Arama Sonuçları
Boş arama ile 99 sonuç bulundu
- Bölüm 24: REFORMLARLA TAHKİMATA DEVAM | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 24 REFORMLARLA TAHKİMATA DEVAM 24.1. İç Tahkimata Devam: Makam ile Görüşmelerin Düzenlenmesi Münafıklar Hz.Muhammed’e@ ne kadar komplo, plan ve desise kurdularsa başarılı olamamışlardı. Onların tüm planları boşa çıkarılmıştı. Hendek savaşına yaklaştıkça onlar da taktiklerinde değişikliğe gittiler. Daha önceleri karşı oldukları askeri harekâtlara / akınlara katılmazlarken Beni Mustalik harekâtından / akınından itibaren katılım sağlamaya başladılar. Onlar daha önceleri Hz.Muhammed@ ile ilgilenmezlerken şimdilerde daha sık görüşme yapmaya çalışıyorlardı. Fakat onlar bu görüşmelerini özel görüşme olarak gerçekleştiriyorlardı. Yaptıkları bu özel görüşmelerde ya Hz.Muhammed’e@ karşı çıkıyorlar ya da onu etkileyici ve kendi amaçları doğrultusunda karar vermesi için manipülatif / yalan ve yanıltıcı bilgiler paylaşıyorlardı. Dahası onlar Hz.Muhammed’i@ yalnız bırakmıyorlar, etrafını çevreleyip yanından ayrılmıyorlardı. Çevreden alınan istihbaratın peygamberimize ulaşmasına mani olmaya çalışıyorlardı. Eğer gelen istihbarata engel olamazlarsa en azından istihbaratı getirenlerin Hz.Muhammed@ ile ne konuştuklarından haberdar olmak için çaba sarf ediyorlardı. Münafıkların Hz.Muhammed’e@ uyguladıkları bu çevreleme / kuşatma ve böylece onu etkisizleştirme planlarının bozulması gerekiyordu. Aksi takdirde Müttefik / Hizipler ordusu Medine’ye saldırdığı zaman yapılacak savunma stratejileri düşmanın eline geçebilir veya düşmandan toplanacak istihbarat yanlış aksettirilebilecekti. Bu nedenle Hendek savaşına çok yaklaşıldığı vasatta münafıkların Hz.Muhammed’i@ çevreleme taktiklerinin boşa çıkarılması gerekiyordu. Bu amaçla onların peygamberimizle gizli görüşmelerinin yasaklanması, onun etrafından uzak tutulmaları ve böylece Hz.Muhammed’in@ çevresinin münafıklardan boşaltılmasına yönelik tedbirlerin alınması şarttı. Bunun yanında onların Hz.Muhammed@ ile yaptıkları özel görüşmelerin Allah tarafından bilindiğinin kendilerine deklare edilerek peygamberimizi kandırmaya çalışmalarının boş bir çaba olduğunun kendilerine bildirilmesi uygun olacaktı. Ayrıca onların Hz.Muhammed@ ile görüşmelerini samimi niyetlerle ve gerçekten sorunları çözmek amacıyla yapmaları hususunda uyarılmaları da gerekiyordu. Bunun için o sırada Hz.Muhammed ile Havle binti Malik arasında geçen görüşme örnekliğinden yola çıkarak bu hususlarda hem gerekli dersler verilmiş hem de gerekli düzenlemeler yapılmıştır. 24.2. Havle binti Malik’in Hz.Muhammed@ ile Görüşmesi Havle binti Malik’in kocası Evs bin Samit kendisine zıhar yapmıştır. (kendisini annesi gibi gördüğünü söyleyerek ilişkiyi kesmiştir.) Havle binti Malik bundan son derece rahatsız olmuş ve bu geleneğin yanlış olduğunu, değiştirilmesi gerektiğini söylemek için peygamberimizle görüşmeye gelir. O, peygamberimize durumu bütün açıklığıyla anlatır. Bu geleneğin yanlışlığından ve bu uygulamanın kadınlara bir zulüm olduğundan bahseder. Bunun zulüm olduğunu da şöyle açıklar; “vallahi talak vermedi ki boşanmış olup başka birisiyle evlenip yoluma devam edeyim. Zıhar yapmakla beni askıda bıraktı. Bu bana yapılan büyük bir zulümdür.” Hz.Muhammed@ önce bu geleneğin arkasında yatan sahtekârlığı ve iğrençliği düşünemediğinden olsa gerek kadına kocasının zulmetmediğini tam tersine kendisini annesinin seviyesine getirerek değer verdiğini söyleyerek kocasına itiraz etmemesi gerektiğini bildirir. Fakat Havle Hz.Muhammed’e@ itiraz eder ve mevcut durumun zulüm boyutunu anlatmaya çalışır. Zıhar geleneğinin toplumsal bir yara olduğunu ve bu yanlışın düzeltilmesi gerektiğini belirtir. Hz.Muhammed ise Havle binti Malik ile tartışmasının nihayetinde bu konuda herhangi bir düzenleyici hükmün kendisine bildirilmemiş olmasından dolayı elinden bir şey gelmediğini söyler. Kadın bu hususta defalarca peygamberimize başvurur ve bunun yanlışlığını, kötülüğünü dile getirir. Havle binti Malik’in peygamberimizle yapmış olduğu görüşmeler özel görüşmelerdir ve toplumsal bir sorunun çözülmesine yöneliktir. O toplumda doğru ve güzel görülen ancak aslında yanlış, kötü ve yalan olan bir geleneğin düzeltilmesi için peygamberimizle mücadele etmektedir. Cenab-ı Hak da kadının bu talebini haklı bulur ve bu yanlışı düzelten hükümlerini şöylece bildirir; Rahman Rahim Allah Adına 1-4- Kocası hakkında sana başvuran / seninle tartışan ve Allah’a şikâyet eden kadının sözünü Allah işitti. / haklı buldu. Hiç şüphesiz ki Allah, ikinizin arasındaki o konuşmayı işitiyordu. Allah, her şeyi işitir ve görür. Sizden eşlerine "Zıhar yapanların / sen artık bana annem gibisin diyenlerin / seni artık annem olarak kabul ediyorum diyerek hanımını eşlik statüsünden çıkarıp annelik statüsü verdiğini iddia edenlerin" hanımları hiçbir zaman kendilerinin “anneleri” değildir. Onların anneleri, yalnızca kendilerini doğuran kadınlardır. Onlar böyle yaparak iğrençlik / kötülük yapıyor ve yalan söylüyorlar. Hiç şüphesiz ki Allah, kendisini ıslah edenlerin günahlarını affeden ve onları, o günahlara tekrar düşmekten koruyandır. Kadınlarına “Zıhar yapmış olanlar / sen artık bana annem gibisin diyenler / seni artık annem olarak kabul ediyorum diyerek hanımını eşlik statüsünden çıkarıp annelik statüsü verdiğini iddia edenler” bu sözlerinden derhal geri dönsünler ve eşleri ile ilişkiye girmeden önce bir köleyi azat etsinler. Size emredilen budur. Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Ancak kim de bu imkanlara sahip değilse, eşleri ile ilişkiye girmeden önce kesintisiz iki ay boyunca oruç tutsun. Buna da dayanamayanlar, altmış fakiri doyursun. İşte bu kolaylık, Allah'a ve O'nun Peygamberine inanmanız / güvenmeniz içindir. Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır. Bu emirlere karşı çıkanlar / inkar edenler ise acı bir azaba mahkum edileceklerdir. (Mücadele Suresi 1-4) 24.3. Zıharın Mahiyeti Hendek Savaşı yaklaşırken Cenab-ı Hak elçisini ve müminleri münafıkların tezgâh ve ayartmalarına karşı korumaktadır. Bu korumayı da çeşitli sosyal problemler ve bu problemler için getirilen çözümler üzerinden yapmaktadır. Böylece toplum Allah’ın nuru ile aydınlatılmasına devam edilmektedir. Cahiliye döneminden gelen sosyal problemlerden birisi de “Zıhar” geleneği idi. “Zıhar” geleneği, cahiliye Araplarının özellikle yaşı ilerlemiş eşlerine “ Vallahi artık senin sırtın bana annemin sırtı gibidir / Sen artık bana annem gibisin / Sen artık benim validemle aynı statüdesin / seni artık validem gibi kabul ediyorum ” diyerek onlar ile ilişkiyi kesmeleri demekti. Bunu yapan kocalar eşleri ile artık asla ilişkiye girmezler, fakat zıhar yapılan kadınlar başka bir erkekle de evlenemezdi. Bu durumda olan kadın ne tam olarak boşanmış vaziyettedir ne de evlidir. Zıhar yapan erkekler, karısını annesi gibi gördüğünü söyleyerek güya karısına üstün bir değer atfettiğini göstermiş oluyordu. Bu geleneğe göre zıhara tabi olan kadınlar kocalarının annesi statüsüne kavuşturulması nedeniyle görünüşte herhangi bir haksızlığa uğramamış gibi görünüyorlardı. Kocaları ise böyle yapmakla zıhar yaptıkları kadınlarını güya yücelterek kendileri faziletli bir davranış sergiliyorlarmış gibi görünüyorlardı. Ancak bu uygulama ile kadının aile içindeki pozisyonuna son verilmiş oluyordu. Kadına değer vermeyen cahiliye geleneğinin bu uygulamasında kadına kocalarının anneleri gibi değer vermeleri aslında cahiliye şartlarına göre takdir bile edilebilir. Fakat kadınların kocaları tarafından onların anneleri gibi görülmeye değil hanımları gibi görülmeye, onların aile içindeki hanımlık pozisyonlarının korunması ve ihtiyaçlarının ona göre karşılanmasına ihtiyaçları vardı. Aslında bu uygulama erkeklerin beğendikleri başka kadınları almak için içlerinde besledikleri esas niyetlerini gizlemede geliştirdikleri bir formül ve tam bir sahtekarlıktı. Bundan dolayı zıhar iğrençlik ve aldatmadan başka bir şey değildi. Fırsat bulduklarında onları perişan halde bıraktıkları ve annelerine gösterdikleri ilgi ve alakayı onlara göstermedikleri / gösteremedikleri için de yalandır. Fakat bu uygulamayı neden boşayarak değil de bu yolu izlemeyi tercih ettikleri hususunda şunlar söylenebilir; Kabile ileri gelenlerinin kızlarını eş olarak alan erkekler, onları boşamak istedikleri takdirde eşlerinin babasından korku duymakta / çekinmekteydiler. Karısının kabilesinden / babasından korktuğu için onları boşayamayan erkekler, zıhar formülü ile problemi çözmüşlerdi. Erkekler içlerinde kötü niyeti gizleyerek yaptıkları zıharı çok ulvi olarak gösterme yoluna gitmişlerdi. Yani içlerindeki niyet başka, fakat dışarıya karşı ifade edilen başka idi. Zıhar formülü ile hem eşlerinin kabilelerini / babalarını küstürmemiş oluyorlar hem de kadınlarından ayrı durarak başka eşler almalarının önünü açmış oluyorlardı. Çok evliliğin serbest olduğu bir toplumda erkeklerin başka kadınlarla evlenmesinde böyle bir çekince / korku duymaları anlamsız olarak değerlendirilebilir. Fakat güçlü ve zengin kabilelerin kızları ile evli kişilerin genelde eşlerinin yaşamı boyunca tek eşli oldukları gerçeğini unutmamak gerekiyor. Buna en güzel örnek yine peygamberimizin kendisidir. Ayrıca peygamberimizin Hz. Ali’yi Hz. Fatıma’nın üzerine evlenmesini engellemesi yine en güzel delildir. 24.4. Havle binti Malik’in Peygamberimizle Görüşmesi / Tartışması Üzerinden Münafıklara Verilen Dersler Cenab-ı Hak, Havle binti Malik’in peygamberimizle yaptığı görüşmede yaptığı tartışma üzerinden münafıklara dersler verdi. Ama önce onları Nadir ve Kaynuka Yahudilerine verilen ceza üzerinden tehdit etti. Kısa bir süre önce inkâra kalkışmış / başkaldırmış Nadir oğulları ve Kaynukalılar nasıl aşağılık bir şekilde sürgün edildiyse münafıklarda inkârları nedeniyle aynı akıbete mahkûm olacaklardır. Bütün bu inkârcılar / başkaldıranlar, İslami idarenin onları sürgüne gittikleri yerde de bulup onları yakaladıkları gün sorguya alınacaklar ve hak ettikleri cezaya çarptırılacaklardır. Tıpkı ahirette diriltilip hesap sorulmak üzere sorguya alındıkları gün yaptıkları kötü fiiller kendilerine tek tek hatırlatılarak sorgulanacakları ve cezalandırılacakları gibi. Çünkü onlar Allah’a ve peygamberine karşı gelmek için kendi aralarında gizli görüşmeler yapıyorlardı. Onlar ne Hz.Muhammed@ ile yaptıkları gizli görüşmelerinde ne de kendi aralarında yaptıkları gizli görüşmelerinde iyi niyetli değillerdi. Hâlbuki Havle binti Malik gibi iyi niyetli olup toplumdaki bir sorunu çözmek için peygamberimizle özel görüşme yapsalardı, Allah da onların bu yaptıklarına karşılık mükâfatlarını verirdi. Ama onlar, kararlaştırdıkları kötü planlarını gerçekleştirmek için peygamberimizle özel görüşmeler yaptılar. Onlara tıpkı bu kadın gibi iyi niyetli olmalarını, Hz.Muhammed@ ile özel görüşmelerinde toplumsal sorunlara çözüm getiren konuları gündeme getirmelerini ve bu konularda topluma faydalı olan seçenekler / çözümler üzerinde durmaları öğütlendi. Öncelikle onların kendi aralarında yaptıkları gizli toplantılarında görüştükleri konuların hiçbirisinin Allah’tan gizli kalmayacağı bildirildi. Allah’ın da onların konuştuklarını elçisine bildirmesi nedeniyle Hz.Muhammed’den@ hiçbir şeyi saklayamayacakları belirtildi. Böylece onlara Hz.Muhammed@ aleyhindeki gizli görüşmelerden vazgeçmeleri gerektiği uyarısı yapıldı. Onlar, gizli toplantılarında kurdukları hile, desise ve planlarını realize etmek için peygamberimizle özel görüşme yapmak üzere geldiklerinde onu tahrik etmek / öfkelendirmek için üst perdeden konuşuyorlar hatta küstahça davranıyorlardı. Öyle ki peygamberimiz onların Allah’ın tesis ettiği barışı bozmaya yönelik sözlerine (Allah’ın peygamberini selamlamadığı şekilde selamlama yapan sözlerine) karşı onları cezalandırma yoluna gitsin istiyorlardı. Yani tahrik ediyorlardı. Fakat peygamberimiz onların tahriklerine kapılmıyordu. Eğer O onların tahriklerine kapılarak onları cezalandırma yoluna gitmiş olsaydı, eski dönemlerde olduğu gibi rakip kabileleri sevindirecek ve bu durumda cezalandırılan münafığın kabilesi karşı harekete geçebilecekti. Böylece kabileler arasında yeniden çatışmalar yaşanabilecekti. Çıkacak böyle bir fitnenin müsebbibi de peygamberimiz olacaktı. Medine’de sağlanan barış bozulacak ve yaklaşan düşman saldırısı karşısında Medine İslam Cumhuriyeti savunmasız kalacaktı. Münafıkların haince tuzaklarını, peygamberimiz, sakin ve basiretli davranışları ile bertaraf etti. Böylece Allah, peygamberini ve müminleri onların bu tuzaklarından korurken onların cezalarını ahirette cehennemle vereceğini bildirdi. 5-8- Apaçık ayetler indirdiğimiz halde, Allah'a ve Peygamberine karşı çıkanlar / başkaldırarak “meydan okuyanlar”, kendilerinden öncekilerin alçaltıldığı gibi alçaltılacaklardır. İnkarcılar / başkaldıranlar rezil edici bir azaba mahkum edileceklerdir. Allah, onların hepsini dirilteceği gün, yapıp ettikleri her şeyi kendilerine haber verecektir. Onlar yaptıklarının çoğunu unutmuşlardır. Fakat Allah hepsini tek tek sayarak onlara hatırlatacaktır. Allah, her şeye en iyi şahit olandır. Allah'ın göklerde ve yeryüzünde olan her şeyi en ince ayrıntısına kadar bildiğini görmüyor musun? Gizli görüşme / fısıldaşma yapan üç kişi varsa “dördüncüleri” mutlaka Allah’tır. Onlar beş kişi olsalar “altıncıları” mutlaka O'dur. Bunlardan az veya çok olsalar ve her nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah mutlaka onlarla beraberdir. Sonra bütün yapıp ettiklerini, Kıyamet Günü kendilerine haber verecektir. Hiç şüphesiz ki Allah, her şeyi bilir. Kendi aralarında gizli görüşme yapmaktan men edildikten sonra yine de o yasaklananı yapmaya kalkışanlara ve günah, düşmanlık ve Peygambere karşı gelmek için gizli görüşme / kulis yapanlara bak hele! Onlar sana geldiklerinde, Allah'ın seni selamlamadığı gibi seni selamlıyorlar. Sonra da kendi aralarında "söylediklerimizden dolayı Allah bizi cezalandırsaydı ya!” derler. Onlara cehennem yeter! Onlar orada cezalandırılacaklar. Ne kötü bir yerdir orası. (Mücadele Suresi 5-8) Cenab-ı Hak, müminlere kendi aralarında yapacakları gizli görüşmeleri sadece toplumun faydası ve İdarenin / Hz.Muhammed’in@ lehine ve O’nun işini kolaylaştırmak için yapmaları gerektiğini bildirir. Onlara iyi niyetli olmalarını, salih / erdemli eylemler yapmalarını, kendilerini temizlemelerini ve Allah’ın emirlerini büyük bir titizlikle yerine getirme konusunda gizli toplantılar yapmaları gerektiğini bildirdi. Münafıkların kendi aralarında yaptıkları gizli toplantıları Huyey bin Ahtab şeytanının kışkırtması ile yaptıklarını belirttikten sonra, onların konuştukları konuların, yaptıkları planların tamamen Huyey bin Ahtab şeytanının bildirdiği planlar olduğunu ifade ederek bir ihbarda daha bulundu. Böylece konuşulan ve planlanan her şeyden haberdar olunduğundan hareketle o şeytanın müminlere hiçbir zarar veremeyeceği bildirildi. Onun niyetinin müminleri mahzun ederek zayıf düşürmek olduğu ifade edildi. 9-10- Ey müminler! Gizli toplantılar yaptığınız zaman günah / kötülük, düşmanlık ve Peygamber'e karşı gelme üzerine gizli toplantı yapmayın. Gizli görüşmelerinizi sadece iyilik yapmak ve Allah’ın emirlerini hassasiyetle uygulamak için yapın. Hesap vermek için huzurunda toplanacağınız Allah'a karşı gelmekten sakının. Münafıklar gizli toplantılarını Şeytan’nın ( Huyey bin Ahtab’ın) kışkırtması ile yapmaktadırlar. O şeytan (Huyey bin Ahtab) bu toplantıları, sırf müminleri kederlendirmek için yaptırıyor. Fakat Allah'ın izni olmadan onlara hiçbir şekilde zarar veremez. Bu nedenle müminler, yalnızca Allah’ı Vekil kılsınlar. / Allah’a güvensinler. (Mücadele Suresi 9-10) 24.5. Hz.Muhammed@ ile Özel Görüşme Protokolünün Düzenlenmesi ve Çevresinin Boşaltılması Sıra münafıkların Hz.Muhammed’i@ çevreleme taktiklerinin bozulmasına gelmiştir. Bu konuda Cenab-ı Hak aşağıdaki protokol kurallarını getirir; Mecliste / Mescitte Hz.Muhammed@ ile görüşme yapmak isteyen başka insanlara imkân tanımak için onun çevresinin boşaltılması, onlara yer verilmesi, Hz.Muhammed@ ile görüşmesini tamamlayanların oturmaya devam etmemeleri ve mescitten derhal ayrılmaları, Hz.Muhammed@ ile özel görüşme yapmak isteyenlerin görüşme öncesi ekonomik gücü nispetince sadaka vermeleri. Bu protokol kuralları ile Hz.Muhammed’in etrafını çevrelemiş münafıkların kuşatmaları kırılmış oluyordu. Hz.Muhammed’in@ başkaları ile görüşmesini onun etrafında oturarak engelleyen münafıklara oturdukları yerleri boşaltmaları emredildi. Bu kural sayesinde Hz.Muhammed@ ile özel görüşme yapmak isteyenlerin onun yanına kadar yaklaşmalarına imkân sağlanmış oldu. Böylece istihbarat taşıyan ve/veya stratejik bilgiye / düşünceye sahip kişilerin Hz.Muhammed@ ile uygun bir ortamda konuşmaları sağlanacaktır. Münafıkların ortamdan uzaklaştırılmasıyla Hz.Muhammed’in stratejik ve istihbari bilgilere ulaşması ve bu bilgileri samimi mümin ileri gelenlerle paylaşarak düşmana karşı savunma taktiklerini birlikte geliştirmelerinin önü açılacaktır. Geliştirilecek taktiklerden münafıkların haberdar olmalarına da mani olunacaktır. Hz.Muhammed@ ile görüşmesini tamamlayan samimi müminler de derhal mescidi boşaltarak onu meşgul etmeyecekler ve kendilerine verilen talimatları yerine getireceklerdir. Böylece Hz.Muhammed’in@ makamı olan Mescit daha işlevsel olacağı gibi ondan aldığı talimatları vakit geçirmeden uygulayan müminlerin makamları / rütbeleri daha üst mertebelere çıkacaktır. Ayrıca münafıkların sık sık Hz.Muhammed@ ile özel görüşme yapmalarının engellenmesi için getirilen sadaka verme kuralı çok işlevseldir. Zira münafıkların canlarından değerli olan mal varlıklarından sadaka vermek onlara çok zor gelecektir. Sırf Hz.Muhammed’i@ kontrol altında tutmak için önemli önemsiz çeşitli konuları bahane ederek onunla görüşme yapmak, bu kuraldan sonra onlara pahalıya patlayacaktır. Böylece onlar maddi kayıp yaşamamak için sık sık özel görüşme talebinde bulunamayacaklardır. Diğer taraftan bu protokol kuralı samimi müminlerin ihlasını daha da artıracaktır. Onlar da görüşme öncesi konuyu enine boyuna düşünecekler ve gündeme getirecekleri konunun sırf Allah için olmasına dikkat edeceklerdir. Hz.Muhammed’i@ kendi çıkarları için manipüle etme yoluna gitmeyeceklerdir. ([1] ) 11-12- Ey müminler! Mescitte / mecliste size birbirinize yer açın denildiği zaman, birbirinize yer açın ki Allah da size “yer açsın”. Size: "Kalkın / boşaltın burayı" denildiği zaman da kalkın / boşaltın ki, Allah da sizden iman edenleri ve kendisine ilim (bilgi) verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Ey müminler! Peygamberle özel bir konuyu görüşeceğiniz / gizli bir konuyu konuşacağınız zaman, bu görüşmeden önce sadaka verin. Böyle yapmanız, kendiniz için daha hayırlı ve kalbinizi temizleyecek bir davranıştır. Eğer bunu yapacak imkânınız yoksa hiç şüphesiz ki Allah, kendisini ıslah edenleri bağışlayan ve onlara karşı çok merhametli olandır.(Mücadele Suresi 11-12) 24.6. Münafıkların Hz.Muhammed’i@ Çevreleme Planlarının Suya Düşmesinden Sonra Münafıkların Hendek Savaşı öncesinde Hz.Muhammed’i@ çevreleme yaparak haber kaynaklarını kesmek ve onun savunma planlarına vakıf olup Şeytan ( Huyey bin Ahtab) ile bu planları paylaşmak, dahası peygamberimizi gereksiz, lüzumsuz sorunlarla meşgul etmek ya da yanlış yöne kanalize etmek için planladıkları taktikleri getirilen bu protokol kuralları ile boşa çıkarılır. Söz konusu protokol kurallarının yürürlüğe girmesinden sonra münafıklar, Hz.Muhammed’in@ çevresini boşalttılar, meclisi / mescidi terke ettiler. Özellikle görüşme yapacakların sadaka vermelerinin şart koşulması onlara çok zor gelmişti. Bu nedenle onların sık sık yaptıkları özel görüşmeler, bir anda bıçak gibi kesilmişti. Böylece onlar iyot gibi açığa çıktılar. Asıl niyetlerinin Hz.Muhammed’in etrafında toplanıp onunla sık sık özel görüşmeler yaparak müminlerde ona çok yakın oldukları kanaatini oluşturmak olduğu açığa çıktı. Yine asıl niyetlerinin Hz.Muhammed’e değer vermek değil, değer veriyor görüntüsü vererek onu etkisizleştirmek olduğu anlaşıldı. Cenab-ı Hak, onların tüm bu yaptıklarına karşın yine de eğer onlar durumlarını düzeltir, Hz.Muhammed’e salat eder / destek verir, İslami idareyi destekler, kendilerini arındırır ve her konuda Kendisine ve elçisine itaat ederlerse bağışlanacaklarını bildirdi. 13- Peygamberle yapacağınız her özel görüşmeden önce infak yapmak size ağır geldi değil mi! Bunu yapamadınız. Fakat Allah yine de tevbenizi kabul edecek. Öyleyse artık salatı ikame edin / Peygambere destek olun ve zekatı verin ve Allah'a ve O'nun Peygamberine her konuda itaat edin. Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.(Mücadele Suresi 13) [1] ) Not: Mücadele Suresi ile getirilen bu protokol kuralları aynı zamanda İslam Cumhuriyetinin devlet işleyişi mekanizmasını da düzenlemektedir. 24.7. Münafıkların Artık Fark Edilmesi Konusunda Müminlere Yapılan Uyarılar Cenab-ı Hak k, gerçek müminlere dönüp bütün bu kumpasları kuran ve her seferinde de foyaları açığa çıkan ikiyüzlü ileri gelenleri artık görmeleri ve onlara dikkat etmelerini öğütledi. Onların hastalıklı bir ruh yapısına sahip olduklarını, Medine’den sürülen Yahudilerle işbirliği yaptıklarını, böylece ihanet suçu işlediklerini artık müminlerin görmelerini istedi. Yine o münafıkların Medinelileri Allah’ın yolundan çevirmeye çalıştıklarını, İslami İdareye / Hz.Muhammed’e karşı mücadele ettiklerini gizlemek için tam tersini yaptıklarına yönelik yeminler edip yalanlar uydurarak kendilerini samimi göstermeye çalıştıklarını müminlerin artık fark etmelerini istedi. Bu ihanetleri nedeniyle onları bu dünyada şiddetli bir cezalandırmanın, ahirette de acıklı bir azabın beklediğini belirttikten sonra onların kendi kendilerini kandırdıklarını öyle ki; ahirette Cenab-ı Hakk’ın huzuruna çıktıklarında bile kendilerinin haklı olduğunu iddia edecek kadar ileri gideceklerini belirtti. Onların çok güvendikleri oğullarının (güçlerinin) ve servetlerinin kendilerini koruyamayacağına vurgu yaptı. 14-18- Allah’ın gazablandığı kavimle (Medine’den sürülen Nadir Yahudileriyle) müttefiklik / dostluk / işbirliği yapanlara bakın! / görün! Gerçekte onlar, ne sizden taraftadırlar ne de onlardan. Fakat (müminleri kandırmak için) bile bile yalan yere yeminler ediyorlar. Allah, onlara çok şiddetli bir azap hazırlamıştır. Muhakkak ki onların yapmış oldukları şey çok kötü. Onlar, yeminlerinin arkasına saklanarak insanları Allah'ın Yolundan engellemeye çalışıyorlar. Bu nedenle onları alçaltıcı bir azap beklemektedir. Oysa ne servetleri, ne de oğulları onları Allah'ın vereceği cezaya karşı asla koruyamayacaktır. Onlar içinde ebedi kalacakları ateşin halkıdır. Allah’ın hepsini dirilteceği o gün, tıpkı şimdi size yemin ettikleri gibi O'na da yemin edecekler. Çünkü onlar kendilerinin haklı olduklarını zannetmektedirler. Bakın! / Görün! Asıl yalancı kendileridir. (Mücadele Suresi 14-18) 24.8. Yakın Akraba da Olsa Münafıkların Artık Desteklenmemesi Hakkında Müminlerin Uyarılması Cenab-ı Mevla, müminlerin artık kendi içlerindeki bu düşmanlarını görmelerini sağlamak için uyarılarına devam eder. Münafıkların Huyey bin Ahtab şeytanının oyuncağı olduğunu, o şeytanın gönderdiği ayartıcı iğvalarla / haberlerle hareket ettiklerini, onun kurduğu oyun ve planların birer piyonu olarak hareket ettiklerini bildirdi. Bununla beraber Huyey bin Ahtab Şeytanı ile birlikte hareket edenlerin mutlaka yenileceğini ve sefil olacaklarını da ifade etti. Allah’ın rehberliğinde ve Peygamberin önderliğindeki Medine İslami Yönetiminin mutlaka kazanacağını bildirdikten sonra müminlere seslenerek en yakın akrabaları dahi olsa iç düşmanlardan olan münafıklardan artık desteklerini çekmelerini, onlara sevgi beslememelerini, onların velayet makamlarından indirilmesi gerektiğini bildirdi. Yakın akraba dahi olsa münafıklara destek vermeyenlerden, onları yönetici / veli kabul etmeyenlerden Allah’ın razı olacağını ve zafere de ancak Allah’ın taraftarı olan müminlerin erdirileceğini belirtti. 19-22- Şeytan (Huyey bin Ahtab) onlar üzerine egemenlik kurmuş ve sonunda kendilerini Allah’tan gafil kılmıştır. İşte onlar şeytanın yandaşlarıdır. Şeytanın yandaşları ise mutlaka kaybedecek ve kendilerine yazık edeceklerdir. Allah'a ve Peygamberine karşı gelenler var ya! İşte onlar, mutlaka rezil edilen aşağılık kimselerin arasındadır. Zira Allah, “Elbet Ben ve Peygamberlerim kesinlikle galip geleceğiz.” diye hükmetmiştir. Hiç şüphesiz ki Allah, her şeye gücü yeten ve her şeye galip gelendir. Allah'a ve Ahiret Gününe gerçekten inananların / güvenenlerin, Allah’a ve Peygamberine karşı çıkan / başkaldıran kimselere bir aidiyet sevgisi beslediklerini asla göremezsin. Bunlar ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi kabileleri olsun, fark etmez. İşte Allah onların kalplerine imanı nakşetmiş ve onları kendinden bir ruh / vahiy ile desteklemiştir. Onları, içinden ırmaklar akan cennetlere sokacak ve orada ebedi kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın taraftarıdırlar. İyi bilin ki büyük kurtuluş ve zafere ulaşacak olanlar Allah’ın taraftarlarıdır. (Mücadele Suresi 19-22) 24.9. Münafıkların Ortalığı Karıştırması Babası da olsa, evladı da olsa en yakın akrabadan da olsa münafıkların velayet makamından / yönetim makamından indirilmesi hükmü gelince kıyamet kopar. Münafıklar kendilerinin yönetim makamlarından indirilerek itibarsızlaştırılmalarını hazmedemezler ve Hz.Muhammed’in@ akraba bağlarını kopardığı şeklinde menfi propaganda yaptılar. Kabilecilik halihazırda çok kuvvetli bir asabiye olduğu için bu menfi propagandanın Medine toplumunda etkisini göstereceği muhakkaktı. Münafıklar kan bağının / rahim sahiplerinden olmanın / karındaşlığın İlahi bir kanun olduğunu yani Allah’ın yaratılışımıza koyduğunu ve bu nedenle de kan bağına sahip insanların birbirlerine sevgi bağı ile bağlı olduğunu ve bu sevgi bağını da kimsenin söküp atamayacağını ifade ettiler. Onlar “mademki Cenab-ı Hak insanların arasındaki sevgi bağını, kan bağına / akrabalığa hasretmiş o halde şimdi nasıl oluyor da kan bağı hiçe sayılıp din / inanç bağı ön plana çıkartılıyor?” şeklinde bir söylemle bu hükme karşı çıktılar. Onlar bu söylemlerini desteklemek için bu suredeki “zıhar” olayına Cenab-ı Hakk’ın bakış açısından da yaklaşarak “mademki annelik karındaşlıkla / rahim sahipliğiyle oluyor ve insanların ürettikleri değer yargılarının bir anlamı yoktur, bunlar boş, yanlış, yalan şeylerdir, o halde din / iman kardeşlikleri de boştur, yanlıştır, yalandır” argümanını kullanmaya başladılar. Kabile / aşiret asabiyesinin güçlü olduğu toplumda bu propaganda gerekli yankıyı da buldu. Bir kısım insanlar Allah ve Peygamberine karşı çıkanlara velayet verilmesinin ve onlara sevgi / dostluk gösterilmesinin mümkün olmadığı hususunun sınırlarının ne olduğunu kavrayamamanın saikiyle ve münafıkların yukarıda anlatılan argümanları nedeniyle tereddüte kapıldılar. Zira mümin halkın münafık da olsa ileri gelen bu kimselerle akrabalık bağları ve çok kuvvetli sevgi bağları vardı. Ama şimdi yeni gelen hükümlerle bu bağların koparılması ve onların sahip oldukları makamlardan indirilmesi isteniyordu. Bu onlar için bir hayli zor bir durumdu. Hendek Savaşının yaklaştığı vasatta münafıkların kendilerini savunma argümanlarının taban bulmuş olması Hz.Muhammed’i@ de etkilemişti. Münafık liderleri yanına tekrar çekmeyi ve onların görüşlerine değer vermeyi bile düşünmeye başlamıştı. İşte tam bu noktada Cenab-ı Hak, elçisinin yardımına koştu. Ahzab Suresinin başlangıç ayetleriyle Elçisine kararlı olmasını, münafıkların bu propagandalar yoluyla oluşturduğu baskı nedeniyle onlara boyun eğmeyi aklından bile geçirmemesini ve Allah’a sığınmasını emretti. Devamında da onların toplumu etkileyen argümanlarına cevap olacak mesajlarını inzal buyurdu. Rahman Rahim Allah Adına 1-3- Ey Peygamber! Allah’ın koruması altına gir! / Allah’a karşı takva sahibi ol! / Kararlı ol! O kafirlere ve münafıklara asla boyun eğme! Hiç şüphesiz ki Allah, her şeyi biliyor ve her şeye mutlak hakim olandır. Sen sadece, Rabbinden sana vahyedilene uy. Hiç şüphesiz ki Allah, yaptığınız her şeyden haberdardır. Sen Allah'a tevekkül et! / güven! Koruyucu olarak Allah yeter. (Ahzab Suresi 1-3) 24.10. Münafıkların İddialarına Cevap Cenab-ı Hak, münafıkların menfi propagandalarında kullandıkları argümanlarına karşı ise şu cevapları inzal etti; “Elbette Allah insanda iki kalp yaratmamıştır. Gerçek anne ile anne olarak ittihaz edilen eşe aynı sevgi beslenemez. Gerçek evlat ile evlatlığa da aynı sevgi beslenemez. Zaten bunlar aynı şeylerde değildir. Hele ki insanların ürettiği değer yargıları ile oluşturulan statüleri kan bağı ile meydana gelen statüler gibi görmek zaten bir hatadır. İnsan eşini ayrı sever, annesini ayrı sever. Bunların sevgisi birbirinden farklıdır. Her ikisinin yerleri ve statüleri de farklıdır. Aynı şekilde evlatlığın yeri ayrıdır, evladın yeri ayrıdır. Hiçbir zaman bunlar birbirlerinin yerine geçemezler.” 4- Allah, hiç bir adamın göğsünde iki kalp yaratmadı, yani Zıhar ile kendinize haram kıldığınız eşlerinizi sizin anneleriniz kılmamıştır. Evlatlıklarınızı da sizin öz çocuklarınız kılmamıştır. Bunlar, sizin ağızlarınız ile iddia ettiğiniz boş laflarınızdır. Allah ise Hak olanı söyler ve Kendine tabi olanı dosdoğru yola iletir. (Ahzab Suresi 4) Cenab-ı Hak münafıkların argümanlarına toplumun evlatlıklara davranışları üzerinden cevap vermeye devam etti; “Evlatlıklarınızı babalarına nispet edin. Eğer babalarını bilmiyorsanız onları cahiliyede yaptığınız gibi “piç” diye aşağılamayın. Onlar sizin velayetinizde ve kan bağınız olmasa da din / iman bağı ile kardeşlerinizdir.” Bu emir ile Cenab-ı Hak babası belli olmayan evlatlıklara yapılagelen kötü aşağılamaları kaldırarak iman / din bağı ile getirilen velayetleri toplumun faydasına olarak düzenlemekte ama toplumun zararına olan velayetleri ise kan bağıda olsa kaldırmanın haklılığını ortaya koydu. 5-Evlatlıklarınızı babalarının ismi ile çağırın, bu Allah katında daha doğru bir davranıştır. Eğer onların gerçek babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, o zaman onlar sizin dinde kardeşleriniz ve velayetiniz altındadır. Kasıt olmaksızın yaptığınız hatada size bir vebal yoktur. Fakat kalplerinizde kasıt gözeterek / bilinçli olarak yaptığınız kötü işerde günah vardır. Hiç şüphesiz ki Allah, kendisini ıslah edenleri bağışlayan ve çok merhametli olandır. (Ahzab Suresi 5) Cenab-ı Hak, münafıkların argümanlarına karşı yukarıdaki cevapları da toparlayarak sonuç cümlesini söyledi. En yakın akraba da olsa Allah ve Peygamberine karşı olan münafıklara sevgi / muhabbet duyulamayacağı meselesini şöyle sonuca bağladı; “Elbette bir insanın babası münafıkta olsa yine de babasıdır ve onu babası olarak ayrı sever fakat Allah, Peygamberi ve iman bağı ile birbirine bağlanan müminlere olan sevgi farklıdır. Bunlar birbirine karıştırılmamalıdır. Müminler Hz.Muhammed’i@ / İslam Cumhuriyetini / Hakkı ve Adaleti babalarından, annelerinden, yakın akrabalarından ve hatta kendilerinden bile daha fazla severler / sevmeliler. Yine O’nun eşleri de müminlerin valideleri hükmündedir. Bunu Allah böyle kılmıştır. Bu Allah’ın koyduğu değer yargısıdır ve toplumun yararınadır. Ama sizin geliştirdiğiniz / ürettiğiniz değer yargıları (zıhar anneliği ve evlatlık) topluma zarar vermektedir. Müminlerin Hz.Muhammed’i@ / İslam Cumhuriyetini / Hakkı ve Adaleti kendi canlarından bile çok sevmeleri gerektiği değer yargısı, müminlerin yararına ve kurtuluşuna neden olacak bir değer yargısıdır. Halbuki Cenab-ı Hakk’ın akrabalık / kan bağı ile fıtri olarak koyduğu asabiye ve sevgi, iman / ideolojik sevgiden daha fazla ön plana çıkarılırsa bu davranış toplumun felaketine yol açmaktadır. Bu nedenle Allah’ın kitabındaki / yaratılıştaki / fıtri sevginin yeri ayrıdır ve bu bağın yeri veraset vb. hukuki alanlarda değerlendirilmiştir. Ancak sizin biatlarınızla, Anayasal Sözleşmede yazıldığı üzere verdiğiniz söz / ahit / misak ile yöneticilerinize destek olmanız ve onlara daha fazla sevgi beslemeniz fıtri / doğal / yaratılıştaki sevgiden farklıdır ve bundan istisnadır. Allah’ın koyduğu değer yargıları sizlerin menfaatinedir. Sizin ürettiğiniz ve size zarar veren değer yargılarınız ile kıyaslanamaz.” 6-8- Peygamber, müminlere kendi nefislerinden daha değerlidir ve onun eşleri de onların anneleri hükmündedir. Allah'ın Kitabına / Yaratılış Kanuna göre rahim sahipleri (akrabalar), birbirlerine diğer mümin ve muhacirlerden daha yakındır. Ancak bunun istisnası Velayetine girdiklerinize / Yönetici olarak kabul ettiklerinize / Valilerinize / Velilerinize marufa uygun olarak yardım etmenizdir, destek vermenizdir. Çünkü bu husus Kitap’ta / Anayasada / Anayasal anlaşmada satır satır yazılıdır. Hani biz peygamberlerden Misak / Anayasal Söz / Ahid almıştık, senden, Nuh'tan, İbrahim'den, Musa'dan ve Meryem oğlu İsa'dan. Evet, biz, onlardan/ hepinizden / sizlerden sapa sağlam bir Misak / Anayasal Söz / Ahid aldık ki vakti gelince (Allah), bu ahitlerine sadakat gösterenlere Misaklarına / Ahidlerine bağlılıklarını sorsun. Ama ahitlerine ihanet eden inkarcılara ise korkunç bir azap hazırlanmıştır. (Ahzab Suresi 6-8)
- İletişim | Allahın Rehberliği
İletişim Bu formu kullanarak da bizimle iletişime geçebilirsiniz: Soyadınız Adınız Konu E-Posta Bize bir mesaj bırakın... Gönder Gönderdiğiniz için teşekkürler!
- Afrikada Devrim | Allahın Rehberliği
AFRİKADA DEVRİM Biryesu Afrika’nın ortasında bir ülkedir. Çok verimli tarımsal arazilere sahiptir. Bu ülkede Evsu, Hazra, Nadria ve Kuraya adlı dört etnik topluluk yaşamaktadır. Evsu ve Hazralar yerli zenciler olup ülke nüfusunun çoğunluğunu oluşturmaktadır. Beyaz ırk olan Nadria ve Kuraya ise ülkeye batıdan göç etmiş azınlık topluluklardır. Evsu ve Hazralar genelde cahil, yöresel din ve geleneklere sahiptir. Nadria ve Kurayalılar ise iyi eğitimli ve kitaplı dinlere mensuptur. Onlar batılı emperyalist devletlerin Biryesu’daki işbirlikçileridir. Afrika’nın genel ırkı yerli zencilerden oluştuğu için görünüşte siyasal temsil Evsu ve Hazralardadır. Batılı sömürgeciler Biryesu’nun doğal kaynaklarını aldıkları imtiyazlarla yağma ediyorlardı. Başta muz olmak üzere Evsu ve Hazraların ürettikleri diğer tarımsal ürünleri çok ucuz fiyatlarla ellerinden alarak sömürüyorlardı. Bunu da her iki yerli topluluğu birbiri ile çatıştırarak gerçekleştiriyorlardı. Onlar batıdan getirip yerleştirdikleri azınlık topluluk eliyle bu iki yerli zenci topluluk arasına nifak tohumları saçmışlar, onları kutuplaştırmışlar ve sonu kanlı katliamlara varan çatışmalara itmişlerdi. Batılılar bu çatışmalarda her iki tarafa da yardım ediyorlar bir dönem bir tarafı galip getiriyorlar başka bir zamanda diğer tarafı galip getiriyorlardı. Galip gelen taraf, iktidara geldiğinde kendi tarafını destekleyen batılı ülkenin taleplerine boyun eğiyorlardı. Ne zaman ki batılı sömürgeci güçlerin talepleri karşılanamayacak noktaya geldi, Batılılar yeniden çatışmayı alevlendiriyorlardı. Bu kez öbür etnik topluluğu galip getiriyorlar ve onlardan yeni ve daha ağır taleplerde bulunuyorlardı. Sömürü çarkı böyle sürüp gidiyordu. 1979 yılındaki çatışma çok kanlı olmuştu ve her iki yerli topluluk da en önemli şahsiyetlerini kaybetmişlerdi. Bu kez çatışmalarda galip gelen taraf yoktu. Fakat her iki tarafın güvenlikleri de tehlikede idi. Çünkü arada barış da yoktu. Yaşanan katliamlar nedeniyle aralarındaki kin ve nefret öylesine büyümüştü ki artık bir arada yaşamayı, bir ve beraber olmayı akıllarının ucundan bile geçiremiyorlardı. Onların tüm düşünceleri hayatta kalabilmekti. Bu son çatışma geçmişteki çatışmalardan farklı bir netice verdiği için sömürgeci güçlerde ittifak kurmada güçlük çekmekteydi. Bu nedenle onlar bir taraf galip gelene kadar çatışmanın sürmesi üzerine politika kurmuşlardı. Hazranın ileri gelenleri ise tam galip gelmek için komşu ülkelerden müttefiklik ve destek edinmeyi düşündüler. Bu amaçla Hazraların ileri gelenlerinden Saduba ile Okuba, Afrika’nın en büyük ve güçlü ülkesi olan Murkozo’ya gitmeyi ve bu ülkenin kendilerine destek vermesi için yapacakları girişimi kendi aralarında konuşmaktadırlar: Saduba “Murkozo başbakanı ile telefonda görüştüm. Bize randevu verdi. Murkozo’ya birlikte gidelim. Ne dersin?” Okuba bu teklife hemen atıldı “Neden olmasın. Bakalım Evsulara karşı bize destek verecekler mi? Fakat Murkozolular çok menfaatçidirler. Destek karşılığında mutlaka bizden çok şey talep edecekler.” Okuba’nın bu endişesine karşılık Saduba “Onların menfaatçi olduklarını biliyorum. Fakat taleplerini karşılayabilir ve desteklerini alabilirsek Evsulara karşı önemli bir üstünlük elde ederiz. Daha sonra da icaplarına bakarız” dedi. Verilen randevu gününden bir gün önce Saduba ve Okuba Murkozo’nın başkenti Bokko’ya gittiler. Ertesi günü Murkozo Başbakanı ile görüştüler fakat pazarlıkta anlaşamadılar. Murkozo başbakanı Okuba’nın düşündüğü gibi yapacakları destek karşılığında Hazralardan çok yüklü miktarda altın talep etti. Öyle ki istediği miktar, ülkenin üretiminin elli yıllık gelirine eş değerdi. Bu, Biryesu’nun kaldırabileceği bir yük olmadığı gibi talep edilen miktarın kabul edilmesi halinde ülkenin Murkozo tarafından esir alınmasından başka bir şey değildi. Murkozo yönetimi sömürgeci güçlerden daha insafsız çıkmıştı. Görüşmeden sonra Murkozo’nun muhalefet lideri Julikana’nın, kendileri ile görüşmek istediği haberini aldılar. Bu görüşme talebini Saduba kabul etti. Tarafların birlikte kararlaştırdıkları bir yer ve zamanda Saduba, Julikana ile özel bir görüşme gerçekleştirdi. Önce Julikana söze girdi “Öncelikle ülkemize hoş geldiniz. Görüşme talebimi kabul ettiğiniz için şükranlarımı sunuyorum ve sözü uzatmadan hemen konuya girmek istiyorum. Duydum ki kendi ülkenizdeki Evsu topluluğuna karşı Murkozo hükümetini kendi safınıza çekmek için buraya gelmişsiniz. Bu doğru mu?” diye Saduba’ya bir soru yöneltti. Saduba bu soruya “Evet. Duyduklarınız doğrudur. Ülkeniz bölgede çok güçlü ve sözü dinlenir. Şayet ülkenizi kendimize müttefik kılar ve desteğini alırsak Evsulara karşı Biryesu’da egemen oluruz düşüncesindeyiz. Bu bizim güvenliğimiz için çok önemli” şeklinde cevap verdi. Bunun üzerine Julikana “Evet ama, Evsularda bölgedeki başka ülkelerin dost ve müttefikliğini kazanırsa aranızdaki savaş ve katliamlar sürer gider. Bitmek bilmeyen bu çatışmalar size helake sürükler. Bunu neden düşünmüyorsunuz?” dedi. Julikana’nın bu görüşüne karşılık Saduba, “Evsularla aramıza öylesine bir kin ve intikam duyguları girdi ki artık barış içerisinde bir arada yaşamanın imkan ve ihtimali kalmadı. Ya biz onları yok edeceğiz ya da onlar bizi” dedi. Julikana bir arada yaşam için umutlarını yitirmiş Saduba’ya bir ışık yaktı ve dedi ki “Bir ihtimal var. Ben size bir teklifte bulunacağım. Eğer benim teklifimi kabul edecek olursanız, tekrar barış içerisinde bir arada yaşama şansı yakalayabilirsiniz.” Saduba şaşırmıştı. Sanki bu sorunun asla böyle bir çözümü olamaz gibisinden ümitsiz bir yüz ifadesiyle “Böyle bir şey imkansız ama yine de teklifinizi duymak istiyorum. Teklifiniz nedir? Ve bunun karşılığında ne talep ediyorsunuz?” diye sordu. Julikana, “Öncelikle yapacağım teklif dolayısıyla sizden para, altın, elmas veya herhangi bir maddi menfaat talep etmiyorum. Benim ülkemde verdiğim mücadeleye ve söylemlerime bakacak olursanız benim teklif ettiğim sistem ve dünya görüşü için herhangi bir maddi çıkar beklentisi içerisinde olmadığımı görürsünüz. Ben sadece insanların barış, huzur ve mutluluk içerisinde yaşamasını, Allah’tan başka kimseye kul olmamalarını, kimse tarafından sömürülmemelerini ve kimseye ayrım yapılmamasını istiyorum” diyerek sözlerine başlamıştı ki bu sözleri duyan Saduba büyük bir heyecanla araya girdi ve “Harika. Bunu duyduğuma çok sevindim. O halde teklifinizi duymak istiyorum” dedi. Julikana sözlerine şöyle devam etti; “Gelin her şeye rağmen Evsularla aranızdaki husumeti unutun ve intikam almaktan vazgeçin. Kimse kimseye de egemen olmaya çalışmasın.” Saduba tekrar araya girdi ve “Nasıl olacak bu? Biz onlardan bir kimsenin iktidarda olmasını kabul etmeyiz, onlarda bizden birilerinin iktidar olmasını asla kabul etmezler. Biz onların kutsadıkları adet, gelenek ve göreneklerini kabul etmeyiz onlarda bizim kutsadığımız adet, gelenek ve göreneklerimizi asla kabul etmezler. Aramızda kan ve katliamlardan kaynaklanan kin ve nefret var. Kuraya ve Nadrialılardan birilerinin hükümette olmaları ise her iki tarafın da zaten kabul edeceği bir şey değildir” dedi. Bunun üzerine Julikana “Batılı emperyalistler sizleri işte böyle birbirinize düşman yaptı ve siz de birbirinizi kırıp geçiriyorsunuz. Bu şekilde devam edecek olursanız, birbirinizin kanını daha çok dökersiniz. Bunun sonu gelmez. Batılıların istedikleri de zaten bu durumun devam etmesi. Onlar bir vakit size, başka bir vakit de Evsulara destek verirler ve hiç birinizi asla tam olarak galip getirmezler. Sürekli birbirinizle çatışır ve daha sonra onlardan destek istersiniz. Böylece onların ekmeğine yağ sürmüş olursunuz. Onlar verecekleri destek karşılığında ürünlerinizi istedikleri fiyattan alırlar, yüksek faizli krediler verirler, hazinenize ortak olurlar, güvenliğinizi sağlamak adına fahiş fiyatlardan silah satarlar,…… Böylece geri ve yoksul kalırsınız. Hiçbir zaman ilerleyemez, huzur ve güvene eremezsiniz. Sonunda can ve mal güvenliği sağlanamayan vatandaşlarınız da ülkenizi terk etmeye çalışır. Öyle ki yaşayabilmek için esas cellatları olan Batılı emperyalistlere köle olmaya giderler” dedi. Saduba, “Doğru söylüyorsun. Şimdiye kadar yaşadıklarımızı anlatıyorsun. Ama ne yapabiliriz? Yaşamak için öldürmekten başka çaremiz kalmadı ki” sözleriyle çaresizliklerinin altını yeniden çizdi. Julikana ise sorunun temeline işaretle; “Hayır! Öyle değil! Bu oyunu bozmanın tek çıkar yolu, her şeye rağmen çatıştığınız etnik toplulukla barışmaktır. Bunun için geçmişe sünger çekip etnik milliyetçiliği terk etmeniz gerekmektedir. Etnik unsurlar kendi kutsallarını bir kenara bırakabilmeyi kabul etmelidirler. Allah’ın tüm âlemlerin / tüm etnik toplulukların da rabbi olduğunu kabul edip insanlar arasında ırk, cins, dil, renk, kabile, ayrımı yapmamayı temel ilke olarak benimsemelidirler” dedi. Saduba bunun imkânsız olduğu üzerinde ısrar ederek; “kin ve düşmanlıklarımızı unutmamızı öneriyorsun ama geçmişte yaşanan acıları nasıl unutacağız? Unuttuk diyelim, kabilemizin kutsalları ile düşman kabilemizin kutsallarını nasıl eşitleyeceğiz? Bizim etnik unsurlarımız onların kutsallarını kendi kutsallarımız ile asla eşit görmeyeceklerdir. Değerlerimizde eşitliği nasıl sağlayacağız?” diye sordu. Saduba’nın bu sorularına Julikana şöyle cevap verdi:“Elbet yaşanmışlıklar, acılar, ıstıraplar bir çırpıda unutulmaz, hatıralardan silinmez. Ama gelecek nesillere aynı acıları yaşatmamak adına katlanmak, geçmiş acıları unutmak gerekmez mi? Hiç olmazsa gelecek nesillerinize merhamet edin. Ayrıca geçmiş acıları tedavi etmek için düşmanınızla barıştıktan sonra birbirinizle yardımlaşmanız, birbirinizi sevmeniz ve merhametli olmanız geçmiş acıları tedavi etmenin, yaraları sarmanın en güzel yoludur. Allah rahman ve rahimdir. Kullarına karşı son derece vergili, merhametli, şefkatli, nimetini bol bol verendir. Bizlerden de diğer kullarına karşı böyle olmamızı ister. Şayet birbirimize karşı paylaşmacı, merhametli, şefkatli olursak aradaki düşmanlıklar sevgiye, kardeşliğe, dostluğa dönüşecektir. Tüm etniktopluluklar kendilerine ait kutsallarını kaldırıp, o kutsalların yerine sadece Allah’ın kutsal kabul ettiği değerleri kabul edecek olurlarsa değerlerde eşitliğin nasıl sağlanacağı problemi de ortadan kalkacaktır.” Barışın nasıl tesis edileceğine ilişkin Julikana’nın bu sözleri, Saduba’nın hoşuna gitti. Saduba “Çok güzel şeyler söylüyorsun. Bu dediklerin üzerinde durulması gereken şeyler. Biz aramızdaki kin ve nefret nedeniyle böyle çözümleri hiç düşünemedik. Peki, iktidarın paylaşımı sorununa getirdiğin bir çözüm var mı?” diye sordu. Julikana” tabi ki var. Ben Murkozo’da da aynı dünya görüşünü savunuyorum ama mevcut iktidar, beni şiddetle reddediyor. İleri sürdüğüm çözüm önerileri iktidardakilerin işlerine gelmiyor. Zira benim savunduğum görüşlerin tüm Afrika’da bir uyanışa vesile olmasından korkuyorlar. Bu nedenle beni istikrarsızlığın / uğursuzluğun kaynağı olarak gösteriyorlar. Batılı müttefikleri ile işbirliği yaparak beni ortadan kaldırmak istiyorlar. Sizin ülkeniz Murkozo’ya göre daha küçük ve daha az dikkat çeken bir ülke. Şayet beni ülkenize kabul eder de beni başkan olarak seçerseniz teklif ettiğim dünya görüşünü orada uygularım. Böylece ‘ iktidara Evsular mı hâkim olacak yoksa Hazralar mı?’ şeklindeki en önemli probleminiz de çözüme kavuşacaktır. Ben ülkenizdeki bütün etnik toplulukları temsil edeceğim. Aranızda tarafsız bir hakem olacağımdan dolayı da beni kabul etmeniz kolay olacaktır. Ayrıca ülkenizde sağlayacağım barış, tüm Afrika ülkeleri için örneklik teşkil edecektir.” Saduba “Bu teklifiniz de oldukça pozitif bir çözüm gibi geliyor bana. Okuba sen ne dersin bu teklife?” Okuba “Bence de şimdiye kadar karşılaştığımız en iyi çözüm yolu, bu. Julikana, biz sizi gökte ararken yerde bulduk. Sadece ben şunu merak ediyorum. Merhamet, şefkat, rahmet, sevgi, saygı dediniz. Eğer sizin iktidarınızda birileri haksızlık eder suç işlerse ona da mı merhamet edilecek?” Julikana, “Herkes yaptığının karşılığını adil bir şekilde görecek, kimseye ayrımcılık yapılmayacak. Adaletsizliğe asla müsamaha gösterilmeyecek. Sadece cezalandırmada sizin eskiden yaptığınız gibi cezalandırıyorum diye aşırı gidip zulüm yapılmayacak. Adil karşılık ilkesi uygulanacak. Bu şekilde bir merhamet söz konusu olacak ve böylece de adil karşılık size hayat bahşedecek.” Okuba, “Tamam ben cevabı aldım. Julikana’nın teklifini her şeyiyle kabul ediyorum. Bunu Biryesu’ya dönüp önce kendi kabilem Hazralılara, sonrasında Evsular nezdinde konuşmamız lazım. Murkozo’ya Evsulara karşı savaşta müttefik bulmak için gelmiştik ama herkes için daha iyi bir çözümle ülkemize döneceğiz.” Saduba “Evet ben de Okuba’ya katılıyorum. Teklifinizi değerlendireceğiz Bay Julikana. Görüşme için çok teşekkür ediyoruz.” Julikana “Ben teşekkür ederim. Teklifimin kabul edileceğini umuyor ve sizleri selamlıyorum.” Okuba ile Saduba Biryesu’ya dönerler ve önce Hazra ileri gelenleri ile bu konuyu görüşürler daha sonra Evsuların ileri gelenleri ile görüşmek için irtibata geçerler. Görüşme taleplerinin Evsu ileri gelenlerince kabul edilmesinden sonra yapılacak toplantıya Nadria ve Kuraya ileri gelenlerini de davet ederler. Biryesu’nun geleceğinin şekilleneceği toplantı için yıllardır kapalı olan Biryesu Parlamento binasının küçük toplantı salonu seçilir. Zira toplantı, sadece ülkedeki etnik topluluklarda söz sahibi olan ileri gelenlerin katılacağı dar kapsamlı bir toplantıdır. Toplantının açış konuşmasını Saduba yapar. Julikana’dan öğrendiği barış ilkeleri üzerinde durduğu konuşmasına Saduba şöyle başlar; “Hazra’nın, Evsu’nun, Nadria ve Kuraya’nın ileri gelenleri, Hepinizi selamlıyorum. Davetime icabet ettiğiniz için hepinize teşekkür ediyorum. Buraya davet mektubumda da belirttiğim üzere, geleceğimizi görüşmek ve ülkemizde barışı tesis edecek çözüm yolu aramak için toplanmış bulunuyoruz. Hepimizin şahit olduğu üzere aramızdaki çatışmalar, bizleri bitirme noktasına getirmiştir. Bu çatışmalarda bütün taraflar en kıymetli evlatlarını ve ileri gelenlerini kaybettiler. Buna rağmen bizler hala birbirimize galip gelmek için çevre ülkelerden ve Batılı ülkelerden müttefikler arayıp güç toplamaya çalışıyoruz. Müttefik olduğunu zannettiğimiz ülkeler ise verdikleri destek karşılığında bizleri iliklerimize kadar sömürmekteler. Hangi taraf galip gelip iktidar olursa önce iktidara getirdikleri taraftan kendilerine vaat edileni almakta, daha sonra yenilerek ezilen tarafa yardım edip onu galip getirip iktidar yaparak verdikleri desteğin karşılığını bu sefer onlardan almaktadırlar. Böylece ülkemizi sürekli çatışma içerisinde tutarak sömürü tezgâhlarını işletmektedirler. Bu sömürü tezgâhının sonucunda onlar zenginleşmekte bizler ise sürekli yoksulluğa mahkûm olarak yaşamaktayız. Onlar bu oyunu yıllarca sürdürmek istemektedirler. Akan kanlar, yitirilen canlar, heba olan emekler, talan edilen ülke kaynak ve hazineleri onların umurunda değil. Onlar bu durumdan kendi lehlerine ne kazandıklarına bakmaktalar. Bizler ise şimdiye kadar ırkçı şövenist duygularla ve intikam hırslarıyla birbirimizi boğazlamaktayız. Ama geçmişe baktığımızda galip gelen tarafında kaybettiği bir süreci yaşadığımıza hepimiz şahidiz. Bu savaşların kazananının olmadığı gerçeğini artık anlamamız lazım. Özellikle Batılı emperyalistlerin kurguladıkları bu oyunu bozmanın vakti geldi artık. Barış içerisinde yaşamanın formülünü bulamayacak olursak bu ateş hepimizi yakıp kül edecektir.” Evsuların ileri gelenlerinden Samuza araya girerek “Bu kadar kan aktıktan sonra barış nasıl mümkün olur?” dedi. Saduba, “Şu anda buraya gelmiş bunu konuşabiliyor olmak bile büyük başarıdır. Bunu neden düşünmüyorsunuz? Eğer karşılıklı konuşabiliyorsak barış için hala umut var demektir.” Samuza, “Ben onu demiyorum. Bu kadar kan aktıktan sonra halkın en alt seviyesinden en üst seviyesine kadar tüm bireylerin kin ve nefret duygularını nasıl ıslah etmeyi düşünüyorsunuz demek istemiştim.” Saduba, “Her şeyin bir çaresi vardır. Yeter ki biz ileri gelenler, buna inanalım ve dertlerimize çare arayalım. Bunun için öncelikle kayıplarımızın tek taraflı olmadığı, her iki taraftan da çok fazla kayıplar verildiği, eğer çatışmalara devam edilecek olursa bu kayıpların dayanılmaz boyutlara geleceği ve yaşama sansımızın kalmayacağı fikri halka anlatılacaktır. Böylece halkın intikam alma duygularını kısa vadede bir kenara bırakması sağlanacaktır. Tarafların birbirine olan kin ve nefret duygularını uzun vadede yok etmek için de uzun soluklu bir ıslahat metodunun uygulanması gerekecektir. Bu ıslahat metoduna öncelikle kendi etnik kimliğimizi kutsamayı bırakarak başlamamız gerekiyor.” Samuza, “Hop, orada dur bakalım. Etnik kimliklerimizi oluşturan kutsalları terk edemeyiz. Bizi üstün kılan dilimiz, geleneklerimiz, kıyafetlerimiz, kültürümüz hiç terk edilir mi?” Saduba, “Temel yanlışımız burada zaten. Etnik kimlikleri oluşturan dil, kıyafet, gelenek ve kültürleri terk etmekten bahsetmiyorum ben. Bu farklılıklar birbirimizi tanımamıza engel değildir. Bunlar barış içerisinde yaşamayı bilen toplumlar için zenginliktir. Bunlar Allah’ın ayetleridir. Ama bunlar birbirimize üstünlük vesilesi de değildir. Hiçbir topluluğun diğer bir topluluk üzerine bunlarla bir üstünlüğü olamaz. İnsanların üstünlükleri ancak yaptıkları iyilikler, güzellikler, fedakârlıklar, ihsanlar ile olabilir. Bu nedenle farklılıklarımızı üstünlük olarak algılayıp onları kutsamayı terk etmek zorundayız.” Samuza, “Ama şimdiye kadar kendi kabilemize bunları hep kutsal ve üstünlük olarak gösterdik. Şimdi nasıl vazgeçeceğiz.” Saduba, “Allah’ın alemlerin / herkesin rabbi olduğu ve O’nun kimseye dil, renk, boy, aşiret, ırk, kültür olarak bir üstünlük vermediğini, bütün kullarını severek yarattığını, onlar arasında ayrım yapmadığını anlatacaksınız. Onlar biraz düşününce bunu anlayacaklardır. Bütün kulların eşit olarak yaratıldığını onlar her daim görmekte ve yaşamaktalar. Farklılıkların sonradan insanlar tarafından kutsandığının farkına varacaklardır. Bazı cahiller diretecek olsalar da halkın geneli bunu anlamakta zorlanmayacaktır. “ Samuza, “Peki, bunu anladık. Islah planının ikinci basamağında neler var?” Saduba, “İnsanların birbirlerine olan kin ve nefretlerini yok etmenin ikinci adımı, ikram etmek, bağışlamak, affetmek, merhamet etmek, paylaşmak, ihsan etmektir. İnsanlar birbirlerine cömertçe ikram ve ihsanda bulunurlarsa, değer verdiklerini paylaşırlarsa, kusurları bağışlar hoşgörülü davranırlarsa, birbirlerine merhamet, sevgi ve şefkat gösterirlerse aralarında kin, nefret ve garaz kalır mı? Bunu da herhangi bir çıkar ya da beklenti için değil de Allah’ın hoşnutluğu için yaparlarsa toplumda kutuplaşma kalır mı?” Samuza, “Bir dakika. Merhametli olup affedecek olursak o zaman suç işlemenin önüne nasıl geçeceğiz. Toplumda düzeni, huzuru nasıl sağlayacağız?” Saduba, “Yine yanlış anladınız. Oluşturacağımız barış toplumunda herkes, iyi ya da kötü yaptıklarının tam karşılığını alacaktır. Kimseye ayrımcılık yapılmayacak, hak edene hak ettiği eksiksiz ve adil bir şekilde verilecektir. Allah din günü / hesap gününün sahibidir. O en adil olandır ve ahret de herkese yaptığının karşılığını (ödül ya da cezasını) zerre miktar haksızlık yapmaksızın verecektir. O’nun ahlakıyla ahlaklanırsak, bizler de bu dünyada tesis edeceğimiz düzende herkese hak ettiklerini eksiksiz vereceğiz.” Samuza, “Bu aşamada anlaşıldı. Gelelim üçüncü aşamaya?” Saduba, “Üçüncü aşama olarak halklarımıza Allah’tan (kendi gücümüzden / milli egemenlikten) başka hiçbir yabancı güce / müttefike dayanmamaları, yine O’ndan başka hiçbir yabancı otoriteye / güce / müttefike boyun eğmemeleri, O’ndan başka kimsenin desteğini talep etmemeleri gerektiğini anlatacağız. Ancak Allah’a (kendi gücümüze / milli egemenliğe) itibar edip O’na yönelmelerini ve sadece O’ndan yardım talep etmeleri gerektiğini bildireceğiz. Böylece toplumumuz bağımsızlığın ve özgürlüğün lezzetini yaşayacak. Şerefli, üstün ve haysiyetli olacak. Kimseye sömürülmeyecek ve kimse tarafından kandırılamayacak.” Samuza, “Çok güzel. Bunlar gerçekten çok güzel ilkeler.” Saduba, “Bitmedi son aşama var. Barış yurdunu oluşturmak için bir araya gelmiş bu topluluklar olarak hep iyiyi, güzeli ve doğruyu arayacağız ve kötü, çirkin, pis ve yanlışlardan kaçınacağız. Bu aşama ile toplumlarımız mükemmele ulaşacaktır.” Samuza, “Katılıyorum. Fakat şimdi gelelim işin esas zor olan kısmına. / Zurnanın zırt dediği yere. Bütün bunları uygulamak için siyasal iktidar nasıl paylaşılacak? Başkan hangi etnik topluluktan olacak, yasama, yürütme ve yargı nasıl paylaşılacak?” Saduba, “O da düşünüldü. Belki haberiniz olmuştur. Okubayla ben Murkozo’ya gitmiştik. Murkozo Başbakanı ile görüşüp size karşı onların müttefikliğini kazanmak için görüştük. Başbakan vereceği destek karşılığında bizden ülkenin elli yıllık üretiminin karşılığı altın istedi. Biz düşünelim dedik ve herhangi bir anlaşma yapamadan görüşmemiz sona erdi. Daha sonra Murkozo muhalefet lideri Julikana’nın bizimle görüşmek istediği haberini aldık. Şimdiye kadar size anlattığımız ilkelerin hepsini bize Julikana anlattı. Ülkemizi barış yurdu haline getirme, sömürü zincirlerini kırma ve bu hususta yeni bir toplum modeli önerme fikirlerinin hepsini kendisinden öğrendik. Anlattıkları aklımıza yattı ve siznle paylaşmayı istedik. Şimdi onun bize anlattıklarını sizlerle paylaşıyoruz. İstikbalimizi kurtaracak bu fikirleri ondan edindiğimiz gibi siyasal erkin paylaşımı konusundaki teklifi de bize çok olumlu ve uygulanabilir geldi. Onun teklifi, kendisinin ülkemize göç ederek bizim onu ülkemizin başkanı olarak tanımamızdır. Böylece etnik topluluklarımızdan olmayan bir kişi toplumlarımız tarafından kolaylıkla kabul edilebilir. Onun adil bir şekilde atayacağı bakanlıklar, yargı mensupları ve icra edeceği yasama ile kimse komplekse kapılmayacak ve kimse zelil olduğunu ya da zulme uğradığını iddia edemeyecektir.” Samuza, “İyide kendisi Murkozo’da muhalefet lideri iken buraya niye geliyor? Ayrıca kendisinin adil olduğuna nasıl güvenebiliriz? Saduba, “Julikana Murkozo’da güvenilir bir şahsiyet olduğunu ispat etmiş bir kişidir. Kendisini ‘Julikana Kujiamini (Güven)’ olarak çağırıyorlar. Onun aramızda adaletle davranacağından zerre kadar şüphem yok. Geçmişini soruşturdum. Onun için verdikleri ismi gerçekten hak etmiş birisi. Bizim ülkemize neden göç edeceğine gelince; savunduğu fikirler Murkozo’daki iktidar tarafından benimsenmiyor. Onlar Batılı emperyal güçlerle işbirliği yaptıkları için kurdukları tezgahın bozulmasını istemiyorlar. Julikana ise Batılıların oyunlarını bozmak ve tüm Afrika halklarının sömürüden kurtulmasını istiyor. Bütün propagandalarında bunu dile getiriyor. İktidardakiler ise kendi iktidarları için tehlikeli buldukları bu kişiyi işbirlikçi Batılılarla birlik olup ortadan kaldırmak istiyorlar. Mesajlarının geniş halk kitlelerine ulaşmasına engel oluyorlar. Sürekli bütün iletişim kanallarından dezenformasyon yapıyorlar. Adeta nefes aldırmıyorlar. Eğer bizim ülkemize gelir de başkan olacak olursa fazla dikkat çekmeyeceğini ve Biryesu’nun tüm Afrika için model ülke olmasını hedefliyor. Önerdiği dünya görüşü ise bizim için diriliş demek. Ülkemizde güvenin sağlanması ve barışın tesis edilmesi demek. İlerleme gelişme ve huzur demek. Kısaca yeniden hayata kavuşma demek. Savunduğu görüşleri de en iyi uygulayacak olanın yine kendisi olacağı için onun ülkemizin başkanı olması bizim de en temel sorunumuzu, siyasal iktidarın paylaşımı sorununu çözecektir. Ayrıca bakış açısı, görüşleri, bilgisi, liyakati, samimiyeti ve adil olması gibi müspet özellikleri ile de bizim sorunlarımızı sadece o çözebilecektir.” Saduba’nın bu görüşüne karşı Hazralıların en önde gelen adamlarından Omokaro şöyle bir itirazda bulundu: Omokaro “Onu Biryesu’ya başkan olarak atadığımızda Murkozo bu duruma sessiz mi kalacaktır? Oradaki iktidarın ortadan kaldırmak istediği bir adamı siz getirip baş tacı ediyorsunuz. Murkozo bu durumda bize savaş açacaktır. Böylece yine kan dökülecektir. Dahası Julikana bu ülkeye başkan olduğu zaman teklif ettiği dünya görüşünü uygulamak için mevcut düzenimizi, yasalarımızı, gelenek ve göreneklerimizi değiştirmek isteyecektir. Onun ıslahat adı altında yapacağı değişiklikler ülkemizde bozgunculuk çıkartmayacak mı? Bütün bunları düşündünüz mü? Evet, Allah’ın yasaları güzeldir. Allah hiçbir kuluna ayrım yapmaz ve hiçbir zaman kötülüğü emretmez. Onun emirleri tüm ilahi dinlerde olduğu gibi iyiyi, güzelliği, dostluğu, kardeşliği öngörür. O, kullarına kötülüklerden, pisliklerden ve zararlı işlerden uzak durmasını emreder. Onun işleri ve emirleri güzel olduğu için de ona boyun eğeriz. Eğer Julikana da Allah’ın emirlerini öngörüyorsa onun başımıza başkan olmasına da eyvallah deriz (1) ama Murkozo ile savaş durumuna gelmemiz beni korkutuyor.” Okuba araya girdi ve “Omokaro’nun endişeleri bana kutsal kitaplardaki Allah’ın ‘yeryüzüne bir halife / yönetici atayacağım’ dedikten sonra meleklerin ‘kan dökecek, bozgunculuk yapacak birisini mi?’ diyerek endişelerini bildirmesi olayını hatırlattı” dedi. Saduba ise Omokaro’nun bu çekincesine şöyle karşılık verdi: Saduba, “Murkozo ile savaş durumuna gelme hususundaki korkunuz bence çok yersiz. Öyle bile olsa geleceğin ne getireceğini Allah’tan başka kimse bilemez. Belki de böyle bir savaş çok daha hayırlı olur. Bizi birbirimize yaklaştırır. İç savaşı kesmede çok yardımcı olur. Biz gelecek için neyin hayırlı neyin şerli olduğunu bilemeyiz. Biz şimdi doğru olanı yapalım bundan dolayı gelecekte başımıza neler geleceğini ve onlarla nasıl baş edeceğimizi sonra düşünelim. Ayrıca şunu çok iyi bilin ki Julikana bu sorunları da aşmamızda bizden çok daha ileri görüşlüdür. Julikana ile yaptığımız görüşmeden sonra ben anladım ki Julikana kendini her alanda çok iyi yetiştirmiş, son derece bilgili ve erdemli bir şahsiyet. Ayrıca kendisinde Allah vergisi bir feraset var. Tıpkı Allah’ın Âdem’e sorunların çözüm yollarını / isimleri öğrettiği gibi o da toplumsal sorunlarımızın çözüm yollarını çok iyi biliyor. Eğer barış, huzur, güvenlik ve güzel bir gelecek istiyorsak onu ülkemize başkan yapmaktan başka çaremiz yok. Şayet sorunlarımızın çözümü için sizlerin bir önerisi varsa buyurun onları tartışalım.” (2) Omokaro, “ Yıllardır birbirimizi katletmekteyiz. Birlikte barış içerisinde yaşamanın bir formülünü biz bilmiyoruz. Şimdiye kadar da bulamadık. Belki kitap ehli olan müttefiklerimizde buna dair bir takım bilgiler mevcuttur. Nadria ve Kuraya’nın ileri gelenleri söylesinler bakalım. Sizlerin sahip olduğu ilahi kitaplarınızda bizim bu sorunumuza bir çözüm var mıdır?” Omokaro’nun sorusuna Nadria’dan Bentino adında bir ileri gelen cevap verdi. Bentino, “Vallahi bizim kitaplarda vardır belki. Ama biz kutsal kitaplarımızın manalarını pek öğrenmiyoruz. Anlamını bilmeden dua niyetine okuyoruz. Din bilginlerimiz de bize bu konularda bir şey söylemiyor. Onların bize öğrettiklerinin dışında biz bir şey bilmiyoruz. Bu nedenle bu ilkelerin kitaplarımızda var olup olmadığı konusunda bir şey söyleyemeyeceğim.”(3) Bunun üzerine Saduba, “İşte gördünüz. Sorunlarımıza çözüm getirecek, hastalığımıza şifa verecek bir tedavi yöntemini hiç birimiz sunamıyoruz. Nadria ve Kuraya’nın inandıkları kitaplarda belki bir takım çözüm önerileri var ama onların din bilginlerinin bunları saklamakta olduğunu düşünüyorum. Ama Julikana’nın dertlerimize deva olacak çözüm önerileri var. Toplantının başlarında sizlere aktardığım gibi barışın temel ilkelerini ve yapılması gereken ıslahat programını bana o bildirdi. Hem de bunları çok kısa ve öz olarak şu kelimelerle ifade etti; ”Âlemlerin Rabbi olan Allah’a yönelin. O Rahman ve Rahimdir. Din / Hesap gününün sahibi Odur. Yalnız sana boyun eğer ve yalnızca senden destek isteriz. Bizi en doğru yola ilet. Razı olduğun kullarının yoluna ilet. Azgın sapkınların yolundan uzak tut.“İşte Julikana böylesine sofistike / hikmetli bilgilere sahip olan muhteşem bir lider.”(4) Yapılan müzakerelerden sonra toplantıya katılan ileri gelenlerin hemen hemen tamamı Julikana’nın Biryesu’yu yönetecek ve sorunların üstesinden gelecek yetenekli, bilgili, hikmetli ve ferasetli bir şahsiyet olduğu hususunda hem fikirdi. Sonunda Saduba katılımcılara şöyle seslendi:“Konu hakkında müzakereler yeterlidir. Şimdi başka görüş ve öneri yoksa Julikana’nın ülkemize başkan olarak atanması fikrini oylarınıza sunacağım. Kabul edenler?” Salondaki bütün ileri gelenler Julikana’nın başkan olması konusunda ellerini kaldırarak olumlu oy verdiler. Sadece Hazralılardan iblis karakterli olan Ubeya bu teklife karşı çıktı. Nadrialılardan Huyaya da Ubeya’nın bu çıkışını destekledi. Zaten açıktan ifade etmese de onlar aslında ülkedeki çatışmadan beslenen ve ülkenin barış yurdu olmasına karşı çıkanlardan idi. (5) Ubeya ve Huyaya, Julikana’nın Biryesu’ya başkan olması teklifini reddederken onun çamurdan kinaye mütevazı, vergili, iyiliksever ve şefkatli sıfatları ile alay ederler. Julikana’nın başkan olmasına kabul oyu veren ileri gelenlere ise kendi vatandaşlarından olmayan Julikana’yı kendisinden üstün gördükleri için kızarlar. Julikana’nın ülkeye hayır getireceğine inanmadığını eğer fırsat verilirse bunu ispat edeceğini ifade eder. Bir süre sonra onun taraftarlarını bile kendi tarafına / hâkimiyetine / görüşüne çekeceğini iddia ederler. Onların bu sözlerine karşı diğer ileri gelenler, ‘sizin ve size uyacak olanların topunuzun canı cehenneme!’ diye onları aşağıladılar. Onlara ‘istediğiniz kadar uğraşın, tehdit, şantaj ve ayartma yapın; ister askeri gücünüzü seferber ederek korkutmaya çalışın, ister rant ve yolsuzluk teklif ederek onları kendinize uydurmaya çalışın, isterseniz bol bol vaatlerde bulunarak onları aldatmaya çalışın. Size ancak kalbi bozuk, korkak, şahsiyetsiz ve ayartılmaya teşne kimseler uyacaktır. Ülkesi ve milletini düşünen samimi kimselere senin bir etkin olmayacaktır’ dediler. (6) Sonunda Julikana’nın Biryesu’ya davet edilmesine onların muhalefetine rağmen karar kılındı. Daha sonra Saduba ve Samuza birlikte Murkozo’ya gittiler ve Julikana’yı ülkelerine davet ettiler. Biryesu’daki etnik topluluk temsilcilerinin büyük çoğunluğunun kendisini başkan olarak görmek istediklerini haber verdiler. Kendisinin başkanlığına sadece Ubeya adlı ileri gelenin karşı çıktığını ama onun muhalefetini uzun uğraşılardan sonra bertaraf ettiklerini ve kararın ileri gelenler tarafından kabul edildiğini bildirdiler. Julikana, kendisine verilen müjdeye sevindiğini bildirdi ve şunları söyledi: “Biryesu’nun saygıdeğer ileri gelenleri, getirdiğiniz habere / müjdeye çok sevindim. Teklif ettiğim dünya görüşünü ve siyasal sistemi kabul ettiğiniz için de sizleri hem tebrik ediyorum hem de teşekkür ediyorum. Şimdi bundan sonra izleyeceğimiz yol haritasını belirlememiz lazım.” Saduba, “Esas biz size çok teşekkür ediyoruz. Uçurumun kenarına gelmiş olan bizleri kurtaracak formülü teklif ettiğiniz ve bu formülü uygulamayı da üzerinize aldığınız için size minnettarız. Ne isterseniz yapmaya hazırız.” Julikana, “Öncelikle yeni bir anayasal sözleşme kaleme almamız şart. Bu anayasal sözleşmenin birinci maddesi sizlerin etnik kimlik esaslı toplumsal oluşum yerine bütün etnik toplulukları içine alan tek bir millet / tek bir topluluk oluşturma iradenizi ifade etmeli. Daha sonraki maddelerinde ise oluşacak bu üniter topluluğun birlik ve beraberliğini dışarıdan gelecek tehlikelere karşı yekvücut olarak korunacağı konusunda tarafların ant içmeleri ile birlikte hak ve yükümlülükleri belirtilmeli. Ayrıca benim başkanlığım, yetki ve sorumluluklarım yine bu anayasada yer almalı. Hazırlayacağımız bu taslak anayasa sözleşmesi üzerinde ileri gelenler olarak sizlerin mutabakatı sağlandıktan sonra ülkenize göç ettiğim zaman bu taslak anayasanın ileri gelenleriniz tarafından kabul edilmesi ve ilan edilmesi gerekli.” Saduba, “Anlaşıldı efendim. Anayasa taslağını siz hazırlayın bir dahaki görüşmemize ben ileri gelenleri toplar gelirim. Hepimizin gelişini Murkozo’nun kuruluş şenliklerine denk getiririm. Şenliklere katılım, gelişimiz için iyi bir bahane olur. Şenlik günlerinden birinde Murkozo iktidar yetkililerinden gizli olarak bir araya gelir ve o toplantıda sözleşme taslağını gözden geçiririz. Sizce uygun mudur?” Julikana, “Tamam o zaman Murkozo’nun kuruluş şenliklerinde buluşmak üzere. Sizlere selam ediyorum.” Bu görüşmeden altı ay sonra Biryesu ileri gelenleri Murkozo’nun kuruluş şenlikleri için Murkozo’nun başkenti Bakko’daydılar. Onlar, herkesin eğlenceden yorulup uykuya çekildikleri şenliklerin ikinci günü gecesi Bakko’ya en uzak bir tapınakta Julikana ile buluştular. Julikana ve Biryesu ileri gelenleri sabah gün ağarmadan taslak üzerindeki müzakereleri tamamladılar ve mutabakat zaptını imzaladılar. Bu mutabakat zaptı Julikana ve ona inananların miracının/ yükselişinin ilk adımıydı. Biryesu ileri gelenleri ülkelerine geri döndüler. Fakat Murkozo iktidarı Julikana’nın Biryesulularla bir mutabakata vardığı istihbaratını aldı. Julikana ve en yakın arkadaşlarını sıkıştırmaya başladı. Julikana kendi çizgisinde giden yakın arkadaşlarına ülkeyi terk ederek Biryesu’ya göç etmelerini istedi. Arkadaşları birer ikişer gizli gizli Biryesu’ya göç ettiler. Bakko’da sadece birkaç arkadaşı ve Julikana kalmıştı. Murkozo ileri gelenleri muhalefetin ülkeyi terk etmesine bir taraftan sevinirken diğer taraftan ileride başlarına bela açacaklarını hesap ederek Biryesu’ya göç etmeyi engellemeye çalışıyordu. Ama esas muhalefet liderine sahip çıkılmalı idi. Onu ellerinden kaçırmamaya çalışıyorlar ve uygun bir zamanda yapacakları suikast ile ortadan kaldırmayı planlıyorlardı. Tam suikast yapacakları gece, suikasttan bir şekilde haberdar edilen Julikana en yakın arkadaşı ile birlikte Murkozo’yu terk etmeyi ve Biryesu’ya ulaşmayı başardı. Biryesu’lular Julikana’yı ve yol arkadaşını krallar gibi karşıladılar. Bir ay içerisinde daha önce mutabakata bağladıkları anayasa sözleşme taslağını Evsu, Hazra, Nadria ve Kuraya’nın ileri gelenleri imzaladılar ve halka ilan ettiler. Julikana Biryesu’nun başkanı oldu. Julikana bütün etnik topluluklardan temsilciler seçerek kendi hükümetini kurdu ve yeni bir hükümet merkezi inşa ettirdi. Bu yeni oluşumdan Biryesu’nun bütün vatandaşları mutlu ve sevinçliydi. Cennet gibi yemyeşil olan ülkelerinde tek eksik olan barış, huzur ve güvenlik tesis edilmişti. (7) Tüm radyo ve televizyon programlarında birlik, beraberlik ve kardeşliğin tesis edildiği vurgulandı. Julikana, ulusa sesleniş konuşmasında tüm Biryesuluların tesis edilen bu birlik ve beraberliklerini korumalarına, eski ırkçı ve etnik ayrımcılığa yönelik söylemlerden uzak durmalarına vurgu yaptı. Ülkenin huzur ve mutluluğu için etnik ayrımcılığa işaret eden fikir, düşünce ve söylemlere bir daha yanaşmamaları konusunda uyarılarda bulundu. (8) Başkan Julikana, meydana getirdiği bu barış ve huzur iklimini sürekli kılmak için merhamet, kardeşlik, yardımlaşma ve adaleti toplumda yerleştirecek ıslahat hareketlerine girişti. Bu amaçla gerekli acil reformları hayata geçirmeye başladı. Bu reformlar nedeniyle eski sistemde meydana gelen değişikliklerden rahatsız olan Huyaya şeytanlığını göstererek toplumdaki birlik ve beraberliği dinamitlemeye başladı. Eski sistemdeki çatışmadan beslenen Huyaya yeni sistemin yerleşmesi halinde bu ülkede kendisinin gelir kaynaklarının kuruyacağını görüyordu. Zaten Julikana’nın başkanlığı teklifine de bu nedenle karşı çıkmıştı. Etnik kimlikleri üzerinden Evsuları Hazralılara karşı kışkırtmaya çalıştı. Tarafların geçmişte birbirlerine yaptıkları katliamları hatırlattı. İntikamın alınmamasının şerefsizlik olacağından dem vurdu. Kalplerinde hala ırkçı ve bölücü duygular taşıyan kişilerin şovenist duygularını okşadı. Onun yaptığı propagandalar meyvesini verdi ve sonunda cennetteki gibi huzurlu bir yaşam, yerini Julikana’ya inananlarla Huyaya’nın gazına gelen kimseler arasında çekişmeli bir yaşama bıraktı. (9) Ancak her etnik topluluktan olan ve çatışmalardan bıkmış usanmış kimselerin ağırlıkta olması ve hepsinin yekvücut olarak Julikana’nın liderliğinde hareket etmesi bu çekişmeleri eskisi gibi çatışma ve katliamlara kadar götürmesine mani oldu. Başkan Julikana ise Allah vergisi ferasetli bir yönetimle Huyaya’nın şeytani manevralarını çatışmaya dönüştürmeden boşa çıkardı.(10). Sonunda Julikana’nın izinden giden kimseler başarılı oldular ve ülkede huzuru, güveni, barışı ve mutluluğu tesis ettiler.(11) Onun peşinden gitmeyi reddeden kimseler ise Biryesu’dan lanetlenip kovuldular. Canları cehenneme. (12) Dipnotlar: Hani bir zaman Rabbin, meleklere, “Ben yeryüzünde / ülkede bir halife atayacağım” demişti. Onlar, “Oraya bozgunculuk yapacak, kan dökecek birisini mi atayacaksın? Ama yine de Senin işlerin güzel olduğu için sana boyun eğeriz. Senin ataman dolayısıyla biz onu takdis / kabul ederiz.” demişlerdi….(Bakara Suresi 30..) ….O (Allah), “Elbette Ben sizin bilmediğiniz şeyleri çok iyi bilirim” demişti. O (Allah), Âdem’e bütün sorunların çözümlerini (isimlerini)öğretti / öğretmişti. Sonra o sorunları meleklere sundu ve “Hadi, bana bu sorunların çözümlerini (isimlerini) bildirin bakalım, eğer görüşünüzde doğru iseniz” dedi. (Bakara Suresi 30-31) Onlar, dediler ki: “Sen her türlü noksanlıktan münezzehsin! Senin, bize öğretmiş olduğunun dışında bizim bilgimiz olamaz. Şüphesiz her şeyi en iyi bilen ve en iyi yasa koyan Sensin.” (Bakara Suresi 32) Bunun üzerine O (Allah) dedi ki: “Ey Âdem! Onlara sorunların çözümlerini (isimlerini) bildir.” O (Âdem), onlara, sorunların çözümlerini (isimlerini) bildirince, O (Allah), “Dememiş miydim Ben size! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin (yönetimin ve toplumun) gaybını / sırlarını / özelliklerini bilirim. Ve ben, sizin açığa vurduklarınızı da sakladıklarınızı da bilirim” dedi.(Bakara Suresi 33) İşte o vakit biz, meleklere, “Âdem’e secde edin (boyun eğin, itaat edin)” demiştik de İblis dışında melekler hemen secde etmişti (boyun eğmişti, emre amade olmuştu). O (İblis) yan çizdi, büyüklendi. Çünkü o kâfirlerden idi. (Bakara Suresi 34) Biz meleklere; “Âdem’e secde edin” dediğimiz zaman İblis’ten başka hepsi secde ettiler. O; “Ben çamurdan yarattığın kimseye mi secde edeceğim?” dedi. (İblis devamla) “Benden şerefli / üstün kıldığın şu kimseye bak! Andolsun ki, eğer bana kıyamet gününe kadar zaman verirsen onun neslini, pek azı hariç, mutlaka boyunduruğum /emrim / yönetimim altına alacağım” dedi. (Allah) buyurdu: “Defol git! Onlardan kim sana tâbi olur ise, o zaman muhakkak ki hepiniz cehennemle cezalandırılacaksınız. Bu sizin yaptığınızın sonucudur! (Yaptıklarınızın) Tam karşılığıdır!” “(Haydi durma!) Onlardan gücünü yetirdiklerini sesinle sars! / korkut! / tehdit et! Atlılarınla ve yayalarınla onların üzerine yaygara kopar! / korkut! / tehdit et! Mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol! Onlara vaatlerde bulun! / vaatlerle ayartmaya çalış!” - (Ne var ki) şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaad etmez.- Muhakkak ki Benim gerçek kullarım üzerinde, senin bir sultanlığın (yaptırım gücün / hâkimiyetin) yoktur. / olmayacaktır. Senin Rabbin, vekil olarak kâfidir (yeter). (İsra Suresi 61-65) Daha sonra Biz, “Ey Âdem! Sen ve eşin cennete yerleşin, ikiniz de ondan dilediğiniz yerde bol bol yiyin……(Bakara Suresi 35…) “…… ve şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz” dedik. (.Bakara Suresi 35) Derken şeytan onların ayaklarını kaydırdı, onları bulundukları birlik beraberlik durumundan çıkardı. Biz, “Burada birbirinize düşman olarak yaşayın, bu yeryüzünde / bu ülkede belirli bir vakte kadar barınmanız ve rızıklanmanız mukadderdir” dedik. (Bakara Suresi 36) Sonra da Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler aldı. O(Allah) onun (onların) tövbesini / hakka dönüş(ler)ünü /yöneliş(ler)ini kabul etti. Muhakkak O, tövbeleri / hakka dönüşleri / yönelişleri kabul edenin, çok merhametli olanın ta kendisidir. (Bakara Suresi 37) Biz dedik ki: “Hepiniz burada yaşayın. Artık size Benim tarafımdan bir rehberlik geldiğinde, kim rehberliğime uyarsa, onlar için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır. (Bakara Suresi 38) İnkâr eden ve ayetlerimizi yalanlayan kimseler ise, işte onlar, ateşin ashabıdır. Onlar, orada temelli kalıcıdırlar.” (Bakara Suresi 39)
- Bölüm 23:Hüzün Yılı | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 23 HÜZÜN YILI VE TAİF 23.1. Boykot Sonrası Boykot sonrası Hz.Muhammed@ ve müminler sevinemediler. Zira Haşimoğulları bütün sermayelerini tüketmiş, iyice fakirleşmişlerdi. Müminler de hakeza aynı durumda idiler. Bütün bunların yanında Ebu Talip hastalanmış ölüm döşeğinde yatmaktaydı. Hz.Muhammed’in@ her zaman arkasında duran ve O’nu koruyan bu önemli şahsiyetin kaybedilme tehlikesi ile yüz yüze gelinmişti. Ancak diğer taraftan Mekke müşrik elitlerinin de boykot nedeniyle çevre Arap kabileleri nezdinde prestijleri sarsılmıştır. Zira mukaddes beldede o beldenin sakinlerine yapılan kötü muamele Kabe’nin kuruluş felsefesine uymamaktadır. Bu nedenle çevre Arapları Hz.Muhammed’e@, Haşimoğulları’na ve müminlere yapılan bu boykotun yanlışlığını tartışır olmuşlardır. Mekke müşrik ileri gelenleri uyguladıkları boykot konusunda haklı olduklarını ispat etmek için şirk sisteminin faziletlerini(!), Allah’ın ortaklarını(!) anlatmak için şehir şehir / belde belde dolaşmakta ve çevre Arap kabilelerini kendi yanlarında yer almaya ikna etmeye çalışmaktadırlar. Bununla beraber Ebu Talib’in hastalanması Mekke müşrik elitleri için bir umut ışığı da yakmıştır. Hz.Muhammed’in@ arkasında duran bu güçlü desteğin yıkılması halinde O’nu yakalayıp yok etmenin kolay olacağını düşünmektedirler. Cenab-ı Hak ise geçmiş tarihte de elçileri yakalayıp ortadan kaldırmak isteyen müşrik toplumların kendilerinin yok olduğunu örneklendirerek onları tehdit eder. Onların Hz.Muhammed’in@ desteksiz kalmasını gözetleyip durmalarının boş olduğunu, zira bütün arşın ve çevresinin peygamberin ve müminlerin en büyük destekçisi olduğunu belirtir. Çevre ülke ve kabilelerdeki yöneticilerin onun ve müminlerin yok edilmesinin önündeki en büyük engeli oluşturduğunu vurgular. Cenab-ı Hak, Hz.Muhammed@ ve müminlere verdiği destek ile tevhit hareketini yükselteceğini ve bu yükselişin asla önlenemeyeceğini müjdeler. Gelecekte bütün kabilelerin tevhit oluşturarak mülkü / yönetimi Allah’ın ilahi öğretisi üzerine bina edeceklerini ve o gün hakimiyetin Kahhar olan Allah’a ait olacağı uyarısında bulunur. Bu nedenle Mekkelilerin sonradan çok pişman olacakları bir girişimde bulunmalarının çok yanlış olduğunu ve bu yanlışı işledikleri takdirde yaptıkları hatadan geri dönüşün de mümkün olmadığı uyarısını geçmiş toplumların başına gelen bela ve felaketleri anlatarak yapar. Bütün bu hususlara Mü’min / Gafir suresinin giriş kısmında ifade eder. Rahman Rahim Allah Adına. 1-22- Hâ Mîm. Bu kitabın indirilişi, Azîz ve Alîm olan Allah tarafındandır. O’dur günahı bağışlayan, tövbeyi kabul eden, azabı şiddetli olan ve kullarına bol nimet ikram eden. O’ndan başka ilah yoktur. Dönüş de O’nadır. İnkarcılardan başkası Allah’ın ayetleri hakkında mücadele etmez. Onların (tevhit hareketini kötü gösterme amaçlı propaganda yapmak için) şehir şehir / belde belde dönüp dolaşmaları seni endişeye düşürmesin. Onlardan önce Nuh kavmi ve onlardan sonraki birtakım topluluklar da inkâr etmişlerdi. Bu ümmetler / topluluklar kendi peygamberlerini yakalayıp yok etmek için teşebbüste bulunmuşlardı. Hakkı yok etmek için batıl / şirk görüşleri ileri sürerek mücadele etmişlerdi. Sonunda Ben de onları kıskıvrak yakalayıverdim. İşte, azabım nasılmış gördüler. Böylece Rabbinin “Muhakkak ki onlar ateş ehlidir” sözü o inkarcılar üzerine hak oldu. Arşı taşıyan ve onun (arşın) etrafındaki kimseler, Rablerine hamd ederek / yönelerek tesbih ederler / hedefe doğru ilerler ve O’na inanırlar / O’na güvenirler. İman edenler için bağışlanma dilerler ve şöyle derler: “Rabbimiz! Sen rahmetle ve ilimle her şeyi kuşattın. Onun için tövbe eden ve senin yoluna tabi olanları bağışla ve onları cehennem azabından koru! Rabbimiz! Onları ve onların atalarından, eşlerinden ve soylarından ıslah edici eylemlerde bulunanları vaad ettiğin Âdn cennetlerine koy. Muhakkak ki Aziz / mutlak galip ve Hakim / hüküm ve hikmet sahibi olan Sensin. Onları kötülüklerden de koru. Sen kimi kötülüklerden korursan, işte o gün elbette ona rahmet etmişsindir. İşte bu, en büyük kurtuluştur.” İnkarcılara ise mutlaka şöyle seslenilir: “Şüphesiz ki Allah’ın gazabı / buğzu, sizin kendi kendinize olan buğzunuzdan / kızmanızdan daha büyüktür. Zira siz imana / güvenmeye çağrılırdınız da inkâr / ret ederdiniz.” Onlar (İnkarcılar) dediler ki: “Rabbimiz! Bizi iki kere öldürdün, iki kere dirilttin. Şuçlarımızı da itiraf ediyoruz. Artık bundan sonra kurtuluş için bir yol var mı?” İşte bu, sizin tevhit için Allah’a çağrıldığınız zaman inkâr etmeniz ve O’na ortak koşulunca da inanmanız sebebiyledir. Artık hüküm, yüceler yücesi ve Büyük olan Allah’a aittir. O (Allah) ki, size ayetlerini göstermekte ve size gökten bir rızık indirmektedir. Ancak bundan O’na gönülden yönelenden başkası öğüt almaz. Haydi, inkârcılar hoşlanmasa da dini sadece Allah’a has kılarak O’na ibadet edin. / boyun eğin / itaat edin. O, dostlarının derecelerini yüceltir. Arş’ın sahibidir: O, toplanma / kavuşma / buluşma günü hakkında uyarmak için kendi emrinden / kendi işinden olan ruhu (vahyi) kullarından dilediğine ilkâ eder./ indirir. O gün (toplanma / kavuşma / buluşma günü) onlar, meydana çıkarlar. Onların hiçbir şeyi Allah’a gizli kalmaz. O gün mülk kimindir? Elbette sadece tek ve kahhâr olan Allah’ındır! Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir. Artık bugün zulüm yoktur. Muhakkak ki Allah, hesabı çabuk görendir. Yaklaşmakta olan gün hakkında onları uyar. O zaman kalpler korku ile boğaza gelir dayanır. Zalimler için ne sıcak bir dost ne de sözü dinlenir bir şefaatçi vardır. O (Allah), gözlerin hainliğini ve kalplerin gizlediğini bilir. Allah hakkı ikame eder / gerçekleştirir. Onların O’na ortak koştukları ise hiçbir şeyi ikame edemezler / gerçekleştiremezler. Muhakkak ki Allah, en iyi işiten, en iyi görendir. Onlar yeryüzünde dolaşmadılar mı ki kendilerinden önceki kişilerin akıbeti nasıl olmuş görsünler. Onlar, yeryüzünde kuvvet ve eser bakımından kendilerinden daha üstündüler. Böyle iken Allah onları günahları sebebiyle yakalayıverdi. Onları Allah’a karşı koruyan birileri de olmadı. İşte bu, onlara peygamberleri apaçık delillerle gelmiş olmalarına rağmen inkâr etmeleri sebebiyledir. Bu yüzden Allah da onları yakalayıverdi. Şüphesiz O, güçlüdür, cezalandırması da çok şiddetlidir. (Mü’min Suresi 1-22) Cenab-ı Hak, Mekke müşrik ileri gelenlerinin hata yapmamaları konusunda uyarı yaptıktan sonra onların niyetlerinin ne olduğunu Hz. Musa @ ve Firavun arasında cereyan eden kıssa üzerinden anlatır. Önce Hz.Muhammed’in@ destekçilerine yapılan baskı, şiddet ve boykot, Firavun’un Hz.Musa’nın @ destekçilerine yapmış olduğu soykırım ile özdeşleştirilir. Daha sonra Firavun timsalindeki Ebu Cehil’in Hz.Muhammed’i@ öldürme niyetine işaret edildikten sonra müşriklerin peygamberimizin Mekke’de fitne / kargaşa çıkardığına ilişkin olarak çevre Arap kabileleri nezdinde yaptığı propaganda gündeme getirilir. Hz.Muhammed’in@ Mekke’nin Firavunlarından Allah’a sığınması ise Hz.Musa’nın @ Firavunun tuzaklarına karşı Allah’a sığınması metaforu ile anlatılır. 23–27- Andolsun Musa’yı ayetlerimizle ve apaçık bir delille / sultanla Firavun’a, Hâmân’a ve Kârun’a gönderdik. Fakat onlar; “O bir sihirbazdir, çok büyük bir yalancıdır” dediler. Böylece o (Musa), katımızdan onlara hakkikati getirince onlar; “Onunla (Musa ile) birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını ise sağ bırakın.” dediler. Ama inkarcıların planları, her zaman boşa çıkar. Firavun; “Bırakın beni, Musa’yı öldüreyim, o da Rabbini yardıma çağırsın. Muhakkak ki ben onun, sizin dininizi değiştirmesinden veya ülkede kargaşa / fitne / anarşi çıkarmasından korkuyorum” dedi. Musa; “Muhakkak ki ben hesap gününe inanmayan, bütün zorba kibirlilerden, benim de Rabbim ve sizin de Rabbiniz olan Allah’a sığınırım” dedi. (Mü’min Suresi 23-27) 23.2. Ebu Talip’in Vefatı Öncesi Vasiyetleri Ebu Talip boykotun sona ermesinden kısa bir süre sonra hastalandı. Ebu Talip’in öleceğini anlayan Mekke’nin bütün eşrafı başına toplandı. Ölmek üzere olan Ebu Talip ile bu ileri gelenler arasında bir diyalog gerçekleşti. Bu görüşmede elbette ki peygamberimizde hazır bulunmaktaydı. Mekke müşrik ileri gelenleri ile Ebu Talip ve peygamberimiz arasında geçen diyaloğu Kur’an bize Mü’min / Gafir suresindeki Firavunun yöneticilerinden olup da imanını gizlemiş kişi ile Firavun ve avanesi arasında geçen kıssa metaforunda sunmaktadır. Ebu Talip zahiren iman etmemiş olmasına rağmen peygamberimizi en zor günlerinde bile korumuş ve destek olmuştur. (Kıssada Firavun’a yakın yöneticilerinden olup da imanını gizlemiş kişiye kinaye / metafor olarak) Ebu Talip’in iman etmemiş görünmesi, peygamberimizin ve müminlerin çok faydasına idi. Eğer o imanını açıkça ilan etmiş olsaydı peygamberimize kalkan olamazdı. Zira, Ebu Talip Darun Nedve’nin önemli üyelerinden birisiydi ve Ebu Talip’in iman etmesi demek bugünkü tabir ile dokunulmazlığınin kaldırılması demekti. Onun dokunulmazlığının olması aynı zamanda peygamberimizin de dokunulmazlığını sağlıyordu. Ancak artık Ebu Talip’e ölüm vakti gelmişti ve kendisinden sonra peygamberimizi kim koruyacaktı. Mutlaka bir şeyler yapılmalıydı. Ebu Talip ölüm döşeğinde yapacağı konuşma / vasiyet ile peygamberimize ilişilmemesi, onun öldürülmemesi gerektiği konusunda Mekke müşrik ileri gelenlerini ikna etmeliydi. Hazır boykotun kırılması hususunda bazı kabilelerin kalpleri yumuşamışken ya da onların bir kısmı böyle devam ederlerse başlarına ne geleceğini anlamışken onları peygamberimize karşı yok edici bir tavır ve davranıştan uzak durmaları gerektiğini anlatmalıydı. Nitekim ruhunu teslim etmeden önce Ebu Talip, başına toplanan Mekke müşrik ileri gelenlerine bir konuşma yaptı ve yeğenine bir kötülük yapılmamasını aksi takdirde kendilerinin başına büyük bir felaket geleceğini onlara bildirdi. Ebu Cehil ve etrafındaki şeytanlar, boykotun kırılmasından sonra şunu görmüşlerdi; Kureyş’in içerisindeki hiç bir kabile tek başına Hz.Muhammed’i@ ortadan kaldırmak için girişimde bulunamayacaktı. Zira Kureyş içerisindeki kabilelerin birbirleri arasındaki rekabet onları tedbirli davranmaya itiyordu. Hangi kabile bu yanlışı yaparsa, diğerleri birleşip o kabileyi tasfiye edecekti. Bu nedenle kabileler birbirlerini kolluyor ve asla hep birlikte olmayan bir harekete katılmıyorlardı. Bu nedenle Ebu Cehil şeytanının Hz.Muhammed’den@ kurtulmak için aradığı formül bütün kabilelerin birleşerek onu ortadan kaldırması idi. Fakat bu hareketin tüm Arap yarım adasındaki diğer kabileleri kendi aleyhlerine birleştireceği ve büyük devletleri de arkasına alarak Kureyş aleyhine yapılacak bir ittifakın Kureyş’in Mekke’den sürülme tehlikesi de mevcuttu. Yani Kureyş’in yapacağı büyük bir yanlış, Kureyş ile çevre kabileler arasındaki rekabeti devreye sokacak ve çevre kabileler geçmişte yaptıkları gibi Kureyş’i yine Mekke’den sürüp çıkarabilecekti. Ebu Talip Kureyş için başına gelecek en büyük belanın, böyle bir bela olacağına işaret etti. Kureyş’in böyle bir hata yapmasının kendilerine pahalıya mal olacağını anlatmaya çalıştı. İşte bundan dolayı Ebu Talip onları hem yeğeninin daveti hem de yeğenine karşı alacakları tutumla ilgili olarak pozitif düşünmeye çağırdı. Diğer taraftan yeğeni eğer yalan yere bir iddiada bulunuyorsa elbette bunun sonucunun kendisinin aleyhine olacağını bildirirken, şayet doğru söylüyorsa o zaman da sonucun tüm Mekkelilerin lehine tecelli edeceğini düşünmelerini, bu nedenle ona dokunulmamasını salık verdi. Yeğenine karşı yapılacak yanlış bir hareketin de kesinlikle Kureyş’in aleyhine sonuçlanacağını hesap etmeleri gerektiğini bildirdi. Dahası Ebu Talip, şu anda Arap yarımadasının kuzeyindeki ülkeleri bütünüyle İran kralı 2. Hüsrev’in işgal etmesiyle her tarafa egemen olsa da bunun uzun sürmeyeceğini ifade ederek dikkatli olunması, İran egemenliğine güvenerek pervasız davranılmaması gerektiğini belirtti. Rüzgârın dönerek Bizans’ın yeniden bölgede nüfuzunu sağlaması halinde bu tür pervasız hareketlerin kendi aleyhlerine döneceği konusunda da onları uyardı. Bunun üzerine Mekke müşrik ileri gelenlerinden birisi (muhtemel Ebu Cehil: Firavuna kinaye olarak) kendilerinin de en doğru yola iletme / en doğru politikayı belirleme hususunda çalıştıklarını belirtti. Ayrıca şu andaki seçtikleri yolun alternatifinin olmadığını ve en doğru politika olduğunu iddia etti. Yani bu durumda peygamberimizin yanlış olduğunu ve gerekirse onu tepelemeleri gerektiğini diplomatik bir dille ifade ettiler. Fakat Ebu Talip ölüm döşeğinde bile Kureyş’in geleceğinden endişe ettiğini belirtti ve Kureyş’in sonunun Nuh, Semud, Ad ve diğerlerinin ki gibi büyük bir azap / yıkım felaketi ile karşı karşıya kalınacağı endişesi taşıdığını ifade etti. Ayrıca nasıl ki Kureyş’i buraya yerleştiren ve insanları tevhit inancına çağıran Hz. İbrahim @ bir peygamber (Kıssa da Hz.Yusuf ve onun ideolojisine kinaye yapılır) ise ondan sonra bir peygamber gelmeyeceğini nasıl iddia edebiliyorsunuz diye de onları yanlış düşüncelerinden vazgeçirmeye çalışır. 28-35- Firavun yakın çevresinden olup da imanını saklayan bir adam şöyle dedi: “Bir adamı, sırf ‘Rabbim Allah’tır’ dediği için öldürecek misiniz? Hâlbuki o, kesinlikle size Rabbinizden delillerle gelmiştir. Kaldı ki O, eğer bir yalancıysa bir bakarsın ki onun yalanı kendi aleyhine oluvermiştir. Yok eğer gerçeği söylüyorsa, tehdit ettiklerinin hiç değilse bir kısmı gelip sizi bulacaktır. Çünkü Allah yalan dolanla aşırı giden hiçbir kimseyi asla hedefine ulaştırmaz.” (Yine o iman eden adam sözlerine devamla) “Ey kavmim! Bugün iktidar sizin tekelinizde yeryüzünde / bu ülkede ezici güç sahibisiniz, tamam ama, eğer Allah’ın hışmına maruz kalırsak bizi kim kurtaracak?” dedi. (Bunun üzerine) Firavun dedi ki: “Ben size kendi görüşümü bildiriyorum ve ben sizi doğru olan alternatifsiz bir yola yöneltiyorum” İman etmiş olan kimse ise dedi ki: “Ey kavmim! İnanın ki ben, ahzab günü (çevre kabilelerin / hiziplerin birleşip üzerinize gelmesi) gibi bir günün, sizinde başınıza gelmesinden korkuyorum! Yani Nuh Kavmi’nin, Âd’ın, Semud’un ve onlardan sonrakilerin uğradığı türden bir helakın benzerinden korkuyorum. Fakat Allah, kullarına haksızlık etmeyi asla istemez. Ey kavmim! Şüphesiz ben size gelecek o feryat / bağrışma / çağrışma/ kaçışma gününden korkuyorum. O gün arkanızı dönüp kaçmaya çalışacaksınız fakat Sizi Allah’tan koruyacak birini bulamayacaksınız. Zira her kimi de Allah şaşırtırsa, artık ona yol gösteren kimse bulunmaz. And olsun ki bundan önce Yusuf da size delillerle gelmişti. Ama o zaman da onun size getirdiği şeylerde şüphe edip durmuştunuz. Nihayet o helâk olduğunda (vefat ettiğinde / sistemi yıkıldığında) da kalkıp ‘Bundan sonra Allah bir daha asla Elçi göndermeyecek’ dediniz.” İşte Allah, düştükleri kuşku bataklığında debelenerek kendilerini harcayanları böyle yoldan çıkartır. Bu gibiler kendilerine ulaşmış hiçbir belge ve yetki olmadan Allah’ın ayetleri hakkında mücadele ederler. (Bu durum), hem Allah katında hem de iman edenler yanında büyük bir bayağılaşmadır. İşte Allah, her kibirli zorbanın kalbini böyle mühürler. (Mü’min Suresi 28-35) Allame Kastallani’nin “Mevahibül Ledünniye” eserinde Hişam bin Muhammed bin Esaib Kelbi’ye istinaden Ebu Talib’in ölüm döşeğindeyken Kureyş’in kabile reisleriyle yaptığı görüşmeye ilişkin rivayet ise şöyledir; “Ebu Talib, bu görüşmede Kureyşli kabile reislerine şöyle vasiyet etmiştir: ‘Bakın! Şu Kabe’ye hürmet edeceksiniz. Zira Rabbinizi ancak bu şekilde memnun edebilirsiniz. Birbirinizin hakkını yemeyeceksiniz. Davet verenin davetini kabul edeceksiniz. Dilenci ve dilek sahibinin ihtiyaçlarını karşılayacaksınız. Akraba ve yakınlarınıza merhametli davranacaksınız. Doğruyu söyleyecek ve emanetlerinize sadık kalacaksınız. Ben sizin Muhammed’e iyi davranmanızı vasiyet ediyorum. Çünkü O, Kureyş’te emin ve bütün Arabistanda en sadık (doğru sözlü, doğru hareketli) kişi olarak tanınıyor. O, benim size tavsiye ettiğim bütün meziyetlerin toplamıdır. O, öyle bir şey getirmiştir ki, kalp onu kabul ediyor ama dil insanların husumeti sebebiyle reddediyor. Fakat Allah’a yemin ederim benim gözlerim, Arabistanın fakir fukaralarının etrafındaki insanların ve diğer mazlum kişilerin öne çıkıp onun davetini kabul edeceklerini, onun kelimesini tasdik edeceklerini, onun davasını ileriye götüreceklerini, onun da onları yanına alıp tehlikelerle dolu denize atlayacağını ve Kureyşin kabile reislerinin ve eşrafının da avuçlarını yalayacaklarını görüyor gibiyim.’” Ölüm döşeğinde olan Ebu Talip’in bu konuşması Mekke müşrik ileri gelenleri üzerinde etkili oldu. Özellikle böyle duygusal bir ortamda yapılan konuşma, ileri gelenlerin duygulanmasına yol açtı. Fakat Ebu Cehil (Firavun metaforu) tekrar devreye girdi ve kurnaz bir politika ile ileri gelenlerin Ebu Talip’ten etkilenmesinin önüne geçmeye çalıştı. Hz.Muhammed’in @ getirdiği ilahi öğreti gibi yüksek değerli, halk tarafından beğenilecek güzel sözler, söylemler ve propaganda ([1] ) üretmesi için Ebu Cehil kendi yandaşlarından (kıssadaki Haman metaforu) yardım istedi. Onun avenesinden talep ettiği bu söylem ve propaganda öyle değerli ve yüksek hedefleri içersin ki, böylece iktidarda kalma hususunda iyi bir vasıta / araç olsun. Ebu Cehil’in bu girişimi şimdiye kadar yaptığı tüm baskı, şiddet, boykot ve zorbalıklarına rağmen iktidarının elinden kaymakta olduğunu göstermektedir. O iktidarda kalmak için ilahi öğretinin halkı etkileyen yüksek hedefleri, değer yargıları ve söylemlerine benzeyen söylemlere / politikaya ihtiyaç hissetmektedir. Bu nedenle yardımcılarından / yandaşlarından (Haman metaforu) kendisine iktidarının devamını sağlayacak enstrümanlar, araçlar bağlamında söylemler üretmelerini istemektedir. Diğer bir ifade ile Ebu Cehil’in avanesinden talep ettiği bu söylem / politika / tezler öyle olsun ki Hz.Muhammed’in getirdiği söylemler, değer yargıları, politika ve ilahi öğretiler gibi yüksek hedeflere (gökler, sebepler metaforu) benzer olsun. O böylece halkı kolay bir şekilde kandırmak ve etkilemek istedi. O, her ne kadar Hz.Muhammed’in (Hz.Musa’ya kinaye ) yalancı olduğuna ve bundan asla şüphesi olmadığına inansa da ve dolayısıyla onun getirdiklerini kendi söylemine almaya karşı olsa da halkı kandırmak ve etkilemek için bu tür bir söylem / politika / argüman değişikliğine gidilebileceğini belirtti. Böyle bir siyasi manevra ile Ebu Cehil, Ebu Talip’in diğer ileri gelenleri etkilemesinin önüne geçmeye çalışır. 36-37- Firavun dedi ki: “Ey Haman! Benim için yüksek bir kule bina et (benim için Musa’nın ilahının inzal ettiği söylemlere erişecek çok yüksek hedefleri olan bir söylem geliştir), öyle ki o sebeplere (hedeflere / göklerin yollarına / yükselmenin yol ve araçlarına) ulaşırım. Semâların sebeplerine (yollarına / kapılarına). Bu sayede Musa’nın ilahına erişebileyim! Hoş ben onun bir yalancı olduğundan kesinlikle eminim ya!” Böylece bu kötü davranışı, Firavun’a böylesine güzel göründü ve (hakikate giden) yoldan alıkonuldu. Firavun’un planı çöküşünü hızlandırmaktan başka bir işe yaramadı. (Mü’min Suresi 36-37) Ancak Ebu Talip (iman eden kişiye kinaye), Ebu Cehil’in bu siyasi manevrasını bozmak için söze girer ve Mekke müşrik ileri gelenlerini akl-ı selim davranmaya davet eder. 38- İman eden kişi dedi ki: “Ey kavmim! Bana uyun ki sizi olgunluğa erdirici / akl-ı selim yola yönlendireyim.” (Mü’min Suresi 38) Bu görüşmeden sonra Ebu Talip yeğeni ile özel bir görüşme yapmak istediğini belirtti ve ileri gelenler başka bir odaya alındı. Ebu Talip peygamberimizle son görüşmesini yaptı. Bu görüşmede kendisinin ölümünden sonra Haşimoğullarının reisliğine Ebu Leheb’in geçeceğini ve onun koruma yapmayarak müşriklerden yana olacağını söyledikten sonra müşrik ileri gelenler ile bir görüşme yapmasını ve bu işi bir çözüme kavuşturmak için son bir müzakere yapmasını istedi. Hz.Muhammed@, amcasının isteği üzerine Mekke müşrikleri ileri gelenlerin bulunduğu odaya girdi ve Mekke müşrik ileri gelenlerinin bazılarının, özellikle boykotu kırmada ön ayak olmuş olanlarının, kendisine karşı yumuşamış hallerini hemen fark etti. Fakat Ebu Cehil ve avanesi onların Hz.Muhammed’in@ safına geçmelerini engellemek için söylemlerinde değişiklik yaptılar. Hz.Muhammed’e@ nazil olan ve öncesinde de herkesin bildiği İlahi öğreti (bu günkü tabirle dini söylemler) içeren söylemler ile konuşmaya başladılar. Onların bu tarz söylem / politika / argüman ile kalbi yumuşamış ileri gelenlerine yaklaşmalarının altında yatan niyeti peygamberimiz hemen anladı. Onlar bu söylemlerle kendi yollarının da doğru olduğunu ifade etmeye çalışıyorlardı. Peygamberimizin teklif ettiği dünya görüşü ile kendi şirk sistemleri arasında benzerlik oluşturmaya ve böylece peygamberimizi kendi yollarına razı etmeyi denediler. Peygamberimiz şirk ile tevhidin asla aynı olmadığını, şirkin toplumu felakete / ateşe götürürken kendi davetinin cennete / huzura / kurtuluşa götürdüğünü ifade etti; 39-43- “Ey kavmim! Bu dünya hayatı sadece kısa vadeli / geçici bir hazdır / kazanımdır. Ahiret ise kesinlikle karar kılınacak (devamlılığı / sürdürülebilirliliği / sürekliliği olan) yerdir. Her kim bir kötülük yaparsa, ona sadece yaptığının karşılığı kadar bir ceza verilir. Ama erkek olsun, kadın olsun, her kim mümin olarak ıslah edici eylemlerde bulunursa, işte onlar, orada hesapsızca rızıklanmak üzere cennete girerler. Ey kavmim! Benim için nasıl bir hal ki / ne biçim iş bu, ben sizi kurtuluşa çağırıyorum fakat siz beni ateşe çağırıyorsunuz. Siz beni Allah’ı inkâr etmeye ve hem de (tanrısal bir nitelik taşıdığı) hakkında hiç bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya davet ederken ben ise sizleri Azîz (mutlak galip, çok güçlü) ve Gaffâr’a (çok bağışlayıcı olan Allah’a) çağırıyorum. Kesinlikle sizin beni çağırdığınız şey ne dünyada ve ne de ahirette kendisine çağrılmaya layık bir şey değildir. Zaten muhakkak ki dönüşümüz de Allah’adır. Ve muhakkak ki haddi aşanlar, cehennem ashâbının ta kendileridir.” (Mü’min Suresi 39-43) Hz.Muhammed’in@ Mekke müşrik ileri gelenlerine verdiği karşılık ile aşağıdaki dersler verilir; 1-Uzun vadeli politika yapılması gerektiği ve günü birlik politikalardan vazgeçilmesi gerektiği, 2- İyilik, güzellik ve islah edici eylemleri içine alan politikalar geliştirilmesi gerektiği, 3- Arabistan’ın, özelde ise Mekke’nin içinde bulunduğu durumun vahim olduğu ve giderek ateşe sürüklendiği ve bu nedenle kurtuluş reçeteleri üzerinde çalışılması gerektiği, 4- Kurtuluş için Allah’a dönülmesi, Allah için insanlara faydalı şeylere yönelinmesi gerektiği, 5- Halk için hiçbir faydayı ve iyiliği düşünmeyen kabileci şirk sistemini ve bu sistemin sahiblerini yani ortaklarını / yerli işbirlikçilerini / şeriklerini / rablerini terk etmek gerektiği. Hz.Muhammed@ bu vurgularını yaptıktan sonra bir gün bu söylediklerini bir bir hatırlayacaklarını ve kendisinin sadece önlerindeki tehlikeyi haber verdiğini belirterek sözlerini tamamlar. 44- “Ve bir gün gelecek, bu sözlerimi bir bir hatırlayacaksınız. Bense sorumluluğuma ilişkin hükmü Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah, kullarını en iyi görendir” dedi. (Mü’min Suresi 44) 23.3. Ebu Talip’in Vefatı Sonrası Hz.Muhammed’in ve Müminlerin Moral İhtiyacı Ebu Talip vefat ettikten sonra Hz.Muhammed’in@ yalnızlığı, korumasızlığı izahtan varestedir. Bu durumda onun ve etrafındaki müminlerin moral ve motivasyona ihtiyacı vardır. Bundan sonraki hayatlarında başlarına ne tür felaketler geleceğini tahmin etmek oldukça kolaydır. Cenab-ı Hak elçisine ve müminlere mucizevi bir ihbar olarak kendilerini Mekkeli müşrik azgınların tuzaklarından koruyacağını Hz.Musa’yı @ Firavunun tuzaklarından koruması metaforunda bildirir. Ayrıca Mekkeli müşrik azgınların gelecekte çok büyük bir yıkımla yıkılacaklarını, esas felaketlerin onların başına geleceğini ahirette karşılaşacakları azap metaforu ile işaret eder. 45- 52- Sonra Allah onu (Musa’yı) kavminin kurdukları çirkin tuzaklardan korudu. Firavun’un ehlini (yakınlarını) ise azabın en kötüsü ile kuşattı, Ateş! Onlar sabah akşam (daima) ona (ateşe) arz olunurlar. Son saat gelip çattığında: “Firavun’un ehlini (yakınlarını) azabın en şiddetlisine sokun!” (denilecek.) Onlar ateş içinde birbirleriyle tartışırlarken, zayıf olanlar, büyüklük taslayanlara: “Şüphesiz bizler size uyan kimseler idik. Şimdi siz bizden, ateşten bir bölümü savabiliyor musunuz?” derler. Büyüklük taslayanlar: “Şüphesiz hep beraber onun içindeyiz. Şüphesiz Allah, kullar arasında hükmünü vermiştir” dediler. Ateş içindeki kimseler, cehennem bekçilerine: “Rabbinize dua edin de bir gün olsun bizden azaptan hafifletsin” dediler. Onlar (Bekçiler): “Size Elçileriniz açık kanıtları getirmediler miydi?” diye sorarlar. Onlar: “Evet (getirmişlerdi)” derler. Onlar (Bekçiler): “Öyle ise kendiniz dua edin” derler. Kâfirlerin duası sadece şaşkınlıktadır (boşa çıkmıştır). Şüphesiz Biz Elçilerimize ve iman etmiş kişilere şu dünya yaşamında ve şahitlerin kalktığı (şahitlik edecekleri) günde (kıyamette) kesinlikle yardım ederiz. O gün zalimlere özür dilemeleri fayda vermez. Ve onlara lânet vardır, yurdun en kötüsü de onlar içindir. (Mü’min Suresi 45-52) Cenab-ı Hak, Mü’min Suresinin müteakip ayetlerinde müminlere ve elçisine mücadelelerinde sağlam durmaları için moral vermeye devam eder. Bu minvalde olmak üzere O, Hz.Musa’ya @ rehberlik etmek için Kitabı inzal etmesi ve Hz.Musa’dan @ sonra İsrailoğullarının bu ilahi öğretiye mirasçı kılınması gibi Hz.Muhammed’in@ de mücadelesi boyunca kendisine rehberlik edecek kitaba muhatap olacağını ve daha sonra ise müminlerin bu rehber kitabın mirasçısı olacaklarını bildirir. Bu mücadelenin sonunda mutlaka zafere erişileceği taahhüdünün kesinlikle kaçınılmaz bir gerçek olduğunu belirtir. Bu nedenle hem elçisinin hem de müminlerin sabretmeleri / kesintisiz bir mücadele yürütmelerini / yılmamalarını emreder. Bu yolda mücadele ederken hataların da yapılacağı ama hatayı farkeder etmez hemen geri dönülmesi gerektiği, hemen Kendisine sığınılmasını, O’na hamd ederek / yönelerek tesbih etmelerini ve hatalardan dolayı da bağışlanma dilemelerini öğütler. Hz.Muhammed’e@ siddetle karşı çıkanların aslında içlerinde taşıdıkları kibir ve gurur nedeniyle bu şekilde davrandıklarını ifade eder. 53–56- Ve andolsun ki Biz, temiz akıl sahiplerine bir yol gösterici ve bir hatırlatma olmak üzere Musa’ya “rehber olarak Kitabı” verdik ve İsrailoğullarını o kitaba mirasçı kıldık. O halde sabret. Şüphesiz Allah’ın vaadi haktır. Günahın için affedilmeyi iste ve akşam sabah (her zaman) Rabbini hamd ile tesbih et. Şüphesiz kendilerine gelmiş kesin bir delil ve yetki olmaksızın, Allah’ın ayetleri hakkında mücadele edenler, göğüslerinde taşıdıkları ancak hiçbir zaman erişemeyecekleri bir üstünlük özentisi nedeniyle sana karşı çıkmaktadırlar. Artık sen onlara karşı Allah’a sığın. Şüphesiz O, en iyi işiten ve en iyi görendir. (Mü’min Suresi 53-56) Mekke müşrikleri hesap vermeye inanmıyorlardı. Zira onlar yaptıklarının hesabını vermeye yanaşmıyorlardı. Hem yönetim olarak halka hesap vermeye yanaşmıyorlar hem de yaptıkları kötülüklerin hesabının bu dünya hayatında gerçekleşmese dahi diğer bir alemde sorulacağını reddediyorlardı. Bunun gerekçesi olarak daha önce ifade edildiği gibi zenginlikleri ve üstünlüklerinin Cenab-ı Hakk’ın kendilerini seçmesinden kaynaklı olduğunu kabul ediyorlardı. Bu nedenle hesap günü olsa da kendilerinin hesaba çekilmeyeceklerini iddia ediyorlardı. Diğer taraftan yerlerin ve göklerin, kıyamet günü bozulmasını, yok edilmesini ve yeniden inşa edilmesini imkânsız görüyorlardı. Buna paralel olarak halihazırdaki Mekke’deki şirk iktidarının da yıkılıp yerine yeni bir düzenin / sistemin/ yönetim yapısının kurulacağını reddediyorlardı. Tıpkı kozmik kıyameti inkâr edip imkânsız olarak görmeleri gibi dünyevi iktidarlarının yıkılmasını da imkânsız olarak görüyorlardı. Halbuki Cenab-ı Hak için ne yerlerin ve göklerin yaratılmasında ne de insanların yaratılmasında herhangi bir zorluk yoktur. O bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece “ol” der. O, “ol” dediği anda o şey oluverir. İnsanlar da önce bir damla su iken varlık dünyasına çıkarılmadı mı? İnsanoğlunun yaşam ihtiyaçları doğumundan ölünceye kadar yine Allah tarafından sağlanmıyor mu? Bu nimetler amaçsız mıdır? Ayrıca kör ile gören bir olmadığı gibi iyi insan ile kötü insan bir midir? Adalet ve zulüm aynı mıdır? İnsanın tercihlerinin, yaptıklarının bir sonucu olmayacak mıdır? Allah bütün kullarına karşı merhametli ise mazlum kullarının hakları, iyi insanların iyiliklerinin karşılığı verilmeyecek midir? Zalim kullarını da yaptıkları zulümlerden vazgeçirmek için rahmetinin gereği olarak Rabbimiz uyarmayacak mıdır? 57-68-Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Ama insanların çoğu bilmiyorlar. Kör ile gören eşit olmaz. İman edip salih amel işlemiş olanlar ve kötülük yapanlar da eşit değildir. Ne kadar da az düşünüyorsunuz? Şüphesiz o Saat (kıyamet kopuş anı) elbette gelecektir. Onda hiç şüphe yoktur. Fakat insanların çoğu inanmıyorlar. Sizin Rabbiniz: “Bana yalvarın, dua edin ki size karşılık vereyim. Şüphesiz Bana ibadet / itaat etmekten büyüklenen kimseler yakında horlanmış olarak cehenneme gireceklerdir” dedi. Allah, içinde dinlenesiniz diye geceyi, göz açıcı bir aydınlık olarak da gündüzü sizin için kılandır. Şüphesiz Allah insanlara karşı bir lütuf sahibidir. Velâkin insanların çoğu şükretmezler (karşılığını ödemezler). İşte, her şeyin yaratıcısı Rabbiniz Allah budur. O’ndan başka ilah yoktur. O halde nasıl oluyor da döndürülüyorsunuz? İşte Allah’ın ayetlerini bile bile inkâr eden kimseler böyle çevriliyorlar. Allah, sizin için yeryüzünü bir karargâh, göğü de bir bina yapan, size şekil veren –ki şekillerinizi ne de güzel kılmıştır– ve sizi temiz şeylerden rızklandırandır. İşte O, Rabbiniz Allah’tır. –İşte, alemlerin Rabbi olan Allah ne cömerttir! – O, diridir, ondan başka ilah yoktur. Bu nedenle, dini sadece O’nu halis kılarak O’na dua edin. Hamd / övgü / yönelim yalnız alemlerin Rabbi Allah’adır. De ki: “Bana Rabbimden apaçık deliller geldiği zaman, şüphesiz ben, o, sizin Allah’ı bırakıp taptıklarınıza ibadet / itaat etmekten kesinlikle men edildim ve ben alemlerin Rabbine teslim olmakla emrolundum. O, sonra güçlü kuvvetli bir çağa erişmeniz, sonra da ihtiyarlar olmanız, adı konmuş bir süreye ermeniz ve de aklınızı kullanmanız için sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alekadan (embriyodan) yaratandır. –Sonra O, sizi bebek olarak çıkarır. Sizden kimi de daha önce vefat ettiriliyor. – O, yaşatır ve öldürür. Artık O, bir emir gerçekleştireceği zaman ona sadece “ol!” der de o, hemen olur. (Mü’min Suresi 57-68) Ebu Cehil ve avanesinin halkı aldatmak (Firavun ve Haman metaforunda) için ilahi söylemlere benzer olarak ürettikleri söylemler, yüksek idealler ve hedefler içeren politikalar işe yaramıştır. Ebu Talip’in vefat etmeden önce söylediği sözlerden etkilenen bazı Mekke müşrik ileri gelenleri Ebu Cehil’in yaptığı bu propagandalar sonucunda tekrar aldanmış ve şirk düşüncesine tekrar döndürülmüşlerdir. Mekkeli müşrikler ölüm anının getirdiği içe dönme ve söylenen sözlerin yarattığı derin etkilenmeden kurtularak yeniden peygamberimizin getirdiği ilahi öğreti ile mücadele etmeye başlamışlardır. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, onları ahiretteki cehennem azabı ile tehdit eder. Hz.Muhammed’i@ ve müminleri de mücadelelerinde sabırlı ve kararlı olmalarını emreder. Öyle ki, liderleri olan Hz.Muhammed’in@ vefat etmesi durumunda bile mücadelelerini bırakmamalarını ister. Eninde sonunda onların yaptıklarının cezasını mutlaka göreceklerini bildirir. Bu cezanın bir kısmı bu dünya da bir kısmı da öbür dünya da olsa da cezalarının mutlaka tam olarak verileceğini deklare eder. Tehdit edilen azabın hak olduğu yani Kendi (Cenab-ı Hak) taahhüdü olduğu ve sonunda mutlaka gerçekleşeceğini ifade eder. Böylece ahiret azabı gibi dünya da da zalimlerin mutlaka azaba çarptırılacağını belirtir. Onların eninde sonunda yenilip bozgun, aşağılanma ve yıkılış azabını tadacaklarını ve halkın da tevhidi dünya görüşünün öngördüğü sistemi zorunlu olarak kabul edeceğini bildirir. Bu hususlar yine Hz.Musa @ kıssasının devamındaki metaforlarla işaret edilir; 69- 77- Allah’ın ayetleri hakkında mücadele edenlere / tartışanlara bakar mısın? (Haman’ın ürettikleri söylemlerle) Nasıl da aldatılıyorlar? Kitabı ve Elçilerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar elbette ileride bileceklerdir. Onlar, boyunlarında halkalar ve zincirlerle sürüklenecekler. Onlar kaynar suya sokulacaklar, sonra da ateşte tutuşturulacaklar (yakılacaklar). Sonra onlara: “Sizin Allah’ı bırakıp da şirk koşmuş olduğunuz şeyler nerede?” denir. Diyecekler ki: “Onlar bizden uzaklaştılar. Biz taptıklarımızın bir hiç olduğunu şimdi anladık.” Allah, kâfirleri işte böyle dalâlette bırakır. İşte bu, sizin yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve azmanız sebebiyledir. Ebediyyen orada kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Artık kibirlenenlerin kalacakları yer ne kötü. Artık sen sabret, şüphesiz Allah’ın vaadi haktır, gerçekleşecektir. Artık onlara yapıp durduğumuz tehdidin bir kısmını sana göstersek de veya seni vefat ettirsek de onlar, nasıl olsa bize döndürüleceklerdir. (Mü’min Suresi 69-77) Cenab-ı Hak söz verdiği azabın mutlaka geleceğini bildirir ancak bunun vaktini bildirmez. Bu konuda şunları bütün insanların bilmesini ister; “Vaad edilen azabın gelme vaktini insanlar belirleyemez, elçilerin elinde de böyle bir yetki, güç ve kudret yoktur. Bu konuda tek yetkili ancak Allah’tır. Bu nedenle Allah’ın müminlere vaad ettiği zaferi ve müşrikler için de vaad ettiği yıkım azabının hemen gelmesini Hz.Muhammed’den@ talep etmeyin. O’nun elinde bir şey yoktur. Ne zaman Allah emrederse iste o zaman bu vaad gerçekleşecektir. Geçmiş toplumların bıraktıkları kalıntılar ve onların tarihsel hikayelerini dikkate alır ve iyi incelerseniz o takdirde bu vaadin boş olmadığını, sonunda mutlaka gerçekleşeceğini görürsünüz. Hem de o yıkıma uğramış toplumlar Mekke toplumundan çok daha güçlü, gelişmiş, mamur, zamanının süper gücü ve çok büyük toplumlar olmasına rağmen yıkılıp gitmişlerdir.” 78-85-Andolsun ki, Biz senden önce nice Elçiler gönderdik. Onlardan kimini sana anlattık kimini de anlatmadık. Hiçbir Elçi, Allah’ın izni olmaksızın bir ayet / mucize getiremez. Artık Allah’ın emri gelince de hak ile gerçekleştirilir. Batılcılar, işte burada hüsrana uğradılar. Allah, onlardan bir kısmına binesiniz diye sizin için hayvanları kılandır (yaratandır). Onların bir kısmından da yiyorsunuz. Sizin için onlarda daha nice menfaatler vardır. Gönüllerinizdeki arzulara onlara binerek ulaşırsınız. Ve siz, onların ve gemilerin üzerinde taşınırsınız. Allah size ayetlerini gösteriyor. Peki, şimdi Allah’ın ayetlerinden hangisini inkâr edersiniz? Yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş bir bakmazlar mı? Onlar kendilerinden hem daha çok hem de kuvvetçe ve yeryüzündeki eserlerinin sağlamlığı bakımından daha çetin idiler. Öyle iken kazandıkları şeyler, kendilerine fayda sağlamadı. Ne zaman ki Elçileri onlara açık bilgilerle / delillerle geldi, onlar kendilerinde bulunan bilgiye güvenerek şımarıklık ettiler (onlarla alay ettiler). Fakat o alay ettikleri şey onları kuşatıverdi. Sonrasında ise hışmımızı / çetin azabımızı görünce: “Allah’ın birliğine inandık ve O’na şirk koştuğumuz şeyleri inkâr ettik” dediler. Dediler ama hışmımızı / azabımızı gördükten sonra iman etmeleri kendilerine fayda vermedi. Allah’ın, kulları hakkındaki sürüp giden kanunu budur. İşte o kâfirler bu noktada hüsrana düştüler. (Mü’min Suresi 78-85) Ebu Talib ölüm döşeğinde iken Haşimoğullarına ise şöyle vasiyet etmiştir; “Muhammed’in sözlerini dinlediğiniz ve emirlerini yerine getirdiğiniz sürece huzur ve emniyette olacaksınız. Onun için O’na tabi olun ve O’na yardım edin. Bu şekilde daima doğru yolda olacaksınız” ([2] ) Ebu Talib son demlerinde yeğeni Hz.Muhammed’e ve kardeşi Hz.Abbas’a şöyle vasiyet etmiştir: “Evladım, ben öldükten sonra Beni Neccar’ın yakınlarının (anne tarafından dedesinin ailesi) bulunduğu Medine’ye git. Zira onlar kendi akrabalarını korumakta herkesten ileridir.” ([3] ) 23.4. Hz.Hatice’nin Vefatı Ebu Talip’in ölümüyle önemli bir destekçisini kaybeden ve ayrıca amcasına yönelik sevgi ve saygısı nedeniyle onun ölümüne çok üzülen peygamberimiz, amcasının acısını unutamadan daha büyük başka bir üzüntü ile sarsıldı. İnsanlar arasındaki en büyük dostu, yardımcısı, sığınağı ve sevgilisini kaybetti. Hz. Hatice vefat etti. Onun vefatı ile peygamberimiz, aşağılandığı, dışlandığı, saldırıya uğradığı zaman yanında huzur bulduğu sığınağını, can yoldaşını, sevgilisini kaybetmişti. Ebu Talip ve Hz.Hatice’nin vefatları müminleri de çok üzdü. Bu nedenle o sene ‘Hüzün yılı’ olarak isimlendirildi. Ebu Talip’in vefatından sonra son derece düşman olmasına rağmen kabile asabiyesi ve vasiyet gereği Ebu Leheb’in peygamberimizi korumaya aldığını görüyoruz. Öyle ki peygamberimize kötü davranan İbnül Gaytalayı tokatlayacak kadar savunuyordu. Fakat bu durum Mekke müşriklerini endişeye sevketmişti. Zira kabile asabiyesine bağlı olarak Ebu Leheb’i de kaybetme korkusuna kapılmışlardı. Ebu Leheb’in peygamberimiz üzerindeki korumasını kaldırması için çeşitli tezgahlara başvurdular ve bir süre sonrada Ebu Leheb’in onu korumadan vazgeçmesini sağladılar. Ebu Leheb’in korumayı kaldırması sonucunda Mekke müşrik ileri gelenlerinin peygamberimize karşı davranışları giderek kötüleşti. Ebu Talip’in hayatı boyunca koruma kanatları altında dokundurtmadığı yeğenine Kureyş, bin bir türlü eziyetleri yapmaya başladı; Kureyş ayak takımından bazılarının onun yolunu kesip hakaretler yağdırması, Ebu Cehil magandasının onun başından aşağıya toprak / pislik dökmesi vb. eziyetler bunlara verilecek örneklerdir. Ancak bütün eziyetlere rağmen yukarıda açıklanan sebeplerle, peygamberimizi ortadan kaldırma girişimlerine rastlamıyoruz. Ta ki hicrete yakın bir zamana kadar. [1] ) Not: Kule yapılması için kullanılan “sarh “ kelimesi “yüksek değerli, halk tarafından beğenilecek güzel sözler, söylemler ve propaganda” gibi anlamları da içinde barındırdığından bu anlamalar kinaye olarak alındı [2] ) İbn Sad [3] ) İbn Sad 23.5. Taife Gidiş Mekke müşrik ileri gelenlerinin peygamberimize karşı kötü davranışları canına kastetmese de canından bezdirircesine artmıştı. Diğer taraftan onlar kendilerini artık o kadar güçlü görüyorlar, o kadar baskı kuruyorlardı ki, Mekke’nin arafta / arada kalmış kimselerinden hiçbir ses çıkmadığı gibi peygamberimizin safına yeni katılımların olmasından da ümit kesilmişti. Peygamberimiz artık şunu iyice anlamıştı; Mekke’de yapacak bir şey kalmamış, Mekke’deki tevhidi dünya görüşü hareketi tıkanma noktasına gelmiştir. Bu nedenle peygamberimiz amcası Hz. Abbas’ın önerisi ile gerek sığınma gerekse de yeni harekât merkezi olarak Taif’i belirlemeyi düşündü. Taif’in böyle bir merkez olarak belirlenmesinin önemli nedenleri vardı. Şöyle ki; Taif’e egemen olmak, Mekke’yi kuşatmak demekti. Taif’te iki büyük kabile vardı. Bunlar Malik ve Ahlaf kabileleriydi. Taif’in yönetimi bu iki kabilenin temsilcileri tarafından yürütülüyordu. Bu kabilelerle, Kureyş arasında büyük bir rekabet vardı. Bu öyle bir rekabetti ki, Ebrehe’nin ordusuna rehberlik yapacak kadar ölümüne bir rekabetti. Onlar Kabe’nin yıkılmasını ve Kureyş’in yok olmasını istemişlerdi. Ebrehe’nin bunu yapması halinde kendileri Kureyş’in yerine geçerek bölgenin ticaret merkezi olmayı hedeflemişlerdi. Peygamberimiz Taif’in bu iki kabilesinden birisinin desteğini alması durumunda, diğerinin de desteğini sağlayabileceğini ve böylelikle Kureyş’e karşı önemli bir güç elde edebileceğini düşünmüş olmalı. Ayrıca, Ahlaf kabilesinin eşrafı, peygamberimizin amcası Abbas’ın yakın dostlarıydı. Taif yürüyüşle Mekke’ye iki günlük mesafede bir yerdir. Mekke’den gizlice çıkan peygamberimiz dikkat çekmemek için Taife yaya olarak gitti. Yanına da sadece evlatlığı Zeyd’i aldı. Taif’te kaldığı bir aylık süre içerisinde Ahlaf kabilesinin ileri gelenleriyle birçok kez görüşmelerde bulundu. Onları şirk ideolojisini terk etmeye ve tevhidi dünya görüşünü kabul etmeye davet etti. Fakat Ahlaf kabilesi ileri gelenleri Kureyş’i karşılarına almaktan ve onlarla savaşmaktan çekindiler. Peygamberimizin etrafındaki güçlerin yetersiz ve kendi desteklerinin de Kureyş’i yenmeye yetmeyeceğini ifade ettiler. Ayrıca onların rahatları yerindeydi ve başlarını da belaya sokmak istemiyorlardı. Bu nedenlerle Hz. Muhammed’in @ teklifini reddettiler. Onlar o kadar korkaklardı ki, sadece teklifi reddetmekle kalmadılar, gelecekte Kureyş’in hışmından korktukları için peygamberimizle yaptıkları görüşmelerin gizli tutulmasının kendilerine zarar vereceği endişesi ile peygamberimize son derece kötü ve zalimane davrandılar. Daha da kötüsü O’na bu teklifi nedeniyle yapacakları eziyetlerle, Kureyş’in yakınlığını kazanacaklarını umdular. Peygamberimiz şehri terk ederken Taif’in köle ve çocuklarını kışkırtıp onu taşlattılar. O ve evlatlığı Zeyd’in her tarafı yaralandı ve kan revan içerisinde Taif’in dışında bulunan Utbe bin Rebia’nın bağına sığınarak taşlamadan ancak kurtulabildiler. Peygamberimiz yaşadığı acılar nedeniyle orada Cenab-ı Hakk’a iltica ederek şu duayı yaptı; “Ya Rabbi! Güçsüz ve çaresiz kaldığımı, halk nazarında hor görüldüğümü yalnız sana yakınıyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Sen ezilenlerin, hor görülenlerin Rabbisin. Sen benim Rabbimsin. Ya Rabbi! Sen beni kimlerin eline bırakıyorsun? Beni sertlik ve zorbalık içinde karşılayan bir yabancıya mı? Yoksa, davamda bana etki yapacak bir düşmana mı? Yeter ki bunlar bana gazabın nedeniyle olmasın. Eğer bunlar gazabın nedeniyle değilse, çektiklerimin hiçbirine aldırmam. Üzerime çöken bu musibet ve eziyetler, şayet senin bana karşı bir gazap ve öfkenden gelmiyorsa, ben bunların hiçbirine aldırış etmem; hepsine gönülden tahammül ederim. İnanıyorum ki, Senin afiyetin bana karşı geniştir. Ya Rabb! Bana yönelik gazabından yahut bana musallat olacak öfkenden kaçıp, her işi bir düzene koyan ve karanlıkları aydınlığa boğan ilâhi nuruna sığınıyorum. Hoşnut kalacağın kadar Sana memnuniyetimi sunuyorum. Sen her türlü tevbe ve istiğfara layık olansın. Kuvvet ve kudret ancak Senindir.” ([1] ) 23.6. Taif Dönüşü Nahle Vadisinde Ecnebilerle Görüşme Peygamberimiz ve Zeyd, Taif’ten Mekke’ye dönerken Nahle vadisindeki bir konaklama yerinde gecelediler. ([2] ) onlar, o gece aynı konaklama yerinde konaklayan ve büyük bir ihtimalle Medine Yahudileri ile bağlantısı olan ecnebilerle / yabancılarla / cinlerle -ki bunların içlerinde Yahudilerinde bulunduğu Medineli Hazreçliler olması kuvvetle muhtemeldir- buluştular. Cenab-ı Hak, elçisinin duasına hemen icabet etmiş ve onu yalnız bırakmayacağını, onu destekleyeceğini göstermek için bu ecnebi yolcuların peygamberimizle buluşmasını takdir etti. Onların kalbini peygamberimize karşı yumuşattı. Söz konusu ecnebiler, peygamberimizden yaşadığı serüveni ve getirdiği dünya görüşünü dinlediler. O, onlara tevhidi dünya görüşünün esasları konusunda Kur’an’dan pasajlar okudu. Onlar okunan pasajlardan çok etkilendiler ve hemen peygamberimizin mesajını kabul ettiler. Kur’an’ın bize haber verdiği üzere, onlar peygamberimizin kendilerine sunduğu ilahi sistemi kendi kavim ve kabilelerine de sundular ve kendi kabilelerini de Hz. Musa’ya indirilen sistemin bir benzeri olan bu yeni sistemi kabule davet ettiler. Fakat sureden anlaşıldığı kadarıyla bu olay bir süre gizli tutulmuştur. Bu durum, daha sonraki bir zamanda Mekke müşrik ileri gelenlerinin hiç farkında olmadıkları bir şekilde aleyhlerine bir gelişme olduğuna delil olarak anlatılır. Bu görüşme açık edildiği zamanda bile görüşmenin tarafı olan ve aralarında Yahudilerin de bulunduğu Medineli topluluğa “cinler / ecnebi / yabancılar” denilerek kimlikleri saklı tutulmuştur. Nahle vadisindeki konaklamadan sonra peygamberimiz ve Zeyd yolculuklarına devam ettiler. Mekke'ye yaklaştılar fakat giremediler. Zira peygamberimiz Taif’te Mekkelilere karşı bir ittifaka girişmiş ve onun bu ittifak girişimi başarısız olmuştu. Onun bu hareketi Mekkeliler tarafından cezasız bırakılmayacaktı. O, adeta başarısız bir darbe girişiminde bulunduğundan şimdi çok kötü bir pozisyondaydı. Fakat bütün olumsuzluklara rağmen gidebileceği yer olarak Mekke’den başka bir yer de yoktu. Mekke yakınındaki bir dağda üç gün kaldılar. Bu süre içerisinde Peygamberimiz, Uraykıt ([3] ) adındaki Mekkeli bir kişiye rastladı. Onunla konuşup anlaşarak onu gizlice Mekke'ye gönderdi ve kendisini himayesine alarak Mekke’ye girmesinin sağlanması hususunda bazı kabile reisleri ile görüşmesini istedi. Uraykıt, önce Ahnes b. Şerik ile daha sonra Süheyl b. Amr’la görüştü ve peygamberimizin himaye teklifini onlara sundu. Fakat her ikisi de himaye teklifini, Mekke müşrik ileri gelenlerinin gazabına uğramamak için reddettiler. Hz. Muhammed@, bu kez Uraykıt’ı boykotun kaldırılmasında önemli rol oynayan Mut’im b. Adiyy’e gönderdi ve himaye teklifini yaptırdı. Mut’im b. Adiyy peygamberimizin himaye teklifini kabul etti. Müşrik olmasına rağmen onun bu teklifi kabul etmesi kendisine birçok avantaj sağlayacaktı. Şöyle ki Mut’im b. Adiyy’in bağlı olduğu Nevfeloğulları’na, Mekke kabileleri ile olan rekabette kenarda köşede kalmış olan pozisyonunu düzeltme imkânı doğabilirdi. Şöyle ki himaye nedeniyle Nevfeloğulları da Kureyş içerisinde söz sahibi olmayı diğer bir ifade ile Mekke’deki sorun / sorunların çözümü hususunda masanın bir tarafına oturmayı garantilemiş olacaktı. Mut’im, hemen altı oğlunu kılıç kuşandırıp peygamberimizi himayesine / korumasına almaya gitti. Peygamberimiz Mut’im b. Adiyy’in yani Nevfeloğullarının himayesinde Mekke’ye girebildi. O doğruca Kabe’ye gitti, iki rekat namaz kılıp dua ettikten sonra evine gitti. Mut’im b. Adiyy ise olayı izlemekte olan Mekke müşrik ileri gelenlerine Muhammed’i@ himayesine / korumasına aldığını ilan ettikten sonra bu himayesine karşı çıkacak olanlarla çarpışmaktan çekinmeyeceğini haykırdı. Bunun üzerine Ebu Cehil Mut’im b. Adiyy’e “Himayeci mi? Yoksa Muhammed’e@ tabi mi olduğunu?” sordu. Mut’im b. Adiyy ise “sadece himayeci” olduğunu söyledi. Ebu Cehil ise çarpışmayı göze alamadığı ve işin ciddi olması nedeniyle vaziyeti kurtarmak için “Senin himayene aldığını, biz de himayemize aldık!” dedi. Böylece peygamberimizin Taif’e gitmesi ve oradakilerle müttefiklik yapma girişimlerinden dolayı herhangi bir ceza almasının önüne geçilmiş oldu. Hz.Muhammed@ Taif’ten Mekke'ye döndükten sonra evine kapandı ve olup-bitenleri değerlendirmeye çalıştı. İçine düştüğü durum, müminlerin nazarında da çok büyük bir prestij kaybıydı. Peygamberimiz için de bu durum çok büyük bir bunalımdı / yıkımdı. Siyasi olarak bakılırsa, bu prestij kaybının telafisi oldukça güç olacaktı. Uzun süre bu bunalım devam etti. Fakat Cenab-ı Hak onu tekrar teselli etti ve yol gösterdi. Zira bir müddet sonra Taif dönüşünde Nahle vadisinde karşılaştığı yabancıların mümin oldukları ve kabilelerini de ilahi öğretiye davet ettikleri haberi Mekke’ye ulaşmıştı. Bu haber, Hz.Muhammed@ ve müminler için yeni bir ümit ışığı idi. Cenab-ı Hak, elçisinin Taif dönüşü yaptığı duasına icabet etmiş ve gaybi yardımlarını gönderiyordu. Mekkeliler bu durumdan oldukça rahatsız oldular. Fakat yine de bu gelişmeyi itibarsızlaştırmak için iman etmiş olan kimliği belirsiz (cin metaforu) yabancı kişilerden birisinin Yahudi olması ve Medinelilerin Hz.Muhammed’e@ iman etmesini küçümsemişlerdir. Onlar bu küçümsemelerini şöyle yaptılar; “şayet bu ilahi öğretinin önerdiği sistem çok faydalı olsaydı, kendilerinin hiç kimseye bırakmadan hemen alıp uygulayacaklarını, fakat öyle olmadığını, bu nedenle de başka kabilelerin bu sistemi kabul etmelerinin onlara hiçbir faydasının olmayacağını” iddia ettiler. Cenab-ı Hak ise onların bu küçümseyici ve alaycı tavırlarına karşı cevabı Ahkaf Suresinin ilk kısmında verdi. Onlara ülkede / yeryüzünde yaratılan her şeyin (toplumlar dahil) belirli bir süre için yaratıldığını, eceli gelince onların sonunun geleceğini ve dolayısıyla bu kuraldan Mekke şirk yönetiminin istisna olmadığını bildirerek onların da sonlarının geldiğini bildirdi. Ayrıca zaten taptıkları güçlerin / ortakların kendileri için hiçbir fayda sağlamayacağı ve asla kendilerine yardım etmeyeceğini belirtti. Hatta Mekke’nin kıyameti koptuğunda ve insanların ilahi öğreti etrafında toplanıp tevhit sağlandığında, o ortakların hemen saflarını değiştirerek islami yönetimin saflarına geçeceğini de haber verdi. Bunun tarih boyunca hep böyle olduğunu ve tüm elçilerin bunu yaşadığını belirtmek için Hz.Muhammed’in@ kendisinin ilk olmadığını deklare ettirmesi ile bildirdi. Ayrıca Yahudilerden birisinin bu mesajı kabul etmesini küçümsemek yerine bunu önemsemeleri gerektiği belirtildi. Zira bu işin burada kalmayacağını kibirleri nedeniyle mesajı kabul etmemelerinin kendilerine pahalıya patlayacağını da bildirdi. Dahası bu olayın iyilik ve güzellik isteyen herkesin bir araya geleceği ve birbirlerini destekleyeceklerinin de en önemli göstergesi olduğunu görmelerini ve ders alarak geç olmadan onlardan önce hidayete ermelerini istedi. Rahman Rahim Allah Adına 1 – Hâ, Mîm. Bu kitabın indirilişi, Azîz, Hakîm Allah’tandır. Biz gökleri, yeryüzünü ve ikisi arasındakileri ancak “hakk” ile ve “adı konmuş bir süre” ile yarattık. Şu inkâr eden kimseler ise uyarıldıkları şeylerden / uyarılmaktan yüz çevirenlerdir. De ki: “Allah’ı bırakıp da yakardığınız şeylere bakar mısınız? Yeryüzünde neyi yaratmışlar? Gösterin bana! Yoksa onların göklere ortaklıkları mı var? Eğer doğru kimseler iseniz bundan (Kur’an’dan) önce size indirilmiş bir kitap veya bilgi kalıntısı varsa onu bana getirin.” Allah’ı bırakıp kıyamet gününe kadar kendisine hiçbir cevap veremeyecek olan kimselere dua eden kimseden daha sapık / şaşkın kim olabilir? Üstelik onlar (tapılan kimseler), o kimselerin yalvarışlarından habersizdir. İnsanlar bir araya toplandığı zaman da onlar (taptıkları kimseler) kendilerine düşman olurlar. Onların kendilerine tapmalarını da inkâr ederler. Bizim âyetlerimiz kendilerine apaçık okunduğu zaman inkâr eden şu kimseler, kendilerine gelen “hakk” için: “Bu apaçık bir büyüdür” dediler. Yoksa “Onu (Kur’an’ı), o (Muhammed) uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Eğer onu ben uydurmuşsam bana Allah’tan gelecek cezayı savmaya güç yetiremezsiniz (beni Allah gibi cezalandıramazsınız). O, sizin neyin içine atıldığınızı / nasıl bir taşkınlık içine girdiğinizi daha iyi bilir. Sizinle benim aramda tanık olarak O yeter. Ve O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” De ki: “Ben elçilerden ilk ortaya çıkan biri değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmiyorum. Ben sadece bana vahyedilene tabi oluyorum. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.” De ki: “Gördünüz mü (hiç düşündünüz mü)? Eğer o (Kur’an) Allah tarafından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz, bununla birlikte İsrailoğulları’ndan bir şahit de onun bir benzeri üzerine tanık olup da inanmışsa, siz de büyüklük tasladıysanız … Şüphesiz ki, Allah zalimler topluluğuna hidayet / kılavuzluk / rehberlik etmez.” İnkâr etmiş olan kişiler, iman etmiş kişiler için: “Eğer bir hayır olsaydı, onlar, ona inanma konusunda bizim önümüze geçemezlerdi” dediler. Bu söylemle maksatlarını erişemeyince de: “Bu eski bir uydurmadır / yalandır” diyeceklerdir. Bundan (Kur’ân’dan) önce de bir önder ve rahmet olarak Musa’nın kitabı vardı. İşte bu (Kur’an) da zulmeden kimseleri uyarmak, iyilik-güzellik üretenleri müjdelemek için Arap lisanı üzerine ve (Musa’ya verilen kitabı) tasdik eden bir kitaptır. “Rabbimiz Allah’tır” deyip, sonra da dosdoğru olan kişiler için hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. İşte onlar cennet halkıdır. Yaptıklarına karşılık orada ebedi kalacaklardır. (Ahkaf Suresi 1-14) Yabancı / ecnebi / cinlerden olanların peygamberimize hemen iman etmelerini Mekkeli müşrik ileri gelenlerin alayla ve küçümsemeyle karşılamaları ve Hz.Muhammed’e@ inzal edilen ilahi sistemde hayır olmadığını iddia etmelerine cevap Cenab-ı Hak tarafından verilir. Mümin ve müşrik insanların karakterleri üzerinden verilen cevapta; peygamberimizin şahsında mümin bir insanın kendisine yapılan iyiliklere asla nankörlük yapmadığı, bilakis teşekkür, şükran ve benzer şekilde iyilikle karşılık verdiği, bu nedenle toplumun huzura, mutluluğa kavuşarak cennete erdikleri bildirilir. Diğer taraftan müşrik bir insanın ise kendisine yapılan iyiliklere karşı nankörce davrandığı, onlara değer vermediği, hatta gelecekte karşılaşacağı tehlikeleri bildiren gerçek dostlarının dostluğundan rahatsızlık duyduğu ve bundan dolayı da azabı ve helakı hak ettiği bildirilir. Bu sıfatlar, iyi evladın ana-babasına dolayısıyla toplumuna karşı takındığı tavır ve davranışlar ile kötü bir evladın ana babasına ve yine dolayısıyla toplumuna karşı takındığı menfi tavır ve davranışlar üzerinden örneklendirilir. 15-20- Ve Biz insana, ana ve babasına ihsanı (iyilik yapmayı / güzel davranmayı) tavsiye ettik. Anası onu zahmetle taşıdı ve zahmetle bıraktı (doğurdu). Ve onun taşınması ve (sütten) ayrılması otuz aydır. Nihayet insan, olgunluk çağına ulaştığı ve kırk yaşına geldiğinde: “Rabbim! Bana ve anama-babama ihsan ettiğin nimetlerine şükretmemi ve senin hoşnut olacağın salih amelleri işlememi sağla. Benim için soyumun içinde de ıslah olanlar nasip et. Şüphesiz ben Sana yöneldim. Ve ben şüphesiz teslim olanlardanım” dedi. Işte, işlediklerini en güzel şekilde kabul ettiğimiz ve kötülüklerini geçtiğimiz bu kimseler, cennetlikler içindedirler. Bu, verilen doğru bir sözdür. O kimse ki, anne ve babasına: “Öf size! Bıktım sizden! Benden önce nice nesiller gelip geçmişken, beni çıkarılmakla mı tehdit ediyorsunuz?” dedi. O ikisi Allah’a sığınarak o kimseye: “Yazık sana, imana gel! Şüphesiz ki Allah’ın vaadi haktır.” O ise dedi ki: “Bu, geçmişlerin masallarından başkası değildir.” Bu gibiler, gelip geçmiş cin ve insan toplumları arasında azap sözünü haketmiş kimselerdir. Onlar kaybedenlerdir. Herkes için işledikleri şeylerden, birtakım dereceler vardır. -Ve onlar zulmedilmeden, O’nun (Allah’ın) onlara amellerini tam olarak ödemesi içindir.- Ve inkâr etmiş kişiler ateş üzerinde yayılacakları gün: “Siz dünya hayatınızda bütün güzel şeylerinizi giderdiniz, onlar ile yararlandınız, artık yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanız ve fasıklık edip durduğunuzdan dolayı bugün alçaltıcı bir azap ile karşılık göreceksiniz!” (Ahkaf Suresi 15-20) Hz.Muhammed’in@ çabası Mekkelileri helak olmaktan kurtarma çabasından başka bir şey değildir. Tıpkı Hz.Hud’un@ kendi kavmini yıkım ve azaptan korumak için onları sahte tanrılardan kurtarmaya çalışması gibi. Şayet tanrılardan kurtulmayacaklar olurlarsa sonları büyük bir yıkım olacağı Ad kavmine gönderilen rüzgâr ve bulut olay ile anlatılır. Onlar üzerlerine gelen bulutu kendileri için rahmet zannetmişlerdi. Mekkeliler de Hz.Muhammed’i@ tehlikesiz hatta kendileri için rahmet getirecek bulut gibi olacağını düşünüyorlardı. Fakat onlar hallerini değiştirmeyecek ve ona karşı tavırlarını değiştirmeyecek olurlarsa, Hz.Muhammed@ ve beraberindeki müminler (bulut ile beraber gelen rüzgar metaforunda) çok güçlü üzerlerine gelecek ve o müşrikleri devirip geçecek bir fırtınaya dönüşeceği Ad kavminin başına gelen fırtına metaforunda anlatılır. 21-28- Ad’ın kardeşini (Hud’u) de an! Hani o, Ahkâf’ta kavmini uyarmıştı. -Kesinlikle onun önünde ve ardında, “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Şüphesiz ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum” diyen uyarıcılar geçmişti.- Onlar: “Sen bizi ilâhlarımızdan çevirmek için mi geldin? Eğer doğrulardan isen, hadi o bizi tehdit edip durduğun azabı hemen getir” dediler. O (Ad’ın kardeşi Hud): “Şüphesiz Bilgi (o azabın ne zaman geleceğine dair bilgi) Allah katındadır. Ben ise size benimle gönderileni tebliğ ediyorum. Velâkin ben sizi cahillik edip duran bir kavim olarak görüyorum” dedi. Nihayet onu, vadilerine doğru gelen geniş bir bulut halinde gördüklerinde: “Ha işte! Bu, bize yağmur getirecek bir bulut!” dediler. Hayır, aksine o, çabuklaştırmaya çalıştığınız şeyin ta kendisi. Rabbinin emriyle her şeyi yerle bir eden, içinde acıklı bir azap olan rüzgâr / fırtına... Sonunda o hale geldiler ki, meskenlerinden başka hiçbir şey görünmez oldu. Biz, günahkârlar topluluğunu işte böyle cezalandırırız. Ve ant olsun ki Biz, sizi güçlü kılmadığımız şeylerde onları güçlü kılmıştık (size vermediğimiz imkânları onlara vermiştik). Onlara da kulaklar, gözler ve duygular vermiştik. Buna rağmen kulakları, gözleri ve duyguları onlara hiçbir fayda sağlamadı / kendilerinden hiçbir şeyi uzaklaştıramadı. Çünkü onlar Allah’ın ayetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Alay etmekte oldukları şey de onları sarıp kuşatıverdi. Kesinlikle, Biz kendi kıyınızda bulunan memleketleri helâk ettik. Onlar dönsünler diye ayetleri tekrar tekrar açıkladık. Öyleyse Allah’ı bırakıp güya O’na yakınlığa vesile edindikleri düzmece tanrılar, onların azabını savmaya yardım etmeli değil miydi? Tersine o düzmece tanrılar kendilerinden ayrılıp kayboldular. Bu, onların yalanlarıdır, uydurmakta oldukları şeydir. (Ahkaf Suresi 21-28) 23.7. Nahle Vadisindeki Ecnebilerin Kendi Toplumları ile Görüşmeleri Cenab-ı Hakk’ın, Nahle vadisindeki görüşme ve sonrasındaki gelişmelere değindiği müteakip ayetler şöylece izah edilebilir; “Hz.Muhammed@ Taif’ten perişan bir vaziyette Mekke’ye dönerken dönüş yolunda yabancı / ecnebi / cin topluluğu kişilerle karşılaşmış ve o yabancı kişilerin kendisinin neden böyle yara bere içerisinde olduğunu sormaları üzerine, O onlara Mekke’de kendi şehrinde yaptığı mücadelesini, daha sonra da Taif’te bir çıkış yolu aradığını ama bu girişiminde de başarısız olduğunu anlatır. Medineli Hazreç ve Yahudilerden müteşekkil olan bu yabancılar, ondan kendisine inzal edilen ve uğrunda ölümüne mücadele ettiği ilahi öğretiden bahsetmesini isterler. O onlara ilahi öğretiden yani Kur’an’dan bazı pasajlar okur. Onlar dikkatle dinlerler ve yabancısı olmadıkları bu öğretiye hemen kalpleri ısınır ve bu öğretiyi benimserler. Söz konusu öğretiyi uygulayacağı bir toplum arayan Hz.Muhammed’i@ sahiplenmeleri gerektiğini düşünen bu yabancılar, toplumlarına döndükleri zaman toplumlarının önde gelenlerine durumu anlatırlar. Onlara Hz.Muhammed’e@ sahip çıkılmasını ve getirdiği öğretiyi kabul edip kendi toplumlarında sistem olarak uygulamaları gerektiğini bildirirler. Gerek Yahudilerin ve gerekse de Hazreçlilerin Hz.Muhammed’in@ anlattığı öğretiye yabancı olmadıklarını, bu öğretinin halihazırda sahip oldukları öğretiyi kabul ettiğini yani O’nun liderliği etrafında bir devlete gidilirse kendi dinlerini de rahatça yaşayacakları bir barış topluluğuna kavuşacaklarını ifade ederler. Dahası şayet O elçi ile birlikte olunursa Allah’ın velayeti ile kurulacak birlik / barış topluluğuna kimsenin karşı koymayacağı aksi takdirde birbirini yiyen kavimlerinin telef olacağını böylece kurtuluşun bu elçinin rehberliğinden ve Allah’ın velayetinde tevhit oluşturmakta yattığını anlattılar. Onlar ayrıca bunun bir fırsat olduğunu, diğer kabilelerden önce kendilerinin Hz.Muhammed’in@ liderliğini kabul etmelerinin kendi menfaatlerine olduğunu, şayet kendilerinden önce başka kabileler O’nun önderliğinde birleşirse o zaman onların önünde durmanın imkansız olduğunu da ifade ettiler.” Bu ecnebiler Medinelilerden başkası değildi. İçlerinde Yahudilerden bazı kimseler de mevcuttu. Cenab-ı Hak onları cinler / ecnebiler / yabancılar olarak niteler fakat onların isimleri, memleketleri ve kabileleri hakkında bilgi vermez. Böylece onların kimliklerini saklar. Fakat Mekke’ye ulaşan ve Mekkelilerin alay edip küçümsedikleri olay hakkında bilgi vererek Mekkelileri bekleyen tehlikeye işaret eder ve akıllarını başlarına almalarını ister. Bu gelişmelerin öyle alaya alınıp küçümsenecek gelişmeler olmadığını bildirmiş olur. Böylece müminlere de bir umut ışığının yanmış olduğunun müjdesini vermiş olur. Artık ölü toplumlar dirilmeye başlıyordu. Cenab-ı Hak bir defa dinlemeyle bile insanları hidayete erdiriyor ve dirilişin işaret fişeklerini ateşliyordu. Şimdi inkâr edenler kendilerini nasıl bir ateş azabının beklediğini göreceklerdi. Aslında bu haber onlara tehdit edilegeldikleri ateş azabının bir habercisi idi ve onlara “nasıl? bu ateş azabı tehdidi gerçek değil miymiş” deniliyordu. Onlar ise aslında tehdidin gerçek olduğunu ve gelişmelerin gerçekten kendileri açısından çok vahim olduğunu anlamışlardı. Bu güne kadar sabır ve kararlılıkla mücadelelerini yürüten Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin bundan sonra da azim, sebat ve kararlılıkla mücadelelerine devam etmeleri ve sabretmeleri gerektiği bildirilir. Cenab-ı Hakk’ın vadettiği zafere erişmek için çok az bir zaman kaldığını, bundan sonra gelişmelerin çok hızlı ilerleyeceğini, gündüzün hay huyunda çabucak geçen bir saatlik zaman dilimi gibi kısa bir zamanda vaad edilene kavuşulacağı bildirilir. 29-35- Hani Biz cinlerden Kur’an’ı dinlemek isteyen bir grubu sana yöneltmiştik. Onlar, ona (Kur’an’a) hazır oldukları zaman “Susun!” dediler. Sonra gerçekleşince de (Kur’an okuması biter bitmez de) birer uyarıcı olarak kavimlerine döndüler. Onlar: “Ey kavmimiz! Şüphesiz biz Musa’dan sonra indirilen ve kendisinden öncekileri tasdik eden, hakka ve dosdoğru yola kılavuz olan bir kitap dinledik. Ey kavmimiz! Allah’ın davetçisine icabet edin ve O’na iman edin ki, O (Allah) günahlarınızı bağışlasın ve sizi acı bir azaptan kurtarsın. Her kim Allah’ın davetçisine icabet etmezse, bilsin ki, yeryüzünde Allah’ı aciz bırakacak / engelleyebilecek değildir. Onun için Allah’tan başkasının velayeti de yoktur. İşte onlar, apaçık bir sapıklık içerisindedirler” dediler. Onlar, şüphesiz gökleri ve yeryüzünü yaratan ve onları yaratmakla yorulmamış olan Allah’ın ölüleri diriltmeye de kadir olduğunu görmediler mi? Evet şüphesiz ki, O, her şeye gücü yetendir. Şu inkâr eden kimselerin ateşe sürülecekleri gün: “Bu, gerçek değil miymiş?” Onlar da: “Evet (gerçekmiş). Rabbimize ant olsun!” dediler. O (Allah): “O halde inkâr edip durduğunuzdan dolayı şimdi tadın azabı!” dedi. Artık elçilerden azim sahiplerinin sabrettikleri gibi sen de sabret! Onlar için aceleci olma. Sanki onlar kendilerine vaat edilen şeyi gördükleri gün dünyada sadece gündüzün bir saati kadar kalmış gibidirler. (Bu) bir tebliğdir. Artık fasıklar topluluğundan başkası helâk edilir mi? (Ahkaf Suresi 29-35) [1] ) Hz.Muhammed’in Hayatı ve İslam Daveti – Mekke Dönemi – Celaleddin Vatandaş- Sahife 515 [2] ) İbni Kesir [3] ) Bazı rivayetlerde bu kişinin Uraykıt değil Zeyd olduğu söylenir
- Bölüm 27: FETİH ÖNCESİ HAREKATLAR | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 27 FETİH ÖNCESİ HAREKÂTLAR 27.1. Fetih Açılımları İçin Finansal Destek Talepleri Başkanlık Konutu Sakinlerinin / Ehli Beytin Hazine ile olan ilişkileri düzenlendikten sonra sıra müminlerin elde ettikleri gelir ve bu gelirlerin nasıl tasarruf edileceği hususlarının düzenlenmesine gelmişti. Zira Mekke müşrik ordusu ile ittifak ederek Medine’yi kuşatan çevre kabilelere hadlerinin bildirilmesi ve Mekke’nin fethine kadar geçecek süreçte onların sindirilmesi / etkisiz hale getirilmesi için yapılacak askeri harekatların / akınların finanse edilmesine ihtiyaç vardı. Yapılacak bu askeri harekâtlar / akınlar için İslam Cumhuriyeti Hazine Varlıkları / Beytülmal yeterli değildi. Bu nedenle müminlerin askeri harekâtları / akınları finanse etmeleri zorunluluk arz etmekteydi. Ayrıca müminlerin elde ettikleri maddi gelirlerini ve servetlerini sivil hayatta nasıl harcayacakları hususunda da esasların belirlenmesi gerekmekteydi. Bu esaslar aynı zamanda müminlerin dünya hayatına bakış açılarının bir göstergesi de olacaktı. Müminler dünya nimetlerini / servetini nasıl tasarruf etmeleri gerekiyordu? Servetlerine servet katmak için biriktirip yığacaklar mıydı? Yoksa dağıtacaklar mıydı? Mal ve servet karşısında müminler nasıl bir yol izleyeceklerdi? Hendek Savaşında başarılı bir savunma yapmış olan Medine İslam Cumhuriyetinin bundan sonra karşı saldırılara geçeceği ve yapılacak fetihlerde büyük ganimetler elde edileceği açıktı. Müminler bu ganimetlerle çok büyük servetlere ulaştıkları takdirde tutumları nasıl olacaktı? Züht ve takva için elde ettikleri servetlerini dağıtıp ruhbanlığa benzer bir hayat mı yaşayacaklardı? Yoksa bu servetlerini kimseyle paylaşmayıp müşrik liderler gibi mi yaşayacaklardı? İşte bütün bu sorulara yanıt vermek için Cenab-ı Hak Hadid Suresini inzal etti ve müminlerin servetlerini nasıl tasarruf edeceklerinin ipuçlarını verdi. 27.2. Bölgesel Güç Olunacağının Müjdesi Hendek Savaşında Mekke müşrik ordusunu ve çevredeki müşrik Arap kabilelerinin saldırılarını püskürten Medine İslam Cumhuriyeti artık bölgedeki fiili meşruiyetini sağlamıştı. Çevre kabilelere yapacağı askerî harekâtları takip eden anlaşmalarla resmi meşruiyetini de yakında kazanacak ve bölgedeki hâkimiyetini tescilleyecekti. Bunun gerçekleşmesini kimse engelleyemeyecekti. Cenab-ı Hak, elçisine inzal ettiği Hadid Suresinin ilk ayetlerinde yerlerin ve göklerin hâkimiyetinin Kendisine ait olduğu vurgusundan hareketle elçisinin başında olduğu Medine İslam Cumhuriyetinin bölgesel güç olacağının müjdesini verdi. Hâkimiyetinin boyutlarını Kendi sıfatları olan zahir, batın, evvel, ahir sıfatları üzerinden ayrıntılı olarak ortaya koyarken Medine İslam Cumhuriyetinin aşama aşama Bölgesel Güç olacağını da bildirdi. Göklerin ve yerin yaratılışının altı evrede olduğu şeklindeki metaforu ile Medine İslam Cumhuriyetinin yaratılış aşamalarına işaret etti. Kimin bölgedeki hâkimiyetini kaybedeceği ve kimin hâkim olacağını da yere gireni, yerden çıkanı, göğe yükseleni ve gökten ineni bilmesi metaforu ile anlattı. Aydınlık günlerin ve karanlık günlerin uzaması / kısalması metaforu ile de bundan sonra uzun karanlık günlerin geride kaldığı, müminleri çok uzun aydınlık günlerin beklediğini ve karanlık günlerin ise çok kısa zamanda sona ereceğini vurguladı. Rahman Rahim Allah Adına 1-6- Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah'ı tespih etmektedir. / Allah'ın kendileri için belirlediği görevlerini eksiksiz ve kesintisiz olarak yerine getirmektedir. O, mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir. Gökler ve yer, Allah'ın mutlak egemenlik ve hükümranlığı altındadır. O, hayat verir ve öldürür. O, her şeye kadirdir. O, Evveldir / varlığı her şeyden öncedir. O, ahirdir / her şeyden sonra baki kalacak olandır. O zahirdir / bütün canlılara hayat veren, her şeyin üstünde ve her şeye galip olandır. O batındır / herkese şah damarından daha yakındır. O, her şeyi bilendir. Gökleri ve yeri altı evrede yaratan, sonra bütün bunları egemenlik ve hükümranlığı altına alan O'dur. Yere gireni, yerden çıkanı, gökten ineni ve göğe yükseleni bilir. Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir. Allah yaptığınız her şeyi görmektedir. Göklerin ve yerin mülkiyeti ve hakimiyeti O’na aittir. Sonunda bütün işler / bütün yönetim Allah'a döndürülecektir. / O’nun egemenliği altına girecektir. O gündüzü kısaltarak, geceyi uzatır ve geceyi kısaltarak gündüzü uzatır, O, göğüslerde saklı düşünceleri de bilir. (Hadid Suresi 1-6) 27.3. Aydınlık Günler İçin Müminleri İnfaka ve Allah’a Güvenmeye Davet Müminler Allah’ın vadettiği aydınlık günler müjdesinin gerçekleşmesi için infaka davet edildi. İster ganimet, isterse üreterek ya da ticari yoldan olsun elde edilen mal ve servetten askeri harekata / akına çıkacak ordu birliklerinin finanse edilmesi için müminlerin üzerlerine düşen vergiyi vermeleri / infakı yapmaları istendi. Zaten müminler bu hususa söz vermişlerdi. Şimdi bu sözlerini yerine getirme zamanı idi. Ayrıca müminlerin sahip oldukları tüm mal ve servetin aslında Cenab-ı Hakk’ın kendilerine bir emaneti olduğu vurgulandı. Müminlerin Allah’a ve Resulüne güvenmeleri istendi. Fakat insanoğlu yaratılışı gereği mala düşkündür. Müminler de elde ettikleri ganimetleri tekrar kaybetmek istemediklerinden infaka yanaşmama temayülleri vardı. Cenab-ı Hak onların bu hallerini eleştirdi ve onların Kendisine güvenmelerini istedi. O’nun kendilerini karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için elçisine yol gösterdiğini belirtti. Bu nedenle elçisine uymalarını bildirdi. 7-9- Allah ve Peygamberine güvenin. Sizi hakim / mirasçı kıldığı maldan infak edin. Sizden kim, Allah’ın vaadine güvenerek infak edenlere büyük bir mükafat vardır. Ne oluyor size? Peygamber sizi Rabbinize güvenmeye çağırırken neden şimdi Allah'a güvenmiyorsunuz? Hem de O’na itimat edeceğinize kesin söz vermiş olmanıza rağmen böyle davranıyorsunuz. Halbuki sizi karanlıklardan aydınlıklara çıkarmak için kuluna apaçık ayetlerini indiren O’dur. Şüphesiz Allah, size son derece şefkatli ve merhametlidir. (Hadid Suresi 7-9) 27.4. Zor Zamanlardaki Desteğin Çok Değerli Olduğu Müminlere sahip oldukları mal ve servetlerin aslında kendilerine ait olmadığı, onların hepsinin sonunda Allah’a kalacağını bildikleri halde niçin Allah yolunda infak etmedikleri sorgulandı. Eninde sonunda müşriklerin yenileceği, İslam Cumhuriyetinin bütün her yeri fethedeceği ve mal /mülk / serveti tasarruf iradesinin Allah’a ve Resulüne ait olacağına müminler inanmakla beraber yine de bu hedefleri uğruna neden harcama yapmadıkları noktasında eleştiri getirildi. Fetihten yani İlahi öğretinin tüm coğrafyaya hakimiyeti öncesinde yapılacak infak ile bu hedefe ulaştıktan sonra yapılacak infakın derece olarak aynı olamayacağı bildirildi. Her iki aşamada da yapılacak fedakârlık ve harcamaların mükafata değer olmakla birlikte, fetih öncesi yapılanların elbette daha değerli olarak mükafatlandırılacağı bildirildi. Fetih öncesi yapılan infakı, Cenab-ı Hak kendisine verilen güzel bir borç olarak telakki etti ve karşılığını çok büyük bir mükâfat olarak ödeyeceğini bildirdi. Zor zamanlarda fedakârlık yapan mümin kadın ve erkeklerin sonradan geleceklerin gidecekleri yolları aydınlatan sembol şahsiyetler olacağına işaretle birlikte Ahirette onların her taraflarından bir Nur saçılacağı ve muhteşem bir şekilde cennetlere girecekleri belirtildi. 10-12- Ne oluyor size? Eninde sonunda Göklerdeki ve yeryüzündeki her şeyin Allah'a kalacağını bildiğiniz halde, neden Allah yolunda infak etmiyorsunuz? İçinizden, Fetih’ten ([1] ) önce infak eden ve savaşanlarla fetihten sonra infak eden ve savaşanlar bir olmaz. Onların derecesi, sonradan infak eden ve savaşanlardan daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine de en güzel sonucu vaat etmiştir. Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Hani kim var Allah’a “güzel bir borç verecek” olan? Kim bunu yaparsa, Allah ona karşılığını kat kat verir. Hem onun için çok büyük bir mükafat da vardır. Mümin erkeklerin ve mümin kadınların nurlarının önlerinden ve sağlarından saçılıp gittiğini göreceğin gün kendilerine şöyle denir; “İşte bugün müjdenize kavuştunuz. Ebedi olarak yaşayacağınız, içinden ırmaklar akan cennetler!” İşte gerçek kurtuluş budur. (Hadid Suresi 10-12) 27.5. Münafıkların Uyarılmaları ve İnfak Etmeleri Halinde Kurtulacakları Diğer taraftan münafıkların ise askeri harekatlara / akınlara hiç maddi destek sağlamadıklarına işaret edildi. Fakat bundan sonra yapılacak fetihlerden elde edilecek ganimetlerden onların pay almak isteyecekleri ahirette yaşanacak sahneler üzerinden anlatıldı. Müminlere ahirette verilecek ödülleri onların kıskanacağı ve hak etmemelerine rağmen bu ödüllerden pay almak isteyecekleri ifade edildi. Onlar taleplerine gerekçe olarak bu işe müminlerle birlikte girdiklerini ve birlikte başardıklarını iddia edecekleri belirtildi. Ancak onların bu iddialarına karşılık müminlerin cevapları ise; “Evet, her ne kadar siz bizimle beraber hareket ediyor, bizimle birlikte mücadele ediyor görünseniz de aslında bize destek vermiyordunuz, sürekli düşmanla iş birliği yapıyordunuz, düşmanların işlerini kolaylaştırmaya çalışıyordunuz, bize engel oluyordunuz, sadece kendi çıkarlarınız peşinde koşuyordunuz” olacağı aşağıda güzel bir sahne ile anlatıldı. Onların geçmişte yaptıkları bu yanlışlar nedeniyle mükâfatlardan mahrum bırakılacağı bildirildi. Dahası şiddetli bir azaba mahkûm edilecekleri de söylendi. Böylece münafıkların akıllarını başlarına almaları ve bu tutumlarından vazgeçmeleri konusunda uyarılar yapıldı. Fetihlerin çok yakın olduğu ve hiç olmazsa bu aşamadan sonra onların bu menfi tutumlarını terk etmeleri gerektiği bildirildi. Şayet onlar bu tavır ve davranışlarından vazgeçerek İslam Ordusuna yardım edecek olurlarsa aynı müminler gibi hem bu dünyada hem de ahirette nurlanacakları müjdelendi. Ama onların bunu yapmayacakları, ders almaya yanaşmayacakları ve tıpkı başkaldıran Medine Yahudileri gibi inkarlarında ve menfi tutumlarını devam ettireceklerinden korkulduğu da belirtildi. Eğer sürgün ve idamla cezalandırılan bu Yahudiler gibi inatları üzerinde devam edecek olurlarsa o takdirde yapılacak bir şey olmadığı, azabı hak edecekleri vurgulandı. 13-19- O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar müminlere derler ki: “Ne olur, bizi biraz gözetin de sizin nurunuzdan / ödülünüzden biz de faydalanalım.” Onlara: “Dönüp, yapıp ettiklerinize bir bakın bakalım nuru / ödülü o yaptıklarınızda arayın.” denir. Derken aralarına kapısı olan bir sur çekilir ki; onun iç tarafında rahmet, dış tarafında ise azap vardır. Münafıklar, müminlere: “Biz sizinle beraber / birlikte değil miydik?” diye seslenirler. Müminler derler ki: “Evet görünüşte beraberdik / birlikteydik ve lakin siz nifaka düşüp kendinize yazık ettiniz, dört gözle bizim mağlup olmamızı beklediniz, Allah’ın vaadi hakkında şüphelendiniz, hep dünyevi çıkarınızı gözettiniz. Bu durumunuzu Allah’ın emri gelinceye kadar devam ettirdiniz ve sürekli çelişkilerle yaşadınız. Bir de aldatıcı şeytan sizi Allah’a karşı aldattı da (O’na karşı hep muhalif hareketler içerisinde oldunuz.)” Artık bugün ne sizden ne de inkarcılardan bir fidye kabul edilmeyecek. Sığınağınız ateştir. Sizin layık olduğunuz yer de orasıdır. Ne kötü bir yurttur o. İman ettiğini iddia edenlerin / münafıkların kalplerinin yumuşayacağı ve Allah'ın Vahyine yürekten inanma zamanı gelmedi mi? Sakın ola ki onlar, bundan önce kendilerine Kitap verilenler gibi olmasınlar. Ki onlar üzerlerinden uzun bir zaman geçince kalpleri katılaşmıştı. Çünkü onların çoğu işledikleri zulümler nedeniyle doğru yoldan sapmış kimselerdi. Şunu iyi bilin ki, ölümünden sonra yeri dirilten Allah’tır. İşte, aklınızı kullanırsınız / olayların arasındaki bağlantıları kurarsınız diye ayetlerimizi böyle açıklıyoruz. Hakka olan sadakatlarını Allah'a güzel bir borç vererek gösteren erkekler ile kadınlara bu fedakârlıklarının karşılığı katbekat ödeneceği gibi çok güzel bir mükâfat da onlar içindir. Allah'a ve Peygamberine gerçekten inanarak güvenenler var ya, işte onlar, Rableri katında sıddıklar ve şahitler makamındadır. Onlara ödülleri ve nurları verilecektir. Fakat başkaldırıp / inkar edip ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar da Cehennem halkıdır. (Hadid Suresi 13-19) 27.6. Müminlerin Dünya Hayatına Bakış Açısının Düzeltilmesi Kurayza Yahudilerinin bıraktıkları mal ve servetleri ganimet olarak alan müminler, bu mal ve servetler ile çok sevinmişlerdi. Onlar bu nimetlere İlahi Vahyin (yağmur misali) rehberliğinde hareket eden peygamberimizin politikaları sayesinde ulaşmışlardı. Fakat onlar edindikleri bu nimetlerle eski cahiliye alışkanlıklarından kaynaklı olarak birbirlerine gösteriş yapıyorlar, süslenip birbirlerine caka satıyorlar, bunlarla eğleniyorlar, servetlerini yarıştırıyorlardı. Müminlerin dünya hayatına olan bu çarpık bakış açılarının düzeltilmesi gerekiyordu. Dünya hayatını bu şekilde yaşamak, ancak inkarcı kafirlerin dünya görüşlerine uygundu. İlahi vahyin müminler için öngördüğü dünya görüşünde ise ne gösteriş, ne caka satma, ne servet ve güç rekabeti ve ne de büyüklük taslama vardı. Cenab-ı Hakk’ın ihsan ettiği dünya nimetleri, insanların ihtiyaçlarını karşılaması ve ilahi öğretinin hakim olması için harcanmasına araçlık etmekten başka bir şey değildi. Sınırlı bir ömürden sonra bu dünya da bırakılacaktı dolayısıyla bu nimetlerin kalplere girmesine müsaade edilmemeliydi. Bu nimetler ancak Cenab-ı Hakk’ın rızası için harcanacak olursa, ahiretteki karşılığı çok değerli olacaktı. 20-21- İyice bilin ki, bu dünya hayatı, bir tür oyun, eğlence, birbirinize gösteriş yapma, mal ve çocuklarınızı çoğaltmada hırslı bir rekabet ve bomboş övünmelerle büyüklük taslamadan ibarettir. Tıpkı şuna benzer; yağmurun bitirdiği ve Kafirlerin hoşuna giden ekin gibidir. Oysa o ekin bir süre sonra sararır ve kuruyup gider, geriye sadece çerçöp kalır. (İşte Kâfirlerin dünya görüşlerine uygun yaşamları böyledir. Fakat onlara) Ahirette şiddetli bir azab vardır. (Dünya hayatını böyle algılamayan müminler için ise) Allah'tan bir mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı, üç beş günlük zevk alma ve elden çıkıp gidecek mallar ile aldanıştan başka bir şey değildir. O halde Rabbinizin affını ve genişliği gökler ve yer kadar olan cenneti kazanmak için yarışın ki; o, Allah’a ve Peygamberine inanarak güvenenler için hazırlanmıştır. İşte bu Allah’ın ihsanıdır ve onu hak edenlere verir. Şüphesiz Allah çok büyük ihsan sahibidir. (Hadid Suresi 20-21) 27.7. Hak ve Adalet Silahla / Kuvvetle Desteklenmelidir Fethe kadar geçecek süreçte İslam Cumhuriyetinin yapacağı askeri harekâtların finanse edilmesi için müminler infaka davet edilirken, münafıklar kendileri infak etmekten kaçınmakla birlikte mümin halkı da infak etmekten uzak tutmak için onlara vesvese vermekteydiler. Münafıklar servetlerini İslam Ordusunun donatılması için harcarlarsa yarın muhtaç duruma düşeceklerini propaganda ediyorlardı. Hendek savaşından yeni çıktıklarını, ancak Medine’ye saldırıların durmayacağını söyleyip, Hz.Muhammed’in@ çevre kabileler üzerine yapacağı operasyon politikasının yanlış olduğunda ısrar ediyorlardı. İşin sonunda Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin mutlaka kaybedeceklerini / yenileceklerini, Kurayza Yahudilerine karşı kazanılan zafere aldanmamalarını, Hayber Yahudilerinin Mekke ile birleşerek İslam Cumhuriyetini yıkacaklarını anlatıyorlardı. Bu nedenle yenilgisi kaçınılmaz olan Hz.Muhammed’in politikası uğruna mallarını boşuna harcamamalarını söylüyorlardı. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, insanların başına gelecek olumlu ya da olumsuz her olayın Allah’ın sonsuz ilmi / bu tabiata koyduğu yasalar çerçevesinde gerçekleşeceğini bildirdi. Allah’ın toplumsal ilişkiler için belirlediği yasalara göre müminlerin Hendek Savaşındaki başarılı savunmasından sonra ne Mekkeliler, ne Hayber Yahudileri ve ne de çevredeki müşrik kabileler bir daha Medine’ye saldırmaya cesaret edemezlerdi. Allah’ın vaadi gereğince bundan sonra artık müminler zafere ereceklerdi. Bu nedenle müminlerin zafere erinceye kadar yapacakları infak nedeniyle ellerinden çıkacak olan mal varlıklarına üzülmelerinin anlamsız olduğunu ifade etti. Diğer taraftan bu harekâtların sonucunda elde edilecek ganimetlerin Kendisinin bir ikramı olacağından onların bu nimetler nedeniyle şımarmamaları gerektiğini bildirdi. Sonunda da münafıklar infak etmeseler de müminlerin desteklerinin yeteceğini, İslam Ordusunun yapacağı harekâtlar için münafıkların infaklarına ihtiyaç olunmadığını da belirtti. Cenab-ı Hak, askeri operasyonların gerekliliğini ise şöyle izah etti; “Barış toplumu tesis etmek ve bu toplumda huzur, güven ve adaleti sağlamak için peygamberleri ayetlerle / işaretlerle gönderdik. Gönderdiğimiz bu peygamberler vasıtasıyla da Kitapları / Kanunları ve Adalet ölçülerini bildirdik. Ancak bu sistemin düşmanları çoktur ve ilahi sistemi yıkmak için onlar güç kullanmaktan çekinmezler. Bu nedenle onlara karşı mutlaka güçle karşılık verilmesi şarttır. Aksi takdirde Barış toplumu ve adil sistem sadece kitap ve yasa ile ayakta kalamaz. Bu sistemin silahlı güçlerle / demir ile desteklenmesi kaçınılmazdır. Hiçbir öğüt, uyarı ve açıklamaya kulak asmayan ve hiçbir değer tanımayan inkarcıları hizaya getirmek için silahı / demiri kullanmak zorunludur. Vaat ettiğim barış ve esenlik toplumunun oluşması için bakalım kimler canıyla ve malıyla fedakârlık yapacak? Barış ve esenlik toplumu ile adil sisteme iman ettiğini iddia edenlerden bakalım kimler bu iddiasını doğrulamak için askeri harekatları donatacaklar?” 22-25- Yeryüzünde cereyan eden hiçbir olay ya da sizin başınıza gelen hiçbir musibet, Allah’ın sonsuz ilminin dışında / Ana Kitapta tespit edilmiş ölçüsünün dışında / Allah’ın tabiata ve toplumlara koyduğu kanunların dışında gerçekleşemez. Hiç şüphesiz bu, Allah için pek kolaydır. O halde, elinizden çıkıp gidenlere üzülmeyin ve size verilenlerle de şımarmayın. Allah, büyüklük taslayıp kibirlenenleri sevmez. O kendini beğenmiş münafıklar cimrilik ederler halka da kendileri gibi cimri olmayı tavsiye ederler. Kim yüz çevirirse, iyi bilsin ki Allah, zengindir / hiçbir şeye ve hiç kimseye muhtaç olmayandır, övgüye layık olandır. (Eğer bu ilahi emirlere uyarlarsa kendileri kazançlı çıkacaklardır.) Andolsun ki Biz, Peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanlar adaleti hayatlarına hakim kılsınlar diye onlarla birlikte Kitabı ve yasayı yasaları/ indirdik. Ancak Kitaba ve yasalara uymayanları hizaya getirmek için peygambere ve müminlere silahlanıp (demiri indirdik) onlarla savaşmayı emrettik ki böylece Allah, gelecek vaadinin gerçekleşmesi için Peygamberlerine kimlerin yardım edeceğini ortaya çıkarsın. Hiç şüphesiz ki Allah, asla mağlup edilemeyecek gücün sahibidir ve yüce olan yalnızca O’dur. (Hadid Suresi 22-25) 27.8. Dünya Nimetlerinden Sıyrılmak / Ruhbanlık Fıtrata Aykırıdır Cenab-ı Hak, müminlerin dünya hayatına / nimetlerine bakışlarının inkârcıların bakış açıları gibi olmaması gerektiğini bildirince, müminler bu emir ile kendilerinden ruhbanlığın istendiği izlenimine kapıldılar. Onlara dünya hayatının nimetlerine önem vermemenin ruhbanlık yapmak değil, onlardan ihtiyaçlar nispetinde faydalanmak ve fazlasının da İslam Cumhuriyetinin / hakkın ikamesi için harcamak demek olduğunun anlatılması gerekiyordu. Ruhbanlık insan fıtratına uygun olmadığından bunun kurallarına uymak da insanlar için mümkün değildir. Ya da çok az insan bunu başarabilir. Bu nedenle insanın fıtratına uygun olan dünya nimetlerinden ihtiyaçlar nispetinde faydalanılmasıdır. İnkarcıların yaptıkları gibi dünya nimetlerini gösteriş, eğlence, kibir ve gurur aracı yapmamaktır. Önemli olan, Allah’ın insana sınırlı bir zaman diliminde imtihan için verdiği dünya malını O’nun belirlediği şekilde tasarruf etmektir. 26-29- Andolsun Biz Nuh'u ve İbrahim'i Peygamber olarak göndermiştik. Onların soylarına da peygamberlik ve kitap vermiştik. Onlardan doğru yolu izleyenler oldu, fakat çoğunluğu yoldan çıkmışlardır. Sonra onların izinden giden peygamberlerimizi ard arda gönderdik. Meryem oğlu İsa'yı da arkalarından göndererek ona İncili verdik ve ona uyanların kalplerine bir şefkat ve merhamet koyduk. Allah'ın rızasını kazanmak adına uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu Biz emretmedik. Fakat onun gereğini de yerine getirmediler. (Kendilerinin icat ettiği bu ruhbanlığı dünyevi kazanç sağlamak, makam, mevki elde etmek gibi amaçlarla kullandılar.) Biz de onlardan Allah’a iman ederek güvenenlere mükafatlarını verdik. Onların çoğunluğu ise günah, kötülük ve zulümler işleyerek yoldan sapmışlardır. Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve O'nun Peygamberine güvenin ki, O da size rahmetinden iki kat fazla versin. Size aydınlığında yürüyeceğiniz bir Nur / ışık versin, hem de sizi bağışlasın. Şüphesiz Allah, kendisini düzeltenlerin geçmişini bağışlayan ve çok merhametli olandır. Bunlar da, kitap ehlinin, şunu bilmeleri için bildirilmiştir: Onlar, Allah'ın lütuf ve ihsanından hiçbir şeyi engelleyemezler. Lütuf ve ihsan, Allah'ın elindedir, kim hak ederse ona verir. Allah, büyük lütuf ve ihsan sahibidir. (Hadid Suresi 26-29) [1] ) Taberi: «Fetih: Hudeybiye müjdesidir» 27.9. Müminlerin Mal ve Aileleriyle Sınavları Bir taraftan akınları finanse etmek için Medineliler infaka çağrılırken diğer taraftan muhalifler (münafık ve inkarcılar) menfi propgandaları ile müminlerin hanım ve çocuklarını etkiliyorlardı. Yapılan menfi propagandalara kulak veren müminlerin hanım ve çocukları, ordu birliklerini donatmak için mallarından yapılacak bağışlarla yoksullaşacaklarına inanıyorlardı. Dahası onlar bu askeri seferlerde aile reislerinin yaralanmaları ya da şehit düşmeleri halinde kendilerinin perişan olacakları propagandasına da kanmışlardı. Muhaliflerin (münafık ve inkarcıların) yaptıkları bu menfi propagandalara kananlar mümin olan babalarını sözleriyle bunaltıyorlardı. Onlar ailenin sahip olduğu malların infak edilmesine karşı çıkıyorlardı. Ayrıca babalarının askeri birliklere iştirak etmesini de istemiyorlardı. Mümin aile reisleride hanım ve çocuklarının yaptıkları ajitasyondan etkileniyorlardı. Cenab-ı Hak, hem mümin aile reislerinin bu ajitasyonlardan etkilenmemeleri hem de aile efradına nasihat vermeleri için Teğabun Suresini inzal etti. Surenin ilk bölümünde mümin aile reisinin hanım ve çocuklarına yönelik nasihatlara yer verilir. Allah, göklerin ve yerdeki herşeyin kendisine yöneldiği ifadesiyle İslam Cumhuriyetini oluşturan yönetim ve yönetilenlerin de ilahi nizama doğru yöneldiklerini bildirdikten sonra mülkün / egemenliğin Kendisine ait olduğunu ve Kendisinin herşeye üstün gelen, karşı konulmaz bir güce sahip olduğunu ifade ederek sureye girer. Surenin devamında İslam Cumhuriyetiyle oluşan bu birliğe rağmen bazı vatandaşların karşı çıkmaya / inkar etmeye devam ettiği, bazılarının ise iman edip desteklediğini belirtir. Gökleri ve yeri Hakk üzere yaratması üzerinden Medine İslam Cumhuriyetinin de hak, adalet ve doğruluk üzerine inşa edildiğine ve güzel bir şekil verdiğine işaret eder. Nasıl ki yeryüzündeki ve gökyüzündeki gizli- açık herşeyi biliyorsa bu kapsamda insanların da gizli- açık ne düşündüklerini ve icraatlarını da gayet iyi bildiğine vurgu yapar. Eğer elçisini reddedecek / inkar edecek olurlarsa kendilerine gönderilen elçilerini / liderlerini reddeden / inkar eden geçmiş toplumların başına gelen felaketlerin onların da başlarına geleceğini ihbar eder. Bu uyarılara rağmen askeri birlikleri donatmak için infak etmekten kaçınanların bu hareketi durduramayacağını, Kendisinin zengin olduğunu ve mümin kullarını başarıya ulaştıracak desteği bir şekilde ihsan edeceğini belirtir. Topluma yol gösteren elçilerinin eninde sonunda toplumlarını mutlaka dirilteceklerini / ayağa kaldıracaklarını vurgular. Kabilelerin bir araya gelip İslam oldukları / barışa girdikleri / kurtuluşa erdikleri gün, işte o gün elçiye destek vermeyenler ve karşı çıkanlar için büyük bir aldanış günü olacağını belirtir. Cenab-ı Hak müminlerin hanım ve çocuklarına uyarılarına şöyle devam eder. Askeri birliklere katılacak babalarınızın sefer sırasında başına gelmesinden korktuğunuz ölüm veya yaralanma durumlarının ancak Kendi izni / yasası ile olacağını bildirir. Bu nedenle eğer Kendisine güveniyorlarsa / inanıyorlarsa o zaman yine Kendisine tevekkül etmeleri gerektiğini belirtir. Rahman, Rahim Allah Adına 1-13- Göklerde ve yeryüzünde olan her şey (O’nun yasalarına uymak suretiyle) Allah'ı tesbih eder. Mülk / hükümranlık / egemenlik sadece O’na aittir, hamd de / yönelim de sadece O’nadır. O, her şeye gücü yetendir. Sizi yaratan O’dur. Buna rağmen, kiminiz inkarcıdır / karşı çıkmaktadır, kiminiz de mü’mindir. Ama Allah, yaptıklarınızı görmektedir. Halbuki O gökleri ve yeri hakk ile yarattı ve sizi de çok güzel bir şekillendirme ile biçimlendirdi. Dönüş yalnızca O’nadır. O, göklerde ve yeryüzünde olan herşeyi bilir. Gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilir. Allah, kalplerde saklı olanı bilendir. Geçmişte inkar edenlerin haberi size gelmedi mi? Onlar, yaptıklarının cezasını tattılar. Ayrıca (gelecekte / ahirette) onlara acı bir azap da vardır. Bu azap, peygamberleri onlara apaçık delillerle geldiği halde, onların “Bir beşer mi bize yol gösterecek?” diyerek inkar edip sırt çevirmeleri nedeniyledir. Allah da onlara ihtiyacı olmadığını gösterdi. Allah zengindir, yönelinmesi en lâyık olandır. Şu (İslam Cumhuriyetindeki) inkârcılar / muhalifler, asla diriltilmeyeceklerine sanıyorlar / inanıyorlar. De ki: “Aksine, Rabbime and olsun ki mutlaka diriltileceksiniz, sonra yaptıklarınız size elbette haber verilecektir. Bu, Allah için çok kolaydır.” Öyleyse gelin! Allah’a, peygamberine ve indirdiğimiz nura inanın. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Toplanma gününde sizi topladığı gün, işte o gün, kimin aldandığının / kimin zarar ettiğinin açığa çıkacağı gündür. Kim Allah’a inanıp / güvenip yararlı ve güzel amel / salih amel işlerse Allah, onun kötülüklerini örter ve onu altlarından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere sokar. İşte büyük kurtuluş budur. Ayetlerimizi / emir ve nasihatlerimizi tekzip ederek inkar edenler / karşı duranlar; işte onlar, içinde ebedi kalacakları ateş ashabıdır. Ne kötü gidilecek yerdir orası. Allah’ın izni / bilgisi / yasası dışında hiçbir musibet başa gelmez. Kim iman ederse Allah onun kalbini doğru yola sevk eder. Allah her şeyi bilir. Allah’a itaat edin, peygamberine de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz bilin ki, elçimize düşen apaçık bir tebliğdir. Allah, ki O’ndan başka gerçek bir ilah yoktur. O halde müminler, sadece Allah’a dayanıp güvensinler. (Teğabun Suresi 1-13) Surenin ikinci bölümünde ise mümin aile reislerine yönelik nasihatlar / talimatlar yer alır. Cenab-ı Hak, müminlere eş ve çocuklarından düşman olanların varlığını ifade eder ve onlardan sakınılmasını öğütler. Özellikle muhaliflerin (münafık ve inkarcıların) dolduruşuna gelen eş ve çocukların yoksulluk korkusu ile İslam Ordusunun donatılması için infak etmeye karşı çıkmalarını müminlerin hoş görmelerini ve onları bağışlamalarını öğütler. Onların bu kusurlarını dikkate almamalarını bildirir. Onların ve malların mümin aile reisleri için birer fitne / imtihan aracı olduğunu belirtir. Bu nedenle imtihanı kazanmak için onların sözlerini dikkate almadan Allah’ın ve elçisinin infak taleplerini yerine getirmeleri gerektiğini bildirir. Bunun kendileri için daha hayırlı olacağını, sonunda başarıya / zafere ulaşılacağını vurgular. Allah, İslam ordusunun donatılması için yapılacak infakı kendisine verilmiş bir borç olarak telakki eder ve karşılığını kat be kat geri ödeyeceğini vaad eder. O bu nasihatleri ile hem mümin aile reislerinin aileleri ile arasının bozulmasını önler hem de İslam ordusunun donatılması için müminlerin gerekli infakı yapmalarını sağlar. 14-18- Ey iman edenler! Şüphesiz eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşmanlık yapanlar da vardır. Onun için onlara karşı dikkatli olun. Bununla beraber eğer affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız, şüphesiz ki Allah, çok bağışlayandır, çok merhametlidir. Mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir sınama aracıdır. Büyük mükafat ise Allah katında olandır. Bu nedenle gücünüz yettiğince Allah’a karşı gelmekten sakının, dinleyin, itaat edin ve mallarınızdan kendi iyiliğiniz için bağışta bulunun. Kim nefsinin açgözlülüğünden korunursa işte onlar, başarıya ulaşacak olanlardır. Eğer Allah’a güzel bir ödünç verirseniz, O, onu kat kat fazlasıyla size geri öder ve sizi bağışlar. Allah, şükretmenin karşılığını fazlasıyla ödeyendir, çok hoşgörülüdür. O, gizliyi de aşikar olanı da bilendir, mutlak galip olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (Teğabun Suresi 14-18) 27.10. Hendek Savaşından Sonra Hudeybiye Anlaşmasına Kadar Yapılacak Kararlılık Harekatları Hendek Savaşında Medine’yi kuşatan müşrik kabilelerin yıldırılması gerekmektedir. “Caydırıcılık” diplomasinin en önemli kuralıdır. Bunun için onlara karşı «Kararlılık Harekatları» düzenlenerek Medine’nin güvenliği sağlanacaktır. Devlet olmanın ve bölge de hâkim olmanın gereği olarak düşman güçlerin caydırılması zorunluydu. Ayrıca bölgede tevhidi sağlamak için Medine İslam Cumhuriyeti bölgeye hakim olduğunu göstermeli ve bölgeye mührünü vurmalıydı. Dahası Mekke müşrik yöntemini devirmek için Mekke’ye yapılacak askeri seferler sırasında çevredeki düşman kabilelerden gelebilecek saldırılara karşı Medine’yi emniyette tutmak gerekiyordu. Böylece Hz.Muhammed@, yukarıda sayılan nedenlerle hedef seçtiği kabileler üzerine askeri birlikler göndermeyi planladı. Planlanan askeri operasyonların gerçekleştirilmesi için de müminlerin mutlaka infak ederek operasyonlara finansal destek vermeleri şarttı. Diğer taraftan Mekke’nin fethedilmesi için sadece söz konusu kabilelerden gelecek tehlikelerin bertaraf edilmesi yeterli değildi. Hayber faktörünün de çözülmesi gerekiyordu. Zira Hendek savaşı öncesi Mekkelilerle Hayber Yahudileri arasında yapılmış müttefiklik anlaşması uyarınca Medine İslam Cumhuriyeti Mekke’ye saldırırsa Hayberliler Medine’ye saldıracak, şayet Medine İslam Cumhuriyeti Hayber’e saldırırsa Mekkeliler Medine’ye saldıracaktı. Bu savunma İşbirliği anlaşması ile iki düşman arasında kalmış olan Medine İslam Cumhuriyeti öyle bir hamle yapmalıydı ki bu kumpastan kurtulmalıydı. Bu da ancak Mekke müşrikleri ile yapılacak bir barış anlaşması ile mümkün olabilirdi. Fakat bu hamleye sıra gelmeden önce çevre kabileler üzerine askeri harekatları tamamlaması gerekiyordu. Bu amaçla peygamberimiz kararlılık harekatlarını Kurata Askeri Harekatı ile başlattı. 27.11. Kurata Askeri Harekatı /Akını Peygamberimiz Muhammed bin Mesleme komutasında 30 kişilik askeri bir süvari birliğini Bekr b. Kilab oğulları üzerine gönderdi. (Harita 26) Birlik sefer sırasında önce Gatafan kabilelerinden Muharib aşireti ile karşılaştı ve onlara baskın yaptı. Muharib aşiretinin bazı mensupları öldürüldü, sağ kalanları da dağlara kaçıp sığındılar. Kaçanlar takip edilmediği gibi kabilenin çoluk çocuğuna da dokunulmadı. Sadece kabilenin bıraktığı büyükbaş ve küçükbaş hayvanları ganimet olarak alındı. İslam Askerleri, harekatta hedeflenen kabilenin yaşadığı yere doğru ilerleyişini sürdürdü. Bekir b. Kilab oğullarının yurtlarına vardıklarında onlara da ansızın baskın yaptılar ve Beni Bekirlerden de on kadar kişiyi öldürdüler. Sağ kalanlar develerini ve koyunlarını bırakıp dağlara kaçtılar. Onlarında bıraktıkları sürüler ganimet olarak alındı. İslam askerleri 19 gün süren bu harekattan dönerken beraberlerinde 150 deve ve 3000 küçükbaş hayvan sürüsünü ganimet olarak Medine’ye getirdiler. Harita 26: Kurata Askeri Harekatı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.12. Gamra Askeri Harekâtı / Akını Peygamberimiz 40 kişilik bir askeri birliği Gatafanların müttefiki olan Esed oğulları üzerine gönderdi. (Harita 27) Birliğin komutanı bu kez Ukkaşe b. Mihsan El Esed idi. Esed oğulları Kureyşin Gatafanlara çağrısı üzerine Hendek Savaşına katılmışlardı. Onlara bu saldırganlıkları nedeniyle hadleri bildirilmeliydi. Esed oğulları, İslam askerlerinin kendilerine doğru gelmekte olduklarını haber alınca, kaçıp dağlara çekildiler. Bu nedenle birlik, Esed oğullarının yurtlarına geldikleri zaman, yerleşkenin daha önce boşaltıldığını gördüler. İslam askerleri onların nereye çekildiklerini araştırmaya başladılar. Esed oğullarının gözcü olarak geride bıraktıkları bir kişiyi yakalamaya muvaffak olan İslam askerleri, gözcüden kabilenin sürülerinin yerini öğrendiler. Sürünün yayıldığı yere ulaşıldığında Esed oğullarının çobanları sürüyü bırakıp kaçtılar. Bu baskından 200 deve ganimet elde edildi. Askeri birlik, herhangi bir çatışmaya girmeden ele geçirilen sürü ile birlikte Medine’ye geri döndü. Harita 27: Gamra Askeri Harekatı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.13. Zül Kassa Askeri Harekâtı / Akını Ebu Ubeyde b. Cerrah komutasında 40 kişilik bir askeri birlik Zül Kassa’da konuşlanan Sa’labe oğulları üzerine gönderildi. Birlik Zül Kassa’ya vardığında düşmanı hazırlıksız yakaladı. (Harita 28) İslam Askerlerini karşılarında gören Sa’labe oğulları çatışmayı göze alamadılar ve sürülerini bırakarak dağlara kaçtılar. Deve ve koyun sürülerinden oluşan çok sayıda ganimet elde edilerek çatışma olmaksızın Medine’ye dönüldü. Böylece Medine yakınlarındaki düşman kuvvetleri sindirildi. Harita 28: Zul Kassa Askeri Harekatı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.14. Cümum Askeri Harekâtı / Akını Peygamberimiz Zeyd Bin Harise komutasındaki askeri birliği Süleym oğulları kabilesi üzerine gönderdi. (Harita 29) Süleym oğulları hem Biri Maune faciasının failiydiler hem de Hendek Savaşında Mekke müşrik kuvvetleri arasında yer almışlardı. Onlar Süfyan b. Abduşşems'in komutasındaki 700 kişilik bir askeri kuvvetle gelip Medine kuşatmasına katılmışlardı. Artık onların da hadlerinin bildirilmesi ve etkisiz hale getirilme zamanı gelmişti. Zeyd bin Harise harekât sırasında Süleym oğullarının yerinin tespiti için aynı kabileden olan Halime adındaki bir kadının ve kocasının rehberliğinden yararlandı. Süleymlerin konuşlandıkları yere erişilir erişilmez yapılan baskında çok sayıda ganimet ve esir elde edildi. Çok başarılı bir operasyon gerçekleştiren Zeyd bin Harise ve askerleri ele geçirilen ganimet ve esirlerle birlikte Medine’ye döndüler. Harita 29:Cümum Askeri Harekatı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.15. Guran (Usfan) Askeri Harekâtı / Akını Hz.Muhammed@ Bi’rimaune ve Reci katliamlarında önemli rolü olan ve Mekke müşriklerinin paralı askerleri olarak Hendek Savaşına katılan Lihyan oğulları üzerine bir askeri harekât düzenlenmesini planladı. Bu harekat ile Lihyan oğullarını sindirmenin yanında Mekkelilere korku vermek de amaçlanmıştı. Harekata katılacak İslam askerlerinin sayısı 200 kişiydi ve birliğin başına bizzat peygamberimiz geçti. Peygamberimizin komutasındaki İslam askerleri Lihyan oğullarının yurtları olan Guran mevkiine (Harita 30) geldiklerinde Lihyan oğulları dağlara kaçıştı. Peygamberimiz İslam Ordusunu bu mevkide iki gün konaklattı. Daha sonra Mekke’ye biraz daha yaklaşarak Usfan’a kadar ilerledi. İslam Ordusunun Usfan’a kadar geldiğinin haberi Mekke’ye ulaşınca Kureyşliler büyük bir telaşa ve korkuya düştüler. Peygamberimiz hedeflediği amaca ulaşınca ordusunu geri Medine’ye döndürdü. Bu harekat toplam 14 gün sürmüştü. Harita 30: Guran Askeri Harekâtı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.16. İys Askeri Harekâtı / Akını Şam ticaret yolunun kapalı olması nedeniyle Mekkeliler çok zor durumaydılar. Bu sıkıntılı durumu aşmak için çeşitli yollar deniyorlardı. Yeni bir çözüm yolu olarak Hz.Muhammed’in damadını kullanmaya karar verdiler. Bu amaçla peygamberimizin damadı olan Ebul As bin Rebi komutasında bir kervan tertip ettiler. Böylece peygamberimizin kervana zarar vermeyeceğini düşünüyorlardı. Fakat kervanın Mekke’den çıktığı haberini alan peygamberimiz Zeyd bin Harise komutasında 170 kişilik bir askeri kuvveti kervanı ele geçirmek üzere gönderdi. Peygamberimiz Mekke müşriklerini ekonomik olarak zayıflatıp onları güç duruma düşürme hususunda kararlıydı. Kervanın komutasında damadının olup olmaması önemli değildi. İlahi öğretiye dayalı İslam / Barış toplumu oluşturma davası her şeyin üzerindeydi. Bu nedenle Hz.Muhammed@ bu kervana da baskın yaptırdı. Zeyd bin Harise komutasındaki askeri birlik, Mekke kervanını İys mevkiinde yakaladı (Harita 31) ve kervan mallarına el konuldu. Kervan komutanı dahil herkesi de esir aldılar. Kervanda Safvan bin Ümeyye’nin çok büyük gümüş ve malları vardı ve bütün bu mallar ganimet olarak ele geçirildi. Esir alınan Hz. Zeyneb’in kocası Ebul As bin Rebi ve kervandaki elemanlar Medine’ye getirildi. Hz. Zeynep kocasını himayesine aldı ve malları ile birlikte serbest bıraktı. Bunun üzerine diğer müminlerde ganimet mallarını ve esirleri serbest bırakmaya razı oldular. Geri Mekke’ye dönmek kaydıyla kervandaki herkes serbest bırakıldı. Kervan Mekke’ye döndü. İslam Cumhuriyetinin yaptığı bu hareket Mekke Yönetimine çok ağır bir darbe indirmiş oldu. Zira Medine İslam Cumhuriyetinin asıl derdinin mal olmadığı, Mekkelilerin iyiliğine bir barış / huzur sistemi inşa etmek istediklerini ve bunu kendilerine yapılan onca kötülüğe rağmen iyilikle cevap vererek göstermiş oldular. Böylece Mekke müşrik yöneticileri kendi kamuoyu nezdinde küçük düşmüş oldu. Bu durum ilk etkisini de Ebul As b. Rebi üzerinde gösterdi ve kısa bir müddet sonra müslüman oldu ve Medine’ye geldi. Harita 31: İys Askeri Harekâtı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.17. Tarf Askeri Harekâtı / Akını Medine’ye en yakın müşrik kabile olan Sa’lebe oğullarının üzerine daha önce askeri harekatlar düzenlenmiş olsa da sindirilememişti. Zira üzerlerine yapılan askeri harekatları dağlara kaçarak savuşturuyorlardı. Sadece sürülerinden kayıplar veriyorlardı. Fakat teslim olmaya yanaşmadıkları ve Medine’ye çok yakın düşman olmaları nedeniyle Medine’nin güvenliği için tehdit oluşturuyorlardı. Bu nedenle peygamberimiz teslim oluncaya kadar onları taciz etmeye devam etmenin zorunlu olduğunu görüyordu. Yine bir gün Sa’lebe oğullarının Medine’ye saldıracakları istihbaratının alınması üzerine Peygamberimiz saldırı tehlikesini bertaraf etmek için 15 kişilik bir birliği Zeyd bin Harise komutasında onların üzerine gönderdi. (Harita 32) Gönderilen askeri birlik küçük olsa da büyük bir cesaretle düşmanın üzerine üzerine yürümeleri onlara çok büyük korku veriyordu. Salebe oğulları yine sürülerini bırakıp dağlara kaçıştılar. İslam askerleri 20 deve ve bir miktar koyundan oluşan sürüyü ganimet olarak alarak Medine’ye döndüler. Harita 32: Tarf Askeri Harekatı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.18. Vadil Kura Faciası Medinelilerin ihtiyaçlarının karşılanması için Hz.Muhammed@ Şam’a ticaret kervanı göndermek istedi. Fakat nasıl ki Mekke’nin ticaret yolu İslam Cumhuriyeti tarafından engellendiyse Şam yolu üzerinde bulunan ve Mekke ile müttefik kabilelerin müminlerin kervanlarını engelleyecekleri açıktı. Bu nedenle peygamberimiz kervan göndermeden önce yol güvenliğini sağlamak için güzergâh üzerindeki düşman kabilelerin üzerine Zeyd bin Harise komutasında bir askeri birlik gönderdi. İslam askerlerini gören düşman kabileler dağlara kaçtılar. Zeyd bin Harise Medine’ye geri döndü ve kendi komutasındaki bu birliğin korumasında gönderilecek bir kervanın emniyetli bir şekilde Şam’a varıp gelebileceğini peygamberimize rapor etti. Bu rapor üzerine peygamberimiz Zeyd bin Harise’nin komutasındaki 12 kişilik bu askeri birliğin muhafızlığında olmak üzere bir ticaret kervanının Şam’a gönderilmesine izin verdi. Kervan yola çıktı fakat Vadil Kura denilen yere varınca düşman kabilelerden baskın yedi. (Harita 33) Düşman kuvvetlerin saldırısı sonunda dokuz mümin İslam askeri şehit oldu. Zeyd bin Harise ve iki İslam askeri bu saldırıdan yaralı bir şekilde kurtuldu ve Medine’ye ulaşmayı başardılar. Harita 33: Vadi’l Kura Askeri Harekâtı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.19. Fedek Askeri Harekatı / Akını Peygamberimiz Hz. Ali komutasında 100 kişilik bir askeri birliği Fedek’te yaşayan Sa’d b. Bekir oğulları üzerine gönderdi. Çünkü bu kabile Hendek Savaşında Hayber’in bir yıllık mahsulü karşılığında Medine’yi kuşatmaya gelmişlerdi. Bu askerî harekâtın bir diğer amacı da Hayber Yahudilerine gözdağı vermekti. Zira Hendek Savaşının esas finansörleri Hayberlilerdi. İslam askeri birliğinin üzerlerine geldiğini gören Sa’d b. Bekir oğulları savaşmayı göze alamadılar ve canlarını kurtarmak için hemen dağlara kaçtılar. (Harita 34) İslam askerleri onların geride bıraktıkları 500 deve ve 2000 koyunu ganimet olarak alıp Medine’ye geri döndüler. Bu askerî harekât ile sadece bedevi Bekir oğullarına iyi bir ders verilmiş olmakla kalınmadı aynı zamanda Hayber Yahudilerine karşı da bir gövde gösterisi yapılmış oldu. Onlara yaptıklarının bedelinin ödetileceğinin ve sıranın kendilerine geleceğinin işareti verilmiş oldu. Harita 34: Fedek Askeri Harekatı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.20. Dumetül Cendel Askeri Harekâtı / Akını Dumetül Cendel’deki Kelp kabilesi Hendek Savaşı öncesi Mekke Yönetiminin talebi üzerine Medine’ye gelecek ticaret mallarına geçit vermemişti. Bunun üzerine onların üzerine sefer düzenlendi. Kelp kabilesinin bu yaptığı engelleme aslında Hendek savaşı öncesinde Hz.Muhammed’i@ Medine dışında tuzağa düşürmek için yapılan bir girişimdi. Önce Medine işgal edilecek daha sonra İslam Ordusu Medine dışında yakalanacak ve bertaraf edilecekti. Fakat peygamberimiz tuzağı erken haber almış ve onların planları boşa çıkarmıştı. Şimdi bu tuzağa alet olan Kelp kabilesine bir ders vermek gerekiyordu. Peygamberimiz bu amaçla Abdurrahman b. Avf komutasında yaklaşık 700 kişilik bir birliği Dumetül Cendel’e gönderdi. (Harita 35) Bu askeri harekâtla sadece Kelp kabilesi değil bölgede yaşayan diğer kabileler etkisiz hale getirilmesi hedeflendi. Dahası Hayber, Fedek, Teyma bölgelerinde yaşayan Yahudi kabilelerinin kuzey tarafında yaşayan kabilelerden İslam Cumhuriyetine müttefik güçler elde etmek de hedeflendi. Dumetül Cendel’e yapılan askerî harekât diplomatik açıdan çok başarılı oldu ve çatışma meydana gelmeksizin Dumetül Cendel emiri Medine İslam Cumhuriyetinin yanında yer almayı kabul etti ve müslüman oldu. Bu diplomatik zaferde iyi bir tüccar olan ve Dumetül Cendel emiri ile ticari ilişkileri iyi olan Abdurrahman bin Avf’ın rolü çok büyüktü. Öyle ki bu harekât sonucunda yapılan görüşmeler Abdurrahman bin Avf ile emirin kızının evlenmesiyle taçlandı. Böylece Hayber’in kuzey tarafı İslam Cumhuriyetinin ittifakı ya da egemenliği altına girmiş oldu. Harita 35: Dumetül Cendel Askeri Harekâtı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.21. Habat Askeri Harekâtı /Akını Peygamberimiz Mekke’nin Şam istikametindeki ticari faaliyetini tamamen kesmek için alternatif olabilecek yolları da kontrol altına almak istedi. Bu amaçla Kızıl deniz sahili boyunca tarama yapmak üzere Ebu Ubeyde b. Cerrah komutasında 300 kişilik bir askeri birliği görevlendirdi. Birlik sahil boyunca tarama yaptı ve Mekkelilerin kervanının geçip geçmediği araştırıldı. (Harita 36) Taramanın sonucunda herhangi bir kervan izine rastlanmadı. Ancak söz konusu askeri birlik çok zor koşullarda görev icra etti. Öyle ki askerlerin açlıktan buldukları ağaç yaprakları yemesi nedeniyle bu askeri harekatın adına «Habat» ismi verildi. Bir vakit de karaya vurmuş büyük bir balina etinden yiyerek askerler açlıklarını gidermişlerdi. İslam askerleri her ne kadar büyük zorluklar yaşasalar da yapılan bu harekât neticesinde İslam Cumhuriyetinin bölgedeki hâkimiyeti iyice pekişmekte ve çevre kabileler bu durumu artık kanıksamaktan başka çarelerinin olmadığını görmekteydiler. Harita 36: Habat Askeri Harekatı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.22. İkinci Vadi’l Kura Askeri Harekâtı / Akını Daha önce Zeyd b. Harise komutasında gönderilen ticaret kervanına saldırıp dokuz İslam askerini şehit eden Vadi’l Kura bedevilerine peygamberimiz bir ders vermek istiyordu. Yarası iyileşen Zeyd b. Harise’yi yeniden Vadi’l Kuraya bir harekât düzenlemesi talimatını verdi. (Harita 37) Emri alan Zeyd b. Harise, Vadi'l Kura bölgesinde yaşayan Ferazelerden intikam almak için komuta ettiği askerlerle birlikte yola çıktı. Ferazelerin bölgesine yaklaştığında durumun ciddiyetini gören düşman kuvvetlerinin çoğu kaçtı, geride kalanlarla yaşanan küçük çaplı bir çatışma dışında başka bir olay yaşanmadı. Ferazelerin bıraktıkları mallar ganimet olarak alınarak Medine'ye dönüldü. Böylece Medine’nin ticaret yolu üzerinde bulunan bölgedeki bedevi Araplar bundan sonra İslam Cumhuriyetine karşı yapacakları her yanlış hareketin mutlaka bedelini ödeyecekleri mesajını almış oldular. Harita 37: 2.Vadi’l Kura Askeri Harekatı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.23. Kürz b. Cabir El Fihrinin Uraniler Üzerine Yaptığı Askeri Harekât Müslüman olduğunu iddia eden bir grup ki bunların dördü Urani, üçü Ukl ve birisi de Süleym kabilelerinden olmak üzere toplam 8 kişi Medine’de hastalandıklarını ve Medine dışında yaşamak istediklerini peygamberimize bildirdiler. Peygamberimiz onlara İslam Cumhuriyeti Hazinesine ait olan ganimet develerinin bakım görevini verdi ve onlara o develerin sütünü içerek iyileşeceklerini söyledi. Fakat onların hastalıkları numaraydı. Asıl amaçlarını ise gizliyorlardı. Onları çevre kabileler göndermişti ve geliş sebepleri İslam Cumhuriyeti akıncılarının askeri harekatlar sonucu kendilerinden aldıkları ganimetleri hile ile geri almaktı. Peygamberimiz onları Hazineye ait develerin yanında görevlendirince onlar oyunlarını uygulamaya koydular. Önce sürülerin başındaki mümin çobanı işkence ile öldürdüler ve sonra sürüyü gasp edip kabilelerinin yanına götürmek üzere harekete geçtiler. Onların yaptıkları bu ihanet haberi peygamberimize ulaşınca O derhal 20 kişilik bir birliği onları arayıp bulup cezalandırmak üzere görevlendirdi. Birliğin komutanlığını Kürz b. Cabir’e verdi. Kürz b. Cabir İslam Askerlerini çok hızlı bir şekilde harekete geçirdi ve kabilelerine ulaşmadan hainleri yakalamaya muvaffak oldu. (Harita 38) İslam Askerleri bu hainlerin cezasını, onların mümin çobana yaptıklarının aynısını tatbik ederek verdiler. Şöyle ki onlar mümin çobanın ellerini, ayaklarını, kulaklarını ve burnunu kesmiş, gözlerine de mil çekerek öldürmüşlerdi. Onlarda mümin çobana yaptıklarının aynısı ile cezalandırıldılar. Böylece hem Hazine’ye ait sürüler kurtarıldı hem de hainlik edenlere verilen ceza ile potansiyel ihanetlerin önü alınmış oldu. Bu işin şakasının olmadığı cümle aleme gösterildi. Harita 38: Kürz b. Cabirin Askeri Harekatı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) 27.24. Abdullah bin Revaha’nın Hayber’e Askeri Harekatı / Akını Hz.Muhammed@, Yesir b.Zeram adlı Hayber Yahudilerinden bir ileri gelenin Gatafanları tekrar Medine’ye karşı kışkırtmaya çalıştığına dair haberler aldı. Peygamberimiz bunun üzerine Yesir b. Zeram’ı bertaraf etmenin formülünü aradı ve bir hile kurdu. Yaptığı plana göre söz konusu kişiye Medine İslam Cumhuriyeti destek verecek ve onun Hayber’deki tüm Yahudilerin Valisi olmasını sağlayacaktı. Böyle bir teklifi götürmek üzere Abdullah b. Revaha’yı görevlendirdi ve beraberinde 30 kişilik Askeri Birliği gönderdi. (Harita 39) Yapılan teklifin detaylarını görüşmek üzere Yesir b. Zeram Medine’ye peygamberimizin huzuruna davet edildi. Yesir kendisine yapılan bu teklifin cazibesine kapıldı ve inandı. Detayları ve uygulanacak stratejiyi görüşmek üzere kendi muhafızlarını da yanına alarak Abdullah bin Revaha ile Medine’ye doğru yola koyuldular. Medine’ye yaklaşıldığında Yesir b. Zeram hileyi anladı ve hemen silahına davrandı. Fakat Abdullah b. Revaha ve İslam Askerleri çıkan çatışmada Yesir b. Zeramı ve beraberindeki tüm muhafızları öldürdü. Böylece Hayberlilere çok iyi bir gözdağı daha verilmiş oldu. Harita 39: Abdullah b. Revaha’nın Hayber Askeri Harekatı /Akını (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ )
- Bölüm 3: Mücadele İçin Teşkilatlanma | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 3 MÜCADELE İÇİN TEŞKİLATLANMA Bu surelerin inzalinden sonra Hz. Muhammed’in (a.s) çağrısına olumlu cevap veren kişilerin sayısında artış oluyordu. Zira yukarıdaki surelerin mesajları ile Mekke’deki adalet yanlısı erdemli insanların ilk şaşkınlıkları gitmiş ve Hz. Muhammed’in (a.s) hareketi maya tutmaya başlamıştı. Hatice (ra), Ebu Bekir (ra), Ali (ra), Zeyd(ra) gibi ilk etapta mümin olanlara Abdurrahman b. Avf(ra), Zübeyr b. Avvam(ra), Osman b. Affan(ra), Sa'd b. Ebî Vakkas(ra), Talha b. Ubeydullah(ra), Ammar b. Yasir(ra), Bilâl-i Habeşî(ra), Ebu Fükeyhe(ra), Halid b. Saîd(ra), Amr b. Saîd(ra), Ebu Ubeyde b. Cerrah(ra), Ebu Seleme(ra), Erkam b. Ebi'l-Erkam(ra), Osman b. Maz'un(ra), Kudâme b. Maz'un(ra), Abdullah b. Maz'un(ra), Ubeyde b. Haris(ra) gibi isimler katıldı. Bunlar Hz. Muhammed’e (a.s) vahiy gelmeden öncesinde de ahlaken temayüz etmiş, erdemli, şirk sisteminden rahatsız olan ve adalet duygusunu içlerinde yaşayan, vicdanları ölmemiş, akılları dumura uğramamış şahsiyetlerdi. Harekete katılan kişi sayısındaki artışa paralel olarak bu kişilerin Fatiha Suresinde ortaya konan paradigmalarda hedeflenen amaçları gerçekleştirmek için salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarında bir araya gelmesi ve gelen ilahi mesajların tedris edilmesi gerekiyordu. Bu amaçla Hz. Muhammed (a.s), Mekke halkından harekete katılan kimselere salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılar düzenliyordu. Söz konusu toplantılar müşriklerden gizli gerçekleştiriyordu. Toplantıların gerçekleşme zamanı ise Müzzemmil Suresinin ilk ayetlerinde öğretildiği gibi herkesin uykuya çekildiği gecenin ilerleyen vakitleri idi. Bu salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarında Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği vahiy (Kur’an) tertil üzere okunuyordu. Diğer bir ifade ile mesajların içeriği tartışılıyor, anlamaya çalışılıyor, ayetler analiz ediliyor, içselleştiriliyor ve ezberleniyordu. Böylece hareketin üyeleri hem bilgilendirilmiş oluyor hem de hareketin söylemini, stratejisini öğrendikten sonra ilahi mesajlar Mekke toplumuna iletiliyordu. Salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantısı, aslında insanların sorunlarını çözmek, ilahi paradigmalarla hedeflenen amaçları gerçekleştirmek için çaba harcamak, destek vermek ve bütün bunları da Cenab-ı Hakk’ın huzurunda büyük bir ciddiyetle, huşu ve dua ile yapılan meclis toplantısından başka bir şey değildi. Bireysel yapıldığında da insanların sorunlarını çözmek, ilahi paradigmalarla hedeflenen amaçları gerçekleştirmek için çaba harcamak, kafa yormak, analiz etmek ve bunları büyük bir huşu, ciddiyet, dua ve ibadet olarak yapmaktan başka bir şey değildi. Bu aktivite Mekke’ye Hz. İbrahim’den miras kalmıştı. Müşriklerde salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için) sabah akşam toplanıyorlardı. Ancak onların salatları / namazları ilahî paradigmalara taban tabana zıt ilkeler olduğundan insanların sorunlarını çözmüyor, tam tersine fesat üretiyor, hileye zemin hazırlıyor ve halkı aldatıcı kararlar alınmasını sağlıyordu (ıslık çalmak gibi). Onlar salat toplantılarında tam tersine olarak hayırlara, iyiliklere engel oluyorlardı (el çırpmak gibi). Hâlbuki salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantıları, insanları iyiliğe yöneltmek, güzellik, hayır, yardım, destek, merhamet, kötülüklerden uzaklaştırmak amaçlı olmalıydı. Hz. Muhammed’in (a.s) hareketine katılan kimseler geceleri herkes uyuduktan sonra Mekke’nin ıssız kenar vadilerinde salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarını gerçekleştirirken önce tevhidî dünya görüşünün manifestosu niteliğindeki Fatiha Suresini okuyorlar, arkasından nazil olmuş diğer sureleri ya da ayetleri okuyor, analiz ediyor, tartışıyorlardı. Salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantısının başlangıcında kılınan namazda Fatiha Suresi ile tevhid sisteminin temel değerleri ortaya konuyordu. Çünkü salatı salat yapan Fatiha’nın paradigmalarıdır. Fatiha Suresi bu harekete katılanların andıdır. Dolayısıyla salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantıları merhamet, rahmet, ayrımsızlık, hesap verilebilirlik ilkelerinin öncelendiği, Allah rızasına dayalı, sırf O istediği için yapılan bir toplantıdır. Salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantıları, doğru yolda olmak, iyilerin, dosdoğru insanların yolunu takip etmek, kötülerin, azgın ve haddi aşmış insanların yolundan uzak durmak için yapılacak çaba ve gayretleri ifade etmekteydi. Salat (kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantı öncesi kılınan namazda Allah tekbir, tesbih ve ta’zim edilir, hedeflenen amaçları gerçekleştirmek için ondan yardım dilenir, O’nun rehberliği niyaz edilir, bu toplantı çok büyük bir huşu, ciddiyet, tefekkür ve tezekkür içerisinde gerçekleştirilir. Hedefleri gerçekleştirmek için yapılacak çaba ve gayretleri ifade eden salat / namaz toplantısında bulunan kimselerin kötülüklerle, pis ve iğrenç şeylerle hiçbir ilişkisi olmayacağı gibi hep iyilikler ve güzelliklerle beraber olacaktır. Salatın (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetlerin) iman edenle küfredeni ayırt edici bir eylem olmasını belirleyen şey, Hak rızası ve O’nun belirlediği ilkeleri / esasları gerçekleştirmek için yapılmasıdır. Yoksa müşrik ve münkirlerin de yaptıkları meclis toplantıları, salat / namaz toplantıları vardır. Ancak onların ilkeleri / esasları bir sınıfın, bir ırkın, bir cinsin seçkinliğine, ayrımcılığa, bütün mülkü bu sınıfların ve seçkinlerin elinde toplayıp fakirlere ve yoksullara vermeme, onlarla paylaşmama üzerine kuruludur. Bu toplantılar hep azgınlık, haddi aşma, zalimlik için halkı çeşitli hile, aldatma ve kandırma amacına matuf olduğu için gerçek salat / namaz değildir. Şayet ilkeleri / esasları Fatiha Suresinin ilkelerini / esaslarını temel almıyorsa onlar ne kadar kutsal bir aktivite yaptıklarını iddia ederlerse etsinler sapıklık içerisindedirler. Gecenin geç vakitlerinde gizlice gerçekleştirilen salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantıları ile örgütlü bir hareketin ilk halkaları oluşturuldu. Bu hareket ve tevhidî dünya görüşünün mesajı zamanla gerek Mekke içerisinde gerekse Mekke dışında dalga dalga yayılmaya başladı. Mesajın ulaştığı kesimlerden özünü kirletmemiş şahsiyetler etkilenmeye başlamış ve genel olarak bu kesimlerden harekete katılımlar giderek daha da artmıştır. Süreç içerisinde Cenab-ı Hak’tan elçisine, katılımcıların ihtiyaç duyduğu moral, motivasyon mesajları ile akla takılan soru işaretlerine cevapları içeren mesajlar gönderilmiş ve Elçi, bu salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarında mesajları katılımcılarla analiz etmiş / tertil üzere okumuştur. 3.1.Erkam’ın Evinin Toplantı Merkezi Yapılması Salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarının Mekke’nin ücra ve kuytu köşelerinde yapıldığı süreçte Hz. Muhammed’in (a.s) safında yer almayı kabul ederek harekete katılan kişi sayısı elliyi geçmişti. Bunların arasında şu isimler zikredilebilir; Saîd b. Zeyd(ra), Saîd b. Zeyd'in zevcesi Fâtıma binti Hattab(ra), Esma binti Ebu Bekir(ra), Habbab b. Eret(ra), Abdullah b. Mes'ud(ra), Mes'ud b. Rebi (Rebia) (ra), Ayyaş b. Ebi Rebia(ra), Ayyaş b. Ebi Rebia'nın zevcesi Esma binti Selame(ra), Huneys b. Huzâfe(ra), Âmir b. Rebia(ra), Abdullah b. Cahş(ra), Ebu Ahmed b. Cahş(ra), Cafer b. Ebi Talib(ra), Cafer b. Ebi Talib'in zevcesi Esma binti Umeys(ra), Âmir b. Ebi Vakkas(ra), Ma'mer b. Haris(ra), Nahham Nuaym b. Abdullah(ra), Hâtıb b. Amr(ra), Ebu Huzeyfe b. Utbe b. Rebia(ra), Âmir b. Füheyre(ra), Vâkıd b. Abdullah(ra), Süheyl b. Beyzâ(ra), Salîtb. Amr(ra), Muttalib b. Ezher(ra), Muttalib b. Ezher'in zevcesi Remle binti Avf(ra). Katılımcı sayısındaki bu hızlı artış salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarının gizlice ve Mekke’nin kuytu ve ücra köşelerinden çıkılmasını gerektirmiştir. Zira katılımcı sayısındaki bu artış ile ulaşılan sayısal güç, Mekke halkından harekete destek vermek isteyip de kınanmaktan ya da alaya alınmaktan çekinen kişilerin korkmayacakları, çekinmeyecekleri bir güç demekti. Bu nedenle Hz. Muhammed (a.s) salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarının artık ücra köşelerde değil Kâbe’nin yanında, şehrin merkezinde bir yerde yapılmasının daha uygun olacağını düşündü. Yer olarak da Erkam’ın evini seçti. Çünkü Erkam’ın evi Kâbe merkez alındığında Darün Nedve’nin tam aksi istikametinde idi. Aynı zamanda bu tercih ile Hz. Muhammed (a.s), şirk sistemine karşı Tevhid sistemini teklif ederken, şirk sisteminin Darün Nedve’deki salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri) adı altında ama gerçekte fesat, hile ve iyilikleri engellemenin yapıldığı toplantı merkezine alternatif getirmektedir. Artık toplumun sorunlarına ilahi görüş ekseninde çözüm üretme yeri Erkam’ın evidir. Tevhidî dünya görüşünün kitabı olan Kur’an, nazil oldukça burada analiz edilecek, hareketin stratejisi burada çizilecek, elemanları burada yetiştirilecek ve Mekke halkına toplumsal sorunların çözümüne ilişkin temel prensipler buradan neşredilecektir. Hz. Muhammed’in (a.s) peygamberlik görevini üstlenişin ikinci yılında, söz konusu salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantıları seçilen bu merkezde gecenin ilerleyen saatlerinde yapıldı. Zira gerek hareketin katılımcılarının olsun gerekse Hz. Muhammed’in (a.s) olsun gündüz vakitlerinde maişetlerini, ticaretlerini yapmaları gerekiyordu. Dahası, gece vakitlerinde yapılan salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarında alınan kararların gündüz vakitlerinde hayata geçirilmesi gerekiyordu. Ayrıca gecenin sessizliğinde çalışmak daha verimli oluyordu. 3.2. Mekkelileri Fırsatı Kaçırmamaya Davet! Hz. Muhammed’in (a.s) tevhidî dünya görüşüne çağrısına Mekkelilerin iştirakinde hızlanmalar oldu. Ancak bu katılımın daha da artırılması için insanların teşvik edilmesi gerekiyordu. İşte bu teşviki Cenab-ı Hak Asr Suresi ile yaptı. Bu sure ile Rabbimiz, Mekkelilere zamanın çok değerli olduğunu, hızla akıp gittiğini, ellerini çabuk tutmaları gerektiğini ve bu amaçla tevhidi dünya görüşüne iman edip, batıl ve zalim düzenin yerine hakkı, adaleti getirmeye gayret eden, bu hususta sabırla çaba gösteren ve dayanışma içerisinde olanların arasına katılmaları gerektiğini, aksi takdirde hüsrana uğramanın kaçınılmaz olduğunu bildirdi. Bunlar Asr Suresinde fevkalade bir belağatle ifadesini buldu: Rahman, Rahim Allah Adına 1-3-Geçip gitmekte olan zamana andolsun ki, İnsanlar kesinlikle tam bir hüsran/kayıp -zarar içindedir. Ancak iman edenler, salih amel işleyenler / ıslah edenler, hakkı / adaleti / doğruluğu / gerçeği ve sabrı / direnişi / çaba göstermeyi / göğüs germeyi birbirine tavsiye edenler / teşvik edenler hariç. (Asr Suresi 1-3) 3.3. Müşrik Elitlerin Sömürü hortumlarının deşifresi Hz. Muhammed’in (a.s) teklif ettiği tevhidi dünya görüşü etrafında toplanan Mekkelilerin sayısı arttıkça Mekke Müşrik Yönetiminin tepkilerinde alaycılığın dozu artarken sertleşmeler de görülür. Gayri medeni ve yobazca yapılan bu tepkilerin nedeni, inzal edilen surelerde Mekke’nin müşrik ileri gelenlerinin kötü karakterlerinin ortaya konmuş olmasıydı. İlahi strateji, bu surelerde öncelikle şirk sisteminin yürütücülerinin nasıl bozuk karaktere sahip olduklarını göstermiş, böylece şirk sisteminin halk için hiçbir hayır getirmeyeceğini ve toplumu karanlık bir geleceğe sürüklediğini ifade etmiştir. Dahası toplumu yok oluşa ve azaba götüren bu sistemin yerine onları kurtuluşa götürecek yegâne sistemin tevhit sistemi olduğu, onun ilkelerinin / esaslarının da Fatiha Suresi ile sunulan ilkeler / esaslar içerisinde bulunduğu bildirilmiştir. Şirk sistemi ile zenginleşen ve seçkin bir konuma gelen Mekke’nin müşrik önderleri bu duruma öfkelenmekte, hırslarından çatlamakta, Hz. Muhammed’in (a.s) mesajını etkisiz kılmak için ortalığı tozu dumana katmaktadırlar. Hatta daha da ileri giderek gece salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarında öğrendikleri ilahi mesajı diğer Mekkelilere anlatmaya çalışan Hz. Muhammed’in (a.s) taraftarlarına saldırmaya kadar işi vardırmaktadırlar. Her türlü görüş, inanç ve düşünceye saygılı ve onların idollerine Kâbe içerisinde bile yer veren Mekke’nin müşrik baronları, sevgi, kardeşlik, barış ve huzur getirecek tevhit sisteminin tebliğine rastlayınca hırslarından kuduruyorlardı. Adeta kendilerini kaybedecek derecede bir hınç, kin ve öfke nöbetine tutuluyorlardı. Özellikle Ebu Cehil, nerede bir tebliğ faaliyeti tespit etse hemen o topluluğa doğru koşturuyor, öfke ile ağzından kıvılcımlar saçarcasına topluluktaki dinleyenleri dağıtıp ortalığı bulandırıyordu. O, dinleyici topluluğun merkezinde yer alan tevhidi dünya görüşünü anlatan tebliğciye kişiye saldırıp davete engel oluyordu. Cenab-ı Hak, Ebu Cehil ve onun gibi davranan Mekke’nin müşrik önderlerinin bu hareketini, vurgun, yağma, kapkaç ve çapulculuk için gözü dönmüş Arap kabilelerinin nefes nefese koşan ve nal vuruşlarından ateşler çıkaran atlarla baskınlar yapmalarına benzetmektedir. Nasıl ki baskın yapan Arap kabileleri baskın yaptıkları topluluğun ya da kabilenin en değerli kişilerine saldırıp etkisiz hale getirmeyi ve en kıymetli mal ve servetlerini elde etmeyi hedefliyorlarsa, Mekke’nin müşrik önderleri de benzer şekilde davranarak tevhidi dünya görüşünün davetini yapan değerli kişileri hedef alıp onu etkisiz hale getirmeye çalışıyorlardı. Bu hareketle de servet kaynaklarının devamlılığını, sürdürülebilirliğini sağlamayı hedefliyorlardı. Bu benzetme ile Cenab-ı Hak, Mekke müşrik önderlerinin de diğer çapulcu Arap kabilelerden hiç farklarının olmadığını ve aynı zamanda kurulu şirk sistemini koruma gayretlerinin çapul mekanizmasını koruma gayreti olduğunu vurguladı. Her ne kadar Mekkeli müşrikler kendileri bizzat çapul, talan ve soygun için baskınlar yapmıyor olsalar da onların şirk sistemini korumak için yapmış oldukları kışkırtıcılık bir nevi talandı, çapuldu. Onlar bunu, doğruluğu, dürüstlüğü savunan tevhit sistemi savunucularına düşmanca, bencil arzularla ve öfkeyle yaptıkları saldırı ve baskınlar ile açıkça göstermekteydiler. Mekke’nin müşrik önderleri, bu hareketleri, servete ve mala aşırı derecede düşkün olmaları ve kurulu şirk sistemi ile elde ettikleri sömürü hortumlarının kesilmesini istemediklerinden dolayı yapıyorlardı. Tevhidi dünya görüşünün öngördüğü sistemi inkâr etmelerinin sebebi de aynıydı ve bu inkârları gayet bilinçli idi. İnkâr etmelerinin altında yatan şey, sömürü hortumlarının kesilmesini istememeleri idi. Bunu ise Mekke halkı ile paylaşamadıklarından şirk sisteminin devamının elzem olduğunu, aksi takdirde Mekke’den sürülüp çıkarılmalarının kaçınılmaz olduğunu iddia ediyorlardı. Aslında bunun böyle olmadığını gayet iyi biliyorlardı ama halkı kandırmak için bundan daha iyi bir gerekçeleri de olamazdı. Cenab-ı Hak, Mekke’nin müşrik baronlarının içlerinde sakladıklarını deşifre etti ve dünyada iken toplumsal diriliş gerçekleştiğinde / ahirette de biyolojik diriliş gerçekleştiğinde onların aldatma oyunlarının açığa çıkarılacağını ve hesap sorulacağını bildirdi. Üstelik onların bu hususu gayet iyi bildiğini ama yine de bile bile tersini yaptıklarına vurgu yaptı. İşte Rabbimiz bütün bunları muazzam bir edebi anlatımla Adiyat Suresinde anlatmaktadır: Rahman, Rahim Allah Adına 1-11- Bak hele! Nefes nefese koşan atlar gibi (vahye / peygambere / müminlere) dinmez bir hınçla saldıranlara, (içlerindeki) öfke ateşiyle etrafı tutuşturanlara, sabahlara kadar kıskançlıktan kıvranıp saldırıya geçenlere, tozu dumana katarak ortalığı bulandıranlara ve sonunda toplumun en hayırlı / en değerli kesimlerinin içine düşmanlıkla dalanlara; Kesinlikle (bu) insan tipi Rabbine karşı çok nankördür. Üstelik kendisi de buna tanıktır. / Kendisi de bunu gayet iyi bilmektedir. Çünkü o, servet hırsına kapılmıştır! Hâlbuki kabirlerde olanların diriltileceği ve kalplerinde saklı olan her şeyin ortaya serileceği gün, Rablerinin kendilerinin her halinden haberdar olduğunu o bilmez mi? (Adiyat Suresi 1-11) 3.4. Hz. Muhammed’in (a.s) Oğlu Kasım’ın Vefatı Hz. Muhammed’in (a.s) tevhit hareketinin Mekke toplumunda hızla taraftar bulması Mekke’nin müşrik baronlarını telaşa düşürdü. Bu gelişmeleri Darün Nedve’de kendi aralarında tartışırlarken konuyu gündeme taşıyan Darün Nedve üyelerinden birisi Hz. Muhammed’in (a.s) hareketinin Mekkeliler arasında etkisini çok güçlü bir şekilde gösterdiğini ve etrafında toplananların sayısının elliyi geçtiğini dile getirdi. Hareketin kendisine Kâbe’nin yanında bir merkez seçtiğini ve Darün Nedve meclisinin alternatifini oluşturmaya çalıştıklarını gündeme taşıdı. O’nun bu ifadeleri diğer üyeleri bir hayli etkiledi. Fakat Velid bin Müğire (başka bir rivayete göre As bin Vail) söz alarak hareketin o kadar gözde büyütülmemesi gerektiğini, hareketin geleceğinin olmayacağını, zira hareket lideri olan Hz. Muhammed’in (a.s) soyunu ve dolayısıyla çıkardığı tevhidi dünya görüşünü devam ettirecek oğlunun olmadığını ifade etti. Hz. Muhammed’in (a.s) oğlu Kasım, iki yaşında iken vefat etmişti ve başka da oğlu bulunmamaktaydı. Velid bin Muğire kanaatini şöyle ifade etti; “Hâlihazırdaki kabile yapısına ait toplumsal bir gerçeklik olarak asabiyelerin, davaların ve iddiaların, kabilecilik üzerinden devam ettiğini, bu nedenle de tevhidi dünya görüşü davasını Hz. Muhammed’den (a.s) sonra devam ettirecek mirasçısı (bir erkek) evladı olmadığına göre davası da onun ölümünden sonra sona erecektir. Dolayısıyla o kadar endişe etmeye gerek yoktur. Bütün Arap yarımadası ölçeğindeki şirk sisteminin büyüklüğü ve taraftarının çokluğu karşısında elli kişinin hiçbir önemi yoktur.” Velid bin Muğire’nin bu çıkışı meclisin diğer üyeleri üzerinde büyük etki yaptı ve hepsinin gönlüne su serpti. Onlar Mekke halkına da onun görüşü doğrultusunda menfi propaganda yaptılar. Onların bu propagandası, kabile asabiye düşüncesi güçlü olan Mekkeliler arasında tesirli oldu. Fakat esas etkisini Hz. Muhammed (a.s) ve bağlıları üzerinde gösterdi ve hepsi bundan çok müteessir oldular. Bunun üzerine Rabbimiz Kevser Suresi ile onları teselli etti ve müşrik baronların yaptıkları menfi propagandanın fikri dayanağının olmadığını bildirdi. Yüce Rabbimiz Hz. Muhammed’in (a.s) şahsına hitapla, kendisine kesintisiz bir nimeti (Kevser) verdiğini müjdeledi. Bu müjde ile hak, hukuk, doğruluk ve adalet âşıklarının asla tükenmeyeceğini, bunun soyla sopla ilgisinin olmadığını, düşünce, kalp ve vicdanla alakalı olduğunu bildirdi. Bu nedenle kendilerini destekleyen şahsiyetlerin her zaman bulunacağına işaret etti. Coşkun akan bir nehir benzetmesini “Kevser” tanımlaması ile yapan Cenab-ı Hak, verdiği bu müjdede tevhidi dünya görüşünün bağlılarının, sevdalılarının ve akıncılarının gelecekte çağlayacağını ve coşkun bir şekilde akacağını anlattı. Cenab-ı Hak, bu müjdenin gerçekleşmesi için elçisinden ve müminlerden üzerlerine düşeni yapmaları gerektiğini bildirdi. Yani üzüntüyü, ümitsizliği bırakmasını, asla yılgınlığa düşmemesini ve salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarına devam etmesini, emretti. Çalışıp, çabalama sonucunda karşılaşacağı zorluklara, engellemelere ve menfi propagandalara karşı sabırla göğüs germesini öğütledi. Yani Mekke’nin müşrik baronlarının kendisine ve arkadaşlarına yapacakları her türlü alay, aşağılayıcı söz ve fiilleri göğüslemesi ya da bunlara aldırmaması, kafaya takmaması, boş vermesi gerektiğini bildirdi. Surenin sonunda teselli ve müjdesini kendilerini müteessir eden müşrik ileri gelenin (Velid b. Muğire’nin) akıbetini bildirerek bağladı. Hz. Muhammed (a.s) ve arkadaşlarının yukarıda belirtildiği üzere üzerlerine düşen görevleri yerine getirmeleri halinde söz konusu müşrik ileri gelenin ve onun gibilerin sonunun beter olacağını, onların peşlerinden kimsenin gitmeyeceğini, bağlılarının olmayacağını, perişan olacaklarını ve yok olacaklarını bildirdi. Rahman, Rahim Allah Adına 1-3- Şüphesiz Biz sana “Kevseri” verdik. Öyleyse Rabbin için salat et / harekete devam et / salat toplantılarını yürüt ve (inkârcılara ve onların yaptıklarına) göğüs ger! Muhakkak sana kin duyanın kendisidir ebter! / soyu kesik olacak! / yok olup gidecek! (Kevser Suresi 1-3) 3.5. Açgözlü Sınır Tanımaz Rekabetin Toplumu Öldürmesi Kevser Suresi ile Hz. Muhammed’e (a.s) ve tevhit hareketine gönül vermiş müminlere moral verilmiş oldu. Fakat Mekke’nin müşrik baronlarına ne kadar yanlış düşündükleri konusunda bir cevap verilmeliydi. Zira onlar, her şeyin değerlendirmesini kabileci / soya dayalı anlayış ile yapıyorlardı ki bunun yanlışlığı, müteakip sure olan Tekasür Suresi ile ortaya konuldu. Onlar, şirk sisteminin oluşturduğu anlayış ile atomize toplum yapısı olan kabilecilik şeklindeki yapıyı sürdürürken aynı zamanda her kabile kendi varlığını devam ettirebilmek için her açıdan güçlü olmayı öngörmekteydi. Bu ise gerek kabilenin insan sayısını gerekse de mal miktarını artırmayı gerektiriyordu. Bunu sağlamak için kabilelerin birbirleriyle kıyasıya rekabete girmesi ve savaşmaları sonucunu doğuruyordu. Aynı durum Mekke gibi büyük şehir devletlerinde kabileler arasında rekabet ve çekişme yaratırken, aynı rekabet ve çekişme kabilenin kendi içindeki sosyal sınıflar arasında da oluyordu. Onların hem kabilenin üye sayısı hem de mal varlığı açısından güçlü olmak amacıyla birbirleriyle rekabet etmeleri ve çatışmaları, onları amaçladıkları güce ulaştırmıyor, tam tersine güçsüzlüğe götürüyordu. Zira aralarındaki ölümüne rekabet ve birbirleriyle savaşları kendilerine zarar vermekte ve yağmalarla, talanla sonuçlanmaktaydı. İleri gelenlerin mal ve servet yığmaları, gelir dağılımındaki adaletsizliği körüklüyor, toplumun alt tabakasını eziyordu. Sosyal sınıflar arasındaki uçurumların artmasıyla toplumsal yapıda zayıflık yaratılıyordu. Bundan dolayı yarımadada yaşayanlar çevrelerindeki büyük imparatorlukların oyuncağı olarak yaşamlarını sürdürmekteydi. Onların bu zayıf ve geri durumları, ölü toplumların durumuna benzemekteydi. Bu nedenle Cenab-ı Hak, elçisine inzal ettiği mesajlarında, şirk sistemi ile toplumların geri kalmalarını, toplumların ölüp mezara girmesi olarak değerlendirmektedir. Cenab-ı Hak, müşriklerin geri kalmışlıklarının, üzerlerine ölü toprağı serilmiş olmasının esas sebebinin, şirk sistemi ile bu sistemin uygulayıcılarının değer tanımaz, açgözlü haksız rekabet ve mal çoğaltma yarışı olduğunu bildirdi. Bunu idrak edebilmeleri için onları derin derin düşünmeye davet etti. Şayet önyargılardan uzak düşünür, bilimsel temelli ve aklı önceleyerek detaylarıyla durum analizi yaparlarsa dünya ve ahiret hayatlarını nasıl cehenneme çevirdiklerini görebileceklerini bildirdi. Rabbimiz, bu toplumların akıllarını kullanmaz, gidişatlarını değiştirmeyecek olurlarsa, felaketi mutlaka yaşayarak göreceklerini ifade etti. Sonunda, açgözlü ve sınır tanımaz bir hırsla yığdıkları mal ve servet, nüfus ve soy sop çokluğu nimetlerinden sorguya çekileceklerini vurguladı. Böylece Mekke müşrik baronlarının, Hz. Muhammed’in (a.s) oğlunun vefat etmiş olması nedeniyle davasını kendisinden sonra sürdüren olmayacağı şeklindeki propagandalarına karşı aslında kendi sistemlerinin tehlike altında olduğunu ve gelecekte acı bir felaketin kendilerini beklemekte olduğunu dile getirdi. Cenab-ı Hak bunları elçisine inzal ettiği Tekasür suresinde bildirdi. Rahman Rahim Allah’ın adına 1- 8-Çoğaltma yarışı / aç gözlülük sonunda sizi kabre sokuncaya kadar eğlendirip oyaladı. Ama yakında bileceksiniz. Mutlaka ama mutlaka yakında bileceksiniz. Ama derinden düşünseydiniz / akletseydiniz / ilme’l-yakîn ile bilseydiniz, (dünya ve ahiret geleceğinizi) cehenneme çevirdiğinizi muhakkak görürdünüz. (Gerçi böyle yapmaya devam ederseniz sonunda) onu ayne’l-yakin olarak / yaşayarak mutlaka göreceksiniz. Sonunda o gün siz nimetlerden mutlaka sorguya çekileceksiniz. (Tekasür Suresi 1-8) 3.6. Gösteriş ve Göz boyayıcı Dindarlıkları ile Şımarık Mekkeli Müşrik İleri Gelenler Mekkeli müşrik elitlerin her menfi propagandasına karşı inzal olan surelerin halka okunması, onların suratlarına tokat gibi bir cevap teşkil ediyordu. Kur’an’ın müthiş belagati ve son derece etkileyici ifadeleri, müşrik baronların içinde bulundukları haleti ruhiyeyi en güzel şekilde açıklıyor ve onları çılgına çeviriyordu. Bunu telafi için hemen karşı cevabı alaycı ve kibirli bir şımarıklıkla vermeye çalışıyorlardı. Bu çerçevede Tekasür suresinde yapılan hesaba çekilme tehdidine alaycı bir şekilde karşılık verdiler. Kendilerinin hâkim pozisyonda olmaları nedeniyle elli kişilik bir topluluğa ulaşan Hz. Muhammed’in (a.s) safına katılanları küçümseyerek “Bunlar mı bize hesap soracak? Bunlara mı hesap vereceğiz?” diyorlardı. Gün gelip Hz. Muhammed (a.s) ve arkadaşlarının hesap soracak büyüklüğe ulaşması ve iktidarı ele geçirmesi iddiasının gülünç olduğunu dillendiriyorlardı. Cenab-ı Hak onların bu sözlerine Maun suresi ile karşılık verdi. Müşrik ileri gelenlerin hesap vermelerinin kaçınılmaz oluşunun nedeni bu surede ortaya konulur. Buna göre hesap vermeyi reddeden müşrik elitlerin iktidardan düşmesi ve hesap sorulması bir kaderdir, sosyolojik / ilahi bir yasadır. Zira Mekke’nin şımarık elitleri yetim, yoksul ve miskin olan toplumun alt sınıfına hiç değer vermemektedirler. Böylelikle toplumun önemli bir kesimini karşılarına almaktadırlar. Gelecekte bu kesimin Hz. Muhammed’in (a.s) saflarında yer alacağı çok açıktır. Dahası bu elitler toplumun işlerinin düzenlenmesi, ihtiyaçlarının giderilmesi, durumlarının iyileştirilmesi, sorunlarının çözülmesi için yapılması gereken salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarının amaçlarından gafildirler. Onlar bu hedeflere karşı ilgisiz oldukları gibi, toplantılarında sadece kendilerini iyiliksever, halkın yararına çalıştığı izlenimini verecek gösteriş ve seremonilerle meşgul olurlar. Hatta bu aktivitelerin eğlenceli olmasına da önem verirler. Salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarında aldıkları kararlar, halka şirin görünmeye, onların gözlerini boyamaya, gösterişe dayalı aktivitelerden ibarettir. Bu yolla halk nezdinde çok dindar olarak göründüklerini düşünürler ama gerçekte halkın faydasına olacak esaslı kararlara ve uygulamalara asla yönelmezler. İyilik adına yaptıkları aslında halkı aldatmaya yönelik hareketlerdir. Gösteriş için iyiliksever, dindar, iyi niyetli görünürler. Bunun en açık kanıtı, halkın en basit işlerine bile ilgisizlikleri, halkın ihtiyacı olan en küçük yardımı bile esirgemeleri ve yardım edecek olanları da engellemeleridir. Cenab-ı Hak, bu sure ile müşrik elitlerin karaktersizliklerini deşifre ederken insanlara karşı sorumluluğun Allah’a karşı sorumluluktan ayrı tutulamayacağını ortaya koydu: Rahman ve Rahim Allah Adına 1-7-Dini yalanlayan / hesap vermeyi reddeden / yaptıklarından hesaba çekilmeye karşı çıkan şu kimseyi gördün mü? İşte odur, yetimi itip kakan ve yoksulu doyurmaya teşvik etmeyen kimse! Bu nedenle olmaz olsun / veyl olsun salatlarında ilgisiz, duyarsız olanlara ve gösteriş olsun diye salat edenlere! / gösteriş olsun diye namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyeti yapıyormuş gibi görünenlere! Onlar en küçük yardımı bile (maunu) esirgeyenlerdir. / engelleyenlerdir. (Maun Suresi 1-7) 3.7. Mekke Müşrik İleri Gelenlerinin Uzlaşma Girişimleri Hz. Muhammed’in (a.s) başlattığı tevhidi dünya görüşü Mekke kamuoyunda tartışıldıkça halk tabanından fiili olmasa da fikri olarak taraftar bulmuştu. Her ne kadar Hz. Muhammed’in (a.s) safına geçenlerin sayısı genel nüfusa oranla fazla değilse de vicdanlardaki taraftarın sayısı oldukça fazlaydı. Zira Mekke’deki mutlu azınlık olan müşrik elitler, halkın isteklerini ve ihtiyaçlarını dikkate almayıp sadece kendi mal ve servetlerindeki artışı ve otoritelerini güçlendirmeyi düşündüklerinden Hz. Muhammed’in (a.s) çıkışı sessiz yığınlarda olumlu tesir göstermişti. Önceleri Mekke’nin dışında tenha ve kuytu köşelerde gerçekleştirilen salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantıları artık Kabe’nin yakınında Darün Nedve / meclisinin çaprazında gerçekleştirilmekteydi. Mekkeli elitlerin alaycı, aşağılayıcı söylemlerine cevaben Cenab-ı Hakk’ın elçisine nazil ettiği karşı söylemler, Darül Erkam meclisinde okunuyor ve bu merkezden Mekke kamuoyuna yayılıyordu. Mekke kamuoyu, müşriklerin Darün Nedve meclisi ve Hz. Muhammed’in (a.s) Darül Erkam meclisinde yaptıkları konuşma, okuma ve nutukları sürekli izliyor ve her iki merkezden yayılan mesajlar halk arasında tartışılıyordu. Mekke müşrik yöneticilerinin kamuoyuna verdikleri mesajlar, muhalif hareketi aşağılamak, alay etmek ve dikkate değer bulmamak şeklinden öteye geçmiyordu. Hâlbuki Hz. Muhammed’e (a.s) inzal olan surelerdeki mesajlar, müşrik elitlerin kötü karakterlerini, halkı sömürmek için gerçekleştirdikleri aldatmaları ve hileleri deşifre eden derinlikli mesajlardı. Bu nedenle Hz. Muhammed’in (a.s) safında fiili yer alan Mekkeli sayısı hâlihazırda küçük ve önemsiz görülse de artış hızı ve halk tabanında yaptığı olumlu etki dikkate alındığında bu işin öyle alay ve küçümsemeyle geçiştirilemeyeceği bazı müşrik ileri gelenlerince görülüyordu. Ayrıca Darün Nedve meclisinde yapılan her oturumda Hz. Muhammed’e (a.s) karşı geliştirilen söyleme karşı Darül Erkam meclisinden gelen cevap, halk nezdinde Mekke yönetiminin itibarını daha da düşürüyor ve yönetim sürekli kan kaybediyordu. Bu duruma karşı acilen daha etkin yöntemler geliştirilmeli, Hz. Muhammed’in (a.s) muhalif hareketi etkisiz hale getirilmeliydi. Bunun bir yolu da Hz. Muhammed’i (a.s) sistem içerisine çekmekti. Bu amaçla Hz. Muhammed’e (a.s) bir uzlaşma teklifi getirdiler. Bu teklife göre, her iki tarafın temel aldığı / taptığı / değer verdiği paradigmalar / ilkeler / kutsallar / ilahlar taraflarca saygın kabul edilecek ve kimse kimsenin ilkesini / paradigmasını / kutsalını / ilahını yanlış bulmayacak ve tek bir meclis çatısı altında toplanılarak toplumsal sorunlar bazen bir tarafın ilkesine / paradigmasına göre bazen de öbür tarafın ilkesine / paradigmasına dayanarak çözüme kavuşturulacaktı. Değişik rivayetler olmakla birlikte uzlaşma teklifi, bir yıl Hz. Muhammed’in (a.s) müşriklerin ilahlarına uyması, sonraki bir yıl müşriklerin Hz. Muhammed’in (a.s) ilahına uyması biçiminde idi. Süreç içerisinde gidişata bakılarak, umumi gidiş Hz. Muhammed’in (a.s) ilahına doğru olacaksa bunda bir sorun görmeyeceklerdi. Yine süreç içerisinde tamamen tevhidi dünya görüşüne bile geçilebilecekti. ([1] ) Bilindiği üzere Hz. Muhammed (a.s) vahiy gelmeden önce Darün Nedve meclisindeki salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarında gerçek manada salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri yapmak) istiyor ve bu amaçla halkın ihtiyaçlarını karşılamak, toplumun sorunlarını çözmek için çaba sarf ediyordu. Ancak meclisin müşrik elitleri onun bu gayretlerine engel oluyorlardı. Hz. Muhammed (a.s) Darün Nedve meclisinde iken bu iblislere rağmen iyi şeyler yapılamayacağını gördüğü için Hira’ya çekilmişti. Kendi toplumunu ıslah etmenin yöntemini ararken Cenab-ı Hak onun elinden tutmuş, kendisine yol göstermek için onu elçisi olarak atamıştı. Kısaca Hz. Muhammed (a.s) zaten daha önce bu yöntemle bir yere varılamayacağını yaşayarak görmüştü. Mekke elitlerinin yaptıkları teklife karşı Cenab-ı Hak elçisinin vermesi gereken cevabı hemen inzal etti; “Sizlere teklif edilen tevhidi dünya görüşünü reddeden Mekke’nin müşrik elitleri! Ben sizin bu teklifinizi reddediyorum. Çünkü sizin ilkelerinizi / ilahlarınızı / kutsallarınızı kabul etmiyorum, bundan sonra da kabul etmeyeceğim! Sizin ilkelerinize / ilahlarınıza asla değer vermiyorum, bundan sonra da vermeyeceğim. Sizin ilkelerinizi ve ilahlarınızı asla saygın bulmuyorum, bundan sonra da asla saygın bulmayacağım! Sizin bu ilke, ilah ve kutsallarınız kabul edilmeye, saygın bulunmaya değer şeyler değildir ki, ben onları kendim içinde tapınılması gereken, saygınlıkla karşılanması gereken, ilke olarak üstün görülmesi gereken şeyler olarak kabul edeyim!” “Çünkü sizin ilke, ilah ve kutsallarınız, tevhidi, birlik ve beraberliği, kardeşliği, paylaşmayı, adaleti öngörmesi gerekirken bunların tam tersine şirki, ayrılığı, çatışmayı, sömürüyü, zulmü öngörüyor.” “Çünkü sizin ilke, ilah ve kutsallarınız, merhameti, şefkati, vermeyi, yoksul ve muhtacın elinden tutup kaldırmayı, hesap vermeyi öngörmesi gerekirken bunların tam tersine katılığı, sertliği, şiddeti, öfkeyi, totaliter olmayı öngörüyor.” “Çünkü sizin ilke, ilah ve kutsallarınız, iyilikleri, hayrı, güzelliği, doğruluğu, dürüstlüğü, hakkaniyeti öngörmesi gerekirken bunların tam tersine kötülükleri, çirkinlikleri, sahtekarlığı, hilebazlığı, haddi aşmayı, saldırganlığı, hak hukuk tanımazlığı, hakkı ve doğruluğu güçlüde görmeyi öngörmektedir.” “Sizler de bu teklifinizde samimi değilsiniz! Zira siz bu ilke, ilah ve kutsallarınızla benim ilke, ilah ve kutsalıma asla saygı göstermezsiniz ve onları kabul etmezsiniz.” “Bu durumun asla değişmeyeceği, bunun değişmez bir hakikat olduğunun en güzel kanıtı sizlerin ve benim geçmişte de aynı şekilde davranışımızdır. Ben geçmişte de sizlerin ilke ve paradigmalarınızı kabul etmedim, onlara saygı duymadım ve onları üstün değerler olarak görmedim. Şimdiye kadar sizin bu soyguncu, vurguncu ve vahşi düzeninizi asla onaylamadım. Siz de geçmişte aynı şekilde benim ilke ve paradigmalarımı kabul etmediniz, onları saygın bulmadınız ve onları üstün değerler olarak görmediniz. Şimdiye kadar birliği, kardeşliği, iyiliği, doğruluğu, adaleti, şefkati ve merhameti esas alan bir sistemi öngörmediniz ve uygulamadınız.” “Sizin sisteminiz de sizin gibi aşağılık, rezil, zalim, vahşi ve kötüdür. Benim arzuladığım sistem, benim karakterime uygun, yüce, güvenilir, adaletli, merhametli, iyi ve dosdoğrudur. İşte bu nedenlerle sizlerin yolu ile benim yolum aynı değildir. Asla birleşemez, birlikte yol alamaz. İki yol da birbirinin tam zıddıdır. İşin sonunda herkes hesabını ayrı ayrı verecektir.” “Sonuç olarak sizlerin kötü, ahlaksız, hileci ve aldatmacı karakterlerinize tam olarak uyan, aşağılık, ahlaksızca ve içinde hile ve aldatma oyunları barındıran bu teklifinizi şiddetle reddediyorum. Herkes yaptıklarının hesabını, karşılığını kendisi görecektir. Kimse kimsenin hesabından sorulmayacak. Herkesin hesabı ayrı olacaktır.” Yukarıda verilmeye çalışılan anlamlar veciz ve özlü olarak Kâfurun suresinde derç edilmiştir: Rahman ve Rahim Allah adına. 1 -6- De ki: “Ey Kafirler! Ben sizin taptıklarınıza asla tapmayacağım. (asla tapmam). Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz (tapmazsınız). Zaten ben asla sizin taptıklarınıza tapmadım. Siz de benim taptığıma tapmadınız. Sizin dininiz / hesabınız sizin için (size ait), benim dinim de / hesabım da benim içindir (bana aittir). (Kafirun Suresi 1-6) Kafirun Suresinin Mekke kamuoyuna okunmasıyla Mekke müşrik elitlerinin hilesi ve sahtekârlık girişimi hem deşifre olmuş hem de yaptıkları ahlaksız teklif suratlarında patlamıştı. Bu sure onların suratına öyle bir sille vurmuştur ki artık Hz. Muhammed’in (a.s) hareketi bir dönüm noktasını daha geçmiştir. Az sayıdaki bağlılarına rağmen artık hareket kendisiyle pazarlık yapılan bir noktaya ulaşmıştır. Daha önceleri alay edilen, küçümsenen, aşağılanan, hatta yok sayılan bir pozisyondan kendisiyle müzakere masasına oturulan bir duruma gelmiş olması hareketin artık maya tuttuğunu göstermiştir. Yaptıkları bu teklife böylesine sert bir yanıt alınca Mekke müşrik elitlerinin bu harekete ve hareketin bağlılarına karşı tavırlarında sertlik ve şiddet yanlısı bir tutum takınacakları aşikardır. Bundan sonraki süreçte alay, aşağılama ve küçük görmeleri şiddet, işkence ve fiili yaptırımlar takip edecektir. [1] ) İbnül Hişam Tefsiri: Velid b. Muğire, Âs b. Vâil, Esved b. Muttalib, Ümeyye b. Halef birlikte Resûlullah'a tekliflerini götürdüler ve Velib b. Muğire : “Muhammed bizi dinle” dedi ve şöyle devam etti: “Senin aramızda her zaman değerli bir yerin oldu. Gel bir anlaşma yapalım. Umuyoruz ki bu senin de bizim de iyiliğimize olacak. Teklifimiz şu, biz senin taptığına tapalım; sen de bizim putlarımızı kabul et; Böylelikle hem senin inancın, hem de bizim inancımız geçerli olur. Bir süre böyle devam edelim. Eğer senin taptığına tapmamız hakkımızda daha fazla imkânlara neden olacaksa, bizler bu nimetlerden mahrum kalmamış oluruz. Sen de bizim taptığımızı kabul ettiğin için, bizim taptıklarımızın lütfundan mahrum kalmamış olursun. Böylelikle sen de biz de mutlu oluruz; istediğimize kavuşmuş oluruz. Ne dersin, kabul ediyor musun? Kabul et de şu aramızdaki husumeti burada bitirelim”.
- Bölüm 11:MEDİNELİLERİ SAVAŞA TEŞVİK | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 11 MEDİNELİLERİ SAVAŞA TEŞVİK 11.1. Mekke’nin Ne Yapacağını Şaşırması Cenab-ı Hak, Hacc Suresi ile müminlere savaş izni vermesi üzerine Hz.Muhammed@ seriyye adı verilen küçük askeri birlikleri Medine çevresinde bulunan kabileler üzerine göndermişti. O bu harekâtlarla Medine’nin güvenliğini temin etmenin yanı sıra Mekke’nin ticaret yollarını da kesmek istiyordu. Bu amaçla seriyyeleri özellikle Mekke’nin kuzey yönündeki Şam ticaret yolu üzerinde bulunan Bedir bölgesinde yoğunlaştırdı. Bedir etrafındaki kabileler üzerine Siful bahr, Rabiğ, Harrar, Ebva, Buvat, Zul Üşeyr ve Safevan adı verilen 7 adet askerî harekât düzenledi. Bazı harekâtlara bizzat kendisi komuta etti. Gerçekleştirilen bu harekâtlarla Bedir bölgesi çevresinde yer alan kabileler ile savunma iş birliği anlaşmaları ya da Medine ile Mekke yönetimleri arasında gerçekleşecek herhangi bir savaşta en azından tarafsız kalma anlaşmaları yapıldı. Böylece Mekke’nin Şam ticaret yolunun kontrolü Medine İslam Cumhuriyetine geçti. Mekke ile Taif arasında bulunan Nahle bölgesine yapılan askeri harekâtla Hz.Muhammed@, Mekke’nin doğu istikametindeki ticaret yolunu da kontrol altına almaya çalıştı. O’nun bu politikasının nihai amacı, Mekke’yi teslim almaktı. Mekke’nin yaşam kaynağı olan ticaret yolları Medine’nin kontrolü altına alındığı takdirde Mekke’nin teslim olmaktan başka çaresi kalmayacaktı. Mekke yönetimi kendisini tüm Arap yarımadası kabileleri nezdinde etkili ve onları kendi tarafında görmenin rahatlığı ile yavaş davranırken, Medine yönetimi erken davrandı ve Mekke’yi çevreleme politikasında başarı elde etti. Gelinen durumun Mekke’nin aleyhine gelişmesi nedeniyle Mekke Müşrik Yöneticileri ne yapacaklarını şaşırdılar. Hz.Muhammed’in safında yer alan müminler ise elde ettikleri başarılarla övünç duyulacak şerefli bir pozisyon yakalamışlardır. Böylece onlar şirk sistemine karşı çıkmakla büyük bir günaha girdikleri / yanlış yaptıkları şeklinde müşriklerin suçlamalarından arınmışlardır. RAHMAN, RAHİM ALLAH ADINA 1-3- İnkâr eden ve Allah yolundan alıkoyanlar ne yapacaklarını şaşırmıştır. İman eden, ıslah edici amellerde bulunan ve Rableri tarafından bir hak olarak Muhammed'e indirilene inananların ise kusursuz / günahsız oldukları ortaya çıkmış, durumları düzeltilmiş, şanları ve şerefleri yükseltilmiştir. (Allah'ın) bunu böyle yapmasının sebebi, inkâr edenlerin batıla uymaları / yanlış yolda olmaları, iman edenlerin ise Rablerinden gelen gerçeğe tabi olmalarıdır. İşte, Allah insanlara, hal ve pozisyonlarını böyle temsille açıklar. (Muhammed Suresi 1-3) 11.2. Çevrelenmeyi Kırmak İçin Mekke’nin Karşı Harekâta Geçme Çalışmaları Hz.Muhammed’in@ Mekke’yi teslim almak için gerçekleştirdiği çevreleme harekâtına Mekke müşrik yönetiminin eli kolu bağlı durmayacağı da çok açıktı. Hayat kaynağı olan ticaret yollarının ele geçirilmesi karşısında Mekke’nin harekete geçerek Medine’nin üzerine askeri bir harekât gerçekleştireceği görünmekteydi. Bu nedenle Mekke’nin gerçekleştireceği askeri bir saldırı karşısında Cenab-ı Hak müminleri savaşa teşvik etti. O, herhangi bir savaş durumunda müşrik ordularıyla karşı karşıya geldiklerinde vuruşmaktan geri kalmamaları ve onları öldürmeleri talimatını verdi. Cenab-ı Hak ayrıca müminlerin savaştan galip çıkmaları halinde onları esir etmelerini, ancak geçmişte müminlere yaptıkları zulümlerden dolayı esirlerden intikam almamalarını ve o esirleri karşılıklı ya da karşılıksız salıvermelerini bildirdi. Cenab-ı Hakk’ın yaptıkları zulümler nedeniyle inkârcılardan bizzat intikam alabileceğini ama bu cezalandırmayı müminler eliyle yapmayı dilediğini bildirdi. Böylece insanların aynı zamanda birbiriyle sınandığını belirtti. Rabbimiz kendisinin yolunda ölen ve öldürülen kimselerin çaba ve gayretlerini boşa çıkarmayacağını, onlara rehberlik yaparak üstün bir duruma getireceğini ve ahirette de cennetle ödüllendireceğini de belirtti. 4-6- Artık inkârcılarla savaş için karşı karşıya geldiğiniz zaman, onları bozguna uğratıp iyice üstün gelinceye kadar boyunlarını vurun / öldürün, kalan sağları ise esir edin ve sıkıca bağlayın. Savaş bitince de onları ya lütuf olarak karşılıksız salın ya da fidye karşılığı salıverin. Böylece onlar harp ağırlıklarını / silahlarını bıraksınlar. Eğer Allah dileseydi onlardan bizzat intikam alırdı. / onları yaptıkları zulme karşılık cezalandırırdı. Fakat bunu sizi birbirinizle imtihan ederek gerçekleştirir. Allah yolunda öldürülen / öldüren / savaşan kimselerin amellerini asla boşa çıkartmaz. Allah, onları muratlarına erdirecek, gönüllerini şad edip durumlarını düzeltecek ve onları, kendilerine tanıttığı cennete girdirecektir. (Muhammed Suresi 4-6) 11.3. Medinelilerin Savaşa Teşvik Edilmeleri Müminlerin Allah’a yardım etmeleri halinde yani İlahi öğreti çerçevesinde kurulan ve Hz.Muhammed’in@ önderliğindeki İslam Cumhuriyeti’nin zafer kazanması için gayret göstermeleri halinde Allah’ın da kendilerine yardım edeceğini Cenab-ı Hak bildirir. Cenab-ı Hak aynı zamanda bu gayreti gösterenlerin ayaklarını sabit kılacağını ve müşrikleri yendireceğini taahhüt eder. Müminlerin Allah yolunda savaşmaları halinde Mekke müşriklerinin yenileceğinin en önemli göstergesinin onların müminlerin başarılı askerî harekâtlar sonucunda Arap kabilelerinden elde ettikleri müttefiklikler karşısında ne yapacaklarını şaşırmış olmalarıdır. Onlar bütün engellemelerine rağmen Hz.Muhammed’in@ hareketini durduramamışlardır. Onlar gurur kibir yaparak Cenab-ı Hakk’ın ortaya koyduğu hak, hukuk ve adalet eksenindeki düsturlarını beğenmeyip reddetmişlerdir. Onların bu zalimce ve kibirli hareketleri insanlar tarafından hoş karşılanmamıştır. Bu nedenle Hz.Muhammed’in@ toplumlara adalet, selamet, merhamet, huzur temin etmek için geliştirdiği hareketi engellemek için gösterdikleri bütün çabalar boşa çıkmıştır. 7-9- Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz O'da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar. İnkâr edenlerin sonu ise yıkım, felaket ve rezilliktir. Allah onlara ne yapacaklarını şaşırtmaktadır. Bu, şüphesiz onların, Allah'ın indirdiklerini beğenmediklerinden dolayıdır. O (Allah) da onların (hakkı) engelleme eylemlerini boşa çıkarmıştır. (Muhammed Suresi 7-9) 11.4. Münafıkların Savaşa Karşı Çıkma Gayretleri Medine’deki münafıklar ve Yahudilerin bazı ileri gelenleri ise Mekke müşriklerinin yenilecekleri iddiasını kabul etmiyorlardı. Cenab-ı Hak ise Mekkelilerin yenileceklerine delil olarak tarihteki zalim yönetimlerin yıkılıp gittiklerini söyler ve onlardan geriye kalan kalıntılara işaret eder. Kendisinin zulmeden toplumları yerle bir ettiğini bildirir. Mekkeli müşriklerin de onlar gibi yok edileceğini belirtir. Haktan, adaletten, merhametten ve huzurdan yana olanların Allah yanlılarını destekleyeceklerini böylece Allah’ın müminlerin koruyucusu ve destekçisi olacağını ama zalimlerin kimseden destek bulamayacağını ifade eder. Tarihte Mekke müşriklerinden çok daha güçlü nice imparatorlukların yaptıkları zulüm nedeniyle yıkılmış olduğunu da ilave eder. Dolayısıyla Hz.Muhammed’i@ ve müminleri Mekke’den çıkaran Mekkelilerin gözde büyütülmemeleri gerektiğini belirtir. Onların da rahatlıkla yenilebileceği ve tarih sahnesinden silineceğini ifade eder. Sonunda da müminlerin içinde baldan ırmakların aktığı, sütten ırmakların aktığı, tertemiz suların aktığı ve şaraptan ırmakların aktığı cennetlere yerleştirileceği, diğer taraftan Hz.Muhammed’in@ bu politikasına karşı olan münafıkların ise ateşte ebedi kalacakları ve kaynar sudan içeceklerini söyler. Cenab-ı Hak, münafıkların bu cezayı almasının sebebini ise, onların heva ve heveslerine uyarak zalimleri desteklemesi, müşrik Mekkelilerle gizli gizli görüşüp Hz.Muhammed’in@ aleyhine planlar kurmaları olduğunu bildirir. 10-15- Peki onlar, yeryüzünde yolculuk edip kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğuna bakmıyorlar mı? Allah, onları yerle bir etmiştir. Bu kâfirlere de onların benzerlerini yapacaktır. Bu böyle olacaktır. Çünkü Allah iman edenlerin mevlâsıdır. / velisidir. / koruyucusudur. / yardımcısıdır. İnkâr edenlerin ise mevlâsı / velisi / koruyucusu / yardımcısı yoktur. Şüphesiz Allah, iman edip ıslah edici eylemlerde bulunanları, altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. İnkârcılar ise, hayvanlar gibi yer, içer ve zevk almaya bakarlar. Fakat sonunda onların varıp konaklayacakları yer ateştir. Seni yurdundan (Mekke’den) çıkaran hemşerilerinden (askeri, ekonomik ve siyasi güç olarak) daha kuvvetli nice memleket halkını yok ettik de onlara yardımcı olan / kurtaran kimse çıkmadı. Peki, şimdi Rabbi tarafından bahşedilen apaçık bir delil (ki müminlerin halihazırda geldikleri pozisyon münafık Medinelilere apaçık bir delildir) üzerinde bulunan kimse, işinin kötülüğü kendisine süslü gösterilen ve hevalarına uyan kimseler (münafıklar / Yahudi şeytanlar) ile bir olur mu? Kendini koruyanlara / Takvalı davrananlara vaat edilen cennetin özellikleri: “Orada tadı, kokusu ve vasıfları bozulmayan tertemiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Ayrıca onlara orada her çeşit meyve vardır. Bir de Rablerinden mağfiret vardır.” Hiç bunlar (bu nimetlerle ödüllendirilen) ateşte ebedi olarak kalacak olan ve kaynar su içirilip de bağırsakları paramparça olan kimseler ile bir olur mu? (Muhammed Suresi 10-15) Söz konusu münafıklar ve Yahudiler, Hz.Muhammed’in@ konusunda izlenecek politika konusunda mescitte (mecliste) verdiği nutku dinlerler sonra da müminlerin morallerini bozmak için onun nutku ile alay ederlerdi. Halbuki Hz.Muhammed’in@ nutkunda belirttiği hususlar ilahi ilkeler / sosyolojik ilkelerdi ve bu ilkeler Mekke’nin eninde sonunda yenilip yok olacağını gösteriyordu. Bu ilkeler, zulmeden hiçbir toplumun ayakta kalamayacağını bildiriyordu. Ama kalpleri hakikate kapanmış münafıklar hevalarına / arzularına uyarak kendileri saptığı gibi müminleri de alaylarıyla saptırmayı hesaplıyorlardı. Onların yaptıklarının yanlış olduğunu anlamaları için kıyametin gelmesi gerekiyordu. Yani toplumsal olarak kıyametlerinin koptuğu ve böylece Mekke yönetimi yıkıldığında tercihlerinin ne kadar yanlış olduğunu anlayacaklar fakat o zaman iş işten geçmiş olacaktı. 16-18- Onlardan (münafıklardan ve/veya Yahudilerden) sana kulak verenler de vardır. Öyle ki onlar, senin yanından çıktıkları zaman, kendilerine ilim verilenlere (müminlerin ileri gelenlerine), “O, demin ne dedi?” dediler. İşte onlar, sürekli kendi hevalarına / arzularına uydukları için Allah'ın kalplerini damgaladığı kimselerdir. Doğru yola yönelenlere gelince Allah onların başarılarını artırmakta ve onlara kendilerini koruma / muhafaza yollarını göstermektedir. Artık onlar (müşrikler ve münafıklar), hezimet saatinin kendilerine apansızın gelmesinden başkasını mı gözlüyorlar? İşte, onun alâmetleri / işaretleri gelmeye başlamıştır bile. Fakat o hezimet saati kendilerine geldiği zaman, öğüt alıp düşünmeleri neye yarayacak ki? (Muhammed Suresi 16-18) Cenab-ı Hak, Hz.Muhammed’in@ ve müminlerin Allah’a sarılmalarını, birlik ve beraberliklerini asla kaybetmemelerini belirttikten sonra savaş / cihat politikasının başarılı olması için dua etmelerini ister. Zafere erdikleri zaman o münafıkların ve Yahudilerin müminleri yanlış politika izlemekle suçlamaları elbette son bulacak ve onlar rezil olacaklardır. Cenab-ı Hak, müminlerin duruşunu, niyetlerini, samimiyetlerini ve neyi hedeflediklerini bildiği için savaştan zafer ile çıkmasını sağlayacağını bildirir. 19- Öyleyse, Allah'tan başka ilâh tanıma! Kendi günahın için, mümin erkekler ve mümin kadınlar için bağışlanma dile. / Yanlış olduğu şeklinde suçlandığınız politikanızın başarılı olması, zafere ermeniz ve böylece onların suçlamalarının son bulması için Allah’a yalvarın. ([1] ) Çünkü Allah sizin durduğunuz konumu ve duruşunuzu gayet iyi bilmektedir.(Muhammed Suresi 19) 11.5. Müminlerin Savaş Konusunda Kararlılıkları Müminler Mekke müşrikleri ile savaşmak için gerekli talimatların verilmesini canı gönülden arzu etmekteyken, münafıklar böyle bir talimatın gelmesi halinde ölüm korkusu ile sersemleşirler. Hâlbuki onlarında müminler gibi Allah’a sadakat göstererek savaş emrine uygun davranmaları kendileri için daha hayırlı olacaktı. Ama öyle davranmadılar. Hâlbuki onlar Medine İslam Cumhuriyetinin kuruluşu için imzaladıkları Anayasal Sözleşme/ Medine Vesikası gereği Medine’nin savunmasına hep birlikte katılacaklarına ant içmişlerdi. Fakat şimdi gösterdikleri savaş karşıtlığı tavır ve davranışları ile kendilerini ve kabilelerini / soylarını korumaya bile karşı çıkmaktaydılar. Şayet yetki onlarda olsa onlar Mekke müşrik yönetimi ile savaşmayacaklar, Mekkelilerin Hz.Muhammed’i@ ve müminleri yok etmelerine göz yumacaklar ve tekrar eski şirk sistemlerine dönüp eskiden olduğu gibi Medine’yi anarşiye ve iç kargaşaya atacaklardı. Hz.Muhammed’i@ mücadelesinde yalnız bırakarak onun yenilmesine yol açacak eylemlerde bulunmak eski şirk sistemine dönüş demek olacağı çok açıktır. Böyle bir durumda Medine’deki kabilelerin tekrar birbirleri ile kıyasıya savaşan ve birbirlerini öldüren bir sürece yuvarlanacağı muhakkaktır. 20-22- İman edenler, “Keşke bir sure indirilse” derler. Fakat kalplerinde hastalık bulunan münafıkların ise içerisinde savaşa ilişkin hüküm / talimatların açık bir şekilde belirlendiği bir sure indirildiği zaman, ölüm korkusuyla baygınlık geçiren bir kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Hâlbuki onların (tıpkı müminler gibi) itaat ederek savaş emrine olumlu cevap vermeleri en uygunu olurdu. Sonra iş ciddiye binince de Allah'ın emrine sadakat gösterselerdi, kendileri için daha hayırlı olurdu. (Ey münafıklar) Demek yönetimi ele geçirip bu dinden / politikadan geri dönmeyi ve böylece ülkeyi / yeryüzünü tekrar anarşiye / kargaşaya / fesada sürüklemeyi ve tesis edilmiş birlik-beraberlik-akrabalık bağlarını parçalamayı umuyorsunuz? Bunu nasıl düşünebilirsiniz? (Muhammed Suresi 20-22) 11.6. Münafıkların ve Yahudilerin Bazı İleri Gelenlerinin Mekke Müşrikleri İle Gizli İş birliği İçerisinde Olmaları Münafıklar ve Yahudiler, Kur’an’ın / ilahi öğretinin mesajları üzerine kafa yormadıklarından ve sefil, rezil arzularının peşine düştüklerinden dolayı akıbetlerinin felakete gittiğini göremiyorlardı. Onların adeta kulakları sağır, gözleri kör ve kalpleri de kapanmış durumdaydı. Şeytan onlara rehberlik yaparak gittikleri yanlış yolu güzel göstermekteydi. Hz.Muhammed@ Medine’ye başkan olduktan ve uygulamaları ile toplumda huzuru ve güveni tesis etme girişimlerine başladıktan sonra, münafıklar bu uygulamalardan hoşnut olmamışlardı. Hz.Muhammed’in@ iktidardan indirilmesi ve tekrar eski şirk sistemine dönülmesi için Mekke müşrik yönetimi ile gizlice irtibata geçmiş ve onlarla işbirliği yapma konusunda anlaşmışlardı. Onlar bu iş birliği görüşmelerinin gizli kaldığını sanıyorlardı fakat her şeyi bilen Cenab-ı Hak bu durumdan elçisini bir vesile ile haberdar etmişti bile. Onlar düşmanla girdiği iş birliği ile yaptıkları ihanetlerin bedelini çok ağır bir şekilde ödeyeceklerdi. Görevli güçler / melekler onlara bunun hesabını soracaklardı. Onların İslam Cumhuriyeti aleyhine yaptıkları ihanet girişimlerini ve tuzaklarını Allah boşa çıkaracaktı. Onlar kendilerini gizlediklerini sanıyorlardı. Fakat konuşmaları, mimikleri, hal ve hareketleri kendilerini ele veriyordu. Cenab-ı Hak dilese onların yaptıklarını bilfiil gösterebilir ama buna gerek bile yoktu. Onlar kendi kendilerini ele veriyorlardı zaten. 23-30- İşte onlar öyle kimselerdir ki, Allah onları lanetlemiştir. Böylece onları hakka karşı sağırlaştırmakta, gerçek karşısında da gözlerini kör etmektedir. Peki, öyle olmasaydı, Kur’an’ı hiç düşünmüyorlar mıydı? Yoksa kalpleri üzerinde kilitleri mi var? Şüphesiz doğru yol kendilerine apaçık belli olduktan sonra gerisin geri inkâra dönen kimseleri şeytan ayartmış ve onları boş hayallerin peşine düşürmüştür. Bu, onların (münafıkların), Allah'ın indirdiğini beğenmeyenlere (Mekke müşriklerine ve / veya Yahudilerin şeytanlarına), “Bazı işlerde biz size itaat edeceğiz” demeleri sebebiyledir. Oysa Allah onların gizli görüşmelerini bilmektedir. Peki, melekler / görevli güçler onların yüzlerine ve sırtlarına vura vura canlarını alırken halleri nice olur? Bu, onların Allah'ı gazaplandıran şeylere uymaları ve O'nun rızasını beğenmemelerinden dolayıdır. Bu yüzden Allah, onların amellerini boşa çıkarmıştır. Yoksa kalplerinde hastalık olan münafıklar, içlerinde gizledikleri kinlerini Allah’ın hiç açığa çıkarmayacağını mı sandılar? Eğer Biz dilersek, onları sana gösteririz ve böylelikle sen de onları simalarından tanırsın. Andolsun zaten sen, onları sözlerinin üslubundan da tanırsın. Allah ise bütün yaptıklarınızı bilir. (Muhammed Suresi 23-30) Savaş halleri aynı zamanda birliğe, beraberliğe, kardeşliğe, adalete, barış ve huzura samimiyetle inananlar ile yapmacık olarak inandığını söyleyenlerin ama aslında toplumun birbirine düşmesinden, kavga ve anarşiden beslenen kimseleri ayırt etmek için birer turnusol görevi görürler. Cenab-ı Hakk, kullarını savaş hali zorluklarıyla imtihan eder ve ilahi değerler uğruna zorluklara tahammül edenlerle bu değerlere inanıyormuş gibi görünen ama zor zamanlarda hemen zalimlerden yana olanları ortaya çıkarır. 31- Andolsun Biz, içinizden cihat edenleri ve sabredenleri ortaya çıkarıncaya ve kalplerinizin derinliklerinde gizlediklerinizi açığa çıkarıncaya kadar sizleri belalandıracağız. /denemeye tabi tutacağız. (Muhammed Suresi 31) 11.7. Müminlerin Azim ve Sebatlarının Güçlendirilmesi ve Savaş Stratejisi Verilmesi Cenab-ı Hak, müminlere moral vermek için Mekke müşrikleri ile savaşıldığında müşriklerin müminlere zarar veremeyeceklerini, münafıkların da hiçbir şekilde zarar veremeyeceklerini, onların müminlerin aleyhindeki çabalarının boşa gideceği müjdesini verir. 32- Kuşkusuz, şu inkâr edip, Allah'ın yolundan alıkoyanlar ve kendilerine doğru yol açıkça belli olduktan sonra peygambere karşı gelip zorluk çıkaranlar (münafık ve/veya Yahudiler) Allah'a hiçbir zarar veremezler. O (Allah), onların gayretlerini boşa çıkaracaktır. (Muhammed Suresi 32) Cenab-ı Hak, savaşa çıkıldığında müminlerin Kendisine ve elçisine itaat etmelerini emreder. Aksi takdirde çabaların boşa çıkacağını bildirir. Müşrik düşmanların ise asla bağışlanmayacağını belirttikten sonra müminlerin savaş sırasında asla gevşeklik göstermemelerini ve savaşta üstün geldikleri zamanda düşman tam teslim olmadan barışa yanaşmamaları talimatını verir. Düşman safında savaşan taraflar dikkate alındığında bu talimat oldukça önemlidir. Zira düşman safında müminlerin babaları, oğulları ya da yakın akrabaları bulunduğundan üstün konuma gelindiğinde “bu kadar yeterli, artık kan dökmeyelim, barış yapalım” şeklinde söylemler sarf edecek müminler bulunabilir. Fakat bu durum çok tehlikelidir. Savaş birden yön değiştirip galipken mağlup duruma düşülebilir. Bu nedenle savaşta merhametli davranışın uygun olmadığı müminlere tembihlenir. 33-35- Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygambere itaat edin de amellerinizi boşa çıkarmayın. Muhakkak ki, inkâr edip, Allah'ın yolundan saptıran, sonra da inkârcı olarak ölen kimseleri Allah asla mağfiret etmeyecektir. Bu nedenle sakın gevşeklik etmeyin de siz üstün iken düşmanı barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir ve amellerinizi asla eksiltmeyecektir. (Muhammed Suresi 33-35) 11.8. Savaş İçin İslam Ordusunun Donatılmasına Teşvik Cenab-ı Hak, elçisinin savaş emri verdiği zaman müminlerin orduyu donatmak için maddi fedakârlıkta bulunmalarını ister. Dünya hayatının gelip geçici olduğunu dolayısıyla dünyevi menfaatler uğruna kararlı duruşun bozulmaması gerektiği, eğer Elçiye@ sadakatle bağlanıp emirleri yerine getirilecek olursa Kendisinin yapılan fedakârlığın ödülünü vereceğini bildirir. Müminler ordunun donatılmasında yapacakları yardımın kapsamı konusunda tereddüt yaşadılar. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, müminlerin yapacakları maddi fedakârlığın kapsamını belirledi. Onların tüm mallarını / mülklerini orduya bağışlanmasının istenmediği açıklanarak bağışların kişilerin samimi olarak yapabilecekleri yardımlardan ibaret olduğunu belirtti. Zaten müminlerden tüm mal ve mülklerinin feda edilmesi talep edilseydi o takdirde kendilerinden istenen fedakârlığı yapmayacakları / yapamayacakları da çok açıktı. Böyle bir talebe onlar karşı çıkacaklar ve cimrilik edeceklerdi. Kendi aleyhlerine bir karşı çıkış ve cimrilik olmasına rağmen bunu yapacaklardı. Müminler zenginliğin yolunun Allah yolunda fedakârlıktan geçtiğini bir türlü düşünemiyorlardı. Bu âlemde her ne varsa Allah’a ait olduğunu, insanların hiçbir şeye sahip olmadığını insanoğlu bir anlasa, bu türden cimriliği yapmayacaklardı. Cenab-ı Hak bu hususu Medinelilere anlatmaya çalıştı ve Allah yolunda savaşmaya ve bu uğurda fedakârlık yapmaya davet etti. Şayet Medineliler bundan kaçınacak olurlarsa onların yerlerine Kendi yolunda savaşacak başka toplumlar getireceği tehdidini de yaptı. O toplumların Medineliler gibi olmayacağını da bildirdi. Şüphesiz Allah’ın her şeye gücü yeter. 36-38- Muhakkak ki şu kısa vadeli yaşamınız / dünya hayatınız, ancak bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Eğer iman eder ve takvalı davranırsanız / kendinizi korursanız Allah size ödüllerinizi verecektir. Sizden bütün mallarınızı da sarf etmenizi istemez. Eğer Allah, sizden onları [mallarınızın tümünü] sarf etmenizi isteyip de sizi zorlasaydı cimrilik eder ve buna karşı çıkardınız. İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağrılıyorsunuz. Fakat içinizden kimileri cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse, o ancak kendi şahsiyetinden cimrilik etmiş olur. Allah zengindir, siz ise fakirlersiniz. Eğer siz yüz çevirirseniz Allah sizin yerinize başka bir toplum getirir. Sonra onlar, sizin gibi olmazlar. (Muhammed Suresi 36-38) İslam Ordusunun donatılması için yapılan teşvik kapsamında uyarılara rağmen bazı kimseler mızmızlık yapıyorlardı. Onlar Muahat (Kardeşlik) kurumu ile Mekke’den gelen muhacirlere evlerini açtıklarını, geçimliklerini paylaştıklarını ama hala kendilerinden fedakarlık yapmalarının beklendiğini, bu fedakarlık sürecinin daha ne kadar devam edeceğini, vaad edilen fethin bir an önce gelmesini ifade ediyorlardı. Tahammül sınırlarını zorlayan bu fedakarlıklara artık bir son verilmesini talep ediyorlardı. Medine’nin yok oluşunu önleyen İslam sistemi sayesinde kendilerine yapılan bu iyilik karşısında nankörlük gösteren bu günahkar kimselere de bir cevap verilemesi gerekiyordu. Cenab-ı Hak, İnsan Suresi’nin son ayetlerini bu amaçla inzal eder ve elçisine bu kimselerin isteklerine boyun eğmemesini, kendisine sığınmasını emrederken paylaşma / infak konusunda ayak sürüyen bu kimseleri de ikaz eder. Onlara acele etmemelerini belirtir. Eğer sabretmeyip acele ederlerse kendilerini çok zor günlerin beklediğini ifade eder. İslam Cumhuriyetinin mevcut kurumlarıyla oluşturulan yapısının çok sağlam olduğunu, ama ilerideki durumlara / gelişmelere bağlı olarak bu yapıda değişikliğe gidilebileceğine vurgu yapar. Ve bu yapıyı değiştirmenin vaktini Cenab-ı Hakk’ın tayin edeceği belirtilir. Allah’ın bunu böyle dilediği ve başka bir seçeneğin olmadığı ifade edilerek müminlerin bu yapısal değişikliği yapmaktan başka çarelerinin olmadığına işaret edilir. 23-31- Gerçek şu ki, Kur’an’ı sana peyderpey / zaman zaman Biz indirdik Biz! Öyleyse Rabbinin hükmüne sabret. Onlardan hiçbir günahkar veya nanköre boyun eğme. Sabah-akşam (daima) Rabbinin adını an. Gecenin bir bölümünde de O’na secde et ve geceleri uzun uzun O'nu tesbih et. Onlar aceleciyi seviyorlar da (acele ettikleri takdirde) gelecekte kendilerini bekleyen ağır / zor günü umursamıyorlar. Onları Biz yarattık ve bağlarını / yapılarını çok sağlam yaptık. Dilediğimiz zaman da benzerleriyle sürekli değiştiririz. Muhakkak ki bu, bir hatırlatmadır. Artık dileyen Rabbine giden bir yol tutar. Allah’ın dilemesi budur! Siz ancak bunu dileyebilirsiniz! Çünkü Allah, herşeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. O dilediğini rahmetine sokar. Zâlimlere ise, acıklı bir azap hazırlamıştır. (İnsan Suresi 23-31) [1] Hüseyin et Tabatabai; El Mizan fi tefsiril Kur’an
- Bölüm 12:BEDİR SAVAŞI | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 12 BEDİR SAVAŞI 12.1. Ebu Cehil ve Ebu Süfyan’ın Kurduğu Tuzak Mekke Yönetimi Hz.Muhammed’in@ Bedir çevresindeki kabileler üzerine yaptığı askeri operasyonları müteakiben imzaladığı savunma işbirliği anlaşmalarına bakarak peygamberimizin ne yapmak istediğini anlamıştı. Hz.Muhammed’in@ Mekke’yi çevreleme harekatına karşı şayet onu ve taraftarlarını tamamen yok etmeyecek olurlarsa Mekke’nin yaşam kaynaklarının kurutulacağını görmüşlerdi. Mekke’nin teslimiyetine kadar gidecek bu sürece dur demek için Ebu Cehil ve Ebu Süfyan şeytani bir plan hazırlığına giriştiler. Hz.Muhammed’i@ ve müminleri bertaraf ederek Medine İslam Cumhuriyetini yıkmayı hedefleyen bu plan şöylece özetlenebilir; “Bütün Mekke’lilerin katılım sağladığı ve hicret etmiş müminlerin Mekke Yönetimince el konulan mallarla birlikte zengin bir kervan düzenleyip Şam’a gönderilecek. Söz konusu kervandan haberdar olan Hz.Muhammed@ ve müminler harekete geçecek ve gasp edilen mallarını Mekkelilerden geri almayı hesap edecekler ve Bedir’e sadece muhacirlerden oluşan askeri bir birlik gönderecekler. Bu harekât sadece muhacirlerin gasp edilen mallarını geri almak için düzenlenecek bir harekât olacağı için Medinelilerin bu harekâta iştirak etmeyeceklerini düşündüler. Kervan yem olarak kullanılmak suretiyle Hz.Muhammed@ ve az sayıdaki muhacirden oluşan İslam Ordusu Medine’den çıkacak ve Bedir’e gelecekti. Diğer taraftan kervana Hz.Muhammed’in@ saldıracağı haberi Mekke’ye yayılacak ve kervanı kurtarma, Hz.Muhammed’in@ Şam ticaret yolundaki kontrolüne (çevrelemeyi kırma) son verme adına tüm Mekkelilerin ve çevresindeki kabilelerin iştirak edeceği büyük bir Mekke ordusu oluşturulacak ve Bedir’e gönderilecek. Hazırlanacak bu büyük orduya Hz.Muhammed’in@ ordusu karşı koyamayacak veya kaçıp canlarını kurtaracaklar ya da orada imha edilecekler. Hz.Muhammed@ ve muhacirlerden oluşan İslam Ordusu savaştan kaçarsa veya Medine’den hiç çıkmazsa o takdirde Hz.Muhammed’in@ çevreleme politikası boşa çıkarılmış olacaktı. Böylece Medine Yönetimi itibarsızlaştırılacak, İslam iktidarı yıkılacaktı. Bedir bölgesindeki kabileler yeniden Mekke’ye bağlanarak Şam yolunun güvenliği yeniden sağlanacaktı. Hz.Muhammed@ ve müminler öldürülecek olurlarsa kendileri açısından büyük bir sorun ortadan kaldırılmış olacaktı. Sonuç hangisi olursa olsun Mekke müşrik yönetimi Şam ticaret yolunun güvenliğini yeniden tesis etmiş olacaktı.” Mekke müşrik yönetimi planı uygulamaya koydu. Şam’a tüm Mekkelilerin iştirak ettiği büyük bir kervan tertip etti. Kervanın başına Ebu Süfyan geçti. Kervanın cazibesini artırmak için mali değeri çok yüksek mallar yüklendi. İlave olarak Medine’ye göç etmiş müminlerin gasp ettikleri mallarını da kervana dâhil ettiler. Yaklaşık 1500 devenin bulunduğu kervana sayıları 40 civarında bir muhafız birliği eşlik ediyordu. Kervan Şam’a giderken gizliliğe önem verilmesine karşın Şam’dan dönerken kervan hakkında sürekli çevreye reklam yapıldı. Amaç Hz.Muhammed’in@ bu kervandan haberdar olması, aynı zamanda bu kervanda müminlerin gasp edilen mallarının mali değerinin yer aldığı bilgisi ile muhacir müminlerin kervana saldırmalarının sağlanması idi. Kervan hakkında reklamı yapılan bilgiler ulaşır ulaşmaz Hz.Muhammed@ Talha bin Ubeydullah ve Said bin Zeydi gerekli istihbaratı almak için bölgeye gönderdi. Elde edilen istihbarata göre kervan Şam’dan hareket etmişti. Muhacir müminler hemen harekete geçip gasp edilen mal ve servetlerini Mekkelilerden geri almak ve Medine’deki durumlarını düzeltmek istediler. Medineliler ise geri durdular. Zira kendilerini ilgilendiren bir durum yoktu. Mal kendilerinin değildi. Kervan muhafızları sayısının azlığı da muhacir müminlerin rahatlıkla hakkından gelebilecek seviyede olduğu için önemsemediler. Onlar herhangi bir harekât hazırlığında olmadıkları gibi katılmaya yönelik söylemlere de “bize bu harekâttan bir fayda çıkmaz veya bizi ilgilendirmez zira mal onların (muhacirlerin) …” şeklinde karşılık veriyorlardı. Ebu Süfyan ve Ebu Cehil’in birlikte yaptıkları plan çalışmaya başlamıştı. Ebu Süfyan Kervan hakkında bilgilerin Medine’ye ulaştığı ve Medine’deki muhacirlerin kervana saldırma niyetinde olduğu bilgisini alır almaz Dumdum bin Amr el Gifari’yi Mekke’ye gönderdi. Kervanın Medinelilerin eline geçtiğini ve derhal Mekke ordusunun harekete geçmesini istedi. Dumdum bin Amr Mekke’ye gelir gelmez büyük bir felaket tellallığı yaptı. Hz.Muhammed@ Mekke’nin tüm mal varlığına çökmüştü. Mekkeliler de büyük bir öfke patlaması yaşandı. Ebu Cehil bu öfkeyi daha da körükledi ve Mekkelileri savaşa teşvik etti. Artık bu sorunu kökten çözmenin vaktinin geldiğini ve bu ayak bağından kurtulmanın kaçınılmazlığını haykırdı. Mekke’nin müşrik ileri gelenlerinin kışkırtması sonucunda Dumdum’un Mekke’ye haber getirmesini takip eden 2 gün içerisinde Mekkeliler savaş hazırlıklarını tamamladılar ve büyük bir ordu teşekkül ettirdiler. Ebu Cehil’in komutasında olacak Mekke ordusu 1300 kişi ([1] ) ile yola çıkmaya hazırdır. Orduda 700 develi süvari ve 100 atlı süvari mevcuttur. Teçhizat ve mühimmat açısından oldukça zengin bir ordu hazırlanmıştır. Mekke ordusu büyük bir gurur, kibir ve şaşa ile Mekke’den ayrılır. Bu durumu Cenab-ı Hak savaştan sonra Enfal Suresinde şu ayetlerle anlatır; 47 –48- Allah yoluna engel koymak için çalım satarak ve halka gösteriş yaparak memleketlerinden çıkanlar (Mekke müşrikleri) gibi olmayın. Allah onların bütün yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır. Hani o zaman Şeytan, onlara memleketlerinden bu çıkışlarını güzel göstermişti de "Bu gün insanlardan size galip gelecek yoktur, ben de sizin yanınızdayım." demişti……(Enfal Suresi 47-48) 12.2. Cenab-ı Hakk’ın Elçisine Tuzağı Fark Ettirmesi ve Müminlerin Uyarılmaları Muhacir müminler kervanla ilgili haberler üzerine heyecanla hazırlık yapmakta iken Mekke Ordusunun hazırlandığı ve yola çıkmak üzere olduğu haberi Medine’ye ulaşır. Hz.Muhammed@ bunun bir tuzak olduğunu anlamıştır. Mekke, kervanı yem olarak kullanıp Hz.Muhammed’i@ ve muhacirleri Medine’den çıkartıp imha etmek istemektedir. Durum anlaşılınca artık kervana saldırmanın bir anlamı kalmamıştır. Hatta kervana saldırmak yenilgiyi beraberinde getirecektir. Bu tuzağı boşa çıkarmanın yolu Medineli müminleri de İslam Ordusuna dahil ederek Mekke ordusu ile çarpışmaktır. Hz.Muhammed@ yeniden bir durum değerlendirmesi yapmak için Ensar ve Muhacirin ileri gelenlerini Mescid-i Nebevide toplar. Toplantıda konuyu müzakereye açar. Muhacir müminler kervanın peşine düşülmesine odaklanmışlardır. Kervan vurulacak olursa zahmet az, kayıp az, düşman zayıf fakat getirisi fazla olacaktır. Böylece onlar müşriklerin gasp ettikleri mallarını geri almış olacaklardı. Fazlası da ganimet olarak kendilerine kalacaktı. Ayaklarına kadar gelen fırsatı kaçırmak istemiyorlardı. Medineli Ensar ise Medine’de kalmak istediler. Hz. Peygamberi koruma sözü verdiklerini şayet Mekkeliler Medine’ye saldırırsa bu sözlerine sadık kalacaklarını ancak kervanlarını korumak için Bedir’e doğru gelmekte olan Mekke ordusu ile savaşmak istemediklerini belirttiler. Peygamberimiz ise Ensar ve Muhacirler hep birlik olup kervan yerine Mekke ordusu ile savaşılması gerektiğini söyledi. Kervanın bir tuzak / yem olduğunu ve savaşın kaçınılmazlığını ifade etti. Önce kervana saldırmanın tehlikelerini de anlattı. Kervana saldırırken güvenliğin kaybolacağı, ordunun güçten düşeceğini, ele geçen ganimet malları ile sevinip, onu kaybetme korkusu ile mümin askerlerin savaşa asılmayacağını ([2] ) belirtti. Mekke ordusunun çok güçlü geldiğini ve onların devreye girmesiyle ganimeti kazanmak şöyle dursun canlarının dahi tehlikede olacağını sözlerine ekledi. Peygamberimiz aldığı istihbaratı mümin ileri gelenlerle paylaştı ve bu istihbarat uyarınca kervanın bir tuzak olduğu sonucuna vardığını söyledi. Söz konusu istihbarata göre; “kervanın müminlerce ele geçirildiği Mekke’ye acilen ulaştırılmıştı ve bu haber uyarınca Mekkeliler gaza getirilerek büyük bir ordu teşekkül ettirilmişti” peygamberimiz yalan habere göre Mekke’nin bir ordu oluşturma amacının kervanı korumak olamayacağını ifade etti. Onların hedeflerinin Medine İslam Cumhuriyetini yıkmak olduğunu söyledi. Bu durumda İslami Yönetimi korumanın temel amaç olması ve bu savaşa herkesin iştirak etmesi gerekliliğini ortaya koydu. Kervanın asla hedefe alınmamasını, şayet Mekke ordusunu yenecek olurlarsa Medine İslam Yönetiminin bölgedeki meşruiyetinin fiilen sağlanacağını vurguladı. Kervana saldırılacak olursa bunun yok oluş manasına geleceğini söyledikten sonra hiçbir hareket yapılmayacak olursa Medine İslam Cumhuriyetinin zaaf içerisinde olduğu propagandası yapılacağı gibi büyük emeklerle vücuda getirilen Mekke’yi çevreleme politikasının da çökeceğini belirtti. Mekke ordusu ile savaşmaktan başka çarenin olmadığı ve bu savaşın bir varoluş savaşı olduğunu vurguladı. Müminleri içinde bulundukları durumu anlamaya ve Allah ve Resulünün tercihine uymaya davet etti. Emredersiniz deyip de emre itaatsizlik yapan münafık ve Yahudiler gibi olmamalarını istedi. Cenab-ı Hak elçisini desteklemek için Enfal Suresinin aşağıdaki ayetlerini inzal etti; 20 – 23- Ey iman edenler, Allah'a ve Resul’üne itaat edin. İşitip durduğunuz halde onun emirlerinden yüz çevirmeyin! Emre kulak asmadıkları halde “emredersin!” / "işittik" diyenler gibi olmayın! Çünkü yeryüzünde dolaşan canlıların Allah katında en aşağılık olanı aklını kullanmadığı için Allah ve Resulünün emirlerine sağır ve dilsiz kesilenlerdir. Allah onlarda hayır görseydi onlara emirlerini dinletirdi. Fakat buna rağmen onlar emirlere yine de aldırmaz arka dönerlerdi. (Enfal Suresi 20-23) Hz.Muhammed@, kervana saldırmanın kendilerini yok oluşa götüreceğini ama Mekke müşrik ordusu ile yapılacak bir savaştan zafer ile çıkılacak olursa bunun Medine İslam Cumhuriyeti için fiili meşruiyetlerinin garantisi olacağını müminlere bildirir. Fakat kervana saldırılacak olursa yaşanacak hezimeti müteakiben çevreden ve Medine içinden gelecek baskılar ile yaşanacak fitne ve kargaşadan herkesin nasibini alacağını belirtir. Mekke’de iken müşrikler karşısındaki güçsüz pozisyon nedeniyle yaşanan eziyet ve işkencelerden sonra Cenab-ı Hakk’ın Medine’de bir İslam Cumhuriyeti ile onları Mekke Yönetimine karşı savaşacak güçlü bir pozisyona yükseltmesinin büyük bir lütuf olduğu üzerinde düşünülmesini ister. Cenab-ı Hak, müminleri Kendisinin ve peygamberinin çağrısına icabet etmeye çağırdı. Bu çağrının onları dirilişe götüreceğini bildirdi. Peygamberimiz bütün bu hususları aşağıdaki ayetlerle müminlere bildirir; 24 -26- Ey iman edenler! Sizi diriltecek hususlara çağırdığı zaman, Allah'a ve Resul’üne icabet edin. İyi bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. (İyilik veya kötülüğü tercihlerinize göre size yol verir.) Ve siz muhakkak O'nun huzurunda toplanacaksınız. (Sonunda da yaptığınız tercihlerinizin bedelini ödemek üzere O’nun huzurunda toplanacaksınız.) Öyle bir fitneden / kargaşadan/ anarşiden sakının ki, içinizden yalnızca zulüm yapanlara dokunmakla kalmaz. İyi bilin ki, Allah'ın cezası çok şiddetlidir. Yakın geçmişinizi hatırlayın, hani o zamanlar siz ülkenizde / yeryüzünde güçsüzdünüz, hor görülen bir azınlıktınız. İnsanların sizi ortadan kaldırmasından korkuyordunuz, Böyle bir pozisyondayken O, size barınacağınız yurt verdi, sizi yardımıyla destekleyip güçlü bir hale getirdi ve temiz rızıklar verdi ki şükredesiniz. (Enfal Suresi 24-26) Müminlerin gasp edilen mallarını Mekkeli müşriklerden geri almak için kervana saldırmak istediklerini peygamberimiz elbette bilmektedir. Ancak peygamberimiz bunun yanlış bir tercih olduğunu, mal ve evlatların imtihan olduğunu, Cenab-ı Hakk’ın emirlerine uymanın ve O’nun dininin egemen olmasının kendileri için daha hayırlı olduğunu belirtir. Hz.Muhammed@, şayet O’nun lütfettiği vatan ve egemenlik emanetine hıyanet etmeyip sahip çıkılacak olursa kervandaki mallardan daha hayırlısına kavuşulacağını ifade eder. Mekke müşrik ordusu ile savaşmayı değil de kervana saldırmayı tercih edecek olurlarsa bunun Allah ve resulüne hainlik yapma ve emanete ihanet olacağını vurgular. Müminlerin böyle bir hainlik yapmayıp Allah’ın tercihi doğrultusunda Mekke ordusu ile savaşılacak olursa O’nun kendilerine Furkan’ı (hakkın, haklının üstün geleceği ayrımı) ihsan edeceğini ve hatalarını görmezden geleceğini bildirir. Hz.Muhammed@ bütün bu hususları Cenab-ı Hakk’ın kendisine inzal ettiği aşağıdaki ayetler ile ifade eder. 27 – 29- Ey iman edenler! Allah'a ve Resul’üne hainlik etmeyin. Aksi takdirde size bahşedilmiş (vatan ve egemenlik) emanetlerinize bile bile hıyanet etmiş olursunuz. İyi bilin ki, mallarınıza ve evlatlarınıza yönelik tercihleriniz fitneye / kargaşaya / anarşiye sebep olacaktır. Allah katından olan (emirler) ise büyük mükâfata erişmenize sebep olacaktır. Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakınarak kendinizi korursanız, O, size bir furkan (hakkın batıla galip geldiği bir zafer) verir, günahlarınızı örter ve sizi bağışlar. Çünkü Allah büyük lütuf sahibidir. (Enfal Suresi 27-29) 12.3. Müminlerin İtirazlarına Karşı Peygamberimizin İkna Gayretleri Hz.Muhammed@ Mekke müşriklerinin sürekli tuzak peşinde olduğunu ve Mekke’deyken kurdukları tuzakları hatırlatır. Onların özellikle hareketin lideri olarak kendisini ortadan kaldırmak için uğraş verdiklerini ama Rabbinin inayetiyle onların kurdukları tuzakların hepsinin boşa çıktığını belirtir. Şimdi de onların yeni bir tuzak hazırladıklarını ve bu tuzak ile hedefin yine kendisi olduğu ve planlarına göre peygamberi Medine’den çıkarıp yakalamayı veya öldürmeyi ya da sürgüne göndermeyi amaçladıklarını ifade eder. Bu nedenle müminlerin akıllarını başlarına alıp kervan yemine kanmamalarını ister. 30- O kafirler, seni tutuklamak veya öldürmek veya sürgüne göndermek için sana tuzak kuruyorlar. (Daha önce de) onlar tuzak kurarlarken Allah da onların tuzaklarını boşa çıkarıyordu. Allah tuzakları boşa çıkaranların en iyisidir. (Enfal Suresi 30) Hz.Muhammed @ ve müminlerin Mekke’deki yaşamları sırasında müşrik inkarcılar öylesine azmış öylesine şımarmışlardı ki, peygamberimize inzal olan ilahi hakikatleri alaya alıyorlar ve onları küçümseyerek peygamberimizin yeni ve orijinal bir şey getirmediğini, isteseler bunları kendilerinin de söyleyebileceklerini / gündeme getirebileceklerini ama gerek olmadığını, onun söylediği değerlerin eskiden efsaneler yaratmış olmakla birlikte bugün için hiçbir değerinin olmadığını belirtiyorlardı. Hatta daha da ileri giderek bu değerlerin ilahi olamayacağını şayet bu değerler ilahi ise ve kendisi de Allah’ın bir elçisi ise gökten üzerlerine taş yağdırılmasını istiyorlardı. İlahi hakikatleri inkarları, hakka karşı azgınca tutumları, gurur ve kibirleri nedeniyle Cenab-ı Hakk’ın Mekke müşriklerini cezalandırması muhakkaktı ancak bunu elçisi onların içinde yaşarken yapması onun sünneti değildi. Ama şimdi elçisi ve müminler Mekke’yi terk ettikleri için artık onlara bizzat müminler eliyle bir ceza vermesinin zamanı gelmişti. Müminlere mallarının peşinde koşmak değil, Allah’a karşı edepsizlikte sınır tanımayan bu inkârcı topluluğa bir ders verme ve onların Allah’tan istedikleri acıklı azabı kendilerine getirme zamanı gelmişti. Onların artık Mescidi Haram’daki egemenliklerine bir son vermek gerekiyordu. Mescidi Haram’ın kurucu ruhuna uygun olarak yönetim işlerini ancak Allah’ın değerlerine saygılı olan müminlerce gerçekleştirilmesi gerekiyordu. Allah’ın ilkelerini tanımayan, hak- hukuk bilmeyen, zulümde sınır tanımayan müşriklerin hükümeti meşru olamazdı ve derhal ortadan kaldırılmalıydı. Bedir’e gelmekte olan müşrik ordusu ile karşı karşıya gelmek, onların oradaki gayri meşru egemenliklerine son vermek için bir fırsattı. 31 –34- Onlara ayetlerimiz okunduğu zaman, “Anladık / işittik, İstersek bu öğretiler gibi öğretileri biz de getirebiliriz, senin getirdiğin bu öğretiler geçmişte efsaneler yaratmış olabilir ama şimdi değil.” diyorlardı. Hatta yine onlar “Ey Allah’ımız, eğer bu Senin katından gelmiş gerçek değerler ise, başımıza gökten taşlar yağdır veya bize acıklı bir azap gönder” demişlerdi. Fakat sen onların içlerinde iken Allah, onlara azap edecek değildi. Ayrıca yanlışlarından geri dönmek için verdiği süre içerisinde de Allah onlara azap edecek değildi. Ama şimdi Allah onları neden cezalandırmasın ki? Onlar müminleri Mescid-i Haram'dan men ettikleri için onlar oranın yöneticisi / velisi olamazlar. (Onların hükümetleri gayri meşrudur.) Oranın yöneticisi / velisi olmaya ancak muttakiler layıktır. / ehildir. Fakat onların çoğu bunu bile fark edemezler. (Enfal Suresi 31-34) Mescidi Haram’ın Mekke müşriklerinden oluşan hükümet işleri (salatları) gayri meşru idi. Çünkü onlar Mescid-i Haram’ın kuruluş ilkelerine uygun davranmıyorlardı. Onlar yönetici olarak halkın menfaatine kararlar ve uygulama yapacaklarına (gerçek manada salat edeceklerine) halkı kandırıyor / ıslık çalıyorlar, iyiliklere ve hayırlara engel oluyorlardı. / el çırpıyorlardı. Yolsuz olarak yığdıkları servetlerini de halkın iyiliklerine, hayrına çalışan (yani Allah yolunda çalışan) insanları engellemek için sarf ediyorlardı. Şimdi bu zalimler Bedir’e geliyorlardı. Allah yolunda ilerlemek isteyen müminleri durdurmak için servetlerini Mekke ordusunun donatılması için sarf etmişlerdi. Ama savaşı kaybettikleri zaman onların bu harcamaları kendilerine yürek acısı olacaktı. Haklı olan müminlerle / temizlerle zalim olan müşrikleri / murdarları Bedir savaşı ile birbirinden ayırdıktan sonra onlar Ahirette de yaptıklarının karşılığı olarak cehennem azabıyla cezalandırılacaktır. 35 – Onların Beyt’te (Mescid-i Haramda) yönetim işleri (salat)[3] olarak yaptıkları, halkı aldatıcı hileler kurmak (ıslık çalmak)[4] ve hayırlara, iyiliklere, vahye ve kamu yararı olan şeylere engel olmaktan (el çırpmak)[5] başka bir şey değildir. O halde ilahi öğretiyi reddetmeniz nedeniyle bu azabı tadın bakalım. Bakın servetlerini insanları Allah’ın yolundan alıkoymak için harcayan o kâfirler, şimdi yine harcayacaklar. Fakat bu harcamaları sonunda onlara yürek acısı olacak ve ardından mağlup olacaklardır. İnkârlarında ısrar edenler ise toplanıp cehenneme gönderileceklerdir. Böylece Allah, murdarı temizden ayırt edecek, murdar olan inkârcıları üst üste yığıp topunu birden cehenneme yollayacaktır. İşte hüsran içinde kalacak olanlar bunlardır. (Enfal Suresi 35-37) 12.4. Müminlerin İleri Gelenlerinin Savaşın Zaruretine İkna Olmaları Yukarıda özetlendiği minvalde yapılan müzakerelerin sonunda Hz.Muhammed’in@ ortaya koyduğu görüş ve tercihi muhacir mümin liderler tarafından anlaşıldı. Mikdad bin Amr muhacirler adına peygamberimizin görüşünü desteklediklerini şöyle ifade etti; “Ey Allah'ın Resulü! Allah sana ne emrettiyse onu yap. Biz seninle beraberiz. Biz İsrail oğullarının Hz. Musa'ya dedikleri gibi 'Git Rabbin ve sen savaş; biz burada oturup bekleyeceğiz' demeyiz. Biz deriz ki; 'Git Rabbin ve sen onlarla savaş; bizde sizinle birlikte onlarla savaşacağız' seni hak olan bir kitapla gönderen Allah'a yemin ederim ki, sen bizi Birkü'l-Gımad'a([6] ) kadar yürütecek olsan, seninle birlikte oraya kadar yürür, senin sağında, solunda, önünde, arkanda çarpışırız”([7] ) Sa’d bin Muaz da Ensar adına Hz. Peygamberin sonuna kadar arkasında olduğunu şöyle ifade etti; “Ey Allah'ın Resulü! Biz sana iman edip, seni tasdik ettik. Bize getirdiğin şeyin hak ve gerçek olduğuna şahitlik yaptık. Sana itaat etmek ve sözünü tutmak konusunda söz verdik. Ey Allah'ın Resulü! Ne istiyorsan onu yap, biz seninle beraberiz. Seni hak din ve kitapla gönderen Allah'a yemin olsun ki, sen şu denize dalacak olsan, bir an tereddüt etmeden biz de seninle birlikte dalarız. Bizden bir kişi bile geride kalmaz. Savaşta direnmek, zorlukları göğüslemek, düşmanla karşılaştığımızda emirlerine uymak; hepsi bizim içindir, biz bunları yapacak bir topluluğuz. Umuyoruz ki Allah sana bizden gözünü aydın edecek kahramanlıklar gösterecektir. Allah'ın bereketi ile yürüt bizi. Sonuna kadar seninle beraber olacağız.” ([8] ) Hz.Muhammed@ Ensar’ında kendisini desteklemesine sevindi. Fakat bu kararın tüm taraflara bildirilmesinden sonra bütün müminleri kendi ileri gelenleri gibi aynı kararlılıkta görmek mümkün olmadı. Müminlerin bir kısmı Mekke müşrik ordusu ile savaşılacağını öğrenince bütün dünyaları yıkıldı. Zira gelen haberlere göre Mekke’den gelen ve karşılarına dikilecek ordu öyle sıradan bir ordu değildi. Kendilerinin çıkarabileceği ordunun üç katı büyüklükte ve tam teçhizatlı bir ordu idi. Muhacir müminler ise önce kendi mal servetlerine kavuşacakları hevesiyle hazırlıklara başladıkları için işin renginin değişmesini bir türlü kabul etmek istemiyorlardı. Sürekli bu kararı sorgulayarak kervanın hedeflenmesini istiyorlardı. Bedir’e doğru giderken bile zihinlerinin bir köşesinde kervanı ele geçirmek vardı. Gasp edilen mallarını onlardan geri almayı çok arzu ediyorlardı. Alınan kararı uygulamak mecburiyetiyle hazırlıklarına devam eden Medineli Ensar müminleri ise o kadar büyük korku ve isteksizlik içerisinde idiler ki Medine’den çıkarken Hz.Muhammed’in kendilerini ölüme sürüklediğini düşünüyorlardı. Bakışları kalplerinde yaşadıkları korkuyu ele veriyordu. Sürekli yardım etmesi için Allah’a yalvarıyorlardı. Hz. Peygamber onların bu korkularını gidermek ve onları cesaretlendirmek için orduya hitaben bir konuşma yaptı. Yaptığı konuşmada Cenab-ı Hakk’ın bu savaşa son derece önem verdiğini ve müminlerin zafer kazanması için «ardı ardına bin meleği» yardıma göndereceğinin Cenab-ı Hak tarafından müjdelendiğini bildirdi. O bununla bu savaş için Cenab-ı Hakk’ın her türlü yardımı yapacağını ve mutlaka müminleri zafere kavuşturacağını bu nedenle de korkuya ve endişeye kapılmalarına gerek olmadığını bildirmiş oluyordu. Bu teşvik müminlerin kalbinde yankı buldu ve moralleri son derece yükseldi. 5-10- Nitekim Rabbin seni, hak uğruna savaşmak için evinden çıkarmıştı. Oysa müminlerin bir kısmı o zaman bundan hoşlanmamışlardı. Gerçek, apaçık ortaya çıktıktan sonra bile seninle tartışmaya devam ediyorlardı; sanki göz göre göre ölüme sürükleniyorlardı. Allah size iki taifeden (kervan veya Mekke ordusundan) birine (Mekke ordusuna) karşı galip geleceğinizi vaat etmişti. Siz ise şanı ve şerefi olmayanın / kuvvetsiz olanın (kervanın) sizin olmasını arzu ediyordunuz. Hâlbuki Allah, ayetleriyle hakkı egemen kılmak ve kâfirlerin kökünü kesmek istiyordu. Amaç, suçlu günahkârlar istemese de hakkın tanınması / kabul edilmesi ve batılın da ortadan kaldırılmasıydı. O vakit siz Rabbinizden yardım dilerken O da: "Ben size birbiri ardınca gelen bin melekle yardım edeceğim" diye duanızı kabul buyurmuştu. Bunu da Allah sırf size bir müjde olsun ve bununla içinizdeki korku yatışsın ve böylece moraliniz yükselsin diye yaptı. Zaten yardım ve zafer ancak ve ancak Allah katındandır. Gerçekten Allah mutlak galiptir ve hikmet sahibidir. (Enfal Suresi 5-10) 12.5. Medine Ordusunun Teşekkülü ve Bedir’e Sefere Çıkması Müzakerelerin sonunda muhacirler ve Ensar’ın sadece müminlerinden oluşan Medine İslam Ordusu teşekkül eder. Peygamberimizin komutasında teşekkül ettirilen İslam Ordusunda 314 kişilik savaşçı asker vardı. Bunların içerisinde sadece 2 atlı süvari ve 70 deve bulunuyordu. Teçhizat açısından da oldukça zayıf görünüyordu. Peygamberimiz, İslam Ordusunun zayıflığı karşısında şöyle dua etti; “Allah’ım! Bunlar yaya ve yalın ayaklar; sen onları donat Allah’ım! Onlar açık ve çıplaklar; sen onları giydir. Allah’ım! Onlar açlar; sen onları doyur. Allah’ım! Onlar yoksullar; sen onları fazl-ı kereminle zenginleştir Allah’ım!” ([9] ) Medine İslam Ordusu Bedir’e doğru (5 Mart 624) yola çıktı. Hz.Muhammed @ Medine Yönetimi Başkanlığına Ümmü Mektum’u vekil olarak bıraktı. Ramazan ayında olduğu için müminler oruçluydular. Hz.Muhammed@ askerlerin oruçlarını bozmasını emretti. Askerler biraz direndiyse de peygamberimiz orucu açmada öncülük ederek örnek oldu ve tüm ordu oruçlarını bozdular. Medine ordusu Bedir ovasına yakın bir yerde konakladı ve Hz.Muhammed@ iki gözcüyü keşif için önden gönderdi. Gözcüler bölgedeki bedevilerden Ebu Süfyan’ın kervanının henüz geçmediği bilgisini aldılar. Ebu Süfyan da Bedir ovasına varmadan kafilesini durdurmuş ve mola verdirmiştir. Ayrıca planladıkları tuzağı icra etmek için Mekke ordusunun da bölgeye gelmesini bekleyecekti. Bir taraftan da Bedir ovasındaki durumu görmek için bizzat keşfe çıktı. O da bölgedeki bedevilerden Medine İslam Ordusu hakkında bedevilerden bilgi almaya çalıştı. Gerek bedevilerden topladığı bilgilerden ve gerekse de Medine İslam Ordusu keşif güçlerinin bölgede bıraktıkları izlerden Medine İslam Ordusunun bölgeye yakın bir yere geldiğini anladı. Mekke ordusu bölgeye intikal edinceye kadar kervanı konakladığı yerde durdurdu. Medine İslam Ordusu Bedir ovasına Mekke ordusundan önce geldi ve peygamberimizin talimatı ile Bedir bahçelerinin yakınında bulunan bir bölgeye yerleşti. Ordunun konuşlandığı yerin stratejik açıdan uygun olmadığını gören Hubab bin Münzir peygamberimize ordunun konuşlanması talimatının vahiyle mi bildirildiğini sordu. Hz.Muhammed’in@ bu seçimin kendi düşüncesi olduğunu söylemesi üzerine Hubab bin Münzir bu tercihin yanlış olduğunu, ordunun Bedir kuyularına hâkim olacak şekilde konuşlanmasının stratejik açıdan en doğrusu olacağını bildirdi. Bu strateji ile Mekke ordusunun susuz kalacağını ve suya ulaşmak için yapacakları saldırılarda onların savaş düzenlerinin ve savaş taktiklerinin bozulacağını ifade etti. Müşriklerin kervanı göstererek Medine İslam Ordusunun kervana saldırmasını sağlaması ve bu suretle savaş düzenlerini bozmaları şeklindeki tuzakları, su kuyularına hâkim olan bir konuşlanma ile tersine çevrilecekti. Müşrikler müminlerin savaş düzenini bozmak için kervanı yem olarak göstermeyi planlamışken, müminler de su kuyularını göstererek müşriklerin savaş düzenlerini bozmayı planladılar. Müminler Medine’den çıkmadan onların tuzaklarını anladıkları için kervan seçeneğini akıllarından çıkarmaları nedeniyle Mekke müşriklerinin taktikleri tutmayacaktı. Ama Hubab bin Münzir’in önerdiği stratejinin tutmaması imkânsızdı. Zira uzak yoldan gelmiş Mekke ordusunun hem kendilerinin hem de hayvanlarının şiddetle suya ihtiyaçları olacaktı. Hubab bin Münzir’in önerdiği şekilde konuşlanan Medine İslam Ordusu Mekke ordusunu beklemeye başladı. Ordu komutanı olarak peygamberimizin karargâhı için ovanın hâkim bir yükseltisinin / tepesinin üzerine gölgelik yapıldı. 12.6. Bedir’e Gelen Her İki Ordunun Durumu Mekke ordusu Bedir’e yaklaştığı zaman Medine İslam Ordusunun kervana saldırmayıp Mekke Ordusunu beklediğini ve kervanın emniyette olduğunu öncü keşif kolları öğrendiler. Ve bu haberi hemen Mekke ordusuna ilettiler. Haberi getiren bu keşif elemanları Medine İslam Ordusu hakkında edindikleri bilgileri de Mekke ordusunun ileri gelenlerine aktardılar. Medine İslam Ordusunun sadece muhacirlerden oluşmadığı, Medinelilerinde orduya iştirak ettiğini ve ordunun tüm askerlerinin savaş hazırlıkları yaptığını, ölümü göze almış bir topluluk olduklarını, sayılarının 300 civarında olduğunu vb. keşif bilgilerini ilettiler. Bunun üzerine Mekke müşrik ordusundaki Ümeyye bin Halef ve Utbe bin Rebia gibi ileri gelenler madem ki kervan emniyette o halde savaşmadan geri dönülmesi fikrini ortaya attılar. Zira bu savaş ateşi, kervanın Hz.Muhammed’in@ ve taraftarlarının eline geçtiği bilgisi üzerine yakılmıştı. Ama şimdi gelen bilgilere göre bu haber yalandı ve kervan emniyetteydi. Dolayısıyla savaşmaya gerek yoktu. Şayet sadece muhacirler küçük bir ordu olarak karşılarına çıksaydı işleri kolaydı. Hz.Muhammed’i@ ve taraftarlarını yok etmeleri halinde problem kökten çözülecekti. Fakat şimdi muhacirlerle birlikte Medineliler öldürülecek olursa Mekke’nin gelecekteki ticaretleri ebedi tehlike altına girecekti. Hz.Muhammed’in@ bertaraf edilmesiyle iş bitmeyecekti. Medinelilerle yaşanacak bir kan davası Mekkelilerin ticaretini uzun yıllar olumsuz etkileyecekti. Medineliler zayiatlarının bedelini çok ağır ödetebilirlerdi. Durum çok kritikti. Ayrıca biliyorlardı ki Medineli Ensar savaşçı bir kabileydi yenilseler bile Mekke ordusuna da büyük zayiatlar verdirecekleri çok açıktı. Kendilerinden üç kat daha az olsalar da kararlı duruşları ve çılgınca savaşmaları halinde savaştan galip çıkma ihtimalleri bile olabilirdi. İşte bu ihtimalleri gören Müdliç kabilesinden Şeytan Suraka Mekke’den çıkarken methettiği Mekke müşrik ordusunun yenileceğini bağırmaya başlamıştı. Zira o Ebu Cehil’in Ebu Süfyan’la planladıkları tuzağın boşa çıktığını görmüş ve Medinelilerin kararlı duruşlarını da hesaba katıldığında durumun vahim olduğunu anlamıştı. Bunu üzerine savaşa girmeden hemen kaçtı. Onu gören ve durumun kritik olduğunu fark eden Zühre oğulları ve Adiy oğulları da Medine ordusu ile savaşı göze alamadı ve yaklaşık 300 kişilik bir savaşçı grubu ile Mekke ordusundan ayrıldılar. 48-..….Fakat iki orduda birbirinin görüş alanına girince o şeytan arkasını dönüp kaçtı ve (kaçarken Mekke Ordu Komutanlarına ) şöyle dedi: “Ben sizden ayrılıyorum. Zira ben sizin görmediğiniz şeyleri görüyorum. Ben Allah'tan (Allah’ın ordusundan) korkuyorum. Allah'ın (bu savaşı) sonuçlandırması çok şiddetli olacaktır.” (Enfal Suresi 48) Fakat Ebu Cehil Mekke ordusundaki bu dağılmayı engellemek ve kurduğu tuzağın işlemesini istiyordu. Hala tuzağı uygulama şanslarının var olduğuna inanıyordu. Kervanın çok yakınlarında olduğunu öğrenirse Medine İslam Ordusunun kervana saldırmaktan imtina etmeyeceklerini düşünüyordu. Kervanı yem olarak kullanıp Medine İslam Ordusunun savaş nizamını bozmayı ve böylece kolay bir galibiyet almayı hesaplıyordu. Çünkü onun derdi peygamberimizden kurtulmaktı. Ne olursa olsun bu savaşın yapılması ve peygamberimizin yok edilmesini istiyordu. Bu amacını gerçekleştirmek için ordudan ayrılmaları engellemesi ve Ümeyye bin Halef ve Utbe bin Rebia gibi ileri gelenleri savaşmaya ikna etmesi gerekiyordu. Önce Ümeyye bin Halefi kandırmaya çalıştı. Onu Nahle harekâtında öldürülen Hadrami’nin intikamının alınması için Hadrami’nin kabilesinden birisini kışkırttı. Daha sonra Utbe ve Şeybe kardeşleri gaza getirmek için onları korkaklıkla suçladı. Her ikisi de gururlarına yenilerek Ebu Cehil’in ayartmalarına kandılar ve savaşmaya razı oldular. Ebu Cehil bu girişimleri ile ordu içerisindeki tartışmalara son verdi. Ebu Cehil, Mekke ordusunu Bedir ovasına doğru hareket ettirdi. Mekke ordusu, büyük bir şaşaa ve debdebe içerisinde Bedir ovasına girdi. Onların büyük görünmek için çıkardıkları gürültü ve tamtamlar müminlerin arasında bulunan bir kısım münafıklar ve hastalıklı kalpliler arasında tesirini gösterdi ve onlar kendileri korktukları gibi sözleriyle mümin askerlerin morallerini de bozdular. 49- O sırada (Medine ordusundaki) münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar, (müminler hakkında) “bunları dinleri fena aldatmış ve şımartmış” diyorlardı. Oysa kim Allah'a güvenirse bilsin ki, Allah mutlak galiptir, güçlüdür ve hikmet sahibidir. (Enfal Suresi 49) Fakat Hz.Muhammed Mekke şirk ordusunu görünce yüksek sesle aşağıdaki duayı okuyarak müminleri cesaretlendirdi ve onların Allah’a tevekkül etmesini sağladı; “Allah’ım! İşte bunlar Kureyş müşrikleri. Olanca kibir ve gururlarıyla; olanca büyüklenme ve övünmeleriyle geldiler. Başkasına değil, Sana meydan okuyor, Resul’ünü yalanlıyorlar. Allah’ım! Bana yapmış olduğun vaadini gerçekleştir ve bunları burada helak et. Allah’ım.' Sen bana kitap verdin. Müşriklerle savaşmayı emrettin.” ([10] ) Hz. Peygamber savaşı engellemek için Hz. Ömer’i elçi olarak gönderdi. Mekke Ordusunun geri dönmelerini teklif ettirdi. Bu hareket hem Medine İslam Ordusuna haklılık kazandırdı hem de Mekke ordusunda zafiyet oluşturdu. Çünkü onlardan bazıları teklifi kabul etmek istediler. Fakat Ebu Cehil yeniden devreye girerek; “Allah bize onu yok etme imkânı verdikten sonra, bu işten vazgeçmek doğru olmaz. Hayır! Kesinlikle geri dönmeyeceğiz. Onlara hadlerini bildireceğiz. Hadlerini bildireceğiz ki, bundan sonra ne bize karşı bir harekete girişsinler, ne de kervanlarımızın önünü kessinler.” ([11] ) Ebu Cehil’in bu kararlılığı ile savaş artık kaçınılmazdı. Bedir ovasının bir tarafında Medine İslam Ordusu diğer tarafında ise Mekke Ordusu konuşlanmıştı. Ebu Süfyan da orduların Bedir ovasında vaziyet aldıklarını öğrenince Kervanı Bedir ovasının aşağısına getirdi. Kervan ovanın aşağı kenarından sahile doğru bir rota izleyerek Medine İslam Ordusunu tahrik etmek ve müminleri kendi üzerine çekmek istiyordu. Ebu Cehil’le birlikte yaptıkları plana göre Medine İslam Ordusu kendilerine yem olarak sunulan kervana mutlaka saldıracak ve savaş pozisyonu alamadıklarından dolayı Mekke ordusu tarafından dağıtılıp imha edilecekti. Ancak Cenab-ı Hakk’ın rehberliği ile basireti açık olan Peygamberimiz, tuzağı daha Medine’de iken görmüş ve ordusunu kervana değil Ebu Cehil’in komutasındaki Mekke şirk ordusuna yönlendirmişti. Hz.Muhammed’in@ bu stratejisi ile Ebu Cehil ve Ebu Süfyan ikilisinin kurduğu tuzak boşa çıktı ve İslam ordusu kervanla hiç ilgilenmedi ve bütün dikkatlerini Mekke ordusu ile savaşmaya yoğunlaştırdılar. Bu nedenle Ebu Süfyan’ın kervanı savaş meydanının aşağısından sahil boyunca yol alıp Mekke’nin yolunu tutarken her iki ordu savaş pozisyonu almıştı. (Harita:10) Allah kendi dinin egemen olması ve davasının hak olduğunu herkese göstermesi için elçisine yaptığı rehberlik ile böyle bir pozisyonu takdir buyurmuştur. 42- O vakit siz vadinin Medine tarafındaki yamacında idiniz, onlarsa uzak tarafındaki yamacında idiler. Kervan da sizin biraz daha aşağınızda idi. Şayet böyle bir buluşma için sözleşmiş olsaydınız bile yine de değişiklik yapardınız. (Her iki orduda da savaşmak istemeyen önemli topluluklar olmasından dolayı daha önceden savaşmak için böyle bir buluşma konusunda sözleşmiş olsaydınız bile yine de savaşma konusunda ihtilaf ederdiniz.) Lakin olması gereken (zafer)in olması için Allah böyle takdir etti. Ta ki küfrü seçen açık bir delil olan bu sonuca bakıp helaki seçsin, imanı seçen de yine bu sonuca bakıp ebedi hayatı tercih etsin. Kesindir ki Allah, işitendir, bilendir. (Enfal Suresi 42) 12.7. Bedir Savaşında Medine Ordusuna İlahi Yardımlar İslâm ordusu, Bedir'e önceden gelip, kuyuların olduğu yere yerleştiği için avantajlı görünüyordu. Fakat yerleşilen alanın dezavantajı ise kumluk olmasıydı. Müminlerin tuttuğu yerin kumluk olması, müminlerin hareketlerini oldukça kısıtlıyordu. Ama bu durumu avantaja çeviren İlâhî yardım, gece yağan yağmur ile yetişti. O gecenin sabahında yağmur nedeniyle kumluk olan zemin sertleşmiş ve böylece müminlerin ayaklarını yere sağlam basması sağlanmıştı. Bunlar somut yardımlardı. Fakat Cenab-ı Hak elçisinin ve müminlerin zafer kazanması için her türlü sebebi seferber edeceğini taahhüt etmişti. En büyük yardım ise müminlere cesaret verici vahyi yardımlardı. [1] ) Adiy ve Zühre oğullarından 300 kişi Bedir savaşı öncesi ordudan ayrılır [2] ) Not: Tıpkı Uhud savaşında yaşanan durum gibi bir duruma düşüleceği Bedirde öngörülmüştü. Ama Uhud’da savaşı bırakıp ganimet derdine düşen İslam askerleri büyük bir hezimeti yaşadılar. [3] )Evrensel Çağrı – Mustafa Sağ- Sahife 582 [4] )Evrensel Çağrı – Mustafa Sağ- Sahife 582 [5] )Evrensel Çağrı – Mustafa Sağ- Sahife 582 [6] )Not:Mekke ile sahil arasında, Medine'ye beş günlük mesafede bir yer. Burada uzaklık ifadesi olarak kullanılmıştır. [7] )Celaleddin Vatandaş “Hz. Muhammed'in Hayatı ve İslâm Daveti-Medine Dönemi” sahife 101 [8] )Celaleddin Vatandaş “Hz. Muhammed'in Hayatı ve İslâm Daveti-Medine Dönemi” sahife 102 [9] )Celaleddin Vatandaş “Hz. Muhammed'in Hayatı ve İslâm Daveti-Medi ne Dönemi” sahife 98 [10] )Celaleddin Vatandaş “Hz. Muhammed'in Hayatı ve İslâm Daveti-Medine Dönemi” sahife 106 [11] )Celaleddin Vatandaş “Hz. Muhammed'in Hayatı ve İslâm Daveti-Medine Dönemi” sahife 106 Harita 10: Bedir Savaşı (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Yağmur gibi yağan Vahyi bilgiler (dualar, rüyalar, haberler, hitabetler) ile müminlerin kalpleri temizleniyor, vesveselerden arındırılıyor ve sakin/ kararlı olmaları sağlanıyordu. Şöyle ki; peygamberimizin düşman ordusu hakkında verdiği bilgiler ve Cenab-ı Hakk’ın zafer müjdesi ile o gece müminlerin üzerine hafif bir uyku çöker. Kalpleri sükûn bulmuş, endişeleri bertaraf olmuş, korkuları gitmiş, moralleri yükselmiş ve kalpleri güvene ermiş müminler ulaştıkları bu sükûnet sonucunda hafifçe dinlenmişler ve böylece artık savaşa hazır hale gelmişlerdi. 11- O sırada Allah kendi katından bir güven ve esenlik olmak üzere sizi hafif bir uyku bürüyordu. Sizi manen tertemiz yapmak, sizi şeytanın vesvesesinden arındırmak, yüreklerinize kuvvet vermek ve ayaklarınızı sağlam bastırmak için gökten üzerinize yağmur indiriyordu. (Enfal Suresi 11) Cenab-ı Hak, elçisine müşrik ordusunun zayıflığını göstermek için onların sayılarını rüyasında az olarak gösterdi. Hz.Muhammed bu rüyasını müminlere anlattığında müminler mesajı almışlar Rablerinin kendilerine zaferi bahşedeceğini anlamışlardı. Böylece cesaretleri artmış kalpleri itminan bulmuştu. 43 –Yine o vakit Allah sana uykunda (rüyanda) onları az gösteriyordu. Eğer Allah sana onları kalabalık, çok gösterseydi korkacaktınız ve savaşıp savaşmama konusunda anlaşmazlığa düşecektiniz. Fakat Allah böyle bir duruma düşmekten sizi korudu. Çünkü O, gönüllerde saklananı bilir. (Enfal Suresi 43) Cenab-ı Hakk’ın elçisine gösterdiği bu rüya ve sonrasında yaptığı cesaretlendirici telkinler nedeniyle müminler düşmanla gerçekten karşı karşıya geldiklerinde onları gözlerinde büyütmediler. Bu rüya ile müminlerde bir nevi şartlanmışlık / önyargı / algı oluşmuş öyle ki gerçekte üç kat büyük olan müşriklerin ordusu müminlerin gözünde az görünüyordu. 44 –Karşı karşıya geldiğiniz vakit onları gözünüze az gösteriyordu, (onları gözünüzde büyütmemenizi sağlamıştı.) sizi de onlara az göstermişti ki Allah o planlanmış olan işi yerine getirsin. Bütün işler Allah'a döndürülür. (Enfal Suresi 44) 12.8. Savaş Başlıyor Hz.Muhammed@ karargâh çadırında savaşta izlenecek strateji konusunda kurmay heyetiyle istişare etti. Yapılan toplantıda geleneksel olarak her iki taraftan da yiğit savaşçıların bireysel karşılaşmalarından sonra savaşa ok atarak başlanacaktı. Taraflar birbirine iyice yaklaştıkları zaman taş atarak düşmana zayiat verdirilecek, daha sonra mızraklar devreye girecek ve düşmanla arada mesafe kalmadığında kılıçlarla savaşılacaktı. Hz.Muhammed orduyu savaş için vaziyet aldırıp hizaya soktuktan sonra askerleri yüreklendiren bir konuşma yaptı. Sonra karargâh çadırına / komuta merkezine geçti ve dua etmeye başladı. Peygamberimiz dua ederken kollarını öylesine açtı ki sırtındaki abası yere düştü. Hz. Ebu Bekir peygamberimizin abasını yerden aldı ve duasını tamamladıktan sonra tekrar peygamberimizin omuzlarına koydu. Hz.Muhammed@ duasının sonunda daha Mekke’deyken inzal olan Kamer Suresindeki “O topluluk yakında bozulacak ve onlar arkalarını dönüp kaçacaklardır” ayetini okudu. Söz konusu ayet bugünü işaret ediyordu ve bugün ki karşılaşmada müminleri zaferle müjdeliyordu. İslam askerlerinin bu müjdeyle sevinçleri iyice arttı daha da cesaretlendiler. Zira zaferin Cenab-ı Hak tarafından çok önceden haber verilmiş olması onların savaşı kazanacaklarına, müşriklerin bozguna uğrayacaklarına olan güvenlerini iyice artmıştı. Diğer taraftan Mekke müşrik ordusunun komutanı Ebu Cehil de kendi askerlerine cesaret veren bir konuşma yaptı ve o da Cenab-ı Hakk’a şöyle yalvardı; “Allah’ım! Bizimle akrabalık ilişkisini keseni, bize bilmediğimiz şeyleri getireni ve adamlarını helak et. Bugün burada haklı olanı galip kıl, haksız olanı perişan et.” ([1] ) Artık her iki ordu da savaşa hazırdı. O dönemdeki savaş geleneklerine göre savaş öncesinde her iki ordunun en ünlü savaşçı şahsiyetleri bireysel olarak çarpışırlar ve bu çarpışmanın neticesine göre tarafların moralleri ya bozulur ya da yükselirdi. Bedir Savaşında da bireysel karşılaşmalar için Mekke ordusundan Utbe, Şeybe ve Velid meydana çıkarken bunlara rakip olarak Medine İslam Ordusundan Hz.Hamza, Hz.Ali ve Hz.Ubeyde çıktılar. Yapılan bireysel çarpışmalar sonucunda Hz. Ubeyde başarısız oldu ve yaralandı, Hz. Ali ve Hz. Hamza rakiplerini öldürdükten sonra Hz. Ubeyde’nin yardımına koştular ve onun rakibi Utbe’yi de öldürdüler. Savaşın başlangıcında Mekke müşriklerinin sadece savaşçıları değil aynı zamanda ileri gelenlerinden üç kişinin öldürülmesi Medine İslam Ordusunda büyük bir sevinç yaratırken, Mekke müşrik ordusunda büyük bir üzüntüye yol açtı. Sıra orduların karşılaşmasına gelmişti. Hz.Muhammed@ yerden bir avuç kum aldı ve Mekke müşrik ordusuna doğru atarak müminlere topyekûn saldırı emri verdi. Hz.Muhammed@ savaş süresince müminlerin yiğitçe savaşmalarını sağlayan cesaretlendirici sözler haykırdı. O bu haykırışları ile mümin askerlere müthiş bir ruh veriyor ve onların aslanlar gibi düşman askerlerin üzerine saldırmalarını sağlıyordu. Onun İslam askerlerine sarf ettiği bu sözler Cenab-ı Hakk’ın melekleri vasıtasıyla kendisine vahyettiği çağrılardan başka bir şey değildi. 12- İşte o anda Rabbin meleklere (müminlere iletilmek üzere) şöyle vahyediyordu: “Ben sizinle beraberim, müminlere direnç ve moral verin. İnkârcıların yüreklerine korku salacağım, durmayın vurun boyunlarına, vurun parmaklarına, parmaklarına.” (Enfal Suresi 12) Hz. Peygamber müminlere sürekli Allah’ın kendileri ile beraber olduğunu, zaferin müminlerin olacağını, düşmanın üzerine saldırılmasını ve boyunlarını vurmalarını haykırıyordu. Savaş iyice kızıştı. Mekke ileri gelenlerinden Ümeyye bin Halefi Hz. Bilal öldürdü. Muaz bin Amr ise Mekke ordusunun komutanı Ebu Cehil’in bacağını kopardı, İbni Mesud kafasını kesti. Komutansız kalan Mekke ordusu dağılmaya başladı ve kısa bir müddet sonra da bozguna uğrayarak kaçmaya başladılar. Müminler düşmanın bozguna uğraması sonucu bıraktıkları ganimetleri ve esir olarak teslim aldıkları müşrikleri muhafaza etmeye çalışıyorlardı. Hz.Muhammed@ çarpışmaya devam etmelerini istemesine rağmen müminleri yine ganimet sevdası ve zafer sarhoşluğu sarmıştı. Fidye almak amacıyla tuttukları esirleri muhafaza etmeye çalışmaları Medine İslam Ordusunun üçte birini savaş dışı bırakıyordu. Ordunun üçte biri karargâhı korurken kalan üçte bir yani yüz kişi de bozguna uğrayan 750 kişiye karşı mücadele ediyordu. Onların da kendilerini tehlikeye atmamaları gerekiyordu. Bu nedenle düşmanı biraz geriden takip edip Mekke’ye dönmelerine fırsat verdiler. Cenab-ı Hakk’ın inayeti sayesinde Mekke ordusu toparlanma fırsatı yakalayamadı. Ayrıca neredeyse ileri gelenlerin büyük bölümünün öldürülmesi ve orduyu toparlayacak liderlerinin kalmaması onların savaşa geri dönmelerini engelledi. Düşman ordusu Mekke’ye doğru kaçarken müminler de ganimet yüzünden birbirleriyle çekişmeye başlamışlardı. Bu çekişme Medine İslam Ordusunda da başıbozukluk yaratıyordu. Hâlbuki yakalanan çok önemli bir fırsat, ganimet sevdası yüzünden elden kaçırılmıştı. Ganimet ve esir peşine düşmeyip hazır bozguna uğramış düşman ordusu kırılmış olsalardı Mekke bir daha belini doğrultamayacaktı. Ayrıca Cenab-ı Hakk’ın vaadi olmasaydı onların bu ganimet düşkünlükleri nedeniyle orduda disiplinsizliğin oluştuğu ve savaş düzeninin bozulduğu anda Mekke ordusu toparlanıp geri gelseydi büyük bir bozgun yaşanabilirdi. Fakat Cenab-ı Hakk’ın düşman ordusu mensuplarına korku vermesi nedeniyle onlarda savaşa geri dönme düşüncesi oluşmadı. 67 –68- Hiçbir peygamberin, yeryüzünde ağır basmadıkça (kesin zafere ulaşıp üstün gelmedikçe) esir alması yakışık almaz. Siz dünya malını istiyorsunuz, oysa Allah (dünyada zafer ve ahirette cennet ile) geleceğinizi kazanmanızı istiyor. Allah azizdir, hâkimdir. Eğer Allah'tan bir yazgı (vaat) bulunmasa idi ele geçirdikleriniz yüzünden başınıza korkunç bir felaketin gelmesi kaçınılmaz olurdu. (Enfal Suresi 67-68) 12.9. Bedir Savaşının Sonucu: Müminlerin Zaferi Savaş çok kısa sürdü. Birkaç saatte sona eren savaşta Ebu Cehil, Ümeyye bin Halef, Utbe ve Şeybe gibi Mekke’nin en azılı müşrik ileri gelenleri öldürülmüştü. Savaşın bilançosuna bakıldığında Mekke ordusundan 70 kişi ölmüş, 70 ten fazla müşrikte esir alınmıştı. Medine İslam Ordusundan ise 14 kişi şehit olmuştu. Şehit olan müminler defnedildi. Daha sonra müşriklerin ölüleri de toprağa defnedildi. Normalde geleneklere göre düşmanların ölüleri vahşi hayvanlara (akbabalara, kurtlara, çakallara vb.) yem olmaları için toprağa gömülmezdi. Ancak peygamberimiz onların da toprağa gömülmesini emretti. Müşriklerin ölüleri toprağa gömüldükten sonra Hz. Peygamber başlarına gelerek “Ey Ebu Cehil! Ey Ümeyye bin Halef! Ey Utbe! Ey Şeybe!… ben Rabbimin vaadini gerçek buldum, sizde buldunuz mu?” diye seslendi. O’nun bu seslenişine Cenab-ı Hak daha sonra şöyle mukabelede bulunmuştur; 50 –Melekler o kâfirlerin yüzlerine ve sırtlarına vura vura canlarını aldığı sırada onlara “tadın bakalım cehennem azabını!” derken bir görmeliydin. (Enfal Suresi 50) Hz. Peygamber esirlere eziyet edilmemesini emretti. Esirler arasında Hz.Muhammed’in ve müminlerin en azılı düşmanlarından Nadir bin Haris ve Ukbe bin Muayt da vardı. Bunlar Mekke’deyken müminlere çok acılar çektirmişler ve peygamberimizi öldürmeye çalışmışlardır. Özellikle Ukbe bin Muayt peygamberimizi mutlaka öldüreceğine dair en ağır yeminleri etmiştir. Esirlerden sadece bu ikisi daha önce yaptıklarının cezası olarak öldürüldüler. Zafer müjdesi Medine’ye ulaşınca şehirde bayram havası yaşandı. Yahudiler, müşrikler ve münafıklar ise zafere inanamadılar. Onların beklentileri müminlerin orada büyük bir bozgun yaşayacakları idi. Medine İslam Ordusunun şehre girişi sırasında muhteşem bir coşku vardı. İslam Ordusu Medine’ye müşrik esirlerle birlikte dönünce zafere inanmayan Yahudi ve münafıklar bu kez burun kıvırıp zaferi küçümsemeye çalıştılar. Fakat diğer taraftan da Hz.Muhammed’in kızı ve Hz. Osman’ın hanımı Rukiye vefat etmişti. Peygamberimiz kızının vefatı ile üzüntüsünü ve Medine halkı ile Bedir zaferinin sevincini birlikte yaşadı. Mekke’de ise matem vardı. Bedir’de muhteşem donanımlı ordularının çok küçük gördükleri bir avuç Medineliler karşısındaki bozgunu, Mekke’nin tüm havasını söndürmüştü. Onların Arap yarımadasındaki tüm saygınlıklarını yitirmişlerdi. Tuzakları boşa çıkmıştı. Gurur, kibir, tantana ve şatafatla çıktıkları savaştan zillet içerisinde dönüyorlardı. Mutlak Zafer / fetih için çıktıkları seferden mutlak yenilgi ile dönüyorlardı. Mekke neredeyse bütün ileri gelen adamlarını kaybetmişti. Bu inanılması zor bir durumdu. Bozgun haberi geldiğinde Mekke adeta şoka uğramıştı. Cenab-ı Hak, Ebu Cehil ve Ebu Süfyan ikilisinin kurduğu Bedir tuzağının nasıl boşa çıkarıldığını belirttikten sonra onların bu tuzakla çok büyük bir zafer kazanacakları beklentisi ile alay etti. Eğer yola gelmezlerse orduları ne kadar güçlü, askerleri ne kadar çok olursa olsun benzer hezimetleri bir daha yaşayacaklarını ihbar etti. 18 –19- İşte gördünüz, Allah, kâfirlerin kurduğu tuzağı işte böyle bozar. (Ey Kâfirler) Zafer istiyordunuz, Alın işte size Zafer(!). Eğer saldırmaktan vaz geçerseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Yok, eğer saldırganlığa geri dönerseniz, biz de döneriz. O vakit askeriniz ne kadar çok olursa olsun size hiçbir yarar sağlamaz. Çünkü Allah müminlerle beraberdir. (Enfal Suresi 18-19) 12.10. Zafer Sarhoşluğunun Önlenmesi Medineliler bayram ediyordu. Mekkelilere büyük bir ders vermenin mutluluğunu yaşıyorlardı. Müminler eski cahiliye / kabilecilik alışkanlıklarıyla hareket ederek zafer kutlamalarını gurur, kibir ve taşkınlık seviyesine getiriyorlardı. Sanki kendileri savaşın başlangıcında kervanı tercih etmemişler de kendilerinden üç misli büyük Mekke müşrik ordusuyla savaşmaya can atıyorlarmış gibi savaş sahnelerini anlatıyorlardı. Çarpışma esnasında gösterdikleri yiğitlikleri anlatırken her şeyi kendilerinden menkul görüyorlar ve Allah’ı unutuyorlardı. Hatta bir kısım müminlerin (Hz. Hamza dâhil) kutlama hususunda fazla ileri gittikleri ve içip eğlendiklerine dair rivayetler de mevcuttur. Şayet bir uyarı yapılmayacak olursa müminler savaşta yaptıkları kahramanlıklarını bire bin katarak şiirlerle süsleyecekler ve Allah’ın unutup kendilerini bu zaferin öznesi yapabileceklerdi. Hâlbuki bu zaferin başından beri mimarı Cenab-ı Hak idi. Zira müminler kervanı tercih etmişlerken bunun bir tuzak olduğunu elçisine gösteren ve bu tuzağı kâfirlerin başına geçirmenin tek çaresinin Mekke ordusu ile savaşmak olduğu fikrini elçisine tercih ettiren Cenab-ı Hak idi. Savaşa giderken de müminler ölüme sürükleniyor zannı ile son derece yılgın, korkak ve isteksiz olmalarına rağmen onları Bedrin Arslanları haline getiren ve savaşta onlara yağmurla, elçisinin söylevleriyle ve sadece kendisinin bildiği melekuti yardımlarla destek vererek kâfirleri öldürmelerini sağlayan Cenab-ı Hak’tan başkası değildi. Hal böyleyken Cenab-ı Hak, müminlerin zafer sarhoşluğu ile hatalarında ileri gitmemeleri, zafer kutlamasının makul bir çerçevede kutlanması için onlara aşağıdaki uyarıları yapar; 17- Sonra onları siz öldürmediniz, lâkin Allah öldürdü. (Mekke ordusu ile savaş fikrini ortaya) Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allah attı. (Siz ise bu fikri tercih etmiyordunuz) Bunu da müminleri güzel bir imtihandan geçirtmek için yaptı. Allah işitendir, bilendir. (Enfal Suresi 17) Bu uyarıdan sonra Bedir zaferinin kutlaması Ramazan Bayramı olarak kutlanır ve müminler sevinçlerinde de Allah’ı unutmadan ve toplumun birbirine kaynaşması, birbirini sevmesini sağlayacak ritüelleri bu bayramda uygulamaya koydular. Bunun için Ramazan ayı sonunda verilen fıtır sadakası ile yoksulların, ihtiyaç sahiplerinin sevinmesini sağlayıp onların sadakayı verenlerle birlikte bayram yapmasına vesile olacak bir gün ve aynı zamanda bu zafer coşkusunun her yıl tekrar yaşanmasını sağlayacak bir gün olması için peygamberimiz ramazanın bitimini fıtır bayramı olarak müminlere hediye etti. Böylece zafer kutlamasını müminlerde gurur ve kibir yaratacak bir haleti ruhiyeden çıkarıp onların toplumsal bir dayanışma ve yardımlaşması ile ortak bir sevince dönüştüğü ve ramazan ile birlikte bunun sürekliliğinin sağlandığı bir bayrama dönüştürülmüş oldu. 12.11. Ganimet Paylaşımı Sıra ganimetleri paylaşmaya gelmişti. Bazı müminler ganimetin geleneklere göre paylaşılmasını istiyorlardı. Buna göre savaşa katılmış olan ve yakaladıkları esirlere kim sahipse ganimetler de onun olacaktı. Savaş sırasında karargâhı korumuş, nöbet beklemiş, geri hizmetlerde bulunmuş olanlara ise ne kalırsa. Medine’de geri kalanlar ve savaşa katılamamış olanlar ise hiçbir şey alamayacaklardı. Diğer müminler ise cahiliyeye ait bu paylaşımın yerine adil bir paylaşım yapılmasını istiyorlardı. Hz. Peygamber de bu paylaşımı eski kabilecilik usulünden çıkartmak istiyordu. Artık bir devlet vardı. Bu devlet vatandaş olan herkesi kapsıyordu. Medine İslam Cumhuriyeti kabile tarzı yönetim usullerinden kurtulmalı ve eski kabile zihniyeti de terk edilmeliydi. Hz.Muhammed@ ganimetin paylaşımının Allah ve Resulüne ( devlete) bırakılması gerektiğini savunsa da eski cahiliye alışkanlığını isteyen müminlere söz dinletemedi. Ganimet paylaşımı gündeme gelince onlar savaşın başındaki tavır ve davranışlarını gösteriyorlar ve peygamberimizle münakaşaya giriyorlardı. Onların bu hareketleri O’nu çok üzüyordu. İhtilafa neden olan bu sorunu, Cenab-ı Hak, elçisine aşağıdaki şekilde vahyederek çözdü; 1 –4- Seninle savaş ganimetlerinin nasıl paylaşılacağını tartışıyorlar. De ki; “ganimetlerin (paylaşım usul ve esaslarını belirlemek) Allah'a ve Resulüne aittir. Öyleyse eğer gerçekten müminseniz Allah'tan korkun da birbirinizle çekişmeyin ve ganimet nedeniyle bozulan aranızı düzeltin. Allah'a ve Resul’üne itaat edin. Gerçek müminler ancak o müminlerdir ki, (Allah’a değil muhalefet etmek) Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, O’nun ayetleri (hükümleri) bildirilince onların imanları (bağlılıkları) artar ve hemen o hususta sadece Rablerine güvenip O’nu vekil tayin ederler. Onlar ki, namazı gereği gibi kılarlar (salatı ikame ederler / adil hakkaniyetli yönetimi gerçekleştirirler / hak ve hukuka destek verirler) ve Allah’ın kendilerine verdiği rızıktan Allah yolunda harcarlar. İşte gerçek mümin bunlardır. Onlara Rablerinin katında üstün makamlar vardır, onlar bağışlanacaklar ve bitmez tükenmez rızıklarla ödüllendirileceklerdir. (Enfal Suresi 1-4) Ganimetin paylaştırılmasında müminlerin peygamberimize karşı gösterdikleri direnç, tıpkı Bedir savaşı öncesinde yaşanan “Kervanın mı hedef alınması gerektiği yoksa Mekke ordusunun mu hedef alınması gerektiği” tartışmasına benzemekteydi. Cenab-ı Hak, surenin devamındaki 5. ayette buna değinir ve Mekke ordusu ile savaşın tercih edilmesi gerektiği savında nasıl Hz. Peygamber haklı çıktıysa, ganimetlerin taksiminde de O’nun tercihine güvenilmesi gerektiğini bildirir. Bunun değerlendirmesini yapmak için, savaş süreci enine boyuna yukarıdaki şekilde anlatıldıktan sonra, müminleri Hz. Peygambere itaate davet eder. Cenab-ı Hak daha sonra ganimet gelirlerinin nasıl pay edileceğini bildirir. Savaşta elde edilen silah araç gereçleri ile birlikte Mekke’den esirlerin iadesine karşılık alınacak fidyelerden oluşan ganimet gelirlerinin taksimini aşağıdaki şekilde belirtir; 41 –İyi bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri mutlaka Allah’a, Resul’üne, yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Eğer siz Allah'a iman etmiş, iki ordunun karşı karşıya geldiği ve hak ile batılın ayrıldığı o (Bedir) gün kulumuza indirdiğimiz mucizevi yardımlara inandıysanız paylaşımı buna göre yapın. Bilin ki, Allah, her şeye kadirdir. (Enfal Suresi 41) Bu taksimat emrine göre ganimetin beşte dördü savaşa katılan müminler arasında taksim edilmesi öngörülüyordu. Bedir savaşından esir edilenlerin zengin olanlarından kurtulmalık fidye olarak yüklü miktarda bedeller talep edildi. Öyle ki esirlerin iadesi için elde edilen fidye gelirleri, Ebu Süfyan’ın kaçıp kurtardığı kervanın gelirlerine yakın bir tutarı idi. Söz konusu bedel Mekkelilerden tahsil edildi. Böylece müminler ellerinden kaçırdıkları kervanın mallarını esir fidyeleri ile geri almış oldular. Bu ganimet Medine İslam Cumhuriyetini dolayısıyla muhacirleri önemli ölçüde rahatlattı. Hz.Muhammed@ fidye miktarlarının belirlenmesinde de önemli rol oynadı. Fidyesini ödeyemeyecek kadar yoksul olan esirleri müminlere okuma yazma öğretmesi ya da Medine İslam Cumhuriyeti ile bir daha savaşmama taahhüdü karşılığında serbest bıraktı. Fidyesini ödeyemeyen hiçbir esiri köleleştirmedi. Kızı Zeyneb’in kocası yani damadı Ebul As’ın fidyesi olarak kızının gönderdiği gerdanlığın Hz. Hatice’nin gerdanlığı olması nedeniyle gerdanlığın kızına geri verilmesi ve kızının Medine’ye hicret etmesine müsaade etmesi karşılığında Ebul As’ın serbest kalması konusunu müminlere teklif etti. Müminlerde bu teklifi kabul ettiler. Cenab-ı Hak, ayrıca, elçisinden hiçbiri köleleştirilmeyen esirlere şu tebliği yapmasını istedi; 70 –71- Ey Peygamber! Ellerinizdeki esirlere de ki: “Eğer Allah kalplerinizde bir hayır görürse, sizden alınandan daha hayırlısını size verir ve günahlarınızı bağışlar. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.” Eğer sana hıyanet etmeyi düşünüyorlarsa, bundan önce de Allah'a hainlik ettiklerinden dolayı Allah onların yenilip ezilmeleri için sana imkân verdi. Allah her şeyi hakkıyla bilen her şeyi yerli yerince yapandır. (Enfal Suresi 70-71) 12.12. Mekke’ye Bedir Zaferi Sonrası Gönderilen Mesajlar Cenab-ı Hak, fidyeleri verip esirleri teslim almak için gelen Mekkeli müşriklere de Mekke Yöneticilerine iletilmek üzere şu mesajların bildirilmesini elçisine emreder; 38- O kâfirlere de ki: Eğer saldırganlıklarından vazgeçerlerse daha önce yaptıkları bağışlanacak. Yok, saldırganlığa yine dönerlerse, önceki ümmetlere uygulanan yasalar kendilerine de uygulanacaktır. (Enfal Suresi 38) Mekkeli müşriklerin intikam yemini ettikleri öğrenilince onların bu yanlış ve azgınca tutumlarına karşı aşağıdaki mesaj gönderilir. 59- O kâfirler kurtulduklarını sanmasınlar. Onlar bizi asla aciz bırakamazlar. / bizi asla atlatamazlar. (Enfal Suresi 59) 12.13. Müminlere Zafer Sonrası Rehavete Kapılmamaları ve Muhtemel Saldırılara Karşı Hazırlıklı Olma Uyarısı Cenab-ı Hak, Mekkelilere tehdit dolu mesajlarını göndermiş olsa da onların uslu durmayacakları ve bu yenilginin intikamı peşinde koşacaklarını bildiği için müminlere bu müşrikleri / fitneyi ortadan kaldırmak için savaşmaları gerektiği ve onların saldırmaları halinde savaş için hazırlık yapmaları gerektiğini bildirir; 39 –40- Saldırganlık, zulüm ve baskı kalmayıp, din / yönetim tamamıyla Allah'ın dini / yönetimi (barış, esenlik ve adalet dini / yönetimi) oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse onlarla savaşmayın. Muhakkak ki, Allah yaptıklarını görür. Yok, eğer tekrar savaşmaya geri dönerlerse artık bilin ki, Allah sizin yardımcınızdır. O ne güzel Mevla ne güzel yardımcıdır. (Enfal Suresi 39-40) …. 60 –O zaman siz de toplayabildiğiniz kadar onlara karşı her tür kuvvet ve savaş için atlar hazırlayın ki, bununla hem Allah'ın düşmanlarını hem de kendi düşmanlarınızı, ayrıca Allah'ın bilip de sizin bilmediğiniz daha başkalarını (henüz karşınıza çıkmayan muhtemel düşmanlarınızı) korkutup gözdağı veresiniz. Allah yolunda her ne harcarsanız onun karşılığı size eksiksiz ödenir ve asla haksızlığa uğratılmazsınız. (Enfal Suresi 60) Cenab-ı Hak onların barışa yanaşmaları halinde müminlerin de barış yapmalarını emreder. Müşriklerin hile ve tuzak kurmalarından korkarak barışa yanaşmama gibi bir tutum içerisinde olunmamalarını bildirir. Müminlerin bu konuda herhangi bir tereddüt ve korku yaşamamasını öğütlerken, şayet onlar barış teklifleri ile hile yapma girişiminde bulunacak olurlarsa kendisinin yardım edeceği vaadinde bulunur. Nasıl müminlerin kalplerini kendisinin nasıl birbirine ısındırdıysa müşriklerden bazılarının da kalplerinin ısınabileceği böylece hilelerinin açığa çıkacağını veya başka yollarla kendisinin yardım edeceğini bildirir; 61 –64- Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de barıştan yana ol! Allah'a güven. Çünkü O işiten ve bilendir. Eğer sana hile yapmak isterlerse, muhakkak ki Allah sana yeter. O, seni yardımıyla ve müminlerle güçlendirecektir. Müminlerin kalplerini birbirlerine O kaynaştırmıştır. Yoksa yeryüzünde bulunan her şeyi harcasaydın yine de onların kalplerini (böylesine) kaynaştıramazdın. Ama Allah, onların kalplerini birbirine ısındırdı. Muhakkak ki, O mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir. Ey Nebi! Sana ve seni izleyen inananlara ALLAH yeter! (Enfal Suresi 61-64) Cenab-ı Hak, müteakip ayetlerde elçisine müminleri savaşa hazırlaması ve onları yüreklendirmesini bildirir; 65 – 66- Ey Nebi! Müminleri savaşa (şöyle) teşvik et / yüreklendir; eğer sizden sabırlı / kararlı / eğitimli yirmi kişi, onların iki yüzüne galip gelir ve eğer sizden böyle yüz kişi çıkarsa kafirlerden bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar yüce gayeleri olmayan anlayışsız bir topluluktur. Fakat mevcut şartlarda Allah yükünüzü hafifletti, zira sizin güçsüz olduğunuzu iyi biliyor. O halde sizden sabredecek / kararlı olacak / eğitimli yüz kişi çıkarsa düşmandan iki yüzüne galip gelir, sizden böyle bin kişi çıkarsa Allah'ın izniyle düşmandan iki binine galip gelir. Allah sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi 65-66) 12.14. Çevredeki ve Mekke’deki hicret Etmemiş Müminlere Mesajlar Cenab-ı Hak gerek esirlerin içerisinde olsun ve gerekse de Mekke’de olsun mümin olup da evin barkını terk etmeyi göze alamamış ve böylece Medine’ye hicret etmemiş kimseler içinde aşağıdaki mesajlarını gönderir; 72 –75- Gerçek şu ki iman edip hicret eden, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda savaşanlar ile onları barındırıp yardım edenler, işte bunlar birbirlerinin velisidir. / dostlarıdır. (koruma, kollama ve yönetme yükümlülükleri vardır.) İman ettiği halde henüz hicret etmemiş olanlar, (İslam ülkesine) hicret edinceye kadar sizin onlar üzerinde herhangi bir velayetiniz (yönetim, koruma ve kollama yükümlülüğünüz) yoktur. Bununla beraber dinde (içinde yaşadıkları zulümden kurtulmak için) sizden yardım isterlerse, sizinle onlar arasında antlaşma bulunanlar aleyhine bir durum olmadıkça, onlara yardım etmeniz de üzerinize borçtur. Allah bütün yaptıklarınızı görüp duruyor. İnkarcılar birbirlerinin dostu ve yardımcısıdır. Eğer siz de böyle yapmazsanız, yeryüzünde / ülkenizde büyük bir fitne ve bozgun meydana gelir. İman edip, hicret eden ve Allah yolunda cihada katılanlar ile onları barındırıp yardım edenler (Ensar), işte bunlar gerçek müminlerdir. Bunlar için mağfiret ve cömertçe bitmez tükenmez bir rızık vardır. Bundan sonra hicret edip sizinle beraber savaşa katılanlar da sizdendirler. Allah'ın kitabına göre, birbirine yakınlık tesis etmiş olanlar (kardeş ilan edilenler), birbirleri üzerinde hak sahibidirler. Şüphe yok ki, Allah her şeyi bilir. (Enfal Suresi 72-75) 12.15. Bedir Zaferinden Rahatsız Olan İç ve Dış Düşmanlar Bedir zaferi Medine’deki Yahudileri huzursuz etmişti. Özellikle Medine’nin altın ve para piyasasını ellerinde tutan Beni Kaynuka Yahudilerini fazlasıyla rahatsız etmişti. Zira Hz.Muhammed’in@ piyasalarda yaptığı düzenlemeler, kendi kurdukları tekel yapıyı bozuyor ve onları piyasada dürüstlüğe zorluyordu. Bu durumun kendilerinin Medine’deki üstünlüklerine son vereceğini düşünüyorlardı. Bu nedenle Hz.Muhammed’in@ iktidarını hedef alan tezviratlar yaparak O’nun iktidarını sarsmaya çalışıyorlardı. Tam onların bu menfi tutumlarının başladığı sırada Hz.Muhammed’in@ iktidarını sağlamlaştıracak Bedir zaferinin yaşanması onların morallerini iyiden iyiye bozmuştu. Bedir zaferinden sonra Hz.Muhammed’in@ fiili otoritesi daha da artacağından onların planladıkları yıkıcı tezviratları yapmaları hususunda çekincelerinin olacağı açıktı. Yahudilerin Medine’deki fiili otoritelerinde zaafların meydana geleceği de belli olmuştu. Bundan dolayı onlar Hz.Muhammed’in@ Bedir zaferini küçümseyerek onun iktidarını itibarsızlaştırma gayretine girdiler. Normal olarak Medine Vesikasına / Anayasal sözleşmeye imza atarak beraber yaşamaya anlaşmış olan Yahudilerin Hz.Muhammed’i@ kutlamaları / tebrik etmeleri, müminlerin sevincine ortak olmaları gerekirken zaferi küçümsemeleri ve hoşnutsuzluk sergilemeleri yakın gelecekte beraber yaşama anlaşmasına uymayacaklarının bir işareti idi. Dahası onların Kureyşi savaş bilmez görüp şayet rakipleri kendileri olsaydı müminlere büyük bir bozgun yaşatacaklarını söylemeleri anlaşmayı bozduklarını ya da bozmaya ramak kaldığını gösteriyordu. Cenab-ı Hak onların yapacakları ilk isyan girişiminde hainlik yaptıkları için anlaşmayı bozduklarının onlara bildirilmesinin talimatını peygamberimize emreder. Şayet böyle bir durum olur da anlaşma bozulacak ve savaşa girilecek olursa ibret-i alem için onlara en ağır cezayı verileceğinin bildirilmesinin talimatını verir; 56 –58-Kendileriyle antlaşma yaptığın halde her seferinde (alışkanlıkları olduğu üzere) sorumsuzca ve sakınmadan antlaşmalarını bozanlara gelince; Eğer onları savaşta yakalarsan (sana harp açarlarsa), kendilerinden sonrakilere de gözdağı olacak şekilde ağır bir cezaya çarptır ki, belki ibret alırlar. Eğer (aranızda sözleşme/ antlaşma olan) bir kavmin, sözleşmeye / antlaşmaya aykırı bir hainlik yapmasına yönelik somut kanıtlar ele geçirirsen, bu kanıtlarla antlaşmayı adil ve açık bir şekilde iptal ettiğini kendilerine bildir. Doğrusu Allah hainleri sevmez. (Enfal Suresi 56-58) 12.16. Karkaratül Küdr Askeri Harekâtı Bedir Zaferi, Medine İslam Toplumunun / İslam Cumhuriyetinin meşruiyetinin fiili olarak ispatı demekti. Bu zaferle müminler Arap yarımadasındaki diğer kabilelere tevhidi dünya görüşünün ete kemiğe bürünmüş bir devletinin artık var olduğunu ve bu varoluşunu devam ettirmek için savaşacakları mesajını vermiş oldular. Artık onlar küçük bir cemaat, küçük bir grup değildiler. Onlar en büyük rakipleri olan Mekke müşriklerinin en ileri gelenlerini, büyüklerini yok etmek suretiyle rüştlerini ispat etmişlerdi. Cenab-ı Hak, Bedir Savaşı, öncesi ve sonrasında yaşananları yukarıda işlendiği gibi Enfal Suresi ile raporlayarak anlattı. Fakat bu zafer Arap yarımadasındaki bazı güçlü kabileleri rahatsız etmişti. Zira onlar şirk sistemi içerisinde yaşamak istiyorlardı. Hiçbir otoriteye boyun eğmek istemiyorlardı. Kendi kabilelerinin kutsalları / putları vardı ve kendi oluşturdukları kutsallar çerçevesinde bağımsız bir şekilde yaşamlarını sürdürme arzusunda idiler. Hz.Muhammed’in@ getirdiği din ise tevhidi, birlik ve beraberliği öngördüğü için Medine İslam Cumhuriyeti’nin egemenlik alanı kendi bölgelerine kadar genişlediği zaman bu özgürlüklerini kaybedeceklerdi. İstedikleri gibi yaşayamayacaklardı. Putları / kutsalları adına uydurdukları kural ve yasalara göre keyfi yaşamları son bulacaktı. Özetle küçükte olsa kendi hâkimiyetlerini kaybedip İlahi öğretilere dayalı kural ve yasalarla kayıtlı bir yönetimi kabul etmek istemiyorlardı. Bu nedenle çevredeki güçlü kabileler Mekkelilerin başaramadıklarını başarmak arzusuyla ansızın Medine’ye baskın yapmak için planlar kurmaya başladılar. İlk saldırı girişimini de Süleym ve Gatafan kabileleri yapmak üzere Karkaratül Küdr adlı bölgede toplandıkları haberi Medine’ye ulaştı. Hz. Peygamber hemen harekete geçti ve 200 kişilik bir kuvvetle Karkaratül Küdr’e sefere çıktı. (27 Mart 624) Bölgeye ulaştıklarında oldukça büyük bir sürüyü otlatan bir grup çobandan başka hiç kimseyi göremediler. [1] )Celaleddin Vatandaş “Hz. Muhammed'in Hayatı ve İslâm Daveti-Medine Dönemi” sahife 109 Harita 11: Karkaratül Küdr Seferi (https://www.wpmap.org/map-of-saudi-arabia/saudi-arabia-physical-map-gif/ ) Medine İslam Ordusunun üzerlerine geldiğini duyan Gatafan ve Süleym kabilelerinin savaşçı adamları arazide dağılmış ve peygamberimizin ordusu ile savaştan kaçmıştı. Peygamberimizin ordusu söz konusu bölgede üç gün kaldı. Onların saldırmalarını bekledi. Bununla, onlardan korkmadıklarının ve gerekirse savaşmaya hazır olunduklarının mesajlarını onlara vermiş oldu. Çevrede araştırma yapan İslam askerleri Süleym kabilesinin hayvan sürülerinin kaçırılamadığını tespit etti. Medine İslam Ordusu Süleym kabilesine ait söz konusu hayvan sürülerine el koyarak Medine'ye döndü. Böylece müminler bu sefer ile önemli miktarda ganimet elde ettikleri gibi iki önemli vahşi kabileye karşı Medine’nin güvenliğini bir süre için sağlamış oldular.
- Bölüm 28:Hak Yolda Dökülenlere Uyarılar | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 28 HAK YOLDA DÖKÜLENLER Mekke toplumu boykot sonrası iyice kutuplaşmıştı. Bir tarafta müşrikler diğer tarafta müminler yer almaktaydı. Bu kutuplaşmanın müsebbibi ise müşriklerin müminler üzerine yıllardır yaptıkları eziyet, yaptırım ve baskılardı. Onların güç zehirlenmesi ile sarfettikleri alaylı ifadelerine cevaplar verildikten sonra müşrikler nasıl karşılık vereceklerini bilemediler. Ayrıca onların bütün eziyet ve yaptırımlarına rağmen peygamberimizin hareketini engelleyememeleri nedeniyle durumun ciddiyetini kavradılar. Bu kez tekrar kendi şirk inançlarını / paradigmalarını savunmaya geçtiler. Şirk sistemini benimseme gerekçesinin Allah’a daha yakınlaşmak olduğunu iddia ettiler. Velayetini tercih ettikleri otoritelere itaat ederek / boyun eğerek onların rızasını kazandıklarını belirttiler. Bu şirk otoritelerinin de Allah’ın kızlarını / oğullarını razı ettiklerini, onlarında Allah’ı razı ederek silsile yoluyla Allah’a yakınlık tesis ettiklerini ileri sürdüler. Rahman Rahim Allah Adına 1-3- Bu kitap, her şeye gücü yeten, hüküm ve hikmet sahibi Allah tarafından indirilmiştir. Muhakkak ki, Biz bu kitabı sana hak olarak / gerçekle indirdik. Öyleyse sen de sadece Allah’ın dinini / yolunu din / yol olarak seç ve O’na itaat et. Dikkat edin! Arı, duru ve erdemli yol / din sadece Allah’ın yoludur / dinidir. Onu bırakıp başkalarının velayetini / egemenliğini / yolunu tercih edenler: “Bizim (onların velayetini / egemenliğini tercih ederek) onlara itaat / kulluk etmemizin amacı, sadece onların bizi Allah’a daha çok yaklaştırmaları içindir.” dediler. Elbette Allah onların ihtilaf ettikleri / tartıştıkları bu hususlarda aralarında hüküm verecektir. Muhakkak ki Allah, yalancı ve nankörlükte ileri giden kimseyi doğru yola iletmez. (Zümer Suresi 1-3) Müşrikler, Allah’a daha yakın olmak için şirk (zulüm) sisteminin rahipleri / bilginleri / büyücüleri / liderleri gibi otoritelerinin egemenliğine boyun eğdiklerini iddia ederken onların böyle bir yolu seçtiklerinin temel gerekçesini ise o otoritelerin Allah’ın çocuklarına yakın olduğunu iddia etmeleriydi. Onların şirk sisteminin otoritelerine kutsallık atfetmelerinin gerekçesi, onları Allah’ın çocuklarının (oğul ya da kız) temsilcisi olarak görmeleriydi. Şirk sisteminin tanrıları adına hareket eden otoriteler dokunulmazlık kazanarak yaptıklarından asla sorumlu tutulmuyorlardı. Bu liderlerin verdikleri hükümler tartışılamayacağı gibi bu hükümler nedeniyle toplum zarar gördüğünde onlardan hesap da sorulamazdı. Şirk sisteminin bu kurgusu ile tanrılar adına hareket eden otoritelere gönülden itaat eden halk ise bu itaatlerinin kendilerini Allah’a daha çok yaklaştıracaklarına inanmaktaydı. Onların inancına göre; “velayeti altına girilen otoriteler Allah’ın çocukları olan tanrılar adına hareket ettikleri için onları hoşnut etmek demek Allah’ı hoşnut etmek demekti. Allah’a yakın olmak için onlara gönülden boyun eğmek gerekiyordu. Bu nedenle onların egemenliği altına girmek / velayetine girmek / veli edinmek Allah’a yakınlık için şarttı.” Cenab-ı Mevla onların bu inançlarının batıl olduğunu bildirir. Yüce yaratıcı, yarattıklarından bazılarını evlat edinerek kendisi gibi ilahlık mertebesine çıkarmasının kendi yüceliğine aykırı olacağını söyler. Bu nedenle onların Allah’ın kızları ya da oğulları olarak gördükleri kişiler (melek ya da insan) adına hareket edenlere itaat ederek onları hoşnut etmek suretiyle Allah’ı da hoşnut etmeyi düşünmek yanlıştır. Cenab-ı Hak, bu düşüncelerin yalancı ve nankör olan ileri gelenlerin uydurmalarından başka bir şey olmadığına vurgu yapar. Halbuki Allah’ın dini böyle şeyleri emretmez. O’nun dininde, kutsal sadece Allah’tır. Sadece O fiillerinden dolayı kimseye hesap vermez. O dilediğini yapar. Ancak O çok yüce olduğundan kendisini aşağılık kılacak fiilleri yapmadığı gibi kendisi gibi sorumsuz olacak herhangi bir otoriteyi asla kabul etmez. Yarattığı her şey O’na tabidir. Yarattığı hiçbir şeyi kendisi gibi ya da kendisinden daha düşük makamda olacak şekilde yavru tanrılar haline getirmez. Böyle bir şey muhaldir. Kabul edilemez. Tam aksine yarattığı her ne varsa, Güneş, Ay, Dünya, yıldızlar, yeryüzündeki her şey O’nun koyduğu kanunlar çerçevesinde hareket ederek O’na kulluğunu yerine getirir. Onlar O’nun koyduğu kanunların dışına asla çıkamazlar. Yalancı ve nankör oluşlarının yüzlerine vurulmasından sonra müşrikler, kendi yaptıklarının doğru olduğunu savunmak isterler. Onların savunmalarında ileri sürdükleri argümanlar; “Ne yani Allah yarattığı kullarından, insan ya da meleklerden, istediğini evlat edinemez mi? Buna kim engel olabilir ki? O, böyle bir şeyi irade edemez mi? Hangi şey O’nun bu tercihine engeldir?” vb. mealindedir. Onlar böyle diyerek Hz.Muhammed’in@ iddialarına inanmadıklarını ifade etmiş olurlar. Cenab-ı Hak, onların bu iddialarına “Asla! Olmaz öyle şey! Zira böyle bir yakıştırma küçülme, aşağılanma demektir. Yaratılanı yaratan mertebesine çıkartmak, Yaratanı aşağılamak demektir. O yeganedir. O kahredicidir” şeklinde cevap verir. Ayrıca kendisinin gökleri, yeri ve içindekileri yarattığı ve onlara bir nizam verdiğine değindikten sonra yarattığı mahlukat üzerindeki egemenliğin de kendisine ait olduğuna vurgu yapar. Buna rağmen O, egemenliğine başkaldırarak nankörlük edenlere kendisinin hiç ihtiyacı olmadığı ama yine de onların nankörlük etmelerini istemediğini belirtir. Sonunda insanların işledikleri suçların hesabını verecekleri ve bu hesaptan kaçmanın mümkün olmadığı belirtilir. 4-7- Eğer Allah bir çocuk edinmek isterse, elbette yarattıklarından, dilediğini seçer, öyle mi? Olmaz öyle şey! O, bundan münezzehtir. O, yegâne ve kahredici Allah’tır. O, gökleri ve yeri hak / gerçek olarak yarattı, geceyi gündüzün üstüne bürüyor, gündüzü de gecenin üstüne bürüyor. Güneşi ve Ayı emre amade kılmış ve her biri (O’nun tarafından) belirlenmiş bir süreye kadar akıp gitmektedir. İyi bilin ki, O, çok güçlü ve çok bağışlayıcıdır. O, sizi tek bir nefisten yarattı, sonra onun eşini de ondan yaptı. Sizin için hayvanlardan sekiz eş indirdi / lütfetti. Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlık içinde yaratılıştan yaratılışa geçirerek yaratıyor. İşte bu, mülk (krallık, hâkimiyet) yalnız kendisinin olan rabbiniz Allah’tır. O’ndan başka ilah yoktur. Böyleyken nasıl olur da O’nu bırakıp başkasına yönelirsiniz? Eğer inkâr / nankörlük edecek olursanız, biliniz ki, şüphesiz Allah’ın size ihtiyacı yoktur. Bununla birlikte O, kullarının inkarına / nankörlüğüne razı olmaz. Şayet şükrederseniz, sizden razı / hoşnut olur. Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez. Sonra da dönüşünüz Rabbinizedir. O da yaptıklarınızı size bir bir haber verecektir. Şüphesiz ki O, sinelerin özünde / kalplerde saklı olanı iyi bilendir. (Zümer Suresi 4-7) Çeşitli nedenlerle zulüm, savaş, açlık, yoksulluk, yurtsuzluk, ölüm korkusu, sürgün vb. sıkıntılara düşen insanlar içine düştükleri bu sıkıntılardan kurtulmak için Allah’a yönelirler, O’na yalvarırlar. Onlar bu yönelimlerinde, Allah’tan yardım göndermesini, bir kurtarıcı önder görevlendirmesini ve kendilerini kurtaracak yolları göstermesini niyaz ederler. Cenab-ı Hak da onların dualarına icabet ederek onları sıkıntılardan kurtardıktan sonra zamanla onlar bu niyazlarını unuturlar ve O’nun gösterdiği yolu / dini / ideolojiyi terk ederler, zulüm (şirk) ideolojisine ve önderlerine uyarlar. Bunun üzerine Cenab-ı Hakk’ın gönderdiği elçiyi de inkâr ederler / reddederler. İnsanların genel karakterleri olan bu durum, aşağıdaki ayetlerde zikredilerek Mekke’deki müşriklerin de Fil vakasında olduğu gibi zaman zaman başlarının sıkıntıya düştüğünü belirtir ve Cenab-ı Hakk’ın onlara kurtuluşlarının ilahi ideolojiye sarılmakta olduğunu gösterir. Ancak sıkıntıyı atlattıktan sonra toplum olarak tekrar azgınlık ve sapkınlık yoluna dönmüş oldukları hatırlatılır. Geçmişte yaşanan sıkıntıların ilahi buyruk gereği tevhit olunarak atlatıldığı, ama şimdi şirki / zulmü / bölücülüğü tercih ettikleri belirtilir. Halbuki Ebu Cehil gibi iblislerin kendisi ile birlikte olan herkesi ateşe / felakete götürdüğüne işaret edilir. Diğer taraftan Hz.Muhammed’in@ ise toplumun geleceğinden endişe ettiğini, onların başına bir felaket gelmemesi için yırtındığını, Cenab-ı Hakk’ın yol göstericiliğini gece saatlerindeki namazları sırasında niyaz ettiğini ve toplumu kurtaracak formüllere sahip olduğunu belirterek kimin izlenmesi gerektiği sorulur; Toplumu felakete götürmekte olan Ebu Cehil’i ve onun yolunu mu? Yoksa toplumu barış, huzur ve sükuna sevk etmeye çalışan, hedefini ve ne yapacağını bilen Hz. Muhammed’i@ ve onun yolunu mu? 8-9- İnsanın başına sıkıntı geldiği zaman, gönlünü ona vererek Rabbine dua eder. Fakat Allah kendi katından ona bir nimet lütfettiği zaman da önceden O’na yalvardığını unutur ve Allah’ın yolundan saptıran şirk (zulüm) sistemine uyar. De ki: “Nankörlüğünle biraz oyalan / keyif sür bakalım! Muhakkak ki sen ateşe layık birisin.” Hiç o kişi, gece saatlerinde secde ederek, kıyama durarak ibadet eden, ahiretten korkan ve Rabbinin rahmetini uman kimseye benzer mi? De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Doğrusu bunu ancak temiz akıl sahipleri gereği gibi düşünürler. (Zümer Suresi 8-9) 28.1. Hak Yoldan Dönmemeleri İçin Müminlere Uyarılar Müminlerden bazıları müşriklerin verdiği açlık, eziyet ve sıkıntılara dayanamayarak müşrik otoritelere boyun eğmeyi düşünmekteydiler. Cenab-ı Hak, bu kimseleri uyarıcı ayetleri inzal eder ve onlara takvalı davranarak Allah’ın koruması altına girmeyi öğütler. Şayet Allah’ın yolundan ayrılmadan zorluklara sebatla direnirlerse güzelliklerin bahşedileceğini bildirir. Bunun için de yeryüzünün geniş olduğunu ve gerekirse başka diyarlara hicret edilebileceğinin müjdesini verir. Hz.Muhammed’in@ de Allah’ın yolunu takip ile emrolunduğunu ve bu yolun liderliğini yapmakla görevlendirildiğini bildirir. Bu yolda müşriklerle asla uyuşup uzlaşılamayacağı gibi bu yoldan da asla dönülemeyeceğinin belirtildikten sonra Hz.Muhammed’in@ Allah’ın yolunu takip ettiği ifade edilir. Ama kendilerinin isterlerse şirk (zulüm) sistemini yol olarak edineceklerini ama bu tercihlerinin bedelini de ağır bir şekilde ödeyeceği bildirilir. Hak yoldan vaz geçenlerin sadece kendi geleceklerini değil, yakınlarının istikballerini de karartacakları ifade edilir. 10-16- De ki: “Ey iman eden Allah’ın kulları! Rabbinizin koruması altına girin. Bu dünyada güzellik yapanlara bir güzellik vardır. Şüphesiz Allah’ın arzı (yeryüzü) geniştir. Ancak sabredenler, mükâfatlarını hesapsızca alacaklardır.” De ki: “Ben din / yol olarak sadece Allah’ın dinini / yolunu seçerek O’na itaat etmekle emrolundum. Ayrıca ben, bu dini / yolu benimseyenlerin lideri olmakla emrolundum. Şayet ben Rabbime karşı gelirsem o büyük günün azabından korkarım. Ben din / yol olarak sadece Allah’ın dini / yolu üzere O’na itaat ediyorum. Siz ise artık O’nun dışında dilediğinize itaat edin. Şüphesiz asıl kaybedenler, kıyamet gününde kendilerini ve ehillerini (ailelerini, yakınlarını ve taraftarlarını) hüsrana uğratanlardır. İyi bilin ki, apaçık ziyan işte budur. Öyle ki onları üstlerinden ve altlarından ateş tabakları kaplayacaktır. İşte Allah, kullarını bununla korkutuyor. Ey kullarım! Benim bu uyarılarımı dikkate alarak kendinizi koruyun.” (Zümer Suresi 10-16) 28.2. Çektikleri Sıkıntılarına Rağmen Hak Yolda Sebat Eden Müminlere Müjdeler Sıkıntı ve çilelere tahammül göstererek Hz.Peygamberi yalnız bırakmayan müminler için ise müjdeler vardır. Onlar çektikleri acı ve ıztırablara rağmen Ebu Cehil gibi azgın tağutlara boyun eğmedikleri için mükafatı hak etmektedirler. Onlara altlarından ırmaklar akan köşkler armağan olarak verilecektir. Azgın tağutlar ve onları izleyenlerin ise kurtuluşları mümkün olmayacak, onlara yardım için kimse el uzatamayacaktır. 17- 20- Azgınlara / küstahlara / tağuta boyun eğmekten kaçınan ve Allah’a yönelen kimseler için müjde vardır. Haydi, sözü dinleyip de en güzeline uyan kullarımı müjdele! İşte onlar, Allah’ın kendilerine hidayet verdiği kimselerdir. Onlar sağlıklı düşünen temiz akıl sahipleridir. Peki ya azap hükmünü hak etmiş kimseyi (o tağutlar/ o azgınlar / o küstahlar kurtarabilecek mi)? Ateşte olanı sen kurtarabilir misin? (Elbette ki sen de kurtaramazsın.) Lakin Rablerinin uyarılarını dikkate alarak kendilerini koruyan kimseler için Allah’ın vaadi olarak altlarından ırmaklar akan kat kat köşkler vardır. Allah vaadinden caymaz. (Zümer Suresi 17-20) 28.3. Her şeyin Geçici Oluşuna İşaret Cenab-ı Hak, müşrik, mümin, hak yolda dökülen ya da sebat eden bütün tarafların dikkatlerini yaşadıkları hayatın değişen şartlarına çekiyor. Hiçbir şeyin aynı kalmadığı ve sürekli bir değişim içerisinde olduğu yağmurun pınarlara dönüştüğü, bitkilere hayat verdiği ama zamanla onların da sararıp çerçöp olduğunu belirterek sıkıntıların, acıların ya da zevk ü sefanın, konforun, kısaca iyi günlerinde kötü günlerinde geçici olduğuna işaret eder. Bu nedenle içine düştükleri sıkıntılar veya zorluklara bakarak tercihini zulümden (şirkten) yana yapanların yanlış yapmakta olduklarını ifade eder. Halbuki aklederek gönüllerini barış, adalet ve hak yola açanların geleceklerinin aydınlık olduğuna vurgu yapar. Ama tüm uyarılara rağmen kalplerini Allah’ın yoluna kapatanlara ise yazık olacağını bildirir. Allah’a saygısı olanların O’ndan gelen uyarılara karşı bütün benlikleri ile duyarlı davranacaklarını ve O’nun yol göstermesini her türlü zorluk ve sıkıntıya rağmen gönül hoşluğu içerisinde kabulleneceklerini belirtir. Böyle davrananları doğru yola yönlendireceğini müjdeler. Fakat zulmü (şirki) tercih ederek yolunu şaşıranlara ise kimsenin doğru yolu göstermeyeceğini bildirir. Onlara azabın hiç ummadıkları yerden geleceğini ve dünya hayatında rezil olacakları gibi ahirette çok kötü bir azap ile yüz yüze geleceklerini vurgulayarak uyarır. 21- 28- Görmüyor musun(uz)? Allah gökten bir su indiriyor ve onu yeryüzündeki pınarlara akıtıyor, sonra onunla rengarenk ekinler çıkarıyor. Ardından kurumaya başlar ve onun sararmış olduğunu görürsün(üz). Sonra da onu çerçöpe çevirir. İşte bunda kavrama yeteneği olanlar için muhakkak bir öğüt / uyarı vardır. Peki, Allah kimin gönlünü İslam’a açarsa o, Rabbinden bir aydınlık bir yol üzerinde olmaz mı? Böylece Allah’ın uyarılarına karşı kalpleri katılaşanlara yazıklar olsun! İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler. Allah, sözün en güzelini, ifadeleri birbirine benzer / teşbihli, mana ve lafızları birbiriyle uyumlu ve mükerrer olarak tekrar eden bir kitap halinde indirmiştir. Rablerine saygısı olanların ondan derileri ürperir. Sonra derileri ve kalpleri Allah’ın uyarılarına karşı yumuşar. İşte bu, Allah’ın rehberliğidir / rehberidir. O (Allah), onunla dilediğini doğru yola iletir. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösterecek yoktur. Peki, zalimlere: “Kazandığınızın karşılığını tadın!” denildiğinde kıyamet günü, yüzünü o kötü azaptan korumaya çalışan kimsenin hali nice olacak? Onlardan öncekiler de yalanladılar da azap onlara hiç ummadıkları yerden geliverdi. Böylece Allah, onlara dünya hayatında rezilliği tattırdı. Ahiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi! Ant olsun ki Biz, insanlar düşünüp öğüt alsınlar diye içerisinde her türlü örneğin yer aldığı, pürüzsüz bir Arapça Kur’an / çağrı indirdik. Umulur ki takvalı davranarak kendilerini korurlar. (Zümer Suresi 21-28) 28.4. Tevhit ve Şirk (Zulüm) Sistemlerinin Basit Anlatımı Zulüm (şirk) sistemlerinde toplumsal sorunların çözülemediği, her kafadan bir ses çıktığı ve toplumda sürekli çekişme, kavga ve anarşinin hâkim olduğu, birbiriyle anlaşamayan ve kavgalı ortakların hâkim olduğu bir şirketteki bir çalışanın içine düştüğü hal örnek verilerek anlatılır. Böyle bir şirkette verilen talimatlar, vaz edilen kurallar birbiriyle tamamen zıt olacağından dolayı şirket çalışanı ne yapacağını bilemez. Bu nedenle şirketin işleri yürümez. Sonunda şirket iflasa doğru gider. Halbuki tek bir patronun olduğu bir yapıda ise verilen talimatlar ve vaz edilen kurallar tek bir otoriteden çıktığı için yapılacak işler bellidir ve çalışanlar ne yapacağını bilir ve üretim sağlıklı bir şekilde yapılır ve o yapı hayatiyetini sürdürür. Dolayısıyla örnek verilen iki yapı asla birbirinin aynısı ya da benzeri olamaz. Birisi yok oluşa giderken diğeri hayatiyetini sürdürmekle birlikte büyümektedir. Benzer durum bir toplum yönetimi içinde geçerlidir. Birbiriyle anlaşamayan, rekabet halinde olan Mekke şirk yönetimi ile Mekke’nin yok oluşa doğru gideceği açıktır. Gelecekte Hz.Muhammed’in@ etrafında kenetlenerek Cenab-ı Hakk’a yönelen ve barış, esenlik ve birlikte yaşam (İslam) prensibi etrafında tevhit / birlik olmuş kimselerin bu mücadeleyi kazanacakları da açıktır. Bu mücadelenin sonunda Allah’a yönelenler (hamdedenler) galip geleceklerdir. 29- Allah, çekişip duran birçok ortakların sahip olduğu bir adam ile yalnız bir kişiye bağlı olan bir adamı örnek verdi. Bu ikisinin hali hiç eşit olur mu? –Hamd / yönelim / bağlılık Allah’adır.- Fakat onların çoğu bilmiyorlar. (Zümer Suresi 29) 28.5. Hesap Günü Uyarısı Cenab-ı Hak, elçisinin de müşrik liderlerinde öleceğini ve kıyamet gününde kendi huzurundaki yüce divanda aradaki davanın görüleceğini belirtir. Bu mahkemede kaybedecek olanların Allah’a çocuk isnat ederek onları tanrı edinenlerin yani şirk koşanların olacağını vurgular. Onların Allah’a yaptıkları bu iftira ve yalanları ile Hz.Muhammed’in@ getirdiği doğruyu inkar ederek zulüm işlemeleri nedeniyle cehennem ile cezalandırılmalarına hükmedileceğini belirtir. Diğer taraftan Hz.Muhammed’in@ getirdiği hakka icabet ederek O’nu destekleyenlerin Allah’ın koruması altında olacağını ifade eder. Böyle yapmakla onların geçmişte yaptıkları hata ve suçların da bağışlanacağı müjdesini verir. 30-35- Muhakkak ki sen de ölecek, onlar da ölecekler. Ve sonra kıyamet gününde Rabbinizin huzurunda davalaşacaksınız. İşte o zaman Allah’a karşı yalan söyleyen ve kendisine gelen doğruyu yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Böyle zalimler / kâfirler için cehennemde yer mi yok? Ama doğruyu getiren kişiye ve onu tasdik edenlere gelince; işte onlar Allah’ın koruması altına giren takva sahipleridir. Onlara Rableri katında diledikleri her şey vardır. İşte bu, iyi ve güzel iş görenlerin ödülüdür. Ayrıca Allah, onların geçmişte işledikleri en kötü suçları bile örtüp bağışlayacak ve yaptıkları iyiliklerin karşılığını da en güzel surette verecektir. (Zümer Suresi 30-35) 28.6. Cenab-ı Hakk’ın Elçisine Tam Destek Vereceği Müşrikler İslami hareketi bırakmaları için Hz.Muhammed’i@ ve müminleri tevhide karşı olan güçlerle korkutmaya çalışırlar. Hz.Muhammed’e@ karşı olan ne kadar kabile ve devlet varsa onların askeri ve ekonomik güçlerini bu ilahi ideolojiye karşı kullanacaklarını iddia ederler. Onlara karşı durmanın imkânsız olduğunu ifade ederek peygamberimizi korkutmaya çalışırlar. Onların bu korkutmalarına karşı Cenab-ı Hak, elçisine mücadelesinde tam bir destek ile destek vereceğini ve sonunda kendisinin galip gelerek (Aziz olacağını) yapılan zulümlerin intikamının alınacağını bildirir. 36-37- Allah, kuluna kâfi değil midir ki? Tutmuşlar seni, O’ndan başkaları ile korkutuyorlar. Allah kimi şaşırtırsa, ona bir yol gösteren bulunmaz. Kime de Allah rehberlik yaparsa artık onu kimse şaşırtamaz. / saptıramaz. Allah yegâne Aziz (galip gelen) ve öc alıcı (intikam sahibi) değil midir? (Zümer Suresi 36-37) Müşriklerin gayet iyi bildiği üzere yerleri ve gökleri yaratanın Allah olduğunu ve insanlar arasındaki ilişkilerde de kimin galip kimin mağlup olacağında yegâne belirleyicinin kendisi olduğunu vurguladıktan sonra müminlerin Allah’a tevekkül etmelerini ve müşriklerin tehditlerine kulak asmamalarını, onların eziyet ve yaptırımlarına sebatla direnmelerini öğütler. Allah dilemedikçe onların kendilerine bir zarar veremeyeceğine ve vadettiği zaferi de müşriklerin asla engelleyemeyeceğine işaret eder. Cenab-ı Hak, müşriklere ellerinden geleni artlarına koymamaları şeklinde bir meydan okuyuş yapmasını elçisine emreder. Elçinin kendisinin de elinden gelen tüm çabasıyla mücadelesini yapacağını ve sonunda zillet / yenilgi azabını kimin tadacağını pek yakında göreceğini ifade etmek suretiyle meydan okuyuşunu sürdürmesini ister. 38- 41- Andolsun ki sen onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan elbette “Allah!” diyeceklerdir. De ki: “Öyleyse söyleyin bakalım, Şayet Allah bana bir zarar vermek isterse, Allah’tan başka itaat ettikleriniz O’nun zararını giderebilir mi? Yahut bana bir rahmet dilerse, onlar O’nun bu rahmetini önleyebilirler mi? De ki: “Allah, bana yeter. Tevekkül edenler, yalnızca O’na tevekkül ederler.” De ki: “Ey kavmim! Elinizden geleni / gücünüz neye yetiyorsa yapın! Doğrusu ben de yapacağım. Sonunda rezil edecek azabın kime geleceğini ve kimin daimî olarak azap içerisinde kalacağını yakında bileceksiniz.” Şüphesiz Biz bu kitabı sana, insanların hakkı bulmaları için indirdik. Bununla kim doğru yolu bulursa kendi lehinedir. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Sen onların üzerine vekil değilsin. (Zümer Suresi 38-41) 28.7. Cenab-ı Hakk’ın Uyuyan Toplumu Uyandırmak İçin Hz.Muhammed @ ile Ruhu göndermiş Olması Cenab-ı Hak, yüzlerce yıldır uyuyan Arapları uyandırıp diriltmeyi murat etmektedir. Bunun için onlara ruh vermek gerekmektedir. O bu amaçla Hz.Muhammed’i @ elçi seçmiş ve onunla vahy / ruh indirmektedir. Eğer müşrik Araplar elçinin çağrısına kulak verip inzal edilen ruhu / vahyi kabul edecek olurlarsa toplumsal bir diriliş / uyanış gerçekleşecektir. Aksi takdirde inzal edilen ruhu / vahyi geri alır ve henüz ölmemiş olan Arap toplumu ölecek ve tarih sahnesinden silinip gidecektir. Cenab-ı Hak bunu insanların ölüm anında onlara canlılık veren ruhlarının alınması ile tasvir etmekte ve henüz ölmemiş olan insanların uyandıkları zaman tekrar ruhlarını kuşanmaları ve canlanmaları metaforu ile de toplumsal uyanışa işaret etmektedir. 42- Allah, nefislerden ölüm zamanında ruhlarını alır, ölmeyecek kişilerin ise uyudukları zaman; ölümüne hükmettiklerine ruhu tutarak göndermez, öbürüne ise muayyen ve mukadder bir zaman için ruhu / vahyi gönderir. Şüphesiz bunda düşünen bir kavim için nice ayetler vardır. (Zümer Suresi 42) Cenab-ı Hakk’ın diriltici ruh olarak gönderdiği ilahi ideolojinin benimsenmesi halinde gelecekteki toplumsal dirilişi imkânsız gören inkarcılar bölgedeki hayatiyetlerini devam ettirmek için Sasani, Bizans, Mısır, Habeşistan vb. devletlerden kendilerine destekçiler / şefaatçiler edinmişlerdi. Bu nedenle Hz.Muhammed’in@ çağırdığı ilahi ideolojiye sırtlarını dönüyorlar ve edindikleri destekçilerin / ortakların kendilerine yardım edeceğini, bölgedeki varlıklarını koruyacaklarını zannediyorlardı. Halbuki onlar kendi menfaatlerinden başkasını düşünmezler ve asla onlara destek ve yardım etmeyeceklerdir. Şayet Arap toplumu gücünü Allah’ın gönderdiği ilahi ideolojiden almayacak olursa tarih sahnesinden silinmesi mukadderdir. Göklerin ve yerin mülkü / egemenliği Allah’ın olduğu için bu işin yasasının O’nun gösterdiği yolu izlemek olduğu bildirilir. Sadece Allah’ın yardımı / şefaati beklenerek özüne dönen toplumları hiç kimse yıkamayacaktır. Ama müşrikler, bu hakikati kabul edip Hz.Muhammed’i@ izledikleri takdirde karşılarına büyük güçleri alacakları için bu seçenek kendilerine çok zor gelmektedir. Hz.Muhammed’in@ onları ilahi ideolojiye davet etmesi karşısında, onlar bu çağrıdan son derece rahatsız olmaktadırlar. Fakat o elçi onları bu otoritelerle ortaklaşmaya davet etmiş olsa hemen yüzleri gülüverecektir. Aynı durum müşriklerin baskı ve zulümlerinden korkarak onlara sığınan ve onların koruması, kollamasını (şefaatini) sağlamak için onların şirk (zulüm) yolunu tercih eden kimseler için de geçerlidir. Halbuki onların kendilerine sığınanları koruma ve kollamaya güçleri yetmeyeceği gibi aynı zamanda bunu asla yapmayacaklardır da. Allah’ın koruyup kolladığı İslami hareket sonunda başarıya ulaşacak ve Allah göklerin ve yerin mülküne sahip olduğu için sonunda mülk / yönetim müminlere geçecektir. Yaptıklarının hesabını vermeye yanaşmayanlar ve safını müşriklerden yana seçenler Allah’ın hakimiyeti söz konusu olduğunda, bu durum onların hiç hoşlarına gitmez, yüzleri buruşur ve kalpleri burkulur. 43 -46-Yoksa onlar, Allah’tan başkasını kendilerine şefaatçiler mi / yardımcılar ve destekçiler mi edindiler? De ki: “Onlar hiçbir şeye güç yetiremez ve akıl erdiremezlerse de mi (onları şefaatçi / destekçi ve yardımcı edineceksiniz)? Halbuki şefaat / yardım ve destek tamamen Allah’tandır. Zira göklerin ve yerin mülkü yalnızca O’nundur. Ve sonunda yalnızca O’na döndürüleceksiniz.” (Şefaatçi / yardımcı ve destekçi olarak) Allah “tek başına” bahsedilince Allah’ın gelecek vaadine / ahirete inanmayan kişilerin yüreklerini sıkıntı kaplar fakat O’dan başkalarının (yardım ve desteklerinden) bahsedilince derhal yüzleri gülüverir. De ki: “Ey göklerin ve yerin yoktan yaratıcısı! Ey gaybı ve şehadeti bilen Allah’ım! Kulların arasında, ihtilâf edip durdukları şeyler hakkında hüküm verecek olan sensin.” (Zümer Suresi 43-46) Zalimlerin destek / yardım/ şefaatine insanların güvenmelerinin hatalı olduğunu Cenab-ı Hak şöyle bildirir; kozmik ve/ veya toplumsal kıyamet geldiğinde onlar sahip oldukları tüm servet ve mülkü azaptan kurtulmak için verecekler fakat bu onları azaptan kurtaramayacaktır. Onlar yaptıklarının bedelini ödeyecektir. 47-48- Eğer yeryüzündeki bütün şeyler ve onunla birlikte bir o kadarı da o zulmeden kişilerin olsaydı, kıyamet günü o kötü azaptan kurtulmak için onu mutlaka fidye olarak verirlerdi. Çünkü onların hiç hesaba katmadıkları şeyler, Allah tarafından karşılarına çıkarılacaktır. Böylece onların kazandıkları kötülükler meydana çıkmış olacak ve alay edip durdukları şeyler, kendilerini çepeçevre kuşatmış olacaktır. (Zümer Suresi 47-48) 28.8. İmtihanı Kazanan ve Kaybedenler Müşrik insan başına bir sıkıntı gelince o sıkıntıdan kurtulmak için sadece Allah’a dua eder. Fakat ne zaman ki sıkıntıdan kurtulup nimete ve refaha ererse hemen azgınlaşmaya başlar. Kendisine zulüm yolundan vazgeçmesi ve sahip olduğu nimetleri paylaşması istenirse hemen bu nimet ve refahın Allah tarafından verildiğini unutur da nimetin kendi bilgisi, çalışması ve gayreti ile elde ettiğini iddia ederek şımarıklığına devam eder. Halbuki kendisine verilen nimetler onun için bir sınav aracıdır. Aynı hususlar toplumlar içinde geçerlidir. Toplum olarak zenginleşen insanlar şımarır ve azgınlaşarak kendilerinden aşağı gördükleri toplumlara ya da o toplumdaki mazlumlara zulmederler. Cenab-ı Hak azgın insanların bu menfi karakterine işaret eder. 49- 52-İşte, insanın başına bir sıkıntı gelince Bize yalvarır, fakat daha sonra kendisine tarafımızdan bir nimet bahşettiğimiz zaman ise: “Bu, bana bilgimden dolayı verildi / Bunu bilgim sayesinde elde ettim” der. Hayır! Aslında bu bir sınavdır. Bu kişinin samimiyet testidir. Velâkin onların çoğu bilmezler. Doğrusu onlardan öncekilerde bu sözü söylemişlerdi. Fakat kazandıkları şeyler kendilerini kurtaramadı. Sonunda işledikleri kötülüklerin cezası başlarına isabet etmişti. Bunlardan zulmedenlerin de aynı şekilde işledikleri kötülüklerin cezası başlarına gelecektir. Onlar bunu asla engelleyemeyeceklerdir. Allah’ın, dilediğine rızkı bol bol verdiğini ve dilediğine kıstığını bilmezler mi? Şüphesiz bunda iman edecek bir toplum için nice ayetler vardır. (Zümer Suresi 49-52) Cenab-ı Hak yukarıdaki menfi karaktere sahip kimseler için yine de son bir çıkış yolu bırakmakta hala geri dönüş imkanlarının olduğunu dile getirmektedir. Azap gelmeden ve son pişmanlığın fayda vermediği bir dereceye gelmeden tevbe etmelerine imkân tanımaktadır. Şayet bu fırsatı da kaçıracak olurlarsa varılacak yerin ateş / cehennem olacağını vurgular. 53- 61-De ki (Allah şöyle buyuruyor): “Ey nefislerine uyup haddi aşmış olan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. Bu nedenle size azap gelmeden önce Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun. Bakın, sonra yardım edilmezsiniz. Siz farkında olmadan ansızın başınıza azap gelmeden önce Rabbinizden size indirilen kitabın en güzeline uyun ki hiç kimse, “Allah’ın yanında, yaptığım ölçüsüzlüklerden dolayı yazık bana! Doğrusu ben alay edenlerdendim.” yahut “Allah bana doğru yolu gösterseydi, elbette ben muttakilerden olurdum.” Yahut da azabı gördüğü zaman “Keşke bana dünyaya geri dönüş imkânım olsaydı da iyilik edenlerden olsaydım” demesin. (O zaman Allah şöyle buyurur) “Bilakis, sana ayetlerim gelmişti de sen onları yalanlamış, büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştun.” İşte kıyamet günü, Allah’a karşı yalan söyleyenlerin yüzlerini kararmış olarak göreceksin. Kibirlenenler için cehennemde yer yok mu? Allah, takvalı davranarak kendilerini koruyanları hakkettikleri kurtuluşa erdirir. Onlara fenalık dokunmaz ve onlar üzülmezler de. (Zümer Suresi 53-61) Herşeyin yaratıcısı olan Allah her şeye egemendir. Göklerin ve yerin egemenliği O’na aittir. Onların işleyiş kanunlarını vaz eden O’dur. İnsanların yaşamlarına ilişkin sosyolojik kanunları da O vaz etmiştir. Bu nedenle hangi tarafın galip geleceği hangi tarafın kaybedeceğine ilişkin yasalar da O’nun tarafından belirlenmiştir. İlahi yasaları / ayetleri inkâr edenlerin kaybetmeleri mukadderdir. Onlar ne yaparlarsa yapsınlar sonunda mutlaka yenileceklerdir. Kıyamet gününde göklerin O’nun tarafından dürülüp bükülmesi gibi müşrik yönetimler de toplumsal kıyametleri geldiğinde dürülüp bükülüp tarihin çöplüğüne atılacaklardır. Fetih borusu çaldığında müşrikler yıkılacaklar tekrar bir daha çaldığında ise tıpkı kozmik kıyametten sonraki yüce divanda olduğu gibi kendilerine ne yapılacağı konusunda meraklı / şaşkın gözlerle bakıp duracaklardır. Yine tıpkı kozmik kıyametin akabindeki hesap gününde peygamberlerin ve şahitlerin getirilerek müşrikler ile müminler arasındaki hesabın görülmesindeki gibi toplumsal kıyametten sonraki hesaplaşmada da taraflar arasında ilahi yasalara göre hüküm verilecek ve kimseye haksızlık yapılmayacaktır. Bu hesaplaşma sonunda zalimler bölük bölük azaba gönderilirken mazlum müminler ise cennet ile ödüllendirileceklerdir. 62- 75- Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeye vekildir. / O, her şeyin yöneticisidir. Bütün göklerin ve yerin anahtarları yalnızca O’nundur. Allah’ın ayetlerini inkâr edenler, işte onlar gerçekten kaybedenlerdir. De ki: “Ey Cahiller! Buna rağmen siz, bana Allah’tan başkasına boyun eğmemi / kulluk etmemi / itaat etmemi mi emrediyorsunuz.” Halbuki sana ve senden öncekilere şöyle vahyedildi: “Ant olsun ki, eğer şirk koşarsan bütün yaptıkların kesinlikle boşa gidecek ve mutlaka kaybedenlerden olacaksın. Onun için, tam aksine, yalnız Allah’a kulluk et / boyun eğ / itaat et ve şükredenlerden ol.” Onlar Allah’ın kudret ve şanını hakkıyla bilemediler. Ama bütün yeryüzü O’nun kudret elindedir. Kıyamet günü ise gökler O’nun sağ eliyle (kudretiyle) dürülüp bükülecektir. O, onların ortak koştuklarından münezzeh ve çok yücedir. Sura üflenince Allah’ın dilediği hariç, göklerde kim var, yerde kim varsa çarpılıp yıkılacaklar. Sonra sura bir daha üflenince hepsi dirilecek ve ne olacak diye bakınıp duracaklar. Yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlanacak, kitap konulacak, peygamberler ve tanıklar getirilecek ve aralarında hak ile karar verilecektir. Ve onlar hiçbir haksızlığa uğratılmayacaktır. Herkese işlediklerinin karşılığı tam olarak ödenecektir. O (Allah), onların ne yaptıklarını en iyi bilendir. İnkârcılar bölük bölük cehenneme sevk olunacak. Nihayet oraya vardıklarında cehennemin kapıları açılacak. Onun bekçileri onlara: “İçinizden size Rabbinizin ayetlerini okuyan, bu gününüzle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran elçiler gelmedi mi?” diye soracaklar. Onlar: “Evet geldi” diyecekler. -Velâkin kâfirler üzerine azap kelimesi hak oldu.- “Temelli kalacağınız cehennemin kapılarından girin” denilecek -Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür! - Takvalı davranarak Rablerinin koruması altına girenler ise cennete bölük bölük sevk edilecekler. Nihayet oraya varıp cennetin kapıları açıldığı zaman bekçiler onlara: “Selâm sizlere, hoşgeldiniz. Ebedî olarak kalmak üzere haydi girin içeriye!” diyecekler. Onlar da: “Bize vadettiğini gerçekleştiren, bizi bu arza / ülkeye vâris kılan ve cennette istediğimiz yerde konaklamamızı sağlayan Allah’a hamdolsun” diyecekler. -Çalışanların ödülü ne güzeldir! - Sen, melekleri arşın / egemenlik makamının etrafını çevreleyerek, Rablerine hamd ile tesbih ettiklerini göreceksin. Onların aralarında hakk ile / adaletle hüküm verilecektir. “Âlemlerin Rabbi Allah'a hamdolsun” denilmiştir. (Zümer Suresi 62-75)
- Bölüm 25:İslam Cumhuriyetinin Stratejisi | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 25 İSLAM CUMHURİYETİNİN STRATEJİSİ Hz.Muhammed’in@ Taif’te yaşadığı dram sonunda Rabbine yaptığı duaya Rabbi Mekke’ye gidiş yolundaki Nahle Vadisinde cevap vermişti. Nahle Vadisinde karşısına çıkardığı yabancılar / ecnebiler O’nun mücadelesini ve dünya görüşünü can kulağıyla dinlemiş ve müspet cevap vermişlerdi. Aralarında Yahudilerin de olduğu bu yabancılar kendi kabilelerine döndüklerinde tevhidi dünya görüşünü onlarla paylaşmış ve onları da bu görüşe davet etmişlerdi. Daha önceki bölümlerde anlatıldığı üzere kimlikleri “cinler” olarak gizlenen bu yabancılar Medinelilerdi. Onların Hz.Muhammed’i@ kendilerine lider olarak kabul etme fikri ve getirdiği dünya görüşü çerçevesinde bir devlet kurma konusunda kabilelerini ikna edeceklerine dair haberler Mekke’ye gelmeye başlamıştı. Onların bu çabalarının sonuçsuz kalmayacağı ve eninde sonunda kendi kabilelerini de tevhidi dünya görüşünü kabul etme konusunda ikna edecekleri açıktı. Zira Medinelilerin iç anarşi ile yok olup gitmemeleri için Hz.Muhammed’in@ teklif ettiği barış / İslam topluluğu modeline şiddetle ihtiyaçları vardı. Fakat onların peygamberimizin getirdiği tevhidi dünya görüşünü benimseyip kendisini de lider olarak kabul etmeleri halinde Mekke ile savaşın kaçınılmaz olduğu da izahtan varestedir. Bu nedenle Mekkeli müminlerin savaş konusuna alıştırılmaları gerektiği gibi onların İslam devleti kurulduğu zaman bu devletin güvenliği için istihbarat, düzenli ordu, savaş ve diplomasi, medeniyet ve teknoloji konuları üzerine eğitilmelerine de ihtiyaç vardı. Bundan sonra yapılacak mücadele sırasında bahsi geçen konularda izlenecek stratejiler ve hareketin karşılaşacağı olaylar yine geçmiş peygamber kıssalarına metafor yapılarak anlatılır. Bu eğitim metodu ile hem peygamberimiz hem de müminlere dersler verilirken aynı zaman onlara ümit verilir, moraller yüksek tutulur ve psikolojik destek verilir. Onların buna şiddetle ihtiyaçları vardı. Zira Cenab-ı Hak elçisine zaferi vaad ediyordu, peygamberimiz de müminlere büyük bir medeniyetten bahsediyordu. Ancak halihazırda içinde bulundukların durum oldukça vahim bir manzara arz ediyordu. Peygamberimiz ve müminler Mekke’de çok zor durumda yaşarken, büyük bir medeniyet kurmaktan ve büyük zaferlerden bahsedilmesi onların içinde bulundukları durumun vehametini göstermektedir. Bu vaziyette yaşayan insanların peygamber de olsa, sahabe de olsa morale ne kadar ihtiyacı olduğunu tahmin etmek zor değildir. Sadece moral destek yeterli değildi. Ayrıca onların bundan sonra yapacakları mücadelede yol işaretlerine, izlenecek stratejiye de ihtiyaçları vardı. Peygamberimiz ve mümin arkadaşları bu yola beraber çıkmışlardı. Onlar Cenab-ı Hakk’ın vaadi ile başaracaklarına inanmışlardı. Ama gelinen noktada neredeyse tüm ümitlerini yitirerek karanlıklarda kalakaldıkları bir zamanda Cenab-ı Hakk’ın yeni imkanlar yaratarak ümitleri yeniden yeşertmesi Hz. Musa@ örnekliğinde anlatılır. İşte bu vasatta Cenab-ı Hak peygamberimizi ve arkadaşlarını tekrar motive etmek için ayetlerini gönderdi. Tekrar bir ışık, bir ateş gösterdi elçisine. Cenab-ı Hak müminlere mesajlarını Hz. Musa kıssası üzerinden verdi; “Hemen vazgeçmeyin! Umutsuzluğa düşmeyin! Bir ateş yaktım sizlere! Hz.Musa’ya gösterdiğim ateş gibi bir ateş! Bu ateşin ışığı sizlere yol gösterecek! Ayrıca bu ateş sizi birbirinize ısındıracak, gönüllerinizi ısıtacak, kabileler arasındaki düşmanlık, kavga ve çekişmeler dostluğa ve kardeşliğe dönüşecek! Bu dava ateşinin etrafında olanlar kazanacak! Bu ateşin / ışığın içinde ve etrafında olan kişilere, bu ışıkla aydınlananlara, bu ateşte yananlara, bu vahye uyanlara gelecekte çok feyiz ve bereket verilecektir! Şimdi yaşadığınız boykot, yoksunluk, yokluk, açlık, sefalet vb. geçicidir. Gelecek, bu ateşte yanan ve bu ateşin etrafında toplananların olacaktır!” Rahman Rahim Allah Adına 1- 8- Ta, Sin. Bunlar Kur’an’ın ve gerçekleri açıklayan kitabın ayetleridir. Müminler için hidayet rehberi ve müjdedir. O müminler ki namazı hakkıyla ifa eder, zekâtı verir ve ahirete kesin olarak iman ederler. Ahirete iman etmeyenlere gelince; Biz onlara yaptıkları işleri süsledik, o yüzden onlar saplandıkları kuşku bataklığında debelenip dururlar. Onlara çetin bir azap vardır, ahirette ise en çok ziyana uğrayacak olanlar da onlardır. Ey Resulüm! Hiç şüphe yok ki bu Kur’an sana; Hâkim ve Alim olan Allah tarafından verilmektedir. Hani Musa ehline şöyle demişti: “Bakın! Gözüme ateş türü cazip bir şey ilişti. Belki ondan yol hakkında bir bilgi alır yahut hiç değilse bir ateş koru getiririm de ısınırsınız.” Sonra oraya geldiği zaman seslenilmişti: “Ateşin içinde ve çevresinde bulunan herkese feyiz ve bereket verildi. Alemlerin Rabbi olan Allah yüceler yücesidir, bütün noksanlardan münezzehtir.” (Neml Suresi 1-8) Tebliğden Cihada Doğru Doktrin Değişikliği Yapılacağının İhbarı Medineliler tevhidi dünya görüşünü kabul ettikleri takdirde Medine’de kurulacak İslam Cumhuriyeti ile Mekkelilerin savaşmalarının kaçınılmaz oluşu nedeniyle Hz.Muhammed’in @ hareketinde doktrin değişikliği yapılması gerekliliği Cenab-ı Hak tarafından Hz. Musa@ kıssası üzerinden peygamberimize ve müminlere şöyle bildirilir; “Ey peygamber! Ey müminler! Ben nasıl mutlak galip (aziz) ve mutlak hüküm (hâkim) sahibi isem sizleri de müşriklere mutlaka galip getireceğim ve onların üzerine hâkim kılacağım. Ey Peygamber! Peygamberlik vazifesini verdiğim günden bugüne kadar olan çatışmasız tebliğ politikanı artık bırak! (Bu strateji / doktrin / politika değişikliği Musa’nın asasını bırakması talimatı metaforu ile bildirilir.) Bundan sonraki politikan sana inanan Mekkeli müminlere ek olarak yabancıların da (Mekke dışındaki Arap kabilelerin) iştirak edeceği küçük ama savaşçı ordu birlikleri ile düşmanların üzerine tehlikeli / ölümcül akınlar yapmak olacaktır. Tıpkı Hz.Musa’nın asasını bıraktıktan sonra o asanın küçük ama son derece savaşçı, öldürücü ve son derece tehlikeli bir yılana (cannuna) dönüşmesinde olduğu gibi. Yapılacak bu politika değişikliği talimatı size çok korkutucu gelecektir. Zira sayınızın azlığı ve düşmanlarınızın sizden kat kat fazlalığı nedeniyle böyle bir stratejiyi seçmek sizlere intihar gibi gelebilir. Tıpkı Musa’nın korkup kaçması gibi sizlerde bundan korkup kaçabilirsiniz. Bu değişikliği tercih etmek size ölüm gibi gelebilir. Fakat bu savaşta Rabbiniz, hep yanınızda olacaktır. Bu nedenle asla korkmayın! Rabbinin korumasını yanında hisseden peygamberler asla korkmazlar. Politika değişikliği sonucunda yapacağınız mücadeleden asıl korkacak olanlar zalim müşrikler olacaktır. Nasıl ki Musa’ya sağ elinin bembeyaz olması sembolik ifadesi ile anlatıldığı üzere Musa’ya verdiğim iktidar nimetinde olduğu gibi sizlere de iktidar / meşruiyet / uygulama usul ve esasları bahşedeceğim. Sizlere vereceğim bu iktidarı öyle kullanın ki ilahi sistemin güzelliğini, mükemmelliğini ve tertemiz pırıl pırıl oluşunu bütün çevredeki kabileler ve toplumlar görsünler. Bu da bizim sizlere vadettiğimiz mucizelerden birisi olacak ve Musa’nın Firavun ve kavmine gösterdiği gibi sizlerde bu iktidar / beyaz el mucizesini Mekke müşrik ileri gelenlerine ve Mekkelilere göstereceksiniz.” Bu mesajları Neml Suresinin aşağıdaki mesajları ile alan peygamberimiz ve müminler Rablerinin koruması altında olduğuna inanarak savaşçı olmaktan korkmadılar. Bundan sonraki hayatları hep savaşlarla geçmiş olmasına rağmen asla geri durmadılar. 9- 12- “Ey Musa! Şüphesiz Ben, azîz (mutlak galip) ve hakîm (hüküm ve hikmet sahibi) Allahım! Elindeki asanı (takip ettiğin politikayı) bırak!” (Musa) Onun savaşçı ve kıvrak bir yılana (Cannun) (politikasının diğer kabilelerden olmak üzere yabancılardan (cannun) müteşekkil savaşçı ve hızlı hareket eden bir ordu ile savaşçı bir politikaya) dönüştüğünü görüverince arkasına bakmadan dönüp, kaçtı. (Allah) “Ey Musa! Korkma! Benim yanında olduğum elçiler korkmaz. Bundan ancak zalimler korkar. Fakat onlar da o fenalıktan sonra güzel işler yaparlarsa, onlara karşı da Ben çok affediciyim, merhamet sahibiyim. Ayrıca sağ elini / sana verilecek meşru yetki, makam ve iktidarını öyle kullan ki önerdiğin ilahi sistemin gerçekten kötülüksüz, tertemiz, pırıl pırıl, mükemmel ve kusursuz olduğu herkesçe görülsün. Bunu da Dokuz ayetimizin / dokuz mucizemizin içerisinden biri olmak üzere Firavun ve kavmine göster. Şüphesiz onlar yoldan çıkmış bir kavim oldular.” (Neml Suresi 9-12) Cenab-ı Hakk’ın elçisine verdiği politika değişikliği talimatı uyarınca peygamberimiz Medine’de İslam Devletini kurarak başına geçecek ve artık bu aşamadan sonra barışçıl tebliğ politikasını bırakacak. Mekke dışı kabilelerden (Medinelilerden) İslam hareketine katılan yabancılardan oluşacak askeri birlikler ile cihat politikasına geçilecek. Cenab-ı Hak, Mekke müşrik ileri gelenlerinin bu ilerlemeleri / gelişmeleri / ayetleri geçici, sahte ve asla sonuç alıcı olmayacağını iddia edeceklerini bildirir. Onlar bu iddiaları Mekke halkının ve diğer kabilelerin Medine İslam Cumhuriyetine katılımını engellemek için ileri süreceklerdir. Onlar ileri sürecekleri bu iddialarıyla Hz.Muhammed’in@ başarı şansının sıfır olduğunun propagandasını yapacaklardı. Cenab-ı Hakk bu ihbarları Hz.Musa @ ve Firavun arasındaki mücadele kıssasının son cümlelerinde yapar. Bu bildirimlerin sonunda da onların aslında iddialarına kendi içlerinde bile inanmayacaklarını ama sırf kibirlerinden dolayı gerçeği kabul etmeyeceklerini ve sonunda bozguna uğrayıp müminler tarafından alaşağı edileceklerini de bildirir. Kibir ve gurur yaparak Hz.Muhammed’e@ karşı çıkanların nasıl bir bozguna uğrayacağı ise Hz.Süleyman @ kıssası ile anlatılacaktır. 13- 14- Fakat ayetlerimiz onlara bütün aydınlığıyla apaçık olarak gelince, “Bu apaçık bir sihirdir / ayartmacadır / kandırmacadır” demişlerdi. Onlar, iç dünyalarında kesin kanaat getirdikleri halde, sırf gerçeği çarpıtma (zulüm) ve kibirlerinden ötürü bile bile inkâra sapmıştılar. Şimdi bozguncuların sonu nasıl olurmuş hele bir bak! (Neml Suresi 13-14) Cenab-ı Hak, müteakip ayetlerde anlatacağı Hz.Süleyman @ kıssası ile müminlere izleyecekleri stratejinin işaret taşlarını bildirirken onun hayat hikayesinin aynı zamanda peygamberimizin ve müminlerin hayat hikayesi olacağını da bildirmiş olur. Cenab-ı Hak, eğitim sürecinde mümin genç kadrolara dinamik bir dış politika izlenmesi gerektiğini Zülkarneyn Kıssası ile daha önce bildirmişti. Ancak bu dış politikanın uygulanması için gerekli alt yapının hazırlanması ve bu alt yapıya ilişkin derslerinde verilmesi gerekmektedir. Bu alt yapının en önemli unsurları: 1- Kabileleri Tanıma (Toplum Bilim / Sosyoloji) 2- Düzenli ve Disiplinli Ordu Kurma 3- Çevre Kabileler Hakkında Veri / Bilgi Toplama (İstihbarat) 4- İstihbari Verilerin Değerlendirilmesi 5- İslam Topluluğu Oluşturmada İzlenecek Diplomasi 25.1- Kabileleri Tanıma (Toplum Bilim / Sosyoloji) Cenab-ı Hakk’ın vaadettiği İslam / barış topluluğu kurmak için uygulanacak dış politikada en önemli alt yapı, barış topluluğunu oluşturacak toplumların tanınmasıdır. İyi devlet yöneticileri, sadece kendi toplumlarını değil diğer toplumları da iyi bilirler. Gerçek devlet adamları aynı zamanda çok iyi toplum bilimcidirler. Günümüzde olduğu gibi peygamberimizin döneminde de toplumlar / kabileler kendilerini çeşitli bayrak ve flamalarda kullandıkları logo ve sembollerle ifade ederlerdi. Örneğin Babil (Irak) toplumları ve onların etkisindeki Arap kabileleri astrolojik (cin) logo ve sembolleri kullanırken, Mısır devleti ve onların etkisindeki Arap kabileleri atmaca sembolünü, Bizans ve Bizans etkisindeki Arap kabileleri de kartal sembolünü (kuşlar) kullanırlardı. Peygamberimiz kendisine ilahi öğreti verilmezden önceki hayatı hep ticaret ve seyahatlerle geçmişti. O, Arabistan yarımadasının kuzey, güney, doğu ve batı her yönüne ticari amaçla çocukluğundan itibaren seyahat etmiş ve Mısır, Suriye, Irak, Habeşistan dahil geniş bir coğrafyada yaşayan kabileler ve topluluklarla ilişkileri olmuştu. Böylece peygamberimiz, bölgedeki kabilelerin / toplumların dinlerini, geleneklerini, göreneklerini, anlayışlarını, inançlarını, tavır ve davranışlarını, dillerini / mantıklarını gözlemleme imkanına sahip olmuş ve Cenab-ı Hakk’ın lutf-i İhsanı ile bu kabilelerin özelliklerini çok iyi öğrenmişti. Açıkçası peygamberimiz çok iyi bir toplum bilimciydi. Bir kavmin düşünce ve hareket tarzları ile olaylar karşısındaki tavır ve davranışları tamamen kullandıkları dillerinde yani mantıklarında / nutuklarında yatar. Zira dil, düşüncenin / mantığın çerçevesini belirler. Bu nedenle peygamberimiz mümin kadrolara çevre kabileler ile Suriye, Mısır ve Bizans gibi yabancı toplumların mantıklarını da öğretmiştir. Böylece dış politikada en önemli alt yapı unsuru olan çevre kabile ve ulusların bütün özellikleri peygamberimiz tarafından mümin genç kadrolara tanıtılmıştır. Cenab-ı Hak, Hz.Muhammed’e@ de kendilerini çeşitli kuş figürleri ile ifade eden toplulukların her türlü mantık, anlayış, adet ve törelerini öğrettiğini Hz.Davut @ ve Hz.Süleyman @ kıssası üzerinden bildirir. 15-16- Ant olsun ki, Biz Davud’a ve Süleyman’a ilim verdik. O ikisi de: “Hamdimiz / yönelimimiz bizi mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah’adır.” dediler. Süleyman Davud’a vâris oldu. O (Süleyman): “Ey insanlar! Bize kuşların dili / mantığı öğretildi ve bize bu alanda (gerekli olan) her şey bahşedildi” dedi. Doğrusu bu apaçık bir lütuftur. (Neml Suresi 15-16) 25.2- Düzenli ve Disiplinli Ordu Kurma Cenab-ı Hak, Hz.Süleyman @ kıssası ile Hz.Muhammed’in@ gelecekte kuracağı İslam Ordusunun genel özelliklerini de verir. Kurulacak olan ordu tek bir kabileden / ulustan değil çeşitli kabilelerden / uluslardan oluşacaktır. Yani bugünkü ifadeyle uluslararası barış gücü olarak adlandırılabilir. Hz.Süleyman’ın @ ordusu nasıl ki cinlerden, insanlardan ve kuşlardan teşkil ettirildiyse Hz.Muhammed’in@ ordusu da kendisine yakın (insan / ünsiyeti olan yani Kureyş, Evs ve Hazreç gibi) ([1] ) kabileler, Yahudi ve hristiyan kabileler (cin metaforu) ile Medine çevresindeki kabilelerden (kuşlar metaforu) müteşekkil olacağı mucizevi bir ihbarla müjdelenir. 17- Süleyman için cinden, insandan ve kuşlardan ordular toplandı. Sonra onlar düzenli birlikler haline getirildiler. (Neml Suresi 17) Bu ordu karıncayı bile asla incitmeyen bir merhamet anlayışına sahip olacaktır. Bu ordudan ancak zalimler korkacaktır. Onlar bile tevbe edip iyiliğe döndükleri takdirde bağışlanacaklardır. Nitekim tıpkı Hz.Süleyman’ın@ ordusunun karınca vadisine yaptığı sefer sırasında kendisine karşı koymayıp evlerine kapanan şehir sakinlerine bir zarar vermediği gibi Hz.Muhammed@ de gelecekte oluşturacağı ordu ile Mekke Vadisini kuşatacağı ve Mekke liderinin Mekkelilere “evlerine ([2] ) girip kapısını kapattıkları takdirde emniyette olacaklarını” bildireceğini böylece Hz.Muhammed’in@ ordusunun Mekke halkına asla bir incitme, eziyet ve intikam uygulamayacağı Hz.Süleyman’ın@ Karınca vadisi ([3] ) metaforu ile verilir. Cenab-ı Hakk’ın bu kıssa ile ihbar ettiği müjde, bir mucize olarak tecelli etmiştir. Mekke lideri (karıncaların lideri kraliçe karınca olduğundan dişi karınca metaforu) Ebu Süfyan Mekke’yi savaşsız teslim etmek zorunda kalınca peygamberimiz Cenab-ı Hakk’ın bu ihsanından ziyadesiyle memnun olmuş ve çok şükretmiştir. ([4] ) 18-19- Nihayet Karınca Vadisi’ne geldikleri zaman, bir karınca: “Ey karıncalar! Meskenlerinize (evlerinize) girin; Süleyman ve orduları farkında olmadan / istemediği halde sizi kırıp geçirmesin!” dedi. Sonra da o (Süleyman), dişi karıncanın ([5] ) sözünden dolayı, gülerek tebessüm etti ve “Rabbim, bana ve babama lütfettiğin nimetine şükretmeme, hoşnut olacağın salihatı işlemeye imkan ver ve rahmetinle beni salih kullarının arasına kat” dedi. (Neml Suresi 18-19) Cenab-ı Hak, Hz.Süleyman’ın @ ordusunu denetlerken kuşlarla sembolize edilen kabileden askerlerin içtimaya katılmadığını tespit etmesi halinde bu disiplinsizliği işleyenler makul bir mazeret ileri süremedikleri takdirde şiddetle cezalandıracağı tehdidinde bulunduğunu ifade eder. Bu kıssa ile Hz.Süleyman’ın ordusunu sıkı bir disipline tabi tuttuğuna işaret edilir. Cenab-ı Hak, bu anlatımla Hz. Muhammed’in@de oluşturacağı İslam Ordusunu başkomutan sıfatı ile ordusunu denetlerken disipline son derece dikkat etmesi gerektiğini ve başıboşluğa, kayıtsızlığa ve nizamsızlığa asla yer verilmemesi gerekliliğini anlatır. -Ki pratikte de peygamberimiz ihanet edenleri, mazeretsiz olarak müttefiklikten ayrılanları asla affetmemiş ve gereken cezaları vermiştir.- 20-21- O (Süleyman) kuşları denetlemeden geçirdi ve sonra “Hüdhüd’ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı? (Eğer bu ayrılışı için) Karşıma inandırıcı / delilli / ispatlı bir mazeretle çıkmadığı takdirde, onu mutlaka ya şiddetli bir cezayla cezalandıracağım ya da boynunu uçuracağım / geberteceğim!” dedi. (Neml Suresi 20-21) 25.3- Çevre Kabileler Hakkında Veri / Bilgi Toplama (İstihbarat) Cenab-ı Hak, elçisinin kuracağı devletin etkin bir dış politika ortaya koyabilmesi için mutlaka çevre kabile ve toplumlar hakkında ve bu toplumlarda olup biten gelişmeler hakkında sürekli bir veri akışının olması gerektiğini yine aynı kıssa ile anlatır. Bu amaçla hem müttefik kabileler hem de düşman kabilelerden bilgi temin edecek güçlü bir istihbarat ağının kurulması gerektiğini anlatır. Güçlü bir istihbarat için de olaylara ve topluma kuş bakışı bakabilen irtibat noktalarına ihtiyaç vardır. Devletler birbirleri ile savaş halinde bile kendi aralarında temas kurabilecek kişileri bulundururlar. Resmi olarak tüm ilişkiler kopmuş olsa da gayri resmi aracılık yapacak kişileri bulundururlar. Dahası düşman ülkeden bilgi getirecek temas noktalarını her zaman canlı tutarlar. Çevresine duyarsız, ilgisiz ve kapalı devletler yıkılmaya mahkumdur. En iyi dış politika ve diplomasi ortaya koyan devletler, istihbaratı en güçlü ve aldıkları istihbaratı çok iyi değerlendiren devletlerdir. Cenab-ı Hakk’da Hz.Süleyman @ kıssası ile Hz.Muhammed’in@ gelecekte kuracağı devletin istihbarat konusunda bu hususlara önem vermesini anlatır. Kıssada Hz.Süleyman’ın@ ordusundan ayrılan / kopan hüdhüdün getirdiği istihbarata değinilir. İstihbarata göre zulüm ve şirk içerisinde olan bir toplum ve o toplumun kraliçesinden bilgiler vardır. Onların şirk içerisinde olduğu, şeytan tarafından kandırıldığı ve Allah’a tapmadıkları böylece tevhidi sistem üzerine kurulu Hz.Süleyman@ iktidarına karşı bir düşmanlık ve savaş içerisinde olduklarının bilgisini verir. Bu istihbarat Hz.Süleyman’ın@ onlardan önce harekete geçmesini, diplomatik ve savaş üstünlüğünün Hz.Süleyman’da@ olmasını sağlar. Cenab-ı Hakk’ın verdiği dersi iyi alan Hz.Muhammed@ ve mümin kadrolar bu kıssadan öğrendiklerini Medine’deki yaşamlarında çok iyi pratize etmişlerdir. Mekke müşrik elebaşıların (şeytan metaforunda) ayartmasıyla Medine İslam Cumhuriyetine karşı çevredeki müşrik kabileler (güneşe tapan metaforu) tespit edilmiştir. Bu müşrik kabileler ile irtibata geçilmiş ve onların Medine’de yeni inşa edilen İslam devletine karşı bakış açıları öğrenildikten sonra onlar Medine İslam Cumhuriyetine katılmaya / müttefikliğe davet edilmişlerdir. Stratejik yerlerde bulunan müşrik kabilelerden bu davete olumlu cevap vermeyenlerin üzerine askeri kuvvet (seriyyeler / ordular) gönderilmiş ve onların en azından tarafsız kalmaları sağlanmıştır. Müşrik kabilelerin içerisindeki istihbarat kaynaklarından elde edilen bilgiler sonucunda onlara nasıl davranılacağına ilişkin stratejiler çizildiği gibi Mekke yönetiminin yaptığı kışkırtmalar nedeniyle onların yapacakları birçok saldırı önceden haber alınmış ve hemen karşı harekete geçilerek bu kabileler üzerine gönderilen seriyyeler / birlikler sayesinde tehdit ve tehlikeler berhava edilmiştir. Ayrıca Bedir, Hendek, Mute savaşları ve Mekke’nin Fethinde önceden alınan istihbari bilgiler sayesinde ya zafer kazanılmış ya da başarılı savunmalara imza atılmıştır. Medine İslam Cumhuriyetine yönelik gizli ya da açık planlanan saldırılar hakkındaki bilgiler Hz.Muhammed’e@ zamanında ulaşmamış olsaydı peygamberimizin hareketi Medine’de yok olur giderdi. Ancak Cenab-ı Hakk’ın daha Mekke’de iken elçisine Hz.Süleyman’ın@ aşağıdaki kıssası ile öğrettiği strateji sayesinde kurulan istihbarat ağının iyi kullanılması sonucu birçok tehlikeden kolaylıkla kurtulmak mümkün olmuştur. 22- 26-Fakat hüthüt çok geçmeden çıkageldi ve: “Ben senin henüz bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sana Sebe hakkında doğru bir haber getirdim” dedi. (Hüdhüd devamla dedi ki) “Ben orada, oranın halkına yöneticilik yapan, (bir iktidar için gerekli olan) her şeyden kendisine verilmiş ve çok güçlü bir yönetime / otoriteye / büyük bir tahta sahip olan bir kadın buldum. Ne var ki onu ve kavmini, Allah’ı bırakıp da Güneş’e tapar buldum. Göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilen Allah’a secde etmeleri gerekirken, Şeytan onlara yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Bunun için de onlar hidayete eremiyorlar. (Halbuki) Allah; kendisinden başka ilâh olmayandır, büyük arşın sahibidir.” dedi. (Neml Suresi 22-26) 25.4- İstihbari Verilerin Değerlendirilmesi Cenab-ı Hak, edinilen istihbari bilgilerin nasıl değerlendirileceği hususunda da elçisini ve mümin kadroları “hüdhüdün çok değerli bilgilerle geri dönmesinin uydurma bir mazeret mi yoksa gerçek mi olduğunun test edilmesi” olayı örnekliğinde aşağıdaki uyarılarda bulunur; “Çevre kabile / toplum / kişilerden toplanan istihbaratın değerlendirilmesi ve yapılan değerlendirmeye göre siyaset geliştirilmesi son derece önemlidir. (Intelligency) Elde edilen istihbari bilgiler çerçevesinde harekete geçmeden önce edinilen bilgilerin doğruluğu mutlaka teyid edilmelidir. (Hüdhüdün getirdiği bilginin teyid edilmeden kabul edilmemesi.) Zira bu istihbaratı yapanlar düşmanla / karşı tarafla irtibat içerisinde olması nedeniyle her an yalan, kandırma ya da yanlış anlama veya dezenformasyon söz konusu olabilir. Bu nedenle de getirdiği bilgiler yanlış ve yanıltıcı olabilir. Yanlış ve yanıltıcı bilgiler ile uygulanacak siyasetin de başarısız olacağı muhakkaktır. Bilginin doğruluğunun teyidinden sonra akıl ve hikmetle değerlendirme yapılmalı ve sağlıklı değerlendirmelerden sonra siyaset kurulmalıdır.” 27- O dedi ki: “Doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın, bakacağız. (Test edeceğiz)” (Neml Suresi 27) 25.5- İslam Topluluğu Oluşturmada İzlenecek Diplomasi Cenab-ı Hak, kurulacak devletin çatısı altında toplanmaya davet edilecek kabile ve uluslara uygulanacak diplomasi konusunda elçisini ve mümin kadroları yine Hz.Süleyman @ kıssası üzerinden şöyle aydınlatır; “Öncelikle şirk içerisinde olan kabile ve ulusların yöneticileri İslam / barış topluluğuna katılmaya davet edilmelidir. Yapılacak katılım davetinde İslam / barış topluluğu temel paradigmasının “besmele” metaforunda belirtilen “Rahmaniyet ve Rahimiyet” prensipleri olduğu vurgulanmalıdır. Yani kurulacak toplulukta paylaşma, vergili olma, şefkat, merhamet, rahmet, sevgi, koruma, güvenlik, gelişme, affedicilik vb. temel paradigmaların esas olduğu bildirilmelidir. Bu paradigmalar Cenab-ı Hakk’ın “Rahman ve Rahim” isimlerinin yönetimdeki tecellileridir. İslam Devletinin bu paradigmaları esas alan bir topluluk oluşturacağı ve bu amaca ulaşmak üzere bütün kabile ve ulusların bu paradigmaları esas alan bir topluluk oluşturmaya davet edildiği açık açık ortaya konmalı ve onlar bu paradigmaları kabul etmeye çağrılmalıdır. Böylece davet edilen kabile ya da uluslar katılacakları devletin kendilerine çok güçlü koruma, güvenlik, nimetlerde paylaşım, zenginlik, rahmet, sevgi, kardeşliği taahhüt ettiğini ve bunların kendilerinin menfaatine olduğunu bileceklerdir. Öğretilen bu dersler Medine İslam Cumhuriyeti kurulduğunda hemen hayata geçirilmiştir. Medine çevresindeki kabileler Cenab-ı Hakk’ın “Rahman ve Rahim” isimlerinin tecellisi olan esaslar üzerine kurulmuş olan Medine İslam Cumhuriyetine katılmaya davet edilmişlerdir. Ayrıca bu kıssada hitap şekline ilişkin dersler de verilmektedir. Şöyle ki; davet edilen kabile, ulus ve imparatorluklara karşı hitapta asla bir eziklik içerisinde olunmamalı tam tersine davet ettiği paradigmaların sahibine (Cenab-ı Hakk’a) nispetle son derece öz güvenli olmalıdır. Hz.Süleyman’ın@ Belkıs’a yazdığı davet mektup örneğinde olduğu gibi Hakk’ın üstünlüğü nedeniyle karşı tarafı ezici bir üslup taşımalıdır. ‘Bana karşı kibir, gurur ve büyüklük taslamayın’ şeklindeki Hz.Süleyman’ın@ hitabı Belkıs’ın bütün dengelerini bozucu bir algı yaratmıştır. Günümüze kadar ulaşan mektupları incelenecek olursa Hz.Muhmmed@ de son derece kendine güvenli ve muhataplarına üst perdeden hitap ettiği görülmektedir. Bu mektuplarda muhataplarına en üst perdeden hitap etmesi peygamberimizin Cenab-ı Hakk’ın kendisine bu kıssa ile verdiği dersi aldığını göstermektedir. Üst perdeden bir hitapla Hakk olan paradigmalara çağrı yapmak, çağrı sahibini çok saygın ve şerefli bir konuma yükselteceğini de Cenab-ı Mevla bu kıssa ile elçisine ve bizlere öğretir.” 28- 31- (O Devamla) “Şu mektubumu götür, onu kendilerine bırak, sonra bir kenara çekil ve bak / izle bakalım, nasıl bir sonuca varacaklar.” Melike (Belkıs) dedi ki: “Ey ileri gelenler, bana kesinlikle çok saygın / şerefli / önemli bir mektup bırakıldı. Süleyman’dan bir mektup. Rahman ve Rahim olan Allah adına hitap ederek şunları söylüyor: Bana karşı büyüklük taslamaya kalkmayın. Teslim olarak / Müslüman olarak huzuruma gelin.” (Neml Suresi 28-31) Cenab-ı Mevla davete muhatap olan kabile, ulus ve imparatorlukların liderlerinin kendilerine yapılacak davete ilişkin olarak kendi ileri gelenlerinin görüşlerine başvuracağı ve onların görüşleri doğrultusunda hareket edeceklerini bildirir. Davete konu paradigmaların doğrulğundan bağımsız olarak davet edenin niyetinin samimi olup olmayacağının sorgulanacağı devlet yönetiminde açık bir kuraldır. Basiretli hiçbir devlet ya da kabile yöneticisi bu tür müttefiklik / barış topluluğu / birlik davetlerine balıklama atlamaz ve karşı tarafın bu davetteki samimiyetini ölçer. Basiretsiz ve ayartılmış yöneticiler ancak bu tür teklifleri değerlendirmeden beyinsizce hareket ederler. Hz.Muhammed’in@ gelecekteki davetlerine çevre müşrik kabileler ve devletlerin de aynı tavır ve davranış içerisinde olacakları böylece bildirilir. Nitekim görülecektir ki Medine İslam Cumhuriyeti kurulduğunda Hz.Muhammed’in@ çevredeki müşrik kabileler, bu devlete / topluluğa katılmaları yönündeki davetlere hemen icabet etmemişlerdir. Bir kısmı peygamberimizin samimiyetini anladıktan sonra gönlüyle müttefikliğe katılmış, bir kısmı da ancak üzerlerine askeri kuvvet gönderilince korkudan müttefik olmaya yanaşmış ve bir kısmı da çatışmayı yeğlemişlerdir. Uzun bir çatışma sürecinden sonra yenilince ya da yenilmesinin mukadder olduğunu anlayınca davete icabet etmek zorunda kalmışlardır. Fakat sonunda bütün çevre kabileler İslam / barış topluluğuna katılarak tevhit sağlanmıştır. Aynı hususlar Arap yarımadası çevresindeki devletler içinde geçerli olmuştur. Habeşistan kralı davet mektubuna olumlu cevap verirken, Mısır Kralı iyi niyet mesajı göndermiş ve peygamberimiz zamanına yetişmese de Hz.Ömer zamanında islam topluluğuna katılmıştır. Bizans İmparatoru önce araştırmış, iyi niyetle davranmış fakat ileri gelenlerin menfi etkisi ile katılım sağlamamıştır. Sasani (İran) imparatoru ise beyinsizce daveti şiddetle reddetmiş fakat sonuç onlar için Hz.Ömer döneminde hüsranla neticelenmiştir. Basiretli yöneticiler kendilerini “toplumuna karşı şefkatli, merhametli, vergili, bağışlayıcı, koruyucu” gibi Cenab-ı Hakk’ın Rahmaniyet ve Rahimiyetinin devlet yönetimindeki tecellilerini ifade eden paradigmalara davet eden İslam Devleti yöneticilerini test ederken onların bu paradigmalara olan bağlılıklarını ve samimiyetlerini de test ederler. Bunun için onların nefsi arzularını okşayıcı çok değerli hediyeler sunarlar. Şayet davet sahibi bu hediyeleri tercih ederse O’nun asıl niyetinin samimi olmadığı ortaya çıkar. Böylece onunla İslam topluluğuna girmeyi redderler ve iş nereye varırsa varsın savaşırlar. Ancak onlar çok değerli olmasına rağmen, hediyeleri ret edecek olurlarsa, o takdirde tekliflerinde samimi oldukları anlaşılır ve onlarla birlikte yol alınacağına karar verirler. Ayrıca basiretli yöneticiler gayet iyi bilirler ki hak olan paradigmalara sahip yöneticilerle savaşta başarı kazanmak neredeyse imkansızdır. İster basiretli yöneticiler olsun ister basiretsiz yöneticiler hepsi de şunu gayet iyi bilirler ki kendileri ile müttefiklik teklif eden bir yönetim varsa mutlaka başka bir yönetime karşı müttefiklik isteniyordur ve böyle bir durumda her halükârda çatışma kaçınılmazdır. Kazanan taraf ise yenilen tarafın ileri gelenlerini iktidardan indireceği kesindir. Bu nedenle doğru, haklı ve galip gelecek tarafı seçmek çok önemlidir. 32-35-O (Melike Belkıs) dedi ki: “Beyler! Ulular! Bu işimde bana bir fikir verin. Bilirsiniz, size danışmadan ve siz onaylamadıkça, hiçbir işe kesin karar vermem.” Onlar (İleri gelenler) dediler ki: “Biz çok güçlüyüz, çok yaman savaşırız. Emir / Karar yetkisi sendedir. Ne karar vereceğini sen bilirsin!” O (Melike Belkıs): “Hiç şüphesiz ki krallar bir memlekete girdikleri zaman orayı tarumar ederler ve halkının ulularını / soylularını / ileri gelenlerini alaşağı edip zelil ve hakir ederler. Onlar da böyle yapacaklardır. Bunun içindir ki, bu (mektup sahiplerine) bir hediye gönderecek ve elçilerin nasıl bir tepkiyle döneceklerini bekleyeceğim.” dedi. (Neml Suresi 32-35) Cenab-ı Hak, müşrik kabile ve ulusları İslam / Barış Devleti çatısı altında bir topluluk kurmaya yönelik yapılacak davete, Belkıs misali hediye göndermek suretiyle cevap vererek denemek isteyen yöneticilere nasıl cevap verileceğini de elçisine ve müminlere Hz.Süleyman@ kıssası üzerinden öğretir. Davete hediye göndererek karşılık veren yöneticilerin İslam devleti yöneticilerini test etmek istediklerini, yani diplomasi dilinde bunun karşı tarafı denemek olduğunu bildirir. Şayet gönderilen değerli hediyeler karşılığında iltifatlar edilirse, davet sahibinin samimi olmadığı anlaşılır. Eğer “Rahman ve Rahim” ismi tecellilerine dayalı bir devletin çatısı altında topluluk oluşturma hedefinde davet sahibi samimi ise o takdirde paradigmaları ön plana çıkartacak ve gönderilen hediyelere itibar etmeyecektir. Davete hediye göndererek karşılık veren yöneticilerin test ettiği bir diğer husus ise müttefiklik davetine sadece mali olarak iştirak etmek istedikleri ve savaşçı göndermek hususunda katılım sağlamayı düşünmediklerini ifade ederek savaştan geri durma isteklerinin davet eden yönetim tarafından kabul edilmesidir. Davet eden yönetim şayet değerli hediye ve malı seven bir iktidarsa davet edilen yönetimin muharip olarak değil sadece mali destekle – ki buna siyasal rüşvet de denebilir- kurtulmayı planladıkları anlaşılır. Benimsemeye çağırılan fikir / ideoloji / değer yargıların her şeyin üzerinde olduğu, maddi her şeyden daha değerli olduğu vurgulanacak olursa karşı taraf mücadele etme ve davete icabet etmeme hususunda çok düşünecektir. Bu kıssalardan dersini iyi alan peygamberimiz ve müminler Medine’ye hicretten sonraki mücadelelerinde bu hususu gayet güzel dikkate almışlar ve vahşi Arap kabilelerine müttefik olmaya yönelik davetleri sırasında maddi bir menfaat / çıkar peşinde olmadıklarını her zaman göstermişlerdir. İlahi öğreti ve ilahi değer yargılarını her şeyin üstünde tutmuşlar, böylece Allah’ın bütün kulları için mücadele ettiklerini belirtmişlerdir. Müttefikliği de bu düşünceye karşı olan yani hak, hukuk, adalet, barış, huzur, paylaşma, şefkat, kardeşlik, merhamet, bağışlama vb. paradigmalara karşı olan müşriklerle mücadele etmek için teklif ettiklerini belirtmişlerdir. Bu nedenle müttefikliğe sadece mali destek ile değil, muharip güçleri ile de birlikte katılım sağlamalarını istemişlerdir. Şayet davete olumsuz cevap vererek zulüm, şirk ve hukuksuzluk üzerinde devam etmek isteyen kabile ve uluslarla mücadele edileceği, onların üzerine güçlü ordularla gelineceği ve onların mutlaka iktidardan indirileceği tehdidinin yapılması da peygamberimize ve müminlere öğretilmiştir. 36- 37- O (Elçi) Süleyman’a gelince O (Süleyman); “Siz beni mal ile desteklemek mi istiyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdiği, size verdiği şeylerden daha kıymetlidir. Bilakis siz, hediyenize güveniyorsunuz. Onlara geri dön! And olsun, kendilerine asla karşı koyamayacakları ordularla gelir, onları, mutlaka hor ve hakir olarak oradan çıkarırız!” dedi. (Neml Suresi 36-37) Cenab-ı Hak, İslam Devletinin çatısı altında toplanmaya davet edilecek kabile ve ulusların yöneticilerinin kendilerine yapılacak daveti hemen kabul etmeyeceklerini bildiğinden katılıma zorlamak için onları önce kendi ülkelerini yönetemez hale getirmek ve egemenliklerini ellerinden almak gerektiğini aynı kıssa üzerinden anlatır. Belkıs’ın İlahi Hakimiyete boyun eğip (ilahi ideolojiyi kabul edip) Hz.Süleyman’a @ teslim olmaya razı olmadan önce Belkıs’ın saltanatını / yönetimini / tahtını bir şekilde kaybetmesi ve tahtının / yönetiminin / saltanatının Hz.Süleyman’ın @ eline geçmesi metaforu bunu ifade eder. Cenab-ı Hak, ayrıca bunun yöntemi konusunda da rehberlik eder ve metaforik bir anlatımla onların yönetiminin / iktidarının / tahtının ele geçirilmesinde izlenecek stratejinin, yılmadan mücadele etmek (kıssada gözünü kırpmadan Belkıs’ın tahtının getirtilmesi metaforu) olduğunu bildirir. İslam Devletindeki Yahudiler gibi İlahi İdeolojiye yabancılaşmış olanların (kıssada cinlerden bir ifrit) bu işi İslam devlet yöneticilerinin makamlarından kalkmadan / oturdukları yerden kalkmadan (kıssada Hz.Süleyman’ın @ tahtından kalkmadan metaforu) kendilerince gerçekleştirileceğini deklare edenlerin olacağı ihbar edilir. Ancak bu işi İslam Devlet Yöneticileri onlara bırakmadan kendileri ilahi öğreti çerçevesinde ve yılmadan, bıkmadan, gözünü kırpmadan, gözlerini budaktan sakınmadan yılmaz bir mücadele (kıssa da gözünü kırpmadan / bakışların kendisine dönmeden metaforu) ile çok kısa bir zamanda gerçekleştirebileceklerini bildirir. Yapacakları bu mücadele ve cihad ise asla insanlara zulüm olsun diye değil işin doğası gereği ve yine onlar için / şükretmek için / Allah rızası için olduğu belirtilir. Böylece onlar tevhid topluluğuna girdiklerinde onlara asla zulmederek, paradigmalara aykırı davranarak nankörlük edilmeyeceği tam tersine davetin esaslarına yani barış, esenlik, merhamet, şefkat, paylaşımcı ve vergili olma gibi temel paradigmalara uygun davranılacağı bildirilir. Nitekim dersini iyi alan peygamberimiz ve arkadaşları Medine İslam Cumhuriyetine katılım için davet ettikleri kabilelere de aynı şekilde muamele etmişlerdir. Medine İslam Cumhuriyetinin kurucu topluluğu olan Yahudiler (kıssada cinler metaforu) Hz.Muhammed’in@ makamında oturmasını ve kendilerinin çevre kabileleri katılıma (kıssadaki tahtı yerinden kalmadan getirme metaforu) ikna edeceklerini söylemelerine karşın, O ve arkadaşları (kıssadaki vahiyden bilgi sahibi olanlar metaforu) bu kıssadan hareketle katılımların ancak müşrik kabilelerin üzerine gitmekle mümkün olacağını iddia ederek onlarla mücadele yolunu seçmişlerdir. Çevredeki müşrik kabilelerin üzerine yılmadan, gözlerini kırpmaksızın gitmişlerdir. (Kıssadaki gözlerini kırpmadan tahtın getirilmesi metaforu) Böylece ya onlar çatışmayı göze alamayarak müttefik olmaya rıza göstermişler ya da gönderilen askeri birliklerle çarpışmasına rağmen çarpışmalarda yenilip bölgedeki hakimiyetlerini kaybettikten sonra gelip topluluğa katılmışlardır. Bu metodoloji ile daha kısa sürede katılım sağlanmıştır. Medine’de makamda oturup Yahudilerin onları ikna etmesi beklenseydi ya İslam devletine katılım sağlanmayacaktı ya da çok uzun seneler alacaktı. Uygulanan doğru strateji ile topluluğa / İslam Devletine katılanlara da asla zulmederek Cenab-ı Hakk’ın lütfettiği zafer ve hakimiyet nimetine nankörlük yolu seçilmemiş tam aksine onlarda diğer müminler gibi kardeş ilan edilmişler ve kardeşlik hukuku çerçevesinde muamele görmüşlerdir. (Kıssada üstünlük nimetine şükretmek, nankörlük etmemek olarak ifade edilmektedir.) 38-40- O (Süleyman) dedi ki: “İleri gelenler! Onlar Allah'a yürekten boyun eğmiş kimseler olarak bana çıkıp gelmeden önce, hanginiz onun tahtını bana getirir? ([6] )” Cinlerden bir ifrit; “Sen makamından kalkmadan ben onu sana getiririm. Kuşkusuz ben bunu yapacak güçteyim ve gerçekten güvenilir biriyim.” dedi. Kitap’tan yanında bilgi olan kimse: “Ben onu sana gözünü kırpmadan getiririm” dedi. Sonra o (Süleyman) onu (Melike’nin tahtını) yanında durur bir hâlde görünce: “Bu, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni denemek üzere Rabbimin bahşettiği lütfun bir belirtisidir. Kim şükrederse hiç kuşkusuz kendisi için şükreder ve kim de nankörlük ederse muhakkak ki Rabbim hiç kimseye ihtiyacı olmayandır ve Kerim’dir.” (Neml Suresi 38-40) İslam Devletine katılım için davet edilip iktidarları elinden alınan ve İslam topluluğuna katılmak zorunda kalan yönetimlerin katılımlarının kalıcı olması için gönüllerinin alınması, şereflerinin ve iktidarlarının geri verilmesi gereklidir. Önemli olan onların yönetimden uzaklaştırılmaları değil, İslam’ın temel paradigmalarını kendi vatandaşlarına uygulamalarıdır. O yöneticiler İslam topluluğuna katılım yapmalı, birliği ve beraberliği korumalı ve ilahi öğretiyi uygulayan merkezi hükümete bağlı olmalıdır. İslam Devletine / topluluğuna katılımı kabul ederek ideolojisini değiştiren kabile ve ulusların yöneticileri, makamlarında kalmaya devam edecek olurlarsa, saltanatları / tahtları / rejimleri ideolojik olarak değişikliğe uğratılmış eskisine göre tanınmaz hale getirilmiş ancak iktidarda olan kişilerin değişmemiş olması nedeniyle de eskisine benzeyen bir durum ortaya çıkmış olur. Zaten de asıl olan kimin iktidarda olduğu değil, topluma doğru bir ideolojinin, hakkın, hukukun, adaletin uygulanmasıdır. Önemli olan şey, kardeşçe, barışçı, huzur ve mutluluk içerisinde yaşamak, paylaşmak, şefkatli bir yönetimdir. Böyle bir uygulama ve teklif karşısında akıllı yöneticiler hem kendi menfaatlerini hem de toplumun menfaatini düşünerek en doğru yönetim ideolojisinin bu olduğunu görürler ve hemen davete gönülden icabet edip teslim olurlar. Böylece onlar hidayete ererler. Cenab-ı Hak, elçisine ve müminlere bütün bunları yine Hz.Süleyman @ kıssası üzerinden anlatır. İslam Topluluğuna katılmaya davet edilen yöneticinin ideolojisinin değiştirilmesi ama yine yönetimde kalması Belkıs’ın tahtının değiştirilip tanınmaz hale getirilmesi ama O’nun tahtını tıpkı kendi tahtı olarak görmesi metaforu ile anlatılır. İdeolojisini değiştirerek yönetimde kalması da doğru yolu bulması şeklinde ifade edilmiştir. Ayrıca Belkıs’ın daha önce bu uygulamalardan gerek kendi müktesabatlarından ve gerekse Hz.Süleyman’ın@ uygulamasından haberdar olması nedeniyle bu teklifi kabul etmesinin kolay olduğunu şu ana kadar katılım sağlamamasının nedeninin ise şeytanın ayartması olduğu kıssada belirtilir. Bu dersler, peygamberimiz ve arkadaşları için önemli bir rehber olmuş ve Medine’deki yaşamlarında çevredeki müşrik kabileler içinde aynı yöntem uygulanmıştır. Medine İslam topluluğuna katılmaya davet edilen ve zoru görünce katılmayı kabul eden kabile ve ulusların mevcut yöneticileri yine iktidarda bırakılmıştır ki böylece katılımın gönülden benimsenmesi ve kalıcı olması sağlanmıştır. Hz.Muhammed@ Medine İslam Devletine bir şekilde katılan kabilelerin yöneticilerini yine makamlarında bırakmıştır. Onlar makamlarında kalmakla birlikte onlar yönetimlerinin ideolojisini İslama çeviriyorlardı ve Medine İslam Yönetiminden gelecek yasa ve kurallara göre uygulama yapmaya başlıyorlardı. Böylece yeni sistemdeki tahtı / makamı yine kendisinin olan kabile yöneticilerinin yeni makamları / tahtları sadece iktidarda olmak açısında eskisine benziyordu fakat tahtın / makamın ideolojisi farklıydı. Bu nedenle kabile ve ulusların yöneticilerinin İslam ideolojisine geçişlerindeki dirençleri kolay kırılıyordu. Teslim olmalarına engel olan ideoloji ise şirk ideolojisi ve Mekke Yönetiminin ayartmaları idi. Zira şirk ideolojisinde kabile yöneticileri daha serbest ve başlarına buyruktular. Hem makamları vardı hem de ideolojiyi putlar adına kendileri kurguluyorlardı. Diğer taraftan Mekke müşrik yöneticilerinin onları Tevhid toplumu oluşturulacak diye bir merkeze bağlanarak özgürlüklerini kaybetmemeleri konusundaki ayartmaları, onlar üzerinde doğru yolu seçmelerine engel oluyordu. 41- 43- O (Süleyman) dedi ki: “(Şimdi) onun tahtını kendisinin tanıyamayacağı ([7] ) bir hale getirin bakalım o, doğru yolu bulanlardan mı yoksa doğru yolu bulmayanlardan mı olacak?!” O (Melike Belkıs) geldiği zaman, “Senin tahtın böyle miydi?” dendi. O (Melike Belkıs): “Tıpkı böyleydi! Hakikatin bilgisi ondan önce bize verilmişti, bu yüzden de biz teslim olanlar / barışseverler / Müslümanlar olduk.” dedi. Ona ise, Allah’ın yerine taptığı şeyler engel olmuştu. Çünkü o zaten hakikati ısrarla inkâr eden bir kavimdendi. (Neml Suresi 41-43) Cenab-ı Hak, İslam Devletine katılmaya karar veren ve teslimiyetlerini deklare edecek kabile ve ulus yöneticilerine ilişkin son bir hususu daha açıklığa kavuşturur ve elçisi ile arkadaşlarına bu işle ilgili son derece önemli bir ders daha verir. Şöyle ki; İslam Devletinin gücü karşısında topluluğa katılmaya karar veren bu yöneticilerin hala içlerinde bir tereddüt olacaktır. Acaba bu müttefiklik ve katılım yoluyla başlarının belaya girip yok edilecekleri ya da oyuna getirilip boğulup gidecekleri ve ellerinden iktidarlarının alınacağı vb. endişeleri içlerinde besleyeceklerdir. Bu endişe ve korkular nedeniyle onlar tedbiri elden bırakmayacaklar ve topluluğa katıldıktan sonra değişen durumlara göre pozisyon almak için paçaları sıvayacak / eteklerini kaldıracaktır. (NOT: etekleri kaldırmak: Arapların baskın, saldırı vb. ölümcül tehlike anlarında kaçmak için eteklerini kaldırmalarıdır. A.A). Bu nedenle onları rahatlatmak, onlara güven vermek gereklidir. Onlara İslam Devleti yöneticilerinin sözlerinin eri oldukları, söz verdikleri zaman asla caymadıkları, hile, ayartma ve kandırma gibi şeytanilik peşinde olmadıkları, açık sözlü oldukları, şeffaflığın, açıklığın esas olduğu hususlarının gösterilmesi gerekmektedir. Böylece onların İslam Devleti yöneticilerini diğer müşrik yöneticileri gibi görmeleri nedeniyle çok yanlış düşündükleri ortaya konulacak ve Allah’a gönülden teslim olmaları sağlanacaktır. Cenab-ı Hak, bunları Belkıs’ın köşke girmeye davet edilmesi ve sonrasındaki olayları içeren kıssa ile anlatır. İslam topluluğuna katılımın köşke giriş metaforu ile karşılandığı kıssa da köşkün zeminini derin bir su zannederek Belkıs’ın eteklerini kaldırması ise katılım yapacak yöneticilerin içlerinde yaşadıkları tereddüt nedeniyle tedbirli davranışları ve paçalarını sıvamalarına bir benzetme yapılır. Yani herhangi bir saldırı, oyuna getirilme gibi durumlara karşı tedbiren hemen kaçabilmek için hazırlıklı olmayı Belkıs’ın etekleri toplaması metaforunda anlatılır. Hz.Süleyman’ın@ köşkün billurdan yapılmış şeffaf bir yapı olduğunu göstermesi ile de İslam Devleti yönetiminin doğruluğu, dürüstlüğü, şeffaflığı, temizliği ve sözünde durması olarak anlatılarak Belkıs’ın içindeki bütün şüphe ve korkular giderilir ve kötü düşüncesinden dolayı pişman olarak Allah’a gönülden iman edişi anlatılır. Bu dersleri alan peygamberimiz ve arkadaşları Medine İslam Devletine katılacak kabile ve ulusların yöneticilerine güven vermişler ve sözlerinden asla caymadıklarını, içlerinde kendilerine karşı hiçbir kötülük düşüncesi taşımadıklarını, onları yok etmek için hiçbir plan, oyun ve kandırma içerisinde olmadıklarını söz ve davranışları ile ispat etmişlerdir. Böylece onlar da Allah’a / İslam devletine gönülden ve kuvvetli bir iman ile bağlanmışlardır. Teslim olmadan önce Medine İslam Devletine karşı yaptıklarına ve taşıdıkları yanlış düşüncelerine de pişman olmuş, tövbe etmişlerdir. 44- Ona “köşke ([8] ) gir!” denildi. Sonra o, onu görünce derin bir su sandı ve eteğini yukarı çekti. O (Süleyman); “Bu billurdan yapılmış, şeffaf bir köşktür” dedi. O (Melike); “Rabbim! Ben gerçekten kendime zulüm etmişim! Artık ben de Süleyman ile beraber, alemlerin Rabbi olan Allah’a gönülden teslim oldum” dedi. (Neml Suresi 44) [1] ) Mekkeliler kendilerine yakın / ünsiyeti olanlara “insan” derlerken kendileri dışındaki insanlara yabancı / ecnebi manasına gelen “cin” ifadesini kullanıyorlardı. [2] ) “mesken [ev]” sözcüğü insanlar için kullanılan bir sözcük olup karınca, kertenkele türünden yaratıkların barınakları Arapçada “cuhr” sözcüğüyle ifade edilir. Ayrıca ayetteki ifadeye dikkat edildiğinde, sözcüğün “mesakineküm [evleriniz]” şeklinde çoğul olarak kullanıldığı görülür. Hâlbuki karıncalar komün hâlinde yaşarlar ve her birinin ayrı bir meskeninin olması söz konusu değildir. Hakkı Yılmaz -http://www.istekuran.com/index.php/48-neml-suresi [3] )Neml [Karınca] Vadisi: Ayette geçen Karınca Vadisi, karıncaların bol olduğu bir vadi olmayıp özel bir isimdir. Hakkı Yılmaz-http://www.istekuran.com/index.php/48-neml-suresi [4] )Süleyman peygamberin( peygamberimizin de) gülme sebebi, Karıncaların liderinin ( karıncaların lideri kraliçe karıncadır) sözünden kaynaklanmaktadır. Çünkü Karınca Vadisi halkı onlara engel olmaya kalkmamış, zorluk çıkarmamıştır. Süleyman peygamber, bu vadiden savaşarak, maddî ve manevî kayıplar vererek geçebileceğini sanıyor olmalıydı ki, yöneticinin kararı ile rahatça ve sorunsuz olarak geçme imkânının ortaya çıkması onu çok mutlu etmiştir. Bu mutlu sonuç karşısında “Rabbim, bana, anne-babama lütfettiğin nimetine şükretmeme, hoşnut olacağım barışçıl bir iş yapmama imkân ver. Ve rahmetinle beni barışsever kullarının arasına sok” diye dua etmiştir. Hakkı Yılmaz-http://www.istekuran.com/index.php/48-neml-suresi [5] ) Karıncalar arasında tıpkı arılarda olduğu gibi lider olan kraliçe karıncadır. Burada da toplumun liderini ifade için dişi karınca kullanılmıştır. Mustafa İslamoğlu- Kur’an Meali- Tefsiri……. [6] ) NOT: Tahtın getirilmesi : “Taht”, bir memleketin kudretini simgeleyen bir şeydir. Dolayısıyla tahtın getirilmesi, “o ülkenin fethedilip topraklarının fethedenin ülkesine katılmış olmasını” veya “ o ülkenin iktidarına, hakimiyetine son verilmesini” ifade etmektedir. (A.A) [7] ) Süleyman peygamber, yanına getirilen Melike’nin tahtının tanınmayacak kadar değiştirilmesini istemesindeki sebebi 41. ayette “bakalım o, doğru yolu bulanlardan mı yoksa doğru yolu bulmayanlardan mı olacak?” diyerek açıklamıştır. Fakat genellikle Süleyman peygamberin bu ifadesiyle “Melike’nin kendi tahtını tanıyıp tanıyamayacağını” kastettiği ileri sürülmüştür. Halbuki ayetin orijinalindeki gibi “hidayet” köklü sözcükler Kur’an’da hep “ciddî ve doğru yolu, sırat-ı müstakimi [Allah’ın yolunu] bulup bulmama” anlamlarında kullanılmıştır. Hakkı Yılmaz- http://www.istekuran.com/index.php/48-neml-suresi [8] ) Barış / islam birliği.- barış sarayı
- Varoluşun Aşamaları | Allahın Rehberliği
Varoluşun Aşamaları Huzuristan Cumhuriyetinde barış ve refahı isteyenler bir darbeyle iktidardan uzaklaştırılmıştı. Darbeciler bir korku düzeni kurmuş, zulüm ve baskı ile ayakta duruyordu. Yönetimi eline geçirenler, kendilerini yenilmez sanıyordu. Güç onların elindeydi, kendi çıkarlarına uygun olarak yazdıkları yasaları hukukun üstünlüğü diyerek güçsüzleri ezmek için kullanıyorlardı, orduyu medya aracılığıyla kendi buyrukları altına almışlardı. Halkın gözleri kapanmıştı. Kendi zincirlerine alışmışlardı. Onlara bir yol gösteren olmadıkça, özgürlüğü bile tehlike sanıyorlardı. Halkın çok az bir kesimi bu zulmün farkındaydı. Onlar zulmün sona ermesini ve ülkeye barış, huzur, refah, adalet ve istikrarın gelmesini istiyordu. Bunun için ele ele verip yollara diziliyor ve protesto eylemleri yapıyorlardı. Sistemin devrilmesini ve yerine adil bir sistemin kurulmasını talep ediyorlardı. Ama her şey bir çırpıda değiştirilemezdi. Tıpkı Allah’ın evreni altı günde yaratması gibi, bu düzen de belli zaman aralıklarında aşama aşama yıkılacak ve yerine yeni bir düzen inşa edilecekti. Selim bunu biliyordu. Ancak bağlıları sabırsızdı. Onlar tek bir darbeyle zafer istiyordu. Selim’in ilk hedefi birinci aşama olarak halkın içine işlemiş korkuyu yok ederek toplumsal bir taban elde etmekti. Halkın gözlerini açmalı, korku bariyerlerini yıkmalıydı. Onlara, efendilerinin sandıkları kadar güçlü olmadığını göstermeliydi. Halkta korku azalıp özgüven oluşursa adalet ve merhamet yanlılarının safında yer alabilirlerdi. Tanrı yeryüzünü iki günde yaratmıştı. Selim cesur çıkışlarla zulmün en zayıf halkalarını hedef aldı. Onun çıkışlarından cesaret alan insanlar konuşmaya başladı. Halk yavaş yavaş Selim’in liderliğinde toplanmaya başladı. Selim küçük kıvılcımlar çaktı. Küçük ama sarsıcı darbelerle rejime korku verdi. Önemsiz gibi görünen küçük başkaldırı şeklinde söylevlerde bulundu... bu hareketler korkunun duvarında ilk çatlakları açtı. Rejim bu söylemlere karşı Selim ve hareketini küçümsedi. Onları çeşitli provokasyonlarla baskı altına almaya çalıştı. İşlettirdiği provokatif cinayetlerle kendi yandaşlarını meydana topladı. Selim ve hareketinin asla başarılı olamayacağı sloganlarını attırdı. Ama Selim biliyordu: Mermer bile su damlalarıyla aşınır. Zulüm sistemi içinde kokuşmuş olanlar, ilk kez sorgulandı. Güçlülerin dokunulmazlığına gölge düşmeye başladı. Halk, ilk defa efendilerine gözlerini dikti. Ve efendiler bunu fark ettiğinde, ilk kez korktular. Halkın Selim’in etrafında kenetlenmesiyle artık taban oluşmuştu. Selim’in bundan sonraki hedefi oluşturduğu bu toplumsal tabanın güçlendirilmesi ve desteklenmesi aşamasına geçmekti. Şimdi sıra toplumdaki güçlü kişilerin harekete katılmasına gelmişti. Tıpkı Tanrının sonraki iki günde yeryüzünde dengeyi sağlamak, bereket ve geçim kaynakları için dağları yeryüzü tabanına yerleştirmesi gibi şimdi sıra toplumdaki güçlü kişilerin harekete katılmasına gelmişti. Eğer bu şahsiyetler Selim’in yeni oluşturduğu toplumsal tabana kazandırılırsa ekonomik ve siyasi dengede sağlanacaktı. Selimin uyguladığı güven verici politikalar sonuç vermeye başladı. Daha önce rejimden yana tavır koymuş iş adamları halkın desteği olmadan varlıklarını sürdüremeyeceklerini anladılar. Peyderpey Selim’in yanında saf tutmaya başladılar. Ve sistem, dışarıdan bir darbe olmadan, içeriden çürümeye başladı. Ama Selim’in bağlıları hâlâ sabırsızdı. Bir an önce sistemin yıkılmasını ve rejimin devrilmesini istiyorlardı. Ama Selim biliyordu: “Her şeyin bir sırası vardı. İzlenmesi gereken süreçler atlanacak olursa altından kalkılamayacak kaosların yaşanması kaçınılmazdı.” Selim adil bir sistem kurmak için tamamlaması gereken en önemli aşamaya gelmişti; Devlet Üst Kademesini Düzenlenmesi. Ve bir akşam Rejim Selim’in hareketini yok etmek için harekete geçti. Orduyu sokağa çıkartarak darbe girişiminde bulundu. Fakat halk artık korkmuyordu. Ezilme pahasına tankların önene geçti. Meydanları doldurdu. Darbecilere geçit vermedi. O ana kadar zalimlerin gözlerinde sadece kibir vardı. Şimdi ise panik. Ve zalimler, yıllarca yönetimi demir yumrukla elinde tutanlar, artık sadece kaçmaya çalışıyordu. Düzenleri aşama aşama sarsıldı. Ve sonunda çöktü. Kalan üst düzey bürokratlar ise halkı karşılarına alarak bir yere varılamayacağını gördüler. Selim’in önderliğindeki halkın safına katılmaktan başka çarelerinin olmadığını anladılar. Selim devletin üst kademesinde ve teşkilat yapısında halka en iyi hizmeti sunacak değişim ve dönüşümleri gerçekleştirdi. Tıpkı tanrının evreni yaratırken son aşamada göğe yönelip iki gün içinde onları yedi gök olarak tanzim edip istese de istemese de boyun eğdirmesi gibi. Selimin bağlıları zafer sarhoşuydu. "Çok çalıştık, çetin bir mücadele verdik ve sonunda başardık!" dediler ve gevşemeye başladılar. Onlardan bazıları “Bu çabamızın karşılığını almamız lazım. Konfor bizimde hakkımız.” Bazıları ise “ biz vazifemizi yaptık artık geri çekilelim, biraz da ticaretimizle uğraşalım….” Ama Selim, gerçek zaferin sadece kazanmak değil, onu korumak olduğunu biliyordu. Ve onlara Kur’an’dan bir ayeti hatırlattı: “O Allah ki gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunan her şeyi altı günde yarattı, sonra da arş üzerine istivâ etti. Sizin O’ndan başka ne bir veliniz / koruyucunuz ne de bir şefaatçiniz vardır. Hâlâ düşünüp ders ve öğüt almayacak mısınız? (Secde suresi, 4. Ayet)” “Allah bile, yarattıktan sonra geri çekilmemişken, sizler geri çekilmeyi nasıl düşünürsünüz? Hem geri çekilecek olursanız eski düzenin hayatta kalan kalıntıları boşalan makamları sessizce dolduracaklar, yavaş yavaş adalet esnemeye başlayacak, bürokratlar eski alışkanlıklarına dönecekler ve sistem yeniden yozlaşmaya başlayacaktır. Onların hakimiyeti tekrar ele geçirmeleri halinde zulüm fazlasıyla geri gelecektir.” Selim bu hatırlatmayı yaptıktan sonra ilahi buyruktaki son öğüde de değindi: “Eğer yeni sistemden nemalanmaya kalkarsanız, sizin eski rejimden bir farkınız kalmaz ve yıkılırsınız. Sizi koruyacak ve ayakta tutacak olan sadece Allah’ın değerleridir. Adaletten ve merhametten şaşmayın ki korunasınız.”
- Bölüm 17:UHUD SAVAŞI | Allahın Rehberliği
BÖLÜM 17 UHUD SAVAŞI 17.1. Ebu Süfyan’ın ve Ebu Amir El- Fasık’ın / Rahib’in İslam Ordusunu Bölme Oyunları Ordular savaş düzeni aldıktan sonra Ebu Süfyan öne çıktı ve İslam Ordusunun içindeki Medinelilere seslenerek kendileri ile bir düşmanlıklarının olmadığını, Hz.Muhammed@ ve muhacirlerle görülecek hesaplarının olduğunu ve bu nedenle onların aradan çekilmelerini istedi. Eğer bu çağrısına uyacak olurlarsa Mekke Ordusunun Medinelilere asla bir zarar vermeyeceğini belirtti. O bu çağrısı ile İslam Ordusunu sadece muhacirlerden oluşan ve kendileri için kolay bir lokma haline getirmeyi arzuluyordu. Ebu Süfyan’ın Medinelilere yönelik yaptığı ihanet çağrısına Medineli müslümanlar taş atarak karşılık verdiler ve böylece Ebu Süfyan’ın İslam Ordusunu bölme oyunu tutmadı. Ebu Süfyan’ın İslam Ordusunu bölme oyunu tutmayınca bu kez Ebu Amir el-Fasık / Rahib sahneye çıktı. Evs kabilesinin ileri gelenlerinden olan ve Medine İslam Cumhuriyetinin kuruluş aşamasında Medine Anayasasını / Vesikasını reddederek Mekke’ye sığınan Ebu Amir el-Fasık / Rahib, Uhud’a Mekke Ordusunun saflarında gelmişti. Çok iyi savaşçılara sahip Evs kabilesini İslam ordusundan ayırmak için onlara hitaben bir konuşma yaptı. Kendisinin müşrik dönemdeki saygınlığını kullanarak kabilesinde etkili olabileceğini düşünüyordu. Ancak Evs kabilesi müminleri, onun ihanet çağrısına da olumsuz yanıt verdiler ve Hz.Muhammed’e@ bağlılıklarını haykırdılar. 17.2. Mübarezeler (Teke Tek Çarpışmalar) Bölme girişimleri başarısız olan Mekke ordusu zamanın meşhur savaşçılarını teke tek savaşmaları için Talha bin Ebu Talha ve Osman bin Ebu Talha’yı meydana sürdü. Peygamberimiz@ bu müşrik savaşçıların karşısına Hz. Ali ve Hz. Hamza’yı, çıkardı. Yapılan teke tek çarpışmalarda mümin savaşçı yiğitlerin rakiplerini öldürmeleri, savaşın başlangıcında İslam Ordusunun moralini yükseltti. Teke tek çarpışmaların yapıldığı sırada Mekke ordusu süvarileri de Okçular / Ayneyn tepesini kontrol altına almaya çalışıyorlardı. Halid b. Velid komutasındaki bu süvariler, İslam ordusunu arkadan vurmak için tepenin arkasından dolanmaları ve tepedeki mümin okçuların ok yağmurundan kendilerini korumaları gerekiyordu. 17.3. Savaşın Başlaması Teke tek mübarezelerden sonra ordular birbirlerine şiddetle saldırmasıyla beraber topyekûn savaş başladı. İslam Ordusu askerleri, Mekke ordusunun merkezine doğru ilerlediler. Savaşın iyice kızıştığı ilk sıralarda Mekke ordusu büyük bir bozgun yaşıyordu. Hızla geri kaçmaya başladılar. Mekke ordusu, bu kaçış sırasında 20 kadar savaşçısını kaybetti. Ebu Süfyan bile az daha Hanzala tarafından öldürülüyordu. Mümin savaşçılar ise tıpkı Bedir’deki gibi kolay bir zafer elde ettikleri zannına kapıldılar. Aynı Bedir’de olduğu gibi hemen ganimet toplamaya başladılar. Hâlbuki Bedir’de bu yanlışı yapmalarına rağmen Cenab-ı Hakk’ın yardımı ve inayetiyle müşriklerin komutanlarının öldürülmüş olması ve müşrik ordusunun başsız kalmış olması nedeniyle müminlerin kolay bir zafer elde etmişlerdi. Eğer müşrikler, toparlanıp tekrar saldırsalardı zaferin mağlubiyete dönüşmesi muhtemeldi. Ama şimdi aynı hatayı işleyen mümin savaşçılar ganimet sevdasıyla ordu disiplinini bozdular hatta silahlarını bile bıraktılar. Hz.Muhammed@ orduyu savaş disiplininde tutmaya çalışsa da düşman kuvvetlerini kovalayan İslam savaşçıları ile komuta merkezi arasındaki iletişimin kaybolması nedeniyle orduya başıboşluk hâkim oldu. Mekke ordusunun bozguna uğrayıp geriye doğru kaçıştığını gören / zanneden okçular da savaşın bittiğini düşünerek ganimetten pay kapmak için Okçular (Ayneyn) tepesindeki mevzilerini terk ettiler. Okçuların komutanı Abdullah bin Cübeyr askerlerini tepe de tutmak için Hz.Muhammed’in@ talimatını hatırlatmasına rağmen askerler emri dinlemedi ve meydana koştular. Okçular komutanlarına “görmüyor musun savaş bizim zaferimizle neticelendi” diyerek emre itaatsizlik gösterdiler. Hâlbuki Hz.Muhammed@ bu okçuları mevzilerine yerleştirirken zaferin onların bu cepheyi muhafaza etmesine bağlı olduğunu sıkı sıkı tembihlemişti. İslam Ordusunun emniyetini sağlayan Okçu birliğinin sahaya inmesiyle Okçular / Ayneyn tepesinin boşaldığını gören Halid bin Velid süvari birliğini harekete geçirdi ve tepenin etrafını dolandı. Önce Hz.Muhammed’in@ talimatına sadık kalarak tepede kalmaya devam eden 7-8 okçuyu şehit etti. Daha sonra İslam ordusuna arkadan saldırdı. Halid bin Velid’in İslam ordusunun arkasına sarktığını gören Ebu Süfyan da Mekke ordusunu toparlayıp karşı saldırıya geçirmeyi başardı. İslam Ordusu arkadan ve önden kıskaca alındı. Şekil 5: Uhud Savaşı Temsili Figürü 17.4. Zaferin Bozguna Dönmesi İslam askerleri tüm disiplinini kaybetti ve darmadağını oldu. Herkes kendi başına hareket ediyor ve canını kurtarmaya çalışıyordu. Mekke ordusu onların üzerine kâbus gibi çökmüştü. Müthiş bir panik yaşanıyordu. Öylesine bir panikti ki birbirlerine bile kılıç sallayıp ölmelerine ya da yaralamalarına sebep oluyorlardı. ([1] ) Bazısı Uhud dağına doğru kaçmaya çalışıyordu. Hatta Sa’d bin Osman gibi kaçıp Medine’ye gidenler bile vardı. Dağılan İslam Ordusunu tekrar toparlamak için peygamberimiz İslam askerlerini sürekli kendi yanına çağırıyordu. O’nun çağrısını duyan mümin askerler çevrelerini saran düşman askerlerinin kuşatmasından kurtulabilirlerse merkeze doğru geliyorlardı. Ancak peygamberimizin sesini duyabilen azdı. Çoğunluğu da Uhud Dağı tarafındaki boşluğa doğru kaçıp dağa sığınmaya çalıştılar. Peygamberimizin etrafında bulunan az sayıdaki mümin savaşçılar peygamberimizi cansiperane savunuyorlardı. Peygamberimizin çağrısını işiten Mekke ordusu ise peygamberimizin olduğu merkeze doğru saldırmaya başladılar. Oldukça az sayıda müminler çevrelerini saran müşriklere karşı destansı bir direniş sergiliyorlardı. Mekke ordusu bu direniş gurubunu ok ve mızrak yağmuruna tuttu. Müminler ise peygamberimizi korumak için bedenlerini oklara, mızraklara ve hücum ettiklerinde de kılıçlara siper ettiler. Müşriklerin bu şekildeki hücumları sırasında yedi mümin şehit oldu. Hz. Hamza da Vahşi’nin attığı mızrak ile şehit olanlar arasındaydı. Hz Muhammed@ ise hem çatışıyor hem de çevresindeki mümin savaşçılara müthiş bir cesaret, güç ve moral veriyordu. Peygamberimiz kendisine kadar ulaşan müşrik askerlerden Übey bin Halef’i mızrak darbesi ile yaraladı. Übey aldığı o yara ile Mekke’ye varamadan öldü. 17.5. Hz.Muhammed’in @ Yaralanması ve Öldürüldüğü Şayiası Hz.Muhammed@ ve etrafındaki mümin grup düşmana karşı gerçekten müthiş bir direniş yapıyorlardı; Bir keresinde peygamberimizin yanına kadar sokulmayı başaran Abdullah Bin Kamia’yı Nuseybe Hatun engelleyerek Peygamberimizi korudu. Daha sonra ise Mus’ab Bin Umeyr Kamia’nın karşısına çıktı. Fakat Kamia Mus’ab bin Umeyri şehit etti. Bu sefer Utbe b. Ebi Vakkas hücuma geçti. Fakat canları pahasına çarpışan müminleri aşamayınca elindeki taşı peygamberimize attı. Taş peygamberimizin ağzına isabet etti ve dudağını yaralayıp dişini kırdı. Peygamberimizin yanına kadar sokulmayı başaran müşriklerden birisi de Abdullah b. Şihab’dı. Onun peygamberimize doğru yaptığı hamle sırasında kılıcıyla peygamberimizin başındaki miğferi parçaladı. Miğferin halkaları peygamberimizin yüzüne saplandı. Aldığı darbe ile peygamberimiz sendeledi o sırada diğer yönden Abdullah bin Kamia da bir hamle yaptı ve peygamberimizin omzuna bir kılıç darbesi indirdi. Peygamberimiz arka arkaya aldığı darbeler ile yere düştü ve müşriklerin savaş öncesi tuzakladığı bir çukura yuvarlandı. Peygamberimiz bu kez omuzundan yaralanmıştı ancak O’nun başından ve omzundan aldığı darbelerle çukura yuvarlanması, müşriklerin O’nu öldürdükleri zannına kapılmasına neden oldu. Bu zanla Abdullah bin Kamia peygamberimizi öldürdüğünü haykırmaya başladı. Onun peygamberimizi öldürdüğünü bağırması kısa zamanda savaş meydanındaki herkese ulaştı. Bu haberi duyan müminlerin bazıları savaşmayı bırakıp canlarını kurtarmak için Uhud dağına doğru kaçtılar. Bazıları ise peygambere olan sevgilerinin göstergesi olarak “Allah elçisi öldüyse biz ne diye yaşıyoruz” diyerek müşriklerden intikam almak için öfkeyle düşmana saldırarak şehit oluncaya kadar çarpıştılar. Hz. Ali ve Hz. Talha yaralanan peygamberimizi düştüğü çukurdan çıkardılar. Onlar peygamberimizi gizleyerek Uhud dağı eteklerindeki kayalıklara taşıdılar ve onu emniyete aldılar. 17.6. İslam Ordusunun Uhud Dağına Çekilmesi Peygamberimizin öldüğü söylentisi müminlerin üzerine yapılan hücumların yoğunluğunu azaltmıştı. Onlar bu durumdan yararlanarak peygamberimizi Uhud dağının eteklerindeki kayalıklara taşıyarak emniyete almayı başarmışlardı. Onun taşıyan müminler, Uhud kayalıklarına daha önce sığınan mümin savaşçılardan Peygamberimizin öldüğü söylentisine inanan ama yaşadığını gören müminlere de sessiz olmalarını söylediler. Müşrik ordusunun O’nu öldü bilmesinin gerektiğini ifade ettiler. Mekke ordusu peygamberimizin öldürüldüğünü duyduktan sonra savaşın şiddetini azalttılar ve İslam Ordusunun Uhud Dağına çekilmesini önemsemediler. Zira onların asıl hedefi peygamberimizdi ve O da artık ölmüştü. Daha fazla Medineli öldürerek kendilerine düşman yaratmanın anlamı yoktu. Sağ kalan bütün İslam Ordusu askerleri dağa sığındı. Artık meydan savaşı sona ermişti. Yine de Mekke ordusu dağa çekilmiş müminlere ok atıyorlardı. Müminler ise çıktıkları kayalıkları kendilerine siper ederek onların oklarından kendilerini korudukları gibi onlara taşla ve okla savunma yapıyorlardı. 17.7. Medine İslam Ordusunun Dinlenmesi (Uyku) ve Kendine Gelmesi (Güven) Uhud’a çekilen Medine İslam Ordusu güvenli yerde oldukları için hem dinleniyorlar hem de yaralarını sarıyorlardı. Bir taraftan da birbirleri ile tartışıyorlardı. Onlardan Medine ‘de kalıp şehri savunma yanlısı olan bazı müminler meydan savaşından yana olan müminlere “işte gördünüz! Bu bozgunda bizim hiç sorumluluğumuz yok! Bu tamamen sizin seçiminiz! Sizin seçiminizin hatası! Eğer Medine’yi savunsaydık bunlar başımıza gelmezdi ve bu ölümleri yaşamazdık. Bir sürü insan kaybettik!” şeklinde serzenişte bulundular. Diğerleri de onlara karşılık veriyorlardı. Bir süre sonra müminler yaptıkları tartışmayı kesip sükûnetin daha iyi olacağını değerlendirdiler. Zira şu anda tartışmanın ve karşılıklı birbirlerini suçlamanın anlamı yoktu. Önce şu beladan kurtulmak için biraz dinlenmek iyi olacaktı. Telaş, korku içerisinde kimse sağlıklı bir değerlendirme de bulunamıyordu. Biraz dinlendikten sonra ve bazıları uyuduktan sonra kendilerine güven geldi. Yaptıkları hatalar gözlerinin önünden bir filim şeridi gibi geçti. Bundan sonra kayıplarına ve ellerinden kaçırdıkları fırsata değil ellerinde kalanların değerini bilmenin ve onları korumanın gereği üzerine yoğunlaştılar. Hz.Muhammed@ yaşıyordu. Liderleri sağdı ve hükümetleri ve davaları devam edebilecekti. Şu anda Hz.Muhammed’in@ ölü gösterilmesi daha fazla zayiat vermemek için iyi bir taktikti. Tamamen yok olmaktan kurtulmuşlardı. Tekrar toparlanabilme imkânları vardı. Hatta tekrar savaşabilecek ve bu sığındıkları Uhud dağının kale gibi korunma imkânlarından da faydalanacak olurlarsa düşman kuvvetlerine ağır zayiatlar verdirilebileceklerini değerlendirdiler. Bunun için yeniden savaş disiplininin alınması talimatı peygamberimiz tarafından verilince herkese büyük bir güven geldi. Medine İslam Ordusu yeniden canlandı. Fakat meydana inerek savaşmak için değil, Uhud dağında siperlenerek savunma yapmak şeklinde konuşlanıldı. 17.8. Ebu Süfyan’ın Uhud Savaşına Son Vermesi Mekke ordusu, dağdaki müminlere saldırmaya cesaret edemedi. Zira dağa doğru saldırmak zayiat vermek demekti. Ayrıca onlara göre artık Medine İslam Ordusu başsız kalmıştı. Savaşın kesin galibi Mekke ordusuydu. Bedir’in intikamını almışlardı. Mekkeliler Bedir’in intikam belgesi olarak yanlarında götürmek için savaş meydanında şehit edilmiş müminlerin kulaklarını, burunlarını kesmeye başladılar. Bir taraftan da Hz.Muhammed’in@ cesedini arıyorlardı, fakat bulamadılar. Bunun üzerine Ebu Süfyan Hz.Muhammed’in@ yaşıyor olabileceğini düşündü. Uhud Dağı eteklerine kadar geldi ve müminlere Muhammed’in@ aralarında olup olmadığını sordu. Cevap alamadı. Sonra sırasıyla Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’i sordu. Hz.Muhammed@ cevap verilmemesini istemişti. Fakat Hz. Ömer dayanamadı ve sorduğu şahsiyetlerin hepsinin yaşadığını haykırdı. Ebu Süfyan şüphesinin doğru çıktığını bunun bir harp hilesi olduğunu anladı. Fakat savaşı sürdürmenin faydadan ziyade zarar getireceğini, hazır kazanılmış bir zafer elde edilmişken bu zaferle geri dönmenin kendi iktidarı için önemli olduğunu düşündü. Aksi takdirde verilecek her zayiat kendi iktidarını zayıflatacak ve başarısızlığın faturası kendisine çıkarılacaktı. Bu zaferle Bedir’in intikamının alınmış olması Mekkelileri teskin edecekti. Ayrıca aldığı bu mağlubiyet nedeniyle Muhammed @ şahsında Medine İslam Cumhuriyetinin iktidarı zor duruma düşecekti. Hatta bu yenilgiden sonra O’nun iktidarını sürdürmesi neredeyse imkânsızlaşacaktı. Şayet bu zayiattan sonra Medine’de meydana gelecek kriz yönetilemeyecek olursa Hz.Muhammed@ ve müminler bizzat Medinelilerce Medine’den atılacaktı. Böylece gidecek yeri olmayan Hz.Muhammed@ yine Mekke müşriklerince ele geçirilecek ya da buna bile gerek kalmadan belki de Medinelilerce öldürülecekti. Bunları düşünen Ebu Süfyan, savaşı devam ettirmenin akıllıca olmadığı sonucuna vardı. Bu nedenle Hz. Ömer’le yaptığı diyalogda her ne kadar Bedir Savaşında İslam Cumhuriyetinin / İslami Sisteminin “hak / doğru ve üstün” olduğu ortaya konmuş olsa da Uhud savaşındaki müşrik kuvvetlerinin bu zaferiyle şirk sisteminin “hak/doğru ve üstün” olduğunu “Hübel En Yücedir” diyerek ilan etti. Fakat Hz. Ömer onun bu ilanının altında kalmadı ve yenilgiye rağmen İslam Cumhuriyetinin / sisteminin “hak / doğru ve üstün” olduğunu “Allah En Yücedir” diyerek haykırdı. Ebu Süfyan bu kez şirk sisteminin galip geldiğini “Bizim Uzzamız var sizin yok! / Bizim izzetimiz ve üstünlüğümüz var, bu savaşla sizin izzetiniz / üstünlüğünüzün olmadığı ortaya çıktı” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer “bizim Mevla’mız Allah’tır, Sizin ise mevlanız yoktur!” diye haykırarak eninde sonunda Allah’ın yardımı ile galip geleceklerini, onları yok edeceklerini ve onların yardım edenlerinin bulunmayacağını ifade etti. Ebu Süfyan, Hz. Ömer’in ne demek istediğini gayet iyi anlasa da kendi iktidarının geleceğinin bu zaferle taçlanacağını düşünerek bu başarıya gölge düşürmek istemediğinden «madem öyle gelecek yıl Bedir’de görüşmek üzere» deyip zafer kazanmış komutan edasını bozmadan Uhud’dan ayrıldı. 17.9. Savaşın Bilançosu Mekke ordusunun Uhud’dan ayrılmasından sonra Müslümanlar dağdan indiler. Fakat peygamberimiz Hz. Ali’yi Mekke ordusunun Mekke’ye mi yoksa Medine’ye saldırmak için mi gittiğini araştırmak amacıyla peşlerinden gönderdi. Hz. Ali Mekke müşrik ordusunun atları yedeklerinde olmak üzere develerine binip gittikleri haberini getirince onların Mekke’ye doğru yollandıkları anlaşıldı. Emniyette oldukları anlaşıldıktan sonra savaş meydanındaki şehitlerle ilgilenmeye başladılar. İslam ordusundan 64’ü Medineli Ensar’dan, 6’sı Mekkeli muhacirlerden olmak üzere toplam 70 şehit vardı. Mekke müşrik ordusunun bu savaştaki kaybı ise 22 kişiydi. Mekke müşrikleri Bedir’in intikamının delili olsun diye şehit olan mümin askerlerin kulaklarını ve burunlarını kesmişlerdi. Bozgun başladığında Medine’ye kaçan müslüman askerlerin verdiği kötü haber nedeniyle savaş meydanına koşan Medineli kadınlar alanı doldurdu ve meydan tam bir matem ve ağıtlarla doldu. Bazı aileler şehitlerinin cesetlerini şehre götürme girişiminde bulunmuşlardı, fakat peygamberimiz buna müsaade etmedi. Şehitlerin şehit oldukları yere gömülmelerini emretti. 17.10. İslam Ordusunun Medine'ye Dönüşü Şehitler defnedildikten sonra İslam Ordusu Medine’nin yolunu tuttu. Fakat başta peygamberimiz olmak üzere hepsi son derece perişan, yorgun ve üzgün vaziyetteydiler. Şehit olanların eşleri ağlıyordu. Orduda önemli sayıda savaşçı da yaralıydı. Ordunun önünde ilerleyen atın üzerinde peygamberimiz olduğu halde Medine’ye girdiler. Mescidin önüne gelindiğinde sahabenin kollarına girmesiyle peygamberimiz ancak atından inebildi. Çukura düşerken dizlerinden, kılıç darbeleriyle alnından, şakağından ve omzundan yaralanmış olduğundan hemen odasına dinlenmeye alındı. Odasına girmeden önce diğer yaralıların tedavilerinin yapılması talimatını verdi. Herhangi bir saldırı ihtimaline karşı İslam ordusu askerlerinden yedi mücahit peygamberimizin odası önünde sabaha kadar nöbet tuttular. 17.11. Mekke Ordusunun Takip Edilmesi Mekke müşrik ordusu Mekke yolunda ilerlerken Revha denilen yerde geceyi geçirmek üzere konakladılar. Konaklama sırasında Mekke ordusunun ileri gelen komutanlardan bazıları, yaptıkları savaştan zaferle çıkmış olmakla birlikte Hz.Muhammed’i@ yok etmek için ellerine geçen fırsatı değerlendiremediklerini gündeme getirdiler. Medine’ye dönüp sorunu kökten halletmek için Hz.Muhammed’i@ ve yakın arkadaşlarını öldürmeyi tartışmaya açtılar. Bu görüşe Safvan Bin Ümeyye bin Halef karşı çıktı. Elde ettikleri zaferin çok değerli olduğunu, Hz.Muhammed’in@ bu aşamadan sonra Medine’nin başında kalabilmesinin imkânsız olduğunu belirtti. Ayrıca geri dönüp Medine’ye saldırmanın çok tehlikeli olduğunu, Medine’ye saldırılması halinde Uhud’a katılmamış münafıkların ve hatta Yahudi kabilelerin bile yurtlarını savunma amacıyla karşı koyabileceklerini, ayrıca savaşa katılmış Müslümanların öfke ve hınçla saldırmaları halinde çok kayıp verebileceklerini söyledi. Hâlihazırda elde edilmiş zaferi lekelememek ve beklenmeyen bir hezimet yaşamamak için Medine’ye tekrar saldırmaya karşı olduğunu ifade etti. Ancak Ebu Süfyan dâhil o şahin komutanların görüşleri baskın çıktı ve Medine’ye saldırmaya karar verdiler. O sıra da Abdulkays oğullarından bir kafile Medine’ye yiyecek almak üzere gidiyordu. Ebu Süfyan kafiledekilere Hz.Muhammed’i@ ve arkadaşlarını öldürmek üzere Mekke ordusunun Medine’ye geri dönüp baskın yapacağını Yahudi liderlere ve / veya münafıkların reisi Abdullah bin Übey’e söylemelerini istedi. Onun amacı bu haberin Medine’de yayılmasıyla müminlere ve ailelerine büyük bir korku verilecek ve canlarını kurtarmak için Hz.Muhammed@ ile muhacir müminleri Medine’yi terk etmeye zorlayacaklardı. Hz.Muhammed@ ve arkadaşları da durumun vahameti ile Medine’den ayrılmak zorunda kalacak ve Mekke’ye de geri dönemeyeceği için kurda kuşa yem olacaktı. Böylece çatışmaya bile ihtiyaç kalmadan İslam Cumhuriyeti yıkılmış ve Hz.Muhammed’den@ kurtulunacaktı. Ebu Süfyan bu hesapları yaparak Medine’ye ansızın saldırmak yerine önceden kendi yandaşları aracılığı ile saldırı haberini Medine’ye gönderdi. Abdulkays oğulları Medine’ye ulaşır ulaşmaz Ebu Süfyan’ın Mekke müşrik ordusunun toplanıp Medine’ye saldıracağı ve öldürücü darbeyi vuracakları noktasındaki tehditlerini sabahın erken saatlerinde Abdullah bin Übey’e iletti. Haber Medine’de çalkalandı ve büyük bir infial yarattı. Özellikle münafıklar müminleri Mekke ordusunun geri dönüp peygamberi ve yakın arkadaşları olan müminleri kılıçtan geçireceği şeklinde korku yayıyorlardı. Fakat peygamberimiz onların bu korkutmalarına karşı “Allah bize yeter, O ne güzel vekil ne güzel yardımcıdır” dedi ve derhal mücahitlere toplanma talimatı verdi. Birkaç saat içerisinde Uhud’a katılmış askerlerden oluşan yetmiş kişilik bir askeri birliği hazır hale getirdi. Abdullah bin Übey de bu harekete iştirak etmek istedi, fakat peygamberimiz onun teklifini reddetti. O’nun bu birliğe iştirak etme isteği gerçekten düşmana karşı savaşmak değil tam aksine düşman güçlerine nasıl yardımcı olabileceğinin entrikası peşinde idi. Abdullah bin Übey 70 kişilik bir kuvvetle 2974 kişilik Mekke ordusunun karşısına çıkacak İslam Ordusunun başarı şansının olmayacağını biliyordu. Ancak peygamberimizin onları kaçırmak için çeşitli askeri hileleri uygulayacağını da biliyordu. Bu nedenle peygamberimizin stratejisini bozmak niyeti ile İslam ordusuna katılacaktı. Ama peygamberimiz onun niyetini iyi okuduğu için orduya katılma isteğini geri çevirdi. İslam ordusunun çoğu askerlerinin yaraları taze, kendileri ayakta durmakta dahi zorlanmalarına ve çektikleri acılardan dolayı geceyi uykusuz geçirdiklerinden bitkin olmalarına rağmen peygamberimizin çağrısına icabet ederek hemen harekete geçtiler. Aynı şekilde yaralı ve bitkin olmasına rağmen Peygamberimiz bu harekâtın başına geçerek birliğin komutanlığını bizzat üstlendi. Böylece Mekke ordusunu takip amacıyla Hamra’ül Esed askeri harekâtı başladı. Harekât adını, İslam ordusunun Mekke ordusu peşinden Hamraül Esed mevkiine kadar gidip orada konaklamasından almıştır. Peygamberimiz emrindeki askerlerin azlığına rağmen kat kat üstün olan Mekke müşrik ordusunun karşısına çıkmak gibi bir çılgınlığı yapmaktan asla çekinmezdi. Ancak O kendi ifadesiyle “Harp hiledir” düsturuyla hareket ederek, akıl planında askeri strateji uygulayarak onları Medine’ye saldırı fikrinden vazgeçirmenin yollarını bulmayı seçti. Bunun için Müşriklerin kalbine korku salmak gerekiyordu. Eğer peşlerine takılan İslam Ordusu gücünün Mekke ordusuna denk olduğu gösterilirse onlar Medine’ye saldırmaya cesaret edemezlerdi. Peygamberimiz askeri taktiğini konuşturmaya başladı ve Mabed bin Ebu Mabedi o gece Mekke ordusuna ajan olarak gönderdi. Mabed bin Ebu Mabed yeni Müslüman olmuş ve müşriklerin Müslüman olduğundan henüz haberi olmadığı bir şahsiyetti. Mabed bin Ebu Mabed Mekke Ordusunun kampına gitti ve Medine’den geldiğini peygamberimizin Medine’den çok büyük bir orduyla onların üzerlerine doğru gelmekte olduğunu Ebu Süfyan ve ileri gelen komutanlara söyledi. Medine’ye saldırı hazırlığından haberdar olan Medinelilerin hepsinin büyük bir hınç ve öfkeye kapıldığını ve şehirlerini, kadınlarını ve çocuklarını bu saldırıdan korumak için Hz.Muhammed’in@ etrafında kenetlendiğini belirtti. Uhud savaşına katılmayan Abdullah bin Übey ile Yahudilerin de peygamberin ordusuna iştirak ettiklerini ilave etti. Ebu Süfyan taktiğinin ters teptiğine inanmak istemedi ve bu haberin teyit edilmesi gerektiğini söyleyerek İslam Ordusunun kamp kurduğu Hamraül Esed mevkiine birkaç askeriyle birlikte gözlem yapmaya gitti. Peygamberimiz Mabed bin Ebu Mabed’i gönderdiği zaman askerlerin çevreye dağılarak odun, çalı çırpı toplamalarını çok geniş bir alanda mümkün olduğunca ateş yakmaları talimatını vermişti. Ebu Süfyan ve gözcüleri Hamraül Esed’e geldiğinde yüzlerce kamp ateşini uzaktan görünce İslam ordusunun kendi sayılarına yakın bir kalabalık olduğunu hesapladılar. Ebu Süfyan hemen kendi kamplarına geri dönüp yaptığı gözlemi komuta kademesiyle paylaşınca Mabed bin Ebu Mabed’in doğru söylediği kanaatine varıldı ve Medine’ye saldırı fikrinden vazgeçip Mekke’ye geri dönüş yoluna devam etmeye karar verildi. Sabah olunca Mekke ordusu toparlanıp Mekke’ye doğru yöneldi. Peygamberimizin taktiği tutmuştu. Fakat her ihtimale karşı tedbirli davranılarak Hamraül Esed’de üç gün kalındıktan sonra Medine’ye geri dönüldü. 17.12. Savaş Sonrası Medine’nin İçine Düştüğü Kriz Hz.Muhammed@ komutasındaki küçük İslam Ordusu Medine’ye sağ salim geri dönünce münafıklar çok şaşırdılar ve hınçlarından ne yapacaklarını bilemediler. Beklentileri yine boşa çıkmış, Hz.Muhammed@ yine başarmıştı. Müminler ise büyük bir sıkıntıdan kurtularak rahat bir nefes aldılar. Fakat iş burada bitmemişti. Hz.Muhammed’i@ ve müminleri ağır bir sınav bekliyordu. Zira savaşa katılmayan münafıklar yenilginin faturasını Hz.Muhammed’e@ çıkartmaya çalışacaklardı. Münafıklar hiç vakit kaybetmeden bütün Medinelileri Peygamberimize karşı kışkırtmaya başlamışlardı bile. Özellikle savaş, Uhud’da değil de Medine’nin savunulması şeklinde olsaydı bu kadar ölümün olmayacağı iddia ediliyordu. Hz.Muhammed’in@ heyecanlı ve tecrübesiz gençlerin aklına uyarak meydan savaşına karar vermesi nedeniyle peygamberimizi suçluyorlardı. Peygamberimizin çok sevdiği amcası ve müthiş savaşçı olan Hz. Hamza’yı kaybetmesine rağmen şehitlerin büyük çoğunluğunun Medineli Ensar’dan olmasını da kullanarak muhacirleri koruduğu ve Medinelileri harcadığı şeklinde kabilecilik anlayışı ile acılı ailelerin yaralarını deşiyorlardı. Onlar bu iğrenç propagandaları ile Medinelileri Hz.Muhammed’e@ karşı hale getirmeye çabalıyorlardı. Medinelilerin ne yaptığını bilmeyen Hz.Muhammed’in@ arkasından gitmelerinin onları perişan ettiğini söylüyorlardı. Medine’yi yok oluştan kurtarmaya geldiğini iddia eden Hz.Muhammed’in@ kendi kabilesiyle olan davası için Medinelileri yok oluşa sürüklediğini iddia ediyorlardı. Onlar bu iğrenç / aşağılık propagandalarında o kadar ileri gitmişlerdi ki, Hz. Ömer dayanamayıp münafıkların başı olan Abdullah bin Übey’in kellesini almak için Hz.Muhammed’den@ izin talebinde bile bulunmuştu. Ancak peygamberimiz tüm aşağılık sözlerine rağmen buna müsaade etmedi. Zira kendisine teslim olmuş topluluktan kendisini eleştirenleri ortadan kaldırarak krizin yönetilmesi uygun değildi. Bu krizin aşılması, onlara gereken cevapların verilmesi ile mümkündü. Şayet kökten çözüm diye muhalefet edenler öldürülecek olursa krizin daha da derinleşeceği ve Medine’nin eskisi gibi birbirini yiyen kamplara bölüneceği muhakkaktı. Böyle bir noktaya gelinmesi halinde Medine İslam Cumhuriyeti’nin hükümet etme ihtimali de kalmayacaktı. Peygamberimizi Uhud savaşı sonrası bekleyen sorun sadece münafıkların aşağılık propagandalarına cevap verme sorunu değildi. Esas acilen çözülmesi gereken sorunlar halka bizzat dokunan sorunlardı. Bunların başlıcaları; şehit veren ailelerin geçimlerinin sağlanması, yaralanmış olan ailelere bir süre ticaret ya da üretim yapamamaları nedeniyle geçimleri için yardım yapılması, savaş masrafları için alınan borçların geri ödemeleri, şehitlerin geride bıraktıkları eş ve çocuklarının savaşın kaybedilmesine sebep olan okçulara ve ailelerine yönelik suçlamaların şiddete dönüşmemesi vb… Bu sorunlar Medine’de sosyal krizlere neden olacak sorunlardı ve ivedilikle çözüm yolları bulunmalıydı. Şehit veren aileler, geçimleri için ihtiyaçları olan geliri temin eden insan gücünü kaybetmişlerdi. Bu ailelerin reislerinin bazısı ticaretle bazıları da tarım ile uğraşıyorlardı. Şimdi bu alanlardaki faaliyetlerin devam ederek şehit ailelerin gelirlerinin sağlanması diğer müminlerin omuzlarına düşüyordu. Peygamberimizin de bu konuda gerekli organizasyonu yapması gerekiyordu. Aksi takdirde şehit aileleri muhtaç hale gelecek ve ihtiyaçları temin edilmediği takdirde de İslam Cumhuriyetine muhalif hale geleceklerdi. İslam Cumhuriyeti ve peygamberimizin davası için şehit vermelerine rağmen sahiplenilmemeleri halinde güven kaybının onları muhalif pozisyona iteceği çok açıktı. Diğer taraftan şehitlerin Medine ekonomisindeki yerleri doldurulamayacak olursa, Medine ekonomisi daralacak ve bu nedenle İslam Cumhuriyetinin şehit ailelerine yardım yapması mümkün olmayacaktı. Uhud savaşına hazırlık sırasında müminlerin bazılarının diğer ailelerden aldıkları borçların ödenmesi de önemli sorunlardandı. Zira alacaklı olanlar borçlulara borçlarını ödemeleri hususunda baskı yapacaklardı. Özellikle borçlu olan şehit aileleri ve gaziler borçlarını normal vadesinde ödeyemeyeceklerdi. Alacaklılar ise borcun vadesini uzatacak ve faiz miktarını artırma yoluna gideceklerdi. Bu durum şehit ve gazi ailelerinde büyük baskı ve infial oluşturacaktı. Onlar hem can vermişlerdi hem de ağır bir borç yükü altına girmişlerdi. Bu sorunun halledilmemesi halinde borçlu aileler üzerindeki borç baskısı onların Hz. Peygamber’den soğumalarına ve O’na başkaldırmaya kadar gidecek muhalif olmaya yöneltecekti. Okçuların emre itaatsizliği nedeniyle savaş tam kazanılacakken savaştan yenilgi ile çıkılmış olması dolayısıyla kusurlu müminlere karşı büyük bir öfke vardı. Yatıştırılmaması halinde bu öfke, mümin aileler arasında kavga ve çekişmelere sebep olacaktı. Toplum içinde muhtemel iç çekişmelere meydan vermemek için öfke kontrolünü sağlayacak gerekli söylemlerin üretilmesi, yine peygamberimizin sorumluluğunda idi. Çözülmesi gereken bu sorunlar, tüm Medinelilerin zihnini meşgul ettiğinden Medine’de herkes patlamak üzere olan bir barut fıçısı haline gelmek üzereydi. Şayet peygamberimiz Medine’nin içine düştüğü bu bunalımdan acil olarak kurtaramayacak olursa Medine’de İslam Cumhuriyeti’nin ayakta kalması mümkün olmayacaktı. Ebu Süfyan da zaten yeterli başarıyı elde ettikten sonra Medine’de bu sıkıntıların yaşanacağını savaş sırasında hesaplamış ve Hz.Muhammed’in@ savaş sonrasında yaşanacak ağır sosyal sorunların altından kalkamayacağını düşünmüştü. Bu nedenle kendisinin peygamberimizi öldürmek için savaşa devam ederek risk almasına gerek olmadığına karar vererek Uhud’u terk etmişti. Hz.Muhammed’in@ işi gerçekten çok zordu. Ancak Rabbinin yol göstericiliği sayesinde O’nun bu sorunların üstesinden geleceğine olan inancı tamdı. [1] ) Ebû Bürde b. Niyat, Useyd b. Hudayr'ı; Ebû Zâ'ne ise Ebû Bür-de b. Niyat'ı; Cebbar b. Sahr, Hubab b. Münzir'i yanlışlıkla yaralarken; Utbe b. Mes'ud ise Huseyl b. Cabir'i yine aynı şekilde yanlışlıkla öldürdü. 17.13. Cenab-ı Hakk’ın Uhud Savaşı Üzerine Müminlere Yaptığı İkazlar Savaş sonrası münafıkların ve Yahudilerin menfi propagandaları ile meydana gelen siyasi çalkantı yönetilemez ve sorunlara ivedilikle çözüm üretilmez ise Ebu Süfyan’ın beklentisinin gerçekleşmesi an meselesiydi. Medinelilere tekrar güven verilmeli, onların öfkeleri, sıkıntıları giderilmeli ve sorunları da çözülmeliydi. Bu hususlarda Cenab-ı Hak elçisini yalnız bırakmadı. Uhud savaşında yaşanan olayların bir özetini içeren ayetlerini inzal ederken Medinelilerin işledikleri kusurları ve yanlış düşünceleri dile getirdi. Söz konusu kusurlar ve yanlış düşünceler üzerinden müminler hem eğitildi hem de krizin aşılması için yollar gösterildi. Böylece “Bir musibet bin nasihatten evladır” düsturunca Uhud savaşı müminler açısından hezimet gibi gözükse de Cenab-ı Hakk’ın müminleri eğitmesi ile edinilen kazanımlara ve zafere dönüştü; 17.13.1-Allah Elçisinin Yenilgiden Sorumlu Tutulamayacağı Cenab-ı Hak ilk önce Abdullah bin Ubey’in ve münafık ileri gelenlerin Peygamberimizi yıpratmaya yönelik tezviratlarına O’nun bu konuda hiçbir kusurunun olmadığı şeklinde cevap verdi. Elçisinin görevini layıkıyla yaptığını, provokatörlerin orduyu zayıflatmak, bölmek ve dağıtmak için ellerinden geleni yaptığı sırada elçisinin onlara moral ve cesaret aşıladığını bildirdi. Ayrıca kendisinin de savaşta gerekli desteği verdiğini belirtti. Hem de beş bin melekle bu yardımı sağladığını söyledi. Savaşın daha başlarında koca bir orduyu bozguna uğratmanın yardımın en büyük nişanesi olduğunu ifade etti. Fakat daha sonrasında müminlerin nefislerinin arzularına gem vurup sabredecekleri yerde ganimet sevdasına düşerek elçisinin emirlerini dinlememesi nedeniyle melekleriyle yapılan yardımını geri çektiğine işaret etti. 121-127- Hani sen, müminleri savaş meydanına götürüp mevzilerine yerleştirmek üzere sabah erkenden ehlinden ayrılmıştın. Allah, her şeyi işiten ve her şeyi bilendir. İşte o zaman içinizden iki topluluk, paniğe kapılıp neredeyse geri dönmek üzereydi. Hâlbuki Allah kendilerinin yardımcısıydı / velisiydi. Müminler sadece Allah'a tevekkül etmeli! Andolsun sizler güçsüz iken, Allah size Bedir'de yardım etmişti. Öyleyse Allah’tan sakının ki şükredenlerden olasınız. Hani sen müminlere, “Rabbinizin, indirilecek üç bin melekle size yardım etmesi size yetmez mi?” demiştin. Eğer sabreder ve takvalı davranacak / emirlere itaat edecek olursanız, düşman ansızın üzerinize saldırdığında, Rabbiniz eğitilmiş beş bin melekle size yardım edecektir. Allah, bu yardımı sırf size bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. İnkâr edenlerin bir kısmının kökünü kesmek yahut perişan olarak geri dönecek şekilde bozguna uğratmak için gerekli yardım sadece aziz ve hâkim Allah katındandır. (Al-i İmran Suresi 121-127) Savaşın sonucunda yaşanan hezimet nedeniyle Elçisinin asla suçlanamayacağını, O’nun üzerine düşeni yaptığını bildirdi. Orduyu bölerek, savaşa katılmayarak, ganimet peşinde koşarak, emirlere itaatsizlik yapıp savaş disiplinini bozarak zalimlik yapanların böyle bir azapla / hezimetle karşılaşmasının ilahi bir düstur olduğunu belirtti. Ancak işlenen kusurlara tevbe edip, ders alındığında müminlerin bağışlanacağının da ilahi bir kural olduğunu ifade etti. Ama tevbe etmeyecek olurlarsa bu azabın / hezimetin daha ağır sonuçları ile cezalandırılacağını da söyledi. Bu nedenle zulüm yapan bütün Medinelilerin zalimliklerinden derhal vazgeçmesi gerektiği belirtti. Yeryüzünde ve gökyüzünde her şeyin Allah’a ait olduğu ve her şeyin O’nun kanunlarına göre cereyan ettiğini, bu nedenle savaşın neticesinin de O’nun kanunlarına uygun olarak sonuçlandığını bildirdi. Yani “zalimce hareketlerinize karşı ne bekliyordunuz?” şeklinde bozgunun esas müsebbibinin elçisi değil kendileri olduğu tespiti yapılmış oldu. 128-129- Bu işte senin yapacağın hiçbir şey yoktur. / Bu işte senin bir sorumluluğun yok. Allah onların tevbesini ya kabul eder yahut onlara azap eder. Zira onlar (işledikleri kusurlar nedeniyle) gerçekten zalim olmuşlardır. Göklerde olan şeyler ve yeryüzünde olan şeyler Allah'ındır. O, dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Ve Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir. (Al-i İmran Suresi 128-129) 17.13.2-Yaraların Sarılması ve Sorunlara Çözüm Getirilmesi Peygamberimiz Uhud savaşında yaralananlara acilen müdahale edilmesi talimatını vermekle kalmadı bizzat kendisi bu gazileri sık sık ziyaret edip onlara moral verdi. Ailelerinin dertlerini sıkıntılarını dinledi ve onları da teskin etmeye çalıştı. Şehit ailelerini de ziyaret edip onlara sahip çıkılacağını bildirdiği gibi ihtiyaçlarının karşılanması, sıkıntı ve endişelerinin giderilmesi için her türlü tedbirin alınacağını söyledi. Onların geçim ve gelecek endişesi taşımaması için gereken önlemlerin alınacağını bildirdi. Şehit ailelerinin ve gazilerin savaştan sonra en büyük sıkıntıları, savaşa hazırlık sırasında aldıkları ya da daha önceden aldıkları borçları ödeme güçlüğü çekeceklerinden faiz yüküyle karşı karşıya kalacakları idi. Öncelikle bu sıkıntının giderilmesi gerekiyordu. Cenab-ı Hak inzal ettiği ayetlerle bu sıkıntıyı ivedi olarak ortadan kaldırıp borçluları rahatlattı. Onların aldıkları borçlarına faiz işletilmesini yasakladı. Faizi yasakladığı gibi takvalı kullarının bollukta ve darlık infak etmesi gerektiğini bildirerek bir yardım kampanyası başlattı. Müminleri savaşın kaybedilme nedeni olan ganimet peşinde koşma hatasını telafi için Allah’ın emirlerine uyup / takvalı olup mallarından ihtiyaç sahiplerine dağıtmaları gerektiğini bildirdi. Kusurlarının bağışlanması için infakta bulunmalarını istedi. Onları cennete ve cennet gibi bir yaşama çağırdı. Ancak bunun insanı hezimet ve azaba götüren mal hırsıyla değil tam tersine mallardan infak ederek gerçekleşebileceğini bildirdi. Böylece şehit ailelerinin ve gazilerin en büyük sıkıntıları olan borçlarının kısmi ya da tamamen silinmesi teşvik edildi. Bozgun nedeniyle insanlar birbirlerini suçluyorlardı. Gazi ve şehit yakınları çektikleri acı ve bunalımın bir müsebbibini arıyorlar ve savaşta kusurlu müminlere ateş püskürüyorlardı. Cenab-ı Hak insanların birbirlerini suçlamayı bırakmalarını, hata yapanları affetmelerini ve onlara karşı duydukları öfkelerini yutmalarını istedi. Kendilerinin bağışlanmaları ve yine cenneti arzuluyorlarsa ona kavuşmaları için bunu yapmaları gerektiğini onlara bildirdi. Böylece savaşta en büyük zarar gören şehit ve gazi yakınlarının da kusurlu diğer müminleri suçlamalarının önüne geçilerek sosyal barış tesis edilmeye çalışıldı. Cenab-ı Hak, bozguna neden olan hatalıların da tevbe edip bağışlanma dilemelerini ve bu amaçla infak etmelerini ya da alacaklarından vazgeçmelerin istedi. Cenab-ı Hak, inzal ettiği ayetlerle toplumda barış, kardeşlik, huzur ve sükûnun sağlanması ve savaşın açtığı toplumsal yaraların sarılması için bütün herkesin fedakârlık yapması gerektiğini bildirdi. Bozgunun yarattığı sorunları aşmak için hep birlikte üstün bir gayret ve çabanın içerisinde olunması gerektiğine işaret etti. Toplumsal birliği ve beraberliği muhafaza etmenin şart olduğunu müminlere öğretti. Sorunları halletmek, acıları dindirmek, yaraları sarmak için gayret gösterenlerin ve fedakârlık yapanların mükâfatının kendilerinin bağışlaması ve Cennetle ödüllendirmesi olacağı müjdesini verdi. 130-136- Ey iman edenler! Kat kat artırılmış olarak faiz yemeyin. Allah’ın yasalarına uymakta hassasiyet gösterin ki felâha / kurtuluşa / mutluluğa eresiniz. İnkârcılar için hazırlanmış olan ateşten de sakının. Şimdi Allah’a ve Resulüne itaat edin ki kusurlarınız bağışlansın. Rabbinizin kusurlarınızı affetmesi ve Allah’ın emirlerine uymakta hassasiyet gösterenler için hazırlanmış, genişliği gökler ve yer kadar olan cennete kavuşmak için birbirinizle yarışın. Allah’ın emirlerine uymakta hassasiyet gösterenler; / muttakiler; bollukta ve darlıkta infak ederler, öfkelerini yenerler, insanların kusurlarını bağışlarlar, utanç verici bir iş işledikleri ya da kendi nefisleri aleyhine bir kötülük ettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı affedilmeyi dilerler. Zaten Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir? Onlar yaptıkları (bu kötü şeylerde) bile bile ısrar etmezler. Elbette Allah, iyilik yapanları / Muhsinleri sever. İşte bunları yapanları Rab’leri bağışlayacak ve içinde ebedî kalacakları, altından ırmaklar akan cennetleri ödül olarak verecektir. Çalışıp çabalayanların ödülü ne güzeldir! (Al-i İmran Suresi 130-136) 17.13.3-Müminlerin Kendilerini Toparlamaları Çağrısı Uhud bozgunu gibi benzer olayların tarihte çok cereyan ettiğini ama Allah’a güvenerek O’nun rehberliğinde hareket edenlerin eninde sonunda mutlaka galip geldikleri ve inkârcıların hep kaybedenler oldukları belirtilir. Medinelilere şöyle seslenilir; “Bu tarihsel gerçeği dikkate alarak asla gevşemeyin, cesaretinizi yitirmeyin, toparlanın ve başınıza gelen bu felakete üzülmeyin! Eğer Allah’a itimat ediyorsanız bu mücadelenin sonunda mutlaka siz galip geleceksiniz.” 137-139- Sizden önce de benzer olaylar / sünnetler gelip geçti. Yeryüzünde gezin dolaşın da inkârcıların sonunun nasıl olduğunu görün. Tarih boyunca meydana gelen bu olaylar / sünnetler, insanlar için apaçık bir ders ve Allah’ın emirlerine uymada hassasiyet gösteren muttakiler için bir yol gösterme ve bir öğüttür. Öyleyse gevşemeyin / cesaretinizi yitirmeyin, üzülmeyin! Eğer inananlar / güvenenler iseniz, (mutlaka) üstün gelecek / galip gelecek olan sizlersiniz. (Al-i İmran Suresi 137-139) 17.13.4-Müşrikler Kadar da mı Değilsiniz? Bedir’de Mekkelilerin yenildikten sonra onların tekrar toparlanıp bir yıl sonra Uhud’da hep birlikte müminlerin üzerine geldikleri hatırlatılır. Onların bu yenilgiden sonra gevşemeyip tekrar toparlanmaları ve galip gelmelerine dikkat çekilerek müminlere şu ikazlar yapılır; “Size ne oluyor da bir yenilgi alınca hemen yılgınlığa düşüyorsunuz? Peygamberi sorgulamaya kalkıyorsunuz? Peygamber aleyhine yapılan tezviratlara aldanıyorsunuz? İnandığınız değerler ve seçtiğiniz yol hakkında tereddüte düşüyorsunuz?” Hâlbuki Cenab-ı Hak böyle sıkıntılı günleri insanlar arasında döndürüp dolaştırır ki; insanlar bu zor günlerde imtihana tabi tutularak arındırılır. Samimi olanlarla münafıklar birbirinden ayrıştırılır ve böylece ilahi öğretiye / yasalara karşı davrananlar / inkârcılar yok edilir. Zor zamanlarda hakkın yanında yer alanlar / hakkın şahitleri ortaya çıkarılır. İyi günlerde Hakkın ve haklının yanında yer almasına rağmen zor zamanlarda sıvışıp kaçanlarda ortaya çıkarılır. 140-141- Eğer siz (şimdi Uhud’da) bir yara aldıysanız, o kavme de (Bedir’de) benzeri bir yara dokunmuştu. İşte biz böyle günleri insanlar arasında döndürüp duruyoruz. Böylece Allah, sizden iman edenleri seçip ayırıyor, aranızdan hakikate şahitlik edenleri ortaya çıkartıyor, iman edenleri arındırıyor, inkârcıları da mahvediyor. Allah zalimleri sevmez. (Al-i İmran Suresi 140-141) 17.13.5-Cenneti hak etmenin kolay olmadığı Dünyada cennet gibi bir yaşama kavuşmanın ve ahirette ise cennete girmenin bedelinin ağır olduğu vurgulanır. Bunu hak etmek için çalışıp çabalamak, her türlü fedakârlığa katlanmak, savaşmak, mücadele etmek ve karşılaşılacak zorluklara göğüs germek gerektiği belirtilir. Mücadele ve savaş sırasında bazen alınan bu tür yenilgilerin, sahtekâr ve üçkâğıtçı insanların samimi şahsiyetlerden ayırt edilmesi için iyi bir test aracı olduğu bildirilir. 142- Yoksa siz, Allah içinizden çalışıp çabalayanları / cihat edenleri / savaşanları ve sabredenleri / direnenleri ortaya çıkarıp ayırmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? (Al-i İmran Suresi 142) 17.13.6-Şehadeti Ne Zannediyordunuz? Uhud Savaşı öncesi müminlerin şehadeti arzulamaları ve bu nedenle savaşın meydan savaşı olarak tercih edilmesine vurgu yapılır. Ölümle karşılaşmadan önce onu çok arzulayan genç müminlerin savaş sırasında ölümle yüz yüze gelince Hz.Muhammed’in@ merkeze doğru gelmeleri çağrısını bile duymayıp canını kurtarmak için dağa doğru kaçmaları eleştirilir. Bu eleştiri ile kahramanlığın öyle kolay olmadığına işaret edilir. 143- Andolsun ki siz ölümle karşılaşmadan önce onu arzuluyordunuz. İşte bakıp duruyorken onu gerçekten gördünüz. (Al-i İmran Suresi 143) 17.13.7-Müminlerin Peygamber Algısının Sorgulanması Uhud Savaşında yaşanan bozgun sırasında Hz.Muhammed’in@ öldürüldüğüne ilişkin yanlış haber savaş meydanında yankılanınca bazı müminler “artık her şey bitti, madem o öldü o halde benim yaşamamın anlamı kalmadı” deyip düşman saflarına ölümüne saldırmış ve şehit oluncaya kadar çarpışmıştı. Bazı müminler ise yanlış bir peygamber algısına sahip olduğu için “o savaşı kaybetti ve öldürüldüyse o zaman nasıl peygamber olabilir? Rabbi onun ölümüne nasıl müsaade edebilir? Eğer o peygamber olsaydı Rabbimiz ona mutlaka yardım eder ve onu muzaffer kılardı ve asla öldürülmezdi” diye düşünmeye başlamışlardı. Cenab-ı Hak, müminlerin bu şekildeki yanlış peygamber algısını düzeltmek ve asıl yaşatılması gerekenin O’nun getirdiği ideoloji / dünya görüşü / mesaj olduğunu bildirdi. Onları şöyle uyardı; “Peygamber tanrı değil, O sadece mesajları ileten bir elçidir. İnsanların arasından Allah tarafından seçilip elçi olarak görevlendirilmiştir. Hz.Muhammed’in elçilik görevi gereği Allah ile özel bir irtibatının bulunması, O'nun hiçbir zaman sıkıntıya, zorluğa, acıya, üzüntüye uğramayacağı, ölmeyeceği ya da öldürülmeyeceği anlamına gelmez. Çünkü o diğer insanlar gibi bir kuldur. O’nun Allah’ın elçisi olması O’nu insanüstü bir varlık kılmaz. Bu nedenle O, bir şey yemezse acıkır, açlıktan zayıf düşer, düştüğü zaman yaralanır, taş çarpınca yüzü parçalanır, dişi kırılır, çukura düşer, gücü kaybolur, yere yığılıp kalır vb.…O ölümlüdür ve öldürülebilir de. Savaşta verilen yardım ve destekler ancak Allah’ın yardımıyladır ve Allah istediği için gelir. Dolayısıyla siz O’nun insani özelliklerine bakarak harekete edin. Tabii olarak cereyan eden olaylar ilahi yasalar çerçevesinde gerçekleşen olaylardan başka bir şey değildir. Sizler O’nun getirdiği ideolojiye / dine / dünya görüşüne bakın. Siz o ideoloji / dünya görüşünde bir yanlışlık görmüyorsanız neden çizginizi O’nun yaşamasına ya da ölmesine bağlıyorsunuz? Hâlbuki bundan sonra ki yaşamınızda O aranızda olmayabilir. Hatta O düşmanları tarafından öldürülebilir de. Bu durum O’nun getirdiği dünya görüşünün yanlış olduğunu göstermez. Bu nedenle O ölse de öldürülse de siz O’nun yolunun izleyicileri olmaya devam etmelisiniz. O’nun yolunu, O’nun hedefini gerçekleştirmelisiniz. O’nun size getirdiği ideolojiyi / dünya görüşünü / ilkeleri şahıslara bağlamayın ki şahıslar ölünce ilkelerde ölmesin. Şayet peygamberin ölümüyle bu dünya görüşünü / ilkeleri bırakacak olursanız zararlı çıkacak olan yine sizler olacaksınız. Allah’ın size gönderdiği bu ideolojiyi / dini / ilkeleri elçinin ölümü ile bırakacak olursanız Allah’a hiçbir zarar veremezsiniz. Ama Allah’ın ideolojisine / dinine / ilkelerine bağlanırsanız Allah sizi mükâfatlandıracaktır.” 144- Muhammed, elçiden başka bir şey değildir. O'ndan önce de elçiler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz? Her kim geri dönerse, bilsin ki Allah'a hiçbir şekilde zarar veremez. Allah, şükredenleri ödüllendirecektir. (Al-i İmran Suresi 144) 17.13.8-Ecelin Allah’ın Yasaları Gereği Tecelli Edeceği Hiç kimsenin Allah’ın izni ve bilgisi olmadan can veremeyeceği ve ecelin belirlenmiş / takdir edilmiş bir yazgı olduğu belirtilir. Böylece Uhud savaşında verilen şehitlerin ölüm yazıları Allah tarafından belirlenmiş bir yazgı gereği olduğu vurgulanır. Allah insanın ölümünü hem biyolojik hem de sosyolojik olarak belirli yasalara bağlamış olup bu yasalar tecelli ettiğinde ölümün gerçekleşeceği bildirilir. Uhud savaşında müminlerin ganimet sevdasıyla dünya sevabını (dünyanın sefil nimetini) arzulamaları nedeniyle hezimeti tattıkları ve bu arzuya kapılanlara rezil olmayı / hezimeti verdiklerine dikkat çekilir. Diğer taraftan ahiret sevabını (şerefli ve güzel nimeti) arzulayanlara ise şerefli bir şehadet ile ahiret nimetlerini verdiklerine işaret edilir. Böylece Uhud şehitlerinin savaş öncesi şehadet talepleriyle ahiret nimetini arzulamalarına dikkat çekilerek onlara ödüllerinin verileceği bildirilir. 145- Allah'ın izni / bilgisi olmadan hiç kimsenin ölmesi olamaz. Ölüm süresi (ecel) tayin edilmiş bir yazıdır. Kim dünya nimetlerini dilerse, onu kendisine veririz. Kim de ahiret nimetlerini isterse ona da onu veririz. Biz, şükredenleri ödüllendireceğiz. (Al-i İmran Suresi 145) 17.13.9-En Kötü Durumlarda Bile Cesaretin ve Umudun Yitirilmemesi Geçmişteki peygamberlerin yanında mücadele veren Allah erleri de çeşitli musibetler, bozgunlar ve yenilgiler yaşamışlardı. Ancak o erler gevşemediler, zaafa düşmediler ve boyun eğmeden direnişlerine devam ettikleri vurgusu ile Medineli müminlerin Uhud bozgunu nedeniyle düştükleri zaaf ve cesaretsizlikleri ayıplandı. Geçmişten verilen örnekleme ile müminler yüreklendirilerek yılmadan sabır ve sebatla yola devam etmeleri gerektiği bildirildi. Zorlukların, musibet ve mağlubiyetlerin mücadelelerin doğasında olduğu ve bu işin kolay olmadığına vurgu yapıldı. Zorlukların aşılması için yine geçmişteki Allah erlerinin metodunu takip etmeleri tavsiye edildi. Bunun için işledikleri kusurların affedilmesini dilemeleri, hatalarını telafi etmeleri, Cenab-ı Hak’tan yardım talep etmeleri ve elçinin etrafında kenetlenmeleri gerektiği bildirildi. Böyle yaptıkları takdirde Cenab-ı Hakk’ın onlara bu dünyada tekrar zafer vereceği ahirette de güzel mükafatlar vereceği müjdelendi. 146-148- Nice peygamberler de vardı ki, kendileriyle beraber birçok Allah erleri savaştılar; Allah yolunda kendilerine isabet eden musibetlerden dolayı gevşemediler, yılmadılar ve boyun eğmediler. Allah, direnenleri / sabredenleri sever. Böyle durumlarda onlar sadece şunu söylediler; “Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve işlerimizdeki kusurlarımızı / taşkınlıklarımızı affet ve ayaklarımızı sağlam tut, inkârcı topluluğa karşı bizi muzaffer kıl!” Allah da onlara dünyada mükafatlarını verdi, ahirette de mükafatların en güzelini verdi. Allah, Muhsinleri / işlerini iyi yapanları sever. (Al-i İmran Suresi 146-148) 17.13.10-Provakasyonlara Gelip Sakın Birlik ve Beraberliğinizi Bozmayın! Cenab-ı Hak, müminlere elçisinin sancağı altında mücadele etmeleri konusunda uyarılarını şöyle yaptı; “Yahudilere ve münafıkların ayartmalarına uyarsanız onlar sizi gerisin geri eski halinize döndürürler. O takdirde de kaybeden siz olursunuz. Elçiyi mücadelesinde yalnız bırakırsanız asla kurtuluş bulamazsınız. Eskiden olduğu gibi birbirinizi yiyecek ve telef olup gideceksiniz. Sizin bu aşamadan sonra tek kurtuluş yolunuz Hz.Muhammed’e sarılmanızdır. Yegâne dostunuz Allah’tır. Tek yöneticiniz var sizin, O da Allah’tır. Şayet Hz.Muhammed’i terk etmeyip ona olan desteğiniz devam ederse tıpkı Uhud savaşının başında saldığımız korku gibi düşmanlarınızın kalbine müthiş bir korku salacağız. Hatırlarsanız savaşın başında onların kalbine saldığımız korku nedeniyle onlar sizden dört kattan daha fazla olmalarına rağmen müthiş bir bozgun yaşamışlardı. Siz onları biçiyordunuz ve önünüze katmış kovalıyordunuz. İşte böyle bir korkuyu onlara tekrar yaşatacağız. Fakat siz elçinin emrini dinlemeyip okçular tepesini terk edince ve ganimet peşinde koşmayın emrine ([1] ) rağmen yine savaşı bırakıp ganimet toplamaya başlayınca zafer de birden elinizden gitti. Yani sizin bozgun yaşamanızın sebebi, Allah’ın ve elçisinin emri dışına çıkmanız ve böylece savaş disiplininizi kaybetmenizdir. Yaşadığınız o bozgundan sonra tamamen yok olmaktan kurtulduysanız bu da Allah’ın sizi bağışlaması, yaptığınız hataya rağmen sizi affetmesi ve korumasından başka bir şey değildir. Şimdi de aynı pozisyonu yaşıyorsunuz. Sizi deniyoruz. Tam bir kırılma anındasınız. Şayet bu yaşadıklarınızdan ders alır da elçimizin bayrağı altında toplanıp mücadelenize devam ederseniz Allah onların kalbine müthiş bir korku verecektir. Onlar sizin bu birliğiniz ve beraberliğinizden korktukları kadar hiçbir şeyden korkmazlar. Onların bekledikleri sizin birbirinize düşmenizdir. Onların (özelde Ebu Süfyan’ın) beklentilerini boşa çıkarırsanız, onların bütün planları, öngörüleri, teamülleri vb. her şeyleri altüst olacaktır.” 149-152- Ey iman edenler! Eğer siz şu inkarcılara (Yahudi ve münafıklara) uyarsanız, sizi topuklarınız üstünde gerisin geriye çevirirler de büsbütün hüsrana uğrayanlardan olursunuz. Oysa Allah, sizin Mevla’nızdır. / yardımcınızdır / koruyanınızdır. O, yardım edenlerin en hayırlısıdır. Hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri Allah’a ortak koşmalarından dolayı inkâr edenlerin kalplerine korku salacağız. Onların varacakları yer ateştir. Zalimlerin varacağı yer ne kötüdür! Andolsun Allah size verdiği sözünü tuttu. Siz, Allah'ın izniyle düşmanlarınızı kırıp geçiriyordunuz. Fakat Allah size arzuladığınız zaferi gösterdikten sonra gevşediniz / savaş disiplinini bozdunuz, peygamberin emri / talimatı hakkında çekiştiniz ve itaatsizlik ettiniz. Aranızdan bir kısmınız dünyayı / ganimeti istiyordu, kiminiz de ahireti / şehadeti istiyordu. Sonra Allah sizi, denemek / sınamak için işi tersine çevirdi / sizi bozguna uğrattı. (Fakat yine de) sizi onların elinden kurtardı. / sizi bağışladı. Allah müminlere karşı çok lütufkardır. ( Al-i İmran 149-152) 17.13.11-Savaştan Kaçanların Utançları ve Üzüntüleri Peygamberimizin etrafındaki çok küçük bir grubun destansı direnişi ile Hz.Muhammed’in@ korunduğu ama diğerlerinin kaçtığı anlatıldı. Uhud dağına sığınıldıktan sonra kaçanların o zaman ki utanç verici bu davranışlarından nasıl mahcup oldukları ve nasıl kederlendiklerine vurgu yapıldı. Onların bu utanç verici davranışlarından duydukları mahcubiyetten dolayı yaşadıkları üzüntünün kaçırdıkları galibiyet üzüntüsü ile yaşadıkları bozgun üzüntüsünden kat be kat fazla olduğuna işaret edildi. Onların yaşadıkları bu mahcubiyet ve kederden sonra Hz.Muhammed’in@ onları dağda yeniden teşkilatlandırması, onlara yeni bir ruh vermesi ve kendilerine güven kazandırması sonucunda Mekke ordusunun saldırmaya bir daha cesaret edememesi ve böylece bozgunun daha fazla zayiat vermeden atlatıldığı hatırlatıldı. Böylece Hz.Muhammed’in@ etrafında kenetlenmenin verdiği güç ve güvene vurgu yapılarak savaş sonrası yaşanmakta olan siyasi ve sosyal krizi atlatmak için aynı ruhla yine Hz.Muhammed’in@ etrafında kenetlenmek gerektiğine vurgu yapıldı. 153-Hani peygamber arkanızdan geri çağırmasına rağmen siz hiç kimseye dönüp bakmaksızın dağa doğru tırmanarak kaçıyordunuz. (Daha sonra bu utanç verici davranışınızdan dolayı) Allah size keder üstüne keder verdi ki elinizden kaçan galibiyete ve başınıza gelen hezimete bile üzülmediniz. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. (Al-i İmran Suresi 153) 154- Sonra Allah, bu kederin ardından üzerinize bir güven, sizden bir grubu örtüp bürüyen bir uyku indirdi. ………(Al-i İmran Suresi 154…..) 17.13.12- Kalbinde Hz.Muhammed’e@ Güvensizlik / İtimatsızlık Taşıyanların Açığa Çıkarılması Uhud bozgununu müteakiben Uhud dağına sığınıldığı sırada bir kısım müminlerin hala cahiliye anlayışı ile bu işten sıyrılmaya, sorumluluğu başkasının üzerine atmaya yönelik sözler sarf etmesine değinildi. Bu kişilerin meydan savaşı yapmak yerine kendilerinin de taraftar oldukları Medine’de kalıp savunma savaşı yapılsaydı bu hezimetin yaşanmayacağını söylemelerinin kendi hatasını görmeyip suçu başkasına atma hastalığından başka bir şey olmadığı belirtildi. Onlara bu işin savaş olduğu, evcilik oynanmadığı hatırlatılarak onlara “Medine savunulsaydı sanki hiç kimse ölmeyecek miydi? Ölecek olanlar mutlaka yine ölecekti.” diye karşılık verildi. Aslında bu olay ile müminlerin içerisinde bulunan fakat hala içlerinde Hz.Muhammed’e@ ve izlediği politikaya karşı bir güvensizlik / itimatsızlık / iman eksikliği bulunan kimselerin açığa çıktığı belirtildi. Onların bu güvensizlikleri / iman eksikliği pratik hayatta karşılaşılan bu sıkıntılar ile açığa çıkarılmasının nedeninin ise Allah’ın onların kalplerini temizlemek için fırsat yaratmış olması olarak belirtildi. 154-……. Canlarının kıymetini bilen bir grup da vardı ki; Allah'a karşı cahiliyet anlayışıyla haksız bir düşünceye kapıldılar. Onlar, “Bu işte bizim bir karar yetkimiz var mıydı? / Başımıza gelen bu olayda bizim bir sorumluluğumuz yok!” diyorlardı. De ki: “Evet! Bu işte bütün yetki ve karar Allah'a aittir.” Aslında onlar, sana söyleyemedikleri şeyleri içlerinde saklıyorlardı. Onlar, “Şayet bu işte bizim karar yetkimiz olsaydı burada öldürülmezdik” diyorlardı. De ki: “Eğer siz evlerinizde olsaydınız bile üzerlerine öldürülme yazılmış olanlar ölüp yatacakları mezarlara yine gideceklerdi. Allah bunu göğüslerinizde sakladığınızı ortaya çıkarmak ve kalplerinizde olanı temizlemek için yaptı.” Allah, göğüslerin özünü çok iyi bilendir. (Al-i İmran …154) 17.13.13-Düşmanın Hatayı Affetmediği Ama Allah’ın Affediciliği Savaşta görevlerini terk ederek büyük kusur işleyenlerin işledikleri kusuru düşmanın (şeytanın) asla affetmediği ancak “Allah’ın müminlerin işledikleri bu kusurlara rağmen onları affettiği” bildirildi. Cenab-ı Hakk’ın affına dair bu mesaj ile; “Savaş sonu yaşanmakta olan siyasi, sosyal ve ekonomik krizleri atlatmada aynı hatayı yapmamaları ve tevhidi bozmamaları gerektiğini aksi takdirde düşmanın (şeytanın, müşriklerin ve münafıkların) pusuda beklediğine ve Hz.Muhammed’i terk etme hatasına düştükleri takdirde sonlarının perişanlık olacağına” işaret edildi. 155- İki ordunun savaş alanında karşılaştığı gün kaçanlara gelince; Şeytan, onları kendi işledikleri kusurlar nedeniyle tökezletti. Ama yine de Allah onları affetti. Doğrusu Allah çok affedicidir, halimdir. (Al-i İmran Suresi 155) 17.13.14-Müfsidlerin Aldatmalarına Kanmayın! Savaşa katılmayıp arkadan iş çeviren ve bozgundan sonra sürekli provokatif propaganda yapan inkârcı münafıklar gibi olmamaları konusunda müminler uyarıldı. Onların ayartmalarına kanarak onların safına katılmamaları konusunda ikaz edildiler. Müminlere; “Allah yolunda öldürülenleri / şehit olanları sanki pisipisine gitmiş gibi görmeyin. Şehit olan müminler savaşa katılmayan münafıkların safında olsalardı öldürülmeyeceklerdi ve bugün yaşıyor olacaklardı gibi gerçek dışı düşüncelere kapılmayın. Allah yolunda öldürülenler için O’nun bağışlaması ve vereceği nimetler savaş ganimetlerinden çok daha değerlidir. Sanki sonunda herkes ölmeyecek mi? İster ecelleriyle ölsünler ister savaşta öldürülsünler sonunda herkes Allah’ın huzurunda toplanmayacak mı? O halde hangi ölüm daha şerefli? Bu nedenle Hz.Muhammed’in yanında saf tutun, birlik ve beraberliğinizi korumada çok itina gösterin.” Şeklinde açıklanabilecek uyarılarda bulunuldu. 156-158- Ey iman edenler! Askeri harekata ve savaşa giden kardeşleri için, “Yanımızda olsaydılar ölmezlerdi, öldürülmezlerdi” diyen inkarcılar gibi olmayın. Allah, bu söylemlerini onların kalplerinde bir pişmanlık kılacaktır. Zira Allah yaşatır ve öldürür. Allah yaptıklarınızı çok iyi görmektedir. Andolsun eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz Allah'ın lütfedeceği bağışlanma ve rahmet onların bu dünyada toplayıp yığdıklarından daha hayırlıdır. Andolsun, ölseniz de öldürülseniz de Allah'ın huzurunda toplanacaksınız. (Al-i İmran Suresi 156-158) 17.13.15- Tevhit İçin Affediciliğin ve Yönetişimin / Müşaverenin Önemi Yukarıdaki uyarılar gereği müminler Hz.Muhammed’i yalnız bırakmadılar. Onlar münafıkların ayartmalarına gelmediler ve peygamberimizin etrafında yeniden kenetlendiler. Ancak peygamberimiz de yaptıkları hatalarından dolayı onlara sert davranmadı, onları bu hezimetin müsebbibi olmakla suçlayıp dışlamadı. Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği ayetlerle gösterdiği metodu izleyerek hatalarından geri dönmeleri halinde affedileceğini söylerken bile onlara şefkatli ve yumuşak davrandı. Böylece onlar münafıkların peşinden değil tekrar peygamberimizi izlemeyi tercih ettiler. Tüm hatalarına rağmen peygamberimizin onlara yumuşak davranması ve onları affetmesi Allah’ın bir rahmeti idi. Onun kusurlu müminlere bu şekilde davranması onları etrafında tuttu. Aksi takdirde peygamberimiz onlara kaba davransaydı ve affetmeseydi onlar onu terk edeceklerdi. Böylece birlik ve beraberlik dağılacaktı. Yine Cenab-ı Hakk’ın yol göstermesi sayesinde savaşta kusurlu olan müminleri kayıpları olan diğer müminlerin affetmesiyle İslam Cumhuriyetinde birlik ve beraberlik korunmuş oldu. Cenab-ı Hak elçisine devlet başkanı olarak çok önemli bir yol göstericilik daha yaptı ve savaş öncesinde onlarla müşavere ettiği gibi her işinde yine onlarla müşavere etmesini ve müşavereyi asla terk etmemesini emretti. Yapacağı müşavere sırasında samimi müminler hangi fikir etrafında toplanırsa yine onların safında yer almaktan çekinmemesi talimatını verdi. ([2] ) Müşavereden sonra alınan kararın uygulanması için Allah’a sığınarak ve O’na tevekkül ederek çalışıp çabalanmasını emretti. Allah yardım ettikten sonra kimsenin kendilerini tutamayacağını bildirdi. Ama O yardım etmeyecek olursa da yardım edecek kimsenin bulunmayacağını belirtti. 159-160- İşte, sen, Allah'ın rahmeti sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın, onlar etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları affet ve onlar için mağfiret dile. Kamunun / Devlet işlerinde onlarla müşavere / yönetişim yap. Karar verdiğin zamanda, artık Allah’a güven. / tevekkül et. Şüphesiz Allah, kendisine güvenenleri / tevekkül edenleri sever. Allah size yardım ederse, hiç kimse sizi yenemez. Ama sizi yardımsız bırakırsa, o takdirde size kim yardım edebilir? Öyleyse müminler sadece Allah'a güvensinler. / tevekkül etsinler. (Al-i İmran Suresi 159-160) 17.13.16- İhanet Edenlerin Allah’ın Hışmına Uğrayacağı Savaşın kaybedilmesinde münafıkların 300 kişilik askeri güçle İslam Ordusundan ayrılmasının önemli bir rol oynadığı gündemde tartışılmaktaydı. Onların Medine’nin hep birlikte savunulması gerekirken sudan bahanelerle savaşa katılmamaları bir ihanetti. Medine Vesikasına / Anayasasına göre herhangi bir saldırı olduğunda hep birlikte düşmana karşı konulacağı hükmüne rağmen sırf kendi görüşleri kabul edilmedi diye savaşa katılmayan münafıklar, suçlarını bastırmak için Anayasaya esas ihanet edenin peygamberimiz olduğunu iddia ediyorlardı. Bu ahlaksızca iddialarının gerekçesi olarak onun hem meydan savaşına karar vermesi hem de komutan olarak savaşı iyi yönetememesi neticesinde bu kayıpların verildiğini söylüyorlardı. Dahası savaşanların ganimete yönelme sebebinin savaş sonunda yapılacak ganimet paylaşımında onun adil davranmayacağı düşüncesiyle savaşçıların savaş disiplinini bozmasının hezimete neden olduğunu iddia ediyorlardı. Bu söylemleriyle esas ihanet edenin Hz.Muhammed@ olduğunu ima ediyorlardı. Cenab-ı Hak, Hz.Muhammed’in ganimet paylaşımında olsun, savaş stratejisini belirleme noktasında olsun, ihanet etmesinin olacak şey olmadığını belirtti. Böyle bir iddianın çok saçma ve hayret verici bir iddia olduğunu vurguladı. Asıl ihanet eden kimselerin dünyada da ahirette de cezalandırılacağını söyledi. Bu noktada Uhud savaşına katılmayarak verdikleri ahitlerine / sözlerine ihanet eden ve gizli iş çeviren Abdullah bin Ubey ve onun gibi kimselerin Allah’ın hışmına uğrayacağını bildirdi. Medine İslam Cumhuriyeti kurulmadan önce şirk sisteminin yanlış politikalarının kurbanı olmalarına rağmen onları doğru yola iletip arındıran, kitap ve hikmeti öğreten Cenab-ı Hakk’ın ihsan ettiği bu iyiliklere karşı onların ihanet etmelerinin asla kabul edilebilir bir davranış olmayacağını da belirtti. 161-164- Bir peygamberin ihanet etmesi olacak şey değildir! Kim ihanet ederse kıyamet günü apaçık ortaya konulacak hainlik suçuyla birlikte huzura gelecektir. Sonra da herkese kazandığının karşılığı tastamam verilecektir. Kimseye zulüm yapılmayacaktır. Allah'ın rızasına uyan kimse ile Allah’ın hışmına uğrayan ve barınma yeri cehennem olan kimse aynı olabilir mi? Orası ne kötü bir yerdir. Allah nezdinde herkesin yeri derece derecedir. Çünkü Allah, insanların yaptıklarını en iyi görendir. Andolsun ki Allah, müminlere içlerinden, onlara ayetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler. (Al-i İmran Suresi 161-164) [1] ) Not: Bedir savaşından sonra savaş iyice sonuçlanmadan müminlerin ganimet toplamaları eleştirilir ve bu hatayı bir daha tekrarlamamaları konusunda Cenab-ı Hak Enfal Suresi 67 ikaz etmesine rağmen onlar aynı hatayı Uhud’da tekrar yaptılar. [2] ) Not: Müşavere ile birlik ve tevhit muhafaza edilebilir. Aksi takdirde, totaliter bir yönetim sergileyenler etraflarında samimi kimseler yerine yalaka ve yanlışa sevk edecek kimseleri bulacaklardır. Bu nedenle müşavere asla terk edilmemelidir. 17.13.17-Hezimetin Asıl Suçlusunun Münafıklar Olduğu Münafıkların hezimet konusunda yaptıkları provokatif söylemleri aslında bu hezimeti bahane ederek Hz.Muhammedin@ hükümetini devirmeye yönelikti. Onlar bu söylemleri ile O’nu bir anlamda istifa etmeye zorluyorlardı. Cenab-ı Hak, ise onların provokatif söylemlerine karşı hezimetin esas nedeninin onların kendilerinden kaynaklandığını söylemesini elçisine emretti. Bunun gerekçesi olarak da onların savaş öncesi İslam ordusunu bölüp dağıtmak için yaptıkları hile ve desiseler olduğunu bildirdi. Birlikte alınan karar gereğince İslam Cumhuriyeti Meclisi ister Medine’yi savunma kararı alsın, ister meydan savaşı kararı alsın Anayasa gereği bu savaşa herkesin iştirak etmesi gerekirken münafıkların 300 kişilik bir kuvvetle İslam ordusundan ayrılmasının yaşanan hezimette en büyük payı olduğunu söyledi. Savaş öncesindeki bu ayrılışların diğer kabilelerde hayal kırıklığı yaratarak İslam Ordusunun tamamen dağılmasını sağlamaya yönelik münafıkların büyük bir hilesi olduğunu bildirdi. Onların aşağıda zikredilen savaşa iştirak etmeme gerekçelerinin bile sudan sebeplere dayandığı da bildirildi. O gün onlar İslam Ordusundan ayrılmalarının sebeplerini şöyle ifade etmişlerdi; “Bizim Medine’yi savunma fikrimiz kabul edilmediği için biz savaşa iştirak etmiyoruz. Çoluk çocuğun isteklerine itibar edildi. Fakat bizim gibi tecrübeli aklı başında ileri gelenlerin fikrine itibar edilmediği için bizde sizinle beraber olmuyoruz. Demek ki biz savaşmayı bilmiyoruz(!) bizim o kadar savaş tecrübemiz yok ki bizim fikrimiz tercih edilmedi. O halde gidin kendiniz savaşı bilenlerle savaşın!” Onlar aslında yalan söylüyorlardı. Savundukları strateji İslam Cumhuriyeti Meclisinde kabul edilseydi bile yine de savaşmazlardı ve hatta müminleri arkadan vururlardı. Gizledikleri şey işte buydu. Onlar bu gerekçelerinde bile kalplerinde olmayan şeyi ağızlarıyla söyleyip «o kadar savaş tecrübelerine değer verilmeyip kendi görüşleri tercih edilmediği için savaşa gitmedikleri» şeklinde yalan uyduruyorlardı. Onlar bu gerekçeleri ileri sürerken aslında kalpleri inkarcıydı ve inkârcı düşmandan yana olduklarını gizliyorlardı. Onlar müşriklerin safını tutuyorlar ve müminlerin mağlubiyetleri için çalışıyorlardı. Cenab-ı Hak, işte bütün bunları açığa çıkarmak ve onların kötü niyetli ve yalancı olduklarını göstermek için bu hezimeti yaşattığını belirtti. Böylece müminlere yola çıkarken kiminle yola çıkmaları gerektiğini, kime güvenip kime güvenmemelerini gösterdiğini bildirdi. Bu hezimet sonunda yine müminler karlı çıktı. İhanet edenler zararlı çıktılar. Allah herkesin gizlediklerini bildiğini ve onları açığa çıkarmak için hikmetli işler yaptığını göstermektedir. 165-168- Onlara iki katını isabet ettirdiğiniz bir musibet, şimdi kendinize isabet edince, “Bu hezimet nereden?” dediniz, öyle mi? De ki: “Başınıza gelen bu hezimetin sebebi bizzat sizsiniz.” Şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir. İki topluluğun karşılaştığı günde başınıza gelenler Allah’ın izniyledir ve müminlerin sebatını göstermek ve münafıkları da açığa çıkarmak içindir. O gün o münafıklara, “Gelin, Allah yolunda savaşın veya en azından savunma da kalın” denildiğinde onlar, “Biz savaşmayı bilseydik (!)sizinle birlikte gelirdik.” / “Savaştan anlasaydık size katılırdık.” demişlerdi. O gün onlar imandan çok küfre yakındılar. Onlar, kalplerinde olmayan şeyleri ağızlarıyla söylüyorlardı. Allah, gizledikleri şeyleri çok iyi bilir. Onlar öyle kimselerdir ki savaştan geri kalıp evlerinde oturdular ve kardeşleri için; “Eğer bize uysalardı öldürülmezlerdi.” dediler. De ki: “Eğer doğru kimseler iseniz, haydi o zaman kendinizden ölümü uzaklaştırın bakalım!” (Al-i İmran Suresi 165-168) 17.13.18-Şehitler Boşuna Ölmediler Münafıklar Allah yolunda canlarını feda eden şehitlerin boşu boşuna öldüklerini söyleyerek Medinelileri provoke ediyorlardı. Müminlerden de bu provokasyona gelenler vardı. Cenab-ı Hak, müminleri bu konuda uyardı ve Kendi yolunda öldürülenler için “ölüler” dememelerini emretti. Sebebi olarak da onların Kendi katında diri olup yaşamlarını devam ettirdiklerini ve şehit olmayı arzu edenlere şehadet ile kazandıkları muhteşem nimetleri göstermek istediklerinden bahsetti. Böylelikle müminlere “madem Allah şehitlere bu kadar değer veriyor, o halde sizler de onların sevdiklerine değer verin ve onların geride bıraktıkları eş ve çocuklarını aynı şekilde rızıklandırın! Onlara sahip çıkın ve perişan olmasına müsaade etmeyin!” şeklinde mesajlar verdi. Cenab-ı Hakk’ın bu mesajını alan müminler şehitlerin aile ve çocuklarına sahip çıktılar. Onların geçimlerini en iyi şekilde karşıladılar. 169-171- Sakın Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayın. Bilakis onlar hayattadır ve Rableri katında rızıklanmaktadırlar. Allah’ın lütfundan verdiği şeylerle sevinç içerisindedirler. Kendilerine henüz ulaşmamış peşlerinden izini takip edenlere hiçbir korku olmadığını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler. Onlar, Allah’ın nimeti, lütfu ve Allah'ın müminlerin ecrini zayi etmeyeceği müjdesiyle sevinirler. (Al-i İmran 169-171) 17.13.19-Tehdit ve Korkutmalara Boyun Eğmeme Münafık şeytanlar, savaştan sonra Ebu Süfyan’ın bütün gücüyle toplanıp Medine’ye geri döneceği ve müminleri kılıçtan geçireceği şeklindeki haberlerle ortalığa korku salmaya çalıştılar. Savaştan yenik çıkmış, önemli sayıda şehit ve yaralı vermiş bir topluma böyle bir haberi yayarak korku pompalamanın tek amacı vardı; müminler Hz.Muhammed’in etrafından dağılıp gitsin ve İslam Cumhuriyeti yıkılsın. Fakat Hz.Muhammed@ ve müminler ağır yaralı olmalarına rağmen 70 kişilik küçük bir kuvvetle 2975 kişilik koskoca Mekke Ordusunun karşısına çıkmak için toparlanıp Medine’den yola çıktılar. “Allah bize yeter” dediler. Allah’a güvenerek güçlü düşman ordularının karşılarına çıkabilecek bir dirayet gösteren müminler, Hz.Muhammed’in uyguladığı taktik ile Mekke Ordusunu Medine’ye tekrar saldırma fikrinden döndürmeyi başardılar. Böylece bu takipten başarı ile Medine’ye geri dönen müminler münafık şeytanların heveslerini kursaklarında bıraktılar. Cenab-ı Hak bu durumu müteakip ayetlerde anlattıktan sonra münafık şeytanların psikolojik harp taktiklerinin onlardan korkmayarak ve boyun eğmeyerek boşa çıkarılacağını bildirir. 172-175- Yaralandıktan sonra bile Allah ve Elçi'nin çağrısına icabet eden kimselere ve hele onların arasından iyilik yapanlar ve kendilerini koruyanlara / takvalı davrananlara büyük bir mükâfat vardır. Onlar öyle kimselerdir ki; bazı kimseler kendilerine “Düşmanlarınız size karşı toplandılar (geliyorlar), onlardan korkun” dediklerinde, bu onların imanlarını daha da artırdı ve “Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir!” diye cevap verdiler. Sonra da onlar, kendilerine hiçbir zarar dokunmadan Allah'ın nimeti ve lütfuyla geri döndüler. Böylece Allah'ın rızasına uymuş oldular. Allah çok büyük kerem sahibidir. Şeytan ancak kendi adamlarını / kendine yakın olanları korkutur. Onlardan korkmayın, eğer müminseniz Benden korkun. (Al-i İmran Suresi 172-175) 17.13.20-Münafıkların Menfi Propagandalarına Neden Müsaade Ediliyor? Hz.Muhammed@ bir taraftan savaşın toplumda meydana getirdiği yaraları sarmaya çalışıyor diğer taraftan münafıkların toplumu kışkırtıcı menfi propagandalarına cevaplar yetiştirmeye çalışıyordu. Münafıkların haddi aşan söylemelerine karşı canları çok sıkılan bazı müminler, peygamberimizin onların susturulması için etkisiz hale getirilmeleri / cezalandırılmaları talimatını vermesini istiyorlardı. Cenab-ı Hak ise onların bu isteklerine karşı münafıklara neden müsaade edildiğini elçisine bildirdi. Marifetin onları kaba kuvvetle susturmak olmadığı, siyasetle onların yanlışlarının iyice ortaya konularak müminlerin basiretlerinin iyice artırılmasının hedeflendiğine işaret etti. Toplumda nifak içerisinde bulunan çok kimse olduğu ve bunların kalplerinde taşıdıkları hile, tuzak ve yanlış düşüncelerin ancak bu türden imtihanlarla açığa çıkacağını ve böylece iyi ile kötülerin ayrışacağını belirtti. Toplumun arınması ve İslam Cumhuriyetinin sağlam temellere oturması için buna ihtiyaç olduğuna vurgu yaptı. Onları tamamen bertaraf etme vaktinin ne zaman geleceği hususunun ise Allah tarafından tayin edildiğini, müminlere düşenin ise elçiye güvenmeleri ve onun adımlarını takip etmeleri olduğunu bildirdi. Eğer Allah’a ve elçisine güvenilirde emirlerine uymada hassasiyet gösterilecek olurlarsa çok büyük zaferlere imza atılacağını da ilave etti. 176-179- Şu inkârda yarışanlar sakın seni üzmesin. Çünkü onlar, Allah’a (Allah’ın Devletine, sana ve müminlere) hiçbir şekilde zarar veremezler. Allah onların ahirette alacakları bir pay kalmamasını murad ediyor. Onlar için çok büyük bir azap vardır. Şüphesiz ki imanı bırakıp inkârı satın alanlar, Allah’a (Allah’ın Devletine, sana ve müminlere) hiçbir şekilde zarar veremezler. Onlar için çok acıklı bir azap vardır. Şu inkarcılar iyi bilsinler ki Bizim kendilerine mühlet verişimizin kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz onlara sırf günaha iyice batsınlar diye mühlet veriyoruz. Sonra onlara alçaltıcı bir azap vardır. Allah, müminleri şu içinde bulunduğunuz halde bırakacak değildir. Bu haliniz murdar olanı, temiz olandan ayırt edilinceye kadar devam edecektir. Sizin için gayb olan (bu ayırt etmenin) zamanını ise Allah sizlerle paylaşacak değildir. Bu nedenle Allah, uygun gördüğü bir elçi seçer. Siz Allah'a ve Elçisi'ne inanıp güvenin. Şayet inanıp güvenir ve Allah’ın emirlerine uyma konusunda hassasiyet gösterirseniz / takvalı davranırsanız, işte o zaman sizin için çok büyük bir ödül vardır. (Al-i İmran Suresi 176-179) 17.13.21-Yahudilerin Kredi Vermemeleri «Allah Fakirdir, Bizler Zenginiz» Sözleri Savaş sonrası şehitlerin aile efradının ve yaralı gazilerin geçimleri için Hz.Muhammed@ çırpınıyordu. Onların sıkıntı çekmemesi için İslam Cumhuriyetinin hazinesi yeterli gelmeyince Yahudi zenginlerden kredi istedi. Fakat onlar bu durumu Hz.Muhammed’in@ aciz kalması, iktidardan düşmesi ve böylece Medine’yi terk etmesi için bir fırsat olarak değerlendirip istediği krediyi vermediler. Onlar cimrilik edip kredi vermemekle kalmadılar, kendi aralarında “Allah (Allah’ın Devleti) Fakir, bizler Zenginiz” şeklinde Hz.Muhammed’i ve müminleri aşağılayıcı, küçük gören ve alaycı ifadeler kullandılar. Onların kendi aralarında konuştukları bu alaycı ifadeler bir şekilde duyuldu. Bunun üzerine onların bu yaptıklarının bir kenara not edildiği ve bunların karşılığının çok şiddetle verileceği şeklinde tehdit edildiler. 180-182-Allah’ın, fazlından kendilerine verdiği nimetlerde cimrilik edenler, bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Bilakis bu kendileri için şerdir. Cimrilik ettikleri şey, kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’a aittir. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Andolsun ki “Allah (Allah’ın devleti) fakirdir, biz ise zenginiz” diyenlerin sözünü Allah elbette duydu. Onların dediklerini yazacağız, haksız yere peygamberleri öldürmelerini de. Ve bir gün şöyle diyeceğiz; “Tadın bakalım o yangın azabını! Bu, yaptıklarınızın bir cezasıdır. Yoksa Allah, kullarına asla zulmedici değildir.” (Al-i İmran Suresi 180-182) Peygamberimize istediği krediyi verme konusunda cimrilik eden Yahudiler, hiçbir konuda Hz.Muhammed’e yardımcı olmamalarının gerekçesini ise kendi dinlerindeki ilkelere dayandırmaya çalışıyorlardı. Onlar Hz.Muhammed’e@ inanıp ona yardımcı olmaları için onun kendilerine ateşin yiyeceği bir kurban mucizesi getirmesi gerektiğini ileri sürüyorlardı. Bunu da Cenab-ı Hakk’ın kendilerinden ahitle istediğini, bu mucizeyi getirmeyen hiçbir elçiye inanmaları konusunda kendilerinden taahhüt aldığı yalanına dayandırıyorlardı. Böylece onlar kendi halklarından iyi yürekli ve samimi olanlarını kandırdıklarını düşünüyorlardı. Cenab-ı Hak ise onların bu yalanına karşı onlara istedikleri türden belge ve mucizeleri dahi getiren peygamberleri niçin inkâr ettiklerini peygamberimizin sormasını isteyen ayetlerini inzal etti. Böylece onların Hz.Muhammed’i@ reddetmelerinde samimi olmadıklarını yüzlerine vurdu. Onların böyle numaralar yaparak kendilerini kurtaramayacaklarına ve sonunda onların da herkes gibi öleceğine vurgu yaptı. Öldükten sonra Kendi huzurunda yaptıklarının hesabını vermek için toplandıkları zaman ne yapacaklarına işaret etti. 183-185- Onlar; “Ateşin yiyeceği bir kurbanı bize getirmedikçe hiçbir elçiye inanmamayı bize Allah emretti” dediler. De ki: “benden önce size nice elçiler açık belgelerle ve sizin dediğiniz şeyle geldiler, peki, bu iddianızda doğru iseniz, onları niçin öldürdünüz?” Eğer seni şimdi yalanlarsa yalanlasınlar, bil ki senden önce apaçık deliller, hikmetli sayfalar ve aydınlatıcı kitap getiren nice elçileri de yalanlamışlardı. Her nefis, ölümü tadıcıdır. Şüphesiz kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size eksiksiz verilecektir. Kim ateşten uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı ise aldatıcı bir zevklenmeden başka bir şey değildir. (Al-i İmran Suresi 183-185) 17.13.22- Müminlerin imtihan edilecekleri Müminlerin Uhud savaşında olduğu gibi bundan sonra da mallarıyla ve canlarıyla imtihan edilecekleri bildirilir. Ayrıca Yahudi ve inkârcı münafıkların menfi propagandalarına ve incitici sözlerine muhatap olacakları haber verilir. Bu tür sıkıntıların mücadelenin ruhunda var olduğuna işaret edilir. Eğer bu eza ve cefalara sabredip mücadele etmekten geri durmayıp Allah ve Resulünün emirlerini azim ve kararlılıkla uygulayacak olurlarsa imtihanda başarılı olacakları bildirilir. 186- Andolsun ki mallarınız ve canlarınızla imtihan edileceksiniz. Sizden önce kendilerine kitap verilen kimselerden ve müşriklerden birçok incitici sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder / direnirseniz ve Allah'ın emirlerine uymada hassas davranırsanız / takvalı davranırsanız, muhakkak ki işte bunlar azmi gerektiren işlerdendir. (Al-i İmran Suresi 186) 17.13.23- Yahudilerin Antlaşmalarına / Misaklarına İhanetleri Yahudilerin Medine Anayasası / Vesikası / Kitabı ile yaptıkları toplumsal antlaşmada / misakta Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine düşman kuvvetlerle asla ittifaka girmeyecekleri maddesi vardı. Fakat ileri gelen Yahudiler, yaptıkları antlaşmanın bu maddelerini kendi halklarından sakladılar. Halbuki imzalanan antlaşmanın ilgili maddelerini kendi halklarına ilan edeceklerine söz vermişlerdi. Onlar verdikleri sözün aksine davranmakla kalmadılar daha da ileri giderek Ebu Süfyan ile Medine İslam Cumhuriyeti aleyhine müttefiklik anlaşması yaparak imzaladıkları anlaşmayı / misakı az bir bedelle sattılar. Böylece Antlaşmalarına / misaklarına ihanet ettiler. Cenab-ı Hak onların bu ihanetlerini aşağıdaki ayet ile ayıpladı; 187- Allah, kendilerine kitap verilenlerden şöyle bir misak / söz almıştı: “Onu insanların önüne apaçık koyacaksınız ve gizlemeyeceksiniz.” Onlar ise verdikleri sözü / misakı gizli sözleşme diyerek insanlara açıklamadıkları gibi onu az bir bedel karşılığı sattılar. Yaptıkları alış-veriş ne kötüdür! (Al-i İmran Suresi 187) 17.13.24-Müminlerin Allah’ın Devleti Bayrağı Altında Toplanmasıyla Yahudilerin ve Münafıkların Kriz Çıkartma Çabalarının Boşa Çıkması Savaş başlamadan önce yapılan müşaverelerde Münafıklar Uhud’da meydan savaşı yapmaya karşı oldukları için mağlubiyetin faturasını Hz.Muhammed’e@ kesmeye çalışıyorlardı. Söz konusu müşaverelerde meydan savaşına çıkılacak olursa güçlerin orantısız olması nedeniyle savaşı kaybedeceklerini savunmuşlardı. Neticede onlar öngörülerinin doğru çıktığını söyleyerek kibir taslıyorlar ve haklı çıkmanın sevinci ile şımarıyorlardı. Kendileri savaşa katılarak kayıp vermedikleri için ve kendi politikalarının daha doğru olduğunu savundukları için savaşmaktan kaçış ile övünüyorlardı. Cenab-ı Hak, bu yaşananlar üzerine derin derin düşünüp ibret almalarını, bunların boşu boşuna olmadığını, hepsinin acı bir tecrübe ve yaşanması gerektiğini bildirirken bunlardan ders alınması gerektiğini söyledi. Müminleri bütün şartları Kendi istediği yöne çevirmek için gayret etmeye ve hedefi asla kaybetmemeye çağırdı. Olaylardan ders çıkarıp yine hedefe odaklanılmasını istedi. Bu amaçla tekrar Hz.Muhammed’in@ etrafında kenetlenilmesi ve O’na güvenilmesi talimatını verdi. Hatalarının affedilmesi ve telafisi için fırsat verilmesi konusunda Kendisine dua edilmesini istedi. Cenab-ı Hakk’ın uyarılarını dikkate alarak Hz.Muhammed’in@ etrafında kenetlenen gerçek müminler, Yahudilerin ve İnkârcı münafıkların Uhud savaşının sonuçlarından giderek kriz çıkartmaya yönelik tüm çabalarını boşa çıkarttılar. O müminler Rablerine yöneldiler ve şöyle yalvardılar; “Başımıza gelen olayların boş, anlamsız, amaçsız ve kuralsız olmadığına iman ettik, bizi ateş azabından koru. İçinden geçtiğimiz zorlu süreçte elçinin çağrısına icabet ettik, yaptığımız hataları, kusurları affet. Bizi iyi kimselerle birlikte yaşat ve onlarla birlikte vefat ettir. Elçin aracılığıyla vaat ettiğin zaferi bize nasip et ve bizi rezil etme.” Cenab-ı Hak ise müminlerin bu yakarmalarına ise şöyle icabet etti; “Aranızdan kim benim yolunda hicret eder, savaşır, ölür ya da öldürülür veya eziyet görürse erkek ya da kadın ayırt etmeksizin cennetle ödüllendirecek ve işlediği kötülük / kusurları ise affedeceğim.” Cenab-ı Hak, ayrıca bu mücadelede ayrımcılık yapmayacağını, imtihan dünyasında torpilin olmayacağını, kim çalışıyor, çabalıyorsa ona hak ettiği karşılığı vereceğini beyan etti. Herkesin aynı sisteme tabi olduğunu bildirdi. Fakat O’nun yolunda çalışana, çabalayana, ölene, öldürene hem bu dünyada hem de öbür âlemde karşılığının / ödülünün verileceğini bildirdi. 188-195- O yaptıkları kötülük ve hainliklerin başarılı sonuçlarına sevinen ve yapmadıkları şeylerle (ülkeyi savunmak için savaşa girmemekle) de övülmek isteyenlerin azaptan kurtulacaklarını sanma! Onlar için acıklı bir azap vardır. Göklerin ve yeryüzünün yönetimi / egemenliği Allah'ındır. Allah her şeye kadirdir. Göklerin ve yeryüzünün yaratılışında, gecenin ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde aklını kullananlar için gerçekten ayetler vardır. Onlar ki, ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. Onlar Rablerine şöyle yalvarırlar; “Ey Rabbimiz! Sen bunları boş yere / batıl / kuralsız olarak yaratmadın (sen bunların hepsinin yaratılışını yasalara bağladın), Yarattığı şeyleri batıl / yasa dışı / başıboş bırakmak gibi bir eksiklik yapmaktan seni tenzih ederiz. Artık bizi ateşin azabından koru! Ey Rabbimiz! Şüphesiz Sen kimi ateşe atarsan artık onu rezil aşağılık etmişsindir. Zulmedenlerin yardımcıları da yoktur. Ey Rabbimiz! “Rabbinize inanın!” diye çağıran bir davetçiyi duyduk ve hemen inandık. Ey Rabbimiz! Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi iyiler ile birlikte vefat ettir. Ey Rabbimiz! Elçilerin vasıtasıyla vaat ettiğin şeyleri ver, kıyamet günü bizi rezil etme. Şüphesiz Sen verdiğin sözden caymazsın.” Bunun üzerine Rableri onlara şöyle karşılık verdi: “Ben, erkek olsun, kadın olsun içinizden çalışanın hiç kimsenin çabasını zayi etmem. Zira hepiniz birsiniz bence. Andolsun ki göç edenlerin, yurtlarından çıkarılanların, Benim yolumda eziyet edilenlerin, savaşanların ve öldürülenlerin kötülüklerini / kusurlarını / hatalarını elbette örteceğim ve onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Bu ödül Allah tarafındandır. Ödüllerin en güzeli Allah katından olandır.” (Al-i İmran Suresi 188-195) 17.13.25- İnkârcı Münafık ve Bazı Yahudilerin Medine İslam Cumhuriyeti Aleyhine Müttefik Aramak Amacıyla Şehir Şehir Dolaşmalarından Korkulmaması Gerektiği Medineli Münafıklar, bazı Yahudiler ve Mekkeli müşrikler Uhud mağlubiyeti sonrası Hz.Muhammed’i devirmek için sürekli kabile kabile geziyor ve onları da provokatif söylemlerle kışkırtmaya çalışıyorlardı. Onlar diyar diyar geziyor ve Hz.Muhammed’in@ Uhud mağlubiyetine kadar Medine çevresindeki kabileler nezdinde yaptığı tüm çabaları ve askeri harekâtları ile elde ettiği müttefiklikleri düşmanlığa dönüştürmeye çalışıyorlardı. Bu hususta başarılı olma şansları da vardı. Zira Arap yarımadasında yükselen bir yıldız olan Medine İslam Cumhuriyeti Uhud mağlubiyeti ile birden bire tereddütlü bir pozisyona düşürülmüştü. İçine düşürüldüğü bu durumu daha da vahim bir hale getirmek için söz konusu muhalif çevreler kulis faaliyeti yapmak için belde belde geziyorlardı. Cenab-ı Hak, onların bu çabalarını fazla dikkate alıp da umutsuzluğa kapılmamaları ve hedeften sapmamaları gerektiğini elçisine bildirdi. Mücadelenin sonunda onların mutlaka kaybedeceklerini müjdeledi. İşin sonuna bakılmasını istedi, ancak çok «Uyanık» olunması gerektiğini de vurguladı. Birlik ve beraberliğin korunduğu müddetçe ve Elçinin etrafında kenetlendiği müddetçe onların bu şekilde çaba ve uğraşlarının kendilerine zarar veremeyeceğini belirtti. Onların bu çabalarının ancak kendilerini tatmin edebileceği fakat işin sonunda varacakları yerin cehennem olduğunu ifade etti. Müminlerin ise Kendisinin misafirleri olarak cennetlerde ağırlanacağını bildirdi. 196-198- İnkârcıların (Medineli bazı Yahudi ve Münafıkların) beldelerde dolaşmaları sakın seni umutsuzluğa sevk etmesin. Onlar bu yaptıklarıyla kendilerini geçici olarak tatmin ediyorlar. Sonunda onların varacakları yer ise cehennemdir ve orası ne kötü bir yataktır! Ama Rablerinin emirlerine uyma konusunda hassasiyet gösterenlere / takvalı davrananlara ise altından ırmaklar akan cennetler vardır. Onlar Allah’ın misafirleri olarak orada temelli kalacaklardır. Allah katındakiler iyi kimseler için daha iyidir. (Al-i İmran Suresi 196-198) 17.13.26- Kitap Ehlinden Misaklarına / Antlaşmalarına Sadık Olanlar Cenab-ı Hak, elçisinin ve müminlerin umutsuzluğa kapılmaması gerektiğini belirtirken daha mücadelenin bitmediğini, bununda en büyük göstergesinin hâlihazırda kendilerini destekleyen ehli kitaptan kimselerin olmasına bağladı. Yahudilerin hepsinin de ihanet içerisinde olmadığını, ahitlerine bağlı, Allah’a iman etmiş, kendilerine inzal olan kitapların yanında Hz.Muhammed’e@ inzal olan öğretiye de samimi olarak iman edenlerin olduğunu bildirdi. Kendisinin onlara ödüllerini vereceği bildirilerek müminlerin Yahudi topluluğuna toptancı bir anlayışla yaklaşmasının önüne geçti. 199-Elbette ki Kitap Ehlinden Allah'a, size indirilene ve kendilerine indirilene tam bir samimiyetle / ihlasla inananlar da vardır. Onlar Allah’ın ayetlerini az bir değere değişmezler. Onların ödülleri Rableri katındadır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir. (Al-i İmran Suresi 199) 17.13.27- Üstün Gelme Formülünün Müminlere Verilmesi Cenab-ı Hak, müminlere birlik olup hep beraber sabırla direnmeleri, devletlerini ve yurtlarını korumak için birbirlerine sımsıkı bağlanmaları ve Allah’ın emirlerine uymaya azami gayret göstermeleri halinde başaracaklarını ve zafere erişeceklerini bildirerek düşmanlarına karşı galip gelmenin formülünü verdi. 200-Ey iman edenler! Direnin / Sabredin, direnmede / sabretmede birbirinizle yarışın, Ülkenizi savunmak / Devletinizi korumak için birbirinize kenetlenin ve Allah’ın emirlerine uymada hassas olun / takvalı davranın, ancak bu sayede kurtulur, bu sayede üstün gelirsiniz. (Al-i İmran Suresi 200)
