklaşık 300 kişilik bir savaşçı grubu ile Mekke ordusundan ayrıldılar. 48-..….Fakat iki orduda birbirinin görüş alanına girince o şeytan arkasını dönüp kaçtı ve (kaçarken Mekke Ordu Komutanlarına ) şöyle dedi: “Ben sizden ayrılıyorum. Zira ben sizin görmediğiniz şeyleri görüyorum. Ben Allah'tan (Allah’ın ordusundan) korkuyorum. Allah'ın (bu savaşı) sonuçlandırması çok şiddetli olacaktır.” (Enfal Suresi 48) Fakat Ebu Cehil Mekke ordusundaki bu dağılmayı engellemek ve kurduğu tuzağın işlemesini istiyordu. Hala tuzağı uygulama şanslarının var olduğuna inanıyordu. Kervanın çok yakınlarında olduğunu öğrenirse Medine İslam Ordusunun kervana saldırmaktan imtina etmeyeceklerini düşünüyordu. Kervanı yem olarak kullanıp Medine İslam Ordusunun savaş nizamını bozmayı ve böylece kolay bir galibiyet almayı hesaplıyordu. Çünkü onun derdi peygamberimizden kurtulmaktı. Ne olursa olsun bu savaşın yapılması ve peygamberimizin yok edilmesini istiyordu. Bu amacını gerçekleştirmek için ordudan ayrılmaları engellemesi ve Ümeyye bin Halef ve Utbe bin Rebia gibi ileri gelenleri savaşmaya ikna etmesi gerekiyordu. Önce Ümeyye bin Halefi kandırmaya çalıştı. Onu Nahle harekâtında öldürülen Hadrami’nin intikamının alınması için Hadrami’nin kabilesinden birisini kışkırttı. Daha sonra Utbe ve Şeybe kardeşleri gaza getirmek için onları korkaklıkla suçladı. Her ikisi de gururlarına yenilerek Ebu Cehil’in ayartmalarına kandılar ve savaşmaya razı oldular. Ebu Cehil bu girişimleri ile ordu içerisindeki tartışmalara son verdi. Ebu Cehil, Mekke ordusunu Bedir ovasına doğru hareket ettirdi. Mekke ordusu, büyük bir şaşaa ve debdebe içerisinde Bedir ovasına girdi. Onların büyük görünmek için çıkardıkları gürültü ve tamtamlar müminlerin arasında bulunan bir kısım münafıklar ve hastalıklı kalpliler arasında tesirini gösterdi ve onlar kendileri korktukları gibi sözleriyle mümin askerlerin morallerini de bozdular. 49- O sırada (Medine ordusundaki) münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar, (müminler hakkında) “bunları dinleri fena aldatmış ve şımartmış” diyorlardı. Oysa kim Allah'a güvenirse bilsin ki, Allah mutlak galiptir, güçlüdür ve hikmet sahibidir. (Enfal Suresi 49) Fakat Hz.Muhammed Mekke şirk ordusunu görünce yüksek sesle aşağıdaki duayı okuyarak müminleri cesaretlendirdi ve onların Allah’a tevekkül etmesini sağladı; “Allah’ım! İşte bunlar Kureyş müşrikleri. Olanca kibir ve gururlarıyla; olanca büyüklenme ve övünmeleriyle geldiler. Başkasına değil, Sana meydan okuyor, Resul’ünü yalanlıyorlar. Allah’ım! Bana yapmış olduğun vaadini gerçekleştir ve bunları burada helak et. Allah’ım.' Sen bana kitap verdin. Müşriklerle savaşmayı emrettin.” ([10] ) Hz. Peygamber savaşı engellemek için Hz. Ömer’i elçi olarak gönderdi. Mekke Ordusunun geri dönmelerini teklif ettirdi. Bu hareket hem Medine İslam Ordusuna haklılık kazandırdı hem de Mekke ordusunda zafiyet oluşturdu. Çünkü onlardan bazıları teklifi kabul etmek istediler. Fakat Ebu Cehil yeniden devreye girerek; “Allah bize onu yok etme imkânı verdikten sonra, bu işten vazgeçmek doğru olmaz. Hayır! Kesinlikle geri dönmeyeceğiz. Onlara hadlerini bildireceğiz. Hadlerini bildireceğiz ki, bundan sonra ne bize karşı bir harekete girişsinler, ne de kervanlarımızın önünü kessinler.” ([11] ) Ebu Cehil’in bu kararlılığı ile savaş artık kaçınılmazdı. Bedir ovasının bir tarafında Medine İslam Ordusu diğer tarafında ise Mekke Ordusu konuşlanmıştı. Ebu Süfyan da orduların Bedir ovasında vaziyet aldıklarını öğrenince Kervanı Bedir ovasının aşağısına getirdi. Kervan ovanın aşağı kenarından sahile doğru bir rota izleyerek Medine İslam Ordusunu tahrik etmek ve müminleri kendi üzerine çekmek istiyordu. Ebu Cehil’le birlikte yaptıkları plana göre Medine İslam Ordusu kendilerine yem olarak sunulan kervana mutlaka saldıracak ve savaş pozisyonu alamadıklarından dolayı Mekke ordusu tarafından dağıtılıp imha edilecekti. Ancak Cenab-ı Hakk’ın rehberliği ile basireti açık olan Peygamberimiz, tuzağı daha Medine’de iken görmüş ve ordusunu kervana değil Ebu Cehil’in komutasındaki Mekke şirk ordusuna yönlendirmişti. Hz.Muhammed’in@ bu stratejisi ile Ebu Cehil ve Ebu Süfyan ikilisinin kurduğu tuzak boşa çıktı ve İslam ordusu kervanla hiç ilgilenmedi ve bütün dikkatlerini Mekke ordusu ile savaşmaya yoğunlaştırdılar. Bu nedenle Ebu Süfyan’ın kervanı savaş meydanının aşağısından sahil boyunca yol alıp Mekke’nin yolunu tutarken her iki ordu savaş pozisyonu almıştı. (Harita:10) Allah kendi dinin egemen olması ve davasının hak olduğunu herkese göstermesi için elçisine yaptığı rehberlik ile böyle bir pozisyonu takdir buyurmuştur. 42- O vakit siz vadinin Medine tarafındaki yamacında idiniz, onlarsa uzak tarafındaki yamacında idiler. Kervan da sizin biraz daha aşağınızda idi. Şayet böyle bir buluşma için sözleşmiş olsaydınız bile yine de değişiklik yapardınız. (Her iki orduda da savaşmak istemeyen önemli topluluklar olmasından dolayı daha önceden savaşmak için böyle bir buluşma konusunda sözleşmiş olsaydınız bile yine de savaşma konusunda ihtilaf ederdiniz.) Lakin olması gereken (zafer)in olması için Allah böyle takdir etti. Ta ki küfrü seçen açık bir delil olan bu sonuca bakıp helaki seçsin, imanı seçen de yine bu sonuca bakıp ebedi hayatı tercih etsin. Kesindir ki Allah, işitendir, bilendir. (Enfal Suresi 42) 12.7. Bedir Savaşında Medine Ordusuna İlahi Yardımlar İslâm ordusu, Bedir'e önceden gelip, kuyuların olduğu yere yerleştiği için avantajlı görünüyordu. Fakat yerleşilen alanın dezavantajı ise kumluk olmasıydı. Müminlerin tuttuğu yerin kumluk olması, müminlerin hareketlerini oldukça kısıtlıyordu. Ama bu durumu avantaja çeviren İlâhî yardım, gece yağan yağmur ile yetişti. O gecenin sabahında yağmur nedeniyle kumluk olan zemin sertleşmiş ve böylece müminlerin ayaklarını yere sağlam basması sağlanmıştı. Bunlar somut yardımlardı. Fakat Cenab-ı Hak elçisinin ve müminlerin zafer kazanması için her türlü sebebi seferber edeceğini taahhüt etmişti. En büyük yardım ise müminlere cesaret verici vahyi yardımlardı. [1] ) Adiy ve Zühre oğullarından 300 kişi Bedir savaşı öncesi ordudan ayrılır [2] ) Not: Tıpkı Uhud savaşında yaşanan durum gibi bir duruma düşüleceği Bedirde öngörülmüştü. Ama Uhud’da savaşı bırakıp ganimet derdine düşen İslam askerleri büyük bir hezimeti yaşadılar. [3] )Evrensel Çağrı – Mustafa Sağ- Sahife 582 [4] )Evrensel Çağrı – Mustafa Sağ- Sahife 582 [5] )Evrensel Çağrı – Mustafa Sağ- Sahife 582 [6] )Not:Mekke ile sahil arasında, Medine'ye beş günlük mesafede bir yer. Burada uzaklık ifadesi olarak kullanılmıştır. [7] )Celaleddin Vatandaş “Hz. Muhammed'in Hayatı ve İslâm Daveti-Medine Dönemi” sahife 101 [8] )Celaleddin Vatandaş “Hz. Muhammed'in Hayatı ve İslâm Daveti-Medine Dönemi” sahife 102 [9] )Celaleddin Vatandaş “Hz. Muhammed'in Hayatı ve İslâm Daveti-Medi ne Dönemi” sahife 98 [10] )Celaleddin Vatandaş “Hz. Muhammed'in Hayatı ve İslâm Daveti-Medine Dönemi” sahife 106 [11] )Celaleddin Vatandaş “Hz. Muhammed'in Hayatı ve İslâm Daveti-Medine Dönemi” sahife 106 Harita 10: Bedir Savaşı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Yağmur gibi yağan Vahyi bilgiler (dualar, rüyalar, haberler, hitabetler) ile müminlerin kalpleri temizleniyor, vesveselerden arındırılıyor ve sakin/ kararlı olmaları sağlanıyordu. Şöyle ki; peygamberimizin düşman ordusu hakkında verdiği bilgiler ve Cenab-ı Hakk’ın zafer müjdesi ile o gece müminlerin üzerine hafif bir uyku çöker. Kalpleri sükûn bulmuş, endişeleri bertaraf olmuş, korkuları gitmiş, moralleri yükselmiş ve kalpleri güvene ermiş müminler ulaştıkları bu sükûnet sonucunda hafifçe dinlenmişler ve böylece artık savaşa hazır hale gelmişlerdi. 11- O sırada Allah kendi katından bir güven ve esenlik olmak üzere sizi hafif bir uyku bürüyordu. Sizi manen tertemiz yapmak, sizi şeytanın vesvesesinden arındırmak, yüreklerinize kuvvet vermek ve ayaklarınızı sağlam bastırmak için gökten üzerinize yağmur indiriyordu. (Enfal Suresi 11) Cenab-ı Hak, elçisine müşrik ordusunun zayıflığını göstermek için onların sayılarını rüyasında az olarak gösterdi. Hz.Muhammed bu rüyasını müminlere anlattığında müminler mesajı almışlar Rablerinin kendilerine zaferi bahşedeceğini anlamışlardı. Böylece cesaretleri artmış kalpleri itminan bulmuştu. 43 –Yine o vakit Allah sana uykunda (rüyanda) onları az gösteriyordu. Eğer Allah sana onları kalabalık, çok gösterseydi korkacaktınız ve savaşıp savaşmama konusunda anlaşmazlığa düşecektiniz. Fakat Allah böyle bir duruma düşmekten sizi korudu. Çünkü O, gönüllerde saklananı bilir. (Enfal Suresi 43) Cenab-ı Hakk’ın elçisine gösterdiği bu rüya ve sonrasında yaptığı cesaretlendirici telkinler nedeniyle müminler düşmanla gerçekten karşı karşıya geldiklerinde onları gözlerinde büyütmediler. Bu rüya ile müminlerde bir nevi şartlanmışlık / önyargı / algı oluşmuş öyle ki gerçekte üç kat büyük olan müşriklerin ordusu müminlerin gözünde az görünüyordu. 44 –Karşı karşıya geldiğiniz vakit onları gözünüze az gösteriyordu, (onları gözünüzde büyütmemenizi sağlamıştı.) sizi de onlara az göstermişti ki Allah o planlanmış olan işi yerine getirsin. Bütün işler Allah'a döndürülür. (Enfal Suresi 44) 12.8. Savaş Başlıyor Hz.Muhammed@ karargâh çadırında savaşta izlenecek strateji konusunda kurmay heyetiyle istişare etti. Yapılan toplantıda geleneksel olarak her iki taraftan da yiğit savaşçıların bireysel karşılaşmalarından sonra savaşa ok atarak başlanacaktı. Taraflar birbirine iyice yaklaştıkları zaman taş atarak düşmana zayiat verdirilecek, daha sonra mızraklar devreye girecek ve düşmanla arada mesafe kalmadığında kılıçlarla savaşılacaktı. Hz.Muhammed orduyu savaş için vaziyet aldırıp hizaya soktuktan sonra askerleri yüreklendiren bir konuşma yaptı. Sonra karargâh çadırına / komuta merkezine geçti ve dua etmeye başladı. Peygamberimiz dua ederken kollarını öylesine açtı ki sırtındaki abası yere düştü. Hz. Ebu Bekir peygamberimizin abasını yerden aldı ve duasını tamamladıktan sonra tekrar peygamberimizin omuzlarına koydu. Hz.Muhammed@ duasının sonunda daha Mekke’deyken inzal olan Kamer Suresindeki “O topluluk yakında bozulacak ve onlar arkalarını dönüp kaçacaklardır” ayetini okudu. Söz konusu ayet bugünü işaret ediyordu ve bugün ki karşılaşmada müminleri zaferle müjdeliyordu. İslam askerlerinin bu müjdeyle sevinçleri iyice arttı daha da cesaretlendiler. Zira zaferin Cenab-ı Hak tarafından çok önceden haber verilmiş olması onların savaşı kazanacaklarına, müşriklerin bozguna uğrayacaklarına olan güvenlerini iyice artmıştı. Diğer taraftan Mekke müşrik ordusunun komutanı Ebu Cehil de kendi askerlerine cesaret veren bir konuşma yaptı ve o da Cenab-ı Hakk’a şöyle yalvardı; “Allah’ım! Bizimle akrabalık ilişkisini keseni, bize bilmediğimiz şeyleri getireni ve adamlarını helak et. Bugün burada haklı olanı galip kıl, haksız olanı perişan et.” ([1] ) Artık her iki ordu da savaşa hazırdı. O dönemdeki savaş geleneklerine göre savaş öncesinde her iki ordunun en ünlü savaşçı şahsiyetleri bireysel olarak çarpışırlar ve bu çarpışmanın neticesine göre tarafların moralleri ya bozulur ya da yükselirdi. Bedir Savaşında da bireysel karşılaşmalar için Mekke ordusundan Utbe, Şeybe ve Velid meydana çıkarken bunlara rakip olarak Medine İslam Ordusundan Hz.Hamza, Hz.Ali ve Hz.Ubeyde çıktılar. Yapılan bireysel çarpışmalar sonucunda Hz. Ubeyde başarısız oldu ve yaralandı, Hz. Ali ve Hz. Hamza rakiplerini öldürdükten sonra Hz. Ubeyde’nin yardımına koştular ve onun rakibi Utbe’yi de öldürdüler. Savaşın başlangıcında Mekke müşriklerinin sadece savaşçıları değil aynı zamanda ileri gelenlerinden üç kişinin öldürülmesi Medine İslam Ordusunda büyük bir sevinç yaratırken, Mekke müşrik ordusunda büyük bir üzüntüye yol açtı. Sıra orduların karşılaşmasına gelmişti. Hz.Muhammed@ yerden bir avuç kum aldı ve Mekke müşrik ordusuna doğru atarak müminlere topyekûn saldırı emri verdi. Hz.Muhammed@ savaş süresince müminlerin yiğitçe savaşmalarını sağlayan cesaretlendirici sözler haykırdı. O bu haykırışları ile mümin askerlere müthiş bir ruh veriyor ve onların aslanlar gibi düşman askerlerin üzerine saldırmalarını sağlıyordu. Onun İslam askerlerine sarf ettiği bu sözler Cenab-ı Hakk’ın melekleri vasıtasıyla kendisine vahyettiği çağrılardan başka bir şey değildi. 12- İşte o anda Rabbin meleklere (müminlere iletilmek üzere) şöyle vahyediyordu: “Ben sizinle beraberim, müminlere direnç ve moral verin. İnkârcıların yüreklerine korku salacağım, durmayın vurun boyunlarına, vurun parmaklarına, parmaklarına.” (Enfal Suresi 12) Hz. Peygamber müminlere sürekli Allah’ın kendileri ile beraber olduğunu, zaferin müminlerin olacağını, düşmanın üzerine saldırılmasını ve boyunlarını vurmalarını haykırıyordu. Savaş iyice kızıştı. Mekke ileri gelenlerinden Ümeyye bin Halefi Hz. Bilal öldürdü. Muaz bin Amr ise Mekke ordusunun komutanı Ebu Cehil’in bacağını kopardı, İbni Mesud kafasını kesti. Komutansız kalan Mekke ordusu dağılmaya başladı ve kısa bir müddet sonra da bozguna uğrayarak kaçmaya başladılar. Müminler düşmanın bozguna uğraması sonucu bıraktıkları ganimetleri ve esir olarak teslim aldıkları müşrikleri muhafaza etmeye çalışıyorlardı. Hz.Muhammed@ çarpışmaya devam etmelerini istemesine rağmen müminleri yine ganimet sevdası ve zafer sarhoşluğu sarmıştı. Fidye almak amacıyla tuttukları esirleri muhafaza etmeye çalışmaları Medine İslam Ordusunun üçte birini savaş dışı bırakıyordu. Ordunun üçte biri karargâhı korurken kalan üçte bir yani yüz kişi de bozguna uğrayan 750 kişiye karşı mücadele ediyordu. Onların da kendilerini tehlikeye atmamaları gerekiyordu. Bu nedenle düşmanı biraz geriden takip edip Mekke’ye dönmelerine fırsat verdiler. Cenab-ı Hakk’ın inayeti sayesinde Mekke ordusu toparlanma fırsatı yakalayamadı. Ayrıca neredeyse ileri gelenlerin büyük bölümünün öldürülmesi ve orduyu toparlayacak liderlerinin kalmaması onların savaşa geri dönmelerini engelledi. Düşman ordusu Mekke’ye doğru kaçarken müminler de ganimet yüzünden birbirleriyle çekişmeye başlamışlardı. Bu çekişme Medine İslam Ordusunda da başıbozukluk yaratıyordu. Hâlbuki yakalanan çok önemli bir fırsat, ganimet sevdası yüzünden elden kaçırılmıştı. Ganimet ve esir peşine düşmeyip hazır bozguna uğramış düşman ordusu kırılmış olsalardı Mekke bir daha belini doğrultamayacaktı. Ayrıca Cenab-ı Hakk’ın vaadi olmasaydı onların bu ganimet düşkünlükleri nedeniyle orduda disiplinsizliğin oluştuğu ve savaş düzeninin bozulduğu anda Mekke ordusu toparlanıp geri gelseydi büyük bir bozgun yaşanabilirdi. Fakat Cenab-ı Hakk’ın düşman ordusu mensuplarına korku vermesi nedeniyle onlarda savaşa geri dönme düşüncesi oluşmadı. 67 –68- Hiçbir peygamberin, yeryüzünde ağır basmadıkça (kesin zafere ulaşıp üstün gelmedikçe) esir alması yakışık almaz. Siz dünya malını istiyorsunuz, oysa Allah (dünyada zafer ve ahirette cennet ile) geleceğinizi kazanmanızı istiyor. Allah azizdir, hâkimdir. Eğer Allah'tan bir yazgı (vaat) bulunmasa idi ele geçirdikleriniz yüzünden başınıza korkunç bir felaketin gelmesi kaçınılmaz olurdu. (Enfal Suresi 67-68) 12.9. Bedir Savaşının Sonucu: Müminlerin Zaferi Savaş çok kısa sürdü. Birkaç saatte sona eren savaşta Ebu Cehil, Ümeyye bin Halef, Utbe ve Şeybe gibi Mekke’nin en azılı müşrik ileri gelenleri öldürülmüştü. Savaşın bilançosuna bakıldığında Mekke ordusundan 70 kişi ölmüş, 70 ten fazla müşrikte esir alınmıştı. Medine İslam Ordusundan ise 14 kişi şehit olmuştu. Şehit olan müminler defnedildi. Daha sonra müşriklerin ölüleri de toprağa defnedildi. Normalde geleneklere göre düşmanların ölüleri vahşi hayvanlara (akbabalara, kurtlara, çakallara vb.) yem olmaları için toprağa gömülmezdi. Ancak peygamberimiz onların da toprağa gömülmesini emretti. Müşriklerin ölüleri toprağa gömüldükten sonra Hz. Peygamber başlarına gelerek “Ey Ebu Cehil! Ey Ümeyye bin Halef! Ey Utbe! Ey Şeybe!… ben Rabbimin vaadini gerçek buldum, sizde buldunuz mu?” diye seslendi. O’nun bu seslenişine Cenab-ı Hak daha sonra şöyle mukabelede bulunmuştur; 50 –Melekler o kâfirlerin yüzlerine ve sırtlarına vura vura canlarını aldığı sırada onlara “tadın bakalım cehennem azabını!” derken bir görmeliydin. (Enfal Suresi 50) Hz. Peygamber esirlere eziyet edilmemesini emretti. Esirler arasında Hz.Muhammed’in ve müminlerin en azılı düşmanlarından Nadir bin Haris ve Ukbe bin Muayt da vardı. Bunlar Mekke’deyken müminlere çok acılar çektirmişler ve peygamberimizi öldürmeye çalışmışlardır. Özellikle Ukbe bin Muayt peygamberimizi mutlaka öldüreceğine dair en ağır yeminleri etmiştir. Esirlerden sadece bu ikisi daha önce yaptıklarının cezası olarak öldürüldüler. Zafer müjdesi Medine’ye ulaşınca şehirde bayram havası yaşandı. Yahudiler, müşrikler ve münafıklar ise zafere inanamadılar. Onların beklentileri müminlerin orada büyük bir bozgun yaşayacakları idi. Medine İslam Ordusunun şehre girişi sırasında muhteşem bir coşku vardı. İslam Ordusu Medine’ye müşrik esirlerle birlikte dönünce zafere inanmayan Yahudi ve münafıklar bu kez burun kıvırıp zaferi küçümsemeye çalıştılar. Fakat diğer taraftan da Hz.Muhammed’in kızı ve Hz. Osman’ın hanımı Rukiye vefat etmişti. Peygamberimiz kızının vefatı ile üzüntüsünü ve Medine halkı ile Bedir zaferinin sevincini birlikte yaşadı. Mekke’de ise matem vardı. Bedir’de muhteşem donanımlı ordularının çok küçük gördükleri bir avuç Medineliler karşısındaki bozgunu, Mekke’nin tüm havasını söndürmüştü. Onların Arap yarımadasındaki tüm saygınlıklarını yitirmişlerdi. Tuzakları boşa çıkmıştı. Gurur, kibir, tantana ve şatafatla çıktıkları savaştan zillet içerisinde dönüyorlardı. Mutlak Zafer / fetih için çıktıkları seferden mutlak yenilgi ile dönüyorlardı. Mekke neredeyse bütün ileri gelen adamlarını kaybetmişti. Bu inanılması zor bir durumdu. Bozgun haberi geldiğinde Mekke adeta şoka uğramıştı. Cenab-ı Hak, Ebu Cehil ve Ebu Süfyan ikilisinin kurduğu Bedir tuzağının nasıl boşa çıkarıldığını belirttikten sonra onların bu tuzakla çok büyük bir zafer kazanacakları beklentisi ile alay etti. Eğer yola gelmezlerse orduları ne kadar güçlü, askerleri ne kadar çok olursa olsun benzer hezimetleri bir daha yaşayacaklarını ihbar etti. 18 –19- İşte gördünüz, Allah, kâfirlerin kurduğu tuzağı işte böyle bozar. (Ey Kâfirler) Zafer istiyordunuz, Alın işte size Zafer(!). Eğer saldırmaktan vaz geçerseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Yok, eğer saldırganlığa geri dönerseniz, biz de döneriz. O vakit askeriniz ne kadar çok olursa olsun size hiçbir yarar sağlamaz. Çünkü Allah müminlerle beraberdir. (Enfal Suresi 18-19) 12.10. Zafer Sarhoşluğunun Önlenmesi Medineliler bayram ediyordu. Mekkelilere büyük bir ders vermenin mutluluğunu yaşıyorlardı. Müminler eski cahiliye / kabilecilik alışkanlıklarıyla hareket ederek zafer kutlamalarını gurur, kibir ve taşkınlık seviyesine getiriyorlardı. Sanki kendileri savaşın başlangıcında kervanı tercih etmemişler de kendilerinden üç misli büyük Mekke müşrik ordusuyla savaşmaya can atıyorlarmış gibi savaş sahnelerini anlatıyorlardı. Çarpışma esnasında gösterdikleri yiğitlikleri anlatırken her şeyi kendilerinden menkul görüyorlar ve Allah’ı unutuyorlardı. Hatta bir kısım müminlerin (Hz. Hamza dâhil) kutlama hususunda fazla ileri gittikleri ve içip eğlendiklerine dair rivayetler de mevcuttur. Şayet bir uyarı yapılmayacak olursa müminler savaşta yaptıkları kahramanlıklarını bire bin katarak şiirlerle süsleyecekler ve Allah’ın unutup kendilerini bu zaferin öznesi yapabileceklerdi. Hâlbuki bu zaferin başından beri mimarı Cenab-ı Hak idi. Zira müminler kervanı tercih etmişlerken bunun bir tuzak olduğunu elçisine gösteren ve bu tuzağı kâfirlerin başına geçirmenin tek çaresinin Mekke ordusu ile savaşmak olduğu fikrini elçisine tercih ettiren Cenab-ı Hak idi. Savaşa giderken de müminler ölüme sürükleniyor zannı ile son derece yılgın, korkak ve isteksiz olmalarına rağmen onları Bedrin Arslanları haline getiren ve savaşta onlara yağmurla, elçisinin söylevleriyle ve sadece kendisinin bildiği melekuti yardımlarla destek vererek kâfirleri öldürmelerini sağlayan Cenab-ı Hak’tan başkası değildi. Hal böyleyken Cenab-ı Hak, müminlerin zafer sarhoşluğu ile hatalarında ileri gitmemeleri, zafer kutlamasının makul bir çerçevede kutlanması için onlara aşağıdaki uyarıları yapar; 17- Sonra onları siz öldürmediniz, lâkin Allah öldürdü. (Mekke ordusu ile savaş fikrini ortaya) Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allah attı. (Siz ise bu fikri tercih etmiyordunuz) Bunu da müminleri güzel bir imtihandan geçirtmek için yaptı. Allah işitendir, bilendir. (Enfal Suresi 17) Bu uyarıdan sonra Bedir zaferinin kutlaması Ramazan Bayramı olarak kutlanır ve müminler sevinçlerinde de Allah’ı unutmadan ve toplumun birbirine kaynaşması, birbirini sevmesini sağlayacak ritüelleri bu bayramda uygulamaya koydular. Bunun için Ramazan ayı sonunda verilen fıtır sadakası ile yoksulların, ihtiyaç sahiplerinin sevinmesini sağlayıp onların sadakayı verenlerle birlikte bayram yapmasına vesile olacak bir gün ve aynı zamanda bu zafer coşkusunun her yıl tekrar yaşanmasını sağlayacak bir gün olması için peygamberimiz ramazanın bitimini fıtır bayramı olarak müminlere hediye etti. Böylece zafer kutlamasını müminlerde gurur ve kibir yaratacak bir haleti ruhiyeden çıkarıp onların toplumsal bir dayanışma ve yardımlaşması ile ortak bir sevince dönüştüğü ve ramazan ile birlikte bunun sürekliliğinin sağlandığı bir bayrama dönüştürülmüş oldu. 12.11. Ganimet Paylaşımı Sıra ganimetleri paylaşmaya gelmişti. Bazı müminler ganimetin geleneklere göre paylaşılmasını istiyorlardı. Buna göre savaşa katılmış olan ve yakaladıkları esirlere kim sahipse ganimetler de onun olacaktı. Savaş sırasında karargâhı korumuş, nöbet beklemiş, geri hizmetlerde bulunmuş olanlara ise ne kalırsa. Medine’de geri kalanlar ve savaşa katılamamış olanlar ise hiçbir şey alamayacaklardı. Diğer müminler ise cahiliyeye ait bu paylaşımın yerine adil bir paylaşım yapılmasını istiyorlardı. Hz. Peygamber de bu paylaşımı eski kabilecilik usulünden çıkartmak istiyordu. Artık bir devlet vardı. Bu devlet vatandaş olan herkesi kapsıyordu. Medine İslam Cumhuriyeti kabile tarzı yönetim usullerinden kurtulmalı ve eski kabile zihniyeti de terk edilmeliydi. Hz.Muhammed@ ganimetin paylaşımının Allah ve Resulüne ( devlete) bırakılması gerektiğini savunsa da eski cahiliye alışkanlığını isteyen müminlere söz dinletemedi. Ganimet paylaşımı gündeme gelince onlar savaşın başındaki tavır ve davranışlarını gösteriyorlar ve peygamberimizle münakaşaya giriyorlardı. Onların bu hareketleri O’nu çok üzüyordu. İhtilafa neden olan bu sorunu, Cenab-ı Hak, elçisine aşağıdaki şekilde vahyederek çözdü; 1 –4- Seninle savaş ganimetlerinin nasıl paylaşılacağını tartışıyorlar. De ki; “ganimetlerin (paylaşım usul ve esaslarını belirlemek) Allah'a ve Resulüne aittir. Öyleyse eğer gerçekten müminseniz Allah'tan korkun da birbirinizle çekişmeyin ve ganimet nedeniyle bozulan aranızı düzeltin. Allah'a ve Resul’üne itaat edin. Gerçek müminler ancak o müminlerdir ki, (Allah’a değil muhalefet etmek) Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, O’nun ayetleri (hükümleri) bildirilince onların imanları (bağlılıkları) artar ve hemen o hususta sadece Rablerine güvenip O’nu vekil tayin ederler. Onlar ki, namazı gereği gibi kılarlar (salatı ikame ederler / adil hakkaniyetli yönetimi gerçekleştirirler / hak ve hukuka destek verirler) ve Allah’ın kendilerine verdiği rızıktan Allah yolunda harcarlar. İşte gerçek mümin bunlardır. Onlara Rablerinin katında üstün makamlar vardır, onlar bağışlanacaklar ve bitmez tükenmez rızıklarla ödüllendirileceklerdir. (Enfal Suresi 1-4) Ganimetin paylaştırılmasında müminlerin peygamberimize karşı gösterdikleri direnç, tıpkı Bedir savaşı öncesinde yaşanan “Kervanın mı hedef alınması gerektiği yoksa Mekke ordusunun mu hedef alınması gerektiği” tartışmasına benzemekteydi. Cenab-ı Hak, surenin devamındaki 5. ayette buna değinir ve Mekke ordusu ile savaşın tercih edilmesi gerektiği savında nasıl Hz. Peygamber haklı çıktıysa, ganimetlerin taksiminde de O’nun tercihine güvenilmesi gerektiğini bildirir. Bunun değerlendirmesini yapmak için, savaş süreci enine boyuna yukarıdaki şekilde anlatıldıktan sonra, müminleri Hz. Peygambere itaate davet eder. Cenab-ı Hak daha sonra ganimet gelirlerinin nasıl pay edileceğini bildirir. Savaşta elde edilen silah araç gereçleri ile birlikte Mekke’den esirlerin iadesine karşılık alınacak fidyelerden oluşan ganimet gelirlerinin taksimini aşağıdaki şekilde belirtir; 41 –İyi bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri mutlaka Allah’a, Resul’üne, yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Eğer siz Allah'a iman etmiş, iki ordunun karşı karşıya geldiği ve hak ile batılın ayrıldığı o (Bedir) gün kulumuza indirdiğimiz mucizevi yardımlara inandıysanız paylaşımı buna göre yapın. Bilin ki, Allah, her şeye kadirdir. (Enfal Suresi 41) Bu taksimat emrine göre ganimetin beşte dördü savaşa katılan müminler arasında taksim edilmesi öngörülüyordu. Bedir savaşından esir edilenlerin zengin olanlarından kurtulmalık fidye olarak yüklü miktarda bedeller talep edildi. Öyle ki esirlerin iadesi için elde edilen fidye gelirleri, Ebu Süfyan’ın kaçıp kurtardığı kervanın gelirlerine yakın bir tutarı idi. Söz konusu bedel Mekkelilerden tahsil edildi. Böylece müminler ellerinden kaçırdıkları kervanın mallarını esir fidyeleri ile geri almış oldular. Bu ganimet Medine İslam Cumhuriyetini dolayısıyla muhacirleri önemli ölçüde rahatlattı. Hz.Muhammed@ fidye miktarlarının belirlenmesinde de önemli rol oynadı. Fidyesini ödeyemeyecek kadar yoksul olan esirleri müminlere okuma yazma öğretmesi ya da Medine İslam Cumhuriyeti ile bir daha savaşmama taahhüdü karşılığında serbest bıraktı. Fidyesini ödeyemeyen hiçbir esiri köleleştirmedi. Kızı Zeyneb’in kocası yani damadı Ebul As’ın fidyesi olarak kızının gönderdiği gerdanlığın Hz. Hatice’nin gerdanlığı olması nedeniyle gerdanlığın kızına geri verilmesi ve kızının Medine’ye hicret etmesine müsaade etmesi karşılığında Ebul As’ın serbest kalması konusunu müminlere teklif etti. Müminlerde bu teklifi kabul ettiler. Cenab-ı Hak, ayrıca, elçisinden hiçbiri köleleştirilmeyen esirlere şu tebliği yapmasını istedi; 70 –71- Ey Peygamber! Ellerinizdeki esirlere de ki: “Eğer Allah kalplerinizde bir hayır görürse, sizden alınandan daha hayırlısını size verir ve günahlarınızı bağışlar. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.” Eğer sana hıyanet etmeyi düşünüyorlarsa, bundan önce de Allah'a hainlik ettiklerinden dolayı Allah onların yenilip ezilmeleri için sana imkân verdi. Allah her şeyi hakkıyla bilen her şeyi yerli yerince yapandır. (Enfal Suresi 70-71) 12.12. Mekke’ye Bedir Zaferi Sonrası Gönderilen Mesajlar Cenab-ı Hak, fidyeleri verip esirleri teslim almak için gelen Mekkeli müşriklere de Mekke Yöneticilerine iletilmek üzere şu mesajların bildirilmesini elçisine emreder; 38- O kâfirlere de ki: Eğer saldırganlıklarından vazgeçerlerse daha önce yaptıkları bağışlanacak. Yok, saldırganlığa yine dönerlerse, önceki ümmetlere uygulanan yasalar kendilerine de uygulanacaktır. (Enfal Suresi 38) Mekkeli müşriklerin intikam yemini ettikleri öğrenilince onların bu yanlış ve azgınca tutumlarına karşı aşağıdaki mesaj gönderilir. 59- O kâfirler kurtulduklarını sanmasınlar. Onlar bizi asla aciz bırakamazlar. / bizi asla atlatamazlar. (Enfal Suresi 59) 12.13. Müminlere Zafer Sonrası Rehavete Kapılmamaları ve Muhtemel Saldırılara Karşı Hazırlıklı Olma Uyarısı Cenab-ı Hak, Mekkelilere tehdit dolu mesajlarını göndermiş olsa da onların uslu durmayacakları ve bu yenilginin intikamı peşinde koşacaklarını bildiği için müminlere bu müşrikleri / fitneyi ortadan kaldırmak için savaşmaları gerektiği ve onların saldırmaları halinde savaş için hazırlık yapmaları gerektiğini bildirir; 39 –40- Saldırganlık, zulüm ve baskı kalmayıp, din / yönetim tamamıyla Allah'ın dini / yönetimi (barış, esenlik ve adalet dini / yönetimi) oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse onlarla savaşmayın. Muhakkak ki, Allah yaptıklarını görür. Yok, eğer tekrar savaşmaya geri dönerlerse artık bilin ki, Allah sizin yardımcınızdır. O ne güzel Mevla ne güzel yardımcıdır. (Enfal Suresi 39-40) …. 60 –O zaman siz de toplayabildiğiniz kadar onlara karşı her tür kuvvet ve savaş için atlar hazırlayın ki, bununla hem Allah'ın düşmanlarını hem de kendi düşmanlarınızı, ayrıca Allah'ın bilip de sizin bilmediğiniz daha başkalarını (henüz karşınıza çıkmayan muhtemel düşmanlarınızı) korkutup gözdağı veresiniz. Allah yolunda her ne harcarsanız onun karşılığı size eksiksiz ödenir ve asla haksızlığa uğratılmazsınız. (Enfal Suresi 60) Cenab-ı Hak onların barışa yanaşmaları halinde müminlerin de barış yapmalarını emreder. Müşriklerin hile ve tuzak kurmalarından korkarak barışa yanaşmama gibi bir tutum içerisinde olunmamalarını bildirir. Müminlerin bu konuda herhangi bir tereddüt ve korku yaşamamasını öğütlerken, şayet onlar barış teklifleri ile hile yapma girişiminde bulunacak olurlarsa kendisinin yardım edeceği vaadinde bulunur. Nasıl müminlerin kalplerini kendisinin nasıl birbirine ısındırdıysa müşriklerden bazılarının da kalplerinin ısınabileceği böylece hilelerinin açığa çıkacağını veya başka yollarla kendisinin yardım edeceğini bildirir; 61 –64- Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de barıştan yana ol! Allah'a güven. Çünkü O işiten ve bilendir. Eğer sana hile yapmak isterlerse, muhakkak ki Allah sana yeter. O, seni yardımıyla ve müminlerle güçlendirecektir. Müminlerin kalplerini birbirlerine O kaynaştırmıştır. Yoksa yeryüzünde bulunan her şeyi harcasaydın yine de onların kalplerini (böylesine) kaynaştıramazdın. Ama Allah, onların kalplerini birbirine ısındırdı. Muhakkak ki, O mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir. Ey Nebi! Sana ve seni izleyen inananlara ALLAH yeter! (Enfal Suresi 61-64) Cenab-ı Hak, müteakip ayetlerde elçisine müminleri savaşa hazırlaması ve onları yüreklendirmesini bildirir; 65 – 66- Ey Nebi! Müminleri savaşa (şöyle) teşvik et / yüreklendir; eğer sizden sabırlı / kararlı / eğitimli yirmi kişi, onların iki yüzüne galip gelir ve eğer sizden böyle yüz kişi çıkarsa kafirlerden bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar yüce gayeleri olmayan anlayışsız bir topluluktur. Fakat mevcut şartlarda Allah yükünüzü hafifletti, zira sizin güçsüz olduğunuzu iyi biliyor. O halde sizden sabredecek / kararlı olacak / eğitimli yüz kişi çıkarsa düşmandan iki yüzüne galip gelir, sizden böyle bin kişi çıkarsa Allah'ın izniyle düşmandan iki binine galip gelir. Allah sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi 65-66) 12.14. Çevredeki ve Mekke’deki hicret Etmemiş Müminlere Mesajlar Cenab-ı Hak gerek esirlerin içerisinde olsun ve gerekse de Mekke’de olsun mümin olup da evin barkını terk etmeyi göze alamamış ve böylece Medine’ye hicret etmemiş kimseler içinde aşağıdaki mesajlarını gönderir; 72 –75- Gerçek şu ki iman edip hicret eden, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda savaşanlar ile onları barındırıp yardım edenler, işte bunlar birbirlerinin velisidir. / dostlarıdır. (koruma, kollama ve yönetme yükümlülükleri vardır.) İman ettiği halde henüz hicret etmemiş olanlar, (İslam ülkesine) hicret edinceye kadar sizin onlar üzerinde herhangi bir velayetiniz (yönetim, koruma ve kollama yükümlülüğünüz) yoktur. Bununla beraber dinde (içinde yaşadıkları zulümden kurtulmak için) sizden yardım isterlerse, sizinle onlar arasında antlaşma bulunanlar aleyhine bir durum olmadıkça, onlara yardım etmeniz de üzerinize borçtur. Allah bütün yaptıklarınızı görüp duruyor. İnkarcılar birbirlerinin dostu ve yardımcısıdır. Eğer siz de böyle yapmazsanız, yeryüzünde / ülkenizde büyük bir fitne ve bozgun meydana gelir. İman edip, hicret eden ve Allah yolunda cihada katılanlar ile onları barındırıp yardım edenler (Ensar), işte bunlar gerçek müminlerdir. Bunlar için mağfiret ve cömertçe bitmez tükenmez bir rızık vardır. Bundan sonra hicret edip sizinle beraber savaşa katılanlar da sizdendirler. Allah'ın kitabına göre, birbirine yakınlık tesis etmiş olanlar (kardeş ilan edilenler), birbirleri üzerinde hak sahibidirler. Şüphe yok ki, Allah her şeyi bilir. (Enfal Suresi 72-75) 12.15. Bedir Zaferinden Rahatsız Olan İç ve Dış Düşmanlar Bedir zaferi Medine’deki Yahudileri huzursuz etmişti. Özellikle Medine’nin altın ve para piyasasını ellerinde tutan Beni Kaynuka Yahudilerini fazlasıyla rahatsız etmişti. Zira Hz.Muhammed’in@ piyasalarda yaptığı düzenlemeler, kendi kurdukları tekel yapıyı bozuyor ve onları piyasada dürüstlüğe zorluyordu. Bu durumun kendilerinin Medine’deki üstünlüklerine son vereceğini düşünüyorlardı. Bu nedenle Hz.Muhammed’in@ iktidarını hedef alan tezviratlar yaparak O’nun iktidarını sarsmaya çalışıyorlardı. Tam onların bu menfi tutumlarının başladığı sırada Hz.Muhammed’in@ iktidarını sağlamlaştıracak Bedir zaferinin yaşanması onların morallerini iyiden iyiye bozmuştu. Bedir zaferinden sonra Hz.Muhammed’in@ fiili otoritesi daha da artacağından onların planladıkları yıkıcı tezviratları yapmaları hususunda çekincelerinin olacağı açıktı. Yahudilerin Medine’deki fiili otoritelerinde zaafların meydana geleceği de belli olmuştu. Bundan dolayı onlar Hz.Muhammed’in@ Bedir zaferini küçümseyerek onun iktidarını itibarsızlaştırma gayretine girdiler. Normal olarak Medine Vesikasına / Anayasal sözleşmeye imza atarak beraber yaşamaya anlaşmış olan Yahudilerin Hz.Muhammed’i@ kutlamaları / tebrik etmeleri, müminlerin sevincine ortak olmaları gerekirken zaferi küçümsemeleri ve hoşnutsuzluk sergilemeleri yakın gelecekte beraber yaşama anlaşmasına uymayacaklarının bir işareti idi. Dahası onların Kureyşi savaş bilmez görüp şayet rakipleri kendileri olsaydı müminlere büyük bir bozgun yaşatacaklarını söylemeleri anlaşmayı bozduklarını ya da bozmaya ramak kaldığını gösteriyordu. Cenab-ı Hak onların yapacakları ilk isyan girişiminde hainlik yaptıkları için anlaşmayı bozduklarının onlara bildirilmesinin talimatını peygamberimize emreder. Şayet böyle bir durum olur da anlaşma bozulacak ve savaşa girilecek olursa ibret-i alem için onlara en ağır cezayı verileceğinin bildirilmesinin talimatını verir; 56 –58-Kendileriyle antlaşma yaptığın halde her seferinde (alışkanlıkları olduğu üzere) sorumsuzca ve sakınmadan antlaşmalarını bozanlara gelince; Eğer onları savaşta yakalarsan (sana harp açarlarsa), kendilerinden sonrakilere de gözdağı olacak şekilde ağır bir cezaya çarptır ki, belki ibret alırlar. Eğer (aranızda sözleşme/ antlaşma olan) bir kavmin, sözleşmeye / antlaşmaya aykırı bir hainlik yapmasına yönelik somut kanıtlar ele geçirirsen, bu kanıtlarla antlaşmayı adil ve açık bir şekilde iptal ettiğini kendilerine bildir. Doğrusu Allah hainleri sevmez. (Enfal Suresi 56-58) 12.16. Karkaratül Küdr Askeri Harekâtı Bedir Zaferi, Medine İslam Toplumunun / İslam Cumhuriyetinin meşruiyetinin fiili olarak ispatı demekti. Bu zaferle müminler Arap yarımadasındaki diğer kabilelere tevhidi dünya görüşünün ete kemiğe bürünmüş bir devletinin artık var olduğunu ve bu varoluşunu devam ettirmek için savaşacakları mesajını vermiş oldular. Artık onlar küçük bir cemaat, küçük bir grup değildiler. Onlar en büyük rakipleri olan Mekke müşriklerinin en ileri gelenlerini, büyüklerini yok etmek suretiyle rüştlerini ispat etmişlerdi. Cenab-ı Hak, Bedir Savaşı, öncesi ve sonrasında yaşananları yukarıda işlendiği gibi Enfal Suresi ile raporlayarak anlattı. Fakat bu zafer Arap yarımadasındaki bazı güçlü kabileleri rahatsız etmişti. Zira onlar şirk sistemi içerisinde yaşamak istiyorlardı. Hiçbir otoriteye boyun eğmek istemiyorlardı. Kendi kabilelerinin kutsalları / putları vardı ve kendi oluşturdukları kutsallar çerçevesinde bağımsız bir şekilde yaşamlarını sürdürme arzusunda idiler. Hz.Muhammed’in@ getirdiği din ise tevhidi, birlik ve beraberliği öngördüğü için Medine İslam Cumhuriyeti’nin egemenlik alanı kendi bölgelerine kadar genişlediği zaman bu özgürlüklerini kaybedeceklerdi. İstedikleri gibi yaşayamayacaklardı. Putları / kutsalları adına uydurdukları kural ve yasalara göre keyfi yaşamları son bulacaktı. Özetle küçükte olsa kendi hâkimiyetlerini kaybedip İlahi öğretilere dayalı kural ve yasalarla kayıtlı bir yönetimi kabul etmek istemiyorlardı. Bu nedenle çevredeki güçlü kabileler Mekkelilerin başaramadıklarını başarmak arzusuyla ansızın Medine’ye baskın yapmak için planlar kurmaya başladılar. İlk saldırı girişimini de Süleym ve Gatafan kabileleri yapmak üzere Karkaratül Küdr adlı bölgede toplandıkları haberi Medine’ye ulaştı. Hz. Peygamber hemen harekete geçti ve 200 kişilik bir kuvvetle Karkaratül Küdr’e sefere çıktı. (27 Mart 624) Bölgeye ulaştıklarında oldukça büyük bir sürüyü otlatan bir grup çobandan başka hiç kimseyi göremediler. [1] )Celaleddin Vatandaş “Hz. Muhammed'in Hayatı ve İslâm Daveti-Medine Dönemi” sahife 109 Harita 11: Karkaratül Küdr Seferi (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Medine İslam Ordusunun üzerlerine geldiğini duyan Gatafan ve Süleym kabilelerinin savaşçı adamları arazide dağılmış ve peygamberimizin ordusu ile savaştan kaçmıştı. Peygamberimizin ordusu söz konusu bölgede üç gün kaldı. Onların saldırmalarını bekledi. Bununla, onlardan korkmadıklarının ve gerekirse savaşmaya hazır olunduklarının mesajlarını onlara vermiş oldu. Çevrede araştırma yapan İslam askerleri Süleym kabilesinin hayvan sürülerinin kaçırılamadığını tespit etti. Medine İslam Ordusu Süleym kabilesine ait söz konusu hayvan sürülerine el koyarak Medine'ye döndü. Böylece müminler bu sefer ile önemli miktarda ganimet elde ettikleri gibi iki önemli vahşi kabileye karşı Medine’nin güvenliğini bir süre için sağlamış oldular.

  • Bölüm 28:Hak Yolda Dökülenlere Uyarılar | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 28 HAK YOLDA DÖKÜLENLER Mekke toplumu boykot sonrası iyice kutuplaşmıştı. Bir tarafta müşrikler diğer tarafta müminler yer almaktaydı. Bu kutuplaşmanın müsebbibi ise müşriklerin müminler üzerine yıllardır yaptıkları eziyet, yaptırım ve baskılardı. Onların güç zehirlenmesi ile sarfettikleri alaylı ifadelerine cevaplar verildikten sonra müşrikler nasıl karşılık vereceklerini bilemediler. Ayrıca onların bütün eziyet ve yaptırımlarına rağmen peygamberimizin hareketini engelleyememeleri nedeniyle durumun ciddiyetini kavradılar. Bu kez tekrar kendi şirk inançlarını / paradigmalarını savunmaya geçtiler. Şirk sistemini benimseme gerekçesinin Allah’a daha yakınlaşmak olduğunu iddia ettiler. Velayetini tercih ettikleri otoritelere itaat ederek / boyun eğerek onların rızasını kazandıklarını belirttiler. Bu şirk otoritelerinin de Allah’ın kızlarını / oğullarını razı ettiklerini, onlarında Allah’ı razı ederek silsile yoluyla Allah’a yakınlık tesis ettiklerini ileri sürdüler. Rahman Rahim Allah Adına 1-3- Bu kitap, her şeye gücü yeten, hüküm ve hikmet sahibi Allah tarafından indirilmiştir. Muhakkak ki, Biz bu kitabı sana hak olarak / gerçekle indirdik. Öyleyse sen de sadece Allah’ın dinini / yolunu din / yol olarak seç ve O’na itaat et. Dikkat edin! Arı, duru ve erdemli yol / din sadece Allah’ın yoludur / dinidir. Onu bırakıp başkalarının velayetini / egemenliğini / yolunu tercih edenler: “Bizim (onların velayetini / egemenliğini tercih ederek) onlara itaat / kulluk etmemizin amacı, sadece onların bizi Allah’a daha çok yaklaştırmaları içindir.” dediler. Elbette Allah onların ihtilaf ettikleri / tartıştıkları bu hususlarda aralarında hüküm verecektir. Muhakkak ki Allah, yalancı ve nankörlükte ileri giden kimseyi doğru yola iletmez. (Zümer Suresi 1-3) Müşrikler, Allah’a daha yakın olmak için şirk (zulüm) sisteminin rahipleri / bilginleri / büyücüleri / liderleri gibi otoritelerinin egemenliğine boyun eğdiklerini iddia ederken onların böyle bir yolu seçtiklerinin temel gerekçesini ise o otoritelerin Allah’ın çocuklarına yakın olduğunu iddia etmeleriydi. Onların şirk sisteminin otoritelerine kutsallık atfetmelerinin gerekçesi, onları Allah’ın çocuklarının (oğul ya da kız) temsilcisi olarak görmeleriydi. Şirk sisteminin tanrıları adına hareket eden otoriteler dokunulmazlık kazanarak yaptıklarından asla sorumlu tutulmuyorlardı. Bu liderlerin verdikleri hükümler tartışılamayacağı gibi bu hükümler nedeniyle toplum zarar gördüğünde onlardan hesap da sorulamazdı. Şirk sisteminin bu kurgusu ile tanrılar adına hareket eden otoritelere gönülden itaat eden halk ise bu itaatlerinin kendilerini Allah’a daha çok yaklaştıracaklarına inanmaktaydı. Onların inancına göre; “velayeti altına girilen otoriteler Allah’ın çocukları olan tanrılar adına hareket ettikleri için onları hoşnut etmek demek Allah’ı hoşnut etmek demekti. Allah’a yakın olmak için onlara gönülden boyun eğmek gerekiyordu. Bu nedenle onların egemenliği altına girmek / velayetine girmek / veli edinmek Allah’a yakınlık için şarttı.” Cenab-ı Mevla onların bu inançlarının batıl olduğunu bildirir. Yüce yaratıcı, yarattıklarından bazılarını evlat edinerek kendisi gibi ilahlık mertebesine çıkarmasının kendi yüceliğine aykırı olacağını söyler. Bu nedenle onların Allah’ın kızları ya da oğulları olarak gördükleri kişiler (melek ya da insan) adına hareket edenlere itaat ederek onları hoşnut etmek suretiyle Allah’ı da hoşnut etmeyi düşünmek yanlıştır. Cenab-ı Hak, bu düşüncelerin yalancı ve nankör olan ileri gelenlerin uydurmalarından başka bir şey olmadığına vurgu yapar. Halbuki Allah’ın dini böyle şeyleri emretmez. O’nun dininde, kutsal sadece Allah’tır. Sadece O fiillerinden dolayı kimseye hesap vermez. O dilediğini yapar. Ancak O çok yüce olduğundan kendisini aşağılık kılacak fiilleri yapmadığı gibi kendisi gibi sorumsuz olacak herhangi bir otoriteyi asla kabul etmez. Yarattığı her şey O’na tabidir. Yarattığı hiçbir şeyi kendisi gibi ya da kendisinden daha düşük makamda olacak şekilde yavru tanrılar haline getirmez. Böyle bir şey muhaldir. Kabul edilemez. Tam aksine yarattığı her ne varsa, Güneş, Ay, Dünya, yıldızlar, yeryüzündeki her şey O’nun koyduğu kanunlar çerçevesinde hareket ederek O’na kulluğunu yerine getirir. Onlar O’nun koyduğu kanunların dışına asla çıkamazlar. Yalancı ve nankör oluşlarının yüzlerine vurulmasından sonra müşrikler, kendi yaptıklarının doğru olduğunu savunmak isterler. Onların savunmalarında ileri sürdükleri argümanlar; “Ne yani Allah yarattığı kullarından, insan ya da meleklerden, istediğini evlat edinemez mi? Buna kim engel olabilir ki? O, böyle bir şeyi irade edemez mi? Hangi şey O’nun bu tercihine engeldir?” vb. mealindedir. Onlar böyle diyerek Hz.Muhammed’in@ iddialarına inanmadıklarını ifade etmiş olurlar. Cenab-ı Hak, onların bu iddialarına “Asla! Olmaz öyle şey! Zira böyle bir yakıştırma küçülme, aşağılanma demektir. Yaratılanı yaratan mertebesine çıkartmak, Yaratanı aşağılamak demektir. O yeganedir. O kahredicidir” şeklinde cevap verir. Ayrıca kendisinin gökleri, yeri ve içindekileri yarattığı ve onlara bir nizam verdiğine değindikten sonra yarattığı mahlukat üzerindeki egemenliğin de kendisine ait olduğuna vurgu yapar. Buna rağmen O, egemenliğine başkaldırarak nankörlük edenlere kendisinin hiç ihtiyacı olmadığı ama yine de onların nankörlük etmelerini istemediğini belirtir. Sonunda insanların işledikleri suçların hesabını verecekleri ve bu hesaptan kaçmanın mümkün olmadığı belirtilir. 4-7- Eğer Allah bir çocuk edinmek isterse, elbette yarattıklarından, dilediğini seçer, öyle mi? Olmaz öyle şey! O, bundan münezzehtir. O, yegâne ve kahredici Allah’tır. O, gökleri ve yeri hak / gerçek olarak yarattı, geceyi gündüzün üstüne bürüyor, gündüzü de gecenin üstüne bürüyor. Güneşi ve Ayı emre amade kılmış ve her biri (O’nun tarafından) belirlenmiş bir süreye kadar akıp gitmektedir. İyi bilin ki, O, çok güçlü ve çok bağışlayıcıdır. O, sizi tek bir nefisten yarattı, sonra onun eşini de ondan yaptı. Sizin için hayvanlardan sekiz eş indirdi / lütfetti. Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlık içinde yaratılıştan yaratılışa geçirerek yaratıyor. İşte bu, mülk (krallık, hâkimiyet) yalnız kendisinin olan rabbiniz Allah’tır. O’ndan başka ilah yoktur. Böyleyken nasıl olur da O’nu bırakıp başkasına yönelirsiniz? Eğer inkâr / nankörlük edecek olursanız, biliniz ki, şüphesiz Allah’ın size ihtiyacı yoktur. Bununla birlikte O, kullarının inkarına / nankörlüğüne razı olmaz. Şayet şükrederseniz, sizden razı / hoşnut olur. Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez. Sonra da dönüşünüz Rabbinizedir. O da yaptıklarınızı size bir bir haber verecektir. Şüphesiz ki O, sinelerin özünde / kalplerde saklı olanı iyi bilendir. (Zümer Suresi 4-7) Çeşitli nedenlerle zulüm, savaş, açlık, yoksulluk, yurtsuzluk, ölüm korkusu, sürgün vb. sıkıntılara düşen insanlar içine düştükleri bu sıkıntılardan kurtulmak için Allah’a yönelirler, O’na yalvarırlar. Onlar bu yönelimlerinde, Allah’tan yardım göndermesini, bir kurtarıcı önder görevlendirmesini ve kendilerini kurtaracak yolları göstermesini niyaz ederler. Cenab-ı Hak da onların dualarına icabet ederek onları sıkıntılardan kurtardıktan sonra zamanla onlar bu niyazlarını unuturlar ve O’nun gösterdiği yolu / dini / ideolojiyi terk ederler, zulüm (şirk) ideolojisine ve önderlerine uyarlar. Bunun üzerine Cenab-ı Hakk’ın gönderdiği elçiyi de inkâr ederler / reddederler. İnsanların genel karakterleri olan bu durum, aşağıdaki ayetlerde zikredilerek Mekke’deki müşriklerin de Fil vakasında olduğu gibi zaman zaman başlarının sıkıntıya düştüğünü belirtir ve Cenab-ı Hakk’ın onlara kurtuluşlarının ilahi ideolojiye sarılmakta olduğunu gösterir. Ancak sıkıntıyı atlattıktan sonra toplum olarak tekrar azgınlık ve sapkınlık yoluna dönmüş oldukları hatırlatılır. Geçmişte yaşanan sıkıntıların ilahi buyruk gereği tevhit olunarak atlatıldığı, ama şimdi şirki / zulmü / bölücülüğü tercih ettikleri belirtilir. Halbuki Ebu Cehil gibi iblislerin kendisi ile birlikte olan herkesi ateşe / felakete götürdüğüne işaret edilir. Diğer taraftan Hz.Muhammed’in@ ise toplumun geleceğinden endişe ettiğini, onların başına bir felaket gelmemesi için yırtındığını, Cenab-ı Hakk’ın yol göstericiliğini gece saatlerindeki namazları sırasında niyaz ettiğini ve toplumu kurtaracak formüllere sahip olduğunu belirterek kimin izlenmesi gerektiği sorulur; Toplumu felakete götürmekte olan Ebu Cehil’i ve onun yolunu mu? Yoksa toplumu barış, huzur ve sükuna sevk etmeye çalışan, hedefini ve ne yapacağını bilen Hz. Muhammed’i@ ve onun yolunu mu? 8-9- İnsanın başına sıkıntı geldiği zaman, gönlünü ona vererek Rabbine dua eder. Fakat Allah kendi katından ona bir nimet lütfettiği zaman da önceden O’na yalvardığını unutur ve Allah’ın yolundan saptıran şirk (zulüm) sistemine uyar. De ki: “Nankörlüğünle biraz oyalan / keyif sür bakalım! Muhakkak ki sen ateşe layık birisin.” Hiç o kişi, gece saatlerinde secde ederek, kıyama durarak ibadet eden, ahiretten korkan ve Rabbinin rahmetini uman kimseye benzer mi? De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Doğrusu bunu ancak temiz akıl sahipleri gereği gibi düşünürler. (Zümer Suresi 8-9) 28.1. Hak Yoldan Dönmemeleri İçin Müminlere Uyarılar Müminlerden bazıları müşriklerin verdiği açlık, eziyet ve sıkıntılara dayanamayarak müşrik otoritelere boyun eğmeyi düşünmekteydiler. Cenab-ı Hak, bu kimseleri uyarıcı ayetleri inzal eder ve onlara takvalı davranarak Allah’ın koruması altına girmeyi öğütler. Şayet Allah’ın yolundan ayrılmadan zorluklara sebatla direnirlerse güzelliklerin bahşedileceğini bildirir. Bunun için de yeryüzünün geniş olduğunu ve gerekirse başka diyarlara hicret edilebileceğinin müjdesini verir. Hz.Muhammed’in@ de Allah’ın yolunu takip ile emrolunduğunu ve bu yolun liderliğini yapmakla görevlendirildiğini bildirir. Bu yolda müşriklerle asla uyuşup uzlaşılamayacağı gibi bu yoldan da asla dönülemeyeceğinin belirtildikten sonra Hz.Muhammed’in@ Allah’ın yolunu takip ettiği ifade edilir. Ama kendilerinin isterlerse şirk (zulüm) sistemini yol olarak edineceklerini ama bu tercihlerinin bedelini de ağır bir şekilde ödeyeceği bildirilir. Hak yoldan vaz geçenlerin sadece kendi geleceklerini değil, yakınlarının istikballerini de karartacakları ifade edilir. 10-16- De ki: “Ey iman eden Allah’ın kulları! Rabbinizin koruması altına girin. Bu dünyada güzellik yapanlara bir güzellik vardır. Şüphesiz Allah’ın arzı (yeryüzü) geniştir. Ancak sabredenler, mükâfatlarını hesapsızca alacaklardır.” De ki: “Ben din / yol olarak sadece Allah’ın dinini / yolunu seçerek O’na itaat etmekle emrolundum. Ayrıca ben, bu dini / yolu benimseyenlerin lideri olmakla emrolundum. Şayet ben Rabbime karşı gelirsem o büyük günün azabından korkarım. Ben din / yol olarak sadece Allah’ın dini / yolu üzere O’na itaat ediyorum. Siz ise artık O’nun dışında dilediğinize itaat edin. Şüphesiz asıl kaybedenler, kıyamet gününde kendilerini ve ehillerini (ailelerini, yakınlarını ve taraftarlarını) hüsrana uğratanlardır. İyi bilin ki, apaçık ziyan işte budur. Öyle ki onları üstlerinden ve altlarından ateş tabakları kaplayacaktır. İşte Allah, kullarını bununla korkutuyor. Ey kullarım! Benim bu uyarılarımı dikkate alarak kendinizi koruyun.” (Zümer Suresi 10-16) 28.2. Çektikleri Sıkıntılarına Rağmen Hak Yolda Sebat Eden Müminlere Müjdeler Sıkıntı ve çilelere tahammül göstererek Hz.Peygamberi yalnız bırakmayan müminler için ise müjdeler vardır. Onlar çektikleri acı ve ıztırablara rağmen Ebu Cehil gibi azgın tağutlara boyun eğmedikleri için mükafatı hak etmektedirler. Onlara altlarından ırmaklar akan köşkler armağan olarak verilecektir. Azgın tağutlar ve onları izleyenlerin ise kurtuluşları mümkün olmayacak, onlara yardım için kimse el uzatamayacaktır. 17- 20- Azgınlara / küstahlara / tağuta boyun eğmekten kaçınan ve Allah’a yönelen kimseler için müjde vardır. Haydi, sözü dinleyip de en güzeline uyan kullarımı müjdele! İşte onlar, Allah’ın kendilerine hidayet verdiği kimselerdir. Onlar sağlıklı düşünen temiz akıl sahipleridir. Peki ya azap hükmünü hak etmiş kimseyi (o tağutlar/ o azgınlar / o küstahlar kurtarabilecek mi)? Ateşte olanı sen kurtarabilir misin? (Elbette ki sen de kurtaramazsın.) Lakin Rablerinin uyarılarını dikkate alarak kendilerini koruyan kimseler için Allah’ın vaadi olarak altlarından ırmaklar akan kat kat köşkler vardır. Allah vaadinden caymaz. (Zümer Suresi 17-20) 28.3. Her şeyin Geçici Oluşuna İşaret Cenab-ı Hak, müşrik, mümin, hak yolda dökülen ya da sebat eden bütün tarafların dikkatlerini yaşadıkları hayatın değişen şartlarına çekiyor. Hiçbir şeyin aynı kalmadığı ve sürekli bir değişim içerisinde olduğu yağmurun pınarlara dönüştüğü, bitkilere hayat verdiği ama zamanla onların da sararıp çerçöp olduğunu belirterek sıkıntıların, acıların ya da zevk ü sefanın, konforun, kısaca iyi günlerinde kötü günlerinde geçici olduğuna işaret eder. Bu nedenle içine düştükleri sıkıntılar veya zorluklara bakarak tercihini zulümden (şirkten) yana yapanların yanlış yapmakta olduklarını ifade eder. Halbuki aklederek gönüllerini barış, adalet ve hak yola açanların geleceklerinin aydınlık olduğuna vurgu yapar. Ama tüm uyarılara rağmen kalplerini Allah’ın yoluna kapatanlara ise yazık olacağını bildirir. Allah’a saygısı olanların O’ndan gelen uyarılara karşı bütün benlikleri ile duyarlı davranacaklarını ve O’nun yol göstermesini her türlü zorluk ve sıkıntıya rağmen gönül hoşluğu içerisinde kabulleneceklerini belirtir. Böyle davrananları doğru yola yönlendireceğini müjdeler. Fakat zulmü (şirki) tercih ederek yolunu şaşıranlara ise kimsenin doğru yolu göstermeyeceğini bildirir. Onlara azabın hiç ummadıkları yerden geleceğini ve dünya hayatında rezil olacakları gibi ahirette çok kötü bir azap ile yüz yüze geleceklerini vurgulayarak uyarır. 21- 28- Görmüyor musun(uz)? Allah gökten bir su indiriyor ve onu yeryüzündeki pınarlara akıtıyor, sonra onunla rengarenk ekinler çıkarıyor. Ardından kurumaya başlar ve onun sararmış olduğunu görürsün(üz). Sonra da onu çerçöpe çevirir. İşte bunda kavrama yeteneği olanlar için muhakkak bir öğüt / uyarı vardır. Peki, Allah kimin gönlünü İslam’a açarsa o, Rabbinden bir aydınlık bir yol üzerinde olmaz mı? Böylece Allah’ın uyarılarına karşı kalpleri katılaşanlara yazıklar olsun! İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler. Allah, sözün en güzelini, ifadeleri birbirine benzer / teşbihli, mana ve lafızları birbiriyle uyumlu ve mükerrer olarak tekrar eden bir kitap halinde indirmiştir. Rablerine saygısı olanların ondan derileri ürperir. Sonra derileri ve kalpleri Allah’ın uyarılarına karşı yumuşar. İşte bu, Allah’ın rehberliğidir / rehberidir. O (Allah), onunla dilediğini doğru yola iletir. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösterecek yoktur. Peki, zalimlere: “Kazandığınızın karşılığını tadın!” denildiğinde kıyamet günü, yüzünü o kötü azaptan korumaya çalışan kimsenin hali nice olacak? Onlardan öncekiler de yalanladılar da azap onlara hiç ummadıkları yerden geliverdi. Böylece Allah, onlara dünya hayatında rezilliği tattırdı. Ahiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi! Ant olsun ki Biz, insanlar düşünüp öğüt alsınlar diye içerisinde her türlü örneğin yer aldığı, pürüzsüz bir Arapça Kur’an / çağrı indirdik. Umulur ki takvalı davranarak kendilerini korurlar. (Zümer Suresi 21-28) 28.4. Tevhit ve Şirk (Zulüm) Sistemlerinin Basit Anlatımı Zulüm (şirk) sistemlerinde toplumsal sorunların çözülemediği, her kafadan bir ses çıktığı ve toplumda sürekli çekişme, kavga ve anarşinin hâkim olduğu, birbiriyle anlaşamayan ve kavgalı ortakların hâkim olduğu bir şirketteki bir çalışanın içine düştüğü hal örnek verilerek anlatılır. Böyle bir şirkette verilen talimatlar, vaz edilen kurallar birbiriyle tamamen zıt olacağından dolayı şirket çalışanı ne yapacağını bilemez. Bu nedenle şirketin işleri yürümez. Sonunda şirket iflasa doğru gider. Halbuki tek bir patronun olduğu bir yapıda ise verilen talimatlar ve vaz edilen kurallar tek bir otoriteden çıktığı için yapılacak işler bellidir ve çalışanlar ne yapacağını bilir ve üretim sağlıklı bir şekilde yapılır ve o yapı hayatiyetini sürdürür. Dolayısıyla örnek verilen iki yapı asla birbirinin aynısı ya da benzeri olamaz. Birisi yok oluşa giderken diğeri hayatiyetini sürdürmekle birlikte büyümektedir. Benzer durum bir toplum yönetimi içinde geçerlidir. Birbiriyle anlaşamayan, rekabet halinde olan Mekke şirk yönetimi ile Mekke’nin yok oluşa doğru gideceği açıktır. Gelecekte Hz.Muhammed’in@ etrafında kenetlenerek Cenab-ı Hakk’a yönelen ve barış, esenlik ve birlikte yaşam (İslam) prensibi etrafında tevhit / birlik olmuş kimselerin bu mücadeleyi kazanacakları da açıktır. Bu mücadelenin sonunda Allah’a yönelenler (hamdedenler) galip geleceklerdir. 29- Allah, çekişip duran birçok ortakların sahip olduğu bir adam ile yalnız bir kişiye bağlı olan bir adamı örnek verdi. Bu ikisinin hali hiç eşit olur mu? –Hamd / yönelim / bağlılık Allah’adır.- Fakat onların çoğu bilmiyorlar. (Zümer Suresi 29) 28.5. Hesap Günü Uyarısı Cenab-ı Hak, elçisinin de müşrik liderlerinde öleceğini ve kıyamet gününde kendi huzurundaki yüce divanda aradaki davanın görüleceğini belirtir. Bu mahkemede kaybedecek olanların Allah’a çocuk isnat ederek onları tanrı edinenlerin yani şirk koşanların olacağını vurgular. Onların Allah’a yaptıkları bu iftira ve yalanları ile Hz.Muhammed’in@ getirdiği doğruyu inkar ederek zulüm işlemeleri nedeniyle cehennem ile cezalandırılmalarına hükmedileceğini belirtir. Diğer taraftan Hz.Muhammed’in@ getirdiği hakka icabet ederek O’nu destekleyenlerin Allah’ın koruması altında olacağını ifade eder. Böyle yapmakla onların geçmişte yaptıkları hata ve suçların da bağışlanacağı müjdesini verir. 30-35- Muhakkak ki sen de ölecek, onlar da ölecekler. Ve sonra kıyamet gününde Rabbinizin huzurunda davalaşacaksınız. İşte o zaman Allah’a karşı yalan söyleyen ve kendisine gelen doğruyu yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Böyle zalimler / kâfirler için cehennemde yer mi yok? Ama doğruyu getiren kişiye ve onu tasdik edenlere gelince; işte onlar Allah’ın koruması altına giren takva sahipleridir. Onlara Rableri katında diledikleri her şey vardır. İşte bu, iyi ve güzel iş görenlerin ödülüdür. Ayrıca Allah, onların geçmişte işledikleri en kötü suçları bile örtüp bağışlayacak ve yaptıkları iyiliklerin karşılığını da en güzel surette verecektir. (Zümer Suresi 30-35) 28.6. Cenab-ı Hakk’ın Elçisine Tam Destek Vereceği Müşrikler İslami hareketi bırakmaları için Hz.Muhammed’i@ ve müminleri tevhide karşı olan güçlerle korkutmaya çalışırlar. Hz.Muhammed’e@ karşı olan ne kadar kabile ve devlet varsa onların askeri ve ekonomik güçlerini bu ilahi ideolojiye karşı kullanacaklarını iddia ederler. Onlara karşı durmanın imkânsız olduğunu ifade ederek peygamberimizi korkutmaya çalışırlar. Onların bu korkutmalarına karşı Cenab-ı Hak, elçisine mücadelesinde tam bir destek ile destek vereceğini ve sonunda kendisinin galip gelerek (Aziz olacağını) yapılan zulümlerin intikamının alınacağını bildirir. 36-37- Allah, kuluna kâfi değil midir ki? Tutmuşlar seni, O’ndan başkaları ile korkutuyorlar. Allah kimi şaşırtırsa, ona bir yol gösteren bulunmaz. Kime de Allah rehberlik yaparsa artık onu kimse şaşırtamaz. / saptıramaz. Allah yegâne Aziz (galip gelen) ve öc alıcı (intikam sahibi) değil midir? (Zümer Suresi 36-37) Müşriklerin gayet iyi bildiği üzere yerleri ve gökleri yaratanın Allah olduğunu ve insanlar arasındaki ilişkilerde de kimin galip kimin mağlup olacağında yegâne belirleyicinin kendisi olduğunu vurguladıktan sonra müminlerin Allah’a tevekkül etmelerini ve müşriklerin tehditlerine kulak asmamalarını, onların eziyet ve yaptırımlarına sebatla direnmelerini öğütler. Allah dilemedikçe onların kendilerine bir zarar veremeyeceğine ve vadettiği zaferi de müşriklerin asla engelleyemeyeceğine işaret eder. Cenab-ı Hak, müşriklere ellerinden geleni artlarına koymamaları şeklinde bir meydan okuyuş yapmasını elçisine emreder. Elçinin kendisinin de elinden gelen tüm çabasıyla mücadelesini yapacağını ve sonunda zillet / yenilgi azabını kimin tadacağını pek yakında göreceğini ifade etmek suretiyle meydan okuyuşunu sürdürmesini ister. 38- 41- Andolsun ki sen onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan elbette “Allah!” diyeceklerdir. De ki: “Öyleyse söyleyin bakalım, Şayet Allah bana bir zarar vermek isterse, Allah’tan başka itaat ettikleriniz O’nun zararını giderebilir mi? Yahut bana bir rahmet dilerse, onlar O’nun bu rahmetini önleyebilirler mi? De ki: “Allah, bana yeter. Tevekkül edenler, yalnızca O’na tevekkül ederler.” De ki: “Ey kavmim! Elinizden geleni / gücünüz neye yetiyorsa yapın! Doğrusu ben de yapacağım. Sonunda rezil edecek azabın kime geleceğini ve kimin daimî olarak azap içerisinde kalacağını yakında bileceksiniz.” Şüphesiz Biz bu kitabı sana, insanların hakkı bulmaları için indirdik. Bununla kim doğru yolu bulursa kendi lehinedir. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Sen onların üzerine vekil değilsin. (Zümer Suresi 38-41) 28.7. Cenab-ı Hakk’ın Uyuyan Toplumu Uyandırmak İçin Hz.Muhammed @ ile Ruhu göndermiş Olması Cenab-ı Hak, yüzlerce yıldır uyuyan Arapları uyandırıp diriltmeyi murat etmektedir. Bunun için onlara ruh vermek gerekmektedir. O bu amaçla Hz.Muhammed’i @ elçi seçmiş ve onunla vahy / ruh indirmektedir. Eğer müşrik Araplar elçinin çağrısına kulak verip inzal edilen ruhu / vahyi kabul edecek olurlarsa toplumsal bir diriliş / uyanış gerçekleşecektir. Aksi takdirde inzal edilen ruhu / vahyi geri alır ve henüz ölmemiş olan Arap toplumu ölecek ve tarih sahnesinden silinip gidecektir. Cenab-ı Hak bunu insanların ölüm anında onlara canlılık veren ruhlarının alınması ile tasvir etmekte ve henüz ölmemiş olan insanların uyandıkları zaman tekrar ruhlarını kuşanmaları ve canlanmaları metaforu ile de toplumsal uyanışa işaret etmektedir. 42- Allah, nefislerden ölüm zamanında ruhlarını alır, ölmeyecek kişilerin ise uyudukları zaman; ölümüne hükmettiklerine ruhu tutarak göndermez, öbürüne ise muayyen ve mukadder bir zaman için ruhu / vahyi gönderir. Şüphesiz bunda düşünen bir kavim için nice ayetler vardır. (Zümer Suresi 42) Cenab-ı Hakk’ın diriltici ruh olarak gönderdiği ilahi ideolojinin benimsenmesi halinde gelecekteki toplumsal dirilişi imkânsız gören inkarcılar bölgedeki hayatiyetlerini devam ettirmek için Sasani, Bizans, Mısır, Habeşistan vb. devletlerden kendilerine destekçiler / şefaatçiler edinmişlerdi. Bu nedenle Hz.Muhammed’in@ çağırdığı ilahi ideolojiye sırtlarını dönüyorlar ve edindikleri destekçilerin / ortakların kendilerine yardım edeceğini, bölgedeki varlıklarını koruyacaklarını zannediyorlardı. Halbuki onlar kendi menfaatlerinden başkasını düşünmezler ve asla onlara destek ve yardım etmeyeceklerdir. Şayet Arap toplumu gücünü Allah’ın gönderdiği ilahi ideolojiden almayacak olursa tarih sahnesinden silinmesi mukadderdir. Göklerin ve yerin mülkü / egemenliği Allah’ın olduğu için bu işin yasasının O’nun gösterdiği yolu izlemek olduğu bildirilir. Sadece Allah’ın yardımı / şefaati beklenerek özüne dönen toplumları hiç kimse yıkamayacaktır. Ama müşrikler, bu hakikati kabul edip Hz.Muhammed’i@ izledikleri takdirde karşılarına büyük güçleri alacakları için bu seçenek kendilerine çok zor gelmektedir. Hz.Muhammed’in@ onları ilahi ideolojiye davet etmesi karşısında, onlar bu çağrıdan son derece rahatsız olmaktadırlar. Fakat o elçi onları bu otoritelerle ortaklaşmaya davet etmiş olsa hemen yüzleri gülüverecektir. Aynı durum müşriklerin baskı ve zulümlerinden korkarak onlara sığınan ve onların koruması, kollamasını (şefaatini) sağlamak için onların şirk (zulüm) yolunu tercih eden kimseler için de geçerlidir. Halbuki onların kendilerine sığınanları koruma ve kollamaya güçleri yetmeyeceği gibi aynı zamanda bunu asla yapmayacaklardır da. Allah’ın koruyup kolladığı İslami hareket sonunda başarıya ulaşacak ve Allah göklerin ve yerin mülküne sahip olduğu için sonunda mülk / yönetim müminlere geçecektir. Yaptıklarının hesabını vermeye yanaşmayanlar ve safını müşriklerden yana seçenler Allah’ın hakimiyeti söz konusu olduğunda, bu durum onların hiç hoşlarına gitmez, yüzleri buruşur ve kalpleri burkulur. 43 -46-Yoksa onlar, Allah’tan başkasını kendilerine şefaatçiler mi / yardımcılar ve destekçiler mi edindiler? De ki: “Onlar hiçbir şeye güç yetiremez ve akıl erdiremezlerse de mi (onları şefaatçi / destekçi ve yardımcı edineceksiniz)? Halbuki şefaat / yardım ve destek tamamen Allah’tandır. Zira göklerin ve yerin mülkü yalnızca O’nundur. Ve sonunda yalnızca O’na döndürüleceksiniz.” (Şefaatçi / yardımcı ve destekçi olarak) Allah “tek başına” bahsedilince Allah’ın gelecek vaadine / ahirete inanmayan kişilerin yüreklerini sıkıntı kaplar fakat O’dan başkalarının (yardım ve desteklerinden) bahsedilince derhal yüzleri gülüverir. De ki: “Ey göklerin ve yerin yoktan yaratıcısı! Ey gaybı ve şehadeti bilen Allah’ım! Kulların arasında, ihtilâf edip durdukları şeyler hakkında hüküm verecek olan sensin.” (Zümer Suresi 43-46) Zalimlerin destek / yardım/ şefaatine insanların güvenmelerinin hatalı olduğunu Cenab-ı Hak şöyle bildirir; kozmik ve/ veya toplumsal kıyamet geldiğinde onlar sahip oldukları tüm servet ve mülkü azaptan kurtulmak için verecekler fakat bu onları azaptan kurtaramayacaktır. Onlar yaptıklarının bedelini ödeyecektir. 47-48- Eğer yeryüzündeki bütün şeyler ve onunla birlikte bir o kadarı da o zulmeden kişilerin olsaydı, kıyamet günü o kötü azaptan kurtulmak için onu mutlaka fidye olarak verirlerdi. Çünkü onların hiç hesaba katmadıkları şeyler, Allah tarafından karşılarına çıkarılacaktır. Böylece onların kazandıkları kötülükler meydana çıkmış olacak ve alay edip durdukları şeyler, kendilerini çepeçevre kuşatmış olacaktır. (Zümer Suresi 47-48) 28.8. İmtihanı Kazanan ve Kaybedenler Müşrik insan başına bir sıkıntı gelince o sıkıntıdan kurtulmak için sadece Allah’a dua eder. Fakat ne zaman ki sıkıntıdan kurtulup nimete ve refaha ererse hemen azgınlaşmaya başlar. Kendisine zulüm yolundan vazgeçmesi ve sahip olduğu nimetleri paylaşması istenirse hemen bu nimet ve refahın Allah tarafından verildiğini unutur da nimetin kendi bilgisi, çalışması ve gayreti ile elde ettiğini iddia ederek şımarıklığına devam eder. Halbuki kendisine verilen nimetler onun için bir sınav aracıdır. Aynı hususlar toplumlar içinde geçerlidir. Toplum olarak zenginleşen insanlar şımarır ve azgınlaşarak kendilerinden aşağı gördükleri toplumlara ya da o toplumdaki mazlumlara zulmederler. Cenab-ı Hak azgın insanların bu menfi karakterine işaret eder. 49- 52-İşte, insanın başına bir sıkıntı gelince Bize yalvarır, fakat daha sonra kendisine tarafımızdan bir nimet bahşettiğimiz zaman ise: “Bu, bana bilgimden dolayı verildi / Bunu bilgim sayesinde elde ettim” der. Hayır! Aslında bu bir sınavdır. Bu kişinin samimiyet testidir. Velâkin onların çoğu bilmezler. Doğrusu onlardan öncekilerde bu sözü söylemişlerdi. Fakat kazandıkları şeyler kendilerini kurtaramadı. Sonunda işledikleri kötülüklerin cezası başlarına isabet etmişti. Bunlardan zulmedenlerin de aynı şekilde işledikleri kötülüklerin cezası başlarına gelecektir. Onlar bunu asla engelleyemeyeceklerdir. Allah’ın, dilediğine rızkı bol bol verdiğini ve dilediğine kıstığını bilmezler mi? Şüphesiz bunda iman edecek bir toplum için nice ayetler vardır. (Zümer Suresi 49-52) Cenab-ı Hak yukarıdaki menfi karaktere sahip kimseler için yine de son bir çıkış yolu bırakmakta hala geri dönüş imkanlarının olduğunu dile getirmektedir. Azap gelmeden ve son pişmanlığın fayda vermediği bir dereceye gelmeden tevbe etmelerine imkân tanımaktadır. Şayet bu fırsatı da kaçıracak olurlarsa varılacak yerin ateş / cehennem olacağını vurgular. 53- 61-De ki (Allah şöyle buyuruyor): “Ey nefislerine uyup haddi aşmış olan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. Bu nedenle size azap gelmeden önce Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun. Bakın, sonra yardım edilmezsiniz. Siz farkında olmadan ansızın başınıza azap gelmeden önce Rabbinizden size indirilen kitabın en güzeline uyun ki hiç kimse, “Allah’ın yanında, yaptığım ölçüsüzlüklerden dolayı yazık bana! Doğrusu ben alay edenlerdendim.” yahut “Allah bana doğru yolu gösterseydi, elbette ben muttakilerden olurdum.” Yahut da azabı gördüğü zaman “Keşke bana dünyaya geri dönüş imkânım olsaydı da iyilik edenlerden olsaydım” demesin. (O zaman Allah şöyle buyurur) “Bilakis, sana ayetlerim gelmişti de sen onları yalanlamış, büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştun.” İşte kıyamet günü, Allah’a karşı yalan söyleyenlerin yüzlerini kararmış olarak göreceksin. Kibirlenenler için cehennemde yer yok mu? Allah, takvalı davranarak kendilerini koruyanları hakkettikleri kurtuluşa erdirir. Onlara fenalık dokunmaz ve onlar üzülmezler de. (Zümer Suresi 53-61) Herşeyin yaratıcısı olan Allah her şeye egemendir. Göklerin ve yerin egemenliği O’na aittir. Onların işleyiş kanunlarını vaz eden O’dur. İnsanların yaşamlarına ilişkin sosyolojik kanunları da O vaz etmiştir. Bu nedenle hangi tarafın galip geleceği hangi tarafın kaybedeceğine ilişkin yasalar da O’nun tarafından belirlenmiştir. İlahi yasaları / ayetleri inkâr edenlerin kaybetmeleri mukadderdir. Onlar ne yaparlarsa yapsınlar sonunda mutlaka yenileceklerdir. Kıyamet gününde göklerin O’nun tarafından dürülüp bükülmesi gibi müşrik yönetimler de toplumsal kıyametleri geldiğinde dürülüp bükülüp tarihin çöplüğüne atılacaklardır. Fetih borusu çaldığında müşrikler yıkılacaklar tekrar bir daha çaldığında ise tıpkı kozmik kıyametten sonraki yüce divanda olduğu gibi kendilerine ne yapılacağı konusunda meraklı / şaşkın gözlerle bakıp duracaklardır. Yine tıpkı kozmik kıyametin akabindeki hesap gününde peygamberlerin ve şahitlerin getirilerek müşrikler ile müminler arasındaki hesabın görülmesindeki gibi toplumsal kıyametten sonraki hesaplaşmada da taraflar arasında ilahi yasalara göre hüküm verilecek ve kimseye haksızlık yapılmayacaktır. Bu hesaplaşma sonunda zalimler bölük bölük azaba gönderilirken mazlum müminler ise cennet ile ödüllendirileceklerdir. 62- 75- Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeye vekildir. / O, her şeyin yöneticisidir. Bütün göklerin ve yerin anahtarları yalnızca O’nundur. Allah’ın ayetlerini inkâr edenler, işte onlar gerçekten kaybedenlerdir. De ki: “Ey Cahiller! Buna rağmen siz, bana Allah’tan başkasına boyun eğmemi / kulluk etmemi / itaat etmemi mi emrediyorsunuz.” Halbuki sana ve senden öncekilere şöyle vahyedildi: “Ant olsun ki, eğer şirk koşarsan bütün yaptıkların kesinlikle boşa gidecek ve mutlaka kaybedenlerden olacaksın. Onun için, tam aksine, yalnız Allah’a kulluk et / boyun eğ / itaat et ve şükredenlerden ol.” Onlar Allah’ın kudret ve şanını hakkıyla bilemediler. Ama bütün yeryüzü O’nun kudret elindedir. Kıyamet günü ise gökler O’nun sağ eliyle (kudretiyle) dürülüp bükülecektir. O, onların ortak koştuklarından münezzeh ve çok yücedir. Sura üflenince Allah’ın dilediği hariç, göklerde kim var, yerde kim varsa çarpılıp yıkılacaklar. Sonra sura bir daha üflenince hepsi dirilecek ve ne olacak diye bakınıp duracaklar. Yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlanacak, kitap konulacak, peygamberler ve tanıklar getirilecek ve aralarında hak ile karar verilecektir. Ve onlar hiçbir haksızlığa uğratılmayacaktır. Herkese işlediklerinin karşılığı tam olarak ödenecektir. O (Allah), onların ne yaptıklarını en iyi bilendir. İnkârcılar bölük bölük cehenneme sevk olunacak. Nihayet oraya vardıklarında cehennemin kapıları açılacak. Onun bekçileri onlara: “İçinizden size Rabbinizin ayetlerini okuyan, bu gününüzle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran elçiler gelmedi mi?” diye soracaklar. Onlar: “Evet geldi” diyecekler. -Velâkin kâfirler üzerine azap kelimesi hak oldu.- “Temelli kalacağınız cehennemin kapılarından girin” denilecek -Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür! - Takvalı davranarak Rablerinin koruması altına girenler ise cennete bölük bölük sevk edilecekler. Nihayet oraya varıp cennetin kapıları açıldığı zaman bekçiler onlara: “Selâm sizlere, hoşgeldiniz. Ebedî olarak kalmak üzere haydi girin içeriye!” diyecekler. Onlar da: “Bize vadettiğini gerçekleştiren, bizi bu arza / ülkeye vâris kılan ve cennette istediğimiz yerde konaklamamızı sağlayan Allah’a hamdolsun” diyecekler. -Çalışanların ödülü ne güzeldir! - Sen, melekleri arşın / egemenlik makamının etrafını çevreleyerek, Rablerine hamd ile tesbih ettiklerini göreceksin. Onların aralarında hakk ile / adaletle hüküm verilecektir. “Âlemlerin Rabbi Allah'a hamdolsun” denilmiştir. (Zümer Suresi 62-75)

  • Bölüm 2:İSLAM CUMHURİYETİNİN KURULUŞU | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 2 İSLAM CUMHURİYETİNİN KURULUŞU Peygamberimiz Anayasanın ilanı ile İslam Cumhuriyetinin Kuruluşunu ilan ettikten sonra Cumhuriyetin teşkilatlanmasında aşağıdaki uygulamaları hayata geçirdi. 2.1. İslam Cumhuriyeti Başkentinin İsimlendirilmesi Peygamberimiz İslam Cumhuriyetinin başkentinin ismini “Yesrib” yerine “Medine” olarak değiştirdi. O tarihe kadar Yesrib olarak anılan bu şehirin adı, artık bundan sonra Medine’ydi. Bu şehirde yepyeni bir anlayış ve dünya görüşünün egemen olduğunu insanlara göstermenin bir yolu da şehrin isminde yapılacak değişikliktir. Peygamberimiz Yesrib şehrinde bir devrimin, bir dönüşümün olduğunu, bu şehrin medeniyete adım attığını ifade etmek için bu değişikliği gerçekleştirdi. 2.2. Akdi (Sözleşme / Antlaşma / Yemin) Kardeşlik (Muahat) Kurumunun Tesisi Bütün malını mülkünü Mekke’de bırakıp Medine’ye hicret etmiş olan muhacirlerin barınma ve geçim gibi yaşamsal ihtiyaçlarının Medineliler tarafından karşılanması gerekiyordu. Ancak bu konuda fedakârca malını mülkünü ve evini paylaşacak olan Medineliler sadece mümin Medineliler olabilirdi. Diğer Medinelilerin bu fedakârlığa yanaşmayacağı çok açıktı. Peygamberimiz muhacirlerin kendi ayakları üzerinde duracak ekonomik büyüklüğe sahip olacakları zamana kadar olmak üzere onlarla mümin Medineliler arasında akdi bir kardeşlik tesis etti. Bu kardeşlik, her şeylerini Mekke’de bırakıp hayata sıfırdan başlamak üzere Medine’ye hicret eden muhacirlerle, onları barındıracak ve geçimlerini sağlayacak mümin Medinelilerin maddî ve manevi yardımlaşmalarını esas alıyordu. Bu ilişki ile kurulan kurumun adına ise sonraları “Muahat Kurumu” denildi. Öz kardeşliğe yakın hatta daha ileri bir kardeşliği öngören bu ilişki biçimine göre kardeş ilan edilen kişiler birbirlerinin mirasçısı bile olabiliyorlardı. Peygamberimiz muhacirleri Medineli Ensar arasından belirlenen müminlerle kardeş ilan etti. Kardeş ilan edilen muhacirler Ensar’dan olan kardeşlerinin evlerinde barınmaya başladılar. Kardeşler yemeklerini ve zaruri ihtiyaçlarını paylaştılar. Muhacirler de kardeşleri ile birlikte çalışıp onların ekonomik gelirlerini artırma hususunda çaba sarf ettiler. Böylece onlar asalak olmadıklarını gösteriyorlardı. Bu şekildeki kardeşliğin 160 aileyi bulduğu rivayet edilmektedir. Kardeşlik / muahat kurumunun en önemli özelliği, tesis edilen birlik, beraberlik ve dayanışmanın iman / din / ideoloji ([1] ) bağı ile tesis edilmesiydi. Dolayısıyla daha geniş kitleleri, kabileleri, ulusları, inanç gruplarını kapsayabilecek kısaca alemleri, Allah’ın inzal ettiği değerler çerçevesinde tevhit etmenin en güzel modeli uygulanmaya başlamış oluyordu. Kardeşlik kurumu ile “İslam insanı” teşekkül etmişti. Dikkate alınması için onüç yıl gibi uzun bir süre boyunca mücadele veren ve eğitilen bu “İslam insanı”, Cumhuriyeti kurduktan sonra artık varlık sahnesinde yerini almıştı. Ensardan ve Muhacirlerden meydana gelen bu insanlık tipini çok zorlu sınavlar beklemekteydi. Şayet Allah’ın gösterdiği yolda gidecek olursa kimsenin hayal bile edemeyeceği nice nimetlerle mükafatlandırılacak, doğru yoldan saparak nankörlük edecek olursa da kendisini zincirler, demir halkalar ve çılgınca yanan cehennem ateşi bekleyecekti. Cenab-ı Hak “İslam İnsanı”nın bu oluşumunu İnsan Suresinin ilk ayetlerinde şöylece anlattı; 1-5-Hakikat şu ki (İslam) İnsanının dikkate alınarak tarihteki yerini almasından önce çok uzun bir süre geçmedi mi? Şüphesiz Biz, bu (İslam) insanını karışık bir nutfeden (eril ve dişil tohumlardan oluşan bir damla sudan / Birbirine kenetlenmiş Ensar ve Muhacir müminlerden müteşekkil küçük bir gruptan) yarattık. Ona yükümlülükler vereceğiz / zorlu sınavlarla sınayacağız. Bu amaçla onu işiten ve gören / iyi ve kötüyü ayıracak feraset sahibi yaptık. Böylece Biz ona doğru yolu gösterdik. Artık bu mücadele sırasında ya şükredici olur ya da nankör. (Eğer nankörlüğü seçerse) Biz, elbette o nankör inkarcılar için zincirler, tasmalar ve alevli bir ateş hazırladık. (Ama şükredeci olan) İyi kimseler ise içerisine kâfur katılmış bir kadehten içecekler. (İnsan Suresi 1-5) Kötülüğün yayılarak her tarafı kaplayacağı bir günden korktukları için bir araya gelen bu müminler Anlaşmalarına sadakat göstererek Allah’ın has kulları olurlarsa o takdirde Allah onları öyle bir pınardan içirecek ki o pınar, gürül gürül akan bir pınar olacaktır. Müminler tıpkı bu coşkun pınar misali gürül gürül akacaklar, coştukça coşacaklardır. Mallarını hiçbir karşılık beklemeksizin kardeşleriyle paylaşan müminlere mükafatları Rabbleri tarafından verilecektir. Değil mi ki onlar kendilerini perişan edecek, uçurumdan yuvarlayıp yok edecek şiddetli anarşi ve kargaşadan Allah’ın sistemi sayesinde korundular, onlar da sırf bu nimeti veren Allah’ın rızası için çok sevdikleri geçimliklerini yoksun, arkasız (yetim) ve adeta esaret durumundaki muhacir kardeşleri ile paylaştılar. Onların bu sabırları, fedakarlıkları ve çabaları elbette karşılıksız kalmayacak ve Cenab-ı Hak onları bu dünya da cennet gibi bir yaşamla ahirette de cennetle ödüllendirecektir. İnsan Suresinin müteakip ayetlerinde bunlar şöyle anlatılır; 6-22- Allah’ın has kulları öyle bir pınardan içecekler ki o pınar coştukça coşan bir pınardır. Onlar kötülüğün her tarafa salgın olan bir günden korktukları için ahitlerine sıkı sıkı bağlanırlar ve çok sevmelerine rağmen geçimliklerini yoksullarla, yetimlerle ve esirlerle paylaşırlar. Onlar: “Biz sizi, ancak Allah rızası için yediriyoruz, sizden herhangi bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Çünkü, biz asık suratlı ve azabı şiddetli bir günle karşılaşmamak için, Rabbimizden korkarız. (Rabbimizin teklif ettiği İslam Sisteme uyuyoruz.)” derler. Allah da, bu yüzden onları, o günün kötülüğünden korudu. Yüzlerine aydınlık ve gönüllerine sevinç verdi. Sabretmelerine karşılık onlara cennet'i ve ipekli elbiseleri verecek. Onlar orada tahtlara kurulacaklar ve orada ne güneşin yakıcılığını ne de dondurucu bir soğuk görecekler. O cennet bahçelerinin gölgelikleri onların üzerlerine sarkacak ve meyveleri de kolayca erişilebilecek şekilde alçaltılacak. Onların aralarında gümüş kaplar ve billûr kadehlerle servis yapılacak, öyle ki kendilerinin seçtikleri billûrlar gümüşten olacaktır. Onlara orada sunulan kadehlerdeki içeceğin karışımı zencefildir ki, selsebil denilen bir pınardan (doldurulmuştur.) Onların aralarında ölümsüz gençler dolaşarak servis yapacaklar. Baktığın zaman onları, saçılmış birer inci sanacaksın. Orada nereye bakarsan bak mutluluk ve muhteşem bir saltanat göreceksin. Onların üzerlerinde ince, yeşil ipekli ve parlak atlastan giysiler ve gümüş bilezikler olacak. Rableri, onlara tertemiz bir içecek içirecek. İşte bu, sizin mükafatınızdır. Çabalarınıza ve fedakarlıklarınıza karşılıktır. (İnsan Suresi 6-22) Bu model ile oluşan kardeşlik sayesinde kardeşler deneyimlerini birbiriyle paylaşacaklar ve toplumsal gelişme sağlanacaktı. Halbuki şirk sisteminin egemen olduğu kabilecilikte kabile dışından gelen ve kabileye katılanlar için “mevlalık” kurumu vardı. Bu kurumsal yapıda ise kabileye katılan mevaliler o kabilenin hizmetçisi olurdu. Bu tür kurumsal yapı, kabilenin gelişmesine katkı sağlamazdı. Sadece mevcut işler mevalilere devredilmiş olurdu. 2.3. Medine İslam Cumhuriyeti Hudutlarının (Medine Hareminin ) Belirlenmesi Bir Cumhuriyet varlığını ancak hudutları belirli bir ülke toprakları üzerinde tesis eder ve egemenliği altındaki bölgeyi her türlü tecavüzden koruma altına alır. Kısaca buna haremleştirme denilmektedir. Peygamberimiz de Ka'b b. Mâlik'i Medine İslam Cumhuriyetinin egemen olacağı vatan hudutlarının tespiti için görevlendirdi. Ülke hudutlarının / İdarî /egemenlik sınırını belirlemek için Zatu'l-Ceyş, Muşeyrib, Mahid tepeleri ile Hufeyya, el-Uşeyre, Teym yükseltileri üzerine sınır taşlarını ona diktirdi. Tespit edilen vatan hudutları Medine halkına ve çevre kabilelere bildirildi. Medine İslam Cumhuriyeti için çizilen ülke sınırlarının harem bölge / koruma altına alındığını bu bölgede yabancıların otları biçemeyeceği, ağaçları kesemeyeceği, savaşmak için silah taşıyamayacağı, kötülük için bulunamayacağı Hz.Muhammed tarafından ilan ettirildi. Böylece Medine şehri koruma altına alınmış oldu. Aynı zamanda Medine’nin korunma ve egemenlik statüsünü Mekke’nin korunma ve egemenlik statüsü ile eşit olduğunu “Hz. İbrahim’in Mekke'yi haremleştirdiği gibi ben de Medine’yi haremleştiriyorum” şeklindeki ifadesiyle belirtti. Yani Cumhuriyet olduğunu ve bu devletin meşru sınırları kapsamındaki egemenliğine saygı duyulması gerektiğini bildirmiş oldu. 2.4. Nüfus Sayımı ve Medine’nin Demografik Yapısının Tespiti Peygamberimiz, İslam Cumhuriyetinin insan kaynakları açısından mevcut durumunu tespit etmek amacıyla Medine’de nüfus sayımı yaptırdı. Devlet olmanın bir gereği olarak yapılan bu ilk nüfus sayımında Cumhuriyetin vatandaşları erkek, kadın, çocuk, yaşlı, Yahudi, müslim, müşrik olarak kayıtlara geçirildi. Böylece Cumhuriyetin insan kaynakları envanteri çıkarılmış oldu. Yapılan bu sayıma göre yaklaşık 10.000 kişilik bir nüfusa sahip olan Medine’de 1.500 mümin, 4.000 Yahudi ve 4.500 müslim (iman etmese de İslami sistemin uygulanmasına razı olmuş kitle) Arap yaşamaktaydı. 2.5. Devlet Merkezinin (Mescit [İtaat] Merkezi / Yönetim Merkezi) İnşası Medine Anayasası ile şirke dayalı kabileci yönetim yapısından Tevhit Cumhuriyetine ulaşmış bir toplumun yönetileceği bir de Yönetim Merkezi inşa edilmesi gerekli idi. Toplumun bütün bireylerince hükümlerine boyun eğdiği / secde ettiği ([2] ) / itaat ettiği bu yönetim merkezinin o zaman ki adı mescitti. Medine Anayasası gereği ‘Cumhuriyet’ Peygamberimiz tarafından temsil edildiğinden O’nun adı ile anılan bir mescit (Mescid-i Nebevi) inşasına başlandı. İnşa edilecek mescit bugün ki tabirlerle ifade edilecek olursa yasama, yürütme ve yargı organlarının bağlı ve ilgili tüm teşkilatlarını içinde barındırdığı gibi sivil toplum kuruluşlarını da kapsayacaktı. Yani Hz.Muhammed’in@ mescidi; bugün için Meclis, bakanlıklar, Genel Müdürlükler, Genel Kurmay, Kuvvet Komutanlıkları, mahkemeler, yüksek yargı organları, Diyanet, Kızılay, Dar’ül aceze, ilk, orta, lise ve yüksekokullar gibi eğitim kurumları vb. adlarla anılan bütün kamu kurum ve kuruluşların fonksiyonlarını uhdesinde toplayacak bir yapı olarak inşa edilecekti. Böylece mescid bütün vatandaşların sorunlarının çözüm yeri olacaktı. Medine İslam Cumhuriyetinin bu ve buna benzer faaliyetleri için günde beş defa bu mescitte toplanılacak, namaz kılındıktan sonra yasama, yönetim, eğitim, muhakeme, sosyal yardımlaşma, güvenlik vb. faaliyetlerden meydana gelen “salat” yerine getirilecekti. Böylece mesciddeki dünyevi faaliyetler ve kararlar daima Allah’ın huzurunda olduğu bilinci ile gerçekleştirilecekti. Diğer bir ifade ile maneviyat ve maddiyat birleştirilecek ve yönetim her yaptığı her eylemin sonucunda Allah’a hesap vereceğinin bilinci ile hareket edeceklerdi. Cumhuriyet Merkezinin (Mescidi Nebevinin) yeri, Hz.Muhammed’in@ devesi Kusva’nın çöktüğü alan olarak belirlenmişti. Belirlenen bu arazi Neccar oğullarından iki yetim çocuğa aitti. Onlar bu araziyi hibe etmek istedilerse de peygamberimiz kabul etmedi ve arazinin bedeli olarak tespit edilen 10 miskal (40.9 gr) altın Hz. Ebu Bekir tarafından Neccar oğullarına ödendi. Böylece mescidin / yönetimin tarafsız ve ayrımsız olarak kapılarını herkese açık olması garanti edildi. Cumhuriyet Merkezinin (Mescid-i Nebevinin) inşasına başlamadan önce arazide bulunan kabirler başka yere nakledildi, hurma ağaçları kesildi ve arazinin tesviyesi sağlandı. Yapımında ise bütün Muhacir ve Ensar’dan olan müminler büyük bir coşku ile adeta birbirleriyle yarışırcasına çalıştılar. Peygamberimiz de müminlerle birlikte bir işçi gibi canla başla çalıştı. O’nun çalışmasına sahabelerin gönlü yoktu ve onu bir köşede oturtmaya çalışsalar da O onları dinlemedi ve üstün bir gayretle inşaatta çalıştı, çabaladı. Cumhuriyet Merkezinin (Mescid-i Nebevinin) zemini toprak, temeli taş, duvarları kerpiç ve direkleri hurma ağaçları olmak üzere inşa edildi. Çatısı ise hurma dallarıyla örtülmek suretiyle yapıldı. Kıblesi ise Yahudilerle birliğin, beraberliğin bir sembolü olarak ve onların bu birliğe ve beraberliğe gönül vermelerini sağlamak için yani tevhit Cumhuriyetinde onların da kendilerinin temsil edildiğini ya da onlara değer verildiğini hissetmeleri için Kudüs olarak seçildi. 2.6. Medine Ticari Piyasasını Adil bir Düzene Kavuşturma Girişimleri Hicret öncesinde Medine'de Zebale, el- Cisr, el-Asbah ve İbn Hayyeyn olmak üzere dört çarşısından oluşan bir piyasası vardı. Söz konusu Çarşıların (Alış Veriş merkezi- AVM) / Pazarların kontrolü büyük ölçüde Yahudilerin elindeydi. Ticari faaliyetlerin ilkelerini onlar belirliyor, kira ve vergilerini onlar topluyorlardı. Toplanan hasılat, işbirlikçi Medineli bazı ileri gelen Araplarla birlikte aralarında pay ediliyordu. Böylece Medine’nin ticari piyasasında İşbirlikçi Medinelilerle Yahudiler tekel oluşturmuşlardı. Hz.Muhammed @ mevcut Çarşılara (Alış Veriş merkezi- AVM) / Pazarlara gitti ve oradaki piyasayı inceledi. Gerçi önceki bilgi birikimi nedeniyle Medine piyasasının da nasıl işlediğini gayet iyi biliyordu. Fakat bildiklerini teyit etmek için bizzat yerinde incelemelerde bulundu ve tekelci piyasa yapısının ve piyasaya hâkim olanların açmazlarını, yanlışlarını ve zararlarını tespit etti. Bilindiği üzere tekelci, soyguncu ve ahlaksız piyasa yapıları geri kalmanın en önemli sebeplerindendir. Dahası onlar yaptıkları bu sahtekârlıkların, ölçüsüzlüklerin ve insanların hukukuna tecavüz etmenin bedelini çok kötü ödeyeceklerdir. Onlara bunun maliyeti çok ağır olacaktır. Hem bu dünyada hem de ahirette. Hz.Muhammed @ Medine ticari piyasasında hâkim olan Yahudi tüccarların da tıpkı Mekke’deki müşrik tüccarlar gibi insanları aldatan bir uygulamaya sahip olduklarını tespit etti. Bu tüccarlar oluşturdukları tekelci yapılarla üreticinin malını alırken dolgun/ fazla ölçmekte (ya da ucuz bir fiyata almakta) elbirliği ediyorlardı. Fakat İnsanlara aynı malı pazarlarken yine tekelci yapının elbirliği ile eksik ölçerek (ya da fahiş fiyattan) satıyorlardı. Bunu ölçü ve tartıda kullandıkları farklı ölçeklerle yapıyorlardı. Onların bu uygulaması tekelcilikleri nedeniyle halk tarafından çaresizce kanıksanmıştı. Medine Piyasasını düzeltmek için kamuoyu oluşturmak gerekiyordu. Bu aşamada Cenab-ı Hak, mevcut piyasa yapısını ortaya koyan ve kamuoyunu yeni düzenlemelere hazırlayan Mutaffifin Suresini inzal etti. Peygamberimiz Medine Piyasasına yönelik adil bir düzenleyici uygulamayı bu surenin inzalini müteakip kamuoyu oluşturduktan sonra (yaklaşık olarak hicretin 6. ve 7. Aylarında) ancak gerçekleştirebilmiştir. Rahman Rahim Allah Adına 1- 3- Eksik ölçüp tartanların vay haline! Onlar insanlardan kendilerine bir şey aldıkları zaman tam ölçerler, dolgun ölçerler. Kendileri başkalarına bir şey ölçtükleri veya tarttıkları zaman eksik ölçer ve tartarlar. (Mutaffifin Suresi 1-3) Mutaffifin Suresinin müteakip ayetleriyle peygamberimiz @ Medineli tekelci tüccarlara bu zalimce uygulamadan vazgeçmeleri gerektiği, bu tür zulümlerin bir memleketin gelişmesine en önemli engel olduğu ve şayet toplumun dirilmesi, yükselmesi isteniyorsa adil bir ticari yapının ortaya konulması gerektiği uyarısında bulunur. Böyle devam edilmesi halinde toplumun yıkılıp perişan olacağı, azaba uğramanın kaçınılmaz olacağı ve bu yapılanların bedelinin çok ağır ödeneceği ifade edildi. Peygamberimiz ayrıca Medineli tekelci tüccarlara bu yaptıkları aldatmalar için halkın ses çıkaramadığını ama onların ses çıkarmamalarının bunu kabul ettikleri anlamına gelmediğini, insanların kendilerine yapılan kötülük ve aldatmaları asla unutmadıklarını ve bir yerlere kaydettiklerini aynı surenin müteakip ayetlerini onlara okuyarak ifade etti. Tıpkı Cenab-ı Hakk’ın kullarının işledikleri eylemlerin tümünü kaydettirmesi gibi milletin de kendisine yapılan sahtekârlıkları kaydederken zamanı gelince o sahtekârlardan intikam alacak şekilde akıllarının bir köşesinde ayrı bir yerde kaydettiklerine işaret etmiş oldu. 4- 10- Onlar tekrar diriltileceklerini zannetmiyorlar mı? Büyük bir gün için. Âlemlerin Rabbi için insanların kıyam edeceği (kalkacağı) gün. Aman, dikkatli olun! Büyük günah işleyenlerin kaydı, Siccin'dedir. / hapishaneye, cehenneme girenlerin kayıtları arasındadır. Siccin nedir, bilir misin? O, (silinmez şekilde) tutulan bir kayıttır! O gün, yalanlayanların vay haline! (Mutaffifin Suresi 4-10) Fakat Hz.Muhammed’in bu uyarısına karşılık olarak Medineli tekelci tüccarlardan aldığı cevap, tıpkı Mekkeli Müşrik tekelci tüccarların verdikleri cevap gibidir; “senin bahsettiğin şeyler eskidendi, o söylediklerin geçmişte kaldı, çağımızda artık piyasa böyle işliyor, kim bize hesap sorabilecek, senin bahsettiğin gelecekte bu yapılanların mutlaka bir hesabının olacağı hususu ise eskilerin hikâyeleridir.” Onların bu şekilde karşılık vermelerine cevap olarak Peygamberimiz surenin ahiret sahneleri üzerinden “dürüst davranmaları, iyilik yapmaları, hakkaniyeti gözetmeleri halinde insanların nezdinde kredilerinin yükseleceğini, insanların bunu da kaydedeceklerini ama bu kayıtların o tacirlerin itibarını yükselteceğini, diğer insanlarında o tacirlerle ticaret yapmak için akın edeceğini” anlattı. Hz.Muhammed@ kredisi yükselen tacirlerin ve o tacirlerin bulunduğu ülkenin müreffeh bir hayata kavuşacağının altını çizdi ve sahip oldukları makamlarından piyasaya nezaret etmeleri için onları vahyin tescilli / damgalı / ispatlı bu ilkelerinden (mühürlü yıllanmış şarap benzetmesi) içmeye / kullanmaya davet etti. Şayet bu ilkelerden içecek / kullanacak olurlarsa sonucun çok güzel olacağı, etrafa bu ilkelerin güzel kokusunun (misk kokusu benzetmesi) yayılacağı, çevre ülkelerdeki insanlara bunun reklam edilerek yayılacağı ve insanların Medine’ye doğru, bu güzel kokuya doğru akın akın geleceğini belirtti. Peygamberimiz onlara iyilik ve ihsan olarak en asgarisinden adil davrandıkları takdirde bu güzelliklere, refaha ereceklerini söyledi. O “Mukarreb / en yüksek fazilete sahip insanların uyguladıkları ilkelerin (tesnim) sadece bir kısmını size tavsiye ediyorum” diye de ekledi. 11-28- Ki onlar, din / ceza / hesap / karşılık gününü yalanlıyorlar. Oysa onu, haddini bilmez, saldırgan, günahkâr olandan başkası yalanlamaz. Onlara ayetlerimiz okunduğu zaman: “eskilerin masalları.” derler. Hayır! Bilakis onların işlemekte oldukları (kötülükler) kalplerini kirletmiştir / karartmıştır. Elbette onlar, o gün Rablerin (in rahmetin)den yoksun bırakılacaklar. Akabinde de onlar kesinlikle ateşe gireceklerdir. Ve kendilerine: “İşte bu, yalanlayıp durduğunuz şeydir” denilecek. Fakat iyilerin yazısı İlliyyin'dedir. İlliyyin nedir, bilir misin? O, (silinmez şekilde) tutulan bir kayıttır. Allah’a yakın olanlar ona şahitlik ederler. Şüphe yok ki Ebrar / iyi kimseler, elbette nimetler içindedir. Makamlarından çevreye nezaret ederler /korur, gözetir, izler ve denetlerler. Yüzlerinde nimetin aydınlığını / parıltısını / sevincini görürsün. Onlara, mühürlü / korunmuş / yıllarca kapağı açılmamış halis şaraptan sunulur / içirilir. Ki onun hitamı (sonu) misk'tir. . . Yarışanlar işte onda yarışsınlar! Onun karışımı / katkısı Tesnim'dendir. O öyle bir kaynaktır ki ondan, mukarrebin / Allah’a yakın olanlar içer. (Mutaffifin Suresi 11-28) Medine piyasasındaki bozuklukların düzeltilerek adil bir piyasa yapısının kurulması sonucunda piyasaların canlanacağı, zenginliğin ve refahın artacağı, cennet hayatı metaforu ile müjdelenmesine rağmen Medine’nin şımarık ileri gelenleri Hz.Muhammed’in uyarı ve müjdelerini hiç dikkate almadılar. Halk tarafından zorla kanıksatılmış aldatmaya dayalı piyasa yapısının devamından yana tavır koydular. Piyasaya adalet, güven ve istikrarın gelmesinin çıkarlarına zarar vereceğini düşünerek peygamberimizin öğütlerine kulak vermediler. Halkın peygamberimizin yanında yer almasını engellemek için de birbirleri ile kaş göz işareti yaparak peygamberimiz ve çevresindeki mukarreb müminlerle alay edip onları eğlence konusu yaptılar. Kendi aralarında peygamberimizin bu tavsiyeleri ile alay ettiler. Müminlerin erdemli, iyiliksever, paylaşmacı ve vergili hareket ve ahlaklarını sapıklık, delilik, ahmaklık ve aptallık olarak niteleyip eğlendiler. Peygamberimizin bu öğütleri bir fayda sağlamamıştı. Ama Medine piyasasının mutlaka düzeltilmesi gerekiyordu. Önce işe öğüt vermekle başlanmıştı. Bu öğütlerin halk tabanında tartışılması ve halkın desteği alındıktan sonra piyasaya adil bir düzeni getirecek düzenleme ve uygulamalara zemin hazırlamak gerekiyordu. 29-36- (Halkı aldatarak) Suç işleyen o kimseler, müminlerden kimine gülüyorlardı. Onlara rastladıkları zaman da birbirlerine kaş göz işareti yaparak alay ederlerdi. Kendi yandaşlarına döndükleri zaman da müminlerle alay etmenin zevki ile eğlenirlerdi. Onları (müminleri) gördükleri zaman; “İşte bunlar, kesinlikle şaşkın sapıklardır” diyorlardı. Hâlbuki artık onların (suçluların), bunların (müminlerin) üzerinde hâkimiyetleri yoktur. Bugün artık iman edenler makamlarına oturmuş piyasaya / çevreye nezaret ederek / denetleyerek, korur ve gözeterek kafirlere / suçlulara gülerler. Nasıl, kafirler / suçlular yapmakta olduklarının karşılığını buldular mı? (Mutaffifin Suresi 29-36) 2.7. Mekke’den Gelen Mektupların Medinelileri Olumsuz Etkilemesi Hz.Muhammed’i @ ellerinden kaçıran Mekke Yönetimi, O’nun Medine’de Tevhidi Dünya Görüşü Hareketini teşkilatlayıp gelecekte güçlü bir şekilde karşılarına dikilmemesi için acilen harekete geçti ve Ebu Süfyan ile Ubey b. Halef adına Medinelilere bir mektup gönderdi. Tehdit dolu mektuplarında onlar şöyle diyorlardı: “Şurası kesin ki, Araplar arasında çıkacak hiçbir savaş, sizinle bizim aramızda çıkacak savaştan daha yakıcı olmaz. Gerçekte siz, bizim aramızdan çıkmış asil ve güvenilir bir kimseyi destekliyorsunuz. O'nu himayenize aldınız. Fakat bizim O'nunla bir düşmanlığımız var. Bizimle O'nun arasına girmeyin. Eğer O doğru yolda ve doğru iş yapıyorsa bunun şerefi herkesten önce bize aittir. Yok yanlış yolda ve yanlış işler yapıyorsa O'nu engellemek ve cezasını vermek herkesten çok bize aittir.” Medineliler bu tehdit mektubuna Ka'b b. Mâlikin yazdığı bir şiirle cevap vererek Hz.Muhammed'ı desteklemeye devam edeceklerini bildirdiler.( [3] ) Mekkeliler bu mektupla Medinelilerin birlik ve beraberliğini bozamamışlardı ama peygamberimize karşı olan Arap ve Yahudi ileri gelenlerin ellerine koz vermişlerdi. Onların Medine halkının içerisine kurt düşürecek fitneler ile uğraşacakları açıktı. Bekledikleri fırsatı da Mekke müşrik / pagan ileri gelenlerinin gönderdikleri ikinci mektup ile yakaladılar. Üstelik Hz.Muhammed’in İslam Cumhuriyetini teşkilatladıktan sonra Medine piyasasına el atması onların peygamberimize karşı muhalif hareketlerini daha da hızlandırdı. Medine’deki mevcut piyasa yapısının değiştirilmesi gerektiği, piyasa işleticilerinin kendilerini düzeltmeleri, bozgunculuk yapmamaları ve insanları aldatmamaları gerektiği mesajları Mutaffifin Suresi ile verilince Medineli tekelci tüccarlar bu işin burada kalmayacağını ve sonunda adil bir piyasa yapısı tesis etmek için mutlaka bir düzenleme / yasama getirileceğini anladılar. Kısaca bu işin ucu kendilerine dokunacaktı. Ayrıca onlar söz konusu surede ifade edilen tespitler çok haklı gerekçelere dayandığından halkın peygamberimizin tarafını tutacağını da gayet iyi biliyorlardı. Bu nedenle Hz. Peygamberden @ yana görünerek İslam Cumhuriyetini içeriden yıkma faaliyetlerine başladılar. Onlar bu yıkıcı ve bozguncu faaliyetlerini ıslah edici rollerde yapmaya çalıştılar. Mekke Yönetiminden Abdullah b. Ubey’e gelen ikinci mektup ile onlar bu yıkıcı ve bozguncu faaliyetlerine hız verdiler. Çünkü mektup bir ültimatom niteliğindeydi; Mektupta “Aramızdan kaçıp gelen birisine sığınma hakkı tanımış bulunuyorsunuz. Allah'a yemin ederiz ki, şayet O'na karşı çıkmaz ve O'nu memleketinizden çıkarıp atmazsanız, adamlarınızı öldürmek ve kadınlarınızı cariye edinmek için üzerinize geleceğiz.” deniyordu. ([4] ) Onlara göre Mekke Yönetiminin gönderdiği bu ikinci mektup ile Medine çok büyük bir tehdit altına girmişti. Şöyle ki: Hz.Muhammed @ kendilerine teslim edilmedikçe Medinelilerle savaş halinde olunacaktı, Medine, Mekke yönetimi ve onların kışkırtması ile diğer kabilelerin de tehditleri ile karşı karşıya kalacaktı, Medineliler hac yapamayacak ve haccın ticari gelirinden mahrum kalacaklardı, Medinelilere hac dışındaki normal yollardan yapılmakta olan ticaretine ambargo uygulanacak ve halk sıkıntılı günler geçirecekti. Ültimatom niteliğindeki bu mektup bütün Medine halkını etkiledi ama bazı Medineli muhalifleri ve müslüman olmakla birlikte iman henüz kalbine tam yerleşmemiş kişileri derinden etkiledi. Özellikle onlar için çok büyük bir korku yarattı. Mekkelileri karşılarına almakla büyük bir tehlikeye kapı araladıklarını, başlarına bela geleceğini konuşmaya başladılar. Yahudi ve münafık muhalifler gelecekte meydana gelecek çalkantılı dönemde çok zarar göreceklerini ifade ediyorlardı. Onlar, bir taraftan peygamberimizin daha gelir gelmez çarşı ve pazarlardaki yanlışlara el atması ve böylece onların imtiyazlarına ve ölçüsüzlüklerine bir ölçü getirmeye yönelik adımları diğer taraftan ise Mekke yönetiminin mektuplarında bahsi geçen yaptırımlar sonucu uğrayacakları kayıplarını düşündükçe anayasal / kitaba dayalı bir tevhit sistemini kabul etmekle yanlış yaptıklarını düşünmeye başladılar. Fakat bir defa yaptıkları bu kitabi / anayasal / toplumsal sözleşmeyi bozamıyorlardı. Zira peygamberimiz çok erken davranmış ve İslam Cumhuriyetinin teşkilatını kurmuş ve bu sistemin insan altyapısını oluşturmuştu. Kendi bağlıları arasında kardeşlik tesis etmiş, Cumhuriyetin merkezi inşa edilmiş, müesseseler kurulmuş ve kurulan müesseseler faaliyetlerine başlamıştı. Bu çerçevede olmak üzere Cuma namazları / toplantıları, vakit namazları / toplantıları ile dua, sorunları çözme, yardımlaşma, strateji geliştirme özetle yasama, yürütme ve yargı faaliyetleri başlamış ve bu faaliyetler için müminler canla başla çalışmaları yürütmekteydi. Her ne kadar yapılan nüfus sayımında müminlerin sayısı 1500 kişi olsa da birlik ve beraberlik içerisinde yaptıkları faaliyetlerin ağırlığı ve organize olmanın verdiği güç, Medine’deki en büyük kabilenin tek başına sahip olduğu güçten kat kat fazla idi. Medine’nin geri kalan 4000’i Yahudi olmak üzere 8500 kişilik mümin olmayan nüfus, kabilelerin boylara/ aşiretlere bölündüğü zaman, bu aşiret nüfusları müminlerin nüfusuna oranla pek bir ağırlıkları bulunmuyordu. Zaten peygamberimizden önce bir araya gelemeyen ve bir araya gelmenin formülünü bulamayan bu kabileler şimdi peygamberimize karşı ciddi bir muhalefet geliştirmeye, O’nu iktidardan indirip Mekkelilere teslim etmeye güçleri yoktu. Onların yaptıkları sadece kargaşa çıkartmak, dedikodu üretmek ve iktidarı yıpratıcı karşı çıkışlar ortaya koymaktı. Onlar peygamberimizin iktidarını yıpratmaya yönelik, halkta korku ve panik yaratarak O’ndan soğumasını ve O’na olan desteğini çekmesini sağlayacağını sandıkları söylentiler yayıyorlardı. Onlar ancak yapacakları nifak hareketlerinden medet ummaktaydılar. Cenab-ı Hak, Mekke müşrik elebaşların tehdit ve yaptırımlarından korkarak onların isteklerine uymanın yanlışlığını anlatmak için Hud Suresinin 96 ncı ayetinden başlayarak Hz. Musa ve Firavun kıssasını inzal etti. Söz konusu kıssa ile Firavun’un kavmini ateşe sürükleyen politikalar uyguladığından hareketle Mekke’nin Firavunu Ebu Süfyan’ın gönderdiği mektuplarda dikte ettirmeye çalıştığı siyaset (politika) izlenecek olursa Medinelileri felakete götürecekleri anlatılır. Nasıl ki Hz. Musa’nın uyarılarına kulak asmayarak Firavun’u takip etmekle dünyevi iktidarlarını kaybederek azaba duçar olan kavmi ahirette de ateş azabını hak ettiyse, Medine halkı da Ebu Süfyan’ın tehdit ve yaptırımlarına kanarak Medine’nin Yahudi ve Arap ileri gelenlerin politikalarına uyacak olurlarsa Firavunun yaşadıkları felaketlere maruz kalacakları ifade edilir. Bu nedenle onlara itaat / ibadet edilmemesi konusunda uyarı yapılır. 96-109 – Ant olsun ki Biz Musa`yı da ayetlerimizle ve yetkili bir otorite ile Firavun ve ileri gelenlerine gönderdik. Ama onlar Firavun’un emrine / siyasetine / politikasına uydular. Hâlbuki Firavun’un emri/ politikası akıllıca olmadığı gibi doğru bir politika da değildi. O [Firavun] kıyamet günü, kavmine önderlik etmiş ve kavmini ateşe götürmüştür. O varılan yer de ne kötü bir yerdir! Sonunda bu dünyada da lanetlendiler, kıyamet gününde de. Kavminin Firavuna verdiği destek ne kötü bir destektir! İşte bu, kentlerin ciddi haberlerindendir. Biz onları sana anlatıyoruz; onlardan ayakta olan da vardır biçilmiş ekin gibi olan da vardır. Biz onlara zulmetmedik; fakat onlar kendilerine zulmettiler. Onun için Rabbinin emri / siyaseti / politikası uygulandığında, Allah’tan başka itaat ettikleri otoriteler, onları kurtaramadı ve onlara ziyandan başka bir şey vermediler. İşte Rabbinin medeniyetleri / kentleri zulmederken yakaladığı vakit böyle yakalayıp çarpar. Şüphesiz O’nun yakalaması pek acıklıdır, çok çetindir! Muhakkak ki ahiret azabından korkan kimseler için bunda kesinlikle bir ayet /ibret vardır. O, öyle bir gündür ki insanların kendisi için toplandığı bir gündür ve mutlaka görülecek bir gündür. Biz onu sadece belli bir süreye kadar erteliyoruz. O gün geldiğinde O’nun (Allah’ın) izni olmadan hiç kimse konuşamaz. Artık onlardan bir kısmı bedbaht ve bir kısmı da mutludur. Bedbaht olanlar cehennem ateşi içindedirler. Onlar orada iç çekip inlerler. Gökler ve yer durdukça onlar o ateşte kalacaklardır. Ancak Rabbinin dilediği müstesna. Şüphe yok ki Rabbin dilediğini dilediği gibi yapandır. Mutlu olanlara gelince, onlar da gökler ve yer durdukça ebedi bir ikram olarak cennette kalacaklardır. Ancak Rabbinin dilediği müstesna. O halde sakın şunların ibadet ettikleri şeylerin kendilerini felakete götüreceğinden şüphen olmasın! Onların ataları da daha önce nasıl ibadet / itaat ediyorlarsa bunlar da öyle ibadet / itaat ediyorlar. Şüphesiz Biz de kendilerine hak ettikleri cezayı kesinlikle vereceğiz. (Hud Suresi 96-109) [1] )NOT: Buradaki “ideoloji” kavramını vahiy kaynaklı dünya görüşü bağlamında kullanıyorum (A.A.) [2] ) NOT: “Secde” itaat etme ve boyun eğme anlamında olup bunun en temel şekilsel ifadesi namazda yapılan harekettir. [3] ) Hz. Muhammed'in Hayalı ve İslâm Daveti-Medine Dönemi - Celaleddin Vatandaş sahife 40 [4] ) Hz. Muhammed'in Hayalı ve İslâm Daveti-Medine Dönemi - Celaleddin Vatandaş sahife 40 Cenab-ı Hakk’ın Hz. Musa ve Firavun kıssası üzerinden yapmış olduğu uyarılar yerini bulmuş ve Mekke’den gelen tehdit mektuplarını kullanarak halk arasında korku yaratmaya çalışan Abdullah bin Ubey ve yandaşlarının çabaları boşa çıkarıldı. Medine Anayasası (Kitap) ile sağlanan birliğin Mekke’den gelen mektup ile bozulmasının önüne geçildi. Şayet yerinde ve zamanında bu uyarılar yapılmamış olsaydı Medine’nin varlığını tehdit eden Mekkelilerin yarattığı korku nedeniyle Anayasa (kitap) ile oluşturulan Tevhidin (birliğin) doğru bir siyaset / politika olup olmadığı konusunda ortaya çıkan ihtilaf İslam Cumhuriyetini daha doğmadan öldürecekti. Cenab-ı Hakk’ın anlattığı kıssa ile Medine halkı İslam Cumhuriyetine bağlılıklarını yinelediler. Abdullah bin Ubey ve yandaşları ise bu Anayasal (kitabi) birliktelik konusunda şüphe ve endişelerine devam ettiler. Onlar içlerinde bu korkuyu hayatları boyunca taşıdırlar. Onların saldığı korkuya kapılan Medineli müminler ise Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği uyarıları dikkate alarak her seferinde kendilerini düzelttiler (tövbe ettiler). Diğer taraftan Mekkelilerin gönderdikleri tehdit mektupları ile Medine’nin birliği konusunda oluşan bu ihtilafın düzeltilmesi için Medineli Yahudi bilginlerinin olumlu yönde müdahale etmeleri bekleniyordu ancak onların çok azı bu girişimde bulundu. Çoğu Huyey bin Ahtab, Abdullah bin Ubey gibi zengin şımarık ileri gelenlerin ayartmalarına uydular. Abdullah bin Selam vb. gibi birkaç kişi Medine’nin Anayasal birlikteliğinin devamı gerektiği ve Mekke’nin bu tehditlerine pabuç bırakılmaması gerektiğini savundu. Cenab-ı Hakk’ın uyarılarına kulak verenlerin çoğunlukta olması ile Medine İslam Cumhuriyetinin devamından yana tavır koyan yani Medine toplumunun ıslah edilmesi, düzeltilmesi, doğruluk ve dürüstlüğün ön planda olması gerektiğine inanan halk kitlesinin Hz.Muhammed’in@ yanında olması sebebiyle Allah onların helakına izin vermeyeceğini bildirdi. Cenab-ı Hak, peygamberimize ve beraberindeki müminlere dosdoğru olmaları, emrettiği siyasetten (politikadan) asla sapmamalarını öğütledikten sonra şayet bu politikadan sapacak olurlarsa işte o zaman azaba uğrayacaklarını bildirdi. Ama verdiği öğütlere uyarak emrettiği politikayı takip edip halkı ıslah ederlerse, kendilerini düzeltirlerse, birlik ve beraberliklerini korurlarsa İslam / Barış Cumhuriyetinin ilelebet payidar olacağını, büyük bir ümmet olacaklarını ve herkesin sonunda Allah’ın nizamına dönüş yapacağını müjdeledi. Bununla beraber elbette halkın içerisinden kendileri ile anlaşmazlık / muhalefet içerisinde olanların da olacağını ve bunun tabii olduğunu bildirdi. Zira hakkın karşısında batılın yer almasının yaratılış kanunu olduğunu cehennemin bu muhalif olan insanlar ve cinlerle (Medineli Arap ve Yahudilerle) doldurulacağı sözüyle ifade etti. O muhaliflere ellerinden geleni artlarına koymamasını söyledikten sonra, onların ne yaparlarsa yapsınlar Medine’nin Yönetimi (gökler metaforunda) ve halkının (yerler metaforunda) Allah’a dönmesine engel olamayacaklarını, geleceğin (gaybın) Allah’ın nizamına ait olduğunu ve toplumsal dönüşümün Allah’a doğru kaçınılmaz olarak gerçekleşeceğini bildirdi. Yukarıda açıklanmaya çalışılan bütün bu hususlar Hud Suresinin aşağıdaki ayetlerinde veciz bir şekilde ifade edildi; 110 – 123- Ant olsun ki, Biz Musa’ya Kitab’ı verdik fakat onda ihtilâfa düşüldü. Eğer Rabbinden daha önce verilmiş bir Söz olmasa idi, elbette aralarında hüküm verilirdi. (Ihanetin cezası gerçekleştirilirdi). Onlar şüphesiz, bunda da (Kur’an öğretilerinden oluşturulan Anayasa / Vesika / Kitap) kuşkulu bir şüphe içindedirler. Şüphesiz Rabbin onların yaptıklarına tam bir karşılık verecektir. Muhakkak ki O, onların yaptıkları şeylerden tümüyle haberdardır. Artık sen emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Beraberindeki tövbe edenler de [Kitaba / Anayasaya uyarak dosdoğru davransınlar]. (Anayasal hükümleri çiğneyerek) haddi aşmayın! / aşırı gitmeyin! Muhakkak ki O [Allah], bütün yaptıklarınızı hakkıyla görendir. Zalimlere meyletmeyin, yoksa size ateş dokunur. Sonra Allah’tan başka veliyler / yardımcılar da bulamaz ve kurtulamazsınız. (Siz) gündüzün iki tarafında ve gecenin yakın saatlerinde salatı ikame edin. (Namazı müteakiben kamu hizmetlerini yapın ve kamunun sorunlarını çözmeye çalışın, bu uğurda her türlü faaliyeti icra edin.) Çünkü iyilikler kötülükleri giderir. İşte bu, aklını çalıştıranlar için bir öğüttür. (Sen) sabret! / (Siz) Sabredin! Çünkü Allah muhsinlerin ecirlerini zayi etmez. Sizden önceki devirlerden bakıyye sahipleri [daha önceki zamanlardan kalan ilahi öğretilere sahip bilginler / kitap ehli bilginleri] insanları ülkede / yeryüzünde bozgunculuktan vazgeçirmeye çalışsalardı ya! Fakat onların içinden kurtardığımız pek az kimse bunu yaptı. Zalimler ise şımartıldıkları refahın ardına düştüler ve suçlular oldular. Rabbin, halkları ıslahatçı [düzeltici] iken, o memleketleri haksız yere helâk edecek değildir. Eğer Rabbinin dileğine uysalardı, insanlar (Medineliler) elbette tek bir ümmet olurlardı. Ama Rabbinin rahmetine erdirdiği kişiler hariç, onlar hala anlaşmazlığı sürdürmektedirler. Onları işte bunun için yarattı ve Rabbinin şu sözü yerine gelecektir: “Ant olsun, cehennemi (azabı hak eden) cinler ve insanlarla tamamen dolduracağım.” Kalbini yatıştıracak elçilerin haberlerinden her türlüsünü sana kıssa olarak anlatıyoruz. Bunda da sana bir hakikat, müminlere de bir öğüt ve hatırlatma gelmiştir. İman etmeyen o kişilere de ki: “Durmayın! Elinizden geleni yapın! Biz elimizden geleni yapacağız! (Sonuçta ne olacak?) Bekleyin, görün bakalım! Şüphesiz biz de (sonucu) bekleyip göreceğiz!” Göklerin ve yerin gaybı / geleceği / sırrı ancak Allah’a aittir. Tüm iş/oluşlar / olgular yalnızca O’na döndürülür. O hâlde O’na kulluk et, O’na tevekkül et. Rabbin, sizin yapmakta olduklarınızdan gafil [habersiz, duyarsız] değildir. (Hud Suresi 110-123)

  • Bölüm 31:Akabe Görüşmelerinin Başlaması | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 31 AKABE GÖRÜŞMELERİNİN BAŞLAMASI Akabe görüşmeleri süreci, Peygamberimizin Medine’ye hicretinden önceki yaklaşık son üç yılı kapsar. İlgili dönemde sadece Hazreçlilerden 6-8 kişi ile yapılan ilk görüşme, ertesi yıl 12 kişi ile yapılan ve Birinci Akabe Biatı olarak adlandırılan ikinci görüşme ve en son olarak Evs ve Hazreçlilerden oluşan 75 kişilik toplulukla yapılan İkinci Akabe Biatı görüşmesi tarih kitaplarında kayıtlara geçmiştir. Bu süreç içerisinde yapılan diğer görüşmeler ve meydana gelen olaylar hakkında siyer kitaplarında yeterli bilgiye ulaşılamamıştır. Bahsi geçen dönemde çok fazla sure nazil olmasına karşın siyer kaynaklarında anlatılan olaylar sınırlıdır. Ancak tarihi kayıtların sustuğu bu dönemi Kur’an kayıt altına almıştır. Kur’an’ın kayıtlarından bu dönemin çok hareketli geçtiğini gözlemlemek mümkündür. Yani bu dönemde Medinelilerle çok fazla görüşmeler olmuştur. Bu görüşmeler kimi zaman Medine’deki Hz.Muhammed@ taraftarlarıyla olduğu gibi kimi zamanda Medine muhalifleriyle de gerçekleşmiştir. Zira Medine kendi iç sorununu çözmek isterken ortaya çıkan çözüm seçeneğine, sadece ilahi öğretiye dayalı tevhit sistemini kabul etmek değil aynı zamanda bu sistemi uygulamak için Hz.Muhammed’in@ Medine’nin lideri olarak kabul edilmesi seçeneği de dahil edilmiştir. Dışarıdan bir kişinin Medine’ye başkan olarak seçilmesi Medine’deki kabilelerin ileri gelenleri arasında sorun yaratmıştır. Bu şekildeki bir çözüm önerisine taraftar olanlar olduğu gibi karşı çıkanlar da olmuştur. Onlar, bu sorunlar üzerinde araştırma yapmak için Mekke’ye gelmekte, tereddüt ve korkularını Hz.Muhammed@ ile açık yüreklilikle tartışıyorlardı. Dahası onların bu müzakerelerine ve kendi aralarındaki tartışmalarına Mekkeli müşriklerin tezviratlarını da ekleyecek olursak, Medinelilerin her açıdan tatmin edilmesi gerekmektedir. Bu nedenle akabe biatları adı verilen anayasal / toplumsal sözleşme görüşmelerinin oluş süreçleri sırasında yapılan onlarca görüşmenin kapsamları bu sırada nazil olan surelerde görülmektedir. Akabe süreci müzakereleri genel olarak metaforlar ile anlatılırken sorunların ve tereddütlerin giderilmesinde de aynı metodun kullanıldığını görmek mümkündür. Bunlar genel olarak; Hz. Nuh @ üzerinden Gemi yapımı / Devletin teşkilatlanması, Hz. İbrahim@ ve Hz. Lut@ üzerinden anlatılan kıssalarla çeşitli elçilerin gelip gitmesi, Hz. Musa@, Hz. İsa@ ve Hz. Şuayb@ üzerinden Medinelilerle (Yahudiler dahil) peygamberimiz (ya da temsilcisi Mus’ab Bin Umeyr) arasındaki ilişkiler, Hz. İbrahim@ tarafından Hz. İsmail’in@ kıssası üzerinden biat anlaşması(ları), Hz. Adem’in@ yaratılışı kıssası üzerinden Mekke’de yapılan son toplantılar, Hz. İbrahim’in@ putları kırması ve ateşe atılması kıssası üzerinden Peygamberimiz ile Mekke müşrikleri arasında gelinen noktadaki ilişkiler, şeklinde anlatılmıştır. Ancak bu ilişkileri ve yaşanan olayları Kur’an kayıtları üzerinden bir kronolojiye oturtmak eldeki tarihi kayıtların yokluğu nedeniyle hayli zordur. Bu nedenle bu çalışmada olayların kronolojik sıralaması hususunda elden geldiğince mantıklı ve hayatın akışına uygun kurgu oluşturulmaya çalışılmıştır. Bir önceki bölümde Hz.Muhammed@ ile yapılan ilk görüşmeden sonra Medine’den gelen kişileri Hz.Muhammed’den@ uzak tutmak amacıyla Mekke müşrik ileri gelenlerince yapılan menfi propagandalara verilen cevaplar işlenmişti. Bu bölümde ise yine Medine’den Hz.Muhammed@ ile görüşmek için gelen ve altı kişilik temsil heyetiyle yapılan görüşmeler konu edilir. Bu görüşmenin önemi ise sadece Medineli Araplar değil Medineli Yahudi kabileler de Hz.Muhammed’in@ Medine lideri olarak kabul edilmesi ve O’nun getirdiği sistem önerisinin kabul edilişi yönünde bir meyil ve tartışma gündeminin oluştuğu hususunun bildirilmesidir. Artık vahyin ağırlığı her tarafta hissedilmeye başlanmıştı. İlahi vahyin öngördüğü sistemin bu coğrafyadaki insanların kurtuluşu için tek çare olacağı gündeme oturmuştu. İlahi öğretiye dayalı sistem bütün çevre kabileler arasında paylaşılır olmuştu. Medine’den gelen altı (veya sekiz) kişilik bu heyetin getirdiği haber, artık hareketin önlenemez yükselişine işaret ediyordu. İlahi mesaj gittiği yerde etkisini gösteriyor, bir atlının dörtnala gittiğindeki ilerleyişinin toz kaldırması gibi ilerliyordu. İlahi Vahyin mesajına muhtaç gönüllere kolayca akıyor ve kalpleri fethediyordu. Kalplerini ilahi vahye açanlar, mesajları başka gönüllere ulaştırmak için onları herkesle paylaşmaya çalışıyorlardı. Artık bu hareketin durdurulması imkansızdı ve Cenab-ı Hakk’ın müminlere zafer vereceğinin ve müşriklerin ise kaybederek Hakkın egemen olacağı vaadinin kesinlikle gerçekleşeceğinin işaretleri iyice belli olmuştu. Rahman Rahim Allah Adına 1- 6-Tozu dumana katarak fırtına gibi esenlere, yüklendiği mesajın ağır yükünü taşıyanlara, kolayca gönüllere akanlara, İlahi mesajı / emri herkese paylaştıranlara ant olsun ki, size vaad edilen kesinlikle doğrudur ve hesaplaşma muhakkak gerçekleşecektir. (Zariyat Suresi 1-6) Medine’den gelen haberler ile gelecekte teşekkül edeceği mukadder olan ve gökler metaforu ile ifade edilen İslami Yönetimin, insanların sorunlarını çözmek için çok çeşitli ve güzel yolları / metotları vardır. Fakat gerek Medine’deki gerekse de Mekke’deki bilinçsiz ve azgın insanlar, bu yönetimin / devletin gerçekleşmesi konusunda hala tereddütler yaşamaktadır. Bu nedenle özellikle Medine’deki ileri gelenler bu hususta farklı görüşlere sahiptir. Onlar ilahi sistemin kendi sistemlerinde meydana getireceği değişiklik ile statükolarının bozulacağı endişesi taşımaktadır. Fakat takva sahipleri ise toplumdaki sorunları çözmeyi ve toplumu rahat ettirmeyi düşünmektedir. Onlar gece gündüz insanların sorunları için çaba sarf etmekte, muhtaçların ihtiyaçlarını temin etmeye çalışmakta ve bu amaçla kendi mallarından sarf etmektedir. Cenab-ı Hak, bu vaadin gerçek olduğunu yakından görmek isteyenlere yeryüzü metaforunu kullanarak halktaki değişimi ve bu husustaki istekliliğe bakmalarının yeteceğini bildirir. Şayet onlar halka (yeryüzü metaforu) inip onların taleplerine kulak verseler ilahi öğretiye dayalı bir sistemi ne kadar arzu ettiklerini görürlerdi. Böylece toplumsal inkılabın nasıl kaçınılmaz olduğunun işaretlerini halkta / yeryüzünde müşahede ederlerdi. Ayrıca endişe ve tereddüt ettikleri yoksunluğun yersiz olduğunu, zira ilahi öğretiye dayalı olarak kurulacak devlet ile bolluk ve bereketlere kavuşulacağı, rızıkların gökten geldiği metaforu ile bildirilir. Onların bu hususu bir hakikat olarak bildiklerini ve kaçınılmaz olarak gerçekleşeceğini de aslında gayet iyi bildiklerini ve aralarında konuştukları da ifade edilir. 7- 23- Mükemmel güzellikte yollara sahip semaya ant olsun ki, sizler farklı görüşlerinizle derin bir ayrılık içindesiniz. Bu kaostan / ayrılıktan dönen güzel yola dönmüş olur. Fakat cehalet içerisinde gaflete dalmış ve “Din / Hesap / Hesaplaşma Günü ne zaman?” diyen o yalancılar mahvolacak. O gün, onlar ateş üzerinde azap görecekler ve kendilerine; “Yalanladığınız şeyin azabını tadın! İşte bu, sizin kendisini acele istediğiniz şeydir!” denilecek. Muhakkak ki takva sahipleri Rablerinin kendilerine verdiği şeyleri alarak cennetlerde pınar başlarındadır. Zira onlar, muhsinler / iyi ve güzel davranış sergileyenler idiler. Onlar geceleyin çok az uyurlardı. Onlar, seherlerde bağışlanma dilerlerdi ve onlar mallarından isteyen ve sıkıntı içerisinde olanlar için bir pay ayırırlardı. Kesin / yakiyn olarak inanacaklar için, yeryüzünde ve kendi içinizde nice ayetler vardır. Hala görmüyor musunuz? Sizin maddi manevi yaşam gıdanız da semadadır / göktedir, size vaat edilen şeyler de göktedir. Göklerin ve yeryüzünün Rabbine yemin olsun ki, o (size vaat edilen şey), kesinlikle, tıpkı sizin konuştuğunuz şekilde gerçekleşecektir. (Zariyat Suresi 7-23) 31.1.Akabe Görüşmeleri Sürecinde Medine’den Gelen İlk Heyet ve Müjdeleri Akabe görüşmeleri peygamberimizin sadece hac zamanındaki kabileleri dolaşarak onları İslam’a / barışa / tevhit ideolojisine davet etme ve sonrasında gelişen bir süreç olarak sınırlandırılamaz. Zira O’nun Taif dönüşünde karşılaştığı yabancılara / cinlere yaptığı davete icabet eden Medineliler kendi kabilelerini de İslam’a davet etmişlerdir. Medineli bu yabancılar / cinler arasında bulunan Yahudiler, kendi kabilelerini etkilerken, Hazreçli Araplar da kendi kabilelerini etkilemişler ve böylece İslamı kendi şehirleri için bir sistem olarak benimseme hususunda kendi aralarında tartışmaları başlatmışlardı. Hazreçli Araplar bu tartışmaların sonunda Mekke’ye bir heyet göndermeye karar verirler. Bu heyet Medine’deki kabilelerin aralarında yaptıkları tartışmalar sonucunda peygamberimizin liderliğini ve teklif ettiği İslam Cumhuriyeti teklifini kabul ettiklerini bildirmek ve bu hususta müzakereleri başlatmak niyetinde olduklarını bildirmek için gönderilir. Ancak Medine’de sadece Araplar yaşamıyordu. Medine’nin neredeyse yarıya yakın nüfus ağırlığını Yahudiler oluşturuyordu. Bu nedenle İslam / Barış Devleti kurma ve başkanlığına geçme olayına onlarında muvafakat vermesi çok önemliydi. Sözkonusu heyet böyle bir oluşuma ilişkin tartışmaların Medineli Yahudi kabileler arasında da başladığını müjdeleyecekti. Rivayetlere göre Medineli Yahudiler “bize bir peygamber gelecek ve biz o peygamber ile size üstünlük sağlayacağız” diyorlardı. Peygamberimize iman edilmesi konusunda yapılan tartışmalara ilişkin rivayetlerde ise onların “o peygambere onlardan (Medineli Evs ve Hazreçten) önce biz tabi olalım da onlar bize üstün gelmesin” şeklindeki ifadeleri bu peygamberin kendi içlerinden çıkması gibi bir şartı içermediği görülmektedir. Onlar peygamberimiz ve ilahi öğreti ile diğer Araplara üstün gelmeyi daha da öncelemektedirler. Yahudilerden samimi olanlar peygamberimizin getirdiği sisteme teslim olmayı tercih ederken samimi olmayanlar ise Araplara üstünlük kurmak ve Kureyş’in Arap yarımadasındaki hakimiyetine son vermek için peygamberimizi Medine’ye davet etme ve böylece Arapları da ikiye ayırma politikasını benimsemiş olabilirler. Sonuçta ister iman etsin ister etmesin bütün Yahudiler için peygamberimizin Mekke’den ayrılması ve Medine’ye gelmesi uygun bir politika olmuştur. Yani politikalar Yahudilerin kendi içlerinde bir örtüşme göstermiştir. Medine’deki bu gelişmeleri müjdelemek üzere Medine’den bir heyetin Mekke’de peygamberimizi ziyaret ederek durum hakkında bilgi vermesini Kur’an Zariyat Suresindeki Hz. İbrahim@ kıssası ile haber vermiştir. Bu kıssa metaforunda peygamberimize gelen heyet üyelerini / elçileri peygamberimiz tanımaz ama izzet ve ikram etmekten de geri durmaz. Fakat o dönem geleneklerine göre sunulan ikram ve yemeklerin yenilmesi dostluğu / müttefikliği, ikramın yenilmeyip reddedilmesi ise düşmanlığı ifade ettiğinden, heyetin müttefikliği gizlemek için böyle bir oyuna başvurduklarını görüyoruz. Zira peygamberimiz tarassut / baskı altındadır ve O’nun her türlü hareketi sürekli izlenmektedir. Bu hususta yapılacak numaranın da gerçekçi olması için peygamberimizin de durumdan haberdar olmaması gereklidir. Heyet üyeleri / elçiler daha sonra peygamberimizi ve yanındaki arkadaşlarını teskin ederek onlara Yahudi kabileler dahil Medineli kabilelerin kendisine destek vereceği müjdesini verirler. Kur’an bunu “bilgin bir oğul” metaforunda sunar. Kabile geleneğinde oğul kişinin kendi davasının sürdüren kişi olduğundan bu metafor kullanılır. Peygamberimizin davasına destek verileceği müjdesinin hem Medineli Araplardan hem de Yahudilerden gelmesi O’nun davasının devam edeceğinin bir işaretiydi. Bu nedenle tıpkı kabile geleneğinde kandan gelen bir oğulla davanın devam etmesi gibi, peygamberimizin davası da kandan gelmese de bağlılarının vereceği destekle devam edecekti. Nasıl ki Kevser suresindeki müjde ile davasının devamı kan / soy yoluyla değil de kendisini sevenler ve bağlanan eliyle sağlanacağı haber verildiyse burada da bilgin bir oğul metaforu ile peygamberimizin davasına destek verileceği müjdelenmektedir. Peygamberimizin etrafında bulunan müminlere – ki bu müminler kıssada “Hz. İbrahim’in@ karısı” temsili ile anlatılır- bahtsız, şansı kapanmış, bütün kapıların artık tek tek yüzlerine kapandığı aşamada böyle bir müjdenin verilmiş olması onların sevinç ve şaşkınlığı bir arada yaşamasına neden olur. Bu kıssa metaforu ile farklı bir olay da anlatılmak istenmiş olabilir. Şöyle ki; gelen heyet üyeleri / elçiler huzura alındıktan sonra Hz.Muhammed@ kendi arkadaşları / ehli ile görüşür ve önceden hazırlanmış, donanımlı-sağlam maddeleri olan, detaylandırılmış ve anlaşma taraflarının uyması halinde kendilerine çok güç verecek bir anayasal metni, onlara sunar. Fakat elçiler ilk etapta bu anlaşma / anayasal metinle pek ilgilenmezler. Çünkü onlar bundan daha önemli gelişmeleri haber vermek üzere gelmişlerdir. Onlar anlaşma metni üzerinde çalışmak için daha erken olduğunu ama Medine’de kendisine tabi olacak önemli kişi ve kişilerin olduğundan bahsederler. Medine de Yahudiler de dahil olmak üzere kendisine tabi olacak önemli kişilerin olduğu müjdesini verirler. Hz.Muhammed’in@ yanındaki arkadaşları bu haber karşısında çok şaşırırlar. Zira Mekke’de içinde yaşadıkları zorluk baskı ve ümitsizlik onlarda çok büyük bir karamsarlığa neden olmuştu. Onlar İslami hareketin bir daha ayağa kalkmasının mümkün olmadığını düşünürlerken bu haber onlarda çok büyük bir umut ışığı yakmıştır. 24-30-İbrahim’in şerefli / saygın misafirlerinin haberi sana geldi mi? Hani onlar, onun (İbrahim’in) huzuruna girmiş ve “Selâm!” demişlerdi. O da onlara “Selâm size, yabancı topluluk!” demişti. O (İbrahim), sonra ehline / arkadaşlarına gitti ve semiz bir buzağı / detaylı bir anlaşma (anayasa) metni ile geldi. Sonra onu (buzağıyı / anlaşma (anayasa) metnini) onlara sundu; “Buyurmaz mısınız?” dedi. Derken içinde onlardan yana bir korku / tereddüt hasıl oldu. Onlar; “Korkma!” dediler ve onu bilgin bir oğul ile müjdelediler. Bunun üzerine karısı ileri atıldı ve elini yüzüne vurarak: “Bir bahtsız, bir kısırdan öyle mi?” diye feryat etti. Onlar; “Rabbin işte böyle buyurdu. Şüphesiz O hikmet sahibidir. O her şeyi hakkıyla bilendir.” dediler. (Zariyat Suresi 24-30) 31.2. Medinelilerin Kureyşle Mücadele Etmeye Kararlı Oluşları Hz.Muhammed’in@ Medinelilerin kendisini neden destekleyeceklerini ve onların bu desteklerinin altında yatan politikanın ne olduğunu sorması üzerine heyet üyeleri, Kureyş’in bunu hak ettiğini, onların bu güne kadar yaptığı azgınlıkların, zulümlerin, aldatmaca, haksızlık ve adaletsizliklerin mutlaka sert bir karşılığı / cezası olması gerektiğini ifade ederler. Heyet üyeleri, Mekke’deki müminlerin ise bu şehirden kurtarılması gerektiği ve zaten bu kurtarılacak nüfusun öyle çok kalabalık olmadığı da dikkate alındığında Medine’ye hicret edecek muhacir müminlerin Medine üzerinde fazla bir yük olmayacağı, onlara Medine olarak yardım etmenin kendileri için şeref olacağını da ilave ederler. 31- 37- Bunun üzerine o (İbrahim); “Ey Elçiler! Sizin asıl işiniz nedir? / Sizin bu olağan dışı ziyaretinizin sebebi nedir? / Sizin asıl politikanız nedir?” dedi. Onlar; “Muhakkak ki biz, Rabbin katında haddini bilmezler için işaretlenmiş, çamurdan pişirilmiş sert taşları üzerlerine yağdırmamız için suçlu bir kavime gönderildik” dediler. Bu arada müminlerden orada bulunanları çıkardık. Zaten orada, bir ev halkından başka müslüman da bulamadık. Ve böylece acı azaptan korkan kimseler için orada ibretlik bir manzara bıraktık. (Zariyat Suresi 31-37) Tıpkı geçmiş kavimlerin yaptıkları kötülükleri ve azgınlıkları nedeniyle yok edildikleri gibi sosyolojik / ilahi kural gereği Mekke müşrikleri de yok edilecektir. “Sihirbaz ve deli” diyerek Hz.Musa@ ile dalga geçmesi nedeniyle güçlü orduya sahip Firavun bile tarih sahnesinden feci bir akıbetle silinmiştir. Aynı şekilde Ad kavmi, Semud kavmi ve Nuh kavmi de ilahi öğreti dışına çıkıp azgınlaştıkları için yıkılıp gitmişlerdir. Gök kubbe hepsinin başına geçirilmiştir. Gökyüzü nasıl bina edilmiş ise aynı şekilde İlahi öğretiye dayalı İslam Cumhuriyeti de öyle bina edilecek ve egemenliği geniş bir alana yayılacaktır. Yeryüzü nasıl tanzim edildiyse aynı şekilde ilahi öğretiye dayalı İslam toplumu da öyle tanzim edilecektir. Mekke müşriklerinin sistemleri de yani onların gök kubbeleri de başlarına yıkılacaktır. 38-55- Musa’da da ibretler vardır. Bir zamanlar onu apaçık bir yetki ve donanımla Firavuna gönderdik. Fakat Firavun, hükümetiyle beraber karşı çıktı ve “Bu, bir sihirbaz, bir mecnundur” dedi. Bunun üzerine Biz de onu ve ordularını yakaladık ve denize fırlatıp attık. Bu sonucu hak etmişti o. Âd’da da ibretler vardır. Bir zamanlar onların üzerine kasıp kavuran bir rüzgâr göndermiştik. O rüzgâr uğradığı yerde hiçbir şey bırakmadı ve her şeyi kül edip savurdu. Semud’da da ibretler vardır. Bir zamanlar onlara, “Belirli bir süre daha keyfinizi sürün bakalım!” denmişti. Fakat onlar Rablerinin emrine başkaldırdılar da göz göre göre yıldırım onları yakalayıverdi. İşte o zaman onlar ne ayağa kalkmaya muktedir olabildiler ne de yardım görebildiler. Bunlardan önce de Nuh kavmini (helâk etmiştik). Onlar da yoldan çıkmış bir topluluk idiler. Semayı kudretimizle sağlamca bina ettik ve onu sürekli genişletiyoruz. Yeryüzünü de Biz döşedik. Biz ne güzel döşeyen / düzenleyeniz! Her şeyden çift çift yarattık. Umulur ki iyice düşünür öğüt alırsınız. Öyleyse Allah’a kaçın. Muhakkak ki ben, O’nun tarafından görevlendirilmiş sizin için apaçık bir uyarıcıyım. Allah ile beraber başka bir tanrı kılmayın. Gerçekten ben sizin için O’ndan apaçık bir uyarıcıyım. İşte böyle! Onlardan öncekiler de kendilerine gelen her peygambere mutlaka ya “Bu bir sihirbazdır!” ya da “Bu bir mecnundur!” dediler. Onlar, bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler? Hayır! Hayır! onlar azgın bir toplum idiler. Bu nedenle sen onlara karşı dur. Bundan dolayı sen kınanacak değilsin. Sen öğüt ver. Çünkü şüphesiz öğüt vermek / hatırlatmak, müminlere fayda verir. (Zariyat Suresi 38-55) Şirk sisteminin yıkılması ve tevhit sisteminin gelmesi için müminlerin, mazlumların ve adalet savunucularının Allah’a yönelmeleri ve O’na sığınmaları gereklidir. Medine’deki cinlerin (Yahudilerin) ve insanların (Evs, Hazreç ve muhacirlerin) bir araya getirilecek olması, onların tevhit oluşturarak yeniden yaratılacak olmaları Cenab-ı Hakk’ın ilahi bir lütfu olacaktır. Onlar başka değil Yalnızca O’na itaat etmek üzere bir araya gelecekler. Böyle bir oluşum ise sadece kendi menfaatlerinedir. Şimdi sıra Medine’deki mümin olmayan (muhalif olan) ileri gelenlerin bu oluşuma ilişkin endişelerini gidermeye gelmiştir. Onların ağırlıklı tereddütleri, böyle bir oluşum sırasında Mekke’den gelecek muhacirleri Medine ekonomisine getireceği yüktür. Cenab-ı Hak, elçisinin dili ile ifade ederek, Hz.Muhammed@ bu tevhit oluştan herhangi bir menfaat beklemediğini, onlardan ne bir rızık ve ne yemek beklentisi olmadığını ifade eder. Böylece Mekke’den gelecek muhacirlerin de Medine’deki kabilelerden herhangi bir beklenti içerisinde olmadıkları bildirilerek mümin olmayan Medinelilerin maddi kayıplara uğrayacaklarına yönelik tereddüt ve endişeleri izale edilir. 56-60- Ben, cinleri ve insanları bana itaat / ibadet etmeleri için yarattım. (oluşturdum.) Ben onlardan herhangi bir rızk istemiyorum. Ben, onların Beni yedirmelerini de istemiyorum. Muhakkak ki Allah, rızık verenin ta kendisidir, çok çetin kuvvet ve güç sahibidir. Elbette zulmeden kimseler için geçmişteki yoldaşlarının payı gibi bir pay vardır. Bu nedenle acele etmesinler. O vaat edilen günlerinden dolayı vay o kafirlerin haline! (Zariyat Suresi 56-60)

  • Bölüm 15:Sabırların Tükenmesi | Allahın Rehberliği

    BÖLÜM 15 SABIRLARIN TÜKENMESİ 15.1-Allah Hakkındaki Vesveseler Bir taraftan uzayıp giden bir boykot, diğer tarafta Mekkeli müşriklerin müminlere ve arafta olan Mekkelilere peygamberimizin vaadi aleyhine yaptıkları tezvirat ([1] ) müminlerin sabırlarını tükenme noktasına getrmişti. Dayanılmaz hale gelen bu karanlık havaya müminlerin bir süre daha tahammül etmeleri için morale ihtiyaçları vardı. Peygamberimiz müminlere ders veriyor, onları yetiştiriyor ama şeytani vesveseler ve tezviratların oluşturduğu umutsuzluk da müminler ve araftakiler üzerinde kendini hissettiriyordu. Onlar bir mucize bekliyorlardı. Peygamberimiz Rabbi’nden istese, O’na yalvarıp yakarsa, niyaz ve dua da bulunsa bir mucize meydana gelip de müminlerin içinde yaşadıkları bu olumsuz hava olumluya dönemez miydi? Bazı müminler “Mademki O Allah elçisi, o halde biraz gayret etse Rabbi onun hatırını kırmaz, bir mucize gönderebilir ve kötü gidişatımız düzelebilir” diyorlardı. Hem Cenab-ı Hak; “bir gün mutlaka bu şirk sisteminin yok olacağını, müşriklerin büyük bir azapla karşı karşıya kalacaklarını ve o gün müminlerin zaferle sevineceklerini” vaadetmemiş miydi? Elbette vaadetmişti ama bu ne zaman vuku bulacaktı? O saat ne zaman gelecekti? Durum gittikçe kötüye gidiyor, hiçbir umut ışığı da görünmüyordu. Fakat Cenab-ı Hak, onlara seslenerek bu tür düşünceler şeytanın aldatmaları olup bu düşünceleri terk etmelerini ve bu düşüncede ısrar edenleri yani Allah’ı yanlış telakki edenleri de terk etmelerini, hak ve adaleti ayakta tutmak isteyenlerin yanında yer almalarını istedi. Şirk sisteminin derece derece / yavaş yavaş sonunun geleceğini bildirdi. Cenab-ı Hak onların entrikalarını / tuzaklarını boşa çıkaracağını müjdeledi. Böylece Cenab-ı Hakka yanlış telakkilerle yaklaşılamayacağı belirtilerek O’na en güzel isimlerle ve en güzel düşüncelerle yaklaşılması gerektiği bildirilmiş olur. 180-183- En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na o güzel isimlerle dua edin. O’nun isimleri hakkında yanlışa saptıranlardan uzak durun. Onlar yaptıklarının cezasını yakında görecekler. Yarattıklarımızdan hakka rehberlik eden ve onunla adaletle hükmedenler de vardır. Ayetlerimizi yalanlayanları ise farkına varamayacakları bir şekilde yavaş yavaş helâke götüreceğiz. Ben onlara mühlet veririm. Fakat tuzağım / planım / düzenim çok sağlamdır. (Araf Suresi 180-183) 15.2-Peygamberimiz Hakkındaki Vesveseler Şirk sisteminin sonunun geleceğinin delili olarak Peygamberimizin ne dediğini bilen gayet aklı başında bir kimse oluşuna ek olarak, Cenab-ı Hakk’ın kozmik sistemdeki hükümranlığı verilir. Nasıl gökler ve yer birbiriyle uyumlu, tek merkezden ve birlik içerisinde Cenab- Hak tarafından idare ediliyorsa, aynı şekilde Arap coğrafyasındaki kabileler de atomize kabile yapısını terk ederek tevhidi dünya görüşü çerçevesinde birlik ve beraberliğe giderlerse / tevhid olurlarsa çok güçlü bir devlet vücuda getireceklerdir. Aksi takdirde ise şirk sisteminin yarattığı bozukluk ve kötü gidişat nedeniyle İran ya da Bizans imparatorluklarının karşısında yenilmeye mahkûm olacakları gerçeği üzerinde düşünülmesi gerektiği bildirilir. Bu nedenle ivedilikle şirk sisteminin terk edilmesi ve kabileler arasında barışın sağlanarak birlik / tevhit sistemine geçilmesi zaruret arz etmektedir. Kaçınılmaz çöküş yaşanmadan derhal tedbir alınıp sistem değişikliğine gidilmelidir. 184-186- Arkadaşlarında (Muhammed’de) hiç cinnet hali bulunmadığını düşünmezler mi? O, ancak apaçık bir uyarıcıdır. Hem göklerin ve yerin hükümranlığına, Allah’ın yaratmış olduğu her şeye ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine de bakmazlar mı? Artık bundan sonra hangi söze inanacaklar? Allah kimi dalalette bırakırsa, artık ona doğru yolu kimse gösteremez. Azgınlıkları nedeniyle Allah onları şaşkın bir halde bırakacaktır. (Araf Suresi 184-186) 15.3- Kurtuluş ve Zafer Vaadinin Zamanı Konusundaki Vesveseler İçinde yaşadıkları zorluklar nedeniyle bazı müminler toplumsal kıyamet / inkılap saatinin ne zaman geleceğini sorma ihtiyacı duyuyorlardı. Zira sıkıntılar artık çekilmez, tahammül sınırlarını zorlayan hale gelmekteydi. Artık bir an önce Cenab-ı Mevla’nın vaadinin tecelli etmesini veya en azından daha ne kadar tahammül etmeleri gerektiğini bilmek istiyorlardı. Dahası arafta olanlar da aynı soruları sormaktaydılar. Eziyetleri çekmeyi göze alamayan ama gönülleri Hz.Muhammed’den@ yana olan kişiler de bir an önce şirk sisteminin yıkılmasını istemekteydiler. Ama iş uzadıkça onlarında umutları tükenmekteydi. Cenab-ı Hak, onların serzenişlerine karşılık bu konudaki bütün bilgilerin kendi katında olduğunu ve bunu kendisinden başka kimsenin açıklayamayacağını bildirir. Fakat onların dayanma gücünü artırmak için bu vaktin artık iyice yaklaşmış olduğunu belirtir. Bunu “göklerde ve yerde ağır bastığı” şeklindeki betimleme ile göklerin (yöneticilerin) ve yerin (halkın) tahammül sınırlarını aşan bir noktaya geldiğine değinerek ifade eder. Böylece inkılap vaktinin yakın olduğuna değinir. Artık dayanılamayacak bir ağırlığa ulaşan bu zulmün yıkılmasının kaçınılmazlığı vurgulandıktan sonra bunun ansızın geleceğini söyler. Daha sonra elçisinin toplumsal kıyamet / inkılap vakti konusunda bir iradesinin olmadığı gibi hiçbir bilgisinin de olmadığına ve onun sadece bir uyarıcıdan ibaret olduğuna işaret eder. Peygamberler dahil kimsenin geleceği / gaybı bilemeyeceğini kesin bir dille ifade eder. O elçisine hem kozmik kıyametin hem de toplumsal kıyametin mutlaka gerçekleşeceğini bildirmiş fakat zamanı konusunda bilgi vermemiştir. Cenab-ı Hak, bu bilgiye ek olarak peygamberimize “Gelecek konusunda her şeyi bilmiş olsaydı kendisine hiçbir zarar verilemeyeceği ve her türlü iyilik / fayda / hayrı kendisine yönlendireceğini” bildirmesini söyledi. Böylece doğası gereği bu mücadelenin inanan insanların kendi iradeleri ve gayretleri ile yapılacağı ve olayların Cenab-ı Hakk’ın sosyal kanunları çerçevesinde seyredeceği vurgulanarak kimsenin bir ayrıcalık beklemeksizin kendi üzerine düşeni yapması gerektiği belirtilmiş olur. Cenab-ı Hak elçisine bile gelecek konusunda temel bilgiler dışında ayrıntıları bildirmediğine göre insanlar her şeyi kendi çaba, gayret ve tedbirleri ile yapacaklardır. 187-188- Sana soruyorlar: “Saat ne zaman gelip çatacak?” De ki: “Onun bilgisi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun vaktini Ondan başkası açıklayamaz. Göklerde ve yerde ağır basmıştır. O size ansızın gelecektir.” Sanki sen onu biliyormuşsun da gizliyorsun gibi sana soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi ancak Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler.” De ki: “Ben kendim için Allah’ın dilediğinden başka ne bir menfaat elde etmeye ne de bir zararı önlemeye mâlik değilim. Ben eğer gaybı bilseydim, elbette ben hayırdan daha çok pay almak isterdim. Bana hiçbir kötülük de dokunmazdı. Ben sadece bir uyarıcı ve iman edecek olan bir kavme müjdeleyenim.” (Araf Suresi 187-188) 15.4- Tevhid Sisteminin Kurulmasından Önce İlahi Öğretinin Tedris Edilmesinin Gerekliliği Boykotun verdiği çile ve yokluklar nedeniyle serzenişte bulunan bazı müminlere ve araftaki Mekkelilere bu işin yolunun böyle olması gerektiğine Cenab-ı Hak bir başka açıdan daha örnek verir; “İnsanın tek nefisten / kişilikten yaratılmıştır. Yani bütün insanların genel karakterleri / kişilikleri aynıdır. Sükûn bulması / huzurlu bir yuva kurması için yaratılan eşi de aynı nefistendir. / kişiliktendir. Farklı cinsten olmasına rağmen aynı nefisten / kişilikten yaratılmıştır. Her iki cinsin genel karakterleri / kişilikleri aynıdır. Onların bir araya gelmesi sonunda eşi gebe kalmış, onlar evlatlarının salih / sağlam evlat olması için Allah’a yalvarmışlar. Zira doğacak çocuklarının kusursuz olması ve salih bir evlat olması hususunda ellerinden bir şey gelmediğini onlar gayet iyi bilmektedirler. Bu noktada şirk otoritelerinden bir talepte bulunmazlar. Ama Allah onların dualarına icabet edip salih / sağlam bir evlat verdikten sonra onlar yine şirk otoritelerine yönelirler, şirk sisteminin hükümlerine tabi olurlar. Allah’ın hükümlerini bir kenara bırakırlar. Sanki aynı özden / kişilikten yaratılmamış gibi evlatlarına din, dil, renk, ırk, cinsiyet, kabile ve ulus ayrımcılığını öğretirler. İnsanların birliğini değil farklılığını ve birbirlerine düşmanlığını öğretirler. Cenab-ı Hak bu örneği aslında İslam topluluğu / İslam Cumhuriyeti oluşması için ihtiyaç duyulan hususu anlatmak için verir. Şöyle ki; Kabileler birleşir ve tevhit oluştururlarsa huzur ve sükûn bulurlar. Birbirlerinden farklı cinstenmiş / kültürdenmiş gibi görünen bu kabileler insan olmaları nedeniyle aslında aynı özdendirler. Biraraya gelerek tevhit olup iskân ederlerse / şehirler kurarlarsa kavgalar, çekişmeler ve düşmanlıklar sona erer. Fakat bu oluşum aynı zamanda yeni bir hayata da gebedir. (Hafif bir yük yüklenme metaforu) Onlar bir süre bu şekilde tevhit olma ve yükün hafifliği ile yaşamlarına devam ederler. (Gebe olanın bir süre böyle yürümesi metaforu) Ancak tevhit olmuş toplumun yönetimi zordur. Zira yeni doğacak yaşamın bu zorluklarını aşmak / ağırlıklarını taşımak için kabileleri ıslah edecek hükümlere ihtiyaç vardır. (Gebenin yükü iyice ağırlaşınca benzetmesi) Onlar yeni yaşamı düzenleyecek ve toplumu ıslah edici / salih / sağlam hükümleri Allah’tan isterler. (Eşlerin Allah’tan salih / sağlam evlat istemeleri metaforu) Cenab-ı Hak onların bu dualarına icabet edip elçileri vasıtasıyla yeni hayat için ıslah edici salih / sağlam hükümler gönderir. Fakat onlar süreç içerisinde Cenab-ı Hakk’ın gönderdiği bu ıslah edici salih / sağlam hükümlere şirk hükümlerini karıştırırlar. (Karı kocanın salih evlata kavuştuktan sonra tekrar şirke dönmeleri metaforu) İşte bu temsilde anlatıldığı gibi sizlerin kabileleri de hemen birleşip tevhit olacak olursa ve yeni yaşamınız için ıslah edici salih / sağlam hükümleri alacak olursanız hemen tekrar ayrılık / şirk yoluna gideceksiniz. Zira felsefesini tedris etmeden sahip olacağınız ıslah edici hükümleri sindiremezsiniz, bu hükümler size ağır gelir, anlayamazsınız. Halbuki tevhit toplumu / İslam Cumhuriyeti kurulmadan önce bu ıslah edici hükümlerin felsefesini öğrenir, içinize sindirir ve bu uğurda çile çekerseniz tevhid toplumu oluştuğunda yeni yaşama uyumunuz kolay olur. Böylece eski şirk adet, gelenek ve törelerinize dönmezsiniz. Bu nedenle boykot süresince ıslah edici hükümler ve bu hükümlerin felsefesini tedris edeceksiniz ve bunun için yoğun çaba sarf edeceksiniz. Ayrıca bu zorlu süreçte edindiğiniz şeylerin ileride kıymetini bilmeniz için bunların kolay elde edilmediğini, bunlar için ne çileler çekildiğini yaşamanız gerekmektedir. Aksi takdirde kolay elde edilmiş salihat / nimetlerin kıymeti bilinmeyecek ve tevhit olunduktan sonra geçmiş toplumlar gibi hemen tekrar ayrılığa / şirke gidersiniz. Bundan dolayı o saat neden hemen gelmiyor diye serzenişte bulunmayın ve Allah hakkında yanlış telakkilere gitmeyin. Cenab-ı Hakk’ın tabii yoluna / rehberliğine uyun ve şikâyet etmeyin.” 189-190- O, sizi bir nefisten yaratan ve ondan da kendisiyle sükûn bulsun / iskân etsin / mutlu yuva kursun diye eşini yaratandır. ([2] ) O, onunla birleştiği zaman o hafif bir yük yüklendi. Onunla bir süre yürüdü. (Gebeliği) ağırlaştığı zaman onlar (o ikisi) Rablerine dua ettiler: “Eğer bize salih /sağlam (bir çocuk) verirsen, and olsun ki şükredenlerden olacağız.” Onlara salihi verince, o ikisine verdiği şey hakkında O’nun için ortaklar kıldılar. Onların ortak koştuğu şeylerden Allah münezzehtir, yücedir. (Araf Suresi 189-190) 15.5- Şirk Sisteminin Toplumun Sorunlarını Çözmedeki Acizliği Cenab-ı Hak şirk sisteminin sorunları çözemediğini ve dertlerine çare üretemediğini bildirir. Dahası şirk sistemi onları geri, ilkel, zayıf ve yardımsız bırakır. Onların şirk koştukları ortaklardan / statükodan hiçbir şey beklenemez. Çünkü onlar / statüko putlar gibi donmuş bir akıl yapısına sahip oldukları için hiçbir faydalı icraat yapamazlar. Mekke şirk sisteminde de görüldüğü üzere onlardaki bu düşünce donması / akıl tutulması / şirk ahlakı onların bütün organlarını felç etmiştir. Öyle ki; Onların kulaklarına laf girmez, onlar laftan anlamazlar, hakikat namına hiçbir şey işitmezler. Onlar acı çeken insanların sızlanmalarını, iniltilerini, feryatlarını işitmezler. Onlar bu halleriyle ve bu düşünce yapılarıyla ne ileri gidebilirler ve ne de faydalı bir iş / icraat gerçekleştirebilirler. Onlar yanlışları ve doğruları göremezler, hakikatı göremezler, gittikleri yolun sonunun uçurum olduğunu göremezler. Onlar karşısında kendisine itaat / ibadet eden bir kulun iç dünyasında çalkalanan acılarını, gönlünden geçen arzu ve isteklerini, ümit ve dileklerini işitmez ve görmezler. Putların karakterleri gibi düşüncelerini dondurmuş ve akıllarına set çekmiş olanlar insanların beklentilerine nasıl cevap vereceklerdir? Onlar akılsız, şuursuz heykellere dönmüşlerdir. Onlar önlerini bile göremezler, hiçbir uyarıyı işitmezler. Dahası içinde yaşadıkları bu şirk sistemi onlara öyle kötü bir ahlak vermiştir ki onlar ellerini ve ayaklarını bile kullanamazlar, insanlara fayda sağlayacak hiçbir projeleri yoktur. Onlar insanların faydasını düşünmezler sadece kendilerini, kendi çıkarlarını düşünürler. Dolayısıyla onlardan herhangi bir fayda beklemek abestir. Çünkü onların kitaplarında / literatüründe insanların faydasına / hayrına bir girişimde bulunmak yoktur. Bu nedenle de bu amaçla planladıkları tasarıları, projeleri de bulunmamaktadır. Onlar kendilerine karşı duran tevhidi harekete bile karşı koymada acz içerisindedir. Her ne yaparlarsa yapsınlar bu hareketi asla engelleyemeyeceklerdir. 191-195- Kendileri yaratılmış oldukları halde hiçbir şey yaratamayan şeyleri mi eş koşuyorlar? Hâlbuki bunlar, sizlere (tapınanlara) yardım edemeyecekleri gibi kendilerine de yardım edemezler. Siz onları doğru yola çağırsanız bile size tabi olmazlar. Onları çağırsanız da çağırmayıp sessiz kalsanız da size karşı (tavırları) birdir (hiç fark etmez). Muhakkak ki Allah’ı bırakıp da yakardığınız kimseler, tıpkı sizin gibi kullardır. Eğer iddianız doğru ise haydi onları çağırın da size (isteklerinize) karşılık versinler. Onların yürüyecek ayakları, tutacak elleri, görecek gözleri veya işitecek kulakları mı var? De ki: “Çağırın ortaklarınızı, sonra bana tuzak kurun ve haydi elinizden geliyorsa bana göz açtırmayın.” (Araf Suresi 191-195) 15.6- Tevhidi Hareketin Arkasındaki Gücün Cenab-ı Hak Oluşu Boykottan bunalmış ve serzeniş yapan müminlere ve araftaki Mekkelilere müşrikler hangi tuzakları kurarlarsa kursunlar ve ellerinden geleni ardlarına koymasınlar yine de bu hareketi durduramayacakları vurgulandıktan sonra bunun sebebinin tevhidi hareketin rehberi, koruyucusu ve yardım edeninin Allah olmasıdır. Hz.Muhammed’in@ ağzından bu meydan okuma yapılır ve velisi / yardımcısı / rehberi / koruyucusu Allah olan kimselere diğer insanlar ne yapabilirler ki? Allah’tan başka otoriteleri veli edinenlerin yardım umdukları kimselerin kendilerine bile hayırları yoktur ki kendisini veli edinmiş kimselere yardım etsinler. Onlar put ve heykeller gibidirler. Onlardan herhangi bir yardım, iyilik, fayda gelmesi mümkün değildir. Onlar kendi sonlarını hazırladıklarının farkında bile değiller. Onlar insanlara hiçbir fayda sağlamazlar. İnsanların ihtiyaçlarını gözettikleri sanılır fakat onlar asla bunları dikkate almazlar / görüp gözetmezler. Doğru istikamete çağırılsalar bu çağrılara hiç kulak bile vermezler. 196-198- “Muhakkak ki benim velîm, o kitabı indiren Allah’tır. O, tüm ıslah edici / salih kimselere velilik eder. Sizin O’ndan başka çağırdığınız kimseler ise, size yardıma güç yetiremedikleri gibi kendilerine de yardım edemezler. Siz onları doğru yola / hidayete çağırsanız da duymazlar / kulak vermezler. Onların sana baktıklarını / dikkate aldıklarını zannedersin, hâlbuki onlar görmezler. / dikkate almazlar” (Araf Suresi 196-198) 15.7-Vesveseye Kapılan Müminlerin Affedilmeleri ve Onlara Yol Gösterilmesi Cenab-ı Mevla elçisine araftakilerin ve bazı müminlerin içinde bulundukları durumun zorluğundan ve diğer müşriklerin bunları etkilemek için vermiş oldukları vesveselerden dolayı onların tereddütlü hale gelmelerini affetmesini, hoşgörmesini emreder. Ayrıca yine Cenab-ı Mevla onlara iyiliği, güzelliği, faydalı, örf olanı (Marufu) emretmesini bildirirken kalplerine düşen şeytani vesvese ve vehimlerden kurtuluş yolunu onlara gösterir; Allah’a sığınmak, Verilen sözü / ahdi hatırlamak, Vesvese / vehim konusu üzerinde biraz salim kafa ile / bilinçli bir şekilde düşünmek. Bu şekilde takva sahibi müminlerde vesveseye kapıldıkları takdirde verdikleri sözü / ahitlerini düşünürler ve Allah’a sığınarak gerçeği görürler. Fakat bu muttakilerin müşrik olan akrabaları / kardeşleri ise onları saptırmaya / azgınlığa sürüklemekten ellerini çekmezler. 199-202- Sen af yolunu tut, iyiliği / güzelliği / irfanı / örfü emret ve cahillerden / haddini bilmezlerden de yüz çevir. Şayet sana şeytandan bir vesvese gelirse hemen Allah’a sığın. Muhakkak ki O, en iyi işiten, en iyi bilendir. Şüphesiz takva sahiplerine şeytandan bir vesvese geldiği zaman, iyice düşünürler ve o verdikleri sözü / ahdi hatırlarlar. İşte o zaman gerçeği görürler! Fakat müşrik kardeşleri ise onları (mümin muttakileri) azgınlığa / sapıklığa sürüklemeye çalışırlar ve yakalarından asla düşmezler. (Araf Suresi 199-202) 15.8- Mucize Talepleri Yerine Vahye Uyulması Halinde Mucizelerin Gerçekleşeceği Müminlerden bazılarına ve araftakilere gelen vesveselerden bir diğeri de boykot, baskı ve şiddet nedeniyle yaşadıkları sıkıntılı durumdan kurtulmak için bir mucizenin gelmesi idi. Cenab-ı Hakk’ın kurtuluş ve zafer vaadine rağmen durumları daha kötüye gittiği için onlar peygamberimizden bir mucize getirerek kendilerini bu durumdan kurtarmasını isterler. Dahası kendisinin Cenab-ı Hakk’ın elçisi olması nedeniyle O’ndan bunu isteyebileceği ve bu isteğine ilişkin biraz çaba gösterse, niyaz etse, yalvarsa yakarsa Cenab-ı Hakk’ın da onu kırmayacağı düşüncesindeydiler. Cenab-ı Hak ise bu düşüncenin yanlışlığını şöyle ortaya koyar; “Size gelen bu Kur’an, sizin zafere nasıl ulaşacağınızın işaret taşlarını veriyor, kurtuluş için size bir yol haritası sunuyor, size bir bilinç veriyor ve sizin için bu kitap aynı zaman da bir rahmet kaynağıdır.” Böylece iman edenlerin mucizelerle değil ilahi öğretinin rehberliğini izleyerek kendi gayret ve çabalarıyla zafere ulaşacakları ve bu sıkıntıları çekmeleri gerektiği mesajı veriliyor. Bunun kendileri için bir rahmet olduğu da vurgulanıyor. 203- Onlara bir mucize getirmediğin zaman, “(mademki elçisin) Onu (Rabbinden) elde etmek için çabalasan olmaz mı?” derler. De ki: “Ben ancak Rabbimden bana vahyolunana uyuyorum.” İşte bu (Kur’an), Rabbinizden gelen basiretlerdir (kalp gözünü açacak beyanlardır / bilinç kaynağıdır), iman eden bir toplum için bir yol haritası ve bir rahmettir. (Araf Suresi 203) Böylece iman edenlerin ve araftakilerin mucize beklemeleri yerine aşağıdaki eylemleri yapmaları halinde Rabblerinin vaad ettiği zafer ve kurtuluşun geleceği bildirilir; Onların bekledikleri zafer ve kurtuluş nimetine nail olabilmeleri için Kur’an’ın çağrısına içtenlikle ve sessizce kulak vermeleri, onun ayetleri üzerine düşünmeleri, Rablerini, sabah-akşam daima ve yalvara yakara, içtenlikle ve gönülden anmaları ve akıllarından hiç çıkarmamaları, Eğer onlar Cenab-ı Hakk’ın yanında / tarafında iseler yukarıda belirtilen hususları yerine getirme noktasında gurur kibir yapmazlar, sürekli O’nun yolunu takip ederler ve başkalarına değil sadece O’na boyun eğerler. 204-206- Artık Kur’an okunurken onu can kulağıyla ve sessizce dinleyin ki rahmete nail olabilesiniz. Rabbini gönülden, korkarak ve yalvararak, yüksek olmayan bir sesle sabah-akşam (her zaman) an ve umursamazlardan / gafillerden olma! Şüphe yok ki Rabbinin yanında / tarafında olanlar, O’na kullukta kibre kapılmazlar, O’nu tesbih ederler ve yalnızca O’na boyun eğerler. (Araf Suresi 204-206) [1] ) NOT:Cenab-ı Hakk’ın müşriklere gazap ile korkutması ve müminlere de kurtuluş müjdesi kapsamında ifade edilen kurtuluş, zafer, tevhidi dünya görüşüne dayalı devlet olma, şirkin yok olması, birliğin tesis edilmesi şeklindeki vaadleri karşısında mü’minlerin boykotla çok kötü duruma düşmeleri üzerine yapılan tezviratlar (A.A) [2] ) Tefsirlerde buradaki eşler Hz.Adem ve Hz.Havva’ya nispet edilir. Fakat bu metaforik bir ifadedir. Aksi takdirde Hz.Adem ve Hz. Havva’yı şirke bulaşmış olmakla itham etmek zorunda kalınır ki buda en büyük yanlış olur.

© 2022 AAYDIN

bottom of page